P. 1
Kemal_Tahir_-_Namuscular

Kemal_Tahir_-_Namuscular

|Views: 240|Likes:
Yayınlayan: Savaş Yücel

More info:

Published by: Savaş Yücel on Nov 06, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

03/08/2011

pdf

text

original

Kemal Tahir - Namuscular - Malatya Cezaevi Notları BİLGİ YAYINLARI : 200 KEMAL TAHİR MALATYA CEZAEVİ NOTLARI: I Namuscular

Birinci Basım Ağustos 1974 BİLGİ YAYINEVİ ÎÇİNDEKÎLER Birkaç Söz.............................................................................. 7 Bilgi Yayınevinin Notu........................................................ 9 Namuscular 1973................................................................11 Malatya Notları 1945 ......................................................... 83 Telgrafçı Abdürrahim........................................................ 231 Şeyh Süleyman Efendi .........................................................369 BİRKAÇ SÖZ 1973'de, 20 Nisan'ı 21'e bağlayan gece, sabaha karşı 5,30'da Kemal Tahir bir daha açmamak üzere gözlerini kapadı ve bizi ebediyen terketti. Her şeye rağmen beklenilmeyen korkunç bir olaydı bu, anî olarak geldi ve bizi şaşkına çevirdi. Kemal Tahir hiç bir şey söylemeden, hiç bir vasiyette bulunamadan aramızdan ayrıldı. Ancak bu büyük romancı bütün söylemek istediklerini, romanlarında hemen hemen söylemişti. Arkasında bir sürü sarı defterle, yarım kalmış birkaç roman bıraktı. Bu bırakılanları, biz, elimizden geldiğince hiç değiştirmeden yayınlamaya çalışacağız. Değiştirmek, ya da tashihde bulunmak bizim haddimize düşmez. Bazı yerlerde, çok samimî olarak, «Kemal Tahir öleli bir yıl olduğu halde, hiç bir şey çıkmadı», diye yayında bulunuldu. Ne var ki bıraktıklarını sıraya koymak, eski yazıdan yeni yazıya çevirerek daktilo etmek, pek de sanıldığı kadar kolay olmadı. Bir hayli uğraştık. Şimdi, aşağı yukarı bir şeyler meydana çıktı: Beşer yüz sahifelik, not halinde bırakılmış beş büyük roman: «Namuscular», «Dam Ağası» «Hür Şehrin İnsanları», «Sakin Bir Memleket», ve «Bir Mülkiyet Kalesi». Bunlar yayına hazır, imkân buldukça, sırasıyie yayınlayacağız. Bu romanlarında Kemal Tahir, gazeteci Murat'ın kişiliğinde daha çok kendi yaşantısını dile getirmiştir. Sahife kenarlarına koyduğu notlardan anlaşıldığına göre, bütün mahpusların uyuduğu korkunç hapishane gecelerinde sabahlara kadar çalışarak bu sarı defterleri üst üste yığmış, korkunç hapishane yıllarını, oradan oraya sürülmelerini tadına doyum olmayan türkçesiyle anlatmıştır. Anadolu hapishanelerinin koyu zindanları, gerçek insan sömürüsü, mahpusların ıstırapları, sevinçleri, heyecanları, bütün bunların hepsi otantik olarak

http://genclikcephesi.blogspot.com

verilmektedir. Kişiliğini yapan görülmemiş cesaret, metanet, soğukkanlılık, şakacılık ve insancıl davranışlar, bu romanlarında da açıkça görülüyor. Elimizde, bu hapishane notlarından başka, bitirmeye ömrünün vefa etmediği «Topal İhanet», «Batı Çıkmazı» gibi iki dev romanı mevcut. Bunları da imkânlar nisbetinde değiştirmeden yayınlamayı düşünüyoruz. Ayrıca «Tarih Notları»nı da yayınlayacağız. Bu notların beş yüz sahifesi zaten sağlığında daktilo edilmişti. Bundan böyle eski yazı olarak kalan kısımları da daktilo edilecektir. Bu vesileyle burada, Kemal Tahir'den geride kalanların hazırlanmasında bizden yardımlarını esirgemeyen Dr. Sabire Dosdoğru'ya, Nihat Ülken'e ve bu notları yayınlamakta büyük gayret gösteren Kemal Tahir'in editörü Ahmet Tevfik Küflü'ye teşükkür ederim. Türk edebiyatına ve dünya edebiyatına ölmez eserler bırakarak giden Kemal Tahir'in ellerini saygı ile öperiz. Sağol. Eşi Semiha Kemal Tahir BİLGİ YAYINEVİNİN NOTU Büyük romancı Kemal Tahir'in ardında bıraktıklarını düzenli olarak yayınlamayı amaçlayan Yayınevimiz, ölümünden sonraya kalanların ilki olarak «Namuscular»ı sunuyor. «Namuscular» yazarın «Malatya Cezaevi Notları’nın ilk kitabını oluşturmaktadır. İkinci kitap ise «Karılar Koğuşu» başlığı altında yakında yayınlanacaktır. Kemal Tahir, cezaevi yıllarında tuttuğu bu notlardan, daha o zaman bir roman çıkarmıştı. Son yıllarında, bu ana metni bir roman bileşimi için temel olarak kullanmayı kararlaştırmış, 1973'de esere yeniden el atarak bu ^kitabın başındaki bölümü oluşturan yeni bir romanın ilk sahifelerini yazmıştır. «Namuscular’ın bu yeni biçimini bitiremeden öldü. Kitabın sonraki bölümleri 1945'te Malatya Cezaevinde yazdığı metni bütünüyle içermektedir. Ayrı ayrı zamanlarda yazılmış ana metinle, onun başına aldığımız son çalışmanın karşılaştırılması, Kemal Tahir'in gerek dil, anlatım, gerekse roman mimarisi yönünden geçirdiği değişikliklerin kavranmasına yardımcı olmaktadır. Yayınevimiz hem anısına duyduğu saygının bir belirtisi olmak, hem de bu ilginç karşılaştırmayı sağlamak bakımından, Kemal Tahir'in ölümü dolayısıyla bitiremediği 1973'deki çalışmasını bu kitabın ilk bölümü olarak sunmayı uygun görmüştür. Onu 1945'de yazılmış olan «Namusculan’ın tamamı izlemektedir. NAMUSCULAR 1973 Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir haftadan beri, yani on iki yıl ağır hapis cezasının üç ay kaldığını anladığı günden beri yerinde duramıyordu. Mahpus damında mahpus milleti aklını sıçratıp sayı saymayı unutarak ayı günü birbirine karıştırmadıkça bin yıl cezası olsa kaçını yattığı, çıkmaya kaç gün kaldığı üresi

http://genclikcephesi.blogspot.com

üresine bilir, bilmekten başka apansız sorulsa, hiç duraklamadan aynen askeriye usulü hazır ola gelerek tekmilini verip savuşur. Mazmanoğlu Hacı Aptullah o sabah da rahat uyanmış, gerinmiş, esnemiş bir cigara yakıp bu günü sayarak ne kadar ceza kaldığını, her günkü gibi hesaba vurunca apansız tam üç ay cezası kaldığını anlayarak «hıh» diyerekten sol dirseğine dayanıp kalkınmıştı. «Ceza üç aya... Hey koca tanrı ne demektir bu? Cezayı biz tepelemişiz yahu! On iki yılı on iki başlı yılan ejderhası gibi tepeleyip savuşmuşuz koca tanrının desteğiyle... Oh ki gücüne kuvvetine kurban olduğum koca tanrı...» işte davranış o davranış! Yatağı dirsekleyip yekinme o yekinme! O gün bu gündür uyku muyku, yeme içme, gülüp eğlenme hatta adam gibi öfkelenip ağız tadıyle dalaşma hak getire... Her bir işin yarısında, «Aman üç aydan gün aldık. Ya nedir koca tanrı... Biz bu on iki yılı sakın çiğnedik geçtik mi sayende gırtlağından kavrayıp yere çaldık mı?» diye elini bir zaman dizlerine bir zaman yanağına vuruyordu. Yeni huylar peydahlamıştı ki, mahpus milletini şaşırtan huylar peydahlamıştı. Dama oynarken oyunu yarıda bırakıp hemi de tam şu kadar taş kıraraktan damaya çıkacağı yerde bırakıp «Of of nedir hey allah!» diye sıçrayıp kalkmalar peydahlamıştı ki o sıra mendili kafasına yetiştirmese yarım metrelik yazma mendil suya sokulmuş gibi terden ıpıslak kesilmekteydi. Sazı çalarken, «Vay ki vay! Bizim saz maz nemize ey ihvanlar!» demesiyle fukara sazı duvara dayarken kırayazıp elleri apış arasında imleyerek iki büklüm savuşuyordu. Voltaya düşmüştü. İlleki herkes yattıktan sonra aralık voltalarına düşmüştü ki fırt fırt gidip gelmesinden kovuşlar uykuyu yitirmişlerdi. Voltaları başkaca gitgide kısaltıyor, dört adıma belki de üç adıma indirip durduğu yerde topaç gibi dönüyordu. «Nedir?» diyenlere karşılığı, «Yanıma bir namussuz gelip koşulmasın diyerektir emmi!» deyip fırt diye dönüyor, başını biraz sallayarak voltayı bıraktığı yerden kapıyordu. Aslında yemekten içmekten de kesilmişti. Yemeğin ortasında iştahı baltalanmış gibi kopuyor, bir lokmadan önce, iki saat içli köfte yesem doymazım sanırken ikinci lokmayı bir türlü yutamıyor, ne yapacağını şaşırarak ağzında dolandırırken kusası geliyordu. Lokma surda kalsın, bir bardak suyu bile artık ağız tadıyle içerek yürek yanıklığını söndüremez olmuştu. Bardağın tam yarısında şap aklına eve göndereceği haber geldi mi, suyu muyu bırakıp selâmlık kapısına koşuyor, geceyse voltayı ele alıp sabaha kadar hışır hışır fırlanıyordu. Hasılı Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo, on iki yıl cezanın üç ay kaldığını anladığı günden beri, Malatya Cezaevinde anasını yitirmiş kuzuya dönmüştü. Sabahın erkeninde canını kovuşlardan cümle kapısı tarafına atıyor, her söze karışırım sanıp, «ha hi» diyerekten şuradan şuraya seğirtip kasabadan haber soraraktan debeleniyordu. Bu zamana gelinceye kadar saygılı mahpuslardan iken bir aydan beri önce gardiyanların sonra da meydancıların daha sonra müdüriyet kısmında cümle kapısının iki yanında bulunan karılar koğuşuyle çocuklar koğuşunun maskarası olmuştu. Mahpusanede olup bitenlerle bütün ilişkisini tamamıyle kesmiş gibiydi. Eskiden pire zıplasa seyirtip sonuna kadar

ilgilenen herif yanında adam kesseler dönüp bakmıyor, bu sıra pencereden bir karga karaltısı geçse, «Nedir ola?» diye seğirtiyordu. Önce dışarı çıkması yaklaştı, bunca yıldır nice nice bilmediği dalgalar olmuştur, ilgileniyor ki çoluk çocuk maskarası haline gelmesin, sandılar. Fabrikanın «Sümerbank Malatya bez fabrikası» «Zagonu», işletmede «Devlet Demiryolları beşinci işletmesi» olup bitenler başkaca gerek fabrika gerek işletme sebebiyle Malatya'ya gelip yerleşen yabanların şehir yaşayışında meydana getirdikleri değişmeleri de gayet merak ediyordu. Bir aralık mahpushane bakkalı Abo'dan bir küçük defter alıp aklına gelen adları alt alta yazdırır olmuştu. Çıkacağı gün çıkma alayına gelecek dostların ahbapların, tanışların listesiydi bu... Paytonlarla, tam çalgılarla gelip alacaklardı elbette kendisini... Ölüsü çıkmıyordu ya resmen dirisi çıkıyordu. Düşmanlar kına yaksın kına... Yıkılası şu Malatya'nın gökleri gümbür gümbür gümülemeyince... Çarşılarda esnaf, arastalarda ustalar çıraklar, «Nedir yahu? Hitler mi bastı?» diye işi bırakıp uğramayınca... Bir zaman giyim kuşam mesele oldu. Ağabeysi İbrahim Efendi terzi yollamıştı ki ölçüyü alsın da tahliye gününe giyimi yetiştirsin! Vay ki Hacı Aptullah kudurdu. Yahu bu dışardakilerde hiç mi akıl kalmamıştır, hepsini şeytan mı yelledi bunlardaki aklın! Hele ki şimdiye kadar bütün Malatyalının akıllı bildiği Kahveci İbrahim Efendi... Vah ki vah, yahu, biz on iki yıl mahpus yattıktan sonra nasıl bir teres olmalıyız ki pantol giymeliyiz, bacaklarımızda kıçtan cepli pantol! Ya biz dama düşmeden kıçtan cepli pantolonlulara Malatya'mızın sokaklarını dar etmedik miydi? Bizim mahpuslara düşmemizin bir ucu da ağı yere sürünen Antep şalvarı giyerekten efelenme belâsından değil midir? Ne olacak şimdicik? Biz demek boşuna mı yattık Koca reisin sırtımıza sardığı on iki yılları... On iki yılları ki nice nice ciğeri Rus parasıyle kapik etmez herif altıda bir yatıp asrilere giderek her bir yıla dört buçuk ay yataraktan on iki yılı dört buçuk yılda bitirip gelmedi miydi? Bir hafta kadar Mazmanoğlu Hacı İbrahim'le anası Karı beyin bağlaşmaları duyuldu, mahpus damı, bir hafta kadar da bununla gönül eğledi. Kıçtan cepli pantol işine Mozo hiç yanaşmayacağa benziyor, «Çıkmayınca ne lâzım gelir Karı bey... Senin İbrahim Efendi oğlun öyle mi bellemekte ya hiç çıkmayınca!» diye bağırıyordu. Bağırırken sol elinin şahadet parmağını tavana dikip sağ elinin şahadet parmağını yere uzatarak bir ayağı önde öteki arkada enikonu Karı beye hamle edecek gibi dikeliyordu. Bereket Karı bey anası böyle kuru gürültülere papuç bırakmaz yiğit Osmanlı karılardandı. Doğuştan sağırmış da hiç bir şey duymuyormuş gibi pejıcereden dışarıya bakarak öylece oturuyordu. Sonunda dikkat edenler Mozo'nun dışarda olup bitenlerle de gerçekten ilgilenmediğini anladılar. Kendisini bir içeri işlerine, bir dışarı işlerine atması şaşkmlığındandı. Uzun zaman mahpusta yatanların çıkar ayak böyle bir şaşkınlığa düştükleri çok görülmüştü. Bunun çaresi görmezden anlamazdan gelmek, umursamadığını da pek belli etmeden aldırmamaktı. İşte bu gün, mahpus damları için en namussuz günlerden sayılan Mayıs ortasının bahar günü, Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir başgardiyan odasına gidip boş

duvarlara, boş sokağa bakıyor; bir dışarı çıkıp iskemlede uyuklayan Çerkez gardiyan Murat Efendiyi dikkatle seyrediyordu. Rastlantıya bakmalı ki kapıdaki candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına da, tüfengini iki eliyle kavramış, sırtını duvara dayayıp çoktan uykuya dalmıştı. «Yahu nedir?. Dam boşalsa bunlar... Yahu şuna candarma diyenin... Yahu Abu olacak pezevenk ya nerede? Bakkal bakkallığını bilip dükkânını sabah sabah açmaz mı? Tuh yüzüne dürzü!» Bozo bir an içeri girip tahsildar Vahap Efendiyle dama oynamayı geçirdi aklından... Sonra taşlan bulmak, dizmek, oynamaya başlamak... Vermek almak... Çok ağır bir işmiş gibi geldi kendisine... Ayak sesine başını kaldırdı. Hemen fırlayıp pencere demirlerini tuttu : — Hey Zemzem Hatunun Dümtek!... Bu nedir oğlum! Sabah sabah selâmsızdan mı? Ya biz burda ölmüş müyüz? Zemzem Hatunun Dümtek dalgındı. Sarsılarak durakladı. Sanki ses gökyüzünden gelmiş gibi önce yukarlara baktı, sonra daracık sokakta değilmiş de Malatya ovasındaymış gibi elini alnına siper ederek çevresini gözden geçirdi... — Kimsin? Sesini alamadım koçum! — Yahu ben Karı beyin Bozo değil miyim anan öle... Ben on iki yıl mahpus damında değil miyim? — Vay Bozo! Vay ki Karı beyin akıllı Bozo... Demek sen on iki yıldır böylece burada mahpus damında... Oh ne yaman! Yahu Bozo oğlum, vaktiyle ruh gibi ahbabın Mehmet'i bıçaklayıp buraya gelirken, «Hadi düş bakalım önüme» diyerekten bizi alıp gelmek yok muydu? — Höst... koca tanrı göstermesin, bugün bu nasıl bir söz? —Dört yüz dirhem bir söz. Şundan ki bak bakalım, kelleyi kulağı şişirip suratını kıpkızıl kana kesmişsin! Beni surdan görüp bildiğine göre gözün görmekte, sesleyip doğru yolumdan çevirdiğine göre soluğun fırtına gibi esmekte... Bunlar hep mahpusluğun depdebesi... Ya benim gözüm bulanmış, sesim sulanmış, dizlerim tutmazlanmış, neden? Dışarı mahpusluğun debdebesinden. Yak bakalım bir cigara akılsız Bozo. Vaktiyle bilmeden bir iş tuttun... Meğerse Kan bey seni kadir gecesinde doğurmuş... Postu kurtardın. — Kurtardım mı? Yahu on iki yıl mahpusluk ne demektir? — Aklımda yanlış kalmadıysa Bozo yavrum, sen askere gitmeden geldin girdin buraya... On iki yıl mahpusluk ne demektir diye soru dedin değil mi? Bilmediğinden dedin! Bilmedin çünkü sürünmedin, mahpushane penceresinde sırıtarak yaşadın... Adam öldürme suçu işlemeyeydin, ele geceydin birinci askerliğin iki yılından sonra ikinci askerliğe götürürlerdi. Dört yıl gezinirdin ki ayağın kuru, sırtın kaputlu gezinirdin. Gezinirken bencileyin az biraz dişlerin dökülür, ciğerlerin sökülürdü, dizlerin tutmazdı. Gözünün feri söner suratın işkembeye dönerdi. Höst. Bende laf buraya kadardır. Mahpus damının penceresinde durup gelene geçene haykırdığına göre derdin olmalı. Doğru yoluna gideni sesleyip çevirmek dertli adam işi değil. Dileğin nedir anhyalım.

. Sen buradan ne demeye seslenirsin de sabah sabah.. «Yahu nerenin sabah sabahı! Bir sabah sabah bellemişiz! Ulan mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk! Yedin bizi mahpusluk! Güneş kuşluğu çıktı... Hani bir mübarek Cumhuriyet bayramı gecesi durduğun yerde ruh gibi ahbabın fukara Mehmet'i vurup öldürüp geldiğin ferahlı günlerde olduğu gibidir.. Hüvesi hüvesine bırakıp geldiğin gibidir. şu namussuz Dümtek tam da geçecek sırayı bulmuş.. Dur bakalım! Yedi yıl mı verdiydi? . — Kim dediyse halt etmiş.. dedim yahu Battal ağa! Nereden nereye? Vay ben demem mi teyzeme! Bu herif azdı. Bizim daha iki ay on sekiz gün cezamız var... Yahu biz sabah sabah. Ya da hayırlı bir iş.. yularını toparlamadın mı yandın demem mi? — Vay sen misin! Merhaba oğlum.. nerdeyse öğle çizgisini tutacak.. ya da görmezden geldi. Töbe. Amanı bilir misin! Namussuza uğradım... Yettim! — Oğlum Sefer.. derbeder Bozo. «Hay hay» deyip savuştu... Eyvallah koçum! Karı beyin getirdiği çorbayı kaşıkla da koca tanrıya dua et! Mahpusluk gibi keyfi ele geçirmişsin! Biz dışarda yaşamaktayız ki vay görürsün nasıl yaşamaktayız! Zemzem hatunun Dümtek az biraz kafa sallayarak dahası belli belirsiz titreyerek geçti gitti. Mazmanoğlu Hacı Aptullah.. Cenabete uğradık... bir zaman cıgarayı derin derin nefesledi. — Buyur Aptullah Ağa. ne var ne yok? Çarşılarda arastalarda yaramaz bir iş.... Hadi kal sağlıkla. türkçesi resmen cenabete uğradım... Sabah sabah nereden çektik getirdik bu gün biz.. Sıkı basamadığından gövdesini her adımda savurup harmanlayarak dolaşırdı. — Yok canım! Vah vah! Ne kadar verdiydi koca reis sana yavrum? Aklımda yanlış kalmadıysa..... seni bana çıktı dedilerdi.. Belki de iki yüz. benimki yüz. Dökülüp temizleyelim de bugün işimiz akşama kadar uğursuz gitmesin! Ters gitmesin! Sefer pek bir şey anlayamadı ama.. Bırak sabah sabahı. çünkü senin derdin birdir.» Birden irkildi. — Oğlum Bozo..— Çevirmemizin nedeni Dümtek kardaşım. Cenabete çattın ve de boyunca belâya battın! Aman Topal Sefer nerededir yahu!.. Siz burada kapalısınız! Sizin zagon bizim dışarının zagonunu tutmaz. Dur oğlum! Ya bu Dümtek pezevengi bu zaman nereden uğradı? Vay başıma! Yahu olur mu? Aman sakm genelevlerde geceledi de bu namussuz. kısacası Bozo. İyidir gidişatlarımız deyeyim de sen anla.... Çarşıdan bir isteğin var mı? Akşam dönerken bırakırım! Unutmazsam! Unutmaya da unuturum. bize sabah sabah. hamamcılarda sıcak su kalmış mı? — Kalmışsa? — Kap bir teneke çıkar yukarı.. herif görmedi. keyfini kaçırmıştı.» Birden hoplayıp kapıya döndü : — Sefer! Bire Sefer! Topal Ağa.... — Hey hey hey.. «Ulan desem. Bakarsın bizim hayırlı dediğimiz size hayırsız gelir.. Bak bakalım yiğit Sefer. Yetiş aman! Sefer'in topallığı sol ayağında idi.

. Bir ucunda durdun mu öbür ucundaki babanı tanımazmışsın! — Ne olacak? — Ne mi? Yavrum şuncacık şeyi kendi başına çıkaramadın mı? Aslan İsmail Ağamız parayı burada hangi işten kazandı? Kızlı kahve işinden değil mi? Haddini bilmezler ve de edebini tanımazlar. Ne denilmiştir: «Er çıkan yol alır. Karı dediğin el kiridir.. — Tamam! Bilmez miyim! Önceden vuruştunuz! Çektim seni dedim: «Yapma.. belki de Safiye hanımı tutup oturtmuş gıranfonun başına. İsmail Ağamızı bilirsin! Malatya'mıza Cumhuriyet zagonunca kızlı kahveyi ilk açan yiğidimizdir! İsmet Paşamız bin yaşasın. delikanlılıkta vuruşmak. er evlenen döl alır» denilmiştir. kıyamete kadar yaşayası İsmail ağamız!... büsbütün berbat ettin! — Dur bildim! Öyle ya sen babanı öldürdündü. bağda domuz beklerken. iş tuttu.. seni koca reis güzelce nalladıydı Bozo oğlum! Lâkin bana sorarsan kişi ne ederse kendine eder! Şimdi beğendin mi yaptığını?. Erkek kısmı her kızdığında karı öldürse dünya yüzünde karı kalmaz! — Ne karısı yahu? Karıştırdın ki Battal emmi.. Tam bir koy... ben Karı beyin Bozo değil miyim? Bana koca reis on iki yıl ceza vermedi miydi? — Tamam! On iki yıl tamam! Evet. yıkarsın geçer! Yıkaması boşamak. Sizin içerde bundan haberiniz var mı? — Eh! — İsmail Ağamız parayı heybeye depti. Malmülk edinmekliğe.. Sizin burada bundan haberiniz var mı? — Eh. — Dur herif! İsmail neden benim ağam olmuş. evet vardır ama... — Hele yanaş bakalım Battal emmi! Yak bir cigara.... Hemi de eski hesap sokaklarda ayak çerçiliği etmekliğe değil ha. on al hesabıdır.. — İşler gayet kıyaktır.. Hamiyet hanımlar...... Müzeyyen Senar hanımlar çevirmekteymiş . Safiye hanımlar. Hayır istemem! — Vay ki yavrum! Akim olsa mahpus olur muydun! Hayır olmazdın! Gider İsmail ağamızın yanma kızlı kahve şakiyede dururdun! Şimdi altunla oynardın! Belki de sana bir ekmek yolu gösterirdi. az laf mı ettilerdi senin yiğit İsmail ağana. tek dur! dedim... Heyvah ki sen sana ettin Bozo yavrum! Çünkü İsmail ağamız İstanbul'da açtığı kızlı kahvede şimdi kimleri tutsa iyi.— Nerenin yedi yılı emmi... sen beni kime benzettin.. varlık vergisi çıkardı şimdilerde.. Mehmet'i öldürdümdü ya senin dükkânın yanındaki kahvede Cumhuriyet bayramı gecesi. Evlendi barklandı.. Yahu sen şaşırttın mı... Ankara'lara izmir'lere belki de Âli Osman'ın taht yeri İstanbul'a hoplamıştır. Milletin akıllısı toprağa yapışsa bildiğin altuna kesmektedir. bir aynalı kahve getirmiş ki yok pahasına gâvur mallarından ele. Allahıma şükür ve de hemşerimiz göz bebeğimiz Malatyalımız İsmet Paşamızın sayesinde savaş dışı durum vaziyetini korumaktayız. sürdü gitti. Ben Karı beyin Bozoyum Bozo... uzatmak yoktur. Nice nice serseriler adam oldu.» Peki beğendin mi şimdi? Bunca yıl. Malatyalı Malatya'mıza sığmazlanmıştır. En ufağından Hamiyet hanımı. iyilik getirmez dedim..

. Tevekkeli koca tanrı seni buraya sokmadı... okuma bilenlere gösterip okutmuş. ne sandın? Bizim bundan böyle bir lafımız İsmail ağamızın üstüne. Sen bizi sınava mı çekmektesin sabah sabah. Dünyanın değiştiğinden haberin yok! Ettin mi kendine edeceğini derbeder! Nolaydı olaydı.. kasadan altun torbaların . bunlar nasıl bir laflar? — Vay beğenemedin mi? İsmail ağamızın günahına girenlerden misin yoksa... Birbirini ezerekten ve de başkaca ezip çiğneyerekten. ah keşke bu cinayet halkası boynuna geçmeyeydi de İsmail ağanın kahvesinde şakit olaydın... senin İsmail Ağanın beline kendi eliyle bağlamış.. hele sen yaz!» Yazmış kâtip... sen öylemi belledin!» demiş. demiş.. Biz burada mahpus olup.. — Yahu benim değil şaşı gözlerine sövdürme doymaz Selime'nin Battal. — Vali ne demiş buna karşı? İstanbul'un valisi? — Buna karşı İstanbul'un valileri hiç bir söz bulup diyemezler.. — Yahu Battal ağa. kalemi de unutmasın!» Kâtibi sürüyüp getirmişler. yakalanmadan sarayıma yetişmeye bak» diyerekten armağan ettiği altun kakmalı alaman çıplağını çıkarmış.. çakalın kanını arayanda bulunmaz demiş... «oh ne kadar iyi... Sokar kurban olduğum. İsmail ağamız hiç kızmamış. yallah bismillah!» Masaya sermiş demiş : «Ula kâtip koş. Hiç bir pisliğe bulaşmadan cezamızı yatıp çikmakbğa çabalamaktayız! Kavat İsmail ağamla benim ne ilintim olabilir? — Vay ki Bozo. bana lâzım değil emmi! — İsmail ağa üstüne elbet.. görmüş ki halisinden «Dümbük. Kahvesine adam birikmekteymiş ki kapıların camlarını kırmacasma..fonografın sapını. «Oğlum okuman yazman var mı?» Oğlan demiş «var!» demiş. İsmail ağamızdır almış kâğıdı. Vali çağırmış geçende demiş ki: «Ne olacak bu işin sonu» demiş bizim aslan İsmail ağamız: «İsmet Paşamızın başı selâmet olsun için ben burada kız sesiyle ve de nice nice oğlan sesiyle saz sesiyle ve de gâvur işi çalgı kutuları sesiyle milleti avutmaktayım! Ben bunları avutmasam İstanbul'da senin gövdeyi kan toparlar götürürdü hey vali paşa.. Şundan ki sevgili kulu İsmail ağamıza laf istemez! Geçende ne oldu haberin var mı? — Ne oldu? İsmail ağa üstüneyse. «Vur öldür..... İsmail ağamız demiş : «Ola yaz bakalım şu kâğıda bir dümbük!» Kâtip demiş: «Anlamadım!» Demiş İsmail ağamız: «Oğlum dümbüğün anlaşılmaz yeri yoktur. «var yürü koca tanrı yolunu açık ede! Sıkışırsan ben buradayım» diyerekten anlından öpmüş İstanbul valisi ve de duyduğum doğruysa.. Koca tanrıya şükür . Dilese itlerine parçalatır.. «Kargaşalıktasın sana gereklidir» diyerekten rahmetli Atatürk'ümüz Gazi Mustafa Kemal Paşamızın eliyle beline bağlayaraktan. surdan bana benim kâtibi bulun. Evet senin gibi aklı yetmezin biri kızlı kahve açmak meselesinde ileri geri söylenecek olmuş sarhoşlukla. bir lafımız padişahımız İsmet Paşamız üstünedir. bir kâğıt kapsın gelsin.

kâğıdının üzerine san kızları şarradak devirmiş. Şunu kimse askere alır mı şuncacık aklı olan!» Cıgarasmı ağzına tıkarken duraladı yine daha oynaka geçmişti aklından fırt diye birden üşenmişti yine. Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo şaşkınlıkla ille de umutsuzlukla çevresine baktı. Besmeleyi çekip torbaları açmış.. kuşağı dolayıp sırtlasa alıp gideceğini sanıyordu. pencerenin içine sol kalçasını iliştirip Abo'nun eski tahtalardan yapılmış penceresiz dükkânına daldı.. defteri kitabı hiç sevmiyor. hani bakalım dümbük mümbük!» Bu gün nasıl bir gündür Karı beyin Bozo herif dümbüğü hükümatm çürük kâğıt parasıyla silmekte değil.. Ulan yuf olsun yuf!» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hâlâ uyuyordu. Kâtip iki meşin torbayı güç ile iniliyerekten getirmiş. «Uyumaz bu köpoğlu! Aklı sıra bizi sınamaktadır. cinayet seyrine mi seğirtti sakın! — Cinayet mi? Ne cinayeti emmi? — Vay sen duymadın mı fukara Mazmanoğlu! Hey vah! . «Vah mahpusluk vah! Vay mahpusluk vay! Ulan mahpusluk. insana işkence yeri ürküntüsü veriyordu. bildiğin madeni parayla silip süpürmekte. Boş odaya girdi.. atmıyacak mıyız?» Demir parmaklıklı kapıya yaklaştı. Devirmesiyle kurban olduğum altun neyi temizlemez ki.. anahtara el atacak mıyız. Başka bir kodoş dedi ki: «Oğlum sen sana ettin vah ki bu işin bu eşşek cennetine girecek sıra hiç değildi. «üu Karafırtma'mn kıllıgışı yoktur... yattığına bir ye de bin şükret!» dedi geçti. Her taraf sarı altuna kesmiş ışıltısı kamaşmaya dönüp koca kahvede göz gözü görmez olmuş.. Sen mahpushanede çürüdüğünden dünyayı unutmuşsun.. Başgardiyan odasında bir eski masayla bir eski makam iskemlesinden başka hiç bir şey yoktu. Bu dükkânı arada bir gözünde portakal sandığı kadar ufalıyor. dönüşte getiririm. padişahlığı kaçırdın diyeyim de anla. Başgardiyan Kürt Ali Efendi okuma yazma bilmediğinden kâğıdı kalemi.ikisini yüklen gel!» Altunu duymasıyle kahvede ses kesilmiş ki pire zıplasa duyulur.. gözü önünde hatta yakınında bulunduğunu bilmesinden enikonu tedirgin oluyordu. Sofraya örtü olarak gazete serilmek gerekse iştihası kapandığına. Dileğin nedir söyle de.. Ortada ne dümbük kalmış ne kâğıt. Vah ki ne kadar yazık! Ver bakalım surdan bir cigara.» dedi geçti. Evet. Oysa namussuz Abo içini tepeleme doldurmuştur ki sekiz çift çömüş öküzü koşsan ırgalanmaz!» — Nerede bu Abo namussuzu Bozo oğlum. Mazmanoğlu. «Yahu nedir bu. ikinci candarmalığmı yapan Mahmut Karafirtma essahtan dalmış gitmişti. Belki de bu sebeple odası masasıyle sandalyasına rağmen büsbütün çıplak görünüyor. peynir tatlısının bile keyfini çıkaramadığına çoktandır inanmıştı. İsmail ağamız gülmüş demiş : «Nasılmış bu böylece koçum. ben de gideyim ağır ağır. fazladan bir de cigaramızı çekip alıp yüzümüze tükürerekten geçti gitti.... İsmail ağamız torbaların ağzından mumlara bakmış ki bastığı mühür kız gibi durmaktadır.. Biz bu sabah neremizden kalktık? Dün büğün biri «Yat oğlum mahpusluk gayet iyidir.. Dümbük. Allahm bir akılsız kulu. Yedin bizi namussuz!» diyerek içini çekti.

. Göçü dedimse acem halısı şam ipeklisi belleme. yaraşıksız dedim.. bunun sonu hayır getirmez! — Nolmuş ki oh dayı...... Bir de halisinden dağıstan yamçısı. Duymamla koştum! Babası babamın hacı yolculuğu yoldaşıdır.. Yalan mundar ben duymadım.. «Yetiş ey Ebamuslimi Horosanî efendimiz!» diye naralandığı duyulmuş.. Hele buralarını bir anlayalım ki dayı! — Kimi derken. Duyduğum doğruysa afyonun bedelini de arttırdıkça arttırmış tiryakioğlu. Olacağı buydu bunun. Evet mübareği bunaltmışlar. buyur bakalım Bozo can! — Kimdir bre dayı! Anlamayınca. düşen kelleleri saymaktayım! — Etme dayı! Gönül eğlemekte misin? Ben o sıralarda hiç değilim.. bizi dinleyen kim. İhvanlarla çok çabaladık. «Olmaz dedim. «Cenk halidir... Biz bu kapalıda ne bilelim! — Herif geldi.. haşa sınamaktayız! Bildiğin sınava çekmekteyiz! Birkaç kez «Heyvah ya şeydi Battal Gazi efendim!»... Bir yastık. Mumcu köçek meğerse mumun bahasını arttırdıkça artırırmış! «Nedir?» diye sordukça... islâm yoluna teber çekildi mi Müslümana durmak yoktur. Uyuma Bozo oğlum. — Herif. Sövmemiz yürekten değil... Martine bakalım biz. Önce senin mumcu köçeği biçti. bir başka katıra göçünü sarmış. «Haktu» diyerekten teberin sapma tükürmesiyle.... Birini. böyle olur» diye gülüverirmiş.. Olmasın bu işler! Dünya sahipsiz değil demedin miydi?: Ne olacak şimdi. Bıyıklara adamlar asılır babayiğit! Dedimdi ama.. Ben farkındayım! İhvanlarıma demedim mi? Dedim! Boş değil bu herif dedim! — Kimdir? Hangi herif? — Eski Malatya'nın kabristanına yerleştiydi gelip eli yeşil olası..... az biraz zarar edilecekse de sineye çekilecek.. Demirlere yapışıp iki yanma bakarak sesini alçalttı: Bana izin koçum. Bir katıra kendi binmiş. çoktandır toprağımıza kadem bastıydı Bozo.. haftada yüz dirhem afyon.. Hele bir anlayalım ki. Sakal göbekte...— Birini mi vurdular dayı? Kim kimi vurdu? — Birini öyle ya.... Ya birini vurmakla bu pislik temizlenir miymiş? Oğlum Bozo. bu herifte yok. Çünkü bunun çarşıdan aksatası haftada bir iki mum.... Bildiğin hurma lifinden iki hasır.. . Taşta dil var. Aslına bakarsan dedim di ya.... döndük avradına sövdük... yalvardık.. yoksa az biraz ıslandı mı? — Dur dayı! Sakm martini çekip.. mermileri kuru mu... ben hamam aralığına siperlenip tam yüz kişi saydım! Yüz kişi dedimse gövde saymakta değilim ha... kaç zamandır demedim miydi. Çünkü böyle bir evliyalığa ayak basmış yiğidin toprağımıza konması ne devlet!» dedim. — Kimi vurmuş? Kimdir bu yabanın katırlı belâsı! Ne yüzden vurmuş. Dur aman dayı... Senin bildiğin gibi değil! Martinle teberle.. — Yavrum ya şeydi Battal gazi teberini ne yapalım? Vurmasıyla kelleyi şuraya düşüren mübarek teberi..

«Şu pisi bir vuruşta ezip geçince ne lâzım gelir?» diyerek saldırıya geçmiyordu. cehennemin Meyil deresine uçaraktan varıp yerleşmektir! — Ne oldu ki anacığım? Esnafın kazığı belâsına mı uğradın! Teraziye parmak mı attılar. Oldu mu bize olanlar? — Ne olmuş deli kahpe. şimdikilerde Malatyalılardan başka birbirini kesen mi kaldı? — Öldürmüş mü? Anasını mı essahtan öldürmüş? — Anasını elbet.» Müdüriyet kısmını asıl cezaevinden ayıran kaim demir parmaklıklara doğru yürümüştü ki arkasından apansız bir bağırtı duyarak boş bulunup sıçradı. Hacı Aptullah.. hesabı yanlış tutup elde biri mi unuttular? — Hani terazi. Çekil yolumdan. Tüh suratına. «Demek bu köşkerin Cemal'i sabah sabah çekmiş esrarı. Bereket versin henüz alışamadığı için.. . Demiş «para!»... nerdeyse kalkıp üstünü arayacaktı. Kocakarı topal Hocayı görmesiyle mahpus damının demir parmaklıkları ardında debelenen Hacı Aptullah'ı bırakıp Hocanın yolunu kesti : — Duydun mu er dayanmaz Bülbülün topal Hoca. Mazmanoğlu'nun buna çok canı sıkıldı. — Yahu koca nine. Cezası azalıp bir yıldan aşağıya düştü düşeli idarenin gösterdiği büyük güveni haksız çıkaracak hiç bir hata işlememişti. «Ne demek istemektedir bu avanak Çerkez? Şuna hele şuna!» kötüsü farkında değildi ama iki metre boyunda manda boğası kesiminde herif Çerkez gardiyanı Murat yavaş yavaş küçülüyor.. gözüne fındık faresi gibi görünmeye başlıyordu. Etme kardaşım.... Bu hal yeni bir belâ idi.... bul kendine bir can yoldaşı dediydim. Demiş: «Aman oğlum on param varsa derime yapışsın!» demiş. Mazmanoğlu'nu şüpheyle süzüyordu. — Nedir o? Nereye Bozo? Döndü. fukara karı demiş: «Yoktur!». yalnız kalınca kendisini ancak toparlayabilmişti. başka başka şeyler düşünerek bi ribirlerini göz kantarıyla ölçüp biçerken Nazlıca bibinin cırlak sesi duyuldu: — Ah ki belâ! Vah ki belâ! Yoktur bunun kurtuluşu adamlar! Kıyamet belirtisidir.. Aman ne demek bibi? — Şu demek ki... Nerede hesap! Bu hesap Arafat meydanında görülecek bir hesap! Oğlan karıyı yatırıp kesti ki yavrum vay başıma! — Hangi?. «Vay yoktur nasıl söz?» demesiyle sağ eline acem teberini sol eline arap cembiyesini almasıyle.Herif «Şuıt» parmağını ağzına götürüp duvarlara sürtünerekten kaydı gitti.. Çerkez Murat gardiyan sağ yanağının altındaki diş çukurlarını karanlık karanlık göstererek gülümsüyor... Bunlar.. yanlızlık koca tanrıya mahsus.. kim kimi vurmuş? Bizim Malatyalılımızdan mı? — Ya kimden olacaktı? Vay akıl. kurumuş sol kolunu savuraraktan görünmüştü... Çal çalmaz mısın! Dediydim ama. Askerden gelip demiş : «Benim şanım şerefim var!» demiş: «Asker dönüşü kötü evde ahbaplarıma sofra vermesem hiç olmaz!» Fukara parayı nerden bulur dul karı başıyla.. demek vardı ya. Çolak Hoca tespihini döndürerekten....

. yolu eline aldı ki ardından martin kurşunu yetmez.. sen bizde kendini bilmez mi ararsın! «Oğlum desem erkek gibi bir erkek karı dırıltısına boş verecek değil midir?» — Karıyı mı vurmuşlar çarşıda? . Ya sen beni lafa tutup.. Kıran kıranadır! — Neden? — Bre Murat Efendi. — Vay! Rahmetli Koçu buruğun Gülsüm hatunu mu? Oğlu mu? Onun oğlu var mıydı? Yanlışın olmasın! — Vay anan öle. Hitler efendimiz gelip düzeltecekti? Hani Alaman'm kralı dünyalar durdukça durası Hitler efendimiz kurt ile kuzuyu bir arada gezdirecekti. karıyı askerden gelen oğlu doğruyası. senin Gülsüm hanımı. — Evet... vuruşma vardır! Çarşılı birbirine koyulmuştur. — Kesmekte ki o kadar olur! — Kesmekte iken.. biz dışardayız alîahımıza şükür! Sen mi bilirsin. «Ulan Mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk!» diye iniliyerek sakonun ceplerine saldırdı ki tabakaya ulaşıp cıgarayı tazeleye. Bu gün nasıl bir gün ki. Talanda varmıştır öyle ya.... ben mi? Surda karıyla dırdır etmişler. — Hangi karıymış? — Hangisi olur domuz çolak hoca.. bilmez gibi... «Korkmayın avratlar. birinci hamlesinde yüz kişi düşürmüş... Deli bunak.. çoğu gitti azı kaldı» dediklerin hani? — Nedir yahu Hacı Aptullah.. Bu sırada sokakta gidip gelme artmış.. telâşlı adımlar sıklaşmıştı... bu çirkefi dalgalandıran belâ nasıl bir belâ? — Birini vurmuşlar ama hoca emmi... — Kim düşürmüş? Yahu sen içerdesin Bozo. Hani islâm dini taşımaktaydı gizliden. Dağ gibi oğlanı unutaydm! — Essaaah. Ya sen benim uğurumu.— Hani ya.. Daha ilk sözlerde üçünün de aklı karmakarışık oldu... ağzından alamadım. gör nasıl zararım dokunur! Çolak hoca.. Mazmanoğlu Hacı Aptullah on iki yıl süren mahpusluğunda bu anda içine düştüğü umutsuzluğu ancak birkaç kere duymuştu. Çerkez gardiyan Murat Efendi... Mazmanoğlu Hacı Aptullah. ikinci askerliğe alınmış candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına beraberce ilgilendiler... Kesmekte mi şimdicik kıtır kıtır. Çarşı karıştı mı baldırıçıplak takımı tutulmaz! Bizim bacanak dükkânı kapatmadıysa yandı! Yazık! Çarşının karışması hayır getirmez! — Çarşıda bir şey yoktur! Bir it ölmekle koca Malatya çarşısı neden karışacakmış? Kürt baskını mı bu? — Nasıl it? Tebelle girişmiş ki dayı.. Savul kahpe! Zararım dokunur ki sana.... Para isteyip vermediğinden. Vuruşma kırışmaya neden aramalı! — Demek çarşıda. çolak kolunu savuraraktan başkaca bir hırslı çömüş soluğu peydahlayarak sıyrıldı.

. Aslında kızın eniştesini vuracakmış ya.. — Vah ki ne kadar.— Çarşıda bir şey yok.. al bakalım!» demiş. Salıver! Ne denilmiştir : «Yemiyenin malım yerler» denilmiştir.. — Arkadan mı vurmuş? — Arkadan dedikse sırtından demedik.... herif karının lafına laf yetiririm sanmasıyle kahpe.. Öncesinden sen ayak bağını gevşet. başkaca. öncesi Lüveri işletmiş. Kıza yandım! — Dur yahu! Öyle bir kıza nasıl yanabilirmişsin! Pislik temizlenmedi mi güzelce? — Pislik böyle mi temizlenirmiş. Mumcu köçeği eski Malatya kabristanında yatan. Son dakkada niyeti kıza değiştirmiş! ... Bre kahpe desem. Keskin atıcılıktaki hüneri görmeli ki elli adımdan kurşunları vızır vızır yapıştırmış... ekmek bıçağını nasıl yallah ettiyse. Buyur bakalım! — Sen ne demektesin ağa... — Karısını mı vurmuş herif? — Vay. önünü aç. bu saatte bu kadar mı olur! Eski Malatya'mızın şehit kabristanında evliya uğratmak niyetindesin ama hiç yağma yok! Bu sırada üç kişi birden yetişti. koç yiğit ardından hançeri asılmış. Hırıl hırıl soluyordu: Hançer yok lüverdir! İki kurşun! Biri kızıl koltuktan.. sen mi? — Etme dayı! Yanlışsın! Mesele çarşıda. Mahpus damında esrar dalgası olur ya. karı mı vurmuş herifi? Hangi karı? Nerde vurmuş? Yok öyle şey! — Yok da. Patlamasını biz neden duymadık? — Yatakta patlattırmış besbelli.... «bismillah!» diyerekten sıkmış. Buna bizim koca reis on beş yılı sarar hiç bakmaz.. haberi size daha ulaşmadı mıydı? Evet kötülükte yakalayıp temizlemiş.. Ne olduysa avanak karıya oldu. nah bana inanmazsanız Bozo kardaşıma sorun... Başkaca işini bıçakla bitirmiş arkadan. ya biz gözümüzle gördüğümüzü n'apalım? Barsaklarmı toparlamış herifin.. sen eşşek cennetine... Herif seğirterek geçerken durmuştu. — Hele oğlum Bozo.... Her kaç kuruşsa bir payton arabası. Ben bu yaradan ölmem! Beni hastane doktoruna yetiştirmenin kolayı!» diyerekten debelenmesini ben mi gördüm.... Sen bu yollara neden heveslenirsin?» — Neyle vurmuş? Lüverle mi? — Lüver! — Lüver de. Sesi boğuntuya gelmiştir.. — Zampara? — Bu günlerin köpoğlu zamparasından basılanı tutulanı hiç gördün mü bre Bozo! Oğlan pencereden cıpcıbıl komşunun havlusuna hoplayıp tatlı canını kurtarmış. «Ya öyle mi. işte hovarda gezdirecek tetikliğin yok.... biri apış arasından.. Herifin karnını deşmez mi.. Şimdiki zaman ne zaman! Peki ne oldu şimdicik bakalım? Hadi gül gibi karı mezara.. — Nerenin hançeri.. «Aman bir payton arabası komşularım..

..... Oh tadından yenmez! — Benim sezinlediğim bunda bir bityeniği olmalı. küçükte saygı kalmadı. Malatya'mızda İslâm terbiyesi kalmadı. İlerden önce bir nara ardından bir bağırtı duyuldu : . Koca reis! — Ulan aklına gelen nedir namussuz? Kızından bir şey mi umdu demektesin! Ya Malatyalı seni ne yapar? — Malatyalı doğru işe ne yapabilirmiş? — Dışarda karılar azmıştır arkadaşlarım! Burada biz güven altındayız! Benim bildiğim şu hükümatımızm kapıdaki candarmaları bizi beklemese bak gör Vahap efendi neler olur. «Parayı bozmadan getir de sonra içinden dilediğin kadarım al.. Kızını paralamış bıçakla fukara.. — Hangi oğlan? Oğlan yok. Büyükte acıma. — Bıçakla? — Yok lüver... Hele şu işe.. — Fabrikada mı çalışmaktaymış oğlan? — Fabrikada.. Bir vuruşta şuncacık oğlanı gebertmek nasıl bir gâvurluk! Nasıl bir acımazlık. şu işe hele... — Yok mu? Kim demiş! Oğlandır vurulan. Nasıl bir kıyamet belirtisi........ kapıdakiler meseleyi anlamaya uğraşırken mahpushanenin yola bakan bütün pencereleri çoktan bağrışmıya başlamıştı: — Karısını mı vurmuş? — Karı mı herifi. — Zampara? — Zamparayı bilmem! — Vah! işte buna yandım! Benim aklım derinme ermez ama bu gidişin sonu ya heydir azizim.. — Evet insan uslanacağına azdı.... Zamanın itine bunlar denecek laf mı? Suratına ite atar gibi atmasıyle..— Kötülükte yakaladıysa. Kız babasını uyurken baltayla doğramış Babası kızını kötülükte tutmasıyla. herif kudurdu mu ki çekip vursun! Topal Sefer bir cinayet olduğunu kısadan içeriye duyurmuş.. Çünkü baba öğüdü dinlemedi..... Bu Malatyalı bu fabrikayı bir gece dümdüz etmedikçe.... — Kızını kurşunlamış. Demek on dördüne girmemiş kız baltayı yallah etmesiyle öz babasını tepeden kuyruğa ikiye bölmüş. durup dururken kız kısmı babasını baltayla dörde neden bölsün! Eğer aklıma gelen gibiyse.. harcan» derim sanmış fukara herif.. Dururken dururken. Elli metreden sıktı ne demektir? — Kimi kötülükte yakaladı? Malatya'mızın birinciye gelen şeyhinin kız ehli kızını kötülükte nasıl bastırabilirmiş elin yabanı? — Yabanı! Anlamadım! Kocası değil mi? — Yahu kızı verimkâr olsalar.. Benim sözüme gelirsiniz. bu fabrika kuruldu. — Nah gördünüz mü kardaşlarım.

.. Gelip mekân tuttular buralarda.. karıştırmadık mı? — Yahu! İşin alaymdasınız! Meseleyi anlıyalım! Kim vurmuş. Gayetle güzel vurdu! — Kötülükte mi yakalamış? — Hangi herif? — Nerde? — «Suç üstü yapıp boşasaydın senden sonra alan vurup buraya geleydi» diyen olmamış mı namussuza? — Aman Vahap Efendi. Karısını değil kızını vurdu. Analar bastırır. eliyle koymuş gibi bastırır.. biz böyle bir haltı karıştırdık mı.. kısadan demedi mi gör neler olur! — Kız geçenlerde geneleve atılan Cemile. Muhtar bakmış ki düzen bozulacak. Haram torbadan şunu bunu koklamış karı tek durur mu? Köyden ardı sıra gelenlerde olmuş .. Fabrikada çalıştı... Bu iş analara verilmiştir. kimdir gardiyan Aptullah Nurol. Tellâl sadıcm Osman değil midir? — Dinleyelim öyleyse.... ölmüş mölmüş mü. — Biz burada çürürken dışarda işler aldı yürüdü desene bay Aptullah Nurol! Artık kızlarını babalan mı bastırır oldu dışarda?. Bunu on iki yaşında sattı babası. Anlayamadım kardaşım! — Neden? Babaların kızlarını kötülükte bastırmak kanun mudur? Hayır değildir.. vurulan ölmüş mü. ulan kulaklarına dürttüklerini.. size tonla havadis getirdim! — Aman durun uşak kimdir? — Yahu kim olur. Gelen geçen az biraz gagalamış benim anladığım.. vuran tutulmuş mu? Biz tanır mıyız? — Kızı tanırsınız! — Vurulan kızı? Biz? Oğlum sabahtan beri «Kız mız» diyerekten şuna resmen eski kulağı kesiklerden yıllanmış kart kahpe desene. Oğlum sen bu maskaralıkla kimdir vurulan vuran. Hangisinin babası bellidir ki bunların ırzı kırık pezevenk mezarını yırtıp çıkıp vuruyor da namusumu temizledim diyerekten gerisin geri ahrete dönüyor? — Vay ki meseleyi anlıyalım diyene.. Gardiyan Aptullah Nurol Başgardiyanlık odasına girip çoktan beri aranan bir şeyi bulup getirmiş gibi «nah buyurun» anlamına zimmet defterini masanın üzerine attı: —Ohhh! Kahpeyi vurudu ki herif. — Aman Vahap efendi. Oynak karıyı bilmez değilsiniz ya. anası olacak kahpeyle bunları sürdü çıkardı köyden..... hep mi öldünüz! Havadisim var havadisim....— Ulan mahpuslar. nerde vurmuş.. Haberin doğrusu geldi. kimi vurmuş.. Alan oğlanı askere götürmüşler.. — Kızını mı? — Vay dürzü vay. bastırmasıyla hemen aslan kesilip ört bas etmeye sıvanır ve de öylesine gizler ki baba şurada kalsın kızın kendisi ve suç ortağı diyeceğimiz zampara bile kuşkuya düşer ki.. Ardından babasını da ikinci askerliğe alınca bunlar köyde kimsesiz kaldılar di. aslında bizim köydendir bunlar..

Eski köy oynaşları moynaşları. yirmi iki sene bile verirler.. — Nasıl vermeli? — «Kasten vurmadım» demeli. Ahmet Polis de oralarda oturur..... şu da şöyle olsaydı hey allah!».. hemen hemen hiç değiştirmeden anlatırlar. Defteri koltuğuna al.. — Aklıma düştü apansız. birbirlerine söyleyecek laflan kaldıysa ya da biri yeni düştüyse ya da anlattıklarının arasından biraz vakit geçtiyse ellerinden kazanın nasıl çıktığını.... — Kime? — Kızın babasına? — İfadesine bakar. kulak asma kardaşım. Eski kodoş! Neden tutmuş. karakolda mahkemede olanları. aklım başımdan gitti» falan demeli.... Eh.. Fabrikadan yeni oynaşlar moynaşlar. iyicene de dalgınlaşmıştı. Gizliden otlarım sanmış. Hamo voltaya binmiş. Şu bizim. — Ahmet Polis. Kısımda el ayak çekilince kovuşların arasındaki fayans döşeli koridorda uyku tutmamış birkaç ağır cezalı ile yeni düşmüşlerden bir ikisi gürültü etmemeye çabalayarak dolaşırlar... — Çaresi aman Vahap efendi? İfadesi bilir dedin. pusulayı tutmuş. «Bir erkekle beraber gördüm. Benim bildiğim Ahmet polis bu işe üste verir.. Sizin anlıyacağınız mahallede erkek geçinenler eve girmezlenmişler. Sen söyle bakalım Vahap Efendi. — Ama kızı kerhanede.... dedim :«Şöyle olsaydı da. — Bilmez bu yollan fukara... Komşular bakmışlar ki bunların evi önü kalabalıklaşmakta giderekten... — Dedik evet! .. gidip gelme hiç aralıksız sürüp gitsin! — Polis Ahmet'in canı cehenneme.. Tutsa da. soran olursa.... çaresi? — Çaresi. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır..duyduğum doğruysa. on beş sene verirler. Mahallenin on yaşını aşmış kopukları da saç sıvazlıyaraktan dolanmaktalar tabanı yanmış it gibi... sabaha kadar kapı önlerinde dolaşmaya başlamışlar. Askeriye töresince ayak değiştirip yanma koşuldu. Bakmış ki fabrikada çalışmak tatsız. çok ceza verirler mi... Tek mahallede oturduğu sokakta vede bulunduğu aile yuvasında girme çıkma.. polis hakkı vermediğinden mi tutmuş? Müşteri taşımışsa komisyonunu mu inkârdan gelmişler? — Gelmekle. — Uyku tutmadı mı kurban? — Uyku.. — Olsun. — Bizi sorumlu tutarlarsa? — Yok canım. Maho yanaşıp selâm verdi. «Ben mahkemeden geliyorum» dersin.. Nasıl etsek? — Git söyle..

Ya sen? Sen nasıl sezinledin kardaşlığım en önden.. çünkü bizde çocuk dokuz baş. ver elini İstanbul gurbeti. — Sezinleme yok olmaz! Sezinleyeceksin mecburî.. Okkaya çeksen yüz okkadan artık değilse de eksik de hiç değil. Köylülükte hizmetkâr kısmının ırzı namusu... senin belâ? — Benim belâ kardaşlığım ağa belasıdır. Biz güvenmekteyiz ki yüz tanık getirseler..... — Bizde de sezinleme yok! Yok.. Göğüsleri vardı ki sen kardaşlığımdan neyini saklamalı. Bu sebeple sezinleyemedik her hal. Bacaklar dersen götür Murat suyu köprüsüne dayak olsun! — Dokuz çocuk doğurmuş. Çünkü bizimki hovardayı kapıda taşımaya çabalamadı. Adamda sezginlik ya hiç olmayacak yada sezinledin mi.. Adam bindiği kısrağın yeni huylar peydahladığını ossaat sezinler! — Kısrağa kurban olayım kardaşım. Bu nasıl bir belâ kardaşlık. — He ye! Bir tek karıdan.. — Etme kardaşlık! Bir tek karıdan mı bu dokuz baş. kardaşlığıma diyeyim. — Bizimkinde yeni huylar peydahlamak yok. «Ana haliyim» demeyi tutturur ki bu rezil ana hali ayda üçe dörde biner. belki de hiç ara vermez olmuş bellersin! — Senin avrat böyle huylar mı peydahladıydı ? — Hey ye. Bizim kahpe durduğu yerde kaçtı. Töbe! Hiç duymadım..... — Bir tekse kocamıştır.. — Ağa mı bozdu yüreğini kocamış karıya. Sen ağa seyisliği yaptığından kısrağın yeni huylar peydahladığını belki bilirsin.. Köylülüğü bilmez değilsin. bizim karıda boy nah bu kapıdan girmez eğilmeyince. Farımamış mı şu kadar? — Farıma yok! .— Bana sorarsan. Belini değme babayiğit kavrayamaz iki kolu ile.. — Bizim başımıza duyulmamış işler geldi kardaş! Haso da derin derin içini çekti. Biz kara hizmetkârıyız! Biz ömrümüzde lafım burdan dışarı eşeğe binmemişiz doyasıya.... Bize karanlık! — Olmaz! Hiç olmaz! Ne denilmiştir: «Derdini demeyen dermanını bulamaz» denilmıştır.... her kötülüğün başı sezinlemek.. her biri ekin doldurulmuş halı heybe gözü gibi. .. Yanaşmağa kalksan el vermez! «Belim ağrımakta yüreğim bulanmakta» der mızmızlanır. Ankara gurbeti diyip savuşacaksın ki belâyı savuşturacaksın! Derin derin içini çekti: Evet her bokluğun başı sezinlemektir.. malı mülkü ağanın gölgesinde olmakla...... Yabanın herifine. Başkaca.. — Durduğu yerde. — Kocamış ama yiğitliğini ne yapalım. Sen nasıl sezinledin ilk önden? — Neyi nasıl sezinledim? Bende sezinleme yok... şundan bundan pirelenmedin mi az çok? Hele hele! — Ne gibi? — Hovardaya aldanan karının erine nefsi uyanmaz! Kırk yıl yanaşmasan nerde bu bizim herif diye aranmaz..... başkaca şeyhten imamdan görgücü getirseler hiç inanacağımız yok.

kıçımıza bir de şaplak çekerdi. İşe bak sen kardaşlık... — Dördü kız beşi oğlan.. gece dedimse akşam olmuş vakit olmuş. öfkesi yamandı arkadaş. seni mutlak günaha sokar! Bir kezle iki kezle kurtulsan.. Bizi çekiştirirdi ki Yusuf peygamber olsan çıkamazsın pençesinden.. laf gelimidir... Bizim oralarda bizim avradı. Er olsan avradın koyup kaçmazdı rezil!» — Doğru. sezinliyemedim demek. Benimki allah allah. Aklımız başımızda yok ki neyi düşünmekteyiz ? — Taman! Akıl baştan sıçramış olur öyle sıralarda... Derken. tamam kesimi ufaraktı ya. Bizi aldı bir düşünce... Ne yapar eder..... aslında yüreğim bir uzun hava çekmeli demekte. Biraz ofladı hışıladı: Demek koca tanrı bunu bu kadar yiğit yarattığından nefsini ere doymaz yaratmış. taş taşısa. karı gibi ocak başında kül mü eşelemektesin yüreksiz? dedi. Hele çekilin ki bir.. Bir akşam vardım ki geçmiş gitmiş... baktım gelen Osman emmim... hak bereket diye dua et! — Vay ki kahpe! Adam öldürür kahpe! — Adam evet! «Bu oğuluşağı sana yapıveren benim ha. hele ki baltayı çekti miydi değme zaptiye çavuşu önünde duramazdı.. bir ay herif görmemiş sanırdın. Benimki nah şuncacıktı. Osmanlı karı dedin mi Maho'nun Aslı diye karşılığı karşı dağdan gelirdi iniliyerek. Böyle bir gece. Komşulardan utanmasam şeytan Beko'dan bir uzun hava koy vereceğim! Baktım dışarda bir ayak patırdısı. Dedim ya boyu benim ikim kadar. Ağlasam mı biraz hey allah demekteyim. aygırlamış kısrak gibiydi. ayıptır demesi. Biz düşünmekteyiz. «Hele çekilin yavrularım......— Kaçı erkek kaçı kız bunların? Çocukları sordum. Çünkü sıraya o saat döndürür. dedi: «Ulan dedi.. Benim karının yiğitliğini bizim oralarda bilmeyen yoktur.. sabahtan akşama ekin biçse. Ocakta ateş yok! Bizim ev ölü evi gibi... bir de yiğit karı mı nefisli olur? — Besbelli. Yatağa girdi mi Osmanlı padişahının sultan hanımı gibi gölgeden çıkmamış.. — Evet! Geçmiş gitmiş. Senin avrat nasıldı? — Nesi nasıldı? — Nefisten yana.... Düşünmekteyiz. iniş aşağıya dökerdi. nefis azgınlığından? — Benimkisi. öfkeli kan.. Yatakta kavradım mı bitti gitti sanırdım! Dur hele. Kavgalarda küreği yabayı yada çoban sopasını...... Geçti birkaç gün. — Vay başıma! Vay başıma! Bunca oğul uşaktan sonra öyle mi? — Oğul uşak evet! Nefisli karıydı gayet.. ekin biçerken başa koymazlardı... öfkelendi mi yaban kedisine dönerdi..» diyerek bir koluyla kaldırıp hayvanın sırtına dayıyıverirdi.... sefil Maho beni uşaksız oğulsuz öldürecektin marazlı!» diyerekten gülerdi. demek nefisliymiş namussuz. — Derken.. Kimdir demeye kalmadı. değerimi bil! diyerekten böğrümü burardı.. Değirmende çoğu zaman çoğu pehlivanların yerden koparmayı göze alamadıkları kara ekin çuvallarına yallah bismillah diye sokulurdu. Başkaca.. . sovanın cücüğü kadar deyim de anla. Sana kalsa.

. . dirseyiğle Hano'nun böğrüne dokundu: Mahkemede koca reise dedik : «Aklımız başımızda yok. eller ne demez.. Vay ki vay!» dedim. hele namussuz. oldu.. — Yok yaşamak. var gel sen düşün vay koca allah!» Gözlerim karardı.... vay allah.. demem! Kapıyı dayaklayıp içerde yataydı vurmazdım vuramazdım. Cıgara paketine davranacak güç kalmamış ya.. Canım tütün istedi. Yeni evlenmişi... Köyü dinledim uyumuş gitmiş! — Köy tümden uyumaz! Sen sana gel! — Uyumaz evet! Vardır.. Bize bu lafı kaçan karının babası söylemekte hemşerim böylecene. O sıra gözüme ne çarpsa iyi kardaşım.. Köpek gibi emekliyerekten dolanıp dam başına çıktım. — İt. «Vay anam biz bizi az kaldı ki düşmanın ağzına baltasız makasız.. Yürüdüm it yürüyüşüyle lenk lenk.. «Tek dur namussuz! Sırası mıdır.. Ay ışığı tam ağzına vurmuş. surda burda bir iki uyumazı... — O sıra nasıl bir sıradır Jci ite mite bakıla kardaşım. sen bana günah yazmayacaksın bundan böyle.. Birden hopladım! Ellerime tüksürüp baltayı kaptım. Hastası hovardası.... yılan gibi ürpermekte yukardan aşağa. Kapının pervaz direğine var gücümle yallah ettim.. O fırtınayı o gece atlattım mı köyden göçerdim bir tarafa. Ne görsem iyi? Bunlar dam üstüne sermemişler mi yatakları. Delirmesek var gücümüzle yüklenir miyiz. Yorgunluktan ölmüşüz ya. dam başımıza yıkılır demez miyiz! Meğer baltanın sapı gevşememiş mi? Vurmamla demir vmlıyaraktan şuraya sıçradı gitti..» Yemin bile içtik ama kulak verme kardaşlık.......— Doğru olmaz mı? Osman emmim salt emmim değil. İnsanlıktan çıkıp canavar kesilecek sıradasın!» dedim ben bana.. Gölgeliklerden. hep kurtulurduk. Zamanlar ekin biçme zamanıdır....... — Der miyim hiç. Maho kıs kıs güldü. Baltanın sapını sıkıladım... bir yana. Işılamakta ki ayna kaç para eder. Hele namussuz desem. benim kötü balta... Sürdüm vardım karının kaçtığı herifin evine sokuldum...... Dolandım odun yığınına. Duvarın dibine çömeldim. Bizim adamlarımız.. karının da babası. — Yuf olsun! Ya erlik öldü mü? — Erlik bizden ne kadar ırak. fazladan alıp kaçmışsın.. Canım bir cigara çeksin! Yakmasam öleceğim. . — İşini kolaylaştırmış sağ ol diyeceğine.. Tütün istedi ya paketi çıkaracak güç nerede? Belkemiğini. Deli gönül dedi: «Oğlum soyun yat! sabah hayır!» baktım yazı yaban ay ışığına kesmiş. Hisarda yatar gibi dam üstünde yatar mı adam? N'olacak peki şimdi? Kendine de ettin bize de..... avanak olduğundan mı köylü kalır? Sen komşunun karısını çileden çıkarmışsın. mit?... dedim : «Vay allah.. Amcam gitti. adamın aklı başındadır kötülükte. vay allah! Amcamız bize böyle derse vay allah. Denedim ki tamam! Aldım koltuğuma.. Vara öldürmeyeydim de o da yaşayaydı ben de yaşayaydım! — Yaşamaktayız ya koca tanrıya şükür hepimiz işte.. Vurmasaydım.. Delirmişiz öyle ya. Essah! İt mit yok! Diyeceksin olur mu? Allahtır. kardaşım köylü olduğundan mı avanak olur..

. yüreksizmişsin ki kardaş kurban. — Uykuda mı? — Yok! Gözleri vıcır vıcır bakmakta. Ölüm uykusundadır ki burnunu kessen alsan uyanacağı yoktur. bileğime yapıştı.. Durdum öylecene.— Aldırma! Olmuş işin kötüsü olmaz! Çıktın dam üstüne.. kan kokusu. karıya mı? — Herif de yok karı da yok. Durdum soluklanmak için. — Yahu hayıflandığın işe bak sırası mıdır? Günah münah düşünmenin sırası mı. «Töbe hey allah.. yalan! Dedim «Günah! Dedim.. sıkı durdum.... hele bakalım ki bir.. — Kan evet.. Onu gördüm ki eski karısı öteki yatakta doğrulmuş bizi gözlemekte.. «Hıh!» diyerekten kafasına yallah ettim. adamın böyle sıralarda aklı başındadır. Olan olmuştur! — Olan olmuştur.. budaklı odun yarar gibi vurdum açıldı. kardaşlığıma söyleyeyim. Bu kez işe bakmalı ki kardaşım balta kafa' kemiğine sıkışmış... Yarı kemiği bulunca taze et kokusu burnuma çarptı. karıcık gittiydi bok yoluna! Baktım ki koca karı uyumakta adam gibi horuldayaraktan.... Çekerim gelmez... — Herife mi... — Çıktım ya sen bana sor! Köse dağa tuz çuvalı çıkarmış gibi solumaktayım! Çömelime gelsem kalkacağını kalmamış! Dedim : «Aman Maho davran aman! Sen seni bıraktın mı yandın bil!» Ellerime tüskürüp baltayı kavradım. dedim: «Ulan dedim. İki de kahpeye vursana.. El karısının çıplaklığına bakmıyacaksm! Bilmezden uğrasan kafanı döndüreceksin şu yana. Korku tutuğu olmuş besbelli! — Vursana be herif... Bu vartayı atlataydık! — Bırak şimdicik. vurdum açıldı. büsbütün yüreksizmişsin! — Yüreksiz adamızdır allahıma şükür. dedim: «Ya allah ya pir!» Kaldırdım ki vuram.. belden yukarsı yorganla beraber kara kazan gibi kabardı kalktı... Baktım bir zaman.... orta yatakta herif yatmaktadır.» Yorganı araladım! Töbe koca tanrı bizi korumuş kardaşım.... Her solukta alt dudağı şişip kabarmakta sonrası yeniden boşalıp inmekte. Meğer bizim karı doğradığım herifin yanında yatar değil miymiş.. «Aklımız başımızdan sıçradı istediğimizi bilmeden işledik» dedim ya koca reise.... baltayı kaldırıp. sen günah yazma Maho kuluna!» dedim yorganı bıraktım! Karı anadan çıplak çünkü.. Keşkeme büsbütün yüreksiz olaydıkda.. .. sen adamla eğlenmekte misin?» Geriledim.. meğer yataktaki herifin anası değil miymiş.... Öküz gibi solumak bunda. dedim ben bana : «Hele rezil! Kimliği bilinmeden nereye vurmaktasın! dedim: Elin suçsuzunu körlemeden öldürünce ne olur? Öte dünyada yatacak yer bulunmaz! Geri dur!» dediğim gibi.. — Kan kokusudur. koca tanrı günah yazmasın. Dedim : «Aman Koca tanrı bize kuvvet!» zorlamakla baltayı allaha şükür söküp çıkardım bu keyifle güldüm. Farkında değilim! Say ki kardaşım hızır peygamber yetişti. çekerim gelmez.. basıp indirdim. Az kaldı ki doğradı idik. evet! Baktım iki yatak daha var! Baktım... Hovardasını koynunda doğramaktayım da zıplayıp doğrulamamakta.

Balta gidince dizlerde gövdemizi taşıyacak güç kalmamış. yorganı tepikleyip cıpcıbıl uğradı yataktan....» Şaştı koca reis dedi: «Ne kanıdır. — Aman ya... — Aman. Bağırdı dedimse korkmuş karı bağırtısı değil. Kendin bilmez değilsin ya.. Bizimkine yanmaktayım. Bir zaman dört ayak emekledi. Hemi de oğlan doğurdu.. ay ışığında şavklandı ki az kalsın gözümüzü kamaştıra. Belki zorlatıp morlatıp kafaya bir iki vururduk ama eski karı birden bağırdı. al oğlanın kanını başka bir şişeye.. Kalkamanıaktayım muhtar ağa!» Dedi: «Olmaz öyle şey erliğine yazık! Hopla kalk!» Dediği gibi inanır mısın hoplamamla kalktım. kardaşım istesem kafayı buldururdum. harman zamanı köy yerinde çocuk tutmaz! Sen tuttursan yorgunluktan karı atar tohumu.. Çocuk anadadır. «Yazık eksikliğine ne kadar yazık!» diyerekten....... ya kimindir desem yahu muhtarın değil ya! . Emmi kızı olduğundan.. hangi oğlan?» Dedim : «Böyle böyle.. Buradan akıl verdi sağ olsun Tahsildar Bedri efendi. koca reise çok yalvardım kanlılar gibi..— Vuracağım! «Dedim sıra şimdi karınındır! Hey koca tanrı sen günah yazma!» Elime tüskürdüm! Aah kardaşıma diyeyim baltayı kaldıracak gücüm kalmamış. dedim: «Kölen olayım reis beyim. söylemesi ayıp.. allaha asi oldun garip Maho!».. debelenmesek kendi terimizde boğulacağız! Bir yandan da karıya acımakta yüreğimiz. «Dur kahpe» diye bağırıp baltayı fırlattım! islâm dini açık.. Muhtar bizi ahıra kapattı ki herifin hısım akrabası bir kötülük etmesin! Ahırın sıcağında bizi bir ter bastırdı kardaşım..... Bedeni aktır. dedi «kalk ulan yürü!» Dedim: «Ben bana sahip değilim. al benim kanımı bir şişeye. günahlara battın Maho.. Ne vuranındır ne vurulanındır. — Önceden surda burda çiftleştilerse nereden bileceksin fukara? — Çiftleşme yok ya.... Sürdüm gittim. Karı yüklüydü. bir gayret verdi nedense koca tanrı kan bir hopladı. Döndürdüm elimin terazisini kulağını almış dibinden. Çöktüğüm yerde dermişim ki: «Vay Maho. vay Maho. Harman zamanı on iki gün nedir ki. Bizim köyümüzde böyle derler bilenler. Edeple söyledik ellerimizi göbeğe koyduk. böylesi ne kadar iyi olmuş! — iyi olması. kişinin iniltisi bu iniltiyle benim kahpeye bir gayret geldi.. inledi o kadar. var olsa da değersiz! Çünkü kötülükte karı çocuğa kalamaz. — Herifin karısına mı? — Yok yahu! Herifin karısı kimdir ki. — Senden olduğu ne belli? — Herifle topu on iki gün kaldılar. Muhtar geldi... Biz ayağa kalktıkta söyledik... «Babası bize verir belki gerisin geri!» dedik besbelli... — Doğurdu mu? Yoksa o gecenin korkusuyla bıraktı mı? — Doğurdu. baktım damdan aşağı kendini attı atacak. Koca reis bağırdı: «Suçlu otur!» Koca reis suçlu otur dedi mi oturacaksın ister istemez! Mahkemede kayıtlıdır...» Kızdı koca reis. — Ölmeyince.

. orada bir günü iki gün sayılarak bu belâyı üç yılda sırtından atıp savuşacaktı. Tahsildar Bedri Efendi defterlerde silinti. Patırdısız gezinene gecede yasak yok.... Aslına bakılırsa devlet kesesine el attıktan sonra yakalanması biraz dalgınlığından. — Ya deminki sarı yağız oğlan.. Bastırdın mı hovardanın altında? — Yok... — Merhaba! — Allah kurtarsın! — Gezintiye yasak var mı? — Yoktur. Aslına bakarsan önce karıyı vuracaktın! — Amcam da o gece dedi: «Oğlum Maho.. altlan şiş kısık gözlerine. Say ki inişe bağladığın sudur... Dalgınlık gibi tembellik de sarkık yanaklı ablak suratına. Çünkü saçı uzun aklı kısadır. Ya senin ki? — Bizimkisi başka.. yirmi beş kayma... başkaca vergi alıp karşılığında hiç makbuz vermeyerek sayısı hükümetçe de kendisince de belirsiz paraları zimmetine geçirmekten beş yıl on ay ağır hapse mahkûmdu. geçti gitti bizimkisi.. Dışarda hava çok güzel olduğundan canı sıkkındı.... makbuzlarda hile. Eli işe gitmiyor.— Karı ne oldu? — Ne olur karıya? Amcam sattı başka bir herife. Bu cezanın altıda birini yatarsa çalışma cezaevlerinden birine gidecek. karıyı vurduk. Pislik böyle temizlenir!» Dedim : «Yok. Ya sen? — Bende de yok. Sezinledin mi? — Hiç. çokça da . Seni ezerler!» — Doğrudur ama. — Nedir belânız kurban... Kürtlükte zagonu budur bunun. kat kat gerdanına gerçekten yaraşmaktaydı... Şimdi 1943 yılı Mayıs ayının 17 günü Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında mahpusların ekmek hesaplarını yapıyordu. geceye değildir. karı milletinde suç olmaz. — Vay ki benim gibi desene kurban! Üstüne mi vurdun bilmezden. Bize dedi: «Yenisin! Dolanma ayak altında.. Hayvan gibi fikri yoktur.. — Sana başlıktan hisse vermedi mi? — Aldığının yarısını verdi. — Yirmi beş kayma mı? Kaç para eder öldürsen iyiymiş kahpeyi... Karının şeytanı er.» dedim. düşer ardına alışık kuzu gibi sürer gelir. Ya sen? — Benimkisi de hiç! — Ya? — Şundan hiç ki kurban. sinek uçsa dalgın dalgın bakarak bıyıklarını çekiştiriyordu.. karıyı öldüreceksin! O ki soyumuza bu lekeyi çaldı karıyı bitireceğiz. aldı bohçasını mohçasını. iki laf edersin veya incik boncuk verirsin. adam vurmak mıdır? — Namusculuktur.

cezayı altı yıl önce bitirmiş olacaktı. «Nah.. «Nedir oğlum? Şeytan geçmekte desem. bunaltıdan vede mahpus damı işsizliğinden peydahlamamıştı. arkalığına kollarını kavuşturup başını dayayarak uyumuştu. bu bizim Bozo'nun da ille burun karıştırması!» Bozo. ele girer ki. mahalle kahvelerinde ahbap meclislerinde.. buyur bakalım! Bir koca vilâyetin bir koca merkez cezaevi olup.. mal müdürü de. burun karıştırmak illetini. yediği haltı usulüne uydursa. kilimin dört ucunu suya bırakmıştı. Şimdi tenhalıktan yararlanırım sanıp dünyayı ünutaraktan sağ elinin şahadet parmağıyle burnunun derinlerine varmak turunu sarfederekten hap yakalamak. Malatyalıların vede Malatya mahpus dammın kısaca Bozo diye çağırdığı Mazmanoğlu Hacı Aptullah karşıdaki başgardiyan odasında derinlere dalmış burnunu karıştırıyordu. Vakit öyleyi tuttu tutacak iken. Vay ki yanarsız. «Vay ki akıl! Ulan dağın ayıları akıllandı. müfettişler de yüz yıl arasalar hiç bir suç bulamazlardı.. Bir türküden her zaman söylediği parçayı yavaşça mırıldandı: «Ateşim arşa çıktı Irak durun yanarsınız. şeytana sezdirmeden yağdan kıl çekercesine soymaktadır! Yürü eşşek vede hayvan». Gitseydi.tembelliğinden ileri gelmişti. «Kim bilir kaç bin kişi bu gün bu hükümatı soymaktadır ki. Fukara şeytan buralara uğrayamaz. allahm izniyle tüketmedi. yakaladığını çekip almak için zorlatıyor. Ulan oğlum akşam kız sanat okulu olsa az biraz . Düşündükçe çaldığına pişman olmuyor. «Bu Hacı Aptullah on iki yıl cezayı hayır... dost geceleri muhabbetlerinde yiğitliğinin verdiği namı da yaşıtları arasındaki saygılı yeri de epeyce zedelemişti. Mahpusa düşmeden önce de böyle burun karıştırmak huyu vardı. burnunu karıştıraraktan tüketti. fakat aptalca yakalandığı için kendisini ayıplıyordu. mahpus damında.. Battal gazi efendimize kadar sövdürür bizi günaha sokarsın!» Bir cıgara yaktı. Evet her bir kimsenin bir huyu var. bir yandan buna uğraşırken öte yandan bundan evvel avlayıp çıkardığı hapı sol elinin başparmağıyle şahadet parmağı arasında bura bura kurutup yere atmağa çabalıyordu. bunca zamanın gül gibi namusunu lekeletmecesine. «Yahu şunun elinden kabuklu ceviz yenmez. Bu yüzden çubuk gibi delikanlı çağında nice nice namlı kahpelerden doslar yitirmiş. Biraz tetik dursa. İlk işlerde derli toplu çalışırken sonra dalgınlıkla tembellik ağır basmış.» Gardiyan Çerkez Murat Efendi her zamanki gibi önüne bir iskemle çekmiş. Uğrasa bir yere geçemez! Çünkü. bizim Malatyalımızın kimisi hiç akıllanmadı tuh yüzüne!» «Yahu oğlum Malatya! Geçmişine sövdürürsün ki.. Oy ki yanarsız!» Birden koca mahpushanenin cümle kapısındaki sessizliği gidip gelme durgunluğunu yadırgadı. tuh allah belânı vere Bozo gibi!» Evet bu Hacı Aptullah boktan yere adam vurup on iki yıl ceza yemiş anası Karı beyin aklına uyup çalışma cezaevlerinden birine gitmemişti.

oflaması yerden göğe kadar haklıdır! Şundan ki on bir yıl .. komiser muavini baylar da. Genelevimizde vatan hizmeti gören saygı değer hanımlarımızın izin günüdür ve de Mazmanoğlu Hacı Aptullah namı diğer Bozo oğlumuz Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında haşa huzurdan ve de benzetmekte yanılma olmaz.. Ve de derinden derine of larm birini bir paraya çekmesi de bundandır! Ve de bana sorarsan arkadaş. Salı olmasın sakın! Vallah da salıdır Billah da salı.. Çünkü Malatya'nın genelevinde çaça karılar yani patron yoktu. Hani kurban olduğum salı. «Dünyanın bir aptalı biz miyiz? Rakkam dökülecekti de kendi rakkamlarımızı döküp müfettişe tutulmasaydık ya. suyu çekilmiş değirmene mi döner? Yuf olsun yuf!» Kalemi kavradı... Bizim buramız. Mazmanoğlu Hacı ibrahim öteki adiyle Bozo aklına bir şey gelmiş gibi zıplayıp kalktı. Tahsildar Bedri Efendi.. İlle de zengin genelev hanımlarının paralarım işleten hacıdan hocadan birkaç büyük tüccar daha geriden.. «Bu tütünleri ne yaptılar yahu! Bunlara zehir mi kattılar? Rejinin tütünü demekte ki : 'Benden sana hayır yok! Aklını başına devşir! Git sen sana kaçak tütün peydahla!' demekte ya.. Bari bilemedin ki bari bileydin ki böyle olur.. türküyü değiştirdi: «Yüz benden l Elli senden yüz benden l Gam yardan vefalıdır l Hiç sevilmez yüz benden. Yahu nedir? Biz mübarek salıyı unutmuşuz.patırdı duyulur! Vay ki mahpus damı bakkal hanesi sahibi dümbük Abo! Demek sen dükkânı kilitleyip savuşunca. çok daha etkili olarak ortaklarını kurda kuşa karşı kesinlikle savunmaktaydılar. keyfince çalışmaktaydı. Ulan bura nere köpek? Ula bura nasıl bir mahpus damıdır ki ilkokulda uğultudan durulmaz da burada çıt yoktur! Tuh allah belânızı vere!» Epeydir sokaktan da gelen geçen kesilmişti.» Sokağın üç yüz adım ilerisinde Malatya'nın genelevi bulunuyordu. sonra odayı birkaç kere dolanıp of çekerek oturup burnunu karıştırma işini bıraktığı yerden sürdürmeye başladı.. mübarek cumayı unutmuşuz? Evet bu gün salı günüdür. Allah belânı vere tahsildar Bedri gibi. Her odasında bir genelev hanımı kendi başına. «Oğlum bu sokak nasıl bir sokak ki işleyebilsin güpegündüz hiç utanmadan?. Bu ev taş döşeli bir avluyu çeviren iki katlı bir yapıydı.. hayfını alaydın ya şu dünyadan dümbük!» Çok keyifli bir şeyler düşünüyormuş gibi gülümsedi. bedavacılar daha beteri haraçla yaşamak isteyenler tarafından sörnürülmelerini önlüyorlardı. hay kurban olduğum salı. Başkaca körpe jandarma teğmeni.. «Vay ki bir bu eksikti. çok gizli yürütülen dostumsu birer ilintiyle kızların hoyratlar tarafından hırpalanmalarını. Kapıda gece gündüz bir bekçi nöbet tutar.. savcı yardımcısı. duvarlara bakarak arandı: «Dur efendi! Bu gün günlerden? Aman haa.. alışverişe giriş çıkışa göz kulak olup ufaktan büyükten hiç bir kanunsuzluğa meydan vermezdi.. Bizde bu işin yiğitliği hani?» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hafiften bir horultu tutturmuştu.» Cıgaradan iki çekti öksürdü. tabanı yanmış it gibi izine çıkacak genel birleşmeevi hanımlarımızı beklemektedir.. rakam dökmeye başlayacakken vazgeçti. Pencereye koşup dışarıya bir zaman kulak verdi.

. Oysa Maho eski mahpustu. Sorarsın anlattırırsın ki herifi huylandırasm. yani biz nasılız... eli silâha milâha gitmez! Oğlum sen köy yerini bilmez misin? Köyün istemezi en ödlek herifi lafa boğaraktan Şeydi Battal gazi efendimize döndürmez mi? Karıyı çek al... sallanaraktan çık git! Bunun kemikleri cıvımıştır diyerekten seni adam hesabına almam sanır kahpe milletini önüne kat... Ya sen yitirmiyecek misin namussuz? Yahu nedir? Dünyayı bildiğin delilik sarmıştır. bu işleri çoktan unutmuşsun! Oysa çiftleşme işleri idmanladır. yallah yalnız yatağa. yataklara girmiştir! Volta yasak! Yeni gelenler dolaşmasın yatsın. Ne fayda ki namussuz Şeyh Yusuf.. karı yüzü görmemiş herife ilk günler rüsvaylık elverir ki rezilliği bir eşek yükü sabun paklamaz.. arası kesilince kendisi de kesilir. Oysa lafa başlarken böyle bir niyeti yoktu hiç. Çıkar çıkmaz anası imansız Karı bey tarafından dur aman demesine bırakılmadan evlendirilecektir. Önünden geçen Maho'nun ensesine bir şaplak indirdi. Bildiğin delilik. Bu bizim akılsız Bozo Şeyh Yusuf'un bazubentini pazusuna takalı genelevimizin mübarek izin gününü böylece döneleyerekten beklemektedir ki kızları görünce bedenimize bir uyanma. Yoksama öz halimizde hiç mi değiliz? diyerekten kıvranmaktadır. «Niyetimiz yok muydu? Hele yalancı köpek. Bir köydesiniz. uzaktan uzağa bir hırslanma mıdır. yoksama ki can çekilmiştir de hiç izi mizi kalmamış mıdır. Yallah kavat Maho. Bu yasak ona dokunmuyordu. Bu sebeple bir yandan eski mahpus olmanın imtiyazıyle şişinirken hemen ardından kendisine saldırılmış gibi can sıkıntısına kapılmıştı. karı öldürenlere yalnız yatma cezası vermiştir koca reis. dışarının adamı gibi bir adamlarına benzemekte miyiz.. İyisi birkaç pangonot vereceksin. Karı bey iki kara tavukla bir oğlak getirsin! Bir muska döktüreyim! Koluna bazubent sarayım! Koca Bozo oğlum damarına onbeş su kömüşü boğası çiftleşme gücü verelim.. On iki yıl mahpus yatmış. cenabet ince nazik işlerdendir. Cinayeti nasıl işlediğini yeni gelen Huso'ya anlatmak isteği farkına varmadan yüreğini sarmıştı.... sopa yemeyim diyenler yorgan altına yallah! Yorgan altına. Çıkmasına surda üç ay on iki gün on üç gün kalmıştır. beyleri. «Aman Bozo amanı bilir misin! Köpeğin olalım. biz ettik sen etme. Voltadakilere bakıp içlerinde hatırlı kimse bulunmadığına emin olunca elini kaldırıp emri bastı : — Kısım ağaları. sürü götür! Aradan on beş gün geçmeden herifinin gözü önünde başla kullanmaklığa. Herifin karısını çileden çıkardın! Dam üstüne yatak serip sarılıp yatmak nasıl bir akıl! Diyelim herif anadan kavattır... kendin de huylanasın! Vezire pişmanlık elverecek ki sabaha kadar of of çekerek uykuyu yitirecek.dokuz ay on sekiz günden beri mahpus yatmaktadır.. Buna fukara Haso ne der diyerekten hiç fikir etme! Buna Haso rezili hiç bir şey demese yüreksizliğinden koca tanrının kurban . efendileri. fukara Bozo'dan çıkarayak birkaç para vurmak için ne demiştir? «Sen yatkın mahpussun. yakamızdan düş! Bunun sonunda bize ölüm görünmektedir aslanım!» diyerekten amana getirmeğe bakalım» demesiyle.. Kısmın tayıncısı Alo koridora çıktı.

aslında er kısmı karıyı vurmaz. Resmen kendini vurur... Yahu el ayak tutarken kansızlık nasıl bir belâ! Hey allah. bizim gibi erkeklerde ya hiç akıl var mıdır? Gel bakalım Maho alçağına! Ulan köpek öldürecektin diyelim. Öç almayı hemen unutmuştu ama tespihli elini boşluğa vurmayı sürdürmekteydi. Böyle bir dertleşme voltasında?.. bacaklarında uzun paçalı beyaz don. Karıyı vurdun mu atlayıp kurtulmalı.. çıplak ayaklarında ince yemeniler vardı. «Diyelim ki doğrudur kavat Alo.. Çabalamak herife düşer! Varsın o girişsin o gebertsin. sırtında ham ipekten bir uzun entari. Bu sebeple voltada ayak sesi yerine kuru otlar arasında tembel tembel sürünen kalınca bir yılan hışırtısı çıkarıyordu. Haşa kötü karıdan yana olduğundan değildir. Bunca Yüzbaşı. belinde aymtap işi bir kuşak.. varsın o gebertsin! Herifin gönlü geçerse buna çalar sopayı çalar sopayı. âdemoğlu kendi yüreğini bilmez!. bir zaman suratını yoldu. uzatmalı onbaşı başçavuşları... Başında yün örme külah. koca allah! Nasıl bir belâdır ha.. Daha iyi olurum diyerekten gelmiştir. 'Koca reis karı vurana tam cezayı neden vermektedir? Sen sana ettin!' diyerekten vermektedir. uzatmalı jandarma başçavuşları sorgu yargıçları. sınırı aşıp Suriye'yi tutmalı ki mahpusluk bindikçe binmesin! Evet. yeni herifine yar olur mu? Haydi karı yar oldu diyelim.. Allah yarattı demez. Bu gün seversin. «Hayır bende sezinlemek yok! Neden mi sezinlemek yok? Sezinleyemezsin .olduğum gönlü razı gelmez! Hayır gelmez! Hemi de hiç gelmemeli! Ulan karılarda akıl yoktur deriz ya. adam sevdiğine kıyamaz! Dedim: «Ya sen nasıl kıydın kavat Alo? Tutkun değil miydin?» Fikre vardı bir zaman Alo fukara. sen karıya tutkunmuşsun ki oğlanı vurdun!» dedi: «Nereden mi bildim rezil Maho. baktı ki adamlık senden ne kadar ırak! dedi: «Belki bu deyyus er gibi erdir. karı yar olmazsa bulur kendine bir başka oynaş. bunca savcı komiser. herifin gönlü geçmez mi.. Seni denedi.. Sonunda bir zaman dizini şamarladı. Bizi komşuya yabana muhtaç etmez yatak işlerinde belkime» dedi! Ulan bu kavat Olo bize ne dediydi geldiğimiz sıra. Alır senin öcünü ki kat katıyla alır!» «Kat katıyla alır» derken Amo üç parmağıyle doksan dokuzluk tespih tutan elini boşluğa bıçak atar gibi vuruyordu.. yanında yatan kahpe avratlı dururken bu karı bu yatağa zorile mi gelmiştir? Hayır aldandığmdan gelmiştir.» Maho bir cıgara yaktı. Ulan essah! Demek ki kardaşıma diyeyim karı milletinin işi yaman kardaşım! Çünkü bu kahpeleri tutkunları da vurur tutkun olmayanları da. Çünkü bu dünyada ölen kurtulur! Bırak varsın yaşasın reziller!» Sana yar olmayan kahpe.. benim ömrümden al şunun ömrüne kat!' Yarın kızdın mı dersin ki: 'Şunu yatırıp kesem pislik temizlene!' Akıllı adam karı vurmaz. Şu halde. tapu memurları öğretmenler. Bir zaman derin derin nefesledi. Yürek kahpe avrat gibi desene Alo kirve! Günü gününü tutmaz. dersin: 'Hey allah. beyden efendiden nice nice tahsildarlar. Dedi: «Oğlum Maho. bunca binbaşı. hiç mi tutmadılar karıları hovarda altında? Peki neden vurmazlar bunlar? Çünkü herifler akıllı. Dedi: «Essah! dedi. karı öldürülür mü. surdan bildim ki...

.... Hemi de fazlaca sevmekte. Dedi: «Ağa takımın düşmanı çoktur. «Yalandır yanlıştır. ağa oğlu amma bildiğin namussuz.. On biri tamamladıysa da on ikiyi daha tamamlamamıştır. Evet dediğin gibi. Geçti bir zaman. . Kahpe..... Ağamızın oğlu kızımızı alımkâr olmakta. En küçük karıdan doğma bir kız kardeşi var bize güvey olacağın.. Evet damadını sevmekte.çünki.... höykürdüyerek demekte ki biraz daha zorlatsa karnı yarılacak. dediğim gibi. Yahu kardaşım. Olsa bir rezilliği köy yerinde gizlisi çok sürmez. Gülüştük.. Başına çökmüş alçak! Olmaz yaa.... Gel gör ki hiç olmaz.. Deme ya. Bakalım doğru mu? Kız kısmisi surda ırzını kırdırır da ağasının anlını karalar! Köy yerinde biz neler gördük!» Laf uzadı dırdıra döndü. ayran çorbasını yetiştir. Adam değil ki kızı çıkarıp veresin! Kız surda dursun kardaşlık it eniği verilmez! Doğrusun! Zengin yerdir.... Dedi dedimse adam gibi demekte değil. Ağaoğlu sus yüzüne duramadım.. sen hele dur bana dediğini hiç kimseye deme!» Kızı defledim. Neden mi? Haşöyle. Ağamız olacakta karı üç.. dedi: «Beri bak Hamo. Aman yumurta kırmayınca hiç olmaz! Surdan tuzsuz . Gözümle gördüm ve de gözledim!» Baktım rezillik diz boyudur.. Şundan ki bunun babasında... Dedi: «Ağa yeri iyi yerdir» ille olacak! dedi: «Kız benim değil mi? Verdim gitti!» Dedim : «Dur karı dellenme! Bacısının başına çökmesi işini ya ne yapalım?». Aman ya.. .. Hayır bu güne kadar şuncacık kuşkulanmamışım. bir gün anası evde yok. Oğlan geldi. Girdim düşünmeye.. Kızı verdiler. Bunca zamandır bindiğim kısraktan.. Ben eve ocağa giremez oldum.. Kanını ararsam şu güneşe kör bakayım. Sen karışma! Ben anasını razı eder alırım!» Evet. Bizim kız yaşıtı....... Yemeyip yedirmekte.. Bir gün tarladayım. Bizim kızla iki gün arayla doğdu. Elimizde doğdu çünki. Dedi: «Ağa benim herif anamla yatmakta» dedi.. «Aman damadım acıkmıştır.. Buna ekmek götürmüş sürüyü güderken... senin aklın ermez.. aklına gelmez ki.. içmeyip içirmekte. Nah kız senin götür dere boyunda kes. Şuncacık bebe! Bize damat olacak namussuz bunun ırzına geçmiş dediler. Ne fayda ki evlenesi olmamıştır küçüktür. Dedi: «Haşşöyle.. Kız rahat eder. Aradan bir ay kadar geçti.. dedim : «Ulan kahpe bu nasıl bir laftır! Ben senin kemiklerini kırmaz mıyım?» Dedi: «Nah şu yemin şu ant. Ben de duymamla dedim hiç olmaz! Karı dedi «neden ne olmuş»? Dedi: «Zengin yerdir rahat eder!» Oralarda doğrusun ya gel gör ki hey avanak avrat hiç olmaz! Karıdır bir kez aklına koymuş kardaşım.. Senin hamlene dayanamaz!» Dedi: «Ulan neresi küçük? Er gördü mü aygırsamış kısrak gibi kişniyerekten sağrı titretmekte» dedi.. Yakamı tuttu. Nereden gelecek aklına böyle bir bahlık! Hovardamız çünki... Bakmış ki dağ başı halvettir. sen kızı neden vermezlenmektesin bunca zamandır?». Biz fukara olup ağanın dede sürmesi hizmetkârı olup. dedim: «Vermemek yok evet. Olur mu olur! Oğlandan umarım ya.. Sevineceğimiz bir sıradır! Lâkin oğul. Derim ki gör nasıl derim! Benim haberim yok! Oğlan bizim büyük kıza dolanırmış ne zamandır! Kız bakmış tırnağından çıkası kalmamıştır! Anası olacağa demiş böyle böyle. Osmanlıdır... yabancı değil! Damadımız! Başkaca ağamızın oğlu. Nasıl bir söz.... Karı dünden razı.. kaç paralık kancık ki senden esirgemiş olam. Yiğittir... Kız karşıma dikilip ne dese iyi...

Ben beni yoklamaktayım! Hayır! İçim ekmek istemekte değil.. karınla yatmakta değil midir pezevenk?» Vay ki odanın damı başıma çöktü sandım. ne olurmuş namussuzlar!» Köyde ahbaplarım var. derdinin dermanını iste. tavuk eti var bu gün bize!» Tavuk surda pişedurşün. sana inat kızıma inat soyunur koynuna girerim. Karı sürdü gitti. Sana lâzım değil! iyisi ağaya git. bu da benim bir evlâdım. nasıl giydim.. papuçları nasıl buldum... Demez mi kardaşıma diyeyim : «Bire namussuz!» Dedim : «Dur arkadaş! Namussuz nasıl bir laf!» Dedi. Sıçradım sokuldum pencereye. Biz neler duyduk. ne demek? Bizim eve girdiler. Üzerime binmeyin.yağ küleğini yuvarla gelsin!» O günden sonra bulaştım kollamaklığa. ferahladım. derdini yan dermanını iste!» Ertesi gün bekledim. Canım sıkkın. karı yağlı ekmeğe çöktü. Baktım bizim karı damadını önüne almış. Bekledim dedimse soluklarım ağzıma sığmazlanmış.. dedim: «Bunda bir kötülük yoktur ya kız daha bebedir. Çünki sopa çekmeğe gücüm yetmez ki karıya sopa çekilecek karı olsa ne kadar kolay. Dedi: «Geri dur! Ben çiftliğe güveyim için mi gitmekteyim. Birisiyle atıştık. Ben of dedim. köylü çoktandır işin farkındaymış. Aman buna bir çıkar yol!» Kızdı gayet! Oğlanı istedi. Bunlardan birisine ikisine dert yandım. Aradan geçti iki gün. Hangi eve. Dedi: «Ben kızı görmeye gitmekteyim! Birkaç gün kahrım!» Yalvardım dedim: «Etme kan! Bu kadar çoluk çocuk vardır! Etme günahdır! Bunun sonu hayır getirmez! Sen sana gel aman karı!» Hiç umursamadı... evi nasıl tuttum koca tanrı bilirse bilir. Gün dikildi akşamı buldu... O gece ekmek .. Beraber eve girdiler. gitti dedimse belli ki belâsına gitmektedir. Ben duvar dibinde otura kalmışım! Dizlerim beni taşımaktan geçmiş.. dedim: «Şöyle şöyledir. dedim: «Aman iyi. Dedim : «Aman olmaz ekmekten aştan kesilmek er kısmına hayır getirmez!» Odaya gittim.. dedim: «Bu nasıl iştir?» Dediler: «Berbat iştir. Karı baktım tavuk tuttu.. Bir gün ilerde yatmaktayım. Çünki öylesine yolu tozutarak gitmekte... Say ki benden çıkan oğlum... Karı gitti. İçeri girdim. gitmeyi ben kimsede görmedim b güne gelene kadar. çekti kafayı aldı. «Namussuza namussuz derler! Bilmezliğe vurunca dümbük kısmı dümbüklükten kurtulmaz.. Dediğim gibi. dedi: «Bu nasıl bir kötü sözdür. Biraz bekledim. ne olmuş namussuz.. Dedim : «Oh oh! İyidir!» Bir de baktım ki ne göreyim papuçları attı kapıya. önüne gerilecek oldum... Aldım fukaraları beriye. Dedim ben bana: «Bir sopa çeksem şuna hey allah!» Güldüm kendi kendime. Ortalık karardı.. Karı ocağa su koydu. hayır kız için gitmekteyim!» Dedim: «Kıza ne olmuş?». Çocuklar dediler : «Baba pekmez koyalım mı? Çökelek çıkaralım mı?» Vay siz misiniz bunu diyen. yanma hizmetkârlardan ikisini katıp kızla beraber çiftliğe yolladı. Ağa değirmenden gelirken atının başını tuttum. Baktım hayır başka bir kötülükleri yok... Dedi:«Körpedir! Ne ossa olur! Çiftlik yeri netamesizdir... sen nereden bileceksin!». Sopadan geçirdim ki kafalarını gözlerini yarmacasına. girişmiş yıkamaklığa.» Dedim : «Ne bilmezliği?» Dedi: «Ulan güveyin olacak rezil.. Dedim: «Kolay gele!» Dediler «Hoş geldin!» Konuştuk. Su kaynaymca kenardan işmar verip güveysini çağırdı. aklı ermez bu işler gündüz gözü yapılmasın yapılacaksa kız uyuduktan sonra yapılsın..» Karı birden öfkelendi.

. Baktım sabah ışıdı ışıyacak.» Dedi: «Uzattın ki teres tadım kaçırdın! Yıkıl!» Ağa kısmıdır.. Başkaca ince kumdur ki taze pamuk yatak kaç para. Aman benim herifime değme!» Dedim: «Sus.. boş adam mezarda gerek.... güveyin beni uyutup yanımdan kalkar.. bir de mezara girmeyince. Şimdilerde biz canımızı ferahlataraktan küçük su döker değiliz! Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım.. Oysa ben bir dakka ekmek yemeden durur herif değilimdir.. Ben boş duramam. baktım karı koynumda yoktur. kurbanın olayım baba. Ağa evinin damını gözledim bir zaman. Sordum: «Ne oluyor? Bunların hali keyfiyeti nedir?» dedi: «Baba. allahm işine bakmalı ki bizim kız bir başına suya geldi. Kâhyayı bulup barut kabağını kurşun kesesini aldım...yemedim. Tüfeği aldım eline vardım. Evet o gün bu gündür yüreğimiz şişti bizim kardaşıma diyeyim. Duvardan bir kurt tüfeği çekti. Bir tek kurşunla düşmez! Oysa bu tüfek tek atar!» Ağa güldü. ama yorganın altından gözlemekteyim... dedi: «Kürt tüfeğidir ola Hamo oğlum! Tek atar ama gayet yaman atar! Yiğide elverir!» Dedim: «Aman ağa. Dedim: «Ha şimdi gelir.. Ikindiliyin... güveyimiz yerinde... bize iki saat bir köy vardır. Bir iş edilecekse anam olacak çıksın aradan. Ben uyumuşluğa vurmaktayım. dedi: «Al bakalım yiğit Hamo!» Dedim : «Aman ağa! Bizim karıyı kendin bilmez değilsin ya. Gece vakti yola çıktım ay ışığında. Dedim : «Bismillah» çarıkları çektim.. Büyük oğlan dedi: «Ekmek?» Dedim: «İstemez!» Dedi: «Nedir?» Dedim: «Bir şey yok!» Sabahta ekmek yemedim.. ha şimdi gelir!» Şimdi gelir dediğim. çünkü biz ağa işine kendi işimizden hızlı saldırırız. Bir çalının dibine silâhı sakladım ki uzaktan güveyimiz farkedip davranmasın! Eve yanaştım. Baktım sabah olmuş.. iki yatak serilmiş. Bir iş edilecekse aman anama edilsin. Bak bakalım bu gece neler olur!» Dedi: «Aman baba... Olam bir bir anlattım.... Geceyi nöbette geçirdiğimizden ikindiye kadar uyumuşum.. Güveyin yerine gelecek olur gerisin geri...... Sen ne dersin?» Ne dedi vur. Tüfeği temizleyip doldurdum : «Hayda rasgetire!» diyerekten omuzladım. Anamın koynuna gider. Vardım ağanın odasına indim. buna bir çare! «Dedim : «Sus kahpe! Sus! Ağlamak neymiş! Sen ağlama sus! Al gözümden bu gece. ay ışığı gündüzden farksız. ağası bizim ağaya düşman bir köy. boş durdum mu bil ki hastayım! Adam mahpus damına düşmeyince boş durur mu. Sazlıktır kıyı. Çiftliğe var dim. çok söz edilmez.. Vakitler yaz ayları. dedim : «Ben bunları vursam gerektir ağa.. hepsi elimizde büyümüştür.. Damlarda yatılır sıcak geceler.. Anam bırakmaz! Aman buna bir çare. Sürdüm gittim..... Birisinde güveyimiz olacakla kız yatmakta. ne dedi vurma. orasını allah . karıyı ummaktayım. Ay ışığı yayılmış ki gündüz kaç para. Köpek möpek mi? Köpekler bizi tanır.. Karı yerinde. Dur bakalım onu da orada boş bırakırlar mı? Bulmuşlardır ona da orada elbet bir iş... Gece oldu mu. Akşam ekmeğini çokça yedim. bu şişlik gitti gitti keseye vurdu......... Bekledim gözledim o gece bir vukuat yok.. bildiğin hayalara.. Kızılıbrık derler. Birisinde bizim karı. Evet bizde laf vardır. Keseye dedimse sözüm burdan dışarı torbalara vurdu.. Sinerekten Murat'ın kıyısına indim... Biz hizmetkâr oğlu hizmetkârız arkadaş! Bizim hamurumuz işle yuğrulmuştur ve de bizim sülâlemiz ağalarımızdan kötü söz duymamıştır.

Evet... Güveysiyle kızı geldiler. Dün geceden artık da eksik değil! Ay ışığı adamı iri gösterir.... Belimdeki ekmeği çıkardım. Fırın ağzıkaç para.... İyi yediğinden et met..... Kudurgun canavarın hamlesine nasıl dayanacak? Hırkadak uyudu. Dama yakın bir büyük dut ağacı vardır. Kız.. Benim karı yatakları serdi.. tüfeği sakladığım çalıdan besmeleyle aldım. keyfine söz yok.. Allahın günah yazacağı bir işler ki gayet kötü bir işler! Yatsıdan sonra sürüp vardım. Ne denilmiştir... Şavkı gözümü aldı deyim de sen anla! Güveyle kaynana bir yatağa girdiler mi şimdicik güzelcene. Dedi: «Halime! Kız Halime!» Sonra onu gördüm ki kafayı aygır gibi havaya dikti. Ay ışığında tüm çıplak olduğundan koca it gibi sokuldu. uyku yarı ölüm denilmiştir. körpenin zebunu da zebunun körpeşi. Benim karı dersen zaten yiğitosmanlı... Bildiğin cehennem ateşinin sam yeli. Orada bunu canım çekmesin mi? Dedim : «Git işine rezil Hamo! Allah belânı vere!» Yataklan serince seslendi. Yüzüme bir esinti çarptı. Dört elle emekleyerekten yürüdü. üçüne bedel! Ay ışığında bütün irileşmiş ki güç yetesi hiç kalmamış! İslâm dini açık. diyeceksin ki: «Koca Murat suyunun kıyısında bu susuzluk neyin nesidir?» Ben de bilmem neyin nesi.. boynuma doğru inmiş gitmiş! Başkaca zırıl zırıl ter . Doyasıya yediğinden. Yüreğim istememekte ama adam ekmek yiyecek mecburî.. Bu yürek yanıklığı bana sorarsan arkadaş. Murat'a kapandım. Değme kanların ikisine. Kaynanası olacağın yatağından yana baktı. geçti gitti. Ekmeksiz hiç olmaz. Herif beride bu işi görürken benim karı kafayı kaldırıp kaldırıp gözlemekte. Kendini saldın mı ayakların dama değer. Biraz sonra herif kıza iki kez seslendi. ben sıçradım ağacın başına çıktım. Susuzluk beni sarmış ki yüreğime ateş düşse öyle yanmaz... almayınca vurmağa giderken bakarsın seni vurmuşlar.. Ağaçtan damın yolu kesedir. çökmesiyle kurtçu itin canavara dalması gibi dalıp paraladı.. Ay ışığı dün gecenin ay ışığı. tava gelmiş ki hırıl hırıl solumakta. Gözlemesi neyse ne. Nem mem kaparsa almaz. Yorganı aralayıp hafifçe kolunu çıkarıp «gel» işmarı vermez mi? Güveyimiz kıza iki kere daha seslendi. O gece bir iş olacak... Soluğum kesildi. Aynca canın çJektiğini yediğinden. O sebepten karıyı ikiye üçe kimisi de dörde çıkarır. Ağa kısmının yatak hali fukaraya benzemez arkadaş. Dalmışım.. Bir yandan da türkü tutturmuş ki belli bir şey. Yavaş yavaş eve sokuldum.. Kızla herif bir yatağa girdi...bilir!» Kız gitti... Ertesi gün gördüm ki kan yürümüş. Bir paralamaya paralama demeyip ardından bir kez daha paraladı. Başladım içmekliye. fukara. Toprakla boğuşup ezilmediğinden ille körpeliğinde beli güçlü olur bunların. Dallar üstüne uzamış damın. Yatmasıyla kıza çöktü kardaşım. susuzluk yangını değil. Dedim: «Ola Hamo! Allah belânı vere! Yerinde olmakla. Adam eti kardaşım ay ışığında gümüş mecidiye gibi şavklanmaktaymış meğerse.. Ezzasına baktım ki yerinde... İçmekteyim ki Murat'ı tüketmedimse de tüketmemize de çok bir şey kalmadı.... Dudağım ossaat çatladı. Karşılık gelmeyince yataktan çıktı. ben bir mendil ekmeği yiyip bitirmişim... Bizim karı ilerdeki yatağa gitti yattı. Onlar hayvanlara bakmağa ahıra dolandılar. Bir de ben bana geldim ki ne göreyim. fırın ağzından çıkmış bir esinti....» Ezzayı değiştirdim. akşam inmiş. meğer bizim kahpe bunu gözlermiş.

