Kemal Tahir - Namuscular - Malatya Cezaevi Notları BİLGİ YAYINLARI : 200 KEMAL TAHİR MALATYA CEZAEVİ NOTLARI: I Namuscular

Birinci Basım Ağustos 1974 BİLGİ YAYINEVİ ÎÇİNDEKÎLER Birkaç Söz.............................................................................. 7 Bilgi Yayınevinin Notu........................................................ 9 Namuscular 1973................................................................11 Malatya Notları 1945 ......................................................... 83 Telgrafçı Abdürrahim........................................................ 231 Şeyh Süleyman Efendi .........................................................369 BİRKAÇ SÖZ 1973'de, 20 Nisan'ı 21'e bağlayan gece, sabaha karşı 5,30'da Kemal Tahir bir daha açmamak üzere gözlerini kapadı ve bizi ebediyen terketti. Her şeye rağmen beklenilmeyen korkunç bir olaydı bu, anî olarak geldi ve bizi şaşkına çevirdi. Kemal Tahir hiç bir şey söylemeden, hiç bir vasiyette bulunamadan aramızdan ayrıldı. Ancak bu büyük romancı bütün söylemek istediklerini, romanlarında hemen hemen söylemişti. Arkasında bir sürü sarı defterle, yarım kalmış birkaç roman bıraktı. Bu bırakılanları, biz, elimizden geldiğince hiç değiştirmeden yayınlamaya çalışacağız. Değiştirmek, ya da tashihde bulunmak bizim haddimize düşmez. Bazı yerlerde, çok samimî olarak, «Kemal Tahir öleli bir yıl olduğu halde, hiç bir şey çıkmadı», diye yayında bulunuldu. Ne var ki bıraktıklarını sıraya koymak, eski yazıdan yeni yazıya çevirerek daktilo etmek, pek de sanıldığı kadar kolay olmadı. Bir hayli uğraştık. Şimdi, aşağı yukarı bir şeyler meydana çıktı: Beşer yüz sahifelik, not halinde bırakılmış beş büyük roman: «Namuscular», «Dam Ağası» «Hür Şehrin İnsanları», «Sakin Bir Memleket», ve «Bir Mülkiyet Kalesi». Bunlar yayına hazır, imkân buldukça, sırasıyie yayınlayacağız. Bu romanlarında Kemal Tahir, gazeteci Murat'ın kişiliğinde daha çok kendi yaşantısını dile getirmiştir. Sahife kenarlarına koyduğu notlardan anlaşıldığına göre, bütün mahpusların uyuduğu korkunç hapishane gecelerinde sabahlara kadar çalışarak bu sarı defterleri üst üste yığmış, korkunç hapishane yıllarını, oradan oraya sürülmelerini tadına doyum olmayan türkçesiyle anlatmıştır. Anadolu hapishanelerinin koyu zindanları, gerçek insan sömürüsü, mahpusların ıstırapları, sevinçleri, heyecanları, bütün bunların hepsi otantik olarak

http://genclikcephesi.blogspot.com

verilmektedir. Kişiliğini yapan görülmemiş cesaret, metanet, soğukkanlılık, şakacılık ve insancıl davranışlar, bu romanlarında da açıkça görülüyor. Elimizde, bu hapishane notlarından başka, bitirmeye ömrünün vefa etmediği «Topal İhanet», «Batı Çıkmazı» gibi iki dev romanı mevcut. Bunları da imkânlar nisbetinde değiştirmeden yayınlamayı düşünüyoruz. Ayrıca «Tarih Notları»nı da yayınlayacağız. Bu notların beş yüz sahifesi zaten sağlığında daktilo edilmişti. Bundan böyle eski yazı olarak kalan kısımları da daktilo edilecektir. Bu vesileyle burada, Kemal Tahir'den geride kalanların hazırlanmasında bizden yardımlarını esirgemeyen Dr. Sabire Dosdoğru'ya, Nihat Ülken'e ve bu notları yayınlamakta büyük gayret gösteren Kemal Tahir'in editörü Ahmet Tevfik Küflü'ye teşükkür ederim. Türk edebiyatına ve dünya edebiyatına ölmez eserler bırakarak giden Kemal Tahir'in ellerini saygı ile öperiz. Sağol. Eşi Semiha Kemal Tahir BİLGİ YAYINEVİNİN NOTU Büyük romancı Kemal Tahir'in ardında bıraktıklarını düzenli olarak yayınlamayı amaçlayan Yayınevimiz, ölümünden sonraya kalanların ilki olarak «Namuscular»ı sunuyor. «Namuscular» yazarın «Malatya Cezaevi Notları’nın ilk kitabını oluşturmaktadır. İkinci kitap ise «Karılar Koğuşu» başlığı altında yakında yayınlanacaktır. Kemal Tahir, cezaevi yıllarında tuttuğu bu notlardan, daha o zaman bir roman çıkarmıştı. Son yıllarında, bu ana metni bir roman bileşimi için temel olarak kullanmayı kararlaştırmış, 1973'de esere yeniden el atarak bu ^kitabın başındaki bölümü oluşturan yeni bir romanın ilk sahifelerini yazmıştır. «Namuscular’ın bu yeni biçimini bitiremeden öldü. Kitabın sonraki bölümleri 1945'te Malatya Cezaevinde yazdığı metni bütünüyle içermektedir. Ayrı ayrı zamanlarda yazılmış ana metinle, onun başına aldığımız son çalışmanın karşılaştırılması, Kemal Tahir'in gerek dil, anlatım, gerekse roman mimarisi yönünden geçirdiği değişikliklerin kavranmasına yardımcı olmaktadır. Yayınevimiz hem anısına duyduğu saygının bir belirtisi olmak, hem de bu ilginç karşılaştırmayı sağlamak bakımından, Kemal Tahir'in ölümü dolayısıyla bitiremediği 1973'deki çalışmasını bu kitabın ilk bölümü olarak sunmayı uygun görmüştür. Onu 1945'de yazılmış olan «Namusculan’ın tamamı izlemektedir. NAMUSCULAR 1973 Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir haftadan beri, yani on iki yıl ağır hapis cezasının üç ay kaldığını anladığı günden beri yerinde duramıyordu. Mahpus damında mahpus milleti aklını sıçratıp sayı saymayı unutarak ayı günü birbirine karıştırmadıkça bin yıl cezası olsa kaçını yattığı, çıkmaya kaç gün kaldığı üresi

http://genclikcephesi.blogspot.com

üresine bilir, bilmekten başka apansız sorulsa, hiç duraklamadan aynen askeriye usulü hazır ola gelerek tekmilini verip savuşur. Mazmanoğlu Hacı Aptullah o sabah da rahat uyanmış, gerinmiş, esnemiş bir cigara yakıp bu günü sayarak ne kadar ceza kaldığını, her günkü gibi hesaba vurunca apansız tam üç ay cezası kaldığını anlayarak «hıh» diyerekten sol dirseğine dayanıp kalkınmıştı. «Ceza üç aya... Hey koca tanrı ne demektir bu? Cezayı biz tepelemişiz yahu! On iki yılı on iki başlı yılan ejderhası gibi tepeleyip savuşmuşuz koca tanrının desteğiyle... Oh ki gücüne kuvvetine kurban olduğum koca tanrı...» işte davranış o davranış! Yatağı dirsekleyip yekinme o yekinme! O gün bu gündür uyku muyku, yeme içme, gülüp eğlenme hatta adam gibi öfkelenip ağız tadıyle dalaşma hak getire... Her bir işin yarısında, «Aman üç aydan gün aldık. Ya nedir koca tanrı... Biz bu on iki yılı sakın çiğnedik geçtik mi sayende gırtlağından kavrayıp yere çaldık mı?» diye elini bir zaman dizlerine bir zaman yanağına vuruyordu. Yeni huylar peydahlamıştı ki, mahpus milletini şaşırtan huylar peydahlamıştı. Dama oynarken oyunu yarıda bırakıp hemi de tam şu kadar taş kıraraktan damaya çıkacağı yerde bırakıp «Of of nedir hey allah!» diye sıçrayıp kalkmalar peydahlamıştı ki o sıra mendili kafasına yetiştirmese yarım metrelik yazma mendil suya sokulmuş gibi terden ıpıslak kesilmekteydi. Sazı çalarken, «Vay ki vay! Bizim saz maz nemize ey ihvanlar!» demesiyle fukara sazı duvara dayarken kırayazıp elleri apış arasında imleyerek iki büklüm savuşuyordu. Voltaya düşmüştü. İlleki herkes yattıktan sonra aralık voltalarına düşmüştü ki fırt fırt gidip gelmesinden kovuşlar uykuyu yitirmişlerdi. Voltaları başkaca gitgide kısaltıyor, dört adıma belki de üç adıma indirip durduğu yerde topaç gibi dönüyordu. «Nedir?» diyenlere karşılığı, «Yanıma bir namussuz gelip koşulmasın diyerektir emmi!» deyip fırt diye dönüyor, başını biraz sallayarak voltayı bıraktığı yerden kapıyordu. Aslında yemekten içmekten de kesilmişti. Yemeğin ortasında iştahı baltalanmış gibi kopuyor, bir lokmadan önce, iki saat içli köfte yesem doymazım sanırken ikinci lokmayı bir türlü yutamıyor, ne yapacağını şaşırarak ağzında dolandırırken kusası geliyordu. Lokma surda kalsın, bir bardak suyu bile artık ağız tadıyle içerek yürek yanıklığını söndüremez olmuştu. Bardağın tam yarısında şap aklına eve göndereceği haber geldi mi, suyu muyu bırakıp selâmlık kapısına koşuyor, geceyse voltayı ele alıp sabaha kadar hışır hışır fırlanıyordu. Hasılı Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo, on iki yıl cezanın üç ay kaldığını anladığı günden beri, Malatya Cezaevinde anasını yitirmiş kuzuya dönmüştü. Sabahın erkeninde canını kovuşlardan cümle kapısı tarafına atıyor, her söze karışırım sanıp, «ha hi» diyerekten şuradan şuraya seğirtip kasabadan haber soraraktan debeleniyordu. Bu zamana gelinceye kadar saygılı mahpuslardan iken bir aydan beri önce gardiyanların sonra da meydancıların daha sonra müdüriyet kısmında cümle kapısının iki yanında bulunan karılar koğuşuyle çocuklar koğuşunun maskarası olmuştu. Mahpusanede olup bitenlerle bütün ilişkisini tamamıyle kesmiş gibiydi. Eskiden pire zıplasa seyirtip sonuna kadar

ilgilenen herif yanında adam kesseler dönüp bakmıyor, bu sıra pencereden bir karga karaltısı geçse, «Nedir ola?» diye seğirtiyordu. Önce dışarı çıkması yaklaştı, bunca yıldır nice nice bilmediği dalgalar olmuştur, ilgileniyor ki çoluk çocuk maskarası haline gelmesin, sandılar. Fabrikanın «Sümerbank Malatya bez fabrikası» «Zagonu», işletmede «Devlet Demiryolları beşinci işletmesi» olup bitenler başkaca gerek fabrika gerek işletme sebebiyle Malatya'ya gelip yerleşen yabanların şehir yaşayışında meydana getirdikleri değişmeleri de gayet merak ediyordu. Bir aralık mahpushane bakkalı Abo'dan bir küçük defter alıp aklına gelen adları alt alta yazdırır olmuştu. Çıkacağı gün çıkma alayına gelecek dostların ahbapların, tanışların listesiydi bu... Paytonlarla, tam çalgılarla gelip alacaklardı elbette kendisini... Ölüsü çıkmıyordu ya resmen dirisi çıkıyordu. Düşmanlar kına yaksın kına... Yıkılası şu Malatya'nın gökleri gümbür gümbür gümülemeyince... Çarşılarda esnaf, arastalarda ustalar çıraklar, «Nedir yahu? Hitler mi bastı?» diye işi bırakıp uğramayınca... Bir zaman giyim kuşam mesele oldu. Ağabeysi İbrahim Efendi terzi yollamıştı ki ölçüyü alsın da tahliye gününe giyimi yetiştirsin! Vay ki Hacı Aptullah kudurdu. Yahu bu dışardakilerde hiç mi akıl kalmamıştır, hepsini şeytan mı yelledi bunlardaki aklın! Hele ki şimdiye kadar bütün Malatyalının akıllı bildiği Kahveci İbrahim Efendi... Vah ki vah, yahu, biz on iki yıl mahpus yattıktan sonra nasıl bir teres olmalıyız ki pantol giymeliyiz, bacaklarımızda kıçtan cepli pantol! Ya biz dama düşmeden kıçtan cepli pantolonlulara Malatya'mızın sokaklarını dar etmedik miydi? Bizim mahpuslara düşmemizin bir ucu da ağı yere sürünen Antep şalvarı giyerekten efelenme belâsından değil midir? Ne olacak şimdicik? Biz demek boşuna mı yattık Koca reisin sırtımıza sardığı on iki yılları... On iki yılları ki nice nice ciğeri Rus parasıyle kapik etmez herif altıda bir yatıp asrilere giderek her bir yıla dört buçuk ay yataraktan on iki yılı dört buçuk yılda bitirip gelmedi miydi? Bir hafta kadar Mazmanoğlu Hacı İbrahim'le anası Karı beyin bağlaşmaları duyuldu, mahpus damı, bir hafta kadar da bununla gönül eğledi. Kıçtan cepli pantol işine Mozo hiç yanaşmayacağa benziyor, «Çıkmayınca ne lâzım gelir Karı bey... Senin İbrahim Efendi oğlun öyle mi bellemekte ya hiç çıkmayınca!» diye bağırıyordu. Bağırırken sol elinin şahadet parmağını tavana dikip sağ elinin şahadet parmağını yere uzatarak bir ayağı önde öteki arkada enikonu Karı beye hamle edecek gibi dikeliyordu. Bereket Karı bey anası böyle kuru gürültülere papuç bırakmaz yiğit Osmanlı karılardandı. Doğuştan sağırmış da hiç bir şey duymuyormuş gibi pejıcereden dışarıya bakarak öylece oturuyordu. Sonunda dikkat edenler Mozo'nun dışarda olup bitenlerle de gerçekten ilgilenmediğini anladılar. Kendisini bir içeri işlerine, bir dışarı işlerine atması şaşkmlığındandı. Uzun zaman mahpusta yatanların çıkar ayak böyle bir şaşkınlığa düştükleri çok görülmüştü. Bunun çaresi görmezden anlamazdan gelmek, umursamadığını da pek belli etmeden aldırmamaktı. İşte bu gün, mahpus damları için en namussuz günlerden sayılan Mayıs ortasının bahar günü, Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir başgardiyan odasına gidip boş

duvarlara, boş sokağa bakıyor; bir dışarı çıkıp iskemlede uyuklayan Çerkez gardiyan Murat Efendiyi dikkatle seyrediyordu. Rastlantıya bakmalı ki kapıdaki candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına da, tüfengini iki eliyle kavramış, sırtını duvara dayayıp çoktan uykuya dalmıştı. «Yahu nedir?. Dam boşalsa bunlar... Yahu şuna candarma diyenin... Yahu Abu olacak pezevenk ya nerede? Bakkal bakkallığını bilip dükkânını sabah sabah açmaz mı? Tuh yüzüne dürzü!» Bozo bir an içeri girip tahsildar Vahap Efendiyle dama oynamayı geçirdi aklından... Sonra taşlan bulmak, dizmek, oynamaya başlamak... Vermek almak... Çok ağır bir işmiş gibi geldi kendisine... Ayak sesine başını kaldırdı. Hemen fırlayıp pencere demirlerini tuttu : — Hey Zemzem Hatunun Dümtek!... Bu nedir oğlum! Sabah sabah selâmsızdan mı? Ya biz burda ölmüş müyüz? Zemzem Hatunun Dümtek dalgındı. Sarsılarak durakladı. Sanki ses gökyüzünden gelmiş gibi önce yukarlara baktı, sonra daracık sokakta değilmiş de Malatya ovasındaymış gibi elini alnına siper ederek çevresini gözden geçirdi... — Kimsin? Sesini alamadım koçum! — Yahu ben Karı beyin Bozo değil miyim anan öle... Ben on iki yıl mahpus damında değil miyim? — Vay Bozo! Vay ki Karı beyin akıllı Bozo... Demek sen on iki yıldır böylece burada mahpus damında... Oh ne yaman! Yahu Bozo oğlum, vaktiyle ruh gibi ahbabın Mehmet'i bıçaklayıp buraya gelirken, «Hadi düş bakalım önüme» diyerekten bizi alıp gelmek yok muydu? — Höst... koca tanrı göstermesin, bugün bu nasıl bir söz? —Dört yüz dirhem bir söz. Şundan ki bak bakalım, kelleyi kulağı şişirip suratını kıpkızıl kana kesmişsin! Beni surdan görüp bildiğine göre gözün görmekte, sesleyip doğru yolumdan çevirdiğine göre soluğun fırtına gibi esmekte... Bunlar hep mahpusluğun depdebesi... Ya benim gözüm bulanmış, sesim sulanmış, dizlerim tutmazlanmış, neden? Dışarı mahpusluğun debdebesinden. Yak bakalım bir cigara akılsız Bozo. Vaktiyle bilmeden bir iş tuttun... Meğerse Kan bey seni kadir gecesinde doğurmuş... Postu kurtardın. — Kurtardım mı? Yahu on iki yıl mahpusluk ne demektir? — Aklımda yanlış kalmadıysa Bozo yavrum, sen askere gitmeden geldin girdin buraya... On iki yıl mahpusluk ne demektir diye soru dedin değil mi? Bilmediğinden dedin! Bilmedin çünkü sürünmedin, mahpushane penceresinde sırıtarak yaşadın... Adam öldürme suçu işlemeyeydin, ele geceydin birinci askerliğin iki yılından sonra ikinci askerliğe götürürlerdi. Dört yıl gezinirdin ki ayağın kuru, sırtın kaputlu gezinirdin. Gezinirken bencileyin az biraz dişlerin dökülür, ciğerlerin sökülürdü, dizlerin tutmazdı. Gözünün feri söner suratın işkembeye dönerdi. Höst. Bende laf buraya kadardır. Mahpus damının penceresinde durup gelene geçene haykırdığına göre derdin olmalı. Doğru yoluna gideni sesleyip çevirmek dertli adam işi değil. Dileğin nedir anhyalım.

. benimki yüz.. Cenabete çattın ve de boyunca belâya battın! Aman Topal Sefer nerededir yahu!.. — Buyur Aptullah Ağa. derbeder Bozo.» Birden irkildi. Bakarsın bizim hayırlı dediğimiz size hayırsız gelir. Çarşıdan bir isteğin var mı? Akşam dönerken bırakırım! Unutmazsam! Unutmaya da unuturum. Mazmanoğlu Hacı Aptullah.. «Yahu nerenin sabah sabahı! Bir sabah sabah bellemişiz! Ulan mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk! Yedin bizi mahpusluk! Güneş kuşluğu çıktı..— Çevirmemizin nedeni Dümtek kardaşım. Yettim! — Oğlum Sefer. Hüvesi hüvesine bırakıp geldiğin gibidir.. herif görmedi. — Kim dediyse halt etmiş.. Yetiş aman! Sefer'in topallığı sol ayağında idi... Dur oğlum! Ya bu Dümtek pezevengi bu zaman nereden uğradı? Vay başıma! Yahu olur mu? Aman sakm genelevlerde geceledi de bu namussuz. Bırak sabah sabahı.. İyidir gidişatlarımız deyeyim de sen anla. kısacası Bozo. bize sabah sabah. — Hey hey hey.. Dökülüp temizleyelim de bugün işimiz akşama kadar uğursuz gitmesin! Ters gitmesin! Sefer pek bir şey anlayamadı ama. ya da görmezden geldi.... bir zaman cıgarayı derin derin nefesledi. Sıkı basamadığından gövdesini her adımda savurup harmanlayarak dolaşırdı. dedim yahu Battal ağa! Nereden nereye? Vay ben demem mi teyzeme! Bu herif azdı.. Hani bir mübarek Cumhuriyet bayramı gecesi durduğun yerde ruh gibi ahbabın fukara Mehmet'i vurup öldürüp geldiğin ferahlı günlerde olduğu gibidir... nerdeyse öğle çizgisini tutacak.. şu namussuz Dümtek tam da geçecek sırayı bulmuş. seni bana çıktı dedilerdi.» Birden hoplayıp kapıya döndü : — Sefer! Bire Sefer! Topal Ağa..... keyfini kaçırmıştı. türkçesi resmen cenabete uğradım... Hadi kal sağlıkla. Bizim daha iki ay on sekiz gün cezamız var. — Oğlum Bozo... Belki de iki yüz. «Ulan desem. Cenabete uğradık. çünkü senin derdin birdir. hamamcılarda sıcak su kalmış mı? — Kalmışsa? — Kap bir teneke çıkar yukarı. Siz burada kapalısınız! Sizin zagon bizim dışarının zagonunu tutmaz... — Yok canım! Vah vah! Ne kadar verdiydi koca reis sana yavrum? Aklımda yanlış kalmadıysa. Bak bakalım yiğit Sefer.. Yahu biz sabah sabah.. Eyvallah koçum! Karı beyin getirdiği çorbayı kaşıkla da koca tanrıya dua et! Mahpusluk gibi keyfi ele geçirmişsin! Biz dışarda yaşamaktayız ki vay görürsün nasıl yaşamaktayız! Zemzem hatunun Dümtek az biraz kafa sallayarak dahası belli belirsiz titreyerek geçti gitti... ne var ne yok? Çarşılarda arastalarda yaramaz bir iş. Sabah sabah nereden çektik getirdik bu gün biz... «Hay hay» deyip savuştu. Sen buradan ne demeye seslenirsin de sabah sabah... Dur bakalım! Yedi yıl mı verdiydi? . Ya da hayırlı bir iş... Amanı bilir misin! Namussuza uğradım..... Töbe.. yularını toparlamadın mı yandın demem mi? — Vay sen misin! Merhaba oğlum.

Erkek kısmı her kızdığında karı öldürse dünya yüzünde karı kalmaz! — Ne karısı yahu? Karıştırdın ki Battal emmi.. Heyvah ki sen sana ettin Bozo yavrum! Çünkü İsmail ağamız İstanbul'da açtığı kızlı kahvede şimdi kimleri tutsa iyi.. ben Karı beyin Bozo değil miyim? Bana koca reis on iki yıl ceza vermedi miydi? — Tamam! On iki yıl tamam! Evet.. Milletin akıllısı toprağa yapışsa bildiğin altuna kesmektedir. er evlenen döl alır» denilmiştir. Karı dediğin el kiridir. — İşler gayet kıyaktır.... bağda domuz beklerken... tek dur! dedim. Hemi de eski hesap sokaklarda ayak çerçiliği etmekliğe değil ha.. Hayır istemem! — Vay ki yavrum! Akim olsa mahpus olur muydun! Hayır olmazdın! Gider İsmail ağamızın yanma kızlı kahve şakiyede dururdun! Şimdi altunla oynardın! Belki de sana bir ekmek yolu gösterirdi. Müzeyyen Senar hanımlar çevirmekteymiş .. İsmail Ağamızı bilirsin! Malatya'mıza Cumhuriyet zagonunca kızlı kahveyi ilk açan yiğidimizdir! İsmet Paşamız bin yaşasın... on al hesabıdır... — Hele yanaş bakalım Battal emmi! Yak bir cigara.. — Tamam! Bilmez miyim! Önceden vuruştunuz! Çektim seni dedim: «Yapma. iş tuttu.. Ne denilmiştir: «Er çıkan yol alır. Tam bir koy. Yahu sen şaşırttın mı. sürdü gitti. kıyamete kadar yaşayası İsmail ağamız!. Allahıma şükür ve de hemşerimiz göz bebeğimiz Malatyalımız İsmet Paşamızın sayesinde savaş dışı durum vaziyetini korumaktayız..— Nerenin yedi yılı emmi. iyilik getirmez dedim.... belki de Safiye hanımı tutup oturtmuş gıranfonun başına. Nice nice serseriler adam oldu. yıkarsın geçer! Yıkaması boşamak. seni koca reis güzelce nalladıydı Bozo oğlum! Lâkin bana sorarsan kişi ne ederse kendine eder! Şimdi beğendin mi yaptığını?. Ankara'lara izmir'lere belki de Âli Osman'ın taht yeri İstanbul'a hoplamıştır. bir aynalı kahve getirmiş ki yok pahasına gâvur mallarından ele... az laf mı ettilerdi senin yiğit İsmail ağana. Hamiyet hanımlar.... Mehmet'i öldürdümdü ya senin dükkânın yanındaki kahvede Cumhuriyet bayramı gecesi.. Malatyalı Malatya'mıza sığmazlanmıştır.» Peki beğendin mi şimdi? Bunca yıl. — Dur herif! İsmail neden benim ağam olmuş. Evlendi barklandı.. büsbütün berbat ettin! — Dur bildim! Öyle ya sen babanı öldürdündü.. Sizin içerde bundan haberiniz var mı? — Eh! — İsmail Ağamız parayı heybeye depti. delikanlılıkta vuruşmak.. Sizin burada bundan haberiniz var mı? — Eh. En ufağından Hamiyet hanımı. uzatmak yoktur... Ben Karı beyin Bozoyum Bozo. evet vardır ama.... Safiye hanımlar. Malmülk edinmekliğe. Bir ucunda durdun mu öbür ucundaki babanı tanımazmışsın! — Ne olacak? — Ne mi? Yavrum şuncacık şeyi kendi başına çıkaramadın mı? Aslan İsmail Ağamız parayı burada hangi işten kazandı? Kızlı kahve işinden değil mi? Haddini bilmezler ve de edebini tanımazlar. varlık vergisi çıkardı şimdilerde. sen beni kime benzettin.

. Evet senin gibi aklı yetmezin biri kızlı kahve açmak meselesinde ileri geri söylenecek olmuş sarhoşlukla. Sokar kurban olduğum. yakalanmadan sarayıma yetişmeye bak» diyerekten armağan ettiği altun kakmalı alaman çıplağını çıkarmış... bir kâğıt kapsın gelsin. bunlar nasıl bir laflar? — Vay beğenemedin mi? İsmail ağamızın günahına girenlerden misin yoksa. ah keşke bu cinayet halkası boynuna geçmeyeydi de İsmail ağanın kahvesinde şakit olaydın. İsmail ağamız demiş : «Ola yaz bakalım şu kâğıda bir dümbük!» Kâtip demiş: «Anlamadım!» Demiş İsmail ağamız: «Oğlum dümbüğün anlaşılmaz yeri yoktur.. okuma bilenlere gösterip okutmuş. Dilese itlerine parçalatır. yallah bismillah!» Masaya sermiş demiş : «Ula kâtip koş.. «oh ne kadar iyi. İsmail ağamız hiç kızmamış. demiş. çakalın kanını arayanda bulunmaz demiş.. ne sandın? Bizim bundan böyle bir lafımız İsmail ağamızın üstüne. — Yahu benim değil şaşı gözlerine sövdürme doymaz Selime'nin Battal... Tevekkeli koca tanrı seni buraya sokmadı... «Oğlum okuman yazman var mı?» Oğlan demiş «var!» demiş. sen öylemi belledin!» demiş. Dünyanın değiştiğinden haberin yok! Ettin mi kendine edeceğini derbeder! Nolaydı olaydı... Hiç bir pisliğe bulaşmadan cezamızı yatıp çikmakbğa çabalamaktayız! Kavat İsmail ağamla benim ne ilintim olabilir? — Vay ki Bozo. Birbirini ezerekten ve de başkaca ezip çiğneyerekten. surdan bana benim kâtibi bulun. «var yürü koca tanrı yolunu açık ede! Sıkışırsan ben buradayım» diyerekten anlından öpmüş İstanbul valisi ve de duyduğum doğruysa.. Koca tanrıya şükür .. Vali çağırmış geçende demiş ki: «Ne olacak bu işin sonu» demiş bizim aslan İsmail ağamız: «İsmet Paşamızın başı selâmet olsun için ben burada kız sesiyle ve de nice nice oğlan sesiyle saz sesiyle ve de gâvur işi çalgı kutuları sesiyle milleti avutmaktayım! Ben bunları avutmasam İstanbul'da senin gövdeyi kan toparlar götürürdü hey vali paşa.... kalemi de unutmasın!» Kâtibi sürüyüp getirmişler.. İsmail ağamızdır almış kâğıdı. görmüş ki halisinden «Dümbük. hele sen yaz!» Yazmış kâtip. bir lafımız padişahımız İsmet Paşamız üstünedir.. «Vur öldür... Sen bizi sınava mı çekmektesin sabah sabah. Kahvesine adam birikmekteymiş ki kapıların camlarını kırmacasma. Biz burada mahpus olup. Şundan ki sevgili kulu İsmail ağamıza laf istemez! Geçende ne oldu haberin var mı? — Ne oldu? İsmail ağa üstüneyse. — Vali ne demiş buna karşı? İstanbul'un valisi? — Buna karşı İstanbul'un valileri hiç bir söz bulup diyemezler.fonografın sapını.... kasadan altun torbaların . bana lâzım değil emmi! — İsmail ağa üstüne elbet. — Yahu Battal ağa. «Kargaşalıktasın sana gereklidir» diyerekten rahmetli Atatürk'ümüz Gazi Mustafa Kemal Paşamızın eliyle beline bağlayaraktan. senin İsmail Ağanın beline kendi eliyle bağlamış.....

. «Yahu nedir bu. peynir tatlısının bile keyfini çıkaramadığına çoktandır inanmıştı. Devirmesiyle kurban olduğum altun neyi temizlemez ki. Şunu kimse askere alır mı şuncacık aklı olan!» Cıgarasmı ağzına tıkarken duraladı yine daha oynaka geçmişti aklından fırt diye birden üşenmişti yine. gözü önünde hatta yakınında bulunduğunu bilmesinden enikonu tedirgin oluyordu.. Yedin bizi namussuz!» diyerek içini çekti. «Vah mahpusluk vah! Vay mahpusluk vay! Ulan mahpusluk... Kâtip iki meşin torbayı güç ile iniliyerekten getirmiş. Vah ki ne kadar yazık! Ver bakalım surdan bir cigara. cinayet seyrine mi seğirtti sakın! — Cinayet mi? Ne cinayeti emmi? — Vay sen duymadın mı fukara Mazmanoğlu! Hey vah! . yattığına bir ye de bin şükret!» dedi geçti. Belki de bu sebeple odası masasıyle sandalyasına rağmen büsbütün çıplak görünüyor. Dileğin nedir söyle de. Besmeleyi çekip torbaları açmış. Sen mahpushanede çürüdüğünden dünyayı unutmuşsun. Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo şaşkınlıkla ille de umutsuzlukla çevresine baktı. padişahlığı kaçırdın diyeyim de anla.» dedi geçti.... Ortada ne dümbük kalmış ne kâğıt. Sofraya örtü olarak gazete serilmek gerekse iştihası kapandığına. Başka bir kodoş dedi ki: «Oğlum sen sana ettin vah ki bu işin bu eşşek cennetine girecek sıra hiç değildi. İsmail ağamız gülmüş demiş : «Nasılmış bu böylece koçum. Mazmanoğlu. insana işkence yeri ürküntüsü veriyordu.. Başgardiyan Kürt Ali Efendi okuma yazma bilmediğinden kâğıdı kalemi. ikinci candarmalığmı yapan Mahmut Karafirtma essahtan dalmış gitmişti. Oysa namussuz Abo içini tepeleme doldurmuştur ki sekiz çift çömüş öküzü koşsan ırgalanmaz!» — Nerede bu Abo namussuzu Bozo oğlum... Başgardiyan odasında bir eski masayla bir eski makam iskemlesinden başka hiç bir şey yoktu. kuşağı dolayıp sırtlasa alıp gideceğini sanıyordu. pencerenin içine sol kalçasını iliştirip Abo'nun eski tahtalardan yapılmış penceresiz dükkânına daldı.. dönüşte getiririm..ikisini yüklen gel!» Altunu duymasıyle kahvede ses kesilmiş ki pire zıplasa duyulur. ben de gideyim ağır ağır. Her taraf sarı altuna kesmiş ışıltısı kamaşmaya dönüp koca kahvede göz gözü görmez olmuş.. İsmail ağamız torbaların ağzından mumlara bakmış ki bastığı mühür kız gibi durmaktadır. «Uyumaz bu köpoğlu! Aklı sıra bizi sınamaktadır. kâğıdının üzerine san kızları şarradak devirmiş. atmıyacak mıyız?» Demir parmaklıklı kapıya yaklaştı. Boş odaya girdi. Ulan yuf olsun yuf!» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hâlâ uyuyordu.... fazladan bir de cigaramızı çekip alıp yüzümüze tükürerekten geçti gitti. bildiğin madeni parayla silip süpürmekte. «üu Karafırtma'mn kıllıgışı yoktur. Bu dükkânı arada bir gözünde portakal sandığı kadar ufalıyor. defteri kitabı hiç sevmiyor. Allahm bir akılsız kulu. Dümbük. anahtara el atacak mıyız. hani bakalım dümbük mümbük!» Bu gün nasıl bir gündür Karı beyin Bozo herif dümbüğü hükümatm çürük kâğıt parasıyla silmekte değil. Biz bu sabah neremizden kalktık? Dün büğün biri «Yat oğlum mahpusluk gayet iyidir. Evet.

«Olmaz dedim. haşa sınamaktayız! Bildiğin sınava çekmekteyiz! Birkaç kez «Heyvah ya şeydi Battal Gazi efendim!».. Evet mübareği bunaltmışlar..... Bir katıra kendi binmiş. Dur aman dayı... Olmasın bu işler! Dünya sahipsiz değil demedin miydi?: Ne olacak şimdi... Bıyıklara adamlar asılır babayiğit! Dedimdi ama. bir başka katıra göçünü sarmış.. bunun sonu hayır getirmez! — Nolmuş ki oh dayı.— Birini mi vurdular dayı? Kim kimi vurdu? — Birini öyle ya. çoktandır toprağımıza kadem bastıydı Bozo. bizi dinleyen kim. düşen kelleleri saymaktayım! — Etme dayı! Gönül eğlemekte misin? Ben o sıralarda hiç değilim.. «Haktu» diyerekten teberin sapma tükürmesiyle. Taşta dil var.... Demirlere yapışıp iki yanma bakarak sesini alçalttı: Bana izin koçum... Bir de halisinden dağıstan yamçısı.. Sövmemiz yürekten değil. «Cenk halidir.... döndük avradına sövdük. İhvanlarla çok çabaladık. Olacağı buydu bunun. Duyduğum doğruysa afyonun bedelini de arttırdıkça arttırmış tiryakioğlu. Ya birini vurmakla bu pislik temizlenir miymiş? Oğlum Bozo. — Herif.. Mumcu köçek meğerse mumun bahasını arttırdıkça artırırmış! «Nedir?» diye sordukça.. haftada yüz dirhem afyon.. Önce senin mumcu köçeği biçti. Senin bildiğin gibi değil! Martinle teberle. «Yetiş ey Ebamuslimi Horosanî efendimiz!» diye naralandığı duyulmuş. Duymamla koştum! Babası babamın hacı yolculuğu yoldaşıdır. Bir yastık. islâm yoluna teber çekildi mi Müslümana durmak yoktur. Martine bakalım biz. Hele buralarını bir anlayalım ki dayı! — Kimi derken.... buyur bakalım Bozo can! — Kimdir bre dayı! Anlamayınca.. yaraşıksız dedim... Bildiğin hurma lifinden iki hasır.. Göçü dedimse acem halısı şam ipeklisi belleme. böyle olur» diye gülüverirmiş... Birini. kaç zamandır demedim miydi. Sakal göbekte.... Çünkü böyle bir evliyalığa ayak basmış yiğidin toprağımıza konması ne devlet!» dedim... mermileri kuru mu. yalvardık..... — Kimi vurmuş? Kimdir bu yabanın katırlı belâsı! Ne yüzden vurmuş.. yoksa az biraz ıslandı mı? — Dur dayı! Sakm martini çekip.. Uyuma Bozo oğlum...... Aslına bakarsan dedim di ya... ben hamam aralığına siperlenip tam yüz kişi saydım! Yüz kişi dedimse gövde saymakta değilim ha... Ben farkındayım! İhvanlarıma demedim mi? Dedim! Boş değil bu herif dedim! — Kimdir? Hangi herif? — Eski Malatya'nın kabristanına yerleştiydi gelip eli yeşil olası. az biraz zarar edilecekse de sineye çekilecek. — Yavrum ya şeydi Battal gazi teberini ne yapalım? Vurmasıyla kelleyi şuraya düşüren mübarek teberi. Çünkü bunun çarşıdan aksatası haftada bir iki mum. Biz bu kapalıda ne bilelim! — Herif geldi. bu herifte yok..... . Hele bir anlayalım ki. Yalan mundar ben duymadım.

. Bereket versin henüz alışamadığı için. Demiş: «Aman oğlum on param varsa derime yapışsın!» demiş. Demiş «para!». «Ne demek istemektedir bu avanak Çerkez? Şuna hele şuna!» kötüsü farkında değildi ama iki metre boyunda manda boğası kesiminde herif Çerkez gardiyanı Murat yavaş yavaş küçülüyor.. yalnız kalınca kendisini ancak toparlayabilmişti. Hacı Aptullah.. fukara karı demiş: «Yoktur!».» Müdüriyet kısmını asıl cezaevinden ayıran kaim demir parmaklıklara doğru yürümüştü ki arkasından apansız bir bağırtı duyarak boş bulunup sıçradı. «Demek bu köşkerin Cemal'i sabah sabah çekmiş esrarı. Mazmanoğlu'nun buna çok canı sıkıldı.. nerdeyse kalkıp üstünü arayacaktı.. — Nedir o? Nereye Bozo? Döndü. cehennemin Meyil deresine uçaraktan varıp yerleşmektir! — Ne oldu ki anacığım? Esnafın kazığı belâsına mı uğradın! Teraziye parmak mı attılar.... Bunlar. Kocakarı topal Hocayı görmesiyle mahpus damının demir parmaklıkları ardında debelenen Hacı Aptullah'ı bırakıp Hocanın yolunu kesti : — Duydun mu er dayanmaz Bülbülün topal Hoca.. kurumuş sol kolunu savuraraktan görünmüştü. «Şu pisi bir vuruşta ezip geçince ne lâzım gelir?» diyerek saldırıya geçmiyordu.. Mazmanoğlu'nu şüpheyle süzüyordu. gözüne fındık faresi gibi görünmeye başlıyordu. Bu hal yeni bir belâ idi. Askerden gelip demiş : «Benim şanım şerefim var!» demiş: «Asker dönüşü kötü evde ahbaplarıma sofra vermesem hiç olmaz!» Fukara parayı nerden bulur dul karı başıyla... Oldu mu bize olanlar? — Ne olmuş deli kahpe.. demek vardı ya. Nerede hesap! Bu hesap Arafat meydanında görülecek bir hesap! Oğlan karıyı yatırıp kesti ki yavrum vay başıma! — Hangi?... Etme kardaşım. Çerkez Murat gardiyan sağ yanağının altındaki diş çukurlarını karanlık karanlık göstererek gülümsüyor. Çolak Hoca tespihini döndürerekten. Çal çalmaz mısın! Dediydim ama.. Cezası azalıp bir yıldan aşağıya düştü düşeli idarenin gösterdiği büyük güveni haksız çıkaracak hiç bir hata işlememişti.. Tüh suratına.Herif «Şuıt» parmağını ağzına götürüp duvarlara sürtünerekten kaydı gitti... hesabı yanlış tutup elde biri mi unuttular? — Hani terazi. Çekil yolumdan. şimdikilerde Malatyalılardan başka birbirini kesen mi kaldı? — Öldürmüş mü? Anasını mı essahtan öldürmüş? — Anasını elbet... başka başka şeyler düşünerek bi ribirlerini göz kantarıyla ölçüp biçerken Nazlıca bibinin cırlak sesi duyuldu: — Ah ki belâ! Vah ki belâ! Yoktur bunun kurtuluşu adamlar! Kıyamet belirtisidir. yanlızlık koca tanrıya mahsus. kim kimi vurmuş? Bizim Malatyalılımızdan mı? — Ya kimden olacaktı? Vay akıl. «Vay yoktur nasıl söz?» demesiyle sağ eline acem teberini sol eline arap cembiyesini almasıyle. bul kendine bir can yoldaşı dediydim... Aman ne demek bibi? — Şu demek ki. ... — Yahu koca nine.

Savul kahpe! Zararım dokunur ki sana... Dağ gibi oğlanı unutaydm! — Essaaah.. Para isteyip vermediğinden..— Hani ya.. — Kesmekte ki o kadar olur! — Kesmekte iken. Mazmanoğlu Hacı Aptullah on iki yıl süren mahpusluğunda bu anda içine düştüğü umutsuzluğu ancak birkaç kere duymuştu. ağzından alamadım. ben mi? Surda karıyla dırdır etmişler. — Hangi karıymış? — Hangisi olur domuz çolak hoca... — Evet. telâşlı adımlar sıklaşmıştı.. Hani islâm dini taşımaktaydı gizliden. senin Gülsüm hanımı. karıyı askerden gelen oğlu doğruyası. Vuruşma kırışmaya neden aramalı! — Demek çarşıda. Bu sırada sokakta gidip gelme artmış.. — Vay! Rahmetli Koçu buruğun Gülsüm hatunu mu? Oğlu mu? Onun oğlu var mıydı? Yanlışın olmasın! — Vay anan öle. ikinci askerliğe alınmış candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına beraberce ilgilendiler. — Kim düşürmüş? Yahu sen içerdesin Bozo. bilmez gibi. gör nasıl zararım dokunur! Çolak hoca... birinci hamlesinde yüz kişi düşürmüş... çoğu gitti azı kaldı» dediklerin hani? — Nedir yahu Hacı Aptullah. sen bizde kendini bilmez mi ararsın! «Oğlum desem erkek gibi bir erkek karı dırıltısına boş verecek değil midir?» — Karıyı mı vurmuşlar çarşıda? .... Mazmanoğlu Hacı Aptullah. Kıran kıranadır! — Neden? — Bre Murat Efendi.. Deli bunak. Hitler efendimiz gelip düzeltecekti? Hani Alaman'm kralı dünyalar durdukça durası Hitler efendimiz kurt ile kuzuyu bir arada gezdirecekti. «Ulan Mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk!» diye iniliyerek sakonun ceplerine saldırdı ki tabakaya ulaşıp cıgarayı tazeleye. Ya sen benim uğurumu.. biz dışardayız alîahımıza şükür! Sen mi bilirsin. «Korkmayın avratlar... yolu eline aldı ki ardından martin kurşunu yetmez. Ya sen beni lafa tutup. Çerkez gardiyan Murat Efendi. Daha ilk sözlerde üçünün de aklı karmakarışık oldu. vuruşma vardır! Çarşılı birbirine koyulmuştur...... Çarşı karıştı mı baldırıçıplak takımı tutulmaz! Bizim bacanak dükkânı kapatmadıysa yandı! Yazık! Çarşının karışması hayır getirmez! — Çarşıda bir şey yoktur! Bir it ölmekle koca Malatya çarşısı neden karışacakmış? Kürt baskını mı bu? — Nasıl it? Tebelle girişmiş ki dayı.... Talanda varmıştır öyle ya. bu çirkefi dalgalandıran belâ nasıl bir belâ? — Birini vurmuşlar ama hoca emmi... Bu gün nasıl bir gün ki.. Kesmekte mi şimdicik kıtır kıtır.. çolak kolunu savuraraktan başkaca bir hırslı çömüş soluğu peydahlayarak sıyrıldı..

Herif seğirterek geçerken durmuştu..— Çarşıda bir şey yok.. öncesi Lüveri işletmiş. Mahpus damında esrar dalgası olur ya. Buyur bakalım! — Sen ne demektesin ağa.. Şimdiki zaman ne zaman! Peki ne oldu şimdicik bakalım? Hadi gül gibi karı mezara... Son dakkada niyeti kıza değiştirmiş! .. önünü aç.. — Karısını mı vurmuş herif? — Vay. ekmek bıçağını nasıl yallah ettiyse. bu saatte bu kadar mı olur! Eski Malatya'mızın şehit kabristanında evliya uğratmak niyetindesin ama hiç yağma yok! Bu sırada üç kişi birden yetişti. Ne olduysa avanak karıya oldu... sen mi? — Etme dayı! Yanlışsın! Mesele çarşıda. Patlamasını biz neden duymadık? — Yatakta patlattırmış besbelli. — Vah ki ne kadar.... — Nerenin hançeri. nah bana inanmazsanız Bozo kardaşıma sorun.. Başkaca işini bıçakla bitirmiş arkadan..... Sen bu yollara neden heveslenirsin?» — Neyle vurmuş? Lüverle mi? — Lüver! — Lüver de. Ben bu yaradan ölmem! Beni hastane doktoruna yetiştirmenin kolayı!» diyerekten debelenmesini ben mi gördüm..... «bismillah!» diyerekten sıkmış. Herifin karnını deşmez mi. Sesi boğuntuya gelmiştir. Buna bizim koca reis on beş yılı sarar hiç bakmaz.. al bakalım!» demiş. ya biz gözümüzle gördüğümüzü n'apalım? Barsaklarmı toparlamış herifin... biri apış arasından. Aslında kızın eniştesini vuracakmış ya. — Arkadan mı vurmuş? — Arkadan dedikse sırtından demedik.. Kıza yandım! — Dur yahu! Öyle bir kıza nasıl yanabilirmişsin! Pislik temizlenmedi mi güzelce? — Pislik böyle mi temizlenirmiş.. Salıver! Ne denilmiştir : «Yemiyenin malım yerler» denilmiştir... işte hovarda gezdirecek tetikliğin yok.. herif karının lafına laf yetiririm sanmasıyle kahpe. Öncesinden sen ayak bağını gevşet. karı mı vurmuş herifi? Hangi karı? Nerde vurmuş? Yok öyle şey! — Yok da. Mumcu köçeği eski Malatya kabristanında yatan. — Zampara? — Bu günlerin köpoğlu zamparasından basılanı tutulanı hiç gördün mü bre Bozo! Oğlan pencereden cıpcıbıl komşunun havlusuna hoplayıp tatlı canını kurtarmış. Keskin atıcılıktaki hüneri görmeli ki elli adımdan kurşunları vızır vızır yapıştırmış... «Ya öyle mi. «Aman bir payton arabası komşularım. Hırıl hırıl soluyordu: Hançer yok lüverdir! İki kurşun! Biri kızıl koltuktan... Bre kahpe desem.. sen eşşek cennetine.. — Hele oğlum Bozo. başkaca... Her kaç kuruşsa bir payton arabası. koç yiğit ardından hançeri asılmış... haberi size daha ulaşmadı mıydı? Evet kötülükte yakalayıp temizlemiş..

— Yok mu? Kim demiş! Oğlandır vurulan. — Kızını kurşunlamış.. — Nah gördünüz mü kardaşlarım.. — Zampara? — Zamparayı bilmem! — Vah! işte buna yandım! Benim aklım derinme ermez ama bu gidişin sonu ya heydir azizim. küçükte saygı kalmadı. — Fabrikada mı çalışmaktaymış oğlan? — Fabrikada... harcan» derim sanmış fukara herif....... Zamanın itine bunlar denecek laf mı? Suratına ite atar gibi atmasıyle.. Bu Malatyalı bu fabrikayı bir gece dümdüz etmedikçe.. durup dururken kız kısmı babasını baltayla dörde neden bölsün! Eğer aklıma gelen gibiyse...... «Parayı bozmadan getir de sonra içinden dilediğin kadarım al. — Bıçakla? — Yok lüver. bu fabrika kuruldu.. Nasıl bir kıyamet belirtisi. şu işe hele. Elli metreden sıktı ne demektir? — Kimi kötülükte yakaladı? Malatya'mızın birinciye gelen şeyhinin kız ehli kızını kötülükte nasıl bastırabilirmiş elin yabanı? — Yabanı! Anlamadım! Kocası değil mi? — Yahu kızı verimkâr olsalar. Benim sözüme gelirsiniz. İlerden önce bir nara ardından bir bağırtı duyuldu : .. — Hangi oğlan? Oğlan yok.... Malatya'mızda İslâm terbiyesi kalmadı.... — Evet insan uslanacağına azdı. Kız babasını uyurken baltayla doğramış Babası kızını kötülükte tutmasıyla.. Çünkü baba öğüdü dinlemedi.. Dururken dururken.. Koca reis! — Ulan aklına gelen nedir namussuz? Kızından bir şey mi umdu demektesin! Ya Malatyalı seni ne yapar? — Malatyalı doğru işe ne yapabilirmiş? — Dışarda karılar azmıştır arkadaşlarım! Burada biz güven altındayız! Benim bildiğim şu hükümatımızm kapıdaki candarmaları bizi beklemese bak gör Vahap efendi neler olur.— Kötülükte yakaladıysa.. Hele şu işe. Bir vuruşta şuncacık oğlanı gebertmek nasıl bir gâvurluk! Nasıl bir acımazlık. Kızını paralamış bıçakla fukara.. Oh tadından yenmez! — Benim sezinlediğim bunda bir bityeniği olmalı.. Büyükte acıma... herif kudurdu mu ki çekip vursun! Topal Sefer bir cinayet olduğunu kısadan içeriye duyurmuş. Demek on dördüne girmemiş kız baltayı yallah etmesiyle öz babasını tepeden kuyruğa ikiye bölmüş.... kapıdakiler meseleyi anlamaya uğraşırken mahpushanenin yola bakan bütün pencereleri çoktan bağrışmıya başlamıştı: — Karısını mı vurmuş? — Karı mı herifi.

. Bunu on iki yaşında sattı babası. ulan kulaklarına dürttüklerini... Tellâl sadıcm Osman değil midir? — Dinleyelim öyleyse. — Biz burada çürürken dışarda işler aldı yürüdü desene bay Aptullah Nurol! Artık kızlarını babalan mı bastırır oldu dışarda?.. eliyle koymuş gibi bastırır... ölmüş mölmüş mü.. — Kızını mı? — Vay dürzü vay... Hangisinin babası bellidir ki bunların ırzı kırık pezevenk mezarını yırtıp çıkıp vuruyor da namusumu temizledim diyerekten gerisin geri ahrete dönüyor? — Vay ki meseleyi anlıyalım diyene... nerde vurmuş. biz böyle bir haltı karıştırdık mı. Fabrikada çalıştı... Oynak karıyı bilmez değilsiniz ya. Alan oğlanı askere götürmüşler.. Gelip mekân tuttular buralarda. Analar bastırır. bastırmasıyla hemen aslan kesilip ört bas etmeye sıvanır ve de öylesine gizler ki baba şurada kalsın kızın kendisi ve suç ortağı diyeceğimiz zampara bile kuşkuya düşer ki. Anlayamadım kardaşım! — Neden? Babaların kızlarını kötülükte bastırmak kanun mudur? Hayır değildir. hep mi öldünüz! Havadisim var havadisim. vurulan ölmüş mü.. Haram torbadan şunu bunu koklamış karı tek durur mu? Köyden ardı sıra gelenlerde olmuş . kısadan demedi mi gör neler olur! — Kız geçenlerde geneleve atılan Cemile. Ardından babasını da ikinci askerliğe alınca bunlar köyde kimsesiz kaldılar di... Gayetle güzel vurdu! — Kötülükte mi yakalamış? — Hangi herif? — Nerde? — «Suç üstü yapıp boşasaydın senden sonra alan vurup buraya geleydi» diyen olmamış mı namussuza? — Aman Vahap Efendi. Haberin doğrusu geldi. Bu iş analara verilmiştir. vuran tutulmuş mu? Biz tanır mıyız? — Kızı tanırsınız! — Vurulan kızı? Biz? Oğlum sabahtan beri «Kız mız» diyerekten şuna resmen eski kulağı kesiklerden yıllanmış kart kahpe desene... Karısını değil kızını vurdu. karıştırmadık mı? — Yahu! İşin alaymdasınız! Meseleyi anlıyalım! Kim vurmuş.. kimdir gardiyan Aptullah Nurol. aslında bizim köydendir bunlar.— Ulan mahpuslar. size tonla havadis getirdim! — Aman durun uşak kimdir? — Yahu kim olur. Gardiyan Aptullah Nurol Başgardiyanlık odasına girip çoktan beri aranan bir şeyi bulup getirmiş gibi «nah buyurun» anlamına zimmet defterini masanın üzerine attı: —Ohhh! Kahpeyi vurudu ki herif. Oğlum sen bu maskaralıkla kimdir vurulan vuran..... — Aman Vahap efendi. kimi vurmuş. Muhtar bakmış ki düzen bozulacak. Gelen geçen az biraz gagalamış benim anladığım. anası olacak kahpeyle bunları sürdü çıkardı köyden....

....... iyicene de dalgınlaşmıştı. Eski köy oynaşları moynaşları. Komşular bakmışlar ki bunların evi önü kalabalıklaşmakta giderekten.. birbirlerine söyleyecek laflan kaldıysa ya da biri yeni düştüyse ya da anlattıklarının arasından biraz vakit geçtiyse ellerinden kazanın nasıl çıktığını. şu da şöyle olsaydı hey allah!». «Ben mahkemeden geliyorum» dersin.. gidip gelme hiç aralıksız sürüp gitsin! — Polis Ahmet'in canı cehenneme. «Bir erkekle beraber gördüm. Fabrikadan yeni oynaşlar moynaşlar. Defteri koltuğuna al. sabaha kadar kapı önlerinde dolaşmaya başlamışlar. Mahallenin on yaşını aşmış kopukları da saç sıvazlıyaraktan dolanmaktalar tabanı yanmış it gibi. soran olursa. aklım başımdan gitti» falan demeli. dedim :«Şöyle olsaydı da..duyduğum doğruysa. Hamo voltaya binmiş. Eh. — Kime? — Kızın babasına? — İfadesine bakar. Sizin anlıyacağınız mahallede erkek geçinenler eve girmezlenmişler. — Bilmez bu yollan fukara... Tutsa da... Nasıl etsek? — Git söyle. Bakmış ki fabrikada çalışmak tatsız. — Uyku tutmadı mı kurban? — Uyku...... kulak asma kardaşım. polis hakkı vermediğinden mi tutmuş? Müşteri taşımışsa komisyonunu mu inkârdan gelmişler? — Gelmekle. karakolda mahkemede olanları.. yirmi iki sene bile verirler. on beş sene verirler. — Ama kızı kerhanede.... Şu bizim.. hemen hemen hiç değiştirmeden anlatırlar.. Gizliden otlarım sanmış. çok ceza verirler mi.. — Aklıma düştü apansız. Tek mahallede oturduğu sokakta vede bulunduğu aile yuvasında girme çıkma. — Olsun.. — Bizi sorumlu tutarlarsa? — Yok canım.... Kısımda el ayak çekilince kovuşların arasındaki fayans döşeli koridorda uyku tutmamış birkaç ağır cezalı ile yeni düşmüşlerden bir ikisi gürültü etmemeye çabalayarak dolaşırlar. pusulayı tutmuş. — Nasıl vermeli? — «Kasten vurmadım» demeli... — Çaresi aman Vahap efendi? İfadesi bilir dedin.. — Ahmet Polis. Benim bildiğim Ahmet polis bu işe üste verir. çaresi? — Çaresi. Askeriye töresince ayak değiştirip yanma koşuldu.... Eski kodoş! Neden tutmuş. Maho yanaşıp selâm verdi. Ahmet Polis de oralarda oturur.. — Dedik evet! . İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır.. Sen söyle bakalım Vahap Efendi.

. Bu nasıl bir belâ kardaşlık..— Bana sorarsan. Yanaşmağa kalksan el vermez! «Belim ağrımakta yüreğim bulanmakta» der mızmızlanır.... Çünkü bizimki hovardayı kapıda taşımaya çabalamadı. her biri ekin doldurulmuş halı heybe gözü gibi. Biz güvenmekteyiz ki yüz tanık getirseler. — Kocamış ama yiğitliğini ne yapalım.... Töbe! Hiç duymadım..... . — Bizde de sezinleme yok! Yok. Adamda sezginlik ya hiç olmayacak yada sezinledin mi...... senin belâ? — Benim belâ kardaşlığım ağa belasıdır. Ya sen? Sen nasıl sezinledin kardaşlığım en önden. — Etme kardaşlık! Bir tek karıdan mı bu dokuz baş. Bacaklar dersen götür Murat suyu köprüsüne dayak olsun! — Dokuz çocuk doğurmuş. malı mülkü ağanın gölgesinde olmakla. başkaca şeyhten imamdan görgücü getirseler hiç inanacağımız yok.. bizim karıda boy nah bu kapıdan girmez eğilmeyince.. Başkaca.. Bize karanlık! — Olmaz! Hiç olmaz! Ne denilmiştir: «Derdini demeyen dermanını bulamaz» denilmıştır. belki de hiç ara vermez olmuş bellersin! — Senin avrat böyle huylar mı peydahladıydı ? — Hey ye. şundan bundan pirelenmedin mi az çok? Hele hele! — Ne gibi? — Hovardaya aldanan karının erine nefsi uyanmaz! Kırk yıl yanaşmasan nerde bu bizim herif diye aranmaz.. Ankara gurbeti diyip savuşacaksın ki belâyı savuşturacaksın! Derin derin içini çekti: Evet her bokluğun başı sezinlemektir. Biz kara hizmetkârıyız! Biz ömrümüzde lafım burdan dışarı eşeğe binmemişiz doyasıya. — Bir tekse kocamıştır... her kötülüğün başı sezinlemek. Okkaya çeksen yüz okkadan artık değilse de eksik de hiç değil.. çünkü bizde çocuk dokuz baş.. Farımamış mı şu kadar? — Farıma yok! . — Bizimkinde yeni huylar peydahlamak yok. — Bizim başımıza duyulmamış işler geldi kardaş! Haso da derin derin içini çekti. Adam bindiği kısrağın yeni huylar peydahladığını ossaat sezinler! — Kısrağa kurban olayım kardaşım... Belini değme babayiğit kavrayamaz iki kolu ile... kardaşlığıma diyeyim. Sen nasıl sezinledin ilk önden? — Neyi nasıl sezinledim? Bende sezinleme yok. — Ağa mı bozdu yüreğini kocamış karıya. «Ana haliyim» demeyi tutturur ki bu rezil ana hali ayda üçe dörde biner. Köylülüğü bilmez değilsin. Göğüsleri vardı ki sen kardaşlığımdan neyini saklamalı. Köylülükte hizmetkâr kısmının ırzı namusu. Bu sebeple sezinleyemedik her hal.. — Sezinleme yok olmaz! Sezinleyeceksin mecburî.. — He ye! Bir tek karıdan.. Sen ağa seyisliği yaptığından kısrağın yeni huylar peydahladığını belki bilirsin.... Yabanın herifine. Bizim kahpe durduğu yerde kaçtı.... ver elini İstanbul gurbeti. — Durduğu yerde..

Böyle bir gece. Ne yapar eder... Bizi çekiştirirdi ki Yusuf peygamber olsan çıkamazsın pençesinden. Ocakta ateş yok! Bizim ev ölü evi gibi... nefis azgınlığından? — Benimkisi.. bir de yiğit karı mı nefisli olur? — Besbelli. Biz düşünmekteyiz.. İşe bak sen kardaşlık. Aklımız başımızda yok ki neyi düşünmekteyiz ? — Taman! Akıl baştan sıçramış olur öyle sıralarda.... ayıptır demesi. Sana kalsa. hak bereket diye dua et! — Vay ki kahpe! Adam öldürür kahpe! — Adam evet! «Bu oğuluşağı sana yapıveren benim ha.. kıçımıza bir de şaplak çekerdi... Başkaca.. dedi: «Ulan dedi. Er olsan avradın koyup kaçmazdı rezil!» — Doğru.. Kimdir demeye kalmadı.. tamam kesimi ufaraktı ya. — Vay başıma! Vay başıma! Bunca oğul uşaktan sonra öyle mi? — Oğul uşak evet! Nefisli karıydı gayet. karı gibi ocak başında kül mü eşelemektesin yüreksiz? dedi.. aslında yüreğim bir uzun hava çekmeli demekte. gece dedimse akşam olmuş vakit olmuş.. Osmanlı karı dedin mi Maho'nun Aslı diye karşılığı karşı dağdan gelirdi iniliyerek... sovanın cücüğü kadar deyim de anla. Benimki allah allah.. iniş aşağıya dökerdi. Kavgalarda küreği yabayı yada çoban sopasını. öfkeli kan... Yatakta kavradım mı bitti gitti sanırdım! Dur hele... Senin avrat nasıldı? — Nesi nasıldı? — Nefisten yana. Ağlasam mı biraz hey allah demekteyim. aygırlamış kısrak gibiydi... Derken. taş taşısa. Benimki nah şuncacıktı.... sabahtan akşama ekin biçse.» diyerek bir koluyla kaldırıp hayvanın sırtına dayıyıverirdi.. Düşünmekteyiz. .. baktım gelen Osman emmim. öfkesi yamandı arkadaş.. Benim karının yiğitliğini bizim oralarda bilmeyen yoktur... hele ki baltayı çekti miydi değme zaptiye çavuşu önünde duramazdı.... değerimi bil! diyerekten böğrümü burardı. laf gelimidir.. Bir akşam vardım ki geçmiş gitmiş. Dedim ya boyu benim ikim kadar.. Değirmende çoğu zaman çoğu pehlivanların yerden koparmayı göze alamadıkları kara ekin çuvallarına yallah bismillah diye sokulurdu... Yatağa girdi mi Osmanlı padişahının sultan hanımı gibi gölgeden çıkmamış. Komşulardan utanmasam şeytan Beko'dan bir uzun hava koy vereceğim! Baktım dışarda bir ayak patırdısı. «Hele çekilin yavrularım. Bizi aldı bir düşünce. Hele çekilin ki bir..— Kaçı erkek kaçı kız bunların? Çocukları sordum... Bizim oralarda bizim avradı. seni mutlak günaha sokar! Bir kezle iki kezle kurtulsan. Biraz ofladı hışıladı: Demek koca tanrı bunu bu kadar yiğit yarattığından nefsini ere doymaz yaratmış.. — Dördü kız beşi oğlan. — Derken. demek nefisliymiş namussuz... — Evet! Geçmiş gitmiş.. ekin biçerken başa koymazlardı.. öfkelendi mi yaban kedisine dönerdi. sefil Maho beni uşaksız oğulsuz öldürecektin marazlı!» diyerekten gülerdi. sezinliyemedim demek.. Geçti birkaç gün. Çünkü sıraya o saat döndürür. bir ay herif görmemiş sanırdın.

. vay allah! Amcamız bize böyle derse vay allah. «Vay anam biz bizi az kaldı ki düşmanın ağzına baltasız makasız. dedim : «Vay allah. Essah! İt mit yok! Diyeceksin olur mu? Allahtır.. Hastası hovardası. sen bana günah yazmayacaksın bundan böyle... fazladan alıp kaçmışsın.. hep kurtulurduk. var gel sen düşün vay koca allah!» Gözlerim karardı. benim kötü balta.... Işılamakta ki ayna kaç para eder. — O sıra nasıl bir sıradır Jci ite mite bakıla kardaşım... eller ne demez. Maho kıs kıs güldü. hele namussuz. oldu... mit?... vay allah. Hisarda yatar gibi dam üstünde yatar mı adam? N'olacak peki şimdi? Kendine de ettin bize de. Ne görsem iyi? Bunlar dam üstüne sermemişler mi yatakları.. Hele namussuz desem. Deli gönül dedi: «Oğlum soyun yat! sabah hayır!» baktım yazı yaban ay ışığına kesmiş. avanak olduğundan mı köylü kalır? Sen komşunun karısını çileden çıkarmışsın. Duvarın dibine çömeldim. Delirmesek var gücümüzle yüklenir miyiz... Vay ki vay!» dedim... «Tek dur namussuz! Sırası mıdır..... demem! Kapıyı dayaklayıp içerde yataydı vurmazdım vuramazdım. Dolandım odun yığınına... kardaşım köylü olduğundan mı avanak olur. Canım tütün istedi. Birden hopladım! Ellerime tüksürüp baltayı kaptım.. dirseyiğle Hano'nun böğrüne dokundu: Mahkemede koca reise dedik : «Aklımız başımızda yok.. Ay ışığı tam ağzına vurmuş.. O fırtınayı o gece atlattım mı köyden göçerdim bir tarafa..... Kapının pervaz direğine var gücümle yallah ettim. Denedim ki tamam! Aldım koltuğuma.. Köyü dinledim uyumuş gitmiş! — Köy tümden uyumaz! Sen sana gel! — Uyumaz evet! Vardır. dam başımıza yıkılır demez miyiz! Meğer baltanın sapı gevşememiş mi? Vurmamla demir vmlıyaraktan şuraya sıçradı gitti. Baltanın sapını sıkıladım... . O sıra gözüme ne çarpsa iyi kardaşım..... — Yok yaşamak.. Vara öldürmeyeydim de o da yaşayaydı ben de yaşayaydım! — Yaşamaktayız ya koca tanrıya şükür hepimiz işte.. Amcam gitti.. Yürüdüm it yürüyüşüyle lenk lenk. .. Yeni evlenmişi. — Der miyim hiç. — İşini kolaylaştırmış sağ ol diyeceğine.» Yemin bile içtik ama kulak verme kardaşlık. Gölgeliklerden.... — İt.. Zamanlar ekin biçme zamanıdır. adamın aklı başındadır kötülükte. Delirmişiz öyle ya.. yılan gibi ürpermekte yukardan aşağa. Bize bu lafı kaçan karının babası söylemekte hemşerim böylecene.. Cıgara paketine davranacak güç kalmamış ya. Canım bir cigara çeksin! Yakmasam öleceğim. İnsanlıktan çıkıp canavar kesilecek sıradasın!» dedim ben bana.. Tütün istedi ya paketi çıkaracak güç nerede? Belkemiğini. Vurmasaydım.— Doğru olmaz mı? Osman emmim salt emmim değil. Köpek gibi emekliyerekten dolanıp dam başına çıktım.... Bizim adamlarımız.... surda burda bir iki uyumazı.. — Yuf olsun! Ya erlik öldü mü? — Erlik bizden ne kadar ırak. Sürdüm vardım karının kaçtığı herifin evine sokuldum. bir yana. karının da babası.. Yorgunluktan ölmüşüz ya..

. Öküz gibi solumak bunda. Dedim : «Aman Koca tanrı bize kuvvet!» zorlamakla baltayı allaha şükür söküp çıkardım bu keyifle güldüm. belden yukarsı yorganla beraber kara kazan gibi kabardı kalktı. Farkında değilim! Say ki kardaşım hızır peygamber yetişti. Olan olmuştur! — Olan olmuştur.. Çekerim gelmez. «Hıh!» diyerekten kafasına yallah ettim.. Az kaldı ki doğradı idik. Yarı kemiği bulunca taze et kokusu burnuma çarptı. kan kokusu. «Töbe hey allah... — Uykuda mı? — Yok! Gözleri vıcır vıcır bakmakta. basıp indirdim. evet! Baktım iki yatak daha var! Baktım.... adamın böyle sıralarda aklı başındadır. dedim: «Ya allah ya pir!» Kaldırdım ki vuram.. Meğer bizim karı doğradığım herifin yanında yatar değil miymiş. baltayı kaldırıp.. El karısının çıplaklığına bakmıyacaksm! Bilmezden uğrasan kafanı döndüreceksin şu yana. — Kan evet.... yüreksizmişsin ki kardaş kurban.. hele bakalım ki bir.. Korku tutuğu olmuş besbelli! — Vursana be herif.. büsbütün yüreksizmişsin! — Yüreksiz adamızdır allahıma şükür.... sıkı durdum..— Aldırma! Olmuş işin kötüsü olmaz! Çıktın dam üstüne. karıya mı? — Herif de yok karı da yok. orta yatakta herif yatmaktadır. Her solukta alt dudağı şişip kabarmakta sonrası yeniden boşalıp inmekte...... budaklı odun yarar gibi vurdum açıldı.... çekerim gelmez... dedim ben bana : «Hele rezil! Kimliği bilinmeden nereye vurmaktasın! dedim: Elin suçsuzunu körlemeden öldürünce ne olur? Öte dünyada yatacak yer bulunmaz! Geri dur!» dediğim gibi. Onu gördüm ki eski karısı öteki yatakta doğrulmuş bizi gözlemekte..... Baktım bir zaman. kardaşlığıma söyleyeyim. İki de kahpeye vursana.. sen adamla eğlenmekte misin?» Geriledim. Durdum öylecene. Ölüm uykusundadır ki burnunu kessen alsan uyanacağı yoktur. Durdum soluklanmak için. «Aklımız başımızdan sıçradı istediğimizi bilmeden işledik» dedim ya koca reise. Bu kez işe bakmalı ki kardaşım balta kafa' kemiğine sıkışmış. — Çıktım ya sen bana sor! Köse dağa tuz çuvalı çıkarmış gibi solumaktayım! Çömelime gelsem kalkacağını kalmamış! Dedim : «Aman Maho davran aman! Sen seni bıraktın mı yandın bil!» Ellerime tüskürüp baltayı kavradım. Hovardasını koynunda doğramaktayım da zıplayıp doğrulamamakta.» Yorganı araladım! Töbe koca tanrı bizi korumuş kardaşım. Keşkeme büsbütün yüreksiz olaydıkda. Bu vartayı atlataydık! — Bırak şimdicik.. meğer yataktaki herifin anası değil miymiş... bileğime yapıştı. vurdum açıldı.. karıcık gittiydi bok yoluna! Baktım ki koca karı uyumakta adam gibi horuldayaraktan. yalan! Dedim «Günah! Dedim.. dedim: «Ulan dedim. — Yahu hayıflandığın işe bak sırası mıdır? Günah münah düşünmenin sırası mı. koca tanrı günah yazmasın... — Kan kokusudur. ..... sen günah yazma Maho kuluna!» dedim yorganı bıraktım! Karı anadan çıplak çünkü... — Herife mi.

Karı yüklüydü.. ya kimindir desem yahu muhtarın değil ya! . Çocuk anadadır.. — Aman ya. var olsa da değersiz! Çünkü kötülükte karı çocuğa kalamaz. Koca reis bağırdı: «Suçlu otur!» Koca reis suçlu otur dedi mi oturacaksın ister istemez! Mahkemede kayıtlıdır. Harman zamanı on iki gün nedir ki.. Buradan akıl verdi sağ olsun Tahsildar Bedri efendi... Edeple söyledik ellerimizi göbeğe koyduk.. al benim kanımı bir şişeye.. — Doğurdu mu? Yoksa o gecenin korkusuyla bıraktı mı? — Doğurdu. Bağırdı dedimse korkmuş karı bağırtısı değil. Kalkamanıaktayım muhtar ağa!» Dedi: «Olmaz öyle şey erliğine yazık! Hopla kalk!» Dediği gibi inanır mısın hoplamamla kalktım. Belki zorlatıp morlatıp kafaya bir iki vururduk ama eski karı birden bağırdı. — Herifin karısına mı? — Yok yahu! Herifin karısı kimdir ki.. «Babası bize verir belki gerisin geri!» dedik besbelli. «Yazık eksikliğine ne kadar yazık!» diyerekten.. Çöktüğüm yerde dermişim ki: «Vay Maho. — Önceden surda burda çiftleştilerse nereden bileceksin fukara? — Çiftleşme yok ya.. Emmi kızı olduğundan. Ne vuranındır ne vurulanındır. Muhtar bizi ahıra kapattı ki herifin hısım akrabası bir kötülük etmesin! Ahırın sıcağında bizi bir ter bastırdı kardaşım. yorganı tepikleyip cıpcıbıl uğradı yataktan. böylesi ne kadar iyi olmuş! — iyi olması.... kişinin iniltisi bu iniltiyle benim kahpeye bir gayret geldi. bir gayret verdi nedense koca tanrı kan bir hopladı.. Sürdüm gittim.. — Ölmeyince..... söylemesi ayıp. Döndürdüm elimin terazisini kulağını almış dibinden. Bizimkine yanmaktayım..... koca reise çok yalvardım kanlılar gibi.. «Dur kahpe» diye bağırıp baltayı fırlattım! islâm dini açık. inledi o kadar.» Şaştı koca reis dedi: «Ne kanıdır.... hangi oğlan?» Dedim : «Böyle böyle. günahlara battın Maho. baktım damdan aşağı kendini attı atacak. Balta gidince dizlerde gövdemizi taşıyacak güç kalmamış. debelenmesek kendi terimizde boğulacağız! Bir yandan da karıya acımakta yüreğimiz....» Kızdı koca reis. Bizim köyümüzde böyle derler bilenler... vay Maho.. Bedeni aktır. dedi «kalk ulan yürü!» Dedim: «Ben bana sahip değilim. allaha asi oldun garip Maho!».. Kendin bilmez değilsin ya... dedim: «Kölen olayım reis beyim. — Senden olduğu ne belli? — Herifle topu on iki gün kaldılar. Muhtar geldi. kardaşım istesem kafayı buldururdum. — Aman. harman zamanı köy yerinde çocuk tutmaz! Sen tuttursan yorgunluktan karı atar tohumu. ay ışığında şavklandı ki az kalsın gözümüzü kamaştıra... Bir zaman dört ayak emekledi. Hemi de oğlan doğurdu. Biz ayağa kalktıkta söyledik. al oğlanın kanını başka bir şişeye.— Vuracağım! «Dedim sıra şimdi karınındır! Hey koca tanrı sen günah yazma!» Elime tüskürdüm! Aah kardaşıma diyeyim baltayı kaldıracak gücüm kalmamış.

Ya sen? — Bende de yok.. Bastırdın mı hovardanın altında? — Yok... sinek uçsa dalgın dalgın bakarak bıyıklarını çekiştiriyordu. Bize dedi: «Yenisin! Dolanma ayak altında. geçti gitti bizimkisi.. Hayvan gibi fikri yoktur. — Sana başlıktan hisse vermedi mi? — Aldığının yarısını verdi.. aldı bohçasını mohçasını. Ya sen? — Benimkisi de hiç! — Ya? — Şundan hiç ki kurban... Seni ezerler!» — Doğrudur ama.. Bu cezanın altıda birini yatarsa çalışma cezaevlerinden birine gidecek. karıyı vurduk. karı milletinde suç olmaz. karıyı öldüreceksin! O ki soyumuza bu lekeyi çaldı karıyı bitireceğiz. — Nedir belânız kurban.— Karı ne oldu? — Ne olur karıya? Amcam sattı başka bir herife. Eli işe gitmiyor... Kürtlükte zagonu budur bunun. Patırdısız gezinene gecede yasak yok.. kat kat gerdanına gerçekten yaraşmaktaydı. — Merhaba! — Allah kurtarsın! — Gezintiye yasak var mı? — Yoktur.. Dalgınlık gibi tembellik de sarkık yanaklı ablak suratına. Pislik böyle temizlenir!» Dedim : «Yok.. Dışarda hava çok güzel olduğundan canı sıkkındı.... geceye değildir. Çünkü saçı uzun aklı kısadır. Tahsildar Bedri Efendi defterlerde silinti. orada bir günü iki gün sayılarak bu belâyı üç yılda sırtından atıp savuşacaktı. altlan şiş kısık gözlerine. çokça da . düşer ardına alışık kuzu gibi sürer gelir. — Yirmi beş kayma mı? Kaç para eder öldürsen iyiymiş kahpeyi... Şimdi 1943 yılı Mayıs ayının 17 günü Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında mahpusların ekmek hesaplarını yapıyordu. Karının şeytanı er.. Sezinledin mi? — Hiç.. — Ya deminki sarı yağız oğlan. makbuzlarda hile. Say ki inişe bağladığın sudur.. yirmi beş kayma. Aslına bakarsan önce karıyı vuracaktın! — Amcam da o gece dedi: «Oğlum Maho... — Vay ki benim gibi desene kurban! Üstüne mi vurdun bilmezden. iki laf edersin veya incik boncuk verirsin.» dedim.. adam vurmak mıdır? — Namusculuktur. Ya senin ki? — Bizimkisi başka... başkaca vergi alıp karşılığında hiç makbuz vermeyerek sayısı hükümetçe de kendisince de belirsiz paraları zimmetine geçirmekten beş yıl on ay ağır hapse mahkûmdu. Aslına bakılırsa devlet kesesine el attıktan sonra yakalanması biraz dalgınlığından.

. «Bu Hacı Aptullah on iki yıl cezayı hayır.. Fukara şeytan buralara uğrayamaz. arkalığına kollarını kavuşturup başını dayayarak uyumuştu. dost geceleri muhabbetlerinde yiğitliğinin verdiği namı da yaşıtları arasındaki saygılı yeri de epeyce zedelemişti. «Nedir oğlum? Şeytan geçmekte desem. şeytana sezdirmeden yağdan kıl çekercesine soymaktadır! Yürü eşşek vede hayvan». tuh allah belânı vere Bozo gibi!» Evet bu Hacı Aptullah boktan yere adam vurup on iki yıl ceza yemiş anası Karı beyin aklına uyup çalışma cezaevlerinden birine gitmemişti. mahalle kahvelerinde ahbap meclislerinde.. Bu yüzden çubuk gibi delikanlı çağında nice nice namlı kahpelerden doslar yitirmiş. Düşündükçe çaldığına pişman olmuyor. burnunu karıştıraraktan tüketti.. allahm izniyle tüketmedi. kilimin dört ucunu suya bırakmıştı.. Vay ki yanarsız. bir yandan buna uğraşırken öte yandan bundan evvel avlayıp çıkardığı hapı sol elinin başparmağıyle şahadet parmağı arasında bura bura kurutup yere atmağa çabalıyordu. fakat aptalca yakalandığı için kendisini ayıplıyordu.tembelliğinden ileri gelmişti. müfettişler de yüz yıl arasalar hiç bir suç bulamazlardı. «Nah. Malatyalıların vede Malatya mahpus dammın kısaca Bozo diye çağırdığı Mazmanoğlu Hacı Aptullah karşıdaki başgardiyan odasında derinlere dalmış burnunu karıştırıyordu.. Biraz tetik dursa. İlk işlerde derli toplu çalışırken sonra dalgınlıkla tembellik ağır basmış. Şimdi tenhalıktan yararlanırım sanıp dünyayı ünutaraktan sağ elinin şahadet parmağıyle burnunun derinlerine varmak turunu sarfederekten hap yakalamak. Oy ki yanarsız!» Birden koca mahpushanenin cümle kapısındaki sessizliği gidip gelme durgunluğunu yadırgadı. mal müdürü de. Bir türküden her zaman söylediği parçayı yavaşça mırıldandı: «Ateşim arşa çıktı Irak durun yanarsınız. «Vay ki akıl! Ulan dağın ayıları akıllandı. bunaltıdan vede mahpus damı işsizliğinden peydahlamamıştı. bunca zamanın gül gibi namusunu lekeletmecesine. bu bizim Bozo'nun da ille burun karıştırması!» Bozo. Ulan oğlum akşam kız sanat okulu olsa az biraz . buyur bakalım! Bir koca vilâyetin bir koca merkez cezaevi olup. ele girer ki.. yakaladığını çekip almak için zorlatıyor.. «Yahu şunun elinden kabuklu ceviz yenmez. cezayı altı yıl önce bitirmiş olacaktı. mahpus damında. Evet her bir kimsenin bir huyu var. Gitseydi. «Kim bilir kaç bin kişi bu gün bu hükümatı soymaktadır ki. Uğrasa bir yere geçemez! Çünkü.» Gardiyan Çerkez Murat Efendi her zamanki gibi önüne bir iskemle çekmiş. Battal gazi efendimize kadar sövdürür bizi günaha sokarsın!» Bir cıgara yaktı. bizim Malatyalımızın kimisi hiç akıllanmadı tuh yüzüne!» «Yahu oğlum Malatya! Geçmişine sövdürürsün ki. burun karıştırmak illetini. Vakit öyleyi tuttu tutacak iken. yediği haltı usulüne uydursa. Mahpusa düşmeden önce de böyle burun karıştırmak huyu vardı.

Salı olmasın sakın! Vallah da salıdır Billah da salı. Bari bilemedin ki bari bileydin ki böyle olur. savcı yardımcısı. türküyü değiştirdi: «Yüz benden l Elli senden yüz benden l Gam yardan vefalıdır l Hiç sevilmez yüz benden.. suyu çekilmiş değirmene mi döner? Yuf olsun yuf!» Kalemi kavradı. oflaması yerden göğe kadar haklıdır! Şundan ki on bir yıl . sonra odayı birkaç kere dolanıp of çekerek oturup burnunu karıştırma işini bıraktığı yerden sürdürmeye başladı. Ulan bura nere köpek? Ula bura nasıl bir mahpus damıdır ki ilkokulda uğultudan durulmaz da burada çıt yoktur! Tuh allah belânızı vere!» Epeydir sokaktan da gelen geçen kesilmişti.. Tahsildar Bedri Efendi... hay kurban olduğum salı. Kapıda gece gündüz bir bekçi nöbet tutar... Pencereye koşup dışarıya bir zaman kulak verdi.patırdı duyulur! Vay ki mahpus damı bakkal hanesi sahibi dümbük Abo! Demek sen dükkânı kilitleyip savuşunca. Yahu nedir? Biz mübarek salıyı unutmuşuz. Bizde bu işin yiğitliği hani?» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hafiften bir horultu tutturmuştu. Her odasında bir genelev hanımı kendi başına.. Bu ev taş döşeli bir avluyu çeviren iki katlı bir yapıydı. komiser muavini baylar da.. çok daha etkili olarak ortaklarını kurda kuşa karşı kesinlikle savunmaktaydılar..» Sokağın üç yüz adım ilerisinde Malatya'nın genelevi bulunuyordu. mübarek cumayı unutmuşuz? Evet bu gün salı günüdür. rakam dökmeye başlayacakken vazgeçti.. Bizim buramız. hayfını alaydın ya şu dünyadan dümbük!» Çok keyifli bir şeyler düşünüyormuş gibi gülümsedi. «Oğlum bu sokak nasıl bir sokak ki işleyebilsin güpegündüz hiç utanmadan?.. Hani kurban olduğum salı. çok gizli yürütülen dostumsu birer ilintiyle kızların hoyratlar tarafından hırpalanmalarını. bedavacılar daha beteri haraçla yaşamak isteyenler tarafından sörnürülmelerini önlüyorlardı. «Vay ki bir bu eksikti. tabanı yanmış it gibi izine çıkacak genel birleşmeevi hanımlarımızı beklemektedir. Başkaca körpe jandarma teğmeni. «Bu tütünleri ne yaptılar yahu! Bunlara zehir mi kattılar? Rejinin tütünü demekte ki : 'Benden sana hayır yok! Aklını başına devşir! Git sen sana kaçak tütün peydahla!' demekte ya.» Cıgaradan iki çekti öksürdü. İlle de zengin genelev hanımlarının paralarım işleten hacıdan hocadan birkaç büyük tüccar daha geriden. alışverişe giriş çıkışa göz kulak olup ufaktan büyükten hiç bir kanunsuzluğa meydan vermezdi.. duvarlara bakarak arandı: «Dur efendi! Bu gün günlerden? Aman haa. Çünkü Malatya'nın genelevinde çaça karılar yani patron yoktu. Ve de derinden derine of larm birini bir paraya çekmesi de bundandır! Ve de bana sorarsan arkadaş.. keyfince çalışmaktaydı. Allah belânı vere tahsildar Bedri gibi. Mazmanoğlu Hacı ibrahim öteki adiyle Bozo aklına bir şey gelmiş gibi zıplayıp kalktı.. «Dünyanın bir aptalı biz miyiz? Rakkam dökülecekti de kendi rakkamlarımızı döküp müfettişe tutulmasaydık ya. Genelevimizde vatan hizmeti gören saygı değer hanımlarımızın izin günüdür ve de Mazmanoğlu Hacı Aptullah namı diğer Bozo oğlumuz Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında haşa huzurdan ve de benzetmekte yanılma olmaz...

.. yani biz nasılız. karı yüzü görmemiş herife ilk günler rüsvaylık elverir ki rezilliği bir eşek yükü sabun paklamaz. «Aman Bozo amanı bilir misin! Köpeğin olalım. Yoksama öz halimizde hiç mi değiliz? diyerekten kıvranmaktadır. yakamızdan düş! Bunun sonunda bize ölüm görünmektedir aslanım!» diyerekten amana getirmeğe bakalım» demesiyle.. Cinayeti nasıl işlediğini yeni gelen Huso'ya anlatmak isteği farkına varmadan yüreğini sarmıştı. beyleri. Oysa Maho eski mahpustu. arası kesilince kendisi de kesilir.... Herifin karısını çileden çıkardın! Dam üstüne yatak serip sarılıp yatmak nasıl bir akıl! Diyelim herif anadan kavattır. Buna fukara Haso ne der diyerekten hiç fikir etme! Buna Haso rezili hiç bir şey demese yüreksizliğinden koca tanrının kurban . uzaktan uzağa bir hırslanma mıdır. «Niyetimiz yok muydu? Hele yalancı köpek. biz ettik sen etme. Voltadakilere bakıp içlerinde hatırlı kimse bulunmadığına emin olunca elini kaldırıp emri bastı : — Kısım ağaları. yataklara girmiştir! Volta yasak! Yeni gelenler dolaşmasın yatsın. sallanaraktan çık git! Bunun kemikleri cıvımıştır diyerekten seni adam hesabına almam sanır kahpe milletini önüne kat. sürü götür! Aradan on beş gün geçmeden herifinin gözü önünde başla kullanmaklığa. kendin de huylanasın! Vezire pişmanlık elverecek ki sabaha kadar of of çekerek uykuyu yitirecek.... karı öldürenlere yalnız yatma cezası vermiştir koca reis. cenabet ince nazik işlerdendir. Kısmın tayıncısı Alo koridora çıktı. Bir köydesiniz. İyisi birkaç pangonot vereceksin. bu işleri çoktan unutmuşsun! Oysa çiftleşme işleri idmanladır.. yoksama ki can çekilmiştir de hiç izi mizi kalmamış mıdır.. fukara Bozo'dan çıkarayak birkaç para vurmak için ne demiştir? «Sen yatkın mahpussun.. eli silâha milâha gitmez! Oğlum sen köy yerini bilmez misin? Köyün istemezi en ödlek herifi lafa boğaraktan Şeydi Battal gazi efendimize döndürmez mi? Karıyı çek al.. Ne fayda ki namussuz Şeyh Yusuf.. Bu sebeple bir yandan eski mahpus olmanın imtiyazıyle şişinirken hemen ardından kendisine saldırılmış gibi can sıkıntısına kapılmıştı.. sopa yemeyim diyenler yorgan altına yallah! Yorgan altına. dışarının adamı gibi bir adamlarına benzemekte miyiz. Önünden geçen Maho'nun ensesine bir şaplak indirdi. Karı bey iki kara tavukla bir oğlak getirsin! Bir muska döktüreyim! Koluna bazubent sarayım! Koca Bozo oğlum damarına onbeş su kömüşü boğası çiftleşme gücü verelim. Bu bizim akılsız Bozo Şeyh Yusuf'un bazubentini pazusuna takalı genelevimizin mübarek izin gününü böylece döneleyerekten beklemektedir ki kızları görünce bedenimize bir uyanma...dokuz ay on sekiz günden beri mahpus yatmaktadır. Yallah kavat Maho. Çıkar çıkmaz anası imansız Karı bey tarafından dur aman demesine bırakılmadan evlendirilecektir. Oysa lafa başlarken böyle bir niyeti yoktu hiç. Bu yasak ona dokunmuyordu. Ya sen yitirmiyecek misin namussuz? Yahu nedir? Dünyayı bildiğin delilik sarmıştır. Sorarsın anlattırırsın ki herifi huylandırasm. On iki yıl mahpus yatmış. Bildiğin delilik. efendileri. yallah yalnız yatağa.. Çıkmasına surda üç ay on iki gün on üç gün kalmıştır.

. sen karıya tutkunmuşsun ki oğlanı vurdun!» dedi: «Nereden mi bildim rezil Maho. Başında yün örme külah. Bu gün seversin. çıplak ayaklarında ince yemeniler vardı. Karıyı vurdun mu atlayıp kurtulmalı. Öç almayı hemen unutmuştu ama tespihli elini boşluğa vurmayı sürdürmekteydi.olduğum gönlü razı gelmez! Hayır gelmez! Hemi de hiç gelmemeli! Ulan karılarda akıl yoktur deriz ya. Bu sebeple voltada ayak sesi yerine kuru otlar arasında tembel tembel sürünen kalınca bir yılan hışırtısı çıkarıyordu.. belinde aymtap işi bir kuşak.» Maho bir cıgara yaktı... Çabalamak herife düşer! Varsın o girişsin o gebertsin. Bizi komşuya yabana muhtaç etmez yatak işlerinde belkime» dedi! Ulan bu kavat Olo bize ne dediydi geldiğimiz sıra. bacaklarında uzun paçalı beyaz don. Alır senin öcünü ki kat katıyla alır!» «Kat katıyla alır» derken Amo üç parmağıyle doksan dokuzluk tespih tutan elini boşluğa bıçak atar gibi vuruyordu. «Diyelim ki doğrudur kavat Alo. Böyle bir dertleşme voltasında?. uzatmalı onbaşı başçavuşları. aslında er kısmı karıyı vurmaz.. Bir zaman derin derin nefesledi..... Daha iyi olurum diyerekten gelmiştir... âdemoğlu kendi yüreğini bilmez!. tapu memurları öğretmenler. bunca savcı komiser. varsın o gebertsin! Herifin gönlü geçerse buna çalar sopayı çalar sopayı. hiç mi tutmadılar karıları hovarda altında? Peki neden vurmazlar bunlar? Çünkü herifler akıllı. karı yar olmazsa bulur kendine bir başka oynaş.. adam sevdiğine kıyamaz! Dedim: «Ya sen nasıl kıydın kavat Alo? Tutkun değil miydin?» Fikre vardı bir zaman Alo fukara. beyden efendiden nice nice tahsildarlar. bizim gibi erkeklerde ya hiç akıl var mıdır? Gel bakalım Maho alçağına! Ulan köpek öldürecektin diyelim.. uzatmalı jandarma başçavuşları sorgu yargıçları. Dedi: «Oğlum Maho. koca allah! Nasıl bir belâdır ha. Seni denedi.. Allah yarattı demez. sırtında ham ipekten bir uzun entari. Dedi: «Essah! dedi. 'Koca reis karı vurana tam cezayı neden vermektedir? Sen sana ettin!' diyerekten vermektedir. Yürek kahpe avrat gibi desene Alo kirve! Günü gününü tutmaz. Ulan essah! Demek ki kardaşıma diyeyim karı milletinin işi yaman kardaşım! Çünkü bu kahpeleri tutkunları da vurur tutkun olmayanları da. «Hayır bende sezinlemek yok! Neden mi sezinlemek yok? Sezinleyemezsin .. baktı ki adamlık senden ne kadar ırak! dedi: «Belki bu deyyus er gibi erdir. surdan bildim ki. bir zaman suratını yoldu. sınırı aşıp Suriye'yi tutmalı ki mahpusluk bindikçe binmesin! Evet. Resmen kendini vurur. dersin: 'Hey allah.. Şu halde. karı öldürülür mü. Yahu el ayak tutarken kansızlık nasıl bir belâ! Hey allah. Haşa kötü karıdan yana olduğundan değildir. bunca binbaşı. benim ömrümden al şunun ömrüne kat!' Yarın kızdın mı dersin ki: 'Şunu yatırıp kesem pislik temizlene!' Akıllı adam karı vurmaz. yanında yatan kahpe avratlı dururken bu karı bu yatağa zorile mi gelmiştir? Hayır aldandığmdan gelmiştir. Çünkü bu dünyada ölen kurtulur! Bırak varsın yaşasın reziller!» Sana yar olmayan kahpe. Bunca Yüzbaşı. herifin gönlü geçmez mi. yeni herifine yar olur mu? Haydi karı yar oldu diyelim. Sonunda bir zaman dizini şamarladı.

Geçti bir zaman...... Kız karşıma dikilip ne dese iyi. senin aklın ermez... dedi: «Beri bak Hamo.... Sen karışma! Ben anasını razı eder alırım!» Evet. Bakalım doğru mu? Kız kısmisi surda ırzını kırdırır da ağasının anlını karalar! Köy yerinde biz neler gördük!» Laf uzadı dırdıra döndü.. Şuncacık bebe! Bize damat olacak namussuz bunun ırzına geçmiş dediler.. Sevineceğimiz bir sıradır! Lâkin oğul. Bunca zamandır bindiğim kısraktan.... «Aman damadım acıkmıştır.. Dedi: «Haşşöyle. dedim: «Vermemek yok evet. Aman ya.. yabancı değil! Damadımız! Başkaca ağamızın oğlu. .. ayran çorbasını yetiştir.. Biz fukara olup ağanın dede sürmesi hizmetkârı olup... Derim ki gör nasıl derim! Benim haberim yok! Oğlan bizim büyük kıza dolanırmış ne zamandır! Kız bakmış tırnağından çıkası kalmamıştır! Anası olacağa demiş böyle böyle. Osmanlıdır.. Bir gün tarladayım. Kızı verdiler.... Dedi: «Ağa takımın düşmanı çoktur.. ağa oğlu amma bildiğin namussuz.. dedim : «Ulan kahpe bu nasıl bir laftır! Ben senin kemiklerini kırmaz mıyım?» Dedi: «Nah şu yemin şu ant. Aman yumurta kırmayınca hiç olmaz! Surdan tuzsuz . . Kahpe. Bakmış ki dağ başı halvettir.. Aradan bir ay kadar geçti.... Adam değil ki kızı çıkarıp veresin! Kız surda dursun kardaşlık it eniği verilmez! Doğrusun! Zengin yerdir. sen kızı neden vermezlenmektesin bunca zamandır?». Karı dünden razı. Oğlan geldi.. Bizim kızla iki gün arayla doğdu. Gülüştük. Kız rahat eder. kaç paralık kancık ki senden esirgemiş olam.. Evet damadını sevmekte. Deme ya. Hayır bu güne kadar şuncacık kuşkulanmamışım. Buna ekmek götürmüş sürüyü güderken. Senin hamlene dayanamaz!» Dedi: «Ulan neresi küçük? Er gördü mü aygırsamış kısrak gibi kişniyerekten sağrı titretmekte» dedi... Hemi de fazlaca sevmekte. aklına gelmez ki.. Başına çökmüş alçak! Olmaz yaa.. Dedi dedimse adam gibi demekte değil.. Gel gör ki hiç olmaz. Nasıl bir söz.. Dedi: «Ağa yeri iyi yerdir» ille olacak! dedi: «Kız benim değil mi? Verdim gitti!» Dedim : «Dur karı dellenme! Bacısının başına çökmesi işini ya ne yapalım?». Ne fayda ki evlenesi olmamıştır küçüktür.. Nah kız senin götür dere boyunda kes... dediğim gibi.. Nereden gelecek aklına böyle bir bahlık! Hovardamız çünki..çünki. Yiğittir. Evet dediğin gibi.. bir gün anası evde yok.. sen hele dur bana dediğini hiç kimseye deme!» Kızı defledim... Dedi: «Ağa benim herif anamla yatmakta» dedi. Ağamızın oğlu kızımızı alımkâr olmakta... Şundan ki bunun babasında. Bizim kız yaşıtı. Ben eve ocağa giremez oldum. «Yalandır yanlıştır...... Ağamız olacakta karı üç. içmeyip içirmekte. Olur mu olur! Oğlandan umarım ya.. Elimizde doğdu çünki. Olsa bir rezilliği köy yerinde gizlisi çok sürmez. En küçük karıdan doğma bir kız kardeşi var bize güvey olacağın... Ağaoğlu sus yüzüne duramadım. Kanını ararsam şu güneşe kör bakayım. On biri tamamladıysa da on ikiyi daha tamamlamamıştır.. Yakamı tuttu. Girdim düşünmeye. Neden mi? Haşöyle. Yahu kardaşım. Gözümle gördüm ve de gözledim!» Baktım rezillik diz boyudur. Ben de duymamla dedim hiç olmaz! Karı dedi «neden ne olmuş»? Dedi: «Zengin yerdir rahat eder!» Oralarda doğrusun ya gel gör ki hey avanak avrat hiç olmaz! Karıdır bir kez aklına koymuş kardaşım. Yemeyip yedirmekte.. höykürdüyerek demekte ki biraz daha zorlatsa karnı yarılacak..

Dedi: «Ben kızı görmeye gitmekteyim! Birkaç gün kahrım!» Yalvardım dedim: «Etme kan! Bu kadar çoluk çocuk vardır! Etme günahdır! Bunun sonu hayır getirmez! Sen sana gel aman karı!» Hiç umursamadı. Aldım fukaraları beriye. Üzerime binmeyin. Baktım hayır başka bir kötülükleri yok. Ortalık karardı. Bir gün ilerde yatmaktayım. Beraber eve girdiler. Sopadan geçirdim ki kafalarını gözlerini yarmacasına.. Bekledim dedimse soluklarım ağzıma sığmazlanmış.. Say ki benden çıkan oğlum. Dedim : «Oh oh! İyidir!» Bir de baktım ki ne göreyim papuçları attı kapıya. Ben beni yoklamaktayım! Hayır! İçim ekmek istemekte değil. Gün dikildi akşamı buldu. dedim: «Aman iyi.. Karı ocağa su koydu.» Dedim : «Ne bilmezliği?» Dedi: «Ulan güveyin olacak rezil. evi nasıl tuttum koca tanrı bilirse bilir. yanma hizmetkârlardan ikisini katıp kızla beraber çiftliğe yolladı. gitmeyi ben kimsede görmedim b güne gelene kadar. tavuk eti var bu gün bize!» Tavuk surda pişedurşün.. Dedi: «Geri dur! Ben çiftliğe güveyim için mi gitmekteyim. dedi: «Bu nasıl bir kötü sözdür. Karı sürdü gitti. aklı ermez bu işler gündüz gözü yapılmasın yapılacaksa kız uyuduktan sonra yapılsın. ne olurmuş namussuzlar!» Köyde ahbaplarım var... gitti dedimse belli ki belâsına gitmektedir. Dedim ben bana: «Bir sopa çeksem şuna hey allah!» Güldüm kendi kendime. Sana lâzım değil! iyisi ağaya git.. Biz neler duyduk. Çünki sopa çekmeğe gücüm yetmez ki karıya sopa çekilecek karı olsa ne kadar kolay.. derdinin dermanını iste. Karı gitti. Ağa değirmenden gelirken atının başını tuttum.. «Namussuza namussuz derler! Bilmezliğe vurunca dümbük kısmı dümbüklükten kurtulmaz. çekti kafayı aldı. Çocuklar dediler : «Baba pekmez koyalım mı? Çökelek çıkaralım mı?» Vay siz misiniz bunu diyen.... dedim: «Bu nasıl iştir?» Dediler: «Berbat iştir. Demez mi kardaşıma diyeyim : «Bire namussuz!» Dedim : «Dur arkadaş! Namussuz nasıl bir laf!» Dedi. Dedim: «Kolay gele!» Dediler «Hoş geldin!» Konuştuk. İçeri girdim. derdini yan dermanını iste!» Ertesi gün bekledim. bu da benim bir evlâdım. dedim: «Bunda bir kötülük yoktur ya kız daha bebedir. sana inat kızıma inat soyunur koynuna girerim.. ne demek? Bizim eve girdiler. Bunlardan birisine ikisine dert yandım.. Biraz bekledim. karı yağlı ekmeğe çöktü.. Ben of dedim. Sıçradım sokuldum pencereye. Çünki öylesine yolu tozutarak gitmekte.... Su kaynaymca kenardan işmar verip güveysini çağırdı.yağ küleğini yuvarla gelsin!» O günden sonra bulaştım kollamaklığa. Karı baktım tavuk tuttu. O gece ekmek . Aradan geçti iki gün. Dedi:«Körpedir! Ne ossa olur! Çiftlik yeri netamesizdir. Canım sıkkın.. Hangi eve. ferahladım. nasıl giydim.. Dedim : «Aman olmaz ekmekten aştan kesilmek er kısmına hayır getirmez!» Odaya gittim. Aman buna bir çıkar yol!» Kızdı gayet! Oğlanı istedi.. Baktım bizim karı damadını önüne almış.. Ben duvar dibinde otura kalmışım! Dizlerim beni taşımaktan geçmiş. dedim: «Şöyle şöyledir. köylü çoktandır işin farkındaymış.. Birisiyle atıştık..» Karı birden öfkelendi. hayır kız için gitmekteyim!» Dedim: «Kıza ne olmuş?»... girişmiş yıkamaklığa. önüne gerilecek oldum. karınla yatmakta değil midir pezevenk?» Vay ki odanın damı başıma çöktü sandım. ne olmuş namussuz. sen nereden bileceksin!».. papuçları nasıl buldum.. Dediğim gibi.

Tüfeği temizleyip doldurdum : «Hayda rasgetire!» diyerekten omuzladım... ne dedi vurma.. allahm işine bakmalı ki bizim kız bir başına suya geldi... Anamın koynuna gider. Birisinde güveyimiz olacakla kız yatmakta... Keseye dedimse sözüm burdan dışarı torbalara vurdu. Evet bizde laf vardır.. ama yorganın altından gözlemekteyim.... Köpek möpek mi? Köpekler bizi tanır.. Bak bakalım bu gece neler olur!» Dedi: «Aman baba.. Sinerekten Murat'ın kıyısına indim. dedim : «Ben bunları vursam gerektir ağa. Olam bir bir anlattım.. güveyin beni uyutup yanımdan kalkar.. dedi: «Al bakalım yiğit Hamo!» Dedim : «Aman ağa! Bizim karıyı kendin bilmez değilsin ya. kurbanın olayım baba.... Bir çalının dibine silâhı sakladım ki uzaktan güveyimiz farkedip davranmasın! Eve yanaştım... Oysa ben bir dakka ekmek yemeden durur herif değilimdir. Güveyin yerine gelecek olur gerisin geri. orasını allah . Gece vakti yola çıktım ay ışığında.. hepsi elimizde büyümüştür. Biz hizmetkâr oğlu hizmetkârız arkadaş! Bizim hamurumuz işle yuğrulmuştur ve de bizim sülâlemiz ağalarımızdan kötü söz duymamıştır... bu şişlik gitti gitti keseye vurdu. Kâhyayı bulup barut kabağını kurşun kesesini aldım. Sen ne dersin?» Ne dedi vur. Anam bırakmaz! Aman buna bir çare. bir de mezara girmeyince.. Şimdilerde biz canımızı ferahlataraktan küçük su döker değiliz! Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım.» Dedi: «Uzattın ki teres tadım kaçırdın! Yıkıl!» Ağa kısmıdır.. Bekledim gözledim o gece bir vukuat yok..yemedim. Vardım ağanın odasına indim. Aman benim herifime değme!» Dedim: «Sus. Birisinde bizim karı. güveyimiz yerinde. Dedim: «Ha şimdi gelir. Ben uyumuşluğa vurmaktayım... Sordum: «Ne oluyor? Bunların hali keyfiyeti nedir?» dedi: «Baba.. Duvardan bir kurt tüfeği çekti... ha şimdi gelir!» Şimdi gelir dediğim... çok söz edilmez. baktım karı koynumda yoktur. Başkaca ince kumdur ki taze pamuk yatak kaç para... Baktım sabah olmuş... Akşam ekmeğini çokça yedim.. ay ışığı gündüzden farksız.. Ay ışığı yayılmış ki gündüz kaç para. ağası bizim ağaya düşman bir köy. Ben boş duramam. Baktım sabah ışıdı ışıyacak. Büyük oğlan dedi: «Ekmek?» Dedim: «İstemez!» Dedi: «Nedir?» Dedim: «Bir şey yok!» Sabahta ekmek yemedim. Karı yerinde..... karıyı ummaktayım.. Geceyi nöbette geçirdiğimizden ikindiye kadar uyumuşum. iki yatak serilmiş. Bir iş edilecekse anam olacak çıksın aradan. Ağa evinin damını gözledim bir zaman.. Ikindiliyin. Sazlıktır kıyı. boş durdum mu bil ki hastayım! Adam mahpus damına düşmeyince boş durur mu. Gece oldu mu. Çiftliğe var dim... Dedim : «Bismillah» çarıkları çektim.... dedi: «Kürt tüfeğidir ola Hamo oğlum! Tek atar ama gayet yaman atar! Yiğide elverir!» Dedim: «Aman ağa. Bir iş edilecekse aman anama edilsin. Sürdüm gittim.. bildiğin hayalara. Kızılıbrık derler... bize iki saat bir köy vardır. Bir tek kurşunla düşmez! Oysa bu tüfek tek atar!» Ağa güldü.. buna bir çare! «Dedim : «Sus kahpe! Sus! Ağlamak neymiş! Sen ağlama sus! Al gözümden bu gece. Damlarda yatılır sıcak geceler. Dur bakalım onu da orada boş bırakırlar mı? Bulmuşlardır ona da orada elbet bir iş.. Evet o gün bu gündür yüreğimiz şişti bizim kardaşıma diyeyim. Vakitler yaz ayları. boş adam mezarda gerek. Tüfeği aldım eline vardım. çünkü biz ağa işine kendi işimizden hızlı saldırırız..

. Fırın ağzıkaç para. Dört elle emekleyerekten yürüdü. Bu yürek yanıklığı bana sorarsan arkadaş. O sebepten karıyı ikiye üçe kimisi de dörde çıkarır. Bizim karı ilerdeki yatağa gitti yattı. Ağa kısmının yatak hali fukaraya benzemez arkadaş. boynuma doğru inmiş gitmiş! Başkaca zırıl zırıl ter . Dama yakın bir büyük dut ağacı vardır.. diyeceksin ki: «Koca Murat suyunun kıyısında bu susuzluk neyin nesidir?» Ben de bilmem neyin nesi.. geçti gitti.... fırın ağzından çıkmış bir esinti.. Ekmeksiz hiç olmaz. Ertesi gün gördüm ki kan yürümüş.. Dedi: «Halime! Kız Halime!» Sonra onu gördüm ki kafayı aygır gibi havaya dikti... Benim karı dersen zaten yiğitosmanlı. üçüne bedel! Ay ışığında bütün irileşmiş ki güç yetesi hiç kalmamış! İslâm dini açık... Ezzasına baktım ki yerinde. Bir paralamaya paralama demeyip ardından bir kez daha paraladı.... Ağaçtan damın yolu kesedir... Belimdeki ekmeği çıkardım. uyku yarı ölüm denilmiştir. çökmesiyle kurtçu itin canavara dalması gibi dalıp paraladı..... tüfeği sakladığım çalıdan besmeleyle aldım. almayınca vurmağa giderken bakarsın seni vurmuşlar.. O gece bir iş olacak. Karşılık gelmeyince yataktan çıktı.. Ay ışığında tüm çıplak olduğundan koca it gibi sokuldu. Kızla herif bir yatağa girdi. Ay ışığı dün gecenin ay ışığı. Dalmışım... Dün geceden artık da eksik değil! Ay ışığı adamı iri gösterir. ben sıçradım ağacın başına çıktım. Nem mem kaparsa almaz. Herif beride bu işi görürken benim karı kafayı kaldırıp kaldırıp gözlemekte.. keyfine söz yok. Doyasıya yediğinden. Güveysiyle kızı geldiler. Şavkı gözümü aldı deyim de sen anla! Güveyle kaynana bir yatağa girdiler mi şimdicik güzelcene. Adam eti kardaşım ay ışığında gümüş mecidiye gibi şavklanmaktaymış meğerse.. Susuzluk beni sarmış ki yüreğime ateş düşse öyle yanmaz. İçmekteyim ki Murat'ı tüketmedimse de tüketmemize de çok bir şey kalmadı. Yorganı aralayıp hafifçe kolunu çıkarıp «gel» işmarı vermez mi? Güveyimiz kıza iki kere daha seslendi.. körpenin zebunu da zebunun körpeşi. Orada bunu canım çekmesin mi? Dedim : «Git işine rezil Hamo! Allah belânı vere!» Yataklan serince seslendi. Ne denilmiştir.» Ezzayı değiştirdim. fukara.... İyi yediğinden et met. Kız. Onlar hayvanlara bakmağa ahıra dolandılar.. Kaynanası olacağın yatağından yana baktı. Yüzüme bir esinti çarptı. ben bir mendil ekmeği yiyip bitirmişim... Bildiğin cehennem ateşinin sam yeli.bilir!» Kız gitti.. Yüreğim istememekte ama adam ekmek yiyecek mecburî.. Soluğum kesildi. Başladım içmekliye... Toprakla boğuşup ezilmediğinden ille körpeliğinde beli güçlü olur bunların. Dudağım ossaat çatladı. Dallar üstüne uzamış damın. Aynca canın çJektiğini yediğinden. tava gelmiş ki hırıl hırıl solumakta. meğer bizim kahpe bunu gözlermiş. Evet. Değme kanların ikisine.. Kudurgun canavarın hamlesine nasıl dayanacak? Hırkadak uyudu... Dedim: «Ola Hamo! Allah belânı vere! Yerinde olmakla. susuzluk yangını değil. akşam inmiş. Bir yandan da türkü tutturmuş ki belli bir şey. Biraz sonra herif kıza iki kez seslendi. Allahın günah yazacağı bir işler ki gayet kötü bir işler! Yatsıdan sonra sürüp vardım. Murat'a kapandım.. Yatmasıyla kıza çöktü kardaşım.. Yavaş yavaş eve sokuldum. Benim karı yatakları serdi. Bir de ben bana geldim ki ne göreyim.. Gözlemesi neyse ne. Kendini saldın mı ayakların dama değer.

Ellerimin terinden titremesinden zaptedeceğim geçmiş... işte o sıra beni aldı bir fikir. Tukurdum gerisin geri. Ne mümkün! Dala takılır yaprağa takılır. Tüfengi doğrulttum. Şakaklarımdaki gümbürtü hiç yok. «Yahu nedir bizim erkekliğimizi mi söküp alacak bu namussuz titreme!» diyerekten ben beni kavradım.. güveyimizin sesini duydum.. seni de baltalarım! Dur azıcık!» Oğlan yalvardı dedi: «Bırak orospu! Benimki de can candır yoruldum kahpe. Şunu anladım ki bir çekişmeye durmuş bunlar.. laflamağa durdular. karnımızın gurultusu geçmiş.. kardaşıma diyeyim de tere battık ki olursa o kadar olsun! Dutun yapraklan başlamaz mı hışırdamaklığa. Lakin kıza değmeyeceğine yemin içirdi. La havle çektim. oğlan sıyrılıp sürünerek yılan gibi kızm yanma sokuldu.. Kahpenin huyudur. Ya karı ya oğlan sağ kurtulursa..» Bunlar çekişirken yorganı açtılar.. Bacaklarımı sıkmasam «Yandım» diye bağıracağım. Herif dedi: «Nedir niyetin? Yarın köye gidecek misin?» Karı dedi: «Yok!» Herif Dedi: «Ya babam gelirse kız! Keser bizi şart olsun!» Karı dedi: «Baban değil Malatya valisi gelse boştur. Baktım aradan bizim karının sesi geldi. benim kahpe ol görüp bırakmamakta. Ben bunlardan hangisini vurayım? Kız der : «Anamı .. Zehir gibi acıymış..bastı bizi... Karının elinden yakayı sıyırmak yoktur. Kafamın içine bir gümleme doldu arkadaş.. Bize yar olacağı hiç kalmamıştır. Benim karı dedi: «Bir soluktur oh Bekir. Bir solukcuk.. Uyumazsan sabah ışırken bir daha deneriz bahtımızı.. Kasıklarımı bir kıskaç kavradı. işini bitirirken herifinin neresini tutsa koparır.. Meğerse yaprak hışırtısı duyacak sıraları değilmiş namussuzların.. Kal bakalım! Sen bir istersen ben beş isterim! Babam olacak dümbüğün anasını eşek kovalasın!» Gülüştüler bir zaman... «Aman durun yapraklar! Şunları uyanmayın aman ha!» diyerekten yalvarmaktayım. billah bırakmam! Sen bana bu kızı boğdurursun! Kızı da boğarım. Durmaktan hiç bir şey hasıl olmaz.. Yeniden tüfeği gözüme kaldırdım. Ay ışığında anadan çıplak elleşmekteler.... Oğlana geldi mi.. Benim karnıma bir sızı düştü.. hareketli nagant yastığın altındadır. o sıra kısrak gibi kişner! Bir kişnedi. bir daha kişnedi bildim ki işi bitmiştir. Ben beride tüfengi doğrultmağa çabalamaktayım. top atılsa duyacağım yok. ilerde bir köpek uluyunca bunlar hoplayıp irkildiler. evet oğlan kızın yanına gelmek niyetinde. Dedim : «Dur aman. Bekle ki uyusunlar! Kudurdun mu köpek Hamo?» Sonunda oğlan yakasını karının pençesinden kurtardı.. İt gibi yalvarmakta ki hiç görülmemiştir... bizim karı azmıştır. Dedi: «Kız orospu! Etimi kopardın namussuz!» Karının kıçına bir şamar attı. kulak verdim.. Orada anladım ki kardaşıma diyeyim. Kulak verdim. Vallah bırakmam.. Ağzıma bir dut yaprağı aldım... Uç kulfallah bir elham okudum. Ben bir kez çileden çıkmışım ve de sana tutulmuşum Bekir» Herif dedi: «iyi öyleyse. Karı güveysini kızının koynuna yollamağa razı oldu. Dedim : «Aman allah! Pisliği temizlemek yok mudur! Bunların kanını boynumuza yazmadın mı hey allah?» Baktim. elden çıkmıştır. Karı yorganın altına girdi. Dedim : «Bir kurşunda ikisini çıkarmalı ki bir işe yaramali!» Aklıma geldi ki ya değdiremezsem. kasıklarımızın gerilmesi kalmamış. itin ulumasıyla bendeki titreme de kesilmesin mi? Baktım. Soluk alaşım kalmadı..

.. Aradan ne kadar geçti bilmem. iyi ya. Yatağı dolandım. Ne olacak on üç yaşındaki bebe iyiliği ne bilsin kötülüğü ne bilsin... beni omuzuna bindir' diyerekten yalvarmaz mıydı. batağın ilerisinde kuru ot yığını var. Yüzmeyi evel eski öğrenemedikti de. Hiç.... bunları nasıl ayıracağız ki bizim kıza bir kötülük erişmesin? Sen bendeki akla bak kardaşım.. Yaraşmaz. bana baktı. Oysa ağanın bize bunca iyiliği vardır. namlıyı tam anlının ortasına yanaştırdım ki ha deydi ha deyecek. Bizi oralarda baltayla bir zaman kovaladı.... Şimdi ağlar. Can korkusuyla sazların arasında suya girip gizlendim. sonra gerisin geri kapattı çıkasıca gözlerini. «Yok karıyı vurmamış hiç olmaz» diye kıvrandım.. güveyimiz olacağın baş ucuna dikildim. hemen doğruldu. sen şimdi karın olacak kahpeyi vuracaksın. beni iki kez Murat kıyısına indirdi. Dama ayak basınca baktım oğlanla kızm yattığı yatak yolumu kesmiş : Düşündüm bir zaman : Ben bana dedim : «Oğlum Hamo.. iyisi mi pisliği kökten temizlemeye bak!» Yatağın başında aklımı değiştirdim.. Herif silâhı kapsa. niyeti karıyı vurmaya getirmişim.. Barut alazasıyla bunlar tutuştu mu ağanın çiftlik evini yakarız.. aklına olmaz işler gelir. benim fikrim de öyle. Bunun burası evet doğrudur. çünki benim . halt etmişiz. kafa kemiği bakır tas gibi şuraya yuvarlandı. sen mahpus damına düşeceksin. dedi : «Nedir o? Bu gürültü nedir?» Beni görünce yüreği sızlandı besbelli ünledi: «Bekir sen misin?» Seslenmedim.. Bu alçak Hamo dayı diyerekten ardın sıra seğirtmez miydi? 'Oh Hamo dayı. Nedir demeye kalmadan onu gördüm ki. Namlunun demiri kızın yanağına deydi değecek.. Karı horultuyu azıttı.. Bu namussuz güveyin sağ kalacak! Ölene kadar kimbilir kaç karıyı çileden çıkaracak. Karının bağırtısına çiftlik uyandı. bir de baktım bunlar uyumuşlar. Demekte ki: «Oğlum Hamo... Sanki almadı. Kızın üzerinden damadımız olacak alçağın kafasına namlıyı uzattım. «Yahu.. tüfeği aldım. Bir de baktım. Benim kız uyku haliyle kocasına sarılmış ti... Dedim: tamam «zamandır» Bir de baktım.. Tetiğe tam basacağım. çalındı. sen bu Bekir olacak namussuzu şuncacıktan omuzunda gezdirir değil miydin? Şuncacıktan. ya omuzumuza bindirdiğimizde ensemizden aşağı işeyip bizi berbat etmez miydi? Daha geçen yıla kadar bunları deyip gülüşmez miydik? Şimdi bu nasıl bir iştir? Hayır hakçası ben bu rezili kurşunlamalıyım ki. Oğlanı vuracağız dedik ya. Dedim : «Yallah bismillah!» tetiğe bastım. bizim karı uyandı. kendimi salıverdim. Çünki kancık it sürtünmese erkek itin bir işe gücü yetmez. Tüfengi atıp evin ardındaki gübre yığının tarafına koştum. Yeterince ayırdım. Dedim : «Dur Hamo. tüfeği yere uzattım. Anladım ki baltaya çalınmakta. Damadımız olacak gözlerini açtı. Kız silâhın sesine uyanmadı ne dersin.» Adam dara düştü mü kardaşım... Don mon giymediği bebeliği sıralarından.. şuraya gider güler. Ne dersin kardaşım koca kurt tüfeğinin sesini suncacık duysam ya.vur!» Ben beni yoklarım. Gel bakalım köpek yürek başka niyetlerde.. olmaz. Karı bağırarak arkama düştü.. Gitti gidersin sefil Hamo!» Bereket kız hiç uyanmadı. desen uyansa da uyku şaşkmlığıyla bağırsa. Bir zaman aklı değiştirdim... seslenmedim ama beni bildi namussuz! Elini dizine vurup dedi: «Ne bok yedin Hamo?» Sıçradı. Kızı koltuk altlarından tutup yavaşça çekmeye başladım.

. tanıklık etti.. Kafatası şuraya yuvarlandıktan sonra. körpe gelini koyduk askere gittik ki vatan ödevimizi yapalım.... «Bekir'imi yedin kahpe dölü... toplanacakları topladık. diyesi ki «Bizi everdi babamız olacak namert. «Önce açtı» denecekmiş. «Ya biz bu avradın yanında hiç mi .. babamız olacak namussuz bizi çağırdı. Demek bize geldi mi çektiler uzattılar. Neyse ki çiftliğin bekçisi koca Süleyman yetişti. Dedi anam. kardaşım. bizim kâğıtları üç yıl mahpusluğa göre yazdı. Kızma el uzattığını bile söyledi. nah yukarda koca tanrı... Dedi: «Geçir şunu sırtına. Ya peki bu nasıl bir kanun ki biz üstüne uğradık? Oğlum Osmanlının kanunudur ki bildiğin orospu uçkurudur. gözlerini ne zaman açtı. Kuduz kancık! Sen bizim çiftliğimizin altun adını bakıra mı çıkaracaksın!» Karıyı güç ile zaptedip eve kapattılar da bizim tatlı canı kurtardılar. Yüzbaşı taze evli olduğumuzu bilip bize izin verdi. Şart olsun kurşunlarım seni. bu iş başka» dermiş. İslâm dini açık. kimine yalvardık kimine hırladık. buraya seğirtmekte. el bağladım dedim : «Ne var?» Dedi: «Hayda göreyim seni kaçak götürmeye gideceksiniz!» Ne demektir kaçağa gitmek. Saldı alacakları toplamaya. giyimini kahpenin kafasına attı. kardaşım. Geçti iki gün. On dört ay geçti. Sordu dedi: «De bakalım Hamo.. «Seni baban çağırmakta!» Dedim : «Nedir?» Dedi: «Bilmem.... Ne faydaki Koca Reis razı gelmedi.. Uykuda vurmanın cezası çok! Biz bilemedik. Üç gün geçti.. Hiç bir sezinleme yoktur. Yüzbaşım bize izin vermeseydi oralarda öldük gittikti. Lastiktir. çünki bizi karı açlığı kavramış ki tastamam belkemiğimizden.» Sürdüm vardım. Durum vaziyetin böyle böyle olduğunu anlayınca sorgu yargıcı beyin yüreği bize çok acıdı. Bedri efendinin dediğine bakarsan. belki de yürek damarımızdan kavramış. Karı elinde yalın balta şuraya seğirtmekte.. Orospu uçkuru ne demek? Bilemedin mi kendi başına derbeder.. Alaman'ın Hitler harbi sırası. güveyin olacak namussuz.. oraya buraya koştuk... senden nesini saklıyayım. üç gün üç gece evden çıkmadık..... Gel beni de ye!» diye bağırmakta. Ne yana çekersen o yana uzar. açlıktan tokluktan. Meğer.. bu rezil Abuzer. Dedi: «Benim oğlum bir geberecek namussuz idi.. Bereket ağa geldi. Neden mi? Gözü açıkken vuruyorsun. Gittik seğirttik.. kafatası şuraya yuvarlandıktan önce mi sonra mı?» Dedim: «islâm dini açık.». karıda bir şey sezinliyemedin mi.. Bir defter verdiki vay babo! Bu herif dünyanın yüzünü azdan çoktan alacak saçmış ki benim gibi on köpek toplayım dese bir yılda üstesinden gelemez.. Söyledi amma kanun dermiş ki «onun cezası başka. Dediğim gibi ay ışığı gün ışığından güçlü.. Ya bu namussuz Abuzer'e neden koca reis bir yıl verdi? Hey allah! Şundan ki. doğrusu yataktan çıkmadık. Gidip gelmemek var gelip bulmamak. Para çıkınını anamız olacak kahpenin önüne atıp yatağa koştuk.karı yaralanmış geyik tekesi gibi böğürerekten aranmakta ve de anadan çıplak olduğuna hiç aldırmadan aranmakta.. Aklını sıçrattığı şundan belli ki biraz durup başka bir laf tutturmakta : «Yandm Hamo! Gel koçum! Nah baltayı attım! Gel yetiş!» diyerekten baltayı şuraya atıp göğüslerini yumruklamakta. Peki Abuzer. acemilikten ustalıktan yana? Yok kardaş. ardından kurramız çıktı. Köye geldik.. Ne faydaki geldi bu fukaranın başında akşamladı domuz!» dedi..

. Önce sandım ki tutmazlanmağa vurmaktadır. Gelinine kaynanalık etmektesin diyerekten. tuttum yakasını... beşliye sarıldım. O sıra canım karıyı çekti.'. Dedim: «Vay ki yandın. Bir sopa çektim. Ne domuz var ne çakal.. Bir yıldır her gece bu kudurmuş karma binmekte ki. Uyudun mu gör neler olur!» Gittim. Beli kırılmış yılan gibi yuvarlanmaktadır... Dedim : «Bu namussuz köyde muhtar yok mudur. Bir nara vurdum : «Ulan dinini imanını. Baktım debelenmektedir.. atadır. düşmanının ömrü bu kadar olsun!» Ağama diyeyim seğirttim karının koynuna. dedim: «Buyur!» Dedi: «Bostanı bekliyeceksin. aklı sıçramış gitmiş.. Baktım uyku beni kaptı kapacak. muhtara söylemek yok mudur?» Demiş : «Örflüydü kaynatam! Köyde uğurunu kesen bulunmazdı. biraz yokladım. dedi: «Baban ister!» Dedim: «Yahu ben canımdan bezdim.. dedim: «Bu ne iştir kahpe. Erim askere gittikten sonra kaynatam üstüme çöktü... bizim yatakta yatanlar çift. razı geldim. pusulu boğazlar atladık....» Dedim . patayı çaktık dedik. doğrusunu söylemessen elden gitmektesin?» dedi: «Gördüğün gibi» Dedim : «Ya bu gördüğüm nasıl iştir?» Dikildi dedi: «Oh ellerin yeşil ola yiğit Abuzer kendi öcünü de aldın benim öcümü de» Dedim: «Bırak öcü möcü.yatacak değiliz!» Bunu söylemekte değiliz aklımızdan söylemekteyiz. Peki bu rezillik böyleyse adam bir kurşunda kahpeye çekmez mi? Çeki ver bir .. karnına tam beş kurşun sıktım ki pis kanı suratıma sıçramacasına... Gece yarıyı buldu. Bana inanmazdın belki!» «Vay gidi akılsız kahpe. Gürültüye anam olacak kahpe uyandı. Korkudan belden alt yanı tutmazlanmış. Anam olacak kahpe sesledi.. Aklım başımdan sıçradı. Ya bu nasıl rezillik?» Dedi: «Sen gittin arayı bunlar uydurdu. çoban kepesini attım başıma... hayır.» Dedim : «Ya gelince neden demedin?» Dedi: «Bunlar üste çıkarlar diye korktum... sonunda alıştım... hoca yok mudur?» Dedi: «Bunun hocayla muhtarla işi kalmadıydı Abuzer'im.. karı savcılıkta ne dedi? Dedi: «Evet doğrudur. Meğer korkudan ödü de çatlamış pisin! Kırk güne varmadan geberdi gitti de rezillik temizlendi oh ne güzel! Ya Abuzer Kardeşim. Canı çıkarken kolumu öyle sarstı ki az kalsın dizi yere çaıa. Un beşe girmemiş demek körpe ki olursa o kadar olsun! Kekliğin gevreği.. «Tamam. «Kime karşı?» Dedi : «Domuzlar yol etti. baba sen misin?» Dedi: «Ulan eşşoğlu eşşek. gürültüsüz girdim.. Babamız olacağm çileden çıkardığına çıkardığında on dördü bitirdiyse de on beşe girmiş değildi. Korktum. Biz burada mahkemedeki ifademizi söylemekteyiz! Mahkemede koca reis kısmına anlatmanm ayıbı yoktur! Eve seğirttim. kapıyı pencereyi ayırmaktan geçmiş.» Baktım babam sıçradı çıktı bizim avradın koynundan anadan çıplak. on üçe girdiğinin üçüncü aymda aldık geldikdi. Olmaz olmaz.» Babam gibi canavara gerinemezdi kardaşım. Nice nice belâlı mayın tarlaları. Geçti iki gün. allah belânı vere!» Bir tepme vurup karıyı kaldırdım. allah yarattı demeden binmekte hey oğul!» Başladı ağlamağa. Bir de baktım ki din kardeşlerim. Sonunda razı oldum!» Demiş ki savcı bey: «Kaynanan olacak karıya. ne ettimse uçkuru pençesinden kurtaramadım. bostanı neden bıraktın geldin!» Dedim: «Şu sebepten bıraktım ki babacığım!» Çektim lüveri. nedir bu herifin bizden alıp veremediği hey koca tanrı!» Seğirttim. Kaçağı getirdik. sürdük gittik.

. — Ne olur «Kucağında kestiririm» demekle. Ne faydaki değişti son yıllarda az biraz.... Fakat ben onu bunu bilmem. söylemesi ayıp ben bu namussuzun kirvesiyim.. çünki bunun körpe avradı.... — Kirvee! — Buyuur! — Kiliiv... hanginiz hanginizin kirvesi? Tahsildar Bedri efendi. — Neden? Kapalı yerde olanları Malatyalı nereden bilirmiş. Bunun körpe avratta sünnet edilecek yerler çoktu bey.kurşun! Ulan kavat Abuzer adam o sırada kurşuna acır mı namussuz! Bir lüver kurşunu kaç kuruştur ki sen bunu sakındın kavat binti kavat!. siz de Vahap beye kirve diyorsunuz. Diyelim ki oğlunuzu sünnet ettireceksiniz. Yoksama Malatya'mızın altun adını bu kahpe az kalsın bakıra çevirecekti. Tahsildar Vahap efendinin yüzüne bir zaman baktı. — Avradından başlarım ha. Kendi durumvaziyetinize göre mahallenin ya da kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz : «İzniniz olursa ben benim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim» dersiniz.. Biribirlerini yar başında tutarlar. salkım saçaktı ki sünnetçi ne dese iyi... sünnet düğünü masarifi yüzde seksen oğlanı kucağına oturtacak herife düşer. la havle anlamına başını salladı: — Söylesene kavat! Ben senin kirven değil miyim? Evet bey. Yoklayıp kullanmıyan mı kalmıştır? — Ulan avradını. böylesin! bir de Samı şerifte arap karılarında gördüm. ben bunca yılın sünnetçisiyim. Diyeceksiniz ki körpe avradın nesi var ki sünnet edile. bunun körpe avradı sünnet ettirdiğim iyi oldu. . — Ne demektir bu Kiliv? Be Kirve? — Kilivi mi sordunuz Bey..... Sen seni zahmete verme ki bakalım ne olur! — Kiliiiv. Avradın olacak orospudan. Kirvenin ne olduğunu merak mı ettiniz? Kirve bizim buralarımızın bir âdeti. bu körpe avradı bizim kucağımıza verdi! — Aman! — Verdi ki Malatya'yı ayağa kaldırmacasına.... — Vahap bey size Kirve diyor.. — Kiliv'in sana kurban olsun! Emrin can baş üstüne! — Aman Kirveciğim amanı bilir misin! — Amanda neyimiş gözün kör ola.. Aslı budur bunun... «Az biraz» dedimse adam akıllı değişti.. — Neden oğlum körpe avradı kucağıma vermedin de ben sana genelevden mi kirve oldum? Sende oğul uşak olmadığına göre. Kerametlerimi var bizim zampara takımı tereslerimizin? — Yahu bunun körpe avradı her gece bir muhabbete konuk değil midir. Neyi değişmiş? — Kucağında kestiririm demekle bey.. dedi. Bunlar o saat kaçsız göçsüz yakın akraba kesilirler.....

.. — Vay yandım öyleyse bu dümbük buraya girdi gireli evi yatağı boş kalmaz olmuştur he mi? — Kalır mı? Rakıyı katır yüküyle gönderen bu deyyusun evine inmekteymiş kardaşlarım. Kim getirir el karısının başına bu işi komşunun hoyrat oğlu getirmediyse. benim saydığım beş taneden artıktır eksik değildir! Siz hangi avradı ortaya alıp ileri geri kullanmaktasınız? — Hangisi olur pezevenk? En küçük avrat! Top kâhküllü yeni körpe avrat! Tahsildarlar için. — Sizde hiç namus yok mudur imansız herifler! Beyden ayıp değil midir? — Yine mi suç bizde Süleyman bey. lafı için adam ölür. demişler : «Ankara'ya yazarız! Ağalığın da tadını kaçırdın. sonra yavaştan yavaştan alışır! — Neye alışır? Rica ederim! — Alışır. — Evet herkes önce şaşar ama bey... Avrada binmekle öldürülmüş adam hanidir. Memurlar takımı şekva etmişler ki. Oğlum ağa şimdi sen bize namusluluk mu satacaksın! — Dur be herif. Karı yüklüdür......... Küçük karının şanı size kadar yürüyüp gelmedi mi? Bir sarı varmış Macar katanası kaç para demekte binip gezinenler hoplatıp f erahlıyanlar. — Vay bildim! Dedilerdi ki yeni bir karı aldı ya boşuna... Benim avrat sana kurban olsun! — Vay. candarma subayları için mahkeme reisleri savcılar için geçende aldığı avrada avrat.. Kirveyi ben mi açtım? Beyin kendisi sormadı mı? — Hepinizi kurşunlamalı namertler! Bibaht olduğunuzu bey nereden bilsin! Kanınızı aramasalar sizi kurşunlamak helâldir. Karnı burnunda dersiniz siz Türk adamı. Koca boynuzlu koç nasıl alışırsa öyledir bu iş aslına bakarsan bey... Hoca okur. bize kendi avradını sürecek. — Sizde lafla adam ölür... hele namssuz dümbük! Oğlum senin pisi bu topraklarda kullanmayan kaldı mı? Ben senin avradı değil. şimdilerde deftere . Herifi getirir.. Bizde bunun bir .. Dedilerdi ki bu herif öyle kahpenin hayır binicisi olamaz! — Evet.— Sus arkadaş! Bey yenidir... Vura vura bu hale gelmişsiniz! — Allah belânızı vere. Karı karnını önüne alır dizliyerekten iki yana ırgalayaraktan gezdirir.. böyle binicinin kısrağı değildir. bir avrat lafıdır ortaya atarsınız! Çabalarım ki hangi avrat olduğunu bilmem. verdin mi verdim demekle yedi katın yabancısı hısım mı olurmuş adama akraba mı olurmuş.. araya sokulup avrat sokuşturmaya çabalayan şu Vaiz pezevenginin avradına demekteyim. Bilemem! Bu bizim ağamızda avrat çoktur.. kirvelik bilmez. Aldın mı aldım. Demişler ki: «Başlarız koca avradın ortanca avradın.. — Hep akim fikrin vurmakta. şişinir ki sanırsın o işi bu rezile etmemişler! Oysa ne demektir karının yüklenmesi? Günlerden bir gün başına bir iştir geldi demektir. namını maskara ettin! Biz gayri eski karılarla idare edileceklerden değiliz! Illâllahtır ve de yeter elverirdir! Bir yenisini alıp gelmez sen. Kimi olur bu kahpenin bu herif yedi kat yabancısı. .

. kimi şuraya kimi buraya kaçışmakta çığrışaraktan. evet elinde bir şey parlamaktadır.. ya bu Bey dağında neden eşkıya kıtlığına kıran girmiştir.. — Hele arslan! — Boşa salladın arslanı. Diyeceksin ki yahu bir gözlük... Adam sende. uzaktan görüp de ne olacak? Boşu boşuna heveslenip isteği kursağında kalmak değil midir? Yakından görüp tadına bakmadıktan sonra.. Genelev hanımları izinli çıktığı günler böyle olur bu sizin Malatya'nın sokakları». Derken birisi bağırdı ki: «Adam vuruyorlar!» Baktım! Evet. — Ya? — Düşmüş karıya koşmakta..... karıyı vurdu... birinin kolu kalkıp inmekte. — Vay! işte o zaman tuttu senin eski zaptiyelik....parmak basarsın. Zaptiyeye bak zaptiyeye. kitapta ne yazar? Önce katil yakalanacak yazar. herife koşmakta değil.. . bu bizim şimdilerin zaptiyeleri böyle de.. kalkıp inmekte.. Dedim: «Koşsana yüreksiz!» Vay ki yeninin zaptiyesi. Yahu bizim mileltimize ne oldu? Bizim milletimizi bir yüreksizlik kavramıştır. Dediğim gibi ilerisi karıştı... Karıyı vurdu!» Bunu duymasıyla bizim yiğit karakol komutanı Başçavuşumuz dedi: «Vay!» Seğirtti... Birisi bağırdı ki: «Karıyı vurdu. Şimdi alalım bakalım nedir? Bu Vahap efendi pezevenginin karısıyla olan ilintisiyle beni bu pezevengin karı ile ilintim arasında ne fark vardır? Öyleyse Vahab'ın avradına şu bizim Vaiz efendi canı çekip sövünce bana ne olur? Hiç bir şey olmaz! Ya şuraya dikilip benim avrada söğerse ne lâzım gelir? Akrabam olmadığından hiç birşey lâzım gelmez! — Hanımefendi duyarsa? — Duyarsa adı söylendiğine sevinmeli! Bir işe yaramasa adı surda burda söylenirmıi? — Gel hele müslüman! Duyduğum doğru mu? Gazan mübarek ola! — Nedir? — Sen biraz önce eşkıya meşkıya mı tutmuşsun! — Bırak yahu! Yuf olsun yuf! Yahu.. Atlarsın yallah bismillah diyerekten.. karıyı vurdu.. Başçavuşa dedim ki: «Nedir oğlum! Seğirt bak!» Dedi: «Yoktur allahıma şükür bir vukuatımız. Ev bizi bilir arkadaş! Biz on yıldır evdekine bacı kardaş demişiz! Bizim uçkur mühürlüdür ki açılması mahşere kalmıştır. Gözlerim uzağı eskisi gibi seçemez olmuş... Gözlük nerede arkadaş. Laflarken baktım ilerisi karıştı. ... bu dünya savaşı rezilliğinde gözlük hani. Adam çil yavrusu gibi dağıldı. Surda durduk laflamağa başladık! — Şuna keklik geçimini bekledik desene. Vallah billah eve yazarım! — Yazmakla. Sırtına vurmaktayım da palaskasını toparlamak gösterisiyle ayak sürümekte. Kimi sağa kimi sola. Onu gördüm ki. Onu gördüm ki herif sel yatağına doğru it ayağıyla lenk lenk yürüdü.

. Yenileri hiç tanımaz olduk çoktandır. ekmek paraları... kıpranma!».. Oturup para hesaplarına bakalım! Hükümatm parası üstünde. "Kan tutar adamı böyle sıralarda. Dedim: «Teslim!» Dedi: «Yok! Sana teslim olmam!» Dedim : «Ya kime teslim olursun?» Dedi: «Vali paşaya teslim olurum!» Dedim : «Demek aşağı idare etmez?» Dedi: «Etmez» Dedim : «Neden ulan köpek?» Dedi: «Çünki sen candarmasm. Karavana paraları.— Tuttu. Bulaştı ağlamaklığa. Oyununa göbeğine. Geçen hafta orada değil miydiniz? — Geçen hafta mı? Yalan! Günahımı alırsın ki. ay başı koyarız!» Sonunda baktım. Nefesliyince öksürdü : Yahu nedir? Bu namussuz bizi boğayazdı. — Dövecekler miydi? — Yok canım bağlıyacaklardı! Dedim : «Yabancı değildir! Koyverin!» Kolundan tutup karakola getirdim.... Ağlamak olur ama bu kadar mı olur! Sarsılmakta ki sıkı durmasa kemikleri saçılacak! Bir cıgara yaktı.. Candarmalar yetişti. — Yalan söyledin mi bozuşuruz müdür bey. herifi gözüm ısırmakta. eve yazarım! — Yazmakla..... ben mahpushane müdürü değil miyim?» Dedi: «Yalandır. bakmadım alıcı gözüyle. Allah bana töbeden bu yana haramı sormasın! Aradabir arkadaşlar sürer götürür. Nah işte biz teslim olduk! Sen de artık sütünün gereğini yap! Bizi dövdürme! Mahpushane müdürü Mehmet bey bizim yabancımız değildir!» Yanaştım. Öksürdü: .. — Olur mu hiç müdür bey? Aklı başında yoktur sokulunur mu? — Biz eski zaptiyeyiz ve de namlı mahpushaneciyiz arkadaş! Ben beni yana alıp sokuldum. Hayır! Ben artık savcılığa gitmeyeceğim bu gün.. biz iki ucunu bir araya getirmekten çıktık hanidir.. Kimi vurdun rezil?» Bıçağı aldım.. beni döversin!» Dedim : «Hay vah hay vah nerde benim candarma urubalarım? Ulan namussuz. — Bıçak elinde mi? — Elinde. Dedim : «Oğlum! Ben mahpushane müdürüyüm! Nasıl olsa seni bana yollayacaklar! Döveceksem de döveceğim! Çünki eli bağlı yollayacaklar! Gel teslim ol! Hakkında hayırlısı budur!» Dedi: «İyi öyleyse.. dedi: «Kızı vurdum!» Dedim : «Ola hangi kızı?» Dedi: «Kerhaneye düşen Cemile'yi vurdum!» Düşündüm hangi Cemile.. Tanrı tanık.... İdare paraları. Diyorum: «Beş lira harcanalım da... el sürdürmedim... Soluğu kesilmiş. Dedim: «Tuh yüzüne.. ne dersin. Vallah billah teslim olmam!» Gözleri kararmış ki fukaranın sivili askeri seçeceği kalmamış. Ben de herife seğirttim su yoluna girince yetiştim.. Dedim: «Teslim ol. İnek Mehmet derler.. Sokuldum...... Ben muhabbetine meraklıyımdır. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok! — Yalan söylemeyin Müdür bey.... Biraz önce yanımızdan geçti ya... adam vurmağa alışık değilse.... Ben karıdan korkmam! Karı beni bilir.. Dedim: «Ulan rezil! Sen kimlerdensin?» Meğer bizim köyden değil miymiş.. olduğu gibi. Mahkûmları tutuklukları şuraya buraya yollama paraları. Hesapları şaşırdım çoktan. Evet.. Laf aramızda arkadaş... ay başında koymak yok! Aylığı yatırmaktayız.

Ulan su dedim! Dur habis nereye? Emir almadan nereye? Topal bacağına başlarım ki. Gör nasıl! Ali nerde.... gidip Şeyh Osman'ın maiyetine bu yürek fesatmdan koşmuşsun. Koca bir köy. komşuları karşısında yere mi bakaydı? Ne denilmiştir. Kendisine de iyidir. — Sen şimdi oruspuya acıdın mı gerçekten Çavuş? — Elbette acıdım. artık. Başkaca babasına temizliktir. Herif yere mi bakaydı köy yerinde. Karakol komutam uzatmalı Aziz Çavuş sövüp sayarak geldi: — Vay pezevenk vay! Vay ki eli kırılası dürzü! Yahu Cemile'yi adam vurur mu! El kadar kızı.. ben gelince bana görünmeli değil midir? — Sayım var müdür bey. Suç üstüne gir diğinden bakalım herifin mahkemesi ne zaman biter! Ne verirler dersin? — Belli olmaz! Olayı anlatmasına göredir. — Yazık senin candarma çavuşluğuna ve de tezkere bırakmış uzatmalı çavuşluğuna.. Başçavuş bunu söyleyen derviş gardiyan Aptullah'a suratını asarak baktı: — Neden ulan derviş gardiyan? Bu nasıl temizlik? — Hepten.. Vay ki sizdeki namus! Oğlum gardiyan Aptullah! Sen boşu boşuna derviş olmamışsın...Bak midem kabardı! Hep içmenin belasıdır! Ellerini vurarak bağırdı: Sefer! Ulan topal pezevenk! Yetiş namussuz! Sefer. — Su.. — Namusdur bu Çavuş! — Namus mudur? Bire müdür kimin namusudur? Cemile'nin babası olacak dümbüğün namusu mu? — Elbette! Namustur ve de temizlenmiştir.. Ulan siz beni şurada astıracak mısınız? Hiç görülmüş müdür.. — Şu Cemile kız öldürülünce he mi! Vay ki sizdeki temizlik.. başkaca her gün günahlara girmelerden kurtulmuştur. artık demekteyim reziller. Tanıkların tanıklığına göre. mahpushanenin sayısı artık çıksın! Artık. Ayrıca vatan vazifesini gören bir askerimizdir... Ali? Benim başgardiyanım olacak teres. kardaşı. kapının dışında hazır olmalı ki «Buyur müdür bey!» diyerek girdi. «Temizlik imandan» denilmiştir.... — Ne sayımı? Sayım da neymiş? Bulamadılar mı daha fazlamızı sakın! Bitiririm! Allah beterinden saklasın! Yahu hiç görülmüş müdür bir mahpushanenin sayımı iki baş artık çıka. sürünmekten kurtulmuştur. Ali efendiyi bul! Şuraları temizletsin! Cinayet sonu savcı bey belki kalkar gelir! Yahu bu ne pislik? Yahu sizde hiç adamlık yok mudur? Gübrenin içinde oturana bakalım ne derler? Herif bize «Hayvan» dese haklı değil midir? Ben öğleden sonra yargıdayım! Çünki tanığım. Sefer suyu koşturdu. köylüsü möylüsü? ..... Müdür elini başına koyup iki yudum içti: — Al şunu! Kan gibi su. Demek sizde böyle bir iş olsa smtaraktan gezinir mi orospunun babası.. Ayrıca köyüne de temizliktir ki ne kadar bir temizliktir.

Başhekime teslim ettim.. Neresini tutsan orada vurmaktadır. Güneş tepeden bastırmakta. Çevresine bakınıp sesini alçalttı: «Nasıl vurdurdunuz karıyı gözünüzün önünde?» diye çıkıştı bize tıfıl teğmen. İnanır mısın dilimin ucuna nerdense hep «bacım» lafı gelmekte... Bereket Aptullah'ı mahpuslar çağırdılar.. Arabacı yalvarmaya durmaz mı.. Artık bilmem nerede teslim etti ruhunu..» dedim. Şaşırtmışım! «Merak etme sen... Toz toprak. — Herif karıyı vurdu güzelce! dedi. Adam mıdır orospu? — Ya nedir? Adam değil de nedir? — Orospu.. bu yaradan ölmezsin. «Ben ölür müyüm bu yaradan kardeşim?» dedi.. — Kim vurdu? Nerede vurdu? Hangi kızı vurdu? .. Deseydim de duymazdı allalem! — Ne kadar parası çıktı üstünde? — 110 lira. Çavuş söyleniyordu : — Ulan hayırlı bir baba olsa kızı orospu olur mu? Fukarayı kucağıma aldım arabaya koyacağım... Vurulmuş insanın vurulmuş kuştan farkı yoktur. Yüreği sanki bütün gövdesine yayılmış.. «Yemin et?» dedi.» Şeytan dedi ki kızı yere at da şuna tokatları ulaştır ardı ardına.... Baktım. «Vallah billah! Nah işte yemin...— Bizi karıştırma! Şimdi ortadaki ölü bizim değil sizin. Araba hızlanmış... zimmet defterini başgardiyanın masası üzerine atarak. Soluk alıp vermekte ama gözleri kapalı..» dedim.. Derviş namussuzu duymasın beyim.. bereket kan kesilmiş! Şu namussuz paytoncunun bahtına ne demeli! — Soluk alıp vermekte mi daha? Yarası kaç tane? — Yarasına kim bakar.. «Aman döşemeleri başefendi döşemeleri batırmayalım döşemeleri. Götürdüm bölük komutanına verdim.. bir de kâğıt aldım..... Adam orospuya dili varıp «bacım» diyemezmiş meğerse... gerçek. Bir «bacım» sözü bize yapışıp gerçekten bacımız olacak değil ya. Oysa deyiversek kıyamet mi kopardı dese biri. Hani ağır bir şey kaldırırken kendini zorlarsın da zorlatırken dişlerini sıkarsın. «Hassittir» dedim...... Cemile! Kız.... Her gelişte bir gerisin geriye yutmaktayız! Diyiversek bir bacım. aptes almak için kollarını çemizleyerek yürüdü. sıcak sıcak.. Sizde adama acımak yok mudur? — Adama acımak. öyle sıktı dişlerini. Cemile hanım!» dedim. — Bizim mahpuslardan mı? — Yok. Hastaneye varmadan meğerse canı çıkmış gitmiş. Yahu görsek yetişsek vurdurur muyuz? Buda mı keyf işidir? MALATYA NOTLARI 1945 Öğle üzeri mahkemecilerle gelen gardiyan Abdullah... .. döşemeler kan olmasın.

Bunu şoför Faik. üstteki ayağını bileğinden itibaren fırıldak gibi çevirir... bir güzel... yetişecekmişiz! — Yetişip de ne olacak?» — Seyrederdik. Şoför Faik dışarı çıktı. Bu sebeple çocukları pek severdi. — Vuran bizim o taraflı! Başgardiyan Ali.. seslere kulak kabarttı: — Amma da vurdu ha!» — İyi etmiş.. deminden beri dışarıya bakarak çevirdiği ayağmı birdenbire zıplatmaya başladı. — Ölür mü karı?» — inşallah ölür. Yedi çocuğu olmuş. istanbullu. yedisi de yaşamamıştı. Müddeiumumi muavini.. yorulursa. ingiliz esir kamplarında bir müddet kalan insanlarımız. Hükümet doktoru bir de cezaevi müdürü ile karşılaşmadıkça asla telâşlanmaz bir adamdı. Sende havadis var.. muhafız jandarmalarla mahkemeden dönen mefkuflar arasındaki konuşmaların. ayrı bir millet sayılabilir. Bıyıklarını kazıttığı halde böyle üst dudağıyla burnunun arasında parmaklarını kımıldatmayı âdet edinmişti. — Telâş etme şoför! Akşama getirirler. Gardiyan Abdullah zimmet defterini tekrar eline aldı. Aralık duran kapıdan. Başgardiyan Ali efendi de. karma karışık sesleri duyuluyordu. kızını. Allah vere de yakalanmasa. — Karısını mı vurmuş? Kötülükte mi yakalamış karısını? — Karısını değil. Bu adı «Muhammed» diye telaffuz ediyordu: Tepeköy'den. Adı Memet. Sina cephesinde esir düşüp Seyidbeşir kampında geceleri. (Seferberliğe iştirak edip. fena mı? — Orası öyle. yüzünü buruşturarak. istanbullu gözlüklerini düzeltti : — Hele anlat derviş. Pantolonunun ütüsünü bozmamak için.. Bütün Malatyalılar gibi.. avucunun içinden alâkasız alâkasız sordu : — Kimlerden? — Sen tanımazsın. Kanaatince babası ve . içinden pazarlıklı gülümsemesiyle istanbullunun yüzüne baktı. gözleri görmez eden ilâçlı suyu içerek mütarekeyi beklemiş ölüm artıklarmdandı..) Bıyıksız dudağını yoklamaktan başka iki mühim huyu daha vardı..» — Herif kaçtı.. Heyecanlanma ve telâşlanma kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. Herifin karısını değil de kızını vurduğunu duyar duymaz. öğrenirsin. bu hususta çok şeyler biliyormuş gibi. Gardiyan Abdullah. diz kapağına çekiçle vuruluyormuş gibi titretirdi.» —Biraz sıkı yürüseymişiz. Başgardiyan elini yüzünden çekiverdi. Böyle söyleyerek elini bıyığına götürdü. şişman vücuduna.. kırmızı ablak yüzüne hiç yaraşmayan bir heyecanla sormuştu. Seyrederdik. Başgardiyan Ali efendi. oturunca paçalarını baldırlarından yukarıya kadar çekip beyaz yün çoraplarını ve beyaz donunu meydana çıkardıktan sonra daima sağ ayağını sol ayağı üstüne atar.

. son derece hafif olduğu için her hareketiyle korkuyor ve kendisini müdafaa ediyor hissini veren bir adamdı.. Hiç bir şeye telâşlanmayan. — Kim bu Kezban? — Aman beyim! Bilemedin mi? Demin pencerede konuştuk.) — Çok ceza verirler mi beyim? — Verirler.. kaç yaşında olursa olsun. Körpeydi. öyle mi? — Cadde üzerinde. Mahpusanenin ilerisinde. Başgardiyanla şoför Faik derhal dışarı çıktılar. dedi.. — Cadde üzerinde.. Adı Kezban'dı öyle mi? Pencereye bir jandarma geldi: — Katili yakaladık. hiç bir zaman kızmıyormuş gibi sakin duran bu adam... Şoför Faik. kapıda onlara direk direk çıkışırdı. «Mahpus ağabeyler! Çarşıya gidiyorum.. — Bizim karakola mı? — Bizim karakola. «Yaşamaz» diyorlar.. oğlu mahpus olup da iyi bakmayan babalara. — Bilmem... — Olsun. Canınızın bir çektiği varsa getireyim! Emredin!» demişti ya? — Güzel kızdı.. — Deme. — Nerde? — Karakola getirdiler. daha «çocuk» sayılırdı. Baş gardiyan dargın dargın sordu : — Hangisi bey? — Demin bize. — Nasıl desin? . olup bitenleri beğenip beğenmediği anlaşılmaz bir yüzle içeri girdi: — iş anlaşıldı beyim. şişman vücuduna pek yaraşan terlikleri çıplak ayaklarında şıkırdatarak. — Çaresi beyim? — Çaresi.. Gardiyan Abdullah etrafına bakmarak.anası sağ olan herkes. — Nerede vurmuş? — Şurada. Kezban'ı babası vurmuş.... Basmış bıçağı. şu kurt kızı mı? — Evet... (Gayet ufak tefek. — Yakalamışlardır. Yirmiiki sene verirler.. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır. — Ama kız kerhanede... Demincek... — Yazık! Vah vah! Acıdım. — Ne verirler? — Onbeş sene verirler. sık sık gelmeyen analara var kuvvetiyle öfkelenir. ayaklarının ucuna basa basa İstanbulluya yaklaştı..

«Allah senden razı olsun. Polis ikide bir.. . Ama çirkin de sayılmazdı. Yağmurlu bir gün... İstanbullu kibrit çöpünü gizli bir iş yapar gibi yavaşça kırdı. Sırtında eski... Neden böyle düşünüyoruz? Bugün kısa beyaz çoraplar giymişti. şımarık çıkıyordu. Saçlı sakallı herifler ciltlerle yazılar yazmışlardır. Nasıl etsek?. Kaç ay oluyor? Geçen sene.. istanbullu. Ağzı bu kadar küçük olduğu için sanki sesi o kadar çocuk sesine benziyor.. Sonbaharda. İstanbullu. askerlerden. «evi yapılasıca!» dedim.. «Neden yazıyorlar? Herkesi aldatmak için mi? Hissikablelvuku.» Birdenbire baskına uğramış gibi şaşırdı. Saçları sarı..» İstanbullu. Kalbine doğma. Ben de ona..» demeli. — Git. çocuklardan mürekkep bir kalabalık. «Öyleyse.. Alıcı gözüyle bakmamışız. Çok yaşa!» falan dedim...» Taymcı topal Sefer başını kapıdan uzattı : — Müdür bey seni çağırıyor beyim! dedi.. gözlerini kısarak kendisini zorladı. Zaten güzel değildi ki. Bravo!. «Bir erkekle beraber gördüm.... Söyle!.. vurulan kızın yüzünü gözünün önüne getirebilmek için.. yahut uykuda gibi her dürtüşte Kezban sarsak adımlar atmıştı. — Bizi mes'ul etmesinler? — Yok canım! Defteri koltuğuna al. — Bilmez bu usulleri fıkara!.. Daha arkada.. Gözünün önüne on yaşında bir kız çocuğu geldi.. Bize «Mahpus ağabeyler!» dediydi. Tahteşşuur...... İstanbullu. bütün kabahat sanki müdürdeymiş gibi somurtarak sordu : — Haberin var mı? — Olmaz mı? Herifi ben tuttum.. Hani anası tarafından yalanmış küçük bir buzağının tüyleri gibi ıslak dalgalı saçlar. kirli bir entari. Yüzüne mi vurdu acaba? Yüzüne vurduysa ölmesi daha iyi. Çok şükür. «Şoförün hakkı var... Kız önde. Abdullah zimmet defterini yardımcı olarak koltuğunun altına sıkıştırdı. — Yok canım! Aferin. Yüzünü eliyle kapatmıştı.. evlâdını kolay kolay vuramaz.... Yaralı. Kızın ağzı galiba şaşılacak kadar ufaktı... «Aklım başımdan gitti» falan demeli. «Bir baba. pencerenin önünden geçen mahpusane müdürüne gülümsedi.. Öyle ki. Başı açık..— «Kasden vurmadım. Müdür kırk yaşlarında kadardı. Bari yavrucak ölmese. Âdeta bir cenaze merasimi. Çilli bir yüz.. sırtını dürterek yürütüyor...... Kerhanede bulunan bir kadına bu hayalin benzer tarafı yoktu.. yorgun bir hareketle cigara yaktı. Hiç çocuğu olmamıştı. Soran olursa «Ben mahkemeden geliyorum» dersin.. Kezban'ı kerhaneye götürürlerken görmüştü.. Beş dakika sonra vurulacağını insan nasıl sezmez? Telepati diye bir şeyden laf edilir. Hovarda ve sofuydu.. Vay anasını. Arkasında bir polisle bir bekçi. incecik... Malûm oîma.

Köşe başında onbaşıyla duruyorduk. Teslim ol. Biz eski candarma çavuşuyuz. Çünkü herif haklı! — Kızını vurduğu için mi haklı? — Elbette.. Onbeş senedir harama uçkur çözmüş değilim.. — Döğmek mi istedilerdi? — Hayır! Bağlayacaklar! Razı gelmedim.. Allah bana onu sormasın. — Ben karıdan korkmam. Dedim ya.. Şuradan şuraya koşmuştu ama. Kız yanımızdan geçti. — iyi cesaret! Aferin! Saldırdı mı? — Ne haddine! Şöyle durakaldı. Adamı kan tutar. «Sana teslim olmam.. Peşine takıldın. «Ben candarma değilim... — Sen cinayeti gördün mü? — Gördüm. «Teslim ol! Davranma» diye bağırdım. Elli adım ilerde ortalık karıştı. Namus meselesi. «Öyleyse teslim oldum. — E!.. Kız kerhanede dursaydı. taş eşkıya doluydu.. — Şimdi namusu temizlendi mi? — Bırak şu laflan. Kolundan tutup karakola soktum. — Candarmalığın aklına gelmiş müdür! — iyi bildin... Bazı bazı arkadaşlarla uğrarım ama.. Evvelâ katil yakalanacak. Senin saçlarını yolar. Sonra. Herif meğer vurmaya başlamış.. Yenilere kulak asma! Bizim zamanımızda dağ. Nasıl olsa bana geleceksin. Rabbim vermesin.. ben hapisane müdürüyüm. — Geçen hafta mı? Yalan! — Beni kızdırma.. Karı beni bilir. Töbe olsun yengeme yazarım.. Su yoluna sapınca yetiştim.. Bazı seninle anlaşamıyoruz. — Takıldım. Gözleri kararmış fıkaranm.... eşşoğlueşek?» dedim. Ben yenileri tanımıyorum...... vallah billah teslim olmam!» dedi. Namus meselesi kolay değil. «Sen candarmasın.. Baktım kaçıyor. Tabiî temizledi. Hapisane müdürüyüm!» dedim.. — Bıçak elinde miydi? — Elindeydi. «Neden ulan.... «Ulan.. Hakkında hayırlıdır. Sivili. «Yalan. resmiyi farkedemez olmuş. Geçen hafta oradaymışsın.. Oturmaya. Zaten kaçarken sarhoş gibi sallanıyordu. beni döğersin!» dedi.. temizlenir miydi? . Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok.. Ben valiye teslim olacağım!» dedi.» dedim. tabiî yere düştü... — Ayakta mı? — Evvelâ ayakta. — Yalan söyleme.. bilmezler.. Be adam sen zabıta memurusun. Bıçağı yere attı.. istasyona kadar koşmuş gibi soluyordu... Bereket ben arkasını bırakmadım. Onbaşı kızın başına seğirtmiş. Birkaç bıçak da yerde vurdu. Candarmalar gelince el sürdürmedim.» dedi.— Ben henüz Adliyeye gitmemiştim. muhabbete meraklıyım. Hemen peşine takıldım.

bir de tahta kapı vardı.— Kan böyle şeyleri temizleyemez müdür bey.. Müdür bar bar bağırmaya başladı : — Ali nerde? Nerde başgardiyan Ali? Şunu çağırın. Biraz da karakolda dururum. Hep içmekten. tahakkuku alınıyor. Kürt yemekten sonra gelsin... Eğer bu derde ilâç olsaydı.. Vakit geçti. Masadaki kâğıtları karıştırdı: — Sabahtan beri bir şey yemedim.. Öğleden sonra beni arama... Fırıncı gelirse senetleri imzalat.. Bizim şeriatimizde zina eden kadın taşa gömülecek. Senetleri yazdın mı? — Yazdım.... Kapıdan çıkınca tekrar yanlış koyup acele acele yürüdü.. — Hükümetin parası üzerimde geziyor. Hazır. Ben gidiyorum. — Eyvallah.. Baba yüreği dayanamamıştır. Müddeiumumi belki uğrar.. Zaten arada sırada beş lira beş lira kaçırryorum. Dün gece... Mücrimin sevk paraları.. iftihar etmeli.. Sen eve git. maaşı olduğu gibi yatırdım.. görürsün.. Ben kerhane iyidir demedim. masarif. Ben artık Adliyeye gitmeyeceğim. Topal Sefer'den su istedi. Saatin doğru mu? — Doğrudur. Malum ya cinayet var... Dış kapının nöbetçi gardiyanına çıkıştı: Sizde adamlık yok mu? Gübrenin içinde oturuyorsun! İstanbullunun koluna dokundu: Ben tanığım! Suçüstüne giriyor.. midem kabardı. Müddeiumumi mutlaka gelir. bir yere ayrılmasın. — Doğru değilse.. Şapkasını aldı. — Babalık zor mesele arkadaş! Başımızda yok da atıyoruz. .. Dün geceyi hatırlar hatırlamaz öğürdü .. Belki müddeiumumi de gelir. İstanbullunun ihtarı üzerine başını açtı.. Hem kerhanede kızım var diye adam utanmamak. Köşedeki mahpushane bakkalı 'Abu efendi' henüz dükkânı açmamıştı. Bilâkis sabit kılar. Alâ! Vakit gelmiş. vesika veriliyor. — Tuttu yine tersliğin. Kötü bir şey olsa müsaade ederler mi? Mademki resmen defteri tutuluyor..... Bu ay başı. Zile birkaç kere vurdu. Yahu! Bu ne pislik. — Aldırma. Müdür bey. Yengeme selâm ederim. Su gelinceye kadar pencereden dışarısını seyrettiler. O da bunun devası değil. Hesaplara öğleden sonra bakarız... Benim o kadar derin işe aklım ermez... Ali nerde ulan? İstanbulluya döndü: Söyleyiver. kurdelâyı sağa getirmişti.. Karşıda bir kerpiç duvar. Haydi biz ekmek hesabımıza bakalım. düzeni bozulmasın diye kapıya resmî elbesisiyle beli tabancalı bekçi koyuluyor. oraya atılmış bir eski paçavra yığını gibi oturuyordu. Parayı yarın alsın.. ben bu hesapları. — Gelsin aldırma.. bir gün birbirine karıştırırım. takibat tahsisatı.. hiç değilse Müslüman diyarında orospuluk kalmazdı. Bakalım nasıl ifade veriyor? Dışarı çıktılar.. Saat kaç? — On ikiye on var. Karı bana kızıyor. Şuraları süpürtmeli.. — O. Şapkasını daima yaptığı gibi tersine giymiş... işine bak. birkaç yudum su içti.. Fazladan. vakit tamam. Duvarın dibinde bir ihtiyar köylü. idare.

Namus işi tevatür müşkül. taymcı topal Sefer'e. Namuslu bir adamdır. «Şu anda ne düşünüyor acaba?» diye merak etmek âdetiydi. Sen belâya bak ki beyim İstanbulluya döndü: Arabacı «Döşemeler kan olursa.. onu. «biz para kabul etmeyiz! İcabında davayı bedava göreceğiz» demişler. Namus meselesini Allah kimseye vermesin.. O sıra..» demiş. Ağır bir şey! .. Bereket kan kesildi.... Kızın kolunu tuttum.. İki tanesi... Öyle deme.. Yalnız... Nöbetçi gardiyan. Namusunu temizlemek için... Adamcağızın şaşkınlığından istifade ederek ifadeyi aleyhinde tutmuş. Temyiz mahkemesine.. müdürün ağzıyle çıkışıyordu: — Sizde adamlık yok mu? Biz gübrenin içinde mi oturacağız? Getir şuradan süpürgeyi. Müdür katilin tevkifiyle uğraşırken Onbaşı bir araba çevirip kızı hastaneye yetiştirmeye çalışmıştı. büyük bir öfkeyle bağırıyordu : — Pezevenk! Eli kırılsın deyyusun... Başmüddeiumumî. Avukatlar.. Temizle şuraları.. bu sözleri hep ona karşı söylüyordu : — Haklı mıyım Abdullah? — Haksızsın Onbaşım! Herif ne yapsın? Öyle deme. Sorgu hâkimi «Oğlum! Kanunda biraz soluk olsa. Katili alnından öpmüş. Namert arabacının talihi var.. Ramazanları büyük camide Mevlit bile okuyor ki karılar ağlaşıyor...» demez mi? Şuna palaskayı çeker misin! Töbe yarabbi! Yanına bizim Salih efendi bindi.. Kendi namusunu bilmeyen elin namusunu nereden bilecek!. Yüreği gibi. Eğer burada ceza verilecek olursa Ankara'ya gidecekler... Ben seni mahpus damına bile tıkmazdım. Akşama kadar. böyle seyrederken. Lâkin başgedikli kadar bu dünyada gaddar herif yoktur..... Yahu! Vurulmuş insanla vurulmuş kuşun hiç farkı yok. tek başına ve şiddetle katilin karşısına çıkıyordu. Askerden gelince. Yüreği sanki vücuduna yayılıyor da. Fıkarayı kucağıma aldım. Sorgu yargıcı der mi der! Beş vakit namazında.. cezaevi karakoluna girinceye kadar gözleriyle takip etti. iyi yürekli bir adam. Kızının kötü yola düştüğünü duyar duymaz. siz hepiniz gâvursunuz. kızın ne günahı var? Sen bir hayırlı baba olsan kızın orospuluğa düşmez. Hani bir şey kaldırmak istersin.... «Ne olacak! Bacısı metres hayatı yaşıyor. Savcı gelecek.. Kızın babası askerdeymiş.. Kolu da yüreği gibi atıyor.. Bizim o taraflı olduğundan ben bilirim.. Kürt değil mi kesmeli sizi.» Malatya'nın zenginleri biçare babaya avukat tutacak olmuşlar... yemin etmiş ki. Katille beraber olduğu için gardiyan Abdullah'a kızıyor. Rabbim Müslümana böyle belâ vermesin. Arabaya attım.. her tarafında sıcak sıcak çarpıyor.. cezaevi karakol kumandanı Aziz Onbaşı... «Kezban! Kız Kezban!» dedim.. Gidip geliyor... adam vurur mu? Yahu. tanısın tanımasın.. İnsanları. İçini çekti: Müşküldür Onbaşım! — Pekâlâ! Şimdi daha kolay oldu? Allah belâsını versin! Ulan.İstanbullu. Kızın gözleri kapalı. Kezban'ı. cinayet hakkında hep acıklı havadisler duyuldu.

demirlerin arasından uzanıp kendisini bekleyen kızların ellerini birer birer sıktı: — Geçmiş olsun hanımlar! dedi. — Eksik olmayın. babasına da iyi.. Makbuz almasaydın para yanardı. Araba hızlı gidiyor.. Onbaşı cevap verdi: — Acıdım elbette. Baktım ki ruhunu teslim etmiş. İstanbullu sözü değiştirmek için sordu : — Parası var mıymış? — Evet. Dilimin ucuna «Bacım» lafı geldi.. Sesi de adamakıllı pürüzlüydü. Adı üzerinde. «Temizlik imandan» demişler.. Gürültü.. — Duydun mu beyim? Şuna bak!... Sen gaddar bir herifsin gardiyan! — Ben gaddar değilim. sen onlara hep «Bacım» dersin. Yüzon lirası çıktı.... — Sen sus.. Abdullah... Halbuysa bey.. Velâkin sen gaddar bir herifsin... Bizim Abdullah derviştir. Şoför Faik başgardiyan odasından istanbulluya seslendi. sen bu yaradan ölmezsin!» dedim.. anladınız mı? Yetişip türemiyesice! Nasıl kıydı kızıma?. «Merak etme. bir ağladım. Nefes gibi konuştu: «Ben ölür müyüm.. Gardiyan Abdullah.. — Dur biraz.. Allah yalanı sevmez. Sertabibe teslim ettim. Ondan daha uzun boylu. Sabandan beri ağlıyorum. Eğildim de neden sonra. Bizim yalanı artık işitti mi. Bir de makbuz aldım. toz toprak.. «Muzur insanın katli vaciptir» diyerek sana bir de Kur'an lafı söyler. Ortalık temizleniyor. Keşke ben de deseydim.. İstanbullu. Makbuzu bölük komutanına verdim. Elleri kırılsın.. — Neden ulan gardiyan? — Gebermesi kendisine de iyi.. Hâşa! Beyi duymadın mı? Ayeti Kerime ne buyurmuş? — Ayeti Kerimeye sözüm yok!.Dişlerini sıkar adam. — Nereye gidiyorsunuz? . Adam orospuya «Bacım» diyemiyor. istanbulluya dargın başını salladı: Bir ağladım.. alâkayla uzandı: — Bak burasını iyi yapmışsın Onbaşı.. kardeşim?» dedi. daha şişman ve daha güzel olan Ayşe korkuyla arkasına baktı : — Hadi Tözey gidelim. Benim kızımdı.. güneş.. İşte öyle gayrete geldi. — Gördünüz mü başımıza gelenleri? Tözey'in biraz çarpık duran burnu sanki bir misli uzamıştı. İnsana acınmaz mı? — İnsana acınır. işitmedi mi bilmem. Ortalık temizlendi. Birdenbire cevap veremedim. derin bir hınçla içini çekti: — İyi olmuş... Orospu insan mı? — Ya insan değil de nedir? — Orospu. Abdullah ikisine de şaşarak baktı: — Siz şimdi orospuya acıdınız mı? Diye sordu. — Duydum Onbaşı! İstanbullu kederle güldü: Fazla sıkıştırma.

Görmeden yetişmek Allahın işi. Karakola bu mesele için gidiyoruz.. Komiser! Vay komiser bey vay! Bizim eve gelip boy göstermeyi bilirler. Bak istida yazarsan. Vallaha. ..— Komiser bekliyormuş. — Evde bıraktık dedi. — Umurumda bile değil.... Size hepimiz ricaya geldik.. Kıza Mevlût okutacağım. ölümü öp... Canı bir şey istiyor mu diye sorduruyorum... Birisi yetişmemiş. Sizden mektup almayınca Tözey kuduruyor. Herifi getirdilermi? — Hayır. Bedavadan yatmayı bilirler.. En kötü koğuşa kapanacak. Beklesin. Karanlığa kalacağız.. — Aklın fikrin rakıda.... şoför Faik'in dostuydu. Nerdeyse ağlayacaktı.. göğsünü sarsarak güldü: — Mektup yaz ağabey. İstanbullu dördüncüleri olan Münevver'i sordu. Bize etmediğini bırakmıyor. billaha mahkemelerde adalet yok. îdam vermezler ama cezası ağırdır.... doğru mu? — Zannetmem.... Cadde boyunda adam öldürüyorlar. — Kaç para eder. Artık ağalık sizden.. Bekçi Hasan yaklaştı: — Haydi Tözey! Komiser.. Omuzunun üzerinden başının bir hareketiyle karşıdaki bakkal dükkânım gösterdi: Baksanıza Bekçi Hasan da beraber. — Malatya'nın genel birleşme evi'nde bunlar dört tane birinci sınıf mal'dı. 'Acele gelsinler' dedi. Ayşe lafa karıştı: — Görmemiştir. — Cezası en aşağı onbeş senedir. Şoför Faik'in dostu... 'Kızını vurana idam verirler' diye duydum.. Korkuyoruz. Sarhoşları içeriye almayacağız... Beğenmiyor musun? — Elbette beğenmiyorum. Tembihatım var... Biz evde.. Tözey somurttu : — Yalana bak!.. idam vermezlerse.. Bizi de vururlar diye. Yazmayacaksınız öyle ya? — Yazmam.. Size de şeker gönderirim. Çiğ köfte ister misin? Şoför Faik damağım şaklattı: — Hastaya çorba sorulur mu? Sesini alçalttı: Çiğ köfte yalnız gitmez. — Başgardiyan nerede? Çağırın şunu bana. Sakın ona istida yazmayın. Sen de bir şey söyle canım! — Ne diyeyim kardeş? Geç oluyor. Gel buraya Ayşe... 'Allah razı olsun' diye karşılık veriyor.. Üçüncü kız. Kocaman vücuduna ve bir tuhaf bakan mavi gözlerine o anda hiç yaraşmayan bir kederle içini çekti. Kızın ötesi berisi meydanda. Ben mektup için mi kızıyorum? Çamaşırlarını yollamıyor... Daha getirmediler. Tözey. Komiser bize öfkelenir. Aşmalı!. Bekçi tenbihli.. rakıyı bir hafta yasak ettik. Haydi söz verin. Aşmalı namussuzu. — Allaha canım kurban olsun.

huysuz bir oğlana benziyordu. Bugün Münevver duymuş. Herif namusunu temizledi. — Bizimki rakı getirecek. Nalın giydim. Mahpus bir adam. Ben bindiğim kısrağı tanımaz mıyım? Yüreksiz kahpe!. Ayşe güldü : — Murat beyi de mi kesmeli? Tözey. istanbulluya muhabbetle baktı: — Murat beyin ne suçu var. insan hiç ölmemeli. Oturduğu iskemleden kalkmak isteyen İstanbulluyu bir el hareketiyle şoför Faik durdurttu: — Hele otur bey. — Doğru söylemiş. İyi yürekli olduğu belli bir şey! — O ne yılandır ben bilirim. — Gene bir domuzluğun var. Somurtkan durduğu zamanlar. Mahpusa getirirler. sinirime dokunuyorsun. Küçük tombul ayakları tertemiz ve çıplaktı. Tözey cevap vermedi. Mahpuslar iyi adamlardır. Erkeklerin hepsini kesmeli. Bir adım geri çekilerek İstanbulluya boydan boya göründü : — Bak!. herkeslere. Tözey ona döndü : — Hastaneye sen mi götür dün? Onbaşı. genel birleşme evinin bekçisi Hasan efendinin önü sıra yürüdüler. «Sana bir dokunan olsa kemiklerini kırarım!» dediydi.. Nalınlarım güzel mi? Ben de senin gibi artık nalın giyeceğim. Yüzünün bütün güzelliği gülümsemesinden ibaretti..— Aldırma! Katili döğmemiş bile.. Bütün emsali gibi.. Kızlar. Aferin!» diyormuş. — Doğru söyledi komutanım. — Aferin.. Kezban'm ölümüne sevinmiş.. Çok çocuk doğurmuş genç bir kadın gibi her halinde bir yorgunluk vardı... Kızları gören jandarma onbaşısı koşarak geldi... «Pekâlâ oldu. Komiser bey geçen akşam benim odada Kezban'ın saçlarını okşadı.. mesleğine ait birkaç meseleden başka bir şey düşünmeye pek alışık olmadığı belliydi. Gök gözlerinin içi gülüyor. Şunları bekleyelim.) Hiç de şaşırmadı.. okşadı da. (Buna tenezzül etmedi demek daha doğruydu. — Şimdi Kezban'ın babası da iyi adam olacak. Ölmek kötü bir âdet! İnsan doyasıya yaşamalı. — Söylerim ha! . Allah geride kalanları da tez vakitte bu pis dünyadan kurtarsın!» dedi komutanım. Rahmetliyi demek kıskanıyordu... — Selâm verip durma.. Hepsini.. hazırol vaziyetine geçip selâm verdi: — Ben götürdüm komutanım! — Ne söyledi? — «Ben ölüp kurtuluyorum.

elini pantolonunun kemerindeki saat cebine attı: Abu! Hey madrabaz herif! Selâmsız sabahsız ne cehenneme savuşuyorsun? Hele gel! Bakkal Abu.. — Kıza acıdım diye lafa başladı. direksiyon. Kıza çok acıdım.. Ben şemsiyenin üzerinde üç kâğıt atıyorum. sulu bankaya kasadar olmuş. Abu dükkânı kapatıyor. Biz. — O başka. — Hem acırım dersin. sertinden fenalık gelmiyor beyim... Bak.— Söyle. Kız. Önünde adamı kes. Cıgarayı hiç söndürmeyen tiryakilerdendi. Borca bırakacak diye suratımı asardım. Ben bu fıkaralara hep acırım. Şimdi dükkânı kapatmakla meşgul olduğu için. düşman gibi bin!» hesabı! — Yahu şofer! Sen kısraktan ne anlarsın. Benzin yağı. rospu kısmına acıyacaksın. yüz gram zeytinyağı alırdı. mintanının yakasından ensesine sokmuştu. Böyle yeni tıraş olduğu günlerde. — Ulan seni bir dinleyen olsa büyük camiin baş hocası beller. şöfer. görürsün. Demek karıya ayakta çalışmak makbul değil! O zaman on iki saate altmış kuruş verirlerdi. ikisi de hınçlarını alıyorlar. beyim. Bir mum alırdı. Kumarbaz da öyledir. seninki «Kısrağa dost gibi bak. uzun kiraz ağızlığını yanan cıgarayla beraber. Altmış kuruş yömiye! On iki saat ayak üzeri çalışacak. dakikası iki buçuk lira! Şu halde karının yatkını makbul zamanımızda. «Sen bizi rezil ediyorsun! Al bakalım!» demeye gelir.. ahmak şofer! Şoföre şofer diyordu : Ben iman tahtalarına çökerken de acırım.. insaf etmez çökersin. Pis bir dünya! Cümlemiz rezil olmuşuz! Kezban geçen sene fabrikaya giderdi. Bizi Tokma1 boyuna götürüp kurşunlamalı. eski adamlar! İhtiyar reis de eski adamlardan olduğu için herif.. Allah belâmızı versin! Kerhaneye düşüp sırtına entari giydiydi. hem de vakit buldukça iman tahtalarına. Parasını kaptıran 'kazanacağım!' diye yutuluyor. Velhasıl iki ucu boklu değnek! Birdenbire ümitsizlendi ve o kadar süratle öfkelendi: Canım beyim! Şu dünya batacak bir dünya olmuş. Şunda.. Dünya namussuz olmuş. dış lastiği. İşte senin işin bunlar! Kısraktan biz anlarız. Besbelli. — Ulan. Biraz sakat olan sol kolunu her hâline bir azamet veren acayip bir şekilde sallayarak yürürdü. Sonra mektebe öğretmen olunca... Töbe estafurullah! Aklına geldi mi? Geçen kış dükkâna her zaman uğrardı. idam eder. Tözey merhametli! Bir de kıza edepsiz derler. Yatıverdi mi. Fabrikaya. «Kezban hanım hele buyur! Kezban hanım bize merhaba yok mu?» Rospu kısmı parayı düşman gibi sarfeder... al parayı!» diyerek milleti soyduğun zamanları unuttun mu? — Kırk yıl günahkâr bir yıl töbekâr demişler. vaktiyle ne güzel bir delikanlı olduğu meydana çıkıyordu. Aman.. kılı kıpırdamaz. Yüreksizdir. üç kâğıtçı Abu hâli var mı? Hele domuz! «Bul karayı. İçini çekti : Lâkin herif de haklı! Vurmasın da ne halt etsin? Kızı kerhaneye düşüyor. Rospuya Orospu kelimesinin ilk harfini daima yutuyordu. Adamın hovardasından. Şoför Faik.. sen bendeki iltifatı görme.. siyah fötr şapkasını azametle düzelterek pencereye yaklaştı. .

Bu gece rakı olmazsa. Pis bir dünya! Eğer bütün bu olup biten işleri götürüp Tokma boyunda kurşunlayamazsak!. Aferin Abu!» İstanbullu bir cigara yaktı. Kezban'ı düşünüyordu. ötekilerin karşısına gidenler yüzde yüz milyon zararlıdırlar. — Merhaba beyim! — Merhaba Salih efendi. elleriyle iskarpinleri yıkamıştı. O sıralarda Kezban asker karısıydı. Üçünüzün işi de 'bul karoyu.. Abu ısmarlananları geitrdi... al parayı!' ama seninkinde soyulanın yüzde bir kazanması ihtimali var. Düşünceli düşünceli dükkânı kapattı. O zaman da. «Ümit orospularda. Korkunç bir şey! Bunların ne acayip talihleri var.. Kocası 337'li imiş. iki ay evvel göğsüne sepetle vuran topal Cumalı.— Sen uzatma! Şuradan yarım kilo domates. öyle bitkin görünmek amele kadınlara mahsus bir şeydi. bir demet maydanoz getir. kızlar çarşıya giderken Kezban mahpusanenin önündeki çeşmede Cuma'ya kunduralarını temizletmişti. Heybesini sırtladı. kerhane hizmetkârlarından ihtiyar Cumalı. biraz kendilerini yamalı bezlere kaptırsalar ihtiyarlık yakalarını tutar. — Yoook. «Pekâlâ! Ayrıca cennet cehennem diye neden gevezelik etmişler yahu! işte insanlar öçlerini. birbirlerinden bu dünyada kolayca alabiliyorlar! Aferin Abu! Dünya batacak bir dünya olmuş.... mahpusluk fena çökecekti. — İstemez beyim. âdeta yüksek sesle böyle söyleyerek sanki bir şeye hazırlandı. O kadar genç olduğu halde. Sen iç. Deminden beri Onbaşının gitmesini bekleyen jandarma Salih buna arkadaşları pek saf olduğundan «Salih Efendi» diyorlardı etrafını kollayarak pencereye yaklaştı. Kerhane hizmetkârlarından Cumalı. topaldı. Cigaran kalmayıverir. Seferberlikte. ilkbaharda.» diye düşündü.. Bir gün. Zaten bir paket cigara oniki sene yetmez ki. ikisinde de acıdığı için galiba! «Sahi! Dur bakalım!» istanbullu.. beş kuruşluk soğan. Başgardiyan Ali efendi biliyor. geçen kış fabrikada çalışan (1) Tokma: Malatya'da bir su ismi. İstanbullu.. kerhaneye gittikten sonra da bu kızın yüzüne dikkatle bakmamıştı.. Yak hele. Aferin Abu! Feylozoflukta Mustafa Şekip'ten de. Biraz şık olsalar... bir eski yatak çarşafının içinde o kadar yaşlı. orospulaşırlar. ... karın altında kenarda beklerdi. Sina cephesinde yaralanmış. Yak bakalım bir cigara!. iki ay sonra Kezban'ın kunduralarmdaki çamurları temizlemek için — çömelemediğinden— yere diz çökmüş.. Rıza Tevfik'ten de ustasın. — Ben de içiyorum. Sen mahpussun beyim! — Aldırma. «Çekil ulan! Yol ver!» diye elindeki sepetle amele Kezban'ın göğsüne vurmuştu.. O zamanlar yüzünü hiç merak etmediğini İstanbullu hatırladı.Dükkâna girmeye cesaret edemezdi de yağmurun. Sen iç. Delik yün çoraplar bacaklarının yuvarlaklığını kaybetmişti..

herife de. falan alacak. Doktor Hikmet! — İyi adamdı. Vaktiyle askerliğini yaptığı halde. Biraz düşündü. — İyi bildin Salih efendi! Ruh demek kan demek. Ölümü göre göre herifler kanıksıyor besbelli! Çantasında nüfus kâğıdı zuhur etmedi. — Ciddî mi? . Doktora teslim ettik. Sertabibe verdik.. Yorgun ve usanmış gözleri vardı. Şu ölümlü dünyada en zor mesele namus meselesi.. Doktor kıza bakmadı bile.. — Evet. O da İstanbulluymuş. Adam kısmı ne kolay ruhunu teslim ediyor. şimdi ikinci defa ihtiyata çağırılmıştı. Bir işin farkındayım. Doktor kısmının yüreği katı oluyor. bir akıllı adam olsa da.. Oğlanların tütünü tepelerinden çıkıyor. Çeşmeden ip gibi akan suya bakarak dertleşti: — Babalık zor iş beyim!. Gecenin yarısında.. Ne dersin? —Vallaha. hiç bir şey bilmeyen giriyor.. 'Gik' demeden gidiverdi.. Ben kur'a askerliğimi de candarmada yaptım.... Adam öleceğini bilir de ne zaman öleceğini bilmez.Salih Efendi cigarayı yaktı. — Ekmek vesikası mı? — İyi bildin. Tanıyor musun bilmem.. — Acıdım fıkaraya. Burnunu çeker gibi omuzundaki tüfeği iki kerre yukarı atıp düzeltti: Adamın ne zaman öleceğini bilmediği daha iyi. Elâziz'de bir doktor vardı. Babalık gayet zor! Yemez yedirirsin.. Can gidince leş kalıyor.. Sen ölümü uzak sanırsın. Allah selâmet versin! Doktor dedim de aklıma geldi.. Yallah! Can çıkınca adam ölür. Tözey bize ilâç getirecek. Mektubu okuyan adam.. giymez giydirirsin.. Taymcı topal Sefer içeri girdi: — Ne yiyeceğiz beyim? — Hiç bir şey yemiyeceğiz. tuz. Bizim karakoldaki arkadaşlardan beş tanesinin karısı kaçmış. — İyi etmişsin. öksürüp geçiverse... Sen daha iyisini bilirsin. Ben kıza da acıdım. Yüzon lirayı çantasına koymuş ki pazardan gazyağı. Kızın çantasında yüzon kayme çıktı.. O zaman da. Bu kötü karıların nüfus tezkeresi olmaz mı? — Olmaz. — Ciddî mi? — Bu akşam oruç tutulacak oğlum! — Pekâlâ! Ben yumurta aldım. Alamadı.. Ekmek vesikası. Buraya iyisini bilenle. Kan sızıldı mı hayvan olsun. Öyle ya. Elâziz'de mahpusane bekledim.. insan olsun. İstanbullu kederle güldü: Huy canın altındadır diye bir laf ederler... başına belâ olur.. anlaşılan kan demek. uyku arasında 'Of!' çektiklerini duysan gözlerin yaşarır beyim. şöyle şöyle yerine gelince sevabına. Arabaya Onbaşıyle beraber bindik. Şu halde huy dediğimiz de leşimiz olacak. biz derinini bilmeyiz beyim.. Can demek... Sonra evlât gelir yetişir. ölüm arkanda gülü gülüverir. işi tamamdır. Namus işi müşkül! Bu kancığın da kocası askerdeymiş. Vesikaları var.

koşa koşa geldi: — Geçmiş olsun Memet! — Eksik olma. Gardiyan Abdullah. Domuz şoför. Tözey yürekli bir karı.— Evet. Faik yukarda salata yapıyor.. Sefer. yün çorapları elde. — Hepimize Allah imdat ede. Sırtında düğmeleri çözük yeni bir asker ceketi. — Anladım. — Bâş üstüne.. eline sağlık. ayağında lâcivert çulâkiden bir külot pantalon vardı.. Kezban'ın vurulmasına ne diyor? — Hiç! Ne diyecek? Ağlamış. öldüren mi ölüyor daha belli değil. mahpusaneye gizlice rakı verildiğini görmemiş oldu.. Kelepçenin anahtarını bulamadıkları için ellerini edeple göbeğine bağlamış gibi duruyor. Assınlar namussuzu. — Sakın aldırmayacaksın.. abdest almayı sonraya bırakarak. — Allah kurtarsın Murat bey. çıplak ayaklarında takunyeler. Geçip gittiler. Tözey giderken İstanbulluya parmağını salladı: — Dediğim gibi.. — Temiz olup olmadığını siz bilmezsiniz. — Yarın çamaşırlarını gönder. Neden 'oh' çekersin vâlde? Biçare senin sürülerini mi sürdü... — Elbette ağlar. — Gelsin. — Daha temiz. memur olması hasebiyle. — Allah kurtarsın hepimizi. Ölen mi ölüyor.. götürdü? Töze'yi görünce pencereye yaklaştı: Merhaba bizim Tözey! — Merhaba bizim Sefer. Sen imdada geliniyorsun.. — Nasılsın? — Nasıl ne demek? Baksana bizi vurup öldürüyorlar. bunları kıl şalvarının derin ceplerine sokuverdi. Halbuysa Ali efendinin karısı oh çekiyor. galiba tabiî olmayan bir süratle soluk alıyordu. Tözey iyi karıdır. — Başgardiyan nerde? — Koğuşlara ampul takmaya gitti.. Evi yıkılasıca. Gidi deyyus! Türeyip türemiyesice. tabancasının kılıfını ilikliyor gibi yaparak. — Bâş üstüne. Islık çalıyor keyifle.. Tözey ve şoför Faik'in dostu. Şimdi Tözey de gelecek mi? — Gelecek.. bir müddet Tözey'in takunyelerinden çıkan tahta gürültüsünü dinledi. etraflarına bakınarak demirlerin arasından kâğıtlara sarılmış iki şişe uzattılar. — Allah kurtarsm ağbi. Kerhane bekçisi Hüseyin efendi.. — Allah kurtarsın şekerim. Ne verdiler? .. Pezevenge sakın istida yazmayın. Katili cezaevine ortalık kararırken getirdiler. ben bilirim. İstanbullu..

Bunun ağır tahriki. kelepçeyi ilk defa taşıyan insanlardaki bu hareketi iyi tanıyordu. zaten yüzünde başka bir yere insan dikkat edemiyordu. Demirden kalan soğukluğu daha doğrusu pisliği hemen temizlemek arzusu.. Milleti nereye sürüyorsun? Yemek getirmesinler mi? — Ben nöbetçi değilim Başefendi. Şunun üstünü ara!.. Asker ceketiyle zararsız ve merhametli bir köy bekçisini hatırlatıyordu. bizim bey yazar. büyük kapının demir parmaklığı önünde ses çıkarmadan toplanmışlardı... sardığı cıgarayı katilin ağzına koydu : — Abdullah iyi söyledi Memet dedi. hafif tahriki yok mu? — Bilmem.. Mutlaka temiz edeceksin.... Yat bakalım eşek cennetinde.. Zorlu yazar. Temiz bozar. Hani müddeiumumi alnını öptüydü. Sana beş sene ceza yeterdi.. Allah akıl vere. Başgardiyan Ali efendi. Sen haklısın bey.» dediler. .— Onbeş sene! — Yok canım! Ne mümkün! Sen yanlış anladın mutlaka! Aman bey!.. müdahale etti: — Bırak çocukları..... Onbeş sene mi? Yanlışlık olacak. Murat bey dayansın lâyihaya. «Temiz et.. Hani avukatlar bedava müdafaa edeceklerdi. Abdullah bir yere tutunmak istiyor gibi İstanbulluya baktı : Kötü yerde olduğunu söylemedin mi? — Söyledik.... Gardiyan Abdullah çoraplarını tekrar masaya bırakıp kalabalığa çıkıştı: — Kapıyı kestiniz.. Öyle değil mi beyim? İstanbullu başını salladı: — Fazla vermişler. Mahpuslara yemek getiren kadınlar ve çocuklar. Elmacık kemiklerinin pek çıkık olduğu.. Fakat açmadan evvel. Görürsünüz yıkılır bu devran. Zaten sen gelmeden «onbeş sene verirler» dediydi.. bir vakit böyle kalmaz.. sanki kelepçesi alınınca sözünü dinlemeden yürüyüp gidiverecekmiş gibi telâşla söylendi: — Hemen vurursunuz! Şimdi ne oldu? Onbeş sene. Geri! Candarma sür şunları. — Kerhanede deseydin. Aldırma. Hak seninle beraber imiş. Ağzına demin taymcı Sefer'in sıkıştırdığı cigaranın dumanından kurtulmak için bir gözünü yummuştu. üzerlerinde incecik kırmızı damarlar bulunduğu görünüyor. Temiz nasıl edilecek? — Temiz etmeli elbette. Namus meselesi yüzünden.. Korkma. Bedavadan bir temiz.. Taymcı topal Sefer... İstanbullu. İşte bizim Murat bey sana bir temiz yazıversin. Gardiyan Abdullah çoraplarını masanın üzerine attı: Bu nasıl iş beyim? Hem de namus uğruna..... Bir rahat nefes almak. para almaz.. Zulm ile âbâd olanın âhırı berbâd olur. Katil bileklerini oğuşturdu. bir nekahat! Yüzüne birdenbire bir yerden ışık vurmuştu. Zaten bilmeyen mi var? — Öyleyse. Anahtarı hışımla kelepçenin küçük kilidine soktu. Onbaşı içeri girdi. Bu gidişat. — Dedim.

.. Ali efendi. Kızı öldürttünüz. — Bilmez miyim!. Bizde fazla yatak ne geziyor. Boynunu bükmüştü. Sonra sırtına bir şamar indirerek 'yallah!' dedi. iki adım gerileyerek durdu. Herif içeri girdi. Abdullah bezi çözdü. Abdullah yemenileri çıkarttırdı..— Nöbetçi olmak mutlaka lâzım mı? Arkadaş arkadaşa yardım edecek. yemenilerin içini parmağıyle araştırdı. — Para ne geziyor Ali efendi. Nihayet İstanbulluya dostça gülümseyip bir iskemleye oturdu.. nefretle. soldan sağa gezdirdi. Paran varsa harçlık ver. Cüzdanın tekrar cebe koyulmasını sabırla bekledi. kızını al' demişler. parmakladı. Bir de tahta kaşık. Bulgur pilâvı. Kadına kürtçe bir şeyler söylüyordu ki başgardiyan Türkçe bağırdı: — Bir pilâv yapar getirirsiniz! Yahu. — Hani nerde? Dur. (Halbuki okumayazma bilmiyordu. Ayrı ayrı açıp baktı. çok yamalı. Bilirsin. Sırtında çok eski... Vazife. herif burada betonun üzerinde mi yatacak? Şimdi. — Bir şey yok! dedi. Şunu görüyor musun beyim? Hep kabahat şu rezilde. Ayrıca koltuk altlarına yumruklarıyle birer darbe vurarak oralara sert bir şeylerin gizlenip gizlenmediğini aradı. rengini kaybetmiş bir yatak çarşafı. birisine sertelirken. Tekrar bağladı. Yoklaya yoklaya takip ederek beline sarıldı. Katili. mıncıkladı.hasta mı olsun! Koş. Tabağın kapağını kaldırdı. haydi yatak getir.. Defol.. — Yatak. getir dedim.) Paraları saydı. hattâ ihtirasla yapardı. Kadın. Dur. demir kapıdan içeriye soktular. Apış arasına da hafif bir yumruk indirip Memet'i üçüncü defa zıplattı. kâğıtları masaya koydu. topukları . Masaya çorapların üzerine bırakıp omuzlarını tuttu. Fakat Başgardiyan bir göz işaretiyle ayakkabıları göstermişti. çıplak ayaklarında. yeni gelenin karısı da içeriye bir çıkın uzattı. Abdullah «lahavle» mânasına başını sallayarak aramaya başladı. Ali efendiye danışalım. Evirip çevirdi. Zaten kimse vazifeye bakmıyor. Memurlukta ayıp yok! diye güldü.. Cigara içer mi? Cigara getir. Sen askerlik ettin.. Masanın deliğine sokulu şişi Abdullah pilâvın içinde sağdan sola. iki tane kuru soğan. 'Anasına bak. Yorgan getir. Sende hamiyet ne geziyor. Ara şunu! dedim.. Tabanlarını yere vurdu.. Memet'e aşağıdan yukarıya gülümsedi: Kusura bakma Memet. Her vuruşta Kezban'ın babası bir kerre sıçramıştı. Adamın kuşağını. — Dur hele. Başgardiyan Ali efendi. Yine öyle yapmıştı. Evvelâ kasketi çıkardı. Bacakları da kollar gibi aşağıya kadar sıvazladı.. Terden siyahlanmış yün çorapları da elledi. Kolları üstten ve alttan sıvazladı. Ağlama pis karı! Evvelâ ağlanacaktı. haysiyet kırıcı bir yüz buruşturması ile konuşurdu. Lâkin çocuklar gelmiş.. Burası mahalle kahvesi değil.. Bu işi zevkle. 'olmaz' mânasına başını salladı. Yani «karım» demek istiyordu: Biraz diyeceğimiz vardı.. Diğer yemeklerle beraber... Sıra cüzdana gelince. gözlerini tavana diker. Yetmiş kuruş.

.. ötekileri gündüz ölü gibi uyumaktan yorgun. Bayrak titreyerek iniyor. îki yanında iki küçük çocuk sanki yalnız kirden ibaret iki acayip mahlûk trahomlu gözlerine konan sinekleri koğmaya bile lüzum görmeden duruyorlardı. (Ama doğrusu gardiyanlar ekseriya farkederler de.. Bu da bir çeşit mahpusluk. Yasak edilmiş bir şeyi.. Esas vaziyeti alındı. Kızı yediniz namussuzlar. bir acayip kibri vardır.. Fıkarayı.. İki payton dolusu sarhoş. İstanbullu. geniş kol hareketleriyle edepsiz bir gürültü halinde yuvarlanıp gittiler. Yüzüne kapattığı eli kir içindeydi. Daha sonra paytonlara kurulmuş büyükler. boz entarili kadınlar. ağızlarına birer lokma salata alıp.. memurların farkında olmadan. O zamana kadar ziftlenir. meyhane samimiyeti ile bağlayan biçare bir kibir. pencerelerin önüne koydukları iskemlelere basarak dışarıya bakıyorlardı. Sonra sekiz yaşından onüç yaşına kadar kızlar ve oğlanlar. Şoför Faik öteki pencereden sordu : — Neye güldün beyim? .. mezeleri şimdilik duvara dayalı küçük masaya hazırlamıştı. İki işçi delikanlısı golf pantalonlarmdan gençlik teşkilâtına mensup oldukları anlaşılan iki çocuk dimdik durarak selâma iştirak etti. yemese de bir şey lâzım gelmez. şahsî veya nakdî kefaletle tahliyesi kabil olmayan bir mahpusluk. Saçları biryantinli ustabaşı muavinleri. Birer fincan içiyorlar. şurada yediniz! Mahpusta rakı içmenin keyfi yoktur da.. Biraz daha büyücek tabiî. işe gidenlerin de üzerlerinde. Affı.» «Dışarıdaki gibi..... Süngüler takıldı. Başgardiyan artık tamamiyle öfkelendi: — Ne durdun? Sen lâftan anlamaz mısın? — Kabı. Yatağı getirdiğin zaman alırsın.. Hoş... amelelerin.... sarhoşları sürükleyen atların bıraktığı şeyleri topladı. kaşığı geri versin! — Hangi kabı? Pilâv kabını mı? Hiç şunda akıl var mı? Herif pilâvı eteğine mi boşaltacak? Defol! Yıkıl huzurumdan. Biraz daha genişçe. başlarında pamuk kırıntıları. Onbeş senelik rızkını. bayrağın. Amele aileleri. Berikiler oniki saat ayakta durmaktan.. Tıpkı dışarıdaki gibi. Rızkını tamam aldı. iki adım arkada ana.. Bir elinde yarım tenekeden saplı kovası. işten çıkanlar da. Karakolun bayrağını indirmek için Onbaşıyla üç jandarma direğin önüne geldiler.. kapları omuzlarında ekserisi çocuk arabaları sürerek memur karıları geçmeye başladı. ötekinde çalı süpürgesiyle harp zamanının kadın çöpçüsü... işe gidenler de aynı süratle yürüyorlardı.tamamiyle aşınmış nalınlar vardı.) Şoför Faik.. birkaç kişiyi atlatarak yapmaktan gelen ve arkadaşları birbirine o ana mahsus. üçüncü fincandan sonra yine aynı şeyleri düşündü : «Rakı dünyada mahpus olamıyor. Cigara daha tatlı.. önde baba. beraatı... boz mintanlı erkekler. İstanbullu da mırıldandığı şarkıyı kesti. işte midemi kızdırdı. İşten gelenlerin de.» Dışarıda akşam olmaktaydı. yüzlemezler. İstasyon caddesinden ameleler geçiyor.

. Yukarıya aldı. Hukumat Hüseyin Hükümet kelimesini Hukumat diye söylüyordu. Alt odalardan birisinde pis. uykusuzluktan avurdu avurduna çökmüştü.. — Kısmet olmadıydı. — Çöpçü karı da yaşıyor mu? — Vızır vızır. İçine beş elma koy Birini dişle yolla! — Yaşa şoför! Kesme arkasını. — Şu dağlar kömürdendir. İngiliz adasına benzeyen bir bulut. burasını hiç tutmayan yüksek bir rüzgârın içinde simsiyah savruluyorlar. mavi sis parçalan gibi kala kalmıştı. Allah belâsını versin! Birer fincan daha içtiler. Kızlar bir ekmeğe uçkuru çözüyorlarmış.. — Bileceğiz. Canlı cenaze. yanmış kâğıt parçaları gibi. Birbirlerine kederle gülümsediler. Geçen gün ömürdendir. — Adıyamanlı falan değil. Tekrar iskemlelere tünediler. Şehirde ağaçlar pek sık olduğundan akşam yemekleri için yakılan ateşler kerpiç bacalardan çıkar çıkmaz dalların arasında. Kargalar. Oğlu vatan müdafaasına. Git sor. — Şu mavi mantolu bayanı gördüğü halde. sırıtmasını öğrendi. biteviye akşam oluyor. Çöpçü karı kim biliyormusun? — Ne bileyim? Buğdayın kilosu yüzotuz kuruşa çıktı.. yetişemedik... Kezban yürümesini. Üst yok.. Açlıktan. 'Kızım' dediğini duymadın mı? Sonra da biz içeri düştük. Bizim Memetçiğin anası. (Pencere insan boyu hizasında yapıldığı için iskemleye çıkmadan dışarısını görmek ka bil değildi.. Adıyaman ahalisi olduğu gibi şehre dökülmüş... Dur hele.. Tırnağı demirdendir. Burada mahpus yattı. Sen onu bileceksin. Dost tuttu. . Adıyamanlıdır. Fabrikada çalışanları görüyorsun... — Kim dostu? — Ismetpaşa'dan bir Hüseyin var. — Kezban'la yattın mıydı? Doğru söyle. Anası sarhoşları çeken atların gübrelerini temizlemeye. Görürsün.— Dünyaya güldüm.. güzel sesiyle hafiften bir türkü tutturdu : — Mendilin işle yolla! Ucun gümüşle yolla. Şoför Faik. Şoför Faik içini çekti: — Doğru bey... sünepe geziyor. — Nesi var dünyanın? Millet işte yaşıyor.. Haline şükreder... Para verdi. bir kerre bizim kaltaktan göz açamadım. — Kerhaneye düştüğü zaman sen dışardaydın.) Dışarıda. Senin Tözey acıdı. — Artık orasını bilmem. baş yok. tek başına kırmızı gökte yüzüyordu.. Aklı ermeyenin çoğu... Feleğin bir kuşu var. kavaklara konup kalkıyorlardı. başka türlü yaşamak olduğuna akıl erdiremediğinden şükreder. aklı erenlerin omuzunda. Sonra karı ilk düştüğü zaman kenef gibiydi. — Dışardaydım ama.

Çabuk olalım.. Demir yasak. Nahiye müdürleri belki misafir gelir. Şark cephesi. bir çay fincanının içinde dört. — Pekâlâ! Bak ben ne düşünüyorum : Şurasını mutlaka kız mektebi yapmalı.. Pencereden indiler. Bu dünya. Sağ köşede bir dolap. Burası kendi odası.. Pencereye. uzunluğu yedi adımdı.. «Allah belâsını versin!» dedi. Planı çizerken yüreğin titremedi mi? Ulan namussuz desem. Haydi sofrayı kur. Dünya sanki burada nefesini kesmiş.. Sefer içeri girince havayı sevimli bir hayvan gibi kokladı: — Kokuyor beyim! . Baskın bekliyor... Bir yerde. Kelepçe yasak..» İstanbullu yavaşça.. — Rezil kısmını nasıl zaptetmeli? — Rezil kısmını mı? Rezilliğini dünyadan sürüp çıkararak. böyle gider. — Acımaz mı? Ben bile acıdım.... — Yağma yok.. — Hele iç bakalım bey. görürsün. Hele içelim.. Acımıştır. Bir silkinecek... Çörçil'in sözüyle : «Bir hedef ya boğazınıza sarılmıştır yahut ayaklarınızın dibindedir. Balkanlar. Ortada.... boyasız çam tahtasından kitap rafı. tekerlenir.. — İnşallah. Bu nasıl bir mimar? Pekâlâ! Haydi diyelim ki sana pencereleri yüksek yapmanı emrettiler.. şuraya oğlunun üç tekerlekli ve lespitini koyarmısın? Çürür.. dolabın üstünde iki gözü kitapla dolu. — Kimi kalaylıyorsun bey? Kızın babasını mı? — Yok canım! Şurayı yapan mimarı. fakat inadına içmeden odada «volta vurmaya» girişti.. böyle gitmez. Hepimize yazık.. Alman ordusu Vladikafkas'a inmiş. Duvarda boydan boya Cumhuriyet gazetelerinden kesilmiş renkli haritalar.. canı cigara isteyerek. hem yemek. Boynu altında kalır.. Elleri pantalonunun cebinde.. kapıya demir takmak yasak!. Kapı aralığı da sayılırsa genişliği sekiz. paslanır diye koymazsın.. Uzak şark ve kurşun kalemle çizilen hareket mevkileri. Birdenbire arkasında elektrik yandı. Kapının karşısındaki köşede şair Nâzım Hikmet'in yağlıboya büyük portresi. hem çalışmak için büyük bir masa. beş günlük kurumuş çiçekler. Stalingrad'da henüz döğüşülüyor. dışarı çıkıp aşağı seslenerek topal Sefer'i çağırdı.. Pencereleri yıktırmah boydan boya her taraf cam olacak. Kilit yasak. Yazık... Anladın mı şoför? — Hayır beyim. Bunun altında kızıl ordunun kadın birliklerine mensup bir süvari resmi.. Camlı köşk gibi. müsvedde kâğıtları. Adamı bağlamak yasak. İstanbullu.... Sol köşede portatif karyolası duruyor. Bir davranacak. Bunların üzerinde hikâye ve romanlar için not dosyalan. Elalemeyn tehlikede.. Hepsi yasak. Bu odada yalnız yatıyordu.— Bildim. Tavanları bile buzlu cam olmayacak. istemeyenin gözü kör olsun! Şoför. İyi çocuktu. Böyle gelmiş ama.... Libya. dedi. İstanbullu : — Yazık!. miyop olduğundan fazlalaşan karanlıkta gittikçe bir şey görmemeye başlamıştı...

.. Yirmi beşlik tütün içiyordu. Masa örtüsünü savurarak her zaman yaptığı gibi rakı kokusunu dışarıya kovaladı. Hukukta okumuştu... Büyük bir ciddiyetle.— Koksun oğlum! Gardiyan kısmı. idam altındaydı. Yerliler zengin ailelerin çocuklarıymışlar.. fıkara olduğundan.. — Öyleyse. Müdürler yemeye buyur ettiler. Abdest alıp namaz kılmış. Ağlıyor. Boğulacakmış. — Neden ağlıyor? O da mı acımış. — İstemez. Her gün tıraş oluyor. — Herif ağlıyor beyim! dedi. Sen şurada biraz kâğıt. Bu herif bu cezaya dayanamaz. tabiî. Onlar yemek yerken Sefer. ikisi yabancıydı. mahpusanede entariyle dolaşan yerli meslektaşlarını ayıplıyordu. Yabancılardan bir tanesi de izmir eşrafından Rıza beydi. Müdürler oturmaya gelecekler. bir iki gazete koyarak yaktı.. Söz söyleyemiyor. Ali efendi yemeye gitti mi? — Gitti. İstanbullunun verdiği cigarayı kulağına koyup kendi tabakasını çıkardı. —ameliyat yapan bir operatör gibi Onu şimdi neden operatöre benzettiğini İstanbullu bir türlü anlayamadı cigara sardı. namus var.. «Namus dedikleri hangi köydür. Biz rakıyı çabuk bitirelim. — Yak bir cigara. insan bu dünyada namusu için yaşadığından. Karnın aç mı? — Aç değil. — Hep acıdık. — Nöbetçi gardiyan kim? — Banazlı Hacı! Geri kalan rakıyı acele acele içtiler. Anason kokusu kaybolsun. Yalancı şahitlere hakim yemin verdirirken zıplayıp kalkmış.. 'namus' sözüne gülümsedi: — Efendiler! dedi. Sefer. Bütün mefhumlar akıllı adamlar için var.. — Bilmem. — Namus yok mu dünyada? istanbullu. Köylüden toplanan hükümet hissesi buğdayı aşırıp satmaktan mevkuftular.. Fakirdi ama gönlü zengindi.. Namusçularm yanma mı? — Hayır. İçi almadı. Ne tarafa düşer! Bir kerre onu sor!» diye bağırmış.. ikisi yerli.. Nahiye müdürlerinin koğuşuna. Yemek yiyememiş. Adamcağız ağlıyormuş. İşte o sebepten ben dil inkılâbı ile ne halt etmek . Lâkin akıllı adamlar için. — Hangi koğuşa verdiler. Sonra kapıyı ardına dayadı. Bir şey anlamaz. ömründe rakı içmemiştir. İstanbullu. sesini mahsus tatlılaştırdı: — Dünyada.. paçavra yak. istanbul tevkifhanesinde bir kurt Musa ile beraber yattık. Ben şu kıza acıdım. Nahiye müdürleri dört taneydiler. Ağlayan babanın tesirine kapılmıştı. — Babası mı? — Babası!. Rakı vereceğim ama koğuşta kokar.. beton döşemeye biraz pamuk.

.. şu zenginlerin kızları hiç mi kötülük etmez? Kadınları hiç mi hovarda taşımaz? Neden hep fıkaralar namus uğruna katil oluyorlar? — Bu onların namusu olmadığına mı delâlet eder? Yani fakirlerin demek isdedim. — Tamam.. kız çocuk sahibi insanlar. Kahveye çıkamazsınız.. Herkes namusu kendine göre anlar. Siz sağdaki komşusunuz. Tenhada tutup. ne kadar orospu olursa olsun ilk defa gördüğümüz bir kadından sıkılır mıyız? — Sıkılırız.. «Yavrum! Bu işin sonu fenadır. . Hâşâ huzurunuzdan.. Ben Memet'i tanımıyordum. Mahkeme onbeş sene veriyor. meselâ Kezban'ın babasına hiç ceza vermem. Bir müddet sonra size döndü... Lâkin orospuluk mutlaka iki kişi ister. onun yabancı bir adam önünde soyunması daha zordur değil mi? — Tabiî. Kızı karıyı ve bizi mahalleden alıp istediğiniz yere götürebiliriz. O da öyle söyledi. Şimdi kaldığımız yere geliyorum! Komşumuzun kızı. Bir kadın. — Anlatayım: Komşumuzun kızı... benim talip olmamdan ziyade. Bir bu. . ben olsam. Bunda sizin de benim de hissem yok mu? Orospuluk tek başına icra olunur bir zenaat değildir.. Halbuki kan... İşte namusu temizlenmedi... İşte oraya gelmek istiyordum. Vuruyorsunuz. Durun daha baştan başlayacağım.. Siz de aynı şeyi söylediniz. — Namusu bilmediklerine... Hattâ ikiden de çok fazla.. Doğru durmazsan. (Komşu misâldir. iğneyi kendimize batıralım çuvaldızı âleme. Bu işin ustasıyız. Camiye gidenlerden.. Ekserisi aile babası. babana yahut kocana söylerim.. — iyi söylediniz.) Bu oynak kız bana —ben soldaki komşuyum— göz ediyor.. Şu halde. Bir tek orospuya. sözüm meclis harici.. mevlüt okutanlardan.. Bununla öğünürüz.» diyorum. Namuslu insanlar.. Zina nasıl vuku bulur? — Orası doğru. yahut karısı oynak.. evvelâ zordur. Benim gibi buradaki üçyüzelli mahpus da tanımıyordu. tersine. mecmuu dünyayı tutar. Evvelâ zordur.. Hepimiz zampara adamlarız. Onlar kan her şeyi temizler zannediyorlar. Kız kötü olmuş. Utanmak da elbette mutlak ve ebedî bir şey değil. — Aklıma şöyle bir şey geldi Rıza bey... kadın elbette bizden daha utangaç olur.istediklerini anlayamıyorum. Zenginlerin. Bir sürü erkek. Bu sebeple.. payimal oldu.. Şimdi bedin. Karşıdaki komşu bizim şoför.. bilâkis sabitleştirir. binlerce hovarda. kızınız kerhanede.. Complexe d'inferiorite'yi aşşağıhk duygusuna çevirirsek bundan Kezban'ın babası ne anlar? Namusu da allah gibi beliyorlar. Bir de Kezban'ı vurmak neyi halleder? Kezban'ı vurmak. — Biz erkekliğimizle sıkılırsak. — Bütün bunların kötü olan kadınla suç ortaklığını anlayamadım. Belki tek başınıza her şeyi yaparsınız. Evet. kurban kesenlerden... Evvelâ zor olduğuna mutabıktık değil mi? Öyleyse fena halde utanır.. Söyleyin bakalım. Sen anlayamıyorsun. Lâkin bizim konuştuğumuz kerhane meselesi!.. yahut karısı oynak.. Yumuşak davranıyor. memleketi bırakıp defolmalı. herhangi bir lekeyi silmez.

Bir sürü nizam onu orada. — Kerhane olmasa fuhuş gizli yapılır da ondan. bir taraftan da alkışlayıp tamime çalışacağız. Mahalle aralarında kaç tane kerhane dolduracak umumî kadın var. bir tarafta hastalık korkusuyle kerhaneyi devam ettirmek meşru mazereti. tabiî. Bu mükemmel teşkilâtın resmî pençesine düşen Kezban'ı öldürmek bir şey halletmiyorsa baba kabahatlidir ve onbeş sene ceza hakkıdır efendim. Durun bakalım! Daha âlâsı var.. kendisini bir başka türlü mesul saydığı muhakkak. çalgılı gazinoları. müstahdemin idarehanelerini. Buna karşı biz yalnız acıyoruz. — Haydi buna da doğru diyelim. yüksek ırkçılığı propaganda eden vasıta haline geliyor. aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar. Kezban kerhaneye düşeli şu kadar ay oldu. Kezban için söylemeyeyim. şereften ve namustan bahsetmek için insanın hiç değilse kerhanedekiler kadar yüzsüz olması lâzımdır.. birisini vurup öldürmek istemedik de Memet neden Kezban'ı vurdu? — Babası değil mi? — Babalığın sosyal menşeini burada araştırmak uzun olacak. — Gizli fuhuş yok mu? Barları. aynen bizi burada tuttuğu gibi. Neden hükümetimiz tekkeleri kapattığı halde kerhaneleri kapatmıyor? diye düşünmüyoruz. Orospuluk bile milliyetçiliği. Diğer kızların orada bulunması yüzünden hiç vicdan azabı duydunuz mu? — Vicdan azabı büyük kelime. Tabiî insan olarak acıdım. vatan sevgisinden. bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. Ve acımakla vazifemizi yaptığımıza inanarak vicdan huzuru bile duyuyoruz. kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir.. — Evet. — Muhakkak.. — İyi ama Kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi. Beş çocukla bir kadın daha sokakta kaldı. Bir şey hatırlamış gibi elini kaldırdı. Ne çare ki bu işler giderek tabiî hale gelmiş. İşte o kadar. kızı öldürmek neyi halletti? — Doğru. cehalet bu işi biraz daha karıştırdı. zorla tuttu. Memet'e fenalık eden sâde Kezban değil. Yani birkaç sene sonra onu. Bu mükemmel bir teşkilâttır. Şu halde. Biz nelere alışmışız yarabbi! İstanbullu bir an durdu. Bir tarafta namusunu temizlemek meşru hakkı. Ben gördüm. güzel daktiloları. — Pekâlâ! Siz.. . yalnız mazur görmeyeceğiz. Cehalet de bu işte. Bir memlekette açık veya kapalı orospuluk yapılıyorsa orada istiklâlden. metres hayatını saymıyorum.— Gelelim kerhaneye. Bir bekçi. Siz de zaman zaman oralara gittiniz. Meseleyi şöyle düşünmeli sanırım : Kerhane ve orospu topyekûn bir milletin yüzkarasıdır. Yüzü karma karışık olmuştu. — Kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık Kezban orada yok diye Malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil mesinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa. Demek ki o biçarenin bizden fazla bir şeyler duyduğu. milliyetten.. buradakiler vicdan azabı duymadık. ben.

Vallaha uydurmuyorum. Başta duruyor. Çünkü gündüz çılgın bir neşeyle Cumhuriyet bayramı kutlanmıştı. — Öyleyse. Anası adı : Sıdıka. Mecmua ve gazetelerde çıkmış hikayeleriyle. sözlerini tasdik etmektir. Son üç dört senedir. Şimdi «Yeni Asır» gazetesinde muharrirlik etmekteymiş.— Artık mübalâğa ediyorsunuz. Böyle gecelerde Allahm affedemeyeceği hiç bir günah yoktur. . Aynen okuyorum. Okumadığınız anlaşılıyor. en kestirme yolu... şuradan kitabı ver. Okumaya vakit bulamadım. ben de sabahtan beri herkese uyardım.Yaprakları acele acele çevirdi: Size efendiler.. Muharririn hayatına gelince : İlk yazısı Balıkesir'de «Türk ili» gazetesinde çıkmış ve daha onaltı yaşmdayken aynı gazetede «Sesler» başlığı altında her gün bir fıkra ve muhtelif imzalarla röportajlar. Küçük. — Evet. Eğer. Babası adı Salih. Şimdi. Başlıyorum : «Geceleyin kasabanın en canlı sokağı muhakkak ki «kırmızı fener» sokağıdır. İnsanları aldatmanın en doğru yolu. Aynen : İsmi: «Gâvur!». Kendi ifadesine göre ilk dinlediği kitap Süleyman çelebinin mevlidi. pek de genç değil.. — Mübalâğa nasıl söz! Mübalâğa birisini aldatmak için kullanılır. Doğum tarihi : 1332. karışık içkilerin kamçıladığı seslerle doluydu. namusunu temizledi. İzmir kazalarında öğretmenlik yapmış. Kalktı. içkinin ve ebedî kadın daüssılasının köpürttüğü hakikî hüviyetlerini etrafa taşıra taşıra faytonlarla o sokağa girerler.. Kendi tabiriyle «iki yakası bir araya gelince» neşredecek. Ooo.. Halis kan bir orospu. Gençlerden olacak. kapı kapı dolaşanlar.... inkılâp sayesinde kızlarla erkeklerin bir arada okudukları ilkmekteplerden birisinde hocadır. İncili şerif okumuş bir muharrirden ve bir Türk orospusundan..İlk okuduğu İncili şerifmiş. Birisini getirip masaya koydu: İşte beyler. Aradığı yeri buldu: İncili şerif okumuş muharririn adı ve soyadı: Ertuğrul Deliorman. romanlar yayınlamış. Tanıyor musunuz? Müdür bey? — Hayır. Tahsili : İlk tahsilini Bulgaristan Eskicuma Türk rüştiyesinde ikmal etmiş. güldü : Ne tuhaf! Sizin evden getirttiğiniz kitaplardan birisi imiş.. pis bir kitap. «İzmir Hikayecileri Antolojisi». Şurada canım. «Herif iyi etti. 1936'da Sivas'tan mezun olmuş. Orospuluk bir yüzkarası olmaktan maalesef çıkıyor müdür bey. İncili şerif okumuş bir muharrirden bahsedeceğim. Şaşırtıp aldatmak için.. bir ırk üstünlüğü misali oluyor. burada kim olursa olsun birisini aldatmak istesem.. Gelelim eserlerine ve edebî mesleğine: İlk öğertmenliği Malatya vilâyetinde olduğundan tesadüfe ne dersiniz? hemen bütün hikâyelerinin mevzularını buradaki Ayvalık köyünden almışmış. 26 yaşında. Kezban'ın babasına ben işte o sebepten kızıyorum. henüz neşredilmemişlerinden meydana getirdiği dört. — Küçük kardeşim göndermişti. Kitapları raftan çıkardı. Lütfen sabredeceksiniz. beş kitabı varmış.. hikâyeler. Meyhanede ipi kıranlar. gençlerden.. Hadisenin olduğu gece «kırmızı fener» iki tarafa yalpa vuranlar. Türk sefareti vasıtasıyle Balıkesir muallim mektebine yerleştirilmiş. Size şimdi hikâyeyi okuyacağım.» derdim. Şoför.

yoksa tramvaylı şehirlerin umumhanelerinden mi buraya gelmişti? Soranlara kahkahayla gülerek: — Bir orospunun hayatı ne olacak arslanım! derdi.Kapısında gemici feneri yanan evlerden üçüncüsü âdeta kudurmuştu. Plak durmuştu. Fakat laf anlamayan.. Müsaadenizle diye hay kırışan bu insanlara küfür para etmeyince tatlı dil dökmek mecburiyetinde kalıyordu: — Beyler! Kezban değil ya. Kahramanının ismi de «Kezban». Kezban gene gramofona uymuş. Uzun boylulardan biri ağzındaki piponun yanı başından dumanla karışık birtakım anlaşılmaz kelimeler çıkararak ellerini çırptı. Belki bu mevzuda bu kitabı hatırlayışım da bu tesadüften ileri geldi. memnun etmek hususunda müthiş sabır sahibiydi. Kezban» diye haykınşan. Müşterilerini eğlendirmek. Vaka Malatya'nın «kırmızı fener» inde ceryan ediyor. göbekli bir adam girdi. Şeytan kulağına kurşun. oturdukları yerde uyuklayan biri şişman. İçerisi hıncahınçtı. yarın akşam buyurun. öteki geçkin. vaktiyle yazılmış bu hikâyenin mabadini yaşıyoruz. mayosu içindeki (geceleri kırmızı mayo giyerdi) kıvrak vücudunu kıvıra kıvıra döner. Son derece neşeliydi. uzun boylu iki kişi ile beraber yine şık giyinmiş. Tek. sokağın yükü biraz hafiflemişti. Kezban çaça kadının kucağında kaîakalmıştı. tahta döşemeleri zıngır zıngır titretiyor. böylesini hiç görmedim. Devam ediyorum. içeri girmeden geçip gidiyordu. Size de öyle gelmiyor mu? Biz sanki hikâyenin şu anda. İçeriye ağızlarında pipo. fıkır fıkır gülerek gözleri kapalı birkaç dakika öylece kalırdı. dönerdi. Dışardan kapıya yüklenenlere «anakadın» ağız dolusu küfürler savuruyordu.. Hâdise garip bir tesadüften ibarettir. Yorulunca başım avuçlayarak oturan müşterilerden birinin kucağına yığılır. Belki de uyuyordu. tük müşteri kapının küçük penceresinden şöyle bir göz atıyor. Vallaha uydurmuyorum. Bak keyfine sen. Başka akşam buyurun. laubalilikten fazla kadın samimiyetiyle dolu vücudunu seyrediyorlardı. Kezban onlara bakmadan anakadının kollarına yığıldı. Gece bir hayli ilerlemiş. Saatin onikiye yaklaştığı sırada. Yabancılar. dinlen biraz. «Kezban. Karşılarında. Gözleri hâlâ kapalıydı. Kezban oyununu bozmamıştı.» İstanbullu gülümseyerek durdu : — Beyler! İşte bakın.. Aa. alâkayla Kezban'ı. marsık Emine bile boş değil bu gece. Oturduğu yerde duramazdı. bir türlü doyulamayan bir kadındı. Gramofona oynak bir plak kor. üçüncüsü çukulata renkli kızların varlıklariyle yoklukları birdi sanki. sarı saçlı. Nereden geldiğini. çaça kadının: — Deli misin sen ayol? Akşamdan beri yirmi müşteri savdın otur. hasta olacaksın. Bu hayata yeni mi atılmıştı. kapı çalındı. kız! diye bağırışına mukabele olmak üzere karşısında parmaklarını şakırdatarak göbek çalkalıyordu. Kezban iki aydır bu kasabada çalıştığı halde. nenin nesi olduğunu doğru olarak bilen yoktu.. Gelenler garip bir dille selâm vererek hasır iskemlelere yerleştiler. .