. Ben bunlardan hangisini vurayım? Kız der : «Anamı ... Benim karı dedi: «Bir soluktur oh Bekir. Bacaklarımı sıkmasam «Yandım» diye bağıracağım. Uyumazsan sabah ışırken bir daha deneriz bahtımızı. top atılsa duyacağım yok.. işte o sıra beni aldı bir fikir... Karının elinden yakayı sıyırmak yoktur. Orada anladım ki kardaşıma diyeyim. güveyimizin sesini duydum. Kasıklarımı bir kıskaç kavradı. «Aman durun yapraklar! Şunları uyanmayın aman ha!» diyerekten yalvarmaktayım. Ya karı ya oğlan sağ kurtulursa.. Şakaklarımdaki gümbürtü hiç yok. Benim karnıma bir sızı düştü. Zehir gibi acıymış.. Ben bir kez çileden çıkmışım ve de sana tutulmuşum Bekir» Herif dedi: «iyi öyleyse. Yeniden tüfeği gözüme kaldırdım. Dedi: «Kız orospu! Etimi kopardın namussuz!» Karının kıçına bir şamar attı. Kulak verdim. Ağzıma bir dut yaprağı aldım. Kahpenin huyudur. Ellerimin terinden titremesinden zaptedeceğim geçmiş. Dedim : «Dur aman. oğlan sıyrılıp sürünerek yılan gibi kızm yanma sokuldu.... Baktım aradan bizim karının sesi geldi.» Bunlar çekişirken yorganı açtılar. Herif dedi: «Nedir niyetin? Yarın köye gidecek misin?» Karı dedi: «Yok!» Herif Dedi: «Ya babam gelirse kız! Keser bizi şart olsun!» Karı dedi: «Baban değil Malatya valisi gelse boştur.... Oğlana geldi mi.bastı bizi.. bir daha kişnedi bildim ki işi bitmiştir. Vallah bırakmam.. elden çıkmıştır. Karı yorganın altına girdi. ilerde bir köpek uluyunca bunlar hoplayıp irkildiler. Soluk alaşım kalmadı.. laflamağa durdular. evet oğlan kızın yanına gelmek niyetinde. Uç kulfallah bir elham okudum.. Ay ışığında anadan çıplak elleşmekteler... Tüfengi doğrulttum. Dedim : «Aman allah! Pisliği temizlemek yok mudur! Bunların kanını boynumuza yazmadın mı hey allah?» Baktim. kardaşıma diyeyim de tere battık ki olursa o kadar olsun! Dutun yapraklan başlamaz mı hışırdamaklığa. karnımızın gurultusu geçmiş. kasıklarımızın gerilmesi kalmamış. La havle çektim... kulak verdim. bizim karı azmıştır. seni de baltalarım! Dur azıcık!» Oğlan yalvardı dedi: «Bırak orospu! Benimki de can candır yoruldum kahpe. Ben beride tüfengi doğrultmağa çabalamaktayım... Ne mümkün! Dala takılır yaprağa takılır. itin ulumasıyla bendeki titreme de kesilmesin mi? Baktım. Bir solukcuk. Dedim : «Bir kurşunda ikisini çıkarmalı ki bir işe yaramali!» Aklıma geldi ki ya değdiremezsem.. Şunu anladım ki bir çekişmeye durmuş bunlar.. İt gibi yalvarmakta ki hiç görülmemiştir. hareketli nagant yastığın altındadır. Lakin kıza değmeyeceğine yemin içirdi... o sıra kısrak gibi kişner! Bir kişnedi. işini bitirirken herifinin neresini tutsa koparır. Tukurdum gerisin geri. Kafamın içine bir gümleme doldu arkadaş. «Yahu nedir bizim erkekliğimizi mi söküp alacak bu namussuz titreme!» diyerekten ben beni kavradım. Bekle ki uyusunlar! Kudurdun mu köpek Hamo?» Sonunda oğlan yakasını karının pençesinden kurtardı. Kal bakalım! Sen bir istersen ben beş isterim! Babam olacak dümbüğün anasını eşek kovalasın!» Gülüştüler bir zaman. Durmaktan hiç bir şey hasıl olmaz. benim kahpe ol görüp bırakmamakta.. Karı güveysini kızının koynuna yollamağa razı oldu.. Bize yar olacağı hiç kalmamıştır.... Meğerse yaprak hışırtısı duyacak sıraları değilmiş namussuzların.. billah bırakmam! Sen bana bu kızı boğdurursun! Kızı da boğarım.

Bizi oralarda baltayla bir zaman kovaladı. tüfeği aldım. ya omuzumuza bindirdiğimizde ensemizden aşağı işeyip bizi berbat etmez miydi? Daha geçen yıla kadar bunları deyip gülüşmez miydik? Şimdi bu nasıl bir iştir? Hayır hakçası ben bu rezili kurşunlamalıyım ki. sonra gerisin geri kapattı çıkasıca gözlerini.. «Yok karıyı vurmamış hiç olmaz» diye kıvrandım. sen mahpus damına düşeceksin. Nedir demeye kalmadan onu gördüm ki. Barut alazasıyla bunlar tutuştu mu ağanın çiftlik evini yakarız. bir de baktım bunlar uyumuşlar. desen uyansa da uyku şaşkmlığıyla bağırsa.. çalındı. Herif silâhı kapsa. Karının bağırtısına çiftlik uyandı. Kızı koltuk altlarından tutup yavaşça çekmeye başladım. benim fikrim de öyle.. Sanki almadı.. Bu alçak Hamo dayı diyerekten ardın sıra seğirtmez miydi? 'Oh Hamo dayı.» Adam dara düştü mü kardaşım.. Şimdi ağlar. tüfeği yere uzattım. Kız silâhın sesine uyanmadı ne dersin. Çünki kancık it sürtünmese erkek itin bir işe gücü yetmez.. iyisi mi pisliği kökten temizlemeye bak!» Yatağın başında aklımı değiştirdim.... Anladım ki baltaya çalınmakta. Ne dersin kardaşım koca kurt tüfeğinin sesini suncacık duysam ya. Ne olacak on üç yaşındaki bebe iyiliği ne bilsin kötülüğü ne bilsin.... aklına olmaz işler gelir. seslenmedim ama beni bildi namussuz! Elini dizine vurup dedi: «Ne bok yedin Hamo?» Sıçradı. bana baktı. güveyimiz olacağın baş ucuna dikildim.. Kızın üzerinden damadımız olacak alçağın kafasına namlıyı uzattım... Damadımız olacak gözlerini açtı. Demekte ki: «Oğlum Hamo.. hemen doğruldu.. bizim karı uyandı. Can korkusuyla sazların arasında suya girip gizlendim. bunları nasıl ayıracağız ki bizim kıza bir kötülük erişmesin? Sen bendeki akla bak kardaşım. «Yahu. Gitti gidersin sefil Hamo!» Bereket kız hiç uyanmadı. Bir zaman aklı değiştirdim.. kendimi salıverdim. namlıyı tam anlının ortasına yanaştırdım ki ha deydi ha deyecek. Oğlanı vuracağız dedik ya. Dedim : «Yallah bismillah!» tetiğe bastım. Dedim: tamam «zamandır» Bir de baktım. Dedim : «Dur Hamo.. Aradan ne kadar geçti bilmem. şuraya gider güler. Yüzmeyi evel eski öğrenemedikti de. çünki benim . Bir de baktım. sen şimdi karın olacak kahpeyi vuracaksın. Karı bağırarak arkama düştü. Bunun burası evet doğrudur. dedi : «Nedir o? Bu gürültü nedir?» Beni görünce yüreği sızlandı besbelli ünledi: «Bekir sen misin?» Seslenmedim.. Namlunun demiri kızın yanağına deydi değecek. niyeti karıyı vurmaya getirmişim. Don mon giymediği bebeliği sıralarından. Yeterince ayırdım.. Yaraşmaz. Yatağı dolandım. beni iki kez Murat kıyısına indirdi. Benim kız uyku haliyle kocasına sarılmış ti. Bu namussuz güveyin sağ kalacak! Ölene kadar kimbilir kaç karıyı çileden çıkaracak. Hiç..vur!» Ben beni yoklarım. Dama ayak basınca baktım oğlanla kızm yattığı yatak yolumu kesmiş : Düşündüm bir zaman : Ben bana dedim : «Oğlum Hamo.... halt etmişiz. Gel bakalım köpek yürek başka niyetlerde.. Tüfengi atıp evin ardındaki gübre yığının tarafına koştum.. olmaz. kafa kemiği bakır tas gibi şuraya yuvarlandı. Tetiğe tam basacağım. iyi ya... sen bu Bekir olacak namussuzu şuncacıktan omuzunda gezdirir değil miydin? Şuncacıktan. Karı horultuyu azıttı. beni omuzuna bindir' diyerekten yalvarmaz mıydı. Oysa ağanın bize bunca iyiliği vardır... batağın ilerisinde kuru ot yığını var..

Demek bize geldi mi çektiler uzattılar. Neyse ki çiftliğin bekçisi koca Süleyman yetişti. Para çıkınını anamız olacak kahpenin önüne atıp yatağa koştuk.karı yaralanmış geyik tekesi gibi böğürerekten aranmakta ve de anadan çıplak olduğuna hiç aldırmadan aranmakta. Yüzbaşı taze evli olduğumuzu bilip bize izin verdi. buraya seğirtmekte.. Orospu uçkuru ne demek? Bilemedin mi kendi başına derbeder. Köye geldik.». Söyledi amma kanun dermiş ki «onun cezası başka. doğrusu yataktan çıkmadık.. «Bekir'imi yedin kahpe dölü..... körpe gelini koyduk askere gittik ki vatan ödevimizi yapalım. Şart olsun kurşunlarım seni.. Neden mi? Gözü açıkken vuruyorsun. Hiç bir sezinleme yoktur. Sordu dedi: «De bakalım Hamo. Kızma el uzattığını bile söyledi. ardından kurramız çıktı. Geçti iki gün. güveyin olacak namussuz. el bağladım dedim : «Ne var?» Dedi: «Hayda göreyim seni kaçak götürmeye gideceksiniz!» Ne demektir kaçağa gitmek. Alaman'ın Hitler harbi sırası. Ne yana çekersen o yana uzar. Ne faydaki Koca Reis razı gelmedi. Bedri efendinin dediğine bakarsan. Üç gün geçti. Kafatası şuraya yuvarlandıktan sonra.... Meğer. Ya peki bu nasıl bir kanun ki biz üstüne uğradık? Oğlum Osmanlının kanunudur ki bildiğin orospu uçkurudur. Yüzbaşım bize izin vermeseydi oralarda öldük gittikti. kafatası şuraya yuvarlandıktan önce mi sonra mı?» Dedim: «islâm dini açık. Lastiktir.. bu iş başka» dermiş. «Ya biz bu avradın yanında hiç mi . Ne faydaki geldi bu fukaranın başında akşamladı domuz!» dedi. Dedi: «Geçir şunu sırtına. karıda bir şey sezinliyemedin mi. Bereket ağa geldi.. Saldı alacakları toplamaya.... Dediğim gibi ay ışığı gün ışığından güçlü. toplanacakları topladık.. oraya buraya koştuk.. kardaşım.. «Önce açtı» denecekmiş. Karı elinde yalın balta şuraya seğirtmekte. İslâm dini açık. Ya bu namussuz Abuzer'e neden koca reis bir yıl verdi? Hey allah! Şundan ki... Durum vaziyetin böyle böyle olduğunu anlayınca sorgu yargıcı beyin yüreği bize çok acıdı. kardaşım. babamız olacak namussuz bizi çağırdı.. Uykuda vurmanın cezası çok! Biz bilemedik. kimine yalvardık kimine hırladık.. giyimini kahpenin kafasına attı. tanıklık etti. On dört ay geçti. Gel beni de ye!» diye bağırmakta. belki de yürek damarımızdan kavramış. Dedi: «Benim oğlum bir geberecek namussuz idi. Gittik seğirttik. Bir defter verdiki vay babo! Bu herif dünyanın yüzünü azdan çoktan alacak saçmış ki benim gibi on köpek toplayım dese bir yılda üstesinden gelemez.. senden nesini saklıyayım. Kuduz kancık! Sen bizim çiftliğimizin altun adını bakıra mı çıkaracaksın!» Karıyı güç ile zaptedip eve kapattılar da bizim tatlı canı kurtardılar. açlıktan tokluktan... nah yukarda koca tanrı. Dedi anam. Peki Abuzer.. üç gün üç gece evden çıkmadık. diyesi ki «Bizi everdi babamız olacak namert.. «Seni baban çağırmakta!» Dedim : «Nedir?» Dedi: «Bilmem. gözlerini ne zaman açtı.» Sürdüm vardım.... bizim kâğıtları üç yıl mahpusluğa göre yazdı. Aklını sıçrattığı şundan belli ki biraz durup başka bir laf tutturmakta : «Yandm Hamo! Gel koçum! Nah baltayı attım! Gel yetiş!» diyerekten baltayı şuraya atıp göğüslerini yumruklamakta.. çünki bizi karı açlığı kavramış ki tastamam belkemiğimizden.. Gidip gelmemek var gelip bulmamak... bu rezil Abuzer. acemilikten ustalıktan yana? Yok kardaş.

. Baktım uyku beni kaptı kapacak.. patayı çaktık dedik. Sonunda razı oldum!» Demiş ki savcı bey: «Kaynanan olacak karıya. kapıyı pencereyi ayırmaktan geçmiş.yatacak değiliz!» Bunu söylemekte değiliz aklımızdan söylemekteyiz. Geçti iki gün. allah belânı vere!» Bir tepme vurup karıyı kaldırdım... «Tamam.» Dedim . Peki bu rezillik böyleyse adam bir kurşunda kahpeye çekmez mi? Çeki ver bir .. aklı sıçramış gitmiş. çoban kepesini attım başıma... Aklım başımdan sıçradı. Bana inanmazdın belki!» «Vay gidi akılsız kahpe. Ne domuz var ne çakal... O sıra canım karıyı çekti. baba sen misin?» Dedi: «Ulan eşşoğlu eşşek. on üçe girdiğinin üçüncü aymda aldık geldikdi.. düşmanının ömrü bu kadar olsun!» Ağama diyeyim seğirttim karının koynuna. gürültüsüz girdim. Canı çıkarken kolumu öyle sarstı ki az kalsın dizi yere çaıa..» Babam gibi canavara gerinemezdi kardaşım... razı geldim.. Meğer korkudan ödü de çatlamış pisin! Kırk güne varmadan geberdi gitti de rezillik temizlendi oh ne güzel! Ya Abuzer Kardeşim.» Dedim : «Ya gelince neden demedin?» Dedi: «Bunlar üste çıkarlar diye korktum.. sonunda alıştım... «Kime karşı?» Dedi : «Domuzlar yol etti. dedim: «Bu ne iştir kahpe. Kaçağı getirdik. atadır. Biz burada mahkemedeki ifademizi söylemekteyiz! Mahkemede koca reis kısmına anlatmanm ayıbı yoktur! Eve seğirttim. Korkudan belden alt yanı tutmazlanmış. biraz yokladım. bostanı neden bıraktın geldin!» Dedim: «Şu sebepten bıraktım ki babacığım!» Çektim lüveri.. Gece yarıyı buldu.. Bir yıldır her gece bu kudurmuş karma binmekte ki. Bir de baktım ki din kardeşlerim.. hoca yok mudur?» Dedi: «Bunun hocayla muhtarla işi kalmadıydı Abuzer'im. Korktum. pusulu boğazlar atladık. Bir nara vurdum : «Ulan dinini imanını. karnına tam beş kurşun sıktım ki pis kanı suratıma sıçramacasına. Önce sandım ki tutmazlanmağa vurmaktadır. Anam olacak kahpe sesledi. dedi: «Baban ister!» Dedim: «Yahu ben canımdan bezdim. Dedim: «Vay ki yandın. Gelinine kaynanalık etmektesin diyerekten. Bir sopa çektim. dedim: «Buyur!» Dedi: «Bostanı bekliyeceksin. doğrusunu söylemessen elden gitmektesin?» dedi: «Gördüğün gibi» Dedim : «Ya bu gördüğüm nasıl iştir?» Dikildi dedi: «Oh ellerin yeşil ola yiğit Abuzer kendi öcünü de aldın benim öcümü de» Dedim: «Bırak öcü möcü. tuttum yakasını. Baktım debelenmektedir.... Nice nice belâlı mayın tarlaları.. Ya bu nasıl rezillik?» Dedi: «Sen gittin arayı bunlar uydurdu. Dedim : «Bu namussuz köyde muhtar yok mudur.. Un beşe girmemiş demek körpe ki olursa o kadar olsun! Kekliğin gevreği. Beli kırılmış yılan gibi yuvarlanmaktadır. Gürültüye anam olacak kahpe uyandı. allah yarattı demeden binmekte hey oğul!» Başladı ağlamağa.. muhtara söylemek yok mudur?» Demiş : «Örflüydü kaynatam! Köyde uğurunu kesen bulunmazdı.'. hayır.. Babamız olacağm çileden çıkardığına çıkardığında on dördü bitirdiyse de on beşe girmiş değildi. nedir bu herifin bizden alıp veremediği hey koca tanrı!» Seğirttim. beşliye sarıldım.» Baktım babam sıçradı çıktı bizim avradın koynundan anadan çıplak. sürdük gittik. ne ettimse uçkuru pençesinden kurtaramadım. Uyudun mu gör neler olur!» Gittim. bizim yatakta yatanlar çift. Olmaz olmaz. Erim askere gittikten sonra kaynatam üstüme çöktü. karı savcılıkta ne dedi? Dedi: «Evet doğrudur.

— Neden oğlum körpe avradı kucağıma vermedin de ben sana genelevden mi kirve oldum? Sende oğul uşak olmadığına göre. söylemesi ayıp ben bu namussuzun kirvesiyim. «Az biraz» dedimse adam akıllı değişti. Yoklayıp kullanmıyan mı kalmıştır? — Ulan avradını. — Vahap bey size Kirve diyor. Yoksama Malatya'mızın altun adını bu kahpe az kalsın bakıra çevirecekti.. salkım saçaktı ki sünnetçi ne dese iyi. Ne faydaki değişti son yıllarda az biraz... siz de Vahap beye kirve diyorsunuz. Kirvenin ne olduğunu merak mı ettiniz? Kirve bizim buralarımızın bir âdeti. Aslı budur bunun.. sünnet düğünü masarifi yüzde seksen oğlanı kucağına oturtacak herife düşer.. Neyi değişmiş? — Kucağında kestiririm demekle bey... — Kiliv'in sana kurban olsun! Emrin can baş üstüne! — Aman Kirveciğim amanı bilir misin! — Amanda neyimiş gözün kör ola. — Ne demektir bu Kiliv? Be Kirve? — Kilivi mi sordunuz Bey.. Tahsildar Vahap efendinin yüzüne bir zaman baktı.... ... — Avradından başlarım ha...kurşun! Ulan kavat Abuzer adam o sırada kurşuna acır mı namussuz! Bir lüver kurşunu kaç kuruştur ki sen bunu sakındın kavat binti kavat!. Kerametlerimi var bizim zampara takımı tereslerimizin? — Yahu bunun körpe avradı her gece bir muhabbete konuk değil midir. hanginiz hanginizin kirvesi? Tahsildar Bedri efendi.. Kendi durumvaziyetinize göre mahallenin ya da kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz : «İzniniz olursa ben benim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim» dersiniz... — Neden? Kapalı yerde olanları Malatyalı nereden bilirmiş. bu körpe avradı bizim kucağımıza verdi! — Aman! — Verdi ki Malatya'yı ayağa kaldırmacasına. dedi.. — Kirvee! — Buyuur! — Kiliiv.. Fakat ben onu bunu bilmem. Bunun körpe avratta sünnet edilecek yerler çoktu bey. Diyeceksiniz ki körpe avradın nesi var ki sünnet edile.... Avradın olacak orospudan.... Biribirlerini yar başında tutarlar... böylesin! bir de Samı şerifte arap karılarında gördüm.. bunun körpe avradı sünnet ettirdiğim iyi oldu.. Diyelim ki oğlunuzu sünnet ettireceksiniz. la havle anlamına başını salladı: — Söylesene kavat! Ben senin kirven değil miyim? Evet bey. Bunlar o saat kaçsız göçsüz yakın akraba kesilirler. — Ne olur «Kucağında kestiririm» demekle. Sen seni zahmete verme ki bakalım ne olur! — Kiliiiv. çünki bunun körpe avradı. ben bunca yılın sünnetçisiyim.

Oğlum ağa şimdi sen bize namusluluk mu satacaksın! — Dur be herif.. Benim avrat sana kurban olsun! — Vay. Kimi olur bu kahpenin bu herif yedi kat yabancısı. namını maskara ettin! Biz gayri eski karılarla idare edileceklerden değiliz! Illâllahtır ve de yeter elverirdir! Bir yenisini alıp gelmez sen. verdin mi verdim demekle yedi katın yabancısı hısım mı olurmuş adama akraba mı olurmuş. bir avrat lafıdır ortaya atarsınız! Çabalarım ki hangi avrat olduğunu bilmem.... böyle binicinin kısrağı değildir.. kirvelik bilmez. — Hep akim fikrin vurmakta. Kim getirir el karısının başına bu işi komşunun hoyrat oğlu getirmediyse. demişler : «Ankara'ya yazarız! Ağalığın da tadını kaçırdın. — Vay yandım öyleyse bu dümbük buraya girdi gireli evi yatağı boş kalmaz olmuştur he mi? — Kalır mı? Rakıyı katır yüküyle gönderen bu deyyusun evine inmekteymiş kardaşlarım.... candarma subayları için mahkeme reisleri savcılar için geçende aldığı avrada avrat.. araya sokulup avrat sokuşturmaya çabalayan şu Vaiz pezevenginin avradına demekteyim.. Kirveyi ben mi açtım? Beyin kendisi sormadı mı? — Hepinizi kurşunlamalı namertler! Bibaht olduğunuzu bey nereden bilsin! Kanınızı aramasalar sizi kurşunlamak helâldir. Dedilerdi ki bu herif öyle kahpenin hayır binicisi olamaz! — Evet. Bizde bunun bir . bize kendi avradını sürecek. Karı karnını önüne alır dizliyerekten iki yana ırgalayaraktan gezdirir. Koca boynuzlu koç nasıl alışırsa öyledir bu iş aslına bakarsan bey..... Karnı burnunda dersiniz siz Türk adamı.— Sus arkadaş! Bey yenidir. Demişler ki: «Başlarız koca avradın ortanca avradın. Vura vura bu hale gelmişsiniz! — Allah belânızı vere. — Evet herkes önce şaşar ama bey.. Avrada binmekle öldürülmüş adam hanidir.. sonra yavaştan yavaştan alışır! — Neye alışır? Rica ederim! — Alışır.. Karı yüklüdür.. lafı için adam ölür.. ..... — Vay bildim! Dedilerdi ki yeni bir karı aldı ya boşuna. hele namssuz dümbük! Oğlum senin pisi bu topraklarda kullanmayan kaldı mı? Ben senin avradı değil. Küçük karının şanı size kadar yürüyüp gelmedi mi? Bir sarı varmış Macar katanası kaç para demekte binip gezinenler hoplatıp f erahlıyanlar. Bilemem! Bu bizim ağamızda avrat çoktur. Memurlar takımı şekva etmişler ki. — Sizde hiç namus yok mudur imansız herifler! Beyden ayıp değil midir? — Yine mi suç bizde Süleyman bey. şimdilerde deftere . benim saydığım beş taneden artıktır eksik değildir! Siz hangi avradı ortaya alıp ileri geri kullanmaktasınız? — Hangisi olur pezevenk? En küçük avrat! Top kâhküllü yeni körpe avrat! Tahsildarlar için. Aldın mı aldım.... Herifi getirir. şişinir ki sanırsın o işi bu rezile etmemişler! Oysa ne demektir karının yüklenmesi? Günlerden bir gün başına bir iştir geldi demektir. Hoca okur.. — Sizde lafla adam ölür.

. Gözlerim uzağı eskisi gibi seçemez olmuş. Adam çil yavrusu gibi dağıldı.. Atlarsın yallah bismillah diyerekten. Onu gördüm ki herif sel yatağına doğru it ayağıyla lenk lenk yürüdü. Sırtına vurmaktayım da palaskasını toparlamak gösterisiyle ayak sürümekte... — Hele arslan! — Boşa salladın arslanı. bu bizim şimdilerin zaptiyeleri böyle de.... Derken birisi bağırdı ki: «Adam vuruyorlar!» Baktım! Evet. karıyı vurdu. Dediğim gibi ilerisi karıştı. karıyı vurdu. Başçavuşa dedim ki: «Nedir oğlum! Seğirt bak!» Dedi: «Yoktur allahıma şükür bir vukuatımız.. Vallah billah eve yazarım! — Yazmakla. . Dedim: «Koşsana yüreksiz!» Vay ki yeninin zaptiyesi.. Onu gördüm ki.. kitapta ne yazar? Önce katil yakalanacak yazar... herife koşmakta değil.... Şimdi alalım bakalım nedir? Bu Vahap efendi pezevenginin karısıyla olan ilintisiyle beni bu pezevengin karı ile ilintim arasında ne fark vardır? Öyleyse Vahab'ın avradına şu bizim Vaiz efendi canı çekip sövünce bana ne olur? Hiç bir şey olmaz! Ya şuraya dikilip benim avrada söğerse ne lâzım gelir? Akrabam olmadığından hiç birşey lâzım gelmez! — Hanımefendi duyarsa? — Duyarsa adı söylendiğine sevinmeli! Bir işe yaramasa adı surda burda söylenirmıi? — Gel hele müslüman! Duyduğum doğru mu? Gazan mübarek ola! — Nedir? — Sen biraz önce eşkıya meşkıya mı tutmuşsun! — Bırak yahu! Yuf olsun yuf! Yahu. Gözlük nerede arkadaş...... uzaktan görüp de ne olacak? Boşu boşuna heveslenip isteği kursağında kalmak değil midir? Yakından görüp tadına bakmadıktan sonra. kimi şuraya kimi buraya kaçışmakta çığrışaraktan. Surda durduk laflamağa başladık! — Şuna keklik geçimini bekledik desene. Birisi bağırdı ki: «Karıyı vurdu. kalkıp inmekte. Laflarken baktım ilerisi karıştı. . — Ya? — Düşmüş karıya koşmakta..... birinin kolu kalkıp inmekte. Zaptiyeye bak zaptiyeye. — Vay! işte o zaman tuttu senin eski zaptiyelik. Yahu bizim mileltimize ne oldu? Bizim milletimizi bir yüreksizlik kavramıştır. evet elinde bir şey parlamaktadır. bu dünya savaşı rezilliğinde gözlük hani. Adam sende. Diyeceksin ki yahu bir gözlük. Kimi sağa kimi sola.parmak basarsın. Ev bizi bilir arkadaş! Biz on yıldır evdekine bacı kardaş demişiz! Bizim uçkur mühürlüdür ki açılması mahşere kalmıştır. Karıyı vurdu!» Bunu duymasıyla bizim yiğit karakol komutanı Başçavuşumuz dedi: «Vay!» Seğirtti.. ya bu Bey dağında neden eşkıya kıtlığına kıran girmiştir.. Genelev hanımları izinli çıktığı günler böyle olur bu sizin Malatya'nın sokakları»....

ay başında koymak yok! Aylığı yatırmaktayız... kıpranma!». Evet.. Hayır! Ben artık savcılığa gitmeyeceğim bu gün. Dedim: «Ulan rezil! Sen kimlerdensin?» Meğer bizim köyden değil miymiş.. Kimi vurdun rezil?» Bıçağı aldım. Oyununa göbeğine. Diyorum: «Beş lira harcanalım da..— Tuttu. Dedim: «Teslim!» Dedi: «Yok! Sana teslim olmam!» Dedim : «Ya kime teslim olursun?» Dedi: «Vali paşaya teslim olurum!» Dedim : «Demek aşağı idare etmez?» Dedi: «Etmez» Dedim : «Neden ulan köpek?» Dedi: «Çünki sen candarmasm.. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok! — Yalan söylemeyin Müdür bey. Mahkûmları tutuklukları şuraya buraya yollama paraları. Ben karıdan korkmam! Karı beni bilir.. beni döversin!» Dedim : «Hay vah hay vah nerde benim candarma urubalarım? Ulan namussuz.. biz iki ucunu bir araya getirmekten çıktık hanidir. Karavana paraları. Öksürdü: .. Sokuldum. ekmek paraları. Allah bana töbeden bu yana haramı sormasın! Aradabir arkadaşlar sürer götürür. Dedim: «Tuh yüzüne.. ay başı koyarız!» Sonunda baktım. Soluğu kesilmiş. Yenileri hiç tanımaz olduk çoktandır. Oturup para hesaplarına bakalım! Hükümatm parası üstünde. ne dersin. Dedim: «Teslim ol.. — Dövecekler miydi? — Yok canım bağlıyacaklardı! Dedim : «Yabancı değildir! Koyverin!» Kolundan tutup karakola getirdim. Laf aramızda arkadaş.... Hesapları şaşırdım çoktan. Ben de herife seğirttim su yoluna girince yetiştim. Bulaştı ağlamaklığa..... Biraz önce yanımızdan geçti ya...... — Olur mu hiç müdür bey? Aklı başında yoktur sokulunur mu? — Biz eski zaptiyeyiz ve de namlı mahpushaneciyiz arkadaş! Ben beni yana alıp sokuldum. dedi: «Kızı vurdum!» Dedim : «Ola hangi kızı?» Dedi: «Kerhaneye düşen Cemile'yi vurdum!» Düşündüm hangi Cemile. Candarmalar yetişti. "Kan tutar adamı böyle sıralarda..... bakmadım alıcı gözüyle.. Geçen hafta orada değil miydiniz? — Geçen hafta mı? Yalan! Günahımı alırsın ki.. Tanrı tanık.. eve yazarım! — Yazmakla..... ben mahpushane müdürü değil miyim?» Dedi: «Yalandır.. Ben muhabbetine meraklıyımdır. Dedim : «Oğlum! Ben mahpushane müdürüyüm! Nasıl olsa seni bana yollayacaklar! Döveceksem de döveceğim! Çünki eli bağlı yollayacaklar! Gel teslim ol! Hakkında hayırlısı budur!» Dedi: «İyi öyleyse. Vallah billah teslim olmam!» Gözleri kararmış ki fukaranın sivili askeri seçeceği kalmamış.. — Yalan söyledin mi bozuşuruz müdür bey. Nefesliyince öksürdü : Yahu nedir? Bu namussuz bizi boğayazdı. İnek Mehmet derler. Nah işte biz teslim olduk! Sen de artık sütünün gereğini yap! Bizi dövdürme! Mahpushane müdürü Mehmet bey bizim yabancımız değildir!» Yanaştım.. İdare paraları.. — Bıçak elinde mi? — Elinde. adam vurmağa alışık değilse.. herifi gözüm ısırmakta... olduğu gibi..... Ağlamak olur ama bu kadar mı olur! Sarsılmakta ki sıkı durmasa kemikleri saçılacak! Bir cıgara yaktı.. el sürdürmedim.

Ayrıca köyüne de temizliktir ki ne kadar bir temizliktir.. Ayrıca vatan vazifesini gören bir askerimizdir.. Karakol komutam uzatmalı Aziz Çavuş sövüp sayarak geldi: — Vay pezevenk vay! Vay ki eli kırılası dürzü! Yahu Cemile'yi adam vurur mu! El kadar kızı.. Koca bir köy. Başçavuş bunu söyleyen derviş gardiyan Aptullah'a suratını asarak baktı: — Neden ulan derviş gardiyan? Bu nasıl temizlik? — Hepten... köylüsü möylüsü? . Sefer suyu koşturdu. ben gelince bana görünmeli değil midir? — Sayım var müdür bey. başkaca her gün günahlara girmelerden kurtulmuştur. kardaşı.. Tanıkların tanıklığına göre.... — Yazık senin candarma çavuşluğuna ve de tezkere bırakmış uzatmalı çavuşluğuna. kapının dışında hazır olmalı ki «Buyur müdür bey!» diyerek girdi. artık demekteyim reziller... gidip Şeyh Osman'ın maiyetine bu yürek fesatmdan koşmuşsun.. — Su. — Namusdur bu Çavuş! — Namus mudur? Bire müdür kimin namusudur? Cemile'nin babası olacak dümbüğün namusu mu? — Elbette! Namustur ve de temizlenmiştir.... Müdür elini başına koyup iki yudum içti: — Al şunu! Kan gibi su. sürünmekten kurtulmuştur..Bak midem kabardı! Hep içmenin belasıdır! Ellerini vurarak bağırdı: Sefer! Ulan topal pezevenk! Yetiş namussuz! Sefer. Ali efendiyi bul! Şuraları temizletsin! Cinayet sonu savcı bey belki kalkar gelir! Yahu bu ne pislik? Yahu sizde hiç adamlık yok mudur? Gübrenin içinde oturana bakalım ne derler? Herif bize «Hayvan» dese haklı değil midir? Ben öğleden sonra yargıdayım! Çünki tanığım. mahpushanenin sayısı artık çıksın! Artık. — Sen şimdi oruspuya acıdın mı gerçekten Çavuş? — Elbette acıdım.. komşuları karşısında yere mi bakaydı? Ne denilmiştir. Demek sizde böyle bir iş olsa smtaraktan gezinir mi orospunun babası. «Temizlik imandan» denilmiştir. — Ne sayımı? Sayım da neymiş? Bulamadılar mı daha fazlamızı sakın! Bitiririm! Allah beterinden saklasın! Yahu hiç görülmüş müdür bir mahpushanenin sayımı iki baş artık çıka. Herif yere mi bakaydı köy yerinde. artık. Suç üstüne gir diğinden bakalım herifin mahkemesi ne zaman biter! Ne verirler dersin? — Belli olmaz! Olayı anlatmasına göredir. Ali? Benim başgardiyanım olacak teres.. — Şu Cemile kız öldürülünce he mi! Vay ki sizdeki temizlik. Ulan siz beni şurada astıracak mısınız? Hiç görülmüş müdür... Gör nasıl! Ali nerde. Kendisine de iyidir.. Ulan su dedim! Dur habis nereye? Emir almadan nereye? Topal bacağına başlarım ki. Vay ki sizdeki namus! Oğlum gardiyan Aptullah! Sen boşu boşuna derviş olmamışsın.. Başkaca babasına temizliktir.

— Bizim mahpuslardan mı? — Yok. Adam orospuya dili varıp «bacım» diyemezmiş meğerse. Cemile! Kız. Hastaneye varmadan meğerse canı çıkmış gitmiş. Şaşırtmışım! «Merak etme sen. Başhekime teslim ettim. zimmet defterini başgardiyanın masası üzerine atarak....... Vurulmuş insanın vurulmuş kuştan farkı yoktur.. Artık bilmem nerede teslim etti ruhunu. öyle sıktı dişlerini... Yahu görsek yetişsek vurdurur muyuz? Buda mı keyf işidir? MALATYA NOTLARI 1945 Öğle üzeri mahkemecilerle gelen gardiyan Abdullah. Güneş tepeden bastırmakta.... Götürdüm bölük komutanına verdim.. .. Arabacı yalvarmaya durmaz mı.. «Hassittir» dedim. Adam mıdır orospu? — Ya nedir? Adam değil de nedir? — Orospu.» Şeytan dedi ki kızı yere at da şuna tokatları ulaştır ardı ardına. döşemeler kan olmasın.. Oysa deyiversek kıyamet mi kopardı dese biri.. Baktım. Çavuş söyleniyordu : — Ulan hayırlı bir baba olsa kızı orospu olur mu? Fukarayı kucağıma aldım arabaya koyacağım. Araba hızlanmış. Bereket Aptullah'ı mahpuslar çağırdılar. Cemile hanım!» dedim...... Her gelişte bir gerisin geriye yutmaktayız! Diyiversek bir bacım.. bu yaradan ölmezsin.. bereket kan kesilmiş! Şu namussuz paytoncunun bahtına ne demeli! — Soluk alıp vermekte mi daha? Yarası kaç tane? — Yarasına kim bakar...... «Aman döşemeleri başefendi döşemeleri batırmayalım döşemeleri. Neresini tutsan orada vurmaktadır.. — Kim vurdu? Nerede vurdu? Hangi kızı vurdu? . İnanır mısın dilimin ucuna nerdense hep «bacım» lafı gelmekte. «Vallah billah! Nah işte yemin. Deseydim de duymazdı allalem! — Ne kadar parası çıktı üstünde? — 110 lira.. Çevresine bakınıp sesini alçalttı: «Nasıl vurdurdunuz karıyı gözünüzün önünde?» diye çıkıştı bize tıfıl teğmen... bir de kâğıt aldım. — Herif karıyı vurdu güzelce! dedi. Sizde adama acımak yok mudur? — Adama acımak..— Bizi karıştırma! Şimdi ortadaki ölü bizim değil sizin.» dedim. Hani ağır bir şey kaldırırken kendini zorlarsın da zorlatırken dişlerini sıkarsın. Bir «bacım» sözü bize yapışıp gerçekten bacımız olacak değil ya.. Yüreği sanki bütün gövdesine yayılmış.. gerçek..» dedim. Soluk alıp vermekte ama gözleri kapalı... aptes almak için kollarını çemizleyerek yürüdü. «Yemin et?» dedi. sıcak sıcak... «Ben ölür müyüm bu yaradan kardeşim?» dedi... Derviş namussuzu duymasın beyim.. Toz toprak.

ayrı bir millet sayılabilir. Böyle söyleyerek elini bıyığına götürdü. Sina cephesinde esir düşüp Seyidbeşir kampında geceleri. Hükümet doktoru bir de cezaevi müdürü ile karşılaşmadıkça asla telâşlanmaz bir adamdı.. diz kapağına çekiçle vuruluyormuş gibi titretirdi. bir güzel... gözleri görmez eden ilâçlı suyu içerek mütarekeyi beklemiş ölüm artıklarmdandı. yetişecekmişiz! — Yetişip de ne olacak?» — Seyrederdik. yüzünü buruşturarak. şişman vücuduna. Gardiyan Abdullah. Allah vere de yakalanmasa. Bu adı «Muhammed» diye telaffuz ediyordu: Tepeköy'den.. Aralık duran kapıdan. deminden beri dışarıya bakarak çevirdiği ayağmı birdenbire zıplatmaya başladı. Sende havadis var.Bunu şoför Faik. karma karışık sesleri duyuluyordu... — Ölür mü karı?» — inşallah ölür.) Bıyıksız dudağını yoklamaktan başka iki mühim huyu daha vardı. oturunca paçalarını baldırlarından yukarıya kadar çekip beyaz yün çoraplarını ve beyaz donunu meydana çıkardıktan sonra daima sağ ayağını sol ayağı üstüne atar... muhafız jandarmalarla mahkemeden dönen mefkuflar arasındaki konuşmaların.» — Herif kaçtı. yorulursa. Heyecanlanma ve telâşlanma kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. yedisi de yaşamamıştı. — Vuran bizim o taraflı! Başgardiyan Ali. — Telâş etme şoför! Akşama getirirler. Şoför Faik dışarı çıktı. Başgardiyan Ali efendi. öğrenirsin. kırmızı ablak yüzüne hiç yaraşmayan bir heyecanla sormuştu. bu hususta çok şeyler biliyormuş gibi.. — Karısını mı vurmuş? Kötülükte mi yakalamış karısını? — Karısını değil. Yedi çocuğu olmuş.. fena mı? — Orası öyle. Gardiyan Abdullah zimmet defterini tekrar eline aldı.. Bu sebeple çocukları pek severdi. üstteki ayağını bileğinden itibaren fırıldak gibi çevirir.. Kanaatince babası ve . Müddeiumumi muavini. istanbullu. Başgardiyan Ali efendi de. avucunun içinden alâkasız alâkasız sordu : — Kimlerden? — Sen tanımazsın. Başgardiyan elini yüzünden çekiverdi. Bütün Malatyalılar gibi. Adı Memet.» —Biraz sıkı yürüseymişiz. Herifin karısını değil de kızını vurduğunu duyar duymaz. istanbullu gözlüklerini düzeltti : — Hele anlat derviş. Bıyıklarını kazıttığı halde böyle üst dudağıyla burnunun arasında parmaklarını kımıldatmayı âdet edinmişti. içinden pazarlıklı gülümsemesiyle istanbullunun yüzüne baktı.. seslere kulak kabarttı: — Amma da vurdu ha!» — İyi etmiş. ingiliz esir kamplarında bir müddet kalan insanlarımız. (Seferberliğe iştirak edip.. Pantolonunun ütüsünü bozmamak için. kızını. Seyrederdik.

— Olsun. Basmış bıçağı. Adı Kezban'dı öyle mi? Pencereye bir jandarma geldi: — Katili yakaladık.. Başgardiyanla şoför Faik derhal dışarı çıktılar. Mahpusanenin ilerisinde. Baş gardiyan dargın dargın sordu : — Hangisi bey? — Demin bize. Yirmiiki sene verirler. — Yakalamışlardır. — Deme. kapıda onlara direk direk çıkışırdı.. Gardiyan Abdullah etrafına bakmarak. Demincek. — Ama kız kerhanede. — Bizim karakola mı? — Bizim karakola. — Nerede vurmuş? — Şurada.. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır.anası sağ olan herkes.. sık sık gelmeyen analara var kuvvetiyle öfkelenir. — Nasıl desin? . Kezban'ı babası vurmuş...) — Çok ceza verirler mi beyim? — Verirler. öyle mi? — Cadde üzerinde... kaç yaşında olursa olsun.. — Nerde? — Karakola getirdiler. — Çaresi beyim? — Çaresi. «Mahpus ağabeyler! Çarşıya gidiyorum. hiç bir zaman kızmıyormuş gibi sakin duran bu adam. oğlu mahpus olup da iyi bakmayan babalara. şu kurt kızı mı? — Evet... — Ne verirler? — Onbeş sene verirler. — Cadde üzerinde. «Yaşamaz» diyorlar. daha «çocuk» sayılırdı. olup bitenleri beğenip beğenmediği anlaşılmaz bir yüzle içeri girdi: — iş anlaşıldı beyim. Şoför Faik....... Hiç bir şeye telâşlanmayan.. Canınızın bir çektiği varsa getireyim! Emredin!» demişti ya? — Güzel kızdı. dedi.. (Gayet ufak tefek. şişman vücuduna pek yaraşan terlikleri çıplak ayaklarında şıkırdatarak. ayaklarının ucuna basa basa İstanbulluya yaklaştı.. — Bilmem. — Yazık! Vah vah! Acıdım.. — Kim bu Kezban? — Aman beyim! Bilemedin mi? Demin pencerede konuştuk. Körpeydi.... son derece hafif olduğu için her hareketiyle korkuyor ve kendisini müdafaa ediyor hissini veren bir adamdı.

. Tahteşşuur. Vay anasını. İstanbullu. Başı açık.— «Kasden vurmadım.. Arkasında bir polisle bir bekçi. Hiç çocuğu olmamıştı. Beş dakika sonra vurulacağını insan nasıl sezmez? Telepati diye bir şeyden laf edilir..... Neden böyle düşünüyoruz? Bugün kısa beyaz çoraplar giymişti. Sonbaharda. «Neden yazıyorlar? Herkesi aldatmak için mi? Hissikablelvuku.» Birdenbire baskına uğramış gibi şaşırdı. Öyle ki. — Yok canım! Aferin... evlâdını kolay kolay vuramaz.. Abdullah zimmet defterini yardımcı olarak koltuğunun altına sıkıştırdı... Ama çirkin de sayılmazdı.. Âdeta bir cenaze merasimi.... Yüzüne mi vurdu acaba? Yüzüne vurduysa ölmesi daha iyi. Sırtında eski. — Bilmez bu usulleri fıkara!. — Git.. .. «Allah senden razı olsun.» demeli... Hani anası tarafından yalanmış küçük bir buzağının tüyleri gibi ıslak dalgalı saçlar. — Bizi mes'ul etmesinler? — Yok canım! Defteri koltuğuna al.. Alıcı gözüyle bakmamışız.» Taymcı topal Sefer başını kapıdan uzattı : — Müdür bey seni çağırıyor beyim! dedi.. Malûm oîma.. gözlerini kısarak kendisini zorladı.. Nasıl etsek?. «evi yapılasıca!» dedim. İstanbullu. Bize «Mahpus ağabeyler!» dediydi. Polis ikide bir. «Öyleyse.. Çilli bir yüz. Çok yaşa!» falan dedim. Kalbine doğma... «Bir baba.» İstanbullu. incecik.. Kız önde. Kerhanede bulunan bir kadına bu hayalin benzer tarafı yoktu... İstanbullu kibrit çöpünü gizli bir iş yapar gibi yavaşça kırdı..... Müdür kırk yaşlarında kadardı. vurulan kızın yüzünü gözünün önüne getirebilmek için. Zaten güzel değildi ki.. Söyle!. bütün kabahat sanki müdürdeymiş gibi somurtarak sordu : — Haberin var mı? — Olmaz mı? Herifi ben tuttum. Kaç ay oluyor? Geçen sene.. Saçlı sakallı herifler ciltlerle yazılar yazmışlardır... Hovarda ve sofuydu. Bravo!. Gözünün önüne on yaşında bir kız çocuğu geldi. Ağzı bu kadar küçük olduğu için sanki sesi o kadar çocuk sesine benziyor. Yağmurlu bir gün.. kirli bir entari. istanbullu. «Aklım başımdan gitti» falan demeli. yahut uykuda gibi her dürtüşte Kezban sarsak adımlar atmıştı.... Ben de ona.. yorgun bir hareketle cigara yaktı. sırtını dürterek yürütüyor. Daha arkada.... Yüzünü eliyle kapatmıştı.. Saçları sarı. Soran olursa «Ben mahkemeden geliyorum» dersin.. çocuklardan mürekkep bir kalabalık. Kezban'ı kerhaneye götürürlerken görmüştü. şımarık çıkıyordu.. pencerenin önünden geçen mahpusane müdürüne gülümsedi.. «Bir erkekle beraber gördüm. Bari yavrucak ölmese. Çok şükür. Yaralı. Kızın ağzı galiba şaşılacak kadar ufaktı.. «Şoförün hakkı var. askerlerden.

» dedim. «Sana teslim olmam. «Ulan... Nasıl olsa bana geleceksin. Onbaşı kızın başına seğirtmiş. Hemen peşine takıldım. — Şimdi namusu temizlendi mi? — Bırak şu laflan. — E!.... Hapisane müdürüyüm!» dedim. — iyi cesaret! Aferin! Saldırdı mı? — Ne haddine! Şöyle durakaldı.. Gözleri kararmış fıkaranm.. beni döğersin!» dedi. «Öyleyse teslim oldum. «Ben candarma değilim.. Dedim ya. Kız yanımızdan geçti. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok.. Geçen hafta oradaymışsın. Şuradan şuraya koşmuştu ama... Bereket ben arkasını bırakmadım. Hakkında hayırlıdır.. — Takıldım. «Neden ulan.. Peşine takıldın. Yenilere kulak asma! Bizim zamanımızda dağ.... «Teslim ol! Davranma» diye bağırdım. — Ben karıdan korkmam. Allah bana onu sormasın. Bazı bazı arkadaşlarla uğrarım ama. Zaten kaçarken sarhoş gibi sallanıyordu... bilmezler.. Oturmaya. Adamı kan tutar. Biz eski candarma çavuşuyuz. — Döğmek mi istedilerdi? — Hayır! Bağlayacaklar! Razı gelmedim. Teslim ol. «Yalan.. Namus meselesi kolay değil.. Karı beni bilir. «Sen candarmasın. Bazı seninle anlaşamıyoruz. — Ayakta mı? — Evvelâ ayakta... Tabiî temizledi.. Töbe olsun yengeme yazarım. Su yoluna sapınca yetiştim.. vallah billah teslim olmam!» dedi. muhabbete meraklıyım. Senin saçlarını yolar. Birkaç bıçak da yerde vurdu. temizlenir miydi? .. Kolundan tutup karakola soktum. Onbeş senedir harama uçkur çözmüş değilim. — Sen cinayeti gördün mü? — Gördüm. Herif meğer vurmaya başlamış.— Ben henüz Adliyeye gitmemiştim. — Geçen hafta mı? Yalan! — Beni kızdırma. Be adam sen zabıta memurusun. Köşe başında onbaşıyla duruyorduk. Sonra.. resmiyi farkedemez olmuş... Ben valiye teslim olacağım!» dedi. ben hapisane müdürüyüm. Bıçağı yere attı. — Candarmalığın aklına gelmiş müdür! — iyi bildin. istasyona kadar koşmuş gibi soluyordu. — Yalan söyleme. taş eşkıya doluydu. Evvelâ katil yakalanacak.. Çünkü herif haklı! — Kızını vurduğu için mi haklı? — Elbette. Baktım kaçıyor. Sivili... Candarmalar gelince el sürdürmedim..... Elli adım ilerde ortalık karıştı. tabiî yere düştü.. Namus meselesi. eşşoğlueşek?» dedim. — Bıçak elinde miydi? — Elindeydi. Kız kerhanede dursaydı.» dedi. Ben yenileri tanımıyorum.... Rabbim vermesin..

. Şapkasını daima yaptığı gibi tersine giymiş.. Yengeme selâm ederim. Fırıncı gelirse senetleri imzalat.. — Tuttu yine tersliğin. hiç değilse Müslüman diyarında orospuluk kalmazdı. Kürt yemekten sonra gelsin. Ben gidiyorum. Benim o kadar derin işe aklım ermez. Sen eve git. . bir de tahta kapı vardı. masarif. Su gelinceye kadar pencereden dışarısını seyrettiler... Senetleri yazdın mı? — Yazdım... Kapıdan çıkınca tekrar yanlış koyup acele acele yürüdü. Köşedeki mahpushane bakkalı 'Abu efendi' henüz dükkânı açmamıştı.... Hep içmekten.. Bu ay başı. — Babalık zor mesele arkadaş! Başımızda yok da atıyoruz.... Saatin doğru mu? — Doğrudur. Dün gece. vakit tamam. iftihar etmeli. Alâ! Vakit gelmiş. vesika veriliyor. düzeni bozulmasın diye kapıya resmî elbesisiyle beli tabancalı bekçi koyuluyor.. bir yere ayrılmasın.. oraya atılmış bir eski paçavra yığını gibi oturuyordu. midem kabardı. Karı bana kızıyor. bir gün birbirine karıştırırım. Bizim şeriatimizde zina eden kadın taşa gömülecek. görürsün. Eğer bu derde ilâç olsaydı... idare. — O. Zile birkaç kere vurdu. İstanbullunun ihtarı üzerine başını açtı. — Gelsin aldırma.. Kötü bir şey olsa müsaade ederler mi? Mademki resmen defteri tutuluyor. işine bak. Ben artık Adliyeye gitmeyeceğim. Dün geceyi hatırlar hatırlamaz öğürdü .... takibat tahsisatı. Müddeiumumi mutlaka gelir. Bilâkis sabit kılar. Malum ya cinayet var... Müdür bey. Baba yüreği dayanamamıştır. kurdelâyı sağa getirmişti. Vakit geçti. tahakkuku alınıyor. Ben kerhane iyidir demedim. Masadaki kâğıtları karıştırdı: — Sabahtan beri bir şey yemedim. Hesaplara öğleden sonra bakarız. — Aldırma. Hem kerhanede kızım var diye adam utanmamak. Topal Sefer'den su istedi. Bakalım nasıl ifade veriyor? Dışarı çıktılar. Şuraları süpürtmeli.... Ali nerde ulan? İstanbulluya döndü: Söyleyiver.. maaşı olduğu gibi yatırdım. Dış kapının nöbetçi gardiyanına çıkıştı: Sizde adamlık yok mu? Gübrenin içinde oturuyorsun! İstanbullunun koluna dokundu: Ben tanığım! Suçüstüne giriyor. Öğleden sonra beni arama. Karşıda bir kerpiç duvar. — Doğru değilse.— Kan böyle şeyleri temizleyemez müdür bey. — Hükümetin parası üzerimde geziyor... Şapkasını aldı. Hazır.. Parayı yarın alsın.. Saat kaç? — On ikiye on var.. Biraz da karakolda dururum. birkaç yudum su içti.. Haydi biz ekmek hesabımıza bakalım.. Müddeiumumi belki uğrar. Müdür bar bar bağırmaya başladı : — Ali nerde? Nerde başgardiyan Ali? Şunu çağırın.. O da bunun devası değil. Mücrimin sevk paraları... Yahu! Bu ne pislik. Fazladan. ben bu hesapları. — Eyvallah. Belki müddeiumumi de gelir... Duvarın dibinde bir ihtiyar köylü..... Zaten arada sırada beş lira beş lira kaçırryorum.

.. İçini çekti: Müşküldür Onbaşım! — Pekâlâ! Şimdi daha kolay oldu? Allah belâsını versin! Ulan. «biz para kabul etmeyiz! İcabında davayı bedava göreceğiz» demişler. iyi yürekli bir adam... Nöbetçi gardiyan.. böyle seyrederken. Namus meselesini Allah kimseye vermesin. Bizim o taraflı olduğundan ben bilirim.» Malatya'nın zenginleri biçare babaya avukat tutacak olmuşlar. her tarafında sıcak sıcak çarpıyor. Gidip geliyor. Yüreği gibi. Kendi namusunu bilmeyen elin namusunu nereden bilecek!. taymcı topal Sefer'e. büyük bir öfkeyle bağırıyordu : — Pezevenk! Eli kırılsın deyyusun. tek başına ve şiddetle katilin karşısına çıkıyordu. Namusunu temizlemek için.. Öyle deme. O sıra. tanısın tanımasın. Bereket kan kesildi. Kızın gözleri kapalı.. Sen belâya bak ki beyim İstanbulluya döndü: Arabacı «Döşemeler kan olursa. yemin etmiş ki... Namus işi tevatür müşkül.. Namuslu bir adamdır. Rabbim Müslümana böyle belâ vermesin.. Yahu! Vurulmuş insanla vurulmuş kuşun hiç farkı yok.. cinayet hakkında hep acıklı havadisler duyuldu... Savcı gelecek. adam vurur mu? Yahu...İstanbullu.» demiş.. Hani bir şey kaldırmak istersin...... Adamcağızın şaşkınlığından istifade ederek ifadeyi aleyhinde tutmuş.. Ben seni mahpus damına bile tıkmazdım. Ramazanları büyük camide Mevlit bile okuyor ki karılar ağlaşıyor. onu.. bu sözleri hep ona karşı söylüyordu : — Haklı mıyım Abdullah? — Haksızsın Onbaşım! Herif ne yapsın? Öyle deme.. Yüreği sanki vücuduna yayılıyor da. Kızının kötü yola düştüğünü duyar duymaz. Temyiz mahkemesine.. Avukatlar. Sorgu yargıcı der mi der! Beş vakit namazında. Temizle şuraları. müdürün ağzıyle çıkışıyordu: — Sizde adamlık yok mu? Biz gübrenin içinde mi oturacağız? Getir şuradan süpürgeyi.. Katili alnından öpmüş. Yalnız.. Lâkin başgedikli kadar bu dünyada gaddar herif yoktur.. Başmüddeiumumî.. Kızın babası askerdeymiş. «Şu anda ne düşünüyor acaba?» diye merak etmek âdetiydi.. Kürt değil mi kesmeli sizi. «Ne olacak! Bacısı metres hayatı yaşıyor. cezaevi karakol kumandanı Aziz Onbaşı.... Fıkarayı kucağıma aldım. Kızın kolunu tuttum. Akşama kadar... siz hepiniz gâvursunuz. İki tanesi. «Kezban! Kız Kezban!» dedim. cezaevi karakoluna girinceye kadar gözleriyle takip etti.. Sorgu hâkimi «Oğlum! Kanunda biraz soluk olsa... Katille beraber olduğu için gardiyan Abdullah'a kızıyor.. Kezban'ı. Arabaya attım. İnsanları... Namert arabacının talihi var.... kızın ne günahı var? Sen bir hayırlı baba olsan kızın orospuluğa düşmez. Eğer burada ceza verilecek olursa Ankara'ya gidecekler. Askerden gelince. Müdür katilin tevkifiyle uğraşırken Onbaşı bir araba çevirip kızı hastaneye yetiştirmeye çalışmıştı.. Kolu da yüreği gibi atıyor..» demez mi? Şuna palaskayı çeker misin! Töbe yarabbi! Yanına bizim Salih efendi bindi.. Ağır bir şey! .

. İnsana acınmaz mı? — İnsana acınır. Elleri kırılsın.... bir ağladım.. «Temizlik imandan» demişler.. Hâşa! Beyi duymadın mı? Ayeti Kerime ne buyurmuş? — Ayeti Kerimeye sözüm yok!.. Gardiyan Abdullah... Ortalık temizlendi.. toz toprak. Ondan daha uzun boylu.. «Merak etme.. Bizim yalanı artık işitti mi. — Gördünüz mü başımıza gelenleri? Tözey'in biraz çarpık duran burnu sanki bir misli uzamıştı. — Sen sus. Sesi de adamakıllı pürüzlüydü.. Benim kızımdı. derin bir hınçla içini çekti: — İyi olmuş. — Neden ulan gardiyan? — Gebermesi kendisine de iyi. demirlerin arasından uzanıp kendisini bekleyen kızların ellerini birer birer sıktı: — Geçmiş olsun hanımlar! dedi. Araba hızlı gidiyor. anladınız mı? Yetişip türemiyesice! Nasıl kıydı kızıma?. işitmedi mi bilmem.. Sen gaddar bir herifsin gardiyan! — Ben gaddar değilim.. Bizim Abdullah derviştir. Sertabibe teslim ettim. — Duydun mu beyim? Şuna bak!. sen bu yaradan ölmezsin!» dedim. Bir de makbuz aldım. Onbaşı cevap verdi: — Acıdım elbette. Abdullah... babasına da iyi. — Dur biraz.. Allah yalanı sevmez. — Nereye gidiyorsunuz? . Gürültü. Halbuysa bey. istanbulluya dargın başını salladı: Bir ağladım. Abdullah ikisine de şaşarak baktı: — Siz şimdi orospuya acıdınız mı? Diye sordu. Adam orospuya «Bacım» diyemiyor. Makbuz almasaydın para yanardı. kardeşim?» dedi.. — Eksik olmayın. Baktım ki ruhunu teslim etmiş... sen onlara hep «Bacım» dersin. Orospu insan mı? — Ya insan değil de nedir? — Orospu. Velâkin sen gaddar bir herifsin. Sabandan beri ağlıyorum. — Duydum Onbaşı! İstanbullu kederle güldü: Fazla sıkıştırma... Keşke ben de deseydim. Nefes gibi konuştu: «Ben ölür müyüm. Eğildim de neden sonra. İstanbullu sözü değiştirmek için sordu : — Parası var mıymış? — Evet. Dilimin ucuna «Bacım» lafı geldi. İşte öyle gayrete geldi...Dişlerini sıkar adam. alâkayla uzandı: — Bak burasını iyi yapmışsın Onbaşı. Birdenbire cevap veremedim.. Makbuzu bölük komutanına verdim. Yüzon lirası çıktı. Adı üzerinde. «Muzur insanın katli vaciptir» diyerek sana bir de Kur'an lafı söyler. güneş. daha şişman ve daha güzel olan Ayşe korkuyla arkasına baktı : — Hadi Tözey gidelim.. Ortalık temizleniyor. Şoför Faik başgardiyan odasından istanbulluya seslendi. İstanbullu....

Ayşe lafa karıştı: — Görmemiştir. Kıza Mevlût okutacağım.. Komiser bize öfkelenir. Haydi söz verin.. Bekçi Hasan yaklaştı: — Haydi Tözey! Komiser. Tözey. — Başgardiyan nerede? Çağırın şunu bana. — Kaç para eder. Tözey somurttu : — Yalana bak!. rakıyı bir hafta yasak ettik. Kocaman vücuduna ve bir tuhaf bakan mavi gözlerine o anda hiç yaraşmayan bir kederle içini çekti. Bekçi tenbihli. Beklesin.. Komiser! Vay komiser bey vay! Bizim eve gelip boy göstermeyi bilirler.. Ben mektup için mi kızıyorum? Çamaşırlarını yollamıyor.. Bizi de vururlar diye... 'Kızını vurana idam verirler' diye duydum.. şoför Faik'in dostuydu.. billaha mahkemelerde adalet yok. Beğenmiyor musun? — Elbette beğenmiyorum. Size de şeker gönderirim.. îdam vermezler ama cezası ağırdır.... Cadde boyunda adam öldürüyorlar.. — Umurumda bile değil. ..— Komiser bekliyormuş. Yazmayacaksınız öyle ya? — Yazmam. Tembihatım var.. Kızın ötesi berisi meydanda... Sakın ona istida yazmayın.. Görmeden yetişmek Allahın işi. — Evde bıraktık dedi. Çiğ köfte ister misin? Şoför Faik damağım şaklattı: — Hastaya çorba sorulur mu? Sesini alçalttı: Çiğ köfte yalnız gitmez. Daha getirmediler..... — Malatya'nın genel birleşme evi'nde bunlar dört tane birinci sınıf mal'dı. Birisi yetişmemiş. Sen de bir şey söyle canım! — Ne diyeyim kardeş? Geç oluyor. Üçüncü kız. Bedavadan yatmayı bilirler.. Sizden mektup almayınca Tözey kuduruyor.. 'Allah razı olsun' diye karşılık veriyor.. Herifi getirdilermi? — Hayır.... Karanlığa kalacağız. Nerdeyse ağlayacaktı. Aşmalı namussuzu. En kötü koğuşa kapanacak. Size hepimiz ricaya geldik. — Aklın fikrin rakıda... Şoför Faik'in dostu. Bak istida yazarsan.. Karakola bu mesele için gidiyoruz.. doğru mu? — Zannetmem.. Biz evde. Gel buraya Ayşe.. idam vermezlerse. Bize etmediğini bırakmıyor.. göğsünü sarsarak güldü: — Mektup yaz ağabey. Korkuyoruz. Vallaha.. İstanbullu dördüncüleri olan Münevver'i sordu..... 'Acele gelsinler' dedi. ölümü öp. — Cezası en aşağı onbeş senedir. Aşmalı!. Canı bir şey istiyor mu diye sorduruyorum. Sarhoşları içeriye almayacağız. — Allaha canım kurban olsun. Artık ağalık sizden. Omuzunun üzerinden başının bir hareketiyle karşıdaki bakkal dükkânım gösterdi: Baksanıza Bekçi Hasan da beraber.

. Kızları gören jandarma onbaşısı koşarak geldi. Kezban'm ölümüne sevinmiş.. Somurtkan durduğu zamanlar. Ben bindiğim kısrağı tanımaz mıyım? Yüreksiz kahpe!. huysuz bir oğlana benziyordu. Tözey cevap vermedi.. Mahpuslar iyi adamlardır. Mahpus bir adam. Ölmek kötü bir âdet! İnsan doyasıya yaşamalı. Yüzünün bütün güzelliği gülümsemesinden ibaretti. Gök gözlerinin içi gülüyor.. — Söylerim ha! .. hazırol vaziyetine geçip selâm verdi: — Ben götürdüm komutanım! — Ne söyledi? — «Ben ölüp kurtuluyorum.. mesleğine ait birkaç meseleden başka bir şey düşünmeye pek alışık olmadığı belliydi.. — Şimdi Kezban'ın babası da iyi adam olacak... İyi yürekli olduğu belli bir şey! — O ne yılandır ben bilirim. sinirime dokunuyorsun. Mahpusa getirirler.. — Doğru söylemiş.. Nalınlarım güzel mi? Ben de senin gibi artık nalın giyeceğim. Bir adım geri çekilerek İstanbulluya boydan boya göründü : — Bak!. (Buna tenezzül etmedi demek daha doğruydu. Oturduğu iskemleden kalkmak isteyen İstanbulluyu bir el hareketiyle şoför Faik durdurttu: — Hele otur bey. — Selâm verip durma. Hepsini. genel birleşme evinin bekçisi Hasan efendinin önü sıra yürüdüler. herkeslere. Çok çocuk doğurmuş genç bir kadın gibi her halinde bir yorgunluk vardı. Allah geride kalanları da tez vakitte bu pis dünyadan kurtarsın!» dedi komutanım. istanbulluya muhabbetle baktı: — Murat beyin ne suçu var. Kızlar.... «Sana bir dokunan olsa kemiklerini kırarım!» dediydi. Rahmetliyi demek kıskanıyordu. Bugün Münevver duymuş.) Hiç de şaşırmadı. — Bizimki rakı getirecek. Aferin!» diyormuş.— Aldırma! Katili döğmemiş bile. Herif namusunu temizledi. okşadı da. Erkeklerin hepsini kesmeli.. Bütün emsali gibi. Küçük tombul ayakları tertemiz ve çıplaktı. Tözey ona döndü : — Hastaneye sen mi götür dün? Onbaşı. Nalın giydim. «Pekâlâ oldu. insan hiç ölmemeli. — Aferin. Şunları bekleyelim.. Komiser bey geçen akşam benim odada Kezban'ın saçlarını okşadı. Ayşe güldü : — Murat beyi de mi kesmeli? Tözey. — Gene bir domuzluğun var. — Doğru söyledi komutanım.

dış lastiği. düşman gibi bin!» hesabı! — Yahu şofer! Sen kısraktan ne anlarsın. Töbe estafurullah! Aklına geldi mi? Geçen kış dükkâna her zaman uğrardı. siyah fötr şapkasını azametle düzelterek pencereye yaklaştı... idam eder. kılı kıpırdamaz. sertinden fenalık gelmiyor beyim. rospu kısmına acıyacaksın. Yatıverdi mi. İşte senin işin bunlar! Kısraktan biz anlarız.. Bak. vaktiyle ne güzel bir delikanlı olduğu meydana çıkıyordu.. Biz. . beyim. uzun kiraz ağızlığını yanan cıgarayla beraber. Aman. «Sen bizi rezil ediyorsun! Al bakalım!» demeye gelir. sulu bankaya kasadar olmuş. Demek karıya ayakta çalışmak makbul değil! O zaman on iki saate altmış kuruş verirlerdi.. üç kâğıtçı Abu hâli var mı? Hele domuz! «Bul karayı. Velhasıl iki ucu boklu değnek! Birdenbire ümitsizlendi ve o kadar süratle öfkelendi: Canım beyim! Şu dünya batacak bir dünya olmuş. Benzin yağı. eski adamlar! İhtiyar reis de eski adamlardan olduğu için herif. Fabrikaya. Ben şemsiyenin üzerinde üç kâğıt atıyorum. — Hem acırım dersin. Pis bir dünya! Cümlemiz rezil olmuşuz! Kezban geçen sene fabrikaya giderdi. Kız. Abu dükkânı kapatıyor. sen bendeki iltifatı görme. Biraz sakat olan sol kolunu her hâline bir azamet veren acayip bir şekilde sallayarak yürürdü.. Şimdi dükkânı kapatmakla meşgul olduğu için. — Kıza acıdım diye lafa başladı. Allah belâmızı versin! Kerhaneye düşüp sırtına entari giydiydi. — Ulan seni bir dinleyen olsa büyük camiin baş hocası beller. Yüreksizdir.. yüz gram zeytinyağı alırdı.. Bizi Tokma1 boyuna götürüp kurşunlamalı. Kumarbaz da öyledir.. Böyle yeni tıraş olduğu günlerde. Cıgarayı hiç söndürmeyen tiryakilerdendi... görürsün.— Söyle. direksiyon. «Kezban hanım hele buyur! Kezban hanım bize merhaba yok mu?» Rospu kısmı parayı düşman gibi sarfeder. Altmış kuruş yömiye! On iki saat ayak üzeri çalışacak. mintanının yakasından ensesine sokmuştu. şöfer. Bir mum alırdı. Parasını kaptıran 'kazanacağım!' diye yutuluyor. Önünde adamı kes. Dünya namussuz olmuş. Tözey merhametli! Bir de kıza edepsiz derler. — O başka. elini pantolonunun kemerindeki saat cebine attı: Abu! Hey madrabaz herif! Selâmsız sabahsız ne cehenneme savuşuyorsun? Hele gel! Bakkal Abu. — Ulan.. Ben bu fıkaralara hep acırım. Şunda. ahmak şofer! Şoföre şofer diyordu : Ben iman tahtalarına çökerken de acırım. Kıza çok acıdım.. al parayı!» diyerek milleti soyduğun zamanları unuttun mu? — Kırk yıl günahkâr bir yıl töbekâr demişler. seninki «Kısrağa dost gibi bak.. Borca bırakacak diye suratımı asardım. Adamın hovardasından. ikisi de hınçlarını alıyorlar. insaf etmez çökersin. İçini çekti : Lâkin herif de haklı! Vurmasın da ne halt etsin? Kızı kerhaneye düşüyor. dakikası iki buçuk lira! Şu halde karının yatkını makbul zamanımızda. Sonra mektebe öğretmen olunca.. Besbelli. Rospuya Orospu kelimesinin ilk harfini daima yutuyordu. Şoför Faik. hem de vakit buldukça iman tahtalarına.

. ikisinde de acıdığı için galiba! «Sahi! Dur bakalım!» istanbullu. — Ben de içiyorum. O zamanlar yüzünü hiç merak etmediğini İstanbullu hatırladı. — Merhaba beyim! — Merhaba Salih efendi. Başgardiyan Ali efendi biliyor. birbirlerinden bu dünyada kolayca alabiliyorlar! Aferin Abu! Dünya batacak bir dünya olmuş.. âdeta yüksek sesle böyle söyleyerek sanki bir şeye hazırlandı. Bu gece rakı olmazsa. Delik yün çoraplar bacaklarının yuvarlaklığını kaybetmişti. Deminden beri Onbaşının gitmesini bekleyen jandarma Salih buna arkadaşları pek saf olduğundan «Salih Efendi» diyorlardı etrafını kollayarak pencereye yaklaştı. O kadar genç olduğu halde.. orospulaşırlar. Kerhane hizmetkârlarından Cumalı. . Sen iç. Heybesini sırtladı.. Sen mahpussun beyim! — Aldırma. Üçünüzün işi de 'bul karoyu. Kezban'ı düşünüyordu.. Seferberlikte. Zaten bir paket cigara oniki sene yetmez ki. al parayı!' ama seninkinde soyulanın yüzde bir kazanması ihtimali var.» diye düşündü. O zaman da. öyle bitkin görünmek amele kadınlara mahsus bir şeydi. O sıralarda Kezban asker karısıydı.. Abu ısmarlananları geitrdi. Sen iç. elleriyle iskarpinleri yıkamıştı. kızlar çarşıya giderken Kezban mahpusanenin önündeki çeşmede Cuma'ya kunduralarını temizletmişti.. iki ay evvel göğsüne sepetle vuran topal Cumalı. mahpusluk fena çökecekti.. Bir gün. — Yoook. Aferin Abu!» İstanbullu bir cigara yaktı. topaldı..— Sen uzatma! Şuradan yarım kilo domates. «Ümit orospularda. Sina cephesinde yaralanmış. ilkbaharda.Dükkâna girmeye cesaret edemezdi de yağmurun. bir demet maydanoz getir. — İstemez beyim..... Rıza Tevfik'ten de ustasın.. geçen kış fabrikada çalışan (1) Tokma: Malatya'da bir su ismi. kerhaneye gittikten sonra da bu kızın yüzüne dikkatle bakmamıştı.. Cigaran kalmayıverir. bir eski yatak çarşafının içinde o kadar yaşlı. Yak hele.. «Çekil ulan! Yol ver!» diye elindeki sepetle amele Kezban'ın göğsüne vurmuştu. Korkunç bir şey! Bunların ne acayip talihleri var. iki ay sonra Kezban'ın kunduralarmdaki çamurları temizlemek için — çömelemediğinden— yere diz çökmüş. Pis bir dünya! Eğer bütün bu olup biten işleri götürüp Tokma boyunda kurşunlayamazsak!. Yak bakalım bir cigara!. beş kuruşluk soğan.. Kocası 337'li imiş. Düşünceli düşünceli dükkânı kapattı. Aferin Abu! Feylozoflukta Mustafa Şekip'ten de. İstanbullu. karın altında kenarda beklerdi. biraz kendilerini yamalı bezlere kaptırsalar ihtiyarlık yakalarını tutar. «Pekâlâ! Ayrıca cennet cehennem diye neden gevezelik etmişler yahu! işte insanlar öçlerini. kerhane hizmetkârlarından ihtiyar Cumalı. Biraz şık olsalar. ötekilerin karşısına gidenler yüzde yüz milyon zararlıdırlar..

. Ölümü göre göre herifler kanıksıyor besbelli! Çantasında nüfus kâğıdı zuhur etmedi.. bir akıllı adam olsa da. — İyi etmişsin. Arabaya Onbaşıyle beraber bindik. falan alacak.. Sertabibe verdik... Elâziz'de mahpusane bekledim. giymez giydirirsin. insan olsun... Allah selâmet versin! Doktor dedim de aklıma geldi. Bir işin farkındayım. işi tamamdır. O zaman da.Salih Efendi cigarayı yaktı. Ben kıza da acıdım. Adam kısmı ne kolay ruhunu teslim ediyor. Kızın çantasında yüzon kayme çıktı. Doktor kısmının yüreği katı oluyor. Buraya iyisini bilenle. Bizim karakoldaki arkadaşlardan beş tanesinin karısı kaçmış. uyku arasında 'Of!' çektiklerini duysan gözlerin yaşarır beyim. Yorgun ve usanmış gözleri vardı. Elâziz'de bir doktor vardı.. — İyi bildin Salih efendi! Ruh demek kan demek.. biz derinini bilmeyiz beyim. Gecenin yarısında. ölüm arkanda gülü gülüverir. Can demek.. Oğlanların tütünü tepelerinden çıkıyor. Vesikaları var. Şu halde huy dediğimiz de leşimiz olacak. Çeşmeden ip gibi akan suya bakarak dertleşti: — Babalık zor iş beyim!.. — Acıdım fıkaraya. Ne dersin? —Vallaha. Doktor kıza bakmadı bile... Sen ölümü uzak sanırsın. Can gidince leş kalıyor.. Ben kur'a askerliğimi de candarmada yaptım. Doktor Hikmet! — İyi adamdı. Yüzon lirayı çantasına koymuş ki pazardan gazyağı.. Taymcı topal Sefer içeri girdi: — Ne yiyeceğiz beyim? — Hiç bir şey yemiyeceğiz. herife de. Yallah! Can çıkınca adam ölür. Babalık gayet zor! Yemez yedirirsin.. Mektubu okuyan adam. Namus işi müşkül! Bu kancığın da kocası askerdeymiş.. O da İstanbulluymuş. — Ciddî mi? .. 'Gik' demeden gidiverdi. hiç bir şey bilmeyen giriyor. Burnunu çeker gibi omuzundaki tüfeği iki kerre yukarı atıp düzeltti: Adamın ne zaman öleceğini bilmediği daha iyi. öksürüp geçiverse. Alamadı. Bu kötü karıların nüfus tezkeresi olmaz mı? — Olmaz. — Ekmek vesikası mı? — İyi bildin. Adam öleceğini bilir de ne zaman öleceğini bilmez. Kan sızıldı mı hayvan olsun. Doktora teslim ettik. — Ciddî mi? — Bu akşam oruç tutulacak oğlum! — Pekâlâ! Ben yumurta aldım. Öyle ya. Şu ölümlü dünyada en zor mesele namus meselesi. — Evet. anlaşılan kan demek. Biraz düşündü.. Ekmek vesikası. Vaktiyle askerliğini yaptığı halde.. Sen daha iyisini bilirsin.. şöyle şöyle yerine gelince sevabına.. başına belâ olur.. Tanıyor musun bilmem.. İstanbullu kederle güldü: Huy canın altındadır diye bir laf ederler. Sonra evlât gelir yetişir.. şimdi ikinci defa ihtiyata çağırılmıştı.. tuz. Tözey bize ilâç getirecek..

. — Allah kurtarsm ağbi. yün çorapları elde. ben bilirim. — Allah kurtarsın Murat bey. Sefer. Halbuysa Ali efendinin karısı oh çekiyor.. Pezevenge sakın istida yazmayın. ayağında lâcivert çulâkiden bir külot pantalon vardı.. mahpusaneye gizlice rakı verildiğini görmemiş oldu. — Temiz olup olmadığını siz bilmezsiniz... Kelepçenin anahtarını bulamadıkları için ellerini edeple göbeğine bağlamış gibi duruyor. Kezban'ın vurulmasına ne diyor? — Hiç! Ne diyecek? Ağlamış. Assınlar namussuzu. — Anladım. — Gelsin. Evi yıkılasıca.... — Elbette ağlar. — Sakın aldırmayacaksın. Tözey ve şoför Faik'in dostu. — Başgardiyan nerde? — Koğuşlara ampul takmaya gitti. tabancasının kılıfını ilikliyor gibi yaparak. Tözey yürekli bir karı. Sen imdada geliniyorsun. Neden 'oh' çekersin vâlde? Biçare senin sürülerini mi sürdü... — Bâş üstüne. koşa koşa geldi: — Geçmiş olsun Memet! — Eksik olma. Şimdi Tözey de gelecek mi? — Gelecek. Sırtında düğmeleri çözük yeni bir asker ceketi... Kerhane bekçisi Hüseyin efendi. — Daha temiz. Geçip gittiler. Tözey giderken İstanbulluya parmağını salladı: — Dediğim gibi. — Allah kurtarsın hepimizi. galiba tabiî olmayan bir süratle soluk alıyordu.. çıplak ayaklarında takunyeler. eline sağlık. Katili cezaevine ortalık kararırken getirdiler. Gidi deyyus! Türeyip türemiyesice.— Evet. — Allah kurtarsın şekerim. memur olması hasebiyle. Domuz şoför. Ölen mi ölüyor. Islık çalıyor keyifle. etraflarına bakınarak demirlerin arasından kâğıtlara sarılmış iki şişe uzattılar. Tözey iyi karıdır. Gardiyan Abdullah. Ne verdiler? .. — Nasılsın? — Nasıl ne demek? Baksana bizi vurup öldürüyorlar. bir müddet Tözey'in takunyelerinden çıkan tahta gürültüsünü dinledi.. — Bâş üstüne.. — Yarın çamaşırlarını gönder. — Hepimize Allah imdat ede. bunları kıl şalvarının derin ceplerine sokuverdi. öldüren mi ölüyor daha belli değil. abdest almayı sonraya bırakarak. götürdü? Töze'yi görünce pencereye yaklaştı: Merhaba bizim Tözey! — Merhaba bizim Sefer. İstanbullu. Faik yukarda salata yapıyor.

Onbeş sene mi? Yanlışlık olacak. hafif tahriki yok mu? — Bilmem. Geri! Candarma sür şunları. Murat bey dayansın lâyihaya. Zaten sen gelmeden «onbeş sene verirler» dediydi.. Sen haklısın bey.... .. zaten yüzünde başka bir yere insan dikkat edemiyordu..— Onbeş sene! — Yok canım! Ne mümkün! Sen yanlış anladın mutlaka! Aman bey!. Hani müddeiumumi alnını öptüydü... Korkma.. para almaz. Abdullah bir yere tutunmak istiyor gibi İstanbulluya baktı : Kötü yerde olduğunu söylemedin mi? — Söyledik.. büyük kapının demir parmaklığı önünde ses çıkarmadan toplanmışlardı. Allah akıl vere. Namus meselesi yüzünden. müdahale etti: — Bırak çocukları.. Temiz nasıl edilecek? — Temiz etmeli elbette. «Temiz et. Mahpuslara yemek getiren kadınlar ve çocuklar. Temiz bozar. Asker ceketiyle zararsız ve merhametli bir köy bekçisini hatırlatıyordu. Zorlu yazar.. Görürsünüz yıkılır bu devran. Milleti nereye sürüyorsun? Yemek getirmesinler mi? — Ben nöbetçi değilim Başefendi. Şunun üstünü ara!. sardığı cıgarayı katilin ağzına koydu : — Abdullah iyi söyledi Memet dedi. Elmacık kemiklerinin pek çıkık olduğu. Gardiyan Abdullah çoraplarını masanın üzerine attı: Bu nasıl iş beyim? Hem de namus uğruna. Katil bileklerini oğuşturdu. Yat bakalım eşek cennetinde.. Anahtarı hışımla kelepçenin küçük kilidine soktu. İstanbullu. Taymcı topal Sefer.. sanki kelepçesi alınınca sözünü dinlemeden yürüyüp gidiverecekmiş gibi telâşla söylendi: — Hemen vurursunuz! Şimdi ne oldu? Onbeş sene... Bu gidişat. Demirden kalan soğukluğu daha doğrusu pisliği hemen temizlemek arzusu. Zaten bilmeyen mi var? — Öyleyse. Aldırma... bizim bey yazar.. Ağzına demin taymcı Sefer'in sıkıştırdığı cigaranın dumanından kurtulmak için bir gözünü yummuştu. Fakat açmadan evvel. Onbaşı içeri girdi. kelepçeyi ilk defa taşıyan insanlardaki bu hareketi iyi tanıyordu.. Hani avukatlar bedava müdafaa edeceklerdi. Bedavadan bir temiz... bir nekahat! Yüzüne birdenbire bir yerden ışık vurmuştu. — Kerhanede deseydin.. İşte bizim Murat bey sana bir temiz yazıversin. Hak seninle beraber imiş... Mutlaka temiz edeceksin.... bir vakit böyle kalmaz.. — Dedim. Bir rahat nefes almak.. Başgardiyan Ali efendi. Öyle değil mi beyim? İstanbullu başını salladı: — Fazla vermişler. üzerlerinde incecik kırmızı damarlar bulunduğu görünüyor. Bunun ağır tahriki. Zulm ile âbâd olanın âhırı berbâd olur. Gardiyan Abdullah çoraplarını tekrar masaya bırakıp kalabalığa çıkıştı: — Kapıyı kestiniz.» dediler. Sana beş sene ceza yeterdi...

Katili. Ağlama pis karı! Evvelâ ağlanacaktı. Paran varsa harçlık ver.. hattâ ihtirasla yapardı. Defol. Tabağın kapağını kaldırdı. Fakat Başgardiyan bir göz işaretiyle ayakkabıları göstermişti. gözlerini tavana diker. yeni gelenin karısı da içeriye bir çıkın uzattı. Apış arasına da hafif bir yumruk indirip Memet'i üçüncü defa zıplattı. Dur.. topukları .. — Bilmez miyim!. iki adım gerileyerek durdu. Adamın kuşağını. Memet'e aşağıdan yukarıya gülümsedi: Kusura bakma Memet. Yetmiş kuruş. Bacakları da kollar gibi aşağıya kadar sıvazladı.hasta mı olsun! Koş. parmakladı. — Dur hele. rengini kaybetmiş bir yatak çarşafı. Bizde fazla yatak ne geziyor. Abdullah «lahavle» mânasına başını sallayarak aramaya başladı. — Hani nerde? Dur. soldan sağa gezdirdi. kâğıtları masaya koydu.. Burası mahalle kahvesi değil. (Halbuki okumayazma bilmiyordu. Masaya çorapların üzerine bırakıp omuzlarını tuttu. herif burada betonun üzerinde mi yatacak? Şimdi. getir dedim. çıplak ayaklarında. Sende hamiyet ne geziyor. Bir de tahta kaşık.. Yorgan getir. nefretle. mıncıkladı. çok yamalı. Abdullah yemenileri çıkarttırdı. Yine öyle yapmıştı.. demir kapıdan içeriye soktular. Kadın.. Kızı öldürttünüz. Ara şunu! dedim.. — Yatak. — Para ne geziyor Ali efendi. Tekrar bağladı. Evvelâ kasketi çıkardı. Evirip çevirdi. Cüzdanın tekrar cebe koyulmasını sabırla bekledi. Vazife. Herif içeri girdi. Sıra cüzdana gelince. Yani «karım» demek istiyordu: Biraz diyeceğimiz vardı. Yoklaya yoklaya takip ederek beline sarıldı. Bulgur pilâvı. Her vuruşta Kezban'ın babası bir kerre sıçramıştı. Sen askerlik ettin. Lâkin çocuklar gelmiş. yemenilerin içini parmağıyle araştırdı. Masanın deliğine sokulu şişi Abdullah pilâvın içinde sağdan sola. Başgardiyan Ali efendi. Ayrı ayrı açıp baktı... Boynunu bükmüştü. Tabanlarını yere vurdu. Sonra sırtına bir şamar indirerek 'yallah!' dedi. Memurlukta ayıp yok! diye güldü.. Kolları üstten ve alttan sıvazladı. Ali efendiye danışalım.. Diğer yemeklerle beraber.— Nöbetçi olmak mutlaka lâzım mı? Arkadaş arkadaşa yardım edecek.. kızını al' demişler.. Cigara içer mi? Cigara getir. Nihayet İstanbulluya dostça gülümseyip bir iskemleye oturdu. — Bir şey yok! dedi. iki tane kuru soğan. Ayrıca koltuk altlarına yumruklarıyle birer darbe vurarak oralara sert bir şeylerin gizlenip gizlenmediğini aradı. 'olmaz' mânasına başını salladı. Sırtında çok eski.. Terden siyahlanmış yün çorapları da elledi. Abdullah bezi çözdü. Bilirsin.) Paraları saydı... Bu işi zevkle. Ali efendi. Zaten kimse vazifeye bakmıyor.. 'Anasına bak. birisine sertelirken. Şunu görüyor musun beyim? Hep kabahat şu rezilde. Kadına kürtçe bir şeyler söylüyordu ki başgardiyan Türkçe bağırdı: — Bir pilâv yapar getirirsiniz! Yahu. haydi yatak getir. haysiyet kırıcı bir yüz buruşturması ile konuşurdu.

İşten gelenlerin de. Saçları biryantinli ustabaşı muavinleri.» Dışarıda akşam olmaktaydı.. mezeleri şimdilik duvara dayalı küçük masaya hazırlamıştı.. Fıkarayı. beraatı. ötekileri gündüz ölü gibi uyumaktan yorgun. Şoför Faik öteki pencereden sordu : — Neye güldün beyim? .... îki yanında iki küçük çocuk sanki yalnız kirden ibaret iki acayip mahlûk trahomlu gözlerine konan sinekleri koğmaya bile lüzum görmeden duruyorlardı... İstanbullu da mırıldandığı şarkıyı kesti. bayrağın. başlarında pamuk kırıntıları.. İstasyon caddesinden ameleler geçiyor. memurların farkında olmadan. pencerelerin önüne koydukları iskemlelere basarak dışarıya bakıyorlardı.. Biraz daha büyücek tabiî.» «Dışarıdaki gibi. Esas vaziyeti alındı. yemese de bir şey lâzım gelmez.. (Ama doğrusu gardiyanlar ekseriya farkederler de. Sonra sekiz yaşından onüç yaşına kadar kızlar ve oğlanlar.) Şoför Faik. kapları omuzlarında ekserisi çocuk arabaları sürerek memur karıları geçmeye başladı. Süngüler takıldı. Başgardiyan artık tamamiyle öfkelendi: — Ne durdun? Sen lâftan anlamaz mısın? — Kabı... Amele aileleri.. boz mintanlı erkekler. Yüzüne kapattığı eli kir içindeydi.. Tıpkı dışarıdaki gibi.. Biraz daha genişçe. işe gidenlerin de üzerlerinde. şurada yediniz! Mahpusta rakı içmenin keyfi yoktur da. geniş kol hareketleriyle edepsiz bir gürültü halinde yuvarlanıp gittiler. Berikiler oniki saat ayakta durmaktan. İki işçi delikanlısı golf pantalonlarmdan gençlik teşkilâtına mensup oldukları anlaşılan iki çocuk dimdik durarak selâma iştirak etti... Kızı yediniz namussuzlar. ağızlarına birer lokma salata alıp. iki adım arkada ana. ötekinde çalı süpürgesiyle harp zamanının kadın çöpçüsü. Karakolun bayrağını indirmek için Onbaşıyla üç jandarma direğin önüne geldiler. işte midemi kızdırdı. İki payton dolusu sarhoş.. Affı. Birer fincan içiyorlar. işe gidenler de aynı süratle yürüyorlardı.. birkaç kişiyi atlatarak yapmaktan gelen ve arkadaşları birbirine o ana mahsus. Rızkını tamam aldı. sarhoşları sürükleyen atların bıraktığı şeyleri topladı..tamamiyle aşınmış nalınlar vardı. önde baba. boz entarili kadınlar.. amelelerin. şahsî veya nakdî kefaletle tahliyesi kabil olmayan bir mahpusluk. İstanbullu.. üçüncü fincandan sonra yine aynı şeyleri düşündü : «Rakı dünyada mahpus olamıyor. kaşığı geri versin! — Hangi kabı? Pilâv kabını mı? Hiç şunda akıl var mı? Herif pilâvı eteğine mi boşaltacak? Defol! Yıkıl huzurumdan. Bayrak titreyerek iniyor. Bu da bir çeşit mahpusluk.. bir acayip kibri vardır.. Bir elinde yarım tenekeden saplı kovası. Cigara daha tatlı.. Daha sonra paytonlara kurulmuş büyükler. Onbeş senelik rızkını.. O zamana kadar ziftlenir... Yatağı getirdiğin zaman alırsın. Yasak edilmiş bir şeyi. yüzlemezler. Hoş. meyhane samimiyeti ile bağlayan biçare bir kibir. işten çıkanlar da.

Şoför Faik içini çekti: — Doğru bey. Para verdi. Adıyamanlıdır. baş yok. Dost tuttu.. bir kerre bizim kaltaktan göz açamadım. — Kısmet olmadıydı. — Şu mavi mantolu bayanı gördüğü halde. Açlıktan. Hukumat Hüseyin Hükümet kelimesini Hukumat diye söylüyordu. — Artık orasını bilmem. 'Kızım' dediğini duymadın mı? Sonra da biz içeri düştük. Sonra karı ilk düştüğü zaman kenef gibiydi.. sünepe geziyor. Üst yok. Şehirde ağaçlar pek sık olduğundan akşam yemekleri için yakılan ateşler kerpiç bacalardan çıkar çıkmaz dalların arasında. sırıtmasını öğrendi. biteviye akşam oluyor... Feleğin bir kuşu var. kavaklara konup kalkıyorlardı.. burasını hiç tutmayan yüksek bir rüzgârın içinde simsiyah savruluyorlar.. . Bizim Memetçiğin anası. Görürsün. Tırnağı demirdendir. Yukarıya aldı. Şoför Faik. Allah belâsını versin! Birer fincan daha içtiler. — Bileceğiz. güzel sesiyle hafiften bir türkü tutturdu : — Mendilin işle yolla! Ucun gümüşle yolla. Tekrar iskemlelere tünediler. (Pencere insan boyu hizasında yapıldığı için iskemleye çıkmadan dışarısını görmek ka bil değildi. Geçen gün ömürdendir.. Kızlar bir ekmeğe uçkuru çözüyorlarmış. — Şu dağlar kömürdendir. Anası sarhoşları çeken atların gübrelerini temizlemeye. Senin Tözey acıdı. — Kerhaneye düştüğü zaman sen dışardaydın. Sen onu bileceksin. Burada mahpus yattı. Alt odalardan birisinde pis... İngiliz adasına benzeyen bir bulut... Fabrikada çalışanları görüyorsun. başka türlü yaşamak olduğuna akıl erdiremediğinden şükreder. — Kezban'la yattın mıydı? Doğru söyle. tek başına kırmızı gökte yüzüyordu. uykusuzluktan avurdu avurduna çökmüştü.. — Dışardaydım ama.. mavi sis parçalan gibi kala kalmıştı.. — Adıyamanlı falan değil.... yetişemedik. Aklı ermeyenin çoğu. — Kim dostu? — Ismetpaşa'dan bir Hüseyin var.. Haline şükreder.— Dünyaya güldüm..) Dışarıda. Çöpçü karı kim biliyormusun? — Ne bileyim? Buğdayın kilosu yüzotuz kuruşa çıktı.. Oğlu vatan müdafaasına.. — Çöpçü karı da yaşıyor mu? — Vızır vızır.. Kezban yürümesini. Kargalar. — Nesi var dünyanın? Millet işte yaşıyor. Dur hele. yanmış kâğıt parçaları gibi. Adıyaman ahalisi olduğu gibi şehre dökülmüş. Birbirlerine kederle gülümsediler. Canlı cenaze. İçine beş elma koy Birini dişle yolla! — Yaşa şoför! Kesme arkasını. Git sor. aklı erenlerin omuzunda.

Bir yerde.. Pencereleri yıktırmah boydan boya her taraf cam olacak.... böyle gider. uzunluğu yedi adımdı. şuraya oğlunun üç tekerlekli ve lespitini koyarmısın? Çürür. Hepsi yasak. Haydi sofrayı kur. boyasız çam tahtasından kitap rafı. bir çay fincanının içinde dört.» İstanbullu yavaşça. Şark cephesi... Sağ köşede bir dolap. Bu dünya.. Nahiye müdürleri belki misafir gelir. Acımıştır.. Kapının karşısındaki köşede şair Nâzım Hikmet'in yağlıboya büyük portresi.. — İnşallah. Bu nasıl bir mimar? Pekâlâ! Haydi diyelim ki sana pencereleri yüksek yapmanı emrettiler... Demir yasak. Boynu altında kalır. Bunun altında kızıl ordunun kadın birliklerine mensup bir süvari resmi... — Kimi kalaylıyorsun bey? Kızın babasını mı? — Yok canım! Şurayı yapan mimarı. istemeyenin gözü kör olsun! Şoför. Yazık. «Allah belâsını versin!» dedi. Sol köşede portatif karyolası duruyor.. Birdenbire arkasında elektrik yandı. Adamı bağlamak yasak.. — Rezil kısmını nasıl zaptetmeli? — Rezil kısmını mı? Rezilliğini dünyadan sürüp çıkararak. Stalingrad'da henüz döğüşülüyor. Elalemeyn tehlikede. Elleri pantalonunun cebinde.. Planı çizerken yüreğin titremedi mi? Ulan namussuz desem. Böyle gelmiş ama. hem çalışmak için büyük bir masa. miyop olduğundan fazlalaşan karanlıkta gittikçe bir şey görmemeye başlamıştı.. Ortada. Dünya sanki burada nefesini kesmiş. Camlı köşk gibi. İyi çocuktu.. — Pekâlâ! Bak ben ne düşünüyorum : Şurasını mutlaka kız mektebi yapmalı. Kilit yasak. dışarı çıkıp aşağı seslenerek topal Sefer'i çağırdı. Anladın mı şoför? — Hayır beyim.. Pencereden indiler. canı cigara isteyerek.. Sefer içeri girince havayı sevimli bir hayvan gibi kokladı: — Kokuyor beyim! . dedi. paslanır diye koymazsın.. beş günlük kurumuş çiçekler. Tavanları bile buzlu cam olmayacak.. Kelepçe yasak. Baskın bekliyor.. Bir davranacak. Balkanlar.. Burası kendi odası.... Bir silkinecek. hem yemek.... Uzak şark ve kurşun kalemle çizilen hareket mevkileri. Duvarda boydan boya Cumhuriyet gazetelerinden kesilmiş renkli haritalar. Kapı aralığı da sayılırsa genişliği sekiz. Alman ordusu Vladikafkas'a inmiş.. dolabın üstünde iki gözü kitapla dolu... Libya. Hepimize yazık. müsvedde kâğıtları. — Hele iç bakalım bey. fakat inadına içmeden odada «volta vurmaya» girişti.— Bildim. — Yağma yok. İstanbullu : — Yazık!. Bunların üzerinde hikâye ve romanlar için not dosyalan... Bu odada yalnız yatıyordu. Çabuk olalım. Hele içelim.... görürsün.. tekerlenir. — Acımaz mı? Ben bile acıdım. İstanbullu... kapıya demir takmak yasak!. Çörçil'in sözüyle : «Bir hedef ya boğazınıza sarılmıştır yahut ayaklarınızın dibindedir. Pencereye. böyle gitmez.

«Namus dedikleri hangi köydür. Onlar yemek yerken Sefer. idam altındaydı. Söz söyleyemiyor. ömründe rakı içmemiştir. Nahiye müdürleri dört taneydiler. Yemek yiyememiş. Büyük bir ciddiyetle. namus var.— Koksun oğlum! Gardiyan kısmı. istanbul tevkifhanesinde bir kurt Musa ile beraber yattık. ikisi yabancıydı... Lâkin akıllı adamlar için.. ikisi yerli. Yalancı şahitlere hakim yemin verdirirken zıplayıp kalkmış. sesini mahsus tatlılaştırdı: — Dünyada. Ağlıyor. Ne tarafa düşer! Bir kerre onu sor!» diye bağırmış. — Babası mı? — Babası!. İçi almadı. Köylüden toplanan hükümet hissesi buğdayı aşırıp satmaktan mevkuftular. Hukukta okumuştu. — Yak bir cigara. Anason kokusu kaybolsun. fıkara olduğundan.. Her gün tıraş oluyor. Masa örtüsünü savurarak her zaman yaptığı gibi rakı kokusunu dışarıya kovaladı. İstanbullu. paçavra yak. Rakı vereceğim ama koğuşta kokar. bir iki gazete koyarak yaktı.. — Neden ağlıyor? O da mı acımış. Abdest alıp namaz kılmış. — Hep acıdık... İstanbullunun verdiği cigarayı kulağına koyup kendi tabakasını çıkardı.. Yerliler zengin ailelerin çocuklarıymışlar. Namusçularm yanma mı? — Hayır. — Öyleyse. İşte o sebepten ben dil inkılâbı ile ne halt etmek .. —ameliyat yapan bir operatör gibi Onu şimdi neden operatöre benzettiğini İstanbullu bir türlü anlayamadı cigara sardı... — Hangi koğuşa verdiler. Ali efendi yemeye gitti mi? — Gitti. — Bilmem. — İstemez. Sefer. beton döşemeye biraz pamuk... Karnın aç mı? — Aç değil.. Fakirdi ama gönlü zengindi. — Nöbetçi gardiyan kim? — Banazlı Hacı! Geri kalan rakıyı acele acele içtiler. Sonra kapıyı ardına dayadı.. — Namus yok mu dünyada? istanbullu. — Herif ağlıyor beyim! dedi. mahpusanede entariyle dolaşan yerli meslektaşlarını ayıplıyordu. insan bu dünyada namusu için yaşadığından. 'namus' sözüne gülümsedi: — Efendiler! dedi. Biz rakıyı çabuk bitirelim. Adamcağız ağlıyormuş. Ben şu kıza acıdım. Bu herif bu cezaya dayanamaz. Ağlayan babanın tesirine kapılmıştı. Boğulacakmış.. Nahiye müdürlerinin koğuşuna. Sen şurada biraz kâğıt. Müdürler yemeye buyur ettiler. Müdürler oturmaya gelecekler. Yirmi beşlik tütün içiyordu. Bir şey anlamaz. tabiî. Bütün mefhumlar akıllı adamlar için var. Yabancılardan bir tanesi de izmir eşrafından Rıza beydi.

— iyi söylediniz. Bir sürü erkek. mevlüt okutanlardan. Şimdi bedin. ..istediklerini anlayamıyorum.. yahut karısı oynak. Utanmak da elbette mutlak ve ebedî bir şey değil.. kız çocuk sahibi insanlar. Yumuşak davranıyor. şu zenginlerin kızları hiç mi kötülük etmez? Kadınları hiç mi hovarda taşımaz? Neden hep fıkaralar namus uğruna katil oluyorlar? — Bu onların namusu olmadığına mı delâlet eder? Yani fakirlerin demek isdedim. herhangi bir lekeyi silmez.. — Anlatayım: Komşumuzun kızı. Halbuki kan. evvelâ zordur. benim talip olmamdan ziyade. memleketi bırakıp defolmalı. — Tamam. kurban kesenlerden..... onun yabancı bir adam önünde soyunması daha zordur değil mi? — Tabiî... Zina nasıl vuku bulur? — Orası doğru. Bir de Kezban'ı vurmak neyi halleder? Kezban'ı vurmak. Vuruyorsunuz. Bu işin ustasıyız. Bu sebeple.. Tenhada tutup. Şimdi kaldığımız yere geliyorum! Komşumuzun kızı. Onlar kan her şeyi temizler zannediyorlar. Siz sağdaki komşusunuz... Bir müddet sonra size döndü. Bununla öğünürüz.. Söyleyin bakalım. mecmuu dünyayı tutar. Mahkeme onbeş sene veriyor. İşte namusu temizlenmedi.) Bu oynak kız bana —ben soldaki komşuyum— göz ediyor. ne kadar orospu olursa olsun ilk defa gördüğümüz bir kadından sıkılır mıyız? — Sıkılırız.. payimal oldu. Zenginlerin. İşte oraya gelmek istiyordum.. Lâkin bizim konuştuğumuz kerhane meselesi!. Complexe d'inferiorite'yi aşşağıhk duygusuna çevirirsek bundan Kezban'ın babası ne anlar? Namusu da allah gibi beliyorlar. Doğru durmazsan. Ben Memet'i tanımıyordum. Evvelâ zor olduğuna mutabıktık değil mi? Öyleyse fena halde utanır. tersine. yahut karısı oynak. iğneyi kendimize batıralım çuvaldızı âleme. Durun daha baştan başlayacağım. (Komşu misâldir. Bir bu. Kahveye çıkamazsınız. Bir kadın. — Namusu bilmediklerine. «Yavrum! Bu işin sonu fenadır.» diyorum... sözüm meclis harici. Kızı karıyı ve bizi mahalleden alıp istediğiniz yere götürebiliriz. O da öyle söyledi. Evvelâ zordur. babana yahut kocana söylerim. .. kadın elbette bizden daha utangaç olur. — Bütün bunların kötü olan kadınla suç ortaklığını anlayamadım. bilâkis sabitleştirir. Herkes namusu kendine göre anlar. Bir tek orospuya. Camiye gidenlerden. — Aklıma şöyle bir şey geldi Rıza bey. Hâşâ huzurunuzdan...... kızınız kerhanede.. Ekserisi aile babası.. Belki tek başınıza her şeyi yaparsınız. Şu halde... ben olsam... Bunda sizin de benim de hissem yok mu? Orospuluk tek başına icra olunur bir zenaat değildir... Lâkin orospuluk mutlaka iki kişi ister... Evet. Hepimiz zampara adamlarız. Siz de aynı şeyi söylediniz. Namuslu insanlar. Hattâ ikiden de çok fazla. Sen anlayamıyorsun.... Karşıdaki komşu bizim şoför. Kız kötü olmuş. meselâ Kezban'ın babasına hiç ceza vermem.. Benim gibi buradaki üçyüzelli mahpus da tanımıyordu. — Biz erkekliğimizle sıkılırsak. binlerce hovarda.

Bir memlekette açık veya kapalı orospuluk yapılıyorsa orada istiklâlden. Orospuluk bile milliyetçiliği. — Muhakkak. Bu mükemmel bir teşkilâttır. buradakiler vicdan azabı duymadık. müstahdemin idarehanelerini. Meseleyi şöyle düşünmeli sanırım : Kerhane ve orospu topyekûn bir milletin yüzkarasıdır.. Kezban için söylemeyeyim. — Evet. güzel daktiloları. Siz de zaman zaman oralara gittiniz. — Pekâlâ! Siz. Mahalle aralarında kaç tane kerhane dolduracak umumî kadın var. Şu halde. İşte o kadar. Beş çocukla bir kadın daha sokakta kaldı. zorla tuttu. Cehalet de bu işte. Bir şey hatırlamış gibi elini kaldırdı. kızı öldürmek neyi halletti? — Doğru.. cehalet bu işi biraz daha karıştırdı. vatan sevgisinden. Biz nelere alışmışız yarabbi! İstanbullu bir an durdu. kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir. aynen bizi burada tuttuğu gibi. bir tarafta hastalık korkusuyle kerhaneyi devam ettirmek meşru mazereti. — İyi ama Kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi. Ben gördüm.. Diğer kızların orada bulunması yüzünden hiç vicdan azabı duydunuz mu? — Vicdan azabı büyük kelime. kendisini bir başka türlü mesul saydığı muhakkak. şereften ve namustan bahsetmek için insanın hiç değilse kerhanedekiler kadar yüzsüz olması lâzımdır.. milliyetten. Memet'e fenalık eden sâde Kezban değil. metres hayatını saymıyorum. . Demek ki o biçarenin bizden fazla bir şeyler duyduğu. çalgılı gazinoları. Bir sürü nizam onu orada. Buna karşı biz yalnız acıyoruz. yüksek ırkçılığı propaganda eden vasıta haline geliyor. Yani birkaç sene sonra onu. birisini vurup öldürmek istemedik de Memet neden Kezban'ı vurdu? — Babası değil mi? — Babalığın sosyal menşeini burada araştırmak uzun olacak. Bir bekçi. Ne çare ki bu işler giderek tabiî hale gelmiş. bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. Yüzü karma karışık olmuştu. aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar. Ve acımakla vazifemizi yaptığımıza inanarak vicdan huzuru bile duyuyoruz. Neden hükümetimiz tekkeleri kapattığı halde kerhaneleri kapatmıyor? diye düşünmüyoruz. Durun bakalım! Daha âlâsı var. Bu mükemmel teşkilâtın resmî pençesine düşen Kezban'ı öldürmek bir şey halletmiyorsa baba kabahatlidir ve onbeş sene ceza hakkıdır efendim.. Tabiî insan olarak acıdım. Bir tarafta namusunu temizlemek meşru hakkı. tabiî. — Kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık Kezban orada yok diye Malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil mesinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa. Kezban kerhaneye düşeli şu kadar ay oldu. — Kerhane olmasa fuhuş gizli yapılır da ondan. bir taraftan da alkışlayıp tamime çalışacağız. ben.— Gelelim kerhaneye. — Haydi buna da doğru diyelim.. yalnız mazur görmeyeceğiz. — Gizli fuhuş yok mu? Barları.

Halis kan bir orospu. 1936'da Sivas'tan mezun olmuş.İlk okuduğu İncili şerifmiş. en kestirme yolu. içkinin ve ebedî kadın daüssılasının köpürttüğü hakikî hüviyetlerini etrafa taşıra taşıra faytonlarla o sokağa girerler. Okumadığınız anlaşılıyor. İzmir kazalarında öğretmenlik yapmış. Hadisenin olduğu gece «kırmızı fener» iki tarafa yalpa vuranlar. Türk sefareti vasıtasıyle Balıkesir muallim mektebine yerleştirilmiş. Kitapları raftan çıkardı. Başta duruyor. — Mübalâğa nasıl söz! Mübalâğa birisini aldatmak için kullanılır. «Herif iyi etti. «İzmir Hikayecileri Antolojisi». Tanıyor musunuz? Müdür bey? — Hayır.— Artık mübalâğa ediyorsunuz... pis bir kitap. Şurada canım.. İnsanları aldatmanın en doğru yolu.. Şimdi «Yeni Asır» gazetesinde muharrirlik etmekteymiş. romanlar yayınlamış. Ooo. Şoför. Aradığı yeri buldu: İncili şerif okumuş muharririn adı ve soyadı: Ertuğrul Deliorman. Vallaha uydurmuyorum. Son üç dört senedir. Anası adı : Sıdıka.. ben de sabahtan beri herkese uyardım... Kendi ifadesine göre ilk dinlediği kitap Süleyman çelebinin mevlidi. bir ırk üstünlüğü misali oluyor.. gençlerden. Kendi tabiriyle «iki yakası bir araya gelince» neşredecek. güldü : Ne tuhaf! Sizin evden getirttiğiniz kitaplardan birisi imiş. Orospuluk bir yüzkarası olmaktan maalesef çıkıyor müdür bey. Lütfen sabredeceksiniz. . Küçük. Mecmua ve gazetelerde çıkmış hikayeleriyle. — Küçük kardeşim göndermişti. Gençlerden olacak. Size şimdi hikâyeyi okuyacağım. beş kitabı varmış. Tahsili : İlk tahsilini Bulgaristan Eskicuma Türk rüştiyesinde ikmal etmiş.. Şimdi. Gelelim eserlerine ve edebî mesleğine: İlk öğertmenliği Malatya vilâyetinde olduğundan tesadüfe ne dersiniz? hemen bütün hikâyelerinin mevzularını buradaki Ayvalık köyünden almışmış. Kezban'ın babasına ben işte o sebepten kızıyorum... Böyle gecelerde Allahm affedemeyeceği hiç bir günah yoktur. kapı kapı dolaşanlar. — Evet. Babası adı Salih. Birisini getirip masaya koydu: İşte beyler. şuradan kitabı ver. İncili şerif okumuş bir muharrirden ve bir Türk orospusundan. pek de genç değil. Eğer.. 26 yaşında. — Öyleyse. inkılâp sayesinde kızlarla erkeklerin bir arada okudukları ilkmekteplerden birisinde hocadır. İncili şerif okumuş bir muharrirden bahsedeceğim. Doğum tarihi : 1332.. hikâyeler. namusunu temizledi. Aynen : İsmi: «Gâvur!». burada kim olursa olsun birisini aldatmak istesem. Aynen okuyorum. Kalktı.. Çünkü gündüz çılgın bir neşeyle Cumhuriyet bayramı kutlanmıştı. Meyhanede ipi kıranlar. Şaşırtıp aldatmak için. Başlıyorum : «Geceleyin kasabanın en canlı sokağı muhakkak ki «kırmızı fener» sokağıdır. Okumaya vakit bulamadım.Yaprakları acele acele çevirdi: Size efendiler. karışık içkilerin kamçıladığı seslerle doluydu..» derdim. sözlerini tasdik etmektir. henüz neşredilmemişlerinden meydana getirdiği dört. Muharririn hayatına gelince : İlk yazısı Balıkesir'de «Türk ili» gazetesinde çıkmış ve daha onaltı yaşmdayken aynı gazetede «Sesler» başlığı altında her gün bir fıkra ve muhtelif imzalarla röportajlar.