İstanbullu nefes aldı : — Buraya. Yani tasvir ve takdim bitti. Bu hikâyenin yazılmasına sebep olan asıl vaka başlıyor demek. pipolu delikanlılara «alıcı gözüyle bakan» bir tek genç kıza rastlamamışlardı. sığır mayıslarını eşeleyen tavukların ve kaldırım üzerinde güneşleyen komşu köpeklerin. Her pazar günü park. biraz yürüdükten sonra bir kapıyı çalmışlardı. Bu bir yıl içinde hiç bir genç kıza kur yapmak fırsatını dahi ele geçirememişlerdi. iriyarı endamlı. toprak içinde «askerlik» oynayan çocukların. onları içeriye. Her zaman. tümen tümen kadın ve genç kız vardı. Onları zaman zaman yoklayan bir yokluğun sıkıntısı vardı: Kadın! Hayır. Kapının üzerindeki küçük pencereye çıkartma resim gibi ihtiyar bir kadm yüzü yapışmış. güzel olması şart değildi. Bu akşamki baloya. Sokak başında faytondan inmişler. Fakat burada? İşte bir yıl oluyordu ki aşağı yukarı yirmi beş bin nüfusu bulunan bu Anadolu kasabasmdaydılar. Lâkin ne garipti bu Türk barları!. ihtiyar ana kadının kucağında. bir ortaçağ ressamına model olacak derecede . gömlek... İlk dakikalarda yadırgadıkları bu yer. burasının bar olmadığını. Daha evvel tecrübeyle öğrenmişlerdi ki bunlardan herhangi birisini dansa kaldırmaya teşebbüs etmek kös kös geri dönmekle neticelenir di. sessiz bir kritiği müteakip. Kaymakam «Türk barı» demişti.. Böyle bir şeyin olamayacağını. Ne kaygısız hayattı o!. mütehassıs sıfatıyle bir dost memleketden getirtilmişlerdi. bol bol dans ederek doyasıya eğlenirlerdi. Bu yüzden kendi dillerini pürüzsüz konuşan genç kaymakamın kendilerini büfeye davet edişinden istifade ederek bir aralık ondan «dam» rica ettiler.. Fakat bu. Akşam paydosundan sonra mendil. oradan da yarı çıplak vücutlu bir kadının oyunu ve şakrak sesi ile dolup taşan basık tavanlı bir sofaya almıştı.. daracık sokağın iki keçesine kaçışlarını keyifle seyrederek ve onlara anlamadıkları bir lisanla bağırarak kasabaya onbeş kilometre mesafedeki işlerine giderlerdi. mavi gözlü. kravat gibi sık sık değiştirdikleri şuh kızlarla herhangi bir parka. tren zamanı istasyon. bir toprak avluya. onlar da usulen davet edilmişlerdi. toz. Sadece kadınlık edecek kadınların yokluğu. Bunun üzerine sarı saçlı ve pipolu iki genç tercümanlarını yanlarına alarak faytoncunun rehberliğiyle buraya geldiler. bol kahvaltılarından sonra iş otomobillerine binerler. Ne taassuptu bu!. Birer cigara buyurun. Devam ediyorum : «Bu iki yabancı. Hele o kadın. herhangi bir gazinoya. bir veya iki erkeğe mukabil. arzu ederlerse falanca yerdeki «Türk Barı» na gitmelerini izah ve tavsiye etti.. herhangi bir kabareye giderler. Netice hiç de ümit ettikleri gibi çıkmadı. geniş omuzlu. Harp yangınından çok uzakta bulunan bu kasabada yaşamak onlara sonsuz bir zevk ve huzur veriyordu. Kendi memleketlerini düşünüyorlardı. git gide hoşlarına gidiyordu. sarışın. hikayeci üç yıldız koymuş. hınca hınç kadınla dolardı. Bu teklif karşısında genç kaymakamın yüzü birdenbire karıştı. Sabahleyin.

tercümana asabî asabî bir şeyler söylüyorlardı. zevkini yapmaya mecburdur . Arzularını yerine getirmiyeceğim işte. vaziyeti polise izah etti. beni mazur görsünler! Cevap yabancılara tercüme edildi.. Biraz sonra yaşlıca bir polisle içeri girdi. şaşkın şaşkın ona bakıyorlardı. Şişman adam. Demek ki yorgunluk bahane. onlara kolaylık göstermeyi kendi vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis. avurtları sıkılmıştı: — Yorgunum efendim! insanı hasta yapan yorgunluktan anlamaz mı bu adamlar? diye hiddetle söylendi.. hiddetli bir sesle. Tercüman gözlerini kendilerinden ayırmayan çaçaya Kezban'ı göstererek : — Mösyöler... Ecnebilere daima nazik olmayı. bayanı istiyorlar! dedi. onlarla alâkadar değilmiş gibi bir tavır almıştı. demiş. göğsü hızlı hızlı inip çıkıyordu. Tercüman lalettayin bir umumî kadından yediği bu hakareti hazmedememiş gibi yerinde duramıyor. Kezban göğsünü yumrukluyordu: — İşte ben. hakikaten dışarı çıkmıştı. Kendi aralarında sık sık Kezban'ı çekiştirirler ken «Ne para canlısı karı! Ölecek kadar yorgun oluyor da.nefis vücutlu kadın! Onlara her şeyi unutturmuştu. Çaça kadın bile hâlâ şaşkınlıktan kurtulamamıştı. orospuyum ve müşterimin zevkini yapmayacağım. altın bileziklerden artık kolları görünmez oldu. oflayıp poflayarak. buna sebep ne Kezban? . — Müthiş yorgunum anne. Arzu ederseniz ben çağırayım. Hem ne olursa olsun. Kezban bir sandalyeye çökmüş.. Kaşları çatılmış. — Senin gibilerin hakkından polis gelir. Gürültüyü duyan diğer evin sermayeleri açık saçık kıyafetleri ile birer ikişer geliyorlar. düşman gibi.. kinli bakışı ile süzüyordu. Kezban'a döndü : — Mösyöler içeri girdikleri vakit. iki yabancı. Tercüman bu cevabı ötekilere tercüme etmeye lüzum görmeden. Tercüman. Kezban birdenbire doğruldu. müşterisinin arzularını yerine getirmeye. — Bu mösyölerin kim olduklarını bilmiyorsun galiba hanım? dedi. Fakat şişman tercümanın yanındaki uzun boylusu sertleşen sesi ile bir şeyler söyledi: — Ne demek? Böyle yerlerde müşteri reddedilmez. seni çiftetelli oynarken bulmuşlar. onların etrafında halka oluyorlardı. Diğer kadınlar. Şu halde. Dudakları titriyor. gene müşteri kabul eder.. İki yabancı Kezban'ı işaret ederek burnundan geliyormuş hissini veren yumuşak ve sisli kelimelerle şişman tercümanlarına bir şeyler söylediler. Onları. Polis lâzım polis! diye yüksek perdeden söyleniyordu.. bir orospu. Anladınız mı? Mösyöler kim olursa olsunlar.» derlerdi. Kezban iradesini kimsenin eğiltemiyeceğinden emin halile ve gururla cevap verdi: — Buyrun efendim! Polis iki adımlık yerde. yerlerinden kalkmışlar.

«Begümhan» falan olmalıydı da okuyucunun fikrini Turanlara. Irkçılık artık kerhaneye kadar girdi. — Vazifem mi? Yapmıyorum vazifemi... İki yabancı alık alık kadına bakıyorlardı. istemiyorum. dudakları daha fazla titriyordu. Millî bünyemize elhamdülillah yerleşti. Gayrı bize hamdolsun zeval yoktur. Hem de realist. akşamdan beri yirmi Türk erkeği ile yatmış... — Böyle şey olmaz.. Yumruğunu üstüne koydu: — Anladınız mı? «Ben Türk erkeklerinin orospusuyum polis bey. Polis.. — Ben Türk orospusuyum polis bey. Fakat rolünde muvaffak olamadı.... Almanya'ya gidip gelmiş yiğitlerden. Anladınız mı sebebini? Evet. Yaşlı polis. Ben Türk erkeklerinin orospusuyum. «Gökhan». İstemiyorum efendim.. Boğuk bir sesle: — Beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz.. Kollarını savurarak.. — Sonra. «Ayhan». Polis bile söylemeye hazırlandığı cümleleri yutmuştu.. Kendisini tutmak istediği besbelliydi.» Sırtında kırmızı mayosu.. — Fakat vazifeni unutuyorsun. Hem de yanık.. kanı yüzde yüz hâlis bir Türk kadını. bundan başka. — Sadece istemiyorum... âdeta deliye döndü. Sabrı tükenmiş gibiydi. Yüzde yüz ırkçı bir hikâye. Orada Naziliğin Alman milletinin ruhuna nasıl yerleştiğini ispat için insanın gözlerini yaşartan bir . «Kayahan». Yalnız «Kezban» ismini beğenmedim. iş Bankasını soyduğundan mahpustu. Bir saat. sözleri döküldü. Yutkunuyor.. Uydurduğu belli bir şey! — Zanneder misiniz? Size bir küçük hikâye daha anlatacağım. senin için fena olur. Anayurda doğru sürüp götürmeliydi. gözlerindeki ıslaklığı etrafa göstermemek için ağır ağır bahçeye çıktı.. Gözlerinden iri iri taneler dökülmeye başladı.. başı kolları arasında hıçkıra hıçkıra ağlarken ağzından. yorgunluk falan hepsi bahane.. Birden parladı: — Bana hiç bir şey olmaz polis bey. — Mecbursun. Bunu birisinden dinledim. Bir şair mebusun oğlu anlattı..Genç kadın sandalyesinden tekrar fırladı. deyince «kırmızı fener» in dilberi. Kezban sıkılan yumruklarını kalçalarına vurarak kesik kesik söyleniyordu: — Ben gâvur orospusu değilim polis bey! Bir sandalyaya yığılmış. Diğer kadınlar başları önlerinde susuyorlardı.. kendi kendine dans etmiş. Elinizden bundan başka ne gelir polis bey? Fakat sürüleceğim yer gene bir Türk memleketi değil midir? Herkes susuyordu. Zaten tırnaklarını avuçlarına geçirecek derecede asabi idi. İstanbullu kitabı ileri doğru sürdü. Boğazına bir şey tıkanmış gibi boğularak devam etti: — Ben gâvurlara orospuluk yapmam polis bey.

Eskiden bu iş için şart aranmazdı. Türklük. Vazifesidir. yoksa bıyığı terlemiş bir S. Bazı Türk kızlarına.. yahut jandarma tavlasında vatandaşa sopa atan. Kanının hakkını Aryen kızından parası mukabilinde almış. Kezbanlar.. O da bilmukabele «Türk. Oğlan zifafa nail olmuş. Vazife.. «şu kefere misafirlerimizle dans ediversenize» diye teklif edemiyen kaymakam bey. meydana çıkmış. Tabiî atacak. bir kanun mümessili mi. Hepimiz işbölümünün içinde doğar. Bizim Trahom hastanesindeki doktor da vazifesini yapıyor. Feryada yetişmişler. Bu iki vazife ara sında hiç mi fark yok? En büyük Türk âlimi merhum Ziya Gökalp. Aralıkta «yahudi» kelimesinin sık sık geçtiğini bizimki farkedince işi anlamış. her şeyden mukaddes.... gâvurlarla yatmak da bazı Türk kızları için. Aksi takdirde sonu fena olur. Kezban'ın babasına neden kızıyorum? Yahut da . Bizdeki gibi ihtiyar.. var kuvvetiyle bağırarak. aynı kefereleri «Türk barına teşrif buyurun» diyerek yine bir Türk kızı olan Kezban'ın başına neden musallat ediyor? Hep işbölümü denilen muvazeneye riayet için. Kadıncağız bizim oğlanın sünnetli olduğunu görür görmez yataktan sıçrayıp duvara kadar kaçmış. o ihtiyar ve gözü yaşlı memur ne diyor? «Fakat vazifeni unutuyor musun? Mecbursun. Şimdi.. Gürültü bastırılmış. Bir mayolu kız beğenip yukarı çıkmış. vallaha Türk. Yalnız bizimki daha orijinal..hikâye söylemişti: Bir «kırmızı fener»li haneye gitmiş. ırkdaşımız ve aynı zamanda kanun mümessili polis bey. vazifesini yapacak!. Aferin! Demek radyolarımız. Mesele iş bölümünde değil. gözlerini kapayıp vazifelerini yapmaya mecburdurlar. Bereket versin orada nüfus kâğıdı sormuyorlar. Hangi vazife? Orası belli değil. îşte iki hikâye. Sonra senin hakkında fena olur. şu anda polis dairesinde.» demiyor mu? Göbek atmak da. küçük bir fark oldu. eline ne geçerse Türk delikanlısının suratına fırlatmaya başlamış. Bizim kız katili Memet'in oğlu amele.. billaha Türk!» diye narayı basmış. Bir kerre vaka Cumhuriyet bayramı gecesine denk getirilmiş. Duymadınız mı. Buna adıyla sanıyla «grev » derler. güneş gibi. Vazife. içinde ölürüz. — Şu halde. hecelenmiş. iş bölümünün zor yerine düşmüş vatandaşın orada ebediyen kalmasının vatan ve millet selâmeti sayılmasındadır. işkence eden insan da vazifesini yapıyor. Kezbanlar. gözü yaşlı. Berlin'de.. «Gözlerimi kaparıml vazifemi yaparım» buyurmuş.. Türk kadınının nasıl olup da esaretten kurtulduğunu ballandırırken bizim Kezban kırmızı mayo ile göbek atıyormuş. Ne yapalım? Ben muharrirlik edeceğim.. Ben Patagonya'da sefaret kâtipliği yapacağım. «Türk erkeklerinin orospusu olduğunu» hiç unutmadan gözlerini kapayacak. Vaziyeti öğrenen feryada iştirak etmiş. işbölümünü inkâr mı ediyorsunuz? işbölümü var! Siz harpte öleceksiniz.S muharibi mi? Her neyse. Artık orasını sormadım. Polis gelmiş. Soyunmuşlar. Pasaport meydana koyulmuş. Halbuki dünya iş bölümü üzerinde durur. Cumhuriyet bayramı gecesi demek vazife imiş. iş bölümünün aleyhinde misin? Kanaatinizce işbölümü olmamalı mı? — İş bölümünün lehinde ve aleyhinde olmak diye bir hadise yoktur.. İkimiz de hakkımıza bu memlekette kanuna hürmet için razı olacağız.

. içtimaî zaruretlerden madut olmakta devam edecektir.. Bir antolojiye bilhassa o hikâye alınıyor. Şimdi. Yaramızı bildiğimizden gocunuyoruz. Beş bayan pekâlâ. İktisadî temele dokunmak kabil olamıyor. Çünkü bir anlık zaaf denilen yalana inanmam. iyilik yapmak için vakit geçirmek mazeret değildir. kerhane yapıyoruz. babayiğit ırkçılarımızın millî ideallerini ispat eden bir vesile oluyor. Türk ırkından olduğu için gâvurla yatmayan orospucuğun acıklı. bayağının âdisi olmuşuz. hayasıza doğru «yükseliyoruz.. gayet haklı bir söz bulmuş gibi. Lâkin tersine çevirip fıkaranın boynuna bukağı gibi geçirilmiş duruyor. ihtiyar Rum karısı. Haya ederdi. şapka giymemiz. islâm orospusu olduğu için gâvurla yatmayan Kezban'm macerasından. oraları köy köy zaptederek gitmek mi doğru.. Kürtaj değil. Uç kere aynı soğuk ve utanmaz eda ile beni tanımazlıktan geldiler. Komşunun karısını yavaş yavaş kandırır da baştan çıkarırız. Düşman yenilince «yavaş yavaş» diyerek imha muharebesi durdurulur mu? izmir'e. Her zaman gelir ararlar. Eski telakkiler birdenbire sökülüp atüamaz. küçük bir «nahiyeyi» her felâkete karşı muhafaza edebilir. Bu iktisadî temel durdukça orospuluk. Orospuluğun kökleri iktisadîdir. Yavaş yavaş hepsi yoluna girecek. Yavaş yavaş fenalık yapılır. Zenginlerin namusu başka. yaşadı. Kadınları doğurtur. Biz âdinin bayağısı. — Haklısınız. «Doğurttuklarını beni çok severler.ona niçin sizin gibi acımıyorum! Bir evi yahut bir sokağı. fıkaranın namusu başka. Bir kadın operatör ahbabım vardı. beni o andan itibaren unutmayı seviyorlar... yani bütün Kezbanların namusunu arayacağına evlâdım öldürüyor. yavaş yavaş düzelteceğiz.» Eskiden. — Eski telakkilerden iyiye doğru değil. Kendimizi methetmemizin sebebi burada. içlerinde üç kere önüme kadın yatıp kız oğlan kız kalkanlar oldu. operatörlük de bazen nankör bir zenaat oluyor. Beyoğlu'nun güneş görmez sokağında komşusuyla yaptığı bir kavga esnasında Türklüğe hakaret edebilir mi? Kanun «eder» diyor. Bu biraz da tahsil ve seviye meselesi. Harf değişmesi. Ben de onların bu unutkanlıklarından memnunum. hep birdenbire olduğu için tuttu. Namus telâkkisi vardır. Kızların ellerine vesika vererek oraya doldurup zenaatlerinden temettü alıyoruz. Orospuluk püsküllü festen daha ehemmiyetsiz püsküllü belâ mı ki yavaş yavaş kaldıracağız? Hayır. Fazla olarak vazifesini yapmak istemeyince üstüne kanunun beli tabancalı mümessilini göndererek cebretmeye kalkacak kadar hayasızlığı gökyüzüne çıkarıyoruz. şerefli hayatı. cami kürsüsünde vaaz mevzuu çıkaramazdı. Bizi bıçaklayacağına. Kibar ve zengin kızların zedelenmiş bekâretlerini pis bir usulle tamir ederdi. bir hoca. pardon. Yerli nahiye müdürlerinden Sadık bey. Fenalık yok demiyorum ama. Hepimiz de öyle yapıyoruz. masasında otururken şüphesiz kendisine pek yaraştırdığı bir azametle lafa karıştı: . Sakarya'dan onbeş günde inmek yanlış da.» demişti. taassubun yol kestiği devirde. işte görüyorsunuz. Gücümüzün yettiğine vuruyoruz. Doğurtur. Fakat kızlıklarını tamir ettiğim hanımlar.

Millette tabiî cahillerde bir kanaat var: İnsan karısını canı istediği zaman vurabilir sanıyorlar. — Hep «Almanlar yenilecek» diyorsun.... deminden beri derdini bol bol döktüğü için duymaya başladığı ferahlığı birdenbire kaybetti... Memet'in kızını öldürmesi Allah tan mı? — Tabiî. Dün akşam. Duydun mu? — Onbeş sene vermişler. — Öyleyse neden bu kadar ağır ceza veriyorlar? — Dedim ya şartı var. Bu kadar adam ölse dünyada insan kalmaz. cezaevi müdürü istanbullunun odasına çıktı.. — Aldırma. Başçavuş söyledi. istanbullu. Ona bakarken. İstanbullu. Tekrar öfkelendi: — Yani. Takdiri ilâhi. Herifler ilerliyor.. Vazııkanunun kanaatince erkek kısmı. idamdan başladı. — Kötülükte görürse vurmasın mı? — Bir erkek karısını kötülükte görüp öldürürse zaten ceza on dört aya kadar indiriliyor.. Müdüre bir cigara verdi Tabiî sade içersin? — Sade elbette. Yalnız Almanlar kazanıyor. . Keskin sirke küpüne zarar. insanları idare eden bir kuvvet yok mu? — Meselâ nasıl bir kuvvet? — Manevî bir kuvvet. — Yahu. Kirli bir iş. Namusçular.— Geçenlerde de «iktisadî» dediniz. Kafayı çekmişsiniz. bu vaziyette mutlaka adam öldürürmüş ve mazur imiş.. gecelik entarisiyle bıyık takmış bir kadına benziyordu. kapıdan Sefer'e seslendi. Sen bir kahve pişirt. Kederli ve ümitsiz bir hâli vardı: — Onbeş sene verdiler. Bizde civcivleri sonba harda sayarlar. — Haberim var. — Öyleyse. şurtun da. — Kezban'ın orospu olması da mı Allahtan? — Elbette.. işi bilmiyor. — Sen şuna bak. Kahve söyledi.. Siz Allaha pek acayip bir iş gördürüyorsunuz. Bir şartla: Kadınından şüphelenmemiş olacak ve oda kapısından girince münasebet halinde bulacak. — Şartın da Allah belâsını versin. Havadis dinlemeye vakit bulabildin mi? — Ne havadisi! Ben bu sözlerin hiç birisine inanmıyorum. Ertesi gün. Her şeyi iktisada getiriyorsunuz? Bundan başka. bunlar namus uğruna başını belâya sokanlara düşmanlık mı ediyorlar? — Hayır. Sadık bey. — Yani Allah mı? — Evet.... — Başüstüne. Aklında mı damadını öldüren 0mer'e de on beş sene verdilerdi. Esbabı muhaffefe görülerek onbeş seneye indi.

Okuyanlar ağlamalı. Bir şey yazarız. Takunyalarını tıkırdatarak aşağı indi. — Artık. yarın düşer.. — Kolay. kurnaz. Biz bitarafız. Başgardiyan Ali efendi bir kâğıt getirip imzalattı.. Asrî cezaevine gönderilmeleri için yol paralarının gelip gelmediğini sordular. Sokak üstündeki koğuşa baktı.. Sağdaki kısma girdi. — Bizim radyo ne söylüyor? — Hep aynı laf. karar sureti istemek için. — işim var! Sonra. İngiliz müttefikimiz. Kancık bir hükümet. Bir istida vermeli. Stalingrad düştü mü. Bir parça kâğıt aldı. doğrusu iyi idare ediyorlar. böyle bıkkınlık sıralarında yardım istemek âdeta gaddarlık oluyor. — Hiç olur mu? Sen masrafa bakma! Karar suretini çıkarsınlar.. Üst kata çıkan merdivenin başında «ağa» lardan ikisine rastladı: — Safa geldin bey. Müdür gittikten sonra İstanbullunun üzerine bir tembellik çöktü. — dediler. Bizimkiler doğrusu kurnaz. zenaatlerinden zaman zaman öyle bıkıyorlar ki onlardan. Bugünkü devirde her şeyin parayla almıp satılması bir bakıma güzel bir icattı.. Yanık yazacağız.. Yok. ilerde. Lüzumsuz masraf etmeyelim.. Hangisi bize vurursa gözünü oyarız. ana tarafından bize akraba olurmuş. Kendisinden ne zaman bir istida yazması istense bu vıcık vıcık tembelliği hissediyordu. — Açılır. Birkaç kişi. marangozlara takunyasının kopmuş kayışını yaptırmak istese. Bir istida da müddet talebi. terziye söküğünü diktirmek lâzım gelse. Allah razı olsun. Şöyle dokunaklı yazacaksın. Ben gidiyorum. Öğleden sonra. Dün gelen herif. «Arslan» tayın parası istedi. Vakayı biliyorum. istanbullu verdiği on kuruşun derhal kumara gideceğini bildiği için: — Bununla katık al. Cezaevi atölyesine kundurasının söküğünü diktirmek için inse. Bugün.. — Pekâlâ! — Karar sureti çıkaralım mı? — İstemez. sevaptır. .. sen idare ediver. — Evet.— Hayır! Ben İngilizlerden şüpheleniyorum.. Haydi kahve içelim. Alman dostumuz.. Müdür işlerini hatırladı: — Ben ekmek parası almak için Maliyeye gideceğim. Şuna bir temyiz lâyihası yazıver. «insanlar. Rusları ezdirecek. Asıl mahpusanenin kapısını açtırıp koğuşlara geçti. köşede kalabalık vardı. — Güle güle. diyerek zorla ellerinden kurtuldu. Sefer sana yarım tayın versin. Memet de aralarında oturuyordu.» istanbullu kurşun kalemini yokladı. Bahçe açık olduğundan koridorda kimse görünmüyordu. Sefer kahveleri verdi.. Çok da ısrar ettiler. Hani ikinci cephe açılmıyor ki.. Müdüre bir de cigara sardı. düşmedi mi? — Mahallelerini alıyorlar. aynı duyguyu karşısındaki insanların da duyabileceğini düşünerek üzülürdü..dedi..

Taze kahve çektik ki. Günah benden gitti.istanbulluyu görünce hepsi birden sıçrayıp kalktılar. Kavim ve kabilesi bu adamı götürüp bir kuyuya bıraktılar.. Kayserili Tevfik.. Gelmek senden ama gitmek bizden. Amelinden sual edelim ne amel işler idi ve bu mertebeye neden . Her gece uğruluk eder idi. «Uğru Abbas» derler bir kitap. — Ne kitabı?. «Rivayet olunur ki Hazreti Peygamber aleykisselâm zamanında bir uğru var idi. Bunda hikmet ne ola dedi.. Üstüne iki büyük minder attılar. Siz neden dışarıya çıkmadınız? — Kitap okuyorduk. Dursun efendi şunu başdan oku! — Gözüm olasın beyim. tezgâhtarlıktan vazgeçmezsin. Beş dakika oturacağım.. Tevfik'i de beraber çekerek oturttu. — Bir iyi kitap. İstanbullu.. Adına Uğru Abbas derler idi. yatağına örttüğü seccadeyi derhal yere serdi. suphanallah on yıldır ben buna lanet ederdim... Hazreti Resul aleykisselâm buyurdu ki ol Uğru Abbas akrabasından bir kimse bulup getürün. Hakkın hikmetine hayran oldular. Hazreti Peygamber aleykisselâm ona ve onunla söylesene lanet eyler idi. Çünki Hazreti Peygamber işitti. — Ah kayserili..» — Durun bakalım. Var anı çıkarup eshap ile namazını kılasın ve her kim anın namazını kıla ehli cennet ola dedi. Kürtçeyi hatırlatan tuhaf türkçesiyle kaldığı yerden okumaya devam etti: «Bunda hikmet ne ola.. — Haydi devam edin. — istemez. Eshap sual eylediler ki Ya Resulallah niçin mübarek ayağınızı düz basmadınız. Derhal Cebrail aleykisselâm gelip hazreti Peygamber'e haber verdi ve etti ya Muhammed Rabbin Hakcelallâ hazretleri sana selâm eyledi ve buyurdu ki benim has kullarımdan bir velî kulum vefat eyledi. — Oturun! Oturun rica ederim. — Merhaba! — Ateşi yak!.. Çünki ecel geldi. Taaccüp eyledi... Gelip ol kuyudan Uğru Abbas hazretlerini çıkardılar. Kulak verme. On yıl bu kişi daima bu işi işledi. Anı kuyuya bıraktılar. Sen ateşi yak. Elini sallayarak hızla koştu. Anda ol meyti yuyup ve kefenleyip namazını kılmaya hazır oldular. — Merhaba! — Merhaba bey.. Ben de dinlerim. — Sen bilirsin... — Yağma yok.. Senin yanında ne haddimize al sen oku.. gümüş kenarlı gözlüğünü düzeltti.. Ben dinlemeyi severim. Akibetilemir vefat eyledi.. Resul aleyhisselâm mübarek baş parmağının üzerine durdu. Yeni başlamışsınız. Tahsildar Dursun efendi. Hazreti Resul aleyhisselâm etti.. Resulekrem buyurdu ki gökten ol kadar ferişte indi ki ayağım basacak yer bulamadım dedi. Ol kişiyi defneylediler. — Olmaz.

Dün akşam hiç uyumadığı yüzünün sarılığından belliydi. Yalnız anı biliyorum ki geçen Recep ayı geldikte heman pâk gusul edip ol ayda artık uğrilik etmezdi.erişti. Gözlerini duman yakmış gibi kırpıştırarak anlamaya çalışıyordu. Resulekrem etti ya kız! Senin baban ne amel işlerdi? Biliyor musun? Ol kız etti: Ya Resulallah babamın hakka yarar bir ameli yoğidi. imdi ya Muhammed senin ümmetinden bir kimse bu duayı okusa veya bile götürse Hak Celallah buyurur ki azmi celâlim hakkı için ol kuluma yerler ve gökler ağırlığınca ve göklerde melekler ve yer yüzünde olan mahlukat adedince ve denizler katresi kadar sevap yazarım. ya kız. galiba gözlerini kırıştırmasından sezdi. Elini kaldırıp susturacağı sırada Arapça bitti tekrar Türkçe başladı: . Vardılar bir bâliga kızın bulup Hazreti Resule getirdiler. On yıl uğrılık ederdi. Ve evden dışarı çıkmayıp bu ay Allahı tealânın ayıdır deyu bu duayı okurdu. ol dua kandedir dedi. Resul aleyhisselâm dahi duayı okuyup yüzüne sürüp bu duanın nuruna taaccüp eyledi ve etti acaba Uğru Abbas bu duayı kande buldu derken derhal Cebrail nazil olup etti ya Muhammed Hakcelallâ hazretleri sana selâm edip buyurdu ki bu duayı Uğru Abbas bir zahit kulumun evine uğruluğa girdi idi. dehşetli bir telâş içinde bulunduğunu istanbullu. Daima elinden ve dilinden bırakmayıp okurdu. kızını öldüren Memet'e bakıyordu.. Öksürdü. İstanbullu farkettirmeden. gözlüğünü düzeltti. Hazreti Resul aleyhisselâm işidicek. Herkes gözlerini yarım kapamış dinliyordu.. Sevinerek evine geldi.» Tahsildar Dursun efendi. Kitabı pencerenin ışığına kaldırarak derin bir besmele çekip uzunca bir dua okudu. Gayrı uğruluk eylemedi. Kız ol duayı sandıktan çıkarıp Hazreti Resule götürdü. Hiç hazır olmadığı halde uçsuz bucaksız bir merhamet hissetti ve yavaş yavaş Dursun efendinin kekeleyerek okuduğu Arapçaya öfkelendi. O zamandan beri uğruluk etmeyip bir kerre sabah ve bir kerre yatsı namazından sonra okumaya başladı . Ve cennette nice köşkler ve saraylar veririm ve kavimler sağnışmca günahı olsa bağışlarım eğer bir kişi bu duayı yazdırıp kefenine koyup kabire götürse kabir azabından ve Münkirnekir heybetinden emin ola ve kabrine cennet pencereleri açıla ve mağrip ile maşrık miktarı vâsi ola ve Huri kızları yoldaş ola. Okuyup acebe kaldı. Dimdik oturduğu ve parmağını bile kımıldatmadığı halde. Kıyamet günü yüzü ayın on dördü gibi ola ve kıyamet ehli anı tazim ile görüp kendi hallerine pişman olup diyeler ki alemi dünyada ol duayı bulup okuya idin şimdi biz dahi bu sevabı bulurduk diyeler imdi bu duayı zinhar gaflet etmeyip yazıp götüreler ve okuyalar ve kabrine koyalar şek ve şüphe etmeyeler her kim şek getürse kâfir olur neuzubillah teala hazreti Resulallah salıyılalallah aleyhivesselâm emreyledi cümle sahabeler yazıp götürdüler ve ümmetine tekrar vasiyet eyledi ki bu duayı yazdırana ve okuyana ve bir şehirden bir şehire götürene ve yazmaya heves edenlere yarın kıyamet gününde şefaat ederim ve her kim bu duayı daim okusa arş âlâda bir melek çağıra kim muştuluk olsun ya Tanrı dostu Hak tealâ senin günahını yargıladı diye allahu âlem duayı Uğru Abbas.Ve dahi çok çok sevaplar eyledi. Sandığını açıp mal ve akçe ararken sandık derununda bir hokka bulup anın içinde bu duayı buldu.

. navlun çok Bunda bir it oğlu itlik var» demiş. surei fatihadan sonra her ne okursa okusun namazdan fariğ olmaya burada bir kerre Selevatı şerif getire.e mührü şerifi söylemiş de Memet okutmak için getirdi. Bin altı yüz altmış kerre ya Allah diye andan sonra her gün bin yüz kerre Lâilâhe illallah diye yüz kerre de Muhammeden Resulallah diye ramazan ayının aherine değin doksan bin kelimei tevhid eder.. Fare bakmış bakmış da «olmaz »demiş. Niye güldün? — Aklıma bir şey geldi. Ol kişi kabre girincek Münkir Nekir suali gelincek ol meytin çevresi timur hisar olur Hak taala hazretlerinden nida gelür ki ya Münkir ve Nekir dünün ger diye siz benim o kuluma sual edemezsiniz... bu kitapta mühür de varmı? — Var beyim. Dursun efendi acıklı bir ciddiyetle gizli bir şey söylüyor gibi: — Mühre geldik dedi. . imdi her kim ümmeti Muhammetten ola azmi celâlim hakkı için bir akça verip yazdırsa kalmış orucunu öderim ve eğer üç akça verip yazdırsa cümle günahını bağışlarım. Siz bu kitabı nereden buldunuz? — Memet. — Anlat allasen. Kezban'ın babasına döndü: — Bir akçe bu günkü parayla kaç kuruş tutuyormuş?Fıkaralar için on kuruş. azmi celâlim hakkı için ol kulumun imanı şüphelidir ve Habibimin ümmeti değildir. Ve dahi oğlunu ve kızını bağışlarım. Ol köşkü havaya kaldıralar ve eğer yedi akça verip yazdırsa sekiz cennet kapıları açılır. Dört akça verip yazdırsa dünyasını mamur ederim. — Sen fıkara mısın? — Fıkarayız. Ol kulum cehennemden halas olmaya. — Hele oku bakalım.. Eğer beş akça verip yazdırsa ahiretini ruşen ederim. — Fareye demişler ki.. sana bir tulum peynir vereceğiz». «Şu delikten bu deliğe gir. Ötekiler de «amin» der gibi aynı ıslak sesleri çıkardılar. Hak celallah hazretleri buyurdu ki benim kullarımdan her kim bu mührü görüp ve işidip yazdırmazsa. «Neden yahu! Sen deve mısın?» diye şaşmışlar. İstanbullu.. — İste buyur: «Lailâheillallah Muhammeden Resulallah ya rahman ya rahim ya mestean ya Muhammed ya Ebubekir ya Ömer ya Ali ya Hasan ya Hüseyin ya Yahya ya Ha Um ya Allah lahavle velâ kuvvete ı la bıllaahySazim celli celalehu.. «Yol yakın. iyi dinleyin.» Dursun efendi içini çekti. Zira benim ol kulum dünyaca Kelimei tevhid okudu.. Altı akça verip yazdırsa cennette bir köşk veririm.«Evvelki günü iki rekat namaz kıla. Kıyamete kadar rahat ola.» istanbullu dayanamadı: — Dursun efendi..» işte muhur bu. Dokuz akça verip yazdırsa cümle malın ve rızkın Allahu taala hıfzede on akça verip yazdırsa bir feriştah yaratırım ol feriştahm yetmiş bin ağzı ve yetmiş bin dili ola anın için kıyamete kadar teşbih edeler ve sevabın okuyana ve okutana bağışlayalar ve bu mührü götürene bağışlayalar ve her kim iki rekat namaz kıla ve el kaldırıp hacet dilese cemi haceti reva ola.

hac.. Kısmet. İzollunun Tepe köyünden Kadir oğlu Memet Arslan. — Künyemiz. günahtır. Yalana bak! Ben adam vurmuşum. Doksan dokuz tane yüz ne tutar bey?.' _ Beyim.. sevaptır. Elâzizli şeyh Kâmil efendinin müritlerinden birisi izahat verdi: — Teşbih doksandokuz tanedir. elli birinci sene Şeyh Yusuf'a bir mührü şerif yazdıracağız. Yağma mı var! Doksan bin defa Allahuekber denilecekmiş. Uğru Abbas duasını okursam günahım silinecek. böyle saçma şey olmaz. _ İyi ama. Müdür beyle görüştük.... Sen bana künyeni söyle bakalım Memet. Uğru Abbas duasını oku! Cennete geç.. Kayserili Tevfik. Kayserili Tevfik'ten başka herkes yarım ağızla «evet» dedi. Üç akçaya Müslümanlığı değişmek olur mu. Sonra ne güzel!.. Müslümanlıkta duayı parayla satmak olmaz. Yarın yine çekersin.. — Şuna bir lâyiha yazıver.. istanbullu ısrar etti: — Söylesene. — Yazacağım. — Bakalım. Yirmi devirde yirmi çekirdek. merakla sordu: — Temyiz bozar mı beyim? . Birisi. buradaki dolandırıcılık meydanda. Gönlümüze ferahlık vermek için. Tevellüt de ister mi? — İstemez. Bakalım nasıl bıkarsın Memet ağa! — Aman tasdik gelir mi? Hepsi İstanbulluya döndüler. oruç. — İşte gördünüz mü? Her işin kolayını Allah bize göstermiş... Tespih tamam olunca doksan dokuz tane yüz. Her devir edişte bir tanesini sol elinin iki parmağına sıkıştıracaksın. Yahu sizin fare kadar aklınız vok Üç akçaya cennette köşk alınır mı.. Dursun efendi sordu: — Tasdik ederler mi dersin beyim? — Belli olmaz.. — Dokuz bin dokuz yüz. İbadetten bıkmak Rabbimin gönlüne güç varır. dünya Kuran üzerine duruyor.— Kaç akçalık mühür alacaksın Memet gülümseyerek önüne baktı. Lâkin bir şartı var: Bıkmıyacaksm.. — İyi ama. Karar sureti için bir istida yazacağım. Bu kitabı mahpusları aidatmak için yazmışlar... zekât nerede kalıyor? Elli sene rezillik edeceğiz. — İbadetten bıkılma mı? Töbe yarabbi! Kayserili Tevfik yüzünü buruşturdu: — Biz nelerini gördük.... günahtır. Peki namaz. Bir de mühlet isteyeceğiz. Hele ceza tasdik gelsin.. Bunu Müslüman nasıl sayacak? Buna teşbih dayanmaz. Biz iman etmişiz. Feriştah bize dua edecek.. «Karar sureti çıkarmalı» dedi. — Bey doğru söylüyor diye devam etti. — Öyleyse doksan bini bulmak için tespih kaç kere devredilecek? — On kere..

Köpek gibi emekliyerekten dama çıktım... Baltayı kaldırmışken öylece durdum.. — Ceza verileli çok oldu mu? — İki sene oldu. Gece. — Öfkelenmekle olmaz.. Uç sene de aşağı vermişler.. Ev içinde yatsaydı vurmazdım.. Sen işi anlatıver. Cezası onsekiz seneydi. Hey köylü milleti! Sen bir kerre komşunun karısını çileden çıkarıp kaçırmışsın. hem komşusuna. Yıldız alacası. Gözüm karardı. — Ben gelmeden evvel. Karı namahrem! Öteye gittim. Biz düşünüyoruz. birden açıldı. Soyunmadım. bir yorgunum. tek tük uyumayanlar da belki vardır. Tevekkeli. Yukardan aşağı bir denedim. «Tövbe yarabbi!» diye yorganı çektim. Böyle bir gece. Buna Kocareis merhamet etmiş. böyle söyleyene hayretle baktı. Fırladı şuraya.— İnşallah bozar. gözleri siyah bir sicim gibi yumuk. — Sana onsekiz sene mi verdiler? — Onsekiz sene. «Sen yiğit olsan karın başkasına kaçmazdı ulan!» dedi. dedimse akşam üzeri.. bizim oralarda anadan üryan yatarlar. Köy uyumuş. Karının babası... Yukarda aklım başıma geldi. Malûm ya. Amcam yabancı değil. Pek uzun yüzlü. İndim derenin içine..... Herifin anasını.. Yorganı açtım. Böyle ekin biçme zamanı.. Bir yorgunum... Baltayı aldım. Neden «esbabiye» ye sokmadılar?' — Sokmadılar. Kötü bir balta. Karının oynaşını vurdum. Koltuğuma aldım. İstanbullu sordu: — Senin fişin dolduruldu mu? — Hayır beyim.. Aldırma. O da kurtulurdu. Kendisinden pek emin konuşuyordu. Herifi gördüm.. ben de kurtulurdum. Gittim karının kaçtığı evin altına çömeldim. Öküz gibi soluyor. Aklım başımda yok beyim. Kurnaz kurnaz güldü: Mahkemede «Aklımız başımızda yoktu» dedik. — Bozmaz mı ne mümkün? — Ben ummuyorum. Ayıp bir şey. — Sen de mi kızını öldürdün? — Hayır. Hep kurtulurduk. Kocakarı adam gibi horul horul uyuyor. İki ay sonra dolacak. İstanbullu. Günah Hüseyin!» dedim.. Baltanın arasına bir yonga soktum.. Dudağı davul gibi şişiyor da .. — Karı başkasına kaçtı. az kaldı doğradık gittiydi. diye düşündüm. Ben de namus uğruna yatıyorum. soluyarak çıktım. Hisarda yatar gibi dama yatak serilir mi? Bizim köylümüz bey. Rabbim bizi korumuş bey. Adamın aklı başında oluyor. Arada. Amcam eve geldi. dişlek bir adamdı. Daha öylece. — İnşallah. Ay ışığı var. Bel kemiğim yılan gibi ürperiyor. tanışmıyoruz.. hem kendine eder. «Elin garibini yanlışlıkla öldürürsün. Bize bu lafı kaçan karının babası söylüyor böylece. Kocareis bana öfkelendi.. «Vay Allah! Vay Allah! Sen benim kusuruma artık bakmayacaksın Allah! Amcam böyle derse eller ne demez»..

— Karı duruyor mu? — Karı başka kocaya gitti. Bir de karı kısmı bir kerre kötü oldu mu. Üstümde bir bıçak kaldı. Gök gürlemesi gibi meret! Karı bağırınca benimkine bir gayret gelmiş. Nereden bildin diye sor. kurt dalamış gibi bir ses. İslâm dini aşikâre bey. Reise bunları hep söyledim.. Eksik etek!. öfkelenmişim. besbelli. Bir laf söylersin. — Karıyı neden evvelâ öldürmedin? — Amcam «Karıyı öldüreceksin! Bunun usulü böyledir. Tabancanın kurşununu bilirlermiş. Çünkü baltayı savurmuşuz.. benimkine acıdım. Suç . kazan gibi kabardı. Kocareis. Burnuma taze et kokusu.. vay Hüseyin! Artık sen Allaha karşı âsi oldun!» dedim. onu da bitirirdim. Yarabbi! Sen günahımı affet!» dedim. edepli edepli. O dakikada bir cesaret gelseydi. Adam gibi değil.. «Ceza şimdi karıya geldi. Karı yüklü idi beyim. Çekeriz çıkmaz. fikri yok. Oturdum... içime bir ağlamak gelsin. Kaçtım tarlalara doğru. benim kanımı bir şişeye. Tekrar yere düştü.. ikim' zin arasında sayılıyor. Kendini damdan attı. korkudan kalkıp kaçamıyor. bir ağlamak.. rezil!» Baltayı kalasına «Hmhhh!» diyerek yallah ettim. Sol kulağına değmiş. çeneye kadar yarıldı. İncik verirsin. Hayvan gibi bir mahlûk. Sonra biz mapustayken doğurdu. «suçlu otur» diye terslerse artık ne diyeceksin. çocuğun kanını bir şişeye koy.. Dizlerim tutmaz. evine götürürsün. «Hıhhh!» diye vurdukça kafa. Benim altımdan kaçan da herifin koynundaymış. Kanlı gibi yalvardım. Bunları ayağa kalktım da. îki tarafa ırgalayarak yavaş yavaş çektim.hemen boşalıyor. Şaşırmışım. Çocuk ne benim ne de o herifin. çekeriz çıkmaz.. Odun yarar gibi bir ayağımı omuzuna bastım. Harman zamanı on iki gün neye yarar? Harman zamanı. işte öyle bir iş geldi başıma. Biz böyle biliriz.. «Bu Hüseyin ne der bu işe?» demezsin. Baltayı bir kerre salladım. Aklı var. İki gün düşündüm. Adam. ben korktum. Yorgandan bel tarafı. Ben koynundaki kocasını çam gibi doğruyorum. «Reis bey. Bu ses ovayı tekmil tuttu beyim. diye gülüverdim. Şimdi mahkemede kayıtlıdır. Bereket eski karı bir kerre bağırdı. haydi bilirler» dedim. öldüm allah çocuğu tutmazmış. Herifle on iki gün yattılardı.. Bir bıçak. çocuğun babasını haydi. Ayağımın arasında çıplacık kımıldadığından. «Yarılacak kütüğün kaması kendinden olacak». Lâkin elim bir türlü varmıyor.. Lâkin mahkemede bize öfkesinden «Bundan değil. Herifin ilk karısına değil. Karı milletini tekmil biz kandırırız. «Suçlu otur!» diye bağırdı. Pislik temizlenir» dediydi. Karı milletinde bir vakit suç olmaz. Herifin eski karısı ötede yalnız yatarmış. Karı aldanır gider. Bu sefer balta kemiğe sıkıca gömülmüş. Gözlerini vıcır vıcır açmış bakıyor da. «Vay Hüseyin. Tıbbı adli doktoruna yolla!. Karı su gibidir. yalvararaktan söyledim. «Ulan sen adamla eğleniyor musun.. el terazisiyle öldürüp öldürmediğini bilir beyim. Sıtma bastırınca adam nasıl takattan düşer. köy yerinde çocuk tutmaz. Karıma acıdım. Be herif! Sen bir karıyı baştan çıkarır. Dinim gibi biliyorum ki oğlan benim.. kan kokusu çarpınca ayılmışım. Bir taraftan da gülmem tuttu. Boğazım kurumuş. ölenden!» dedi. Aklı yoktur. boncuk verirsin.

. Kendi kendine konuşuyor gibi dalmıştı — Lâkin. Mahkeme kararlarını pek ziyade merak eden Kayserili Tevfik yavaşça sordu: — Neden tam ceza vermişler beyim? Ahmet İstanbulluya bırakmadan elini kaldırdı: — Bize de tam ceza verdiler.. Ahmet çenelerini sıkmıştı. On iki günlük karı olduğundan demek hevesi geçmemiş. Adam. Demek ki usul böyle. Belki herif de kendi kendine. Değirmende çoğu zaman erkeklerin yükleyemedikieri çuvalları «hele çekilin yavrularım!» diyerek bir koluyle hayvana atıverir. Niyetin herifi öldürüp sonunda karıyı tekrardan kabul etmekti» dedi. «Oh.. Bu gün seversin.. Bize onsekiz sene dört ay gün verdiler... Elbet karıdan bıkardı. Boy. Biz burada her gün ölüyoruz. Eski karısı ilerde yalnız yatıyordu. dargın ve kindar anlattı: — Köy yerinde hizmetkâr kısmının ırzı. adamı vurmamalıymış..erkeklerde. — Gayrı orasını bilmem!. Bunlar beride. bu sefer de «hey Allah. Karın kötüye düşünce. sekiz dokuz erkek önünde . sıcacık sarılmışlar. Onlar da çıplak yatıyordu. Reis de senin gibi söyledi: «Anlaşıldı» dedi — karıya kıyasıya vurmadın. Bir karıdan dokuz çocuk. yabayı çekti mi. derdi. Sopayı yerken benimki «Aman ne olaydı da eski kocamda otursaydım». Osmanlı bir karı. Bende çocuk dokuz tane. Çalışır. benim ikim kadar. Parmaklarını birbirine geçirdi —Öldürdüğüm gece herifle bir yatakta yatıyordu. Adam kendi yüreğini hiç bilmez. — Doğru mu? — Bilmem ki. Herif öldü kurtuldu. — Duası kabul mu oldu? Gözlerini yere aldı — Bizim oralarda geçeleri çıplak yatarız. kendini vuruyorsun. akşam için geçer.. Öyle değil mi beyim? — Öyle. Pişman olurdu.. Yürek. Ağa kısmı hizmetkârının ırzına ters bakmayacak. Adam sevdiğine kıyamaz. Karı kısmı şeytanın kendisi beyim. Küreği.. Lâkin dünya bozulmuş beyim.» diye seviniyor.. dünya gibidir. tamam! İyi bir iş.. «Şunu öldürsem de kurtulsam» dersin.. Gece koynuna girer. bu mahkeme hazzediyor. dersin. Cesaret edip karıyı öldürmek varmış beyim. Adamı vurmuyorsun. beşi oğlan... Çıkık elmacık kemikleri ve çukura kaçmış gözleriyle tatara benziyordu. Bir günü bir gününü tutmaz. Kim bilir. benim ömrümden al da şunun ömrüne ekle». Sen erkeği görüyor musun beyim? Hüseyin nasıl sığdırdığına herkesi şaşırtacak kadar uzun uzun içini çekti. namusu ağanın elindedir.. amma öylesi çalışır. Benim karıyı bizim oralarda bilmeyen yoktur.. Yumruğunu hafif hafif dizine vurarak. Dördü kız. «Hey Allah! Benim ömrümden al da şunun ömrüne kat!» demiştir. sen karıyı seviyormuşsun. — Hüseyin. Varsın yaşasınlar. Sopayı çalardı.

«Ne var?» Dedim. Akşam eve gittim. Sonra şişlik keseye vurdu.. bizim ağanın oğluna verecek oldu. Ertesi gün. Lâkin daha ufak!» dedim. Bir gün anası evde yok.. «Ahmet. Kız rahat edecek. o da orada boş mu? Ona da orada. Kız geldi. O günden beri. Sıçradım pencereye.. «Ulan nere si ufak? Erkek gördü mü. Adam boş durur mu? Boş adam mezarda olur. Gücüm yetmeyecek. Bu işler yapılmasın!» dedim. Ben razı gelmedim.» diyerek kızı yolladım. Halbuki ben bir dakika ekmek yemesem duramazdım... «Şuna bir sopa çekeyim.duramaz. Yağlı ekmek yaptı. O akşam . Bir gün tarladayım.. Kardeşinin ırzına geçmiş. bizim kızla beraber çiftliğe yolladı. «Bir şey yok». Ben boş oturamam. «Ne var?» dedi. Dırdırdan bıktım... Sen kızı neden vermezsin?» dedi. Gülüştük.. «Kolay gele!» dedim.» dedim. Baktım. Çocukları bir kerre sırasıyla dayaktan geçirdim. Hiddetlendi. Meseleyi şöyle şöyle anlattım. Büyük kızı.. «ille de olacak!» dedi. Yüzlerini. Razı gelmedi.. Aradan iki gün geçti. «Ağa. Canım da fena sıkılmış. Oğlan geldi. en küçük kandan doğma bir kız kardeşi vardı. sofrayı hazırladı: «Haydi!» dedi. Ağa oğlu! Baş üstüne! Zengin yer. Ben şöyle el gibi çocukken işe girmişim. Allah belâsını versin! — Razı gelmedim.. Yüz yüzden utanıyor. götür kes. Hayalarımıza. Babası üç evli. — Tuh. Lâkin adam o adam değil. Kızı verdiler. «Dur bakalım. Konuştuk. Karı. Böyle şeyleri dünya işitiyor da sen duymuyorsun. derim. mutlaka bir iş bulmuşlar». Biraz bekledim. hele sen dur.. İçeri girdim. Girdim düşünmeye. Lâkin karı. Meğer. «Ağa sen bilirsin! Kız senin. Günahtır!» dedim. Aradan bir ay kadar geçti. damadı önüne almış yıkıyor. Beraber bizim eve girdiler. Aklı ermez. sana inat. köylü işin farkında imiş. «Bunda bir fenalık yok ama kız daha çocuktur. O günden sonra kollamaya başladım. Oğlanı... «Ulan o nasıl bir lakırdı! Kemiklerini kırarım!» dedim. Su kaynaymca kenardan işmar edip güveysini çağırdı. O gece ekmek yemedim. Kız yemin etti.. Yalvardım. canım çekerek abdest edemiyorum.. kısrak gibi sağrısını titretiyor». Doğrusu' bu! Karı gitti. Şimdi. Bizim karı.. Karı birdenbire öfkelendi. etme karı! Bu kadar çocuk sahibi olduk biz. Kız cahilmiş. beyim. tavuk pişirdi.. «İstemez!» dedim. diye güldü. şuncacık bir kız! Bunun ırzına geçmiş dediler. Ben aşdan yemekten kesildim.. «Bu da benim bir oğlum! Kafamı kızdırma. Karı ocağa su koydu.» dedi. soyunur koynuna girerim! Ne olurmuş?» dedi. «Hoş geldin!» dediler. Sabah da ekmek yemedim. gözlerini paraladım. düşünürüm de. Gülmeyin kardaşlar. dedim. Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım. Ağlıyor çocuk. Bir gün ilerde yatıyorum. Usandım. Odada böyle oturuyoruz. ağa değirmenden gelirken atın başını tuttum. Boş oturdum mu hasta olurum. Yalnız başına. onbir oniki yaşında. Büyük oğlan. Bize «namussuz» demesin mi? «Ulan» dedi — karın güveyinle yatıyor pezevenk!» dedi. «Yalandır. Birisiyle atıştık... benim herif anamla yatıyor. «Kızı görmeye gideceğim» dedi. Bizim karı damadını hakikat çok seviyordu.. yüreğim şişti. Çiftlik gibi yerde. başka bir kötülükleri yok.

Çiftliğe vardım. İki yatak serilmiş. Yüzüme bir rüzgâr çarptı. Karı «tıh» dedi. Eve yanaştım.. Zırıl zırıl ter bastı bize.. Avuçlarım terden ıslanmış. «Kızılibrik» derler. İkindiye kadar uyumuşum. Gülüşüyor reziller. Susuzluk beni sarmuş. Belimdeki ekmeği çıkardım.. Bir taraftan da türkü söylüyor.. çekin yorganı üstünüze!» diyerek az kalsın bağıracağım. «Baban değil ya isterse Malatya valisi gelsin! Ben bir kerre çileden çıkmışım Bekir!» dedi.. Adamın göğsünü paralar. kızın adını sesledi. tüfeği sırtladım. Uzaktan iyi vurur. Kaynanası olacağın tarafına baktı. Sonra kız uykuya vardı. Bize iki saat bir köy var. sen ne dersin?» dedim. «Ben bunları vuracağım ağa. — Uzun olur bizim tüfekler. Allahdan olacak kız yalnız başına suya geldi.. Keyifli. Oraya gittim. Öteki ilerdekine yattı. «Aman buna bir çare!» dedi. Cevap çıkmayınca kalktı. Yavaş yavaş eve yaklaştım.. Öylece dalmışım. Kızla herif bir yatağa girdi.. Kızın iki defa icabına baktı. Sabah olurken Muradın kenarına indim. Bir mendil ekmeği bütün bitirmişim. Anamın koynuna giriyor. birisinde benim karı. «Baba.. Benim karı yatakları serdi. «Kız orospu! Boynumu kopardın!» dedi. Kız gitti. gece oldu mu. Yarım saatin işi! Velhasıl uzatmayalım. Kıçına bir şamar attı. «Babam gelirse kız!». Onlar hayvanlara bakmaya gidince ben ağaca çıktım. Halbuki uyumuyorum. Yataklar serilince seslendi. Kolunu beyazca çıkarıp işmar etmez mi? Güvey. Yatsıdan sonra tüfeği besmeleyle doldurdum. Birisinde kızla güvey olacak yatıyor. Karnım her tarafı gözümde büyüdü. Allahdan da utanmaz mı adam. Ateş düşmüş yanıyor. Sazların içine.. İkindi üzeri. Ay ışığı adamı büyük gösterir.. Yanıyor şuram. Ertesi gün de karı gelmeyince. Bir çalılığın dibine silâhı sakladım. «İyi öyleyse. Bereket köpekler bizi tanır. Kürt tüfeği bilir misin beyim? — Bilmem. Macerayı bir bir anlattım. Akşam olmuş. Bana bir kurt tüfeği verdi. Bir kerre attın mı.» dedi bizim damat. Eczasına iyice baktım. İçim hiç istemiyor. Geldiler.da çocuklara bastım sopayı. Yaz ayları damda yatar insan. Benim karnıma bir sızı . namluyu temizleyeceksin. Allahm emri sırasında keçi gibi bağırır. kuma yattım. Meğer domuz karı uyumazmış. İyi yediğinden. Yüzlerini karaladıktan sonra güvey. Tüfeği doğrultmak ne mümkün? Kız uyanır diye de korkmuyorlar. yeniden dolduracaksın.. ama bir iki lokma yiyeceğiz. Ay ışığı gündüz gibi. «Ağlama! Sen ağlama sus! Al gözünden bu gece!» dedim. Ben uykuya vuruyorum. Adamın eti ay ışığında gümüş gibi parlıyor beyim. O gece bir şey fark edemedim. Herif «Yarın gidecek misin?» diye sordu. Sordum. Ağası bizim ağaya düşmandır. Biraz sonra herif kafasını at kibi havaya kaldırdı. Şavkı gözümü aldı. Belli bir şey! O gece elimizden kaza çıkacak. Dama yakın büyük bir dut ağacı var. Fırından çıkmış bir rüzgâr. Oradan gece vakti yola çıktım. çarıkları çektim. «Ulan. Bir de ayıldım.. Töbe yarabbi! Benim karının huyudur. Dutun yaprakları da inadına hışırdıyor.. Ağa kısmının karıcıhğı fıkaranınkine benzemez beyim. Lâkin tek atar. beni uyutup yanımdan kalkıyor. toprakta yıpranmadığmdan beli kuvvetli olur. Güveyle kaynana yatağa girdiler. Dudağım ossaat çatladı. Damı gözlemeye başladım.

. Dur hele. Yatağa yaklaştım. Üç Kuluvallah bir Elham okudum.» dedikçe. yanıyor.. karnım titriyor.. duyulmaz. İlerden bir köpek uludu. kötülüğü ne bilsin!. İyi. Uyanırlar da beni vururlar diye düşünemiyorum. ama biz bunları nasıl ayıracağız.» dedim. Aklıma geldi!. Seslenmedim. Titreme ellerimden yüreğime vurdu.. Bunun babasının bize iyiliği var. Seslere kulak veriyorum. Acı geldi. içimde titreyen damar şırpadak durdu. Ya ölmezse. Benim kız.. Beni görünce güveyisi zannetmiş olmalı ki «Bekir!» dedi. Ateş. «Dur hele.. Lâkin dam üstünde dura kaldım. Seni paralarım. Sesinden uyanacaklar diye dilimi aralarına sokmuşum.. başka bir hizmetkârın namusuna dolaşacak.. Ya vuramazsam. Kız silâhın sesine uyanmadı ama. orospu! Ben yoruldum.. Öyleyse.. Yanıyor içim. «Ne o gürültü!» diye doğruldu. Tetiğe basacağım sırada bir de baktım.. Arada bir de gülüşüyorlar.. Ev bunun babasının malı. Dilim delik delik olmuş.... Bak şu bendeki fikre bey.. Yalnız anladım ki oğlan geri gelecek. Tekrar tüfeği gözüme aldım. Oğlan. tüfeğin sesini hiç duymadım... başıma çıktı. Ne olacak? Onüç yaşında bir çocuk. kapandı. Bu namussuz. Şuralarım bir hoş oldu beyim. «Bir soluk dur. Kızla oğlanın yattığı yatak önümde. tukurdum. Lâkin kıza değmeyeceğine yemin verdirdi. «Zamandır» dedim. şurada unutur. Dur!» diyor... Yalvarıyor. Merdiveni bile çekmemişler.. Artık kaç saat geçmiş bilmem.. Aklıma bile gelmiyor. İt gibi yalvarıyor. Kibrit çöpüyle betonu çizmekten vazgeçti... Damadın gözleri açıldı... Sesi duyunca.. «Ne bok yedin!» diyerek sıçradı. Kızın üzerinden damadım olacağın şakağına namluyu uzattım... Öylesine ki namlunun demiri kızın yanağına değdi değecek.. Sen dama gireceksin. İşte orada aklım değişti. «Şimdi barutun harile bunlar tutuşur. Şakaktan sıkmak olmaz.. Baş ucuna dikildim.. zaman anladım ki benim kan azmış. Ağzıma bir dut yaprağı aldım.. Ne dersin bey.. Ağaçtan sıyrıldım. «Yoruldum.. Sabahleyin küçük aynaya baktım. Gayrı faydasız. Adam o sırada her şeyi düşünüyor. Yüreğim. uyku içinde kocasının göğsüne iyice sokulmuş. Kafa kemiği. İyice ayırdıktan sonra tüfeği aldım.. Tüfeği atıp merdivene koştum. Ahmet gözlerinin yaşardığını. Seslenmedim ama beni tamdı. Dişlerim birbirine çarpıyor. silâh atılsa nafile.. herif de. Bekle hele. Nihayet karı. Artık kaç saat bilemem. Yukarı çıktım. «Ahmet! Sen karıyı vuracaksın. Dilimin kanı. Boğulacağım ötesi yok... Namus meselesi zor mesele... oğlanı kıza göndermeye razı oldu... O sıraya kadar niyetim karıyı vurmak. Lahavle çektim.» dedim. Kızı yavaşça geri çektim.. bu sefer karı bırakmıyor.. İstanbulluya gülümsedi: — Kusura bakma beyim. İşte o. İyiliği ne bilsin. Tüfeği doğrulttum. Şurada ağlar.düştü.. eline bir damla düşünce anladı. Baktım ki ellerim titriyor. Bereket uyanmadı benim kız.. Vallaha bırakmam. ağzımın iki yanından çeneme akmış. bizim karı ilerden.. Tüfeği yere uzattım. Dam üstündekiler uyumuşlar. Kafamın içindeki gümbürtüden.» dedim. Karı ölecek. Tetiği çektim.. Oğlanın başı altında haraketli Nagant tabanca var. Karı da horluyor. Bana baktı. Namluyu tam alnının ortasına dayadım. yatağın ilerisinde kuru ot var. bana . Beni adanıdam saymadıkları belli bir şey. Yatağı dolandım. Peşime düştü.. bakır tas gibi şuraya yuvarlandı. İyisi mü..

«Açmadı.. — Mahkemede söyledi mi? — Söylemez mi? İşte o sebeple Kocareis üç sene verdi ya. içirmiş. Onu da sızdırmışlar.» dedim. Tüfeği dayayınca gözünü açtı mı?» dedi. valinin çavuşu yaklaşmış. «İyi düşün evlâdım.. Direkte bir tiftik keçisi bağlı duruyor. «Açtı» demeliymiş. onbeş. bezirgan takımını ziyafete çağırmış.. «Bu mu Vali paşa hazretleri!. — Şu halde. mustantik işi beğendi öyle ya? — Beğendi beyim.. kanun değil bunlarınki. bunlardan yezidi olmaz. yavrum. çiftlikteki yanaşmalara doğru kaçtım.» demiş. geldiğinin akşamı ağa... Adamcağız beş yüzü saymış. Hem de Erzurum koyunu. sıra yahudiye gelmiş. .. Sonra açtı... — Sana evvelâ üç sene mi vermişlerdi? — Üç sene. Ateş etmeden evvel.. İşte bizim iş böyle oldu beyim. Yedirmiş.» dedi.» dedi. Yahudinin hesabı. — Lastik.. uzadıkça uzar. Bunlar Allanın bir belâsı.. Var. Kızına el uzattığım söyledi.. Sivas'ın en zenginini aşağıya buyur etmişler... «Oğlum dedi.. yürü ellerin yeşil olsun. Çünkü bizim ağa oğlunun üzerine şahit]ik etti. Bir. Ağa mustantiğe dedi ki: «Ölen domuz. bu ne keçidir. bâzı çakal gibi inliyordu. İki kerre çiftliğe sürdü. Ne fayda ki geldi bu fıkaranm başında akşamladı. «Paşam demiş. İki kerre Murat kenarına indirdi beni. «Bu nedir bezirgan?» demiş. Duvarları tutunarak giderken bir takrip meseleyi yukardakilere çıtlatmış. Bu Allahm bir belasıdır. «Lüzumsuz yere dayak yeme efendi. Vaktile Sivas'a vali göndermiş padişah! Vali..oraları dar getirdi beyim. Vali sormuş: «Ağa bu nedir?» «Bu mu? Sayenizde tiftik keçisi Devletlum!» «Vay bu mu tiftik keçisi! Hele yıkın!» Adamı sopanın altına yıkmışlar. Mor koyun cinsi.. Beni karının elinden kurtardılar. bir yerde Ölecekti ya. Biz bilemedik.. birader..» dedim. Bâzı öküz gibi böğürüyor. sana üç sene gün verdireceğim. beş yüz lira ver de hayatım kurtar. Hitamında bacaklarımın kuvveti kesilince baktım beni öldürecek. Yahudi derhal elini belindeki kemere atmış. tüccar. Velhasıl. Alman'ın daha iyi olduğunu nereden bildin? Dursun efendi. Ben böyle bir kanun görmedim. Ahıra sokmuşlar. — Oğlum.. Kırdığı cevizleri hep hikâye etti. «Keçi» dese dayak muhakkak.» «Bire yıkın!» Yıkmışlar.. — Ulan Alman! Yetiş kâfir oğlu kâfir! İstanbullu. Kahveden sonra. Yahudi ahıra girince vali. Mustantik iki defa sordu. beş.. gözlüklerini emniyetle düzeltti: — Şuradan bilir ki beyim. ne koyundur.. Evrakı öyle tuttum.. Bu halisinden koç.. — Kanunu bırak. ikinci zengini buyur etmişler.. — Allah belâlarını versin.. orospu uçkuru. Lâkin temyiz mahkemesi onbeş seneye çıkardı. «Öyleyse. «Açmadı. son sözü söyleyene ters ters baktı: — Almanı karıştırma. Vali sormuş: «Bu nedir bu?» Adam bakmış bakmış. demek açmadı mı gözlerini?» diye bir daha sordu..

Cennetlik bir adam bizim peder. «Muşamba da maşallah muşamba.» Biraz daha gitmişler. Böyle sırada adam vurmayacağız da ne zaman vuracağız? — Sen ona bakma! Abuzer.. Bir ıslandık ki. — Babandan şüphelendin miydi? — Ne mümkün beyim! Adam babasından şüphelenir mi? — Nasıl ifade verdin? — Olduğu gibi söyledim.» derken öteki artık dayanamamış. Postalları çıkarmadan. birinci yolcuya bir muşamba vermiş. karısının koynunda yakalamış. Burada siz. şimdi ıslanacaktın. Bir de ne bakayım. «Biz bıraktık askere gittik reis bey dedim.. bu sefer de kaçak almaya. Muşamba olmasaydı. «Nasıl muşamba?» diye sormuş.. — Sen beter diyorsun.» tamam beş kurşun sıkmışım göğsüne.. Babam karşıma dikildi. Yolları bir ırmağa uğramış. Öyle. Alaman bile gelse bundan beter ıslatamaz. Can verirken .. burası mahkeme olduğundan doğrusunu söyleyeceğiz. ben ihtiyatkâr adamım. «Nasıl muşamba! Hey pederim. — Buyur beyim. Yahu biz karının yüzünü hiç görmeyecek miyiz? Bir gün «bostanı bekleyeceksin» dedi. Bunlar Allanın bir belasıdır. göğsüne sıktım kurşunları.» «Sahi... «Ulan namert! Muşamba olmasaydı bundan daha beter mi ıslanacaktım.. peygamber postunda oturuyorsunuz. Biz de öyle olduk beyim!. Gördün mü. Yol çatında başka bir yolcuya rastlamış. «Sen misin baba!» «Benim eşşoğlu eşek. Pisin kanı suratıma fışkırdı.. Köye geldik. muşambanın sahibi. Bir gün sonra yallah değirmene. — İyi ama. suya düşmüş sıpaya dönecektin. — Aman! Ona da mı çok vereceklerdi. Zibidinin iti gibi sır sıklanı olacaktın.. yatakta iki kişi yatıyor.. — İyi ama Alman daha beter. seni gözüm görmesin!» demiş.... Üç gün evde oturdum.. Biraz gitmişler. Gece yarısı. Gürültü etmeden içeri girdim.. İkinci yolcu heybeyi açmış. bir daha dalmış çıkmış... yardımım dokunur. ihtiyatı elden koma dediydi. «Babadan vasiyet var... bir dalmış çıkmış. bostanı neden bıraktın?» «Şu sebepten bıraktım ki.. Muşamba olmasaydı.... canım karıyı çekti. diye başlamış. bak bizim Abuzer'e bir sene ceza verdiler.. Yürü. Kendini köprüden suya atmış.» Biraz daha gitmişler. Bir elimle yakasını tutup. İyi düşünmemiş miyim? Yolda birine rastlarım. Kusura bakma reis bey. muşambayı yere çalmış.. Eve geldim.Her kaç lira iktiza ise emret!» Onun gibi. Toprağın bol olsun. Herifin biri yola çıkmış. Allah razı olsun.. Beraber giderlerken yağmur başlamış... yahu! Oğlan öz babasını... Nihayet yarı beline kadar suyun içinde doğrulmuş.» Sağ ol kardeş. İkinci yolcu.... Gittim. Sana bu muşambayı vermeseydim.. «Ulan! Dinini imanını!» diye bir nara vurmuşum.. Bunlar da ne Alman'a benzerler. diyerek bir tane fazla aldım. Ha?» «Eksik olma efendi!» Biraz daha gitmişler. ondört ay sonra izin çıktı. Köprüyü geçerlerken muşamba sahibi tekrar. ne de İngiiiz'e benzerler. «İyi kardeşim!» «İyi elbette. ben değil diyorum. Babam beni alacak toplamaya yolladı.

Aklı mı erer? — Bak. Karının oynaşı.. bakmış karı yok. Yere çaldım. apansız üstlerine varır da. Cahillik sonra yakanıza sarılır. Allah size yardım etsin! — Karı ne oldu? — Korkudan çatlamış. ifadesinde «Ben bunca senelik karımdan hiç şüphelenmemiştim. «Vur. onbeş seneye inerdi. Doğru arkadaşının evine.» Ondört ay verdiler. «Kız bu ne rezillik!» dedim. Eve uğramış. O gün hastalandım. Lâkin doluya koyarsın almaz. tabancayı boşaltmış. derler. Anasına gitti demişler. — İfadede ne söylemiş? — Evet. Kan karyolada anadan doğma yatıyor. benzi attı. Kötü yola saptığını sezince boşayamıyorsunuz. biz bu usulleri bilmeyiz. Kolay mı? Üçyüz lira masraf etmişsiniz..» dedim. diyerek inanmazdın yavrum!» «Ulan Allah topunuzun belâsını versin!» Bir sene verdiler.. Cahil adam aklına bir şey kilitledi mi kurtulamaz. Bir senedir her gece beraber yatıyorlar hey oğlum!» diye başladı ağlamaya. Sopa atarsın. Eve geldim. Fıkaralık şu sebepten kabahatli ki. çıktı. Kocasını görür görmez yatağın altına girmiş. anam koştu. Bizim millet cahil olduğundan ifade vermesini bilmez. kötülükte rastlar vurursan. demedim. «Öyleyse söyle de eve erken dönsün. Odaya yürüdüm. Karıyı parayla satın alıyorsunuz. içerden bir karı sesi. Komşulara sormuş. Arkadaşa uğrayım da bir çay pişirteyim. «Şunu yakalayıp hovardasıyla birlikte öldüreyim. oğlanın en aziz arkadaşı. Hasta olduğuna dair bir rapor almış. O gün şirkete gidince doktora çıkmış. nerede buluştuklarını iyice öğreniyor. Anasına gitmiş. onları kollasaydın cezan idamdan. Kekeledi. Oniki yaşında var yoktu. — îyi ama bey. Karıdan şüphelenince. — Haklısın bey.. boşayacaksın» diyor. o zaman mesele başkalaşıyor. Bir şey kalmadı. «Bana neden söylemedin?» «Geline kaynanalık ediyorsun. Ne yaptımsa elinden kurtulamadım. istanbul'da böyle bir vaka oldu. eğer anan söyleseydi. Kapıyı açıp beni görür görmez.. Biz cezayı tükettik bey. Lâkin kimseye farkettirmiyor.» demiş.. Bir şoför karısından şüpheleniyor. herif göğüsleyip içeri dalmış. Daha çocuktu bey. Arkadaşı açar açmaz. kaynatam üstüme çöktü. batmışsınız.. Gürültüye çıra yakmış. «Sen gittin arayı uydurdular.. Konu komşu da..» dersiniz. Kaynanama gitmiş olduğunu anlayınca oraya gittim.» demiş.. Kırk gün sonra öldü. kanun «vurmayacaksın. arkadaşımın adını seslendi. Hangi gün. Gitmiş karakola teslim olmuş. «Hayrola!» dedim. kötü söylersin. zelzele gibi sarstı. Abuzer. Ben hastayım valde.. . Kapıyı çalmış. Halbuki adam bindiği kısrağı bilmez mi? Karının fikri bozulunca. namusunu temizle». boşa koyarsın dolmaz.. Ama şüphelenmeden. Karımın sesini tanıdım. Oğlan eğilmiş. kabahat evvelâ fıkarahkta. Su vermesinden bellidir.kolumu. Memet gibi. Erkek kısmı. sonra cahillikte. Sonra «Evde kimse yok. Sonunda razı oldum. Sonrasını bilmiyorum. Daha beter yüz göz olursunuz. aklını kaybediyormuş. Kocakarı «Buraya gelmedi» demiş.. Yattı.Biz kurduz! — Kabahat sizde değil.

Bu sırada. — Vicdanları varsa. — «Sizin kız kerhaneye düşerse ne halt edersiniz?» diye yaz. Kâtip kocaman bir kavat yazmış. kapıdan içeriye «kavat Alo» girdi. saçları.. Sen parayı bilir misin? — Bir de. Bu Malatya'ya çalgılı kahveyi ilk defa o açtı. Kayserili Tevfik. paralı adam sinirli olmuyor.. yürümüş. yere bakarak ihtiyatla sordu: — Demek. Namuslarına kalmış bir mesele. Gözleri pek fena gördüğü için yaklaşınca İstanbulluyu farkederek durakladı: — Kusura bakma bey. Tahsildar Dursun efendi güldü: — Hakkın var beyim. Bizde bir Nail ağa vardı. Diyor ki: «Bir orospu yüzünden hapse gireceğiz. ağır ağır sordu: — Kızı kötü yola düşerse?. Biz elimizden geleni yapacağız.. kurtulur. Köy yerinde karın. Seni farkedemedim. Okumak.. Mazmanoğlu. fakat son derece güçlü kuvvetli bir adamdı. — Lâkin adamın nefsi bırakıyor mu? Adam öcünü arayacak oluyor. — Kimleri arıyorsun Alo? — Hüseyin ile Ahmet'i.. Asıl namussuzluk. Sen halbuki. Şimdi para babasıdır.. Bir de alnına kara bulaşmışsa. îki ay sonra parayı sayar.... bizim cezayı temyiz tasdik mi eder beyim? — Belli olmaz Memet. zenginler neden bizim gibi düşünmüyorlar? — Bırak namertleri. — Peki.. göğüs adaleleri pehlivana benziyordu. Yarı aç. oku bakalım.. burada mısınız reziller! Diye bağırdı.. Adam sende. İşi tıkırında. Bir gün paydostan sonra Mazmanoğluyla çekişmişler.» demiş. — Oraya hiç aldırmaz. iki adam arasına hiç çıkılmaz. «Haydi Mazmanoğlu. — Hepsi değil tabiî. Meseleyi biraz da unutturur da birisine veriverir... «Allah belânızı versin» demiş. Zengin demek namussuz demek. Otelin kâtibini çağırmış. O karıyı boşar.... Nail ağa. Ben bu namussuzları arıyorum sabah beri. Parayı pezevenklikte kazandı..... Kârımız kesilecek. gülmüş.... — Yazacağız. elini kaldırdı: — Vicdanı karıştırma.— Boşamalı gitsin. ikisinin de tepelerine dikildi. Akıllı adamlar gülmüşler. onbeş yaşında bir kız daha alır. kızın kötü yolda değilken odaya koymazlar. yazmak da bilmez.. Zengin kısmının da elbet namuslusu var. — Ulan. Her dert fıkaranın başında arkadaşlar. Ağa cebinden keseyi çıkarmış. Düşünüyor besbelli. demiş.. Şarkadak altını devirmiş.. Bacağında beyaz bir dondan başka elbisesi yoktu. Memet. sakalları bembeyaz. Pazıları. «Yaz şuraya bir 'kavat' kelimesi». ettiğimin . Mazmanoğlu «kavat» diyecek olmuş. Memet. zaten barut gibisin.. Elli. yarı tok.. Balyoz gibi yumruklarını başlarının üzerinde savurmaya başladı: Ulan avratlarını. bu devirde fıkaralık. Affederim gider kaltak!» diyor. elli beş yaşlarında.

.. Memet'i nasıl alıştırırlar.... Güzel yüzünü astı: — Ben Bedri efendiye bu işleri hiç yaraştırmadım dedi. avratlarını.. Büsbütün şaşırıyorlar. Haydi! Herkes ve herkesle beraber Hüseyin'le Ahmet de gülmeye başladılar. Bir kötülüğü. Eğleniyor. Neden olduğunu kendisi de bilmeden başını önüne eğdi. Ulan deyyuslar. — Bizim Bedri hiç bir şeyi tedavi etmek gayreti göstermiyor ki.... Kavat Alo bir nara attı: — Kalkın dedim. Şeyh Yusuf efendi de alıştıracak... getir!» dedi. niçin hep namusçulara musallat oluyor? — Namusçu olduklarından.kavatları. O da karısını vurduğundan onsekiz seneye mahkûm edilmişti.. Dursun efendi gözlüğünü düzeltti: — Ne oldu bey! Sen daha. ... — Ben insanlarla eğlenilmesini sevmiyorum. Çünkü bunlar maksadı sezemiyorlar ki. Bak görürsün. Yallah! Bedri efendi çağırıyor. — Haklı olamaz.. Ulan kelimei şehadet getirin. Kendi kredisini de düşürüyor. — istidadın yok dedim ya. Kayserili Tevfik. bir bakıma haklı!. Memet korkuyla sordu : — Beni neye alıştıracaklar Dursun efendi? — Okumaya alıştıracaklar! — Allah razı olsun. garip olduğu için Malatyalıların birçok hususiyetlerini tenkit etmekten hoşlanıyordu. Fıkaralara da yazık... kanun bu işi pek seviyor. Ulan kalkın... «Namusçular» gözleriyle müsade isteyerek kalktılar... bir başka kötülük ile tedavi etmek mümkün değil. istanbullu içini çekti.. — Sen insanları mahpus etmeyi de sevmiyorsun ama beyim. Kavat Alo iterek onları dışarı çıkardı. Elden gidiyorsunuz... Ben Kuranı kolayca söker miyim? — Kolayca sökersin.. istanbullu yavaşça sordu: — Bedri efendi. — Anlıyorum. Ötekiler gülmeye başlayınca Memet hepsinin yüzüne ayrı ayrı baktı. bizim namussuz Bedri'nin tayfasına alışamadın mı? — Alışamadım Dursun efendi! — istidadın yok. Hazin şey! — Hazin ama.. Düşün önüme.. Sabah beri. Onbeş güne varmaz. «Nerde bizim pezevenkler! Şunları sür. «Kavat Alo» da adı üstünde namusçulardandı.... — Hamdolsun evet.....

Kayserili Tevfik.. Gel gelelim. Ben şaşırdım. Ondört çocuk koğuşu.. Bedri'ye gelince: Söğer. gönülsüz gönülsüz tasdik etti: — Orası doğru. Hele bir daha yazıverelim. Netice tabiî değişmedi.. jandarmalara tembih et. üç. ikiyüz kişi gelir.. hasılı cem: Üçyüzkırkdokuz. iki günden beri..... Sen bu hesabı tahsildarlara yaptırmalısın. Para cezasından da iki kişi var... müddeiumumiye gidip söylemem. duvardan atlayı atlayı vermesinler... mahpus iki kişi fazla görünüyordu. İyi adam bile iyiliği fenalıkla beraber yapıyor.. ondokuz.. mevkuf defterini saydılar: Yüzyetmişüç. İstanbullu kederle gülümsedi: — Dünya.» dersin. alt sağ koğuş seksenbir. iki. Yekûn: Üçyüzelliyedi. Beni bırakırsan. Müdür bey bana kızıyor... benim hesabım kuvvetli değildir ki. Ondokuz dokuza dokuz elde var bir. Hele şunları vur biribirine. hem utanacağız. tersine dönmüş Tevfik.. Galiba bir gün gelecek. Üçyüzelli dokuz.. Kanuna rağmen Malatya cezaevinde iki tane suçsuz vatandaşın yatmakta olduğu rakamların belagatli diliyle meydana çıkıyordu. onbir.. kumarda kazanırsa bunlara para dağıtır... işte.. gayet tehlikeli bir hal aldı. Sol alt koğuş sekseniki. sayar ama.. Hele topla. Herkes de öyle söylüyor. «Aferin. «içerden dışarı kaçan olmaz. elde kaç vardı. sol üst koğuş doksaniki.. sağ üst koğuş yetmişdokuz. Duyan olursa iki kişi değil. ziyaret günü içeri kaçmıştır. Sergardiyan bu iş. Lâkin bir lokma ekmek isteseler veren bulunmaz. — Alaym sırası değil beyim. Eli açık bir adam.. istanbulluya kim bilir kaç defa tekrar hesaplattırdı: — Yaz bakalım beyim: Onbir karı koğuşu.... — Alay mı? Yahu.. Jandarmalara tembih et... — Topla diyorsun ama. iki kişiyi gizlice bırakıver. Gözlerini tavana dikerek yazdırmaya başladı: Karı koğuşu onbir.. Çocuklar ondört. — Topla beyim. Lâkin o huyu olmasa. Dokuz. Mahkûm defterini saydılar: Yüzsekseniki. daha doğrusu iki gün iki gecedir içerisi sayılıyor. İki kişi. Buğdayın kilosu yüz kuruş. ben doğru söyledikçe bu bizim millet alay zanneder. Elde bir. iki mahpus fazlamız var.. Cezaevinin o sıralarda mevcudu üçyüzelli üçyüzaltmış arasındaydı ve iki günden beri esas defterlere göre iki kişi fazla çıkıyordu. Sağ alt koğuş: Seksenbir. otuzbeş. Ekmek defteri de tadat edildi. Başgardiyanda nihayet telâş başlamıştı... yirmialtı. Topla şunları allasen. Bir kişi noksan çıksa maazallah bu telâş .— Siz yalnız «yazık» dersiniz. Burada tayın bedava.. Ekmek bulmak gayet müşkül olup. — Ah bizim elimizde olsa. Aklın varsa. Gözünü aç sergardiyan. hepimiz yalnız iyilik yapmaktan hem korkacağız. — Neye şaşırıyorsun? Dışarda ahval perişan olduğundan. Şuraya. Sekiz kişi ekmeksiz olduğu için. Başgardiyan artık rakkamları ezberlemişti. herif namusunu temizlemiş» dersiniz. şu temiz kâğıda çek. Başgardiyan.

Pencere içlerine kâseler. Aman beyim. Gardiyanlar koşuştu. hasır varsa yerlere serilmişti. sabun kutuları... halı eskisi.... Gece sayarız. bulaşık bezleri. Dünya üzerinde kaç çeşit çul. çuval. iki kerre ezilmiş bütün milletler gibi insanların yüzüne daima gülümseyerek. — Şimdi herkes bahçede. Mahpus. — Verirler öyleyse. Sen ne sandın? — Öyleyse ağırlık almadan vermez... Ben şimdi hepsini koğuşlara tıkarım. Artık hepsi.iki gün evvel kıyametleri koparırdı... elbiseler.. bağlamalar asılmıştı.. küçük sesleriyle tek tek konuştular: — Af olmaz mı? Hükümet uykusunu kaybetmiş. Geberirler mi bu reziller? Düdükler çalındı. çay ibrikleri. Sonra sen bilirsin.. Hem de koca hükümet olup. «Ben burada padişahlık edeyim. bu cenabet illetin dermanı yok bey!» İstanbullu saymaya başlayınca birisi yumuşak yumuşak sordu: — Af mı var beyim? istanbullu gülerek başını salladı. tahta oturayım da. geç vakitlere kadar kaybolmuş çocukların korkusunu ve şikâyetini uzatır dururdu. kurutulan meyve çekirdekleri koyulmuş. kilim parçası. Galiba «Fazla mal göz çıkarmaz» diye düşünmüş.. gülüşerek. — Bu hesap af hesabı değil. — Müdür bey gelecek.. küçük çıkınlarda biber. kalk şunları beraber sayalım. yarım gaz tenekeleri. ümitsizlikle başını iki tarafa sallayarak koğuşlara girdi. Herkes betonun üzerinde yatıyordu. «Gelirsem mevcudu tamam isterim. — Bu af dediğin de dişi mahlûk mu? — Dişi mahlûk. duvarların dibine minderler. duvarlara erzak torbaları.» dedi. — Verirlermiş ama ırzına geçeriz diye korkuyorlarmış. Kürtler. keder ve korkuyla bakarlar ve bu gülümsemeyle bu korkulu bakışlar. tabaklar. İnsanların mütemadi kederi ve öfkesi bütün bu eşyaya ve duvarlara sinmiş gibi içeri girenlerin yüreğine birdenbire merhamet ve ürperme çöküyor. Mahpusane köylüler için bir çeşit hastalıktır. homurdanarak. koğuşa yaraşırdı.. Koğuşları görmedikçe sefalet kelimesinin lisana hangi sebepten girdiği ve nerede kullanılacağı anlaşılmaz. kasketler. — Ya ne hesabı? . Karanlıkla beraber başlayan kurt kavalı. Herkes. Affı bize verirler.. hele gece olup tavandaki yirmibeş mumluk ampuller yanmca.. Karyola getirmek. Görürsünüz. yataklar toplanmış duruyordu. koridorda. Ne demek!» diye uyku arası zıplıyormuş. tuz kabakları. tahtadan kerevet yaptırmak şimdilik nedense yasaktı. cigara tablaları. Atölyede. bez.. aldırmamıştı. Ranzaların beheri seksen dört liraya çıkıyormuş. beş dakika yatağının üzerine oturuversin. — Gece mi? Müdür bey gelecek diyorum. Bunların üstüne. «Dermanı yok. nane. ancak evinden uzakta kalmaya mecbur köylülerin duyabileceği iflah etmez gurbet hissi ve yalnızlık âfeti de bütün bu uygunsuzluğa karışıyordu.

Bakarsın. Eğer bunu gazeteden öğrendinse. telâş içinde geldi.. Biz Murat beyle konuşuyoruz..) Başgardiyana. Hep kardeşiz. — Çobanlığın zorluğu burada. Arayıp bulacaksın. Müdür bey.. — Kâtip nerde? — Kâtip geldi. yabancı var mı? — Yabancı ne demek. Koş müdür! . dedim. Uçyüzellidokuz rakkamı sanki cezaevi idaresiyle iddiaya girmişti.— Kayıp hesabı! Bizden biri inşallah kay. Ben bıktım. Götürüp yanağını okşuyorlarmış. Saymadan bir netice çıkmadı. Bak bakalım. Sen şöyle otur. — Kahvenin sırası mı? Ali! Eşşek herif! — Buyur. İki kişi.. Gazete ne yazıyor beyim? — Aman gazeteden de haberi var. Bu nasıl bir kurt. Türk umum Türk demektir. bölmüştür. Nihayet bir gardiyan. Bir de esas defterleri kaybolur. Namusum berbat oldu. eksik miyiz. Başkâtip çağırmış.. Telâşlanma canım. Ali dışarı pencereden dışarıyı işaret etti: — Kırmızılı geçiyor.. — Ne olmuş.. Mal canm yongası. Bir de daktilo eksikti. Şuraya bir daktilo alalım. __ Mahpusu bahçeye cemet. belli bir şey. — Kabahat senin.. Benim eğlenecek sıram değil. — Murat bey! Müdür seni çağırıyor! diye posta geldi. Defterleri sen götür. — İki kişi fazla geliyor.. Defterleri götür.. İşte bizim kâtipten âlâ daktilo mu olur. — Oğlum. — Yahu! Ben ne halt edeyim? Kâtip hafız imiş. Artık Ali de vazifeye bakmıyor. İstifa edeceğim. — Hayrola müdür bey! — Ben istifa edeceğim. müdür beye bir cigara verdi... Bir kahve pişirsinler. hayvanlardan birisi noksan. Gidip dut kurusu satacağım. Türkü söylemeye çağırıyorlar. Bir masa ile iki iskemle çıkarsınlar. — Canım. ben bu dağdan. Bey.. — Beğenmedin mi? Arslan gibi bir kurt. gitti. — Susun yahu! Biz vazife görmeyecek miyiz? — Vazifeye canım kurban olsun Başefendi. fazla mıyız? — Fazlayız Abuzer! İki kişi fazla çıkıyor. Sen şu dağdan.. kürdün arslan gibisi olmaz. defterlerde bir yanlışlık vardır. (Her zaman gelirken ve giderken telâş içindeydi? O kadar yumuşak bir adam olduğu halde bu telâşın sebebini İstanbullu bir türlü anlıyamıyordu.. — İyi türkü söylediğinden kanları kaynıyordur.. yukarda İstanbulluyu sinirden öldürecek kadar manasız surette bağırdı. — Etme birader. gazeteler yalan yazar. Yahu siz beni astıracak mısınız? İstanbullu.

bombeleri çökmüş. dalavere kurt Memet nöbete! Adı «Memet» olduğu için bu söz kendisine pek münasip düşüyor. Şuna bak. cephane verirlerken ben iptidai mektebine gidiyordum.. daha parlaktı.... Dünyayı önüne kattı. Müdür bey.. Onun da zenaatı o. Töbe yarabbi! Allah beterinden saklasın! Sen de şimdi bana kız gösteriyorsun.. Şu haline baksana. her tekrarlayışmda seviniyordu. yiğit herif!» der misin? — O nasıl söz? — işte dosdoğru bir söz. Müdür bey. — Canım efendi! Bok mu kaldı. Sergardiyan Ali efendi.. yiğit herif. — Almak marifet değil. Eski harflerle elifba okuyordum.— Hangi kırmızılı. defterleri koltukladı. — Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! — Yahu müdür. — Neme lâzım herif. küçük taşlarla dolu.. dünya kadar toprağını aldı. — Kim benimkiler? — Ruslar. Yenilirse de kabadayılıkla gidecek. Hitlerin eline Malatya cezaevi de geçmeyecek. kurdelenin fiyongasını sola getiremiyordu. oradan çıkmak marifet.. Ne halt edeceğiz? — Canım müdür bey. Bunların yüzü parça parça olmuş. İstanbullu her zamanki gibi ihtar etti. oraya her çıkışında yapılmakta olan bir binayı insan arıyordu. Stalingrad düşmüş mü? — Düşmemiş ama. işte ayağında kundura yok. Allah için.. nasıl dokunmadı. Güneş burada daha kuvvetli. — Elbette kalleşlik edecek. karının ırzına geçse «Neme lâzım. — İngiliz kalleşlik ediyor. Tesadüfen olsun. — O «bir şey» mühim meseledir. Bu iş «baba hırsız tuttum» a dönecek görürsün. gemiler dolusu tüfek. Müdür. Cezaevi avlusu.. dışarı gidecekmiş gibi şapkasını başına geçirdi.. Bak görürsün. Şimdi benimki mi oldu? — Ruslar yenilecek. — Allah hepsinin belâsını versin! Doğru! Alavere. — Radyoya bakarsan seninkiler yenilecek. — Birisi evini bassa. — Neden benimkiler imiş. Çimento ve kireç tozları toprağına o kadar sinmişti ki. topukları çarpılmıştı. çırçıplak bir toprak bahçesiydi. terbiyeli bir çocuk gibi eğilip kunduralarına baktı. — Nasıl zararı yok? Daktiloyu kenara bırakarak küçük masayı koşturdular. Bakıştılar. Duvarlar. Hani ikinci cephe. — Zannetmem.. Vay canına! Bu kıza gittikçe bir hal oluyor. Helâl olsun. Müdür kederle gülümsedi. Kuvâyi milliyeye sandık sandık altın. bir şey de kalmamış. her zamanki gibi evirip çevirip şapkayı yine yanlış giydi. eksik olmasın da fazlanın zararı yok. . İşte buraya yazıyorum müdür bey..

— Hiç.) İkinci mahkûm. İsmet Paşanın uzak akrabalarından dokumacı Hamdi idi. (Başını iki tarafa sallamasının sebebini İstanbullu merak edip sormuştu. Müdür bey birisine. Kur'an okuyacağız. başını iki yana sallayarak. Dördüncüsü. Ertesi gün mevkuf defterindeki kaydına kırmızı mürekkeple hükmün infazı yazılır. Bir karış derinliği olan bu havuzun üzerinde. su lüzumsuz yere akmasın diye.. alnındaki kâkülün ucuna para ve nazarlık bağlamışlar. Çocuk gözünü kapatan bu çıngırdakları her saniye.. betondan bir havuz yapılmıştı. senelerce aynı hareketi yaptığından artık huy olup kalmıştı. sıradan çıkıp azametle yaklaştı: — Beni de okuyuver beyim! — Dur.üzerlerinde jandarmaların gezinmesi için alçak yapıldığından bahçe ferah görünüyordu..... Müdür. Adıyaman'ın «Abuzer» i pek boldur. kopmuş. işimiz var. Diyorum ki. Mahkûmlardan sonra mevkufların yoklaması başladı. Anadolu'nun her mıntıkasından fazla burada isim benzerliği vardı. Mahkûm defterinin birinci numarası «Hüseyno» ya aitti.. dokuzyüzotuzüçteki aftan istifade edememişti. On beş sene dört aydan beri yatıyordu. sırtında arkası tamamiyle kopup düşmüş paltosunu kavuşturarak sola geçti. Küçüklüğünde. arkadan da bakılsa yorgun bir öküzü hatırlatıyordu. Beni evvelâ okusun. istanbullu birisine oturdu. Hekimhan'ın «Aliseydi» si. Muslukların çoğu bozulmuş. buralara bezden ve ağaçtan tıkaçlar koyulmuştu. Müdürle akraba olduğundan âdeta şımarıyordu. Kez ban'ın babası omuzuna bir torba asmış. tepesini ustura ile kazıtıp perçem bırakmışlar. masa ile iskemleleri kapının yanına. bu torbanın içine kalın bir kitap galiba Kur'an koymuştu.. . Bu defterin de en başında idama mahkûm edilmiş bulunan Tecdeli Ali bulunuyordu. Evvelâ mahkûm defterini açtılar. Urfa'nın «Vahap» ı.» derlerdi. Adı okununca. İstanbullu şaşırarak başım kaldırdı. Evrakı bozulmazsa bir gece saat üçte götürülüp asılır. Üçüncü numarada yemenici Memet Emin. işi pek iyi bilen başgardiyan. Mahpusları doğru saymak istisna edilirse. O kadar zayıftı ki her an nefesi tıkanmış da boğulacakmış gibi insana sıkıntı veriyordu.. (idamlıkların hazin bir talii var : idamlık mahpus asla mahkûm defterine kaydolunmaz. Kezban'ın babası atıldı: — Memet bey.. — Ne? Ne diyorsun herif? — Beni evvel okutuver. gölgeye koymuştu. Benim işim var.. Malatyalılar : «Malatya'nın «hacısı».. Kenara.) İstanbullu okuyup dururken kızını öldüren Memet. Besni'nin «Vakkas» ı. Yoklama sesi kesilince işi farketti: — Ne oluyor? diye sıkıntı ile sordu. dalmış gitmişti. sıran gelsin! — İyi ama bizim işimiz var. Mahalle bekçisini öldürdüğü için. bertaraf edebilmek için başını sallamış. Önden de. ince borudan on iki musluk akıyordu.

çocukları da sayalım. Kezban'ın babası var ya. Arapça değil mi uydur uydur oku! — Töbe de....... — Okuma bilmiyormuş. hafız kâtibe söve saya tahliye tarihlerini işaretledi... yahut lüzumundan fazla. — işte...— Kur'an mı? Sen mi okuyacaksın?. Şapkasını alelusul ters giyerek çıkıp gitti.. — Boynuna bir kuran asmış. si yaprağı bir bir çevirirsen okumuş gibi sevabı varmış.. Kadınlar koğuşunda onbir kişi vardı. — Git. Tözey çamaşırları yolladı.. Geleli yirmi gün olmuyor. Sıra Memet'e gelince. Adile'nin anası çocuğunu kucağına almıştı. İki kişi tahliye edildiği halde. Gitsene eşşoğlusu. Günah!... Hani sen şu kitabı çevirirsin Sefer. İstanbullunun ilk işi taymcı Sefer'i çağırmek oldu : — Bana baksana. Mevkuf defteri bittikten sonra. — İyi ama okuma bilmez ki.. — Eee. Müdür arkasından. Adı okunan sıçrayıp içeri giriyordu... Fransızca lügati gösterdi : İşte öyle çeviriyor. — Kim söylemiş? . Ulan sen okuma bilir misin? — Bilmem.. — E... Nasıl öğrenmiş? — Adam gibi okumuyor.... — Onu bırak. dakikada öğretmişlerdir. Müdür bey... Haydi karıları. müdüre de. Okuyor mu? — Okuyor... Elini o kadar şiddetle salladı ki. Kitabı önüne alıyor. Biliyorum. Yahu! Bu dünyada akıl kalmamış mı? — Ya kalmamış. Memet korkarak geri çekildi. Kur'an torbasını bir eliyle göğsünden iki karış ilerde tutarak bahçeyi terk etti. İstanbullu güldü : — Aldırma.. Müddeiumumiliğe gideceğim. Ulan rezil! Yıkıl. — İyi ama. — Allah beterinden saklasın! diye homurdandı. — Memet. — Ya. — Öyleyse. — Burası neresi müdür bey. Git dedim. — Buyur beyim. — Yahu! Ben bıktım. Adları okununca arkadaşları bu hakikati meydana çıkarmışlardı... sanki bu şiddetle ayağa kalktı. Çocuk koğuşunu sayarken yer değiştiren küçük kurt çocuğunu tokatladı.. Müdür Adile'nin yanağını okşadı. yapraklarını çeviriyor. Allah imdada yetişsin diyerek namaz kılıyor. deftere işlenmemişti.. İstanbulluya da darılmış olduğu pek belli olan bir yavaşlılıkla duvarın dibinden ayrıldı. ekmek defterini beriye aldılar... Evvelâ okuyuverse. Cezası daha tasdik edilmedi. okuyor.

haksız olsun. ters çevirmiş giymişiz!» Tahsildar Bedri ve arkadaşları. Burası kilimler. bahçeye indiği zaman kendisini duvarın gölgesinde hazırlanmış bir yere davet ettiler. halılar ve döşeklerle döşenmişti. yani iptidaî insanlardı. dört tane ağa. — O sattı. Çaylar kaynıyordu. beş tane ihtilastan mahkûm tahsildar.. En müşkül vaziyetlerde kirveyi hiç çekinmeden imdadınıza çağırabilirsiniz. — Kitabı de o satmıştır. Kendi vaziyetinize göre mahallenin.istanbullu Çankırı cezaevinden Malatya cezaevine sürgün edildiği sırada. yeniden tasnif etmiş ve birtakım peşin kanaatlere gelmişti. bu kirve ne demektir Bedri bey? — Kirveyi mi merak ettiniz beyim? Kirve buraların bir âdeti. O andan itibaren iki aile akraba olur. Çocuğunuzu sünnet ettireceksiniz. Mert ve açık yürekli. yahut da yeniden yeniye türemeye başlamış bir kabile idi. hiç gülmeden şakalaşmasını biliyordu. Şarklılar derebeyliğin romantik meziyetlerini hâlâ muhafaza ediyorlardı.. Geldiğinin ikinci günü. nevi bu dünyada ya inkiraza yüz tutmuş. gayet şişman. — Ne güzel bir adetmiş! Bu kirve sözü Kürtçe midir? . Sefer gittikten sonra İstanbullu bir cigara yaktı ve birdenbire Memet Akif'ten bir mısra hatırladı: «Din de kürkün aynı olmuş. Âdeta kardeşlik. Namus ve din meselelerinde son derece mutaassıp idiler. Bu kanaatlere göre Malatya derebeyliğine ve isyana yakındı. Bu. istanbul şivesinden pek az ayrılıyor..— Şeyh Yusuf.» dersiniz.Orada. elleri hele parmakları şişman vücuduna göre son derece güzel ve nazik bir adamdı. Ekseriya namahremlik kalkar. «Ben bizim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim. siyasî bir mesele uğruna silâha sarılmış insanların bu şehirde kendilerine mahsus âdetleri cari olmak lâzımdı. Çay dağıtılırken diğer bir tahsildara. istanbullunun kanaatine göre ayrı bir insan cinsi.. yahut kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz. hattâ babalar öldükten sonra bu akrabalık sürer.. kırmızı yanakları. Kabul etti mi sünnet düğününün masrafını yüzde doksan kendisi yapacaktır. Beş liraya. birbirlerine nikâh düşmez halde akraba. Bu teklifi yaptığınız adam hemen hemen mutlaka kabul etmeye mecburdur. iki tane şeyh ile tanışmış ve o zamana kadar hiç işitmediği «kirve» kelimesini öğrenmişti. Tahsildarlardan birisi ve belli ki memur takımının elebaşısı Bedri efendi idi. birbirlerini vururken araya bir kadın girse ona hürmeten silâhlarını indirirlerdi.. Sünnetçinin önünde çocuğu kucağına alır. Nasıl akraba. yola çıkmadan evvel ve trende Malatya hakkında duyduğu ve bildiği şeyleri birer birer gözden geçirmiş. Lisanı. gayet uzun boylu. Haklı olsun. Ölünceye kadar. Argalı Vahap ismindeki güzel ve kibar delikanlıya mütemadiyen «Kirve» diye hitap ettiğini istanbullu nihayet farkederek sordu: — Affedersiniz. Eşkiyalık ederken kadını soymazlar.

— Ulan avradını.— Malumuâliniz Kürtçede birçok Farisî söz var.. Beyefendi henüz acemidir. istanbullu kendi hesaplarının böyle bir netice vermesi karşısında öyle şaşırmıştı ki artık hayret bile edemiyordu.. Arada sırada «kiriv» diye kullanırlar da ondan çıkarıyorum.. Meclis hep bir ağızdan kahkahayla gülmeye başlamıştı. trende gelirken Kürdistan'm derebeylik romantizmi hakkında düşündüklerini tasdik eden ilk dostluk ve yardımlaşma alâmetine rastladığından memnun oluyor. bu muazzam ve müthiş küfürlerden en fazla konuşan üç kişinin keyiflenmesiydi. yoksa bey efendi. — Karısının nesini sünnet ettirdin. Malatya'da kullanmayan kalmadı. Buna yalnız keyiflenmek de denilemezdi. mecliste kendisinden başka bu türlü şakadan hoşlanmayan ikinci adamdı. — Yoksa Vahap bey sizin kirveniz mi? — Ben onun kirvesiyim! istanbullu öğreneceğini öğrenmiş gibi susunca üçüncü taksildar vaiz efendi. Asıl şaşılacak taraf. — Şeyini. Ben esasını pek bilmiyorum. beyefendinin kirvesi misiniz. «Kiriv» derler. hiç ummadığı bir sualle lafa karıştı: — Neden sen Vahab'm kirvesi oluyor muşsun bakalım? — Çünkü karısı kucağımda. Konudan komşudan ayıp olacak diye. Âdeta mütelezziz oluyorlar. — Sus kardeşim.. imansız herifler! — Süleyman bey. şu vaiz olacak pezevengin avradını... diye başlayacak oldu. sözü bu mecraya getirmek isteyenlerin daha başlangıçta önlerine dikilen Süleyman beye hayretle bakarak âdeta imdat istedi. Ama bu kelime «girift» kelimesinin değiştirilmişi olmalı. Malum ya bizim yenge her gece bir yerde misafirdir. etrafındaiklerin neden gülümsediğini ve Diyarıbekir ağalarından Hamdi bey oğlu Süleyman beyin Bedri efendiye neden kaş...... Tahsildar Bedri efendi bu izahatı verirken istanbullu. Kusura bakmayın.. — Karısı mı kucağında? — Evet. bundan. Süleyman bey.. Tahsildar Vahap... uçsuz bucaksız bir saadet duyuyorlardı... siz. Ben senin avradı değil.. göz eğdiğini anlamaya lüzum görmüyordu. — Bırak şu pisi. Elli yaşında gösterdiği halde bir genç kız gibi utanarak Bedri efendiye çıkıştı: — Sizde hiç namus yok mu? Beyden ayıp. Biraz biçimsiz imiş. Nihayet beğenen bir gülümsemeyle sordu: — Şu halde. Benim avrat sana feda olsun.... Bir de kibrite kirbit denildiği gibi «kivre» şeklinde de telaffuz ederler. Yavaş yavaş aklını başına toplayan istanbullu.. kabahat şimdi bizim mi? Bey kirveyi kendisi sordu. Adınızı belleyemedim. . — Vahap.

. Süleyman bey.. Sizde bu laf için adam ölürmüş de sen bu yaşa kadar nasıl yaşadın a. hemen ölüm!. Küçük karının şanı buraya kadar geldi. — Hep aklın fikrin vurmakta. — Öyleyse bu herif ona binicilik edebilir mi? — Sorduğuna bak. Süleyman bey.. jandarma kumandanı şikâyet etmişler : «Ağa biz gayrı eski karılardan bıktık. Birisi babasına. bu taifenin «ham» bir insan bulmanın tadını güzelce çıkardıklarını anladı. Bizde. başlarız avratların geçmişinden» demişler. Kaymakam.. Gülerken yüzü âdeta iki parça oluyordu. — Kalır mı? Rakıyı gönderen bu deyyusun evine iniyormuş... birisi dedesine söylenen bu sözlere. Ağa hapse düştü düşeli ev misafirsiz kalmıyormuştur. Herkes gülüyordu. kusura bakma! Bunları işte gördün. — Yeter dedim ya. Ya sana ne oluyor avradını. Tahsildar Bedri efendi işin felsefesini izaha başlamıştı: — Herkes evvelâ bir şaşar. yakın oturduklan yerden kirli kirli gülüyorlardı. koca göbeğini hoplatarak güldü : — Gördünüz mü? Hemen ölüm. kabahat kendisinde imiş gibi mahcup bir yüzle istanbulluya döndü : — Bey. usandık. keselim bu sohbeti! dedi.. ilk günüdür.. Uzun ağanın yüzü büsbütün iki parça oldu. — İşte bu kadar. Kendi binmeye almamış ki. Macar katanası gibi.. Bedri efendi. Sonra alışır. Bu kadarcık söz Bedri efendiyi hakikaten öfkelendirmeye yetmişti. istanbullu o zaman. kavatı. Ağaların içinde en uzun boylusu.. Hakikaten yapılacak bir şey de yoktu. Onların hatırı için aldı yeni karıyı.. istanbulluya bir işaret verdi. — Neye alışır Bedri efendi? ... İllallah! Bir yenisini al. uzun ağa kendisini hemen topladı: — Bedri efendi... En küçük karısı..... Vura vura bu hale gelmişsiniz.. — İyi ama.... Acemidir.. dudağı yank bir adamdı... Hepinizi kurşunlamak. Elini hışımla kaldırdı: — Süleyman bey malum! Bey de yeni geldi.. Bizim ağa da karı beş tane. Bu iki parça gülüşün acayipliğini seyrettiği için. bu lakırdı için adam ölür.. Kanınızı aramasalar. — Hangisi olacak pezevenk. Ötekiler eskisinden daha çok güldüler..— Sizin bedhah olduğunuzu nereden bilecek. Allah belâlarını versin bunların. Uzun ağanın en küçük oğlu ile torunu da kendisi ile beraber mahpus idiler. Bir sağrı varmış.. sizi vurmak helâldir. Bedri efendinin karışma kirvelik ettiği tahsildar Vahap efendi masum bir çocuk gibi sordu: — Hangi karıyı kasdettiğin anlaşılamıyor. — İyi öyleyse. Süleyman bey «ne yaparsın» manasına.

ben dışardan kız arıyoruz.. Sözle de olsa bir başkası aynı meseleden dolayı kendisini methederse.. bir tahsildar arkadaş daha. O sıralarda bizim oğlanı evlendirmek gayretine düşmüşüz. Terliği çekip üstümüze yürüdü. Ötekiler de tasdik ettiler. ikimizi de kapıya kadar kovaladı. — Olmaz mı? Haberi olmasa şakanın tadı çıkmaz ki.. Bilâkis ben onu. «Ben yalnız yatamam.. Vaiz efendi. Benim kanmla benim aramdaki sıhriyet meselâ bizim hatunla Vahap arasındaki sıhriyetten farksızdır. Bereket versin şansımız iyi rasgeldi.. — Neyi duyacak? — Böyle şakaya alındığını. Yavaşça sordu : — Hanımefendi ne dedi? — Ne diyecek efendim. «Haydi Adana'ya gidelim» diye tutturdu. Bilmem kaçıncı şişede Nuri olacak pezevenk şeytan gibi aklımıza girdi. razı olduk.» dedi.. İçtik. — Vaiz. istanbulluya acıyarak baktı. Parayı muhasebeye yatırmışım. Hudutsuz bir öğünme içinde anlatmaya başladı: — Bir gün bu vaiz. diye tutturdu bu gece berabersiniz. Otele döneceğim zaman sofrada beni dürttü.. — Bir türlü anlayamıyorum efendim! — Belli. avrat dediğine sövülünce bundan bana hiç bir hata gelmemek icap eder.» demez mi? Bak. istanbullu hayretten ziyade korkuya yakın bir hisse kapılmıştı. Aman şunları kandırmanın kolayı. Bize «Yetişin bre gelin. Fikrimizin yatması şu cihetten ki. Ben karıyla yatıyorum efendim. Bu sefer de «iyi ama karıları da beraber götüreceğiz.. sonra arkadaşlarına döndü... Karının oturduğu odanın kapısını açtı: «Kız bana bak! dedi. Lâkin dünyadaki bütün Nahiye müdürlerini Allah kahretsin. Müdür efendi. Hemen evlere dağıldık. Çocuk olmak neye delâlettir. kardeşi değilim. Göreyim beni mahcup edersen karışmam. bir de ben içmeye başladık. bir muayyen mesele için almışım. İyi amma ben karımın nesiyim? Anası değilim. — Adana seyahati iyi akıldı. Bedri efendiye döndü: Haydi beye anlat şu bizim Adana seyahatini. Adana'da bir zenginin kızı koca arıyor oldu. haberi var. . Vah vah! — Hanımefendi duyarsa. bak bey ne diyor? Vaiz efendi.. Vaiz yemini bastı.» diye haber uçurulmuş.. Bizim avratlar huyumuzu bilirler. karı içerden. Arkadaşlarımın arasında kadrim itibarım artmalı. Barda para yiyecekmişiz. kendisine talip olursa sevinmeliyim.... böyle şey olmaz.. Bildikleri için de bizimle şuradan şuraya gitmezler. babası değilim. ağdalı ağdalı anlattı: — Bir gece bunlara gittim.— Şakaya alışır.. Bedri efendi. Şu halde. buna fikrimiz yattı. Kadınla yatmaya... Vaiz efendi misafir gelmiş. — Şu halde. Gurur duymalıyım. — Tabiî lâtife ediyorsunuz. Eve oturtup besliyorum. Biraz yalvarttık. çaydan bir yudum aldı..

Nihayet «Karılar da beraber..» bir ayak sesi..Benim karı evlâdının mürüvvetini görecek... «Hele siz önden yürüyün..» Benimkini tarif ettim : «Şu yeşil mantolusu bir göbek çalkalar. bulgur kaynatıyor sanırsın.» Müteahhit yumruğunu sıktı. Yarın akşam oyuna başlarsınız.. rezillik alıp yürüyecek.. Yol müteahhidi imiş. sordu : «Kim bu hanımlar?» Ben Sıtkı'ya meydan bırakmadan anlattım : «Velinimet dedim. Herif yanımıza geldi ama.» dedim.. «Vay Recep bey.. biz kumpanyayız. Biz bu kadar masraf ettik. Şartolsun biz kumpanyayız... Yalvarmaya başladım. Üçü de eski kulağı kesiklerden... Aman oyunu bozma. Biz buraya gelmeden Malatya'da oynadık.. Piyasaya bir kere çıkar.» dedim. ben böyle dememişim.» dedi. Adana'yı düşünüp gülüyoruz kendi kendimize. Hay yengeciğim. hemen davrandı. Tabiî her trende gelir. Kabul ..». Yemin etti. Damarların boşalır. alimallah.. Bize laf düşürmeden sepetleri toplayıp aşağı indiler.. sarmadık arkamızdan «Pat pat. Bir taraftan da «inin. Şüphesi kalmadı bunun soytarı olduğuna. sürdüler sürüştürdüler. Lâkin öyle işin acemisi değiller. Besbelli bu bizim Vaiz komiğe pek benziyor. Çaresiz biz de beraber. Yalnız bir şartla.. Sepetlere nevaleleri doldurduk. keyifleniyoruz. Karılar cilveli olduğundan cinayet falan çıkar diye korkuyor. «Efendimiz.» Müteahhit yutkunmaya başlamıştı. biz buraya geldik ama müdür bey oyun oynamaya müsaade etmiyor. pencerede görünmiyelim. gözü ilerde yürüyen karılarda.» Herif bunu tepeden tırnağa bir kere süzdü.. Bizim karıyı buldu... Biz yallah bar'a. Genç meraklısı. «Demek şimdi bu karılar oyuncu karıları mı?» «Ne sandın velinimet.?» «Halis tiyatro kumpanyası»«Deme. sevindi..... hemen kandılar. Mesele şöyle şöyle. karılar cilvelidir. «Dedim gitti. me «Oğlum. Bir gözler var can alır. Karıları orada bir otele yerleştireceğiz. sen de mi istasyonda bulunuyordun?» dedi. Yanındaki kahve rengi manto giyenin marifetini nasıl anlatmalı. «E. Oraları kalabalık olmasa. Lâkin huyludur. Nihayet dayanamadı. Bırakmam şartolsun. Herif bizi gördü. çekirdekten yetişme oyuncu karıları bunlar. Sıtkı. Bu namussuzların arkasına düştünüz siz nereye gidiyorsunuz. Karı milleti değil mi beyim. Vali bir gece muhabbetine üçyüz lira verdi.. Şimdi oyun oynamadan gidersek.. «Oyun kolay.. Sıtkı istasyona inmiştir. şimdi ne olacak?» diye yalvarmaya başladı. Müdür beyden ben size müsaade alırım. Karılar önde biz arkada Nahiyeye doğru yola çıktık. haydi aşağı..» «Ne kumpanyası bu böyle... Nahiye ile istasyonun arasında bir kıraç tepe vardır. Sıtkı oranın Nahiye Müdürü.» diye bağırıyor. Sıtkı döndü. sen bu deyyusun huyunu bilmez misin?» diye gülüyor. Biz Adana'ya gidiyoruz. Yokuşa sardık. Namusu tuttu pezevengin. «Yengeciğim. Taktılar takıştırdılar. Kız lafı bütün yalan. Onar hovardayı bir kapıdan alır bırakırlar da biri birinin ruhu duymaz. Doğru bizim eve. pencereye abanın demişim. Halbuki evet.. Görmesiyle içeriye hücum etmesi bir oldu. Belli ki müdürle araları iyi. İşte müdür bey şahit. Akılları başlarına gelmeden üçünü de trene attık. Üçüncüsü velinimet en az kullanılmışı odur. Tren Gölbaşı'na yaklaşırken ben bu vaiz olacak avradını. Bereket versin ahali çok. Vaizi gösterdim : İşte komik.. Sor da bak. bu akşam biz bize bir muhabbet yaparız. Bunların avratları da dünür gitmeye meraklı.. Herifi bize takdim etti.

Bedri efendi.. — İyiki sizi çekip vurmadı. Her telden çalar ya.»..» «Aman kardeşim bu nasıl bir söz. böyle söyleyerek o zamana kadar lafa karışmadan gülümseye gülümseye dinleyen kısa boylu.» dedi.» deminden beri kendisini zorla zapteden Nahiye müdürü makaraları koyuverdi... Velinimet kendi kendine söylendi : «Kebap hazır ama. Dünyada böyle avradını.. Tertibatını almıştır. Velinimet öyle kızdı ki yekden o da bize sövdü. Şimdi beş oğlu ile beraber bir cinayet meselesinden dolayı mevkuf bulunuyordu. Herif bir sofra hazırlamış Başvekile mahsus. dile cümbüşü meşhurdur» «iyi öyleyse. Hakkı var. On dakka sonra bizim keyfimiz sinirine dokunmuş olmalı ki.... Karılar nerde? Biraz içtik.» dedi.. «Ulan sen git getir. bir eğlendik. Karıları bekliyordu. hele kebap teşrif etsin. sen serhoşladm. Başına çöktük efendim. Kahverengi tayyörlüsü derseniz zaten körpe.. Bu akşam ziyafet benden.. Eğer her avradına söğdüğüm çekip beni vursaydı. Sabaha kadar bir eğlendik... Biz kahveye gittik.. ettiklerim kıyamet gibidir... Tabiî son dakikada haber verdi. Biz kolları sıvadık.. misafirler hazır değil.. Ortalıkta kimse kalmadığı zaman mahfi gelecek. Tabiî velinimet. — Yiğit yiğiti gözünden tanır demişler..» Kanlar müdürün evine girdiler. bağın birine çekiliriz.» Somurttu ama seslenmedi. aman sabır.» «Hangi misafirler velinimet?» dedim. çekiştirmeye başladık.»«Velinimetin de izzetli saadetli avradını. Hiç merak etmeyin. «Mükemmel cümbüş çalar. «Emredersiniz velinimet.... Biz adamımızı tanırız beyim.. «Bayanlar tabî. çember sakallı ağa efendiyi gösterdi.. Kulağına eğildim... Sabır. iki amele hizmet ediyor. Bizim velinimet evvelâ ses çıkarmadı..» dedim. Komiğe döndüm: «Hakikat geç oluyor... Müdür beyden ayıp. Bağıra bağıra meselenin içyüzünü anlattım : «Velinimet. «Nerde kaldı bu kaltaklar?» diye bir kerre celallendi.... Güzel ve tatlı küfürü aynı lezzetle iade ettikten sonra vaiz efendiye döndü : . Kadıncağız istikbalinden havfediyor. «Bayanlar gele dursunlar... Sonra kıvranır oldu. Biraz vakit geçsin. Yavrucuk utandı besbelli. Hiç olmazsa velinimetten sıkıl. Bu ağa efendi.» dedim.» «Gitmezsen avradını. «Nerde kaldı bu bayanlar?» diye ciddî ciddî sordu. fazladan hacı idi. Müteahhit hazırlık yapmak için koşarak gözden nihan oldu.. Git getir. «Şimdi bir duyarsa beni de sizi de perişan eder» diye ağlıyor. abdi hakirin şimdi kemikleri dahi çürümüştü.» «Müdür beyin de avradını. Nihayet rakının verdiği cesaretle.» «Müdür bey ne bilecek.. Saz çalan var mı içinizde?» Nuri'yi gösterdim.. «Ölsem gitmem. Nüfus memurunun metresi imiş. Bizim komik bu işlerin erbabıdır. Kebap geldi. Kebaba hücum ettikçe adamcağız imdat arar gibi etrafına bakıyor. «Sen gideceksin pezevenk!» diye davrandım. yeşil mantolu afetin burada bir belâlısı varmış.. Etrafa bakmadan atıştırmaya.» «Yahu.mü»? «Artık orasını müdür bey bilir. Jandarma başçavuşu olacak habis kendisini kerhaneye atmakla tehdit ediyormuş. Bu akşam biz bize.

Lâkin yüzbaşı Kani bey gibi işinin ehli deyyusa rastlamadım.. Bedri ile kapının arkasından .. Ayağı bu toprağa basar basmaz. «Evet yüzbaşım... «Bir de evet diyor.» «Kam bu biri?». «Söğmüşsün» «Siz Müslüman değil misiniz. ulan sen benim karıya söğmüşsün.. — Kirve. Benim avrada sen nasıl söğersin»Beyefendi.. Haşa meclisten avradını bellerim. «Orası sizi alâkadar etmez. — Efendim. «Mademki inanmıyorsunuz. ben yerinden haber aldım. lâkin birdenbire öfkelenir. anlat. «Yüzbaşı! diye bağırdı. — Derken efendim.». Sana tekaüt maaşı bağlayacak değilim. Bulamayınca. Yemin ettim.» «Herif aması kalmış mı? Karıya söğmüşsün» «Vallaha... «Yaka bırakılır mı? Avradıma söğ.».» «Aman estağfurullah ben mi?» «Sen. Söğmeden Söğdün diyeceğine söveyim de elinden geleni arkana koyma. şartolsun demedim. Söğmüşsün» «Vallahi söğmedim» «Söğmüşsün» • «Billaha söğmedim». «Yahu söğmedim diyorum. — Şimdi pezevengin lafını etmeyelim. «İnkâr etme. Senelerce karakol kumandanlıkları yaptım....» «Yanlışlık ne demek? Burada kaç tane hapishane müdürüsünüz siz?» «Ben yalnız başıma hapishane müdürüyüm ama.... — Olmaz.. bütün Malatya ahalisi de evire çevire.. «Benim hakkım zayi oluyor. Dinim Rabbane hakkı için söğmedim. biliştik. «Ben birinden haber aldım.. Lâkin inanmıyorsun.. Haşa meclisten dışarı. billaha yalandır yüzbaşı bey. Ben de eski jandarmalardanım.» Artık dayanamadık. hapisane müdürüne oynadığınız oyunu da anlat bari. ben çok pezevenk gördüm. bundan daha beteri mi olur.» Ben orasını bilmem. Ölürüm vallaha.. ben senin avradına söğmedim.. «Aman benim avrada söğecek bir ahbap yok mu? Huyluyum ben. günün birinde bizim cezaevi müdürü Mehmet bey telâşlı telâşlı Adliyenin merdivenlerini çıkarken yüzbaşı Kani bey yolunu kesip yakasını toplarladı. «Ulan sen hapishane müdürü müsün?». Allah beterinden saklasın. Anlı.. Keyfimize bakalım.» «Demedim yüzbaşım. Yüzbaşı Kâni'nin yanında bu pezevenk on para etmez. şart ettim inanmıyorsun. O da yüzbaşının yakasını kavradı. «Söğmüşsün ulan.. Kısa kes. Benim hanımefendiye sebtetmek ne haddime.» Etrafa toplananlara yanık yanık bakıp yardım istedi.» «Kurban olayım yüzbaşım yanlışlık vardır. dedi.» demiş. Benim işim var. şanlı bir yüzbaşı. Malatya'ya bir jandarma bölük kumandanı gelmişti. Bir de geçip gidecek. 'Ben bu yeni yüzbaşının avradını şöyle şöyle edeyim. Ne yapalım yüzbaşı.».' demişsin ya. Yumşak adamdır. Şimdi Bedri'ciğim kızar. Al işte yüzbaşı senin avradını bende. Benden baskını yoktur»..» Bizim müdür. Tanıştık.. Sonra fena olur. Bana Mehmet Çavuş derler. Haşa sümme haşa. On dakikada kırk yıllık dost olduk. «Size bu iftirayı kim söyledi?» diye sordu.» Bir. Gelip yeşil otelde beni buldu..».— Hele mademki açtınız. beye.. Eşkıyaları yakaladım.. iki kere yaralandım. iki kere sarsınca müdürün artık tahammülü kalmadı. Haydi itiraf et.. siz kulak asmayın. Bırak yakamı». diye öfkelenir ama. bir yanlışlık olmuştur. Allah selâmet versin fazla sıkıştırılmaya gelmez.» «Söğmüşsün.

Nasılmış? — Zarar eder. — Yok. — Bundaki zevki anlayamadım. Ehli namus valdeyle hemşirede. yalnız ertesi gün bir küçük tahkikat yaptı ve öğrendi ki Bedri bey ve arkadaşları bütün «tolerans »larına rağmen son derece namuslu aile babaları idiler. hayır yanlış anlaşılmasın.. Filhakika ben bekâr bir adamım..» derlerdi. Yalnız hanımefendileri yad ediyorsunuz... Fakat zevkine varamadım. Alay mevzuu edilmesine yüreğim razı olmaz. Biz güleriz. «Küfür liberalistleri» adını taktı. «Rica ederim.. önlerine diz çöküp hüngür hüngür ağlayan baylardan usandıkları zaman ona müraacat ederler. Bir küf üre adam öldürüyor lar. Artık sövmeye kantar aramayın. Erkeğe hasret kaldım. — Ayrıca bir zevki yok. . Belki bugünkü şartlar içinde sizin icadı da denemek bir çeşit rahatlıktır. Bilâkis küfürün yerinde yapılanını severim. kasabada birkaç memurla.meydana çıktık.. Valdelerle hemşireler. istanbul'un kibar âleminde küfürleriyle meşhur bir arkadaşım vardı.. Malatya'da yaşadıkça bu âdetin... Değil mi beyim. yavaş yavaş nahiyelere oradan da köylere dağıldığını. Siz de pek doğru bulmadınız mı? İstanbullu korkuyla dikildi : — Hayır. Demek bazı kibar hanımefendiler de benim kanaatımda. ahali güler. birbirlerine dargın duruyorlar. Cebir yok. O zaman göreceksiniz ki ben küfürden nefret eden bir adam değilim. Ve her küçük şehir kadar dedikoducu olan Malatya'da. Vaiz efendi. Beni denemeyeceğinizi ümid ederim. Oraları karıştıramayız. Zevki içinde.. — Lâkin dikkat ettim.. istanbullu. size nazaran bu eğlenceden daima kârlı çıkarım. Sizden ayrıldığım nokta şudur: Ben küfürün çok ciddî bir iş olduğuna kaniim. Sizi ayıplamıyorum. — Estağfurullah beyim. Bedri beye döndü — Gördün mü kavat? «Beyfendi bizden değil» dedim. — Ben zarara razıyım Bedri Bey. — Siz bilirsiniz. varamayacığımı da anladım.. kerimeler. — Çok doğru söylediniz beyim. Müdür bizi görünce işi anladı. yüzbaşı güler. mahpushanede birkaç ağaya ve diğerlerine inhisar etmediğini.. en şerefli kadınlardan sayılıyorlardı. Bir küfür ediverin. âdeta bir gizli mezhep gibi genişlediğini ve mezhep saliklerinin. — Tellâkkilerde asriliğe doğru bir inkilâp yapıyorsunuz demek?. Kötülük eden karıyı boşar kurtulursunuz... — Bu gidişle daha epey buradayız.. Güle güle karnımız yarıldı. Bunlar hep cahillik alâmeti. Beni şakalara karıştırmamak şartıyle ahbap ahbap yaşarız. En nazik hanımlar ellerini öpen. Biri birimizi tanımaya vakit var. Bu adamlara İstanbullu. yardım dahi ettiklerini öğrendi. Bir kere deneseydiniz fena olmazdı. Biz avrat meselesine lüzumsuz ehemmiyet atfedenlere kızıyoruz... birbirlerine müridana bağlı olduklarını.. bilhassa karıları en namuslu. Arzu var. Bu huyu mahpusanede peydahladığım da zannedilmesin.. Bu şifahî mukaveleye o günden sonra iki taraf da ciddiyetle ve dikkatle riayet etti..

vasıta olan herif dört bin lirayı afiyetle yiyip görülecek yerleri görmemiş.. Müddeiumumi için kesenin ağzını açmış ama. «Ver de şunları vurayım» diye çekiştirmeye başlamış. Mistik işin sarpa sardığını biraz geç anlayıp zira pek hasis bir adamdır Reis. Sövüşürlerken yiğeni arkadan yetişmiş. Pek uzun boylu olduğundan ileri doğru eğilmiş gibi dururdu. Meselenin başından beri Mıstık'ın niyeti köyde bir kötülük çıkmasın değil mi? Kılıfa sımsıkı yapışmış. cahilliklerinden ve fıkaralıklarından istifade ederek kolayca mezhebe alıyorlardı. Sina'da. Yeğeni ben vurdum diye bar bar bağırırken şahitler «Mistik çekip vurdu» demişler. Böyle okumuş efendilerin kendilerine akran muamelesi yapması. Eski kanun üzerine Mıstık'a Çanakkale'de. Mahpusanede ekseriyeti teşkil eden sayısız hakikî bigünahlardan birisiydi. kendisini biraz toplarmış gibi olan mecruf hikmeti hüda «Beni Mistik keyfi vurdu» der demez ruhunu teslim etmemiş mi? Tabancanın kılıfın içinde patladığını tıbbıadlî keşfedip zahire ihraç edememiş. Üstüne yürümüşler. çıkan kurşun araya giren biçarelerden birisinin göbeğine saplanmış. mahpusaneyi. Bedri bey ve avenesi bilhassa bunları ısrarla takip ediyorlar. bir rivayete göre. Sonra araya eski düşmanlıklar karışmış. Bütün o zaman söylenenler. Orta yere dikildi. Namus fedaisineı acıdılar. Köye delikanlılar kahpe getirmişler. Birkaç kişi bahçede İstanbullunun etrafını çevirdi : — Bu ne hal bey? — Bu ne biçim bir iş? — Bunlarda hiç mi namus yok? Şehnehanlı Mistik dayı ismindeki ihtiyar. Mistik tabancayı vermemek. .Tasdik havadisi. vatan vazifesinden alnı açık avdet ettiği günün ertesinde nagihan rasgelmiş falan filan beş para etmedi. İstanbullunun temyiz lâyihasına yazdığı göz yaşartıcı fıkralar. Tahkikat önceleri iyi gidiyormuş. yeniden tekrarlandı. kötülüğe sülük etmiş körpe bir yavru. demek kî. zevkten yan baygın düşmüş gibi avratlanna her "«övülmede gözlerini süzerek feylesofça gülümsüyorlardı.Mahpusanedeki elebaşlannın mezhebi yaymak için seçtikleri sahaları ise hazin bir tâli ile namus uğruna cinayet işleyen biçarelerdi. bizim köylülerin pek hoşuna gidiyordu. Mıstık'ın belindeki Nagant'ı aradan yakalamış. Ancak cezaevi atölyesinde çalışan yemenici Mehmet Emin'in dediği gibi yumuşak yemenileri giyebiliyordu. Karar bir rekor teşkil edecek kadar acele tasdik edildi. Mistik dayı bunun encamından ürkerek manî olmak istemiş. 27 günde. Kafkasya'da. beddua ettiler. Ayakları dünyanın en büyük ve en yamru yumru ayakları idi. Seneler de geçse «Beylere» sövmeyi göze alamadıklarından kendilerine bol bol sövdürüyorlar.. herifi «ifadeye gayrı muktedir» bir halde Malatya memleket hastanesine yetiştirmişler. Asker baba. El altından hastaneye haberler uçurulmuş. yeğeni çekip alarak adamlan vurmak isterken «Küt» silâh patlamış. kalabalığı yardı. İdamlık Necde'li Ali ve otuz seneye mahkûm olanlar bile Mehmet'in onbeş senesi için dizlerini döğdüler. cinayet havadisi kadar yürekten salladı. Kezban'ın babası Mehmet'in mahkemesi cürmümeşhut kanununa tabî olduğu için dosya zarfında pek az evrak vardı.

Hem de büyük kumar. Bedelcilik ettiği anlaşılan İzmirli Ali bey. Demin karı ağlaya ağlaya on lirayı getirdi. «Dur bakalım. Sonra yere tükürerek. Ceza on seneyi aştı mı. Bir tarafı mutfak bir tarafı yemekhane olarak ayrılmış kısma girdi. yerinden kımıldayarak. konuya. Yatağı verdi. Yaş haddini tecavüz eylediğinden şimdilik asrı cezaevine de gidemiyor. . diye bağırdı..» diyerek dosyayı şuraya koyuyorlar. Demir parmaklıklı kapıyı açtırıp asıl mahpushaneye girdi. «Para getir bana.. reziller. Oyuncular da yarım ağızla birer «Merhaba» çekip işlerine devam ettiler. nizamı öğrenemediniz mi? Temyizde oturanlar ancak on seneden aşağı olan cezaları tetkik ediyorlar. evrakı Ankara'ya kaldıracağım» diyerek on lira aldı. Burası üst sağ koğuşun yemekhanesiydi. Bedri bey. — Ne olacak şimdi? Müslümanlık elden gitti mi? — Bırak pisi beyim. Mehmet'in eline 1957 senesinde tahliye edileceğini bildiren gün kâğıdının verilmesinden bir hafta sonra istanbullu. Orta yerinde karşılıklı iki koğuş kapısı bulunan dar bir koridordan geçti. Kur'anı kumara bastı. sonunda kur'anı da verdi.. Bekleyelim.. kibritini. bütün entari giyen erkeklerin insana verdiği acayip hisle yüzünü boyamış bir kocakarı gibi bahçede. iki liraya şeyh Yusuf'a geri sattı. Minder'in tahsildar Bedri beyin koğuşunda serilmiş olduğunu söylediler. İstanbulluya bir cigara verdi. İstanbullu yavaşça sordu : — Kim kazanıyor Ali bey? . Daha usulü. Kahve pişirin! diye emretti. Kumarbazlar pencerenin dibindeki köşeye yerleşmişlerdi. Temyiz tasdik etmiş. Eve bir şey bırakan olmazsa Adaleti düşünürüz. Lâkin on seneden bir gün aşağı verilmişse.. Cigara paketini. gözlüğünü taktı.. Anladınız mı.. komşuya sövüp sayarak dolaşıyor. yorganı verdi. — Şuraya bir yatak serin...» diyorlar.. Karıyı sıkıştırıyor. eski muhtarlarda rastlanan hakaretli bir bakışla köylülere baktı : — Neye şaştınız hayvan herifler. Etraflarını meraklılar aldığı için kimlerin oynadığı kapıdan görünmüyordu. koğuşta. işte meydanda bir şey. — Şimdi içerde kumar var mı? — Olmaz mı beyim.? — Kumarda yutuldu. — Ne halt etti. hükümete. devaynasına vuran bir leylek hayali gibi yürüdü gitti.. Bu işte bir bityeniği var. ağızlığını ve tespihini alıp takunyalarını şıkırdatarak merdivenleri indi.. Binanın cadde üzerindeki kanadının sonuna kadar yürüdü. istanbullu. Kalabalığı yarıp ortaya çıkınca. «Doğru.İran'da ve Galiçya'da döğüşen bu kahraman çavuşa kasten adam öldürmek suçuyle onbeş yıl ceza vermişler.. kanuna. Para oynamış. iyice şahit dinlemişler. taymcı Sefere sordu : — Mehmet ne yapıyor Sefer? Kur'an okuyor mu? — Kur'arı ne gezsin beyim. Haydi basalım imzaları. Doğru olmasa on seneden fazla vermezlerdi.

Bütün bu gayretler. babasına bir haber uçurup «Yatağı satıyorum.) Erzincanlı Mevlut pek sağlam yapılı. öteki üçü sırasiyle Şeyh Yusuf. Cuma Ali. eşkıyalıktan sabıkalı olduğundan da bir sene. Fakat bu hakkı elde edebilmek için mahpushanede inzibatî ceza yani kumardan. bu sebeple hiç çekinmeden kumar oynuyordu. Bu üç kişinin üçü de Bedri beyin burada liderlik ettiği avrata sövme mezhebine salik idiler. Malatya'ya sürgün gelmişti. tedbirler. Nizamname mucibince tekrar oralara gönderilmesine imkân kalmadığından namlı bir mütegallibe olan babası Bekir ağanın verdiği harçlıkla kumar oynar. Birisi kocaman vücuduyle bir merkez garı gibi Bedri bey. Samanoğlu meşhur . Zelzele yağmasından epey mal edinmişti. Yetmişbeş liradan aşağısı işimi dünyada görmez. sağ kurtulan arkadaşları felâketzedelere yardımla meşgulken köye kadar gitmeyi daha akıl kârı görmüş. fakat ancak üç ay bannabilmişti. fakat pek kısa boylu bir delikanlı da aynı vaziyette idi. Kürt Bekir'in Cumalı'ya gelince : Ufak tefek bir adamdı.» diye her zaman tekrarladığı ve en müsbet netice verdiği tecrübeli tehdidi savurmuştu. Öldürdüğü adamın başparmağıyle iki gözü yakalandığı zaman cebinde çıkmıştı. Erzincanlı Mevlüt. (Asri cezaevinde mahpuslar çalışır. kavgadan zindana atılmak cezası görmemek lâzımdır. Şimdi bunları kardeşleri vasıtasiyle sattırıp gelen parayı muntazaman bu minderde kumara veriyordu. Tombul yüzünde ince maden çerçeveli gözlükleriyle gözleri sanki yerlerinden fırlamış burnunun ucuna sarkmış gibi duruyordu.. Millî Korunma Kanunu mucibince tevkif edilen Samanoğlu isimli zengin tüccar için almıyordu. «Mavzerleri sakladığınız yeri Hükümete haber veriyorum. Bir kere Erzincanlı Mevlut ağabeylerine. Malatya mensucat fabrikasında açılan asri cezaevine gitmiş. Gizlice köyüne gitmekten geriye iade etmişlerdi. para tren. Sabıkalı olduğu için asri cezaevine gidemiyor..» diye bir tehdit mektubu yollayarak beş günde tegraf havalesiyle yüz lirayı getirtmişti. Etrafında dört tane «istasyon» vardı. pek rahat bir hava içinde devam ediyordu. Gelip gider. istanbullunun oturur oturmaz öğrendiğine göre bugünün kumarı pek ciddî ve pek heyecanlıydı. topyekûn onaltı sene cezası vardı. Kürt Bekir'in Cuma Ali. Binaenaleyh kumar.— Kumarda kazanan olmaz beyim. Kumarbaz istasyon. Halbuki bedenen küçük yapılı insanlar gibi genç gösteriyordu. her hafta gelen paranın muhakkak iki mislini borçlanırdı. Düşmanını öldürdüğü için onbeş sene. Şeyh Yusuf üç numara makine ile sakallarını tıraş eden ve daima sarıklı dolaşan ihtiyar bir adamdı. Anlattığı hikâyelere bakılırsa elli yaşında olması icap ediyordu. Orada çalışarak geçirdiği altı ay cezalarının bir senesine karşı hesaplanır. Bir haftaya kadar yüz lira çıkarmazsanız şartolsun Erzurum divanı harbine hazır olsun. Ortaya kırmızı yüzlü güzel bir minder konulmuştu. Mahpuslar asri cezaevine gidip cezalarının yansını mahsup ettirmek gayesiyle uslu dururlar. Erzincan zelzelesinde şehir batıp. evvelce de hapishane müdürüyb arası açık olduğundan kaydına «firari» işareti düşürülerek aftan istifade ettirilmemişti.

. Tahsildar Bedri bey ile Erzincanlı Mevlud'un yüzleri kıpkırmızı. — At. «Beş liranın ikisi önüne» dediği postada iki lira kaybetmiş oldu. İşte tuttum. ancak dün gece şeyh Yusuf'a üçyüz lira yutulmuştu. Beş liranın ikisi önüne.. «Dört cihar» ve «İki bir» kaybediyordu. Sallamaya başladı : — Tut bakalım. Hayat şu anda bu dört insan için zarların üzerindeki siyah noktalardan ibaretti. Daima korkak oynadığı için daima kaybeden Mevlut.. Eski ve meşhur kumarbazlardandı. — Yutturuyor musun oğlum. beş kişiyi davet için.. Zar.. Pek fıkara olduğu ve çok zaman yavan ekmek yediği halde bin lira kaybetse mızıklanmaz. Şimdi şeyhten bu üçyüz lirayı almaya uğraşıyorlardı. asırlardır insanları mahveden bu acayip ve pis iptilâyı bu dört kişinin hareketlerinde ve yüzlerinde taraf tutmadan ve içi sızlayıp yüreği sıkılmadan rahatça tetkik etmeye başladı. . Zarları sallarken. Seyri ötekilere bakıldığı zaman duyulan merhamet ve öfkeyi vermiyordu. Üç lira aldım. — Haydi yavrum zar.. ötekilerin yüzleri sapsarıydı. — Aç şunları. (Borcu da kendisini yutanlardan değil hiç kumarla ilişiği olmayanlardan isterdi.. Minderden dışarda sayılmadığı için Mevlut tekrar eline aldı. Atmam şartolsun. borç istemekten başka bir vesileyle kimseyi rahatsız etmezdi... Haydi at. çeşit çeşit yemek pişirirdi. Şimdi zarlar Erzincanlı Mevlut'taydı.) Parası varken tasavvur edilemeyecek kadar cömertti.... Şeşbeş «önüne» kaydıyla tutulanı bir de «ne gelir» denildiği zaman bütün tutağı alıyor. Arada gidip gelen bankmotlar vesile ve teferruattan ibaretti. Herkese paket paket cigara dağıtır. Beş liranın içine iki tane iki buçukluk mu sokuyorsun sakalı boklu. Son derece namuslu bir kumarbazdı.. Hayatı baştan başa rezillik ve namussuzluktan ibaret olan şeyh Yusuf'un iki meziyeti vardı. istanbullu. Harbin başından beri. kederlenmez. «Dübeş». 5 liralarla beraber zarlar da Şeyh Yusuf'a geçmişti.. ...diye yalvardı. vurduğu vurgunun hesabını şaşırdığını arkadaşlarına yeminle kendisi söylemişti. Yüz sanliraya bir zar atıp kaybettiği ve kalkarken kılını bile kıpırdatmadığı yeminle söyleniyordu. dört. — Postanı açık tut avradını bellediğim. — İşte açık oğlum. Aç diyorum. Zarın biri minderden dışarıya yuvarlandı. İki bir geldi. Heyhat ki girmesiyle çıkması bir olduğundan. Bunların dördü de kumarı hakikî İngiliz centilmenleri gibi sanki spor olsun diye oynamaktaydılar. ben senin baban yerindeyim.. «Düşeş» tam kazanıyor.hovardalardan ve kumarbazlardandı. Terli avuçlarda hınçla buruşturulan renkli kâğıt parçaları «vesile» ve «teferruat» kelimelerine de pek ziyade yakışacak kadar değersizlenivermişlerdi. belli ki en fazla şeyh Yusuf'tan çekiniyordu. aynı şartlar içinde «Henyek» «Dubara».. Barbut denilen bu oyunda «Düşse».

— Görmemiş babandır. — Sana düşeş atıyorum ama bu pezevenklere kırılıyorum. Namussuz. Hakikaten düşeş geldi. Paranı seviyorsan oynama. Üç postada zavallı Mevlut'u tertemiz etti. Mevlut zarları fırlatıp göğsünü yumrukladı : — Haydi oğlum Kılıç. Sabahtan beri biz para kaybediyoruz.... — Haydi yavrum düşeş.. Düşeş misin velinimet. — Bak yavrum zar.. Seyek'ten sonra mutlaka kazanacağına iman etmiş olan şeyh Yusuf.. bu yüzden kısa bir münakaşa başlıyordu : — Yahu. Haydi at.... Benden nasıl üç istermişsin.. «Tut» dediğini yutuyordu.... Tuh. — Ne gelecek şeyh... bu sefer Cuma Ali'nin eline geçmişti Kimine borcu vardı. kaybedecek bir şey gelmediğinden zarlar bu sefer Bedri beye geçti. Burası vergi dairesi değil pezevenk..» diyerek göğsüne vurdu. işte sana bir düşse. — Aman bir liramızı da diri diri götürecek..» — Eminenin de Allah belâsını versin sancağın da... Sana namussuz dedi yavrum. — Daha iyi ya.. Şeyh Yusuf böyle söyleyerek zarları orta yere fırlatıp boş kalan yumruğunu «Hıhh. Sancak saçlı Emine. postayı arttırma.. Etrafına bir şey görmeyen kanlı gözlerle . Sen benden üç istersin tahsildar. Son lirası da gidince pehlivan yapılı çocuk. Bu seyek nedir? — Papazın uğuru. Yallah.Tutma sırası tahsildar Bedri'deydi. Şeyh Yusuf'un gene şansı açılmıştı. — Ben arttırırım. Biz burada çocuk avutacak değiliz.. kiminden alacağı : — Senden iki isterim. îlk hamlede Cuma Ali'ye kırılarak dört lira kaybetti : — Ne ettin vicdansız. Tahsildar yedi buçuk lirayı alırken bir de mani söyledi: — «Ay gibi doğdun karşıma. Sen adam mı soyacaksın. Ne sandın? Aha bu iki lira ardı var. Al sana düşeş. ciğerinizi alacağım.. Her zar atışta göğüslerini yumruklayıp «Hıhh» diye bağırdıklarından beton duvarlar inim inim inliyordu. Kaybettiğini beşer kuruş beşer kuruş çıkaramazsın... Ödeşelim de görmemişe dönsün. Kısa günün kân az olur diyerek.. Zarlar..... bu zarı görür görmez postayı arttırıyor. sol böğründen vurulmuş gibi içini çekti. Şunun elini kırıver... Sen düsseyi rüyanda mı gördün? Haydi babam. Kazanacak. — Canım alacağını al. Bir «iki bir» oğlum. diyerek zara tükürdü.. Şeyh Yusuf postayı yedi buçuk liraya yükseltti : — At.. iki istersin. borcunu öde.. — Ulan dubaracı. — Olmaz. — Zar gelirse soymak değil... ne gelirse.. Bu ne kadar düşeş.. Minderin üzerine iki tane ikibuçuk liralık koyup parmağını aralarından geçirdi : — At şöylece....

. — Olmaz dedim ya... Dünyanın en münasip... Atayım mı? — Olmaz.. kilim kırk lira.. — Olmaz.. Bu herif şarkıya merak sarmaya başladı. Deyyus bu Ali bey. Paran hani. en tabiî sözünü söyler gibi.. — Postayı doğru tut... salya sümük bir yanda. yorgan.. Bundan doğru posta mı olur? — Buna kimse zar atmaz... — Ulan kendini huzurumda methetme..» — Urgan parasını da aldın kavat. Aklımı karıştırmayın. îki liraya bizi kırma. At da şu rezilden dünya kurtulsun. — Asmazsa... Para hani. Aklını oynatıp. Ulan sen adam mı soyacaksın? — At şuraya.. Bana atacaksın tahsildar. aeaı. — Getirmezsek inkâr mı ederiz? Ver beş lira. Hele bir at. Haydi yavrum Düşeş.. — Asmazsa pezevenktir.. Sıra bende. Durun yahu.. Sıramız geçiyor. On kuruş bana lâzım.» demişler.. Yalnız yatağı rehin bırakırsın..... «Delinin defteri duvar.... — Kırkbeş ver. — Kaça?. .. daltaşak sokaklarda gezinmesin ... Say paraları. işte düşeş. Hıhh.. — Yağma yok... — Hakikat. Bir hafta beklerim.. Kes sesini. — Ali bey bir makbul adam mıdır? Elin deyyusu. At bakalım şeyh........ Dururken basma bir iş getirmesin. — Ulan sakallı pezevenk. — Veririm baş üstüne. Ben ağlayacağıma sen ağla.. Elli lirayı getirir malım götürürsün.. Getir pırtıları.. — Sonra asmazsa bak karışmam. — Sana nasıl atacakmışım?. Biz burada resmen kumar oynuyoruz. — Eskisi gibi yatak..... Ikiyüzelliye ne gelirse. Uykulunun oğlu gibi.... Durum.. — Kırkiki ver. — Deyyusum elbet.. izmitli Ali beye : — Şuradan Deş ura ver..baktı... Birisi de doğru sanır... hâlâ türkü söylüyor. «Düştü gönlüm bahri gama cunbadak. en ciddî. Yatağı getireceğiz. — Neden lâzım? Çekişmeden canı sıkılan Cuma Ali tahsildarın yerine cevap verdi : — On kuruşu sonunda urgana verip kendisini asacak..... — Olmaz. İki buçuğun ikiyüzkırkı önüne. — Para Ali beyde. Siz ne sandınız. — Allah belânı versin.

. sonra hiç atma. — Bir bir mi? Ulan pezevenk. — Neyi saymazsın ulan deyyus? — Saymam. Bu söz Mevlut'u dalgınlıktan uyandırdı. Beş liranın içine yedi lira koymuşsun.. Evvelâ müthiş bir ümitsizlikle zarlara hücum etti. — Büyük para nerde? işte bir beşlik iki tane de tek lira. Kanun böyle olduğu için. — At ne gelirse... aynı iki buçuk liralığı bir verip bir alırlardı. — Olmaz. kaybettiklerini faizsiz borçlanmak kanundu. Yatağı verdim.. Onun da gözleri kızarmıştı. Kaba etine iğne batırmışlar gibi tuhaf bir ses çıkararak ileri doğru sarsıldı.. Mevlut'un kalkmasından istifade ederek önündekileri yavaşça aralayıp minderin kenarına oturdu. İstanbullu geldi geleli. Beş liranın içine büyük para koydun. kendi parasıyle oynadığı halde.... — At bakalım şeyh efendi. Bu suretle karşıdaki oyuncuların her zarda elli kuruşları bedelcinin cebine girerdi. — Etme şeyh efendi. Ali beyindi. Allanın yok mu? Peygamberin yok mu? — Allaha Peygambere kurban olayım. Daha iki zarı böyle doğarsa hepimizi donsuz bırakacak. Zar dubara oturduğu için Mehmet bütün parasını birden kaybetti.... hatta döğüşmeye hazırlandığı sesinden belli oluyordu : — Sayılmaz. Bir defa at da.... Türküyü biz söyleyeceğiz.. — Atmam şartolsun. Günahtır. — At. Sabahleyin karısından aldığı on lirayı muska gibi bükmüştü... onu üzmek için şeyh nazlanıyordu. ayakta duranların arasında kumar seyretmekteydi.. Fakat Şeyh Yusuf beş liranın içine ikinci bir beşlik ile iki tane lira saklamıştı. Kendisi oynuyormuş gibi elleri titriyordu.— Orasını bilmem. İki buçuk lira daha istedi. tahsildarın kazanmasını da istemiyordu. İzmitli Ali beye yirmiyedibuçuk lira borçlanmıştı.. Sıçradı. Bir def acık. İzmitli Ali bey. Kezban'ın babası Mehmet.dedi. Nihayet Cuma Ali ile tahsildar Bedri bey araya girdiler. topal eşekle kervana mı karışıyorsun? Burada senin kanının diyeti dolanıyor. Yemenileri bile ayağına geçirmeden betonda çıplak ayaklarla şap şap koştu... tabiî. Bir bir at.. İlk zarda Mehmet iki lira kazandı. Bana da günahtır. Sen de bir şey söyle Bedri bey. — Günahı bana sen mi öğreteceksin? Çek arabanı. İki buçuk lirayı geri verdi. borç verdiği adamlar bir düzüye kaybedip kazanmazlar.. İlk atışta kazandı. dedi. her alışta iki buçuk liraya elli kuruş faiz vermek.. Eğer bedelcinin şansı varsa. bir defa at. Ben saymam.. Zarları eline aldı. Şimdi elinde kalan iki buçuk liranın elli kuruşu da.. Mızıklanmaya. Deminden beri tahsildar Bedri.... Etme kurbanın olayım. Mahsustan. Posta gibi posta tut. — Ben kaç gündür otuz lira verdim.. — Hele bir de şunu at. Bedelciye.

— Ulan avradını... ettiğimin rezili... İçine büyük para saklamamış ki! Beş liranın içine beş lira koymuş ...Haydi defol... Biz oyun oynayacağız. — Gitmem... Ne mümkün... Ben de oynayacağım. Yanında oturana döndü— : Surdan beş lira ver. — Ne beş lirası?. — Beş lira kardeşim... Şimdi veririm. Beş lira ver, altı lira veririm. Yedi lira veririm... Para değil mi? Şimdi veririm. Ben dolandırıcı değilim... Hırsız değiliz biz... Paranın değeri mi olur? Haydi... — Bende para yok... — Veririm. Sekiz lira veririm... —Ümitsizlikle ellerini dizine vurdu—: Vallaha veririm. Şartolsun veririm. — Şart ettin de inandım. — Sen neye inanırsın? İzmitli Ali beye döndü — Ali bey şuradan beş lira ver. — Ceketi bırak, on lira vereyim. — Ceketi mi? Al, buyur... Al işte... Yırtar gibi soyundu: İşte buyur. Ver on lirayı... Ceket senin malın... Al... izmitli Ali bey, pazarlıksız razı olduğu için şüphelenmişti. Mehmet'in zıddına basmak istiyormuş gibi ceketi evirip çeviriyor, güneşe kaldırıyor, tersini, yüzünü muayene ediyordu. Neden sonra on lira verdi. Mehmet, kazanacağı yüzde yüz muhakkak imiş gibi, ümitle tekrar mindere eğildi : — At bakalım şeyh... At bakalım. Bir bir at. — Yahu sıra şeyhte değil... Ben tutacağım, zarı tahsildar atacak... — Ben zararlıyım Cuma Ali ağa... — Ben de zararlıyım... Haydi uzatma... Mehmet gene iki elde on lirayı kaybetti. Bu müddet içinde Mevlut mahpusaneyi baştan başa dolaşmış, para bulamayınca yatağı sırtlayıp gelmişti. Dengi yere bırakmayı bile düşünemeden Mehmet'in ikinci on lirayı yutulmasını ayakta seyretti. Namusçu Mehmet'in «ipi kesilince» yatağı koğuşun köşesine yıktı : — İşte yatak... Ver kırk beş lirayı... — Kırk dedik. — Kırkbeş. Ben yatağı sana sattırmam. Parayı bulurum. — Öyleyse daha iyi. Kırk veririm, elli alırım. — Kırkbeş vereceksin. — Öyleyse bir haftaya kadar ellibeş getirirsin. — Orası kolay... Mevlut kırkbeş lirayı aldı. Kendisine münasip bir yer ararken koğuşu koşarak dolaşıp para bulamayan Mehmet arkasında peydahlandı. Soluyarak, — Mevlut ağa... dedi. Mevlut duymadı bile... — Mevlut ağa... — Ne dedin?

— Beş lira ver... — Sittir ordan... — Ver beş lira... Yedi vereceğim... Ayağını öpeyim... Bak ceketi mi de aldılar. Benim ceketim de gitti. Yeni asker ceketim... Ben farkında değilim, oynamış, yutulmuşum. Farkında değilim... — Hele deyyus... Farkında değilmiş. Sen karıya bile oynarsın ama, karı eline geçse... — Karı para getirecek, sana veririm, iki lira kâr var. — Hassittir... — Vallaha getirecek... Beş lira... İzmitli Ali bey dayanamadı : — Oyunu bozacaksın.. Beş lira istiyor. Dakikada iki buçuk lira kazanan sulu bankayı öldürmüş de pezevenk... Şimdi... Lahavle velâkuvveti... Defol... Şimdi gardiyen gelecek... — Gelmez... Varsın gelsin. Ben gardiyana yalvarırım. Beş lira daha ver... Gardiyan gelene kadar bir zar atalım... Sevaptır. Mevlut oturmuştu. Kumarbazlar tekrar işe başladılar. îlk postada minder sahibi olan Ali bey, manoyu okudu : — Elli var. Kazanandan elli kuruş minder hakkı aldı. Üçüncü elde tekrar, — Elli var dedi. Tekrar elli kuruş aldı... Bu akşama kadar böyle devam edecekti. Kavat Ali, işte tam bu sırada uykudan kalktı. Çulun altmda çıplak yatıyordu. Başının altına koyduğu gömleğini avucuna top gibi yumaklayıp terlerini sildi, istanbulluya mahcup mahcup gülümsedi. — Terlemişiz beyim... Bu namussuzlar adamı uyutmuyorlar ki... Mahpushanede ona herkes «Kavat Alo» derlerdi. Bu kötü lakaba kızmazdı. Gençliğinde pehlivan gibi kuvvetli ve emsali az bulunur erkek güzellerinden olduğu söyleniyordu. Köyünde hem ağa, hem de zenginmiş. Hâlâ tarlalarının hesabını bilmezmiş. Lâkin ne fayda... Kız kardeşleri hacir altına aldırmışlar. Mahkûm olduktan sonra da fazladan vesayet ilâmı çıkartmışlar. Şimdi, merhametlerine kalmış bir şey, ayda on gönderiyorlar, onbeş gönderiyorlar. Başından geçenler, beyaz saçlı, beyaz bıyıklı bu güzel ihtiyara hiç yakışmıyordu. Kırk yaşma yakın, Malatya'da bir kahpeye tutulmuştu. Bir ev kiralayıp beraber oturmaya başlamışlardı. Hazır paralar tükeninceye kadar kimse felâketi farkedemedi. Sıra tarlaları satmaya gelince köy halkı hep birden ayaklandılar. «Ne demek olsun... Köyümüzün Hanedan evlâdı olup... Bir ekmek sahibi Ağazade...» dediler. Kız kardeşlerinden birisinin kocası da tesadüfen Muhtar bulundu. Beygiri çekip Malatya'ya koştu. Avukatlara danıştı. Gece gündüz içen Alo'yu kolayca hacir altına alıverdiler. Alo çalışmayı denedi. Borç aradı. Nihayet yavaş yavaş, herkesi, baba dostlarını bile alıştırarak, ip omuzunda hamallık etmeye kadar düştü. Bir hamal parçası, Malatya'nın meşhur kahpesi kocagöz Emey'i besleyebilir mi? Alo gene yavaş yavaş, eve hovardaları toplamaya başladı. Gizli gizli yapılan bu yeni zenaat sonunda bütün Vilâyete

malûm olduğu zaman hamal Alo'nun adı (Kavat Alo) olup çıkmıştı. Utanmadı, itiraz etmedi. Yaş ilerledikçe, mütemadi keyif geceleri devam ettikçe Kavat Alo süratle çöktü. Nihayet facia gecesi gelip çattı. Raziye bir haftadır kavga çıkarıp Alo'ya yüz vermemişti. Bir haftadır bütün yalvarmaları fayda vermedi. Karı Alo'yu koynuna almıyordu. O gece bu dertle Alo hovardaların rakısını su gibi içti. Gece yansı âdeta delirdi. Misafirleri sopayla kovaladı. Raziye'yi zorladı. Emeline muvaffak olamayınca baltayı çekip karıyı bin parça etti. Tepeden tırnağa kan içinde karakola gidip ağlaya ağlaya teslim oldu. Karıyı hâlâ seviyordu. Öldürüp kimseye bırakmadığı için memnundu. Mahpusanede koğuş hizmetçiliği yapar, Bey ve Ağa taifesinin bulaşıklarını yıkardı. Kumarbazdı. Bütün hakikî kumarbazlar gibi cebine giren paranın bir meteliğini bile kumardan başka yere sarfetmezdi. Her zaman oynamıyordu. Oynasa da, devamlı oynaması için ilk ağızda kaybetmesi lâzımdı. Yoksa bir lira kazanıp geri çekilir, oyuncuları çileden çıkarırdı. «Alo'yu paralamak» Malatya cezaevinde, yalnız kumarcıları değil, bütün mahpusları alâkadar eden bir hadiseydi. Her üç ayda bir kere bu hadise vuku bulur, herkesin yüzü gülerdi. Alo üç ay damla damla biriktirdiğini on dakikada veriyor, çıplakları sevindiriyordu. Şimdi uyanıp gömleğini giyince, aklını kaybetmiş gibi gözleri dönmüş Mehmet'le karşılaştı : — Alo beş lira ver... — Ne beş lirası... Töbe yarabbi... — Beş lira ver... — Alay mı ediyorsun avradını... — Beş lira ver. — Çekil önümden... — Beş lira ver. Ortada para dönüyor. Kazanırsam yatağı, yorganı, kilimi, ceketi kurtaracağım. — Seni kim yuttu? — Şeyh Yusuf. — Ne verdin? — Yirmi kayme verdim. Şeyh kazanıyor. Üçyüz lira dün gece aldı. Şimdi de Vallaha yüz liradan fazla aldı. Haydi, beş lira ver. — Dört yüz lira mı? — Dört yüz lira... Ben ceketi kaybettim... Alo artık dinlemiyordu. Kocaman ellerinde bir titreme başlamıştı. Sık sık yutkunuyordu. İstanbullu'ya gülümsedi. Gülümsemede, af istemek, ölümden korkmak, kazanmak hırsı... Her şey vardı. Kalabalığı yararak karşı duvarın köşesine gitti. Arkasını dönüp göğsünde bir şeyler aradı. Sonra bir yumruğu sımsıkı mindere yaklaştı. — Savulun ben geldim... Şeyh Yusuf... Pezevenk... Kelimeyi şahadetini getir... Şeyh Yusuf aşağıdan yukarıya baktı. Zarları zorla elinden alacakmış gibi altına saklayıvermişti : — Oynayacak mısın?

— Oynayacağım... — İki lira alıp kalkmak yok... — Kalkmak yok... — Kalkarsan, bak... Tepelerim. — Kalkarsam tepele... Yalnız zarları çabuk toplamayacaksınız. Benim gözlerim farketmez... — Yalana bak... Dört cihar at sen... Bak nasıl farkeder. — Dört ciharı inşallah hep sen atacaksın. — Tut öyleyse... — Aha tuttum... Yere bir iki buçuk lira koydu — Şunun yüzellisi önüne... Herkes nefesini kesmişti. Alo kazanırsa kalkacağı muhakkaktı. Kaybederse, Şeyh Yusuf'un bugünkü şansına göre Alo paralanacaktı. Şeyh Yusuf evvelâ bir şeşbeş atıp yüzelliyi hakladı. Arkadan ötekileri de dolaşıp — Ötekiler de Alo'yu mahvetmek için postaları azaltmışlardı— Bir lirayı da aldı. Zar Mevlut'a geçti. Bu sefer Alo bir lira kazandı. Zarları şeyh Yusuf'un burnuna doğru salladı : — Tut postanı... — At, bir liraya ne gelirse... — Tuttun mu? — Tuttum... — Yum gözünü geliyor. Zarlardan birisi minderden dışarı fırladığı için tekrar salladı. — Tuttun mu kerhane şeyhi? — Tuttum Kavat Alo.. — Parana da mı acımıyorsun.. İşte düşeş. — Vay yavrum... Dört cihan düşeş mi belledin. Lira gidince, Alo bu işi hiç beklememiş gibi şaşırdı. Gözleri hakikaten az görüyordu. Yırtıcı bir kuş gibi çömeldiği yerden etrafına bakındı. Namazı yeni bitiren küçük Hüseyin'e işaret etti. — Yahu Hüseyin.. Gel bakalım... Gel oğlum.. Bak bizi soyacaklar... Başkasına benim emniyetim yok... Kazanırsa gözlük vazifesi gördüğünden dolayı Hüseyin'e maktuan bir lira vermeyi âdet edinmişti. Hüseyin doğru çocuktu. Kimseye göstermemeye çalışarak biraz para daha çıkardı ve tutuştular. Önceleri alıp veriyor, keyifleniyor, şeş ciharı mutlaka, — Yaşa yavrum... Şeşbeş.. diye kapıyordu. — Ne şeşbeş... Şeşcihar. — Dur bakalım... Zarları gözlerine kaldırdı : Ne var arkadaş. Ben düşeş zannediyorum. Mahkemeye gitmeden hakkımı ver. Lâkin üstüste üç kere kaybedince telâşlandı. Yanında oturan Kezban'm babasına döndü :

— Başıma daha ne gelecek.? Bu şeyh bizi temizleyecek... Ulan at bakalım. Vay avradını... Şeyh... Ulan elinde senin zehir mi var. Bana bir balta verin şunun elini keseceğim... At bakalım... — Tut arslanım... Zarları Alo aldı, bir müddet salladı: — Ulan zar... Ulan Allahsız zar. Allahsız. ..Attı, kaybetti. — Vay başıma gelenler... Etme zar... Allahmı, dinini seversen zar... Bir defa gel... Şunu bir defa kırayım... Bir defa... Vallaha başka istemem... Bir defa... Hele at... Hele at... Ulan mindere atsana... Cebinden acele acele para çıkardı: At, ne gelirse... At... Bir defa gel zar Padişah... Bir defa.. Sana bir şeycik demiyeceğim... Sesim çıkarsa kahrolayım... Şeyh kazandı, ikinci postada Alo'ya bir dubara attı. Alo paraları önüne çekmeden zarları yakaladı. Işığa kaldırdı. Uç kere öpüp başına koydu: — Aferin kemik... Aferin kemik... Maşallah sana... Hep böyle isterim. Hep düşeş oturacaksın. Tut postanı şeyh... — Tuttum kavatoğlu efendi... — Al düşeşi... — O senin cilvendir. Zar cilveyi sever. Sen al düsseyi... — Aman.. Bu da nasıl bir iş.. «Düşse» diyor, düşse geliyor. Benim ecelime mi susadı bu it zar. Yahu benim canımı alacak bu zar. Gömleğinin sol tarafındaki cepte para bulamayınca on yedi lira kaybettiğini anlıyarak dehşetle etrafına baktı. Yanında oturan Mehmet'in kafasına vurdu: — Bakma.. Sen benim zarıma bakmayacaksın, istemem... Defol yahu... Defol... Uğursuz.. Avradını bellerim... — Benden ne istiyorsun? Ben de yutuldum. — Öldürdüğün Kezban'm üzerinden eşekler geçsin... Kalk defol... Tekrar elini boş cebine daldırdı. Bir şey bulamayınca yüzünü sıvazladı. Zarları sallayan Cuma Ali, — Hele tut Kavat.. Yoksa temizlendin mi? diye sordu. — Temizlendin mi ne demek? Tutacağım... Gömleğinin önünü boydan boya yırttı. öteki cebinden —bu gömleğin de bir sürü cep vardı bir çıkın para çıkardı. Bunlar iki avuç miktarında gümüş yirmibeşlikti. Hepsini birden mindere döktü: — At şuna... At ne gelirse... Kaybetti. — Tuhh.. Battım... Ulan zar. Ulan puşt zar. Ulan imansız zar... —Bir taraftan da gömleğini yokluyordu. Bir çıkın daha çıkardı. Bunda da gümüş ellilikler vardı. At şuna kurt Bekir'in oğlu... Şuna da at. Sırası gelinceye kadar çenesini titreterek bekledi. Arada bir, «Of of oof..» diye göğsünü yumrukluyordu. — At şuna ne gelirse... Gene kaybetti. Bu sefer elini evvelâ yere sonra var kuvvetiyle ağzına vurdu :

— Namussuzum, Allahımı inkâr edeyim... Ben bu zarı kesecektim. Kesik diyecektim. Dilim tutuldu. Dilim varmadı... Üstüste birkaç tokat daha attı: Ah Alo... Ah pezevenk Alo... Ah babanın avradını Alo... dilin varsa da kesik deseydin. Dübeşi bir kessem... Bir kesik desem... Vay kavatoğlu. Ağzından pembe salyalar akıyordu. Şeyh Yusuf, kana ehemmiyet vermeden hem zarları salladı, hem de yumşak yumşak söylendi: — Alırken iyi miydi? Cilveli orospu.. Bu Raziye mi, kesiyorsun? Tut bakalım... — Tutacağım... Tutacağım... Gömleğini tamamiyle paraladı. Para bulamayınca donunun uçkurunu çekip çıkardı. Bunun arasına büyük bankj notları dikkatle dikmişti. Artık rakamlara bakmaya lüzum görmüyordu. — At... dedi. Attılar. Kaybetti. — At.. dedi. Attılar kaybetti. Nihayet donunun uçkurunu ve sonra ağını parçaladı. Para kalmamıştı. Kirli tırnaklariyle vücudunu baldırlarından omuzlarına kadar aradı. Mıncıkladı. Göğsünü iki defa çizdi. Kanını yüzüne çaldı. Çömeldiği yerden bir kere sıçradı. Fakat doğrulamadı. Balyoz kadar büyük yumruğunu göğsüne vurdu. Arkası üstü devrildi. — Malımı alacağınıza canımı alın... Paramı aldınız canımı da alın! diye tepindi.Başını betona vuruyor, edep yerini çekiştiriyordu. Yırtık donu dizlerinden aşağıya kaymıştı. Etrafında üç aydan beri türlü mahrumiyetlerle biriktirdiği paraların çıkınları sürünüyordu. — Kalk ulan ayıptır.. dediler. Oturdu. Başını yumruklayarak, göğsünü tırmalayarak ağlamaya başladı: — Paralarım... Benim paralarım... Ben onları onar para onar para biriktirdim... Onar para onar para... Küçükten biriken para uğurlu derlerdi. Öldüm. Malımı aldılar. Yandım... Şeyh Allah belânı versin... Avradını bellediğiminin şeyhi... On para on para biriken paraya güç mü yeterdi? Bitti deyyusun gücü.. Hep düşeş.. Hep düşeş... Ulan düşeşçi kavat... Şahit olun arkadaşlar.. Ben bu şeyhi vurur öldürürüm... Ben bu paraları alırım. Ben bu koğuşta birinizde para bırakmam tahsildar... Soyguncu tahsildar. Namussuz tahsildar. Şeyh... Vay sakalı boklu vay.. Ulan Mustafa Kemal... Mezarında kurt kaynaya (çok ayıp).. Şeyh Sait biçaresini sen neden asarsın? Bunu assana Atatürk... Bunu götür, asıver. Vay paralarım... Vay paralarım.. Ulan benim param adama hayır eder mi? Benim param bir vakit hayır etmez... Suratına sağlı sollu iki tokat indirdi. Gebersene Kavatoğlu... Şurada uyuyorsun. Senin zar oynamak neyine... Bunlar babanın koca boynuzlu sarı öküzleri mi?.. Sen nereye koşuyorsun? Dinleyenler artık tahammül edemediler. En yukarda tahsildar Bedri beyin en altta şeyh Yusuf'un kahkahaları olmak üzere gülmeler çın çın öttü. Kavat Alo şaşırarak sustu. — Ulan bana mı gülüyorsunuz pezevenkler?

. gene «parçalanmış».. odasına ısınmaya gelirler. aralıkta ikişer. Şeyh Yusuf'un meşhur bir sözü var ki doğrudur: «Kumarbazın onuru olmaz ki utana. ibrahim'in kızı Feyziye. muhacirler tarafından günübirliğine doldurulmuş bir han'a benziyordu. Para çıkınladığı paçavralar yerde kalmıştı..» Ziyaret günleri mahpusane. kaynanaları. istanbullu her defasında.. Bunlar kışın. iki buçuk aydır türlü rezilliklerle topladığı 130 lirayı onbeş dakikada verivermişti. Yaralı bir köpek gibi duvara sürünerek dışarı çıktı. Adıyaman'dan bir gözü kör Nuri ve küçük kızkardeşi Emiş. paketli. Demirlerin bu tarafında ziyaretçiler. Hacı Abdullah'ın yeğenleri Melâhat. — Donumda ne var? Donumda metelik kalmadı. tespih çekerek dolaşırlardı. istanbul dilencilerini hatırlatan biraz yayvan.. bellibaşlı dostlardandı. Bunlar öyle doğrudan doğruya yüreğe dokunan alâkalardı ki. dedim.. heybeli. öbür tarafında mahkûmlar bazen ayakta. Sen işi azıttın. tıraş olmayı ihmal etmezler. ceviz. izinden gelmiş askerler. Banazi'den Hacı Emir ağanın torunu Cemal... üçer kişilik gruplar halinde. karpuz. kur'ası çıkmış delikanlılar. şaşkın ihtiyarlar. ölümden ve muharebeden konuşurlardı.. odası dış tarafta olduğu için ziyaretçilerin çoğunu — bilhassa küçük çocukları tanıyordu. boş duran iki oda ve koridordaki demir parmaklıklı kapı konuşma yeri olarak kullanılıyordu. Gardiyanların yatması için yapıldığı holde. gül. damatlarına evlâtlarına bedava istida yazdığı mahpusların ihtiyar anaları.istanbullu. — Elli lirasını aldım.istanbullunun oturduğu İdare kısmında çocuklar koşuşur. Ayrıca. mışmış (kaysı) üzüm. pestil ve kışın krizantem ve resimli mecmualar getirirlerdi. Mahpus delikanlılar kadınlara gösteriş yapmak için giyinmeyi. sırasiyle kiraz. karıları açık kapıdan kafalarını uzatıp biraz tereddüt ettikten sonra bir bakraç yoğurt. Baharda çiğdemden başlayarak. bir acayip mahcubiyetle şaşırıyor.. tandır. Tahsildar Bedri bey bu sefer ciddî konuşuyordu. Allahtan. Şeyh Yusuf. kuru dut. Kavat Alo. Malatya'nın içinden şekerci Vahab'm kızı Sevim. Nuriye. son güzde elmaya kadar. Edep yerini kapattı. bohçalı kadınlar. Üç gün. Kavat Ali korkarak donunu topladı. üç gece hiç yemek yemeden yatacak. dördüncü günün sabahında gülerek karşı koğuşa gidecekti. köyden. Şeyh Yusuf'la şakalaşmak için. biraz alaycı burada alay «Allah» . saç ve mısır ekmeği bırakıp bir sürü de kurtulma duaları ettikten sonra giderlerdi. — Topla. yahut süt. Odaların bir tarafı asıl mahpushanenin merkez salonuna açılan demir parmaklıklı büyük pencerelerden ışık almaktaydı. bazen oturarak adamlariyle konuşurlardı. torbalı. Kirpinin Hüseyin'in kızı Mabuş. diye ne kadar yemin ettiyse de kimse inanmadı. Besni kazasından.— Topla donunu pis herif. doğum zamanı ağız pekmez zamanı taze pekmez. dut. toprakta yorulmuş orta yaşlı erkekler iner çıkardı. kocalarına. Pütürge'den Abuzer'in yeğeni yedi yaşında Hüseyin. Giderek küçükler «Gözlüklü Dayıya» ayrıca küçük hediyeler bile getirmeye başlamışlardı.

istanbullunun pek yadırgadığı bir sıkıntı. başını siyah bir ipekle örtmüştü.?» dediler. Velhasıl her taraf memnundu. Dedim ki. istersen ben çıkıncaya kadar sabredelim. Bedri bey içerde. Vaiz efendi. heyecanlı heyecanlı söyleniyorlardı: — Nerde bu pezevenk. Karı kocanın gündelik işleri konuşmalarında değildi. İşte öyle bir hal... Sol yanağında iki tane ben farketti... bu mukabeleden belli ki hoşlanıyorlardı.. Tahsildarın hali fena.. diyordu. kızarıp hafifçe terliyordu. Tabiî Allahm iıiç bir harekete razı olacak veya olmayacak hali kalmamıştı.kelimesine aitti ifadeyle.. beyaz bir kadındı.) istanbullu onlara. kararları kat'î ve fedakârdı. hanım yenge dışarda karşılıklı iskemlelere oturmuşlardı. Kürt Bekir'in Cumah. dizlerine bıraktığı tombul ellerine bakarak başı önünde konuşuyor. istanbullu. «Yalanın karşılığı oldu yalan» diye seviniyor... Sefer topallayarak. Sen buradayken ben düğün mü yaparım? El âlem ne demez? — Sen bilirsin. — Sen bilirsin. Bu sözü de pekâlâ değiştirmek daha başka daha «realist» bir söz bulinak kabildi. «Siz razı olursanız bey ne diyecek? Siz razı oldunuz mu. — Sonra. Facia. Birisi birisine kâfir demiş imiş... Fakat karşısındakiler. bir edepli sükûnet vardı.) Müslüman zannederek bir kocaman yalan irtikâp ediyorlardı. dedim. Çabuk gel. Oğlanı benim gözüm tutmadı. ihtiyarlığa teslim olmuş yorgun bir hal kolayca seziliyordu. — Nerde? .. en aşağı 1360 senelik bir kocaman ve hayasız Müslüman yalanı söylüyor. kadınlık vazifesini bitirmiş... «Allah razı olsun».) Güneşten rengi solmuş bir jandarma mavisi manto giymiş. — Ne var? — Gel de rezilliğe bak.. Tahsildarda. Çaçaron değildi ama. (Bunlar kadında kahramanlığın sınırıdır. tahsildar Bedri beye sürünerek volta vuruyorlar. Ayağındaki kunduralar da eskiydi... O da ona «Müslüman» diyor da. — Lafa bak. Boyasız yüzünde.. çok çocuk doğurarak —beş çocuğu vardı—. bir de İzmirli Ali bey. topallarda insanı pek şaşırtan bir süratle içeri girdi: — Beyim hele gel. günde belki yüz defa adı burada küfürlerle beraber geçen yenge hanımı dikkatle tetkik etti. Kırk yaşını ferah ferah geçmişti... onlar da onu kendileri gibi dini bütün (. — Hangi tahsildarın? — Bedri beyin. yemin edilebilir ki. Elbette sen çıkıncaya kadar sabredeceğiz.. (Bir meşhur kıt'a vardır. Dükkâncıya gittim. Kiraları hiç bir zaman intizamla vermiyor. — Ne rezilliği? — Tahsildarı sıkıştırdılar. Anlatıyordu: — Bedri beye danışalım dedim. Ekseriya... Biraz şişman. «Beye danışacağım»..

Mutfağın penceresine sıçradı. Birdenbire gözleri_ keyifle. cigara içmediğinden. Henüz harçlığını alamamıştı. İki evliydi... — Bir de ne istedin diyor. Kadınlar alışık alışık gülümseyerek başlarım çevirdiler... İstanbullu. Bak artık sen düşün. sanki gelecek. Bir taraftan karısını dikkatle dinlerken bu fazla beş liraya nasıl bir mazeret göstereceğini düşünüyor. dedi. Şimdi düşünüyordu. Bedri bey. yana yana. Halbuki kendisine on lira lâzımdı. Şimdi birkaç komşu karısiyle beraber bu odayı Cuma Ali'nin haremi doldurmuştu. Bedri beyi gizlice tehdit etmekle iktifa ediyorlar... Gülerek döndü: — Ne istedin Bedri bey?. Ben yerinden haber aldım. — Ulan pezevenk.. sevinçle parladı. iyiliği de üzerinde olduğundan yenge hanım bugün cömertlik edebilirdi. birdenbire geri döndü: — Ulan deyyuslar. Evvelâ harçlığından fazla iki buçuk lira.. Avrata sövme mezhebi'nin biraz kılıbıklıktan türediğini. yallah.. Şalvarını savurarak koğuşlara doğru koştu..... Her lafta Bedri bey. .. bu bedbaht hisle malûl kocaların erkek erkeğe kaldıkları zamanları suiistimal etmemek için derhal öç almaya giriştiklerini sezdi.. Bedri bey. Kavat.— Yahu şunu çağırsanıza. Ulan avradmı.. hiç istifini bozmadan konuşuyordu: — Babama dersiniz. Birdenbire nıe hatırladıysa hatırladı. «Deyyuslar» iki kişi kalmışlardı.. Ekini hemen satmasın. Baş örtüsünü pek alışık. Öteki odanın penceresinde konuşuyordu. Harçlık şu siyah çantanın içinde duruyordu.. Tahsildar Bedri bey bir müthiş öksürükle gırtlağını temizledi: — Nerede Cuma Ali pezevengi? diye kükredi.. Hanım yenge cevap vermeye lüzum görmedi. Büyük karıdan yedi.. arkasında gidip gelen namussuzların nihayet dayanamayıp işi berbat etmelerinden korkuyordu. — Haydi bakalım. Ekin pahalanacak. yemeği de evden gönderildiği için cep harçlığı olarak haftada beş liraya razı olmuştu. — Cuma Ali deyyusu nerde? — Haber aldım ki. Cuma Ali'nin de Ziyaretçileri gelmişti. sonra da diğer iki buçuk lira uzatıldı. Arkada dolaşanlar. Bedri bey nihayet demire ağzını yaklaştırarak bir şeyler söyledi. gözlerini karısından kaçırarak bir bakışla yalvarıyordu. Cuma Ali. laf altında kalmasını sevmezdi. Cuma Ali'nin artık vurdumduymazlığa imkân kalmamıştı. küçük karıdan dört çocuğu vardı. pek kadın kadıncık bir hareketle düzeltti.. Bedri bey. çocukların gözlerini öperim. başını titretiyor. Paraları ele geçirir geçirmez.. Bedri beyin karısı köşeyi dönmek üzereydi. Kızı yalnız başına sokağa bırakırsın. işin şakaya tahammülü olmadığını bildikleri için. en gevezelerini Kürt Bekir'in Cuma Ali ağayı aradı. Cuma Ali. Kira almaya dükkâna gittiğine göre. ileri gitmiyorlardı. hafta yokmuş gibi birdenbire değişti. El sıkışmadan ayrıldılar.

— Hanımefendi.. Hanımefendi.. diye seslendi. Kadın durup baktı. — Bedri bey sizi çağırıyor. Eline birtakım kap kaçak, torba falan alarak tekrar konuşma yerine döndü. Demir parmaklığa yüzünü dayadı. Büyük karışma, — Sen pezevenk lafına alışıksın karı., dedi. Bunlar şehir pezevengi... — Başıma gelenler... O nasıl bir adam... — Sen konuştuğuna baktın da onu adam mı belledin, bayırın deyyusunu hay kan... Bir taraftan da merdiveni kolluyordu. Bedri beyin karısı sofaya çıktı, istanbullu önüne geçip geri çevirmeyi düşündü. Lâkin, meseleyi anlatmak da ayrı bir meseleydi. — Tahsildar Bedri bey.. Tahsildar Bedri bey!. diye bağırdılar. Elini yıkıyormuş, kurulanarak ve söylenerek salona çıktı. — Beni hangi avradını... Çağırıyor... Ulan... Karısını görünce şaşırdı: Kız, burada ne arıyorsun? — Sen çağırmadın ıaı? — Lahavle... Ben radyoyla mı çağırdım? — Pencereden seslendiler... — Kız hangi avradını... işte Cuma Ali bu sırayı bekliyordu. Elleri kuşağının önünde öyle yaklaştı: — Hanımefendi, bu «avradını...» dedi, seninle oynuyor. Bu pezevengi sen adam mı belliyorsun. «Karımın yanında bana sövmediniz. Ben uyku uyuyamam», diye ağladı da, arkadaşlar seveplanna seni çağırdılar. Sen bu deyyusu... — Tuh Allah belânızı versin... istanbullu odasına giriverdi. Kadın söylenerek kıpkırmızı merdivenleri indi. Orta salon kahkahadan deniz gibi dalgalanıyordu. Aynı gün öğleden sonra istanbullu uyurken kapı açıldı. — Bey uykuda mısın? — Kör müsün ulan ne var? — Bak, seninle görüşecek. istanbullu dirseklerine dayanarak doğruldu. Sırtına çarşaf yerine son moda, bir yatak örtüsü atmış, ipekli bir entari giymiş ihtiyar, bitik bir kadın kapıda duruyordu. Eteğini iki taraftan iki çocuk tutmuştu. — Ne istedin teyze? — İstanbullu Muret bey varmış. Sen misin? — Benim. — Şuraya kadar geleceksin. Seni Mehmet çağırıyor. — Hangi Mehmet. — Kezbanın babası... — Ne olacak? istanbullu somurtarak tayıncı Sefer'e döndü: Beni bunun için mi uyandırdın rezil?

— Beyim. Hükümet Mehmet de geldi. Sen olmazsan konuşmuyor. Bunlar yalvardılar. — Pekâlâ.. Sen git bakalım kan.. Ben giyinir şimdi gelirim. Kadın ağır ağır döndü. Odaya belli belirsiz bir koku da yayılmıştı. Ayaklarına ipek çorap, topuğu açık spor kundura giydiğini o zaman farketti. «Mirasa konmuş... Hay Allah belânızı versin..» Bir cigara yaktı. Ölenle, bir vakit ölünmüyordu. Mehmet'e o kadar kızdığı halde, kumara vereceğini de bilerek, Tözey'e yalvarmış, Kezban'ın eşyalarını anasına teslim ettirmişti. Hastaneye teslim edilen 110 lirayı almak için de veraset davası açmışlardı.Şimdi, ortada halledilmemiş bir radyo meselesi kalıyordu. Kezban'm dostu Hükümet Mehmet, işi inada bindirmiş, müşkülât üstüne müşkülât çıkarmıştı.Kızın odasındaki radyonun, herkes, Kezban'a ait olduğunu biliyordu. Yalnız bunu acente'den Hükümet Mehmet satın almış, muameleyi tamamiyle kendi üzerine yaptırmıştı. Kızı babası öldürünce, inat olsun diye, «Mal benim» demişti. Cebren kız kaçırdığı için üç sene hapis yatan ve evvelce ilkmektebi bitirip bu kadar müddet de mahpus stajı gören Hükümet'e güç yetirmek, artık Müddeiumuminin de haddi değildi. Tahsildarlarla beraber yemek yediğinden ve yeni yazısı güzel olduğu için milletin istidalannı yaza yaza avukat kesilmişti. Cezaevindeyken boş zamanlannda ceza kanununu, ceza muhakemeleri usulü kanununu, elinden düşürmez, her maddeyi yerde bulmuş gibi telâşla, hayretle okur ezberlerdi, istanbullu, Kezban'ın babasının ricalanna, ağlamalartna dayanamayıp haber gönderdiği zaman, haberi götüren .gardiyan Abdullah'a bilmem kaç tane kanun maddesinden, usulden, davadan laf açmışlardı. Gardiyan Abdullah; — Bırak namussuzu beyim demişti, Avukat Şefik bey yanında halt etmiş. Ona bir vakit laf kâr etmez. istanbullu gülümseyerek tespihini aldı. Hükümet Mehmet, eski mahpushane arkadaşlariyle konuşuyordu. Kezban'ın babası demirin öte yanında, anası beri yanında bu uzun boylu, güzel delikanlıya canmı alacak gibi bakıyorlardı. istanbulluyu görünce Hükümet Mehmet koşup eline davrandı: — Geldim uyuyordun ağabey... Nasılsın? — iyiyim Hükümet... Sen nasılsın? — Sorma, yüreğim yanıyor... Ben kıza çok acıdım. — Ne yapalım? Kurtuldu. Şu geride kalanların rezilliğine bak... — Ağbeyciğim.. Köyde, burada, kahvede, keranede her lafta ben seni hatırlıyorum. Buraya sık gelmediğime bakma.. Vallah billah her gün adını anıyoruz. — Köylü ne diyor? Eskiden sana «Hükümet» diye lakap takmışlar... — Sorma... Şimdi «Büyük Hükümet olmuşsun yavrum, sana söz yetmez...» diyorlar. Hele radyoyu, bir akümülatörlü makineyle değiştirdim mi bizim köy Paris'e dönecek.

— Seni biz buraya radyo işi için çağırdık. — Farkındayım. Senin önünde konuşacağız. Sonunda «Getir, ver» dersen başüstüne... Sana canım kurban... — Gel bakalım... İstanbullu, kendisi gelmeden evvel Hükümet Mehmet'le konuşan delikanlıları savdı: Haydi, biraz dolaşın, bizim işimiz var. Gel şuraya Mehmet... Mehmet, Kumandanını görmüş bir asker gibi, sahte ve gayrı tabiî bir hürmetle demire yaklaştı. Karısı da bu taraftan yanma geldi. Hükümet Mehmet, Kezban'm babasına nefretle baktı: — Sen benden ne istiyorsun herif? — Efendi... Radyo makinesi kızın malı imiş... — Radyo makinesini aklından çıkar. Bana kalsa biçarenin pırtılarını da sana vermezdim. Beye dua et... Tözey'in gönlünü etti de, bu senin karın olacak orospu, Kezban'm yatak örtüsünü başına çekiveremezdi. Pabuçlarını giyemezdi. Çoraplarını... Lahavle vela... Ulan sizin gibi rezil var mı? — Mehmet efendi bize zaten Allah vurmuş. Biz mahvolmuşuz. Bak bu yavrular sokakta kaldı. — Ağlama... Sen Murat beyi kandırırsın ama beni kandıramazsın. Dua et, yoksa bütün kızlar yemin (bastılardı. «Kezban'm burada bir iğnesi yok. Hepsini sevabında biz iğreti verdik.» diyeceklerdi. Neyse, oldu bir iş.. — Radyo kızın malıymış... — Radyo kızm malı ama, bakalım kız sizin malınız mı? Ulan pezevenk, kızı evlendireceğin sırada sana ağlamadı mı? «Ben o herifi istemem,» diye ağlamadı mı? — Kız kısmına bakma... Bugün istemez, yarın ister... — Nasıl istermiş. Kocası olacak kavat askere gidince kaynatası geceleri Kezban'm üstüne çökmedi mi, kız gelip sana söylemedi mi kaltak? Kadın yüzünü sakladı. Anlaşılmaz şeyler söyledi. Demirlerin arkasında namusçu dudaklarını yalıyordu. Hükümet coştu: — Dili tuza değmiş keçi gibi ne yalanıyorsun. Sen izinli geldin. Kız sana meseleyi bir tamam anlattı. «Kaynatam benimle yatıyor,» demedi mi? — Dedi. Lâkin biz askerdeyiz, izinli geldik... — Sus... Güveynin babasından üç kırat ekin, yirmi lira almadın mı? — Aldık. Bunlar açtı. Sen fıkaralığı bilir misin? — Öyleyse kızı neden vurdun?... Ellerin lafıyle vurdun. Ulan senin namusun var mı ki sen namus temizliyorsun. — Ben ona haber yolladım «Başka vilâyete gitsin,» dedim. — «Gitsin», demiş. Senin lafınla gidebiliyor mu? Fıkara istida verdi. Kabul etmediler. Komiserin gözü var, jandarma zabitinin gözü var, zabıt kâtibinin gözü var. Hey Yarabbi... Dünyada senin gibi namussuzun kıtlığına kıran mı girmiş. Kızı yollamadılar. Namusunu temizleyeceksen, kızın kaynatasını vursana... Pezevenk kocasını vursana... Ulan, kız yetmiş kuruş yevmiye ile fabrikaya girdi. Gelip neden götürmediniz? Şimdi radyo davasını görüyorsunuz.

Kan, eteğini tutarak çocukları ileri doğru itti: — Bunlar aç yavrum.. Bize acıma... Bunlara acı... — Kes sesini... Bana çaça analık etme... Senin dünyadan haberin yok. Bu kocan olacak pezevenk kumar oynuyor karı... Kızın radyosunu da kumara mı bastıracağım? — Vallah billah yalan.. Ne kumarı Mehmet efendi? — Yemine de alışmışsın. Şunda hiç utanma, arlanma var mı? Radyo benim. Size radyo değil selâm verenin Allah belâsını versin. Ne dersin beyim? — Haklısın Mehmet., istanbullu hışımla içeriye döndü: Eğer mesele anlaşıldığı gibiyse sende vicdan yok, namus da yok, insanlık da yok, utanmak da yok... Tuu... Haydi gel Mehmet... Haydi yürü.. — Benim işim var beyim. Köşeye dayadığı bir sepeti aldı: Sefer nerde? Biraz mış mış getirdim. Şunları da içersin. Uç paket köylü cigarasıyle bir kibrit uzattı. Merdiven başında istanbullunun elini tut — Bir lafın var. Hiç unutmam... ölürken de unutmayacağım bey... «Her şey akıldan gelir.» derdin. Her şey akıldan geliyor. — Akıldan geliyor ama, akıllı adamın namussuzu daha beter olur Hükümet... Bu da aklında kalsın... Akıllı namussuzun yanında Kezban'm babası yedi kere zemzemle yıkanmıştır. — Yahu.. Bu dünyanın akıllı, akılsız, bu namussuzlardan nedir çektiği? Tuu... Kederle gülümsedi. Ben haftaya uğrarım, uğrayamazsam birisini yollarım. Sana zerzevat göndereceğim. — Zahmet etme... — Ne zahmeti.. Allah, Allah.. Yarı yolda durdu: Haklı mıyım bey. Radyo verilir mi? — Verilmez.. Keski pırtıları da almasaydık. — Sana çok kızdım ama... Sonra «Ne yaparsa iyi yapar,» diye seslenmedim. Kıza yazık ettiler ağabey... Şimdi hangisi orospu yahu.. Kezban mı, babası mı.? — Galiba, bu günlerde biz hepimiz, bir parça orospuyuz Mehmet... Bir saat sonra Tözey ziyarete geldi. Bir ay hapis yattığı için mahpusluğun halini biliyordu, istanbulluyu çok sevdiği halde bu sebeple hiç süslenmiyor, ev kıyafetiyle, hattâ fazladan bir de tenteneli önlük takarak, ayaklarına takunyalar giyiyordu. Her hafta bir kutu bal, bir kilo tereyağı getirmeyi âdet etmişti. Bunları Sefer'e teslim ediyor, istanbulluya her sabah yedirenek gelecek ziyaret gününe kadar bitirilmesine yemin verdiriyordu. Bu pek acayip bir sevgiydi. Bir kere bile öpüşmemişlerdi. Böyle bir şey akıllarına da gelmiyordu. Mahpusun kelepçesi bir parça da ruhundaydı. Mütemadi bir usanma, bir yarı ölülük, bir ateşli hastalık hali, insanı yoru yordu. Konuşacak hiç bir şeyleri olmadığı halde, bir saat kadar nasıl konuştuklarına istanbullu tam bir hafta şaşardı. Kezban öldü öleli sözün bir yerinde Tözey mutlaka şu suali soruyordu:

— Pezevenk ne yapıyor? — iyidir. Kumar oynuyor. Yatağı falan yutuldu. Betonda yatıyor. — Oh olsun... Dur bakalım daha beteri var. Bize zaten Allah vurmuş. Bir de sen ne demeye vurursun, a kavat. istanbullu, Hükümet Mehmet'in gelişini anlattı. Tözey olup bitenleri pek beğendi. Yüzü güldü. Biraz Sefer'le, biraz başgardiyan Ali'yle konuştular. Meyve yediler. Nihayet Tözey kalktı. Giderken de hep aynı şeyleri söylerdi. — Babana mektup yaz, ellerini öperim. Kardeşine mektup yaz, selâm ederim. — Olur. Kadın kıyafetini elleriyle yokladı. Bu sırada göğsünde bir şey hışırdayınca aklına geldi: — Durun, size bir şey gösterecim... Bluzunun yakasından bir kâğıt çıkarıp uzattı: Bakın bakalım bu nedir? İstanbullu açtı: — Buna makbuz derler kızım. — Evet makbuz. Dün bizi Vilâyete çağırdilar. Ben, Ayşe, bir de Münevver. Emniyet Müdürü istemiş. Varlık vergisi için. — Ne için? — Varlık vergisi çıkarmışlar. Beşeryüz lira verdik. — Alay ediyorsun.. İstanbullu makbuzun beşyüz rakkamına şaşarak baktı: — Bu nasıl iş?" — Bilmem. — Üçünüz de verdiniz mi? — Verdik. Koca emniyet müdürü neler söyledi. Vatan tehlikede imiş. Bu parayla orduyu besleyeceklermiş. Düşmana karşı... — Bırak düşmanı... Sen beşyüz lirayı nereden buldun? — Manifaturacımız var ya... Ondan borç aldık. 91 günde altıyüz lira vereceğim. — Faiz olmaz olur mu şekerim? Verdiği ne devlet... — Doğru verdiği ne devlet? İstanbullu biraz düşündü. Bıyıklarını çiğniyordu: İsmail ağa kaç lira vermiş haberin var mı? — Bilmem. — Yediyüz lira vermiş. Senden yüz lira fazla... Parayı yatırır yatırmaz, İstanbul'a koştu ismail ağa... Gâvurların satılan mallarından kırk bin liraya bir gazino almış. — İsmail ağa mı? — İsmail ağa... Sen şimdi bu makbuzu ne yapacaksın? — Kaybedeceğim. Sonra isterler mi? — Zannetmem. İnkılâp müzesine koyulacak bir matah olmasa gerek. Haydi sen artık git. — Gidiyorum. Bunda kızılacak ne var? Vermese miydim? — Vermemek olmaz ki ninem... Vatan meselesi... Ordu besliyoruz. Düşman gelirse senin apartımanını alır.

. «Durmayalım düşeriz» ve «Çıktık açık alınla. istanbullu pencereden dışarıya bakarak hesap etti: Çok değil Topal ağa. ne aşk... gözlerinin önüne geldi Utandı.. Duvarda kocaman bir «Vatan haritası» asılmıştı. Mazmanoğlu kendini bildi bileli burnunu karıştırırmış. ikiyüz kırk kişiden kurtardı. Günde üstüste dört kişiden iki aylık mesele. «iyi ama biz Kezban'ın babasına neden kızıyoruz? Kızını yarı varlık vergisi vermekten kurtardı. Öteki vergilerle beraber senede gayrı safi kazancın dörtte biri. Şuna bak.. karıştıran için tadına doyulmaz bir iş. istanbullu mekanizmaların çelik şakırtısını kalbi sıkılarak dinledi.. Alay mı ediyorsun? — Çiftliğin de mi yok? — Yok ya.» TELGRAFÇI ABDURRAHİM Mazmanoğlu hacı Abdullah. dalgın bir ciddiyetle hatta kederle burnunu karıştırıyordu. ne dedikodu Mazmanoğlunun elini burnundan çektirememişti. Cigarasım yere attı. çiftliksiz adam mı olurmuş? Seni serseri diye tevkif ederler.» Nöbeti değiştiren jandarmalar.. Sefer çıkınca.. yavrum.. Onbeş seneye karşı bir küçücük iyilik. — İsterlerse duysunlar..» Demirlerin arkasında radyoyu alabilmek için yüzlerine yalvararak bakan adam ümitsiz adam.. senin ırzına geçer..». tereyağla bal kutusunu almıştı. gitti. Yavaşça sordu: — Bizim Tözey'den ne almışlar beyim? — Vergi almışlar yavrum.» Pencerenin önüne bir serçe kuşu kondu... seyreden için pis ve usandırıcı bir harekettir. ne ölüm tehlikesi. Allah Allah. «Demin herife çıkıştık.— Benim apartımanım yok.. ikiyüz kırk kişiyle yatarsa ödeyecek. . meyve sepetini.. Ne hakkımız vardı?. Topal Sefer. tüfeklerini boşaltıyorlardı. Burun karıştırmak.. Tözey «Adam sende» manasına elini... Hükümat'Ia beraber olup.. — Çok mu? — Çok değil. karşıda karakolun avlusunda. — Sonra düşman gelirse. «Egemenlik ulusundur». Anladın mı? — Anlamadım. Takunyalarını betonda şıkırdatarak geçti. Ağzındaki acılığı tükürdü. «Bir de çıkıştık. Kırmızı ve büyük yüzünde burnu kocamandı. İyilik etmiş de haberimiz yok. varlık vergisi makbuzuyle beraber salladı. «Ne mutlu Türküm diyene».. ikiyüz kırk kişi ile. Kimse duymasın. Dur bakalım. «Adımız andımızdır. Rezillik bu bizim işimiz. — Apartımansız. Kırmızıydı. «Doldur boşalt» levhasının önünde... istanbullu boş müdür odasında ne yapacağını şaşırarak öylece durdu. Kahpe kısmından ne vergisi istiyor? Töbe Yarabbim. «Biz bize benzeriz». ne alay... deminden beri. ingiliz Kralının tacından daha pahalı.. Siyah muşambadan örtüsünün altında daktilo makinesi taktaklamadan uslu uslu duruyordu.

seni içeri almam.Kerhanedeki dostu. Birçok soyadlarınm aksine. . Onsekiz yerinden vurmuşlar. Hacı Abdullah.» dediği halde para etmemiş. güzel bir adamdı. Ama gene üe eli burnundadır. kıyafetiyle mesleğini birbirine uydurmanın imkânı yoktu. Arkadaşları. Onsekiz seneden beri de bilâ fasıla gardiyanlık ediyordu. Şimdi. Murat efendinin ismi müsemmasma uygundu. bir müddet araştırır. sonra ne çıkardıysa bunu şahadet ve başparmakları arasına alır. kendisinin üşenmesine de kızıyordu. aralarındaki mukaveleye rağmen «Çek elini!» diye bağırmağa yalnız istanbullunun mukavele mucibi hakkı vardır.» Bunları o kadar sık sık. terzinin hırka yamadığı gibi dikmiş. Senin Bozo hâlâ burnunu karıştırır mı?» diye soruyorlarmış. seni vazifeye davet ederim. Tabiî evlenmesi mevzubahis. Abazaydı. işte asıl facia buradaydı.Üç kişiydiler. Evvelâ. daldıkça ahtapotlu burnundan acayip sesler çıkarıyordu. o kadar yerli yersiz kullanırdı ki ikisinin de artık hiç bir değeri kalmamıştı. Anası kız istemeye gittiği zaman. üstüne kireç dökülmüş gibi insana uzanıp fiskelemek arzuları veriyordu. Karşıdaki bakkal dükkânı kapalıydı. Kafkasya'dan geleli otuz sene olmuştu. çenesi düşük koca karılar «Karı bey. O sırada Mazmanoğlu gene böyle dalgın bir ciddiyetle burnunu kurcalamakla meşgulmüş. Üçüncü şahıs Murat efendi gardiyandı. Anahtarları araştırdı. Nöbetçi jandarma öksürünce uykudan sıçradı. Başka kimse maazallah müdahale edemez bunu söylemeye üşeniyor. seyirciler gülmekten kırılır. şahadet parmağını sağ deliğe sokar. Bu müddet içinde hapishane nizamnamesinden bir tek madde bile öğrenememişti ama iki tane mühim kibar kelime ezberlemişti: «Teessüf ederim. yabancılar Murat efendiyi mahpushane müdürü sanırlardı.) Gardiyan Murat efendinin soyadı «Büyük» tü. İstanbullu. Mazmanoğlu da güler. (Dış kapı nöbetçisi. O kadar şık giyinirdi ki. Bir seneden beri yemek arkadaşlığı yaptıkları için Mazmanoğlunun hangi hareketlerle burnunu karıştırdığı kendisince malûmdu. burnunun sağ deliğini bırakıp sol deliğe geçti. vaktiyle «Burnunu karıştırırsan. onun burnunu karıştırmasına da. bu iki harekette de sahipleri için bir anlaşılmaz rahatlık. hattâ k*urtuluş sezerek ikisine de acıyordu. delik deşik vücudunu hastane sertabibi masaya uzatmış. Bu manzara karşısında İstanbullu her zaman şair Necip Fazıl'ın yüzündeki acıklı tik'i hatırlıyor. Desteyi cebinden çıkarıp zincirini pek alışık bir hareketle oturduğu iskemlenin arkalığına taktı ve kolunu üstüne koyarak emniyetle gözlerini yumdu. Çok zaman. çizgisiz matruş yüzüne hiç yaraşmıyor. orta parmaklarından biriyle sol elinin bir kenarına iliştirerek ufalamağa başlardı. Kapalı duran mahpushane kapısının önünde üç kişiydiler. sağ elini. «Oyun çıkardıkları» zaman herkesin taklidini yaparken Mazmanoğlunu da burnunu karıştırırken temsil ederler.Şimdi başını sarsarak uyukluyor. Yakında oniki seneyi günü gününe tamamlayıp çıkacak. Kendisi fevkalâde uzun boylu. Kır saçları.

. Burada. — Kimi? — Çarşıda adam vurdular.. Murat efendi. Yabancı. Abdurrahman bey diyorlar. bu üç kişi suyun akmasını bekliyorlardı. Sol yanağındaki eski bıçak yarası.. hissedebileceği harareti düşünerek istanbullu. Bunu yaparken kendi kendine bir mühim işe teessüf ediyormuş gibi başını soldan sağa. .Yazın.. insana yaşamakla yaşamamak arasında hiç bir fark kalmamış gibi bir yorgunluk. Mahcup mahcup gülümseyerek elini cebine atıp Kkapıya yaklaştı. Diyarbekir'li dediler. Adam. uykudan kalktığı için büsbütün sinirliydi. demek ki tavşan uykusuna yatmış.. Vurulan ölmezse vuran ölür.. istanbullu. 17'de tekrar akmaya başlar.) Mazmanoğlu hacı Abdullah sokaktan geçen amele kıyafetli bir adama seslendi: — Nereye ağa?. mahpushanenin öğleden sonralarında vakit geçmek bilmez. Büyük kızı mı vurmuş? Kız kocaya gitmedi mi yahu.. Aşağıya mı? Mazmanoğlu «Aşağıya» sözüyle kerhaneyi kastetmişti. Garip. Bunları pek acele yapmıştı: — ölmüş mü vurulan? diye sordu. bir tükenme hissi gelir. sigara paketini çıkardı: — Merhaba. Adamın yerine cevap verdi: — Vurulan ölür. — Abdurrahman mı? Kimin oğlu? — Yerli değilmiş.. Ağza gelecek tarafını yapıştırmadan cigarayı demirlerin arasından Mazmanoğluna uzattı: — Herifi getirdiler mi? dedi. Küçük kızı besbelli. Adam cigara sarmaya başlamıştı. şehrin suları 13'de kesilir. dokuma fabrikası işçilerine mahsus sapsarı yüzüne hiç yaraşmayan kıpkırmızı diliyle cigara kâğıdını ıslattı. Adam: — Ölme yok.. sağdan sola sallamıştı... — Neden vuruyor? — Kız bekârmış. dost düşman dinliyordu. Tepesi pek ziyade seyrekleşmiş sarı saçlarını sıvazladı.. Selâm yok mu? Adam durdu. Nereye böyle. — Kim vurmuş? — Postanede.. — Şaroğlu'nun mu? Allah Allah.. betonun rutubetli gölgesinde otururken bunalıyordu. (Yazın. Temmuz güneşi arkasından vuruyor. — Kimi vurmuş? — Şaroğlu'nun kızını vurmuş. Burnunu karıştırmaktan vazgeçmediği için elinin arkasından kurnaz kurnaz gülüyordu. Haberin yok mu? Hacı Abdullah elini birdenbire burnundan çekti. genç ve şişman yüzünde derin bir kırışık gibi görünüyordu.. dedi. Yapışkan ve insafsızdır. Dişlerinin ucuyle kâğıdın fazlasını kopardı.

bir güvercin yuvasını hatırlatıyordu. istanbullu. Biz burada dışarsını hep mesut sanıyoruz.. — Kız orada narıyor? — Bilmem... Çarşıdan gelenler söyledi. — Güzel mi? Ben içeri girdiğim zaman. Lâkin yeni gelse Şaroğlunun kızını nerden bilecek?.... Abdurrahim beyi sen bileceksin bey. Gardiyan Murat efendi. Kimi dedi ablasından geliyormuş. istanbullu. Kimi dedi hamamdan çıkmış.. Abdurrahim bey var. — Hayır bilemedim. .. Ben gayrı yeni yetişenleri tanımıyorum.— İstemiş vermemişler.. Abdurrahman yok. sol şakağındaki ceviz kadar uru parmağiyle bastırarak cevap verdi: — Doğru. elini sallayarak Mazmanoğluna nihayet çıkıştı: — Karıştırma şunu. Üstü tahtalarla çatılmış baca. — Yahu. Ahırın duvarı. damın kenarlarını kaplamış.. Kızın eniştesini vuracakmış.. Hayır. hamamdan yeni çıkmış körpe ve tombul bir kızın kırmızı yanaklarını gözünün önüne getirdi.. iki taraftaki ağaçlar.. herif bırakıp gitmesin diye sual üstüne sual sormaya başlamıştı: — Sen gördün mü? Silâhı iyi miydi? — Ben görmedim.. Mazmanoğlu. Hacı Abdullah elini hemen aşağı aldı... insan merak edip gitmez mi? — Adam sende. — Bilirsin. Çarşıda kız vuracaklarını hiç aklımıza getirdik mi? Abdurrahman olmayacak. su başlarından. rakı âlemlerinden bahsettik. Siyah bıyıklı.. Nöbetçi jandarma duvarın dibine gidip taşın üstüne oturdu. Diyarbakırlı Abdurrahim bey. Süleyman beyi görmeye gelirdi.. — Tombul. Tamam. ihtiyat erlerden olduğu için âdeta ihtiyar görünüyordu. Zamanlar kötüledi. (İsmi Bayram'dı. Haline şükret. Bir kat üzerine yapılmış eve bitişikti. Boylu boslu.. Teçhizatı belli ki.... orta yeri sert topraktan bir köy yoluna benzemişti. Biz ölüyoruz kardeşim. Güzel mi ne demek. Silâhı elbette iyidir.. anahtar destesini tekrar iskemlenin arkalığına asıp kolunu üstüne dayadı. Ahırın üzeri toprak damdı. Gözleri nerdeyse kapanacaktı.. Ve ayaklarının altında lastik varmış gibi hiç ses çıkarmadan yürüdü. Beşliyi (Yani mavzeri) kucağına uzattı.. Şaroğlunun kızı da maşallah. Mahpushane kapısının karşısında alçak bir kerpiç duvar vardı. Gardiyan Murat efendi. Sizin haberiniz yok. Benim bildiğim postanede Abdurrahman yok. Demin bahçelerden.. — Kim bu Abdurrahman acaba Murat bey? — Kim olduğunu bilmem..) Mazmanoğlu. Ali bey dükkâna kaçınca kızı vurmuş. burnunda yarım bıraktığı işi tekrar eline almıştı.. şu kadar çocuk olmalı. — Dur bakalım... Yeni geldiyse bilmem. dünya güzeli. sıcakta kendisine pek ağır geliyordu.

.... Murat efendi tasdik etti: — Evet. Rezillik. İkisi de değmiş diyorlar. Sesini alçaktı: .. — Ben korkak değilim hacı.. Tövbe. Mazmanoğlu bu havadise sevinmişti: — Almanlar kazanıyor beyim dedi... iyi ama o evli değil mi? — Bilmem. 1000 lira para cezasına mahkûm edilen Hafızın sar'alı oğlu geldi. milleti şairlerden daha kolay ve daha çok aldatmışlardır. — Tövbe de beyim. (Bizim resmî ressamlarımız. daha hayalperest oluyorlar. Sahi onun adı Abdurrahim beydi. kuzulariyle elini gözlerine siper ederek «Türk hava kuşlarını» seyreden ihtiyar köylüye benziyordu. beyaz sakalı hele masmavi.. Hafızı çağırmaya gitti.) Hafız efendi. Şal kuşağı.. — Tövbe Yarabbi..... asabiyetle bir cigara yaktı. Mazmanoğlu cigarasını siyah kehribar ağızlığına taktı: — .. Mazmanoğlu sordu: — Birisini vurmuşlar. insana kabahatsiz çocuklar gibi dimdik bakan güzel sürmeli gözleriyle yüreğe emniyet veren saf bir hali vardı.. — Göstermemek isterse Allah da beraber yenilecek Mazmanoğlu. — Ziyafeti sen vereceksin. Kapıdan parmaklıklarını iki eliyle tutarak içeriye.. istanbulluya mübarek bir selâm vererek oğluyle pencereden daha serbest görüşebilmek için başgardiyan odasına girdi. Köylülük bahsinde bu ressamlar. Gardiyan Murat efendi.— Yok canım. Almanlar ilerliyorlar.. — Nesine bakacaksın? Sen ziyafeti hazırla. — Evli ise rezalet.. İstanbullu. damadı. asıl mahpushanenin demir kapısına doğru dikkatle baktı: — Murat efendi babamı çağırır mısın? Murat. — Dinlemedin de Almanların ilerlediğini nerden biliyorsun? — Herkes öyle söylüyor. Neticede Almanlar yenilecek. torunlariyle.. — Kızın yarası neresinde? — ArkadanJki kurşun atmış. Bir sebebi vardır. tövbe demem. zengin mahkûmlara bizzat hizmet etmekten asla üşenmezdi. gayrı bunlara güç yetmez.. — Allah göstermesin. biraz eğri duran kasketi. Şar'lının kızını bir garip vurmuş tabancayla.. Fırıncı Hafız ara kapıdan geçti. berrak. işi her zaman boş oturmaktan ibaret olduğundan dedikodu yapmadan daha uzun müddet duramıyordu. Tayyare cemiyeti ilânlarında kızı.. — Hele bakalım...Durup dururken adam vurulmaz. istanbullu. Ekmeğe hile karıştırmaktan üç sene hapse.. resmî şairlerimizden daha hassas. Siyah şalvarı. çekinerek lafa karıştı: — Radyo dinledin mi delikanlı? — Dinlemedim. doğru mu? — Doğru.

— Beyim. Kız gebe kaldı. Mazmanoğlu kapıya baktı: — Hafızın yanması ekmeğe hile karıştırmaktan değil. kimse sırrıma agâh olmasın diyerek üç aylık ölüyü ocağa atıp yakmış. Orada al boğmuş kızı.... Vaktiyle yanında bir ahretlik kız vardı. — Orasına ben de şaştım. Çiftlikteki hizmetkârlardan birinin kızını evde çalışsın diye getirmiş... Sürünerek geri dönmüş. düşüp oracıkta ayağı kırılıvermiş. it bile yememiş. Küçük Remziye babasının yemeğini getirdi. Vaktiyle herifin biri Peygambere müracaat etmiş. Bir hafta gece. O zaman hafızın yandığını anladım.. Orada bu işlere bir ingiliz mühendis bakıyormuş. işte o mesele ayağına dolaştı. Müddeiumumi Selim'in ve arkadaşı Savfi'nin idamını istemişti.. Allah. Fıkarayı kim düşünür.. Ankara'ya yollamışlar. Bak benim bacağım kırıldı. «Vay gidi hafız vay» diye sandalyeden fırladı. Sen hafız bir adamsın. Hafıza da böylesi oldu demek? — Böyle oldu beyim. feryada başlamış.. Nimete hile karıştırılır mı? Hamuru almışlar. Beyaz tülbentten. bir hafta gündüz. Şu. zeminden bir buçuk metre aşağıda. pencereleri yaz kış kapalı ve iplikler kppmasın diye muayyen bir .» diye ağlamış. Burası nasıl bir memleket?. raporunda «insan yemez. Lâkin nimete haram katmak da günah. Çocuğu üç aylıkken düşürmüşler. Türk yemez dememiş. Bu ne biçim şefaat. Bu herif kızın ırzına geçti.. Hâlâ biz ekmek diye gübre yiyiyoruz... Millet öfkelenmiş. Mühendis. Şefaat et de Allah günahımı bağışlasın. hamuru ilaçlamış. At da yememiş...» demiş.» demiş. «Aman ya Muhammet. Atmışlardır ekmek damına. — Neye şaşıyorsun. kenarları kırmızı boncuklu bir örtüsü vardı.. Bu hafız.. «Ben günah işledim.» demiş. koskoca bir hafız.... Üç sene mahpusluk. Ekmeğe hile karışır mı? Ekmek Rabbimin nimeti. Peygamber gülmüş: «Bu başına gelen eski yaptıklarının cezası.Biz Kafkasya'da görmediğimiz rezilliği burada gördük. Lohusa kısmını yalnız bırakmaya gelmez. Herif sevinerek giderken kapıda sürçmüş. «Bunu insan yemez. Kızı da kırk gün içinde al basmış. Ata vermişler. Hafızı yaktılar. Burada köpeğe doğramışlar.» diye rapor vermiş. Son günahı ilerde çekecektin. Babası Selim ile beraber büyük babası Necip ağa da mahpustu. Rapor geldiği zaman ben adliyede idim. Peygamber dua etmiş. istanbullu gülümsedi: — Doğrudur. 1000 lira cezayı nakdiye... — Bu iş olalı bir aya yakındır. ingiliz mühendis. İstanbullu sordu: — işe gitmeden mi Remziye? — Gececiyim.. Asliye hakimi raporu bir okudu. — Yeni mi kaldın? — Kız başiyle tasdik etti. — Demek biz insan değil miyiz? Allah.

— Ha. bal rengini hatırlatan bir şeffaflığı vardı.. Mazmanoğlu.rutubet derecesini muhafaza etmek için borularla ıslak hava verilen ve saat başı beton döşemesine su bağlanan kalabalık ve gürültülü bir yerde oniki saat ayak üzeri rutubet ve pamuk kırıntısı yutarak çalışmaktan yüzü bir acayip renk bağlamıştı. kırmızı terlikleri sürükleyerek gitti.. bu katil işi başına gelmeden evvel. kederli kederli başını sallıyordu. Bağırarak soruyordu: — Hasta değilsiniz ya?. — Dür gitme.. Sen hasta değilsin ya. Vücudu âdeta ufalmıştı. sen gördün mü? Remziye yüzünü çevirerek saklandı. Bu şeffaf küçük yüzde. Çamaşır yıkadınız mı? — Yıkadı. — Söylesene. — Duymadın da mı? — Duydum. bir kavgada on dört yerinden yaralandığı zaman kafasından bir damar kesilmişti. Selim. Meryemana resimlerinin dimdik bakan korku bilmez mavi kadın gözleri çakmak çakmak bakıyordu. Bu esnada babası da iç kapının ağzına gelmişti. Sanki erkeklerin kendilerini niçin lafa tuttuklarını bilen bir büyük kadın gibi darılmıştı. Rengi sarı değildi. — Oğlan nasıl? iyi. Babamı hapse koydu. «Hele duyduğunu anlat rezil. Vaktiyle. — Değiliz. Ufak tefek erimiş gibi vücudun bütün rengi. Mazmanoğlunun. Topal Sefer. çeyreği demirlerin arasından uzattı. — Bey dedi. kuvveti ve canlılığı. Anlaşıldı görmüşsün.. Bu sebeple başı durduğu yerde belli belirsiz titrer.. — Neden? . — Büyük babanla gene dargın mısın? — Dargınım.. küçüğü ürkütmemeye çalışarak laf açtı: — Ne getirdin Remziye? — Pilâv. Yarın gönderecek. — Değilim. bütün hatlariyle muntazam ve belli belirsiz bir erimeye benziyordu. konuşurken kekeliyormuş hissini verirdi.» demesine aldırmadan. bu kız gayrı büyümez. Utanıyordu. küçük kız çıplak ayaklanndaki topuğu aşınmış eski. — Görmedim. Bir kızı vurmuşlar. Bu küçülme. her yemek getirişte Remziye'ye beş kuruş verirdi. Birisini vurmuşlar. bak soracağım da unuttum. Mazmanoğlu.. insanın birdenbire nazarı dikkatini celbeden ve küçük çocuğa hiç yaraşmayan bilek kalınlığı açık kumral saçlarına toplanmıştı. — Neden vuruyorlar? Remziye omuzlarını oynattı..

— Damadım elbet. Kabahat kızların anasiyle babasında.. kan kısmına damadı neden hoş görünür? — Eğlenme Murat efendi. .. Benimki de burada. Hep senin oğlan kaçıracak değil ya.. — Doğru bir söz canım... — Nerede olduklarını öğrendiniz mi? — Öğrendik.. kapının önünde durmuştu. kendisine bir şey duyurmamaya çalışıyordu. Görmediğimiz işler. biri istedi. Üçüncüye mutlaka vereceksin. Trenle beraber geldi. İstanbullu bunu hatırladı: — Malatya'nın namusu gariplerin keyfine mi duruyordu? — «Ak atın yanında duran ya huyundan ya tüyünden» demişler. Sırayla demişler. ikincisi istedi. Vermezsen. Bana söylemiyorlar...... Hey Yarabbi dünyadaki bütün fabrikaları yakmalı.. — Bekârsa vermeliydiler. elini şakağmdaki ura götürdü: — Kızı vermeli dedi. Kasaba esnaflarına mahsus bütün bu sözleri Mazmanoğluyle istanbullu belki yüz defa münakaşa etmişlerdi. Yağma yok. Fabrika çıktı..... Bu akşam üşendiği için istanbullu lakırdıyı değiştirmek fikriyle amele kadına sordu: — Cinayeti duydun mu teyze? Sebep neymiş? — Sebep ne olacak? istemiş de vermemişlerdir. Yahu. . Oğlun gelin getirse somurtursun.. Malatya'ya garipler doldu. bahane buldun. Benim oğlanın eniştesi bulmuş. Hayvan kısmı da böyledir. Oğlu kız kaçırmaktan çocuk koğuşunda yatıyordu. Treni sen hayırlı bir icat belleme beyim. bahane buldun. — Başlığı yere batsın. Hükümete gitsek. bu sefer senin kızma bahane bulurlar. Oğlan duyarsa. derdin var. Gardiyan Murat efendi. Bir belâ çıkar dedik.. Eskiden ne fabrika vardı.. Kız anaları..... — Sebep damadın.Namus kalmadı. Makine düşmanı. Şimdi herkes delikanlılığına hürmet ederek. tütün çıktı. Körpeliğinde zora koştun mu kavrulur... Sebep olanların gözü kör olsun. Gölbaşı'ndan sineği odaya bindirdi... — Başlama köylülüğe.. Bu memlekette biz sivrisinek nedir bilmezdik.... Kızlar analarmı dinliyorlar mı? Benimkini görmediniz mi? Dizimin dibinden ayırmazdım..— Fabrika çocuk kısmını eziyor.. Kadın gülüvermişti — Gülersiniz. oğlanı buraya getirecekler. Bu kız hamal olduğundan ezildi.. — Duysun varsın. Bu zamanda evlâdın var. — Kaç lira başlık verecekler?.. Geçen hafta da onun kızkardeşini kaçırmışlardı. şuraya getirip koyuverdi. Evlâdın yok da gülersin.. Boz önlüğüyle bir amele kadın. gene biz gül gibi geçiniyorduk. ne bir şey. — Bahane bulmaya kalıyor mu kardeş? Zaman kötü olmuş. Asıl kabahat trende.

. dört defa kaçacak olmuş. Şimdi... memur ama yiğit. Evli olur mu? «Alacağım. Herkesi kendi adamı kolluyor. çukura atladı: «Yanaşmayın. Lâkin eniştesini bilir misin? Hergeledir. Bakkal Abo. herifin başını.. Adamlar göndermiş. Evet aklı başında. Evet olur ya... Murat efendi. Korktu galiba. Birisi arkadan girdi. — Evet. — işte onu vurmalıydı. kolunu sallayarak yanaştı da.. Onlar da onu vururlar. dükkânın birine kaçtı.. Kız üç. eniştesi olacağı vuracakmış. işte o ana baba gününde kız meydana çıktı. Aranızda bu kadar iş ilerlemiş. Kızın babasına kalsa verecekmiş. Abdurrahim beyi jandarmalar çevirdi. Şaroğlunun evi. kendisi bilir bir adam. Üstüne rahatça bağdaş kurdu: — iyi olmuş elbette dedi. işi eniştesi bozuyor. Kadın kıpkırmızı geri çekildi.» dedi. Herif neme lâzım.. Kız kısmı kuzuya benzer. Tabancayı bir kaldırdı. postanenin karşısında. Kaltağa bak. altı erkek kardeşi var. Elini. istanbullu sordu: — Bekâr mıymış? — Bekâr. Sonunda basmışlardır sopayı.» dedi. anahtarları iskemlenin arkalarından alıp bacaklarının arasına koydu.. «Al öyleyse. Polis komiseri de ahbabıymış. — Aman.. Abdurrahim bey kıza onbin lira yedirmiş. Mazrnanoğlu bilir. Nereye çeksen oraya gider. Bütün memurlar toplandı. ver şu tabancayı.. — Ne hadlerine. Abdurrahman değil.. bir gazete dolusu havadisle geldi: — Evet dedi. Herif. deminki fikrini değiştirdiğini farketmeden bu sefer de tasdik etti: — Doğru... göğsü paraladı açtı...» diyor.. sonra mektuplaşmışlar. Önce işaretleşmişler. — şımuı Kaoanat Kimae ado erendi:1 — Kabahat elbette karıda. ikincisi baldırdan. kaçıversene. Zaten Abdurrahim bey. Evet. aşifteliğin sonu kurşun... «Kardeşim... Kızın ne suçu var? Gardiyan Murat efendi. — Sen gördün mü? — Gördüm. Yakarım. kızı istemiş vermemişler. Kendi başınızı da belâya sokarsınız.. Abdurrahdm bey. istanbullu meraklandı : ... Asıl eniştesini vuracaksın? — Söylenenler doğruysa. Tabancayı görünce korkak herif. Sözü kimseye batmazdı... Gardiyan Murat'ın şakaları malumdu. Kız düştü.» demiş.. Tam Hüküjnet meydanında silâh sesleri açılınca millet şaşırdı. İyi olmuş. Kızın beş. Aşifteliğin sonu kurşun. söz kendisinde kaldığı için çürük dişlerini göstererek keyifli keyifli gülüyordu.— Peydahlarken böyle demezsiniz. — Kaç yerinden vurmuş? — İki yerinden.