Kezban çaça kadının kucağında kaîakalmıştı. Bu hayata yeni mi atılmıştı. Uzun boylulardan biri ağzındaki piponun yanı başından dumanla karışık birtakım anlaşılmaz kelimeler çıkararak ellerini çırptı. içeri girmeden geçip gidiyordu. alâkayla Kezban'ı. Şeytan kulağına kurşun. Belki bu mevzuda bu kitabı hatırlayışım da bu tesadüften ileri geldi. memnun etmek hususunda müthiş sabır sahibiydi. Size de öyle gelmiyor mu? Biz sanki hikâyenin şu anda. Hâdise garip bir tesadüften ibarettir. tük müşteri kapının küçük penceresinden şöyle bir göz atıyor. Kezban oyununu bozmamıştı. yarın akşam buyurun. laubalilikten fazla kadın samimiyetiyle dolu vücudunu seyrediyorlardı. Müşterilerini eğlendirmek. oturdukları yerde uyuklayan biri şişman. Saatin onikiye yaklaştığı sırada. böylesini hiç görmedim. göbekli bir adam girdi. «Kezban. marsık Emine bile boş değil bu gece. üçüncüsü çukulata renkli kızların varlıklariyle yoklukları birdi sanki.» İstanbullu gülümseyerek durdu : — Beyler! İşte bakın. kapı çalındı. Gözleri hâlâ kapalıydı. İçeriye ağızlarında pipo. yoksa tramvaylı şehirlerin umumhanelerinden mi buraya gelmişti? Soranlara kahkahayla gülerek: — Bir orospunun hayatı ne olacak arslanım! derdi. Fakat laf anlamayan. nenin nesi olduğunu doğru olarak bilen yoktu. bir türlü doyulamayan bir kadındı. İçerisi hıncahınçtı. Tek. kız! diye bağırışına mukabele olmak üzere karşısında parmaklarını şakırdatarak göbek çalkalıyordu. Nereden geldiğini. Yabancılar. tahta döşemeleri zıngır zıngır titretiyor. hasta olacaksın. sarı saçlı. uzun boylu iki kişi ile beraber yine şık giyinmiş.Kapısında gemici feneri yanan evlerden üçüncüsü âdeta kudurmuştu.. . Yorulunca başım avuçlayarak oturan müşterilerden birinin kucağına yığılır. Kezban onlara bakmadan anakadının kollarına yığıldı. Devam ediyorum. Gelenler garip bir dille selâm vererek hasır iskemlelere yerleştiler. Kezban gene gramofona uymuş. Müsaadenizle diye hay kırışan bu insanlara küfür para etmeyince tatlı dil dökmek mecburiyetinde kalıyordu: — Beyler! Kezban değil ya. Belki de uyuyordu. Vallaha uydurmuyorum. Kezban iki aydır bu kasabada çalıştığı halde.. fıkır fıkır gülerek gözleri kapalı birkaç dakika öylece kalırdı. çaça kadının: — Deli misin sen ayol? Akşamdan beri yirmi müşteri savdın otur. Son derece neşeliydi. vaktiyle yazılmış bu hikâyenin mabadini yaşıyoruz. sokağın yükü biraz hafiflemişti. Başka akşam buyurun. Dışardan kapıya yüklenenlere «anakadın» ağız dolusu küfürler savuruyordu. Aa. dönerdi.. Oturduğu yerde duramazdı. dinlen biraz. Bak keyfine sen. Kezban» diye haykınşan. Gece bir hayli ilerlemiş. Plak durmuştu. Vaka Malatya'nın «kırmızı fener» inde ceryan ediyor. öteki geçkin. Kahramanının ismi de «Kezban». mayosu içindeki (geceleri kırmızı mayo giyerdi) kıvrak vücudunu kıvıra kıvıra döner. Gramofona oynak bir plak kor. Karşılarında..

ihtiyar ana kadının kucağında. toz. Kaymakam «Türk barı» demişti. Devam ediyorum : «Bu iki yabancı. bol bol dans ederek doyasıya eğlenirlerdi. sığır mayıslarını eşeleyen tavukların ve kaldırım üzerinde güneşleyen komşu köpeklerin. bir veya iki erkeğe mukabil. Her zaman. Onları zaman zaman yoklayan bir yokluğun sıkıntısı vardı: Kadın! Hayır. bir ortaçağ ressamına model olacak derecede . onları içeriye. git gide hoşlarına gidiyordu. Bu yüzden kendi dillerini pürüzsüz konuşan genç kaymakamın kendilerini büfeye davet edişinden istifade ederek bir aralık ondan «dam» rica ettiler. Sokak başında faytondan inmişler. tümen tümen kadın ve genç kız vardı. Ne taassuptu bu!.. Lâkin ne garipti bu Türk barları!. Kapının üzerindeki küçük pencereye çıkartma resim gibi ihtiyar bir kadm yüzü yapışmış. mavi gözlü. Fakat bu. Kendi memleketlerini düşünüyorlardı. Harp yangınından çok uzakta bulunan bu kasabada yaşamak onlara sonsuz bir zevk ve huzur veriyordu. Yani tasvir ve takdim bitti. Böyle bir şeyin olamayacağını. Bu teklif karşısında genç kaymakamın yüzü birdenbire karıştı. Birer cigara buyurun. Netice hiç de ümit ettikleri gibi çıkmadı. onlar da usulen davet edilmişlerdi. gömlek. Akşam paydosundan sonra mendil. Sadece kadınlık edecek kadınların yokluğu. bir toprak avluya.. daracık sokağın iki keçesine kaçışlarını keyifle seyrederek ve onlara anlamadıkları bir lisanla bağırarak kasabaya onbeş kilometre mesafedeki işlerine giderlerdi. Hele o kadın.. Fakat burada? İşte bir yıl oluyordu ki aşağı yukarı yirmi beş bin nüfusu bulunan bu Anadolu kasabasmdaydılar. mütehassıs sıfatıyle bir dost memleketden getirtilmişlerdi. herhangi bir gazinoya. güzel olması şart değildi... pipolu delikanlılara «alıcı gözüyle bakan» bir tek genç kıza rastlamamışlardı. sessiz bir kritiği müteakip. İlk dakikalarda yadırgadıkları bu yer. arzu ederlerse falanca yerdeki «Türk Barı» na gitmelerini izah ve tavsiye etti. Bunun üzerine sarı saçlı ve pipolu iki genç tercümanlarını yanlarına alarak faytoncunun rehberliğiyle buraya geldiler. Her pazar günü park. sarışın.. Ne kaygısız hayattı o!. toprak içinde «askerlik» oynayan çocukların. geniş omuzlu. kravat gibi sık sık değiştirdikleri şuh kızlarla herhangi bir parka. Bu hikâyenin yazılmasına sebep olan asıl vaka başlıyor demek. Bu akşamki baloya. tren zamanı istasyon. oradan da yarı çıplak vücutlu bir kadının oyunu ve şakrak sesi ile dolup taşan basık tavanlı bir sofaya almıştı. Bu bir yıl içinde hiç bir genç kıza kur yapmak fırsatını dahi ele geçirememişlerdi. hikayeci üç yıldız koymuş. iriyarı endamlı.İstanbullu nefes aldı : — Buraya. burasının bar olmadığını. biraz yürüdükten sonra bir kapıyı çalmışlardı. hınca hınç kadınla dolardı. Sabahleyin. Daha evvel tecrübeyle öğrenmişlerdi ki bunlardan herhangi birisini dansa kaldırmaya teşebbüs etmek kös kös geri dönmekle neticelenir di. bol kahvaltılarından sonra iş otomobillerine binerler. herhangi bir kabareye giderler.

Kezban birdenbire doğruldu. — Bu mösyölerin kim olduklarını bilmiyorsun galiba hanım? dedi. tercümana asabî asabî bir şeyler söylüyorlardı.. Arzu ederseniz ben çağırayım.. Çaça kadın bile hâlâ şaşkınlıktan kurtulamamıştı. demiş.nefis vücutlu kadın! Onlara her şeyi unutturmuştu. Kaşları çatılmış.» derlerdi.. zevkini yapmaya mecburdur . hakikaten dışarı çıkmıştı. iki yabancı.. bayanı istiyorlar! dedi. orospuyum ve müşterimin zevkini yapmayacağım. seni çiftetelli oynarken bulmuşlar. Diğer kadınlar. onlara kolaylık göstermeyi kendi vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis. Arzularını yerine getirmiyeceğim işte. vaziyeti polise izah etti. Tercüman gözlerini kendilerinden ayırmayan çaçaya Kezban'ı göstererek : — Mösyöler.. göğsü hızlı hızlı inip çıkıyordu. kinli bakışı ile süzüyordu. Polis lâzım polis! diye yüksek perdeden söyleniyordu. beni mazur görsünler! Cevap yabancılara tercüme edildi. altın bileziklerden artık kolları görünmez oldu. Gürültüyü duyan diğer evin sermayeleri açık saçık kıyafetleri ile birer ikişer geliyorlar. şaşkın şaşkın ona bakıyorlardı. Hem ne olursa olsun. onlarla alâkadar değilmiş gibi bir tavır almıştı. Kezban iradesini kimsenin eğiltemiyeceğinden emin halile ve gururla cevap verdi: — Buyrun efendim! Polis iki adımlık yerde.. müşterisinin arzularını yerine getirmeye. avurtları sıkılmıştı: — Yorgunum efendim! insanı hasta yapan yorgunluktan anlamaz mı bu adamlar? diye hiddetle söylendi. Kezban'a döndü : — Mösyöler içeri girdikleri vakit. hiddetli bir sesle. İki yabancı Kezban'ı işaret ederek burnundan geliyormuş hissini veren yumuşak ve sisli kelimelerle şişman tercümanlarına bir şeyler söylediler. Anladınız mı? Mösyöler kim olursa olsunlar. düşman gibi. Kendi aralarında sık sık Kezban'ı çekiştirirler ken «Ne para canlısı karı! Ölecek kadar yorgun oluyor da. Dudakları titriyor. oflayıp poflayarak. Tercüman bu cevabı ötekilere tercüme etmeye lüzum görmeden. Şu halde. onların etrafında halka oluyorlardı. — Müthiş yorgunum anne. bir orospu. gene müşteri kabul eder. Demek ki yorgunluk bahane. Kezban göğsünü yumrukluyordu: — İşte ben. — Senin gibilerin hakkından polis gelir. buna sebep ne Kezban? . Tercüman lalettayin bir umumî kadından yediği bu hakareti hazmedememiş gibi yerinde duramıyor. Ecnebilere daima nazik olmayı. Fakat şişman tercümanın yanındaki uzun boylusu sertleşen sesi ile bir şeyler söyledi: — Ne demek? Böyle yerlerde müşteri reddedilmez. Onları. Kezban bir sandalyeye çökmüş. Biraz sonra yaşlıca bir polisle içeri girdi.. Şişman adam. Tercüman. yerlerinden kalkmışlar..

kendi kendine dans etmiş. Millî bünyemize elhamdülillah yerleşti. Boğazına bir şey tıkanmış gibi boğularak devam etti: — Ben gâvurlara orospuluk yapmam polis bey. — Sadece istemiyorum. istemiyorum. iş Bankasını soyduğundan mahpustu.. bundan başka. dudakları daha fazla titriyordu.. Bunu birisinden dinledim. Elinizden bundan başka ne gelir polis bey? Fakat sürüleceğim yer gene bir Türk memleketi değil midir? Herkes susuyordu. İstemiyorum efendim. Birden parladı: — Bana hiç bir şey olmaz polis bey.» Sırtında kırmızı mayosu. — Vazifem mi? Yapmıyorum vazifemi.... Bir şair mebusun oğlu anlattı. Anayurda doğru sürüp götürmeliydi. kanı yüzde yüz hâlis bir Türk kadını. Boğuk bir sesle: — Beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz.. sözleri döküldü. Hem de yanık. başı kolları arasında hıçkıra hıçkıra ağlarken ağzından. Yumruğunu üstüne koydu: — Anladınız mı? «Ben Türk erkeklerinin orospusuyum polis bey. Sabrı tükenmiş gibiydi.. Gayrı bize hamdolsun zeval yoktur. Yalnız «Kezban» ismini beğenmedim... Orada Naziliğin Alman milletinin ruhuna nasıl yerleştiğini ispat için insanın gözlerini yaşartan bir . «Begümhan» falan olmalıydı da okuyucunun fikrini Turanlara. Irkçılık artık kerhaneye kadar girdi. Yutkunuyor.. — Mecbursun. Gözlerinden iri iri taneler dökülmeye başladı.. Yüzde yüz ırkçı bir hikâye. Fakat rolünde muvaffak olamadı.. Uydurduğu belli bir şey! — Zanneder misiniz? Size bir küçük hikâye daha anlatacağım. «Gökhan». Zaten tırnaklarını avuçlarına geçirecek derecede asabi idi... âdeta deliye döndü.. Kendisini tutmak istediği besbelliydi..Genç kadın sandalyesinden tekrar fırladı. Almanya'ya gidip gelmiş yiğitlerden. İstanbullu kitabı ileri doğru sürdü. deyince «kırmızı fener» in dilberi. senin için fena olur. İki yabancı alık alık kadına bakıyorlardı. Diğer kadınlar başları önlerinde susuyorlardı. Bir saat.. yorgunluk falan hepsi bahane. — Ben Türk orospusuyum polis bey. Hem de realist. Anladınız mı sebebini? Evet.. Polis bile söylemeye hazırlandığı cümleleri yutmuştu. — Böyle şey olmaz... akşamdan beri yirmi Türk erkeği ile yatmış. «Kayahan». Yaşlı polis.... Kezban sıkılan yumruklarını kalçalarına vurarak kesik kesik söyleniyordu: — Ben gâvur orospusu değilim polis bey! Bir sandalyaya yığılmış. gözlerindeki ıslaklığı etrafa göstermemek için ağır ağır bahçeye çıktı. Polis. Ben Türk erkeklerinin orospusuyum. Kollarını savurarak. — Fakat vazifeni unutuyorsun. «Ayhan». — Sonra.

Bereket versin orada nüfus kâğıdı sormuyorlar.. Hepimiz işbölümünün içinde doğar. eline ne geçerse Türk delikanlısının suratına fırlatmaya başlamış.. işkence eden insan da vazifesini yapıyor. Türk kadınının nasıl olup da esaretten kurtulduğunu ballandırırken bizim Kezban kırmızı mayo ile göbek atıyormuş. meydana çıkmış. Halbuki dünya iş bölümü üzerinde durur. işbölümünü inkâr mı ediyorsunuz? işbölümü var! Siz harpte öleceksiniz. Bizim kız katili Memet'in oğlu amele. Berlin'de. Polis gelmiş. O da bilmukabele «Türk... bir kanun mümessili mi.S muharibi mi? Her neyse. Kezban'ın babasına neden kızıyorum? Yahut da . Vazife. Bizim Trahom hastanesindeki doktor da vazifesini yapıyor. Bir mayolu kız beğenip yukarı çıkmış. içinde ölürüz. Artık orasını sormadım. vazifesini yapacak!.. Vazife.. Vaziyeti öğrenen feryada iştirak etmiş. Türklük. — Şu halde. Bu iki vazife ara sında hiç mi fark yok? En büyük Türk âlimi merhum Ziya Gökalp. Duymadınız mı. Aralıkta «yahudi» kelimesinin sık sık geçtiğini bizimki farkedince işi anlamış. Eskiden bu iş için şart aranmazdı. Yalnız bizimki daha orijinal.. Bazı Türk kızlarına. hecelenmiş. «şu kefere misafirlerimizle dans ediversenize» diye teklif edemiyen kaymakam bey. «Gözlerimi kaparıml vazifemi yaparım» buyurmuş. o ihtiyar ve gözü yaşlı memur ne diyor? «Fakat vazifeni unutuyor musun? Mecbursun. Kezbanlar. her şeyden mukaddes. İkimiz de hakkımıza bu memlekette kanuna hürmet için razı olacağız. Aferin! Demek radyolarımız. Kanının hakkını Aryen kızından parası mukabilinde almış. Oğlan zifafa nail olmuş. Gürültü bastırılmış.. aynı kefereleri «Türk barına teşrif buyurun» diyerek yine bir Türk kızı olan Kezban'ın başına neden musallat ediyor? Hep işbölümü denilen muvazeneye riayet için.hikâye söylemişti: Bir «kırmızı fener»li haneye gitmiş.. Şimdi. Ben Patagonya'da sefaret kâtipliği yapacağım. vallaha Türk. gözlerini kapayıp vazifelerini yapmaya mecburdurlar. îşte iki hikâye... billaha Türk!» diye narayı basmış. iş bölümünün zor yerine düşmüş vatandaşın orada ebediyen kalmasının vatan ve millet selâmeti sayılmasındadır. Hangi vazife? Orası belli değil. Vazifesidir. iş bölümünün aleyhinde misin? Kanaatinizce işbölümü olmamalı mı? — İş bölümünün lehinde ve aleyhinde olmak diye bir hadise yoktur. yoksa bıyığı terlemiş bir S.. Bir kerre vaka Cumhuriyet bayramı gecesine denk getirilmiş. Soyunmuşlar. yahut jandarma tavlasında vatandaşa sopa atan. gâvurlarla yatmak da bazı Türk kızları için. Feryada yetişmişler. Bizdeki gibi ihtiyar.. güneş gibi. var kuvvetiyle bağırarak. Mesele iş bölümünde değil. Kadıncağız bizim oğlanın sünnetli olduğunu görür görmez yataktan sıçrayıp duvara kadar kaçmış.. ırkdaşımız ve aynı zamanda kanun mümessili polis bey. «Türk erkeklerinin orospusu olduğunu» hiç unutmadan gözlerini kapayacak. Pasaport meydana koyulmuş. şu anda polis dairesinde. Cumhuriyet bayramı gecesi demek vazife imiş. Kezbanlar.» demiyor mu? Göbek atmak da. Ne yapalım? Ben muharrirlik edeceğim. Aksi takdirde sonu fena olur. Buna adıyla sanıyla «grev » derler. gözü yaşlı. Tabiî atacak. küçük bir fark oldu. Sonra senin hakkında fena olur.

babayiğit ırkçılarımızın millî ideallerini ispat eden bir vesile oluyor. pardon. Düşman yenilince «yavaş yavaş» diyerek imha muharebesi durdurulur mu? izmir'e. Kadınları doğurtur. Yaramızı bildiğimizden gocunuyoruz. kerhane yapıyoruz. Lâkin tersine çevirip fıkaranın boynuna bukağı gibi geçirilmiş duruyor. Bu iktisadî temel durdukça orospuluk. Doğurtur. hayasıza doğru «yükseliyoruz. Kibar ve zengin kızların zedelenmiş bekâretlerini pis bir usulle tamir ederdi. operatörlük de bazen nankör bir zenaat oluyor. Çünkü bir anlık zaaf denilen yalana inanmam. Bir kadın operatör ahbabım vardı. cami kürsüsünde vaaz mevzuu çıkaramazdı. Haya ederdi. Gücümüzün yettiğine vuruyoruz. şerefli hayatı. Orospuluğun kökleri iktisadîdir. Yerli nahiye müdürlerinden Sadık bey. Fakat kızlıklarını tamir ettiğim hanımlar.» Eskiden. — Eski telakkilerden iyiye doğru değil. Zenginlerin namusu başka. Orospuluk püsküllü festen daha ehemmiyetsiz püsküllü belâ mı ki yavaş yavaş kaldıracağız? Hayır. Kürtaj değil. Ben de onların bu unutkanlıklarından memnunum. Komşunun karısını yavaş yavaş kandırır da baştan çıkarırız. işte görüyorsunuz.» demişti. bir hoca. Hepimiz de öyle yapıyoruz. Eski telakkiler birdenbire sökülüp atüamaz.. Namus telâkkisi vardır. bayağının âdisi olmuşuz. islâm orospusu olduğu için gâvurla yatmayan Kezban'm macerasından. Her zaman gelir ararlar. Sakarya'dan onbeş günde inmek yanlış da. Yavaş yavaş fenalık yapılır. Yavaş yavaş hepsi yoluna girecek. İktisadî temele dokunmak kabil olamıyor. Kendimizi methetmemizin sebebi burada. Kızların ellerine vesika vererek oraya doldurup zenaatlerinden temettü alıyoruz. yavaş yavaş düzelteceğiz. ihtiyar Rum karısı. taassubun yol kestiği devirde.. Şimdi. içlerinde üç kere önüme kadın yatıp kız oğlan kız kalkanlar oldu. fıkaranın namusu başka. Fazla olarak vazifesini yapmak istemeyince üstüne kanunun beli tabancalı mümessilini göndererek cebretmeye kalkacak kadar hayasızlığı gökyüzüne çıkarıyoruz. Fenalık yok demiyorum ama. küçük bir «nahiyeyi» her felâkete karşı muhafaza edebilir. oraları köy köy zaptederek gitmek mi doğru. Biz âdinin bayağısı. şapka giymemiz. Beyoğlu'nun güneş görmez sokağında komşusuyla yaptığı bir kavga esnasında Türklüğe hakaret edebilir mi? Kanun «eder» diyor.. Bu biraz da tahsil ve seviye meselesi. iyilik yapmak için vakit geçirmek mazeret değildir. Uç kere aynı soğuk ve utanmaz eda ile beni tanımazlıktan geldiler. beni o andan itibaren unutmayı seviyorlar. Bizi bıçaklayacağına.ona niçin sizin gibi acımıyorum! Bir evi yahut bir sokağı. Beş bayan pekâlâ. «Doğurttuklarını beni çok severler. yani bütün Kezbanların namusunu arayacağına evlâdım öldürüyor. hep birdenbire olduğu için tuttu.. içtimaî zaruretlerden madut olmakta devam edecektir. Harf değişmesi.. masasında otururken şüphesiz kendisine pek yaraştırdığı bir azametle lafa karıştı: . Türk ırkından olduğu için gâvurla yatmayan orospucuğun acıklı. yaşadı.. — Haklısınız. gayet haklı bir söz bulmuş gibi. Bir antolojiye bilhassa o hikâye alınıyor.

kapıdan Sefer'e seslendi. cezaevi müdürü istanbullunun odasına çıktı.. — Kezban'ın orospu olması da mı Allahtan? — Elbette.. — Hep «Almanlar yenilecek» diyorsun.. insanları idare eden bir kuvvet yok mu? — Meselâ nasıl bir kuvvet? — Manevî bir kuvvet. Müdüre bir cigara verdi Tabiî sade içersin? — Sade elbette. Yalnız Almanlar kazanıyor. . Duydun mu? — Onbeş sene vermişler. — Öyleyse neden bu kadar ağır ceza veriyorlar? — Dedim ya şartı var.. Namusçular. — Yani Allah mı? — Evet. Memet'in kızını öldürmesi Allah tan mı? — Tabiî. — Şartın da Allah belâsını versin. idamdan başladı.. gecelik entarisiyle bıyık takmış bir kadına benziyordu. Takdiri ilâhi.. Kafayı çekmişsiniz.. Kederli ve ümitsiz bir hâli vardı: — Onbeş sene verdiler. — Haberim var.. Dün akşam. Kirli bir iş.. Keskin sirke küpüne zarar. istanbullu. — Yahu.. deminden beri derdini bol bol döktüğü için duymaya başladığı ferahlığı birdenbire kaybetti. Havadis dinlemeye vakit bulabildin mi? — Ne havadisi! Ben bu sözlerin hiç birisine inanmıyorum. — Kötülükte görürse vurmasın mı? — Bir erkek karısını kötülükte görüp öldürürse zaten ceza on dört aya kadar indiriliyor. işi bilmiyor. Sen bir kahve pişirt. Bir şartla: Kadınından şüphelenmemiş olacak ve oda kapısından girince münasebet halinde bulacak. Ertesi gün. Bizde civcivleri sonba harda sayarlar. Kahve söyledi. İstanbullu. Esbabı muhaffefe görülerek onbeş seneye indi. — Sen şuna bak. Her şeyi iktisada getiriyorsunuz? Bundan başka. Sadık bey. — Aldırma. bu vaziyette mutlaka adam öldürürmüş ve mazur imiş. Aklında mı damadını öldüren 0mer'e de on beş sene verdilerdi. Siz Allaha pek acayip bir iş gördürüyorsunuz. Tekrar öfkelendi: — Yani. şurtun da.. Bu kadar adam ölse dünyada insan kalmaz... — Başüstüne. Ona bakarken. Millette tabiî cahillerde bir kanaat var: İnsan karısını canı istediği zaman vurabilir sanıyorlar. — Öyleyse. Vazııkanunun kanaatince erkek kısmı.. Herifler ilerliyor. Başçavuş söyledi.— Geçenlerde de «iktisadî» dediniz. bunlar namus uğruna başını belâya sokanlara düşmanlık mı ediyorlar? — Hayır.

— Evet.. «Arslan» tayın parası istedi. Allah razı olsun. Ben gidiyorum. marangozlara takunyasının kopmuş kayışını yaptırmak istese. Asıl mahpusanenin kapısını açtırıp koğuşlara geçti. Sokak üstündeki koğuşa baktı. — Artık. Bir istida da müddet talebi. Yok. Okuyanlar ağlamalı. düşmedi mi? — Mahallelerini alıyorlar. Çok da ısrar ettiler. istanbullu verdiği on kuruşun derhal kumara gideceğini bildiği için: — Bununla katık al. köşede kalabalık vardı.— Hayır! Ben İngilizlerden şüpheleniyorum. Birkaç kişi. Bir istida vermeli. Yanık yazacağız. yarın düşer. Asrî cezaevine gönderilmeleri için yol paralarının gelip gelmediğini sordular... — Pekâlâ! — Karar sureti çıkaralım mı? — İstemez. böyle bıkkınlık sıralarında yardım istemek âdeta gaddarlık oluyor. Haydi kahve içelim... Üst kata çıkan merdivenin başında «ağa» lardan ikisine rastladı: — Safa geldin bey. Şöyle dokunaklı yazacaksın. doğrusu iyi idare ediyorlar. — dediler. Sefer sana yarım tayın versin. Lüzumsuz masraf etmeyelim.. Bir parça kâğıt aldı. İngiliz müttefikimiz. Müdüre bir de cigara sardı. Müdür gittikten sonra İstanbullunun üzerine bir tembellik çöktü. Memet de aralarında oturuyordu.. Öğleden sonra. ilerde. karar sureti istemek için. — işim var! Sonra. sevaptır. — Açılır. Kendisinden ne zaman bir istida yazması istense bu vıcık vıcık tembelliği hissediyordu. Bahçe açık olduğundan koridorda kimse görünmüyordu. Bir şey yazarız. Başgardiyan Ali efendi bir kâğıt getirip imzalattı. terziye söküğünü diktirmek lâzım gelse.» istanbullu kurşun kalemini yokladı. Cezaevi atölyesine kundurasının söküğünü diktirmek için inse... — Kolay. aynı duyguyu karşısındaki insanların da duyabileceğini düşünerek üzülürdü. zenaatlerinden zaman zaman öyle bıkıyorlar ki onlardan.. . sen idare ediver. diyerek zorla ellerinden kurtuldu.. Sefer kahveleri verdi. Dün gelen herif.. Biz bitarafız. — Güle güle.. Sağdaki kısma girdi. Rusları ezdirecek.. Kancık bir hükümet. — Hiç olur mu? Sen masrafa bakma! Karar suretini çıkarsınlar. Stalingrad düştü mü. — Bizim radyo ne söylüyor? — Hep aynı laf. Alman dostumuz. kurnaz. Takunyalarını tıkırdatarak aşağı indi. Müdür işlerini hatırladı: — Ben ekmek parası almak için Maliyeye gideceğim. ana tarafından bize akraba olurmuş. Hani ikinci cephe açılmıyor ki. Bugünkü devirde her şeyin parayla almıp satılması bir bakıma güzel bir icattı. Bugün.dedi. Hangisi bize vurursa gözünü oyarız. Bizimkiler doğrusu kurnaz. Vakayı biliyorum. Şuna bir temyiz lâyihası yazıver.. «insanlar.

— Ah kayserili. Gelip ol kuyudan Uğru Abbas hazretlerini çıkardılar. Hazreti Resul aleykisselâm buyurdu ki ol Uğru Abbas akrabasından bir kimse bulup getürün. — Bir iyi kitap. Var anı çıkarup eshap ile namazını kılasın ve her kim anın namazını kıla ehli cennet ola dedi. Anda ol meyti yuyup ve kefenleyip namazını kılmaya hazır oldular.. Günah benden gitti... — Oturun! Oturun rica ederim. Çünki ecel geldi.. Amelinden sual edelim ne amel işler idi ve bu mertebeye neden . Resul aleyhisselâm mübarek baş parmağının üzerine durdu. Kayserili Tevfik. Sen ateşi yak. Hazreti Peygamber aleykisselâm ona ve onunla söylesene lanet eyler idi. Eshap sual eylediler ki Ya Resulallah niçin mübarek ayağınızı düz basmadınız.» — Durun bakalım. Yeni başlamışsınız... Akibetilemir vefat eyledi. Hazreti Resul aleyhisselâm etti..... Taze kahve çektik ki. Taaccüp eyledi. On yıl bu kişi daima bu işi işledi. «Rivayet olunur ki Hazreti Peygamber aleykisselâm zamanında bir uğru var idi. Çünki Hazreti Peygamber işitti. — Sen bilirsin. — Yağma yok.. Kürtçeyi hatırlatan tuhaf türkçesiyle kaldığı yerden okumaya devam etti: «Bunda hikmet ne ola. Tahsildar Dursun efendi. Hakkın hikmetine hayran oldular. Üstüne iki büyük minder attılar. — Haydi devam edin. Her gece uğruluk eder idi. İstanbullu. Dursun efendi şunu başdan oku! — Gözüm olasın beyim. — Merhaba! — Ateşi yak!. Derhal Cebrail aleykisselâm gelip hazreti Peygamber'e haber verdi ve etti ya Muhammed Rabbin Hakcelallâ hazretleri sana selâm eyledi ve buyurdu ki benim has kullarımdan bir velî kulum vefat eyledi. Tevfik'i de beraber çekerek oturttu...istanbulluyu görünce hepsi birden sıçrayıp kalktılar.. Adına Uğru Abbas derler idi. Senin yanında ne haddimize al sen oku.. Elini sallayarak hızla koştu. tezgâhtarlıktan vazgeçmezsin. Siz neden dışarıya çıkmadınız? — Kitap okuyorduk. Ol kişiyi defneylediler. gümüş kenarlı gözlüğünü düzeltti. — Merhaba! — Merhaba bey.. «Uğru Abbas» derler bir kitap. Kulak verme... Ben de dinlerim.. Anı kuyuya bıraktılar. — Olmaz. Kavim ve kabilesi bu adamı götürüp bir kuyuya bıraktılar. Resulekrem buyurdu ki gökten ol kadar ferişte indi ki ayağım basacak yer bulamadım dedi. — istemez. Ben dinlemeyi severim. Bunda hikmet ne ola dedi. Gelmek senden ama gitmek bizden.. — Ne kitabı?. suphanallah on yıldır ben buna lanet ederdim. Beş dakika oturacağım. yatağına örttüğü seccadeyi derhal yere serdi.

» Tahsildar Dursun efendi. Okuyup acebe kaldı. Hazreti Resul aleyhisselâm işidicek. Resul aleyhisselâm dahi duayı okuyup yüzüne sürüp bu duanın nuruna taaccüp eyledi ve etti acaba Uğru Abbas bu duayı kande buldu derken derhal Cebrail nazil olup etti ya Muhammed Hakcelallâ hazretleri sana selâm edip buyurdu ki bu duayı Uğru Abbas bir zahit kulumun evine uğruluğa girdi idi. gözlüğünü düzeltti. İstanbullu farkettirmeden. Ve cennette nice köşkler ve saraylar veririm ve kavimler sağnışmca günahı olsa bağışlarım eğer bir kişi bu duayı yazdırıp kefenine koyup kabire götürse kabir azabından ve Münkirnekir heybetinden emin ola ve kabrine cennet pencereleri açıla ve mağrip ile maşrık miktarı vâsi ola ve Huri kızları yoldaş ola. O zamandan beri uğruluk etmeyip bir kerre sabah ve bir kerre yatsı namazından sonra okumaya başladı . Resulekrem etti ya kız! Senin baban ne amel işlerdi? Biliyor musun? Ol kız etti: Ya Resulallah babamın hakka yarar bir ameli yoğidi. Ve evden dışarı çıkmayıp bu ay Allahı tealânın ayıdır deyu bu duayı okurdu. Öksürdü. Herkes gözlerini yarım kapamış dinliyordu. galiba gözlerini kırıştırmasından sezdi. Kitabı pencerenin ışığına kaldırarak derin bir besmele çekip uzunca bir dua okudu. Sandığını açıp mal ve akçe ararken sandık derununda bir hokka bulup anın içinde bu duayı buldu. dehşetli bir telâş içinde bulunduğunu istanbullu. Kız ol duayı sandıktan çıkarıp Hazreti Resule götürdü. Dün akşam hiç uyumadığı yüzünün sarılığından belliydi. Gözlerini duman yakmış gibi kırpıştırarak anlamaya çalışıyordu. ya kız.erişti.Ve dahi çok çok sevaplar eyledi. Hiç hazır olmadığı halde uçsuz bucaksız bir merhamet hissetti ve yavaş yavaş Dursun efendinin kekeleyerek okuduğu Arapçaya öfkelendi. Daima elinden ve dilinden bırakmayıp okurdu.. Yalnız anı biliyorum ki geçen Recep ayı geldikte heman pâk gusul edip ol ayda artık uğrilik etmezdi. Sevinerek evine geldi. imdi ya Muhammed senin ümmetinden bir kimse bu duayı okusa veya bile götürse Hak Celallah buyurur ki azmi celâlim hakkı için ol kuluma yerler ve gökler ağırlığınca ve göklerde melekler ve yer yüzünde olan mahlukat adedince ve denizler katresi kadar sevap yazarım.. Vardılar bir bâliga kızın bulup Hazreti Resule getirdiler. ol dua kandedir dedi. Dimdik oturduğu ve parmağını bile kımıldatmadığı halde. Kıyamet günü yüzü ayın on dördü gibi ola ve kıyamet ehli anı tazim ile görüp kendi hallerine pişman olup diyeler ki alemi dünyada ol duayı bulup okuya idin şimdi biz dahi bu sevabı bulurduk diyeler imdi bu duayı zinhar gaflet etmeyip yazıp götüreler ve okuyalar ve kabrine koyalar şek ve şüphe etmeyeler her kim şek getürse kâfir olur neuzubillah teala hazreti Resulallah salıyılalallah aleyhivesselâm emreyledi cümle sahabeler yazıp götürdüler ve ümmetine tekrar vasiyet eyledi ki bu duayı yazdırana ve okuyana ve bir şehirden bir şehire götürene ve yazmaya heves edenlere yarın kıyamet gününde şefaat ederim ve her kim bu duayı daim okusa arş âlâda bir melek çağıra kim muştuluk olsun ya Tanrı dostu Hak tealâ senin günahını yargıladı diye allahu âlem duayı Uğru Abbas. On yıl uğrılık ederdi. Gayrı uğruluk eylemedi. kızını öldüren Memet'e bakıyordu. Elini kaldırıp susturacağı sırada Arapça bitti tekrar Türkçe başladı: .

Fare bakmış bakmış da «olmaz »demiş. Zira benim ol kulum dünyaca Kelimei tevhid okudu.. Niye güldün? — Aklıma bir şey geldi.» istanbullu dayanamadı: — Dursun efendi. — Hele oku bakalım. Dört akça verip yazdırsa dünyasını mamur ederim. navlun çok Bunda bir it oğlu itlik var» demiş. Dokuz akça verip yazdırsa cümle malın ve rızkın Allahu taala hıfzede on akça verip yazdırsa bir feriştah yaratırım ol feriştahm yetmiş bin ağzı ve yetmiş bin dili ola anın için kıyamete kadar teşbih edeler ve sevabın okuyana ve okutana bağışlayalar ve bu mührü götürene bağışlayalar ve her kim iki rekat namaz kıla ve el kaldırıp hacet dilese cemi haceti reva ola. bu kitapta mühür de varmı? — Var beyim. Ol köşkü havaya kaldıralar ve eğer yedi akça verip yazdırsa sekiz cennet kapıları açılır. Ötekiler de «amin» der gibi aynı ıslak sesleri çıkardılar. — Sen fıkara mısın? — Fıkarayız. Dursun efendi acıklı bir ciddiyetle gizli bir şey söylüyor gibi: — Mühre geldik dedi. Bin altı yüz altmış kerre ya Allah diye andan sonra her gün bin yüz kerre Lâilâhe illallah diye yüz kerre de Muhammeden Resulallah diye ramazan ayının aherine değin doksan bin kelimei tevhid eder... — Anlat allasen. . «Şu delikten bu deliğe gir....» işte muhur bu. Altı akça verip yazdırsa cennette bir köşk veririm. — Fareye demişler ki. iyi dinleyin. — İste buyur: «Lailâheillallah Muhammeden Resulallah ya rahman ya rahim ya mestean ya Muhammed ya Ebubekir ya Ömer ya Ali ya Hasan ya Hüseyin ya Yahya ya Ha Um ya Allah lahavle velâ kuvvete ı la bıllaahySazim celli celalehu. sana bir tulum peynir vereceğiz». Ol kulum cehennemden halas olmaya. Ol kişi kabre girincek Münkir Nekir suali gelincek ol meytin çevresi timur hisar olur Hak taala hazretlerinden nida gelür ki ya Münkir ve Nekir dünün ger diye siz benim o kuluma sual edemezsiniz.» Dursun efendi içini çekti. Ve dahi oğlunu ve kızını bağışlarım. Eğer beş akça verip yazdırsa ahiretini ruşen ederim.... İstanbullu.. surei fatihadan sonra her ne okursa okusun namazdan fariğ olmaya burada bir kerre Selevatı şerif getire. imdi her kim ümmeti Muhammetten ola azmi celâlim hakkı için bir akça verip yazdırsa kalmış orucunu öderim ve eğer üç akça verip yazdırsa cümle günahını bağışlarım.«Evvelki günü iki rekat namaz kıla. Hak celallah hazretleri buyurdu ki benim kullarımdan her kim bu mührü görüp ve işidip yazdırmazsa. azmi celâlim hakkı için ol kulumun imanı şüphelidir ve Habibimin ümmeti değildir. «Yol yakın. Kezban'ın babasına döndü: — Bir akçe bu günkü parayla kaç kuruş tutuyormuş?Fıkaralar için on kuruş. Kıyamete kadar rahat ola.e mührü şerifi söylemiş de Memet okutmak için getirdi. Siz bu kitabı nereden buldunuz? — Memet. «Neden yahu! Sen deve mısın?» diye şaşmışlar.

buradaki dolandırıcılık meydanda. Yahu sizin fare kadar aklınız vok Üç akçaya cennette köşk alınır mı.. «Karar sureti çıkarmalı» dedi. günahtır. elli birinci sene Şeyh Yusuf'a bir mührü şerif yazdıracağız. Yağma mı var! Doksan bin defa Allahuekber denilecekmiş. Lâkin bir şartı var: Bıkmıyacaksm. Uğru Abbas duasını okursam günahım silinecek. Sen bana künyeni söyle bakalım Memet.. günahtır... Doksan dokuz tane yüz ne tutar bey?. Kayserili Tevfik. — Bakalım... Bunu Müslüman nasıl sayacak? Buna teşbih dayanmaz. Dursun efendi sordu: — Tasdik ederler mi dersin beyim? — Belli olmaz. — Yazacağım. Yarın yine çekersin. merakla sordu: — Temyiz bozar mı beyim? . Karar sureti için bir istida yazacağım.. Biz iman etmişiz.. — İbadetten bıkılma mı? Töbe yarabbi! Kayserili Tevfik yüzünü buruşturdu: — Biz nelerini gördük.. Kısmet. Bir de mühlet isteyeceğiz. Her devir edişte bir tanesini sol elinin iki parmağına sıkıştıracaksın. Gönlümüze ferahlık vermek için.— Kaç akçalık mühür alacaksın Memet gülümseyerek önüne baktı. Üç akçaya Müslümanlığı değişmek olur mu...... Bakalım nasıl bıkarsın Memet ağa! — Aman tasdik gelir mi? Hepsi İstanbulluya döndüler. istanbullu ısrar etti: — Söylesene. — İşte gördünüz mü? Her işin kolayını Allah bize göstermiş. — Şuna bir lâyiha yazıver. Peki namaz. sevaptır. böyle saçma şey olmaz. dünya Kuran üzerine duruyor. hac... — Öyleyse doksan bini bulmak için tespih kaç kere devredilecek? — On kere. Hele ceza tasdik gelsin.. İbadetten bıkmak Rabbimin gönlüne güç varır. Müslümanlıkta duayı parayla satmak olmaz. Yalana bak! Ben adam vurmuşum.. Elâzizli şeyh Kâmil efendinin müritlerinden birisi izahat verdi: — Teşbih doksandokuz tanedir. — İyi ama. Tevellüt de ister mi? — İstemez. zekât nerede kalıyor? Elli sene rezillik edeceğiz. Yirmi devirde yirmi çekirdek. — Bey doğru söylüyor diye devam etti... _ İyi ama. — Künyemiz. Sonra ne güzel!. İzollunun Tepe köyünden Kadir oğlu Memet Arslan. — Dokuz bin dokuz yüz. Feriştah bize dua edecek. oruç. Kayserili Tevfik'ten başka herkes yarım ağızla «evet» dedi. Tespih tamam olunca doksan dokuz tane yüz. Müdür beyle görüştük.. Birisi.. Uğru Abbas duasını oku! Cennete geç.' _ Beyim. Bu kitabı mahpusları aidatmak için yazmışlar.

Pek uzun yüzlü. dedimse akşam üzeri. Bize bu lafı kaçan karının babası söylüyor böylece.. tek tük uyumayanlar da belki vardır... Sen işi anlatıver. Köpek gibi emekliyerekten dama çıktım. Bel kemiğim yılan gibi ürperiyor. bizim oralarda anadan üryan yatarlar.. Ay ışığı var. Biz düşünüyoruz. Cezası onsekiz seneydi. Baltanın arasına bir yonga soktum. ben de kurtulurdum... — İnşallah. Yukarda aklım başıma geldi. Hep kurtulurduk. Yorganı açtım. az kaldı doğradık gittiydi. — Ceza verileli çok oldu mu? — İki sene oldu... Herifi gördüm. Köy uyumuş. birden açıldı. Kendisinden pek emin konuşuyordu... Tevekkeli. Soyunmadım. Aklım başımda yok beyim.. Ben de namus uğruna yatıyorum. Hisarda yatar gibi dama yatak serilir mi? Bizim köylümüz bey. Amcam yabancı değil. soluyarak çıktım. Rabbim bizi korumuş bey. bir yorgunum. Kurnaz kurnaz güldü: Mahkemede «Aklımız başımızda yoktu» dedik.. Kötü bir balta. Gece.. hem kendine eder. Kocareis bana öfkelendi. — Bozmaz mı ne mümkün? — Ben ummuyorum. Günah Hüseyin!» dedim. O da kurtulurdu.. gözleri siyah bir sicim gibi yumuk. Kocakarı adam gibi horul horul uyuyor. tanışmıyoruz. «Vay Allah! Vay Allah! Sen benim kusuruma artık bakmayacaksın Allah! Amcam böyle derse eller ne demez». Arada. — Karı başkasına kaçtı. Gittim karının kaçtığı evin altına çömeldim. «Tövbe yarabbi!» diye yorganı çektim. Ev içinde yatsaydı vurmazdım. Öküz gibi soluyor.. böyle söyleyene hayretle baktı. Böyle bir gece. Koltuğuma aldım.. Uç sene de aşağı vermişler. — Ben gelmeden evvel.— İnşallah bozar. Yukardan aşağı bir denedim.. Aldırma. dişlek bir adamdı.. Adamın aklı başında oluyor. Gözüm karardı... İki ay sonra dolacak.. Herifin anasını. «Sen yiğit olsan karın başkasına kaçmazdı ulan!» dedi. Fırladı şuraya. — Sana onsekiz sene mi verdiler? — Onsekiz sene. «Elin garibini yanlışlıkla öldürürsün. Baltayı aldım. İstanbullu. Neden «esbabiye» ye sokmadılar?' — Sokmadılar. İndim derenin içine. Hey köylü milleti! Sen bir kerre komşunun karısını çileden çıkarıp kaçırmışsın. hem komşusuna. Böyle ekin biçme zamanı. Baltayı kaldırmışken öylece durdum. diye düşündüm. — Öfkelenmekle olmaz.. Buna Kocareis merhamet etmiş. Malûm ya. — Sen de mi kızını öldürdün? — Hayır.. İstanbullu sordu: — Senin fişin dolduruldu mu? — Hayır beyim. Karının oynaşını vurdum. Daha öylece.. Dudağı davul gibi şişiyor da . Yıldız alacası. Amcam eve geldi. Bir yorgunum. Karı namahrem! Öteye gittim.. Karının babası. Ayıp bir şey.

ikim' zin arasında sayılıyor. Bir taraftan da gülmem tuttu. Adam gibi değil. Karı su gibidir. Suç . Bunları ayağa kalktım da. kazan gibi kabardı. öldüm allah çocuğu tutmazmış. Sonra biz mapustayken doğurdu. O dakikada bir cesaret gelseydi. bir ağlamak. içime bir ağlamak gelsin. Yarabbi! Sen günahımı affet!» dedim. Şaşırmışım. Herifin eski karısı ötede yalnız yatarmış. Bu sefer balta kemiğe sıkıca gömülmüş. Bir bıçak. Herifin ilk karısına değil. Lâkin elim bir türlü varmıyor. Baltayı bir kerre salladım. «Bu Hüseyin ne der bu işe?» demezsin. çocuğun babasını haydi. Kendini damdan attı. — Karıyı neden evvelâ öldürmedin? — Amcam «Karıyı öldüreceksin! Bunun usulü böyledir. Gök gürlemesi gibi meret! Karı bağırınca benimkine bir gayret gelmiş. Harman zamanı on iki gün neye yarar? Harman zamanı. Ben koynundaki kocasını çam gibi doğruyorum. «Vay Hüseyin. Karı milletinde bir vakit suç olmaz. «Ceza şimdi karıya geldi. Sol kulağına değmiş. korkudan kalkıp kaçamıyor.. Biz böyle biliriz. Odun yarar gibi bir ayağımı omuzuna bastım. Çekeriz çıkmaz. Aklı var. «Yarılacak kütüğün kaması kendinden olacak». çekeriz çıkmaz. Oturdum. Herifle on iki gün yattılardı. kurt dalamış gibi bir ses. Karı milletini tekmil biz kandırırız. çocuğun kanını bir şişeye koy. vay Hüseyin! Artık sen Allaha karşı âsi oldun!» dedim. işte öyle bir iş geldi başıma. İslâm dini aşikâre bey. Çocuk ne benim ne de o herifin. öfkelenmişim. Gözlerini vıcır vıcır açmış bakıyor da... benim kanımı bir şişeye... «Hıhhh!» diye vurdukça kafa. edepli edepli. Benim altımdan kaçan da herifin koynundaymış. Burnuma taze et kokusu. Şimdi mahkemede kayıtlıdır. Bir laf söylersin. İki gün düşündüm. haydi bilirler» dedim. Kaçtım tarlalara doğru. Aklı yoktur. Dizlerim tutmaz. Bereket eski karı bir kerre bağırdı.. «Suçlu otur!» diye bağırdı. Lâkin mahkemede bize öfkesinden «Bundan değil. boncuk verirsin. Be herif! Sen bir karıyı baştan çıkarır. Eksik etek!.... besbelli. Karıma acıdım. Yorgandan bel tarafı. ölenden!» dedi. Hayvan gibi bir mahlûk. Pislik temizlenir» dediydi.. Dinim gibi biliyorum ki oğlan benim. Reise bunları hep söyledim. «Reis bey. el terazisiyle öldürüp öldürmediğini bilir beyim. Adam. evine götürürsün. Nereden bildin diye sor. îki tarafa ırgalayarak yavaş yavaş çektim. Tekrar yere düştü. Tıbbı adli doktoruna yolla!. — Karı duruyor mu? — Karı başka kocaya gitti. rezil!» Baltayı kalasına «Hmhhh!» diyerek yallah ettim. Karı yüklü idi beyim.. köy yerinde çocuk tutmaz. onu da bitirirdim. Sıtma bastırınca adam nasıl takattan düşer. Bu ses ovayı tekmil tuttu beyim. diye gülüverdim. Boğazım kurumuş. Çünkü baltayı savurmuşuz... Karı aldanır gider. ben korktum. yalvararaktan söyledim. Üstümde bir bıçak kaldı. kan kokusu çarpınca ayılmışım. fikri yok. benimkine acıdım.. «suçlu otur» diye terslerse artık ne diyeceksin. Tabancanın kurşununu bilirlermiş.hemen boşalıyor. Ayağımın arasında çıplacık kımıldadığından.. İncik verirsin. Bir de karı kısmı bir kerre kötü oldu mu. Kocareis. «Ulan sen adamla eğleniyor musun. çeneye kadar yarıldı. Kanlı gibi yalvardım.

Ahmet çenelerini sıkmıştı.. Varsın yaşasınlar. tamam! İyi bir iş. amma öylesi çalışır. Karın kötüye düşünce.. Boy. Değirmende çoğu zaman erkeklerin yükleyemedikieri çuvalları «hele çekilin yavrularım!» diyerek bir koluyle hayvana atıverir. «Oh. Bir karıdan dokuz çocuk. derdi.. Bize onsekiz sene dört ay gün verdiler.. Öyle değil mi beyim? — Öyle.. Çıkık elmacık kemikleri ve çukura kaçmış gözleriyle tatara benziyordu. Bir günü bir gününü tutmaz. Yumruğunu hafif hafif dizine vurarak. Niyetin herifi öldürüp sonunda karıyı tekrardan kabul etmekti» dedi. yabayı çekti mi. «Şunu öldürsem de kurtulsam» dersin. kendini vuruyorsun. Adam. «Hey Allah! Benim ömrümden al da şunun ömrüne kat!» demiştir. Bu gün seversin. — Gayrı orasını bilmem!. akşam için geçer. Biz burada her gün ölüyoruz. Osmanlı bir karı. Bunlar beride. Adamı vurmuyorsun.... dersin. namusu ağanın elindedir. bu sefer de «hey Allah. Lâkin dünya bozulmuş beyim.. Kim bilir. Ağa kısmı hizmetkârının ırzına ters bakmayacak. Gece koynuna girer. Sen erkeği görüyor musun beyim? Hüseyin nasıl sığdırdığına herkesi şaşırtacak kadar uzun uzun içini çekti. Onlar da çıplak yatıyordu. Bende çocuk dokuz tane. Parmaklarını birbirine geçirdi —Öldürdüğüm gece herifle bir yatakta yatıyordu. Elbet karıdan bıkardı.. Mahkeme kararlarını pek ziyade merak eden Kayserili Tevfik yavaşça sordu: — Neden tam ceza vermişler beyim? Ahmet İstanbulluya bırakmadan elini kaldırdı: — Bize de tam ceza verdiler.. Eski karısı ilerde yalnız yatıyordu. dargın ve kindar anlattı: — Köy yerinde hizmetkâr kısmının ırzı.. Cesaret edip karıyı öldürmek varmış beyim. Benim karıyı bizim oralarda bilmeyen yoktur. Yürek. Karı kısmı şeytanın kendisi beyim. benim ikim kadar.. sıcacık sarılmışlar. Küreği. Demek ki usul böyle. Adam sevdiğine kıyamaz. Belki herif de kendi kendine. Kendi kendine konuşuyor gibi dalmıştı — Lâkin. On iki günlük karı olduğundan demek hevesi geçmemiş. Pişman olurdu.. dünya gibidir.» diye seviniyor. sekiz dokuz erkek önünde . — Doğru mu? — Bilmem ki.. — Duası kabul mu oldu? Gözlerini yere aldı — Bizim oralarda geçeleri çıplak yatarız. Herif öldü kurtuldu. Çalışır. Sopayı yerken benimki «Aman ne olaydı da eski kocamda otursaydım». beşi oğlan. Dördü kız. adamı vurmamalıymış. — Hüseyin. sen karıyı seviyormuşsun.. Reis de senin gibi söyledi: «Anlaşıldı» dedi — karıya kıyasıya vurmadın. bu mahkeme hazzediyor.erkeklerde. benim ömrümden al da şunun ömrüne ekle». Adam kendi yüreğini hiç bilmez. Sopayı çalardı..

«Yalandır. Hayalarımıza. Böyle şeyleri dünya işitiyor da sen duymuyorsun. tavuk pişirdi. Razı gelmedi.. Akşam eve gittim. soyunur koynuna girerim! Ne olurmuş?» dedi. Büyük kızı.duramaz. «Bu da benim bir oğlum! Kafamı kızdırma. Aklı ermez. sana inat. Sıçradım pencereye. Bizim karı. Büyük oğlan. Ağlıyor çocuk. Lâkin adam o adam değil... Çocukları bir kerre sırasıyla dayaktan geçirdim.. mutlaka bir iş bulmuşlar». kısrak gibi sağrısını titretiyor». Kız geldi. «Ne var?» dedi. Meseleyi şöyle şöyle anlattım.. Girdim düşünmeye. Ben boş oturamam. O akşam . Yalnız başına. Canım da fena sıkılmış.. «Ne var?» Dedim. Biraz bekledim. Kızı verdiler... Meğer. Sabah da ekmek yemedim. Sen kızı neden vermezsin?» dedi. Yüzlerini. Karı birdenbire öfkelendi. «ille de olacak!» dedi. O günden sonra kollamaya başladım. damadı önüne almış yıkıyor. Karı. «Kolay gele!» dedim. Ertesi gün. Bir gün ilerde yatıyorum.. Dırdırdan bıktım. Bir gün anası evde yok. o da orada boş mu? Ona da orada.. Kardeşinin ırzına geçmiş. Çiftlik gibi yerde. ağa değirmenden gelirken atın başını tuttum. en küçük kandan doğma bir kız kardeşi vardı. Hiddetlendi. Odada böyle oturuyoruz.» dedi. «Ulan nere si ufak? Erkek gördü mü. Ağa oğlu! Baş üstüne! Zengin yer. diye güldü. «Kızı görmeye gideceğim» dedi. Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım. İçeri girdim. «Ağa sen bilirsin! Kız senin. bizim kızla beraber çiftliğe yolladı. «Ulan o nasıl bir lakırdı! Kemiklerini kırarım!» dedim.. Şimdi.. Babası üç evli. Lâkin daha ufak!» dedim. Usandım.» dedim. «Bir şey yok».. Baktım. başka bir kötülükleri yok. Halbuki ben bir dakika ekmek yemesem duramazdım. Ben razı gelmedim. götür kes.. Aradan bir ay kadar geçti. Yüz yüzden utanıyor. Sonra şişlik keseye vurdu. — Tuh. Su kaynaymca kenardan işmar edip güveysini çağırdı. yüreğim şişti. «Bunda bir fenalık yok ama kız daha çocuktur. şuncacık bir kız! Bunun ırzına geçmiş dediler. Bir gün tarladayım. Allah belâsını versin! — Razı gelmedim. Gücüm yetmeyecek.. hele sen dur. Ben şöyle el gibi çocukken işe girmişim. derim. Birisiyle atıştık. Gülmeyin kardaşlar. Yağlı ekmek yaptı. O günden beri. Konuştuk.» diyerek kızı yolladım.. «İstemez!» dedim. Adam boş durur mu? Boş adam mezarda olur. Lâkin karı. gözlerini paraladım.. Bize «namussuz» demesin mi? «Ulan» dedi — karın güveyinle yatıyor pezevenk!» dedi.. Oğlanı. onbir oniki yaşında. Kız cahilmiş. O gece ekmek yemedim. beyim.. Yalvardım.. Bu işler yapılmasın!» dedim. «Ağa.. dedim. Oğlan geldi. Beraber bizim eve girdiler. etme karı! Bu kadar çocuk sahibi olduk biz. «Dur bakalım. bizim ağanın oğluna verecek oldu. sofrayı hazırladı: «Haydi!» dedi. Gülüştük. Kız rahat edecek.. Bizim karı damadını hakikat çok seviyordu. Günahtır!» dedim. Ben aşdan yemekten kesildim. «Hoş geldin!» dediler. düşünürüm de. köylü işin farkında imiş. «Ahmet. Doğrusu' bu! Karı gitti. Aradan iki gün geçti. Kız yemin etti. Boş oturdum mu hasta olurum. benim herif anamla yatıyor. canım çekerek abdest edemiyorum.. «Şuna bir sopa çekeyim. Karı ocağa su koydu.

. Bir kerre attın mı. tüfeği sırtladım. Eve yanaştım. Bir taraftan da türkü söylüyor. Ben uykuya vuruyorum. Bana bir kurt tüfeği verdi. sen ne dersin?» dedim. Sordum.. Ertesi gün de karı gelmeyince. Ay ışığı adamı büyük gösterir. Kızla herif bir yatağa girdi.. Yüzlerini karaladıktan sonra güvey.. Herif «Yarın gidecek misin?» diye sordu. Macerayı bir bir anlattım.. İki yatak serilmiş. İçim hiç istemiyor. çarıkları çektim. Tüfeği doğrultmak ne mümkün? Kız uyanır diye de korkmuyorlar. Ateş düşmüş yanıyor. namluyu temizleyeceksin. Onlar hayvanlara bakmaya gidince ben ağaca çıktım.. Sonra kız uykuya vardı. Eczasına iyice baktım. «Baba. «Ulan. «Babam gelirse kız!». Dama yakın büyük bir dut ağacı var. İkindi üzeri.. ama bir iki lokma yiyeceğiz. Geldiler. Yavaş yavaş eve yaklaştım. Yaz ayları damda yatar insan. Güveyle kaynana yatağa girdiler. Yataklar serilince seslendi. kızın adını sesledi. Bir de ayıldım. çekin yorganı üstünüze!» diyerek az kalsın bağıracağım. Cevap çıkmayınca kalktı. Kız gitti. Belimdeki ekmeği çıkardım.. Öylece dalmışım. Allahm emri sırasında keçi gibi bağırır. Allahdan da utanmaz mı adam. Kızın iki defa icabına baktı. Bir mendil ekmeği bütün bitirmişim. «Aman buna bir çare!» dedi. «İyi öyleyse. Kürt tüfeği bilir misin beyim? — Bilmem. Benim karnıma bir sızı . Bir çalılığın dibine silâhı sakladım. Kaynanası olacağın tarafına baktı. Bereket köpekler bizi tanır. Bize iki saat bir köy var. kuma yattım. Şavkı gözümü aldı. Sabah olurken Muradın kenarına indim. «Baban değil ya isterse Malatya valisi gelsin! Ben bir kerre çileden çıkmışım Bekir!» dedi. Biraz sonra herif kafasını at kibi havaya kaldırdı. Akşam olmuş. Ağası bizim ağaya düşmandır. Birisinde kızla güvey olacak yatıyor. Damı gözlemeye başladım. Fırından çıkmış bir rüzgâr. Adamın göğsünü paralar. Yanıyor şuram. Avuçlarım terden ıslanmış. Kolunu beyazca çıkarıp işmar etmez mi? Güvey. Oradan gece vakti yola çıktım. «Ağlama! Sen ağlama sus! Al gözünden bu gece!» dedim. İkindiye kadar uyumuşum. toprakta yıpranmadığmdan beli kuvvetli olur. Yatsıdan sonra tüfeği besmeleyle doldurdum. Dudağım ossaat çatladı. «Kız orospu! Boynumu kopardın!» dedi. gece oldu mu. Karnım her tarafı gözümde büyüdü. Yarım saatin işi! Velhasıl uzatmayalım. Adamın eti ay ışığında gümüş gibi parlıyor beyim.. Ağa kısmının karıcıhğı fıkaranınkine benzemez beyim. Dutun yaprakları da inadına hışırdıyor. Benim karı yatakları serdi. «Ben bunları vuracağım ağa.» dedi bizim damat. Sazların içine. Ay ışığı gündüz gibi. — Uzun olur bizim tüfekler. Öteki ilerdekine yattı. Allahdan olacak kız yalnız başına suya geldi. Lâkin tek atar. Zırıl zırıl ter bastı bize. Belli bir şey! O gece elimizden kaza çıkacak. Töbe yarabbi! Benim karının huyudur.. Susuzluk beni sarmuş. Gülüşüyor reziller. O gece bir şey fark edemedim. İyi yediğinden. Yüzüme bir rüzgâr çarptı.. Kıçına bir şamar attı.. Uzaktan iyi vurur. yeniden dolduracaksın. «Kızılibrik» derler. Karı «tıh» dedi. Meğer domuz karı uyumazmış.da çocuklara bastım sopayı.. Keyifli. Çiftliğe vardım. beni uyutup yanımdan kalkıyor. Oraya gittim. Anamın koynuna giriyor. Halbuki uyumuyorum.. birisinde benim karı.

başıma çıktı. Kız silâhın sesine uyanmadı ama. Bana baktı.. Seslenmedim ama beni tamdı. Tüfeği atıp merdivene koştum. Ne olacak? Onüç yaşında bir çocuk.. Lahavle çektim... kötülüğü ne bilsin!. yatağın ilerisinde kuru ot var. Kızı yavaşça geri çektim.. ama biz bunları nasıl ayıracağız. uyku içinde kocasının göğsüne iyice sokulmuş. Dam üstündekiler uyumuşlar. «Yoruldum. Artık kaç saat bilemem. Arada bir de gülüşüyorlar.düştü. «Bir soluk dur. Öyleyse. Kafamın içindeki gümbürtüden.. Tetiği çektim. Yüreğim. Karı da horluyor.. bizim karı ilerden. «Ahmet! Sen karıyı vuracaksın... eline bir damla düşünce anladı. Oğlan.... Seni paralarım. Dilimin kanı. Uyanırlar da beni vururlar diye düşünemiyorum. yanıyor. Peşime düştü.. Artık kaç saat geçmiş bilmem.. «Ne bok yedin!» diyerek sıçradı. Kibrit çöpüyle betonu çizmekten vazgeçti.. Bu namussuz.. Ne dersin bey. Sesinden uyanacaklar diye dilimi aralarına sokmuşum. herif de. Namus meselesi zor mesele. Beni adanıdam saymadıkları belli bir şey. Dişlerim birbirine çarpıyor. Yalvarıyor.. İyi. tukurdum. silâh atılsa nafile... İt gibi yalvarıyor. Sabahleyin küçük aynaya baktım. Karı ölecek. duyulmaz. şurada unutur. «Ne o gürültü!» diye doğruldu. Oğlanın başı altında haraketli Nagant tabanca var. Ateş. bakır tas gibi şuraya yuvarlandı.» dedim. Bunun babasının bize iyiliği var. Seslere kulak veriyorum.. Seslenmedim. İyice ayırdıktan sonra tüfeği aldım. Sesi duyunca. orospu! Ben yoruldum. içimde titreyen damar şırpadak durdu. Bereket uyanmadı benim kız. O sıraya kadar niyetim karıyı vurmak.. Ağaçtan sıyrıldım. «Şimdi barutun harile bunlar tutuşur..» dedikçe. Yukarı çıktım. Tetiğe basacağım sırada bir de baktım. Tüfeği yere uzattım.. Sen dama gireceksin. Ya ölmezse. Şurada ağlar.. Lâkin dam üstünde dura kaldım.» dedim. Şuralarım bir hoş oldu beyim.. Ahmet gözlerinin yaşardığını. Ya vuramazsam... Beni görünce güveyisi zannetmiş olmalı ki «Bekir!» dedi. İstanbulluya gülümsedi: — Kusura bakma beyim. Vallaha bırakmam. Kafa kemiği. Gayrı faydasız. Aklıma geldi!. Dilim delik delik olmuş. Dur!» diyor. Boğulacağım ötesi yok.. Şakaktan sıkmak olmaz.. «Dur hele. ağzımın iki yanından çeneme akmış.. Yalnız anladım ki oğlan geri gelecek. Merdiveni bile çekmemişler. Nihayet karı... Ev bunun babasının malı. bana . Dur hele. zaman anladım ki benim kan azmış. Öylesine ki namlunun demiri kızın yanağına değdi değecek.. bu sefer karı bırakmıyor. Baş ucuna dikildim... İlerden bir köpek uludu. Benim kız. Baktım ki ellerim titriyor. Titreme ellerimden yüreğime vurdu.. İyisi mü. İşte orada aklım değişti. Kızın üzerinden damadım olacağın şakağına namluyu uzattım. Ağzıma bir dut yaprağı aldım.. Bekle hele... Tüfeği doğrulttum.. Aklıma bile gelmiyor. Namluyu tam alnının ortasına dayadım.... tüfeğin sesini hiç duymadım.. Yatağa yaklaştım. Tekrar tüfeği gözüme aldım. Lâkin kıza değmeyeceğine yemin verdirdi. Kızla oğlanın yattığı yatak önümde. Acı geldi. Yatağı dolandım. karnım titriyor. Üç Kuluvallah bir Elham okudum.. Bak şu bendeki fikre bey... başka bir hizmetkârın namusuna dolaşacak.» dedim.. Adam o sırada her şeyi düşünüyor. oğlanı kıza göndermeye razı oldu. İşte o. Damadın gözleri açıldı. Yanıyor içim.. «Zamandır» dedim.. İyiliği ne bilsin.. kapandı.

«İyi düşün evlâdım. tüccar...» «Bire yıkın!» Yıkmışlar.. Ahıra sokmuşlar. yavrum. bezirgan takımını ziyafete çağırmış. Duvarları tutunarak giderken bir takrip meseleyi yukardakilere çıtlatmış. mustantik işi beğendi öyle ya? — Beğendi beyim.» demiş. onbeş. orospu uçkuru.. Hitamında bacaklarımın kuvveti kesilince baktım beni öldürecek. Yahudi derhal elini belindeki kemere atmış. bu ne keçidir. Kahveden sonra. bâzı çakal gibi inliyordu..» dedi.. — Şu halde. Lâkin temyiz mahkemesi onbeş seneye çıkardı. Direkte bir tiftik keçisi bağlı duruyor.. Adamcağız beş yüzü saymış. kanun değil bunlarınki. Vali sormuş: «Ağa bu nedir?» «Bu mu? Sayenizde tiftik keçisi Devletlum!» «Vay bu mu tiftik keçisi! Hele yıkın!» Adamı sopanın altına yıkmışlar.oraları dar getirdi beyim. ikinci zengini buyur etmişler. Alman'ın daha iyi olduğunu nereden bildin? Dursun efendi... uzadıkça uzar. «Oğlum dedi.. yürü ellerin yeşil olsun. — Lastik. Mor koyun cinsi. «Açmadı. — Oğlum. . Ne fayda ki geldi bu fıkaranm başında akşamladı.. bir yerde Ölecekti ya. Onu da sızdırmışlar. ne koyundur. — Allah belâlarını versin.. «Keçi» dese dayak muhakkak... «Bu mu Vali paşa hazretleri!.. «Bu nedir bezirgan?» demiş. çiftlikteki yanaşmalara doğru kaçtım. Kırdığı cevizleri hep hikâye etti. Tüfeği dayayınca gözünü açtı mı?» dedi. — Sana evvelâ üç sene mi vermişlerdi? — Üç sene. İki kerre Murat kenarına indirdi beni. Bu Allahm bir belasıdır.» dedim. sana üç sene gün verdireceğim. Çünkü bizim ağa oğlunun üzerine şahit]ik etti. İşte bizim iş böyle oldu beyim. İki kerre çiftliğe sürdü. geldiğinin akşamı ağa. Yahudi ahıra girince vali. Hem de Erzurum koyunu. Evrakı öyle tuttum. demek açmadı mı gözlerini?» diye bir daha sordu. beş. Bu halisinden koç. Var. gözlüklerini emniyetle düzeltti: — Şuradan bilir ki beyim. Ağa mustantiğe dedi ki: «Ölen domuz. «Paşam demiş. Yedirmiş. «Lüzumsuz yere dayak yeme efendi. Bir. sıra yahudiye gelmiş... Mustantik iki defa sordu. Ben böyle bir kanun görmedim..» dedim.. Ateş etmeden evvel. — Mahkemede söyledi mi? — Söylemez mi? İşte o sebeple Kocareis üç sene verdi ya. Sonra açtı. Yahudinin hesabı.. Vaktile Sivas'a vali göndermiş padişah! Vali.. bunlardan yezidi olmaz.. Beni karının elinden kurtardılar.. — Ulan Alman! Yetiş kâfir oğlu kâfir! İstanbullu... Vali sormuş: «Bu nedir bu?» Adam bakmış bakmış. «Öyleyse. Bâzı öküz gibi böğürüyor. son sözü söyleyene ters ters baktı: — Almanı karıştırma. Biz bilemedik. «Açtı» demeliymiş.. Velhasıl. Kızına el uzattığım söyledi..» dedi. «Açmadı. valinin çavuşu yaklaşmış. içirmiş. Bunlar Allanın bir belâsı. — Kanunu bırak. birader... beş yüz lira ver de hayatım kurtar. Sivas'ın en zenginini aşağıya buyur etmişler.

.» Biraz daha gitmişler. Köprüyü geçerlerken muşamba sahibi tekrar. Köye geldik. yahu! Oğlan öz babasını.. Üç gün evde oturdum. karısının koynunda yakalamış. «Sen misin baba!» «Benim eşşoğlu eşek. canım karıyı çekti. «Babadan vasiyet var..... Gece yarısı..» derken öteki artık dayanamamış. Toprağın bol olsun. — İyi ama Alman daha beter. Biraz gitmişler. bak bizim Abuzer'e bir sene ceza verdiler. Beraber giderlerken yağmur başlamış. Kusura bakma reis bey. — Buyur beyim.. göğsüne sıktım kurşunları. Bunlar da ne Alman'a benzerler. ondört ay sonra izin çıktı. Allah razı olsun. «Ulan namert! Muşamba olmasaydı bundan daha beter mi ıslanacaktım. Zibidinin iti gibi sır sıklanı olacaktın.. diye başlamış.» «Sahi. İkinci yolcu heybeyi açmış. Böyle sırada adam vurmayacağız da ne zaman vuracağız? — Sen ona bakma! Abuzer... yatakta iki kişi yatıyor.. Yol çatında başka bir yolcuya rastlamış. Babam karşıma dikildi. «Biz bıraktık askere gittik reis bey dedim. İyi düşünmemiş miyim? Yolda birine rastlarım.» Biraz daha gitmişler.. — İyi ama. «Ulan! Dinini imanını!» diye bir nara vurmuşum. bir dalmış çıkmış.... Alaman bile gelse bundan beter ıslatamaz. «Nasıl muşamba! Hey pederim. Herifin biri yola çıkmış.. ne de İngiiiz'e benzerler. muşambanın sahibi..» Sağ ol kardeş. Pisin kanı suratıma fışkırdı.. Gördün mü. seni gözüm görmesin!» demiş... «Nasıl muşamba?» diye sormuş.. Sana bu muşambayı vermeseydim. Burada siz. suya düşmüş sıpaya dönecektin. Bunlar Allanın bir belasıdır. Nihayet yarı beline kadar suyun içinde doğrulmuş.. — Aman! Ona da mı çok vereceklerdi... — Babandan şüphelendin miydi? — Ne mümkün beyim! Adam babasından şüphelenir mi? — Nasıl ifade verdin? — Olduğu gibi söyledim. Can verirken . muşambayı yere çalmış. Yolları bir ırmağa uğramış. bu sefer de kaçak almaya. Bir ıslandık ki. bostanı neden bıraktın?» «Şu sebepten bıraktım ki. «İyi kardeşim!» «İyi elbette. bir daha dalmış çıkmış. Bir de ne bakayım. burası mahkeme olduğundan doğrusunu söyleyeceğiz. Ha?» «Eksik olma efendi!» Biraz daha gitmişler. Kendini köprüden suya atmış. İkinci yolcu.. ihtiyatı elden koma dediydi. Bir elimle yakasını tutup. Biz de öyle olduk beyim!.. Öyle. Yahu biz karının yüzünü hiç görmeyecek miyiz? Bir gün «bostanı bekleyeceksin» dedi.... Bir gün sonra yallah değirmene. Yürü.. yardımım dokunur. Gürültü etmeden içeri girdim. Muşamba olmasaydı. ben ihtiyatkâr adamım.. — Sen beter diyorsun. Gittim. şimdi ıslanacaktın.» tamam beş kurşun sıkmışım göğsüne. Muşamba olmasaydı.. «Muşamba da maşallah muşamba. Babam beni alacak toplamaya yolladı. birinci yolcuya bir muşamba vermiş.. diyerek bir tane fazla aldım. Cennetlik bir adam bizim peder.. Eve geldim.Her kaç lira iktiza ise emret!» Onun gibi. ben değil diyorum. Postalları çıkarmadan.. peygamber postunda oturuyorsunuz.

batmışsınız. «Şunu yakalayıp hovardasıyla birlikte öldüreyim. Doğru arkadaşının evine. Daha çocuktu bey. Kan karyolada anadan doğma yatıyor. kaynatam üstüme çöktü. Oniki yaşında var yoktu. Yattı. benzi attı. Eve uğramış.. bakmış karı yok. derler. Karıyı parayla satın alıyorsunuz.» dersiniz. Kaynanama gitmiş olduğunu anlayınca oraya gittim. Erkek kısmı. «Öyleyse söyle de eve erken dönsün. Biz cezayı tükettik bey. Cahillik sonra yakanıza sarılır. «Vur. boşayacaksın» diyor. Fıkaralık şu sebepten kabahatli ki. diyerek inanmazdın yavrum!» «Ulan Allah topunuzun belâsını versin!» Bir sene verdiler. — Haklısın bey. onbeş seneye inerdi. Kapıyı açıp beni görür görmez. «Sen gittin arayı uydurdular. Karımın sesini tanıdım.. Halbuki adam bindiği kısrağı bilmez mi? Karının fikri bozulunca. Kötü yola saptığını sezince boşayamıyorsunuz. Cahil adam aklına bir şey kilitledi mi kurtulamaz. Sopa atarsın. . kabahat evvelâ fıkarahkta. Karıdan şüphelenince. «Hayrola!» dedim. ifadesinde «Ben bunca senelik karımdan hiç şüphelenmemiştim.. «Kız bu ne rezillik!» dedim. Arkadaşı açar açmaz.kolumu. oğlanın en aziz arkadaşı. biz bu usulleri bilmeyiz. boşa koyarsın dolmaz. — İfadede ne söylemiş? — Evet.. Gitmiş karakola teslim olmuş. Allah size yardım etsin! — Karı ne oldu? — Korkudan çatlamış. Bir şoför karısından şüpheleniyor. Kapıyı çalmış. Abuzer.. Anasına gitmiş. Yere çaldım. Arkadaşa uğrayım da bir çay pişirteyim.Biz kurduz! — Kabahat sizde değil. Aklı mı erer? — Bak. Sonra «Evde kimse yok.» Ondört ay verdiler. Lâkin kimseye farkettirmiyor. Kolay mı? Üçyüz lira masraf etmişsiniz. arkadaşımın adını seslendi. onları kollasaydın cezan idamdan. Bir şey kalmadı. kanun «vurmayacaksın. Kekeledi. Hasta olduğuna dair bir rapor almış. Bir senedir her gece beraber yatıyorlar hey oğlum!» diye başladı ağlamaya. içerden bir karı sesi.. Su vermesinden bellidir. Oğlan eğilmiş. anam koştu. Sonrasını bilmiyorum. Gürültüye çıra yakmış. zelzele gibi sarstı. Hangi gün. Eve geldim. çıktı. kötülükte rastlar vurursan.. O gün hastalandım. namusunu temizle».» dedim.. herif göğüsleyip içeri dalmış. Kocasını görür görmez yatağın altına girmiş. O gün şirkete gidince doktora çıkmış..» demiş. nerede buluştuklarını iyice öğreniyor. Sonunda razı oldum.» demiş. Komşulara sormuş. Memet gibi. aklını kaybediyormuş. apansız üstlerine varır da. demedim. — îyi ama bey. «Bana neden söylemedin?» «Geline kaynanalık ediyorsun. tabancayı boşaltmış. Kırk gün sonra öldü. sonra cahillikte. Ne yaptımsa elinden kurtulamadım. Ama şüphelenmeden. Kocakarı «Buraya gelmedi» demiş. Konu komşu da. Bizim millet cahil olduğundan ifade vermesini bilmez. Daha beter yüz göz olursunuz. Anasına gitti demişler. Karının oynaşı. eğer anan söyleseydi. istanbul'da böyle bir vaka oldu.. Ben hastayım valde. o zaman mesele başkalaşıyor. Odaya yürüdüm. kötü söylersin... Lâkin doluya koyarsın almaz..

Kâtip kocaman bir kavat yazmış. Memet. Şarkadak altını devirmiş. «Allah belânızı versin» demiş. iki adam arasına hiç çıkılmaz. paralı adam sinirli olmuyor... Ben bu namussuzları arıyorum sabah beri.. zenginler neden bizim gibi düşünmüyorlar? — Bırak namertleri. Bir gün paydostan sonra Mazmanoğluyla çekişmişler. Yarı aç. Otelin kâtibini çağırmış. — Hepsi değil tabiî. onbeş yaşında bir kız daha alır.. Bizde bir Nail ağa vardı... — Ulan. burada mısınız reziller! Diye bağırdı. göğüs adaleleri pehlivana benziyordu... Diyor ki: «Bir orospu yüzünden hapse gireceğiz. «Haydi Mazmanoğlu. gülmüş. Köy yerinde karın... saçları. Düşünüyor besbelli. Balyoz gibi yumruklarını başlarının üzerinde savurmaya başladı: Ulan avratlarını. — Vicdanları varsa. elini kaldırdı: — Vicdanı karıştırma. kapıdan içeriye «kavat Alo» girdi. ikisinin de tepelerine dikildi.... ettiğimin . Kayserili Tevfik. demiş. Memet. yere bakarak ihtiyatla sordu: — Demek. Zengin kısmının da elbet namuslusu var. — Yazacağız. — Lâkin adamın nefsi bırakıyor mu? Adam öcünü arayacak oluyor.» demiş. Mazmanoğlu. Bir de alnına kara bulaşmışsa... — Peki. ağır ağır sordu: — Kızı kötü yola düşerse?. Meseleyi biraz da unutturur da birisine veriverir. bu devirde fıkaralık. Namuslarına kalmış bir mesele. sakalları bembeyaz. «Yaz şuraya bir 'kavat' kelimesi». yürümüş.. Şimdi para babasıdır. yarı tok. — «Sizin kız kerhaneye düşerse ne halt edersiniz?» diye yaz.. Kârımız kesilecek. kurtulur. Her dert fıkaranın başında arkadaşlar. Parayı pezevenklikte kazandı. İşi tıkırında.. Okumak. kızın kötü yolda değilken odaya koymazlar. Akıllı adamlar gülmüşler. zaten barut gibisin. — Oraya hiç aldırmaz. Biz elimizden geleni yapacağız. oku bakalım.. Bu sırada. O karıyı boşar... Pazıları. fakat son derece güçlü kuvvetli bir adamdı.. Tahsildar Dursun efendi güldü: — Hakkın var beyim.. Seni farkedemedim. Nail ağa.. Sen halbuki. Elli... Adam sende.. Affederim gider kaltak!» diyor.. — Kimleri arıyorsun Alo? — Hüseyin ile Ahmet'i. Sen parayı bilir misin? — Bir de.. Bacağında beyaz bir dondan başka elbisesi yoktu. Mazmanoğlu «kavat» diyecek olmuş. Gözleri pek fena gördüğü için yaklaşınca İstanbulluyu farkederek durakladı: — Kusura bakma bey. Asıl namussuzluk.— Boşamalı gitsin. bizim cezayı temyiz tasdik mi eder beyim? — Belli olmaz Memet. Ağa cebinden keseyi çıkarmış. îki ay sonra parayı sayar. elli beş yaşlarında. Zengin demek namussuz demek. Bu Malatya'ya çalgılı kahveyi ilk defa o açtı. yazmak da bilmez.

. «Nerde bizim pezevenkler! Şunları sür. Memet'i nasıl alıştırırlar. — Ben insanlarla eğlenilmesini sevmiyorum.. Çünkü bunlar maksadı sezemiyorlar ki. O da karısını vurduğundan onsekiz seneye mahkûm edilmişti.. bir bakıma haklı!.. — Anlıyorum.. Ulan deyyuslar. avratlarını. — Bizim Bedri hiç bir şeyi tedavi etmek gayreti göstermiyor ki. bir başka kötülük ile tedavi etmek mümkün değil. Şeyh Yusuf efendi de alıştıracak. kanun bu işi pek seviyor.. — istidadın yok dedim ya..kavatları.. Ulan kalkın. Memet korkuyla sordu : — Beni neye alıştıracaklar Dursun efendi? — Okumaya alıştıracaklar! — Allah razı olsun.. «Namusçular» gözleriyle müsade isteyerek kalktılar. Kavat Alo bir nara attı: — Kalkın dedim. Fıkaralara da yazık. Elden gidiyorsunuz. — Hamdolsun evet.. Ben Kuranı kolayca söker miyim? — Kolayca sökersin. Büsbütün şaşırıyorlar. Ötekiler gülmeye başlayınca Memet hepsinin yüzüne ayrı ayrı baktı. istanbullu içini çekti.. Kayserili Tevfik. niçin hep namusçulara musallat oluyor? — Namusçu olduklarından. — Sen insanları mahpus etmeyi de sevmiyorsun ama beyim.. Düşün önüme.. getir!» dedi... Hazin şey! — Hazin ama. Eğleniyor. Sabah beri. — Haklı olamaz... Dursun efendi gözlüğünü düzeltti: — Ne oldu bey! Sen daha. «Kavat Alo» da adı üstünde namusçulardandı... Kendi kredisini de düşürüyor... Haydi! Herkes ve herkesle beraber Hüseyin'le Ahmet de gülmeye başladılar..... . Yallah! Bedri efendi çağırıyor. Güzel yüzünü astı: — Ben Bedri efendiye bu işleri hiç yaraştırmadım dedi. bizim namussuz Bedri'nin tayfasına alışamadın mı? — Alışamadım Dursun efendi! — istidadın yok.. Kavat Alo iterek onları dışarı çıkardı. Bir kötülüğü.... Bak görürsün... Onbeş güne varmaz.. Ulan kelimei şehadet getirin. garip olduğu için Malatyalıların birçok hususiyetlerini tenkit etmekten hoşlanıyordu. istanbullu yavaşça sordu: — Bedri efendi. Neden olduğunu kendisi de bilmeden başını önüne eğdi...

. elde kaç vardı... Dokuz.. Ekmek defteri de tadat edildi. hepimiz yalnız iyilik yapmaktan hem korkacağız.. hem utanacağız. Kayserili Tevfik. kumarda kazanırsa bunlara para dağıtır. Ekmek bulmak gayet müşkül olup. benim hesabım kuvvetli değildir ki.. ben doğru söyledikçe bu bizim millet alay zanneder. — Neye şaşırıyorsun? Dışarda ahval perişan olduğundan. «Aferin. — Topla beyim. şu temiz kâğıda çek.. Lâkin bir lokma ekmek isteseler veren bulunmaz.. — Alay mı? Yahu. Yekûn: Üçyüzelliyedi.. Hele topla. Lâkin o huyu olmasa.. Netice tabiî değişmedi. Ben şaşırdım.. sol üst koğuş doksaniki.. Ondokuz dokuza dokuz elde var bir. Bedri'ye gelince: Söğer. istanbulluya kim bilir kaç defa tekrar hesaplattırdı: — Yaz bakalım beyim: Onbir karı koğuşu. gayet tehlikeli bir hal aldı. tersine dönmüş Tevfik.. müddeiumumiye gidip söylemem..» dersin. İyi adam bile iyiliği fenalıkla beraber yapıyor. Müdür bey bana kızıyor... Başgardiyanda nihayet telâş başlamıştı.. Başgardiyan artık rakkamları ezberlemişti... Eli açık bir adam. Kanuna rağmen Malatya cezaevinde iki tane suçsuz vatandaşın yatmakta olduğu rakamların belagatli diliyle meydana çıkıyordu. Hele şunları vur biribirine. Gözlerini tavana dikerek yazdırmaya başladı: Karı koğuşu onbir. — Alaym sırası değil beyim. sayar ama. Gel gelelim. üç. Jandarmalara tembih et. Herkes de öyle söylüyor. iki mahpus fazlamız var. işte.. Galiba bir gün gelecek. iki günden beri... daha doğrusu iki gün iki gecedir içerisi sayılıyor.... Şuraya. Sağ alt koğuş: Seksenbir.. onbir. «içerden dışarı kaçan olmaz. sağ üst koğuş yetmişdokuz. Beni bırakırsan. ondokuz..— Siz yalnız «yazık» dersiniz. otuzbeş.. Duyan olursa iki kişi değil. Sekiz kişi ekmeksiz olduğu için. Topla şunları allasen... Başgardiyan. alt sağ koğuş seksenbir. Para cezasından da iki kişi var. iki kişiyi gizlice bırakıver. Buğdayın kilosu yüz kuruş. Burada tayın bedava.. İki kişi.. — Ah bizim elimizde olsa. Aklın varsa. ikiyüz kişi gelir. iki. yirmialtı. mahpus iki kişi fazla görünüyordu. Mahkûm defterini saydılar: Yüzsekseniki. Bir kişi noksan çıksa maazallah bu telâş . duvardan atlayı atlayı vermesinler. Gözünü aç sergardiyan. Çocuklar ondört. — Topla diyorsun ama. Sergardiyan bu iş.. Cezaevinin o sıralarda mevcudu üçyüzelli üçyüzaltmış arasındaydı ve iki günden beri esas defterlere göre iki kişi fazla çıkıyordu. Elde bir. ziyaret günü içeri kaçmıştır.. Ondört çocuk koğuşu. jandarmalara tembih et. hasılı cem: Üçyüzkırkdokuz. Sol alt koğuş sekseniki. gönülsüz gönülsüz tasdik etti: — Orası doğru. Sen bu hesabı tahsildarlara yaptırmalısın. herif namusunu temizlemiş» dersiniz. mevkuf defterini saydılar: Yüzyetmişüç. Hele bir daha yazıverelim. İstanbullu kederle gülümsedi: — Dünya.. Üçyüzelli dokuz..

— Bu hesap af hesabı değil. geç vakitlere kadar kaybolmuş çocukların korkusunu ve şikâyetini uzatır dururdu. duvarların dibine minderler. — Verirler öyleyse. Ben şimdi hepsini koğuşlara tıkarım. tabaklar. küçük çıkınlarda biber. kalk şunları beraber sayalım. tuz kabakları. hasır varsa yerlere serilmişti. duvarlara erzak torbaları. yarım gaz tenekeleri. «Ben burada padişahlık edeyim. keder ve korkuyla bakarlar ve bu gülümsemeyle bu korkulu bakışlar.. İnsanların mütemadi kederi ve öfkesi bütün bu eşyaya ve duvarlara sinmiş gibi içeri girenlerin yüreğine birdenbire merhamet ve ürperme çöküyor. gülüşerek. bez. Hem de koca hükümet olup. Geberirler mi bu reziller? Düdükler çalındı. Gardiyanlar koşuştu. Mahpus.. tahtadan kerevet yaptırmak şimdilik nedense yasaktı. Sonra sen bilirsin.» dedi.. cigara tablaları. çay ibrikleri. Mahpusane köylüler için bir çeşit hastalıktır. kasketler.iki gün evvel kıyametleri koparırdı. Ranzaların beheri seksen dört liraya çıkıyormuş.. Pencere içlerine kâseler. Ne demek!» diye uyku arası zıplıyormuş. Herkes betonun üzerinde yatıyordu. — Verirlermiş ama ırzına geçeriz diye korkuyorlarmış.. nane. Sen ne sandın? — Öyleyse ağırlık almadan vermez. Bunların üstüne. bulaşık bezleri. sabun kutuları. koğuşa yaraşırdı. elbiseler. koridorda. Galiba «Fazla mal göz çıkarmaz» diye düşünmüş. Koğuşları görmedikçe sefalet kelimesinin lisana hangi sebepten girdiği ve nerede kullanılacağı anlaşılmaz. Affı bize verirler.. — Gece mi? Müdür bey gelecek diyorum.. çuval. Görürsünüz. Dünya üzerinde kaç çeşit çul. Herkes.. bağlamalar asılmıştı. bu cenabet illetin dermanı yok bey!» İstanbullu saymaya başlayınca birisi yumuşak yumuşak sordu: — Af mı var beyim? istanbullu gülerek başını salladı. kurutulan meyve çekirdekleri koyulmuş.. tahta oturayım da. homurdanarak.. Gece sayarız. Aman beyim. — Müdür bey gelecek.. «Gelirsem mevcudu tamam isterim. ancak evinden uzakta kalmaya mecbur köylülerin duyabileceği iflah etmez gurbet hissi ve yalnızlık âfeti de bütün bu uygunsuzluğa karışıyordu.... «Dermanı yok. Karanlıkla beraber başlayan kurt kavalı. küçük sesleriyle tek tek konuştular: — Af olmaz mı? Hükümet uykusunu kaybetmiş. ümitsizlikle başını iki tarafa sallayarak koğuşlara girdi. — Şimdi herkes bahçede.. halı eskisi. hele gece olup tavandaki yirmibeş mumluk ampuller yanmca. kilim parçası.. yataklar toplanmış duruyordu. aldırmamıştı. beş dakika yatağının üzerine oturuversin. Karyola getirmek. iki kerre ezilmiş bütün milletler gibi insanların yüzüne daima gülümseyerek. Atölyede. — Bu af dediğin de dişi mahlûk mu? — Dişi mahlûk... Kürtler. — Ya ne hesabı? . Artık hepsi.

— İki kişi fazla geliyor. — Yahu! Ben ne halt edeyim? Kâtip hafız imiş. ben bu dağdan. Gidip dut kurusu satacağım. — Canım. — Beğenmedin mi? Arslan gibi bir kurt. __ Mahpusu bahçeye cemet. Eğer bunu gazeteden öğrendinse... bölmüştür. İstifa edeceğim. Gazete ne yazıyor beyim? — Aman gazeteden de haberi var. — Kâtip nerde? — Kâtip geldi. Biz Murat beyle konuşuyoruz... Bu nasıl bir kurt. Sen şöyle otur. — Kabahat senin.. eksik miyiz. Defterleri götür. — Kahvenin sırası mı? Ali! Eşşek herif! — Buyur..) Başgardiyana. Koş müdür! . hayvanlardan birisi noksan. Bir de daktilo eksikti. Mal canm yongası.. Türk umum Türk demektir. Türkü söylemeye çağırıyorlar. İki kişi. telâş içinde geldi. Götürüp yanağını okşuyorlarmış. gitti. Müdür bey. Saymadan bir netice çıkmadı. Artık Ali de vazifeye bakmıyor. (Her zaman gelirken ve giderken telâş içindeydi? O kadar yumuşak bir adam olduğu halde bu telâşın sebebini İstanbullu bir türlü anlıyamıyordu.. Bakarsın. Uçyüzellidokuz rakkamı sanki cezaevi idaresiyle iddiaya girmişti. Ali dışarı pencereden dışarıyı işaret etti: — Kırmızılı geçiyor.. — Oğlum. — Etme birader. Ben bıktım. İşte bizim kâtipten âlâ daktilo mu olur. — Susun yahu! Biz vazife görmeyecek miyiz? — Vazifeye canım kurban olsun Başefendi. — Murat bey! Müdür seni çağırıyor! diye posta geldi. kürdün arslan gibisi olmaz. — Hayrola müdür bey! — Ben istifa edeceğim. Bir de esas defterleri kaybolur. Benim eğlenecek sıram değil. gazeteler yalan yazar. — Ne olmuş. Yahu siz beni astıracak mısınız? İstanbullu. Hep kardeşiz. Namusum berbat oldu..— Kayıp hesabı! Bizden biri inşallah kay.. Nihayet bir gardiyan. Telâşlanma canım. Sen şu dağdan. — İyi türkü söylediğinden kanları kaynıyordur. yabancı var mı? — Yabancı ne demek. belli bir şey. Bey. fazla mıyız? — Fazlayız Abuzer! İki kişi fazla çıkıyor. Başkâtip çağırmış.. Şuraya bir daktilo alalım. dedim. Defterleri sen götür. — Çobanlığın zorluğu burada. yukarda İstanbulluyu sinirden öldürecek kadar manasız surette bağırdı. müdür beye bir cigara verdi... defterlerde bir yanlışlık vardır.. Arayıp bulacaksın.. Bir kahve pişirsinler. Bak bakalım. Bir masa ile iki iskemle çıkarsınlar.

Müdür kederle gülümsedi.. bombeleri çökmüş. bir şey de kalmamış. — Almak marifet değil. dalavere kurt Memet nöbete! Adı «Memet» olduğu için bu söz kendisine pek münasip düşüyor. Allah için... Müdür bey.. İşte buraya yazıyorum müdür bey. — Nasıl zararı yok? Daktiloyu kenara bırakarak küçük masayı koşturdular.— Hangi kırmızılı.. — Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! — Yahu müdür. Şimdi benimki mi oldu? — Ruslar yenilecek... yiğit herif!» der misin? — O nasıl söz? — işte dosdoğru bir söz. — İngiliz kalleşlik ediyor.. Çimento ve kireç tozları toprağına o kadar sinmişti ki. Töbe yarabbi! Allah beterinden saklasın! Sen de şimdi bana kız gösteriyorsun.. gemiler dolusu tüfek. Sergardiyan Ali efendi. Eski harflerle elifba okuyordum. Duvarlar. . Onun da zenaatı o. Helâl olsun. Vay canına! Bu kıza gittikçe bir hal oluyor. terbiyeli bir çocuk gibi eğilip kunduralarına baktı. oraya her çıkışında yapılmakta olan bir binayı insan arıyordu. karının ırzına geçse «Neme lâzım. daha parlaktı. Kuvâyi milliyeye sandık sandık altın.. Şuna bak. Bak görürsün. yiğit herif. her zamanki gibi evirip çevirip şapkayı yine yanlış giydi. Stalingrad düşmüş mü? — Düşmemiş ama. Bunların yüzü parça parça olmuş. Hitlerin eline Malatya cezaevi de geçmeyecek. dünya kadar toprağını aldı.. Cezaevi avlusu. Bu iş «baba hırsız tuttum» a dönecek görürsün. — Neden benimkiler imiş. Güneş burada daha kuvvetli. defterleri koltukladı. Hani ikinci cephe. oradan çıkmak marifet. — Elbette kalleşlik edecek. topukları çarpılmıştı. kurdelenin fiyongasını sola getiremiyordu. işte ayağında kundura yok. — Birisi evini bassa. dışarı gidecekmiş gibi şapkasını başına geçirdi. her tekrarlayışmda seviniyordu. çırçıplak bir toprak bahçesiydi.. — Allah hepsinin belâsını versin! Doğru! Alavere. Bakıştılar. Müdür. Müdür bey. — Radyoya bakarsan seninkiler yenilecek.. Ne halt edeceğiz? — Canım müdür bey. — Canım efendi! Bok mu kaldı. — Kim benimkiler? — Ruslar. Yenilirse de kabadayılıkla gidecek. Tesadüfen olsun.. küçük taşlarla dolu. İstanbullu her zamanki gibi ihtar etti. — Zannetmem. eksik olmasın da fazlanın zararı yok. cephane verirlerken ben iptidai mektebine gidiyordum. Şu haline baksana. Dünyayı önüne kattı. — O «bir şey» mühim meseledir. — Neme lâzım herif. nasıl dokunmadı.

. O kadar zayıftı ki her an nefesi tıkanmış da boğulacakmış gibi insana sıkıntı veriyordu.) İstanbullu okuyup dururken kızını öldüren Memet. Mahkûm defterinin birinci numarası «Hüseyno» ya aitti. Evrakı bozulmazsa bir gece saat üçte götürülüp asılır. — Hiç. Muslukların çoğu bozulmuş... Evvelâ mahkûm defterini açtılar.üzerlerinde jandarmaların gezinmesi için alçak yapıldığından bahçe ferah görünüyordu. senelerce aynı hareketi yaptığından artık huy olup kalmıştı. gölgeye koymuştu. Besni'nin «Vakkas» ı. dalmış gitmişti.. Dördüncüsü.) İkinci mahkûm. dokuzyüzotuzüçteki aftan istifade edememişti. Müdürle akraba olduğundan âdeta şımarıyordu. — Ne? Ne diyorsun herif? — Beni evvel okutuver. Mahkûmlardan sonra mevkufların yoklaması başladı. işimiz var. Yoklama sesi kesilince işi farketti: — Ne oluyor? diye sıkıntı ile sordu. Anadolu'nun her mıntıkasından fazla burada isim benzerliği vardı. Beni evvelâ okusun. bu torbanın içine kalın bir kitap galiba Kur'an koymuştu. Kez ban'ın babası omuzuna bir torba asmış. Urfa'nın «Vahap» ı. Çocuk gözünü kapatan bu çıngırdakları her saniye. Mahalle bekçisini öldürdüğü için. Benim işim var. Önden de. alnındaki kâkülün ucuna para ve nazarlık bağlamışlar. tepesini ustura ile kazıtıp perçem bırakmışlar. betondan bir havuz yapılmıştı. Kur'an okuyacağız. . su lüzumsuz yere akmasın diye.. Üçüncü numarada yemenici Memet Emin. sıran gelsin! — İyi ama bizim işimiz var. istanbullu birisine oturdu. arkadan da bakılsa yorgun bir öküzü hatırlatıyordu. Kenara. Bir karış derinliği olan bu havuzun üzerinde. Ertesi gün mevkuf defterindeki kaydına kırmızı mürekkeple hükmün infazı yazılır. (Başını iki tarafa sallamasının sebebini İstanbullu merak edip sormuştu. bertaraf edebilmek için başını sallamış. Küçüklüğünde.. Kezban'ın babası atıldı: — Memet bey. sıradan çıkıp azametle yaklaştı: — Beni de okuyuver beyim! — Dur.. Malatyalılar : «Malatya'nın «hacısı». Bu defterin de en başında idama mahkûm edilmiş bulunan Tecdeli Ali bulunuyordu. İsmet Paşanın uzak akrabalarından dokumacı Hamdi idi. Diyorum ki.. masa ile iskemleleri kapının yanına. İstanbullu şaşırarak başım kaldırdı. On beş sene dört aydan beri yatıyordu.. ince borudan on iki musluk akıyordu. Mahpusları doğru saymak istisna edilirse.. işi pek iyi bilen başgardiyan. Müdür. Adıyaman'ın «Abuzer» i pek boldur. (idamlıkların hazin bir talii var : idamlık mahpus asla mahkûm defterine kaydolunmaz. başını iki yana sallayarak.. sırtında arkası tamamiyle kopup düşmüş paltosunu kavuşturarak sola geçti. kopmuş.» derlerdi. buralara bezden ve ağaçtan tıkaçlar koyulmuştu. Adı okununca. Hekimhan'ın «Aliseydi» si.. Müdür bey birisine.

. müdüre de. dakikada öğretmişlerdir. — Buyur beyim. İki kişi tahliye edildiği halde... Elini o kadar şiddetle salladı ki. Kadınlar koğuşunda onbir kişi vardı. — İyi ama. Gitsene eşşoğlusu. okuyor. Biliyorum. — İyi ama okuma bilmez ki. Okuyor mu? — Okuyor. hafız kâtibe söve saya tahliye tarihlerini işaretledi... yahut lüzumundan fazla. Evvelâ okuyuverse. — Burası neresi müdür bey. Adı okunan sıçrayıp içeri giriyordu.. İstanbullu güldü : — Aldırma. Kitabı önüne alıyor.. Arapça değil mi uydur uydur oku! — Töbe de.... Müdür bey... Adları okununca arkadaşları bu hakikati meydana çıkarmışlardı. — Kim söylemiş? . — Ya. — Boynuna bir kuran asmış. — Eee. Cezası daha tasdik edilmedi. Çocuk koğuşunu sayarken yer değiştiren küçük kurt çocuğunu tokatladı. Hani sen şu kitabı çevirirsin Sefer. Geleli yirmi gün olmuyor. Ulan rezil! Yıkıl. — işte. İstanbullunun ilk işi taymcı Sefer'i çağırmek oldu : — Bana baksana. si yaprağı bir bir çevirirsen okumuş gibi sevabı varmış. — Git.. Git dedim.. Müdür arkasından. Mevkuf defteri bittikten sonra. Fransızca lügati gösterdi : İşte öyle çeviriyor. Haydi karıları. Sıra Memet'e gelince. — Allah beterinden saklasın! diye homurdandı.. — E. ekmek defterini beriye aldılar. Müddeiumumiliğe gideceğim.. Allah imdada yetişsin diyerek namaz kılıyor... çocukları da sayalım. Ulan sen okuma bilir misin? — Bilmem.— Kur'an mı? Sen mi okuyacaksın?... Kur'an torbasını bir eliyle göğsünden iki karış ilerde tutarak bahçeyi terk etti. Günah!. yapraklarını çeviriyor. Şapkasını alelusul ters giyerek çıkıp gitti.. — Okuma bilmiyormuş. Müdür Adile'nin yanağını okşadı.. Tözey çamaşırları yolladı... — Yahu! Ben bıktım... sanki bu şiddetle ayağa kalktı. Adile'nin anası çocuğunu kucağına almıştı. — Onu bırak.... Kezban'ın babası var ya... — Öyleyse. Memet korkarak geri çekildi. Yahu! Bu dünyada akıl kalmamış mı? — Ya kalmamış.. deftere işlenmemişti. — Memet... İstanbulluya da darılmış olduğu pek belli olan bir yavaşlılıkla duvarın dibinden ayrıldı.. Nasıl öğrenmiş? — Adam gibi okumuyor.

birbirlerini vururken araya bir kadın girse ona hürmeten silâhlarını indirirlerdi.. hiç gülmeden şakalaşmasını biliyordu. gayet uzun boylu. dört tane ağa. yani iptidaî insanlardı. Mert ve açık yürekli.— Şeyh Yusuf. Kabul etti mi sünnet düğününün masrafını yüzde doksan kendisi yapacaktır. Lisanı. bu kirve ne demektir Bedri bey? — Kirveyi mi merak ettiniz beyim? Kirve buraların bir âdeti. Nasıl akraba. yola çıkmadan evvel ve trende Malatya hakkında duyduğu ve bildiği şeyleri birer birer gözden geçirmiş. O andan itibaren iki aile akraba olur.istanbullu Çankırı cezaevinden Malatya cezaevine sürgün edildiği sırada. ters çevirmiş giymişiz!» Tahsildar Bedri ve arkadaşları. Argalı Vahap ismindeki güzel ve kibar delikanlıya mütemadiyen «Kirve» diye hitap ettiğini istanbullu nihayet farkederek sordu: — Affedersiniz. En müşkül vaziyetlerde kirveyi hiç çekinmeden imdadınıza çağırabilirsiniz. Bu kanaatlere göre Malatya derebeyliğine ve isyana yakındı. beş tane ihtilastan mahkûm tahsildar. Âdeta kardeşlik. siyasî bir mesele uğruna silâha sarılmış insanların bu şehirde kendilerine mahsus âdetleri cari olmak lâzımdı. Beş liraya. haksız olsun. kırmızı yanakları.. istanbullunun kanaatine göre ayrı bir insan cinsi. yahut da yeniden yeniye türemeye başlamış bir kabile idi. Ölünceye kadar. yeniden tasnif etmiş ve birtakım peşin kanaatlere gelmişti. Namus ve din meselelerinde son derece mutaassıp idiler. Haklı olsun. Kendi vaziyetinize göre mahallenin. Sefer gittikten sonra İstanbullu bir cigara yaktı ve birdenbire Memet Akif'ten bir mısra hatırladı: «Din de kürkün aynı olmuş.Orada. istanbul şivesinden pek az ayrılıyor..» dersiniz. Çaylar kaynıyordu. Tahsildarlardan birisi ve belli ki memur takımının elebaşısı Bedri efendi idi. yahut kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz. «Ben bizim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim. Ekseriya namahremlik kalkar. halılar ve döşeklerle döşenmişti. iki tane şeyh ile tanışmış ve o zamana kadar hiç işitmediği «kirve» kelimesini öğrenmişti. nevi bu dünyada ya inkiraza yüz tutmuş. Geldiğinin ikinci günü. Çay dağıtılırken diğer bir tahsildara.. Sünnetçinin önünde çocuğu kucağına alır. Bu teklifi yaptığınız adam hemen hemen mutlaka kabul etmeye mecburdur. birbirlerine nikâh düşmez halde akraba. Çocuğunuzu sünnet ettireceksiniz. bahçeye indiği zaman kendisini duvarın gölgesinde hazırlanmış bir yere davet ettiler.. — O sattı. — Ne güzel bir adetmiş! Bu kirve sözü Kürtçe midir? . — Kitabı de o satmıştır. Burası kilimler. hattâ babalar öldükten sonra bu akrabalık sürer. elleri hele parmakları şişman vücuduna göre son derece güzel ve nazik bir adamdı. Eşkiyalık ederken kadını soymazlar. Bu.. gayet şişman. Şarklılar derebeyliğin romantik meziyetlerini hâlâ muhafaza ediyorlardı.

Nihayet beğenen bir gülümsemeyle sordu: — Şu halde. hiç ummadığı bir sualle lafa karıştı: — Neden sen Vahab'm kirvesi oluyor muşsun bakalım? — Çünkü karısı kucağımda. Malum ya bizim yenge her gece bir yerde misafirdir.. imansız herifler! — Süleyman bey. — Yoksa Vahap bey sizin kirveniz mi? — Ben onun kirvesiyim! istanbullu öğreneceğini öğrenmiş gibi susunca üçüncü taksildar vaiz efendi. göz eğdiğini anlamaya lüzum görmüyordu.. mecliste kendisinden başka bu türlü şakadan hoşlanmayan ikinci adamdı.— Malumuâliniz Kürtçede birçok Farisî söz var.. bu muazzam ve müthiş küfürlerden en fazla konuşan üç kişinin keyiflenmesiydi. yoksa bey efendi. Meclis hep bir ağızdan kahkahayla gülmeye başlamıştı. Süleyman bey. Yavaş yavaş aklını başına toplayan istanbullu... istanbullu kendi hesaplarının böyle bir netice vermesi karşısında öyle şaşırmıştı ki artık hayret bile edemiyordu. Biraz biçimsiz imiş. siz. — Bırak şu pisi. Tahsildar Vahap.. beyefendinin kirvesi misiniz. şu vaiz olacak pezevengin avradını. Ben senin avradı değil. Beyefendi henüz acemidir. Bir de kibrite kirbit denildiği gibi «kivre» şeklinde de telaffuz ederler... Kusura bakmayın.. etrafındaiklerin neden gülümsediğini ve Diyarıbekir ağalarından Hamdi bey oğlu Süleyman beyin Bedri efendiye neden kaş. trende gelirken Kürdistan'm derebeylik romantizmi hakkında düşündüklerini tasdik eden ilk dostluk ve yardımlaşma alâmetine rastladığından memnun oluyor... uçsuz bucaksız bir saadet duyuyorlardı. Asıl şaşılacak taraf. Buna yalnız keyiflenmek de denilemezdi. .. Adınızı belleyemedim.. — Şeyini. kabahat şimdi bizim mi? Bey kirveyi kendisi sordu. — Sus kardeşim.... — Ulan avradını. Konudan komşudan ayıp olacak diye.. Tahsildar Bedri efendi bu izahatı verirken istanbullu.. bundan.. Arada sırada «kiriv» diye kullanırlar da ondan çıkarıyorum. Benim avrat sana feda olsun.... «Kiriv» derler. sözü bu mecraya getirmek isteyenlerin daha başlangıçta önlerine dikilen Süleyman beye hayretle bakarak âdeta imdat istedi. — Karısının nesini sünnet ettirdin. diye başlayacak oldu. Malatya'da kullanmayan kalmadı. Ben esasını pek bilmiyorum. Âdeta mütelezziz oluyorlar. Ama bu kelime «girift» kelimesinin değiştirilmişi olmalı. Elli yaşında gösterdiği halde bir genç kız gibi utanarak Bedri efendiye çıkıştı: — Sizde hiç namus yok mu? Beyden ayıp. — Karısı mı kucağında? — Evet. — Vahap.

Uzun ağanın en küçük oğlu ile torunu da kendisi ile beraber mahpus idiler. kabahat kendisinde imiş gibi mahcup bir yüzle istanbulluya döndü : — Bey. — İyi öyleyse. sizi vurmak helâldir.. yakın oturduklan yerden kirli kirli gülüyorlardı.. Ötekiler eskisinden daha çok güldüler. Bir sağrı varmış.. Hepinizi kurşunlamak. Uzun ağanın yüzü büsbütün iki parça oldu. Onların hatırı için aldı yeni karıyı. Ya sana ne oluyor avradını. — Hangisi olacak pezevenk. Bedri efendi. bu lakırdı için adam ölür. — Yeter dedim ya. Vura vura bu hale gelmişsiniz. Kanınızı aramasalar... Kaymakam.— Sizin bedhah olduğunuzu nereden bilecek... Sonra alışır. Tahsildar Bedri efendi işin felsefesini izaha başlamıştı: — Herkes evvelâ bir şaşar.. Ağa hapse düştü düşeli ev misafirsiz kalmıyormuştur. ilk günüdür.. — İyi ama. Ağaların içinde en uzun boylusu... dudağı yank bir adamdı. keselim bu sohbeti! dedi.. başlarız avratların geçmişinden» demişler. usandık.. bu taifenin «ham» bir insan bulmanın tadını güzelce çıkardıklarını anladı.. Küçük karının şanı buraya kadar geldi. Kendi binmeye almamış ki. İllallah! Bir yenisini al.. kavatı. Bizde. — Neye alışır Bedri efendi? . hemen ölüm!.. Herkes gülüyordu. Bedri efendinin karışma kirvelik ettiği tahsildar Vahap efendi masum bir çocuk gibi sordu: — Hangi karıyı kasdettiğin anlaşılamıyor. Süleyman bey. Bu iki parça gülüşün acayipliğini seyrettiği için.. istanbulluya bir işaret verdi. Gülerken yüzü âdeta iki parça oluyordu. — Kalır mı? Rakıyı gönderen bu deyyusun evine iniyormuş..... birisi dedesine söylenen bu sözlere. — Öyleyse bu herif ona binicilik edebilir mi? — Sorduğuna bak.. Macar katanası gibi. En küçük karısı.... Hakikaten yapılacak bir şey de yoktu. istanbullu o zaman. Allah belâlarını versin bunların. Bizim ağa da karı beş tane. Süleyman bey «ne yaparsın» manasına.. Elini hışımla kaldırdı: — Süleyman bey malum! Bey de yeni geldi.. — Hep aklın fikrin vurmakta. Sizde bu laf için adam ölürmüş de sen bu yaşa kadar nasıl yaşadın a. — İşte bu kadar. jandarma kumandanı şikâyet etmişler : «Ağa biz gayrı eski karılardan bıktık.. koca göbeğini hoplatarak güldü : — Gördünüz mü? Hemen ölüm. Bu kadarcık söz Bedri efendiyi hakikaten öfkelendirmeye yetmişti.. Acemidir. uzun ağa kendisini hemen topladı: — Bedri efendi. kusura bakma! Bunları işte gördün.. Birisi babasına. Süleyman bey.

Vaiz yemini bastı. bak bey ne diyor? Vaiz efendi.» demez mi? Bak. böyle şey olmaz. . haberi var. İçtik. Arkadaşlarımın arasında kadrim itibarım artmalı.» diye haber uçurulmuş.. Kadınla yatmaya. Bu sefer de «iyi ama karıları da beraber götüreceğiz.. Lâkin dünyadaki bütün Nahiye müdürlerini Allah kahretsin. Adana'da bir zenginin kızı koca arıyor oldu. — Tabiî lâtife ediyorsunuz. Hemen evlere dağıldık. Barda para yiyecekmişiz.. kardeşi değilim... Ben karıyla yatıyorum efendim. Bereket versin şansımız iyi rasgeldi.. Fikrimizin yatması şu cihetten ki. buna fikrimiz yattı.. Otele döneceğim zaman sofrada beni dürttü. İyi amma ben karımın nesiyim? Anası değilim. Çocuk olmak neye delâlettir. Aman şunları kandırmanın kolayı. Vaiz efendi. — Vaiz.. Karının oturduğu odanın kapısını açtı: «Kız bana bak! dedi. — Bir türlü anlayamıyorum efendim! — Belli. Bilmem kaçıncı şişede Nuri olacak pezevenk şeytan gibi aklımıza girdi.. Bildikleri için de bizimle şuradan şuraya gitmezler. Hudutsuz bir öğünme içinde anlatmaya başladı: — Bir gün bu vaiz. istanbulluya acıyarak baktı. ikimizi de kapıya kadar kovaladı.— Şakaya alışır. — Şu halde. istanbullu hayretten ziyade korkuya yakın bir hisse kapılmıştı. Ötekiler de tasdik ettiler. bir muayyen mesele için almışım. Gurur duymalıyım. — Adana seyahati iyi akıldı. bir tahsildar arkadaş daha. Vaiz efendi misafir gelmiş. Göreyim beni mahcup edersen karışmam. avrat dediğine sövülünce bundan bana hiç bir hata gelmemek icap eder.. karı içerden.. «Haydi Adana'ya gidelim» diye tutturdu.. Terliği çekip üstümüze yürüdü. Şu halde.. Eve oturtup besliyorum. Benim kanmla benim aramdaki sıhriyet meselâ bizim hatunla Vahap arasındaki sıhriyetten farksızdır.» dedi. kendisine talip olursa sevinmeliyim. Biraz yalvarttık. Yavaşça sordu : — Hanımefendi ne dedi? — Ne diyecek efendim. razı olduk. Bize «Yetişin bre gelin. — Olmaz mı? Haberi olmasa şakanın tadı çıkmaz ki. Bedri efendi. ben dışardan kız arıyoruz. Parayı muhasebeye yatırmışım.. — Neyi duyacak? — Böyle şakaya alındığını. bir de ben içmeye başladık. Sözle de olsa bir başkası aynı meseleden dolayı kendisini methederse.. ağdalı ağdalı anlattı: — Bir gece bunlara gittim. Bilâkis ben onu. «Ben yalnız yatamam. diye tutturdu bu gece berabersiniz. sonra arkadaşlarına döndü.. Bizim avratlar huyumuzu bilirler. babası değilim.. O sıralarda bizim oğlanı evlendirmek gayretine düşmüşüz. çaydan bir yudum aldı.. Vah vah! — Hanımefendi duyarsa... Bedri efendiye döndü: Haydi beye anlat şu bizim Adana seyahatini. Müdür efendi.