Getirdikleri zaman istanbullu ile Mazmanoğlu Hacı Abdullah yukarda yemek yiyorlardı.. — Nere mebusu? — Artık bilmem. Bu kadar zengin olup. Gülüyor. kara kaşlı. — Kıza onbin lira yedirmiş. — Artık bilmem. Kızoğlan kız kısmı.. — Babayiğit diye teessüfle başını sallıyordu. Azmış karı Allahtan bile korkmaz.» diye sayıklıyormuş. bu karı milletini Allah bizim başımıza belâ mı verdi? . Top gibi patlıyordu... Ağabeyi de mebus. Kızı arabayla hastaneye götüren polisten duymuşlar. Bunlar eski aile beyim..... — Tabancayı gördün mü? dedi.. Diyarbakır eşrafından. Bey. Toplu mu.. — Zengin. Kız kısmının azmışı hiç bir şeyden korkmaz. kürtçe konuştu... Murat efendi dünya üzerindeki bütün zenginlere karşı bitmez tükenmez bir hürmet duyardı. — Manto ne demek? Kız çarşaflı. «Abdurrahim. Sen kopuklara kulak asma.. Manto falan da alamaz. Bu sebeple adamı göremediler. Kızın üzerinde Abdurrahimin boy resmi çıkmış. Bak Allahm işine. Kurşundan ölmese bile mutlaka korkudan ölür. — Süleyman beyi görmeye gelen telgrafçı mı bu? — Evet. Böyle bir beyzadeye razı olmaz mı? — Kız razıymış. iyi etmiş. Yazık olmuş.. kurşun sesinden fena ürker. parlak siyah bıyıklı Abdurrahim efendiyi pek beğenmişti...— Onbin lirayı nasıl yedirir Abo efendi? Burada kızı gezdirecek yer yok. Zaten paralı adam yiğit olur.. Brovning mi? — Siyah bir tabanca elinde parlıyordu ama. Tam onbin lira yedirmiş diyorlar. Abdurrahim. kara gözlü. Kızda hiç akıl yokmuş. Yoksa bu para aylıkla kazanılmaz. Cebinde hovarda resmi taşıyan bir kız şu kadar kurşundan korkar mı? — Orası da doğru Murat efendi... Gardiyan Murat efendi pek hasisti. — Ceza vermişler mi? — Kızın raporu alınmadığı için ceza vermemişler.. Farketmedim.. Çok zengin. Boynunu uzattı... Zengin aile. Mazmanoğlu.. Oğlanın üzerinde de kızın resmi bulunmuş.. Her halde iyi bir silâh olacak. Korku ve telâşla dalgınlıktan uyandı. Umurunda bile değil. Allah belâsını versinsin. Silâhı da muhakkak iyidir. Kurşun şu kadar şey. Babası bu oğlana iki kazan dolusu altın bırakmış. — Demek bu Abdurrahim bey de zengin bir adam... Ne yaparlarsa yapsınlar zengin adamlar haklıydılar. Yalnız tayıncı Sefer. — Aferin dedi.... — işte burasını bilemedin Abo. — Öyleyse onbin lira lafı yalan..

. öte dünyada kazandım mı? — Elbette kazandın. Öte dünyada da kurt tüfeğiyle adam vuracak değilsin ya. Güzel bir çocuktu. — İyi bildin. Hacı Bedir ağa da. «Kürtlük devrinde» aşiret muharebelerinin günlerce sjirüp neticede.. istanbullu Sefer'e bu ciheti ilk söylediği zaman delikanlı biraz düşünmüş.. Artık altı sene ceza ona eskisi kadar ağır gelmiyordu. Burası her yerden daha serindi. Hemen hepsi dokumacı olan bu adamlar tezgâhlarının başından ayrılmadıkları için vakayı duymamışlardı.. demiş. Herif kurşunu yer yemez. . İstanbullu iskemlesinin arkalığını duvara dayamıştı.... — Hangimiz hangimize belâ olduksa ahrette işi duman desene. Mavzerin beş göbek.. sonra kocaman bir tebessümle gülüvermişti. Kendisi Adana'da çalışırken altı aylık karısını komşulardan biri kaçırmıştı. Sebep kurt tüfeği. Bu tarafı ahrette belli olacak. Yemekten sonra tekrar cümle kapısının önüne indiler.» Hacı Bedir ağa adamalarını toplayıp Aymtab'a imdad gitmiş. «Ağa efendi siz de böyle mi döğüşürsünüz?» diye sormuş. elbette topalından daha fenadır. taze cinayet hakkında sorguya çekmeye devam ediyor. horozu çakmak taşından tek atar . Namlusu gayet uzun. karısına sımsıkı sarılmak vazife. «Öyleyse adamlarını topla da Aymtab'a imdat git. Yunan harbinde Kâhtah mebus hacı Bedir ağayı cepheye götürüp muharebeyi göstermiş. Sağ ayağının topuğu özürlü olduğundan bir acayip yürüyordu. «Bismillah» diyip kurt tüfeğini doldurdu. onlar mı bizim başımıza belâ. Bilmem ne mevkiinde bir Fransız karakoluna çatar çatmaz geri dönmüş. rahat rahat güldü. kara martin'in üç göbek ceddi olmalıdır. İstanbullu o günden beri Sefer'in daha rahat. Topal kocadan kaçan karı şimdi çolak kocayla oturuyor. Sefer.. malum değil. iplik noksanlaştıkça öğreniyorlardı. Sefer köye dönünce kadının kendisini topal olduğu için terk ettiğini öğrendi. Şüphesiz General Romel adında bir insanın yaşamakta olduğundan da henüz bihaberdiler. Bir kurşunda herifin kolunu cam gibi ufalamış. Yıkılmasa da yapılacak bir şey kalmıyor. Kan için kocanın çolağı. — Benim bu dünyada işim berbat bey. İkinci kurşunu atmak için tüfekle yarım saat uğraşmak lâzım. Fakat taymcı Seferin tüfeği Hacı Bedir ağa askerinin teçhizatı kadar talihsiz değildir. Kürt tüfeği. Ekmeğin vesikaya bindirilmesinin sebebi de bunlar dçin Hükümetin buğdayımızı Almana satmasından ibaretti. ancak askerî müzede görülen cinsten bir şeydir.. Bunlar belki de üç seneden beri dünyanın her tarafında muharebe edildiğini de yeni yeni. Ahrette işi duman olanın da bu dünyada işi iş oğlum. daha keyifli olduğunu farketti. Mustafa Kemal Paşa. Yatakta koşup zıplamak lâzım değil ama. Ahrette işi duman. Biz mi onların başına belâyız. omuzlarında türlü heybelerle dükkânlarını geç kapamış esnafları şaşırtıyordu. g gcııp geyeni. kundağı ay biçiminde. iki taraftan da hiç kimsenin burnu kanamadan mütareke aktetmenin nasıl mümkün olduğuna İstanbullu kurt tüfeğinin mahiyetini öğrenmeden akıl erdirememişti.— Artık orası. topaç gibi bir kere dönüp yan üstü yıkılmış. «Evet Paşam».

. ezen. Erzincanlı Muharrem mavzerini usanmış bir hareketle sağ onıuzundan sol omuzuna geçirdi. nihayet kantine hizmetçi almışlar. Daha evvel. Sekizi beş geçiyor. Muharebeye yavaş yavaş bizzat girmişler. Kapının her açılışında sıcak ve pis bir nefes kokusu koridoru kaplıyordu. şehirleri Alman ordusundan evvel zaptetmeleri. aynı büyüklükte dört köşe bir yerdi.. dediler. Kanaatlarına göre Türkiye'de hakikati yazan iki namuslu gazete vardı: Cumhuriyet ve Tasvir. Çocuk koğuşu. Beraberce. betonun üstüne oturmuşlardı. tıpa tıp ona benziyen kadınlar koğuşu bulunuyordu. Olup biten işlerin kârını hemen yarın sabah beraber bölüşeceklerdi. hemen on. 1939'dan beri siyasetin Türkiye'de gösterdiği acayip gelişmeler karşısında fena halde şaşırıp neticede Alman hayranlığında karar kılanlardandı. kur'a askerliği sırasında. Sonra ikisi birden saatlarına baktılar. aptesanesi solda kalıyordu. Çocuk koğuşunun tam karşısında. pek uzakta ve pek derindeymiş gibi acayip ve tehditkâr seslerle homurdanmaktaydı. altı aydan beri mesleğini bir türlü öğrenememişti. kendisinin iddia ettiği üzre zelzeleden sonraki bir iş değildi. Âdeta balık istifi yatıyorlardı. Hâlâ insanlara acıyordu. şu anda. Oturanlara selâm verdi ve kapının kenarına dayanarak uyuklamaya hazırlandı.Asıl mahpushane. Karakol kumandanı Aziz onbaşının müstacel ve gizli bir müzekkeresi üzerine kendisinin silâhı doldurmadan nöbet beklemesi karar altına alınmıştı. vuran. Çocuklar da nihayet azmış olmalılar ki ekseriya mevcudu sekizi dokuzu aşmazken şimdi tamam on sekiz kişi olmuşlardı. Daracık bir koridordan giriliyor. Akşam nöbetçisi olduğu zamanlar daima yaptığı gibi çocuk koğuşunun kapısını ardına dayamıştı. Sekizi on geçiyor. akıllı. Beş dakika sonra Mazmanoğlu saatma baktı. Şimdi 350 kişilik ceza evini boş bir tüfek ve henüz ağaçların tepeleri kararmadan uyuklayan gözlerle bekliyordu. — Radyo gazetesi başladı. Zelzeleden sonra bu salaklık «tabii» büsbütün ziyadeleşmiş. Altı ay sağını solunu belletememişler de. Kapı üstlerine kapalı iken pek gürültücü olan çocuklar. İstanbullunun bir aydan beri tek başına oturduğu odanın tam altında. Salaklığı. Bu iki eski generalin. Bunlar için yürüyen. Beş dakika sonra İstanbullu saatı'na baktı. duvar dibine.Şehre bir buçuk saat mesafedeki Banazi köyü ahalisinden olan gardiyan hacı. iki vicdanlı vatandaş vardı: Hüseyin Hüsnü Erkilet ve Ali ihsan Sabis. Mazmanoğlu. Bu da ihtiyat erattandı. karşısında durulamayacağını. Sekizi onyedi geçiyor. artık içinde bir Nazi neferi gibi bizzat döğüşür olmuşlardı. çeviren ve daima galip gelen kuvvet sanki kendilerine aittir. Nöbet değiştirildiğine göre saat sekizdi.S. Almanya'nın yenilmez olduğuna. tümenlerinden evvel çevirip ezmeleri hoşlarına gidiyordu. uslu. Eroiyeş jandarma mektebindeki arkadaşlarının anlattığına bakılırsa. Gene saatlarına baktılar : . onbeş adım geride olduğu halde. Onun da iki penceresi vardı. bu Muharrem o zamanlar da böyle Allahın aptalıymış. hele bu harbi mutlaka kazanacağına Hitler' den ve Göbels'ten daha emindiler. düşman ordularını S.

«Hangi iş Mazmanoğlu?» «Rusların işi» Bu böylece Ural'lara.. her iki adımda bir ürkek bir hayvana yaklaşır gibi durup etrafı dinleyerek yaklaşıyordu. — Hangi koğuşa verdiniz? — Yukarıya. Gelecek sene burada gene görüşürsek. Anahtarı elinden aldı: — Ne var. ne yok hacı? — Sağlığın başefendi. başgardiyan bakmaz... asma kilidi kilitlemesini bekledi. — Bakalım Stalingrat düştü mü? diye yüksek sesle fakat kendi kendine sordu.. istanbullu öfkesini gizlemek için sesini alçaktı : — Düşerse ne olur? — Düşerse mi. Durup mahpushaneye kulak verdi : Kaza çıkmaz. Başgardiyan muavini Muşlu Mehmet efendi. Ben gene sana.. Gidip baktın mı? bakar? Müdür bakmaz. — Boşu dolusundan iyidir.. Sen de «İş biter» diyeceksin.. — Yürüsün bakalım. — Hangi iş? — Rusların işi. — Neye bakacaksınız.. — Abdurrahim beyi getirdiler mi? — Getirdiler. Sibirya'ya Vilâdivostok'a kadar uzanır. yenildiğini görmüyoruz. İşte başefendi geldi. «Düşse ne olur» diyeceğim. — Bakmadım. tabiî. — Hep böyle söylüyorsun beyim. Ben olmasam kim Dayansın Muşlu. Koğuşlarda sönen ampul var mı? — Yok. — Uyumuşum.. âdeti olduğu üzre tam dokuz — Radyo gazetesini dinledikten sonra— görünmüştü.— Radyo gazetesi bitti. Düşerse iş biter. Kapıya gelince demirleri tutup durdu.. Kapıyı açan gardiyan hacının. Kaza çıkmaz. dediler. Jandarma Muharrem'e her zaman takılırdı : — Uyudun mu Muharrem ağa? dedi. İstanbullu güldü : . Yahu sabahtan beri adliyede ölüyorum. — iyi. — Sonu? — Sonu Almanlar yenilir. Doğru mu sözüm? — Doğru. Adımlarını tek tek basıyor. — Tüfek nasıl? Dolu mu? — Boş. Mazmanoğlu. ya «Düşmek üzere» diyeceksin. — Bitmez. — Yok dersin. Ben sana soracağım : «Kubişef düştü mü?» sen ya «Düştü» diyeceksin.. sen dışarda olacaksın. Herif yürüyor..

— Radyo gazetesi de öyle söyledi. Gardiyanken nöbet tuta tuta anahtara kilide fena alışmış olmalı ki. — Elalemeyn'de taarruz başlamış mı? — Hayır. Laf söylerken sivri gırtlağı iner çıkar. daima telâşlı. buruşmuş bir masa muşambasına dönmüştü. Seferberlikte jandarmalık etmiş. bir ayrı kabile olup asriliği Kravat. Yağmadan gelen altınlar suyunu çekince her şeye töbe edip «Memuriyet vermeye» başlamıştı. Türkiye'de memur milleti. Bütün eski ayyaşlar gibi gevezeydi Bir lafa başlarsa mevzudan mevzua geçerek uzun uzun anlatır. (Yani erkek milletinde bir. nerede bir kilit görse. daima yorgun ve daima rahatsızdı. iki seneden beri muavin olup 24 liraya yükselmişti. Memur olmak için bu üç şart mutlaka lâzımdır ve başkaca hiç bir şeye ihtiyaç görülmez. Lenger şapka ve kırpık bıyıktan ibaret sayar. Sabahtan beri ölsen şimdi karşıma oturursun. bıyıklarını kökten kazıtır. Mazmanoğlu atıldı: — 33 mahalleden yirmi mahallesi gittiyse düştü demektir. Muş'taki ermeni kıtalinde kendi ifadesine göre zorlu hizmeti dokunmuştu. Kötülüğün başı nefs'ti. Bütün kurnaz adamlar gibi daima meşgul. — Olmaz. Hep öyle. 33 mahallesinden 20 mahallesini almışlar. evine de. Seni bekliyoruz. içerisini gezmeli. kapalı olup olmadıklarını anlamak için çekiştirir. — Hele otur. Sekiz sene. kahvecilik ve meyhanecilik ettiğini bilenler kendi tabirince henüz ölmemişlerdi. Bunu Müslüman edip nikahlamış. — Mühim bir havadis yok beyim. Kapıların da açılmasından zerre kadar hazzetmediği belliydi. Açılmalarında iyi ve faydalı hiç bir şey yoktu. gözleri ve elleri mütemadiyen kırılıp işaretler ederdi. kilidin kancası ağzını açıverse keder ve korkuyla etrafına bakmırdı. işine de. ayda 19 lira ücretle çalışmış. Galiba kanaatmca kapılar hep kapanıp kilitlenmek için yapılmış iyi ve faydalı şeylerdi. büyüyüp gelişerek hemen bütün vücudunu.. Saklamaya çalışırdı ama karısı o karışıklıkta eline geçirdiği zengin bir ermeninin güzel kızıydı. ahbabına da ancak o.) Adam bir kere karı milletine Bacı dedi mi. sonrası kolaydı. Ruslar bastırınca alıp bu tarafa kaçırmıştı. hatta elbiselerini sarmıştı. Abdurrahim beye bir bakayım. Bu değişmez kaideye rağmen Muşlu Mehmet efendi. birçok insanlarda olduğu gibi yalnız gözlerinde kalmamış. Uzun seneler basur çektiği için. Döğüşüyorlar. Kendi iddiasına göre içki içmekten erkekliği kurumuştu. . istanbullu onun arkasından baktı : On seneden beri gardiyanlık ettiğinden ve kendisini bu işe ihtirasla verdiğinden kurnazlığı. Denizaltı meselesi uzattı.— Yalan. yolu bir kapının önüne uğrasa mutlaka asma kilitleri. Şimdi gelirim. kırçıl saçlarını alabros kestirirdi. Rakıyı davul zurnayla içtiği meşhurdu. — Stalingrat düşmedi mi? — Daha düşmedi. Malatya'da senelerce manifaturacılık. karı milletinde yedi olan nefsi emare. Benim denizaltı lafına canım sıkılıyor. bir de her fırsatta suratına üstüste perdah yaptırdığından derisi. «Şehrin düşmesi gün meselesidir» dedi. nihayet maddeten ve manen yorularak hasta düşerdi.. Her hareketi sanki kurnazlıktan ibareti.

gör geç demişler. Hemen amin dersin. Yoksa. erkek gözü karıya doymaz. Kâğıt kebabı yapsaydık. Diyarbekir bizim o taraf. Haydi sen de başının çağresine bak. Murat araya girdi : — Mazmanoğlu. Tabiî pişman. Güzelmiş. Karı görmez misin gözün ışılar.Koğuşları gezip yeni gelen telgrafçı Abdurrahim efendiyle konuştuktan sonra kapının önüne gelen başgardiyan muavini söze evvelâ bu felsefesinden başladı : — Abdurrahim beye acıdım dedi.. Bunlar bana yeter.. Erkek. Böylesi olmaz mı? — Ha. Meselâ: Senin baban ölmüş. — İşte bunu beğenmedim.. karı başka. şimdi karıyla erkek bir olur mu? — Ekseriya olmaz.» dedi. On beş senelik bir memur.» demektir.. karı başka. — Ulan. Şaşırmış. iki çocuğu var. zor bir mesele. Pek iyi. — Ne bekan beyim. erkek başka. başka. Sür git dememişler.. Kocaya vardı mı? — Varmadı. İnsan paraya doyar da. . — Ayıp olmaz mı? Kızla sevişmişler.. Sebep : Sebebi meydanda : Karılan çıtır çıtır yemek âdet olmamış. oturuyor. Belli bir şey...zaman faydası dokunabilirdi. Artık bilmem kızı sevdiğinden sonra mı deli oldu. — Bey. Karılan Rabbim. Mazmanoğlu araya girdi : — Mesele anlaşılıyor. Hemşeri sayılırız. Hükümet af vermedi diye de kızıyorsun. — Ne dedi? «işte benim iki tane kocam var.. Zampara olmayan adam. Baban öldüğü zaman siz şu kadar çocukmuşsunuz.. halbuki sen Hükümetten daha insafsızsın. hep böyle söylersin. Evli adama böyle işler ayıptır. ya değildir. Sen evli barklı.. İstanbullu sordu : — Bekâr diyorlardı.. demiyor. isteyen çok olmuştur. Kızın eniştesine kızıyoruz. belki doyardık. Adam ya zamparadır. On senedir evli. oniki senedir yatıyorsun... bak o zaman olur. Lâkin herif işte seviyor. Karı şerri beyim. Tavasını firma verseydik.. tavukta. Elin çoluk çocuk sahibi adamına genç kızlarını metres mi verecekler? — Karıyı boşar alırdı. Sabahtan beri Şaroğlu'na kızıyoruz. Alalım Abdurrahim beyi. — A beyim. bize helâl etseydi. yoksa evvelinden mi deliydi de deliliğinden mi kız sevmeye girişti. çoluk çocuk sahibi bir adamsın. — Evli adamın başkasını sevmesi ne demektir bilir misin? — Ne demektir? — «Hey karı. erkekliği tükenmiş adamdır.. keklikte dolaşan herif on para etmezdi. Lâkin ne yapsınlar. biz başkasına gönül verdik. bari. Ananız da genç kanymış. Ekmeği banacaksın. aklı uçkurda.. Erkeklik durdukça doksan yaşma gelsen nafile. Yani etlerini helâl etmeli. Böyle rezillik nasıl olur? Karının ne günahı var? — Karının da bir günahı yok.. O.

erkeği olmaz. Söz verip tutmamak. fıkaranın yüzüne bağrı bağrıverir. evde çocuklar kilimin arasında mı yatıyorlar? . Şimdi Abdurrahim bey karı sevmiş. Erkek karı bir olmuyor..bir şey hatırlamış gibi elini salladı: — Doğru. karıya daha zor. delikanlıyı vursaydı. Hacı Abdullah fikrinde İsrar etti: — Hemen «Doğru» dersin Mehmet efendi. «Dün gece benimle mi yattın ki surat ediyorsun?» diye bir laf ederler.. Tarlalarından bahçelerinden para gelir. kendinden zayıfı ezmek.. Daha yiğit.. — Bakalım doğru mu? Başgardiyan muavini . Evlenir evlenmez orospuluktan kurtuluyor. Şimdi bakalım. Orospuluk olurdu. Abdurrahim bey kıza çok para yedirdi. Hem de doğru. rüsvay olacak. borcunu inkâr etmek. yakışıklı hekimin oğlu parası hatırına Hübüş hanımı alınca orospuluk ortadan kalkıyor.. nihayet kerhaneye düşerdi. — Çocuğa bakmak. Lâkin dikkat ettim. Kan ne yapacak? Arkasına düşecek.. hattâ korkmak bile yerine göre orospuluktur. kerhaneye düşen kadına diyoruz. Şaroğlu neden reddetmez? Şaroğlu'na kahvede hiç kimse. Orospuluk huydur. Karı bakar. Hekimin oğluna bir fakir kocakarı gönül verseydi ne olurdu? Şu olurdu : Hekimin oğlu parasız karıyı almazdı. Namuslu bir adam. Karıların bazısı bizden daha erkek. kocasının üstüne dost seven. — Baban öleceğine Anan ölseydi. ağlayacak.. Hem de hangi kadına. mutlaka fakir olacak. Herkes «Orospu» diyecek. Lâkin karısı birisini sevseydi. halbuki.. yatak yollamış.— Evet. dedi. arkadan adam vurmak. Reddedilen körpe kız bir müddet şurada burada gezer. Gel gelelim. Kızın kabahati varsa bu işi temizler.. Boyu kadar kızları.» diyemez de. Biz. pezevenk. otuz yaşında.. Bir yatak çarşafı bile göndermemiş.. Buna ne diyelim? Başgardiyan muavini cevap bulamadığı için istanbullunun yüzüne baktı. Lâkin benim bildiğim Şaroğlu. Bunlar Diyarbekir'in eşrafmdandır. birini casuslamak. Hekimin oğlu denilen ipsizle evlenmiş. Yoksa orospunun dişisi... senin bir kıza gücün yetmedi.. battaniye yollamış. Öyleyken evde bir şey komamış satmış.. Bu memleketin eşrafmdandır. oğulları var. Hübüş hanım. Bunda bir namussuzluk yok. Fakir bir adam olsaydı kızını derhal reddederdi. Çünkü babası zengin. Vurmuş. elli yaşından sonra hekimin oğluna gönül vermiş. Şaroğlu kızını reddetmez. Herif on bin lira para yedirmiş... Herif evlenmez miydi? — Erkek kısmı çocuğa bakamaz. zengin kızından hiç orospu olmuyor. Aylığından başka mebus ağabeysi para yollar... Karı namus belâsı. Şaroğlu'nun kızma «Orospu» diyen olmadı. orospu diye. Bugün bakıyorum. — Doğru. yalvaracak. kendisine varmayan her kızı öldürse iş ırağa varır. istanbullu gülümsedi: — Hüküm erkekte olduğu için biz böyle kaide koymuşuz. — Kızın kabahati varsa ne demek? insan.. Fakir reddeder de. Ne dersin başefendi? — Doğru beyim. «Sus otur. zengin karısından.

çocuklarını alıp babasının evine gitmiş. kıyafet tebdil etmiş. bir tanecik kızıymış.. iki kurşun değdi. — Desene ki. ilk gece biraz ağlamış. «inşallah ölür. yalnız tahliye etseler ağır cezadakilerin yakasını bırakmayacak. «Sinirli bir adam diyorlardı. Girse de kulak verme beyim. sedef kakmalı bir . Ölmeli. Kadın da büyük yerin. Üçüncü gün. Teselli vermek istiyenleri.. Mutlaka ölür. beline ipek.. bir miktar tarhana satın aldığı duyuldu ve bu suretle evinden yemek gelmeyeceği anlaşıldı.» diyor. Karısını methediyorlardı. Telgrafçı Abdurrahim bey.. Lâf arası biraz sövdüm. — Evet beyim.. Böyle giderse Elâziz'i boylar. Arkadaşlar. fotoğrafçı vesilesiyle bahçede meydana gelen seyri hiç bir zaman kaçırmazdı. Gözlerine bu kıyafet hiç de aykırı düşmüyordu. Ayağına Adıyamanlı Ali'nin şalvarını giymiş. Söylenenlere inanmak lazımsa dünya güzellerinden birisi de Abdurrahim beyin karısıydı. fırsattan istifade ederek asri cezaevine gideceklerin vesika resimlerini çıkartmaya uğraşan fotoğrafçının boşalmasını heyecanla bekliyordu. birtakım kâğıtları karıştırmakla meşgulmüş. Sırtında sadakor ceket.» diye tersleyivermiş. içerde yarım kırat kadar bulgur. — Kızı neden vurduğunu söylemiyor mu? — O tarafı açmıyor.. Daneleri gümüş.. beyaz poşudan bir kuşak dolamıştı. — Bir tecrübe etmediniz mi? — Ettik. başında burmalı arap kefiyesi vardı. Akh başka yerde. Çay hazırladık. Hiç oralı olmadı. Rezilliği duymasıyle. İstanbullu. Takunyalarım tıkırdatarak avluya geçti. Ölüm temizlik. Abdurrahim bey müdüre çıktı. Yüzünü tavşan gibi oynatıyor..— Gördün mü Mazmanoğlu? Şimdi Abdurrahim beyin yaptığı orospuluk değil midir? Telgrafçı Abdurrahim beyin mahpushaneye gelişinden iki gün sonra.» ikinci gün kendisini biraz toplayınca meseleyi soranlara tabancasını ve atıcılığını gülerek methetmiş: «Elli metre kadar mesafe vardı. Şimdilik yataktan çıkmıyormuş. — Ölürse kendisini tahliye mi ederlermiş? — Öyle dua ediyor ki. kendi kendine işaretler yaptığını arkadaşlar fark etmişler. Misafir getirdik. «insanın her vakti bir olmaz. Fotoğrafçı getirmeye müsaade istedi dediler. göreceksiniz.. Bu kâğıtlar her ne ise okurken okurken yüzünü buruşturduğunu. orta yerde dolaşıp duruyor. ekmek sahibi bir hanedan kişinin. Kapıdan atlar atlamaz işin şakaya asla tahammülü olmadığını farketti.» diye öğünmüş. Marifetine karşılık bir de çiftlik istiyecek. însan gibi fikri var.. Yalnız. Sordu : — Nasıl? Sizin mezhebe girecek mi? — Biraz müşkül. yakut. Hatırınızı kırarım. Ortası nerdeyse yere sürünecek şalvarı istisna edilirse amerikan filimlerindeki şeyh Ahmet'lerden birisine benziyordu. Herif deli.

demeyi de unutmadı. Sağ ayağını sol dizinin üstüne attı. Madenkömürü kadar siyah ve parlak bıyıklarıyla beraber üst dudağının yansını oynattı. Tespihi sallandırdı. Objektifin karşısında kendilerini bir acayip gayretle sıktıkları. bilhassa bıyıklarını kontrol etmekteydi. Cezayı bitiremediniz mi? — Daha oniki sene var. Atın üzerinde. Dersimli fotoğrafçı suratlarda gölge ve çizgi bırakmamak gayretiyle resimlerin arabına bol bol kırmızı kalem sürdüğü için hiç kimsenin kendisini tanımasına imkân kalmıyor.. bizim o taraflar iyidir.. istanbullu. resim sahipleri ellerindeki yabancı insana hayretle bakıyordu. gözlerini alabildiğine açtıkları. İstanbullu. Ata biniyormuş. Makineyle buluruz. Abdurrahim bey ancak o zaman İstanbulluya alâkayla baktı: — Ben sizi bir yerde görmüş olacağım. rahatmış.. — Süleyman beyden mektup alıyor musunuz? — Hayır... yanında oturan tahsildar Vaiz efendiye... — Halbuki bir at olmalıydı. uzun bıyıkları kesilince zabit tekaütlerine benzemişti. Bu birinci pozdu... — Tabiî o zaman daha heybetli dururdunuz. daha çok dayanır. bu kadan da elverir. Orada rahat mıymış? — Rahatmış. burada. İkinci poz ayakta. — Arkadaşlara söyleyeyim.. —Fotoğraflan demek ki beğendiniz. — Fena olmaz. kimsenin nazarı dikkatini celp etmemeye çalışarak karşı duvarın dibine bir halı serdirdi. Ava bile gitmiş. — İyi hatırladınız. bıyıklarını ve saçlarını kazıtmışlardı.. Ne de olsa kafası.tespihi sinirli sinirli çekmekte. Vesika fotoğrafı çektirenler. Bey. Bunları suya koymalı. tüfekle çıkmalıydım. Çabuk sararmaz. Hele Kızılbaş dedelerinden Hüseyin ağa. Mamafih. — Telgrafçıyı çağır bakalım. Fotoğrafçı paralarını alıp müşterilerini nemli kartlarla orta yerde bıraktı. — Hemen koymak lâzım mı? . arada sırada küçük bir aynada yüzünü. Kalabalıkta anadan doğma kalmış gibi kıvranıyordu.. dedi. üçüncü poz profilden çekildi. iskemleye kuruldu. Üstüne iki minder attırıp oturdu. — Sahi. Nihayet sıra Abdurrahim beye geldi.— diye gözlerini kırpıştırdı. — Siz yakışıklı bir erkeksiniz. bunlar asri cezaevine mahsus fişlere yapıştırılacağı için müdürün emriyle sakallarını. bir karış sakalı. — Neden? — Malum ya.. evet. Hakikatsiz çıktı. Fotoğrafları pek beğenerek işe başladı. Sol yumruğunu sıkıp göbeğine bastırdı. Süleyman beyi ziyarete geldiğiniz zaman görüşmüştük. — Pek beğendim.

ilerdeki sağ. Beni bir gün görmese hastalanırdı.... Halis kandır.. Vaiz tasdik etti : — Gazeteye. Ceylân'ın valdesini. kasabanın ortasında kızı vurmuş. — Öyleyse.. Mahpus olduğuma yanmıyorum. ocviıiiiıcı" uııc. Benim tayın arka sol ayağı beyazdır. — O daha iyi. Sonra Küreyşan. Ne dersin beyim? — Getirtiniz. «Bunlar neyin nesi?» diye sordum. — Yukarda koyacağım. Ceylân'dan ayrıldım. Burası yiğit makamı.. muhakkak yiğit makamı. gazeteye yollıyalım. Tabiî benim Ceylân'ı değil. Yukarda koymalı.. Kuyrukta bükülü kıl.. sevine sevine geldim... ona yanıyorum. At üzerinde.— Hemen değil. Ubeydan gelir. — Lâkırdıya daldık. Cinfi. — Basarlar mı? — rvcuciı uctsıııaaiıııaı.. — Başa herşey gelir.. Vaiz efendi alay ettiğini saklayarak konuştu : — Ben de yiğit makamı diyerek koşa koşa. arkadaki sol beyaz olursa uğursuz sayılır.. Şu meseleden şu meseleden böyle bir iş olup. Vaiz efendi öfkeyle istanbulluya döndü. —Şu resimlerden birisini al da beyim. — Gazeteye mi? Bunu Abdurrahim beyle istanbullu beraber sordular. Daha ertesi gün bir çocuk feryadı. Urfa'da bir aşiret reisiyle ortak almışlardı.. Ertesi gün pencereden bakıyorum.. aşağıda kanlar dolaşıyor. — En iyi cins bu mudur? — Evet. Geçmiş olsun diyemedik. — Yann olur mu? — Yarın da olur öbür gün de olur. — Yiğit makamı olmaz mı? iyi bildiniz. Evden at üzerinde bir resim getirteyim. Ceylân ikinci tayıdır. Bu resimler olmaz... Tabancayla. Malum ya.. Pek iyi olur. Köroğlu gazetesine göndeririz.. Bey gazetecidir.. Affedersiniz. iki koşu aldı.. Maneki.» dediler. Onlar da mahpusmuş. Artık ballandırır bizim bey... Posta daha öbür gün gidecek.. Şimdi şüpheliyim. Henüz üç yaşında olduğu halde.. Makam yiğit makamı olmaya. Aman. At üzerinde... Tespih iyi çıkmışını? — Battal olmaz.... Lâkin yiğit nerde? — Yiğitlik bir vakit battal olmaz Vaiz efendi. Kasıkta kıvırcık bir kıl varsa netameli. Böyle hayvanı ne kadar . — Cinsi nedir? — Seklair. En güzel cinsi Hamdanî'dir. Meraklanma. — Demek asil hayvandı? — Birader. iki ayağı biraderin. eve ziyanı dokunur. iki ayağı reisin. «Yahu bu ses ne oluyor?» «Çocuk koğuşunda kavga var.. Durun. Tespih de iyi çıkmış. Hayvanınız var mıydı efendim? — Evet.

Hacı dayı beş lira istemiş.. Siverekli kahveci hacı dayıyı duydunuz mu? Meşhur keklik avcısıdır. Sanki tavşanda bir ip var. öyle duydum. Cezam belli olsun buraya getireceğim. — Pekâlâ. Hangi avı seversiniz? — Yaban ördeği.. — Şeceresini doğru söylerler mi? — Arap şeyhleri kafalarını kesseler yalan söylemezler. Mahsustan. iki saat mi kekliği konuştuk. ağaçlara doğru kaçar.. Bir Malatyalı dört kırmızı lira vermiş. Olursa o kadar olsun. Bizim o taraflarda bey. — Bu derdin azı. Tavşan gerisin geriye yolu tutmuş. Bir tek ayak nasıl taksim edilir. o kadar bozulur..» diye etraflarına toplanmışlar. — Yoktur. Tavşan şaşırtma verince kendini taşa. Nihaet gideceği zaman. — O da iyidir ama ille tazıyla tavşan avı. Satmaya kalkmış. tazıyı kendisine çekiyor mübarek. ömür çarkı dururmuş derler eskiler. Yani. — Pekâlâ demin bahsettiğiniz cinsleri nerden bilirsiniz? — Şeceresinden. Ömür çarkı deveran etmezmiş.. tazının ayakları yorulsun diye. — Aman beyim sizde de avcılık var mı? — Biraz.. Şecereye hile karıştırmak namussuzluktur.. yalvarmak için döktüğün dil de caba. Artık bilmem. beyim tavşan avı erkekçedir. Tazı ileri doğru yirmi adım fırlar. nefesin hışırtısı yaklaşınca tavşana Rabbim bir gayret verir.. Kekliğe biraz baktı. «Ben işi anladım. Döner. Çok akıllıdır. Sizin o tarafta keklik avı yokmuş. Bende şimdi bir keklik var. taşlı yerlere. Bu sefer de.koşturur ezersen.. At sahibine götürdüğün hediye. Siz avcı değilsiniz. Selâm verip oturdu. çoğu olmaz. bir saat mi. ağaç gövdesine vurup parçalayan tazıyı çok görmüşüm. elli adım ara bırakmıştır. işte o sırada.» diye satmamış. Tazının nefesi körük gibi işler beyim. yani hayvan ne kadar yorulup terlerse evin düzeni. — Hayır duymadım.. — Bu hayvanlarla ne güzel av olur. «Al beş kırmızı.. Tazı düz yerde avı alır. İnanmayın.....» diyerek gülmüş. Tavşan şaşırtma verir. hayvanın kınalı başını . «Şu kekliğe bir lira kırdınız ha. Adam ne binlik beş liraya bedava. — Bir kekliği vardı.. — Tavşandan sonra av keklik avı. Bir tek ayak. — Ayağım aldın mı kısrak sende durur. Odaya girince bir de baktım kafes eline. Ertesi gün bana feldi. Tazıyı saldınız mı? Peş peşe takılırlar. at satmakta bedhahlık yapıldığı duyulmamıştır. Hem cebinizde fazla para var. beyefendi. «Dört liraya bırak hacı ağa. ya tazı kazanır ya tavşan.. Tazı aman yetişti dersiniz.» demişler. Işık çaldı.. Tavşana aptal derler. Ucuz bir şey değil ki.. hem de kekliğime pazarlık ediyorsunuz. Tazı toprağa kapanır. Asilzade bir kısrağın bir tek ayağı 150 madenî liraya alınır. Dükkânı kapatıp memlekete gidecek. Hayvan sanki kopar.

«Olmaz. — Siz de metriste mi avlanırsınız? — Metriste. Erkek keklik dişisiz kalınca deliye döner. Evinin imamı meğerse heybesinde bir kaç dilim baklava getirmişmiş. Bize uzaktan akraba da olur. Kekliği kurar beklersin.. Haşim beyin dedesi... kan içinde çırpınırlar. Arkadaşları düşerler. «Artık bu av yapmaz cenabet. «Benim de dişim yok.. Fırtına azdı. İlerde dişiyle gezen bir başka erkek keklik de o biçim cevap verir.» Ne mümkün. Kafesi bir tekmede paraladı. Bizıim oralarda bir keklik metrisi için düğün bozulur.. Bir kerre böyle ava gittik. «Şurada bana bir dilim baklava getirene ben ne vermem. Soğuktan donarsın. Hayvanların sevgilerinden.. Derken beyim. Taşlardan siper yap. Bre aman. Fırtına başladı.. yumurtalarını erkekten saklarlar. Dişi sesine vurgun vurgun gelirler. Keklik bir kerre yıldı mı para etmez. Kabristanı. Dağlar gümbür gümbür inlemeye başladı. Kocasını bırakır da gider.. «Sana hediye getirdim Şimşek!... Eşsiz kalan erkek öter. arkasından bir ötsün. Nüfusçu... Bir akşam evvel de baklava yemişlermiş. Kafesi kucakladım. Şunun tren parasından aciz kaldık. Bunlar adamda olur mu beyim? — Ben bu avı sevmiyorum. Bir gün keklik avına gitmiş. İki saat aşağıda bir harap şehir var. bir köy bağışlamış. Nüfusçunun kekliği susuvermez mi? «Haydi yavrum. Nüfus memuru kekliğini methedip duruyor. Ben .. Yalan söyler ki üstüne gelmeye de... gitti. bir dilim baklavaya. gök yüzünden siyah yelkenler kalktı. Kekliğin dişisi kahpe karı gibidir beyim. Sonra ateş et. Yolu elime aldım. Kekliğin kafasını çekip kopardı. Navlun parasını vermeye davrandım. Dişiler kuluçka zamanı. Kanatlarını yere sürerek karşıdan koptu. O vurulana kadar kafese saldırır. Dişisiz kalmış biçare kekliği. Gülüyorum. Sabah olmadan üç saat evvel kalkacaksın.. mübareği yumşaktan zincirle çeker gibi getirir... Sesi güzel erkeğe tutulur..» dedim. Hiç olur mu hacı dayı.» geçti. Yiyecek torbası yukarda kalmış. Keklik avı diyince beyim.. Kafesi düzeltti. Hacı Tayyar bey vardır. Dağ karanlığı birdenbire etrafa çöktü... demiş.» diye yalan söyler...» dedi. Oraya kadar geldik.. maya sesiyle çağır. Maya'nın üstüne sanki kurşun sesini işitmez. gidiyor.. Nufusçu arkam sıra koşuyor. Ceketi çıkarıp kekliğe sardım.sıvazladı. Bizim kazanın nüfus memuru da beraber. arkasına gizlen.» Avcılık fıkara harcı değil. Palu beylerinden Tayyar bey. Erkekler bizim kekliklerle döğüşmeye geliyorlar. Gün doğmadan benim keklik yabanları uyandırdı... Durur öter. Kafesin etrafını bir dolaştı. Kuluçka zamanı değil. Haydi kınalı yavrum.. Al sunu. değirmen yeri hâlâ durur bir harap şehir.» dedi.. kavga çıkmaya. Çıkarıp bir dilim vermiş. Senin keklik öter. Tayyar bey. Ben avı unuttum. Derken bir erkek çıktı. Birdenbire yabana keklik sesi verir. «Yahu kafesi bıraktın!» dedim. — Ne demek? — Öyle ya. Keklik tabiî adam gibi. — O kadar kolay değil beyim.. durur öter. Dişi sesi. kabadayılıklarından istifade ediyorsunuz. Av iyi olmuş. Derken yaban erkek senin dişiye doğru döner. Yollarda canın çıkar. ciğerim parçalandı. Gider gizlice atarlar. «Sen akimi mı kaçırdın dayı. «Eyvallah» dedi..

— Ha. Temyizde bir şey yapamaz mı? — Orasını bilmem.. «Satlıcan. gelişlerinin sebebini her rastladıklarına üstüste anlatmadan yapamazlar.. .... itiraz faydasızdır. Anladınız mı? — Anladım. O adam.ceketsiz öyle ıslanmışım ki. acele acele ve kat'iyetle anlattığı bu av ve hayvan hikâyeleri.. Bu binbaşı bizim ordunun binbaşısı değil anlaşılan. vah. Denize düşmüşe dönmüşüm. kâğıtta yazılı olanlara değil. Sırtında tayyareci üniforması vardı. İkide bir güzel bıyıklarını kımıldatan tik'i. Vah.» dedi.. Ne çıkar canı cehenneme. İşgal ordusu binbaşısı. — Bir sene mi? — Az mı buldunuz? — Çok. — Beyim lütfen şuna bakar mısınız? — Nedir bu? — İddianame. Abdurrahim bey bunun biricik istisnası idi. Öyle yazarlar ama. O itiraz ne demek bakın: Meselâ sizin yerinize bir başkasını getirirler. Kız ezdim. Sanki buraya keklik ve beygir bahislerini konuşmak üzere günü birliğine gelmişti. Lâkin av zor iştir. Tahsildar Vaiz efendi ile telgrafçı Abdulrahim efendi hayretle istanbulluya baktılar. — Bu kâğıda üç gün içinde itiraz edilecekmiş.... işgal ordusu olmasa..... «çocuğu ezdikten sonra polislere teslim olmadan doğru Alaya kaçabilseydin ben seni kurtarırdım.. İlle keklik avı.. Ben tayyare alayının şoförüyüm. keyf için hızlı giden bir otomobilin kaza yapmış şoförüne seni kurtarırdım diyebilir miydi? Evet delikanlı. Doğru mu beyim? Kurtarabilir miydi? — Doğru. Bir çare yok mu? Benim eniştem mebustur. gayrı tabiî bir surette parlayan siyah gözleriyle. Mahpushaneye yeni gelenler. — Ne oldu? Kız mı kaçırdınız? — Hayır. — Hiç öyle şey olur mu bey? — Olur Abdurrahim bey. Kurtarırdı. bizi düşman saymasa Alay komutanı. kâğıdın kendisine ait olmadığına itiraz eder. Dün ezilen küçük kız meselesi. Mühim bir fırsat kaçırmışsınız. Merak etmeyin bir sene cezası var. İstanbulluya bir kâğıt uzattı. zatürrie hazır» derler. Ve dünyada kendisini alâkadar eden başka bir bahis mevcut değildi. istanbullu onlara gülümseyerek kâğıdı çocuğa iade ettikten sonra tane tane anlattı: — Alay komutanı haklı. Pek çok. Bu iddianameyi gönderirler. Avcıya hiç bir şey olmaz. — Tayyare ile mi? Delikanlı gülümsedi: — Hayır otomobille. — Hayır. Alay komutanımız bana dedi ki.. Deminden beri ayakta durup konuşulanları dinleyen sarı bıyıklı pek genç bir delikanlı. Ezilen kimdir? Bir çocuk. başındaki arap kefiyesine. şalvarına ve tespihine pek yaraşıyordu.

. — Nerde sizin bardağınız kuzum.. . — Anan kurt. «Kız mutlaka ölmeli. İstanbulluya en kıymetli misafirlerinden birisi geldi. — Telgrafçıyı ürküttün. Alay komutanı kötü söylemiş. istanbullunun huyunu bildiği için kurnaz kurnaz sordu: — Şimdi ne düşündün Murat bey? — Bu delikanlının hemşiresini düşündüm Vaiz efendi.. — Yaşa bey... Buyrun çiçek... pek güzel bir kadın olmalı. Hem bu sözün siyasetle bir alâkası yok ki.. Memur kısmı siyasetle uğraşmaz... — Kız sen de kurt değil misin? — Neden. Vaiz efendiye sordu: — Hep atlardan. siz onu atfetmişsiniz. Siz de burada lüzumsuz yere korkuyorsunuz.. Mediha çıkıştı. — Ana demeyin... istanbullu pek sevindi : — Oo Hanımefendi diye ayağa kalktı. Halbuki at. Hacı Abdullah. Hacı Abdullah'ın yeğeni oluyordu.Şimdilik bir sene yatacak gibi görünüyorsunuz. işin ırağa varacağını kestirmiş olacak ki fotoğraflarını soğuk suya koymak bahanesiyle acele gitti... — Anlatmıyor musunuz? Ölürse onsekiz sene ceza verirler. Kız ölmezse iş fena» diyor. Mahpussunuz. Sefer çiçekten ne anlar? Kürt Sefer. İstanbullu... Bir kerre de mebus enişteniz uğraşsın. para insana cesaret verir derlerdi. — Teşekkür ederim. diyor. kekliklerden mi konuşuyor? — Hep. Etrafa çömelen köylüler. diye gülüştüler. Abdurrahim bey.. Çocuk kıpkırmızı uzaklaştı. topal Sefer'i çağırmak istedi. Yoksa delikli demir çıktı da mertlik bozuldu mu? — Biz memuruz beyim. — Seferi ne yapacaksınız? Siz de Anıca... Abdurrahim efendi çekinerek konuştu: — Pek sert söylediniz... Kaç zamandır görünmüyordunuz efendim. Hele Binbaşı için. — Mebus oğlunu fena bozdun.. — İsterlerse 180 sene versinler. Nerdesiniz? Mediha — on yaşında bir küçük hanım ciddiyetle elini uzattı: — Mektebe gidiyoruz efendim. Bir koca demet çiçek getirdi. Bunları suya koymak lâzım. Bayan öğretmen bize «Anne» dememizi söyledi. O gün öğleye yakın. — Ben sert söylemedim. Bir de dua ediyor. Vaiz. silâh.. — Siz artık memur değilsiniz. — Kızlar insana hiç bir şey yapamaz.. Sarışın. Kız buna ne yaptıysa fena yapmış. Biz fenalığı daima kendi kendimize yaparız da biçarelerin üzerine atarız..

«Anne» dersek. sevap kazanır. — Sana bunları kim söyledi? Karga haberden ne anlar? — Anlarmış efendim. dedi. Alnını kırıştırarak düşündü.. kardeş nedir biliyor mu? Daha babasını bile çağıramıyor. Töbe Yarabbi. Hand gelmiyor.. Ben onu seviyorum. Bir karga var. onun gibi huysuz da değilmişim. Susun ki söyleyeyim. — Hayır. Sonra küçük elile çiçekleri iki kere okşayıp derin derin kokladı. — Sen günahtan korkar mısın? — Korkarım. Bir ayağını çenesine vurmak günahtır.... beş yaşına basınca bir bayram günü ziyarete getirdiler. Ötmesi bitince «Yarabbi.. insan kardeşine böyle der mi? — Sor bakalım... Mektepte de bana kurt kızı diyorlar. Dört. döğmem. Buna sordum: «Kız.» dedi. sen ananın gelin olduğu zamanı biliyor . Durun. Bir daha ötsün. — Artık bilmem. — Ne ölmüş.. — Kendisi gelmiyor ama haberi gelir. Halbuki benim babam sarı kunduralar giyiyor.. — Murat ağabey keski anan sağ olaydı. — Ben çağıramıyormuşum ama. — işe bak. Amcasiyle İstanbullunun gülüşmelerini anlayamadığı için Medina somurttu.. anneler tuz almaya giderler. Bir daha öterse anneniz mutlaka iyidir. Kendisi düştü. Beyim. Yavaşça dışarı atsa. Yahut da ben bu ismi verdim.. senin anan Türk mü olacak? — Rica ederim. Anne kısmı bir vakit ölmez. — Olaydı iyiydi ama işte öldü.. Kürt kızı olsam babam çarık giyerdi.. — Mediha bu çiçeklerin ismi nedir? — Bilmem. Bildiğimiz karga. uzun kıvırcık kirpiklerine bu bakış pek yaraşıyordu...» diyeceksiniz. Hacı Abdullah elini kaldırdı: — Dur öğünme. — Tuz almaya mı? Bu ne kadar tuz almak.. Durun... Hiç anlamaz mı? Tilki bile ezan okundu mu durup dinlermiş. — Bu ne biçim bir laf. Pekâlâ. — Bu çiçeklere «Anne çiçeği» derler... Lâkin birisi evimizden alıp götürse hayır.. büyük kadın gözleri gibi biraz dalgın bakıyor..... Murat ağabeyine söyleyeceğim. Kesik siyah saçlarını hışımla salladı. Mediha bir an durdu. Tilki akşam ezanını dinlermiş. Avrupa tilkileri ne yapıyor.— Pekâlâ. Gözleri trahom geçirdiği için. işte annenizden haber çıktı demektir. bakın nasıl.. Orada ezan yok. Ama... Günahtan korkulmaz mı? — iyi ama küçük kardeşini döğüyormuşsun. Rahmetli annem bunları çok severdi. Şimdi karga öttü mü susup dinlersiniz. — Sen de çağıramryordun... ben mahpusa yeni düştüğüm zaman bu daha doğmamıştı. Babam söyledi. İstanbul kunduraları dedim... Hâlâ elinde tuttuğu demeti koymak için bir bardak aldı. — Sen ne diyorsun? — Ben kurt kızı değilim.. Yanağında bir Halep çıbanı izi vardı. Şurada ötse.

» diyordu. — Sana da verdim. Nasıl olsa barışırsınız. Sevim'e ampul vermiş de bana vermedi. Gel. — Ben kırmadım.. Pencereye gelir. Rengi donuk gibiydi. Anamı gelin getirirlerken ben korkmuşum da komşulara kaçmışım.. Tüyleri uzun olduğu halde.. Biz daha açız. ilk bakışta sevimsiz bir hayvana benziyordu. Yüzünde alt dudağını şişiren bir ciddiyet vardı. değil mi amca? Ramazan iyidir.... — Başüstüne. çatalları iyi temizlenmemiş buldu. haydi çıkar. — Sen kırmışsın.musun?» dedim... Gerdanında. Küçük kırdı. Kaşıkları. Murat ağabeyim de bana iyilik eder. Vallaha yalan. çeyrek büyüklüğündeki beyaz benek müstesna düz kurşunî renkteydi. Bu amcam delirmiş mi ne? Bu nasıl söz. — İşte bu olmadı. vücudu gene de küçüktü. İstanbullu kapıdan dışarıya seslendi: — Mahpus.. Sansara benziyordu. mahpus insanlara da «Mahpus» isimli bu kediye de «insan gibi fikri var. Gider Allaha dermiş ki «Murat ağabey kulun oruç tutuyor. Benimle küs oldunuz. Masanın üstüne bir gazete serdi. O da acıkmıştır. Lütfen çağırır mısınız? — Başüstüne. Sahanları çıkardı. Bu ramazan mutlaka oruç tutun. Sen Sevim'e iyilik et. Soframızı bari kurun. Medina dolabı açtı. Tahsildar Bedri bey. Dışarda besbelli.. Kırmışsın. Gel pisi pisi. Bir ev dolusu verin..İsterseniz Sevim'e yüz tane verin. Onu çabuk mahpustan çıkar.. bakarmış. kendisini herkese sevdiriyordu. — Hayır. Zaten ben amcama küstüm. Gazocağmı yakan amcasına bunları sırayla taşıdı... — istersen verme. Ve birdenbire odanın noksanını farkederek dikilip durdu: — Murat ağabey mahpus nerde? — Kim bilir. Mahpus. «Biliyorum amca. — Siz kırmızı kuşu bırakın da lütfen şu dolabı açın.. Bakın amca. — Yazık. Aşağıda keskin bir miyavlama duyuldu. — Uy başıma gelenler.. . Hanım hanımcık hizmet etmelisiniz... Oruç tutmalısınız. — Ramazan'da oruç tutacak mısın ağabey.. Bir kuş varmış.. — Sahi Bayram'a ne kadar kalmış.» demez mi? Bu kız işte bu. Bir daha sana vermeyeceğim.kadar aptal. Önümüzde bayram var.. dinleyin. Vede istanbullunun omuzuna sıçradı. Vallaha bir defa küsersem Atatürk gelse barışmam.» der. Halbuki biraz dikkat edilince güzelliği ağır ağır meydana çıkıyor.. Yalan. Bakın.. Kırmızı bir kuş.. Suyu tazeledi. Ekmekleri dilimledi.. Bir daha sana vermeyeceğim ne demektir.. — iki ay. istanbullu aralarına girdi: — Nafile iddia etme...

Dünyada top yok. — Demek Annenle kavga etmedin mi? — Biz evimizde kavga etmeyiz.. Sor bakalım..... Haydi Murat ağabey.. sonra herkes onu sevmişti. — Hay. — Eğer şimdi yüzünü yıkayıp yemeğe oturmazsan ağlayacaksın. ziyaretçiler de tanıyorlar. Mahpusu. Ben hiç ağlamam. kediyi biraz okşadıktan sonra ısınmış tabaklardan birisini sofraya koydu. Muharebede bizim lastik topları mı atıyorlar kuzum? — Hayır.. Kedinizi döğerim ha. yüzünüzü yıkayacaksınız. ikiniz de ellerinizi. Mahpusu yere bırakın. — Amcam beni kurtarır. .. ensesine yatarak horlaya horlaya. Komşularımızın çocuklarının seslerinden usanırız. biz neyle oynayacağız? — Şimdilik bezden top yapmalı.istanbullu ne zaman volta vurmaya başlasa. dalak.. gezintiye iştirak ederdi. — İnşallah yenilirler. — Zıplamıyor. — Haddine mi düşmüş. Bugün mektep olmadığından anneme su taşıdım. sofra örtüsü vazifesini gören gazetenin üzerindeki resme daldı.. gelirken ekseriya ona bir parça et kırıntısı. Hep beraber yüz yıkamaya.. Hani sizin bezleriniz. Mediha. gözleri kör olsun. Evde yedim. Altındaki yazıyı okuyunca istanbulluya döndü: — Baksanıza top atıyorlarmış.* Koğuşlarda et pişirip istanbullu ile beraber davet edenler bile oluyordu. Lastik top. mahpusu çağırıp kısmetini takdim ederlerdi... istanbullunun kucağında akıllı akıllı otururdu.. Bir işe yaramıyor ki. Büyükanneme söyleyeyim de size bez getirsin. benim işime karışabilir mi? — Karışmaz mısın amca? — Sus aman. insan yüzünü yıkamadan yemek yerse şeytan da onunla beraber yemek yermiş.. — Neden? — Sol kulağını ucundan bir parçacık keseceğim... Çocuğunu gezdirdim. Yemekte Mediha.. — İnşallah. Bırakın diyorum... — Öyleyse bizim toplara ne oldu? — Eritmişler de otomobil lastiği yapmışlardır. Yanan parmağını bir taraftan emiyor. böyle sıçrayıp omuzuna çıkar. Komşu çocuklar. kapıp koşarlar.... yalnız mahpuslar değil. bir taraftan amcasına çıkışıyordu: — Siz burada bizim elimizi yakıyorsunuz. Benim de kulağımı keser. — Ben yüzümü yıkamam. Bizim güzel lastik toplanmızı Ruslar mı otomobil tekerleği yaptı? — Hayır Almanlar.. O zaman kalabalıktan ürkmeden. yaralı bir serçe tutsalar.... Adamın karnı doymazmış — Haydi öyleyse.. ciğer parçası getiriyorlardı. Rengini evvelâ bütün mahpushane yadırgamış.

Günahtır. iddiasında haklı çıkmış gibi istanbullunun yüzüne muzafferane baktı. — Ne desin... Allah herifin belâsını versin. — Yenilmezse?. daima somurtkan yüzü ve her kopuşta birkaç tanesi kaybolduğu için nihayet onbir boncuğu kalmış. Haberiniz olsun. Murat bey. bir de minder koyarlar. kehribar taklidi tespihle içeri girmişti. — Utanıyor muymuş? — Utanmaz mı? Bütün Malatya onları konuşuyor. «O günden beri gelmiyor fakat. — inşallah Ya Rabbim... Kaç gün evvel komşularda oturuyorduk. iki gün sonra Şaroğlu'nun kızı vuruldu. o bana verecek. Sen beni batıracak mısın? — Neden? — Eğer Almanlar yenilirse ben senin bu Murat ağabeyine bir ziyafet vereceğim. Misafiri rahat ettirirler.Hacı Abdullah araya girdi: — Kız sus.. — Beni kaynanam seviyor dedi.. Kötü karının yaptığı yemek yenmez. Kala kala o herife mi kalmışlar? — Komşular hep böyle mi diyor? — Böyle diyorlar. Vallaha ne iyiler bu Şaroğulları. Senin annen var. Mediha. — Ne olmuş? Hastaneye gittiler mi? — Annesi. Biz varız. Bu lakırdıyı hiç beğenmemişti. Fal dediniz de aklıma geldi. — Demek ki kızın kabahati yok? — Kızın kabahati olur mu? Zengin insanlar. Şuraya bir yatak sererler. Erkekler kabahat yapmış gibi utandılar.. — Olmaz dedi. Lâkin Şaroğullarmı biz severiz.. Bereket versin bu esnada Vaiz efendi.. ölmez diyorlar. sen yola çıkmak için yemek vaktini gözlemişsin. Annem kahve falına baktırdı. Ama başlarına bir hal geldi. küçüğün yanında dün akşamki münakaşayı tazelemek istemedi. — Marifet kaynananın muhabbetinde değil. Adam kahveye gidemez olmuş.. gitmiş... buraya gelmeden nereye uğradımsa sofrayı kurulu buldum. Babam dedi ki. Almanlar yenilsin. Tözey hanım yapacak. «Yakınlarda bir ölü var.. — Ne diyormuş kendisi?. istanbullu sözü değiştirmek istedi: — Bize yemekten sonra çay yapacaksınız. kardeşin var. Utamyormuş. Fala bakacaksınız. bir kaşını yukarı kaldırdı. — Başüstüne. Hacı Abdullah.» dediler. Ne istersen pişirir getiririz. Murat ağabeyim ziyafeti nerden bulsun? — Onun da adamı var. Hatırlı insanlardır.. Misafir gidince paralanırlar. Bizim kahveye her akşam uğrarmış.» dedi. tabii.. iyi. . — Yenilmezse. Murat ağabeyim burada garip. uzun boyu.

. — Vay canına. — Elli iki tane kızım. — Olmaz.. bismillah» dediği duyuluyordu.. — Bize ne getirdiniz bakalım? — Çiçek getirdim. Sonra bir müddet aynı ciddiyetle kâğıtları karıştırdı. Ben de yemeğe getirdiniz diye korktum. Arada sırada «Allah. ben bu kadar açık göz olmasam. Töbe dedik yeğen. Siz çay içerken ben de falınıza bakayım. çayımı soğutmaya bunun faydası yok ki efendim.. — Hoş bulduk efendim.Ağzım yanıyor. Çay bardaklarını çıkarıp hazırladı. — Ne diyelim? — Lanet kör Şeytana dersiniz. bunlar dün cin olmadan bugün adam çarpacaklar.. Mediha parmağını kaldırdı: — Sakın Şeytana sövmeyin. Fısıl fısıl bir şeyler mırıldandı.. Mediha somurttu: — Aman.. Hava alıyor da çabuk soğuyor... — Benim ağzım neden yanmıyor? — Sizin bardağınızın ağzı geniş. — Neden? — Şeytana söverseniz çocuğunuz çoğalır. her zaman soruyordu. kaynanam da beni sevmezdi ya. «Fala bakmayacağım» ne demek? Ben uykumu kaybederim. Vaiz efendi hayretle küçüğün yüzüne baktı: — Görüyorum ki sizin de gözünüz açık hanım kızım. Safa geldin küçük hanım. — Bunlar artık çiçek de mi yemeğe başladılar? — Ben yesinler diye getirmedim... Sonra misafirden utandığı için Murat'ın kulağına fısıldadı: — Nerde iskambiller ağabey. — Öyleyse Murat ağabeyimden iskambilleri isteyin. — Ama. Ulan Hacı Abdullah bunun babası da böyle akıllı mı? — Babasını bilmem ama maçası akıllıdır. . Bir karış çocuklar şeytan olmuş. Lafımızı geri aldık.. Yahu. Ayıb ettin. — Öyleyse yalan söyledin Hacı. Biz burada fal sayesinde yaşıyoruz.. Mediha sofrayı toplayan Sefer'e yardım etti.. Vay anasını... Koksunlar diye getirdim.. — Biraz soğuşun. — Senden başka amcası var mı? — Yok. — Murat ağabey bunlarda kaç kâat var? Bunu bir türlü aklında tutamıyor.— ilâhi beyim. Desteyi önüne koydukları zaman bir müddet dokunmadı. — Öyleyse kaç pay yapacağız? — Onüç pay. Sen de çay iç. — O başka mesele. — Vay canına.

Üçünün yüzüne de şaşkın şaşkın baktı.. diye başını çevirdi. Çıkmaz ki. Nihayet beş bölüm kaldığı zaman hepsinin üzerine ayrı cins kâğıt isabet ettiği görüldü. işte yedilileri de aldık. Hiç merak etmeyin. Bana gülüyor.. pek üzüldüğünü fark ederek sıkıştırdılar. Sizi bedava yatırıyorlar. Bu sefer çok çok karıştırdı. Fal evvelâ doğru giderken bölümler azaldıkça açılan kâğıtlar birbirini tutmaz olmuştu. Birbirine benzeyenleri kenara toplamaya başladı: — İki oğlan geldi. — Öyle demeyin. Bu suretle desteyi beheri dörder taneden onüç parçaya böldü. Vaiz efendi başını salladı: — Gördün mü? Biz çıkamayacağız bu cenabet yerden. Son kâatları da çevirdi. Ben anladım. Tabiî fal münasip netice verdi: — Gördünüz mü? Çıkacaksınız mahpus ağabeyler. Onları işte aldık. Açıldı Allaha şükür. Hasta yatıyor. insan rakı içer i2 Yalvarıyorum.. İyicene karıştınlmazsa bu fal çıkmıyor. Bismillah. O kadar kederlenmişti ki fal oyununu bıraktırmak istediler. Sonra hastalandı mı ben ağlıyorum. — Hayır. — Demek içiyor mu? Başını önüne eğdi ve gözlerini yumarak fena halde üzüldü: — İçiyor... — Elini dizine vurdu. Yeniden ayırdı.. Aynı cinsten olup alt alta gelmiş iskambillerin yerlerini ciddiyetle değiştirdi... Kâğıtları yüzlerinin üstüne masaya bırakmaya başladı. Ben zaten biliyorum. Allah büyüktür. Usttekileri çevirdi. Nihayet elini kaldırdı: — İşte tamam. Siz de bana yardım ediniz ki şaşırmayayım. sonra parmağını ısırdı —: Hasta. Nazı ona geçtiği için amcasına çıkıştı: — Babama tuttum canım aman. Çıkacaksanız açık gelsin bakalım. İnşallah bu üçünüz erken çıkarsanız açık gelsin. Onüç tane olunca yanlışlık yapmamak için bir daha saydı... Vaiz efendi elindeki kırmızı boyayı kastederek sordu: — Siz bu yakınlarda bir düğüne gitmişsiniz küçük hanım. — Neden? Rakı içmesin diye mi tuttundu? — Rakı içmesin diye. Evvelki gün içti... onüç pay olacaktı. Üçüncü fal da huysuzluk edip açılmamıştı. Haydi Allah. Bunu neye tuttuğunu evvelce söylemek istemediği için.. Sonuna yaklaştığı zaman kâğıtların altına gizlice bakarak hile yapmaya girişti. Düğüne gitmedik. Yarabbim.. — Öyleyse bu parmağmızdaki kına neyin nesi? ..— Sahi. — Parmağını ıslattı —. Öksürüyor. iyice karıştırmadım. işte üçlüleri de aldık. Mediha galiba bunu hiç beklemiyordu. işte ben de falla bildim.. Razı mısınız? — Razıyız. Bu suretle falın kapalı olduğu anlaşıldı. Şimdi tutuyorum....... Korkmayın erken çıkarsınız..

Meselâ: Millet yazacağız.. bir tane «Biz bize benzeriz. — Demek siz hiç kına yakmazsınız? — Yakmam. Şurasını da söyleyeyim....» demesin diyerek defterlerimi komşu çocuklarıyle yollarım.. bir (L). ne bir şey. Yalnız eski harflerle yazılan Millet'in harflerini yazıyorum. Sonra sırasıyle babasının. Elifide mertek sanırdı... Pazartesi hastalansam bayan öğretmen.— O kına değil. bir de (T) öyle ya. Yani dikkat et. — Niye gülecek. Ben ömrümde elime ne kına yakmışım. Kendisiyle alay edip etmediklerini anlamak için üç erkeğin yüzüne baktı. Okumayı biraz da biz biliyoruz. — Biliyorum elbette...» yaz. bir de (T). Vaiz amcam «Biz bize benzeriz» den daha saçma bir laf bulamadı mı? diye gülmüştür.. Yeni harflerle şöyle değil mi «Millet». «Dersini yapmadı da ondan gelmedi.. Ver bakalım şu kalemi.. — Neyi anlatamıyorsun? — Yeni harflerin eski harflerden iyi olduğunu. Soyadıyla beraber kendi ismini de altma ilâve etti. Oraya kargacık burgacık bir şeyler yazarsan sonra keyfine. Murat ağabeysinin adlarını da kaydetti. . — Şimdi bunun altına eski harflerle Millet yazacağım. İşin ciddiyetini anlayınca: — Bizim harfler iyiymiş kardeş dedi. yoksa sen yazı yazmasını da mı biliyorsun? Allah beterinden saklasın. Gazetenin kenarına yaklaştırıp bekledi: Haydi bir şey söyleyin de yazayım.. Bir (M). Ben mektebi sayarım.. Mediha kalem elinde durup dinlemişti. Benden de iyi yazıyor. — Yaz. istanbulluya döndü: — Eski harfler daha mı zordu ağabey? — Pek zordu kızım. amcasının. Bak şu (MLT) bu ne okunur? — Hiç bir şey okunmaz. Bir (M). — Tabiî işte Millet. Beğendirdi. Mediha biraz düşündü. Bakm nasıl biliyorum. — Neden? — Sonbahara kadar elimde kalır... Niye güldün kız? istanbullu da güldü. Murat beyin göğüs cebinden kurşun kalemini çekip aldı. — Aman.. iki tane (LL).. Yaz hele. Cumartesi günü dersimi yaptım diyelim. Hani bunun sesli harfleri. yaşasın bizim harflerimiz.. — Nasıl? — Sana şimdi bunu anlatmak meseledir. Medina istenilen cümleyi kitap harfleriyle özenerek yazdı. Eski harfler zamanında olsa.... Resim yaparken kırmızı kalem sürülmüş. — Sesli harfleri aklından sen koyacaksın. Hey Yarabbi. Mektebe gitmeye utanırım. bir (İ). Vaiz efendi: — Şu hale bak diye anlatıyordu. âdeta yazıyor. — İşte bunu ben senin amcana bir türlü anlatamıyorum.

Cuma kesesinden harcamış. kenarları işlemeli bir Kürt aba'sı. aç bir köpek gibi bakmadan nefes alınabileceğinden haberi yoktu. İstanbullu: — Gel. — Yok. Cuma. bey hapishane müdüriyle zıtlaşıp mahpushaneyi karıştırdığı için Cuma. otur. Her iki taraf da vazifesini yapmıştı. Hizmetçiliği artık para için de yapmıyordu. Süleyman beyi hayırla yad eder. simsiyah pala bıyıklariyle kuvvetsiz bir çocuk gibi iskemlenin kenarına ilişmiştir. beyini asla etsiz. Birisine uşaklık etmeden yaşayamadığı belliydi. Müdürle uğraşan Rıza bey olduğu halde. Beyin cezası 3 seneden aşağıya inip kaza mahpusanesine nakledilince Cuma'nm 70 lirası da beraber gitti. Malatya'ya gelişinin haftasında Diyarbekir beylerinden Süleyman beyin hizmetine girmişti. kısa kollu. — İşte o sebepten anlatamıyorum ya. ismini. iskemleye ilişti. Uyandırmak olmaz dedim. hava pek sıcak olduğu halde. öfkelenmek şöyle dursun. Kenarları püsküllü. bir garip ibadet ve takdis duygusiyle anar. daha doğrusu emretmesini bekliyor.. Koyunların tehlike karşısında çobana doğru kaçmaları gibi Cuma'da bu hal insiyaki ve karşı gelinmez bir histi. maraba olduğu için kendi Ağası da dahil yedi göbek mütegallibesi mahkemeye dolarak bîçareye 18 sene ceza verdirmişlerdi. — Uyuyorsun dedim bey. Poşu sarmasını mahpushanede Cuma'dan daha iyi bilen olmadığı söyleniyordu... onun orada kalıp kendisinin buraya gelmesine. daha üzerinde. O zamandan beri 8 ay geçtiği halde. Dört göbek sülâlesinin Hâmid Ağalara sadakatla hizmet ettiğini söyleyerek öğünür. Eski harflerde keramet var sanıyor. Temyizin evrakı tasdik etmesiyle bitmiş.. bir tek mektup bile gelmedi. istanbullunun söz söylemesini.— ıyı ama öenım amcam eski harfleri de. Urfa cezaevinde «Gün kâğıdı» eline verilince Cuma Urfa beylerinden Rıza beyin hizmetini görmeye başlamış. kahvesiz. şaşmağa bile lüzum görmediği anlaşılıyordu. tütünsüz bırakmamıştı. Kapı vuruldu. Külahına bir ipek poşu sarmıştı. üstünde ipekli bir gömlek. kızkardeşini kaçıran ağazadeyi öldürdüğü için kendini. pek büyük ve siyah bir ipek «kaşkol »u güzelce büker. . sonunda da Malatya'ya sürgün edilmişti. uyunur mu? Buyur. aleyhine yalancı şahit bulup mahkemede «tesiri nüfuz gösterdikleri» için de Ağalan haklı bulurdu. para değil. — Keramet nedir? — Keramet mi kızım? Keramet = Cehalet'tir.. Ayağında yalnız. Urfalı Cuma içeri girdi. belinds ipekli bir kuşak.. Trahomlu gözlerine rağmen pek yakışıklı bir adamdı. On günden beri de Telgrafçı Abdurrahim beyin hizmetkârlığını yapıyor. yeni harfleri de bilmiyor ki. Bir köşeye iki diz üstüne oturup efendisinin yüzüne. Şimdi. Kızkardeşini kaçıran bir ağa oğlunu öldürmüş. devran gene o devran oluvermişti. bunu kendisine mahsus bir kıvraklıkla başına sarıp bir ucunu omuzuna sarkıtırdı. Buna rağmen Cuma. beyaz bezden bir don olduğu halde. diye bağırdı. Süleyman beyin parası aylarca gelmediği zamanlar. onbeşer günden iki defa otuz gün zincirlenip zindana atılmış. başında beyaz keçeden külah vardı.

. — Getiren.. — Kim o karı? — Haşa huzurdan bir kötü kanymış beyim. — Av başka.. kocaman erkek elleriyle. Bakalım mektup yazdıracak adamı var mı? — Canım bu nasıl söz? Ava gidiyormuş ya. — İyi. hizmetkâr... Ağzıma geleni söyleyeyim. Ne var ne yok? Bey nasıl? — Allah sana ömür versin bey. karnım giril giril eder. Töbe... Müddet serbest çıkarmıştır... Erkeğin deliliği de sevda. Yalnız senden bir ricası var. Helâl olsun.... Konuşsa ferahlar.. Hükümet işi... Lâkin ben gelecek karıyı tanımıyorum. — Buyur. — Ne yapalım? — Bir de başka karı gelecekmiş beyim. Adamı hasta eder. Bunlar. iyidir. Bunun yüreği pek alçak.. Cuma birdenbire utandı. — Süleyman beyden mektup gelmedi mi? — Sana yazdıysa yazdı bey. bulmasa ekmek peynirle karnını doyurur. Bugün beyin çocukları gelecek.. Şuranın harmanı. Cezayı çok verirler mi? — Belli olmaz.. Kızın ölmesine. şuranın odunu.. Allah selâmet versin.... yüze karşı iyidirler. iyi bir adam bîçare. Öyle ya. Orada kim bilir... O karıyı. Selâmı var. işte o sebeple. Düşünceleri çok olduğundan. Bunlar hep dert. — Senin para ne olacak? — Para bedbaht şey beyim.. köylü. Büyük başın büyük derdi demişler. — Abdurrahim bey de Süleyman bey gibi mi? Yemek beğenmiyor mu? — Değil beyim. asilzade adamlar. Konuşmaz ki. misafir... — Şimdi anladım. yatmam ama. — Kız ölmez. — icap etmez beyim.— E Cuma. — Ne diyor? — Hiç bir şey demiyor.. Pilav bulsa pilav yer.. Karın ağrısı verir... Ava gider.. gönderen sağolsun. Bize ne yazacak? — Bana da yazmadı. Büyük yerin evlâdı.. — Demek Abdurrahim bey bir şey söylemiyor? — Söylemiyor beyim.. Canım sıkılıyor.. Abdurrahim bey selâm etti... Halbuysa dar yerde düşünmek erkeğe bir vakit yaramaz... elimden gelirse hay hay...... Hastaneden haber getirecekmiş... sonra unuturlar. diyorum. — Söylesene. Aklını bir kere kıza takmış.. Ben evi düşünürken düşünürken hasta olurum. Kapıya imdat arar gibi bakıyor.. Ava gidilmez mi? Süleyman beyi o taraf tekmil tanır da. Gözlerine âdeta korku dolmuştu.. Asilzade. bir küçük kız gibi abasının ucunu kıvırıyordu. Düşünür. ölmemesine bağlı. çocukları görmeyecek. Kötü karı bir vakit ölmez beyim. neymiş derdi? — Bugün «Ziyaret» beyim. Ne yapacağız? . keyfim kaçar. Şuna bir mektup atayım.

... Vay Cuma vay.. — Öyleyse. adamı edepsiz eder. Akıllı bir ağa. Yaşı istanbulludan büyük olduğu halde. Karıyı buraya. Bunu söylemeye mi geldin? Sen benim yerime söz verebilirdin. — Biz vaktiyle koyun güderdik beyim dedi. çocukları gidince bizim beyi buraya koyuverecekler. yalvar. Danışmadan ne mümkün? — Yok.. Elleri göğsünde geri çıktı.— Gardiyan Ali Seydî tanıyor. Bak.. Başgardiyana söyledik. — işte oraya geleceğiz beyim. Halbuysa kasaba yerinde insan çok olduğundan sen seni kollarsın.. — Pekâlâ. yok. bu hareketim önlemenin imkânı yoktu. hayvana bak çobana bak. Neden? Aklı. — Öyleyse neden bu belâyı başına dolamış. alnına götürdü. dağ başlarında davar peşinde dolaşırdık.. senin odana alacak.. Adam bir başına kimseden utanmaz. — Sen bilirsin.. Dağ kısmı. kapının tokmağını bıraktı. Ben seni Abdurrahim beye anlattım. Cuma.. Cuma kalktı.... Zaten haberi Ali Seydî götürüp getirdi. Vaktiyle biz çobanlık ederken Beko Ağanın dördüncü oğlu da çobanlık yapardı.. istanbullu yaklaşıp alçak sesle sordu: — Abdurrahim beyin karısmı gördün mü? — Gördüm beyim. Başüstüne. adamla gezmeyip hayvanla gezdiğinden hayvan gibidir. Kendisi utanıyor... Dur hele nereye gidiyorsun? Sana bir şey soracağım ama doğru söyleyeceksin. — Amcası kızı olduğundan. — Bana gücenme beyim. Şalvarı toplayacağım sıra baktım ki Beko'nun Mısto yukardan aşağıya . Adamsız yer... Öfkelendin mi? — Eksik olma beyim. diye gönderdi. — Ben doğru söylerim. Allahtan korkmaz. — Ne demek? Amcası kızı olunca. — Yalvaracak bir şey mi? Selâm söylersin. abdest bozmak için dere kenarına oturdum... on tane oğlu olsa birini davara yollamamalı. iki eliyle tutup istanbullunun elini öptü. Çok mu güzel? — Çok güzel. İçerde yazdırıveriyorum. Git. Süleyman beyin ahbabı dedim. Anlayamadım ... Dağı sen kimsesiz bellersin. Bir de çoban kısmı. Sana zahmet ediyoruz. Haşa huzurundan. Herkesin hizmetine koşar dedim.. sana gucenirim. Hacı Emir Ağanın başını çoban oğlu derde soktu. kasaba yerinden daha kalabalık sayılır. — Hiç olur mu beyim?. istanbullu kapıda onu durduttu: — Çokdandır köye mektup yazmadık. Bir gün. hayvan gibi olduğundan. Teva tür.. Amca kızı diyordun.. Anamt bacım olsun. Çobanlık hizmetkâr işi. — Nasıl yani?. — Güzel mi? — Güzel beyim. Bir çalı arkasında seni gözleyen olur..

.. Bir dişi köpeği var. Kabahat kimde? Zor görmemişler.. iyi tüfek atarlar... Arap atı beslerler... Dünya güzeli.. istanbullu ile bu sırada tanışmışlardı.. Bir sene evvel. Kırmızı yanaklı. — Vay canına.. Lâkin böyle meseleler okka gibidir beyim.... ben Abdurrahim beyi buraya yollarım. kaşları.. komiserin evine götürmüştü. evli bir kadını gece vakti ayartarak bir hamama götürüp birkaç polise teslim etmiş. Sevdiğinden.geliyor. Anladın mı? — Anladım....... haşa huzurundan köpeği uydurdu — Hay Allah belâsını versin.. tabancasını kurcalamış.. — Şimdi anlıyorum.» istanbullu böyle söyleyerek düşünceli düşünceli gülümsedi. — Hiç utanmadı. — Ne demek anlamadım? — Yani beyim. Gelecektim.. — Vay başıma.. Adamın nefsi bacısına uyanır mı? İşte bizim Abdurrahim beyin karısı da amcası kızı. Eyvallah beyim. okka her yerde dörtyüz dirhem....... oturdu.. dedi. sonra serhoşlukla kavga çıkararak «ismail polis »in elbisesini...... Odan güzelmiş.. diyip gidince «Güley hanım» çarşafının pelerinini arkaya atarak erkek gibi rahat ve emin. Şöyle içeri koğuş kadar yaklaştı. Bu mecburiyet «Kaltak» ortadan kaybolduğu için tamam yedi ay sürmüştü. Asilzade kısmına acıyacaksın.... Keklik beslerler. Bir baksan.. Eksik olma. Herif haklı. Lâkin Adıyaman'a gittim. Bari sevdiği kız da güzel mi? — Artık orasını bilmem.. Dur şu ne arıyor diye kalkmadım. — Eyvallah Cuma. Bir köy bir Karı... bir daha bakarsın.. Bir de karısı var beyim. «Karıya nefsim uyanmıyor benim». Kar parçası gibi. — Ulan bu ne rezillik.... . — Siz oturun.. — Kız.. Kim bilir hangi hovardasiyle nerelere saklandı kaltak. Bu da doğru.. ben başımızı kurtarırız.. Bunlar kırk yaşma gelseler çocuk gibi olurlar. — Sonuna kadar seyrettim de ben de böyle söyledim. «Ulan Cumo. Sen nerelerdesin rezil? — Gelecektim. — Eyvallah beyim. Yüzüme gülüverdi.. işte orada köpeğin arkasına geçti. gözleri kara.. Köpek de beraber..... Serhoşluk öfkesiyle başlayan bu iş. Sen burada mı oturuyorsun Murat bey.... Safa geldin. sabahleyin eğlenceli bir vaka haline döner gibi olduysa da. Sana Abdurrahim bey mi söyledi bunu? — O söylemedi. Cuma geri geri çıktı. vaziyeti kurtarmak için komiser «zorlu bir zabıt» tutmaktan başka çare bulamadığından Güley hanım ertesi geceyi hapishanede geçirmek mecburiyetinde kaldı. Sen. Tuu. — Neden sever bakalım? — Sevdiğinden sever beyim. Adam karıyı güzelliği için sevmez ki. Kaltağı ele geçiremedim... öğleden sonra.. işte o kadar.. Ulan külâhlı erkânı harp.. — Sormadın mı? Öyle güzel karısı varmış da o haltı neden yapmış? — Sordum..

Güley'in çirkin suratında böyle uzun ve kıvırcık kirpikleri vardı.. Sana baktı da kulağıma. Yüz tamamiyle boşalmış gibiydi. — Güzelmiş. Ne güzel insan». «Aman Abla.. Hem araya girer kızı baştan çıkarırsın. Bilmez misin Murat bey.. Mahsustan. ilâç verdi. Bir gün merdiven altında oturuyorduk. gayretliydin hani ya Ev'in?» derler.. Belli obuasın diye eski örtüyle gelmişti. Güley dudağını kıvırdı: Abdurrahim bize komşu oturur. herif de. Bazı trahomlularda. — Ulan rezil.. Kirpik denilen sayısı malum kılların ne kadar mühim bir şey olduğunu istanbullu şimdi bu kirpiksiz yüzde pek iyi anlıyordu. hem de şimdi... — Karısını da tanıyor musun? — Tanırım. Bütün Adıyamanlılar gibi gözlerinde trahom vardı.. karı kısmında akıl var mıdır? — Ya erkek kısmında? — Erkeğin de aptalı aptal olur. Bunu ancak kendisini iyice rahatsız etmeye başlayınca tedaviye girişir. Sen onu anlat. Öteki. — Kız da iki kere buraya geldi.. Öğünür. dediydi... — Kulak asma... — Farkında değilim.. akmaz olunca arkasını boşlar. Güley istanbullunun bakışından meseleyi anladı: — Gözlerimi doktor yoldu dedi.... «Güzeldin hani ya Er'in. Abdurrahim kırk yaşma gelmiş Şaroğlu'nun kızı elin oynaşı.. cilve nedir bilmez.Güley kırk yaşlarında gösteren. Abdurrahim beyin karışıyım diye kibirlenir.... Şimdi gene tedavi altında bulunduğu kirpiklerinin tamamiyle yolunmuş olduğundan anlaşılıyordu. eşek gibi cilve yapar. Ben Süleyman beye geliyor sanıyordum. .. Tahtadan bir heykel taslağını hatırlatıyordu. — Neden bilemedin? Ben burada hapis yatarken Abdurrahim iki kere ziyaretime geldi. Gülme. — Kız daha mı güzeldi? — İkisi de aynı bok. — iyidir. yanmaz.. Sen nasılsın bakalım? Tözey gelip gidiyor mu? — Eksik olmasın geliyor. pek çirkin bir kurt karısıydı. — Farkında değilim. göz kapanacak hale gelmedikçe kirpikler gayrı tabiî bir surette uzar ve kıvrılır. Şimdi biraz rahatım. artık acımaz. hastalık sürüp giderdi... Sana saati sordum. — iyi kızdır fıkara. — Uydurma. Senin Abdurrahim beyle ne işin var? — Karı dalgası. Ham herif kırkından sonra bir azdı mı işte böyle ortalığı berbat ediyor. Senin bu işte parmağın olduğunu bilseydim meseleyi başından anlardım. — Doğru. Orospuyu göresin diye. — Hatırlarsın. elin çoluklu çocuklu herifini baştan çıkardım... Nasıl razı ettin üç çocuklu herife.. Kızı da görmedin mi? — Hatırlamıyorum. Birisi eşek gibi susar.

Bunların evleri daireye karşıdır..» dedim. İşte tamam.. of çeker.. bir şey esirgemiyorlar.— Şehir yerinde kızlar şimdi kendi işlerini kenidleri görüyor.. dedim.. Oğlan bir mektup yazdıysa. Mektubu götürdüm. «istemenin ilâcı vermek» diyorlar da. Altı. Erkek kısmını başı boş bırakmayacaksın. Önce razı olmadım... — O ne cevap verdi? — Artık iş işten geçmiş... — Yahu kız kaç yaşında ki? — Eh.. yedi sene evvel. Bir kere de gömleğin önünü yırttı mı iflah olmaz..... — Herifi seviyor. Ne dedin? — Dedim ki. — Kim Raziye hanım? Kızm adı mı? — Kızın adı Münevver.. — Ben kandırmadım.. — Sonra? — Sonrası. Yeni mesele değil. Otursa ah çeker.. Yalvarsalar dayanamam... Abdurrahim bey bir tenhada yalvardı: «Aramız iyi. Baktım herif anası ölmüş tay gibi düşünüyor. Raziye hanımın kulağını büküverdim. dedim. Yüreğim acıdı. — Sevaptır beyim. «Kızım adın ne?» demişler. — îyi haltetmişsin. Sözüm hak mı nahak mı? — iyi demişsin. Doğuran avrat Ezrail'i yener ama komşunun şuncacık kızını . İstersen sor. Burnunu kaldırdı.. Pencereden işaretleşmişler... Hep kabahat Raziye hanımda.. Yirmi. «Erkek kısmına düşünmek zarardır. Daha evvelleri ben bu Abdurrahim'in halini beğenmedimdi. Nafile ateş saçağı sarmış. Akıllı ol». — Neden bu zamana kadar evlenmemiş?. demişler. lâkin haberleşecek emniyetli bir adam bulamadım. — Kızı kandırdın da şimdi bir de.» aeaım.» Zamane kızları bildiğin gibi değil Murat bey.. «Oh daha tatlısın ya. Karı kısmı zaten körpeliğinde azar.. Amanı bilir misin?» dedi. Parası benden Dellal'ı senden. en küçüğü ölüm». — Senin hesaba göre bu işe onüç yaşında mı başlamış? — Onüç yaşında. o dört mektup yazdı..... Şimdi istediğini yapmalı. «Avrat duyar dedim.. yirmibeş var. «Balcı» demiş.. Eti ciğer eden de avrat. ciğeri et eden de. Kız hitamında yüz çevirirse Raziye hanım da bir şey duymaz.. «Kuyruğu satıp içyağma mı veriyorsun deli. — iyi. olmaz mı diyeceğim.. kuru yerini çamur etme. Abdurrahim olacak rezile dedim ki. Ben Raziye hanımı severim. Evde oturmaz. Benim yüreğim yufkadır. Sen şimdi filancaya şu mektubu ver desen. Ateş saçağı sarmış. «Azan karının başına kırk belâ gelir. — Uzatma. Lâkin kıza her lafı söyledim. Senin haberin mi var?» dedi. Raziye hanım karısı. iki çocuğu var ya ona güveniyor... «Ben ölüyorum abla.

Senin nasihatini tutsalar bütün evli kanlar kendi başlannı da. «Babası yerinde» diye söz edemezler.. «Babası anası var mı» diye sorma. Münevver kız Allahtan oynak. Münevver orospusu.. Baskısız yufkayı yel alır. Şırıltısında insan gibi uyursun... — Vay imansız vay. — Benim ne suçum var.. herifi baştan çıkarmak için tenhada soyunur da bu suya girermiş. «Bu benim derdimi bilmez. Oynadıkça güzelleşir.. Üstüne. istanbullu birdenbire sordu: — Herif bu işe onbin lira sarfetmiş.» diyerek gene şüphelenmezler. Kız oğlan kız dedin mi aklınız oynar.. Damdan düşen birini bulup getirin. — Haberi mi olmaz? — Olmaz elbet. Zenginlik yerinde. Babalan sofu olduğundan kızı evden çıkarmaz. ondan sonra boyuna dul. Doğru söyle. O da komşusuyla mı fingirdeşecekti? — Karı biraz fingirdek olmalı. «Ot bile kökü üstüne biter» demişler. Kız kısmı namusunu bilmez. Bunlann avlularında bir su akar.. Hüseyin kanı olsun.. Neden? Ne bileyim? Oynamaktan maksat yutmak. Yiğitin altında at aksamaz derler. Peri kitabı beni çarpsın.» demiş.. Çıplak görüne görüne Abdurrahim'i yakmış. Bunu hiç düşünmezsiniz. — Belâ ne demek? Benim sözüm bir kere kötü erkekler için..yenemez. böyle mübarek su mu olur? Irmak gibi. ... baskısız kızı kel alır demişler. hovarda akıllandınr Murat bey.. namusu yüz kuruş.» demişler. Güley.. Yüzüne renk gelir. Kocaman konak. «Kannın kanı bir kuruş. Kötü erkeğin kansı da biraz akıllı olursa kırk yıl hovarda taşır da kimsenin haberi olmaz. Bir evin bir kızı. Padişah sarayı gibi.. ne halt etsin. Bu dil sendeyken çok ocaklar söndürürsün. kurnaz kurnaz gülümseyerek. Abdurrahim ömründe hovardalık etmemiş. Gözlüklü bir doktor getirmişler... köpüğü kuşu kapar. Çıkarmaz ama kız kısmının baskısı anasıdır. kirpiksiz gözlerini süzdü. Kızlarını şımartmışlar.. Kadıncağız... Allah beni muzmahil etsin. Usulü var. iyi ama. Adamın biri damdan düşmüş. istanbullunun paketinden bir cigara alıp yaktı. «Terbiyesi var mı?» diye sor.. Karıların bahtı da böyle. Erkek kısmı da kıza meftundur. dulluk ne demek? Ellenmemiş de alsan bir kerecik kız kullanacaksın. aptalın biri. Eğer on paralarını aldımsa imam Hasan. — Allah belânı versin.. Güzele bakmanın göze faydası var. — Hele edepsiz. Ben yalvarmalarına dayanamadım. Dalgası fili toparlar.. kocalannın başlarını da. Körpeliğinde ihtiyar hovarda bulacak. «Evlâdı yerinde. kızlık. Karıyı. Karı milletini sen bilmezsin. başına bakar. Adamın yüreği ferahlar. sen mi soydun karı mı? — Töbe Yarabbi. Raziye hanım. Zengin kızı iş görmediğinden gözü pencerededir. — Anası da mı oynaktır? — Oynak olmaz mı? Bir kötülüğü görülmedi ama fırsat elvermediğinden. Kız kısmı anasına çeker... Cin. komşu oğlanlarının başlannı da belâya sokarlar.. Kırk yaşına değdi mi ondört yaşında oğlan sevecek..

.. — Münevver hanım nasıl? — iyidir.. Yarası nasıl? — iki. Hele gelsin.. Kırmızı (tumanlıya) hasret gidesin e mi? — Kız bu ne demek? — Kırmızı tumanlı mı? Güley utanmış gibi başını çevirdi: Karı lafları bunlar. Raziye hanım ne dedi? Kızmıştır. Kan iken geçmiyesice. — Ben geç kaldım.... Yirmi lira. kendine de mi acımadın? Haydi kendine acımadın çoluğuna. Şuna bak. üç güne kadar eve götürecekler. Müdür gitmeden bu tarafa bırakmazlar.. Bir kelime.... istanbullu. «Ak tumana hasret gidesin kalkmazsan. «Ak tuman» erkek demek. Kelâmı kadime basarsa ben yalanım. Sen deli misin Abdurrahim bey. Yarası sağalıyor.. — Bırak şimdi.... Hay gözün kör ola Abdurrahim.... «Kız nasıl?» diye soracaktı.. Büyük rezillik geride. ölmüş dirilmdş. — Kız rezil. Sabahtan beri dolaşıyorum.. — Beddua etme... Şırpadak oyuna kalkar.. Bir satır yazıversin. şakalaşıyorum. Yetişip yetmiyesice. kefiyesi ve Adıyaman şalvariyle tespihini şıkırdatarak içeri girdi ve selâm vermeden İstanbullu'nun sormak üzere olduğu suali sordu... Bu esnada Abdurrahim bey sadakor ceketi... Şahım. — Şaka imiş... Şimdi inandın mı? — Lâfa bak senin bir tane bile oğlun yok. çocuğuna da mı merhamet etmedin? Malatya'nın avratları diyorlar ki. — iki oğlumu bir tahtada vereyim ki para almadım. Haydi kıza acımadın. Bir kelime yazsın. Geç kaldım... Biz yemin ediyoruz. gelinler oyuna kalkmazsa. Hele rezil. Hiç yazar mı? Dünyaya rezil ettin.. — Olsun. — Dinim gitsin on para almadım..» derler. . Ben para canlısı avrat değilim... Karı milletine «Ak tuman'a hasret gidesin» dedin mâ korkudan yüzü sararır. Selâmı var..... Sana bunu Abdurrahim mi söyledi. Düğünde kızlar. Ağzımla iştiyeyim de neremle yiyeyim? Eğer bunu sana Abdurrahim söylediyse... Ben kimseden bir şey istemem. — Yazmaz. Nerde bu herif? — Şimdi gelir.— Sus kız. Yirmi lira vereceğim. Ben mektup isterim Güley.. Ağlamıştır? — Onu karıştırma. Bir kelime getir. Allah O Allahsa elbet yalancıyı helak eder. Susup fabrika düdüğünü dinledi: Vay başıma. Evin yurdun yıkıla rezil. Nikâhım gitsin ki almadım.. Hastaneye gittim. Ben para için mi?... «Kırmızı tuman» karı.. «Bu ne çeşit işmiş?» diyorlar.. — Daha bu rezillik bir şey değil. — Mektup verdi mi? Hani mektup? — Ne mektubu? Kızcağız ölmüş.. Haydi çağır. Fazla söylüyorsun inanmıyorum. imanım gitsin on para almadım.

. Ona böyle hitap etmeye alışmıştı. istanbullu kendisi de avcı olduğu için Abdurrahim'in yüzündeki mânânın avı düşürmüş bir avcıya mahsus zafer ve güvenme hissinden geldiğini anladı. neşesi. . — Kız sen nerde kaldın Aşifte? Sen nerdesin evi yapılasıca? dive mahsustan çıkışırdı. onbir sene. Beni mahkûm ederler de kurtulurum diye güvenmesin. öldürecekler. inanma. Genç yaşında dul kalıp. etmesin. Kan bey de aynı sahte tavırlarla.» diye ağlıyor.. fena bir işe lüzumsuz yere ortak olmamak için dışarı çıktı. fakat biraz dinlenir dinlenmez âdeta keyifle gülümserdiGenç yaşında dul kalıp erkek evlât büyüten anaların ekserisi gibi.Abdurrahim bey birdenbire korkunç derecede sinirlenmişti. Birisine varacak olursa düğün günü hem onu. Böyle fevkalâde akşamlarda. Beni ele vermesin. Ben ölmedikçe Münevver başkasına gidemez. onbir aydan beri devam eden bu halinden artık şikâyet edecekmiş gibi soluyarak bir yere çöker. dişleri tamamiyle döküldüğü için iyice büzülmüş bir eski para kesesine benziyordu. istanbullu için Karı beyin beş dakika geç kalması mühim bir vaka idi. insan Onun arkasından bakarken. Halbuki vücut itibariyle öyle aşırı çalışkan görünmüyordu... Mahpusta dedikodu çok olur. Memleketten iki lhizmetkâr geliyor. Bacakları o kadar inceydi. Hacı Abdullah'la ağabeysi ibrahim'i ve bir sürü kız evlâdını kimseye muhtaç etmeden yetiştirdiği için mahallesinin bütün insanları Ona çalışkanlığından kinaye. Beni neye mahkûm ederlerse etsinler altıda birini yatarsam asrî'ye çıkacağım.. onların da kendi mevcudiyetini yadırgamadıkları halde. diyiversin. Hacı Abdullah da bunu her zaman tekrarladığından bütün mahpushane.. Arap kefiyesinin altındaki bu esmer ve güzel suratta ancak öldürme anlarının müthiş gaddarlığı belirmişti. Aramızda bir şey yok. değneklere binmiş bir küçük kız çocuğunu andırırdı. — Delinin aklına bak. olduğundan daha yorgun görünmeye çalışır. vücudu o kadar çelimsizdi ki. Dikkatle kıvrılmış bıyıklarını çarpıtan tiki ziyadeleşti. «An bey» karşılığı olarak «Karı bey» diye lakap takmış. Bu iki insan arasında geçecek konuşmayı pek merak ettiği. Kızın evlenmeye falan niyeti yok. «Karı bey» hasta değilse her akşam aynı saatte yemek getirirdi. Hele ağzı. Yüzünde. bu suretle aynı zamanda Hacı Abdullah'a şefkat göstermişcesine gönlü ferahlardı. Namusumu rjaymal. hem de kocası olacağı. iştihası ve canının istediği yemeklerle meşgul olur. mavi gözlerinden başka buruşmamış yer kalmamıştı. Her akşam yorgun ve usanmış gelir. Zaten o zamana da bırakmam. gardiyanlariyle beraber. Yalnız sana yalvarıyor.. Her istediğini yaptırmaya alışmış bir Ağaoğlunun acizden gelen bütün hayvanca öfkesi güzel yüzünü sarmıştı. «Hele mektupları mı babam duyarsa ben beni öldürürüm» diyor. onun sıhhati. — Büyük rezalet geride! diyerek ayağım yere vurdu. Düşman sözüdür. «Aman ocağına düştüm. oğlunun arkadaşlarını sevmekle oğlunu sevmek arasında hiç bir fark görmediği için yalnız istanbullu ile konuşur. Pek zayıft pek çökmüş bir hali vardı. kaşlarını çatar.

Dikmesiyle «Vay anam» diye kıvranması bir oldu. Başlamışlar Arpacı'yla içmeye.. diye iftiharla kaşlarını çatardı. — Anlaşıldı... Demek benim büyük oğlanın gayrı içi çürümüş. Hüseyin'in anasına rastladım. istanbullu derhal saatma davranır. Kızı tokatlamış. gelini kendisi için seçecekti. Çocuk kısmı.— işte geldim. Kahve «Mars» olmuş. hapisteki oğluna yemek taşımaktan şikâyet etmezdi ama. Tamam. — Maşallah. Gelmişte «Haydi içelim» demiş. doktoru buldum. Kabahat saatlerin. Müstahaktır. Elbet doktor ister. Akşam. En fazla üzüldüğü şey en büyük torunu Mediha'nın kendisini adam yerine koymaması. Araba gibi yuvarlanıyor. Üstüne sarılık mı geldi.. Şimdi hele Hacı'nın tahliyesi yaklaştıkça ahdediyordu: Bu sefer oğlanın gönlüne bırakmayacak. Sonra yarı yolda büyük kız geldi aldı da geç kaldım.. Yüzü ölü sıfatı. Esbaplı şeytan iğvasmdan muhafaza et. İbrahim efendi nasıl? — Sorma. ya Müslüman... Geline «Verme» dedim. Yolda. Gelini zaten ilk baştan gözü tutmamıştı.. misafirleri (müşterileri) haydi paydos diye kovalamış. Başımı örttüm. diye gülerdi. Kahveyi kilitlemiş. Sancılanmış. Ben öğleden sonra pazar'a gittim. — Kim elbiseli şeytan? — Kim olacak.. İstanbullunun çıkışmasına meydan bırakmadan derdini yanmaya başladı: — Daha fabrikanın erkekleri geçmedi. Küçük kız peşime düştü. öteki komşunun kızı bir araya geldiler mi. Gene üç gündür içiyor.. Töbe bütün bütün azdı. Altın saatlerden kınla. iyi olmuş.. Kan bey bu akşam gene beş. Şuraya kusmuş. anasından duyuğunu söylemez mi? Şu halde komşunun gelini. Beni dinleyen kim? Bir tas su koşturdular. bunak saymasıydı. Sen bu kadar doğru saati nerde buldun? — Müminin kalbi saat yavrum. Arpacı. Her zaman sancılanır da töbekâr olur.. Tabii kabahat hep gelin olacak soytarınındı.. Feryadı göğe çıkıyor. Bu benim oğullanm adam mı? Arpacı zengin... . Su istedi. sen fakirsin. Bakalım ne sancısı tuttu. gene parmağıyle hesapladı.. Doktorun arkasından koşarken alıp veriyorum: «Allahım sen bizi elbiseli şeytan şerrinden sakla. Derken uyandı.. Saati kuran yok ki vaktimizi bilelim. Arpacı ile adam ortak olur mu? Bu benim evlâtlanm deli. Beni lafa tuttu.... kendilerini ihtiyarları çekiştiriyorlardı. Vaktinde gelmişse. «Defet misafirleri» demiş. Kahve şakirdi (Garson) yolumu kesti.. Töbeyi Bayram'a denk getirdi. kınla çalar saatlere kaldım. Şeytan domuz da o sebeple büyük anasını saymıyordu. O sıra ölecek de. — Yemek yetişiyor mu? — Misafirler bastırdı. ayyaş...» diye yalvarıyorum. Eve gittim ki horultusu arşa çıkıyor. kalıyor muyuz anlayalım. bütün oğlan anaları gibi gelini ve torunları çekiştirmeden yapamazdı. Utanmazlar! diye belli başlı mazeretlerinden birisini söylerdi. Gene üç ay içmemeye töbe etti. Ağladı. işte saat altı. Arpacı kumarbaz. Neler yapmamış benim İbrahim oğlum. Oniki senedir. Ölüyor muyuz.. on dakika geç gelmişti.

Kahve'yi kapatmışlar. Daha neler göreceğiz? Vay başıma... Vay başıma... Bu yaşta, deli gönül diyor ki, «Git bir karanlık deliğe gir, orada güzelce öl. Eski zaman ölümüyle... Ne güzel!» Yaşın yerde sayılsın kan bey... Ben bıktım. — Kendine kötü söyleme... Çocuklar nasıl? — Onlar da bir başka belâ... — Yok... Çocuk kısmı evin şerefidir. — Evin şerefi olan terbiyeli çocuk. Bizimkiler atlı Cin... Pestili sakladım, yer be yer... Sabahleyin baktım döğüşeceğiz, verdim de yediler. Bu zaman pestil yiyen çocuğu ben kışın neyle avutacağım. Hele oğlan bütün serseri... Komşu çocukları «Haydi meyva çalalım,» demişler. Şunlara bak... Halbuysa bizim Malatya'mızda meyva haram değildir. Sahibi bahçedeyken içeri girersin. Ağacı sallarsın, doyana kadar yersin. Giderken de adam sana bir mendil dolusu ikram eder. Elhamdülillah dersin. Sabahleyin dutlar sallandı mı, garip komşuların hakkını ayırmak bizim usulümüz. Bizim Mesut, canavarları bizim bahçeye doldurmuş. Meydandaki armutlar yetmemiş de, «Hele gelin... Asıl iyi armut şurada», diyerek bey armudunun yerini göstermiş. Babası döğdü. — Bırak şimdi çocukları... Söyle bakalım sen... Dışarda ne var ne yok? — Susun da rahatça oturun. Dışarsı bir fena olmuş. Tayyaroğlunun şekerini tutmuşlar. 59 torba şekerini... Ne yazık olmuş. Merakımdan uyuyamadım. — Canım Kan bey... Sana ne oluyor? Tayyaroğlu da mahpusanede uyuyamadı. Lâkin merakından değil... Kumara oturdu sabaha kadar. — Kaybetti mi? — Yüzseksen lira kaybetti. — Oh olsun... Kumar oynar mı akıllı adam. Rahmetli babam anlatırdı. Birisi otuz altın kazanmış, otuz parasını yemeden gerisin gerisiye yutulmuş. Bu erkek kısmı ne delidir. — Şimdi kumarı karılar da oynuyor. Bey, paşa kanları... — Kocaları ağızlarına vurmazlar mı? Tevekkeli değil bu dünya batacak. Şimdi Tayyaroğluna ceza mı verecekler? «Bana iftira ettiler» desin. Komşular müzevvirlemişlerdir. Birisi usulla gitti polise söyledi, çıktı kenara. Bu alamette müzevvirlikten para kazanacaklar. Herkes hafiye yazılmış. Komşusunun güldüğünü isteyen mi var? — Pekâlâ sen şurada ağlarken onlar şekeri şu kadara satsınlar da para mı kazansınlar? — Para kazansınlar. Zengin komşu iyidir. Zengin komşudan adama bir vakit zarar gelmez. Ne rezillik gelirse fıkaradan gelir. — Olmadı Karı bey. Fıkaralarda şeker saklamış adam duydun mu? Bak Tayyaroğlu'nun suçu meydana çıktı. 59 torba şeker. Beyanname verecekti vermemiş. — Bir torbası da arada kaybolmuş. Karısı ağlıyor... Ahmet polis, arabanın üzerinden alıp usulla bekçiye yüklemiştir. Görürsünüz Ahmet polis aşırmıştır. Ahmet polisi sen gördün mü? Bu benim oğluma şahitlik eden polis... Kazan

kulpudur. Çarşıda it gibi dolaşır. Allah vere de bu Ahmet polis haramiliği çok sürmese... Karı bey belli ki mahallede her gün belki yüz defa tekrar edilen lakırdıları kendi düşüncesine ait olup olmadıklarına zerre kadar ehemmiyet vermeden söyleyip duruyordu, istanbullu, gene burnunu karıştırmaya girişmiş olan Hacı Abdullah'a göz kırparak alay ettiğini fark ettirmemek için ciddiyetle ve yavaşça sordu: — Ahmet polis haramiliği var da, Tayyaığlu haramiliği yok mu? Tayyaroğlu şekeri saklıyor. Tüccarlar hep malları saklıyorlar. Sebep? Bulunmayacak da millet bunalacak, fazla fiyata alacak. Oğlun kahve işletiyor, şeker pahalandı mı sana da zarar. — Elbet bize de zarar. Ben bize zarar değil mi dedim. Şeker bu kadar fırlarsa o kahveyi biz ne yapalım? Müşteri de iyice seyrelmiş. Oğlan Valiye koştu yalvardı. Yedi kuruşa idare etmiyormuş. On kuruş fiyat istemişler. Vali, esasta Laz. Malatyalıya düşman. «Olmaz» demiş. Ocakçıya üç lira veriyor. Şakirtlere yüzelli kuruş müritlere yirmibeş kuruş. — Yüz yetmiş beş kuruş. — işte o kadar. Işık yanacak. Su ister... Vay başıma... Dur, dur... Bir iş daha oldu. Karakaş'ın kızını muhbirlemişler. Hem avrattan zahire almışlar, hem de gidip muhbirlemişler... Hükümet de gelmiş mühürlemiş. — Ne satmış? — Zahire satmış. — Kaça? — Herkes kaça satıyor? Kilosu 120 kuruş. Kiracı on kırat almış, Behçet on kırat almış. Hep onar kırat almışlar. Gizliden almıyor. Ne günlere kaldık yarabbi... Kan malını gizli satıyor. Sen paranla buğdayı gizli alıyorsun. Sonunda beşer kırat daha alacak olmuşlar. Vermeyince haydi Hükümete... Bu millet, artık doyasıya ekmek yemez... Geçti. Huylanınca, «Dur cadı... Gidip muhbirleyelim de sen gör», denir mi? — Muhbirleyince ne oluyor? — Hükümet mühürlüyor. — Aldırma... Kaldırıp götürmüyorlar ya.. — Kaldırmasınlar.. Bir kere Hükümet parmağını taktı, mühürü bastı mı, o evin ocağı söner. Hacı Abdullah lat olsun diye sordu: — Sen hiç almadın mı Karı bey? — Almadım. Buğdayı nereye sokayım? Fare mi yesin? Deli deli söylenme. Bu alâmette insan korkuyor. Ne bir kâr ola, ne de Hükümet evine gire demişler. Hükümet adamı yemin tanımaz. «Vallaha» dersin inanmaz. Arpacının evi de aranacakmış. Faydası yok, mutlaka aranacak... Tarla sahibi, konak sahibi bırakmayacaklarmış. «it aç, biz de aç...» diyorlarmış. Herkes buğdayı saklayamaz. Evi rabıtalı olacak. — Olmadı. Sen buğday almalıydın. 120 kuruşa...

— Bir de Mekri bulaşırsa... Keyfe bak... Biz ne günlere kaldık. Komşulara her vakit söylüyorum, «istanbullu oğlum, ehil fıkarası nedir?» diyorum. Buraya geldiği zaman yağın kilosu 50 kuruştu. Buğdayın kıratı otuz kuruştu. «Hep pahalanacak» dedi. Keramet sahibi bir adam... — Gördün mü? Sor bak... «Daha çıkacak..» diyor da o sebepten alsan diyorum. — Ben şeriattan korkarım. Neler yedi bu diş, ne altın oldu, ne gümüş diye bir lâf var. Kimse cevizi çift görmeden taş atmıyor.. Biz ne günlere kaldık? Çarşıya çıksan, sanki kilitlemişler de kaçmışlar. Kimsecikler yok. insan pdaditdL çıkınca eskiden kalbi ferahlardı. «Pazar şenlenmiş, oh..» derdi. Bugün gittim. «Uuuyy..» Kimse kalmamış. Müşteri çok. Dükkâncı yok. Kasabın önü kıyamet gibi. Çengele iki tane gövde asmışlar. Birisi «Aşçı'ya mahsus» imiş. «Kesilmez, bölünmez» dediler. Yalvardım. «Köftelik için buddan veriver şahım.» diye kanlılar gibi yalvardım. «O'nun da sahibi var» dediler. Dükkânlarını kasap pazarında, dünya kilitleseydi Bekirgiller kilitlemezdi. Hanım'in Mehmet kilitlemezdi. Hep kitlemişler. Davar yok. Sığır kesiyorlar. Yağsız bir et. Çamur gibi. Duvara atsan yapışıyor. Tuza ne oldu? Tuzu Alman'a veriyormuş Hükümet. Her şeyi Alman'a veriyormuş da «Bizim millet varsın, acından gebersin» diyormuş. İbrahim üç kilo tuzu iki yerden yalvararak aldı. Tuzu çuvala koyan hangisi, torbaya koyan hangisi... Sabunu, tuzu talandan kaçırıyor bu insanlar.. Bir görseniz, kurt, şehirli, garip, yerli hep ayakta. Orası bayram yeri gibi... «Satış yasak» dediler, «şıp» camı indirdiler. Ahali, kenara çekilip boynunu büktü. Ben geç kalmışım. Gittiğim zaman kapıyı da kilitlemişler, iki herif aralıktan para ile mendili içeri alıyor. Kendileri tartıyorlar, kendileri ölçüyorlar. Artık insaflarına kalmış bir şey... Gizli rakı çeker gibi tuz aldık. Töbe Yarabbi... Dur bakalım bir de peynirci getirmişler, doğru mu? — Getirdiler. — Yüzelliye satmış, iyi bildin. — Vaktinde atmışa aldılar. Kışa kaldı. Tuz koydular heriflere piyango vurdu. — Piyango vurdu ama Karı bey, marifet bu yağmada para kazanmak değil, kazandığını sindirip yemek, sen Allahı bilir misin? Adamın burnundan getirir millet kısmı... Burnundan... — Doğru... Bir kere «Hayyalessalâ...» dedi mi... Bir kere «Yahu... nasıl vicdanınız razı oldu da benim kanıma ekmek doğradınız? dese... Ah almak iyi değil. Fıkaranm ahi tutuverir. Seferberlikte de böyle olduydu. Bir kırat zahireyi bir altına sattılardı. Dükkân sahipleri lort oldular. Bir gece gürültüyle uyandım. Bu benim oğullarım o zaman 10 12 yaşındalar. Dışarda bir kıyamet... Silâhlar patlıyor. «Delikanlılar kim bilir, kimin kızını kaçırıyorlar cebri alarak» dedim. Pencereden baktım ki gökyüzünü kızıllık basmış. Bunu görünce kocakarılar okumaya başladılar, Ay tutuldu sandılar da... Lâkin ibrahim «Ana cami yanıyor» dedi. «Oh ne âlâ... Yansın...» dedim. — Neden? — Bunların babası vurulmadan caminin mütevellisiydi. ölünce mütevelliliği bizim elimizden aldılar. Yandığı iyi oldu. Ateş çarşıya atlayıvermiş. Hep

sokaklara çıktık. Eski çarşının üzerine tahtadan çatı çekilmişti. Çatı birden harladı, her çarşı tutuştu. Bitpazarı, kasap pazarı, meyve arastası, ekin arastası hep yandı. Bitpazarı hakikat bit pazarıydı. Karanlık karanlık dükkânlar. Lâkin dolu dükkânlar. Yeraltında mal dolu. Ateş düşünce «Malım...» diyen hangisi... O tüccarlar deli ohnuşlar. Yangın söndürmeye kim bakıyor? Herkes talana dalmış. Hükümet tutuştu. Bir taraftan... Jandaramlar şaşkınlıkla kurşun sıkıyorlar. Ateşe silâh para mı eder? Mahpuslar bağırmaya başladılar. Hüseyin bey Belediye Reisi. Tabancayı çekti. Kapıyı arkasına dayadı. «Gelin yavrularım...» diye mahpusları bir tamam kışlaya götürdü, idamlıklar kaçmadı da, onbeş senelik bir mahpus kaçtı. Çırmıktı'dan Murat kaçtı. Çarşıda rezalet diz boyu... Bir kasayı, talancılar yuvarlaya yuvarlaya önümden geçirdiler. Tüccar mallan yerde sürünüyor. Aklında mı Hacı, biz de bir merkep yükü zahire getirdik. Sabahleyin «Mal talan edenleri Hükümet yakalıyor» dediler. Eşeği kimseye göstermeden salıverdim. Zahire kaldı. Seferberlik senesi... Bir altına bir kırat buğday satanlar perişan oldu. inşallah bunlara da bir âfet gelecek. — Âfet gelmeden olmayacak Kan bey. Haklısın.. — Biz ne âfetler gördük yavrum.. Seferberlik senesi bir de Çekirge âfeti düştü. Dellallar sokaklara çıktılar. Bar bar bağırıyorlar: «Allahmı, Peygamberini sevenler... Haydi çekirge kırmaya... Dini bütün Müslümanlar.. Haydi çekirge kırmaya... Ermenistan tarafından ayağıyle geliyormuş bu çekirge... Adam yiyen cinsi imiş bu çekirge... Haydi babayiğitler... Analar, Bacılar, kardeşler... Dini bir uğruna çekirge kırmaya.» işte o sene ekmek yıldıza çıktıydı. O zaman «Afet gâvurlardan oldu» dediler. Harp gâvurlardan olmuştu. Ermenileri kestiler de millet biraz ferahladıydı. Şimdi içimizdeki gâvurlar bizim gâvurlar. Şapkayı giydik. Karılar çıplak geziyor. Namus kalmadı. «Bu seferki âfet ötekinden beter olacak» demiş. — Kim demiş? — Şeyh Kâzım efendi. — Kazım efendi söylediyse doğrudur. Ee, daha ne demiş? — Bu memleketi zelzele batıracak demiş. Erzincan gibi. Hep karıların namussuzluğundan, sen fabrikayı gördün mü? Kanlar hep baştan çıktı. Nerde yetişmiş bir kız varsa, oğlu olanlar onları tanıyor. Başımıza gelenler.. Şeriat gitti, biz böyle olduk. Eskiden afet de olsa böyle rezillik görmedik. Eskiden her işe Müftü karışırdı. Ulu Cami yapılırken minareleri tamam çıktılar. Üstlerini kapatan ustalardan birisi yuvarlandı, öldü. Malatya Müftüsü katil minare ile şahit minareyi onbeş gün hapsetti. — Kız, minare hapsolur mu? — Olur. Ustaları onbeş gün çalıştırmadı. Minareler onbeş gün külâhsız bekledi. Minare demek, Allahm bir kulu demek. Minare kısmı gece vakti, kimse görmeden bir kere secdeye kapanırmış. Cemaat az olursa adam gibi ağlarmış. Şimdi başımıza taş yağacak. Hepimiz baştan çıktık. — Baştan çıktık dedin de aklıma geldi: Şaroğlu'nun kızı evine geldi mi?

— Geldi. Görmeye gittik. Zavallı taze, bir yatakta yatıyor. Beni görünce başını duvara çevirdi. Utandı. — Yaptığından mı? — Günahını alma yavrum... Yemin ediyor. Herifi tanımıyormuş. — İşte asıl o bizim günahımızı alıyor. Adam, tanımadığı kızı hiç vurur mu? — Deli bir herif... Vurur vurur... Kız yemin ediyor. Ağlıyor. — Çok yemin ediyorsa, çok ağlıyorsa hiç inanma.. — Yok oğlum... Asilzade yerin kızı. Fabrikada çalışan cinsten olsa ben de seninle beraberim. Uuy başıma... Ben geç kaldım... — Yarın akşam gelecek misin Karı bey? — Gelmeye geleceğim.. Lâkin gitmek zor. Hele ben beni bir götürsem.. Her akşam böyle vedalaşırdı. Karı bey küçük fakat acele adımlarla gitti. Oniki seneden beri fasılasız olarak mahpusta yatan Hacı Abdullah günü azaldıkça, uykusunu ve istinasını kaybediyordu. Gündüz hiç bir yerde on dakikadan fazla oturamaz, gece, yatakta duramaz olmuştu. Artık üç paket tütün içiyor, burnunu daha çok karıştırıyor, başını daha fazla sallıyordu. Ceza beş seneyi aştı mı insana şakadanmış gibi gelir. Mehabetini, dehşetini kaybeder. Bir tamam yatıp bitirmeyi göze alamadığından, «Bu böyle kalmaz. Allah cömerttir. Bir af olur» falan diyerek uzağı asla düşünemem yen bir çocuk dalgınlığı içinde yaşanır. İlk iki sene uyku ve iştiha dışardan daha muntazam daha fazladır. Can, başka türlü bu başka türlünün asla tarifi bulunamaz sıkılır. Bu sıralara «Anasının çorbası daha karnında... Hele birkaç sene daha geçsin de görürüz» derler. Birkaç sene sonra uyku ve iştiha azalır. Buna mukabil, uyuklamaktan ibaret bir yorgunluk, başı, gövdeyi ve ruhu sarar, iştiha terbiyesiz bir çocuk gibi her aklma geleni şiddetle istemekten ve birkaç lokmada bıkıvermekten ibarettir. Yatkın hapis iki övünden başka yemek yemez. Artık uzun arkadaşlıklara da tahammülü kalmamıştır. Buraya girmeden evvelki hayatına ait sevda, kavga ve diğer maceralarını o kadar sık sık o kadar çok da kalan parçalarından bıkmıştır. Bir yeni arkadaşa hepsini, birbiri peşine, hikâye eder. Maceraları tükenince kendisine bir başka yeni ahbap arar ve eski hikâyeleri ona anlatırken bunu önce dinleyenlerin orada bulunmasına tahammül edemez. Bu yüzden kıskançlıklar, dedikodular bir ay evvelki can ciğer arkadaşları birbirlerine kanlı bıçaklı düşman yapar. Yerlilerin ekseriya birbirlerinden nefret ederek yabancılardan ahbap peydahlamaları hep bu macera anlatmak zaruretinden ileri gelir. Hikâyeler, mahpusun içinde bulunduğu ruh halinin birer aydınlık pencereleridir. Eğer bir zamparalık hikâyesine başladıysa (daima birdenbire, arkasından dürtmüşler gibi başlar.) canı o gün öğle sonundan beri şiddetle ama tahammül edilmez, müthiş bir açlıkla kadın istemektedir. (Gece mutlaka hamamcı olunur.) Bir kabadayılık macerası, mahpusun o gün, muhakkak, ya bir gardiyandan yahut da bir diğer mahpustan hakaret gördüğünü dspat eder. Bir gün evvel dehşetli ümitsiz olan bir insan, bir gün sonra dünyayı pespembe görür. Mahpus, daracık bir muhitte hislerin havsala almaz mesafelerinde hiç bir sürat ölçüsüne ve teşbih

en mühim bahis.. Mahpusların. İdamlık arkadaş sabaha kadar hemen . daha doğrusu başka Bayraklar altında yaşayan birer yabancı memlekettir. Hırıltı hemen kesilir.. Ağır ceza koğuşlarının ağır ve kederli geceleri. Şehveti ve kadın vücudunu senelerdir unutmuş bu hadım erkek kalabalığını uyurken seyretmek hazin bir şeydir.» Abdeste kalkan bir arkadaşın sürüklenen ayak sesleri. «Oh iyi ettim de namussuzu yedim.. Öldürdüğüne pişmanlığın hemen arkasından. Karısı ellere kaldı ya. yabancımsı bir gürültü olsa. inip çıkan bedbaht ve mesut insandır. yahut soldan sağa döner. koğuşun yerine yalnız birisi nefes alıyormuş da ötekiler bu müddet içinde hatta duyulmayacak kadar zayıf nefes bile almıyorlarmış. Sonra yeniden. en mühim misafir.. insanı zerre zerre. (Uzun müddet uyuyamayanlarm ekserisi cigara tiryakileridir. Yaralı hayvanlara ait birkaç kısa şikâyet iniltisinden sonra bunalan arkadaş sağdan sola. ekseriya derin uykusuna ara vermez. «Dur ulan . Allahı bile hariç tutmayan küfürbazlığa geçer. kollarına kelepçeler. başlarını yastıklarından dörder parmak kaldırarak.. Tekrar bir sayıklama: «Vurma. sıkılmış çeneleri arasından dilsizlere mahsus bunaltıcı sesler çıkarmaya başlamaları yabancılığı birdenbire aradan kaldırır. Zamanın saat tık tıklariyle değil. kendileri gibi geç uyuduklarını pek iyi bildikleri arkadaşlarıyle bakışırlar. birisi çağırsa.» diyen insafsız bir kibir ve yürek ferahlığı hazırdır... Mutlak dindarlıktan. Fakat zaten uyanık duran bir şeye canı sıkılmış gibi derhal bir cigara yakar. yazın kaşınma ve dört mevsimde osuruk sesleri batar çıkar. nefes almak cihetinden de mutlak istirahate varmışlar gibi muntazam soluklar duyulur.) Baykuş öter. Düşmanlıkla dolu bu sessiz saatların içinde üzerlerine ağırlık çöken arkadaşların. Uyanık olan yatak komşusu kâbusa yakalanmış arkadaşı adıyla çağırır. Gece gündüz bir arada yaşayan insanların korkunç yalnızlığı koğuş uyuyunca daha beter meydana çıkar. en mühim eğlence tabiî kumar müstesna derhal olduğu yerde elektrik cereyanı gibi kesilir. Senelerce rüyalar hep dışarıya aittir. Uzaktan bir köpek havlaması. insanlarının arasına gardiyanlar karışmaya başlar. Çıkma ümidi bir saat evvel elle tutulacak kadar yakındır da bir saat sonra kıyamet günü kadar uzak ve imkânsızdır.kalıbına sığmaz bir hızla bir kutuptan diğer kutba kadar gidip gelen. Mahpusdışarıyla olan ruhî alâkasını uykuda bile kaybetmez. bu zavallı büyük çocuklardan birisi insanın yüreğini parçalayan bir ümitsizlikle annesini çağırır. Kışın öksürük. O zaman derin uykudaymışlar gibi tek başlarına yatanlar daha doğrusu bizzat kendi kendilerine karşı bile uyuma taklidi yapanlar. Dışarda nöbetçi düdüğü. âdeta imdat isteyerek uzar gider. İhtilâm olan bir arkadaşın kıvranmaları. yatak komşularını kurnaz kurnaz gülümsetir. mahpusluktan başka müşterek tarafları sanki yoktur.» tekrar tek başına soluyan arkadaşın nöbetçi nefesleri.. sanki bir ayrı köy. Her yatan bir ayrı ev değil. Dışardan gelen en ufak bir gürültü tabiî kanıksanmamış.mına koyduğumun. Ancak altıncı seneden sonra yavaş yavaş mahpusluk tahteşşuura yerleşmeye başlar. Uyumayanları rahatsız ederek. Uyandıramazsa uzanıp yorganı sallar. aralık aralık fasih sayıklamalarla bölünür.. Rüyaların pencerelerine de demir parmaklıklar. bir küçük çocuk gelse. Vurmasana ulan. saniye saniye eskiterek geçtiği hissedilir.

«Eşekler. Ve bu bitmez tükenmez geceler Hacı Abdullah için tam on sene onbir ay onbeş günden beri fasılasız devam edip gitmektedir. bıkmadan aklında tutar. fikirleri birbirine çarparak düşündü : Kâmil namussuzun biri. (Bu sürat bizim trenlerimizden fazla gibidir. Yahu biz ne yaptık. Koğuş daha aydınlık. kendisini koğuşundakilerden yükseğe çıkarmış gibi acayip şeyler hissediyordu.. günüyle söyleyebilir. «Tuu. şeklinde olsun. kuvvetli bir rüya görmüş gibi cezasının iki sene bir gün kaldığını hatırlamış ve son derece sevinmişti. ümitten ümitsizliğe koşmaktan manevî varlığının nefesi tıkandı. Senelerden beri farkına varılmadan. hatta biraz da sevimliydi..hemen hiç uyumayan. Sayılı günler. En dalgın sırasında. Girdiği zaman cesurmuş.» Sonra üstüste. artık uyuyanları uyandıracağına ehemmiyet vermeden yüksek sesle.. Güneş bir başka türlüydü.» Bir hafta evvel. isterse bu cevap.» diye yazılırsa da bu sözler yalandır ve teselliden ibarettir. Halbuki eskiden bu gibi sözler hatta farkında olmadan gururunu okşuyor. daha derli toplu. şimdi artık korkak bile değil ürkektir. Bugünü saymazsak yirmiüç sene. Girdiği zaman akıllı imiş. şimdi artık insiyaklariyle yaşıyor. Bacısı orospu. Bereket versin bu değişikliklerin yalnız kendisi farkında değildir ve ruhî yorgunluktan ölecek kadar çok yaşadığını zannetmektedir. Artık o günden itibaren sevinçten kedere. «Daha çok. Mahpus'ta haftalar ve aylar insanın başını döndürecek derecede süratle geçer. damla damla birikmiş ve günlerden bir gün arkadan kancıkça bastırıvermiştir.» diye söylenir. «Sayılı gün çabuk geçer. Kâmil denilen namussuzun kafasına az kalsın destiyi vuracaktı. Bir gün gibi geliyor. Öt de şu ölüsü mahpusu yık artık. ayıyle. «Ne kaldı?» diye sorsalar derhal.. dünya üzerindeki bezginliklerin en sahicisidir. dört ay( onyedi gün var»..» . Adam. Bir müddet fazla yattığı için kendisine acıyanlara fena halde öfkelendi. Kendisi ibne. bilhassa büyük cezaların sonunda sahiplerine karşı pek namertçe davranırlar. Yatılmış cezanın değeri mi olur. her sabah yattığına bir gün zammedip yatacağından bir gün tarh eder. Kavatın birisi bu Kâmil.. ama mahpus gene de her günün hesabını muntazaman üşenmeden.) Halbuki seneler bir türlü geçmek bilmez. Bu bezginlik. Bitmek bilmezler.. Hacı Abdullah bir sabah uyandığı zaman. kalanı senesiyle. Mahpushanelere yazılan mektuplarda hemen daima. sabahleyin ilk aydınlıkta maddeten ve manen baygın düşen o'dur. «Dar günün ömrü az olur.. Ateşli bir hastalık gibi insanı hayatından bezdirirler. Ayakta duran ihtiyara gülümsedi..». şimdi âdeta ihtiyardır. «Ceza'yı öldürdün. «Biz ne halt ediyoruz yahu.. içini çeker. böylesine öfkelenir mi? Birdenbire mahpusaneye kendisini bağlayan bağlarm çatır çatır koptuğunu hissetmişti ve öğleden sonra çıkma ihtimalinin ilk hakikî can sıkıntısı üstüne çullanmıştı. Girdiği zaman delikanlı imiş. Kancıklığı evvelâ sevince benzemesindedir. «Öt mübarek öt.» Hemen o esnada kabahatmiş gibi kalkıp oturmuştu. Yarabbi sana çok şükür. Uyumayanlardan birisi. Bu Kâmil'in karısını babası kullanıyor.

.. kollarını sallayarak. Ölmek iyi bir şey. Mahpus değildi ama gene buradaydı. Ay ay hesaplamak da duyduğu aceleyi tatmin etmiyor. derhal evlenmeye lâyık bulduğu halde. «Yahu bizde erkeklik kaldı mı bakalım. müdürü korumaya girişmişti. Bir müddet bunlara acıdı. Hacı Abdullah. Şimdi her meseleyi yatıştırmaya. ağır cezanın bitmesine yakın. artık hiç birini en güzellerini bile kendine lâyık görmez olmuştu... Velhasıl. hayinliği ve merhametsizliği duymaya başlamıştı. bir insanın başına gelenler. Kendimi öldürürüm. vurulup ölen arkadaşları gözünün önüne getirerek kendisini onların yerine koyuyor. Aklı bu mevzua takılınca bir müddet keyifle ve gizliden gizliye gülümsüyor.. Gerdek gecesi. îşte buna bir türlü alışamıyor. sert sert bağıran huysuz bir insan olmuştu. «Ah benim de cezam senin cezan gibi az olsa. müsamahakâr bir adamken artık ellerini..Artık af havadisleri onu hiç alâkadar etmemeye başlamıştı. Eskiden pek ağır. bu hissi onlar da anlamışlar gibi kendi kendine utanıyordu. zıtlarma basmak için her zaman sözlerinin aksini söylüyordu. «Ohh.» Evvelce pek öfkelendiği ve buraların tek namussuzluğu saydığı feci hal yavaş yavaş başına geliyordu da bundan zerre kadar şüphelenmiyordu. gösterirdim heriflere!» diye. idarenin adamı olmuştu..» derken şimdi. Eskiden.» Bazı bazı da vaktiyle mahpushanede yapılmış kavgaları hatırlıyor. Birisini öldürmek eğer o adama fenalık etmek için yapılan bir işse. Yemekleri de ihmal etmeye başlamışlardı. mevsim mevsim düşünüyordu.. Anası geç gelse kızıyor.» dedi. Sanki artık mahpus değildi. söze eskisi gibi yüreğiyle karışamadığını hissederek. «Ah benim de cezam seninki kadar çok olsa. Çıkmak için duyduğu acele arttıkça. ölünün ebediyyen hareketsiz kalarak yalnız düşünmeye mahkûm edilmesi ihtimalinden başka bir mazereti olamaz ve muhakkak ki intikamların en namussuzcası da budur. erken gelse gene kızıyordu.. ben yapacağımı bilirim. tane tane. müddeiumumilere gitmeye kalkardı.. hareketsizliğe mahkûm olan bir düşünce âleminin ne kepaze. Lahavle. ne dejenere bir hal aldığının ispatıydı. Eskiden herhangi bir arkadaşa yapılan en kü çük bir haksızlık karşısında kükrerdi. Hey Yarabbi.. Biz artık.. Eskiden bütün kadınları ve bütün kızları çok güzel. Hey Yarabbi.Halbuki gardiyanlar olup bitenlerin sanki farkına varmamışlardı ve bunu inatlarına böyle yapıyorlardı. «Biz artık kaçar mıyız reziller. elinde olmayan bir asabiyetle gardiyanları. Artık mahpuslarla beraber değildi. korkuyla yutkunuyordu. arkadaşlar af ihtimalinden açtıkları zaman.Cezasını gün gün hesap edememeye başlamıştı. Tuu. cezası bir sene kaldığı zaman Cumhuriyet Bayramında Af olmayışına canını sıkan birkaç mahpus arkadaşı düşünerek gizlice sevindi. Gelin . sonra birdenbire somurtarak işin en tehlikeli tarafını düşünmeye başlıyordu. Aşırı mesut insanların istisnasız herkese karşı hatta bizzat kendi nefislerine karşı duydukları hayvanca hodgâmlığı. sanki kendisini burada bırakmak ellerindeyken düşmanlık olsun diye arkadaşları tutuyorlarmış gibi çabucak öfkeleniyor. sanki teessüfle başını sallıyordu.Bir müddet yeni gelenlerin haline gizlice. istidalar vermeye.

Ben böyle düşünürken yerinden sıçradı kalktı. Eskiden. Şunun yemeğe benzer yeri var mı?» Tütünlerde de eski tat aramamalıydı.. Artık tabancayı kullanamadım.. İkimiz de kahvenin içine serildik. Bizim zamanımızdaki meyhaneler.... Malatya'nın kopukları rakıyı kadehle içmeyi bilmezler..elbette usanmıştı. Doğruca göğsüne peş peşe beş kurşun yerleştirmiş. Kahvede Ali'yi arkadaşlarıyla kâğıt oynarken bulmuş. Ahali kaçışıp ikisini yalnız bırakıncaya kadar Hacı Abdullah'ın yüzüne gülümseyerek bakmış. «Bizim zamammızdaki polisler kalmadı.. saçları dökülmüş bir ihtiyar değilmiş. Dünya değişmiş.. O da ölüm yarasını almış. Ali en iyi arkadaşı imiş. Meğer beş kurşunun beşi de değmiş. Hiç bir sebep aklıma gelmiyor.. haydi bakalım. Ali gözünü kırpmamış. «Kaltak. O da bekâr... öldürdüğü delikanlı böyle bir içki âleminin sonunda şakacıktan yaralamıştı.. Malatya şehri bir hoş olmuştu. Bir daha da yaralanıp gelirsen buraya gelme.. Geri kalanları da sıkacağım. Dördü başında. Hacı Abdullah... Malatyalının ikisi az. insanlar. Dostları da birbirlerini . sonunda birbirlerini vururlar. Şuna bakın. Ne yalan söyleyeyim. artık eskiden hiç bir şey anmak istemiyordu ve beterin beteıi de şu ki ilerden de hiç bir şey bilmiyordu. Bu Reji'nin Allah belâsını versin. Bir. şunu beline tak.. Başına ne geldiyse «Serhoşlukan» gelmedi mi? Hakikaten başına ne geldiyse bir değil birkaç serhoşluktan gelmişti.. Uç Malatyalı birbirlerini öperek içmeye başlar. Kurşunlar değmedi sandım. Hacı Abdullah hastaneden çıkınca ağabeysi İbrahim yüzünü şu tarafa çevirip. Velhasıl bize 12 sene verdiler. Ali öldü. «Ne yapayım ağa? Tabancam yok.. Namus meselesi desem kim yutar. Artık pişman olmaktan bile bıkmış bir hali vardır. Tütünün içindeki odunları ayıklaymcaya kadar göbeği çatlıyor. üçü çoktur. Ben zaten yaralardan yeni kalkmışım. Hacı Abdullahı. îyi ama. Hacı Abdullah vakayı her anlatışında buraya kuvvetle basar. 1930 senesi. Bıçağını çekti. Kaldır kendini Murad'a at.. Artık içmeyecekti. kımıldamamış. Çubuk gibi delikanlıymış. gökyüzü. imanı gevriyordu. küçük bir çocuk gibi şaşkın şaşkın insanın yüzüne bakar. ben de bekârım. Ne olur ne olmaz.» «Al.. Üç gün mütemadiyen gece gündüz içerler ve bir hafta hasta yatıp üç ay müddetle rakıya tövbe ederler. Bir Cumhuriyet Bayramı gecesi. Aftan da istifade ettirmediler mi? işte yatıyoruz. Mahkemede Hakim soruyor: «Siz birbirinizi neden böyle vuruyordunuz?» Düşünüyorum düşünüyorum.» Hacı Abdullah yaraları biraz iyileşince tabancayı kuşağının arasına sokup kahveye çıkmış. Beni de ölüm halinde hastaneye götürdüler. O zamanlar böyle tombul tombul..» Halbuki meyhanelerle artık bir alâkası da yoktu ya. öyleyken.. — Gülüyor herif. Senelerce beraber hovardalık etmişler. «Hep seni vuracaklar mı böyle?» diye sormuş. Sözün burasında... üçü göğsünde olmak şartıyla ondört bıçak yarasından ibaret bir şaka. kâğıtları berbat etmişlerdi. Beni yeniden sekiz yerimden bıçakladı.. işte buna dokuzlu Brovnik derler. iki sabıkamız da çıkınca. Adam gibi sırıtıyor. tasla içerler. Harmanı bozmuşlar..

Gel gelelim meyve ağaçlarına meraklı.. beddua etmiş. Büyük bahçeleri kiralayanlar yevmiye verip babamı götürürlermiş. Fazladan birbirlerine de bağlamışlar. Pek aklım ermiyor.. Elhamdülillah. «Etme Hoca derlermiş.. gelir ağaçları yolarlarmış.» diye gülüverirmiş. Lâkin vuramamış.. Hacı Abdullah'ın «Asıl düşmanları» babasını öldürenlerdir.» demiş. yalvaran hangisi. «Bunların babasını vuranlar falan falan kişiler. Boyu benden bir karış yüksekti. Babam yalvarmış.» diyen mi ararsın.. Eline bir kurt tüfeği almış. gün ışırken eline komşulardan bir kılıç alıp Ermeni kesmeye gitmiş. artık gözü ne karı görürmüş ne evlât. O zamanlar ermenileri mahpushaneye doldurmuşlar. Yüreği işte bu kadar yufka. tam kalbe değmez mi? Sabahleyin ölü sünü bulmuşlar. çürümez. Halbuki asıl düşmanlarımız şurada güle güle yaşıyor. Bir sene Malatya'nın kopukları bizim bahçeye dadanmışlar. kim vurduya gitmesi. Ali'de mi. Bizim sattığımız bağ şimdi bile meşhurdur. diye Hacı Abdullah başını sallar. söğmüş. anamın zoruyle kılıç elinde yola çıkmış. ne desen boş..severlermiş. ilkyaz geldi mi. Gazilik de olmayıversin.. Hergeleler. Sen erkek değil misin? Herkes Gazi oldu. haşa. Lâkin benim bahçe bakım ister. Herkesin yüreğini yakan mesele. Karı bey. — Rahmetli. bana tabancayı veren ağabeyim ibrahim'de mi. Kabahat bende mi. I Bütün Malatya ağlamış. otuzar yallah. Sevaptır. Hay Hoj ca. Çocuk gibi bir herif. Gün doğmadan Ermenileri yirmişer. bakmışlar ki Hoca telâşlanıyor. Yarı yolda : «Ben bu haltı edemem. Gardiyanlar yemekleri alıyorlar. Millet seferberlikte. Kıyamete kadar tazedir. Her çeşit meyve vardır. Cenneti âlâ sanırsın. Karılar. Beydağına. Ermeni keserken anam demiş ki. «Boşlamak değil. Şimdi gâvur aşısı Mışmış var ya işte onu babam icat etti derler. Babam bir sabah. işte o gidiş.» demiş. Tüfeği birinin göğsü beraberine sıkmış. yahu bu nasıl âdet. Mutasarrıfın önüne çıkmış. Ağlayan hangisi. işi azıtmışlar.. kaç okka mışmış çıkacağını hüvesi hüvesine söylermiş.. Gelir. serhoşlukla bir kurşun atmış. Babam bir sabah. Meyveye meraklı rahmetli.. camii şerifin meyvesi. Malatyalı da sevaptır diyerek gâvur kırmaya gidiyor. Bir sesi vardı. Onlardan biri de. Karanlık gecede domuzun kurşunu. Rahmetli sonunda başka çare bulamamış. Gâvurların kolları iplerle bağlı. hiç solmaz. ağlamış. Lâkin İbrahim iyi bilir. Günahtır. kurşunun değeri var da adamın değeri yok. O zamanın devrinde Amasya'dan elma fidanı getirip dikmiş. Malatya'da uzun arkadaşlığa misal olarak onları parmakla gösterirlermiş... Babam bir müddet peşleri sıra gitmiş. Kim bakar? .. Ezana başladı mı aşağı Malatya'dan dinlerlermiş. geri dönmüş. Bir gece gene hırsızlığa gelmişler. «Hay Hoca. Anam anlatır : Yüreği yufka bir herifmiş. Lâkin. anlayamadım gitti.» diye şekva etmiş. Şuna sormuşlar. Seferberliğin sonlarına doğru. Çiçeklere bir baksa...... Tam üzümlerin sonu almana kadar. çocuklar akşamları kaplarla sinilerle yemek getiriyorlar. Büyük Cami'nin hem imamı hem de mütevellisi idi. «Herif sen de bir gâvur kes. Ben şöyle böyle hatırlıyorum. Camiyi mütevelli kısmı boşlar mı?» derlermiş. Arkasını boşlamışlar. buna i sormuşlar.... — Şeytan işi beyim. Gider bahçeye yerleşirmiş. içerisini Cennet zannedersin beyim.

İstanbulluya belki on defa anlattığı bu hikâyenin bir yerinde mutlaka bu felsefeye girer. Zehirin affı mazereti yokmuş. koşuyoruz.. Vahap zehirden kurtuldu. ibrahim'e bir tokat . Neden sonra mahallenin büyükleri «Mahpus boşanmış» dediler. «Yapan bulur. Ölüsü Hükümet dairesinin önünde yatıyormuş..» diye bağırmış. iki karpuz getirmiş. Hâlâ sürünüyor. Vahap'in kaçıp kaçmadığını sabaha kadar öğrenemedik. yarı kocakarı şikâyetine benzeyen sözleri sarfederdi ve sıra asıl anlatmak istediği yere geldiği için sesini biraz alçaltırdı : — Babamı vuranlardan biri Vahap derler bir adam üç ay sonra mahpusa düştü. Toprak atsan yere düşmez. tane tane. Her taraf Allah vermesin. Zengin. Heriflerin arasından geçtik. Tavadaki eti sekiz arkadaş yemişler.» diye dizlerini doğuyor. hoca «Allahuekber» der demez. Lâkin benim yüreğim hâlâ şüphede. Kimi kurtulmuş. Yarım saat sonra başlamışlar feryada. kimi yakalanmış. karıştı. karnını çırmalayan hangisi. Biz «Kürt bastı» diye korktuk. Anam bize öğretti. Hava buluyor. müjdeyi getirene boynundan iki altın koparıp bahşiş verdi. Hacı Abdullah. Tava'ya ağı koymuşlar. Karı bey'e sorarım da «Benim haberim yok» diye yemin eder. «Bunları Hastaneye kavuşturun» demiş.. Biri öldü.. O zaman da mahpus dolu.. Anam «Hey Allah. Bazısı hiç bir şey bulmuyor. birisi anama müjde getirdi. Üçüncü iyidir. gitti. Sabahleyin... yürüyün evlâtlarım. Biz işin farkında değiliz.. Hey Allah. Onbeş günde delikanlı herif ihtiyar oluvermiş. Ne demişler : Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlarmış. Parmaklığı nöbetçi jandarmanın üstüne devirmişler. Rahmetlinin acısıyla Karı bey cehennemi göze aldı besbelli.. İbrahim'le beni önüne kattı. Polis Rıza efendi bizi önledi. O sırada ben sekiz yaşındayım. Birisi «Af geldi arkadaşlar. kocaman ve alnı açık kafasına pek yaraşan bir ağırlıkla. Uçyüze yakın mahpus kaçmış. Üçüncü gün kapıya bir çocuk gelmiş bir tava.. ibrahim on yaşında var. Mahpusaneye geldikten üç ay sonra bir akşam ezanında yedi arkadaş. «Yürüyün. Bereket arkadaşlar Sarımsaklı yoğurt yetiştirmişler... kendini yere vuran hangisi.» diye hırıl hırıl soluyor. Kan içinde bir ölü.. Döşemeleri sökecekler. Bak bey. Vahap'a verilecek diyip savuşmuş. Tam akşam vakti..... Ben hocalardan işittim. yarı atasözü. Hali vakti yerinde. Katillik fena bir zanaat ama. Yalnız saçları döküldü. Alaca karanlıkta silâhlar atılmaya başladı. kış da bir. biz küçüğüz.. silâhla yaparsan belki affolur. Anladmmı işi. Üstüne koştuk. Anam deliye dönmüş. Beklemekten dizlerin kopar. Malum ya adam zehirleyen doğru cehenneme gider. Birisine inme indi. ölüyü kaldırımın üzerine yatırmışlar. Silâh sesleri Sivas caddesine doğru gidiyor. Avluda gezerlerken parmaklığı duvara bağlayan çivileri gizliden gizliye gevşetmişler.» derler. sonra bağdan bağa geçer gider. bunlar da narayı vurmuşlar. Hükümet dairesini kalabalık çevirmiş. yok. 700 mevcut varmış.. göğsünü. Şimdi geçti. içlerinde yalnız Vahap'ı vurmuşlar. İşin yoksa bekle.Üç kişi imişler. Şehir uşağı kaçar da bir eve girerse mutlaka saklarlar. Bizim Malatya'nın bir âdeti var... Kapı'nın önünde bir tahta parmaklık varmış. cümle kapısını basmışlar. Doktor koşmuş. Yarısı dağılmış. Yallah gayya kuyusuna. Bizim Karı bey. Hele zengin adama yaz da bir.

) İstanbullu hesabı pekâlâ bildiği halde yavaşça sordu : — E Hacı. — Aldırma. Nihayet söz bittiği zaman Voltacılar. — Aldırma. millet ağladı beyim. Ne gibi dersen. — Adam kendini nasıl avutur. Yazarız. bir müddet çalıştıktan sonra İstanbullu da yanma gitti. polis şamarlar. Burnunu karıştırarak volta vuruyordu. . Ne kaldı? — Onbeş gün.. Yemesem acıkmıyorum.. — Üç gün kazanırsak Oniki kalacak.. Dünyada adam bırakmaz öldürürler.. dört. uyku uykuya benzemez. Biz süründük. —Hacı Abdullah pişman pişman başını salladı—: Pantolon..attı. İbrahim'le beraber leşe yaklaştık.. Yemek yesem doymuyorum. — Kolay. Yutturursak ne âlâ.. — Hayır ceza bizi öldürdü. Ben uyusam da dinlenemiyorum. Korktuk.. Dışarda olsan bu oniki seneyi yaşayacaktın. Cigarayı bile canım istemiyor.. Ben ömrümde pantolon giymedim ki. erkek kısmından yürekli oluyor. Her taraftan adı çağrılıyormuş. Bir kere şu pantalon meselesi canımı sıkıyor. — Pantolon meselesi diye bir mesele yok. — Fena mı oldu? — Pek fena oldu. öyle belleme. Rıza efendi kenara çekiliverdi. nereye koşacağını şaşırmış gibi bunalmış ve usanmış bir hali vardı. Bakalım kaç gün kazanacağız? — Ben üç gün yazacağım... beş adımlık bir mesafede dönüp dolaşmakta olduklarını farkederler. Biz ölüye koşarız.. Adımlar gittikçe küçülüp azalır. — Yazıver.. hangisine cevap vereceğini. Yemekten de kesilmişti. Bizim mahpusluğumuz yıktı fıkarayı... Yahu biz pantolonlularla alay ederdik.. Bak beyim.. Hey karı milleti. Bu sefer bir tokat da ben yedim. Dışardan korkuyorum bey. Hitamında «Bırak çocukları!» diye polisin üstüne yürüdüler. beni anadan üryan Hükümet meydanına bırakacaklar sanıyorum. Hacı Abdullah'ı son günlerde büyük bir keder sarmıştı. sakın. Yatıyorum. — Nasıl yok? Senin aklına gittik de pantolon yaptırdık. Olmuş işin kötüsü olmaz.. Anamız bir kere bağırdı. Uzatma. — Cezayı öldürdün. Gece. Karı bey yeniden seslendi. — Yaşayacaktım. Bak beyim karı milleti... bir danamız vardı onu kurban kesti... Parmaklarımızı yarasına basıp birer lokma kan emdik. bu oniki gün oniki seneye değdi. O yürekle bir de elleri silâh tutsa.. Oniki gün. Sen Karı bey'i. (Mahpusanede «Volta» denilen gidip gelmeye yürümek denemez. Başımda saç kalmadı.. Sen şu istidayı yazmadın. Gene koştuk. Anam eve gelince. Beraber gidip gelmeye başladılar. Kendini avutmağa çalış.

. Gene sen öyle yaz.. — Başüstüne. Kim alay edecek? — Orası öyle..» «Hiç ummuyorum evlâdım. Asıl kabahat. Beş sene çok ceza beyim. Bizi Af'tan nasıl istifade ettirmediler? Kabahat Müddeiumumide. tarihi de yanlış atılmış. Şimdi de beni evlendirmeye kalkıyor. Ölen herifin babası takip ediyor.1930'de gitsem.. Karıyı unutmuşum.... Hem yahu.. Uç buçuk sene oluyordu. — Hani o günler. Sabıka var ama. Düşman tarafından para yedi.. İyi ama senin eski arkadaşlarından hiç birisi artık şalvar giymiyor.. — Ben bilirim. Bizden erkeklik geçti.. Geldi ağladı. — Olan oldu. ibrahim dışarda külhanbeyliği yapacak diye Hacı Abdullah içerde yatsın bakalım. Ayağından yerin dibine zincirle seni bağlayacaklar. Gerek polise.... — Yahu deli olacağım... . — Haklısın bey. ilerde.. Kömür ocağına gideceksin. — Karı kısmı neden böyle aptal olmuş beyim. Oniki senedir yatıp.. benim hiç ümidim yok. Şimdi kızmak faydasız.. Uç gün tatil olduğundan tevkif müzekkeresi Bayram sonu yazılmış. Lâkin Müddeiumumi para yedi denilemez.. — Çok ceza. Karı bey'in aklı o kadar erer. Kaybolduğun bir gün. Bakalım bizde erkeklik kaldı mı? — Erkekliğe ne olmuş? — Vallaha. — Almaz mısınız ya. — Böyle söyleme. Aftan istifade ettirilmeyip ve asrî cezaevine gitmeyerek. Düşündükçe utanıyorum. «Ben bu cürmü 931 senesinin Cumhuriyet Bayramı akşamı işledim... Artık güven ki güneşe çıkacağım diye. sırayla. İstida kısmının acıklı yerini kimse okumaz. doktora yalvararak. — O kabahat de Karı bey'in. Beni yazdılar da. Faydalı bir şey teklif edildi mi.» demiş. «Baba demiş. Parayla değil. — Nasıl idare etsin. Bize kıydı. sen cennetliksin. 1937'de. asrî cezaevini bilen de yok. su görmüş eşek gibi geri geri gider. geride serhoşlukla edepsizlik yapıyor... Artık sen bilirsin. «işe yaramaz» diye rapor aldık.. 1937'de altı sene yatmış oluyordum.. Her taraf kan. Senin sabıkan varmış. gerek hastaneye sorun..» diyeceğiz.. — Sabıka var olmaya.. Doktorlara sormuşlar. Beş sene evvel çıkacaktık.— Şimdi de biraz seninle alay etsinler. Hey bizim Türk milleti.. Bu devirde evlenmek ne oluyor? Dünya bütün karı kesilmiş.. — Biraz acıklı yaz. 1940' ın yarısında dışardaydım. asrî cezaevine gitmemekte... Kalıyordu 6 sene. Bizim Karı bey. idare etmek de var.. gitmişim.. Hey Yarabbi. — Okumasın. var..... beni sevdiğinden mi yaptı? Ben kanar mıyım? Büyük oğlu serhoş. yirmi gün sonra yine eski hale gelirmişsin. — Kim söyledi? . Onbeş. O sıralar. Biz burada bulundukça kimse kendisine uymaz. İstidayı nasıl yazacaksın? — Diyeceğim ki.

bunlar mı erkek?» diye başını çeviriverir. — O nasıl laf.. — İyi ama. karının gönlü kolay olur. — Ben de karı bulamayıp kerhaneye mi gideceğim? — Oniki sene yattıktan sonra senin için çıkar çıkmaz kerhaneye gitmek pek ayıp olur. Ağaçların altında. Jandarma bölük kumandanı arslan gibi bir zabit. lâkin onları da aldatmak kolaydır. Bir. Dışarda namuslu karı kalmamış diyorlar.. O zaman evde de otursa bir. akşamdan sonra delikanlılar mektebe neden seğirtiyorlar. Para için de yatmaz. Namuslu olmasa günde 12 saat çalışmaz. Zira bizi erkek zanneder... Fenalık değil. Yirminci yıldönümünde de bunlar az çok bir şey vermeyecek mi? — Bakalım. Görüşürüz. evde oturan karıdan daha namusludur.. Karı milleti başmı açmış da dışarı dökülmüş. — Almanlar Rusları yenemez dedim. Töbe Yarabbi. Halbuysa çalışan kız. . Ben ne yapayım? — Şimdi Af da olmayacak mı? — Henüz bir alâmet yok. Karıları baştan çıkardı. — Alay ediyorsun beyim. iki ay sonra ben sana söylerim. su yollarında. — Namusluyu konuşmuyoruz. bir de fabrikalarda. nasıl yalan söylediklerini görerek. Adanalı.. mektup gazete taşımaktan. Dışarda namuslu karı kalmamış da. Evdeki kızlarla konuşmak zordur.— Herkes söylüyor.» diyorlar. Tren geldi. Erkeklerin amirlerinden nasıl korktuklarını. Malatya ahalisini adam eden işler.. «Tuu. Ben sordum. Fabrikalara gelince: Çalışıp para kazanan kan. «Fabrika açıldı bize iş kalmadı.. inanmadınız. Yalnız farkı şu: Evde oturan kızm.. ekin tarlalarında yatı yatıveriyorlarmış. Önümüzde daha üçbuçuk ay var. — Öyle lakırdılara kulak asma.. Yani daha kolay konuşursun ama. Çalışanları konuşuyoruz. — Trenin adam götürüp adam getirmekten. çok vardır.. Münevver nasıl para kazanıyor? — O başka. — inadına mı söylüyorsun bey. — Şimdi fabrikalar karıların ahlâkını bozmadı mı? — Onbeş gün sonra çıkacaksın. Kerhanede dostu var.. Dokuma fabrikası açıldı karılar baştan çıktı. Parası da az. Fabrikada değil. Kerhane kızları. haklarını nasıl arayamadıklarmı.. Bunlar da. Tözey. erkeklerin ne mal olduğunu hemen anlar. Çalışan karı erkekten ürkmez. Kaldı iki mesele. Birisi gönlünü edersin. — Kulak asma. Elini sallasan bini bir paraya imiş. Körkız.. inanmadınız. Adam bir karıyla konuşur da onu yola getiremez mi? — Namuslu ise getiremez. — Doğru bir laf. Pahalılık olacak dedim. — Çalışanların çoğu namusludur.. Bir çaresini buluruz.. Kabahat trende. — Bırak beyim. Arkadan bir de tütün fabrikası kurdular. daha zor aldatırsın. mal nakletmekten başka bir marifeti yoktur.

yalnız kalın kaşlarına belli belirsiz rastık çekiyordu. sözlerini. (Aynı siyah mantonun gözü aldatması da olabilir. bilâ istisna. Korku yüreğimize işlemiş de hepimiz kızmayı unutmuşuz.) Sapsarı yüzünde bu yüz de iki karış kadar uzundu. lütfen ve merhameten hitap ediyor ve iki. eski moda kunduralar giymişti. Galiba günahtan korktuğu için başmı siyah bir baş örtüsüyle öyle sarıyordu ki. Bizim millete en evvel kızmayı öğreteceğiz. pudra kullanmıyor. istanbulluya göre hatta pek çirkin bir mahluktu. Buradaki «Dünya güzeli» sözü. Kadını gördüğü zaman. Elleri nerdeyse dizkapaklanna değecekti. Gayet ağır. Kız. Telgrafçı Abdurrahim beyin karısını istanbullu pek başka türlü hayal etmişti. halkın ruhunda fazlasiyle mevcut olan tabiî ve basit roman ihtiyacından doğmuştu.) Sonra pek büyük kemikli ve pek zayıfti.) Evvelâ pek uzun boyluydu. (Yahut da topuklarına kadar inen siyah mantosu O'nu olduğundan daha uzun gösteriyordu. Kolları da gayet uzundu.. yüksekten konuşuyordu. herkes kadının dünya güzeli olduğunda ittifak ediyordu. Kelimelerinde taklite benzeyen kurt lehçesi vardı. bir kalın nişan halkası ve dimdik duran inatçı ve hayin bir baş ilâve edince «Dünya güzeli»nin nasıl bir mahluk olduğu anlaşılır. tane tane. Evinde kimseye ehemmiyet vermediği için mi böyle müstebitti. mahpus olacağıma Mebus olurdum. gözlerinin akı insanı şaşırtacak kadar fazlalaşıyordu. tek atkılı. Halk ne kadar kolay aklanıyordu. Allah gibi. Üstünde münakaşa edilmez şeyler. bu mantolu korkunç kadının neden korkunç? kel olmasından insan şüpheleniyordu. karşısındakine. Kızmalarına gelince: isterlerse bana kızsınlar. Dünya güzelinin aksülamelidir.. yuvarlak. Kızsınlar da.— Böyle diyorsun da arkadaşlar sana kızıyor. (Demek ki kadın çirkin olursa faciada şaşılacak bir taraf kalmayacaktı. hatta bir konuşma arasında Abdurrahim beyin ağzını aradı. yoksa kendisine hiç ehemmiyet verilmeye verilmeye o da artık öteki insanları saymaz mı olmuştu? İstanbullu bunu çok düşündü. çok yuvarlak. pek çirkin. oğlan çocuğunu kızı hiç adamdan saymadığı meydandaydı canlı değilmiş de. bir köy bağışlıyor gibi. bir malmış gibi mutlak surette. kapkara fakat küçük gözbebekleri vardı. Ayaklarına.) Sol yanağı alt alta üç tane Halep çıbanı iziyle pürtük pürtük olmuştu. eline su bile dökemezmiş. (Gözbebekleri çok siyah. Bütün mefhumlar gibi çirkinlik ve güzellik de onun için mutlak şeylerdi. sonunda bu sevda yüzünden elini kana bulayarak kendisini de ailesini de perişan etmek. boya. mülkiyeti altında tutuyordu. (Buradaki. para cüzdanını. daha çirkin bir kıza sevdalanmak. uzun burunlu. Bütün bu hengâmeye iki tane iri altın diş. Dünya güzeli bir kadini şurada boynu bükük bırakıp.) Abdurrahim beyin karısı. Bir kere. evin kocaman anahtarını ceplerinde gezdirdiği belliydi. çok küçük olduklarından. sanki asla itiraz edılmezmiş gibi katî söylüyor. Kocasının yüzüne asla bakmıyor. Çanta taşımıyor. lâkin inandırıcı bir neticeye varamadı. bir parmak topuklu. Lüzumlu şeylerini mendilini. üç kelimeyle. . kalın siyah kaşları. istanbullu fena halde sükutu hayale uğradı. siyahlı beyazlı rugandan. — Hatır için laf söyleseydim.

Bu iki insan karı kocadan başka her şeye benziyorlardı. Bazısı tabiî uzun. Avukatın kanaatma göre mektupları ve resimleri Mahkemeye mutlaka ibraz etmek lazımmış. bu hissi ilk anda ortaya koyan bir aile daha olamaz. çok bilmiş ve kederli gözlerini gölgeliyordu. kendisi de konuşmada hazır bulunursa belki yardımı dokunacağını. Bayram tebrikleri. yahut da bu odadaki insanları zerre kadar alâkadar etmez bir mevzudaymış gibi konuşuyordu. bir genç kadın bulunamazdı. beşyüz mektup var. kadınlık gururu yaralanmış bir hal de yoktu. babası konuşursa iftiharla başını kaldırıyordu. Kadın gittikten sonra Abdurrahim beyle istanbullu. daha şimdiden tıpa tıp anasına benziyordu.. Üzerinde hakarete uğramış. sözü söz bir ablaya benziyordu ki evlenmek için o'nu hiç bir yere görücü göndermek caiz değildi. birbirlerine ölünceye kadar zıt yaşayan ve bir arada görüldükçe birbirlerinin şahsiyetini gülünç edecek kadar ezip bozan çiftler çoktur.Lâkin oğlan henüz yedi yaşında olması na rağmen büyük bir şahsiyet sahibi idi. çirkin mürebbiyesiyle beraber. Bayan Abdurrahim. Çünkü dünya üzerinde bu görümceyi gönül rızasıyla kabul edecek kadar cesur bir genç kız. — Kızın el yazısiyle mektuplar var mı? — Olmaz mı? Dörtyüz. En sonunda elini masaya vurarak son sözü söylemesini. yüzünde en küçük bir hareket olmaksızın. sanki o'nu mutlaka yalancı çıkarmaya evvelden karar vermiş gibi hiç sinirlenmiyordu. Henüz dört yaşında olan kız çocuğu. Ne dersiniz mahkemeye bir faydası olur mu? — Kız tarafı ne söylüyor? . erkek erkeğe meseleyi bir daha müzakereye giriştiler. Başka çare yok. Fakat bunlar kadar.. Son derece güzeldi. bu mahvedici ve asla bir neticeye bağlanmaz gibi devam eden münakaşayı bir tek kelimeyle makul bir yola sokacağını istanbullu her an bekledi. ya pek ehemmiyetsiz. istanbullunun orada olmasına ehemmiyet bile vermemişti. kelimelerin hiç bir yerinde alçalıp yükselmeden. Anasına benzediği için de. Hep aynı sesle.. buraya bizzat misafir gelmiş bir «şehzade» yi hatırlatıyordu. Bu kadın evinde mutlaka ekmekleri kilitler. çocukları kızgın maşayla döğerdi. Evlendikleri halde. Kendisi şimdilik memlekete gitmek taraftarı değil. insana yaşamaması lâzım imiş gibi acayip ve merhametsiz bir şeyler hissettiriyordu. Anası konuşurken. Babası odada olmasa. Yoksa en ağır cezayı verirlermiş.. bunu lütfen kabul etmesini rica etmişti. Lâkin kocasının tahmini hilâfına. Cezanın azaltılması için mektuplar ve resimler Mahkemeye teslim edilecek. kadının pot kıracağından ve bu suretle haysiyetini zedeleyeceğinden çekiniyormuş gibi içi sıkılarak yere bakıyor. ellerini oğuşturarak karısının tabiî bu sıralarda pek sinirli olduğunu. Abdurrahim bey. Kadın. geniş ve akıllı alnına düşüyor. bazen kürtçe görüşüyorlardı. Deminden beri bazen türkçe. Siyah kıvırcık saçları. Bu mahkeme işi hele neticelen sin. bazısı küçük puslalar...

üç bin liradır. — Siz ne fikirdesiniz? — Bilmem ki.. — Öyleyse mektupları mahkemeye vermemek lâzım. — Kadın kısmı kocasının emri olmadıkça kendi başına bir iş yapamaz. Olmadı. Kız da başkasiyle evlenmeye kalkarsa vurduracağım. Karşısında asabiyetle yüzünü kırıştırarak ve erkek görünüşüne rağmen şu anda bir küçük çocuk kadar aciz ve yardıma muhtaç olduğundan şüphe etmediği adamı ürkütmemek için kelimeleri arayarak. diye değil. tabiî. O sebeple her birinin başlığı iki. Bizde asilzade kızları nefisli olur. Aklına fena bir ihtimal gelmişti.. büyük yerin kızıdır. — Aramaya lüzum yok. Kızı. Kız tarafı mahkemeye hiç gelmiyor ki. Yaptıramazsınız. . her mektup yazan kızı sokak ortasında vurmak müsaadesi vermiyor sanırım.. — Anlayamadım beyim. — Hayır evde.. — Size niçin danışıyor öyleyse?. «başkasiyle evlense vurduracağım» sözüne inanmıyorum. bunu kendiliğinden söylememiştir. Bu bir.. amcamın kızı olduğu halde. — Neyi anlayamıyorsunuz? Bizim hanım. Tabiî. — Öyleyse. — Evde mi? Hanımefendi nereye sakladığınızı bilmiyor mu? Ararsa bulamaz mı? — Neyi arayacak? Mektupları mı? — Evet. — Hanım neden böyle söylüyor? istanbullu.. Avukatları var. Bana ceza verirlerse.. — İsabet ki dedi. Kızı hâlâ seviyor musunuz? — Ne demek? Elbette seviyorum. «Hanım intikam almak istiyor.. Çok ceza verirler mi dersiniz? — Cezayı bırakın. O kadar ısrar ettim. namussuz bir herif. kanun bize... elbet avukat bizden daha iyi bilir ama... Bizim taraflarda ayıptır.. yaptırmak istemezsiniz diye. babasını yahut eniştesini mahkemeye getirsinler diye.. Ben. yani güzel bir tesadüf bize yardım etmiş. Çünkü böyle bir iş mertliğe sığmaz. — Anlayamıyorum. Kendi sandığında.. Birdenbire sustu.» dememek için öksürdü: — Hanımefendi.. — Okuma bilmez mi? — Bilir.. bizimkine üçbin lira başlık verdim. Mektuplar yanınızda elbette?.— iftira ediyorlar diyor.Durunuz sözümü bitireyim. Bir de... — Efendim? — Sandığında dururlar.

alışıktır. işiniz iş.. İstanbullunun odasındaki masanın üzerine kirli bir şeymiş gibi nefretle bıraktı. büyücek bir paketi getirdi. — Lüzum yok ama. Benim daha şimdiden yattığım ceza... memlekete karşı O'nu korumaya mecbursunuz. mektupları mahkemeye vermemeli. Lâkin vermeyeceğinizi söylemek doğru değil. Hayat doğrudan doğruya bir romandan ibaretti. Sonra bir genç kızın namusunu daha fazla payımal etmek yaraşmaz. Zaten anasının üç tane kuması vardı. karı. namusu.. Şimdi ne yapacağız? — Mademki hanım yenge sizin sözünüzden çıkmaz. Bizim kanlar istanbul karılarına benzemez beyim. Sizin erkekliğinize güvendi. Mektupları mahkemeye ibraz etmek her halde O'nu sizi beklemeye zorlamak için tutulacak biricik yol değildir. şimdi ne yapalım? — İlk iş. Abdurrahim bey başındaki arap kefiyesini babayiğit bir hareketle düzelterek odadan çıktı. Komşular aklını çelerler. — Daha iyi ya. Mahkeme için istiyormuş gibi davranınız. Yalvarıyor. — Aklım ermiyor. istemezse ayıp. mektupları buraya getirteceğiz. İnsanların şerefi. İstanbullu. Sizi her zaman mert bir insan gibi düşünür.Bir iş oldu mu. kocasının sevdiğini gidip isteyecek.. mesleğinin ehemmiyetini meydana çıkaran bu vaka karşısında emniyetle gülerek bir cigara yaktı. Topu topu altı buçuk sene.. — Mektuplaştık ama. Mektuplar ve resimler emniyet altında bulunmalı.. O sebepten el kızıyle mektuplaşmışsmız. Asrî cezaevine gidersiniz. Kadınlar ne kadar metin olurlarsa olsunlar. Kız beni beklemez de birisine varır diye düşünüyorum. böyle meselelerde kendilerine güvenmek olmaz. hiç tanımadıkları adamların elinde kalıyordu. — Ben cezadan korkmuyorum. — Tevekkeli. Yaşayan her şey bir romandı. — Mektupları vermesek bize ne kadar ceza keserler? — Bilmem. Bence bundan başka çare yok. Avukat belki ısrar eder. — Pekâlâ.— Öyleyse.. Kızcağız adam gönderdi. Bilakis siz O'nu rezaletten kurtarırsamz hakkınızda başka türlü düşünecektir. . Mektupları vermemeliyiz. Birkaç gün sonra Abdurrahim beyin oğlu kırmızı atlastan eski bir bohçaya sarılmış. —Resimleri de getirteyim mi? — Resimleri de getirtiniz. En fazla 12 sene sanırım.. başüstüne. haysiyeti. Daha gençsiniz. İki sene yatarsınız. Erkek canlısı demesinler diye.... Hanımefendiyi nasıl görücü yolladınız? Kendi üzerine ortak getirmek üzere kız istemeye nasıl gitti? — Ben yollamadım ki kendisi gitmiş. «tek kelimeyle» mukadderatı bazen nasıl tehlikeye düşüyor. Ailesine karşı.

— Ne münasebet. Çocuk birazı arapçaya birazı acemceye benzeyen kelimelerle sık sık «Ker (= Eşek).. belki de eti. Kadın bu mektupları kim bilir nasıl okudu. belli bir şey. insan gibi ağlamayı da beceremez. küçük bir asker gibi katî adımlarla çıkıp gitti. «İyi ama bu kalabalıkta en suçsuz olan zavallı o değil mi?» Bu insafsız düşünce. Hele kaltak.. Şurada. saklambaç oynamak için gizlenmiş bir çocuğa benziyordu. beton odada kırmızı çıkınla yalnız kaldı. kadına kızıyordu. Arap kefiyesi ve dikkatle tıraş olmuş yüzünde katran sürülmüş gibi parlayan simsiyah bıyıklariyle bu kıyafetin arkasına. Buradan.. sadakor ceketi. kalın demirli. sinirli parmaklariyle (parmakları beyaz.. — Açmadınız mı? diye sordu. Abdurrahim bey. Babası. Bu kadar iradeli bir kadın adamı kolayca öldürebilirdi de. aklı. pokerde kazanmış kâğıtlarını muzafferane açan lakayt br oyuncu ustalığıyle zarflan kırmızı atlasın buruşuk uçlarına doğru yaydı. bir genç kızın şüphesiz kolayca sevecek ve aldanacak kadar budala bir kızın meçhul ömrüne ait en mühim parçalar vardı. — İşte bunlar. Bazı insanların abahatsızlıklarına rağmen yaşamamaları. korkmuş bir şeyler vardı. evde «eşek gibi» ağlayan karıya selâm bile götürmeden. Pır dığriye (=Çok ağlıyor).. uzun ve pek muntazamdı. Hem kendilerine ederler. Kendini topladı: Açarız. Bunların böylece o siyahlı kadının sandığında senelerden beri durması şaşılacak bir haldi... Abdurrahim bey. Evvelâ bir küçük bayram tebriki zarfı düştü.» Kendi kendisine hayret etti. hem de başkalarına.» Abdurrahim bey içeri girdi. O kadar temizdi ki üzerinde aynı zamanda yemek yenen ceviz masanın ne kadar kirli olduğunu birdenbire meydana çıkarıvermişti. Bu hissi veren utangaç bakışlarıydı. Farkında olmadan Abdurrahim'in karısına kin tutmuştu. .. birçok da ağladığını anladı. «O kan. Hele buyrun. dar pencereleri bir adam boyu yüksek. asıl söyleyeceğini.. — Resimleri de göndermişler mi? — Göndermişlerdir. evini. erkeğini ve çocuklarını asla müdafaa etmesini bilmeyişinden geliyordu galiba. şaşkın. Düğümleri çözdü. Abdurrahim bey. Arkasından telâşla koştu.Babaoğul kürtçe konuştular. tabiî.. Yüreği. Çatık kaşlarına rağmen gözlerinde kederli. daykem (= Annem)» diyor anasından bahsederken.) insana mutlaka piyanoyu hatırlatıyordu. unutmuştu.. yaralı serçelere eza etmesini seven şımarık bir çocuk gibi bu iki kadına senelerce eziyet etmişti. istanbullu âdeta ürkmüştü. Kimseyle dertleşmemeye nasıl katlandı. yaşamalarından daha faydalı. İstanbullu bildiği birkaç kelimeden annenin hasta olduğunu. rahatsız oluyordu. (Düşüncesinin burasında İstanbullu ürperdi. İstanbullu. İçinde çıplak ve körpe bir kadın vücudu varmış gibi tuhaf şehevî bir şeyler hissediyor. Ağı nerdeyse yere sürünecek siyah parlak çuhadan Adıyaman şalvarı.) Farkına varmadan uzanıp bohçanın yumşaklığma değen elini hızla çekti.

. Tehlikeden habersiz.. — Estağfurullah.. Güzel mi? — Güzel.. ötekine benzeyecekti. bu müdafaasız adamla aynı odada. kaim bir kızdı. Bu bizim işimiz roman olacak bir şey. dişlerinin arasından konuşur gibi hazin tikiyle suratını buruşturuyordu. büyük memeli. — Anlıyorum. Saçlarını rüzgâr karıştırmış.. ruhu titriyordu. Evlenmesi gecikmiş bütün tombul kızlardaki dünyadan bıkmış lapacılık. Bazı erkeklerin hep hayin kadmlara düşmesi... Abdurrahim bey. Ablak suratlı. demek. O ciheti de düşüneceğim.. yirmi üç. — Amin.. Üçü de küçük amatör fotoğrafçıları tarafından çekilmiş şeyler. Hay hay.. Yüreğinin en gizli sözünü söylüyor. istanbullu sordu: — Kaç yaşında? — Yirmi iki. Bu resimler de olmasaydı. İstanbullu sezdirmeden. Lâkin helâl olsun. Hani ne kadar net olurlarsa olsunlar. bu küçük ve saf resimde bile bir hayinlik sezdi. maddî varlığının bütün havası görülür. içindeki insanların yüzü değil. Rahatlamak için derin derin soludu: — Resimler sizde kalsın dedi. Resim dizlerine kadar olduğu için bacakları farkedilmiyordu.. bazı erkek ve kadınların hayatlarının sonuna kadar aynı vazifeyi görmeleri de mukadderdi. Tombul bir anaya benzediği halde. gözlerini güneş kamaştırmıştı... kırılacak bir şey gibi dikkatle ucundan tutup İstanbullunun önüne sürdü: — İşte Kadriye'm bu. İkinci resimde. resimleri seyrediyor. kötülükleri sevgilisinden istiyordu. kuşun uçması ne kadar tabiî ise. kucağında bir küçük be bek tutuyordu. bu mektuplar da gelmeseydi.. Atın insan ve yük taşıması. ilk seneler ben mutlaka kendimi öldürürdüm. Kerem gibi. Bir bu resmine elli lira verdim. «Aman mektupları mahkemeye vermesin.. Ben şüpheleniyorum. Sekiz senede kızcağız ancak üç tane resim yollamıştı.Arayıp buldu.. . Göğsüne üç tane iğne takmıştı.. aynı havayı teneffüs etmekten usanmıştı... kedinin fare tutması. Gazeteye verilecek bir şey. çirkinleşmesine. Müsaade ederseniz ben mektupları gözden geçireyim. Sır saklamasını bildiğime eminsiniz ya. — Gene haber yollamışlar. duruşundan belli oluyordu. — Kime? Fotoğrafçıdan mı aldınız? — Hayır. bir tanesini... siyah manto giymesine hiç bir lüzum yoktu.. Kadriye de bu adamın evine girse. Leylâ Mecnun gibi. Bakın ben ne düşündüm. Ben bu resme... Bunun için zayıflamasına. Resimleri alıyorum.. bazı kadınların da hep hayin erkeklere düşmesi acayip bir tesadüftü.» diyorlar. istanbullu. yan gözle Abdurrahim beye baktı. Denebilir ki herkes kendisinde mevcut olmayan iyilikleri değil. Tam elli liram gitti. Allah bağışlasın. istanbullu. Bu mektupları dikkatle okuyun. Ne kadar güzel. Güley evlerinden çaldı..

Dikkatli okuyun. Kerhaneye düşse nikahlayacağım.. Namusu paymal olacak imiş.» Yazı iyi okunuyordu. sedef yahut gümüş kakma gibi duruyor. Nokta. işte bu . «s»leri kitap harfiyle yazıyordu. dur diye bağırdığım halde. İlk bakışta tespih. İstanbullu bir büyük tas su içti. sual işareti kullanmıyor. Her çeşit yazıyı.. büyük bir yorgunluk hissetti. Rüzgâr.— Neden? — Siz Güley denilen karının bana sadık göründüğüne aldanmayın. Bütün ilkmektepte el yazısmda «r»leri.) istanbullu yalnız kalır kalmaz. tığ'la delip bu deliklere çikolatalardan aldığı kalay kâğıtlardan tıkamıştı. Bana fazla ceza verirlerse kızın ümidi kesilmez mi? Ah asıl O'nu öldürmeliydim. Bu çocukları iyi tanıyor. Kaçtı. virgül. istanbulluya «Bütün bir romanı» birden hülâsa etmiş gibi artık deminki meraktan eser kalmamıştı. Bana fazla ceza verdirmek için. Deli dedim ne dedim Rahim sana ne dedim. Kuştüyünden kalem olsa yazılmaz benim derdim. Ancak kızı bir başkasına vermeye kalkarlarsa vuracağına yemin ederken içi ferahlıyor. elimdeki tabancayı görerek kaçmadı. konuşur gibi. Bu mevzuda dışarda. Kuka tespihini masa'dan aldı. gazeteciliğe musahhih olarak başlamıştı. muayyen zamanlarda... Belli ki maksat kelimelerde ve cümlelerde değil. seviniyordu. büyükten Af. bunlardan birisinin mektuplarını hayırına da olsa okuduğu için daha doğrusu aptal gibi merak ettiğinden kendi kendisini ayıplıyordu. Taassupla ortamektebe gönderilmeyen kızların hemen hemen ekserisi gibi yazıyı sadece komşu delikanlılara aşk mektubu yollamak için unutmayan bir hal Kadriye'de de vardı. Kızın eniştesi araya girmiş olabilir. Ellerinizden sıkarım. Okuduğu bayram tebriki. kendisini ne kadar avutmaya çalışsa. Umurumda değil. mektup göndermiş olmaktaydı.. kendisini meraktan öldürecekmiş gibi bir şeyler duyarak kalkıp kapıyı örttü. Kahpe herif. Rica ederim. Rüzgâr yangın kokuyordu. en acemisini bile kolay okuyordu.. Küçük zarfı açtı: «Sevgili deli'm. Kız yiğittir. «a»lan. ne yazarsa yazsın kabul edileceğine emin olduğu için. Hava son derece sıcaktı. Bir halk gazetesinde dört sene tahrir müdürlüğü yapmış. Bayramınız kutlu olsun. Rüzgâr küçük tebrik zarfını kımıldatmcaya kadar kâğıtlara elini sürmedi. konuşmadan daha rahat yazıyordu. Birisi bunları hemen alıp götürecek de.. fakat dikkat edilince sahtekârlık anlaşıldığından sahibini gözden düşürüyordu. Büyük bir ümitsizlik içindeydi. Hem de erkek gibi akıllıdır. Küçükten kusur. ümitsizliğe kapılıyordu. Resimleri cüzdanına koydu. işe yararsa mahkemeye vereceğim. «g»lerin kuyrukları sert çizgilerle üç köşe çekilmişti.. Muharebede bile adam öldürülemeyecek kadar sıcak. Halbuysa Kadriye. bu dayanılmaz yenilme hissine. (Bu tespihin şirin yuvarlaklarını daha güzel olsun diye. deminden beri hissettiği canlılık hülyasını kuvvetlendirmişti.

Gelen bir şey olsa sana hiç bir şey çektirmezdim. Ben de hiç bir şey demedim. Babam buraya dönecek.)» «Derdini hep bana yazmışsınız. Ben bura da kalırda annem giderse ben Güley'in evine gelir seni görürüm. Benimle döğüşür. derisi giyilmez. Tatlı dilinden başka nesi vardır. Zerre kadar sana benzemiyor. Karı ağhyormuş. Nüfusunun iazla olmasına meydan verme.. Sen de üç gün sonra gelirsin. Benim elimden ne gelir. Küfrederek ağlıyordu. Birden bana seslendi. Benim canım yokmu? Günü kesilmiş mahkûm gibi evde oturuyorum. Evlenmeye gidiyorum. tarkına varmış. Olmaz mı? Gün doğmadan neler doğar. sen hemen gitmiş hanımına söylemişsin. îş annededir. Annem gitmezse ben Elaziz'e gider sana adresimi yollarım. Sen onlardan aşağı adam değilsin. Sen bana idareyi mi düşünüyorsun. Hanımın dursa buda benim hoşuma gitmez. Onun için sen kendini yorup kredini kırma. Sekiz senedir ne kötülüğünü gördük. Şimdi dersin ki ben hanımı memlekete gönderirim. İki senedir senin elinden çektiğimi bir ben bilirim birde Allah bilir. Yalan.. Babamın sözü para etmezki. Biray sonra tekrar gidecek. (Not: Ben sana küstüm. Ben gelinceye kadar bekle. Daha şimdiden elbet her şeyi gıyabımda söylüyordur. Ben de evli olurum da her şeyi serbesçe konuşuruz. sen benim tabiatımı daha iyice bilmiyorsun.. Sen Rahimle sarılmış yatıyormuşsun öyle gücüme gitti ki çok şükür rüya imiş. Demişsin. Çocuğun çoğu fenadır. Sekiz sene daha bekle. Neden resmi geri göndermedin. takıldığı kelimelerden bahisler ayırarak gözden geçirmeye başladı: «Babamın yanma adam göndereyim demişsin. Gelirsem ozaman neler yapmaz. diyor. Annem de diyorki karısı bile olsa yinede vermem. Gelsemde ne anlarım. Rahim bey Elaziz'e biz senin elinden kaçıyoruz. Kadriye hele kalk. «Dünkü mektubunda niçin Elaziz'e gideceğimi sormuşsun. Annem bana diyorki: Rahim'e ben kızımı neden vermiyeyim? Ondan iyisinemi vereceğim. baştan sonuna kadar bir kelime atlamadan okumaya lüzum görmeden. İdareyi düşünmeyen insan neye yarar. çocuklarının babasından uzakta boynu eğri kalsın. Kusura bakma sen çok gevezesin. Beni rahatsız eder.kolaylıkla mektupları tarih sırasına koymaya. Nüius çok oluyor. yalan «Hayırdır inşallah» dedim. Geçen gün seni rüyasında görmüş ki sen bizim evde yatıyormuşsun. Sana güvenip de bir iş yapamam. Bu mektubum son olsun. Daha yaşı küçüktür.. Mademki sen evlisin. Beni de o sebeple götürüyor. ben anneme babama derim ki ben Rahim'i istiyorum. Geçen gün seni dişçide gördümdü ya. Rahim. Yoksa hem karısı. Onun için kuma üstüne gelemem. Çok fenadır. dedi. Babam Elaziz'e «Kirve» olacak. Çünkü dedi kodu yapar. Sabrın sonu selâmettir. Kızını gördüm. Sünnet düğününe. Sakın seni hanımından kıskanıyorum diye aklına kötü bir şey gelmesin ben kıskanmayı hiç sevmem. hemde amcası kızıdır. Ben geleyim de Haydar'ıma bir güzel düğün yaparız. Hanımın olmasa. Güley anam ağzını aramış da. Benim vicdanım kabul etmezki ben senin yanında olayım da o da.. Nasıl seni metres vereyim. 1kimizde ölene . Ben bir fenalık gördüm. Dün saat sekizde evinin önünden geçtim. İnsanın eti yenmez. Sekiz sene beklemişsin. Rahim sen sakın oğlunu sünnet yapma.

Sözlerim hep şakadır. Nerdesin? Ömrüm tükendi. Bir kuş olsan da bizim eve baksan. Kusuruma bakma. Öteki oğlan kardeşim Hızır diyorki.» diyor.. Sonra kalktım. Sana bu mektubumda (gül) diye bir şey anlatacağım. Bu mektupları ne zorlukla yazıyorum. Benim her şeyim var. Allah bizi severse bu işi böyle yapsm. Yalnız senden bir ricam var.» dedi. o zaman hediye alsan alırsın.. benim yaşım da büyük değil. Hiç ses çıkarmadım. cuma gününden beri seni hiç görmedim. «beni evime götürün.. demeli. Desin bakalım. Müsade et de kara gözlerini doya doya öpeyim.» Bereket annem inanmadı. Gene benimle uğraşıyorlar.. Sen benden ne kadar büyük de olsan akim benden azdır. Ben küçüğüm ama senden akıllıyım. Bana bir şey gönderme. Meğer anammış. Ben Haydar'ı çok seviyorum. Babama acıyorum. Benim ümidim bundadır. Götürmeselerdi yalnız gelirdim. Öyle sana küstüm ki ölünceye kadar sana mektup yazmıyacaktım. Ben de «Benim beyim kim?» dedim. Sebebi ise. . Sende bekle beraber gidersin. Ben seni sevdiğimi Güley . halime acırsın. Yüreğim kuş gibi vuruyor. însan sevgilisine gönderdiği mekfubu başkasına verir mi? Sen demek ki herkese açık olarak bizi söylüyorsun. Kızdım «Senden aşağı bir adammı? Elbet beraber girerim. Rahim bey. Haydarla beraber bir resim çektirde bana yolla.» dedim. efendim mektubunu aldım. Benim yerime Haydar'm gözlerini öp. Birde baktımki saat birde kapı çalmıyor. Beni Paşalar istese gene varmayacağım. Mehmet demlen O pis oğlanla Güley karıya yolluyorsun. Dedimki. Güley karıya bile gösterme. mebus hamamına Rahim'le beraber gidecekmiş. Dui bakalım Allah ne gösterecek.» «Sevgilim. Dün gece annem dayım gülere yatmağa gitti. Ne vakit yanma temelli gelsem. Anne aklı işte. sana kaçardım. Lâkin iki inat bir maraftır. daha senin yaşım pek büyük değil. Annesine demiş ki «Kızın. Dünya kadar seviyorum. Bak. İki saat kapıda bekledi. Hanımınla beraber kızında ölmeli. İkimizde kurtuluruz. Kadmerkek beraber gidecekmiş. ömrün tükensin. Fuat diyorki «Mebus'un biri yeni bir hamam yaptırmış. Babam sağ olmasaydı. Ben Güley'e bu mektubu başka bir iş için yazdığımı söyledim. Diyor ki «Birden Rahim aklıma düştü. hamam yapılırsa. birisine okutursa. Benim ahım sana kalmaz. Yerine gelse kurban keseceğim. Bu derdi onların namusu için çekiyorum. Haydar bana kalmalı. ölümü göresin ki bu mektubumu hemen yak. Beni Paşa'ya verseler ben gene varmam. İnşallah ya kında hanımın ölür.» «Sevgilim. O zaman Vallaha pantolonumu satıp kurban alırım. Bir de ayaklarını öpeyim. Ya Mehmet çarşıda okursa. ne derlerse aldırmaz. Ona göre hareket edelim. Her iki gözlerinden öperim. Boynu el içinde bükük kalır. bilmiş ol kocakarı. «Rahim» dedi. Çok üzüldüm. ateş olup yandım. siz yapmayın. Şu Kadriye Rahim'e varıp sonra perişan olup evimize dönmeli. açtım. senin yüzünden ben yalancı oldum. bu mektubumu kimseye gösterme. Rahim bey. Kardeşlerim ben yaptım. Bunlar için ben su olup aktım.kadar böylemi kalırız? Gözümüz Haydar için bari bir düğün görsün. «Dünyada bir muradım var.» dedim.

Ben ne diyordum: Yani Rahim bey. Dünyada ne olur ne olmaz. Ben yalnız seni düşünüyorum.. Arkana bakmazsın. «Rahim'e gidersen. Geçen gün kardeşim olacak Hızır. Hastalığım zarürrie imiş. Ben seninim. Sakın hanımını memlekete gönderme. Ben babamı çok severim. Sen de mutlak beni okadar çok seviyorsun. On tane Hızır Rahim'e kurban olsun» dedim. Dün bana dediki «Kızım. Ne kadar çok çocuğun var. «Şu Kadriye ölse de sülâlemiz kurtulsa. Bir yere bırakmıyorlar. Gülmeliyim.. Bu muska ile sen benden vaz geçermişsin.» dedim. Ama iyi baktık. Ben benimle küsülü olduklarını hiç sevmem. Hem de hasta halimde senin çocuklarını düşünüyorum. ne baba var. Şimdi bunları bırakalım. benim babam.kanya bile ağzımla söylemedim. Senin canın sağolsun. Canım sana fedadır.. Halimden anladı. Para.. Yazıktır. Ben acıyorum. Sen ne emredersen ben öyle yaparım. Gecenin saat dokuzunda gelirim. Ben de «İyi ettim de söyledim.» dedi. ne ayıp şey?. Babanın sana yaptıkları gözüne. Bana annem yalvardı. Nöbetin ne zamansa bana bildir. Kız daireye geliyorda sen O'na nasıl kızım diyorsun. Kusura bakma acele yazdım. Anası beceremezse günahı boynuna. Canım. temizliği çocuklarından belli olur. Bir de pazarlığım var. «Beni Rahim'e verin başınızdan giderim. ne olmuş. Deli arlanmaz. o saat sıkılır. Bu muskayı boynuna tak ki paramız boşa gitmesin. benim kızım değilsin. Böyle şeyleri iki kişi bilecek. İnsanoğlu çiy süt emmiştir. bu sıkıntı sırasında bir şey istersek bize iki şey getirir. haiit geçti.. elbisesi pis. Herkesle konuşmalıyım.» dedi. Annem işitmiş bana bağırdı. Ben senin gözüne domuz gibi görünecekmisim.. sen de benimsin. Bak sağolsun. mal gözümde yok. Annenin elinden nereye gideyim de kurtuJayjm. Sen hiç olmazsa serbestsin. dizine dursun. Bu yazı sana lâyık değildir benim sevgilim.» dedim. Dediklerinin biri umurumda değil.» dedi. Yüzü pis. Annem Banazi'ye gidecek.. Söz birdir. Ben seni sevmesem mektubunu bir vakit kabul etmem. Onlara bakmak lâzım. Seni görmezsem aklım başımdan gidiyor. öpersen gelmem.. sahibi arlanır. İki tane çocuk. Benim sevgili oğlum Haydar'm gözlerini benim yerime öp. dört gündür annem benimle konuşmuyor. «Rahim'in yanında olsam da isterse dağ başında olsam. Beni nalla çivi arasına koysan gene seninim.. «Kurtulursunuz işte..» diyorum. Ben mahpus gibiyim. sen çocuklarına bakmıyorsun. «Gönlün varsa git kızım.» «Dünkü mektubunu aldım. olmazmı? Seni neden bukadar çok seviyorum? Elbet gönül gönüle karşıdır. Kendine iyi bak.» Ben de dedimki «Paraya yazık değilmi?» dedim. Hele o kızınızın hali nedir.. Sana karşı kusurum varsa aitet.» dedi. Her iki ellerini hörmetle sıkarım. Bir muska için tamam kırk lira verdi. Benim kadar derdin olsa bilmem ki ne yapacaksın. iyi yazamadım. Ben de giderim. Ben de öfkelendim. Şimdi. Yazdıklarını bütün kabul ediyorum. Ama senin hatırın için aldırış bile etmiyorum. Birde mektup getirip götürüyor tabiî. Sah günü. Babam da annemden şikâyetçi. Sen elinden geleni yap. Seni kırk dakika görsem elverir. Gelirsem. sende beni dinlemezde öyle yaparsan gücenirim. . Rahim öteki damatlarından aşağımı?» dedim. «Aman kızım. Bende senin yanma geleceğim. Ne anna var. Her bir hanımın pisliği. Çünkü ben öpüşmekten hastalanıyorum.. Gelirsem beni hiç öpmiyeceksin.

Ellerini öperim bay Rahim. Haksızlık bu. her iki ellerinizi hasretle öperim bay Rahim». Ben senin çocuklarını bayanını kabul ediyorum. Tabiî burada bir evin olmalı. Galiba bayanını üzmemek için bizim evin önünden geçmiyorsun. Ben senden başkasını koynuma almam. başta imiş. İhtiyarlarsan elinde mal kalır. Bana kızmışsınız. Ben başkasını bir gün olur. Ben ölüm lâhna meraklanırım. Neden evini benim yüzümden dağıtacaksın. Bana da biraz merhamet et. Ne zaman gelirsen haber verde pencerede bekleyeyim. Ömrümü harap ettin. Bu bir güzel bahane oldu. Bugünkü mektubunuzu aldım. Maşayı üzerinde iki parça ettim. Sen de benim büyüğümsün. Sana Kadriye kurban olsun. Hemen o lâkırdıyı söylersin. Sen büyüksün ama akıl yaşta değil. Mektubunu okuyunca canımın hırsını küçük kardeşim Mitat'tan aldım. demişler. Mektubuma bu kadarla nihayet verir. Ama seni o halde gördüm ki çok acıdım. Paranın kıymetini bil ki babam gibi okrsin. Üstüme gül atmazlar ki dikeni batmasın diye.» deme. Yavrucuğun ne suçu var. lkimiz bir odada ofursafc. Sen de «Ben senin için böyle zayıfladım. Beni nazlı büyüttüler. Demek sen ona çok yüz vermişsin. însan kendisini bu kadar harap edermi? Yazık değilmi? Ben O geceden beri seni çok merak ediyorum. Daha ne düşünüyorsun? Benden idare . Sana şaşıyorum karın kim ki sana söz söylüyor. Bu da bir tali. Bir şeyi kırk kere söyleseler olurmuş. yarın başkasını.? Bir daha bana ölümden lâf etme. «Ölsem de kurtulsam» diyorsun..» demişsin. Ona yazıksa bana da yazıktır. Bir ev sahibi ol.» diyorsun. Sabahtan bir güzel dayak attım. Sen bir karının lâhna dayanamazmışsm. Bak bizim on para borcumuz yokfur. Ben senin yerinde olsam. Seni de elimden geldiği kadar sayıyorum. Hanımına da yazıktır. «Güley'e gel de seni doya doya göreyim. koynuma alır yatarmışım. Yirmi gün oldu seni göremiyorum. Kemiklerin nerdeyse bir bir sayılacak. «Bay Rahim. babam kötü söylemezler. seni bir kere göreyim.. Sen ölme ben öleyim. Bana anam. Ben seni herkesten yüksek görmemi isterim..» «Candan sevgili bay Rahim. Çocuklar bana annelerinden daha düşkündürler. Vücudun iskelet gibi olmuş. Cin tepeme sıçrıyor. Aklım başımda değil. Karınız «Sana O kızdan fayda yok» demiş. Ben de buluşmamızı istiyorum. Ben bu yaşıma geldim. Senin gibi erkek bin senede meydana gelmez. Dün gece seni gördüm. Sonra Mitat'a acıdım. Ama sen her zaman bayan'mla yatıyorsun.Adam adama yük olsa can gövdeye yük olur. Sen de «Ne zaman olsa Kadriye benimdir. Öyle anlıyorum ki sen kendini saydırmamışsın. Ben nasıl bir sürü adamla başa çıkıyorum. Bunu sana yakıştıramadım. Sen hep inat ediyorsun. Bana bir daha kötü söz söyleme. Benim senden başka derdim yok. küçükten beri büyüklerimi sayarım. kimseden dayak yemedim.» dedin. O'nu it yerine komam. tikrimi söylerim. Seni şimdiye kadar böyle yakından görmemiştim. Yüreğim boşaldı. Yüreğimde güller açıldı. Yazmak olmuyor. Elinden geldiği kadar iazla çalış. iki saat ağlaştık. Hırsım hep ondan. beni dinle. ikimiz bir olduk. Beni hiç bir zaman yalnız bırakmazlar. Sakın benim için «Bugün beni sever. Halbuki sen mektubunda bana «Kahrol» diyorsun. Sebebi.

» diyorsun.. Kusura bakma. Senin yanında iken hem seviniyor. Sen evli iken ben seni kabul edip bekliyorum da sen babamın. İçeri girdiğim zaman sen ayağa kalktın. Allahm dediği olur. Her beyaz tel. Sen bana öyle yaptığın zaman yüreğim bulandı. Sen beni alçak etmek istiyorsun da ben seni neden yüksek görmek istiyorum? Bana kaçmayı lâyık gördüğün için sana teşekkür ederim.. Yavaş söylediğimden. Benim yalanımı kaç kere tuttun? Kendini hiç üzme. Ben seni elbise için sevmiyorum. Sen benim büyüğümsün. Yanıma ofurdun. Bıyıkların hep ağzıma girdi.» dedim. Sükût ikrardan demişler. Ama gayret eder alışanm. «Güley karının evine geleceğim. Bana inan. tabi duymadın. Sevgilim.. kadına ayağa kalkarmı? «Buyur» dedin. Hiç erkek kısmı. Pantalonun ütüsüzdü. Senin. Senr den uzakta durmamın. söyledim mi arkasında kıyamete kadar dururum. bana gelinlik telim imiş gibi sevimli geldi. Lâkin o zaman elini kalbime koysaydm. benim dediğimiz olmaz. Halbuki oraya gelirken hep ellerini öpmeyi düşünmüştüm. hem de üzülüyordum. Ben senin yanında bir saat onbeş dakika oturmuşum da bana bir dakika gibi gelmedi.. İşte bunu sana hiç yakıştıramadım. Artık zayıflama. Sana bunu belli etmedim. bir daha gelirsem mutlaka elini öpeceğim. Halbuysa ben cigara dumanından nefret ederim. Zaten bir arada geçen zamandan bir şey anlıyamadım ki. Buna alışırım diyorum ama* dün gece senin pek sabırsız olduğunu da anladım. Ben kokusunu sevmem. anamın gönüllerinin olmasını bir türlü bekliyemiyorsun. Galiba paran da çok. Paltonu tutup giydirecektim. Vücudunda ne kadar tüylerin varsa sanki uzamıştı. Bak. Ellerin soğuk olmuştu. Bana ne söylersen hakkındır. tek rakı iç (e cigara içme. Babamı evde bırakıp gizilden geldim. Ne olur ne olmaz.bekleyin. Adeta hasta gibi oldum. Kendin giydin. saçların hep beyaz olmuş. Beni kaçırmayı teklif ettin. diye düşünme. Elbisenin seni bana karşı utandırdığını yazıyorsun. Ellerini hasretle öperim. Dişimi sıktım. Ben bir sözü düşünür söyierim. Her sözü kabul etmiş oldum. Ben de o gece hasta gibi oldum. Hep sen konuştun ben dinledim. Seni ne kadar seviyormuşum ki «Yapma» demeye kıyamadım. . Bir de bana cigara içmeyi teklif ettin.. Beni ömrümde hiç öpen olmadı ki. nasıl vuruyordu anlardın. Korkuyorum. Evi ben idare ederim. 30 kuruşluk cigara içiyorsun. Ben geldiğim zaman dokuza onbeş vardı. Sana yavaşça «Teşekkür ederim» dedim. Alışmadığım için bana tuhat geldi. Daha güzel yazamıyorum ki yüreğimdekileri tarif edeyim. Ellerin titriyordu. gözlerimi yummamın sebebi budur. Sen yüz yaşma gelsen yine kabulümsün. Kardeşlerim bile öpmezler. söylersin.. Mektubunda yazıyorsunki «Sen de benim dilimi emeydin ne kadar tatlı olduğunu anlardın. Hep aklımda. Bu da hanımınızın terbiyesidir. Bugün severim de yarın başkasına giderim. Ne yapdmsa sana müsade ettim.... Sabrın sonu selâmet. Hepinizi idare ederim. İçtiğin cigaranm dumanı hep ağzıma gitti. Zavallı sevgilim. Yüzünün tüyleri hep derime battı. Cevap vermedin. Ben içeri girince senin yüzün sarardı. Hemen tarkettim. Ama bu lalların hepsi faydasız. Bütün bunlar birbirimizi çok sevdiğimiz içindir. Ben senin içmene razı değilken.

İnşallah beraber aldırırız.. Sen benim büyüğümsün. El içinde karındır. Bu sene ben mutlak ölürüm. Babamla annem kavga etseler hiç karışmam. Annem az kalsın ölecekmiş. Bay Rahim. Yazıktır. Uzakta bir büyük hoca varmış.Evet» diyorum. Başım dinçtir. Bir bilezik O'na çok değil. öteki mektuplarımı da hemen yak. Ben daima büyüğüme hürmet ederim. Bende duruyor. Bana gönderdiğin dolma kaleme teşekkür ederim. Seni benden vaz geçirmek için. Ayda bir kere olsun. O'na çok sinirleniyorum. Az kaldı unutuyordum. o pislerle beraber gözüm görmesin. yanma nasıl gelirdim? Ben öyle aptal aptal dururum ama. Ne diyeceksen bana anlat. Çocuk yapmak için O'na mutlaka yaklaşacaksın. Bayanına bir bilezik al. . Ben onun gibi değilim. Resim istemişsin. Bir de Haydar'ı amcasına göndereceğini yazmışsın. Acaip. Ben sana ne göndereyim? Bu mektubum ace le oldu. Öyle şeyleri bırak da üstüne bir elbise yaptır. Dairede gece nöbetçi iken neden pijama giymiyorsun? Pijamahk al. Ne kadar sevmediğim şeyler varsa hepsini yapıyorsun. Uykudamısm? Bir şey beceremeseydim. Burma bilezik. Bir de Güley karıya hiç bir şey söyleme. Yalnız senden bir şey istiyorum. Senden ayrıldıktan sonra babamın yanma uğradım da sonra eve geldim. Bana haksız yere kızarsan da varol. Seni bir aydan fazla göremezsem artık deli olurum. karma müjde ver. Biraz kendine bak.. Haydar'ı benim yerime iki kere öp.Sen benim ciğerimsin içimsin. akıldan yana hamaratımdır. Bayanına mutlaka bilezik almalısın. Çok hastayım. O'na temiz bakılsa O çok güzeldir. Hele o Kürt'lerle gezmene öyle canım sıkılıyor ki. Ama haklıyım. Sen büyük olduğundan ben senin işine karışmam ama kötü bir iş yaparsan senin iyiliğin için karışırım. Güley'le oturup beni konuşmuşsun. Demek ki benim istediğimi de mi yapmıyacaksm? Şaka söylüyorum sevgilim. Kusurumu aftet.» diye yazmışsın. O'nun şanı. Halbuki ben O'nu çok seviyorum. bana görünürsün.» «Mektubunu aldım. Dünyada senden başka kimsem yoktur. Bay Rahim kendine bir yazlık kar yağdı pardösü yaptır. Yalnız bir ricam var: Bu mektubumu da. Boynuma takmadım. Babam bana bir muska almıştı. Kadın sevinir elbette. İyi giyinmeyen hasta olur. Benim şimdilerde yalnız başıma çıkarılmış resmim yoktur. Seni.. Vücudunu harap etme.. O'na yaptırmışlar. «. Çalış ki bayanından bir başka çocuk daha olmaya. Kocası diri iken elinden alındı. Gideceksen yakına git. Ama aramızda kalacak. Bana «Sen pek beceriksiz bir insansın» diyorsun. Bana kızmışsın da «Başka yere becayiş edileceğim. «Geveze» sözünü geri aldım.. Öyle geçersen su yolundan geç. Hem sonra hayalin gözümün önünden gider. ben senden hiç bir şey istemem. Hele o top kravat boynunda. Pijama ve frenk gömleği ipek kumaştan olur. Portokal soyamadıml Çöreğe koyamadımlNe sıcak ağzın varmışlBir türlü doyamadım. Sen zarar edersin. senin şanın. Elbiseliği biraz fazla al da Haydara da bir elbise çıksın. Geçen mektubumda sana «Geveze» dediğime gücenmişsin. gelir. İpekli giyin. Canımın istediğini bana alacaksın. «Taktın mı» diyorlar.» «Sevgili Bay Rahim. Ben takmayınca altın ile kaplatmışlar. Ben hırsımdan ölürüm. Bir daha bizim evimizin önünden köylülerle beraber sakm geçme.

Sana kaçamam babam kederinden ölür. omuzlarım hep çekim çekim çekiliyor. «. Çok canım sıkılıyor. yaramaz.. înce beyaz çizgili lâcivert kumaşlar varya. Bu kadarını bile yazarken utanıyorum.. Hem de sana lâyık görmüyorum. Allah aşkına böyle bir şey yaphrdmsa bozdur.. Sevincim dağılıyor. Yerle gök birbirine ne kadar uzaksa biz de birbirimize okadar uzakmışız.» diye düşünürse tadı çıkmıyor. Gece gündüz seni arıyorum. Meğer annem sana kaçtım diye korkmuş. Sen kız halinden hiç anlamıyorsun. Dudaklarım. Ah sen ne tatlısın? Hem tatlısın. Elbise soruyorsun.. Kız halini sen bir bilen arkadaşına danış. O sadakor ceketini bir daha giymiyeceksin. Ne olur kızın ölsede ömrü Haydar'a zammolsa. İkinci buluşmamızda birkaç kere içini çekmiştin. ben namaz kılıyorum. «Babamın yanında oturdum» dedim. Ama zarar yok. Kokusunu almadığım için seni doya doya öptüm. Acele cevap.. Gül gibi adımı ben perişan edermişim. hem acısın. Sonra beraber komşuya oturmaya gittik. Yaparsan lâcivert kumaştan olsun. Haydar'm da gözlerini öperim. İnsan sevdiğini öperken «Aman yeri belli olmasın.. hem de korkuyorum. Ne bana zarar olsun. Kusuruma bakma. Ben hasretinden öleceğim. Sonra eve gelirsem içim foüsbüfün sıkılıyor.. Yanma neden geleyim? Yanma gelince seni doya doya öpemiyorum ki. Çok memnun oldum. Daha ne yazayım. Yüreğim parçalandı. Sonra misafirler bastırdı. Başıma bir iş getirirsen ancak kendimi öldürmeliyim.. Seni istediğin kadar öptüm. Bilmemki ne olacak? Cuma gecesi yanma gelecektim. Sen galiba bana büyü yaptırdın. Ben onu hiç sevmiyorum. Tabi benim adımı söyleme. Ben gelmeyince gene öylemi yaptın? Halbuysa buluştuğumuz zaman sana her müsadeyi vermedimmi? «Saat kaç?» diye bile sormadım.. Dişlerinin yerlerini. Güneş kararıyor.» «Muhterem bayım. Öyle değilmi anneciğim?» diye ağzını aradım. Gelemedim. Bak Rahim bey. O herif sana arka veriyor. Her zaman yanımda olmanı istiyorum. saat onikide gittiler. Banada günahtır. Musibetler.. Sen de namaz kılmaya başla. Sen hoyrat. Ne olacaksa elbet iyilikle olacak.«Nereye kayboldun?» dedi. îşte onlardan.. Her taratım halâ sızlıyor. morlukları görecekler diye ödüm kopuyor. Güley karıya söz verdim. Bu saatten sonra dışarı çıkmaya cesaret edemedim. ne sana zarar olsun. Ben senden hem utanıyorum. . Sonra sen beni ortada koyarsan birisi bana bakmazmış. Heleki bende senin resmini koynuma alıyorum. Ben hangi tarata gideceğimi şaşırdım. Her iki gözlerini hasretle öperim. göğsüm. Bizi bir usullü biri birimize kavuşturur. Annem beni sana vermiyor.. Bunlar hep annemin sözleri.» diye ağladı. Yalnız bir şey söyliyeceğim: Sen çok sabırsız bir adamsın. «İnşallah baban ölür de senin de ümidin kesilir. Dün mektubunu aldım.. Yeri belli olursa bayanınla kavga edersiniz.Ben kaçmam ki. Senide beklettim. îki göğsümün arasına koyup yatıyorum. Allah belki bize acır. Öpe öpe kartonda hal kalmadı. Halbuysa öte taraftan sen bunları hiç düşünmüyorsun. Sen galiba bayanından başka bir kız görmedin.. «Yanıma gel» diyorsun. Kaç zamandır seni göremiyorum. Aklında kalsın çizgileri beyaz olmalı.. Hemde güzelce vakit geçirelim. Sigara içmediğine teşekkür ederim.

Ölümü göresinki doğru söyle.» «Sevgili Rahim bey.. Dört gözle beklerim. Allah belânı versin senin. Seni görmek için her şeyi göze aldım. sonra öleydim. Benim ne talihsiz başım varmış. Oğlumu senden canlı canlı isterim.» «Rahim bey. Artık canımdan usandım.insatsız bir adamsın. masrafa bakma.. Pehriz istermiş. Ben sana öylemi yapıyorum. O'na gelen derdler bana gelsin.. Senden ayrıldıktan sonra dünya gözüme zindan kesiliyor. Geçen sefer geldiğim zaman boynumda babamın yazdırdığı muska vardı. Teşekkür ederim. Evvelâ sana sonra Allah'a emanet etmişim. Çocuğun canı bir şey ister de almazsan ölümü öp. Evine gelsem mevlut okutacağım.. ben de senin bayanın olsam. Emaneti sanadır. Merhametsizsin. Anası olacak kaltak alçak bir kadındır. O Güley kaltağı bana neler etti. Bir daha böyle bir lâf istemem. Her tarafımı koparıyorsun. Bana Allah aşkına acele bildir. Gene de göremedim. Bizim komşuda bir İstanbullu Lâtife hanım var. Kardeşlerime kaç kere «Rahim'ciğim» demişim. Mahsus selâm eder her iki ellerini hasretle sıkarım.» «Sevgili bay Rahim.. Ben demek senin beslemen miyim? Sana küstüm... Sonra bayanın benimle kavga eder diye cesaret edemedim... Annem beni çağırıyor.. Sana bir daha sanlaydım da. Allaha ısmarladık sevgilim. Köpeğin olayım Rahim bey. Ben artık sensiz duramıyacağım. Beni merakta bırakma. Haydarın hasta olduğunu yazıyorsun. Ben hastayım. Acele ediyorum. Sen benim bayımsm. Affet. Mektubunda «Ben senin artık ağa'nım4» diye yazmışsın. Benim üzerime bir hal geldi. Oğlumun o güzel gözlerine Kadriye annesi kurban olsun. Ne kadai dertli olduğunu anladım. O kırmızı şekeri şekerciler bilirmiş. Sana bu mektubu acele yazıyorum. Domuz gibi görünsem beni öyle sevmezdin ki. Seni öyle özledim ki.. Dairenin onunaen geçtim. Seni hiç aklımdan çıkaramıyorum ki. Ben de senin bayanınım işte okadar. Tam yirmi lira verdim Haydar'ımdan bir haber getirsin diye. Ben de senin kadar dertliyim. Hastalık kızamık mi? Kızamıksa geçer. sana domuz gibimi göründüm. Halâ bir ses çıkmadı. Ben sana alıştım. içirsinler. baktır.» «Sevgili Rahim bey. Çok mu hasta? Ne olursa olsun evine gidip bakacaktım.. Şimdi senin benim uğruma. Haydar'ıma bakmaz ki.. Sen yüreksiz bir adamsın. Sana mektup yazmadığım için bana gücendin. Deli bir aadmsm. Aman Rahim sana büyük ricam : Haydar'a iyi bak. Kırmızı şeker yedirilecekmiş. Doktora iyice muayene ettir. Çok hasta değilse. Geçen gece çektiğin ah'Ian bir türlü unutamıyorum. Bu tütüne alışmaya benziyor. bir sözümle sigaiayı nasıl bıraktığına aklım erdi. Ellerini hasretle sıkarım. Gözümde tütüyorsun. Allah aşkına bir gün daireye getir de gözümle göreyim. Kusur bende. O benim oğlumdur. Al. Aman Rahim paraya. Şerbet yapsınlar. Dünyada senden başka herkes ölsün. Bu muskalar yalanmı kuzum? Allah bizim çekdiklerimize acısın. Doktor getir. . Acele cevap beklerim. Ah bir kere sen benim bayım olsan. O'na kızamık hastalığını sordum. Ben yanında olsam hemen iyi olurdu. Haydar'ımı doktora götürün. Kurban keseceğim.

. mektuplarını taşıyan. Seni göğsümde yatıracağım. ağlamak üç gün» demişler... kızıyla. Kocacığım. inanılmaz bir tesadüfle Kadriye'nin haberdar olmasını istiyordu. Tuz gibi eriyorum. kalay kakmalı kuka tespihten. Allah senden razı olsun. Anamla babam yarın gece Banazi'ye gidecekler. Adıyaman şalvariyle Arap kefiyesinden ... Kızını sevdiğinden ayırmak için muska yazdıran baba.Haydai'ı dün daireye getirdin. Bir resim daha yollamışsın. Bu isterik çocuk doğruca Tözey'in yanma gidecekti.. Deli olmuşum ben. O'na anlatmıştı ki erkeklik bıyıktan. Tözey'in yanma. Seni iki mememin arasında taşıyorum. Sen bana ne yaptın ki ben böyle yanıyorum. evli ve iki çocuk sahibi bir erkek üzerinde kavga eden ana. Doyana kadar... Mektubunu bugün aldım.. kurşunlarla beraber hacaleti de yalnız başına Kadriye ve bir parça da ailesi mi çekecekti? İstanbullunun tahmini hilâfına pederin bir de namusu ayaklanır. Gördüm... Ne kadar sevindiğimi tarif edemem.. Mebus hamamlarında beyleriyle beraber yıkanmak imkânına nihayet malik olan kadınların havadisini kız kardeşine getiren delikanlı. Varlık vergisi vermek için. bir çocuğun sıhhati hakkında 20 liraya haber ulaştıran ve bazı geceler evine sevdalıları kapatıp savuşan Güley ve tabiî...» diye ağladım. Her taraîını kanatacağım. «Ölüm bir gündür. «Ölsem senin yanında soyunamam» diyordum ya yalan. kızı reddetmeye.. Seni doyuncaya kadar öpeceğim. kendi kendisine böyle olamazdı ki..» «Sevgili efendim. Ve yüksek sesle. Onyedi yaşında bir çocuk.. O'na kızıp dururken giderek merhamet duymaya başlamıştı. Beni öldür. Hasretine dayanamıyorum. pek beşeri bir hisle bu yardımından. Seni öyle özledim ki. Ben senin erkekliğini yiyeceğim. Şimdi. Bütün çamaşırlarımı çıkaracağım. «Kocacığım. Hiç duramıyorum. Sofrada... Bana artık ne istersen yap... Yüzünü hiç görmediği bu kızcağızı ruhunun en derin en hasta —yani en dejenere— taraflariyle tanımıştı. Anadan doğma... Günler istanbullu için oldukça rahat geçiyordu. Abdurrahim beyle anlayacağı şekilde konuşmuştu. onların yanında otururken farkef firm eden etime bastırıyorum. Doyuncaya kadar öptüm. içinde böyle çapraşık münasebetlerin gecenin en geç saatlerinde kolayca cereyan eden bir kasaba mahallesi bu işlerden hisselerine göre derece derece mesuldüler... — Dehşet. Dünyada senden daha tatlı bir şey yokmuş.» istanbullu.. Hep bunu düşünüyorum.. Gözlerini benim yerime öpmedinse ölümü göresin. Ben artık senden hiç utanmıyorum. Seni doya doya öpemeden öleceğim diye korkuyorum. Bende seni öpeceğim. Az kalsın. Ben senin derdinle artık öleceğim.. Arada sırada. bu önündeki kâğıtlar daha edepsiz bir feryad kopararak herkesi buraya toplıyabilirlermiş gibi elini üzerlerine kapattı. Resmin ne güzel çıkmış. Birisine iyilik yaptığı için memnundu.. Bereket. Seni benim yatağımda yatıracağım. Seni elimle soyacağım. dedi... İsterse bayanın görsün. Beraber yatacağız. Ben senin uğruna deli olmuşum. sokağa atmaya kalkarsa. Ne olursa olsun seni içeriye alacağım.

dört sene evveline gelinceye kadar dünya üzerindeki en mühim meseleleri keklik beslemekten ve siklavi tay sahibi olmaktan ibaret sayan. —yani muvaffakiyetini müşkilâtı ölçüsünde kıymetlendirmekten — zevk duyuyordu.» Anladınız mı? Kadriye hanım. Yüz seneye mahkûm e3ilseniz yolunuzu bekler. Bu hareketinizin mânasını muhakkak anlar. benim erkekliğime güvendiniz. ve böyle olduğu için de. Yaktıktan sonra. altı sene sonra dışardasınız. tabiî. Hele mevzubahsolan mertlik çarşı ortasında bir kız çocuğunu iki kurşunla yere sermek de olamazdı. Az vakitte kavuşursunuz. Yahut İstanbullu bunu pek zor başardığını zannetmekten. Bunları itina ile saklayınız.. Mektupları gene o atlas bohçaya. İlk karşılayan. hassas bir kızdır. cezadan ucuz kurtulmak gibi sefilce. İstanbullu. Bir genç kızın bir erkeğe mektup yazması ona olan itimadını gösterir. istanbullu yukarda bulunduğu için meseleyi topal Sefer koşup anlatmıştı. Hayatıma karşı sizin şeref ve haysiyetinizi korudum. Bu sözlere karşı Abdurrahim bey bir tek sual sormuştu: — Mektubu yazmayı vadediyor musunuz? Mahkemenin bilmem kaçıncı celsesinde bu celse gizli yapılmıştı Abdurrahim beyin pek sinirlendiği. hattâ salondan çıkarken davacı Avukatını bu pek ihtiyar. bunları alınız. . Meraklılar yolunu bekediler. Eğer sokakta silâhla taarruza uğramak size herhangi bir zarar verirse ben gerek içerde ve gerek dışarda onu da ödemeye hazırım. gerekse O'nun ailesini yumuşatmış olacaktır. Bu vakanın hikâyesi. — İşte bu da oldu azizim demişti. İşte ben o itimadı en müşkil şartlar içinde suistimal etmedim. — «Geçmiş olsun beyim» diyecek oldum. uçlarım sanki dua okuyarak hazin ve erkekçe kelimelerle düğümleyip. Üç. o gün mahpusaneye Abdurrahim beyden daha evvel geldi. siz bana. Karşısındaki gözlerde doğup batan imkânsızlığı sezerek lâfını biraz yumşattı: En iyisi yakmamalı. bunu O'na inandırmak kolay bir iş değildi. pek ufak tefek bir adamcağızdı bir tokatta baygın olarak yere serdiği duyulmuştu. Burada susmak lazımdı. dört buçuk senesini asri cezaevinde geçirirsiniz. Izollu Ağalarından Ismik Ağa idi. En doğrusu hepsini derhal yakmaktır. Anlıyor musunuz? Mektubu ben yazacağım. namussuzca bir hareket imkânı kalmaz.. zulmetseler 12 seneyi aşmaz. çalıştığı dairede müteaddit takdirnamelerle taltif edilen altı sınıflı iptidaî mektebinden mezun hem küçük memur hem zengin bir derebey sülâlesine mensup bulunduğundan iki defa betbaht bir adamcağıza merdane hareket ederek bir genç kızın kalbine gidecek yolu göstermek. yiğitlikten dem vururken herkesin en namert heriflerin bile duyduğu kolaylıkla ne güzel sözler söylemişti. «İşte denilecek.ibaret değildi. Yakında bir af olmazsa beş. hadiseler gerek sizin refikanızı. O zaman elbette yaptığınız fedakârlık daha az değerlidir. Tabiî. Size verilecek ceza. İki senesini burada. mühim bir şey yapıyor gibi Abdurrahim beyin önünde sarmış. İsmimi her zaman taşıyabilirsiniz. Mahkûmiyetten sonra güzel bir mektupla bayana yollarız.