.. Yanındaki kahve rengi manto giyenin marifetini nasıl anlatmalı. «E. Akılları başlarına gelmeden üçünü de trene attık. şimdi ne olacak?» diye yalvarmaya başladı.. Bizim karıyı buldu.. biz kumpanyayız. Bir gözler var can alır. Damarların boşalır. pencereye abanın demişim. sordu : «Kim bu hanımlar?» Ben Sıtkı'ya meydan bırakmadan anlattım : «Velinimet dedim. Onar hovardayı bir kapıdan alır bırakırlar da biri birinin ruhu duymaz. Yalnız bir şartla. Görmesiyle içeriye hücum etmesi bir oldu. Tabiî her trende gelir... Yol müteahhidi imiş. sen de mi istasyonda bulunuyordun?» dedi. Çaresiz biz de beraber.» bir ayak sesi. Herif yanımıza geldi ama. Piyasaya bir kere çıkar.. Karılar cilveli olduğundan cinayet falan çıkar diye korkuyor. pencerede görünmiyelim. Biz bu kadar masraf ettik. Şimdi oyun oynamadan gidersek..» Müteahhit yutkunmaya başlamıştı. Lâkin huyludur. Herif bizi gördü. Bize laf düşürmeden sepetleri toplayıp aşağı indiler.. Genç meraklısı. Belli ki müdürle araları iyi. Namusu tuttu pezevengin.Benim karı evlâdının mürüvvetini görecek..?» «Halis tiyatro kumpanyası»«Deme. Taktılar takıştırdılar.. Kız lafı bütün yalan.. Halbuki evet. «Efendimiz. Kabul . Üçü de eski kulağı kesiklerden. gözü ilerde yürüyen karılarda.» Müteahhit yumruğunu sıktı. sürdüler sürüştürdüler. Herifi bize takdim etti.. Doğru bizim eve.. sen bu deyyusun huyunu bilmez misin?» diye gülüyor. Nihayet «Karılar da beraber. Biz yallah bar'a.. Bırakmam şartolsun. Besbelli bu bizim Vaiz komiğe pek benziyor. «Dedim gitti. Oraları kalabalık olmasa. Sıtkı döndü. sarmadık arkamızdan «Pat pat. «Vay Recep bey. Nahiye ile istasyonun arasında bir kıraç tepe vardır.. Nihayet dayanamadı.» Herif bunu tepeden tırnağa bir kere süzdü. Karıları orada bir otele yerleştireceğiz. Yalvarmaya başladım... Yokuşa sardık.» Benimkini tarif ettim : «Şu yeşil mantolusu bir göbek çalkalar. Şartolsun biz kumpanyayız.. Sıtkı istasyona inmiştir..» dedim. Tren Gölbaşı'na yaklaşırken ben bu vaiz olacak avradını. Hay yengeciğim. bulgur kaynatıyor sanırsın. hemen kandılar.. Lâkin öyle işin acemisi değiller. Aman oyunu bozma. keyifleniyoruz. ben böyle dememişim...» dedi.. Biz Adana'ya gidiyoruz.». Müdür beyden ben size müsaade alırım. Bereket versin ahali çok.. Bir taraftan da «inin. alimallah. biz buraya geldik ama müdür bey oyun oynamaya müsaade etmiyor.. sevindi. Sor da bak.» dedim.. Yemin etti. Mesele şöyle şöyle.. rezillik alıp yürüyecek. bu akşam biz bize bir muhabbet yaparız. Karı milleti değil mi beyim. Yarın akşam oyuna başlarsınız. Biz buraya gelmeden Malatya'da oynadık. Sıtkı.. «Hele siz önden yürüyün. Bunların avratları da dünür gitmeye meraklı. Bu namussuzların arkasına düştünüz siz nereye gidiyorsunuz... İşte müdür bey şahit.» diye bağırıyor. Sıtkı oranın Nahiye Müdürü. Vali bir gece muhabbetine üçyüz lira verdi. hemen davrandı. Adana'yı düşünüp gülüyoruz kendi kendimize. Üçüncüsü velinimet en az kullanılmışı odur. me «Oğlum. karılar cilvelidir. Vaizi gösterdim : İşte komik. «Oyun kolay. «Yengeciğim. Sepetlere nevaleleri doldurduk. «Demek şimdi bu karılar oyuncu karıları mı?» «Ne sandın velinimet.. Şüphesi kalmadı bunun soytarı olduğuna. çekirdekten yetişme oyuncu karıları bunlar..» «Ne kumpanyası bu böyle.. haydi aşağı. Karılar önde biz arkada Nahiyeye doğru yola çıktık.

. Jandarma başçavuşu olacak habis kendisini kerhaneye atmakla tehdit ediyormuş.. Tabiî velinimet.» «Müdür bey ne bilecek. Bu akşam biz bize.»... Güzel ve tatlı küfürü aynı lezzetle iade ettikten sonra vaiz efendiye döndü : . Bağıra bağıra meselenin içyüzünü anlattım : «Velinimet.. Müteahhit hazırlık yapmak için koşarak gözden nihan oldu. Sabaha kadar bir eğlendik.. «Emredersiniz velinimet. «Bayanlar gele dursunlar. aman sabır. Velinimet kendi kendine söylendi : «Kebap hazır ama.. Bizim velinimet evvelâ ses çıkarmadı. Nüfus memurunun metresi imiş. Saz çalan var mı içinizde?» Nuri'yi gösterdim. Nihayet rakının verdiği cesaretle.» Kanlar müdürün evine girdiler. Sabır. Biraz vakit geçsin.» dedim.mü»? «Artık orasını müdür bey bilir.. Herif bir sofra hazırlamış Başvekile mahsus. ettiklerim kıyamet gibidir. Her telden çalar ya. Tabiî son dakikada haber verdi...» «Yahu... Biz kahveye gittik. böyle söyleyerek o zamana kadar lafa karışmadan gülümseye gülümseye dinleyen kısa boylu... Sonra kıvranır oldu. Hiç merak etmeyin. Yavrucuk utandı besbelli. «Ölsem gitmem.» dedi. «Ulan sen git getir. «Şimdi bir duyarsa beni de sizi de perişan eder» diye ağlıyor..» dedi. Karılar nerde? Biraz içtik. Git getir. — İyiki sizi çekip vurmadı.» «Aman kardeşim bu nasıl bir söz. Hakkı var. Biz adamımızı tanırız beyim. Kulağına eğildim... yeşil mantolu afetin burada bir belâlısı varmış.. iki amele hizmet ediyor. «Mükemmel cümbüş çalar. «Nerde kaldı bu kaltaklar?» diye bir kerre celallendi.» Somurttu ama seslenmedi.. çember sakallı ağa efendiyi gösterdi... — Yiğit yiğiti gözünden tanır demişler. Eğer her avradına söğdüğüm çekip beni vursaydı.» dedim. Başına çöktük efendim..» «Gitmezsen avradını. Bu ağa efendi. hele kebap teşrif etsin. Müdür beyden ayıp.. Velinimet öyle kızdı ki yekden o da bize sövdü. çekiştirmeye başladık.. dile cümbüşü meşhurdur» «iyi öyleyse. Kahverengi tayyörlüsü derseniz zaten körpe. Hiç olmazsa velinimetten sıkıl... Şimdi beş oğlu ile beraber bir cinayet meselesinden dolayı mevkuf bulunuyordu.... Dünyada böyle avradını.. Kebaba hücum ettikçe adamcağız imdat arar gibi etrafına bakıyor. Etrafa bakmadan atıştırmaya.. Karıları bekliyordu. abdi hakirin şimdi kemikleri dahi çürümüştü. Ortalıkta kimse kalmadığı zaman mahfi gelecek.. fazladan hacı idi..»«Velinimetin de izzetli saadetli avradını.. Kebap geldi..» «Müdür beyin de avradını.. Bizim komik bu işlerin erbabıdır.. Bu akşam ziyafet benden. Biz kolları sıvadık. misafirler hazır değil. Komiğe döndüm: «Hakikat geç oluyor. Bedri efendi. Tertibatını almıştır. On dakka sonra bizim keyfimiz sinirine dokunmuş olmalı ki. «Bayanlar tabî. bir eğlendik.. «Sen gideceksin pezevenk!» diye davrandım. sen serhoşladm. Kadıncağız istikbalinden havfediyor. bağın birine çekiliriz.» «Hangi misafirler velinimet?» dedim.» deminden beri kendisini zorla zapteden Nahiye müdürü makaraları koyuverdi. «Nerde kaldı bu bayanlar?» diye ciddî ciddî sordu.

— Derken efendim.. «Ulan sen hapishane müdürü müsün?». — Kirve. hapisane müdürüne oynadığınız oyunu da anlat bari. Haşa sümme haşa. siz kulak asmayın. Keyfimize bakalım. Haşa meclisten avradını bellerim. Bulamayınca.» «Herif aması kalmış mı? Karıya söğmüşsün» «Vallaha. anlat. bundan daha beteri mi olur.» «Aman estağfurullah ben mi?» «Sen.. Yemin ettim. Söğmeden Söğdün diyeceğine söveyim de elinden geleni arkana koyma. «Yaka bırakılır mı? Avradıma söğ....» Etrafa toplananlara yanık yanık bakıp yardım istedi. Eşkıyaları yakaladım. Ayağı bu toprağa basar basmaz.» «Söğmüşsün.. O da yüzbaşının yakasını kavradı. Ne yapalım yüzbaşı.» «Demedim yüzbaşım. billaha yalandır yüzbaşı bey. Benim işim var. «Aman benim avrada söğecek bir ahbap yok mu? Huyluyum ben.. «Orası sizi alâkadar etmez.» «Kurban olayım yüzbaşım yanlışlık vardır..» «Kam bu biri?». iki kere sarsınca müdürün artık tahammülü kalmadı.. «Benim hakkım zayi oluyor. beye. Yüzbaşı Kâni'nin yanında bu pezevenk on para etmez. Dinim Rabbane hakkı için söğmedim. iki kere yaralandım. «Yahu söğmedim diyorum. «Bir de evet diyor. Anlı..». «Size bu iftirayı kim söyledi?» diye sordu.... dedi. Söğmüşsün» «Vallahi söğmedim» «Söğmüşsün» • «Billaha söğmedim». günün birinde bizim cezaevi müdürü Mehmet bey telâşlı telâşlı Adliyenin merdivenlerini çıkarken yüzbaşı Kani bey yolunu kesip yakasını toplarladı. Benim hanımefendiye sebtetmek ne haddime. — Şimdi pezevengin lafını etmeyelim.. biliştik.' demişsin ya.» Ben orasını bilmem. On dakikada kırk yıllık dost olduk. ben yerinden haber aldım. Benim avrada sen nasıl söğersin»Beyefendi. ben senin avradına söğmedim..» Bir. Bırak yakamı». «İnkâr etme. Haşa meclisten dışarı.» «Yanlışlık ne demek? Burada kaç tane hapishane müdürüsünüz siz?» «Ben yalnız başıma hapishane müdürüyüm ama.. bütün Malatya ahalisi de evire çevire. Allah selâmet versin fazla sıkıştırılmaya gelmez. lâkin birdenbire öfkelenir.. «Ben birinden haber aldım. Yumşak adamdır. «Mademki inanmıyorsunuz. «Yüzbaşı! diye bağırdı.». — Olmaz. Malatya'ya bir jandarma bölük kumandanı gelmişti. — Efendim. 'Ben bu yeni yüzbaşının avradını şöyle şöyle edeyim. Bana Mehmet Çavuş derler. şart ettim inanmıyorsun..».... Sana tekaüt maaşı bağlayacak değilim. şartolsun demedim.— Hele mademki açtınız. «Söğmüşsün» «Siz Müslüman değil misiniz.. şanlı bir yüzbaşı. diye öfkelenir ama. Haydi itiraf et. ulan sen benim karıya söğmüşsün. Allah beterinden saklasın. Sonra fena olur.. Senelerce karakol kumandanlıkları yaptım.. Lâkin inanmıyorsun. Bedri ile kapının arkasından . ben çok pezevenk gördüm.. Bir de geçip gidecek. Ben de eski jandarmalardanım.. Lâkin yüzbaşı Kani bey gibi işinin ehli deyyusa rastlamadım. Ölürüm vallaha.» Bizim müdür.»... «Söğmüşsün ulan. Benden baskını yoktur». bir yanlışlık olmuştur. Al işte yüzbaşı senin avradını bende. Kısa kes. Şimdi Bedri'ciğim kızar.» demiş. Tanıştık. «Evet yüzbaşım.» Artık dayanamadık. Gelip yeşil otelde beni buldu.

— Bu gidişle daha epey buradayız. — Ayrıca bir zevki yok. Bedri beye döndü — Gördün mü kavat? «Beyfendi bizden değil» dedim.meydana çıktık. mahpushanede birkaç ağaya ve diğerlerine inhisar etmediğini. kasabada birkaç memurla. âdeta bir gizli mezhep gibi genişlediğini ve mezhep saliklerinin. Vaiz efendi. birbirlerine dargın duruyorlar. — Bundaki zevki anlayamadım. bilhassa karıları en namuslu... birbirlerine müridana bağlı olduklarını. Yalnız hanımefendileri yad ediyorsunuz.. «Küfür liberalistleri» adını taktı. — Lâkin dikkat ettim.. Alay mevzuu edilmesine yüreğim razı olmaz.. Kötülük eden karıyı boşar kurtulursunuz. O zaman göreceksiniz ki ben küfürden nefret eden bir adam değilim.. — Tellâkkilerde asriliğe doğru bir inkilâp yapıyorsunuz demek?. Beni denemeyeceğinizi ümid ederim. Malatya'da yaşadıkça bu âdetin. Siz de pek doğru bulmadınız mı? İstanbullu korkuyla dikildi : — Hayır. yüzbaşı güler. Beni şakalara karıştırmamak şartıyle ahbap ahbap yaşarız. Biz güleriz.. Zevki içinde.. Bu şifahî mukaveleye o günden sonra iki taraf da ciddiyetle ve dikkatle riayet etti.. Biri birimizi tanımaya vakit var. Güle güle karnımız yarıldı. — Çok doğru söylediniz beyim. Filhakika ben bekâr bir adamım. kerimeler.» derlerdi. Biz avrat meselesine lüzumsuz ehemmiyet atfedenlere kızıyoruz. «Rica ederim.. Bir kere deneseydiniz fena olmazdı. Belki bugünkü şartlar içinde sizin icadı da denemek bir çeşit rahatlıktır. size nazaran bu eğlenceden daima kârlı çıkarım. Bir küf üre adam öldürüyor lar. . istanbul'un kibar âleminde küfürleriyle meşhur bir arkadaşım vardı. yardım dahi ettiklerini öğrendi.. En nazik hanımlar ellerini öpen. — Estağfurullah beyim.. Değil mi beyim.. Erkeğe hasret kaldım. Sizi ayıplamıyorum. Bilâkis küfürün yerinde yapılanını severim. Sizden ayrıldığım nokta şudur: Ben küfürün çok ciddî bir iş olduğuna kaniim.... Oraları karıştıramayız. Bir küfür ediverin. — Ben zarara razıyım Bedri Bey. Fakat zevkine varamadım. — Siz bilirsiniz. varamayacığımı da anladım. ahali güler. — Yok... Müdür bizi görünce işi anladı.. Bu huyu mahpusanede peydahladığım da zannedilmesin. Arzu var.. Artık sövmeye kantar aramayın. Demek bazı kibar hanımefendiler de benim kanaatımda. önlerine diz çöküp hüngür hüngür ağlayan baylardan usandıkları zaman ona müraacat ederler. Nasılmış? — Zarar eder. Valdelerle hemşireler. Bunlar hep cahillik alâmeti. Cebir yok. Bu adamlara İstanbullu. hayır yanlış anlaşılmasın. yalnız ertesi gün bir küçük tahkikat yaptı ve öğrendi ki Bedri bey ve arkadaşları bütün «tolerans »larına rağmen son derece namuslu aile babaları idiler. yavaş yavaş nahiyelere oradan da köylere dağıldığını.. en şerefli kadınlardan sayılıyorlardı. Ve her küçük şehir kadar dedikoducu olan Malatya'da. Ehli namus valdeyle hemşirede. istanbullu.

beddua ettiler. Mahpusanede ekseriyeti teşkil eden sayısız hakikî bigünahlardan birisiydi. Pek uzun boylu olduğundan ileri doğru eğilmiş gibi dururdu. vatan vazifesinden alnı açık avdet ettiği günün ertesinde nagihan rasgelmiş falan filan beş para etmedi. Mistik tabancayı vermemek. Mistik işin sarpa sardığını biraz geç anlayıp zira pek hasis bir adamdır Reis. . Böyle okumuş efendilerin kendilerine akran muamelesi yapması. «Ver de şunları vurayım» diye çekiştirmeye başlamış. vasıta olan herif dört bin lirayı afiyetle yiyip görülecek yerleri görmemiş. kötülüğe sülük etmiş körpe bir yavru. mahpusaneyi. İdamlık Necde'li Ali ve otuz seneye mahkûm olanlar bile Mehmet'in onbeş senesi için dizlerini döğdüler. herifi «ifadeye gayrı muktedir» bir halde Malatya memleket hastanesine yetiştirmişler. Birkaç kişi bahçede İstanbullunun etrafını çevirdi : — Bu ne hal bey? — Bu ne biçim bir iş? — Bunlarda hiç mi namus yok? Şehnehanlı Mistik dayı ismindeki ihtiyar. Yeğeni ben vurdum diye bar bar bağırırken şahitler «Mistik çekip vurdu» demişler. Tahkikat önceleri iyi gidiyormuş. çıkan kurşun araya giren biçarelerden birisinin göbeğine saplanmış. kalabalığı yardı. Namus fedaisineı acıdılar. bir rivayete göre. Üstüne yürümüşler. Asker baba. El altından hastaneye haberler uçurulmuş. Eski kanun üzerine Mıstık'a Çanakkale'de. Mıstık'ın belindeki Nagant'ı aradan yakalamış. yeğeni çekip alarak adamlan vurmak isterken «Küt» silâh patlamış. cahilliklerinden ve fıkaralıklarından istifade ederek kolayca mezhebe alıyorlardı. Karar bir rekor teşkil edecek kadar acele tasdik edildi.Tasdik havadisi. Bütün o zaman söylenenler. Bedri bey ve avenesi bilhassa bunları ısrarla takip ediyorlar. Ayakları dünyanın en büyük ve en yamru yumru ayakları idi. Meselenin başından beri Mıstık'ın niyeti köyde bir kötülük çıkmasın değil mi? Kılıfa sımsıkı yapışmış. zevkten yan baygın düşmüş gibi avratlanna her "«övülmede gözlerini süzerek feylesofça gülümsüyorlardı. Ancak cezaevi atölyesinde çalışan yemenici Mehmet Emin'in dediği gibi yumuşak yemenileri giyebiliyordu. Seneler de geçse «Beylere» sövmeyi göze alamadıklarından kendilerine bol bol sövdürüyorlar. İstanbullunun temyiz lâyihasına yazdığı göz yaşartıcı fıkralar. demek kî. Sövüşürlerken yiğeni arkadan yetişmiş. Kafkasya'da. Sonra araya eski düşmanlıklar karışmış..Mahpusanedeki elebaşlannın mezhebi yaymak için seçtikleri sahaları ise hazin bir tâli ile namus uğruna cinayet işleyen biçarelerdi. yeniden tekrarlandı. Sina'da. Müddeiumumi için kesenin ağzını açmış ama. cinayet havadisi kadar yürekten salladı. Kezban'ın babası Mehmet'in mahkemesi cürmümeşhut kanununa tabî olduğu için dosya zarfında pek az evrak vardı.. Mistik dayı bunun encamından ürkerek manî olmak istemiş. Orta yere dikildi. bizim köylülerin pek hoşuna gidiyordu. 27 günde. Köye delikanlılar kahpe getirmişler. kendisini biraz toplarmış gibi olan mecruf hikmeti hüda «Beni Mistik keyfi vurdu» der demez ruhunu teslim etmemiş mi? Tabancanın kılıfın içinde patladığını tıbbıadlî keşfedip zahire ihraç edememiş.

İstanbullu yavaşça sordu : — Kim kazanıyor Ali bey? . Haydi basalım imzaları. Temyiz tasdik etmiş.. Karıyı sıkıştırıyor. Yaş haddini tecavüz eylediğinden şimdilik asrı cezaevine de gidemiyor.. Daha usulü. komşuya sövüp sayarak dolaşıyor. yerinden kımıldayarak. kanuna. taymcı Sefere sordu : — Mehmet ne yapıyor Sefer? Kur'an okuyor mu? — Kur'arı ne gezsin beyim. diye bağırdı. İstanbulluya bir cigara verdi. — Ne olacak şimdi? Müslümanlık elden gitti mi? — Bırak pisi beyim. Binanın cadde üzerindeki kanadının sonuna kadar yürüdü. — Şimdi içerde kumar var mı? — Olmaz mı beyim. Bu işte bir bityeniği var. «Para getir bana.. Orta yerinde karşılıklı iki koğuş kapısı bulunan dar bir koridordan geçti. Sonra yere tükürerek. gözlüğünü taktı.. Para oynamış. sonunda kur'anı da verdi. Hem de büyük kumar. nizamı öğrenemediniz mi? Temyizde oturanlar ancak on seneden aşağı olan cezaları tetkik ediyorlar. Anladınız mı. evrakı Ankara'ya kaldıracağım» diyerek on lira aldı. «Dur bakalım.. eski muhtarlarda rastlanan hakaretli bir bakışla köylülere baktı : — Neye şaştınız hayvan herifler. kibritini. koğuşta.İran'da ve Galiçya'da döğüşen bu kahraman çavuşa kasten adam öldürmek suçuyle onbeş yıl ceza vermişler. «Doğru. Ceza on seneyi aştı mı.. Oyuncular da yarım ağızla birer «Merhaba» çekip işlerine devam ettiler.. Mehmet'in eline 1957 senesinde tahliye edileceğini bildiren gün kâğıdının verilmesinden bir hafta sonra istanbullu..» diyorlar. Burası üst sağ koğuşun yemekhanesiydi. Bedri bey. Kur'anı kumara bastı. Demir parmaklıklı kapıyı açtırıp asıl mahpushaneye girdi. reziller. Yatağı verdi. . Kahve pişirin! diye emretti. Etraflarını meraklılar aldığı için kimlerin oynadığı kapıdan görünmüyordu. Bir tarafı mutfak bir tarafı yemekhane olarak ayrılmış kısma girdi. istanbullu. Cigara paketini. iyice şahit dinlemişler. Eve bir şey bırakan olmazsa Adaleti düşünürüz.» diyerek dosyayı şuraya koyuyorlar. Lâkin on seneden bir gün aşağı verilmişse.. işte meydanda bir şey. konuya. ağızlığını ve tespihini alıp takunyalarını şıkırdatarak merdivenleri indi. devaynasına vuran bir leylek hayali gibi yürüdü gitti. iki liraya şeyh Yusuf'a geri sattı...? — Kumarda yutuldu. Minder'in tahsildar Bedri beyin koğuşunda serilmiş olduğunu söylediler. Bedelcilik ettiği anlaşılan İzmirli Ali bey. — Ne halt etti. hükümete. — Şuraya bir yatak serin. Demin karı ağlaya ağlaya on lirayı getirdi.. Doğru olmasa on seneden fazla vermezlerdi. bütün entari giyen erkeklerin insana verdiği acayip hisle yüzünü boyamış bir kocakarı gibi bahçede.. Kalabalığı yarıp ortaya çıkınca. Kumarbazlar pencerenin dibindeki köşeye yerleşmişlerdi. Bekleyelim. yorganı verdi.

pek rahat bir hava içinde devam ediyordu.» diye bir tehdit mektubu yollayarak beş günde tegraf havalesiyle yüz lirayı getirtmişti. öteki üçü sırasiyle Şeyh Yusuf. Malatya'ya sürgün gelmişti. fakat ancak üç ay bannabilmişti. fakat pek kısa boylu bir delikanlı da aynı vaziyette idi. Sabıkalı olduğu için asri cezaevine gidemiyor. Bütün bu gayretler. Cuma Ali. para tren. Kürt Bekir'in Cuma Ali. tedbirler. Bu üç kişinin üçü de Bedri beyin burada liderlik ettiği avrata sövme mezhebine salik idiler. (Asri cezaevinde mahpuslar çalışır. Birisi kocaman vücuduyle bir merkez garı gibi Bedri bey. Halbuki bedenen küçük yapılı insanlar gibi genç gösteriyordu. Bir haftaya kadar yüz lira çıkarmazsanız şartolsun Erzurum divanı harbine hazır olsun. Erzincan zelzelesinde şehir batıp. eşkıyalıktan sabıkalı olduğundan da bir sene.. Orada çalışarak geçirdiği altı ay cezalarının bir senesine karşı hesaplanır. evvelce de hapishane müdürüyb arası açık olduğundan kaydına «firari» işareti düşürülerek aftan istifade ettirilmemişti. Samanoğlu meşhur . Mahpuslar asri cezaevine gidip cezalarının yansını mahsup ettirmek gayesiyle uslu dururlar. Öldürdüğü adamın başparmağıyle iki gözü yakalandığı zaman cebinde çıkmıştı. Nizamname mucibince tekrar oralara gönderilmesine imkân kalmadığından namlı bir mütegallibe olan babası Bekir ağanın verdiği harçlıkla kumar oynar. Ortaya kırmızı yüzlü güzel bir minder konulmuştu. istanbullunun oturur oturmaz öğrendiğine göre bugünün kumarı pek ciddî ve pek heyecanlıydı. topyekûn onaltı sene cezası vardı.— Kumarda kazanan olmaz beyim. Malatya mensucat fabrikasında açılan asri cezaevine gitmiş. Şimdi bunları kardeşleri vasıtasiyle sattırıp gelen parayı muntazaman bu minderde kumara veriyordu. Gizlice köyüne gitmekten geriye iade etmişlerdi. Erzincanlı Mevlüt. babasına bir haber uçurup «Yatağı satıyorum.. Gelip gider. Kumarbaz istasyon. Düşmanını öldürdüğü için onbeş sene. «Mavzerleri sakladığınız yeri Hükümete haber veriyorum. sağ kurtulan arkadaşları felâketzedelere yardımla meşgulken köye kadar gitmeyi daha akıl kârı görmüş. bu sebeple hiç çekinmeden kumar oynuyordu. Fakat bu hakkı elde edebilmek için mahpushanede inzibatî ceza yani kumardan. Şeyh Yusuf üç numara makine ile sakallarını tıraş eden ve daima sarıklı dolaşan ihtiyar bir adamdı. Binaenaleyh kumar. Kürt Bekir'in Cumalı'ya gelince : Ufak tefek bir adamdı. kavgadan zindana atılmak cezası görmemek lâzımdır.) Erzincanlı Mevlut pek sağlam yapılı. her hafta gelen paranın muhakkak iki mislini borçlanırdı. Millî Korunma Kanunu mucibince tevkif edilen Samanoğlu isimli zengin tüccar için almıyordu. Tombul yüzünde ince maden çerçeveli gözlükleriyle gözleri sanki yerlerinden fırlamış burnunun ucuna sarkmış gibi duruyordu. Anlattığı hikâyelere bakılırsa elli yaşında olması icap ediyordu. Yetmişbeş liradan aşağısı işimi dünyada görmez. Etrafında dört tane «istasyon» vardı. Bir kere Erzincanlı Mevlut ağabeylerine.» diye her zaman tekrarladığı ve en müsbet netice verdiği tecrübeli tehdidi savurmuştu. Zelzele yağmasından epey mal edinmişti.

borç istemekten başka bir vesileyle kimseyi rahatsız etmezdi.. Eski ve meşhur kumarbazlardandı. Şimdi zarlar Erzincanlı Mevlut'taydı. — Yutturuyor musun oğlum.diye yalvardı. ben senin baban yerindeyim.. (Borcu da kendisini yutanlardan değil hiç kumarla ilişiği olmayanlardan isterdi. aynı şartlar içinde «Henyek» «Dubara». beş kişiyi davet için. — At. istanbullu. Barbut denilen bu oyunda «Düşse».hovardalardan ve kumarbazlardandı.. Harbin başından beri. — İşte açık oğlum. Minderden dışarda sayılmadığı için Mevlut tekrar eline aldı.. ötekilerin yüzleri sapsarıydı. Zarın biri minderden dışarıya yuvarlandı. «Düşeş» tam kazanıyor. Şimdi şeyhten bu üçyüz lirayı almaya uğraşıyorlardı.. Seyri ötekilere bakıldığı zaman duyulan merhamet ve öfkeyi vermiyordu. Terli avuçlarda hınçla buruşturulan renkli kâğıt parçaları «vesile» ve «teferruat» kelimelerine de pek ziyade yakışacak kadar değersizlenivermişlerdi. .. Zarları sallarken. Tahsildar Bedri bey ile Erzincanlı Mevlud'un yüzleri kıpkırmızı. Hayatı baştan başa rezillik ve namussuzluktan ibaret olan şeyh Yusuf'un iki meziyeti vardı. Beş liranın ikisi önüne. Haydi at. «Dübeş». 5 liralarla beraber zarlar da Şeyh Yusuf'a geçmişti. — Haydi yavrum zar.. Zar.) Parası varken tasavvur edilemeyecek kadar cömertti. kederlenmez... Bunların dördü de kumarı hakikî İngiliz centilmenleri gibi sanki spor olsun diye oynamaktaydılar.. ancak dün gece şeyh Yusuf'a üçyüz lira yutulmuştu.. Atmam şartolsun. Son derece namuslu bir kumarbazdı. Herkese paket paket cigara dağıtır. Sallamaya başladı : — Tut bakalım... — Postanı açık tut avradını bellediğim. «Dört cihar» ve «İki bir» kaybediyordu.. «Beş liranın ikisi önüne» dediği postada iki lira kaybetmiş oldu. çeşit çeşit yemek pişirirdi. Daima korkak oynadığı için daima kaybeden Mevlut. . asırlardır insanları mahveden bu acayip ve pis iptilâyı bu dört kişinin hareketlerinde ve yüzlerinde taraf tutmadan ve içi sızlayıp yüreği sıkılmadan rahatça tetkik etmeye başladı. Pek fıkara olduğu ve çok zaman yavan ekmek yediği halde bin lira kaybetse mızıklanmaz.. Hayat şu anda bu dört insan için zarların üzerindeki siyah noktalardan ibaretti. vurduğu vurgunun hesabını şaşırdığını arkadaşlarına yeminle kendisi söylemişti. dört.. İki bir geldi. Şeşbeş «önüne» kaydıyla tutulanı bir de «ne gelir» denildiği zaman bütün tutağı alıyor. — Aç şunları. Heyhat ki girmesiyle çıkması bir olduğundan. İşte tuttum. Beş liranın içine iki tane iki buçukluk mu sokuyorsun sakalı boklu... Arada gidip gelen bankmotlar vesile ve teferruattan ibaretti. Yüz sanliraya bir zar atıp kaybettiği ve kalkarken kılını bile kıpırdatmadığı yeminle söyleniyordu. Üç lira aldım. Aç diyorum. belli ki en fazla şeyh Yusuf'tan çekiniyordu.

. Al sana düşeş. Namussuz... — Olmaz. diyerek zara tükürdü. Ödeşelim de görmemişe dönsün. Şeyh Yusuf postayı yedi buçuk liraya yükseltti : — At.. Son lirası da gidince pehlivan yapılı çocuk. Seyek'ten sonra mutlaka kazanacağına iman etmiş olan şeyh Yusuf. — Görmemiş babandır.. Sen adam mı soyacaksın.. Bu seyek nedir? — Papazın uğuru. Sancak saçlı Emine. Kısa günün kân az olur diyerek.. kiminden alacağı : — Senden iki isterim. — Ben arttırırım... iki istersin. Biz burada çocuk avutacak değiliz. Sana namussuz dedi yavrum. Bir «iki bir» oğlum.. — Sana düşeş atıyorum ama bu pezevenklere kırılıyorum. Sabahtan beri biz para kaybediyoruz....Tutma sırası tahsildar Bedri'deydi. Düşeş misin velinimet. borcunu öde.. bu yüzden kısa bir münakaşa başlıyordu : — Yahu.. Burası vergi dairesi değil pezevenk. — Zar gelirse soymak değil. Üç postada zavallı Mevlut'u tertemiz etti.. sol böğründen vurulmuş gibi içini çekti. — Daha iyi ya.. Sen düsseyi rüyanda mı gördün? Haydi babam. Şunun elini kırıver... Yallah.. — Aman bir liramızı da diri diri götürecek.. Hakikaten düşeş geldi.» — Eminenin de Allah belâsını versin sancağın da.. ne gelirse. — Canım alacağını al. Tuh. Paranı seviyorsan oynama. ciğerinizi alacağım. Etrafına bir şey görmeyen kanlı gözlerle ... Benden nasıl üç istermişsin.. Haydi at. postayı arttırma.. kaybedecek bir şey gelmediğinden zarlar bu sefer Bedri beye geçti... — Ulan dubaracı. Bu ne kadar düşeş... Her zar atışta göğüslerini yumruklayıp «Hıhh» diye bağırdıklarından beton duvarlar inim inim inliyordu. Şeyh Yusuf'un gene şansı açılmıştı. — Haydi yavrum düşeş. Ne sandın? Aha bu iki lira ardı var... «Tut» dediğini yutuyordu.. Zarlar. Kaybettiğini beşer kuruş beşer kuruş çıkaramazsın. bu sefer Cuma Ali'nin eline geçmişti Kimine borcu vardı. Kazanacak. îlk hamlede Cuma Ali'ye kırılarak dört lira kaybetti : — Ne ettin vicdansız. Minderin üzerine iki tane ikibuçuk liralık koyup parmağını aralarından geçirdi : — At şöylece. Tahsildar yedi buçuk lirayı alırken bir de mani söyledi: — «Ay gibi doğdun karşıma.. — Ne gelecek şeyh..» diyerek göğsüne vurdu. — Bak yavrum zar.. Sen benden üç istersin tahsildar. işte sana bir düşse.. Mevlut zarları fırlatıp göğsünü yumrukladı : — Haydi oğlum Kılıç.. Şeyh Yusuf böyle söyleyerek zarları orta yere fırlatıp boş kalan yumruğunu «Hıhh. bu zarı görür görmez postayı arttırıyor.....

baktı. — Para Ali beyde. — Sonra asmazsa bak karışmam. izmitli Ali beye : — Şuradan Deş ura ver. Bana atacaksın tahsildar. Elli lirayı getirir malım götürürsün. — Deyyusum elbet. daltaşak sokaklarda gezinmesin .. At da şu rezilden dünya kurtulsun... Dünyanın en münasip.. Hıhh. en ciddî.. — Asmazsa pezevenktir. At bakalım şeyh... Say paraları. — Olmaz.. Getir pırtıları. — Kırkbeş ver. — Neden lâzım? Çekişmeden canı sıkılan Cuma Ali tahsildarın yerine cevap verdi : — On kuruşu sonunda urgana verip kendisini asacak.... Bu herif şarkıya merak sarmaya başladı.. hâlâ türkü söylüyor. — Getirmezsek inkâr mı ederiz? Ver beş lira.. — Ali bey bir makbul adam mıdır? Elin deyyusu. — Eskisi gibi yatak. Bundan doğru posta mı olur? — Buna kimse zar atmaz......» demişler. Durum.. — Asmazsa.... — Veririm baş üstüne... On kuruş bana lâzım. — Postayı doğru tut.. Yatağı getireceğiz.... Haydi yavrum Düşeş.. Aklını oynatıp. Biz burada resmen kumar oynuyoruz.. «Düştü gönlüm bahri gama cunbadak.. — Olmaz. — Hakikat...... — Yağma yok. — Kaça?. yorgan... en tabiî sözünü söyler gibi. Ulan sen adam mı soyacaksın? — At şuraya. salya sümük bir yanda. Uykulunun oğlu gibi. — Kırkiki ver. Para hani.. Atayım mı? — Olmaz.. . Ben ağlayacağıma sen ağla.... Sıramız geçiyor.... Ikiyüzelliye ne gelirse.. Durun yahu. Bir hafta beklerim. Deyyus bu Ali bey. — Olmaz dedim ya.. Siz ne sandınız.. Aklımı karıştırmayın... — Ulan kendini huzurumda methetme. Sıra bende. Hele bir at. işte düşeş. — Sana nasıl atacakmışım?. İki buçuğun ikiyüzkırkı önüne. Paran hani.. Yalnız yatağı rehin bırakırsın.. «Delinin defteri duvar. aeaı. Dururken basma bir iş getirmesin. — Allah belânı versin.... Kes sesini.. kilim kırk lira... — Ulan sakallı pezevenk.. îki liraya bizi kırma... Birisi de doğru sanır...» — Urgan parasını da aldın kavat.

.. Şimdi elinde kalan iki buçuk liranın elli kuruşu da. Bedelciye. — At. Bu söz Mevlut'u dalgınlıktan uyandırdı... Daha iki zarı böyle doğarsa hepimizi donsuz bırakacak. — At bakalım şeyh efendi. — Hele bir de şunu at. Ali beyindi. onu üzmek için şeyh nazlanıyordu. Sen de bir şey söyle Bedri bey. — Ben kaç gündür otuz lira verdim. Ben saymam... İstanbullu geldi geleli... Fakat Şeyh Yusuf beş liranın içine ikinci bir beşlik ile iki tane lira saklamıştı. Eğer bedelcinin şansı varsa.. İki buçuk lirayı geri verdi.— Orasını bilmem. Kanun böyle olduğu için. Kezban'ın babası Mehmet. aynı iki buçuk liralığı bir verip bir alırlardı. Yatağı verdim. Bir bir at. Deminden beri tahsildar Bedri. . sonra hiç atma.. — Etme şeyh efendi.. borç verdiği adamlar bir düzüye kaybedip kazanmazlar. Beş liranın içine büyük para koydun. Kaba etine iğne batırmışlar gibi tuhaf bir ses çıkararak ileri doğru sarsıldı. tahsildarın kazanmasını da istemiyordu.. İzmitli Ali beye yirmiyedibuçuk lira borçlanmıştı. — Neyi saymazsın ulan deyyus? — Saymam.... — Büyük para nerde? işte bir beşlik iki tane de tek lira.. kendi parasıyle oynadığı halde.. Bana da günahtır. İlk zarda Mehmet iki lira kazandı. hatta döğüşmeye hazırlandığı sesinden belli oluyordu : — Sayılmaz.. Mahsustan. Bir def acık. Mevlut'un kalkmasından istifade ederek önündekileri yavaşça aralayıp minderin kenarına oturdu... kaybettiklerini faizsiz borçlanmak kanundu... İzmitli Ali bey. Zarları eline aldı. Zar dubara oturduğu için Mehmet bütün parasını birden kaybetti.. Etme kurbanın olayım. Kendisi oynuyormuş gibi elleri titriyordu. Bu suretle karşıdaki oyuncuların her zarda elli kuruşları bedelcinin cebine girerdi. Türküyü biz söyleyeceğiz. İki buçuk lira daha istedi. Sıçradı. Günahtır. Posta gibi posta tut. Evvelâ müthiş bir ümitsizlikle zarlara hücum etti. — Günahı bana sen mi öğreteceksin? Çek arabanı. — Olmaz. Sabahleyin karısından aldığı on lirayı muska gibi bükmüştü.. bir defa at.. dedi. Yemenileri bile ayağına geçirmeden betonda çıplak ayaklarla şap şap koştu. topal eşekle kervana mı karışıyorsun? Burada senin kanının diyeti dolanıyor. Onun da gözleri kızarmıştı. Allanın yok mu? Peygamberin yok mu? — Allaha Peygambere kurban olayım.. ayakta duranların arasında kumar seyretmekteydi. Bir defa at da. Mızıklanmaya.. — Bir bir mi? Ulan pezevenk. — At ne gelirse. her alışta iki buçuk liraya elli kuruş faiz vermek. Beş liranın içine yedi lira koymuşsun.. — Atmam şartolsun.. tabiî. Nihayet Cuma Ali ile tahsildar Bedri bey araya girdiler..dedi. İlk atışta kazandı.

— Ulan avradını... ettiğimin rezili... İçine büyük para saklamamış ki! Beş liranın içine beş lira koymuş ...Haydi defol... Biz oyun oynayacağız. — Gitmem... Ne mümkün... Ben de oynayacağım. Yanında oturana döndü— : Surdan beş lira ver. — Ne beş lirası?. — Beş lira kardeşim... Şimdi veririm. Beş lira ver, altı lira veririm. Yedi lira veririm... Para değil mi? Şimdi veririm. Ben dolandırıcı değilim... Hırsız değiliz biz... Paranın değeri mi olur? Haydi... — Bende para yok... — Veririm. Sekiz lira veririm... —Ümitsizlikle ellerini dizine vurdu—: Vallaha veririm. Şartolsun veririm. — Şart ettin de inandım. — Sen neye inanırsın? İzmitli Ali beye döndü — Ali bey şuradan beş lira ver. — Ceketi bırak, on lira vereyim. — Ceketi mi? Al, buyur... Al işte... Yırtar gibi soyundu: İşte buyur. Ver on lirayı... Ceket senin malın... Al... izmitli Ali bey, pazarlıksız razı olduğu için şüphelenmişti. Mehmet'in zıddına basmak istiyormuş gibi ceketi evirip çeviriyor, güneşe kaldırıyor, tersini, yüzünü muayene ediyordu. Neden sonra on lira verdi. Mehmet, kazanacağı yüzde yüz muhakkak imiş gibi, ümitle tekrar mindere eğildi : — At bakalım şeyh... At bakalım. Bir bir at. — Yahu sıra şeyhte değil... Ben tutacağım, zarı tahsildar atacak... — Ben zararlıyım Cuma Ali ağa... — Ben de zararlıyım... Haydi uzatma... Mehmet gene iki elde on lirayı kaybetti. Bu müddet içinde Mevlut mahpusaneyi baştan başa dolaşmış, para bulamayınca yatağı sırtlayıp gelmişti. Dengi yere bırakmayı bile düşünemeden Mehmet'in ikinci on lirayı yutulmasını ayakta seyretti. Namusçu Mehmet'in «ipi kesilince» yatağı koğuşun köşesine yıktı : — İşte yatak... Ver kırk beş lirayı... — Kırk dedik. — Kırkbeş. Ben yatağı sana sattırmam. Parayı bulurum. — Öyleyse daha iyi. Kırk veririm, elli alırım. — Kırkbeş vereceksin. — Öyleyse bir haftaya kadar ellibeş getirirsin. — Orası kolay... Mevlut kırkbeş lirayı aldı. Kendisine münasip bir yer ararken koğuşu koşarak dolaşıp para bulamayan Mehmet arkasında peydahlandı. Soluyarak, — Mevlut ağa... dedi. Mevlut duymadı bile... — Mevlut ağa... — Ne dedin?

— Beş lira ver... — Sittir ordan... — Ver beş lira... Yedi vereceğim... Ayağını öpeyim... Bak ceketi mi de aldılar. Benim ceketim de gitti. Yeni asker ceketim... Ben farkında değilim, oynamış, yutulmuşum. Farkında değilim... — Hele deyyus... Farkında değilmiş. Sen karıya bile oynarsın ama, karı eline geçse... — Karı para getirecek, sana veririm, iki lira kâr var. — Hassittir... — Vallaha getirecek... Beş lira... İzmitli Ali bey dayanamadı : — Oyunu bozacaksın.. Beş lira istiyor. Dakikada iki buçuk lira kazanan sulu bankayı öldürmüş de pezevenk... Şimdi... Lahavle velâkuvveti... Defol... Şimdi gardiyen gelecek... — Gelmez... Varsın gelsin. Ben gardiyana yalvarırım. Beş lira daha ver... Gardiyan gelene kadar bir zar atalım... Sevaptır. Mevlut oturmuştu. Kumarbazlar tekrar işe başladılar. îlk postada minder sahibi olan Ali bey, manoyu okudu : — Elli var. Kazanandan elli kuruş minder hakkı aldı. Üçüncü elde tekrar, — Elli var dedi. Tekrar elli kuruş aldı... Bu akşama kadar böyle devam edecekti. Kavat Ali, işte tam bu sırada uykudan kalktı. Çulun altmda çıplak yatıyordu. Başının altına koyduğu gömleğini avucuna top gibi yumaklayıp terlerini sildi, istanbulluya mahcup mahcup gülümsedi. — Terlemişiz beyim... Bu namussuzlar adamı uyutmuyorlar ki... Mahpushanede ona herkes «Kavat Alo» derlerdi. Bu kötü lakaba kızmazdı. Gençliğinde pehlivan gibi kuvvetli ve emsali az bulunur erkek güzellerinden olduğu söyleniyordu. Köyünde hem ağa, hem de zenginmiş. Hâlâ tarlalarının hesabını bilmezmiş. Lâkin ne fayda... Kız kardeşleri hacir altına aldırmışlar. Mahkûm olduktan sonra da fazladan vesayet ilâmı çıkartmışlar. Şimdi, merhametlerine kalmış bir şey, ayda on gönderiyorlar, onbeş gönderiyorlar. Başından geçenler, beyaz saçlı, beyaz bıyıklı bu güzel ihtiyara hiç yakışmıyordu. Kırk yaşma yakın, Malatya'da bir kahpeye tutulmuştu. Bir ev kiralayıp beraber oturmaya başlamışlardı. Hazır paralar tükeninceye kadar kimse felâketi farkedemedi. Sıra tarlaları satmaya gelince köy halkı hep birden ayaklandılar. «Ne demek olsun... Köyümüzün Hanedan evlâdı olup... Bir ekmek sahibi Ağazade...» dediler. Kız kardeşlerinden birisinin kocası da tesadüfen Muhtar bulundu. Beygiri çekip Malatya'ya koştu. Avukatlara danıştı. Gece gündüz içen Alo'yu kolayca hacir altına alıverdiler. Alo çalışmayı denedi. Borç aradı. Nihayet yavaş yavaş, herkesi, baba dostlarını bile alıştırarak, ip omuzunda hamallık etmeye kadar düştü. Bir hamal parçası, Malatya'nın meşhur kahpesi kocagöz Emey'i besleyebilir mi? Alo gene yavaş yavaş, eve hovardaları toplamaya başladı. Gizli gizli yapılan bu yeni zenaat sonunda bütün Vilâyete

malûm olduğu zaman hamal Alo'nun adı (Kavat Alo) olup çıkmıştı. Utanmadı, itiraz etmedi. Yaş ilerledikçe, mütemadi keyif geceleri devam ettikçe Kavat Alo süratle çöktü. Nihayet facia gecesi gelip çattı. Raziye bir haftadır kavga çıkarıp Alo'ya yüz vermemişti. Bir haftadır bütün yalvarmaları fayda vermedi. Karı Alo'yu koynuna almıyordu. O gece bu dertle Alo hovardaların rakısını su gibi içti. Gece yansı âdeta delirdi. Misafirleri sopayla kovaladı. Raziye'yi zorladı. Emeline muvaffak olamayınca baltayı çekip karıyı bin parça etti. Tepeden tırnağa kan içinde karakola gidip ağlaya ağlaya teslim oldu. Karıyı hâlâ seviyordu. Öldürüp kimseye bırakmadığı için memnundu. Mahpusanede koğuş hizmetçiliği yapar, Bey ve Ağa taifesinin bulaşıklarını yıkardı. Kumarbazdı. Bütün hakikî kumarbazlar gibi cebine giren paranın bir meteliğini bile kumardan başka yere sarfetmezdi. Her zaman oynamıyordu. Oynasa da, devamlı oynaması için ilk ağızda kaybetmesi lâzımdı. Yoksa bir lira kazanıp geri çekilir, oyuncuları çileden çıkarırdı. «Alo'yu paralamak» Malatya cezaevinde, yalnız kumarcıları değil, bütün mahpusları alâkadar eden bir hadiseydi. Her üç ayda bir kere bu hadise vuku bulur, herkesin yüzü gülerdi. Alo üç ay damla damla biriktirdiğini on dakikada veriyor, çıplakları sevindiriyordu. Şimdi uyanıp gömleğini giyince, aklını kaybetmiş gibi gözleri dönmüş Mehmet'le karşılaştı : — Alo beş lira ver... — Ne beş lirası... Töbe yarabbi... — Beş lira ver... — Alay mı ediyorsun avradını... — Beş lira ver. — Çekil önümden... — Beş lira ver. Ortada para dönüyor. Kazanırsam yatağı, yorganı, kilimi, ceketi kurtaracağım. — Seni kim yuttu? — Şeyh Yusuf. — Ne verdin? — Yirmi kayme verdim. Şeyh kazanıyor. Üçyüz lira dün gece aldı. Şimdi de Vallaha yüz liradan fazla aldı. Haydi, beş lira ver. — Dört yüz lira mı? — Dört yüz lira... Ben ceketi kaybettim... Alo artık dinlemiyordu. Kocaman ellerinde bir titreme başlamıştı. Sık sık yutkunuyordu. İstanbullu'ya gülümsedi. Gülümsemede, af istemek, ölümden korkmak, kazanmak hırsı... Her şey vardı. Kalabalığı yararak karşı duvarın köşesine gitti. Arkasını dönüp göğsünde bir şeyler aradı. Sonra bir yumruğu sımsıkı mindere yaklaştı. — Savulun ben geldim... Şeyh Yusuf... Pezevenk... Kelimeyi şahadetini getir... Şeyh Yusuf aşağıdan yukarıya baktı. Zarları zorla elinden alacakmış gibi altına saklayıvermişti : — Oynayacak mısın?

— Oynayacağım... — İki lira alıp kalkmak yok... — Kalkmak yok... — Kalkarsan, bak... Tepelerim. — Kalkarsam tepele... Yalnız zarları çabuk toplamayacaksınız. Benim gözlerim farketmez... — Yalana bak... Dört cihar at sen... Bak nasıl farkeder. — Dört ciharı inşallah hep sen atacaksın. — Tut öyleyse... — Aha tuttum... Yere bir iki buçuk lira koydu — Şunun yüzellisi önüne... Herkes nefesini kesmişti. Alo kazanırsa kalkacağı muhakkaktı. Kaybederse, Şeyh Yusuf'un bugünkü şansına göre Alo paralanacaktı. Şeyh Yusuf evvelâ bir şeşbeş atıp yüzelliyi hakladı. Arkadan ötekileri de dolaşıp — Ötekiler de Alo'yu mahvetmek için postaları azaltmışlardı— Bir lirayı da aldı. Zar Mevlut'a geçti. Bu sefer Alo bir lira kazandı. Zarları şeyh Yusuf'un burnuna doğru salladı : — Tut postanı... — At, bir liraya ne gelirse... — Tuttun mu? — Tuttum... — Yum gözünü geliyor. Zarlardan birisi minderden dışarı fırladığı için tekrar salladı. — Tuttun mu kerhane şeyhi? — Tuttum Kavat Alo.. — Parana da mı acımıyorsun.. İşte düşeş. — Vay yavrum... Dört cihan düşeş mi belledin. Lira gidince, Alo bu işi hiç beklememiş gibi şaşırdı. Gözleri hakikaten az görüyordu. Yırtıcı bir kuş gibi çömeldiği yerden etrafına bakındı. Namazı yeni bitiren küçük Hüseyin'e işaret etti. — Yahu Hüseyin.. Gel bakalım... Gel oğlum.. Bak bizi soyacaklar... Başkasına benim emniyetim yok... Kazanırsa gözlük vazifesi gördüğünden dolayı Hüseyin'e maktuan bir lira vermeyi âdet edinmişti. Hüseyin doğru çocuktu. Kimseye göstermemeye çalışarak biraz para daha çıkardı ve tutuştular. Önceleri alıp veriyor, keyifleniyor, şeş ciharı mutlaka, — Yaşa yavrum... Şeşbeş.. diye kapıyordu. — Ne şeşbeş... Şeşcihar. — Dur bakalım... Zarları gözlerine kaldırdı : Ne var arkadaş. Ben düşeş zannediyorum. Mahkemeye gitmeden hakkımı ver. Lâkin üstüste üç kere kaybedince telâşlandı. Yanında oturan Kezban'm babasına döndü :

— Başıma daha ne gelecek.? Bu şeyh bizi temizleyecek... Ulan at bakalım. Vay avradını... Şeyh... Ulan elinde senin zehir mi var. Bana bir balta verin şunun elini keseceğim... At bakalım... — Tut arslanım... Zarları Alo aldı, bir müddet salladı: — Ulan zar... Ulan Allahsız zar. Allahsız. ..Attı, kaybetti. — Vay başıma gelenler... Etme zar... Allahmı, dinini seversen zar... Bir defa gel... Şunu bir defa kırayım... Bir defa... Vallaha başka istemem... Bir defa... Hele at... Hele at... Ulan mindere atsana... Cebinden acele acele para çıkardı: At, ne gelirse... At... Bir defa gel zar Padişah... Bir defa.. Sana bir şeycik demiyeceğim... Sesim çıkarsa kahrolayım... Şeyh kazandı, ikinci postada Alo'ya bir dubara attı. Alo paraları önüne çekmeden zarları yakaladı. Işığa kaldırdı. Uç kere öpüp başına koydu: — Aferin kemik... Aferin kemik... Maşallah sana... Hep böyle isterim. Hep düşeş oturacaksın. Tut postanı şeyh... — Tuttum kavatoğlu efendi... — Al düşeşi... — O senin cilvendir. Zar cilveyi sever. Sen al düsseyi... — Aman.. Bu da nasıl bir iş.. «Düşse» diyor, düşse geliyor. Benim ecelime mi susadı bu it zar. Yahu benim canımı alacak bu zar. Gömleğinin sol tarafındaki cepte para bulamayınca on yedi lira kaybettiğini anlıyarak dehşetle etrafına baktı. Yanında oturan Mehmet'in kafasına vurdu: — Bakma.. Sen benim zarıma bakmayacaksın, istemem... Defol yahu... Defol... Uğursuz.. Avradını bellerim... — Benden ne istiyorsun? Ben de yutuldum. — Öldürdüğün Kezban'm üzerinden eşekler geçsin... Kalk defol... Tekrar elini boş cebine daldırdı. Bir şey bulamayınca yüzünü sıvazladı. Zarları sallayan Cuma Ali, — Hele tut Kavat.. Yoksa temizlendin mi? diye sordu. — Temizlendin mi ne demek? Tutacağım... Gömleğinin önünü boydan boya yırttı. öteki cebinden —bu gömleğin de bir sürü cep vardı bir çıkın para çıkardı. Bunlar iki avuç miktarında gümüş yirmibeşlikti. Hepsini birden mindere döktü: — At şuna... At ne gelirse... Kaybetti. — Tuhh.. Battım... Ulan zar. Ulan puşt zar. Ulan imansız zar... —Bir taraftan da gömleğini yokluyordu. Bir çıkın daha çıkardı. Bunda da gümüş ellilikler vardı. At şuna kurt Bekir'in oğlu... Şuna da at. Sırası gelinceye kadar çenesini titreterek bekledi. Arada bir, «Of of oof..» diye göğsünü yumrukluyordu. — At şuna ne gelirse... Gene kaybetti. Bu sefer elini evvelâ yere sonra var kuvvetiyle ağzına vurdu :

— Namussuzum, Allahımı inkâr edeyim... Ben bu zarı kesecektim. Kesik diyecektim. Dilim tutuldu. Dilim varmadı... Üstüste birkaç tokat daha attı: Ah Alo... Ah pezevenk Alo... Ah babanın avradını Alo... dilin varsa da kesik deseydin. Dübeşi bir kessem... Bir kesik desem... Vay kavatoğlu. Ağzından pembe salyalar akıyordu. Şeyh Yusuf, kana ehemmiyet vermeden hem zarları salladı, hem de yumşak yumşak söylendi: — Alırken iyi miydi? Cilveli orospu.. Bu Raziye mi, kesiyorsun? Tut bakalım... — Tutacağım... Tutacağım... Gömleğini tamamiyle paraladı. Para bulamayınca donunun uçkurunu çekip çıkardı. Bunun arasına büyük bankj notları dikkatle dikmişti. Artık rakamlara bakmaya lüzum görmüyordu. — At... dedi. Attılar. Kaybetti. — At.. dedi. Attılar kaybetti. Nihayet donunun uçkurunu ve sonra ağını parçaladı. Para kalmamıştı. Kirli tırnaklariyle vücudunu baldırlarından omuzlarına kadar aradı. Mıncıkladı. Göğsünü iki defa çizdi. Kanını yüzüne çaldı. Çömeldiği yerden bir kere sıçradı. Fakat doğrulamadı. Balyoz kadar büyük yumruğunu göğsüne vurdu. Arkası üstü devrildi. — Malımı alacağınıza canımı alın... Paramı aldınız canımı da alın! diye tepindi.Başını betona vuruyor, edep yerini çekiştiriyordu. Yırtık donu dizlerinden aşağıya kaymıştı. Etrafında üç aydan beri türlü mahrumiyetlerle biriktirdiği paraların çıkınları sürünüyordu. — Kalk ulan ayıptır.. dediler. Oturdu. Başını yumruklayarak, göğsünü tırmalayarak ağlamaya başladı: — Paralarım... Benim paralarım... Ben onları onar para onar para biriktirdim... Onar para onar para... Küçükten biriken para uğurlu derlerdi. Öldüm. Malımı aldılar. Yandım... Şeyh Allah belânı versin... Avradını bellediğiminin şeyhi... On para on para biriken paraya güç mü yeterdi? Bitti deyyusun gücü.. Hep düşeş.. Hep düşeş... Ulan düşeşçi kavat... Şahit olun arkadaşlar.. Ben bu şeyhi vurur öldürürüm... Ben bu paraları alırım. Ben bu koğuşta birinizde para bırakmam tahsildar... Soyguncu tahsildar. Namussuz tahsildar. Şeyh... Vay sakalı boklu vay.. Ulan Mustafa Kemal... Mezarında kurt kaynaya (çok ayıp).. Şeyh Sait biçaresini sen neden asarsın? Bunu assana Atatürk... Bunu götür, asıver. Vay paralarım... Vay paralarım.. Ulan benim param adama hayır eder mi? Benim param bir vakit hayır etmez... Suratına sağlı sollu iki tokat indirdi. Gebersene Kavatoğlu... Şurada uyuyorsun. Senin zar oynamak neyine... Bunlar babanın koca boynuzlu sarı öküzleri mi?.. Sen nereye koşuyorsun? Dinleyenler artık tahammül edemediler. En yukarda tahsildar Bedri beyin en altta şeyh Yusuf'un kahkahaları olmak üzere gülmeler çın çın öttü. Kavat Alo şaşırarak sustu. — Ulan bana mı gülüyorsunuz pezevenkler?

Şeyh Yusuf'un meşhur bir sözü var ki doğrudur: «Kumarbazın onuru olmaz ki utana. Baharda çiğdemden başlayarak. Üç gün. damatlarına evlâtlarına bedava istida yazdığı mahpusların ihtiyar anaları. — Elli lirasını aldım. muhacirler tarafından günübirliğine doldurulmuş bir han'a benziyordu. Kavat Alo. — Donumda ne var? Donumda metelik kalmadı. Malatya'nın içinden şekerci Vahab'm kızı Sevim. yahut süt. Para çıkınladığı paçavralar yerde kalmıştı. kur'ası çıkmış delikanlılar. Bunlar öyle doğrudan doğruya yüreğe dokunan alâkalardı ki. ceviz. bellibaşlı dostlardandı. kuru dut. kocalarına. — Topla. bazen oturarak adamlariyle konuşurlardı. mışmış (kaysı) üzüm. sırasiyle kiraz. torbalı.istanbullunun oturduğu İdare kısmında çocuklar koşuşur.. heybeli. karpuz. Mahpus delikanlılar kadınlara gösteriş yapmak için giyinmeyi. tandır.. dedim. üçer kişilik gruplar halinde. ölümden ve muharebeden konuşurlardı. Giderek küçükler «Gözlüklü Dayıya» ayrıca küçük hediyeler bile getirmeye başlamışlardı.. Ayrıca. paketli. odası dış tarafta olduğu için ziyaretçilerin çoğunu — bilhassa küçük çocukları tanıyordu. son güzde elmaya kadar. karıları açık kapıdan kafalarını uzatıp biraz tereddüt ettikten sonra bir bakraç yoğurt. Şeyh Yusuf'la şakalaşmak için. Yaralı bir köpek gibi duvara sürünerek dışarı çıktı.. Odaların bir tarafı asıl mahpushanenin merkez salonuna açılan demir parmaklıklı büyük pencerelerden ışık almaktaydı. Sen işi azıttın. Banazi'den Hacı Emir ağanın torunu Cemal.. Pütürge'den Abuzer'in yeğeni yedi yaşında Hüseyin. gül. pestil ve kışın krizantem ve resimli mecmualar getirirlerdi. doğum zamanı ağız pekmez zamanı taze pekmez..— Topla donunu pis herif. bir acayip mahcubiyetle şaşırıyor. bohçalı kadınlar. dut. öbür tarafında mahkûmlar bazen ayakta. Allahtan. üç gece hiç yemek yemeden yatacak. boş duran iki oda ve koridordaki demir parmaklıklı kapı konuşma yeri olarak kullanılıyordu. biraz alaycı burada alay «Allah» . Nuriye. odasına ısınmaya gelirler. tıraş olmayı ihmal etmezler. saç ve mısır ekmeği bırakıp bir sürü de kurtulma duaları ettikten sonra giderlerdi. Adıyaman'dan bir gözü kör Nuri ve küçük kızkardeşi Emiş. Edep yerini kapattı.. Gardiyanların yatması için yapıldığı holde. Şeyh Yusuf. Hacı Abdullah'ın yeğenleri Melâhat. Kirpinin Hüseyin'in kızı Mabuş. ibrahim'in kızı Feyziye.» Ziyaret günleri mahpusane. izinden gelmiş askerler. kaynanaları.. iki buçuk aydır türlü rezilliklerle topladığı 130 lirayı onbeş dakikada verivermişti. istanbul dilencilerini hatırlatan biraz yayvan.. Besni kazasından. dördüncü günün sabahında gülerek karşı koğuşa gidecekti. toprakta yorulmuş orta yaşlı erkekler iner çıkardı. gene «parçalanmış». tespih çekerek dolaşırlardı. istanbullu her defasında. Kavat Ali korkarak donunu topladı.. köyden. aralıkta ikişer. Tahsildar Bedri bey bu sefer ciddî konuşuyordu. şaşkın ihtiyarlar. diye ne kadar yemin ettiyse de kimse inanmadı.istanbullu. Demirlerin bu tarafında ziyaretçiler. Bunlar kışın.

beyaz bir kadındı. Boyasız yüzünde. «Yalanın karşılığı oldu yalan» diye seviniyor.. — Nerde? . Elbette sen çıkıncaya kadar sabredeceğiz. Velhasıl her taraf memnundu. Kürt Bekir'in Cumah. kızarıp hafifçe terliyordu.. «Allah razı olsun». Dükkâncıya gittim. O da ona «Müslüman» diyor da. — Sen bilirsin.. Çabuk gel. (Bir meşhur kıt'a vardır. dedim. istanbullu. Vaiz efendi. — Ne var? — Gel de rezilliğe bak. — Hangi tahsildarın? — Bedri beyin. çok çocuk doğurarak —beş çocuğu vardı—... diyordu. Sefer topallayarak. İşte öyle bir hal. kadınlık vazifesini bitirmiş. (Bunlar kadında kahramanlığın sınırıdır. Sol yanağında iki tane ben farketti. tahsildar Bedri beye sürünerek volta vuruyorlar. Çaçaron değildi ama. Tahsildarda... Tahsildarın hali fena. hanım yenge dışarda karşılıklı iskemlelere oturmuşlardı. bir de İzmirli Ali bey. en aşağı 1360 senelik bir kocaman ve hayasız Müslüman yalanı söylüyor.. ihtiyarlığa teslim olmuş yorgun bir hal kolayca seziliyordu. Ekseriya.. — Sonra. — Ne rezilliği? — Tahsildarı sıkıştırdılar. Ayağındaki kunduralar da eskiydi. Kırk yaşını ferah ferah geçmişti. başını siyah bir ipekle örtmüştü...) istanbullu onlara. Tabiî Allahm iıiç bir harekete razı olacak veya olmayacak hali kalmamıştı. Fakat karşısındakiler.... Bedri bey içerde. — Lafa bak.. onlar da onu kendileri gibi dini bütün (. dizlerine bıraktığı tombul ellerine bakarak başı önünde konuşuyor. «Beye danışacağım»...) Müslüman zannederek bir kocaman yalan irtikâp ediyorlardı. Kiraları hiç bir zaman intizamla vermiyor. istanbullunun pek yadırgadığı bir sıkıntı. Karı kocanın gündelik işleri konuşmalarında değildi. istersen ben çıkıncaya kadar sabredelim. heyecanlı heyecanlı söyleniyorlardı: — Nerde bu pezevenk.. «Siz razı olursanız bey ne diyecek? Siz razı oldunuz mu. topallarda insanı pek şaşırtan bir süratle içeri girdi: — Beyim hele gel. bir edepli sükûnet vardı. Oğlanı benim gözüm tutmadı..) Güneşten rengi solmuş bir jandarma mavisi manto giymiş. Birisi birisine kâfir demiş imiş. günde belki yüz defa adı burada küfürlerle beraber geçen yenge hanımı dikkatle tetkik etti. kararları kat'î ve fedakârdı... Sen buradayken ben düğün mü yaparım? El âlem ne demez? — Sen bilirsin..?» dediler. yemin edilebilir ki. Dedim ki.. Anlatıyordu: — Bedri beye danışalım dedim.kelimesine aitti ifadeyle. Bu sözü de pekâlâ değiştirmek daha başka daha «realist» bir söz bulinak kabildi.. Biraz şişman. bu mukabeleden belli ki hoşlanıyorlardı. Facia.

Bedri bey nihayet demire ağzını yaklaştırarak bir şeyler söyledi. çocukların gözlerini öperim.. hafta yokmuş gibi birdenbire değişti. hiç istifini bozmadan konuşuyordu: — Babama dersiniz. dedi. Ulan avradmı.. Birdenbire gözleri_ keyifle. sevinçle parladı. pek kadın kadıncık bir hareketle düzeltti. Her lafta Bedri bey. Bedri beyin karısı köşeyi dönmek üzereydi.. iyiliği de üzerinde olduğundan yenge hanım bugün cömertlik edebilirdi.. Henüz harçlığını alamamıştı. — Haydi bakalım. laf altında kalmasını sevmezdi. Bir taraftan karısını dikkatle dinlerken bu fazla beş liraya nasıl bir mazeret göstereceğini düşünüyor. Kavat.. Cuma Ali.. Büyük karıdan yedi. bu bedbaht hisle malûl kocaların erkek erkeğe kaldıkları zamanları suiistimal etmemek için derhal öç almaya giriştiklerini sezdi. Kira almaya dükkâna gittiğine göre. yana yana.... Ben yerinden haber aldım. Paraları ele geçirir geçirmez. Gülerek döndü: — Ne istedin Bedri bey?. birdenbire geri döndü: — Ulan deyyuslar. İstanbullu. işin şakaya tahammülü olmadığını bildikleri için. . Arkada dolaşanlar. yallah. Tahsildar Bedri bey bir müthiş öksürükle gırtlağını temizledi: — Nerede Cuma Ali pezevengi? diye kükredi. — Ulan pezevenk. Evvelâ harçlığından fazla iki buçuk lira.. Avrata sövme mezhebi'nin biraz kılıbıklıktan türediğini. Birdenbire nıe hatırladıysa hatırladı. Ekin pahalanacak. «Deyyuslar» iki kişi kalmışlardı. Ekini hemen satmasın. Hanım yenge cevap vermeye lüzum görmedi.. Bedri bey.. sonra da diğer iki buçuk lira uzatıldı... arkasında gidip gelen namussuzların nihayet dayanamayıp işi berbat etmelerinden korkuyordu.. Bedri bey. Bak artık sen düşün. Şimdi birkaç komşu karısiyle beraber bu odayı Cuma Ali'nin haremi doldurmuştu. İki evliydi. başını titretiyor.— Yahu şunu çağırsanıza. Kızı yalnız başına sokağa bırakırsın. Cuma Ali'nin de Ziyaretçileri gelmişti. Bedri beyi gizlice tehdit etmekle iktifa ediyorlar.. Kadınlar alışık alışık gülümseyerek başlarım çevirdiler. — Bir de ne istedin diyor. gözlerini karısından kaçırarak bir bakışla yalvarıyordu... küçük karıdan dört çocuğu vardı... Öteki odanın penceresinde konuşuyordu. ileri gitmiyorlardı. El sıkışmadan ayrıldılar. Baş örtüsünü pek alışık. Şalvarını savurarak koğuşlara doğru koştu. Halbuki kendisine on lira lâzımdı. — Cuma Ali deyyusu nerde? — Haber aldım ki.. cigara içmediğinden. Harçlık şu siyah çantanın içinde duruyordu. Bedri bey. Cuma Ali'nin artık vurdumduymazlığa imkân kalmamıştı. sanki gelecek. Cuma Ali. yemeği de evden gönderildiği için cep harçlığı olarak haftada beş liraya razı olmuştu. Şimdi düşünüyordu.. Mutfağın penceresine sıçradı. en gevezelerini Kürt Bekir'in Cuma Ali ağayı aradı.

— Hanımefendi.. Hanımefendi.. diye seslendi. Kadın durup baktı. — Bedri bey sizi çağırıyor. Eline birtakım kap kaçak, torba falan alarak tekrar konuşma yerine döndü. Demir parmaklığa yüzünü dayadı. Büyük karışma, — Sen pezevenk lafına alışıksın karı., dedi. Bunlar şehir pezevengi... — Başıma gelenler... O nasıl bir adam... — Sen konuştuğuna baktın da onu adam mı belledin, bayırın deyyusunu hay kan... Bir taraftan da merdiveni kolluyordu. Bedri beyin karısı sofaya çıktı, istanbullu önüne geçip geri çevirmeyi düşündü. Lâkin, meseleyi anlatmak da ayrı bir meseleydi. — Tahsildar Bedri bey.. Tahsildar Bedri bey!. diye bağırdılar. Elini yıkıyormuş, kurulanarak ve söylenerek salona çıktı. — Beni hangi avradını... Çağırıyor... Ulan... Karısını görünce şaşırdı: Kız, burada ne arıyorsun? — Sen çağırmadın ıaı? — Lahavle... Ben radyoyla mı çağırdım? — Pencereden seslendiler... — Kız hangi avradını... işte Cuma Ali bu sırayı bekliyordu. Elleri kuşağının önünde öyle yaklaştı: — Hanımefendi, bu «avradını...» dedi, seninle oynuyor. Bu pezevengi sen adam mı belliyorsun. «Karımın yanında bana sövmediniz. Ben uyku uyuyamam», diye ağladı da, arkadaşlar seveplanna seni çağırdılar. Sen bu deyyusu... — Tuh Allah belânızı versin... istanbullu odasına giriverdi. Kadın söylenerek kıpkırmızı merdivenleri indi. Orta salon kahkahadan deniz gibi dalgalanıyordu. Aynı gün öğleden sonra istanbullu uyurken kapı açıldı. — Bey uykuda mısın? — Kör müsün ulan ne var? — Bak, seninle görüşecek. istanbullu dirseklerine dayanarak doğruldu. Sırtına çarşaf yerine son moda, bir yatak örtüsü atmış, ipekli bir entari giymiş ihtiyar, bitik bir kadın kapıda duruyordu. Eteğini iki taraftan iki çocuk tutmuştu. — Ne istedin teyze? — İstanbullu Muret bey varmış. Sen misin? — Benim. — Şuraya kadar geleceksin. Seni Mehmet çağırıyor. — Hangi Mehmet. — Kezbanın babası... — Ne olacak? istanbullu somurtarak tayıncı Sefer'e döndü: Beni bunun için mi uyandırdın rezil?

— Beyim. Hükümet Mehmet de geldi. Sen olmazsan konuşmuyor. Bunlar yalvardılar. — Pekâlâ.. Sen git bakalım kan.. Ben giyinir şimdi gelirim. Kadın ağır ağır döndü. Odaya belli belirsiz bir koku da yayılmıştı. Ayaklarına ipek çorap, topuğu açık spor kundura giydiğini o zaman farketti. «Mirasa konmuş... Hay Allah belânızı versin..» Bir cigara yaktı. Ölenle, bir vakit ölünmüyordu. Mehmet'e o kadar kızdığı halde, kumara vereceğini de bilerek, Tözey'e yalvarmış, Kezban'ın eşyalarını anasına teslim ettirmişti. Hastaneye teslim edilen 110 lirayı almak için de veraset davası açmışlardı.Şimdi, ortada halledilmemiş bir radyo meselesi kalıyordu. Kezban'm dostu Hükümet Mehmet, işi inada bindirmiş, müşkülât üstüne müşkülât çıkarmıştı.Kızın odasındaki radyonun, herkes, Kezban'a ait olduğunu biliyordu. Yalnız bunu acente'den Hükümet Mehmet satın almış, muameleyi tamamiyle kendi üzerine yaptırmıştı. Kızı babası öldürünce, inat olsun diye, «Mal benim» demişti. Cebren kız kaçırdığı için üç sene hapis yatan ve evvelce ilkmektebi bitirip bu kadar müddet de mahpus stajı gören Hükümet'e güç yetirmek, artık Müddeiumuminin de haddi değildi. Tahsildarlarla beraber yemek yediğinden ve yeni yazısı güzel olduğu için milletin istidalannı yaza yaza avukat kesilmişti. Cezaevindeyken boş zamanlannda ceza kanununu, ceza muhakemeleri usulü kanununu, elinden düşürmez, her maddeyi yerde bulmuş gibi telâşla, hayretle okur ezberlerdi, istanbullu, Kezban'ın babasının ricalanna, ağlamalartna dayanamayıp haber gönderdiği zaman, haberi götüren .gardiyan Abdullah'a bilmem kaç tane kanun maddesinden, usulden, davadan laf açmışlardı. Gardiyan Abdullah; — Bırak namussuzu beyim demişti, Avukat Şefik bey yanında halt etmiş. Ona bir vakit laf kâr etmez. istanbullu gülümseyerek tespihini aldı. Hükümet Mehmet, eski mahpushane arkadaşlariyle konuşuyordu. Kezban'ın babası demirin öte yanında, anası beri yanında bu uzun boylu, güzel delikanlıya canmı alacak gibi bakıyorlardı. istanbulluyu görünce Hükümet Mehmet koşup eline davrandı: — Geldim uyuyordun ağabey... Nasılsın? — iyiyim Hükümet... Sen nasılsın? — Sorma, yüreğim yanıyor... Ben kıza çok acıdım. — Ne yapalım? Kurtuldu. Şu geride kalanların rezilliğine bak... — Ağbeyciğim.. Köyde, burada, kahvede, keranede her lafta ben seni hatırlıyorum. Buraya sık gelmediğime bakma.. Vallah billah her gün adını anıyoruz. — Köylü ne diyor? Eskiden sana «Hükümet» diye lakap takmışlar... — Sorma... Şimdi «Büyük Hükümet olmuşsun yavrum, sana söz yetmez...» diyorlar. Hele radyoyu, bir akümülatörlü makineyle değiştirdim mi bizim köy Paris'e dönecek.

— Seni biz buraya radyo işi için çağırdık. — Farkındayım. Senin önünde konuşacağız. Sonunda «Getir, ver» dersen başüstüne... Sana canım kurban... — Gel bakalım... İstanbullu, kendisi gelmeden evvel Hükümet Mehmet'le konuşan delikanlıları savdı: Haydi, biraz dolaşın, bizim işimiz var. Gel şuraya Mehmet... Mehmet, Kumandanını görmüş bir asker gibi, sahte ve gayrı tabiî bir hürmetle demire yaklaştı. Karısı da bu taraftan yanma geldi. Hükümet Mehmet, Kezban'm babasına nefretle baktı: — Sen benden ne istiyorsun herif? — Efendi... Radyo makinesi kızın malı imiş... — Radyo makinesini aklından çıkar. Bana kalsa biçarenin pırtılarını da sana vermezdim. Beye dua et... Tözey'in gönlünü etti de, bu senin karın olacak orospu, Kezban'm yatak örtüsünü başına çekiveremezdi. Pabuçlarını giyemezdi. Çoraplarını... Lahavle vela... Ulan sizin gibi rezil var mı? — Mehmet efendi bize zaten Allah vurmuş. Biz mahvolmuşuz. Bak bu yavrular sokakta kaldı. — Ağlama... Sen Murat beyi kandırırsın ama beni kandıramazsın. Dua et, yoksa bütün kızlar yemin (bastılardı. «Kezban'm burada bir iğnesi yok. Hepsini sevabında biz iğreti verdik.» diyeceklerdi. Neyse, oldu bir iş.. — Radyo kızın malıymış... — Radyo kızm malı ama, bakalım kız sizin malınız mı? Ulan pezevenk, kızı evlendireceğin sırada sana ağlamadı mı? «Ben o herifi istemem,» diye ağlamadı mı? — Kız kısmına bakma... Bugün istemez, yarın ister... — Nasıl istermiş. Kocası olacak kavat askere gidince kaynatası geceleri Kezban'm üstüne çökmedi mi, kız gelip sana söylemedi mi kaltak? Kadın yüzünü sakladı. Anlaşılmaz şeyler söyledi. Demirlerin arkasında namusçu dudaklarını yalıyordu. Hükümet coştu: — Dili tuza değmiş keçi gibi ne yalanıyorsun. Sen izinli geldin. Kız sana meseleyi bir tamam anlattı. «Kaynatam benimle yatıyor,» demedi mi? — Dedi. Lâkin biz askerdeyiz, izinli geldik... — Sus... Güveynin babasından üç kırat ekin, yirmi lira almadın mı? — Aldık. Bunlar açtı. Sen fıkaralığı bilir misin? — Öyleyse kızı neden vurdun?... Ellerin lafıyle vurdun. Ulan senin namusun var mı ki sen namus temizliyorsun. — Ben ona haber yolladım «Başka vilâyete gitsin,» dedim. — «Gitsin», demiş. Senin lafınla gidebiliyor mu? Fıkara istida verdi. Kabul etmediler. Komiserin gözü var, jandarma zabitinin gözü var, zabıt kâtibinin gözü var. Hey Yarabbi... Dünyada senin gibi namussuzun kıtlığına kıran mı girmiş. Kızı yollamadılar. Namusunu temizleyeceksen, kızın kaynatasını vursana... Pezevenk kocasını vursana... Ulan, kız yetmiş kuruş yevmiye ile fabrikaya girdi. Gelip neden götürmediniz? Şimdi radyo davasını görüyorsunuz.

Kan, eteğini tutarak çocukları ileri doğru itti: — Bunlar aç yavrum.. Bize acıma... Bunlara acı... — Kes sesini... Bana çaça analık etme... Senin dünyadan haberin yok. Bu kocan olacak pezevenk kumar oynuyor karı... Kızın radyosunu da kumara mı bastıracağım? — Vallah billah yalan.. Ne kumarı Mehmet efendi? — Yemine de alışmışsın. Şunda hiç utanma, arlanma var mı? Radyo benim. Size radyo değil selâm verenin Allah belâsını versin. Ne dersin beyim? — Haklısın Mehmet., istanbullu hışımla içeriye döndü: Eğer mesele anlaşıldığı gibiyse sende vicdan yok, namus da yok, insanlık da yok, utanmak da yok... Tuu... Haydi gel Mehmet... Haydi yürü.. — Benim işim var beyim. Köşeye dayadığı bir sepeti aldı: Sefer nerde? Biraz mış mış getirdim. Şunları da içersin. Uç paket köylü cigarasıyle bir kibrit uzattı. Merdiven başında istanbullunun elini tut — Bir lafın var. Hiç unutmam... ölürken de unutmayacağım bey... «Her şey akıldan gelir.» derdin. Her şey akıldan geliyor. — Akıldan geliyor ama, akıllı adamın namussuzu daha beter olur Hükümet... Bu da aklında kalsın... Akıllı namussuzun yanında Kezban'm babası yedi kere zemzemle yıkanmıştır. — Yahu.. Bu dünyanın akıllı, akılsız, bu namussuzlardan nedir çektiği? Tuu... Kederle gülümsedi. Ben haftaya uğrarım, uğrayamazsam birisini yollarım. Sana zerzevat göndereceğim. — Zahmet etme... — Ne zahmeti.. Allah, Allah.. Yarı yolda durdu: Haklı mıyım bey. Radyo verilir mi? — Verilmez.. Keski pırtıları da almasaydık. — Sana çok kızdım ama... Sonra «Ne yaparsa iyi yapar,» diye seslenmedim. Kıza yazık ettiler ağabey... Şimdi hangisi orospu yahu.. Kezban mı, babası mı.? — Galiba, bu günlerde biz hepimiz, bir parça orospuyuz Mehmet... Bir saat sonra Tözey ziyarete geldi. Bir ay hapis yattığı için mahpusluğun halini biliyordu, istanbulluyu çok sevdiği halde bu sebeple hiç süslenmiyor, ev kıyafetiyle, hattâ fazladan bir de tenteneli önlük takarak, ayaklarına takunyalar giyiyordu. Her hafta bir kutu bal, bir kilo tereyağı getirmeyi âdet etmişti. Bunları Sefer'e teslim ediyor, istanbulluya her sabah yedirenek gelecek ziyaret gününe kadar bitirilmesine yemin verdiriyordu. Bu pek acayip bir sevgiydi. Bir kere bile öpüşmemişlerdi. Böyle bir şey akıllarına da gelmiyordu. Mahpusun kelepçesi bir parça da ruhundaydı. Mütemadi bir usanma, bir yarı ölülük, bir ateşli hastalık hali, insanı yoru yordu. Konuşacak hiç bir şeyleri olmadığı halde, bir saat kadar nasıl konuştuklarına istanbullu tam bir hafta şaşardı. Kezban öldü öleli sözün bir yerinde Tözey mutlaka şu suali soruyordu:

— Pezevenk ne yapıyor? — iyidir. Kumar oynuyor. Yatağı falan yutuldu. Betonda yatıyor. — Oh olsun... Dur bakalım daha beteri var. Bize zaten Allah vurmuş. Bir de sen ne demeye vurursun, a kavat. istanbullu, Hükümet Mehmet'in gelişini anlattı. Tözey olup bitenleri pek beğendi. Yüzü güldü. Biraz Sefer'le, biraz başgardiyan Ali'yle konuştular. Meyve yediler. Nihayet Tözey kalktı. Giderken de hep aynı şeyleri söylerdi. — Babana mektup yaz, ellerini öperim. Kardeşine mektup yaz, selâm ederim. — Olur. Kadın kıyafetini elleriyle yokladı. Bu sırada göğsünde bir şey hışırdayınca aklına geldi: — Durun, size bir şey gösterecim... Bluzunun yakasından bir kâğıt çıkarıp uzattı: Bakın bakalım bu nedir? İstanbullu açtı: — Buna makbuz derler kızım. — Evet makbuz. Dün bizi Vilâyete çağırdilar. Ben, Ayşe, bir de Münevver. Emniyet Müdürü istemiş. Varlık vergisi için. — Ne için? — Varlık vergisi çıkarmışlar. Beşeryüz lira verdik. — Alay ediyorsun.. İstanbullu makbuzun beşyüz rakkamına şaşarak baktı: — Bu nasıl iş?" — Bilmem. — Üçünüz de verdiniz mi? — Verdik. Koca emniyet müdürü neler söyledi. Vatan tehlikede imiş. Bu parayla orduyu besleyeceklermiş. Düşmana karşı... — Bırak düşmanı... Sen beşyüz lirayı nereden buldun? — Manifaturacımız var ya... Ondan borç aldık. 91 günde altıyüz lira vereceğim. — Faiz olmaz olur mu şekerim? Verdiği ne devlet... — Doğru verdiği ne devlet? İstanbullu biraz düşündü. Bıyıklarını çiğniyordu: İsmail ağa kaç lira vermiş haberin var mı? — Bilmem. — Yediyüz lira vermiş. Senden yüz lira fazla... Parayı yatırır yatırmaz, İstanbul'a koştu ismail ağa... Gâvurların satılan mallarından kırk bin liraya bir gazino almış. — İsmail ağa mı? — İsmail ağa... Sen şimdi bu makbuzu ne yapacaksın? — Kaybedeceğim. Sonra isterler mi? — Zannetmem. İnkılâp müzesine koyulacak bir matah olmasa gerek. Haydi sen artık git. — Gidiyorum. Bunda kızılacak ne var? Vermese miydim? — Vermemek olmaz ki ninem... Vatan meselesi... Ordu besliyoruz. Düşman gelirse senin apartımanını alır.

Topal Sefer. ne alay. tüfeklerini boşaltıyorlardı.. ikiyüz kırk kişiyle yatarsa ödeyecek. ne ölüm tehlikesi.... «Egemenlik ulusundur». «Adımız andımızdır... deminden beri. Cigarasım yere attı.— Benim apartımanım yok. ikiyüz kırk kişi ile.. Kimse duymasın. Şuna bak.. karıştıran için tadına doyulmaz bir iş.. Mazmanoğlu kendini bildi bileli burnunu karıştırırmış. yavrum.. Kırmızıydı. — Apartımansız. — İsterlerse duysunlar. İyilik etmiş de haberimiz yok.» TELGRAFÇI ABDURRAHİM Mazmanoğlu hacı Abdullah. Tözey «Adam sende» manasına elini. — Çok mu? — Çok değil.». gözlerinin önüne geldi Utandı.» Demirlerin arkasında radyoyu alabilmek için yüzlerine yalvararak bakan adam ümitsiz adam. ingiliz Kralının tacından daha pahalı.... Siyah muşambadan örtüsünün altında daktilo makinesi taktaklamadan uslu uslu duruyordu. seyreden için pis ve usandırıcı bir harekettir. Hükümat'Ia beraber olup. Kırmızı ve büyük yüzünde burnu kocamandı.. istanbullu boş müdür odasında ne yapacağını şaşırarak öylece durdu. Ağzındaki acılığı tükürdü. «Doldur boşalt» levhasının önünde. ikiyüz kırk kişiden kurtardı. gitti. Ne hakkımız vardı?. dalgın bir ciddiyetle hatta kederle burnunu karıştırıyordu.. «Durmayalım düşeriz» ve «Çıktık açık alınla. Sefer çıkınca. istanbullu pencereden dışarıya bakarak hesap etti: Çok değil Topal ağa. . Yavaşça sordu: — Bizim Tözey'den ne almışlar beyim? — Vergi almışlar yavrum. Allah Allah. «iyi ama biz Kezban'ın babasına neden kızıyoruz? Kızını yarı varlık vergisi vermekten kurtardı. Anladın mı? — Anlamadım. tereyağla bal kutusunu almıştı. Kahpe kısmından ne vergisi istiyor? Töbe Yarabbim.. «Bir de çıkıştık. Burun karıştırmak.. «Biz bize benzeriz». çiftliksiz adam mı olurmuş? Seni serseri diye tevkif ederler. Öteki vergilerle beraber senede gayrı safi kazancın dörtte biri. ne dedikodu Mazmanoğlunun elini burnundan çektirememişti. «Ne mutlu Türküm diyene». — Sonra düşman gelirse. karşıda karakolun avlusunda. istanbullu mekanizmaların çelik şakırtısını kalbi sıkılarak dinledi. Günde üstüste dört kişiden iki aylık mesele.» Pencerenin önüne bir serçe kuşu kondu...» Nöbeti değiştiren jandarmalar... Takunyalarını betonda şıkırdatarak geçti. ne aşk. Alay mı ediyorsun? — Çiftliğin de mi yok? — Yok ya. Duvarda kocaman bir «Vatan haritası» asılmıştı. meyve sepetini. varlık vergisi makbuzuyle beraber salladı.. Rezillik bu bizim işimiz... Onbeş seneye karşı bir küçücük iyilik. Dur bakalım.. «Demin herife çıkıştık. senin ırzına geçer..

Mazmanoğlu da güler. seni içeri almam.Şimdi başını sarsarak uyukluyor. güzel bir adamdı. Bu müddet içinde hapishane nizamnamesinden bir tek madde bile öğrenememişti ama iki tane mühim kibar kelime ezberlemişti: «Teessüf ederim. şahadet parmağını sağ deliğe sokar. Desteyi cebinden çıkarıp zincirini pek alışık bir hareketle oturduğu iskemlenin arkalığına taktı ve kolunu üstüne koyarak emniyetle gözlerini yumdu. burnunun sağ deliğini bırakıp sol deliğe geçti. seni vazifeye davet ederim. Ama gene üe eli burnundadır. daldıkça ahtapotlu burnundan acayip sesler çıkarıyordu.Kerhanedeki dostu. Kendisi fevkalâde uzun boylu. Başka kimse maazallah müdahale edemez bunu söylemeye üşeniyor. (Dış kapı nöbetçisi. işte asıl facia buradaydı. Şimdi. yabancılar Murat efendiyi mahpushane müdürü sanırlardı. onun burnunu karıştırmasına da. Kafkasya'dan geleli otuz sene olmuştu. Abazaydı. «Oyun çıkardıkları» zaman herkesin taklidini yaparken Mazmanoğlunu da burnunu karıştırırken temsil ederler. Bu manzara karşısında İstanbullu her zaman şair Necip Fazıl'ın yüzündeki acıklı tik'i hatırlıyor.» dediği halde para etmemiş. Murat efendinin ismi müsemmasma uygundu. Üçüncü şahıs Murat efendi gardiyandı. sağ elini. delik deşik vücudunu hastane sertabibi masaya uzatmış. üstüne kireç dökülmüş gibi insana uzanıp fiskelemek arzuları veriyordu. Onsekiz yerinden vurmuşlar. çizgisiz matruş yüzüne hiç yaraşmıyor. bir müddet araştırır. vaktiyle «Burnunu karıştırırsan.» Bunları o kadar sık sık. aralarındaki mukaveleye rağmen «Çek elini!» diye bağırmağa yalnız istanbullunun mukavele mucibi hakkı vardır.) Gardiyan Murat efendinin soyadı «Büyük» tü. Evvelâ. . Birçok soyadlarınm aksine. Hacı Abdullah. Tabiî evlenmesi mevzubahis. Karşıdaki bakkal dükkânı kapalıydı. O kadar şık giyinirdi ki. sonra ne çıkardıysa bunu şahadet ve başparmakları arasına alır. Çok zaman. o kadar yerli yersiz kullanırdı ki ikisinin de artık hiç bir değeri kalmamıştı. kıyafetiyle mesleğini birbirine uydurmanın imkânı yoktu.Üç kişiydiler. Anahtarları araştırdı. çenesi düşük koca karılar «Karı bey. Kır saçları. Senin Bozo hâlâ burnunu karıştırır mı?» diye soruyorlarmış. orta parmaklarından biriyle sol elinin bir kenarına iliştirerek ufalamağa başlardı. bu iki harekette de sahipleri için bir anlaşılmaz rahatlık. Anası kız istemeye gittiği zaman. seyirciler gülmekten kırılır. İstanbullu. Onsekiz seneden beri de bilâ fasıla gardiyanlık ediyordu. hattâ k*urtuluş sezerek ikisine de acıyordu. Yakında oniki seneyi günü gününe tamamlayıp çıkacak. kendisinin üşenmesine de kızıyordu. Arkadaşları. terzinin hırka yamadığı gibi dikmiş. Nöbetçi jandarma öksürünce uykudan sıçradı. Bir seneden beri yemek arkadaşlığı yaptıkları için Mazmanoğlunun hangi hareketlerle burnunu karıştırdığı kendisince malûmdu. O sırada Mazmanoğlu gene böyle dalgın bir ciddiyetle burnunu kurcalamakla meşgulmüş. Kapalı duran mahpushane kapısının önünde üç kişiydiler.

Selâm yok mu? Adam durdu. insana yaşamakla yaşamamak arasında hiç bir fark kalmamış gibi bir yorgunluk.. Tepesi pek ziyade seyrekleşmiş sarı saçlarını sıvazladı. dost düşman dinliyordu.) Mazmanoğlu hacı Abdullah sokaktan geçen amele kıyafetli bir adama seslendi: — Nereye ağa?. .. dokuma fabrikası işçilerine mahsus sapsarı yüzüne hiç yaraşmayan kıpkırmızı diliyle cigara kâğıdını ıslattı. Bunları pek acele yapmıştı: — ölmüş mü vurulan? diye sordu.. Adam cigara sarmaya başlamıştı. — Kimi vurmuş? — Şaroğlu'nun kızını vurmuş. Adamın yerine cevap verdi: — Vurulan ölür. — Şaroğlu'nun mu? Allah Allah. sigara paketini çıkardı: — Merhaba. Adam. Küçük kızı besbelli. betonun rutubetli gölgesinde otururken bunalıyordu. dedi. demek ki tavşan uykusuna yatmış. — Neden vuruyor? — Kız bekârmış.. Garip. Yapışkan ve insafsızdır. Murat efendi. Adam: — Ölme yok. Vurulan ölmezse vuran ölür. Haberin yok mu? Hacı Abdullah elini birdenbire burnundan çekti.. Burada. (Yazın.. şehrin suları 13'de kesilir.. bir tükenme hissi gelir.. bu üç kişi suyun akmasını bekliyorlardı.... genç ve şişman yüzünde derin bir kırışık gibi görünüyordu. hissedebileceği harareti düşünerek istanbullu. Sol yanağındaki eski bıçak yarası. Aşağıya mı? Mazmanoğlu «Aşağıya» sözüyle kerhaneyi kastetmişti... 17'de tekrar akmaya başlar. uykudan kalktığı için büsbütün sinirliydi. Dişlerinin ucuyle kâğıdın fazlasını kopardı.. Mahcup mahcup gülümseyerek elini cebine atıp Kkapıya yaklaştı. Temmuz güneşi arkasından vuruyor. — Kim vurmuş? — Postanede. istanbullu. sağdan sola sallamıştı. — Kimi? — Çarşıda adam vurdular. Abdurrahman bey diyorlar.. Bunu yaparken kendi kendine bir mühim işe teessüf ediyormuş gibi başını soldan sağa. Büyük kızı mı vurmuş? Kız kocaya gitmedi mi yahu. — Abdurrahman mı? Kimin oğlu? — Yerli değilmiş.Yazın. Nereye böyle. mahpushanenin öğleden sonralarında vakit geçmek bilmez. Yabancı. Ağza gelecek tarafını yapıştırmadan cigarayı demirlerin arasından Mazmanoğluna uzattı: — Herifi getirdiler mi? dedi. Diyarbekir'li dediler. Burnunu karıştırmaktan vazgeçmediği için elinin arkasından kurnaz kurnaz gülüyordu.

. Abdurrahim bey var... Güzel mi ne demek. Mazmanoğlu... Kimi dedi hamamdan çıkmış... Zamanlar kötüledi. Biz ölüyoruz kardeşim. Yeni geldiyse bilmem.. Mahpushane kapısının karşısında alçak bir kerpiç duvar vardı. herif bırakıp gitmesin diye sual üstüne sual sormaya başlamıştı: — Sen gördün mü? Silâhı iyi miydi? — Ben görmedim. Sizin haberiniz yok... istanbullu. — Kız orada narıyor? — Bilmem. Hacı Abdullah elini hemen aşağı aldı. . dünya güzeli.. Üstü tahtalarla çatılmış baca. Ahırın üzeri toprak damdı.. Gözleri nerdeyse kapanacaktı... burnunda yarım bıraktığı işi tekrar eline almıştı.. — Güzel mi? Ben içeri girdiğim zaman. Şaroğlunun kızı da maşallah.. Çarşıdan gelenler söyledi. Ali bey dükkâna kaçınca kızı vurmuş. Bir kat üzerine yapılmış eve bitişikti. su başlarından. Süleyman beyi görmeye gelirdi. ihtiyat erlerden olduğu için âdeta ihtiyar görünüyordu.. elini sallayarak Mazmanoğluna nihayet çıkıştı: — Karıştırma şunu. Abdurrahman yok. Gardiyan Murat efendi. Hayır. Kimi dedi ablasından geliyormuş. Boylu boslu.. orta yeri sert topraktan bir köy yoluna benzemişti.) Mazmanoğlu.. insan merak edip gitmez mi? — Adam sende. — Bilirsin. Abdurrahim beyi sen bileceksin bey. Ve ayaklarının altında lastik varmış gibi hiç ses çıkarmadan yürüdü. sıcakta kendisine pek ağır geliyordu. — Kim bu Abdurrahman acaba Murat bey? — Kim olduğunu bilmem. Biz burada dışarsını hep mesut sanıyoruz..— İstemiş vermemişler. Gardiyan Murat efendi.. istanbullu. Haline şükret. — Hayır bilemedim.. Ben gayrı yeni yetişenleri tanımıyorum. Demin bahçelerden. — Yahu. bir güvercin yuvasını hatırlatıyordu. sol şakağındaki ceviz kadar uru parmağiyle bastırarak cevap verdi: — Doğru. hamamdan yeni çıkmış körpe ve tombul bir kızın kırmızı yanaklarını gözünün önüne getirdi. damın kenarlarını kaplamış... Kızın eniştesini vuracakmış. Nöbetçi jandarma duvarın dibine gidip taşın üstüne oturdu. Çarşıda kız vuracaklarını hiç aklımıza getirdik mi? Abdurrahman olmayacak.. Benim bildiğim postanede Abdurrahman yok. Lâkin yeni gelse Şaroğlunun kızını nerden bilecek?. Tamam.. — Dur bakalım. — Tombul. rakı âlemlerinden bahsettik. Teçhizatı belli ki. Siyah bıyıklı. Diyarbakırlı Abdurrahim bey.. Beşliyi (Yani mavzeri) kucağına uzattı. Silâhı elbette iyidir. (İsmi Bayram'dı... şu kadar çocuk olmalı. Ahırın duvarı. anahtar destesini tekrar iskemlenin arkalığına asıp kolunu üstüne dayadı. iki taraftaki ağaçlar..

Mazmanoğlu cigarasını siyah kehribar ağızlığına taktı: — . işi her zaman boş oturmaktan ibaret olduğundan dedikodu yapmadan daha uzun müddet duramıyordu. istanbulluya mübarek bir selâm vererek oğluyle pencereden daha serbest görüşebilmek için başgardiyan odasına girdi. Hafızı çağırmaya gitti.Durup dururken adam vurulmaz. — Hele bakalım. torunlariyle.. Kapıdan parmaklıklarını iki eliyle tutarak içeriye.. resmî şairlerimizden daha hassas. Rezillik.. — Dinlemedin de Almanların ilerlediğini nerden biliyorsun? — Herkes öyle söylüyor. — Kızın yarası neresinde? — ArkadanJki kurşun atmış... milleti şairlerden daha kolay ve daha çok aldatmışlardır. — Allah göstermesin. daha hayalperest oluyorlar. — Tövbe Yarabbi.. Siyah şalvarı. çekinerek lafa karıştı: — Radyo dinledin mi delikanlı? — Dinlemedim. İkisi de değmiş diyorlar. Köylülük bahsinde bu ressamlar. Bir sebebi vardır.. — Göstermemek isterse Allah da beraber yenilecek Mazmanoğlu. Tayyare cemiyeti ilânlarında kızı. berrak.. Ekmeğe hile karıştırmaktan üç sene hapse. iyi ama o evli değil mi? — Bilmem... Şal kuşağı. tövbe demem. doğru mu? — Doğru. Mazmanoğlu bu havadise sevinmişti: — Almanlar kazanıyor beyim dedi.— Yok canım.. Sahi onun adı Abdurrahim beydi... Murat efendi tasdik etti: — Evet.. 1000 lira para cezasına mahkûm edilen Hafızın sar'alı oğlu geldi. Gardiyan Murat efendi.. biraz eğri duran kasketi.. — Nesine bakacaksın? Sen ziyafeti hazırla. damadı. Mazmanoğlu sordu: — Birisini vurmuşlar. — Ziyafeti sen vereceksin. Sesini alçaktı: .. (Bizim resmî ressamlarımız. beyaz sakalı hele masmavi. asıl mahpushanenin demir kapısına doğru dikkatle baktı: — Murat efendi babamı çağırır mısın? Murat.. insana kabahatsiz çocuklar gibi dimdik bakan güzel sürmeli gözleriyle yüreğe emniyet veren saf bir hali vardı. — Ben korkak değilim hacı. Fırıncı Hafız ara kapıdan geçti. Tövbe.. istanbullu. gayrı bunlara güç yetmez.. Neticede Almanlar yenilecek. — Tövbe de beyim.... Şar'lının kızını bir garip vurmuş tabancayla..) Hafız efendi. zengin mahkûmlara bizzat hizmet etmekten asla üşenmezdi. kuzulariyle elini gözlerine siper ederek «Türk hava kuşlarını» seyreden ihtiyar köylüye benziyordu. — Evli ise rezalet.. Almanlar ilerliyorlar.. İstanbullu. asabiyetle bir cigara yaktı.

zeminden bir buçuk metre aşağıda. Orada bu işlere bir ingiliz mühendis bakıyormuş. Vaktiyle yanında bir ahretlik kız vardı.. ingiliz mühendis. koskoca bir hafız. bir hafta gündüz. Kız gebe kaldı. Babası Selim ile beraber büyük babası Necip ağa da mahpustu. — Neye şaşıyorsun. işte o mesele ayağına dolaştı.. Bir hafta gece.» diye rapor vermiş. Hâlâ biz ekmek diye gübre yiyiyoruz. Nimete hile karıştırılır mı? Hamuru almışlar.. Şefaat et de Allah günahımı bağışlasın. — Yeni mi kaldın? — Kız başiyle tasdik etti. Bu ne biçim şefaat. Allah. Hafızı yaktılar. Burası nasıl bir memleket?. hamuru ilaçlamış... Çiftlikteki hizmetkârlardan birinin kızını evde çalışsın diye getirmiş. O zaman hafızın yandığını anladım..— Beyim. «Vay gidi hafız vay» diye sandalyeden fırladı. kimse sırrıma agâh olmasın diyerek üç aylık ölüyü ocağa atıp yakmış. Peygamber dua etmiş.. Kızı da kırk gün içinde al basmış. Şu.. Beyaz tülbentten. Herif sevinerek giderken kapıda sürçmüş. Burada köpeğe doğramışlar. «Aman ya Muhammet.. Son günahı ilerde çekecektin. Vaktiyle herifin biri Peygambere müracaat etmiş. Fıkarayı kim düşünür.» demiş. istanbullu gülümsedi: — Doğrudur.. Müddeiumumi Selim'in ve arkadaşı Savfi'nin idamını istemişti.. Peygamber gülmüş: «Bu başına gelen eski yaptıklarının cezası. kenarları kırmızı boncuklu bir örtüsü vardı. it bile yememiş. Ata vermişler. Lohusa kısmını yalnız bırakmaya gelmez. At da yememiş.» diye ağlamış. düşüp oracıkta ayağı kırılıvermiş.Biz Kafkasya'da görmediğimiz rezilliği burada gördük. Çocuğu üç aylıkken düşürmüşler. İstanbullu sordu: — işe gitmeden mi Remziye? — Gececiyim.. Orada al boğmuş kızı. Lâkin nimete haram katmak da günah. raporunda «insan yemez.» demiş. Bu hafız.. Bak benim bacağım kırıldı. — Demek biz insan değil miyiz? Allah. Bu herif kızın ırzına geçti.. Millet öfkelenmiş. «Ben günah işledim..» demiş.. Mazmanoğlu kapıya baktı: — Hafızın yanması ekmeğe hile karıştırmaktan değil.. Küçük Remziye babasının yemeğini getirdi.. Sürünerek geri dönmüş. 1000 lira cezayı nakdiye. Rapor geldiği zaman ben adliyede idim. Üç sene mahpusluk. — Bu iş olalı bir aya yakındır. Hafıza da böylesi oldu demek? — Böyle oldu beyim. feryada başlamış. pencereleri yaz kış kapalı ve iplikler kppmasın diye muayyen bir . Mühendis. Ekmeğe hile karışır mı? Ekmek Rabbimin nimeti. Atmışlardır ekmek damına.. Sen hafız bir adamsın... Asliye hakimi raporu bir okudu. — Orasına ben de şaştım. «Bunu insan yemez. Türk yemez dememiş. Ankara'ya yollamışlar..

Bu şeffaf küçük yüzde. — Bey dedi. küçüğü ürkütmemeye çalışarak laf açtı: — Ne getirdin Remziye? — Pilâv. Meryemana resimlerinin dimdik bakan korku bilmez mavi kadın gözleri çakmak çakmak bakıyordu. Bağırarak soruyordu: — Hasta değilsiniz ya?. — Oğlan nasıl? iyi. bu kız gayrı büyümez. konuşurken kekeliyormuş hissini verirdi. kırmızı terlikleri sürükleyerek gitti. — Değiliz. Rengi sarı değildi. — Dür gitme.. «Hele duyduğunu anlat rezil. — Görmedim.rutubet derecesini muhafaza etmek için borularla ıslak hava verilen ve saat başı beton döşemesine su bağlanan kalabalık ve gürültülü bir yerde oniki saat ayak üzeri rutubet ve pamuk kırıntısı yutarak çalışmaktan yüzü bir acayip renk bağlamıştı. kederli kederli başını sallıyordu. kuvveti ve canlılığı. — Büyük babanla gene dargın mısın? — Dargınım. bu katil işi başına gelmeden evvel.» demesine aldırmadan. Anlaşıldı görmüşsün.. — Ha. Bu sebeple başı durduğu yerde belli belirsiz titrer... Bu esnada babası da iç kapının ağzına gelmişti. Utanıyordu. — Duymadın da mı? — Duydum. Yarın gönderecek. Vaktiyle. Ufak tefek erimiş gibi vücudun bütün rengi. bak soracağım da unuttum.. Selim.. her yemek getirişte Remziye'ye beş kuruş verirdi. bütün hatlariyle muntazam ve belli belirsiz bir erimeye benziyordu. Vücudu âdeta ufalmıştı. Topal Sefer. Sanki erkeklerin kendilerini niçin lafa tuttuklarını bilen bir büyük kadın gibi darılmıştı. Birisini vurmuşlar. insanın birdenbire nazarı dikkatini celbeden ve küçük çocuğa hiç yaraşmayan bilek kalınlığı açık kumral saçlarına toplanmıştı. Bir kızı vurmuşlar. Babamı hapse koydu. Mazmanoğlu. çeyreği demirlerin arasından uzattı. Sen hasta değilsin ya. — Söylesene. bir kavgada on dört yerinden yaralandığı zaman kafasından bir damar kesilmişti. Mazmanoğlunun.. — Değilim. Mazmanoğlu. bal rengini hatırlatan bir şeffaflığı vardı.. Çamaşır yıkadınız mı? — Yıkadı. — Neden? . küçük kız çıplak ayaklanndaki topuğu aşınmış eski. — Neden vuruyorlar? Remziye omuzlarını oynattı. Bu küçülme. sen gördün mü? Remziye yüzünü çevirerek saklandı.

.. Trenle beraber geldi. derdin var. kendisine bir şey duyurmamaya çalışıyordu. Benim oğlanın eniştesi bulmuş. şuraya getirip koyuverdi.. . Oğlu kız kaçırmaktan çocuk koğuşunda yatıyordu. kapının önünde durmuştu. Asıl kabahat trende. Körpeliğinde zora koştun mu kavrulur... Kabahat kızların anasiyle babasında..... bahane buldun. Bu zamanda evlâdın var. — Kaç lira başlık verecekler?.. Yahu.Namus kalmadı. Boz önlüğüyle bir amele kadın.. — Sebep damadın. Şimdi herkes delikanlılığına hürmet ederek. — Başlama köylülüğe. Treni sen hayırlı bir icat belleme beyim. Benimki de burada.. gene biz gül gibi geçiniyorduk. Hep senin oğlan kaçıracak değil ya. ne bir şey... biri istedi.. Bana söylemiyorlar.... Hayvan kısmı da böyledir. Fabrika çıktı. Bu kız hamal olduğundan ezildi... Kız anaları. Malatya'ya garipler doldu. Hey Yarabbi dünyadaki bütün fabrikaları yakmalı. Evlâdın yok da gülersin. Kızlar analarmı dinliyorlar mı? Benimkini görmediniz mi? Dizimin dibinden ayırmazdım. bahane buldun... Bu memlekette biz sivrisinek nedir bilmezdik. Hükümete gitsek.. Eskiden ne fabrika vardı. Geçen hafta da onun kızkardeşini kaçırmışlardı. oğlanı buraya getirecekler. — Başlığı yere batsın... Makine düşmanı... — Damadım elbet. Bir belâ çıkar dedik. Kadın gülüvermişti — Gülersiniz... Oğlan duyarsa. Üçüncüye mutlaka vereceksin. tütün çıktı. Sırayla demişler. İstanbullu bunu hatırladı: — Malatya'nın namusu gariplerin keyfine mi duruyordu? — «Ak atın yanında duran ya huyundan ya tüyünden» demişler. — Doğru bir söz canım. kan kısmına damadı neden hoş görünür? — Eğlenme Murat efendi. Görmediğimiz işler. — Bahane bulmaya kalıyor mu kardeş? Zaman kötü olmuş. Sebep olanların gözü kör olsun... Yağma yok. — Duysun varsın.. Bu akşam üşendiği için istanbullu lakırdıyı değiştirmek fikriyle amele kadına sordu: — Cinayeti duydun mu teyze? Sebep neymiş? — Sebep ne olacak? istemiş de vermemişlerdir. Gölbaşı'ndan sineği odaya bindirdi. ikincisi istedi.. Oğlun gelin getirse somurtursun. elini şakağmdaki ura götürdü: — Kızı vermeli dedi. Vermezsen. bu sefer senin kızma bahane bulurlar. Kasaba esnaflarına mahsus bütün bu sözleri Mazmanoğluyle istanbullu belki yüz defa münakaşa etmişlerdi.— Fabrika çocuk kısmını eziyor. — Nerede olduklarını öğrendiniz mi? — Öğrendik. . Gardiyan Murat efendi. — Bekârsa vermeliydiler....

..» dedi. söz kendisinde kaldığı için çürük dişlerini göstererek keyifli keyifli gülüyordu. Lâkin eniştesini bilir misin? Hergeledir. Önce işaretleşmişler. Sonunda basmışlardır sopayı. Kızın babasına kalsa verecekmiş. kendisi bilir bir adam. Evet. Abdurrahim beyi jandarmalar çevirdi. dört defa kaçacak olmuş.» demiş. İyi olmuş. Herif neme lâzım. Zaten Abdurrahim bey. Birisi arkadan girdi. deminki fikrini değiştirdiğini farketmeden bu sefer de tasdik etti: — Doğru. Tabancayı bir kaldırdı. — Sen gördün mü? — Gördüm.. ikincisi baldırdan... Bütün memurlar toplandı.. Kız kısmı kuzuya benzer. Kız düştü. Herkesi kendi adamı kolluyor. anahtarları iskemlenin arkalarından alıp bacaklarının arasına koydu. Kızın beş. Abdurrahman değil.. aşifteliğin sonu kurşun. altı erkek kardeşi var. işte o ana baba gününde kız meydana çıktı. kaçıversene. Yakarım.. çukura atladı: «Yanaşmayın.— Peydahlarken böyle demezsiniz. Aşifteliğin sonu kurşun... herifin başını. Tam Hüküjnet meydanında silâh sesleri açılınca millet şaşırdı.. işi eniştesi bozuyor. ver şu tabancayı.. eniştesi olacağı vuracakmış.. Üstüne rahatça bağdaş kurdu: — iyi olmuş elbette dedi. Kız üç. Kadın kıpkırmızı geri çekildi... sonra mektuplaşmışlar. Abdurrahdm bey.. — Ne hadlerine. Evet aklı başında. Şaroğlunun evi. Evet olur ya. Mazrnanoğlu bilir.. — Kaç yerinden vurmuş? — İki yerinden. Gardiyan Murat'ın şakaları malumdu. Kendi başınızı da belâya sokarsınız. — şımuı Kaoanat Kimae ado erendi:1 — Kabahat elbette karıda. göğsü paraladı açtı. Polis komiseri de ahbabıymış. Aranızda bu kadar iş ilerlemiş. Kaltağa bak. Adamlar göndermiş.... postanenin karşısında. Asıl eniştesini vuracaksın? — Söylenenler doğruysa.. — işte onu vurmalıydı.. Evli olur mu? «Alacağım. Bakkal Abo. «Al öyleyse. bir gazete dolusu havadisle geldi: — Evet dedi. memur ama yiğit.. istanbullu meraklandı : . Onlar da onu vururlar. istanbullu sordu: — Bekâr mıymış? — Bekâr. kolunu sallayarak yanaştı da. Şimdi. — Evet. Abdurrahim bey kıza onbin lira yedirmiş. Herif. Sözü kimseye batmazdı. Tabancayı görünce korkak herif... — Aman. Nereye çeksen oraya gider.» diyor. Elini.. kızı istemiş vermemişler. Murat efendi... dükkânın birine kaçtı. «Kardeşim.» dedi. Kızın ne suçu var? Gardiyan Murat efendi. Korktu galiba.

. Mazmanoğlu. Manto falan da alamaz. Bunlar eski aile beyim. kürtçe konuştu. Bey. — Tabancayı gördün mü? dedi. kurşun sesinden fena ürker. — Öyleyse onbin lira lafı yalan. — Nere mebusu? — Artık bilmem.. bu karı milletini Allah bizim başımıza belâ mı verdi? . Murat efendi dünya üzerindeki bütün zenginlere karşı bitmez tükenmez bir hürmet duyardı. Sen kopuklara kulak asma. Çok zengin.. kara kaşlı. Ne yaparlarsa yapsınlar zengin adamlar haklıydılar. Diyarbakır eşrafından. Toplu mu.. Cebinde hovarda resmi taşıyan bir kız şu kadar kurşundan korkar mı? — Orası da doğru Murat efendi. kara gözlü. Kız kısmının azmışı hiç bir şeyden korkmaz. Kızın üzerinde Abdurrahimin boy resmi çıkmış.— Onbin lirayı nasıl yedirir Abo efendi? Burada kızı gezdirecek yer yok. Top gibi patlıyordu. Yoksa bu para aylıkla kazanılmaz.. — Kıza onbin lira yedirmiş. Gardiyan Murat efendi pek hasisti. Kızı arabayla hastaneye götüren polisten duymuşlar. Bu kadar zengin olup.. Kurşundan ölmese bile mutlaka korkudan ölür. Oğlanın üzerinde de kızın resmi bulunmuş. Umurunda bile değil. Farketmedim. Azmış karı Allahtan bile korkmaz. Boynunu uzattı. — Zengin. Bak Allahm işine.. Brovning mi? — Siyah bir tabanca elinde parlıyordu ama. parlak siyah bıyıklı Abdurrahim efendiyi pek beğenmişti...» diye sayıklıyormuş.. Zengin aile. Getirdikleri zaman istanbullu ile Mazmanoğlu Hacı Abdullah yukarda yemek yiyorlardı...... — Ceza vermişler mi? — Kızın raporu alınmadığı için ceza vermemişler. — Manto ne demek? Kız çarşaflı.. Abdurrahim.. Kurşun şu kadar şey. «Abdurrahim. — işte burasını bilemedin Abo.. iyi etmiş.. — Süleyman beyi görmeye gelen telgrafçı mı bu? — Evet.. Zaten paralı adam yiğit olur. Silâhı da muhakkak iyidir. Kızda hiç akıl yokmuş. Babası bu oğlana iki kazan dolusu altın bırakmış. Tam onbin lira yedirmiş diyorlar. — Demek bu Abdurrahim bey de zengin bir adam.. Bu sebeple adamı göremediler... — Babayiğit diye teessüfle başını sallıyordu.. Allah belâsını versinsin... Yalnız tayıncı Sefer. Ağabeyi de mebus. Böyle bir beyzadeye razı olmaz mı? — Kız razıymış. — Aferin dedi.. — Artık bilmem. Kızoğlan kız kısmı. Korku ve telâşla dalgınlıktan uyandı. Her halde iyi bir silâh olacak.. Gülüyor. Yazık olmuş....

» Hacı Bedir ağa adamalarını toplayıp Aymtab'a imdad gitmiş. İstanbullu iskemlesinin arkalığını duvara dayamıştı. rahat rahat güldü. Biz mi onların başına belâyız. Burası her yerden daha serindi. horozu çakmak taşından tek atar . — Hangimiz hangimize belâ olduksa ahrette işi duman desene. Yıkılmasa da yapılacak bir şey kalmıyor.— Artık orası. karısına sımsıkı sarılmak vazife. malum değil. Yemekten sonra tekrar cümle kapısının önüne indiler. Ahrette işi duman. Herif kurşunu yer yemez. Kürt tüfeği.. sonra kocaman bir tebessümle gülüvermişti. Kan için kocanın çolağı. iki taraftan da hiç kimsenin burnu kanamadan mütareke aktetmenin nasıl mümkün olduğuna İstanbullu kurt tüfeğinin mahiyetini öğrenmeden akıl erdirememişti. Şüphesiz General Romel adında bir insanın yaşamakta olduğundan da henüz bihaberdiler. İstanbullu o günden beri Sefer'in daha rahat.. onlar mı bizim başımıza belâ. Kendisi Adana'da çalışırken altı aylık karısını komşulardan biri kaçırmıştı. Güzel bir çocuktu.. kundağı ay biçiminde. Hacı Bedir ağa da.. Yatakta koşup zıplamak lâzım değil ama. Namlusu gayet uzun.. — Benim bu dünyada işim berbat bey.. Bu tarafı ahrette belli olacak. «Ağa efendi siz de böyle mi döğüşürsünüz?» diye sormuş. demiş. Bilmem ne mevkiinde bir Fransız karakoluna çatar çatmaz geri dönmüş.. Ahrette işi duman olanın da bu dünyada işi iş oğlum. iplik noksanlaştıkça öğreniyorlardı. Öte dünyada da kurt tüfeğiyle adam vuracak değilsin ya. Sebep kurt tüfeği.. g gcııp geyeni. Mustafa Kemal Paşa. — İyi bildin. «Bismillah» diyip kurt tüfeğini doldurdu. Yunan harbinde Kâhtah mebus hacı Bedir ağayı cepheye götürüp muharebeyi göstermiş. elbette topalından daha fenadır. İkinci kurşunu atmak için tüfekle yarım saat uğraşmak lâzım. «Evet Paşam». . «Öyleyse adamlarını topla da Aymtab'a imdat git. Sefer köye dönünce kadının kendisini topal olduğu için terk ettiğini öğrendi. omuzlarında türlü heybelerle dükkânlarını geç kapamış esnafları şaşırtıyordu. öte dünyada kazandım mı? — Elbette kazandın. Ekmeğin vesikaya bindirilmesinin sebebi de bunlar dçin Hükümetin buğdayımızı Almana satmasından ibaretti. Bir kurşunda herifin kolunu cam gibi ufalamış. Fakat taymcı Seferin tüfeği Hacı Bedir ağa askerinin teçhizatı kadar talihsiz değildir. daha keyifli olduğunu farketti. Mavzerin beş göbek. Hemen hepsi dokumacı olan bu adamlar tezgâhlarının başından ayrılmadıkları için vakayı duymamışlardı. Sefer. Sağ ayağının topuğu özürlü olduğundan bir acayip yürüyordu. kara martin'in üç göbek ceddi olmalıdır. istanbullu Sefer'e bu ciheti ilk söylediği zaman delikanlı biraz düşünmüş. Topal kocadan kaçan karı şimdi çolak kocayla oturuyor.. ancak askerî müzede görülen cinsten bir şeydir.. taze cinayet hakkında sorguya çekmeye devam ediyor. Bunlar belki de üç seneden beri dünyanın her tarafında muharebe edildiğini de yeni yeni. Artık altı sene ceza ona eskisi kadar ağır gelmiyordu. «Kürtlük devrinde» aşiret muharebelerinin günlerce sjirüp neticede. topaç gibi bir kere dönüp yan üstü yıkılmış.

Akşam nöbetçisi olduğu zamanlar daima yaptığı gibi çocuk koğuşunun kapısını ardına dayamıştı.Şehre bir buçuk saat mesafedeki Banazi köyü ahalisinden olan gardiyan hacı. Bu da ihtiyat erattandı. Mazmanoğlu. Karakol kumandanı Aziz onbaşının müstacel ve gizli bir müzekkeresi üzerine kendisinin silâhı doldurmadan nöbet beklemesi karar altına alınmıştı. karşısında durulamayacağını. şehirleri Alman ordusundan evvel zaptetmeleri. tümenlerinden evvel çevirip ezmeleri hoşlarına gidiyordu. Hâlâ insanlara acıyordu.S. Erzincanlı Muharrem mavzerini usanmış bir hareketle sağ onıuzundan sol omuzuna geçirdi. kendisinin iddia ettiği üzre zelzeleden sonraki bir iş değildi. pek uzakta ve pek derindeymiş gibi acayip ve tehditkâr seslerle homurdanmaktaydı. Çocuklar da nihayet azmış olmalılar ki ekseriya mevcudu sekizi dokuzu aşmazken şimdi tamam on sekiz kişi olmuşlardı. Altı ay sağını solunu belletememişler de. Bu iki eski generalin. duvar dibine. Âdeta balık istifi yatıyorlardı. Sekizi onyedi geçiyor.. akıllı. uslu. aynı büyüklükte dört köşe bir yerdi. düşman ordularını S. şu anda. vuran. Muharebeye yavaş yavaş bizzat girmişler. Kanaatlarına göre Türkiye'de hakikati yazan iki namuslu gazete vardı: Cumhuriyet ve Tasvir. Eroiyeş jandarma mektebindeki arkadaşlarının anlattığına bakılırsa. ezen.. hemen on. Kapı üstlerine kapalı iken pek gürültücü olan çocuklar. Daha evvel. Oturanlara selâm verdi ve kapının kenarına dayanarak uyuklamaya hazırlandı. Nöbet değiştirildiğine göre saat sekizdi. Kapının her açılışında sıcak ve pis bir nefes kokusu koridoru kaplıyordu. kur'a askerliği sırasında. Daracık bir koridordan giriliyor. Beş dakika sonra İstanbullu saatı'na baktı. tıpa tıp ona benziyen kadınlar koğuşu bulunuyordu. — Radyo gazetesi başladı. İstanbullunun bir aydan beri tek başına oturduğu odanın tam altında. Beraberce. Sonra ikisi birden saatlarına baktılar. altı aydan beri mesleğini bir türlü öğrenememişti. artık içinde bir Nazi neferi gibi bizzat döğüşür olmuşlardı. aptesanesi solda kalıyordu. Bunlar için yürüyen. hele bu harbi mutlaka kazanacağına Hitler' den ve Göbels'ten daha emindiler. Çocuk koğuşu. Gene saatlarına baktılar : . iki vicdanlı vatandaş vardı: Hüseyin Hüsnü Erkilet ve Ali ihsan Sabis. betonun üstüne oturmuşlardı. Onun da iki penceresi vardı. Sekizi on geçiyor.Asıl mahpushane. onbeş adım geride olduğu halde. Almanya'nın yenilmez olduğuna. dediler. Sekizi beş geçiyor. Beş dakika sonra Mazmanoğlu saatma baktı. bu Muharrem o zamanlar da böyle Allahın aptalıymış. Çocuk koğuşunun tam karşısında. Şimdi 350 kişilik ceza evini boş bir tüfek ve henüz ağaçların tepeleri kararmadan uyuklayan gözlerle bekliyordu. Salaklığı. Zelzeleden sonra bu salaklık «tabii» büsbütün ziyadeleşmiş. 1939'dan beri siyasetin Türkiye'de gösterdiği acayip gelişmeler karşısında fena halde şaşırıp neticede Alman hayranlığında karar kılanlardandı. Olup biten işlerin kârını hemen yarın sabah beraber bölüşeceklerdi. nihayet kantine hizmetçi almışlar. çeviren ve daima galip gelen kuvvet sanki kendilerine aittir.

Gidip baktın mı? bakar? Müdür bakmaz. sen dışarda olacaksın. Sen de «İş biter» diyeceksin. Ben olmasam kim Dayansın Muşlu. Başgardiyan muavini Muşlu Mehmet efendi. — Abdurrahim beyi getirdiler mi? — Getirdiler. başgardiyan bakmaz. Koğuşlarda sönen ampul var mı? — Yok.. — iyi. Gelecek sene burada gene görüşürsek.. — Bitmez.. «Hangi iş Mazmanoğlu?» «Rusların işi» Bu böylece Ural'lara. Durup mahpushaneye kulak verdi : Kaza çıkmaz. — Hangi koğuşa verdiniz? — Yukarıya. İstanbullu güldü : . Mazmanoğlu. Herif yürüyor. tabiî.. asma kilidi kilitlemesini bekledi.— Radyo gazetesi bitti. — Neye bakacaksınız. — Tüfek nasıl? Dolu mu? — Boş. — Boşu dolusundan iyidir. istanbullu öfkesini gizlemek için sesini alçaktı : — Düşerse ne olur? — Düşerse mi. Adımlarını tek tek basıyor.. — Bakalım Stalingrat düştü mü? diye yüksek sesle fakat kendi kendine sordu. her iki adımda bir ürkek bir hayvana yaklaşır gibi durup etrafı dinleyerek yaklaşıyordu.. — Bakmadım. — Uyumuşum. yenildiğini görmüyoruz. Kaza çıkmaz. Ben sana soracağım : «Kubişef düştü mü?» sen ya «Düştü» diyeceksin. Düşerse iş biter.. ya «Düşmek üzere» diyeceksin. Kapıyı açan gardiyan hacının. Kapıya gelince demirleri tutup durdu. Yahu sabahtan beri adliyede ölüyorum. âdeti olduğu üzre tam dokuz — Radyo gazetesini dinledikten sonra— görünmüştü. ne yok hacı? — Sağlığın başefendi. — Hangi iş? — Rusların işi.. Doğru mu sözüm? — Doğru. — Yürüsün bakalım. Jandarma Muharrem'e her zaman takılırdı : — Uyudun mu Muharrem ağa? dedi... — Sonu? — Sonu Almanlar yenilir. İşte başefendi geldi.. Ben gene sana.. «Düşse ne olur» diyeceğim. — Yok dersin. Sibirya'ya Vilâdivostok'a kadar uzanır. dediler. Anahtarı elinden aldı: — Ne var. — Hep böyle söylüyorsun beyim.

Sekiz sene. Hep öyle. Lenger şapka ve kırpık bıyıktan ibaret sayar. Ruslar bastırınca alıp bu tarafa kaçırmıştı. işine de. ayda 19 lira ücretle çalışmış.. — Olmaz. Malatya'da senelerce manifaturacılık. Yağmadan gelen altınlar suyunu çekince her şeye töbe edip «Memuriyet vermeye» başlamıştı. Saklamaya çalışırdı ama karısı o karışıklıkta eline geçirdiği zengin bir ermeninin güzel kızıydı. ahbabına da ancak o. Memur olmak için bu üç şart mutlaka lâzımdır ve başkaca hiç bir şeye ihtiyaç görülmez. Gardiyanken nöbet tuta tuta anahtara kilide fena alışmış olmalı ki. Kendi iddiasına göre içki içmekten erkekliği kurumuştu. — Radyo gazetesi de öyle söyledi. bir ayrı kabile olup asriliği Kravat. — Elalemeyn'de taarruz başlamış mı? — Hayır.) Adam bir kere karı milletine Bacı dedi mi. — Hele otur. bıyıklarını kökten kazıtır. daima yorgun ve daima rahatsızdı. Rakıyı davul zurnayla içtiği meşhurdu. — Stalingrat düşmedi mi? — Daha düşmedi. hatta elbiselerini sarmıştı. Muş'taki ermeni kıtalinde kendi ifadesine göre zorlu hizmeti dokunmuştu. nerede bir kilit görse. birçok insanlarda olduğu gibi yalnız gözlerinde kalmamış. 33 mahallesinden 20 mahallesini almışlar. sonrası kolaydı. karı milletinde yedi olan nefsi emare. Döğüşüyorlar. Şimdi gelirim. kırçıl saçlarını alabros kestirirdi. — Mühim bir havadis yok beyim. Sabahtan beri ölsen şimdi karşıma oturursun. bir de her fırsatta suratına üstüste perdah yaptırdığından derisi. Abdurrahim beye bir bakayım. Seferberlikte jandarmalık etmiş. evine de. nihayet maddeten ve manen yorularak hasta düşerdi. Bu değişmez kaideye rağmen Muşlu Mehmet efendi. büyüyüp gelişerek hemen bütün vücudunu. Kötülüğün başı nefs'ti. Her hareketi sanki kurnazlıktan ibareti. yolu bir kapının önüne uğrasa mutlaka asma kilitleri. Bunu Müslüman edip nikahlamış. . Uzun seneler basur çektiği için. içerisini gezmeli. Laf söylerken sivri gırtlağı iner çıkar. Türkiye'de memur milleti. «Şehrin düşmesi gün meselesidir» dedi. Bütün eski ayyaşlar gibi gevezeydi Bir lafa başlarsa mevzudan mevzua geçerek uzun uzun anlatır. (Yani erkek milletinde bir. Bütün kurnaz adamlar gibi daima meşgul. Galiba kanaatmca kapılar hep kapanıp kilitlenmek için yapılmış iyi ve faydalı şeylerdi. gözleri ve elleri mütemadiyen kırılıp işaretler ederdi. kilidin kancası ağzını açıverse keder ve korkuyla etrafına bakmırdı. Benim denizaltı lafına canım sıkılıyor. Denizaltı meselesi uzattı. Mazmanoğlu atıldı: — 33 mahalleden yirmi mahallesi gittiyse düştü demektir.. buruşmuş bir masa muşambasına dönmüştü. Kapıların da açılmasından zerre kadar hazzetmediği belliydi. kahvecilik ve meyhanecilik ettiğini bilenler kendi tabirince henüz ölmemişlerdi. Açılmalarında iyi ve faydalı hiç bir şey yoktu. daima telâşlı. Seni bekliyoruz.— Yalan. istanbullu onun arkasından baktı : On seneden beri gardiyanlık ettiğinden ve kendisini bu işe ihtirasla verdiğinden kurnazlığı. iki seneden beri muavin olup 24 liraya yükselmişti. kapalı olup olmadıklarını anlamak için çekiştirir.

keklikte dolaşan herif on para etmezdi. halbuki sen Hükümetten daha insafsızsın. demiyor. Zampara olmayan adam. Hükümet af vermedi diye de kızıyorsun. şimdi karıyla erkek bir olur mu? — Ekseriya olmaz. başka. Alalım Abdurrahim beyi. Adam ya zamparadır. erkekliği tükenmiş adamdır..» demektir. hep böyle söylersin. oniki senedir yatıyorsun. Lâkin ne yapsınlar. çoluk çocuk sahibi bir adamsın. karı başka. Belli bir şey. . aklı uçkurda.. bak o zaman olur. Sabahtan beri Şaroğlu'na kızıyoruz. Sebep : Sebebi meydanda : Karılan çıtır çıtır yemek âdet olmamış. Karı şerri beyim. ya değildir. Ananız da genç kanymış. erkek başka. gör geç demişler. Kocaya vardı mı? — Varmadı... — Ulan. Evli adama böyle işler ayıptır.. Güzelmiş. On beş senelik bir memur. zor bir mesele. isteyen çok olmuştur. Yani etlerini helâl etmeli.zaman faydası dokunabilirdi. Yoksa. Şaşırmış. Tabiî pişman. — Ayıp olmaz mı? Kızla sevişmişler. Kâğıt kebabı yapsaydık. Hemen amin dersin.Koğuşları gezip yeni gelen telgrafçı Abdurrahim efendiyle konuştuktan sonra kapının önüne gelen başgardiyan muavini söze evvelâ bu felsefesinden başladı : — Abdurrahim beye acıdım dedi.. Ekmeği banacaksın. Artık bilmem kızı sevdiğinden sonra mı deli oldu. belki doyardık. Böylesi olmaz mı? — Ha.. Tavasını firma verseydik. Sen evli barklı. Sür git dememişler. Diyarbekir bizim o taraf. On senedir evli. — Evli adamın başkasını sevmesi ne demektir bilir misin? — Ne demektir? — «Hey karı.» dedi. Murat araya girdi : — Mazmanoğlu. Haydi sen de başının çağresine bak.. tavukta. oturuyor... Karılan Rabbim. Karı görmez misin gözün ışılar. bari.... — Bey. — Ne dedi? «işte benim iki tane kocam var. O. bize helâl etseydi. Erkek. İstanbullu sordu : — Bekâr diyorlardı. iki çocuğu var. — A beyim. Pek iyi. — İşte bunu beğenmedim.. Bunlar bana yeter. yoksa evvelinden mi deliydi de deliliğinden mi kız sevmeye girişti. Kızın eniştesine kızıyoruz... Meselâ: Senin baban ölmüş. Baban öldüğü zaman siz şu kadar çocukmuşsunuz. Elin çoluk çocuk sahibi adamına genç kızlarını metres mi verecekler? — Karıyı boşar alırdı. karı başka.. Böyle rezillik nasıl olur? Karının ne günahı var? — Karının da bir günahı yok. Hemşeri sayılırız. İnsan paraya doyar da. Mazmanoğlu araya girdi : — Mesele anlaşılıyor. Erkeklik durdukça doksan yaşma gelsen nafile. — Ne bekan beyim. Lâkin herif işte seviyor. erkek gözü karıya doymaz. biz başkasına gönül verdik..

Biz. birini casuslamak. Hacı Abdullah fikrinde İsrar etti: — Hemen «Doğru» dersin Mehmet efendi. elli yaşından sonra hekimin oğluna gönül vermiş.. evde çocuklar kilimin arasında mı yatıyorlar? . «Dün gece benimle mi yattın ki surat ediyorsun?» diye bir laf ederler. Orospuluk huydur. Şaroğlu'nun kızma «Orospu» diyen olmadı. — Kızın kabahati varsa ne demek? insan. Gel gelelim. kendisine varmayan her kızı öldürse iş ırağa varır.. — Doğru. — Çocuğa bakmak. Fakir bir adam olsaydı kızını derhal reddederdi. Karı bakar. zengin kızından hiç orospu olmuyor. Hekimin oğlu denilen ipsizle evlenmiş. Kızın kabahati varsa bu işi temizler. Çünkü babası zengin.. erkeği olmaz. Vurmuş. otuz yaşında. mutlaka fakir olacak. Şimdi Abdurrahim bey karı sevmiş. Karıların bazısı bizden daha erkek. Namuslu bir adam. Hem de hangi kadına. istanbullu gülümsedi: — Hüküm erkekte olduğu için biz böyle kaide koymuşuz.. Hekimin oğluna bir fakir kocakarı gönül verseydi ne olurdu? Şu olurdu : Hekimin oğlu parasız karıyı almazdı. Abdurrahim bey kıza çok para yedirdi. Söz verip tutmamak. Fakir reddeder de. kocasının üstüne dost seven.. Bugün bakıyorum. Öyleyken evde bir şey komamış satmış. Kan ne yapacak? Arkasına düşecek. Bir yatak çarşafı bile göndermemiş. Buna ne diyelim? Başgardiyan muavini cevap bulamadığı için istanbullunun yüzüne baktı.. Ne dersin başefendi? — Doğru beyim. Herif evlenmez miydi? — Erkek kısmı çocuğa bakamaz. Hem de doğru. — Bakalım doğru mu? Başgardiyan muavini . yakışıklı hekimin oğlu parası hatırına Hübüş hanımı alınca orospuluk ortadan kalkıyor. karıya daha zor. Karı namus belâsı. fıkaranın yüzüne bağrı bağrıverir. Tarlalarından bahçelerinden para gelir.. Bunlar Diyarbekir'in eşrafmdandır.. zengin karısından. orospu diye... yatak yollamış. «Sus otur. Boyu kadar kızları.. hattâ korkmak bile yerine göre orospuluktur. kerhaneye düşen kadına diyoruz. Lâkin karısı birisini sevseydi.. Herif on bin lira para yedirmiş. — Baban öleceğine Anan ölseydi. yalvaracak. Reddedilen körpe kız bir müddet şurada burada gezer. Erkek karı bir olmuyor. Orospuluk olurdu. oğulları var. delikanlıyı vursaydı. battaniye yollamış.. ağlayacak. kendinden zayıfı ezmek. senin bir kıza gücün yetmedi.. Şimdi bakalım.bir şey hatırlamış gibi elini salladı: — Doğru. Şaroğlu neden reddetmez? Şaroğlu'na kahvede hiç kimse. Lâkin dikkat ettim. Daha yiğit.. arkadan adam vurmak. pezevenk. Aylığından başka mebus ağabeysi para yollar. Herkes «Orospu» diyecek. Şaroğlu kızını reddetmez.. rüsvay olacak.. Hübüş hanım. dedi. halbuki.. Evlenir evlenmez orospuluktan kurtuluyor.» diyemez de... nihayet kerhaneye düşerdi. Yoksa orospunun dişisi. borcunu inkâr etmek. Bu memleketin eşrafmdandır.— Evet. Bunda bir namussuzluk yok. Lâkin benim bildiğim Şaroğlu.

Yüzünü tavşan gibi oynatıyor. — Desene ki. «insanın her vakti bir olmaz. Rezilliği duymasıyle. içerde yarım kırat kadar bulgur. birtakım kâğıtları karıştırmakla meşgulmüş... bir tanecik kızıymış. Kapıdan atlar atlamaz işin şakaya asla tahammülü olmadığını farketti. — Kızı neden vurduğunu söylemiyor mu? — O tarafı açmıyor. iki kurşun değdi. Fotoğrafçı getirmeye müsaade istedi dediler.» diyor. Takunyalarım tıkırdatarak avluya geçti. Daneleri gümüş. Bu kâğıtlar her ne ise okurken okurken yüzünü buruşturduğunu. Karısını methediyorlardı.. Herif deli.» diye tersleyivermiş. Girse de kulak verme beyim. yakut. kendi kendine işaretler yaptığını arkadaşlar fark etmişler. kıyafet tebdil etmiş. Yalnız. însan gibi fikri var. Telgrafçı Abdurrahim bey. Ayağına Adıyamanlı Ali'nin şalvarını giymiş. — Evet beyim. ekmek sahibi bir hanedan kişinin. İstanbullu. Şimdilik yataktan çıkmıyormuş. Sordu : — Nasıl? Sizin mezhebe girecek mi? — Biraz müşkül.» ikinci gün kendisini biraz toplayınca meseleyi soranlara tabancasını ve atıcılığını gülerek methetmiş: «Elli metre kadar mesafe vardı. göreceksiniz. Teselli vermek istiyenleri.. Hatırınızı kırarım. orta yerde dolaşıp duruyor. — Bir tecrübe etmediniz mi? — Ettik. Mutlaka ölür. sedef kakmalı bir . «inşallah ölür. Abdurrahim bey müdüre çıktı. Üçüncü gün.. Çay hazırladık. fotoğrafçı vesilesiyle bahçede meydana gelen seyri hiç bir zaman kaçırmazdı. beline ipek. bir miktar tarhana satın aldığı duyuldu ve bu suretle evinden yemek gelmeyeceği anlaşıldı.. Söylenenlere inanmak lazımsa dünya güzellerinden birisi de Abdurrahim beyin karısıydı. Ölüm temizlik.— Gördün mü Mazmanoğlu? Şimdi Abdurrahim beyin yaptığı orospuluk değil midir? Telgrafçı Abdurrahim beyin mahpushaneye gelişinden iki gün sonra. Lâf arası biraz sövdüm... Gözlerine bu kıyafet hiç de aykırı düşmüyordu. Misafir getirdik.» diye öğünmüş. fırsattan istifade ederek asri cezaevine gideceklerin vesika resimlerini çıkartmaya uğraşan fotoğrafçının boşalmasını heyecanla bekliyordu.. «Sinirli bir adam diyorlardı. başında burmalı arap kefiyesi vardı. Marifetine karşılık bir de çiftlik istiyecek.. ilk gece biraz ağlamış. Kadın da büyük yerin. Arkadaşlar. Hiç oralı olmadı. çocuklarını alıp babasının evine gitmiş. Akh başka yerde. Ortası nerdeyse yere sürünecek şalvarı istisna edilirse amerikan filimlerindeki şeyh Ahmet'lerden birisine benziyordu. yalnız tahliye etseler ağır cezadakilerin yakasını bırakmayacak. beyaz poşudan bir kuşak dolamıştı. Sırtında sadakor ceket. Ölmeli. Böyle giderse Elâziz'i boylar. — Ölürse kendisini tahliye mi ederlermiş? — Öyle dua ediyor ki.

. istanbullu. yanında oturan tahsildar Vaiz efendiye. — Süleyman beyden mektup alıyor musunuz? — Hayır.. bir karış sakalı.. bunlar asri cezaevine mahsus fişlere yapıştırılacağı için müdürün emriyle sakallarını. evet. arada sırada küçük bir aynada yüzünü. bu kadan da elverir. bilhassa bıyıklarını kontrol etmekteydi.. Tespihi sallandırdı. İkinci poz ayakta. Cezayı bitiremediniz mi? — Daha oniki sene var. Sağ ayağını sol dizinin üstüne attı. — Siz yakışıklı bir erkeksiniz. Makineyle buluruz.tespihi sinirli sinirli çekmekte.. — İyi hatırladınız. Ava bile gitmiş. — Arkadaşlara söyleyeyim. Madenkömürü kadar siyah ve parlak bıyıklarıyla beraber üst dudağının yansını oynattı. daha çok dayanır. Çabuk sararmaz. Abdurrahim bey ancak o zaman İstanbulluya alâkayla baktı: — Ben sizi bir yerde görmüş olacağım. Fotoğrafları pek beğenerek işe başladı.. Bu birinci pozdu. — Pek beğendim.— diye gözlerini kırpıştırdı. Atın üzerinde. —Fotoğraflan demek ki beğendiniz. Nihayet sıra Abdurrahim beye geldi. İstanbullu.. Objektifin karşısında kendilerini bir acayip gayretle sıktıkları. kimsenin nazarı dikkatini celp etmemeye çalışarak karşı duvarın dibine bir halı serdirdi. tüfekle çıkmalıydım. — Tabiî o zaman daha heybetli dururdunuz. bıyıklarını ve saçlarını kazıtmışlardı. Vesika fotoğrafı çektirenler. Kalabalıkta anadan doğma kalmış gibi kıvranıyordu. Mamafih. Ata biniyormuş. — Telgrafçıyı çağır bakalım. bizim o taraflar iyidir... rahatmış. Orada rahat mıymış? — Rahatmış.. Bunları suya koymalı. demeyi de unutmadı. — Halbuki bir at olmalıydı. uzun bıyıkları kesilince zabit tekaütlerine benzemişti. Hele Kızılbaş dedelerinden Hüseyin ağa. Bey. üçüncü poz profilden çekildi. — Sahi.. burada. Süleyman beyi ziyarete geldiğiniz zaman görüşmüştük. Fotoğrafçı paralarını alıp müşterilerini nemli kartlarla orta yerde bıraktı. — Fena olmaz. Dersimli fotoğrafçı suratlarda gölge ve çizgi bırakmamak gayretiyle resimlerin arabına bol bol kırmızı kalem sürdüğü için hiç kimsenin kendisini tanımasına imkân kalmıyor. resim sahipleri ellerindeki yabancı insana hayretle bakıyordu. — Neden? — Malum ya. Ne de olsa kafası. Üstüne iki minder attırıp oturdu. Hakikatsiz çıktı. iskemleye kuruldu. dedi. — Hemen koymak lâzım mı? . gözlerini alabildiğine açtıkları.. Sol yumruğunu sıkıp göbeğine bastırdı..

Aman.. — Başa herşey gelir. — Basarlar mı? — rvcuciı uctsıııaaiıııaı.. Köroğlu gazetesine göndeririz. ocviıiiiıcı" uııc. «Yahu bu ses ne oluyor?» «Çocuk koğuşunda kavga var. Malum ya... ona yanıyorum. Evden at üzerinde bir resim getirteyim. Bey gazetecidir..... Hayvanınız var mıydı efendim? — Evet. Böyle hayvanı ne kadar . Vaiz tasdik etti : — Gazeteye.. iki koşu aldı. Lâkin yiğit nerde? — Yiğitlik bir vakit battal olmaz Vaiz efendi.— Hemen değil. aşağıda kanlar dolaşıyor. Makam yiğit makamı olmaya. Cinfi... Mahpus olduğuma yanmıyorum. ilerdeki sağ. Daha ertesi gün bir çocuk feryadı. iki ayağı biraderin. Ne dersin beyim? — Getirtiniz. Şimdi şüpheliyim. eve ziyanı dokunur... — Yukarda koyacağım. Ubeydan gelir. Şu meseleden şu meseleden böyle bir iş olup.. Meraklanma.. Vaiz efendi alay ettiğini saklayarak konuştu : — Ben de yiğit makamı diyerek koşa koşa. — Yiğit makamı olmaz mı? iyi bildiniz.. Ceylân'dan ayrıldım. Henüz üç yaşında olduğu halde.. Tabiî benim Ceylân'ı değil. Vaiz efendi öfkeyle istanbulluya döndü. Durun. gazeteye yollıyalım.. Ceylân ikinci tayıdır. — Demek asil hayvandı? — Birader. Artık ballandırır bizim bey. — Gazeteye mi? Bunu Abdurrahim beyle istanbullu beraber sordular. iki ayağı reisin. muhakkak yiğit makamı. Pek iyi olur. Geçmiş olsun diyemedik.. Yukarda koymalı. arkadaki sol beyaz olursa uğursuz sayılır... «Bunlar neyin nesi?» diye sordum. — O daha iyi. — Öyleyse. Sonra Küreyşan. Benim tayın arka sol ayağı beyazdır. —Şu resimlerden birisini al da beyim. Bu resimler olmaz. sevine sevine geldim. Affedersiniz. Tabancayla. Tespih iyi çıkmışını? — Battal olmaz. — Cinsi nedir? — Seklair. Halis kandır. Onlar da mahpusmuş.. Posta daha öbür gün gidecek... — En iyi cins bu mudur? — Evet. Kuyrukta bükülü kıl. — Yann olur mu? — Yarın da olur öbür gün de olur.. At üzerinde. — Lâkırdıya daldık.. Urfa'da bir aşiret reisiyle ortak almışlardı.. Ertesi gün pencereden bakıyorum. Kasıkta kıvırcık bir kıl varsa netameli. Tespih de iyi çıkmış.» dediler. Ceylân'ın valdesini. Beni bir gün görmese hastalanırdı. En güzel cinsi Hamdanî'dir. kasabanın ortasında kızı vurmuş... Burası yiğit makamı. At üzerinde... Maneki.

Odaya girince bir de baktım kafes eline.. Adam ne binlik beş liraya bedava. beyefendi. ömür çarkı dururmuş derler eskiler. «Al beş kırmızı. İnanmayın.. Tavşan şaşırtma verir. Tavşan gerisin geriye yolu tutmuş. Yani. Tazı düz yerde avı alır. Artık bilmem. Bir Malatyalı dört kırmızı lira vermiş.» diyerek gülmüş. Bende şimdi bir keklik var..» demişler.. ya tazı kazanır ya tavşan. öyle duydum. Bu sefer de. «Şu kekliğe bir lira kırdınız ha. Mahsustan.. yani hayvan ne kadar yorulup terlerse evin düzeni. işte o sırada. Hacı dayı beş lira istemiş.koşturur ezersen. Asilzade bir kısrağın bir tek ayağı 150 madenî liraya alınır. — Aman beyim sizde de avcılık var mı? — Biraz. Hangi avı seversiniz? — Yaban ördeği. Döner... Satmaya kalkmış. Tavşan şaşırtma verince kendini taşa.» diye satmamış. Tazı aman yetişti dersiniz. Bizim o taraflarda bey. — Ayağım aldın mı kısrak sende durur. beyim tavşan avı erkekçedir.. elli adım ara bırakmıştır. at satmakta bedhahlık yapıldığı duyulmamıştır. Dükkânı kapatıp memlekete gidecek. Selâm verip oturdu. Ucuz bir şey değil ki. tazının ayakları yorulsun diye. — Hayır duymadım. Şecereye hile karıştırmak namussuzluktur. Hayvan sanki kopar. Tazıyı saldınız mı? Peş peşe takılırlar. Tazı ileri doğru yirmi adım fırlar. iki saat mi kekliği konuştuk. Kekliğe biraz baktı... Sizin o tarafta keklik avı yokmuş.» diye etraflarına toplanmışlar. hem de kekliğime pazarlık ediyorsunuz. Tavşana aptal derler. Siz avcı değilsiniz. çoğu olmaz. Hem cebinizde fazla para var. Siverekli kahveci hacı dayıyı duydunuz mu? Meşhur keklik avcısıdır.. — Şeceresini doğru söylerler mi? — Arap şeyhleri kafalarını kesseler yalan söylemezler. ağaçlara doğru kaçar. — Pekâlâ demin bahsettiğiniz cinsleri nerden bilirsiniz? — Şeceresinden. ağaç gövdesine vurup parçalayan tazıyı çok görmüşüm. «Dört liraya bırak hacı ağa. — Yoktur. «Ben işi anladım.. Çok akıllıdır. — Bu derdin azı. Tazının nefesi körük gibi işler beyim. — Bu hayvanlarla ne güzel av olur. Bir tek ayak nasıl taksim edilir.. — O da iyidir ama ille tazıyla tavşan avı. At sahibine götürdüğün hediye.. yalvarmak için döktüğün dil de caba. Işık çaldı... — Bir kekliği vardı. Tazı toprağa kapanır. bir saat mi.. Ömür çarkı deveran etmezmiş. o kadar bozulur. — Tavşandan sonra av keklik avı. Bir tek ayak. tazıyı kendisine çekiyor mübarek. hayvanın kınalı başını . Ertesi gün bana feldi. nefesin hışırtısı yaklaşınca tavşana Rabbim bir gayret verir. Cezam belli olsun buraya getireceğim. — Pekâlâ. taşlı yerlere. Olursa o kadar olsun.. Nihaet gideceği zaman.. Sanki tavşanda bir ip var.

. Gider gizlice atarlar. Derken beyim. «Olmaz. gidiyor.» diye yalan söyler. Senin keklik öter.. Ben ...» Avcılık fıkara harcı değil. Derken yaban erkek senin dişiye doğru döner... Kocasını bırakır da gider. kan içinde çırpınırlar. Gün doğmadan benim keklik yabanları uyandırdı. Gülüyorum. kabadayılıklarından istifade ediyorsunuz. Fırtına başladı. Dağ karanlığı birdenbire etrafa çöktü.» dedim. Sesi güzel erkeğe tutulur. değirmen yeri hâlâ durur bir harap şehir. Kekliğin kafasını çekip kopardı. O vurulana kadar kafese saldırır.. «Yahu kafesi bıraktın!» dedim..... Kafesi kucakladım. arkasına gizlen. Durur öter. Palu beylerinden Tayyar bey. Hacı Tayyar bey vardır.. Taşlardan siper yap.» Ne mümkün. İlerde dişiyle gezen bir başka erkek keklik de o biçim cevap verir. Kafesi düzeltti. Dağlar gümbür gümbür inlemeye başladı. durur öter. Kafesin etrafını bir dolaştı.sıvazladı. Av iyi olmuş. maya sesiyle çağır. Derken bir erkek çıktı. Ben avı unuttum.. mübareği yumşaktan zincirle çeker gibi getirir....» dedi. demiş. Navlun parasını vermeye davrandım. Kuluçka zamanı değil. Haydi kınalı yavrum.. Oraya kadar geldik. Nüfus memuru kekliğini methedip duruyor. Bizıim oralarda bir keklik metrisi için düğün bozulur.. Nüfusçu. Hiç olur mu hacı dayı. Bir kerre böyle ava gittik. Kanatlarını yere sürerek karşıdan koptu. bir dilim baklavaya. Yolu elime aldım. Kekliğin dişisi kahpe karı gibidir beyim. Çıkarıp bir dilim vermiş. Yiyecek torbası yukarda kalmış. Bir akşam evvel de baklava yemişlermiş. arkasından bir ötsün. Bunlar adamda olur mu beyim? — Ben bu avı sevmiyorum. Maya'nın üstüne sanki kurşun sesini işitmez. Bizim kazanın nüfus memuru da beraber. İki saat aşağıda bir harap şehir var.. «Benim de dişim yok.. gitti. — O kadar kolay değil beyim. Bir gün keklik avına gitmiş. bir köy bağışlamış.» dedi. Keklik bir kerre yıldı mı para etmez.. — Siz de metriste mi avlanırsınız? — Metriste. Birdenbire yabana keklik sesi verir... Bize uzaktan akraba da olur. Tayyar bey.. Eşsiz kalan erkek öter. gök yüzünden siyah yelkenler kalktı.. Nufusçu arkam sıra koşuyor. kavga çıkmaya. Kekliği kurar beklersin. Keklik tabiî adam gibi. Al sunu.. — Ne demek? — Öyle ya.. Hayvanların sevgilerinden.. Sonra ateş et... Kafesi bir tekmede paraladı. Evinin imamı meğerse heybesinde bir kaç dilim baklava getirmişmiş. Kabristanı. «Eyvallah» dedi. Erkekler bizim kekliklerle döğüşmeye geliyorlar.» geçti. Dişi sesi. Soğuktan donarsın. Sabah olmadan üç saat evvel kalkacaksın. Fırtına azdı. Yalan söyler ki üstüne gelmeye de. Şunun tren parasından aciz kaldık. «Şurada bana bir dilim baklava getirene ben ne vermem. Yollarda canın çıkar. Dişiler kuluçka zamanı. Arkadaşları düşerler. yumurtalarını erkekten saklarlar. ciğerim parçalandı. «Sen akimi mı kaçırdın dayı. Bre aman.. Nüfusçunun kekliği susuvermez mi? «Haydi yavrum.. «Sana hediye getirdim Şimşek!. «Artık bu av yapmaz cenabet. Dişi sesine vurgun vurgun gelirler. Keklik avı diyince beyim. Dişisiz kalmış biçare kekliği. Ceketi çıkarıp kekliğe sardım. Haşim beyin dedesi. Erkek keklik dişisiz kalınca deliye döner.

Kurtarırdı.. Öyle yazarlar ama.. vah. Ezilen kimdir? Bir çocuk. Denize düşmüşe dönmüşüm. kâğıdın kendisine ait olmadığına itiraz eder. Sanki buraya keklik ve beygir bahislerini konuşmak üzere günü birliğine gelmişti. — Bu kâğıda üç gün içinde itiraz edilecekmiş.. Mahpushaneye yeni gelenler. Merak etmeyin bir sene cezası var.. Bu iddianameyi gönderirler. — Hayır. — Tayyare ile mi? Delikanlı gülümsedi: — Hayır otomobille. Avcıya hiç bir şey olmaz. . Ben tayyare alayının şoförüyüm. gelişlerinin sebebini her rastladıklarına üstüste anlatmadan yapamazlar. zatürrie hazır» derler. «çocuğu ezdikten sonra polislere teslim olmadan doğru Alaya kaçabilseydin ben seni kurtarırdım. İstanbulluya bir kâğıt uzattı.. istanbullu onlara gülümseyerek kâğıdı çocuğa iade ettikten sonra tane tane anlattı: — Alay komutanı haklı. — Ne oldu? Kız mı kaçırdınız? — Hayır.. kâğıtta yazılı olanlara değil. O itiraz ne demek bakın: Meselâ sizin yerinize bir başkasını getirirler. — Ha... — Hiç öyle şey olur mu bey? — Olur Abdurrahim bey.ceketsiz öyle ıslanmışım ki. — Bir sene mi? — Az mı buldunuz? — Çok. Kız ezdim.. işgal ordusu olmasa. «Satlıcan. başındaki arap kefiyesine..... Sırtında tayyareci üniforması vardı. Temyizde bir şey yapamaz mı? — Orasını bilmem. Abdurrahim bey bunun biricik istisnası idi. Bu binbaşı bizim ordunun binbaşısı değil anlaşılan. Anladınız mı? — Anladım. İkide bir güzel bıyıklarını kımıldatan tik'i. Alay komutanımız bana dedi ki. keyf için hızlı giden bir otomobilin kaza yapmış şoförüne seni kurtarırdım diyebilir miydi? Evet delikanlı. Lâkin av zor iştir. Doğru mu beyim? Kurtarabilir miydi? — Doğru. İlle keklik avı. Pek çok. Deminden beri ayakta durup konuşulanları dinleyen sarı bıyıklı pek genç bir delikanlı. itiraz faydasızdır. Bir çare yok mu? Benim eniştem mebustur. İşgal ordusu binbaşısı. şalvarına ve tespihine pek yaraşıyordu. Tahsildar Vaiz efendi ile telgrafçı Abdulrahim efendi hayretle istanbulluya baktılar.. Ve dünyada kendisini alâkadar eden başka bir bahis mevcut değildi. Dün ezilen küçük kız meselesi.. Ne çıkar canı cehenneme. — Beyim lütfen şuna bakar mısınız? — Nedir bu? — İddianame. bizi düşman saymasa Alay komutanı. gayrı tabiî bir surette parlayan siyah gözleriyle. Vah.. O adam.. acele acele ve kat'iyetle anlattığı bu av ve hayvan hikâyeleri. Mühim bir fırsat kaçırmışsınız.» dedi.

... Nerdesiniz? Mediha — on yaşında bir küçük hanım ciddiyetle elini uzattı: — Mektebe gidiyoruz efendim.. Hele Binbaşı için.. — Siz artık memur değilsiniz. Hem bu sözün siyasetle bir alâkası yok ki.. Vaiz efendiye sordu: — Hep atlardan.. Abdurrahim efendi çekinerek konuştu: — Pek sert söylediniz. silâh. Abdurrahim bey. — Nerde sizin bardağınız kuzum. — Mebus oğlunu fena bozdun.. — İsterlerse 180 sene versinler.. Siz de burada lüzumsuz yere korkuyorsunuz.. «Kız mutlaka ölmeli. Memur kısmı siyasetle uğraşmaz. Biz fenalığı daima kendi kendimize yaparız da biçarelerin üzerine atarız. Kaç zamandır görünmüyordunuz efendim. — Anlatmıyor musunuz? Ölürse onsekiz sene ceza verirler. Çocuk kıpkırmızı uzaklaştı.. Vaiz. topal Sefer'i çağırmak istedi.. — Ana demeyin. Kız ölmezse iş fena» diyor. Bir kerre de mebus enişteniz uğraşsın... Sefer çiçekten ne anlar? Kürt Sefer. — Kız sen de kurt değil misin? — Neden. diyor... — Ben sert söylemedim. — Seferi ne yapacaksınız? Siz de Anıca. Yoksa delikli demir çıktı da mertlik bozuldu mu? — Biz memuruz beyim. — Yaşa bey. Mediha çıkıştı. Bir de dua ediyor.. Halbuki at. istanbullunun huyunu bildiği için kurnaz kurnaz sordu: — Şimdi ne düşündün Murat bey? — Bu delikanlının hemşiresini düşündüm Vaiz efendi.. Hacı Abdullah'ın yeğeni oluyordu. O gün öğleye yakın. — Anan kurt. İstanbullu.. Etrafa çömelen köylüler.. Alay komutanı kötü söylemiş. kekliklerden mi konuşuyor? — Hep. para insana cesaret verir derlerdi. Kız buna ne yaptıysa fena yapmış. — Teşekkür ederim. — Kızlar insana hiç bir şey yapamaz. Sarışın. İstanbulluya en kıymetli misafirlerinden birisi geldi. . siz onu atfetmişsiniz. diye gülüştüler.. istanbullu pek sevindi : — Oo Hanımefendi diye ayağa kalktı. pek güzel bir kadın olmalı. Bayan öğretmen bize «Anne» dememizi söyledi. Buyrun çiçek...... Mahpussunuz.Şimdilik bir sene yatacak gibi görünüyorsunuz. Bunları suya koymak lâzım. Bir koca demet çiçek getirdi. Hacı Abdullah. — Telgrafçıyı ürküttün. işin ırağa varacağını kestirmiş olacak ki fotoğraflarını soğuk suya koymak bahanesiyle acele gitti.

— Artık bilmem.. Anne kısmı bir vakit ölmez. Bir ayağını çenesine vurmak günahtır. insan kardeşine böyle der mi? — Sor bakalım.. Durun. «Anne» dersek.. — Hayır. kardeş nedir biliyor mu? Daha babasını bile çağıramıyor... beş yaşına basınca bir bayram günü ziyarete getirdiler. — Bu çiçeklere «Anne çiçeği» derler. onun gibi huysuz da değilmişim.» diyeceksiniz.. Kesik siyah saçlarını hışımla salladı. Bir daha öterse anneniz mutlaka iyidir.. Ama. anneler tuz almaya giderler... büyük kadın gözleri gibi biraz dalgın bakıyor. Bir daha ötsün. Kürt kızı olsam babam çarık giyerdi. Lâkin birisi evimizden alıp götürse hayır. — Olaydı iyiydi ama işte öldü. Pekâlâ.. Gözleri trahom geçirdiği için. Şurada ötse.» dedi.. — Kendisi gelmiyor ama haberi gelir. İstanbul kunduraları dedim. — Tuz almaya mı? Bu ne kadar tuz almak... Hacı Abdullah elini kaldırdı: — Dur öğünme. Sonra küçük elile çiçekleri iki kere okşayıp derin derin kokladı. — Murat ağabey keski anan sağ olaydı. Durun. dedi. — Sen ne diyorsun? — Ben kurt kızı değilim.. Alnını kırıştırarak düşündü. Hiç anlamaz mı? Tilki bile ezan okundu mu durup dinlermiş. Yahut da ben bu ismi verdim. Mediha bir an durdu... Avrupa tilkileri ne yapıyor. Tilki akşam ezanını dinlermiş. Hand gelmiyor.. Yanağında bir Halep çıbanı izi vardı... senin anan Türk mü olacak? — Rica ederim. sen ananın gelin olduğu zamanı biliyor .. Halbuki benim babam sarı kunduralar giyiyor. Mektepte de bana kurt kızı diyorlar.. Ötmesi bitince «Yarabbi. döğmem. Günahtan korkulmaz mı? — iyi ama küçük kardeşini döğüyormuşsun.. — Mediha bu çiçeklerin ismi nedir? — Bilmem. ben mahpusa yeni düştüğüm zaman bu daha doğmamıştı.. — Sen de çağıramryordun... Şimdi karga öttü mü susup dinlersiniz. Hâlâ elinde tuttuğu demeti koymak için bir bardak aldı. Babam söyledi. Töbe Yarabbi. — Ben çağıramıyormuşum ama. sevap kazanır. uzun kıvırcık kirpiklerine bu bakış pek yaraşıyordu. Susun ki söyleyeyim. Buna sordum: «Kız. — Sen günahtan korkar mısın? — Korkarım. Yavaşça dışarı atsa. Amcasiyle İstanbullunun gülüşmelerini anlayamadığı için Medina somurttu. işte annenizden haber çıktı demektir.. Dört. Beyim. Murat ağabeyine söyleyeceğim. Orada ezan yok.. bakın nasıl. — Bu ne biçim bir laf.. Bir karga var.... Rahmetli annem bunları çok severdi..— Pekâlâ. Bildiğimiz karga.. — işe bak. Ben onu seviyorum. Kendisi düştü.. — Sana bunları kim söyledi? Karga haberden ne anlar? — Anlarmış efendim. — Ne ölmüş.

. Küçük kırdı. Yüzünde alt dudağını şişiren bir ciddiyet vardı.. Kaşıkları.» der. bakarmış.. — iki ay.» diyordu.. — Ben kırmadım. Hanım hanımcık hizmet etmelisiniz.. Gel pisi pisi. Bakın amca. Onu çabuk mahpustan çıkar. Bir daha sana vermeyeceğim ne demektir. — Yazık. Nasıl olsa barışırsınız. Zaten ben amcama küstüm. Lütfen çağırır mısınız? — Başüstüne. ilk bakışta sevimsiz bir hayvana benziyordu. Yalan. Bir kuş varmış. «Biliyorum amca. Murat ağabeyim de bana iyilik eder... Ve birdenbire odanın noksanını farkederek dikilip durdu: — Murat ağabey mahpus nerde? — Kim bilir. Bir daha sana vermeyeceğim. Biz daha açız. — istersen verme.» demez mi? Bu kız işte bu.. Anamı gelin getirirlerken ben korkmuşum da komşulara kaçmışım. Pencereye gelir.kadar aptal.. — Ramazan'da oruç tutacak mısın ağabey. Sevim'e ampul vermiş de bana vermedi. Gerdanında. Rengi donuk gibiydi. mahpus insanlara da «Mahpus» isimli bu kediye de «insan gibi fikri var. Bu ramazan mutlaka oruç tutun..... — Sahi Bayram'a ne kadar kalmış. vücudu gene de küçüktü. istanbullu aralarına girdi: — Nafile iddia etme. . Dışarda besbelli. haydi çıkar. Vallaha bir defa küsersem Atatürk gelse barışmam. Önümüzde bayram var. Soframızı bari kurun.... — Başüstüne. Kırmışsın... İstanbullu kapıdan dışarıya seslendi: — Mahpus.İsterseniz Sevim'e yüz tane verin.. Gazocağmı yakan amcasına bunları sırayla taşıdı. çeyrek büyüklüğündeki beyaz benek müstesna düz kurşunî renkteydi.. — Hayır. — İşte bu olmadı. Benimle küs oldunuz. Vallaha yalan. Masanın üstüne bir gazete serdi. kendisini herkese sevdiriyordu.. Tahsildar Bedri bey. — Sana da verdim. Gider Allaha dermiş ki «Murat ağabey kulun oruç tutuyor. Aşağıda keskin bir miyavlama duyuldu. Ekmekleri dilimledi. — Sen kırmışsın. Gel.. Medina dolabı açtı. Kırmızı bir kuş. Tüyleri uzun olduğu halde. Bir ev dolusu verin... Vede istanbullunun omuzuna sıçradı. Sahanları çıkardı. çatalları iyi temizlenmemiş buldu. Bakın. Bu amcam delirmiş mi ne? Bu nasıl söz. — Uy başıma gelenler. Halbuki biraz dikkat edilince güzelliği ağır ağır meydana çıkıyor. Suyu tazeledi.. Sen Sevim'e iyilik et.. Oruç tutmalısınız. Mahpus. Sansara benziyordu..musun?» dedim.. O da acıkmıştır. — Siz kırmızı kuşu bırakın da lütfen şu dolabı açın. değil mi amca? Ramazan iyidir. dinleyin.

Çocuğunu gezdirdim. Bizim güzel lastik toplanmızı Ruslar mı otomobil tekerleği yaptı? — Hayır Almanlar. ikiniz de ellerinizi. .. — Demek Annenle kavga etmedin mi? — Biz evimizde kavga etmeyiz. — İnşallah. istanbullunun kucağında akıllı akıllı otururdu. — Ben yüzümü yıkamam.istanbullu ne zaman volta vurmaya başlasa. ciğer parçası getiriyorlardı. Bugün mektep olmadığından anneme su taşıdım. benim işime karışabilir mi? — Karışmaz mısın amca? — Sus aman. dalak. Yemekte Mediha.. — Haddine mi düşmüş.. Haydi Murat ağabey. — Neden? — Sol kulağını ucundan bir parçacık keseceğim.. Kedinizi döğerim ha. sonra herkes onu sevmişti. Bırakın diyorum. — Eğer şimdi yüzünü yıkayıp yemeğe oturmazsan ağlayacaksın. Hep beraber yüz yıkamaya.. biz neyle oynayacağız? — Şimdilik bezden top yapmalı. ziyaretçiler de tanıyorlar.. gözleri kör olsun. Komşu çocuklar. Yanan parmağını bir taraftan emiyor. sofra örtüsü vazifesini gören gazetenin üzerindeki resme daldı... Mahpusu.. — Amcam beni kurtarır.. yaralı bir serçe tutsalar... Mahpusu yere bırakın.. Büyükanneme söyleyeyim de size bez getirsin. Hani sizin bezleriniz.. kapıp koşarlar..* Koğuşlarda et pişirip istanbullu ile beraber davet edenler bile oluyordu.. ensesine yatarak horlaya horlaya. — Öyleyse bizim toplara ne oldu? — Eritmişler de otomobil lastiği yapmışlardır.. yalnız mahpuslar değil.. Rengini evvelâ bütün mahpushane yadırgamış. Ben hiç ağlamam.. Evde yedim.. insan yüzünü yıkamadan yemek yerse şeytan da onunla beraber yemek yermiş. — Hay. Bir işe yaramıyor ki. Adamın karnı doymazmış — Haydi öyleyse. böyle sıçrayıp omuzuna çıkar.. bir taraftan amcasına çıkışıyordu: — Siz burada bizim elimizi yakıyorsunuz. kediyi biraz okşadıktan sonra ısınmış tabaklardan birisini sofraya koydu. — İnşallah yenilirler. Sor bakalım.. — Zıplamıyor. gelirken ekseriya ona bir parça et kırıntısı. Dünyada top yok... gezintiye iştirak ederdi. Lastik top. O zaman kalabalıktan ürkmeden. Mediha. mahpusu çağırıp kısmetini takdim ederlerdi.. Benim de kulağımı keser.. Komşularımızın çocuklarının seslerinden usanırız.. Altındaki yazıyı okuyunca istanbulluya döndü: — Baksanıza top atıyorlarmış. yüzünüzü yıkayacaksınız.. Muharebede bizim lastik topları mı atıyorlar kuzum? — Hayır.

Şuraya bir yatak sererler. sen yola çıkmak için yemek vaktini gözlemişsin. — Başüstüne. — Olmaz dedi. Bereket versin bu esnada Vaiz efendi. Senin annen var. o bana verecek.. — inşallah Ya Rabbim. Misafir gidince paralanırlar... Fala bakacaksınız. — Ne olmuş? Hastaneye gittiler mi? — Annesi. Tözey hanım yapacak. bir kaşını yukarı kaldırdı. — Ne desin. iki gün sonra Şaroğlu'nun kızı vuruldu. Almanlar yenilsin. Ne istersen pişirir getiririz. uzun boyu. Fal dediniz de aklıma geldi. Haberiniz olsun. «Yakınlarda bir ölü var.. . Allah herifin belâsını versin.. buraya gelmeden nereye uğradımsa sofrayı kurulu buldum.. — Yenilmezse. istanbullu sözü değiştirmek istedi: — Bize yemekten sonra çay yapacaksınız. — Beni kaynanam seviyor dedi.. iddiasında haklı çıkmış gibi istanbullunun yüzüne muzafferane baktı. Murat bey. Murat ağabeyim burada garip. — Ne diyormuş kendisi?. Babam dedi ki. Erkekler kabahat yapmış gibi utandılar. kehribar taklidi tespihle içeri girmişti.. ölmez diyorlar. Biz varız. tabii. — Marifet kaynananın muhabbetinde değil. bir de minder koyarlar. Hacı Abdullah. küçüğün yanında dün akşamki münakaşayı tazelemek istemedi.. daima somurtkan yüzü ve her kopuşta birkaç tanesi kaybolduğu için nihayet onbir boncuğu kalmış.» dediler... kardeşin var. Utamyormuş. — Demek ki kızın kabahati yok? — Kızın kabahati olur mu? Zengin insanlar... Lâkin Şaroğullarmı biz severiz.» dedi. Hatırlı insanlardır.Hacı Abdullah araya girdi: — Kız sus. gitmiş. Bu lakırdıyı hiç beğenmemişti. — Utanıyor muymuş? — Utanmaz mı? Bütün Malatya onları konuşuyor. Günahtır.. Kötü karının yaptığı yemek yenmez. Kaç gün evvel komşularda oturuyorduk. Misafiri rahat ettirirler. Vallaha ne iyiler bu Şaroğulları. Murat ağabeyim ziyafeti nerden bulsun? — Onun da adamı var. Sen beni batıracak mısın? — Neden? — Eğer Almanlar yenilirse ben senin bu Murat ağabeyine bir ziyafet vereceğim. Annem kahve falına baktırdı. «O günden beri gelmiyor fakat. Ama başlarına bir hal geldi. — Yenilmezse?.. iyi. Bizim kahveye her akşam uğrarmış. Mediha. Adam kahveye gidemez olmuş. Kala kala o herife mi kalmışlar? — Komşular hep böyle mi diyor? — Böyle diyorlar.

. . Bir karış çocuklar şeytan olmuş. Safa geldin küçük hanım. «Fala bakmayacağım» ne demek? Ben uykumu kaybederim. — Öyleyse yalan söyledin Hacı. Sen de çay iç. Ulan Hacı Abdullah bunun babası da böyle akıllı mı? — Babasını bilmem ama maçası akıllıdır. bismillah» dediği duyuluyordu.. Mediha sofrayı toplayan Sefer'e yardım etti. Töbe dedik yeğen. Lafımızı geri aldık. — Biraz soğuşun... kaynanam da beni sevmezdi ya. Arada sırada «Allah. — O başka mesele. Koksunlar diye getirdim. — Senden başka amcası var mı? — Yok. Vaiz efendi hayretle küçüğün yüzüne baktı: — Görüyorum ki sizin de gözünüz açık hanım kızım. Ben de yemeğe getirdiniz diye korktum.— ilâhi beyim. — Bize ne getirdiniz bakalım? — Çiçek getirdim. Siz çay içerken ben de falınıza bakayım. Ayıb ettin. çayımı soğutmaya bunun faydası yok ki efendim. — Hoş bulduk efendim. ben bu kadar açık göz olmasam. — Elli iki tane kızım.. — Bunlar artık çiçek de mi yemeğe başladılar? — Ben yesinler diye getirmedim. — Öyleyse kaç pay yapacağız? — Onüç pay. Çay bardaklarını çıkarıp hazırladı. Mediha parmağını kaldırdı: — Sakın Şeytana sövmeyin.. Hava alıyor da çabuk soğuyor.. — Öyleyse Murat ağabeyimden iskambilleri isteyin. — Neden? — Şeytana söverseniz çocuğunuz çoğalır.. — Ne diyelim? — Lanet kör Şeytana dersiniz... Yahu. — Ama. — Vay canına... — Vay canına. Sonra bir müddet aynı ciddiyetle kâğıtları karıştırdı... Vay anasını.. bunlar dün cin olmadan bugün adam çarpacaklar. Biz burada fal sayesinde yaşıyoruz.Ağzım yanıyor. — Olmaz. — Murat ağabey bunlarda kaç kâat var? Bunu bir türlü aklında tutamıyor. — Benim ağzım neden yanmıyor? — Sizin bardağınızın ağzı geniş. .. Desteyi önüne koydukları zaman bir müddet dokunmadı. her zaman soruyordu. Fısıl fısıl bir şeyler mırıldandı. Sonra misafirden utandığı için Murat'ın kulağına fısıldadı: — Nerde iskambiller ağabey. Mediha somurttu: — Aman.

Şimdi tutuyorum. insan rakı içer i2 Yalvarıyorum.. Sizi bedava yatırıyorlar.. diye başını çevirdi. Nihayet beş bölüm kaldığı zaman hepsinin üzerine ayrı cins kâğıt isabet ettiği görüldü. iyice karıştırmadım. İyicene karıştınlmazsa bu fal çıkmıyor. Haydi Allah. Bu suretle falın kapalı olduğu anlaşıldı. — Öyle demeyin. işte ben de falla bildim.. pek üzüldüğünü fark ederek sıkıştırdılar. Nihayet elini kaldırdı: — İşte tamam. Üçüncü fal da huysuzluk edip açılmamıştı. sonra parmağını ısırdı —: Hasta.. Mediha galiba bunu hiç beklemiyordu. Ben anladım. Fal evvelâ doğru giderken bölümler azaldıkça açılan kâğıtlar birbirini tutmaz olmuştu. Yeniden ayırdı. — Parmağını ıslattı —. Vaiz efendi başını salladı: — Gördün mü? Biz çıkamayacağız bu cenabet yerden.. Bu suretle desteyi beheri dörder taneden onüç parçaya böldü. Allah büyüktür.. Hiç merak etmeyin.. — Elini dizine vurdu. Bana gülüyor. Bismillah. — Neden? Rakı içmesin diye mi tuttundu? — Rakı içmesin diye. onüç pay olacaktı. Vaiz efendi elindeki kırmızı boyayı kastederek sordu: — Siz bu yakınlarda bir düğüne gitmişsiniz küçük hanım. Usttekileri çevirdi. O kadar kederlenmişti ki fal oyununu bıraktırmak istediler....... Kâğıtları yüzlerinin üstüne masaya bırakmaya başladı. Bu sefer çok çok karıştırdı. Nazı ona geçtiği için amcasına çıkıştı: — Babama tuttum canım aman... Düğüne gitmedik.. Korkmayın erken çıkarsınız.— Sahi. — Hayır. Razı mısınız? — Razıyız.. Birbirine benzeyenleri kenara toplamaya başladı: — İki oğlan geldi. Açıldı Allaha şükür. Öksürüyor. İnşallah bu üçünüz erken çıkarsanız açık gelsin. Son kâatları da çevirdi. Aynı cinsten olup alt alta gelmiş iskambillerin yerlerini ciddiyetle değiştirdi. Sonuna yaklaştığı zaman kâğıtların altına gizlice bakarak hile yapmaya girişti. Çıkmaz ki.. Tabiî fal münasip netice verdi: — Gördünüz mü? Çıkacaksınız mahpus ağabeyler. Yarabbim. Üçünün yüzüne de şaşkın şaşkın baktı. Evvelki gün içti. — Demek içiyor mu? Başını önüne eğdi ve gözlerini yumarak fena halde üzüldü: — İçiyor. Onları işte aldık. Sonra hastalandı mı ben ağlıyorum... Onüç tane olunca yanlışlık yapmamak için bir daha saydı... Bunu neye tuttuğunu evvelce söylemek istemediği için.. Hasta yatıyor. Siz de bana yardım ediniz ki şaşırmayayım. Çıkacaksanız açık gelsin bakalım. işte üçlüleri de aldık. — Öyleyse bu parmağmızdaki kına neyin nesi? . Ben zaten biliyorum. işte yedilileri de aldık.

...» yaz.. Bir (M). Oraya kargacık burgacık bir şeyler yazarsan sonra keyfine. — Sesli harfleri aklından sen koyacaksın. âdeta yazıyor.. Ver bakalım şu kalemi. iki tane (LL). Bakm nasıl biliyorum.. Elifide mertek sanırdı. Hey Yarabbi. Ben ömrümde elime ne kına yakmışım. «Dersini yapmadı da ondan gelmedi. — Aman. bir tane «Biz bize benzeriz. — Nasıl? — Sana şimdi bunu anlatmak meseledir. bir de (T) öyle ya. Soyadıyla beraber kendi ismini de altma ilâve etti.» demesin diyerek defterlerimi komşu çocuklarıyle yollarım. Mediha kalem elinde durup dinlemişti.. Ben mektebi sayarım.. Benden de iyi yazıyor.. ne bir şey. — Biliyorum elbette. Şurasını da söyleyeyim. bir (L). — Demek siz hiç kına yakmazsınız? — Yakmam. Meselâ: Millet yazacağız. — Yaz. İşin ciddiyetini anlayınca: — Bizim harfler iyiymiş kardeş dedi. amcasının... bir (İ). — Neden? — Sonbahara kadar elimde kalır. — Şimdi bunun altına eski harflerle Millet yazacağım. Kendisiyle alay edip etmediklerini anlamak için üç erkeğin yüzüne baktı. bir de (T). Yani dikkat et. Hani bunun sesli harfleri. Eski harfler zamanında olsa.. Cumartesi günü dersimi yaptım diyelim.. Beğendirdi. Niye güldün kız? istanbullu da güldü. Vaiz efendi: — Şu hale bak diye anlatıyordu.. istanbulluya döndü: — Eski harfler daha mı zordu ağabey? — Pek zordu kızım.. Vaiz amcam «Biz bize benzeriz» den daha saçma bir laf bulamadı mı? diye gülmüştür. Mediha biraz düşündü. — İşte bunu ben senin amcana bir türlü anlatamıyorum.. Gazetenin kenarına yaklaştırıp bekledi: Haydi bir şey söyleyin de yazayım. Murat beyin göğüs cebinden kurşun kalemini çekip aldı.. Yeni harflerle şöyle değil mi «Millet». Mektebe gitmeye utanırım. Sonra sırasıyle babasının.. Medina istenilen cümleyi kitap harfleriyle özenerek yazdı. yaşasın bizim harflerimiz. — Tabiî işte Millet. Yalnız eski harflerle yazılan Millet'in harflerini yazıyorum. Murat ağabeysinin adlarını da kaydetti.— O kına değil.. Resim yaparken kırmızı kalem sürülmüş. Bir (M).. Bak şu (MLT) bu ne okunur? — Hiç bir şey okunmaz. — Niye gülecek. Okumayı biraz da biz biliyoruz. — Neyi anlatamıyorsun? — Yeni harflerin eski harflerden iyi olduğunu. yoksa sen yazı yazmasını da mı biliyorsun? Allah beterinden saklasın.... Yaz hele. Pazartesi hastalansam bayan öğretmen.

Süleyman beyin parası aylarca gelmediği zamanlar. simsiyah pala bıyıklariyle kuvvetsiz bir çocuk gibi iskemlenin kenarına ilişmiştir. Urfa cezaevinde «Gün kâğıdı» eline verilince Cuma Urfa beylerinden Rıza beyin hizmetini görmeye başlamış. Süleyman beyi hayırla yad eder. istanbullunun söz söylemesini. kahvesiz. Bir köşeye iki diz üstüne oturup efendisinin yüzüne. pek büyük ve siyah bir ipek «kaşkol »u güzelce büker. aleyhine yalancı şahit bulup mahkemede «tesiri nüfuz gösterdikleri» için de Ağalan haklı bulurdu. Hizmetçiliği artık para için de yapmıyordu. bir garip ibadet ve takdis duygusiyle anar. Müdürle uğraşan Rıza bey olduğu halde. daha doğrusu emretmesini bekliyor. öfkelenmek şöyle dursun. O zamandan beri 8 ay geçtiği halde. Şimdi. bey hapishane müdüriyle zıtlaşıp mahpushaneyi karıştırdığı için Cuma. bir tek mektup bile gelmedi. — Uyuyorsun dedim bey. yeni harfleri de bilmiyor ki. kızkardeşini kaçıran ağazadeyi öldürdüğü için kendini. ismini. Koyunların tehlike karşısında çobana doğru kaçmaları gibi Cuma'da bu hal insiyaki ve karşı gelinmez bir histi. Birisine uşaklık etmeden yaşayamadığı belliydi. Kapı vuruldu. Temyizin evrakı tasdik etmesiyle bitmiş.. Urfalı Cuma içeri girdi. — Yok. Poşu sarmasını mahpushanede Cuma'dan daha iyi bilen olmadığı söyleniyordu. . Her iki taraf da vazifesini yapmıştı. bunu kendisine mahsus bir kıvraklıkla başına sarıp bir ucunu omuzuna sarkıtırdı. Beyin cezası 3 seneden aşağıya inip kaza mahpusanesine nakledilince Cuma'nm 70 lirası da beraber gitti. Cuma. — İşte o sebepten anlatamıyorum ya. başında beyaz keçeden külah vardı.— ıyı ama öenım amcam eski harfleri de. Buna rağmen Cuma. Eski harflerde keramet var sanıyor. para değil. şaşmağa bile lüzum görmediği anlaşılıyordu. On günden beri de Telgrafçı Abdurrahim beyin hizmetkârlığını yapıyor. kısa kollu. beyaz bezden bir don olduğu halde. Trahomlu gözlerine rağmen pek yakışıklı bir adamdı. Kenarları püsküllü. İstanbullu: — Gel. Dört göbek sülâlesinin Hâmid Ağalara sadakatla hizmet ettiğini söyleyerek öğünür.. otur.. Malatya'ya gelişinin haftasında Diyarbekir beylerinden Süleyman beyin hizmetine girmişti. Ayağında yalnız.. onun orada kalıp kendisinin buraya gelmesine. — Keramet nedir? — Keramet mi kızım? Keramet = Cehalet'tir. Cuma kesesinden harcamış. iskemleye ilişti. maraba olduğu için kendi Ağası da dahil yedi göbek mütegallibesi mahkemeye dolarak bîçareye 18 sene ceza verdirmişlerdi. beyini asla etsiz. Kızkardeşini kaçıran bir ağa oğlunu öldürmüş. belinds ipekli bir kuşak. hava pek sıcak olduğu halde. sonunda da Malatya'ya sürgün edilmişti. Uyandırmak olmaz dedim. tütünsüz bırakmamıştı. uyunur mu? Buyur. diye bağırdı. daha üzerinde. onbeşer günden iki defa otuz gün zincirlenip zindana atılmış.. üstünde ipekli bir gömlek. aç bir köpek gibi bakmadan nefes alınabileceğinden haberi yoktu. Külahına bir ipek poşu sarmıştı. kenarları işlemeli bir Kürt aba'sı.. devran gene o devran oluvermişti.

Düşünceleri çok olduğundan.... Kızın ölmesine.. bir küçük kız gibi abasının ucunu kıvırıyordu.. diyorum.. yatmam ama. Pilav bulsa pilav yer. Ne var ne yok? Bey nasıl? — Allah sana ömür versin bey.. Karın ağrısı verir. Öyle ya. gönderen sağolsun. Düşünür. — Getiren.. Lâkin ben gelecek karıyı tanımıyorum. Şuna bir mektup atayım. Ava gidilmez mi? Süleyman beyi o taraf tekmil tanır da. Hükümet işi. yüze karşı iyidirler. — icap etmez beyim. asilzade adamlar.. Hastaneden haber getirecekmiş. Yalnız senden bir ricası var. O karıyı... — Kız ölmez. Erkeğin deliliği de sevda. — Av başka. Abdurrahim bey selâm etti. — Senin para ne olacak? — Para bedbaht şey beyim. Ava gider. — Demek Abdurrahim bey bir şey söylemiyor? — Söylemiyor beyim. Kapıya imdat arar gibi bakıyor. Canım sıkılıyor. — Buyur. — Ne diyor? — Hiç bir şey demiyor.. Bunlar hep dert... ölmemesine bağlı.. Ağzıma geleni söyleyeyim... Bunun yüreği pek alçak.. Konuşmaz ki. Helâl olsun. karnım giril giril eder... — Söylesene. sonra unuturlar.— E Cuma. — Ne yapalım? — Bir de başka karı gelecekmiş beyim... Büyük başın büyük derdi demişler.. bulmasa ekmek peynirle karnını doyurur. iyidir. Allah selâmet versin. Asilzade. — Şimdi anladım. Ne yapacağız? . neymiş derdi? — Bugün «Ziyaret» beyim.. Töbe. — İyi. Şuranın harmanı.... Bugün beyin çocukları gelecek.. elimden gelirse hay hay. Adamı hasta eder. Gözlerine âdeta korku dolmuştu. hizmetkâr... Halbuysa dar yerde düşünmek erkeğe bir vakit yaramaz. köylü.. Cezayı çok verirler mi? — Belli olmaz. çocukları görmeyecek.. şuranın odunu. Ben evi düşünürken düşünürken hasta olurum..... keyfim kaçar.. Konuşsa ferahlar. Aklını bir kere kıza takmış. Selâmı var. misafir.. — Abdurrahim bey de Süleyman bey gibi mi? Yemek beğenmiyor mu? — Değil beyim. Müddet serbest çıkarmıştır... Cuma birdenbire utandı. iyi bir adam bîçare... Bakalım mektup yazdıracak adamı var mı? — Canım bu nasıl söz? Ava gidiyormuş ya..... Kötü karı bir vakit ölmez beyim... Büyük yerin evlâdı. kocaman erkek elleriyle. — Kim o karı? — Haşa huzurdan bir kötü kanymış beyim. — Süleyman beyden mektup gelmedi mi? — Sana yazdıysa yazdı bey. Bunlar. işte o sebeple. Orada kim bilir.. Bize ne yazacak? — Bana da yazmadı.

Haşa huzurundan... — Öyleyse. Elleri göğsünde geri çıktı.. iki eliyle tutup istanbullunun elini öptü. Anamt bacım olsun. — Amcası kızı olduğundan. İçerde yazdırıveriyorum. Bunu söylemeye mi geldin? Sen benim yerime söz verebilirdin. Kendisi utanıyor. çocukları gidince bizim beyi buraya koyuverecekler. Herkesin hizmetine koşar dedim. — Yalvaracak bir şey mi? Selâm söylersin.— Gardiyan Ali Seydî tanıyor. Cuma.... — işte oraya geleceğiz beyim. yok.. on tane oğlu olsa birini davara yollamamalı. adamı edepsiz eder. dağ başlarında davar peşinde dolaşırdık. Halbuysa kasaba yerinde insan çok olduğundan sen seni kollarsın. Sana zahmet ediyoruz.. Çobanlık hizmetkâr işi. Karıyı buraya. Teva tür. abdest bozmak için dere kenarına oturdum... Git. Bir de çoban kısmı. istanbullu yaklaşıp alçak sesle sordu: — Abdurrahim beyin karısmı gördün mü? — Gördüm beyim. Adam bir başına kimseden utanmaz. — Öyleyse neden bu belâyı başına dolamış. Bak.. Bir gün.. — Hiç olur mu beyim?. Başgardiyana söyledik. senin odana alacak.. Akıllı bir ağa.. Anlayamadım .. sana gucenirim... Öfkelendin mi? — Eksik olma beyim. Vaktiyle biz çobanlık ederken Beko Ağanın dördüncü oğlu da çobanlık yapardı. Şalvarı toplayacağım sıra baktım ki Beko'nun Mısto yukardan aşağıya . Yaşı istanbulludan büyük olduğu halde. — Ne demek? Amcası kızı olunca. — Pekâlâ. Cuma kalktı. Süleyman beyin ahbabı dedim.. Amca kızı diyordun. — Bana gücenme beyim. adamla gezmeyip hayvanla gezdiğinden hayvan gibidir.... istanbullu kapıda onu durduttu: — Çokdandır köye mektup yazmadık. Çok mu güzel? — Çok güzel. alnına götürdü. kapının tokmağını bıraktı. Neden? Aklı.. Dur hele nereye gidiyorsun? Sana bir şey soracağım ama doğru söyleyeceksin. — Biz vaktiyle koyun güderdik beyim dedi.. Dağı sen kimsesiz bellersin... hayvan gibi olduğundan. Zaten haberi Ali Seydî götürüp getirdi. Vay Cuma vay. Adamsız yer. Allahtan korkmaz. Bir çalı arkasında seni gözleyen olur. Başüstüne. kasaba yerinden daha kalabalık sayılır. — Ben doğru söylerim. — Sen bilirsin. Ben seni Abdurrahim beye anlattım. — Güzel mi? — Güzel beyim. diye gönderdi.. Hacı Emir Ağanın başını çoban oğlu derde soktu. — Nasıl yani?. hayvana bak çobana bak. yalvar.. Dağ kısmı. Danışmadan ne mümkün? — Yok. bu hareketim önlemenin imkânı yoktu.

. — Eyvallah beyim..... Bir baksan. — Sormadın mı? Öyle güzel karısı varmış da o haltı neden yapmış? — Sordum.. — Neden sever bakalım? — Sevdiğinden sever beyim. komiserin evine götürmüştü. — Eyvallah Cuma. tabancasını kurcalamış. — Şimdi anlıyorum. okka her yerde dörtyüz dirhem. işte orada köpeğin arkasına geçti. oturdu... Eyvallah beyim. Adam karıyı güzelliği için sevmez ki. Asilzade kısmına acıyacaksın.. — Hiç utanmadı.. Arap atı beslerler. bir daha bakarsın. «Ulan Cumo.. haşa huzurundan köpeği uydurdu — Hay Allah belâsını versin...geliyor. Kabahat kimde? Zor görmemişler.. dedi. Keklik beslerler. — Ulan bu ne rezillik. gözleri kara.. — Ne demek anlamadım? — Yani beyim.. Bir dişi köpeği var. diyip gidince «Güley hanım» çarşafının pelerinini arkaya atarak erkek gibi rahat ve emin. — Vay başıma. Bir de karısı var beyim... Safa geldin. Sen. kaşları..... — Vay canına.. Cuma geri geri çıktı.. Bir köy bir Karı. Kim bilir hangi hovardasiyle nerelere saklandı kaltak..... — Kız.. Sana Abdurrahim bey mi söyledi bunu? — O söylemedi... Bunlar kırk yaşma gelseler çocuk gibi olurlar.. sonra serhoşlukla kavga çıkararak «ismail polis »in elbisesini.... Yüzüme gülüverdi.» istanbullu böyle söyleyerek düşünceli düşünceli gülümsedi.. Herif haklı. işte o kadar. Tuu. Bu da doğru..... Bir sene evvel. Serhoşluk öfkesiyle başlayan bu iş. Adamın nefsi bacısına uyanır mı? İşte bizim Abdurrahim beyin karısı da amcası kızı. istanbullu ile bu sırada tanışmışlardı. öğleden sonra..... ben başımızı kurtarırız. ben Abdurrahim beyi buraya yollarım.. — Sonuna kadar seyrettim de ben de böyle söyledim. . Dur şu ne arıyor diye kalkmadım. Lâkin böyle meseleler okka gibidir beyim. Sen burada mı oturuyorsun Murat bey.. Eksik olma... Bu mecburiyet «Kaltak» ortadan kaybolduğu için tamam yedi ay sürmüştü. vaziyeti kurtarmak için komiser «zorlu bir zabıt» tutmaktan başka çare bulamadığından Güley hanım ertesi geceyi hapishanede geçirmek mecburiyetinde kaldı. Kar parçası gibi. Gelecektim. sabahleyin eğlenceli bir vaka haline döner gibi olduysa da... Kaltağı ele geçiremedim... Sevdiğinden. Köpek de beraber. Sen nerelerdesin rezil? — Gelecektim.... Bari sevdiği kız da güzel mi? — Artık orasını bilmem. Odan güzelmiş. Anladın mı? — Anladım... Dünya güzeli. Şöyle içeri koğuş kadar yaklaştı. evli bir kadını gece vakti ayartarak bir hamama götürüp birkaç polise teslim etmiş. — Siz oturun.... «Karıya nefsim uyanmıyor benim».. Ulan külâhlı erkânı harp..... iyi tüfek atarlar. Lâkin Adıyaman'a gittim.. Kırmızı yanaklı..

. — Farkında değilim. Senin bu işte parmağın olduğunu bilseydim meseleyi başından anlardım. Bazı trahomlularda. Gülme. «Aman Abla. Bir gün merdiven altında oturuyorduk. Kirpik denilen sayısı malum kılların ne kadar mühim bir şey olduğunu istanbullu şimdi bu kirpiksiz yüzde pek iyi anlıyordu.. — iyi kızdır fıkara. cilve nedir bilmez. — Güzelmiş. dediydi. gayretliydin hani ya Ev'in?» derler. hastalık sürüp giderdi. — Uydurma. — Kız da iki kere buraya geldi. artık acımaz. . — Farkında değilim. Öteki.... — Doğru. göz kapanacak hale gelmedikçe kirpikler gayrı tabiî bir surette uzar ve kıvrılır. Mahsustan. ilâç verdi. eşek gibi cilve yapar.. Sen nasılsın bakalım? Tözey gelip gidiyor mu? — Eksik olmasın geliyor. karı kısmında akıl var mıdır? — Ya erkek kısmında? — Erkeğin de aptalı aptal olur. Ham herif kırkından sonra bir azdı mı işte böyle ortalığı berbat ediyor. Tahtadan bir heykel taslağını hatırlatıyordu.. — iyidir. Bunu ancak kendisini iyice rahatsız etmeye başlayınca tedaviye girişir. Öğünür.. Güley dudağını kıvırdı: Abdurrahim bize komşu oturur.. akmaz olunca arkasını boşlar. Senin Abdurrahim beyle ne işin var? — Karı dalgası. — Hatırlarsın. Güley'in çirkin suratında böyle uzun ve kıvırcık kirpikleri vardı.. «Güzeldin hani ya Er'in.. Sen onu anlat.Güley kırk yaşlarında gösteren. Hem araya girer kızı baştan çıkarırsın.. pek çirkin bir kurt karısıydı. — Kız daha mı güzeldi? — İkisi de aynı bok.. Belli obuasın diye eski örtüyle gelmişti.. Orospuyu göresin diye.. Bilmez misin Murat bey.. Nasıl razı ettin üç çocuklu herife. — Neden bilemedin? Ben burada hapis yatarken Abdurrahim iki kere ziyaretime geldi.... Şimdi gene tedavi altında bulunduğu kirpiklerinin tamamiyle yolunmuş olduğundan anlaşılıyordu. Bütün Adıyamanlılar gibi gözlerinde trahom vardı.. Birisi eşek gibi susar... herif de. — Ulan rezil. Sana baktı da kulağıma. Ne güzel insan».. Şimdi biraz rahatım. hem de şimdi.. Kızı da görmedin mi? — Hatırlamıyorum.. Abdurrahim beyin karışıyım diye kibirlenir. — Kulak asma. elin çoluklu çocuklu herifini baştan çıkardım. Abdurrahim kırk yaşma gelmiş Şaroğlu'nun kızı elin oynaşı.. Yüz tamamiyle boşalmış gibiydi. — Karısını da tanıyor musun? — Tanırım.. Ben Süleyman beye geliyor sanıyordum. Sana saati sordum. yanmaz. Güley istanbullunun bakışından meseleyi anladı: — Gözlerimi doktor yoldu dedi..

«Kuyruğu satıp içyağma mı veriyorsun deli.. Yeni mesele değil. — iyi. Bunların evleri daireye karşıdır. lâkin haberleşecek emniyetli bir adam bulamadım. «Oh daha tatlısın ya..» dedim. Ne dedin? — Dedim ki. Abdurrahim bey bir tenhada yalvardı: «Aramız iyi. Bir kere de gömleğin önünü yırttı mı iflah olmaz.. Evde oturmaz. — Yahu kız kaç yaşında ki? — Eh.. Altı. «Erkek kısmına düşünmek zarardır. Eti ciğer eden de avrat. — Sonra? — Sonrası. «Azan karının başına kırk belâ gelir. yirmibeş var. dedim..... Oğlan bir mektup yazdıysa. Benim yüreğim yufkadır. «istemenin ilâcı vermek» diyorlar da. «Kızım adın ne?» demişler... en küçüğü ölüm».. — Neden bu zamana kadar evlenmemiş?. iki çocuğu var ya ona güveniyor. Amanı bilir misin?» dedi. — Kim Raziye hanım? Kızm adı mı? — Kızın adı Münevver. Sözüm hak mı nahak mı? — iyi demişsin. Kız hitamında yüz çevirirse Raziye hanım da bir şey duymaz. Yirmi.. Daha evvelleri ben bu Abdurrahim'in halini beğenmedimdi. Erkek kısmını başı boş bırakmayacaksın. yedi sene evvel. Pencereden işaretleşmişler. Ateş saçağı sarmış. — Senin hesaba göre bu işe onüç yaşında mı başlamış? — Onüç yaşında. Raziye hanımın kulağını büküverdim. o dört mektup yazdı... Raziye hanım karısı. Mektubu götürdüm. ciğeri et eden de. demişler... Önce razı olmadım. bir şey esirgemiyorlar.... Doğuran avrat Ezrail'i yener ama komşunun şuncacık kızını .. Karı kısmı zaten körpeliğinde azar. Yüreğim acıdı. «Balcı» demiş. — Sevaptır beyim.. İstersen sor. Parası benden Dellal'ı senden. of çeker. Sen şimdi filancaya şu mektubu ver desen.. dedim. Hep kabahat Raziye hanımda. Burnunu kaldırdı... — Herifi seviyor.. Baktım herif anası ölmüş tay gibi düşünüyor. «Avrat duyar dedim. Şimdi istediğini yapmalı...» aeaım... Lâkin kıza her lafı söyledim. Nafile ateş saçağı sarmış. Yalvarsalar dayanamam. Otursa ah çeker.— Şehir yerinde kızlar şimdi kendi işlerini kenidleri görüyor.. Senin haberin mi var?» dedi..» Zamane kızları bildiğin gibi değil Murat bey. — Uzatma. kuru yerini çamur etme. — îyi haltetmişsin.. Akıllı ol».. İşte tamam. «Ben ölüyorum abla.. — Ben kandırmadım. Ben Raziye hanımı severim. — Kızı kandırdın da şimdi bir de. olmaz mı diyeceğim. — O ne cevap verdi? — Artık iş işten geçmiş.. Abdurrahim olacak rezile dedim ki.

Güzele bakmanın göze faydası var. Hüseyin kanı olsun. — Allah belânı versin... Baskısız yufkayı yel alır. «Ot bile kökü üstüne biter» demişler. «Babası yerinde» diye söz edemezler. Adamın yüreği ferahlar. baskısız kızı kel alır demişler. Karı milletini sen bilmezsin. Abdurrahim ömründe hovardalık etmemiş. Kadıncağız. Kız kısmı namusunu bilmez. Damdan düşen birini bulup getirin. başına bakar. Bunlann avlularında bir su akar. Kızlarını şımartmışlar. kurnaz kurnaz gülümseyerek. ondan sonra boyuna dul.. Bu dil sendeyken çok ocaklar söndürürsün. — Vay imansız vay.... «Bu benim derdimi bilmez. Karıyı. hovarda akıllandınr Murat bey.. Zenginlik yerinde.... Yüzüne renk gelir. sen mi soydun karı mı? — Töbe Yarabbi. köpüğü kuşu kapar.» demişler. kocalannın başlarını da. — Anası da mı oynaktır? — Oynak olmaz mı? Bir kötülüğü görülmedi ama fırsat elvermediğinden. kirpiksiz gözlerini süzdü. Kız kısmı anasına çeker..» diyerek gene şüphelenmezler.. dulluk ne demek? Ellenmemiş de alsan bir kerecik kız kullanacaksın. Babalan sofu olduğundan kızı evden çıkarmaz. kızlık. böyle mübarek su mu olur? Irmak gibi. O da komşusuyla mı fingirdeşecekti? — Karı biraz fingirdek olmalı. Gözlüklü bir doktor getirmişler. istanbullunun paketinden bir cigara alıp yaktı.. Münevver orospusu. Usulü var. Dalgası fili toparlar. Peri kitabı beni çarpsın. Senin nasihatini tutsalar bütün evli kanlar kendi başlannı da. «Babası anası var mı» diye sorma. komşu oğlanlarının başlannı da belâya sokarlar. Çıplak görüne görüne Abdurrahim'i yakmış. «Terbiyesi var mı?» diye sor. Münevver kız Allahtan oynak.. Cin. Kötü erkeğin kansı da biraz akıllı olursa kırk yıl hovarda taşır da kimsenin haberi olmaz. Raziye hanım. herifi baştan çıkarmak için tenhada soyunur da bu suya girermiş.. «Evlâdı yerinde.. Güley. — Belâ ne demek? Benim sözüm bir kere kötü erkekler için. Erkek kısmı da kıza meftundur. Bir evin bir kızı.. iyi ama. Bunu hiç düşünmezsiniz. ne halt etsin.. Oynadıkça güzelleşir... Kırk yaşına değdi mi ondört yaşında oğlan sevecek. Üstüne. namusu yüz kuruş.. — Benim ne suçum var. . aptalın biri. Çıkarmaz ama kız kısmının baskısı anasıdır.... Kocaman konak.. Kız oğlan kız dedin mi aklınız oynar. Ben yalvarmalarına dayanamadım. Allah beni muzmahil etsin. — Hele edepsiz. Körpeliğinde ihtiyar hovarda bulacak. Eğer on paralarını aldımsa imam Hasan.. Padişah sarayı gibi. Zengin kızı iş görmediğinden gözü pencerededir. «Kannın kanı bir kuruş. istanbullu birdenbire sordu: — Herif bu işe onbin lira sarfetmiş. Doğru söyle.. Neden? Ne bileyim? Oynamaktan maksat yutmak. Yiğitin altında at aksamaz derler.. Şırıltısında insan gibi uyursun. — Haberi mi olmaz? — Olmaz elbet.» demiş. Karıların bahtı da böyle.yenemez. Adamın biri damdan düşmüş.

Şuna bak. — Ben geç kaldım.. — Daha bu rezillik bir şey değil. Karı milletine «Ak tuman'a hasret gidesin» dedin mâ korkudan yüzü sararır.. — Münevver hanım nasıl? — iyidir. üç güne kadar eve götürecekler. Hastaneye gittim. Ben mektup isterim Güley. Geç kaldım. Hay gözün kör ola Abdurrahim. Ben para canlısı avrat değilim...» derler.. — Beddua etme.... Yirmi lira. — Bırak şimdi. Yetişip yetmiyesice..— Sus kız.. Nerde bu herif? — Şimdi gelir.. . Kelâmı kadime basarsa ben yalanım. Fazla söylüyorsun inanmıyorum. gelinler oyuna kalkmazsa. Haydi kıza acımadın.. Yarası nasıl? — iki.. ölmüş dirilmdş.. Yirmi lira vereceğim.. Ben kimseden bir şey istemem.. «Kız nasıl?» diye soracaktı. imanım gitsin on para almadım. Müdür gitmeden bu tarafa bırakmazlar. Şimdi inandın mı? — Lâfa bak senin bir tane bile oğlun yok. Bu esnada Abdurrahim bey sadakor ceketi. — Olsun.. Şırpadak oyuna kalkar. Ben para için mi?.. Kan iken geçmiyesice.... — iki oğlumu bir tahtada vereyim ki para almadım. «Kırmızı tuman» karı.. Allah O Allahsa elbet yalancıyı helak eder.. — Kız rezil. Susup fabrika düdüğünü dinledi: Vay başıma.. Hiç yazar mı? Dünyaya rezil ettin. Hele gelsin.. Kırmızı (tumanlıya) hasret gidesin e mi? — Kız bu ne demek? — Kırmızı tumanlı mı? Güley utanmış gibi başını çevirdi: Karı lafları bunlar. Hele rezil... Büyük rezillik geride. istanbullu. Ağzımla iştiyeyim de neremle yiyeyim? Eğer bunu sana Abdurrahim söylediyse. Yarası sağalıyor.. Selâmı var... kefiyesi ve Adıyaman şalvariyle tespihini şıkırdatarak içeri girdi ve selâm vermeden İstanbullu'nun sormak üzere olduğu suali sordu. Bir kelime yazsın. Biz yemin ediyoruz. Haydi çağır.. çocuğuna da mı merhamet etmedin? Malatya'nın avratları diyorlar ki. Ağlamıştır? — Onu karıştırma.. Şahım. — Mektup verdi mi? Hani mektup? — Ne mektubu? Kızcağız ölmüş. Sen deli misin Abdurrahim bey. şakalaşıyorum.. Bir kelime. Düğünde kızlar... Nikâhım gitsin ki almadım.... — Yazmaz... «Bu ne çeşit işmiş?» diyorlar. kendine de mi acımadın? Haydi kendine acımadın çoluğuna. — Şaka imiş. Raziye hanım ne dedi? Kızmıştır. Evin yurdun yıkıla rezil.... Bir kelime getir.. Sana bunu Abdurrahim mi söyledi... — Dinim gitsin on para almadım. «Ak tuman» erkek demek... Bir satır yazıversin. «Ak tumana hasret gidesin kalkmazsan. Sabahtan beri dolaşıyorum.

Beni mahkûm ederler de kurtulurum diye güvenmesin.. Hele ağzı. — Delinin aklına bak.. Mahpusta dedikodu çok olur. fakat biraz dinlenir dinlenmez âdeta keyifle gülümserdiGenç yaşında dul kalıp erkek evlât büyüten anaların ekserisi gibi. mavi gözlerinden başka buruşmamış yer kalmamıştı. olduğundan daha yorgun görünmeye çalışır. «Aman ocağına düştüm. istanbullu için Karı beyin beş dakika geç kalması mühim bir vaka idi. Kan bey de aynı sahte tavırlarla. inanma. Her akşam yorgun ve usanmış gelir. Hacı Abdullah da bunu her zaman tekrarladığından bütün mahpushane. Yalnız sana yalvarıyor. Birisine varacak olursa düğün günü hem onu. Böyle fevkalâde akşamlarda. vücudu o kadar çelimsizdi ki. istanbullu kendisi de avcı olduğu için Abdurrahim'in yüzündeki mânânın avı düşürmüş bir avcıya mahsus zafer ve güvenme hissinden geldiğini anladı. etmesin. Bacakları o kadar inceydi. Halbuki vücut itibariyle öyle aşırı çalışkan görünmüyordu. neşesi. onların da kendi mevcudiyetini yadırgamadıkları halde. Kızın evlenmeye falan niyeti yok. Bu iki insan arasında geçecek konuşmayı pek merak ettiği. Zaten o zamana da bırakmam. Memleketten iki lhizmetkâr geliyor.Abdurrahim bey birdenbire korkunç derecede sinirlenmişti. «Hele mektupları mı babam duyarsa ben beni öldürürüm» diyor. Namusumu rjaymal. Ona böyle hitap etmeye alışmıştı... Yüzünde. Arap kefiyesinin altındaki bu esmer ve güzel suratta ancak öldürme anlarının müthiş gaddarlığı belirmişti.. Ben ölmedikçe Münevver başkasına gidemez. kaşlarını çatar. onbir sene. Dikkatle kıvrılmış bıyıklarını çarpıtan tiki ziyadeleşti. onun sıhhati. Düşman sözüdür.. Beni ele vermesin. — Kız sen nerde kaldın Aşifte? Sen nerdesin evi yapılasıca? dive mahsustan çıkışırdı. insan Onun arkasından bakarken. gardiyanlariyle beraber. dişleri tamamiyle döküldüğü için iyice büzülmüş bir eski para kesesine benziyordu. Genç yaşında dul kalıp. fena bir işe lüzumsuz yere ortak olmamak için dışarı çıktı. . iştihası ve canının istediği yemeklerle meşgul olur.. Beni neye mahkûm ederlerse etsinler altıda birini yatarsam asrî'ye çıkacağım. hem de kocası olacağı. değneklere binmiş bir küçük kız çocuğunu andırırdı. bu suretle aynı zamanda Hacı Abdullah'a şefkat göstermişcesine gönlü ferahlardı. öldürecekler. Her istediğini yaptırmaya alışmış bir Ağaoğlunun acizden gelen bütün hayvanca öfkesi güzel yüzünü sarmıştı. Aramızda bir şey yok. diyiversin. onbir aydan beri devam eden bu halinden artık şikâyet edecekmiş gibi soluyarak bir yere çöker.» diye ağlıyor. — Büyük rezalet geride! diyerek ayağım yere vurdu. «Karı bey» hasta değilse her akşam aynı saatte yemek getirirdi. Hacı Abdullah'la ağabeysi ibrahim'i ve bir sürü kız evlâdını kimseye muhtaç etmeden yetiştirdiği için mahallesinin bütün insanları Ona çalışkanlığından kinaye. «An bey» karşılığı olarak «Karı bey» diye lakap takmış. oğlunun arkadaşlarını sevmekle oğlunu sevmek arasında hiç bir fark görmediği için yalnız istanbullu ile konuşur. Pek zayıft pek çökmüş bir hali vardı.

Esbaplı şeytan iğvasmdan muhafaza et. diye iftiharla kaşlarını çatardı. Demek benim büyük oğlanın gayrı içi çürümüş.. Kızı tokatlamış.. Saati kuran yok ki vaktimizi bilelim. anasından duyuğunu söylemez mi? Şu halde komşunun gelini. kalıyor muyuz anlayalım. Töbeyi Bayram'a denk getirdi.. Kahveyi kilitlemiş. Beni lafa tuttu. Ölüyor muyuz. Beni dinleyen kim? Bir tas su koşturdular.. Gene üç gündür içiyor. Arpacı kumarbaz. Şuraya kusmuş. Derken uyandı. sen fakirsin. Altın saatlerden kınla. Bakalım ne sancısı tuttu. kendilerini ihtiyarları çekiştiriyorlardı. diye gülerdi.— işte geldim. iyi olmuş.. öteki komşunun kızı bir araya geldiler mi. ... misafirleri (müşterileri) haydi paydos diye kovalamış. Utanmazlar! diye belli başlı mazeretlerinden birisini söylerdi. — Maşallah. Sen bu kadar doğru saati nerde buldun? — Müminin kalbi saat yavrum. Kabahat saatlerin.. Ben öğleden sonra pazar'a gittim... Her zaman sancılanır da töbekâr olur. gene parmağıyle hesapladı. Gelini zaten ilk baştan gözü tutmamıştı. İstanbullunun çıkışmasına meydan bırakmadan derdini yanmaya başladı: — Daha fabrikanın erkekleri geçmedi. «Defet misafirleri» demiş. Şeytan domuz da o sebeple büyük anasını saymıyordu. ayyaş. Çocuk kısmı. Kan bey bu akşam gene beş. Akşam. — Kim elbiseli şeytan? — Kim olacak... Töbe bütün bütün azdı. Arpacı. bütün oğlan anaları gibi gelini ve torunları çekiştirmeden yapamazdı.. Üstüne sarılık mı geldi. on dakika geç gelmişti.. Geline «Verme» dedim. — Yemek yetişiyor mu? — Misafirler bastırdı. — Anlaşıldı. Feryadı göğe çıkıyor. hapisteki oğluna yemek taşımaktan şikâyet etmezdi ama. Kahve «Mars» olmuş. O sıra ölecek de...» diye yalvarıyorum. istanbullu derhal saatma davranır. Tabii kabahat hep gelin olacak soytarınındı. Tamam. Doktorun arkasından koşarken alıp veriyorum: «Allahım sen bizi elbiseli şeytan şerrinden sakla. Yüzü ölü sıfatı.. İbrahim efendi nasıl? — Sorma. Küçük kız peşime düştü. Oniki senedir. Hüseyin'in anasına rastladım. Yolda. Gene üç ay içmemeye töbe etti. En fazla üzüldüğü şey en büyük torunu Mediha'nın kendisini adam yerine koymaması. bunak saymasıydı. Müstahaktır. Gelmişte «Haydi içelim» demiş. Arpacı ile adam ortak olur mu? Bu benim evlâtlanm deli. Şimdi hele Hacı'nın tahliyesi yaklaştıkça ahdediyordu: Bu sefer oğlanın gönlüne bırakmayacak. Neler yapmamış benim İbrahim oğlum. Kahve şakirdi (Garson) yolumu kesti. Başlamışlar Arpacı'yla içmeye.. Sonra yarı yolda büyük kız geldi aldı da geç kaldım. gelini kendisi için seçecekti.. işte saat altı. kınla çalar saatlere kaldım. doktoru buldum. Elbet doktor ister. Bu benim oğullanm adam mı? Arpacı zengin. Araba gibi yuvarlanıyor. Eve gittim ki horultusu arşa çıkıyor. ya Müslüman.... Dikmesiyle «Vay anam» diye kıvranması bir oldu. Sancılanmış. Ağladı... Vaktinde gelmişse. Başımı örttüm. Su istedi.

Kahve'yi kapatmışlar. Daha neler göreceğiz? Vay başıma... Vay başıma... Bu yaşta, deli gönül diyor ki, «Git bir karanlık deliğe gir, orada güzelce öl. Eski zaman ölümüyle... Ne güzel!» Yaşın yerde sayılsın kan bey... Ben bıktım. — Kendine kötü söyleme... Çocuklar nasıl? — Onlar da bir başka belâ... — Yok... Çocuk kısmı evin şerefidir. — Evin şerefi olan terbiyeli çocuk. Bizimkiler atlı Cin... Pestili sakladım, yer be yer... Sabahleyin baktım döğüşeceğiz, verdim de yediler. Bu zaman pestil yiyen çocuğu ben kışın neyle avutacağım. Hele oğlan bütün serseri... Komşu çocukları «Haydi meyva çalalım,» demişler. Şunlara bak... Halbuysa bizim Malatya'mızda meyva haram değildir. Sahibi bahçedeyken içeri girersin. Ağacı sallarsın, doyana kadar yersin. Giderken de adam sana bir mendil dolusu ikram eder. Elhamdülillah dersin. Sabahleyin dutlar sallandı mı, garip komşuların hakkını ayırmak bizim usulümüz. Bizim Mesut, canavarları bizim bahçeye doldurmuş. Meydandaki armutlar yetmemiş de, «Hele gelin... Asıl iyi armut şurada», diyerek bey armudunun yerini göstermiş. Babası döğdü. — Bırak şimdi çocukları... Söyle bakalım sen... Dışarda ne var ne yok? — Susun da rahatça oturun. Dışarsı bir fena olmuş. Tayyaroğlunun şekerini tutmuşlar. 59 torba şekerini... Ne yazık olmuş. Merakımdan uyuyamadım. — Canım Kan bey... Sana ne oluyor? Tayyaroğlu da mahpusanede uyuyamadı. Lâkin merakından değil... Kumara oturdu sabaha kadar. — Kaybetti mi? — Yüzseksen lira kaybetti. — Oh olsun... Kumar oynar mı akıllı adam. Rahmetli babam anlatırdı. Birisi otuz altın kazanmış, otuz parasını yemeden gerisin gerisiye yutulmuş. Bu erkek kısmı ne delidir. — Şimdi kumarı karılar da oynuyor. Bey, paşa kanları... — Kocaları ağızlarına vurmazlar mı? Tevekkeli değil bu dünya batacak. Şimdi Tayyaroğluna ceza mı verecekler? «Bana iftira ettiler» desin. Komşular müzevvirlemişlerdir. Birisi usulla gitti polise söyledi, çıktı kenara. Bu alamette müzevvirlikten para kazanacaklar. Herkes hafiye yazılmış. Komşusunun güldüğünü isteyen mi var? — Pekâlâ sen şurada ağlarken onlar şekeri şu kadara satsınlar da para mı kazansınlar? — Para kazansınlar. Zengin komşu iyidir. Zengin komşudan adama bir vakit zarar gelmez. Ne rezillik gelirse fıkaradan gelir. — Olmadı Karı bey. Fıkaralarda şeker saklamış adam duydun mu? Bak Tayyaroğlu'nun suçu meydana çıktı. 59 torba şeker. Beyanname verecekti vermemiş. — Bir torbası da arada kaybolmuş. Karısı ağlıyor... Ahmet polis, arabanın üzerinden alıp usulla bekçiye yüklemiştir. Görürsünüz Ahmet polis aşırmıştır. Ahmet polisi sen gördün mü? Bu benim oğluma şahitlik eden polis... Kazan

kulpudur. Çarşıda it gibi dolaşır. Allah vere de bu Ahmet polis haramiliği çok sürmese... Karı bey belli ki mahallede her gün belki yüz defa tekrar edilen lakırdıları kendi düşüncesine ait olup olmadıklarına zerre kadar ehemmiyet vermeden söyleyip duruyordu, istanbullu, gene burnunu karıştırmaya girişmiş olan Hacı Abdullah'a göz kırparak alay ettiğini fark ettirmemek için ciddiyetle ve yavaşça sordu: — Ahmet polis haramiliği var da, Tayyaığlu haramiliği yok mu? Tayyaroğlu şekeri saklıyor. Tüccarlar hep malları saklıyorlar. Sebep? Bulunmayacak da millet bunalacak, fazla fiyata alacak. Oğlun kahve işletiyor, şeker pahalandı mı sana da zarar. — Elbet bize de zarar. Ben bize zarar değil mi dedim. Şeker bu kadar fırlarsa o kahveyi biz ne yapalım? Müşteri de iyice seyrelmiş. Oğlan Valiye koştu yalvardı. Yedi kuruşa idare etmiyormuş. On kuruş fiyat istemişler. Vali, esasta Laz. Malatyalıya düşman. «Olmaz» demiş. Ocakçıya üç lira veriyor. Şakirtlere yüzelli kuruş müritlere yirmibeş kuruş. — Yüz yetmiş beş kuruş. — işte o kadar. Işık yanacak. Su ister... Vay başıma... Dur, dur... Bir iş daha oldu. Karakaş'ın kızını muhbirlemişler. Hem avrattan zahire almışlar, hem de gidip muhbirlemişler... Hükümet de gelmiş mühürlemiş. — Ne satmış? — Zahire satmış. — Kaça? — Herkes kaça satıyor? Kilosu 120 kuruş. Kiracı on kırat almış, Behçet on kırat almış. Hep onar kırat almışlar. Gizliden almıyor. Ne günlere kaldık yarabbi... Kan malını gizli satıyor. Sen paranla buğdayı gizli alıyorsun. Sonunda beşer kırat daha alacak olmuşlar. Vermeyince haydi Hükümete... Bu millet, artık doyasıya ekmek yemez... Geçti. Huylanınca, «Dur cadı... Gidip muhbirleyelim de sen gör», denir mi? — Muhbirleyince ne oluyor? — Hükümet mühürlüyor. — Aldırma... Kaldırıp götürmüyorlar ya.. — Kaldırmasınlar.. Bir kere Hükümet parmağını taktı, mühürü bastı mı, o evin ocağı söner. Hacı Abdullah lat olsun diye sordu: — Sen hiç almadın mı Karı bey? — Almadım. Buğdayı nereye sokayım? Fare mi yesin? Deli deli söylenme. Bu alâmette insan korkuyor. Ne bir kâr ola, ne de Hükümet evine gire demişler. Hükümet adamı yemin tanımaz. «Vallaha» dersin inanmaz. Arpacının evi de aranacakmış. Faydası yok, mutlaka aranacak... Tarla sahibi, konak sahibi bırakmayacaklarmış. «it aç, biz de aç...» diyorlarmış. Herkes buğdayı saklayamaz. Evi rabıtalı olacak. — Olmadı. Sen buğday almalıydın. 120 kuruşa...

— Bir de Mekri bulaşırsa... Keyfe bak... Biz ne günlere kaldık. Komşulara her vakit söylüyorum, «istanbullu oğlum, ehil fıkarası nedir?» diyorum. Buraya geldiği zaman yağın kilosu 50 kuruştu. Buğdayın kıratı otuz kuruştu. «Hep pahalanacak» dedi. Keramet sahibi bir adam... — Gördün mü? Sor bak... «Daha çıkacak..» diyor da o sebepten alsan diyorum. — Ben şeriattan korkarım. Neler yedi bu diş, ne altın oldu, ne gümüş diye bir lâf var. Kimse cevizi çift görmeden taş atmıyor.. Biz ne günlere kaldık? Çarşıya çıksan, sanki kilitlemişler de kaçmışlar. Kimsecikler yok. insan pdaditdL çıkınca eskiden kalbi ferahlardı. «Pazar şenlenmiş, oh..» derdi. Bugün gittim. «Uuuyy..» Kimse kalmamış. Müşteri çok. Dükkâncı yok. Kasabın önü kıyamet gibi. Çengele iki tane gövde asmışlar. Birisi «Aşçı'ya mahsus» imiş. «Kesilmez, bölünmez» dediler. Yalvardım. «Köftelik için buddan veriver şahım.» diye kanlılar gibi yalvardım. «O'nun da sahibi var» dediler. Dükkânlarını kasap pazarında, dünya kilitleseydi Bekirgiller kilitlemezdi. Hanım'in Mehmet kilitlemezdi. Hep kitlemişler. Davar yok. Sığır kesiyorlar. Yağsız bir et. Çamur gibi. Duvara atsan yapışıyor. Tuza ne oldu? Tuzu Alman'a veriyormuş Hükümet. Her şeyi Alman'a veriyormuş da «Bizim millet varsın, acından gebersin» diyormuş. İbrahim üç kilo tuzu iki yerden yalvararak aldı. Tuzu çuvala koyan hangisi, torbaya koyan hangisi... Sabunu, tuzu talandan kaçırıyor bu insanlar.. Bir görseniz, kurt, şehirli, garip, yerli hep ayakta. Orası bayram yeri gibi... «Satış yasak» dediler, «şıp» camı indirdiler. Ahali, kenara çekilip boynunu büktü. Ben geç kalmışım. Gittiğim zaman kapıyı da kilitlemişler, iki herif aralıktan para ile mendili içeri alıyor. Kendileri tartıyorlar, kendileri ölçüyorlar. Artık insaflarına kalmış bir şey... Gizli rakı çeker gibi tuz aldık. Töbe Yarabbi... Dur bakalım bir de peynirci getirmişler, doğru mu? — Getirdiler. — Yüzelliye satmış, iyi bildin. — Vaktinde atmışa aldılar. Kışa kaldı. Tuz koydular heriflere piyango vurdu. — Piyango vurdu ama Karı bey, marifet bu yağmada para kazanmak değil, kazandığını sindirip yemek, sen Allahı bilir misin? Adamın burnundan getirir millet kısmı... Burnundan... — Doğru... Bir kere «Hayyalessalâ...» dedi mi... Bir kere «Yahu... nasıl vicdanınız razı oldu da benim kanıma ekmek doğradınız? dese... Ah almak iyi değil. Fıkaranm ahi tutuverir. Seferberlikte de böyle olduydu. Bir kırat zahireyi bir altına sattılardı. Dükkân sahipleri lort oldular. Bir gece gürültüyle uyandım. Bu benim oğullarım o zaman 10 12 yaşındalar. Dışarda bir kıyamet... Silâhlar patlıyor. «Delikanlılar kim bilir, kimin kızını kaçırıyorlar cebri alarak» dedim. Pencereden baktım ki gökyüzünü kızıllık basmış. Bunu görünce kocakarılar okumaya başladılar, Ay tutuldu sandılar da... Lâkin ibrahim «Ana cami yanıyor» dedi. «Oh ne âlâ... Yansın...» dedim. — Neden? — Bunların babası vurulmadan caminin mütevellisiydi. ölünce mütevelliliği bizim elimizden aldılar. Yandığı iyi oldu. Ateş çarşıya atlayıvermiş. Hep

sokaklara çıktık. Eski çarşının üzerine tahtadan çatı çekilmişti. Çatı birden harladı, her çarşı tutuştu. Bitpazarı, kasap pazarı, meyve arastası, ekin arastası hep yandı. Bitpazarı hakikat bit pazarıydı. Karanlık karanlık dükkânlar. Lâkin dolu dükkânlar. Yeraltında mal dolu. Ateş düşünce «Malım...» diyen hangisi... O tüccarlar deli ohnuşlar. Yangın söndürmeye kim bakıyor? Herkes talana dalmış. Hükümet tutuştu. Bir taraftan... Jandaramlar şaşkınlıkla kurşun sıkıyorlar. Ateşe silâh para mı eder? Mahpuslar bağırmaya başladılar. Hüseyin bey Belediye Reisi. Tabancayı çekti. Kapıyı arkasına dayadı. «Gelin yavrularım...» diye mahpusları bir tamam kışlaya götürdü, idamlıklar kaçmadı da, onbeş senelik bir mahpus kaçtı. Çırmıktı'dan Murat kaçtı. Çarşıda rezalet diz boyu... Bir kasayı, talancılar yuvarlaya yuvarlaya önümden geçirdiler. Tüccar mallan yerde sürünüyor. Aklında mı Hacı, biz de bir merkep yükü zahire getirdik. Sabahleyin «Mal talan edenleri Hükümet yakalıyor» dediler. Eşeği kimseye göstermeden salıverdim. Zahire kaldı. Seferberlik senesi... Bir altına bir kırat buğday satanlar perişan oldu. inşallah bunlara da bir âfet gelecek. — Âfet gelmeden olmayacak Kan bey. Haklısın.. — Biz ne âfetler gördük yavrum.. Seferberlik senesi bir de Çekirge âfeti düştü. Dellallar sokaklara çıktılar. Bar bar bağırıyorlar: «Allahmı, Peygamberini sevenler... Haydi çekirge kırmaya... Dini bütün Müslümanlar.. Haydi çekirge kırmaya... Ermenistan tarafından ayağıyle geliyormuş bu çekirge... Adam yiyen cinsi imiş bu çekirge... Haydi babayiğitler... Analar, Bacılar, kardeşler... Dini bir uğruna çekirge kırmaya.» işte o sene ekmek yıldıza çıktıydı. O zaman «Afet gâvurlardan oldu» dediler. Harp gâvurlardan olmuştu. Ermenileri kestiler de millet biraz ferahladıydı. Şimdi içimizdeki gâvurlar bizim gâvurlar. Şapkayı giydik. Karılar çıplak geziyor. Namus kalmadı. «Bu seferki âfet ötekinden beter olacak» demiş. — Kim demiş? — Şeyh Kâzım efendi. — Kazım efendi söylediyse doğrudur. Ee, daha ne demiş? — Bu memleketi zelzele batıracak demiş. Erzincan gibi. Hep karıların namussuzluğundan, sen fabrikayı gördün mü? Kanlar hep baştan çıktı. Nerde yetişmiş bir kız varsa, oğlu olanlar onları tanıyor. Başımıza gelenler.. Şeriat gitti, biz böyle olduk. Eskiden afet de olsa böyle rezillik görmedik. Eskiden her işe Müftü karışırdı. Ulu Cami yapılırken minareleri tamam çıktılar. Üstlerini kapatan ustalardan birisi yuvarlandı, öldü. Malatya Müftüsü katil minare ile şahit minareyi onbeş gün hapsetti. — Kız, minare hapsolur mu? — Olur. Ustaları onbeş gün çalıştırmadı. Minareler onbeş gün külâhsız bekledi. Minare demek, Allahm bir kulu demek. Minare kısmı gece vakti, kimse görmeden bir kere secdeye kapanırmış. Cemaat az olursa adam gibi ağlarmış. Şimdi başımıza taş yağacak. Hepimiz baştan çıktık. — Baştan çıktık dedin de aklıma geldi: Şaroğlu'nun kızı evine geldi mi?

— Geldi. Görmeye gittik. Zavallı taze, bir yatakta yatıyor. Beni görünce başını duvara çevirdi. Utandı. — Yaptığından mı? — Günahını alma yavrum... Yemin ediyor. Herifi tanımıyormuş. — İşte asıl o bizim günahımızı alıyor. Adam, tanımadığı kızı hiç vurur mu? — Deli bir herif... Vurur vurur... Kız yemin ediyor. Ağlıyor. — Çok yemin ediyorsa, çok ağlıyorsa hiç inanma.. — Yok oğlum... Asilzade yerin kızı. Fabrikada çalışan cinsten olsa ben de seninle beraberim. Uuy başıma... Ben geç kaldım... — Yarın akşam gelecek misin Karı bey? — Gelmeye geleceğim.. Lâkin gitmek zor. Hele ben beni bir götürsem.. Her akşam böyle vedalaşırdı. Karı bey küçük fakat acele adımlarla gitti. Oniki seneden beri fasılasız olarak mahpusta yatan Hacı Abdullah günü azaldıkça, uykusunu ve istinasını kaybediyordu. Gündüz hiç bir yerde on dakikadan fazla oturamaz, gece, yatakta duramaz olmuştu. Artık üç paket tütün içiyor, burnunu daha çok karıştırıyor, başını daha fazla sallıyordu. Ceza beş seneyi aştı mı insana şakadanmış gibi gelir. Mehabetini, dehşetini kaybeder. Bir tamam yatıp bitirmeyi göze alamadığından, «Bu böyle kalmaz. Allah cömerttir. Bir af olur» falan diyerek uzağı asla düşünemem yen bir çocuk dalgınlığı içinde yaşanır. İlk iki sene uyku ve iştiha dışardan daha muntazam daha fazladır. Can, başka türlü bu başka türlünün asla tarifi bulunamaz sıkılır. Bu sıralara «Anasının çorbası daha karnında... Hele birkaç sene daha geçsin de görürüz» derler. Birkaç sene sonra uyku ve iştiha azalır. Buna mukabil, uyuklamaktan ibaret bir yorgunluk, başı, gövdeyi ve ruhu sarar, iştiha terbiyesiz bir çocuk gibi her aklma geleni şiddetle istemekten ve birkaç lokmada bıkıvermekten ibarettir. Yatkın hapis iki övünden başka yemek yemez. Artık uzun arkadaşlıklara da tahammülü kalmamıştır. Buraya girmeden evvelki hayatına ait sevda, kavga ve diğer maceralarını o kadar sık sık o kadar çok da kalan parçalarından bıkmıştır. Bir yeni arkadaşa hepsini, birbiri peşine, hikâye eder. Maceraları tükenince kendisine bir başka yeni ahbap arar ve eski hikâyeleri ona anlatırken bunu önce dinleyenlerin orada bulunmasına tahammül edemez. Bu yüzden kıskançlıklar, dedikodular bir ay evvelki can ciğer arkadaşları birbirlerine kanlı bıçaklı düşman yapar. Yerlilerin ekseriya birbirlerinden nefret ederek yabancılardan ahbap peydahlamaları hep bu macera anlatmak zaruretinden ileri gelir. Hikâyeler, mahpusun içinde bulunduğu ruh halinin birer aydınlık pencereleridir. Eğer bir zamparalık hikâyesine başladıysa (daima birdenbire, arkasından dürtmüşler gibi başlar.) canı o gün öğle sonundan beri şiddetle ama tahammül edilmez, müthiş bir açlıkla kadın istemektedir. (Gece mutlaka hamamcı olunur.) Bir kabadayılık macerası, mahpusun o gün, muhakkak, ya bir gardiyandan yahut da bir diğer mahpustan hakaret gördüğünü dspat eder. Bir gün evvel dehşetli ümitsiz olan bir insan, bir gün sonra dünyayı pespembe görür. Mahpus, daracık bir muhitte hislerin havsala almaz mesafelerinde hiç bir sürat ölçüsüne ve teşbih

. Her yatan bir ayrı ev değil. Zamanın saat tık tıklariyle değil.» Abdeste kalkan bir arkadaşın sürüklenen ayak sesleri. Dışarda nöbetçi düdüğü. Ancak altıncı seneden sonra yavaş yavaş mahpusluk tahteşşuura yerleşmeye başlar.mına koyduğumun. en mühim misafir. ekseriya derin uykusuna ara vermez. Senelerce rüyalar hep dışarıya aittir. insanlarının arasına gardiyanlar karışmaya başlar. yabancımsı bir gürültü olsa. Sonra yeniden.. yahut soldan sağa döner.. Uzaktan bir köpek havlaması.. «Dur ulan . aralık aralık fasih sayıklamalarla bölünür.) Baykuş öter.kalıbına sığmaz bir hızla bir kutuptan diğer kutba kadar gidip gelen.. Mahpusların. Hırıltı hemen kesilir. «Oh iyi ettim de namussuzu yedim. Çıkma ümidi bir saat evvel elle tutulacak kadar yakındır da bir saat sonra kıyamet günü kadar uzak ve imkânsızdır. yatak komşularını kurnaz kurnaz gülümsetir. Tekrar bir sayıklama: «Vurma. Rüyaların pencerelerine de demir parmaklıklar. yazın kaşınma ve dört mevsimde osuruk sesleri batar çıkar. bu zavallı büyük çocuklardan birisi insanın yüreğini parçalayan bir ümitsizlikle annesini çağırır. Düşmanlıkla dolu bu sessiz saatların içinde üzerlerine ağırlık çöken arkadaşların. âdeta imdat isteyerek uzar gider.. inip çıkan bedbaht ve mesut insandır. Mahpusdışarıyla olan ruhî alâkasını uykuda bile kaybetmez. Öldürdüğüne pişmanlığın hemen arkasından. mahpusluktan başka müşterek tarafları sanki yoktur. İdamlık arkadaş sabaha kadar hemen . Mutlak dindarlıktan. Kışın öksürük. bir küçük çocuk gelse. Şehveti ve kadın vücudunu senelerdir unutmuş bu hadım erkek kalabalığını uyurken seyretmek hazin bir şeydir. O zaman derin uykudaymışlar gibi tek başlarına yatanlar daha doğrusu bizzat kendi kendilerine karşı bile uyuma taklidi yapanlar. Allahı bile hariç tutmayan küfürbazlığa geçer. en mühim eğlence tabiî kumar müstesna derhal olduğu yerde elektrik cereyanı gibi kesilir.. başlarını yastıklarından dörder parmak kaldırarak. saniye saniye eskiterek geçtiği hissedilir. Uyandıramazsa uzanıp yorganı sallar.» diyen insafsız bir kibir ve yürek ferahlığı hazırdır. Uyanık olan yatak komşusu kâbusa yakalanmış arkadaşı adıyla çağırır. kollarına kelepçeler. Uyumayanları rahatsız ederek. Yaralı hayvanlara ait birkaç kısa şikâyet iniltisinden sonra bunalan arkadaş sağdan sola. İhtilâm olan bir arkadaşın kıvranmaları. Karısı ellere kaldı ya. sanki bir ayrı köy.. birisi çağırsa. en mühim bahis. koğuşun yerine yalnız birisi nefes alıyormuş da ötekiler bu müddet içinde hatta duyulmayacak kadar zayıf nefes bile almıyorlarmış. sıkılmış çeneleri arasından dilsizlere mahsus bunaltıcı sesler çıkarmaya başlamaları yabancılığı birdenbire aradan kaldırır. kendileri gibi geç uyuduklarını pek iyi bildikleri arkadaşlarıyle bakışırlar. daha doğrusu başka Bayraklar altında yaşayan birer yabancı memlekettir. insanı zerre zerre.» tekrar tek başına soluyan arkadaşın nöbetçi nefesleri. Vurmasana ulan. (Uzun müddet uyuyamayanlarm ekserisi cigara tiryakileridir. Fakat zaten uyanık duran bir şeye canı sıkılmış gibi derhal bir cigara yakar. Dışardan gelen en ufak bir gürültü tabiî kanıksanmamış. nefes almak cihetinden de mutlak istirahate varmışlar gibi muntazam soluklar duyulur.. Gece gündüz bir arada yaşayan insanların korkunç yalnızlığı koğuş uyuyunca daha beter meydana çıkar. Ağır ceza koğuşlarının ağır ve kederli geceleri.

Bereket versin bu değişikliklerin yalnız kendisi farkında değildir ve ruhî yorgunluktan ölecek kadar çok yaşadığını zannetmektedir. Mahpus'ta haftalar ve aylar insanın başını döndürecek derecede süratle geçer. ümitten ümitsizliğe koşmaktan manevî varlığının nefesi tıkandı.. Girdiği zaman akıllı imiş. her sabah yattığına bir gün zammedip yatacağından bir gün tarh eder. damla damla birikmiş ve günlerden bir gün arkadan kancıkça bastırıvermiştir. içini çeker. «Dar günün ömrü az olur. dört ay( onyedi gün var». Bugünü saymazsak yirmiüç sene. Hacı Abdullah bir sabah uyandığı zaman. kendisini koğuşundakilerden yükseğe çıkarmış gibi acayip şeyler hissediyordu. Bir müddet fazla yattığı için kendisine acıyanlara fena halde öfkelendi..» Hemen o esnada kabahatmiş gibi kalkıp oturmuştu. böylesine öfkelenir mi? Birdenbire mahpusaneye kendisini bağlayan bağlarm çatır çatır koptuğunu hissetmişti ve öğleden sonra çıkma ihtimalinin ilk hakikî can sıkıntısı üstüne çullanmıştı.. «Eşekler. sabahleyin ilk aydınlıkta maddeten ve manen baygın düşen o'dur. Uyumayanlardan birisi. Koğuş daha aydınlık. Senelerden beri farkına varılmadan.» . «Sayılı gün çabuk geçer. Halbuki eskiden bu gibi sözler hatta farkında olmadan gururunu okşuyor. bilhassa büyük cezaların sonunda sahiplerine karşı pek namertçe davranırlar. Kancıklığı evvelâ sevince benzemesindedir. bıkmadan aklında tutar.. Bitmek bilmezler. Bacısı orospu. artık uyuyanları uyandıracağına ehemmiyet vermeden yüksek sesle. Bu bezginlik. kuvvetli bir rüya görmüş gibi cezasının iki sene bir gün kaldığını hatırlamış ve son derece sevinmişti. (Bu sürat bizim trenlerimizden fazla gibidir.. Kavatın birisi bu Kâmil.» Sonra üstüste.) Halbuki seneler bir türlü geçmek bilmez. «Daha çok. Girdiği zaman delikanlı imiş. «Ceza'yı öldürdün..». şeklinde olsun. daha derli toplu. Yarabbi sana çok şükür.. günüyle söyleyebilir. «Ne kaldı?» diye sorsalar derhal. Bu Kâmil'in karısını babası kullanıyor. ama mahpus gene de her günün hesabını muntazaman üşenmeden.. Adam.. dünya üzerindeki bezginliklerin en sahicisidir. Kâmil denilen namussuzun kafasına az kalsın destiyi vuracaktı. Öt de şu ölüsü mahpusu yık artık. Güneş bir başka türlüydü.» Bir hafta evvel. hatta biraz da sevimliydi. isterse bu cevap.. Ayakta duran ihtiyara gülümsedi.hemen hiç uyumayan. Kendisi ibne.» diye söylenir. Sayılı günler. En dalgın sırasında. «Biz ne halt ediyoruz yahu. fikirleri birbirine çarparak düşündü : Kâmil namussuzun biri. şimdi âdeta ihtiyardır. Yatılmış cezanın değeri mi olur. «Öt mübarek öt. ayıyle. Bir gün gibi geliyor. Yahu biz ne yaptık. «Tuu. Mahpushanelere yazılan mektuplarda hemen daima. şimdi artık insiyaklariyle yaşıyor. kalanı senesiyle. şimdi artık korkak bile değil ürkektir. Ateşli bir hastalık gibi insanı hayatından bezdirirler. Artık o günden itibaren sevinçten kedere. Ve bu bitmez tükenmez geceler Hacı Abdullah için tam on sene onbir ay onbeş günden beri fasılasız devam edip gitmektedir.» diye yazılırsa da bu sözler yalandır ve teselliden ibarettir. Girdiği zaman cesurmuş.

Mahpus değildi ama gene buradaydı. Gelin . müdürü korumaya girişmişti.. «Ah benim de cezam senin cezan gibi az olsa. Eskiden bütün kadınları ve bütün kızları çok güzel.. korkuyla yutkunuyordu.Bir müddet yeni gelenlerin haline gizlice. hareketsizliğe mahkûm olan bir düşünce âleminin ne kepaze. Ölmek iyi bir şey... istidalar vermeye.. ben yapacağımı bilirim. Birisini öldürmek eğer o adama fenalık etmek için yapılan bir işse. zıtlarma basmak için her zaman sözlerinin aksini söylüyordu. artık hiç birini en güzellerini bile kendine lâyık görmez olmuştu. derhal evlenmeye lâyık bulduğu halde. Hey Yarabbi. sonra birdenbire somurtarak işin en tehlikeli tarafını düşünmeye başlıyordu. bu hissi onlar da anlamışlar gibi kendi kendine utanıyordu. «Ah benim de cezam seninki kadar çok olsa. gösterirdim heriflere!» diye. hayinliği ve merhametsizliği duymaya başlamıştı. Hey Yarabbi. müsamahakâr bir adamken artık ellerini. Anası geç gelse kızıyor. vurulup ölen arkadaşları gözünün önüne getirerek kendisini onların yerine koyuyor. elinde olmayan bir asabiyetle gardiyanları. Sanki artık mahpus değildi. Aklı bu mevzua takılınca bir müddet keyifle ve gizliden gizliye gülümsüyor..» Evvelce pek öfkelendiği ve buraların tek namussuzluğu saydığı feci hal yavaş yavaş başına geliyordu da bundan zerre kadar şüphelenmiyordu.» dedi... «Ohh.Halbuki gardiyanlar olup bitenlerin sanki farkına varmamışlardı ve bunu inatlarına böyle yapıyorlardı. sert sert bağıran huysuz bir insan olmuştu. tane tane. Artık mahpuslarla beraber değildi. mevsim mevsim düşünüyordu. sanki teessüfle başını sallıyordu. Velhasıl. Gerdek gecesi. müddeiumumilere gitmeye kalkardı. «Yahu bizde erkeklik kaldı mı bakalım. Bir müddet bunlara acıdı. arkadaşlar af ihtimalinden açtıkları zaman. Hacı Abdullah. Şimdi her meseleyi yatıştırmaya.Cezasını gün gün hesap edememeye başlamıştı. bir insanın başına gelenler. kollarını sallayarak. ölünün ebediyyen hareketsiz kalarak yalnız düşünmeye mahkûm edilmesi ihtimalinden başka bir mazereti olamaz ve muhakkak ki intikamların en namussuzcası da budur. erken gelse gene kızıyordu.» Bazı bazı da vaktiyle mahpushanede yapılmış kavgaları hatırlıyor... îşte buna bir türlü alışamıyor.Artık af havadisleri onu hiç alâkadar etmemeye başlamıştı. Eskiden herhangi bir arkadaşa yapılan en kü çük bir haksızlık karşısında kükrerdi. ne dejenere bir hal aldığının ispatıydı.. «Biz artık kaçar mıyız reziller. Kendimi öldürürüm. söze eskisi gibi yüreğiyle karışamadığını hissederek. idarenin adamı olmuştu. Yemekleri de ihmal etmeye başlamışlardı. sanki kendisini burada bırakmak ellerindeyken düşmanlık olsun diye arkadaşları tutuyorlarmış gibi çabucak öfkeleniyor. cezası bir sene kaldığı zaman Cumhuriyet Bayramında Af olmayışına canını sıkan birkaç mahpus arkadaşı düşünerek gizlice sevindi. Biz artık.. ağır cezanın bitmesine yakın. Eskiden pek ağır. Çıkmak için duyduğu acele arttıkça.» derken şimdi. Eskiden. Aşırı mesut insanların istisnasız herkese karşı hatta bizzat kendi nefislerine karşı duydukları hayvanca hodgâmlığı. Lahavle. Tuu. Ay ay hesaplamak da duyduğu aceleyi tatmin etmiyor.

îyi ama. Namus meselesi desem kim yutar. kâğıtları berbat etmişlerdi.. Harmanı bozmuşlar. Ali gözünü kırpmamış. Malatyalının ikisi az. imanı gevriyordu. Beni de ölüm halinde hastaneye götürdüler. Aftan da istifade ettirmediler mi? işte yatıyoruz. Ahali kaçışıp ikisini yalnız bırakıncaya kadar Hacı Abdullah'ın yüzüne gülümseyerek bakmış..» Hacı Abdullah yaraları biraz iyileşince tabancayı kuşağının arasına sokup kahveye çıkmış. Dünya değişmiş. Velhasıl bize 12 sene verdiler. şunu beline tak. O da bekâr. Hacı Abdullah vakayı her anlatışında buraya kuvvetle basar.. Bir daha da yaralanıp gelirsen buraya gelme. Hacı Abdullah hastaneden çıkınca ağabeysi İbrahim yüzünü şu tarafa çevirip. Malatya'nın kopukları rakıyı kadehle içmeyi bilmezler.. Ne olur ne olmaz. Dostları da birbirlerini .. Senelerce beraber hovardalık etmişler... öyleyken.. Bıçağını çekti.. Hacı Abdullah. iki sabıkamız da çıkınca... sonunda birbirlerini vururlar. Ben böyle düşünürken yerinden sıçradı kalktı. ben de bekârım. Hiç bir sebep aklıma gelmiyor. «Hep seni vuracaklar mı böyle?» diye sormuş. Uç Malatyalı birbirlerini öperek içmeye başlar. Hacı Abdullahı.. «Kaltak. Doğruca göğsüne peş peşe beş kurşun yerleştirmiş. O da ölüm yarasını almış. Şuna bakın. Ne yalan söyleyeyim. Ali en iyi arkadaşı imiş. Ali öldü. «Ne yapayım ağa? Tabancam yok. Dördü başında. «Bizim zamammızdaki polisler kalmadı..... Meğer beş kurşunun beşi de değmiş. Bir Cumhuriyet Bayramı gecesi. İkimiz de kahvenin içine serildik. Kahvede Ali'yi arkadaşlarıyla kâğıt oynarken bulmuş. işte buna dokuzlu Brovnik derler. Şunun yemeğe benzer yeri var mı?» Tütünlerde de eski tat aramamalıydı. Artık tabancayı kullanamadım. tasla içerler. Bir. küçük bir çocuk gibi şaşkın şaşkın insanın yüzüne bakar. Başına ne geldiyse «Serhoşlukan» gelmedi mi? Hakikaten başına ne geldiyse bir değil birkaç serhoşluktan gelmişti.. Bu Reji'nin Allah belâsını versin. — Gülüyor herif. Bizim zamanımızdaki meyhaneler.» Halbuki meyhanelerle artık bir alâkası da yoktu ya. gökyüzü.. Eskiden. saçları dökülmüş bir ihtiyar değilmiş. Geri kalanları da sıkacağım. artık eskiden hiç bir şey anmak istemiyordu ve beterin beteıi de şu ki ilerden de hiç bir şey bilmiyordu. Ben zaten yaralardan yeni kalkmışım. haydi bakalım.» «Al. Çubuk gibi delikanlıymış. kımıldamamış. Malatya şehri bir hoş olmuştu. Mahkemede Hakim soruyor: «Siz birbirinizi neden böyle vuruyordunuz?» Düşünüyorum düşünüyorum. Üç gün mütemadiyen gece gündüz içerler ve bir hafta hasta yatıp üç ay müddetle rakıya tövbe ederler.. Sözün burasında... Adam gibi sırıtıyor. üçü göğsünde olmak şartıyla ondört bıçak yarasından ibaret bir şaka. O zamanlar böyle tombul tombul.. Tütünün içindeki odunları ayıklaymcaya kadar göbeği çatlıyor. öldürdüğü delikanlı böyle bir içki âleminin sonunda şakacıktan yaralamıştı.. Beni yeniden sekiz yerimden bıçakladı. Kaldır kendini Murad'a at. 1930 senesi. üçü çoktur. Artık pişman olmaktan bile bıkmış bir hali vardır...elbette usanmıştı. insanlar.. Artık içmeyecekti. Kurşunlar değmedi sandım.

ilkyaz geldi mi.. anamın zoruyle kılıç elinde yola çıkmış. artık gözü ne karı görürmüş ne evlât. Meyveye meraklı rahmetli.. Yarı yolda : «Ben bu haltı edemem.. gün ışırken eline komşulardan bir kılıç alıp Ermeni kesmeye gitmiş. Babam bir sabah... haşa.. Millet seferberlikte. çocuklar akşamları kaplarla sinilerle yemek getiriyorlar. Günahtır. ne desen boş. Mutasarrıfın önüne çıkmış. camii şerifin meyvesi.. Lâkin vuramamış.. Ermeni keserken anam demiş ki.. ağlamış. içerisini Cennet zannedersin beyim... Gün doğmadan Ermenileri yirmişer. gelir ağaçları yolarlarmış. Lâkin benim bahçe bakım ister.» demiş. Gel gelelim meyve ağaçlarına meraklı... Anam anlatır : Yüreği yufka bir herifmiş. Hacı Abdullah'ın «Asıl düşmanları» babasını öldürenlerdir. Kim bakar? . Pek aklım ermiyor.» diye şekva etmiş. Ağlayan hangisi. Lâkin İbrahim iyi bilir. Tüfeği birinin göğsü beraberine sıkmış. Rahmetli sonunda başka çare bulamamış. işte o gidiş. çürümez. Çiçeklere bir baksa. O zamanlar ermenileri mahpushaneye doldurmuşlar. Büyük Cami'nin hem imamı hem de mütevellisi idi.. Yüreği işte bu kadar yufka. buna i sormuşlar. Karanlık gecede domuzun kurşunu. Büyük bahçeleri kiralayanlar yevmiye verip babamı götürürlermiş. Çocuk gibi bir herif. Karı bey. Karılar. Gardiyanlar yemekleri alıyorlar. Her çeşit meyve vardır.. Bir gece gene hırsızlığa gelmişler. «Etme Hoca derlermiş. serhoşlukla bir kurşun atmış. «Herif sen de bir gâvur kes.» demiş. Bir sesi vardı. kaç okka mışmış çıkacağını hüvesi hüvesine söylermiş. geri dönmüş. otuzar yallah. Babam yalvarmış. Ali'de mi. Bir sene Malatya'nın kopukları bizim bahçeye dadanmışlar..» diyen mi ararsın. Gâvurların kolları iplerle bağlı. Eline bir kurt tüfeği almış. — Rahmetli. Gazilik de olmayıversin. kurşunun değeri var da adamın değeri yok. Cenneti âlâ sanırsın. Ben şöyle böyle hatırlıyorum.severlermiş. Boyu benden bir karış yüksekti. Şimdi gâvur aşısı Mışmış var ya işte onu babam icat etti derler. Bizim sattığımız bağ şimdi bile meşhurdur. yahu bu nasıl âdet. bana tabancayı veren ağabeyim ibrahim'de mi. işi azıtmışlar. Seferberliğin sonlarına doğru. söğmüş. Kıyamete kadar tazedir. Sevaptır. Hergeleler. hiç solmaz. Fazladan birbirlerine de bağlamışlar. beddua etmiş. Babam bir müddet peşleri sıra gitmiş. Arkasını boşlamışlar. bakmışlar ki Hoca telâşlanıyor. Beydağına. Gider bahçeye yerleşirmiş. Malatya'da uzun arkadaşlığa misal olarak onları parmakla gösterirlermiş. kim vurduya gitmesi.» diye gülüverirmiş. Herkesin yüreğini yakan mesele.. I Bütün Malatya ağlamış. Lâkin.. Babam bir sabah. O zamanın devrinde Amasya'dan elma fidanı getirip dikmiş. Hay Hoj ca. «Hay Hoca. «Bunların babasını vuranlar falan falan kişiler.. Gelir. — Şeytan işi beyim. Sen erkek değil misin? Herkes Gazi oldu. Kabahat bende mi. Malatyalı da sevaptır diyerek gâvur kırmaya gidiyor... Elhamdülillah. Şuna sormuşlar. tam kalbe değmez mi? Sabahleyin ölü sünü bulmuşlar. Halbuki asıl düşmanlarımız şurada güle güle yaşıyor. anlayamadım gitti. diye Hacı Abdullah başını sallar. Tam üzümlerin sonu almana kadar. yalvaran hangisi. Ezana başladı mı aşağı Malatya'dan dinlerlermiş. Onlardan biri de. Camiyi mütevelli kısmı boşlar mı?» derlermiş. «Boşlamak değil.

Doktor koşmuş. Neden sonra mahallenin büyükleri «Mahpus boşanmış» dediler. Her taraf Allah vermesin. Hey Allah. yarı atasözü. Bazısı hiç bir şey bulmuyor. Alaca karanlıkta silâhlar atılmaya başladı. Tava'ya ağı koymuşlar. Polis Rıza efendi bizi önledi.. karnını çırmalayan hangisi. Ölüsü Hükümet dairesinin önünde yatıyormuş. kimi yakalanmış. Üstüne koştuk. İbrahim'le beni önüne kattı.» diye hırıl hırıl soluyor. Zengin. Beklemekten dizlerin kopar. Lâkin benim yüreğim hâlâ şüphede. Hâlâ sürünüyor. Hele zengin adama yaz da bir.. Uçyüze yakın mahpus kaçmış.. Üçüncü gün kapıya bir çocuk gelmiş bir tava. gitti.. Şimdi geçti.. Anladmmı işi. Bizim Karı bey. Yalnız saçları döküldü. Avluda gezerlerken parmaklığı duvara bağlayan çivileri gizliden gizliye gevşetmişler. ölüyü kaldırımın üzerine yatırmışlar. Kapı'nın önünde bir tahta parmaklık varmış. Tavadaki eti sekiz arkadaş yemişler. ibrahim'e bir tokat . koşuyoruz. Anam deliye dönmüş. Anam «Hey Allah. Döşemeleri sökecekler.. «Bunları Hastaneye kavuşturun» demiş.» diye bağırmış.. Mahpusaneye geldikten üç ay sonra bir akşam ezanında yedi arkadaş. Parmaklığı nöbetçi jandarmanın üstüne devirmişler. Şehir uşağı kaçar da bir eve girerse mutlaka saklarlar.. «Yapan bulur. Hava buluyor. Hükümet dairesini kalabalık çevirmiş.. kocaman ve alnı açık kafasına pek yaraşan bir ağırlıkla. ibrahim on yaşında var. birisi anama müjde getirdi. «Yürüyün. Bereket arkadaşlar Sarımsaklı yoğurt yetiştirmişler. Yallah gayya kuyusuna. İşin yoksa bekle. Ben hocalardan işittim. bunlar da narayı vurmuşlar. O sırada ben sekiz yaşındayım.Üç kişi imişler.. Zehirin affı mazereti yokmuş... O zaman da mahpus dolu. Kan içinde bir ölü. Tam akşam vakti. silâhla yaparsan belki affolur. Üçüncü iyidir. Biz işin farkında değiliz. Karı bey'e sorarım da «Benim haberim yok» diye yemin eder. Bizim Malatya'nın bir âdeti var. hoca «Allahuekber» der demez. Onbeş günde delikanlı herif ihtiyar oluvermiş... Heriflerin arasından geçtik. Birisine inme indi. Silâh sesleri Sivas caddesine doğru gidiyor. Kimi kurtulmuş.. Sabahleyin. Malum ya adam zehirleyen doğru cehenneme gider. tane tane. yok. göğsünü. Vahap'in kaçıp kaçmadığını sabaha kadar öğrenemedik.. Biri öldü. Yarım saat sonra başlamışlar feryada.. Yarısı dağılmış. yürüyün evlâtlarım.» diye dizlerini doğuyor. biz küçüğüz. müjdeyi getirene boynundan iki altın koparıp bahşiş verdi. İstanbulluya belki on defa anlattığı bu hikâyenin bir yerinde mutlaka bu felsefeye girer.. içlerinde yalnız Vahap'ı vurmuşlar. 700 mevcut varmış. kendini yere vuran hangisi.. yarı kocakarı şikâyetine benzeyen sözleri sarfederdi ve sıra asıl anlatmak istediği yere geldiği için sesini biraz alçaltırdı : — Babamı vuranlardan biri Vahap derler bir adam üç ay sonra mahpusa düştü. Anam bize öğretti. iki karpuz getirmiş..» derler. cümle kapısını basmışlar. sonra bağdan bağa geçer gider. Birisi «Af geldi arkadaşlar. kış da bir. Hacı Abdullah. Bak bey.. Vahap zehirden kurtuldu. Toprak atsan yere düşmez. Katillik fena bir zanaat ama. Hali vakti yerinde. Ne demişler : Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlarmış. Rahmetlinin acısıyla Karı bey cehennemi göze aldı besbelli. karıştı. Vahap'a verilecek diyip savuşmuş. Biz «Kürt bastı» diye korktuk.

.. Dışardan korkuyorum bey. Hey karı milleti. Ne gibi dersen.. — Fena mı oldu? — Pek fena oldu. bu oniki gün oniki seneye değdi. Yazarız. Burnunu karıştırarak volta vuruyordu. O yürekle bir de elleri silâh tutsa. dört. nereye koşacağını şaşırmış gibi bunalmış ve usanmış bir hali vardı. Uzatma. Bak beyim karı milleti. — Cezayı öldürdün.. Olmuş işin kötüsü olmaz. Karı bey yeniden seslendi. Korktuk. Gene koştuk.. Parmaklarımızı yarasına basıp birer lokma kan emdik. bir danamız vardı onu kurban kesti.... Adımlar gittikçe küçülüp azalır. — Hayır ceza bizi öldürdü.. Bak beyim. — Nasıl yok? Senin aklına gittik de pantolon yaptırdık. Nihayet söz bittiği zaman Voltacılar. Ben ömrümde pantolon giymedim ki. millet ağladı beyim. Kendini avutmağa çalış. Yutturursak ne âlâ. Anam eve gelince. sakın. Bakalım kaç gün kazanacağız? — Ben üç gün yazacağım.. Ne kaldı? — Onbeş gün. Yemesem acıkmıyorum.attı.. öyle belleme.. Sen Karı bey'i. hangisine cevap vereceğini. Oniki gün. Hacı Abdullah'ı son günlerde büyük bir keder sarmıştı. Biz süründük. — Aldırma. İbrahim'le beraber leşe yaklaştık. Başımda saç kalmadı. Yatıyorum. Rıza efendi kenara çekiliverdi. Sen şu istidayı yazmadın. Yemek yesem doymuyorum. bir müddet çalıştıktan sonra İstanbullu da yanma gitti. Gece. — Kolay. beni anadan üryan Hükümet meydanına bırakacaklar sanıyorum. — Yazıver. Cigarayı bile canım istemiyor. Anamız bir kere bağırdı. Bizim mahpusluğumuz yıktı fıkarayı. — Aldırma. — Üç gün kazanırsak Oniki kalacak. Her taraftan adı çağrılıyormuş. Dışarda olsan bu oniki seneyi yaşayacaktın. Biz ölüye koşarız.) İstanbullu hesabı pekâlâ bildiği halde yavaşça sordu : — E Hacı.. Bu sefer bir tokat da ben yedim. — Yaşayacaktım. Ben uyusam da dinlenemiyorum.. ... (Mahpusanede «Volta» denilen gidip gelmeye yürümek denemez. erkek kısmından yürekli oluyor.. Hitamında «Bırak çocukları!» diye polisin üstüne yürüdüler. Bir kere şu pantalon meselesi canımı sıkıyor. Yemekten de kesilmişti.. polis şamarlar.... —Hacı Abdullah pişman pişman başını salladı—: Pantolon. — Pantolon meselesi diye bir mesele yok. Beraber gidip gelmeye başladılar.. uyku uykuya benzemez.. — Adam kendini nasıl avutur.. Dünyada adam bırakmaz öldürürler. Yahu biz pantolonlularla alay ederdik. beş adımlık bir mesafede dönüp dolaşmakta olduklarını farkederler.

. — Böyle söyleme.» diyeceğiz.. İstidayı nasıl yazacaksın? — Diyeceğim ki.. Geldi ağladı. Her taraf kan. — Çok ceza.. — Ben bilirim. Hey bizim Türk milleti. var. beni sevdiğinden mi yaptı? Ben kanar mıyım? Büyük oğlu serhoş. . Faydalı bir şey teklif edildi mi.. su görmüş eşek gibi geri geri gider. 1937'de. Senin sabıkan varmış. Bizi Af'tan nasıl istifade ettirmediler? Kabahat Müddeiumumide. Lâkin Müddeiumumi para yedi denilemez. ibrahim dışarda külhanbeyliği yapacak diye Hacı Abdullah içerde yatsın bakalım. — Hani o günler. — Kim söyledi? . Artık sen bilirsin. — Yahu deli olacağım.. Artık güven ki güneşe çıkacağım diye. Bizden erkeklik geçti. Düşman tarafından para yedi... yirmi gün sonra yine eski hale gelirmişsin. benim hiç ümidim yok... Gene sen öyle yaz.. sırayla. sen cennetliksin. Doktorlara sormuşlar. Beni yazdılar da. Gerek polise. — Almaz mısınız ya. «işe yaramaz» diye rapor aldık.. Asıl kabahat.. Hey Yarabbi. Parayla değil. Beş sene çok ceza beyim.» demiş.. — Biraz acıklı yaz. gerek hastaneye sorun. Bize kıydı... doktora yalvararak. — Başüstüne. tarihi de yanlış atılmış. Düşündükçe utanıyorum. — Sabıka var olmaya. 1940' ın yarısında dışardaydım.. idare etmek de var. Biz burada bulundukça kimse kendisine uymaz. Ölen herifin babası takip ediyor. Şimdi kızmak faydasız. — Nasıl idare etsin..— Şimdi de biraz seninle alay etsinler.. İstida kısmının acıklı yerini kimse okumaz... Bizim Karı bey... Uç gün tatil olduğundan tevkif müzekkeresi Bayram sonu yazılmış. «Baba demiş.... Oniki senedir yatıp. — Okumasın. Bu devirde evlenmek ne oluyor? Dünya bütün karı kesilmiş. Uç buçuk sene oluyordu. 1937'de altı sene yatmış oluyordum. «Ben bu cürmü 931 senesinin Cumhuriyet Bayramı akşamı işledim. Kaybolduğun bir gün. — Haklısın bey. Kalıyordu 6 sene. Beş sene evvel çıkacaktık. Aftan istifade ettirilmeyip ve asrî cezaevine gitmeyerek. İyi ama senin eski arkadaşlarından hiç birisi artık şalvar giymiyor.. O sıralar.. Ayağından yerin dibine zincirle seni bağlayacaklar.....1930'de gitsem. ilerde.. geride serhoşlukla edepsizlik yapıyor. Hem yahu.. gitmişim. — O kabahat de Karı bey'in.. Kim alay edecek? — Orası öyle. Karıyı unutmuşum. asrî cezaevini bilen de yok.. Karı bey'in aklı o kadar erer. Kömür ocağına gideceksin.. — Olan oldu. Sabıka var ama... — Karı kısmı neden böyle aptal olmuş beyim. Şimdi de beni evlendirmeye kalkıyor. Bakalım bizde erkeklik kaldı mı? — Erkekliğe ne olmuş? — Vallaha. asrî cezaevine gitmemekte.» «Hiç ummuyorum evlâdım. Onbeş.

Dokuma fabrikası açıldı karılar baştan çıktı. Çalışan karı erkekten ürkmez. Münevver nasıl para kazanıyor? — O başka. Jandarma bölük kumandanı arslan gibi bir zabit. Bir. Malatya ahalisini adam eden işler. Para için de yatmaz. Bir çaresini buluruz. Önümüzde daha üçbuçuk ay var. Birisi gönlünü edersin. Tren geldi. Körkız. — İyi ama. Kerhanede dostu var. «Tuu.. akşamdan sonra delikanlılar mektebe neden seğirtiyorlar.. — Çalışanların çoğu namusludur. — Almanlar Rusları yenemez dedim. erkeklerin ne mal olduğunu hemen anlar. Ben sordum. Ben ne yapayım? — Şimdi Af da olmayacak mı? — Henüz bir alâmet yok. — inadına mı söylüyorsun bey. mal nakletmekten başka bir marifeti yoktur.. — Kulak asma. karının gönlü kolay olur. çok vardır. O zaman evde de otursa bir. — O nasıl laf.. Yalnız farkı şu: Evde oturan kızm. — Trenin adam götürüp adam getirmekten..— Herkes söylüyor. Ağaçların altında. — Ben de karı bulamayıp kerhaneye mi gideceğim? — Oniki sene yattıktan sonra senin için çıkar çıkmaz kerhaneye gitmek pek ayıp olur. inanmadınız.. Adam bir karıyla konuşur da onu yola getiremez mi? — Namuslu ise getiremez. Arkadan bir de tütün fabrikası kurdular.» diyorlar. Fenalık değil. Erkeklerin amirlerinden nasıl korktuklarını. nasıl yalan söylediklerini görerek... Fabrikalara gelince: Çalışıp para kazanan kan. bunlar mı erkek?» diye başını çeviriverir. ekin tarlalarında yatı yatıveriyorlarmış. Fabrikada değil. Halbuysa çalışan kız. Kabahat trende. Yirminci yıldönümünde de bunlar az çok bir şey vermeyecek mi? — Bakalım. iki ay sonra ben sana söylerim. Zira bizi erkek zanneder. — Doğru bir laf. Evdeki kızlarla konuşmak zordur. daha zor aldatırsın. Çalışanları konuşuyoruz.. Görüşürüz.. lâkin onları da aldatmak kolaydır. — Şimdi fabrikalar karıların ahlâkını bozmadı mı? — Onbeş gün sonra çıkacaksın.. haklarını nasıl arayamadıklarmı. Karı milleti başmı açmış da dışarı dökülmüş. Namuslu olmasa günde 12 saat çalışmaz. «Fabrika açıldı bize iş kalmadı. Tözey... — Bırak beyim.. Dışarda namuslu karı kalmamış diyorlar. Kerhane kızları. Elini sallasan bini bir paraya imiş. Adanalı.. Yani daha kolay konuşursun ama. — Namusluyu konuşmuyoruz.. Karıları baştan çıkardı. mektup gazete taşımaktan. evde oturan karıdan daha namusludur. Dışarda namuslu karı kalmamış da. bir de fabrikalarda. inanmadınız. Parası da az. Pahalılık olacak dedim. Kaldı iki mesele. . su yollarında. Töbe Yarabbi. — Alay ediyorsun beyim. — Öyle lakırdılara kulak asma. Bunlar da.

Bütün bu hengâmeye iki tane iri altın diş. Allah gibi. yuvarlak. Ayaklarına.. kalın siyah kaşları. Kocasının yüzüne asla bakmıyor. Gayet ağır.— Böyle diyorsun da arkadaşlar sana kızıyor. . Galiba günahtan korktuğu için başmı siyah bir baş örtüsüyle öyle sarıyordu ki. (Buradaki. Elleri nerdeyse dizkapaklanna değecekti. bir köy bağışlıyor gibi. Bir kere. tane tane. Halk ne kadar kolay aklanıyordu.) Sol yanağı alt alta üç tane Halep çıbanı iziyle pürtük pürtük olmuştu. istanbullu fena halde sükutu hayale uğradı. Kolları da gayet uzundu. — Hatır için laf söyleseydim. Dünya güzeli bir kadini şurada boynu bükük bırakıp. istanbulluya göre hatta pek çirkin bir mahluktu. Kız. Lüzumlu şeylerini mendilini. bir kalın nişan halkası ve dimdik duran inatçı ve hayin bir baş ilâve edince «Dünya güzeli»nin nasıl bir mahluk olduğu anlaşılır. çok küçük olduklarından. Kızmalarına gelince: isterlerse bana kızsınlar.) Abdurrahim beyin karısı. üç kelimeyle. Üstünde münakaşa edilmez şeyler. gözlerinin akı insanı şaşırtacak kadar fazlalaşıyordu. mülkiyeti altında tutuyordu. (Gözbebekleri çok siyah..) Evvelâ pek uzun boyluydu. evin kocaman anahtarını ceplerinde gezdirdiği belliydi. bir malmış gibi mutlak surette. Kelimelerinde taklite benzeyen kurt lehçesi vardı. Dünya güzelinin aksülamelidir. Evinde kimseye ehemmiyet vermediği için mi böyle müstebitti. Bizim millete en evvel kızmayı öğreteceğiz. tek atkılı. (Demek ki kadın çirkin olursa faciada şaşılacak bir taraf kalmayacaktı. eline su bile dökemezmiş. daha çirkin bir kıza sevdalanmak. sanki asla itiraz edılmezmiş gibi katî söylüyor. pudra kullanmıyor. oğlan çocuğunu kızı hiç adamdan saymadığı meydandaydı canlı değilmiş de. karşısındakine. yüksekten konuşuyordu.) Sapsarı yüzünde bu yüz de iki karış kadar uzundu. lütfen ve merhameten hitap ediyor ve iki. eski moda kunduralar giymişti. boya. sonunda bu sevda yüzünden elini kana bulayarak kendisini de ailesini de perişan etmek. (Yahut da topuklarına kadar inen siyah mantosu O'nu olduğundan daha uzun gösteriyordu. Bütün mefhumlar gibi çirkinlik ve güzellik de onun için mutlak şeylerdi. pek çirkin. herkes kadının dünya güzeli olduğunda ittifak ediyordu. Buradaki «Dünya güzeli» sözü. siyahlı beyazlı rugandan. yoksa kendisine hiç ehemmiyet verilmeye verilmeye o da artık öteki insanları saymaz mı olmuştu? İstanbullu bunu çok düşündü. uzun burunlu. sözlerini. para cüzdanını. hatta bir konuşma arasında Abdurrahim beyin ağzını aradı. (Aynı siyah mantonun gözü aldatması da olabilir. Kadını gördüğü zaman. bilâ istisna. çok yuvarlak. lâkin inandırıcı bir neticeye varamadı. bu mantolu korkunç kadının neden korkunç? kel olmasından insan şüpheleniyordu. kapkara fakat küçük gözbebekleri vardı. Korku yüreğimize işlemiş de hepimiz kızmayı unutmuşuz.) Sonra pek büyük kemikli ve pek zayıfti. Çanta taşımıyor. bir parmak topuklu. mahpus olacağıma Mebus olurdum. Telgrafçı Abdurrahim beyin karısını istanbullu pek başka türlü hayal etmişti. yalnız kalın kaşlarına belli belirsiz rastık çekiyordu. Kızsınlar da. halkın ruhunda fazlasiyle mevcut olan tabiî ve basit roman ihtiyacından doğmuştu.

kelimelerin hiç bir yerinde alçalıp yükselmeden. bazen kürtçe görüşüyorlardı. kadınlık gururu yaralanmış bir hal de yoktu.. sanki o'nu mutlaka yalancı çıkarmaya evvelden karar vermiş gibi hiç sinirlenmiyordu. Kadın. Cezanın azaltılması için mektuplar ve resimler Mahkemeye teslim edilecek.. Bu mahkeme işi hele neticelen sin. — Kızın el yazısiyle mektuplar var mı? — Olmaz mı? Dörtyüz. Lâkin kocasının tahmini hilâfına. Bayan Abdurrahim. yüzünde en küçük bir hareket olmaksızın. Avukatın kanaatma göre mektupları ve resimleri Mahkemeye mutlaka ibraz etmek lazımmış. Anası konuşurken. En sonunda elini masaya vurarak son sözü söylemesini. beşyüz mektup var. çok bilmiş ve kederli gözlerini gölgeliyordu..Bu iki insan karı kocadan başka her şeye benziyorlardı. Abdurrahim bey. babası konuşursa iftiharla başını kaldırıyordu.. Evlendikleri halde. erkek erkeğe meseleyi bir daha müzakereye giriştiler. Üzerinde hakarete uğramış. ya pek ehemmiyetsiz. Başka çare yok. Kendisi şimdilik memlekete gitmek taraftarı değil. buraya bizzat misafir gelmiş bir «şehzade» yi hatırlatıyordu. geniş ve akıllı alnına düşüyor. Son derece güzeldi. Hep aynı sesle. Henüz dört yaşında olan kız çocuğu. bu hissi ilk anda ortaya koyan bir aile daha olamaz. ellerini oğuşturarak karısının tabiî bu sıralarda pek sinirli olduğunu. Kadın gittikten sonra Abdurrahim beyle istanbullu. birbirlerine ölünceye kadar zıt yaşayan ve bir arada görüldükçe birbirlerinin şahsiyetini gülünç edecek kadar ezip bozan çiftler çoktur.. Fakat bunlar kadar. istanbullunun orada olmasına ehemmiyet bile vermemişti. yahut da bu odadaki insanları zerre kadar alâkadar etmez bir mevzudaymış gibi konuşuyordu. Bazısı tabiî uzun. bu mahvedici ve asla bir neticeye bağlanmaz gibi devam eden münakaşayı bir tek kelimeyle makul bir yola sokacağını istanbullu her an bekledi. Babası odada olmasa. Siyah kıvırcık saçları. Ne dersiniz mahkemeye bir faydası olur mu? — Kız tarafı ne söylüyor? . sözü söz bir ablaya benziyordu ki evlenmek için o'nu hiç bir yere görücü göndermek caiz değildi. Çünkü dünya üzerinde bu görümceyi gönül rızasıyla kabul edecek kadar cesur bir genç kız. çocukları kızgın maşayla döğerdi. Yoksa en ağır cezayı verirlermiş. insana yaşamaması lâzım imiş gibi acayip ve merhametsiz bir şeyler hissettiriyordu. bir genç kadın bulunamazdı. Bayram tebrikleri. bazısı küçük puslalar.. daha şimdiden tıpa tıp anasına benziyordu. kendisi de konuşmada hazır bulunursa belki yardımı dokunacağını. Anasına benzediği için de. kadının pot kıracağından ve bu suretle haysiyetini zedeleyeceğinden çekiniyormuş gibi içi sıkılarak yere bakıyor. Bu kadın evinde mutlaka ekmekleri kilitler. çirkin mürebbiyesiyle beraber. Deminden beri bazen türkçe.Lâkin oğlan henüz yedi yaşında olması na rağmen büyük bir şahsiyet sahibi idi. bunu lütfen kabul etmesini rica etmişti.

. — Öyleyse mektupları mahkemeye vermemek lâzım. .. her mektup yazan kızı sokak ortasında vurmak müsaadesi vermiyor sanırım. tabiî. — Hanım neden böyle söylüyor? istanbullu. diye değil. amcamın kızı olduğu halde. babasını yahut eniştesini mahkemeye getirsinler diye. — Okuma bilmez mi? — Bilir. Kız tarafı mahkemeye hiç gelmiyor ki. büyük yerin kızıdır. Çok ceza verirler mi dersiniz? — Cezayı bırakın. bizimkine üçbin lira başlık verdim. bunu kendiliğinden söylememiştir. Tabiî. elbet avukat bizden daha iyi bilir ama... — İsabet ki dedi...» dememek için öksürdü: — Hanımefendi. Birdenbire sustu. Mektuplar yanınızda elbette?. «Hanım intikam almak istiyor. — Size niçin danışıyor öyleyse?.. Olmadı. — Hayır evde..Durunuz sözümü bitireyim.. — Öyleyse. Bizde asilzade kızları nefisli olur. yaptırmak istemezsiniz diye. — Neyi anlayamıyorsunuz? Bizim hanım. — Aramaya lüzum yok. Aklına fena bir ihtimal gelmişti. kanun bize.. Bizim taraflarda ayıptır.. Kızı..— iftira ediyorlar diyor.. Ben. O kadar ısrar ettim. — Evde mi? Hanımefendi nereye sakladığınızı bilmiyor mu? Ararsa bulamaz mı? — Neyi arayacak? Mektupları mı? — Evet.. O sebeple her birinin başlığı iki. — Siz ne fikirdesiniz? — Bilmem ki. Bir de. namussuz bir herif. — Kadın kısmı kocasının emri olmadıkça kendi başına bir iş yapamaz. «başkasiyle evlense vurduracağım» sözüne inanmıyorum. — Anlayamıyorum. Bu bir.. Bana ceza verirlerse. Yaptıramazsınız. yani güzel bir tesadüf bize yardım etmiş.. Karşısında asabiyetle yüzünü kırıştırarak ve erkek görünüşüne rağmen şu anda bir küçük çocuk kadar aciz ve yardıma muhtaç olduğundan şüphe etmediği adamı ürkütmemek için kelimeleri arayarak. Kız da başkasiyle evlenmeye kalkarsa vurduracağım.. Kızı hâlâ seviyor musunuz? — Ne demek? Elbette seviyorum. üç bin liradır.. — Anlayamadım beyim. — Efendim? — Sandığında dururlar. Kendi sandığında. Avukatları var. Çünkü böyle bir iş mertliğe sığmaz..

.. Sizi her zaman mert bir insan gibi düşünür. Sonra bir genç kızın namusunu daha fazla payımal etmek yaraşmaz. Asrî cezaevine gidersiniz. Daha gençsiniz. Bilakis siz O'nu rezaletten kurtarırsamz hakkınızda başka türlü düşünecektir. mektupları buraya getirteceğiz. «tek kelimeyle» mukadderatı bazen nasıl tehlikeye düşüyor.. Şimdi ne yapacağız? — Mademki hanım yenge sizin sözünüzden çıkmaz. Mektupları mahkemeye ibraz etmek her halde O'nu sizi beklemeye zorlamak için tutulacak biricik yol değildir.— Öyleyse. Mektupları vermemeliyiz. kocasının sevdiğini gidip isteyecek. — Lüzum yok ama.. başüstüne. mesleğinin ehemmiyetini meydana çıkaran bu vaka karşısında emniyetle gülerek bir cigara yaktı. karı. — Daha iyi ya.. Erkek canlısı demesinler diye.Bir iş oldu mu.. —Resimleri de getirteyim mi? — Resimleri de getirtiniz. mektupları mahkemeye vermemeli. Abdurrahim bey başındaki arap kefiyesini babayiğit bir hareketle düzelterek odadan çıktı. istemezse ayıp. Ailesine karşı. şimdi ne yapalım? — İlk iş. Bence bundan başka çare yok. alışıktır. Yaşayan her şey bir romandı... İstanbullu. Topu topu altı buçuk sene. Zaten anasının üç tane kuması vardı. Kadınlar ne kadar metin olurlarsa olsunlar. Bizim kanlar istanbul karılarına benzemez beyim. En fazla 12 sene sanırım. büyücek bir paketi getirdi. Kızcağız adam gönderdi. işiniz iş. Hayat doğrudan doğruya bir romandan ibaretti. İnsanların şerefi. böyle meselelerde kendilerine güvenmek olmaz. İstanbullunun odasındaki masanın üzerine kirli bir şeymiş gibi nefretle bıraktı. — Pekâlâ. Mektuplar ve resimler emniyet altında bulunmalı.. Avukat belki ısrar eder.. — Mektupları vermesek bize ne kadar ceza keserler? — Bilmem. O sebepten el kızıyle mektuplaşmışsmız. — Tevekkeli. Lâkin vermeyeceğinizi söylemek doğru değil. — Aklım ermiyor. — Ben cezadan korkmuyorum. Benim daha şimdiden yattığım ceza. Komşular aklını çelerler. Sizin erkekliğinize güvendi. Kız beni beklemez de birisine varır diye düşünüyorum. memlekete karşı O'nu korumaya mecbursunuz. namusu. . haysiyeti. Hanımefendiyi nasıl görücü yolladınız? Kendi üzerine ortak getirmek üzere kız istemeye nasıl gitti? — Ben yollamadım ki kendisi gitmiş. — Mektuplaştık ama. İki sene yatarsınız.. hiç tanımadıkları adamların elinde kalıyordu.. Yalvarıyor. Birkaç gün sonra Abdurrahim beyin oğlu kırmızı atlastan eski bir bohçaya sarılmış. Mahkeme için istiyormuş gibi davranınız.

— Ne münasebet.. yaralı serçelere eza etmesini seven şımarık bir çocuk gibi bu iki kadına senelerce eziyet etmişti. unutmuştu. Evvelâ bir küçük bayram tebriki zarfı düştü. Buradan.. Bu kadar iradeli bir kadın adamı kolayca öldürebilirdi de. hem de başkalarına. evini. korkmuş bir şeyler vardı. Şurada. Abdurrahim bey. Kendini topladı: Açarız.) insana mutlaka piyanoyu hatırlatıyordu. Hele buyrun. insan gibi ağlamayı da beceremez. Farkında olmadan Abdurrahim'in karısına kin tutmuştu.. sinirli parmaklariyle (parmakları beyaz. istanbullu âdeta ürkmüştü.» Abdurrahim bey içeri girdi. Yüreği.. Bu hissi veren utangaç bakışlarıydı. «O kan. Çatık kaşlarına rağmen gözlerinde kederli. sadakor ceketi. Ağı nerdeyse yere sürünecek siyah parlak çuhadan Adıyaman şalvarı. Düğümleri çözdü.. şaşkın. evde «eşek gibi» ağlayan karıya selâm bile götürmeden. — İşte bunlar. Pır dığriye (=Çok ağlıyor).. Hem kendilerine ederler. belli bir şey. asıl söyleyeceğini..Babaoğul kürtçe konuştular. Babası. . — Açmadınız mı? diye sordu. Abdurrahim bey..) Farkına varmadan uzanıp bohçanın yumşaklığma değen elini hızla çekti. O kadar temizdi ki üzerinde aynı zamanda yemek yenen ceviz masanın ne kadar kirli olduğunu birdenbire meydana çıkarıvermişti. — Resimleri de göndermişler mi? — Göndermişlerdir. Kimseyle dertleşmemeye nasıl katlandı. Bunların böylece o siyahlı kadının sandığında senelerden beri durması şaşılacak bir haldi. dar pencereleri bir adam boyu yüksek.. saklambaç oynamak için gizlenmiş bir çocuğa benziyordu. Arkasından telâşla koştu. İstanbullu bildiği birkaç kelimeden annenin hasta olduğunu. belki de eti.. birçok da ağladığını anladı. İçinde çıplak ve körpe bir kadın vücudu varmış gibi tuhaf şehevî bir şeyler hissediyor. erkeğini ve çocuklarını asla müdafaa etmesini bilmeyişinden geliyordu galiba. Abdurrahim bey. Kadın bu mektupları kim bilir nasıl okudu. Çocuk birazı arapçaya birazı acemceye benzeyen kelimelerle sık sık «Ker (= Eşek).. yaşamalarından daha faydalı. Bazı insanların abahatsızlıklarına rağmen yaşamamaları. tabiî. daykem (= Annem)» diyor anasından bahsederken. kadına kızıyordu. Hele kaltak. aklı. Arap kefiyesi ve dikkatle tıraş olmuş yüzünde katran sürülmüş gibi parlayan simsiyah bıyıklariyle bu kıyafetin arkasına. İstanbullu. pokerde kazanmış kâğıtlarını muzafferane açan lakayt br oyuncu ustalığıyle zarflan kırmızı atlasın buruşuk uçlarına doğru yaydı. (Düşüncesinin burasında İstanbullu ürperdi. «İyi ama bu kalabalıkta en suçsuz olan zavallı o değil mi?» Bu insafsız düşünce. bir genç kızın şüphesiz kolayca sevecek ve aldanacak kadar budala bir kızın meçhul ömrüne ait en mühim parçalar vardı.» Kendi kendisine hayret etti. uzun ve pek muntazamdı. beton odada kırmızı çıkınla yalnız kaldı. rahatsız oluyordu. kalın demirli. küçük bir asker gibi katî adımlarla çıkıp gitti.

Hay hay. Resim dizlerine kadar olduğu için bacakları farkedilmiyordu. Lâkin helâl olsun. Kadriye de bu adamın evine girse. «Aman mektupları mahkemeye vermesin. Ablak suratlı.. Bu mektupları dikkatle okuyun.. — Amin. — Kime? Fotoğrafçıdan mı aldınız? — Hayır. Ben bu resme..» diyorlar. kedinin fare tutması. kaim bir kızdı.. Sekiz senede kızcağız ancak üç tane resim yollamıştı... büyük memeli. bazı kadınların da hep hayin erkeklere düşmesi acayip bir tesadüftü. kırılacak bir şey gibi dikkatle ucundan tutup İstanbullunun önüne sürdü: — İşte Kadriye'm bu.. Resimleri alıyorum.. — Anlıyorum. İkinci resimde. ilk seneler ben mutlaka kendimi öldürürdüm. bazı erkek ve kadınların hayatlarının sonuna kadar aynı vazifeyi görmeleri de mukadderdi... Sır saklamasını bildiğime eminsiniz ya.. Tehlikeden habersiz. istanbullu. kuşun uçması ne kadar tabiî ise.. duruşundan belli oluyordu. Güley evlerinden çaldı.Arayıp buldu. Gazeteye verilecek bir şey. Denebilir ki herkes kendisinde mevcut olmayan iyilikleri değil... O ciheti de düşüneceğim. bu mektuplar da gelmeseydi. gözlerini güneş kamaştırmıştı.. Saçlarını rüzgâr karıştırmış. siyah manto giymesine hiç bir lüzum yoktu.. bir tanesini. Tombul bir anaya benzediği halde. kucağında bir küçük be bek tutuyordu.. Rahatlamak için derin derin soludu: — Resimler sizde kalsın dedi. istanbullu. Bu bizim işimiz roman olacak bir şey. Ben şüpheleniyorum. Hani ne kadar net olurlarsa olsunlar. Bazı erkeklerin hep hayin kadmlara düşmesi... Ne kadar güzel. aynı havayı teneffüs etmekten usanmıştı. Müsaade ederseniz ben mektupları gözden geçireyim.. ötekine benzeyecekti. yirmi üç. dişlerinin arasından konuşur gibi hazin tikiyle suratını buruşturuyordu.. Evlenmesi gecikmiş bütün tombul kızlardaki dünyadan bıkmış lapacılık. .. çirkinleşmesine. — Estağfurullah. Göğsüne üç tane iğne takmıştı. Kerem gibi. Bakın ben ne düşündüm... — Gene haber yollamışlar. Bu resimler de olmasaydı. bu küçük ve saf resimde bile bir hayinlik sezdi. Atın insan ve yük taşıması. Abdurrahim bey. ruhu titriyordu. Leylâ Mecnun gibi. Güzel mi? — Güzel.. bu müdafaasız adamla aynı odada. Bir bu resmine elli lira verdim. kötülükleri sevgilisinden istiyordu. resimleri seyrediyor. demek. Yüreğinin en gizli sözünü söylüyor. yan gözle Abdurrahim beye baktı. Allah bağışlasın.. Tam elli liram gitti. içindeki insanların yüzü değil. Bunun için zayıflamasına. istanbullu sordu: — Kaç yaşında? — Yirmi iki. Üçü de küçük amatör fotoğrafçıları tarafından çekilmiş şeyler. İstanbullu sezdirmeden. maddî varlığının bütün havası görülür.

ümitsizliğe kapılıyordu. Büyük bir ümitsizlik içindeydi. işe yararsa mahkemeye vereceğim.. «a»lan. dur diye bağırdığım halde. «s»leri kitap harfiyle yazıyordu. gazeteciliğe musahhih olarak başlamıştı. Hava son derece sıcaktı. sual işareti kullanmıyor.» Yazı iyi okunuyordu. Ellerinizden sıkarım. (Bu tespihin şirin yuvarlaklarını daha güzel olsun diye.. mektup göndermiş olmaktaydı. Bir halk gazetesinde dört sene tahrir müdürlüğü yapmış. Küçük zarfı açtı: «Sevgili deli'm. ne yazarsa yazsın kabul edileceğine emin olduğu için. Umurumda değil. Deli dedim ne dedim Rahim sana ne dedim. konuşmadan daha rahat yazıyordu. kendisini meraktan öldürecekmiş gibi bir şeyler duyarak kalkıp kapıyı örttü. Birisi bunları hemen alıp götürecek de. «g»lerin kuyrukları sert çizgilerle üç köşe çekilmişti. Muharebede bile adam öldürülemeyecek kadar sıcak. Bayramınız kutlu olsun. işte bu . Her çeşit yazıyı. Kerhaneye düşse nikahlayacağım. Nokta. Kaçtı. Bana fazla ceza verdirmek için. Ancak kızı bir başkasına vermeye kalkarlarsa vuracağına yemin ederken içi ferahlıyor. elimdeki tabancayı görerek kaçmadı. Taassupla ortamektebe gönderilmeyen kızların hemen hemen ekserisi gibi yazıyı sadece komşu delikanlılara aşk mektubu yollamak için unutmayan bir hal Kadriye'de de vardı.— Neden? — Siz Güley denilen karının bana sadık göründüğüne aldanmayın. Bu mevzuda dışarda.. Bu çocukları iyi tanıyor. Küçükten kusur. Namusu paymal olacak imiş. Rüzgâr küçük tebrik zarfını kımıldatmcaya kadar kâğıtlara elini sürmedi. büyükten Af. en acemisini bile kolay okuyordu. deminden beri hissettiği canlılık hülyasını kuvvetlendirmişti.) istanbullu yalnız kalır kalmaz. Dikkatli okuyun. İstanbullu bir büyük tas su içti.. fakat dikkat edilince sahtekârlık anlaşıldığından sahibini gözden düşürüyordu. sedef yahut gümüş kakma gibi duruyor. Kahpe herif. Rüzgâr yangın kokuyordu. Bütün ilkmektepte el yazısmda «r»leri. Kuka tespihini masa'dan aldı. Rica ederim. Kız yiğittir. Okuduğu bayram tebriki. istanbulluya «Bütün bir romanı» birden hülâsa etmiş gibi artık deminki meraktan eser kalmamıştı. bunlardan birisinin mektuplarını hayırına da olsa okuduğu için daha doğrusu aptal gibi merak ettiğinden kendi kendisini ayıplıyordu. Resimleri cüzdanına koydu. Belli ki maksat kelimelerde ve cümlelerde değil. büyük bir yorgunluk hissetti. Halbuysa Kadriye. Kuştüyünden kalem olsa yazılmaz benim derdim. muayyen zamanlarda. tığ'la delip bu deliklere çikolatalardan aldığı kalay kâğıtlardan tıkamıştı. kendisini ne kadar avutmaya çalışsa... Kızın eniştesi araya girmiş olabilir. Rüzgâr. virgül. seviniyordu.. bu dayanılmaz yenilme hissine. Bana fazla ceza verirlerse kızın ümidi kesilmez mi? Ah asıl O'nu öldürmeliydim.. Hem de erkek gibi akıllıdır. İlk bakışta tespih. konuşur gibi.

derisi giyilmez. Olmaz mı? Gün doğmadan neler doğar. Annem de diyorki karısı bile olsa yinede vermem. Karı ağhyormuş..kolaylıkla mektupları tarih sırasına koymaya. Yalan. Ben gelinceye kadar bekle. Şimdi dersin ki ben hanımı memlekete gönderirim. baştan sonuna kadar bir kelime atlamadan okumaya lüzum görmeden. Gelen bir şey olsa sana hiç bir şey çektirmezdim. Kızını gördüm. Sekiz senedir ne kötülüğünü gördük. Benim elimden ne gelir. Babam buraya dönecek. îş annededir. Zerre kadar sana benzemiyor.. Sen de üç gün sonra gelirsin. Yoksa hem karısı. Babamın sözü para etmezki. Gelsemde ne anlarım. Gelirsem ozaman neler yapmaz. hemde amcası kızıdır. Hanımın olmasa. Çok fenadır. tarkına varmış. Rahim sen sakın oğlunu sünnet yapma. yalan «Hayırdır inşallah» dedim. Beni rahatsız eder. takıldığı kelimelerden bahisler ayırarak gözden geçirmeye başladı: «Babamın yanma adam göndereyim demişsin. «Dünkü mektubunda niçin Elaziz'e gideceğimi sormuşsun. Demişsin. Neden resmi geri göndermedin. Sen bana idareyi mi düşünüyorsun. Ben bir fenalık gördüm. Ben de evli olurum da her şeyi serbesçe konuşuruz. diyor. Mademki sen evlisin. Babam Elaziz'e «Kirve» olacak. Çocuğun çoğu fenadır. İnsanın eti yenmez. çocuklarının babasından uzakta boynu eğri kalsın. Sana güvenip de bir iş yapamam. Sakın seni hanımından kıskanıyorum diye aklına kötü bir şey gelmesin ben kıskanmayı hiç sevmem. Tatlı dilinden başka nesi vardır. Benim vicdanım kabul etmezki ben senin yanında olayım da o da. dedi. Annem gitmezse ben Elaziz'e gider sana adresimi yollarım. Kadriye hele kalk. Çünkü dedi kodu yapar. Ben bura da kalırda annem giderse ben Güley'in evine gelir seni görürüm. Benimle döğüşür. Daha yaşı küçüktür. Sen onlardan aşağı adam değilsin. 1kimizde ölene . Bu mektubum son olsun. (Not: Ben sana küstüm. Rahim bey Elaziz'e biz senin elinden kaçıyoruz. Benim canım yokmu? Günü kesilmiş mahkûm gibi evde oturuyorum. Sünnet düğününe. Beni de o sebeple götürüyor. Annem bana diyorki: Rahim'e ben kızımı neden vermiyeyim? Ondan iyisinemi vereceğim. ben anneme babama derim ki ben Rahim'i istiyorum. Sekiz sene beklemişsin. Küfrederek ağlıyordu. İdareyi düşünmeyen insan neye yarar. Sabrın sonu selâmettir. Biray sonra tekrar gidecek. sen benim tabiatımı daha iyice bilmiyorsun. Güley anam ağzını aramış da. Geçen gün seni rüyasında görmüş ki sen bizim evde yatıyormuşsun. Hanımın dursa buda benim hoşuma gitmez.. Rahim. Birden bana seslendi. Kusura bakma sen çok gevezesin. Nüfusunun iazla olmasına meydan verme. Sen Rahimle sarılmış yatıyormuşsun öyle gücüme gitti ki çok şükür rüya imiş. Dün saat sekizde evinin önünden geçtim. Onun için kuma üstüne gelemem. İki senedir senin elinden çektiğimi bir ben bilirim birde Allah bilir. Ben geleyim de Haydar'ıma bir güzel düğün yaparız. Geçen gün seni dişçide gördümdü ya. sen hemen gitmiş hanımına söylemişsin.. Evlenmeye gidiyorum. Nasıl seni metres vereyim.)» «Derdini hep bana yazmışsınız. Ben de hiç bir şey demedim. Daha şimdiden elbet her şeyi gıyabımda söylüyordur. Onun için sen kendini yorup kredini kırma.. Nüius çok oluyor. Sekiz sene daha bekle.

Yüreğim kuş gibi vuruyor. O zaman Vallaha pantolonumu satıp kurban alırım. Bu mektupları ne zorlukla yazıyorum. Meğer anammış. Kusuruma bakma. Kardeşlerim ben yaptım. Götürmeselerdi yalnız gelirdim. ne derlerse aldırmaz. ateş olup yandım. Nerdesin? Ömrüm tükendi. Ben Güley'e bu mektubu başka bir iş için yazdığımı söyledim. halime acırsın. Yerine gelse kurban keseceğim.» diyor. Güley karıya bile gösterme. Bir de ayaklarını öpeyim. Rahim bey. Şu Kadriye Rahim'e varıp sonra perişan olup evimize dönmeli.. Sen benden ne kadar büyük de olsan akim benden azdır.kadar böylemi kalırız? Gözümüz Haydar için bari bir düğün görsün. demeli. Benim ahım sana kalmaz. Öteki oğlan kardeşim Hızır diyorki. Ben seni sevdiğimi Güley . İnşallah ya kında hanımın ölür. açtım. mebus hamamına Rahim'le beraber gidecekmiş. Fuat diyorki «Mebus'un biri yeni bir hamam yaptırmış. Dedimki. Bir kuş olsan da bizim eve baksan. Sende bekle beraber gidersin. İki saat kapıda bekledi. . «beni evime götürün. Dünya kadar seviyorum. Bana bir şey gönderme. Yalnız senden bir ricam var. Haydarla beraber bir resim çektirde bana yolla. Sonra kalktım. ömrün tükensin.» Bereket annem inanmadı. Anne aklı işte.. Ben küçüğüm ama senden akıllıyım. Rahim bey. însan sevgilisine gönderdiği mekfubu başkasına verir mi? Sen demek ki herkese açık olarak bizi söylüyorsun. o zaman hediye alsan alırsın. Hanımınla beraber kızında ölmeli. senin yüzünden ben yalancı oldum. bu mektubumu kimseye gösterme. Beni Paşalar istese gene varmayacağım. «Rahim» dedi. cuma gününden beri seni hiç görmedim. benim yaşım da büyük değil.» «Sevgilim. birisine okutursa. Dün gece annem dayım gülere yatmağa gitti.» «Sevgilim.» dedim.. Benim yerime Haydar'm gözlerini öp. Çok üzüldüm. Ya Mehmet çarşıda okursa. siz yapmayın. Dui bakalım Allah ne gösterecek. Annesine demiş ki «Kızın. Sebebi ise. Ona göre hareket edelim.» dedi. Diyor ki «Birden Rahim aklıma düştü. Gene benimle uğraşıyorlar. Beni Paşa'ya verseler ben gene varmam. Haydar bana kalmalı. Müsade et de kara gözlerini doya doya öpeyim. Babama acıyorum. Desin bakalım. Ben de «Benim beyim kim?» dedim.. Bunlar için ben su olup aktım. Bu derdi onların namusu için çekiyorum. sana kaçardım. Birde baktımki saat birde kapı çalmıyor. Babam sağ olmasaydı. Her iki gözlerinden öperim. daha senin yaşım pek büyük değil. Sana bu mektubumda (gül) diye bir şey anlatacağım. Kızdım «Senden aşağı bir adammı? Elbet beraber girerim. Benim ümidim bundadır. İkimizde kurtuluruz.» dedim. Öyle sana küstüm ki ölünceye kadar sana mektup yazmıyacaktım. bilmiş ol kocakarı. Mehmet demlen O pis oğlanla Güley karıya yolluyorsun. ölümü göresin ki bu mektubumu hemen yak. Lâkin iki inat bir maraftır. Sözlerim hep şakadır. Allah bizi severse bu işi böyle yapsm. Boynu el içinde bükük kalır. efendim mektubunu aldım. Benim her şeyim var. Bak. «Dünyada bir muradım var. Hiç ses çıkarmadım. Ne vakit yanma temelli gelsem. Ben Haydar'ı çok seviyorum. hamam yapılırsa. Kadmerkek beraber gidecekmiş.

» dedim. «Aman kızım. Benim kadar derdin olsa bilmem ki ne yapacaksın.. sende beni dinlemezde öyle yaparsan gücenirim. Seni kırk dakika görsem elverir. sahibi arlanır. Her iki ellerini hörmetle sıkarım. Ben seni sevmesem mektubunu bir vakit kabul etmem. Söz birdir. Yazdıklarını bütün kabul ediyorum. o saat sıkılır. Sen hiç olmazsa serbestsin.. «Gönlün varsa git kızım. Böyle şeyleri iki kişi bilecek. temizliği çocuklarından belli olur. Hastalığım zarürrie imiş.» dedi. Gecenin saat dokuzunda gelirim. Sakın hanımını memlekete gönderme. Bir yere bırakmıyorlar. ne baba var. Geçen gün kardeşim olacak Hızır. Canım sana fedadır. Bu muska ile sen benden vaz geçermişsin. Şimdi bunları bırakalım. Ne kadar çok çocuğun var. Yüzü pis. Kız daireye geliyorda sen O'na nasıl kızım diyorsun. «Şu Kadriye ölse de sülâlemiz kurtulsa. mal gözümde yok. On tane Hızır Rahim'e kurban olsun» dedim. Ben mahpus gibiyim.. Annem işitmiş bana bağırdı. Nöbetin ne zamansa bana bildir. haiit geçti. Kendine iyi bak. Ama senin hatırın için aldırış bile etmiyorum. sen de benimsin. Ben ne diyordum: Yani Rahim bey.» Ben de dedimki «Paraya yazık değilmi?» dedim. Sen de mutlak beni okadar çok seviyorsun.. bu sıkıntı sırasında bir şey istersek bize iki şey getirir. dizine dursun. Birde mektup getirip götürüyor tabiî. dört gündür annem benimle konuşmuyor. Sah günü. Anası beceremezse günahı boynuna. Senin canın sağolsun.kanya bile ağzımla söylemedim. Ben de giderim. Herkesle konuşmalıyım. Hem de hasta halimde senin çocuklarını düşünüyorum. Dün bana dediki «Kızım. Bende senin yanma geleceğim. Bak sağolsun. İnsanoğlu çiy süt emmiştir. Ben acıyorum. Bana annem yalvardı. Ben seninim. benim kızım değilsin. Annenin elinden nereye gideyim de kurtuJayjm. öpersen gelmem. Bir muska için tamam kırk lira verdi. Sana karşı kusurum varsa aitet. Ama iyi baktık. Bu yazı sana lâyık değildir benim sevgilim. Ben yalnız seni düşünüyorum.. Annem Banazi'ye gidecek. Deli arlanmaz.. Canım. Şimdi.» dedi. Çünkü ben öpüşmekten hastalanıyorum. Dediklerinin biri umurumda değil. Bu muskayı boynuna tak ki paramız boşa gitmesin. Hele o kızınızın hali nedir. Ben babamı çok severim. Ben benimle küsülü olduklarını hiç sevmem.» dedi.. Kusura bakma acele yazdım. Ben de öfkelendim. sen çocuklarına bakmıyorsun.» «Dünkü mektubunu aldım. Babam da annemden şikâyetçi.» diyorum. Rahim öteki damatlarından aşağımı?» dedim. ne olmuş. «Rahim'in yanında olsam da isterse dağ başında olsam. Seni görmezsem aklım başımdan gidiyor. Babanın sana yaptıkları gözüne. Gelirsem beni hiç öpmiyeceksin. «Kurtulursunuz işte.» dedi. Gülmeliyim.. Onlara bakmak lâzım. elbisesi pis. Halimden anladı. Para.. Gelirsem. .. «Beni Rahim'e verin başınızdan giderim..» dedim. Ne anna var. Beni nalla çivi arasına koysan gene seninim. Sen ne emredersen ben öyle yaparım. Bir de pazarlığım var. benim babam. Yazıktır. iyi yazamadım. Arkana bakmazsın. ne ayıp şey?.. Sen elinden geleni yap. «Rahim'e gidersen. Her bir hanımın pisliği. Ben de «İyi ettim de söyledim. İki tane çocuk. Benim sevgili oğlum Haydar'm gözlerini benim yerime öp. Dünyada ne olur ne olmaz. olmazmı? Seni neden bukadar çok seviyorum? Elbet gönül gönüle karşıdır. Ben senin gözüne domuz gibi görünecekmisim.

«Bay Rahim. Hanımına da yazıktır. Vücudun iskelet gibi olmuş. Ben de buluşmamızı istiyorum. Karınız «Sana O kızdan fayda yok» demiş. Haksızlık bu. Sonra Mitat'a acıdım. Üstüme gül atmazlar ki dikeni batmasın diye. O'nu it yerine komam. Demek sen ona çok yüz vermişsin. kimseden dayak yemedim. tikrimi söylerim. Mektubuma bu kadarla nihayet verir. Maşayı üzerinde iki parça ettim. Sen de «Ben senin için böyle zayıfladım. Cin tepeme sıçrıyor. Bak bizim on para borcumuz yokfur. Tabiî burada bir evin olmalı. Yüreğimde güller açıldı. Galiba bayanını üzmemek için bizim evin önünden geçmiyorsun. Bana da biraz merhamet et. Bana bir daha kötü söz söyleme. Sana şaşıyorum karın kim ki sana söz söylüyor. Bunu sana yakıştıramadım. Ben bu yaşıma geldim. Ben senden başkasını koynuma almam. Bir şeyi kırk kere söyleseler olurmuş. Ne zaman gelirsen haber verde pencerede bekleyeyim. Sen bir karının lâhna dayanamazmışsm.. Halbuki sen mektubunda bana «Kahrol» diyorsun. Bana anam.. seni bir kere göreyim. Paranın kıymetini bil ki babam gibi okrsin. Sen büyüksün ama akıl yaşta değil. Ama sen her zaman bayan'mla yatıyorsun. başta imiş. Sebebi. «Ölsem de kurtulsam» diyorsun. Kemiklerin nerdeyse bir bir sayılacak. Elinden geldiği kadar iazla çalış. Bana kızmışsınız. yarın başkasını. Hemen o lâkırdıyı söylersin. küçükten beri büyüklerimi sayarım.» deme. Neden evini benim yüzümden dağıtacaksın.Adam adama yük olsa can gövdeye yük olur. Çocuklar bana annelerinden daha düşkündürler. Ben ölüm lâhna meraklanırım. Sen de «Ne zaman olsa Kadriye benimdir. Dün gece seni gördüm. Sana Kadriye kurban olsun. Sen hep inat ediyorsun. beni dinle. Seni şimdiye kadar böyle yakından görmemiştim. her iki ellerinizi hasretle öperim bay Rahim». Benim senden başka derdim yok.? Bir daha bana ölümden lâf etme. Seni de elimden geldiği kadar sayıyorum. lkimiz bir odada ofursafc.. İhtiyarlarsan elinde mal kalır. babam kötü söylemezler. ikimiz bir olduk. Senin gibi erkek bin senede meydana gelmez. Sabahtan bir güzel dayak attım. Bu da bir tali. Ellerini öperim bay Rahim. însan kendisini bu kadar harap edermi? Yazık değilmi? Ben O geceden beri seni çok merak ediyorum. Bu bir güzel bahane oldu. Beni hiç bir zaman yalnız bırakmazlar. Öyle anlıyorum ki sen kendini saydırmamışsın.» diyorsun. Yazmak olmuyor. Ömrümü harap ettin. Yüreğim boşaldı. Ama seni o halde gördüm ki çok acıdım. Hırsım hep ondan. Sakın benim için «Bugün beni sever.» «Candan sevgili bay Rahim. Ben senin yerinde olsam. Ben seni herkesten yüksek görmemi isterim. demişler. Mektubunu okuyunca canımın hırsını küçük kardeşim Mitat'tan aldım. Sen ölme ben öleyim.» dedin. iki saat ağlaştık.» demişsin. Beni nazlı büyüttüler. Ben başkasını bir gün olur. Yirmi gün oldu seni göremiyorum. Sen de benim büyüğümsün. Ben nasıl bir sürü adamla başa çıkıyorum. Yavrucuğun ne suçu var. Bugünkü mektubunuzu aldım. Bir ev sahibi ol. Ona yazıksa bana da yazıktır. Daha ne düşünüyorsun? Benden idare . Ben senin çocuklarını bayanını kabul ediyorum. Aklım başımda değil. «Güley'e gel de seni doya doya göreyim. koynuma alır yatarmışım.

Galiba paran da çok. Cevap vermedin. Sana bunu belli etmedim. Her sözü kabul etmiş oldum. Ama bu lalların hepsi faydasız. nasıl vuruyordu anlardın. Dişimi sıktım. anamın gönüllerinin olmasını bir türlü bekliyemiyorsun. söyledim mi arkasında kıyamete kadar dururum. Bana ne söylersen hakkındır. tabi duymadın. Ben geldiğim zaman dokuza onbeş vardı. Beni kaçırmayı teklif ettin. Sen yüz yaşma gelsen yine kabulümsün. benim dediğimiz olmaz. Bir de bana cigara içmeyi teklif ettin. Artık zayıflama. Senr den uzakta durmamın. Senin yanında iken hem seviniyor. Ne olur ne olmaz.. Ben bir sözü düşünür söyierim. Elbisenin seni bana karşı utandırdığını yazıyorsun. Yüzünün tüyleri hep derime battı... Ben seni elbise için sevmiyorum. Bütün bunlar birbirimizi çok sevdiğimiz içindir. Ellerin soğuk olmuştu. Hep aklımda. Sükût ikrardan demişler... Mektubunda yazıyorsunki «Sen de benim dilimi emeydin ne kadar tatlı olduğunu anlardın. Kardeşlerim bile öpmezler. Zaten bir arada geçen zamandan bir şey anlıyamadım ki. Babamı evde bırakıp gizilden geldim. İçeri girdiğim zaman sen ayağa kalktın. Sen evli iken ben seni kabul edip bekliyorum da sen babamın. Beni ömrümde hiç öpen olmadı ki. Hepinizi idare ederim. Seni ne kadar seviyormuşum ki «Yapma» demeye kıyamadım. Ben de o gece hasta gibi oldum. Ellerini hasretle öperim. bir daha gelirsem mutlaka elini öpeceğim. Adeta hasta gibi oldum. Bıyıkların hep ağzıma girdi. saçların hep beyaz olmuş. Yavaş söylediğimden. Evi ben idare ederim.. Sana yavaşça «Teşekkür ederim» dedim. İşte bunu sana hiç yakıştıramadım. Hiç erkek kısmı..» diyorsun. Bana inan. Ben kokusunu sevmem.. Ben senin içmene razı değilken. Ama gayret eder alışanm. Sen beni alçak etmek istiyorsun da ben seni neden yüksek görmek istiyorum? Bana kaçmayı lâyık gördüğün için sana teşekkür ederim. Halbuki oraya gelirken hep ellerini öpmeyi düşünmüştüm. Sen benim büyüğümsün.bekleyin.» dedim. Bak. Zavallı sevgilim. kadına ayağa kalkarmı? «Buyur» dedin. Vücudunda ne kadar tüylerin varsa sanki uzamıştı. Buna alışırım diyorum ama* dün gece senin pek sabırsız olduğunu da anladım. Sen bana öyle yaptığın zaman yüreğim bulandı. Bugün severim de yarın başkasına giderim. «Güley karının evine geleceğim. Hemen tarkettim. hem de üzülüyordum. Ellerin titriyordu. Alışmadığım için bana tuhat geldi. Bu da hanımınızın terbiyesidir. İçtiğin cigaranm dumanı hep ağzıma gitti.. Kendin giydin. diye düşünme. Benim yalanımı kaç kere tuttun? Kendini hiç üzme. Daha güzel yazamıyorum ki yüreğimdekileri tarif edeyim. Hep sen konuştun ben dinledim. . Ben senin yanında bir saat onbeş dakika oturmuşum da bana bir dakika gibi gelmedi. Pantalonun ütüsüzdü. Her beyaz tel. Lâkin o zaman elini kalbime koysaydm. 30 kuruşluk cigara içiyorsun. bana gelinlik telim imiş gibi sevimli geldi. Sabrın sonu selâmet. Ben içeri girince senin yüzün sarardı. söylersin. Yanıma ofurdun. Korkuyorum. Ne yapdmsa sana müsade ettim. tek rakı iç (e cigara içme. Paltonu tutup giydirecektim. Kusura bakma. Senin. Allahm dediği olur. Halbuysa ben cigara dumanından nefret ederim. Sevgilim. gözlerimi yummamın sebebi budur.

Elbiseliği biraz fazla al da Haydara da bir elbise çıksın. Seni bir aydan fazla göremezsem artık deli olurum.. Annem az kalsın ölecekmiş. Uzakta bir büyük hoca varmış.» «Mektubunu aldım. Çocuk yapmak için O'na mutlaka yaklaşacaksın. Bana haksız yere kızarsan da varol. Ben onun gibi değilim. Gideceksen yakına git. Boynuma takmadım. Halbuki ben O'nu çok seviyorum. Uykudamısm? Bir şey beceremeseydim. O'na temiz bakılsa O çok güzeldir. Bir de Haydar'ı amcasına göndereceğini yazmışsın. o pislerle beraber gözüm görmesin. Hele o top kravat boynunda. Ne kadar sevmediğim şeyler varsa hepsini yapıyorsun. «Geveze» sözünü geri aldım. Bende duruyor.» diye yazmışsın. Çok hastayım. . Bir de Güley karıya hiç bir şey söyleme.» «Sevgili Bay Rahim. Seni benden vaz geçirmek için. Bayanına mutlaka bilezik almalısın. Kadın sevinir elbette.Sen benim ciğerimsin içimsin. Bana kızmışsın da «Başka yere becayiş edileceğim. Hele o Kürt'lerle gezmene öyle canım sıkılıyor ki. Babamla annem kavga etseler hiç karışmam. İnşallah beraber aldırırız. Ama aramızda kalacak. Çalış ki bayanından bir başka çocuk daha olmaya. karma müjde ver. Pijama ve frenk gömleği ipek kumaştan olur. Yalnız bir ricam var: Bu mektubumu da. ben senden hiç bir şey istemem. Resim istemişsin. Ayda bir kere olsun. Kocası diri iken elinden alındı. Bana gönderdiğin dolma kaleme teşekkür ederim. Bayanına bir bilezik al. Yazıktır.. Bir bilezik O'na çok değil. Ama haklıyım. Senden ayrıldıktan sonra babamın yanma uğradım da sonra eve geldim. Başım dinçtir. Yalnız senden bir şey istiyorum. «Taktın mı» diyorlar. Sen büyük olduğundan ben senin işine karışmam ama kötü bir iş yaparsan senin iyiliğin için karışırım. yanma nasıl gelirdim? Ben öyle aptal aptal dururum ama. O'na çok sinirleniyorum. Geçen mektubumda sana «Geveze» dediğime gücenmişsin. O'nun şanı. İpekli giyin. gelir. Kusurumu aftet. Babam bana bir muska almıştı. Bu sene ben mutlak ölürüm. Bir daha bizim evimizin önünden köylülerle beraber sakm geçme. Ben sana ne göndereyim? Bu mektubum ace le oldu... Az kaldı unutuyordum. Ben hırsımdan ölürüm. Öyle şeyleri bırak da üstüne bir elbise yaptır. Sen benim büyüğümsün. Sen zarar edersin. Dünyada senden başka kimsem yoktur. Haydar'ı benim yerime iki kere öp.Evet» diyorum. akıldan yana hamaratımdır. Canımın istediğini bana alacaksın. Seni. O'na yaptırmışlar. Bay Rahim kendine bir yazlık kar yağdı pardösü yaptır. Ne diyeceksen bana anlat. Güley'le oturup beni konuşmuşsun.. Bana «Sen pek beceriksiz bir insansın» diyorsun. El içinde karındır. Acaip. Öyle geçersen su yolundan geç. Ben takmayınca altın ile kaplatmışlar. bana görünürsün. Burma bilezik. Benim şimdilerde yalnız başıma çıkarılmış resmim yoktur. öteki mektuplarımı da hemen yak. Vücudunu harap etme. Bay Rahim. Ben daima büyüğüme hürmet ederim. Demek ki benim istediğimi de mi yapmıyacaksm? Şaka söylüyorum sevgilim. İyi giyinmeyen hasta olur. Biraz kendine bak. «. senin şanın. Dairede gece nöbetçi iken neden pijama giymiyorsun? Pijamahk al. Portokal soyamadıml Çöreğe koyamadımlNe sıcak ağzın varmışlBir türlü doyamadım. Hem sonra hayalin gözümün önünden gider.

Güneş kararıyor.» diye düşünürse tadı çıkmıyor. Allah belki bize acır. göğsüm. îki göğsümün arasına koyup yatıyorum. Güley karıya söz verdim.» diye ağladı. omuzlarım hep çekim çekim çekiliyor. Bu kadarını bile yazarken utanıyorum. Yalnız bir şey söyliyeceğim: Sen çok sabırsız bir adamsın. O sadakor ceketini bir daha giymiyeceksin. Meğer annem sana kaçtım diye korkmuş. Ben onu hiç sevmiyorum. Sonra misafirler bastırdı. Senide beklettim. Tabi benim adımı söyleme. Başıma bir iş getirirsen ancak kendimi öldürmeliyim. Sonra sen beni ortada koyarsan birisi bana bakmazmış... saat onikide gittiler. Sigara içmediğine teşekkür ederim. Kokusunu almadığım için seni doya doya öptüm. Bu saatten sonra dışarı çıkmaya cesaret edemedim. yaramaz. ne sana zarar olsun. O herif sana arka veriyor.. Dudaklarım. Ama zarar yok. Yüreğim parçalandı. înce beyaz çizgili lâcivert kumaşlar varya. Dün mektubunu aldım. Ne olacaksa elbet iyilikle olacak. Kaç zamandır seni göremiyorum.. Sonra beraber komşuya oturmaya gittik. Hemde güzelce vakit geçirelim. Ne olur kızın ölsede ömrü Haydar'a zammolsa.. Sana kaçamam babam kederinden ölür. Sen galiba bayanından başka bir kız görmedin. Bunlar hep annemin sözleri. Sevincim dağılıyor. Bilmemki ne olacak? Cuma gecesi yanma gelecektim. «Babamın yanında oturdum» dedim. Yaparsan lâcivert kumaştan olsun.. Heleki bende senin resmini koynuma alıyorum. Dişlerinin yerlerini. Sen hoyrat.. Ben senden hem utanıyorum. Ben gelmeyince gene öylemi yaptın? Halbuysa buluştuğumuz zaman sana her müsadeyi vermedimmi? «Saat kaç?» diye bile sormadım. Her taratım halâ sızlıyor. Ben hasretinden öleceğim.Ben kaçmam ki. Hem de sana lâyık görmüyorum. morlukları görecekler diye ödüm kopuyor. Çok memnun oldum. Ah sen ne tatlısın? Hem tatlısın. Gül gibi adımı ben perişan edermişim. Acele cevap. Gelemedim. hem de korkuyorum. Bak Rahim bey. Seni istediğin kadar öptüm. îşte onlardan.. Sonra eve gelirsem içim foüsbüfün sıkılıyor. Ne bana zarar olsun. Kız halini sen bir bilen arkadaşına danış. Sen kız halinden hiç anlamıyorsun.. Öyle değilmi anneciğim?» diye ağzını aradım. Sen galiba bana büyü yaptırdın. İkinci buluşmamızda birkaç kere içini çekmiştin. Öpe öpe kartonda hal kalmadı. «Yanıma gel» diyorsun. Ben hangi tarata gideceğimi şaşırdım. Yanma neden geleyim? Yanma gelince seni doya doya öpemiyorum ki. Haydar'm da gözlerini öperim. Annem beni sana vermiyor.. hem acısın.. Yerle gök birbirine ne kadar uzaksa biz de birbirimize okadar uzakmışız.. İnsan sevdiğini öperken «Aman yeri belli olmasın. Musibetler. Yeri belli olursa bayanınla kavga edersiniz.. «.«Nereye kayboldun?» dedi. Gece gündüz seni arıyorum. Halbuysa öte taraftan sen bunları hiç düşünmüyorsun. Allah aşkına böyle bir şey yaphrdmsa bozdur.. Sen de namaz kılmaya başla. Elbise soruyorsun. «İnşallah baban ölür de senin de ümidin kesilir. Her zaman yanımda olmanı istiyorum. Her iki gözlerini hasretle öperim.» «Muhterem bayım. Daha ne yazayım. Kusuruma bakma. . Banada günahtır. Çok canım sıkılıyor. Bizi bir usullü biri birimize kavuşturur. ben namaz kılıyorum.. Aklında kalsın çizgileri beyaz olmalı.

O'na gelen derdler bana gelsin. Doktor getir. Oğlumun o güzel gözlerine Kadriye annesi kurban olsun. Dairenin onunaen geçtim. Ben artık sensiz duramıyacağım. Teşekkür ederim. Ben de senin bayanınım işte okadar. Aman Rahim sana büyük ricam : Haydar'a iyi bak. Haydarın hasta olduğunu yazıyorsun. O'na kızamık hastalığını sordum. . Sen benim bayımsm. Ben sana alıştım. Mahsus selâm eder her iki ellerini hasretle sıkarım. Sonra bayanın benimle kavga eder diye cesaret edemedim. Çok hasta değilse. baktır.. Ben demek senin beslemen miyim? Sana küstüm.insatsız bir adamsın.. Geçen sefer geldiğim zaman boynumda babamın yazdırdığı muska vardı. Sen yüreksiz bir adamsın. Sana mektup yazmadığım için bana gücendin. O Güley kaltağı bana neler etti.» «Sevgili bay Rahim. Benim ne talihsiz başım varmış. Pehriz istermiş. Dünyada senden başka herkes ölsün.. Çocuğun canı bir şey ister de almazsan ölümü öp. ben de senin bayanın olsam.. Halâ bir ses çıkmadı. içirsinler. Seni hiç aklımdan çıkaramıyorum ki. Allah belânı versin senin. masrafa bakma. Dört gözle beklerim.. Merhametsizsin.. Ah bir kere sen benim bayım olsan. Çok mu hasta? Ne olursa olsun evine gidip bakacaktım. Senden ayrıldıktan sonra dünya gözüme zindan kesiliyor. Şimdi senin benim uğruma.. Ben de senin kadar dertliyim. Şerbet yapsınlar. Evine gelsem mevlut okutacağım. sana domuz gibimi göründüm.» «Sevgili Rahim bey. sonra öleydim.. Seni öyle özledim ki. Bu tütüne alışmaya benziyor. Bana Allah aşkına acele bildir. Oğlumu senden canlı canlı isterim. Affet. Hastalık kızamık mi? Kızamıksa geçer. Anası olacak kaltak alçak bir kadındır.. Ne kadai dertli olduğunu anladım.. Gözümde tütüyorsun. Geçen gece çektiğin ah'Ian bir türlü unutamıyorum. Gene de göremedim. Ölümü göresinki doğru söyle. Doktora iyice muayene ettir. Bir daha böyle bir lâf istemem. Acele ediyorum. Acele cevap beklerim. bir sözümle sigaiayı nasıl bıraktığına aklım erdi. Sana bir daha sanlaydım da. Beni merakta bırakma. Ben yanında olsam hemen iyi olurdu. Ellerini hasretle sıkarım. Tam yirmi lira verdim Haydar'ımdan bir haber getirsin diye. Haydar'ıma bakmaz ki. Emaneti sanadır. Kusur bende. Ben sana öylemi yapıyorum. Bu muskalar yalanmı kuzum? Allah bizim çekdiklerimize acısın. Köpeğin olayım Rahim bey. Mektubunda «Ben senin artık ağa'nım4» diye yazmışsın. O kırmızı şekeri şekerciler bilirmiş. Evvelâ sana sonra Allah'a emanet etmişim. Bizim komşuda bir İstanbullu Lâtife hanım var. O benim oğlumdur. Allaha ısmarladık sevgilim. Al. Haydar'ımı doktora götürün.. Sana bu mektubu acele yazıyorum. Her tarafımı koparıyorsun.» «Rahim bey. Ben hastayım. Kırmızı şeker yedirilecekmiş. Seni görmek için her şeyi göze aldım. Annem beni çağırıyor. Deli bir aadmsm.. Artık canımdan usandım. Kardeşlerime kaç kere «Rahim'ciğim» demişim. Kurban keseceğim.. Aman Rahim paraya.» «Sevgili Rahim bey. Allah aşkına bir gün daireye getir de gözümle göreyim. Domuz gibi görünsem beni öyle sevmezdin ki. Benim üzerime bir hal geldi.

ağlamak üç gün» demişler. evli ve iki çocuk sahibi bir erkek üzerinde kavga eden ana. O'na kızıp dururken giderek merhamet duymaya başlamıştı. Ben senin erkekliğini yiyeceğim. Seni elimle soyacağım. Seni benim yatağımda yatıracağım.. sokağa atmaya kalkarsa.. Bereket. Seni doyuncaya kadar öpeceğim. Sen bana ne yaptın ki ben böyle yanıyorum.. İsterse bayanın görsün. Ne kadar sevindiğimi tarif edemem. Bu isterik çocuk doğruca Tözey'in yanma gidecekti. Bütün çamaşırlarımı çıkaracağım. Allah senden razı olsun. — Dehşet. Deli olmuşum ben. O'na anlatmıştı ki erkeklik bıyıktan. Anadan doğma.. Bir resim daha yollamışsın.. Beni öldür. onların yanında otururken farkef firm eden etime bastırıyorum. Ben senin derdinle artık öleceğim. Gördüm. Bende seni öpeceğim. «Ölsem senin yanında soyunamam» diyordum ya yalan. «Ölüm bir gündür.. Ben senin uğruna deli olmuşum. Onyedi yaşında bir çocuk. Kızını sevdiğinden ayırmak için muska yazdıran baba.. bu önündeki kâğıtlar daha edepsiz bir feryad kopararak herkesi buraya toplıyabilirlermiş gibi elini üzerlerine kapattı.. Sofrada..» istanbullu. Dünyada senden daha tatlı bir şey yokmuş... Adıyaman şalvariyle Arap kefiyesinden . Abdurrahim beyle anlayacağı şekilde konuşmuştu.. dedi. Mebus hamamlarında beyleriyle beraber yıkanmak imkânına nihayet malik olan kadınların havadisini kız kardeşine getiren delikanlı. «Kocacığım.. Birisine iyilik yaptığı için memnundu.. Hep bunu düşünüyorum. Arada sırada.... Ve yüksek sesle. Seni iki mememin arasında taşıyorum..... bir çocuğun sıhhati hakkında 20 liraya haber ulaştıran ve bazı geceler evine sevdalıları kapatıp savuşan Güley ve tabiî.. Anamla babam yarın gece Banazi'ye gidecekler. Yüzünü hiç görmediği bu kızcağızı ruhunun en derin en hasta —yani en dejenere— taraflariyle tanımıştı. içinde böyle çapraşık münasebetlerin gecenin en geç saatlerinde kolayca cereyan eden bir kasaba mahallesi bu işlerden hisselerine göre derece derece mesuldüler.» «Sevgili efendim. Az kalsın.. Ben artık senden hiç utanmıyorum... Doyuncaya kadar öptüm. Doyana kadar.. Hiç duramıyorum. inanılmaz bir tesadüfle Kadriye'nin haberdar olmasını istiyordu. Tözey'in yanma. Kocacığım. kurşunlarla beraber hacaleti de yalnız başına Kadriye ve bir parça da ailesi mi çekecekti? İstanbullunun tahmini hilâfına pederin bir de namusu ayaklanır. Şimdi.. Gözlerini benim yerime öpmedinse ölümü göresin. kalay kakmalı kuka tespihten. Her taraîını kanatacağım. Ne olursa olsun seni içeriye alacağım. kızıyla. Seni öyle özledim ki.. kızı reddetmeye. Resmin ne güzel çıkmış. Hasretine dayanamıyorum.» diye ağladım. Seni göğsümde yatıracağım. kendi kendisine böyle olamazdı ki.Haydai'ı dün daireye getirdin... Seni doya doya öpemeden öleceğim diye korkuyorum. Varlık vergisi vermek için. Tuz gibi eriyorum. Bana artık ne istersen yap. mektuplarını taşıyan. pek beşeri bir hisle bu yardımından. Beraber yatacağız.. Günler istanbullu için oldukça rahat geçiyordu. Mektubunu bugün aldım.

mühim bir şey yapıyor gibi Abdurrahim beyin önünde sarmış. siz bana. bunu O'na inandırmak kolay bir iş değildi. benim erkekliğime güvendiniz. İki senesini burada. Burada susmak lazımdı.. İsmimi her zaman taşıyabilirsiniz. hassas bir kızdır. cezadan ucuz kurtulmak gibi sefilce. Mahkûmiyetten sonra güzel bir mektupla bayana yollarız. Yahut İstanbullu bunu pek zor başardığını zannetmekten. Üç. — İşte bu da oldu azizim demişti. «İşte denilecek. . Bu sözlere karşı Abdurrahim bey bir tek sual sormuştu: — Mektubu yazmayı vadediyor musunuz? Mahkemenin bilmem kaçıncı celsesinde bu celse gizli yapılmıştı Abdurrahim beyin pek sinirlendiği. Bu hareketinizin mânasını muhakkak anlar. uçlarım sanki dua okuyarak hazin ve erkekçe kelimelerle düğümleyip. Eğer sokakta silâhla taarruza uğramak size herhangi bir zarar verirse ben gerek içerde ve gerek dışarda onu da ödemeye hazırım. Karşısındaki gözlerde doğup batan imkânsızlığı sezerek lâfını biraz yumşattı: En iyisi yakmamalı. hattâ salondan çıkarken davacı Avukatını bu pek ihtiyar. ve böyle olduğu için de. —yani muvaffakiyetini müşkilâtı ölçüsünde kıymetlendirmekten — zevk duyuyordu. bunları alınız.ibaret değildi. Yakında bir af olmazsa beş. o gün mahpusaneye Abdurrahim beyden daha evvel geldi. tabiî. İlk karşılayan. Tabiî. altı sene sonra dışardasınız. Az vakitte kavuşursunuz. Bunları itina ile saklayınız. En doğrusu hepsini derhal yakmaktır. — «Geçmiş olsun beyim» diyecek oldum. Bir genç kızın bir erkeğe mektup yazması ona olan itimadını gösterir. çalıştığı dairede müteaddit takdirnamelerle taltif edilen altı sınıflı iptidaî mektebinden mezun hem küçük memur hem zengin bir derebey sülâlesine mensup bulunduğundan iki defa betbaht bir adamcağıza merdane hareket ederek bir genç kızın kalbine gidecek yolu göstermek. Yaktıktan sonra. Hayatıma karşı sizin şeref ve haysiyetinizi korudum. zulmetseler 12 seneyi aşmaz.» Anladınız mı? Kadriye hanım. dört buçuk senesini asri cezaevinde geçirirsiniz. hadiseler gerek sizin refikanızı. Anlıyor musunuz? Mektubu ben yazacağım. Izollu Ağalarından Ismik Ağa idi. dört sene evveline gelinceye kadar dünya üzerindeki en mühim meseleleri keklik beslemekten ve siklavi tay sahibi olmaktan ibaret sayan. gerekse O'nun ailesini yumuşatmış olacaktır. İstanbullu. istanbullu yukarda bulunduğu için meseleyi topal Sefer koşup anlatmıştı. Mektupları gene o atlas bohçaya. O zaman elbette yaptığınız fedakârlık daha az değerlidir. yiğitlikten dem vururken herkesin en namert heriflerin bile duyduğu kolaylıkla ne güzel sözler söylemişti.. namussuzca bir hareket imkânı kalmaz. Meraklılar yolunu bekediler. Size verilecek ceza. Bu vakanın hikâyesi. pek ufak tefek bir adamcağızdı bir tokatta baygın olarak yere serdiği duyulmuştu. Hele mevzubahsolan mertlik çarşı ortasında bir kız çocuğunu iki kurşunla yere sermek de olamazdı. Yüz seneye mahkûm e3ilseniz yolunuzu bekler. İşte ben o itimadı en müşkil şartlar içinde suistimal etmedim.

Aralarında ne olmuşsa olmuş. İstanbullu telâş etmeye başlamıştı. 8 sene 4 ay. Cuma nihayet karıyı koğdu. istanbullu sordu: — Ne var ulan Kürt? — Bırak beyim. Şimdi sordum hâlâ ağlıyormuş.. «Allah. İçeri girsem bahçeye çıkıyor.. Hepsi bu kadar Bir hafta sonra karısının çocuklarını alarak memleketine gittiği duyuldu.. Abdurrahim beyin herkesin ortasında hüngür hüngür ağlayarak bir kadına yalvarması için bir tek hadise . Güley... Bırak. — Sebep? — Sebebini öğrenemedim. Her gelişte çekiyor herifin paralarını. Çoktan beri Abdurrahim beyle konuşmamışlardi.. Kadının elini öpecek. Bir öğleden sonra topal Sefer gene başmı iki tarafa sallayarak odaya girdi... Kaç gündür geliyor.. — Hayır mı? — Şu Abdurrahim bey yok mu? — E. 35 Ay..... İstanbullu yalnız kalınca rahatsız rahatsız düşündü. 1943 senesinde piyade askerliğinen 67 ay daha az bir müddet. Bugün. Kadına yolu düşerse cezaevine uğraması için haber göndermeye karar verdi. Sefer'e aşağıdan bağırdılar.. inadına kalabalık. Meraklandım doğrusu. yirmi gün sonra fişi doldurulup bir asri cezaevine gönderilecek.. Sebep neymiş bey? Erkek karıya karşı ağlar mı? Sen bir Abdurrahim beysin.. Hani O'nun yanma bir kan geliyordu? — Güley mî? — Adı batsın.. bahçeye çıksam içeri giriyor.. Beyi çekti götürdü. O Rahim bey ağlamaya başlamaz mı? Güley denilen orospunun eline davranıyor. İki gün de haber götürecek gardiyan. Güley'i bulamadı. Daha bir hafta sonra Abdurrahim beye ceza verdiler.— Ne var? — Bugün mahkemede Avukata... «Aman sen bilirsin.. Güley hep geliyor.. Bir aydır. demirin önünde konuşuyorlardı. dedi. Kumar erkek işi.» Abdurrahim beyin çekinmesine bakılırsa işi Güley'den öğrenmek daha doğru olacaktı. — Galiba bir tokat da sen istiyorsun. herifin eline gün kâğıdı verdiklerinden beri. Allah. Neredense. Geri kalan yedi seneyi bir senesi beş ay sayılarak topu topu 35 ay zarfında bitirecek. Bunun altıda birini yattıktan sonra yani tevkifinden bir sene. — Rezilin biri imiş? — Kumara mı başladı? — Keski kumar olsa..... Ceza tasdik olalı... Tuu namusuna.. dört ay. Şimdi farkına varıyordu ki kendisinden âdeta kaçmıştı... Kürtlük de berbat oldu.» diye yalvarıyor... kendisine temyiz etmemesi de ihtar olunduğu için ceza katiyyet kesbetti.. sen bilirsin.. Yıkıl karşımdan!. karının elini öpecek. — Ne olmuş Güley'e? — Demin geldi. İstanbullu bu kararı iki gün unuttu.

en iyi çarenin.... Mahkemeye verdik. — Vallaha beyim. pederine söyleyeceği makul ve insaflı sözleri tasarlamaya başlamıştı ki.. Genç ve güzeldi. Yalnız kapıyı âdeti olmadığı halde vurmuştu... Güley'in önünde ağlamış olmasına rağmen üzerinde yenilmiş bir insanda bulunması lâzım gelen hiç bir kederli taraf yoktu. Evet. kötü birisine veriyordu. Hele oturun. doğrudan doğruya kabahati yüklenmek olduğunu kestirdi. Hamdolsun sekiz seneye indi. Şimdi de kıza yazacağı acıklı mektubu. — Benim sözümden mi? İstanbullu. Tekrar ve bu sefer Abdurrahim beyden yana müdahale etmesi. fakat telâşlanarak gözlerini kırpıştırdı. O bunları yaparken İstanbullu büyük bir sıkıntı içinde söze nerden başlayacağını düşünüyordu. — Estağfurullah. — Avukat bir taraftan. «Ben» diye başlayacağına: — Biz dedi. zaman zaman hayatın gidişine kendi hayaliyle karışır. Ben mahvoldum. yanlış öğüt verip işi berbat etmiş gibi kendisini kabahatli bularak telâşla yer gösterdi: — Nerdesiniz? Ben de sizi görmek istiyordum. Büyük bir hata. Âdem Aleyhüsselâm'ı cennetten... — Cenneti bırakın. Ben «Olmaz» dedim.. Oturmuyordu. babasını çağırıp açık açığa konuşmak bile icap ediyordu. — Hepsini mi? .. istemeden karıştığı ve epey de marifet gösterdiği bu macerada artık bitaraf değildi.. galiba bir hata yaptık. bana düşmanlık ettiler. Mutlaka Kadriye'yi ailesi iyi. böyle vaziyetlerde. Fakat ne de olsa kendisi de bir insandı. İstanbullu. — Mektupları mahkemeye verdiniz mi? — Verdik. — Rahatsız etmedik ya beyim. istanbullu da. Cebinden tespihini çıkardı. — Keski oniki sene verseydiler de sizin sözünüzden çıkmasaydık.. Nihayet. — Büyük mü? İzam da etmeyelim. yalvardım. Karı bir taraftan beyim.. Bir kere 12 yıl ceza vermediler. Abdurrahim bey bir iskemle çekip oturdu. Siz neye «Olmaz» dediniz? — Mektupları mahkemeye vermek meselesine. kibirli bir kadının saçlarını arkaya atması gibi başının bir hareketiyle omuzlarına koydu. Gene aynı kıyafetteydi. Kızdan alınacak cevaba göre. Kefiyesinin saçaklarını. — Evet beyim. ondan birkaç adım ileri atılıp birtakım düşünceler hazırlardı.. Abdurrahim beyin gösterdiği büyüklüğe karşı bu hareket haksızlıktı. — Ne diyorsunuz? Sakın mektupları. beşinci gün ikindi üzeri Abdurrahim bey odaya girdi. bütün edebiyatçılar gibi. anlamayarak. manasız ve kabul edilmeyecek mazeretler sıralamaktansa... meseleyi kıza münasip şekilde ınlatması lâzımdı. Oturun rica ederim. İstanbullu.vukubulmuş olabilirdi.. Lâkin karı kısmını bilirsiniz..

. Burada namustan bahsedemeyecek birisi varsa. — Avukat tokadı neden hakketti efendim? — Bana. — Yiğit adammışsınız Abdurrahim bey. — Babası? — Ağlıyordu.. İmkânı yok. Kız.» dedi. Karardan sonra kıza mektup yazdınız.» dedi.. Lâkin ben O'nu seviyordum. Mahkemede mektuplar okundu mu? — Okundu. Yarısında «Yeter Reis bey tahammül edemeyeceğim. — Değil mi efendim? — Haketmiş. — İyi ama beraber ne demiştik. Bizim hanım da yemin etti. Resimleri de verseydiniz bari. İyi haber almışsınız.. salondan çıkarken... — Tabiî. — Kızı size vermediği için mi? Daha doğrusu reddetmek suretiyle onu sizin avucunuza ister istemez düşmesini temin etmediğinden mi namussuz. — Yalvardım. Bana söz vermediniz miydi? — Söz vermiştim. — Yalnız alçak mı dedi? — Evet. O — Ağladınız da. Güley'e yalvardmız. Herifin namussuz olduğunu kestiremedim.» dedi..— Hepsini. — Resimleri de verdik.. Karı dedi ki... Bizim hanım. «Siz alçak bir adammışsmız. Başıma gelen felaketi. Avukatı doğduğunuz celse mi bu? — Evet. «Babası yemin etmiş dedi.. babası reddedince.. Babası kabul etmez diye düşündüm. — Durun bakalım. Aklını celin diye.. bir satır el yazısı göreyim. hem iğreniyor. Benim O isimde kızını yok demiş. — Siz de hayvan gibi bu saçma laflara inandınız mı? — İnandım. O kadar ucuz olmaması lâzımdır. İstanbullu aynı zamanda hem öfkeleniyor. — Babası orada mıydı? — Oradaydı. Demek hepsini verdiniz. Güley'i gönderdiniz. Bize kendi eliyle düğün yapacaktı... Kulak asmadı değil mi? — Tamam. Tuu... — Ne yaptı? — Yüzünü kâğıtla kapattı.... — Kadın Aza? Mahkeme Azasını soruyorum. Burada Kur'an'a el bastırdım.... hem de hiç bir mesuliyeti kalmadığı için: RAH ATLAŞI YORDU: Aferin.. — Kendimi kaybetmiştim. — Vay başınıza bir de felâket mi geldi? . sokakta kalacaktı. — O da oradaydı. Şimdi anlıyorum. Bizim hanım alıp beraber memlekete götürecekti... İyi Vallaha.

O da kızın babası gibi kabul etti.. pala bıyıklarınıza lâyık olmayan bir erkek sanırdım. Siz muharrirsiniz.. Sağ yumruğunu sol elinin içine yavaş yavaş vurarak gülümsedi: — Haaa. — Neyi?... Vazgeçerdi. Bu işi zorlamayalım....... Çaresizlikle odayı enine boyuna biraz dolaştı. hergele... Bırakalım. Pekâlâ Abdurrahim bey..... .— Kızı evlendiriyorlar..... Ben ne budalayım. Acıklı bir mektup yazınız.... Hiç bir şey düşünemiyorum. Size danışmadan öyle mi? Kızı reddedip sokağa atacakları yerde. Ben dilim döndüğü kadar yalvardım... size yüz verseydi onu kahpece vurmazdınız. Allah ne takdir etmişse o olacaktır. Sonra yerinden kalktı. Derman bulamadım.. — Açık yazsaydınız. Mektupları hiç olmazsa top yekûn vermeyecektin.. — Vallaha beyim siz keramet ehlisiniz.. Keşki sözünüzü dinleyip mektupları vermeseydim. — Orasına amenna. Kızın kalbini yumşatalım. Ben muharririm. İstanbullu yumruğunu gevşetti. Fıkara diyerek. pezevenk.. — Değil mi beyim? — İyi ama Abdurrahim bey.. namussuz bir tane değil ki..... Bu herife Kürtçe de söylese hiç bir şey anlamıyordu. — Sahi. Kahkahayla gülmeye başladı. — Abdurrahim bey. Evet. — Söz mü vermiştim? Ben sizi. — Açık yazdım... Eskidenleri Kadriye'yi severmiş de vermezlermiş. Şimdi mektup yazmak faydasız mı? Siz ne fikirdesiniz? — Ben şaşırdım. Lâkin bir mektup. istanbullu birdenbire bu sözle. Komşularında bir genç zabit vardı. Zaten söz de verdinizdi. — Düşündüm. Eğer ezelden Kadriye hanım size kısmet ise bunu hiç bir kuvvet bozamaz. Şimdi ne yapalım istiyorsunuz? — Bilmem ki. Yarısını saklamalıydın. dünyada deyyus. — İyi öyleyse. kabul etti. Meseleyi duymuş. Bu sekiz sene dört ay zarfında kıza kim talip olursa bir tanesini yollardık.. Demin büyük hata dedim ya.» diyor. İşte muharrirliğin kırk yılda bir kere işe yarar yeri geldi. Daha bir sürü hakaret. — Yazdım..... inanmadı ki üç günde cevap aidim.. Şimdi veriyorlar.. Şu mesele. Mektup yazmış. Meğer onları taşımayı haketmişsiniz. Başka bir çare düşünmediniz mi? Meselâ delikanlıya hadisenin içyüzünü bir mektupla anlatıp.. — Haklısınız beyim. — Vay alçaklar vay... Bıyıklarımı mı? Ne münasebet. Fakir bir çocuk.. Öyle ya.. «Kadriye hanım.. Lütfen bir acıklı mektup yazınız. kendisinin mektupları mahkemeye vermemek nasihati arasında nasıl taban tabana zıt bir düşünce olduğunu anladı. Yazdınız mı yoksa?.. Siz muharrirsiniz.. — Anlaşılıyor.

kendisini Izollu köprüsünün beri tarafında.. kelepçeyle.. Namussuz herif «Namussuz» kelimesini söylerken zevkten gözleri parlıyordu....» O günlerde.. Ertesi gün duyduk ki Erzincan batmış». Hazret'i bir derin murakabeye dalmış.. Birdenbire dünyayı zelzele tuttu. Kıyamet alâmetleri. kabil olduğu kadar işaretle anlaşmak isteniyordu.. «Aman Yarabbî.. Bir büyük cinayet işlenmiş de insanlar kan üzerinde yürüyormuş gibiydiler. sabık tahsildar merhum Ali beyin onaltı yaşındaki kızı Necla (bu Necla da Şeyh Süleyman efendi'nin müridlerinden birisidir) ..) Bir şimşek etrafı yeşile «Gark etmiş». Süleyman efendi kuluna gazap vermiyesin.. O sırada bir şimşek (Silo ağa buna şimşek diyor ama. Nihayet erkek olduğunuzu unutmamaya mecbursunuz Abdurrahim bey. «Allah» diyeni getiriyorlar... Ayıptır.. Ayağını bir kere toprağa vursa. başında yeşil sarık. Puşt'u bırakıyorlar da hâşa sümme hâşa.. — Aman haaa.... Jandarma süngüsü ve Gardiyan kilidiyle zaptedilir bir adam değildi. demir parmaklıkla.. belinde bir kocaman boru sokulu olarak görenler olmuştu. Şeyh Süleyman efendi.. En kıymetli müridi Kara dayı'yı bile bir göz hareketiyle tersleyip «Yerin dibine» sokmuştu.» diye bağırmış. Almaya razı olursa mektup söker mi? Orta yerde bir namussuz varken muharrir buna hiç bir çare bulamaz. alçalmışlar. (Silo ağa O gece şehir'den köy'e dönüyormuş.. Şeyh'efendi ayağını öfkeyle yere vurup. Gökte. Malatya şehrini bir korkulu dedikodu kaplamıştı. kendinden âdeta geçmiş bulmuşlardı. Erzincan'ın battığı gece.» Erzincan'nm «hâk ile yeksan» olmasından bir gün evvel Şeyhi ziyarete gidenler. asilzade yerin evlâdı olduğunuzu nasıl unutursunuz? Erkek ağlar mı hiç? Hele sizin gibi bir erkek.» işareti vermiş. «Hergele'yi. Bu sefer de ortalığı bir beyaz ışık kaplamış. Ben diz çöktüğüm yerde yüzükoyun toprağa kapandım. parmağını dudaklarını götürüp «Sus. «Medet ya Şeyh'im. cahil adam ne bilecek kış mevsimi şimşek olmaz ki Nur demeli... Aman. Silo ağa. Malatya mahpusanesine birdenbire ağır bir çekingenlik çökmüştü.— Mektubu şimdi bırakın rica ederim. Şeyh'in başı üstüne inmişler...» diye bağırması üzerine Şeyh'efendi.» Erzincan felâketinden bir gün evvel de gene böyle mırıldanmıştı ve o gece. Şeyh Süleyman efendi'yi Dünyanın batacağına bir alâmet canım. — Aman ha.. Hayvandan yere atlamış. hayvan sanki doğurmuş ta tayına sesleniyor.. diyor. «Hayvanı bir kişnemedir aldı.) çölde Şeyh'i böyle görünce aklı tarmar olay azmış. Sanki alçak sesle konuşuluyor. Onbeş müridiyle Şeyh Süleyman efendiyi getirmişlerdi. Durun ağlamayın ama. Gözleri iki kere şaşılaşmıştı ki bunun manasını bilenler bilirdi. Sona şark tarafının gökyüzünü göstermiş. sırtında siyah cübbe. Kelimeyi şahadet getirmeğe başladım. 1939 Ağustosunun 31'inci günü de tıpkı tıpkısına aynı sözleri söylediğine yemin ediyorlardı: «Alâmetler belirdi..... — Aman ha. iki tane yıldız peydahlanmaz mı? Yıldızlar alçalmişlar.. «Feyekûn..

. Efendi. batmağa mahkûm bir lânetli memleket olduğu malumdu.. 9 kazası 100 küsur köyü civar Vilâyetlerin ahalisiyle beraber Şeyh'in oribine yakın müridi mahpusluğun ilk haftasında dünyayı..l Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez. kız pişirip getirmiş. Şeyh hazretlerinin hapse mahkûm edilmesi garazkârların ekmeğine yağ sürdü. kadınlara bilhassa genç kızlara el vermesini. Biraz sonra Şeyh hazretleri içeri girmiş. «Dişleri birbirine vuruyordu. Ağlamağa başladım. birçok herifleri zelzeleden sonra anadan üryan.» buyurdu. Lâkin akıl ermez bir cihet var: Yıkılmayan binalardan birisi de Erzincan kerhanesi. Bu «haklı fikre» ilk günlerde öteki taraftakiler de itiraz edemediler ve bütün Malatya. Kâşif Hoca'nın bu sözü ne demekti? Bunu Malatya'nın uleması çok düşündü ve iki parçaya bölündü. hastalara bir kere bakıp. Sus. Bir de bakmış ki efendi yatağında yok. Erzincan'ın evel eski. geliniyle aynı yatakta ölü bulmuşlar. 'Sus çocuk. Ayakları ve entarisinin etekleri ıslaktı. Umumiyetle Şeyh Süleyman efendinin bazı taraflarını beyenmeyenler henüz sakal bırakmamasını. sözün son derece sarih olduğu ve başka manalar aramanın icap etmeyeceği fikrindeydiler.l dedi.. oğluyle beraber yakalayıp aklını şaşıran bir derin ulemâ kaç kere hasta okutmağa çağrıldığı evlerde. Kahveyi içmedi. Fakat bu bozuk dünyanın birkaç ermiş kulun yüzüsuyu hürmetine durduğu da muhakkaktı ve bu ermiş kullardan birisi de Şeyh Süleyman efendiydi. Hazreti Muhammet Aleyhüsselâmın âhır zaman Peygamberi olduğu malum iken. Diğerleri. Ehli keramet ise Şeyh Süleyman efendi kendisini de müritlerini de halâs etmeli idi. Zelzele Malatya ve havalisini de fena halde sarstığı halde mal ve can kaybına sebebiyet vermemişti..Şeyh'in hanesinde misafirmiş. «Bunu Peygambere götürün» diyerek Şeyh Süleyman efendiyi salık vermişti. Gece yarışma doğru Şeyh efendi kahve istemiş. orospu kullarına neden merhamet kıldı?» Bunun hikmetini birkaç kere Şeyh Süleyman efendiye sordular. «İdrâki maâlî bu küçük akla gerekmez. Bu rivayetler ağızdan ağıza gezerken Erzincan'ın başına gelenler duyulunca halkı bir merak sardı. Dışarı çıktı galiba diye beklemiş. Kıbleye dönüp secdeye kapandı. 'Dışarı mı çıktınız efendim? ' diye sordum. Nice nice kerameti zahir olmuştu. ticaretle uğraşmasını (bir büyük hazır elbise imalâthanesi işletiyordu) ve diğer emsalinin aksine güler yüzlü olmasını ve muhitindeki büyük tesirini çekemeyenler. ikinci cihan harbinden daha müthiş bir vaka ile allak bullak edecek bir mucizeyi. nefeslerini . «Ne demek bu? Allah.. Omuzlarında kar taneleri gördüm. Oğlu askere giden bir herifi bir herifi değil.» diye meseleyi ertesi gün anasına anlatmış. esrarengiz esrarengiz gülümsemekle iktifa etti. bu kadar «Ayıp» lı olan bir adama Müslümanın bu derece tapmasını Kâşif Hoca'nın hoş görmediğine ve Peygamber lafını kinayeli söylediğine hükmettiler. inanmamak kâfir olmaktı. Zâten inkâr kimin haddiki bütün Malatya'nın kerametine iman ettiği Kâşif Hoca bütün parasıyle ekmek alıp köpeklere doğruyan ve sekizinci karısını. Dünyanın bozulduğu muhakkaktı. Hamamlarında oğlan oynatıp fi'li livata'ya müptelâ imişler. Yalnız bir defasında. Benim içim bir tuhaf oldu.

» demişim.» dedi.. yallah diyip sırra kadem basarsa meseleyi yüksek Vekâlet'e nasıl arzedecekti? «12l13 Ağustos 1943 cuma gecesi saat 11 raddelerinde nöbetçi gardiyanı falan mahpusları kontrol ettiğinde gizli âyin yapmak suçuyle 3 ay hapse mahkûm olup Kutbülzaman lakabıyle maruf Şeyh Süleyman efendiyi yatağında bulamamış. Aman... münkirlere karşı çıkarmak için altı defa büyük ziyafetler verdiler. avluda. Anahtarı cebime sokmağa fırsat elvermedi.belki yüzüncü defa anlatırken dudakları kuruduğu için bunları yalayarak şöyle söylüyordu : — Müdür beyin tembihi var. Yahu Allah beterinden saklasın. Bir hafta sonra bir küçük keramet kırıntısı müstesna akıl almaz bir hadise vuku bulmayınca mahpusaneciler biraz ferahladılar. yapılan tahkikat neticesinde efendinin kerameti sayesinde kilitli kapulardan geçerek. Bereket merhametli bir adam. Mübarek gülümsüyor. gülümsüyor. Çıkıp gitse ne yapardık? Hiç.. Biz sizi mesul etmeyiz. Müdür bey üstüste. Şu cigara gibi yanayımki.. Her yere girdi. Şeyh getirildi getireli hepsi abdestli dolaşıyorlar. işte bu elindeki cigaranın dumanı gibi bey. «Aman Şeyh'im. — Aman haa. Keramet kırıntısını gardiyan küçük Ali görmüştü... Şu hale göre Şeyh Süleyman efendi de bir emri İlâhî'yi yerine geirmek için kendi arzusuyle nefsini daha doğrusu fânî kalıbını mahpus ettirmişti. Bu ilk hafta okadar hailevî geçtiki Cezaevi müdürü Mehmet Erdemir bey bile rahat bir uyku uyuyamadı. Yeminle «Kitap çarpsın» diyerek anlattığına bakılırsa asıl mahpusaneyi müdüriyet dairesinden ayıran büyük demir kapıyı besmeleyle kilitleyip sandaliyesine yeni oturmuştu ki Şeyh Süleyman efendi.. beyaz ipekten entarisini savura savura koridorlarda.. Adama deli derler. Parmağını ağzına götürdü. duman gibi mübarek. çaylar ısmarladılar ve kahve halkına karşı hadiseyi tekrar tekrar ve yüksek sesle anlatmaya mecbur ettiler. Bu vaka şehrin üzerine gece karanlığı gibi çöktü. Küçük Ali... kerametin bu canlı ve samimî şahidini. rastladığı insanlara gülümseyerek. koğuşlarda dolaşıp duruyordu. Apdestsiz yere basmayarak namaza başladı ve içkiyi terk etti. Şeyh hazretleri kapıyı geçip karşıma dikildi.keserek beklediler. boş vakitlerinde Kur'an okuyup salâvâtı şerife çekiyorlardı.. demişti ki günlerden beri gerek mahpuslar gerek gardiyanlar ve gerekse jandarmalar arasmda tekrar edilen ümitsiz nida ve tehlike işareti işte buydu. onbeş senelik müdüriyet müddetince hiç basma gelmemişti.. «Allah beterinden saklasın» böyle bir iş.. Hamailini üstüne aldı. Hangisi nerede rastlarsa Küçük Ali'nin acele işi olduğuna aldırmayarak bîçareyi âdeta zorla kahvelere sürüklediler. Aman Şeyh'im. Üç besmele çekip kilidi şırpadak kapadım. «Meraklanma.. Şeyh efendi. Yüzüme bakıyor da. . Aman haa. Dilim tutulmuş... Şeyhin taraftarları. Eski muskalarını kuşandı.» İşte bu korku ile gardiyanları daireye toplayıp sıkı sıkıya tembih etmişti.. Şeyh efendi. Döndü de içeri girdi..... kapunun demir parmaklıkları arasından «Cigara dumanı gibi» geçip önüne dikilivermişti.

baldızı mı bir bayan derde uğramış.. üstüne bir ürperme gelmiş. Şeyh efendiyi sağ yanında görmüştü. Elinde bir gül goncasryle karşıma çıktı. Sırtımı sıvazladı. İmalâthanenin kârı.. Bir tek çay şekerine nail olup bunca yıllık cin tutmalarına. otuzbin. bir tepenin üzerinde kâin olup elli haneliktir. kısırlıklara çare bulmak için Ankara'dan. mışmış bahçelerini.» diyerek çiftlikleri. bir müddet sonra gardiyan Küçük Ali'nin şahit olduğu kerameti tasdik eden birisi daha zuhur etti.. senede ellibin lira. evrakı saklanarak infazı yıllardan beri geciktirilirken birdenbire gelip cezaya yatmayı aklına koymasın mı? «Mademki çileye teslimi nefsedeceğiz.» diyerek beni tersledi. Medet... Lâkin mahkemeye elyazısı delil oluyor diyerek kaç zamandır bu âdeti terk etmiş. Bu seferki iş. Bildiğimiz çay şekerine. Tabiî üstüste beşer lira gelir. arka saflarda namaz kılarken selâm verdiği sırada. «Medet Şeyhim. Hatta bir keresinde Elâziz Paşasının karısı mı.. Şeyh Süleyman efendinin ortalama bir hesapla onbin müridi olduğu söyleniyordu ve münafıklar ve garazkârlar tarafından şöyle hasis bir hesap çıkarılıyordu: Beher müritten senede birer lira gelse onbin lira. erkekli ağanın konağına toplanmışlar. «Ben beni kaybedecektim.. Hak bereket versin. İzollu'nun 35 pare köyünü hususî bir kamyonla kamilen dolaşmış. evvelâ rızk meselesini halledelim. çayırlardan aldığı da caba. Şeyh efendinin dünyalığı da ahretliği kadar sağlam. Bir de ne bakayım. hayır müesseselerim gezmeğe karar vermiş.. İşte o sebepten son yedi senedir Şeyh hazretlerini Hükümet rahat bırakıyordu.. «Rabbim neye muktedir değil ki be adam. hayret edersin. büyük Cami'de....» diye fısıldadı. Yedi sene evel bir âyin esnasında baskına uğrayıp üç ay hapse mahkûm edilen Şeyh efendi. Bu da Şeyh efendinin müritlerinden birisiydi. yahut mutemet bir adamlarını saldıkları malumdu. «Sakin ol Hacı.. Artık şekere okuyuveriyor. Şeyhi götürmekten başka çare bulunamamıştı.Hakikatte manevî varlığı serbestti. göğüs darlıklarına. Şoför tamirden aciz getirince çarnâçar halîfelerden birisi olan Silo ağanın hanesine ilticaya karar vermişler. Koşarak mahpusaneyi tuttum. ellerinde tabancalarla «Davranma. Elli hanenin elli hanesi de tekmil Şeyh hazretlerinin müridi olduğundan.. Bu seferki işe kâinat şaşmıştı. Benim tekrardan dilim dolaştı. bahçelerden.» Eskiden muska da yazarmış. Nitekim. üçer lira gelse. Nahiye müdürü olacak dinsiz zaten baskın esnasında sarhoş bir halde bulunduğuna herkes yemin ediyor diğer bir dinsiz olan karakol komutanı ile birlikte. Geri dönerken Silo ağanın hanesine iki kilometre mesafede. Sırtıma dokunmasıyle aklımı başıma devşirdim. Evvelâ küçük dilini yutmuş. istanbul'dan nice nice beylerin ya bizzat geldikleri. Mübarek çilehanesine dönmüş. tarlalardan... Aynı gün. Namazı tamamladım. makinenin arıza vermesini müridan Allahm bir lütfü sayarak kadınlı..» diyerek baskın vermiş. Silo ağanın köyü Fırat sahilinde. ikişer lira gelse yirmibin lira.. yağmurlu bir akşam üzeri hikmeti hüdâ kamyon bozulmuş.» diye eteğine davrandım. Bereket köylü yemek hazırlamakla meşgul bulunduğundan ancak konağın bir odasında . Allanın bir hikmeti canım. Şeyh efendiyi koydunsa bul....

Bu vaziyet karşısında mebus beyin ortağı. Elli kırat buğday teklif ettik. yediden yetmişe kadar sürükleyip Malatya mahkemesine dökeceklermiş. yüz verir. Silo ağanın herkese gizlice söylediğine bakılırsa herifler biraz sabırlı olabilselermiş.. bütün köyü. Malatya cezaevinin karılar koğuşu. Elbüstan kilimi. Bahçe sahiplerinin gözü yıldığmdan bahçelerin yüzü ucuza kapatılmıştı. Geçen sene.. Etrafı gözcü koymadan. esmer 55 yaşlarında bir adam şöyle dert yanıyor : — Para teklif ettik. derelere cephanelik kazdınlması. Her ne kadar toptancılar vaziyeti fıkara güruhuna belli etmemek istedilerse de. çiçek üstünde iken bir soğuk dalgası ağaçlan tamamıyle yaktığı için bu sene. Razı olmadılar... dağ.. Malatya mebuslarından bir zatın ortağı âdeta yanyarıya kapatmışlardı. Bir Acem seccadesi teklif ettik. Allah da bir kere Malatya'ya «kaysı verdim» buyurdu mu. Izollu Nahiyesinin bütün mışmış (yani kaysı) bahçelerini Şeyh hazretlerinin ortağıyle. — Neden? Deli mi bunlar? Deli değilmişler. Yetişmesiyle çürümesi bir olur. taş kaysı kesilir. Haydi oldu olanlar.. Delikanlıların silâh altında olması.. Mahpusanede eskiden beri mahpus olan müritler bu işi duyunca dizlerini döğdüler ve Silo ağaya ağızlarına geleni söylediler. dallar meyvayı çekemez hale gelmişlerdi.. însan elli verir... umumiyetle vilâyette mış mış'ın fevkalâde bol olması bu amele noksanını akıl almaz bir dereceye çıkarmıştı. fiyatların umumiyetle yerden yavaş yavaş kalkmak üzere olduklarını. Çayır zamanı idi. Bir köyün bir kocaman ağası olup da. o kadar uzun boylu ki. insana beyaz entarisinin altında ayaklarına sopalar bağlamış zannettiren.. mızrak çuvala sığmadı.» Buna karşı Silo ağa pek uzun boylu. Şeyh hazretleri de.. Kaysı pek nazlı bir meyvadır. Belki kendi işinde yani köy ağalağmda kurnazdır. bir kurt ağası olan Silo için ölümden beterdi mahpusanede birkaç aklı eren meselâ istanbullu Murat bey işin içyüzünü sezdiler. iki tane kilim teklif ettik. Hükümet memurunun hali malum. Silo ağa saf adamdı. Yana yakıla anlattığı hikâyeden yana yakıla. bayramlık ve düğünlük esbablarıyle süslenmiş on sekiz karı ki cem'an otuzüç kişi yakalayabilmişler. çünkü kendi köyünde Şeyh hazretlerini Hükümete teslim etmek. oniki mevcuduyle zaten yükünü almış bulunduğundan Müddeiumumi karıları gayrı mevkuf bırakmak zorunda kalmış. Almadılar. Izollu ve havalisini bu sene daha başlangıçta bir amele noksanı sardı. devlet otoritesine başvurmak mecburiyetini hissederek karakol komutanına ve nahiye müdürüne . Mademki ağzı var. Lâkin ne fayda.. Anlaşılan mebus bey de.. Yevmiyeler her zamankinden iki çeyrek fazlalaşarak otuz kuruşa fırladı. Rüşvet yememiş olmaz. Pekâlâ.. Hem de Şeyh hazretlerinin birinci Halîfelerinden iken.ileri gelenlerden on iki kişi Şeyhe o günden beri refakat eden üç halifesiyle on beş nefer erkek ve Şeyhin odasında. birdenbire boşanıp arşıalâya sıçrayacaklarını sezmişlerdi. Üç toklu teklif ettik. Tabiî onların da yürekleri yanmış.. Gene bereket versin. Fakat Şeyh Süleyman efendinin Halifeliğini becerecek mertebede diplomat olamamıştı.

Mebus beyin ortağı sarhoş bir herifti. Şeyh Süleyman efendi de Allahına sığındı. İki gün buradaysa. Bir hafta sonra mebus beyin ortağı zevke kanıksamış olarak suyu geçip Izollu'ya girince ateş saçağı sarmıştı. dualar okundu. yediden yetmişe kadar. irtica» kelimeleriyle dolu bir nutuk çekti. Şeyh efendi. Mebus beyin ortağı işe şeytan karıştı zannederken bilakis Allah’ın müdahale ettiğini anlayınca dini bütün bir Müslüman gibi kadere riza gösterip Ankara'ya «Takdir'e tedbîr uymadı» diye telgraf çekeceğine Izollu'nun Elâziz'e yakın olmasından ve Elâziz'in cumhuriyetin ilânından bu tarafa «İsyan mıntıkası» olmasından dolayı oraya çekti. Izollu mışmışlarının yarısını çürütmemek için Haktaâlâ'yı. cehennemi. Nihayet mesele meydana çıktı. Tavuklar. Bunlar. Para etmediğini görünce «başını» açarak «Malatya'ya koştu. Embiyalık. Meseleyi Şeyh efendiye bildirdi. Ölü gibi yatağa düşeceklerine her köyde bir eve toplanıp Şeyhlerini ağırlamağa giriştiler. Aman. rengi uçtu. Kur'anı ve kıyamet günüyle beraber yardıma çağırdı. mütegallibe. Meclis kurdular. gâvurluk getiren heriflere yardım etmektense aynı zamanda sevap kazanmanın daha kârlı olacağını. sola koştular. dünyanın fânî olduğundan başladı. Bey'e vaziyeti anlatacağını» yeminle söylüyordu. Yemekler yendi. «Müsademeyi efkâr'da barikayı hakikat» doğdu. Şeyh efendinin ortağı «olaya» evvelâ kendi vasıtalarıyle «çaresaz» olmağa yeltendi. «bekaya» toplamak meselesinden köylünün ipi gayrı tabiî bir şekilde karakolun eline geçmiş olduğundan amele. karıerkek Şeyh'in müridi bulunuyordu. Bir kamyon tutup Karadayı'yı da yanına alarak yola çıktı.müracaat eyleyip «Muavenet» istedi. Tarikat kardeşliğinin her türlü kardeşlikten üstünlüğüne sözü getirip kendisini hoşnut etmek isteyenlerin yarından itibaren Nakşibendî tarikati halîfelerinden Mustafa beyin bahçelerinde çalışmalarını. zaten Mustafa beyin de Başçavuş ve Nahiye müdürü beyle görüşeceğini söyledi. Jandarma Başçavuşuna «Şeyhlik. gün kararmcaya kadar bahçelerde güneş altında terleyerek çalışan adamlara bir din gayreti sirayet etti. zaman derken Şeyhin kamyonu etrafı süratle dolaştı. yedi cenneti. her ne kadar beş kuruş eksik yevmiye verecekse de. Gün doğmadan işe başlayıp. Ahirete geçti. toklular kesildi. yalvarmak ve tehdit etmekle geçti. Köylere jandarma çıktı. cehennemin azabını. Izollu Nahiyesi. Tabiî. karakolun hiç kimseyi şurada. Fazladan Elâziz umumhanesinde dostu da vardı. Nahiye müdürünü çağırdılar. Sağa koştular. beş gün Elâziz'de yaşıyordul Yerine bir sürü ayyaş bırakmıştı. memlekete ahlâksızlık. cennetin nimetlerini saydı. burada çalıştırmaya hakkı bulunmadığını. muavinler de olup biten işlerle Şeyh Süleyman efendinin ziyaretlerini birbirine bağlayamadıklarından birkaç gün de şaşkınlıkla. Yedi cehennemi. Herif «Makine başına geçip Ankara'da Millet Meclisi'ni bulacağım. Başçavuşun korkudan avuçları terledi. mebusun kiraladığı bahçelere döküldü. Şey'in . «Şeyh Süleyman efendi gelmiş» sözü kulaktan kulağa yıldırım gibi yayıldı. iş güzelce yürüyüp dururken birdenbire hangi sebeple akasadığını hemen fark edemediler. yarı cebren. cenneti. Müridan meselenin içyüzünü ifşa etmediklerinden. Rejim. Yarı hatırla.

. Jandarmalar. ilk haftalar Şeyh'e de.» lâfı duyulur duyulmaz. Şeyh Süleyman efendi'nin tevkifi haberi. Bu taraftan da Müddei umumi muavini. «Gelsin de şu Murat beyin elinden din'i mübîn'i islâm'ı bir çif lâkırdı ile kurtarsın. Karılarla erkeklerin tamamiyle ayrılıp ayrılmadığını bizzat kontrol etmek isterken Ne fena tesadüf. fiyat temevvüçlerindeki hakları sırası geldikçe nazara alınmak şartiyle 1950 senesine kadar sevgili kardeşimiz. Müdür hep atlayıp Şeyh'in arkasına düştüler. Bu hikâye. Hadisenin yalnız bir dahilî piyasa meselesi olmayıp devletimizin haricî siyasetiyle yani yüksek politikasiyle sıkı sıkıya alâkadar olduğu akümülatörlü radyosu vasıtasıyle gerek Berlin gerek Bari istasyonlarının Türkçe neşriyatını gece gündüz takip eden ve Tasviri Efkâr gazetesine abone olan Nahiye müdürü tarafından fark olundu. Fakat Şeyh'efendi'nin mahpusanede misafir bulunduğu zamanlarda ve bilhassa tahliyesinden sonra mahpusları şiddetle alâkadar eden okadar umulmaz hadiseler cereyan etti ki mahkûmiyet sebebi unutuldu. ilk şaşkınlıkla karıları olsun kaçırabilmek için muhtelit âyîn'i derhal harem selâmlık haline getirmek tedbirini düşünmüştü. Karadayı'nm ezberlettiklerini yüzüne gözüne bulaştırarak sayıp döktü. Silo ağa. Zaten «Şeyh Süleyman efendi tevkif edilmiş. Birşeyler uydurmağa. gardiyan küçük Ömer'in de yüreğini sevinçle hoplattı. Şeyh'in öğrettiklerini.. Almanya'ya toptan devredilmiş bulunuyordu. kükürtlediği mışmışların nereye satılacağı henüz belli değildi ama. Kısmı siyasî komiseri. Dönüşte zira artık mürşid'i kâmil'in irşat gezintisi nihayete ermek üzereydi. Vali muavini bindiler. ceza evindeki sofuların Reis'i Bunlarm yarısı Reisiyle beraber Şeyh'in mürid'i idiler. Halifelerine de misafir muamelesi yapıldı. Kanunlarına. Sana büyük demiyen kâfirdir. En yakın karakoldan telefonla vilâyet makamı hadiseden haberdar edildi. Onun da kendisine göre şeyhine çektirecek (yarması) vardı. Fakat çok bunaldıkça perdenin. Nat Pinkerton romanlarında okuyup. Çavuş. Emniyet müdürü. Şeyh efendi. mebus beyin mahsulâtı. bu kadar sarih olarak ancak Şeyh'efendinin cezasını bitirmesine yakın anlaşılmıştı. hiç şüphelenmeden bir tarafını tutup yavaş yavaş kaldırarak işin iç yüzünü çırılçıplak ortaya serdi. Hacı Hüseyin efendi. «Allah Hu. gitti. mürit'lerine de. Sonradan öğrenildiğine göre Şeyh Süleyman efendi bir senedir gece. Türk ırkından olduğunu üstlerine ispat etmek için elinde tabancayla pusuda bekliyordu. Nahiye müdürü. Adliye'sine söğüldü. Allah Hu. beddua edildi. Silo ağanın konağındaki âyinde yetiştiler. Amerikan filmlerinde gördüğü gibi «Davranma yakarım... o tarafa kıvrandı. sonra «Yarabbî sen nelere kadir değilsin.. Şosede otomobil'in horultusu duyulunca. hiç farkında olmadan.Karılar odasında basıldı.. bu tarafa kıvrandı. geliyormuş. Kanun namına» diyip avlu'ya girdi. Şeyh'i teslim etmekle ithama başladılar.» diye. haberi getirene iki kere üstüste «Sahi mi? Sahi mi?» diye sormuş. Hep bir olup Hükümet'e. Sonra yavaş yavaş Silo ağa'nın saflığını keşfeden «Köpoğlu köpekler» bîçareyi. gündüz Allah'u taalâya niyaz ediyormuş.kuruttuğu.» Diyerek sevinçle' secdeye kapanmıştı. .» sesleri gecenin içinde kıyameti koparıyordu ki devlet otoritesi derhal tertibat aldı.

Hâlâ kırıyor. ilâç verir.. kimini eliyle. Dördüncüsü: Ümmet arasına kılıç girecek ve bir daha kalkmıyâcak. Şeyh'in Alevî düşmanlığı meşhur olduğundan yalnız Ali kulları somurttular... Doktor.. Çook. Anlamayan sorar. Şimdi Haktualâ'nın işine karışıyorlar. kimini gözüyle halkı Karadayı'nm etrafına cemetti. Kur'an üzerine ilim. ilimden maksat bugün onların mekteplerinde okutulan yalan. Cemaat.... Eskiden biz bukadar hastalık bilmezdik.. Sen Rabbimin takdirini bozabilir misin? Silo ağa kalın sesiyle: — Hâşâ. Ortalığı fesat ve cehalet bürüdü. Sormak ayıp değil... dedi. kocaman bir besmele çekip üç Kulhüvallah bir Elham okudu.. Şarab'ı hükümet yapıp satıyor. — Kitabı rasgele yerinden açtı ve ezberden okumağa başladı: — İlim okunmayacak. Cehalet ve fesat çoğalacak. Şeriat ilmi. Bu çok mühimdir. Baş ağrısa bir adı var. Öğleden sonraydı. Dizleri üzerinde duran kaim kitabı eline aldı. Bele ki ahiretimizi abad etmeğe çalışalım. hâşâ sümme hâşâ namaz gibi ayıphktan çıktı. diye cevap verdi. Çeşit çeşit veba oldu. İşte biri. Yüreğimizi Haktualâya açık tutalım. Karadayı başıyla tas tik etti: — Sonra beytil mukaddes açılacak. mahpushaneye geldiklerinin haftasında tezgâh'ını koğuşun bir köşesine kurdu.. Ümmet arasına kılıç girdi ağalar. Önümüz mübarek Ramazan'ı şerîf. Karılar erkeğin ekmeğini aldı. İşbu kitap bize doğru yolumuzu gösterecektir. Başlıyorum. Ne ilâcı bre kâfir. Dünyamızı berbat ettik.. yüreği ılık ılık bir hoş olacak kadar sevindi. İşte bu alâmet meydana çıktı.. haddine bakmadan. Bugünkü dersimiz ihvanlar (Kıyamet alâmetleri) dir. Zina. nefesini keserek bekledi. öğrenir.Ve en nihayet yaşı müsait olmadığı için cezası idam'dan 24 seneye düşen ve yedi senedir mahpus yatan Sazlı Mustafa bu havadise.. sorup öğrenmemek ayıp. Aklınızda kalsın. Başı açık dairelerde çalışıyor. Bir diğer öksürükle «Hazır» larm dikkatini üzerine çekmeğe çalıştı. Silo ağa bu işareti bekliyor gibi... Kardeşler kıyamet alâmetleri onsekiz olup cümlesi zaman zaman meydana çıkacak. yollarda karı bolluğu var. Beşincisi: Cihanda çok veba olacak. Karadayı mukaddeme yaptı: — Burada cümlemiz kaza ve kader kurbanıyız. düzen değil. Karadayı gözlerini kitaptan ayırmıyarak. Vaktimiz olursa cennet ve cehennem de hikâye edilecek. Hak'kı ve kitabını unuttuğumuzdan felâkete düştük. Arapçayı pekçok hatırlatan zorla acaipleştirdiği bir türkçe ile: Kitabülhamdiyye ve Kemalâtülahmediyye nâm eserin muharriri yazıcı oğlu Eşşeyh Mehmet efendi ruhuna fatiha. işte dünya'ya bakın. Üçüncüsü: Kadın çoğalıp erkek azalacak. Veba oldu.... Şeyh Süleyman efendi'nin birinci Halifesi Karadayı.. Lâkin kitapta buna dair tafsilât olmadığından Karadayı başka bir alâmete geçti: . ötekini gâvur niyetine kırdı.. Hitamında müşkülü olan sorar. Bir öksürükle boğazını temizledi. Kabil olmayınca derince bir of deyip. diğerleri gibi nümayiş yapamadığı halde. İkincisi: Zina edenlerle şarap içenler ziyadeleşecek..

Bilenler. sevinmeye.. Rumeli'nden geldi. üçüncü Deccal da helak olunca Mehdî Resul yetişecek... Sultan Aziz devrinde zuhur eyledi.. Lâkin her yerde var. Mesrur. Tamam. — Öyleyse bu harbin sonunda Avrupada bir Devlet. Sonra tütün içmek ümumileşecek.. Bunlara Cön türk denildi. birer emzik Ağızlık Kibrit....) buyurmuşlar. Lâkin bir köyde bir ağanın evinde şeker ancak bulunurdu. Hürriyet yani. Kurt ile kuzu beraber yürüyecek.. Şalvarları Yeniçerileri kaldırdılar. ingiliz içinde yaşardı. Reisleri sakallı bir papas'tı. Almanya olsa gerektir. Bunlar kıtlık getirdiler. küçükten büyüğe hürmet kalmadı.. Biz âhır zaman ümmetiyiz. — işte O harp. Fransız'la sulh yaptı Arap ureba.— Sonra mal okadar fazlalaşacak ki birisine yüz dinar verilse.. yetmişe yetmem.. Kavukları. Gözleri gök.. İşte cümlemizin cebinde birer tabaka. benzi sarı. ol Padişah'ı tahtından indirdiler.. kitabın yazdığı harp değil mi? Altmışa varmam. îşte kardeşler. dini islâmı kabul edecek öyle mi? — Öyledir. Yani küfür. İkinci Deccal . ve Rum eşkıyasiyle birlikte gelip Abdülhamîd efendimizi hal' ettiler. dedikleri. Birisine yüz dinar verilse mesrur olmaya... Ey kardeşler. İyi bildin. Bir kısmı Sultan Hamîd efendimiz zamanında zuhur ettiler. Yüz dinar. Evvelâ 30 yalancı Deccal çıkacak. Zira kitabın kavlince otuz deccal'in en sonundaki üç Deccal diğerlerini ortadan kaldıracak.... «Yarabbî. yani. Hürriyet diye bir bid'at çıkardılar. yüz lira. Halka dediyse kendi taifesine mal verecek.. kâfirlerle sulh yapılacak.. Bid'at. Doğru bir söz... Hacı Hüseyin efendi. ingiliz'le.. Dünyayı apartman'la doldurdular. Murat beyle her münakaşada tekrarladığı bir meseleyi sordu: — Bu harp. Müslüman tren'in erkeği gibi ağzmdan burnundan duman savuruyor. Yani bir lira. Hacı Hüseyin efendi. Murat beyi yakalayıp yere vurmak gayretiyle etrafına baktı. inandırıcı sesiyle'çok iyi bildiği bir meselede rahat rahat konuşuyordu: — Deccal çıkacak. Kitap bunun bir zaman adını da değiştireceğini söyler.. Kalkacak gibi bir hareket yaptı.. Adını değiştirdi. Karadayı henüz zuhur etmiyen alâmetleri geçmişti.... Abdülhmîd zamanında biz şekerin okkasını iki kuruşa yerdik.» diye mırıldandı. bu alâmetler tekmil olmuştur. Kendisini mal fitnesinden kurtaranlara ne mutlu. Bir kısmı Sultan Mehmet devrinde zuhur eyledi.. Bu üçten birincisi geldi. Bir kısmı Sultan Murat devrinde zuhur edip. Karılar bile bu zıkkıma müptelâoldular. Biz şerre uğradık. işte ünya malı. Büyükten küçüğe şefkat. Kâfir içinden gelecek idi. Yalancı Deccallar çıktı. bugünkü serbeslik. Rumeli kâfiristan'dır. Bu kırk yıl içinde Deve ile Arslan. dünyayı tuttu. Bu Deccal halka mal verecek. Sonra Arapta fitne olacak. derin bir vecd'içinde. Ya Rabbî kudretine inanmıyan kâfirdir. Karıların çıplaklığı. Şimdi şeker inci değerine yükseldi. Onlar da Bulgarya. (Âhırı şer. Mehdî'nin devri kırk sene. Arapta fitne zuhur etti. Dinar yani bankanot... Bir kısmı. Cihan Padişahını hal' eyleyip hitamında katleylediler.

..» Ey kardeşler.. olduğunu. Sazlı Mustafa'nındı. bin yılı iniş. Boynu devekuşu'na göğsü arslan'a benzer. Tabariye denizinin suyunu kamilen içip tüketecekler. Avrat kısmına baş açıklığı yalın ayaklık vebal değil mi? Hazreti Muhammet cevap verdi: Hayır. Bunlar mahvolünca bir rahmet yağacak.. yani yüz altın.. Hâşâ sümme hâşâ.. Sazlı Mustafa'nın güzel yüzü birdenbire kıpkırmızı oldu. kılıçtan keskinliğini. Ama müminlere bir bulut gölge salacak. Şehirler. Yüz dinar. Figan edecekler. İşte bunun da dört senesi geçti. Haktaalâ tarafından kana batırılıp geri çevrilecek. Karadayı şimdi de Sırat'ı hikâye ediyor. Bazı ulema bir mızrak boyu yaklaşacak buyurdu. vebal değil. Gök yüzüne.. Bağlama. ok atacaklar. Uçuncusu yolda. Şurada üç sene bir sıkıntı kaldı. Çalgılarıyla. Hmzır'a benzer gözleri.. köyler harabeye dönecek.. Zira ogün her kes can kaygusuna düşecek kimse kimseye bakmıyacak. kardeşlerim. Mehdî bir rivayete göre magrip'ten. Mecüş var.. Karadayı va'zın burasında. Bir nar yiyenler doyacak. Halk yerinde dururken dağları gitmiş görecek. iki kanadı var ve Arapça konuşur. Karadayı'ya satmak ta günah olup olmadığım danıştıktan sonra ucuz pahalı defetmeğe karar verdi. boynuzu var keçi gibi. Türkçe bilen cemaat korkunç bir kederle içini çekince dil bilmez kürt'ler de korkuyla birbirlerine bakıştılar. Oklarının ucu. Bu öyle bir avaz ki evvelâ cemâdâta. bir rivayete göre şarktan gelecek. kıldan ince. Destileri ve kadehleri boyunlarına asılmış olacak. bir kısmı göbeğine kadar ve bir kısmı dizine ve bir kısmı topuğuna kadar ve kimi hamamda oturur gibi baştan ayağa terliyecekler. Zaten çoktanberi Hanım'ın Ali talipti. bin yılı düz. Birinci Deccal onbeş sene hüküm sürecekti. Derisi kaplan derisi. İkincisi yedi sene hüküm yürütecektir. Bu esnada birden bir canavar çıkacak. Bin yılı yokuş. Bir de Yecüş. Fil kulaklı.başımızdakidir. mahşer yerine serhoşlar serhoş olarak gelecek... Ben size demedim mi?» manasına gelen kibirli bir duruşla Silo ağa'nm tercümesini bekledi. Kâat kebabı yemiş gibi.. Onbeşinci senede geberdi. Çalgı çalanlar çalgılarıyla birlikte gelecekler. üçbin yıllık yol olduğunu. dünyada bolluk olacak. Sonrası selâmet. . yani cansızlara tesir edecek. yalnız kâfirlere tesir edecek. Lâkin ne fayda. İşte o zaman kıtlık olacak. Acı denizler kalmıyacak.. Gökyüzü kuru toprak gibi yarılacak. Bunlar sedleri yıkıp Şam'ı şerîf'i geçecekler. Silo ağa meseleyi onlara kürtçe anlattı. ayakları deve ayağı. Peygamberimiz efendimiz eshabma mahşeri vasf eder ken Ayşe anamız sual etti :Ya Muhammet. duvara asılı bağlama'ya baktı. Sonra parmağını ıslatıp kitabın bir sayfasını çevirdi: — Alâmetler tamam olunca.. Bu esnada Karadayı: «Nasıl. Lâkin harareti. kuyruğu koç kuyruğu. Yer yüzü dümdüz olacak. Bir sığır başı. Şimdi gelelim Mahşer'e: Güneş bir mil miktarı mahşer halkının başı üzerine yakın gelecek.. Başını yere iğerek içinden bir daha bağlamayı eline almamağa yemin etti... Kâfirlerden bir kısmı boğazı çukuruna kadar. bir kısmı göğsüne kadar. Başı öküz başı. Mahşer'e yalın ayak başı kabak çıkılacak.. yüz dinar'a çıkacak.. Mümin'ler kürsülerde oturacaklar.. Cümle yıldızlar güz yaprağı gibi dökülecek. Sûr'u İsrafil Sûr'unu öttürecek..

Bir sofra kuruludur ki tabakları nur'dandır. Köşklerinin altında Kevser ırmakları akar. her ne çeşitse pişip. Mahşerde herkesin önüne kendi defteri açılacak «Defter'i âmâl'ini oku» denilecekti. söğüş mü. fânî insanların görmeğe ve tatmağa muktedir olamadıkları güzellikleri ve lezzetleri seyredip hissetmekteydi. dolma mı. Lâkin cümle mümin kullarına yer vardjr. Ağaçların meyvaları da yenildikçe gelir. yedi yeri bir yere cem'edip bir havanda döğseler. Etimiz semiz ve tatlıdır. Dedi. Cennet'in kapusu Nur'dan ve altın ve gümüş ve kızıl yakut ve yeşil zübercet ve ak inci'dendir. çizgilerle dolu esmer yüzüne birdenbire tarif edilmez bir azemet ve hassasiyet gelivermişti. Defterde cümle insanların günahı ve sevabı kayıtlı idi. Kızıl yakut'tandır. Her nakadar içsen yeniden dolar. sedirleri. sırmalı ve incili yastıklar serilidir. Ehli cennetin cam çekerse. Fakat kitaba bakmağa sanki tenezzül etmiyordu. Çünki cennette asla birşey noksan olmaz ve ağaçların kökleri altın ve gümüş ve dalları yeşil yakut ve kızıl yakut ve beyaz incidir. Kâselerde türlü şerbetler doludur. bizi cennet bahçelerinde besledik. Sonra bir köşk dahi görünür. kebap mı. yemeğe teşvik ederler. Yol üzerindeki ağaçlar cennetliklere şenlik eder. bundan sonra rastlanan köşk etrafı bahçelik bir köşktür. daha sonra fıkaralar girecek. işte Rabbimin bukadar cenneti vardır. lâkin yüz yıllık yoldan tatlı kokusu burnuna vurur.cehennem üzerinde kâin bulunduğunu. kurban kesenlerden kurbanları kabul olanların koçlar üzerinde.. Şerefeleri yani. Melekler O'na müjde götürürler. kardeşler. Selsebil ve kâfur pınarlardan. Sekiz cennet var demişler. hardal tanesi gibi parçalasalar. Dallarındaki kuşlar makam ile ötüşüp ehli cennete derler ki «Biz. Helâlin ayak üzeri durup seni karşılar. nurdan tabaklarla önlerine gelir. Bizi yermişiniz? Derler böylece sizi. parmaklarım tükrükliyerek bir sayfa daha çevirdi... dini bütün müslümanlarm kanatlanıp geçeceklerini anlatıyordu. İçinde bu yalan dünyada nikâh ettiğin helâl'in seni bekler. Dünyada okuma bilmiy enler ahrette Arapçayı okuyacaklardı ki defter arapça üzerine tutulmuştu. Ve toprakları misk ve çakılları inci mercan'dır. İlk rastlanan köşk safî gümüşten olup şerefeleri altındandır. Kırçıl kıvırcık kaşlarının altındaki kurnaz ve hain gözlerine. Yedi göğü. Haktaalâ herbir hesapta kullarına nida edip «Ey kulum. onlardan sonra kulluğunu iyi yapıp. Kul da cevap verecekti. Şeyh'ini. herbir ağacın herbir yaprağı bir avaz verip cennetliğe yetmiş hülle giydirir. cennet Allah'ın kullarına bir lûtfudur. O anda sanki bir başka âlemde. akıllarından geçtiği gibi. yetişir.» Zira orada yalan söylemek mümkün değildi. Cennet'in sekiz kapusundan yedisi fıkaraya birisi zengine mahsustur. Yedikten sonra kemikleri Haktaalânm emriyle toplanıp. Meyvaları kaymaktan yumuşak. hocasını memnun edenler girecek. Karadayı. Sonra deftere geçti. Şehit'ler bizden evel girecekler. «ZulmetmemişJerdir Yarabbî. baldan tatlıdır ve çekirdekleri diş altında kolayca erir. Kiramen Kâtibin Yani sual melekleri ziyade yazıp sana zulmetmişler mi?» diye soracak. bunlar canlanarak . Kevser havuzundan sular içtik. — Cennet. Elbiseleri okadar lâtiftir ki vücudu örtüp gizlemez. Orada türlü ipekle işlenmiş döşekler.

Çünki bunlar gâvur çocuklarından akıl baliğ olmadan ölenlerdir. gözlerinden yaş ve çapak akar. Orada öyle ağaçlar vardır ki gölgesi hiç gitmez ve seğirtsen yüzyıl atlı geçemez. hülleleri vardır. sekizbin dul kadın. Bunlar temiz saçlı. Birinden abdest alınacak. birinden içeceğiz. Herbirinin üzerinde bir saatte yetmiş türlü renk verir ve yetmiş türlü çeşide döner. Bunlardan birisi denizlere tükürse deniz tuzunu kaybedip şerbet gibi tatlılanır. eğer sabrederlerse orada karılarına can'u yürekten âşık olacaklar. Rabbimin beher mümine vereceği huri ve gulman beşer yüzdür. Cennet ehlinin erkeği. Her evde. kâffesi onikibin beşyüzdür. Bizim kölelerimizdir. işveli nazlı. Çünki cennete gidecekler. ortaları amberden. servi boylu huriler ve gulmanlardır.mahallerine uçar. Sakın benim bahtım ne kara deme. Her gece cima edip bakireliğini size bırakıp sabahleyin tekrardan bakire olurlar. kara gözlü. Birgün bir Arabi gelip Resulü kâinat Muhammet Mustafa aleyhüsselâma sordu. Cennete girecek erkek taifesinin vücudünde kıl kalmryacak. Cennet içinde bir büyük pazar vardır. her minderde. Gulmanlar ab'ı hayat gibidir. yahut boşanıp başka bir kişiye varmışsa O'na sorulacak. Cennete fıkaralar zenginlerden kırk yıl evel girecekler. hilâl kaşlı. Okadar güzeldirler ki birisinin parmağı dünyaya çıksa güneş'in nurunu mahveder. içinde bulunanı aklından çıkaracaksın.. Cennet ehlinin hali tarife sığmaz. Cennete en önde Muhammet Mustafa aleyhüsselâm efendimiz girecek. Sakalları çıkmıyacak. kocası ölüp. Sırat'tan beride iki havuz. dişisi 33 yaşında bulunacak. mahşerde birer hülle giyecekler. Hurilerin ve gulmanların vücudu de nur'dan halkedilmiştir. Her mümin'in ayak ucunda ikisi her daim oturup saz çalarak türkü söyliyeceklerdir. Lâkin bulibaslar cam gibidir. avrat erinin yüzünde kendi cemalini görede aşk duya. Bir kere yüzlerimiz ayna gibi parlak olacak ki er avratının. kemiklerinin içindeki ilikleri dahi görünür. mercan dudaklı. gözleri sürmeli görünecek. Bundan başka her mümine seksen biner tane hizmet oğlanı verilecektir ki güzellikleri akıllara hayrettir. selâma durmuşlardır. Aşağı yerleri misk'ten. Hepsinin derisi beyaz olup saçları kıvırcıklaşmıştır. yetmişer gulman hediye edecek ki yüzleri güneş ve ay'ı utandırır. En adî kimseye onbin kul verilecektir. Zira dünyada çok sıkıntı çektiler. şeker sözlü güzeller bulunacak. Ayrıca Peygamberimiz efendimiz de ümmetine yetmişer huri.. Orada hepimiz Kur'anı söyleşeceğiz. türlü seslerle türkü söylerler. Bunlar karşımızda el kavuşturup hizmet bekliyeceklerdir. Hangisini gönlü çekerse onunla oturacak. türkçe değil Arapçadır. Bunların içinde öyle huriler vardır ki belinden yukarısı oğlan. Kötü karıya düşenler. yukarıları kâfur'dan halkedilmiştir. . Bu pazarda suretler satılır. Yolda iki havuza rastlanacak. Dudakları şekerli ve ballıdır. Bundan başka dörtbin kız. kamer yüzlü. gül yanaklı. Cennet ehlinin kelâmı Acemce. Atlara ve develere yakut işlemeli eğerler vuruludur. Bundan başka Rabbim her mümine huriler ve gulmanlar ihsan edecek. Nurdan olduğu için kemikleri. Karılar da her gece yeniden bakire olup her sabah kızoğlan kız halinde uyanacaklar. Herkes istediği sureti alıp yüzüne geçirir. belinden aşağısı kızdır. Melekler orada saf tutmuş.. Eğer bir avrat. inci dişli. Zira dünyada öyle karıcıklar vardır ki saçları ak.

sihir ve büyü yapanlar. meyvası beyazdır. Demiştir ki: «Ey avratlar. işte o sebeple Rabbim karı kısmına öfkelenmiştir. sonra bin yıl yakut siyah olarak yaktı. Şeyhine asî olanlar. Diye haykırdı. Cennetin bir de cehennem'i var.. Arabi sordu: «Nurdan yaradılmış bir mahluk nasın öpüp koklanır?». mirasta sizi natemam ettim. yetim malı yiyenler .» demiştir. şarap. alevlenir ve cehennem ateşini . Ve eğer ehli cehennemin esbablarından birisi gök ile yer arasına asılmış olsa.. Sen nelere kadir değilsin. Cehennemden iğne deliği kadar bir delik açılsa ehli dünya yanar. Karadayı bir sayfa daha çevirdi. Cümlesinin visaline erecek ve sahifeyi muhabbete eriştirecek. Oğlan doğuracak ve çamaşır yıkayacaksınız ki ikisini de erkekler yapamaz.«Ya Muhammet. namuslu kadınlara orospu diyenler.. Bu sırada Haktaalâ Muhammet alehüsselâmı cennette evlendirecek. Lâkin sıtku sadakatle töbe ederlerse. Lâkin bir tanesi bir müslümana gerek.» Derin bir lezzetle gözleri ufalan Hacı Hüseyin efendi: — Yarabbi. El'an siyahtır. dedi.. Bu düğünde Peygamberimize Fir'avunun hatunu Asiye ile Meryem'i birden nikâhlıyacak. İşte okadar. yetmişbin gulman verilecek. Haktaalâ cehennemi halkeyleyip bin yıl yakut kırmızı olarak yaktı.anasına. Cehennem elbisesi katrandan olup cehennemliklerin vücutlarına yapışır.» «Pekâlâ biz bukadar bakirenin hakkından nasıl geleceğiz?» «Çünki rabbilerbab öyle emir buyurdu ki cennet içre her müminin yüz erkek kuvveti kadar fetahal'bab kudreti ola. Hak'ka şerik koşanlar adam öldürenler. Sizi esîr eyledim. her kişi. Ve hurilerle gulmanlar nur'dan yaradılmışlardır. zina edenler. Koğuşu kindar bir inilti dolaştı. Dedi. fesat çıkaranlar. Yolda Adem aleyhüsselâm'm meyvasını yiyip cennetten kovulmasına sebep olan ağaca rastlıyacaklar. kül olurdu. Orada bir korkunç ve pis şey görmüş gibi suratını astı: — Cehennem'e geldik. «Çünki nur can'dır. Sonra bin yıl yakut beyaz olarak yaktı. Ben akılda. Oğlanların sizden doğmasını mukadder eyledim ki ölüm acısını ölmeden tadasmız. kurtulsalar gerektir. Cemaate girmiyeceksiniz. Yani kendisine damat edecek. Şahadetiniz makbul olmıyacak. Öyle mi?» Resulü kâinat «Evet öyle» buyurdu. içenler cehennemliktir. şeytan'm iğvasiyle bu meyvadan yedirmiştir. Budakları. babasına. Bütün müminler düğüne davetli olup her davetli iki mahbûb hediye götürecek. düşman önünden kaçanlar. işte bu düğünde Haktaalâ cennet ehline mübarek yüzünü gösterecek. Arkadaşlar. hararetinden ve kokusundan cümle halk ölürdü. Size yalnız haya ve merhamet verdim. rüşvet yiyenler.. Sonra herkes yerli yerine gidecek. Doğururken ölürseniz sizi şehitlerle bir tutarım. Rabbim cemi cümleyi avrat şerrinden emîn eyleye. cenneti âlâda kendisinden daha alâ kimse yoktur bilecek. Hayatınızda cefa ve keder çekeceksiniz. Alevinde asla ışık yoktur ve ateşi sönmez. Karadayı belli belirsiz gülümsiyerek bir sayfa daha çevirdi: — Velhasıl. Amin. Öpüp koklamak mümkündür. avrat kısmı ne müslümandır ne frenk. sen diyorsun ki cennette her mümine yetmişbin huri. hırsızlık edenler... Havva anamız Adem babamızı kandırıp. dinde. Seni inkâr eden kâfirdir.

Suyunu içenin barsakları doğranır. ikisi gündüz üçü gece akar. Cehennem'den bir katra. Bunlar küffar'm gırtlağına takılır. Boyunlarına ateşten birer değirmen taşı asılacak ki ateş bu taşı sağa sola savurup göğüslerine çarpacak. her bahçede yetmişbin kuyu vardır. Karadayı kocaman bir körük gibi içini çekti. Kâfirlerin bir dudağı başının üzerine. Az cezalılar çıkacak. zekâta mâni olanlar.. Ve yedi kattır. İslam dini hem kolaydır. katra yani damla su çıkarıp dünya dağlarının üzerine bıraksalar cemi sular ve taam'lar onun pisliğinden maazallah fasit olurlar. Kardeşler bizim dinimiz Hak dinidir. İçinizde suçlu var. Yalnız. Bir de namaz kılmıyanlar. Hepiniz Elhamdülillah Islanışınız. Bu deri kamilen yanıp tükenecek ateş etine ve kemiğine dayanınca yeniden deri peydahlanacak. Hepiniz dünya yüzünde. Her katta ateşten yetmişbin şehir vardır ve her şehirde yetmişbin mahalle vardır. Müslüman kısmı cehenneme gitse bile günahı kadar yanıp cennete geçecektir. hurma ağacı kadar kuyruğu vardır ve her tabutun üzerinde bin zakum ağacı vardır. Ama dayanılmaz derecede aç olacaklar. ateşi hızlandırır. Ebedi. Ve her akrebin ateşten.ziyadeleştirir. her mahallede ateşten yetmişbin bahçe vardır. Arş'tan cehenneme beş dere daha akar ki bunlar erimiş kurşun ve erimiş bakırdır. şarap içenler ve zulmedenler ve yetim malı yiyenler içindir. Ekmek diye çığrıştıklarında zebaniler. livata yani oğlancılık edenler. Gayya deresinden gelir. cehennemden gelen müslümanın alnı ortasında bir siyah damga bulunacaktır. O'nun eline. cehennem böyle bir cehennemdir. Gâvurların derisi cehennemde okadar kalın olacak ki üç günlük yol kadar. Aşağı zorlasalar gırtlakları paralanır. — İşte kardeşler. Ve herbirinin uzunluğu yetmiş arşm'dır ve her birinin yanında yetmiş yılan vardır. Peygamberimiz Hak Peygamberidir. Cehennem ne zaman sakinleşse Haktaalâ O dereden su serper. her kuyuda ateşten yetmişbin tabut vardır ve her tabutun içinde yetmişbin akrep vardır. Gavurlar cehennemde herzaman aç olacaklar. suçsuz var. her yılanın ağzında bir zehir deryası vardır. O'nu cehennemden kurtarır. Allah size lütfetti Bir mürşid'i kâmil gönderdi. Hiç olmazsa ahretinizi âbâd ediniz. Birkaç sayfa çevirdi ve adeta okudu: Herkim vaktin imamını . İşte dünyanız berbad olmuş. bir dudağı göbeğine inecek. Rabbin merhameti hadsiz. Gayya deresi cehennemin öteki derelerinden hararetçe okadar fazladır ki öteki dereler onun sıcaklığından ve pisliğinden günde bin kere Allah'a sığınırlar. işte bunların hepsi gâvurlar içindir. zina ve livata. Ahır zaman Peygamberidir. Bakın işte kitap ne yazıyor. Su diye yalvarırlar. evladınızdan uzak cehennem azabı çekiyorsunuz. zakkum ağacının meyvasım verecekler. Eğer cehennem zincirlerinden bir endazesi ulu dağlar başına. İki yüzlü bir kılıçtır. meselâ bizim Beydağı gibi bir dağın tepesine konulsa yedinci kat yere kadar erirdi. Her tarafı dikenli ve boynuzludur.. hesapsızdır... Lâkin küffar için cehennemden çıkmak yoktur. Cehennemin yedi kapusu vardır. Kaza kader kurbanı olarak bu dar yere düşmüşsünüz. Zebanilerin verdikleri su kan ve irin'dir. çok cezalılar çilesini dolduracak. hem de zordur.. eteğine sarılınız Gösterdiği yola giriniz. oruç tutmıyanlar. Lâkin müslüman kısmı dünyada tobe edip gitmişse. Kendilerini bir hararet sarar. Bu ağacın meyvası şeytan başına benzer.

.. Silo ağa bile O'nun okumadan yazmadan bihaber. İşte kitap ne yazıyor. Euzubillâh. Gece koğuşlarda hep seni konuşuyorlar. Yatağa girsem kurtulur muyum? — Bugünü atlatırız... — Ne zahmet.. sakat ayağının üzerinde seke seke Murat'ın odasına girdi. — Sen bilmiyorsun beyim. Seni almağa gel — Nereye? — Bize gideceğiz. — Aman yatıvır bey.. Sefer oğlum.. Ortalığı karıştıran hep Hacı Hüseyin efendi. — Hayr'ola.. Çay pişirdik te... Yat haydi. bu esnada kapuyu açtı. — Anlamadım. Ben (UYUYOR) derim. iyi öyleyse... Çünki mezhebi sünnette müminler üzerine şer'an vacip oldu ki: Bir mürşid'i kâmil bulup Ana bîat edeler.. — Sağlığına duacıyız. — Ciddi mi? — Vallaha.. — Bey. — Burada mısın Murat bey? Diye sordu.. Bir güzel karı mı geliyor? — Hacı Hüseyin efendi geliyor.) Diyorlar.. Şuradan teşbihi ver.. Sen kitaplara falan atıyorsun ya. Bizim mürşidi kâmilimiz Şeyh Süleyman efendi hazretleridir. Topal Sefer.. Şeyh Süleyman efendi ile seni biribirinize koyuverecekler. Asıl buraya toplanacaktık.. Silo ağa var. Çünkü senelerdenberi duymaya alıştığı ve aksini hiç işitmediği şeyleri söylüyordu. Sabahtan beri çay hazırlıyorlar. Ve işine gelen şeyleri.. — iş kötü beyim... Koğuşta çay hazırlıyorlar.. Şeyh Süleyman efendi var. Başgardiyan müşade etmedi.. . O'nun gösterdiği yola gitmiyen. — Eyvah.. Dinleyenlere gülümsedi... Hacı Hüseyin efendi.. Ben gelirim.... Biz cahil olduğumuzdan.. — Yatağa girip kendimi naza mı çekeyim? — Niyetleri kötü bey. Karadayı kitabı kat'î bir hareketle kapattı. O'nun arkasından sözünü eden cehennemlik kullardandır. Seni imtihana çekecekler.. Seni davet edecekler..bilmeden ölse cahiliyet ölümü ile ölür.. — Yarın? — Yarma Allah kerim bey.. (Haydi.. Tayına topal Sefer.. Şeyhlik bir büyük mertebedir. — Merhaba Sefer oğlum. — Sebep. — Nerede? — Koğuşta. Sayfaları çevirerek aradı ve nihayet buldu: Şeyh'ine yalan söyliyen. Yatağa giriver..... bir kara cahil olduğunu bildiği halde elindeki kitabı olsun hiç yadırgamamıştı.. Şeyh Süleyman efendi seni berbad edecekmiş. Yarına kadar sen kitapları devredersin.. Her kula müyesser değildir.. erkekse Şeyh'efendi'nin karşısına çıksın. suratını bir karış asarak teşbihi öfkeyle uzattı...

Üzerinde şişman vücudüne hiç yaraşmıyan bir çeviklik vardı. Bir sırasını düşürürsen bizim meseleyi aç. Büyük kara gözlerî bir ışıkla parlıyordu. Burası bizim evimiz. Parmakları . Sakalsız..) Diyor. Murat. — Şaka etmiyor ki. — Gelen olursa (Evde yok) dersin eşek. Adeta ayakları yere değmiyor.. Şu işi bitirelim. — Hâşâ mı? — Murat. — İşte gördün mü. Belki aşağıdan da gelen olur.. oturmalarına işaret ederek ve bazısını okşaya okşaya Şeyh Süleyman efendi'ye yaklaştı.. Gardiyan küçük Ömer. fırsat elverdi... — Estağfurullah. Bir taraftan anahtarı kilide sokarken bir taraftan Murat'ın kulağına fısıldadı: — Aman beyim.... — Hâşâ bey.. Ben de kendisiyle zaten görüşmek istiyordum. Dedi. Dedi. Merdiveni inerlerken Murat sordu: — Şeyh'efendi alıştı mı mahpusluğa? — Alıştı. Namazla şaka olmaz. bit bizi yiyecek. Şeyh Süleyman efendi'ye gülerek döndü: Duydunuz mu? — Duydum ve üzüldüm. Merhaba arkadaşlar. — Meraklanma açarım. — Şeyh'efendi'yle aranız nasıl? — iyidir. Aç bakalım kapuyu Ömer efendi.. — Merhaba. İyidir. muntazam yüzü ancak kırk yaşında gösteriyordu.. Düşük siyah bıyıklan kalın dudaklannı gölgelemiş. — Sağolsun. seni gördük daha sevindik. belini bükerek yol verdi. Her zaman büyük bir dalgınlık içinde bulunan.... Selâmı var. — Olmaz.. Siz daha misafir sayılırsınız. Tevfik uğrayacak.. Sağ tarafa.. Bunların namazlarım Hazreti Ali toptan kılmış imiş. Murat oturdu.. Sağolsunlar.. Ve kalkmak için davranan Şeyh'i omuzuna bastırarak oturttu: — Rica ederim rahatsız olmayın. Nasılsın dede? Adam öldürmekten onbeş seneye mahkûm kocaman kırçıl sakallı Hüseyin dede: — Gönlümüz hoş. biraz mahcup ve sessiz bir adamdı..— Çabuk gel beyim.. Şeyh Süleyman efendi'nin yüzündeki tebessüm silindi. Kölelerin sefil düştü. telâşla anahtarları şaşırmış desteyi şıkırdatıyordu... İpek entarisinin içinde vücudu zaif fakat kuvvetliydi. kırmızılığını daha çok arttırmıştı. takunyalarını kapu dibinde bırakıp. — Duyduğuma göre Şeyh'efendi'nin hatırı için namaza başlamışsın. şöyle buyuracaksın. (Ben Allah'ın bir günahkâr kulu değilim. takma dişlerini meydana çıkaran gülümsemeyi belli etmemek için zorla kaşlarını çatıyordu. Şeyh Süleyman efendi sesinde ağdalı bir ciddiyetle fakat yüzü gülümser: — Merhaba. Hacı Hüseyin efendi. O sebepten bana birvakit namaz iktiza etmez.

. — Vah. insanın insanı her ne suretle ve her ne bahanesiyle olursa olsun soymasına razı değiliz. Murat umurlamadı... vah. — Aslen nerelisiniz bey? Diye sordu.. birkaç günden beri hazırlandığını duyduğu bu imtihana umduğundan daha sakin girdiğine şaşıyordu. — Vah. Şeyh Süleyman efendi. Yerleşmek te bir mesele. — Birader falan yok mu? — Birisi asker.. biz dede ile her zaman lâtife ederiz. Ben komünist'im. Karadayı'ya bir göz işaretiyle cigara vermesini emretti. Murat.. Daha evvel ziyaretinize gelecektim. — Valde? — Sizlere ömür. — Tabi kusur ettik.. — Sizin nakadar? — Onbeş sene.. Epi oldu mu? — Beş sene oldu. — Estağfurullah. — Komünist'lik nedir? Vatan hainliği..beyazdı.. — Asrî ceza'evi diye birşey icad etmişler. vah. Bari namerde muhtaç olmuyorsunuz ya. — Daha birşey yok. — Vah. Bu rahatlık herhalde kendi evinde olmaktan gelmişti. — Hayır iftira değil..... — Rahatız... Temyiz'den evrak gelmişti de.. — Peder sağ mı? — Sağ.. Biz hükümet'e karşı geldiğimizden nizamname bizi kabul etmez. Çalışıyoruz. Allah bu sırayı takdir buyurmuş. Cigarayı yaktıktan sonra: — Geçmiş olsun efendim.. Mesele neydi? — Komünist'lik.. Ve asla iş görmemiş olduğundan sonderece nazikti... dedi. — Üç ay mı verdiler? — Hayır hepsi altı ay. Şeyh Süleyman efendi başıyla tasdik etti ama hiç inanmadığını da saklamadı. Dede'ye: — Temyiz'den haber çıktı mı erenler? Diye sordu. — Öyle. Bize göre en kısaltılmış tarifi şu: Biz. Şimdilik namerde de merde de muhtaç değiliz.. — iyi olur inşallah. kusura bakmayın. — İstanbulluyuz.. bir münasip zaman bekliyorduk... Üç ay da evelden vardı. — Bir zanaat mı tuttunuz? . Nasıl rahatsınız ya. Rahatsız etmiyeyim dedim. Birisi mahpus.. Oradan istifade edilemiyor mu? — Hayır.. — Hayır. Tabi iftira.. vah.

— Neye karar verdiniz? — Hiç birşey'e karar veremedik.» Diye soruyor. Yalnız daha evel anlaşılması lâzım gelen bir noktada mutabık da kalsak bu hiç birşey halletmez. Okadar kibar bir hali vardı ki binlerce cahil köylüyü peşi sıra nasıl sürüklediğine akıl erdirmek kabil değildi. Keşiş itiraz etmek isteyince (Dilersen ölç efendim. — Evet. idam edilen Anadolu kavağındaki Nakşibendî der surat asan Karadayı ya işaret ederek: — Arkadaşınız mı efendim? Dedi. Keşiş: (Dünyanın orsası neresidir?) Diye sormuş.. — Dayı. Karısını öldürene «Karı öldürmeğe töbe mi Abuzer?. Getiriyorlar.. Bir şeyin esası ilmen tesbit edilememişse onun üzerinde münakaşa etmek biraz da beyhudedir. Ruh üzerine bir münakaşa. Size danışacağız. — Fena olmaz. Nakşibendî imiş. Menemen isyanından. Hoca hiç tereddüt etmeden ayağını yere vurmuş.. Romanlar yazıyorum. Beyfendi cevap versin. eğlenmek için olsun işi uzatmadı. Tarikat'mı sordu. — Karadayı neyi öğrenmek istiyor Hüseyin efendi? Diye sordu. Sorun bakalım müşkülünüzü. Meydana çıkmışlar. fena olmaz. Saçma.. bir taraftan da Şeyh Süleyman efendi'yi tetkik ediyordu. — Ruh'u. — Evet. Durun canım. sapan şeyler. Ben de böyle birşey söyliyebilirim. Murat. Hacı Hüseyin efendi birşey mi diyecektin? Hacı Hüseyin efendi. Amca demiyorlar getiriyorlar. mahpuslara kendi hususiyetleriyle biraz takıldı.) Demiş.. bu isyanla hiçbir alakası olmadığı halde. Karadayı W bildiği ve inandığı gibi de yapacağım. Fen henüz Ruh'un esasını keşfetmiş değil. Meselâ: Ruh hakkında ihtilâfat'ı kesîre vardır ruhun hakkında bahsolunmamak doğrudur. Hafız ibni kesîr. — Ekmek parası çıksın da efendim. Veya ruh cismi lâtiftir.) Diyivermiş. (işte tam burası. Veyahut dönsem de ruh maddenin bir şeklidir ki henüz vücudümüzdeki hangi azanın ve hareketin neticesinde meydana geldiğini fen keşfedememiştir... Murat'a bakmamağa çalışarak yarım yırtık anlattı: — Karadayı ile bir münakaşamız var şeyh'im. Desem herhalde Karadayı itiraz etmez.— Bizim eski zanaat. Ruh'un tarifini kendimce de yapacağım. Çayları verdiler. Hemen telâşlanmayın. Ruh nedir? — Çok zor bir meseleye parmak basmışsınız... Adı Karadayı'dır. Bedene sirayet etmiştir ve hasete müşabik ve müşabihtir. Hocayla imtihan olmak istemiş.. Asıl maksada okadar acemi girmişlerdi ki Murat. Getirsinler bakalım. . Bizim yar'ı garibimiz. Veyahut iki diz üstüne gelsem de İmam mücahit.. Fakat günün birinde belki bunu da bulacak ve bize gösterecektir desem Karadayı somurtur. Eğlenceli romanlar. ibni eba şebih. insana ağırlık veren bir adam değildi. Arkadaşlar da dinler istifade eder. Bakın bu neye benzer: Hoca Nasrettin zamanında Akşehir'e bir Keşiş gelmiş.

Ruh bahsi da maal'esef üçbin senelik karanlığında kaldı.B. Bu iki ajans ta.N. yahut ta bir maksat gütmek. Zira bu başka bir keyfiyettir ki hakikati fânî insanlar tarafından idrak olunamaz.. bilinmez. orada cennet yemişlerinden yerler. D. Duymadım.. Tiyatrolarda ve Şiirlerde boğuşuyorlar.. Gazete oku maktan ve radyo dinlemekten hiçbir şey hasıl olmazsa bu dünyada yaşamak hakikaten zordur. Dedi. «Müminlerin ruhları yeşil kuşlar kursaklarındadır. . Şeyh Süleyman efendi olmasaydı. Bize şimdi onu sorsaydılar. Yi görünce Alman menfaatmı anlarlar. Ufak bir gayretle akıl erdirilecek faydalı şeyler ortada dururken Peygamberin bile hakkından gelemediği meseleleri kurcalamak akılsızlık olur. İmam kurtuba bin Malik. ebuheride derler ki birgün eshab Hazreti Muhammed'e Ruh'dan sordular. Halbuki mahpusa nasıl gelmemeli? Mahpusta kimleri nasıl kurtarmalı? Diye düşünseydiler... sayfalarda.. — Bu mukadderat bey. O'nu yerinde rahat bırakmalı. Buraya Karadayı geleli on gün oluyor.. — Tabiî. Belki yüz defa münakaşa ettikleri bir noktaya gelmişlerdi. Madem ki bizdeki (Terazu) çekemiyor... Biz şimdi çektiklerine bakalım. Mesela: Rueyter diye bir kelime var. ben Karadayı'ya hiçbir şey söylemiş olmadım. — îşte olmadı Karadayı. diye bir işaret.. Hacı Hüseyin efendi bu bahsi tekrar açmağa cesaret edemezdi.. Bizim Hüseyin efendi de iki senedir mahpus. Öyle değil mi Şeyh'im? — Efendim? — Malûm ya. Hoparlör'lerde. ikisi başbaşa verip Ruh'u merak etmişler.N. Binaenaleyh hiç şaşırmazlar. Milletin zihnini karıştıracak. Arş'ı azimde muallak kandillerde ârâm ettiği rivayet olunmasına rağmen karanlıkta kaldı. Ossaat.. radyo dinlemenden hiçbir şey hasıl olmaz. Murat öfkelendi: — Yani bizim buraya gelmemizi Allah mı takdir etmiş? Diye sordu.N..Ibni mende. îmam bezzar. sonra dünya'ya gelip Ezrail marifetiyle Arş altında bulunan altın kandillere rücu ederler.. Rueyter İngiliz Ajans'ıdır. Bizim buraya gelişimiz alnımızın yazısı. Mevzuu bahis kuşlar ve kandiller tabirinden dünyadaki kuşlar ve kandiller gibi birşey zannetmemeli.... Ya akılsızlık. Filmlerde. Eğer bunları hiç duyma dmsa gazete okumandan. Havalarda. Bilenler Rueyter'i görünce İngiliz menfaatim D... Takdiri tedbîr bozamaz. cennet şerbetlerinden içerler. — Evet.B. — Şu halde. Bir de D.» Buyurdu diyecek olsam Karadayı «İşte bu doğru.. — Bu Rabbin bir hikmetidir öyleyse. onun fikrini hayırlı şeylerden hayırsız şeylere çekmek için bir oyun. Karadayı sen bunları hiç duydun mu? — Hâşâ. — Yani müşahede olunmaz.B. tıpkı bu iki milletin orduları gibi senelerden beri boğuşuyorlar.... de Alman Ajansı. — Evet.» Diyerek gülümserMurat birden bire Şeyh Süleyman efendi'ye döndü: işte böyle Şeyh'im.

. Şeyh'efendi. — Öyleyse. zengin kullarım ahrette hesap vereceklerdir. Öyleyse fakir. birkaç kuruş irtikâp eden mahpusu boylar. Uzatmıyalınr Herşey takdiri ilâhî ile mi olur? Hacı Hüseyin efendi.? — İradeyi cüz'iyyen var. sureta bir müsavat göstermiştir. Şüphen mi var? — öyleyse.. Cehennem yalan olunca Din'in tam yarısı yalana çıkar.» — Evet.— Elbette. Meselâ ben komşunun namuslu karısını iğfal ediyorum.. takdiri İlâhî yok. Allah'ın takdirine nasıl karşı gelebilirim. — Öyleyse. Ben ahrette hepinizin günahını çekmeğe razıyım... Onlar da bu dünyada çekmezse ahrette çekecek.. bundan şukadar sene evel Abdülhamit devrinde.. Hele Allah'ın kanunu. — Bunun azabını Allah bana ahrette çektirecek mi? — Çektirecek. (Sen sıdkile yapış ben sana sebep halkederim. «Milyonla çalan mesned'i izzette serefraz.) Buyurmuyor mu? — Şuhalde mesele mukadderat değil. «Birkaç kuruşun mürtekibi çayı kürektir.» Demiş. sen beraat etmek için Ağır ceza azasına beşyüz lira rüşveti neden teklif ettin. Hiç olmazsa bizimki sıkılmıştır da. — Yani Ziya Paşa isminde bir şair. Şeyh Süleyman efendi'den imdad istedi. sıdk'ile yapışmak. Tabi kendimizi kurtarmak istedik. Gözlerinden birşey anlamayınca telâşla tasdik etti: — Amenna ve saddakna.. Takdiri ilâhi varsa ahrette sorgu sual olamaz. . Peygamberlere de lüzum kalmazdı. Beşyüz lira ile Allah'ın takdirine karşı mı gelecekdin? — Hâşâ. Ben âciz bir kul. Ne dersiniz Şeyh'im? — Haklısınız. iyi ama çalan yalnız sen değilsin ki... Bu günah mı? — Elbette günah.. — Şu halde. Makbuzlarda tahrifat yapmamak. — iyi ama bunu kendisi takdir etti ya. — Ahreti karıştırma. Allah'ın hiçbir fil'im için beni cehennem'e sokmağa hakkı yoktur.. Şu halde cehennem lüzumsuzdur. Yani Allah'ın kanunu böyle yazmıştır. Yahut ta Haktaalâ'nm kanunu yalnız fıkaralar bu dünyada ceza çeker. Eğer herşey ezelden mukadder ise.... Rabbim. Bir şeyin tam yarısı yalana çıkarsa öteki yansından şüphe etmek haklı birşeydir. Kanun iki türlü olmaz.. — Onlar da çekecek. Mukadderat da yalnız fıkaralar için mi? hiç bir zengini mukadderat neden çarpmıyor.. Ziya Paşa'yı galiba tanıyorlar. Ve yalandır. demiş ki: «Milyonla çalan baş üstünde gezer. Demiştir ki eğer böyleyse Allah'ın kanunu bizim kanundan daha kötü. — öyledir. Yani biz.. Ya bu dünyada yaptığımızın cezasını çekmek vardır.. Haktaalâ. zengin herkes cezasını bu dünyada çekecektir. Ne biçim bir iş. Baştan çıkarıp ırzına geçiyorum. Eskiden beri bir takım hırsızlar var. Bunların aklı ermediğinden takdiri Ilâhî'yi yanlış tefsir ediyorlar.

Korktukları için de yalancıdırlar. — Evet. Şarap. söz uzağa varacak. Keder ve acıma Murat'ın hesabına görünmüş şeyler olacaktı. Hacı Hüseyin efendi son bir gayretle davrandı: — Şeyh'im dünya'nm yuvarlak olmasına ne dersin? Şeyh Süleyman efendi. Elleri tutar. işte o anda Murat. — Şu halde. Hazretin güzel yüzüne bir derin keder. Zina ediyorlar. Yoksa dünya yuvarlak değil mi? Şeyh Süleyman efendi çekinerek cevap verdi: — Bu da ruh bahsi gibidir.. Yok takdire tedbir uymazmış.. — Hâşâ. Öyle değil mi Şeyh'im? — Evet. Gülme Hüseyin efendi. Biz bunu sizinle kaç kere konuştuk? Çok şükür Süleyman efendi hakiki bir âlim. Malûm'u âlîniz. hemen hepsi adam öldürmüş oldukları halde.. tezgâhtarlık tara fini görüyordu. Bu bahsi evelce görüştükleri anlaşılıyordu. idraki maali ile hiçbir alâkası yok.. — Hayır Şeyh'im.. Fakat yanlış anlaşılırsa. iradeyi cüz'iyemizi elimize vererek bizi yaşamağa bırakmıştır.. Dinleri hiçbir şey câhil müminler kadar çabuk batıramaz. Bunlar. Zulüm Allah'tan değil de insanlardan geliyorsa mücadele edip zafer kazanmak kabildir öyle ya. dilleri dönerken her işi kendileri yapmağa kalkarlar... — Yani yalan mı? — Efendim.. Bunlar bir de kendilerine müslüman derler. Şüphesiz millete faydalı olmak için konuşuyorsunuz. ilim herke'sin harcı değil.. — Ne olmuş. böyle söyliyerek Şeyh'in yüzüne baktı.. — İşte buyrun. Tabi tek başlarına yüzlerine gözlerine bulaştırırlar... Komşularını vurup öldürüyorlar Müslüman Allah'tan başka kimseden korkmıyacak. — Lütfen Şeyh'efendi.. Şunlara günde yüz defa bunu anlatınız. Allah zâlim olamaz. gardiyan küçük Ömer bîçaresinden ötleri kopuyor.. sürünmesi. tevekkül'e saplanırlar. Sonra buraya gelip esîr oldular mı. Mukadderat imiş. içiyorlar. .. — Tabiî. Gözlerini telâşla kırpıştırdı. Maksat millete faydadır. Murat tecavüzkâr bir hareketle kımıldadı ve gözlerini kırpıştırdı: — Lâkin Süleyman efendi. Ben iki senedir inandıramadım.. kötüye saparsak mahvolacağız.. hatta biraz acıma çökmüştü. — Siz iyi bir Şeyh'siniz. Bu ruh bahsına benzemez..dünyayı ve insanları yaratmış. îdrak'i maâlî. Dün ya portakal gibi yuvarlaktır ve fırıl fırıl dön mettedir. Şeyh Süleyman efendi'nin deminden beri farkedemediği diğer bir cephesini.. Murat ihtiyatla hazırlandı. Hacı Hüseyin efendi. Hemen .. birdenbire ciddileşti. ilk mektepteki çocuklar bunu biliyorlar. Şimdi çocuklara okuttukları bu.. Şeyh'efendi bıyıklarına rağmen bir mahcup kadın gibi gülümsedi: Başka manalar verebilecek bir muhitte bulunuyoruz. rezil olması Allah'tan değil.. Gösterdiği yollardan gidersek kendimizi kurtaracağız... Sizinle anlaşacağız. Ayet'i Kerîme ve ehadîs'i şerife tefsir ve rivayeti ülema'yı kiram vazifesidir. Herşey Allah'tan. insanların ıstırab çekmesi..

meydana çıkınca anlaşmaları daha kolaylaştı. gidip «Yatağına» otururlar. hele Dîvân edebiyatının mısra'ı bercistelerinden bir sürüsünü ezber biliyor ve icab ettikçe lâf arası sarfediyordu. umumiyetle lâfın bir manada değersizliğini öğrenmişti. Zaten Şeyh Süleyman efendi'ye mürid'leri ve takdirkârları huzurunda öyle yüklenmesi de doğru değildi. Eğer binlerce müridi ve bunlardan gelen . Ötekiler hep vesileden ibaretti. Efendi. bir Şeyh'efendi'ye baktı. iki gün evel birisini ölesiye söven arkadaşların iki gün sonra methü senadan usanarak biribirleri aleyhinde söylendiklerine pekâlâ raslandığı gibi.. Şeyh'lerin pek cahil ve korkunç derecede menfaat perest olmalarmdandı. eğer yakmsalar Bayramlardan birisine kadar sürer. koğuşun ortasındaki din münazarasında yenmek te yenilmek te pek ehemmiyetsiz birşeydi. Bunun kabahati. Şeyh Süleyman efendi'nin kendisi için «Akıllı bir delikanlı ama. mahpusta çok yattığından biraz sapıtmış zavallı. yeni karşılaşanların duyduğu manasız yadırgama hissi geçtikten sonra Bu his ekseriya trende kompartmanlarda ve bir de mahpusanede pek şiddetlidir Şeyh Süleyman efendi ile Murat pek iyi dost oldular. Burnu kanamadan şapkayı giyen. Bu olabildiği kadar ölçüsü de gitgide azalıyordu. Velhasıl. Medrese'lerin. Böyle dargınlıklar ekseriya diğer arkadaşların bir çay ziyafeti verip ikisini naz etmelerine rağmen adeta zorla davet etmesine. Alevî dedesi Hüseyin. Söylediyse tevil eder. Adeti bildiklerinden arkadaşlarının kendi aleyhinde kötü bir söz söylediklerini duyar duymaz.cahillere sükût ve istîma lâzımdır. Zira küfürden korkulur buyrulmuştur. şöyle demişsin. Anladın mı Hüseyin efendi? Hüseyin efendi. Hele Şeyh'efendi'nin biraz şair ve pekçok şiir meraklısı olduğu. durup dururken iki ahbabı kıskanan bir üçüncü ahbabın arada lâf götürüp getirmeğe başlıyarak bir dargınlığa sebep olduğu da çoktur. Hocaların. kadın kıyafetlerine yavaşça söylene söylene pekala alışan türk milleti. Zaten ham sofu değildi. Akıllı ve tecrübeli mahpuslar hatta bunu da beklemezler. Murat ta öyle davranmıştı. Ayıptır. tekke'lerin kolayca kapanmasına ses çıkarmıyan. Daha akıllı ve daha tecrübeliler ise. sen bana şöyle. Yüzlerce insan kapalı yerde bomboş oturmağa «Mahkûm» edilirse dedikodu'dan başka bir iş kalmaz. ertesi gün. Murat. zaten bazı münevverlerin bilhassa Sebilürreşat'çıların zannettikleri gibi müteassıp Mürteci değildi. İşte bütün bu sebeplerden ve bilhassa. kırçıl sakallarını sıvazlıyarak kurnaz kurnaz gülümsüyordu. Zira herkes olabildiği kadar müslümandı. Tanzimat'tan beri sürüp gelen inkılâp 'lardan ziyade.» Derler. İnsanları biribirine dost veya düşman eden kâr ve zarar meselesiydi. iki arkadaş derhal barışır ve arada lâf taşıyan müzevvir'e. söylemediyse söylemedim der.» Dediğini işitti. Fuzulî'ye bayılıyor. dedikodu 'yu hiç duymamış gibi davranırlar. bir ağızdan fena fena söğerler. «Ağa. Murat. herhalde. Böyle haller koğuşun yeknesaklığını giderdiğinden ötekiler de alâkadar olurlar. mahpusanede böyle ufak tefek lâfların hiçbir değeri olmadığını. şaşkın şaşkın bir Murat'a. Türk milleti yüzyüze iken kötü sözden ekseriya utanır.

yahut üç tane ceviz. Namaz vakti.. herzaman aranır bir meyhane ahbabıydı. Murat onda sadakattan fazla hilekarlık ta sezmişti.) Hele cinsî münasebetin hıfzıssıhha meseleleriyle sonderece alâkadardı. insan bir vakit boş oturmamalı. İşte. — Ne yapalıım. — Orası öyle. Yalnız Karadayı. Bu adamın Şeyh Süleyman efendiye karşı adeta bir köpek sadakati vardı. (Murad'a henüz açılmamıştı ama.. Silo ağa oturdu. Murat'ı her görüşte esmer suratını asıp. yahut ta iki tane gülle ziyarete geliyor. Efendisini bir hayvan muhabbeti ile hiç konuşmadan yalnız gözleriyle seviyor.. — Sen hep okuyorsun. Geçenlerde Arslan'a Bir kısa dondan başka elbisesi ve bir tek eski çuvaldan başka yatacak şeyi olmıyan bir mahpus Silo ağa para verecek olmuş ta. iyi mi? — iyidir selâmları var. iyi bir kahve arkadaşı. büyük bir servet sahibi olmasına imkân mı vardı.hudutsuz menfaat olmasaydı pek sevimli bir komşu. Buyur. Şimdi bu kitap ne yazıyor bey? Bu okuduğun kitap.. Vakit geçmiyor. bu vesileyle lâfı açarak tam bir saat her erkeğe lüzumlu bazı fenni malûmat verivermiş O zamandan beri aralarında adeta hususiyet ve dostluk başlamıştı. Sana armut yolladı. Şeyhin maddî menfaatlannı bu adam kolluyor. Bu armut Şeyh hazretlerinin hediyesi. kendisi gelmezse bu küçük hediyeleri Silo ağa ile yolluyordu. Şeyh'efendi'nin gösterdiği yakınlık köylü mürid'ler üzerinde de iyi tesir yapmıştı. Yoksa elli hanelik bir köyü senelerden beri idare etmesine. — İkiniz de sağolun. Her gelişte yaptığı gibi kitap raflarını biraz hayretle ve çok çok hürmetle baktı: — Bunları hep okudun mu bey? — Okudum.. siyah ipekten Arap meşlah'ma birkat daha bürünerek savuşuyordu. hatta... kara herif bîçareyi tersleyivermiş.. Şöyle otur bakalım.. Boş oturmak haşa sümme haşa şeytan'a mahsus.. evde bazı bazı «İlaç içtiği» rivayet olunuyordu. Silo ağa da mahpusun fakirlerine yardım edeceklerdi ama O kara herif aman vermiyordu. Malûm ya boş oturanı Allah sevmezmiş. — Merhaba Silo ağa.. Silo ağa herhalde bu dervişlerin arasında böyle şaşırıyor olmalıydı. O gün öğle üzeri Silo ağa elinde iki tane armutla Murat'ın odasına girdi. Daha abdest almadım. — Yok oturmıyacağım bey. bu ahbaplıktan memnun değildi. yalnız dudaklarını aralayıp bembeyaz dişlerini gösteren hayvanı bir hareketle koruyordu... Tayıncı topal Sefer'in sözüne inanmak lâzım gelirse Şeyh Süleyman efendi de. — Merhaba beyim. Nezaman gelsem elinde bir kitap. mucizeye yakın keramet propagandasını da gene bu adam idare ediyordu. .. Herhalde. Murat yattığı yerden doğrulup kitabı yanma koyduŞeyh'efendi nerde? Nasıl. Buna dair yazılmış bir Fransızca kitabı Murat mahsustan iki gün masanın üzerinde bırakmış. Okadar ki Şeyh Süleyman efendi artık hergün Murat'ı ya bir tek Armut. Bu da benim. Sevmez.

. gâvurca bir kitap. Karacaoğlan bak ne diyor: Ak gerdanı ab'ı zemzem pınarı verdi ağzıma da kandırdı beni.. Rahmetli mutlak mesel getirmiştir. Bizimkiler elbette hak âşıkı. — Onlar hep temsil beyim. Bu dünya ibadet üzerine duruyor... kalk bir abdest alalım. Namazını hiç bırakmaz.. — Töbe de. Namazdan üşenmiyeceksin. işte onu yazıyor. — Bizimkiler hep hak âşıkı mı? — Töbe de beyim. Beraber namaza gidelim.. Şeyh efendi sana da el verir. Allah demek gâvurda da âşık var. Namaza haydi. Sen neden namaz kılmıyorsun? — Üşeniyorum.. na haddim olmıyarak bir lafım var. — Ne yapmış O kâfir? — Maniler. Pol Valeri. — Öyleyse namaz kıl. Kapıya bakarak sesini alçaktı: Bir kere namaza başla. Bileşen Haktaalâ sana büyük bir nimet gönderdi. — Fena değil.. Diyor.. Ben Şeyh'efendi'ye söylerim. Daha neler söylüyor. 12 yaşında kız sevmiş köpoğlusu... Seni de pek seviyor.. Babasiyle karısını bir yatakta yakalamış ta ikisini de öldürmüş. sizin koğuşta Adıyaman'lı Mehmet var. — Gördün mü? Şeytan senin yüreğini mühürlemiş.. Yüreğin ferahlar. Bir büyük gâvur var. Baba duası almak gibi yok. Senin aklın ermiyor bey.. Namaza başlarsın. koşmalar.. Aman fırsatı kaçırmıyalun. Haydi bey. — iyi ama.. Allah. Ben duydum.— Bu Fransızca bir kitaptır. — Var. — Çok müslümandır..... Silo ağa. Adı. şöyle şöyle yapılmasın.. Senin baban müslüman bir adammış. ağaçlar.. Kendi başına mırıl mırıl teşbih çekersin. — Gördün mü? Allah selâmet versin. Sana günahtır. O herif dünyasını da. — Haydi öyle olsun ağa efendi... —Her babanın değil.. sana teşbih verir. — Maniler. hak âşıkı değildir.. Cennet babaların ayakları altındadır. Gâvurun âşıkı. günahtır diyerek. evler hep yerli yerinde duruyor. Yani. Böyle kitaplar yazar.. Sen mektepte okutulan gâvur lâflarına kulak asma.. Şimdi cennet Mehmed'in babasının ayağı altında mı demek? — Haşa.. Avrat âşıkıdır. Namaz kıldığını duyarsa sevinir mi? — Elbette. ismi âzam duası verir. — Hani.. teşbih verir. Şeyhlefendi ele mi geçer. ahretini de kaybetti. — Nasıl nimet? — Bizim Şeyh'efendi'yi sana yolladı. koşmalar yazmış. Bak. olmaz mı? — Kulak verme beyim. Bunlar gâvur sözü beyim. dağlar. Bak bu hiç aklıma gelmemişti. Biz iyi babalardan konuşuyoruz. .. Oooohh. Geceleri..

Olur derse. Sana esma'i şerîfeyi belletir.. Hafakan'ı varmış. biraz eğilerek korka korka konuştu: — Ömer köpek gibi yalvarıyor. O bir aydan beri gardiyan küçük Ömer yalvarıyor da. — Neden razı olmuyor sanki. oturamıyor.. Murat fena halde şaşırmıştı. — Nasıl başka beyim. Mûlevves.» Diye tersledi.. lâkin yüzü yumuşaktır. Konuştular. Bir de el verir. Sağolsun Şeyh iyidir. Kürtlük devri olsa da bunlar birgün bizim köye misafir gelseler ben Vallaha Karadayı'yı Fırat'a attırır geberttiririm. Fakat şaşkınlığını sezdirmeden Silo'nun ağzını aramağa devam etti: — Hem Şeyh'efendi'ye namahrem olur mu? Birdenbire Ömer'in yeni aldığı kızın da Şeyh'in mürid'lerinden olduğunu ve bu hususta dolaşan dedikoduları hatırlamıştı: Kıza da yazık. Karda pusta ne işi var? İcab etmez. Hiç öyle iş sevap olur mu? — Neden? Ben O işte fena birşey görmüyorum.... Bana da yalvardı beyim. bu bizim Karadayı olacak ta Şeyh'in şeytanı beyim. Sen bizim Karadayı'yı bilirsin. — Yazık ama ne yaparsın? Silo. Belki O'nun da bir düşündüğü vardır. . Sevinir. — Adam sen de ağa efendi. Şeyh'efendi'ye nerdeyse çıkışacaktı. elin ağzı torba değil ki büzesin.. Şeyh'efendi «Sen karışma. iyice sarınsın da uğrasın.. Hiç utanırını? Şeyh hazretlerini koğuştan dışarı çekti.. vermiyor. geri söyleniyorlar. Haşa sümme haşa.. İki saat aralıkta gidip geldiler. — Yok canım. Sen razı ol gerisine karışma. Zaten elinde büyüdü gibi birşey.» Dediydi. Dünyada O herif kadar gaddar pezevenk yoktur beyim. Herkes bir lâf ediyor. — Sus beyim.. Günaha girersin. bu iş başka.. Lâkin dünya bir kere bozulmuş.. sana da mı açtı? — Bana da açtı. — Elbette fenalık yok. Şeyh efendi nefes etmeyince yatamıyor. — Düşündüğü ne olacak? Alem bize mi bakıyor. Neticede Şeyh'in aklını çeldi. — Töbe Yarabbî. Ömer'e Şeyh efendi nikâh ediverdi. tenhada. Keyfetmeğe gelmiyor ki. — Hiç ummuyorum Silo ağa. Şeyh efendi'ye pek düşkün beyim.. O rezili müridliğe kabul etmiyecekti.. Ömer'in işi başka.. Karılara el verdiğinden zaten ileri. Geçen gün düşünürken aklıma geldi. Tekrar kapıya baktı.. — Allah razı olsun beyim.. Kız.. Baksana. Sevaptır. — Başüstüne Silo ağa..... Bir kere olmaz derse nafile.. Şeyh'efendi ne diyecek. Şeyh acıdı da razı geldiydi. «Olur.. . Olmaz dedi. — Töbe Yarabbî. herkese yalvardı. hay hay. Lâkin çok oturmıyacak ha. Pazar günü.— Bunu Şeyh'efendi ile görüştünüz mü? — Hayır. sesini bu sefer daha çok kıstı. hoştur.. Yalvarıyor. Şeyh'efendi biraz hasisçe. — Pekâlâ icabeder.. sen hele bir kere Şeyh'efendi'ye kendiliğinden danış. Bizim Şeyh'in düşmanı çok. Vay başıma gelenler.

Lâkin Karadayı müsade etmez. Zaten beyim. Hani söz verdi ya. — Neden? — Sus beyim. Lâkin. Mağribî Yasin'i abdestsiz ağza alınmaz.. beyim? — Dere*1: Şeyh'te O Yasin'den yok mu? — Şeyh'te de var elbet.. Tesbih'e başla.) Dedi.. Sabaha İcadar öyle oturuyormuş. ha? — Sen ne diyorsun. Adam korkar. belki seni birinci halife yapar. Sabahleyin biraz bayılıyor. . Yalana bak. Lâf aramızda «iş Karadayı ile bitecek» dedim de. Sen bizim tarikata girsen beyim. — Demek. duramaz. (Seni mahfederim. Demin sana namaz kıl dememin sebebi ne? Haydi bil bakalım. Görmez misin. haftada bir Şeyhe getirir nefes ettirirdi. Şeyh'efendi sana her sırrı söyler. tabi bu konuştuğumuzu Şeyh'efendi duymasın. «Alışmış kudurmuştan beterdir» derler. Zamane kötü. Karadayı'ya da yasak etti. Eski karı öleli iki sene oldu. E bu herif genç herif.Eskiden de.. Bu iş öyle kolay mı bakalım. Şeyh'efendi.. — Mağribî Yasin'i ne oluyor.. Şeyh'efendi'ye iltimas edeceksin. Şimdi şuraya gelse de okunuverse fena mı olur canım? — Kabahat hep Karadayı'daymış. yalana. Lâkin Şeyh efendi öyle cin işine.. Şu Karadayı rezilinden kurtulurduk... Kızcağız madem ki Şeyh'in nefesine bir kere alışmış. karı ağlıyor bir tarafta. — Pekâlâ... Hele bir kere mürit ol. Bu Mağribî Yasin'i. Lâkin neylersin... Töbe. Hafakan'ı tuttu mu kızın aklı başından gidiyormuş... bir bayılma. Töbe Yarabbî. Bir ağlama. Şeyh'efendi iyidir beyim.. Benden birşey saklamaz. Altı ay nefes etmezse karı ölecek. Ben adamımı bilirim.. — Karadayı'da elbet. Peygamber gibi mübarek.. Adam çarpulur. bu Mağribî Yasin'i müthiş birşey. Yeni evli. Tamam. Şeyh'e sözünü okadar geçirir mi A... kürtlük devri olsa ben O herifi gâvur niyetine keserdim beyim. «Karıya doyamadım Silo ağa.. — İyi öyleyse. Bunu alalı altı ay. Dedim ya. Ömer'e de dediğin gibi yazık. aklı biraz oynaktır.. dalar dalar gider fıkara. Omere de yazık. Bir nefes etse. Ben abdestsizim. Yüreği temizdir.. Halden de anlarsın. Evvelki gün gardiyan Ömer.. bu Mağribî Yasin'i Karadayı'da var mı? — Olmasa. Sen gene bir daha söyle. O ne domuzdur. Yatağa girmek ne mümkün.. Bildiğimiz Yasin'den başka mı bu? — Başka mı ne demek beyim? Asıl Yasin bu Mağribî Yasin'i. kanlı gibi yalvardı. Besbelli gizliden kullanıyor. şeytan işine girmez. İşte uyuması okadar. Ağabeyimsin.. Ben ağlıyorum bir tarafta. Bir de bizim Şeyh bu yüreksizi birinci halife yapmış. Mağribî Yasin'ini bîçare neylesin.. — Bir kere daha yalvar. Bilmezmiyim... töbe. (Mağribî Yasin'i istiyor. — Yalvaracağım.. Bir nefesi var. Sen benim tarikat kardeşimsin.) Dedi.. İslâm dini aşikâre... Hem de sevaba girerdim. — Bilirim. Bize de «günah yahu» diyerek kafasını yumrukluyor. sen abdestsizsin. sonunda bir de yalan uydurdu. — Hiç duyar mı? Sen ağzı sıkı bir adamsın beyim.

Geçen gün bir doğru lâf söylediniz.. kibirli bir ciddiyetle ayağa kalktı.— Orası kolay. seni tarikata kabul ettiririm. topal gidiyoruz. Cahilane bazı rivayetlerin kulağınıza kadar geldiğine eminim. müritlerimi de. O'nun nazarında benim değerim kerametle ölçülür. Gelin de. Meselâ. Şu anda istesem bu mahpustan kendimi de. Halbuki ben keramet sahibi değilim. Namazdan sonra Şeyh Süleyman efendi gülümsüyerek odaya girdi. maal'esef müdahale edemiyorum. Şeyh Süleyman efendi. Aklına birdenbire (Ar yılı değil. — Bugün Salı. şu adam.. sizi de kurtarırım. Farkında değil misin. Öyle ya. — Yok canım. Size meseleyi nasıl açtığı enteresandır.. Uğursuz bir gün. Kapunun önünde durup döndü ve: — Merak etme beyim.. İyi ahbabız. Aman namaz gidiyor.. Geçenlerde gene bir söz söylediniz: Dini kötü ve cahil dindarlar bugünkü hale getirmiş. Şimdilik böylece... O'nun nazarında ben bir çeşit Allah'ım.. Bütün bunları bildiği ve bildiklerinden İstırap duyduğu halde.. hiçbir mukaddemeye lüzum görmeden: — Silo'nun kusuruna bakmayın. Ama. Şeyh Süleyman efendi'nin güzel yüzü kederlenmişti. Haklısınız. eğer Şeyh Süleyman efendi olmasa da yalnızca Süleyman efendi olsa. Fakat nedense bunu istemiyorum.) Ne demek? — işte bu dernek. Sözü ustalıkla çevirdi: — Kusuruna bakmayın. Erzincan zelzelesini ben yaptırdım. Oğullarım bana inanmıyorlar ki. Murat. Yokuş aşağı kayıyoruz. Bu zavallılar beni her şeye muktedir sanıyorlar.. Hacı Hüseyin efendi'ye Şeyh efendi için böyle söylediğini hatırladı... Belki bakkallık eder. kâr yılı. alay etmek istemiyordu. — Başüstüne... inşallah yarın başlarız.... Ne dedi Allah aşkına. Haydi abdest al da cemaata yetişelim. kör. Halbuki Silo'ya bunlar hiç birşey ifade etmez. Bahusus bunu Silo vasıiasiyle yaptıracağım. kendimi alâkadar ettiği halde. Hem de.. Gülümsiyerek gözlerini kaçırdı: Sizin nazarınızda benim kıymetim. — Allah senden razı olsun müslüman. hem O'nun kusuruna bakmayın. kibar bir adam oluşumdan ve şiirden biraz anlayışım ibarettir. dedi. Böyle bir iddiada bulunmadığıma siz şahitsiniz. Silo başka türlü metheder. Aklınızda mı? — Nasıl? — Herkes'in Allah'ı kendisine göredir..) Diyen darbımesel geliyordu. kibar olmak ve şiirden anlamak zordur. — İşte gördünüz mü? Ben de sizin kanaatınızdayım.. (Şeyh'i Şeyh eden mürittir. Ben O'nu severim.. Silo ağa.. Bazı hallerde. aşağıya doğru. Tabi böyle bir teklifi size benim yaptıracağımı zannetmezsiniz elbette. — Şimdi anladım. Dediniz. bunu Silo'ya anlatın.. müridiyîe... şeyhefendi sözüne nasıl tahammül ettiğini Murat biran düşündü. ama. Selâm verdi. Haberim var. Artık bizi hiçbir kuvvet durduramaz. Lâkin erkekler üzerinde . gibi bir söz. Herkes'in Şeyhi de kendisine göre oluyor. Siz beni başka türlü methedersiniz. dedi... Kaba olmak kolaydır da. insanları bir okuyuşta türlü illetlerden kurtarıyorum.

dikkatli Murat'ın yüzüne bakıyor. Mamafi siz.. düşüncelerini sezmeğe uğraşıyordu. Oluversin şeyhim. ikimiz de sınırlarımıza geldik. Ve bütün zaaflariyle bir iyi insansınız.. açık açık konuşuyorum.. Gülümsedi. kendi yarattığı şey hakkında nasıl bukadar cahil olabilir? Bu sualin de hazin bir cevabı var üstadım. bu devirde din onların ümitsizliğinden istifade ediyor ve bu istifadenin hatrı için onları ümitsizlikte bırakıyor. Mesele bukadar basit olunca ben Kur'an'ı bazı güzel mısralar yazılı bir şiir kitabı sayıyorum. Üstad.. zeval ermez bu çarkın var bir üstadı. Fakat .. inanmış görünenlerden daha doğru yürüyorum. Bir başka zamanda olsaydı. Zamanında Arap milletine iyiliği dokunmuş bir kitap. Dünyanın yuvarlaklığı ve döndüğü Muhammed'in zamanında henüz keşfedilmemişti. Tahtından inmiş olur. Ya ahret varsa?.. Varsa yok dememden birşey çıkmaz.. buna senelerdir alışmanın kibrini ifade ediverdiler. Fakat mahvolan samimiyete acıdığından insafsız davrandı: — Hiçbir şeyden kurtulduklarını zannetmiyorum. bukadarcık bir iddiayı hoş görürdü. Akıllısınız. Şiiri seviyorsunuz. İçinde dünyanın yuvarlak olduğu.. Ben Kur'an'ı merak ettim de okudum. gözlerinde. Sözlerinde... Velhasıl şeyh efendinin içinde. ümitsizlikleri içinde bırakıyorsunuz.» Diyor. Deminden beri dimdik bakan şehvetli siyah gözlerini kırpıştırdı. Herhalde Murat'a karşı. Nüzhet efendi'nin çok sevdiğiniz bir beyti var : «Fena bulmaz. Sakın ayrılma bu azm'ü kararından. olmasanız Şeyh Yusuf sizin işinizi yapacak. kendi kanaatınıla. dedi. — Günaha giriyorsunuz. Hiç değilse.. falan hiç inanmadığım halde. diye cevap verdi. Mesele bukadar basit. hiçbir kıymet vehmetmezler. Onları fenalıktan kabil olduğu kadar kurtarıyoruz. Dudakları hemen de hiç kıpırdamadıkları halde. Ya ahret varsa. İçini tamamiyle dökmüş gibi ferahlayıverince kendisini topladı. — Aman Nüzet. Yoksa.. Nitekim fetva verir gibi ağır bir ses tane tane konuştu: — Mamafi. Ne bileyim. insanların birkaç kademe üzerinde yaşamanın. Yani Galile henüz doğmamıştı.. Murat'ı öfkelendiren bir geri çekilme hadisesi vuku buldu. bunlara daha çok büyük fenalıklar edebilirlerdi.. Yerinizde bir başkası olsa af buyrun. Silo ağa ile beraber olmanın kederiyle bukadar samimî konuşmuştu. Ağzında garip bir değişme oldu....de kadınlar üzerinde de hiçbir değeri kalmaz. — Töbe mi? Anlaşıldı şeyh'im. Murat. güneşin etrafında döndüğü de yazılı değil.. — Hayır zannetmem. bu iptidaî insanlara yol gösteriyoruz.. yok demek malûmu ilâm olur. dediğim gibi. Siz sadece onları. gene de bir büyük hizmet yapıyoruz. Size geldikleri yerde. Ben kendimden eminim. Ümitsizliği ahretteki hayatla biraz olsun gideriyorum. Töbe. Birdenbire pek ileri gittiğini de galiba farketmişti. Varsa ben birşey kaybetmiyorum ki. Ahrete. ne de ben.. hareketlerinde hiçbir sır.. — İyi ama bakalım Ahret var mı? — Töbe diyin Murat bey. Ne siz bir adım geriliyebilirsiniz. Süleyman efendi...

Meseleyi Silo ağa biliyor. O da böyle cevap veriyor... Aman Yarabbî.) Dedi. Murat bir saat kadar Froydizm'den bahsetmiş. siz beni Nakşibendî tarikatine celbetmek istemezsiniz artık.. Artık biribirimizi kollamayız. iyi olacak diye bana güldü. — Ulan. — Olmaz mı? Neden olmaz mış. Öyle ya. Lâkin tenbihi var. fayda göreceği yere yardım etmez.. Daha beş ay kadar bir aradayız. elbet ben de bir karşılık bulurum. (Görülecek bir iş değil ki. siz demin bir an samimî oldunuz. — Senden saklı bir şeyim yok beyim. yani dünyadan konuşuruz. şunu anlatsana. 45 ini çoktan geçtiği halde henüz 30.. — Canım. — Öyle söyledi. Siz de benim görüşmemden hazzediyorsanız böyle bir konuşma lâzımdı. Meselâ ben . Bilhassa Libido bahsinde birçok sualler sordu ve neticede galiba (Froyd)e hak da verdi.. İşin iç yüzünü bilsem. benden sır çıkar mı? Şuna bak. — Şeyh'efendi bugün benim omuzuma vurdu. Aman Hey Allah. Haklısın. Eğer samimiyetim hususunda birisinden bir santim aşağı kalsam kendi kendime hakaret etmiş gibi birşeyler hissederim. Galiba bugün zararı okadar yığılmış ki. gür saçlarının da pek tesiri olmalıydı.. Sözlerimizden başka başka manalar çıkarmayız. Bütün ufak tefek insanlar gibi. Böyle kederli ve korkmuş olmasa. Şeyh Süleyman efendi.. (Birisine birşey çıtlatırsan bak sen düşün. Olmaz mı? — Hoş bir adamsınız Murat bey.) Dedi.eskidikçe zarar vermeğe başlamış. Kılığı. — Şimdi gene (Yapılacak bir iş değil) mi dedi beyim. Ama şimdi. Söyledin mi beyim? — Yahu ben ne söyliyeceğim? Hem beni elçi tayin edersin hem de meseleyi anlatmazsın.. artık ben de sizi komünist partisine aza yazmağa tabi çalışmam. 35 inde gibi duruyordu. Ben gene bilmemiş olurum.. Bu halinde simsiyah. Şiirden. Karadayı biliyor.Gardiyan küçük Ömer'in son günlerde boynu çöp gibi incelmiş. — Teşekkür ederim. dedi.. bacakları bir misli daha çarpılmıştı.. Hep böyle söylüyorum. gözleriyle Murat'a yalvarır ve birşeyler sorarken pek acaip. (Şu bizim Ömer'in işini lütfen görüver.. şirin bir adamdı. Hani ben söyleyince senin bana herşeyi anlattığın meydana çıkacaksa başka türlü yaparız.. — Kusura bakmayın.. Ben de sizi öyle buluyorum Şeyh'im. Herkes biliyor. Ahlâk değişir. Ben sizin sohbetinizden lezzet alıyorum.....) Dedim.. — Dinin bir ahlâk tarafı var ki hiç değişmez. Ben ölürüm beyim... — Aman yoksa söylemedin mi? — Tabi söyledim. yaşını göstermiyor... Şeyh'efendi de dikkatle dinlemişti. (Olmaz) diyor vesselam. kadınlardan. Zaten bizim millet böyledir. eski iyiliklerini ileri sürmek biraz müşkül. omuzuma. insanı kızdıran bir mahlûktu. ogün Murat'ın odasından kalbi kırılmış ayrılmadı... Yemin verdirdi. kıyafeti eskisinden daha perişandı. Benden saklıyorsun...

. Namaz kaç rekeal olur yahu. Gittik. Haftada.. — Hele otur şuraya. Ettehiyyat'ta oturur gibi dizlerinin üstüne koydu. Kızarım. Bu da bir hastalık. doktorlukta. Allah rahmet eylesin çok iyiliğini gördüm. Elleri kilitlenir. Yalvarmak. Şeyh efendi'ye rica edersin.. Lâkin avratm talii yokmuş.. Lâkin bunun babası ayyaş bir herifti. Makineyle dikiş dikerdi. Gece sabahlara kadar yalvardık. Sülâlesi deli... horoz öter. Üstüne varsan bayılacak.. On kılar.. — iyi söyledin.. Bekârlık rezalet. galiba demincek biraz hızlı konuştuğundan kanburca göğsü körük gibi hışlıyordu. Çocuk kısmı bakılmak ister.. orucunu tutar.. Sen yabancı değilsin bana kalsa. yetimlerin anasını aldığım zaman ben kaç yaşındaydım bakalım... Yetimlerle kaldık. İstemez bir türlü. — Nöbetten çıktım beyim.... Kızda meğer illet varmış. Murat. Onyedi yaşındaydım. Velhasıl bir çare buluruz... Cuma gecesinden Cuma gecesine Allah'ın emrini icra edeceğiz. sızlanmak bende. Şeriatta ayıp yoktur öyle ya... Hem bu şeriat üzerine bir mesele. Derdini söylemiyen derman bulamaz. Nöbette misin? diye sordu. Bu bizim kan.. Karı da Ben de el aldık. dedi... Elimden naçar kalınca yallah. Yahu biz karıdan yana demek ki talihsiz bir herifiz bey. teşbihine sağlam... Boynumu büker beklerim. sonunda teşbihe oturur.. Bizim derdimize Allah rizası için bir çare.... Şeriatta. Sar'ah besbelli. Yahut Silo ağa'ya yolunu gösteririm. Tam rahat edeceğimiz sıra sizlere ömür.. Hasta olduğumuzdan biz de fıkara olduğumuzdan bize dul kan aldılar. Ben bakarım. Hitamında bu Şeyh Süleyman efendi'yi söylediler. — Allah rahmet eylesin. Bir de beyim. Bir taraftan nikâhta keramet oluyor.... O'nun yumruklarını bu hastalıklı göğse vurarak kendisini yerden yere atacağından korktu. (Suphanallah) demiye bir başladı mı. O işe müptelâ değil. Elleri titriyor.. — Sahi beyim. Biz de körpe kan görmemişiz. — Yoktur. Şeyh'e gittiği . Namazını kılar.... Arada bir (Ayyy. Dişlerini gıcırdattığı zaman duysan korkarsın beyim. döner bir ağlama tutturur. Lâkin Cumadan Cumaya da razı olduk.. namaza durur. Kederli bir çocuğa benziyordu: Karıdan yana bu bizim derdimiz bey. Oğlan doğdu. Bize teşbih verdi..... Hitamında ağzı köpürdü.. Artık senin namusuna. Hem de körpe. Biz bir derde düştük bey..sana akıl öğretirim. Ömer nerdeyse ağlıyacaktı.... Ben sana anlatacağım.... — Amin beyim. Bize bu karıyı aldı. Bizim on sene çocuğumuz olmadı. it gibi kudurdu da öldü. Dinle... ardından kız doğdu. İskemleye oturup ellerini.. Gece gündüz içer bir herif. Onaltı yaşında beyim.. elli kılar.. Gittim bizim Şeyh'efendi'ye dehalet ettim. Ağzından bir san su boşanır. Bu da müritlerdendir. her gece canım çekiyor. Bir gülme tutturur bir eyyam. Şeyh Süleyman efendi'nin nefesiyle yaşar beyim. ayıp yok. Allah'ım gayrı canımızı al. vicdanına....) diyerek düşüyor. Bir fena derde düştük. Kan ferah ferah otuzunda vardı beyim... onbeş günde bir kere Şeyh'e gitmezse derde düşer. yirmi kılar. Tarikattan. Beni adam gibi adam eden O'dur. Al canımızı Allah'ım.

. Sesi de fena değil. İşte bunun üzerine bizim Şeyh'in perisi musallat oldu. Bir gece Ana... Birşey demezler. Kapuya bakarak sesini alçaktı:Daha türkçesi.. Razı olmuyor....) diye bağırarak gece vakti sokağa düşmüş. Murat büyük bir nefretle bıyıklarını dişliyordu. Deli olacağım. Ben de şaştım Ömer efendi.. Bir aydan beri karıya nefes edemedi... beyim.) Diye söylenir. sonra da tutup ırzına geçmek.. — Ümit vermenin bu çeşidine.. Uyku arasmda (Süleyman. . Çocuklar bakımsız. (Sonra öğrenirsin. — Pekâlâ sen şimdi ne istiyorsun? — İstediğim şu: Süleyman efendi mahpus. Bazan sana büyü mü yaptılar? Diye sorarım. Halbuysa evlendikten sonra gelmiyecek. tesbih'ten geldi... Kokusuna alışmışım beyim. Ben dersen işte böyle... Sabahleyin namaz vakti getirmişler de Şeyh'in kapusuna alıvermişler. yahut ayağın bağını çözer bırakır. (Beni neden uyarmadın. Olmaz ne demek? Bazı bazı gelir... Her insanın bir perisi var ya. Ondört yaşındayken bir Ramazan'da 99 bin kere esma çekmiş. Karı benden kendisini çektikçe bizim' muhabbetimiz artıyor. Sen böyle şeylere inanmazsın. namaz vakti. Dejenere belki de frengili bir babanın ondört yaşındaki kızına bir ramazanda 99 bin defa teşbih çektirmek. Ertesi sabah. — Neye beyim?... Bir aydan beri ben neler çekiyorum beyim... keyiflenir.... ne bıraktı.. Kim ne bilecek? Şuraya getiriveririrn.. Gardiyan küçük Ömer.. yüzünü örter.) Diye gene kızar... razıyım. Buz gibi.... başını duvara çevirir. Türkü söyler. Dedi. Ölüyorum Şeyh'im. Sabret.) Dedi.. Şeyhin nefesi şifa canım. peri düğünü.. Lâkin ne mümkün. Üstüne bu hal neden geldi. İslam sözü aşikâre.... sen yabancı değilsin.. Dedikodu yaparlarmış.zaman üçgün iyidir. Şeyh'e yalvarıyorum.... Şeyh'in kapusunda bulmuşlar.. işte sabaha kadar bana bir etmediğini bırakmadı. Ertesi sabah Şeyh'e gittim. El sürmemeğe razı olduk. Söylemesi ayıp. Başına gel medi ki nerden bileceksin. (Ana beni götürüyorlar. Onda hararet yok beyim. Taşta hararet var. şeriatta ayıp yoktur. ellerini dua eder gibi açıp müthiş bir ümitsizlikle tekrar dizle rine bıraktı. — Anlamıyorum bu nasıl bir iş.. uyandırmasam da sabahleyin söylesem.. Yüzü bile kırmızı elmaya döner karının. Bunu da bizim Şeyh'efendi'nin perisi tutmuş meğer.. Abdülvahap gazi tepesinde bunların düğünü olmuş.. Ya gerdek gecesi boğar öldürür. kız teşbih çekerlerken iyi saatta olsunlar tutmuş bunu. Meğer Süleyman peri'nin kaçırdığı gece. Dul çıktı.. — Öyle şey olmaz. kim ne bilsin halbuysa. Anası da tarikat'tan. yanımda yatsa. Karanlıkta kaybolmuş.. Lâkin üçgün sonra o işe geldi mi gene domuzlaşmış bakarsın..) Diyorum. Peri kısmı.) Diye ağlıyor. biz bunu kız diye aldık.. adamdan azma beyim. On gündür gayrı yatağa da girmiyor.. Hitamında meseleyi öğrendik.. Üç gündenberi dört kere bayıldı. Şaştım kaldım. Şartı bu. (Şuraya getireyim bir nefes ediver.. Ne öldürdü. Süleyman. — Töbe de beyim. (Beni götür yoksa ben ölürüm. Uyandırsam kızar.

— Nerden bilecek? Bildirmeyiz. Allah senden razı olsun.. Tabi bir kere söyliyeceğim.... işin kolayını bulduk Ömer efendi. — Bu da oda kirası mı? — Ne münasebet.... Yeriz anasını satayım.. — Anası da olmaz... Halvet'te nefes edilecek. — Senin sayende beyim... belki şeyhi edersiniz. .. O da bir evlât. Sonra. Cebinden dört tane ceviz çıkarıp Murat'a uzattı: — Buyur beyim. — Eksik olma beyim.. Tamam.... Öyle aklıma geldi. — Allah seni sevdiğine kavuştursun Murat bey. Canım sana kurban.. — Benim yanımda nefes edilmez. Sanki birdenbire gençleşmiş. Gözünü keyifle kırptı: Şeyhi alıştırdık mı her hafta gelsin. öbürgün.... Hep senin sayende. Anahtarı sana veririm. — Aferin. Hangi saat geleceğinizi ben de bileyim de. çarpuk bacaklarının üzerine sıçradı. — Düşün beyim. Arkadan şeyhi bir usulla içeri sokarız. Sen kızmazsan tabi O da kızmaz.. bak ben ne diyorum..... Bana kızsa da bizimkine hiç kızmaz. anası da mı gelmeli. — Yani... Nefes ediverir. benim odama gelir.. Şeyhi de çağırırız. Yani tarikat meselesi olduğundan.— Ne çeşidi. Hiç. Yalnız Şeyh'efendi benim haberim olduğunu bilmesin emi? Ayıp düşer. Sen düşman lâfına bakma. — Nefes etse. — Kızmaz.. Hem Silo'ya da bunu açarsın.. — Estağfurullah... Ben bunu düşünmemiştim. haber vermeden getirmeli. — İyi ama kızarsa.. Baksada mürit ne demek? Öz kızından ileri. Yarın değil.. — Sahi. — Razı olmazsa. Benim odamı.. — Bu halvet işine şeyhin kansı ne der? — Hiç ne diyecek? Arada bir fenalık yok ki beyim. Eski birşey örtünüp gelsin... söyle... Gardiyan Ömer. Bu ziyaret günü getiririm. Kır da afiyetle yiyiver. Eniyisi böyle yaparız. Başka bir isim verip yukarı çıksın. — Buraya gelsin ama. Buraya. — Ya. Razı olmadı mı. Gülüverir.. burada kimse bulunmasın. Karıyı buraya kaparız. ben de mürit değilim. Doğrusu bu. Sen de aşinalık etmezsin... — Getir. Bu işte pekâlâ.münasip görürsen... Elinde büyümüş beyim.. Sen de gelirsin... Buraya gelsin. Her hafta. sırrı faş edersek.. şeyhin perisi belki büsbütün öfkelenir. aman ellerini öperim düşün.. — Yani Şeyh hazretlerine yalvarmıyacak mısın? — Yalvarmaz olur muyum. Başını kaldırıp bakmaz.. Töbe yarabbi.. zarar yok.. Şeyh hazretleri ahır zaman Peygamberi sayılır. mesut olmuştu.. Şimdi benim söylemem icab etmez. Bir kere nefes ediverse. Haşa..... işte bu doğru.... Canı sıkılırsa. Gene sen söyle. Al gözünden peynir helvasiyle kâat kebabım beyim.. Haa?. O da Şeyh'efendi'ye geldiğini söylemez..

Bir haftadan beri evrakı Vekâletten gelip Belediye işlerinde çalışmağa hak kazandığından şimdiki elbiselerini satın almıştı. Hem de fena bozuldu.» O kılıkta.. Senin aklın erse. Sapan çaldığı iddiasiyle mahkemeye verildiğinden ve muhakemesi gayrı mevkuf cereyan ettiğinden. Sırtında. Karakol kumandanı. «Birden.. fevkalâde şık bir kahverengi kostüm. — İyi bildin beyim. Bir sene cezasının tamam altı ayını. O'nu munis bir gülümsemeyle iterek arkada. gardiyan küçük Ömer. bostan korkuluğuna.. bir acaip yaltaklanmaya ve korkuya kapıldıkları halde. sulh ceza'ya iş kıyafetiyle gidip geliyormuş ki. efendi demek senin anana söğmekle birdir. eski bir şalvarla gelmişti. Sakin gecenin içinde betonda sürüdüğü ayakları yılan gibi hışırdıyordu. Bağırarak içeri girdiler.. dünya. İmik ağa. Göster de ayak turab'ı olalım.. Diğer emsalinin yüzde doksanı.. Nesli münkariz olmağa yüz tutmuş. Muhtar. Pulluk'la ve biçme makinesiyle ziraat yaptığı için» asabiyeti ve . Murat dünyaya akıl erdirdi erdireli ilk defa birisine iyilik mi. — Nerde o müslüman beyim. aynı renkten podösüet iskarpinler.. yarı divane uşak eskilerine döndükleri. Ulan eşek. ben bu iyiliğin altında kalmam. yardımcı bulmuş bir haklı adam gibi tekrar ayak diredi. biçiminden ve renginin solmazlığmdan belli. tanıkan bir numuneydi. Nahiye müdürü. Köy bekçisi. aklın biraz erse ya. ensesin bakılınca.. Efendi diyoruz. Hani O müslüman. Bu sözle hiçbir münasebeti olmadığı halde. Geldiği zaman kış olduğu halde alpaka ceketiyle titriyerek kendi tabiriyle «Çay kuvvetine yaşıyarak» geçirmişti.. yazma. Ve dönüp kapudan dışarı haykırdı: — Efendi. on. İmik ağa. yırtık şalvarı.. İmam. okuma bilmemesine rağmen demir çenberleri altın suyuna batırılmış bir dolma kalem. Hele işimiz hayırlısıyla yoluna girsin. Murat'ın omuzuna dostça vurarak yürüdü. Kürt ağalarından. Müslüman kısmı müslüman kardeşine elinden geldiği kadar yardım edecek. İş işten geçti. fenalık mı etmekte olduğunu kestiremedi. Burada yük mevzuubahis olamaz.. gözünde numarasız gözlükler. «Çift at'la. İzollu'nun İmik uşağı köyünden İmik ağa önde. başında Tavşan tüyünden bir fötr şapka.— Zahmet ettin. Halep'ten kaçak getirildiği dayanıklılığından. pek uzun boyuna ve pek esmer yüzüne hiç yaraşmıyor. ayaklarında. Sonderece asabî ve kibirli bir adamdı. evrak tasdik dediler. köyün yetmiş hanesinden atmışdokuz hanesi bize düşman olduğundan. pek ince. — Ne zahmeti. Müslüman mı kaldı? — Sahi O da doğru. Murat'ı görünce. Dünya bozuldu. eşek.... onbeş senedir olup biten işler karşısında fena şaşırıp ipin ucunu kaçırarak. asrî bir mankene faian benziyordu.. eşek.. mahpusa getirmişler.. mahpusa. Şeyh Süleyman efendi.. elinde baston ve bir de krokodil taklidi Portmen vardı. göğüs cebinde mavi kenarlı bir ipek mendil. Köy kâtibi. Bütün bunlar. — Ne münasebet.

son kalanını bulundurmağa meraklıydı. kâseler. incecik kemik parmaklan titremiye başlar. türlü türlü turşular.. peynir.. Mutlaka. yahut birkaç kişiyi. şeker sandıklarının Bunlar üç tane idiler önüne çömelir. çıkarıp önlerine sıralardı. bunlardan yemeğe zorlanır. köpük pestili. birisini. ahlat kurusu ile dolu torbalar.. Kapudan seslenen de( bu seslenme üzerine «Bize artık müsade imik ağa» diyenler de. zeytin. Ozaman derhal asabileşir. Misafirlerini iki kap yemekle tıkabasa doyurduktan sonra.kibri üstünde kalmıştı. kızılcık.. İmik ağa.» Diye nöbetçi gardiyanlara yollardı. Seni daireden çağırıyorlar. elma. dişlerini gösteren bir gülümsemeyle yerinden sıçrar. karpuz. söylerken kendi kendisiyle mi. «Biz ağa'yız ama. Bu son hareket misafirler için «Kalk git. kalabalıktan kaşgöz işaretiyle ayırıp kenara çekerek davet eder.. çökelek. kurudut.» Diye seslenirdi.. Sanki hiç kullanılmamış gibi parlardı. içeriye «İmik ağa. Hepsi gösterilip hepsi tadıldıktan sonra. aluç. ceviz. Bu da fayda vermezse.. karyolasının altından kavun. bunları da and vererek tattırıp yerine iade eder. Böyle sıralarda. beş çeşidini daima yanında bulundurmakla iftihar ediyordu. Çay demlenip kadehlere koyulur koyulmaz. öğle ve akşam yemeklerinde. dört. Cumhuriyet ağasıyız. Hepsini kaldırdıktan sonra. gelmiyenlere dakikalarca yalvarır. tahta kaplar. alıp yemeğe götürürdü.. Ocak harlamağa başlayınca üstüne misafir adedine uygun bir cezve koyulur. Misafir de kaç kere. Misafirleri dağılır dağılmaz. kese kâatları. Bunu anlryamıyanın yay haline. Bunlarda. süzme yoğurt. boy boy tabaklar.. Burada itirazın zerre kadar faydası olmazdı. kâatlar çeker. yemiyenlere bir haftadan on güne kadar küserdi. artık kahveyle çayın üzerine ayran içilemiyeceğini ileri sürsün. bal. petmez bulunurdu.. Karnı iyice doymuş misafir yahut misafirler.. belli etmeden gülümserler. yenidünya. herşeyin daima turfandasını Yani ilk çıkaniyle. kahveler ellerdeyken çaydanlık ateşe sürülürdü. badem. imik ağa ortaya bir kocaman bakır tas. tussuz yağ. kuru üzüm. kuru incir. mışmış. kabak çekirdeği. sepetler. İçeri geldi geleli. incecik vücudunu ırgahya ırgahya ayran döğmeğe girişirdi. suratı asılırdı. ağanın perişan ve acele istirhamlariyle başka misafirleri böylece deflemek işine yardım etmişlerdi. çaydanlığı ve ayran kâsesini uzatarak: «Şunları bizim kapu köpeklerine götür. yalnız yediği vaki değildi. gardiyanları çekiştirmek bile gardiyanları çekiştirmeğe başka hiçbir zaman dayanamazdı O'nu teskin edemezdi. karşısındakiyle mi alay ettiğini anlamak imkânsızdı.» işaretiydi. dut pestili. mahpusanede. ister istemez ikramın tadına bakılacaktı. Ziftlensinler. kısa bir samimiyetle biribirlerine kurnaz kurnaz göz kırparlardı. Kahve fincanı denilen küçük şeylere dekilerden mada. ayva. armut. Yemek pişirmeğe. bir tahta kaşık getirerek. dışarı çıkıp tekrar döner. leblebi. aşılı mışmış çekirdeği. İmik ağa. mukavva ve teneke kutular. Kimin haddi ise. suç ortaklığından gelme. Oturup yeniden yeniye lâf açmak imik ağa'yı çileden çıkarmağa elverirdi.» Diye bir lâfı vardı ki.. sabah. bahçeye koşar. Sık sık kapuya bakmak başvurduğu son kibar çareydi. yüzünde birdenbire peydahlanan derin bir nefretle ilk gözüne ilişen mahpusu huzuruna çağırır. Bu ocak parıl parıl tertemizdi. en arkadan sıra gazocağı'na gelirdi. kahve pişirilir. birkaç saniye sonra da koridorda raslayıp talimat verdiği herhangi bir mahpus. .

... parayla birşey satmayı. Efendi ve eşek demesinden belli pek işittirmeden. Asri rençber olmasına rağmen. Şimdi borç istemenin sırası mı ya. Şeyh efendi de bilmez. İlle yatağının başına kadar bizzat gitmek. bizim nahiye'ye. üzerinde para gezdirmeği... Pilâv vardı. İçeriye yetmişiki lira borcun var. Ben pilavı yavan sevmem.. arkadaşlardan biri şeker almayı unutmuş..» diye ağayı gönderdikten sonra etraftakilere «Hele gidelim de İmik ağa karnımızı doyursun.. Mesele bu sefer borç istemek değilmiş. İmam.yahut başka bir koğuşa seğirtir. Derebeği âdetine uyarak. Ekmeklerine çalıverdim. Birisi hastalansa da.. ismet Paşayı. öyle herkes'in keyfine burada hizmet edilemiyeceğinden bahsederek O'nu alıkoymuşlar. biz geliyoruz.. Köy yeri. Ulan Şeyh Sait. Ağa'yı dışarıya salıvermemişler. Biz babadan böyle görmüşüz.» diyerek kalabalık bir aksi şada gibi cevap verirdi. Peynir getirmişler.. Yağlı davar yoğurdu da vardı.. İlk günler. Murad'ın odasına girdiği zaman.. Sen köyleri bilmezsin beyim. Kâtip olur. Mehmet Emin’i bir de Kayserili Tevfik efendiyi çağırdım. Yahu burası Bizim köye.. oğlanları ve düşmanları bırakıp nereye kaçar mışım bakalım. Ulan eşek. kapudan dışarıya. «Ağalık yedirmekle. ihtiyatla bağırırken gene ağzını iki kere açmıştı. hayvanlarımı. Şimdi. Şöyle şöyle el kadar kesip yedirdim. .. Benim küçük tencereyi bildin mi? İşte ona tamam yüz dirhem yağ koydum. Allah kabul etsin. — Neden? Diye hayret ediyordu. Dedi....» Herkes hürmetle susup dinler. Yediler. Belediye'de çalışanlar gideli bir saat olduğundan. rezil yatağıdır. Yemeğe davet etmek için. Pilavdan başka patates pişirmiştim. yahut ısmarladığı henüz gelmemiş te borç olarak on tane şeker talep etse İmik ağa bunları ne getirir. Sayar tek tek.. Muhtar. Halis kurt pilavı. Dağda nakadar ayı tutmuşlarsa getirip buraya gardiyan etmişler beyim.» Derlerdi. ben kaçar mıyım? Ben çiftliğimi. Kahveleri içtik.... Ne yedirdiğini birazdan gelip size hikâye eder.. ayran yaptım.. orada kim olursa olsun birisini karşısına alarak var kuvvetiyle bağırmağa başlardı: «Sen neredesin? Bir saattir seni aradım. ne de birisiyle gönderirdi. Ayıları tekmil gardiyan yazmışlar. oradan alıp gelmek lâzımdı. ağzını bir karış açardı. Murat: — Bu herifler aylık alalı üç gün olmadı. parayı borç vermeği hiç sevmez. «Sen git. «Ağalık yedirmekle. Bekçi. bizim Elâzız Vilâyetine benzemiş. Çayları demledik. Sonra tussuz yağ gelmiş. mecbur kalsa dişini çektirecekmiş gibi suratını asıp. bir kaşık yoğurt istese. Kaçılacak bir yer olsa evvelâ sen kendin kaçacaksın.. nakadar gizli çağırılırlarsa çağrılsınlar. kendisini öfkelendiren gardiyana Mutlaka gardiyana kızmıştı... Karıştırdım balı. bu âdet mahpusaneyi şaşırtmışsa da^jgiderek hepsi de alışmışlardı. Allah eksik etmiye. Ulan Şeyh Sait. Artık davetliler. Etli patates. Bizim nakadar rezilimiz varsa. Karınlarını birgüzel doyurdular. yiğitlik vurmakla.

. Dahiliye Vekâletine yazHığım bütün istidalar Fazıl beyin eline varmış. Duydum ki Dahiliye Vekâletinden Müfettiş gelmiş. — Eyvallah. müdürlüğü işte hatmetti.. aşağı iner de.» Diyerek lâfa girişecek oldum. — Töbe. Bırak Şeyhim sen O mendeburun bize ettiğini bilmezsin. Eteğine vardım. Bana dedi ki: «imik ağa. Öyleyyse şeyh erendi buyursun. Vali makamında oturuyor.. Lâkin bugün bana misafir gelecek.. işte orada aklım başımdan gitmiş.» Diyerek terfi etmişler. karısı kızları.. — Kim? — Şefik bey. Kâatları topladım. hiç Vali görmemiştir.. Sürt Vilâyet sayılalı. Buraları isyan mıntıkası. «Hele buyur İmik ağa.. Eskiden burada Vali muavini idi.» Dedim. . pencerede beklerim.. biz.. dedim. Eşek. Eliyle kâatları itiverdi.. Biz baltayı taşa çalmışız.— Şeyh'ten ne istiyorsun ağa. Vali yaramaz. Sağol ağa.. Çantaya koydum. Gözlüğümü bir kere düzelttim: «Bana bak bey.. Benim aklım başımdan bir kere giderse kendir.. Hepsini tomarıyla önüne koydum. Şimdi nerdeyse arkadaşlar öğle paydosunda yemeğe gelirler. dedim. İzolluya demişler ki..... Hayır mı? » Diye sordu. dedi.. böyle söyliyen Şeyh Süleyman efendiye. ben şaka ettim. Kürdüstan. Bizi mütegallibe damgasiyle sapan hırsızlığından hapse atınca «Tamam... Murat gülümsedi: — Bizi yemeğe davet edeceğine. Yemeğe. Diye içini çekti. İmik ağa. İzollu ağalarını iyi tanıyor. İmik ağa. zabıt varakaları.. Aslı da buralı. . Meğer. Hiç gider miyim? .. hayret ve kederle baktı... Bir de baktım ki bizim Fazıl bey. Töbe Yarabbî.. köy mazbataları. Kızma. size Şeyh Sait'ten başka Nahiye müdürü. Şimdi îzmir tarafında kaymakam...» Diye bağırdıysa da durur muyum? Meğer bize gönderdikleri Nahiye müdürü. Bizi sapan hırsızlığından bir seneye mahkûm ettiren Nahiye müdürüyle uğraşıyoruz.. ben senin yerinde olsam. çekicini.. Allah rahmet eylesin. hep O'nun sürdüğü lekelerin altındayız.. hayretle baktı: — Rahmet mi? Ne rahmeti. ademi takip kararları. sehpa gözüme görünmez.. Mutasarrıf. Orası sanki. Biz. Hele otur. İstida'lar. ikisine de. dedi.. dedi. «Bize bir Nahiye müdürü yollamışsınız. celpname'ler. Artık kaymakamlığa lâyık... dördüncü müfettişin karısının yeğeni imiş.. haydi ikiniz de buyrun. — Ben de niyetliyim. Acemi nalbant. Çantaya davrandım. O'nu görmemle dünya bana verildi sandım.. biliyoruz. birkaç ay sonra kaymakam yapacaklârmış. Atlatıp buraya koştum. Kaymakam.. Arkamdan «Hele gel. isyandan buyana bizim hakkımız var da alacağımız yok.. Üç aya kadar Siirt vali vekili olur. Hep vekillikle idare ederler. makbuzlar. «Sayende hayır elbet beyim. keskisini nasıl kullanacak orada öğrenir..» Dedi.. dedim. Kapuyu vurup girdim. Bizim çanta ağzına kadar evrak dolu.haşa huzurunuzdan çingene eşeği. Dahiliye Vekâleti. vekâletnameler. Sen de beraber gidersin. Yeriz. Yüzünü astı da bana ne dedi bakalım. Anasının adıyla anılır bir Nahiye müdürü....» Dedim. — işte du olmadı. Dün bize et getirmişler. Tekrar kapuya döndü: Eşek. Akşam pişirdim.

(Bey) demeni isterler. yerinden sıçrayıp çantasını yakalamıştı: — Ameleler şimdi gelir.. Hancı'ya «Kim bunlar.. Elâziz'i ben vilâyet saymam. Benim haberim yokmu sanki.. Arabistanı hep bize verecek. Bir de düşündüm... İçinden iki herif indi.. başını uzattı. yumurtayı pişirir karşısında. köyde jandarma odur... — Öyleyse Almanda (efendi) tükenmiştir. jandarmadan bıktım. — Kendisine ne kalıyor? . birisi emniyet müdürü. Ne karısı.. Durup. Hanım yengemiz Malatya'daymış.. Bastonlu iki efendi. «Güneş çekilsin de köye gideyim diyerek Han'ın önüne bir iskemle atıp oturdum... Ben ayağımı ayağımın üstüne atmış oturuyorum... Fabrikanın canavar düdüğü öğle paydosunu haykırmağa başlamıştı.. Kardeşimiz değil mi? Hele harbi kazansın. — Töbe. (Gelsin de doktora çıksın. Yürüyüp geldiler.. Yanımda durdular.... Tevkifimden bir ay evel ekin satmağa gelmiştim. Elâziz neresi? Dersim'in hududu. Senin bukadar süslenmen. Gölgeye iki yatak sereriz. Karı keyfe gelmedi ki. Ben buraya yerleşeceğim... Zaten Almanya bizim için döğüşüyor. — Kabul etmem... — Ne zararı var. Mahpusane gardiyanı neyse. Allah divanı gibi el bağlarız. Kafkasya'yı..... Duydun mu şeyhim?.. bukadar öfkelenmen. — Canım benden gizli mi? Hanım yenge dün geldi ya. Bizim karıya gideceğimiz demek ki mahpusa yayıldı. Malatya'ya yerleşeceğim. Hele Almanya kazansın..— Artık bizden gitmek geçti. Sen bari bilirsin şeyhim. iyi vallaha. Ada'lan. Tavuğu. El'in eşeklerine tekmil (Efendi) demeli. sola baktılar.» Diye sordum. Nüfusumuz ikiyüz milyona çıkacak.. Ekini Allah'ın izniyle sattık.) demez mi? İnsan vilâyette oturacak.. Sonra savuştular. Ha bizim İmik uşağı. Abdullah Paşa adam asıyor. ha Elâziz. Töbe Yarabbî. Onbaşıyı bulalım da. Köy demek mahpusane demek beyim.. Sağa baktılar.. İsyandan beri EIâzizrde adama istida verdirmezler. (Birisi Vali.. Bizim imik uşağı'na bir jandarma gelse bizim nefesimiz daralır. Burada Vali'yi adam hesabına alan yok.. İlerden bir otomobil geldi. Aspirin Bayer gibi.. — iftiradır.. — Duydum. Karı köyde. Balkanları... Şu cezayı bitirsem.. aşağıya baktılar. İmik ağa. Meseleyi anlatalım. — Yahu. — Yakında. efendiyi de beğenmezler de.. Bana müsade.) Dedim. — Kim söyledi? Yalana bak.. (Efendi) diyeceksin....... Karnı ağrıyormuş.. vilâyette. — Neden Elâziz'e değil.. Haydi Murat bey sorsa bilmez de sorar. Ben onbaşıdan. — Bize efendilik beğlik Almandan mı geliyor? — Almandan. Nöbetçilere tenbih etsin. Hastaneye geldi. yukarıya. Yanyana koşan iki askeri kamyon uzaklaşınca düdüğün sesi büsbütün arttı. korkma..

Mitralyözler ve avcı koluna yayılmış askerler durmadan kurşun sıkıyorlar.. Öğle yaklaştı... Ne dersin şeyhim.. Kimse de duymadı. — Amin. Vali.. — İşte gördün mü? Hepimiz hak dinini kabul edeceğiz. 12 Top sahra top'u.. Pekâlâ. İmik ağa. Köy ikiyüz haneliktir. aşağı. Görüyorsunuz.. siyah bağa çerçeveli gözlüğünü burnunun üstüne iyice yerleştirdi.. Şimdi anlatacağımı siz muhakkak duymadınız. 350400 asker var. Hitamında bir taraf kazanacak. — Şapka gidecek.. Sonra anladık ki topların ağzını Karakaya mevkiine çevirmişler. Bastonunu birisine vuracakmış gibi kaldırdı: — Alman'a Allah kuvvet versin öyleyse.. fena birşey.. — Zaten kitaplar yazıyor. — Şapka gider öyleyse. Depo aynı zamanda cephaneliktir. Şehir Alay merkezi. gevezenin biri. Toplar. bu akıl almaz zaferi sanki daha şimdiden çantasında taşıyormuş gibi azemetle çıktı. ortasına parmağıyla dokunarak. Bu huy bizde fazlasiyle mevcut. — Ne sebepten? — isyan sebebiyle. İsyan. Kâfirler biribirlerini kıracak.Bana cenneti âlâ ve Peygamber Muhammed'in şefaati elverir diyormuş. iki keresinde de Karadayı el vermedi. Orasını bana buradan daha «asrî» anlattılar. jandarma . — İyi.. Ertesi sabah. İmik ağa. Alişam köyüne geldi.. — Eski harfler de gelir. (Şeyh Şerif Palu'yu bastı) haberi geldiği zaman ben de Elâziz'deydim. — İnşallah İmik ağa. — Halbuki ben Elâziz'i başka türlü hayal ediyordum. Tuttuğunu altın eylesin. haydi diyelim.. Mitralyöz'ler de bu deponun önünde. Şehirden dışarda ve ovaya hakim bir mevkide. — Gelmez mi? Gelmeyip te ne halt edecek? Vızır vızır gelir.. Tabi Şeyh Sait isyanını konuşuyoruz. şefakla beraber toplar patlamağa başladı.. Palo'ya kadar yumurta yuvarlasanız gidişini seyredersiniz. Bu fanî dünyada şimdilik galip gelenler haklı görünüyor.. Gülleler muttasıl kayaları tarıyor. Bir Salı günü akşam üzeri Fırat'ı geçti. Kuşluk zamanı gürültü biraz kesildi. — Köyü suyun ötesindedir.. Dört tanesi askeri depo gerisinde. kazanan da hak dinini kabul edecek.. Dört top bey yurdu tepesine tayin edilmiş. Murat gözlerini kısarak Şeyh'efendi'ye sordu: — Neden mürid'iniz değil? — Kim İmik ağa mı? — Evet. Oymıyarak.. Bilenler de unuttular. Elâziz'de Dellal çağrıldı ki bir kul dışarı çıkmıyacak. yukan 200 mermi yaktılar.. Bir işin baş tarafında haklıyken sonuna doğru haksızlık etmek kötü bir huy. — Yani? — Yani isyan mıntıkasında.. Ova 6 saat çeker. Bir büyük muharebe olacak. İki kere müracaat etti..

. eşkıyayı. Emre itaatsizlik edip sokağa çıktığı için Vali Hilmi bey bir küçük çocuğu tabancasiyle gözümüzün önünde öldürdü. Palu'ya giremeyince. Otomobile atladıkları gibi hey Malatya nerdesin. Bizim Elâziz. geçiyorlar. araziyi bildiklerinden. beheri dörder tüfek omuzlamış. ricat hatlarında görünce (Sarıldık) diye bağırdılar. Biz dürbünle harekâtı seyrediyoruz. uçlarına çarıklarını asmışlar.) Demişler..) diye bir feryad duyuldu. Meselâ gelenler.. isyana biz de iştirak ediyoruz. 3035 kişi iken bir hamlede dörtyüz kişi oldular. salâvat getirmesini bilmezler. — Halbuki adı şapka isyanı.. Yado cenuptan kayaları dolaştı. Bunların da dört tanesi tüfekli.. Meğer bunlar eşkıya Yado'nun maiyeti imişler. Ben. birtek kurşun sıkıldı. Lâkin Palu ve Çemişkezek razı gelmemiş.. bozgunu işte orada gördüm. Esasında. Zaza'ların hiçbirinde tüfek yoktu ya birden baktık.. (Ben din bilmem. Meğer Vali ile kumandanlar ailelerini. Gerisi omuzlarında birer sopa. beyim. iki eşek yükü silâh alıp halka dağıtmış. insan.. (Canını kurtaran kaçsın. Silâh sesleri birdenbire kesilmişti. Kaçanlar. Halbuki kulaktan duyduğumuza bakarsanız bunlar üzerinde Kur'an'ı kerimlerle geleceklerdi. — Halk ne yaptı? — Halk ne yapsın? Evvelâ kim geliyor belli değil ki. Ayrıca idareyi örfiye müfrezeleri de kol geziyor. Ahali damlara çıkmış. Asker. (Elâziz'e hücum et) .kumandanı otomobille şehirde dolaşıyorlar. — Esası tabi din uğruna. Silâhları. İsyan havadisi üzerine bu iki kasabayı çevirmişler de (Bizde Şeyh Said'in mektubu var. Gelin teslim olun. Dere boyundan. Palu Kaymakamı Hakkı bey Dersimli olduğundan bize kancıklık yapar diyerek onu uzaklaştırıp yerliden birisini Kaymakam nasbetmişler. Ön saftakilere asla kurşun ve gülle tesir etmez deniliyordu. Yado'yu. eskidenberi Dersim çapulcularından korkar. Şeyh Şerife haber yollamış. Kur'anı bırakalım. Posta ile müzakereden sonra. Maiyetinde sekiz süvari var. Yado. Palu. (Senin dinin nedir?) diye sorun. Baktık ki bizim Dersim eşkıyası. Bir karaltı daha atladı. eşyalarını zaten beşkardeşler mevkiinde hazırlamışlar.. Bellerinde çıplak kılıç taşıyanları da silâhlı sayarsanız 1520 kişiyi geçmezler. Palu'ya da. böyle hengâmede sükûttan daha çok ürküyor. Depo yağma ediliyormuş lâfı ortalığa yayılınca evlerden uğradılar... oturup başını yumrukluyarak ağlayan hangisi. Fakat kalabalığa malumaliniz her çeşit insan karışır. depo önündeki mitralyözlere doğru. cephaneleri bölüştüler. Güney çay mevkiinden top menzilinin altına geçivermişler. Çemişkezek'e de evelden beri düşmandırlar.. Neferlerden birisi kolundan yaralanınca ötekiler de. pantalonunu çıkarıp atıyordu. hem kaçıyor. herşeyi bırakıp kaçmağa başladılar. mecburen oranın depoyunu basmış. hem ceketini. Dersim'in meşhur eşkıyası.. Yada. Zaten Elâziz de isyan edenlerin topu topu 37 kişi olduğu sonradan anlaşıldı. Ali ağanın çobanıyım. Dersim aşiretleri. Alay çil yavrusu gibi dağılıverdi. Karşı tepeden bir karaltı bu tarafa atladı. Piyadeler de tepeyi atlayıp beıi yakaya.) diye cevap verirler. Herifler eskidenberi soyguncu olduğundan. Herkes Bismillah diye silâhlarını hazırladı. Kapu tokmaklarına yapışıp kelimeyi şahadet getirerek içeri alınmasını istiyen hangisi.

. Bu esnada Yado. Hükümet konağına girdi. Uzun boylu. Bunlardan iş çıkmıyacağı anlaşıldı. Ordu kamilen Şeyh Sait efendiler Sancak'ı şerif çıkarmışlar. Helîfe hazretleri İngiliz zırhlıları ile İstanbul'a dayanmış. Bizim Elâziz eskiden beri şarkın ticaret merkezidir. Mallarından korkan tüccarlar. salâvat getirenin haddi hesabı yok. Serkliler. Dükkânların daramaları (Kepenkleri) kapalı. Bir taraftan yerli Milis teşkilâtı kuruluyor. Baframaden'ler.bahanesiyle başından defetmiş. askerî teçhizat anbarını bastı. Çapulu görünce tüccar taifesi aklını başına devşirdi. yatağını bırakan. Şu halde.. mahpusane kâtibi esas defteri evine aşırmış.» diye bir fısıltı yayıldı. Bir taraftan da kuvveyi maneviyeyi kırıcı haberler geliyor. Kaputları.. Uzun boylu. Ankara'ya kadar yolumuz var. Akşama doğru nihayet lisana geldi: «Biz burada durucu değiliz. Yağma. Kimi münasip görüyorsunuz?» diye sordu. 3 kuruş verdi mi bir paket. «Hani Şeyh Sait? Nerde şeriatçılar?» derken «Şeyhi şerif hazretleri geli yor. Dersim çapulculuğu tarihlerde meşhur. ağzında da altın dişleri parlıyor. battaniyeleri çuvallara doldurmuşlar. Aynalar. silâhlanıp dışarı uğradılar. Herkes ikişer üçer çarşıyı tuttu. hazin oluyor beyim. Türkçe bilmez bir ihtiyar. Çapulcular üstüste birkaç ceket. halıları topluyorlar. eşkıyayı görünce Elâziz'in abdesti Hozuldu. Adamlarına emir verdi... Harput ermenileri Amerikaya kadar nam salmış tüccar idiler. Hemen mapushaneye gitti. büsbütün yabani değil. salonda oturmuş. ahzı asker şubesini dağıttılar. iskemleler. O'nu da Vilâyete misafir ettik. haşa huzurunuzdan eşekleri nereden buldunuz? Yükte hafif. Sırtında zabit elbisesi vardı. Evelâ kolordu merkezini. Yado kahveyi içer içmez tekrardan atladı. yakışıklı bir adamdı.. şeyh'i şerife müracaat etti. Ben Yado'yu gözümle gördüm. Başına Kalpak. Milis'e yazıldık. «Bu gidiş hayırlı alâmet değil. Reji dairesinin ambarını yağmalamışlar.. der'akap katırları. Seksen yaşındaymış ama. Dersim'li paket f iatmı nerden bilecek. O zamana kadar evlerinde oturan Elâziz'liler. nen gcıcıı iiıcuıuııaı. Delikanlılar. sandığını yüklenen savuşuyor. birkaç pantalon giyiyorlar. tüccarlar. Beylik battaniyelere paketleri doldurup sokakların köşesine devirdiler.eısı. Atını direğe bağladı. Yeniceler. Sivas ta iltihak etmiş.. Şehrin ayanı. eli silâh tutanlar. koltuklar pencereden aşağı atılıyor. «Malatya Şeyh Said'e iltihak etmiş.. Tekbir çekenin. ahaliler yerlerde. Ağlayan. Kapuları arkasına kadar dayadı. Defterleri. Elâziz'e Vali tayin edeceğim. Şehirli beyzade Mehmet efendi'yi . Meydan feslerden sarıklardan görünmüyor. Mahpusaneyi yakacaktı bırakmadılar. karşı çıktılar.» Yado. A. Esnaf kol geziyor. Mal rüsvay oluyor. kitapları yakıyorlar. Eskiden dersim içinde Nahiye müdürlüğü falan yapmış. Keçe külah. Bereket versin. Mahpuslara umumî af verdi. Bir iskemle vermişler. Davranın. 30 kuruşa on paket. baldırı çıplaklar. kara sakallı. Bir de baktık. fes giymeden yanma gidenleri falakaya yatırdı.. müsade alıp dükkânlarını evlerine taşıdılar.» jseıeuıye js. — Siz şeyhi şerifi gördünüz mü? — Gördüm. masalar. pahada ağır malları hayvanlara yükletiyorlar. Herhalde cinayet işleyip Surye'de yaşıyanlardan. Şaşılacak birşey. yere kapanan. Umumuna üstüste 3 kuruş paha biçmiş. Ne olursa olsun.

Bunlar Firavun tohumudur. silâhlan da bırakın. Kasalara tüfek ile ateş ediyorlar. Şeyhi şerif kürtçe birşeyler söyledi. Milis'e davran emri verildi.. Nedir bu taşıdığınız?» Herifler hâlâ tütün paketi çekiyorlarmış.. Üç sene sürecek. Bizim arkadaşlar teslim olan iki Dersim'liyi de hemen temizlediler. Amin dediler. Başları. Şeyh hazretleri de razı...) dedi.. çavuşlar. Yado'nun adamları.. «Durun bakalım ağalar. Şeyhi şerif çapul istemiyor. iş doğru değil. Tüccar: «Aman çarşı. Mevcudunu cebren almışlar. İkiyüz kişi zayiat var. Her mahalleye Yado'nun çapulcularından da iki silâhlı geldi.) (Bırakmam). Görelim sizi delikanlılar. Diyormuş ki: «Biz kitapta yerini gördük.. Cephanelik ateşlendi sandık. Bölük başları seçildi. çapulcuları önlerine katmışlar.» diyorlar. Biz mahallede onbeş delikanlıyız. Kurşunu tam gırtlağından yedi.. Feryadına bizim Milisler yetişmiş.» Demiş. . Şeyh hazretleri emir veriyor ama.. Seksen bin Mason olup Padişahımızın tahtına hücum edecekler. kimseyi öldürmedim. Tercümanı türkçeye çevirdi.. Rabbim günah yazmasın ben de ateş ettim ama. Bir dua okudular. (Çık. Dersim'li kulak asar mı? Dersim'li evelden beri (Elaziz'zi bir talan etsem. halkın galeyanmı görünce taban tutturamadı. Lâkin Dersim'li kulak asar mı? Aklı erenler. Asıl adamlarım topladı. «Günah. Elâziz'li çapulculara girişti beyim. Ogün akşama kadar Bankalarla meşgul oldular. arkadaş: «Paketleri de. îşte üç sene tamam oldu. günahtır.. ermeni doktoru Piyer'in evini basmışlar. (Ayıptır.» Dedi. Akıllılar araya girdi. rezalet var. Gece yarısı. İş zora binmiş. Milisler.. Herif fısıltıyı sezmiş. — Siz de attınız mı şeyhim? — Biz o zaman henüz tarikata intisap etmemiştik. Akşam üzeri Vilâyette akıllılar toplandı.) diye Allaha yalvarıyor. Cadde üzerinde dururken baktık ki Yado'nun adamlarından" üç kişi büyük bir örtü içinde birşey getiriyor. Her tarafta silâh sesleri. Halk meydan vermedi. Karar: «Bunları telefatsız Elâziz'den çıkarmanın kolayı. Yado. Ücreti bizden. Akşam üzeri Milis teşkilâtı tamamlandı.. Üçüncüleri mışlı'ya davranacak oldu.) (Çıkmam.). Lâkin kasaları açmak mümkün olmadı.... Hükümet arkasından silâh açıldı. kuruldu. herhalde şehirliye emniyet etmiyor. haram. Ötekilerin silâhlarını aldık.» diyerek bizim sırtımızı sıvazlıyorlar. Eğer fırsat bulsalar. Ortada şeriat yok. Hırlıyarak düştü. (Bırak. Biz bu tarafta uğraşırken birdenbire bir patlama Elaziz'zi temelinden sarstı.. Meğer Baruthane ateşlenmiş. Şehir yanıyor. Cephanelik ağzına kadar top mermisi dolu. Dediler. Daha da istemişler. Yirmi metre mesafedeki adamlar kamilen berhava olmuş. Çarşıyı koruyun.. Şeyhi şerife davacı gitti. Herkes kendi mahallesinde bekliyecek. Padişahı indirip başlarındaki zındığı Şah yapacaklar. Sabahleyin birkaç eve daha girmek istediler. Allah diyeni kesecekler. «Marifet bu geceyi geçirmek.seçtiler. Sonra kurt aslından bir mehdî gelecek. Sese koştuk. Üstlerine gaz serpip yakıyorlar. Arkadaşlardan biri önledi.. Mehmet efendi Vali makamına geçti. Söz doğru ama.» Türkocağı'nda misafir edilen şeyh'i şerife başvurdular...» diye fetva çıkardı. Gece iki saatte bir değişerek devriye gezdik. — Sonra? — Sonrası. Dini bir uğruna cihad farzoldu.

Toplan sürüdük lâkin kamalanm hep yok etmişler. Tam kırkiki gün vilayeti. Beşkardeşler'de yaktıkları mektep binasının yanından dereye saptılar. Oraya iltica ettiler. Elâziz'in şarkın da kırmızı konak denilen bir taş bina vardır. İlk silâh seslerini duyunca şeyhi şerif te savuşmağa yeltenmiş.. Kırkiki gün sonra asker geldi.. Evi yakacaklar. «Yahu. Milis çetelerinin Reisleri muhasarayı tamamladılar..) dedi. Zaten kaç gecedir millet uykusuz. Hem de kurnazdırlar. Savuşun. Allah'ın inayeti ve halkımızın gayretiyle hayyen istihsal edildi. Yado.» birkaç tanesini tesadüfen düşürdüler. Hitamında akıllılar «Top getirmeli. «Bre koman.. bizzat «Elaziz'lilere teşekkür ederim. maiyetini üç bölüğe ayırdı.. Başladık yalvarmağa: «Haydi defolun gidin. Şehrin merkezinde toplananlar. . ortalarında. Öyle bir yerde bulunuyor ki Hem Diyarbekir yoluna.» dediler. gitsin. Kamasız top kullanılmaz. Kaçırmayın. Adamları ata bindirip kaçırdılar.. 30 odalı bir mevkii müstahkem. Emri alilerine muntazınz. Milis konağı çevirdi. Bizim nişancılar vurmak için davranmca alnından. Şöyle bir telgraf çekti: «Palu'dan kopup gelen Şeyh Sait avenesinden Şeyh Şerif nam çapulcu Elaziz'i işgal etti ise de.» Gitmezler. Lâkin Dersim'liler pek silâhşor heriflerdir beyim. Ümidimiz kesildi. Ankara'yı buldu. Belediyenin Ramazanda kunısıkı attığı fitilli bir top. Keçe külahlarını bir sopaya takıp pencereden gösteriyorlar. Bir odaya hapsetti.» diye cevap verdi.» dediler. sabaha karşı. Bir kıyamet ki sorma.. Gece bastırdı. Hepimiz siperlere girdik. Horlayanları.. çete Reisleri bacağından çekiyor. omuzundan kurşunu yiyiyor. Gece yansına doğru Milis'i uyku bastırdı. Dersim'li mavzer'i makineli tüfek gibi atar beyim. Orada. Güllesi yok. Arada sırada top ateşleniyor. Nihayet yağlı paçavralarla sıkıladılar. döğüşe döğüşe harice çıktılar. Bizim mahalle yol üstünde olduğundan Önünü kestik. üçüncü bölük. Orada Yado'yu ayağından vurdular. sonra tekrar harbe dönüyor. Sesi dehşetli ama.. Taş dolduruyoruz saçma gibi etrafa dağılıyor. İki taraftan yedi... ortalığı yanmış paçavra kokusu alıyor. Tüfeği kucağında serilen serilene.. Hükümet iade olunmuştur.(Biz Malatya'yı teslim almağa gidiyoruz.. Bre. bizim taraftan 100150 adam telef oldu. Mecburen Bayram toplarını getirdik. Valisiz. Acıkanlar şehire dönüp karnını doyuruyor.» Mustafa Kemal. Bereket bütün çapulcular asker kıyafetinde olduğundan Milislerden ayırd ediliyor. Fakat şehirli yakaladı. Fakat dağa doğru yolu açamadılar.. Vilâyet merkezi sakindir. Yoksa Dersimli şakiler bizi hep kıracak.. eve iltica eden eşkıya huruç hareketi yaptı. Avcıya yayıldılar. Geri tarafı dağa sardı. hem de Harput caddesine hâkim. Elâziz'li idare etti. Tekerlek üzerinde duruyor. Size bir zararımız dokunmaz.. memursuz. Fatih Sultan Mehmet efendimizin döktürdüğü balyemezlerden. Bereket versin. Karılar dua ediyorlar.» Ne mümkün.. Lâkin bmsi pencereden içeri girse onu girmiyor. sekiz kişi düştü. Bir yaylım ateş dünyayı sarstı.. Elâziz'deki adamların birçoğu Harput'ta oturduğundan.. bîçareler hiçbir işe yaramaz. Akşam oldu. Malatya caddesini tuttu. bina zaptedilmezse o akşam evlerine gidemiyecekler. «Aman çevirin. îki bölük önlü arkalı döğüşüyor. Yuvarlak taş gülle endaht eder bir cins. talan eşyasıyla beraber ağır ağır yürüyor.

Susup sonuna kadar dinlediler. Hem çabuk geldiler. sünnî'lik davası açarak din uğruna harekete geçmedi.. Akıl erdiremedim. Sazlı Mustafa'nın karısı Emey. gâvurluğa karşı ayaklananlara Allah neden yardım etmedi dersiniz? Bu ciheti hiç düşündünüz mü? — Düşündüm. — Neden? — Çünki Dersim de iltihak etseydi. — Ediniz. — işte O sebepten dağıtmadılar ya... — Fena olmamış. Hiç duydunuz mu? Biz bu ifriti Lozan'da memleketimiz için muvakkaten zararsız hale getirmiştik. Lâkin sebebi işte bu. Dersim'liler Palu'yu bastılar. Palu'nun Dersim'li kaymakamı Hakkı bey her tarafı kendi aşiretine yağmalattırdı. — Bizim ihata edemediğimiz hikmet: ingiliz lirası Şeyh'im. Fabrikanın düdüğü ötmeğe başlamıştı. Bir nokta daha var: Şapka istemiyenlere. dana beter budalalık. Elbette bizim ihata edemediğimiz bir hikmeti mevcuttur. Bana (Alevî düşmanı) derler beyim. Emperyalizm diye bir ifrit var.. Mallan fıkaraya mı dağıtacaklardı? Buna bolşeviklik derler. — Anlıyamadım. Hükümet'ten yana görünüp. — Evet. gene sonu mağlubiyetti... Dersim tekmil Alevî'dir. ben alevî düşmanıyım. Evet. Dersim Şeyh Said'e iltihak etmedi. Şeyh Sait isyanında alevî'lik. Kürt ağalarının mallarını kamilen kurt fıkarasına dağıtıp işin kökünü kazıyacağımıza ağaları istanbul'a sürgün edip fıkarayı temizledik.. Hepsi isyanla alâkadar gösterildi. . — O zaman fena olmadı ama. — Evet kurnaz. 1926 daki isyanın 1941 e kadar devam etmesi bundan. Derebeyliğ'i ihya etmek ise. — Lüzumsuz bir düşmanlık gibi geliyor bana.. kocasının demirlerin arasından uzattığı elini hürmetle öpüp başına koydu. — Gelsene oğlum. Çocuk yüzünü buruşturdu. ürkek ürkek duran oğlunu arkasından hafifçe babasına doğru itti. sonunda elbette sıra onlara geldi. Asker Elâzize gelince. Çoğu mahkûm oldu. — Yado'ya ne yaptılar? — Tuhaf bir iş beyim. Muntazam orduya karşı çete sökmez. falan hep yaldızı. Cumhuriyetin bânîsi sayılmak lâzım gelirken Elâziz'de.— Çabuk gelmişler. — Zannetmem. Şeyh Said'in yenilmesine yardım etti. alacağı yok. imik ağanın dediği gibi hakkı vardır. — Sade Hükümet'in kurnazlığından değil. Geçen tedip hareketinde de Dersim'i temizlediler. Elâziz'liler de hâlâ âsî farzedilir. Şeyh Sait. — Bu hükümet pek kurnaz beyim. Milleti biribirine kırdırdı. Sonra.. vak'ada yaralananlarla beraber topyekûn istiklâl mahkemesine verdiler. — Tuhaf insan inanamıyor. isyanı Entelicens servis çıkardı. Şarkta biraz kımıldadı... Hem de hizmete mukabil Milis çeteleri Reislerini.

. Gece yatakta.) Dedi.) Dedi. Kenara çekildi. Bir taraftan da.. — Niye? Bak sana para vereceğim. Muhtar önümü kesti. — Haltetmiş. Sabah . Sanki birader.. oğlunu koltuklarından tutup pencerenin içine bastırdı.. Benim karının anası edepsizdir. büyük ablalan edepsizdir.. Kolunu gösterdi.. Gel şuraya. (Ulan sen mi tenbih eyledin kopuk. Birgün çiftten geliyorum.. Yani gelip karıyı döğeceğiz. Lâkin bereket versin daha cahil. Bacanağım olacak namert. Bu sebeple insan sekiz yaşındaki oğluna rağmen O'nu küçük bir kız çocuğu zannederdi. Kuru üzüm alırsın.. Bir cigara daha. Cahil de söz mü daha çocuk. Ağzından meseleyi aldım. okadar. — Para almam.. Benim birşeyden haberim yok. Bu karıyı alalı bir sene oldu olmadı. — Şeker alırsın.) Diye başını şu tarafa çevirdi. işte gebert.) Dedi. Gelmedi. Ekmek yapılacak. Bacanağın babası muhtar olduğundan odasında misafir çoktur..... Ben para istemem.. — Olmaz mı? — Olmaz. Cigara içerim. (Ben oraya bir daha gitmem.. Emey. bilmez misin.. Ufak tefek bir kadındı. Sazlı Mustafa 24 seneye mahkûm edilmek için gidip karakola teslim olduğu zaman Emey ondört yaşındaydı ve bir senelik gelindi. Baldız demek. bir de sekiz yıldanberi erkeksiz yaşamanın verdiği ağır can sıkıntısından ve mahzunluğundan ileri geliyordu. Şuraya kadar yuvarlandı. Başladı içini çekerek ağlamağa. (Hayır mı Emmi?) Dedim. Üzerindeki ciddiyet.— Gelmem. tenhada etini sıkmış. Seğirtti çarıklarımı çıkarmağa önüme çömeldi. uğruna kan dökülmüş ve hapse girilmiş bir kadın olmasından. Yüklü karının göğsüne bir tekme vurdum.. böyle şeyler ayıptır. Bizimkini ikidebir. benim oğlana da yüklü. bacı demek ama dünyada yüreksiz mi ararsın. O gece sabah olmaz...) Derler. Eve girdim. Karı işi sezdi. — Anam döğer. Bunu kendisi hemen daima aynı kelimelerle. Kocasına öyle kuvvetli bir saygıyla bakıyordu ki gözlerinin bu manasiyle olduğundan birkaç misli daha güzel görünüyordu.. (Para alırsan.. islâm dini aşikâre. Köy yerinde. seviyorum karıyı. aynı telâşsız ifadeyle şöyle anlatır: — Meğer bizim karıya göz koymuş. (Sebep?) Ses yok. Nah mecidiye kadar simsiyah. Öfkelendim bilir misin? (Şuna bir güzel kötek atayım) dedim.. Ağlamayı da bilmez fıkara. — Olmaz. hizmete çağırırlar. surdan burdan lâf getirdim.. herhalde. Adamın yüzüne hasta köpek gibi bakar. (Karma haber yolladım. (Niye gitmedin enişten gile?) Dedim...... bir sülâlenin edepsizliği tekmil onlara gitmiş te buna hiç bir şey kalmamış. Adama ne derler? (Bir karıya sözünü geçiremiyor. (Sebep?) Başını yere eğdi.. Sazlı Mustafa bacanağını öldürmüştü. Anam dedi ki. Kızdığım zaman da seslenmediğine büsbütün öfkeleniyorum. sen düşün. Gel. durur.. Bir cigara daha içerim.. — Ne haddine köpoğlusu.

Gırtlağını hafifçe kestim.» Demiş... (Karı kocasına birşey söylememiş. Şuradan.. Sıktım.. Vay kurnaz vay.) Dedim.. Ben o sıralarda güreşiyorum efendi.. Aklıma su geldi. Ben hiç görünmüyorum. buradan konuşurken lâfı birdenbire karı işine getirdim.. Ben bağa uğramışım ki biraz üzüm yiyeceğim. Ayağıma sarıldı.. Başını kaldırdı.» Diyor. Önce gözümün içine korkak korkak bakıyordu ya. Gönlü var. Beni görmeyince ümitlenmiş besbelli.. (Beni vurup.. Bizi delirmiş sandı besbelli. însan odadan dağılınca.. Beni göremeyince oturdu.. eve gittim. Getirdi. Hani gidip öldürecektik ya... Korkmuş. Kurtuluş yok. tuttuğumu koparıyorum.» Diyerek başladı yalvarmağa. bizim karının etini sıkmışsın bacanak. Avcı olduğumu herkes bilir.. Kırılan kolu. Sordum. Dönüyor.. Bir taraftan da. Bir damla kan çıkmadı ne dersin. çifteyi aldım.. Bacanak beni çifteyle görünce biraz bozuldu ama baktı ki sırıtıyorum durmadan. Ayağa kalkmadı da.. Ben fıkaraymışım.. Gözleri yumruğum gibi fırlamış dışarı.. Gün doğunca göğsümün üzerinden sanki bir değirmen taşı kaldırdılar. (Yalan. duman olup havaya çıkacak sanıyorum. Şaşırmışım. Sıktım dişlerimi. öldü de kurtuldu diye korktum. Boğazı kesilmiş gibi bir hırıltı koyuverdi. Onların bağın üzerinde bir keklik var. Karnım çatlıyacak. Gideceğim ama. iki diziyle sol eline dayanarak topal Kudret gibi sürünerek gidiyor.. Lâkin ne mümkün.. Ne yapsam Hey Allah.. Karı büsbütün korktu. Ogün odada bacanakla kâat oynadık akşama kadar. Bileğinden kavradım. Tutar tutmaz kolunu dirseğinden kırmışım. Yuvarlanmağa başladı. Bir tekme daha. . bir ferahalsın. (Sen ne dedin bakalım kan?) Dedim. Bağlar bozuldu....) Gibi seviniyor. «Vurmam. Hâlâ bakıyor.. (Kaçarsa) diyorum. Kütüğün birine siper alarak çömeldim. Belli birşey.. iftira) Bile diyemedi. Kolunu kırdık ya.. Dişlerimi sıktım. Dizimi göğsüne dayadım. Karı işi anladı. yanıbaşmda sallanıyor. Onlar zenginmiş. Ay ışığı tam yüzüne vuruyordu.... Ay ışığı tam gözlerine vuruyor. Bıçağı çektim... Üzüm kesti. Şose'nin üzerinde olduğundan bizim bacanak bekliyor.. Onlara gelin giderse bir köyün bir karısı olurmuş. Gözlerim üzerinde.) Dedim. (Şuralarda bunun destiyle suyu vardır elbette) Dedim.. Kapudan çıktım. Yemin ettim.) Dedim. «Lâilâhe illallah. dizlerinin üzerine döndü. içim bir ferahlasın. Deri yağ gibi açılıverdi okadar.. iki gözünü de domuz saçmasıyla doldurdum. Lâilâhe illallah.. Ağzı açılıverdi. «Ablanı boşayacağım da seni alacağım. Ayağa kalktım.) Dedim dedi. Birden elini beline attı. (Sen benim karıya altın takacakmışsm bacanak ben de sana bir altın takayım. Onların bir de bağı var. rahatlaştı. Bayram günü gibi keyifliyim.. Arka arka yürüdüm. Yedik. bozulacak. içime bir gülme geldi. Kuşağından tutup sırtüstü yatırdım.. (Mustafaya söylerim. Kafasını kaldıracağını sezdim. Boyuna beş tane de altın takacakmış... köye yarım saat çeker. Günlerden songüz. Biraz süründü.. Arka arka.. Gülüversem yok mu. Şart ettim.» Dedim. «Vurma. Mustafa vururum ha. sabaha yakın da kekliğe gideceğim.oldu. Tabancaya davranıyor. (Hüseyin. Aklıma geldi. Senin yüreğin temiz olduktan sonra.. Ne demek. Bana farkettirmeden kaçacak. farkındayım. ne yapsam. karıyı kendine alacakmışsm bacanak. Gözleri hâlâ o biçim.seni hapse götürürler. bizden birşey anlıyamayınca rahatladı. Araba tekeri gibi.

.) Diye tekbir getirerek. Öyle.. Gene ateş almadı..) Dedi. Geri çekildim... ölmez misin? Haydi yiğitsen ölme bakalım bacanak.. (Ölmedin mi?) Diye sordum. Eyvah.. Vallaha farkında değilim. Ay ışığı... Birşeyler söylüyor... Tuzsuz çiğ et... Tepesine dikildim.. Eğilip kulak verdim. yüzüm. Türküyü nerdeyse tutturacağım... Tekrar başına dikildim..Artık bilmem.. kanı yüzüme sıçradı. Öteki horozu kaldırdım. sanki rüzgâr değil. (Ulan ölmesin ha.) Dedim.. sıcak sıcak vuruyor etime. Kürt isyanı zamanında. Hâlâ söyleniyor.. Allahuekber.... Yok da yok. Mustafa. Destiyi bulamadım. Öyle dikilince. Sonra beli yukarı doğru kanburlaştı. Gene birden aklıma geldi.. kapsül düşmüş. (Mustafa) Dedi.. (Aman. Barut kokusunu duyuyorum. el ayası dinler gibi. îki kere kalkıp indi... (Zarar yok bacanak. Tüfeği gözüme aldım. Bereket suya girerken tüfeği yanıma almışım. Etrafta iki kere döndüm. İki adım öteye oturup bir cigara yaktım. memedeki barut dökülmüş mutlaka..) Dedim.) Dedim.. Uzaktan bir köpek uludu. Meğer dizlerini bükmüş imiş... mırıl mırıl. Suratıma çarpıyor ama. (iyi öyleyse) Dedim.. Kafa dörde ayrılınca ayaklan da boşandı. Bir daha çaktım.. elimden biri alır. Bir daha çaldım. Bir kere yüzü üstüne gâvur gibi kapandı...) Dedim....) Dedi. Artık nakadar gülmüşüm.. Gene patlamadı. Hani kurban keser hesabı. can korkusuyla yüzüne tuttu... Başını döndürmeden biraz dikildi. Arkasının üstüne geldi. (Buyur bacanak.. îşte ozaman beni bir gülmedir aldı. Ölmeyiverir. (Ölmedim. Kalktım... Cebimden bir kapsül daha çıkardım. Uğraşmışım bir saat. Tam alnına hizaladım.) Dedim. kafayı tuz kabağı gibi dört parçaya böldü.. Bir zaman da böyle eğlendik. Yüreğim sevinçten çatlıyacak..) Dedim. Birden aklıma geldi. Memeye geçirdim.. Memeye barut koydum. Ateş almadı. (Boş gözün tetiğine bastım. (Mustafa..... Aklıma geliverdi. Gördün mü.. Ağzımın içi birhoş. Çifteyi gözüme alıp sıktım. (He... Canın sağolsun. «Yılan akar kayadan Ben ölmem bu yaradan» Diye bir türkü. O da sağlam elini. Mübarek kurşun. bir tatlı geldi.. Horoz düştükçe gözlerini kırpıştırıyorum du.. Siper ediyor.. Suratıma da rüzgâr çarpıyor. Domuz kurşununu alnının ayasına sıktım. Gülmem geçiverdi.. (Ben bu yaradan ölmem. mübarek gündüz gibi. Sanki domuz kurşunu. Gözleri hâlâ açık.. yüreğime bir korku düştü. Beni öldürme. Başına dikildim tekrardan... Dersim'de bir .. yahut durup bana kulak verdi. pisin kanını getirip ıslak ıslak. Hele bekle bacanak. Ulan desti. Bal da öyle değil. Bir kere çaldım. Kurşunu tam bel kemiğinden yemiş.) dedi.. Horoz şak diye düştükçe gözlerini kırpıştınyor.) Dedi bir. elimden kurtuluyor gibi.. Çiğ et çiğnemişim gibi.. ya kuvvetten kesildi. Elini gene kaldırdı. Meğer ayağımın dibindeymiş te biz sevinçten görmemişiz. yüzüne iki parmak mesafede gülüyorum... (Allahuekber. Hey Allahım bir avuç su. Tüfeği Bismillah diye kaldırdım. Ellerim titriyor. Yorulmuş ta elini yüzünden indirmiş. Aklım başıma geldi. Bu zehir bana bir tatlı geldi efendi. Derken hızlı nefes almış olacak.Murdar ilikten. kana doğru koştum. Gülüyorum ama dağlar çm çın ötüyor. Ne mümkün.. Cebimde barut var bir kâadm içinde.... Mahsustan boş gözün tetiğini çektim. Şurama Sazlı Mustafa sağ dizinden üç parmak aşağısın gösterir bir tekme indirdi. Destiye koştum. (Hıhhh.

. (Yahu. Bulamayınca. Dokuz ay on günü hesaplarım. Ay tepsi gibi mübarek. Gebe karı hiç yeniden çocuğa kalır mı? Bizde cahilliğe bak. Bizim mesele bal gibi idamlık. Başladım hesaplamağa. karı ile yatmak olmaz. Tutup çektim. Bu sefer. işte ozaman dizlerime bir kesiklik geldi.. Bizim bacanak da. haydi karakola. macerasını hikâye etmedikçe ruhunun büyük bir parçasını insanlardan inatla saklıyan bir adamdır.. Emey.) Dedim. Bereket versin yaşımız müsait çıkmadı. tavuk ölüsü değil. asla bulanmıyan bir .) Dedim de dilinin üstüne koyuverdim. dizlerim büküldü. Uzaktan bir bakışta durgun bir kadın gibidir.. diyorum. terbiyeli. Bunları şimdi düşünüyorum. Lâstik gibi uzadı. Yaylı gibi kendiliğinden kapandı.. Lâkin biraz dikkat edilirse... Üç kulhuvallah okudum. Sonra saza başlamış. Onsekizi bitirmişiz de. (Başka çare yok Mustafa. ozaman işin içinden çıkamadık ta karakola gidip teslim olduk. Ben de bacanağın yanma arkaüstü yatıverdim. Demek ki sabah yaklaşmış. Elbet tarihini bir yere yazarlar... Yedi senedir hâlâ eskisi gibi. Bizden sonra başkasına elverir de çocuğa kalır. Hiç birşey söylemedi. Buyur afiyet olsun. Karı yedi aylık gebe. (Dün neydi?) O da aklıma gelmez. Sazlı Mustafa.. Nefesim daralmış. bu işe bilmem nesinden uğramadı mı? Bıçağı çıkardım. Şeriatçası şimdi artık biz birbirimize namahrem olduk.. Lâkin bu gecenin hesabını bulmak ne mümkün. Adam öldürmüşsün.) Halbuysa... Yere çöktüm.. diyorum. Oğlunu sımsıkı tutup yere bakarak kocasını dinledi. sakin bir çocuktur. günü de.. (Bu gecenin tarihini aklımda tutarım.. yirmibiri bitirmemişiz. Şalvarın uçkurunu kestim. heray çamaşırları götürür. tarihi de bulamadık. Cezası temyizden tasdik edilip gelmeden evel gece gündüz durmadan namaz kılarmış. Şimdi beni aldı mı bir düşünce... Köyden bir horoz öttü. Ay tepsi gibi incecik bulutların arasından yuvarlanıyor. kalkmak nerede? (Bizi kan tuttu mutlaka. Mustantik şaşırmaz ya.. O'nun böyle bir tam delilik batağından tepeden tırnağa kana bulanarak sürüne sürüne çıkıp geldiğine ihtimal vermezler. bu durgunluğun yalancı birşey olduğu meydana çıkar.... Bize cezayı çok verirler. Giderken gene eskisi gibi çamaşırlarını yıkamağa götürdü. Bıçakla dişlerini araladım. Bugün günlerden neydi?) Aklıma gelmez. Ağzı. Aylarca yanyana yatanlar.. Meret haşa huzurundan ufaaalmış gitmiş. Etrafına üfledim. (Buyur Allasen bacanak.. Bir de Elham.. Onbir gün olsa kabul etmem. Okadar uysal. Lâkin Emey Şeriatça ile namahremden anlıyacak kadın değildi. Zaten gözler falan kalmamış ya.. Bir. Sonra önüne kat kat çekilen mahpusluk senelerini unutmak için bir müddet esrar içmiş. Sen günleri şaşırdınsa Onbaşı... Donu sıyırdım. İki adım attım atmadım. Alemin piçini bize yamar vesselam..... Nah şöyle. Dibinden kesiverdim. Demiş... efendi. Düğme gibi başı görünüyor. Ay ışığı elimdeki çıplak bıçağı parlatıyor. Velhasıl.... dedim. Okumayı mahpusta öğrenmiştir.. Bir. heray mutlaka mahpusa gelir. Yaştan indirdiler de yirmidört sene verdiler.. Boğazım kurumuş. Tüfeğe dayanırım. Bizim zabitleri vurunca bilmem nesini keser de ağzına sokarmış. Kurtulmak ümidi kalmayınca karısını mahpusaneye çağırıp meseleyi anlatmış.kurt beyi varmış. gidip karı ile son defa yatsam nasıl olur ki.. ağzı açılmaz.) Diyorum.

— O kitaba baksa da çıksa ya. Hele bir magrib Yasin'i Hele magrib Yasin'i. Mustata ağır bir ciddiyetle neler söylüyor. Bilirsin.. Bak karı gider gitmez öküzü satarsın.akar suya benzer.. Tarlaları birlikte ekersiniz.. Öküzün tekini de kurt paraladı. Öküzün tekini satarız. Ben diyorum ki... O öküz mü? Tamam. Bu kitaba tam bir ay hizmet edeceğim.. el'leri Hükümet hissesini götürmeğe bir kere yolladıysa O'nu üç kere yollamıştı.. El aldım mı.. mağribî Yasin'i hazır.... Biz onbeş gündür seni bekliyoruz.. Köyden kötü havadis getirmek âdeti değildi. Mustafa: — Bu Yasini şerif. Sat gitsin.. Yasini şerif onun malı. diyordu.. — Karadayı da mahpus mu? — Mahpus. Emey onun dehşetli üzüldüğünü zannederek telâşsız ve emniyetli konuştu: — Ali Emmi bize ortak oluyor. Ben bir kere buradan çıksam öküz kolay. — Sus töbe de. Bir gardiyan Ömer var..» Dediydi. fısıl fısıl konuşurken birden durdu: . ikiyüz lira eder.. Sonunda tashihi karar yapacağım. — Ben de Allah'ın izniyle çıkarım.... Onun kadar hareketli ve temizdir... Bu kitap. her sözde ruhu gizlice ürperir ve bu ürperti seyredenler için belli belirsiz bir şehvet titremesini andırır. Şimdi de kocasını öylece dinliyordu. — Öküzün teki öldü.. Yani parayı bulursan.. Karadayı kime alalım derse ona satıyor. — îyi öyleyse. Kolunu demire dayamış. sana hidayet eriştirirse bir taraftan bir işaret zuhur eder..... bir kitap getirir satarmış... Hey Yarabbi Karadayı'ya malum olduydu... Biz alacağız. Mustafa'nın ağzı açık kalıverdi... küçük Ömer.... Mahsul iyi.. öküz parası çıkar. Bir Karadayı.. Şimdi arab'm gelmesi yakm. Muhtar düşmanlık edip ofis hissesini fazla yazmış. Herzaman hayırlı şeyler anlatmak istediğinden böyle susuyordu.. Meraklanma. bir mübarek kitap. — Öküz öldü ha. Ben çıkınca. Töbe estağfurullah. Mısırdan bir Arâbî gelmiş. Sen bilir misin. Kurt paraladı.. Karadayı razı değil... Onun burada bulunması bize bir devlet. Yedi senede bir gelir. Bizi kurtarsa bu kurtaracak sen ne anlarsın. Beni dinle...... Koca gardiyan köpekler gibi yalvarmakta. Yiyeceğimizi oradan alacağım. Allah bir âfet vermezse. salmayı fazla yazmış. Ötekine bir ortak buluruz... Halbuysa. Tam ikiyüz lira veriyor. Ben çırçır Yusuf gülere iplik eğiriveriyorum.. Güzel çocuk yüzü hiçbir zaman sükûnetini kaybetmediği halde. Evrak bozulacak. Geldi geleli bir Şeyh tutmuşBir Süleyman efendi. Öküzün tekini sat gitsin. iplik isteyen kıyamet gibi. — Kolay elbet... «Eğer Haktaalâ. Köyde öküzünün teki ölen çoktur ha. Halbuki. Bu kitabı alacağız karı. — Çook. Karadayı... hükümet adamı olduğundan ona satmak icab etmez. Sen razı olursan ben el alacağım.. Bu yıl zahire fiyatlı. Karı..

Biz Mustafa ile gayrı ahret kardeşi olduk sayılır. Lâkin. Canın sıkılmasın... bizden istiyeceksin.. — Senin adın ne yeğen? — Hüseyin. Allah'ın emrine karşı mı gelirmiş. icabına bakarız.. ne yapacağını söyler. — Öküzü satsak.. Böyle şeyler gizli olacak. — Aferin. Biz geçiniriz. efendini kurtaracağız. inşallah.. Köyde barınacak mısın.. — Kaç yaşındasın. Biz sana kızımızsın dedik. Bu parayı sokağa atmıyacaksınız ki. — Eksik olma amca. bir oğlumu Allah sayesinde geçindiririm. Her işte Allah'ın bir hikmeti vardır.. Sakın bir şeye canın sıkılmasın.. Gözlerini lütfeder gibi Emey'e çevirdi: Kızım safa geldin.. Tamam...... ağır adımlarla Mustafa'nın bir adım önünde pencereye yaklaştı. . Parayı mahkemeye mi vereceksiniz? — Sen oralarına karışma. Komşulara ekmek yapsam. ben de şeyh'efendi'ye söylerim... — Kul cezası Allah'ın emrine karşı gelmez. Mustafa bize bir haber verdi. şuradan Karadayı'ya seslenmeden olmıyacak. hayırlı bir işe. ekinden yana.. — Aferin. Yüz kazanır... Bir veren. Tarikat yoldaşlığı bildiğin gibi değildir. Pekâlâ. Yalın ayak gezeyim de kapuma borçlu gelmesin. Barınılmaz mı? Cırcıların ipliğini büküyorum. işte okadar bulunursa Mustafa'nın işi olur.. Sen de kimseye bir söz açmazsın. — iyi demişsin. Şeyh hazretleri de acıdı. Kul cezası. Biz zaten rüyasını görmüştük... Dedi... Karadayı.. Hiç kimseye anladın mı? — Anladım. Karadayı. Baba ile evlât arasında borç olur mu? Her ne iktiza ise... basmadan. Paradan yana. — Borç nasıl söz. Mustafa'ya söyle. Oğlanın yanağını okşadı.. Kocan sana. öz kızımızdan da ilerisin. alt dudağını ısırarak düşündü: — Öyleyse. Birşey iktiza ederse gel. — inşallah. — Lâkini neymiş? — Ben borçtan korkarım. Zarar yok. Bu da bir hikmet. O da bana söyler. — Şimdi öküz tek kaldı. Ikiyüz lira dedim. kunduradan yana sakın canını sıkma. Allah indinde. — Barınırım. Anladın mı? — Anladım. kurtulur mu? — Mutlaka çıkar. — Dokuz. Mustafa'ya döndü: Nakadar getireceğini söyledin mi? — Söyledim. bugünden sonra. siyah meşlâh'ına sarılmış.— Hele bekle. Öküzü kurtlar paralamış. Sen artık bizim kızımız yerindesin. Ben size acıdım.

. — Aferin sana. Evlâdı babaya. Babası değil mi? Bugün senin başına bir hal gelmiş oğlum. seninki benim. Benim malım senin.. Hanımı da tarikatten. Ben senin yerinde olsam onu da satarım. Bak kızım. Bunun burada boynu bükülür. Karadayı'nın anlattıklarından okadar sevinmişti ki az kalsın. Senin gibi kaç kişi barınır... kızımızı köy yerinde bir başına bırakır mı? Sen çıkıncaya kadar buraya gelsin. Karısını çok düşünüyor. Hem dünyanı. Ben işlemekten birvakit yılmam.. İçlerinde bir Silo ağa zengin. Saray gibidir.... Onbeş kişi. Versin ya. Asıl sonuna bakılacak... Oğlan maşallah büyümüş... Ötekileri hep sat. Elini öper yalvarırım. Şeyh hazretlerinin hanesi.. Her ayın onbeş günü... öyleyken ellerini ceplerine attırıyor muyuz. kızım? — Ben köyü bırakamam. Kocan tabi. Hem senin köy yerinde bir başına durmanı da ben beğenmedim. çok kıskanıyordu. babayı evlâda kavuşturmak.. Dünya üzerinde artık yalnız değillerdi.. Birşey mi diyeceksin...... — Rahatsızlık ne demek. — Ben Şeyh'efendiyle konuşurum.. Çocuklu bir kan. — Çalışırım... — Gördün mü ya. Parayı cebine sok. Sonunda şeyh'efendi sana da el versin. Sevaptır. Mustafa. Köy yerinde.. erkân öğretir.. Tabi bunları sonra görürsün... Şimdi zamane bozuldu. Yalnız tarlalar durur. Muhtar düşmanınız olmasa ne alâ.. Tarikat ehli böyledir.. Mahpusluk bir taraftan... yedi senedenberi ilk defa... sizin hasretiniz bir taraftan.. Bakalım. onbeş günü.. öğrenirsin. hem ahretini kurtar. Şeyhefendi razı gelse. Pekâlâ. Bugünden sonra sen oğlu. «Ya gelmezse. Onu mektebe yazdırırız. Çocuk babasının ekmeğini ne güzel. Yüreği hızlı hızlı vuruyor... Akşamlan ellerin yemeği gelir. Duydun mu? — Sen bilirsin.. Müslüman dardaki kardeşine yardım edecek. Toprak satmak Allah'ın gönlüne güç vardığından toprak dursun. akşamları getiri getiriversin. — Bozulmaz mı? iyi bildin..» azabiyle geçmekteydi..» Diye yutkundu. «Şeyh'efendi razı gelse. sözün hiç ummadığı bir tarafa doğru nasıl olup ta döndüğüne şaşakalmıştı. Ne dersin Mustafa? — Olur Dayı.» .. hele yeni yetişen delikanlılardan nakadar korktuğunu bir solukta anlatıverecekti... Emey sustu.— Daha ne var ki. Evimizde kimsemiz yok bizim. köyde çektiklerini.. Bakılmak ister... Bakalım Şeyh'efendi ne diyecek. Sen daha tarikata girmediğinden bilmezsin.... Baksana şeyhin müritlerine.. bu da kızı sayılırsınız. içine düştüğü karanlık ve havasız kuyudan kurtulmak üzere olduğuna inanıyordu. Şimdi başına şeyhefendi gibi bir baba.. Sana usul.. Şeriatta ayıp yoktur. ayrılık hasretiyle. — Eviniz. Hey Allah'ım Hey Allah'ım... Şeyh hazretlerinin evinde misafir olur. Rahatsızlık vermesin de. Mektebe gider misin yavrum? — Giderim. merkebi de satarım... Ya bizi bırakır başkasına giderse.. Sonra. Bir de bu burada. Sen de onlara elinden geldiği kadar çalışırsın.

. Bu el vermek her neyse. Biraz da illetliydi. Biraz somurtkandı.. Bu da pek körpe bir kızdı. başını sallayıp duruyordu. Bütün müritleri. Burada oturur keyfine bakarsın. bir laf etmeden başını öteye çevirmişti ama. ertesi sabah mahpusaneye bir sürü iyi havadisle geldi. Mustafa'ya birşey söylemedi ama.. eğer isterse. Şeyhin karısı da iyi yürekli bir kadındı. ihtiyardı. Karadayı'nın ellerine kapandı. Emey orada gardiyan küçük Ömer'in karısını da görmüştü. Bir kere bacakları. Şeyh'efendi ogün diş doktoruna gittiğinden akşam görüşüp meseleyi halledecekti. Artık. Tabi.» Hüsniye hanım «Töbe. beş yukarı.. Emey'in beli kadar şişmişti. Şeyh Süleyman efendinin. Hüsniye hanımla bir odada yattığından karının sabaha kadar ağzını aradığını söylerken Emey kurnaz kurnaz göz kırpıyor. Gayret te. oğuşturmazlarsa yatamıyordu.... Emey yedi senedenberi ilk defa. kız asla geri dönmiyecekti. Hüsniye hanım «Gördün mü ne âlâ. şeyhefendi için değil ya. buna yemin ediyorlardı.» diyerek yanağını on defa öpmüştü. Hüseyin'i de pek sevmişlerdi. her odanın duvarında Kur'an yazıları asılı. Evde hizmetkâr mı ararsın... Gece Şeyh Süleyman efendi'nin evinde misafir olacaktı. Günaha girdin. Hüseyin'in beş. Cinlidir. arada kaç. ulu camii gibi büyük bir ev. Malatya'nın. Köyü bırakıp oraya yerleşeceğini haber vermişler besbelli. Hem dünyasını. Hüsniye hanım «Kusuruna bakma. Emey. diyordu. Erkek lerden ziyade karılarla geçineceğini biliyor. Hep kendisi için. karakol kumandanlığına geçeceğini müjdeledikten sonra karıkoca'yı baş başa bıraktı. derslerin en .. «Erkekler böyle şeyden anlamaz.Karadayı... Sanki oraya giderse bir umulmadık felâket vuku bulacak. bir takım vazifeler yüklenmek. Mustafa iki günde hayatının bukadar değişebileceğine bir türlü inanamıyor.» diyerek ağzını şakadan şamarlamıştı.. buna memnundu. altı senede kocaman jandarma ça vuşu olacağım. Uç aşağı. Yol göstermesini. Gözleri yaş içinde. hem ahretini kurtarmağa elverir. kendisini tasdik edilmiş 24 sene cezadan kurtaracağma emindi. Dün gece sabaha kadar uyuyamamıştı.. Verdiği dersleri gücü yettiği kadar yapmak. Mustafa da biraz gayret sarfedecekti.. illetli karı bir lâf edermiki ola. Kendisine ters ters bakmış.. nah.» demişti. Hem de kendisine el vereceğinden.Okadar sabırsız diki. «Vay yavrum. Şeyhin karısını gördükten sonra karar vereceğine seviniyordu. karısıyla çocuğunu Şeyh'efendi'nin evine almağa razı olduğu müjdesini Karadayı kulağına fısıldar fısıldamaz. Şeyhin karısı doğurmadığından küçük çocuklardan pek hazzediyordu. Malın ne değeri var.. sen ne de güzelsin.. Birkere Şeyh'efendi'nin evi camiye benziyordu. malları ucuz pahalı satması için bile köye gitmesine razı değildi. Büyüklüğü bir tarafa. artık buradan hiç ayrılmasa. şehirde iki gün kalıyordu. Bir çare olsa da. Arada sırada bayılır» demişti. bu minneti daha şimdiden ödemeğe başlamak arzuları duydu. Bir kere Hüsniye hanım vardı ki. göç te kalmazmış. Tuzlu suya koymazlarsa. derin derin içini çekerek. kalın sesiyle kızıyla konuşan çok daha yaşlı bir dedeye benziyordu. Emey'in. Şeyh'efendi Peygamber gibi bir adamdı...

. Biz sana birşey söylersek. şeyh Süleyman efendi. ona. dille açılır.. ecinnilere karıştı idi ya. O dehşetli arapça yasini için ikiyüz lira istenmesi.. Mustafa zaten 350 kişilik mahpusanede bir başına yaşayan adamlardandı.. Kendi kendine söylenir.. arap içindeyken. İkiyüz lirayı da bekliyorum. Demişti. Senin aklın mı erer.. Ozaman Karadayı. Etrafı cerahatli de başının ortası başının ortası siyah kabuklu... kabı. Çabuk gelmeli. Her kafadan bir ses çıkıyor... her halde.. Şeyh efendi. «frengi» olmalıydı. Yüzüne bakmayalım mı eşşoğlusu.. derin hocalardan ikisi taa Erzincandan baldırındaki yazıyı okumaya gelmişlerdi. Altı güne kalırsan gerisini artık sen düşün. doğrusu neden saklamah. Zaten rahmetli son zamanlarda dünyadan elini çekti. merkebi... işaretler eder... Öküzü. Koğuşa gitmeden Muradın odasına çıktı. Pekâlâ... Mustafa gizlice sevindi. Baban. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun İcarına bile söylemiyeceksin. Batınca yerinde yılan zehri gibi mosmor lekeler lekeler bırakmış ve sağ baldırında bu lekelerden bir yazı hasıl olmuş. Dünya münafık oldu. Eski harflerle (Allah) yazısı.. hikmeti hüda.. Ulan kan!. ilk ders: Sırrımızı saklamaktır. Sevinirsin de. Lalan madem ki ders istedin. dişlerini yaptırmaktan erken dönmüştü. O sıra Murat yemek yiyordu. Muazzep yasinini. Duymuşlarda.... Kara dayının yüzüne bakamıyordu... — Bak ben bekliyorum karı! Beş gün dedi mi burada olmalısın.. Ehli tarikat sır tutacak. iyi saattelere. Hepsinin sırası var. Sahifaları ayırıp uzattı: — Buyurun bu da bizden bir hatıra olsun. Çok şükür.. Paraya bakma. Beraber yediler. Fevkalâde güzel bir yazıyla sabık mebuslardan Nüzhet efendinin şu gazeli yazılmıştı: Siyah bahtın nedir farkı cihanın bahtiyarından . dille örtülür. Yorgun değildi..zorunu.. Kara dayı. orada.. adeta bir borç ödüyormuş gibi.. dört muharebeye girmiş. Seni göreyim... yüreği düzelmiş. Yabancılar sana bizim için birşey söylerse. beş günde... Acımaz cinsden bir çıban.. Yemekten sonra.. Bir kat yatak. Emeyin babasına lütfettiği allahın bu hikmeti. Şimdi artık duyduğu bu şeylerden utanıyor. kaçağı sat. Yiğitsen dört günde gelirsin.. Yasini şerifi gardiyan Ömer alırsa... kunduraları ve fötr şapkasiyle orta yaşlı bir mektep muallimine benzemişti.. bir az karnını bulandırmıştı. Batan. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun bana haber vereceksin. Ingilizde esir kalmış.. ayrılırken Mustafa kimbilir kaçıncı defa aynı sözü tekrarladı. Sana bir kat yatak elverir. Hocası okuduydu. cebinden Muradın defterini çıkardı. insanın içini ürperten esrarlı bir gülümsemeyle «Yook. Babanın kızı isen.. O cumartesi. Cennet'in kapusu. Gülersin. Dur hele nereye kız?. Çocuğuyle karısını bedavadan besleyecek insanlar kendisini elbette dolandıracak değillerdi. huyuna göre ders vermiş oluyordu... Böyle acele değil.... çıkan soyu. Oğlanı mektebe verecekler. en ağırını vermesini rica etti. Allahın bir hikmeti canım.. vücudunu bir çıban kaplamıştı. Emeyin babası. Murat defteri aldı. Dön bir. Sana tarikatın yolunu ben anlatacağım. temiz elbisesi. dağları bayırları gezerdi. yaman bir herifti. Bir hikmeti!. Allah rahmet eylesin...

. Deftere bakarak sustu. Oturdum taşın üstüne mahkeme ettim.. Candarma bize karışmazdı. Bana bir de levha yazacaktınız. Malûm ya bizim hattatlığımızda bir güzel san'atlar şubesidir. Yalnız bu şiir karşısında ümidim kırıldı. — Zarar yok. Siz de bir şeyler hazırlayacaktınız.. Vadinizde duruyor musunuz? — Siz bu şiiri beğendiniz mi? — Hayır! Pek ümitsiz bir havası var! Nüzhet baba işin farkında. «candarmalara (çözün şunu teresler!) diye bağırdım. Beğenmediğiniz bir şey üzerinde ruhunuzla çalışamazsınız. .Feragat etmedik var mı hayatmüstearından Felâket bağbânın ektiği tohmu felâkettir Anınçun kurtulan yoktur felâket intehaınndan Ne sırdır hayret efza böyle yokluk içre bu varlık Ne duyduk bu hayatın devreden leyi ü niharından Mutalsam bu vücudun asimi idrak eyleyen kimdir Sual ettim bilen yık nevcivan u ihtiyarından Düşün bu kasvetabâdı felekten kâm alan varmı Bütün şekva ederler hasta hali intizarından Nebilerden şada gelmez delilerden eser yoktur Haber çıkmaz safvet ü garibanından Gelenler bize ban eyvah gidenler ebkem olmuşlar Bağırsan kimse kaldırmaz başın mermer mezarından Gel ey dil gezme sahrayı beyaban! teallukda Acep kimdir haber vermiş bu deryanın kenarından Kurulmuş haymeinuru mesaffa içre âşıklar Temaşayı cemalengiz geçip dar ü diyarından Fena bulmaz zeval ermez bu çarhın var bir üstadı Aman Nuzhet sakın ayrılma bu azm ü kararından. Bitirince şeyh efendi sordu : — Nasıl beğendiniz mi efendim? — Teşekkür ederim. mısraları bir yere kaydetmiştim. Murat bunu yüksek sesle vezne uyarak okudu. — Aklıma gelen bazı beyitleri. Bir bakalım. Garip bir tesadüfle bu şiirin yazıldığı sahifanm karşısında cumhuriyetten evvel ve cumhuriyetin ilk senelerinde kürdistandaki dere beylik âdetlerine ait notlar vardı. O zamanlar kurtluk devri bey!. Haksız taraf beş altun verdi.. Ümitsizlikle dolu. bizzat kendisi de pek beğenmiyor ki (Bu herifin üstadını aman inkâr etme!) diyerek yüreğine kuvvet vermeğe çalışıyor. Dokuzuncu beyiti neden işaretlediniz? — işte onu levha yapıp size hediye edecektim. Halbuki ben ümitli bir adamım..» Murat gülümsedi: — Bu şiir.. Ne güzel yazınız var. — Neden? — Sizin hislerinize uymayacak. Hatta kendisi. şeyhim..

çoklukla yokluk nihayet bir yerde buluşuyorlar. — Öyleyse.. — Bunların aslını pek bilemiyoruz ki. ama bütün ihtiraslariyle maddi bir aşk ihtiyacı seziyorum.. Temize çekiveririm. Hem de ben nerdense bir kanaat peydahlamışım: Bana. — Buyurun. Onları da oku^ yayım da gene siz bilirsiniz. şehevi hislere pek fazla düşkün gibi geliyor. parlak. hepsi akıl almaz derecede büyütülmüş. insan nihayet insanda kalmağa. Cennet. tıpkı muhayyel bir insandan ibaret. yahut ıztırap çektiği şeylerle konuşabiliyor. — Ben bilâkis zannediyorum.. kıyamet. terazi.. mahşer. Birisini seçerim. Allah.. tıpkı. ben anlıyorum merhametiniz var onun için sevimli bir adamsınız. Ben onları temize çekeyim. — Değil mi ya. Buna bir haftadanberi aklına gelen bazı şiirleri kaydediyordu. Akif beyi şu mısraını ben pek severim : Olsa haşa dâğm çoktan ederdim çâk çâk Böyle mi birlik yarab sadhezaran yarabbi Avni beyden : Kimse idarak etmedi manasını davamızın Biz dahi hayranıyız davayi bimanamızın — Pek âlâ o kâğıdı bana verin. lezzet aldığı. îsanın kadın düşmanlığı ile Muhammedin kadm düşkünlüğü bile bence hemen hemen ayni şey: Ayni behimi his coşkunluğunun iki zıt tezahürü. Cemal âşıkı olmakla Allaha âşık . diye tane tane cevap verdi. ruhu bile (siz ruhu pek merak ediyorsunuz) ölüm esnasında bir insan gibi tehayyül etmişler. Ben okuyacağım. Çünkü bizzat allah fikri —yani allah tarifi— bile pek çok beşeri. Melekler onu vücudümüzden nazikâne çıkarıp izzet ve ikramla gök yüzündeki yerine götürürler: Bu bana her zaman koltuk merasimindeki bir taze gelini hatırlattı.Murat. İnsanların zaaflarına. hatta kötülükleri ve zalimlikleri ile pek alâ büyütülmüş bir insandan. Bazı kitaplar. Malum ya. agraf. — Zannetmem. miraç. Bunun şairini unutmuşum: — Bu güzel. yani ruhaniyete fazla bağlanmış olanlar. Bilmem nasıl anlatayim: Meselâ. öyle ki allah muhabbetinde bile bir çeşit aşk. tattığı. kitap rafının üzerinde duran bir kâğıdı aldı.. kara gözlerini kırpıştırarak düşüncelerini saklamağa çalıştı. Ne dersiniz? Süleyman efendi. gördüğü... ellediği. Hangisini münasip görürseniz. ne güzel bir çare bulmuşlar. sur. Ona izafe edilen sıfatları ben hep böyle düşündüm. Basit insanların aklına sokmak için. cehennem. sanki mistik insanlar. Başka çare yok. — Bir kaç tane daha var. Zaten insanlar tarafından hikâye edilen ve diğer insanların idrakine arzolunan hiç bir hayal yok ki esasını maddeden almış olmasın. Mutasavvuflar. Pek acele kaydettim. Allah sevgisi maddiyatla izah edilir bir duygu değildir. Mamafih siz de ham sofulardan değilsiniz şeyhim. adeta iyi ve kuvvetli taraflariyle.

böyle bir ceht yapmağa şimdiye kadar lüzum görmedim. saklamağa çalıştığı bir gururla gülümsedi: — Hiç olmazsa ben bu dindarlardan değilim.. —Karın ner şeye razı.. Siz. Çık. şehevî hislerin lâfını etmek de.. Yok yok.. demek ki. Canım meselâ şeytan beni iğfal etse mi daha çok zevk duyar. mesleğiniz icabı.. bu duyguyu bir miktar tatmin ediyor. dine.... samimiyetimi başka manalara çekmenize razı olamam. Buna bir başka misal verirler. hatta tükenmesi neticesini veriyorsa.. sizi iğfal edebilse mi? Kadına da bir çok kitaplar şeytan diyorlar.. Fransızlar. ingilizler. bazı münasebetlerden kendinizi uzak tutmağa mahkûm olduğunuzdan şüphesiz.. Şeyh birdenbire ayağa kalktı. dedi. vermemekten iyi. fazla ibadete verenlerde ben daima maddi bir aşk ihtiyacı görüyorum. İnsanlar hiç bir şey söylemezlerse iftira ediyorlar. harici görünüşleriyle bilhassa edebiyat katolik ahlâkına sim sıkı bağlı gibidirler.. Nasıl diyeyim. en cahil bir kadın bile bunun manasını kolayca anlar. sizin gözünüzde acaiplîir parıltı var ki. Kendi içimde cereyan eden hislerin ancak bana zararı olur. Halbuki ruhiyatçılar bu iki milletten ingilizlerin ruhî âlimlerinde yani cemiyetten ayrı tek başlarına kaldıkları zaman Fransızlarla kıyaslanamayacak kadar ahlâksız ve behimî hislere mağlûp olduklarını tesbit etmişler.. Hemen çık. Ahlâk kayıtlariyle kendisini öteki insanlardan daha fazla bağlamağa mecbur sayan hemcinsimiz.. Allahda sevgiliyi görmek biricik çaredir: Bu.. sevgili ve âşık için de bir büyük kolaylık. Şeyh Süleyman efendi. — Yok şeyhim. kendisini.. kocaman bir şeyhi baştan çıkarmanın vereceği edepsiz zafer hissiyle. değiştirmeğe lüzum görmediğimiz ne kadar düşüncelerimiz vardır. iddia edecek değilim.. bir çokları gulamperestliği dahi. dünya pek ziyade bozuldu. yüreğiyle daha hayasız oluyor. yanıldığımız halde. Siz. Tabii.olmak arasındaki farkı kaldırıvermişler.... Binaenaleyh gene allaha gönül vermek. Edebiyatlarında hristiyanlığın kadın düşmanlığı yoktur. ne bileyim. Ben belki yanılıyorum amma. — Böyle de düşünseniz.. Umumiyetle memnu şeylere karşı duyulan acaip arzu ile. Yüzü müthiş bir hal alıvermişti. ahrete. üstüme ne halt ederse etsin diyor.. Tek beni boşamasın da.. ikisi hatta üçü için de üçü yani allah.. manevi bir aşka karıştırmış. Elini vuracak gibi kaldırdı: — Defol. benden daha fazla bunlara düşkünsünüzdür. cinsi münasebette son derece açık bir millettir. benim gibi konuşmamağa. Küfretmek nasıl bazı insanlarda ötkenin azalması. .. — Lâkin her zaman kendinizi aynı kudretle kontrol edebilirsiniz. Ben hakkınızdaki dedikoduları böyle dolambaçlı bir yoldan anlatacak adam mıyım? Sizi hiç kırmadan. Bakın şeyhim. — Haşa! — Evet. kendime küstürmeden de pek âlâ duyduklarımı anlatabilirim. İşte böyle düşündüğümde.. Sevgilide Allahı.

. Kadın.. Malumu âliniz şeriatta ayıp olmaz. Gardiyan Ömerin genç karısı birden bire sustu.. Pek ziyade beklediği halde ikisi de bir tek kelime olsun söylemediler. Bunu bana ısmarlamıştı. Bütün Malatya duysun!. birden bire zorlayinca. Şimdi ikisi de benden imdat istiyor. Uzun müddet bizden sakladılar. Kadın ayaklarını sürükleyerek çıkıp gitti. Haydi vursana. Kendimi suçlu gördüğümden her sözüne katlanırım... Mütecaviz dudaklarını bir titreme kapladı ve birden bire pek alışık bir hareketle kendisini şeyh Süleyman efendinin ayaklarına attı. — işte bunun için. Rahat gözlerle Muradın gözlerine dikkatli dikkatli baktı: Hata ettik. entarisinin yakasını bir çekişde açtı: Etimi yedin. Anlıyorsunuz değil mi? bir anlaşamamazlık başlamış. Demek ki gözleriyle anlaşmışlardı. Beni bu hale sen getirdin.. Ses gittikçe kısılıyor.— Çıkmayacağım.. Gardiyan Ömer ise. Beni yaktın. Yüzü müthiş ve ümitsiz bir kederle sarktı. yarı delidir: Zaten pederi de ayyaştı: Rakıdan çatlayıp öldü. ilk önce belki alelade bir kadm kıskançlığı zannetmiştiniz. Her tarafımda dişlerinin yeri var. Şeyh. Murat böyle bir kepazeliği asla beklemediğinden öyle şaşırdı ki müdahaleyi bile akıl edemedi.. Nasıl biteceğini bilemediği şaşırtıcı bir vaziyetten pek kolay kurtulmuş gibi yüzüne bir rahatlık gelmişti.. Bu kendisini çektikçe öteki İsrarı arttırıyor. baş başa kalmanın deminki vaziyetten daha beter olduğunu düşünüyordu ki şeyh Süleyman efendi sakin bir sesle. Hayvan!. Affet! diye yalvardı... — Affet! affet! Sen benim allahımsın. sonuna kadar duyuyor. başını. Kızı verdiğimiz zaman henüz onbeş yaşında idi... Vur haydi vur. Gardiyan Ömere ben verdim. Halbuki . Nihayet sinir nöbetleri bu hale gelince duydum... Dünyanın en alçak adamısın.. Murat arkasını dönmekten başka çare bulamadı. şeytan şeytan Yeni karıyı buldun beni.. Bak. Şeyh Süleyman efendi. Ahlâksız. Evet... yüzünü betona sürerek. — Siz elbette her şeyi anladınız diye devam etti. koğuyor.. Sanki demindenberi aklını kaybetmişti de şimdi kendine geliyordu. Hergele. Tenasül âleti son derece büyük imiş. Halbuki sonunda biçarenin yarı deli olduğunu gördünüz. ilk gece... Namussuz! Şeytan! Bana büyü yaptın. Bir kere etrafına bakındı. Vursana. son sözleri nefes darlığına uğramış bir adam gibi göğsünden hırıltı ile çıkıyordu. alışık bir hareketle kadını yerden kaldırmağa uğraşıyordu. şeyh efendi ümit edilmez bir kuvvetle yukarı çekerken dizlerine sarılıyor. küçük vücudünü.. Ah.. bu acaip adamla nasıl yüz yüze geleceğini... Murat. yüzü toz içinde kalkmamakta inad ediyor. «Ne yaparsın birader!» manasına Murada bakarak başını salladı. her hışırtıyı. Galiba bu izdivaçla yanlış bir iş yaptık. bu biçarenin buraya gelmesini istememiştim efendim dedi. Beni baştan çıkardın. insanlar mahrum kaldıklarına haris olurlar. Ufak tefek olduğuna aldanmayın. ve bir daha unutmamak üzere içine yerleştiriyordu... Yüzü eskisi gibi sakindi ve belli belirsiz gülümsüyordu.Süleyman efendinin eli öyle havada kalakalmıştı..... Fakat sanki sade kulak kesilmişti her fısıltıyı. oyluklarının arasına saklamağa çalışıyordu...

.Namuscular . değil mi efendim?.Malatya Cezaevi Notları http://genclikcephesi. Ben de aptal gibi sordum.com ... Bir an gülümseyerek durdu: Müsadenizle.. Size bu mısrağı hattı talik ile yazacağım. Murat şaşkın şaşkın teşekkür etti. SON Kemal Tahir ....» Bu kitabeyi okudunuz mu? tabii.blogspot. Eli ter içindeydi: Size Erzurumlu Hakkı efendiden bir mısrağ yazacağım: «Katreyiz âlemde lâkin dilde derya olmuşuz.ben ne yapabilirim!. elini uzattı.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->