» diye yalvarıyor. inadına kalabalık. İstanbullu telâş etmeye başlamıştı.... Bir öğleden sonra topal Sefer gene başmı iki tarafa sallayarak odaya girdi.. Daha bir hafta sonra Abdurrahim beye ceza verdiler. 1943 senesinde piyade askerliğinen 67 ay daha az bir müddet.. yirmi gün sonra fişi doldurulup bir asri cezaevine gönderilecek. İstanbullu bu kararı iki gün unuttu. kendisine temyiz etmemesi de ihtar olunduğu için ceza katiyyet kesbetti. Güley'i bulamadı. karının elini öpecek. Bunun altıda birini yattıktan sonra yani tevkifinden bir sene. istanbullu sordu: — Ne var ulan Kürt? — Bırak beyim. İçeri girsem bahçeye çıkıyor. O Rahim bey ağlamaya başlamaz mı? Güley denilen orospunun eline davranıyor. sen bilirsin.. — Ne olmuş Güley'e? — Demin geldi. Yıkıl karşımdan!. Kumar erkek işi. — Galiba bir tokat da sen istiyorsun..» Abdurrahim beyin çekinmesine bakılırsa işi Güley'den öğrenmek daha doğru olacaktı.. Kaç gündür geliyor. Güley. Kürtlük de berbat oldu.. — Rezilin biri imiş? — Kumara mı başladı? — Keski kumar olsa. «Allah.. «Aman sen bilirsin. dedi.. Allah. Cuma nihayet karıyı koğdu. 35 Ay...— Ne var? — Bugün mahkemede Avukata.. Hepsi bu kadar Bir hafta sonra karısının çocuklarını alarak memleketine gittiği duyuldu. Şimdi sordum hâlâ ağlıyormuş.. demirin önünde konuşuyorlardı. İstanbullu yalnız kalınca rahatsız rahatsız düşündü. dört ay. Bırak. Bir aydır.. Çoktan beri Abdurrahim beyle konuşmamışlardi. Tuu namusuna... Sebep neymiş bey? Erkek karıya karşı ağlar mı? Sen bir Abdurrahim beysin. Ceza tasdik olalı.. Şimdi farkına varıyordu ki kendisinden âdeta kaçmıştı. Güley hep geliyor. Aralarında ne olmuşsa olmuş... Bugün. Geri kalan yedi seneyi bir senesi beş ay sayılarak topu topu 35 ay zarfında bitirecek. bahçeye çıksam içeri giriyor. Her gelişte çekiyor herifin paralarını...... Kadına yolu düşerse cezaevine uğraması için haber göndermeye karar verdi. Sefer'e aşağıdan bağırdılar. Kadının elini öpecek. Abdurrahim beyin herkesin ortasında hüngür hüngür ağlayarak bir kadına yalvarması için bir tek hadise .... 8 sene 4 ay.... İki gün de haber götürecek gardiyan. Meraklandım doğrusu.. Neredense... Beyi çekti götürdü. herifin eline gün kâğıdı verdiklerinden beri. Hani O'nun yanma bir kan geliyordu? — Güley mî? — Adı batsın. — Hayır mı? — Şu Abdurrahim bey yok mu? — E. — Sebep? — Sebebini öğrenemedim.

istanbullu da.. — Estağfurullah. Abdurrahim bey bir iskemle çekip oturdu. — Cenneti bırakın. pederine söyleyeceği makul ve insaflı sözleri tasarlamaya başlamıştı ki. bütün edebiyatçılar gibi. Büyük bir hata. — Büyük mü? İzam da etmeyelim...vukubulmuş olabilirdi. İstanbullu. — Keski oniki sene verseydiler de sizin sözünüzden çıkmasaydık. Lâkin karı kısmını bilirsiniz. fakat telâşlanarak gözlerini kırpıştırdı.. böyle vaziyetlerde. istemeden karıştığı ve epey de marifet gösterdiği bu macerada artık bitaraf değildi. Hamdolsun sekiz seneye indi... Bir kere 12 yıl ceza vermediler. Kızdan alınacak cevaba göre. zaman zaman hayatın gidişine kendi hayaliyle karışır.. Mutlaka Kadriye'yi ailesi iyi. — Mektupları mahkemeye verdiniz mi? — Verdik. Siz neye «Olmaz» dediniz? — Mektupları mahkemeye vermek meselesine. Oturmuyordu. Hele oturun. — Rahatsız etmedik ya beyim. Evet. Güley'in önünde ağlamış olmasına rağmen üzerinde yenilmiş bir insanda bulunması lâzım gelen hiç bir kederli taraf yoktu. bana düşmanlık ettiler. O bunları yaparken İstanbullu büyük bir sıkıntı içinde söze nerden başlayacağını düşünüyordu. Yalnız kapıyı âdeti olmadığı halde vurmuştu.. yalvardım... Oturun rica ederim. Gene aynı kıyafetteydi... Genç ve güzeldi. doğrudan doğruya kabahati yüklenmek olduğunu kestirdi. en iyi çarenin. Tekrar ve bu sefer Abdurrahim beyden yana müdahale etmesi. galiba bir hata yaptık. Cebinden tespihini çıkardı. — Ne diyorsunuz? Sakın mektupları.. meseleyi kıza münasip şekilde ınlatması lâzımdı. — Hepsini mi? . — Benim sözümden mi? İstanbullu. Âdem Aleyhüsselâm'ı cennetten. Abdurrahim beyin gösterdiği büyüklüğe karşı bu hareket haksızlıktı. — Avukat bir taraftan. beşinci gün ikindi üzeri Abdurrahim bey odaya girdi. anlamayarak.. Ben «Olmaz» dedim. ondan birkaç adım ileri atılıp birtakım düşünceler hazırlardı. — Evet beyim. İstanbullu. Kefiyesinin saçaklarını. «Ben» diye başlayacağına: — Biz dedi.. — Vallaha beyim. kötü birisine veriyordu. yanlış öğüt verip işi berbat etmiş gibi kendisini kabahatli bularak telâşla yer gösterdi: — Nerdesiniz? Ben de sizi görmek istiyordum. babasını çağırıp açık açığa konuşmak bile icap ediyordu. Şimdi de kıza yazacağı acıklı mektubu.. kibirli bir kadının saçlarını arkaya atması gibi başının bir hareketiyle omuzlarına koydu. Fakat ne de olsa kendisi de bir insandı. manasız ve kabul edilmeyecek mazeretler sıralamaktansa. Nihayet.. Mahkemeye verdik. Ben mahvoldum.. Karı bir taraftan beyim.

Şimdi anlıyorum. Aklını celin diye... salondan çıkarken. — Babası? — Ağlıyordu.. «Babası yemin etmiş dedi.» dedi. — Kendimi kaybetmiştim. «Siz alçak bir adammışsmız. Bizim hanım alıp beraber memlekete götürecekti. — Tabiî. Lâkin ben O'nu seviyordum.— Hepsini. Avukatı doğduğunuz celse mi bu? — Evet.. Babası kabul etmez diye düşündüm... — Yalnız alçak mı dedi? — Evet.. — İyi ama beraber ne demiştik. İyi Vallaha. Benim O isimde kızını yok demiş. — Yalvardım.... — Yiğit adammışsınız Abdurrahim bey. Yarısında «Yeter Reis bey tahammül edemeyeceğim.... sokakta kalacaktı.. Bizim hanım da yemin etti. — Değil mi efendim? — Haketmiş. Güley'i gönderdiniz. Resimleri de verseydiniz bari.. — Kadın Aza? Mahkeme Azasını soruyorum. Bizim hanım. Herifin namussuz olduğunu kestiremedim.» dedi. Burada Kur'an'a el bastırdım. Karı dedi ki. — Ne yaptı? — Yüzünü kâğıtla kapattı. Bize kendi eliyle düğün yapacaktı.. — Resimleri de verdik... Karardan sonra kıza mektup yazdınız. O kadar ucuz olmaması lâzımdır. babası reddedince. — Vay başınıza bir de felâket mi geldi? . Tuu. İmkânı yok... Başıma gelen felaketi. — Avukat tokadı neden hakketti efendim? — Bana. — Siz de hayvan gibi bu saçma laflara inandınız mı? — İnandım. Kulak asmadı değil mi? — Tamam. — Babası orada mıydı? — Oradaydı. hem de hiç bir mesuliyeti kalmadığı için: RAH ATLAŞI YORDU: Aferin. Kız. İyi haber almışsınız. bir satır el yazısı göreyim. — O da oradaydı. — Kızı size vermediği için mi? Daha doğrusu reddetmek suretiyle onu sizin avucunuza ister istemez düşmesini temin etmediğinden mi namussuz. Güley'e yalvardmız. Bana söz vermediniz miydi? — Söz vermiştim.... Mahkemede mektuplar okundu mu? — Okundu..» dedi. hem iğreniyor. İstanbullu aynı zamanda hem öfkeleniyor. O — Ağladınız da... Demek hepsini verdiniz. Burada namustan bahsedemeyecek birisi varsa. — Durun bakalım.

. Vazgeçerdi... size yüz verseydi onu kahpece vurmazdınız. — Haklısınız beyim. Ben muharririm.... Kızın kalbini yumşatalım.. Demin büyük hata dedim ya.. — Düşündüm... Başka bir çare düşünmediniz mi? Meselâ delikanlıya hadisenin içyüzünü bir mektupla anlatıp. Komşularında bir genç zabit vardı.. Kahkahayla gülmeye başladı... Acıklı bir mektup yazınız. İşte muharrirliğin kırk yılda bir kere işe yarar yeri geldi. Ben ne budalayım. Siz muharrirsiniz. — Abdurrahim bey. Allah ne takdir etmişse o olacaktır... Öyle ya. Sağ yumruğunu sol elinin içine yavaş yavaş vurarak gülümsedi: — Haaa.... Eğer ezelden Kadriye hanım size kısmet ise bunu hiç bir kuvvet bozamaz.. — Sahi. — Açık yazdım. Yazdınız mı yoksa?.... istanbullu birdenbire bu sözle.. — Neyi?.. Keşki sözünüzü dinleyip mektupları vermeseydim. İstanbullu yumruğunu gevşetti. — Söz mü vermiştim? Ben sizi. — Vay alçaklar vay. Çaresizlikle odayı enine boyuna biraz dolaştı. Size danışmadan öyle mi? Kızı reddedip sokağa atacakları yerde.... — Yazdım. Bu sekiz sene dört ay zarfında kıza kim talip olursa bir tanesini yollardık. Hiç bir şey düşünemiyorum. — Anlaşılıyor. — Açık yazsaydınız.. Evet.— Kızı evlendiriyorlar. «Kadriye hanım.... Zaten söz de verdinizdi.. Şu mesele. Şimdi mektup yazmak faydasız mı? Siz ne fikirdesiniz? — Ben şaşırdım.. Lütfen bir acıklı mektup yazınız. Yarısını saklamalıydın. Ben dilim döndüğü kadar yalvardım. Fıkara diyerek. Bu işi zorlamayalım. Fakir bir çocuk. — Vallaha beyim siz keramet ehlisiniz. Bırakalım. pezevenk. namussuz bir tane değil ki... Sonra yerinden kalktı.. — Orasına amenna.. Meğer onları taşımayı haketmişsiniz.... . kendisinin mektupları mahkemeye vermemek nasihati arasında nasıl taban tabana zıt bir düşünce olduğunu anladı. Şimdi ne yapalım istiyorsunuz? — Bilmem ki.. hergele.. Meseleyi duymuş. Daha bir sürü hakaret. Bıyıklarımı mı? Ne münasebet.. Lâkin bir mektup. Eskidenleri Kadriye'yi severmiş de vermezlermiş. Pekâlâ Abdurrahim bey. Şimdi veriyorlar.. dünyada deyyus. pala bıyıklarınıza lâyık olmayan bir erkek sanırdım. Siz muharrirsiniz.. kabul etti. Mektupları hiç olmazsa top yekûn vermeyecektin. Derman bulamadım. Mektup yazmış. Bu herife Kürtçe de söylese hiç bir şey anlamıyordu. O da kızın babası gibi kabul etti.. — Değil mi beyim? — İyi ama Abdurrahim bey.. — İyi öyleyse..» diyor. inanmadı ki üç günde cevap aidim....

. Şeyh Süleyman efendi. demir parmaklıkla. alçalmışlar. «Medet ya Şeyh'im. diyor.» Erzincan'nm «hâk ile yeksan» olmasından bir gün evvel Şeyhi ziyarete gidenler.. Kıyamet alâmetleri. — Aman ha. O sırada bir şimşek (Silo ağa buna şimşek diyor ama. Almaya razı olursa mektup söker mi? Orta yerde bir namussuz varken muharrir buna hiç bir çare bulamaz. «Hergele'yi.. Malatya şehrini bir korkulu dedikodu kaplamıştı.» diye bağırmış... Ertesi gün duyduk ki Erzincan batmış».» diye bağırması üzerine Şeyh'efendi..— Mektubu şimdi bırakın rica ederim. Namussuz herif «Namussuz» kelimesini söylerken zevkten gözleri parlıyordu. Sanki alçak sesle konuşuluyor. Malatya mahpusanesine birdenbire ağır bir çekingenlik çökmüştü. cahil adam ne bilecek kış mevsimi şimşek olmaz ki Nur demeli. Silo ağa.. Birdenbire dünyayı zelzele tuttu. Hayvandan yere atlamış.. başında yeşil sarık. Ben diz çöktüğüm yerde yüzükoyun toprağa kapandım. Gökte.» işareti vermiş.. — Aman ha... «Hayvanı bir kişnemedir aldı... Nihayet erkek olduğunuzu unutmamaya mecbursunuz Abdurrahim bey. Şeyh'efendi ayağını öfkeyle yere vurup. Şeyh Süleyman efendi'yi Dünyanın batacağına bir alâmet canım. Hazret'i bir derin murakabeye dalmış.... kendisini Izollu köprüsünün beri tarafında. iki tane yıldız peydahlanmaz mı? Yıldızlar alçalmişlar.... Aman.» Erzincan felâketinden bir gün evvel de gene böyle mırıldanmıştı ve o gece. Erzincan'ın battığı gece. «Aman Yarabbî... Durun ağlamayın ama... Onbeş müridiyle Şeyh Süleyman efendiyi getirmişlerdi.. Kelimeyi şahadet getirmeğe başladım. En kıymetli müridi Kara dayı'yı bile bir göz hareketiyle tersleyip «Yerin dibine» sokmuştu..) çölde Şeyh'i böyle görünce aklı tarmar olay azmış... «Allah» diyeni getiriyorlar... Süleyman efendi kuluna gazap vermiyesin. Jandarma süngüsü ve Gardiyan kilidiyle zaptedilir bir adam değildi. Gözleri iki kere şaşılaşmıştı ki bunun manasını bilenler bilirdi.» O günlerde. 1939 Ağustosunun 31'inci günü de tıpkı tıpkısına aynı sözleri söylediğine yemin ediyorlardı: «Alâmetler belirdi. sırtında siyah cübbe. hayvan sanki doğurmuş ta tayına sesleniyor.. (Silo ağa O gece şehir'den köy'e dönüyormuş. sabık tahsildar merhum Ali beyin onaltı yaşındaki kızı Necla (bu Necla da Şeyh Süleyman efendi'nin müridlerinden birisidir) . kabil olduğu kadar işaretle anlaşmak isteniyordu. belinde bir kocaman boru sokulu olarak görenler olmuştu. parmağını dudaklarını götürüp «Sus.) Bir şimşek etrafı yeşile «Gark etmiş». Bir büyük cinayet işlenmiş de insanlar kan üzerinde yürüyormuş gibiydiler. kelepçeyle. Ayağını bir kere toprağa vursa. asilzade yerin evlâdı olduğunuzu nasıl unutursunuz? Erkek ağlar mı hiç? Hele sizin gibi bir erkek. kendinden âdeta geçmiş bulmuşlardı. — Aman haaa. Bu sefer de ortalığı bir beyaz ışık kaplamış.. Sona şark tarafının gökyüzünü göstermiş. Şeyh'in başı üstüne inmişler.. Ayıptır.. Puşt'u bırakıyorlar da hâşa sümme hâşa. «Feyekûn.

Ayakları ve entarisinin etekleri ıslaktı.. ticaretle uğraşmasını (bir büyük hazır elbise imalâthanesi işletiyordu) ve diğer emsalinin aksine güler yüzlü olmasını ve muhitindeki büyük tesirini çekemeyenler.. batmağa mahkûm bir lânetli memleket olduğu malumdu. Yalnız bir defasında. orospu kullarına neden merhamet kıldı?» Bunun hikmetini birkaç kere Şeyh Süleyman efendiye sordular. Omuzlarında kar taneleri gördüm. geliniyle aynı yatakta ölü bulmuşlar. Şeyh hazretlerinin hapse mahkûm edilmesi garazkârların ekmeğine yağ sürdü.l dedi.. Sus. Dünyanın bozulduğu muhakkaktı. «İdrâki maâlî bu küçük akla gerekmez. inanmamak kâfir olmaktı. Dışarı çıktı galiba diye beklemiş. nefeslerini . Biraz sonra Şeyh hazretleri içeri girmiş. «Ne demek bu? Allah. Zâten inkâr kimin haddiki bütün Malatya'nın kerametine iman ettiği Kâşif Hoca bütün parasıyle ekmek alıp köpeklere doğruyan ve sekizinci karısını. esrarengiz esrarengiz gülümsemekle iktifa etti. 'Dışarı mı çıktınız efendim? ' diye sordum. Erzincan'ın evel eski. birçok herifleri zelzeleden sonra anadan üryan. «Dişleri birbirine vuruyordu. Gece yarışma doğru Şeyh efendi kahve istemiş. Kahveyi içmedi..Şeyh'in hanesinde misafirmiş. Umumiyetle Şeyh Süleyman efendinin bazı taraflarını beyenmeyenler henüz sakal bırakmamasını.l Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez. Benim içim bir tuhaf oldu. Hamamlarında oğlan oynatıp fi'li livata'ya müptelâ imişler. 9 kazası 100 küsur köyü civar Vilâyetlerin ahalisiyle beraber Şeyh'in oribine yakın müridi mahpusluğun ilk haftasında dünyayı.» buyurdu. sözün son derece sarih olduğu ve başka manalar aramanın icap etmeyeceği fikrindeydiler. kız pişirip getirmiş. Bir de bakmış ki efendi yatağında yok. ikinci cihan harbinden daha müthiş bir vaka ile allak bullak edecek bir mucizeyi. kadınlara bilhassa genç kızlara el vermesini. «Bunu Peygambere götürün» diyerek Şeyh Süleyman efendiyi salık vermişti.. Efendi. Nice nice kerameti zahir olmuştu. Lâkin akıl ermez bir cihet var: Yıkılmayan binalardan birisi de Erzincan kerhanesi.» diye meseleyi ertesi gün anasına anlatmış. Fakat bu bozuk dünyanın birkaç ermiş kulun yüzüsuyu hürmetine durduğu da muhakkaktı ve bu ermiş kullardan birisi de Şeyh Süleyman efendiydi. Zelzele Malatya ve havalisini de fena halde sarstığı halde mal ve can kaybına sebebiyet vermemişti. 'Sus çocuk. Oğlu askere giden bir herifi bir herifi değil. Hazreti Muhammet Aleyhüsselâmın âhır zaman Peygamberi olduğu malum iken. Bu «haklı fikre» ilk günlerde öteki taraftakiler de itiraz edemediler ve bütün Malatya. hastalara bir kere bakıp. bu kadar «Ayıp» lı olan bir adama Müslümanın bu derece tapmasını Kâşif Hoca'nın hoş görmediğine ve Peygamber lafını kinayeli söylediğine hükmettiler. Bu rivayetler ağızdan ağıza gezerken Erzincan'ın başına gelenler duyulunca halkı bir merak sardı.. Kıbleye dönüp secdeye kapandı. Ağlamağa başladım. Ehli keramet ise Şeyh Süleyman efendi kendisini de müritlerini de halâs etmeli idi. Diğerleri. Kâşif Hoca'nın bu sözü ne demekti? Bunu Malatya'nın uleması çok düşündü ve iki parçaya bölündü. oğluyle beraber yakalayıp aklını şaşıran bir derin ulemâ kaç kere hasta okutmağa çağrıldığı evlerde.

koğuşlarda dolaşıp duruyordu... Her yere girdi. yapılan tahkikat neticesinde efendinin kerameti sayesinde kilitli kapulardan geçerek... Şeyhin taraftarları.. duman gibi mübarek. «Aman Şeyh'im.. Bu vaka şehrin üzerine gece karanlığı gibi çöktü. Aman haa. Hangisi nerede rastlarsa Küçük Ali'nin acele işi olduğuna aldırmayarak bîçareyi âdeta zorla kahvelere sürüklediler. Müdür bey üstüste. Bu ilk hafta okadar hailevî geçtiki Cezaevi müdürü Mehmet Erdemir bey bile rahat bir uyku uyuyamadı. Adama deli derler..... . Mübarek gülümsüyor.keserek beklediler. Şu cigara gibi yanayımki. Küçük Ali. demişti ki günlerden beri gerek mahpuslar gerek gardiyanlar ve gerekse jandarmalar arasmda tekrar edilen ümitsiz nida ve tehlike işareti işte buydu. çaylar ısmarladılar ve kahve halkına karşı hadiseyi tekrar tekrar ve yüksek sesle anlatmaya mecbur ettiler. avluda..belki yüzüncü defa anlatırken dudakları kuruduğu için bunları yalayarak şöyle söylüyordu : — Müdür beyin tembihi var. Aman. yallah diyip sırra kadem basarsa meseleyi yüksek Vekâlet'e nasıl arzedecekti? «12l13 Ağustos 1943 cuma gecesi saat 11 raddelerinde nöbetçi gardiyanı falan mahpusları kontrol ettiğinde gizli âyin yapmak suçuyle 3 ay hapse mahkûm olup Kutbülzaman lakabıyle maruf Şeyh Süleyman efendiyi yatağında bulamamış. Aman Şeyh'im. Bir hafta sonra bir küçük keramet kırıntısı müstesna akıl almaz bir hadise vuku bulmayınca mahpusaneciler biraz ferahladılar. Apdestsiz yere basmayarak namaza başladı ve içkiyi terk etti. Şeyh efendi. Şu hale göre Şeyh Süleyman efendi de bir emri İlâhî'yi yerine geirmek için kendi arzusuyle nefsini daha doğrusu fânî kalıbını mahpus ettirmişti. Parmağını ağzına götürdü. kerametin bu canlı ve samimî şahidini... Yüzüme bakıyor da.. işte bu elindeki cigaranın dumanı gibi bey.. Şeyh hazretleri kapıyı geçip karşıma dikildi. Döndü de içeri girdi. «Allah beterinden saklasın» böyle bir iş.. Dilim tutulmuş. Keramet kırıntısını gardiyan küçük Ali görmüştü. beyaz ipekten entarisini savura savura koridorlarda..» demişim.. Eski muskalarını kuşandı. rastladığı insanlara gülümseyerek. Biz sizi mesul etmeyiz... boş vakitlerinde Kur'an okuyup salâvâtı şerife çekiyorlardı.» dedi. onbeş senelik müdüriyet müddetince hiç basma gelmemişti. — Aman haa. Şeyh getirildi getireli hepsi abdestli dolaşıyorlar. kapunun demir parmaklıkları arasından «Cigara dumanı gibi» geçip önüne dikilivermişti. Yahu Allah beterinden saklasın.. Yeminle «Kitap çarpsın» diyerek anlattığına bakılırsa asıl mahpusaneyi müdüriyet dairesinden ayıran büyük demir kapıyı besmeleyle kilitleyip sandaliyesine yeni oturmuştu ki Şeyh Süleyman efendi. Bereket merhametli bir adam. Hamailini üstüne aldı. Çıkıp gitse ne yapardık? Hiç.. münkirlere karşı çıkarmak için altı defa büyük ziyafetler verdiler. gülümsüyor. «Meraklanma. Şeyh efendi.» İşte bu korku ile gardiyanları daireye toplayıp sıkı sıkıya tembih etmişti. Anahtarı cebime sokmağa fırsat elvermedi. Üç besmele çekip kilidi şırpadak kapadım.

. İmalâthanenin kârı.. Artık şekere okuyuveriyor. Elli hanenin elli hanesi de tekmil Şeyh hazretlerinin müridi olduğundan.. hayret edersin. Şeyhi götürmekten başka çare bulunamamıştı. büyük Cami'de. Bu da Şeyh efendinin müritlerinden birisiydi. arka saflarda namaz kılarken selâm verdiği sırada.. kısırlıklara çare bulmak için Ankara'dan. tarlalardan. ikişer lira gelse yirmibin lira.» diyerek beni tersledi. baldızı mı bir bayan derde uğramış. İzollu'nun 35 pare köyünü hususî bir kamyonla kamilen dolaşmış.» Eskiden muska da yazarmış. Sırtımı sıvazladı. «Sakin ol Hacı. Benim tekrardan dilim dolaştı.. otuzbin. «Medet Şeyhim. «Ben beni kaybedecektim.» diyerek baskın vermiş.. Evvelâ küçük dilini yutmuş. Bu seferki işe kâinat şaşmıştı.. Namazı tamamladım. «Rabbim neye muktedir değil ki be adam. Şeyh efendiyi koydunsa bul. İşte o sebepten son yedi senedir Şeyh hazretlerini Hükümet rahat bırakıyordu. Bir tek çay şekerine nail olup bunca yıllık cin tutmalarına.. üçer lira gelse.. Lâkin mahkemeye elyazısı delil oluyor diyerek kaç zamandır bu âdeti terk etmiş. Mübarek çilehanesine dönmüş.» diye eteğine davrandım..» diye fısıldadı.. Şeyh Süleyman efendinin ortalama bir hesapla onbin müridi olduğu söyleniyordu ve münafıklar ve garazkârlar tarafından şöyle hasis bir hesap çıkarılıyordu: Beher müritten senede birer lira gelse onbin lira..... evrakı saklanarak infazı yıllardan beri geciktirilirken birdenbire gelip cezaya yatmayı aklına koymasın mı? «Mademki çileye teslimi nefsedeceğiz. Koşarak mahpusaneyi tuttum. Geri dönerken Silo ağanın hanesine iki kilometre mesafede.. ellerinde tabancalarla «Davranma. mışmış bahçelerini. Allanın bir hikmeti canım. Yedi sene evel bir âyin esnasında baskına uğrayıp üç ay hapse mahkûm edilen Şeyh efendi.. hayır müesseselerim gezmeğe karar vermiş. istanbul'dan nice nice beylerin ya bizzat geldikleri.. Medet.. Şeyh efendinin dünyalığı da ahretliği kadar sağlam. Bildiğimiz çay şekerine. çayırlardan aldığı da caba..» diyerek çiftlikleri. bir müddet sonra gardiyan Küçük Ali'nin şahit olduğu kerameti tasdik eden birisi daha zuhur etti. Bu seferki iş. erkekli ağanın konağına toplanmışlar. Elinde bir gül goncasryle karşıma çıktı. üstüne bir ürperme gelmiş. Hak bereket versin. Hatta bir keresinde Elâziz Paşasının karısı mı. Bereket köylü yemek hazırlamakla meşgul bulunduğundan ancak konağın bir odasında . evvelâ rızk meselesini halledelim. Şeyh efendiyi sağ yanında görmüştü. makinenin arıza vermesini müridan Allahm bir lütfü sayarak kadınlı.. Sırtıma dokunmasıyle aklımı başıma devşirdim. göğüs darlıklarına. yağmurlu bir akşam üzeri hikmeti hüdâ kamyon bozulmuş. Bir de ne bakayım. Nahiye müdürü olacak dinsiz zaten baskın esnasında sarhoş bir halde bulunduğuna herkes yemin ediyor diğer bir dinsiz olan karakol komutanı ile birlikte. senede ellibin lira. Nitekim. bahçelerden. Tabiî üstüste beşer lira gelir. Aynı gün. Şoför tamirden aciz getirince çarnâçar halîfelerden birisi olan Silo ağanın hanesine ilticaya karar vermişler. yahut mutemet bir adamlarını saldıkları malumdu.Hakikatte manevî varlığı serbestti. bir tepenin üzerinde kâin olup elli haneliktir. Silo ağanın köyü Fırat sahilinde.

Yevmiyeler her zamankinden iki çeyrek fazlalaşarak otuz kuruşa fırladı. Lâkin ne fayda. dallar meyvayı çekemez hale gelmişlerdi. Delikanlıların silâh altında olması.. Gene bereket versin.. Tabiî onların da yürekleri yanmış. esmer 55 yaşlarında bir adam şöyle dert yanıyor : — Para teklif ettik. Anlaşılan mebus bey de. o kadar uzun boylu ki. Üç toklu teklif ettik. fiyatların umumiyetle yerden yavaş yavaş kalkmak üzere olduklarını. yüz verir. birdenbire boşanıp arşıalâya sıçrayacaklarını sezmişlerdi. Allah da bir kere Malatya'ya «kaysı verdim» buyurdu mu... taş kaysı kesilir. Bir köyün bir kocaman ağası olup da. oniki mevcuduyle zaten yükünü almış bulunduğundan Müddeiumumi karıları gayrı mevkuf bırakmak zorunda kalmış. derelere cephanelik kazdınlması.. Mademki ağzı var. Hem de Şeyh hazretlerinin birinci Halîfelerinden iken. Almadılar. Elli kırat buğday teklif ettik. Bir Acem seccadesi teklif ettik. Hükümet memurunun hali malum. Silo ağanın herkese gizlice söylediğine bakılırsa herifler biraz sabırlı olabilselermiş. bayramlık ve düğünlük esbablarıyle süslenmiş on sekiz karı ki cem'an otuzüç kişi yakalayabilmişler. Malatya mebuslarından bir zatın ortağı âdeta yanyarıya kapatmışlardı.. Izollu ve havalisini bu sene daha başlangıçta bir amele noksanı sardı. Elbüstan kilimi. Razı olmadılar.» Buna karşı Silo ağa pek uzun boylu. Bahçe sahiplerinin gözü yıldığmdan bahçelerin yüzü ucuza kapatılmıştı.. Pekâlâ. Belki kendi işinde yani köy ağalağmda kurnazdır. Yana yakıla anlattığı hikâyeden yana yakıla. Mahpusanede eskiden beri mahpus olan müritler bu işi duyunca dizlerini döğdüler ve Silo ağaya ağızlarına geleni söylediler. yediden yetmişe kadar sürükleyip Malatya mahkemesine dökeceklermiş. çiçek üstünde iken bir soğuk dalgası ağaçlan tamamıyle yaktığı için bu sene. Yetişmesiyle çürümesi bir olur... Rüşvet yememiş olmaz. — Neden? Deli mi bunlar? Deli değilmişler. Haydi oldu olanlar. Malatya cezaevinin karılar koğuşu. Geçen sene. devlet otoritesine başvurmak mecburiyetini hissederek karakol komutanına ve nahiye müdürüne . Fakat Şeyh Süleyman efendinin Halifeliğini becerecek mertebede diplomat olamamıştı. Şeyh hazretleri de. umumiyetle vilâyette mış mış'ın fevkalâde bol olması bu amele noksanını akıl almaz bir dereceye çıkarmıştı. însan elli verir.ileri gelenlerden on iki kişi Şeyhe o günden beri refakat eden üç halifesiyle on beş nefer erkek ve Şeyhin odasında.. çünkü kendi köyünde Şeyh hazretlerini Hükümete teslim etmek... iki tane kilim teklif ettik. Izollu Nahiyesinin bütün mışmış (yani kaysı) bahçelerini Şeyh hazretlerinin ortağıyle. bütün köyü. bir kurt ağası olan Silo için ölümden beterdi mahpusanede birkaç aklı eren meselâ istanbullu Murat bey işin içyüzünü sezdiler. dağ.. Etrafı gözcü koymadan. Kaysı pek nazlı bir meyvadır. Her ne kadar toptancılar vaziyeti fıkara güruhuna belli etmemek istedilerse de. insana beyaz entarisinin altında ayaklarına sopalar bağlamış zannettiren.. Silo ağa saf adamdı. Bu vaziyet karşısında mebus beyin ortağı. mızrak çuvala sığmadı.. Çayır zamanı idi..

muavinler de olup biten işlerle Şeyh Süleyman efendinin ziyaretlerini birbirine bağlayamadıklarından birkaç gün de şaşkınlıkla. iş güzelce yürüyüp dururken birdenbire hangi sebeple akasadığını hemen fark edemediler. toklular kesildi. Mebus beyin ortağı işe şeytan karıştı zannederken bilakis Allah’ın müdahale ettiğini anlayınca dini bütün bir Müslüman gibi kadere riza gösterip Ankara'ya «Takdir'e tedbîr uymadı» diye telgraf çekeceğine Izollu'nun Elâziz'e yakın olmasından ve Elâziz'in cumhuriyetin ilânından bu tarafa «İsyan mıntıkası» olmasından dolayı oraya çekti. Ahirete geçti. Yedi cehennemi. Izollu Nahiyesi. burada çalıştırmaya hakkı bulunmadığını. gün kararmcaya kadar bahçelerde güneş altında terleyerek çalışan adamlara bir din gayreti sirayet etti. Yarı hatırla. mebusun kiraladığı bahçelere döküldü. Müridan meselenin içyüzünü ifşa etmediklerinden. dualar okundu. Şeyh efendinin ortağı «olaya» evvelâ kendi vasıtalarıyle «çaresaz» olmağa yeltendi. Bir kamyon tutup Karadayı'yı da yanına alarak yola çıktı. beş gün Elâziz'de yaşıyordul Yerine bir sürü ayyaş bırakmıştı. Tabiî. karakolun hiç kimseyi şurada. Jandarma Başçavuşuna «Şeyhlik. Bey'e vaziyeti anlatacağını» yeminle söylüyordu. memlekete ahlâksızlık. Meseleyi Şeyh efendiye bildirdi. Embiyalık. yalvarmak ve tehdit etmekle geçti. Şeyh efendi. cehennemin azabını. Bunlar. cehennemi. Nahiye müdürünü çağırdılar. «bekaya» toplamak meselesinden köylünün ipi gayrı tabiî bir şekilde karakolun eline geçmiş olduğundan amele. Gün doğmadan işe başlayıp. Şeyh Süleyman efendi de Allahına sığındı. Köylere jandarma çıktı. cennetin nimetlerini saydı. «Müsademeyi efkâr'da barikayı hakikat» doğdu. yedi cenneti. Ölü gibi yatağa düşeceklerine her köyde bir eve toplanıp Şeyhlerini ağırlamağa giriştiler. irtica» kelimeleriyle dolu bir nutuk çekti. zaten Mustafa beyin de Başçavuş ve Nahiye müdürü beyle görüşeceğini söyledi. Izollu mışmışlarının yarısını çürütmemek için Haktaâlâ'yı. yarı cebren. Nihayet mesele meydana çıktı. Para etmediğini görünce «başını» açarak «Malatya'ya koştu. rengi uçtu. her ne kadar beş kuruş eksik yevmiye verecekse de. Mebus beyin ortağı sarhoş bir herifti. Başçavuşun korkudan avuçları terledi.müracaat eyleyip «Muavenet» istedi. Tarikat kardeşliğinin her türlü kardeşlikten üstünlüğüne sözü getirip kendisini hoşnut etmek isteyenlerin yarından itibaren Nakşibendî tarikati halîfelerinden Mustafa beyin bahçelerinde çalışmalarını. Aman. Bir hafta sonra mebus beyin ortağı zevke kanıksamış olarak suyu geçip Izollu'ya girince ateş saçağı sarmıştı. Tavuklar. gâvurluk getiren heriflere yardım etmektense aynı zamanda sevap kazanmanın daha kârlı olacağını. zaman derken Şeyhin kamyonu etrafı süratle dolaştı. Herif «Makine başına geçip Ankara'da Millet Meclisi'ni bulacağım. sola koştular. Rejim. «Şeyh Süleyman efendi gelmiş» sözü kulaktan kulağa yıldırım gibi yayıldı. Sağa koştular. cenneti. dünyanın fânî olduğundan başladı. karıerkek Şeyh'in müridi bulunuyordu. İki gün buradaysa. Fazladan Elâziz umumhanesinde dostu da vardı. Yemekler yendi. Meclis kurdular. Kur'anı ve kıyamet günüyle beraber yardıma çağırdı. yediden yetmişe kadar. mütegallibe. Şey'in .

Sana büyük demiyen kâfirdir. Fakat çok bunaldıkça perdenin.» diye. fiyat temevvüçlerindeki hakları sırası geldikçe nazara alınmak şartiyle 1950 senesine kadar sevgili kardeşimiz. bu tarafa kıvrandı. Silo ağa. Sonra yavaş yavaş Silo ağa'nın saflığını keşfeden «Köpoğlu köpekler» bîçareyi. Şeyh Süleyman efendi'nin tevkifi haberi. Amerikan filmlerinde gördüğü gibi «Davranma yakarım. Kanunlarına. Zaten «Şeyh Süleyman efendi tevkif edilmiş.. beddua edildi. Nat Pinkerton romanlarında okuyup. mürit'lerine de. Dönüşte zira artık mürşid'i kâmil'in irşat gezintisi nihayete ermek üzereydi. mebus beyin mahsulâtı. Jandarmalar. Almanya'ya toptan devredilmiş bulunuyordu. gündüz Allah'u taalâya niyaz ediyormuş. kükürtlediği mışmışların nereye satılacağı henüz belli değildi ama. «Gelsin de şu Murat beyin elinden din'i mübîn'i islâm'ı bir çif lâkırdı ile kurtarsın.kuruttuğu. Allah Hu. ilk haftalar Şeyh'e de. Nahiye müdürü. Emniyet müdürü. Şeyh efendi. Kısmı siyasî komiseri..» Diyerek sevinçle' secdeye kapanmıştı. En yakın karakoldan telefonla vilâyet makamı hadiseden haberdar edildi.. Halifelerine de misafir muamelesi yapıldı. Adliye'sine söğüldü. geliyormuş. bu kadar sarih olarak ancak Şeyh'efendinin cezasını bitirmesine yakın anlaşılmıştı. Sonradan öğrenildiğine göre Şeyh Süleyman efendi bir senedir gece. Onun da kendisine göre şeyhine çektirecek (yarması) vardı. Şeyh'in öğrettiklerini. Bu taraftan da Müddei umumi muavini. Kanun namına» diyip avlu'ya girdi. o tarafa kıvrandı.. Karadayı'nm ezberlettiklerini yüzüne gözüne bulaştırarak sayıp döktü. Müdür hep atlayıp Şeyh'in arkasına düştüler. Karılarla erkeklerin tamamiyle ayrılıp ayrılmadığını bizzat kontrol etmek isterken Ne fena tesadüf. Şosede otomobil'in horultusu duyulunca. Silo ağanın konağındaki âyinde yetiştiler. hiç farkında olmadan.» lâfı duyulur duyulmaz. Türk ırkından olduğunu üstlerine ispat etmek için elinde tabancayla pusuda bekliyordu. Fakat Şeyh'efendi'nin mahpusanede misafir bulunduğu zamanlarda ve bilhassa tahliyesinden sonra mahpusları şiddetle alâkadar eden okadar umulmaz hadiseler cereyan etti ki mahkûmiyet sebebi unutuldu. Hacı Hüseyin efendi. Çavuş.Karılar odasında basıldı. Bu hikâye. ilk şaşkınlıkla karıları olsun kaçırabilmek için muhtelit âyîn'i derhal harem selâmlık haline getirmek tedbirini düşünmüştü. gitti. Hadisenin yalnız bir dahilî piyasa meselesi olmayıp devletimizin haricî siyasetiyle yani yüksek politikasiyle sıkı sıkıya alâkadar olduğu akümülatörlü radyosu vasıtasıyle gerek Berlin gerek Bari istasyonlarının Türkçe neşriyatını gece gündüz takip eden ve Tasviri Efkâr gazetesine abone olan Nahiye müdürü tarafından fark olundu. Şeyh'i teslim etmekle ithama başladılar.» sesleri gecenin içinde kıyameti koparıyordu ki devlet otoritesi derhal tertibat aldı. Hep bir olup Hükümet'e. Vali muavini bindiler.. «Allah Hu. gardiyan küçük Ömer'in de yüreğini sevinçle hoplattı. Birşeyler uydurmağa.. sonra «Yarabbî sen nelere kadir değilsin. ceza evindeki sofuların Reis'i Bunlarm yarısı Reisiyle beraber Şeyh'in mürid'i idiler. haberi getirene iki kere üstüste «Sahi mi? Sahi mi?» diye sormuş. . hiç şüphelenmeden bir tarafını tutup yavaş yavaş kaldırarak işin iç yüzünü çırılçıplak ortaya serdi.

yollarda karı bolluğu var. Lâkin kitapta buna dair tafsilât olmadığından Karadayı başka bir alâmete geçti: . Bu çok mühimdir. Dünyamızı berbat ettik. Hak'kı ve kitabını unuttuğumuzdan felâkete düştük. Aklınızda kalsın.. Kabil olmayınca derince bir of deyip.. Bir diğer öksürükle «Hazır» larm dikkatini üzerine çekmeğe çalıştı. öğrenir. Ne ilâcı bre kâfir. Ortalığı fesat ve cehalet bürüdü. Veba oldu. ilimden maksat bugün onların mekteplerinde okutulan yalan. Sen Rabbimin takdirini bozabilir misin? Silo ağa kalın sesiyle: — Hâşâ. Dizleri üzerinde duran kaim kitabı eline aldı... Bugünkü dersimiz ihvanlar (Kıyamet alâmetleri) dir. hâşâ sümme hâşâ namaz gibi ayıphktan çıktı. Şeyh'in Alevî düşmanlığı meşhur olduğundan yalnız Ali kulları somurttular.. düzen değil. ilâç verir.. Doktor. İşbu kitap bize doğru yolumuzu gösterecektir. Hâlâ kırıyor. Karadayı başıyla tas tik etti: — Sonra beytil mukaddes açılacak. Başı açık dairelerde çalışıyor.. yüreği ılık ılık bir hoş olacak kadar sevindi.. İkincisi: Zina edenlerle şarap içenler ziyadeleşecek. Çook. — Kitabı rasgele yerinden açtı ve ezberden okumağa başladı: — İlim okunmayacak. Kur'an üzerine ilim. işte dünya'ya bakın. Çeşit çeşit veba oldu. Cemaat. Üçüncüsü: Kadın çoğalıp erkek azalacak. Silo ağa bu işareti bekliyor gibi. İşte bu alâmet meydana çıktı.. Eskiden biz bukadar hastalık bilmezdik. İşte biri. sorup öğrenmemek ayıp. kimini gözüyle halkı Karadayı'nm etrafına cemetti. Karadayı gözlerini kitaptan ayırmıyarak. Yüreğimizi Haktualâya açık tutalım. Öğleden sonraydı.. diğerleri gibi nümayiş yapamadığı halde. Karılar erkeğin ekmeğini aldı. Anlamayan sorar. Beşincisi: Cihanda çok veba olacak. Sormak ayıp değil. Kardeşler kıyamet alâmetleri onsekiz olup cümlesi zaman zaman meydana çıkacak. Dördüncüsü: Ümmet arasına kılıç girecek ve bir daha kalkmıyâcak. kimini eliyle. Şimdi Haktualâ'nın işine karışıyorlar. Vaktimiz olursa cennet ve cehennem de hikâye edilecek. Baş ağrısa bir adı var. kocaman bir besmele çekip üç Kulhüvallah bir Elham okudu. Önümüz mübarek Ramazan'ı şerîf. Ümmet arasına kılıç girdi ağalar. haddine bakmadan...Ve en nihayet yaşı müsait olmadığı için cezası idam'dan 24 seneye düşen ve yedi senedir mahpus yatan Sazlı Mustafa bu havadise. Şeriat ilmi. Zina... Şarab'ı hükümet yapıp satıyor.. mahpushaneye geldiklerinin haftasında tezgâh'ını koğuşun bir köşesine kurdu... Hitamında müşkülü olan sorar. Karadayı mukaddeme yaptı: — Burada cümlemiz kaza ve kader kurbanıyız.. ötekini gâvur niyetine kırdı. diye cevap verdi.... Bir öksürükle boğazını temizledi. Cehalet ve fesat çoğalacak. Bele ki ahiretimizi abad etmeğe çalışalım. Arapçayı pekçok hatırlatan zorla acaipleştirdiği bir türkçe ile: Kitabülhamdiyye ve Kemalâtülahmediyye nâm eserin muharriri yazıcı oğlu Eşşeyh Mehmet efendi ruhuna fatiha. nefesini keserek bekledi.. Başlıyorum. dedi.. Şeyh Süleyman efendi'nin birinci Halifesi Karadayı.

Müslüman tren'in erkeği gibi ağzmdan burnundan duman savuruyor. işte ünya malı. Kalkacak gibi bir hareket yaptı... sevinmeye. Yüz dinar. Tamam. Sonra Arapta fitne olacak. Şalvarları Yeniçerileri kaldırdılar.— Sonra mal okadar fazlalaşacak ki birisine yüz dinar verilse.. Abdülhmîd zamanında biz şekerin okkasını iki kuruşa yerdik.. Büyükten küçüğe şefkat.... Rumeli kâfiristan'dır. Hacı Hüseyin efendi. Doğru bir söz. ingiliz'le. Biz âhır zaman ümmetiyiz.. îşte kardeşler. yani. birer emzik Ağızlık Kibrit. Kendisini mal fitnesinden kurtaranlara ne mutlu. Kitap bunun bir zaman adını da değiştireceğini söyler. Bir kısmı Sultan Mehmet devrinde zuhur eyledi. Bu üçten birincisi geldi. Mesrur. Zira kitabın kavlince otuz deccal'in en sonundaki üç Deccal diğerlerini ortadan kaldıracak.. yetmişe yetmem.. kitabın yazdığı harp değil mi? Altmışa varmam. Halka dediyse kendi taifesine mal verecek. Sonra tütün içmek ümumileşecek. üçüncü Deccal da helak olunca Mehdî Resul yetişecek. yüz lira. «Yarabbî.. Lâkin her yerde var.. Bunlara Cön türk denildi. Cihan Padişahını hal' eyleyip hitamında katleylediler. bugünkü serbeslik. Dinar yani bankanot. Biz şerre uğradık. ingiliz içinde yaşardı. (Âhırı şer. Karılar bile bu zıkkıma müptelâoldular.. küçükten büyüğe hürmet kalmadı.. Karadayı henüz zuhur etmiyen alâmetleri geçmişti. kâfirlerle sulh yapılacak.. Arapta fitne zuhur etti.. Adını değiştirdi. Yani küfür. Bu Deccal halka mal verecek. Bid'at. Murat beyle her münakaşada tekrarladığı bir meseleyi sordu: — Bu harp. dedikleri.. — Öyleyse bu harbin sonunda Avrupada bir Devlet. Mehdî'nin devri kırk sene.. Bir kısmı Sultan Murat devrinde zuhur edip..... Kurt ile kuzu beraber yürüyecek. dünyayı tuttu. Hürriyet yani. Bir kısmı. Şimdi şeker inci değerine yükseldi.. Ey kardeşler.. bu alâmetler tekmil olmuştur. Dünyayı apartman'la doldurdular. Kâfir içinden gelecek idi. ol Padişah'ı tahtından indirdiler. İyi bildin. Birisine yüz dinar verilse mesrur olmaya. Bir kısmı Sultan Hamîd efendimiz zamanında zuhur ettiler.) buyurmuşlar. Reisleri sakallı bir papas'tı. inandırıcı sesiyle'çok iyi bildiği bir meselede rahat rahat konuşuyordu: — Deccal çıkacak. İşte cümlemizin cebinde birer tabaka. Bilenler.. Yani bir lira. Murat beyi yakalayıp yere vurmak gayretiyle etrafına baktı. Kavukları. Onlar da Bulgarya. Sultan Aziz devrinde zuhur eyledi.. Almanya olsa gerektir. Rumeli'nden geldi. Evvelâ 30 yalancı Deccal çıkacak..» diye mırıldandı. Yalancı Deccallar çıktı.. dini islâmı kabul edecek öyle mi? — Öyledir. İkinci Deccal . derin bir vecd'içinde. Lâkin bir köyde bir ağanın evinde şeker ancak bulunurdu. — işte O harp. Gözleri gök. Karıların çıplaklığı.. Bunlar kıtlık getirdiler.. Hürriyet diye bir bid'at çıkardılar... benzi sarı. Fransız'la sulh yaptı Arap ureba. Hacı Hüseyin efendi. Ya Rabbî kudretine inanmıyan kâfirdir. ve Rum eşkıyasiyle birlikte gelip Abdülhamîd efendimizi hal' ettiler. Bu kırk yıl içinde Deve ile Arslan.

İşte bunun da dört senesi geçti. Peygamberimiz efendimiz eshabma mahşeri vasf eder ken Ayşe anamız sual etti :Ya Muhammet. Şimdi gelelim Mahşer'e: Güneş bir mil miktarı mahşer halkının başı üzerine yakın gelecek.. bin yılı iniş. ok atacaklar. boynuzu var keçi gibi. yalnız kâfirlere tesir edecek. Cümle yıldızlar güz yaprağı gibi dökülecek... kuyruğu koç kuyruğu. Kâfirlerden bir kısmı boğazı çukuruna kadar. Oklarının ucu. Mecüş var. bir rivayete göre şarktan gelecek. olduğunu. kılıçtan keskinliğini. Tabariye denizinin suyunu kamilen içip tüketecekler. iki kanadı var ve Arapça konuşur.» Ey kardeşler.. Lâkin ne fayda. Yer yüzü dümdüz olacak. Karadayı va'zın burasında.. Acı denizler kalmıyacak. Hmzır'a benzer gözleri. Sonra parmağını ıslatıp kitabın bir sayfasını çevirdi: — Alâmetler tamam olunca. Şurada üç sene bir sıkıntı kaldı. Bazı ulema bir mızrak boyu yaklaşacak buyurdu. Kâat kebabı yemiş gibi. Zaten çoktanberi Hanım'ın Ali talipti. Sazlı Mustafa'nındı. vebal değil. duvara asılı bağlama'ya baktı.. Bağlama. Bin yılı yokuş. Sazlı Mustafa'nın güzel yüzü birdenbire kıpkırmızı oldu. Hâşâ sümme hâşâ. Haktaalâ tarafından kana batırılıp geri çevrilecek. Onbeşinci senede geberdi. dünyada bolluk olacak. . Bunlar sedleri yıkıp Şam'ı şerîf'i geçecekler.. Mümin'ler kürsülerde oturacaklar. İşte o zaman kıtlık olacak. Bu esnada birden bir canavar çıkacak... yüz dinar'a çıkacak. Gökyüzü kuru toprak gibi yarılacak. İkincisi yedi sene hüküm yürütecektir. Bir de Yecüş. ayakları deve ayağı. bir kısmı göğsüne kadar... Çalgı çalanlar çalgılarıyla birlikte gelecekler.başımızdakidir. Şehirler. Bir sığır başı.. Zira ogün her kes can kaygusuna düşecek kimse kimseye bakmıyacak. Derisi kaplan derisi. Bu öyle bir avaz ki evvelâ cemâdâta. köyler harabeye dönecek. kardeşlerim. üçbin yıllık yol olduğunu. Başını yere iğerek içinden bir daha bağlamayı eline almamağa yemin etti... Ama müminlere bir bulut gölge salacak. mahşer yerine serhoşlar serhoş olarak gelecek. Avrat kısmına baş açıklığı yalın ayaklık vebal değil mi? Hazreti Muhammet cevap verdi: Hayır.. Boynu devekuşu'na göğsü arslan'a benzer. Başı öküz başı. bir kısmı göbeğine kadar ve bir kısmı dizine ve bir kısmı topuğuna kadar ve kimi hamamda oturur gibi baştan ayağa terliyecekler. Fil kulaklı. Sûr'u İsrafil Sûr'unu öttürecek. Sonrası selâmet... Figan edecekler. bin yılı düz. Karadayı'ya satmak ta günah olup olmadığım danıştıktan sonra ucuz pahalı defetmeğe karar verdi. yani yüz altın.. Silo ağa meseleyi onlara kürtçe anlattı. Lâkin harareti. Birinci Deccal onbeş sene hüküm sürecekti. Uçuncusu yolda. Gök yüzüne. Ben size demedim mi?» manasına gelen kibirli bir duruşla Silo ağa'nm tercümesini bekledi. Karadayı şimdi de Sırat'ı hikâye ediyor. Halk yerinde dururken dağları gitmiş görecek. Mehdî bir rivayete göre magrip'ten. Bu esnada Karadayı: «Nasıl.. Bunlar mahvolünca bir rahmet yağacak.. Yüz dinar... Destileri ve kadehleri boyunlarına asılmış olacak. kıldan ince. Türkçe bilen cemaat korkunç bir kederle içini çekince dil bilmez kürt'ler de korkuyla birbirlerine bakıştılar. Çalgılarıyla. Mahşer'e yalın ayak başı kabak çıkılacak. Bir nar yiyenler doyacak. yani cansızlara tesir edecek.

Kâselerde türlü şerbetler doludur. baldan tatlıdır ve çekirdekleri diş altında kolayca erir. Melekler O'na müjde götürürler. Kırçıl kıvırcık kaşlarının altındaki kurnaz ve hain gözlerine. Sonra deftere geçti. lâkin yüz yıllık yoldan tatlı kokusu burnuna vurur. İçinde bu yalan dünyada nikâh ettiğin helâl'in seni bekler. işte Rabbimin bukadar cenneti vardır. sırmalı ve incili yastıklar serilidir. kebap mı. Ağaçların meyvaları da yenildikçe gelir. Selsebil ve kâfur pınarlardan. herbir ağacın herbir yaprağı bir avaz verip cennetliğe yetmiş hülle giydirir. söğüş mü. Ve toprakları misk ve çakılları inci mercan'dır. hocasını memnun edenler girecek. Elbiseleri okadar lâtiftir ki vücudu örtüp gizlemez. Kevser havuzundan sular içtik. O anda sanki bir başka âlemde.cehennem üzerinde kâin bulunduğunu. onlardan sonra kulluğunu iyi yapıp. Köşklerinin altında Kevser ırmakları akar. «ZulmetmemişJerdir Yarabbî. Sekiz cennet var demişler. daha sonra fıkaralar girecek. Orada türlü ipekle işlenmiş döşekler. — Cennet. Bir sofra kuruludur ki tabakları nur'dandır. Dallarındaki kuşlar makam ile ötüşüp ehli cennete derler ki «Biz. Ehli cennetin cam çekerse. Lâkin cümle mümin kullarına yer vardjr..» Zira orada yalan söylemek mümkün değildi. dolma mı. kardeşler. hardal tanesi gibi parçalasalar. Bizi yermişiniz? Derler böylece sizi.. yedi yeri bir yere cem'edip bir havanda döğseler. çizgilerle dolu esmer yüzüne birdenbire tarif edilmez bir azemet ve hassasiyet gelivermişti. kurban kesenlerden kurbanları kabul olanların koçlar üzerinde. fânî insanların görmeğe ve tatmağa muktedir olamadıkları güzellikleri ve lezzetleri seyredip hissetmekteydi. Haktaalâ herbir hesapta kullarına nida edip «Ey kulum. yetişir. bundan sonra rastlanan köşk etrafı bahçelik bir köşktür. yemeğe teşvik ederler. Şehit'ler bizden evel girecekler. Dünyada okuma bilmiy enler ahrette Arapçayı okuyacaklardı ki defter arapça üzerine tutulmuştu. akıllarından geçtiği gibi. bizi cennet bahçelerinde besledik. Helâlin ayak üzeri durup seni karşılar. Sonra bir köşk dahi görünür. Her nakadar içsen yeniden dolar. Kul da cevap verecekti. Fakat kitaba bakmağa sanki tenezzül etmiyordu. parmaklarım tükrükliyerek bir sayfa daha çevirdi. her ne çeşitse pişip. nurdan tabaklarla önlerine gelir. Cennet'in sekiz kapusundan yedisi fıkaraya birisi zengine mahsustur. cennet Allah'ın kullarına bir lûtfudur. Kiramen Kâtibin Yani sual melekleri ziyade yazıp sana zulmetmişler mi?» diye soracak. İlk rastlanan köşk safî gümüşten olup şerefeleri altındandır. Dedi. Şeyh'ini. Kızıl yakut'tandır. bunlar canlanarak . sedirleri. Meyvaları kaymaktan yumuşak. Karadayı. Yol üzerindeki ağaçlar cennetliklere şenlik eder. Cennet'in kapusu Nur'dan ve altın ve gümüş ve kızıl yakut ve yeşil zübercet ve ak inci'dendir. Şerefeleri yani. Yedi göğü. Etimiz semiz ve tatlıdır. Mahşerde herkesin önüne kendi defteri açılacak «Defter'i âmâl'ini oku» denilecekti. Çünki cennette asla birşey noksan olmaz ve ağaçların kökleri altın ve gümüş ve dalları yeşil yakut ve kızıl yakut ve beyaz incidir. Yedikten sonra kemikleri Haktaalânm emriyle toplanıp. dini bütün müslümanlarm kanatlanıp geçeceklerini anlatıyordu.. Defterde cümle insanların günahı ve sevabı kayıtlı idi.

Eğer bir avrat. Kötü karıya düşenler. Herbirinin üzerinde bir saatte yetmiş türlü renk verir ve yetmiş türlü çeşide döner. Her mümin'in ayak ucunda ikisi her daim oturup saz çalarak türkü söyliyeceklerdir. Orada hepimiz Kur'anı söyleşeceğiz. Bizim kölelerimizdir. kara gözlü. Bunların içinde öyle huriler vardır ki belinden yukarısı oğlan. Bunlardan birisi denizlere tükürse deniz tuzunu kaybedip şerbet gibi tatlılanır. sekizbin dul kadın. Cennete girecek erkek taifesinin vücudünde kıl kalmryacak. eğer sabrederlerse orada karılarına can'u yürekten âşık olacaklar. Melekler orada saf tutmuş. Sakın benim bahtım ne kara deme. Rabbimin beher mümine vereceği huri ve gulman beşer yüzdür. Hurilerin ve gulmanların vücudu de nur'dan halkedilmiştir. gül yanaklı. servi boylu huriler ve gulmanlardır. inci dişli. hülleleri vardır. Bir kere yüzlerimiz ayna gibi parlak olacak ki er avratının. Çünki bunlar gâvur çocuklarından akıl baliğ olmadan ölenlerdir.. kocası ölüp. Bundan başka her mümine seksen biner tane hizmet oğlanı verilecektir ki güzellikleri akıllara hayrettir.. Sırat'tan beride iki havuz. türkçe değil Arapçadır. şeker sözlü güzeller bulunacak. Hangisini gönlü çekerse onunla oturacak. yahut boşanıp başka bir kişiye varmışsa O'na sorulacak.. Yolda iki havuza rastlanacak. selâma durmuşlardır. Cennet ehlinin kelâmı Acemce. mahşerde birer hülle giyecekler. dişisi 33 yaşında bulunacak. her minderde. Aşağı yerleri misk'ten. Nurdan olduğu için kemikleri. Zira dünyada çok sıkıntı çektiler. Her evde. Karılar da her gece yeniden bakire olup her sabah kızoğlan kız halinde uyanacaklar. Cennete en önde Muhammet Mustafa aleyhüsselâm efendimiz girecek. Zira dünyada öyle karıcıklar vardır ki saçları ak. birinden içeceğiz. Cennete fıkaralar zenginlerden kırk yıl evel girecekler. Çünki cennete gidecekler. Ayrıca Peygamberimiz efendimiz de ümmetine yetmişer huri. Cennet içinde bir büyük pazar vardır. Bu pazarda suretler satılır. mercan dudaklı. türlü seslerle türkü söylerler. Bundan başka dörtbin kız. Sakalları çıkmıyacak. yetmişer gulman hediye edecek ki yüzleri güneş ve ay'ı utandırır. Birgün bir Arabi gelip Resulü kâinat Muhammet Mustafa aleyhüsselâma sordu. gözlerinden yaş ve çapak akar. En adî kimseye onbin kul verilecektir. ortaları amberden. Lâkin bulibaslar cam gibidir. Atlara ve develere yakut işlemeli eğerler vuruludur. kemiklerinin içindeki ilikleri dahi görünür. Dudakları şekerli ve ballıdır. belinden aşağısı kızdır. Gulmanlar ab'ı hayat gibidir. Birinden abdest alınacak. kâffesi onikibin beşyüzdür. Hepsinin derisi beyaz olup saçları kıvırcıklaşmıştır. içinde bulunanı aklından çıkaracaksın. yukarıları kâfur'dan halkedilmiştir. gözleri sürmeli görünecek.mahallerine uçar. . Bunlar karşımızda el kavuşturup hizmet bekliyeceklerdir. Bundan başka Rabbim her mümine huriler ve gulmanlar ihsan edecek. Orada öyle ağaçlar vardır ki gölgesi hiç gitmez ve seğirtsen yüzyıl atlı geçemez. işveli nazlı. Okadar güzeldirler ki birisinin parmağı dünyaya çıksa güneş'in nurunu mahveder. Her gece cima edip bakireliğini size bırakıp sabahleyin tekrardan bakire olurlar. avrat erinin yüzünde kendi cemalini görede aşk duya. Cennet ehlinin erkeği. kamer yüzlü. hilâl kaşlı. Bunlar temiz saçlı. Cennet ehlinin hali tarife sığmaz. Herkes istediği sureti alıp yüzüne geçirir.

Lâkin bir tanesi bir müslümana gerek. Diye haykırdı. Size yalnız haya ve merhamet verdim.» demiştir. Seni inkâr eden kâfirdir. içenler cehennemliktir. «Çünki nur can'dır. Hayatınızda cefa ve keder çekeceksiniz.» «Pekâlâ biz bukadar bakirenin hakkından nasıl geleceğiz?» «Çünki rabbilerbab öyle emir buyurdu ki cennet içre her müminin yüz erkek kuvveti kadar fetahal'bab kudreti ola. Havva anamız Adem babamızı kandırıp. işte bu düğünde Haktaalâ cennet ehline mübarek yüzünü gösterecek.«Ya Muhammet. Haktaalâ cehennemi halkeyleyip bin yıl yakut kırmızı olarak yaktı.. Öpüp koklamak mümkündür.anasına. El'an siyahtır. babasına. şeytan'm iğvasiyle bu meyvadan yedirmiştir. işte o sebeple Rabbim karı kısmına öfkelenmiştir. Cehennem elbisesi katrandan olup cehennemliklerin vücutlarına yapışır. Sonra bin yıl yakut beyaz olarak yaktı. yetim malı yiyenler . şarap. Cümlesinin visaline erecek ve sahifeyi muhabbete eriştirecek. İşte okadar. meyvası beyazdır. Sen nelere kadir değilsin. Şeyhine asî olanlar. sen diyorsun ki cennette her mümine yetmişbin huri. Ve eğer ehli cehennemin esbablarından birisi gök ile yer arasına asılmış olsa. rüşvet yiyenler. Şahadetiniz makbul olmıyacak. Yolda Adem aleyhüsselâm'm meyvasını yiyip cennetten kovulmasına sebep olan ağaca rastlıyacaklar. Ben akılda. Arabi sordu: «Nurdan yaradılmış bir mahluk nasın öpüp koklanır?». namuslu kadınlara orospu diyenler. alevlenir ve cehennem ateşini . Orada bir korkunç ve pis şey görmüş gibi suratını astı: — Cehennem'e geldik. Bu düğünde Peygamberimize Fir'avunun hatunu Asiye ile Meryem'i birden nikâhlıyacak. Demiştir ki: «Ey avratlar. Oğlan doğuracak ve çamaşır yıkayacaksınız ki ikisini de erkekler yapamaz. sihir ve büyü yapanlar. Bu sırada Haktaalâ Muhammet alehüsselâmı cennette evlendirecek. Rabbim cemi cümleyi avrat şerrinden emîn eyleye. Öyle mi?» Resulü kâinat «Evet öyle» buyurdu. her kişi. Koğuşu kindar bir inilti dolaştı. Ve hurilerle gulmanlar nur'dan yaradılmışlardır. Budakları. Alevinde asla ışık yoktur ve ateşi sönmez. Cennetin bir de cehennem'i var. Karadayı bir sayfa daha çevirdi. Yani kendisine damat edecek..» Derin bir lezzetle gözleri ufalan Hacı Hüseyin efendi: — Yarabbi. hırsızlık edenler. kurtulsalar gerektir. Amin. dinde. sonra bin yıl yakut siyah olarak yaktı. Oğlanların sizden doğmasını mukadder eyledim ki ölüm acısını ölmeden tadasmız. zina edenler. dedi. Cemaate girmiyeceksiniz. fesat çıkaranlar. avrat kısmı ne müslümandır ne frenk. Hak'ka şerik koşanlar adam öldürenler... cenneti âlâda kendisinden daha alâ kimse yoktur bilecek. hararetinden ve kokusundan cümle halk ölürdü.. Doğururken ölürseniz sizi şehitlerle bir tutarım. kül olurdu. mirasta sizi natemam ettim. Sonra herkes yerli yerine gidecek. Cehennemden iğne deliği kadar bir delik açılsa ehli dünya yanar. yetmişbin gulman verilecek. Karadayı belli belirsiz gülümsiyerek bir sayfa daha çevirdi: — Velhasıl. Arkadaşlar. düşman önünden kaçanlar. Dedi. Sizi esîr eyledim. Bütün müminler düğüne davetli olup her davetli iki mahbûb hediye götürecek. Lâkin sıtku sadakatle töbe ederlerse...

cehennem böyle bir cehennemdir... cehennemden gelen müslümanın alnı ortasında bir siyah damga bulunacaktır. Ve yedi kattır. hurma ağacı kadar kuyruğu vardır ve her tabutun üzerinde bin zakum ağacı vardır. Lâkin müslüman kısmı dünyada tobe edip gitmişse. Suyunu içenin barsakları doğranır.. Kendilerini bir hararet sarar. Kardeşler bizim dinimiz Hak dinidir. Hepiniz Elhamdülillah Islanışınız. Müslüman kısmı cehenneme gitse bile günahı kadar yanıp cennete geçecektir. Hiç olmazsa ahretinizi âbâd ediniz.. Gavurlar cehennemde herzaman aç olacaklar. Eğer cehennem zincirlerinden bir endazesi ulu dağlar başına. Bu ağacın meyvası şeytan başına benzer. şarap içenler ve zulmedenler ve yetim malı yiyenler içindir. İslam dini hem kolaydır. suçsuz var. Arş'tan cehenneme beş dere daha akar ki bunlar erimiş kurşun ve erimiş bakırdır. Ekmek diye çığrıştıklarında zebaniler. Her tarafı dikenli ve boynuzludur. Ve her akrebin ateşten. işte bunların hepsi gâvurlar içindir. Her katta ateşten yetmişbin şehir vardır ve her şehirde yetmişbin mahalle vardır. ateşi hızlandırır. Gayya deresi cehennemin öteki derelerinden hararetçe okadar fazladır ki öteki dereler onun sıcaklığından ve pisliğinden günde bin kere Allah'a sığınırlar. Kaza kader kurbanı olarak bu dar yere düşmüşsünüz. ikisi gündüz üçü gece akar. Karadayı kocaman bir körük gibi içini çekti. Gâvurların derisi cehennemde okadar kalın olacak ki üç günlük yol kadar. O'nun eline. zakkum ağacının meyvasım verecekler. zekâta mâni olanlar. her bahçede yetmişbin kuyu vardır.ziyadeleştirir. İçinizde suçlu var. Cehennemin yedi kapusu vardır. — İşte kardeşler. İki yüzlü bir kılıçtır. meselâ bizim Beydağı gibi bir dağın tepesine konulsa yedinci kat yere kadar erirdi. zina ve livata. Birkaç sayfa çevirdi ve adeta okudu: Herkim vaktin imamını . Az cezalılar çıkacak. livata yani oğlancılık edenler. Su diye yalvarırlar. hesapsızdır. Bir de namaz kılmıyanlar. Lâkin küffar için cehennemden çıkmak yoktur. Bu deri kamilen yanıp tükenecek ateş etine ve kemiğine dayanınca yeniden deri peydahlanacak.. Zebanilerin verdikleri su kan ve irin'dir. Kâfirlerin bir dudağı başının üzerine. Ve herbirinin uzunluğu yetmiş arşm'dır ve her birinin yanında yetmiş yılan vardır. Bakın işte kitap ne yazıyor. Ahır zaman Peygamberidir. Cehennem'den bir katra. Hepiniz dünya yüzünde. Peygamberimiz Hak Peygamberidir. O'nu cehennemden kurtarır. her mahallede ateşten yetmişbin bahçe vardır. Aşağı zorlasalar gırtlakları paralanır. Ebedi. Yalnız. her yılanın ağzında bir zehir deryası vardır. Allah size lütfetti Bir mürşid'i kâmil gönderdi. Ama dayanılmaz derecede aç olacaklar. çok cezalılar çilesini dolduracak. her kuyuda ateşten yetmişbin tabut vardır ve her tabutun içinde yetmişbin akrep vardır. Gayya deresinden gelir. Bunlar küffar'm gırtlağına takılır. Boyunlarına ateşten birer değirmen taşı asılacak ki ateş bu taşı sağa sola savurup göğüslerine çarpacak. hem de zordur. oruç tutmıyanlar. bir dudağı göbeğine inecek. evladınızdan uzak cehennem azabı çekiyorsunuz. İşte dünyanız berbad olmuş. Cehennem ne zaman sakinleşse Haktaalâ O dereden su serper. eteğine sarılınız Gösterdiği yola giriniz. katra yani damla su çıkarıp dünya dağlarının üzerine bıraksalar cemi sular ve taam'lar onun pisliğinden maazallah fasit olurlar. Rabbin merhameti hadsiz.

Silo ağa var. — Bey. Yatağa girsem kurtulur muyum? — Bugünü atlatırız.. Şeyh Süleyman efendi ile seni biribirinize koyuverecekler. Topal Sefer.. Yarına kadar sen kitapları devredersin. Şuradan teşbihi ver. Dinleyenlere gülümsedi. Çay pişirdik te. — Yatağa girip kendimi naza mı çekeyim? — Niyetleri kötü bey. Çünki mezhebi sünnette müminler üzerine şer'an vacip oldu ki: Bir mürşid'i kâmil bulup Ana bîat edeler. — Anlamadım.... Seni almağa gel — Nereye? — Bize gideceğiz. Hacı Hüseyin efendi.. Ben (UYUYOR) derim... Biz cahil olduğumuzdan.. — Eyvah. Asıl buraya toplanacaktık.. Gece koğuşlarda hep seni konuşuyorlar..... Yatağa giriver. Başgardiyan müşade etmedi.. — Sebep.. Koğuşta çay hazırlıyorlar. — Burada mısın Murat bey? Diye sordu.. Şeyh Süleyman efendi seni berbad edecekmiş... Ben gelirim.. Şeyhlik bir büyük mertebedir. sakat ayağının üzerinde seke seke Murat'ın odasına girdi. Yat haydi.....bilmeden ölse cahiliyet ölümü ile ölür.. — Ne zahmet. İşte kitap ne yazıyor.. Çünkü senelerdenberi duymaya alıştığı ve aksini hiç işitmediği şeyleri söylüyordu. . Bir güzel karı mı geliyor? — Hacı Hüseyin efendi geliyor. Her kula müyesser değildir. iyi öyleyse.. erkekse Şeyh'efendi'nin karşısına çıksın. Sayfaları çevirerek aradı ve nihayet buldu: Şeyh'ine yalan söyliyen. — Sen bilmiyorsun beyim. Sabahtan beri çay hazırlıyorlar. Seni davet edecekler. Ortalığı karıştıran hep Hacı Hüseyin efendi. — Ciddi mi? — Vallaha.. Şeyh Süleyman efendi var.. Sefer oğlum.. Tayına topal Sefer.. — Aman yatıvır bey. — Hayr'ola.) Diyorlar... (Haydi. Ve işine gelen şeyleri.. — iş kötü beyim.. Bizim mürşidi kâmilimiz Şeyh Süleyman efendi hazretleridir. — Sağlığına duacıyız. Karadayı kitabı kat'î bir hareketle kapattı. — Nerede? — Koğuşta..... — Yarın? — Yarma Allah kerim bey... — Merhaba Sefer oğlum. Euzubillâh. bu esnada kapuyu açtı. suratını bir karış asarak teşbihi öfkeyle uzattı.. Silo ağa bile O'nun okumadan yazmadan bihaber.... Sen kitaplara falan atıyorsun ya.. Seni imtihana çekecekler. O'nun arkasından sözünü eden cehennemlik kullardandır.. O'nun gösterdiği yola gitmiyen. bir kara cahil olduğunu bildiği halde elindeki kitabı olsun hiç yadırgamamıştı.

— Estağfurullah.. İpek entarisinin içinde vücudu zaif fakat kuvvetliydi. şöyle buyuracaksın. oturmalarına işaret ederek ve bazısını okşaya okşaya Şeyh Süleyman efendi'ye yaklaştı... — Hâşâ bey.. Üzerinde şişman vücudüne hiç yaraşmıyan bir çeviklik vardı.— Çabuk gel beyim. Gardiyan küçük Ömer. Murat.. muntazam yüzü ancak kırk yaşında gösteriyordu.. Namazla şaka olmaz... belini bükerek yol verdi. — Gelen olursa (Evde yok) dersin eşek.. Murat oturdu. Parmakları . Ve kalkmak için davranan Şeyh'i omuzuna bastırarak oturttu: — Rica ederim rahatsız olmayın. Bir sırasını düşürürsen bizim meseleyi aç.) Diyor. kırmızılığını daha çok arttırmıştı.. Şeyh Süleyman efendi'ye gülerek döndü: Duydunuz mu? — Duydum ve üzüldüm. Dedi. fırsat elverdi. Kölelerin sefil düştü. — Olmaz. biraz mahcup ve sessiz bir adamdı. Selâmı var. takma dişlerini meydana çıkaran gülümsemeyi belli etmemek için zorla kaşlarını çatıyordu.. İyidir. Belki aşağıdan da gelen olur. Adeta ayakları yere değmiyor. telâşla anahtarları şaşırmış desteyi şıkırdatıyordu. Sağolsunlar. Sakalsız. Siz daha misafir sayılırsınız.. Nasılsın dede? Adam öldürmekten onbeş seneye mahkûm kocaman kırçıl sakallı Hüseyin dede: — Gönlümüz hoş. bit bizi yiyecek... Burası bizim evimiz. — Şeyh'efendi'yle aranız nasıl? — iyidir.. — Şaka etmiyor ki. Büyük kara gözlerî bir ışıkla parlıyordu. Şeyh Süleyman efendi'nin yüzündeki tebessüm silindi. — İşte gördün mü. Şu işi bitirelim. Dedi.. — Sağolsun. Şeyh Süleyman efendi sesinde ağdalı bir ciddiyetle fakat yüzü gülümser: — Merhaba. Sağ tarafa.. Her zaman büyük bir dalgınlık içinde bulunan. Merhaba arkadaşlar. takunyalarını kapu dibinde bırakıp. Merdiveni inerlerken Murat sordu: — Şeyh'efendi alıştı mı mahpusluğa? — Alıştı.. — Duyduğuma göre Şeyh'efendi'nin hatırı için namaza başlamışsın. Aç bakalım kapuyu Ömer efendi. seni gördük daha sevindik..... Düşük siyah bıyıklan kalın dudaklannı gölgelemiş.. — Hâşâ mı? — Murat. Ben de kendisiyle zaten görüşmek istiyordum.. Tevfik uğrayacak. O sebepten bana birvakit namaz iktiza etmez. Hacı Hüseyin efendi. — Meraklanma açarım. Bunların namazlarım Hazreti Ali toptan kılmış imiş. — Merhaba. Bir taraftan anahtarı kilide sokarken bir taraftan Murat'ın kulağına fısıldadı: — Aman beyim. (Ben Allah'ın bir günahkâr kulu değilim.

bir münasip zaman bekliyorduk. Şeyh Süleyman efendi. Üç ay da evelden vardı. Oradan istifade edilemiyor mu? — Hayır. — İstanbulluyuz.. — Asrî ceza'evi diye birşey icad etmişler. Bari namerde muhtaç olmuyorsunuz ya. — Valde? — Sizlere ömür.. — Bir zanaat mı tuttunuz? . Yerleşmek te bir mesele. kusura bakmayın. Ben komünist'im.... vah.. — Daha birşey yok. — Peder sağ mı? — Sağ. Çalışıyoruz. Bize göre en kısaltılmış tarifi şu: Biz. Biz hükümet'e karşı geldiğimizden nizamname bizi kabul etmez. Epi oldu mu? — Beş sene oldu. — Üç ay mı verdiler? — Hayır hepsi altı ay. Tabi iftira.. Karadayı'ya bir göz işaretiyle cigara vermesini emretti. Cigarayı yaktıktan sonra: — Geçmiş olsun efendim... Temyiz'den evrak gelmişti de.... — Vah. Rahatsız etmiyeyim dedim.... — Hayır iftira değil. — Hayır. Allah bu sırayı takdir buyurmuş. — Vah.. Şeyh Süleyman efendi başıyla tasdik etti ama hiç inanmadığını da saklamadı.. — Aslen nerelisiniz bey? Diye sordu. Mesele neydi? — Komünist'lik. vah. Dede'ye: — Temyiz'den haber çıktı mı erenler? Diye sordu.beyazdı. — Rahatız. Nasıl rahatsınız ya. — Sizin nakadar? — Onbeş sene. Bu rahatlık herhalde kendi evinde olmaktan gelmişti. Şimdilik namerde de merde de muhtaç değiliz... — Komünist'lik nedir? Vatan hainliği. Murat. birkaç günden beri hazırlandığını duyduğu bu imtihana umduğundan daha sakin girdiğine şaşıyordu. — iyi olur inşallah.. — Estağfurullah. — Birader falan yok mu? — Birisi asker. — Vah. insanın insanı her ne suretle ve her ne bahanesiyle olursa olsun soymasına razı değiliz... vah.. Daha evvel ziyaretinize gelecektim.... Birisi mahpus.... dedi. Ve asla iş görmemiş olduğundan sonderece nazikti. — Öyle. — Tabi kusur ettik. biz dede ile her zaman lâtife ederiz. Murat umurlamadı.

— Ruh'u. mahpuslara kendi hususiyetleriyle biraz takıldı. Hacı Hüseyin efendi birşey mi diyecektin? Hacı Hüseyin efendi. Ruh nedir? — Çok zor bir meseleye parmak basmışsınız.. Amca demiyorlar getiriyorlar. Hoca hiç tereddüt etmeden ayağını yere vurmuş. Nakşibendî imiş. Tarikat'mı sordu. Adı Karadayı'dır. sapan şeyler. Karadayı W bildiği ve inandığı gibi de yapacağım. (işte tam burası. Durun canım. Murat'a bakmamağa çalışarak yarım yırtık anlattı: — Karadayı ile bir münakaşamız var şeyh'im. Bir şeyin esası ilmen tesbit edilememişse onun üzerinde münakaşa etmek biraz da beyhudedir. Asıl maksada okadar acemi girmişlerdi ki Murat. Meydana çıkmışlar. Keşiş: (Dünyanın orsası neresidir?) Diye sormuş. Menemen isyanından. Getirsinler bakalım. Meselâ: Ruh hakkında ihtilâfat'ı kesîre vardır ruhun hakkında bahsolunmamak doğrudur. Eğlenceli romanlar.. Bedene sirayet etmiştir ve hasete müşabik ve müşabihtir. Yalnız daha evel anlaşılması lâzım gelen bir noktada mutabık da kalsak bu hiç birşey halletmez. — Karadayı neyi öğrenmek istiyor Hüseyin efendi? Diye sordu. Veya ruh cismi lâtiftir. — Neye karar verdiniz? — Hiç birşey'e karar veremedik. Beyfendi cevap versin. — Dayı.) Demiş. insana ağırlık veren bir adam değildi. Arkadaşlar da dinler istifade eder.» Diye soruyor.. . Ben de böyle birşey söyliyebilirim. fena olmaz. — Ekmek parası çıksın da efendim. Bizim yar'ı garibimiz.. Hocayla imtihan olmak istemiş. Ruh üzerine bir münakaşa. Veyahut dönsem de ruh maddenin bir şeklidir ki henüz vücudümüzdeki hangi azanın ve hareketin neticesinde meydana geldiğini fen keşfedememiştir. bu isyanla hiçbir alakası olmadığı halde. Hafız ibni kesîr. Murat. ibni eba şebih. Romanlar yazıyorum. — Fena olmaz. Okadar kibar bir hali vardı ki binlerce cahil köylüyü peşi sıra nasıl sürüklediğine akıl erdirmek kabil değildi. Sorun bakalım müşkülünüzü... — Evet. Karısını öldürene «Karı öldürmeğe töbe mi Abuzer?. eğlenmek için olsun işi uzatmadı. Getiriyorlar. Size danışacağız. Fakat günün birinde belki bunu da bulacak ve bize gösterecektir desem Karadayı somurtur. Çayları verdiler. Fen henüz Ruh'un esasını keşfetmiş değil. Keşiş itiraz etmek isteyince (Dilersen ölç efendim. bir taraftan da Şeyh Süleyman efendi'yi tetkik ediyordu.) Diyivermiş.. Bakın bu neye benzer: Hoca Nasrettin zamanında Akşehir'e bir Keşiş gelmiş..— Bizim eski zanaat. Saçma. Desem herhalde Karadayı itiraz etmez... Hemen telâşlanmayın.. Ruh'un tarifini kendimce de yapacağım. Veyahut iki diz üstüne gelsem de İmam mücahit. idam edilen Anadolu kavağındaki Nakşibendî der surat asan Karadayı ya işaret ederek: — Arkadaşınız mı efendim? Dedi. — Evet.

de Alman Ajansı. Takdiri tedbîr bozamaz.. Halbuki mahpusa nasıl gelmemeli? Mahpusta kimleri nasıl kurtarmalı? Diye düşünseydiler. Ruh bahsi da maal'esef üçbin senelik karanlığında kaldı. — Şu halde. sonra dünya'ya gelip Ezrail marifetiyle Arş altında bulunan altın kandillere rücu ederler. «Müminlerin ruhları yeşil kuşlar kursaklarındadır. İmam kurtuba bin Malik.Ibni mende. Öyle değil mi Şeyh'im? — Efendim? — Malûm ya. Gazete oku maktan ve radyo dinlemekten hiçbir şey hasıl olmazsa bu dünyada yaşamak hakikaten zordur. Milletin zihnini karıştıracak. D.. — Yani müşahede olunmaz. . Bilenler Rueyter'i görünce İngiliz menfaatim D.. radyo dinlemenden hiçbir şey hasıl olmaz.. ikisi başbaşa verip Ruh'u merak etmişler. Madem ki bizdeki (Terazu) çekemiyor. ben Karadayı'ya hiçbir şey söylemiş olmadım. Duymadım. tıpkı bu iki milletin orduları gibi senelerden beri boğuşuyorlar.. Belki yüz defa münakaşa ettikleri bir noktaya gelmişlerdi.B..» Buyurdu diyecek olsam Karadayı «İşte bu doğru. Ufak bir gayretle akıl erdirilecek faydalı şeyler ortada dururken Peygamberin bile hakkından gelemediği meseleleri kurcalamak akılsızlık olur.B. — Bu Rabbin bir hikmetidir öyleyse.. cennet şerbetlerinden içerler.. Ya akılsızlık... yahut ta bir maksat gütmek. Eğer bunları hiç duyma dmsa gazete okumandan. Bir de D. Murat öfkelendi: — Yani bizim buraya gelmemizi Allah mı takdir etmiş? Diye sordu. — Evet.. — Bu mukadderat bey.» Diyerek gülümserMurat birden bire Şeyh Süleyman efendi'ye döndü: işte böyle Şeyh'im. Filmlerde.. Mesela: Rueyter diye bir kelime var. Hacı Hüseyin efendi bu bahsi tekrar açmağa cesaret edemezdi. O'nu yerinde rahat bırakmalı... diye bir işaret. Mevzuu bahis kuşlar ve kandiller tabirinden dünyadaki kuşlar ve kandiller gibi birşey zannetmemeli. bilinmez.B. sayfalarda. Şeyh Süleyman efendi olmasaydı. orada cennet yemişlerinden yerler. Karadayı sen bunları hiç duydun mu? — Hâşâ. Hoparlör'lerde... Binaenaleyh hiç şaşırmazlar.. — Evet. Buraya Karadayı geleli on gün oluyor.. ebuheride derler ki birgün eshab Hazreti Muhammed'e Ruh'dan sordular. Bizim buraya gelişimiz alnımızın yazısı. Rueyter İngiliz Ajans'ıdır. Zira bu başka bir keyfiyettir ki hakikati fânî insanlar tarafından idrak olunamaz.N.. Dedi. Yi görünce Alman menfaatmı anlarlar. Ossaat.... Arş'ı azimde muallak kandillerde ârâm ettiği rivayet olunmasına rağmen karanlıkta kaldı. Biz şimdi çektiklerine bakalım. — Tabiî. Tiyatrolarda ve Şiirlerde boğuşuyorlar. îmam bezzar.. onun fikrini hayırlı şeylerden hayırsız şeylere çekmek için bir oyun. Bize şimdi onu sorsaydılar. Havalarda.N.N. Bizim Hüseyin efendi de iki senedir mahpus. Bu iki ajans ta. — îşte olmadı Karadayı.

Bunların aklı ermediğinden takdiri Ilâhî'yi yanlış tefsir ediyorlar. Mukadderat da yalnız fıkaralar için mi? hiç bir zengini mukadderat neden çarpmıyor. Allah'ın hiçbir fil'im için beni cehennem'e sokmağa hakkı yoktur. iyi ama çalan yalnız sen değilsin ki.) Buyurmuyor mu? — Şuhalde mesele mukadderat değil.. Baştan çıkarıp ırzına geçiyorum. Haktaalâ. Hele Allah'ın kanunu. Yani Allah'ın kanunu böyle yazmıştır. sureta bir müsavat göstermiştir.. Demiştir ki eğer böyleyse Allah'ın kanunu bizim kanundan daha kötü. Beşyüz lira ile Allah'ın takdirine karşı mı gelecekdin? — Hâşâ.— Elbette.. Ve yalandır. Allah'ın takdirine nasıl karşı gelebilirim. demiş ki: «Milyonla çalan baş üstünde gezer. takdiri İlâhî yok. Ben âciz bir kul. Onlar da bu dünyada çekmezse ahrette çekecek. Şeyh'efendi.. Cehennem yalan olunca Din'in tam yarısı yalana çıkar. Makbuzlarda tahrifat yapmamak. — Ahreti karıştırma. Tabi kendimizi kurtarmak istedik. sıdk'ile yapışmak. Eğer herşey ezelden mukadder ise.. Şu halde cehennem lüzumsuzdur. Peygamberlere de lüzum kalmazdı. — iyi ama bunu kendisi takdir etti ya. — öyledir. zengin herkes cezasını bu dünyada çekecektir.. Hiç olmazsa bizimki sıkılmıştır da.. «Birkaç kuruşun mürtekibi çayı kürektir. birkaç kuruş irtikâp eden mahpusu boylar. Uzatmıyalınr Herşey takdiri ilâhî ile mi olur? Hacı Hüseyin efendi. Ya bu dünyada yaptığımızın cezasını çekmek vardır. Ne dersiniz Şeyh'im? — Haklısınız. — Onlar da çekecek. Meselâ ben komşunun namuslu karısını iğfal ediyorum. Şeyh Süleyman efendi'den imdad istedi. Bir şeyin tam yarısı yalana çıkarsa öteki yansından şüphe etmek haklı birşeydir. bundan şukadar sene evel Abdülhamit devrinde. Takdiri ilâhi varsa ahrette sorgu sual olamaz. Ben ahrette hepinizin günahını çekmeğe razıyım.. Ziya Paşa'yı galiba tanıyorlar..» — Evet. — Öyleyse. . — Şu halde. Rabbim.. (Sen sıdkile yapış ben sana sebep halkederim. Öyleyse fakir..? — İradeyi cüz'iyyen var. — Yani Ziya Paşa isminde bir şair. «Milyonla çalan mesned'i izzette serefraz.. Eskiden beri bir takım hırsızlar var.» Demiş. zengin kullarım ahrette hesap vereceklerdir.. Ne biçim bir iş. Şüphen mi var? — öyleyse. Yani biz.... sen beraat etmek için Ağır ceza azasına beşyüz lira rüşveti neden teklif ettin. Gözlerinden birşey anlamayınca telâşla tasdik etti: — Amenna ve saddakna. Yahut ta Haktaalâ'nm kanunu yalnız fıkaralar bu dünyada ceza çeker.. — Bunun azabını Allah bana ahrette çektirecek mi? — Çektirecek.. Kanun iki türlü olmaz. Bu günah mı? — Elbette günah.. — Öyleyse.

. Bu bahsi evelce görüştükleri anlaşılıyordu. iradeyi cüz'iyemizi elimize vererek bizi yaşamağa bırakmıştır. — Hayır Şeyh'im... Bunlar bir de kendilerine müslüman derler.. — Şu halde. Zina ediyorlar. insanların ıstırab çekmesi. Maksat millete faydadır. idraki maali ile hiçbir alâkası yok. Ayet'i Kerîme ve ehadîs'i şerife tefsir ve rivayeti ülema'yı kiram vazifesidir. ilim herke'sin harcı değil. îdrak'i maâlî.. — Lütfen Şeyh'efendi. Hacı Hüseyin efendi son bir gayretle davrandı: — Şeyh'im dünya'nm yuvarlak olmasına ne dersin? Şeyh Süleyman efendi. Keder ve acıma Murat'ın hesabına görünmüş şeyler olacaktı.. söz uzağa varacak. Hemen . Şimdi çocuklara okuttukları bu. — Siz iyi bir Şeyh'siniz. Allah zâlim olamaz... Korktukları için de yalancıdırlar. hemen hepsi adam öldürmüş oldukları halde.. Tabi tek başlarına yüzlerine gözlerine bulaştırırlar.. içiyorlar.. Öyle değil mi Şeyh'im? — Evet. Fakat yanlış anlaşılırsa. rezil olması Allah'tan değil. — Tabiî.. Murat tecavüzkâr bir hareketle kımıldadı ve gözlerini kırpıştırdı: — Lâkin Süleyman efendi.. — Evet.. — Hâşâ. Şeyh Süleyman efendi'nin deminden beri farkedemediği diğer bir cephesini. — Ne olmuş.dünyayı ve insanları yaratmış. Şunlara günde yüz defa bunu anlatınız.. Murat ihtiyatla hazırlandı. Hacı Hüseyin efendi. Bunlar. Ben iki senedir inandıramadım. Yok takdire tedbir uymazmış. hatta biraz acıma çökmüştü. — Yani yalan mı? — Efendim. Elleri tutar. Mukadderat imiş.. Şüphesiz millete faydalı olmak için konuşuyorsunuz... gardiyan küçük Ömer bîçaresinden ötleri kopuyor. Şarap. Bu ruh bahsına benzemez. dilleri dönerken her işi kendileri yapmağa kalkarlar. birdenbire ciddileşti.. tevekkül'e saplanırlar.. Gözlerini telâşla kırpıştırdı. Biz bunu sizinle kaç kere konuştuk? Çok şükür Süleyman efendi hakiki bir âlim. işte o anda Murat. Zulüm Allah'tan değil de insanlardan geliyorsa mücadele edip zafer kazanmak kabildir öyle ya. Herşey Allah'tan.. Yoksa dünya yuvarlak değil mi? Şeyh Süleyman efendi çekinerek cevap verdi: — Bu da ruh bahsi gibidir. Sonra buraya gelip esîr oldular mı. tezgâhtarlık tara fini görüyordu. .. Hazretin güzel yüzüne bir derin keder. Sizinle anlaşacağız. — İşte buyrun. Şeyh'efendi bıyıklarına rağmen bir mahcup kadın gibi gülümsedi: Başka manalar verebilecek bir muhitte bulunuyoruz. kötüye saparsak mahvolacağız. Dinleri hiçbir şey câhil müminler kadar çabuk batıramaz. Malûm'u âlîniz.. Gösterdiği yollardan gidersek kendimizi kurtaracağız. ilk mektepteki çocuklar bunu biliyorlar.. Komşularını vurup öldürüyorlar Müslüman Allah'tan başka kimseden korkmıyacak.. Dün ya portakal gibi yuvarlaktır ve fırıl fırıl dön mettedir. sürünmesi. böyle söyliyerek Şeyh'in yüzüne baktı.. Gülme Hüseyin efendi.

Ötekiler hep vesileden ibaretti.. Böyle haller koğuşun yeknesaklığını giderdiğinden ötekiler de alâkadar olurlar. Yüzlerce insan kapalı yerde bomboş oturmağa «Mahkûm» edilirse dedikodu'dan başka bir iş kalmaz. Bunun kabahati. Zira küfürden korkulur buyrulmuştur.cahillere sükût ve istîma lâzımdır. Medrese'lerin. sen bana şöyle. tekke'lerin kolayca kapanmasına ses çıkarmıyan. Murat. iki gün evel birisini ölesiye söven arkadaşların iki gün sonra methü senadan usanarak biribirleri aleyhinde söylendiklerine pekâlâ raslandığı gibi. Zaten Şeyh Süleyman efendi'ye mürid'leri ve takdirkârları huzurunda öyle yüklenmesi de doğru değildi. bir ağızdan fena fena söğerler. söylemediyse söylemedim der. Anladın mı Hüseyin efendi? Hüseyin efendi.» Derler. Zaten ham sofu değildi. Tanzimat'tan beri sürüp gelen inkılâp 'lardan ziyade. yeni karşılaşanların duyduğu manasız yadırgama hissi geçtikten sonra Bu his ekseriya trende kompartmanlarda ve bir de mahpusanede pek şiddetlidir Şeyh Süleyman efendi ile Murat pek iyi dost oldular. umumiyetle lâfın bir manada değersizliğini öğrenmişti. mahpusta çok yattığından biraz sapıtmış zavallı. Murat ta öyle davranmıştı. dedikodu 'yu hiç duymamış gibi davranırlar. Akıllı ve tecrübeli mahpuslar hatta bunu da beklemezler. Şeyh'lerin pek cahil ve korkunç derecede menfaat perest olmalarmdandı. Şeyh Süleyman efendi'nin kendisi için «Akıllı bir delikanlı ama. Türk milleti yüzyüze iken kötü sözden ekseriya utanır. Burnu kanamadan şapkayı giyen. herhalde. ertesi gün. Eğer binlerce müridi ve bunlardan gelen . İşte bütün bu sebeplerden ve bilhassa. eğer yakmsalar Bayramlardan birisine kadar sürer. Alevî dedesi Hüseyin. şaşkın şaşkın bir Murat'a. durup dururken iki ahbabı kıskanan bir üçüncü ahbabın arada lâf götürüp getirmeğe başlıyarak bir dargınlığa sebep olduğu da çoktur. Hele Şeyh'efendi'nin biraz şair ve pekçok şiir meraklısı olduğu. Fuzulî'ye bayılıyor. Zira herkes olabildiği kadar müslümandı. Hocaların. kadın kıyafetlerine yavaşça söylene söylene pekala alışan türk milleti. gidip «Yatağına» otururlar. mahpusanede böyle ufak tefek lâfların hiçbir değeri olmadığını. koğuşun ortasındaki din münazarasında yenmek te yenilmek te pek ehemmiyetsiz birşeydi. Murat. «Ağa. zaten bazı münevverlerin bilhassa Sebilürreşat'çıların zannettikleri gibi müteassıp Mürteci değildi. Velhasıl. Daha akıllı ve daha tecrübeliler ise. bir Şeyh'efendi'ye baktı. iki arkadaş derhal barışır ve arada lâf taşıyan müzevvir'e. Böyle dargınlıklar ekseriya diğer arkadaşların bir çay ziyafeti verip ikisini naz etmelerine rağmen adeta zorla davet etmesine. kırçıl sakallarını sıvazlıyarak kurnaz kurnaz gülümsüyordu. Ayıptır. Söylediyse tevil eder. İnsanları biribirine dost veya düşman eden kâr ve zarar meselesiydi. Bu olabildiği kadar ölçüsü de gitgide azalıyordu. Adeti bildiklerinden arkadaşlarının kendi aleyhinde kötü bir söz söylediklerini duyar duymaz.» Dediğini işitti. Efendi. şöyle demişsin. meydana çıkınca anlaşmaları daha kolaylaştı. hele Dîvân edebiyatının mısra'ı bercistelerinden bir sürüsünü ezber biliyor ve icab ettikçe lâf arası sarfediyordu.

. mucizeye yakın keramet propagandasını da gene bu adam idare ediyordu. Bu armut Şeyh hazretlerinin hediyesi. Murat onda sadakattan fazla hilekarlık ta sezmişti. — Sen hep okuyorsun. Silo ağa da mahpusun fakirlerine yardım edeceklerdi ama O kara herif aman vermiyordu. Efendisini bir hayvan muhabbeti ile hiç konuşmadan yalnız gözleriyle seviyor. Bu da benim.. — Merhaba beyim. Namaz vakti.. Silo ağa herhalde bu dervişlerin arasında böyle şaşırıyor olmalıydı. Sevmez.. . (Murad'a henüz açılmamıştı ama. siyah ipekten Arap meşlah'ma birkat daha bürünerek savuşuyordu. Şimdi bu kitap ne yazıyor bey? Bu okuduğun kitap. Buyur. Murat'ı her görüşte esmer suratını asıp. yalnız dudaklarını aralayıp bembeyaz dişlerini gösteren hayvanı bir hareketle koruyordu. Murat yattığı yerden doğrulup kitabı yanma koyduŞeyh'efendi nerde? Nasıl. Malûm ya boş oturanı Allah sevmezmiş.. Bu adamın Şeyh Süleyman efendiye karşı adeta bir köpek sadakati vardı. bu ahbaplıktan memnun değildi. Şöyle otur bakalım.hudutsuz menfaat olmasaydı pek sevimli bir komşu. yahut ta iki tane gülle ziyarete geliyor. Daha abdest almadım.. kendisi gelmezse bu küçük hediyeleri Silo ağa ile yolluyordu. insan bir vakit boş oturmamalı.. Boş oturmak haşa sümme haşa şeytan'a mahsus.. Şeyhin maddî menfaatlannı bu adam kolluyor. — İkiniz de sağolun. Sana armut yolladı. — Ne yapalıım. Silo ağa oturdu. büyük bir servet sahibi olmasına imkân mı vardı. Geçenlerde Arslan'a Bir kısa dondan başka elbisesi ve bir tek eski çuvaldan başka yatacak şeyi olmıyan bir mahpus Silo ağa para verecek olmuş ta. bu vesileyle lâfı açarak tam bir saat her erkeğe lüzumlu bazı fenni malûmat verivermiş O zamandan beri aralarında adeta hususiyet ve dostluk başlamıştı. Yoksa elli hanelik bir köyü senelerden beri idare etmesine. Okadar ki Şeyh Süleyman efendi artık hergün Murat'ı ya bir tek Armut. Tayıncı topal Sefer'in sözüne inanmak lâzım gelirse Şeyh Süleyman efendi de. — Merhaba Silo ağa.. herzaman aranır bir meyhane ahbabıydı. Nezaman gelsem elinde bir kitap. — Yok oturmıyacağım bey. Vakit geçmiyor. evde bazı bazı «İlaç içtiği» rivayet olunuyordu. kara herif bîçareyi tersleyivermiş. iyi bir kahve arkadaşı. Buna dair yazılmış bir Fransızca kitabı Murat mahsustan iki gün masanın üzerinde bırakmış. Her gelişte yaptığı gibi kitap raflarını biraz hayretle ve çok çok hürmetle baktı: — Bunları hep okudun mu bey? — Okudum. Herhalde... İşte.) Hele cinsî münasebetin hıfzıssıhha meseleleriyle sonderece alâkadardı.. yahut üç tane ceviz.. Şeyh'efendi'nin gösterdiği yakınlık köylü mürid'ler üzerinde de iyi tesir yapmıştı. — Orası öyle.. hatta. O gün öğle üzeri Silo ağa elinde iki tane armutla Murat'ın odasına girdi. iyi mi? — iyidir selâmları var. Yalnız Karadayı.

. sizin koğuşta Adıyaman'lı Mehmet var. Haydi bey. Namazdan üşenmiyeceksin. — Maniler. hak âşıkı değildir. işte onu yazıyor. Bileşen Haktaalâ sana büyük bir nimet gönderdi. gâvurca bir kitap. Biz iyi babalardan konuşuyoruz. Allah. Aman fırsatı kaçırmıyalun. Bu dünya ibadet üzerine duruyor. Yüreğin ferahlar...— Bu Fransızca bir kitaptır. Bunlar gâvur sözü beyim. evler hep yerli yerinde duruyor. Kapıya bakarak sesini alçaktı: Bir kere namaza başla.. — Çok müslümandır.. Senin aklın ermiyor bey. Adı.. Bizimkiler elbette hak âşıkı. ismi âzam duası verir.. Bak bu hiç aklıma gelmemişti.. koşmalar yazmış.. — Fena değil. günahtır diyerek. Namaza haydi. . Bak. sana teşbih verir. Şeyhlefendi ele mi geçer. Baba duası almak gibi yok. dağlar. — Töbe de.. Kendi başına mırıl mırıl teşbih çekersin. Pol Valeri. Namazını hiç bırakmaz.. koşmalar.. Oooohh.. Sen mektepte okutulan gâvur lâflarına kulak asma. — Ne yapmış O kâfir? — Maniler. ağaçlar. Allah demek gâvurda da âşık var. — Öyleyse namaz kıl.. Avrat âşıkıdır. O herif dünyasını da. teşbih verir. Seni de pek seviyor. Silo ağa. — Haydi öyle olsun ağa efendi... Sen neden namaz kılmıyorsun? — Üşeniyorum... Namaz kıldığını duyarsa sevinir mi? — Elbette. ahretini de kaybetti.. Ben duydum.. Rahmetli mutlak mesel getirmiştir. — iyi ama.. Karacaoğlan bak ne diyor: Ak gerdanı ab'ı zemzem pınarı verdi ağzıma da kandırdı beni... Senin baban müslüman bir adammış. Daha neler söylüyor. kalk bir abdest alalım. 12 yaşında kız sevmiş köpoğlusu. — Bizimkiler hep hak âşıkı mı? — Töbe de beyim.. şöyle şöyle yapılmasın. Bir büyük gâvur var. — Var. Böyle kitaplar yazar. Yani.. Cennet babaların ayakları altındadır.. — Hani. Beraber namaza gidelim. —Her babanın değil. — Onlar hep temsil beyim. Sana günahtır. Diyor. Şimdi cennet Mehmed'in babasının ayağı altında mı demek? — Haşa... Şeyh efendi sana da el verir. — Nasıl nimet? — Bizim Şeyh'efendi'yi sana yolladı. Ben Şeyh'efendi'ye söylerim. Babasiyle karısını bir yatakta yakalamış ta ikisini de öldürmüş. — Gördün mü? Allah selâmet versin. Geceleri. Gâvurun âşıkı. na haddim olmıyarak bir lafım var. — Gördün mü? Şeytan senin yüreğini mühürlemiş. olmaz mı? — Kulak verme beyim. Namaza başlarsın.....

tenhada.. Şeyh'efendi'ye nerdeyse çıkışacaktı.... Karılara el verdiğinden zaten ileri. bu bizim Karadayı olacak ta Şeyh'in şeytanı beyim. Bizim Şeyh'in düşmanı çok. — Adam sen de ağa efendi. Sana esma'i şerîfeyi belletir.. — Hiç ummuyorum Silo ağa. Baksana... Sağolsun Şeyh iyidir. Fakat şaşkınlığını sezdirmeden Silo'nun ağzını aramağa devam etti: — Hem Şeyh'efendi'ye namahrem olur mu? Birdenbire Ömer'in yeni aldığı kızın da Şeyh'in mürid'lerinden olduğunu ve bu hususta dolaşan dedikoduları hatırlamıştı: Kıza da yazık. Hiç öyle iş sevap olur mu? — Neden? Ben O işte fena birşey görmüyorum.» Dediydi.. herkese yalvardı.. Olur derse.. Geçen gün düşünürken aklıma geldi. Günaha girersin. — Töbe Yarabbî. — Sus beyim. — Yazık ama ne yaparsın? Silo. Ömer'e Şeyh efendi nikâh ediverdi. iyice sarınsın da uğrasın... Şeyh acıdı da razı geldiydi. Bir kere olmaz derse nafile. elin ağzı torba değil ki büzesin. — Töbe Yarabbî. O bir aydan beri gardiyan küçük Ömer yalvarıyor da. Şeyh'efendi «Sen karışma. Kız. biraz eğilerek korka korka konuştu: — Ömer köpek gibi yalvarıyor. Şeyh'efendi ne diyecek. — Allah razı olsun beyim. Şeyh efendi nefes etmeyince yatamıyor... Mûlevves. Ömer'in işi başka. sen hele bir kere Şeyh'efendi'ye kendiliğinden danış. Keyfetmeğe gelmiyor ki. Bir de el verir. . Sen razı ol gerisine karışma. Konuştular. Sevaptır. — Yok canım.. Bana da yalvardı beyim. Vay başıma gelenler. sesini bu sefer daha çok kıstı. — Neden razı olmuyor sanki.» Diye tersledi. . lâkin yüzü yumuşaktır. Hafakan'ı varmış. Dünyada O herif kadar gaddar pezevenk yoktur beyim.. Olmaz dedi. bu iş başka.. Yalvarıyor.. — Başüstüne Silo ağa. Lâkin dünya bir kere bozulmuş. Belki O'nun da bir düşündüğü vardır. İki saat aralıkta gidip geldiler.— Bunu Şeyh'efendi ile görüştünüz mü? — Hayır. Lâkin çok oturmıyacak ha. Zaten elinde büyüdü gibi birşey. Karda pusta ne işi var? İcab etmez.. Şeyh efendi'ye pek düşkün beyim. Herkes bir lâf ediyor. Neticede Şeyh'in aklını çeldi. — Düşündüğü ne olacak? Alem bize mi bakıyor. Sen bizim Karadayı'yı bilirsin.. hay hay. oturamıyor.. — Elbette fenalık yok. O rezili müridliğe kabul etmiyecekti. Tekrar kapıya baktı. «Olur. sana da mı açtı? — Bana da açtı. hoştur. vermiyor. Pazar günü. Şeyh'efendi biraz hasisçe. Kürtlük devri olsa da bunlar birgün bizim köye misafir gelseler ben Vallaha Karadayı'yı Fırat'a attırır geberttiririm. Sevinir. Hiç utanırını? Şeyh hazretlerini koğuştan dışarı çekti. Haşa sümme haşa. geri söyleniyorlar.... — Nasıl başka beyim... — Pekâlâ icabeder. Murat fena halde şaşırmıştı..

. Tesbih'e başla.. Bir de bizim Şeyh bu yüreksizi birinci halife yapmış. Bunu alalı altı ay.. Benden birşey saklamaz. sen abdestsizsin. — Yalvaracağım.. Bir ağlama. Kızcağız madem ki Şeyh'in nefesine bir kere alışmış. — Hiç duyar mı? Sen ağzı sıkı bir adamsın beyim. dalar dalar gider fıkara. Ağabeyimsin. Bir nefesi var. Zaten beyim... Sen gene bir daha söyle.. Sen benim tarikat kardeşimsin.. bu Mağribî Yasin'i Karadayı'da var mı? — Olmasa. töbe. Halden de anlarsın..... — İyi öyleyse. Ben abdestsizim.) Dedi.. — Bir kere daha yalvar. Adam çarpulur. Yalana bak. Lâkin Şeyh efendi öyle cin işine. «Karıya doyamadım Silo ağa... Lâkin neylersin.) Dedi... — Demek. duramaz. Tamam. Lâkin. Bildiğimiz Yasin'den başka mı bu? — Başka mı ne demek beyim? Asıl Yasin bu Mağribî Yasin'i. Adam korkar. Peygamber gibi mübarek. bir bayılma. Şeyh'efendi. Bir nefes etse. Altı ay nefes etmezse karı ölecek. Ben adamımı bilirim. Hem de sevaba girerdim. (Seni mahfederim. Töbe. Hafakan'ı tuttu mu kızın aklı başından gidiyormuş. O ne domuzdur.. Hele bir kere mürit ol. Demin sana namaz kıl dememin sebebi ne? Haydi bil bakalım.. (Mağribî Yasin'i istiyor. karı ağlıyor bir tarafta. bu Mağribî Yasin'i müthiş birşey.. Şeyh'efendi sana her sırrı söyler. Bu Mağribî Yasin'i. Şeyh'efendi'ye iltimas edeceksin. Eski karı öleli iki sene oldu.. Zamane kötü.. Yüreği temizdir.. Dedim ya. yalana.Eskiden de. tabi bu konuştuğumuzu Şeyh'efendi duymasın. «Alışmış kudurmuştan beterdir» derler. . Ben ağlıyorum bir tarafta. Sabaha İcadar öyle oturuyormuş... Sen bizim tarikata girsen beyim.. Görmez misin. Töbe Yarabbî. Yatağa girmek ne mümkün. — Neden? — Sus beyim. Lâkin Karadayı müsade etmez. şeytan işine girmez. Şeyh'efendi iyidir beyim. Şimdi şuraya gelse de okunuverse fena mı olur canım? — Kabahat hep Karadayı'daymış. Lâf aramızda «iş Karadayı ile bitecek» dedim de. İslâm dini aşikâre. Karadayı'ya da yasak etti. Hani söz verdi ya. Mağribî Yasin'ini bîçare neylesin. — Bilirim. Omere de yazık.. Şu Karadayı rezilinden kurtulurduk. Besbelli gizliden kullanıyor. belki seni birinci halife yapar. İşte uyuması okadar. Bilmezmiyim. Bu iş öyle kolay mı bakalım. Yeni evli.. E bu herif genç herif. Mağribî Yasin'i abdestsiz ağza alınmaz. Evvelki gün gardiyan Ömer.. Şeyh'e sözünü okadar geçirir mi A.. sonunda bir de yalan uydurdu... kürtlük devri olsa ben O herifi gâvur niyetine keserdim beyim. — Mağribî Yasin'i ne oluyor. ha? — Sen ne diyorsun.. haftada bir Şeyhe getirir nefes ettirirdi. — Pekâlâ. aklı biraz oynaktır. Sabahleyin biraz bayılıyor. — Karadayı'da elbet. Ömer'e de dediğin gibi yazık. Bize de «günah yahu» diyerek kafasını yumrukluyor. kanlı gibi yalvardı. beyim? — Dere*1: Şeyh'te O Yasin'den yok mu? — Şeyh'te de var elbet.

Öyle ya. gibi bir söz.. Şeyh Süleyman efendi. Cahilane bazı rivayetlerin kulağınıza kadar geldiğine eminim. Farkında değil misin. Herkes'in Şeyhi de kendisine göre oluyor. Oğullarım bana inanmıyorlar ki.. kör. Silo başka türlü metheder. Kapunun önünde durup döndü ve: — Merak etme beyim. Bahusus bunu Silo vasıiasiyle yaptıracağım. Hacı Hüseyin efendi'ye Şeyh efendi için böyle söylediğini hatırladı. Bütün bunları bildiği ve bildiklerinden İstırap duyduğu halde. seni tarikata kabul ettiririm. bunu Silo'ya anlatın.. Geçenlerde gene bir söz söylediniz: Dini kötü ve cahil dindarlar bugünkü hale getirmiş. Yokuş aşağı kayıyoruz. Halbuki ben keramet sahibi değilim. kendimi alâkadar ettiği halde. Belki bakkallık eder. Erzincan zelzelesini ben yaptırdım. Siz beni başka türlü methedersiniz. Gülümsiyerek gözlerini kaçırdı: Sizin nazarınızda benim kıymetim. kibirli bir ciddiyetle ayağa kalktı..... Aman namaz gidiyor.. Aklına birdenbire (Ar yılı değil. kibar olmak ve şiirden anlamak zordur. Aklınızda mı? — Nasıl? — Herkes'in Allah'ı kendisine göredir. Silo ağa.. Kaba olmak kolaydır da.. Ama.. Tabi böyle bir teklifi size benim yaptıracağımı zannetmezsiniz elbette. alay etmek istemiyordu... Artık bizi hiçbir kuvvet durduramaz. Size meseleyi nasıl açtığı enteresandır.. — İşte gördünüz mü? Ben de sizin kanaatınızdayım. Şimdilik böylece. Geçen gün bir doğru lâf söylediniz. Gelin de. İyi ahbabız. Bu zavallılar beni her şeye muktedir sanıyorlar. Şu anda istesem bu mahpustan kendimi de. Selâm verdi. Ne dedi Allah aşkına.— Orası kolay. eğer Şeyh Süleyman efendi olmasa da yalnızca Süleyman efendi olsa. Murat.. insanları bir okuyuşta türlü illetlerden kurtarıyorum. şeyhefendi sözüne nasıl tahammül ettiğini Murat biran düşündü. müritlerimi de. ama. (Şeyh'i Şeyh eden mürittir. sizi de kurtarırım. — Bugün Salı. — Başüstüne. Haklısınız. Hem de. hiçbir mukaddemeye lüzum görmeden: — Silo'nun kusuruna bakmayın... inşallah yarın başlarız. müridiyîe. Meselâ. Haberim var. Uğursuz bir gün. şu adam. aşağıya doğru.. Lâkin erkekler üzerinde . — Allah senden razı olsun müslüman. Bazı hallerde. dedi. Namazdan sonra Şeyh Süleyman efendi gülümsüyerek odaya girdi.. O'nun nazarında benim değerim kerametle ölçülür. topal gidiyoruz. hem O'nun kusuruna bakmayın. maal'esef müdahale edemiyorum. kâr yılı....) Diyen darbımesel geliyordu. Ben O'nu severim. Halbuki Silo'ya bunlar hiç birşey ifade etmez. Böyle bir iddiada bulunmadığıma siz şahitsiniz.. dedi.) Ne demek? — işte bu dernek... Fakat nedense bunu istemiyorum. Haydi abdest al da cemaata yetişelim.. — Şimdi anladım. Şeyh Süleyman efendi'nin güzel yüzü kederlenmişti. O'nun nazarında ben bir çeşit Allah'ım. kibar bir adam oluşumdan ve şiirden biraz anlayışım ibarettir. Sözü ustalıkla çevirdi: — Kusuruna bakmayın. Dediniz.. — Yok canım.

Size geldikleri yerde. insanların birkaç kademe üzerinde yaşamanın..» Diyor... Şiiri seviyorsunuz. Nüzhet efendi'nin çok sevdiğiniz bir beyti var : «Fena bulmaz. Velhasıl şeyh efendinin içinde. ümitsizlikleri içinde bırakıyorsunuz.. Varsa ben birşey kaybetmiyorum ki.. Yani Galile henüz doğmamıştı. Gülümsedi. Süleyman efendi. Ben Kur'an'ı merak ettim de okudum. Ve bütün zaaflariyle bir iyi insansınız. hareketlerinde hiçbir sır.. inanmış görünenlerden daha doğru yürüyorum. kendi yarattığı şey hakkında nasıl bukadar cahil olabilir? Bu sualin de hazin bir cevabı var üstadım. açık açık konuşuyorum. Ben kendimden eminim.. İçinde dünyanın yuvarlak olduğu. bu devirde din onların ümitsizliğinden istifade ediyor ve bu istifadenin hatrı için onları ümitsizlikte bırakıyor. Varsa yok dememden birşey çıkmaz. Yoksa. ne de ben. ikimiz de sınırlarımıza geldik. gözlerinde.. gene de bir büyük hizmet yapıyoruz. Murat. düşüncelerini sezmeğe uğraşıyordu. — Töbe mi? Anlaşıldı şeyh'im. güneşin etrafında döndüğü de yazılı değil.. Onları fenalıktan kabil olduğu kadar kurtarıyoruz. Fakat . Ne siz bir adım geriliyebilirsiniz.. Ya ahret varsa?. Akıllısınız. İçini tamamiyle dökmüş gibi ferahlayıverince kendisini topladı. Ahrete.. Murat'ı öfkelendiren bir geri çekilme hadisesi vuku buldu... Mamafi siz. dedi. zeval ermez bu çarkın var bir üstadı. Deminden beri dimdik bakan şehvetli siyah gözlerini kırpıştırdı. Silo ağa ile beraber olmanın kederiyle bukadar samimî konuşmuştu. diye cevap verdi... Töbe. Ağzında garip bir değişme oldu. olmasanız Şeyh Yusuf sizin işinizi yapacak. kendi kanaatınıla.. bunlara daha çok büyük fenalıklar edebilirlerdi. — Hayır zannetmem. Hiç değilse. Tahtından inmiş olur. Sözlerinde. Fakat mahvolan samimiyete acıdığından insafsız davrandı: — Hiçbir şeyden kurtulduklarını zannetmiyorum. Ümitsizliği ahretteki hayatla biraz olsun gideriyorum. Nitekim fetva verir gibi ağır bir ses tane tane konuştu: — Mamafi. Ne bileyim. Dünyanın yuvarlaklığı ve döndüğü Muhammed'in zamanında henüz keşfedilmemişti. Sakın ayrılma bu azm'ü kararından. bukadarcık bir iddiayı hoş görürdü. Siz sadece onları. Mesele bukadar basit olunca ben Kur'an'ı bazı güzel mısralar yazılı bir şiir kitabı sayıyorum. Bir başka zamanda olsaydı. — Günaha giriyorsunuz. — İyi ama bakalım Ahret var mı? — Töbe diyin Murat bey.. dikkatli Murat'ın yüzüne bakıyor. Yerinizde bir başkası olsa af buyrun. buna senelerdir alışmanın kibrini ifade ediverdiler. falan hiç inanmadığım halde. Zamanında Arap milletine iyiliği dokunmuş bir kitap. Dudakları hemen de hiç kıpırdamadıkları halde. — Aman Nüzet.. hiçbir kıymet vehmetmezler. dediğim gibi. Mesele bukadar basit..de kadınlar üzerinde de hiçbir değeri kalmaz... Üstad. Herhalde Murat'a karşı.. yok demek malûmu ilâm olur. Ya ahret varsa.. Oluversin şeyhim. bu iptidaî insanlara yol gösteriyoruz. Birdenbire pek ileri gittiğini de galiba farketmişti.

fayda göreceği yere yardım etmez. Galiba bugün zararı okadar yığılmış ki. 45 ini çoktan geçtiği halde henüz 30. Bütün ufak tefek insanlar gibi. Murat bir saat kadar Froydizm'den bahsetmiş. bacakları bir misli daha çarpılmıştı.. Kılığı. yaşını göstermiyor.) Dedi. Sözlerimizden başka başka manalar çıkarmayız.. Şiirden. yani dünyadan konuşuruz. kadınlardan.) Dedi. Söyledin mi beyim? — Yahu ben ne söyliyeceğim? Hem beni elçi tayin edersin hem de meseleyi anlatmazsın. İşin iç yüzünü bilsem.. Öyle ya. elbet ben de bir karşılık bulurum. — Ulan. iyi olacak diye bana güldü. ogün Murat'ın odasından kalbi kırılmış ayrılmadı. Ben de sizi öyle buluyorum Şeyh'im. Zaten bizim millet böyledir. şirin bir adamdı. Ben ölürüm beyim. insanı kızdıran bir mahlûktu. Şeyh Süleyman efendi. Hani ben söyleyince senin bana herşeyi anlattığın meydana çıkacaksa başka türlü yaparız. gözleriyle Murat'a yalvarır ve birşeyler sorarken pek acaip... Ben sizin sohbetinizden lezzet alıyorum. Aman Hey Allah. Şeyh'efendi de dikkatle dinlemişti... — Aman yoksa söylemedin mi? — Tabi söyledim. Daha beş ay kadar bir aradayız.. Yemin verdirdi. şunu anlatsana. 35 inde gibi duruyordu.. Lâkin tenbihi var. (Birisine birşey çıtlatırsan bak sen düşün.. — Dinin bir ahlâk tarafı var ki hiç değişmez. Herkes biliyor. benden sır çıkar mı? Şuna bak.. (Görülecek bir iş değil ki. dedi.. Artık biribirimizi kollamayız. (Şu bizim Ömer'in işini lütfen görüver. siz beni Nakşibendî tarikatine celbetmek istemezsiniz artık. Ama şimdi.. Bu halinde simsiyah. Benden saklıyorsun. Karadayı biliyor. — Öyle söyledi.. — Şimdi gene (Yapılacak bir iş değil) mi dedi beyim. — Kusura bakmayın. (Olmaz) diyor vesselam..Gardiyan küçük Ömer'in son günlerde boynu çöp gibi incelmiş.. omuzuma. Bilhassa Libido bahsinde birçok sualler sordu ve neticede galiba (Froyd)e hak da verdi. Aman Yarabbî. Siz de benim görüşmemden hazzediyorsanız böyle bir konuşma lâzımdı. artık ben de sizi komünist partisine aza yazmağa tabi çalışmam.. eski iyiliklerini ileri sürmek biraz müşkül... — Canım. Olmaz mı? — Hoş bir adamsınız Murat bey. — Teşekkür ederim. Eğer samimiyetim hususunda birisinden bir santim aşağı kalsam kendi kendime hakaret etmiş gibi birşeyler hissederim. — Şeyh'efendi bugün benim omuzuma vurdu... O da böyle cevap veriyor.. — Senden saklı bir şeyim yok beyim.. siz demin bir an samimî oldunuz.. Ahlâk değişir.. Meselâ ben ..) Dedim.. Ben gene bilmemiş olurum. — Olmaz mı? Neden olmaz mış. Haklısın. gür saçlarının da pek tesiri olmalıydı. kıyafeti eskisinden daha perişandı. Hep böyle söylüyorum.. Meseleyi Silo ağa biliyor.eskidikçe zarar vermeğe başlamış. Böyle kederli ve korkmuş olmasa.

Yahu biz karıdan yana demek ki talihsiz bir herifiz bey. galiba demincek biraz hızlı konuştuğundan kanburca göğsü körük gibi hışlıyordu.. Murat. Bir fena derde düştük.. Tam rahat edeceğimiz sıra sizlere ömür.. O işe müptelâ değil. Gittik. Kederli bir çocuğa benziyordu: Karıdan yana bu bizim derdimiz bey..... — iyi söyledin.. — Nöbetten çıktım beyim. Ömer nerdeyse ağlıyacaktı. Ben sana anlatacağım. — Amin beyim. horoz öter. Hitamında ağzı köpürdü. teşbihine sağlam... Sülâlesi deli.. döner bir ağlama tutturur... orucunu tutar. (Suphanallah) demiye bir başladı mı. Arada bir (Ayyy. Nöbette misin? diye sordu. Allah'ım gayrı canımızı al. Ettehiyyat'ta oturur gibi dizlerinin üstüne koydu. Bekârlık rezalet.. Şeyh'e gittiği ... Hem de körpe.. sonunda teşbihe oturur. On kılar. Bu bizim kan.. Şeyh Süleyman efendi'nin nefesiyle yaşar beyim. Bizim derdimize Allah rizası için bir çare. Ben bakarım. Biz de körpe kan görmemişiz. Bu da bir hastalık. Bizim on sene çocuğumuz olmadı. vicdanına.. Bize bu karıyı aldı.. Namaz kaç rekeal olur yahu... yirmi kılar. Onaltı yaşında beyim... Gece sabahlara kadar yalvardık.. Şeyh efendi'ye rica edersin. İstemez bir türlü... Lâkin bunun babası ayyaş bir herifti. yetimlerin anasını aldığım zaman ben kaç yaşındaydım bakalım. Çocuk kısmı bakılmak ister. Beni adam gibi adam eden O'dur. Sen yabancı değilsin bana kalsa.. Yetimlerle kaldık.. Kan ferah ferah otuzunda vardı beyim. Gece gündüz içer bir herif. Boynumu büker beklerim. doktorlukta.. Oğlan doğdu... Onyedi yaşındaydım. İskemleye oturup ellerini. Bir de beyim. Bize teşbih verdi.. Hem bu şeriat üzerine bir mesele. Elleri titriyor. Bir gülme tutturur bir eyyam. Lâkin avratm talii yokmuş... namaza durur... Namazını kılar. Dişlerini gıcırdattığı zaman duysan korkarsın beyim... ayıp yok. Dinle.. Haftada. — Allah rahmet eylesin.. Allah rahmet eylesin çok iyiliğini gördüm. Biz bir derde düştük bey.sana akıl öğretirim.. dedi. sızlanmak bende.. Bir taraftan nikâhta keramet oluyor... Hitamında bu Şeyh Süleyman efendi'yi söylediler. Derdini söylemiyen derman bulamaz.. Yalvarmak. onbeş günde bir kere Şeyh'e gitmezse derde düşer. Lâkin Cumadan Cumaya da razı olduk. — Yoktur.. Elleri kilitlenir.. — Hele otur şuraya. Gittim bizim Şeyh'efendi'ye dehalet ettim..) diyerek düşüyor....... it gibi kudurdu da öldü. Al canımızı Allah'ım. Cuma gecesinden Cuma gecesine Allah'ın emrini icra edeceğiz. Makineyle dikiş dikerdi. Kızarım. elli kılar. O'nun yumruklarını bu hastalıklı göğse vurarak kendisini yerden yere atacağından korktu.. Karı da Ben de el aldık. Sar'ah besbelli. Artık senin namusuna... Üstüne varsan bayılacak. Kızda meğer illet varmış. — Sahi beyim. Elimden naçar kalınca yallah. Velhasıl bir çare buluruz. Şeriatta ayıp yoktur öyle ya. Bu da müritlerdendir. Tarikattan. Hasta olduğumuzdan biz de fıkara olduğumuzdan bize dul kan aldılar.. Ağzından bir san su boşanır. her gece canım çekiyor. Şeriatta. ardından kız doğdu.. Yahut Silo ağa'ya yolunu gösteririm.

. Kapuya bakarak sesini alçaktı:Daha türkçesi. On gündür gayrı yatağa da girmiyor.. Şeyhin nefesi şifa canım. İşte bunun üzerine bizim Şeyh'in perisi musallat oldu... Üç gündenberi dört kere bayıldı. — Pekâlâ sen şimdi ne istiyorsun? — İstediğim şu: Süleyman efendi mahpus. Ne öldürdü.. Kokusuna alışmışım beyim. ellerini dua eder gibi açıp müthiş bir ümitsizlikle tekrar dizle rine bıraktı. Üstüne bu hal neden geldi... Lâkin ne mümkün. Sesi de fena değil. Söylemesi ayıp. uyandırmasam da sabahleyin söylesem.... Ben de şaştım Ömer efendi. keyiflenir. Deli olacağım. Dejenere belki de frengili bir babanın ondört yaşındaki kızına bir ramazanda 99 bin defa teşbih çektirmek... Uyku arasmda (Süleyman. Dedikodu yaparlarmış. Birşey demezler.. Şartı bu. Şeyh'in kapusunda bulmuşlar. Karı benden kendisini çektikçe bizim' muhabbetimiz artıyor. kız teşbih çekerlerken iyi saatta olsunlar tutmuş bunu... Ölüyorum Şeyh'im.... işte sabaha kadar bana bir etmediğini bırakmadı. (Beni neden uyarmadın. Ya gerdek gecesi boğar öldürür.. Sabret. Dedi.... Şaştım kaldım. Yüzü bile kırmızı elmaya döner karının. (Sonra öğrenirsin. Bazan sana büyü mü yaptılar? Diye sorarım. Halbuysa evlendikten sonra gelmiyecek. Peri kısmı. (Beni götür yoksa ben ölürüm. — Neye beyim?... .) Diye gene kızar.. — Anlamıyorum bu nasıl bir iş.. yanımda yatsa.. Buz gibi. beyim. başını duvara çevirir. Uyandırsam kızar. biz bunu kız diye aldık. Gardiyan küçük Ömer. Kim ne bilecek? Şuraya getiriveririrn. Şeyh'e yalvarıyorum. Ondört yaşındayken bir Ramazan'da 99 bin kere esma çekmiş. Taşta hararet var. peri düğünü. Süleyman. namaz vakti.. Lâkin üçgün sonra o işe geldi mi gene domuzlaşmış bakarsın.) Diyorum. El sürmemeğe razı olduk... Çocuklar bakımsız.. razıyım. Hitamında meseleyi öğrendik.. sonra da tutup ırzına geçmek... Bir aydan beri ben neler çekiyorum beyim. (Ana beni götürüyorlar..) Dedi. (Şuraya getireyim bir nefes ediver.. tesbih'ten geldi.. — Ümit vermenin bu çeşidine. Meğer Süleyman peri'nin kaçırdığı gece.. Anası da tarikat'tan. yahut ayağın bağını çözer bırakır..zaman üçgün iyidir. yüzünü örter.) Diye ağlıyor.) Diye söylenir. Razı olmuyor. Bunu da bizim Şeyh'efendi'nin perisi tutmuş meğer. ne bıraktı.. Bir gece Ana. İslam sözü aşikâre. Başına gel medi ki nerden bileceksin.) diye bağırarak gece vakti sokağa düşmüş... adamdan azma beyim. Türkü söyler. — Töbe de beyim. Karanlıkta kaybolmuş. Murat büyük bir nefretle bıyıklarını dişliyordu... Sen böyle şeylere inanmazsın.. Ben dersen işte böyle. Ertesi sabah. sen yabancı değilsin. Abdülvahap gazi tepesinde bunların düğünü olmuş.. Her insanın bir perisi var ya.. Onda hararet yok beyim. kim ne bilsin halbuysa. Dul çıktı. Bir aydan beri karıya nefes edemedi... Sabahleyin namaz vakti getirmişler de Şeyh'in kapusuna alıvermişler.. şeriatta ayıp yoktur.. — Öyle şey olmaz... Ertesi sabah Şeyh'e gittim.. Olmaz ne demek? Bazı bazı gelir.

Arkadan şeyhi bir usulla içeri sokarız.. — Eksik olma beyim.. Başka bir isim verip yukarı çıksın. — Benim yanımda nefes edilmez. Sen düşman lâfına bakma.. Gözünü keyifle kırptı: Şeyhi alıştırdık mı her hafta gelsin. — Düşün beyim.. O da Şeyh'efendi'ye geldiğini söylemez. Buraya gelsin. Yalnız Şeyh'efendi benim haberim olduğunu bilmesin emi? Ayıp düşer.... sırrı faş edersek. işte bu doğru. aman ellerini öperim düşün. — Sahi. Şeyh hazretleri ahır zaman Peygamberi sayılır... Hangi saat geleceğinizi ben de bileyim de. Şeyhi de çağırırız.. Al gözünden peynir helvasiyle kâat kebabım beyim.. Baksada mürit ne demek? Öz kızından ileri. — Anası da olmaz.. Başını kaldırıp bakmaz. Razı olmadı mı. — Allah seni sevdiğine kavuştursun Murat bey. — Ya. Canım sana kurban. Eski birşey örtünüp gelsin. öbürgün. Canı sıkılırsa... Sen kızmazsan tabi O da kızmaz.. — Bu halvet işine şeyhin kansı ne der? — Hiç ne diyecek? Arada bir fenalık yok ki beyim.. anası da mı gelmeli. zarar yok... Kır da afiyetle yiyiver. — Bu da oda kirası mı? — Ne münasebet.. çarpuk bacaklarının üzerine sıçradı. Elinde büyümüş beyim.. haber vermeden getirmeli.münasip görürsen.— Ne çeşidi. — Yani... Yani tarikat meselesi olduğundan. Gülüverir.. burada kimse bulunmasın.. Allah senden razı olsun.. Karıyı buraya kaparız. söyle. Hep senin sayende. bak ben ne diyorum. Ben bunu düşünmemiştim.. işin kolayını bulduk Ömer efendi....... Haşa. — Razı olmazsa. Her hafta. belki şeyhi edersiniz. şeyhin perisi belki büsbütün öfkelenir.. Sonra. — İyi ama kızarsa.. mesut olmuştu. — Estağfurullah. Benim odamı. Anahtarı sana veririm. O da bir evlât. ... — Yani Şeyh hazretlerine yalvarmıyacak mısın? — Yalvarmaz olur muyum... Eniyisi böyle yaparız. Bu işte pekâlâ. Bir kere nefes ediverse.. Şimdi benim söylemem icab etmez. Sen de gelirsin. — Senin sayende beyim... Doğrusu bu. Nefes ediverir... Gardiyan Ömer. — Kızmaz. Tabi bir kere söyliyeceğim.. Halvet'te nefes edilecek. Hiç.. Hem Silo'ya da bunu açarsın.. — Aferin.... benim odama gelir. Yarın değil. — Nefes etse. — Nerden bilecek? Bildirmeyiz. Cebinden dört tane ceviz çıkarıp Murat'a uzattı: — Buyur beyim. Buraya..... Töbe yarabbi. Sanki birdenbire gençleşmiş.. Sen de aşinalık etmezsin... Bana kızsa da bizimkine hiç kızmaz... — Buraya gelsin ama. Tamam. Gene sen söyle.. Haa?.. ben de mürit değilim.. Yeriz anasını satayım... Bu ziyaret günü getiririm. Öyle aklıma geldi. — Getir.

Köy kâtibi. eski bir şalvarla gelmişti. Kürt ağalarından.— Zahmet ettin. pek uzun boyuna ve pek esmer yüzüne hiç yaraşmıyor. İmik ağa. Senin aklın erse.. biçiminden ve renginin solmazlığmdan belli.» O kılıkta. Dünya bozuldu. Murat dünyaya akıl erdirdi erdireli ilk defa birisine iyilik mi.. Bir haftadan beri evrakı Vekâletten gelip Belediye işlerinde çalışmağa hak kazandığından şimdiki elbiselerini satın almıştı. Müslüman mı kaldı? — Sahi O da doğru.. Köy bekçisi. sulh ceza'ya iş kıyafetiyle gidip geliyormuş ki. Şeyh Süleyman efendi. Sırtında. Sonderece asabî ve kibirli bir adamdı. O'nu munis bir gülümsemeyle iterek arkada.. Sakin gecenin içinde betonda sürüdüğü ayakları yılan gibi hışırdıyordu. aynı renkten podösüet iskarpinler. fenalık mı etmekte olduğunu kestiremedi. «Çift at'la. eşek. eşek.. — Ne zahmeti. başında Tavşan tüyünden bir fötr şapka. Murat'ın omuzuna dostça vurarak yürüdü.. — Ne münasebet.. gardiyan küçük Ömer. asrî bir mankene faian benziyordu. — Nerde o müslüman beyim. İş işten geçti. onbeş senedir olup biten işler karşısında fena şaşırıp ipin ucunu kaçırarak.. yazma. «Birden. Nesli münkariz olmağa yüz tutmuş. ben bu iyiliğin altında kalmam. köyün yetmiş hanesinden atmışdokuz hanesi bize düşman olduğundan. Bu sözle hiçbir münasebeti olmadığı halde. İmam. aklın biraz erse ya. Bağırarak içeri girdiler. Muhtar. tanıkan bir numuneydi.. — İyi bildin beyim.. Nahiye müdürü. Hele işimiz hayırlısıyla yoluna girsin. elinde baston ve bir de krokodil taklidi Portmen vardı. okuma bilmemesine rağmen demir çenberleri altın suyuna batırılmış bir dolma kalem. Burada yük mevzuubahis olamaz. Geldiği zaman kış olduğu halde alpaka ceketiyle titriyerek kendi tabiriyle «Çay kuvvetine yaşıyarak» geçirmişti. efendi demek senin anana söğmekle birdir. bostan korkuluğuna. mahpusa. Ve dönüp kapudan dışarı haykırdı: — Efendi. evrak tasdik dediler. fevkalâde şık bir kahverengi kostüm. Efendi diyoruz. Göster de ayak turab'ı olalım.. Halep'ten kaçak getirildiği dayanıklılığından. Sapan çaldığı iddiasiyle mahkemeye verildiğinden ve muhakemesi gayrı mevkuf cereyan ettiğinden. on.. bir acaip yaltaklanmaya ve korkuya kapıldıkları halde. Karakol kumandanı. pek ince.. dünya. gözünde numarasız gözlükler. Diğer emsalinin yüzde doksanı. İzollu'nun İmik uşağı köyünden İmik ağa önde.. Hem de fena bozuldu.. Bütün bunlar. yarı divane uşak eskilerine döndükleri. Pulluk'la ve biçme makinesiyle ziraat yaptığı için» asabiyeti ve . ensesin bakılınca. ayaklarında.. mahpusa getirmişler. göğüs cebinde mavi kenarlı bir ipek mendil. yardımcı bulmuş bir haklı adam gibi tekrar ayak diredi. yırtık şalvarı. Bir sene cezasının tamam altı ayını.. Murat'ı görünce. Müslüman kısmı müslüman kardeşine elinden geldiği kadar yardım edecek.. Ulan eşek. Hani O müslüman. İmik ağa.

yahut birkaç kişiyi. Sanki hiç kullanılmamış gibi parlardı.. Burada itirazın zerre kadar faydası olmazdı. kahve pişirilir. kese kâatları. ister istemez ikramın tadına bakılacaktı. peynir. Ozaman derhal asabileşir. kalabalıktan kaşgöz işaretiyle ayırıp kenara çekerek davet eder. leblebi. ağanın perişan ve acele istirhamlariyle başka misafirleri böylece deflemek işine yardım etmişlerdi. İçeri geldi geleli. dışarı çıkıp tekrar döner. söylerken kendi kendisiyle mi.. şeker sandıklarının Bunlar üç tane idiler önüne çömelir.» Diye nöbetçi gardiyanlara yollardı.. Cumhuriyet ağasıyız. kâatlar çeker. süzme yoğurt.. Mutlaka. çaydanlığı ve ayran kâsesini uzatarak: «Şunları bizim kapu köpeklerine götür. zeytin. Bu da fayda vermezse. kısa bir samimiyetle biribirlerine kurnaz kurnaz göz kırparlardı. armut. bunları da and vererek tattırıp yerine iade eder. Seni daireden çağırıyorlar. Yemek pişirmeğe. Misafirleri dağılır dağılmaz. suç ortaklığından gelme. Kapudan seslenen de( bu seslenme üzerine «Bize artık müsade imik ağa» diyenler de. Kimin haddi ise. İmik ağa. incecik kemik parmaklan titremiye başlar. Bu ocak parıl parıl tertemizdi. mışmış. aluç. ahlat kurusu ile dolu torbalar. içeriye «İmik ağa. ayva... tussuz yağ.kibri üstünde kalmıştı. . belli etmeden gülümserler. yenidünya.» Diye bir lâfı vardı ki. kurudut. karyolasının altından kavun. Misafirlerini iki kap yemekle tıkabasa doyurduktan sonra. artık kahveyle çayın üzerine ayran içilemiyeceğini ileri sürsün. karpuz.. Oturup yeniden yeniye lâf açmak imik ağa'yı çileden çıkarmağa elverirdi. kuru incir. dört. Hepsini kaldırdıktan sonra. sepetler. Bunlarda. Kahve fincanı denilen küçük şeylere dekilerden mada. köpük pestili. aşılı mışmış çekirdeği.. petmez bulunurdu. dişlerini gösteren bir gülümsemeyle yerinden sıçrar. en arkadan sıra gazocağı'na gelirdi. Bunu anlryamıyanın yay haline. suratı asılırdı. öğle ve akşam yemeklerinde. birkaç saniye sonra da koridorda raslayıp talimat verdiği herhangi bir mahpus. mukavva ve teneke kutular. beş çeşidini daima yanında bulundurmakla iftihar ediyordu. bal. Çay demlenip kadehlere koyulur koyulmaz. sabah. Misafir de kaç kere. birisini. imik ağa ortaya bir kocaman bakır tas. elma. çökelek. Bu son hareket misafirler için «Kalk git. kuru üzüm. bir tahta kaşık getirerek. bunlardan yemeğe zorlanır. badem. kahveler ellerdeyken çaydanlık ateşe sürülürdü. türlü türlü turşular. incecik vücudunu ırgahya ırgahya ayran döğmeğe girişirdi. Sık sık kapuya bakmak başvurduğu son kibar çareydi. son kalanını bulundurmağa meraklıydı. çıkarıp önlerine sıralardı. yemiyenlere bir haftadan on güne kadar küserdi... tahta kaplar. karşısındakiyle mi alay ettiğini anlamak imkânsızdı. gardiyanları çekiştirmek bile gardiyanları çekiştirmeğe başka hiçbir zaman dayanamazdı O'nu teskin edemezdi. bahçeye koşar. İmik ağa. kabak çekirdeği.. yüzünde birdenbire peydahlanan derin bir nefretle ilk gözüne ilişen mahpusu huzuruna çağırır.» işaretiydi. Ocak harlamağa başlayınca üstüne misafir adedine uygun bir cezve koyulur. gelmiyenlere dakikalarca yalvarır. Böyle sıralarda. kâseler. herşeyin daima turfandasını Yani ilk çıkaniyle.» Diye seslenirdi. mahpusanede. kızılcık. Ziftlensinler. alıp yemeğe götürürdü. Hepsi gösterilip hepsi tadıldıktan sonra. Karnı iyice doymuş misafir yahut misafirler. dut pestili. ceviz. «Biz ağa'yız ama.. yalnız yediği vaki değildi. boy boy tabaklar.

yahut başka bir koğuşa seğirtir. «Ağalık yedirmekle. Birisi hastalansa da... ayran yaptım. Allah eksik etmiye. Mehmet Emin’i bir de Kayserili Tevfik efendiyi çağırdım... rezil yatağıdır. yiğitlik vurmakla. Ben pilavı yavan sevmem. İmam.» diyerek kalabalık bir aksi şada gibi cevap verirdi.» Derlerdi. Belediye'de çalışanlar gideli bir saat olduğundan. Peynir getirmişler. Yediler. İlle yatağının başına kadar bizzat gitmek. öyle herkes'in keyfine burada hizmet edilemiyeceğinden bahsederek O'nu alıkoymuşlar..» diye ağayı gönderdikten sonra etraftakilere «Hele gidelim de İmik ağa karnımızı doyursun.. Biz babadan böyle görmüşüz. Allah kabul etsin. Yahu burası Bizim köye. Ulan Şeyh Sait.. bir kaşık yoğurt istese. Ağa'yı dışarıya salıvermemişler.. İlk günler.. — Neden? Diye hayret ediyordu. Yemeğe davet etmek için. ağzını bir karış açardı. Ayıları tekmil gardiyan yazmışlar. Şimdi. Köy yeri. Şöyle şöyle el kadar kesip yedirdim.. Sonra tussuz yağ gelmiş. Mesele bu sefer borç istemek değilmiş. İçeriye yetmişiki lira borcun var. Sen köyleri bilmezsin beyim. nakadar gizli çağırılırlarsa çağrılsınlar. oğlanları ve düşmanları bırakıp nereye kaçar mışım bakalım.. Karınlarını birgüzel doyurdular. Murad'ın odasına girdiği zaman.» Herkes hürmetle susup dinler.. orada kim olursa olsun birisini karşısına alarak var kuvvetiyle bağırmağa başlardı: «Sen neredesin? Bir saattir seni aradım. bizim Elâzız Vilâyetine benzemiş.. «Sen git. Muhtar.. kapudan dışarıya. Kaçılacak bir yer olsa evvelâ sen kendin kaçacaksın. parayla birşey satmayı. hayvanlarımı. bu âdet mahpusaneyi şaşırtmışsa da^jgiderek hepsi de alışmışlardı.. Halis kurt pilavı.. kendisini öfkelendiren gardiyana Mutlaka gardiyana kızmıştı. Ekmeklerine çalıverdim.. Etli patates. Yağlı davar yoğurdu da vardı. mecbur kalsa dişini çektirecekmiş gibi suratını asıp.. Ulan eşek. parayı borç vermeği hiç sevmez. arkadaşlardan biri şeker almayı unutmuş. ihtiyatla bağırırken gene ağzını iki kere açmıştı. ismet Paşayı. Pilavdan başka patates pişirmiştim. Ne yedirdiğini birazdan gelip size hikâye eder. Sayar tek tek. Ulan Şeyh Sait. Artık davetliler. Bekçi. Kahveleri içtik. Dedi. biz geliyoruz. Şimdi borç istemenin sırası mı ya. ben kaçar mıyım? Ben çiftliğimi.. üzerinde para gezdirmeği.. Asri rençber olmasına rağmen.. . Benim küçük tencereyi bildin mi? İşte ona tamam yüz dirhem yağ koydum. Efendi ve eşek demesinden belli pek işittirmeden. Murat: — Bu herifler aylık alalı üç gün olmadı.. ne de birisiyle gönderirdi. Kâtip olur. Şeyh efendi de bilmez.. bizim nahiye'ye. Pilâv vardı. Derebeği âdetine uyarak. oradan alıp gelmek lâzımdı. Çayları demledik... yahut ısmarladığı henüz gelmemiş te borç olarak on tane şeker talep etse İmik ağa bunları ne getirir.. Karıştırdım balı. Bizim nakadar rezilimiz varsa. Dağda nakadar ayı tutmuşlarsa getirip buraya gardiyan etmişler beyim.. «Ağalık yedirmekle.

Bir de baktım ki bizim Fazıl bey. Şimdi nerdeyse arkadaşlar öğle paydosunda yemeğe gelirler. aşağı iner de. Atlatıp buraya koştum.. Mutasarrıf. Kâatları topladım. Acemi nalbant. Bizim çanta ağzına kadar evrak dolu. . Diye içini çekti. Vali yaramaz... Töbe Yarabbî. Dahiliye Vekâletine yazHığım bütün istidalar Fazıl beyin eline varmış. Sürt Vilâyet sayılalı. Artık kaymakamlığa lâyık.. O'nu görmemle dünya bana verildi sandım. böyle söyliyen Şeyh Süleyman efendiye. dedi. Murat gülümsedi: — Bizi yemeğe davet edeceğine. dedi. zabıt varakaları. ademi takip kararları. — Ben de niyetliyim..» Diyerek lâfa girişecek oldum. Hayır mı? » Diye sordu. pencerede beklerim. Kaymakam... Biz. Eskiden burada Vali muavini idi. Biz baltayı taşa çalmışız.. İmik ağa. Sen de beraber gidersin. Şimdi îzmir tarafında kaymakam. dedim. Meğer.. sehpa gözüme görünmez. hayret ve kederle baktı. Allah rahmet eylesin. İzollu ağalarını iyi tanıyor. — işte du olmadı. Orası sanki. Kürdüstan.» Diye bağırdıysa da durur muyum? Meğer bize gönderdikleri Nahiye müdürü. Çantaya davrandım. Buraları isyan mıntıkası. karısı kızları.. İzolluya demişler ki. vekâletnameler. işte orada aklım başımdan gitmiş. Öyleyyse şeyh erendi buyursun... dedim. makbuzlar.... Yemeğe. hep O'nun sürdüğü lekelerin altındayız. keskisini nasıl kullanacak orada öğrenir. İmik ağa.» Diyerek terfi etmişler.. size Şeyh Sait'ten başka Nahiye müdürü. Arkamdan «Hele gel.. Bırak Şeyhim sen O mendeburun bize ettiğini bilmezsin. Duydum ki Dahiliye Vekâletinden Müfettiş gelmiş. «Bize bir Nahiye müdürü yollamışsınız. Lâkin bugün bana misafir gelecek. Yüzünü astı da bana ne dedi bakalım... İstida'lar. Bana dedi ki: «imik ağa. birkaç ay sonra kaymakam yapacaklârmış. Üç aya kadar Siirt vali vekili olur. «Sayende hayır elbet beyim. dedim. Vali makamında oturuyor. Akşam pişirdim.. Çantaya koydum. Hele otur. dördüncü müfettişin karısının yeğeni imiş.— Şeyh'ten ne istiyorsun ağa. Yeriz. Bizi sapan hırsızlığından bir seneye mahkûm ettiren Nahiye müdürüyle uğraşıyoruz. ben senin yerinde olsam. — Töbe.... dedi. hayretle baktı: — Rahmet mi? Ne rahmeti. Eteğine vardım. celpname'ler.. Aslı da buralı.. Kızma. «Hele buyur İmik ağa.haşa huzurunuzdan çingene eşeği..» Dedi. Gözlüğümü bir kere düzelttim: «Bana bak bey... biz.... — Eyvallah.. Eşek. Hepsini tomarıyla önüne koydum. Benim aklım başımdan bir kere giderse kendir. haydi ikiniz de buyrun.. .. çekicini. — Kim? — Şefik bey..» Dedim. isyandan buyana bizim hakkımız var da alacağımız yok. Hiç gider miyim? .. Tekrar kapuya döndü: Eşek.. Anasının adıyla anılır bir Nahiye müdürü. biliyoruz.» Dedim.... Eliyle kâatları itiverdi. köy mazbataları.. Dün bize et getirmişler. hiç Vali görmemiştir. müdürlüğü işte hatmetti. Sağol ağa. Kapuyu vurup girdim... Hep vekillikle idare ederler. ikisine de. Bizi mütegallibe damgasiyle sapan hırsızlığından hapse atınca «Tamam. ben şaka ettim. Dahiliye Vekâleti.

. yumurtayı pişirir karşısında. Fabrikanın canavar düdüğü öğle paydosunu haykırmağa başlamıştı... iyi vallaha.... El'in eşeklerine tekmil (Efendi) demeli. (Efendi) diyeceksin. — Ne zararı var. — Kendisine ne kalıyor? . Karnı ağrıyormuş. Benim haberim yokmu sanki. Gölgeye iki yatak sereriz.... Ben ayağımı ayağımın üstüne atmış oturuyorum. Şu cezayı bitirsem. Senin bukadar süslenmen. Zaten Almanya bizim için döğüşüyor... Sonra savuştular. İsyandan beri EIâzizrde adama istida verdirmezler... vilâyette.) demez mi? İnsan vilâyette oturacak. Hastaneye geldi.. Ne karısı. Ada'lan.. Durup. sola baktılar...... Bir de düşündüm. Töbe Yarabbî. Aspirin Bayer gibi. Ha bizim İmik uşağı.. «Güneş çekilsin de köye gideyim diyerek Han'ın önüne bir iskemle atıp oturdum... Mahpusane gardiyanı neyse. Burada Vali'yi adam hesabına alan yok. başını uzattı.. Sen bari bilirsin şeyhim. — Neden Elâziz'e değil. Yürüyüp geldiler.. — Canım benden gizli mi? Hanım yenge dün geldi ya. İmik ağa. Onbaşıyı bulalım da. birisi emniyet müdürü... (Gelsin de doktora çıksın.. Ben buraya yerleşeceğim. Bastonlu iki efendi... Kafkasya'yı. Tevkifimden bir ay evel ekin satmağa gelmiştim. Bizim imik uşağı'na bir jandarma gelse bizim nefesimiz daralır...... Yanımda durdular. Nüfusumuz ikiyüz milyona çıkacak.— Artık bizden gitmek geçti. (Birisi Vali. — Töbe. Meseleyi anlatalım. İçinden iki herif indi. ha Elâziz. Hancı'ya «Kim bunlar. — Yahu.. Malatya'ya yerleşeceğim... — iftiradır. Köy demek mahpusane demek beyim. Ekini Allah'ın izniyle sattık. Karı keyfe gelmedi ki. Hele Almanya kazansın.... — Kabul etmem.. Nöbetçilere tenbih etsin. Elâziz'i ben vilâyet saymam.. Balkanları. Yanyana koşan iki askeri kamyon uzaklaşınca düdüğün sesi büsbütün arttı.. Elâziz neresi? Dersim'in hududu.. İlerden bir otomobil geldi. — Kim söyledi? Yalana bak.. yukarıya. Karı köyde. korkma. Hanım yengemiz Malatya'daymış. bukadar öfkelenmen. Bizim karıya gideceğimiz demek ki mahpusa yayıldı. yerinden sıçrayıp çantasını yakalamıştı: — Ameleler şimdi gelir..» Diye sordum. Ben onbaşıdan. (Bey) demeni isterler. — Bize efendilik beğlik Almandan mı geliyor? — Almandan... Bana müsade. — Öyleyse Almanda (efendi) tükenmiştir. — Duydum. Duydun mu şeyhim?. Allah divanı gibi el bağlarız.. jandarmadan bıktım. Arabistanı hep bize verecek. Kardeşimiz değil mi? Hele harbi kazansın.) Dedim. Haydi Murat bey sorsa bilmez de sorar. aşağıya baktılar. — Yakında. köyde jandarma odur. efendiyi de beğenmezler de. Sağa baktılar. Abdullah Paşa adam asıyor. Tavuğu..

Tabi Şeyh Sait isyanını konuşuyoruz. Hitamında bir taraf kazanacak.. Ertesi sabah. — İşte gördün mü? Hepimiz hak dinini kabul edeceğiz. Murat gözlerini kısarak Şeyh'efendi'ye sordu: — Neden mürid'iniz değil? — Kim İmik ağa mı? — Evet. Pekâlâ. — Gelmez mi? Gelmeyip te ne halt edecek? Vızır vızır gelir. Palo'ya kadar yumurta yuvarlasanız gidişini seyredersiniz... iki keresinde de Karadayı el vermedi. Kuşluk zamanı gürültü biraz kesildi.. Toplar. siyah bağa çerçeveli gözlüğünü burnunun üstüne iyice yerleştirdi. Bir büyük muharebe olacak. Dört tanesi askeri depo gerisinde. — Eski harfler de gelir. Bilenler de unuttular. İki kere müracaat etti. Gülleler muttasıl kayaları tarıyor. Şimdi anlatacağımı siz muhakkak duymadınız. Öğle yaklaştı. Bastonunu birisine vuracakmış gibi kaldırdı: — Alman'a Allah kuvvet versin öyleyse. Ne dersin şeyhim.. Mitralyözler ve avcı koluna yayılmış askerler durmadan kurşun sıkıyorlar. — Amin. Bu fanî dünyada şimdilik galip gelenler haklı görünüyor.. fena birşey. — İyi. yukan 200 mermi yaktılar. kazanan da hak dinini kabul edecek. gevezenin biri. Tuttuğunu altın eylesin. Elâziz'de Dellal çağrıldı ki bir kul dışarı çıkmıyacak. Ova 6 saat çeker.. — Halbuki ben Elâziz'i başka türlü hayal ediyordum.... Bu huy bizde fazlasiyle mevcut. Bir Salı günü akşam üzeri Fırat'ı geçti. Depo aynı zamanda cephaneliktir.. — İnşallah İmik ağa.. Alişam köyüne geldi.. — Şapka gider öyleyse. ortasına parmağıyla dokunarak. — Şapka gidecek.. Şehir Alay merkezi.. Şehirden dışarda ve ovaya hakim bir mevkide. Bir işin baş tarafında haklıyken sonuna doğru haksızlık etmek kötü bir huy. Kâfirler biribirlerini kıracak.. Orasını bana buradan daha «asrî» anlattılar.. — Yani? — Yani isyan mıntıkasında. — Ne sebepten? — isyan sebebiyle. — Zaten kitaplar yazıyor. 12 Top sahra top'u. jandarma . Kimse de duymadı. haydi diyelim.. Sonra anladık ki topların ağzını Karakaya mevkiine çevirmişler. İsyan. Köy ikiyüz haneliktir.. şefakla beraber toplar patlamağa başladı.. Dört top bey yurdu tepesine tayin edilmiş.Bana cenneti âlâ ve Peygamber Muhammed'in şefaati elverir diyormuş. — Köyü suyun ötesindedir. 350400 asker var. Oymıyarak.. İmik ağa. aşağı. İmik ağa. (Şeyh Şerif Palu'yu bastı) haberi geldiği zaman ben de Elâziz'deydim. Görüyorsunuz.. bu akıl almaz zaferi sanki daha şimdiden çantasında taşıyormuş gibi azemetle çıktı. Vali.. Mitralyöz'ler de bu deponun önünde.

isyana biz de iştirak ediyoruz... geçiyorlar.. hem ceketini. bozgunu işte orada gördüm.kumandanı otomobille şehirde dolaşıyorlar. Karşı tepeden bir karaltı bu tarafa atladı... — Halbuki adı şapka isyanı. (Senin dinin nedir?) diye sorun. böyle hengâmede sükûttan daha çok ürküyor. Asker. Otomobile atladıkları gibi hey Malatya nerdesin... Ayrıca idareyi örfiye müfrezeleri de kol geziyor. Palu Kaymakamı Hakkı bey Dersimli olduğundan bize kancıklık yapar diyerek onu uzaklaştırıp yerliden birisini Kaymakam nasbetmişler. uçlarına çarıklarını asmışlar.. Ben.) diye cevap verirler. Maiyetinde sekiz süvari var. insan. Yado cenuptan kayaları dolaştı. Baktık ki bizim Dersim eşkıyası. Gerisi omuzlarında birer sopa. Gelin teslim olun. Herifler eskidenberi soyguncu olduğundan. cephaneleri bölüştüler. Zaza'ların hiçbirinde tüfek yoktu ya birden baktık. Herkes Bismillah diye silâhlarını hazırladı. Neferlerden birisi kolundan yaralanınca ötekiler de. Güney çay mevkiinden top menzilinin altına geçivermişler. Dere boyundan. mecburen oranın depoyunu basmış. Esasında. Posta ile müzakereden sonra. araziyi bildiklerinden.. Dersim aşiretleri. Ali ağanın çobanıyım. eşyalarını zaten beşkardeşler mevkiinde hazırlamışlar. İsyan havadisi üzerine bu iki kasabayı çevirmişler de (Bizde Şeyh Said'in mektubu var. Lâkin Palu ve Çemişkezek razı gelmemiş. depo önündeki mitralyözlere doğru. Halbuki kulaktan duyduğumuza bakarsanız bunlar üzerinde Kur'an'ı kerimlerle geleceklerdi. beheri dörder tüfek omuzlamış. eşkıyayı. Dersim'in meşhur eşkıyası. Ahali damlara çıkmış. Ön saftakilere asla kurşun ve gülle tesir etmez deniliyordu. Şeyh Şerife haber yollamış. pantalonunu çıkarıp atıyordu. Palu'ya da. — Esası tabi din uğruna. (Elâziz'e hücum et) . Meselâ gelenler. oturup başını yumrukluyarak ağlayan hangisi.. Kapu tokmaklarına yapışıp kelimeyi şahadet getirerek içeri alınmasını istiyen hangisi. (Canını kurtaran kaçsın. Silâhları. Yado'yu. birtek kurşun sıkıldı. Çemişkezek'e de evelden beri düşmandırlar. 3035 kişi iken bir hamlede dörtyüz kişi oldular. Kur'anı bırakalım. Meğer Vali ile kumandanlar ailelerini. Bunların da dört tanesi tüfekli. Bellerinde çıplak kılıç taşıyanları da silâhlı sayarsanız 1520 kişiyi geçmezler. herşeyi bırakıp kaçmağa başladılar. Depo yağma ediliyormuş lâfı ortalığa yayılınca evlerden uğradılar.) Demişler. Zaten Elâziz de isyan edenlerin topu topu 37 kişi olduğu sonradan anlaşıldı. hem kaçıyor. Bir karaltı daha atladı. iki eşek yükü silâh alıp halka dağıtmış. Piyadeler de tepeyi atlayıp beıi yakaya. eskidenberi Dersim çapulcularından korkar. Palu'ya giremeyince.) diye bir feryad duyuldu. Bizim Elâziz. Emre itaatsizlik edip sokağa çıktığı için Vali Hilmi bey bir küçük çocuğu tabancasiyle gözümüzün önünde öldürdü.. beyim. Fakat kalabalığa malumaliniz her çeşit insan karışır. — Halk ne yaptı? — Halk ne yapsın? Evvelâ kim geliyor belli değil ki. Silâh sesleri birdenbire kesilmişti. salâvat getirmesini bilmezler. Yada. Alay çil yavrusu gibi dağılıverdi. Meğer bunlar eşkıya Yado'nun maiyeti imişler.. Kaçanlar. ricat hatlarında görünce (Sarıldık) diye bağırdılar. Palu. Yado. Biz dürbünle harekâtı seyrediyoruz. (Ben din bilmem..

«Hani Şeyh Sait? Nerde şeriatçılar?» derken «Şeyhi şerif hazretleri geli yor. halıları topluyorlar. Hemen mapushaneye gitti. Herkes ikişer üçer çarşıyı tuttu.. Şehrin ayanı. masalar.. Meydan feslerden sarıklardan görünmüyor. Bunlardan iş çıkmıyacağı anlaşıldı. Bir de baktık. pahada ağır malları hayvanlara yükletiyorlar. eli silâh tutanlar. Reji dairesinin ambarını yağmalamışlar. karşı çıktılar. Uzun boylu. mahpusane kâtibi esas defteri evine aşırmış. salâvat getirenin haddi hesabı yok. Sivas ta iltihak etmiş. Dükkânların daramaları (Kepenkleri) kapalı. Elâziz'e Vali tayin edeceğim. O'nu da Vilâyete misafir ettik. Mahpuslara umumî af verdi. sandığını yüklenen savuşuyor. Yağma. Bu esnada Yado.» jseıeuıye js... Delikanlılar. ahzı asker şubesini dağıttılar. Baframaden'ler. Mallarından korkan tüccarlar. birkaç pantalon giyiyorlar. yakışıklı bir adamdı. Çapulcular üstüste birkaç ceket. Bereket versin. Dersim çapulculuğu tarihlerde meşhur. «Bu gidiş hayırlı alâmet değil. Türkçe bilmez bir ihtiyar. kitapları yakıyorlar. O zamana kadar evlerinde oturan Elâziz'liler. koltuklar pencereden aşağı atılıyor. «Malatya Şeyh Said'e iltihak etmiş.bahanesiyle başından defetmiş. kara sakallı. Milis'e yazıldık. Mal rüsvay oluyor. Ben Yado'yu gözümle gördüm. Bir taraftan da kuvveyi maneviyeyi kırıcı haberler geliyor. Sırtında zabit elbisesi vardı. fes giymeden yanma gidenleri falakaya yatırdı. Başına Kalpak.. Akşama doğru nihayet lisana geldi: «Biz burada durucu değiliz. silâhlanıp dışarı uğradılar. ağzında da altın dişleri parlıyor. Şehirli beyzade Mehmet efendi'yi . müsade alıp dükkânlarını evlerine taşıdılar. Şu halde. Adamlarına emir verdi. Keçe külah. Yado kahveyi içer içmez tekrardan atladı. battaniyeleri çuvallara doldurmuşlar. Eskiden dersim içinde Nahiye müdürlüğü falan yapmış. Kimi münasip görüyorsunuz?» diye sordu. Evelâ kolordu merkezini. A. askerî teçhizat anbarını bastı. Defterleri. Ordu kamilen Şeyh Sait efendiler Sancak'ı şerif çıkarmışlar.. yatağını bırakan. Bir taraftan yerli Milis teşkilâtı kuruluyor. Harput ermenileri Amerikaya kadar nam salmış tüccar idiler. Yeniceler. Bir iskemle vermişler. hazin oluyor beyim. Hükümet konağına girdi.. Ankara'ya kadar yolumuz var. Mahpusaneyi yakacaktı bırakmadılar.. 30 kuruşa on paket. Atını direğe bağladı. baldırı çıplaklar. nen gcıcıı iiıcuıuııaı. Tekbir çekenin. Şaşılacak birşey. 3 kuruş verdi mi bir paket. Aynalar. şeyh'i şerife müracaat etti. Ağlayan. eşkıyayı görünce Elâziz'in abdesti Hozuldu. salonda oturmuş.. Davranın. Uzun boylu. Ne olursa olsun. Çapulu görünce tüccar taifesi aklını başına devşirdi. Serkliler. tüccarlar. der'akap katırları. Kapuları arkasına kadar dayadı. — Siz şeyhi şerifi gördünüz mü? — Gördüm. haşa huzurunuzdan eşekleri nereden buldunuz? Yükte hafif.eısı.» Yado. yere kapanan.. Bizim Elâziz eskiden beri şarkın ticaret merkezidir. büsbütün yabani değil. Kaputları. Seksen yaşındaymış ama. Umumuna üstüste 3 kuruş paha biçmiş. Helîfe hazretleri İngiliz zırhlıları ile İstanbul'a dayanmış. Beylik battaniyelere paketleri doldurup sokakların köşesine devirdiler.» diye bir fısıltı yayıldı. Dersim'li paket f iatmı nerden bilecek. iskemleler. ahaliler yerlerde. Herhalde cinayet işleyip Surye'de yaşıyanlardan. Esnaf kol geziyor.

. (Çık. Üstlerine gaz serpip yakıyorlar. Bölük başları seçildi. silâhlan da bırakın. Şeyhi şerife davacı gitti.. Dediler. Herif fısıltıyı sezmiş. Gece yarısı. Halk meydan vermedi. rezalet var. Bir dua okudular. Sabahleyin birkaç eve daha girmek istediler. Mehmet efendi Vali makamına geçti. Dini bir uğruna cihad farzoldu. Görelim sizi delikanlılar. Bizim arkadaşlar teslim olan iki Dersim'liyi de hemen temizlediler. Kurşunu tam gırtlağından yedi. arkadaş: «Paketleri de.) (Bırakmam).. Seksen bin Mason olup Padişahımızın tahtına hücum edecekler. Üç sene sürecek. «Durun bakalım ağalar. Gece iki saatte bir değişerek devriye gezdik. günahtır.. Padişahı indirip başlarındaki zındığı Şah yapacaklar. Amin dediler. Milisler.. Milis'e davran emri verildi. kimseyi öldürmedim. Hükümet arkasından silâh açıldı. Akşam üzeri Milis teşkilâtı tamamlandı. Şeyh hazretleri de razı. Akşam üzeri Vilâyette akıllılar toplandı. Başları. îşte üç sene tamam oldu. «Marifet bu geceyi geçirmek. Tüccar: «Aman çarşı.. Eğer fırsat bulsalar. Şeyhi şerif çapul istemiyor. Üçüncüleri mışlı'ya davranacak oldu.) diye Allaha yalvarıyor.» diye fetva çıkardı. Ötekilerin silâhlarını aldık. Meğer Baruthane ateşlenmiş. Nedir bu taşıdığınız?» Herifler hâlâ tütün paketi çekiyorlarmış. Dersim'li kulak asar mı? Dersim'li evelden beri (Elaziz'zi bir talan etsem. Her mahalleye Yado'nun çapulcularından da iki silâhlı geldi. Yado. Feryadına bizim Milisler yetişmiş. Yado'nun adamları. — Siz de attınız mı şeyhim? — Biz o zaman henüz tarikata intisap etmemiştik. Ogün akşama kadar Bankalarla meşgul oldular. Ücreti bizden. Sese koştuk. Cephanelik ateşlendi sandık. Bunlar Firavun tohumudur.. Her tarafta silâh sesleri. Biz bu tarafta uğraşırken birdenbire bir patlama Elaziz'zi temelinden sarstı. çapulcuları önlerine katmışlar.. Şeyhi şerif kürtçe birşeyler söyledi. Elâziz'li çapulculara girişti beyim.) dedi. Daha da istemişler. Şehir yanıyor. — Sonra? — Sonrası. Sonra kurt aslından bir mehdî gelecek. Şeyh hazretleri emir veriyor ama. ermeni doktoru Piyer'in evini basmışlar.. çavuşlar.. «Günah.» diyerek bizim sırtımızı sıvazlıyorlar. Çarşıyı koruyun. Kasalara tüfek ile ateş ediyorlar.) (Çıkmam.» Demiş.. Lâkin Dersim'li kulak asar mı? Aklı erenler. Rabbim günah yazmasın ben de ateş ettim ama.. (Bırak. Söz doğru ama... iş doğru değil.seçtiler..» diyorlar. Ortada şeriat yok. Akıllılar araya girdi. Biz mahallede onbeş delikanlıyız.» Dedi. Lâkin kasaları açmak mümkün olmadı. Cadde üzerinde dururken baktık ki Yado'nun adamlarından" üç kişi büyük bir örtü içinde birşey getiriyor... Diyormuş ki: «Biz kitapta yerini gördük. halkın galeyanmı görünce taban tutturamadı. Mevcudunu cebren almışlar. (Ayıptır. Yirmi metre mesafedeki adamlar kamilen berhava olmuş.). Cephanelik ağzına kadar top mermisi dolu. Herkes kendi mahallesinde bekliyecek. . Karar: «Bunları telefatsız Elâziz'den çıkarmanın kolayı.. Arkadaşlardan biri önledi. kuruldu.. Allah diyeni kesecekler.. herhalde şehirliye emniyet etmiyor.» Türkocağı'nda misafir edilen şeyh'i şerife başvurdular. İkiyüz kişi zayiat var.. Hırlıyarak düştü. haram. Asıl adamlarım topladı. İş zora binmiş. Tercümanı türkçeye çevirdi.

Gece bastırdı. Arada sırada top ateşleniyor. Karılar dua ediyorlar. döğüşe döğüşe harice çıktılar. sonra tekrar harbe dönüyor. Bir kıyamet ki sorma. Kamasız top kullanılmaz...(Biz Malatya'yı teslim almağa gidiyoruz. bizzat «Elaziz'lilere teşekkür ederim. Milis konağı çevirdi. Bir odaya hapsetti.. Fatih Sultan Mehmet efendimizin döktürdüğü balyemezlerden. Dersim'li mavzer'i makineli tüfek gibi atar beyim. Kaçırmayın. Şöyle bir telgraf çekti: «Palu'dan kopup gelen Şeyh Sait avenesinden Şeyh Şerif nam çapulcu Elaziz'i işgal etti ise de. 30 odalı bir mevkii müstahkem.. İlk silâh seslerini duyunca şeyhi şerif te savuşmağa yeltenmiş. Bizim mahalle yol üstünde olduğundan Önünü kestik. Sesi dehşetli ama. «Yahu.. Bizim nişancılar vurmak için davranmca alnından. maiyetini üç bölüğe ayırdı. Ankara'yı buldu.» diye cevap verdi. eve iltica eden eşkıya huruç hareketi yaptı. üçüncü bölük. Hükümet iade olunmuştur. Oraya iltica ettiler. Ümidimiz kesildi. Malatya caddesini tuttu. Hitamında akıllılar «Top getirmeli. Adamları ata bindirip kaçırdılar. Bre. Yuvarlak taş gülle endaht eder bir cins. Valisiz. Orada. gitsin. Orada Yado'yu ayağından vurdular. Allah'ın inayeti ve halkımızın gayretiyle hayyen istihsal edildi.» Gitmezler. Yado. Beşkardeşler'de yaktıkları mektep binasının yanından dereye saptılar. Toplan sürüdük lâkin kamalanm hep yok etmişler.» birkaç tanesini tesadüfen düşürdüler. Savuşun. Fakat dağa doğru yolu açamadılar. sekiz kişi düştü. Elâziz'li idare etti. Horlayanları. Mecburen Bayram toplarını getirdik... Tam kırkiki gün vilayeti. Geri tarafı dağa sardı.» dediler. Akşam oldu.) dedi. bina zaptedilmezse o akşam evlerine gidemiyecekler. omuzundan kurşunu yiyiyor. Bereket versin. ortalarında. ortalığı yanmış paçavra kokusu alıyor. Acıkanlar şehire dönüp karnını doyuruyor.. Güllesi yok.. çete Reisleri bacağından çekiyor.. Tekerlek üzerinde duruyor. Emri alilerine muntazınz.. memursuz. Başladık yalvarmağa: «Haydi defolun gidin. Zaten kaç gecedir millet uykusuz. Avcıya yayıldılar. Evi yakacaklar. Hem de kurnazdırlar. Belediyenin Ramazanda kunısıkı attığı fitilli bir top. bîçareler hiçbir işe yaramaz. hem de Harput caddesine hâkim... Hepimiz siperlere girdik.. Kırkiki gün sonra asker geldi..» Mustafa Kemal. Nihayet yağlı paçavralarla sıkıladılar. Taş dolduruyoruz saçma gibi etrafa dağılıyor. «Bre koman. Milis çetelerinin Reisleri muhasarayı tamamladılar. Tüfeği kucağında serilen serilene. «Aman çevirin. Şehrin merkezinde toplananlar. Size bir zararımız dokunmaz.. talan eşyasıyla beraber ağır ağır yürüyor. Gece yansına doğru Milis'i uyku bastırdı. Keçe külahlarını bir sopaya takıp pencereden gösteriyorlar. İki taraftan yedi. bizim taraftan 100150 adam telef oldu.. Vilâyet merkezi sakindir. sabaha karşı.. Öyle bir yerde bulunuyor ki Hem Diyarbekir yoluna. Fakat şehirli yakaladı. Bereket bütün çapulcular asker kıyafetinde olduğundan Milislerden ayırd ediliyor. Elâziz'in şarkın da kırmızı konak denilen bir taş bina vardır. Yoksa Dersimli şakiler bizi hep kıracak.» dediler. Bir yaylım ateş dünyayı sarstı. . îki bölük önlü arkalı döğüşüyor. Elâziz'deki adamların birçoğu Harput'ta oturduğundan..» Ne mümkün. Lâkin Dersim'liler pek silâhşor heriflerdir beyim. Lâkin bmsi pencereden içeri girse onu girmiyor.

alacağı yok. dana beter budalalık. Elbette bizim ihata edemediğimiz bir hikmeti mevcuttur. sünnî'lik davası açarak din uğruna harekete geçmedi.. Hükümet'ten yana görünüp. Susup sonuna kadar dinlediler. — Anlıyamadım. — Tuhaf insan inanamıyor. ben alevî düşmanıyım. Hem çabuk geldiler. Hiç duydunuz mu? Biz bu ifriti Lozan'da memleketimiz için muvakkaten zararsız hale getirmiştik. — Zannetmem. Bir nokta daha var: Şapka istemiyenlere. ürkek ürkek duran oğlunu arkasından hafifçe babasına doğru itti. Derebeyliğ'i ihya etmek ise. Şarkta biraz kımıldadı. Hepsi isyanla alâkadar gösterildi. — Lüzumsuz bir düşmanlık gibi geliyor bana. Asker Elâzize gelince. gâvurluğa karşı ayaklananlara Allah neden yardım etmedi dersiniz? Bu ciheti hiç düşündünüz mü? — Düşündüm. — Fena olmamış. — Evet kurnaz. Dersim Şeyh Said'e iltihak etmedi. Emperyalizm diye bir ifrit var. Evet. Şeyh Sait.. — Yado'ya ne yaptılar? — Tuhaf bir iş beyim. — Bu hükümet pek kurnaz beyim.. Milleti biribirine kırdırdı.. — işte O sebepten dağıtmadılar ya.. Palu'nun Dersim'li kaymakamı Hakkı bey her tarafı kendi aşiretine yağmalattırdı. — Neden? — Çünki Dersim de iltihak etseydi. Şeyh Said'in yenilmesine yardım etti. — Sade Hükümet'in kurnazlığından değil. Elâziz'liler de hâlâ âsî farzedilir..— Çabuk gelmişler.. Çoğu mahkûm oldu. 1926 daki isyanın 1941 e kadar devam etmesi bundan. Mallan fıkaraya mı dağıtacaklardı? Buna bolşeviklik derler. Muntazam orduya karşı çete sökmez. Sonra. imik ağanın dediği gibi hakkı vardır.. Dersim tekmil Alevî'dir. — Bizim ihata edemediğimiz hikmet: ingiliz lirası Şeyh'im.. — Evet. Geçen tedip hareketinde de Dersim'i temizlediler. Sazlı Mustafa'nın karısı Emey.. . Fabrikanın düdüğü ötmeğe başlamıştı. Çocuk yüzünü buruşturdu. falan hep yaldızı. kocasının demirlerin arasından uzattığı elini hürmetle öpüp başına koydu. Akıl erdiremedim. Hem de hizmete mukabil Milis çeteleri Reislerini. sonunda elbette sıra onlara geldi.. isyanı Entelicens servis çıkardı. Kürt ağalarının mallarını kamilen kurt fıkarasına dağıtıp işin kökünü kazıyacağımıza ağaları istanbul'a sürgün edip fıkarayı temizledik. Bana (Alevî düşmanı) derler beyim. vak'ada yaralananlarla beraber topyekûn istiklâl mahkemesine verdiler. — Gelsene oğlum. Şeyh Sait isyanında alevî'lik. Cumhuriyetin bânîsi sayılmak lâzım gelirken Elâziz'de. — Ediniz. gene sonu mağlubiyetti. — O zaman fena olmadı ama. Lâkin sebebi işte bu. Dersim'liler Palu'yu bastılar.

. — Ne haddine köpoğlusu. aynı telâşsız ifadeyle şöyle anlatır: — Meğer bizim karıya göz koymuş. Üzerindeki ciddiyet. — Şeker alırsın. Sazlı Mustafa bacanağını öldürmüştü. Kolunu gösterdi. Sanki birader.. Adama ne derler? (Bir karıya sözünü geçiremiyor. Muhtar önümü kesti.) Dedi. Kocasına öyle kuvvetli bir saygıyla bakıyordu ki gözlerinin bu manasiyle olduğundan birkaç misli daha güzel görünüyordu. Ağzından meseleyi aldım. Bunu kendisi hemen daima aynı kelimelerle. Seğirtti çarıklarımı çıkarmağa önüme çömeldi. Bir taraftan da. O gece sabah olmaz. Yani gelip karıyı döğeceğiz.. Kızdığım zaman da seslenmediğine büsbütün öfkeleniyorum. — Olmaz...) Derler.. bilmez misin. Emey.. Ben para istemem.. Karı işi sezdi. (Ulan sen mi tenbih eyledin kopuk. Cahil de söz mü daha çocuk. Gel. (Ben oraya bir daha gitmem. (Karma haber yolladım. (Niye gitmedin enişten gile?) Dedim. oğlunu koltuklarından tutup pencerenin içine bastırdı.) Diye başını şu tarafa çevirdi.) Dedi... Şuraya kadar yuvarlandı.. Başladı içini çekerek ağlamağa.. Ufak tefek bir kadındı. Birgün çiftten geliyorum. — Olmaz mı? — Olmaz... okadar.. Ağlamayı da bilmez fıkara. Lâkin bereket versin daha cahil.. Sabah . Benim birşeyden haberim yok. (Hayır mı Emmi?) Dedim.. Köy yerinde. bir de sekiz yıldanberi erkeksiz yaşamanın verdiği ağır can sıkıntısından ve mahzunluğundan ileri geliyordu. herhalde. Bizimkini ikidebir. (Sebep?) Başını yere eğdi. surdan burdan lâf getirdim. böyle şeyler ayıptır.— Gelmem. (Para alırsan. islâm dini aşikâre. tenhada etini sıkmış. Yüklü karının göğsüne bir tekme vurdum... Cigara içerim. Gel şuraya. büyük ablalan edepsizdir. Adamın yüzüne hasta köpek gibi bakar. — Para almam. Eve girdim..) Dedi.. bacı demek ama dünyada yüreksiz mi ararsın.. Bu karıyı alalı bir sene oldu olmadı. — Haltetmiş. Bir cigara daha içerim. Kenara çekildi. Gelmedi. Kuru üzüm alırsın.. Nah mecidiye kadar simsiyah. Baldız demek. Öfkelendim bilir misin? (Şuna bir güzel kötek atayım) dedim... — Niye? Bak sana para vereceğim. Bacanağın babası muhtar olduğundan odasında misafir çoktur. hizmete çağırırlar. bir sülâlenin edepsizliği tekmil onlara gitmiş te buna hiç bir şey kalmamış. Ekmek yapılacak. Sazlı Mustafa 24 seneye mahkûm edilmek için gidip karakola teslim olduğu zaman Emey ondört yaşındaydı ve bir senelik gelindi.. işte gebert.. Benim karının anası edepsizdir. uğruna kan dökülmüş ve hapse girilmiş bir kadın olmasından. sen düşün. — Anam döğer.. Bacanağım olacak namert. (Sebep?) Ses yok.. durur.. Bu sebeple insan sekiz yaşındaki oğluna rağmen O'nu küçük bir kız çocuğu zannederdi. benim oğlana da yüklü. Gece yatakta. Anam dedi ki.. Bir cigara daha. seviyorum karıyı.

Bir taraftan da. Ay ışığı tam gözlerine vuruyor.. Ne yapsam Hey Allah.. Şuradan. Ben bağa uğramışım ki biraz üzüm yiyeceğim.. Mustafa vururum ha.. Gözleri yumruğum gibi fırlamış dışarı. Gün doğunca göğsümün üzerinden sanki bir değirmen taşı kaldırdılar.. Tabancaya davranıyor. iki diziyle sol eline dayanarak topal Kudret gibi sürünerek gidiyor. Bir tekme daha. buradan konuşurken lâfı birdenbire karı işine getirdim. Birden elini beline attı. Bana farkettirmeden kaçacak.. Üzüm kesti. Gırtlağını hafifçe kestim. Kırılan kolu. Gideceğim ama. Onlar zenginmiş...) Gibi seviniyor.. Gözlerim üzerinde.... Ne demek. Kütüğün birine siper alarak çömeldim. Bacanak beni çifteyle görünce biraz bozuldu ama baktı ki sırıtıyorum durmadan. Kapudan çıktım. bir ferahalsın. Sıktım. Günlerden songüz.) Dedim.» Diyor. (Karı kocasına birşey söylememiş. Dizimi göğsüne dayadım.. Onların bir de bağı var. «Lâilâhe illallah.. Ben fıkaraymışım. dizlerinin üzerine döndü. (Mustafaya söylerim..) Dedim dedi. Boğazı kesilmiş gibi bir hırıltı koyuverdi... Gözleri hâlâ o biçim.. ne yapsam. karıyı kendine alacakmışsm bacanak.. Araba tekeri gibi. Gülüversem yok mu. Onlara gelin giderse bir köyün bir karısı olurmuş. içime bir gülme geldi. Ogün odada bacanakla kâat oynadık akşama kadar. Lâkin ne mümkün. çifteyi aldım.. Boyuna beş tane de altın takacakmış. Karnım çatlıyacak. Arka arka. Avcı olduğumu herkes bilir. (Kaçarsa) diyorum.» Dedim. (Sen benim karıya altın takacakmışsm bacanak ben de sana bir altın takayım. Deri yağ gibi açılıverdi okadar. Sordum. Ayağa kalktım. Beni göremeyince oturdu. Hani gidip öldürecektik ya. Tutar tutmaz kolunu dirseğinden kırmışım. içim bir ferahlasın.. tuttuğumu koparıyorum.» Diyerek başladı yalvarmağa. iki gözünü de domuz saçmasıyla doldurdum. Kafasını kaldıracağını sezdim. iftira) Bile diyemedi. köye yarım saat çeker. Aklıma su geldi. Kurtuluş yok. (Yalan.. bizden birşey anlıyamayınca rahatladı... Ağzı açılıverdi. Yedik...seni hapse götürürler.» Demiş. Ben o sıralarda güreşiyorum efendi. însan odadan dağılınca. Ayağa kalkmadı da. «Ablanı boşayacağım da seni alacağım. Onların bağın üzerinde bir keklik var. Senin yüreğin temiz olduktan sonra.. öldü de kurtuldu diye korktum.. Bayram günü gibi keyifliyim..... Başını kaldırdı. Bıçağı çektim. Beni görmeyince ümitlenmiş besbelli.. Yuvarlanmağa başladı. Biraz süründü. Ay ışığı tam yüzüne vuruyordu. (Hüseyin. Kolunu kırdık ya.. bizim karının etini sıkmışsın bacanak..oldu. Ayağıma sarıldı. «Vurmam. (Şuralarda bunun destiyle suyu vardır elbette) Dedim.. Hâlâ bakıyor. Kuşağından tutup sırtüstü yatırdım. Ben hiç görünmüyorum. Karı işi anladı. (Beni vurup. Şart ettim.) Dedim. .. duman olup havaya çıkacak sanıyorum. Bir damla kan çıkmadı ne dersin. Gönlü var. Korkmuş.. Lâilâhe illallah. Şaşırmışım.. Dişlerimi sıktım. (Sen ne dedin bakalım kan?) Dedim.. rahatlaştı. yanıbaşmda sallanıyor. farkındayım.. bozulacak. Bileğinden kavradım. Yemin ettim. Bizi delirmiş sandı besbelli. Şose'nin üzerinde olduğundan bizim bacanak bekliyor.. Belli birşey.. sabaha yakın da kekliğe gideceğim. Arka arka yürüdüm.. Aklıma geldi.. «Vurma.) Dedim. Bağlar bozuldu. Sıktım dişlerimi. Dönüyor. eve gittim. Önce gözümün içine korkak korkak bakıyordu ya. Getirdi. Karı büsbütün korktu. Vay kurnaz vay.

) Dedi... Bir daha çaktım. Gözleri hâlâ açık.) Dedim.. Ellerim titriyor.. mırıl mırıl. Geri çekildim. Yok da yok. sıcak sıcak vuruyor etime.Artık bilmem.... Meğer ayağımın dibindeymiş te biz sevinçten görmemişiz. O da sağlam elini. Şurama Sazlı Mustafa sağ dizinden üç parmak aşağısın gösterir bir tekme indirdi. Sonra beli yukarı doğru kanburlaştı. can korkusuyla yüzüne tuttu. Bu zehir bana bir tatlı geldi efendi. Gene birden aklıma geldi. Ateş almadı. Bal da öyle değil.. Destiyi bulamadım. Kurşunu tam bel kemiğinden yemiş. Suratıma da rüzgâr çarpıyor... Yüreğim sevinçten çatlıyacak. Gördün mü.. Ay ışığı...) Dedim. Derken hızlı nefes almış olacak. kana doğru koştum. Tepesine dikildim. ölmez misin? Haydi yiğitsen ölme bakalım bacanak. (Ulan ölmesin ha. Etrafta iki kere döndüm.. (He. Bir daha çaldım... (Ölmedim. Mahsustan boş gözün tetiğini çektim. Ağzımın içi birhoş. Başını döndürmeden biraz dikildi. Bir kere çaldım.. Destiye koştum. Barut kokusunu duyuyorum. Uzaktan bir köpek uludu. ya kuvvetten kesildi. Tüfeği Bismillah diye kaldırdım. Dersim'de bir .. elimden biri alır.) dedi. Cebimde barut var bir kâadm içinde.Murdar ilikten......... (Boş gözün tetiğine bastım. Mustafa.) Dedim. Eyvah. (Aman.. elimden kurtuluyor gibi. Ölmeyiverir.. Domuz kurşununu alnının ayasına sıktım.. Tekrar başına dikildim. Birşeyler söylüyor. Başına dikildim tekrardan.. «Yılan akar kayadan Ben ölmem bu yaradan» Diye bir türkü. sanki rüzgâr değil.. Elini gene kaldırdı.. yüreğime bir korku düştü. Bereket suya girerken tüfeği yanıma almışım. bir tatlı geldi.) Dedim. Ulan desti... memedeki barut dökülmüş mutlaka. Gene ateş almadı.. Meğer dizlerini bükmüş imiş. Öyle.... Hâlâ söyleniyor..) Dedi... Arkasının üstüne geldi. mübarek gündüz gibi... Horoz düştükçe gözlerini kırpıştırıyorum du. (Mustafa) Dedi.) Dedi bir. Kalktım.. (Ben bu yaradan ölmem.. yahut durup bana kulak verdi.. Tuzsuz çiğ et. Bir zaman da böyle eğlendik. Gülüyorum ama dağlar çm çın ötüyor. Çifteyi gözüme alıp sıktım... İki adım öteye oturup bir cigara yaktım... Hey Allahım bir avuç su.) Dedim.. (Hıhhh. kapsül düşmüş.. Sanki domuz kurşunu. (Allahuekber. Artık nakadar gülmüşüm. Horoz şak diye düştükçe gözlerini kırpıştınyor. Türküyü nerdeyse tutturacağım. Çiğ et çiğnemişim gibi. Suratıma çarpıyor ama. Öteki horozu kaldırdım... (Mustafa..) Dedim. Ne mümkün. kafayı tuz kabağı gibi dört parçaya böldü. Allahuekber.. Gülmem geçiverdi... Mübarek kurşun. kanı yüzüme sıçradı. Memeye geçirdim. Uğraşmışım bir saat. Cebimden bir kapsül daha çıkardım. Tüfeği gözüme aldım. Hani kurban keser hesabı. Gene patlamadı. (Buyur bacanak. Hele bekle bacanak. Siper ediyor. Bir kere yüzü üstüne gâvur gibi kapandı. Vallaha farkında değilim.. Öyle dikilince. Yorulmuş ta elini yüzünden indirmiş. pisin kanını getirip ıslak ıslak. el ayası dinler gibi. Birden aklıma geldi. Kürt isyanı zamanında.. Aklıma geliverdi.. Beni öldürme. Canın sağolsun. (Zarar yok bacanak. (iyi öyleyse) Dedim.. Aklım başıma geldi. yüzüm.. yüzüne iki parmak mesafede gülüyorum.. Memeye barut koydum......) Diye tekbir getirerek. îki kere kalkıp indi. Kafa dörde ayrılınca ayaklan da boşandı.. (Ölmedin mi?) Diye sordum. îşte ozaman beni bir gülmedir aldı. Eğilip kulak verdim. Tam alnına hizaladım..

Bugün günlerden neydi?) Aklıma gelmez. (Bu gecenin tarihini aklımda tutarım. (Dün neydi?) O da aklıma gelmez. gidip karı ile son defa yatsam nasıl olur ki. heray mutlaka mahpusa gelir.. diyorum. Alemin piçini bize yamar vesselam. Cezası temyizden tasdik edilip gelmeden evel gece gündüz durmadan namaz kılarmış. Sonra önüne kat kat çekilen mahpusluk senelerini unutmak için bir müddet esrar içmiş. Onbir gün olsa kabul etmem. Bu sefer. Bulamayınca.. Velhasıl.. Demek ki sabah yaklaşmış. Bıçakla dişlerini araladım. Emey... Ay tepsi gibi incecik bulutların arasından yuvarlanıyor. Dibinden kesiverdim.) Dedim. Bir.. Kurtulmak ümidi kalmayınca karısını mahpusaneye çağırıp meseleyi anlatmış. Başladım hesaplamağa. Lâkin biraz dikkat edilirse.. terbiyeli.. ağzı açılmaz. Boğazım kurumuş. Lâkin bu gecenin hesabını bulmak ne mümkün. Tutup çektim. Yaştan indirdiler de yirmidört sene verdiler. Onsekizi bitirmişiz de. efendi. Yere çöktüm.. Lâkin Emey Şeriatça ile namahremden anlıyacak kadın değildi. (Buyur Allasen bacanak.. Köyden bir horoz öttü. Buyur afiyet olsun. Ay ışığı elimdeki çıplak bıçağı parlatıyor.. Bereket versin yaşımız müsait çıkmadı. Bizim bacanak da.) Dedim de dilinin üstüne koyuverdim.. Tüfeğe dayanırım.. Etrafına üfledim. Şimdi beni aldı mı bir düşünce... sakin bir çocuktur. Ben de bacanağın yanma arkaüstü yatıverdim... Nefesim daralmış. Aylarca yanyana yatanlar. karı ile yatmak olmaz. Bizim mesele bal gibi idamlık... dedim. Şeriatçası şimdi artık biz birbirimize namahrem olduk. kalkmak nerede? (Bizi kan tuttu mutlaka. Bunları şimdi düşünüyorum. O'nun böyle bir tam delilik batağından tepeden tırnağa kana bulanarak sürüne sürüne çıkıp geldiğine ihtimal vermezler. İki adım attım atmadım. Adam öldürmüşsün. asla bulanmıyan bir ..kurt beyi varmış. dizlerim büküldü. (Yahu. Okumayı mahpusta öğrenmiştir. Demiş.. Hiç birşey söylemedi. Dokuz ay on günü hesaplarım.. günü de... Giderken gene eskisi gibi çamaşırlarını yıkamağa götürdü.. Sonra saza başlamış. Yedi senedir hâlâ eskisi gibi. bu işe bilmem nesinden uğramadı mı? Bıçağı çıkardım. tarihi de bulamadık. macerasını hikâye etmedikçe ruhunun büyük bir parçasını insanlardan inatla saklıyan bir adamdır.. Karı yedi aylık gebe. yirmibiri bitirmemişiz.. işte ozaman dizlerime bir kesiklik geldi. Bizim zabitleri vurunca bilmem nesini keser de ağzına sokarmış. Nah şöyle... Ay tepsi gibi mübarek. Gebe karı hiç yeniden çocuğa kalır mı? Bizde cahilliğe bak. Oğlunu sımsıkı tutup yere bakarak kocasını dinledi.. Lâstik gibi uzadı... Şalvarın uçkurunu kestim. Sen günleri şaşırdınsa Onbaşı.. haydi karakola.. Okadar uysal.... Bir. heray çamaşırları götürür. Düğme gibi başı görünüyor. Sazlı Mustafa. Üç kulhuvallah okudum. Ağzı. Meret haşa huzurundan ufaaalmış gitmiş.) Halbuysa.. Elbet tarihini bir yere yazarlar. Uzaktan bir bakışta durgun bir kadın gibidir. Yaylı gibi kendiliğinden kapandı. ozaman işin içinden çıkamadık ta karakola gidip teslim olduk. Bir de Elham. Donu sıyırdım. Bize cezayı çok verirler. Zaten gözler falan kalmamış ya.) Diyorum.. diyorum. bu durgunluğun yalancı birşey olduğu meydana çıkar. Mustantik şaşırmaz ya. Bizden sonra başkasına elverir de çocuğa kalır. (Başka çare yok Mustafa. tavuk ölüsü değil..

Halbuysa. el'leri Hükümet hissesini götürmeğe bir kere yolladıysa O'nu üç kere yollamıştı.. Köyden kötü havadis getirmek âdeti değildi. bir kitap getirir satarmış.. — îyi öyleyse. Köyde öküzünün teki ölen çoktur ha. her sözde ruhu gizlice ürperir ve bu ürperti seyredenler için belli belirsiz bir şehvet titremesini andırır. Tarlaları birlikte ekersiniz. Karadayı razı değil. Bak karı gider gitmez öküzü satarsın. Kurt paraladı... bir mübarek kitap.. — Öküz öldü ha.. Öküzün tekini de kurt paraladı.. Bu yıl zahire fiyatlı.akar suya benzer. Karı. Onun kadar hareketli ve temizdir.. Mısırdan bir Arâbî gelmiş.. Yasini şerif onun malı.. ikiyüz lira eder. küçük Ömer. öküz parası çıkar. Öküzün tekini satarız... Bu kitabı alacağız karı.. — Kolay elbet. Mustafa'nın ağzı açık kalıverdi.. — Çook... Sen bilir misin.. diyordu... Muhtar düşmanlık edip ofis hissesini fazla yazmış.. Herzaman hayırlı şeyler anlatmak istediğinden böyle susuyordu. Ben çıkınca.. Yani parayı bulursan.. Yiyeceğimizi oradan alacağım. Halbuki.... Töbe estağfurullah. Ötekine bir ortak buluruz... Beni dinle. Kolunu demire dayamış.. Geldi geleli bir Şeyh tutmuşBir Süleyman efendi.. Ben çırçır Yusuf gülere iplik eğiriveriyorum. Bu kitaba tam bir ay hizmet edeceğim. Karadayı kime alalım derse ona satıyor. Yedi senede bir gelir. Emey onun dehşetli üzüldüğünü zannederek telâşsız ve emniyetli konuştu: — Ali Emmi bize ortak oluyor. O öküz mü? Tamam. Ben bir kere buradan çıksam öküz kolay. Hele bir magrib Yasin'i Hele magrib Yasin'i.. Öküzün tekini sat gitsin.... mağribî Yasin'i hazır. Sonunda tashihi karar yapacağım.. Şimdi arab'm gelmesi yakm... sana hidayet eriştirirse bir taraftan bir işaret zuhur eder. Güzel çocuk yüzü hiçbir zaman sükûnetini kaybetmediği halde.. Ben diyorum ki. Biz alacağız. Mustafa: — Bu Yasini şerif.. — Ben de Allah'ın izniyle çıkarım. Bizi kurtarsa bu kurtaracak sen ne anlarsın.. Şimdi de kocasını öylece dinliyordu. — Sus töbe de.» Dediydi.. — O kitaba baksa da çıksa ya... Onun burada bulunması bize bir devlet. El aldım mı. — Karadayı da mahpus mu? — Mahpus...... — Öküzün teki öldü.. hükümet adamı olduğundan ona satmak icab etmez.. Mahsul iyi. Mustata ağır bir ciddiyetle neler söylüyor.. fısıl fısıl konuşurken birden durdu: .. Allah bir âfet vermezse. Karadayı. Sen razı olursan ben el alacağım. Tam ikiyüz lira veriyor. salmayı fazla yazmış. «Eğer Haktaalâ.. Hey Yarabbi Karadayı'ya malum olduydu. Bir gardiyan Ömer var.. Bilirsin. Koca gardiyan köpekler gibi yalvarmakta. Biz onbeş gündür seni bekliyoruz.. iplik isteyen kıyamet gibi. Bir Karadayı. Meraklanma.. Bu kitap. Sat gitsin. Evrak bozulacak..

alt dudağını ısırarak düşündü: — Öyleyse. Anladın mı? — Anladım.. bizden istiyeceksin. O da bana söyler. icabına bakarız. Karadayı. — Eksik olma amca. Bu da bir hikmet. Karadayı. Komşulara ekmek yapsam. — Senin adın ne yeğen? — Hüseyin.— Hele bekle. — Öküzü satsak. kurtulur mu? — Mutlaka çıkar.. inşallah.. — Kul cezası Allah'ın emrine karşı gelmez.. bir oğlumu Allah sayesinde geçindiririm.. Birşey iktiza ederse gel. işte okadar bulunursa Mustafa'nın işi olur... Yalın ayak gezeyim de kapuma borçlu gelmesin. Mustafa'ya döndü: Nakadar getireceğini söyledin mi? — Söyledim. Baba ile evlât arasında borç olur mu? Her ne iktiza ise. ne yapacağını söyler. şuradan Karadayı'ya seslenmeden olmıyacak. bugünden sonra. Sen artık bizim kızımız yerindesin. Dedi.. Mustafa bize bir haber verdi. — iyi demişsin. Pekâlâ.. Allah'ın emrine karşı mı gelirmiş. Bu parayı sokağa atmıyacaksınız ki.. Biz sana kızımızsın dedik.. Tarikat yoldaşlığı bildiğin gibi değildir. Mustafa'ya söyle. Biz Mustafa ile gayrı ahret kardeşi olduk sayılır. — Dokuz. ağır adımlarla Mustafa'nın bir adım önünde pencereye yaklaştı. — Barınırım... — Şimdi öküz tek kaldı. ben de şeyh'efendi'ye söylerim. Yüz kazanır. — Kaç yaşındasın. hayırlı bir işe. Zarar yok.. Parayı mahkemeye mi vereceksiniz? — Sen oralarına karışma. . Köyde barınacak mısın. Gözlerini lütfeder gibi Emey'e çevirdi: Kızım safa geldin. Sen de kimseye bir söz açmazsın. Bir veren. Oğlanın yanağını okşadı. Kul cezası. Sakın bir şeye canın sıkılmasın. Şeyh hazretleri de acıdı. basmadan.. Hiç kimseye anladın mı? — Anladım. — Aferin. Canın sıkılmasın. Öküzü kurtlar paralamış. Tamam. Barınılmaz mı? Cırcıların ipliğini büküyorum. Lâkin. Kocan sana. Allah indinde.. siyah meşlâh'ına sarılmış.. Biz geçiniriz. Her işte Allah'ın bir hikmeti vardır.. Ben size acıdım.. — Lâkini neymiş? — Ben borçtan korkarım.. öz kızımızdan da ilerisin.. Paradan yana... ekinden yana.. efendini kurtaracağız. Böyle şeyler gizli olacak. — Borç nasıl söz... kunduradan yana sakın canını sıkma. — inşallah. — Aferin.... Ikiyüz lira dedim. Biz zaten rüyasını görmüştük.

. öğrenirsin. yedi senedenberi ilk defa. Yüreği hızlı hızlı vuruyor.. Mektebe gider misin yavrum? — Giderim.. kızımızı köy yerinde bir başına bırakır mı? Sen çıkıncaya kadar buraya gelsin. Ne dersin Mustafa? — Olur Dayı. Senin gibi kaç kişi barınır. sözün hiç ummadığı bir tarafa doğru nasıl olup ta döndüğüne şaşakalmıştı. Ben işlemekten birvakit yılmam. Duydun mu? — Sen bilirsin.. hele yeni yetişen delikanlılardan nakadar korktuğunu bir solukta anlatıverecekti. onbeş günü... — Aferin sana. Şeyhefendi razı gelse... Sen de onlara elinden geldiği kadar çalışırsın. Hanımı da tarikatten. babayı evlâda kavuşturmak. Sonra. Bir de bu burada. Saray gibidir. Versin ya.. Şimdi zamane bozuldu. sizin hasretiniz bir taraftan. Rahatsızlık vermesin de.. Elini öper yalvarırım. Hem dünyanı. Sana usul. Parayı cebine sok... Her ayın onbeş günü... ayrılık hasretiyle.. kızım? — Ben köyü bırakamam. Şeyh hazretlerinin evinde misafir olur.. Şeyh hazretlerinin hanesi.... Benim malım senin. Hem senin köy yerinde bir başına durmanı da ben beğenmedim... — Bozulmaz mı? iyi bildin. akşamları getiri getiriversin... Dünya üzerinde artık yalnız değillerdi.. Emey sustu.» Diye yutkundu... — Gördün mü ya. Çocuk babasının ekmeğini ne güzel. Yalnız tarlalar durur. Bakılmak ister. Bakalım Şeyh'efendi ne diyecek... Oğlan maşallah büyümüş. Hey Allah'ım Hey Allah'ım. — Eviniz. Bunun burada boynu bükülür. Ya bizi bırakır başkasına giderse.. Karısını çok düşünüyor. Birşey mi diyeceksin. Toprak satmak Allah'ın gönlüne güç vardığından toprak dursun. içine düştüğü karanlık ve havasız kuyudan kurtulmak üzere olduğuna inanıyordu. Muhtar düşmanınız olmasa ne alâ..... Sonunda şeyh'efendi sana da el versin. — Ben Şeyh'efendiyle konuşurum. Köy yerinde. Ötekileri hep sat.. «Şeyh'efendi razı gelse... Baksana şeyhin müritlerine. Karadayı'nın anlattıklarından okadar sevinmişti ki az kalsın. Bakalım. bu da kızı sayılırsınız... Onbeş kişi. Pekâlâ. Bak kızım. — Rahatsızlık ne demek.... Evimizde kimsemiz yok bizim. Mahpusluk bir taraftan. Onu mektebe yazdırırız.. Çocuklu bir kan.. merkebi de satarım. Ben senin yerinde olsam onu da satarım. Sevaptır. Kocan tabi.. Şimdi başına şeyhefendi gibi bir baba. Müslüman dardaki kardeşine yardım edecek. Evlâdı babaya. Akşamlan ellerin yemeği gelir. Şeriatta ayıp yoktur.. İçlerinde bir Silo ağa zengin. — Çalışırım.. seninki benim. köyde çektiklerini.— Daha ne var ki..» . hem ahretini kurtar... Mustafa. Sen daha tarikata girmediğinden bilmezsin... Babası değil mi? Bugün senin başına bir hal gelmiş oğlum. öyleyken ellerini ceplerine attırıyor muyuz.. «Ya gelmezse. erkân öğretir. Tabi bunları sonra görürsün. Tarikat ehli böyledir. Asıl sonuna bakılacak.» azabiyle geçmekteydi....... Bugünden sonra sen oğlu. çok kıskanıyordu..

. Gayret te. Bir çare olsa da. şehirde iki gün kalıyordu. Hüsniye hanım «Gördün mü ne âlâ. Hem dünyasını. Emey. bu minneti daha şimdiden ödemeğe başlamak arzuları duydu. Mustafa'ya birşey söylemedi ama... Malatya'nın.. derin derin içini çekerek. Arada sırada bayılır» demişti.» diyerek yanağını on defa öpmüştü. buna yemin ediyorlardı. eğer isterse. Hüseyin'i de pek sevmişlerdi. kalın sesiyle kızıyla konuşan çok daha yaşlı bir dedeye benziyordu.Okadar sabırsız diki.. illetli karı bir lâf edermiki ola. Karadayı'nın ellerine kapandı. Kendisine ters ters bakmış. arada kaç. Bir kere Hüsniye hanım vardı ki. Şeyh'efendi Peygamber gibi bir adamdı. beş yukarı. Hep kendisi için. Sanki oraya giderse bir umulmadık felâket vuku bulacak. Birkere Şeyh'efendi'nin evi camiye benziyordu. Emey yedi senedenberi ilk defa. kız asla geri dönmiyecekti. Evde hizmetkâr mı ararsın. Biraz somurtkandı. Bütün müritleri. Yol göstermesini.. Gözleri yaş içinde.. bir takım vazifeler yüklenmek. göç te kalmazmış. Emey'in.. kendisini tasdik edilmiş 24 sene cezadan kurtaracağma emindi. Tabi. Bir kere bacakları. Şeyhin karısı da iyi yürekli bir kadındı. Tuzlu suya koymazlarsa. buna memnundu.. ertesi sabah mahpusaneye bir sürü iyi havadisle geldi. ulu camii gibi büyük bir ev. her odanın duvarında Kur'an yazıları asılı. Şeyhin karısı doğurmadığından küçük çocuklardan pek hazzediyordu. derslerin en . Mustafa da biraz gayret sarfedecekti. hem ahretini kurtarmağa elverir.» Hüsniye hanım «Töbe... bir laf etmeden başını öteye çevirmişti ama. «Vay yavrum. Emey orada gardiyan küçük Ömer'in karısını da görmüştü. Dün gece sabaha kadar uyuyamamıştı.. Bu el vermek her neyse. ihtiyardı. Erkek lerden ziyade karılarla geçineceğini biliyor.. Biraz da illetliydi. oğuşturmazlarsa yatamıyordu. karısıyla çocuğunu Şeyh'efendi'nin evine almağa razı olduğu müjdesini Karadayı kulağına fısıldar fısıldamaz. Artık... Hüsniye hanımla bir odada yattığından karının sabaha kadar ağzını aradığını söylerken Emey kurnaz kurnaz göz kırpıyor. Cinlidir. Burada oturur keyfine bakarsın. Hüsniye hanım «Kusuruna bakma. Hüseyin'in beş... şeyhefendi için değil ya.» demişti... Uç aşağı. altı senede kocaman jandarma ça vuşu olacağım. karakol kumandanlığına geçeceğini müjdeledikten sonra karıkoca'yı baş başa bıraktı. diyordu. Gece Şeyh Süleyman efendi'nin evinde misafir olacaktı. Verdiği dersleri gücü yettiği kadar yapmak.. başını sallayıp duruyordu. Şeyh Süleyman efendinin. «Erkekler böyle şeyden anlamaz. malları ucuz pahalı satması için bile köye gitmesine razı değildi. Mustafa iki günde hayatının bukadar değişebileceğine bir türlü inanamıyor. Büyüklüğü bir tarafa. Bu da pek körpe bir kızdı. sen ne de güzelsin.Karadayı. Malın ne değeri var. nah. artık buradan hiç ayrılmasa. Günaha girdin. Köyü bırakıp oraya yerleşeceğini haber vermişler besbelli. Emey'in beli kadar şişmişti.» diyerek ağzını şakadan şamarlamıştı. Şeyh'efendi ogün diş doktoruna gittiğinden akşam görüşüp meseleyi halledecekti. Hem de kendisine el vereceğinden. Şeyhin karısını gördükten sonra karar vereceğine seviniyordu.

Babanın kızı isen. Çabuk gelmeli.. Böyle acele değil.. Öküzü.... Duymuşlarda. Acımaz cinsden bir çıban. Eski harflerle (Allah) yazısı.. Oğlanı mektebe verecekler. huyuna göre ders vermiş oluyordu.. Yüzüne bakmayalım mı eşşoğlusu. hikmeti hüda. Allahın bir hikmeti canım. Seni göreyim. Altı güne kalırsan gerisini artık sen düşün. Senin aklın mı erer.. Pekâlâ. O dehşetli arapça yasini için ikiyüz lira istenmesi.. Muazzep yasinini. bir az karnını bulandırmıştı. Bir hikmeti!. Cennet'in kapusu. şeyh Süleyman efendi. adeta bir borç ödüyormuş gibi. O sıra Murat yemek yiyordu. Bir kat yatak. Sevinirsin de. çıkan soyu. Zaten rahmetli son zamanlarda dünyadan elini çekti..zorunu. derin hocalardan ikisi taa Erzincandan baldırındaki yazıyı okumaya gelmişlerdi. dişlerini yaptırmaktan erken dönmüştü... Çocuğuyle karısını bedavadan besleyecek insanlar kendisini elbette dolandıracak değillerdi.... Sana tarikatın yolunu ben anlatacağım. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun bana haber vereceksin.. İkiyüz lirayı da bekliyorum.. kabı. yüreği düzelmiş. Baban. Ehli tarikat sır tutacak. Murat defteri aldı. cebinden Muradın defterini çıkardı. Kendi kendine söylenir. Paraya bakma.. O cumartesi.. dille örtülür... Yemekten sonra. Demişti. iyi saattelere.. doğrusu neden saklamah.. dağları bayırları gezerdi. dille açılır..... kaçağı sat... insanın içini ürperten esrarlı bir gülümsemeyle «Yook... Hepsinin sırası var. Şeyh efendi. ecinnilere karıştı idi ya. Hocası okuduydu... ayrılırken Mustafa kimbilir kaçıncı defa aynı sözü tekrarladı. Fevkalâde güzel bir yazıyla sabık mebuslardan Nüzhet efendinin şu gazeli yazılmıştı: Siyah bahtın nedir farkı cihanın bahtiyarından ... Koğuşa gitmeden Muradın odasına çıktı... Dur hele nereye kız?. ilk ders: Sırrımızı saklamaktır. Sana bir kat yatak elverir.. Emeyin babasına lütfettiği allahın bu hikmeti.. Şimdi artık duyduğu bu şeylerden utanıyor. Ulan kan!. dört muharebeye girmiş. vücudunu bir çıban kaplamıştı... Lalan madem ki ders istedin. arap içindeyken. Beraber yediler. — Bak ben bekliyorum karı! Beş gün dedi mi burada olmalısın. Batan. Kara dayının yüzüne bakamıyordu.... Dünya münafık oldu. Ingilizde esir kalmış. Mustafa gizlice sevindi. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun İcarına bile söylemiyeceksin. yaman bir herifti. «frengi» olmalıydı.. Batınca yerinde yılan zehri gibi mosmor lekeler lekeler bırakmış ve sağ baldırında bu lekelerden bir yazı hasıl olmuş... Çok şükür. Her kafadan bir ses çıkıyor. Yorgun değildi. Yiğitsen dört günde gelirsin. temiz elbisesi. her halde. işaretler eder. ona. beş günde. orada. Mustafa zaten 350 kişilik mahpusanede bir başına yaşayan adamlardandı. merkebi. Ozaman Karadayı. Allah rahmet eylesin.... Gülersin. Emeyin babası.. en ağırını vermesini rica etti. Yabancılar sana bizim için birşey söylerse. Etrafı cerahatli de başının ortası başının ortası siyah kabuklu. Kara dayı. Sahifaları ayırıp uzattı: — Buyurun bu da bizden bir hatıra olsun. Yasini şerifi gardiyan Ömer alırsa. Biz sana birşey söylersek. kunduraları ve fötr şapkasiyle orta yaşlı bir mektep muallimine benzemişti. Dön bir.

Bir bakalım.. O zamanlar kurtluk devri bey!. Candarma bize karışmazdı. Deftere bakarak sustu. Vadinizde duruyor musunuz? — Siz bu şiiri beğendiniz mi? — Hayır! Pek ümitsiz bir havası var! Nüzhet baba işin farkında. bizzat kendisi de pek beğenmiyor ki (Bu herifin üstadını aman inkâr etme!) diyerek yüreğine kuvvet vermeğe çalışıyor. Bitirince şeyh efendi sordu : — Nasıl beğendiniz mi efendim? — Teşekkür ederim.. Garip bir tesadüfle bu şiirin yazıldığı sahifanm karşısında cumhuriyetten evvel ve cumhuriyetin ilk senelerinde kürdistandaki dere beylik âdetlerine ait notlar vardı. Dokuzuncu beyiti neden işaretlediniz? — işte onu levha yapıp size hediye edecektim.. — Neden? — Sizin hislerinize uymayacak. Ne güzel yazınız var. Yalnız bu şiir karşısında ümidim kırıldı. Ümitsizlikle dolu. Haksız taraf beş altun verdi. Siz de bir şeyler hazırlayacaktınız. şeyhim. — Aklıma gelen bazı beyitleri. Malûm ya bizim hattatlığımızda bir güzel san'atlar şubesidir. Murat bunu yüksek sesle vezne uyarak okudu.Feragat etmedik var mı hayatmüstearından Felâket bağbânın ektiği tohmu felâkettir Anınçun kurtulan yoktur felâket intehaınndan Ne sırdır hayret efza böyle yokluk içre bu varlık Ne duyduk bu hayatın devreden leyi ü niharından Mutalsam bu vücudun asimi idrak eyleyen kimdir Sual ettim bilen yık nevcivan u ihtiyarından Düşün bu kasvetabâdı felekten kâm alan varmı Bütün şekva ederler hasta hali intizarından Nebilerden şada gelmez delilerden eser yoktur Haber çıkmaz safvet ü garibanından Gelenler bize ban eyvah gidenler ebkem olmuşlar Bağırsan kimse kaldırmaz başın mermer mezarından Gel ey dil gezme sahrayı beyaban! teallukda Acep kimdir haber vermiş bu deryanın kenarından Kurulmuş haymeinuru mesaffa içre âşıklar Temaşayı cemalengiz geçip dar ü diyarından Fena bulmaz zeval ermez bu çarhın var bir üstadı Aman Nuzhet sakın ayrılma bu azm ü kararından.. mısraları bir yere kaydetmiştim. Beğenmediğiniz bir şey üzerinde ruhunuzla çalışamazsınız..» Murat gülümsedi: — Bu şiir. . — Zarar yok. Halbuki ben ümitli bir adamım. Oturdum taşın üstüne mahkeme ettim.. «candarmalara (çözün şunu teresler!) diye bağırdım. Hatta kendisi.. Bana bir de levha yazacaktınız.

— Bir kaç tane daha var. çoklukla yokluk nihayet bir yerde buluşuyorlar.. Ben onları temize çekeyim. öyle ki allah muhabbetinde bile bir çeşit aşk. — Buyurun. Mutasavvuflar. — Değil mi ya. sur. agraf. Ben okuyacağım. Hangisini münasip görürseniz. insan nihayet insanda kalmağa. yahut ıztırap çektiği şeylerle konuşabiliyor. Basit insanların aklına sokmak için. Bazı kitaplar. ben anlıyorum merhametiniz var onun için sevimli bir adamsınız. miraç. Hem de ben nerdense bir kanaat peydahlamışım: Bana. şehevi hislere pek fazla düşkün gibi geliyor. Pek acele kaydettim. Melekler onu vücudümüzden nazikâne çıkarıp izzet ve ikramla gök yüzündeki yerine götürürler: Bu bana her zaman koltuk merasimindeki bir taze gelini hatırlattı. terazi... Allah sevgisi maddiyatla izah edilir bir duygu değildir. Başka çare yok. Ona izafe edilen sıfatları ben hep böyle düşündüm. hepsi akıl almaz derecede büyütülmüş. mahşer. Bunun şairini unutmuşum: — Bu güzel. tıpkı muhayyel bir insandan ibaret. — Ben bilâkis zannediyorum. Temize çekiveririm. adeta iyi ve kuvvetli taraflariyle.. ne güzel bir çare bulmuşlar. Malum ya..Murat. Zaten insanlar tarafından hikâye edilen ve diğer insanların idrakine arzolunan hiç bir hayal yok ki esasını maddeden almış olmasın. yani ruhaniyete fazla bağlanmış olanlar. İnsanların zaaflarına. ama bütün ihtiraslariyle maddi bir aşk ihtiyacı seziyorum. parlak. Bilmem nasıl anlatayim: Meselâ. Cemal âşıkı olmakla Allaha âşık . — Öyleyse. kıyamet. diye tane tane cevap verdi. ellediği.. Onları da oku^ yayım da gene siz bilirsiniz. tattığı. Allah. kara gözlerini kırpıştırarak düşüncelerini saklamağa çalıştı. cehennem. ruhu bile (siz ruhu pek merak ediyorsunuz) ölüm esnasında bir insan gibi tehayyül etmişler. Cennet.. îsanın kadın düşmanlığı ile Muhammedin kadm düşkünlüğü bile bence hemen hemen ayni şey: Ayni behimi his coşkunluğunun iki zıt tezahürü. Mamafih siz de ham sofulardan değilsiniz şeyhim. kitap rafının üzerinde duran bir kâğıdı aldı.. — Zannetmem. lezzet aldığı. Çünkü bizzat allah fikri —yani allah tarifi— bile pek çok beşeri. tıpkı. Birisini seçerim. Ne dersiniz? Süleyman efendi. gördüğü. Akif beyi şu mısraını ben pek severim : Olsa haşa dâğm çoktan ederdim çâk çâk Böyle mi birlik yarab sadhezaran yarabbi Avni beyden : Kimse idarak etmedi manasını davamızın Biz dahi hayranıyız davayi bimanamızın — Pek âlâ o kâğıdı bana verin. sanki mistik insanlar. hatta kötülükleri ve zalimlikleri ile pek alâ büyütülmüş bir insandan. Buna bir haftadanberi aklına gelen bazı şiirleri kaydediyordu. — Bunların aslını pek bilemiyoruz ki.

sevgili ve âşık için de bir büyük kolaylık..... kocaman bir şeyhi baştan çıkarmanın vereceği edepsiz zafer hissiyle. Ahlâk kayıtlariyle kendisini öteki insanlardan daha fazla bağlamağa mecbur sayan hemcinsimiz. Kendi içimde cereyan eden hislerin ancak bana zararı olur. Halbuki ruhiyatçılar bu iki milletten ingilizlerin ruhî âlimlerinde yani cemiyetten ayrı tek başlarına kaldıkları zaman Fransızlarla kıyaslanamayacak kadar ahlâksız ve behimî hislere mağlûp olduklarını tesbit etmişler.. Edebiyatlarında hristiyanlığın kadın düşmanlığı yoktur. İşte böyle düşündüğümde.. İnsanlar hiç bir şey söylemezlerse iftira ediyorlar. en cahil bir kadın bile bunun manasını kolayca anlar. Çık. Küfretmek nasıl bazı insanlarda ötkenin azalması. hatta tükenmesi neticesini veriyorsa. saklamağa çalıştığı bir gururla gülümsedi: — Hiç olmazsa ben bu dindarlardan değilim. . kendisini. Ben belki yanılıyorum amma.. Bakın şeyhim. Fransızlar.. şehevî hislerin lâfını etmek de. Canım meselâ şeytan beni iğfal etse mi daha çok zevk duyar. sizin gözünüzde acaiplîir parıltı var ki.. Allahda sevgiliyi görmek biricik çaredir: Bu. Tek beni boşamasın da. dedi. Şeyh Süleyman efendi. harici görünüşleriyle bilhassa edebiyat katolik ahlâkına sim sıkı bağlı gibidirler.. yanıldığımız halde. Şeyh birdenbire ayağa kalktı. — Böyle de düşünseniz. bir çokları gulamperestliği dahi. böyle bir ceht yapmağa şimdiye kadar lüzum görmedim.. — Lâkin her zaman kendinizi aynı kudretle kontrol edebilirsiniz. Siz. dine. — Haşa! — Evet. ikisi hatta üçü için de üçü yani allah. — Yok şeyhim... mesleğiniz icabı. benim gibi konuşmamağa.. benden daha fazla bunlara düşkünsünüzdür. ingilizler.olmak arasındaki farkı kaldırıvermişler.. Yüzü müthiş bir hal alıvermişti. sizi iğfal edebilse mi? Kadına da bir çok kitaplar şeytan diyorlar... —Karın ner şeye razı. Tabii. Sevgilide Allahı... bu duyguyu bir miktar tatmin ediyor.. değiştirmeğe lüzum görmediğimiz ne kadar düşüncelerimiz vardır. Binaenaleyh gene allaha gönül vermek... Ben hakkınızdaki dedikoduları böyle dolambaçlı bir yoldan anlatacak adam mıyım? Sizi hiç kırmadan. ahrete. Yok yok. Buna bir başka misal verirler. Umumiyetle memnu şeylere karşı duyulan acaip arzu ile. dünya pek ziyade bozuldu. kendime küstürmeden de pek âlâ duyduklarımı anlatabilirim.. üstüme ne halt ederse etsin diyor. iddia edecek değilim. Elini vuracak gibi kaldırdı: — Defol. demek ki. bazı münasebetlerden kendinizi uzak tutmağa mahkûm olduğunuzdan şüphesiz. fazla ibadete verenlerde ben daima maddi bir aşk ihtiyacı görüyorum. ne bileyim. cinsi münasebette son derece açık bir millettir. manevi bir aşka karıştırmış.. Hemen çık.. Siz. Nasıl diyeyim. vermemekten iyi.. samimiyetimi başka manalara çekmenize razı olamam. yüreğiyle daha hayasız oluyor.

Nihayet sinir nöbetleri bu hale gelince duydum. Vursana.... koğuyor. Mütecaviz dudaklarını bir titreme kapladı ve birden bire pek alışık bir hareketle kendisini şeyh Süleyman efendinin ayaklarına attı. yarı delidir: Zaten pederi de ayyaştı: Rakıdan çatlayıp öldü. Anlıyorsunuz değil mi? bir anlaşamamazlık başlamış. birden bire zorlayinca.. Dünyanın en alçak adamısın... Beni bu hale sen getirdin.. başını.. Affet! diye yalvardı. Gardiyan Ömerin genç karısı birden bire sustu. Haydi vursana. Ufak tefek olduğuna aldanmayın. Ses gittikçe kısılıyor. — işte bunun için. bu acaip adamla nasıl yüz yüze geleceğini. Beni yaktın. Murat arkasını dönmekten başka çare bulamadı.. Gardiyan Ömer ise. Kızı verdiğimiz zaman henüz onbeş yaşında idi. Kendimi suçlu gördüğümden her sözüne katlanırım.. yüzü toz içinde kalkmamakta inad ediyor. Şeyh. Uzun müddet bizden sakladılar.. Her tarafımda dişlerinin yeri var.. Hayvan!.. son sözleri nefes darlığına uğramış bir adam gibi göğsünden hırıltı ile çıkıyordu. Bir kere etrafına bakındı. baş başa kalmanın deminki vaziyetten daha beter olduğunu düşünüyordu ki şeyh Süleyman efendi sakin bir sesle. Rahat gözlerle Muradın gözlerine dikkatli dikkatli baktı: Hata ettik..... Beni baştan çıkardın. Evet. Tenasül âleti son derece büyük imiş. Gardiyan Ömere ben verdim.. «Ne yaparsın birader!» manasına Murada bakarak başını salladı. Yüzü eskisi gibi sakindi ve belli belirsiz gülümsüyordu. alışık bir hareketle kadını yerden kaldırmağa uğraşıyordu. Bunu bana ısmarlamıştı.. Halbuki sonunda biçarenin yarı deli olduğunu gördünüz. Murat böyle bir kepazeliği asla beklemediğinden öyle şaşırdı ki müdahaleyi bile akıl edemedi. Yüzü müthiş ve ümitsiz bir kederle sarktı. entarisinin yakasını bir çekişde açtı: Etimi yedin. her hışırtıyı. — Affet! affet! Sen benim allahımsın. ilk gece... Pek ziyade beklediği halde ikisi de bir tek kelime olsun söylemediler. insanlar mahrum kaldıklarına haris olurlar.Süleyman efendinin eli öyle havada kalakalmıştı.. Ah. Nasıl biteceğini bilemediği şaşırtıcı bir vaziyetten pek kolay kurtulmuş gibi yüzüne bir rahatlık gelmişti. şeyh efendi ümit edilmez bir kuvvetle yukarı çekerken dizlerine sarılıyor. Şimdi ikisi de benden imdat istiyor. Halbuki . Ahlâksız. sonuna kadar duyuyor.. Bütün Malatya duysun!. Kadın. küçük vücudünü. Malumu âliniz şeriatta ayıp olmaz.. ve bir daha unutmamak üzere içine yerleştiriyordu. Hergele. Vur haydi vur... Bak.. Murat.. yüzünü betona sürerek. Kadın ayaklarını sürükleyerek çıkıp gitti.. Bu kendisini çektikçe öteki İsrarı arttırıyor.... — Siz elbette her şeyi anladınız diye devam etti. ilk önce belki alelade bir kadm kıskançlığı zannetmiştiniz. Demek ki gözleriyle anlaşmışlardı.. Galiba bu izdivaçla yanlış bir iş yaptık. Namussuz! Şeytan! Bana büyü yaptın. Sanki demindenberi aklını kaybetmişti de şimdi kendine geliyordu.— Çıkmayacağım. bu biçarenin buraya gelmesini istememiştim efendim dedi. şeytan şeytan Yeni karıyı buldun beni. oyluklarının arasına saklamağa çalışıyordu. Şeyh Süleyman efendi. Fakat sanki sade kulak kesilmişti her fısıltıyı..

Namuscular . Murat şaşkın şaşkın teşekkür etti.Malatya Cezaevi Notları http://genclikcephesi. Bir an gülümseyerek durdu: Müsadenizle. değil mi efendim?. Size bu mısrağı hattı talik ile yazacağım.com . elini uzattı. Eli ter içindeydi: Size Erzurumlu Hakkı efendiden bir mısrağ yazacağım: «Katreyiz âlemde lâkin dilde derya olmuşuz... Ben de aptal gibi sordum...blogspot..» Bu kitabeyi okudunuz mu? tabii.ben ne yapabilirim!.. SON Kemal Tahir ..

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful