Kemal Tahir - Namuscular - Malatya Cezaevi Notları BİLGİ YAYINLARI : 200 KEMAL TAHİR MALATYA CEZAEVİ NOTLARI: I Namuscular

Birinci Basım Ağustos 1974 BİLGİ YAYINEVİ ÎÇİNDEKÎLER Birkaç Söz.............................................................................. 7 Bilgi Yayınevinin Notu........................................................ 9 Namuscular 1973................................................................11 Malatya Notları 1945 ......................................................... 83 Telgrafçı Abdürrahim........................................................ 231 Şeyh Süleyman Efendi .........................................................369 BİRKAÇ SÖZ 1973'de, 20 Nisan'ı 21'e bağlayan gece, sabaha karşı 5,30'da Kemal Tahir bir daha açmamak üzere gözlerini kapadı ve bizi ebediyen terketti. Her şeye rağmen beklenilmeyen korkunç bir olaydı bu, anî olarak geldi ve bizi şaşkına çevirdi. Kemal Tahir hiç bir şey söylemeden, hiç bir vasiyette bulunamadan aramızdan ayrıldı. Ancak bu büyük romancı bütün söylemek istediklerini, romanlarında hemen hemen söylemişti. Arkasında bir sürü sarı defterle, yarım kalmış birkaç roman bıraktı. Bu bırakılanları, biz, elimizden geldiğince hiç değiştirmeden yayınlamaya çalışacağız. Değiştirmek, ya da tashihde bulunmak bizim haddimize düşmez. Bazı yerlerde, çok samimî olarak, «Kemal Tahir öleli bir yıl olduğu halde, hiç bir şey çıkmadı», diye yayında bulunuldu. Ne var ki bıraktıklarını sıraya koymak, eski yazıdan yeni yazıya çevirerek daktilo etmek, pek de sanıldığı kadar kolay olmadı. Bir hayli uğraştık. Şimdi, aşağı yukarı bir şeyler meydana çıktı: Beşer yüz sahifelik, not halinde bırakılmış beş büyük roman: «Namuscular», «Dam Ağası» «Hür Şehrin İnsanları», «Sakin Bir Memleket», ve «Bir Mülkiyet Kalesi». Bunlar yayına hazır, imkân buldukça, sırasıyie yayınlayacağız. Bu romanlarında Kemal Tahir, gazeteci Murat'ın kişiliğinde daha çok kendi yaşantısını dile getirmiştir. Sahife kenarlarına koyduğu notlardan anlaşıldığına göre, bütün mahpusların uyuduğu korkunç hapishane gecelerinde sabahlara kadar çalışarak bu sarı defterleri üst üste yığmış, korkunç hapishane yıllarını, oradan oraya sürülmelerini tadına doyum olmayan türkçesiyle anlatmıştır. Anadolu hapishanelerinin koyu zindanları, gerçek insan sömürüsü, mahpusların ıstırapları, sevinçleri, heyecanları, bütün bunların hepsi otantik olarak

http://genclikcephesi.blogspot.com

verilmektedir. Kişiliğini yapan görülmemiş cesaret, metanet, soğukkanlılık, şakacılık ve insancıl davranışlar, bu romanlarında da açıkça görülüyor. Elimizde, bu hapishane notlarından başka, bitirmeye ömrünün vefa etmediği «Topal İhanet», «Batı Çıkmazı» gibi iki dev romanı mevcut. Bunları da imkânlar nisbetinde değiştirmeden yayınlamayı düşünüyoruz. Ayrıca «Tarih Notları»nı da yayınlayacağız. Bu notların beş yüz sahifesi zaten sağlığında daktilo edilmişti. Bundan böyle eski yazı olarak kalan kısımları da daktilo edilecektir. Bu vesileyle burada, Kemal Tahir'den geride kalanların hazırlanmasında bizden yardımlarını esirgemeyen Dr. Sabire Dosdoğru'ya, Nihat Ülken'e ve bu notları yayınlamakta büyük gayret gösteren Kemal Tahir'in editörü Ahmet Tevfik Küflü'ye teşükkür ederim. Türk edebiyatına ve dünya edebiyatına ölmez eserler bırakarak giden Kemal Tahir'in ellerini saygı ile öperiz. Sağol. Eşi Semiha Kemal Tahir BİLGİ YAYINEVİNİN NOTU Büyük romancı Kemal Tahir'in ardında bıraktıklarını düzenli olarak yayınlamayı amaçlayan Yayınevimiz, ölümünden sonraya kalanların ilki olarak «Namuscular»ı sunuyor. «Namuscular» yazarın «Malatya Cezaevi Notları’nın ilk kitabını oluşturmaktadır. İkinci kitap ise «Karılar Koğuşu» başlığı altında yakında yayınlanacaktır. Kemal Tahir, cezaevi yıllarında tuttuğu bu notlardan, daha o zaman bir roman çıkarmıştı. Son yıllarında, bu ana metni bir roman bileşimi için temel olarak kullanmayı kararlaştırmış, 1973'de esere yeniden el atarak bu ^kitabın başındaki bölümü oluşturan yeni bir romanın ilk sahifelerini yazmıştır. «Namuscular’ın bu yeni biçimini bitiremeden öldü. Kitabın sonraki bölümleri 1945'te Malatya Cezaevinde yazdığı metni bütünüyle içermektedir. Ayrı ayrı zamanlarda yazılmış ana metinle, onun başına aldığımız son çalışmanın karşılaştırılması, Kemal Tahir'in gerek dil, anlatım, gerekse roman mimarisi yönünden geçirdiği değişikliklerin kavranmasına yardımcı olmaktadır. Yayınevimiz hem anısına duyduğu saygının bir belirtisi olmak, hem de bu ilginç karşılaştırmayı sağlamak bakımından, Kemal Tahir'in ölümü dolayısıyla bitiremediği 1973'deki çalışmasını bu kitabın ilk bölümü olarak sunmayı uygun görmüştür. Onu 1945'de yazılmış olan «Namusculan’ın tamamı izlemektedir. NAMUSCULAR 1973 Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir haftadan beri, yani on iki yıl ağır hapis cezasının üç ay kaldığını anladığı günden beri yerinde duramıyordu. Mahpus damında mahpus milleti aklını sıçratıp sayı saymayı unutarak ayı günü birbirine karıştırmadıkça bin yıl cezası olsa kaçını yattığı, çıkmaya kaç gün kaldığı üresi

http://genclikcephesi.blogspot.com

üresine bilir, bilmekten başka apansız sorulsa, hiç duraklamadan aynen askeriye usulü hazır ola gelerek tekmilini verip savuşur. Mazmanoğlu Hacı Aptullah o sabah da rahat uyanmış, gerinmiş, esnemiş bir cigara yakıp bu günü sayarak ne kadar ceza kaldığını, her günkü gibi hesaba vurunca apansız tam üç ay cezası kaldığını anlayarak «hıh» diyerekten sol dirseğine dayanıp kalkınmıştı. «Ceza üç aya... Hey koca tanrı ne demektir bu? Cezayı biz tepelemişiz yahu! On iki yılı on iki başlı yılan ejderhası gibi tepeleyip savuşmuşuz koca tanrının desteğiyle... Oh ki gücüne kuvvetine kurban olduğum koca tanrı...» işte davranış o davranış! Yatağı dirsekleyip yekinme o yekinme! O gün bu gündür uyku muyku, yeme içme, gülüp eğlenme hatta adam gibi öfkelenip ağız tadıyle dalaşma hak getire... Her bir işin yarısında, «Aman üç aydan gün aldık. Ya nedir koca tanrı... Biz bu on iki yılı sakın çiğnedik geçtik mi sayende gırtlağından kavrayıp yere çaldık mı?» diye elini bir zaman dizlerine bir zaman yanağına vuruyordu. Yeni huylar peydahlamıştı ki, mahpus milletini şaşırtan huylar peydahlamıştı. Dama oynarken oyunu yarıda bırakıp hemi de tam şu kadar taş kıraraktan damaya çıkacağı yerde bırakıp «Of of nedir hey allah!» diye sıçrayıp kalkmalar peydahlamıştı ki o sıra mendili kafasına yetiştirmese yarım metrelik yazma mendil suya sokulmuş gibi terden ıpıslak kesilmekteydi. Sazı çalarken, «Vay ki vay! Bizim saz maz nemize ey ihvanlar!» demesiyle fukara sazı duvara dayarken kırayazıp elleri apış arasında imleyerek iki büklüm savuşuyordu. Voltaya düşmüştü. İlleki herkes yattıktan sonra aralık voltalarına düşmüştü ki fırt fırt gidip gelmesinden kovuşlar uykuyu yitirmişlerdi. Voltaları başkaca gitgide kısaltıyor, dört adıma belki de üç adıma indirip durduğu yerde topaç gibi dönüyordu. «Nedir?» diyenlere karşılığı, «Yanıma bir namussuz gelip koşulmasın diyerektir emmi!» deyip fırt diye dönüyor, başını biraz sallayarak voltayı bıraktığı yerden kapıyordu. Aslında yemekten içmekten de kesilmişti. Yemeğin ortasında iştahı baltalanmış gibi kopuyor, bir lokmadan önce, iki saat içli köfte yesem doymazım sanırken ikinci lokmayı bir türlü yutamıyor, ne yapacağını şaşırarak ağzında dolandırırken kusası geliyordu. Lokma surda kalsın, bir bardak suyu bile artık ağız tadıyle içerek yürek yanıklığını söndüremez olmuştu. Bardağın tam yarısında şap aklına eve göndereceği haber geldi mi, suyu muyu bırakıp selâmlık kapısına koşuyor, geceyse voltayı ele alıp sabaha kadar hışır hışır fırlanıyordu. Hasılı Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo, on iki yıl cezanın üç ay kaldığını anladığı günden beri, Malatya Cezaevinde anasını yitirmiş kuzuya dönmüştü. Sabahın erkeninde canını kovuşlardan cümle kapısı tarafına atıyor, her söze karışırım sanıp, «ha hi» diyerekten şuradan şuraya seğirtip kasabadan haber soraraktan debeleniyordu. Bu zamana gelinceye kadar saygılı mahpuslardan iken bir aydan beri önce gardiyanların sonra da meydancıların daha sonra müdüriyet kısmında cümle kapısının iki yanında bulunan karılar koğuşuyle çocuklar koğuşunun maskarası olmuştu. Mahpusanede olup bitenlerle bütün ilişkisini tamamıyle kesmiş gibiydi. Eskiden pire zıplasa seyirtip sonuna kadar

ilgilenen herif yanında adam kesseler dönüp bakmıyor, bu sıra pencereden bir karga karaltısı geçse, «Nedir ola?» diye seğirtiyordu. Önce dışarı çıkması yaklaştı, bunca yıldır nice nice bilmediği dalgalar olmuştur, ilgileniyor ki çoluk çocuk maskarası haline gelmesin, sandılar. Fabrikanın «Sümerbank Malatya bez fabrikası» «Zagonu», işletmede «Devlet Demiryolları beşinci işletmesi» olup bitenler başkaca gerek fabrika gerek işletme sebebiyle Malatya'ya gelip yerleşen yabanların şehir yaşayışında meydana getirdikleri değişmeleri de gayet merak ediyordu. Bir aralık mahpushane bakkalı Abo'dan bir küçük defter alıp aklına gelen adları alt alta yazdırır olmuştu. Çıkacağı gün çıkma alayına gelecek dostların ahbapların, tanışların listesiydi bu... Paytonlarla, tam çalgılarla gelip alacaklardı elbette kendisini... Ölüsü çıkmıyordu ya resmen dirisi çıkıyordu. Düşmanlar kına yaksın kına... Yıkılası şu Malatya'nın gökleri gümbür gümbür gümülemeyince... Çarşılarda esnaf, arastalarda ustalar çıraklar, «Nedir yahu? Hitler mi bastı?» diye işi bırakıp uğramayınca... Bir zaman giyim kuşam mesele oldu. Ağabeysi İbrahim Efendi terzi yollamıştı ki ölçüyü alsın da tahliye gününe giyimi yetiştirsin! Vay ki Hacı Aptullah kudurdu. Yahu bu dışardakilerde hiç mi akıl kalmamıştır, hepsini şeytan mı yelledi bunlardaki aklın! Hele ki şimdiye kadar bütün Malatyalının akıllı bildiği Kahveci İbrahim Efendi... Vah ki vah, yahu, biz on iki yıl mahpus yattıktan sonra nasıl bir teres olmalıyız ki pantol giymeliyiz, bacaklarımızda kıçtan cepli pantol! Ya biz dama düşmeden kıçtan cepli pantolonlulara Malatya'mızın sokaklarını dar etmedik miydi? Bizim mahpuslara düşmemizin bir ucu da ağı yere sürünen Antep şalvarı giyerekten efelenme belâsından değil midir? Ne olacak şimdicik? Biz demek boşuna mı yattık Koca reisin sırtımıza sardığı on iki yılları... On iki yılları ki nice nice ciğeri Rus parasıyle kapik etmez herif altıda bir yatıp asrilere giderek her bir yıla dört buçuk ay yataraktan on iki yılı dört buçuk yılda bitirip gelmedi miydi? Bir hafta kadar Mazmanoğlu Hacı İbrahim'le anası Karı beyin bağlaşmaları duyuldu, mahpus damı, bir hafta kadar da bununla gönül eğledi. Kıçtan cepli pantol işine Mozo hiç yanaşmayacağa benziyor, «Çıkmayınca ne lâzım gelir Karı bey... Senin İbrahim Efendi oğlun öyle mi bellemekte ya hiç çıkmayınca!» diye bağırıyordu. Bağırırken sol elinin şahadet parmağını tavana dikip sağ elinin şahadet parmağını yere uzatarak bir ayağı önde öteki arkada enikonu Karı beye hamle edecek gibi dikeliyordu. Bereket Karı bey anası böyle kuru gürültülere papuç bırakmaz yiğit Osmanlı karılardandı. Doğuştan sağırmış da hiç bir şey duymuyormuş gibi pejıcereden dışarıya bakarak öylece oturuyordu. Sonunda dikkat edenler Mozo'nun dışarda olup bitenlerle de gerçekten ilgilenmediğini anladılar. Kendisini bir içeri işlerine, bir dışarı işlerine atması şaşkmlığındandı. Uzun zaman mahpusta yatanların çıkar ayak böyle bir şaşkınlığa düştükleri çok görülmüştü. Bunun çaresi görmezden anlamazdan gelmek, umursamadığını da pek belli etmeden aldırmamaktı. İşte bu gün, mahpus damları için en namussuz günlerden sayılan Mayıs ortasının bahar günü, Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir başgardiyan odasına gidip boş

duvarlara, boş sokağa bakıyor; bir dışarı çıkıp iskemlede uyuklayan Çerkez gardiyan Murat Efendiyi dikkatle seyrediyordu. Rastlantıya bakmalı ki kapıdaki candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına da, tüfengini iki eliyle kavramış, sırtını duvara dayayıp çoktan uykuya dalmıştı. «Yahu nedir?. Dam boşalsa bunlar... Yahu şuna candarma diyenin... Yahu Abu olacak pezevenk ya nerede? Bakkal bakkallığını bilip dükkânını sabah sabah açmaz mı? Tuh yüzüne dürzü!» Bozo bir an içeri girip tahsildar Vahap Efendiyle dama oynamayı geçirdi aklından... Sonra taşlan bulmak, dizmek, oynamaya başlamak... Vermek almak... Çok ağır bir işmiş gibi geldi kendisine... Ayak sesine başını kaldırdı. Hemen fırlayıp pencere demirlerini tuttu : — Hey Zemzem Hatunun Dümtek!... Bu nedir oğlum! Sabah sabah selâmsızdan mı? Ya biz burda ölmüş müyüz? Zemzem Hatunun Dümtek dalgındı. Sarsılarak durakladı. Sanki ses gökyüzünden gelmiş gibi önce yukarlara baktı, sonra daracık sokakta değilmiş de Malatya ovasındaymış gibi elini alnına siper ederek çevresini gözden geçirdi... — Kimsin? Sesini alamadım koçum! — Yahu ben Karı beyin Bozo değil miyim anan öle... Ben on iki yıl mahpus damında değil miyim? — Vay Bozo! Vay ki Karı beyin akıllı Bozo... Demek sen on iki yıldır böylece burada mahpus damında... Oh ne yaman! Yahu Bozo oğlum, vaktiyle ruh gibi ahbabın Mehmet'i bıçaklayıp buraya gelirken, «Hadi düş bakalım önüme» diyerekten bizi alıp gelmek yok muydu? — Höst... koca tanrı göstermesin, bugün bu nasıl bir söz? —Dört yüz dirhem bir söz. Şundan ki bak bakalım, kelleyi kulağı şişirip suratını kıpkızıl kana kesmişsin! Beni surdan görüp bildiğine göre gözün görmekte, sesleyip doğru yolumdan çevirdiğine göre soluğun fırtına gibi esmekte... Bunlar hep mahpusluğun depdebesi... Ya benim gözüm bulanmış, sesim sulanmış, dizlerim tutmazlanmış, neden? Dışarı mahpusluğun debdebesinden. Yak bakalım bir cigara akılsız Bozo. Vaktiyle bilmeden bir iş tuttun... Meğerse Kan bey seni kadir gecesinde doğurmuş... Postu kurtardın. — Kurtardım mı? Yahu on iki yıl mahpusluk ne demektir? — Aklımda yanlış kalmadıysa Bozo yavrum, sen askere gitmeden geldin girdin buraya... On iki yıl mahpusluk ne demektir diye soru dedin değil mi? Bilmediğinden dedin! Bilmedin çünkü sürünmedin, mahpushane penceresinde sırıtarak yaşadın... Adam öldürme suçu işlemeyeydin, ele geceydin birinci askerliğin iki yılından sonra ikinci askerliğe götürürlerdi. Dört yıl gezinirdin ki ayağın kuru, sırtın kaputlu gezinirdin. Gezinirken bencileyin az biraz dişlerin dökülür, ciğerlerin sökülürdü, dizlerin tutmazdı. Gözünün feri söner suratın işkembeye dönerdi. Höst. Bende laf buraya kadardır. Mahpus damının penceresinde durup gelene geçene haykırdığına göre derdin olmalı. Doğru yoluna gideni sesleyip çevirmek dertli adam işi değil. Dileğin nedir anhyalım.

Bizim daha iki ay on sekiz gün cezamız var. Yetiş aman! Sefer'in topallığı sol ayağında idi. yularını toparlamadın mı yandın demem mi? — Vay sen misin! Merhaba oğlum. Bak bakalım yiğit Sefer..... dedim yahu Battal ağa! Nereden nereye? Vay ben demem mi teyzeme! Bu herif azdı. Yahu biz sabah sabah.» Birden hoplayıp kapıya döndü : — Sefer! Bire Sefer! Topal Ağa.. Eyvallah koçum! Karı beyin getirdiği çorbayı kaşıkla da koca tanrıya dua et! Mahpusluk gibi keyfi ele geçirmişsin! Biz dışarda yaşamaktayız ki vay görürsün nasıl yaşamaktayız! Zemzem hatunun Dümtek az biraz kafa sallayarak dahası belli belirsiz titreyerek geçti gitti. «Ulan desem.. Cenabete uğradık.. — Yok canım! Vah vah! Ne kadar verdiydi koca reis sana yavrum? Aklımda yanlış kalmadıysa. kısacası Bozo. Ya da hayırlı bir iş. Dur bakalım! Yedi yıl mı verdiydi? .. türkçesi resmen cenabete uğradım.. Hüvesi hüvesine bırakıp geldiğin gibidir. benimki yüz. Sen buradan ne demeye seslenirsin de sabah sabah.. Dur oğlum! Ya bu Dümtek pezevengi bu zaman nereden uğradı? Vay başıma! Yahu olur mu? Aman sakm genelevlerde geceledi de bu namussuz.. İyidir gidişatlarımız deyeyim de sen anla..... Bakarsın bizim hayırlı dediğimiz size hayırsız gelir.. şu namussuz Dümtek tam da geçecek sırayı bulmuş. Belki de iki yüz. Bırak sabah sabahı.. hamamcılarda sıcak su kalmış mı? — Kalmışsa? — Kap bir teneke çıkar yukarı.. «Hay hay» deyip savuştu.. ne var ne yok? Çarşılarda arastalarda yaramaz bir iş... bize sabah sabah. Siz burada kapalısınız! Sizin zagon bizim dışarının zagonunu tutmaz...... keyfini kaçırmıştı.. — Buyur Aptullah Ağa.» Birden irkildi.. Sabah sabah nereden çektik getirdik bu gün biz. «Yahu nerenin sabah sabahı! Bir sabah sabah bellemişiz! Ulan mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk! Yedin bizi mahpusluk! Güneş kuşluğu çıktı. Yettim! — Oğlum Sefer. — Hey hey hey. Mazmanoğlu Hacı Aptullah....... Amanı bilir misin! Namussuza uğradım.... Hani bir mübarek Cumhuriyet bayramı gecesi durduğun yerde ruh gibi ahbabın fukara Mehmet'i vurup öldürüp geldiğin ferahlı günlerde olduğu gibidir. bir zaman cıgarayı derin derin nefesledi. seni bana çıktı dedilerdi. derbeder Bozo.. Dökülüp temizleyelim de bugün işimiz akşama kadar uğursuz gitmesin! Ters gitmesin! Sefer pek bir şey anlayamadı ama... nerdeyse öğle çizgisini tutacak. herif görmedi.. ya da görmezden geldi. Hadi kal sağlıkla. — Oğlum Bozo. Çarşıdan bir isteğin var mı? Akşam dönerken bırakırım! Unutmazsam! Unutmaya da unuturum. Cenabete çattın ve de boyunca belâya battın! Aman Topal Sefer nerededir yahu!. çünkü senin derdin birdir. — Kim dediyse halt etmiş. Sıkı basamadığından gövdesini her adımda savurup harmanlayarak dolaşırdı.— Çevirmemizin nedeni Dümtek kardaşım.. Töbe..

Hemi de eski hesap sokaklarda ayak çerçiliği etmekliğe değil ha.. belki de Safiye hanımı tutup oturtmuş gıranfonun başına..... varlık vergisi çıkardı şimdilerde.. Malatyalı Malatya'mıza sığmazlanmıştır. büsbütün berbat ettin! — Dur bildim! Öyle ya sen babanı öldürdündü. Milletin akıllısı toprağa yapışsa bildiğin altuna kesmektedir.. Ne denilmiştir: «Er çıkan yol alır. delikanlılıkta vuruşmak. iyilik getirmez dedim. İsmail Ağamızı bilirsin! Malatya'mıza Cumhuriyet zagonunca kızlı kahveyi ilk açan yiğidimizdir! İsmet Paşamız bin yaşasın.. er evlenen döl alır» denilmiştir...— Nerenin yedi yılı emmi... iş tuttu.... — Tamam! Bilmez miyim! Önceden vuruştunuz! Çektim seni dedim: «Yapma... Karı dediğin el kiridir. Heyvah ki sen sana ettin Bozo yavrum! Çünkü İsmail ağamız İstanbul'da açtığı kızlı kahvede şimdi kimleri tutsa iyi. az laf mı ettilerdi senin yiğit İsmail ağana. seni koca reis güzelce nalladıydı Bozo oğlum! Lâkin bana sorarsan kişi ne ederse kendine eder! Şimdi beğendin mi yaptığını?. Yahu sen şaşırttın mı. Safiye hanımlar. kıyamete kadar yaşayası İsmail ağamız!.. Mehmet'i öldürdümdü ya senin dükkânın yanındaki kahvede Cumhuriyet bayramı gecesi..... Müzeyyen Senar hanımlar çevirmekteymiş .. sürdü gitti. En ufağından Hamiyet hanımı. on al hesabıdır. bağda domuz beklerken. Ankara'lara izmir'lere belki de Âli Osman'ın taht yeri İstanbul'a hoplamıştır. Sizin içerde bundan haberiniz var mı? — Eh! — İsmail Ağamız parayı heybeye depti. Allahıma şükür ve de hemşerimiz göz bebeğimiz Malatyalımız İsmet Paşamızın sayesinde savaş dışı durum vaziyetini korumaktayız... — Hele yanaş bakalım Battal emmi! Yak bir cigara.... yıkarsın geçer! Yıkaması boşamak. bir aynalı kahve getirmiş ki yok pahasına gâvur mallarından ele. Erkek kısmı her kızdığında karı öldürse dünya yüzünde karı kalmaz! — Ne karısı yahu? Karıştırdın ki Battal emmi. Hayır istemem! — Vay ki yavrum! Akim olsa mahpus olur muydun! Hayır olmazdın! Gider İsmail ağamızın yanma kızlı kahve şakiyede dururdun! Şimdi altunla oynardın! Belki de sana bir ekmek yolu gösterirdi.. Sizin burada bundan haberiniz var mı? — Eh. — Dur herif! İsmail neden benim ağam olmuş. Malmülk edinmekliğe... Hamiyet hanımlar.. uzatmak yoktur. ben Karı beyin Bozo değil miyim? Bana koca reis on iki yıl ceza vermedi miydi? — Tamam! On iki yıl tamam! Evet. evet vardır ama.. Ben Karı beyin Bozoyum Bozo. sen beni kime benzettin. Bir ucunda durdun mu öbür ucundaki babanı tanımazmışsın! — Ne olacak? — Ne mi? Yavrum şuncacık şeyi kendi başına çıkaramadın mı? Aslan İsmail Ağamız parayı burada hangi işten kazandı? Kızlı kahve işinden değil mi? Haddini bilmezler ve de edebini tanımazlar. Tam bir koy.. Nice nice serseriler adam oldu. — İşler gayet kıyaktır. tek dur! dedim. Evlendi barklandı.» Peki beğendin mi şimdi? Bunca yıl.

. Birbirini ezerekten ve de başkaca ezip çiğneyerekten. Şundan ki sevgili kulu İsmail ağamıza laf istemez! Geçende ne oldu haberin var mı? — Ne oldu? İsmail ağa üstüneyse. — Yahu benim değil şaşı gözlerine sövdürme doymaz Selime'nin Battal. bunlar nasıl bir laflar? — Vay beğenemedin mi? İsmail ağamızın günahına girenlerden misin yoksa.. «Kargaşalıktasın sana gereklidir» diyerekten rahmetli Atatürk'ümüz Gazi Mustafa Kemal Paşamızın eliyle beline bağlayaraktan. bana lâzım değil emmi! — İsmail ağa üstüne elbet. Sokar kurban olduğum.. Dünyanın değiştiğinden haberin yok! Ettin mi kendine edeceğini derbeder! Nolaydı olaydı. kalemi de unutmasın!» Kâtibi sürüyüp getirmişler. Evet senin gibi aklı yetmezin biri kızlı kahve açmak meselesinde ileri geri söylenecek olmuş sarhoşlukla... — Yahu Battal ağa. Sen bizi sınava mı çekmektesin sabah sabah. senin İsmail Ağanın beline kendi eliyle bağlamış. Dilese itlerine parçalatır. «oh ne kadar iyi..... yallah bismillah!» Masaya sermiş demiş : «Ula kâtip koş. «Vur öldür... kasadan altun torbaların . bir lafımız padişahımız İsmet Paşamız üstünedir.. İsmail ağamızdır almış kâğıdı. hele sen yaz!» Yazmış kâtip. ne sandın? Bizim bundan böyle bir lafımız İsmail ağamızın üstüne.. İsmail ağamız demiş : «Ola yaz bakalım şu kâğıda bir dümbük!» Kâtip demiş: «Anlamadım!» Demiş İsmail ağamız: «Oğlum dümbüğün anlaşılmaz yeri yoktur. «var yürü koca tanrı yolunu açık ede! Sıkışırsan ben buradayım» diyerekten anlından öpmüş İstanbul valisi ve de duyduğum doğruysa. ah keşke bu cinayet halkası boynuna geçmeyeydi de İsmail ağanın kahvesinde şakit olaydın. Tevekkeli koca tanrı seni buraya sokmadı.. — Vali ne demiş buna karşı? İstanbul'un valisi? — Buna karşı İstanbul'un valileri hiç bir söz bulup diyemezler..fonografın sapını. Koca tanrıya şükür . Kahvesine adam birikmekteymiş ki kapıların camlarını kırmacasma. yakalanmadan sarayıma yetişmeye bak» diyerekten armağan ettiği altun kakmalı alaman çıplağını çıkarmış. bir kâğıt kapsın gelsin.. surdan bana benim kâtibi bulun... «Oğlum okuman yazman var mı?» Oğlan demiş «var!» demiş.. görmüş ki halisinden «Dümbük.. Biz burada mahpus olup... çakalın kanını arayanda bulunmaz demiş. demiş.. okuma bilenlere gösterip okutmuş.. sen öylemi belledin!» demiş... İsmail ağamız hiç kızmamış. Hiç bir pisliğe bulaşmadan cezamızı yatıp çikmakbğa çabalamaktayız! Kavat İsmail ağamla benim ne ilintim olabilir? — Vay ki Bozo... Vali çağırmış geçende demiş ki: «Ne olacak bu işin sonu» demiş bizim aslan İsmail ağamız: «İsmet Paşamızın başı selâmet olsun için ben burada kız sesiyle ve de nice nice oğlan sesiyle saz sesiyle ve de gâvur işi çalgı kutuları sesiyle milleti avutmaktayım! Ben bunları avutmasam İstanbul'da senin gövdeyi kan toparlar götürürdü hey vali paşa.

yattığına bir ye de bin şükret!» dedi geçti.. Allahm bir akılsız kulu. Yedin bizi namussuz!» diyerek içini çekti. Her taraf sarı altuna kesmiş ışıltısı kamaşmaya dönüp koca kahvede göz gözü görmez olmuş. hani bakalım dümbük mümbük!» Bu gün nasıl bir gündür Karı beyin Bozo herif dümbüğü hükümatm çürük kâğıt parasıyla silmekte değil. «Vah mahpusluk vah! Vay mahpusluk vay! Ulan mahpusluk. peynir tatlısının bile keyfini çıkaramadığına çoktandır inanmıştı..ikisini yüklen gel!» Altunu duymasıyle kahvede ses kesilmiş ki pire zıplasa duyulur. insana işkence yeri ürküntüsü veriyordu. anahtara el atacak mıyız. atmıyacak mıyız?» Demir parmaklıklı kapıya yaklaştı. İsmail ağamız torbaların ağzından mumlara bakmış ki bastığı mühür kız gibi durmaktadır. Başgardiyan Kürt Ali Efendi okuma yazma bilmediğinden kâğıdı kalemi.. Dileğin nedir söyle de... Devirmesiyle kurban olduğum altun neyi temizlemez ki. Bu dükkânı arada bir gözünde portakal sandığı kadar ufalıyor. kâğıdının üzerine san kızları şarradak devirmiş. bildiğin madeni parayla silip süpürmekte. Boş odaya girdi.» dedi geçti. ikinci candarmalığmı yapan Mahmut Karafirtma essahtan dalmış gitmişti.. pencerenin içine sol kalçasını iliştirip Abo'nun eski tahtalardan yapılmış penceresiz dükkânına daldı. Belki de bu sebeple odası masasıyle sandalyasına rağmen büsbütün çıplak görünüyor. Sen mahpushanede çürüdüğünden dünyayı unutmuşsun. kuşağı dolayıp sırtlasa alıp gideceğini sanıyordu. Vah ki ne kadar yazık! Ver bakalım surdan bir cigara... İsmail ağamız gülmüş demiş : «Nasılmış bu böylece koçum. Ulan yuf olsun yuf!» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hâlâ uyuyordu.. defteri kitabı hiç sevmiyor. fazladan bir de cigaramızı çekip alıp yüzümüze tükürerekten geçti gitti. Kâtip iki meşin torbayı güç ile iniliyerekten getirmiş.. dönüşte getiririm. padişahlığı kaçırdın diyeyim de anla... Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo şaşkınlıkla ille de umutsuzlukla çevresine baktı. ben de gideyim ağır ağır. Başka bir kodoş dedi ki: «Oğlum sen sana ettin vah ki bu işin bu eşşek cennetine girecek sıra hiç değildi. «Yahu nedir bu. Ortada ne dümbük kalmış ne kâğıt.. Biz bu sabah neremizden kalktık? Dün büğün biri «Yat oğlum mahpusluk gayet iyidir. Besmeleyi çekip torbaları açmış. Başgardiyan odasında bir eski masayla bir eski makam iskemlesinden başka hiç bir şey yoktu.. Şunu kimse askere alır mı şuncacık aklı olan!» Cıgarasmı ağzına tıkarken duraladı yine daha oynaka geçmişti aklından fırt diye birden üşenmişti yine.. Dümbük. Oysa namussuz Abo içini tepeleme doldurmuştur ki sekiz çift çömüş öküzü koşsan ırgalanmaz!» — Nerede bu Abo namussuzu Bozo oğlum. Sofraya örtü olarak gazete serilmek gerekse iştihası kapandığına. Mazmanoğlu. cinayet seyrine mi seğirtti sakın! — Cinayet mi? Ne cinayeti emmi? — Vay sen duymadın mı fukara Mazmanoğlu! Hey vah! . «üu Karafırtma'mn kıllıgışı yoktur.. Evet. «Uyumaz bu köpoğlu! Aklı sıra bizi sınamaktadır. gözü önünde hatta yakınında bulunduğunu bilmesinden enikonu tedirgin oluyordu.

. Bildiğin hurma lifinden iki hasır. döndük avradına sövdük. Senin bildiğin gibi değil! Martinle teberle. böyle olur» diye gülüverirmiş... Duyduğum doğruysa afyonun bedelini de arttırdıkça arttırmış tiryakioğlu..... Bir yastık. bunun sonu hayır getirmez! — Nolmuş ki oh dayı... kaç zamandır demedim miydi. Evet mübareği bunaltmışlar.. yalvardık.. yaraşıksız dedim..— Birini mi vurdular dayı? Kim kimi vurdu? — Birini öyle ya. çoktandır toprağımıza kadem bastıydı Bozo... ..... düşen kelleleri saymaktayım! — Etme dayı! Gönül eğlemekte misin? Ben o sıralarda hiç değilim. Duymamla koştum! Babası babamın hacı yolculuğu yoldaşıdır. «Haktu» diyerekten teberin sapma tükürmesiyle. Yalan mundar ben duymadım. — Yavrum ya şeydi Battal gazi teberini ne yapalım? Vurmasıyla kelleyi şuraya düşüren mübarek teberi. Bir katıra kendi binmiş. Sakal göbekte.. Önce senin mumcu köçeği biçti.. Martine bakalım biz.. haftada yüz dirhem afyon. Sövmemiz yürekten değil..... bizi dinleyen kim. Olmasın bu işler! Dünya sahipsiz değil demedin miydi?: Ne olacak şimdi... Ya birini vurmakla bu pislik temizlenir miymiş? Oğlum Bozo. — Kimi vurmuş? Kimdir bu yabanın katırlı belâsı! Ne yüzden vurmuş.. — Herif. Olacağı buydu bunun.... Çünkü bunun çarşıdan aksatası haftada bir iki mum. Bir de halisinden dağıstan yamçısı. «Yetiş ey Ebamuslimi Horosanî efendimiz!» diye naralandığı duyulmuş. buyur bakalım Bozo can! — Kimdir bre dayı! Anlamayınca. Mumcu köçek meğerse mumun bahasını arttırdıkça artırırmış! «Nedir?» diye sordukça.. İhvanlarla çok çabaladık. «Cenk halidir.. Bıyıklara adamlar asılır babayiğit! Dedimdi ama... Dur aman dayı...... Biz bu kapalıda ne bilelim! — Herif geldi.. Ben farkındayım! İhvanlarıma demedim mi? Dedim! Boş değil bu herif dedim! — Kimdir? Hangi herif? — Eski Malatya'nın kabristanına yerleştiydi gelip eli yeşil olası. haşa sınamaktayız! Bildiğin sınava çekmekteyiz! Birkaç kez «Heyvah ya şeydi Battal Gazi efendim!»... Göçü dedimse acem halısı şam ipeklisi belleme. islâm yoluna teber çekildi mi Müslümana durmak yoktur...... Birini. «Olmaz dedim. Hele buralarını bir anlayalım ki dayı! — Kimi derken. Uyuma Bozo oğlum... ben hamam aralığına siperlenip tam yüz kişi saydım! Yüz kişi dedimse gövde saymakta değilim ha. yoksa az biraz ıslandı mı? — Dur dayı! Sakm martini çekip. Demirlere yapışıp iki yanma bakarak sesini alçalttı: Bana izin koçum.. Aslına bakarsan dedim di ya. bir başka katıra göçünü sarmış... mermileri kuru mu. bu herifte yok. az biraz zarar edilecekse de sineye çekilecek. Taşta dil var. Hele bir anlayalım ki. Çünkü böyle bir evliyalığa ayak basmış yiğidin toprağımıza konması ne devlet!» dedim....

«Ne demek istemektedir bu avanak Çerkez? Şuna hele şuna!» kötüsü farkında değildi ama iki metre boyunda manda boğası kesiminde herif Çerkez gardiyanı Murat yavaş yavaş küçülüyor. — Nedir o? Nereye Bozo? Döndü. Bereket versin henüz alışamadığı için. demek vardı ya.. Bu hal yeni bir belâ idi... Aman ne demek bibi? — Şu demek ki. Tüh suratına... yalnız kalınca kendisini ancak toparlayabilmişti...... nerdeyse kalkıp üstünü arayacaktı. kim kimi vurmuş? Bizim Malatyalılımızdan mı? — Ya kimden olacaktı? Vay akıl... Çekil yolumdan. şimdikilerde Malatyalılardan başka birbirini kesen mi kaldı? — Öldürmüş mü? Anasını mı essahtan öldürmüş? — Anasını elbet. Mazmanoğlu'nun buna çok canı sıkıldı. başka başka şeyler düşünerek bi ribirlerini göz kantarıyla ölçüp biçerken Nazlıca bibinin cırlak sesi duyuldu: — Ah ki belâ! Vah ki belâ! Yoktur bunun kurtuluşu adamlar! Kıyamet belirtisidir... Cezası azalıp bir yıldan aşağıya düştü düşeli idarenin gösterdiği büyük güveni haksız çıkaracak hiç bir hata işlememişti. — Yahu koca nine.» Müdüriyet kısmını asıl cezaevinden ayıran kaim demir parmaklıklara doğru yürümüştü ki arkasından apansız bir bağırtı duyarak boş bulunup sıçradı.. Çal çalmaz mısın! Dediydim ama. .. yanlızlık koca tanrıya mahsus. «Vay yoktur nasıl söz?» demesiyle sağ eline acem teberini sol eline arap cembiyesini almasıyle.. fukara karı demiş: «Yoktur!». Çolak Hoca tespihini döndürerekten. Hacı Aptullah. Mazmanoğlu'nu şüpheyle süzüyordu.Herif «Şuıt» parmağını ağzına götürüp duvarlara sürtünerekten kaydı gitti... Etme kardaşım.. Askerden gelip demiş : «Benim şanım şerefim var!» demiş: «Asker dönüşü kötü evde ahbaplarıma sofra vermesem hiç olmaz!» Fukara parayı nerden bulur dul karı başıyla. Demiş: «Aman oğlum on param varsa derime yapışsın!» demiş. cehennemin Meyil deresine uçaraktan varıp yerleşmektir! — Ne oldu ki anacığım? Esnafın kazığı belâsına mı uğradın! Teraziye parmak mı attılar.. «Demek bu köşkerin Cemal'i sabah sabah çekmiş esrarı. Nerede hesap! Bu hesap Arafat meydanında görülecek bir hesap! Oğlan karıyı yatırıp kesti ki yavrum vay başıma! — Hangi?. kurumuş sol kolunu savuraraktan görünmüştü.. Oldu mu bize olanlar? — Ne olmuş deli kahpe.. Kocakarı topal Hocayı görmesiyle mahpus damının demir parmaklıkları ardında debelenen Hacı Aptullah'ı bırakıp Hocanın yolunu kesti : — Duydun mu er dayanmaz Bülbülün topal Hoca. hesabı yanlış tutup elde biri mi unuttular? — Hani terazi. Çerkez Murat gardiyan sağ yanağının altındaki diş çukurlarını karanlık karanlık göstererek gülümsüyor. Bunlar. bul kendine bir can yoldaşı dediydim. gözüne fındık faresi gibi görünmeye başlıyordu. «Şu pisi bir vuruşta ezip geçince ne lâzım gelir?» diyerek saldırıya geçmiyordu. Demiş «para!»...

..... birinci hamlesinde yüz kişi düşürmüş. «Ulan Mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk!» diye iniliyerek sakonun ceplerine saldırdı ki tabakaya ulaşıp cıgarayı tazeleye.. Hitler efendimiz gelip düzeltecekti? Hani Alaman'm kralı dünyalar durdukça durası Hitler efendimiz kurt ile kuzuyu bir arada gezdirecekti... — Kesmekte ki o kadar olur! — Kesmekte iken.. Kesmekte mi şimdicik kıtır kıtır..... sen bizde kendini bilmez mi ararsın! «Oğlum desem erkek gibi bir erkek karı dırıltısına boş verecek değil midir?» — Karıyı mı vurmuşlar çarşıda? . Dağ gibi oğlanı unutaydm! — Essaaah.. karıyı askerden gelen oğlu doğruyası.. ben mi? Surda karıyla dırdır etmişler. Çerkez gardiyan Murat Efendi.. Deli bunak.. Mazmanoğlu Hacı Aptullah on iki yıl süren mahpusluğunda bu anda içine düştüğü umutsuzluğu ancak birkaç kere duymuştu. Bu sırada sokakta gidip gelme artmış. Ya sen benim uğurumu. Çarşı karıştı mı baldırıçıplak takımı tutulmaz! Bizim bacanak dükkânı kapatmadıysa yandı! Yazık! Çarşının karışması hayır getirmez! — Çarşıda bir şey yoktur! Bir it ölmekle koca Malatya çarşısı neden karışacakmış? Kürt baskını mı bu? — Nasıl it? Tebelle girişmiş ki dayı. ikinci askerliğe alınmış candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına beraberce ilgilendiler. Mazmanoğlu Hacı Aptullah. Talanda varmıştır öyle ya.— Hani ya.. Daha ilk sözlerde üçünün de aklı karmakarışık oldu..... — Vay! Rahmetli Koçu buruğun Gülsüm hatunu mu? Oğlu mu? Onun oğlu var mıydı? Yanlışın olmasın! — Vay anan öle. çoğu gitti azı kaldı» dediklerin hani? — Nedir yahu Hacı Aptullah. bu çirkefi dalgalandıran belâ nasıl bir belâ? — Birini vurmuşlar ama hoca emmi. — Kim düşürmüş? Yahu sen içerdesin Bozo. Vuruşma kırışmaya neden aramalı! — Demek çarşıda.. biz dışardayız alîahımıza şükür! Sen mi bilirsin. ağzından alamadım.. telâşlı adımlar sıklaşmıştı.. gör nasıl zararım dokunur! Çolak hoca. Savul kahpe! Zararım dokunur ki sana. yolu eline aldı ki ardından martin kurşunu yetmez. «Korkmayın avratlar. çolak kolunu savuraraktan başkaca bir hırslı çömüş soluğu peydahlayarak sıyrıldı.. bilmez gibi.. senin Gülsüm hanımı.. Ya sen beni lafa tutup.. Para isteyip vermediğinden. vuruşma vardır! Çarşılı birbirine koyulmuştur.. Hani islâm dini taşımaktaydı gizliden. — Evet. Bu gün nasıl bir gün ki.. — Hangi karıymış? — Hangisi olur domuz çolak hoca.. Kıran kıranadır! — Neden? — Bre Murat Efendi..

«Aman bir payton arabası komşularım.... Sen bu yollara neden heveslenirsin?» — Neyle vurmuş? Lüverle mi? — Lüver! — Lüver de.. «Ya öyle mi.. al bakalım!» demiş.... — Arkadan mı vurmuş? — Arkadan dedikse sırtından demedik. «bismillah!» diyerekten sıkmış... Mahpus damında esrar dalgası olur ya. koç yiğit ardından hançeri asılmış. Başkaca işini bıçakla bitirmiş arkadan.. — Nerenin hançeri. Aslında kızın eniştesini vuracakmış ya. Sesi boğuntuya gelmiştir. bu saatte bu kadar mı olur! Eski Malatya'mızın şehit kabristanında evliya uğratmak niyetindesin ama hiç yağma yok! Bu sırada üç kişi birden yetişti... Herifin karnını deşmez mi. Mumcu köçeği eski Malatya kabristanında yatan.... — Zampara? — Bu günlerin köpoğlu zamparasından basılanı tutulanı hiç gördün mü bre Bozo! Oğlan pencereden cıpcıbıl komşunun havlusuna hoplayıp tatlı canını kurtarmış.. nah bana inanmazsanız Bozo kardaşıma sorun...... ekmek bıçağını nasıl yallah ettiyse. Şimdiki zaman ne zaman! Peki ne oldu şimdicik bakalım? Hadi gül gibi karı mezara... Öncesinden sen ayak bağını gevşet. Patlamasını biz neden duymadık? — Yatakta patlattırmış besbelli. sen mi? — Etme dayı! Yanlışsın! Mesele çarşıda. Son dakkada niyeti kıza değiştirmiş! . karı mı vurmuş herifi? Hangi karı? Nerde vurmuş? Yok öyle şey! — Yok da. Buna bizim koca reis on beş yılı sarar hiç bakmaz... Kıza yandım! — Dur yahu! Öyle bir kıza nasıl yanabilirmişsin! Pislik temizlenmedi mi güzelce? — Pislik böyle mi temizlenirmiş. — Hele oğlum Bozo. Buyur bakalım! — Sen ne demektesin ağa. Her kaç kuruşsa bir payton arabası.. ya biz gözümüzle gördüğümüzü n'apalım? Barsaklarmı toparlamış herifin. herif karının lafına laf yetiririm sanmasıyle kahpe.. Salıver! Ne denilmiştir : «Yemiyenin malım yerler» denilmiştir. Bre kahpe desem... biri apış arasından..— Çarşıda bir şey yok. Keskin atıcılıktaki hüneri görmeli ki elli adımdan kurşunları vızır vızır yapıştırmış.. sen eşşek cennetine.. başkaca. işte hovarda gezdirecek tetikliğin yok.. öncesi Lüveri işletmiş.. Hırıl hırıl soluyordu: Hançer yok lüverdir! İki kurşun! Biri kızıl koltuktan.. önünü aç.. Herif seğirterek geçerken durmuştu.. haberi size daha ulaşmadı mıydı? Evet kötülükte yakalayıp temizlemiş. — Karısını mı vurmuş herif? — Vay. Ben bu yaradan ölmem! Beni hastane doktoruna yetiştirmenin kolayı!» diyerekten debelenmesini ben mi gördüm. Ne olduysa avanak karıya oldu... — Vah ki ne kadar.

— Bıçakla? — Yok lüver. bu fabrika kuruldu.. Dururken dururken... Demek on dördüne girmemiş kız baltayı yallah etmesiyle öz babasını tepeden kuyruğa ikiye bölmüş..... Kız babasını uyurken baltayla doğramış Babası kızını kötülükte tutmasıyla. Çünkü baba öğüdü dinlemedi... küçükte saygı kalmadı..... Oh tadından yenmez! — Benim sezinlediğim bunda bir bityeniği olmalı........ — Nah gördünüz mü kardaşlarım.. şu işe hele. Bir vuruşta şuncacık oğlanı gebertmek nasıl bir gâvurluk! Nasıl bir acımazlık. Büyükte acıma.. — Fabrikada mı çalışmaktaymış oğlan? — Fabrikada. harcan» derim sanmış fukara herif. herif kudurdu mu ki çekip vursun! Topal Sefer bir cinayet olduğunu kısadan içeriye duyurmuş. — Yok mu? Kim demiş! Oğlandır vurulan. — Hangi oğlan? Oğlan yok. Benim sözüme gelirsiniz. Malatya'mızda İslâm terbiyesi kalmadı.. — Zampara? — Zamparayı bilmem! — Vah! işte buna yandım! Benim aklım derinme ermez ama bu gidişin sonu ya heydir azizim... — Evet insan uslanacağına azdı. Zamanın itine bunlar denecek laf mı? Suratına ite atar gibi atmasıyle. kapıdakiler meseleyi anlamaya uğraşırken mahpushanenin yola bakan bütün pencereleri çoktan bağrışmıya başlamıştı: — Karısını mı vurmuş? — Karı mı herifi.. Koca reis! — Ulan aklına gelen nedir namussuz? Kızından bir şey mi umdu demektesin! Ya Malatyalı seni ne yapar? — Malatyalı doğru işe ne yapabilirmiş? — Dışarda karılar azmıştır arkadaşlarım! Burada biz güven altındayız! Benim bildiğim şu hükümatımızm kapıdaki candarmaları bizi beklemese bak gör Vahap efendi neler olur. Hele şu işe.. Elli metreden sıktı ne demektir? — Kimi kötülükte yakaladı? Malatya'mızın birinciye gelen şeyhinin kız ehli kızını kötülükte nasıl bastırabilirmiş elin yabanı? — Yabanı! Anlamadım! Kocası değil mi? — Yahu kızı verimkâr olsalar.. İlerden önce bir nara ardından bir bağırtı duyuldu : .. «Parayı bozmadan getir de sonra içinden dilediğin kadarım al. Bu Malatyalı bu fabrikayı bir gece dümdüz etmedikçe....— Kötülükte yakaladıysa... — Kızını kurşunlamış. Nasıl bir kıyamet belirtisi.. Kızını paralamış bıçakla fukara. durup dururken kız kısmı babasını baltayla dörde neden bölsün! Eğer aklıma gelen gibiyse..

. Hangisinin babası bellidir ki bunların ırzı kırık pezevenk mezarını yırtıp çıkıp vuruyor da namusumu temizledim diyerekten gerisin geri ahrete dönüyor? — Vay ki meseleyi anlıyalım diyene.. ulan kulaklarına dürttüklerini.. bastırmasıyla hemen aslan kesilip ört bas etmeye sıvanır ve de öylesine gizler ki baba şurada kalsın kızın kendisi ve suç ortağı diyeceğimiz zampara bile kuşkuya düşer ki. — Biz burada çürürken dışarda işler aldı yürüdü desene bay Aptullah Nurol! Artık kızlarını babalan mı bastırır oldu dışarda?. Gayetle güzel vurdu! — Kötülükte mi yakalamış? — Hangi herif? — Nerde? — «Suç üstü yapıp boşasaydın senden sonra alan vurup buraya geleydi» diyen olmamış mı namussuza? — Aman Vahap Efendi. Karısını değil kızını vurdu... Alan oğlanı askere götürmüşler. Haberin doğrusu geldi.— Ulan mahpuslar... kimi vurmuş.. vurulan ölmüş mü. Gelip mekân tuttular buralarda. karıştırmadık mı? — Yahu! İşin alaymdasınız! Meseleyi anlıyalım! Kim vurmuş. — Aman Vahap efendi. Bunu on iki yaşında sattı babası. Ardından babasını da ikinci askerliğe alınca bunlar köyde kimsesiz kaldılar di.. Oğlum sen bu maskaralıkla kimdir vurulan vuran.. — Kızını mı? — Vay dürzü vay.. anası olacak kahpeyle bunları sürdü çıkardı köyden. ölmüş mölmüş mü. kimdir gardiyan Aptullah Nurol.. Gelen geçen az biraz gagalamış benim anladığım. Muhtar bakmış ki düzen bozulacak. Analar bastırır. kısadan demedi mi gör neler olur! — Kız geçenlerde geneleve atılan Cemile.... nerde vurmuş. Fabrikada çalıştı.... biz böyle bir haltı karıştırdık mı. eliyle koymuş gibi bastırır. Oynak karıyı bilmez değilsiniz ya.. vuran tutulmuş mu? Biz tanır mıyız? — Kızı tanırsınız! — Vurulan kızı? Biz? Oğlum sabahtan beri «Kız mız» diyerekten şuna resmen eski kulağı kesiklerden yıllanmış kart kahpe desene..... aslında bizim köydendir bunlar.. Tellâl sadıcm Osman değil midir? — Dinleyelim öyleyse. Gardiyan Aptullah Nurol Başgardiyanlık odasına girip çoktan beri aranan bir şeyi bulup getirmiş gibi «nah buyurun» anlamına zimmet defterini masanın üzerine attı: —Ohhh! Kahpeyi vurudu ki herif. hep mi öldünüz! Havadisim var havadisim. Anlayamadım kardaşım! — Neden? Babaların kızlarını kötülükte bastırmak kanun mudur? Hayır değildir. size tonla havadis getirdim! — Aman durun uşak kimdir? — Yahu kim olur.. Bu iş analara verilmiştir... Haram torbadan şunu bunu koklamış karı tek durur mu? Köyden ardı sıra gelenlerde olmuş .

.. birbirlerine söyleyecek laflan kaldıysa ya da biri yeni düştüyse ya da anlattıklarının arasından biraz vakit geçtiyse ellerinden kazanın nasıl çıktığını. gidip gelme hiç aralıksız sürüp gitsin! — Polis Ahmet'in canı cehenneme. — Ama kızı kerhanede. — Çaresi aman Vahap efendi? İfadesi bilir dedin.. iyicene de dalgınlaşmıştı... sabaha kadar kapı önlerinde dolaşmaya başlamışlar. çok ceza verirler mi.. soran olursa... karakolda mahkemede olanları.. Şu bizim.... — Ahmet Polis. Defteri koltuğuna al.... — Bilmez bu yollan fukara.. Eski köy oynaşları moynaşları. Fabrikadan yeni oynaşlar moynaşlar. — Aklıma düştü apansız. Tek mahallede oturduğu sokakta vede bulunduğu aile yuvasında girme çıkma... — Uyku tutmadı mı kurban? — Uyku. Sen söyle bakalım Vahap Efendi. Hamo voltaya binmiş. Eh. «Bir erkekle beraber gördüm. Eski kodoş! Neden tutmuş... aklım başımdan gitti» falan demeli. — Dedik evet! ... Sizin anlıyacağınız mahallede erkek geçinenler eve girmezlenmişler. — Bizi sorumlu tutarlarsa? — Yok canım..duyduğum doğruysa... Benim bildiğim Ahmet polis bu işe üste verir. pusulayı tutmuş. Tutsa da.. Askeriye töresince ayak değiştirip yanma koşuldu. Kısımda el ayak çekilince kovuşların arasındaki fayans döşeli koridorda uyku tutmamış birkaç ağır cezalı ile yeni düşmüşlerden bir ikisi gürültü etmemeye çabalayarak dolaşırlar. Bakmış ki fabrikada çalışmak tatsız.. on beş sene verirler.. — Kime? — Kızın babasına? — İfadesine bakar. — Nasıl vermeli? — «Kasten vurmadım» demeli... kulak asma kardaşım.. — Olsun. polis hakkı vermediğinden mi tutmuş? Müşteri taşımışsa komisyonunu mu inkârdan gelmişler? — Gelmekle.. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır.. şu da şöyle olsaydı hey allah!». dedim :«Şöyle olsaydı da. hemen hemen hiç değiştirmeden anlatırlar. Komşular bakmışlar ki bunların evi önü kalabalıklaşmakta giderekten. «Ben mahkemeden geliyorum» dersin. yirmi iki sene bile verirler. Maho yanaşıp selâm verdi. Ahmet Polis de oralarda oturur.. Gizliden otlarım sanmış. çaresi? — Çaresi.... Mahallenin on yaşını aşmış kopukları da saç sıvazlıyaraktan dolanmaktalar tabanı yanmış it gibi. Nasıl etsek? — Git söyle..

— Sezinleme yok olmaz! Sezinleyeceksin mecburî.. Yabanın herifine. Bizim kahpe durduğu yerde kaçtı. — Bizim başımıza duyulmamış işler geldi kardaş! Haso da derin derin içini çekti..... Bu nasıl bir belâ kardaşlık. başkaca şeyhten imamdan görgücü getirseler hiç inanacağımız yok. belki de hiç ara vermez olmuş bellersin! — Senin avrat böyle huylar mı peydahladıydı ? — Hey ye. — Ağa mı bozdu yüreğini kocamış karıya. — Bizimkinde yeni huylar peydahlamak yok. Bacaklar dersen götür Murat suyu köprüsüne dayak olsun! — Dokuz çocuk doğurmuş. Ya sen? Sen nasıl sezinledin kardaşlığım en önden.— Bana sorarsan. — Kocamış ama yiğitliğini ne yapalım.. — Etme kardaşlık! Bir tek karıdan mı bu dokuz baş. — He ye! Bir tek karıdan. Ankara gurbeti diyip savuşacaksın ki belâyı savuşturacaksın! Derin derin içini çekti: Evet her bokluğun başı sezinlemektir..... Sen nasıl sezinledin ilk önden? — Neyi nasıl sezinledim? Bende sezinleme yok. Köylülüğü bilmez değilsin.... — Bir tekse kocamıştır.. — Bizde de sezinleme yok! Yok...... şundan bundan pirelenmedin mi az çok? Hele hele! — Ne gibi? — Hovardaya aldanan karının erine nefsi uyanmaz! Kırk yıl yanaşmasan nerde bu bizim herif diye aranmaz. Göğüsleri vardı ki sen kardaşlığımdan neyini saklamalı.. Bize karanlık! — Olmaz! Hiç olmaz! Ne denilmiştir: «Derdini demeyen dermanını bulamaz» denilmıştır. Köylülükte hizmetkâr kısmının ırzı namusu.. Töbe! Hiç duymadım. Çünkü bizimki hovardayı kapıda taşımaya çabalamadı... Başkaca.. ver elini İstanbul gurbeti. malı mülkü ağanın gölgesinde olmakla. her biri ekin doldurulmuş halı heybe gözü gibi. Bu sebeple sezinleyemedik her hal.. senin belâ? — Benim belâ kardaşlığım ağa belasıdır.... Belini değme babayiğit kavrayamaz iki kolu ile. «Ana haliyim» demeyi tutturur ki bu rezil ana hali ayda üçe dörde biner.. bizim karıda boy nah bu kapıdan girmez eğilmeyince. . çünkü bizde çocuk dokuz baş. Farımamış mı şu kadar? — Farıma yok! . her kötülüğün başı sezinlemek.. Okkaya çeksen yüz okkadan artık değilse de eksik de hiç değil. Sen ağa seyisliği yaptığından kısrağın yeni huylar peydahladığını belki bilirsin... kardaşlığıma diyeyim. — Durduğu yerde. Biz kara hizmetkârıyız! Biz ömrümüzde lafım burdan dışarı eşeğe binmemişiz doyasıya. Adam bindiği kısrağın yeni huylar peydahladığını ossaat sezinler! — Kısrağa kurban olayım kardaşım..... Biz güvenmekteyiz ki yüz tanık getirseler. Adamda sezginlik ya hiç olmayacak yada sezinledin mi.... Yanaşmağa kalksan el vermez! «Belim ağrımakta yüreğim bulanmakta» der mızmızlanır.

Biraz ofladı hışıladı: Demek koca tanrı bunu bu kadar yiğit yarattığından nefsini ere doymaz yaratmış.. Aklımız başımızda yok ki neyi düşünmekteyiz ? — Taman! Akıl baştan sıçramış olur öyle sıralarda.... Bizi aldı bir düşünce... Biz düşünmekteyiz. Değirmende çoğu zaman çoğu pehlivanların yerden koparmayı göze alamadıkları kara ekin çuvallarına yallah bismillah diye sokulurdu.. — Derken. ayıptır demesi. sezinliyemedim demek. Sana kalsa. Senin avrat nasıldı? — Nesi nasıldı? — Nefisten yana. nefis azgınlığından? — Benimkisi.. Ağlasam mı biraz hey allah demekteyim. hak bereket diye dua et! — Vay ki kahpe! Adam öldürür kahpe! — Adam evet! «Bu oğuluşağı sana yapıveren benim ha... Hele çekilin ki bir.. Bizi çekiştirirdi ki Yusuf peygamber olsan çıkamazsın pençesinden.. iniş aşağıya dökerdi.. Ne yapar eder.. Kimdir demeye kalmadı.. bir de yiğit karı mı nefisli olur? — Besbelli. demek nefisliymiş namussuz. Yatağa girdi mi Osmanlı padişahının sultan hanımı gibi gölgeden çıkmamış. kıçımıza bir de şaplak çekerdi... öfkesi yamandı arkadaş. Başkaca. seni mutlak günaha sokar! Bir kezle iki kezle kurtulsan. karı gibi ocak başında kül mü eşelemektesin yüreksiz? dedi..... hele ki baltayı çekti miydi değme zaptiye çavuşu önünde duramazdı.. İşe bak sen kardaşlık... — Evet! Geçmiş gitmiş.. gece dedimse akşam olmuş vakit olmuş.. Komşulardan utanmasam şeytan Beko'dan bir uzun hava koy vereceğim! Baktım dışarda bir ayak patırdısı. Çünkü sıraya o saat döndürür. Benimki nah şuncacıktı. Benimki allah allah. Benim karının yiğitliğini bizim oralarda bilmeyen yoktur.... — Dördü kız beşi oğlan. öfkelendi mi yaban kedisine dönerdi.... Geçti birkaç gün. «Hele çekilin yavrularım.— Kaçı erkek kaçı kız bunların? Çocukları sordum. dedi: «Ulan dedi. aslında yüreğim bir uzun hava çekmeli demekte.. Ocakta ateş yok! Bizim ev ölü evi gibi. sabahtan akşama ekin biçse..... Yatakta kavradım mı bitti gitti sanırdım! Dur hele.. Dedim ya boyu benim ikim kadar. tamam kesimi ufaraktı ya. ekin biçerken başa koymazlardı. bir ay herif görmemiş sanırdın.. Bir akşam vardım ki geçmiş gitmiş.. değerimi bil! diyerekten böğrümü burardı. taş taşısa.. Böyle bir gece. — Vay başıma! Vay başıma! Bunca oğul uşaktan sonra öyle mi? — Oğul uşak evet! Nefisli karıydı gayet. Derken.. Kavgalarda küreği yabayı yada çoban sopasını.... Düşünmekteyiz. Osmanlı karı dedin mi Maho'nun Aslı diye karşılığı karşı dağdan gelirdi iniliyerek. öfkeli kan.» diyerek bir koluyla kaldırıp hayvanın sırtına dayıyıverirdi.... sefil Maho beni uşaksız oğulsuz öldürecektin marazlı!» diyerekten gülerdi.. .. baktım gelen Osman emmim. Er olsan avradın koyup kaçmazdı rezil!» — Doğru. Bizim oralarda bizim avradı. laf gelimidir. aygırlamış kısrak gibiydi. sovanın cücüğü kadar deyim de anla.

. — İşini kolaylaştırmış sağ ol diyeceğine. Dolandım odun yığınına. Kapının pervaz direğine var gücümle yallah ettim.» Yemin bile içtik ama kulak verme kardaşlık... dedim : «Vay allah. Vara öldürmeyeydim de o da yaşayaydı ben de yaşayaydım! — Yaşamaktayız ya koca tanrıya şükür hepimiz işte.... eller ne demez.. Duvarın dibine çömeldim. O fırtınayı o gece atlattım mı köyden göçerdim bir tarafa. bir yana.. . «Tek dur namussuz! Sırası mıdır. Denedim ki tamam! Aldım koltuğuma. Hisarda yatar gibi dam üstünde yatar mı adam? N'olacak peki şimdi? Kendine de ettin bize de.. — O sıra nasıl bir sıradır Jci ite mite bakıla kardaşım... surda burda bir iki uyumazı. yılan gibi ürpermekte yukardan aşağa. dirseyiğle Hano'nun böğrüne dokundu: Mahkemede koca reise dedik : «Aklımız başımızda yok.. Zamanlar ekin biçme zamanıdır.. Cıgara paketine davranacak güç kalmamış ya... Hastası hovardası. Ay ışığı tam ağzına vurmuş. avanak olduğundan mı köylü kalır? Sen komşunun karısını çileden çıkarmışsın.... var gel sen düşün vay koca allah!» Gözlerim karardı.. karının da babası.. Vurmasaydım.... Vay ki vay!» dedim. Baltanın sapını sıkıladım... Maho kıs kıs güldü.... demem! Kapıyı dayaklayıp içerde yataydı vurmazdım vuramazdım. Birden hopladım! Ellerime tüksürüp baltayı kaptım. — Yok yaşamak.— Doğru olmaz mı? Osman emmim salt emmim değil... Tütün istedi ya paketi çıkaracak güç nerede? Belkemiğini.. ... — Yuf olsun! Ya erlik öldü mü? — Erlik bizden ne kadar ırak.. «Vay anam biz bizi az kaldı ki düşmanın ağzına baltasız makasız. Canım bir cigara çeksin! Yakmasam öleceğim.. Canım tütün istedi. — İt.. Sürdüm vardım karının kaçtığı herifin evine sokuldum. Delirmişiz öyle ya. vay allah. Ne görsem iyi? Bunlar dam üstüne sermemişler mi yatakları. fazladan alıp kaçmışsın. Amcam gitti.. Essah! İt mit yok! Diyeceksin olur mu? Allahtır... hele namussuz. oldu.. Gölgeliklerden. Bize bu lafı kaçan karının babası söylemekte hemşerim böylecene. Bizim adamlarımız. Hele namussuz desem. Yeni evlenmişi.... adamın aklı başındadır kötülükte. Yürüdüm it yürüyüşüyle lenk lenk... Işılamakta ki ayna kaç para eder. kardaşım köylü olduğundan mı avanak olur. dam başımıza yıkılır demez miyiz! Meğer baltanın sapı gevşememiş mi? Vurmamla demir vmlıyaraktan şuraya sıçradı gitti. sen bana günah yazmayacaksın bundan böyle. vay allah! Amcamız bize böyle derse vay allah. benim kötü balta. Köpek gibi emekliyerekten dolanıp dam başına çıktım. Yorgunluktan ölmüşüz ya... O sıra gözüme ne çarpsa iyi kardaşım.. Köyü dinledim uyumuş gitmiş! — Köy tümden uyumaz! Sen sana gel! — Uyumaz evet! Vardır. Deli gönül dedi: «Oğlum soyun yat! sabah hayır!» baktım yazı yaban ay ışığına kesmiş... İnsanlıktan çıkıp canavar kesilecek sıradasın!» dedim ben bana. hep kurtulurduk..... mit?. — Der miyim hiç.... Delirmesek var gücümüzle yüklenir miyiz...

.. bileğime yapıştı. Dedim : «Aman Koca tanrı bize kuvvet!» zorlamakla baltayı allaha şükür söküp çıkardım bu keyifle güldüm. belden yukarsı yorganla beraber kara kazan gibi kabardı kalktı. dedim: «Ulan dedim... — Çıktım ya sen bana sor! Köse dağa tuz çuvalı çıkarmış gibi solumaktayım! Çömelime gelsem kalkacağını kalmamış! Dedim : «Aman Maho davran aman! Sen seni bıraktın mı yandın bil!» Ellerime tüskürüp baltayı kavradım.. — Uykuda mı? — Yok! Gözleri vıcır vıcır bakmakta. Farkında değilim! Say ki kardaşım hızır peygamber yetişti. Durdum öylecene... . hele bakalım ki bir. Onu gördüm ki eski karısı öteki yatakta doğrulmuş bizi gözlemekte.... Öküz gibi solumak bunda. Bu vartayı atlataydık! — Bırak şimdicik. Baktım bir zaman. Hovardasını koynunda doğramaktayım da zıplayıp doğrulamamakta. sen günah yazma Maho kuluna!» dedim yorganı bıraktım! Karı anadan çıplak çünkü. vurdum açıldı.. adamın böyle sıralarda aklı başındadır... dedim: «Ya allah ya pir!» Kaldırdım ki vuram. yüreksizmişsin ki kardaş kurban. orta yatakta herif yatmaktadır... Bu kez işe bakmalı ki kardaşım balta kafa' kemiğine sıkışmış..... karıcık gittiydi bok yoluna! Baktım ki koca karı uyumakta adam gibi horuldayaraktan...... kan kokusu.— Aldırma! Olmuş işin kötüsü olmaz! Çıktın dam üstüne. sen adamla eğlenmekte misin?» Geriledim. baltayı kaldırıp. Olan olmuştur! — Olan olmuştur. El karısının çıplaklığına bakmıyacaksm! Bilmezden uğrasan kafanı döndüreceksin şu yana. Keşkeme büsbütün yüreksiz olaydıkda... basıp indirdim. karıya mı? — Herif de yok karı da yok. — Kan kokusudur.. «Aklımız başımızdan sıçradı istediğimizi bilmeden işledik» dedim ya koca reise. kardaşlığıma söyleyeyim. Yarı kemiği bulunca taze et kokusu burnuma çarptı. çekerim gelmez.. «Töbe hey allah. Meğer bizim karı doğradığım herifin yanında yatar değil miymiş..... evet! Baktım iki yatak daha var! Baktım. «Hıh!» diyerekten kafasına yallah ettim... budaklı odun yarar gibi vurdum açıldı. Durdum soluklanmak için. Her solukta alt dudağı şişip kabarmakta sonrası yeniden boşalıp inmekte... dedim ben bana : «Hele rezil! Kimliği bilinmeden nereye vurmaktasın! dedim: Elin suçsuzunu körlemeden öldürünce ne olur? Öte dünyada yatacak yer bulunmaz! Geri dur!» dediğim gibi. sıkı durdum... — Kan evet.. meğer yataktaki herifin anası değil miymiş..... Korku tutuğu olmuş besbelli! — Vursana be herif. — Yahu hayıflandığın işe bak sırası mıdır? Günah münah düşünmenin sırası mı.. İki de kahpeye vursana.. Az kaldı ki doğradı idik.» Yorganı araladım! Töbe koca tanrı bizi korumuş kardaşım... — Herife mi. Çekerim gelmez. koca tanrı günah yazmasın. büsbütün yüreksizmişsin! — Yüreksiz adamızdır allahıma şükür.. yalan! Dedim «Günah! Dedim. Ölüm uykusundadır ki burnunu kessen alsan uyanacağı yoktur.

. Emmi kızı olduğundan.. Karı yüklüydü. — Doğurdu mu? Yoksa o gecenin korkusuyla bıraktı mı? — Doğurdu. Bizimkine yanmaktayım. Buradan akıl verdi sağ olsun Tahsildar Bedri efendi.. Kalkamanıaktayım muhtar ağa!» Dedi: «Olmaz öyle şey erliğine yazık! Hopla kalk!» Dediği gibi inanır mısın hoplamamla kalktım. ya kimindir desem yahu muhtarın değil ya! . Çöktüğüm yerde dermişim ki: «Vay Maho. — Önceden surda burda çiftleştilerse nereden bileceksin fukara? — Çiftleşme yok ya.. «Dur kahpe» diye bağırıp baltayı fırlattım! islâm dini açık. Koca reis bağırdı: «Suçlu otur!» Koca reis suçlu otur dedi mi oturacaksın ister istemez! Mahkemede kayıtlıdır....... — Herifin karısına mı? — Yok yahu! Herifin karısı kimdir ki. Muhtar bizi ahıra kapattı ki herifin hısım akrabası bir kötülük etmesin! Ahırın sıcağında bizi bir ter bastırdı kardaşım... — Aman.. kişinin iniltisi bu iniltiyle benim kahpeye bir gayret geldi... inledi o kadar. Belki zorlatıp morlatıp kafaya bir iki vururduk ama eski karı birden bağırdı. söylemesi ayıp.... Ne vuranındır ne vurulanındır.. Balta gidince dizlerde gövdemizi taşıyacak güç kalmamış. vay Maho. böylesi ne kadar iyi olmuş! — iyi olması. allaha asi oldun garip Maho!». Bir zaman dört ayak emekledi.. dedim: «Kölen olayım reis beyim. «Yazık eksikliğine ne kadar yazık!» diyerekten. yorganı tepikleyip cıpcıbıl uğradı yataktan.— Vuracağım! «Dedim sıra şimdi karınındır! Hey koca tanrı sen günah yazma!» Elime tüskürdüm! Aah kardaşıma diyeyim baltayı kaldıracak gücüm kalmamış. kardaşım istesem kafayı buldururdum. hangi oğlan?» Dedim : «Böyle böyle. al benim kanımı bir şişeye.. al oğlanın kanını başka bir şişeye. var olsa da değersiz! Çünkü kötülükte karı çocuğa kalamaz. Biz ayağa kalktıkta söyledik.. günahlara battın Maho... — Ölmeyince. bir gayret verdi nedense koca tanrı kan bir hopladı. Bağırdı dedimse korkmuş karı bağırtısı değil. — Aman ya... Muhtar geldi.. ay ışığında şavklandı ki az kalsın gözümüzü kamaştıra.. debelenmesek kendi terimizde boğulacağız! Bir yandan da karıya acımakta yüreğimiz... Hemi de oğlan doğurdu. dedi «kalk ulan yürü!» Dedim: «Ben bana sahip değilim.. Bedeni aktır. Bizim köyümüzde böyle derler bilenler...» Kızdı koca reis.» Şaştı koca reis dedi: «Ne kanıdır. «Babası bize verir belki gerisin geri!» dedik besbelli.. Döndürdüm elimin terazisini kulağını almış dibinden. Çocuk anadadır. Harman zamanı on iki gün nedir ki.. koca reise çok yalvardım kanlılar gibi. Sürdüm gittim. Edeple söyledik ellerimizi göbeğe koyduk... harman zamanı köy yerinde çocuk tutmaz! Sen tuttursan yorgunluktan karı atar tohumu. — Senden olduğu ne belli? — Herifle topu on iki gün kaldılar.. Kendin bilmez değilsin ya. baktım damdan aşağı kendini attı atacak.

Kürtlükte zagonu budur bunun. Çünkü saçı uzun aklı kısadır. adam vurmak mıdır? — Namusculuktur.. Say ki inişe bağladığın sudur. orada bir günü iki gün sayılarak bu belâyı üç yılda sırtından atıp savuşacaktı.. Aslına bakılırsa devlet kesesine el attıktan sonra yakalanması biraz dalgınlığından. Seni ezerler!» — Doğrudur ama. — Ya deminki sarı yağız oğlan. Bize dedi: «Yenisin! Dolanma ayak altında. Dalgınlık gibi tembellik de sarkık yanaklı ablak suratına. Eli işe gitmiyor. altlan şiş kısık gözlerine. çokça da .. karı milletinde suç olmaz. yirmi beş kayma. makbuzlarda hile. Pislik böyle temizlenir!» Dedim : «Yok. Patırdısız gezinene gecede yasak yok.. Ya senin ki? — Bizimkisi başka. başkaca vergi alıp karşılığında hiç makbuz vermeyerek sayısı hükümetçe de kendisince de belirsiz paraları zimmetine geçirmekten beş yıl on ay ağır hapse mahkûmdu... Ya sen? — Benimkisi de hiç! — Ya? — Şundan hiç ki kurban. — Merhaba! — Allah kurtarsın! — Gezintiye yasak var mı? — Yoktur. — Sana başlıktan hisse vermedi mi? — Aldığının yarısını verdi. düşer ardına alışık kuzu gibi sürer gelir.. iki laf edersin veya incik boncuk verirsin... Bastırdın mı hovardanın altında? — Yok. karıyı vurduk.. Karının şeytanı er. Dışarda hava çok güzel olduğundan canı sıkkındı. karıyı öldüreceksin! O ki soyumuza bu lekeyi çaldı karıyı bitireceğiz. — Vay ki benim gibi desene kurban! Üstüne mi vurdun bilmezden..» dedim. Şimdi 1943 yılı Mayıs ayının 17 günü Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında mahpusların ekmek hesaplarını yapıyordu.. — Yirmi beş kayma mı? Kaç para eder öldürsen iyiymiş kahpeyi.... geceye değildir.. Hayvan gibi fikri yoktur..— Karı ne oldu? — Ne olur karıya? Amcam sattı başka bir herife.. Sezinledin mi? — Hiç. sinek uçsa dalgın dalgın bakarak bıyıklarını çekiştiriyordu. geçti gitti bizimkisi. Aslına bakarsan önce karıyı vuracaktın! — Amcam da o gece dedi: «Oğlum Maho.... Ya sen? — Bende de yok.... Tahsildar Bedri Efendi defterlerde silinti. kat kat gerdanına gerçekten yaraşmaktaydı. — Nedir belânız kurban. Bu cezanın altıda birini yatarsa çalışma cezaevlerinden birine gidecek... aldı bohçasını mohçasını.

mahpus damında.. Bir türküden her zaman söylediği parçayı yavaşça mırıldandı: «Ateşim arşa çıktı Irak durun yanarsınız. yediği haltı usulüne uydursa. Gitseydi. kilimin dört ucunu suya bırakmıştı.. bizim Malatyalımızın kimisi hiç akıllanmadı tuh yüzüne!» «Yahu oğlum Malatya! Geçmişine sövdürürsün ki. «Nah. buyur bakalım! Bir koca vilâyetin bir koca merkez cezaevi olup. mal müdürü de. Vakit öyleyi tuttu tutacak iken. Ulan oğlum akşam kız sanat okulu olsa az biraz . Uğrasa bir yere geçemez! Çünkü.. bunca zamanın gül gibi namusunu lekeletmecesine. Oy ki yanarsız!» Birden koca mahpushanenin cümle kapısındaki sessizliği gidip gelme durgunluğunu yadırgadı. bir yandan buna uğraşırken öte yandan bundan evvel avlayıp çıkardığı hapı sol elinin başparmağıyle şahadet parmağı arasında bura bura kurutup yere atmağa çabalıyordu. yakaladığını çekip almak için zorlatıyor. Şimdi tenhalıktan yararlanırım sanıp dünyayı ünutaraktan sağ elinin şahadet parmağıyle burnunun derinlerine varmak turunu sarfederekten hap yakalamak. «Yahu şunun elinden kabuklu ceviz yenmez. Biraz tetik dursa. «Bu Hacı Aptullah on iki yıl cezayı hayır. Battal gazi efendimize kadar sövdürür bizi günaha sokarsın!» Bir cıgara yaktı. «Nedir oğlum? Şeytan geçmekte desem. Düşündükçe çaldığına pişman olmuyor. Fukara şeytan buralara uğrayamaz. Vay ki yanarsız. İlk işlerde derli toplu çalışırken sonra dalgınlıkla tembellik ağır basmış. Mahpusa düşmeden önce de böyle burun karıştırmak huyu vardı. mahalle kahvelerinde ahbap meclislerinde.» Gardiyan Çerkez Murat Efendi her zamanki gibi önüne bir iskemle çekmiş. Evet her bir kimsenin bir huyu var. bunaltıdan vede mahpus damı işsizliğinden peydahlamamıştı.tembelliğinden ileri gelmişti.. Bu yüzden çubuk gibi delikanlı çağında nice nice namlı kahpelerden doslar yitirmiş. arkalığına kollarını kavuşturup başını dayayarak uyumuştu. «Vay ki akıl! Ulan dağın ayıları akıllandı.. cezayı altı yıl önce bitirmiş olacaktı. dost geceleri muhabbetlerinde yiğitliğinin verdiği namı da yaşıtları arasındaki saygılı yeri de epeyce zedelemişti. şeytana sezdirmeden yağdan kıl çekercesine soymaktadır! Yürü eşşek vede hayvan».. «Kim bilir kaç bin kişi bu gün bu hükümatı soymaktadır ki. allahm izniyle tüketmedi. müfettişler de yüz yıl arasalar hiç bir suç bulamazlardı.. bu bizim Bozo'nun da ille burun karıştırması!» Bozo. burnunu karıştıraraktan tüketti. tuh allah belânı vere Bozo gibi!» Evet bu Hacı Aptullah boktan yere adam vurup on iki yıl ceza yemiş anası Karı beyin aklına uyup çalışma cezaevlerinden birine gitmemişti.. ele girer ki. burun karıştırmak illetini. Malatyalıların vede Malatya mahpus dammın kısaca Bozo diye çağırdığı Mazmanoğlu Hacı Aptullah karşıdaki başgardiyan odasında derinlere dalmış burnunu karıştırıyordu. fakat aptalca yakalandığı için kendisini ayıplıyordu.

hayfını alaydın ya şu dünyadan dümbük!» Çok keyifli bir şeyler düşünüyormuş gibi gülümsedi. Her odasında bir genelev hanımı kendi başına. komiser muavini baylar da. Pencereye koşup dışarıya bir zaman kulak verdi.» Cıgaradan iki çekti öksürdü. Bizim buramız. hay kurban olduğum salı. alışverişe giriş çıkışa göz kulak olup ufaktan büyükten hiç bir kanunsuzluğa meydan vermezdi.. Kapıda gece gündüz bir bekçi nöbet tutar.. Çünkü Malatya'nın genelevinde çaça karılar yani patron yoktu. Tahsildar Bedri Efendi. çok daha etkili olarak ortaklarını kurda kuşa karşı kesinlikle savunmaktaydılar. savcı yardımcısı. «Oğlum bu sokak nasıl bir sokak ki işleyebilsin güpegündüz hiç utanmadan?. Bu ev taş döşeli bir avluyu çeviren iki katlı bir yapıydı... Mazmanoğlu Hacı ibrahim öteki adiyle Bozo aklına bir şey gelmiş gibi zıplayıp kalktı. oflaması yerden göğe kadar haklıdır! Şundan ki on bir yıl . Ve de derinden derine of larm birini bir paraya çekmesi de bundandır! Ve de bana sorarsan arkadaş.. tabanı yanmış it gibi izine çıkacak genel birleşmeevi hanımlarımızı beklemektedir. çok gizli yürütülen dostumsu birer ilintiyle kızların hoyratlar tarafından hırpalanmalarını.. Allah belânı vere tahsildar Bedri gibi. keyfince çalışmaktaydı.. duvarlara bakarak arandı: «Dur efendi! Bu gün günlerden? Aman haa. Bizde bu işin yiğitliği hani?» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hafiften bir horultu tutturmuştu. İlle de zengin genelev hanımlarının paralarım işleten hacıdan hocadan birkaç büyük tüccar daha geriden.patırdı duyulur! Vay ki mahpus damı bakkal hanesi sahibi dümbük Abo! Demek sen dükkânı kilitleyip savuşunca. «Bu tütünleri ne yaptılar yahu! Bunlara zehir mi kattılar? Rejinin tütünü demekte ki : 'Benden sana hayır yok! Aklını başına devşir! Git sen sana kaçak tütün peydahla!' demekte ya. Salı olmasın sakın! Vallah da salıdır Billah da salı. Genelevimizde vatan hizmeti gören saygı değer hanımlarımızın izin günüdür ve de Mazmanoğlu Hacı Aptullah namı diğer Bozo oğlumuz Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında haşa huzurdan ve de benzetmekte yanılma olmaz. sonra odayı birkaç kere dolanıp of çekerek oturup burnunu karıştırma işini bıraktığı yerden sürdürmeye başladı. «Vay ki bir bu eksikti. türküyü değiştirdi: «Yüz benden l Elli senden yüz benden l Gam yardan vefalıdır l Hiç sevilmez yüz benden... rakam dökmeye başlayacakken vazgeçti.. Yahu nedir? Biz mübarek salıyı unutmuşuz... Başkaca körpe jandarma teğmeni. suyu çekilmiş değirmene mi döner? Yuf olsun yuf!» Kalemi kavradı. Hani kurban olduğum salı.. «Dünyanın bir aptalı biz miyiz? Rakkam dökülecekti de kendi rakkamlarımızı döküp müfettişe tutulmasaydık ya.. Bari bilemedin ki bari bileydin ki böyle olur.. mübarek cumayı unutmuşuz? Evet bu gün salı günüdür. bedavacılar daha beteri haraçla yaşamak isteyenler tarafından sörnürülmelerini önlüyorlardı. Ulan bura nere köpek? Ula bura nasıl bir mahpus damıdır ki ilkokulda uğultudan durulmaz da burada çıt yoktur! Tuh allah belânızı vere!» Epeydir sokaktan da gelen geçen kesilmişti..» Sokağın üç yüz adım ilerisinde Malatya'nın genelevi bulunuyordu.

cenabet ince nazik işlerdendir. sürü götür! Aradan on beş gün geçmeden herifinin gözü önünde başla kullanmaklığa. Sorarsın anlattırırsın ki herifi huylandırasm. Önünden geçen Maho'nun ensesine bir şaplak indirdi. yallah yalnız yatağa. Bildiğin delilik... sopa yemeyim diyenler yorgan altına yallah! Yorgan altına. «Niyetimiz yok muydu? Hele yalancı köpek..dokuz ay on sekiz günden beri mahpus yatmaktadır. Bu sebeple bir yandan eski mahpus olmanın imtiyazıyle şişinirken hemen ardından kendisine saldırılmış gibi can sıkıntısına kapılmıştı. karı yüzü görmemiş herife ilk günler rüsvaylık elverir ki rezilliği bir eşek yükü sabun paklamaz. Çıkmasına surda üç ay on iki gün on üç gün kalmıştır. yani biz nasılız. efendileri. fukara Bozo'dan çıkarayak birkaç para vurmak için ne demiştir? «Sen yatkın mahpussun. bu işleri çoktan unutmuşsun! Oysa çiftleşme işleri idmanladır. Bu yasak ona dokunmuyordu.. yakamızdan düş! Bunun sonunda bize ölüm görünmektedir aslanım!» diyerekten amana getirmeğe bakalım» demesiyle.. Ne fayda ki namussuz Şeyh Yusuf. Çıkar çıkmaz anası imansız Karı bey tarafından dur aman demesine bırakılmadan evlendirilecektir.. Oysa Maho eski mahpustu. Herifin karısını çileden çıkardın! Dam üstüne yatak serip sarılıp yatmak nasıl bir akıl! Diyelim herif anadan kavattır. İyisi birkaç pangonot vereceksin. kendin de huylanasın! Vezire pişmanlık elverecek ki sabaha kadar of of çekerek uykuyu yitirecek. On iki yıl mahpus yatmış. dışarının adamı gibi bir adamlarına benzemekte miyiz. arası kesilince kendisi de kesilir...... Yoksama öz halimizde hiç mi değiliz? diyerekten kıvranmaktadır. eli silâha milâha gitmez! Oğlum sen köy yerini bilmez misin? Köyün istemezi en ödlek herifi lafa boğaraktan Şeydi Battal gazi efendimize döndürmez mi? Karıyı çek al. karı öldürenlere yalnız yatma cezası vermiştir koca reis.. Kısmın tayıncısı Alo koridora çıktı. Ya sen yitirmiyecek misin namussuz? Yahu nedir? Dünyayı bildiğin delilik sarmıştır.. sallanaraktan çık git! Bunun kemikleri cıvımıştır diyerekten seni adam hesabına almam sanır kahpe milletini önüne kat.. Bu bizim akılsız Bozo Şeyh Yusuf'un bazubentini pazusuna takalı genelevimizin mübarek izin gününü böylece döneleyerekten beklemektedir ki kızları görünce bedenimize bir uyanma. «Aman Bozo amanı bilir misin! Köpeğin olalım. yoksama ki can çekilmiştir de hiç izi mizi kalmamış mıdır. Cinayeti nasıl işlediğini yeni gelen Huso'ya anlatmak isteği farkına varmadan yüreğini sarmıştı. Karı bey iki kara tavukla bir oğlak getirsin! Bir muska döktüreyim! Koluna bazubent sarayım! Koca Bozo oğlum damarına onbeş su kömüşü boğası çiftleşme gücü verelim. Oysa lafa başlarken böyle bir niyeti yoktu hiç. yataklara girmiştir! Volta yasak! Yeni gelenler dolaşmasın yatsın. Buna fukara Haso ne der diyerekten hiç fikir etme! Buna Haso rezili hiç bir şey demese yüreksizliğinden koca tanrının kurban . Yallah kavat Maho. biz ettik sen etme. beyleri. Voltadakilere bakıp içlerinde hatırlı kimse bulunmadığına emin olunca elini kaldırıp emri bastı : — Kısım ağaları... Bir köydesiniz. uzaktan uzağa bir hırslanma mıdır...

bir zaman suratını yoldu.. dersin: 'Hey allah. Şu halde.olduğum gönlü razı gelmez! Hayır gelmez! Hemi de hiç gelmemeli! Ulan karılarda akıl yoktur deriz ya. bizim gibi erkeklerde ya hiç akıl var mıdır? Gel bakalım Maho alçağına! Ulan köpek öldürecektin diyelim.. Dedi: «Essah! dedi. belinde aymtap işi bir kuşak. karı öldürülür mü. çıplak ayaklarında ince yemeniler vardı.. surdan bildim ki. bunca binbaşı. bacaklarında uzun paçalı beyaz don.. Böyle bir dertleşme voltasında?.. aslında er kısmı karıyı vurmaz. Haşa kötü karıdan yana olduğundan değildir. varsın o gebertsin! Herifin gönlü geçerse buna çalar sopayı çalar sopayı. hiç mi tutmadılar karıları hovarda altında? Peki neden vurmazlar bunlar? Çünkü herifler akıllı. sırtında ham ipekten bir uzun entari. Bu gün seversin. Başında yün örme külah. sınırı aşıp Suriye'yi tutmalı ki mahpusluk bindikçe binmesin! Evet.. Allah yarattı demez. uzatmalı jandarma başçavuşları sorgu yargıçları. Ulan essah! Demek ki kardaşıma diyeyim karı milletinin işi yaman kardaşım! Çünkü bu kahpeleri tutkunları da vurur tutkun olmayanları da. adam sevdiğine kıyamaz! Dedim: «Ya sen nasıl kıydın kavat Alo? Tutkun değil miydin?» Fikre vardı bir zaman Alo fukara. karı yar olmazsa bulur kendine bir başka oynaş. uzatmalı onbaşı başçavuşları. Seni denedi. bunca savcı komiser... herifin gönlü geçmez mi.. Dedi: «Oğlum Maho.» Maho bir cıgara yaktı.. Resmen kendini vurur. Bu sebeple voltada ayak sesi yerine kuru otlar arasında tembel tembel sürünen kalınca bir yılan hışırtısı çıkarıyordu. sen karıya tutkunmuşsun ki oğlanı vurdun!» dedi: «Nereden mi bildim rezil Maho. beyden efendiden nice nice tahsildarlar. Çünkü bu dünyada ölen kurtulur! Bırak varsın yaşasın reziller!» Sana yar olmayan kahpe. yanında yatan kahpe avratlı dururken bu karı bu yatağa zorile mi gelmiştir? Hayır aldandığmdan gelmiştir... koca allah! Nasıl bir belâdır ha. âdemoğlu kendi yüreğini bilmez!. Yürek kahpe avrat gibi desene Alo kirve! Günü gününü tutmaz. «Diyelim ki doğrudur kavat Alo. Alır senin öcünü ki kat katıyla alır!» «Kat katıyla alır» derken Amo üç parmağıyle doksan dokuzluk tespih tutan elini boşluğa bıçak atar gibi vuruyordu.. Öç almayı hemen unutmuştu ama tespihli elini boşluğa vurmayı sürdürmekteydi.. baktı ki adamlık senden ne kadar ırak! dedi: «Belki bu deyyus er gibi erdir. Karıyı vurdun mu atlayıp kurtulmalı. Daha iyi olurum diyerekten gelmiştir. Çabalamak herife düşer! Varsın o girişsin o gebertsin. 'Koca reis karı vurana tam cezayı neden vermektedir? Sen sana ettin!' diyerekten vermektedir. benim ömrümden al şunun ömrüne kat!' Yarın kızdın mı dersin ki: 'Şunu yatırıp kesem pislik temizlene!' Akıllı adam karı vurmaz. Bizi komşuya yabana muhtaç etmez yatak işlerinde belkime» dedi! Ulan bu kavat Olo bize ne dediydi geldiğimiz sıra. Bir zaman derin derin nefesledi. Bunca Yüzbaşı. «Hayır bende sezinlemek yok! Neden mi sezinlemek yok? Sezinleyemezsin .. tapu memurları öğretmenler. yeni herifine yar olur mu? Haydi karı yar oldu diyelim. Sonunda bir zaman dizini şamarladı. Yahu el ayak tutarken kansızlık nasıl bir belâ! Hey allah..

Osmanlıdır. ağa oğlu amma bildiğin namussuz. Sen karışma! Ben anasını razı eder alırım!» Evet. höykürdüyerek demekte ki biraz daha zorlatsa karnı yarılacak.. Gözümle gördüm ve de gözledim!» Baktım rezillik diz boyudur....... «Yalandır yanlıştır.. Biz fukara olup ağanın dede sürmesi hizmetkârı olup.. Aradan bir ay kadar geçti. Hemi de fazlaca sevmekte... Karı dünden razı. ayran çorbasını yetiştir. Başına çökmüş alçak! Olmaz yaa. Aman yumurta kırmayınca hiç olmaz! Surdan tuzsuz . dediğim gibi. Dedi dedimse adam gibi demekte değil...... Bizim kız yaşıtı.... Ne fayda ki evlenesi olmamıştır küçüktür. Yemeyip yedirmekte.. Nasıl bir söz. Bizim kızla iki gün arayla doğdu. Ben eve ocağa giremez oldum. Derim ki gör nasıl derim! Benim haberim yok! Oğlan bizim büyük kıza dolanırmış ne zamandır! Kız bakmış tırnağından çıkası kalmamıştır! Anası olacağa demiş böyle böyle. Senin hamlene dayanamaz!» Dedi: «Ulan neresi küçük? Er gördü mü aygırsamış kısrak gibi kişniyerekten sağrı titretmekte» dedi.. Hayır bu güne kadar şuncacık kuşkulanmamışım....... Bakmış ki dağ başı halvettir. yabancı değil! Damadımız! Başkaca ağamızın oğlu... içmeyip içirmekte. dedi: «Beri bak Hamo. bir gün anası evde yok.. Neden mi? Haşöyle. Olur mu olur! Oğlandan umarım ya... aklına gelmez ki. Şundan ki bunun babasında.. Dedi: «Ağa benim herif anamla yatmakta» dedi.... Aman ya. Kahpe.. Kız rahat eder. Ağamız olacakta karı üç.. sen kızı neden vermezlenmektesin bunca zamandır?».... Nereden gelecek aklına böyle bir bahlık! Hovardamız çünki. dedim : «Ulan kahpe bu nasıl bir laftır! Ben senin kemiklerini kırmaz mıyım?» Dedi: «Nah şu yemin şu ant... Kanını ararsam şu güneşe kör bakayım.. Deme ya.. Evet damadını sevmekte. Nah kız senin götür dere boyunda kes... Yahu kardaşım. Şuncacık bebe! Bize damat olacak namussuz bunun ırzına geçmiş dediler.. Geçti bir zaman... Ağaoğlu sus yüzüne duramadım. Kızı verdiler. Dedi: «Ağa takımın düşmanı çoktur.. On biri tamamladıysa da on ikiyi daha tamamlamamıştır. Yiğittir.. sen hele dur bana dediğini hiç kimseye deme!» Kızı defledim. Oğlan geldi. Bir gün tarladayım. Sevineceğimiz bir sıradır! Lâkin oğul. Ben de duymamla dedim hiç olmaz! Karı dedi «neden ne olmuş»? Dedi: «Zengin yerdir rahat eder!» Oralarda doğrusun ya gel gör ki hey avanak avrat hiç olmaz! Karıdır bir kez aklına koymuş kardaşım. Bakalım doğru mu? Kız kısmisi surda ırzını kırdırır da ağasının anlını karalar! Köy yerinde biz neler gördük!» Laf uzadı dırdıra döndü. Buna ekmek götürmüş sürüyü güderken. Adam değil ki kızı çıkarıp veresin! Kız surda dursun kardaşlık it eniği verilmez! Doğrusun! Zengin yerdir. senin aklın ermez... Dedi: «Ağa yeri iyi yerdir» ille olacak! dedi: «Kız benim değil mi? Verdim gitti!» Dedim : «Dur karı dellenme! Bacısının başına çökmesi işini ya ne yapalım?».çünki. Elimizde doğdu çünki. Evet dediğin gibi.. Bunca zamandır bindiğim kısraktan. Yakamı tuttu. . Gülüştük. kaç paralık kancık ki senden esirgemiş olam. Dedi: «Haşşöyle. Ağamızın oğlu kızımızı alımkâr olmakta.. dedim: «Vermemek yok evet... Girdim düşünmeye. En küçük karıdan doğma bir kız kardeşi var bize güvey olacağın.. Kız karşıma dikilip ne dese iyi. Olsa bir rezilliği köy yerinde gizlisi çok sürmez.. .. «Aman damadım acıkmıştır. Gel gör ki hiç olmaz.

Dedim ben bana: «Bir sopa çeksem şuna hey allah!» Güldüm kendi kendime. dedim: «Bunda bir kötülük yoktur ya kız daha bebedir. Karı sürdü gitti..» Dedim : «Ne bilmezliği?» Dedi: «Ulan güveyin olacak rezil. gitmeyi ben kimsede görmedim b güne gelene kadar. Hangi eve. Ben beni yoklamaktayım! Hayır! İçim ekmek istemekte değil... Biz neler duyduk.. Biraz bekledim... dedim: «Şöyle şöyledir. Ortalık karardı. Üzerime binmeyin. Dedi: «Geri dur! Ben çiftliğe güveyim için mi gitmekteyim.. Birisiyle atıştık.. Ben duvar dibinde otura kalmışım! Dizlerim beni taşımaktan geçmiş.. Çocuklar dediler : «Baba pekmez koyalım mı? Çökelek çıkaralım mı?» Vay siz misiniz bunu diyen.. Ağa değirmenden gelirken atının başını tuttum. Dediğim gibi. Bekledim dedimse soluklarım ağzıma sığmazlanmış. Sana lâzım değil! iyisi ağaya git. Karı ocağa su koydu.. derdinin dermanını iste. Bir gün ilerde yatmaktayım. nasıl giydim.. karı yağlı ekmeğe çöktü. sana inat kızıma inat soyunur koynuna girerim. Baktım bizim karı damadını önüne almış. dedim: «Bu nasıl iştir?» Dediler: «Berbat iştir.. Bunlardan birisine ikisine dert yandım.. Dedi:«Körpedir! Ne ossa olur! Çiftlik yeri netamesizdir. Karı baktım tavuk tuttu. tavuk eti var bu gün bize!» Tavuk surda pişedurşün. Aman buna bir çıkar yol!» Kızdı gayet! Oğlanı istedi. Su kaynaymca kenardan işmar verip güveysini çağırdı.. Dedim : «Oh oh! İyidir!» Bir de baktım ki ne göreyim papuçları attı kapıya. Beraber eve girdiler. Ben of dedim. Baktım hayır başka bir kötülükleri yok. derdini yan dermanını iste!» Ertesi gün bekledim. Say ki benden çıkan oğlum..yağ küleğini yuvarla gelsin!» O günden sonra bulaştım kollamaklığa. papuçları nasıl buldum. Aldım fukaraları beriye.. karınla yatmakta değil midir pezevenk?» Vay ki odanın damı başıma çöktü sandım.. evi nasıl tuttum koca tanrı bilirse bilir. Dedim: «Kolay gele!» Dediler «Hoş geldin!» Konuştuk. Çünki sopa çekmeğe gücüm yetmez ki karıya sopa çekilecek karı olsa ne kadar kolay. yanma hizmetkârlardan ikisini katıp kızla beraber çiftliğe yolladı. girişmiş yıkamaklığa... aklı ermez bu işler gündüz gözü yapılmasın yapılacaksa kız uyuduktan sonra yapılsın. Sıçradım sokuldum pencereye. Gün dikildi akşamı buldu... «Namussuza namussuz derler! Bilmezliğe vurunca dümbük kısmı dümbüklükten kurtulmaz. ferahladım.. hayır kız için gitmekteyim!» Dedim: «Kıza ne olmuş?».. Karı gitti. Sopadan geçirdim ki kafalarını gözlerini yarmacasına. O gece ekmek . gitti dedimse belli ki belâsına gitmektedir. bu da benim bir evlâdım.... Dedim : «Aman olmaz ekmekten aştan kesilmek er kısmına hayır getirmez!» Odaya gittim. Dedi: «Ben kızı görmeye gitmekteyim! Birkaç gün kahrım!» Yalvardım dedim: «Etme kan! Bu kadar çoluk çocuk vardır! Etme günahdır! Bunun sonu hayır getirmez! Sen sana gel aman karı!» Hiç umursamadı. dedim: «Aman iyi. Çünki öylesine yolu tozutarak gitmekte. önüne gerilecek oldum.» Karı birden öfkelendi. çekti kafayı aldı. dedi: «Bu nasıl bir kötü sözdür. köylü çoktandır işin farkındaymış. sen nereden bileceksin!». Demez mi kardaşıma diyeyim : «Bire namussuz!» Dedim : «Dur arkadaş! Namussuz nasıl bir laf!» Dedi. ne olmuş namussuz. ne olurmuş namussuzlar!» Köyde ahbaplarım var. Aradan geçti iki gün. Canım sıkkın. ne demek? Bizim eve girdiler. İçeri girdim..

. orasını allah ... dedi: «Kürt tüfeğidir ola Hamo oğlum! Tek atar ama gayet yaman atar! Yiğide elverir!» Dedim: «Aman ağa. Baktım sabah ışıdı ışıyacak... bildiğin hayalara. Şimdilerde biz canımızı ferahlataraktan küçük su döker değiliz! Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım. Ağa evinin damını gözledim bir zaman.. Tüfeği temizleyip doldurdum : «Hayda rasgetire!» diyerekten omuzladım. baktım karı koynumda yoktur. Ben uyumuşluğa vurmaktayım. güveyimiz yerinde. Kızılıbrık derler. boş adam mezarda gerek.. Birisinde güveyimiz olacakla kız yatmakta. Aman benim herifime değme!» Dedim: «Sus... ha şimdi gelir!» Şimdi gelir dediğim. Evet bizde laf vardır. Köpek möpek mi? Köpekler bizi tanır... Evet o gün bu gündür yüreğimiz şişti bizim kardaşıma diyeyim. Karı yerinde. bu şişlik gitti gitti keseye vurdu. çok söz edilmez..... Sürdüm gittim.. dedim : «Ben bunları vursam gerektir ağa. Ikindiliyin. Damlarda yatılır sıcak geceler. Gece vakti yola çıktım ay ışığında. Dur bakalım onu da orada boş bırakırlar mı? Bulmuşlardır ona da orada elbet bir iş. Keseye dedimse sözüm burdan dışarı torbalara vurdu. Sinerekten Murat'ın kıyısına indim. Gece oldu mu. Dedim: «Ha şimdi gelir..... Anam bırakmaz! Aman buna bir çare... Ay ışığı yayılmış ki gündüz kaç para.yemedim. Dedim : «Bismillah» çarıkları çektim... ay ışığı gündüzden farksız. Duvardan bir kurt tüfeği çekti. Başkaca ince kumdur ki taze pamuk yatak kaç para. Akşam ekmeğini çokça yedim.. Geceyi nöbette geçirdiğimizden ikindiye kadar uyumuşum.. Bekledim gözledim o gece bir vukuat yok.. Bir çalının dibine silâhı sakladım ki uzaktan güveyimiz farkedip davranmasın! Eve yanaştım.» Dedi: «Uzattın ki teres tadım kaçırdın! Yıkıl!» Ağa kısmıdır. Tüfeği aldım eline vardım. ne dedi vurma. ama yorganın altından gözlemekteyim. Vardım ağanın odasına indim. boş durdum mu bil ki hastayım! Adam mahpus damına düşmeyince boş durur mu... Bak bakalım bu gece neler olur!» Dedi: «Aman baba. Büyük oğlan dedi: «Ekmek?» Dedim: «İstemez!» Dedi: «Nedir?» Dedim: «Bir şey yok!» Sabahta ekmek yemedim... Kâhyayı bulup barut kabağını kurşun kesesini aldım. Birisinde bizim karı.. Çiftliğe var dim. buna bir çare! «Dedim : «Sus kahpe! Sus! Ağlamak neymiş! Sen ağlama sus! Al gözümden bu gece. Baktım sabah olmuş... Vakitler yaz ayları. güveyin beni uyutup yanımdan kalkar.... allahm işine bakmalı ki bizim kız bir başına suya geldi.. Olam bir bir anlattım. Güveyin yerine gelecek olur gerisin geri.... Sen ne dersin?» Ne dedi vur... bir de mezara girmeyince.. Bir tek kurşunla düşmez! Oysa bu tüfek tek atar!» Ağa güldü... hepsi elimizde büyümüştür.. Ben boş duramam. karıyı ummaktayım. ağası bizim ağaya düşman bir köy. iki yatak serilmiş. bize iki saat bir köy vardır.. Anamın koynuna gider. çünkü biz ağa işine kendi işimizden hızlı saldırırız.. Sazlıktır kıyı.. Bir iş edilecekse anam olacak çıksın aradan. Bir iş edilecekse aman anama edilsin.. Biz hizmetkâr oğlu hizmetkârız arkadaş! Bizim hamurumuz işle yuğrulmuştur ve de bizim sülâlemiz ağalarımızdan kötü söz duymamıştır.... dedi: «Al bakalım yiğit Hamo!» Dedim : «Aman ağa! Bizim karıyı kendin bilmez değilsin ya... Sordum: «Ne oluyor? Bunların hali keyfiyeti nedir?» dedi: «Baba. kurbanın olayım baba. Oysa ben bir dakka ekmek yemeden durur herif değilimdir.

meğer bizim kahpe bunu gözlermiş. Güveysiyle kızı geldiler.... Gözlemesi neyse ne. Şavkı gözümü aldı deyim de sen anla! Güveyle kaynana bir yatağa girdiler mi şimdicik güzelcene.. Bildiğin cehennem ateşinin sam yeli. Herif beride bu işi görürken benim karı kafayı kaldırıp kaldırıp gözlemekte. tava gelmiş ki hırıl hırıl solumakta. Dedim: «Ola Hamo! Allah belânı vere! Yerinde olmakla. Dama yakın bir büyük dut ağacı vardır.... Biraz sonra herif kıza iki kez seslendi. Belimdeki ekmeği çıkardım. Değme kanların ikisine.. Başladım içmekliye. Yorganı aralayıp hafifçe kolunu çıkarıp «gel» işmarı vermez mi? Güveyimiz kıza iki kere daha seslendi. Dört elle emekleyerekten yürüdü. Benim karı yatakları serdi. Yavaş yavaş eve sokuldum. Yüreğim istememekte ama adam ekmek yiyecek mecburî. Dallar üstüne uzamış damın. O gece bir iş olacak. Ağaçtan damın yolu kesedir. körpenin zebunu da zebunun körpeşi. Ezzasına baktım ki yerinde.... Kız. Nem mem kaparsa almaz.. Ay ışığı dün gecenin ay ışığı. çökmesiyle kurtçu itin canavara dalması gibi dalıp paraladı.. Ertesi gün gördüm ki kan yürümüş... diyeceksin ki: «Koca Murat suyunun kıyısında bu susuzluk neyin nesidir?» Ben de bilmem neyin nesi. Susuzluk beni sarmış ki yüreğime ateş düşse öyle yanmaz. Dalmışım..bilir!» Kız gitti.. ben sıçradım ağacın başına çıktım. Bir de ben bana geldim ki ne göreyim. Evet. Bir yandan da türkü tutturmuş ki belli bir şey. Kendini saldın mı ayakların dama değer... Murat'a kapandım. tüfeği sakladığım çalıdan besmeleyle aldım. Ne denilmiştir. O sebepten karıyı ikiye üçe kimisi de dörde çıkarır.. Allahın günah yazacağı bir işler ki gayet kötü bir işler! Yatsıdan sonra sürüp vardım.. Toprakla boğuşup ezilmediğinden ille körpeliğinde beli güçlü olur bunların.. Karşılık gelmeyince yataktan çıktı... Soluğum kesildi. Bizim karı ilerdeki yatağa gitti yattı. fırın ağzından çıkmış bir esinti. Orada bunu canım çekmesin mi? Dedim : «Git işine rezil Hamo! Allah belânı vere!» Yataklan serince seslendi. Onlar hayvanlara bakmağa ahıra dolandılar. Kudurgun canavarın hamlesine nasıl dayanacak? Hırkadak uyudu. Aynca canın çJektiğini yediğinden. susuzluk yangını değil. İçmekteyim ki Murat'ı tüketmedimse de tüketmemize de çok bir şey kalmadı. Kızla herif bir yatağa girdi. üçüne bedel! Ay ışığında bütün irileşmiş ki güç yetesi hiç kalmamış! İslâm dini açık.. boynuma doğru inmiş gitmiş! Başkaca zırıl zırıl ter .. Yatmasıyla kıza çöktü kardaşım. fukara.. Ağa kısmının yatak hali fukaraya benzemez arkadaş. Ay ışığında tüm çıplak olduğundan koca it gibi sokuldu. Yüzüme bir esinti çarptı.... Bu yürek yanıklığı bana sorarsan arkadaş.. geçti gitti.. uyku yarı ölüm denilmiştir..... Ekmeksiz hiç olmaz. Adam eti kardaşım ay ışığında gümüş mecidiye gibi şavklanmaktaymış meğerse. keyfine söz yok. Benim karı dersen zaten yiğitosmanlı. Bir paralamaya paralama demeyip ardından bir kez daha paraladı. Kaynanası olacağın yatağından yana baktı. akşam inmiş. almayınca vurmağa giderken bakarsın seni vurmuşlar. İyi yediğinden et met. Dudağım ossaat çatladı.. Fırın ağzıkaç para..» Ezzayı değiştirdim. Doyasıya yediğinden... Dün geceden artık da eksik değil! Ay ışığı adamı iri gösterir. ben bir mendil ekmeği yiyip bitirmişim... Dedi: «Halime! Kız Halime!» Sonra onu gördüm ki kafayı aygır gibi havaya dikti...

Ellerimin terinden titremesinden zaptedeceğim geçmiş. Orada anladım ki kardaşıma diyeyim. itin ulumasıyla bendeki titreme de kesilmesin mi? Baktım. Kahpenin huyudur. işini bitirirken herifinin neresini tutsa koparır.. Oğlana geldi mi. Ben beride tüfengi doğrultmağa çabalamaktayım. Uç kulfallah bir elham okudum. seni de baltalarım! Dur azıcık!» Oğlan yalvardı dedi: «Bırak orospu! Benimki de can candır yoruldum kahpe.. Benim karnıma bir sızı düştü. Ya karı ya oğlan sağ kurtulursa.» Bunlar çekişirken yorganı açtılar... Şunu anladım ki bir çekişmeye durmuş bunlar. Tukurdum gerisin geri. Ne mümkün! Dala takılır yaprağa takılır. billah bırakmam! Sen bana bu kızı boğdurursun! Kızı da boğarım. oğlan sıyrılıp sürünerek yılan gibi kızm yanma sokuldu. benim kahpe ol görüp bırakmamakta. Ay ışığında anadan çıplak elleşmekteler. ilerde bir köpek uluyunca bunlar hoplayıp irkildiler.. Dedim : «Aman allah! Pisliği temizlemek yok mudur! Bunların kanını boynumuza yazmadın mı hey allah?» Baktim. Bir solukcuk. Durmaktan hiç bir şey hasıl olmaz. Vallah bırakmam. elden çıkmıştır. Yeniden tüfeği gözüme kaldırdım. Soluk alaşım kalmadı. Kulak verdim.. bizim karı azmıştır. karnımızın gurultusu geçmiş.. Benim karı dedi: «Bir soluktur oh Bekir.. Bacaklarımı sıkmasam «Yandım» diye bağıracağım.. Karının elinden yakayı sıyırmak yoktur. Ben bir kez çileden çıkmışım ve de sana tutulmuşum Bekir» Herif dedi: «iyi öyleyse...... kardaşıma diyeyim de tere battık ki olursa o kadar olsun! Dutun yapraklan başlamaz mı hışırdamaklığa.. Baktım aradan bizim karının sesi geldi.. o sıra kısrak gibi kişner! Bir kişnedi... evet oğlan kızın yanına gelmek niyetinde. Kafamın içine bir gümleme doldu arkadaş. Kal bakalım! Sen bir istersen ben beş isterim! Babam olacak dümbüğün anasını eşek kovalasın!» Gülüştüler bir zaman.. Bekle ki uyusunlar! Kudurdun mu köpek Hamo?» Sonunda oğlan yakasını karının pençesinden kurtardı. bir daha kişnedi bildim ki işi bitmiştir. Şakaklarımdaki gümbürtü hiç yok. Karı yorganın altına girdi.. Herif dedi: «Nedir niyetin? Yarın köye gidecek misin?» Karı dedi: «Yok!» Herif Dedi: «Ya babam gelirse kız! Keser bizi şart olsun!» Karı dedi: «Baban değil Malatya valisi gelse boştur. laflamağa durdular. kasıklarımızın gerilmesi kalmamış. güveyimizin sesini duydum. Dedim : «Bir kurşunda ikisini çıkarmalı ki bir işe yaramali!» Aklıma geldi ki ya değdiremezsem...bastı bizi. top atılsa duyacağım yok. Karı güveysini kızının koynuna yollamağa razı oldu... İt gibi yalvarmakta ki hiç görülmemiştir.. kulak verdim.. Zehir gibi acıymış. Ağzıma bir dut yaprağı aldım. Tüfengi doğrulttum. işte o sıra beni aldı bir fikir. Kasıklarımı bir kıskaç kavradı.. «Aman durun yapraklar! Şunları uyanmayın aman ha!» diyerekten yalvarmaktayım.. Dedi: «Kız orospu! Etimi kopardın namussuz!» Karının kıçına bir şamar attı. La havle çektim. Uyumazsan sabah ışırken bir daha deneriz bahtımızı. hareketli nagant yastığın altındadır.. Bize yar olacağı hiç kalmamıştır.. Meğerse yaprak hışırtısı duyacak sıraları değilmiş namussuzların.. Lakin kıza değmeyeceğine yemin içirdi. Dedim : «Dur aman.. Ben bunlardan hangisini vurayım? Kız der : «Anamı ... «Yahu nedir bizim erkekliğimizi mi söküp alacak bu namussuz titreme!» diyerekten ben beni kavradım.

Karı horultuyu azıttı. tüfeği yere uzattım. Bir zaman aklı değiştirdim. halt etmişiz.» Adam dara düştü mü kardaşım. iyisi mi pisliği kökten temizlemeye bak!» Yatağın başında aklımı değiştirdim. Kızın üzerinden damadımız olacak alçağın kafasına namlıyı uzattım... sen bu Bekir olacak namussuzu şuncacıktan omuzunda gezdirir değil miydin? Şuncacıktan. Gel bakalım köpek yürek başka niyetlerde.. Nedir demeye kalmadan onu gördüm ki. Bir de baktım. Tetiğe tam basacağım.. bir de baktım bunlar uyumuşlar. Don mon giymediği bebeliği sıralarından. Barut alazasıyla bunlar tutuştu mu ağanın çiftlik evini yakarız. Dama ayak basınca baktım oğlanla kızm yattığı yatak yolumu kesmiş : Düşündüm bir zaman : Ben bana dedim : «Oğlum Hamo. Aradan ne kadar geçti bilmem. namlıyı tam anlının ortasına yanaştırdım ki ha deydi ha deyecek. Dedim : «Dur Hamo. Namlunun demiri kızın yanağına deydi değecek. Oğlanı vuracağız dedik ya.. Bu namussuz güveyin sağ kalacak! Ölene kadar kimbilir kaç karıyı çileden çıkaracak. Dedim : «Yallah bismillah!» tetiğe bastım. iyi ya. Hiç. Damadımız olacak gözlerini açtı. Gitti gidersin sefil Hamo!» Bereket kız hiç uyanmadı. sen şimdi karın olacak kahpeyi vuracaksın.. Ne dersin kardaşım koca kurt tüfeğinin sesini suncacık duysam ya. ya omuzumuza bindirdiğimizde ensemizden aşağı işeyip bizi berbat etmez miydi? Daha geçen yıla kadar bunları deyip gülüşmez miydik? Şimdi bu nasıl bir iştir? Hayır hakçası ben bu rezili kurşunlamalıyım ki. Ne olacak on üç yaşındaki bebe iyiliği ne bilsin kötülüğü ne bilsin.. Bu alçak Hamo dayı diyerekten ardın sıra seğirtmez miydi? 'Oh Hamo dayı. Benim kız uyku haliyle kocasına sarılmış ti... niyeti karıyı vurmaya getirmişim.. Tüfengi atıp evin ardındaki gübre yığının tarafına koştum. «Yok karıyı vurmamış hiç olmaz» diye kıvrandım. Yeterince ayırdım. Can korkusuyla sazların arasında suya girip gizlendim. Oysa ağanın bize bunca iyiliği vardır.. kafa kemiği bakır tas gibi şuraya yuvarlandı.. benim fikrim de öyle.... Şimdi ağlar. tüfeği aldım. Bunun burası evet doğrudur... Sanki almadı. kendimi salıverdim.. Dedim: tamam «zamandır» Bir de baktım.. aklına olmaz işler gelir. Anladım ki baltaya çalınmakta... hemen doğruldu. Kızı koltuk altlarından tutup yavaşça çekmeye başladım. «Yahu.vur!» Ben beni yoklarım. dedi : «Nedir o? Bu gürültü nedir?» Beni görünce yüreği sızlandı besbelli ünledi: «Bekir sen misin?» Seslenmedim. şuraya gider güler. sen mahpus damına düşeceksin. desen uyansa da uyku şaşkmlığıyla bağırsa. Çünki kancık it sürtünmese erkek itin bir işe gücü yetmez. bizim karı uyandı. Kız silâhın sesine uyanmadı ne dersin. bana baktı. sonra gerisin geri kapattı çıkasıca gözlerini. Yatağı dolandım.. Herif silâhı kapsa... batağın ilerisinde kuru ot yığını var. beni omuzuna bindir' diyerekten yalvarmaz mıydı.. Karının bağırtısına çiftlik uyandı.. güveyimiz olacağın baş ucuna dikildim... olmaz. çünki benim . Demekte ki: «Oğlum Hamo.. Bizi oralarda baltayla bir zaman kovaladı. beni iki kez Murat kıyısına indirdi. Yüzmeyi evel eski öğrenemedikti de. bunları nasıl ayıracağız ki bizim kıza bir kötülük erişmesin? Sen bendeki akla bak kardaşım... Yaraşmaz. Karı bağırarak arkama düştü. seslenmedim ama beni bildi namussuz! Elini dizine vurup dedi: «Ne bok yedin Hamo?» Sıçradı. çalındı..

güveyin olacak namussuz. Geçti iki gün. Peki Abuzer. ardından kurramız çıktı. Söyledi amma kanun dermiş ki «onun cezası başka. acemilikten ustalıktan yana? Yok kardaş. Orospu uçkuru ne demek? Bilemedin mi kendi başına derbeder. Ne faydaki geldi bu fukaranın başında akşamladı domuz!» dedi. buraya seğirtmekte.. Para çıkınını anamız olacak kahpenin önüne atıp yatağa koştuk. On dört ay geçti.. Dedi: «Geçir şunu sırtına. Gittik seğirttik. çünki bizi karı açlığı kavramış ki tastamam belkemiğimizden. Ne yana çekersen o yana uzar. «Ya biz bu avradın yanında hiç mi . Dedi: «Benim oğlum bir geberecek namussuz idi. kimine yalvardık kimine hırladık. Ya peki bu nasıl bir kanun ki biz üstüne uğradık? Oğlum Osmanlının kanunudur ki bildiğin orospu uçkurudur.. bizim kâğıtları üç yıl mahpusluğa göre yazdı. Yüzbaşı taze evli olduğumuzu bilip bize izin verdi. «Önce açtı» denecekmiş. kardaşım.karı yaralanmış geyik tekesi gibi böğürerekten aranmakta ve de anadan çıplak olduğuna hiç aldırmadan aranmakta. Kuduz kancık! Sen bizim çiftliğimizin altun adını bakıra mı çıkaracaksın!» Karıyı güç ile zaptedip eve kapattılar da bizim tatlı canı kurtardılar.. Yüzbaşım bize izin vermeseydi oralarda öldük gittikti..... Karı elinde yalın balta şuraya seğirtmekte. oraya buraya koştuk.. «Seni baban çağırmakta!» Dedim : «Nedir?» Dedi: «Bilmem.. Saldı alacakları toplamaya. Alaman'ın Hitler harbi sırası... tanıklık etti... Demek bize geldi mi çektiler uzattılar. bu iş başka» dermiş. «Bekir'imi yedin kahpe dölü. nah yukarda koca tanrı.. Gidip gelmemek var gelip bulmamak. Ne faydaki Koca Reis razı gelmedi... Dedi anam.. bu rezil Abuzer.. kafatası şuraya yuvarlandıktan önce mi sonra mı?» Dedim: «islâm dini açık... Meğer. Gel beni de ye!» diye bağırmakta. Sordu dedi: «De bakalım Hamo.. Bereket ağa geldi. açlıktan tokluktan...». el bağladım dedim : «Ne var?» Dedi: «Hayda göreyim seni kaçak götürmeye gideceksiniz!» Ne demektir kaçağa gitmek. Hiç bir sezinleme yoktur. Uykuda vurmanın cezası çok! Biz bilemedik. belki de yürek damarımızdan kavramış.. Neyse ki çiftliğin bekçisi koca Süleyman yetişti.. üç gün üç gece evden çıkmadık. gözlerini ne zaman açtı. Bir defter verdiki vay babo! Bu herif dünyanın yüzünü azdan çoktan alacak saçmış ki benim gibi on köpek toplayım dese bir yılda üstesinden gelemez. Lastiktir. Üç gün geçti. giyimini kahpenin kafasına attı.. Kızma el uzattığını bile söyledi. senden nesini saklıyayım.. İslâm dini açık. babamız olacak namussuz bizi çağırdı. Köye geldik.. Dediğim gibi ay ışığı gün ışığından güçlü. körpe gelini koyduk askere gittik ki vatan ödevimizi yapalım. Ya bu namussuz Abuzer'e neden koca reis bir yıl verdi? Hey allah! Şundan ki. diyesi ki «Bizi everdi babamız olacak namert.. Neden mi? Gözü açıkken vuruyorsun. karıda bir şey sezinliyemedin mi.. Şart olsun kurşunlarım seni. Aklını sıçrattığı şundan belli ki biraz durup başka bir laf tutturmakta : «Yandm Hamo! Gel koçum! Nah baltayı attım! Gel yetiş!» diyerekten baltayı şuraya atıp göğüslerini yumruklamakta. doğrusu yataktan çıkmadık. Kafatası şuraya yuvarlandıktan sonra. Bedri efendinin dediğine bakarsan.. toplanacakları topladık. Durum vaziyetin böyle böyle olduğunu anlayınca sorgu yargıcı beyin yüreği bize çok acıdı... kardaşım.» Sürdüm vardım.

. Bir de baktım ki din kardeşlerim.yatacak değiliz!» Bunu söylemekte değiliz aklımızdan söylemekteyiz. Ya bu nasıl rezillik?» Dedi: «Sen gittin arayı bunlar uydurdu. Korktum.. Aklım başımdan sıçradı.... nedir bu herifin bizden alıp veremediği hey koca tanrı!» Seğirttim.... dedi: «Baban ister!» Dedim: «Yahu ben canımdan bezdim. «Tamam. Baktım uyku beni kaptı kapacak. çoban kepesini attım başıma.. beşliye sarıldım. Bana inanmazdın belki!» «Vay gidi akılsız kahpe. Gelinine kaynanalık etmektesin diyerekten.. Dedim: «Vay ki yandın. muhtara söylemek yok mudur?» Demiş : «Örflüydü kaynatam! Köyde uğurunu kesen bulunmazdı. Önce sandım ki tutmazlanmağa vurmaktadır. Uyudun mu gör neler olur!» Gittim.'. Babamız olacağm çileden çıkardığına çıkardığında on dördü bitirdiyse de on beşe girmiş değildi. Sonunda razı oldum!» Demiş ki savcı bey: «Kaynanan olacak karıya... biraz yokladım.. patayı çaktık dedik. Beli kırılmış yılan gibi yuvarlanmaktadır. bizim yatakta yatanlar çift. dedim: «Buyur!» Dedi: «Bostanı bekliyeceksin. Olmaz olmaz... Gece yarıyı buldu. doğrusunu söylemessen elden gitmektesin?» dedi: «Gördüğün gibi» Dedim : «Ya bu gördüğüm nasıl iştir?» Dikildi dedi: «Oh ellerin yeşil ola yiğit Abuzer kendi öcünü de aldın benim öcümü de» Dedim: «Bırak öcü möcü. Bir sopa çektim.. karı savcılıkta ne dedi? Dedi: «Evet doğrudur. Korkudan belden alt yanı tutmazlanmış. sonunda alıştım. razı geldim.» Babam gibi canavara gerinemezdi kardaşım. Baktım debelenmektedir. pusulu boğazlar atladık. ne ettimse uçkuru pençesinden kurtaramadım. hayır. atadır. baba sen misin?» Dedi: «Ulan eşşoğlu eşşek.. Ne domuz var ne çakal. hoca yok mudur?» Dedi: «Bunun hocayla muhtarla işi kalmadıydı Abuzer'im.. gürültüsüz girdim.. Bir nara vurdum : «Ulan dinini imanını.. dedim: «Bu ne iştir kahpe. on üçe girdiğinin üçüncü aymda aldık geldikdi.. O sıra canım karıyı çekti. kapıyı pencereyi ayırmaktan geçmiş. Biz burada mahkemedeki ifademizi söylemekteyiz! Mahkemede koca reis kısmına anlatmanm ayıbı yoktur! Eve seğirttim. Kaçağı getirdik. allah belânı vere!» Bir tepme vurup karıyı kaldırdım. Dedim : «Bu namussuz köyde muhtar yok mudur.» Baktım babam sıçradı çıktı bizim avradın koynundan anadan çıplak. Un beşe girmemiş demek körpe ki olursa o kadar olsun! Kekliğin gevreği. bostanı neden bıraktın geldin!» Dedim: «Şu sebepten bıraktım ki babacığım!» Çektim lüveri. Erim askere gittikten sonra kaynatam üstüme çöktü. sürdük gittik. Nice nice belâlı mayın tarlaları. Bir yıldır her gece bu kudurmuş karma binmekte ki.. «Kime karşı?» Dedi : «Domuzlar yol etti. allah yarattı demeden binmekte hey oğul!» Başladı ağlamağa.. Geçti iki gün.» Dedim : «Ya gelince neden demedin?» Dedi: «Bunlar üste çıkarlar diye korktum. Meğer korkudan ödü de çatlamış pisin! Kırk güne varmadan geberdi gitti de rezillik temizlendi oh ne güzel! Ya Abuzer Kardeşim.» Dedim . tuttum yakasını. aklı sıçramış gitmiş.. Canı çıkarken kolumu öyle sarstı ki az kalsın dizi yere çaıa.. Peki bu rezillik böyleyse adam bir kurşunda kahpeye çekmez mi? Çeki ver bir .. Anam olacak kahpe sesledi. düşmanının ömrü bu kadar olsun!» Ağama diyeyim seğirttim karının koynuna. Gürültüye anam olacak kahpe uyandı.. karnına tam beş kurşun sıktım ki pis kanı suratıma sıçramacasına.

— Ne demektir bu Kiliv? Be Kirve? — Kilivi mi sordunuz Bey. Yoklayıp kullanmıyan mı kalmıştır? — Ulan avradını... — Neden oğlum körpe avradı kucağıma vermedin de ben sana genelevden mi kirve oldum? Sende oğul uşak olmadığına göre. Diyelim ki oğlunuzu sünnet ettireceksiniz. sünnet düğünü masarifi yüzde seksen oğlanı kucağına oturtacak herife düşer. Kendi durumvaziyetinize göre mahallenin ya da kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz : «İzniniz olursa ben benim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim» dersiniz. siz de Vahap beye kirve diyorsunuz. .. Avradın olacak orospudan.. bunun körpe avradı sünnet ettirdiğim iyi oldu. — Kirvee! — Buyuur! — Kiliiv.. Diyeceksiniz ki körpe avradın nesi var ki sünnet edile. — Kiliv'in sana kurban olsun! Emrin can baş üstüne! — Aman Kirveciğim amanı bilir misin! — Amanda neyimiş gözün kör ola... söylemesi ayıp ben bu namussuzun kirvesiyim.. dedi..... Fakat ben onu bunu bilmem. Kirvenin ne olduğunu merak mı ettiniz? Kirve bizim buralarımızın bir âdeti. — Avradından başlarım ha..kurşun! Ulan kavat Abuzer adam o sırada kurşuna acır mı namussuz! Bir lüver kurşunu kaç kuruştur ki sen bunu sakındın kavat binti kavat!. Neyi değişmiş? — Kucağında kestiririm demekle bey. Kerametlerimi var bizim zampara takımı tereslerimizin? — Yahu bunun körpe avradı her gece bir muhabbete konuk değil midir. «Az biraz» dedimse adam akıllı değişti.. — Vahap bey size Kirve diyor. Tahsildar Vahap efendinin yüzüne bir zaman baktı... ben bunca yılın sünnetçisiyim. la havle anlamına başını salladı: — Söylesene kavat! Ben senin kirven değil miyim? Evet bey. Bunlar o saat kaçsız göçsüz yakın akraba kesilirler. — Neden? Kapalı yerde olanları Malatyalı nereden bilirmiş.. hanginiz hanginizin kirvesi? Tahsildar Bedri efendi........ Ne faydaki değişti son yıllarda az biraz.. salkım saçaktı ki sünnetçi ne dese iyi. böylesin! bir de Samı şerifte arap karılarında gördüm. — Ne olur «Kucağında kestiririm» demekle.. Biribirlerini yar başında tutarlar. Aslı budur bunun.. çünki bunun körpe avradı. Yoksama Malatya'mızın altun adını bu kahpe az kalsın bakıra çevirecekti.. Bunun körpe avratta sünnet edilecek yerler çoktu bey.. bu körpe avradı bizim kucağımıza verdi! — Aman! — Verdi ki Malatya'yı ayağa kaldırmacasına.. Sen seni zahmete verme ki bakalım ne olur! — Kiliiiv.

candarma subayları için mahkeme reisleri savcılar için geçende aldığı avrada avrat.. Memurlar takımı şekva etmişler ki. böyle binicinin kısrağı değildir. Bizde bunun bir . Küçük karının şanı size kadar yürüyüp gelmedi mi? Bir sarı varmış Macar katanası kaç para demekte binip gezinenler hoplatıp f erahlıyanlar. hele namssuz dümbük! Oğlum senin pisi bu topraklarda kullanmayan kaldı mı? Ben senin avradı değil. demişler : «Ankara'ya yazarız! Ağalığın da tadını kaçırdın. Kimi olur bu kahpenin bu herif yedi kat yabancısı..... Dedilerdi ki bu herif öyle kahpenin hayır binicisi olamaz! — Evet. lafı için adam ölür. Aldın mı aldım.. — Hep akim fikrin vurmakta. bir avrat lafıdır ortaya atarsınız! Çabalarım ki hangi avrat olduğunu bilmem.... — Vay yandım öyleyse bu dümbük buraya girdi gireli evi yatağı boş kalmaz olmuştur he mi? — Kalır mı? Rakıyı katır yüküyle gönderen bu deyyusun evine inmekteymiş kardaşlarım. — Sizde hiç namus yok mudur imansız herifler! Beyden ayıp değil midir? — Yine mi suç bizde Süleyman bey.....— Sus arkadaş! Bey yenidir.. Demişler ki: «Başlarız koca avradın ortanca avradın.. verdin mi verdim demekle yedi katın yabancısı hısım mı olurmuş adama akraba mı olurmuş. Benim avrat sana kurban olsun! — Vay.. Herifi getirir. — Evet herkes önce şaşar ama bey. — Vay bildim! Dedilerdi ki yeni bir karı aldı ya boşuna.. Oğlum ağa şimdi sen bize namusluluk mu satacaksın! — Dur be herif.. şimdilerde deftere .. namını maskara ettin! Biz gayri eski karılarla idare edileceklerden değiliz! Illâllahtır ve de yeter elverirdir! Bir yenisini alıp gelmez sen.. benim saydığım beş taneden artıktır eksik değildir! Siz hangi avradı ortaya alıp ileri geri kullanmaktasınız? — Hangisi olur pezevenk? En küçük avrat! Top kâhküllü yeni körpe avrat! Tahsildarlar için... bize kendi avradını sürecek. Karı yüklüdür. .. Karı karnını önüne alır dizliyerekten iki yana ırgalayaraktan gezdirir. Hoca okur. sonra yavaştan yavaştan alışır! — Neye alışır? Rica ederim! — Alışır. Bilemem! Bu bizim ağamızda avrat çoktur.. Vura vura bu hale gelmişsiniz! — Allah belânızı vere. Karnı burnunda dersiniz siz Türk adamı.. Kirveyi ben mi açtım? Beyin kendisi sormadı mı? — Hepinizi kurşunlamalı namertler! Bibaht olduğunuzu bey nereden bilsin! Kanınızı aramasalar sizi kurşunlamak helâldir.. Avrada binmekle öldürülmüş adam hanidir. Kim getirir el karısının başına bu işi komşunun hoyrat oğlu getirmediyse. kirvelik bilmez. Koca boynuzlu koç nasıl alışırsa öyledir bu iş aslına bakarsan bey.. şişinir ki sanırsın o işi bu rezile etmemişler! Oysa ne demektir karının yüklenmesi? Günlerden bir gün başına bir iştir geldi demektir. araya sokulup avrat sokuşturmaya çabalayan şu Vaiz pezevenginin avradına demekteyim. — Sizde lafla adam ölür.

.. Dediğim gibi ilerisi karıştı.... ya bu Bey dağında neden eşkıya kıtlığına kıran girmiştir.. Dedim: «Koşsana yüreksiz!» Vay ki yeninin zaptiyesi.. Şimdi alalım bakalım nedir? Bu Vahap efendi pezevenginin karısıyla olan ilintisiyle beni bu pezevengin karı ile ilintim arasında ne fark vardır? Öyleyse Vahab'ın avradına şu bizim Vaiz efendi canı çekip sövünce bana ne olur? Hiç bir şey olmaz! Ya şuraya dikilip benim avrada söğerse ne lâzım gelir? Akrabam olmadığından hiç birşey lâzım gelmez! — Hanımefendi duyarsa? — Duyarsa adı söylendiğine sevinmeli! Bir işe yaramasa adı surda burda söylenirmıi? — Gel hele müslüman! Duyduğum doğru mu? Gazan mübarek ola! — Nedir? — Sen biraz önce eşkıya meşkıya mı tutmuşsun! — Bırak yahu! Yuf olsun yuf! Yahu. — Hele arslan! — Boşa salladın arslanı. Laflarken baktım ilerisi karıştı.. Onu gördüm ki herif sel yatağına doğru it ayağıyla lenk lenk yürüdü. .. Gözlük nerede arkadaş.. — Vay! işte o zaman tuttu senin eski zaptiyelik. Yahu bizim mileltimize ne oldu? Bizim milletimizi bir yüreksizlik kavramıştır.parmak basarsın. — Ya? — Düşmüş karıya koşmakta. Vallah billah eve yazarım! — Yazmakla.. bu dünya savaşı rezilliğinde gözlük hani. evet elinde bir şey parlamaktadır.. Onu gördüm ki. Gözlerim uzağı eskisi gibi seçemez olmuş.. kimi şuraya kimi buraya kaçışmakta çığrışaraktan. Derken birisi bağırdı ki: «Adam vuruyorlar!» Baktım! Evet. Atlarsın yallah bismillah diyerekten.. bu bizim şimdilerin zaptiyeleri böyle de.. Genelev hanımları izinli çıktığı günler böyle olur bu sizin Malatya'nın sokakları». Diyeceksin ki yahu bir gözlük. Birisi bağırdı ki: «Karıyı vurdu. Ev bizi bilir arkadaş! Biz on yıldır evdekine bacı kardaş demişiz! Bizim uçkur mühürlüdür ki açılması mahşere kalmıştır. Zaptiyeye bak zaptiyeye. Sırtına vurmaktayım da palaskasını toparlamak gösterisiyle ayak sürümekte. Adam çil yavrusu gibi dağıldı.... . karıyı vurdu. birinin kolu kalkıp inmekte.. uzaktan görüp de ne olacak? Boşu boşuna heveslenip isteği kursağında kalmak değil midir? Yakından görüp tadına bakmadıktan sonra.. Kimi sağa kimi sola.. karıyı vurdu. kalkıp inmekte... Başçavuşa dedim ki: «Nedir oğlum! Seğirt bak!» Dedi: «Yoktur allahıma şükür bir vukuatımız. herife koşmakta değil.. kitapta ne yazar? Önce katil yakalanacak yazar.. Surda durduk laflamağa başladık! — Şuna keklik geçimini bekledik desene. Adam sende.. Karıyı vurdu!» Bunu duymasıyla bizim yiğit karakol komutanı Başçavuşumuz dedi: «Vay!» Seğirtti....

. "Kan tutar adamı böyle sıralarda... beni döversin!» Dedim : «Hay vah hay vah nerde benim candarma urubalarım? Ulan namussuz... Candarmalar yetişti.. Dedim: «Teslim ol. ben mahpushane müdürü değil miyim?» Dedi: «Yalandır. herifi gözüm ısırmakta. Dedim: «Teslim!» Dedi: «Yok! Sana teslim olmam!» Dedim : «Ya kime teslim olursun?» Dedi: «Vali paşaya teslim olurum!» Dedim : «Demek aşağı idare etmez?» Dedi: «Etmez» Dedim : «Neden ulan köpek?» Dedi: «Çünki sen candarmasm...... Karavana paraları. Geçen hafta orada değil miydiniz? — Geçen hafta mı? Yalan! Günahımı alırsın ki... Nah işte biz teslim olduk! Sen de artık sütünün gereğini yap! Bizi dövdürme! Mahpushane müdürü Mehmet bey bizim yabancımız değildir!» Yanaştım. Vallah billah teslim olmam!» Gözleri kararmış ki fukaranın sivili askeri seçeceği kalmamış..... Allah bana töbeden bu yana haramı sormasın! Aradabir arkadaşlar sürer götürür. biz iki ucunu bir araya getirmekten çıktık hanidir. Mahkûmları tutuklukları şuraya buraya yollama paraları. Dedim: «Ulan rezil! Sen kimlerdensin?» Meğer bizim köyden değil miymiş. olduğu gibi... Ben muhabbetine meraklıyımdır. dedi: «Kızı vurdum!» Dedim : «Ola hangi kızı?» Dedi: «Kerhaneye düşen Cemile'yi vurdum!» Düşündüm hangi Cemile. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok! — Yalan söylemeyin Müdür bey.. — Dövecekler miydi? — Yok canım bağlıyacaklardı! Dedim : «Yabancı değildir! Koyverin!» Kolundan tutup karakola getirdim. Diyorum: «Beş lira harcanalım da. adam vurmağa alışık değilse... İnek Mehmet derler.. Hayır! Ben artık savcılığa gitmeyeceğim bu gün. kıpranma!». Ben karıdan korkmam! Karı beni bilir.. Oturup para hesaplarına bakalım! Hükümatm parası üstünde. Ağlamak olur ama bu kadar mı olur! Sarsılmakta ki sıkı durmasa kemikleri saçılacak! Bir cıgara yaktı.. Dedim : «Oğlum! Ben mahpushane müdürüyüm! Nasıl olsa seni bana yollayacaklar! Döveceksem de döveceğim! Çünki eli bağlı yollayacaklar! Gel teslim ol! Hakkında hayırlısı budur!» Dedi: «İyi öyleyse.. — Bıçak elinde mi? — Elinde. Evet. Nefesliyince öksürdü : Yahu nedir? Bu namussuz bizi boğayazdı. el sürdürmedim.. Sokuldum.. Soluğu kesilmiş. Oyununa göbeğine. — Olur mu hiç müdür bey? Aklı başında yoktur sokulunur mu? — Biz eski zaptiyeyiz ve de namlı mahpushaneciyiz arkadaş! Ben beni yana alıp sokuldum... — Yalan söyledin mi bozuşuruz müdür bey.. Bulaştı ağlamaklığa. Tanrı tanık... ekmek paraları. eve yazarım! — Yazmakla.— Tuttu... bakmadım alıcı gözüyle. ay başı koyarız!» Sonunda baktım.. Laf aramızda arkadaş.... ne dersin. ay başında koymak yok! Aylığı yatırmaktayız.... Öksürdü: . Ben de herife seğirttim su yoluna girince yetiştim. Biraz önce yanımızdan geçti ya... Dedim: «Tuh yüzüne. Kimi vurdun rezil?» Bıçağı aldım. Yenileri hiç tanımaz olduk çoktandır... İdare paraları. Hesapları şaşırdım çoktan.

Ayrıca vatan vazifesini gören bir askerimizdir.. artık demekteyim reziller. kapının dışında hazır olmalı ki «Buyur müdür bey!» diyerek girdi. Ali? Benim başgardiyanım olacak teres. sürünmekten kurtulmuştur. Kendisine de iyidir.. Tanıkların tanıklığına göre... Müdür elini başına koyup iki yudum içti: — Al şunu! Kan gibi su. Suç üstüne gir diğinden bakalım herifin mahkemesi ne zaman biter! Ne verirler dersin? — Belli olmaz! Olayı anlatmasına göredir. Karakol komutam uzatmalı Aziz Çavuş sövüp sayarak geldi: — Vay pezevenk vay! Vay ki eli kırılası dürzü! Yahu Cemile'yi adam vurur mu! El kadar kızı.... Vay ki sizdeki namus! Oğlum gardiyan Aptullah! Sen boşu boşuna derviş olmamışsın. köylüsü möylüsü? . — Namusdur bu Çavuş! — Namus mudur? Bire müdür kimin namusudur? Cemile'nin babası olacak dümbüğün namusu mu? — Elbette! Namustur ve de temizlenmiştir. «Temizlik imandan» denilmiştir.. başkaca her gün günahlara girmelerden kurtulmuştur. Demek sizde böyle bir iş olsa smtaraktan gezinir mi orospunun babası.. Ulan su dedim! Dur habis nereye? Emir almadan nereye? Topal bacağına başlarım ki. artık. Gör nasıl! Ali nerde.. Başçavuş bunu söyleyen derviş gardiyan Aptullah'a suratını asarak baktı: — Neden ulan derviş gardiyan? Bu nasıl temizlik? — Hepten. — Ne sayımı? Sayım da neymiş? Bulamadılar mı daha fazlamızı sakın! Bitiririm! Allah beterinden saklasın! Yahu hiç görülmüş müdür bir mahpushanenin sayımı iki baş artık çıka... gidip Şeyh Osman'ın maiyetine bu yürek fesatmdan koşmuşsun... — Su. Ulan siz beni şurada astıracak mısınız? Hiç görülmüş müdür... Ayrıca köyüne de temizliktir ki ne kadar bir temizliktir. — Şu Cemile kız öldürülünce he mi! Vay ki sizdeki temizlik.. Başkaca babasına temizliktir. kardaşı. Ali efendiyi bul! Şuraları temizletsin! Cinayet sonu savcı bey belki kalkar gelir! Yahu bu ne pislik? Yahu sizde hiç adamlık yok mudur? Gübrenin içinde oturana bakalım ne derler? Herif bize «Hayvan» dese haklı değil midir? Ben öğleden sonra yargıdayım! Çünki tanığım.. Koca bir köy.. — Sen şimdi oruspuya acıdın mı gerçekten Çavuş? — Elbette acıdım. mahpushanenin sayısı artık çıksın! Artık. ben gelince bana görünmeli değil midir? — Sayım var müdür bey.. Herif yere mi bakaydı köy yerinde. Sefer suyu koşturdu. komşuları karşısında yere mi bakaydı? Ne denilmiştir.. — Yazık senin candarma çavuşluğuna ve de tezkere bırakmış uzatmalı çavuşluğuna.Bak midem kabardı! Hep içmenin belasıdır! Ellerini vurarak bağırdı: Sefer! Ulan topal pezevenk! Yetiş namussuz! Sefer..

..... bu yaradan ölmezsin. Cemile hanım!» dedim... Çevresine bakınıp sesini alçalttı: «Nasıl vurdurdunuz karıyı gözünüzün önünde?» diye çıkıştı bize tıfıl teğmen....» dedim.. gerçek.. Deseydim de duymazdı allalem! — Ne kadar parası çıktı üstünde? — 110 lira.. İnanır mısın dilimin ucuna nerdense hep «bacım» lafı gelmekte. .. Araba hızlanmış... döşemeler kan olmasın... Baktım... Adam orospuya dili varıp «bacım» diyemezmiş meğerse. zimmet defterini başgardiyanın masası üzerine atarak... «Yemin et?» dedi. Yüreği sanki bütün gövdesine yayılmış. Götürdüm bölük komutanına verdim..» dedim. Yahu görsek yetişsek vurdurur muyuz? Buda mı keyf işidir? MALATYA NOTLARI 1945 Öğle üzeri mahkemecilerle gelen gardiyan Abdullah.. Derviş namussuzu duymasın beyim... — Kim vurdu? Nerede vurdu? Hangi kızı vurdu? . — Bizim mahpuslardan mı? — Yok. sıcak sıcak. Başhekime teslim ettim.» Şeytan dedi ki kızı yere at da şuna tokatları ulaştır ardı ardına. Vurulmuş insanın vurulmuş kuştan farkı yoktur. aptes almak için kollarını çemizleyerek yürüdü.. — Herif karıyı vurdu güzelce! dedi. Çavuş söyleniyordu : — Ulan hayırlı bir baba olsa kızı orospu olur mu? Fukarayı kucağıma aldım arabaya koyacağım.. Adam mıdır orospu? — Ya nedir? Adam değil de nedir? — Orospu. Her gelişte bir gerisin geriye yutmaktayız! Diyiversek bir bacım.....— Bizi karıştırma! Şimdi ortadaki ölü bizim değil sizin. Güneş tepeden bastırmakta.. Toz toprak. «Aman döşemeleri başefendi döşemeleri batırmayalım döşemeleri. Hastaneye varmadan meğerse canı çıkmış gitmiş. «Vallah billah! Nah işte yemin.. Oysa deyiversek kıyamet mi kopardı dese biri. Neresini tutsan orada vurmaktadır.. «Ben ölür müyüm bu yaradan kardeşim?» dedi. Cemile! Kız.. Bereket Aptullah'ı mahpuslar çağırdılar. öyle sıktı dişlerini. Bir «bacım» sözü bize yapışıp gerçekten bacımız olacak değil ya. bereket kan kesilmiş! Şu namussuz paytoncunun bahtına ne demeli! — Soluk alıp vermekte mi daha? Yarası kaç tane? — Yarasına kim bakar. Sizde adama acımak yok mudur? — Adama acımak... «Hassittir» dedim.. bir de kâğıt aldım. Arabacı yalvarmaya durmaz mı.. Artık bilmem nerede teslim etti ruhunu... Şaşırtmışım! «Merak etme sen. Soluk alıp vermekte ama gözleri kapalı. Hani ağır bir şey kaldırırken kendini zorlarsın da zorlatırken dişlerini sıkarsın...

fena mı? — Orası öyle..) Bıyıksız dudağını yoklamaktan başka iki mühim huyu daha vardı. kırmızı ablak yüzüne hiç yaraşmayan bir heyecanla sormuştu... karma karışık sesleri duyuluyordu. öğrenirsin. Bu adı «Muhammed» diye telaffuz ediyordu: Tepeköy'den.» —Biraz sıkı yürüseymişiz. gözleri görmez eden ilâçlı suyu içerek mütarekeyi beklemiş ölüm artıklarmdandı. ayrı bir millet sayılabilir. Sende havadis var.. seslere kulak kabarttı: — Amma da vurdu ha!» — İyi etmiş.. — Ölür mü karı?» — inşallah ölür. bir güzel.. avucunun içinden alâkasız alâkasız sordu : — Kimlerden? — Sen tanımazsın. (Seferberliğe iştirak edip. oturunca paçalarını baldırlarından yukarıya kadar çekip beyaz yün çoraplarını ve beyaz donunu meydana çıkardıktan sonra daima sağ ayağını sol ayağı üstüne atar. kızını. Seyrederdik. içinden pazarlıklı gülümsemesiyle istanbullunun yüzüne baktı.. Herifin karısını değil de kızını vurduğunu duyar duymaz. Gardiyan Abdullah zimmet defterini tekrar eline aldı. Bıyıklarını kazıttığı halde böyle üst dudağıyla burnunun arasında parmaklarını kımıldatmayı âdet edinmişti. Gardiyan Abdullah.. yetişecekmişiz! — Yetişip de ne olacak?» — Seyrederdik. Sina cephesinde esir düşüp Seyidbeşir kampında geceleri. Böyle söyleyerek elini bıyığına götürdü. — Karısını mı vurmuş? Kötülükte mi yakalamış karısını? — Karısını değil. Şoför Faik dışarı çıktı. Başgardiyan elini yüzünden çekiverdi.. ingiliz esir kamplarında bir müddet kalan insanlarımız.. Allah vere de yakalanmasa. üstteki ayağını bileğinden itibaren fırıldak gibi çevirir. Başgardiyan Ali efendi. Yedi çocuğu olmuş. Hükümet doktoru bir de cezaevi müdürü ile karşılaşmadıkça asla telâşlanmaz bir adamdı. Adı Memet... istanbullu gözlüklerini düzeltti : — Hele anlat derviş.. yüzünü buruşturarak. — Vuran bizim o taraflı! Başgardiyan Ali. Pantolonunun ütüsünü bozmamak için. diz kapağına çekiçle vuruluyormuş gibi titretirdi. deminden beri dışarıya bakarak çevirdiği ayağmı birdenbire zıplatmaya başladı. Heyecanlanma ve telâşlanma kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. bu hususta çok şeyler biliyormuş gibi. — Telâş etme şoför! Akşama getirirler. yedisi de yaşamamıştı. Bu sebeple çocukları pek severdi. Müddeiumumi muavini. Kanaatince babası ve . istanbullu. Bütün Malatyalılar gibi. şişman vücuduna.Bunu şoför Faik..» — Herif kaçtı. yorulursa. muhafız jandarmalarla mahkemeden dönen mefkuflar arasındaki konuşmaların. Aralık duran kapıdan. Başgardiyan Ali efendi de.

Hiç bir şeye telâşlanmayan.. Canınızın bir çektiği varsa getireyim! Emredin!» demişti ya? — Güzel kızdı.. ayaklarının ucuna basa basa İstanbulluya yaklaştı. Kezban'ı babası vurmuş. kapıda onlara direk direk çıkışırdı.. Körpeydi. Mahpusanenin ilerisinde. — Çaresi beyim? — Çaresi. — Yazık! Vah vah! Acıdım.. — Ama kız kerhanede.. Adı Kezban'dı öyle mi? Pencereye bir jandarma geldi: — Katili yakaladık. — Olsun. kaç yaşında olursa olsun... — Bilmem.) — Çok ceza verirler mi beyim? — Verirler. — Nerde? — Karakola getirdiler. — Deme.. — Nasıl desin? . dedi... şişman vücuduna pek yaraşan terlikleri çıplak ayaklarında şıkırdatarak. — Nerede vurmuş? — Şurada. Basmış bıçağı.. Başgardiyanla şoför Faik derhal dışarı çıktılar. daha «çocuk» sayılırdı. oğlu mahpus olup da iyi bakmayan babalara. — Yakalamışlardır. — Ne verirler? — Onbeş sene verirler. Yirmiiki sene verirler... (Gayet ufak tefek. öyle mi? — Cadde üzerinde. «Yaşamaz» diyorlar. Baş gardiyan dargın dargın sordu : — Hangisi bey? — Demin bize.. Şoför Faik. Demincek... Gardiyan Abdullah etrafına bakmarak..anası sağ olan herkes. hiç bir zaman kızmıyormuş gibi sakin duran bu adam. son derece hafif olduğu için her hareketiyle korkuyor ve kendisini müdafaa ediyor hissini veren bir adamdı.. — Kim bu Kezban? — Aman beyim! Bilemedin mi? Demin pencerede konuştuk.... olup bitenleri beğenip beğenmediği anlaşılmaz bir yüzle içeri girdi: — iş anlaşıldı beyim.. şu kurt kızı mı? — Evet.. — Cadde üzerinde. «Mahpus ağabeyler! Çarşıya gidiyorum. — Bizim karakola mı? — Bizim karakola.. sık sık gelmeyen analara var kuvvetiyle öfkelenir. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır.

Çok şükür..» demeli.. Kız önde. evlâdını kolay kolay vuramaz. bütün kabahat sanki müdürdeymiş gibi somurtarak sordu : — Haberin var mı? — Olmaz mı? Herifi ben tuttum. şımarık çıkıyordu. Yağmurlu bir gün.. İstanbullu kibrit çöpünü gizli bir iş yapar gibi yavaşça kırdı..» Birdenbire baskına uğramış gibi şaşırdı. yahut uykuda gibi her dürtüşte Kezban sarsak adımlar atmıştı... Abdullah zimmet defterini yardımcı olarak koltuğunun altına sıkıştırdı. Arkasında bir polisle bir bekçi.. Soran olursa «Ben mahkemeden geliyorum» dersin.. Yaralı. Yüzüne mi vurdu acaba? Yüzüne vurduysa ölmesi daha iyi. Polis ikide bir..... Kızın ağzı galiba şaşılacak kadar ufaktı. Nasıl etsek?. «Bir baba. — Bilmez bu usulleri fıkara!.. Kerhanede bulunan bir kadına bu hayalin benzer tarafı yoktu. «Aklım başımdan gitti» falan demeli... çocuklardan mürekkep bir kalabalık. kirli bir entari.. Kezban'ı kerhaneye götürürlerken görmüştü.. Daha arkada.. .. Müdür kırk yaşlarında kadardı...— «Kasden vurmadım. «Öyleyse. «Neden yazıyorlar? Herkesi aldatmak için mi? Hissikablelvuku. vurulan kızın yüzünü gözünün önüne getirebilmek için. Ağzı bu kadar küçük olduğu için sanki sesi o kadar çocuk sesine benziyor. Bari yavrucak ölmese. Zaten güzel değildi ki.. gözlerini kısarak kendisini zorladı... «evi yapılasıca!» dedim.. İstanbullu. İstanbullu. — Bizi mes'ul etmesinler? — Yok canım! Defteri koltuğuna al. Ben de ona. «Bir erkekle beraber gördüm. Hovarda ve sofuydu... Gözünün önüne on yaşında bir kız çocuğu geldi.. Beş dakika sonra vurulacağını insan nasıl sezmez? Telepati diye bir şeyden laf edilir... istanbullu. Neden böyle düşünüyoruz? Bugün kısa beyaz çoraplar giymişti. Âdeta bir cenaze merasimi.. Başı açık. — Yok canım! Aferin.. «Allah senden razı olsun. Hani anası tarafından yalanmış küçük bir buzağının tüyleri gibi ıslak dalgalı saçlar.. Çilli bir yüz. yorgun bir hareketle cigara yaktı...... Ama çirkin de sayılmazdı. pencerenin önünden geçen mahpusane müdürüne gülümsedi. incecik. Çok yaşa!» falan dedim.. sırtını dürterek yürütüyor. — Git. Saçları sarı. Hiç çocuğu olmamıştı. Kalbine doğma...» Taymcı topal Sefer başını kapıdan uzattı : — Müdür bey seni çağırıyor beyim! dedi. «Şoförün hakkı var. Bize «Mahpus ağabeyler!» dediydi.. Sonbaharda. Tahteşşuur... Saçlı sakallı herifler ciltlerle yazılar yazmışlardır. Kaç ay oluyor? Geçen sene. Söyle!... Vay anasını. Sırtında eski. Öyle ki. askerlerden.» İstanbullu..... Alıcı gözüyle bakmamışız. Bravo!. Yüzünü eliyle kapatmıştı. Malûm oîma.

Onbaşı kızın başına seğirtmiş.. Namus meselesi... muhabbete meraklıyım. «Sen candarmasın... «Öyleyse teslim oldum. Sonra.. — E!. Kız yanımızdan geçti. Hapisane müdürüyüm!» dedim. Şuradan şuraya koşmuştu ama... Kolundan tutup karakola soktum.. — Ayakta mı? — Evvelâ ayakta. Bazı seninle anlaşamıyoruz.. — Bıçak elinde miydi? — Elindeydi. Onbeş senedir harama uçkur çözmüş değilim. Sivili.» dedi. Bazı bazı arkadaşlarla uğrarım ama. — Döğmek mi istedilerdi? — Hayır! Bağlayacaklar! Razı gelmedim.... Gözleri kararmış fıkaranm. Elli adım ilerde ortalık karıştı.. Zaten kaçarken sarhoş gibi sallanıyordu.. vallah billah teslim olmam!» dedi. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok. Nasıl olsa bana geleceksin. eşşoğlueşek?» dedim... Teslim ol. Kız kerhanede dursaydı. Evvelâ katil yakalanacak. Bereket ben arkasını bırakmadım... tabiî yere düştü... Su yoluna sapınca yetiştim... istasyona kadar koşmuş gibi soluyordu. — Geçen hafta mı? Yalan! — Beni kızdırma. Be adam sen zabıta memurusun.— Ben henüz Adliyeye gitmemiştim.. Tabiî temizledi. beni döğersin!» dedi. Namus meselesi kolay değil.. Baktım kaçıyor. — Ben karıdan korkmam. «Yalan.. Ben yenileri tanımıyorum. — Yalan söyleme. «Teslim ol! Davranma» diye bağırdım. Yenilere kulak asma! Bizim zamanımızda dağ. ben hapisane müdürüyüm. Bıçağı yere attı... Senin saçlarını yolar. Geçen hafta oradaymışsın... Ben valiye teslim olacağım!» dedi. — Takıldım. «Ulan.. «Sana teslim olmam. Hemen peşine takıldım. taş eşkıya doluydu. Biz eski candarma çavuşuyuz. Köşe başında onbaşıyla duruyorduk. Töbe olsun yengeme yazarım. — Candarmalığın aklına gelmiş müdür! — iyi bildin. — Şimdi namusu temizlendi mi? — Bırak şu laflan. Karı beni bilir.. Allah bana onu sormasın... temizlenir miydi? .. Candarmalar gelince el sürdürmedim. Birkaç bıçak da yerde vurdu. — Sen cinayeti gördün mü? — Gördüm. Rabbim vermesin. Çünkü herif haklı! — Kızını vurduğu için mi haklı? — Elbette.» dedim. «Neden ulan... Hakkında hayırlıdır. Adamı kan tutar.. Oturmaya. — iyi cesaret! Aferin! Saldırdı mı? — Ne haddine! Şöyle durakaldı. bilmezler... resmiyi farkedemez olmuş. Herif meğer vurmaya başlamış. Dedim ya. «Ben candarma değilim. Peşine takıldın..

Senetleri yazdın mı? — Yazdım. Masadaki kâğıtları karıştırdı: — Sabahtan beri bir şey yemedim.. Şapkasını aldı. vakit tamam.. Parayı yarın alsın. takibat tahsisatı.. Müddeiumumi mutlaka gelir. Bu ay başı. — Aldırma. Bizim şeriatimizde zina eden kadın taşa gömülecek.. Baba yüreği dayanamamıştır. Topal Sefer'den su istedi.. Hep içmekten.. Yengeme selâm ederim. Dün gece. Hazır.. Zile birkaç kere vurdu... Ben artık Adliyeye gitmeyeceğim.. tahakkuku alınıyor. ben bu hesapları. Hem kerhanede kızım var diye adam utanmamak. Mücrimin sevk paraları... Su gelinceye kadar pencereden dışarısını seyrettiler. bir yere ayrılmasın. birkaç yudum su içti. kurdelâyı sağa getirmişti. . Biraz da karakolda dururum.. Kürt yemekten sonra gelsin. Bilâkis sabit kılar.. Dış kapının nöbetçi gardiyanına çıkıştı: Sizde adamlık yok mu? Gübrenin içinde oturuyorsun! İstanbullunun koluna dokundu: Ben tanığım! Suçüstüne giriyor. Ali nerde ulan? İstanbulluya döndü: Söyleyiver. Saatin doğru mu? — Doğrudur. midem kabardı. Ben gidiyorum. Benim o kadar derin işe aklım ermez.— Kan böyle şeyleri temizleyemez müdür bey. Dün geceyi hatırlar hatırlamaz öğürdü . oraya atılmış bir eski paçavra yığını gibi oturuyordu.. bir de tahta kapı vardı. — Babalık zor mesele arkadaş! Başımızda yok da atıyoruz.. — Tuttu yine tersliğin.. Müddeiumumi belki uğrar. hiç değilse Müslüman diyarında orospuluk kalmazdı. düzeni bozulmasın diye kapıya resmî elbesisiyle beli tabancalı bekçi koyuluyor. Zaten arada sırada beş lira beş lira kaçırryorum.... — Hükümetin parası üzerimde geziyor.... Alâ! Vakit gelmiş. Duvarın dibinde bir ihtiyar köylü. — Doğru değilse.. Kötü bir şey olsa müsaade ederler mi? Mademki resmen defteri tutuluyor. Kapıdan çıkınca tekrar yanlış koyup acele acele yürüdü. bir gün birbirine karıştırırım. masarif. işine bak... Karşıda bir kerpiç duvar. Köşedeki mahpushane bakkalı 'Abu efendi' henüz dükkânı açmamıştı. Ben kerhane iyidir demedim.. Müdür bey... Karı bana kızıyor. Müdür bar bar bağırmaya başladı : — Ali nerde? Nerde başgardiyan Ali? Şunu çağırın.. Saat kaç? — On ikiye on var.. — O. Bakalım nasıl ifade veriyor? Dışarı çıktılar. iftihar etmeli. görürsün. Öğleden sonra beni arama. Şuraları süpürtmeli...... vesika veriliyor.. Fazladan. İstanbullunun ihtarı üzerine başını açtı. O da bunun devası değil. Yahu! Bu ne pislik. Belki müddeiumumi de gelir. — Gelsin aldırma.. Vakit geçti.. maaşı olduğu gibi yatırdım.... Malum ya cinayet var.. — Eyvallah. Hesaplara öğleden sonra bakarız. Şapkasını daima yaptığı gibi tersine giymiş. Haydi biz ekmek hesabımıza bakalım. Fırıncı gelirse senetleri imzalat.. Eğer bu derde ilâç olsaydı. idare. Sen eve git.

Ben seni mahpus damına bile tıkmazdım.. Namusunu temizlemek için. Katille beraber olduğu için gardiyan Abdullah'a kızıyor. Lâkin başgedikli kadar bu dünyada gaddar herif yoktur. Kızın gözleri kapalı. Katili alnından öpmüş. Yalnız. Namert arabacının talihi var. Sen belâya bak ki beyim İstanbulluya döndü: Arabacı «Döşemeler kan olursa. Rabbim Müslümana böyle belâ vermesin.. taymcı topal Sefer'e.. tek başına ve şiddetle katilin karşısına çıkıyordu. onu. «Şu anda ne düşünüyor acaba?» diye merak etmek âdetiydi... Kolu da yüreği gibi atıyor..... Yahu! Vurulmuş insanla vurulmuş kuşun hiç farkı yok. Eğer burada ceza verilecek olursa Ankara'ya gidecekler... böyle seyrederken.... Yüreği sanki vücuduna yayılıyor da. cezaevi karakoluna girinceye kadar gözleriyle takip etti. Sorgu hâkimi «Oğlum! Kanunda biraz soluk olsa.. Hani bir şey kaldırmak istersin... bu sözleri hep ona karşı söylüyordu : — Haklı mıyım Abdullah? — Haksızsın Onbaşım! Herif ne yapsın? Öyle deme. tanısın tanımasın.» Malatya'nın zenginleri biçare babaya avukat tutacak olmuşlar.. her tarafında sıcak sıcak çarpıyor.. Kürt değil mi kesmeli sizi.. Namuslu bir adamdır. Müdür katilin tevkifiyle uğraşırken Onbaşı bir araba çevirip kızı hastaneye yetiştirmeye çalışmıştı.... cinayet hakkında hep acıklı havadisler duyuldu. Öyle deme. Kezban'ı.. Başmüddeiumumî. Avukatlar. İçini çekti: Müşküldür Onbaşım! — Pekâlâ! Şimdi daha kolay oldu? Allah belâsını versin! Ulan.. Namus meselesini Allah kimseye vermesin... İnsanları.. yemin etmiş ki.. Bizim o taraflı olduğundan ben bilirim.... O sıra. Temyiz mahkemesine. Savcı gelecek.» demez mi? Şuna palaskayı çeker misin! Töbe yarabbi! Yanına bizim Salih efendi bindi. Sorgu yargıcı der mi der! Beş vakit namazında..İstanbullu. Ağır bir şey! . Gidip geliyor. «Ne olacak! Bacısı metres hayatı yaşıyor.. Kızın babası askerdeymiş. Ramazanları büyük camide Mevlit bile okuyor ki karılar ağlaşıyor. adam vurur mu? Yahu.... Namus işi tevatür müşkül. «biz para kabul etmeyiz! İcabında davayı bedava göreceğiz» demişler. Adamcağızın şaşkınlığından istifade ederek ifadeyi aleyhinde tutmuş.. Nöbetçi gardiyan.. Arabaya attım. İki tanesi.. Kendi namusunu bilmeyen elin namusunu nereden bilecek!. büyük bir öfkeyle bağırıyordu : — Pezevenk! Eli kırılsın deyyusun. kızın ne günahı var? Sen bir hayırlı baba olsan kızın orospuluğa düşmez. Kızın kolunu tuttum.. cezaevi karakol kumandanı Aziz Onbaşı.. Askerden gelince. iyi yürekli bir adam. Fıkarayı kucağıma aldım.. Temizle şuraları. Kızının kötü yola düştüğünü duyar duymaz. Akşama kadar.. müdürün ağzıyle çıkışıyordu: — Sizde adamlık yok mu? Biz gübrenin içinde mi oturacağız? Getir şuradan süpürgeyi..... Bereket kan kesildi. siz hepiniz gâvursunuz. Yüreği gibi.» demiş. «Kezban! Kız Kezban!» dedim.

. Gardiyan Abdullah. demirlerin arasından uzanıp kendisini bekleyen kızların ellerini birer birer sıktı: — Geçmiş olsun hanımlar! dedi. sen bu yaradan ölmezsin!» dedim. anladınız mı? Yetişip türemiyesice! Nasıl kıydı kızıma?. Sabandan beri ağlıyorum. daha şişman ve daha güzel olan Ayşe korkuyla arkasına baktı : — Hadi Tözey gidelim. alâkayla uzandı: — Bak burasını iyi yapmışsın Onbaşı.. İşte öyle gayrete geldi. Onbaşı cevap verdi: — Acıdım elbette. — Duydum Onbaşı! İstanbullu kederle güldü: Fazla sıkıştırma.. — Nereye gidiyorsunuz? .. Ondan daha uzun boylu. — Duydun mu beyim? Şuna bak!. Gürültü... Elleri kırılsın.. İstanbullu. Abdullah ikisine de şaşarak baktı: — Siz şimdi orospuya acıdınız mı? Diye sordu.. Bizim yalanı artık işitti mi. Birdenbire cevap veremedim. Allah yalanı sevmez... derin bir hınçla içini çekti: — İyi olmuş.. — Gördünüz mü başımıza gelenleri? Tözey'in biraz çarpık duran burnu sanki bir misli uzamıştı.. Şoför Faik başgardiyan odasından istanbulluya seslendi... Velâkin sen gaddar bir herifsin. Nefes gibi konuştu: «Ben ölür müyüm. Araba hızlı gidiyor.. Adı üzerinde.. Makbuzu bölük komutanına verdim. — Dur biraz.... Makbuz almasaydın para yanardı. Keşke ben de deseydim. «Muzur insanın katli vaciptir» diyerek sana bir de Kur'an lafı söyler. Sen gaddar bir herifsin gardiyan! — Ben gaddar değilim. sen onlara hep «Bacım» dersin. kardeşim?» dedi....Dişlerini sıkar adam.. Hâşa! Beyi duymadın mı? Ayeti Kerime ne buyurmuş? — Ayeti Kerimeye sözüm yok!.. Adam orospuya «Bacım» diyemiyor... Dilimin ucuna «Bacım» lafı geldi. Baktım ki ruhunu teslim etmiş. istanbulluya dargın başını salladı: Bir ağladım. İstanbullu sözü değiştirmek için sordu : — Parası var mıymış? — Evet. toz toprak.. Sertabibe teslim ettim. bir ağladım. Yüzon lirası çıktı. işitmedi mi bilmem. «Temizlik imandan» demişler. Bizim Abdullah derviştir. Abdullah. Orospu insan mı? — Ya insan değil de nedir? — Orospu. Ortalık temizleniyor. babasına da iyi. «Merak etme. Halbuysa bey. — Sen sus. Benim kızımdı. Ortalık temizlendi. Sesi de adamakıllı pürüzlüydü. İnsana acınmaz mı? — İnsana acınır.... Eğildim de neden sonra. güneş. — Eksik olmayın. Bir de makbuz aldım. — Neden ulan gardiyan? — Gebermesi kendisine de iyi.

. . Karakola bu mesele için gidiyoruz. Kızın ötesi berisi meydanda.... Bekçi tenbihli. Bekçi Hasan yaklaştı: — Haydi Tözey! Komiser. ölümü öp.. — Evde bıraktık dedi. Şoför Faik'in dostu. Size hepimiz ricaya geldik. şoför Faik'in dostuydu.. — Umurumda bile değil. En kötü koğuşa kapanacak. — Cezası en aşağı onbeş senedir. Artık ağalık sizden. Tözey somurttu : — Yalana bak!. 'Acele gelsinler' dedi. Beklesin.. Bizi de vururlar diye.. Bize etmediğini bırakmıyor. Cadde boyunda adam öldürüyorlar. Bedavadan yatmayı bilirler.. Sarhoşları içeriye almayacağız.. — Malatya'nın genel birleşme evi'nde bunlar dört tane birinci sınıf mal'dı..... İstanbullu dördüncüleri olan Münevver'i sordu. doğru mu? — Zannetmem..... rakıyı bir hafta yasak ettik.. Birisi yetişmemiş. Tembihatım var. Canı bir şey istiyor mu diye sorduruyorum. Kocaman vücuduna ve bir tuhaf bakan mavi gözlerine o anda hiç yaraşmayan bir kederle içini çekti.— Komiser bekliyormuş. Bak istida yazarsan. Nerdeyse ağlayacaktı.. Ben mektup için mi kızıyorum? Çamaşırlarını yollamıyor.. Tözey. 'Allah razı olsun' diye karşılık veriyor. göğsünü sarsarak güldü: — Mektup yaz ağabey... — Başgardiyan nerede? Çağırın şunu bana. billaha mahkemelerde adalet yok..... Aşmalı namussuzu. Sizden mektup almayınca Tözey kuduruyor. Karanlığa kalacağız. Korkuyoruz. Komiser! Vay komiser bey vay! Bizim eve gelip boy göstermeyi bilirler.... îdam vermezler ama cezası ağırdır. — Kaç para eder. Sakın ona istida yazmayın. — Allaha canım kurban olsun. Sen de bir şey söyle canım! — Ne diyeyim kardeş? Geç oluyor.. Yazmayacaksınız öyle ya? — Yazmam. Omuzunun üzerinden başının bir hareketiyle karşıdaki bakkal dükkânım gösterdi: Baksanıza Bekçi Hasan da beraber. Üçüncü kız. — Aklın fikrin rakıda. Vallaha.. Biz evde.. Daha getirmediler. Kıza Mevlût okutacağım. Beğenmiyor musun? — Elbette beğenmiyorum..... Görmeden yetişmek Allahın işi. Gel buraya Ayşe. Size de şeker gönderirim. Aşmalı!. 'Kızını vurana idam verirler' diye duydum. Komiser bize öfkelenir. Herifi getirdilermi? — Hayır. Çiğ köfte ister misin? Şoför Faik damağım şaklattı: — Hastaya çorba sorulur mu? Sesini alçalttı: Çiğ köfte yalnız gitmez..... idam vermezlerse. Haydi söz verin. Ayşe lafa karıştı: — Görmemiştir.

Herif namusunu temizledi. İyi yürekli olduğu belli bir şey! — O ne yılandır ben bilirim.. «Sana bir dokunan olsa kemiklerini kırarım!» dediydi. Küçük tombul ayakları tertemiz ve çıplaktı. Bugün Münevver duymuş. okşadı da. Kızlar..) Hiç de şaşırmadı.. herkeslere.. Nalınlarım güzel mi? Ben de senin gibi artık nalın giyeceğim.. sinirime dokunuyorsun. — Şimdi Kezban'ın babası da iyi adam olacak. Kezban'm ölümüne sevinmiş.. huysuz bir oğlana benziyordu. Bütün emsali gibi. Allah geride kalanları da tez vakitte bu pis dünyadan kurtarsın!» dedi komutanım. Kızları gören jandarma onbaşısı koşarak geldi.. Oturduğu iskemleden kalkmak isteyen İstanbulluyu bir el hareketiyle şoför Faik durdurttu: — Hele otur bey. — Selâm verip durma. — Doğru söylemiş.. — Bizimki rakı getirecek... mesleğine ait birkaç meseleden başka bir şey düşünmeye pek alışık olmadığı belliydi.— Aldırma! Katili döğmemiş bile. Tözey ona döndü : — Hastaneye sen mi götür dün? Onbaşı. «Pekâlâ oldu. — Gene bir domuzluğun var.. Aferin!» diyormuş. Erkeklerin hepsini kesmeli. insan hiç ölmemeli. hazırol vaziyetine geçip selâm verdi: — Ben götürdüm komutanım! — Ne söyledi? — «Ben ölüp kurtuluyorum.. Tözey cevap vermedi. — Doğru söyledi komutanım.. Somurtkan durduğu zamanlar. Komiser bey geçen akşam benim odada Kezban'ın saçlarını okşadı. genel birleşme evinin bekçisi Hasan efendinin önü sıra yürüdüler. istanbulluya muhabbetle baktı: — Murat beyin ne suçu var. Ayşe güldü : — Murat beyi de mi kesmeli? Tözey. Gök gözlerinin içi gülüyor. Mahpuslar iyi adamlardır. Hepsini. (Buna tenezzül etmedi demek daha doğruydu. Nalın giydim. Ben bindiğim kısrağı tanımaz mıyım? Yüreksiz kahpe!. Çok çocuk doğurmuş genç bir kadın gibi her halinde bir yorgunluk vardı. Ölmek kötü bir âdet! İnsan doyasıya yaşamalı. — Aferin. Mahpusa getirirler. Rahmetliyi demek kıskanıyordu... Mahpus bir adam. Şunları bekleyelim. Bir adım geri çekilerek İstanbulluya boydan boya göründü : — Bak!. — Söylerim ha! . Yüzünün bütün güzelliği gülümsemesinden ibaretti..

ikisi de hınçlarını alıyorlar. sertinden fenalık gelmiyor beyim.. Kıza çok acıdım. Önünde adamı kes.. Kumarbaz da öyledir. elini pantolonunun kemerindeki saat cebine attı: Abu! Hey madrabaz herif! Selâmsız sabahsız ne cehenneme savuşuyorsun? Hele gel! Bakkal Abu. Benzin yağı. eski adamlar! İhtiyar reis de eski adamlardan olduğu için herif. İçini çekti : Lâkin herif de haklı! Vurmasın da ne halt etsin? Kızı kerhaneye düşüyor. Demek karıya ayakta çalışmak makbul değil! O zaman on iki saate altmış kuruş verirlerdi. al parayı!» diyerek milleti soyduğun zamanları unuttun mu? — Kırk yıl günahkâr bir yıl töbekâr demişler. Allah belâmızı versin! Kerhaneye düşüp sırtına entari giydiydi.. sulu bankaya kasadar olmuş. Şunda. Rospuya Orospu kelimesinin ilk harfini daima yutuyordu.. Ben şemsiyenin üzerinde üç kâğıt atıyorum. «Kezban hanım hele buyur! Kezban hanım bize merhaba yok mu?» Rospu kısmı parayı düşman gibi sarfeder. Kız. idam eder. insaf etmez çökersin. Fabrikaya. Sonra mektebe öğretmen olunca.. siyah fötr şapkasını azametle düzelterek pencereye yaklaştı.. — Kıza acıdım diye lafa başladı. Yatıverdi mi. direksiyon. Ben bu fıkaralara hep acırım.. Aman. Velhasıl iki ucu boklu değnek! Birdenbire ümitsizlendi ve o kadar süratle öfkelendi: Canım beyim! Şu dünya batacak bir dünya olmuş. kılı kıpırdamaz.. vaktiyle ne güzel bir delikanlı olduğu meydana çıkıyordu. Yüreksizdir. Parasını kaptıran 'kazanacağım!' diye yutuluyor. Altmış kuruş yömiye! On iki saat ayak üzeri çalışacak. hem de vakit buldukça iman tahtalarına. dış lastiği. — Ulan seni bir dinleyen olsa büyük camiin baş hocası beller. Bak. düşman gibi bin!» hesabı! — Yahu şofer! Sen kısraktan ne anlarsın. Abu dükkânı kapatıyor. Biz. Tözey merhametli! Bir de kıza edepsiz derler. — Hem acırım dersin. Töbe estafurullah! Aklına geldi mi? Geçen kış dükkâna her zaman uğrardı. — O başka.. Bizi Tokma1 boyuna götürüp kurşunlamalı. beyim. sen bendeki iltifatı görme. İşte senin işin bunlar! Kısraktan biz anlarız. üç kâğıtçı Abu hâli var mı? Hele domuz! «Bul karayı. ahmak şofer! Şoföre şofer diyordu : Ben iman tahtalarına çökerken de acırım. Böyle yeni tıraş olduğu günlerde. seninki «Kısrağa dost gibi bak. Şimdi dükkânı kapatmakla meşgul olduğu için.. yüz gram zeytinyağı alırdı. ... dakikası iki buçuk lira! Şu halde karının yatkını makbul zamanımızda.. mintanının yakasından ensesine sokmuştu. rospu kısmına acıyacaksın.— Söyle. Besbelli. Biraz sakat olan sol kolunu her hâline bir azamet veren acayip bir şekilde sallayarak yürürdü. Şoför Faik. «Sen bizi rezil ediyorsun! Al bakalım!» demeye gelir.. Borca bırakacak diye suratımı asardım. Adamın hovardasından. şöfer. uzun kiraz ağızlığını yanan cıgarayla beraber. Bir mum alırdı. Pis bir dünya! Cümlemiz rezil olmuşuz! Kezban geçen sene fabrikaya giderdi. Dünya namussuz olmuş. Cıgarayı hiç söndürmeyen tiryakilerdendi.. görürsün. — Ulan.

Aferin Abu!» İstanbullu bir cigara yaktı.. Yak hele. Abu ısmarlananları geitrdi. Sen iç.. kızlar çarşıya giderken Kezban mahpusanenin önündeki çeşmede Cuma'ya kunduralarını temizletmişti. — Yoook. Üçünüzün işi de 'bul karoyu. Bu gece rakı olmazsa. Cigaran kalmayıverir.. birbirlerinden bu dünyada kolayca alabiliyorlar! Aferin Abu! Dünya batacak bir dünya olmuş. Aferin Abu! Feylozoflukta Mustafa Şekip'ten de.. Rıza Tevfik'ten de ustasın. iki ay evvel göğsüne sepetle vuran topal Cumalı..» diye düşündü. «Pekâlâ! Ayrıca cennet cehennem diye neden gevezelik etmişler yahu! işte insanlar öçlerini. Biraz şık olsalar. O zamanlar yüzünü hiç merak etmediğini İstanbullu hatırladı. Heybesini sırtladı. Sina cephesinde yaralanmış. O sıralarda Kezban asker karısıydı. — İstemez beyim. Delik yün çoraplar bacaklarının yuvarlaklığını kaybetmişti.... kerhaneye gittikten sonra da bu kızın yüzüne dikkatle bakmamıştı. «Ümit orospularda.Dükkâna girmeye cesaret edemezdi de yağmurun. bir demet maydanoz getir. biraz kendilerini yamalı bezlere kaptırsalar ihtiyarlık yakalarını tutar... âdeta yüksek sesle böyle söyleyerek sanki bir şeye hazırlandı. Seferberlikte.. elleriyle iskarpinleri yıkamıştı. Düşünceli düşünceli dükkânı kapattı. Korkunç bir şey! Bunların ne acayip talihleri var. . öyle bitkin görünmek amele kadınlara mahsus bir şeydi. ikisinde de acıdığı için galiba! «Sahi! Dur bakalım!» istanbullu.. geçen kış fabrikada çalışan (1) Tokma: Malatya'da bir su ismi. Başgardiyan Ali efendi biliyor. Kerhane hizmetkârlarından Cumalı. Sen mahpussun beyim! — Aldırma. Bir gün. — Merhaba beyim! — Merhaba Salih efendi. orospulaşırlar. — Ben de içiyorum. Kezban'ı düşünüyordu. Yak bakalım bir cigara!. Kocası 337'li imiş.. Pis bir dünya! Eğer bütün bu olup biten işleri götürüp Tokma boyunda kurşunlayamazsak!. Sen iç...— Sen uzatma! Şuradan yarım kilo domates. O zaman da. İstanbullu. Deminden beri Onbaşının gitmesini bekleyen jandarma Salih buna arkadaşları pek saf olduğundan «Salih Efendi» diyorlardı etrafını kollayarak pencereye yaklaştı. bir eski yatak çarşafının içinde o kadar yaşlı. iki ay sonra Kezban'ın kunduralarmdaki çamurları temizlemek için — çömelemediğinden— yere diz çökmüş.. kerhane hizmetkârlarından ihtiyar Cumalı. al parayı!' ama seninkinde soyulanın yüzde bir kazanması ihtimali var. O kadar genç olduğu halde. «Çekil ulan! Yol ver!» diye elindeki sepetle amele Kezban'ın göğsüne vurmuştu. topaldı. ilkbaharda.. Zaten bir paket cigara oniki sene yetmez ki. mahpusluk fena çökecekti. beş kuruşluk soğan. karın altında kenarda beklerdi.. ötekilerin karşısına gidenler yüzde yüz milyon zararlıdırlar.

Ekmek vesikası. Doktor kıza bakmadı bile. Sen daha iyisini bilirsin. Şu halde huy dediğimiz de leşimiz olacak... Kan sızıldı mı hayvan olsun. — Ekmek vesikası mı? — İyi bildin. Sonra evlât gelir yetişir.. O da İstanbulluymuş... Adam kısmı ne kolay ruhunu teslim ediyor. Öyle ya. O zaman da. Babalık gayet zor! Yemez yedirirsin. Vesikaları var. falan alacak. Oğlanların tütünü tepelerinden çıkıyor. Gecenin yarısında.. Kızın çantasında yüzon kayme çıktı. Doktor Hikmet! — İyi adamdı. Mektubu okuyan adam. herife de. Taymcı topal Sefer içeri girdi: — Ne yiyeceğiz beyim? — Hiç bir şey yemiyeceğiz.. Ben kur'a askerliğimi de candarmada yaptım. — Evet. şöyle şöyle yerine gelince sevabına. — Acıdım fıkaraya. Tanıyor musun bilmem. bir akıllı adam olsa da. hiç bir şey bilmeyen giriyor. Namus işi müşkül! Bu kancığın da kocası askerdeymiş. Doktora teslim ettik... Ölümü göre göre herifler kanıksıyor besbelli! Çantasında nüfus kâğıdı zuhur etmedi.. Bizim karakoldaki arkadaşlardan beş tanesinin karısı kaçmış.. ölüm arkanda gülü gülüverir... Bu kötü karıların nüfus tezkeresi olmaz mı? — Olmaz. Çeşmeden ip gibi akan suya bakarak dertleşti: — Babalık zor iş beyim!. Tözey bize ilâç getirecek.. insan olsun... anlaşılan kan demek. Arabaya Onbaşıyle beraber bindik. — Ciddî mi? . Can demek. İstanbullu kederle güldü: Huy canın altındadır diye bir laf ederler. Bir işin farkındayım.. Yüzon lirayı çantasına koymuş ki pazardan gazyağı. başına belâ olur. uyku arasında 'Of!' çektiklerini duysan gözlerin yaşarır beyim. giymez giydirirsin... Adam öleceğini bilir de ne zaman öleceğini bilmez. biz derinini bilmeyiz beyim.. Şu ölümlü dünyada en zor mesele namus meselesi.. Yallah! Can çıkınca adam ölür. — İyi bildin Salih efendi! Ruh demek kan demek.Salih Efendi cigarayı yaktı.. Burnunu çeker gibi omuzundaki tüfeği iki kerre yukarı atıp düzeltti: Adamın ne zaman öleceğini bilmediği daha iyi.. Elâziz'de bir doktor vardı. Ben kıza da acıdım. Doktor kısmının yüreği katı oluyor. Elâziz'de mahpusane bekledim. şimdi ikinci defa ihtiyata çağırılmıştı. Biraz düşündü. Alamadı.. Ne dersin? —Vallaha. tuz. öksürüp geçiverse. Can gidince leş kalıyor. işi tamamdır.. — İyi etmişsin. Buraya iyisini bilenle. Sertabibe verdik.. 'Gik' demeden gidiverdi. Vaktiyle askerliğini yaptığı halde. Allah selâmet versin! Doktor dedim de aklıma geldi.. — Ciddî mi? — Bu akşam oruç tutulacak oğlum! — Pekâlâ! Ben yumurta aldım. Yorgun ve usanmış gözleri vardı. Sen ölümü uzak sanırsın.

yün çorapları elde. Kerhane bekçisi Hüseyin efendi. Tözey ve şoför Faik'in dostu.— Evet. Tözey yürekli bir karı. çıplak ayaklarında takunyeler. Domuz şoför. Ölen mi ölüyor. Gardiyan Abdullah.. Sırtında düğmeleri çözük yeni bir asker ceketi.. memur olması hasebiyle. — Sakın aldırmayacaksın. Sefer. — Temiz olup olmadığını siz bilmezsiniz. — Gelsin... — Allah kurtarsın hepimizi.. Neden 'oh' çekersin vâlde? Biçare senin sürülerini mi sürdü. abdest almayı sonraya bırakarak... — Elbette ağlar. ayağında lâcivert çulâkiden bir külot pantalon vardı. — Daha temiz. Kelepçenin anahtarını bulamadıkları için ellerini edeple göbeğine bağlamış gibi duruyor. — Nasılsın? — Nasıl ne demek? Baksana bizi vurup öldürüyorlar. Şimdi Tözey de gelecek mi? — Gelecek. — Bâş üstüne. eline sağlık.. Ne verdiler? . — Allah kurtarsın şekerim. Halbuysa Ali efendinin karısı oh çekiyor.. Evi yıkılasıca. Tözey iyi karıdır. Katili cezaevine ortalık kararırken getirdiler. götürdü? Töze'yi görünce pencereye yaklaştı: Merhaba bizim Tözey! — Merhaba bizim Sefer. koşa koşa geldi: — Geçmiş olsun Memet! — Eksik olma. galiba tabiî olmayan bir süratle soluk alıyordu... Sen imdada geliniyorsun. Assınlar namussuzu. tabancasının kılıfını ilikliyor gibi yaparak.. — Allah kurtarsm ağbi. bir müddet Tözey'in takunyelerinden çıkan tahta gürültüsünü dinledi. etraflarına bakınarak demirlerin arasından kâğıtlara sarılmış iki şişe uzattılar.. — Allah kurtarsın Murat bey. — Bâş üstüne. — Hepimize Allah imdat ede. Pezevenge sakın istida yazmayın.. ben bilirim... Geçip gittiler. mahpusaneye gizlice rakı verildiğini görmemiş oldu. — Başgardiyan nerde? — Koğuşlara ampul takmaya gitti. Faik yukarda salata yapıyor. bunları kıl şalvarının derin ceplerine sokuverdi. Kezban'ın vurulmasına ne diyor? — Hiç! Ne diyecek? Ağlamış. öldüren mi ölüyor daha belli değil. Tözey giderken İstanbulluya parmağını salladı: — Dediğim gibi. Gidi deyyus! Türeyip türemiyesice. Islık çalıyor keyifle. — Yarın çamaşırlarını gönder. İstanbullu. — Anladım.

Asker ceketiyle zararsız ve merhametli bir köy bekçisini hatırlatıyordu.. bir nekahat! Yüzüne birdenbire bir yerden ışık vurmuştu.. müdahale etti: — Bırak çocukları. büyük kapının demir parmaklığı önünde ses çıkarmadan toplanmışlardı... Hani avukatlar bedava müdafaa edeceklerdi.. Temiz nasıl edilecek? — Temiz etmeli elbette. Namus meselesi yüzünden. Şunun üstünü ara!.. Öyle değil mi beyim? İstanbullu başını salladı: — Fazla vermişler...— Onbeş sene! — Yok canım! Ne mümkün! Sen yanlış anladın mutlaka! Aman bey!. İşte bizim Murat bey sana bir temiz yazıversin. Onbaşı içeri girdi. Görürsünüz yıkılır bu devran. Sana beş sene ceza yeterdi.. . Korkma. «Temiz et. Abdullah bir yere tutunmak istiyor gibi İstanbulluya baktı : Kötü yerde olduğunu söylemedin mi? — Söyledik. Bu gidişat.. Demirden kalan soğukluğu daha doğrusu pisliği hemen temizlemek arzusu. Temiz bozar.. Milleti nereye sürüyorsun? Yemek getirmesinler mi? — Ben nöbetçi değilim Başefendi. Onbeş sene mi? Yanlışlık olacak... Ağzına demin taymcı Sefer'in sıkıştırdığı cigaranın dumanından kurtulmak için bir gözünü yummuştu.. Fakat açmadan evvel.. zaten yüzünde başka bir yere insan dikkat edemiyordu. Bunun ağır tahriki.. Gardiyan Abdullah çoraplarını tekrar masaya bırakıp kalabalığa çıkıştı: — Kapıyı kestiniz. kelepçeyi ilk defa taşıyan insanlardaki bu hareketi iyi tanıyordu.. Hani müddeiumumi alnını öptüydü. Elmacık kemiklerinin pek çıkık olduğu. Taymcı topal Sefer. bizim bey yazar.. Mahpuslara yemek getiren kadınlar ve çocuklar.. Bir rahat nefes almak. Zulm ile âbâd olanın âhırı berbâd olur.. üzerlerinde incecik kırmızı damarlar bulunduğu görünüyor.. — Kerhanede deseydin. Mutlaka temiz edeceksin. bir vakit böyle kalmaz. Katil bileklerini oğuşturdu. Zorlu yazar. Yat bakalım eşek cennetinde. Bedavadan bir temiz. Gardiyan Abdullah çoraplarını masanın üzerine attı: Bu nasıl iş beyim? Hem de namus uğruna. Murat bey dayansın lâyihaya.. sardığı cıgarayı katilin ağzına koydu : — Abdullah iyi söyledi Memet dedi. Geri! Candarma sür şunları. Anahtarı hışımla kelepçenin küçük kilidine soktu... hafif tahriki yok mu? — Bilmem.. Zaten sen gelmeden «onbeş sene verirler» dediydi.. Zaten bilmeyen mi var? — Öyleyse.. sanki kelepçesi alınınca sözünü dinlemeden yürüyüp gidiverecekmiş gibi telâşla söylendi: — Hemen vurursunuz! Şimdi ne oldu? Onbeş sene.. Hak seninle beraber imiş. Sen haklısın bey. Aldırma.» dediler.. Allah akıl vere. para almaz.. — Dedim.. İstanbullu.. Başgardiyan Ali efendi.

. kızını al' demişler. Memurlukta ayıp yok! diye güldü. Katili. Paran varsa harçlık ver. iki adım gerileyerek durdu. Yine öyle yapmıştı. Bizde fazla yatak ne geziyor. — Para ne geziyor Ali efendi. Tabanlarını yere vurdu. Bacakları da kollar gibi aşağıya kadar sıvazladı. (Halbuki okumayazma bilmiyordu.— Nöbetçi olmak mutlaka lâzım mı? Arkadaş arkadaşa yardım edecek. Cüzdanın tekrar cebe koyulmasını sabırla bekledi. Başgardiyan Ali efendi. topukları . çıplak ayaklarında. rengini kaybetmiş bir yatak çarşafı. Sonra sırtına bir şamar indirerek 'yallah!' dedi. Abdullah «lahavle» mânasına başını sallayarak aramaya başladı. Adamın kuşağını. getir dedim. Zaten kimse vazifeye bakmıyor. Bulgur pilâvı. Kolları üstten ve alttan sıvazladı. parmakladı. Bir de tahta kaşık. iki tane kuru soğan.. — Hani nerde? Dur.. yemenilerin içini parmağıyle araştırdı. gözlerini tavana diker. — Bilmez miyim!. Masanın deliğine sokulu şişi Abdullah pilâvın içinde sağdan sola. Her vuruşta Kezban'ın babası bir kerre sıçramıştı. Ali efendiye danışalım. haysiyet kırıcı bir yüz buruşturması ile konuşurdu... çok yamalı. Yani «karım» demek istiyordu: Biraz diyeceğimiz vardı... Cigara içer mi? Cigara getir. Ara şunu! dedim. Dur.. Ali efendi. Kadın.. Defol... Bilirsin. Evvelâ kasketi çıkardı. Yorgan getir. nefretle. Ağlama pis karı! Evvelâ ağlanacaktı. Sırtında çok eski.. Kadına kürtçe bir şeyler söylüyordu ki başgardiyan Türkçe bağırdı: — Bir pilâv yapar getirirsiniz! Yahu.) Paraları saydı.. Herif içeri girdi. 'olmaz' mânasına başını salladı. kâğıtları masaya koydu. demir kapıdan içeriye soktular. hattâ ihtirasla yapardı.. Apış arasına da hafif bir yumruk indirip Memet'i üçüncü defa zıplattı. Evirip çevirdi.hasta mı olsun! Koş. — Yatak. Vazife. Ayrıca koltuk altlarına yumruklarıyle birer darbe vurarak oralara sert bir şeylerin gizlenip gizlenmediğini aradı. Lâkin çocuklar gelmiş. Abdullah yemenileri çıkarttırdı. Yetmiş kuruş.. Bu işi zevkle. Sen askerlik ettin. Ayrı ayrı açıp baktı. Sende hamiyet ne geziyor. Nihayet İstanbulluya dostça gülümseyip bir iskemleye oturdu.. haydi yatak getir. Abdullah bezi çözdü. Diğer yemeklerle beraber. mıncıkladı. 'Anasına bak. — Bir şey yok! dedi. Tabağın kapağını kaldırdı. Kızı öldürttünüz. Masaya çorapların üzerine bırakıp omuzlarını tuttu. Boynunu bükmüştü. — Dur hele. yeni gelenin karısı da içeriye bir çıkın uzattı. herif burada betonun üzerinde mi yatacak? Şimdi. birisine sertelirken. Fakat Başgardiyan bir göz işaretiyle ayakkabıları göstermişti. Şunu görüyor musun beyim? Hep kabahat şu rezilde.. Sıra cüzdana gelince. soldan sağa gezdirdi. Burası mahalle kahvesi değil. Yoklaya yoklaya takip ederek beline sarıldı. Tekrar bağladı. Terden siyahlanmış yün çorapları da elledi.. Memet'e aşağıdan yukarıya gülümsedi: Kusura bakma Memet.

» «Dışarıdaki gibi... amelelerin. Sonra sekiz yaşından onüç yaşına kadar kızlar ve oğlanlar. yemese de bir şey lâzım gelmez.tamamiyle aşınmış nalınlar vardı. işte midemi kızdırdı. Hoş.) Şoför Faik. ağızlarına birer lokma salata alıp. İki payton dolusu sarhoş. Yatağı getirdiğin zaman alırsın. şurada yediniz! Mahpusta rakı içmenin keyfi yoktur da..» Dışarıda akşam olmaktaydı. Affı. Tıpkı dışarıdaki gibi. (Ama doğrusu gardiyanlar ekseriya farkederler de.. Yüzüne kapattığı eli kir içindeydi. Biraz daha büyücek tabiî. Bu da bir çeşit mahpusluk. Başgardiyan artık tamamiyle öfkelendi: — Ne durdun? Sen lâftan anlamaz mısın? — Kabı. mezeleri şimdilik duvara dayalı küçük masaya hazırlamıştı.. Bayrak titreyerek iniyor. Fıkarayı. birkaç kişiyi atlatarak yapmaktan gelen ve arkadaşları birbirine o ana mahsus. Birer fincan içiyorlar. Karakolun bayrağını indirmek için Onbaşıyla üç jandarma direğin önüne geldiler. memurların farkında olmadan. geniş kol hareketleriyle edepsiz bir gürültü halinde yuvarlanıp gittiler. iki adım arkada ana.. meyhane samimiyeti ile bağlayan biçare bir kibir. Cigara daha tatlı. İstanbullu da mırıldandığı şarkıyı kesti. Daha sonra paytonlara kurulmuş büyükler. kaşığı geri versin! — Hangi kabı? Pilâv kabını mı? Hiç şunda akıl var mı? Herif pilâvı eteğine mi boşaltacak? Defol! Yıkıl huzurumdan. işe gidenler de aynı süratle yürüyorlardı.. bayrağın. boz mintanlı erkekler.. İki işçi delikanlısı golf pantalonlarmdan gençlik teşkilâtına mensup oldukları anlaşılan iki çocuk dimdik durarak selâma iştirak etti. Şoför Faik öteki pencereden sordu : — Neye güldün beyim? .. üçüncü fincandan sonra yine aynı şeyleri düşündü : «Rakı dünyada mahpus olamıyor. bir acayip kibri vardır. ötekileri gündüz ölü gibi uyumaktan yorgun... İşten gelenlerin de. boz entarili kadınlar. Kızı yediniz namussuzlar.. İstasyon caddesinden ameleler geçiyor.. başlarında pamuk kırıntıları.. Berikiler oniki saat ayakta durmaktan.. ötekinde çalı süpürgesiyle harp zamanının kadın çöpçüsü. beraatı.. Yasak edilmiş bir şeyi. pencerelerin önüne koydukları iskemlelere basarak dışarıya bakıyorlardı. Esas vaziyeti alındı. İstanbullu. yüzlemezler. Amele aileleri... Süngüler takıldı.. işten çıkanlar da.. önde baba.. Bir elinde yarım tenekeden saplı kovası. işe gidenlerin de üzerlerinde.. O zamana kadar ziftlenir. kapları omuzlarında ekserisi çocuk arabaları sürerek memur karıları geçmeye başladı. îki yanında iki küçük çocuk sanki yalnız kirden ibaret iki acayip mahlûk trahomlu gözlerine konan sinekleri koğmaya bile lüzum görmeden duruyorlardı. Biraz daha genişçe.. sarhoşları sürükleyen atların bıraktığı şeyleri topladı.... Rızkını tamam aldı. şahsî veya nakdî kefaletle tahliyesi kabil olmayan bir mahpusluk.. Onbeş senelik rızkını. Saçları biryantinli ustabaşı muavinleri..

) Dışarıda. Bizim Memetçiğin anası. — Kerhaneye düştüğü zaman sen dışardaydın. — Nesi var dünyanın? Millet işte yaşıyor.... Senin Tözey acıdı. Kızlar bir ekmeğe uçkuru çözüyorlarmış.. — Çöpçü karı da yaşıyor mu? — Vızır vızır. — Dışardaydım ama. Dost tuttu. Oğlu vatan müdafaasına. baş yok. Kargalar. — Kim dostu? — Ismetpaşa'dan bir Hüseyin var. Sen onu bileceksin. Tırnağı demirdendir. Hukumat Hüseyin Hükümet kelimesini Hukumat diye söylüyordu. güzel sesiyle hafiften bir türkü tutturdu : — Mendilin işle yolla! Ucun gümüşle yolla. — Şu mavi mantolu bayanı gördüğü halde.. Allah belâsını versin! Birer fincan daha içtiler. Sonra karı ilk düştüğü zaman kenef gibiydi. aklı erenlerin omuzunda. bir kerre bizim kaltaktan göz açamadım.. İçine beş elma koy Birini dişle yolla! — Yaşa şoför! Kesme arkasını. Görürsün. mavi sis parçalan gibi kala kalmıştı. uykusuzluktan avurdu avurduna çökmüştü. burasını hiç tutmayan yüksek bir rüzgârın içinde simsiyah savruluyorlar.. — Adıyamanlı falan değil. Üst yok. .... Haline şükreder... Adıyaman ahalisi olduğu gibi şehre dökülmüş.. (Pencere insan boyu hizasında yapıldığı için iskemleye çıkmadan dışarısını görmek ka bil değildi. Dur hele. Yukarıya aldı. Para verdi. Fabrikada çalışanları görüyorsun. Şoför Faik içini çekti: — Doğru bey. biteviye akşam oluyor. Kezban yürümesini. kavaklara konup kalkıyorlardı. Canlı cenaze.. Git sor. Birbirlerine kederle gülümsediler. Açlıktan. — Bileceğiz. Geçen gün ömürdendir. — Kezban'la yattın mıydı? Doğru söyle. Anası sarhoşları çeken atların gübrelerini temizlemeye. Şehirde ağaçlar pek sık olduğundan akşam yemekleri için yakılan ateşler kerpiç bacalardan çıkar çıkmaz dalların arasında. yetişemedik.. Aklı ermeyenin çoğu.. Çöpçü karı kim biliyormusun? — Ne bileyim? Buğdayın kilosu yüzotuz kuruşa çıktı. Alt odalardan birisinde pis. — Artık orasını bilmem.. — Kısmet olmadıydı... İngiliz adasına benzeyen bir bulut. Tekrar iskemlelere tünediler.. Adıyamanlıdır. başka türlü yaşamak olduğuna akıl erdiremediğinden şükreder. Şoför Faik. yanmış kâğıt parçaları gibi. Feleğin bir kuşu var..— Dünyaya güldüm. Burada mahpus yattı. 'Kızım' dediğini duymadın mı? Sonra da biz içeri düştük. tek başına kırmızı gökte yüzüyordu. sırıtmasını öğrendi.. sünepe geziyor. — Şu dağlar kömürdendir.

şuraya oğlunun üç tekerlekli ve lespitini koyarmısın? Çürür. — Hele iç bakalım bey. Kilit yasak... paslanır diye koymazsın... Şark cephesi. Bir yerde.. canı cigara isteyerek. Pencereye. — Pekâlâ! Bak ben ne düşünüyorum : Şurasını mutlaka kız mektebi yapmalı. Çabuk olalım.. Haydi sofrayı kur. boyasız çam tahtasından kitap rafı. «Allah belâsını versin!» dedi. dedi. Elalemeyn tehlikede.. Boynu altında kalır. Yazık. Bunların üzerinde hikâye ve romanlar için not dosyalan... Bu odada yalnız yatıyordu. dolabın üstünde iki gözü kitapla dolu...» İstanbullu yavaşça. Ortada. Duvarda boydan boya Cumhuriyet gazetelerinden kesilmiş renkli haritalar. kapıya demir takmak yasak!.. — Acımaz mı? Ben bile acıdım. Uzak şark ve kurşun kalemle çizilen hareket mevkileri. Tavanları bile buzlu cam olmayacak. böyle gider. — Yağma yok. — İnşallah. böyle gitmez.. Acımıştır. — Rezil kısmını nasıl zaptetmeli? — Rezil kısmını mı? Rezilliğini dünyadan sürüp çıkararak.. Baskın bekliyor. Çörçil'in sözüyle : «Bir hedef ya boğazınıza sarılmıştır yahut ayaklarınızın dibindedir. Planı çizerken yüreğin titremedi mi? Ulan namussuz desem. Böyle gelmiş ama. Kapının karşısındaki köşede şair Nâzım Hikmet'in yağlıboya büyük portresi.. Dünya sanki burada nefesini kesmiş. İstanbullu. beş günlük kurumuş çiçekler. müsvedde kâğıtları... Stalingrad'da henüz döğüşülüyor.. Pencereden indiler.. Camlı köşk gibi. Kapı aralığı da sayılırsa genişliği sekiz. Bunun altında kızıl ordunun kadın birliklerine mensup bir süvari resmi... Adamı bağlamak yasak.. miyop olduğundan fazlalaşan karanlıkta gittikçe bir şey görmemeye başlamıştı. — Kimi kalaylıyorsun bey? Kızın babasını mı? — Yok canım! Şurayı yapan mimarı. Balkanlar.. Pencereleri yıktırmah boydan boya her taraf cam olacak.. Sefer içeri girince havayı sevimli bir hayvan gibi kokladı: — Kokuyor beyim! . Bir silkinecek.— Bildim. Hele içelim...... fakat inadına içmeden odada «volta vurmaya» girişti. Demir yasak. Bu nasıl bir mimar? Pekâlâ! Haydi diyelim ki sana pencereleri yüksek yapmanı emrettiler. uzunluğu yedi adımdı. dışarı çıkıp aşağı seslenerek topal Sefer'i çağırdı.. Sağ köşede bir dolap... Bir davranacak... Hepsi yasak. hem çalışmak için büyük bir masa. tekerlenir.. istemeyenin gözü kör olsun! Şoför.. Alman ordusu Vladikafkas'a inmiş. Hepimize yazık. bir çay fincanının içinde dört.. Anladın mı şoför? — Hayır beyim. hem yemek. Sol köşede portatif karyolası duruyor. Nahiye müdürleri belki misafir gelir. Burası kendi odası. Elleri pantalonunun cebinde. Libya. Bu dünya... Kelepçe yasak.. Birdenbire arkasında elektrik yandı.. İstanbullu : — Yazık!. İyi çocuktu. görürsün.

. Yemek yiyememiş. «Namus dedikleri hangi köydür. İstanbullu. — Öyleyse. Adamcağız ağlıyormuş. Sonra kapıyı ardına dayadı. Boğulacakmış. ikisi yerli. — İstemez. Yalancı şahitlere hakim yemin verdirirken zıplayıp kalkmış.. Masa örtüsünü savurarak her zaman yaptığı gibi rakı kokusunu dışarıya kovaladı. Büyük bir ciddiyetle. —ameliyat yapan bir operatör gibi Onu şimdi neden operatöre benzettiğini İstanbullu bir türlü anlayamadı cigara sardı. Sefer. Müdürler oturmaya gelecekler. — Hep acıdık.. Namusçularm yanma mı? — Hayır. Anason kokusu kaybolsun. Her gün tıraş oluyor. Ağlıyor.— Koksun oğlum! Gardiyan kısmı... Yirmi beşlik tütün içiyordu. Lâkin akıllı adamlar için. paçavra yak. Sen şurada biraz kâğıt. Ben şu kıza acıdım. Nahiye müdürleri dört taneydiler. Köylüden toplanan hükümet hissesi buğdayı aşırıp satmaktan mevkuftular.. Ağlayan babanın tesirine kapılmıştı. Rakı vereceğim ama koğuşta kokar. — Yak bir cigara. Nahiye müdürlerinin koğuşuna. idam altındaydı. Biz rakıyı çabuk bitirelim. beton döşemeye biraz pamuk. insan bu dünyada namusu için yaşadığından. Ali efendi yemeye gitti mi? — Gitti. İşte o sebepten ben dil inkılâbı ile ne halt etmek . Bütün mefhumlar akıllı adamlar için var. — Neden ağlıyor? O da mı acımış.. Hukukta okumuştu. — Herif ağlıyor beyim! dedi.. Bu herif bu cezaya dayanamaz. İstanbullunun verdiği cigarayı kulağına koyup kendi tabakasını çıkardı. ömründe rakı içmemiştir. Bir şey anlamaz. İçi almadı. Söz söyleyemiyor. Yerliler zengin ailelerin çocuklarıymışlar. Abdest alıp namaz kılmış. — Hangi koğuşa verdiler. mahpusanede entariyle dolaşan yerli meslektaşlarını ayıplıyordu. Onlar yemek yerken Sefer. — Babası mı? — Babası!.. fıkara olduğundan.. — Bilmem. bir iki gazete koyarak yaktı. Fakirdi ama gönlü zengindi.... Müdürler yemeye buyur ettiler.. ikisi yabancıydı. — Nöbetçi gardiyan kim? — Banazlı Hacı! Geri kalan rakıyı acele acele içtiler. Ne tarafa düşer! Bir kerre onu sor!» diye bağırmış. tabiî. istanbul tevkifhanesinde bir kurt Musa ile beraber yattık. — Namus yok mu dünyada? istanbullu. sesini mahsus tatlılaştırdı: — Dünyada. Karnın aç mı? — Aç değil.. 'namus' sözüne gülümsedi: — Efendiler! dedi.. namus var. Yabancılardan bir tanesi de izmir eşrafından Rıza beydi.

Hepimiz zampara adamlarız. ..) Bu oynak kız bana —ben soldaki komşuyum— göz ediyor. iğneyi kendimize batıralım çuvaldızı âleme. kız çocuk sahibi insanlar.. Şimdi bedin.. Bu işin ustasıyız. Siz de aynı şeyi söylediniz. Söyleyin bakalım. Şu halde. Bir sürü erkek. Bir kadın. benim talip olmamdan ziyade. evvelâ zordur... Mahkeme onbeş sene veriyor. Sen anlayamıyorsun.. Ekserisi aile babası. Kahveye çıkamazsınız. sözüm meclis harici. kızınız kerhanede. Evvelâ zor olduğuna mutabıktık değil mi? Öyleyse fena halde utanır.. Bir müddet sonra size döndü.... ben olsam.. Tenhada tutup. Evvelâ zordur. Zina nasıl vuku bulur? — Orası doğru. İşte oraya gelmek istiyordum. — Tamam. Herkes namusu kendine göre anlar. — iyi söylediniz. yahut karısı oynak.. kurban kesenlerden.. Evet. Benim gibi buradaki üçyüzelli mahpus da tanımıyordu. babana yahut kocana söylerim. Onlar kan her şeyi temizler zannediyorlar.. Bir bu.. Durun daha baştan başlayacağım. tersine. binlerce hovarda. mevlüt okutanlardan. memleketi bırakıp defolmalı. Hattâ ikiden de çok fazla. Camiye gidenlerden. — Anlatayım: Komşumuzun kızı. Ben Memet'i tanımıyordum. Yumuşak davranıyor. Kızı karıyı ve bizi mahalleden alıp istediğiniz yere götürebiliriz. Kız kötü olmuş. bilâkis sabitleştirir.. Halbuki kan... Belki tek başınıza her şeyi yaparsınız. Namuslu insanlar. — Bütün bunların kötü olan kadınla suç ortaklığını anlayamadım. Zenginlerin. Siz sağdaki komşusunuz.. Bir tek orospuya. Complexe d'inferiorite'yi aşşağıhk duygusuna çevirirsek bundan Kezban'ın babası ne anlar? Namusu da allah gibi beliyorlar...... — Biz erkekliğimizle sıkılırsak.. — Aklıma şöyle bir şey geldi Rıza bey. Karşıdaki komşu bizim şoför. mecmuu dünyayı tutar. Bu sebeple.. meselâ Kezban'ın babasına hiç ceza vermem. kadın elbette bizden daha utangaç olur. Hâşâ huzurunuzdan.... ne kadar orospu olursa olsun ilk defa gördüğümüz bir kadından sıkılır mıyız? — Sıkılırız.. . O da öyle söyledi. herhangi bir lekeyi silmez.istediklerini anlayamıyorum. Şimdi kaldığımız yere geliyorum! Komşumuzun kızı.» diyorum. (Komşu misâldir.. Bununla öğünürüz. — Namusu bilmediklerine. Bir de Kezban'ı vurmak neyi halleder? Kezban'ı vurmak. «Yavrum! Bu işin sonu fenadır. Doğru durmazsan. şu zenginlerin kızları hiç mi kötülük etmez? Kadınları hiç mi hovarda taşımaz? Neden hep fıkaralar namus uğruna katil oluyorlar? — Bu onların namusu olmadığına mı delâlet eder? Yani fakirlerin demek isdedim.. onun yabancı bir adam önünde soyunması daha zordur değil mi? — Tabiî.. Lâkin bizim konuştuğumuz kerhane meselesi!... İşte namusu temizlenmedi. Bunda sizin de benim de hissem yok mu? Orospuluk tek başına icra olunur bir zenaat değildir. yahut karısı oynak. Vuruyorsunuz. Utanmak da elbette mutlak ve ebedî bir şey değil. Lâkin orospuluk mutlaka iki kişi ister. payimal oldu....

aynen bizi burada tuttuğu gibi. Memet'e fenalık eden sâde Kezban değil. Cehalet de bu işte. Bir memlekette açık veya kapalı orospuluk yapılıyorsa orada istiklâlden. tabiî. çalgılı gazinoları. — Evet. birisini vurup öldürmek istemedik de Memet neden Kezban'ı vurdu? — Babası değil mi? — Babalığın sosyal menşeini burada araştırmak uzun olacak. kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir. — İyi ama Kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi. milliyetten. Siz de zaman zaman oralara gittiniz. zorla tuttu. güzel daktiloları. — Kerhane olmasa fuhuş gizli yapılır da ondan. Durun bakalım! Daha âlâsı var.. Buna karşı biz yalnız acıyoruz. — Kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık Kezban orada yok diye Malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil mesinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa. Meseleyi şöyle düşünmeli sanırım : Kerhane ve orospu topyekûn bir milletin yüzkarasıdır. aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar.. Demek ki o biçarenin bizden fazla bir şeyler duyduğu. Biz nelere alışmışız yarabbi! İstanbullu bir an durdu. Kezban için söylemeyeyim. Diğer kızların orada bulunması yüzünden hiç vicdan azabı duydunuz mu? — Vicdan azabı büyük kelime. Ben gördüm. Neden hükümetimiz tekkeleri kapattığı halde kerhaneleri kapatmıyor? diye düşünmüyoruz. bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. Ve acımakla vazifemizi yaptığımıza inanarak vicdan huzuru bile duyuyoruz. Bu mükemmel bir teşkilâttır. — Muhakkak. vatan sevgisinden. Bir bekçi. kendisini bir başka türlü mesul saydığı muhakkak. — Haydi buna da doğru diyelim. Orospuluk bile milliyetçiliği. — Pekâlâ! Siz. bir tarafta hastalık korkusuyle kerhaneyi devam ettirmek meşru mazereti. kızı öldürmek neyi halletti? — Doğru. cehalet bu işi biraz daha karıştırdı.— Gelelim kerhaneye. — Gizli fuhuş yok mu? Barları. Bir sürü nizam onu orada. şereften ve namustan bahsetmek için insanın hiç değilse kerhanedekiler kadar yüzsüz olması lâzımdır.. yalnız mazur görmeyeceğiz. Mahalle aralarında kaç tane kerhane dolduracak umumî kadın var. Ne çare ki bu işler giderek tabiî hale gelmiş. Bir tarafta namusunu temizlemek meşru hakkı. buradakiler vicdan azabı duymadık. Bir şey hatırlamış gibi elini kaldırdı. metres hayatını saymıyorum. İşte o kadar. ben.. Şu halde. Beş çocukla bir kadın daha sokakta kaldı. Yani birkaç sene sonra onu. Bu mükemmel teşkilâtın resmî pençesine düşen Kezban'ı öldürmek bir şey halletmiyorsa baba kabahatlidir ve onbeş sene ceza hakkıdır efendim. . Tabiî insan olarak acıdım. yüksek ırkçılığı propaganda eden vasıta haline geliyor. bir taraftan da alkışlayıp tamime çalışacağız.. müstahdemin idarehanelerini. Kezban kerhaneye düşeli şu kadar ay oldu.. Yüzü karma karışık olmuştu.

Meyhanede ipi kıranlar. Orospuluk bir yüzkarası olmaktan maalesef çıkıyor müdür bey.. karışık içkilerin kamçıladığı seslerle doluydu.Yaprakları acele acele çevirdi: Size efendiler. Doğum tarihi : 1332.. «İzmir Hikayecileri Antolojisi».. kapı kapı dolaşanlar. Gençlerden olacak. Eğer. 1936'da Sivas'tan mezun olmuş. burada kim olursa olsun birisini aldatmak istesem.. Mecmua ve gazetelerde çıkmış hikayeleriyle. — Evet. Kalktı. Tanıyor musunuz? Müdür bey? — Hayır. — Mübalâğa nasıl söz! Mübalâğa birisini aldatmak için kullanılır. 26 yaşında. İzmir kazalarında öğretmenlik yapmış. Böyle gecelerde Allahm affedemeyeceği hiç bir günah yoktur. Size şimdi hikâyeyi okuyacağım.. Gelelim eserlerine ve edebî mesleğine: İlk öğertmenliği Malatya vilâyetinde olduğundan tesadüfe ne dersiniz? hemen bütün hikâyelerinin mevzularını buradaki Ayvalık köyünden almışmış. namusunu temizledi. Anası adı : Sıdıka. Muharririn hayatına gelince : İlk yazısı Balıkesir'de «Türk ili» gazetesinde çıkmış ve daha onaltı yaşmdayken aynı gazetede «Sesler» başlığı altında her gün bir fıkra ve muhtelif imzalarla röportajlar.. Son üç dört senedir. henüz neşredilmemişlerinden meydana getirdiği dört. Şimdi «Yeni Asır» gazetesinde muharrirlik etmekteymiş... Kendi ifadesine göre ilk dinlediği kitap Süleyman çelebinin mevlidi. İncili şerif okumuş bir muharrirden bahsedeceğim. en kestirme yolu. Okumadığınız anlaşılıyor.. Aradığı yeri buldu: İncili şerif okumuş muharririn adı ve soyadı: Ertuğrul Deliorman. Birisini getirip masaya koydu: İşte beyler. Vallaha uydurmuyorum. — Öyleyse. Hadisenin olduğu gece «kırmızı fener» iki tarafa yalpa vuranlar. içkinin ve ebedî kadın daüssılasının köpürttüğü hakikî hüviyetlerini etrafa taşıra taşıra faytonlarla o sokağa girerler. Çünkü gündüz çılgın bir neşeyle Cumhuriyet bayramı kutlanmıştı.. pek de genç değil. Küçük. Lütfen sabredeceksiniz. Başta duruyor.. «Herif iyi etti.. İnsanları aldatmanın en doğru yolu. sözlerini tasdik etmektir. Şoför. Kendi tabiriyle «iki yakası bir araya gelince» neşredecek. Halis kan bir orospu. Ooo. Babası adı Salih. romanlar yayınlamış. Şaşırtıp aldatmak için. ben de sabahtan beri herkese uyardım. inkılâp sayesinde kızlarla erkeklerin bir arada okudukları ilkmekteplerden birisinde hocadır.. Kezban'ın babasına ben işte o sebepten kızıyorum.— Artık mübalâğa ediyorsunuz.. güldü : Ne tuhaf! Sizin evden getirttiğiniz kitaplardan birisi imiş. Aynen okuyorum. Okumaya vakit bulamadım. bir ırk üstünlüğü misali oluyor. . Şimdi. beş kitabı varmış.» derdim. pis bir kitap. Türk sefareti vasıtasıyle Balıkesir muallim mektebine yerleştirilmiş. İncili şerif okumuş bir muharrirden ve bir Türk orospusundan..İlk okuduğu İncili şerifmiş. Başlıyorum : «Geceleyin kasabanın en canlı sokağı muhakkak ki «kırmızı fener» sokağıdır. gençlerden. hikâyeler. şuradan kitabı ver. Kitapları raftan çıkardı. Tahsili : İlk tahsilini Bulgaristan Eskicuma Türk rüştiyesinde ikmal etmiş. Aynen : İsmi: «Gâvur!». — Küçük kardeşim göndermişti. Şurada canım.

Vaka Malatya'nın «kırmızı fener» inde ceryan ediyor.. Kezban gene gramofona uymuş. marsık Emine bile boş değil bu gece. Kahramanının ismi de «Kezban». Kezban iki aydır bu kasabada çalıştığı halde. alâkayla Kezban'ı. Kezban» diye haykınşan. dönerdi. kız! diye bağırışına mukabele olmak üzere karşısında parmaklarını şakırdatarak göbek çalkalıyordu. oturdukları yerde uyuklayan biri şişman. kapı çalındı. bir türlü doyulamayan bir kadındı. Bu hayata yeni mi atılmıştı. içeri girmeden geçip gidiyordu. Saatin onikiye yaklaştığı sırada. Nereden geldiğini. İçeriye ağızlarında pipo. Vallaha uydurmuyorum. memnun etmek hususunda müthiş sabır sahibiydi... Şeytan kulağına kurşun.. tük müşteri kapının küçük penceresinden şöyle bir göz atıyor. Gece bir hayli ilerlemiş. sarı saçlı. Plak durmuştu. Başka akşam buyurun. Bak keyfine sen. Aa. Gramofona oynak bir plak kor. nenin nesi olduğunu doğru olarak bilen yoktu. Karşılarında. Tek. Son derece neşeliydi. yoksa tramvaylı şehirlerin umumhanelerinden mi buraya gelmişti? Soranlara kahkahayla gülerek: — Bir orospunun hayatı ne olacak arslanım! derdi.Kapısında gemici feneri yanan evlerden üçüncüsü âdeta kudurmuştu. mayosu içindeki (geceleri kırmızı mayo giyerdi) kıvrak vücudunu kıvıra kıvıra döner. Kezban çaça kadının kucağında kaîakalmıştı. uzun boylu iki kişi ile beraber yine şık giyinmiş.» İstanbullu gülümseyerek durdu : — Beyler! İşte bakın. Oturduğu yerde duramazdı. sokağın yükü biraz hafiflemişti. Uzun boylulardan biri ağzındaki piponun yanı başından dumanla karışık birtakım anlaşılmaz kelimeler çıkararak ellerini çırptı. Kezban onlara bakmadan anakadının kollarına yığıldı. . dinlen biraz. tahta döşemeleri zıngır zıngır titretiyor. «Kezban. Belki bu mevzuda bu kitabı hatırlayışım da bu tesadüften ileri geldi. İçerisi hıncahınçtı. çaça kadının: — Deli misin sen ayol? Akşamdan beri yirmi müşteri savdın otur. göbekli bir adam girdi. Müşterilerini eğlendirmek. Yorulunca başım avuçlayarak oturan müşterilerden birinin kucağına yığılır. Yabancılar. öteki geçkin. Müsaadenizle diye hay kırışan bu insanlara küfür para etmeyince tatlı dil dökmek mecburiyetinde kalıyordu: — Beyler! Kezban değil ya. Gözleri hâlâ kapalıydı. Kezban oyununu bozmamıştı. vaktiyle yazılmış bu hikâyenin mabadini yaşıyoruz. Gelenler garip bir dille selâm vererek hasır iskemlelere yerleştiler. Dışardan kapıya yüklenenlere «anakadın» ağız dolusu küfürler savuruyordu. üçüncüsü çukulata renkli kızların varlıklariyle yoklukları birdi sanki. Belki de uyuyordu. yarın akşam buyurun. hasta olacaksın. fıkır fıkır gülerek gözleri kapalı birkaç dakika öylece kalırdı. böylesini hiç görmedim. Hâdise garip bir tesadüften ibarettir. Fakat laf anlamayan. Size de öyle gelmiyor mu? Biz sanki hikâyenin şu anda. Devam ediyorum. laubalilikten fazla kadın samimiyetiyle dolu vücudunu seyrediyorlardı.

bir ortaçağ ressamına model olacak derecede . bir veya iki erkeğe mukabil. Sabahleyin. Her zaman.İstanbullu nefes aldı : — Buraya. burasının bar olmadığını.. Bu yüzden kendi dillerini pürüzsüz konuşan genç kaymakamın kendilerini büfeye davet edişinden istifade ederek bir aralık ondan «dam» rica ettiler. Her pazar günü park. biraz yürüdükten sonra bir kapıyı çalmışlardı. bol kahvaltılarından sonra iş otomobillerine binerler. Bu akşamki baloya. bol bol dans ederek doyasıya eğlenirlerdi. Kapının üzerindeki küçük pencereye çıkartma resim gibi ihtiyar bir kadm yüzü yapışmış. Yani tasvir ve takdim bitti. herhangi bir gazinoya. hınca hınç kadınla dolardı. Birer cigara buyurun. Onları zaman zaman yoklayan bir yokluğun sıkıntısı vardı: Kadın! Hayır. Hele o kadın. Lâkin ne garipti bu Türk barları!. onları içeriye. Devam ediyorum : «Bu iki yabancı. Sokak başında faytondan inmişler. gömlek. Fakat burada? İşte bir yıl oluyordu ki aşağı yukarı yirmi beş bin nüfusu bulunan bu Anadolu kasabasmdaydılar. Kaymakam «Türk barı» demişti. Böyle bir şeyin olamayacağını. bir toprak avluya.. toprak içinde «askerlik» oynayan çocukların. Sadece kadınlık edecek kadınların yokluğu. geniş omuzlu... mavi gözlü. Ne kaygısız hayattı o!. Kendi memleketlerini düşünüyorlardı. Daha evvel tecrübeyle öğrenmişlerdi ki bunlardan herhangi birisini dansa kaldırmaya teşebbüs etmek kös kös geri dönmekle neticelenir di. sarışın. sessiz bir kritiği müteakip.. kravat gibi sık sık değiştirdikleri şuh kızlarla herhangi bir parka. herhangi bir kabareye giderler. tren zamanı istasyon. güzel olması şart değildi. Ne taassuptu bu!. Bunun üzerine sarı saçlı ve pipolu iki genç tercümanlarını yanlarına alarak faytoncunun rehberliğiyle buraya geldiler. pipolu delikanlılara «alıcı gözüyle bakan» bir tek genç kıza rastlamamışlardı. Bu bir yıl içinde hiç bir genç kıza kur yapmak fırsatını dahi ele geçirememişlerdi. ihtiyar ana kadının kucağında. sığır mayıslarını eşeleyen tavukların ve kaldırım üzerinde güneşleyen komşu köpeklerin. Harp yangınından çok uzakta bulunan bu kasabada yaşamak onlara sonsuz bir zevk ve huzur veriyordu. hikayeci üç yıldız koymuş. toz. onlar da usulen davet edilmişlerdi. Netice hiç de ümit ettikleri gibi çıkmadı. oradan da yarı çıplak vücutlu bir kadının oyunu ve şakrak sesi ile dolup taşan basık tavanlı bir sofaya almıştı. mütehassıs sıfatıyle bir dost memleketden getirtilmişlerdi. Akşam paydosundan sonra mendil. İlk dakikalarda yadırgadıkları bu yer. git gide hoşlarına gidiyordu. iriyarı endamlı. Fakat bu. Bu hikâyenin yazılmasına sebep olan asıl vaka başlıyor demek. Bu teklif karşısında genç kaymakamın yüzü birdenbire karıştı. daracık sokağın iki keçesine kaçışlarını keyifle seyrederek ve onlara anlamadıkları bir lisanla bağırarak kasabaya onbeş kilometre mesafedeki işlerine giderlerdi. arzu ederlerse falanca yerdeki «Türk Barı» na gitmelerini izah ve tavsiye etti.. tümen tümen kadın ve genç kız vardı.

Kezban birdenbire doğruldu. yerlerinden kalkmışlar. göğsü hızlı hızlı inip çıkıyordu. Kezban iradesini kimsenin eğiltemiyeceğinden emin halile ve gururla cevap verdi: — Buyrun efendim! Polis iki adımlık yerde. Anladınız mı? Mösyöler kim olursa olsunlar. bayanı istiyorlar! dedi.» derlerdi. iki yabancı... — Müthiş yorgunum anne. Kezban'a döndü : — Mösyöler içeri girdikleri vakit. İki yabancı Kezban'ı işaret ederek burnundan geliyormuş hissini veren yumuşak ve sisli kelimelerle şişman tercümanlarına bir şeyler söylediler. buna sebep ne Kezban? . bir orospu. hakikaten dışarı çıkmıştı. Kezban bir sandalyeye çökmüş. — Bu mösyölerin kim olduklarını bilmiyorsun galiba hanım? dedi. orospuyum ve müşterimin zevkini yapmayacağım. avurtları sıkılmıştı: — Yorgunum efendim! insanı hasta yapan yorgunluktan anlamaz mı bu adamlar? diye hiddetle söylendi. Hem ne olursa olsun. Kezban göğsünü yumrukluyordu: — İşte ben. Tercüman bu cevabı ötekilere tercüme etmeye lüzum görmeden. gene müşteri kabul eder. Tercüman. zevkini yapmaya mecburdur . Tercüman lalettayin bir umumî kadından yediği bu hakareti hazmedememiş gibi yerinde duramıyor. Gürültüyü duyan diğer evin sermayeleri açık saçık kıyafetleri ile birer ikişer geliyorlar. Demek ki yorgunluk bahane. hiddetli bir sesle. Biraz sonra yaşlıca bir polisle içeri girdi. seni çiftetelli oynarken bulmuşlar. beni mazur görsünler! Cevap yabancılara tercüme edildi. vaziyeti polise izah etti. Ecnebilere daima nazik olmayı. oflayıp poflayarak. onlarla alâkadar değilmiş gibi bir tavır almıştı. kinli bakışı ile süzüyordu. Kendi aralarında sık sık Kezban'ı çekiştirirler ken «Ne para canlısı karı! Ölecek kadar yorgun oluyor da.. demiş. — Senin gibilerin hakkından polis gelir.. Diğer kadınlar.. Onları. Tercüman gözlerini kendilerinden ayırmayan çaçaya Kezban'ı göstererek : — Mösyöler. şaşkın şaşkın ona bakıyorlardı.nefis vücutlu kadın! Onlara her şeyi unutturmuştu. müşterisinin arzularını yerine getirmeye. Şu halde. Kaşları çatılmış. Şişman adam. onlara kolaylık göstermeyi kendi vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis. altın bileziklerden artık kolları görünmez oldu. Arzu ederseniz ben çağırayım... tercümana asabî asabî bir şeyler söylüyorlardı. Arzularını yerine getirmiyeceğim işte. Fakat şişman tercümanın yanındaki uzun boylusu sertleşen sesi ile bir şeyler söyledi: — Ne demek? Böyle yerlerde müşteri reddedilmez. Polis lâzım polis! diye yüksek perdeden söyleniyordu. Çaça kadın bile hâlâ şaşkınlıktan kurtulamamıştı.. onların etrafında halka oluyorlardı. düşman gibi. Dudakları titriyor.

. İki yabancı alık alık kadına bakıyorlardı. Gözlerinden iri iri taneler dökülmeye başladı. Gayrı bize hamdolsun zeval yoktur.... İstemiyorum efendim. Uydurduğu belli bir şey! — Zanneder misiniz? Size bir küçük hikâye daha anlatacağım. Bir şair mebusun oğlu anlattı. — Vazifem mi? Yapmıyorum vazifemi.. deyince «kırmızı fener» in dilberi... «Gökhan». — Sonra.. Orada Naziliğin Alman milletinin ruhuna nasıl yerleştiğini ispat için insanın gözlerini yaşartan bir . «Ayhan». Anayurda doğru sürüp götürmeliydi.. Diğer kadınlar başları önlerinde susuyorlardı.. Fakat rolünde muvaffak olamadı.. yorgunluk falan hepsi bahane. Kendisini tutmak istediği besbelliydi. Boğuk bir sesle: — Beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz.. — Fakat vazifeni unutuyorsun.. dudakları daha fazla titriyordu. istemiyorum. — Sadece istemiyorum. «Begümhan» falan olmalıydı da okuyucunun fikrini Turanlara. Hem de realist. — Mecbursun. âdeta deliye döndü. Kezban sıkılan yumruklarını kalçalarına vurarak kesik kesik söyleniyordu: — Ben gâvur orospusu değilim polis bey! Bir sandalyaya yığılmış.. iş Bankasını soyduğundan mahpustu.. senin için fena olur. — Ben Türk orospusuyum polis bey. Kollarını savurarak. «Kayahan». — Böyle şey olmaz. İstanbullu kitabı ileri doğru sürdü. kendi kendine dans etmiş. kanı yüzde yüz hâlis bir Türk kadını. Irkçılık artık kerhaneye kadar girdi. bundan başka. Millî bünyemize elhamdülillah yerleşti.Genç kadın sandalyesinden tekrar fırladı. Zaten tırnaklarını avuçlarına geçirecek derecede asabi idi. Yutkunuyor. Polis. Bunu birisinden dinledim.» Sırtında kırmızı mayosu. Birden parladı: — Bana hiç bir şey olmaz polis bey.. Hem de yanık. Sabrı tükenmiş gibiydi. Yüzde yüz ırkçı bir hikâye. Boğazına bir şey tıkanmış gibi boğularak devam etti: — Ben gâvurlara orospuluk yapmam polis bey.... akşamdan beri yirmi Türk erkeği ile yatmış.. gözlerindeki ıslaklığı etrafa göstermemek için ağır ağır bahçeye çıktı. Yumruğunu üstüne koydu: — Anladınız mı? «Ben Türk erkeklerinin orospusuyum polis bey. Yalnız «Kezban» ismini beğenmedim.. Ben Türk erkeklerinin orospusuyum. Almanya'ya gidip gelmiş yiğitlerden. başı kolları arasında hıçkıra hıçkıra ağlarken ağzından. Elinizden bundan başka ne gelir polis bey? Fakat sürüleceğim yer gene bir Türk memleketi değil midir? Herkes susuyordu. Anladınız mı sebebini? Evet.. Polis bile söylemeye hazırlandığı cümleleri yutmuştu. sözleri döküldü. Yaşlı polis.. Bir saat.

Buna adıyla sanıyla «grev » derler. içinde ölürüz. İkimiz de hakkımıza bu memlekette kanuna hürmet için razı olacağız. iş bölümünün aleyhinde misin? Kanaatinizce işbölümü olmamalı mı? — İş bölümünün lehinde ve aleyhinde olmak diye bir hadise yoktur. Kanının hakkını Aryen kızından parası mukabilinde almış. Duymadınız mı. Bizim kız katili Memet'in oğlu amele. Sonra senin hakkında fena olur. Aksi takdirde sonu fena olur. Bazı Türk kızlarına. îşte iki hikâye. O da bilmukabele «Türk. Türk kadınının nasıl olup da esaretten kurtulduğunu ballandırırken bizim Kezban kırmızı mayo ile göbek atıyormuş. Bereket versin orada nüfus kâğıdı sormuyorlar. Vaziyeti öğrenen feryada iştirak etmiş. Halbuki dünya iş bölümü üzerinde durur.. billaha Türk!» diye narayı basmış. «Türk erkeklerinin orospusu olduğunu» hiç unutmadan gözlerini kapayacak. Bizim Trahom hastanesindeki doktor da vazifesini yapıyor. Artık orasını sormadım. «Gözlerimi kaparıml vazifemi yaparım» buyurmuş. gâvurlarla yatmak da bazı Türk kızları için. Vazife. her şeyden mukaddes. Gürültü bastırılmış.. bir kanun mümessili mi.. Vazifesidir.. Tabiî atacak. vallaha Türk. Kadıncağız bizim oğlanın sünnetli olduğunu görür görmez yataktan sıçrayıp duvara kadar kaçmış. Bir kerre vaka Cumhuriyet bayramı gecesine denk getirilmiş. gözlerini kapayıp vazifelerini yapmaya mecburdurlar. gözü yaşlı. Pasaport meydana koyulmuş. Bu iki vazife ara sında hiç mi fark yok? En büyük Türk âlimi merhum Ziya Gökalp.. Soyunmuşlar. Kezbanlar.. Hepimiz işbölümünün içinde doğar. — Şu halde.S muharibi mi? Her neyse. Vazife.. Kezbanlar. Polis gelmiş. aynı kefereleri «Türk barına teşrif buyurun» diyerek yine bir Türk kızı olan Kezban'ın başına neden musallat ediyor? Hep işbölümü denilen muvazeneye riayet için.» demiyor mu? Göbek atmak da. Bizdeki gibi ihtiyar. o ihtiyar ve gözü yaşlı memur ne diyor? «Fakat vazifeni unutuyor musun? Mecbursun. Kezban'ın babasına neden kızıyorum? Yahut da . güneş gibi. var kuvvetiyle bağırarak. Mesele iş bölümünde değil. Şimdi. Yalnız bizimki daha orijinal.. Eskiden bu iş için şart aranmazdı.. hecelenmiş.. Feryada yetişmişler. yoksa bıyığı terlemiş bir S. eline ne geçerse Türk delikanlısının suratına fırlatmaya başlamış. «şu kefere misafirlerimizle dans ediversenize» diye teklif edemiyen kaymakam bey. Ben Patagonya'da sefaret kâtipliği yapacağım. vazifesini yapacak!. Ne yapalım? Ben muharrirlik edeceğim. işkence eden insan da vazifesini yapıyor. Türklük. Cumhuriyet bayramı gecesi demek vazife imiş. Aferin! Demek radyolarımız.. yahut jandarma tavlasında vatandaşa sopa atan. iş bölümünün zor yerine düşmüş vatandaşın orada ebediyen kalmasının vatan ve millet selâmeti sayılmasındadır. Hangi vazife? Orası belli değil... Aralıkta «yahudi» kelimesinin sık sık geçtiğini bizimki farkedince işi anlamış.hikâye söylemişti: Bir «kırmızı fener»li haneye gitmiş. işbölümünü inkâr mı ediyorsunuz? işbölümü var! Siz harpte öleceksiniz. şu anda polis dairesinde. meydana çıkmış. Oğlan zifafa nail olmuş. Bir mayolu kız beğenip yukarı çıkmış. ırkdaşımız ve aynı zamanda kanun mümessili polis bey. Berlin'de. küçük bir fark oldu..

«Doğurttuklarını beni çok severler.» demişti. Fakat kızlıklarını tamir ettiğim hanımlar. gayet haklı bir söz bulmuş gibi. babayiğit ırkçılarımızın millî ideallerini ispat eden bir vesile oluyor. islâm orospusu olduğu için gâvurla yatmayan Kezban'm macerasından. ihtiyar Rum karısı. Beyoğlu'nun güneş görmez sokağında komşusuyla yaptığı bir kavga esnasında Türklüğe hakaret edebilir mi? Kanun «eder» diyor. hayasıza doğru «yükseliyoruz. Biz âdinin bayağısı. masasında otururken şüphesiz kendisine pek yaraştırdığı bir azametle lafa karıştı: . Bu biraz da tahsil ve seviye meselesi. yaşadı. Komşunun karısını yavaş yavaş kandırır da baştan çıkarırız. kerhane yapıyoruz. Harf değişmesi. Kürtaj değil. küçük bir «nahiyeyi» her felâkete karşı muhafaza edebilir. Hepimiz de öyle yapıyoruz. Namus telâkkisi vardır. Kadınları doğurtur. Türk ırkından olduğu için gâvurla yatmayan orospucuğun acıklı. İktisadî temele dokunmak kabil olamıyor. Bir antolojiye bilhassa o hikâye alınıyor.» Eskiden. oraları köy köy zaptederek gitmek mi doğru. Düşman yenilince «yavaş yavaş» diyerek imha muharebesi durdurulur mu? izmir'e. Fazla olarak vazifesini yapmak istemeyince üstüne kanunun beli tabancalı mümessilini göndererek cebretmeye kalkacak kadar hayasızlığı gökyüzüne çıkarıyoruz. Yerli nahiye müdürlerinden Sadık bey. — Eski telakkilerden iyiye doğru değil. Haya ederdi. Uç kere aynı soğuk ve utanmaz eda ile beni tanımazlıktan geldiler. iyilik yapmak için vakit geçirmek mazeret değildir. Beş bayan pekâlâ. cami kürsüsünde vaaz mevzuu çıkaramazdı. şerefli hayatı. işte görüyorsunuz. Kibar ve zengin kızların zedelenmiş bekâretlerini pis bir usulle tamir ederdi. Fenalık yok demiyorum ama.. — Haklısınız. Eski telakkiler birdenbire sökülüp atüamaz. içtimaî zaruretlerden madut olmakta devam edecektir. operatörlük de bazen nankör bir zenaat oluyor. Kızların ellerine vesika vererek oraya doldurup zenaatlerinden temettü alıyoruz. Çünkü bir anlık zaaf denilen yalana inanmam. pardon. Lâkin tersine çevirip fıkaranın boynuna bukağı gibi geçirilmiş duruyor. bayağının âdisi olmuşuz. Yaramızı bildiğimizden gocunuyoruz.. Zenginlerin namusu başka. Orospuluğun kökleri iktisadîdir. beni o andan itibaren unutmayı seviyorlar.. Bizi bıçaklayacağına. Bu iktisadî temel durdukça orospuluk. Yavaş yavaş hepsi yoluna girecek. yani bütün Kezbanların namusunu arayacağına evlâdım öldürüyor. Bir kadın operatör ahbabım vardı. Ben de onların bu unutkanlıklarından memnunum. Gücümüzün yettiğine vuruyoruz. Orospuluk püsküllü festen daha ehemmiyetsiz püsküllü belâ mı ki yavaş yavaş kaldıracağız? Hayır. şapka giymemiz.. Kendimizi methetmemizin sebebi burada. bir hoca. Yavaş yavaş fenalık yapılır.ona niçin sizin gibi acımıyorum! Bir evi yahut bir sokağı. yavaş yavaş düzelteceğiz. hep birdenbire olduğu için tuttu. taassubun yol kestiği devirde. fıkaranın namusu başka.. Şimdi. Doğurtur. içlerinde üç kere önüme kadın yatıp kız oğlan kız kalkanlar oldu. Sakarya'dan onbeş günde inmek yanlış da.. Her zaman gelir ararlar.

Siz Allaha pek acayip bir iş gördürüyorsunuz. insanları idare eden bir kuvvet yok mu? — Meselâ nasıl bir kuvvet? — Manevî bir kuvvet.. .. Sen bir kahve pişirt.. Ona bakarken. Tekrar öfkelendi: — Yani. Ertesi gün. Yalnız Almanlar kazanıyor. cezaevi müdürü istanbullunun odasına çıktı... — Öyleyse neden bu kadar ağır ceza veriyorlar? — Dedim ya şartı var. Millette tabiî cahillerde bir kanaat var: İnsan karısını canı istediği zaman vurabilir sanıyorlar. — Hep «Almanlar yenilecek» diyorsun. — Yahu. — Sen şuna bak. — Başüstüne. Kederli ve ümitsiz bir hâli vardı: — Onbeş sene verdiler.— Geçenlerde de «iktisadî» dediniz. Kahve söyledi. Keskin sirke küpüne zarar.. — Aldırma. şurtun da. istanbullu. Aklında mı damadını öldüren 0mer'e de on beş sene verdilerdi. deminden beri derdini bol bol döktüğü için duymaya başladığı ferahlığı birdenbire kaybetti. İstanbullu. Kafayı çekmişsiniz. Vazııkanunun kanaatince erkek kısmı. Bu kadar adam ölse dünyada insan kalmaz. Sadık bey.. bu vaziyette mutlaka adam öldürürmüş ve mazur imiş.. — Kezban'ın orospu olması da mı Allahtan? — Elbette. — Kötülükte görürse vurmasın mı? — Bir erkek karısını kötülükte görüp öldürürse zaten ceza on dört aya kadar indiriliyor. — Öyleyse. — Yani Allah mı? — Evet.. Herifler ilerliyor. Her şeyi iktisada getiriyorsunuz? Bundan başka. Memet'in kızını öldürmesi Allah tan mı? — Tabiî. bunlar namus uğruna başını belâya sokanlara düşmanlık mı ediyorlar? — Hayır.. Bizde civcivleri sonba harda sayarlar. Müdüre bir cigara verdi Tabiî sade içersin? — Sade elbette. Dün akşam.. işi bilmiyor.. Esbabı muhaffefe görülerek onbeş seneye indi. Havadis dinlemeye vakit bulabildin mi? — Ne havadisi! Ben bu sözlerin hiç birisine inanmıyorum. Takdiri ilâhi. Kirli bir iş. Duydun mu? — Onbeş sene vermişler.. gecelik entarisiyle bıyık takmış bir kadına benziyordu. — Haberim var. Başçavuş söyledi. Bir şartla: Kadınından şüphelenmemiş olacak ve oda kapısından girince münasebet halinde bulacak. — Şartın da Allah belâsını versin.. idamdan başladı. Namusçular. kapıdan Sefer'e seslendi.

.. Hani ikinci cephe açılmıyor ki. Takunyalarını tıkırdatarak aşağı indi. Sefer kahveleri verdi. Memet de aralarında oturuyordu.. Şuna bir temyiz lâyihası yazıver. Bahçe açık olduğundan koridorda kimse görünmüyordu. «insanlar. Sefer sana yarım tayın versin. Sağdaki kısma girdi. Bir şey yazarız.. ilerde. Öğleden sonra. Müdüre bir de cigara sardı. ana tarafından bize akraba olurmuş. — Pekâlâ! — Karar sureti çıkaralım mı? — İstemez.— Hayır! Ben İngilizlerden şüpheleniyorum. terziye söküğünü diktirmek lâzım gelse. zenaatlerinden zaman zaman öyle bıkıyorlar ki onlardan. — Bizim radyo ne söylüyor? — Hep aynı laf. Haydi kahve içelim. Sokak üstündeki koğuşa baktı. marangozlara takunyasının kopmuş kayışını yaptırmak istese. Yok. «Arslan» tayın parası istedi. köşede kalabalık vardı. Başgardiyan Ali efendi bir kâğıt getirip imzalattı. aynı duyguyu karşısındaki insanların da duyabileceğini düşünerek üzülürdü. Yanık yazacağız. Bugün. Bir istida da müddet talebi. Cezaevi atölyesine kundurasının söküğünü diktirmek için inse. Şöyle dokunaklı yazacaksın. Rusları ezdirecek.. Biz bitarafız. Okuyanlar ağlamalı.. doğrusu iyi idare ediyorlar. Asıl mahpusanenin kapısını açtırıp koğuşlara geçti. — Güle güle. Kancık bir hükümet..dedi.. — Hiç olur mu? Sen masrafa bakma! Karar suretini çıkarsınlar. Kendisinden ne zaman bir istida yazması istense bu vıcık vıcık tembelliği hissediyordu. — dediler. sen idare ediver. karar sureti istemek için. Bizimkiler doğrusu kurnaz. Lüzumsuz masraf etmeyelim. İngiliz müttefikimiz.. Dün gelen herif. . Müdür gittikten sonra İstanbullunun üzerine bir tembellik çöktü. düşmedi mi? — Mahallelerini alıyorlar. Çok da ısrar ettiler.. böyle bıkkınlık sıralarında yardım istemek âdeta gaddarlık oluyor. — Açılır. — Evet. Vakayı biliyorum. Bugünkü devirde her şeyin parayla almıp satılması bir bakıma güzel bir icattı. Allah razı olsun.. diyerek zorla ellerinden kurtuldu.. kurnaz. — Artık.. Asrî cezaevine gönderilmeleri için yol paralarının gelip gelmediğini sordular. Bir parça kâğıt aldı. Stalingrad düştü mü. Bir istida vermeli. Müdür işlerini hatırladı: — Ben ekmek parası almak için Maliyeye gideceğim. Birkaç kişi. istanbullu verdiği on kuruşun derhal kumara gideceğini bildiği için: — Bununla katık al. yarın düşer.. Üst kata çıkan merdivenin başında «ağa» lardan ikisine rastladı: — Safa geldin bey. — Kolay. Ben gidiyorum. Hangisi bize vurursa gözünü oyarız. Alman dostumuz.» istanbullu kurşun kalemini yokladı. sevaptır.. — işim var! Sonra.

Dursun efendi şunu başdan oku! — Gözüm olasın beyim.. — istemez.» — Durun bakalım. — Merhaba! — Ateşi yak!. suphanallah on yıldır ben buna lanet ederdim. Var anı çıkarup eshap ile namazını kılasın ve her kim anın namazını kıla ehli cennet ola dedi.. Amelinden sual edelim ne amel işler idi ve bu mertebeye neden . Ben de dinlerim... Derhal Cebrail aleykisselâm gelip hazreti Peygamber'e haber verdi ve etti ya Muhammed Rabbin Hakcelallâ hazretleri sana selâm eyledi ve buyurdu ki benim has kullarımdan bir velî kulum vefat eyledi. Kavim ve kabilesi bu adamı götürüp bir kuyuya bıraktılar. Hazreti Peygamber aleykisselâm ona ve onunla söylesene lanet eyler idi... Gelip ol kuyudan Uğru Abbas hazretlerini çıkardılar.. Üstüne iki büyük minder attılar. — Yağma yok. Tahsildar Dursun efendi.. İstanbullu. Sen ateşi yak. Resulekrem buyurdu ki gökten ol kadar ferişte indi ki ayağım basacak yer bulamadım dedi. Ol kişiyi defneylediler. gümüş kenarlı gözlüğünü düzeltti. Hakkın hikmetine hayran oldular. tezgâhtarlıktan vazgeçmezsin. Elini sallayarak hızla koştu. Senin yanında ne haddimize al sen oku. Çünki ecel geldi. Beş dakika oturacağım. Anı kuyuya bıraktılar.. Anda ol meyti yuyup ve kefenleyip namazını kılmaya hazır oldular. — Oturun! Oturun rica ederim. Kulak verme.. Tevfik'i de beraber çekerek oturttu.. — Bir iyi kitap. — Haydi devam edin.. Hazreti Resul aleykisselâm buyurdu ki ol Uğru Abbas akrabasından bir kimse bulup getürün. — Merhaba! — Merhaba bey. Siz neden dışarıya çıkmadınız? — Kitap okuyorduk. Taaccüp eyledi... «Rivayet olunur ki Hazreti Peygamber aleykisselâm zamanında bir uğru var idi.. — Ah kayserili.. Eshap sual eylediler ki Ya Resulallah niçin mübarek ayağınızı düz basmadınız. — Olmaz. Bunda hikmet ne ola dedi. Akibetilemir vefat eyledi. Kayserili Tevfik. Taze kahve çektik ki.. Yeni başlamışsınız. Ben dinlemeyi severim. Adına Uğru Abbas derler idi. Çünki Hazreti Peygamber işitti.istanbulluyu görünce hepsi birden sıçrayıp kalktılar. — Ne kitabı?.. yatağına örttüğü seccadeyi derhal yere serdi. Hazreti Resul aleyhisselâm etti.. Kürtçeyi hatırlatan tuhaf türkçesiyle kaldığı yerden okumaya devam etti: «Bunda hikmet ne ola.. Gelmek senden ama gitmek bizden. Günah benden gitti. Her gece uğruluk eder idi. — Sen bilirsin. «Uğru Abbas» derler bir kitap. Resul aleyhisselâm mübarek baş parmağının üzerine durdu. On yıl bu kişi daima bu işi işledi.

Ve dahi çok çok sevaplar eyledi. Yalnız anı biliyorum ki geçen Recep ayı geldikte heman pâk gusul edip ol ayda artık uğrilik etmezdi. Elini kaldırıp susturacağı sırada Arapça bitti tekrar Türkçe başladı: . Sandığını açıp mal ve akçe ararken sandık derununda bir hokka bulup anın içinde bu duayı buldu. Ve cennette nice köşkler ve saraylar veririm ve kavimler sağnışmca günahı olsa bağışlarım eğer bir kişi bu duayı yazdırıp kefenine koyup kabire götürse kabir azabından ve Münkirnekir heybetinden emin ola ve kabrine cennet pencereleri açıla ve mağrip ile maşrık miktarı vâsi ola ve Huri kızları yoldaş ola. ol dua kandedir dedi.» Tahsildar Dursun efendi. galiba gözlerini kırıştırmasından sezdi. Dimdik oturduğu ve parmağını bile kımıldatmadığı halde. Kitabı pencerenin ışığına kaldırarak derin bir besmele çekip uzunca bir dua okudu. kızını öldüren Memet'e bakıyordu. Sevinerek evine geldi. Resul aleyhisselâm dahi duayı okuyup yüzüne sürüp bu duanın nuruna taaccüp eyledi ve etti acaba Uğru Abbas bu duayı kande buldu derken derhal Cebrail nazil olup etti ya Muhammed Hakcelallâ hazretleri sana selâm edip buyurdu ki bu duayı Uğru Abbas bir zahit kulumun evine uğruluğa girdi idi. Herkes gözlerini yarım kapamış dinliyordu. Ve evden dışarı çıkmayıp bu ay Allahı tealânın ayıdır deyu bu duayı okurdu. Öksürdü. Daima elinden ve dilinden bırakmayıp okurdu. gözlüğünü düzeltti. dehşetli bir telâş içinde bulunduğunu istanbullu. Hiç hazır olmadığı halde uçsuz bucaksız bir merhamet hissetti ve yavaş yavaş Dursun efendinin kekeleyerek okuduğu Arapçaya öfkelendi. On yıl uğrılık ederdi.. Resulekrem etti ya kız! Senin baban ne amel işlerdi? Biliyor musun? Ol kız etti: Ya Resulallah babamın hakka yarar bir ameli yoğidi. Hazreti Resul aleyhisselâm işidicek. Okuyup acebe kaldı. ya kız. imdi ya Muhammed senin ümmetinden bir kimse bu duayı okusa veya bile götürse Hak Celallah buyurur ki azmi celâlim hakkı için ol kuluma yerler ve gökler ağırlığınca ve göklerde melekler ve yer yüzünde olan mahlukat adedince ve denizler katresi kadar sevap yazarım.erişti. Kız ol duayı sandıktan çıkarıp Hazreti Resule götürdü. Vardılar bir bâliga kızın bulup Hazreti Resule getirdiler. Gözlerini duman yakmış gibi kırpıştırarak anlamaya çalışıyordu. Kıyamet günü yüzü ayın on dördü gibi ola ve kıyamet ehli anı tazim ile görüp kendi hallerine pişman olup diyeler ki alemi dünyada ol duayı bulup okuya idin şimdi biz dahi bu sevabı bulurduk diyeler imdi bu duayı zinhar gaflet etmeyip yazıp götüreler ve okuyalar ve kabrine koyalar şek ve şüphe etmeyeler her kim şek getürse kâfir olur neuzubillah teala hazreti Resulallah salıyılalallah aleyhivesselâm emreyledi cümle sahabeler yazıp götürdüler ve ümmetine tekrar vasiyet eyledi ki bu duayı yazdırana ve okuyana ve bir şehirden bir şehire götürene ve yazmaya heves edenlere yarın kıyamet gününde şefaat ederim ve her kim bu duayı daim okusa arş âlâda bir melek çağıra kim muştuluk olsun ya Tanrı dostu Hak tealâ senin günahını yargıladı diye allahu âlem duayı Uğru Abbas. O zamandan beri uğruluk etmeyip bir kerre sabah ve bir kerre yatsı namazından sonra okumaya başladı . Dün akşam hiç uyumadığı yüzünün sarılığından belliydi. Gayrı uğruluk eylemedi. İstanbullu farkettirmeden..

Ol köşkü havaya kaldıralar ve eğer yedi akça verip yazdırsa sekiz cennet kapıları açılır. Eğer beş akça verip yazdırsa ahiretini ruşen ederim. Hak celallah hazretleri buyurdu ki benim kullarımdan her kim bu mührü görüp ve işidip yazdırmazsa... azmi celâlim hakkı için ol kulumun imanı şüphelidir ve Habibimin ümmeti değildir.. «Neden yahu! Sen deve mısın?» diye şaşmışlar.e mührü şerifi söylemiş de Memet okutmak için getirdi.. Ötekiler de «amin» der gibi aynı ıslak sesleri çıkardılar. Dokuz akça verip yazdırsa cümle malın ve rızkın Allahu taala hıfzede on akça verip yazdırsa bir feriştah yaratırım ol feriştahm yetmiş bin ağzı ve yetmiş bin dili ola anın için kıyamete kadar teşbih edeler ve sevabın okuyana ve okutana bağışlayalar ve bu mührü götürene bağışlayalar ve her kim iki rekat namaz kıla ve el kaldırıp hacet dilese cemi haceti reva ola. Kıyamete kadar rahat ola... Bin altı yüz altmış kerre ya Allah diye andan sonra her gün bin yüz kerre Lâilâhe illallah diye yüz kerre de Muhammeden Resulallah diye ramazan ayının aherine değin doksan bin kelimei tevhid eder. — İste buyur: «Lailâheillallah Muhammeden Resulallah ya rahman ya rahim ya mestean ya Muhammed ya Ebubekir ya Ömer ya Ali ya Hasan ya Hüseyin ya Yahya ya Ha Um ya Allah lahavle velâ kuvvete ı la bıllaahySazim celli celalehu. Ol kulum cehennemden halas olmaya. surei fatihadan sonra her ne okursa okusun namazdan fariğ olmaya burada bir kerre Selevatı şerif getire. iyi dinleyin. Ve dahi oğlunu ve kızını bağışlarım. «Şu delikten bu deliğe gir. Altı akça verip yazdırsa cennette bir köşk veririm. — Fareye demişler ki. — Anlat allasen. Siz bu kitabı nereden buldunuz? — Memet.. — Sen fıkara mısın? — Fıkarayız... imdi her kim ümmeti Muhammetten ola azmi celâlim hakkı için bir akça verip yazdırsa kalmış orucunu öderim ve eğer üç akça verip yazdırsa cümle günahını bağışlarım.» istanbullu dayanamadı: — Dursun efendi. bu kitapta mühür de varmı? — Var beyim. Zira benim ol kulum dünyaca Kelimei tevhid okudu. Fare bakmış bakmış da «olmaz »demiş.«Evvelki günü iki rekat namaz kıla. navlun çok Bunda bir it oğlu itlik var» demiş. — Hele oku bakalım. Dört akça verip yazdırsa dünyasını mamur ederim.» işte muhur bu. İstanbullu.. Dursun efendi acıklı bir ciddiyetle gizli bir şey söylüyor gibi: — Mühre geldik dedi. sana bir tulum peynir vereceğiz». .» Dursun efendi içini çekti. «Yol yakın. Ol kişi kabre girincek Münkir Nekir suali gelincek ol meytin çevresi timur hisar olur Hak taala hazretlerinden nida gelür ki ya Münkir ve Nekir dünün ger diye siz benim o kuluma sual edemezsiniz. Kezban'ın babasına döndü: — Bir akçe bu günkü parayla kaç kuruş tutuyormuş?Fıkaralar için on kuruş. Niye güldün? — Aklıma bir şey geldi.

Biz iman etmişiz.— Kaç akçalık mühür alacaksın Memet gülümseyerek önüne baktı.. Üç akçaya Müslümanlığı değişmek olur mu.. Sonra ne güzel!. Bakalım nasıl bıkarsın Memet ağa! — Aman tasdik gelir mi? Hepsi İstanbulluya döndüler. oruç. zekât nerede kalıyor? Elli sene rezillik edeceğiz.... Bu kitabı mahpusları aidatmak için yazmışlar. Hele ceza tasdik gelsin. — Bakalım..' _ Beyim. Kısmet. Müslümanlıkta duayı parayla satmak olmaz.. Her devir edişte bir tanesini sol elinin iki parmağına sıkıştıracaksın. Yahu sizin fare kadar aklınız vok Üç akçaya cennette köşk alınır mı. — İbadetten bıkılma mı? Töbe yarabbi! Kayserili Tevfik yüzünü buruşturdu: — Biz nelerini gördük. Uğru Abbas duasını oku! Cennete geç. Dursun efendi sordu: — Tasdik ederler mi dersin beyim? — Belli olmaz. İbadetten bıkmak Rabbimin gönlüne güç varır. — Öyleyse doksan bini bulmak için tespih kaç kere devredilecek? — On kere. Kayserili Tevfik.... günahtır. _ İyi ama. Lâkin bir şartı var: Bıkmıyacaksm... — Dokuz bin dokuz yüz. günahtır. böyle saçma şey olmaz.. «Karar sureti çıkarmalı» dedi. istanbullu ısrar etti: — Söylesene.. sevaptır. Karar sureti için bir istida yazacağım. merakla sordu: — Temyiz bozar mı beyim? . — İyi ama. Tespih tamam olunca doksan dokuz tane yüz. — Yazacağım. buradaki dolandırıcılık meydanda.. Yağma mı var! Doksan bin defa Allahuekber denilecekmiş. Bunu Müslüman nasıl sayacak? Buna teşbih dayanmaz. Yarın yine çekersin. Müdür beyle görüştük. Kayserili Tevfik'ten başka herkes yarım ağızla «evet» dedi. — İşte gördünüz mü? Her işin kolayını Allah bize göstermiş... — Künyemiz. Yalana bak! Ben adam vurmuşum.. Doksan dokuz tane yüz ne tutar bey?. Birisi. — Şuna bir lâyiha yazıver. Tevellüt de ister mi? — İstemez. Sen bana künyeni söyle bakalım Memet. Uğru Abbas duasını okursam günahım silinecek. Bir de mühlet isteyeceğiz. Yirmi devirde yirmi çekirdek.. hac. Elâzizli şeyh Kâmil efendinin müritlerinden birisi izahat verdi: — Teşbih doksandokuz tanedir. — Bey doğru söylüyor diye devam etti.. elli birinci sene Şeyh Yusuf'a bir mührü şerif yazdıracağız. Peki namaz. İzollunun Tepe köyünden Kadir oğlu Memet Arslan... Feriştah bize dua edecek. Gönlümüze ferahlık vermek için. dünya Kuran üzerine duruyor.

. Hep kurtulurduk. dişlek bir adamdı. Böyle ekin biçme zamanı. ben de kurtulurdum. İstanbullu sordu: — Senin fişin dolduruldu mu? — Hayır beyim. İstanbullu. diye düşündüm. Böyle bir gece. «Tövbe yarabbi!» diye yorganı çektim. Yorganı açtım. Kendisinden pek emin konuşuyordu.. Buna Kocareis merhamet etmiş... Baltayı aldım. Herifi gördüm. Herifin anasını. Yukarda aklım başıma geldi. O da kurtulurdu..— İnşallah bozar. dedimse akşam üzeri.. Günah Hüseyin!» dedim. Ben de namus uğruna yatıyorum. — İnşallah. Ayıp bir şey. Tevekkeli. Koltuğuma aldım.. Amcam eve geldi. Sen işi anlatıver. Kurnaz kurnaz güldü: Mahkemede «Aklımız başımızda yoktu» dedik.. Karının oynaşını vurdum. Köpek gibi emekliyerekten dama çıktım.. Gece. Baltanın arasına bir yonga soktum.. az kaldı doğradık gittiydi. Bir yorgunum. Malûm ya.. «Elin garibini yanlışlıkla öldürürsün. Gittim karının kaçtığı evin altına çömeldim. «Vay Allah! Vay Allah! Sen benim kusuruma artık bakmayacaksın Allah! Amcam böyle derse eller ne demez».. Hisarda yatar gibi dama yatak serilir mi? Bizim köylümüz bey. Adamın aklı başında oluyor. Yukardan aşağı bir denedim. Uç sene de aşağı vermişler. Soyunmadım. Cezası onsekiz seneydi.. Dudağı davul gibi şişiyor da . — Ben gelmeden evvel. hem komşusuna. Bize bu lafı kaçan karının babası söylüyor böylece.. Gözüm karardı... Arada. Karı namahrem! Öteye gittim.. Pek uzun yüzlü. Karının babası.. Aldırma. birden açıldı. Bel kemiğim yılan gibi ürperiyor. tek tük uyumayanlar da belki vardır. Kocakarı adam gibi horul horul uyuyor. Ay ışığı var.. Biz düşünüyoruz. — Bozmaz mı ne mümkün? — Ben ummuyorum. — Karı başkasına kaçtı. bir yorgunum. soluyarak çıktım. «Sen yiğit olsan karın başkasına kaçmazdı ulan!» dedi. Baltayı kaldırmışken öylece durdum. Fırladı şuraya. Daha öylece. — Sana onsekiz sene mi verdiler? — Onsekiz sene... hem kendine eder. Öküz gibi soluyor. Kötü bir balta. böyle söyleyene hayretle baktı.. Kocareis bana öfkelendi. — Öfkelenmekle olmaz. Hey köylü milleti! Sen bir kerre komşunun karısını çileden çıkarıp kaçırmışsın. tanışmıyoruz. gözleri siyah bir sicim gibi yumuk. — Ceza verileli çok oldu mu? — İki sene oldu.. İndim derenin içine. Yıldız alacası. Amcam yabancı değil. Neden «esbabiye» ye sokmadılar?' — Sokmadılar. Aklım başımda yok beyim.. Rabbim bizi korumuş bey. Ev içinde yatsaydı vurmazdım. İki ay sonra dolacak. — Sen de mi kızını öldürdün? — Hayır.. Köy uyumuş. bizim oralarda anadan üryan yatarlar.

îki tarafa ırgalayarak yavaş yavaş çektim. köy yerinde çocuk tutmaz. Dinim gibi biliyorum ki oğlan benim. benim kanımı bir şişeye. Karı su gibidir.. onu da bitirirdim. Karıma acıdım. Üstümde bir bıçak kaldı. içime bir ağlamak gelsin.. Pislik temizlenir» dediydi. Bunları ayağa kalktım da. Adam gibi değil. Biz böyle biliriz. Lâkin elim bir türlü varmıyor. ikim' zin arasında sayılıyor. Bereket eski karı bir kerre bağırdı. Be herif! Sen bir karıyı baştan çıkarır. «Ulan sen adamla eğleniyor musun. Karı yüklü idi beyim.. Yorgandan bel tarafı. Karı aldanır gider. Şimdi mahkemede kayıtlıdır. Tıbbı adli doktoruna yolla!. İncik verirsin. Herifin eski karısı ötede yalnız yatarmış. ölenden!» dedi. Bu sefer balta kemiğe sıkıca gömülmüş. Kaçtım tarlalara doğru.. Benim altımdan kaçan da herifin koynundaymış. Adam. haydi bilirler» dedim. Kocareis. Ayağımın arasında çıplacık kımıldadığından. benimkine acıdım. çocuğun babasını haydi. işte öyle bir iş geldi başıma. ben korktum.. korkudan kalkıp kaçamıyor. diye gülüverdim.. öfkelenmişim. Ben koynundaki kocasını çam gibi doğruyorum. Çocuk ne benim ne de o herifin. Sol kulağına değmiş. Boğazım kurumuş. «Hıhhh!» diye vurdukça kafa. rezil!» Baltayı kalasına «Hmhhh!» diyerek yallah ettim. O dakikada bir cesaret gelseydi..hemen boşalıyor. «Suçlu otur!» diye bağırdı.. Gök gürlemesi gibi meret! Karı bağırınca benimkine bir gayret gelmiş. «suçlu otur» diye terslerse artık ne diyeceksin. Sıtma bastırınca adam nasıl takattan düşer.. Sonra biz mapustayken doğurdu. Reise bunları hep söyledim. Herifin ilk karısına değil.. öldüm allah çocuğu tutmazmış. kan kokusu çarpınca ayılmışım. Bir de karı kısmı bir kerre kötü oldu mu. Karı milletini tekmil biz kandırırız. Dizlerim tutmaz. Yarabbi! Sen günahımı affet!» dedim. Herifle on iki gün yattılardı. çekeriz çıkmaz. «Reis bey. evine götürürsün. Karı milletinde bir vakit suç olmaz. Gözlerini vıcır vıcır açmış bakıyor da.. kazan gibi kabardı. «Yarılacak kütüğün kaması kendinden olacak». el terazisiyle öldürüp öldürmediğini bilir beyim. Çünkü baltayı savurmuşuz. Bu ses ovayı tekmil tuttu beyim. Oturdum.. Şaşırmışım. — Karıyı neden evvelâ öldürmedin? — Amcam «Karıyı öldüreceksin! Bunun usulü böyledir. Lâkin mahkemede bize öfkesinden «Bundan değil. Kendini damdan attı. çocuğun kanını bir şişeye koy. Eksik etek!. Bir taraftan da gülmem tuttu. Bir laf söylersin.. Odun yarar gibi bir ayağımı omuzuna bastım. Aklı var. Burnuma taze et kokusu. vay Hüseyin! Artık sen Allaha karşı âsi oldun!» dedim. bir ağlamak. çeneye kadar yarıldı. «Ceza şimdi karıya geldi. edepli edepli. fikri yok. Baltayı bir kerre salladım. besbelli. yalvararaktan söyledim. Kanlı gibi yalvardım. Tekrar yere düştü. «Bu Hüseyin ne der bu işe?» demezsin. İslâm dini aşikâre bey. İki gün düşündüm. Suç . Harman zamanı on iki gün neye yarar? Harman zamanı. Hayvan gibi bir mahlûk.. Nereden bildin diye sor. Çekeriz çıkmaz. kurt dalamış gibi bir ses. boncuk verirsin.. Tabancanın kurşununu bilirlermiş. Bir bıçak. Aklı yoktur. — Karı duruyor mu? — Karı başka kocaya gitti. «Vay Hüseyin.

«Hey Allah! Benim ömrümden al da şunun ömrüne kat!» demiştir. Sen erkeği görüyor musun beyim? Hüseyin nasıl sığdırdığına herkesi şaşırtacak kadar uzun uzun içini çekti. Sopayı yerken benimki «Aman ne olaydı da eski kocamda otursaydım». Elbet karıdan bıkardı. Benim karıyı bizim oralarda bilmeyen yoktur. Bunlar beride... Lâkin dünya bozulmuş beyim.... Bize onsekiz sene dört ay gün verdiler. — Duası kabul mu oldu? Gözlerini yere aldı — Bizim oralarda geçeleri çıplak yatarız. Mahkeme kararlarını pek ziyade merak eden Kayserili Tevfik yavaşça sordu: — Neden tam ceza vermişler beyim? Ahmet İstanbulluya bırakmadan elini kaldırdı: — Bize de tam ceza verdiler.. — Hüseyin. Kim bilir. Adam sevdiğine kıyamaz. Karı kısmı şeytanın kendisi beyim. Bende çocuk dokuz tane. Sopayı çalardı. Eski karısı ilerde yalnız yatıyordu. tamam! İyi bir iş.. Çalışır. Değirmende çoğu zaman erkeklerin yükleyemedikieri çuvalları «hele çekilin yavrularım!» diyerek bir koluyle hayvana atıverir... Yürek. Gece koynuna girer.. sen karıyı seviyormuşsun. sekiz dokuz erkek önünde .. kendini vuruyorsun. Yumruğunu hafif hafif dizine vurarak. Öyle değil mi beyim? — Öyle. Varsın yaşasınlar. Niyetin herifi öldürüp sonunda karıyı tekrardan kabul etmekti» dedi. akşam için geçer. Belki herif de kendi kendine. Bir günü bir gününü tutmaz. derdi. Osmanlı bir karı. Pişman olurdu. beşi oğlan. adamı vurmamalıymış. «Oh. Cesaret edip karıyı öldürmek varmış beyim.. Adam. Adamı vurmuyorsun. namusu ağanın elindedir..erkeklerde.» diye seviniyor. Biz burada her gün ölüyoruz. Ahmet çenelerini sıkmıştı. benim ömrümden al da şunun ömrüne ekle». Bir karıdan dokuz çocuk. dersin. Adam kendi yüreğini hiç bilmez.. — Gayrı orasını bilmem!. amma öylesi çalışır. «Şunu öldürsem de kurtulsam» dersin. sıcacık sarılmışlar. yabayı çekti mi. Herif öldü kurtuldu. Ağa kısmı hizmetkârının ırzına ters bakmayacak. Çıkık elmacık kemikleri ve çukura kaçmış gözleriyle tatara benziyordu.. Bu gün seversin. Onlar da çıplak yatıyordu.. — Doğru mu? — Bilmem ki. Boy. Parmaklarını birbirine geçirdi —Öldürdüğüm gece herifle bir yatakta yatıyordu. Kendi kendine konuşuyor gibi dalmıştı — Lâkin. dargın ve kindar anlattı: — Köy yerinde hizmetkâr kısmının ırzı. bu sefer de «hey Allah. Reis de senin gibi söyledi: «Anlaşıldı» dedi — karıya kıyasıya vurmadın. Karın kötüye düşünce. Demek ki usul böyle. On iki günlük karı olduğundan demek hevesi geçmemiş. bu mahkeme hazzediyor. Dördü kız. dünya gibidir.. Küreği. benim ikim kadar.

hele sen dur. «Ne var?» Dedim. Gülüştük. Ben razı gelmedim. Sen kızı neden vermezsin?» dedi. Hayalarımıza. Ben aşdan yemekten kesildim. Kız rahat edecek. gözlerini paraladım. düşünürüm de. Yağlı ekmek yaptı.. «Ulan o nasıl bir lakırdı! Kemiklerini kırarım!» dedim. Bize «namussuz» demesin mi? «Ulan» dedi — karın güveyinle yatıyor pezevenk!» dedi. Yalnız başına. Yüzlerini.. «Ne var?» dedi. Dırdırdan bıktım. O günden beri.» dedi. Kızı verdiler. Bu işler yapılmasın!» dedim. beyim. O gece ekmek yemedim. Beraber bizim eve girdiler. Kız cahilmiş.. benim herif anamla yatıyor. Sonra şişlik keseye vurdu... diye güldü. «Ağa sen bilirsin! Kız senin. Oğlanı. «Bu da benim bir oğlum! Kafamı kızdırma. Ağa oğlu! Baş üstüne! Zengin yer.» diyerek kızı yolladım... İçeri girdim. Günahtır!» dedim. tavuk pişirdi. Lâkin karı.. Aklı ermez. Doğrusu' bu! Karı gitti. Yalvardım. Canım da fena sıkılmış. O akşam . Oğlan geldi. «Hoş geldin!» dediler. — Tuh.. «Ahmet. «ille de olacak!» dedi. derim. «Yalandır. Meğer. Ben şöyle el gibi çocukken işe girmişim. Kardeşinin ırzına geçmiş. «Dur bakalım. Sıçradım pencereye. Bir gün tarladayım. Akşam eve gittim. Karı ocağa su koydu.» dedim. Karı birdenbire öfkelendi. kısrak gibi sağrısını titretiyor». Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım. Sabah da ekmek yemedim. Razı gelmedi. Hiddetlendi. Su kaynaymca kenardan işmar edip güveysini çağırdı. Boş oturdum mu hasta olurum.. Bir gün anası evde yok. etme karı! Bu kadar çocuk sahibi olduk biz. «Şuna bir sopa çekeyim... O günden sonra kollamaya başladım. Şimdi. Babası üç evli. sofrayı hazırladı: «Haydi!» dedi. sana inat. «Kolay gele!» dedim. Büyük oğlan. Çocukları bir kerre sırasıyla dayaktan geçirdim. Halbuki ben bir dakika ekmek yemesem duramazdım. dedim. Girdim düşünmeye... Kız geldi. Büyük kızı. Ağlıyor çocuk. Biraz bekledim. Aradan iki gün geçti. şuncacık bir kız! Bunun ırzına geçmiş dediler... Böyle şeyleri dünya işitiyor da sen duymuyorsun. yüreğim şişti. Adam boş durur mu? Boş adam mezarda olur. başka bir kötülükleri yok. Birisiyle atıştık. Kız yemin etti. Baktım. Meseleyi şöyle şöyle anlattım. Konuştuk. «Kızı görmeye gideceğim» dedi.. soyunur koynuna girerim! Ne olurmuş?» dedi. Gülmeyin kardaşlar. bizim ağanın oğluna verecek oldu. «Ağa. Yüz yüzden utanıyor. Allah belâsını versin! — Razı gelmedim. «Bunda bir fenalık yok ama kız daha çocuktur. o da orada boş mu? Ona da orada.. Gücüm yetmeyecek. Bir gün ilerde yatıyorum. ağa değirmenden gelirken atın başını tuttum. bizim kızla beraber çiftliğe yolladı. Çiftlik gibi yerde. Bizim karı. «Bir şey yok». Karı. Aradan bir ay kadar geçti. Ertesi gün. Lâkin daha ufak!» dedim. «Ulan nere si ufak? Erkek gördü mü. Usandım. «İstemez!» dedim. damadı önüne almış yıkıyor...duramaz. Bizim karı damadını hakikat çok seviyordu. köylü işin farkında imiş. Odada böyle oturuyoruz. Lâkin adam o adam değil... onbir oniki yaşında. Ben boş oturamam. canım çekerek abdest edemiyorum. mutlaka bir iş bulmuşlar». en küçük kandan doğma bir kız kardeşi vardı.. götür kes.

Damı gözlemeye başladım. Ertesi gün de karı gelmeyince. Kız gitti. Allahm emri sırasında keçi gibi bağırır. Bereket köpekler bizi tanır.. Oraya gittim. ama bir iki lokma yiyeceğiz. Ateş düşmüş yanıyor. Onlar hayvanlara bakmaya gidince ben ağaca çıktım. Akşam olmuş. Avuçlarım terden ıslanmış. Meğer domuz karı uyumazmış. kuma yattım. Bir mendil ekmeği bütün bitirmişim. toprakta yıpranmadığmdan beli kuvvetli olur... Kızla herif bir yatağa girdi. Uzaktan iyi vurur. Karnım her tarafı gözümde büyüdü. Cevap çıkmayınca kalktı. Çiftliğe vardım. Eczasına iyice baktım. çarıkları çektim. Yanıyor şuram. Kürt tüfeği bilir misin beyim? — Bilmem. Dama yakın büyük bir dut ağacı var. Keyifli. gece oldu mu. İkindi üzeri. Bir çalılığın dibine silâhı sakladım. Benim karı yatakları serdi. Yataklar serilince seslendi. «Baban değil ya isterse Malatya valisi gelsin! Ben bir kerre çileden çıkmışım Bekir!» dedi. Ay ışığı gündüz gibi. Yaz ayları damda yatar insan. Sonra kız uykuya vardı. Benim karnıma bir sızı . Yüzüme bir rüzgâr çarptı. Ağası bizim ağaya düşmandır. Ben uykuya vuruyorum. çekin yorganı üstünüze!» diyerek az kalsın bağıracağım. «Ağlama! Sen ağlama sus! Al gözünden bu gece!» dedim. Bir kerre attın mı. «Aman buna bir çare!» dedi. Ay ışığı adamı büyük gösterir. Geldiler. «Baba. Fırından çıkmış bir rüzgâr. Kıçına bir şamar attı. Güveyle kaynana yatağa girdiler. Anamın koynuna giriyor. Sazların içine... Lâkin tek atar. Öteki ilerdekine yattı. Eve yanaştım. Zırıl zırıl ter bastı bize. Allahdan da utanmaz mı adam. yeniden dolduracaksın. Karı «tıh» dedi. Kaynanası olacağın tarafına baktı. «Ulan. Bir de ayıldım.. — Uzun olur bizim tüfekler. «Kız orospu! Boynumu kopardın!» dedi. «Ben bunları vuracağım ağa. Töbe yarabbi! Benim karının huyudur. Macerayı bir bir anlattım. Şavkı gözümü aldı. Allahdan olacak kız yalnız başına suya geldi. Kolunu beyazca çıkarıp işmar etmez mi? Güvey.. «Kızılibrik» derler. Öylece dalmışım. sen ne dersin?» dedim. «İyi öyleyse.. Gülüşüyor reziller. Yarım saatin işi! Velhasıl uzatmayalım. Bize iki saat bir köy var. Adamın göğsünü paralar. Belimdeki ekmeği çıkardım. «Babam gelirse kız!». Bana bir kurt tüfeği verdi. Dudağım ossaat çatladı.da çocuklara bastım sopayı.. Sordum. Yavaş yavaş eve yaklaştım. Kızın iki defa icabına baktı. İyi yediğinden. İkindiye kadar uyumuşum.. Susuzluk beni sarmuş. Yüzlerini karaladıktan sonra güvey. Belli bir şey! O gece elimizden kaza çıkacak. tüfeği sırtladım. Tüfeği doğrultmak ne mümkün? Kız uyanır diye de korkmuyorlar. O gece bir şey fark edemedim.. birisinde benim karı.» dedi bizim damat. Dutun yaprakları da inadına hışırdıyor. Yatsıdan sonra tüfeği besmeleyle doldurdum. beni uyutup yanımdan kalkıyor.. Herif «Yarın gidecek misin?» diye sordu. namluyu temizleyeceksin. Bir taraftan da türkü söylüyor. Birisinde kızla güvey olacak yatıyor. İki yatak serilmiş. Halbuki uyumuyorum. Oradan gece vakti yola çıktım.. Sabah olurken Muradın kenarına indim. Adamın eti ay ışığında gümüş gibi parlıyor beyim. kızın adını sesledi. Ağa kısmının karıcıhğı fıkaranınkine benzemez beyim. Biraz sonra herif kafasını at kibi havaya kaldırdı.. İçim hiç istemiyor.

. «Bir soluk dur. Dilimin kanı. orospu! Ben yoruldum. Dam üstündekiler uyumuşlar. Tüfeği yere uzattım. Şurada ağlar. İt gibi yalvarıyor.... başka bir hizmetkârın namusuna dolaşacak. bakır tas gibi şuraya yuvarlandı. Kibrit çöpüyle betonu çizmekten vazgeçti. Namus meselesi zor mesele. Artık kaç saat geçmiş bilmem... Artık kaç saat bilemem.» dedim.. Ne olacak? Onüç yaşında bir çocuk.. Merdiveni bile çekmemişler.. bana . Bak şu bendeki fikre bey. Adam o sırada her şeyi düşünüyor. Yalvarıyor.. kapandı...» dedikçe. Benim kız.. tüfeğin sesini hiç duymadım. Lâkin dam üstünde dura kaldım..düştü. Kafamın içindeki gümbürtüden... duyulmaz. Ahmet gözlerinin yaşardığını. Tüfeği atıp merdivene koştum. Ya vuramazsam.. «Ne o gürültü!» diye doğruldu... eline bir damla düşünce anladı.. Sen dama gireceksin. Seslenmedim. Bunun babasının bize iyiliği var. Baktım ki ellerim titriyor. Karı da horluyor. ağzımın iki yanından çeneme akmış.... içimde titreyen damar şırpadak durdu. Bekle hele. Tekrar tüfeği gözüme aldım. Dişlerim birbirine çarpıyor. Öyleyse.» dedim. «Şimdi barutun harile bunlar tutuşur.. İstanbulluya gülümsedi: — Kusura bakma beyim. Yanıyor içim. herif de. Bana baktı. Kızın üzerinden damadım olacağın şakağına namluyu uzattım. Ateş... silâh atılsa nafile.. Ağzıma bir dut yaprağı aldım.. «Dur hele.. Sesi duyunca... Aklıma geldi!. İşte o. oğlanı kıza göndermeye razı oldu. Kız silâhın sesine uyanmadı ama. Karı ölecek. zaman anladım ki benim kan azmış. Aklıma bile gelmiyor. Boğulacağım ötesi yok. Lâkin kıza değmeyeceğine yemin verdirdi. Titreme ellerimden yüreğime vurdu. Bereket uyanmadı benim kız.. kötülüğü ne bilsin!. şurada unutur. Kızı yavaşça geri çektim. Seslenmedim ama beni tamdı. Oğlan. Acı geldi... İyi. tukurdum. «Ne bok yedin!» diyerek sıçradı. bu sefer karı bırakmıyor. Kızla oğlanın yattığı yatak önümde.. Arada bir de gülüşüyorlar.. Beni adanıdam saymadıkları belli bir şey. İyisi mü.» dedim. bizim karı ilerden..... Seslere kulak veriyorum. Namluyu tam alnının ortasına dayadım. Şuralarım bir hoş oldu beyim. Nihayet karı. Yukarı çıktım. İşte orada aklım değişti. Üç Kuluvallah bir Elham okudum. Seni paralarım. Ne dersin bey. Tüfeği doğrulttum. Yalnız anladım ki oğlan geri gelecek. Yüreğim. Gayrı faydasız.. Baş ucuna dikildim.. O sıraya kadar niyetim karıyı vurmak. Beni görünce güveyisi zannetmiş olmalı ki «Bekir!» dedi. Ya ölmezse. Sesinden uyanacaklar diye dilimi aralarına sokmuşum.. Ev bunun babasının malı. «Zamandır» dedim. Sabahleyin küçük aynaya baktım. başıma çıktı. Dur hele. Öylesine ki namlunun demiri kızın yanağına değdi değecek. karnım titriyor... Dilim delik delik olmuş. Kafa kemiği.. yatağın ilerisinde kuru ot var. Damadın gözleri açıldı. «Ahmet! Sen karıyı vuracaksın. Tetiğe basacağım sırada bir de baktım. uyku içinde kocasının göğsüne iyice sokulmuş. Bu namussuz. Dur!» diyor. «Yoruldum.. Yatağı dolandım. İyiliği ne bilsin. İlerden bir köpek uludu.. Şakaktan sıkmak olmaz. yanıyor.. Uyanırlar da beni vururlar diye düşünemiyorum. Ağaçtan sıyrıldım. Yatağa yaklaştım. Lahavle çektim. ama biz bunları nasıl ayıracağız.. Oğlanın başı altında haraketli Nagant tabanca var.. İyice ayırdıktan sonra tüfeği aldım. Vallaha bırakmam. Peşime düştü. Tetiği çektim.

. son sözü söyleyene ters ters baktı: — Almanı karıştırma. Vali sormuş: «Ağa bu nedir?» «Bu mu? Sayenizde tiftik keçisi Devletlum!» «Vay bu mu tiftik keçisi! Hele yıkın!» Adamı sopanın altına yıkmışlar.. Kızına el uzattığım söyledi. «Öyleyse. Yahudi ahıra girince vali. Hem de Erzurum koyunu. orospu uçkuru. bunlardan yezidi olmaz. «Paşam demiş. Onu da sızdırmışlar. yürü ellerin yeşil olsun.. Yedirmiş. kanun değil bunlarınki.» dedim... Kırdığı cevizleri hep hikâye etti. beş..» dedi. Bir. «Açmadı. Velhasıl.. mustantik işi beğendi öyle ya? — Beğendi beyim... İşte bizim iş böyle oldu beyim. Adamcağız beş yüzü saymış. Vaktile Sivas'a vali göndermiş padişah! Vali. «Keçi» dese dayak muhakkak. Hitamında bacaklarımın kuvveti kesilince baktım beni öldürecek. Ağa mustantiğe dedi ki: «Ölen domuz.. Çünkü bizim ağa oğlunun üzerine şahit]ik etti. «Bu nedir bezirgan?» demiş. Mustantik iki defa sordu. çiftlikteki yanaşmalara doğru kaçtım. Ahıra sokmuşlar. «Lüzumsuz yere dayak yeme efendi. — Lastik. gözlüklerini emniyetle düzeltti: — Şuradan bilir ki beyim. — Kanunu bırak. bâzı çakal gibi inliyordu... geldiğinin akşamı ağa. İki kerre Murat kenarına indirdi beni. — Mahkemede söyledi mi? — Söylemez mi? İşte o sebeple Kocareis üç sene verdi ya.. bir yerde Ölecekti ya.. Mor koyun cinsi. Var. demek açmadı mı gözlerini?» diye bir daha sordu.. onbeş. ..» «Bire yıkın!» Yıkmışlar. valinin çavuşu yaklaşmış. Yahudi derhal elini belindeki kemere atmış. içirmiş. bu ne keçidir. tüccar. Biz bilemedik.. Direkte bir tiftik keçisi bağlı duruyor. Tüfeği dayayınca gözünü açtı mı?» dedi.. ne koyundur.oraları dar getirdi beyim. Bu halisinden koç. — Sana evvelâ üç sene mi vermişlerdi? — Üç sene. Bu Allahm bir belasıdır.» demiş. Evrakı öyle tuttum. Beni karının elinden kurtardılar. «İyi düşün evlâdım. Kahveden sonra. beş yüz lira ver de hayatım kurtar. Ateş etmeden evvel.. Alman'ın daha iyi olduğunu nereden bildin? Dursun efendi.. ikinci zengini buyur etmişler. «Açtı» demeliymiş. — Allah belâlarını versin.. bezirgan takımını ziyafete çağırmış. Yahudinin hesabı. Sivas'ın en zenginini aşağıya buyur etmişler. Vali sormuş: «Bu nedir bu?» Adam bakmış bakmış.» dedi.. uzadıkça uzar. Bunlar Allanın bir belâsı.. Lâkin temyiz mahkemesi onbeş seneye çıkardı. Bâzı öküz gibi böğürüyor. «Oğlum dedi... «Bu mu Vali paşa hazretleri!. Duvarları tutunarak giderken bir takrip meseleyi yukardakilere çıtlatmış. Ne fayda ki geldi bu fıkaranm başında akşamladı.. Ben böyle bir kanun görmedim. birader.. Sonra açtı. «Açmadı. — Oğlum.» dedim. İki kerre çiftliğe sürdü.. sana üç sene gün verdireceğim. — Ulan Alman! Yetiş kâfir oğlu kâfir! İstanbullu. yavrum.. — Şu halde. sıra yahudiye gelmiş.

yahu! Oğlan öz babasını. muşambanın sahibi. Gittim. «Ulan namert! Muşamba olmasaydı bundan daha beter mi ıslanacaktım. Yolları bir ırmağa uğramış. Can verirken . Öyle.. — İyi ama Alman daha beter... Herifin biri yola çıkmış. Babam karşıma dikildi... Allah razı olsun. «İyi kardeşim!» «İyi elbette. Burada siz. göğsüne sıktım kurşunları..... ondört ay sonra izin çıktı.. bir dalmış çıkmış. Cennetlik bir adam bizim peder. bu sefer de kaçak almaya..... Zibidinin iti gibi sır sıklanı olacaktın. yardımım dokunur. diye başlamış. ihtiyatı elden koma dediydi. Bir elimle yakasını tutup. İyi düşünmemiş miyim? Yolda birine rastlarım. Postalları çıkarmadan.» derken öteki artık dayanamamış.. burası mahkeme olduğundan doğrusunu söyleyeceğiz. Gece yarısı.Her kaç lira iktiza ise emret!» Onun gibi. İkinci yolcu.» tamam beş kurşun sıkmışım göğsüne. Bunlar Allanın bir belasıdır.. şimdi ıslanacaktın.. Babam beni alacak toplamaya yolladı. Kendini köprüden suya atmış. «Biz bıraktık askere gittik reis bey dedim. peygamber postunda oturuyorsunuz. Beraber giderlerken yağmur başlamış. Bir de ne bakayım.. Alaman bile gelse bundan beter ıslatamaz. Yahu biz karının yüzünü hiç görmeyecek miyiz? Bir gün «bostanı bekleyeceksin» dedi.. «Muşamba da maşallah muşamba. canım karıyı çekti.» Biraz daha gitmişler.» Sağ ol kardeş. «Ulan! Dinini imanını!» diye bir nara vurmuşum. «Babadan vasiyet var... Sana bu muşambayı vermeseydim... Biraz gitmişler. suya düşmüş sıpaya dönecektin.. Gürültü etmeden içeri girdim. diyerek bir tane fazla aldım. — Babandan şüphelendin miydi? — Ne mümkün beyim! Adam babasından şüphelenir mi? — Nasıl ifade verdin? — Olduğu gibi söyledim. «Nasıl muşamba?» diye sormuş. Muşamba olmasaydı. Eve geldim.» «Sahi. Köye geldik. Bunlar da ne Alman'a benzerler. ne de İngiiiz'e benzerler. Gördün mü. Ha?» «Eksik olma efendi!» Biraz daha gitmişler.. Bir ıslandık ki.. — Buyur beyim.. Biz de öyle olduk beyim!. İkinci yolcu heybeyi açmış. ben ihtiyatkâr adamım. Yürü. muşambayı yere çalmış. bak bizim Abuzer'e bir sene ceza verdiler. ben değil diyorum. Bir gün sonra yallah değirmene. karısının koynunda yakalamış. Kusura bakma reis bey. «Nasıl muşamba! Hey pederim. Pisin kanı suratıma fışkırdı... Toprağın bol olsun. — İyi ama.... — Sen beter diyorsun.. bir daha dalmış çıkmış.. — Aman! Ona da mı çok vereceklerdi. yatakta iki kişi yatıyor. Köprüyü geçerlerken muşamba sahibi tekrar..» Biraz daha gitmişler. Böyle sırada adam vurmayacağız da ne zaman vuracağız? — Sen ona bakma! Abuzer. Yol çatında başka bir yolcuya rastlamış. Nihayet yarı beline kadar suyun içinde doğrulmuş. seni gözüm görmesin!» demiş. birinci yolcuya bir muşamba vermiş. Üç gün evde oturdum. bostanı neden bıraktın?» «Şu sebepten bıraktım ki. Muşamba olmasaydı.. «Sen misin baba!» «Benim eşşoğlu eşek.

tabancayı boşaltmış. Biz cezayı tükettik bey. nerede buluştuklarını iyice öğreniyor.» dedim. Daha beter yüz göz olursunuz. eğer anan söyleseydi. Allah size yardım etsin! — Karı ne oldu? — Korkudan çatlamış. içerden bir karı sesi. Su vermesinden bellidir. Arkadaşı açar açmaz. benzi attı. Ne yaptımsa elinden kurtulamadım. çıktı. — İfadede ne söylemiş? — Evet. O gün şirkete gidince doktora çıkmış. Kötü yola saptığını sezince boşayamıyorsunuz.. Kırk gün sonra öldü. Bir şey kalmadı.» demiş. Oğlan eğilmiş. Abuzer. derler. Aklı mı erer? — Bak. Kaynanama gitmiş olduğunu anlayınca oraya gittim.. Yere çaldım. o zaman mesele başkalaşıyor. Kocasını görür görmez yatağın altına girmiş. anam koştu. Halbuki adam bindiği kısrağı bilmez mi? Karının fikri bozulunca. Fıkaralık şu sebepten kabahatli ki. Lâkin kimseye farkettirmiyor. Daha çocuktu bey. apansız üstlerine varır da. Bir şoför karısından şüpheleniyor. demedim. «Sen gittin arayı uydurdular. diyerek inanmazdın yavrum!» «Ulan Allah topunuzun belâsını versin!» Bir sene verdiler..kolumu. Arkadaşa uğrayım da bir çay pişirteyim.. Eve uğramış. «Kız bu ne rezillik!» dedim. Bizim millet cahil olduğundan ifade vermesini bilmez. Erkek kısmı. — Haklısın bey. «Hayrola!» dedim. «Bana neden söylemedin?» «Geline kaynanalık ediyorsun. kanun «vurmayacaksın. boşayacaksın» diyor. Kapıyı çalmış. Konu komşu da. . Hasta olduğuna dair bir rapor almış. Sonrasını bilmiyorum. Lâkin doluya koyarsın almaz. Kocakarı «Buraya gelmedi» demiş.. ifadesinde «Ben bunca senelik karımdan hiç şüphelenmemiştim. oğlanın en aziz arkadaşı. zelzele gibi sarstı. Yattı. aklını kaybediyormuş. Doğru arkadaşının evine. — îyi ama bey. kaynatam üstüme çöktü. Odaya yürüdüm. sonra cahillikte. Sonunda razı oldum. istanbul'da böyle bir vaka oldu. O gün hastalandım.. Karıdan şüphelenince. Kolay mı? Üçyüz lira masraf etmişsiniz. Anasına gitti demişler. Hangi gün.. onbeş seneye inerdi. Sonra «Evde kimse yok.Biz kurduz! — Kabahat sizde değil. Sopa atarsın. kötülükte rastlar vurursan. Gürültüye çıra yakmış. Kekeledi. «Şunu yakalayıp hovardasıyla birlikte öldüreyim.. Memet gibi.. herif göğüsleyip içeri dalmış. Kapıyı açıp beni görür görmez. Komşulara sormuş.» dersiniz. arkadaşımın adını seslendi. biz bu usulleri bilmeyiz. Anasına gitmiş.» demiş. bakmış karı yok. Ama şüphelenmeden. Oniki yaşında var yoktu.» Ondört ay verdiler. onları kollasaydın cezan idamdan. Kan karyolada anadan doğma yatıyor. Karıyı parayla satın alıyorsunuz... batmışsınız. kabahat evvelâ fıkarahkta. namusunu temizle». Cahil adam aklına bir şey kilitledi mi kurtulamaz. boşa koyarsın dolmaz. Ben hastayım valde.. Karının oynaşı. Eve geldim. Cahillik sonra yakanıza sarılır. Karımın sesini tanıdım. «Öyleyse söyle de eve erken dönsün. Bir senedir her gece beraber yatıyorlar hey oğlum!» diye başladı ağlamaya. kötü söylersin.. «Vur. Gitmiş karakola teslim olmuş.

Tahsildar Dursun efendi güldü: — Hakkın var beyim. — Vicdanları varsa. zaten barut gibisin. Kâtip kocaman bir kavat yazmış.. Ben bu namussuzları arıyorum sabah beri. Bacağında beyaz bir dondan başka elbisesi yoktu. ikisinin de tepelerine dikildi. ettiğimin . Gözleri pek fena gördüğü için yaklaşınca İstanbulluyu farkederek durakladı: — Kusura bakma bey. — Yazacağız. — Peki. — Kimleri arıyorsun Alo? — Hüseyin ile Ahmet'i. bizim cezayı temyiz tasdik mi eder beyim? — Belli olmaz Memet. kurtulur. Balyoz gibi yumruklarını başlarının üzerinde savurmaya başladı: Ulan avratlarını. Bu Malatya'ya çalgılı kahveyi ilk defa o açtı. Affederim gider kaltak!» diyor. saçları.. Sen halbuki. — «Sizin kız kerhaneye düşerse ne halt edersiniz?» diye yaz.. Kârımız kesilecek.. Yarı aç.. — Ulan. îki ay sonra parayı sayar. Otelin kâtibini çağırmış. O karıyı boşar. Okumak. Kayserili Tevfik. Şarkadak altını devirmiş. Nail ağa. Zengin kısmının da elbet namuslusu var.....— Boşamalı gitsin. Bizde bir Nail ağa vardı.. kızın kötü yolda değilken odaya koymazlar.. Memet. İşi tıkırında. burada mısınız reziller! Diye bağırdı. Sen parayı bilir misin? — Bir de. Bir gün paydostan sonra Mazmanoğluyla çekişmişler. elli beş yaşlarında. — Oraya hiç aldırmaz.. Ağa cebinden keseyi çıkarmış.. «Allah belânızı versin» demiş. yere bakarak ihtiyatla sordu: — Demek. Elli. «Haydi Mazmanoğlu. elini kaldırdı: — Vicdanı karıştırma.. ağır ağır sordu: — Kızı kötü yola düşerse?. iki adam arasına hiç çıkılmaz. — Hepsi değil tabiî. kapıdan içeriye «kavat Alo» girdi.. Şimdi para babasıdır. Biz elimizden geleni yapacağız. — Lâkin adamın nefsi bırakıyor mu? Adam öcünü arayacak oluyor. Bu sırada. «Yaz şuraya bir 'kavat' kelimesi». Zengin demek namussuz demek.. sakalları bembeyaz. onbeş yaşında bir kız daha alır. Mazmanoğlu. Asıl namussuzluk. paralı adam sinirli olmuyor. Akıllı adamlar gülmüşler. Diyor ki: «Bir orospu yüzünden hapse gireceğiz. Köy yerinde karın... göğüs adaleleri pehlivana benziyordu. Her dert fıkaranın başında arkadaşlar. Seni farkedemedim. oku bakalım.. Pazıları. Düşünüyor besbelli. yazmak da bilmez. gülmüş. yarı tok. yürümüş.. fakat son derece güçlü kuvvetli bir adamdı. bu devirde fıkaralık.. demiş. Parayı pezevenklikte kazandı.. Namuslarına kalmış bir mesele.. Memet.. Meseleyi biraz da unutturur da birisine veriverir.. Mazmanoğlu «kavat» diyecek olmuş. Bir de alnına kara bulaşmışsa.» demiş. zenginler neden bizim gibi düşünmüyorlar? — Bırak namertleri... Adam sende...

. «Kavat Alo» da adı üstünde namusçulardandı. Büsbütün şaşırıyorlar. Bir kötülüğü. garip olduğu için Malatyalıların birçok hususiyetlerini tenkit etmekten hoşlanıyordu. Ulan kelimei şehadet getirin.. Fıkaralara da yazık.. Neden olduğunu kendisi de bilmeden başını önüne eğdi.. — Anlıyorum.. — Bizim Bedri hiç bir şeyi tedavi etmek gayreti göstermiyor ki... — Sen insanları mahpus etmeyi de sevmiyorsun ama beyim.. O da karısını vurduğundan onsekiz seneye mahkûm edilmişti. — istidadın yok dedim ya.. Memet korkuyla sordu : — Beni neye alıştıracaklar Dursun efendi? — Okumaya alıştıracaklar! — Allah razı olsun. istanbullu yavaşça sordu: — Bedri efendi. Hazin şey! — Hazin ama. — Haklı olamaz.... Kayserili Tevfik. Kavat Alo bir nara attı: — Kalkın dedim. Şeyh Yusuf efendi de alıştıracak. Ulan deyyuslar.. Ulan kalkın. Kavat Alo iterek onları dışarı çıkardı. Haydi! Herkes ve herkesle beraber Hüseyin'le Ahmet de gülmeye başladılar... Çünkü bunlar maksadı sezemiyorlar ki.. getir!» dedi. Kendi kredisini de düşürüyor. bizim namussuz Bedri'nin tayfasına alışamadın mı? — Alışamadım Dursun efendi! — istidadın yok.. «Nerde bizim pezevenkler! Şunları sür. Memet'i nasıl alıştırırlar. Bak görürsün. . Eğleniyor. Yallah! Bedri efendi çağırıyor.. Dursun efendi gözlüğünü düzeltti: — Ne oldu bey! Sen daha... Ben Kuranı kolayca söker miyim? — Kolayca sökersin. bir bakıma haklı!.kavatları... Onbeş güne varmaz.. istanbullu içini çekti. — Ben insanlarla eğlenilmesini sevmiyorum. bir başka kötülük ile tedavi etmek mümkün değil. Sabah beri.. Düşün önüme.. «Namusçular» gözleriyle müsade isteyerek kalktılar. Güzel yüzünü astı: — Ben Bedri efendiye bu işleri hiç yaraştırmadım dedi. kanun bu işi pek seviyor. Ötekiler gülmeye başlayınca Memet hepsinin yüzüne ayrı ayrı baktı.. niçin hep namusçulara musallat oluyor? — Namusçu olduklarından... Elden gidiyorsunuz.. avratlarını...... — Hamdolsun evet.

kumarda kazanırsa bunlara para dağıtır. Para cezasından da iki kişi var. Galiba bir gün gelecek. Sağ alt koğuş: Seksenbir. İyi adam bile iyiliği fenalıkla beraber yapıyor. ziyaret günü içeri kaçmıştır. Aklın varsa. hepimiz yalnız iyilik yapmaktan hem korkacağız... Bedri'ye gelince: Söğer. istanbulluya kim bilir kaç defa tekrar hesaplattırdı: — Yaz bakalım beyim: Onbir karı koğuşu.. «içerden dışarı kaçan olmaz. herif namusunu temizlemiş» dersiniz.. Üçyüzelli dokuz. Beni bırakırsan. sağ üst koğuş yetmişdokuz. Buğdayın kilosu yüz kuruş.. mevkuf defterini saydılar: Yüzyetmişüç. gayet tehlikeli bir hal aldı. Hele topla. üç. Müdür bey bana kızıyor. Mahkûm defterini saydılar: Yüzsekseniki... «Aferin.. Dokuz. Jandarmalara tembih et. Burada tayın bedava. alt sağ koğuş seksenbir. Elde bir.. Ekmek bulmak gayet müşkül olup.. Sekiz kişi ekmeksiz olduğu için. jandarmalara tembih et. sayar ama. Başgardiyan. Ondört çocuk koğuşu. Hele bir daha yazıverelim. — Topla diyorsun ama. Bir kişi noksan çıksa maazallah bu telâş . — Topla beyim. Eli açık bir adam. — Alaym sırası değil beyim.— Siz yalnız «yazık» dersiniz...... iki günden beri. Sen bu hesabı tahsildarlara yaptırmalısın. Kayserili Tevfik. benim hesabım kuvvetli değildir ki.. Başgardiyanda nihayet telâş başlamıştı... Lâkin o huyu olmasa.. elde kaç vardı. iki mahpus fazlamız var. Gözünü aç sergardiyan. Başgardiyan artık rakkamları ezberlemişti... hasılı cem: Üçyüzkırkdokuz.. onbir. gönülsüz gönülsüz tasdik etti: — Orası doğru. Ekmek defteri de tadat edildi. otuzbeş. İki kişi. duvardan atlayı atlayı vermesinler.. işte.. Duyan olursa iki kişi değil. Ondokuz dokuza dokuz elde var bir. Gel gelelim.. Gözlerini tavana dikerek yazdırmaya başladı: Karı koğuşu onbir. İstanbullu kederle gülümsedi: — Dünya. Kanuna rağmen Malatya cezaevinde iki tane suçsuz vatandaşın yatmakta olduğu rakamların belagatli diliyle meydana çıkıyordu. sol üst koğuş doksaniki. daha doğrusu iki gün iki gecedir içerisi sayılıyor. Yekûn: Üçyüzelliyedi. Cezaevinin o sıralarda mevcudu üçyüzelli üçyüzaltmış arasındaydı ve iki günden beri esas defterlere göre iki kişi fazla çıkıyordu. Lâkin bir lokma ekmek isteseler veren bulunmaz. müddeiumumiye gidip söylemem. ikiyüz kişi gelir.... Sergardiyan bu iş. tersine dönmüş Tevfik... mahpus iki kişi fazla görünüyordu.. şu temiz kâğıda çek. Ben şaşırdım. Topla şunları allasen.» dersin. iki kişiyi gizlice bırakıver. yirmialtı. ben doğru söyledikçe bu bizim millet alay zanneder. hem utanacağız. Sol alt koğuş sekseniki. ondokuz. Herkes de öyle söylüyor. iki.. — Ah bizim elimizde olsa.. — Alay mı? Yahu.. Şuraya. Çocuklar ondört. — Neye şaşırıyorsun? Dışarda ahval perişan olduğundan.. Hele şunları vur biribirine. Netice tabiî değişmedi..

— Bu af dediğin de dişi mahlûk mu? — Dişi mahlûk.iki gün evvel kıyametleri koparırdı. çuval. bulaşık bezleri. bez. ümitsizlikle başını iki tarafa sallayarak koğuşlara girdi. halı eskisi.. tuz kabakları. — Müdür bey gelecek... koridorda. Sonra sen bilirsin.. kilim parçası. iki kerre ezilmiş bütün milletler gibi insanların yüzüne daima gülümseyerek. Gardiyanlar koşuştu.. Atölyede. bu cenabet illetin dermanı yok bey!» İstanbullu saymaya başlayınca birisi yumuşak yumuşak sordu: — Af mı var beyim? istanbullu gülerek başını salladı. Ben şimdi hepsini koğuşlara tıkarım. keder ve korkuyla bakarlar ve bu gülümsemeyle bu korkulu bakışlar. koğuşa yaraşırdı.. Karyola getirmek. sabun kutuları. ancak evinden uzakta kalmaya mecbur köylülerin duyabileceği iflah etmez gurbet hissi ve yalnızlık âfeti de bütün bu uygunsuzluğa karışıyordu. elbiseler. duvarlara erzak torbaları. — Ya ne hesabı? .. Gece sayarız. Koğuşları görmedikçe sefalet kelimesinin lisana hangi sebepten girdiği ve nerede kullanılacağı anlaşılmaz. Görürsünüz. «Gelirsem mevcudu tamam isterim. Bunların üstüne. Karanlıkla beraber başlayan kurt kavalı. «Ben burada padişahlık edeyim.. kasketler. Sen ne sandın? — Öyleyse ağırlık almadan vermez. — Verirler öyleyse. — Bu hesap af hesabı değil. — Gece mi? Müdür bey gelecek diyorum. Aman beyim.. kalk şunları beraber sayalım. Mahpus. Affı bize verirler..» dedi. tahta oturayım da. bağlamalar asılmıştı.. yarım gaz tenekeleri. hele gece olup tavandaki yirmibeş mumluk ampuller yanmca.. geç vakitlere kadar kaybolmuş çocukların korkusunu ve şikâyetini uzatır dururdu. Kürtler. Pencere içlerine kâseler. Ranzaların beheri seksen dört liraya çıkıyormuş. Artık hepsi. küçük sesleriyle tek tek konuştular: — Af olmaz mı? Hükümet uykusunu kaybetmiş. homurdanarak. Ne demek!» diye uyku arası zıplıyormuş.. aldırmamıştı. Mahpusane köylüler için bir çeşit hastalıktır. cigara tablaları. tabaklar. İnsanların mütemadi kederi ve öfkesi bütün bu eşyaya ve duvarlara sinmiş gibi içeri girenlerin yüreğine birdenbire merhamet ve ürperme çöküyor. Galiba «Fazla mal göz çıkarmaz» diye düşünmüş.. yataklar toplanmış duruyordu. «Dermanı yok. tahtadan kerevet yaptırmak şimdilik nedense yasaktı. nane. gülüşerek. Dünya üzerinde kaç çeşit çul. Geberirler mi bu reziller? Düdükler çalındı. — Verirlermiş ama ırzına geçeriz diye korkuyorlarmış. hasır varsa yerlere serilmişti. Herkes... küçük çıkınlarda biber. Herkes betonun üzerinde yatıyordu. duvarların dibine minderler.. kurutulan meyve çekirdekleri koyulmuş. çay ibrikleri. — Şimdi herkes bahçede.. beş dakika yatağının üzerine oturuversin. Hem de koca hükümet olup.

— Susun yahu! Biz vazife görmeyecek miyiz? — Vazifeye canım kurban olsun Başefendi.— Kayıp hesabı! Bizden biri inşallah kay. Bak bakalım.. gazeteler yalan yazar. — Beğenmedin mi? Arslan gibi bir kurt. yukarda İstanbulluyu sinirden öldürecek kadar manasız surette bağırdı. Hep kardeşiz. Bey.. — Etme birader. fazla mıyız? — Fazlayız Abuzer! İki kişi fazla çıkıyor. — Çobanlığın zorluğu burada. Ben bıktım. Gazete ne yazıyor beyim? — Aman gazeteden de haberi var. (Her zaman gelirken ve giderken telâş içindeydi? O kadar yumuşak bir adam olduğu halde bu telâşın sebebini İstanbullu bir türlü anlıyamıyordu. Gidip dut kurusu satacağım. ben bu dağdan. Telâşlanma canım. Şuraya bir daktilo alalım. — Hayrola müdür bey! — Ben istifa edeceğim... hayvanlardan birisi noksan.. — Murat bey! Müdür seni çağırıyor! diye posta geldi. — Kahvenin sırası mı? Ali! Eşşek herif! — Buyur. İşte bizim kâtipten âlâ daktilo mu olur. telâş içinde geldi. defterlerde bir yanlışlık vardır. Eğer bunu gazeteden öğrendinse. Defterleri götür. Bakarsın. kürdün arslan gibisi olmaz. — İki kişi fazla geliyor. Götürüp yanağını okşuyorlarmış. — Kabahat senin. İki kişi. Bir masa ile iki iskemle çıkarsınlar. yabancı var mı? — Yabancı ne demek. Artık Ali de vazifeye bakmıyor. dedim. Uçyüzellidokuz rakkamı sanki cezaevi idaresiyle iddiaya girmişti. Defterleri sen götür. — Kâtip nerde? — Kâtip geldi. Ali dışarı pencereden dışarıyı işaret etti: — Kırmızılı geçiyor. Başkâtip çağırmış. Biz Murat beyle konuşuyoruz. Türk umum Türk demektir. Saymadan bir netice çıkmadı... Yahu siz beni astıracak mısınız? İstanbullu. — Yahu! Ben ne halt edeyim? Kâtip hafız imiş. bölmüştür. Namusum berbat oldu.... — İyi türkü söylediğinden kanları kaynıyordur. Müdür bey. eksik miyiz... Sen şöyle otur. Bir kahve pişirsinler. Bu nasıl bir kurt. Bir de esas defterleri kaybolur. — Canım. Nihayet bir gardiyan. Bir de daktilo eksikti. müdür beye bir cigara verdi. Mal canm yongası..) Başgardiyana. Arayıp bulacaksın.. Türkü söylemeye çağırıyorlar.. belli bir şey. __ Mahpusu bahçeye cemet. — Oğlum. Sen şu dağdan. gitti. Benim eğlenecek sıram değil. İstifa edeceğim. — Ne olmuş. Koş müdür! ..

. Eski harflerle elifba okuyordum. Dünyayı önüne kattı. karının ırzına geçse «Neme lâzım. Hani ikinci cephe. küçük taşlarla dolu.. Allah için. Duvarlar.. Stalingrad düşmüş mü? — Düşmemiş ama.. Onun da zenaatı o. Şimdi benimki mi oldu? — Ruslar yenilecek... dalavere kurt Memet nöbete! Adı «Memet» olduğu için bu söz kendisine pek münasip düşüyor. yiğit herif. terbiyeli bir çocuk gibi eğilip kunduralarına baktı. Yenilirse de kabadayılıkla gidecek. Ne halt edeceğiz? — Canım müdür bey. — Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! — Yahu müdür. her zamanki gibi evirip çevirip şapkayı yine yanlış giydi.. Cezaevi avlusu. — İngiliz kalleşlik ediyor. Müdür kederle gülümsedi. her tekrarlayışmda seviniyordu. yiğit herif!» der misin? — O nasıl söz? — işte dosdoğru bir söz. Bakıştılar. — Almak marifet değil.. .. Vay canına! Bu kıza gittikçe bir hal oluyor. Müdür bey. topukları çarpılmıştı. kurdelenin fiyongasını sola getiremiyordu. Şu haline baksana. Müdür bey. Bak görürsün.. Töbe yarabbi! Allah beterinden saklasın! Sen de şimdi bana kız gösteriyorsun. Sergardiyan Ali efendi. bombeleri çökmüş. — Nasıl zararı yok? Daktiloyu kenara bırakarak küçük masayı koşturdular. Kuvâyi milliyeye sandık sandık altın. — O «bir şey» mühim meseledir. — Birisi evini bassa. — Radyoya bakarsan seninkiler yenilecek. oraya her çıkışında yapılmakta olan bir binayı insan arıyordu.. eksik olmasın da fazlanın zararı yok. işte ayağında kundura yok. Şuna bak. dünya kadar toprağını aldı. — Canım efendi! Bok mu kaldı. İşte buraya yazıyorum müdür bey.— Hangi kırmızılı. — Zannetmem. Hitlerin eline Malatya cezaevi de geçmeyecek. — Allah hepsinin belâsını versin! Doğru! Alavere.. — Neden benimkiler imiş. çırçıplak bir toprak bahçesiydi.. nasıl dokunmadı. — Neme lâzım herif. daha parlaktı. dışarı gidecekmiş gibi şapkasını başına geçirdi. Çimento ve kireç tozları toprağına o kadar sinmişti ki. Bu iş «baba hırsız tuttum» a dönecek görürsün. Helâl olsun. oradan çıkmak marifet. Tesadüfen olsun. — Kim benimkiler? — Ruslar. Güneş burada daha kuvvetli. bir şey de kalmamış. İstanbullu her zamanki gibi ihtar etti. — Elbette kalleşlik edecek. gemiler dolusu tüfek.. Müdür. cephane verirlerken ben iptidai mektebine gidiyordum. Bunların yüzü parça parça olmuş. defterleri koltukladı.

Adıyaman'ın «Abuzer» i pek boldur. Adı okununca. (idamlıkların hazin bir talii var : idamlık mahpus asla mahkûm defterine kaydolunmaz. Kur'an okuyacağız. Mahpusları doğru saymak istisna edilirse. dalmış gitmişti. dokuzyüzotuzüçteki aftan istifade edememişti. Müdürle akraba olduğundan âdeta şımarıyordu. sırtında arkası tamamiyle kopup düşmüş paltosunu kavuşturarak sola geçti. sıran gelsin! — İyi ama bizim işimiz var. senelerce aynı hareketi yaptığından artık huy olup kalmıştı. Kez ban'ın babası omuzuna bir torba asmış. istanbullu birisine oturdu.. O kadar zayıftı ki her an nefesi tıkanmış da boğulacakmış gibi insana sıkıntı veriyordu. Küçüklüğünde. Mahalle bekçisini öldürdüğü için. Dördüncüsü. arkadan da bakılsa yorgun bir öküzü hatırlatıyordu. su lüzumsuz yere akmasın diye. Yoklama sesi kesilince işi farketti: — Ne oluyor? diye sıkıntı ile sordu.. Müdür bey birisine. bu torbanın içine kalın bir kitap galiba Kur'an koymuştu.. ince borudan on iki musluk akıyordu. bertaraf edebilmek için başını sallamış.. Benim işim var. masa ile iskemleleri kapının yanına. — Hiç. Mahkûmlardan sonra mevkufların yoklaması başladı. Evrakı bozulmazsa bir gece saat üçte götürülüp asılır.. Besni'nin «Vakkas» ı. — Ne? Ne diyorsun herif? — Beni evvel okutuver. işi pek iyi bilen başgardiyan. buralara bezden ve ağaçtan tıkaçlar koyulmuştu. Mahkûm defterinin birinci numarası «Hüseyno» ya aitti.. Hekimhan'ın «Aliseydi» si. İstanbullu şaşırarak başım kaldırdı. Diyorum ki.) İstanbullu okuyup dururken kızını öldüren Memet. tepesini ustura ile kazıtıp perçem bırakmışlar.. işimiz var. Muslukların çoğu bozulmuş. Kenara. Müdür. Evvelâ mahkûm defterini açtılar. kopmuş. Malatyalılar : «Malatya'nın «hacısı».) İkinci mahkûm. sıradan çıkıp azametle yaklaştı: — Beni de okuyuver beyim! — Dur. On beş sene dört aydan beri yatıyordu. alnındaki kâkülün ucuna para ve nazarlık bağlamışlar. Üçüncü numarada yemenici Memet Emin. (Başını iki tarafa sallamasının sebebini İstanbullu merak edip sormuştu. . betondan bir havuz yapılmıştı. Önden de.» derlerdi. Ertesi gün mevkuf defterindeki kaydına kırmızı mürekkeple hükmün infazı yazılır..üzerlerinde jandarmaların gezinmesi için alçak yapıldığından bahçe ferah görünüyordu. gölgeye koymuştu.. Bu defterin de en başında idama mahkûm edilmiş bulunan Tecdeli Ali bulunuyordu. Bir karış derinliği olan bu havuzun üzerinde.. Urfa'nın «Vahap» ı. İsmet Paşanın uzak akrabalarından dokumacı Hamdi idi. başını iki yana sallayarak. Anadolu'nun her mıntıkasından fazla burada isim benzerliği vardı.. Kezban'ın babası atıldı: — Memet bey. Beni evvelâ okusun. Çocuk gözünü kapatan bu çıngırdakları her saniye..

Gitsene eşşoğlusu... Kur'an torbasını bir eliyle göğsünden iki karış ilerde tutarak bahçeyi terk etti. — Yahu! Ben bıktım.. Adları okununca arkadaşları bu hakikati meydana çıkarmışlardı.. Biliyorum. Arapça değil mi uydur uydur oku! — Töbe de. İki kişi tahliye edildiği halde.. Hani sen şu kitabı çevirirsin Sefer. Sıra Memet'e gelince.... deftere işlenmemişti. — Okuma bilmiyormuş. yapraklarını çeviriyor. — Kim söylemiş? . — Git. Adile'nin anası çocuğunu kucağına almıştı. — işte.. Cezası daha tasdik edilmedi... — İyi ama. hafız kâtibe söve saya tahliye tarihlerini işaretledi. Ulan sen okuma bilir misin? — Bilmem. ekmek defterini beriye aldılar. Müdür arkasından. Kezban'ın babası var ya. dakikada öğretmişlerdir. Kitabı önüne alıyor. Çocuk koğuşunu sayarken yer değiştiren küçük kurt çocuğunu tokatladı. Günah!. Allah imdada yetişsin diyerek namaz kılıyor. Kadınlar koğuşunda onbir kişi vardı. Tözey çamaşırları yolladı. — Burası neresi müdür bey.. Mevkuf defteri bittikten sonra. — Onu bırak. Evvelâ okuyuverse.. Elini o kadar şiddetle salladı ki....... Müddeiumumiliğe gideceğim.. Memet korkarak geri çekildi. Fransızca lügati gösterdi : İşte öyle çeviriyor.. — Boynuna bir kuran asmış. — Allah beterinden saklasın! diye homurdandı. Nasıl öğrenmiş? — Adam gibi okumuyor. — Buyur beyim.. Geleli yirmi gün olmuyor. İstanbullu güldü : — Aldırma. İstanbulluya da darılmış olduğu pek belli olan bir yavaşlılıkla duvarın dibinden ayrıldı. Git dedim. — Eee..... müdüre de... sanki bu şiddetle ayağa kalktı... si yaprağı bir bir çevirirsen okumuş gibi sevabı varmış. — Öyleyse. Yahu! Bu dünyada akıl kalmamış mı? — Ya kalmamış. — Ya. Haydi karıları.. — Memet. İstanbullunun ilk işi taymcı Sefer'i çağırmek oldu : — Bana baksana.. okuyor. Okuyor mu? — Okuyor.— Kur'an mı? Sen mi okuyacaksın?. Müdür bey.. yahut lüzumundan fazla. Ulan rezil! Yıkıl. — İyi ama okuma bilmez ki.. çocukları da sayalım.. Adı okunan sıçrayıp içeri giriyordu. Şapkasını alelusul ters giyerek çıkıp gitti. — E. Müdür Adile'nin yanağını okşadı.

Sefer gittikten sonra İstanbullu bir cigara yaktı ve birdenbire Memet Akif'ten bir mısra hatırladı: «Din de kürkün aynı olmuş..istanbullu Çankırı cezaevinden Malatya cezaevine sürgün edildiği sırada.. elleri hele parmakları şişman vücuduna göre son derece güzel ve nazik bir adamdı. Çaylar kaynıyordu. Mert ve açık yürekli. beş tane ihtilastan mahkûm tahsildar. En müşkül vaziyetlerde kirveyi hiç çekinmeden imdadınıza çağırabilirsiniz. ters çevirmiş giymişiz!» Tahsildar Bedri ve arkadaşları. siyasî bir mesele uğruna silâha sarılmış insanların bu şehirde kendilerine mahsus âdetleri cari olmak lâzımdı. Haklı olsun. yahut kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz. hattâ babalar öldükten sonra bu akrabalık sürer. halılar ve döşeklerle döşenmişti. iki tane şeyh ile tanışmış ve o zamana kadar hiç işitmediği «kirve» kelimesini öğrenmişti. yola çıkmadan evvel ve trende Malatya hakkında duyduğu ve bildiği şeyleri birer birer gözden geçirmiş. bu kirve ne demektir Bedri bey? — Kirveyi mi merak ettiniz beyim? Kirve buraların bir âdeti. Nasıl akraba.. «Ben bizim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim.— Şeyh Yusuf. hiç gülmeden şakalaşmasını biliyordu. Bu teklifi yaptığınız adam hemen hemen mutlaka kabul etmeye mecburdur. Ölünceye kadar.. Namus ve din meselelerinde son derece mutaassıp idiler. bahçeye indiği zaman kendisini duvarın gölgesinde hazırlanmış bir yere davet ettiler. Burası kilimler. Çocuğunuzu sünnet ettireceksiniz.Orada. Argalı Vahap ismindeki güzel ve kibar delikanlıya mütemadiyen «Kirve» diye hitap ettiğini istanbullu nihayet farkederek sordu: — Affedersiniz. haksız olsun.» dersiniz. Lisanı. istanbullunun kanaatine göre ayrı bir insan cinsi. Beş liraya.. yani iptidaî insanlardı. Tahsildarlardan birisi ve belli ki memur takımının elebaşısı Bedri efendi idi. Bu. nevi bu dünyada ya inkiraza yüz tutmuş. — O sattı. Eşkiyalık ederken kadını soymazlar. — Kitabı de o satmıştır. dört tane ağa. birbirlerini vururken araya bir kadın girse ona hürmeten silâhlarını indirirlerdi. Ekseriya namahremlik kalkar. kırmızı yanakları. Geldiğinin ikinci günü. istanbul şivesinden pek az ayrılıyor. Sünnetçinin önünde çocuğu kucağına alır. birbirlerine nikâh düşmez halde akraba. yahut da yeniden yeniye türemeye başlamış bir kabile idi. Kendi vaziyetinize göre mahallenin. — Ne güzel bir adetmiş! Bu kirve sözü Kürtçe midir? .. Âdeta kardeşlik. gayet şişman. Kabul etti mi sünnet düğününün masrafını yüzde doksan kendisi yapacaktır. gayet uzun boylu. Bu kanaatlere göre Malatya derebeyliğine ve isyana yakındı. Çay dağıtılırken diğer bir tahsildara. Şarklılar derebeyliğin romantik meziyetlerini hâlâ muhafaza ediyorlardı. yeniden tasnif etmiş ve birtakım peşin kanaatlere gelmişti. O andan itibaren iki aile akraba olur.

etrafındaiklerin neden gülümsediğini ve Diyarıbekir ağalarından Hamdi bey oğlu Süleyman beyin Bedri efendiye neden kaş... Malum ya bizim yenge her gece bir yerde misafirdir. imansız herifler! — Süleyman bey. istanbullu kendi hesaplarının böyle bir netice vermesi karşısında öyle şaşırmıştı ki artık hayret bile edemiyordu.. diye başlayacak oldu. bundan. Biraz biçimsiz imiş.. yoksa bey efendi. Ben senin avradı değil.. Asıl şaşılacak taraf. Beyefendi henüz acemidir. Tahsildar Vahap.. — Bırak şu pisi. trende gelirken Kürdistan'm derebeylik romantizmi hakkında düşündüklerini tasdik eden ilk dostluk ve yardımlaşma alâmetine rastladığından memnun oluyor. — Sus kardeşim. Âdeta mütelezziz oluyorlar. — Karısının nesini sünnet ettirdin. Meclis hep bir ağızdan kahkahayla gülmeye başlamıştı.. Bir de kibrite kirbit denildiği gibi «kivre» şeklinde de telaffuz ederler.... bu muazzam ve müthiş küfürlerden en fazla konuşan üç kişinin keyiflenmesiydi. Benim avrat sana feda olsun. siz. Yavaş yavaş aklını başına toplayan istanbullu. mecliste kendisinden başka bu türlü şakadan hoşlanmayan ikinci adamdı. Ama bu kelime «girift» kelimesinin değiştirilmişi olmalı. beyefendinin kirvesi misiniz. şu vaiz olacak pezevengin avradını. «Kiriv» derler. Konudan komşudan ayıp olacak diye. Elli yaşında gösterdiği halde bir genç kız gibi utanarak Bedri efendiye çıkıştı: — Sizde hiç namus yok mu? Beyden ayıp. . hiç ummadığı bir sualle lafa karıştı: — Neden sen Vahab'm kirvesi oluyor muşsun bakalım? — Çünkü karısı kucağımda.. — Ulan avradını.. — Yoksa Vahap bey sizin kirveniz mi? — Ben onun kirvesiyim! istanbullu öğreneceğini öğrenmiş gibi susunca üçüncü taksildar vaiz efendi... Tahsildar Bedri efendi bu izahatı verirken istanbullu.. — Şeyini.. Malatya'da kullanmayan kalmadı. Adınızı belleyemedim. uçsuz bucaksız bir saadet duyuyorlardı.... kabahat şimdi bizim mi? Bey kirveyi kendisi sordu. — Vahap. — Karısı mı kucağında? — Evet. Nihayet beğenen bir gülümsemeyle sordu: — Şu halde. Arada sırada «kiriv» diye kullanırlar da ondan çıkarıyorum. Kusura bakmayın. sözü bu mecraya getirmek isteyenlerin daha başlangıçta önlerine dikilen Süleyman beye hayretle bakarak âdeta imdat istedi.. Ben esasını pek bilmiyorum. göz eğdiğini anlamaya lüzum görmüyordu. Süleyman bey.— Malumuâliniz Kürtçede birçok Farisî söz var... Buna yalnız keyiflenmek de denilemezdi.

Ağa hapse düştü düşeli ev misafirsiz kalmıyormuştur. — Hangisi olacak pezevenk. kavatı. Hepinizi kurşunlamak. yakın oturduklan yerden kirli kirli gülüyorlardı..... usandık. Bedri efendi. Tahsildar Bedri efendi işin felsefesini izaha başlamıştı: — Herkes evvelâ bir şaşar. koca göbeğini hoplatarak güldü : — Gördünüz mü? Hemen ölüm.. sizi vurmak helâldir. uzun ağa kendisini hemen topladı: — Bedri efendi. Kanınızı aramasalar. Uzun ağanın en küçük oğlu ile torunu da kendisi ile beraber mahpus idiler. Bizde. istanbulluya bir işaret verdi. ilk günüdür. Ya sana ne oluyor avradını.. hemen ölüm!. — Öyleyse bu herif ona binicilik edebilir mi? — Sorduğuna bak... Ötekiler eskisinden daha çok güldüler. kabahat kendisinde imiş gibi mahcup bir yüzle istanbulluya döndü : — Bey. En küçük karısı. — İyi öyleyse. dudağı yank bir adamdı. Bu iki parça gülüşün acayipliğini seyrettiği için.. Ağaların içinde en uzun boylusu.. Hakikaten yapılacak bir şey de yoktu.. Bu kadarcık söz Bedri efendiyi hakikaten öfkelendirmeye yetmişti.. Bizim ağa da karı beş tane... bu taifenin «ham» bir insan bulmanın tadını güzelce çıkardıklarını anladı. Acemidir. keselim bu sohbeti! dedi. Onların hatırı için aldı yeni karıyı. — Kalır mı? Rakıyı gönderen bu deyyusun evine iniyormuş.. Küçük karının şanı buraya kadar geldi.. — İşte bu kadar.. Kendi binmeye almamış ki... Herkes gülüyordu. başlarız avratların geçmişinden» demişler.. jandarma kumandanı şikâyet etmişler : «Ağa biz gayrı eski karılardan bıktık. Bedri efendinin karışma kirvelik ettiği tahsildar Vahap efendi masum bir çocuk gibi sordu: — Hangi karıyı kasdettiğin anlaşılamıyor. Birisi babasına. Gülerken yüzü âdeta iki parça oluyordu. İllallah! Bir yenisini al. Sonra alışır.. Allah belâlarını versin bunların.— Sizin bedhah olduğunuzu nereden bilecek. — İyi ama. Macar katanası gibi. kusura bakma! Bunları işte gördün. Bir sağrı varmış. — Neye alışır Bedri efendi? .. bu lakırdı için adam ölür.... Süleyman bey. — Hep aklın fikrin vurmakta. Süleyman bey «ne yaparsın» manasına... Uzun ağanın yüzü büsbütün iki parça oldu. Elini hışımla kaldırdı: — Süleyman bey malum! Bey de yeni geldi.. birisi dedesine söylenen bu sözlere. Vura vura bu hale gelmişsiniz. — Yeter dedim ya. Süleyman bey. Kaymakam.. Sizde bu laf için adam ölürmüş de sen bu yaşa kadar nasıl yaşadın a. istanbullu o zaman..

. Arkadaşlarımın arasında kadrim itibarım artmalı.. sonra arkadaşlarına döndü. O sıralarda bizim oğlanı evlendirmek gayretine düşmüşüz. Aman şunları kandırmanın kolayı. kendisine talip olursa sevinmeliyim. İyi amma ben karımın nesiyim? Anası değilim. — Vaiz...— Şakaya alışır..» dedi... Bizim avratlar huyumuzu bilirler. Bize «Yetişin bre gelin. haberi var. Yavaşça sordu : — Hanımefendi ne dedi? — Ne diyecek efendim. Vah vah! — Hanımefendi duyarsa. Sözle de olsa bir başkası aynı meseleden dolayı kendisini methederse. Eve oturtup besliyorum. ağdalı ağdalı anlattı: — Bir gece bunlara gittim. Parayı muhasebeye yatırmışım. avrat dediğine sövülünce bundan bana hiç bir hata gelmemek icap eder... Ben karıyla yatıyorum efendim. çaydan bir yudum aldı. ben dışardan kız arıyoruz. İçtik. Göreyim beni mahcup edersen karışmam. Vaiz efendi... — Neyi duyacak? — Böyle şakaya alındığını. . istanbullu hayretten ziyade korkuya yakın bir hisse kapılmıştı.. Benim kanmla benim aramdaki sıhriyet meselâ bizim hatunla Vahap arasındaki sıhriyetten farksızdır. karı içerden. — Şu halde. Barda para yiyecekmişiz. Kadınla yatmaya.. Vaiz efendi misafir gelmiş. Fikrimizin yatması şu cihetten ki. — Bir türlü anlayamıyorum efendim! — Belli. «Ben yalnız yatamam. Bereket versin şansımız iyi rasgeldi.. Bedri efendi. Müdür efendi. Hemen evlere dağıldık. kardeşi değilim. bir de ben içmeye başladık. Bilâkis ben onu. Şu halde.. razı olduk. Biraz yalvarttık. Vaiz yemini bastı. «Haydi Adana'ya gidelim» diye tutturdu. buna fikrimiz yattı. Bedri efendiye döndü: Haydi beye anlat şu bizim Adana seyahatini... bir tahsildar arkadaş daha. — Olmaz mı? Haberi olmasa şakanın tadı çıkmaz ki. Bilmem kaçıncı şişede Nuri olacak pezevenk şeytan gibi aklımıza girdi. Terliği çekip üstümüze yürüdü. bak bey ne diyor? Vaiz efendi. böyle şey olmaz. — Tabiî lâtife ediyorsunuz. Hudutsuz bir öğünme içinde anlatmaya başladı: — Bir gün bu vaiz.» demez mi? Bak. Gurur duymalıyım. — Adana seyahati iyi akıldı. diye tutturdu bu gece berabersiniz. Karının oturduğu odanın kapısını açtı: «Kız bana bak! dedi. Otele döneceğim zaman sofrada beni dürttü. ikimizi de kapıya kadar kovaladı. Bildikleri için de bizimle şuradan şuraya gitmezler. babası değilim. Lâkin dünyadaki bütün Nahiye müdürlerini Allah kahretsin. Ötekiler de tasdik ettiler. Adana'da bir zenginin kızı koca arıyor oldu. Bu sefer de «iyi ama karıları da beraber götüreceğiz. istanbulluya acıyarak baktı..» diye haber uçurulmuş.. Çocuk olmak neye delâlettir. bir muayyen mesele için almışım..

.. «E. şimdi ne olacak?» diye yalvarmaya başladı..» dedim. Besbelli bu bizim Vaiz komiğe pek benziyor... Bereket versin ahali çok. Yarın akşam oyuna başlarsınız. Biz Adana'ya gidiyoruz. Halbuki evet.» dedi. Çaresiz biz de beraber. Doğru bizim eve.. Yanındaki kahve rengi manto giyenin marifetini nasıl anlatmalı. sürdüler sürüştürdüler.. Vaizi gösterdim : İşte komik.» Müteahhit yumruğunu sıktı. Üçüncüsü velinimet en az kullanılmışı odur..» diye bağırıyor. haydi aşağı. Akılları başlarına gelmeden üçünü de trene attık..» bir ayak sesi. Bizim karıyı buldu. Karılar önde biz arkada Nahiyeye doğru yola çıktık. Nihayet «Karılar da beraber. hemen davrandı. Bize laf düşürmeden sepetleri toplayıp aşağı indiler. sevindi... Bunların avratları da dünür gitmeye meraklı. Sepetlere nevaleleri doldurduk. pencereye abanın demişim. Hay yengeciğim.» Benimkini tarif ettim : «Şu yeşil mantolusu bir göbek çalkalar. Müdür beyden ben size müsaade alırım.. Şimdi oyun oynamadan gidersek.. Yokuşa sardık. Yalvarmaya başladım. bu akşam biz bize bir muhabbet yaparız. Sıtkı istasyona inmiştir. sen bu deyyusun huyunu bilmez misin?» diye gülüyor. Damarların boşalır. Bırakmam şartolsun. biz buraya geldik ama müdür bey oyun oynamaya müsaade etmiyor. Görmesiyle içeriye hücum etmesi bir oldu. Biz buraya gelmeden Malatya'da oynadık. Üçü de eski kulağı kesiklerden. Bir taraftan da «inin. Aman oyunu bozma. Onar hovardayı bir kapıdan alır bırakırlar da biri birinin ruhu duymaz. Şüphesi kalmadı bunun soytarı olduğuna.... Adana'yı düşünüp gülüyoruz kendi kendimize. Karılar cilveli olduğundan cinayet falan çıkar diye korkuyor. Vali bir gece muhabbetine üçyüz lira verdi. pencerede görünmiyelim. sarmadık arkamızdan «Pat pat.» Herif bunu tepeden tırnağa bir kere süzdü. Sıtkı döndü. «Yengeciğim. Herifi bize takdim etti. karılar cilvelidir. Şartolsun biz kumpanyayız. Herif yanımıza geldi ama. Yemin etti. sen de mi istasyonda bulunuyordun?» dedi..» «Ne kumpanyası bu böyle...Benim karı evlâdının mürüvvetini görecek. Herif bizi gördü. «Vay Recep bey. Biz bu kadar masraf ettik. Sıtkı oranın Nahiye Müdürü. Nahiye ile istasyonun arasında bir kıraç tepe vardır. Karı milleti değil mi beyim. Oraları kalabalık olmasa. Belli ki müdürle araları iyi. Yol müteahhidi imiş. Namusu tuttu pezevengin.?» «Halis tiyatro kumpanyası»«Deme. Tren Gölbaşı'na yaklaşırken ben bu vaiz olacak avradını.. Lâkin huyludur. Tabiî her trende gelir.»... «Hele siz önden yürüyün. Sor da bak. alimallah.. hemen kandılar. Biz yallah bar'a. bulgur kaynatıyor sanırsın. Taktılar takıştırdılar. Karıları orada bir otele yerleştireceğiz. «Dedim gitti.. çekirdekten yetişme oyuncu karıları bunlar.» Müteahhit yutkunmaya başlamıştı. gözü ilerde yürüyen karılarda. Genç meraklısı. Bu namussuzların arkasına düştünüz siz nereye gidiyorsunuz. Mesele şöyle şöyle. Yalnız bir şartla. «Demek şimdi bu karılar oyuncu karıları mı?» «Ne sandın velinimet. İşte müdür bey şahit..... «Oyun kolay. Kız lafı bütün yalan.» dedim. Piyasaya bir kere çıkar.. ben böyle dememişim. rezillik alıp yürüyecek... me «Oğlum.. Sıtkı. Bir gözler var can alır. Nihayet dayanamadı.. «Efendimiz. biz kumpanyayız.. Lâkin öyle işin acemisi değiller. Kabul . keyifleniyoruz. sordu : «Kim bu hanımlar?» Ben Sıtkı'ya meydan bırakmadan anlattım : «Velinimet dedim.

Sonra kıvranır oldu. Etrafa bakmadan atıştırmaya..» deminden beri kendisini zorla zapteden Nahiye müdürü makaraları koyuverdi. Hiç merak etmeyin. yeşil mantolu afetin burada bir belâlısı varmış. Karılar nerde? Biraz içtik. Güzel ve tatlı küfürü aynı lezzetle iade ettikten sonra vaiz efendiye döndü : ..» «Müdür bey ne bilecek. Hakkı var. sen serhoşladm..» dedi. «Bayanlar tabî. Biz kahveye gittik.»«Velinimetin de izzetli saadetli avradını. Bizim velinimet evvelâ ses çıkarmadı.. Komiğe döndüm: «Hakikat geç oluyor. «Mükemmel cümbüş çalar. «Şimdi bir duyarsa beni de sizi de perişan eder» diye ağlıyor. «Bayanlar gele dursunlar.. Nihayet rakının verdiği cesaretle. «Sen gideceksin pezevenk!» diye davrandım. çember sakallı ağa efendiyi gösterdi. Velinimet öyle kızdı ki yekden o da bize sövdü. Kebap geldi.... Karıları bekliyordu. «Nerde kaldı bu bayanlar?» diye ciddî ciddî sordu..» «Yahu. iki amele hizmet ediyor.. Sabaha kadar bir eğlendik. «Ölsem gitmem. Her telden çalar ya. Bu akşam ziyafet benden. — Yiğit yiğiti gözünden tanır demişler. Herif bir sofra hazırlamış Başvekile mahsus. dile cümbüşü meşhurdur» «iyi öyleyse. Saz çalan var mı içinizde?» Nuri'yi gösterdim. Müteahhit hazırlık yapmak için koşarak gözden nihan oldu.....» Kanlar müdürün evine girdiler... aman sabır.. Tabiî son dakikada haber verdi. Sabır.» dedim.». «Emredersiniz velinimet. bağın birine çekiliriz. Velinimet kendi kendine söylendi : «Kebap hazır ama. Kahverengi tayyörlüsü derseniz zaten körpe. Dünyada böyle avradını.. çekiştirmeye başladık. Bu akşam biz bize..» «Aman kardeşim bu nasıl bir söz. Biz kolları sıvadık.. ettiklerim kıyamet gibidir. On dakka sonra bizim keyfimiz sinirine dokunmuş olmalı ki. Bu ağa efendi. böyle söyleyerek o zamana kadar lafa karışmadan gülümseye gülümseye dinleyen kısa boylu. fazladan hacı idi. Nüfus memurunun metresi imiş. misafirler hazır değil... Kadıncağız istikbalinden havfediyor. Müdür beyden ayıp. Biz adamımızı tanırız beyim. — İyiki sizi çekip vurmadı.» dedim..» «Gitmezsen avradını. Biraz vakit geçsin. Bedri efendi... Yavrucuk utandı besbelli. Bizim komik bu işlerin erbabıdır.... Ortalıkta kimse kalmadığı zaman mahfi gelecek.» Somurttu ama seslenmedi.. Kebaba hücum ettikçe adamcağız imdat arar gibi etrafına bakıyor..» «Müdür beyin de avradını.. Git getir. Başına çöktük efendim... «Nerde kaldı bu kaltaklar?» diye bir kerre celallendi... Eğer her avradına söğdüğüm çekip beni vursaydı. abdi hakirin şimdi kemikleri dahi çürümüştü.. hele kebap teşrif etsin. Hiç olmazsa velinimetten sıkıl. Şimdi beş oğlu ile beraber bir cinayet meselesinden dolayı mevkuf bulunuyordu.. Tertibatını almıştır. «Ulan sen git getir. Bağıra bağıra meselenin içyüzünü anlattım : «Velinimet..mü»? «Artık orasını müdür bey bilir. Jandarma başçavuşu olacak habis kendisini kerhaneye atmakla tehdit ediyormuş.» «Hangi misafirler velinimet?» dedim.» dedi. bir eğlendik. Kulağına eğildim. Tabiî velinimet.

. Haşa meclisten avradını bellerim.» «Herif aması kalmış mı? Karıya söğmüşsün» «Vallaha. bir yanlışlık olmuştur.. şart ettim inanmıyorsun. «Mademki inanmıyorsunuz. «Söğmüşsün» «Siz Müslüman değil misiniz. billaha yalandır yüzbaşı bey. hapisane müdürüne oynadığınız oyunu da anlat bari.» «Aman estağfurullah ben mi?» «Sen... — Şimdi pezevengin lafını etmeyelim. Ayağı bu toprağa basar basmaz.» «Yanlışlık ne demek? Burada kaç tane hapishane müdürüsünüz siz?» «Ben yalnız başıma hapishane müdürüyüm ama. ulan sen benim karıya söğmüşsün. «Yahu söğmedim diyorum. Ölürüm vallaha.. Ne yapalım yüzbaşı. 'Ben bu yeni yüzbaşının avradını şöyle şöyle edeyim.». Yumşak adamdır.» «Söğmüşsün. günün birinde bizim cezaevi müdürü Mehmet bey telâşlı telâşlı Adliyenin merdivenlerini çıkarken yüzbaşı Kani bey yolunu kesip yakasını toplarladı.» Ben orasını bilmem. Şimdi Bedri'ciğim kızar. Malatya'ya bir jandarma bölük kumandanı gelmişti.» «Kurban olayım yüzbaşım yanlışlık vardır.. beye. dedi. — Olmaz. Dinim Rabbane hakkı için söğmedim.. Tanıştık.». Sonra fena olur. «Ben birinden haber aldım. Keyfimize bakalım.» Artık dayanamadık. Al işte yüzbaşı senin avradını bende. Haşa sümme haşa.» Bir.» «Kam bu biri?»... Yüzbaşı Kâni'nin yanında bu pezevenk on para etmez. ben çok pezevenk gördüm.. Lâkin yüzbaşı Kani bey gibi işinin ehli deyyusa rastlamadım.» «Demedim yüzbaşım. Sana tekaüt maaşı bağlayacak değilim. Benim hanımefendiye sebtetmek ne haddime.. «Size bu iftirayı kim söyledi?» diye sordu. On dakikada kırk yıllık dost olduk.. Bana Mehmet Çavuş derler.. O da yüzbaşının yakasını kavradı.. Kısa kes. «Bir de evet diyor. — Kirve. biliştik. «Aman benim avrada söğecek bir ahbap yok mu? Huyluyum ben... «Söğmüşsün ulan.». «İnkâr etme.. diye öfkelenir ama.. «Benim hakkım zayi oluyor. Ben de eski jandarmalardanım.. Lâkin inanmıyorsun. — Derken efendim. siz kulak asmayın. Bırak yakamı».» demiş.. Gelip yeşil otelde beni buldu. ben yerinden haber aldım. Allah selâmet versin fazla sıkıştırılmaya gelmez. Allah beterinden saklasın.. «Evet yüzbaşım. Benim avrada sen nasıl söğersin»Beyefendi. bundan daha beteri mi olur. bütün Malatya ahalisi de evire çevire. Söğmeden Söğdün diyeceğine söveyim de elinden geleni arkana koyma. iki kere yaralandım. lâkin birdenbire öfkelenir. «Orası sizi alâkadar etmez.». şanlı bir yüzbaşı. iki kere sarsınca müdürün artık tahammülü kalmadı. «Ulan sen hapishane müdürü müsün?».» Etrafa toplananlara yanık yanık bakıp yardım istedi.' demişsin ya. anlat. Anlı.— Hele mademki açtınız. Benim işim var. Söğmüşsün» «Vallahi söğmedim» «Söğmüşsün» • «Billaha söğmedim». Bulamayınca. şartolsun demedim... ben senin avradına söğmedim. Yemin ettim..» Bizim müdür. Senelerce karakol kumandanlıkları yaptım. «Yüzbaşı! diye bağırdı. Bedri ile kapının arkasından .. Benden baskını yoktur». Haşa meclisten dışarı. Eşkıyaları yakaladım. «Yaka bırakılır mı? Avradıma söğ.. Haydi itiraf et. — Efendim.. Bir de geçip gidecek..

Siz de pek doğru bulmadınız mı? İstanbullu korkuyla dikildi : — Hayır. ahali güler. yavaş yavaş nahiyelere oradan da köylere dağıldığını. . — Yok. — Bu gidişle daha epey buradayız.. — Ben zarara razıyım Bedri Bey. Ehli namus valdeyle hemşirede. mahpushanede birkaç ağaya ve diğerlerine inhisar etmediğini. Ve her küçük şehir kadar dedikoducu olan Malatya'da. Sizden ayrıldığım nokta şudur: Ben küfürün çok ciddî bir iş olduğuna kaniim. Bu şifahî mukaveleye o günden sonra iki taraf da ciddiyetle ve dikkatle riayet etti. Bir kere deneseydiniz fena olmazdı. — Bundaki zevki anlayamadım. Bu adamlara İstanbullu.. Bir küfür ediverin. Artık sövmeye kantar aramayın. Bu huyu mahpusanede peydahladığım da zannedilmesin. önlerine diz çöküp hüngür hüngür ağlayan baylardan usandıkları zaman ona müraacat ederler... Bedri beye döndü — Gördün mü kavat? «Beyfendi bizden değil» dedim. Arzu var.» derlerdi. Alay mevzuu edilmesine yüreğim razı olmaz. yardım dahi ettiklerini öğrendi.. Valdelerle hemşireler. Bunlar hep cahillik alâmeti.. Nasılmış? — Zarar eder. yüzbaşı güler. Belki bugünkü şartlar içinde sizin icadı da denemek bir çeşit rahatlıktır. istanbullu.. Biz avrat meselesine lüzumsuz ehemmiyet atfedenlere kızıyoruz. — Estağfurullah beyim. Biri birimizi tanımaya vakit var. Biz güleriz..meydana çıktık. — Tellâkkilerde asriliğe doğru bir inkilâp yapıyorsunuz demek?... kerimeler.... «Rica ederim.. kasabada birkaç memurla. Fakat zevkine varamadım. Bilâkis küfürün yerinde yapılanını severim.. — Çok doğru söylediniz beyim. birbirlerine müridana bağlı olduklarını. Malatya'da yaşadıkça bu âdetin. Beni şakalara karıştırmamak şartıyle ahbap ahbap yaşarız.. Cebir yok. bilhassa karıları en namuslu. Sizi ayıplamıyorum. Müdür bizi görünce işi anladı. «Küfür liberalistleri» adını taktı. Bir küf üre adam öldürüyor lar. istanbul'un kibar âleminde küfürleriyle meşhur bir arkadaşım vardı. — Ayrıca bir zevki yok. Zevki içinde. en şerefli kadınlardan sayılıyorlardı. — Siz bilirsiniz. size nazaran bu eğlenceden daima kârlı çıkarım. Oraları karıştıramayız. birbirlerine dargın duruyorlar. O zaman göreceksiniz ki ben küfürden nefret eden bir adam değilim. âdeta bir gizli mezhep gibi genişlediğini ve mezhep saliklerinin. Vaiz efendi... Yalnız hanımefendileri yad ediyorsunuz. Filhakika ben bekâr bir adamım. hayır yanlış anlaşılmasın.. Kötülük eden karıyı boşar kurtulursunuz.. Beni denemeyeceğinizi ümid ederim. Değil mi beyim. Erkeğe hasret kaldım.. Güle güle karnımız yarıldı. Demek bazı kibar hanımefendiler de benim kanaatımda. En nazik hanımlar ellerini öpen. — Lâkin dikkat ettim. varamayacığımı da anladım. yalnız ertesi gün bir küçük tahkikat yaptı ve öğrendi ki Bedri bey ve arkadaşları bütün «tolerans »larına rağmen son derece namuslu aile babaları idiler.

İstanbullunun temyiz lâyihasına yazdığı göz yaşartıcı fıkralar.Mahpusanedeki elebaşlannın mezhebi yaymak için seçtikleri sahaları ise hazin bir tâli ile namus uğruna cinayet işleyen biçarelerdi. kendisini biraz toplarmış gibi olan mecruf hikmeti hüda «Beni Mistik keyfi vurdu» der demez ruhunu teslim etmemiş mi? Tabancanın kılıfın içinde patladığını tıbbıadlî keşfedip zahire ihraç edememiş. Asker baba. «Ver de şunları vurayım» diye çekiştirmeye başlamış. Mahpusanede ekseriyeti teşkil eden sayısız hakikî bigünahlardan birisiydi. Böyle okumuş efendilerin kendilerine akran muamelesi yapması. cinayet havadisi kadar yürekten salladı. mahpusaneyi. kalabalığı yardı. Orta yere dikildi. Bedri bey ve avenesi bilhassa bunları ısrarla takip ediyorlar. çıkan kurşun araya giren biçarelerden birisinin göbeğine saplanmış. El altından hastaneye haberler uçurulmuş. Sina'da.. kötülüğe sülük etmiş körpe bir yavru. Sonra araya eski düşmanlıklar karışmış. İdamlık Necde'li Ali ve otuz seneye mahkûm olanlar bile Mehmet'in onbeş senesi için dizlerini döğdüler. Sövüşürlerken yiğeni arkadan yetişmiş. Mistik dayı bunun encamından ürkerek manî olmak istemiş. Eski kanun üzerine Mıstık'a Çanakkale'de. bizim köylülerin pek hoşuna gidiyordu. Kafkasya'da. . Mistik tabancayı vermemek. yeğeni çekip alarak adamlan vurmak isterken «Küt» silâh patlamış. Tahkikat önceleri iyi gidiyormuş. Köye delikanlılar kahpe getirmişler. Üstüne yürümüşler. bir rivayete göre. vatan vazifesinden alnı açık avdet ettiği günün ertesinde nagihan rasgelmiş falan filan beş para etmedi. Bütün o zaman söylenenler. vasıta olan herif dört bin lirayı afiyetle yiyip görülecek yerleri görmemiş. Yeğeni ben vurdum diye bar bar bağırırken şahitler «Mistik çekip vurdu» demişler.Tasdik havadisi. Mistik işin sarpa sardığını biraz geç anlayıp zira pek hasis bir adamdır Reis. beddua ettiler. cahilliklerinden ve fıkaralıklarından istifade ederek kolayca mezhebe alıyorlardı. yeniden tekrarlandı. Müddeiumumi için kesenin ağzını açmış ama. 27 günde. Karar bir rekor teşkil edecek kadar acele tasdik edildi. Seneler de geçse «Beylere» sövmeyi göze alamadıklarından kendilerine bol bol sövdürüyorlar. Pek uzun boylu olduğundan ileri doğru eğilmiş gibi dururdu. Birkaç kişi bahçede İstanbullunun etrafını çevirdi : — Bu ne hal bey? — Bu ne biçim bir iş? — Bunlarda hiç mi namus yok? Şehnehanlı Mistik dayı ismindeki ihtiyar. demek kî. Ayakları dünyanın en büyük ve en yamru yumru ayakları idi.. Namus fedaisineı acıdılar. Ancak cezaevi atölyesinde çalışan yemenici Mehmet Emin'in dediği gibi yumuşak yemenileri giyebiliyordu. zevkten yan baygın düşmüş gibi avratlanna her "«övülmede gözlerini süzerek feylesofça gülümsüyorlardı. Kezban'ın babası Mehmet'in mahkemesi cürmümeşhut kanununa tabî olduğu için dosya zarfında pek az evrak vardı. Mıstık'ın belindeki Nagant'ı aradan yakalamış. herifi «ifadeye gayrı muktedir» bir halde Malatya memleket hastanesine yetiştirmişler. Meselenin başından beri Mıstık'ın niyeti köyde bir kötülük çıkmasın değil mi? Kılıfa sımsıkı yapışmış.

Demin karı ağlaya ağlaya on lirayı getirdi. koğuşta. Yatağı verdi. — Şimdi içerde kumar var mı? — Olmaz mı beyim. «Doğru. Sonra yere tükürerek. Demir parmaklıklı kapıyı açtırıp asıl mahpushaneye girdi...» diyorlar. Eve bir şey bırakan olmazsa Adaleti düşünürüz. ağızlığını ve tespihini alıp takunyalarını şıkırdatarak merdivenleri indi.. iki liraya şeyh Yusuf'a geri sattı. — Ne olacak şimdi? Müslümanlık elden gitti mi? — Bırak pisi beyim. Bedri bey. Ceza on seneyi aştı mı. Yaş haddini tecavüz eylediğinden şimdilik asrı cezaevine de gidemiyor. Bedelcilik ettiği anlaşılan İzmirli Ali bey. İstanbullu yavaşça sordu : — Kim kazanıyor Ali bey? . Anladınız mı. Kur'anı kumara bastı. Bir tarafı mutfak bir tarafı yemekhane olarak ayrılmış kısma girdi. kanuna. Kumarbazlar pencerenin dibindeki köşeye yerleşmişlerdi. eski muhtarlarda rastlanan hakaretli bir bakışla köylülere baktı : — Neye şaştınız hayvan herifler.. Doğru olmasa on seneden fazla vermezlerdi. İstanbulluya bir cigara verdi. diye bağırdı. reziller. konuya. evrakı Ankara'ya kaldıracağım» diyerek on lira aldı. Minder'in tahsildar Bedri beyin koğuşunda serilmiş olduğunu söylediler. devaynasına vuran bir leylek hayali gibi yürüdü gitti. «Dur bakalım. yorganı verdi.. Etraflarını meraklılar aldığı için kimlerin oynadığı kapıdan görünmüyordu. Cigara paketini.. iyice şahit dinlemişler. kibritini.. «Para getir bana. nizamı öğrenemediniz mi? Temyizde oturanlar ancak on seneden aşağı olan cezaları tetkik ediyorlar. Para oynamış. bütün entari giyen erkeklerin insana verdiği acayip hisle yüzünü boyamış bir kocakarı gibi bahçede. Bu işte bir bityeniği var. — Ne halt etti...... Kalabalığı yarıp ortaya çıkınca. hükümete.? — Kumarda yutuldu. sonunda kur'anı da verdi. Oyuncular da yarım ağızla birer «Merhaba» çekip işlerine devam ettiler. Daha usulü. Karıyı sıkıştırıyor. yerinden kımıldayarak. Lâkin on seneden bir gün aşağı verilmişse. Binanın cadde üzerindeki kanadının sonuna kadar yürüdü. Kahve pişirin! diye emretti.» diyerek dosyayı şuraya koyuyorlar.. Temyiz tasdik etmiş. Bekleyelim. taymcı Sefere sordu : — Mehmet ne yapıyor Sefer? Kur'an okuyor mu? — Kur'arı ne gezsin beyim. . komşuya sövüp sayarak dolaşıyor. gözlüğünü taktı. Orta yerinde karşılıklı iki koğuş kapısı bulunan dar bir koridordan geçti. işte meydanda bir şey. — Şuraya bir yatak serin. Haydi basalım imzaları. Mehmet'in eline 1957 senesinde tahliye edileceğini bildiren gün kâğıdının verilmesinden bir hafta sonra istanbullu. istanbullu. Burası üst sağ koğuşun yemekhanesiydi.İran'da ve Galiçya'da döğüşen bu kahraman çavuşa kasten adam öldürmek suçuyle onbeş yıl ceza vermişler. Hem de büyük kumar.

) Erzincanlı Mevlut pek sağlam yapılı. Anlattığı hikâyelere bakılırsa elli yaşında olması icap ediyordu. Nizamname mucibince tekrar oralara gönderilmesine imkân kalmadığından namlı bir mütegallibe olan babası Bekir ağanın verdiği harçlıkla kumar oynar. bu sebeple hiç çekinmeden kumar oynuyordu. topyekûn onaltı sene cezası vardı. Malatya'ya sürgün gelmişti. Erzincan zelzelesinde şehir batıp. Fakat bu hakkı elde edebilmek için mahpushanede inzibatî ceza yani kumardan. Kürt Bekir'in Cuma Ali. Samanoğlu meşhur .. sağ kurtulan arkadaşları felâketzedelere yardımla meşgulken köye kadar gitmeyi daha akıl kârı görmüş. Ortaya kırmızı yüzlü güzel bir minder konulmuştu. Etrafında dört tane «istasyon» vardı.. evvelce de hapishane müdürüyb arası açık olduğundan kaydına «firari» işareti düşürülerek aftan istifade ettirilmemişti. Mahpuslar asri cezaevine gidip cezalarının yansını mahsup ettirmek gayesiyle uslu dururlar. fakat ancak üç ay bannabilmişti. Yetmişbeş liradan aşağısı işimi dünyada görmez. Birisi kocaman vücuduyle bir merkez garı gibi Bedri bey. Bu üç kişinin üçü de Bedri beyin burada liderlik ettiği avrata sövme mezhebine salik idiler. eşkıyalıktan sabıkalı olduğundan da bir sene. Bir kere Erzincanlı Mevlut ağabeylerine. Öldürdüğü adamın başparmağıyle iki gözü yakalandığı zaman cebinde çıkmıştı. her hafta gelen paranın muhakkak iki mislini borçlanırdı. Bir haftaya kadar yüz lira çıkarmazsanız şartolsun Erzurum divanı harbine hazır olsun. Erzincanlı Mevlüt. fakat pek kısa boylu bir delikanlı da aynı vaziyette idi.» diye her zaman tekrarladığı ve en müsbet netice verdiği tecrübeli tehdidi savurmuştu. Gizlice köyüne gitmekten geriye iade etmişlerdi. para tren. Binaenaleyh kumar. kavgadan zindana atılmak cezası görmemek lâzımdır. Zelzele yağmasından epey mal edinmişti. babasına bir haber uçurup «Yatağı satıyorum. Millî Korunma Kanunu mucibince tevkif edilen Samanoğlu isimli zengin tüccar için almıyordu. Şimdi bunları kardeşleri vasıtasiyle sattırıp gelen parayı muntazaman bu minderde kumara veriyordu. Orada çalışarak geçirdiği altı ay cezalarının bir senesine karşı hesaplanır. Sabıkalı olduğu için asri cezaevine gidemiyor. Düşmanını öldürdüğü için onbeş sene. Cuma Ali. Gelip gider. Kürt Bekir'in Cumalı'ya gelince : Ufak tefek bir adamdı. Kumarbaz istasyon. öteki üçü sırasiyle Şeyh Yusuf.— Kumarda kazanan olmaz beyim. Halbuki bedenen küçük yapılı insanlar gibi genç gösteriyordu. Malatya mensucat fabrikasında açılan asri cezaevine gitmiş. pek rahat bir hava içinde devam ediyordu.» diye bir tehdit mektubu yollayarak beş günde tegraf havalesiyle yüz lirayı getirtmişti. (Asri cezaevinde mahpuslar çalışır. «Mavzerleri sakladığınız yeri Hükümete haber veriyorum. Tombul yüzünde ince maden çerçeveli gözlükleriyle gözleri sanki yerlerinden fırlamış burnunun ucuna sarkmış gibi duruyordu. Şeyh Yusuf üç numara makine ile sakallarını tıraş eden ve daima sarıklı dolaşan ihtiyar bir adamdı. Bütün bu gayretler. tedbirler. istanbullunun oturur oturmaz öğrendiğine göre bugünün kumarı pek ciddî ve pek heyecanlıydı.

Hayatı baştan başa rezillik ve namussuzluktan ibaret olan şeyh Yusuf'un iki meziyeti vardı. . İşte tuttum. Daima korkak oynadığı için daima kaybeden Mevlut.. dört.... Harbin başından beri. asırlardır insanları mahveden bu acayip ve pis iptilâyı bu dört kişinin hareketlerinde ve yüzlerinde taraf tutmadan ve içi sızlayıp yüreği sıkılmadan rahatça tetkik etmeye başladı.. Beş liranın ikisi önüne. Atmam şartolsun. ancak dün gece şeyh Yusuf'a üçyüz lira yutulmuştu.diye yalvardı.. «Düşeş» tam kazanıyor. — Haydi yavrum zar. Zarları sallarken. ötekilerin yüzleri sapsarıydı.. «Dübeş».. istanbullu. aynı şartlar içinde «Henyek» «Dubara».hovardalardan ve kumarbazlardandı. Üç lira aldım. Seyri ötekilere bakıldığı zaman duyulan merhamet ve öfkeyi vermiyordu.. — Yutturuyor musun oğlum. Minderden dışarda sayılmadığı için Mevlut tekrar eline aldı. Şimdi şeyhten bu üçyüz lirayı almaya uğraşıyorlardı. Şeşbeş «önüne» kaydıyla tutulanı bir de «ne gelir» denildiği zaman bütün tutağı alıyor. vurduğu vurgunun hesabını şaşırdığını arkadaşlarına yeminle kendisi söylemişti. Zar. «Dört cihar» ve «İki bir» kaybediyordu. «Beş liranın ikisi önüne» dediği postada iki lira kaybetmiş oldu. Bunların dördü de kumarı hakikî İngiliz centilmenleri gibi sanki spor olsun diye oynamaktaydılar. Tahsildar Bedri bey ile Erzincanlı Mevlud'un yüzleri kıpkırmızı. Şimdi zarlar Erzincanlı Mevlut'taydı. 5 liralarla beraber zarlar da Şeyh Yusuf'a geçmişti. Zarın biri minderden dışarıya yuvarlandı. (Borcu da kendisini yutanlardan değil hiç kumarla ilişiği olmayanlardan isterdi. . ben senin baban yerindeyim. — Aç şunları. Beş liranın içine iki tane iki buçukluk mu sokuyorsun sakalı boklu.. Arada gidip gelen bankmotlar vesile ve teferruattan ibaretti. İki bir geldi. — İşte açık oğlum. Heyhat ki girmesiyle çıkması bir olduğundan. — At. Barbut denilen bu oyunda «Düşse». çeşit çeşit yemek pişirirdi... Hayat şu anda bu dört insan için zarların üzerindeki siyah noktalardan ibaretti..) Parası varken tasavvur edilemeyecek kadar cömertti. Yüz sanliraya bir zar atıp kaybettiği ve kalkarken kılını bile kıpırdatmadığı yeminle söyleniyordu. Haydi at. Pek fıkara olduğu ve çok zaman yavan ekmek yediği halde bin lira kaybetse mızıklanmaz.. Son derece namuslu bir kumarbazdı. Aç diyorum. borç istemekten başka bir vesileyle kimseyi rahatsız etmezdi. — Postanı açık tut avradını bellediğim. Sallamaya başladı : — Tut bakalım.. Terli avuçlarda hınçla buruşturulan renkli kâğıt parçaları «vesile» ve «teferruat» kelimelerine de pek ziyade yakışacak kadar değersizlenivermişlerdi. Eski ve meşhur kumarbazlardandı.... belli ki en fazla şeyh Yusuf'tan çekiniyordu. beş kişiyi davet için. kederlenmez. Herkese paket paket cigara dağıtır.

«Tut» dediğini yutuyordu. bu zarı görür görmez postayı arttırıyor. Kısa günün kân az olur diyerek. Ne sandın? Aha bu iki lira ardı var.. Yallah. Zarlar.. ciğerinizi alacağım. Minderin üzerine iki tane ikibuçuk liralık koyup parmağını aralarından geçirdi : — At şöylece. sol böğründen vurulmuş gibi içini çekti. Düşeş misin velinimet. Bir «iki bir» oğlum. Benden nasıl üç istermişsin. — Ulan dubaracı.. Sen düsseyi rüyanda mı gördün? Haydi babam.. Burası vergi dairesi değil pezevenk. — Sana düşeş atıyorum ama bu pezevenklere kırılıyorum. borcunu öde. bu sefer Cuma Ali'nin eline geçmişti Kimine borcu vardı.. Sancak saçlı Emine.. Son lirası da gidince pehlivan yapılı çocuk... Sabahtan beri biz para kaybediyoruz... — Daha iyi ya. — Aman bir liramızı da diri diri götürecek. Namussuz.. işte sana bir düşse.. Kazanacak. Sen benden üç istersin tahsildar... postayı arttırma.. Paranı seviyorsan oynama. Seyek'ten sonra mutlaka kazanacağına iman etmiş olan şeyh Yusuf. Kaybettiğini beşer kuruş beşer kuruş çıkaramazsın.. Sana namussuz dedi yavrum. — Görmemiş babandır.. Mevlut zarları fırlatıp göğsünü yumrukladı : — Haydi oğlum Kılıç... Ödeşelim de görmemişe dönsün..... — Ben arttırırım.. Şeyh Yusuf'un gene şansı açılmıştı.. Her zar atışta göğüslerini yumruklayıp «Hıhh» diye bağırdıklarından beton duvarlar inim inim inliyordu. Haydi at. Şunun elini kırıver... Al sana düşeş. bu yüzden kısa bir münakaşa başlıyordu : — Yahu.» — Eminenin de Allah belâsını versin sancağın da. — Bak yavrum zar. Bu ne kadar düşeş.. Tahsildar yedi buçuk lirayı alırken bir de mani söyledi: — «Ay gibi doğdun karşıma.. îlk hamlede Cuma Ali'ye kırılarak dört lira kaybetti : — Ne ettin vicdansız. Şeyh Yusuf postayı yedi buçuk liraya yükseltti : — At. Sen adam mı soyacaksın. — Zar gelirse soymak değil. diyerek zara tükürdü. Biz burada çocuk avutacak değiliz...» diyerek göğsüne vurdu.... — Haydi yavrum düşeş.Tutma sırası tahsildar Bedri'deydi. ne gelirse.. Tuh. — Ne gelecek şeyh.. kiminden alacağı : — Senden iki isterim.. — Olmaz. Üç postada zavallı Mevlut'u tertemiz etti.. Hakikaten düşeş geldi.. Şeyh Yusuf böyle söyleyerek zarları orta yere fırlatıp boş kalan yumruğunu «Hıhh.. — Canım alacağını al. kaybedecek bir şey gelmediğinden zarlar bu sefer Bedri beye geçti.. Bu seyek nedir? — Papazın uğuru.. Etrafına bir şey görmeyen kanlı gözlerle . iki istersin.

Ulan sen adam mı soyacaksın? — At şuraya. «Düştü gönlüm bahri gama cunbadak...... Paran hani... Bu herif şarkıya merak sarmaya başladı.. Bana atacaksın tahsildar. — Sana nasıl atacakmışım?. «Delinin defteri duvar.. — Sonra asmazsa bak karışmam... Kes sesini.. At bakalım şeyh.. At da şu rezilden dünya kurtulsun... — Olmaz. Sıramız geçiyor. Atayım mı? — Olmaz. — Neden lâzım? Çekişmeden canı sıkılan Cuma Ali tahsildarın yerine cevap verdi : — On kuruşu sonunda urgana verip kendisini asacak.. Yalnız yatağı rehin bırakırsın. — Ulan sakallı pezevenk. Yatağı getireceğiz.... aeaı.» — Urgan parasını da aldın kavat.. — Para Ali beyde. — Getirmezsek inkâr mı ederiz? Ver beş lira.. Getir pırtıları... Aklını oynatıp. îki liraya bizi kırma. Bir hafta beklerim.. — Olmaz dedim ya. Birisi de doğru sanır. Aklımı karıştırmayın.. — Hakikat. Elli lirayı getirir malım götürürsün.... Deyyus bu Ali bey. — Veririm baş üstüne.... Hıhh...... . izmitli Ali beye : — Şuradan Deş ura ver.... Durun yahu. Dururken basma bir iş getirmesin. — Olmaz... — Asmazsa pezevenktir. — Asmazsa.. — Deyyusum elbet. Uykulunun oğlu gibi. en ciddî.. İki buçuğun ikiyüzkırkı önüne....baktı. daltaşak sokaklarda gezinmesin .. Say paraları.. hâlâ türkü söylüyor. Haydi yavrum Düşeş. On kuruş bana lâzım. Biz burada resmen kumar oynuyoruz.» demişler. Para hani. kilim kırk lira. Bundan doğru posta mı olur? — Buna kimse zar atmaz. — Yağma yok. — Allah belânı versin. salya sümük bir yanda. en tabiî sözünü söyler gibi. Durum. Siz ne sandınız. — Kaça?.. işte düşeş..... — Ulan kendini huzurumda methetme.. — Postayı doğru tut... — Eskisi gibi yatak. Sıra bende.... — Ali bey bir makbul adam mıdır? Elin deyyusu. yorgan.. — Kırkbeş ver. Dünyanın en münasip... — Kırkiki ver... Hele bir at. Ben ağlayacağıma sen ağla. Ikiyüzelliye ne gelirse.

— Olmaz.. — Atmam şartolsun... — Ben kaç gündür otuz lira verdim. Kanun böyle olduğu için.. İzmitli Ali bey. İki buçuk lira daha istedi. Türküyü biz söyleyeceğiz. Bir defa at da.. dedi. Evvelâ müthiş bir ümitsizlikle zarlara hücum etti. Bu söz Mevlut'u dalgınlıktan uyandırdı. Beş liranın içine büyük para koydun. İstanbullu geldi geleli. hatta döğüşmeye hazırlandığı sesinden belli oluyordu : — Sayılmaz. İki buçuk lirayı geri verdi. Sen de bir şey söyle Bedri bey. Bir bir at.. Bir def acık.. Sabahleyin karısından aldığı on lirayı muska gibi bükmüştü. Ben saymam. — Büyük para nerde? işte bir beşlik iki tane de tek lira. Daha iki zarı böyle doğarsa hepimizi donsuz bırakacak. topal eşekle kervana mı karışıyorsun? Burada senin kanının diyeti dolanıyor. Allanın yok mu? Peygamberin yok mu? — Allaha Peygambere kurban olayım. Onun da gözleri kızarmıştı. Zarları eline aldı.. — Neyi saymazsın ulan deyyus? — Saymam. Yatağı verdim... ayakta duranların arasında kumar seyretmekteydi. İlk zarda Mehmet iki lira kazandı. Fakat Şeyh Yusuf beş liranın içine ikinci bir beşlik ile iki tane lira saklamıştı. İzmitli Ali beye yirmiyedibuçuk lira borçlanmıştı. sonra hiç atma. Mahsustan. Beş liranın içine yedi lira koymuşsun. — Etme şeyh efendi. bir defa at.. — Günahı bana sen mi öğreteceksin? Çek arabanı. Etme kurbanın olayım. — Hele bir de şunu at. borç verdiği adamlar bir düzüye kaybedip kazanmazlar. — At bakalım şeyh efendi. Yemenileri bile ayağına geçirmeden betonda çıplak ayaklarla şap şap koştu... Bu suretle karşıdaki oyuncuların her zarda elli kuruşları bedelcinin cebine girerdi... Mızıklanmaya. Zar dubara oturduğu için Mehmet bütün parasını birden kaybetti. İlk atışta kazandı. . Günahtır...— Orasını bilmem. Kaba etine iğne batırmışlar gibi tuhaf bir ses çıkararak ileri doğru sarsıldı. Kendisi oynuyormuş gibi elleri titriyordu. kaybettiklerini faizsiz borçlanmak kanundu.... — At. tahsildarın kazanmasını da istemiyordu. Mevlut'un kalkmasından istifade ederek önündekileri yavaşça aralayıp minderin kenarına oturdu.dedi. — Bir bir mi? Ulan pezevenk. — At ne gelirse. Deminden beri tahsildar Bedri.. Eğer bedelcinin şansı varsa... tabiî. Ali beyindi. Bedelciye.. Kezban'ın babası Mehmet... Posta gibi posta tut. kendi parasıyle oynadığı halde.. Sıçradı. Bana da günahtır. onu üzmek için şeyh nazlanıyordu. Nihayet Cuma Ali ile tahsildar Bedri bey araya girdiler... her alışta iki buçuk liraya elli kuruş faiz vermek. Şimdi elinde kalan iki buçuk liranın elli kuruşu da.. aynı iki buçuk liralığı bir verip bir alırlardı.

— Ulan avradını... ettiğimin rezili... İçine büyük para saklamamış ki! Beş liranın içine beş lira koymuş ...Haydi defol... Biz oyun oynayacağız. — Gitmem... Ne mümkün... Ben de oynayacağım. Yanında oturana döndü— : Surdan beş lira ver. — Ne beş lirası?. — Beş lira kardeşim... Şimdi veririm. Beş lira ver, altı lira veririm. Yedi lira veririm... Para değil mi? Şimdi veririm. Ben dolandırıcı değilim... Hırsız değiliz biz... Paranın değeri mi olur? Haydi... — Bende para yok... — Veririm. Sekiz lira veririm... —Ümitsizlikle ellerini dizine vurdu—: Vallaha veririm. Şartolsun veririm. — Şart ettin de inandım. — Sen neye inanırsın? İzmitli Ali beye döndü — Ali bey şuradan beş lira ver. — Ceketi bırak, on lira vereyim. — Ceketi mi? Al, buyur... Al işte... Yırtar gibi soyundu: İşte buyur. Ver on lirayı... Ceket senin malın... Al... izmitli Ali bey, pazarlıksız razı olduğu için şüphelenmişti. Mehmet'in zıddına basmak istiyormuş gibi ceketi evirip çeviriyor, güneşe kaldırıyor, tersini, yüzünü muayene ediyordu. Neden sonra on lira verdi. Mehmet, kazanacağı yüzde yüz muhakkak imiş gibi, ümitle tekrar mindere eğildi : — At bakalım şeyh... At bakalım. Bir bir at. — Yahu sıra şeyhte değil... Ben tutacağım, zarı tahsildar atacak... — Ben zararlıyım Cuma Ali ağa... — Ben de zararlıyım... Haydi uzatma... Mehmet gene iki elde on lirayı kaybetti. Bu müddet içinde Mevlut mahpusaneyi baştan başa dolaşmış, para bulamayınca yatağı sırtlayıp gelmişti. Dengi yere bırakmayı bile düşünemeden Mehmet'in ikinci on lirayı yutulmasını ayakta seyretti. Namusçu Mehmet'in «ipi kesilince» yatağı koğuşun köşesine yıktı : — İşte yatak... Ver kırk beş lirayı... — Kırk dedik. — Kırkbeş. Ben yatağı sana sattırmam. Parayı bulurum. — Öyleyse daha iyi. Kırk veririm, elli alırım. — Kırkbeş vereceksin. — Öyleyse bir haftaya kadar ellibeş getirirsin. — Orası kolay... Mevlut kırkbeş lirayı aldı. Kendisine münasip bir yer ararken koğuşu koşarak dolaşıp para bulamayan Mehmet arkasında peydahlandı. Soluyarak, — Mevlut ağa... dedi. Mevlut duymadı bile... — Mevlut ağa... — Ne dedin?

— Beş lira ver... — Sittir ordan... — Ver beş lira... Yedi vereceğim... Ayağını öpeyim... Bak ceketi mi de aldılar. Benim ceketim de gitti. Yeni asker ceketim... Ben farkında değilim, oynamış, yutulmuşum. Farkında değilim... — Hele deyyus... Farkında değilmiş. Sen karıya bile oynarsın ama, karı eline geçse... — Karı para getirecek, sana veririm, iki lira kâr var. — Hassittir... — Vallaha getirecek... Beş lira... İzmitli Ali bey dayanamadı : — Oyunu bozacaksın.. Beş lira istiyor. Dakikada iki buçuk lira kazanan sulu bankayı öldürmüş de pezevenk... Şimdi... Lahavle velâkuvveti... Defol... Şimdi gardiyen gelecek... — Gelmez... Varsın gelsin. Ben gardiyana yalvarırım. Beş lira daha ver... Gardiyan gelene kadar bir zar atalım... Sevaptır. Mevlut oturmuştu. Kumarbazlar tekrar işe başladılar. îlk postada minder sahibi olan Ali bey, manoyu okudu : — Elli var. Kazanandan elli kuruş minder hakkı aldı. Üçüncü elde tekrar, — Elli var dedi. Tekrar elli kuruş aldı... Bu akşama kadar böyle devam edecekti. Kavat Ali, işte tam bu sırada uykudan kalktı. Çulun altmda çıplak yatıyordu. Başının altına koyduğu gömleğini avucuna top gibi yumaklayıp terlerini sildi, istanbulluya mahcup mahcup gülümsedi. — Terlemişiz beyim... Bu namussuzlar adamı uyutmuyorlar ki... Mahpushanede ona herkes «Kavat Alo» derlerdi. Bu kötü lakaba kızmazdı. Gençliğinde pehlivan gibi kuvvetli ve emsali az bulunur erkek güzellerinden olduğu söyleniyordu. Köyünde hem ağa, hem de zenginmiş. Hâlâ tarlalarının hesabını bilmezmiş. Lâkin ne fayda... Kız kardeşleri hacir altına aldırmışlar. Mahkûm olduktan sonra da fazladan vesayet ilâmı çıkartmışlar. Şimdi, merhametlerine kalmış bir şey, ayda on gönderiyorlar, onbeş gönderiyorlar. Başından geçenler, beyaz saçlı, beyaz bıyıklı bu güzel ihtiyara hiç yakışmıyordu. Kırk yaşma yakın, Malatya'da bir kahpeye tutulmuştu. Bir ev kiralayıp beraber oturmaya başlamışlardı. Hazır paralar tükeninceye kadar kimse felâketi farkedemedi. Sıra tarlaları satmaya gelince köy halkı hep birden ayaklandılar. «Ne demek olsun... Köyümüzün Hanedan evlâdı olup... Bir ekmek sahibi Ağazade...» dediler. Kız kardeşlerinden birisinin kocası da tesadüfen Muhtar bulundu. Beygiri çekip Malatya'ya koştu. Avukatlara danıştı. Gece gündüz içen Alo'yu kolayca hacir altına alıverdiler. Alo çalışmayı denedi. Borç aradı. Nihayet yavaş yavaş, herkesi, baba dostlarını bile alıştırarak, ip omuzunda hamallık etmeye kadar düştü. Bir hamal parçası, Malatya'nın meşhur kahpesi kocagöz Emey'i besleyebilir mi? Alo gene yavaş yavaş, eve hovardaları toplamaya başladı. Gizli gizli yapılan bu yeni zenaat sonunda bütün Vilâyete

malûm olduğu zaman hamal Alo'nun adı (Kavat Alo) olup çıkmıştı. Utanmadı, itiraz etmedi. Yaş ilerledikçe, mütemadi keyif geceleri devam ettikçe Kavat Alo süratle çöktü. Nihayet facia gecesi gelip çattı. Raziye bir haftadır kavga çıkarıp Alo'ya yüz vermemişti. Bir haftadır bütün yalvarmaları fayda vermedi. Karı Alo'yu koynuna almıyordu. O gece bu dertle Alo hovardaların rakısını su gibi içti. Gece yansı âdeta delirdi. Misafirleri sopayla kovaladı. Raziye'yi zorladı. Emeline muvaffak olamayınca baltayı çekip karıyı bin parça etti. Tepeden tırnağa kan içinde karakola gidip ağlaya ağlaya teslim oldu. Karıyı hâlâ seviyordu. Öldürüp kimseye bırakmadığı için memnundu. Mahpusanede koğuş hizmetçiliği yapar, Bey ve Ağa taifesinin bulaşıklarını yıkardı. Kumarbazdı. Bütün hakikî kumarbazlar gibi cebine giren paranın bir meteliğini bile kumardan başka yere sarfetmezdi. Her zaman oynamıyordu. Oynasa da, devamlı oynaması için ilk ağızda kaybetmesi lâzımdı. Yoksa bir lira kazanıp geri çekilir, oyuncuları çileden çıkarırdı. «Alo'yu paralamak» Malatya cezaevinde, yalnız kumarcıları değil, bütün mahpusları alâkadar eden bir hadiseydi. Her üç ayda bir kere bu hadise vuku bulur, herkesin yüzü gülerdi. Alo üç ay damla damla biriktirdiğini on dakikada veriyor, çıplakları sevindiriyordu. Şimdi uyanıp gömleğini giyince, aklını kaybetmiş gibi gözleri dönmüş Mehmet'le karşılaştı : — Alo beş lira ver... — Ne beş lirası... Töbe yarabbi... — Beş lira ver... — Alay mı ediyorsun avradını... — Beş lira ver. — Çekil önümden... — Beş lira ver. Ortada para dönüyor. Kazanırsam yatağı, yorganı, kilimi, ceketi kurtaracağım. — Seni kim yuttu? — Şeyh Yusuf. — Ne verdin? — Yirmi kayme verdim. Şeyh kazanıyor. Üçyüz lira dün gece aldı. Şimdi de Vallaha yüz liradan fazla aldı. Haydi, beş lira ver. — Dört yüz lira mı? — Dört yüz lira... Ben ceketi kaybettim... Alo artık dinlemiyordu. Kocaman ellerinde bir titreme başlamıştı. Sık sık yutkunuyordu. İstanbullu'ya gülümsedi. Gülümsemede, af istemek, ölümden korkmak, kazanmak hırsı... Her şey vardı. Kalabalığı yararak karşı duvarın köşesine gitti. Arkasını dönüp göğsünde bir şeyler aradı. Sonra bir yumruğu sımsıkı mindere yaklaştı. — Savulun ben geldim... Şeyh Yusuf... Pezevenk... Kelimeyi şahadetini getir... Şeyh Yusuf aşağıdan yukarıya baktı. Zarları zorla elinden alacakmış gibi altına saklayıvermişti : — Oynayacak mısın?

— Oynayacağım... — İki lira alıp kalkmak yok... — Kalkmak yok... — Kalkarsan, bak... Tepelerim. — Kalkarsam tepele... Yalnız zarları çabuk toplamayacaksınız. Benim gözlerim farketmez... — Yalana bak... Dört cihar at sen... Bak nasıl farkeder. — Dört ciharı inşallah hep sen atacaksın. — Tut öyleyse... — Aha tuttum... Yere bir iki buçuk lira koydu — Şunun yüzellisi önüne... Herkes nefesini kesmişti. Alo kazanırsa kalkacağı muhakkaktı. Kaybederse, Şeyh Yusuf'un bugünkü şansına göre Alo paralanacaktı. Şeyh Yusuf evvelâ bir şeşbeş atıp yüzelliyi hakladı. Arkadan ötekileri de dolaşıp — Ötekiler de Alo'yu mahvetmek için postaları azaltmışlardı— Bir lirayı da aldı. Zar Mevlut'a geçti. Bu sefer Alo bir lira kazandı. Zarları şeyh Yusuf'un burnuna doğru salladı : — Tut postanı... — At, bir liraya ne gelirse... — Tuttun mu? — Tuttum... — Yum gözünü geliyor. Zarlardan birisi minderden dışarı fırladığı için tekrar salladı. — Tuttun mu kerhane şeyhi? — Tuttum Kavat Alo.. — Parana da mı acımıyorsun.. İşte düşeş. — Vay yavrum... Dört cihan düşeş mi belledin. Lira gidince, Alo bu işi hiç beklememiş gibi şaşırdı. Gözleri hakikaten az görüyordu. Yırtıcı bir kuş gibi çömeldiği yerden etrafına bakındı. Namazı yeni bitiren küçük Hüseyin'e işaret etti. — Yahu Hüseyin.. Gel bakalım... Gel oğlum.. Bak bizi soyacaklar... Başkasına benim emniyetim yok... Kazanırsa gözlük vazifesi gördüğünden dolayı Hüseyin'e maktuan bir lira vermeyi âdet edinmişti. Hüseyin doğru çocuktu. Kimseye göstermemeye çalışarak biraz para daha çıkardı ve tutuştular. Önceleri alıp veriyor, keyifleniyor, şeş ciharı mutlaka, — Yaşa yavrum... Şeşbeş.. diye kapıyordu. — Ne şeşbeş... Şeşcihar. — Dur bakalım... Zarları gözlerine kaldırdı : Ne var arkadaş. Ben düşeş zannediyorum. Mahkemeye gitmeden hakkımı ver. Lâkin üstüste üç kere kaybedince telâşlandı. Yanında oturan Kezban'm babasına döndü :

— Başıma daha ne gelecek.? Bu şeyh bizi temizleyecek... Ulan at bakalım. Vay avradını... Şeyh... Ulan elinde senin zehir mi var. Bana bir balta verin şunun elini keseceğim... At bakalım... — Tut arslanım... Zarları Alo aldı, bir müddet salladı: — Ulan zar... Ulan Allahsız zar. Allahsız. ..Attı, kaybetti. — Vay başıma gelenler... Etme zar... Allahmı, dinini seversen zar... Bir defa gel... Şunu bir defa kırayım... Bir defa... Vallaha başka istemem... Bir defa... Hele at... Hele at... Ulan mindere atsana... Cebinden acele acele para çıkardı: At, ne gelirse... At... Bir defa gel zar Padişah... Bir defa.. Sana bir şeycik demiyeceğim... Sesim çıkarsa kahrolayım... Şeyh kazandı, ikinci postada Alo'ya bir dubara attı. Alo paraları önüne çekmeden zarları yakaladı. Işığa kaldırdı. Uç kere öpüp başına koydu: — Aferin kemik... Aferin kemik... Maşallah sana... Hep böyle isterim. Hep düşeş oturacaksın. Tut postanı şeyh... — Tuttum kavatoğlu efendi... — Al düşeşi... — O senin cilvendir. Zar cilveyi sever. Sen al düsseyi... — Aman.. Bu da nasıl bir iş.. «Düşse» diyor, düşse geliyor. Benim ecelime mi susadı bu it zar. Yahu benim canımı alacak bu zar. Gömleğinin sol tarafındaki cepte para bulamayınca on yedi lira kaybettiğini anlıyarak dehşetle etrafına baktı. Yanında oturan Mehmet'in kafasına vurdu: — Bakma.. Sen benim zarıma bakmayacaksın, istemem... Defol yahu... Defol... Uğursuz.. Avradını bellerim... — Benden ne istiyorsun? Ben de yutuldum. — Öldürdüğün Kezban'm üzerinden eşekler geçsin... Kalk defol... Tekrar elini boş cebine daldırdı. Bir şey bulamayınca yüzünü sıvazladı. Zarları sallayan Cuma Ali, — Hele tut Kavat.. Yoksa temizlendin mi? diye sordu. — Temizlendin mi ne demek? Tutacağım... Gömleğinin önünü boydan boya yırttı. öteki cebinden —bu gömleğin de bir sürü cep vardı bir çıkın para çıkardı. Bunlar iki avuç miktarında gümüş yirmibeşlikti. Hepsini birden mindere döktü: — At şuna... At ne gelirse... Kaybetti. — Tuhh.. Battım... Ulan zar. Ulan puşt zar. Ulan imansız zar... —Bir taraftan da gömleğini yokluyordu. Bir çıkın daha çıkardı. Bunda da gümüş ellilikler vardı. At şuna kurt Bekir'in oğlu... Şuna da at. Sırası gelinceye kadar çenesini titreterek bekledi. Arada bir, «Of of oof..» diye göğsünü yumrukluyordu. — At şuna ne gelirse... Gene kaybetti. Bu sefer elini evvelâ yere sonra var kuvvetiyle ağzına vurdu :

— Namussuzum, Allahımı inkâr edeyim... Ben bu zarı kesecektim. Kesik diyecektim. Dilim tutuldu. Dilim varmadı... Üstüste birkaç tokat daha attı: Ah Alo... Ah pezevenk Alo... Ah babanın avradını Alo... dilin varsa da kesik deseydin. Dübeşi bir kessem... Bir kesik desem... Vay kavatoğlu. Ağzından pembe salyalar akıyordu. Şeyh Yusuf, kana ehemmiyet vermeden hem zarları salladı, hem de yumşak yumşak söylendi: — Alırken iyi miydi? Cilveli orospu.. Bu Raziye mi, kesiyorsun? Tut bakalım... — Tutacağım... Tutacağım... Gömleğini tamamiyle paraladı. Para bulamayınca donunun uçkurunu çekip çıkardı. Bunun arasına büyük bankj notları dikkatle dikmişti. Artık rakamlara bakmaya lüzum görmüyordu. — At... dedi. Attılar. Kaybetti. — At.. dedi. Attılar kaybetti. Nihayet donunun uçkurunu ve sonra ağını parçaladı. Para kalmamıştı. Kirli tırnaklariyle vücudunu baldırlarından omuzlarına kadar aradı. Mıncıkladı. Göğsünü iki defa çizdi. Kanını yüzüne çaldı. Çömeldiği yerden bir kere sıçradı. Fakat doğrulamadı. Balyoz kadar büyük yumruğunu göğsüne vurdu. Arkası üstü devrildi. — Malımı alacağınıza canımı alın... Paramı aldınız canımı da alın! diye tepindi.Başını betona vuruyor, edep yerini çekiştiriyordu. Yırtık donu dizlerinden aşağıya kaymıştı. Etrafında üç aydan beri türlü mahrumiyetlerle biriktirdiği paraların çıkınları sürünüyordu. — Kalk ulan ayıptır.. dediler. Oturdu. Başını yumruklayarak, göğsünü tırmalayarak ağlamaya başladı: — Paralarım... Benim paralarım... Ben onları onar para onar para biriktirdim... Onar para onar para... Küçükten biriken para uğurlu derlerdi. Öldüm. Malımı aldılar. Yandım... Şeyh Allah belânı versin... Avradını bellediğiminin şeyhi... On para on para biriken paraya güç mü yeterdi? Bitti deyyusun gücü.. Hep düşeş.. Hep düşeş... Ulan düşeşçi kavat... Şahit olun arkadaşlar.. Ben bu şeyhi vurur öldürürüm... Ben bu paraları alırım. Ben bu koğuşta birinizde para bırakmam tahsildar... Soyguncu tahsildar. Namussuz tahsildar. Şeyh... Vay sakalı boklu vay.. Ulan Mustafa Kemal... Mezarında kurt kaynaya (çok ayıp).. Şeyh Sait biçaresini sen neden asarsın? Bunu assana Atatürk... Bunu götür, asıver. Vay paralarım... Vay paralarım.. Ulan benim param adama hayır eder mi? Benim param bir vakit hayır etmez... Suratına sağlı sollu iki tokat indirdi. Gebersene Kavatoğlu... Şurada uyuyorsun. Senin zar oynamak neyine... Bunlar babanın koca boynuzlu sarı öküzleri mi?.. Sen nereye koşuyorsun? Dinleyenler artık tahammül edemediler. En yukarda tahsildar Bedri beyin en altta şeyh Yusuf'un kahkahaları olmak üzere gülmeler çın çın öttü. Kavat Alo şaşırarak sustu. — Ulan bana mı gülüyorsunuz pezevenkler?

boş duran iki oda ve koridordaki demir parmaklıklı kapı konuşma yeri olarak kullanılıyordu. — Topla. Pütürge'den Abuzer'in yeğeni yedi yaşında Hüseyin. Üç gün. Bunlar kışın. tıraş olmayı ihmal etmezler. odasına ısınmaya gelirler. yahut süt. şaşkın ihtiyarlar... Edep yerini kapattı. istanbullu her defasında.. izinden gelmiş askerler. ibrahim'in kızı Feyziye.. köyden.. heybeli. muhacirler tarafından günübirliğine doldurulmuş bir han'a benziyordu. Malatya'nın içinden şekerci Vahab'm kızı Sevim. kocalarına. Gardiyanların yatması için yapıldığı holde. odası dış tarafta olduğu için ziyaretçilerin çoğunu — bilhassa küçük çocukları tanıyordu. paketli. biraz alaycı burada alay «Allah» . kaynanaları. torbalı. Baharda çiğdemden başlayarak. ölümden ve muharebeden konuşurlardı. dördüncü günün sabahında gülerek karşı koğuşa gidecekti. Banazi'den Hacı Emir ağanın torunu Cemal. toprakta yorulmuş orta yaşlı erkekler iner çıkardı. bir acayip mahcubiyetle şaşırıyor.. Kavat Alo. Hacı Abdullah'ın yeğenleri Melâhat. üç gece hiç yemek yemeden yatacak. bohçalı kadınlar. tandır. sırasiyle kiraz.. Mahpus delikanlılar kadınlara gösteriş yapmak için giyinmeyi. Şeyh Yusuf'un meşhur bir sözü var ki doğrudur: «Kumarbazın onuru olmaz ki utana. aralıkta ikişer. Şeyh Yusuf. Yaralı bir köpek gibi duvara sürünerek dışarı çıktı. Demirlerin bu tarafında ziyaretçiler. pestil ve kışın krizantem ve resimli mecmualar getirirlerdi. gül. kuru dut.. Para çıkınladığı paçavralar yerde kalmıştı. gene «parçalanmış». bazen oturarak adamlariyle konuşurlardı. istanbul dilencilerini hatırlatan biraz yayvan. — Donumda ne var? Donumda metelik kalmadı. dut. Şeyh Yusuf'la şakalaşmak için. Tahsildar Bedri bey bu sefer ciddî konuşuyordu. tespih çekerek dolaşırlardı. Adıyaman'dan bir gözü kör Nuri ve küçük kızkardeşi Emiş. iki buçuk aydır türlü rezilliklerle topladığı 130 lirayı onbeş dakikada verivermişti. — Elli lirasını aldım. üçer kişilik gruplar halinde. Nuriye. mışmış (kaysı) üzüm. doğum zamanı ağız pekmez zamanı taze pekmez.— Topla donunu pis herif. Kirpinin Hüseyin'in kızı Mabuş. kur'ası çıkmış delikanlılar. Odaların bir tarafı asıl mahpushanenin merkez salonuna açılan demir parmaklıklı büyük pencerelerden ışık almaktaydı.» Ziyaret günleri mahpusane. dedim. saç ve mısır ekmeği bırakıp bir sürü de kurtulma duaları ettikten sonra giderlerdi. Ayrıca... damatlarına evlâtlarına bedava istida yazdığı mahpusların ihtiyar anaları.istanbullunun oturduğu İdare kısmında çocuklar koşuşur. karıları açık kapıdan kafalarını uzatıp biraz tereddüt ettikten sonra bir bakraç yoğurt. son güzde elmaya kadar. Allahtan. öbür tarafında mahkûmlar bazen ayakta. Bunlar öyle doğrudan doğruya yüreğe dokunan alâkalardı ki. Besni kazasından. Giderek küçükler «Gözlüklü Dayıya» ayrıca küçük hediyeler bile getirmeye başlamışlardı. diye ne kadar yemin ettiyse de kimse inanmadı.istanbullu. Sen işi azıttın. karpuz. Kavat Ali korkarak donunu topladı. bellibaşlı dostlardandı. ceviz.

tahsildar Bedri beye sürünerek volta vuruyorlar.. Birisi birisine kâfir demiş imiş. Sol yanağında iki tane ben farketti. hanım yenge dışarda karşılıklı iskemlelere oturmuşlardı... Tahsildarda. Karı kocanın gündelik işleri konuşmalarında değildi.. kadınlık vazifesini bitirmiş.kelimesine aitti ifadeyle. (Bunlar kadında kahramanlığın sınırıdır. istanbullu. Velhasıl her taraf memnundu... Çaçaron değildi ama. Tabiî Allahm iıiç bir harekete razı olacak veya olmayacak hali kalmamıştı. — Ne rezilliği? — Tahsildarı sıkıştırdılar.) Güneşten rengi solmuş bir jandarma mavisi manto giymiş. ihtiyarlığa teslim olmuş yorgun bir hal kolayca seziliyordu. Ekseriya. — Lafa bak... İşte öyle bir hal.. O da ona «Müslüman» diyor da. topallarda insanı pek şaşırtan bir süratle içeri girdi: — Beyim hele gel. çok çocuk doğurarak —beş çocuğu vardı—.. Bedri bey içerde. kızarıp hafifçe terliyordu. — Ne var? — Gel de rezilliğe bak. dedim. — Nerde? .) Müslüman zannederek bir kocaman yalan irtikâp ediyorlardı.. Tahsildarın hali fena. en aşağı 1360 senelik bir kocaman ve hayasız Müslüman yalanı söylüyor. Dükkâncıya gittim. onlar da onu kendileri gibi dini bütün (. yemin edilebilir ki. «Beye danışacağım».. Kürt Bekir'in Cumah. Dedim ki.. istersen ben çıkıncaya kadar sabredelim. Kırk yaşını ferah ferah geçmişti. — Sonra. Sefer topallayarak. «Siz razı olursanız bey ne diyecek? Siz razı oldunuz mu. bir edepli sükûnet vardı. Bu sözü de pekâlâ değiştirmek daha başka daha «realist» bir söz bulinak kabildi.. Biraz şişman. Oğlanı benim gözüm tutmadı. beyaz bir kadındı. — Sen bilirsin.. bu mukabeleden belli ki hoşlanıyorlardı. Çabuk gel.. Facia. Elbette sen çıkıncaya kadar sabredeceğiz. «Yalanın karşılığı oldu yalan» diye seviniyor... Ayağındaki kunduralar da eskiydi. Kiraları hiç bir zaman intizamla vermiyor. istanbullunun pek yadırgadığı bir sıkıntı.. Sen buradayken ben düğün mü yaparım? El âlem ne demez? — Sen bilirsin.?» dediler. — Hangi tahsildarın? — Bedri beyin. Vaiz efendi.. Fakat karşısındakiler. günde belki yüz defa adı burada küfürlerle beraber geçen yenge hanımı dikkatle tetkik etti. diyordu. «Allah razı olsun». heyecanlı heyecanlı söyleniyorlardı: — Nerde bu pezevenk. bir de İzmirli Ali bey.. dizlerine bıraktığı tombul ellerine bakarak başı önünde konuşuyor. kararları kat'î ve fedakârdı. (Bir meşhur kıt'a vardır... Boyasız yüzünde.) istanbullu onlara.. başını siyah bir ipekle örtmüştü. Anlatıyordu: — Bedri beye danışalım dedim.

Ben yerinden haber aldım. Birdenbire nıe hatırladıysa hatırladı. Mutfağın penceresine sıçradı.... Bedri bey. Ekini hemen satmasın. Bir taraftan karısını dikkatle dinlerken bu fazla beş liraya nasıl bir mazeret göstereceğini düşünüyor. işin şakaya tahammülü olmadığını bildikleri için.. sonra da diğer iki buçuk lira uzatıldı. Tahsildar Bedri bey bir müthiş öksürükle gırtlağını temizledi: — Nerede Cuma Ali pezevengi? diye kükredi. yana yana... Avrata sövme mezhebi'nin biraz kılıbıklıktan türediğini. Kadınlar alışık alışık gülümseyerek başlarım çevirdiler. Gülerek döndü: — Ne istedin Bedri bey?. Cuma Ali'nin artık vurdumduymazlığa imkân kalmamıştı. Paraları ele geçirir geçirmez. Bedri beyin karısı köşeyi dönmek üzereydi. cigara içmediğinden. Kavat. dedi.. Şimdi birkaç komşu karısiyle beraber bu odayı Cuma Ali'nin haremi doldurmuştu. küçük karıdan dört çocuğu vardı... Cuma Ali. bu bedbaht hisle malûl kocaların erkek erkeğe kaldıkları zamanları suiistimal etmemek için derhal öç almaya giriştiklerini sezdi.. Ekin pahalanacak. en gevezelerini Kürt Bekir'in Cuma Ali ağayı aradı. sanki gelecek. Cuma Ali.. hiç istifini bozmadan konuşuyordu: — Babama dersiniz. Bedri bey. iyiliği de üzerinde olduğundan yenge hanım bugün cömertlik edebilirdi.. Bak artık sen düşün. — Ulan pezevenk. Hanım yenge cevap vermeye lüzum görmedi.. Şalvarını savurarak koğuşlara doğru koştu. Birdenbire gözleri_ keyifle. birdenbire geri döndü: — Ulan deyyuslar. Baş örtüsünü pek alışık.. İstanbullu. pek kadın kadıncık bir hareketle düzeltti. Öteki odanın penceresinde konuşuyordu. Evvelâ harçlığından fazla iki buçuk lira. gözlerini karısından kaçırarak bir bakışla yalvarıyordu. — Cuma Ali deyyusu nerde? — Haber aldım ki. Bedri bey. Bedri beyi gizlice tehdit etmekle iktifa ediyorlar. Arkada dolaşanlar. yemeği de evden gönderildiği için cep harçlığı olarak haftada beş liraya razı olmuştu. hafta yokmuş gibi birdenbire değişti.. sevinçle parladı. — Haydi bakalım.. Henüz harçlığını alamamıştı. ileri gitmiyorlardı. El sıkışmadan ayrıldılar. Halbuki kendisine on lira lâzımdı. Şimdi düşünüyordu. başını titretiyor.. «Deyyuslar» iki kişi kalmışlardı. Ulan avradmı. yallah.. Cuma Ali'nin de Ziyaretçileri gelmişti. arkasında gidip gelen namussuzların nihayet dayanamayıp işi berbat etmelerinden korkuyordu. laf altında kalmasını sevmezdi. çocukların gözlerini öperim. Her lafta Bedri bey.. — Bir de ne istedin diyor. Kira almaya dükkâna gittiğine göre. Harçlık şu siyah çantanın içinde duruyordu. İki evliydi.. Büyük karıdan yedi. Kızı yalnız başına sokağa bırakırsın. Bedri bey nihayet demire ağzını yaklaştırarak bir şeyler söyledi... .— Yahu şunu çağırsanıza.

— Hanımefendi.. Hanımefendi.. diye seslendi. Kadın durup baktı. — Bedri bey sizi çağırıyor. Eline birtakım kap kaçak, torba falan alarak tekrar konuşma yerine döndü. Demir parmaklığa yüzünü dayadı. Büyük karışma, — Sen pezevenk lafına alışıksın karı., dedi. Bunlar şehir pezevengi... — Başıma gelenler... O nasıl bir adam... — Sen konuştuğuna baktın da onu adam mı belledin, bayırın deyyusunu hay kan... Bir taraftan da merdiveni kolluyordu. Bedri beyin karısı sofaya çıktı, istanbullu önüne geçip geri çevirmeyi düşündü. Lâkin, meseleyi anlatmak da ayrı bir meseleydi. — Tahsildar Bedri bey.. Tahsildar Bedri bey!. diye bağırdılar. Elini yıkıyormuş, kurulanarak ve söylenerek salona çıktı. — Beni hangi avradını... Çağırıyor... Ulan... Karısını görünce şaşırdı: Kız, burada ne arıyorsun? — Sen çağırmadın ıaı? — Lahavle... Ben radyoyla mı çağırdım? — Pencereden seslendiler... — Kız hangi avradını... işte Cuma Ali bu sırayı bekliyordu. Elleri kuşağının önünde öyle yaklaştı: — Hanımefendi, bu «avradını...» dedi, seninle oynuyor. Bu pezevengi sen adam mı belliyorsun. «Karımın yanında bana sövmediniz. Ben uyku uyuyamam», diye ağladı da, arkadaşlar seveplanna seni çağırdılar. Sen bu deyyusu... — Tuh Allah belânızı versin... istanbullu odasına giriverdi. Kadın söylenerek kıpkırmızı merdivenleri indi. Orta salon kahkahadan deniz gibi dalgalanıyordu. Aynı gün öğleden sonra istanbullu uyurken kapı açıldı. — Bey uykuda mısın? — Kör müsün ulan ne var? — Bak, seninle görüşecek. istanbullu dirseklerine dayanarak doğruldu. Sırtına çarşaf yerine son moda, bir yatak örtüsü atmış, ipekli bir entari giymiş ihtiyar, bitik bir kadın kapıda duruyordu. Eteğini iki taraftan iki çocuk tutmuştu. — Ne istedin teyze? — İstanbullu Muret bey varmış. Sen misin? — Benim. — Şuraya kadar geleceksin. Seni Mehmet çağırıyor. — Hangi Mehmet. — Kezbanın babası... — Ne olacak? istanbullu somurtarak tayıncı Sefer'e döndü: Beni bunun için mi uyandırdın rezil?

— Beyim. Hükümet Mehmet de geldi. Sen olmazsan konuşmuyor. Bunlar yalvardılar. — Pekâlâ.. Sen git bakalım kan.. Ben giyinir şimdi gelirim. Kadın ağır ağır döndü. Odaya belli belirsiz bir koku da yayılmıştı. Ayaklarına ipek çorap, topuğu açık spor kundura giydiğini o zaman farketti. «Mirasa konmuş... Hay Allah belânızı versin..» Bir cigara yaktı. Ölenle, bir vakit ölünmüyordu. Mehmet'e o kadar kızdığı halde, kumara vereceğini de bilerek, Tözey'e yalvarmış, Kezban'ın eşyalarını anasına teslim ettirmişti. Hastaneye teslim edilen 110 lirayı almak için de veraset davası açmışlardı.Şimdi, ortada halledilmemiş bir radyo meselesi kalıyordu. Kezban'm dostu Hükümet Mehmet, işi inada bindirmiş, müşkülât üstüne müşkülât çıkarmıştı.Kızın odasındaki radyonun, herkes, Kezban'a ait olduğunu biliyordu. Yalnız bunu acente'den Hükümet Mehmet satın almış, muameleyi tamamiyle kendi üzerine yaptırmıştı. Kızı babası öldürünce, inat olsun diye, «Mal benim» demişti. Cebren kız kaçırdığı için üç sene hapis yatan ve evvelce ilkmektebi bitirip bu kadar müddet de mahpus stajı gören Hükümet'e güç yetirmek, artık Müddeiumuminin de haddi değildi. Tahsildarlarla beraber yemek yediğinden ve yeni yazısı güzel olduğu için milletin istidalannı yaza yaza avukat kesilmişti. Cezaevindeyken boş zamanlannda ceza kanununu, ceza muhakemeleri usulü kanununu, elinden düşürmez, her maddeyi yerde bulmuş gibi telâşla, hayretle okur ezberlerdi, istanbullu, Kezban'ın babasının ricalanna, ağlamalartna dayanamayıp haber gönderdiği zaman, haberi götüren .gardiyan Abdullah'a bilmem kaç tane kanun maddesinden, usulden, davadan laf açmışlardı. Gardiyan Abdullah; — Bırak namussuzu beyim demişti, Avukat Şefik bey yanında halt etmiş. Ona bir vakit laf kâr etmez. istanbullu gülümseyerek tespihini aldı. Hükümet Mehmet, eski mahpushane arkadaşlariyle konuşuyordu. Kezban'ın babası demirin öte yanında, anası beri yanında bu uzun boylu, güzel delikanlıya canmı alacak gibi bakıyorlardı. istanbulluyu görünce Hükümet Mehmet koşup eline davrandı: — Geldim uyuyordun ağabey... Nasılsın? — iyiyim Hükümet... Sen nasılsın? — Sorma, yüreğim yanıyor... Ben kıza çok acıdım. — Ne yapalım? Kurtuldu. Şu geride kalanların rezilliğine bak... — Ağbeyciğim.. Köyde, burada, kahvede, keranede her lafta ben seni hatırlıyorum. Buraya sık gelmediğime bakma.. Vallah billah her gün adını anıyoruz. — Köylü ne diyor? Eskiden sana «Hükümet» diye lakap takmışlar... — Sorma... Şimdi «Büyük Hükümet olmuşsun yavrum, sana söz yetmez...» diyorlar. Hele radyoyu, bir akümülatörlü makineyle değiştirdim mi bizim köy Paris'e dönecek.

— Seni biz buraya radyo işi için çağırdık. — Farkındayım. Senin önünde konuşacağız. Sonunda «Getir, ver» dersen başüstüne... Sana canım kurban... — Gel bakalım... İstanbullu, kendisi gelmeden evvel Hükümet Mehmet'le konuşan delikanlıları savdı: Haydi, biraz dolaşın, bizim işimiz var. Gel şuraya Mehmet... Mehmet, Kumandanını görmüş bir asker gibi, sahte ve gayrı tabiî bir hürmetle demire yaklaştı. Karısı da bu taraftan yanma geldi. Hükümet Mehmet, Kezban'm babasına nefretle baktı: — Sen benden ne istiyorsun herif? — Efendi... Radyo makinesi kızın malı imiş... — Radyo makinesini aklından çıkar. Bana kalsa biçarenin pırtılarını da sana vermezdim. Beye dua et... Tözey'in gönlünü etti de, bu senin karın olacak orospu, Kezban'm yatak örtüsünü başına çekiveremezdi. Pabuçlarını giyemezdi. Çoraplarını... Lahavle vela... Ulan sizin gibi rezil var mı? — Mehmet efendi bize zaten Allah vurmuş. Biz mahvolmuşuz. Bak bu yavrular sokakta kaldı. — Ağlama... Sen Murat beyi kandırırsın ama beni kandıramazsın. Dua et, yoksa bütün kızlar yemin (bastılardı. «Kezban'm burada bir iğnesi yok. Hepsini sevabında biz iğreti verdik.» diyeceklerdi. Neyse, oldu bir iş.. — Radyo kızın malıymış... — Radyo kızm malı ama, bakalım kız sizin malınız mı? Ulan pezevenk, kızı evlendireceğin sırada sana ağlamadı mı? «Ben o herifi istemem,» diye ağlamadı mı? — Kız kısmına bakma... Bugün istemez, yarın ister... — Nasıl istermiş. Kocası olacak kavat askere gidince kaynatası geceleri Kezban'm üstüne çökmedi mi, kız gelip sana söylemedi mi kaltak? Kadın yüzünü sakladı. Anlaşılmaz şeyler söyledi. Demirlerin arkasında namusçu dudaklarını yalıyordu. Hükümet coştu: — Dili tuza değmiş keçi gibi ne yalanıyorsun. Sen izinli geldin. Kız sana meseleyi bir tamam anlattı. «Kaynatam benimle yatıyor,» demedi mi? — Dedi. Lâkin biz askerdeyiz, izinli geldik... — Sus... Güveynin babasından üç kırat ekin, yirmi lira almadın mı? — Aldık. Bunlar açtı. Sen fıkaralığı bilir misin? — Öyleyse kızı neden vurdun?... Ellerin lafıyle vurdun. Ulan senin namusun var mı ki sen namus temizliyorsun. — Ben ona haber yolladım «Başka vilâyete gitsin,» dedim. — «Gitsin», demiş. Senin lafınla gidebiliyor mu? Fıkara istida verdi. Kabul etmediler. Komiserin gözü var, jandarma zabitinin gözü var, zabıt kâtibinin gözü var. Hey Yarabbi... Dünyada senin gibi namussuzun kıtlığına kıran mı girmiş. Kızı yollamadılar. Namusunu temizleyeceksen, kızın kaynatasını vursana... Pezevenk kocasını vursana... Ulan, kız yetmiş kuruş yevmiye ile fabrikaya girdi. Gelip neden götürmediniz? Şimdi radyo davasını görüyorsunuz.

Kan, eteğini tutarak çocukları ileri doğru itti: — Bunlar aç yavrum.. Bize acıma... Bunlara acı... — Kes sesini... Bana çaça analık etme... Senin dünyadan haberin yok. Bu kocan olacak pezevenk kumar oynuyor karı... Kızın radyosunu da kumara mı bastıracağım? — Vallah billah yalan.. Ne kumarı Mehmet efendi? — Yemine de alışmışsın. Şunda hiç utanma, arlanma var mı? Radyo benim. Size radyo değil selâm verenin Allah belâsını versin. Ne dersin beyim? — Haklısın Mehmet., istanbullu hışımla içeriye döndü: Eğer mesele anlaşıldığı gibiyse sende vicdan yok, namus da yok, insanlık da yok, utanmak da yok... Tuu... Haydi gel Mehmet... Haydi yürü.. — Benim işim var beyim. Köşeye dayadığı bir sepeti aldı: Sefer nerde? Biraz mış mış getirdim. Şunları da içersin. Uç paket köylü cigarasıyle bir kibrit uzattı. Merdiven başında istanbullunun elini tut — Bir lafın var. Hiç unutmam... ölürken de unutmayacağım bey... «Her şey akıldan gelir.» derdin. Her şey akıldan geliyor. — Akıldan geliyor ama, akıllı adamın namussuzu daha beter olur Hükümet... Bu da aklında kalsın... Akıllı namussuzun yanında Kezban'm babası yedi kere zemzemle yıkanmıştır. — Yahu.. Bu dünyanın akıllı, akılsız, bu namussuzlardan nedir çektiği? Tuu... Kederle gülümsedi. Ben haftaya uğrarım, uğrayamazsam birisini yollarım. Sana zerzevat göndereceğim. — Zahmet etme... — Ne zahmeti.. Allah, Allah.. Yarı yolda durdu: Haklı mıyım bey. Radyo verilir mi? — Verilmez.. Keski pırtıları da almasaydık. — Sana çok kızdım ama... Sonra «Ne yaparsa iyi yapar,» diye seslenmedim. Kıza yazık ettiler ağabey... Şimdi hangisi orospu yahu.. Kezban mı, babası mı.? — Galiba, bu günlerde biz hepimiz, bir parça orospuyuz Mehmet... Bir saat sonra Tözey ziyarete geldi. Bir ay hapis yattığı için mahpusluğun halini biliyordu, istanbulluyu çok sevdiği halde bu sebeple hiç süslenmiyor, ev kıyafetiyle, hattâ fazladan bir de tenteneli önlük takarak, ayaklarına takunyalar giyiyordu. Her hafta bir kutu bal, bir kilo tereyağı getirmeyi âdet etmişti. Bunları Sefer'e teslim ediyor, istanbulluya her sabah yedirenek gelecek ziyaret gününe kadar bitirilmesine yemin verdiriyordu. Bu pek acayip bir sevgiydi. Bir kere bile öpüşmemişlerdi. Böyle bir şey akıllarına da gelmiyordu. Mahpusun kelepçesi bir parça da ruhundaydı. Mütemadi bir usanma, bir yarı ölülük, bir ateşli hastalık hali, insanı yoru yordu. Konuşacak hiç bir şeyleri olmadığı halde, bir saat kadar nasıl konuştuklarına istanbullu tam bir hafta şaşardı. Kezban öldü öleli sözün bir yerinde Tözey mutlaka şu suali soruyordu:

— Pezevenk ne yapıyor? — iyidir. Kumar oynuyor. Yatağı falan yutuldu. Betonda yatıyor. — Oh olsun... Dur bakalım daha beteri var. Bize zaten Allah vurmuş. Bir de sen ne demeye vurursun, a kavat. istanbullu, Hükümet Mehmet'in gelişini anlattı. Tözey olup bitenleri pek beğendi. Yüzü güldü. Biraz Sefer'le, biraz başgardiyan Ali'yle konuştular. Meyve yediler. Nihayet Tözey kalktı. Giderken de hep aynı şeyleri söylerdi. — Babana mektup yaz, ellerini öperim. Kardeşine mektup yaz, selâm ederim. — Olur. Kadın kıyafetini elleriyle yokladı. Bu sırada göğsünde bir şey hışırdayınca aklına geldi: — Durun, size bir şey gösterecim... Bluzunun yakasından bir kâğıt çıkarıp uzattı: Bakın bakalım bu nedir? İstanbullu açtı: — Buna makbuz derler kızım. — Evet makbuz. Dün bizi Vilâyete çağırdilar. Ben, Ayşe, bir de Münevver. Emniyet Müdürü istemiş. Varlık vergisi için. — Ne için? — Varlık vergisi çıkarmışlar. Beşeryüz lira verdik. — Alay ediyorsun.. İstanbullu makbuzun beşyüz rakkamına şaşarak baktı: — Bu nasıl iş?" — Bilmem. — Üçünüz de verdiniz mi? — Verdik. Koca emniyet müdürü neler söyledi. Vatan tehlikede imiş. Bu parayla orduyu besleyeceklermiş. Düşmana karşı... — Bırak düşmanı... Sen beşyüz lirayı nereden buldun? — Manifaturacımız var ya... Ondan borç aldık. 91 günde altıyüz lira vereceğim. — Faiz olmaz olur mu şekerim? Verdiği ne devlet... — Doğru verdiği ne devlet? İstanbullu biraz düşündü. Bıyıklarını çiğniyordu: İsmail ağa kaç lira vermiş haberin var mı? — Bilmem. — Yediyüz lira vermiş. Senden yüz lira fazla... Parayı yatırır yatırmaz, İstanbul'a koştu ismail ağa... Gâvurların satılan mallarından kırk bin liraya bir gazino almış. — İsmail ağa mı? — İsmail ağa... Sen şimdi bu makbuzu ne yapacaksın? — Kaybedeceğim. Sonra isterler mi? — Zannetmem. İnkılâp müzesine koyulacak bir matah olmasa gerek. Haydi sen artık git. — Gidiyorum. Bunda kızılacak ne var? Vermese miydim? — Vermemek olmaz ki ninem... Vatan meselesi... Ordu besliyoruz. Düşman gelirse senin apartımanını alır.

Günde üstüste dört kişiden iki aylık mesele... Öteki vergilerle beraber senede gayrı safi kazancın dörtte biri. gözlerinin önüne geldi Utandı. Şuna bak. ne dedikodu Mazmanoğlunun elini burnundan çektirememişti. — Apartımansız.. deminden beri. ne ölüm tehlikesi. Duvarda kocaman bir «Vatan haritası» asılmıştı..» Pencerenin önüne bir serçe kuşu kondu. . ne aşk.» Demirlerin arkasında radyoyu alabilmek için yüzlerine yalvararak bakan adam ümitsiz adam. Allah Allah.. varlık vergisi makbuzuyle beraber salladı. — Sonra düşman gelirse.— Benim apartımanım yok. yavrum. «iyi ama biz Kezban'ın babasına neden kızıyoruz? Kızını yarı varlık vergisi vermekten kurtardı. istanbullu mekanizmaların çelik şakırtısını kalbi sıkılarak dinledi.. — İsterlerse duysunlar. Dur bakalım. Anladın mı? — Anlamadım. «Doldur boşalt» levhasının önünde.. tüfeklerini boşaltıyorlardı. karıştıran için tadına doyulmaz bir iş. Topal Sefer.. Sefer çıkınca. «Bir de çıkıştık. Hükümat'Ia beraber olup. Kahpe kısmından ne vergisi istiyor? Töbe Yarabbim. Yavaşça sordu: — Bizim Tözey'den ne almışlar beyim? — Vergi almışlar yavrum.. ikiyüz kırk kişi ile. «Ne mutlu Türküm diyene»...». Siyah muşambadan örtüsünün altında daktilo makinesi taktaklamadan uslu uslu duruyordu. Tözey «Adam sende» manasına elini.. senin ırzına geçer.. ikiyüz kırk kişiden kurtardı. «Egemenlik ulusundur».. Onbeş seneye karşı bir küçücük iyilik. Burun karıştırmak. ikiyüz kırk kişiyle yatarsa ödeyecek... Alay mı ediyorsun? — Çiftliğin de mi yok? — Yok ya. Cigarasım yere attı. seyreden için pis ve usandırıcı bir harekettir. Ne hakkımız vardı?. Kırmızı ve büyük yüzünde burnu kocamandı. ne alay. Takunyalarını betonda şıkırdatarak geçti... karşıda karakolun avlusunda... dalgın bir ciddiyetle hatta kederle burnunu karıştırıyordu. «Biz bize benzeriz».. «Durmayalım düşeriz» ve «Çıktık açık alınla. Rezillik bu bizim işimiz.. meyve sepetini..» Nöbeti değiştiren jandarmalar.. Mazmanoğlu kendini bildi bileli burnunu karıştırırmış.» TELGRAFÇI ABDURRAHİM Mazmanoğlu hacı Abdullah. istanbullu boş müdür odasında ne yapacağını şaşırarak öylece durdu. «Adımız andımızdır. Kimse duymasın. — Çok mu? — Çok değil. Ağzındaki acılığı tükürdü. tereyağla bal kutusunu almıştı. çiftliksiz adam mı olurmuş? Seni serseri diye tevkif ederler. Kırmızıydı. istanbullu pencereden dışarıya bakarak hesap etti: Çok değil Topal ağa. «Demin herife çıkıştık. ingiliz Kralının tacından daha pahalı.. gitti.. İyilik etmiş de haberimiz yok.

sağ elini. Bir seneden beri yemek arkadaşlığı yaptıkları için Mazmanoğlunun hangi hareketlerle burnunu karıştırdığı kendisince malûmdu. Abazaydı. Kapalı duran mahpushane kapısının önünde üç kişiydiler. daldıkça ahtapotlu burnundan acayip sesler çıkarıyordu. Evvelâ. Kır saçları. Hacı Abdullah. Başka kimse maazallah müdahale edemez bunu söylemeye üşeniyor. burnunun sağ deliğini bırakıp sol deliğe geçti. . orta parmaklarından biriyle sol elinin bir kenarına iliştirerek ufalamağa başlardı. Üçüncü şahıs Murat efendi gardiyandı. kıyafetiyle mesleğini birbirine uydurmanın imkânı yoktu. Kendisi fevkalâde uzun boylu. Mazmanoğlu da güler. bu iki harekette de sahipleri için bir anlaşılmaz rahatlık. delik deşik vücudunu hastane sertabibi masaya uzatmış. Senin Bozo hâlâ burnunu karıştırır mı?» diye soruyorlarmış. Nöbetçi jandarma öksürünce uykudan sıçradı. Yakında oniki seneyi günü gününe tamamlayıp çıkacak. «Oyun çıkardıkları» zaman herkesin taklidini yaparken Mazmanoğlunu da burnunu karıştırırken temsil ederler.) Gardiyan Murat efendinin soyadı «Büyük» tü.Üç kişiydiler. O kadar şık giyinirdi ki. seyirciler gülmekten kırılır. vaktiyle «Burnunu karıştırırsan. Desteyi cebinden çıkarıp zincirini pek alışık bir hareketle oturduğu iskemlenin arkalığına taktı ve kolunu üstüne koyarak emniyetle gözlerini yumdu. seni içeri almam. Birçok soyadlarınm aksine. güzel bir adamdı. hattâ k*urtuluş sezerek ikisine de acıyordu. İstanbullu. Kafkasya'dan geleli otuz sene olmuştu. terzinin hırka yamadığı gibi dikmiş. onun burnunu karıştırmasına da. Anası kız istemeye gittiği zaman. seni vazifeye davet ederim. işte asıl facia buradaydı. Karşıdaki bakkal dükkânı kapalıydı. bir müddet araştırır. aralarındaki mukaveleye rağmen «Çek elini!» diye bağırmağa yalnız istanbullunun mukavele mucibi hakkı vardır. Arkadaşları.» Bunları o kadar sık sık. Bu manzara karşısında İstanbullu her zaman şair Necip Fazıl'ın yüzündeki acıklı tik'i hatırlıyor.» dediği halde para etmemiş. şahadet parmağını sağ deliğe sokar. Çok zaman. yabancılar Murat efendiyi mahpushane müdürü sanırlardı.Kerhanedeki dostu.Şimdi başını sarsarak uyukluyor. sonra ne çıkardıysa bunu şahadet ve başparmakları arasına alır. o kadar yerli yersiz kullanırdı ki ikisinin de artık hiç bir değeri kalmamıştı. Ama gene üe eli burnundadır. Bu müddet içinde hapishane nizamnamesinden bir tek madde bile öğrenememişti ama iki tane mühim kibar kelime ezberlemişti: «Teessüf ederim. Murat efendinin ismi müsemmasma uygundu. Anahtarları araştırdı. Onsekiz yerinden vurmuşlar. (Dış kapı nöbetçisi. kendisinin üşenmesine de kızıyordu. Şimdi. çenesi düşük koca karılar «Karı bey. Tabiî evlenmesi mevzubahis. üstüne kireç dökülmüş gibi insana uzanıp fiskelemek arzuları veriyordu. O sırada Mazmanoğlu gene böyle dalgın bir ciddiyetle burnunu kurcalamakla meşgulmüş. Onsekiz seneden beri de bilâ fasıla gardiyanlık ediyordu. çizgisiz matruş yüzüne hiç yaraşmıyor.

Adam. betonun rutubetli gölgesinde otururken bunalıyordu. bir tükenme hissi gelir.. istanbullu. — Kimi vurmuş? — Şaroğlu'nun kızını vurmuş. şehrin suları 13'de kesilir. Küçük kızı besbelli. Adamın yerine cevap verdi: — Vurulan ölür.. uykudan kalktığı için büsbütün sinirliydi. Murat efendi. hissedebileceği harareti düşünerek istanbullu.. — Kim vurmuş? — Postanede. Burada. dedi. sigara paketini çıkardı: — Merhaba. Tepesi pek ziyade seyrekleşmiş sarı saçlarını sıvazladı..Yazın. Adam cigara sarmaya başlamıştı. dokuma fabrikası işçilerine mahsus sapsarı yüzüne hiç yaraşmayan kıpkırmızı diliyle cigara kâğıdını ıslattı. . genç ve şişman yüzünde derin bir kırışık gibi görünüyordu.. Yapışkan ve insafsızdır. Büyük kızı mı vurmuş? Kız kocaya gitmedi mi yahu. — Neden vuruyor? — Kız bekârmış. Vurulan ölmezse vuran ölür. Bunları pek acele yapmıştı: — ölmüş mü vurulan? diye sordu. Aşağıya mı? Mazmanoğlu «Aşağıya» sözüyle kerhaneyi kastetmişti. Diyarbekir'li dediler.. — Kimi? — Çarşıda adam vurdular. — Abdurrahman mı? Kimin oğlu? — Yerli değilmiş. Ağza gelecek tarafını yapıştırmadan cigarayı demirlerin arasından Mazmanoğluna uzattı: — Herifi getirdiler mi? dedi. Yabancı. (Yazın. Selâm yok mu? Adam durdu.. Bunu yaparken kendi kendine bir mühim işe teessüf ediyormuş gibi başını soldan sağa. Sol yanağındaki eski bıçak yarası. sağdan sola sallamıştı.. Nereye böyle.. Dişlerinin ucuyle kâğıdın fazlasını kopardı.. Temmuz güneşi arkasından vuruyor.. bu üç kişi suyun akmasını bekliyorlardı. insana yaşamakla yaşamamak arasında hiç bir fark kalmamış gibi bir yorgunluk. — Şaroğlu'nun mu? Allah Allah. Mahcup mahcup gülümseyerek elini cebine atıp Kkapıya yaklaştı... Haberin yok mu? Hacı Abdullah elini birdenbire burnundan çekti. Garip.. Abdurrahman bey diyorlar. demek ki tavşan uykusuna yatmış. Burnunu karıştırmaktan vazgeçmediği için elinin arkasından kurnaz kurnaz gülüyordu..) Mazmanoğlu hacı Abdullah sokaktan geçen amele kıyafetli bir adama seslendi: — Nereye ağa?. 17'de tekrar akmaya başlar. mahpushanenin öğleden sonralarında vakit geçmek bilmez. dost düşman dinliyordu. Adam: — Ölme yok.

. Mahpushane kapısının karşısında alçak bir kerpiç duvar vardı.. . — Yahu.) Mazmanoğlu. Sizin haberiniz yok. Haline şükret. Kimi dedi hamamdan çıkmış. Ahırın üzeri toprak damdı... Abdurrahman yok. damın kenarlarını kaplamış.. — Kız orada narıyor? — Bilmem. orta yeri sert topraktan bir köy yoluna benzemişti. Üstü tahtalarla çatılmış baca. — Hayır bilemedim. Nöbetçi jandarma duvarın dibine gidip taşın üstüne oturdu. istanbullu.. Bir kat üzerine yapılmış eve bitişikti. dünya güzeli. Gözleri nerdeyse kapanacaktı... elini sallayarak Mazmanoğluna nihayet çıkıştı: — Karıştırma şunu. Şaroğlunun kızı da maşallah.... Hacı Abdullah elini hemen aşağı aldı.. sol şakağındaki ceviz kadar uru parmağiyle bastırarak cevap verdi: — Doğru. Gardiyan Murat efendi. — Kim bu Abdurrahman acaba Murat bey? — Kim olduğunu bilmem. bir güvercin yuvasını hatırlatıyordu.. Diyarbakırlı Abdurrahim bey. Boylu boslu. Abdurrahim beyi sen bileceksin bey. Biz burada dışarsını hep mesut sanıyoruz. herif bırakıp gitmesin diye sual üstüne sual sormaya başlamıştı: — Sen gördün mü? Silâhı iyi miydi? — Ben görmedim. Beşliyi (Yani mavzeri) kucağına uzattı. Kızın eniştesini vuracakmış. Yeni geldiyse bilmem. burnunda yarım bıraktığı işi tekrar eline almıştı.. su başlarından.. Çarşıda kız vuracaklarını hiç aklımıza getirdik mi? Abdurrahman olmayacak. istanbullu. Silâhı elbette iyidir.. Biz ölüyoruz kardeşim. Kimi dedi ablasından geliyormuş. — Güzel mi? Ben içeri girdiğim zaman. ihtiyat erlerden olduğu için âdeta ihtiyar görünüyordu.. Demin bahçelerden. rakı âlemlerinden bahsettik. (İsmi Bayram'dı. Siyah bıyıklı.. — Tombul. Abdurrahim bey var. Benim bildiğim postanede Abdurrahman yok. Süleyman beyi görmeye gelirdi.. anahtar destesini tekrar iskemlenin arkalığına asıp kolunu üstüne dayadı.. Ben gayrı yeni yetişenleri tanımıyorum. Ahırın duvarı. — Bilirsin..... Mazmanoğlu. Çarşıdan gelenler söyledi.. Ali bey dükkâna kaçınca kızı vurmuş.. Tamam. Ve ayaklarının altında lastik varmış gibi hiç ses çıkarmadan yürüdü. — Dur bakalım. Hayır. Zamanlar kötüledi.. insan merak edip gitmez mi? — Adam sende. Gardiyan Murat efendi. şu kadar çocuk olmalı. Teçhizatı belli ki. sıcakta kendisine pek ağır geliyordu. hamamdan yeni çıkmış körpe ve tombul bir kızın kırmızı yanaklarını gözünün önüne getirdi.. Lâkin yeni gelse Şaroğlunun kızını nerden bilecek?...— İstemiş vermemişler. iki taraftaki ağaçlar. Güzel mi ne demek.

— Göstermemek isterse Allah da beraber yenilecek Mazmanoğlu. Mazmanoğlu bu havadise sevinmişti: — Almanlar kazanıyor beyim dedi.) Hafız efendi. Tövbe. — Tövbe de beyim... tövbe demem.... doğru mu? — Doğru. resmî şairlerimizden daha hassas. zengin mahkûmlara bizzat hizmet etmekten asla üşenmezdi. Şal kuşağı.. çekinerek lafa karıştı: — Radyo dinledin mi delikanlı? — Dinlemedim. 1000 lira para cezasına mahkûm edilen Hafızın sar'alı oğlu geldi. Siyah şalvarı. gayrı bunlara güç yetmez.. — Tövbe Yarabbi. — Evli ise rezalet.. Köylülük bahsinde bu ressamlar. asıl mahpushanenin demir kapısına doğru dikkatle baktı: — Murat efendi babamı çağırır mısın? Murat.. milleti şairlerden daha kolay ve daha çok aldatmışlardır. iyi ama o evli değil mi? — Bilmem.. Rezillik. İstanbullu. kuzulariyle elini gözlerine siper ederek «Türk hava kuşlarını» seyreden ihtiyar köylüye benziyordu. insana kabahatsiz çocuklar gibi dimdik bakan güzel sürmeli gözleriyle yüreğe emniyet veren saf bir hali vardı. Bir sebebi vardır. Şar'lının kızını bir garip vurmuş tabancayla.. Mazmanoğlu cigarasını siyah kehribar ağızlığına taktı: — ..Durup dururken adam vurulmaz. — Hele bakalım. — Kızın yarası neresinde? — ArkadanJki kurşun atmış. Gardiyan Murat efendi. Kapıdan parmaklıklarını iki eliyle tutarak içeriye.... — Nesine bakacaksın? Sen ziyafeti hazırla. işi her zaman boş oturmaktan ibaret olduğundan dedikodu yapmadan daha uzun müddet duramıyordu. Fırıncı Hafız ara kapıdan geçti.— Yok canım. asabiyetle bir cigara yaktı. İkisi de değmiş diyorlar. torunlariyle. Mazmanoğlu sordu: — Birisini vurmuşlar. Almanlar ilerliyorlar. berrak. Sahi onun adı Abdurrahim beydi.. istanbulluya mübarek bir selâm vererek oğluyle pencereden daha serbest görüşebilmek için başgardiyan odasına girdi.. damadı. biraz eğri duran kasketi... Sesini alçaktı: . Neticede Almanlar yenilecek. — Ben korkak değilim hacı.. Tayyare cemiyeti ilânlarında kızı. — Allah göstermesin.. (Bizim resmî ressamlarımız.. — Ziyafeti sen vereceksin.. Hafızı çağırmaya gitti. — Dinlemedin de Almanların ilerlediğini nerden biliyorsun? — Herkes öyle söylüyor.. Murat efendi tasdik etti: — Evet. daha hayalperest oluyorlar. Ekmeğe hile karıştırmaktan üç sene hapse. istanbullu. beyaz sakalı hele masmavi...

Müddeiumumi Selim'in ve arkadaşı Savfi'nin idamını istemişti.. Burası nasıl bir memleket?. Sen hafız bir adamsın. Herif sevinerek giderken kapıda sürçmüş. «Aman ya Muhammet.. — Demek biz insan değil miyiz? Allah.» demiş..— Beyim... Lâkin nimete haram katmak da günah. Peygamber gülmüş: «Bu başına gelen eski yaptıklarının cezası. İstanbullu sordu: — işe gitmeden mi Remziye? — Gececiyim. Lohusa kısmını yalnız bırakmaya gelmez. Türk yemez dememiş. ingiliz mühendis. Allah. At da yememiş. «Bunu insan yemez.» diye ağlamış. bir hafta gündüz.» demiş. kenarları kırmızı boncuklu bir örtüsü vardı. istanbullu gülümsedi: — Doğrudur. Hâlâ biz ekmek diye gübre yiyiyoruz. Bu ne biçim şefaat. Babası Selim ile beraber büyük babası Necip ağa da mahpustu. feryada başlamış. Fıkarayı kim düşünür. pencereleri yaz kış kapalı ve iplikler kppmasın diye muayyen bir . Bu hafız.. raporunda «insan yemez. Kız gebe kaldı. Çiftlikteki hizmetkârlardan birinin kızını evde çalışsın diye getirmiş. zeminden bir buçuk metre aşağıda.. «Ben günah işledim. Şu. Nimete hile karıştırılır mı? Hamuru almışlar. Bu herif kızın ırzına geçti. Sürünerek geri dönmüş. Mühendis.» demiş. Üç sene mahpusluk. Hafıza da böylesi oldu demek? — Böyle oldu beyim. 1000 lira cezayı nakdiye.. Ata vermişler. Ekmeğe hile karışır mı? Ekmek Rabbimin nimeti. «Vay gidi hafız vay» diye sandalyeden fırladı. Şefaat et de Allah günahımı bağışlasın.» diye rapor vermiş.. Küçük Remziye babasının yemeğini getirdi. kimse sırrıma agâh olmasın diyerek üç aylık ölüyü ocağa atıp yakmış. Bak benim bacağım kırıldı... — Orasına ben de şaştım. Orada bu işlere bir ingiliz mühendis bakıyormuş. işte o mesele ayağına dolaştı. Mazmanoğlu kapıya baktı: — Hafızın yanması ekmeğe hile karıştırmaktan değil..Biz Kafkasya'da görmediğimiz rezilliği burada gördük. Orada al boğmuş kızı. Çocuğu üç aylıkken düşürmüşler. Millet öfkelenmiş.. Asliye hakimi raporu bir okudu. Atmışlardır ekmek damına.... — Bu iş olalı bir aya yakındır.. Son günahı ilerde çekecektin. Beyaz tülbentten. Peygamber dua etmiş. koskoca bir hafız.. Rapor geldiği zaman ben adliyede idim. Vaktiyle yanında bir ahretlik kız vardı. O zaman hafızın yandığını anladım. Bir hafta gece. — Neye şaşıyorsun. Burada köpeğe doğramışlar.. düşüp oracıkta ayağı kırılıvermiş. Vaktiyle herifin biri Peygambere müracaat etmiş.. Kızı da kırk gün içinde al basmış. hamuru ilaçlamış. it bile yememiş. Hafızı yaktılar.. Ankara'ya yollamışlar.. — Yeni mi kaldın? — Kız başiyle tasdik etti.

küçüğü ürkütmemeye çalışarak laf açtı: — Ne getirdin Remziye? — Pilâv. Birisini vurmuşlar. Ufak tefek erimiş gibi vücudun bütün rengi. — Dür gitme. — Büyük babanla gene dargın mısın? — Dargınım. Sen hasta değilsin ya. bal rengini hatırlatan bir şeffaflığı vardı. Rengi sarı değildi. konuşurken kekeliyormuş hissini verirdi. küçük kız çıplak ayaklanndaki topuğu aşınmış eski. Bu şeffaf küçük yüzde. bu katil işi başına gelmeden evvel. bak soracağım da unuttum. Çamaşır yıkadınız mı? — Yıkadı.. sen gördün mü? Remziye yüzünü çevirerek saklandı. çeyreği demirlerin arasından uzattı. Babamı hapse koydu.» demesine aldırmadan. — Değilim. bütün hatlariyle muntazam ve belli belirsiz bir erimeye benziyordu. Vaktiyle..rutubet derecesini muhafaza etmek için borularla ıslak hava verilen ve saat başı beton döşemesine su bağlanan kalabalık ve gürültülü bir yerde oniki saat ayak üzeri rutubet ve pamuk kırıntısı yutarak çalışmaktan yüzü bir acayip renk bağlamıştı. Utanıyordu. bu kız gayrı büyümez. Bu küçülme. — Söylesene. — Neden vuruyorlar? Remziye omuzlarını oynattı.. Bağırarak soruyordu: — Hasta değilsiniz ya?. Anlaşıldı görmüşsün. Vücudu âdeta ufalmıştı. Yarın gönderecek. Mazmanoğlu.. Bu esnada babası da iç kapının ağzına gelmişti. Bu sebeple başı durduğu yerde belli belirsiz titrer. kuvveti ve canlılığı. — Duymadın da mı? — Duydum. Sanki erkeklerin kendilerini niçin lafa tuttuklarını bilen bir büyük kadın gibi darılmıştı. «Hele duyduğunu anlat rezil. — Bey dedi. insanın birdenbire nazarı dikkatini celbeden ve küçük çocuğa hiç yaraşmayan bilek kalınlığı açık kumral saçlarına toplanmıştı. Mazmanoğlu. Topal Sefer. — Oğlan nasıl? iyi. — Değiliz. Selim. kırmızı terlikleri sürükleyerek gitti.. Meryemana resimlerinin dimdik bakan korku bilmez mavi kadın gözleri çakmak çakmak bakıyordu.. Mazmanoğlunun. her yemek getirişte Remziye'ye beş kuruş verirdi. — Ha. kederli kederli başını sallıyordu. Bir kızı vurmuşlar.. bir kavgada on dört yerinden yaralandığı zaman kafasından bir damar kesilmişti. — Görmedim. — Neden? ..

Bu kız hamal olduğundan ezildi... kendisine bir şey duyurmamaya çalışıyordu. ne bir şey. — Kaç lira başlık verecekler?. Bu akşam üşendiği için istanbullu lakırdıyı değiştirmek fikriyle amele kadına sordu: — Cinayeti duydun mu teyze? Sebep neymiş? — Sebep ne olacak? istemiş de vermemişlerdir. Fabrika çıktı. Üçüncüye mutlaka vereceksin. — Bahane bulmaya kalıyor mu kardeş? Zaman kötü olmuş. Kadın gülüvermişti — Gülersiniz. — Bekârsa vermeliydiler. elini şakağmdaki ura götürdü: — Kızı vermeli dedi. Benimki de burada. Asıl kabahat trende. — Damadım elbet. Körpeliğinde zora koştun mu kavrulur... — Başlama köylülüğe. Treni sen hayırlı bir icat belleme beyim. Evlâdın yok da gülersin.. . oğlanı buraya getirecekler... gene biz gül gibi geçiniyorduk. bahane buldun. Makine düşmanı.. İstanbullu bunu hatırladı: — Malatya'nın namusu gariplerin keyfine mi duruyordu? — «Ak atın yanında duran ya huyundan ya tüyünden» demişler. Eskiden ne fabrika vardı... Vermezsen. . Şimdi herkes delikanlılığına hürmet ederek. — Duysun varsın.Namus kalmadı. Oğlun gelin getirse somurtursun.... Hey Yarabbi dünyadaki bütün fabrikaları yakmalı. şuraya getirip koyuverdi. tütün çıktı... Hep senin oğlan kaçıracak değil ya. derdin var.... Geçen hafta da onun kızkardeşini kaçırmışlardı. Kabahat kızların anasiyle babasında. Sırayla demişler.. Yahu. Bu zamanda evlâdın var. Gardiyan Murat efendi. — Doğru bir söz canım. ikincisi istedi. kan kısmına damadı neden hoş görünür? — Eğlenme Murat efendi.. Görmediğimiz işler. biri istedi.. Bana söylemiyorlar... Bu memlekette biz sivrisinek nedir bilmezdik. — Başlığı yere batsın. Benim oğlanın eniştesi bulmuş. Hükümete gitsek. bahane buldun.— Fabrika çocuk kısmını eziyor... Hayvan kısmı da böyledir... Malatya'ya garipler doldu. Oğlu kız kaçırmaktan çocuk koğuşunda yatıyordu... Boz önlüğüyle bir amele kadın.. Bir belâ çıkar dedik. Kız anaları. Kasaba esnaflarına mahsus bütün bu sözleri Mazmanoğluyle istanbullu belki yüz defa münakaşa etmişlerdi.. Gölbaşı'ndan sineği odaya bindirdi. bu sefer senin kızma bahane bulurlar. Sebep olanların gözü kör olsun. Yağma yok... — Nerede olduklarını öğrendiniz mi? — Öğrendik. Oğlan duyarsa. Kızlar analarmı dinliyorlar mı? Benimkini görmediniz mi? Dizimin dibinden ayırmazdım... — Sebep damadın. kapının önünde durmuştu. Trenle beraber geldi..

herifin başını. Gardiyan Murat'ın şakaları malumdu. Aşifteliğin sonu kurşun.. Kızın ne suçu var? Gardiyan Murat efendi. Elini. Lâkin eniştesini bilir misin? Hergeledir.. altı erkek kardeşi var.. Tabancayı görünce korkak herif. Abdurrahim beyi jandarmalar çevirdi. Mazrnanoğlu bilir. eniştesi olacağı vuracakmış. Zaten Abdurrahim bey... Birisi arkadan girdi. Herif. postanenin karşısında. bir gazete dolusu havadisle geldi: — Evet dedi. Murat efendi. — şımuı Kaoanat Kimae ado erendi:1 — Kabahat elbette karıda. sonra mektuplaşmışlar. — Sen gördün mü? — Gördüm. ikincisi baldırdan. Asıl eniştesini vuracaksın? — Söylenenler doğruysa. Herif neme lâzım.— Peydahlarken böyle demezsiniz.. — Evet. «Kardeşim.. söz kendisinde kaldığı için çürük dişlerini göstererek keyifli keyifli gülüyordu.» dedi. kendisi bilir bir adam... Önce işaretleşmişler. işi eniştesi bozuyor. Evli olur mu? «Alacağım.. Evet. çukura atladı: «Yanaşmayın. göğsü paraladı açtı... Kızın beş. Sonunda basmışlardır sopayı. Abdurrahim bey kıza onbin lira yedirmiş. Bütün memurlar toplandı. Kendi başınızı da belâya sokarsınız. Abdurrahdm bey. dükkânın birine kaçtı. memur ama yiğit. Şimdi. ver şu tabancayı.. deminki fikrini değiştirdiğini farketmeden bu sefer de tasdik etti: — Doğru. «Al öyleyse. Kız kısmı kuzuya benzer. Aranızda bu kadar iş ilerlemiş... anahtarları iskemlenin arkalarından alıp bacaklarının arasına koydu.. İyi olmuş.» diyor.. Üstüne rahatça bağdaş kurdu: — iyi olmuş elbette dedi.. Yakarım. kaçıversene. Şaroğlunun evi. Kadın kıpkırmızı geri çekildi. işte o ana baba gününde kız meydana çıktı. Tabancayı bir kaldırdı... Tam Hüküjnet meydanında silâh sesleri açılınca millet şaşırdı.. kızı istemiş vermemişler. — işte onu vurmalıydı... Evet aklı başında. Evet olur ya.. Herkesi kendi adamı kolluyor.» dedi. — Kaç yerinden vurmuş? — İki yerinden. Kızın babasına kalsa verecekmiş. Abdurrahman değil. Kız düştü.. istanbullu meraklandı : . kolunu sallayarak yanaştı da. Nereye çeksen oraya gider. aşifteliğin sonu kurşun. — Aman. Korktu galiba. Adamlar göndermiş. dört defa kaçacak olmuş. — Ne hadlerine. Polis komiseri de ahbabıymış.. Kaltağa bak. Bakkal Abo...» demiş. Sözü kimseye batmazdı. Onlar da onu vururlar. Kız üç. istanbullu sordu: — Bekâr mıymış? — Bekâr.

— Öyleyse onbin lira lafı yalan. — Nere mebusu? — Artık bilmem... Yoksa bu para aylıkla kazanılmaz. kara gözlü. Gardiyan Murat efendi pek hasisti.... Babası bu oğlana iki kazan dolusu altın bırakmış... Umurunda bile değil. — Ceza vermişler mi? — Kızın raporu alınmadığı için ceza vermemişler. — Manto ne demek? Kız çarşaflı.. Gülüyor. Tam onbin lira yedirmiş diyorlar. Silâhı da muhakkak iyidir..... — Kıza onbin lira yedirmiş. parlak siyah bıyıklı Abdurrahim efendiyi pek beğenmişti. Kurşun şu kadar şey.. Kızı arabayla hastaneye götüren polisten duymuşlar. Kızın üzerinde Abdurrahimin boy resmi çıkmış.. Murat efendi dünya üzerindeki bütün zenginlere karşı bitmez tükenmez bir hürmet duyardı. Kurşundan ölmese bile mutlaka korkudan ölür. — Aferin dedi. — Zengin.. Azmış karı Allahtan bile korkmaz. Korku ve telâşla dalgınlıktan uyandı. — Demek bu Abdurrahim bey de zengin bir adam. kürtçe konuştu.. — işte burasını bilemedin Abo... Bak Allahm işine.. Zengin aile. Kızda hiç akıl yokmuş. Manto falan da alamaz. Yazık olmuş... Bu sebeple adamı göremediler. Farketmedim.. Her halde iyi bir silâh olacak. Getirdikleri zaman istanbullu ile Mazmanoğlu Hacı Abdullah yukarda yemek yiyorlardı. kara kaşlı.. kurşun sesinden fena ürker. Abdurrahim.. — Artık bilmem. Bunlar eski aile beyim. Ağabeyi de mebus. Çok zengin. Top gibi patlıyordu. Brovning mi? — Siyah bir tabanca elinde parlıyordu ama. bu karı milletini Allah bizim başımıza belâ mı verdi? . Oğlanın üzerinde de kızın resmi bulunmuş.» diye sayıklıyormuş. Mazmanoğlu..... Sen kopuklara kulak asma. Boynunu uzattı. Ne yaparlarsa yapsınlar zengin adamlar haklıydılar. Yalnız tayıncı Sefer. Allah belâsını versinsin.. Cebinde hovarda resmi taşıyan bir kız şu kadar kurşundan korkar mı? — Orası da doğru Murat efendi. Toplu mu.. Bey. «Abdurrahim. Böyle bir beyzadeye razı olmaz mı? — Kız razıymış. Bu kadar zengin olup.— Onbin lirayı nasıl yedirir Abo efendi? Burada kızı gezdirecek yer yok.. Kızoğlan kız kısmı. Zaten paralı adam yiğit olur. iyi etmiş. Diyarbakır eşrafından. — Süleyman beyi görmeye gelen telgrafçı mı bu? — Evet. — Babayiğit diye teessüfle başını sallıyordu. — Tabancayı gördün mü? dedi. Kız kısmının azmışı hiç bir şeyden korkmaz.

Bu tarafı ahrette belli olacak. Güzel bir çocuktu. rahat rahat güldü. Yıkılmasa da yapılacak bir şey kalmıyor.. Bir kurşunda herifin kolunu cam gibi ufalamış. Mustafa Kemal Paşa.» Hacı Bedir ağa adamalarını toplayıp Aymtab'a imdad gitmiş. «Öyleyse adamlarını topla da Aymtab'a imdat git.. Yemekten sonra tekrar cümle kapısının önüne indiler. İstanbullu iskemlesinin arkalığını duvara dayamıştı. Bilmem ne mevkiinde bir Fransız karakoluna çatar çatmaz geri dönmüş. kara martin'in üç göbek ceddi olmalıdır.. Mavzerin beş göbek.— Artık orası.. Kendisi Adana'da çalışırken altı aylık karısını komşulardan biri kaçırmıştı. Artık altı sene ceza ona eskisi kadar ağır gelmiyordu. iki taraftan da hiç kimsenin burnu kanamadan mütareke aktetmenin nasıl mümkün olduğuna İstanbullu kurt tüfeğinin mahiyetini öğrenmeden akıl erdirememişti. karısına sımsıkı sarılmak vazife. Topal kocadan kaçan karı şimdi çolak kocayla oturuyor. Sebep kurt tüfeği. horozu çakmak taşından tek atar . «Kürtlük devrinde» aşiret muharebelerinin günlerce sjirüp neticede. Fakat taymcı Seferin tüfeği Hacı Bedir ağa askerinin teçhizatı kadar talihsiz değildir. g gcııp geyeni. — Benim bu dünyada işim berbat bey. Kürt tüfeği. «Ağa efendi siz de böyle mi döğüşürsünüz?» diye sormuş. Sefer köye dönünce kadının kendisini topal olduğu için terk ettiğini öğrendi. daha keyifli olduğunu farketti. Ahrette işi duman olanın da bu dünyada işi iş oğlum. Hemen hepsi dokumacı olan bu adamlar tezgâhlarının başından ayrılmadıkları için vakayı duymamışlardı. — İyi bildin. Yunan harbinde Kâhtah mebus hacı Bedir ağayı cepheye götürüp muharebeyi göstermiş. — Hangimiz hangimize belâ olduksa ahrette işi duman desene. sonra kocaman bir tebessümle gülüvermişti. Hacı Bedir ağa da. Sefer. Kan için kocanın çolağı. istanbullu Sefer'e bu ciheti ilk söylediği zaman delikanlı biraz düşünmüş. demiş. «Bismillah» diyip kurt tüfeğini doldurdu. .. taze cinayet hakkında sorguya çekmeye devam ediyor. Sağ ayağının topuğu özürlü olduğundan bir acayip yürüyordu. İstanbullu o günden beri Sefer'in daha rahat. öte dünyada kazandım mı? — Elbette kazandın. «Evet Paşam». Bunlar belki de üç seneden beri dünyanın her tarafında muharebe edildiğini de yeni yeni. topaç gibi bir kere dönüp yan üstü yıkılmış.. Burası her yerden daha serindi.. Namlusu gayet uzun. İkinci kurşunu atmak için tüfekle yarım saat uğraşmak lâzım. Şüphesiz General Romel adında bir insanın yaşamakta olduğundan da henüz bihaberdiler.. Ahrette işi duman. Yatakta koşup zıplamak lâzım değil ama.. kundağı ay biçiminde. omuzlarında türlü heybelerle dükkânlarını geç kapamış esnafları şaşırtıyordu. malum değil. ancak askerî müzede görülen cinsten bir şeydir. iplik noksanlaştıkça öğreniyorlardı.. onlar mı bizim başımıza belâ. Herif kurşunu yer yemez. elbette topalından daha fenadır. Biz mi onların başına belâyız. Öte dünyada da kurt tüfeğiyle adam vuracak değilsin ya. Ekmeğin vesikaya bindirilmesinin sebebi de bunlar dçin Hükümetin buğdayımızı Almana satmasından ibaretti.

tıpa tıp ona benziyen kadınlar koğuşu bulunuyordu. İstanbullunun bir aydan beri tek başına oturduğu odanın tam altında. Zelzeleden sonra bu salaklık «tabii» büsbütün ziyadeleşmiş. kendisinin iddia ettiği üzre zelzeleden sonraki bir iş değildi. Beraberce. çeviren ve daima galip gelen kuvvet sanki kendilerine aittir. Bu da ihtiyat erattandı. dediler. Çocuk koğuşu. Sonra ikisi birden saatlarına baktılar. kur'a askerliği sırasında. betonun üstüne oturmuşlardı. Sekizi onyedi geçiyor. Kanaatlarına göre Türkiye'de hakikati yazan iki namuslu gazete vardı: Cumhuriyet ve Tasvir. tümenlerinden evvel çevirip ezmeleri hoşlarına gidiyordu. pek uzakta ve pek derindeymiş gibi acayip ve tehditkâr seslerle homurdanmaktaydı. Sekizi on geçiyor. Oturanlara selâm verdi ve kapının kenarına dayanarak uyuklamaya hazırlandı. Beş dakika sonra Mazmanoğlu saatma baktı. Kapının her açılışında sıcak ve pis bir nefes kokusu koridoru kaplıyordu. bu Muharrem o zamanlar da böyle Allahın aptalıymış. Salaklığı. Mazmanoğlu.S. Daracık bir koridordan giriliyor. altı aydan beri mesleğini bir türlü öğrenememişti. akıllı. uslu. Gene saatlarına baktılar : . — Radyo gazetesi başladı. Onun da iki penceresi vardı.Şehre bir buçuk saat mesafedeki Banazi köyü ahalisinden olan gardiyan hacı. hele bu harbi mutlaka kazanacağına Hitler' den ve Göbels'ten daha emindiler. şu anda. Bunlar için yürüyen. Daha evvel. Akşam nöbetçisi olduğu zamanlar daima yaptığı gibi çocuk koğuşunun kapısını ardına dayamıştı. Hâlâ insanlara acıyordu. Bu iki eski generalin. hemen on. Çocuklar da nihayet azmış olmalılar ki ekseriya mevcudu sekizi dokuzu aşmazken şimdi tamam on sekiz kişi olmuşlardı. Eroiyeş jandarma mektebindeki arkadaşlarının anlattığına bakılırsa. düşman ordularını S. duvar dibine. Kapı üstlerine kapalı iken pek gürültücü olan çocuklar.. artık içinde bir Nazi neferi gibi bizzat döğüşür olmuşlardı. Almanya'nın yenilmez olduğuna. Karakol kumandanı Aziz onbaşının müstacel ve gizli bir müzekkeresi üzerine kendisinin silâhı doldurmadan nöbet beklemesi karar altına alınmıştı.Asıl mahpushane. aynı büyüklükte dört köşe bir yerdi. aptesanesi solda kalıyordu. Nöbet değiştirildiğine göre saat sekizdi. nihayet kantine hizmetçi almışlar. vuran. 1939'dan beri siyasetin Türkiye'de gösterdiği acayip gelişmeler karşısında fena halde şaşırıp neticede Alman hayranlığında karar kılanlardandı. Erzincanlı Muharrem mavzerini usanmış bir hareketle sağ onıuzundan sol omuzuna geçirdi. Altı ay sağını solunu belletememişler de. Muharebeye yavaş yavaş bizzat girmişler. Çocuk koğuşunun tam karşısında. ezen. karşısında durulamayacağını. şehirleri Alman ordusundan evvel zaptetmeleri. Beş dakika sonra İstanbullu saatı'na baktı.. iki vicdanlı vatandaş vardı: Hüseyin Hüsnü Erkilet ve Ali ihsan Sabis. Olup biten işlerin kârını hemen yarın sabah beraber bölüşeceklerdi. Âdeta balık istifi yatıyorlardı. Sekizi beş geçiyor. onbeş adım geride olduğu halde. Şimdi 350 kişilik ceza evini boş bir tüfek ve henüz ağaçların tepeleri kararmadan uyuklayan gözlerle bekliyordu.

başgardiyan bakmaz. — Hangi iş? — Rusların işi. Gidip baktın mı? bakar? Müdür bakmaz. — Yok dersin. Yahu sabahtan beri adliyede ölüyorum. Kaza çıkmaz.. Ben olmasam kim Dayansın Muşlu. İşte başefendi geldi. her iki adımda bir ürkek bir hayvana yaklaşır gibi durup etrafı dinleyerek yaklaşıyordu. ne yok hacı? — Sağlığın başefendi. — Uyumuşum. — Sonu? — Sonu Almanlar yenilir... Düşerse iş biter. — Bakmadım.. dediler.. «Hangi iş Mazmanoğlu?» «Rusların işi» Bu böylece Ural'lara. Ben sana soracağım : «Kubişef düştü mü?» sen ya «Düştü» diyeceksin.. «Düşse ne olur» diyeceğim. âdeti olduğu üzre tam dokuz — Radyo gazetesini dinledikten sonra— görünmüştü. — Neye bakacaksınız. Sen de «İş biter» diyeceksin. Adımlarını tek tek basıyor. — iyi. Mazmanoğlu.— Radyo gazetesi bitti. — Boşu dolusundan iyidir.. Herif yürüyor. istanbullu öfkesini gizlemek için sesini alçaktı : — Düşerse ne olur? — Düşerse mi. Doğru mu sözüm? — Doğru.. İstanbullu güldü : . — Bakalım Stalingrat düştü mü? diye yüksek sesle fakat kendi kendine sordu. Başgardiyan muavini Muşlu Mehmet efendi. Durup mahpushaneye kulak verdi : Kaza çıkmaz.. ya «Düşmek üzere» diyeceksin... Sibirya'ya Vilâdivostok'a kadar uzanır. asma kilidi kilitlemesini bekledi. sen dışarda olacaksın. Koğuşlarda sönen ampul var mı? — Yok. — Bitmez. — Abdurrahim beyi getirdiler mi? — Getirdiler. — Hep böyle söylüyorsun beyim. Kapıya gelince demirleri tutup durdu. — Hangi koğuşa verdiniz? — Yukarıya. tabiî. Kapıyı açan gardiyan hacının. Anahtarı elinden aldı: — Ne var. yenildiğini görmüyoruz. Gelecek sene burada gene görüşürsek. — Yürüsün bakalım. Ben gene sana. Jandarma Muharrem'e her zaman takılırdı : — Uyudun mu Muharrem ağa? dedi. — Tüfek nasıl? Dolu mu? — Boş..

Lenger şapka ve kırpık bıyıktan ibaret sayar. kapalı olup olmadıklarını anlamak için çekiştirir. Açılmalarında iyi ve faydalı hiç bir şey yoktu. Yağmadan gelen altınlar suyunu çekince her şeye töbe edip «Memuriyet vermeye» başlamıştı. Bu değişmez kaideye rağmen Muşlu Mehmet efendi. kırçıl saçlarını alabros kestirirdi. Malatya'da senelerce manifaturacılık. bir de her fırsatta suratına üstüste perdah yaptırdığından derisi. daima telâşlı. Rakıyı davul zurnayla içtiği meşhurdu. iki seneden beri muavin olup 24 liraya yükselmişti.. Kötülüğün başı nefs'ti. Bütün kurnaz adamlar gibi daima meşgul. — Hele otur. — Mühim bir havadis yok beyim. Memur olmak için bu üç şart mutlaka lâzımdır ve başkaca hiç bir şeye ihtiyaç görülmez. Saklamaya çalışırdı ama karısı o karışıklıkta eline geçirdiği zengin bir ermeninin güzel kızıydı. Sabahtan beri ölsen şimdi karşıma oturursun. Laf söylerken sivri gırtlağı iner çıkar. karı milletinde yedi olan nefsi emare. içerisini gezmeli. — Radyo gazetesi de öyle söyledi. Gardiyanken nöbet tuta tuta anahtara kilide fena alışmış olmalı ki. Seferberlikte jandarmalık etmiş. Galiba kanaatmca kapılar hep kapanıp kilitlenmek için yapılmış iyi ve faydalı şeylerdi. birçok insanlarda olduğu gibi yalnız gözlerinde kalmamış. — Olmaz. evine de. hatta elbiselerini sarmıştı. Muş'taki ermeni kıtalinde kendi ifadesine göre zorlu hizmeti dokunmuştu. büyüyüp gelişerek hemen bütün vücudunu. Ruslar bastırınca alıp bu tarafa kaçırmıştı. Mazmanoğlu atıldı: — 33 mahalleden yirmi mahallesi gittiyse düştü demektir. bir ayrı kabile olup asriliği Kravat. daima yorgun ve daima rahatsızdı. . nerede bir kilit görse. gözleri ve elleri mütemadiyen kırılıp işaretler ederdi. Sekiz sene.. Bütün eski ayyaşlar gibi gevezeydi Bir lafa başlarsa mevzudan mevzua geçerek uzun uzun anlatır.) Adam bir kere karı milletine Bacı dedi mi. 33 mahallesinden 20 mahallesini almışlar. buruşmuş bir masa muşambasına dönmüştü. — Stalingrat düşmedi mi? — Daha düşmedi. Şimdi gelirim. nihayet maddeten ve manen yorularak hasta düşerdi. Bunu Müslüman edip nikahlamış. Türkiye'de memur milleti. ahbabına da ancak o. «Şehrin düşmesi gün meselesidir» dedi. yolu bir kapının önüne uğrasa mutlaka asma kilitleri. Abdurrahim beye bir bakayım. Benim denizaltı lafına canım sıkılıyor. Her hareketi sanki kurnazlıktan ibareti.— Yalan. Döğüşüyorlar. bıyıklarını kökten kazıtır. — Elalemeyn'de taarruz başlamış mı? — Hayır. kahvecilik ve meyhanecilik ettiğini bilenler kendi tabirince henüz ölmemişlerdi. kilidin kancası ağzını açıverse keder ve korkuyla etrafına bakmırdı. Kendi iddiasına göre içki içmekten erkekliği kurumuştu. Hep öyle. (Yani erkek milletinde bir. Uzun seneler basur çektiği için. Denizaltı meselesi uzattı. ayda 19 lira ücretle çalışmış. Seni bekliyoruz. istanbullu onun arkasından baktı : On seneden beri gardiyanlık ettiğinden ve kendisini bu işe ihtirasla verdiğinden kurnazlığı. Kapıların da açılmasından zerre kadar hazzetmediği belliydi. işine de. sonrası kolaydı.

Mazmanoğlu araya girdi : — Mesele anlaşılıyor.. İstanbullu sordu : — Bekâr diyorlardı.. Sür git dememişler. bak o zaman olur. Belli bir şey. yoksa evvelinden mi deliydi de deliliğinden mi kız sevmeye girişti. tavukta. Adam ya zamparadır. — Ulan.. erkek başka. erkekliği tükenmiş adamdır. Böylesi olmaz mı? — Ha. bari. erkek gözü karıya doymaz. Elin çoluk çocuk sahibi adamına genç kızlarını metres mi verecekler? — Karıyı boşar alırdı. iki çocuğu var. Tabiî pişman. Karı görmez misin gözün ışılar.. — Evli adamın başkasını sevmesi ne demektir bilir misin? — Ne demektir? — «Hey karı.» demektir. başka... Lâkin herif işte seviyor. ya değildir. Diyarbekir bizim o taraf.. Alalım Abdurrahim beyi... — Ne dedi? «işte benim iki tane kocam var. — Ne bekan beyim. Ekmeği banacaksın. Murat araya girdi : — Mazmanoğlu. On beş senelik bir memur. Karı şerri beyim. karı başka. Meselâ: Senin baban ölmüş.. keklikte dolaşan herif on para etmezdi. Zampara olmayan adam. gör geç demişler. Haydi sen de başının çağresine bak. Karılan Rabbim. halbuki sen Hükümetten daha insafsızsın. Yani etlerini helâl etmeli. Sebep : Sebebi meydanda : Karılan çıtır çıtır yemek âdet olmamış. İnsan paraya doyar da. oniki senedir yatıyorsun.. Evli adama böyle işler ayıptır. Tavasını firma verseydik. Hemşeri sayılırız. Hemen amin dersin.. Sabahtan beri Şaroğlu'na kızıyoruz. O. çoluk çocuk sahibi bir adamsın. Lâkin ne yapsınlar. Kocaya vardı mı? — Varmadı.» dedi.. — İşte bunu beğenmedim. — A beyim. . isteyen çok olmuştur. oturuyor. Şaşırmış. Yoksa. aklı uçkurda. biz başkasına gönül verdik. zor bir mesele. — Bey. Hükümet af vermedi diye de kızıyorsun. Bunlar bana yeter..Koğuşları gezip yeni gelen telgrafçı Abdurrahim efendiyle konuştuktan sonra kapının önüne gelen başgardiyan muavini söze evvelâ bu felsefesinden başladı : — Abdurrahim beye acıdım dedi... — Ayıp olmaz mı? Kızla sevişmişler. Kâğıt kebabı yapsaydık. Kızın eniştesine kızıyoruz. bize helâl etseydi. belki doyardık.. On senedir evli. şimdi karıyla erkek bir olur mu? — Ekseriya olmaz. Artık bilmem kızı sevdiğinden sonra mı deli oldu. Güzelmiş. karı başka.zaman faydası dokunabilirdi. hep böyle söylersin. Ananız da genç kanymış. Erkek. demiyor. Baban öldüğü zaman siz şu kadar çocukmuşsunuz.. Sen evli barklı. Pek iyi. Erkeklik durdukça doksan yaşma gelsen nafile. Böyle rezillik nasıl olur? Karının ne günahı var? — Karının da bir günahı yok.

Erkek karı bir olmuyor.. ağlayacak.. Herkes «Orospu» diyecek. battaniye yollamış. Bu memleketin eşrafmdandır. oğulları var. «Sus otur. evde çocuklar kilimin arasında mı yatıyorlar? . Karı bakar. kerhaneye düşen kadına diyoruz. Hacı Abdullah fikrinde İsrar etti: — Hemen «Doğru» dersin Mehmet efendi. Söz verip tutmamak.. rüsvay olacak. zengin kızından hiç orospu olmuyor.. Fakir bir adam olsaydı kızını derhal reddederdi. Lâkin benim bildiğim Şaroğlu. — Doğru. Buna ne diyelim? Başgardiyan muavini cevap bulamadığı için istanbullunun yüzüne baktı. karıya daha zor.. Aylığından başka mebus ağabeysi para yollar. Kızın kabahati varsa bu işi temizler. Vurmuş. — Bakalım doğru mu? Başgardiyan muavini . Çünkü babası zengin... Şimdi Abdurrahim bey karı sevmiş. kendinden zayıfı ezmek. Hekimin oğluna bir fakir kocakarı gönül verseydi ne olurdu? Şu olurdu : Hekimin oğlu parasız karıyı almazdı. Gel gelelim. Hekimin oğlu denilen ipsizle evlenmiş.bir şey hatırlamış gibi elini salladı: — Doğru. Tarlalarından bahçelerinden para gelir. Herif evlenmez miydi? — Erkek kısmı çocuğa bakamaz. yalvaracak. istanbullu gülümsedi: — Hüküm erkekte olduğu için biz böyle kaide koymuşuz. zengin karısından.. yakışıklı hekimin oğlu parası hatırına Hübüş hanımı alınca orospuluk ortadan kalkıyor. Reddedilen körpe kız bir müddet şurada burada gezer. dedi... Hem de hangi kadına... Fakir reddeder de... Boyu kadar kızları. Lâkin karısı birisini sevseydi. — Çocuğa bakmak. Herif on bin lira para yedirmiş. Yoksa orospunun dişisi. Karı namus belâsı. fıkaranın yüzüne bağrı bağrıverir. Orospuluk olurdu. orospu diye. elli yaşından sonra hekimin oğluna gönül vermiş. Şaroğlu neden reddetmez? Şaroğlu'na kahvede hiç kimse. Şimdi bakalım. senin bir kıza gücün yetmedi. Lâkin dikkat ettim. kocasının üstüne dost seven. Bunlar Diyarbekir'in eşrafmdandır. halbuki.. erkeği olmaz. hattâ korkmak bile yerine göre orospuluktur.» diyemez de. birini casuslamak. Bugün bakıyorum. pezevenk. Kan ne yapacak? Arkasına düşecek. otuz yaşında. Daha yiğit. Ne dersin başefendi? — Doğru beyim.. Şaroğlu'nun kızma «Orospu» diyen olmadı.. borcunu inkâr etmek. Şaroğlu kızını reddetmez.— Evet. Öyleyken evde bir şey komamış satmış. Evlenir evlenmez orospuluktan kurtuluyor. Orospuluk huydur. Hem de doğru. Bunda bir namussuzluk yok. Abdurrahim bey kıza çok para yedirdi. Bir yatak çarşafı bile göndermemiş. Karıların bazısı bizden daha erkek. Hübüş hanım. arkadan adam vurmak. — Baban öleceğine Anan ölseydi.... mutlaka fakir olacak. yatak yollamış. Namuslu bir adam. nihayet kerhaneye düşerdi. Biz. — Kızın kabahati varsa ne demek? insan. «Dün gece benimle mi yattın ki surat ediyorsun?» diye bir laf ederler. kendisine varmayan her kızı öldürse iş ırağa varır. delikanlıyı vursaydı.

Rezilliği duymasıyle. orta yerde dolaşıp duruyor. Üçüncü gün. içerde yarım kırat kadar bulgur... bir miktar tarhana satın aldığı duyuldu ve bu suretle evinden yemek gelmeyeceği anlaşıldı. başında burmalı arap kefiyesi vardı. Bu kâğıtlar her ne ise okurken okurken yüzünü buruşturduğunu. însan gibi fikri var. kendi kendine işaretler yaptığını arkadaşlar fark etmişler.» diye öğünmüş. «inşallah ölür.— Gördün mü Mazmanoğlu? Şimdi Abdurrahim beyin yaptığı orospuluk değil midir? Telgrafçı Abdurrahim beyin mahpushaneye gelişinden iki gün sonra. «insanın her vakti bir olmaz.. «Sinirli bir adam diyorlardı. — Desene ki.. Teselli vermek istiyenleri.» diyor. Hiç oralı olmadı. beyaz poşudan bir kuşak dolamıştı. Şimdilik yataktan çıkmıyormuş. sedef kakmalı bir . Ölmeli. ilk gece biraz ağlamış. beline ipek. Yüzünü tavşan gibi oynatıyor. Gözlerine bu kıyafet hiç de aykırı düşmüyordu. Yalnız. Hatırınızı kırarım. Fotoğrafçı getirmeye müsaade istedi dediler. — Evet beyim... İstanbullu. göreceksiniz. yakut. Abdurrahim bey müdüre çıktı. Misafir getirdik. Söylenenlere inanmak lazımsa dünya güzellerinden birisi de Abdurrahim beyin karısıydı. — Kızı neden vurduğunu söylemiyor mu? — O tarafı açmıyor. Kadın da büyük yerin. Takunyalarım tıkırdatarak avluya geçti. Çay hazırladık. Arkadaşlar. fotoğrafçı vesilesiyle bahçede meydana gelen seyri hiç bir zaman kaçırmazdı. kıyafet tebdil etmiş.» ikinci gün kendisini biraz toplayınca meseleyi soranlara tabancasını ve atıcılığını gülerek methetmiş: «Elli metre kadar mesafe vardı.. Girse de kulak verme beyim. Ayağına Adıyamanlı Ali'nin şalvarını giymiş. Sırtında sadakor ceket. Marifetine karşılık bir de çiftlik istiyecek. fırsattan istifade ederek asri cezaevine gideceklerin vesika resimlerini çıkartmaya uğraşan fotoğrafçının boşalmasını heyecanla bekliyordu.. ekmek sahibi bir hanedan kişinin. Lâf arası biraz sövdüm. — Bir tecrübe etmediniz mi? — Ettik. çocuklarını alıp babasının evine gitmiş. Mutlaka ölür. birtakım kâğıtları karıştırmakla meşgulmüş. Böyle giderse Elâziz'i boylar. Ölüm temizlik. — Ölürse kendisini tahliye mi ederlermiş? — Öyle dua ediyor ki. iki kurşun değdi. Kapıdan atlar atlamaz işin şakaya asla tahammülü olmadığını farketti. Herif deli. Akh başka yerde. Sordu : — Nasıl? Sizin mezhebe girecek mi? — Biraz müşkül. Daneleri gümüş. Ortası nerdeyse yere sürünecek şalvarı istisna edilirse amerikan filimlerindeki şeyh Ahmet'lerden birisine benziyordu.» diye tersleyivermiş. Karısını methediyorlardı.. bir tanecik kızıymış. Telgrafçı Abdurrahim bey. yalnız tahliye etseler ağır cezadakilerin yakasını bırakmayacak..

. Çabuk sararmaz. — Sahi... Cezayı bitiremediniz mi? — Daha oniki sene var. Tespihi sallandırdı. bu kadan da elverir. — Hemen koymak lâzım mı? . Mamafih. — Arkadaşlara söyleyeyim. Bunları suya koymalı. — Süleyman beyden mektup alıyor musunuz? — Hayır. Hakikatsiz çıktı. — Pek beğendim. bir karış sakalı. Orada rahat mıymış? — Rahatmış. Nihayet sıra Abdurrahim beye geldi. Hele Kızılbaş dedelerinden Hüseyin ağa. burada. — Halbuki bir at olmalıydı. kimsenin nazarı dikkatini celp etmemeye çalışarak karşı duvarın dibine bir halı serdirdi. Ne de olsa kafası. Abdurrahim bey ancak o zaman İstanbulluya alâkayla baktı: — Ben sizi bir yerde görmüş olacağım. Sol yumruğunu sıkıp göbeğine bastırdı.. rahatmış. Ata biniyormuş. evet. Fotoğrafçı paralarını alıp müşterilerini nemli kartlarla orta yerde bıraktı. daha çok dayanır. — Telgrafçıyı çağır bakalım. — İyi hatırladınız. İstanbullu. arada sırada küçük bir aynada yüzünü. gözlerini alabildiğine açtıkları. Fotoğrafları pek beğenerek işe başladı. Dersimli fotoğrafçı suratlarda gölge ve çizgi bırakmamak gayretiyle resimlerin arabına bol bol kırmızı kalem sürdüğü için hiç kimsenin kendisini tanımasına imkân kalmıyor.. iskemleye kuruldu. yanında oturan tahsildar Vaiz efendiye... demeyi de unutmadı. Makineyle buluruz.— diye gözlerini kırpıştırdı. Ava bile gitmiş. istanbullu. bıyıklarını ve saçlarını kazıtmışlardı...tespihi sinirli sinirli çekmekte. Kalabalıkta anadan doğma kalmış gibi kıvranıyordu. dedi. resim sahipleri ellerindeki yabancı insana hayretle bakıyordu.. — Fena olmaz.. Bey. — Tabiî o zaman daha heybetli dururdunuz. Süleyman beyi ziyarete geldiğiniz zaman görüşmüştük. —Fotoğraflan demek ki beğendiniz. Sağ ayağını sol dizinin üstüne attı. bilhassa bıyıklarını kontrol etmekteydi. Madenkömürü kadar siyah ve parlak bıyıklarıyla beraber üst dudağının yansını oynattı. Objektifin karşısında kendilerini bir acayip gayretle sıktıkları. tüfekle çıkmalıydım.. Üstüne iki minder attırıp oturdu. uzun bıyıkları kesilince zabit tekaütlerine benzemişti. — Neden? — Malum ya.. Bu birinci pozdu. Atın üzerinde. — Siz yakışıklı bir erkeksiniz. bizim o taraflar iyidir. bunlar asri cezaevine mahsus fişlere yapıştırılacağı için müdürün emriyle sakallarını. İkinci poz ayakta. Vesika fotoğrafı çektirenler. üçüncü poz profilden çekildi.

Pek iyi olur.. iki ayağı biraderin. Ceylân'dan ayrıldım. Bu resimler olmaz... Aman. Şimdi şüpheliyim.. — Yann olur mu? — Yarın da olur öbür gün de olur. Şu meseleden şu meseleden böyle bir iş olup. Beni bir gün görmese hastalanırdı. Bey gazetecidir.. Ubeydan gelir.— Hemen değil. iki koşu aldı.. — Başa herşey gelir. At üzerinde. Urfa'da bir aşiret reisiyle ortak almışlardı. Affedersiniz. arkadaki sol beyaz olursa uğursuz sayılır. Artık ballandırır bizim bey. Evden at üzerinde bir resim getirteyim. Vaiz efendi alay ettiğini saklayarak konuştu : — Ben de yiğit makamı diyerek koşa koşa.. «Yahu bu ses ne oluyor?» «Çocuk koğuşunda kavga var. Burası yiğit makamı. Köroğlu gazetesine göndeririz.. Tespih de iyi çıkmış.. — Cinsi nedir? — Seklair. «Bunlar neyin nesi?» diye sordum. Ceylân ikinci tayıdır. Meraklanma.. Yukarda koymalı. Vaiz tasdik etti : — Gazeteye. aşağıda kanlar dolaşıyor. ona yanıyorum. — Gazeteye mi? Bunu Abdurrahim beyle istanbullu beraber sordular. — Lâkırdıya daldık. ilerdeki sağ. — Öyleyse. Malum ya. iki ayağı reisin. gazeteye yollıyalım.. sevine sevine geldim..» dediler.. Henüz üç yaşında olduğu halde.. Hayvanınız var mıydı efendim? — Evet. Halis kandır.. En güzel cinsi Hamdanî'dir. Böyle hayvanı ne kadar . Tespih iyi çıkmışını? — Battal olmaz. kasabanın ortasında kızı vurmuş. Mahpus olduğuma yanmıyorum.. Cinfi. Posta daha öbür gün gidecek. muhakkak yiğit makamı. — Basarlar mı? — rvcuciı uctsıııaaiıııaı. Benim tayın arka sol ayağı beyazdır. Onlar da mahpusmuş. Ertesi gün pencereden bakıyorum. — Demek asil hayvandı? — Birader. Ceylân'ın valdesini.. Geçmiş olsun diyemedik.. ocviıiiiıcı" uııc. — O daha iyi. Maneki. Durun.. Kasıkta kıvırcık bir kıl varsa netameli. Sonra Küreyşan. — Yukarda koyacağım.... Ne dersin beyim? — Getirtiniz...... Daha ertesi gün bir çocuk feryadı. eve ziyanı dokunur. Kuyrukta bükülü kıl. At üzerinde. —Şu resimlerden birisini al da beyim.. Lâkin yiğit nerde? — Yiğitlik bir vakit battal olmaz Vaiz efendi. Tabancayla.. Tabiî benim Ceylân'ı değil.. Makam yiğit makamı olmaya. Vaiz efendi öfkeyle istanbulluya döndü.. — Yiğit makamı olmaz mı? iyi bildiniz. — En iyi cins bu mudur? — Evet.

— Pekâlâ. elli adım ara bırakmıştır. Yani.. Sizin o tarafta keklik avı yokmuş. — Bir kekliği vardı. beyim tavşan avı erkekçedir.. hayvanın kınalı başını . nefesin hışırtısı yaklaşınca tavşana Rabbim bir gayret verir.» diye satmamış. Bir tek ayak nasıl taksim edilir..» diye etraflarına toplanmışlar. işte o sırada. Hacı dayı beş lira istemiş.. «Al beş kırmızı..» diyerek gülmüş. Işık çaldı. Cezam belli olsun buraya getireceğim. tazının ayakları yorulsun diye. Bende şimdi bir keklik var. hem de kekliğime pazarlık ediyorsunuz.. Bu sefer de.. Kekliğe biraz baktı. Asilzade bir kısrağın bir tek ayağı 150 madenî liraya alınır.. — O da iyidir ama ille tazıyla tavşan avı. Olursa o kadar olsun. ağaç gövdesine vurup parçalayan tazıyı çok görmüşüm. Ertesi gün bana feldi.. «Şu kekliğe bir lira kırdınız ha. Tazı aman yetişti dersiniz. — Ayağım aldın mı kısrak sende durur. Sanki tavşanda bir ip var. Tazı toprağa kapanır. Siverekli kahveci hacı dayıyı duydunuz mu? Meşhur keklik avcısıdır.. Adam ne binlik beş liraya bedava. tazıyı kendisine çekiyor mübarek. — Şeceresini doğru söylerler mi? — Arap şeyhleri kafalarını kesseler yalan söylemezler.. — Aman beyim sizde de avcılık var mı? — Biraz.. taşlı yerlere.. o kadar bozulur.. Döner. Hayvan sanki kopar. — Bu hayvanlarla ne güzel av olur. öyle duydum.koşturur ezersen. Ucuz bir şey değil ki. Odaya girince bir de baktım kafes eline. iki saat mi kekliği konuştuk. Tazı düz yerde avı alır. — Yoktur. Tazıyı saldınız mı? Peş peşe takılırlar. Tazının nefesi körük gibi işler beyim. Tavşan gerisin geriye yolu tutmuş. Tavşan şaşırtma verir. Çok akıllıdır. yalvarmak için döktüğün dil de caba. «Ben işi anladım. At sahibine götürdüğün hediye. ömür çarkı dururmuş derler eskiler. Hem cebinizde fazla para var. — Pekâlâ demin bahsettiğiniz cinsleri nerden bilirsiniz? — Şeceresinden. Mahsustan. Hangi avı seversiniz? — Yaban ördeği. — Bu derdin azı. İnanmayın. Bir tek ayak. yani hayvan ne kadar yorulup terlerse evin düzeni. Siz avcı değilsiniz.» demişler. Nihaet gideceği zaman. Tazı ileri doğru yirmi adım fırlar. Satmaya kalkmış. beyefendi. Tavşana aptal derler. Artık bilmem. — Hayır duymadım. çoğu olmaz.. — Tavşandan sonra av keklik avı... at satmakta bedhahlık yapıldığı duyulmamıştır. Selâm verip oturdu. Bir Malatyalı dört kırmızı lira vermiş. ağaçlara doğru kaçar. ya tazı kazanır ya tavşan.. bir saat mi.. Şecereye hile karıştırmak namussuzluktur. Ömür çarkı deveran etmezmiş. Bizim o taraflarda bey. Tavşan şaşırtma verince kendini taşa. «Dört liraya bırak hacı ağa. Dükkânı kapatıp memlekete gidecek.

Kekliği kurar beklersin..» dedim. Birdenbire yabana keklik sesi verir. Nüfusçunun kekliği susuvermez mi? «Haydi yavrum.» diye yalan söyler.» geçti. Gider gizlice atarlar. gök yüzünden siyah yelkenler kalktı. Erkek keklik dişisiz kalınca deliye döner... kan içinde çırpınırlar. Keklik tabiî adam gibi. Kocasını bırakır da gider. Bizim kazanın nüfus memuru da beraber.. «Yahu kafesi bıraktın!» dedim. — Siz de metriste mi avlanırsınız? — Metriste. Haşim beyin dedesi.. Kanatlarını yere sürerek karşıdan koptu. ciğerim parçalandı. Sabah olmadan üç saat evvel kalkacaksın. «Benim de dişim yok. durur öter. Bizıim oralarda bir keklik metrisi için düğün bozulur. Taşlardan siper yap. Eşsiz kalan erkek öter.. İki saat aşağıda bir harap şehir var. Derken bir erkek çıktı. Kekliğin kafasını çekip kopardı. Nufusçu arkam sıra koşuyor. Hacı Tayyar bey vardır. Haydi kınalı yavrum. Al sunu.sıvazladı. «Şurada bana bir dilim baklava getirene ben ne vermem. Navlun parasını vermeye davrandım...» dedi. Fırtına azdı. Kekliğin dişisi kahpe karı gibidir beyim. Hayvanların sevgilerinden.. Derken beyim. Dişi sesine vurgun vurgun gelirler. Gün doğmadan benim keklik yabanları uyandırdı.» dedi.... İlerde dişiyle gezen bir başka erkek keklik de o biçim cevap verir. Yiyecek torbası yukarda kalmış. Soğuktan donarsın. — Ne demek? — Öyle ya... Nüfusçu. Fırtına başladı.. Hiç olur mu hacı dayı.» Avcılık fıkara harcı değil. Senin keklik öter. Bize uzaktan akraba da olur.. Dağlar gümbür gümbür inlemeye başladı. Sonra ateş et.. «Olmaz... Çıkarıp bir dilim vermiş. Oraya kadar geldik. Erkekler bizim kekliklerle döğüşmeye geliyorlar. Ceketi çıkarıp kekliğe sardım.. «Sen akimi mı kaçırdın dayı. Dişisiz kalmış biçare kekliği. Yolu elime aldım. Bunlar adamda olur mu beyim? — Ben bu avı sevmiyorum. kavga çıkmaya. Keklik bir kerre yıldı mı para etmez.. gitti. Kafesi düzeltti. Dişi sesi. Kabristanı. demiş. Derken yaban erkek senin dişiye doğru döner. Kuluçka zamanı değil. Arkadaşları düşerler. «Artık bu av yapmaz cenabet. Dişiler kuluçka zamanı. Durur öter... Maya'nın üstüne sanki kurşun sesini işitmez. «Eyvallah» dedi.. Av iyi olmuş. bir köy bağışlamış. O vurulana kadar kafese saldırır. Bir akşam evvel de baklava yemişlermiş. Nüfus memuru kekliğini methedip duruyor.. Bir kerre böyle ava gittik.. Kafesi bir tekmede paraladı. Şunun tren parasından aciz kaldık. mübareği yumşaktan zincirle çeker gibi getirir. bir dilim baklavaya.. Yollarda canın çıkar. Tayyar bey. yumurtalarını erkekten saklarlar. Ben . Keklik avı diyince beyim. gidiyor.. değirmen yeri hâlâ durur bir harap şehir. Evinin imamı meğerse heybesinde bir kaç dilim baklava getirmişmiş. Kafesin etrafını bir dolaştı.. «Sana hediye getirdim Şimşek!. arkasına gizlen. Bre aman. Yalan söyler ki üstüne gelmeye de. arkasından bir ötsün. kabadayılıklarından istifade ediyorsunuz. Gülüyorum. Ben avı unuttum. Palu beylerinden Tayyar bey. Bir gün keklik avına gitmiş. maya sesiyle çağır... Kafesi kucakladım.» Ne mümkün.. Sesi güzel erkeğe tutulur. Dağ karanlığı birdenbire etrafa çöktü. — O kadar kolay değil beyim.

. istanbullu onlara gülümseyerek kâğıdı çocuğa iade ettikten sonra tane tane anlattı: — Alay komutanı haklı. — Ha. Sırtında tayyareci üniforması vardı.... — Hiç öyle şey olur mu bey? — Olur Abdurrahim bey. Ne çıkar canı cehenneme. Ben tayyare alayının şoförüyüm. O itiraz ne demek bakın: Meselâ sizin yerinize bir başkasını getirirler. — Hayır. İşgal ordusu binbaşısı. gayrı tabiî bir surette parlayan siyah gözleriyle. Tahsildar Vaiz efendi ile telgrafçı Abdulrahim efendi hayretle istanbulluya baktılar. acele acele ve kat'iyetle anlattığı bu av ve hayvan hikâyeleri. — Ne oldu? Kız mı kaçırdınız? — Hayır. — Bir sene mi? — Az mı buldunuz? — Çok. Alay komutanımız bana dedi ki. Abdurrahim bey bunun biricik istisnası idi. O adam.. İkide bir güzel bıyıklarını kımıldatan tik'i. şalvarına ve tespihine pek yaraşıyordu. Ezilen kimdir? Bir çocuk. Mühim bir fırsat kaçırmışsınız. — Tayyare ile mi? Delikanlı gülümsedi: — Hayır otomobille. kâğıdın kendisine ait olmadığına itiraz eder.. kâğıtta yazılı olanlara değil. — Bu kâğıda üç gün içinde itiraz edilecekmiş. Merak etmeyin bir sene cezası var. işgal ordusu olmasa. İlle keklik avı. keyf için hızlı giden bir otomobilin kaza yapmış şoförüne seni kurtarırdım diyebilir miydi? Evet delikanlı. Avcıya hiç bir şey olmaz.. Temyizde bir şey yapamaz mı? — Orasını bilmem. Mahpushaneye yeni gelenler. İstanbulluya bir kâğıt uzattı. Lâkin av zor iştir. Vah.. Anladınız mı? — Anladım. vah. zatürrie hazır» derler. Kurtarırdı.... bizi düşman saymasa Alay komutanı. Bu iddianameyi gönderirler... «Satlıcan. Bir çare yok mu? Benim eniştem mebustur.» dedi.... Deminden beri ayakta durup konuşulanları dinleyen sarı bıyıklı pek genç bir delikanlı. gelişlerinin sebebini her rastladıklarına üstüste anlatmadan yapamazlar.. Pek çok. Kız ezdim. başındaki arap kefiyesine. — Beyim lütfen şuna bakar mısınız? — Nedir bu? — İddianame. Bu binbaşı bizim ordunun binbaşısı değil anlaşılan. Sanki buraya keklik ve beygir bahislerini konuşmak üzere günü birliğine gelmişti. «çocuğu ezdikten sonra polislere teslim olmadan doğru Alaya kaçabilseydin ben seni kurtarırdım.ceketsiz öyle ıslanmışım ki. Öyle yazarlar ama. Doğru mu beyim? Kurtarabilir miydi? — Doğru. Dün ezilen küçük kız meselesi. Denize düşmüşe dönmüşüm. Ve dünyada kendisini alâkadar eden başka bir bahis mevcut değildi.. itiraz faydasızdır.

. Siz de burada lüzumsuz yere korkuyorsunuz. işin ırağa varacağını kestirmiş olacak ki fotoğraflarını soğuk suya koymak bahanesiyle acele gitti. Mahpussunuz. İstanbullu. pek güzel bir kadın olmalı. — Telgrafçıyı ürküttün.. istanbullunun huyunu bildiği için kurnaz kurnaz sordu: — Şimdi ne düşündün Murat bey? — Bu delikanlının hemşiresini düşündüm Vaiz efendi. Bir de dua ediyor. Bir koca demet çiçek getirdi. kekliklerden mi konuşuyor? — Hep. Bir kerre de mebus enişteniz uğraşsın.. — Anlatmıyor musunuz? Ölürse onsekiz sene ceza verirler..Şimdilik bir sene yatacak gibi görünüyorsunuz... Vaiz efendiye sordu: — Hep atlardan. O gün öğleye yakın. para insana cesaret verir derlerdi. Yoksa delikli demir çıktı da mertlik bozuldu mu? — Biz memuruz beyim.. silâh.... Kaç zamandır görünmüyordunuz efendim. Sefer çiçekten ne anlar? Kürt Sefer. Hacı Abdullah'ın yeğeni oluyordu. Memur kısmı siyasetle uğraşmaz. topal Sefer'i çağırmak istedi. Halbuki at. Mediha çıkıştı. Hacı Abdullah. Vaiz.. istanbullu pek sevindi : — Oo Hanımefendi diye ayağa kalktı. — Kız sen de kurt değil misin? — Neden. siz onu atfetmişsiniz. İstanbulluya en kıymetli misafirlerinden birisi geldi. — Seferi ne yapacaksınız? Siz de Anıca.. «Kız mutlaka ölmeli. Hem bu sözün siyasetle bir alâkası yok ki. — Kızlar insana hiç bir şey yapamaz. — İsterlerse 180 sene versinler. Nerdesiniz? Mediha — on yaşında bir küçük hanım ciddiyetle elini uzattı: — Mektebe gidiyoruz efendim. Buyrun çiçek... Etrafa çömelen köylüler. — Ana demeyin. .. Çocuk kıpkırmızı uzaklaştı. Kız ölmezse iş fena» diyor.. — Teşekkür ederim. Abdurrahim efendi çekinerek konuştu: — Pek sert söylediniz.. diyor. — Nerde sizin bardağınız kuzum. Bayan öğretmen bize «Anne» dememizi söyledi. — Siz artık memur değilsiniz. Abdurrahim bey.. — Anan kurt.. Kız buna ne yaptıysa fena yapmış.. diye gülüştüler. Hele Binbaşı için... — Yaşa bey. Sarışın.. Alay komutanı kötü söylemiş. — Mebus oğlunu fena bozdun. — Ben sert söylemedim. Bunları suya koymak lâzım.. Biz fenalığı daima kendi kendimize yaparız da biçarelerin üzerine atarız...

Buna sordum: «Kız.. — işe bak. Avrupa tilkileri ne yapıyor. — Bu ne biçim bir laf.. işte annenizden haber çıktı demektir.. Töbe Yarabbi. Hâlâ elinde tuttuğu demeti koymak için bir bardak aldı. Rahmetli annem bunları çok severdi. «Anne» dersek. sevap kazanır. — Sen de çağıramryordun. büyük kadın gözleri gibi biraz dalgın bakıyor. Kesik siyah saçlarını hışımla salladı.. Bir ayağını çenesine vurmak günahtır.. insan kardeşine böyle der mi? — Sor bakalım.. — Sen ne diyorsun? — Ben kurt kızı değilim. Durun. Bir daha öterse anneniz mutlaka iyidir.. sen ananın gelin olduğu zamanı biliyor .... — Olaydı iyiydi ama işte öldü..» dedi... — Tuz almaya mı? Bu ne kadar tuz almak. Mektepte de bana kurt kızı diyorlar. Beyim. Dört. Kürt kızı olsam babam çarık giyerdi. Anne kısmı bir vakit ölmez.. — Ne ölmüş.. Babam söyledi. Ben onu seviyorum. Hiç anlamaz mı? Tilki bile ezan okundu mu durup dinlermiş. uzun kıvırcık kirpiklerine bu bakış pek yaraşıyordu. kardeş nedir biliyor mu? Daha babasını bile çağıramıyor.. İstanbul kunduraları dedim. Murat ağabeyine söyleyeceğim... — Hayır. Hacı Abdullah elini kaldırdı: — Dur öğünme. — Bu çiçeklere «Anne çiçeği» derler. — Sen günahtan korkar mısın? — Korkarım. Pekâlâ... Halbuki benim babam sarı kunduralar giyiyor. Kendisi düştü. Amcasiyle İstanbullunun gülüşmelerini anlayamadığı için Medina somurttu. Günahtan korkulmaz mı? — iyi ama küçük kardeşini döğüyormuşsun. Bir karga var. Şurada ötse.. — Murat ağabey keski anan sağ olaydı. Tilki akşam ezanını dinlermiş. Ama. Gözleri trahom geçirdiği için. Bildiğimiz karga. — Artık bilmem.. Yanağında bir Halep çıbanı izi vardı.. döğmem. senin anan Türk mü olacak? — Rica ederim. Hand gelmiyor. Yavaşça dışarı atsa. Bir daha ötsün. Orada ezan yok.» diyeceksiniz. Lâkin birisi evimizden alıp götürse hayır. anneler tuz almaya giderler. Durun...— Pekâlâ. Alnını kırıştırarak düşündü. — Sana bunları kim söyledi? Karga haberden ne anlar? — Anlarmış efendim. Şimdi karga öttü mü susup dinlersiniz. beş yaşına basınca bir bayram günü ziyarete getirdiler. — Ben çağıramıyormuşum ama... onun gibi huysuz da değilmişim. — Kendisi gelmiyor ama haberi gelir. Yahut da ben bu ismi verdim. Sonra küçük elile çiçekleri iki kere okşayıp derin derin kokladı. — Mediha bu çiçeklerin ismi nedir? — Bilmem.. bakın nasıl.. Ötmesi bitince «Yarabbi.. dedi.. Susun ki söyleyeyim... ben mahpusa yeni düştüğüm zaman bu daha doğmamıştı. Mediha bir an durdu..

Gel pisi pisi. Suyu tazeledi. Vallaha bir defa küsersem Atatürk gelse barışmam. Ekmekleri dilimledi. — Uy başıma gelenler. — Başüstüne. Zaten ben amcama küstüm. — Sana da verdim. İstanbullu kapıdan dışarıya seslendi: — Mahpus. Yalan.. Dışarda besbelli. Benimle küs oldunuz.... Bir ev dolusu verin.» diyordu. Sahanları çıkardı. Önümüzde bayram var. . — Sen kırmışsın. Lütfen çağırır mısınız? — Başüstüne. kendisini herkese sevdiriyordu... mahpus insanlara da «Mahpus» isimli bu kediye de «insan gibi fikri var.İsterseniz Sevim'e yüz tane verin. Gider Allaha dermiş ki «Murat ağabey kulun oruç tutuyor. Kırmızı bir kuş.. Kırmışsın.. vücudu gene de küçüktü. Sevim'e ampul vermiş de bana vermedi. Bu ramazan mutlaka oruç tutun. değil mi amca? Ramazan iyidir. — Siz kırmızı kuşu bırakın da lütfen şu dolabı açın. — Yazık... Gerdanında. Tahsildar Bedri bey. bakarmış.» der. Hanım hanımcık hizmet etmelisiniz. Vallaha yalan. Halbuki biraz dikkat edilince güzelliği ağır ağır meydana çıkıyor. Gel.kadar aptal.. istanbullu aralarına girdi: — Nafile iddia etme. Murat ağabeyim de bana iyilik eder. Tüyleri uzun olduğu halde. — istersen verme..» demez mi? Bu kız işte bu. Soframızı bari kurun.. Biz daha açız. — İşte bu olmadı. Anamı gelin getirirlerken ben korkmuşum da komşulara kaçmışım. Aşağıda keskin bir miyavlama duyuldu. Bakın. «Biliyorum amca... Bir daha sana vermeyeceğim ne demektir. Vede istanbullunun omuzuna sıçradı.. — Ramazan'da oruç tutacak mısın ağabey. Sen Sevim'e iyilik et.. Küçük kırdı. ilk bakışta sevimsiz bir hayvana benziyordu. Bir kuş varmış. Sansara benziyordu. haydi çıkar. Nasıl olsa barışırsınız.. Ve birdenbire odanın noksanını farkederek dikilip durdu: — Murat ağabey mahpus nerde? — Kim bilir.. — Hayır.. O da acıkmıştır... Oruç tutmalısınız.. Bakın amca. Kaşıkları. çatalları iyi temizlenmemiş buldu. Bir daha sana vermeyeceğim. Yüzünde alt dudağını şişiren bir ciddiyet vardı. dinleyin. — Sahi Bayram'a ne kadar kalmış. Bu amcam delirmiş mi ne? Bu nasıl söz.musun?» dedim.... Masanın üstüne bir gazete serdi. Mahpus... — iki ay. çeyrek büyüklüğündeki beyaz benek müstesna düz kurşunî renkteydi. Medina dolabı açtı. Gazocağmı yakan amcasına bunları sırayla taşıdı. Pencereye gelir. — Ben kırmadım. Onu çabuk mahpustan çıkar. Rengi donuk gibiydi.

Bir işe yaramıyor ki. yalnız mahpuslar değil. Hani sizin bezleriniz. ensesine yatarak horlaya horlaya.. Yanan parmağını bir taraftan emiyor...* Koğuşlarda et pişirip istanbullu ile beraber davet edenler bile oluyordu. .. ikiniz de ellerinizi. Benim de kulağımı keser... insan yüzünü yıkamadan yemek yerse şeytan da onunla beraber yemek yermiş. Büyükanneme söyleyeyim de size bez getirsin. gözleri kör olsun. — Amcam beni kurtarır. — Ben yüzümü yıkamam.... — Neden? — Sol kulağını ucundan bir parçacık keseceğim. — İnşallah.. dalak. — İnşallah yenilirler.. — Öyleyse bizim toplara ne oldu? — Eritmişler de otomobil lastiği yapmışlardır.... Haydi Murat ağabey. benim işime karışabilir mi? — Karışmaz mısın amca? — Sus aman. mahpusu çağırıp kısmetini takdim ederlerdi. istanbullunun kucağında akıllı akıllı otururdu. Yemekte Mediha. Muharebede bizim lastik topları mı atıyorlar kuzum? — Hayır. Rengini evvelâ bütün mahpushane yadırgamış. — Eğer şimdi yüzünü yıkayıp yemeğe oturmazsan ağlayacaksın. Ben hiç ağlamam... Altındaki yazıyı okuyunca istanbulluya döndü: — Baksanıza top atıyorlarmış. ziyaretçiler de tanıyorlar. Hep beraber yüz yıkamaya. Mahpusu yere bırakın. böyle sıçrayıp omuzuna çıkar. kapıp koşarlar... Dünyada top yok.. — Hay. Komşu çocuklar.istanbullu ne zaman volta vurmaya başlasa.. Mahpusu. — Zıplamıyor.. sofra örtüsü vazifesini gören gazetenin üzerindeki resme daldı. kediyi biraz okşadıktan sonra ısınmış tabaklardan birisini sofraya koydu. gelirken ekseriya ona bir parça et kırıntısı. Evde yedim.. Bugün mektep olmadığından anneme su taşıdım.. Mediha. — Demek Annenle kavga etmedin mi? — Biz evimizde kavga etmeyiz. Çocuğunu gezdirdim. yüzünüzü yıkayacaksınız. biz neyle oynayacağız? — Şimdilik bezden top yapmalı.. Kedinizi döğerim ha. bir taraftan amcasına çıkışıyordu: — Siz burada bizim elimizi yakıyorsunuz. Bırakın diyorum. Lastik top. Komşularımızın çocuklarının seslerinden usanırız. Bizim güzel lastik toplanmızı Ruslar mı otomobil tekerleği yaptı? — Hayır Almanlar.. ciğer parçası getiriyorlardı... O zaman kalabalıktan ürkmeden. gezintiye iştirak ederdi. sonra herkes onu sevmişti. — Haddine mi düşmüş. Adamın karnı doymazmış — Haydi öyleyse.. Sor bakalım. yaralı bir serçe tutsalar.

ölmez diyorlar. Misafiri rahat ettirirler. daima somurtkan yüzü ve her kopuşta birkaç tanesi kaybolduğu için nihayet onbir boncuğu kalmış. — Olmaz dedi. Mediha.. Kaç gün evvel komşularda oturuyorduk. Hatırlı insanlardır. iyi. Fal dediniz de aklıma geldi. — Beni kaynanam seviyor dedi... Murat ağabeyim burada garip. Fala bakacaksınız. «O günden beri gelmiyor fakat. . — Ne diyormuş kendisi?. Annem kahve falına baktırdı.. «Yakınlarda bir ölü var. Ne istersen pişirir getiririz... o bana verecek. Günahtır. uzun boyu. Vallaha ne iyiler bu Şaroğulları. Senin annen var.» dedi. Erkekler kabahat yapmış gibi utandılar. Utamyormuş. Almanlar yenilsin. kehribar taklidi tespihle içeri girmişti. Misafir gidince paralanırlar. iki gün sonra Şaroğlu'nun kızı vuruldu.. kardeşin var. Murat ağabeyim ziyafeti nerden bulsun? — Onun da adamı var. Kötü karının yaptığı yemek yenmez. Adam kahveye gidemez olmuş. — Yenilmezse. Tözey hanım yapacak.. istanbullu sözü değiştirmek istedi: — Bize yemekten sonra çay yapacaksınız... bir kaşını yukarı kaldırdı. sen yola çıkmak için yemek vaktini gözlemişsin. gitmiş. Bu lakırdıyı hiç beğenmemişti. Bizim kahveye her akşam uğrarmış. Biz varız.. tabii. Kala kala o herife mi kalmışlar? — Komşular hep böyle mi diyor? — Böyle diyorlar.Hacı Abdullah araya girdi: — Kız sus. Şuraya bir yatak sererler. — Ne olmuş? Hastaneye gittiler mi? — Annesi.... buraya gelmeden nereye uğradımsa sofrayı kurulu buldum. bir de minder koyarlar. — Utanıyor muymuş? — Utanmaz mı? Bütün Malatya onları konuşuyor.» dediler. Lâkin Şaroğullarmı biz severiz. — Ne desin. Sen beni batıracak mısın? — Neden? — Eğer Almanlar yenilirse ben senin bu Murat ağabeyine bir ziyafet vereceğim. Allah herifin belâsını versin. — Demek ki kızın kabahati yok? — Kızın kabahati olur mu? Zengin insanlar. Murat bey. Ama başlarına bir hal geldi. Hacı Abdullah. Babam dedi ki. — inşallah Ya Rabbim. Bereket versin bu esnada Vaiz efendi. Haberiniz olsun.. küçüğün yanında dün akşamki münakaşayı tazelemek istemedi. iddiasında haklı çıkmış gibi istanbullunun yüzüne muzafferane baktı. — Marifet kaynananın muhabbetinde değil. — Yenilmezse?. — Başüstüne.

Ağzım yanıyor. — Benim ağzım neden yanmıyor? — Sizin bardağınızın ağzı geniş. Mediha somurttu: — Aman. — Öyleyse Murat ağabeyimden iskambilleri isteyin. Arada sırada «Allah. — Öyleyse kaç pay yapacağız? — Onüç pay.— ilâhi beyim. Sen de çay iç. Siz çay içerken ben de falınıza bakayım. Sonra bir müddet aynı ciddiyetle kâğıtları karıştırdı. Vaiz efendi hayretle küçüğün yüzüne baktı: — Görüyorum ki sizin de gözünüz açık hanım kızım. — Murat ağabey bunlarda kaç kâat var? Bunu bir türlü aklında tutamıyor. Lafımızı geri aldık.... — Bunlar artık çiçek de mi yemeğe başladılar? — Ben yesinler diye getirmedim. Koksunlar diye getirdim. Çay bardaklarını çıkarıp hazırladı. — Hoş bulduk efendim. Vay anasını. — Öyleyse yalan söyledin Hacı. Mediha sofrayı toplayan Sefer'e yardım etti. — O başka mesele. bismillah» dediği duyuluyordu. .. Hava alıyor da çabuk soğuyor. — Vay canına. — Elli iki tane kızım.. — Vay canına. Mediha parmağını kaldırdı: — Sakın Şeytana sövmeyin.. kaynanam da beni sevmezdi ya. Ayıb ettin. Bir karış çocuklar şeytan olmuş. Yahu. Ulan Hacı Abdullah bunun babası da böyle akıllı mı? — Babasını bilmem ama maçası akıllıdır. Biz burada fal sayesinde yaşıyoruz... — Bize ne getirdiniz bakalım? — Çiçek getirdim. — Olmaz. Sonra misafirden utandığı için Murat'ın kulağına fısıldadı: — Nerde iskambiller ağabey. — Biraz soğuşun. — Ne diyelim? — Lanet kör Şeytana dersiniz. Safa geldin küçük hanım. — Ama.. çayımı soğutmaya bunun faydası yok ki efendim.... Desteyi önüne koydukları zaman bir müddet dokunmadı. bunlar dün cin olmadan bugün adam çarpacaklar... Ben de yemeğe getirdiniz diye korktum. — Senden başka amcası var mı? — Yok. «Fala bakmayacağım» ne demek? Ben uykumu kaybederim... Töbe dedik yeğen. ben bu kadar açık göz olmasam. her zaman soruyordu. Fısıl fısıl bir şeyler mırıldandı. — Neden? — Şeytana söverseniz çocuğunuz çoğalır. .

Bu suretle falın kapalı olduğu anlaşıldı. Allah büyüktür. iyice karıştırmadım... Nazı ona geçtiği için amcasına çıkıştı: — Babama tuttum canım aman. onüç pay olacaktı. Çıkmaz ki. Fal evvelâ doğru giderken bölümler azaldıkça açılan kâğıtlar birbirini tutmaz olmuştu. Vaiz efendi elindeki kırmızı boyayı kastederek sordu: — Siz bu yakınlarda bir düğüne gitmişsiniz küçük hanım. Siz de bana yardım ediniz ki şaşırmayayım. — Demek içiyor mu? Başını önüne eğdi ve gözlerini yumarak fena halde üzüldü: — İçiyor. Bu sefer çok çok karıştırdı. Açıldı Allaha şükür.. Vaiz efendi başını salladı: — Gördün mü? Biz çıkamayacağız bu cenabet yerden. Kâğıtları yüzlerinin üstüne masaya bırakmaya başladı.. — Elini dizine vurdu. Tabiî fal münasip netice verdi: — Gördünüz mü? Çıkacaksınız mahpus ağabeyler. O kadar kederlenmişti ki fal oyununu bıraktırmak istediler.. Onüç tane olunca yanlışlık yapmamak için bir daha saydı. Bunu neye tuttuğunu evvelce söylemek istemediği için. Nihayet beş bölüm kaldığı zaman hepsinin üzerine ayrı cins kâğıt isabet ettiği görüldü. Korkmayın erken çıkarsınız. — Hayır. işte üçlüleri de aldık. Düğüne gitmedik. Birbirine benzeyenleri kenara toplamaya başladı: — İki oğlan geldi. Usttekileri çevirdi... — Parmağını ıslattı —.. — Neden? Rakı içmesin diye mi tuttundu? — Rakı içmesin diye.. diye başını çevirdi.. Mediha galiba bunu hiç beklemiyordu. Nihayet elini kaldırdı: — İşte tamam. Üçünün yüzüne de şaşkın şaşkın baktı. pek üzüldüğünü fark ederek sıkıştırdılar... insan rakı içer i2 Yalvarıyorum.. Yeniden ayırdı. Aynı cinsten olup alt alta gelmiş iskambillerin yerlerini ciddiyetle değiştirdi. Sonra hastalandı mı ben ağlıyorum.. işte ben de falla bildim. Şimdi tutuyorum.. Sizi bedava yatırıyorlar. — Öyle demeyin. Öksürüyor. Sonuna yaklaştığı zaman kâğıtların altına gizlice bakarak hile yapmaya girişti. Ben zaten biliyorum. Bana gülüyor. Yarabbim.. Evvelki gün içti. Bismillah. İyicene karıştınlmazsa bu fal çıkmıyor.. Üçüncü fal da huysuzluk edip açılmamıştı. Haydi Allah. Hasta yatıyor. Onları işte aldık.. — Öyleyse bu parmağmızdaki kına neyin nesi? .. İnşallah bu üçünüz erken çıkarsanız açık gelsin.. Çıkacaksanız açık gelsin bakalım. Bu suretle desteyi beheri dörder taneden onüç parçaya böldü. işte yedilileri de aldık. sonra parmağını ısırdı —: Hasta. Razı mısınız? — Razıyız. Hiç merak etmeyin.. Son kâatları da çevirdi. Ben anladım.— Sahi...

Ben mektebi sayarım.. ne bir şey. — Biliyorum elbette. âdeta yazıyor. — Sesli harfleri aklından sen koyacaksın. Oraya kargacık burgacık bir şeyler yazarsan sonra keyfine. Gazetenin kenarına yaklaştırıp bekledi: Haydi bir şey söyleyin de yazayım. Soyadıyla beraber kendi ismini de altma ilâve etti.. Hani bunun sesli harfleri.. Okumayı biraz da biz biliyoruz. — İşte bunu ben senin amcana bir türlü anlatamıyorum. Murat ağabeysinin adlarını da kaydetti. Cumartesi günü dersimi yaptım diyelim. Yani dikkat et.. Eski harfler zamanında olsa. Pazartesi hastalansam bayan öğretmen. Sonra sırasıyle babasının. bir (İ).. — Neden? — Sonbahara kadar elimde kalır. Beğendirdi. amcasının. — Niye gülecek.. Elifide mertek sanırdı. .» yaz. Medina istenilen cümleyi kitap harfleriyle özenerek yazdı.. Yeni harflerle şöyle değil mi «Millet». bir (L). Bak şu (MLT) bu ne okunur? — Hiç bir şey okunmaz. Benden de iyi yazıyor. Ver bakalım şu kalemi. Vaiz amcam «Biz bize benzeriz» den daha saçma bir laf bulamadı mı? diye gülmüştür. Mediha kalem elinde durup dinlemişti. istanbulluya döndü: — Eski harfler daha mı zordu ağabey? — Pek zordu kızım. Mediha biraz düşündü. Murat beyin göğüs cebinden kurşun kalemini çekip aldı. Bir (M). — Aman. Niye güldün kız? istanbullu da güldü. bir tane «Biz bize benzeriz.. yoksa sen yazı yazmasını da mı biliyorsun? Allah beterinden saklasın. Ben ömrümde elime ne kına yakmışım. iki tane (LL). — Demek siz hiç kına yakmazsınız? — Yakmam. — Tabiî işte Millet. Yaz hele. Bakm nasıl biliyorum. — Neyi anlatamıyorsun? — Yeni harflerin eski harflerden iyi olduğunu.... — Şimdi bunun altına eski harflerle Millet yazacağım.. yaşasın bizim harflerimiz.. Vaiz efendi: — Şu hale bak diye anlatıyordu. Yalnız eski harflerle yazılan Millet'in harflerini yazıyorum. bir de (T) öyle ya. Bir (M).. «Dersini yapmadı da ondan gelmedi. Kendisiyle alay edip etmediklerini anlamak için üç erkeğin yüzüne baktı... Resim yaparken kırmızı kalem sürülmüş.. — Yaz.. Şurasını da söyleyeyim. İşin ciddiyetini anlayınca: — Bizim harfler iyiymiş kardeş dedi. Hey Yarabbi.. bir de (T).» demesin diyerek defterlerimi komşu çocuklarıyle yollarım..— O kına değil. — Nasıl? — Sana şimdi bunu anlatmak meseledir. Meselâ: Millet yazacağız... Mektebe gitmeye utanırım.

pek büyük ve siyah bir ipek «kaşkol »u güzelce büker. onun orada kalıp kendisinin buraya gelmesine. uyunur mu? Buyur. Urfalı Cuma içeri girdi. aç bir köpek gibi bakmadan nefes alınabileceğinden haberi yoktu. Kenarları püsküllü. otur. Temyizin evrakı tasdik etmesiyle bitmiş. başında beyaz keçeden külah vardı. şaşmağa bile lüzum görmediği anlaşılıyordu. onbeşer günden iki defa otuz gün zincirlenip zindana atılmış. Birisine uşaklık etmeden yaşayamadığı belliydi. bir garip ibadet ve takdis duygusiyle anar. Kapı vuruldu. belinds ipekli bir kuşak. Bir köşeye iki diz üstüne oturup efendisinin yüzüne. daha doğrusu emretmesini bekliyor. maraba olduğu için kendi Ağası da dahil yedi göbek mütegallibesi mahkemeye dolarak bîçareye 18 sene ceza verdirmişlerdi. Buna rağmen Cuma. Süleyman beyin parası aylarca gelmediği zamanlar.. üstünde ipekli bir gömlek. On günden beri de Telgrafçı Abdurrahim beyin hizmetkârlığını yapıyor. Cuma kesesinden harcamış. tütünsüz bırakmamıştı. kısa kollu. Dört göbek sülâlesinin Hâmid Ağalara sadakatla hizmet ettiğini söyleyerek öğünür. Koyunların tehlike karşısında çobana doğru kaçmaları gibi Cuma'da bu hal insiyaki ve karşı gelinmez bir histi.. beyini asla etsiz.. Urfa cezaevinde «Gün kâğıdı» eline verilince Cuma Urfa beylerinden Rıza beyin hizmetini görmeye başlamış. — Uyuyorsun dedim bey. Beyin cezası 3 seneden aşağıya inip kaza mahpusanesine nakledilince Cuma'nm 70 lirası da beraber gitti.. Malatya'ya gelişinin haftasında Diyarbekir beylerinden Süleyman beyin hizmetine girmişti. Uyandırmak olmaz dedim. iskemleye ilişti. — Keramet nedir? — Keramet mi kızım? Keramet = Cehalet'tir. devran gene o devran oluvermişti. Cuma. kahvesiz.— ıyı ama öenım amcam eski harfleri de. O zamandan beri 8 ay geçtiği halde. para değil. aleyhine yalancı şahit bulup mahkemede «tesiri nüfuz gösterdikleri» için de Ağalan haklı bulurdu. kızkardeşini kaçıran ağazadeyi öldürdüğü için kendini. — İşte o sebepten anlatamıyorum ya. Trahomlu gözlerine rağmen pek yakışıklı bir adamdı. diye bağırdı. simsiyah pala bıyıklariyle kuvvetsiz bir çocuk gibi iskemlenin kenarına ilişmiştir. sonunda da Malatya'ya sürgün edilmişti. bey hapishane müdüriyle zıtlaşıp mahpushaneyi karıştırdığı için Cuma. Poşu sarmasını mahpushanede Cuma'dan daha iyi bilen olmadığı söyleniyordu. ismini. bir tek mektup bile gelmedi.. Süleyman beyi hayırla yad eder. İstanbullu: — Gel. Her iki taraf da vazifesini yapmıştı. Eski harflerde keramet var sanıyor. beyaz bezden bir don olduğu halde. . bunu kendisine mahsus bir kıvraklıkla başına sarıp bir ucunu omuzuna sarkıtırdı. daha üzerinde. Ayağında yalnız. istanbullunun söz söylemesini. Şimdi.. öfkelenmek şöyle dursun. Kızkardeşini kaçıran bir ağa oğlunu öldürmüş. kenarları işlemeli bir Kürt aba'sı. Hizmetçiliği artık para için de yapmıyordu. yeni harfleri de bilmiyor ki. — Yok. Müdürle uğraşan Rıza bey olduğu halde. hava pek sıcak olduğu halde. Külahına bir ipek poşu sarmıştı.

.. Bakalım mektup yazdıracak adamı var mı? — Canım bu nasıl söz? Ava gidiyormuş ya. Gözlerine âdeta korku dolmuştu. — icap etmez beyim. Düşünür.. — Süleyman beyden mektup gelmedi mi? — Sana yazdıysa yazdı bey. çocukları görmeyecek. Orada kim bilir. iyi bir adam bîçare. Erkeğin deliliği de sevda.. işte o sebeple.. Helâl olsun. hizmetkâr. Karın ağrısı verir. gönderen sağolsun.. — Ne yapalım? — Bir de başka karı gelecekmiş beyim.. diyorum.. — Kim o karı? — Haşa huzurdan bir kötü kanymış beyim.. Şuranın harmanı. sonra unuturlar. Lâkin ben gelecek karıyı tanımıyorum. — Demek Abdurrahim bey bir şey söylemiyor? — Söylemiyor beyim. Müddet serbest çıkarmıştır.. — Getiren... köylü... — Buyur. karnım giril giril eder.. Allah selâmet versin.. Adamı hasta eder. Canım sıkılıyor.. bulmasa ekmek peynirle karnını doyurur. Ben evi düşünürken düşünürken hasta olurum.. yatmam ama. Yalnız senden bir ricası var.. Cezayı çok verirler mi? — Belli olmaz... Bunun yüreği pek alçak.. O karıyı. Cuma birdenbire utandı.... Bunlar. Asilzade.. ölmemesine bağlı. Konuşmaz ki. Ne yapacağız? . misafir. Ağzıma geleni söyleyeyim. Abdurrahim bey selâm etti. Selâmı var. Kızın ölmesine. Ava gider. Hastaneden haber getirecekmiş. şuranın odunu... Büyük başın büyük derdi demişler.— E Cuma. Düşünceleri çok olduğundan. neymiş derdi? — Bugün «Ziyaret» beyim. Ava gidilmez mi? Süleyman beyi o taraf tekmil tanır da.. Bize ne yazacak? — Bana da yazmadı... — Senin para ne olacak? — Para bedbaht şey beyim. Kapıya imdat arar gibi bakıyor. asilzade adamlar.. — İyi. yüze karşı iyidirler. Bugün beyin çocukları gelecek.. kocaman erkek elleriyle. — Kız ölmez.. — Ne diyor? — Hiç bir şey demiyor... Hükümet işi.. keyfim kaçar. Töbe.. elimden gelirse hay hay. Pilav bulsa pilav yer. — Av başka. Konuşsa ferahlar. Büyük yerin evlâdı. Halbuysa dar yerde düşünmek erkeğe bir vakit yaramaz.. Bunlar hep dert.. — Şimdi anladım. Şuna bir mektup atayım. Aklını bir kere kıza takmış.. — Abdurrahim bey de Süleyman bey gibi mi? Yemek beğenmiyor mu? — Değil beyim. — Söylesene..... Kötü karı bir vakit ölmez beyim.... iyidir. bir küçük kız gibi abasının ucunu kıvırıyordu. Ne var ne yok? Bey nasıl? — Allah sana ömür versin bey. Öyle ya..

Git. — Ne demek? Amcası kızı olunca. kasaba yerinden daha kalabalık sayılır. Çobanlık hizmetkâr işi. — işte oraya geleceğiz beyim. Elleri göğsünde geri çıktı. Bir de çoban kısmı.. adamı edepsiz eder. Halbuysa kasaba yerinde insan çok olduğundan sen seni kollarsın. — Güzel mi? — Güzel beyim.. Dağı sen kimsesiz bellersin. Bak. Sana zahmet ediyoruz. sana gucenirim.... İçerde yazdırıveriyorum. Bir gün. — Öyleyse. Başgardiyana söyledik. adamla gezmeyip hayvanla gezdiğinden hayvan gibidir. — Biz vaktiyle koyun güderdik beyim dedi. — Öyleyse neden bu belâyı başına dolamış.. Adam bir başına kimseden utanmaz. — Ben doğru söylerim.. istanbullu yaklaşıp alçak sesle sordu: — Abdurrahim beyin karısmı gördün mü? — Gördüm beyim. Bir çalı arkasında seni gözleyen olur.. Anlayamadım . Vaktiyle biz çobanlık ederken Beko Ağanın dördüncü oğlu da çobanlık yapardı. Başüstüne... Neden? Aklı. abdest bozmak için dere kenarına oturdum.. alnına götürdü.. — Nasıl yani?.. Çok mu güzel? — Çok güzel. Bunu söylemeye mi geldin? Sen benim yerime söz verebilirdin. Ben seni Abdurrahim beye anlattım. Cuma kalktı. Hacı Emir Ağanın başını çoban oğlu derde soktu. — Amcası kızı olduğundan. Dur hele nereye gidiyorsun? Sana bir şey soracağım ama doğru söyleyeceksin. Amca kızı diyordun.... kapının tokmağını bıraktı. — Yalvaracak bir şey mi? Selâm söylersin. yalvar. Kendisi utanıyor.. — Pekâlâ. Yaşı istanbulludan büyük olduğu halde. dağ başlarında davar peşinde dolaşırdık. — Hiç olur mu beyim?. Anamt bacım olsun. Vay Cuma vay. bu hareketim önlemenin imkânı yoktu. Herkesin hizmetine koşar dedim. Karıyı buraya. Süleyman beyin ahbabı dedim. hayvan gibi olduğundan. Akıllı bir ağa.. hayvana bak çobana bak. istanbullu kapıda onu durduttu: — Çokdandır köye mektup yazmadık. Cuma. — Bana gücenme beyim. on tane oğlu olsa birini davara yollamamalı.. Dağ kısmı. — Sen bilirsin.— Gardiyan Ali Seydî tanıyor.. yok.. Danışmadan ne mümkün? — Yok.. iki eliyle tutup istanbullunun elini öptü. Zaten haberi Ali Seydî götürüp getirdi. Şalvarı toplayacağım sıra baktım ki Beko'nun Mısto yukardan aşağıya . Teva tür. Öfkelendin mi? — Eksik olma beyim. diye gönderdi. Haşa huzurundan... senin odana alacak. çocukları gidince bizim beyi buraya koyuverecekler. Allahtan korkmaz.... Adamsız yer.

. dedi.. — Sormadın mı? Öyle güzel karısı varmış da o haltı neden yapmış? — Sordum.... Sevdiğinden. Kim bilir hangi hovardasiyle nerelere saklandı kaltak.. — Eyvallah Cuma.. Bir de karısı var beyim. — Siz oturun. kaşları.. ben başımızı kurtarırız.. Köpek de beraber. — Hiç utanmadı. Bari sevdiği kız da güzel mi? — Artık orasını bilmem.. Cuma geri geri çıktı... Sana Abdurrahim bey mi söyledi bunu? — O söylemedi. Bir dişi köpeği var. Bir sene evvel....... — Ulan bu ne rezillik.. okka her yerde dörtyüz dirhem.. Tuu. Kırmızı yanaklı. — Sonuna kadar seyrettim de ben de böyle söyledim. Gelecektim.... komiserin evine götürmüştü.. Bu mecburiyet «Kaltak» ortadan kaybolduğu için tamam yedi ay sürmüştü. Anladın mı? — Anladım. ben Abdurrahim beyi buraya yollarım. . — Neden sever bakalım? — Sevdiğinden sever beyim. haşa huzurundan köpeği uydurdu — Hay Allah belâsını versin.. Lâkin Adıyaman'a gittim. — Ne demek anlamadım? — Yani beyim. vaziyeti kurtarmak için komiser «zorlu bir zabıt» tutmaktan başka çare bulamadığından Güley hanım ertesi geceyi hapishanede geçirmek mecburiyetinde kaldı. Adamın nefsi bacısına uyanır mı? İşte bizim Abdurrahim beyin karısı da amcası kızı...... Bir baksan. — Vay başıma. Adam karıyı güzelliği için sevmez ki. «Karıya nefsim uyanmıyor benim». Eksik olma. istanbullu ile bu sırada tanışmışlardı... işte o kadar.. bir daha bakarsın... «Ulan Cumo... Dur şu ne arıyor diye kalkmadım. gözleri kara. Kabahat kimde? Zor görmemişler... sonra serhoşlukla kavga çıkararak «ismail polis »in elbisesini... Safa geldin.. Sen burada mı oturuyorsun Murat bey. Serhoşluk öfkesiyle başlayan bu iş.. — Şimdi anlıyorum.. Herif haklı..... Asilzade kısmına acıyacaksın. Bunlar kırk yaşma gelseler çocuk gibi olurlar.. Lâkin böyle meseleler okka gibidir beyim.... Bir köy bir Karı. Kaltağı ele geçiremedim.. Eyvallah beyim... Şöyle içeri koğuş kadar yaklaştı. — Eyvallah beyim.» istanbullu böyle söyleyerek düşünceli düşünceli gülümsedi.. sabahleyin eğlenceli bir vaka haline döner gibi olduysa da. Sen nerelerdesin rezil? — Gelecektim. oturdu. Yüzüme gülüverdi. Sen. diyip gidince «Güley hanım» çarşafının pelerinini arkaya atarak erkek gibi rahat ve emin. Ulan külâhlı erkânı harp. Kar parçası gibi. Dünya güzeli.. Keklik beslerler... öğleden sonra. Arap atı beslerler.. iyi tüfek atarlar. evli bir kadını gece vakti ayartarak bir hamama götürüp birkaç polise teslim etmiş. Bu da doğru. — Vay canına. — Kız......geliyor. işte orada köpeğin arkasına geçti... Odan güzelmiş. tabancasını kurcalamış.

Yüz tamamiyle boşalmış gibiydi.. Mahsustan. — iyidir. — Neden bilemedin? Ben burada hapis yatarken Abdurrahim iki kere ziyaretime geldi. Tahtadan bir heykel taslağını hatırlatıyordu... ilâç verdi. — Hatırlarsın.. Bazı trahomlularda. — Farkında değilim. Senin bu işte parmağın olduğunu bilseydim meseleyi başından anlardım. pek çirkin bir kurt karısıydı.. «Aman Abla. Hem araya girer kızı baştan çıkarırsın... Bütün Adıyamanlılar gibi gözlerinde trahom vardı.. dediydi.. Bir gün merdiven altında oturuyorduk.. Abdurrahim beyin karışıyım diye kibirlenir. göz kapanacak hale gelmedikçe kirpikler gayrı tabiî bir surette uzar ve kıvrılır. — Farkında değilim. Nasıl razı ettin üç çocuklu herife.. herif de. Güley dudağını kıvırdı: Abdurrahim bize komşu oturur.. yanmaz.. karı kısmında akıl var mıdır? — Ya erkek kısmında? — Erkeğin de aptalı aptal olur. Bunu ancak kendisini iyice rahatsız etmeye başlayınca tedaviye girişir. Öteki.. eşek gibi cilve yapar. Gülme.. gayretliydin hani ya Ev'in?» derler. Sen nasılsın bakalım? Tözey gelip gidiyor mu? — Eksik olmasın geliyor. — Kız daha mı güzeldi? — İkisi de aynı bok.. elin çoluklu çocuklu herifini baştan çıkardım.... akmaz olunca arkasını boşlar. — Doğru.. Senin Abdurrahim beyle ne işin var? — Karı dalgası. Sana saati sordum. Bilmez misin Murat bey. Ham herif kırkından sonra bir azdı mı işte böyle ortalığı berbat ediyor.. — Kulak asma. hem de şimdi. Şimdi gene tedavi altında bulunduğu kirpiklerinin tamamiyle yolunmuş olduğundan anlaşılıyordu. — Ulan rezil. — Uydurma. Birisi eşek gibi susar. cilve nedir bilmez. Güley'in çirkin suratında böyle uzun ve kıvırcık kirpikleri vardı. Sen onu anlat. . Kızı da görmedin mi? — Hatırlamıyorum.. hastalık sürüp giderdi. — iyi kızdır fıkara. Ben Süleyman beye geliyor sanıyordum. Ne güzel insan». — Kız da iki kere buraya geldi. Orospuyu göresin diye. Belli obuasın diye eski örtüyle gelmişti. Öğünür..Güley kırk yaşlarında gösteren. Kirpik denilen sayısı malum kılların ne kadar mühim bir şey olduğunu istanbullu şimdi bu kirpiksiz yüzde pek iyi anlıyordu. Abdurrahim kırk yaşma gelmiş Şaroğlu'nun kızı elin oynaşı. Şimdi biraz rahatım.. Güley istanbullunun bakışından meseleyi anladı: — Gözlerimi doktor yoldu dedi.. — Güzelmiş. artık acımaz. «Güzeldin hani ya Er'in.. Sana baktı da kulağıma... — Karısını da tanıyor musun? — Tanırım.

..— Şehir yerinde kızlar şimdi kendi işlerini kenidleri görüyor.. Sözüm hak mı nahak mı? — iyi demişsin.» dedim.. Yeni mesele değil. lâkin haberleşecek emniyetli bir adam bulamadım. — îyi haltetmişsin. — O ne cevap verdi? — Artık iş işten geçmiş.. bir şey esirgemiyorlar. İşte tamam. Daha evvelleri ben bu Abdurrahim'in halini beğenmedimdi. Altı. Hep kabahat Raziye hanımda. Senin haberin mi var?» dedi.. Pencereden işaretleşmişler. Raziye hanımın kulağını büküverdim.. Oğlan bir mektup yazdıysa. «Oh daha tatlısın ya... Otursa ah çeker. — Kim Raziye hanım? Kızm adı mı? — Kızın adı Münevver. Lâkin kıza her lafı söyledim.... Bunların evleri daireye karşıdır.. Yalvarsalar dayanamam...» Zamane kızları bildiğin gibi değil Murat bey. Evde oturmaz.. Baktım herif anası ölmüş tay gibi düşünüyor. Yüreğim acıdı. Karı kısmı zaten körpeliğinde azar. Sen şimdi filancaya şu mektubu ver desen. — Sevaptır beyim.. olmaz mı diyeceğim.. Kız hitamında yüz çevirirse Raziye hanım da bir şey duymaz... Yirmi.. Ateş saçağı sarmış. — Uzatma.. dedim.. Akıllı ol». «Kuyruğu satıp içyağma mı veriyorsun deli. ciğeri et eden de.. yirmibeş var. dedim. Nafile ateş saçağı sarmış. Eti ciğer eden de avrat... — Sonra? — Sonrası. İstersen sor. Ne dedin? — Dedim ki.. yedi sene evvel. — Neden bu zamana kadar evlenmemiş?. Benim yüreğim yufkadır. — Ben kandırmadım. «Erkek kısmına düşünmek zarardır. demişler. of çeker. «Balcı» demiş. Şimdi istediğini yapmalı. — Kızı kandırdın da şimdi bir de.. — iyi. — Senin hesaba göre bu işe onüç yaşında mı başlamış? — Onüç yaşında. — Herifi seviyor. — Yahu kız kaç yaşında ki? — Eh. Amanı bilir misin?» dedi. Abdurrahim olacak rezile dedim ki. Erkek kısmını başı boş bırakmayacaksın. en küçüğü ölüm».... Önce razı olmadım. «Avrat duyar dedim. Burnunu kaldırdı. Raziye hanım karısı. Parası benden Dellal'ı senden.» aeaım. «Kızım adın ne?» demişler. o dört mektup yazdı. kuru yerini çamur etme.. iki çocuğu var ya ona güveniyor.. «Azan karının başına kırk belâ gelir.. Abdurrahim bey bir tenhada yalvardı: «Aramız iyi. Bir kere de gömleğin önünü yırttı mı iflah olmaz.. Mektubu götürdüm. Ben Raziye hanımı severim. «istemenin ilâcı vermek» diyorlar da. «Ben ölüyorum abla. Doğuran avrat Ezrail'i yener ama komşunun şuncacık kızını .

. Adamın yüreği ferahlar. Kötü erkeğin kansı da biraz akıllı olursa kırk yıl hovarda taşır da kimsenin haberi olmaz. . Bir evin bir kızı. — Hele edepsiz.. Çıkarmaz ama kız kısmının baskısı anasıdır. kirpiksiz gözlerini süzdü... Neden? Ne bileyim? Oynamaktan maksat yutmak. Yüzüne renk gelir. Kızlarını şımartmışlar. dulluk ne demek? Ellenmemiş de alsan bir kerecik kız kullanacaksın.. Kırk yaşına değdi mi ondört yaşında oğlan sevecek. Münevver orospusu. hovarda akıllandınr Murat bey. Peri kitabı beni çarpsın. Körpeliğinde ihtiyar hovarda bulacak. Abdurrahim ömründe hovardalık etmemiş.. aptalın biri. Usulü var.. kocalannın başlarını da. Padişah sarayı gibi. Bunlann avlularında bir su akar. Doğru söyle.. Erkek kısmı da kıza meftundur.. — Haberi mi olmaz? — Olmaz elbet.. kurnaz kurnaz gülümseyerek. — Anası da mı oynaktır? — Oynak olmaz mı? Bir kötülüğü görülmedi ama fırsat elvermediğinden. Kız kısmı namusunu bilmez.yenemez.... Üstüne. Raziye hanım. — Benim ne suçum var. Karıyı.» demişler. Münevver kız Allahtan oynak. «Ot bile kökü üstüne biter» demişler. Güzele bakmanın göze faydası var.. Kocaman konak. Senin nasihatini tutsalar bütün evli kanlar kendi başlannı da. Eğer on paralarını aldımsa imam Hasan.. baskısız kızı kel alır demişler.» demiş. başına bakar. O da komşusuyla mı fingirdeşecekti? — Karı biraz fingirdek olmalı. Oynadıkça güzelleşir. köpüğü kuşu kapar. Dalgası fili toparlar. böyle mübarek su mu olur? Irmak gibi. «Terbiyesi var mı?» diye sor. Bunu hiç düşünmezsiniz.. Damdan düşen birini bulup getirin. Kız kısmı anasına çeker.. sen mi soydun karı mı? — Töbe Yarabbi. «Kannın kanı bir kuruş. Hüseyin kanı olsun.» diyerek gene şüphelenmezler. Kadıncağız.. Babalan sofu olduğundan kızı evden çıkarmaz. istanbullu birdenbire sordu: — Herif bu işe onbin lira sarfetmiş. Yiğitin altında at aksamaz derler. Bu dil sendeyken çok ocaklar söndürürsün. Cin.. Karı milletini sen bilmezsin.. «Babası yerinde» diye söz edemezler. Karıların bahtı da böyle. «Evlâdı yerinde. istanbullunun paketinden bir cigara alıp yaktı. Gözlüklü bir doktor getirmişler. kızlık... Zengin kızı iş görmediğinden gözü pencerededir. — Belâ ne demek? Benim sözüm bir kere kötü erkekler için. Ben yalvarmalarına dayanamadım. iyi ama. «Bu benim derdimi bilmez. Şırıltısında insan gibi uyursun. Baskısız yufkayı yel alır. Çıplak görüne görüne Abdurrahim'i yakmış. Allah beni muzmahil etsin. namusu yüz kuruş. herifi baştan çıkarmak için tenhada soyunur da bu suya girermiş... Adamın biri damdan düşmüş. Güley. komşu oğlanlarının başlannı da belâya sokarlar. — Vay imansız vay... Zenginlik yerinde. — Allah belânı versin.. ondan sonra boyuna dul.. Kız oğlan kız dedin mi aklınız oynar. ne halt etsin. «Babası anası var mı» diye sorma.

Kırmızı (tumanlıya) hasret gidesin e mi? — Kız bu ne demek? — Kırmızı tumanlı mı? Güley utanmış gibi başını çevirdi: Karı lafları bunlar.... ölmüş dirilmdş.. Kelâmı kadime basarsa ben yalanım....... — Münevver hanım nasıl? — iyidir. Geç kaldım...» derler.. Karı milletine «Ak tuman'a hasret gidesin» dedin mâ korkudan yüzü sararır. Müdür gitmeden bu tarafa bırakmazlar... Bir kelime. — Olsun. şakalaşıyorum. Allah O Allahsa elbet yalancıyı helak eder. — Şaka imiş. «Kız nasıl?» diye soracaktı. Ağzımla iştiyeyim de neremle yiyeyim? Eğer bunu sana Abdurrahim söylediyse. Bir kelime yazsın. Bu esnada Abdurrahim bey sadakor ceketi. Susup fabrika düdüğünü dinledi: Vay başıma. «Kırmızı tuman» karı. — Bırak şimdi. Selâmı var. Hay gözün kör ola Abdurrahim... Hele rezil. Hele gelsin.... «Ak tumana hasret gidesin kalkmazsan. — Dinim gitsin on para almadım.. imanım gitsin on para almadım. Fazla söylüyorsun inanmıyorum. — Beddua etme... Ben kimseden bir şey istemem.. Şimdi inandın mı? — Lâfa bak senin bir tane bile oğlun yok. Yarası nasıl? — iki. Düğünde kızlar. Büyük rezillik geride.. — Ben geç kaldım... Şuna bak. Bir satır yazıversin. Sabahtan beri dolaşıyorum. — Daha bu rezillik bir şey değil. Ağlamıştır? — Onu karıştırma. Bir kelime getir.... Yetişip yetmiyesice... gelinler oyuna kalkmazsa.. — Mektup verdi mi? Hani mektup? — Ne mektubu? Kızcağız ölmüş. Şahım... Yirmi lira... Evin yurdun yıkıla rezil. istanbullu. . — Kız rezil. kefiyesi ve Adıyaman şalvariyle tespihini şıkırdatarak içeri girdi ve selâm vermeden İstanbullu'nun sormak üzere olduğu suali sordu.. kendine de mi acımadın? Haydi kendine acımadın çoluğuna.. Raziye hanım ne dedi? Kızmıştır. Haydi çağır.— Sus kız. çocuğuna da mı merhamet etmedin? Malatya'nın avratları diyorlar ki. — Yazmaz. Kan iken geçmiyesice.... Biz yemin ediyoruz. Yarası sağalıyor. Sana bunu Abdurrahim mi söyledi. Şırpadak oyuna kalkar. Haydi kıza acımadın. Hastaneye gittim.. «Ak tuman» erkek demek. Ben mektup isterim Güley. «Bu ne çeşit işmiş?» diyorlar. Hiç yazar mı? Dünyaya rezil ettin. Sen deli misin Abdurrahim bey.. Yirmi lira vereceğim. Ben para için mi?.. Nikâhım gitsin ki almadım. Nerde bu herif? — Şimdi gelir.. — iki oğlumu bir tahtada vereyim ki para almadım. Ben para canlısı avrat değilim.. üç güne kadar eve götürecekler..

.. onbir aydan beri devam eden bu halinden artık şikâyet edecekmiş gibi soluyarak bir yere çöker. Ben ölmedikçe Münevver başkasına gidemez.Abdurrahim bey birdenbire korkunç derecede sinirlenmişti. Her istediğini yaptırmaya alışmış bir Ağaoğlunun acizden gelen bütün hayvanca öfkesi güzel yüzünü sarmıştı. Dikkatle kıvrılmış bıyıklarını çarpıtan tiki ziyadeleşti. «Karı bey» hasta değilse her akşam aynı saatte yemek getirirdi. onbir sene. Beni mahkûm ederler de kurtulurum diye güvenmesin. Ona böyle hitap etmeye alışmıştı. onların da kendi mevcudiyetini yadırgamadıkları halde.. Bacakları o kadar inceydi. iştihası ve canının istediği yemeklerle meşgul olur. Hacı Abdullah da bunu her zaman tekrarladığından bütün mahpushane. istanbullu için Karı beyin beş dakika geç kalması mühim bir vaka idi. Namusumu rjaymal.. etmesin. Birisine varacak olursa düğün günü hem onu. — Delinin aklına bak. «Hele mektupları mı babam duyarsa ben beni öldürürüm» diyor. Düşman sözüdür. bu suretle aynı zamanda Hacı Abdullah'a şefkat göstermişcesine gönlü ferahlardı.» diye ağlıyor. «An bey» karşılığı olarak «Karı bey» diye lakap takmış. Beni neye mahkûm ederlerse etsinler altıda birini yatarsam asrî'ye çıkacağım. olduğundan daha yorgun görünmeye çalışır. öldürecekler. Halbuki vücut itibariyle öyle aşırı çalışkan görünmüyordu. insan Onun arkasından bakarken.. fakat biraz dinlenir dinlenmez âdeta keyifle gülümserdiGenç yaşında dul kalıp erkek evlât büyüten anaların ekserisi gibi. Her akşam yorgun ve usanmış gelir. «Aman ocağına düştüm. — Kız sen nerde kaldın Aşifte? Sen nerdesin evi yapılasıca? dive mahsustan çıkışırdı. Genç yaşında dul kalıp. Aramızda bir şey yok. kaşlarını çatar. inanma. neşesi. hem de kocası olacağı. Pek zayıft pek çökmüş bir hali vardı. oğlunun arkadaşlarını sevmekle oğlunu sevmek arasında hiç bir fark görmediği için yalnız istanbullu ile konuşur. — Büyük rezalet geride! diyerek ayağım yere vurdu. vücudu o kadar çelimsizdi ki... diyiversin. Bu iki insan arasında geçecek konuşmayı pek merak ettiği. Arap kefiyesinin altındaki bu esmer ve güzel suratta ancak öldürme anlarının müthiş gaddarlığı belirmişti. Böyle fevkalâde akşamlarda. istanbullu kendisi de avcı olduğu için Abdurrahim'in yüzündeki mânânın avı düşürmüş bir avcıya mahsus zafer ve güvenme hissinden geldiğini anladı. fena bir işe lüzumsuz yere ortak olmamak için dışarı çıktı. Memleketten iki lhizmetkâr geliyor. Kan bey de aynı sahte tavırlarla. Kızın evlenmeye falan niyeti yok. dişleri tamamiyle döküldüğü için iyice büzülmüş bir eski para kesesine benziyordu. Mahpusta dedikodu çok olur. değneklere binmiş bir küçük kız çocuğunu andırırdı. Hele ağzı. Hacı Abdullah'la ağabeysi ibrahim'i ve bir sürü kız evlâdını kimseye muhtaç etmeden yetiştirdiği için mahallesinin bütün insanları Ona çalışkanlığından kinaye.. Yüzünde. gardiyanlariyle beraber. onun sıhhati. mavi gözlerinden başka buruşmamış yer kalmamıştı. Zaten o zamana da bırakmam. Yalnız sana yalvarıyor. Beni ele vermesin.

Töbe bütün bütün azdı. Doktorun arkasından koşarken alıp veriyorum: «Allahım sen bizi elbiseli şeytan şerrinden sakla... Üstüne sarılık mı geldi.. «Defet misafirleri» demiş. bunak saymasıydı. sen fakirsin. diye iftiharla kaşlarını çatardı.. — Maşallah. Hüseyin'in anasına rastladım. Akşam.. Şeytan domuz da o sebeple büyük anasını saymıyordu. Derken uyandı. Demek benim büyük oğlanın gayrı içi çürümüş. Bu benim oğullanm adam mı? Arpacı zengin.» diye yalvarıyorum. Araba gibi yuvarlanıyor.. Sancılanmış. Tamam. işte saat altı. Beni dinleyen kim? Bir tas su koşturdular. Geline «Verme» dedim. — Kim elbiseli şeytan? — Kim olacak.. Yüzü ölü sıfatı. En fazla üzüldüğü şey en büyük torunu Mediha'nın kendisini adam yerine koymaması. Saati kuran yok ki vaktimizi bilelim. kendilerini ihtiyarları çekiştiriyorlardı.. Gelini zaten ilk baştan gözü tutmamıştı. Tabii kabahat hep gelin olacak soytarınındı.. Bakalım ne sancısı tuttu. doktoru buldum. Kahveyi kilitlemiş. Eve gittim ki horultusu arşa çıkıyor. Müstahaktır. Sonra yarı yolda büyük kız geldi aldı da geç kaldım. Başlamışlar Arpacı'yla içmeye. Gelmişte «Haydi içelim» demiş. diye gülerdi. gene parmağıyle hesapladı.. Başımı örttüm. Esbaplı şeytan iğvasmdan muhafaza et.. Ölüyor muyuz. Arpacı kumarbaz... Arpacı ile adam ortak olur mu? Bu benim evlâtlanm deli. Arpacı. Kan bey bu akşam gene beş. Beni lafa tuttu... Çocuk kısmı. Yolda. Gene üç ay içmemeye töbe etti. Vaktinde gelmişse. O sıra ölecek de. Gene üç gündür içiyor. Ağladı. ya Müslüman. Su istedi. bütün oğlan anaları gibi gelini ve torunları çekiştirmeden yapamazdı. on dakika geç gelmişti. Sen bu kadar doğru saati nerde buldun? — Müminin kalbi saat yavrum.— işte geldim. Kahve şakirdi (Garson) yolumu kesti. Elbet doktor ister... ayyaş. kınla çalar saatlere kaldım. İstanbullunun çıkışmasına meydan bırakmadan derdini yanmaya başladı: — Daha fabrikanın erkekleri geçmedi... İbrahim efendi nasıl? — Sorma.. — Anlaşıldı. Şuraya kusmuş. Altın saatlerden kınla. Kızı tokatlamış.. Kahve «Mars» olmuş. — Yemek yetişiyor mu? — Misafirler bastırdı. Oniki senedir. Dikmesiyle «Vay anam» diye kıvranması bir oldu. anasından duyuğunu söylemez mi? Şu halde komşunun gelini. Ben öğleden sonra pazar'a gittim.. Kabahat saatlerin. Töbeyi Bayram'a denk getirdi.. istanbullu derhal saatma davranır. gelini kendisi için seçecekti. Feryadı göğe çıkıyor. Şimdi hele Hacı'nın tahliyesi yaklaştıkça ahdediyordu: Bu sefer oğlanın gönlüne bırakmayacak. Utanmazlar! diye belli başlı mazeretlerinden birisini söylerdi. hapisteki oğluna yemek taşımaktan şikâyet etmezdi ama. öteki komşunun kızı bir araya geldiler mi. . misafirleri (müşterileri) haydi paydos diye kovalamış. iyi olmuş. kalıyor muyuz anlayalım. Her zaman sancılanır da töbekâr olur. Küçük kız peşime düştü. Neler yapmamış benim İbrahim oğlum..

Kahve'yi kapatmışlar. Daha neler göreceğiz? Vay başıma... Vay başıma... Bu yaşta, deli gönül diyor ki, «Git bir karanlık deliğe gir, orada güzelce öl. Eski zaman ölümüyle... Ne güzel!» Yaşın yerde sayılsın kan bey... Ben bıktım. — Kendine kötü söyleme... Çocuklar nasıl? — Onlar da bir başka belâ... — Yok... Çocuk kısmı evin şerefidir. — Evin şerefi olan terbiyeli çocuk. Bizimkiler atlı Cin... Pestili sakladım, yer be yer... Sabahleyin baktım döğüşeceğiz, verdim de yediler. Bu zaman pestil yiyen çocuğu ben kışın neyle avutacağım. Hele oğlan bütün serseri... Komşu çocukları «Haydi meyva çalalım,» demişler. Şunlara bak... Halbuysa bizim Malatya'mızda meyva haram değildir. Sahibi bahçedeyken içeri girersin. Ağacı sallarsın, doyana kadar yersin. Giderken de adam sana bir mendil dolusu ikram eder. Elhamdülillah dersin. Sabahleyin dutlar sallandı mı, garip komşuların hakkını ayırmak bizim usulümüz. Bizim Mesut, canavarları bizim bahçeye doldurmuş. Meydandaki armutlar yetmemiş de, «Hele gelin... Asıl iyi armut şurada», diyerek bey armudunun yerini göstermiş. Babası döğdü. — Bırak şimdi çocukları... Söyle bakalım sen... Dışarda ne var ne yok? — Susun da rahatça oturun. Dışarsı bir fena olmuş. Tayyaroğlunun şekerini tutmuşlar. 59 torba şekerini... Ne yazık olmuş. Merakımdan uyuyamadım. — Canım Kan bey... Sana ne oluyor? Tayyaroğlu da mahpusanede uyuyamadı. Lâkin merakından değil... Kumara oturdu sabaha kadar. — Kaybetti mi? — Yüzseksen lira kaybetti. — Oh olsun... Kumar oynar mı akıllı adam. Rahmetli babam anlatırdı. Birisi otuz altın kazanmış, otuz parasını yemeden gerisin gerisiye yutulmuş. Bu erkek kısmı ne delidir. — Şimdi kumarı karılar da oynuyor. Bey, paşa kanları... — Kocaları ağızlarına vurmazlar mı? Tevekkeli değil bu dünya batacak. Şimdi Tayyaroğluna ceza mı verecekler? «Bana iftira ettiler» desin. Komşular müzevvirlemişlerdir. Birisi usulla gitti polise söyledi, çıktı kenara. Bu alamette müzevvirlikten para kazanacaklar. Herkes hafiye yazılmış. Komşusunun güldüğünü isteyen mi var? — Pekâlâ sen şurada ağlarken onlar şekeri şu kadara satsınlar da para mı kazansınlar? — Para kazansınlar. Zengin komşu iyidir. Zengin komşudan adama bir vakit zarar gelmez. Ne rezillik gelirse fıkaradan gelir. — Olmadı Karı bey. Fıkaralarda şeker saklamış adam duydun mu? Bak Tayyaroğlu'nun suçu meydana çıktı. 59 torba şeker. Beyanname verecekti vermemiş. — Bir torbası da arada kaybolmuş. Karısı ağlıyor... Ahmet polis, arabanın üzerinden alıp usulla bekçiye yüklemiştir. Görürsünüz Ahmet polis aşırmıştır. Ahmet polisi sen gördün mü? Bu benim oğluma şahitlik eden polis... Kazan

kulpudur. Çarşıda it gibi dolaşır. Allah vere de bu Ahmet polis haramiliği çok sürmese... Karı bey belli ki mahallede her gün belki yüz defa tekrar edilen lakırdıları kendi düşüncesine ait olup olmadıklarına zerre kadar ehemmiyet vermeden söyleyip duruyordu, istanbullu, gene burnunu karıştırmaya girişmiş olan Hacı Abdullah'a göz kırparak alay ettiğini fark ettirmemek için ciddiyetle ve yavaşça sordu: — Ahmet polis haramiliği var da, Tayyaığlu haramiliği yok mu? Tayyaroğlu şekeri saklıyor. Tüccarlar hep malları saklıyorlar. Sebep? Bulunmayacak da millet bunalacak, fazla fiyata alacak. Oğlun kahve işletiyor, şeker pahalandı mı sana da zarar. — Elbet bize de zarar. Ben bize zarar değil mi dedim. Şeker bu kadar fırlarsa o kahveyi biz ne yapalım? Müşteri de iyice seyrelmiş. Oğlan Valiye koştu yalvardı. Yedi kuruşa idare etmiyormuş. On kuruş fiyat istemişler. Vali, esasta Laz. Malatyalıya düşman. «Olmaz» demiş. Ocakçıya üç lira veriyor. Şakirtlere yüzelli kuruş müritlere yirmibeş kuruş. — Yüz yetmiş beş kuruş. — işte o kadar. Işık yanacak. Su ister... Vay başıma... Dur, dur... Bir iş daha oldu. Karakaş'ın kızını muhbirlemişler. Hem avrattan zahire almışlar, hem de gidip muhbirlemişler... Hükümet de gelmiş mühürlemiş. — Ne satmış? — Zahire satmış. — Kaça? — Herkes kaça satıyor? Kilosu 120 kuruş. Kiracı on kırat almış, Behçet on kırat almış. Hep onar kırat almışlar. Gizliden almıyor. Ne günlere kaldık yarabbi... Kan malını gizli satıyor. Sen paranla buğdayı gizli alıyorsun. Sonunda beşer kırat daha alacak olmuşlar. Vermeyince haydi Hükümete... Bu millet, artık doyasıya ekmek yemez... Geçti. Huylanınca, «Dur cadı... Gidip muhbirleyelim de sen gör», denir mi? — Muhbirleyince ne oluyor? — Hükümet mühürlüyor. — Aldırma... Kaldırıp götürmüyorlar ya.. — Kaldırmasınlar.. Bir kere Hükümet parmağını taktı, mühürü bastı mı, o evin ocağı söner. Hacı Abdullah lat olsun diye sordu: — Sen hiç almadın mı Karı bey? — Almadım. Buğdayı nereye sokayım? Fare mi yesin? Deli deli söylenme. Bu alâmette insan korkuyor. Ne bir kâr ola, ne de Hükümet evine gire demişler. Hükümet adamı yemin tanımaz. «Vallaha» dersin inanmaz. Arpacının evi de aranacakmış. Faydası yok, mutlaka aranacak... Tarla sahibi, konak sahibi bırakmayacaklarmış. «it aç, biz de aç...» diyorlarmış. Herkes buğdayı saklayamaz. Evi rabıtalı olacak. — Olmadı. Sen buğday almalıydın. 120 kuruşa...

— Bir de Mekri bulaşırsa... Keyfe bak... Biz ne günlere kaldık. Komşulara her vakit söylüyorum, «istanbullu oğlum, ehil fıkarası nedir?» diyorum. Buraya geldiği zaman yağın kilosu 50 kuruştu. Buğdayın kıratı otuz kuruştu. «Hep pahalanacak» dedi. Keramet sahibi bir adam... — Gördün mü? Sor bak... «Daha çıkacak..» diyor da o sebepten alsan diyorum. — Ben şeriattan korkarım. Neler yedi bu diş, ne altın oldu, ne gümüş diye bir lâf var. Kimse cevizi çift görmeden taş atmıyor.. Biz ne günlere kaldık? Çarşıya çıksan, sanki kilitlemişler de kaçmışlar. Kimsecikler yok. insan pdaditdL çıkınca eskiden kalbi ferahlardı. «Pazar şenlenmiş, oh..» derdi. Bugün gittim. «Uuuyy..» Kimse kalmamış. Müşteri çok. Dükkâncı yok. Kasabın önü kıyamet gibi. Çengele iki tane gövde asmışlar. Birisi «Aşçı'ya mahsus» imiş. «Kesilmez, bölünmez» dediler. Yalvardım. «Köftelik için buddan veriver şahım.» diye kanlılar gibi yalvardım. «O'nun da sahibi var» dediler. Dükkânlarını kasap pazarında, dünya kilitleseydi Bekirgiller kilitlemezdi. Hanım'in Mehmet kilitlemezdi. Hep kitlemişler. Davar yok. Sığır kesiyorlar. Yağsız bir et. Çamur gibi. Duvara atsan yapışıyor. Tuza ne oldu? Tuzu Alman'a veriyormuş Hükümet. Her şeyi Alman'a veriyormuş da «Bizim millet varsın, acından gebersin» diyormuş. İbrahim üç kilo tuzu iki yerden yalvararak aldı. Tuzu çuvala koyan hangisi, torbaya koyan hangisi... Sabunu, tuzu talandan kaçırıyor bu insanlar.. Bir görseniz, kurt, şehirli, garip, yerli hep ayakta. Orası bayram yeri gibi... «Satış yasak» dediler, «şıp» camı indirdiler. Ahali, kenara çekilip boynunu büktü. Ben geç kalmışım. Gittiğim zaman kapıyı da kilitlemişler, iki herif aralıktan para ile mendili içeri alıyor. Kendileri tartıyorlar, kendileri ölçüyorlar. Artık insaflarına kalmış bir şey... Gizli rakı çeker gibi tuz aldık. Töbe Yarabbi... Dur bakalım bir de peynirci getirmişler, doğru mu? — Getirdiler. — Yüzelliye satmış, iyi bildin. — Vaktinde atmışa aldılar. Kışa kaldı. Tuz koydular heriflere piyango vurdu. — Piyango vurdu ama Karı bey, marifet bu yağmada para kazanmak değil, kazandığını sindirip yemek, sen Allahı bilir misin? Adamın burnundan getirir millet kısmı... Burnundan... — Doğru... Bir kere «Hayyalessalâ...» dedi mi... Bir kere «Yahu... nasıl vicdanınız razı oldu da benim kanıma ekmek doğradınız? dese... Ah almak iyi değil. Fıkaranm ahi tutuverir. Seferberlikte de böyle olduydu. Bir kırat zahireyi bir altına sattılardı. Dükkân sahipleri lort oldular. Bir gece gürültüyle uyandım. Bu benim oğullarım o zaman 10 12 yaşındalar. Dışarda bir kıyamet... Silâhlar patlıyor. «Delikanlılar kim bilir, kimin kızını kaçırıyorlar cebri alarak» dedim. Pencereden baktım ki gökyüzünü kızıllık basmış. Bunu görünce kocakarılar okumaya başladılar, Ay tutuldu sandılar da... Lâkin ibrahim «Ana cami yanıyor» dedi. «Oh ne âlâ... Yansın...» dedim. — Neden? — Bunların babası vurulmadan caminin mütevellisiydi. ölünce mütevelliliği bizim elimizden aldılar. Yandığı iyi oldu. Ateş çarşıya atlayıvermiş. Hep

sokaklara çıktık. Eski çarşının üzerine tahtadan çatı çekilmişti. Çatı birden harladı, her çarşı tutuştu. Bitpazarı, kasap pazarı, meyve arastası, ekin arastası hep yandı. Bitpazarı hakikat bit pazarıydı. Karanlık karanlık dükkânlar. Lâkin dolu dükkânlar. Yeraltında mal dolu. Ateş düşünce «Malım...» diyen hangisi... O tüccarlar deli ohnuşlar. Yangın söndürmeye kim bakıyor? Herkes talana dalmış. Hükümet tutuştu. Bir taraftan... Jandaramlar şaşkınlıkla kurşun sıkıyorlar. Ateşe silâh para mı eder? Mahpuslar bağırmaya başladılar. Hüseyin bey Belediye Reisi. Tabancayı çekti. Kapıyı arkasına dayadı. «Gelin yavrularım...» diye mahpusları bir tamam kışlaya götürdü, idamlıklar kaçmadı da, onbeş senelik bir mahpus kaçtı. Çırmıktı'dan Murat kaçtı. Çarşıda rezalet diz boyu... Bir kasayı, talancılar yuvarlaya yuvarlaya önümden geçirdiler. Tüccar mallan yerde sürünüyor. Aklında mı Hacı, biz de bir merkep yükü zahire getirdik. Sabahleyin «Mal talan edenleri Hükümet yakalıyor» dediler. Eşeği kimseye göstermeden salıverdim. Zahire kaldı. Seferberlik senesi... Bir altına bir kırat buğday satanlar perişan oldu. inşallah bunlara da bir âfet gelecek. — Âfet gelmeden olmayacak Kan bey. Haklısın.. — Biz ne âfetler gördük yavrum.. Seferberlik senesi bir de Çekirge âfeti düştü. Dellallar sokaklara çıktılar. Bar bar bağırıyorlar: «Allahmı, Peygamberini sevenler... Haydi çekirge kırmaya... Dini bütün Müslümanlar.. Haydi çekirge kırmaya... Ermenistan tarafından ayağıyle geliyormuş bu çekirge... Adam yiyen cinsi imiş bu çekirge... Haydi babayiğitler... Analar, Bacılar, kardeşler... Dini bir uğruna çekirge kırmaya.» işte o sene ekmek yıldıza çıktıydı. O zaman «Afet gâvurlardan oldu» dediler. Harp gâvurlardan olmuştu. Ermenileri kestiler de millet biraz ferahladıydı. Şimdi içimizdeki gâvurlar bizim gâvurlar. Şapkayı giydik. Karılar çıplak geziyor. Namus kalmadı. «Bu seferki âfet ötekinden beter olacak» demiş. — Kim demiş? — Şeyh Kâzım efendi. — Kazım efendi söylediyse doğrudur. Ee, daha ne demiş? — Bu memleketi zelzele batıracak demiş. Erzincan gibi. Hep karıların namussuzluğundan, sen fabrikayı gördün mü? Kanlar hep baştan çıktı. Nerde yetişmiş bir kız varsa, oğlu olanlar onları tanıyor. Başımıza gelenler.. Şeriat gitti, biz böyle olduk. Eskiden afet de olsa böyle rezillik görmedik. Eskiden her işe Müftü karışırdı. Ulu Cami yapılırken minareleri tamam çıktılar. Üstlerini kapatan ustalardan birisi yuvarlandı, öldü. Malatya Müftüsü katil minare ile şahit minareyi onbeş gün hapsetti. — Kız, minare hapsolur mu? — Olur. Ustaları onbeş gün çalıştırmadı. Minareler onbeş gün külâhsız bekledi. Minare demek, Allahm bir kulu demek. Minare kısmı gece vakti, kimse görmeden bir kere secdeye kapanırmış. Cemaat az olursa adam gibi ağlarmış. Şimdi başımıza taş yağacak. Hepimiz baştan çıktık. — Baştan çıktık dedin de aklıma geldi: Şaroğlu'nun kızı evine geldi mi?

— Geldi. Görmeye gittik. Zavallı taze, bir yatakta yatıyor. Beni görünce başını duvara çevirdi. Utandı. — Yaptığından mı? — Günahını alma yavrum... Yemin ediyor. Herifi tanımıyormuş. — İşte asıl o bizim günahımızı alıyor. Adam, tanımadığı kızı hiç vurur mu? — Deli bir herif... Vurur vurur... Kız yemin ediyor. Ağlıyor. — Çok yemin ediyorsa, çok ağlıyorsa hiç inanma.. — Yok oğlum... Asilzade yerin kızı. Fabrikada çalışan cinsten olsa ben de seninle beraberim. Uuy başıma... Ben geç kaldım... — Yarın akşam gelecek misin Karı bey? — Gelmeye geleceğim.. Lâkin gitmek zor. Hele ben beni bir götürsem.. Her akşam böyle vedalaşırdı. Karı bey küçük fakat acele adımlarla gitti. Oniki seneden beri fasılasız olarak mahpusta yatan Hacı Abdullah günü azaldıkça, uykusunu ve istinasını kaybediyordu. Gündüz hiç bir yerde on dakikadan fazla oturamaz, gece, yatakta duramaz olmuştu. Artık üç paket tütün içiyor, burnunu daha çok karıştırıyor, başını daha fazla sallıyordu. Ceza beş seneyi aştı mı insana şakadanmış gibi gelir. Mehabetini, dehşetini kaybeder. Bir tamam yatıp bitirmeyi göze alamadığından, «Bu böyle kalmaz. Allah cömerttir. Bir af olur» falan diyerek uzağı asla düşünemem yen bir çocuk dalgınlığı içinde yaşanır. İlk iki sene uyku ve iştiha dışardan daha muntazam daha fazladır. Can, başka türlü bu başka türlünün asla tarifi bulunamaz sıkılır. Bu sıralara «Anasının çorbası daha karnında... Hele birkaç sene daha geçsin de görürüz» derler. Birkaç sene sonra uyku ve iştiha azalır. Buna mukabil, uyuklamaktan ibaret bir yorgunluk, başı, gövdeyi ve ruhu sarar, iştiha terbiyesiz bir çocuk gibi her aklma geleni şiddetle istemekten ve birkaç lokmada bıkıvermekten ibarettir. Yatkın hapis iki övünden başka yemek yemez. Artık uzun arkadaşlıklara da tahammülü kalmamıştır. Buraya girmeden evvelki hayatına ait sevda, kavga ve diğer maceralarını o kadar sık sık o kadar çok da kalan parçalarından bıkmıştır. Bir yeni arkadaşa hepsini, birbiri peşine, hikâye eder. Maceraları tükenince kendisine bir başka yeni ahbap arar ve eski hikâyeleri ona anlatırken bunu önce dinleyenlerin orada bulunmasına tahammül edemez. Bu yüzden kıskançlıklar, dedikodular bir ay evvelki can ciğer arkadaşları birbirlerine kanlı bıçaklı düşman yapar. Yerlilerin ekseriya birbirlerinden nefret ederek yabancılardan ahbap peydahlamaları hep bu macera anlatmak zaruretinden ileri gelir. Hikâyeler, mahpusun içinde bulunduğu ruh halinin birer aydınlık pencereleridir. Eğer bir zamparalık hikâyesine başladıysa (daima birdenbire, arkasından dürtmüşler gibi başlar.) canı o gün öğle sonundan beri şiddetle ama tahammül edilmez, müthiş bir açlıkla kadın istemektedir. (Gece mutlaka hamamcı olunur.) Bir kabadayılık macerası, mahpusun o gün, muhakkak, ya bir gardiyandan yahut da bir diğer mahpustan hakaret gördüğünü dspat eder. Bir gün evvel dehşetli ümitsiz olan bir insan, bir gün sonra dünyayı pespembe görür. Mahpus, daracık bir muhitte hislerin havsala almaz mesafelerinde hiç bir sürat ölçüsüne ve teşbih

Vurmasana ulan. Mutlak dindarlıktan. Sonra yeniden. nefes almak cihetinden de mutlak istirahate varmışlar gibi muntazam soluklar duyulur. Zamanın saat tık tıklariyle değil. koğuşun yerine yalnız birisi nefes alıyormuş da ötekiler bu müddet içinde hatta duyulmayacak kadar zayıf nefes bile almıyorlarmış. Uyandıramazsa uzanıp yorganı sallar. Uzaktan bir köpek havlaması. «Dur ulan . Dışardan gelen en ufak bir gürültü tabiî kanıksanmamış. Allahı bile hariç tutmayan küfürbazlığa geçer. Tekrar bir sayıklama: «Vurma. Uyumayanları rahatsız ederek..» Abdeste kalkan bir arkadaşın sürüklenen ayak sesleri. Çıkma ümidi bir saat evvel elle tutulacak kadar yakındır da bir saat sonra kıyamet günü kadar uzak ve imkânsızdır. âdeta imdat isteyerek uzar gider. daha doğrusu başka Bayraklar altında yaşayan birer yabancı memlekettir. O zaman derin uykudaymışlar gibi tek başlarına yatanlar daha doğrusu bizzat kendi kendilerine karşı bile uyuma taklidi yapanlar.. başlarını yastıklarından dörder parmak kaldırarak. en mühim bahis.) Baykuş öter. Mahpusların. en mühim eğlence tabiî kumar müstesna derhal olduğu yerde elektrik cereyanı gibi kesilir. İhtilâm olan bir arkadaşın kıvranmaları.. Hırıltı hemen kesilir. İdamlık arkadaş sabaha kadar hemen . yazın kaşınma ve dört mevsimde osuruk sesleri batar çıkar. Mahpusdışarıyla olan ruhî alâkasını uykuda bile kaybetmez. Dışarda nöbetçi düdüğü. Ancak altıncı seneden sonra yavaş yavaş mahpusluk tahteşşuura yerleşmeye başlar.. sıkılmış çeneleri arasından dilsizlere mahsus bunaltıcı sesler çıkarmaya başlamaları yabancılığı birdenbire aradan kaldırır. kendileri gibi geç uyuduklarını pek iyi bildikleri arkadaşlarıyle bakışırlar. yabancımsı bir gürültü olsa. Fakat zaten uyanık duran bir şeye canı sıkılmış gibi derhal bir cigara yakar.» tekrar tek başına soluyan arkadaşın nöbetçi nefesleri.mına koyduğumun. (Uzun müddet uyuyamayanlarm ekserisi cigara tiryakileridir. Her yatan bir ayrı ev değil. bu zavallı büyük çocuklardan birisi insanın yüreğini parçalayan bir ümitsizlikle annesini çağırır. Senelerce rüyalar hep dışarıya aittir. aralık aralık fasih sayıklamalarla bölünür. insanı zerre zerre. mahpusluktan başka müşterek tarafları sanki yoktur. Karısı ellere kaldı ya. en mühim misafir. sanki bir ayrı köy. birisi çağırsa. Yaralı hayvanlara ait birkaç kısa şikâyet iniltisinden sonra bunalan arkadaş sağdan sola. ekseriya derin uykusuna ara vermez. Uyanık olan yatak komşusu kâbusa yakalanmış arkadaşı adıyla çağırır. Öldürdüğüne pişmanlığın hemen arkasından. yatak komşularını kurnaz kurnaz gülümsetir. bir küçük çocuk gelse.. Gece gündüz bir arada yaşayan insanların korkunç yalnızlığı koğuş uyuyunca daha beter meydana çıkar. «Oh iyi ettim de namussuzu yedim... yahut soldan sağa döner. Kışın öksürük.kalıbına sığmaz bir hızla bir kutuptan diğer kutba kadar gidip gelen. kollarına kelepçeler. Şehveti ve kadın vücudunu senelerdir unutmuş bu hadım erkek kalabalığını uyurken seyretmek hazin bir şeydir. Ağır ceza koğuşlarının ağır ve kederli geceleri. insanlarının arasına gardiyanlar karışmaya başlar. Düşmanlıkla dolu bu sessiz saatların içinde üzerlerine ağırlık çöken arkadaşların... saniye saniye eskiterek geçtiği hissedilir. inip çıkan bedbaht ve mesut insandır. Rüyaların pencerelerine de demir parmaklıklar.» diyen insafsız bir kibir ve yürek ferahlığı hazırdır.

ayıyle. «Sayılı gün çabuk geçer. Sayılı günler.. «Öt mübarek öt.) Halbuki seneler bir türlü geçmek bilmez. sabahleyin ilk aydınlıkta maddeten ve manen baygın düşen o'dur. ama mahpus gene de her günün hesabını muntazaman üşenmeden. Bacısı orospu. Yarabbi sana çok şükür. Bereket versin bu değişikliklerin yalnız kendisi farkında değildir ve ruhî yorgunluktan ölecek kadar çok yaşadığını zannetmektedir. «Eşekler. Halbuki eskiden bu gibi sözler hatta farkında olmadan gururunu okşuyor. isterse bu cevap. «Dar günün ömrü az olur. Yahu biz ne yaptık. her sabah yattığına bir gün zammedip yatacağından bir gün tarh eder.. Girdiği zaman delikanlı imiş. «Biz ne halt ediyoruz yahu. fikirleri birbirine çarparak düşündü : Kâmil namussuzun biri. böylesine öfkelenir mi? Birdenbire mahpusaneye kendisini bağlayan bağlarm çatır çatır koptuğunu hissetmişti ve öğleden sonra çıkma ihtimalinin ilk hakikî can sıkıntısı üstüne çullanmıştı. daha derli toplu. kuvvetli bir rüya görmüş gibi cezasının iki sene bir gün kaldığını hatırlamış ve son derece sevinmişti. kendisini koğuşundakilerden yükseğe çıkarmış gibi acayip şeyler hissediyordu.».» diye yazılırsa da bu sözler yalandır ve teselliden ibarettir. damla damla birikmiş ve günlerden bir gün arkadan kancıkça bastırıvermiştir. şimdi âdeta ihtiyardır.» diye söylenir. Artık o günden itibaren sevinçten kedere. dünya üzerindeki bezginliklerin en sahicisidir.. Güneş bir başka türlüydü. ümitten ümitsizliğe koşmaktan manevî varlığının nefesi tıkandı. Mahpushanelere yazılan mektuplarda hemen daima. Bu Kâmil'in karısını babası kullanıyor. hatta biraz da sevimliydi.hemen hiç uyumayan. dört ay( onyedi gün var». Kavatın birisi bu Kâmil. Mahpus'ta haftalar ve aylar insanın başını döndürecek derecede süratle geçer.» Bir hafta evvel. Adam. artık uyuyanları uyandıracağına ehemmiyet vermeden yüksek sesle. Öt de şu ölüsü mahpusu yık artık. Girdiği zaman cesurmuş. günüyle söyleyebilir.. «Daha çok. «Ne kaldı?» diye sorsalar derhal. bilhassa büyük cezaların sonunda sahiplerine karşı pek namertçe davranırlar. Koğuş daha aydınlık. kalanı senesiyle. Ve bu bitmez tükenmez geceler Hacı Abdullah için tam on sene onbir ay onbeş günden beri fasılasız devam edip gitmektedir.» Sonra üstüste.. «Ceza'yı öldürdün. (Bu sürat bizim trenlerimizden fazla gibidir.» Hemen o esnada kabahatmiş gibi kalkıp oturmuştu.. Yatılmış cezanın değeri mi olur. şimdi artık korkak bile değil ürkektir. Bir gün gibi geliyor... En dalgın sırasında. şimdi artık insiyaklariyle yaşıyor.» . Bitmek bilmezler. Ayakta duran ihtiyara gülümsedi. Hacı Abdullah bir sabah uyandığı zaman.. Uyumayanlardan birisi. Bir müddet fazla yattığı için kendisine acıyanlara fena halde öfkelendi. bıkmadan aklında tutar. Girdiği zaman akıllı imiş. Kendisi ibne.. Bu bezginlik. Bugünü saymazsak yirmiüç sene. Kancıklığı evvelâ sevince benzemesindedir. şeklinde olsun. Ateşli bir hastalık gibi insanı hayatından bezdirirler. Kâmil denilen namussuzun kafasına az kalsın destiyi vuracaktı. «Tuu. Senelerden beri farkına varılmadan. içini çeker.

vurulup ölen arkadaşları gözünün önüne getirerek kendisini onların yerine koyuyor. Mahpus değildi ama gene buradaydı. Eskiden herhangi bir arkadaşa yapılan en kü çük bir haksızlık karşısında kükrerdi. «Ah benim de cezam senin cezan gibi az olsa. Ölmek iyi bir şey.. Tuu. bir insanın başına gelenler.» Evvelce pek öfkelendiği ve buraların tek namussuzluğu saydığı feci hal yavaş yavaş başına geliyordu da bundan zerre kadar şüphelenmiyordu. «Ohh. ben yapacağımı bilirim. Çıkmak için duyduğu acele arttıkça. Hey Yarabbi. Yemekleri de ihmal etmeye başlamışlardı. idarenin adamı olmuştu. gösterirdim heriflere!» diye. îşte buna bir türlü alışamıyor. bu hissi onlar da anlamışlar gibi kendi kendine utanıyordu. Birisini öldürmek eğer o adama fenalık etmek için yapılan bir işse. «Biz artık kaçar mıyız reziller. korkuyla yutkunuyordu. Aklı bu mevzua takılınca bir müddet keyifle ve gizliden gizliye gülümsüyor. sert sert bağıran huysuz bir insan olmuştu. Lahavle. Bir müddet bunlara acıdı.. sonra birdenbire somurtarak işin en tehlikeli tarafını düşünmeye başlıyordu.Cezasını gün gün hesap edememeye başlamıştı.. zıtlarma basmak için her zaman sözlerinin aksini söylüyordu.Halbuki gardiyanlar olup bitenlerin sanki farkına varmamışlardı ve bunu inatlarına böyle yapıyorlardı. elinde olmayan bir asabiyetle gardiyanları. Eskiden pek ağır. müdürü korumaya girişmişti. Sanki artık mahpus değildi. mevsim mevsim düşünüyordu. erken gelse gene kızıyordu. söze eskisi gibi yüreğiyle karışamadığını hissederek. sanki teessüfle başını sallıyordu. Hey Yarabbi.. istidalar vermeye. ne dejenere bir hal aldığının ispatıydı. derhal evlenmeye lâyık bulduğu halde.» Bazı bazı da vaktiyle mahpushanede yapılmış kavgaları hatırlıyor.. ağır cezanın bitmesine yakın. hayinliği ve merhametsizliği duymaya başlamıştı. kollarını sallayarak... müddeiumumilere gitmeye kalkardı. Şimdi her meseleyi yatıştırmaya. Aşırı mesut insanların istisnasız herkese karşı hatta bizzat kendi nefislerine karşı duydukları hayvanca hodgâmlığı. artık hiç birini en güzellerini bile kendine lâyık görmez olmuştu. müsamahakâr bir adamken artık ellerini. «Ah benim de cezam seninki kadar çok olsa. «Yahu bizde erkeklik kaldı mı bakalım.. cezası bir sene kaldığı zaman Cumhuriyet Bayramında Af olmayışına canını sıkan birkaç mahpus arkadaşı düşünerek gizlice sevindi. Hacı Abdullah.... Artık mahpuslarla beraber değildi. Velhasıl. Ay ay hesaplamak da duyduğu aceleyi tatmin etmiyor. tane tane. arkadaşlar af ihtimalinden açtıkları zaman. Eskiden.. hareketsizliğe mahkûm olan bir düşünce âleminin ne kepaze. Eskiden bütün kadınları ve bütün kızları çok güzel. sanki kendisini burada bırakmak ellerindeyken düşmanlık olsun diye arkadaşları tutuyorlarmış gibi çabucak öfkeleniyor. Kendimi öldürürüm. ölünün ebediyyen hareketsiz kalarak yalnız düşünmeye mahkûm edilmesi ihtimalinden başka bir mazereti olamaz ve muhakkak ki intikamların en namussuzcası da budur. Gelin .Artık af havadisleri onu hiç alâkadar etmemeye başlamıştı.» dedi.Bir müddet yeni gelenlerin haline gizlice. Gerdek gecesi. Biz artık. Anası geç gelse kızıyor.» derken şimdi.

Mahkemede Hakim soruyor: «Siz birbirinizi neden böyle vuruyordunuz?» Düşünüyorum düşünüyorum. «Ne yapayım ağa? Tabancam yok. Aftan da istifade ettirmediler mi? işte yatıyoruz. Dünya değişmiş. Senelerce beraber hovardalık etmişler. Şuna bakın..» Hacı Abdullah yaraları biraz iyileşince tabancayı kuşağının arasına sokup kahveye çıkmış. «Kaltak. Ali en iyi arkadaşı imiş. işte buna dokuzlu Brovnik derler... Bu Reji'nin Allah belâsını versin. kımıldamamış. Ne yalan söyleyeyim.. Geri kalanları da sıkacağım.. Bizim zamanımızdaki meyhaneler. Sözün burasında.» «Al.. Çubuk gibi delikanlıymış.. kâğıtları berbat etmişlerdi.. O zamanlar böyle tombul tombul... Bıçağını çekti. Namus meselesi desem kim yutar. tasla içerler. Doğruca göğsüne peş peşe beş kurşun yerleştirmiş.. O da ölüm yarasını almış. Kahvede Ali'yi arkadaşlarıyla kâğıt oynarken bulmuş.. küçük bir çocuk gibi şaşkın şaşkın insanın yüzüne bakar. Bir. Başına ne geldiyse «Serhoşlukan» gelmedi mi? Hakikaten başına ne geldiyse bir değil birkaç serhoşluktan gelmişti. Hacı Abdullah. Velhasıl bize 12 sene verdiler.. insanlar. Adam gibi sırıtıyor. haydi bakalım. «Bizim zamammızdaki polisler kalmadı. Kurşunlar değmedi sandım. Artık pişman olmaktan bile bıkmış bir hali vardır. Hacı Abdullahı. Hacı Abdullah vakayı her anlatışında buraya kuvvetle basar.. Ahali kaçışıp ikisini yalnız bırakıncaya kadar Hacı Abdullah'ın yüzüne gülümseyerek bakmış. üçü göğsünde olmak şartıyla ondört bıçak yarasından ibaret bir şaka.. Meğer beş kurşunun beşi de değmiş. Ali gözünü kırpmamış. Harmanı bozmuşlar. Ben böyle düşünürken yerinden sıçradı kalktı. — Gülüyor herif. Artık tabancayı kullanamadım. Beni de ölüm halinde hastaneye götürdüler.. Ben zaten yaralardan yeni kalkmışım. artık eskiden hiç bir şey anmak istemiyordu ve beterin beteıi de şu ki ilerden de hiç bir şey bilmiyordu. Dostları da birbirlerini .. sonunda birbirlerini vururlar. ben de bekârım. Hacı Abdullah hastaneden çıkınca ağabeysi İbrahim yüzünü şu tarafa çevirip. Malatyalının ikisi az... Tütünün içindeki odunları ayıklaymcaya kadar göbeği çatlıyor. Şunun yemeğe benzer yeri var mı?» Tütünlerde de eski tat aramamalıydı. Beni yeniden sekiz yerimden bıçakladı. «Hep seni vuracaklar mı böyle?» diye sormuş. öyleyken... Uç Malatyalı birbirlerini öperek içmeye başlar. gökyüzü. Artık içmeyecekti. saçları dökülmüş bir ihtiyar değilmiş. iki sabıkamız da çıkınca. Bir daha da yaralanıp gelirsen buraya gelme.... îyi ama. Üç gün mütemadiyen gece gündüz içerler ve bir hafta hasta yatıp üç ay müddetle rakıya tövbe ederler.» Halbuki meyhanelerle artık bir alâkası da yoktu ya... öldürdüğü delikanlı böyle bir içki âleminin sonunda şakacıktan yaralamıştı. O da bekâr. Hiç bir sebep aklıma gelmiyor. Malatya'nın kopukları rakıyı kadehle içmeyi bilmezler. İkimiz de kahvenin içine serildik.elbette usanmıştı. Dördü başında. Ali öldü. 1930 senesi. Ne olur ne olmaz. Bir Cumhuriyet Bayramı gecesi. üçü çoktur. Kaldır kendini Murad'a at. Malatya şehri bir hoş olmuştu. şunu beline tak. Eskiden. imanı gevriyordu.

. Fazladan birbirlerine de bağlamışlar. geri dönmüş. Şimdi gâvur aşısı Mışmış var ya işte onu babam icat etti derler.» diyen mi ararsın. Babam yalvarmış. Kim bakar? .. Bir sesi vardı. Karılar. Sevaptır.. Beydağına. anlayamadım gitti... Gider bahçeye yerleşirmiş.. «Bunların babasını vuranlar falan falan kişiler. Bizim sattığımız bağ şimdi bile meşhurdur. Tüfeği birinin göğsü beraberine sıkmış. Elhamdülillah. artık gözü ne karı görürmüş ne evlât. serhoşlukla bir kurşun atmış. Sen erkek değil misin? Herkes Gazi oldu. çürümez. Karanlık gecede domuzun kurşunu. Malatyalı da sevaptır diyerek gâvur kırmaya gidiyor. Cenneti âlâ sanırsın. «Etme Hoca derlermiş.» demiş.. Günahtır. O zamanın devrinde Amasya'dan elma fidanı getirip dikmiş. içerisini Cennet zannedersin beyim. tam kalbe değmez mi? Sabahleyin ölü sünü bulmuşlar. Babam bir sabah.» diye şekva etmiş.. diye Hacı Abdullah başını sallar.» diye gülüverirmiş. yahu bu nasıl âdet. Şuna sormuşlar. Anam anlatır : Yüreği yufka bir herifmiş.. Gazilik de olmayıversin. camii şerifin meyvesi. «Herif sen de bir gâvur kes. Hay Hoj ca. haşa. çocuklar akşamları kaplarla sinilerle yemek getiriyorlar. gün ışırken eline komşulardan bir kılıç alıp Ermeni kesmeye gitmiş. bakmışlar ki Hoca telâşlanıyor. Yarı yolda : «Ben bu haltı edemem. Boyu benden bir karış yüksekti... Gelir. Malatya'da uzun arkadaşlığa misal olarak onları parmakla gösterirlermiş. Lâkin İbrahim iyi bilir. Çocuk gibi bir herif. Pek aklım ermiyor. Her çeşit meyve vardır.. Ağlayan hangisi. Ali'de mi.. O zamanlar ermenileri mahpushaneye doldurmuşlar. Bir sene Malatya'nın kopukları bizim bahçeye dadanmışlar. bana tabancayı veren ağabeyim ibrahim'de mi. Gardiyanlar yemekleri alıyorlar. Kabahat bende mi. Halbuki asıl düşmanlarımız şurada güle güle yaşıyor. «Hay Hoca. Lâkin benim bahçe bakım ister. Millet seferberlikte. söğmüş. Büyük Cami'nin hem imamı hem de mütevellisi idi. Büyük bahçeleri kiralayanlar yevmiye verip babamı götürürlermiş. kaç okka mışmış çıkacağını hüvesi hüvesine söylermiş. Ezana başladı mı aşağı Malatya'dan dinlerlermiş. «Boşlamak değil. beddua etmiş. Herkesin yüreğini yakan mesele. anamın zoruyle kılıç elinde yola çıkmış. Hacı Abdullah'ın «Asıl düşmanları» babasını öldürenlerdir. hiç solmaz. I Bütün Malatya ağlamış.severlermiş.. Seferberliğin sonlarına doğru. — Rahmetli.. ilkyaz geldi mi. ağlamış. Tam üzümlerin sonu almana kadar. Bir gece gene hırsızlığa gelmişler. Çiçeklere bir baksa. Gel gelelim meyve ağaçlarına meraklı. yalvaran hangisi.. otuzar yallah. Yüreği işte bu kadar yufka. Lâkin vuramamış. Arkasını boşlamışlar.» demiş.. Rahmetli sonunda başka çare bulamamış.. Gâvurların kolları iplerle bağlı. işi azıtmışlar. işte o gidiş. Ben şöyle böyle hatırlıyorum. Eline bir kurt tüfeği almış. buna i sormuşlar. Karı bey. gelir ağaçları yolarlarmış. Hergeleler.. Onlardan biri de. Camiyi mütevelli kısmı boşlar mı?» derlermiş. — Şeytan işi beyim. kim vurduya gitmesi. Meyveye meraklı rahmetli. Ermeni keserken anam demiş ki.. Kıyamete kadar tazedir. Gün doğmadan Ermenileri yirmişer. Babam bir sabah. Babam bir müddet peşleri sıra gitmiş.. ne desen boş. Mutasarrıfın önüne çıkmış. Lâkin. kurşunun değeri var da adamın değeri yok.

Vahap zehirden kurtuldu. Birisine inme indi. ibrahim on yaşında var. Katillik fena bir zanaat ama. Zehirin affı mazereti yokmuş. 700 mevcut varmış.. kış da bir. Biz işin farkında değiliz. Heriflerin arasından geçtik. yarı atasözü. Sabahleyin. Yallah gayya kuyusuna. Zengin. Rahmetlinin acısıyla Karı bey cehennemi göze aldı besbelli. Üçüncü gün kapıya bir çocuk gelmiş bir tava. Kan içinde bir ölü.. Kimi kurtulmuş. Ne demişler : Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlarmış. Bereket arkadaşlar Sarımsaklı yoğurt yetiştirmişler. Biri öldü.. Avluda gezerlerken parmaklığı duvara bağlayan çivileri gizliden gizliye gevşetmişler.. yürüyün evlâtlarım. kendini yere vuran hangisi. gitti. silâhla yaparsan belki affolur. Silâh sesleri Sivas caddesine doğru gidiyor.. sonra bağdan bağa geçer gider. Alaca karanlıkta silâhlar atılmaya başladı. Neden sonra mahallenin büyükleri «Mahpus boşanmış» dediler. İşin yoksa bekle.. müjdeyi getirene boynundan iki altın koparıp bahşiş verdi. Hey Allah. Kapı'nın önünde bir tahta parmaklık varmış.. O zaman da mahpus dolu. ibrahim'e bir tokat . biz küçüğüz.» diye bağırmış. yarı kocakarı şikâyetine benzeyen sözleri sarfederdi ve sıra asıl anlatmak istediği yere geldiği için sesini biraz alçaltırdı : — Babamı vuranlardan biri Vahap derler bir adam üç ay sonra mahpusa düştü. Birisi «Af geldi arkadaşlar. iki karpuz getirmiş. Uçyüze yakın mahpus kaçmış. Ben hocalardan işittim. Beklemekten dizlerin kopar. Anam «Hey Allah. Hali vakti yerinde. bunlar da narayı vurmuşlar. Polis Rıza efendi bizi önledi.Üç kişi imişler. O sırada ben sekiz yaşındayım.» derler. «Bunları Hastaneye kavuşturun» demiş. Bizim Malatya'nın bir âdeti var.. Üçüncü iyidir. karnını çırmalayan hangisi. Hâlâ sürünüyor. Yalnız saçları döküldü. Anam bize öğretti.. yok.. kimi yakalanmış. Malum ya adam zehirleyen doğru cehenneme gider. Karı bey'e sorarım da «Benim haberim yok» diye yemin eder. göğsünü. Parmaklığı nöbetçi jandarmanın üstüne devirmişler.. Yarım saat sonra başlamışlar feryada. Biz «Kürt bastı» diye korktuk... Lâkin benim yüreğim hâlâ şüphede. Şimdi geçti. karıştı. ölüyü kaldırımın üzerine yatırmışlar. içlerinde yalnız Vahap'ı vurmuşlar. İstanbulluya belki on defa anlattığı bu hikâyenin bir yerinde mutlaka bu felsefeye girer. «Yürüyün.. «Yapan bulur. Şehir uşağı kaçar da bir eve girerse mutlaka saklarlar. Her taraf Allah vermesin. birisi anama müjde getirdi. Anladmmı işi. tane tane.. İbrahim'le beni önüne kattı. Tavadaki eti sekiz arkadaş yemişler. Vahap'a verilecek diyip savuşmuş. Toprak atsan yere düşmez. Vahap'in kaçıp kaçmadığını sabaha kadar öğrenemedik.. Bak bey. Bazısı hiç bir şey bulmuyor.. Bizim Karı bey. Tava'ya ağı koymuşlar. Hükümet dairesini kalabalık çevirmiş.. hoca «Allahuekber» der demez.. Hava buluyor. Anam deliye dönmüş.» diye hırıl hırıl soluyor.. Doktor koşmuş. Döşemeleri sökecekler. kocaman ve alnı açık kafasına pek yaraşan bir ağırlıkla. Ölüsü Hükümet dairesinin önünde yatıyormuş. Hele zengin adama yaz da bir. Yarısı dağılmış.» diye dizlerini doğuyor. Üstüne koştuk. Hacı Abdullah. Onbeş günde delikanlı herif ihtiyar oluvermiş. Tam akşam vakti. cümle kapısını basmışlar. koşuyoruz.. Mahpusaneye geldikten üç ay sonra bir akşam ezanında yedi arkadaş.

. dört.. — Adam kendini nasıl avutur.. İbrahim'le beraber leşe yaklaştık. Oniki gün.. sakın.. Dışardan korkuyorum bey. Yahu biz pantolonlularla alay ederdik. Hey karı milleti. Bir kere şu pantalon meselesi canımı sıkıyor. Beraber gidip gelmeye başladılar. Biz süründük. Dışarda olsan bu oniki seneyi yaşayacaktın. hangisine cevap vereceğini.. Gene koştuk. — Nasıl yok? Senin aklına gittik de pantolon yaptırdık. erkek kısmından yürekli oluyor. bir müddet çalıştıktan sonra İstanbullu da yanma gitti. Korktuk. Ne kaldı? — Onbeş gün. Yemekten de kesilmişti.... Ben ömrümde pantolon giymedim ki. — Yaşayacaktım. — Aldırma. Hacı Abdullah'ı son günlerde büyük bir keder sarmıştı. — Hayır ceza bizi öldürdü. — Kolay... (Mahpusanede «Volta» denilen gidip gelmeye yürümek denemez.. — Üç gün kazanırsak Oniki kalacak..attı. Sen Karı bey'i. Dünyada adam bırakmaz öldürürler.. Yemesem acıkmıyorum. Burnunu karıştırarak volta vuruyordu. Olmuş işin kötüsü olmaz. .. Yemek yesem doymuyorum. beni anadan üryan Hükümet meydanına bırakacaklar sanıyorum. Hitamında «Bırak çocukları!» diye polisin üstüne yürüdüler. Anam eve gelince.. bu oniki gün oniki seneye değdi. Bak beyim karı milleti. Bak beyim. Adımlar gittikçe küçülüp azalır. — Cezayı öldürdün. polis şamarlar. Nihayet söz bittiği zaman Voltacılar. Parmaklarımızı yarasına basıp birer lokma kan emdik.. — Pantolon meselesi diye bir mesele yok. Gece. Başımda saç kalmadı. Biz ölüye koşarız. Rıza efendi kenara çekiliverdi. Bizim mahpusluğumuz yıktı fıkarayı. millet ağladı beyim. Ben uyusam da dinlenemiyorum. Yazarız. —Hacı Abdullah pişman pişman başını salladı—: Pantolon..) İstanbullu hesabı pekâlâ bildiği halde yavaşça sordu : — E Hacı. — Yazıver. Kendini avutmağa çalış. Ne gibi dersen. bir danamız vardı onu kurban kesti. O yürekle bir de elleri silâh tutsa. Bu sefer bir tokat da ben yedim.. Yatıyorum.... Yutturursak ne âlâ. — Fena mı oldu? — Pek fena oldu. — Aldırma.. nereye koşacağını şaşırmış gibi bunalmış ve usanmış bir hali vardı.. Her taraftan adı çağrılıyormuş. Sen şu istidayı yazmadın. Uzatma. beş adımlık bir mesafede dönüp dolaşmakta olduklarını farkederler. Karı bey yeniden seslendi. Bakalım kaç gün kazanacağız? — Ben üç gün yazacağım. öyle belleme. Cigarayı bile canım istemiyor. Anamız bir kere bağırdı. uyku uykuya benzemez.

. Kalıyordu 6 sene.. Beni yazdılar da. Uç gün tatil olduğundan tevkif müzekkeresi Bayram sonu yazılmış... gitmişim.. Karıyı unutmuşum. — Karı kısmı neden böyle aptal olmuş beyim. «Baba demiş... Bu devirde evlenmek ne oluyor? Dünya bütün karı kesilmiş. — Ben bilirim. Uç buçuk sene oluyordu. Kim alay edecek? — Orası öyle.. Artık sen bilirsin. Bizi Af'tan nasıl istifade ettirmediler? Kabahat Müddeiumumide... Düşündükçe utanıyorum. asrî cezaevini bilen de yok. sen cennetliksin... Bize kıydı. O sıralar.. doktora yalvararak..— Şimdi de biraz seninle alay etsinler.. Ayağından yerin dibine zincirle seni bağlayacaklar.. — Çok ceza.1930'de gitsem.. ilerde.» demiş. — Nasıl idare etsin.. Onbeş. — Sabıka var olmaya. — Olan oldu.» diyeceğiz.. benim hiç ümidim yok. Düşman tarafından para yedi. Bakalım bizde erkeklik kaldı mı? — Erkekliğe ne olmuş? — Vallaha. — Almaz mısınız ya. Beş sene çok ceza beyim. Doktorlara sormuşlar... sırayla. — Kim söyledi? . Sabıka var ama. var. Gene sen öyle yaz. Kömür ocağına gideceksin. Senin sabıkan varmış. Geldi ağladı.. Artık güven ki güneşe çıkacağım diye. İstidayı nasıl yazacaksın? — Diyeceğim ki. geride serhoşlukla edepsizlik yapıyor. Ölen herifin babası takip ediyor.. İyi ama senin eski arkadaşlarından hiç birisi artık şalvar giymiyor. — Haklısın bey.. Oniki senedir yatıp. Şimdi de beni evlendirmeye kalkıyor. 1937'de. «işe yaramaz» diye rapor aldık. Gerek polise. 1937'de altı sene yatmış oluyordum.. Kaybolduğun bir gün. «Ben bu cürmü 931 senesinin Cumhuriyet Bayramı akşamı işledim. beni sevdiğinden mi yaptı? Ben kanar mıyım? Büyük oğlu serhoş. Beş sene evvel çıkacaktık. — O kabahat de Karı bey'in. — Başüstüne.. — Hani o günler. — Yahu deli olacağım. asrî cezaevine gitmemekte.. yirmi gün sonra yine eski hale gelirmişsin. .. Karı bey'in aklı o kadar erer.» «Hiç ummuyorum evlâdım. Lâkin Müddeiumumi para yedi denilemez. — Böyle söyleme.. Bizim Karı bey.. Şimdi kızmak faydasız. tarihi de yanlış atılmış. Her taraf kan..... Hey Yarabbi.. gerek hastaneye sorun... Asıl kabahat. 1940' ın yarısında dışardaydım. İstida kısmının acıklı yerini kimse okumaz. — Okumasın. Hem yahu. idare etmek de var. — Biraz acıklı yaz. Parayla değil. Biz burada bulundukça kimse kendisine uymaz.. Bizden erkeklik geçti. Aftan istifade ettirilmeyip ve asrî cezaevine gitmeyerek. ibrahim dışarda külhanbeyliği yapacak diye Hacı Abdullah içerde yatsın bakalım. Faydalı bir şey teklif edildi mi.. su görmüş eşek gibi geri geri gider. Hey bizim Türk milleti.

Kerhanede dostu var. Tren geldi. Fabrikalara gelince: Çalışıp para kazanan kan. Ben ne yapayım? — Şimdi Af da olmayacak mı? — Henüz bir alâmet yok. su yollarında. Kerhane kızları. Bir çaresini buluruz. Pahalılık olacak dedim. inanmadınız. erkeklerin ne mal olduğunu hemen anlar. Yalnız farkı şu: Evde oturan kızm. Karıları baştan çıkardı. Töbe Yarabbi... — Şimdi fabrikalar karıların ahlâkını bozmadı mı? — Onbeş gün sonra çıkacaksın. Birisi gönlünü edersin. Önümüzde daha üçbuçuk ay var. bir de fabrikalarda. Çalışanları konuşuyoruz. Halbuysa çalışan kız. — O nasıl laf. karının gönlü kolay olur. O zaman evde de otursa bir.. — Ben de karı bulamayıp kerhaneye mi gideceğim? — Oniki sene yattıktan sonra senin için çıkar çıkmaz kerhaneye gitmek pek ayıp olur. — Öyle lakırdılara kulak asma. Yirminci yıldönümünde de bunlar az çok bir şey vermeyecek mi? — Bakalım. Namuslu olmasa günde 12 saat çalışmaz. lâkin onları da aldatmak kolaydır.. Fenalık değil.. Tözey. «Fabrika açıldı bize iş kalmadı. — Doğru bir laf. — Bırak beyim.. Bunlar da. — Almanlar Rusları yenemez dedim. Adam bir karıyla konuşur da onu yola getiremez mi? — Namuslu ise getiremez. . akşamdan sonra delikanlılar mektebe neden seğirtiyorlar. — Namusluyu konuşmuyoruz. Kaldı iki mesele. Elini sallasan bini bir paraya imiş. Yani daha kolay konuşursun ama. evde oturan karıdan daha namusludur. Körkız. ekin tarlalarında yatı yatıveriyorlarmış. Bir. — Trenin adam götürüp adam getirmekten. Kabahat trende. bunlar mı erkek?» diye başını çeviriverir.. — Alay ediyorsun beyim.. Ben sordum.. Adanalı. «Tuu. daha zor aldatırsın. — İyi ama.... Malatya ahalisini adam eden işler. Çalışan karı erkekten ürkmez. — Kulak asma. çok vardır. Para için de yatmaz.— Herkes söylüyor. Evdeki kızlarla konuşmak zordur. Dokuma fabrikası açıldı karılar baştan çıktı. Arkadan bir de tütün fabrikası kurdular. — inadına mı söylüyorsun bey. Karı milleti başmı açmış da dışarı dökülmüş. Ağaçların altında. Görüşürüz. iki ay sonra ben sana söylerim.. Fabrikada değil. mal nakletmekten başka bir marifeti yoktur. Zira bizi erkek zanneder.. Dışarda namuslu karı kalmamış da. Parası da az.. mektup gazete taşımaktan.» diyorlar. inanmadınız.. nasıl yalan söylediklerini görerek. — Çalışanların çoğu namusludur. Jandarma bölük kumandanı arslan gibi bir zabit. Dışarda namuslu karı kalmamış diyorlar. haklarını nasıl arayamadıklarmı. Erkeklerin amirlerinden nasıl korktuklarını. Münevver nasıl para kazanıyor? — O başka.

Üstünde münakaşa edilmez şeyler. para cüzdanını. mülkiyeti altında tutuyordu. Bir kere. mahpus olacağıma Mebus olurdum. oğlan çocuğunu kızı hiç adamdan saymadığı meydandaydı canlı değilmiş de. Çanta taşımıyor. Dünya güzeli bir kadini şurada boynu bükük bırakıp. Dünya güzelinin aksülamelidir. çok yuvarlak.) Abdurrahim beyin karısı. (Buradaki. bir parmak topuklu. yalnız kalın kaşlarına belli belirsiz rastık çekiyordu. istanbullu fena halde sükutu hayale uğradı. Elleri nerdeyse dizkapaklanna değecekti. . yoksa kendisine hiç ehemmiyet verilmeye verilmeye o da artık öteki insanları saymaz mı olmuştu? İstanbullu bunu çok düşündü. bu mantolu korkunç kadının neden korkunç? kel olmasından insan şüpheleniyordu. Korku yüreğimize işlemiş de hepimiz kızmayı unutmuşuz.) Sapsarı yüzünde bu yüz de iki karış kadar uzundu. tek atkılı. bir köy bağışlıyor gibi. Kadını gördüğü zaman. Kelimelerinde taklite benzeyen kurt lehçesi vardı. lâkin inandırıcı bir neticeye varamadı. sonunda bu sevda yüzünden elini kana bulayarak kendisini de ailesini de perişan etmek. (Yahut da topuklarına kadar inen siyah mantosu O'nu olduğundan daha uzun gösteriyordu. Bütün bu hengâmeye iki tane iri altın diş. lütfen ve merhameten hitap ediyor ve iki. herkes kadının dünya güzeli olduğunda ittifak ediyordu. Kızmalarına gelince: isterlerse bana kızsınlar. hatta bir konuşma arasında Abdurrahim beyin ağzını aradı. eski moda kunduralar giymişti. gözlerinin akı insanı şaşırtacak kadar fazlalaşıyordu. eline su bile dökemezmiş.— Böyle diyorsun da arkadaşlar sana kızıyor. bilâ istisna. yüksekten konuşuyordu. Bizim millete en evvel kızmayı öğreteceğiz. bir malmış gibi mutlak surette. Halk ne kadar kolay aklanıyordu. uzun burunlu. halkın ruhunda fazlasiyle mevcut olan tabiî ve basit roman ihtiyacından doğmuştu. Telgrafçı Abdurrahim beyin karısını istanbullu pek başka türlü hayal etmişti. çok küçük olduklarından. Ayaklarına. tane tane. yuvarlak. Kız.. (Aynı siyah mantonun gözü aldatması da olabilir. Kocasının yüzüne asla bakmıyor.) Sonra pek büyük kemikli ve pek zayıfti. sözlerini. (Gözbebekleri çok siyah. Lüzumlu şeylerini mendilini. Bütün mefhumlar gibi çirkinlik ve güzellik de onun için mutlak şeylerdi. evin kocaman anahtarını ceplerinde gezdirdiği belliydi. üç kelimeyle.) Evvelâ pek uzun boyluydu. Allah gibi.) Sol yanağı alt alta üç tane Halep çıbanı iziyle pürtük pürtük olmuştu. Kolları da gayet uzundu. pek çirkin. Gayet ağır. (Demek ki kadın çirkin olursa faciada şaşılacak bir taraf kalmayacaktı. daha çirkin bir kıza sevdalanmak. pudra kullanmıyor. Galiba günahtan korktuğu için başmı siyah bir baş örtüsüyle öyle sarıyordu ki.. boya. istanbulluya göre hatta pek çirkin bir mahluktu. siyahlı beyazlı rugandan. Buradaki «Dünya güzeli» sözü. Kızsınlar da. kalın siyah kaşları. kapkara fakat küçük gözbebekleri vardı. karşısındakine. — Hatır için laf söyleseydim. bir kalın nişan halkası ve dimdik duran inatçı ve hayin bir baş ilâve edince «Dünya güzeli»nin nasıl bir mahluk olduğu anlaşılır. Evinde kimseye ehemmiyet vermediği için mi böyle müstebitti. sanki asla itiraz edılmezmiş gibi katî söylüyor.

Henüz dört yaşında olan kız çocuğu. Hep aynı sesle.. Çünkü dünya üzerinde bu görümceyi gönül rızasıyla kabul edecek kadar cesur bir genç kız. sanki o'nu mutlaka yalancı çıkarmaya evvelden karar vermiş gibi hiç sinirlenmiyordu.Lâkin oğlan henüz yedi yaşında olması na rağmen büyük bir şahsiyet sahibi idi. Kadın gittikten sonra Abdurrahim beyle istanbullu. daha şimdiden tıpa tıp anasına benziyordu. — Kızın el yazısiyle mektuplar var mı? — Olmaz mı? Dörtyüz. Lâkin kocasının tahmini hilâfına. Kadın. Son derece güzeldi. Yoksa en ağır cezayı verirlermiş. bu hissi ilk anda ortaya koyan bir aile daha olamaz.. birbirlerine ölünceye kadar zıt yaşayan ve bir arada görüldükçe birbirlerinin şahsiyetini gülünç edecek kadar ezip bozan çiftler çoktur. çocukları kızgın maşayla döğerdi. Bu mahkeme işi hele neticelen sin.. En sonunda elini masaya vurarak son sözü söylemesini. sözü söz bir ablaya benziyordu ki evlenmek için o'nu hiç bir yere görücü göndermek caiz değildi.Bu iki insan karı kocadan başka her şeye benziyorlardı. Ne dersiniz mahkemeye bir faydası olur mu? — Kız tarafı ne söylüyor? . Fakat bunlar kadar.. Bayan Abdurrahim. Kendisi şimdilik memlekete gitmek taraftarı değil. buraya bizzat misafir gelmiş bir «şehzade» yi hatırlatıyordu. bazısı küçük puslalar. Avukatın kanaatma göre mektupları ve resimleri Mahkemeye mutlaka ibraz etmek lazımmış. Bayram tebrikleri. erkek erkeğe meseleyi bir daha müzakereye giriştiler. kelimelerin hiç bir yerinde alçalıp yükselmeden. Anası konuşurken. Deminden beri bazen türkçe.. Anasına benzediği için de. Cezanın azaltılması için mektuplar ve resimler Mahkemeye teslim edilecek. babası konuşursa iftiharla başını kaldırıyordu. kadının pot kıracağından ve bu suretle haysiyetini zedeleyeceğinden çekiniyormuş gibi içi sıkılarak yere bakıyor. bu mahvedici ve asla bir neticeye bağlanmaz gibi devam eden münakaşayı bir tek kelimeyle makul bir yola sokacağını istanbullu her an bekledi. bir genç kadın bulunamazdı. Babası odada olmasa. yüzünde en küçük bir hareket olmaksızın. insana yaşamaması lâzım imiş gibi acayip ve merhametsiz bir şeyler hissettiriyordu. çok bilmiş ve kederli gözlerini gölgeliyordu. beşyüz mektup var. kadınlık gururu yaralanmış bir hal de yoktu. Başka çare yok. çirkin mürebbiyesiyle beraber. yahut da bu odadaki insanları zerre kadar alâkadar etmez bir mevzudaymış gibi konuşuyordu.. Üzerinde hakarete uğramış. Abdurrahim bey. bazen kürtçe görüşüyorlardı. Bazısı tabiî uzun. Bu kadın evinde mutlaka ekmekleri kilitler. geniş ve akıllı alnına düşüyor. ya pek ehemmiyetsiz. Evlendikleri halde. kendisi de konuşmada hazır bulunursa belki yardımı dokunacağını. bunu lütfen kabul etmesini rica etmişti. ellerini oğuşturarak karısının tabiî bu sıralarda pek sinirli olduğunu. Siyah kıvırcık saçları. istanbullunun orada olmasına ehemmiyet bile vermemişti.

O sebeple her birinin başlığı iki. . — Öyleyse mektupları mahkemeye vermemek lâzım. — Neyi anlayamıyorsunuz? Bizim hanım.. Kızı hâlâ seviyor musunuz? — Ne demek? Elbette seviyorum.... Mektuplar yanınızda elbette?. — Hanım neden böyle söylüyor? istanbullu.. Ben. Karşısında asabiyetle yüzünü kırıştırarak ve erkek görünüşüne rağmen şu anda bir küçük çocuk kadar aciz ve yardıma muhtaç olduğundan şüphe etmediği adamı ürkütmemek için kelimeleri arayarak. elbet avukat bizden daha iyi bilir ama.. amcamın kızı olduğu halde... Bizde asilzade kızları nefisli olur. — Öyleyse. kanun bize.. Çünkü böyle bir iş mertliğe sığmaz.. — Anlayamadım beyim. Kız da başkasiyle evlenmeye kalkarsa vurduracağım. — Evde mi? Hanımefendi nereye sakladığınızı bilmiyor mu? Ararsa bulamaz mı? — Neyi arayacak? Mektupları mı? — Evet.. her mektup yazan kızı sokak ortasında vurmak müsaadesi vermiyor sanırım.. Kız tarafı mahkemeye hiç gelmiyor ki. — İsabet ki dedi. Avukatları var. bunu kendiliğinden söylememiştir. tabiî. yani güzel bir tesadüf bize yardım etmiş. Bu bir. — Hayır evde.. — Aramaya lüzum yok. Kendi sandığında. yaptırmak istemezsiniz diye. Birdenbire sustu..Durunuz sözümü bitireyim. Aklına fena bir ihtimal gelmişti. Çok ceza verirler mi dersiniz? — Cezayı bırakın.. — Size niçin danışıyor öyleyse?. Bana ceza verirlerse. Yaptıramazsınız. «Hanım intikam almak istiyor. bizimkine üçbin lira başlık verdim. Bizim taraflarda ayıptır. Bir de. — Okuma bilmez mi? — Bilir.. — Kadın kısmı kocasının emri olmadıkça kendi başına bir iş yapamaz. — Efendim? — Sandığında dururlar. — Siz ne fikirdesiniz? — Bilmem ki. namussuz bir herif. üç bin liradır. babasını yahut eniştesini mahkemeye getirsinler diye. O kadar ısrar ettim. Tabiî... Kızı. diye değil.» dememek için öksürdü: — Hanımefendi. büyük yerin kızıdır.— iftira ediyorlar diyor.. Olmadı. — Anlayamıyorum. «başkasiyle evlense vurduracağım» sözüne inanmıyorum.

işiniz iş. Avukat belki ısrar eder. Yalvarıyor. Bence bundan başka çare yok.. . — Tevekkeli. büyücek bir paketi getirdi. Abdurrahim bey başındaki arap kefiyesini babayiğit bir hareketle düzelterek odadan çıktı. karı.— Öyleyse. — Ben cezadan korkmuyorum. Mektupları mahkemeye ibraz etmek her halde O'nu sizi beklemeye zorlamak için tutulacak biricik yol değildir. Kızcağız adam gönderdi. İstanbullunun odasındaki masanın üzerine kirli bir şeymiş gibi nefretle bıraktı. — Pekâlâ.. En fazla 12 sene sanırım. İki sene yatarsınız. İnsanların şerefi. şimdi ne yapalım? — İlk iş... Mektuplar ve resimler emniyet altında bulunmalı. hiç tanımadıkları adamların elinde kalıyordu. Lâkin vermeyeceğinizi söylemek doğru değil. Kadınlar ne kadar metin olurlarsa olsunlar. O sebepten el kızıyle mektuplaşmışsmız. Bizim kanlar istanbul karılarına benzemez beyim. Zaten anasının üç tane kuması vardı. Ailesine karşı. Daha gençsiniz. Şimdi ne yapacağız? — Mademki hanım yenge sizin sözünüzden çıkmaz. — Mektuplaştık ama. Mahkeme için istiyormuş gibi davranınız.. Yaşayan her şey bir romandı. böyle meselelerde kendilerine güvenmek olmaz. alışıktır. Birkaç gün sonra Abdurrahim beyin oğlu kırmızı atlastan eski bir bohçaya sarılmış. Hayat doğrudan doğruya bir romandan ibaretti.. Benim daha şimdiden yattığım ceza. — Aklım ermiyor. Komşular aklını çelerler. mesleğinin ehemmiyetini meydana çıkaran bu vaka karşısında emniyetle gülerek bir cigara yaktı. İstanbullu. Sizi her zaman mert bir insan gibi düşünür. Sonra bir genç kızın namusunu daha fazla payımal etmek yaraşmaz.. Topu topu altı buçuk sene. namusu. «tek kelimeyle» mukadderatı bazen nasıl tehlikeye düşüyor.Bir iş oldu mu. Bilakis siz O'nu rezaletten kurtarırsamz hakkınızda başka türlü düşünecektir. — Daha iyi ya. memlekete karşı O'nu korumaya mecbursunuz. Sizin erkekliğinize güvendi.. mektupları buraya getirteceğiz. haysiyeti. başüstüne. Kız beni beklemez de birisine varır diye düşünüyorum. —Resimleri de getirteyim mi? — Resimleri de getirtiniz. istemezse ayıp.. mektupları mahkemeye vermemeli.. Erkek canlısı demesinler diye. — Mektupları vermesek bize ne kadar ceza keserler? — Bilmem. kocasının sevdiğini gidip isteyecek. Mektupları vermemeliyiz. — Lüzum yok ama. Hanımefendiyi nasıl görücü yolladınız? Kendi üzerine ortak getirmek üzere kız istemeye nasıl gitti? — Ben yollamadım ki kendisi gitmiş. Asrî cezaevine gidersiniz...

belli bir şey. rahatsız oluyordu. sadakor ceketi. Pır dığriye (=Çok ağlıyor). Abdurrahim bey. «O kan. — Ne münasebet. hem de başkalarına. Bazı insanların abahatsızlıklarına rağmen yaşamamaları. Kadın bu mektupları kim bilir nasıl okudu.) insana mutlaka piyanoyu hatırlatıyordu. beton odada kırmızı çıkınla yalnız kaldı.. korkmuş bir şeyler vardı.. aklı. belki de eti. şaşkın. kalın demirli. Kimseyle dertleşmemeye nasıl katlandı.» Kendi kendisine hayret etti.. Çocuk birazı arapçaya birazı acemceye benzeyen kelimelerle sık sık «Ker (= Eşek). O kadar temizdi ki üzerinde aynı zamanda yemek yenen ceviz masanın ne kadar kirli olduğunu birdenbire meydana çıkarıvermişti.. Farkında olmadan Abdurrahim'in karısına kin tutmuştu. birçok da ağladığını anladı. asıl söyleyeceğini. insan gibi ağlamayı da beceremez. daykem (= Annem)» diyor anasından bahsederken. Düğümleri çözdü.. «İyi ama bu kalabalıkta en suçsuz olan zavallı o değil mi?» Bu insafsız düşünce. Evvelâ bir küçük bayram tebriki zarfı düştü..» Abdurrahim bey içeri girdi. İstanbullu... Bunların böylece o siyahlı kadının sandığında senelerden beri durması şaşılacak bir haldi. Hele buyrun. Çatık kaşlarına rağmen gözlerinde kederli. Abdurrahim bey. unutmuştu. dar pencereleri bir adam boyu yüksek. uzun ve pek muntazamdı. Yüreği. erkeğini ve çocuklarını asla müdafaa etmesini bilmeyişinden geliyordu galiba. yaşamalarından daha faydalı. bir genç kızın şüphesiz kolayca sevecek ve aldanacak kadar budala bir kızın meçhul ömrüne ait en mühim parçalar vardı. İçinde çıplak ve körpe bir kadın vücudu varmış gibi tuhaf şehevî bir şeyler hissediyor. tabiî. evde «eşek gibi» ağlayan karıya selâm bile götürmeden. evini. İstanbullu bildiği birkaç kelimeden annenin hasta olduğunu. pokerde kazanmış kâğıtlarını muzafferane açan lakayt br oyuncu ustalığıyle zarflan kırmızı atlasın buruşuk uçlarına doğru yaydı. Bu hissi veren utangaç bakışlarıydı.Babaoğul kürtçe konuştular.. Hem kendilerine ederler. Kendini topladı: Açarız. Şurada. Buradan. kadına kızıyordu.. (Düşüncesinin burasında İstanbullu ürperdi. Bu kadar iradeli bir kadın adamı kolayca öldürebilirdi de. Ağı nerdeyse yere sürünecek siyah parlak çuhadan Adıyaman şalvarı.) Farkına varmadan uzanıp bohçanın yumşaklığma değen elini hızla çekti. Babası.. Arkasından telâşla koştu. küçük bir asker gibi katî adımlarla çıkıp gitti. — Açmadınız mı? diye sordu. Arap kefiyesi ve dikkatle tıraş olmuş yüzünde katran sürülmüş gibi parlayan simsiyah bıyıklariyle bu kıyafetin arkasına. — Resimleri de göndermişler mi? — Göndermişlerdir. Hele kaltak. yaralı serçelere eza etmesini seven şımarık bir çocuk gibi bu iki kadına senelerce eziyet etmişti. Abdurrahim bey. . — İşte bunlar. istanbullu âdeta ürkmüştü. saklambaç oynamak için gizlenmiş bir çocuğa benziyordu. sinirli parmaklariyle (parmakları beyaz.

Bunun için zayıflamasına.... Bir bu resmine elli lira verdim.. aynı havayı teneffüs etmekten usanmıştı. Abdurrahim bey.. Gazeteye verilecek bir şey. bazı erkek ve kadınların hayatlarının sonuna kadar aynı vazifeyi görmeleri de mukadderdi. siyah manto giymesine hiç bir lüzum yoktu. Saçlarını rüzgâr karıştırmış. Tam elli liram gitti. — Gene haber yollamışlar.. istanbullu sordu: — Kaç yaşında? — Yirmi iki... bu müdafaasız adamla aynı odada. Tehlikeden habersiz. Ne kadar güzel. — Anlıyorum.. Güzel mi? — Güzel. bu küçük ve saf resimde bile bir hayinlik sezdi. maddî varlığının bütün havası görülür. istanbullu. Bu mektupları dikkatle okuyun. Yüreğinin en gizli sözünü söylüyor. kötülükleri sevgilisinden istiyordu. Ben bu resme. resimleri seyrediyor. İstanbullu sezdirmeden. bir tanesini. yan gözle Abdurrahim beye baktı. içindeki insanların yüzü değil. Hani ne kadar net olurlarsa olsunlar. Denebilir ki herkes kendisinde mevcut olmayan iyilikleri değil.. Müsaade ederseniz ben mektupları gözden geçireyim. Lâkin helâl olsun.Arayıp buldu. duruşundan belli oluyordu. Kadriye de bu adamın evine girse. Ben şüpheleniyorum. Bakın ben ne düşündüm. kedinin fare tutması. İkinci resimde. Üçü de küçük amatör fotoğrafçıları tarafından çekilmiş şeyler.. yirmi üç. «Aman mektupları mahkemeye vermesin...... Bazı erkeklerin hep hayin kadmlara düşmesi. Resim dizlerine kadar olduğu için bacakları farkedilmiyordu. çirkinleşmesine. Bu bizim işimiz roman olacak bir şey. istanbullu. ilk seneler ben mutlaka kendimi öldürürdüm.. Sekiz senede kızcağız ancak üç tane resim yollamıştı. Hay hay. Göğsüne üç tane iğne takmıştı. Leylâ Mecnun gibi. Tombul bir anaya benzediği halde. — Kime? Fotoğrafçıdan mı aldınız? — Hayır. Kerem gibi.. . Evlenmesi gecikmiş bütün tombul kızlardaki dünyadan bıkmış lapacılık. Resimleri alıyorum. bu mektuplar da gelmeseydi. Atın insan ve yük taşıması.. kuşun uçması ne kadar tabiî ise. ruhu titriyordu. büyük memeli. Bu resimler de olmasaydı.. Sır saklamasını bildiğime eminsiniz ya. O ciheti de düşüneceğim. bazı kadınların da hep hayin erkeklere düşmesi acayip bir tesadüftü. gözlerini güneş kamaştırmıştı.» diyorlar. Allah bağışlasın.. Ablak suratlı... — Amin. Rahatlamak için derin derin soludu: — Resimler sizde kalsın dedi. demek. kucağında bir küçük be bek tutuyordu. — Estağfurullah. dişlerinin arasından konuşur gibi hazin tikiyle suratını buruşturuyordu. kırılacak bir şey gibi dikkatle ucundan tutup İstanbullunun önüne sürdü: — İşte Kadriye'm bu... ötekine benzeyecekti. Güley evlerinden çaldı. kaim bir kızdı..

Ancak kızı bir başkasına vermeye kalkarlarsa vuracağına yemin ederken içi ferahlıyor.. tığ'la delip bu deliklere çikolatalardan aldığı kalay kâğıtlardan tıkamıştı. en acemisini bile kolay okuyordu. Muharebede bile adam öldürülemeyecek kadar sıcak. virgül. konuşmadan daha rahat yazıyordu. Kerhaneye düşse nikahlayacağım. Hava son derece sıcaktı. ne yazarsa yazsın kabul edileceğine emin olduğu için.. sedef yahut gümüş kakma gibi duruyor.. (Bu tespihin şirin yuvarlaklarını daha güzel olsun diye. Namusu paymal olacak imiş. Kızın eniştesi araya girmiş olabilir. gazeteciliğe musahhih olarak başlamıştı. Her çeşit yazıyı. Küçük zarfı açtı: «Sevgili deli'm. bunlardan birisinin mektuplarını hayırına da olsa okuduğu için daha doğrusu aptal gibi merak ettiğinden kendi kendisini ayıplıyordu. Dikkatli okuyun. seviniyordu. elimdeki tabancayı görerek kaçmadı. Halbuysa Kadriye..) istanbullu yalnız kalır kalmaz. «g»lerin kuyrukları sert çizgilerle üç köşe çekilmişti. Hem de erkek gibi akıllıdır. Bu mevzuda dışarda. Bayramınız kutlu olsun. kendisini ne kadar avutmaya çalışsa. kendisini meraktan öldürecekmiş gibi bir şeyler duyarak kalkıp kapıyı örttü. Kız yiğittir. Rüzgâr. büyükten Af.. Bana fazla ceza verirlerse kızın ümidi kesilmez mi? Ah asıl O'nu öldürmeliydim. Rica ederim. Belli ki maksat kelimelerde ve cümlelerde değil. Umurumda değil. Deli dedim ne dedim Rahim sana ne dedim. bu dayanılmaz yenilme hissine. istanbulluya «Bütün bir romanı» birden hülâsa etmiş gibi artık deminki meraktan eser kalmamıştı. dur diye bağırdığım halde. konuşur gibi. fakat dikkat edilince sahtekârlık anlaşıldığından sahibini gözden düşürüyordu. Taassupla ortamektebe gönderilmeyen kızların hemen hemen ekserisi gibi yazıyı sadece komşu delikanlılara aşk mektubu yollamak için unutmayan bir hal Kadriye'de de vardı. Rüzgâr küçük tebrik zarfını kımıldatmcaya kadar kâğıtlara elini sürmedi. büyük bir yorgunluk hissetti. Bu çocukları iyi tanıyor. ümitsizliğe kapılıyordu.. İstanbullu bir büyük tas su içti. «s»leri kitap harfiyle yazıyordu. muayyen zamanlarda. Kuka tespihini masa'dan aldı. sual işareti kullanmıyor.— Neden? — Siz Güley denilen karının bana sadık göründüğüne aldanmayın. Bütün ilkmektepte el yazısmda «r»leri. Rüzgâr yangın kokuyordu. Kaçtı. mektup göndermiş olmaktaydı.. Okuduğu bayram tebriki. İlk bakışta tespih. «a»lan. Küçükten kusur. deminden beri hissettiği canlılık hülyasını kuvvetlendirmişti. Birisi bunları hemen alıp götürecek de. Resimleri cüzdanına koydu.. işte bu .» Yazı iyi okunuyordu. Büyük bir ümitsizlik içindeydi. Bana fazla ceza verdirmek için. Bir halk gazetesinde dört sene tahrir müdürlüğü yapmış. Kuştüyünden kalem olsa yazılmaz benim derdim. Nokta. işe yararsa mahkemeye vereceğim. Ellerinizden sıkarım. Kahpe herif.

Nasıl seni metres vereyim. Ben geleyim de Haydar'ıma bir güzel düğün yaparız. Çünkü dedi kodu yapar. Gelen bir şey olsa sana hiç bir şey çektirmezdim.. Evlenmeye gidiyorum. «Dünkü mektubunda niçin Elaziz'e gideceğimi sormuşsun. Bu mektubum son olsun. Yoksa hem karısı.. Sen onlardan aşağı adam değilsin. Çocuğun çoğu fenadır. Annem de diyorki karısı bile olsa yinede vermem. Karı ağhyormuş. Annem bana diyorki: Rahim'e ben kızımı neden vermiyeyim? Ondan iyisinemi vereceğim. Rahim sen sakın oğlunu sünnet yapma. dedi. Onun için sen kendini yorup kredini kırma. Sekiz sene beklemişsin. Sana güvenip de bir iş yapamam. Kusura bakma sen çok gevezesin. Daha şimdiden elbet her şeyi gıyabımda söylüyordur. Sünnet düğününe. Babam Elaziz'e «Kirve» olacak. Çok fenadır. Beni rahatsız eder. Kızını gördüm. sen hemen gitmiş hanımına söylemişsin. Birden bana seslendi. hemde amcası kızıdır. Sabrın sonu selâmettir. Babam buraya dönecek.. çocuklarının babasından uzakta boynu eğri kalsın. Güley anam ağzını aramış da. Mademki sen evlisin. Tatlı dilinden başka nesi vardır. Rahim bey Elaziz'e biz senin elinden kaçıyoruz. Onun için kuma üstüne gelemem. Daha yaşı küçüktür. Benimle döğüşür. yalan «Hayırdır inşallah» dedim. takıldığı kelimelerden bahisler ayırarak gözden geçirmeye başladı: «Babamın yanma adam göndereyim demişsin. 1kimizde ölene . Rahim. Beni de o sebeple götürüyor. Babamın sözü para etmezki. (Not: Ben sana küstüm. Neden resmi geri göndermedin. Sen de üç gün sonra gelirsin. sen benim tabiatımı daha iyice bilmiyorsun. Demişsin. Sen Rahimle sarılmış yatıyormuşsun öyle gücüme gitti ki çok şükür rüya imiş.)» «Derdini hep bana yazmışsınız. derisi giyilmez. Yalan. Nüius çok oluyor. Sakın seni hanımından kıskanıyorum diye aklına kötü bir şey gelmesin ben kıskanmayı hiç sevmem.. Sekiz senedir ne kötülüğünü gördük. Kadriye hele kalk. Benim elimden ne gelir. Geçen gün seni dişçide gördümdü ya.. Gelirsem ozaman neler yapmaz. diyor. Hanımın olmasa. îş annededir. Geçen gün seni rüyasında görmüş ki sen bizim evde yatıyormuşsun. Zerre kadar sana benzemiyor. İnsanın eti yenmez. Ben bura da kalırda annem giderse ben Güley'in evine gelir seni görürüm. Ben de evli olurum da her şeyi serbesçe konuşuruz. baştan sonuna kadar bir kelime atlamadan okumaya lüzum görmeden. Olmaz mı? Gün doğmadan neler doğar.kolaylıkla mektupları tarih sırasına koymaya. Biray sonra tekrar gidecek. Dün saat sekizde evinin önünden geçtim. Gelsemde ne anlarım. Hanımın dursa buda benim hoşuma gitmez. Ben bir fenalık gördüm. Sen bana idareyi mi düşünüyorsun. Ben de hiç bir şey demedim. Benim vicdanım kabul etmezki ben senin yanında olayım da o da. Annem gitmezse ben Elaziz'e gider sana adresimi yollarım. Nüfusunun iazla olmasına meydan verme. İdareyi düşünmeyen insan neye yarar. Ben gelinceye kadar bekle. Sekiz sene daha bekle. Küfrederek ağlıyordu. ben anneme babama derim ki ben Rahim'i istiyorum. İki senedir senin elinden çektiğimi bir ben bilirim birde Allah bilir. tarkına varmış. Benim canım yokmu? Günü kesilmiş mahkûm gibi evde oturuyorum. Şimdi dersin ki ben hanımı memlekete gönderirim.

Diyor ki «Birden Rahim aklıma düştü. Bu mektupları ne zorlukla yazıyorum. Desin bakalım. Haydarla beraber bir resim çektirde bana yolla. ne derlerse aldırmaz. Babama acıyorum. Öteki oğlan kardeşim Hızır diyorki. İnşallah ya kında hanımın ölür. Benim ahım sana kalmaz. Annesine demiş ki «Kızın. Mehmet demlen O pis oğlanla Güley karıya yolluyorsun. Sebebi ise. senin yüzünden ben yalancı oldum. Ona göre hareket edelim. Benim yerime Haydar'm gözlerini öp. Babam sağ olmasaydı. Sana bu mektubumda (gül) diye bir şey anlatacağım. Bunlar için ben su olup aktım. Öyle sana küstüm ki ölünceye kadar sana mektup yazmıyacaktım.» dedim. İki saat kapıda bekledi. Bana bir şey gönderme. Her iki gözlerinden öperim. Ben Haydar'ı çok seviyorum. demeli. İkimizde kurtuluruz. Sonra kalktım.» diyor. Güley karıya bile gösterme. Hiç ses çıkarmadım. Dünya kadar seviyorum.. Rahim bey. Kadmerkek beraber gidecekmiş. Birde baktımki saat birde kapı çalmıyor. Dui bakalım Allah ne gösterecek. Ben de «Benim beyim kim?» dedim. . Ben seni sevdiğimi Güley . Meğer anammış. Boynu el içinde bükük kalır. Rahim bey.» dedim. sana kaçardım. Ben Güley'e bu mektubu başka bir iş için yazdığımı söyledim. Beni Paşa'ya verseler ben gene varmam. Hanımınla beraber kızında ölmeli. daha senin yaşım pek büyük değil. açtım.. «beni evime götürün. Haydar bana kalmalı.» «Sevgilim. «Rahim» dedi. Şu Kadriye Rahim'e varıp sonra perişan olup evimize dönmeli.. Ya Mehmet çarşıda okursa. Bir de ayaklarını öpeyim. Lâkin iki inat bir maraftır. Müsade et de kara gözlerini doya doya öpeyim. Benim ümidim bundadır. Gene benimle uğraşıyorlar. O zaman Vallaha pantolonumu satıp kurban alırım. Anne aklı işte. Kızdım «Senden aşağı bir adammı? Elbet beraber girerim. Ne vakit yanma temelli gelsem. Yalnız senden bir ricam var. ateş olup yandım. Fuat diyorki «Mebus'un biri yeni bir hamam yaptırmış. Kardeşlerim ben yaptım. cuma gününden beri seni hiç görmedim. Çok üzüldüm. «Dünyada bir muradım var. ölümü göresin ki bu mektubumu hemen yak. ömrün tükensin. Allah bizi severse bu işi böyle yapsm. Yüreğim kuş gibi vuruyor. o zaman hediye alsan alırsın. Götürmeselerdi yalnız gelirdim. efendim mektubunu aldım. Dün gece annem dayım gülere yatmağa gitti. Sözlerim hep şakadır. Yerine gelse kurban keseceğim. Sen benden ne kadar büyük de olsan akim benden azdır. Bak.» dedi. Bu derdi onların namusu için çekiyorum.. Bir kuş olsan da bizim eve baksan. siz yapmayın.» Bereket annem inanmadı. Nerdesin? Ömrüm tükendi. birisine okutursa. bilmiş ol kocakarı. Dedimki.» «Sevgilim. bu mektubumu kimseye gösterme. mebus hamamına Rahim'le beraber gidecekmiş.kadar böylemi kalırız? Gözümüz Haydar için bari bir düğün görsün. benim yaşım da büyük değil. Ben küçüğüm ama senden akıllıyım. Sende bekle beraber gidersin. halime acırsın. hamam yapılırsa. Beni Paşalar istese gene varmayacağım. Benim her şeyim var. Kusuruma bakma. însan sevgilisine gönderdiği mekfubu başkasına verir mi? Sen demek ki herkese açık olarak bizi söylüyorsun.

Gecenin saat dokuzunda gelirim. Yazıktır. «Gönlün varsa git kızım. Para. Seni görmezsem aklım başımdan gidiyor.. Kız daireye geliyorda sen O'na nasıl kızım diyorsun. Sen ne emredersen ben öyle yaparım. temizliği çocuklarından belli olur. Hem de hasta halimde senin çocuklarını düşünüyorum.» «Dünkü mektubunu aldım. Bu yazı sana lâyık değildir benim sevgilim. İnsanoğlu çiy süt emmiştir. Bir de pazarlığım var. Sana karşı kusurum varsa aitet. Her bir hanımın pisliği. Bende senin yanma geleceğim. «Kurtulursunuz işte.. Benim sevgili oğlum Haydar'm gözlerini benim yerime öp. Sen elinden geleni yap. Yazdıklarını bütün kabul ediyorum. Dediklerinin biri umurumda değil. sende beni dinlemezde öyle yaparsan gücenirim.» dedim. Rahim öteki damatlarından aşağımı?» dedim. Sen de mutlak beni okadar çok seviyorsun. ne ayıp şey?. Senin canın sağolsun. Ben yalnız seni düşünüyorum. ne baba var.. Ne anna var. olmazmı? Seni neden bukadar çok seviyorum? Elbet gönül gönüle karşıdır. Seni kırk dakika görsem elverir. Ben de giderim... «Beni Rahim'e verin başınızdan giderim. Gelirsem beni hiç öpmiyeceksin. Benim kadar derdin olsa bilmem ki ne yapacaksın. Ben acıyorum. Bu muskayı boynuna tak ki paramız boşa gitmesin.» diyorum.» dedi. Canım. Bana annem yalvardı. Bir yere bırakmıyorlar. Arkana bakmazsın. sahibi arlanır. Ne kadar çok çocuğun var. Nöbetin ne zamansa bana bildir. Sen hiç olmazsa serbestsin. Ben seni sevmesem mektubunu bir vakit kabul etmem.. Ben seninim. benim kızım değilsin. Hastalığım zarürrie imiş. Şimdi bunları bırakalım. «Aman kızım. Geçen gün kardeşim olacak Hızır.» dedi. Deli arlanmaz. bu sıkıntı sırasında bir şey istersek bize iki şey getirir. Çünkü ben öpüşmekten hastalanıyorum. Ben de öfkelendim. Babanın sana yaptıkları gözüne. Söz birdir.» dedi. Her iki ellerini hörmetle sıkarım. Birde mektup getirip götürüyor tabiî. Şimdi. Sakın hanımını memlekete gönderme. İki tane çocuk. Bu muska ile sen benden vaz geçermişsin. Yüzü pis. Ama iyi baktık. Kusura bakma acele yazdım. dört gündür annem benimle konuşmuyor.. Anası beceremezse günahı boynuna. mal gözümde yok. «Rahim'in yanında olsam da isterse dağ başında olsam. Halimden anladı. Hele o kızınızın hali nedir. o saat sıkılır.» Ben de dedimki «Paraya yazık değilmi?» dedim. öpersen gelmem.. Onlara bakmak lâzım. Ben senin gözüne domuz gibi görünecekmisim. Annem Banazi'ye gidecek. .kanya bile ağzımla söylemedim. Bak sağolsun. Gelirsem. iyi yazamadım. «Rahim'e gidersen. elbisesi pis.. «Şu Kadriye ölse de sülâlemiz kurtulsa. Ben benimle küsülü olduklarını hiç sevmem. Ben de «İyi ettim de söyledim. Böyle şeyleri iki kişi bilecek. Bir muska için tamam kırk lira verdi. On tane Hızır Rahim'e kurban olsun» dedim. Annem işitmiş bana bağırdı. Ben babamı çok severim. Kendine iyi bak. dizine dursun. Babam da annemden şikâyetçi. Beni nalla çivi arasına koysan gene seninim. benim babam. ne olmuş. Gülmeliyim..» dedi. Canım sana fedadır. Sah günü. Ama senin hatırın için aldırış bile etmiyorum. sen çocuklarına bakmıyorsun.. Ben ne diyordum: Yani Rahim bey. Ben mahpus gibiyim..» dedim. sen de benimsin. Dünyada ne olur ne olmaz. Dün bana dediki «Kızım. Herkesle konuşmalıyım. haiit geçti. Annenin elinden nereye gideyim de kurtuJayjm.

Beni nazlı büyüttüler. O'nu it yerine komam.» diyorsun. Bana da biraz merhamet et. babam kötü söylemezler.» «Candan sevgili bay Rahim. Çocuklar bana annelerinden daha düşkündürler. Mektubuma bu kadarla nihayet verir. Cin tepeme sıçrıyor. Hanımına da yazıktır. Bana kızmışsınız.. ikimiz bir olduk. Sabahtan bir güzel dayak attım. Ama seni o halde gördüm ki çok acıdım. Ben başkasını bir gün olur. «Güley'e gel de seni doya doya göreyim. Mektubunu okuyunca canımın hırsını küçük kardeşim Mitat'tan aldım. «Bay Rahim.? Bir daha bana ölümden lâf etme. Üstüme gül atmazlar ki dikeni batmasın diye. Sen bir karının lâhna dayanamazmışsm. Ömrümü harap ettin. Sonra Mitat'a acıdım. Galiba bayanını üzmemek için bizim evin önünden geçmiyorsun. Bir ev sahibi ol. Halbuki sen mektubunda bana «Kahrol» diyorsun. Yirmi gün oldu seni göremiyorum. Beni hiç bir zaman yalnız bırakmazlar. Maşayı üzerinde iki parça ettim. Aklım başımda değil. Ben bu yaşıma geldim. Ben senin çocuklarını bayanını kabul ediyorum. Kemiklerin nerdeyse bir bir sayılacak. Sana şaşıyorum karın kim ki sana söz söylüyor. Bu bir güzel bahane oldu. însan kendisini bu kadar harap edermi? Yazık değilmi? Ben O geceden beri seni çok merak ediyorum. Bu da bir tali. demişler.Adam adama yük olsa can gövdeye yük olur. yarın başkasını. Ama sen her zaman bayan'mla yatıyorsun. Ben seni herkesten yüksek görmemi isterim. Yüreğimde güller açıldı. Bana bir daha kötü söz söyleme. «Ölsem de kurtulsam» diyorsun. Bir şeyi kırk kere söyleseler olurmuş. Elinden geldiği kadar iazla çalış. seni bir kere göreyim. Sen de «Ben senin için böyle zayıfladım. Bunu sana yakıştıramadım. koynuma alır yatarmışım. Sen de benim büyüğümsün. Hırsım hep ondan. Seni şimdiye kadar böyle yakından görmemiştim. Vücudun iskelet gibi olmuş. Ona yazıksa bana da yazıktır. Demek sen ona çok yüz vermişsin.» deme. Ben senden başkasını koynuma almam. Seni de elimden geldiği kadar sayıyorum. Bak bizim on para borcumuz yokfur. Sen hep inat ediyorsun. Bana anam. Yavrucuğun ne suçu var. Ben de buluşmamızı istiyorum. Sen de «Ne zaman olsa Kadriye benimdir. Öyle anlıyorum ki sen kendini saydırmamışsın. lkimiz bir odada ofursafc. İhtiyarlarsan elinde mal kalır. beni dinle. Ben senin yerinde olsam. küçükten beri büyüklerimi sayarım. Senin gibi erkek bin senede meydana gelmez. Yazmak olmuyor. Sana Kadriye kurban olsun. Yüreğim boşaldı. Paranın kıymetini bil ki babam gibi okrsin. kimseden dayak yemedim. her iki ellerinizi hasretle öperim bay Rahim».. Ellerini öperim bay Rahim. Dün gece seni gördüm.» dedin. Neden evini benim yüzümden dağıtacaksın. iki saat ağlaştık. Sebebi. Sakın benim için «Bugün beni sever. Ben ölüm lâhna meraklanırım. başta imiş.. Daha ne düşünüyorsun? Benden idare . tikrimi söylerim. Karınız «Sana O kızdan fayda yok» demiş. Sen büyüksün ama akıl yaşta değil. Haksızlık bu. Ben nasıl bir sürü adamla başa çıkıyorum. Tabiî burada bir evin olmalı.» demişsin. Sen ölme ben öleyim. Benim senden başka derdim yok. Ne zaman gelirsen haber verde pencerede bekleyeyim. Hemen o lâkırdıyı söylersin. Bugünkü mektubunuzu aldım.

Yüzünün tüyleri hep derime battı. bir daha gelirsem mutlaka elini öpeceğim. kadına ayağa kalkarmı? «Buyur» dedin. Ben senin içmene razı değilken. Halbuysa ben cigara dumanından nefret ederim. Ne olur ne olmaz. Beni kaçırmayı teklif ettin. Bana ne söylersen hakkındır. Ama gayret eder alışanm. Halbuki oraya gelirken hep ellerini öpmeyi düşünmüştüm. Dişimi sıktım. Sana bunu belli etmedim. Zavallı sevgilim.. Hiç erkek kısmı. Kardeşlerim bile öpmezler. Bütün bunlar birbirimizi çok sevdiğimiz içindir. Yavaş söylediğimden. Senr den uzakta durmamın. Bu da hanımınızın terbiyesidir. Sen benim büyüğümsün. «Güley karının evine geleceğim. Ben seni elbise için sevmiyorum. Beni ömrümde hiç öpen olmadı ki. Cevap vermedin. Buna alışırım diyorum ama* dün gece senin pek sabırsız olduğunu da anladım. Sen bana öyle yaptığın zaman yüreğim bulandı. Benim yalanımı kaç kere tuttun? Kendini hiç üzme. Hemen tarkettim. Ben de o gece hasta gibi oldum.. Ama bu lalların hepsi faydasız. nasıl vuruyordu anlardın. Pantalonun ütüsüzdü. Zaten bir arada geçen zamandan bir şey anlıyamadım ki. Evi ben idare ederim. söyledim mi arkasında kıyamete kadar dururum. hem de üzülüyordum. Sevgilim. Ellerin titriyordu.. Galiba paran da çok. Sana yavaşça «Teşekkür ederim» dedim. Her sözü kabul etmiş oldum. Kendin giydin. Babamı evde bırakıp gizilden geldim. tek rakı iç (e cigara içme. bana gelinlik telim imiş gibi sevimli geldi. Ben senin yanında bir saat onbeş dakika oturmuşum da bana bir dakika gibi gelmedi. Ben geldiğim zaman dokuza onbeş vardı. benim dediğimiz olmaz. Yanıma ofurdun. Korkuyorum. Seni ne kadar seviyormuşum ki «Yapma» demeye kıyamadım. Kusura bakma.. Adeta hasta gibi oldum. saçların hep beyaz olmuş. Vücudunda ne kadar tüylerin varsa sanki uzamıştı.. Hep aklımda. Sen yüz yaşma gelsen yine kabulümsün. gözlerimi yummamın sebebi budur. Sen evli iken ben seni kabul edip bekliyorum da sen babamın. İçtiğin cigaranm dumanı hep ağzıma gitti. . Her beyaz tel.. Ellerini hasretle öperim. Bıyıkların hep ağzıma girdi. Daha güzel yazamıyorum ki yüreğimdekileri tarif edeyim. Bir de bana cigara içmeyi teklif ettin. Senin yanında iken hem seviniyor. Bak. Hep sen konuştun ben dinledim. Elbisenin seni bana karşı utandırdığını yazıyorsun. Ben bir sözü düşünür söyierim. Mektubunda yazıyorsunki «Sen de benim dilimi emeydin ne kadar tatlı olduğunu anlardın.» dedim. Bana inan. Ben içeri girince senin yüzün sarardı.. 30 kuruşluk cigara içiyorsun. Alışmadığım için bana tuhat geldi. Ellerin soğuk olmuştu.» diyorsun. Sen beni alçak etmek istiyorsun da ben seni neden yüksek görmek istiyorum? Bana kaçmayı lâyık gördüğün için sana teşekkür ederim.. diye düşünme. Lâkin o zaman elini kalbime koysaydm. Artık zayıflama. İşte bunu sana hiç yakıştıramadım. İçeri girdiğim zaman sen ayağa kalktın. Sabrın sonu selâmet. söylersin.. Bugün severim de yarın başkasına giderim. Paltonu tutup giydirecektim. Sükût ikrardan demişler. Hepinizi idare ederim. Allahm dediği olur. Senin. anamın gönüllerinin olmasını bir türlü bekliyemiyorsun.bekleyin. Ne yapdmsa sana müsade ettim. Ben kokusunu sevmem. tabi duymadın.

Annem az kalsın ölecekmiş. İnşallah beraber aldırırız. O'nun şanı. Seni benden vaz geçirmek için. Yazıktır. İpekli giyin. Ben takmayınca altın ile kaplatmışlar. Vücudunu harap etme. Halbuki ben O'nu çok seviyorum. Kadın sevinir elbette. Benim şimdilerde yalnız başıma çıkarılmış resmim yoktur. «Taktın mı» diyorlar. Babamla annem kavga etseler hiç karışmam.» «Sevgili Bay Rahim. Bana kızmışsın da «Başka yere becayiş edileceğim. Bana «Sen pek beceriksiz bir insansın» diyorsun. ben senden hiç bir şey istemem. . Ama haklıyım. karma müjde ver.Sen benim ciğerimsin içimsin. Elbiseliği biraz fazla al da Haydara da bir elbise çıksın. El içinde karındır. Öyle geçersen su yolundan geç. «.» diye yazmışsın. Hem sonra hayalin gözümün önünden gider. Çalış ki bayanından bir başka çocuk daha olmaya. Senden ayrıldıktan sonra babamın yanma uğradım da sonra eve geldim. Ayda bir kere olsun. Uykudamısm? Bir şey beceremeseydim. Yalnız bir ricam var: Bu mektubumu da. Bir de Haydar'ı amcasına göndereceğini yazmışsın. Geçen mektubumda sana «Geveze» dediğime gücenmişsin. Pijama ve frenk gömleği ipek kumaştan olur. O'na çok sinirleniyorum. Gideceksen yakına git. senin şanın. Çocuk yapmak için O'na mutlaka yaklaşacaksın. «Geveze» sözünü geri aldım. Ne diyeceksen bana anlat.. Bay Rahim kendine bir yazlık kar yağdı pardösü yaptır... Başım dinçtir. bana görünürsün. Burma bilezik. Sen benim büyüğümsün. Acaip. O'na temiz bakılsa O çok güzeldir. Bir daha bizim evimizin önünden köylülerle beraber sakm geçme. Haydar'ı benim yerime iki kere öp. Biraz kendine bak. o pislerle beraber gözüm görmesin. Bana gönderdiğin dolma kaleme teşekkür ederim.Evet» diyorum. Boynuma takmadım.» «Mektubunu aldım. gelir. Kusurumu aftet. Canımın istediğini bana alacaksın. Ben hırsımdan ölürüm. Kocası diri iken elinden alındı. Sen zarar edersin. Az kaldı unutuyordum. Ben onun gibi değilim. Sen büyük olduğundan ben senin işine karışmam ama kötü bir iş yaparsan senin iyiliğin için karışırım. Ben sana ne göndereyim? Bu mektubum ace le oldu. Ben daima büyüğüme hürmet ederim. Hele o top kravat boynunda. Çok hastayım. Dünyada senden başka kimsem yoktur. Öyle şeyleri bırak da üstüne bir elbise yaptır. akıldan yana hamaratımdır. Resim istemişsin. O'na yaptırmışlar. Portokal soyamadıml Çöreğe koyamadımlNe sıcak ağzın varmışlBir türlü doyamadım. Bayanına mutlaka bilezik almalısın. Yalnız senden bir şey istiyorum. Bir bilezik O'na çok değil. Demek ki benim istediğimi de mi yapmıyacaksm? Şaka söylüyorum sevgilim. Hele o Kürt'lerle gezmene öyle canım sıkılıyor ki. Bay Rahim. Bayanına bir bilezik al. Seni bir aydan fazla göremezsem artık deli olurum. Babam bana bir muska almıştı. yanma nasıl gelirdim? Ben öyle aptal aptal dururum ama. Ne kadar sevmediğim şeyler varsa hepsini yapıyorsun. Bu sene ben mutlak ölürüm. Güley'le oturup beni konuşmuşsun. Bende duruyor. Dairede gece nöbetçi iken neden pijama giymiyorsun? Pijamahk al. Seni. İyi giyinmeyen hasta olur. Uzakta bir büyük hoca varmış... öteki mektuplarımı da hemen yak. Bana haksız yere kızarsan da varol. Ama aramızda kalacak. Bir de Güley karıya hiç bir şey söyleme.

morlukları görecekler diye ödüm kopuyor. İnsan sevdiğini öperken «Aman yeri belli olmasın.» diye düşünürse tadı çıkmıyor. saat onikide gittiler. Sana kaçamam babam kederinden ölür. Kız halini sen bir bilen arkadaşına danış. Yeri belli olursa bayanınla kavga edersiniz. Sonra beraber komşuya oturmaya gittik. Başıma bir iş getirirsen ancak kendimi öldürmeliyim. Sonra sen beni ortada koyarsan birisi bana bakmazmış. omuzlarım hep çekim çekim çekiliyor. Yalnız bir şey söyliyeceğim: Sen çok sabırsız bir adamsın. Halbuysa öte taraftan sen bunları hiç düşünmüyorsun. Bu saatten sonra dışarı çıkmaya cesaret edemedim. Bunlar hep annemin sözleri. Öpe öpe kartonda hal kalmadı. Sonra eve gelirsem içim foüsbüfün sıkılıyor. Yaparsan lâcivert kumaştan olsun... Bak Rahim bey. Sonra misafirler bastırdı. Heleki bende senin resmini koynuma alıyorum. Sen kız halinden hiç anlamıyorsun. Haydar'm da gözlerini öperim. Çok memnun oldum... Meğer annem sana kaçtım diye korkmuş. Gül gibi adımı ben perişan edermişim. Ah sen ne tatlısın? Hem tatlısın. Ben onu hiç sevmiyorum.. Gelemedim. Yanma neden geleyim? Yanma gelince seni doya doya öpemiyorum ki. Aklında kalsın çizgileri beyaz olmalı. Allah belki bize acır. Ne bana zarar olsun. Ne olacaksa elbet iyilikle olacak.. Ben hasretinden öleceğim. Tabi benim adımı söyleme. Ama zarar yok. göğsüm. Senide beklettim. Banada günahtır. Ben gelmeyince gene öylemi yaptın? Halbuysa buluştuğumuz zaman sana her müsadeyi vermedimmi? «Saat kaç?» diye bile sormadım. Musibetler. Sen hoyrat. Sevincim dağılıyor. İkinci buluşmamızda birkaç kere içini çekmiştin. Her iki gözlerini hasretle öperim. Seni istediğin kadar öptüm. Elbise soruyorsun.. Güley karıya söz verdim. hem acısın. Bilmemki ne olacak? Cuma gecesi yanma gelecektim. Sen de namaz kılmaya başla.. Dişlerinin yerlerini.. Allah aşkına böyle bir şey yaphrdmsa bozdur.. Ben hangi tarata gideceğimi şaşırdım. Her zaman yanımda olmanı istiyorum. Hemde güzelce vakit geçirelim. Kokusunu almadığım için seni doya doya öptüm. Annem beni sana vermiyor. Sigara içmediğine teşekkür ederim. Bu kadarını bile yazarken utanıyorum. Dudaklarım. «Babamın yanında oturdum» dedim. Yerle gök birbirine ne kadar uzaksa biz de birbirimize okadar uzakmışız. Acele cevap. Çok canım sıkılıyor.» diye ağladı. . Her taratım halâ sızlıyor.» «Muhterem bayım. Ne olur kızın ölsede ömrü Haydar'a zammolsa. O sadakor ceketini bir daha giymiyeceksin. Bizi bir usullü biri birimize kavuşturur. Ben senden hem utanıyorum.. Kusuruma bakma. Kaç zamandır seni göremiyorum. «. ben namaz kılıyorum. Sen galiba bayanından başka bir kız görmedin. Daha ne yazayım. yaramaz. înce beyaz çizgili lâcivert kumaşlar varya. Öyle değilmi anneciğim?» diye ağzını aradım.. «Yanıma gel» diyorsun. îşte onlardan.. îki göğsümün arasına koyup yatıyorum.Ben kaçmam ki. Güneş kararıyor. hem de korkuyorum.«Nereye kayboldun?» dedi. Yüreğim parçalandı. Hem de sana lâyık görmüyorum. Gece gündüz seni arıyorum. Sen galiba bana büyü yaptırdın.. «İnşallah baban ölür de senin de ümidin kesilir. ne sana zarar olsun.. Dün mektubunu aldım. O herif sana arka veriyor.

Ben sana alıştım. Allah aşkına bir gün daireye getir de gözümle göreyim.... Bu muskalar yalanmı kuzum? Allah bizim çekdiklerimize acısın. Bana Allah aşkına acele bildir. Acele ediyorum. Ellerini hasretle sıkarım. Dört gözle beklerim. Doktor getir.» «Sevgili Rahim bey. Oğlumun o güzel gözlerine Kadriye annesi kurban olsun. Teşekkür ederim. Sana bir daha sanlaydım da. Ben yanında olsam hemen iyi olurdu. Hastalık kızamık mi? Kızamıksa geçer. Çok hasta değilse... O Güley kaltağı bana neler etti.» «Rahim bey. ben de senin bayanın olsam. Kırmızı şeker yedirilecekmiş. Gözümde tütüyorsun. Kardeşlerime kaç kere «Rahim'ciğim» demişim. Merhametsizsin. Oğlumu senden canlı canlı isterim. sonra öleydim.insatsız bir adamsın. Sen yüreksiz bir adamsın. baktır. Çocuğun canı bir şey ister de almazsan ölümü öp. Ben demek senin beslemen miyim? Sana küstüm. Ben de senin kadar dertliyim. Şerbet yapsınlar. içirsinler. Allaha ısmarladık sevgilim. Emaneti sanadır. Haydarın hasta olduğunu yazıyorsun. Doktora iyice muayene ettir. Domuz gibi görünsem beni öyle sevmezdin ki. Beni merakta bırakma. Aman Rahim sana büyük ricam : Haydar'a iyi bak. Seni öyle özledim ki. Köpeğin olayım Rahim bey. O'na gelen derdler bana gelsin. Şimdi senin benim uğruma. Geçen gece çektiğin ah'Ian bir türlü unutamıyorum. Mektubunda «Ben senin artık ağa'nım4» diye yazmışsın. Affet. Kusur bende. Dünyada senden başka herkes ölsün. Kurban keseceğim.» «Sevgili bay Rahim. Seni görmek için her şeyi göze aldım. Haydar'ımı doktora götürün. Benim ne talihsiz başım varmış. Tam yirmi lira verdim Haydar'ımdan bir haber getirsin diye. Bir daha böyle bir lâf istemem.. Ah bir kere sen benim bayım olsan. Halâ bir ses çıkmadı. Bu tütüne alışmaya benziyor. Annem beni çağırıyor. Sonra bayanın benimle kavga eder diye cesaret edemedim. sana domuz gibimi göründüm. Artık canımdan usandım. Aman Rahim paraya. Benim üzerime bir hal geldi. Evvelâ sana sonra Allah'a emanet etmişim. Sana mektup yazmadığım için bana gücendin. Al. Evine gelsem mevlut okutacağım.. Ölümü göresinki doğru söyle. Ne kadai dertli olduğunu anladım. Dairenin onunaen geçtim. Haydar'ıma bakmaz ki.. Geçen sefer geldiğim zaman boynumda babamın yazdırdığı muska vardı. Allah belânı versin senin. Senden ayrıldıktan sonra dünya gözüme zindan kesiliyor.. Seni hiç aklımdan çıkaramıyorum ki. Pehriz istermiş.» «Sevgili Rahim bey. Sen benim bayımsm. Bizim komşuda bir İstanbullu Lâtife hanım var. masrafa bakma. Ben sana öylemi yapıyorum. Her tarafımı koparıyorsun. Ben artık sensiz duramıyacağım. Deli bir aadmsm. . O'na kızamık hastalığını sordum. Gene de göremedim. O kırmızı şekeri şekerciler bilirmiş. Anası olacak kaltak alçak bir kadındır.. Ben hastayım.. bir sözümle sigaiayı nasıl bıraktığına aklım erdi. Sana bu mektubu acele yazıyorum. Çok mu hasta? Ne olursa olsun evine gidip bakacaktım. O benim oğlumdur. Mahsus selâm eder her iki ellerini hasretle sıkarım. Acele cevap beklerim.. Ben de senin bayanınım işte okadar..

Resmin ne güzel çıkmış. «Kocacığım. Gözlerini benim yerime öpmedinse ölümü göresin. O'na kızıp dururken giderek merhamet duymaya başlamıştı.. bu önündeki kâğıtlar daha edepsiz bir feryad kopararak herkesi buraya toplıyabilirlermiş gibi elini üzerlerine kapattı. Anadan doğma... Dünyada senden daha tatlı bir şey yokmuş.. Onyedi yaşında bir çocuk. Beraber yatacağız.. kızı reddetmeye. Doyuncaya kadar öptüm. Hiç duramıyorum.. Ne kadar sevindiğimi tarif edemem. onların yanında otururken farkef firm eden etime bastırıyorum.. Adıyaman şalvariyle Arap kefiyesinden .. Seni elimle soyacağım.. Sofrada. Bereket. Kızını sevdiğinden ayırmak için muska yazdıran baba. Seni göğsümde yatıracağım. Bende seni öpeceğim.. evli ve iki çocuk sahibi bir erkek üzerinde kavga eden ana.. Bir resim daha yollamışsın. Kocacığım. İsterse bayanın görsün. Her taraîını kanatacağım. Mebus hamamlarında beyleriyle beraber yıkanmak imkânına nihayet malik olan kadınların havadisini kız kardeşine getiren delikanlı. Tözey'in yanma. «Ölsem senin yanında soyunamam» diyordum ya yalan. Beni öldür. dedi... Ve yüksek sesle.. Günler istanbullu için oldukça rahat geçiyordu. «Ölüm bir gündür.» diye ağladım. Bütün çamaşırlarımı çıkaracağım. pek beşeri bir hisle bu yardımından. Arada sırada. Hasretine dayanamıyorum. Sen bana ne yaptın ki ben böyle yanıyorum.. kendi kendisine böyle olamazdı ki.» istanbullu.» «Sevgili efendim. Deli olmuşum ben.Haydai'ı dün daireye getirdin. Seni doya doya öpemeden öleceğim diye korkuyorum. Allah senden razı olsun. Birisine iyilik yaptığı için memnundu. Bu isterik çocuk doğruca Tözey'in yanma gidecekti.. ağlamak üç gün» demişler. Ben senin derdinle artık öleceğim... içinde böyle çapraşık münasebetlerin gecenin en geç saatlerinde kolayca cereyan eden bir kasaba mahallesi bu işlerden hisselerine göre derece derece mesuldüler.. Ben senin erkekliğini yiyeceğim... — Dehşet. Varlık vergisi vermek için. kurşunlarla beraber hacaleti de yalnız başına Kadriye ve bir parça da ailesi mi çekecekti? İstanbullunun tahmini hilâfına pederin bir de namusu ayaklanır.. Ben senin uğruna deli olmuşum. kızıyla. sokağa atmaya kalkarsa. kalay kakmalı kuka tespihten.. Gördüm. Ben artık senden hiç utanmıyorum. bir çocuğun sıhhati hakkında 20 liraya haber ulaştıran ve bazı geceler evine sevdalıları kapatıp savuşan Güley ve tabiî. Bana artık ne istersen yap. Seni benim yatağımda yatıracağım..... Şimdi.. Mektubunu bugün aldım. Doyana kadar. inanılmaz bir tesadüfle Kadriye'nin haberdar olmasını istiyordu... Abdurrahim beyle anlayacağı şekilde konuşmuştu. Az kalsın. Ne olursa olsun seni içeriye alacağım. Yüzünü hiç görmediği bu kızcağızı ruhunun en derin en hasta —yani en dejenere— taraflariyle tanımıştı.. Hep bunu düşünüyorum. Seni iki mememin arasında taşıyorum. Seni öyle özledim ki. mektuplarını taşıyan. Tuz gibi eriyorum. Anamla babam yarın gece Banazi'ye gidecekler. Seni doyuncaya kadar öpeceğim. O'na anlatmıştı ki erkeklik bıyıktan.

Izollu Ağalarından Ismik Ağa idi. Bir genç kızın bir erkeğe mektup yazması ona olan itimadını gösterir. dört sene evveline gelinceye kadar dünya üzerindeki en mühim meseleleri keklik beslemekten ve siklavi tay sahibi olmaktan ibaret sayan. Az vakitte kavuşursunuz. o gün mahpusaneye Abdurrahim beyden daha evvel geldi.ibaret değildi. «İşte denilecek. yiğitlikten dem vururken herkesin en namert heriflerin bile duyduğu kolaylıkla ne güzel sözler söylemişti. Yüz seneye mahkûm e3ilseniz yolunuzu bekler. Karşısındaki gözlerde doğup batan imkânsızlığı sezerek lâfını biraz yumşattı: En iyisi yakmamalı. Tabiî. Hele mevzubahsolan mertlik çarşı ortasında bir kız çocuğunu iki kurşunla yere sermek de olamazdı. hattâ salondan çıkarken davacı Avukatını bu pek ihtiyar. gerekse O'nun ailesini yumuşatmış olacaktır. Anlıyor musunuz? Mektubu ben yazacağım. uçlarım sanki dua okuyarak hazin ve erkekçe kelimelerle düğümleyip. bunu O'na inandırmak kolay bir iş değildi. dört buçuk senesini asri cezaevinde geçirirsiniz. benim erkekliğime güvendiniz. Burada susmak lazımdı. Yahut İstanbullu bunu pek zor başardığını zannetmekten. Meraklılar yolunu bekediler. İşte ben o itimadı en müşkil şartlar içinde suistimal etmedim. O zaman elbette yaptığınız fedakârlık daha az değerlidir. Bu sözlere karşı Abdurrahim bey bir tek sual sormuştu: — Mektubu yazmayı vadediyor musunuz? Mahkemenin bilmem kaçıncı celsesinde bu celse gizli yapılmıştı Abdurrahim beyin pek sinirlendiği. İstanbullu. — «Geçmiş olsun beyim» diyecek oldum. İsmimi her zaman taşıyabilirsiniz. Üç. hadiseler gerek sizin refikanızı. Mektupları gene o atlas bohçaya. İki senesini burada. — İşte bu da oldu azizim demişti. Yaktıktan sonra. Bunları itina ile saklayınız. Mahkûmiyetten sonra güzel bir mektupla bayana yollarız.» Anladınız mı? Kadriye hanım. zulmetseler 12 seneyi aşmaz. tabiî. Hayatıma karşı sizin şeref ve haysiyetinizi korudum. En doğrusu hepsini derhal yakmaktır. namussuzca bir hareket imkânı kalmaz. cezadan ucuz kurtulmak gibi sefilce. istanbullu yukarda bulunduğu için meseleyi topal Sefer koşup anlatmıştı. çalıştığı dairede müteaddit takdirnamelerle taltif edilen altı sınıflı iptidaî mektebinden mezun hem küçük memur hem zengin bir derebey sülâlesine mensup bulunduğundan iki defa betbaht bir adamcağıza merdane hareket ederek bir genç kızın kalbine gidecek yolu göstermek. Bu hareketinizin mânasını muhakkak anlar. Eğer sokakta silâhla taarruza uğramak size herhangi bir zarar verirse ben gerek içerde ve gerek dışarda onu da ödemeye hazırım. —yani muvaffakiyetini müşkilâtı ölçüsünde kıymetlendirmekten — zevk duyuyordu. mühim bir şey yapıyor gibi Abdurrahim beyin önünde sarmış.. İlk karşılayan. altı sene sonra dışardasınız. pek ufak tefek bir adamcağızdı bir tokatta baygın olarak yere serdiği duyulmuştu. Size verilecek ceza. hassas bir kızdır. bunları alınız. . siz bana. Yakında bir af olmazsa beş.. Bu vakanın hikâyesi. ve böyle olduğu için de.

Yıkıl karşımdan!. İçeri girsem bahçeye çıkıyor. Kaç gündür geliyor.. Kürtlük de berbat oldu. Bir aydır. Daha bir hafta sonra Abdurrahim beye ceza verdiler. yirmi gün sonra fişi doldurulup bir asri cezaevine gönderilecek... İki gün de haber götürecek gardiyan. Meraklandım doğrusu.. Sefer'e aşağıdan bağırdılar. Kumar erkek işi. Aralarında ne olmuşsa olmuş. Şimdi farkına varıyordu ki kendisinden âdeta kaçmıştı.. — Galiba bir tokat da sen istiyorsun.. kendisine temyiz etmemesi de ihtar olunduğu için ceza katiyyet kesbetti. Şimdi sordum hâlâ ağlıyormuş. Kadına yolu düşerse cezaevine uğraması için haber göndermeye karar verdi.. Bugün.. Güley'i bulamadı.» diye yalvarıyor.. inadına kalabalık. Çoktan beri Abdurrahim beyle konuşmamışlardi. Beyi çekti götürdü. Tuu namusuna. «Aman sen bilirsin. 35 Ay... dört ay. Neredense.. — Rezilin biri imiş? — Kumara mı başladı? — Keski kumar olsa. «Allah. 8 sene 4 ay.. — Hayır mı? — Şu Abdurrahim bey yok mu? — E. İstanbullu telâş etmeye başlamıştı.... Geri kalan yedi seneyi bir senesi beş ay sayılarak topu topu 35 ay zarfında bitirecek. Hani O'nun yanma bir kan geliyordu? — Güley mî? — Adı batsın.. Güley. Allah. bahçeye çıksam içeri giriyor. demirin önünde konuşuyorlardı.. Ceza tasdik olalı... Bunun altıda birini yattıktan sonra yani tevkifinden bir sene. 1943 senesinde piyade askerliğinen 67 ay daha az bir müddet.. Kadının elini öpecek. Cuma nihayet karıyı koğdu. Bir öğleden sonra topal Sefer gene başmı iki tarafa sallayarak odaya girdi. Her gelişte çekiyor herifin paralarını.» Abdurrahim beyin çekinmesine bakılırsa işi Güley'den öğrenmek daha doğru olacaktı.. — Ne olmuş Güley'e? — Demin geldi. herifin eline gün kâğıdı verdiklerinden beri.. Hepsi bu kadar Bir hafta sonra karısının çocuklarını alarak memleketine gittiği duyuldu. İstanbullu bu kararı iki gün unuttu.. Güley hep geliyor.. karının elini öpecek.. — Sebep? — Sebebini öğrenemedim. Sebep neymiş bey? Erkek karıya karşı ağlar mı? Sen bir Abdurrahim beysin........ Bırak.. Abdurrahim beyin herkesin ortasında hüngür hüngür ağlayarak bir kadına yalvarması için bir tek hadise .. O Rahim bey ağlamaya başlamaz mı? Güley denilen orospunun eline davranıyor.— Ne var? — Bugün mahkemede Avukata. dedi. sen bilirsin. istanbullu sordu: — Ne var ulan Kürt? — Bırak beyim. İstanbullu yalnız kalınca rahatsız rahatsız düşündü.

bütün edebiyatçılar gibi. Oturmuyordu. — Benim sözümden mi? İstanbullu. — Evet beyim. yalvardım.. yanlış öğüt verip işi berbat etmiş gibi kendisini kabahatli bularak telâşla yer gösterdi: — Nerdesiniz? Ben de sizi görmek istiyordum...... Büyük bir hata. Cebinden tespihini çıkardı. Oturun rica ederim. istemeden karıştığı ve epey de marifet gösterdiği bu macerada artık bitaraf değildi. — Keski oniki sene verseydiler de sizin sözünüzden çıkmasaydık. Kefiyesinin saçaklarını. Tekrar ve bu sefer Abdurrahim beyden yana müdahale etmesi. Ben mahvoldum. «Ben» diye başlayacağına: — Biz dedi. — Cenneti bırakın. babasını çağırıp açık açığa konuşmak bile icap ediyordu. — Rahatsız etmedik ya beyim. — Hepsini mi? . Yalnız kapıyı âdeti olmadığı halde vurmuştu. en iyi çarenin. kötü birisine veriyordu. O bunları yaparken İstanbullu büyük bir sıkıntı içinde söze nerden başlayacağını düşünüyordu. Fakat ne de olsa kendisi de bir insandı... manasız ve kabul edilmeyecek mazeretler sıralamaktansa.vukubulmuş olabilirdi.. anlamayarak. istanbullu da. Evet.. Siz neye «Olmaz» dediniz? — Mektupları mahkemeye vermek meselesine. İstanbullu. Mahkemeye verdik. Güley'in önünde ağlamış olmasına rağmen üzerinde yenilmiş bir insanda bulunması lâzım gelen hiç bir kederli taraf yoktu. Lâkin karı kısmını bilirsiniz. İstanbullu. doğrudan doğruya kabahati yüklenmek olduğunu kestirdi.. Ben «Olmaz» dedim. fakat telâşlanarak gözlerini kırpıştırdı.. Nihayet. Genç ve güzeldi. Kızdan alınacak cevaba göre. — Estağfurullah. Mutlaka Kadriye'yi ailesi iyi. böyle vaziyetlerde. Bir kere 12 yıl ceza vermediler... meseleyi kıza münasip şekilde ınlatması lâzımdı. kibirli bir kadının saçlarını arkaya atması gibi başının bir hareketiyle omuzlarına koydu. Âdem Aleyhüsselâm'ı cennetten. ondan birkaç adım ileri atılıp birtakım düşünceler hazırlardı. Hamdolsun sekiz seneye indi.. — Ne diyorsunuz? Sakın mektupları. — Vallaha beyim. Gene aynı kıyafetteydi. pederine söyleyeceği makul ve insaflı sözleri tasarlamaya başlamıştı ki. Karı bir taraftan beyim.. Abdurrahim beyin gösterdiği büyüklüğe karşı bu hareket haksızlıktı. — Mektupları mahkemeye verdiniz mi? — Verdik. beşinci gün ikindi üzeri Abdurrahim bey odaya girdi. galiba bir hata yaptık. bana düşmanlık ettiler.. zaman zaman hayatın gidişine kendi hayaliyle karışır. — Büyük mü? İzam da etmeyelim. Abdurrahim bey bir iskemle çekip oturdu. Şimdi de kıza yazacağı acıklı mektubu. Hele oturun. — Avukat bir taraftan..

.. Güley'i gönderdiniz. Bizim hanım alıp beraber memlekete götürecekti. «Siz alçak bir adammışsmız. Demek hepsini verdiniz. — Ne yaptı? — Yüzünü kâğıtla kapattı. Yarısında «Yeter Reis bey tahammül edemeyeceğim.. İyi haber almışsınız. — Resimleri de verdik. Kulak asmadı değil mi? — Tamam. — Vay başınıza bir de felâket mi geldi? . Resimleri de verseydiniz bari.. Kız. Güley'e yalvardmız. — Babası? — Ağlıyordu.. hem iğreniyor. — Kızı size vermediği için mi? Daha doğrusu reddetmek suretiyle onu sizin avucunuza ister istemez düşmesini temin etmediğinden mi namussuz.. Karardan sonra kıza mektup yazdınız. Bizim hanım da yemin etti. Benim O isimde kızını yok demiş. Lâkin ben O'nu seviyordum. Başıma gelen felaketi..» dedi. — Kadın Aza? Mahkeme Azasını soruyorum... Şimdi anlıyorum. «Babası yemin etmiş dedi. — Yalvardım. hem de hiç bir mesuliyeti kalmadığı için: RAH ATLAŞI YORDU: Aferin. — Kendimi kaybetmiştim.— Hepsini.. — Tabiî. Burada namustan bahsedemeyecek birisi varsa... — Siz de hayvan gibi bu saçma laflara inandınız mı? — İnandım.. Herifin namussuz olduğunu kestiremedim. İyi Vallaha. Mahkemede mektuplar okundu mu? — Okundu.... Bana söz vermediniz miydi? — Söz vermiştim.. Burada Kur'an'a el bastırdım. İmkânı yok. — Yiğit adammışsınız Abdurrahim bey... sokakta kalacaktı. — Babası orada mıydı? — Oradaydı. Babası kabul etmez diye düşündüm.. Aklını celin diye. İstanbullu aynı zamanda hem öfkeleniyor.» dedi.. — Avukat tokadı neden hakketti efendim? — Bana. bir satır el yazısı göreyim. O kadar ucuz olmaması lâzımdır. Bizim hanım. Tuu. — Değil mi efendim? — Haketmiş. — İyi ama beraber ne demiştik.... — Yalnız alçak mı dedi? — Evet. O — Ağladınız da. salondan çıkarken. babası reddedince. — O da oradaydı.. Karı dedi ki. Avukatı doğduğunuz celse mi bu? — Evet.» dedi. Bize kendi eliyle düğün yapacaktı. — Durun bakalım..

» diyor...... pezevenk.. istanbullu birdenbire bu sözle..— Kızı evlendiriyorlar. Lâkin bir mektup. Bu sekiz sene dört ay zarfında kıza kim talip olursa bir tanesini yollardık.. O da kızın babası gibi kabul etti. namussuz bir tane değil ki. inanmadı ki üç günde cevap aidim. İstanbullu yumruğunu gevşetti. Ben dilim döndüğü kadar yalvardım. Meseleyi duymuş. Siz muharrirsiniz. Meğer onları taşımayı haketmişsiniz. Şimdi veriyorlar.. Allah ne takdir etmişse o olacaktır. — Orasına amenna. Kahkahayla gülmeye başladı. Size danışmadan öyle mi? Kızı reddedip sokağa atacakları yerde. Çaresizlikle odayı enine boyuna biraz dolaştı.. kabul etti. Bu herife Kürtçe de söylese hiç bir şey anlamıyordu... Ben muharririm.. Demin büyük hata dedim ya... Eskidenleri Kadriye'yi severmiş de vermezlermiş.... Vazgeçerdi.. Komşularında bir genç zabit vardı. Ben ne budalayım.. Daha bir sürü hakaret... Kızın kalbini yumşatalım... — Açık yazsaydınız. Fıkara diyerek. — Neyi?. — Açık yazdım. kendisinin mektupları mahkemeye vermemek nasihati arasında nasıl taban tabana zıt bir düşünce olduğunu anladı. — Vallaha beyim siz keramet ehlisiniz. — Söz mü vermiştim? Ben sizi. Şimdi ne yapalım istiyorsunuz? — Bilmem ki. Sağ yumruğunu sol elinin içine yavaş yavaş vurarak gülümsedi: — Haaa.. Acıklı bir mektup yazınız.... — Vay alçaklar vay...... Fakir bir çocuk. — İyi öyleyse.. Derman bulamadım... Mektupları hiç olmazsa top yekûn vermeyecektin.. Pekâlâ Abdurrahim bey. İşte muharrirliğin kırk yılda bir kere işe yarar yeri geldi. — Düşündüm. «Kadriye hanım.. Başka bir çare düşünmediniz mi? Meselâ delikanlıya hadisenin içyüzünü bir mektupla anlatıp. Mektup yazmış.. Bu işi zorlamayalım. Hiç bir şey düşünemiyorum. Zaten söz de verdinizdi.. Yazdınız mı yoksa?. — Değil mi beyim? — İyi ama Abdurrahim bey. Keşki sözünüzü dinleyip mektupları vermeseydim. Lütfen bir acıklı mektup yazınız. dünyada deyyus. Öyle ya.. size yüz verseydi onu kahpece vurmazdınız.... hergele. Evet. .... Siz muharrirsiniz. pala bıyıklarınıza lâyık olmayan bir erkek sanırdım. Eğer ezelden Kadriye hanım size kısmet ise bunu hiç bir kuvvet bozamaz. Şu mesele. Şimdi mektup yazmak faydasız mı? Siz ne fikirdesiniz? — Ben şaşırdım. Bırakalım.... Yarısını saklamalıydın. — Haklısınız beyim. — Abdurrahim bey. — Anlaşılıyor. — Yazdım. Bıyıklarımı mı? Ne münasebet. Sonra yerinden kalktı.. — Sahi.

Puşt'u bırakıyorlar da hâşa sümme hâşa. kendinden âdeta geçmiş bulmuşlardı. Sona şark tarafının gökyüzünü göstermiş. «Allah» diyeni getiriyorlar.. Hayvandan yere atlamış.. Malatya şehrini bir korkulu dedikodu kaplamıştı.» diye bağırmış. kendisini Izollu köprüsünün beri tarafında. Ertesi gün duyduk ki Erzincan batmış».. O sırada bir şimşek (Silo ağa buna şimşek diyor ama. alçalmışlar..» diye bağırması üzerine Şeyh'efendi. Almaya razı olursa mektup söker mi? Orta yerde bir namussuz varken muharrir buna hiç bir çare bulamaz. Nihayet erkek olduğunuzu unutmamaya mecbursunuz Abdurrahim bey. Şeyh Süleyman efendi. (Silo ağa O gece şehir'den köy'e dönüyormuş. Ayağını bir kere toprağa vursa.... «Medet ya Şeyh'im.. Ayıptır. — Aman ha.» O günlerde.— Mektubu şimdi bırakın rica ederim. Gözleri iki kere şaşılaşmıştı ki bunun manasını bilenler bilirdi. — Aman ha.. «Hergele'yi.. 1939 Ağustosunun 31'inci günü de tıpkı tıpkısına aynı sözleri söylediğine yemin ediyorlardı: «Alâmetler belirdi..» işareti vermiş. Erzincan'ın battığı gece. demir parmaklıkla... kabil olduğu kadar işaretle anlaşmak isteniyordu. Kıyamet alâmetleri... Durun ağlamayın ama.. Hazret'i bir derin murakabeye dalmış... Kelimeyi şahadet getirmeğe başladım.. Şeyh'efendi ayağını öfkeyle yere vurup. Birdenbire dünyayı zelzele tuttu.» Erzincan'nm «hâk ile yeksan» olmasından bir gün evvel Şeyhi ziyarete gidenler. Ben diz çöktüğüm yerde yüzükoyun toprağa kapandım.. sırtında siyah cübbe... «Hayvanı bir kişnemedir aldı.. başında yeşil sarık.. Aman. belinde bir kocaman boru sokulu olarak görenler olmuştu. Süleyman efendi kuluna gazap vermiyesin...) Bir şimşek etrafı yeşile «Gark etmiş». «Aman Yarabbî. cahil adam ne bilecek kış mevsimi şimşek olmaz ki Nur demeli.. asilzade yerin evlâdı olduğunuzu nasıl unutursunuz? Erkek ağlar mı hiç? Hele sizin gibi bir erkek.. Sanki alçak sesle konuşuluyor. diyor.. Onbeş müridiyle Şeyh Süleyman efendiyi getirmişlerdi.» Erzincan felâketinden bir gün evvel de gene böyle mırıldanmıştı ve o gece. — Aman haaa..) çölde Şeyh'i böyle görünce aklı tarmar olay azmış.. Bu sefer de ortalığı bir beyaz ışık kaplamış. Jandarma süngüsü ve Gardiyan kilidiyle zaptedilir bir adam değildi. «Feyekûn. kelepçeyle. Şeyh'in başı üstüne inmişler. Namussuz herif «Namussuz» kelimesini söylerken zevkten gözleri parlıyordu. Malatya mahpusanesine birdenbire ağır bir çekingenlik çökmüştü. Şeyh Süleyman efendi'yi Dünyanın batacağına bir alâmet canım. Bir büyük cinayet işlenmiş de insanlar kan üzerinde yürüyormuş gibiydiler. En kıymetli müridi Kara dayı'yı bile bir göz hareketiyle tersleyip «Yerin dibine» sokmuştu. hayvan sanki doğurmuş ta tayına sesleniyor... iki tane yıldız peydahlanmaz mı? Yıldızlar alçalmişlar. sabık tahsildar merhum Ali beyin onaltı yaşındaki kızı Necla (bu Necla da Şeyh Süleyman efendi'nin müridlerinden birisidir) . Gökte. Silo ağa. parmağını dudaklarını götürüp «Sus.

Kıbleye dönüp secdeye kapandı. Oğlu askere giden bir herifi bir herifi değil. «İdrâki maâlî bu küçük akla gerekmez. ticaretle uğraşmasını (bir büyük hazır elbise imalâthanesi işletiyordu) ve diğer emsalinin aksine güler yüzlü olmasını ve muhitindeki büyük tesirini çekemeyenler.» buyurdu.. inanmamak kâfir olmaktı. 'Dışarı mı çıktınız efendim? ' diye sordum. 'Sus çocuk. hastalara bir kere bakıp. Omuzlarında kar taneleri gördüm.Şeyh'in hanesinde misafirmiş. Bir de bakmış ki efendi yatağında yok. kız pişirip getirmiş. ikinci cihan harbinden daha müthiş bir vaka ile allak bullak edecek bir mucizeyi.. bu kadar «Ayıp» lı olan bir adama Müslümanın bu derece tapmasını Kâşif Hoca'nın hoş görmediğine ve Peygamber lafını kinayeli söylediğine hükmettiler. Lâkin akıl ermez bir cihet var: Yıkılmayan binalardan birisi de Erzincan kerhanesi. Dünyanın bozulduğu muhakkaktı.. Zâten inkâr kimin haddiki bütün Malatya'nın kerametine iman ettiği Kâşif Hoca bütün parasıyle ekmek alıp köpeklere doğruyan ve sekizinci karısını. Bu rivayetler ağızdan ağıza gezerken Erzincan'ın başına gelenler duyulunca halkı bir merak sardı. sözün son derece sarih olduğu ve başka manalar aramanın icap etmeyeceği fikrindeydiler. esrarengiz esrarengiz gülümsemekle iktifa etti. Dışarı çıktı galiba diye beklemiş. Bu «haklı fikre» ilk günlerde öteki taraftakiler de itiraz edemediler ve bütün Malatya. Fakat bu bozuk dünyanın birkaç ermiş kulun yüzüsuyu hürmetine durduğu da muhakkaktı ve bu ermiş kullardan birisi de Şeyh Süleyman efendiydi. oğluyle beraber yakalayıp aklını şaşıran bir derin ulemâ kaç kere hasta okutmağa çağrıldığı evlerde. Kahveyi içmedi.» diye meseleyi ertesi gün anasına anlatmış. Hazreti Muhammet Aleyhüsselâmın âhır zaman Peygamberi olduğu malum iken.l Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez. geliniyle aynı yatakta ölü bulmuşlar.. Benim içim bir tuhaf oldu. Zelzele Malatya ve havalisini de fena halde sarstığı halde mal ve can kaybına sebebiyet vermemişti. Umumiyetle Şeyh Süleyman efendinin bazı taraflarını beyenmeyenler henüz sakal bırakmamasını. Diğerleri. Erzincan'ın evel eski.. 9 kazası 100 küsur köyü civar Vilâyetlerin ahalisiyle beraber Şeyh'in oribine yakın müridi mahpusluğun ilk haftasında dünyayı.. Kâşif Hoca'nın bu sözü ne demekti? Bunu Malatya'nın uleması çok düşündü ve iki parçaya bölündü. Sus. Gece yarışma doğru Şeyh efendi kahve istemiş. batmağa mahkûm bir lânetli memleket olduğu malumdu. Ehli keramet ise Şeyh Süleyman efendi kendisini de müritlerini de halâs etmeli idi. Ayakları ve entarisinin etekleri ıslaktı.l dedi. kadınlara bilhassa genç kızlara el vermesini. Yalnız bir defasında. Nice nice kerameti zahir olmuştu. «Dişleri birbirine vuruyordu. Ağlamağa başladım. orospu kullarına neden merhamet kıldı?» Bunun hikmetini birkaç kere Şeyh Süleyman efendiye sordular. «Ne demek bu? Allah. nefeslerini . Efendi. birçok herifleri zelzeleden sonra anadan üryan. Hamamlarında oğlan oynatıp fi'li livata'ya müptelâ imişler. «Bunu Peygambere götürün» diyerek Şeyh Süleyman efendiyi salık vermişti. Şeyh hazretlerinin hapse mahkûm edilmesi garazkârların ekmeğine yağ sürdü. Biraz sonra Şeyh hazretleri içeri girmiş.

Mübarek gülümsüyor.. Şu hale göre Şeyh Süleyman efendi de bir emri İlâhî'yi yerine geirmek için kendi arzusuyle nefsini daha doğrusu fânî kalıbını mahpus ettirmişti.. Bu vaka şehrin üzerine gece karanlığı gibi çöktü. Aman Şeyh'im. yapılan tahkikat neticesinde efendinin kerameti sayesinde kilitli kapulardan geçerek.. çaylar ısmarladılar ve kahve halkına karşı hadiseyi tekrar tekrar ve yüksek sesle anlatmaya mecbur ettiler. duman gibi mübarek... Bereket merhametli bir adam. Yeminle «Kitap çarpsın» diyerek anlattığına bakılırsa asıl mahpusaneyi müdüriyet dairesinden ayıran büyük demir kapıyı besmeleyle kilitleyip sandaliyesine yeni oturmuştu ki Şeyh Süleyman efendi. onbeş senelik müdüriyet müddetince hiç basma gelmemişti. işte bu elindeki cigaranın dumanı gibi bey. Dilim tutulmuş. Aman haa. Yüzüme bakıyor da. Hangisi nerede rastlarsa Küçük Ali'nin acele işi olduğuna aldırmayarak bîçareyi âdeta zorla kahvelere sürüklediler. Anahtarı cebime sokmağa fırsat elvermedi.» demişim. Üç besmele çekip kilidi şırpadak kapadım.. Parmağını ağzına götürdü. koğuşlarda dolaşıp duruyordu. Her yere girdi...belki yüzüncü defa anlatırken dudakları kuruduğu için bunları yalayarak şöyle söylüyordu : — Müdür beyin tembihi var.. gülümsüyor. Hamailini üstüne aldı. Şeyhin taraftarları. «Allah beterinden saklasın» böyle bir iş. Bu ilk hafta okadar hailevî geçtiki Cezaevi müdürü Mehmet Erdemir bey bile rahat bir uyku uyuyamadı..... Şeyh getirildi getireli hepsi abdestli dolaşıyorlar. Apdestsiz yere basmayarak namaza başladı ve içkiyi terk etti. yallah diyip sırra kadem basarsa meseleyi yüksek Vekâlet'e nasıl arzedecekti? «12l13 Ağustos 1943 cuma gecesi saat 11 raddelerinde nöbetçi gardiyanı falan mahpusları kontrol ettiğinde gizli âyin yapmak suçuyle 3 ay hapse mahkûm olup Kutbülzaman lakabıyle maruf Şeyh Süleyman efendiyi yatağında bulamamış. Şeyh efendi. Şeyh hazretleri kapıyı geçip karşıma dikildi. Bir hafta sonra bir küçük keramet kırıntısı müstesna akıl almaz bir hadise vuku bulmayınca mahpusaneciler biraz ferahladılar. Keramet kırıntısını gardiyan küçük Ali görmüştü. Biz sizi mesul etmeyiz. kapunun demir parmaklıkları arasından «Cigara dumanı gibi» geçip önüne dikilivermişti. «Aman Şeyh'im.. münkirlere karşı çıkarmak için altı defa büyük ziyafetler verdiler.... boş vakitlerinde Kur'an okuyup salâvâtı şerife çekiyorlardı.. Döndü de içeri girdi. demişti ki günlerden beri gerek mahpuslar gerek gardiyanlar ve gerekse jandarmalar arasmda tekrar edilen ümitsiz nida ve tehlike işareti işte buydu. Aman.keserek beklediler. Şeyh efendi. Çıkıp gitse ne yapardık? Hiç. rastladığı insanlara gülümseyerek.. Adama deli derler. Eski muskalarını kuşandı. beyaz ipekten entarisini savura savura koridorlarda. Yahu Allah beterinden saklasın.» İşte bu korku ile gardiyanları daireye toplayıp sıkı sıkıya tembih etmişti. avluda. — Aman haa. Küçük Ali. Şu cigara gibi yanayımki. Müdür bey üstüste..» dedi. «Meraklanma.. kerametin bu canlı ve samimî şahidini. ..

Bu seferki iş. mışmış bahçelerini. Şeyh efendinin dünyalığı da ahretliği kadar sağlam.. Yedi sene evel bir âyin esnasında baskına uğrayıp üç ay hapse mahkûm edilen Şeyh efendi. hayret edersin. Hak bereket versin. «Ben beni kaybedecektim. Şeyh efendiyi sağ yanında görmüştü.Hakikatte manevî varlığı serbestti. yağmurlu bir akşam üzeri hikmeti hüdâ kamyon bozulmuş. İmalâthanenin kârı.. göğüs darlıklarına. Bereket köylü yemek hazırlamakla meşgul bulunduğundan ancak konağın bir odasında .. büyük Cami'de. Nitekim. İşte o sebepten son yedi senedir Şeyh hazretlerini Hükümet rahat bırakıyordu. Medet.. evrakı saklanarak infazı yıllardan beri geciktirilirken birdenbire gelip cezaya yatmayı aklına koymasın mı? «Mademki çileye teslimi nefsedeceğiz. çayırlardan aldığı da caba. erkekli ağanın konağına toplanmışlar. ellerinde tabancalarla «Davranma. istanbul'dan nice nice beylerin ya bizzat geldikleri. Koşarak mahpusaneyi tuttum. Elli hanenin elli hanesi de tekmil Şeyh hazretlerinin müridi olduğundan.. Bir tek çay şekerine nail olup bunca yıllık cin tutmalarına. yahut mutemet bir adamlarını saldıkları malumdu. Benim tekrardan dilim dolaştı. «Rabbim neye muktedir değil ki be adam. Aynı gün. hayır müesseselerim gezmeğe karar vermiş. Silo ağanın köyü Fırat sahilinde. Elinde bir gül goncasryle karşıma çıktı. «Sakin ol Hacı. bir tepenin üzerinde kâin olup elli haneliktir. Geri dönerken Silo ağanın hanesine iki kilometre mesafede.... Şeyh efendiyi koydunsa bul. «Medet Şeyhim... Sırtımı sıvazladı.» diyerek çiftlikleri.» diye eteğine davrandım. baldızı mı bir bayan derde uğramış. Hatta bir keresinde Elâziz Paşasının karısı mı. kısırlıklara çare bulmak için Ankara'dan. Bu seferki işe kâinat şaşmıştı. arka saflarda namaz kılarken selâm verdiği sırada.» diyerek baskın vermiş. Şeyhi götürmekten başka çare bulunamamıştı... bir müddet sonra gardiyan Küçük Ali'nin şahit olduğu kerameti tasdik eden birisi daha zuhur etti.. Lâkin mahkemeye elyazısı delil oluyor diyerek kaç zamandır bu âdeti terk etmiş. Şeyh Süleyman efendinin ortalama bir hesapla onbin müridi olduğu söyleniyordu ve münafıklar ve garazkârlar tarafından şöyle hasis bir hesap çıkarılıyordu: Beher müritten senede birer lira gelse onbin lira. İzollu'nun 35 pare köyünü hususî bir kamyonla kamilen dolaşmış. senede ellibin lira.. evvelâ rızk meselesini halledelim. Şoför tamirden aciz getirince çarnâçar halîfelerden birisi olan Silo ağanın hanesine ilticaya karar vermişler. Artık şekere okuyuveriyor. Evvelâ küçük dilini yutmuş. ikişer lira gelse yirmibin lira. makinenin arıza vermesini müridan Allahm bir lütfü sayarak kadınlı. bahçelerden.. Nahiye müdürü olacak dinsiz zaten baskın esnasında sarhoş bir halde bulunduğuna herkes yemin ediyor diğer bir dinsiz olan karakol komutanı ile birlikte... Sırtıma dokunmasıyle aklımı başıma devşirdim.. Bildiğimiz çay şekerine. üçer lira gelse.. Mübarek çilehanesine dönmüş.» diyerek beni tersledi. otuzbin.» diye fısıldadı.» Eskiden muska da yazarmış. Namazı tamamladım. tarlalardan.. Tabiî üstüste beşer lira gelir. üstüne bir ürperme gelmiş. Allanın bir hikmeti canım. Bir de ne bakayım.. Bu da Şeyh efendinin müritlerinden birisiydi.

Allah da bir kere Malatya'ya «kaysı verdim» buyurdu mu. Üç toklu teklif ettik. Almadılar.. Silo ağa saf adamdı.... — Neden? Deli mi bunlar? Deli değilmişler. çünkü kendi köyünde Şeyh hazretlerini Hükümete teslim etmek.. Elli kırat buğday teklif ettik.. Izollu ve havalisini bu sene daha başlangıçta bir amele noksanı sardı. derelere cephanelik kazdınlması. Izollu Nahiyesinin bütün mışmış (yani kaysı) bahçelerini Şeyh hazretlerinin ortağıyle.... Yevmiyeler her zamankinden iki çeyrek fazlalaşarak otuz kuruşa fırladı. bayramlık ve düğünlük esbablarıyle süslenmiş on sekiz karı ki cem'an otuzüç kişi yakalayabilmişler.ileri gelenlerden on iki kişi Şeyhe o günden beri refakat eden üç halifesiyle on beş nefer erkek ve Şeyhin odasında. devlet otoritesine başvurmak mecburiyetini hissederek karakol komutanına ve nahiye müdürüne . Bahçe sahiplerinin gözü yıldığmdan bahçelerin yüzü ucuza kapatılmıştı.. birdenbire boşanıp arşıalâya sıçrayacaklarını sezmişlerdi. Mahpusanede eskiden beri mahpus olan müritler bu işi duyunca dizlerini döğdüler ve Silo ağaya ağızlarına geleni söylediler. fiyatların umumiyetle yerden yavaş yavaş kalkmak üzere olduklarını. insana beyaz entarisinin altında ayaklarına sopalar bağlamış zannettiren. Pekâlâ.. çiçek üstünde iken bir soğuk dalgası ağaçlan tamamıyle yaktığı için bu sene.. Çayır zamanı idi. Haydi oldu olanlar. oniki mevcuduyle zaten yükünü almış bulunduğundan Müddeiumumi karıları gayrı mevkuf bırakmak zorunda kalmış.. yediden yetmişe kadar sürükleyip Malatya mahkemesine dökeceklermiş. Her ne kadar toptancılar vaziyeti fıkara güruhuna belli etmemek istedilerse de. Bu vaziyet karşısında mebus beyin ortağı. mızrak çuvala sığmadı. Lâkin ne fayda.. Şeyh hazretleri de. Belki kendi işinde yani köy ağalağmda kurnazdır. esmer 55 yaşlarında bir adam şöyle dert yanıyor : — Para teklif ettik. Gene bereket versin... Etrafı gözcü koymadan. Fakat Şeyh Süleyman efendinin Halifeliğini becerecek mertebede diplomat olamamıştı. dağ. bir kurt ağası olan Silo için ölümden beterdi mahpusanede birkaç aklı eren meselâ istanbullu Murat bey işin içyüzünü sezdiler. Mademki ağzı var. iki tane kilim teklif ettik. Yana yakıla anlattığı hikâyeden yana yakıla. Yetişmesiyle çürümesi bir olur. Malatya mebuslarından bir zatın ortağı âdeta yanyarıya kapatmışlardı. Tabiî onların da yürekleri yanmış. Bir köyün bir kocaman ağası olup da. Geçen sene. Rüşvet yememiş olmaz. umumiyetle vilâyette mış mış'ın fevkalâde bol olması bu amele noksanını akıl almaz bir dereceye çıkarmıştı. Razı olmadılar. o kadar uzun boylu ki.» Buna karşı Silo ağa pek uzun boylu. Bir Acem seccadesi teklif ettik. Delikanlıların silâh altında olması. Silo ağanın herkese gizlice söylediğine bakılırsa herifler biraz sabırlı olabilselermiş. dallar meyvayı çekemez hale gelmişlerdi. însan elli verir. Elbüstan kilimi. Kaysı pek nazlı bir meyvadır. Anlaşılan mebus bey de. Malatya cezaevinin karılar koğuşu. Hem de Şeyh hazretlerinin birinci Halîfelerinden iken. Hükümet memurunun hali malum. yüz verir. taş kaysı kesilir. bütün köyü.

Mebus beyin ortağı işe şeytan karıştı zannederken bilakis Allah’ın müdahale ettiğini anlayınca dini bütün bir Müslüman gibi kadere riza gösterip Ankara'ya «Takdir'e tedbîr uymadı» diye telgraf çekeceğine Izollu'nun Elâziz'e yakın olmasından ve Elâziz'in cumhuriyetin ilânından bu tarafa «İsyan mıntıkası» olmasından dolayı oraya çekti. Embiyalık. Tavuklar. Kur'anı ve kıyamet günüyle beraber yardıma çağırdı. yedi cenneti. dünyanın fânî olduğundan başladı. cenneti. Köylere jandarma çıktı. Izollu mışmışlarının yarısını çürütmemek için Haktaâlâ'yı. iş güzelce yürüyüp dururken birdenbire hangi sebeple akasadığını hemen fark edemediler. Fazladan Elâziz umumhanesinde dostu da vardı. Başçavuşun korkudan avuçları terledi. Meclis kurdular. Şeyh Süleyman efendi de Allahına sığındı. dualar okundu. Tarikat kardeşliğinin her türlü kardeşlikten üstünlüğüne sözü getirip kendisini hoşnut etmek isteyenlerin yarından itibaren Nakşibendî tarikati halîfelerinden Mustafa beyin bahçelerinde çalışmalarını. karıerkek Şeyh'in müridi bulunuyordu. Herif «Makine başına geçip Ankara'da Millet Meclisi'ni bulacağım. Yarı hatırla. Izollu Nahiyesi. zaten Mustafa beyin de Başçavuş ve Nahiye müdürü beyle görüşeceğini söyledi. Şey'in . Ahirete geçti. Bir kamyon tutup Karadayı'yı da yanına alarak yola çıktı. Rejim. yalvarmak ve tehdit etmekle geçti. Para etmediğini görünce «başını» açarak «Malatya'ya koştu. Tabiî. «Şeyh Süleyman efendi gelmiş» sözü kulaktan kulağa yıldırım gibi yayıldı. Şeyh efendi. irtica» kelimeleriyle dolu bir nutuk çekti. gâvurluk getiren heriflere yardım etmektense aynı zamanda sevap kazanmanın daha kârlı olacağını. Yemekler yendi. mebusun kiraladığı bahçelere döküldü. muavinler de olup biten işlerle Şeyh Süleyman efendinin ziyaretlerini birbirine bağlayamadıklarından birkaç gün de şaşkınlıkla. Mebus beyin ortağı sarhoş bir herifti. Müridan meselenin içyüzünü ifşa etmediklerinden. rengi uçtu. cehennemi. İki gün buradaysa. yarı cebren. toklular kesildi. Bunlar. zaman derken Şeyhin kamyonu etrafı süratle dolaştı. Bey'e vaziyeti anlatacağını» yeminle söylüyordu. cennetin nimetlerini saydı. her ne kadar beş kuruş eksik yevmiye verecekse de. gün kararmcaya kadar bahçelerde güneş altında terleyerek çalışan adamlara bir din gayreti sirayet etti. Ölü gibi yatağa düşeceklerine her köyde bir eve toplanıp Şeyhlerini ağırlamağa giriştiler. Nahiye müdürünü çağırdılar. beş gün Elâziz'de yaşıyordul Yerine bir sürü ayyaş bırakmıştı. Sağa koştular. Jandarma Başçavuşuna «Şeyhlik. Şeyh efendinin ortağı «olaya» evvelâ kendi vasıtalarıyle «çaresaz» olmağa yeltendi. Bir hafta sonra mebus beyin ortağı zevke kanıksamış olarak suyu geçip Izollu'ya girince ateş saçağı sarmıştı. yediden yetmişe kadar. Aman. memlekete ahlâksızlık. Gün doğmadan işe başlayıp. karakolun hiç kimseyi şurada. sola koştular. Yedi cehennemi. cehennemin azabını. burada çalıştırmaya hakkı bulunmadığını. Meseleyi Şeyh efendiye bildirdi. «bekaya» toplamak meselesinden köylünün ipi gayrı tabiî bir şekilde karakolun eline geçmiş olduğundan amele.müracaat eyleyip «Muavenet» istedi. mütegallibe. Nihayet mesele meydana çıktı. «Müsademeyi efkâr'da barikayı hakikat» doğdu.

Amerikan filmlerinde gördüğü gibi «Davranma yakarım. «Gelsin de şu Murat beyin elinden din'i mübîn'i islâm'ı bir çif lâkırdı ile kurtarsın. Hep bir olup Hükümet'e. Dönüşte zira artık mürşid'i kâmil'in irşat gezintisi nihayete ermek üzereydi. Sonra yavaş yavaş Silo ağa'nın saflığını keşfeden «Köpoğlu köpekler» bîçareyi. Fakat Şeyh'efendi'nin mahpusanede misafir bulunduğu zamanlarda ve bilhassa tahliyesinden sonra mahpusları şiddetle alâkadar eden okadar umulmaz hadiseler cereyan etti ki mahkûmiyet sebebi unutuldu. Jandarmalar. Şeyh Süleyman efendi'nin tevkifi haberi. Karadayı'nm ezberlettiklerini yüzüne gözüne bulaştırarak sayıp döktü. Şeyh efendi. mebus beyin mahsulâtı. Çavuş. Kanun namına» diyip avlu'ya girdi. Hacı Hüseyin efendi. Kanunlarına.» sesleri gecenin içinde kıyameti koparıyordu ki devlet otoritesi derhal tertibat aldı.. kükürtlediği mışmışların nereye satılacağı henüz belli değildi ama. Sana büyük demiyen kâfirdir. ceza evindeki sofuların Reis'i Bunlarm yarısı Reisiyle beraber Şeyh'in mürid'i idiler. Adliye'sine söğüldü. gündüz Allah'u taalâya niyaz ediyormuş. mürit'lerine de. Allah Hu. Bu hikâye. .kuruttuğu. sonra «Yarabbî sen nelere kadir değilsin.. gardiyan küçük Ömer'in de yüreğini sevinçle hoplattı.» Diyerek sevinçle' secdeye kapanmıştı. Almanya'ya toptan devredilmiş bulunuyordu. Nahiye müdürü. Hadisenin yalnız bir dahilî piyasa meselesi olmayıp devletimizin haricî siyasetiyle yani yüksek politikasiyle sıkı sıkıya alâkadar olduğu akümülatörlü radyosu vasıtasıyle gerek Berlin gerek Bari istasyonlarının Türkçe neşriyatını gece gündüz takip eden ve Tasviri Efkâr gazetesine abone olan Nahiye müdürü tarafından fark olundu. Nat Pinkerton romanlarında okuyup. Şeyh'i teslim etmekle ithama başladılar. Zaten «Şeyh Süleyman efendi tevkif edilmiş. «Allah Hu. Onun da kendisine göre şeyhine çektirecek (yarması) vardı. o tarafa kıvrandı. Müdür hep atlayıp Şeyh'in arkasına düştüler. gitti.. Şosede otomobil'in horultusu duyulunca.. hiç şüphelenmeden bir tarafını tutup yavaş yavaş kaldırarak işin iç yüzünü çırılçıplak ortaya serdi. Kısmı siyasî komiseri. Silo ağanın konağındaki âyinde yetiştiler. haberi getirene iki kere üstüste «Sahi mi? Sahi mi?» diye sormuş. Fakat çok bunaldıkça perdenin. hiç farkında olmadan. Karılarla erkeklerin tamamiyle ayrılıp ayrılmadığını bizzat kontrol etmek isterken Ne fena tesadüf. bu kadar sarih olarak ancak Şeyh'efendinin cezasını bitirmesine yakın anlaşılmıştı. Sonradan öğrenildiğine göre Şeyh Süleyman efendi bir senedir gece.» diye..» lâfı duyulur duyulmaz. Silo ağa. Vali muavini bindiler. bu tarafa kıvrandı.. En yakın karakoldan telefonla vilâyet makamı hadiseden haberdar edildi. Şeyh'in öğrettiklerini. geliyormuş. ilk haftalar Şeyh'e de. fiyat temevvüçlerindeki hakları sırası geldikçe nazara alınmak şartiyle 1950 senesine kadar sevgili kardeşimiz. ilk şaşkınlıkla karıları olsun kaçırabilmek için muhtelit âyîn'i derhal harem selâmlık haline getirmek tedbirini düşünmüştü. Bu taraftan da Müddei umumi muavini.Karılar odasında basıldı. Birşeyler uydurmağa. Türk ırkından olduğunu üstlerine ispat etmek için elinde tabancayla pusuda bekliyordu. Emniyet müdürü. beddua edildi. Halifelerine de misafir muamelesi yapıldı.

Sormak ayıp değil. Hak'kı ve kitabını unuttuğumuzdan felâkete düştük. ilâç verir. Anlamayan sorar.. Şeyh'in Alevî düşmanlığı meşhur olduğundan yalnız Ali kulları somurttular. yollarda karı bolluğu var.. Beşincisi: Cihanda çok veba olacak.. Dünyamızı berbat ettik. Hitamında müşkülü olan sorar. Çeşit çeşit veba oldu. Dizleri üzerinde duran kaim kitabı eline aldı.. ötekini gâvur niyetine kırdı. Karadayı başıyla tas tik etti: — Sonra beytil mukaddes açılacak. Karılar erkeğin ekmeğini aldı. Üçüncüsü: Kadın çoğalıp erkek azalacak. işte dünya'ya bakın. nefesini keserek bekledi. Önümüz mübarek Ramazan'ı şerîf.. yüreği ılık ılık bir hoş olacak kadar sevindi. Veba oldu. İşbu kitap bize doğru yolumuzu gösterecektir. Zina. kocaman bir besmele çekip üç Kulhüvallah bir Elham okudu. Cehalet ve fesat çoğalacak. mahpushaneye geldiklerinin haftasında tezgâh'ını koğuşun bir köşesine kurdu. Şarab'ı hükümet yapıp satıyor. Doktor.. Çook. Aklınızda kalsın.. Arapçayı pekçok hatırlatan zorla acaipleştirdiği bir türkçe ile: Kitabülhamdiyye ve Kemalâtülahmediyye nâm eserin muharriri yazıcı oğlu Eşşeyh Mehmet efendi ruhuna fatiha. İşte bu alâmet meydana çıktı. Sen Rabbimin takdirini bozabilir misin? Silo ağa kalın sesiyle: — Hâşâ. diğerleri gibi nümayiş yapamadığı halde. kimini gözüyle halkı Karadayı'nm etrafına cemetti. Ne ilâcı bre kâfir... hâşâ sümme hâşâ namaz gibi ayıphktan çıktı. Başlıyorum. Kabil olmayınca derince bir of deyip. Şeyh Süleyman efendi'nin birinci Halifesi Karadayı. Kardeşler kıyamet alâmetleri onsekiz olup cümlesi zaman zaman meydana çıkacak... düzen değil.. sorup öğrenmemek ayıp. Şeriat ilmi. Öğleden sonraydı. Bugünkü dersimiz ihvanlar (Kıyamet alâmetleri) dir. Bu çok mühimdir... Karadayı mukaddeme yaptı: — Burada cümlemiz kaza ve kader kurbanıyız. Şimdi Haktualâ'nın işine karışıyorlar. diye cevap verdi... Ümmet arasına kılıç girdi ağalar.. haddine bakmadan. kimini eliyle. Bele ki ahiretimizi abad etmeğe çalışalım.. ilimden maksat bugün onların mekteplerinde okutulan yalan. Kur'an üzerine ilim. öğrenir. Ortalığı fesat ve cehalet bürüdü. Bir öksürükle boğazını temizledi. Baş ağrısa bir adı var. Hâlâ kırıyor.... Cemaat. Başı açık dairelerde çalışıyor.. Silo ağa bu işareti bekliyor gibi. dedi. Lâkin kitapta buna dair tafsilât olmadığından Karadayı başka bir alâmete geçti: . Bir diğer öksürükle «Hazır» larm dikkatini üzerine çekmeğe çalıştı. — Kitabı rasgele yerinden açtı ve ezberden okumağa başladı: — İlim okunmayacak.. Vaktimiz olursa cennet ve cehennem de hikâye edilecek. İşte biri. İkincisi: Zina edenlerle şarap içenler ziyadeleşecek. Yüreğimizi Haktualâya açık tutalım. Dördüncüsü: Ümmet arasına kılıç girecek ve bir daha kalkmıyâcak.Ve en nihayet yaşı müsait olmadığı için cezası idam'dan 24 seneye düşen ve yedi senedir mahpus yatan Sazlı Mustafa bu havadise. Karadayı gözlerini kitaptan ayırmıyarak. Eskiden biz bukadar hastalık bilmezdik.

Evvelâ 30 yalancı Deccal çıkacak. Zira kitabın kavlince otuz deccal'in en sonundaki üç Deccal diğerlerini ortadan kaldıracak. Yüz dinar... ingiliz'le.. Bir kısmı... Hürriyet diye bir bid'at çıkardılar. İkinci Deccal . Rumeli kâfiristan'dır. Mehdî'nin devri kırk sene. Arapta fitne zuhur etti. Şalvarları Yeniçerileri kaldırdılar. îşte kardeşler... ol Padişah'ı tahtından indirdiler. Kalkacak gibi bir hareket yaptı. Yani küfür.... Ey kardeşler. Karılar bile bu zıkkıma müptelâoldular. Kurt ile kuzu beraber yürüyecek.. Halka dediyse kendi taifesine mal verecek.. üçüncü Deccal da helak olunca Mehdî Resul yetişecek. birer emzik Ağızlık Kibrit. Karadayı henüz zuhur etmiyen alâmetleri geçmişti. işte ünya malı. Kavukları. Rumeli'nden geldi. Lâkin bir köyde bir ağanın evinde şeker ancak bulunurdu.. Doğru bir söz. Bu kırk yıl içinde Deve ile Arslan. Kitap bunun bir zaman adını da değiştireceğini söyler. İyi bildin. Şimdi şeker inci değerine yükseldi. Kendisini mal fitnesinden kurtaranlara ne mutlu..» diye mırıldandı. Fransız'la sulh yaptı Arap ureba. Murat beyi yakalayıp yere vurmak gayretiyle etrafına baktı. Sonra Arapta fitne olacak. Kâfir içinden gelecek idi. Bir kısmı Sultan Hamîd efendimiz zamanında zuhur ettiler. Biz şerre uğradık. Hacı Hüseyin efendi. Bir kısmı Sultan Murat devrinde zuhur edip. Tamam. Dünyayı apartman'la doldurdular. Bunlara Cön türk denildi. Karıların çıplaklığı. Bunlar kıtlık getirdiler. Bu üçten birincisi geldi. inandırıcı sesiyle'çok iyi bildiği bir meselede rahat rahat konuşuyordu: — Deccal çıkacak. yani.. Büyükten küçüğe şefkat. Bu Deccal halka mal verecek. Birisine yüz dinar verilse mesrur olmaya. (Âhırı şer. — işte O harp. dedikleri... sevinmeye.. bugünkü serbeslik. Sultan Aziz devrinde zuhur eyledi. Almanya olsa gerektir. Bid'at.. dini islâmı kabul edecek öyle mi? — Öyledir.. Bilenler... ingiliz içinde yaşardı.. Cihan Padişahını hal' eyleyip hitamında katleylediler.. Hürriyet yani. Ya Rabbî kudretine inanmıyan kâfirdir. Dinar yani bankanot. bu alâmetler tekmil olmuştur. Yalancı Deccallar çıktı. derin bir vecd'içinde. Müslüman tren'in erkeği gibi ağzmdan burnundan duman savuruyor.. yetmişe yetmem. kâfirlerle sulh yapılacak. Yani bir lira. Hacı Hüseyin efendi. Lâkin her yerde var.. Mesrur.. Abdülhmîd zamanında biz şekerin okkasını iki kuruşa yerdik.. benzi sarı.) buyurmuşlar... ve Rum eşkıyasiyle birlikte gelip Abdülhamîd efendimizi hal' ettiler. kitabın yazdığı harp değil mi? Altmışa varmam... Gözleri gök. Murat beyle her münakaşada tekrarladığı bir meseleyi sordu: — Bu harp. Reisleri sakallı bir papas'tı. Sonra tütün içmek ümumileşecek. — Öyleyse bu harbin sonunda Avrupada bir Devlet. dünyayı tuttu. Biz âhır zaman ümmetiyiz.— Sonra mal okadar fazlalaşacak ki birisine yüz dinar verilse. «Yarabbî. yüz lira. Bir kısmı Sultan Mehmet devrinde zuhur eyledi. küçükten büyüğe hürmet kalmadı. Onlar da Bulgarya. Adını değiştirdi. İşte cümlemizin cebinde birer tabaka.

Cümle yıldızlar güz yaprağı gibi dökülecek. Karadayı'ya satmak ta günah olup olmadığım danıştıktan sonra ucuz pahalı defetmeğe karar verdi. Şehirler. kıldan ince. Oklarının ucu. Halk yerinde dururken dağları gitmiş görecek.. dünyada bolluk olacak. Bu esnada Karadayı: «Nasıl. Çalgılarıyla.. Bin yılı yokuş. bir kısmı göbeğine kadar ve bir kısmı dizine ve bir kısmı topuğuna kadar ve kimi hamamda oturur gibi baştan ayağa terliyecekler. iki kanadı var ve Arapça konuşur... Şurada üç sene bir sıkıntı kaldı. Bağlama. Sazlı Mustafa'nındı. yalnız kâfirlere tesir edecek.. Başını yere iğerek içinden bir daha bağlamayı eline almamağa yemin etti. Kâfirlerden bir kısmı boğazı çukuruna kadar. Karadayı şimdi de Sırat'ı hikâye ediyor. Mehdî bir rivayete göre magrip'ten. Sonra parmağını ıslatıp kitabın bir sayfasını çevirdi: — Alâmetler tamam olunca. Peygamberimiz efendimiz eshabma mahşeri vasf eder ken Ayşe anamız sual etti :Ya Muhammet.. kuyruğu koç kuyruğu... Derisi kaplan derisi. Birinci Deccal onbeş sene hüküm sürecekti. Mahşer'e yalın ayak başı kabak çıkılacak. Destileri ve kadehleri boyunlarına asılmış olacak. Hâşâ sümme hâşâ...» Ey kardeşler... Avrat kısmına baş açıklığı yalın ayaklık vebal değil mi? Hazreti Muhammet cevap verdi: Hayır. Bir nar yiyenler doyacak. Bunlar sedleri yıkıp Şam'ı şerîf'i geçecekler.. Figan edecekler. Gökyüzü kuru toprak gibi yarılacak. vebal değil. Şimdi gelelim Mahşer'e: Güneş bir mil miktarı mahşer halkının başı üzerine yakın gelecek. Sûr'u İsrafil Sûr'unu öttürecek. Bir sığır başı. Uçuncusu yolda. olduğunu. bin yılı düz. Mümin'ler kürsülerde oturacaklar. üçbin yıllık yol olduğunu.. İşte bunun da dört senesi geçti.. bir rivayete göre şarktan gelecek. Hmzır'a benzer gözleri. İşte o zaman kıtlık olacak.. Ama müminlere bir bulut gölge salacak. . Onbeşinci senede geberdi. Yer yüzü dümdüz olacak. Sazlı Mustafa'nın güzel yüzü birdenbire kıpkırmızı oldu. Zira ogün her kes can kaygusuna düşecek kimse kimseye bakmıyacak.. yani cansızlara tesir edecek. Silo ağa meseleyi onlara kürtçe anlattı. köyler harabeye dönecek.. yani yüz altın. Bazı ulema bir mızrak boyu yaklaşacak buyurdu. mahşer yerine serhoşlar serhoş olarak gelecek. ok atacaklar. Türkçe bilen cemaat korkunç bir kederle içini çekince dil bilmez kürt'ler de korkuyla birbirlerine bakıştılar. Tabariye denizinin suyunu kamilen içip tüketecekler. Lâkin ne fayda. Ben size demedim mi?» manasına gelen kibirli bir duruşla Silo ağa'nm tercümesini bekledi. Acı denizler kalmıyacak. Fil kulaklı.. ayakları deve ayağı. Bir de Yecüş. yüz dinar'a çıkacak. Sonrası selâmet. Haktaalâ tarafından kana batırılıp geri çevrilecek. Kâat kebabı yemiş gibi. Zaten çoktanberi Hanım'ın Ali talipti. Lâkin harareti. boynuzu var keçi gibi. kılıçtan keskinliğini. Başı öküz başı.. kardeşlerim. bir kısmı göğsüne kadar. Yüz dinar. duvara asılı bağlama'ya baktı. Mecüş var.başımızdakidir. İkincisi yedi sene hüküm yürütecektir. Karadayı va'zın burasında.. Bu öyle bir avaz ki evvelâ cemâdâta. bin yılı iniş. Gök yüzüne.. Bunlar mahvolünca bir rahmet yağacak. Boynu devekuşu'na göğsü arslan'a benzer. Çalgı çalanlar çalgılarıyla birlikte gelecekler. Bu esnada birden bir canavar çıkacak.

fânî insanların görmeğe ve tatmağa muktedir olamadıkları güzellikleri ve lezzetleri seyredip hissetmekteydi. Kâselerde türlü şerbetler doludur.cehennem üzerinde kâin bulunduğunu. söğüş mü. Her nakadar içsen yeniden dolar. cennet Allah'ın kullarına bir lûtfudur. lâkin yüz yıllık yoldan tatlı kokusu burnuna vurur. O anda sanki bir başka âlemde. Fakat kitaba bakmağa sanki tenezzül etmiyordu. İçinde bu yalan dünyada nikâh ettiğin helâl'in seni bekler. Melekler O'na müjde götürürler. Orada türlü ipekle işlenmiş döşekler. yemeğe teşvik ederler. kardeşler. Lâkin cümle mümin kullarına yer vardjr. baldan tatlıdır ve çekirdekleri diş altında kolayca erir. Ağaçların meyvaları da yenildikçe gelir.. Şehit'ler bizden evel girecekler. herbir ağacın herbir yaprağı bir avaz verip cennetliğe yetmiş hülle giydirir. bunlar canlanarak . bundan sonra rastlanan köşk etrafı bahçelik bir köşktür. Haktaalâ herbir hesapta kullarına nida edip «Ey kulum. bizi cennet bahçelerinde besledik. Kızıl yakut'tandır. nurdan tabaklarla önlerine gelir. Kul da cevap verecekti.. parmaklarım tükrükliyerek bir sayfa daha çevirdi. Ve toprakları misk ve çakılları inci mercan'dır. Ehli cennetin cam çekerse. dini bütün müslümanlarm kanatlanıp geçeceklerini anlatıyordu. yedi yeri bir yere cem'edip bir havanda döğseler. Kiramen Kâtibin Yani sual melekleri ziyade yazıp sana zulmetmişler mi?» diye soracak. Kırçıl kıvırcık kaşlarının altındaki kurnaz ve hain gözlerine. hardal tanesi gibi parçalasalar. akıllarından geçtiği gibi.» Zira orada yalan söylemek mümkün değildi. Yedikten sonra kemikleri Haktaalânm emriyle toplanıp. Yol üzerindeki ağaçlar cennetliklere şenlik eder.. sırmalı ve incili yastıklar serilidir. daha sonra fıkaralar girecek. İlk rastlanan köşk safî gümüşten olup şerefeleri altındandır. hocasını memnun edenler girecek. Cennet'in kapusu Nur'dan ve altın ve gümüş ve kızıl yakut ve yeşil zübercet ve ak inci'dendir. yetişir. — Cennet. Bizi yermişiniz? Derler böylece sizi. kurban kesenlerden kurbanları kabul olanların koçlar üzerinde. sedirleri. Karadayı. Sonra deftere geçti. dolma mı. Selsebil ve kâfur pınarlardan. Kevser havuzundan sular içtik. «ZulmetmemişJerdir Yarabbî. çizgilerle dolu esmer yüzüne birdenbire tarif edilmez bir azemet ve hassasiyet gelivermişti. Sonra bir köşk dahi görünür. Köşklerinin altında Kevser ırmakları akar. Dedi. işte Rabbimin bukadar cenneti vardır. Cennet'in sekiz kapusundan yedisi fıkaraya birisi zengine mahsustur. Çünki cennette asla birşey noksan olmaz ve ağaçların kökleri altın ve gümüş ve dalları yeşil yakut ve kızıl yakut ve beyaz incidir. Şeyh'ini. Bir sofra kuruludur ki tabakları nur'dandır. Dünyada okuma bilmiy enler ahrette Arapçayı okuyacaklardı ki defter arapça üzerine tutulmuştu. Dallarındaki kuşlar makam ile ötüşüp ehli cennete derler ki «Biz. kebap mı. Elbiseleri okadar lâtiftir ki vücudu örtüp gizlemez. Yedi göğü. Helâlin ayak üzeri durup seni karşılar. Etimiz semiz ve tatlıdır. Meyvaları kaymaktan yumuşak. Şerefeleri yani. Sekiz cennet var demişler. Defterde cümle insanların günahı ve sevabı kayıtlı idi. her ne çeşitse pişip. Mahşerde herkesin önüne kendi defteri açılacak «Defter'i âmâl'ini oku» denilecekti. onlardan sonra kulluğunu iyi yapıp.

Birgün bir Arabi gelip Resulü kâinat Muhammet Mustafa aleyhüsselâma sordu. Nurdan olduğu için kemikleri. Bundan başka Rabbim her mümine huriler ve gulmanlar ihsan edecek. Orada hepimiz Kur'anı söyleşeceğiz. Cennete en önde Muhammet Mustafa aleyhüsselâm efendimiz girecek. Gulmanlar ab'ı hayat gibidir. Aşağı yerleri misk'ten. servi boylu huriler ve gulmanlardır. Okadar güzeldirler ki birisinin parmağı dünyaya çıksa güneş'in nurunu mahveder. şeker sözlü güzeller bulunacak. belinden aşağısı kızdır. Cennet ehlinin kelâmı Acemce. sekizbin dul kadın. Herbirinin üzerinde bir saatte yetmiş türlü renk verir ve yetmiş türlü çeşide döner. Ayrıca Peygamberimiz efendimiz de ümmetine yetmişer huri. Bunların içinde öyle huriler vardır ki belinden yukarısı oğlan. Cennet içinde bir büyük pazar vardır. kocası ölüp. mahşerde birer hülle giyecekler. Çünki cennete gidecekler. eğer sabrederlerse orada karılarına can'u yürekten âşık olacaklar. gül yanaklı. Sakın benim bahtım ne kara deme. içinde bulunanı aklından çıkaracaksın. gözleri sürmeli görünecek. Bundan başka her mümine seksen biner tane hizmet oğlanı verilecektir ki güzellikleri akıllara hayrettir. Çünki bunlar gâvur çocuklarından akıl baliğ olmadan ölenlerdir. Kötü karıya düşenler. Bir kere yüzlerimiz ayna gibi parlak olacak ki er avratının. Bizim kölelerimizdir. Her mümin'in ayak ucunda ikisi her daim oturup saz çalarak türkü söyliyeceklerdir. türkçe değil Arapçadır. ortaları amberden. Rabbimin beher mümine vereceği huri ve gulman beşer yüzdür. Cennet ehlinin erkeği. avrat erinin yüzünde kendi cemalini görede aşk duya. yetmişer gulman hediye edecek ki yüzleri güneş ve ay'ı utandırır. yukarıları kâfur'dan halkedilmiştir. gözlerinden yaş ve çapak akar. kemiklerinin içindeki ilikleri dahi görünür. kara gözlü. işveli nazlı.. Her evde. yahut boşanıp başka bir kişiye varmışsa O'na sorulacak. Yolda iki havuza rastlanacak. Cennete fıkaralar zenginlerden kırk yıl evel girecekler. Zira dünyada çok sıkıntı çektiler. Lâkin bulibaslar cam gibidir. birinden içeceğiz.. Eğer bir avrat. Cennete girecek erkek taifesinin vücudünde kıl kalmryacak. . inci dişli. Zira dünyada öyle karıcıklar vardır ki saçları ak. mercan dudaklı. hülleleri vardır. kâffesi onikibin beşyüzdür. Bu pazarda suretler satılır. Bunlar temiz saçlı. Karılar da her gece yeniden bakire olup her sabah kızoğlan kız halinde uyanacaklar. Hangisini gönlü çekerse onunla oturacak. Her gece cima edip bakireliğini size bırakıp sabahleyin tekrardan bakire olurlar. Atlara ve develere yakut işlemeli eğerler vuruludur. Sakalları çıkmıyacak. hilâl kaşlı. Bunlardan birisi denizlere tükürse deniz tuzunu kaybedip şerbet gibi tatlılanır. kamer yüzlü. Cennet ehlinin hali tarife sığmaz. En adî kimseye onbin kul verilecektir. Hepsinin derisi beyaz olup saçları kıvırcıklaşmıştır. Bundan başka dörtbin kız. Hurilerin ve gulmanların vücudu de nur'dan halkedilmiştir. dişisi 33 yaşında bulunacak. Sırat'tan beride iki havuz.mahallerine uçar. Melekler orada saf tutmuş. selâma durmuşlardır. Bunlar karşımızda el kavuşturup hizmet bekliyeceklerdir. türlü seslerle türkü söylerler. Herkes istediği sureti alıp yüzüne geçirir. her minderde.. Birinden abdest alınacak. Dudakları şekerli ve ballıdır. Orada öyle ağaçlar vardır ki gölgesi hiç gitmez ve seğirtsen yüzyıl atlı geçemez.

Karadayı belli belirsiz gülümsiyerek bir sayfa daha çevirdi: — Velhasıl.» «Pekâlâ biz bukadar bakirenin hakkından nasıl geleceğiz?» «Çünki rabbilerbab öyle emir buyurdu ki cennet içre her müminin yüz erkek kuvveti kadar fetahal'bab kudreti ola.» demiştir. Seni inkâr eden kâfirdir. sihir ve büyü yapanlar. Sen nelere kadir değilsin. zina edenler.anasına. Ve hurilerle gulmanlar nur'dan yaradılmışlardır. Koğuşu kindar bir inilti dolaştı. dinde. Diye haykırdı. «Çünki nur can'dır.. Rabbim cemi cümleyi avrat şerrinden emîn eyleye. Karadayı bir sayfa daha çevirdi. meyvası beyazdır. Cehennemden iğne deliği kadar bir delik açılsa ehli dünya yanar. namuslu kadınlara orospu diyenler. Sonra bin yıl yakut beyaz olarak yaktı. Budakları. Demiştir ki: «Ey avratlar. Havva anamız Adem babamızı kandırıp. Doğururken ölürseniz sizi şehitlerle bir tutarım. El'an siyahtır. Orada bir korkunç ve pis şey görmüş gibi suratını astı: — Cehennem'e geldik. düşman önünden kaçanlar. Bu düğünde Peygamberimize Fir'avunun hatunu Asiye ile Meryem'i birden nikâhlıyacak. Cennetin bir de cehennem'i var.. şarap. fesat çıkaranlar. Ve eğer ehli cehennemin esbablarından birisi gök ile yer arasına asılmış olsa. Cehennem elbisesi katrandan olup cehennemliklerin vücutlarına yapışır. Cemaate girmiyeceksiniz. kül olurdu. kurtulsalar gerektir. Oğlanların sizden doğmasını mukadder eyledim ki ölüm acısını ölmeden tadasmız.. babasına. Cümlesinin visaline erecek ve sahifeyi muhabbete eriştirecek. Dedi.» Derin bir lezzetle gözleri ufalan Hacı Hüseyin efendi: — Yarabbi. yetim malı yiyenler .«Ya Muhammet. şeytan'm iğvasiyle bu meyvadan yedirmiştir. Hayatınızda cefa ve keder çekeceksiniz. işte bu düğünde Haktaalâ cennet ehline mübarek yüzünü gösterecek. mirasta sizi natemam ettim. sonra bin yıl yakut siyah olarak yaktı. Oğlan doğuracak ve çamaşır yıkayacaksınız ki ikisini de erkekler yapamaz. Bu sırada Haktaalâ Muhammet alehüsselâmı cennette evlendirecek. Öpüp koklamak mümkündür. işte o sebeple Rabbim karı kısmına öfkelenmiştir. Ben akılda. Arkadaşlar. rüşvet yiyenler. hararetinden ve kokusundan cümle halk ölürdü. içenler cehennemliktir. yetmişbin gulman verilecek. cenneti âlâda kendisinden daha alâ kimse yoktur bilecek. Alevinde asla ışık yoktur ve ateşi sönmez. İşte okadar. Öyle mi?» Resulü kâinat «Evet öyle» buyurdu.. Lâkin sıtku sadakatle töbe ederlerse. her kişi. alevlenir ve cehennem ateşini . Hak'ka şerik koşanlar adam öldürenler. Şeyhine asî olanlar. Amin... avrat kısmı ne müslümandır ne frenk. Şahadetiniz makbul olmıyacak. Lâkin bir tanesi bir müslümana gerek. Yani kendisine damat edecek.. Haktaalâ cehennemi halkeyleyip bin yıl yakut kırmızı olarak yaktı. sen diyorsun ki cennette her mümine yetmişbin huri. Size yalnız haya ve merhamet verdim. Yolda Adem aleyhüsselâm'm meyvasını yiyip cennetten kovulmasına sebep olan ağaca rastlıyacaklar. Bütün müminler düğüne davetli olup her davetli iki mahbûb hediye götürecek. Sizi esîr eyledim. Sonra herkes yerli yerine gidecek. dedi. hırsızlık edenler. Arabi sordu: «Nurdan yaradılmış bir mahluk nasın öpüp koklanır?».

İslam dini hem kolaydır. her kuyuda ateşten yetmişbin tabut vardır ve her tabutun içinde yetmişbin akrep vardır.. Cehennemin yedi kapusu vardır. zekâta mâni olanlar. Karadayı kocaman bir körük gibi içini çekti. Cehennem'den bir katra. her mahallede ateşten yetmişbin bahçe vardır. Her katta ateşten yetmişbin şehir vardır ve her şehirde yetmişbin mahalle vardır. her bahçede yetmişbin kuyu vardır.. Rabbin merhameti hadsiz. Ebedi. Bunlar küffar'm gırtlağına takılır.. Su diye yalvarırlar. Gavurlar cehennemde herzaman aç olacaklar. suçsuz var. zina ve livata. Bakın işte kitap ne yazıyor. oruç tutmıyanlar. katra yani damla su çıkarıp dünya dağlarının üzerine bıraksalar cemi sular ve taam'lar onun pisliğinden maazallah fasit olurlar. Allah size lütfetti Bir mürşid'i kâmil gönderdi. O'nun eline. Az cezalılar çıkacak. İşte dünyanız berbad olmuş. Birkaç sayfa çevirdi ve adeta okudu: Herkim vaktin imamını . Gâvurların derisi cehennemde okadar kalın olacak ki üç günlük yol kadar. zakkum ağacının meyvasım verecekler. Lâkin müslüman kısmı dünyada tobe edip gitmişse. eteğine sarılınız Gösterdiği yola giriniz. Peygamberimiz Hak Peygamberidir. Suyunu içenin barsakları doğranır. Zebanilerin verdikleri su kan ve irin'dir.ziyadeleştirir. Boyunlarına ateşten birer değirmen taşı asılacak ki ateş bu taşı sağa sola savurup göğüslerine çarpacak. çok cezalılar çilesini dolduracak. Kâfirlerin bir dudağı başının üzerine. Ama dayanılmaz derecede aç olacaklar. Gayya deresinden gelir. hurma ağacı kadar kuyruğu vardır ve her tabutun üzerinde bin zakum ağacı vardır.. cehennemden gelen müslümanın alnı ortasında bir siyah damga bulunacaktır. Kaza kader kurbanı olarak bu dar yere düşmüşsünüz. Ekmek diye çığrıştıklarında zebaniler. Bir de namaz kılmıyanlar. Hepiniz dünya yüzünde. İki yüzlü bir kılıçtır. Müslüman kısmı cehenneme gitse bile günahı kadar yanıp cennete geçecektir. meselâ bizim Beydağı gibi bir dağın tepesine konulsa yedinci kat yere kadar erirdi. Eğer cehennem zincirlerinden bir endazesi ulu dağlar başına. İçinizde suçlu var. her yılanın ağzında bir zehir deryası vardır. Kardeşler bizim dinimiz Hak dinidir. Cehennem ne zaman sakinleşse Haktaalâ O dereden su serper. hem de zordur. Her tarafı dikenli ve boynuzludur. Gayya deresi cehennemin öteki derelerinden hararetçe okadar fazladır ki öteki dereler onun sıcaklığından ve pisliğinden günde bin kere Allah'a sığınırlar. Aşağı zorlasalar gırtlakları paralanır. Kendilerini bir hararet sarar. cehennem böyle bir cehennemdir. Ve her akrebin ateşten. Bu deri kamilen yanıp tükenecek ateş etine ve kemiğine dayanınca yeniden deri peydahlanacak. Lâkin küffar için cehennemden çıkmak yoktur. ikisi gündüz üçü gece akar. Yalnız. — İşte kardeşler. Hepiniz Elhamdülillah Islanışınız. işte bunların hepsi gâvurlar içindir. bir dudağı göbeğine inecek. evladınızdan uzak cehennem azabı çekiyorsunuz. Ve herbirinin uzunluğu yetmiş arşm'dır ve her birinin yanında yetmiş yılan vardır. O'nu cehennemden kurtarır. ateşi hızlandırır.. Arş'tan cehenneme beş dere daha akar ki bunlar erimiş kurşun ve erimiş bakırdır. Bu ağacın meyvası şeytan başına benzer. Ahır zaman Peygamberidir. Hiç olmazsa ahretinizi âbâd ediniz. Ve yedi kattır. hesapsızdır. şarap içenler ve zulmedenler ve yetim malı yiyenler içindir. livata yani oğlancılık edenler.

..) Diyorlar.. Sefer oğlum. Yat haydi. Bir güzel karı mı geliyor? — Hacı Hüseyin efendi geliyor. Tayına topal Sefer.. — Anlamadım.. Bizim mürşidi kâmilimiz Şeyh Süleyman efendi hazretleridir.. Sen kitaplara falan atıyorsun ya. Seni imtihana çekecekler. Sayfaları çevirerek aradı ve nihayet buldu: Şeyh'ine yalan söyliyen.. Şeyhlik bir büyük mertebedir. Hacı Hüseyin efendi.. Ben (UYUYOR) derim. Yatağa giriver. — Aman yatıvır bey.. Ortalığı karıştıran hep Hacı Hüseyin efendi. Silo ağa bile O'nun okumadan yazmadan bihaber. (Haydi. — Hayr'ola.. — Merhaba Sefer oğlum........ suratını bir karış asarak teşbihi öfkeyle uzattı.... Euzubillâh. Şuradan teşbihi ver... bir kara cahil olduğunu bildiği halde elindeki kitabı olsun hiç yadırgamamıştı. Şeyh Süleyman efendi seni berbad edecekmiş.. İşte kitap ne yazıyor. O'nun arkasından sözünü eden cehennemlik kullardandır.. Ben gelirim.. — Bey.. ... Karadayı kitabı kat'î bir hareketle kapattı..... iyi öyleyse. Biz cahil olduğumuzdan... — Sen bilmiyorsun beyim. Silo ağa var. erkekse Şeyh'efendi'nin karşısına çıksın. Seni davet edecekler. Her kula müyesser değildir. sakat ayağının üzerinde seke seke Murat'ın odasına girdi... — Eyvah. O'nun gösterdiği yola gitmiyen. Dinleyenlere gülümsedi. — Yatağa girip kendimi naza mı çekeyim? — Niyetleri kötü bey. Şeyh Süleyman efendi ile seni biribirinize koyuverecekler. Başgardiyan müşade etmedi... Şeyh Süleyman efendi var.. — Nerede? — Koğuşta.. — Sebep.. bu esnada kapuyu açtı. — Ne zahmet. Ve işine gelen şeyleri. — Ciddi mi? — Vallaha.. Gece koğuşlarda hep seni konuşuyorlar. Çünkü senelerdenberi duymaya alıştığı ve aksini hiç işitmediği şeyleri söylüyordu. Asıl buraya toplanacaktık. — Sağlığına duacıyız. Yatağa girsem kurtulur muyum? — Bugünü atlatırız. — iş kötü beyim.... — Yarın? — Yarma Allah kerim bey. Seni almağa gel — Nereye? — Bize gideceğiz. Çay pişirdik te. Sabahtan beri çay hazırlıyorlar. Çünki mezhebi sünnette müminler üzerine şer'an vacip oldu ki: Bir mürşid'i kâmil bulup Ana bîat edeler. Yarına kadar sen kitapları devredersin. Topal Sefer. Koğuşta çay hazırlıyorlar.. — Burada mısın Murat bey? Diye sordu.bilmeden ölse cahiliyet ölümü ile ölür..

Bir taraftan anahtarı kilide sokarken bir taraftan Murat'ın kulağına fısıldadı: — Aman beyim. Sağ tarafa. Dedi... Şu işi bitirelim. Sağolsunlar. Büyük kara gözlerî bir ışıkla parlıyordu.) Diyor.. Merdiveni inerlerken Murat sordu: — Şeyh'efendi alıştı mı mahpusluğa? — Alıştı. Murat. — Meraklanma açarım. — Hâşâ bey. Merhaba arkadaşlar.... Üzerinde şişman vücudüne hiç yaraşmıyan bir çeviklik vardı. Ben de kendisiyle zaten görüşmek istiyordum. oturmalarına işaret ederek ve bazısını okşaya okşaya Şeyh Süleyman efendi'ye yaklaştı. — Gelen olursa (Evde yok) dersin eşek.. Tevfik uğrayacak. biraz mahcup ve sessiz bir adamdı... — Duyduğuma göre Şeyh'efendi'nin hatırı için namaza başlamışsın.. Adeta ayakları yere değmiyor. belini bükerek yol verdi. Selâmı var.. Düşük siyah bıyıklan kalın dudaklannı gölgelemiş. — İşte gördün mü. İyidir. — Hâşâ mı? — Murat. — Olmaz. takunyalarını kapu dibinde bırakıp. İpek entarisinin içinde vücudu zaif fakat kuvvetliydi. Şeyh Süleyman efendi'nin yüzündeki tebessüm silindi. Bunların namazlarım Hazreti Ali toptan kılmış imiş.. Hacı Hüseyin efendi. Şeyh Süleyman efendi'ye gülerek döndü: Duydunuz mu? — Duydum ve üzüldüm.. — Sağolsun. Ve kalkmak için davranan Şeyh'i omuzuna bastırarak oturttu: — Rica ederim rahatsız olmayın... takma dişlerini meydana çıkaran gülümsemeyi belli etmemek için zorla kaşlarını çatıyordu.. fırsat elverdi.. Sakalsız. Nasılsın dede? Adam öldürmekten onbeş seneye mahkûm kocaman kırçıl sakallı Hüseyin dede: — Gönlümüz hoş. Murat oturdu. Dedi.. O sebepten bana birvakit namaz iktiza etmez. Aç bakalım kapuyu Ömer efendi. — Şaka etmiyor ki... Bir sırasını düşürürsen bizim meseleyi aç.— Çabuk gel beyim.. (Ben Allah'ın bir günahkâr kulu değilim. Burası bizim evimiz. telâşla anahtarları şaşırmış desteyi şıkırdatıyordu. Gardiyan küçük Ömer. — Merhaba.. seni gördük daha sevindik. — Şeyh'efendi'yle aranız nasıl? — iyidir. Her zaman büyük bir dalgınlık içinde bulunan. Namazla şaka olmaz.. — Estağfurullah. muntazam yüzü ancak kırk yaşında gösteriyordu. Parmakları . Şeyh Süleyman efendi sesinde ağdalı bir ciddiyetle fakat yüzü gülümser: — Merhaba.. bit bizi yiyecek. Belki aşağıdan da gelen olur. şöyle buyuracaksın. kırmızılığını daha çok arttırmıştı. Kölelerin sefil düştü. Siz daha misafir sayılırsınız.

— Rahatız. — Bir zanaat mı tuttunuz? . — Birader falan yok mu? — Birisi asker. — Vah. kusura bakmayın. Üç ay da evelden vardı.. Nasıl rahatsınız ya.... Tabi iftira. Allah bu sırayı takdir buyurmuş.. Murat umurlamadı. — Tabi kusur ettik. biz dede ile her zaman lâtife ederiz. Çalışıyoruz.. — Vah. bir münasip zaman bekliyorduk. Cigarayı yaktıktan sonra: — Geçmiş olsun efendim. Murat... Oradan istifade edilemiyor mu? — Hayır. Karadayı'ya bir göz işaretiyle cigara vermesini emretti. Yerleşmek te bir mesele. — Daha birşey yok. vah. — Öyle. — Valde? — Sizlere ömür. — Aslen nerelisiniz bey? Diye sordu. Temyiz'den evrak gelmişti de. — Üç ay mı verdiler? — Hayır hepsi altı ay. Şimdilik namerde de merde de muhtaç değiliz.. vah. Birisi mahpus. — Hayır iftira değil.. Bu rahatlık herhalde kendi evinde olmaktan gelmişti. Şeyh Süleyman efendi... Bari namerde muhtaç olmuyorsunuz ya.. birkaç günden beri hazırlandığını duyduğu bu imtihana umduğundan daha sakin girdiğine şaşıyordu. insanın insanı her ne suretle ve her ne bahanesiyle olursa olsun soymasına razı değiliz... Biz hükümet'e karşı geldiğimizden nizamname bizi kabul etmez.... — Vah.. Ben komünist'im. Daha evvel ziyaretinize gelecektim.. Ve asla iş görmemiş olduğundan sonderece nazikti. Rahatsız etmiyeyim dedim. vah. Epi oldu mu? — Beş sene oldu. — Peder sağ mı? — Sağ. — Estağfurullah.. Mesele neydi? — Komünist'lik. — iyi olur inşallah. — Asrî ceza'evi diye birşey icad etmişler.. — Komünist'lik nedir? Vatan hainliği... dedi.beyazdı. — İstanbulluyuz. — Sizin nakadar? — Onbeş sene..... — Hayır. Şeyh Süleyman efendi başıyla tasdik etti ama hiç inanmadığını da saklamadı. Bize göre en kısaltılmış tarifi şu: Biz.. Dede'ye: — Temyiz'den haber çıktı mı erenler? Diye sordu.

Adı Karadayı'dır. Hocayla imtihan olmak istemiş. fena olmaz. — Karadayı neyi öğrenmek istiyor Hüseyin efendi? Diye sordu..» Diye soruyor.. Hacı Hüseyin efendi birşey mi diyecektin? Hacı Hüseyin efendi. Okadar kibar bir hali vardı ki binlerce cahil köylüyü peşi sıra nasıl sürüklediğine akıl erdirmek kabil değildi. Nakşibendî imiş. .... Getiriyorlar. sapan şeyler. Amca demiyorlar getiriyorlar. Bir şeyin esası ilmen tesbit edilememişse onun üzerinde münakaşa etmek biraz da beyhudedir. bir taraftan da Şeyh Süleyman efendi'yi tetkik ediyordu. Bakın bu neye benzer: Hoca Nasrettin zamanında Akşehir'e bir Keşiş gelmiş.) Diyivermiş. Veyahut iki diz üstüne gelsem de İmam mücahit. Bizim yar'ı garibimiz. eğlenmek için olsun işi uzatmadı. Keşiş itiraz etmek isteyince (Dilersen ölç efendim. Tarikat'mı sordu. Hafız ibni kesîr.. Keşiş: (Dünyanın orsası neresidir?) Diye sormuş. Meydana çıkmışlar. Ruh üzerine bir münakaşa.) Demiş. — Ruh'u. insana ağırlık veren bir adam değildi. Saçma. Çayları verdiler. Hemen telâşlanmayın.. Romanlar yazıyorum. Ruh nedir? — Çok zor bir meseleye parmak basmışsınız. Veyahut dönsem de ruh maddenin bir şeklidir ki henüz vücudümüzdeki hangi azanın ve hareketin neticesinde meydana geldiğini fen keşfedememiştir. Size danışacağız.. — Neye karar verdiniz? — Hiç birşey'e karar veremedik. Hoca hiç tereddüt etmeden ayağını yere vurmuş. Eğlenceli romanlar. Murat'a bakmamağa çalışarak yarım yırtık anlattı: — Karadayı ile bir münakaşamız var şeyh'im. Desem herhalde Karadayı itiraz etmez. Ruh'un tarifini kendimce de yapacağım. Meselâ: Ruh hakkında ihtilâfat'ı kesîre vardır ruhun hakkında bahsolunmamak doğrudur. Bedene sirayet etmiştir ve hasete müşabik ve müşabihtir.. Yalnız daha evel anlaşılması lâzım gelen bir noktada mutabık da kalsak bu hiç birşey halletmez. (işte tam burası. Karısını öldürene «Karı öldürmeğe töbe mi Abuzer?. Ben de böyle birşey söyliyebilirim. — Evet.. Fakat günün birinde belki bunu da bulacak ve bize gösterecektir desem Karadayı somurtur. idam edilen Anadolu kavağındaki Nakşibendî der surat asan Karadayı ya işaret ederek: — Arkadaşınız mı efendim? Dedi.— Bizim eski zanaat. Beyfendi cevap versin. — Ekmek parası çıksın da efendim. Fen henüz Ruh'un esasını keşfetmiş değil. — Evet. ibni eba şebih. Karadayı W bildiği ve inandığı gibi de yapacağım. Durun canım. — Dayı. Getirsinler bakalım. Arkadaşlar da dinler istifade eder. Veya ruh cismi lâtiftir. Menemen isyanından. bu isyanla hiçbir alakası olmadığı halde. — Fena olmaz. Sorun bakalım müşkülünüzü. Murat. mahpuslara kendi hususiyetleriyle biraz takıldı. Asıl maksada okadar acemi girmişlerdi ki Murat..

Madem ki bizdeki (Terazu) çekemiyor. Şeyh Süleyman efendi olmasaydı.. Rueyter İngiliz Ajans'ıdır. diye bir işaret. — Yani müşahede olunmaz. îmam bezzar...N.. — Bu mukadderat bey. Zira bu başka bir keyfiyettir ki hakikati fânî insanlar tarafından idrak olunamaz. Mesela: Rueyter diye bir kelime var. Murat öfkelendi: — Yani bizim buraya gelmemizi Allah mı takdir etmiş? Diye sordu.. bilinmez. Bilenler Rueyter'i görünce İngiliz menfaatim D.. Öyle değil mi Şeyh'im? — Efendim? — Malûm ya.. Eğer bunları hiç duyma dmsa gazete okumandan. Karadayı sen bunları hiç duydun mu? — Hâşâ. Duymadım..» Diyerek gülümserMurat birden bire Şeyh Süleyman efendi'ye döndü: işte böyle Şeyh'im. Tiyatrolarda ve Şiirlerde boğuşuyorlar. Biz şimdi çektiklerine bakalım.. Hacı Hüseyin efendi bu bahsi tekrar açmağa cesaret edemezdi. Milletin zihnini karıştıracak. sayfalarda. «Müminlerin ruhları yeşil kuşlar kursaklarındadır. O'nu yerinde rahat bırakmalı.. ikisi başbaşa verip Ruh'u merak etmişler. Filmlerde. Havalarda. Dedi.. Bu iki ajans ta. Belki yüz defa münakaşa ettikleri bir noktaya gelmişlerdi. Yi görünce Alman menfaatmı anlarlar.N.B... — Bu Rabbin bir hikmetidir öyleyse.B.. . Bize şimdi onu sorsaydılar. Halbuki mahpusa nasıl gelmemeli? Mahpusta kimleri nasıl kurtarmalı? Diye düşünseydiler.Ibni mende. ebuheride derler ki birgün eshab Hazreti Muhammed'e Ruh'dan sordular. onun fikrini hayırlı şeylerden hayırsız şeylere çekmek için bir oyun. Gazete oku maktan ve radyo dinlemekten hiçbir şey hasıl olmazsa bu dünyada yaşamak hakikaten zordur. — Tabiî. Mevzuu bahis kuşlar ve kandiller tabirinden dünyadaki kuşlar ve kandiller gibi birşey zannetmemeli. D. Takdiri tedbîr bozamaz.. orada cennet yemişlerinden yerler. Ufak bir gayretle akıl erdirilecek faydalı şeyler ortada dururken Peygamberin bile hakkından gelemediği meseleleri kurcalamak akılsızlık olur. Binaenaleyh hiç şaşırmazlar.N. Ruh bahsi da maal'esef üçbin senelik karanlığında kaldı. İmam kurtuba bin Malik. cennet şerbetlerinden içerler. de Alman Ajansı. Arş'ı azimde muallak kandillerde ârâm ettiği rivayet olunmasına rağmen karanlıkta kaldı....B. radyo dinlemenden hiçbir şey hasıl olmaz. — Evet. Ossaat.. Bizim Hüseyin efendi de iki senedir mahpus. — Şu halde. Ya akılsızlık. ben Karadayı'ya hiçbir şey söylemiş olmadım. yahut ta bir maksat gütmek. tıpkı bu iki milletin orduları gibi senelerden beri boğuşuyorlar.» Buyurdu diyecek olsam Karadayı «İşte bu doğru. — Evet. Bir de D. Bizim buraya gelişimiz alnımızın yazısı. Buraya Karadayı geleli on gün oluyor.. sonra dünya'ya gelip Ezrail marifetiyle Arş altında bulunan altın kandillere rücu ederler.. Hoparlör'lerde. — îşte olmadı Karadayı...

. Tabi kendimizi kurtarmak istedik... Beşyüz lira ile Allah'ın takdirine karşı mı gelecekdin? — Hâşâ. Ya bu dünyada yaptığımızın cezasını çekmek vardır.» Demiş. «Birkaç kuruşun mürtekibi çayı kürektir... Eğer herşey ezelden mukadder ise... bundan şukadar sene evel Abdülhamit devrinde. Ne dersiniz Şeyh'im? — Haklısınız.— Elbette. zengin herkes cezasını bu dünyada çekecektir. — Ahreti karıştırma. — Bunun azabını Allah bana ahrette çektirecek mi? — Çektirecek.. Hiç olmazsa bizimki sıkılmıştır da. Makbuzlarda tahrifat yapmamak. Rabbim. — öyledir. — Şu halde. Allah'ın takdirine nasıl karşı gelebilirim. Ben ahrette hepinizin günahını çekmeğe razıyım.. Bunların aklı ermediğinden takdiri Ilâhî'yi yanlış tefsir ediyorlar. Öyleyse fakir.. Cehennem yalan olunca Din'in tam yarısı yalana çıkar. Ben âciz bir kul. — Öyleyse. Yani Allah'ın kanunu böyle yazmıştır. birkaç kuruş irtikâp eden mahpusu boylar... Gözlerinden birşey anlamayınca telâşla tasdik etti: — Amenna ve saddakna..? — İradeyi cüz'iyyen var. Hele Allah'ın kanunu. Meselâ ben komşunun namuslu karısını iğfal ediyorum.» — Evet. demiş ki: «Milyonla çalan baş üstünde gezer. Mukadderat da yalnız fıkaralar için mi? hiç bir zengini mukadderat neden çarpmıyor. zengin kullarım ahrette hesap vereceklerdir. . sen beraat etmek için Ağır ceza azasına beşyüz lira rüşveti neden teklif ettin. Onlar da bu dünyada çekmezse ahrette çekecek. Allah'ın hiçbir fil'im için beni cehennem'e sokmağa hakkı yoktur. Uzatmıyalınr Herşey takdiri ilâhî ile mi olur? Hacı Hüseyin efendi.. Şeyh'efendi. — iyi ama bunu kendisi takdir etti ya. Bu günah mı? — Elbette günah. Bir şeyin tam yarısı yalana çıkarsa öteki yansından şüphe etmek haklı birşeydir. takdiri İlâhî yok. Baştan çıkarıp ırzına geçiyorum. Takdiri ilâhi varsa ahrette sorgu sual olamaz.. Peygamberlere de lüzum kalmazdı. Şüphen mi var? — öyleyse. (Sen sıdkile yapış ben sana sebep halkederim. — Yani Ziya Paşa isminde bir şair. «Milyonla çalan mesned'i izzette serefraz. Yahut ta Haktaalâ'nm kanunu yalnız fıkaralar bu dünyada ceza çeker. Şeyh Süleyman efendi'den imdad istedi..) Buyurmuyor mu? — Şuhalde mesele mukadderat değil. Kanun iki türlü olmaz.. Ve yalandır. sıdk'ile yapışmak. Demiştir ki eğer böyleyse Allah'ın kanunu bizim kanundan daha kötü. Şu halde cehennem lüzumsuzdur. — Onlar da çekecek. Haktaalâ. iyi ama çalan yalnız sen değilsin ki. Eskiden beri bir takım hırsızlar var. Ne biçim bir iş. Yani biz. Ziya Paşa'yı galiba tanıyorlar. — Öyleyse... sureta bir müsavat göstermiştir.

Sizinle anlaşacağız. Hacı Hüseyin efendi.. Fakat yanlış anlaşılırsa. Biz bunu sizinle kaç kere konuştuk? Çok şükür Süleyman efendi hakiki bir âlim. kötüye saparsak mahvolacağız. Murat tecavüzkâr bir hareketle kımıldadı ve gözlerini kırpıştırdı: — Lâkin Süleyman efendi.. Allah zâlim olamaz. gardiyan küçük Ömer bîçaresinden ötleri kopuyor. Bunlar. Gülme Hüseyin efendi. Yok takdire tedbir uymazmış. hemen hepsi adam öldürmüş oldukları halde.. idraki maali ile hiçbir alâkası yok.. böyle söyliyerek Şeyh'in yüzüne baktı. — Ne olmuş. Tabi tek başlarına yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. — Yani yalan mı? — Efendim. dilleri dönerken her işi kendileri yapmağa kalkarlar. içiyorlar. Korktukları için de yalancıdırlar. Herşey Allah'tan.. Elleri tutar. Hacı Hüseyin efendi son bir gayretle davrandı: — Şeyh'im dünya'nm yuvarlak olmasına ne dersin? Şeyh Süleyman efendi. Bu bahsi evelce görüştükleri anlaşılıyordu..dünyayı ve insanları yaratmış... Gösterdiği yollardan gidersek kendimizi kurtaracağız.... Şeyh'efendi bıyıklarına rağmen bir mahcup kadın gibi gülümsedi: Başka manalar verebilecek bir muhitte bulunuyoruz. Şüphesiz millete faydalı olmak için konuşuyorsunuz. îdrak'i maâlî. Öyle değil mi Şeyh'im? — Evet. Şimdi çocuklara okuttukları bu... — İşte buyrun.. işte o anda Murat.. Gözlerini telâşla kırpıştırdı. Keder ve acıma Murat'ın hesabına görünmüş şeyler olacaktı. Yoksa dünya yuvarlak değil mi? Şeyh Süleyman efendi çekinerek cevap verdi: — Bu da ruh bahsi gibidir. birdenbire ciddileşti. tevekkül'e saplanırlar. Dün ya portakal gibi yuvarlaktır ve fırıl fırıl dön mettedir... Maksat millete faydadır.. tezgâhtarlık tara fini görüyordu.. — Siz iyi bir Şeyh'siniz. Şarap. Murat ihtiyatla hazırlandı. ilk mektepteki çocuklar bunu biliyorlar. rezil olması Allah'tan değil. Hazretin güzel yüzüne bir derin keder. — Hâşâ. Zina ediyorlar... sürünmesi.. söz uzağa varacak. Malûm'u âlîniz. — Tabiî. Komşularını vurup öldürüyorlar Müslüman Allah'tan başka kimseden korkmıyacak. iradeyi cüz'iyemizi elimize vererek bizi yaşamağa bırakmıştır. Bu ruh bahsına benzemez. Şeyh Süleyman efendi'nin deminden beri farkedemediği diğer bir cephesini. Bunlar bir de kendilerine müslüman derler. Ayet'i Kerîme ve ehadîs'i şerife tefsir ve rivayeti ülema'yı kiram vazifesidir. Mukadderat imiş. Dinleri hiçbir şey câhil müminler kadar çabuk batıramaz. — Şu halde. Hemen . ilim herke'sin harcı değil. Zulüm Allah'tan değil de insanlardan geliyorsa mücadele edip zafer kazanmak kabildir öyle ya. Şunlara günde yüz defa bunu anlatınız. — Hayır Şeyh'im.. . Ben iki senedir inandıramadım. — Evet. hatta biraz acıma çökmüştü.. — Lütfen Şeyh'efendi.. Sonra buraya gelip esîr oldular mı. insanların ıstırab çekmesi..

zaten bazı münevverlerin bilhassa Sebilürreşat'çıların zannettikleri gibi müteassıp Mürteci değildi. Eğer binlerce müridi ve bunlardan gelen . Zira küfürden korkulur buyrulmuştur. iki arkadaş derhal barışır ve arada lâf taşıyan müzevvir'e. dedikodu 'yu hiç duymamış gibi davranırlar. durup dururken iki ahbabı kıskanan bir üçüncü ahbabın arada lâf götürüp getirmeğe başlıyarak bir dargınlığa sebep olduğu da çoktur. Böyle haller koğuşun yeknesaklığını giderdiğinden ötekiler de alâkadar olurlar. Zira herkes olabildiği kadar müslümandı. Medrese'lerin. Anladın mı Hüseyin efendi? Hüseyin efendi. Şeyh Süleyman efendi'nin kendisi için «Akıllı bir delikanlı ama. Murat ta öyle davranmıştı. Böyle dargınlıklar ekseriya diğer arkadaşların bir çay ziyafeti verip ikisini naz etmelerine rağmen adeta zorla davet etmesine.. bir ağızdan fena fena söğerler. kırçıl sakallarını sıvazlıyarak kurnaz kurnaz gülümsüyordu. Efendi. Yüzlerce insan kapalı yerde bomboş oturmağa «Mahkûm» edilirse dedikodu'dan başka bir iş kalmaz. «Ağa. meydana çıkınca anlaşmaları daha kolaylaştı. söylemediyse söylemedim der. İşte bütün bu sebeplerden ve bilhassa. gidip «Yatağına» otururlar. Burnu kanamadan şapkayı giyen. bir Şeyh'efendi'ye baktı. Alevî dedesi Hüseyin. şöyle demişsin. Türk milleti yüzyüze iken kötü sözden ekseriya utanır. Hocaların. Daha akıllı ve daha tecrübeliler ise. Velhasıl. herhalde. kadın kıyafetlerine yavaşça söylene söylene pekala alışan türk milleti. Ayıptır. eğer yakmsalar Bayramlardan birisine kadar sürer. Şeyh'lerin pek cahil ve korkunç derecede menfaat perest olmalarmdandı. yeni karşılaşanların duyduğu manasız yadırgama hissi geçtikten sonra Bu his ekseriya trende kompartmanlarda ve bir de mahpusanede pek şiddetlidir Şeyh Süleyman efendi ile Murat pek iyi dost oldular.cahillere sükût ve istîma lâzımdır. Akıllı ve tecrübeli mahpuslar hatta bunu da beklemezler. Murat. iki gün evel birisini ölesiye söven arkadaşların iki gün sonra methü senadan usanarak biribirleri aleyhinde söylendiklerine pekâlâ raslandığı gibi.» Derler. Ötekiler hep vesileden ibaretti. Zaten ham sofu değildi. tekke'lerin kolayca kapanmasına ses çıkarmıyan. Fuzulî'ye bayılıyor. koğuşun ortasındaki din münazarasında yenmek te yenilmek te pek ehemmiyetsiz birşeydi.» Dediğini işitti. Zaten Şeyh Süleyman efendi'ye mürid'leri ve takdirkârları huzurunda öyle yüklenmesi de doğru değildi. Söylediyse tevil eder. ertesi gün. Adeti bildiklerinden arkadaşlarının kendi aleyhinde kötü bir söz söylediklerini duyar duymaz. sen bana şöyle. Bunun kabahati. şaşkın şaşkın bir Murat'a. hele Dîvân edebiyatının mısra'ı bercistelerinden bir sürüsünü ezber biliyor ve icab ettikçe lâf arası sarfediyordu. mahpusanede böyle ufak tefek lâfların hiçbir değeri olmadığını. Bu olabildiği kadar ölçüsü de gitgide azalıyordu. Murat. Hele Şeyh'efendi'nin biraz şair ve pekçok şiir meraklısı olduğu. umumiyetle lâfın bir manada değersizliğini öğrenmişti. Tanzimat'tan beri sürüp gelen inkılâp 'lardan ziyade. İnsanları biribirine dost veya düşman eden kâr ve zarar meselesiydi. mahpusta çok yattığından biraz sapıtmış zavallı.

Bu da benim. insan bir vakit boş oturmamalı. — Merhaba Silo ağa. yahut ta iki tane gülle ziyarete geliyor.hudutsuz menfaat olmasaydı pek sevimli bir komşu. Yalnız Karadayı.) Hele cinsî münasebetin hıfzıssıhha meseleleriyle sonderece alâkadardı. Geçenlerde Arslan'a Bir kısa dondan başka elbisesi ve bir tek eski çuvaldan başka yatacak şeyi olmıyan bir mahpus Silo ağa para verecek olmuş ta. Okadar ki Şeyh Süleyman efendi artık hergün Murat'ı ya bir tek Armut. — İkiniz de sağolun.. Bu adamın Şeyh Süleyman efendiye karşı adeta bir köpek sadakati vardı.. Murat'ı her görüşte esmer suratını asıp. siyah ipekten Arap meşlah'ma birkat daha bürünerek savuşuyordu. — Sen hep okuyorsun. O gün öğle üzeri Silo ağa elinde iki tane armutla Murat'ın odasına girdi.. — Yok oturmıyacağım bey. Murat yattığı yerden doğrulup kitabı yanma koyduŞeyh'efendi nerde? Nasıl. İşte. evde bazı bazı «İlaç içtiği» rivayet olunuyordu.. Sevmez. Malûm ya boş oturanı Allah sevmezmiş. Şimdi bu kitap ne yazıyor bey? Bu okuduğun kitap. Şeyhin maddî menfaatlannı bu adam kolluyor. Silo ağa herhalde bu dervişlerin arasında böyle şaşırıyor olmalıydı. bu vesileyle lâfı açarak tam bir saat her erkeğe lüzumlu bazı fenni malûmat verivermiş O zamandan beri aralarında adeta hususiyet ve dostluk başlamıştı. kara herif bîçareyi tersleyivermiş... yalnız dudaklarını aralayıp bembeyaz dişlerini gösteren hayvanı bir hareketle koruyordu. Buna dair yazılmış bir Fransızca kitabı Murat mahsustan iki gün masanın üzerinde bırakmış.. Namaz vakti. Şeyh'efendi'nin gösterdiği yakınlık köylü mürid'ler üzerinde de iyi tesir yapmıştı. — Ne yapalıım.. (Murad'a henüz açılmamıştı ama... yahut üç tane ceviz. Efendisini bir hayvan muhabbeti ile hiç konuşmadan yalnız gözleriyle seviyor. — Orası öyle. herzaman aranır bir meyhane ahbabıydı. Nezaman gelsem elinde bir kitap. Yoksa elli hanelik bir köyü senelerden beri idare etmesine. Silo ağa da mahpusun fakirlerine yardım edeceklerdi ama O kara herif aman vermiyordu. Sana armut yolladı. hatta.. mucizeye yakın keramet propagandasını da gene bu adam idare ediyordu. Daha abdest almadım. Silo ağa oturdu. Her gelişte yaptığı gibi kitap raflarını biraz hayretle ve çok çok hürmetle baktı: — Bunları hep okudun mu bey? — Okudum. Şöyle otur bakalım. büyük bir servet sahibi olmasına imkân mı vardı. iyi mi? — iyidir selâmları var. Tayıncı topal Sefer'in sözüne inanmak lâzım gelirse Şeyh Süleyman efendi de. Bu armut Şeyh hazretlerinin hediyesi. Buyur... bu ahbaplıktan memnun değildi. Murat onda sadakattan fazla hilekarlık ta sezmişti. Boş oturmak haşa sümme haşa şeytan'a mahsus. — Merhaba beyim. Vakit geçmiyor. . iyi bir kahve arkadaşı. Herhalde.. kendisi gelmezse bu küçük hediyeleri Silo ağa ile yolluyordu.

. Senin aklın ermiyor bey. Babasiyle karısını bir yatakta yakalamış ta ikisini de öldürmüş. Sen mektepte okutulan gâvur lâflarına kulak asma. ahretini de kaybetti. — Gördün mü? Allah selâmet versin. Oooohh. günahtır diyerek. Sen neden namaz kılmıyorsun? — Üşeniyorum. Sana günahtır.. Seni de pek seviyor. ağaçlar. koşmalar. Rahmetli mutlak mesel getirmiştir. Cennet babaların ayakları altındadır. dağlar... teşbih verir.— Bu Fransızca bir kitaptır. Allah. Bileşen Haktaalâ sana büyük bir nimet gönderdi... koşmalar yazmış. gâvurca bir kitap.. — Çok müslümandır. Senin baban müslüman bir adammış... — Var. Gâvurun âşıkı. Allah demek gâvurda da âşık var. Bak. Ben duydum.. evler hep yerli yerinde duruyor. — Gördün mü? Şeytan senin yüreğini mühürlemiş. Namazını hiç bırakmaz. — Nasıl nimet? — Bizim Şeyh'efendi'yi sana yolladı. Namazdan üşenmiyeceksin.. Bir büyük gâvur var. kalk bir abdest alalım.. Namaza haydi. Bunlar gâvur sözü beyim... Aman fırsatı kaçırmıyalun.. 12 yaşında kız sevmiş köpoğlusu. Namaza başlarsın. Şeyh efendi sana da el verir. Yüreğin ferahlar. Pol Valeri... işte onu yazıyor. — iyi ama. Kapıya bakarak sesini alçaktı: Bir kere namaza başla. — Haydi öyle olsun ağa efendi. Bizimkiler elbette hak âşıkı.. hak âşıkı değildir. Şimdi cennet Mehmed'in babasının ayağı altında mı demek? — Haşa. Ben Şeyh'efendi'ye söylerim. — Fena değil. — Töbe de. — Hani. — Maniler. — Bizimkiler hep hak âşıkı mı? — Töbe de beyim. Diyor. —Her babanın değil. Biz iyi babalardan konuşuyoruz. ismi âzam duası verir. Namaz kıldığını duyarsa sevinir mi? — Elbette. Avrat âşıkıdır. Geceleri.. sana teşbih verir. Daha neler söylüyor.. Yani... Bak bu hiç aklıma gelmemişti.. O herif dünyasını da... — Öyleyse namaz kıl. Silo ağa.. Şeyhlefendi ele mi geçer. Bu dünya ibadet üzerine duruyor. na haddim olmıyarak bir lafım var. sizin koğuşta Adıyaman'lı Mehmet var.. Adı. Kendi başına mırıl mırıl teşbih çekersin.. — Onlar hep temsil beyim.. olmaz mı? — Kulak verme beyim. Haydi bey. şöyle şöyle yapılmasın. . — Ne yapmış O kâfir? — Maniler. Karacaoğlan bak ne diyor: Ak gerdanı ab'ı zemzem pınarı verdi ağzıma da kandırdı beni.... Böyle kitaplar yazar. Beraber namaza gidelim. Baba duası almak gibi yok.

oturamıyor. hay hay.... Karılara el verdiğinden zaten ileri. Bir kere olmaz derse nafile. İki saat aralıkta gidip geldiler. Bir de el verir.. O rezili müridliğe kabul etmiyecekti. Lâkin dünya bir kere bozulmuş. Olur derse.. Vay başıma gelenler.. Mûlevves.... .. Lâkin çok oturmıyacak ha. Sen bizim Karadayı'yı bilirsin. Ömer'e Şeyh efendi nikâh ediverdi.. Şeyh efendi nefes etmeyince yatamıyor. bu bizim Karadayı olacak ta Şeyh'in şeytanı beyim. Sevinir.. — Düşündüğü ne olacak? Alem bize mi bakıyor. sen hele bir kere Şeyh'efendi'ye kendiliğinden danış.. — Hiç ummuyorum Silo ağa. — Töbe Yarabbî. bu iş başka. — Nasıl başka beyim. — Yok canım. Hiç utanırını? Şeyh hazretlerini koğuştan dışarı çekti. Konuştular. Kız.» Diye tersledi. Günaha girersin. Tekrar kapıya baktı. — Başüstüne Silo ağa. Keyfetmeğe gelmiyor ki...— Bunu Şeyh'efendi ile görüştünüz mü? — Hayır. Sağolsun Şeyh iyidir. «Olur.. elin ağzı torba değil ki büzesin. Sen razı ol gerisine karışma. — Pekâlâ icabeder. Şeyh'efendi biraz hasisçe. sesini bu sefer daha çok kıstı. Şeyh acıdı da razı geldiydi.... lâkin yüzü yumuşaktır. — Neden razı olmuyor sanki. Fakat şaşkınlığını sezdirmeden Silo'nun ağzını aramağa devam etti: — Hem Şeyh'efendi'ye namahrem olur mu? Birdenbire Ömer'in yeni aldığı kızın da Şeyh'in mürid'lerinden olduğunu ve bu hususta dolaşan dedikoduları hatırlamıştı: Kıza da yazık. Belki O'nun da bir düşündüğü vardır. vermiyor. — Adam sen de ağa efendi. geri söyleniyorlar. Geçen gün düşünürken aklıma geldi... Olmaz dedi. Şeyh'efendi ne diyecek. Kürtlük devri olsa da bunlar birgün bizim köye misafir gelseler ben Vallaha Karadayı'yı Fırat'a attırır geberttiririm. herkese yalvardı. Haşa sümme haşa. Herkes bir lâf ediyor.. Hiç öyle iş sevap olur mu? — Neden? Ben O işte fena birşey görmüyorum. sana da mı açtı? — Bana da açtı. Şeyh efendi'ye pek düşkün beyim. .» Dediydi. Yalvarıyor. — Sus beyim.. Şeyh'efendi «Sen karışma. Baksana. — Yazık ama ne yaparsın? Silo.. Ömer'in işi başka. O bir aydan beri gardiyan küçük Ömer yalvarıyor da. tenhada. Bizim Şeyh'in düşmanı çok. Dünyada O herif kadar gaddar pezevenk yoktur beyim. Pazar günü. Zaten elinde büyüdü gibi birşey.. — Töbe Yarabbî. — Elbette fenalık yok. Sevaptır. Sana esma'i şerîfeyi belletir. Neticede Şeyh'in aklını çeldi. Murat fena halde şaşırmıştı. iyice sarınsın da uğrasın. Bana da yalvardı beyim... hoştur. biraz eğilerek korka korka konuştu: — Ömer köpek gibi yalvarıyor. Şeyh'efendi'ye nerdeyse çıkışacaktı. Hafakan'ı varmış. Karda pusta ne işi var? İcab etmez. — Allah razı olsun beyim.

Bir nefes etse.. Peygamber gibi mübarek. Yatağa girmek ne mümkün. Bunu alalı altı ay. beyim? — Dere*1: Şeyh'te O Yasin'den yok mu? — Şeyh'te de var elbet.. Şeyh'efendi. Adam korkar.... Bu iş öyle kolay mı bakalım. Şimdi şuraya gelse de okunuverse fena mı olur canım? — Kabahat hep Karadayı'daymış. şeytan işine girmez. Lâkin Karadayı müsade etmez. Eski karı öleli iki sene oldu. Besbelli gizliden kullanıyor.. «Alışmış kudurmuştan beterdir» derler..) Dedi. Sen benim tarikat kardeşimsin.Eskiden de.. sonunda bir de yalan uydurdu.. — Mağribî Yasin'i ne oluyor. — İyi öyleyse. Adam çarpulur. Hele bir kere mürit ol. Lâkin. sen abdestsizsin. Töbe Yarabbî. Zamane kötü. Hem de sevaba girerdim.. (Mağribî Yasin'i istiyor. bu Mağribî Yasin'i Karadayı'da var mı? — Olmasa. Görmez misin. Ağabeyimsin. Ben ağlıyorum bir tarafta. Benden birşey saklamaz.. Omere de yazık. Sabahleyin biraz bayılıyor. Tesbih'e başla. töbe. Yeni evli... Lâf aramızda «iş Karadayı ile bitecek» dedim de. karı ağlıyor bir tarafta. Kızcağız madem ki Şeyh'in nefesine bir kere alışmış. — Yalvaracağım. Yüreği temizdir. Lâkin neylersin. Bu Mağribî Yasin'i.) Dedi. Sen bizim tarikata girsen beyim.. Bir de bizim Şeyh bu yüreksizi birinci halife yapmış. bu Mağribî Yasin'i müthiş birşey.. Lâkin Şeyh efendi öyle cin işine. Bize de «günah yahu» diyerek kafasını yumrukluyor. duramaz. — Neden? — Sus beyim. Bir nefesi var. Demin sana namaz kıl dememin sebebi ne? Haydi bil bakalım. Şu Karadayı rezilinden kurtulurduk.. «Karıya doyamadım Silo ağa. Bir ağlama. Şeyh'efendi'ye iltimas edeceksin. Hafakan'ı tuttu mu kızın aklı başından gidiyormuş. — Demek. Bilmezmiyim. Bildiğimiz Yasin'den başka mı bu? — Başka mı ne demek beyim? Asıl Yasin bu Mağribî Yasin'i. dalar dalar gider fıkara... Şeyh'e sözünü okadar geçirir mi A. kürtlük devri olsa ben O herifi gâvur niyetine keserdim beyim. E bu herif genç herif.. Halden de anlarsın. Tamam... Karadayı'ya da yasak etti. bir bayılma. belki seni birinci halife yapar. Mağribî Yasin'i abdestsiz ağza alınmaz. Ömer'e de dediğin gibi yazık. Töbe. (Seni mahfederim.. Ben adamımı bilirim. kanlı gibi yalvardı. İslâm dini aşikâre.. aklı biraz oynaktır. Şeyh'efendi iyidir beyim... — Pekâlâ. — Bilirim. — Hiç duyar mı? Sen ağzı sıkı bir adamsın beyim. haftada bir Şeyhe getirir nefes ettirirdi. tabi bu konuştuğumuzu Şeyh'efendi duymasın. — Bir kere daha yalvar... Dedim ya. . O ne domuzdur.... Sabaha İcadar öyle oturuyormuş.. Evvelki gün gardiyan Ömer. — Karadayı'da elbet. Zaten beyim. Ben abdestsizim. Yalana bak.. İşte uyuması okadar. yalana. Hani söz verdi ya.. Altı ay nefes etmezse karı ölecek. Sen gene bir daha söyle. Şeyh'efendi sana her sırrı söyler. Mağribî Yasin'ini bîçare neylesin. ha? — Sen ne diyorsun.

gibi bir söz. Böyle bir iddiada bulunmadığıma siz şahitsiniz. — Allah senden razı olsun müslüman.) Diyen darbımesel geliyordu.. kibirli bir ciddiyetle ayağa kalktı. Meselâ. kâr yılı. — İşte gördünüz mü? Ben de sizin kanaatınızdayım.. Haberim var. Öyle ya. Aklınızda mı? — Nasıl? — Herkes'in Allah'ı kendisine göredir. Ama. Size meseleyi nasıl açtığı enteresandır. aşağıya doğru.. Bahusus bunu Silo vasıiasiyle yaptıracağım. Ben O'nu severim.. Murat. sizi de kurtarırım. Halbuki ben keramet sahibi değilim. hem O'nun kusuruna bakmayın. Hacı Hüseyin efendi'ye Şeyh efendi için böyle söylediğini hatırladı. bunu Silo'ya anlatın.. Haklısınız.. Geçenlerde gene bir söz söylediniz: Dini kötü ve cahil dindarlar bugünkü hale getirmiş. insanları bir okuyuşta türlü illetlerden kurtarıyorum. Ne dedi Allah aşkına. Lâkin erkekler üzerinde . hiçbir mukaddemeye lüzum görmeden: — Silo'nun kusuruna bakmayın. dedi. Bazı hallerde. şu adam. Uğursuz bir gün. Kaba olmak kolaydır da.. kibar olmak ve şiirden anlamak zordur.) Ne demek? — işte bu dernek. Herkes'in Şeyhi de kendisine göre oluyor. Erzincan zelzelesini ben yaptırdım..— Orası kolay. Dediniz. Cahilane bazı rivayetlerin kulağınıza kadar geldiğine eminim. Şeyh Süleyman efendi. O'nun nazarında ben bir çeşit Allah'ım.. kibar bir adam oluşumdan ve şiirden biraz anlayışım ibarettir.. Namazdan sonra Şeyh Süleyman efendi gülümsüyerek odaya girdi. Oğullarım bana inanmıyorlar ki. kendimi alâkadar ettiği halde. Gelin de. Yokuş aşağı kayıyoruz. kör. — Bugün Salı.. Aklına birdenbire (Ar yılı değil. Şimdilik böylece. topal gidiyoruz. (Şeyh'i Şeyh eden mürittir. Şu anda istesem bu mahpustan kendimi de... Farkında değil misin. Belki bakkallık eder. maal'esef müdahale edemiyorum.... Silo ağa. müridiyîe.. — Yok canım. ama. dedi. Halbuki Silo'ya bunlar hiç birşey ifade etmez. seni tarikata kabul ettiririm. eğer Şeyh Süleyman efendi olmasa da yalnızca Süleyman efendi olsa. İyi ahbabız.. O'nun nazarında benim değerim kerametle ölçülür. Selâm verdi.. inşallah yarın başlarız. — Şimdi anladım. Geçen gün bir doğru lâf söylediniz. müritlerimi de.... Aman namaz gidiyor. — Başüstüne. Tabi böyle bir teklifi size benim yaptıracağımı zannetmezsiniz elbette.. Kapunun önünde durup döndü ve: — Merak etme beyim. Silo başka türlü metheder. Fakat nedense bunu istemiyorum. Siz beni başka türlü methedersiniz. alay etmek istemiyordu. Gülümsiyerek gözlerini kaçırdı: Sizin nazarınızda benim kıymetim. Şeyh Süleyman efendi'nin güzel yüzü kederlenmişti. Bu zavallılar beni her şeye muktedir sanıyorlar. Sözü ustalıkla çevirdi: — Kusuruna bakmayın. Hem de.. Bütün bunları bildiği ve bildiklerinden İstırap duyduğu halde... şeyhefendi sözüne nasıl tahammül ettiğini Murat biran düşündü. Haydi abdest al da cemaata yetişelim. Artık bizi hiçbir kuvvet durduramaz..

Mesele bukadar basit olunca ben Kur'an'ı bazı güzel mısralar yazılı bir şiir kitabı sayıyorum. Bir başka zamanda olsaydı.. yok demek malûmu ilâm olur. Ne bileyim. Velhasıl şeyh efendinin içinde. zeval ermez bu çarkın var bir üstadı.. Ya ahret varsa?. buna senelerdir alışmanın kibrini ifade ediverdiler. ikimiz de sınırlarımıza geldik. güneşin etrafında döndüğü de yazılı değil. Ne siz bir adım geriliyebilirsiniz. dedi.. Mesele bukadar basit. Akıllısınız. Size geldikleri yerde. bunlara daha çok büyük fenalıklar edebilirlerdi. Birdenbire pek ileri gittiğini de galiba farketmişti... Fakat . insanların birkaç kademe üzerinde yaşamanın. Üstad. Silo ağa ile beraber olmanın kederiyle bukadar samimî konuşmuştu.. dediğim gibi. Şiiri seviyorsunuz. Töbe. açık açık konuşuyorum.. bukadarcık bir iddiayı hoş görürdü. Hiç değilse.. Ya ahret varsa. Onları fenalıktan kabil olduğu kadar kurtarıyoruz.. inanmış görünenlerden daha doğru yürüyorum. Yerinizde bir başkası olsa af buyrun. Nüzhet efendi'nin çok sevdiğiniz bir beyti var : «Fena bulmaz.. Gülümsedi. düşüncelerini sezmeğe uğraşıyordu.. Siz sadece onları. Varsa ben birşey kaybetmiyorum ki... olmasanız Şeyh Yusuf sizin işinizi yapacak.» Diyor. Ağzında garip bir değişme oldu.. bu iptidaî insanlara yol gösteriyoruz. hareketlerinde hiçbir sır. Murat.... Ben Kur'an'ı merak ettim de okudum. Tahtından inmiş olur. Zamanında Arap milletine iyiliği dokunmuş bir kitap. dikkatli Murat'ın yüzüne bakıyor. Sözlerinde. Herhalde Murat'a karşı. falan hiç inanmadığım halde. diye cevap verdi. Dünyanın yuvarlaklığı ve döndüğü Muhammed'in zamanında henüz keşfedilmemişti. bu devirde din onların ümitsizliğinden istifade ediyor ve bu istifadenin hatrı için onları ümitsizlikte bırakıyor.. İçini tamamiyle dökmüş gibi ferahlayıverince kendisini topladı. Süleyman efendi. Ahrete. Murat'ı öfkelendiren bir geri çekilme hadisesi vuku buldu. Oluversin şeyhim. — İyi ama bakalım Ahret var mı? — Töbe diyin Murat bey.. kendi kanaatınıla.. — Günaha giriyorsunuz.. gözlerinde. gene de bir büyük hizmet yapıyoruz. hiçbir kıymet vehmetmezler. Varsa yok dememden birşey çıkmaz.. — Töbe mi? Anlaşıldı şeyh'im. Fakat mahvolan samimiyete acıdığından insafsız davrandı: — Hiçbir şeyden kurtulduklarını zannetmiyorum. ne de ben. kendi yarattığı şey hakkında nasıl bukadar cahil olabilir? Bu sualin de hazin bir cevabı var üstadım.. Ve bütün zaaflariyle bir iyi insansınız. Mamafi siz.de kadınlar üzerinde de hiçbir değeri kalmaz. Yani Galile henüz doğmamıştı. Sakın ayrılma bu azm'ü kararından. Ben kendimden eminim. Ümitsizliği ahretteki hayatla biraz olsun gideriyorum. Dudakları hemen de hiç kıpırdamadıkları halde. — Hayır zannetmem. ümitsizlikleri içinde bırakıyorsunuz. Nitekim fetva verir gibi ağır bir ses tane tane konuştu: — Mamafi. Yoksa. — Aman Nüzet. Deminden beri dimdik bakan şehvetli siyah gözlerini kırpıştırdı. İçinde dünyanın yuvarlak olduğu.

Sözlerimizden başka başka manalar çıkarmayız. insanı kızdıran bir mahlûktu.. Ben de sizi öyle buluyorum Şeyh'im.. Lâkin tenbihi var. Galiba bugün zararı okadar yığılmış ki. yani dünyadan konuşuruz.. gözleriyle Murat'a yalvarır ve birşeyler sorarken pek acaip. Söyledin mi beyim? — Yahu ben ne söyliyeceğim? Hem beni elçi tayin edersin hem de meseleyi anlatmazsın. — Dinin bir ahlâk tarafı var ki hiç değişmez. (Birisine birşey çıtlatırsan bak sen düşün. benden sır çıkar mı? Şuna bak.. — Öyle söyledi. Meseleyi Silo ağa biliyor.. 35 inde gibi duruyordu. Şiirden. Böyle kederli ve korkmuş olmasa. Yemin verdirdi. (Olmaz) diyor vesselam. O da böyle cevap veriyor. Benden saklıyorsun.. şirin bir adamdı. Bu halinde simsiyah.. kıyafeti eskisinden daha perişandı. Şeyh'efendi de dikkatle dinlemişti..) Dedi.. artık ben de sizi komünist partisine aza yazmağa tabi çalışmam.. — Olmaz mı? Neden olmaz mış. Aman Hey Allah. Eğer samimiyetim hususunda birisinden bir santim aşağı kalsam kendi kendime hakaret etmiş gibi birşeyler hissederim.. — Senden saklı bir şeyim yok beyim. siz demin bir an samimî oldunuz.) Dedim.. — Ulan. Öyle ya. — Şeyh'efendi bugün benim omuzuma vurdu. eski iyiliklerini ileri sürmek biraz müşkül. elbet ben de bir karşılık bulurum... Zaten bizim millet böyledir. Murat bir saat kadar Froydizm'den bahsetmiş. Ben ölürüm beyim. ogün Murat'ın odasından kalbi kırılmış ayrılmadı. Herkes biliyor. fayda göreceği yere yardım etmez.eskidikçe zarar vermeğe başlamış. — Aman yoksa söylemedin mi? — Tabi söyledim.. Hani ben söyleyince senin bana herşeyi anlattığın meydana çıkacaksa başka türlü yaparız. Meselâ ben . (Görülecek bir iş değil ki. 45 ini çoktan geçtiği halde henüz 30. siz beni Nakşibendî tarikatine celbetmek istemezsiniz artık. kadınlardan... gür saçlarının da pek tesiri olmalıydı. İşin iç yüzünü bilsem. yaşını göstermiyor. Bütün ufak tefek insanlar gibi. Ben gene bilmemiş olurum. — Şimdi gene (Yapılacak bir iş değil) mi dedi beyim. Ben sizin sohbetinizden lezzet alıyorum.. Daha beş ay kadar bir aradayız. bacakları bir misli daha çarpılmıştı.. — Canım. Bilhassa Libido bahsinde birçok sualler sordu ve neticede galiba (Froyd)e hak da verdi. dedi. Olmaz mı? — Hoş bir adamsınız Murat bey.. Karadayı biliyor. Siz de benim görüşmemden hazzediyorsanız böyle bir konuşma lâzımdı.... — Kusura bakmayın... Aman Yarabbî. Hep böyle söylüyorum. (Şu bizim Ömer'in işini lütfen görüver. Şeyh Süleyman efendi. — Teşekkür ederim. Artık biribirimizi kollamayız. Ama şimdi. Ahlâk değişir.. Kılığı.) Dedi.. iyi olacak diye bana güldü. Haklısın. şunu anlatsana. omuzuma..Gardiyan küçük Ömer'in son günlerde boynu çöp gibi incelmiş.

Yahut Silo ağa'ya yolunu gösteririm. Bu da müritlerdendir.. Al canımızı Allah'ım. — Sahi beyim. (Suphanallah) demiye bir başladı mı.. döner bir ağlama tutturur. sonunda teşbihe oturur. Şeyh Süleyman efendi'nin nefesiyle yaşar beyim.. Lâkin bunun babası ayyaş bir herifti. Allah'ım gayrı canımızı al.. ardından kız doğdu.. Lâkin Cumadan Cumaya da razı olduk. Şeyh'e gittiği ... Bu da bir hastalık. Bu bizim kan.. Namaz kaç rekeal olur yahu. Elleri kilitlenir.sana akıl öğretirim. Allah rahmet eylesin çok iyiliğini gördüm.... Bir fena derde düştük. Ben sana anlatacağım. Bize teşbih verdi..... Elleri titriyor. Yalvarmak. Çocuk kısmı bakılmak ister. Ben bakarım. Şeyh efendi'ye rica edersin... O'nun yumruklarını bu hastalıklı göğse vurarak kendisini yerden yere atacağından korktu.... Yahu biz karıdan yana demek ki talihsiz bir herifiz bey. Namazını kılar. Ömer nerdeyse ağlıyacaktı.. Kan ferah ferah otuzunda vardı beyim.... İstemez bir türlü... Bize bu karıyı aldı. On kılar. Elimden naçar kalınca yallah. it gibi kudurdu da öldü. elli kılar. Yetimlerle kaldık.... Oğlan doğdu. Sülâlesi deli.. Kızda meğer illet varmış. Boynumu büker beklerim. Lâkin avratm talii yokmuş... Şeriatta. Nöbette misin? diye sordu. Üstüne varsan bayılacak... onbeş günde bir kere Şeyh'e gitmezse derde düşer... doktorlukta. Dişlerini gıcırdattığı zaman duysan korkarsın beyim. Tarikattan.. — Hele otur şuraya. Makineyle dikiş dikerdi.. Sar'ah besbelli. Hitamında ağzı köpürdü.. Biz de körpe kan görmemişiz. galiba demincek biraz hızlı konuştuğundan kanburca göğsü körük gibi hışlıyordu. namaza durur... sızlanmak bende. Velhasıl bir çare buluruz... Artık senin namusuna. horoz öter. yirmi kılar. Onaltı yaşında beyim. Karı da Ben de el aldık. her gece canım çekiyor. Hem de körpe. İskemleye oturup ellerini.. Bekârlık rezalet. Hasta olduğumuzdan biz de fıkara olduğumuzdan bize dul kan aldılar.. teşbihine sağlam... Tam rahat edeceğimiz sıra sizlere ömür...) diyerek düşüyor. Derdini söylemiyen derman bulamaz. Bir gülme tutturur bir eyyam.. yetimlerin anasını aldığım zaman ben kaç yaşındaydım bakalım.. Murat.. Onyedi yaşındaydım. — Nöbetten çıktım beyim... vicdanına. ayıp yok. Bizim on sene çocuğumuz olmadı.. Ağzından bir san su boşanır. dedi. Bir taraftan nikâhta keramet oluyor. — Yoktur. Biz bir derde düştük bey.. Hitamında bu Şeyh Süleyman efendi'yi söylediler.. Gittik. Kederli bir çocuğa benziyordu: Karıdan yana bu bizim derdimiz bey. — Amin beyim. Gece sabahlara kadar yalvardık. Gece gündüz içer bir herif. Bir de beyim. Cuma gecesinden Cuma gecesine Allah'ın emrini icra edeceğiz. orucunu tutar. O işe müptelâ değil.. Ettehiyyat'ta oturur gibi dizlerinin üstüne koydu. Bizim derdimize Allah rizası için bir çare.. — iyi söyledin. Dinle. Haftada. Arada bir (Ayyy. Beni adam gibi adam eden O'dur. — Allah rahmet eylesin. Şeriatta ayıp yoktur öyle ya. Gittim bizim Şeyh'efendi'ye dehalet ettim.. Sen yabancı değilsin bana kalsa. Kızarım. Hem bu şeriat üzerine bir mesele.

sen yabancı değilsin. kız teşbih çekerlerken iyi saatta olsunlar tutmuş bunu. Bunu da bizim Şeyh'efendi'nin perisi tutmuş meğer. Ondört yaşındayken bir Ramazan'da 99 bin kere esma çekmiş. başını duvara çevirir. Karı benden kendisini çektikçe bizim' muhabbetimiz artıyor.. yanımda yatsa.. Uyandırsam kızar... Çocuklar bakımsız. Bir gece Ana..) Diye ağlıyor.. Dedi. — Pekâlâ sen şimdi ne istiyorsun? — İstediğim şu: Süleyman efendi mahpus. Üstüne bu hal neden geldi. Kim ne bilecek? Şuraya getiriveririrn.... Dul çıktı. Kapuya bakarak sesini alçaktı:Daha türkçesi. Bir aydan beri ben neler çekiyorum beyim. keyiflenir. — Anlamıyorum bu nasıl bir iş.... — Öyle şey olmaz..... beyim. Şartı bu.. Ben de şaştım Ömer efendi. Şeyh'in kapusunda bulmuşlar.. Şeyhin nefesi şifa canım. Gardiyan küçük Ömer. (Ana beni götürüyorlar. Abdülvahap gazi tepesinde bunların düğünü olmuş.. — Neye beyim?.. Meğer Süleyman peri'nin kaçırdığı gece.... Dedikodu yaparlarmış.. Üç gündenberi dört kere bayıldı. Başına gel medi ki nerden bileceksin.. şeriatta ayıp yoktur. İşte bunun üzerine bizim Şeyh'in perisi musallat oldu.. Uyku arasmda (Süleyman. sonra da tutup ırzına geçmek.) diye bağırarak gece vakti sokağa düşmüş. Razı olmuyor. Buz gibi. (Beni neden uyarmadın.) Diye gene kızar.) Diyorum.. (Beni götür yoksa ben ölürüm. Sesi de fena değil. Şaştım kaldım. yahut ayağın bağını çözer bırakır. Ne öldürdü. Ben dersen işte böyle... Türkü söyler. Her insanın bir perisi var ya... adamdan azma beyim.. Bir aydan beri karıya nefes edemedi..... Kokusuna alışmışım beyim. Karanlıkta kaybolmuş.. Şeyh'e yalvarıyorum. Olmaz ne demek? Bazı bazı gelir.. Yüzü bile kırmızı elmaya döner karının. Sen böyle şeylere inanmazsın. (Şuraya getireyim bir nefes ediver. — Töbe de beyim. Ertesi sabah. tesbih'ten geldi. Ölüyorum Şeyh'im.. On gündür gayrı yatağa da girmiyor. ne bıraktı. yüzünü örter. Süleyman. biz bunu kız diye aldık. Lâkin üçgün sonra o işe geldi mi gene domuzlaşmış bakarsın. ellerini dua eder gibi açıp müthiş bir ümitsizlikle tekrar dizle rine bıraktı.. kim ne bilsin halbuysa. Bazan sana büyü mü yaptılar? Diye sorarım. Dejenere belki de frengili bir babanın ondört yaşındaki kızına bir ramazanda 99 bin defa teşbih çektirmek...) Dedi.) Diye söylenir... Deli olacağım. Ya gerdek gecesi boğar öldürür. Hitamında meseleyi öğrendik. Halbuysa evlendikten sonra gelmiyecek. işte sabaha kadar bana bir etmediğini bırakmadı.zaman üçgün iyidir.. uyandırmasam da sabahleyin söylesem. razıyım.. İslam sözü aşikâre. Peri kısmı.. Lâkin ne mümkün.. Söylemesi ayıp. peri düğünü. Anası da tarikat'tan. (Sonra öğrenirsin.. Sabret. Taşta hararet var. .... namaz vakti. Ertesi sabah Şeyh'e gittim. — Ümit vermenin bu çeşidine. Sabahleyin namaz vakti getirmişler de Şeyh'in kapusuna alıvermişler. El sürmemeğe razı olduk. Murat büyük bir nefretle bıyıklarını dişliyordu.. Onda hararet yok beyim. Birşey demezler..

mesut olmuştu. — Bu da oda kirası mı? — Ne münasebet.. işin kolayını bulduk Ömer efendi.. Başka bir isim verip yukarı çıksın.. — Kızmaz. Başını kaldırıp bakmaz.. Yalnız Şeyh'efendi benim haberim olduğunu bilmesin emi? Ayıp düşer. — Anası da olmaz. Öyle aklıma geldi. Her hafta.. Tabi bir kere söyliyeceğim... Sonra. işte bu doğru. Sen kızmazsan tabi O da kızmaz. — Yani Şeyh hazretlerine yalvarmıyacak mısın? — Yalvarmaz olur muyum. aman ellerini öperim düşün.... Al gözünden peynir helvasiyle kâat kebabım beyim. — Benim yanımda nefes edilmez. Arkadan şeyhi bir usulla içeri sokarız. Elinde büyümüş beyim... Allah senden razı olsun. — Allah seni sevdiğine kavuştursun Murat bey..münasip görürsen. — İyi ama kızarsa. çarpuk bacaklarının üzerine sıçradı. Baksada mürit ne demek? Öz kızından ileri. Şimdi benim söylemem icab etmez.. zarar yok. — Bu halvet işine şeyhin kansı ne der? — Hiç ne diyecek? Arada bir fenalık yok ki beyim.. — Buraya gelsin ama.... Bu ziyaret günü getiririm. O da Şeyh'efendi'ye geldiğini söylemez... Töbe yarabbi. Haa?. — Senin sayende beyim. Gene sen söyle....... Canı sıkılırsa.. Bir kere nefes ediverse. Eski birşey örtünüp gelsin.. Buraya gelsin. Bu işte pekâlâ. Ben bunu düşünmemiştim. — Aferin. Razı olmadı mı.. Şeyhi de çağırırız.. — Razı olmazsa. Canım sana kurban.. — Nerden bilecek? Bildirmeyiz. Buraya.... Cebinden dört tane ceviz çıkarıp Murat'a uzattı: — Buyur beyim. Gözünü keyifle kırptı: Şeyhi alıştırdık mı her hafta gelsin. — Yani. Hiç. Sen düşman lâfına bakma. — Estağfurullah. Yani tarikat meselesi olduğundan. Sen de aşinalık etmezsin... Hep senin sayende.. Haşa.. haber vermeden getirmeli. benim odama gelir.. Şeyh hazretleri ahır zaman Peygamberi sayılır. Nefes ediverir. Kır da afiyetle yiyiver.. — Getir...... Benim odamı. Gülüverir.. öbürgün. — Ya.. Yarın değil. Bana kızsa da bizimkine hiç kızmaz.. — Nefes etse. — Düşün beyim. Yeriz anasını satayım.. bak ben ne diyorum.. belki şeyhi edersiniz.. burada kimse bulunmasın. O da bir evlât.. Eniyisi böyle yaparız.. Tamam.. sırrı faş edersek.. Hangi saat geleceğinizi ben de bileyim de.— Ne çeşidi. şeyhin perisi belki büsbütün öfkelenir.. — Eksik olma beyim.. ben de mürit değilim. . Sen de gelirsin... Sanki birdenbire gençleşmiş. Anahtarı sana veririm.. Doğrusu bu. Halvet'te nefes edilecek.... Karıyı buraya kaparız. Gardiyan Ömer. anası da mı gelmeli. Hem Silo'ya da bunu açarsın. — Sahi. söyle.

Efendi diyoruz.. Köy bekçisi. biçiminden ve renginin solmazlığmdan belli. yazma.. okuma bilmemesine rağmen demir çenberleri altın suyuna batırılmış bir dolma kalem.. «Birden.» O kılıkta.. Karakol kumandanı. on. fevkalâde şık bir kahverengi kostüm... evrak tasdik dediler. Hani O müslüman. Müslüman mı kaldı? — Sahi O da doğru.. dünya. sulh ceza'ya iş kıyafetiyle gidip geliyormuş ki. aynı renkten podösüet iskarpinler.. Nesli münkariz olmağa yüz tutmuş. Ve dönüp kapudan dışarı haykırdı: — Efendi. Müslüman kısmı müslüman kardeşine elinden geldiği kadar yardım edecek. pek uzun boyuna ve pek esmer yüzüne hiç yaraşmıyor. Bağırarak içeri girdiler. ayaklarında. efendi demek senin anana söğmekle birdir.. — İyi bildin beyim. ben bu iyiliğin altında kalmam. eşek. Göster de ayak turab'ı olalım. elinde baston ve bir de krokodil taklidi Portmen vardı. fenalık mı etmekte olduğunu kestiremedi.. başında Tavşan tüyünden bir fötr şapka.. Sakin gecenin içinde betonda sürüdüğü ayakları yılan gibi hışırdıyordu. yarı divane uşak eskilerine döndükleri. yırtık şalvarı.. göğüs cebinde mavi kenarlı bir ipek mendil. Halep'ten kaçak getirildiği dayanıklılığından. gardiyan küçük Ömer. aklın biraz erse ya. Bütün bunlar. köyün yetmiş hanesinden atmışdokuz hanesi bize düşman olduğundan.. Bir haftadan beri evrakı Vekâletten gelip Belediye işlerinde çalışmağa hak kazandığından şimdiki elbiselerini satın almıştı. İzollu'nun İmik uşağı köyünden İmik ağa önde. mahpusa.. Murat dünyaya akıl erdirdi erdireli ilk defa birisine iyilik mi. İş işten geçti. tanıkan bir numuneydi. İmik ağa.— Zahmet ettin. Sapan çaldığı iddiasiyle mahkemeye verildiğinden ve muhakemesi gayrı mevkuf cereyan ettiğinden.. pek ince. Murat'ın omuzuna dostça vurarak yürüdü. asrî bir mankene faian benziyordu. — Ne münasebet. eşek. mahpusa getirmişler. İmam. İmik ağa. Murat'ı görünce. — Nerde o müslüman beyim.. eski bir şalvarla gelmişti. Dünya bozuldu. Pulluk'la ve biçme makinesiyle ziraat yaptığı için» asabiyeti ve . Bu sözle hiçbir münasebeti olmadığı halde. Sırtında. Senin aklın erse. Hele işimiz hayırlısıyla yoluna girsin.. Ulan eşek. Hem de fena bozuldu. Geldiği zaman kış olduğu halde alpaka ceketiyle titriyerek kendi tabiriyle «Çay kuvvetine yaşıyarak» geçirmişti. yardımcı bulmuş bir haklı adam gibi tekrar ayak diredi. ensesin bakılınca. Bir sene cezasının tamam altı ayını. gözünde numarasız gözlükler. bir acaip yaltaklanmaya ve korkuya kapıldıkları halde. Muhtar. Kürt ağalarından. Burada yük mevzuubahis olamaz.. — Ne zahmeti. Diğer emsalinin yüzde doksanı. Sonderece asabî ve kibirli bir adamdı. «Çift at'la. Nahiye müdürü. O'nu munis bir gülümsemeyle iterek arkada. bostan korkuluğuna. Köy kâtibi. onbeş senedir olup biten işler karşısında fena şaşırıp ipin ucunu kaçırarak. Şeyh Süleyman efendi.

Kapudan seslenen de( bu seslenme üzerine «Bize artık müsade imik ağa» diyenler de. Karnı iyice doymuş misafir yahut misafirler. Bu da fayda vermezse. kese kâatları. petmez bulunurdu. Hepsi gösterilip hepsi tadıldıktan sonra.. bahçeye koşar. incecik vücudunu ırgahya ırgahya ayran döğmeğe girişirdi. türlü türlü turşular.. kahveler ellerdeyken çaydanlık ateşe sürülürdü. incecik kemik parmaklan titremiye başlar. tussuz yağ.. . tahta kaplar. öğle ve akşam yemeklerinde. artık kahveyle çayın üzerine ayran içilemiyeceğini ileri sürsün. peynir. dut pestili.. kızılcık. Çay demlenip kadehlere koyulur koyulmaz. leblebi. kahve pişirilir. aşılı mışmış çekirdeği. Misafirleri dağılır dağılmaz. kurudut. ağanın perişan ve acele istirhamlariyle başka misafirleri böylece deflemek işine yardım etmişlerdi. aluç..» Diye nöbetçi gardiyanlara yollardı. birisini.» işaretiydi. dört. söylerken kendi kendisiyle mi. Kahve fincanı denilen küçük şeylere dekilerden mada. kalabalıktan kaşgöz işaretiyle ayırıp kenara çekerek davet eder. suratı asılırdı.. Kimin haddi ise. İçeri geldi geleli. armut. Burada itirazın zerre kadar faydası olmazdı.. Ozaman derhal asabileşir. İmik ağa.. herşeyin daima turfandasını Yani ilk çıkaniyle. içeriye «İmik ağa. Bunu anlryamıyanın yay haline. bal. bunları da and vererek tattırıp yerine iade eder. Bu ocak parıl parıl tertemizdi. birkaç saniye sonra da koridorda raslayıp talimat verdiği herhangi bir mahpus. kâatlar çeker. mukavva ve teneke kutular. bunlardan yemeğe zorlanır. dişlerini gösteren bir gülümsemeyle yerinden sıçrar. sabah. Misafirlerini iki kap yemekle tıkabasa doyurduktan sonra. yahut birkaç kişiyi. Oturup yeniden yeniye lâf açmak imik ağa'yı çileden çıkarmağa elverirdi. dışarı çıkıp tekrar döner. Hepsini kaldırdıktan sonra. köpük pestili. elma. karpuz. badem. belli etmeden gülümserler. yemiyenlere bir haftadan on güne kadar küserdi. kabak çekirdeği. Cumhuriyet ağasıyız. karşısındakiyle mi alay ettiğini anlamak imkânsızdı. kuru üzüm. suç ortaklığından gelme. Bunlarda. ahlat kurusu ile dolu torbalar.» Diye bir lâfı vardı ki. yalnız yediği vaki değildi.. boy boy tabaklar. İmik ağa. Yemek pişirmeğe. çıkarıp önlerine sıralardı. ceviz. sepetler. süzme yoğurt. Seni daireden çağırıyorlar. son kalanını bulundurmağa meraklıydı. gardiyanları çekiştirmek bile gardiyanları çekiştirmeğe başka hiçbir zaman dayanamazdı O'nu teskin edemezdi. Sanki hiç kullanılmamış gibi parlardı. şeker sandıklarının Bunlar üç tane idiler önüne çömelir.kibri üstünde kalmıştı. Ocak harlamağa başlayınca üstüne misafir adedine uygun bir cezve koyulur.. Misafir de kaç kere. «Biz ağa'yız ama.. zeytin. ister istemez ikramın tadına bakılacaktı.. kısa bir samimiyetle biribirlerine kurnaz kurnaz göz kırparlardı. Mutlaka. kuru incir. Sık sık kapuya bakmak başvurduğu son kibar çareydi. mışmış. mahpusanede. Bu son hareket misafirler için «Kalk git. kâseler. çökelek. çaydanlığı ve ayran kâsesini uzatarak: «Şunları bizim kapu köpeklerine götür. bir tahta kaşık getirerek. ayva. Ziftlensinler.» Diye seslenirdi. beş çeşidini daima yanında bulundurmakla iftihar ediyordu. alıp yemeğe götürürdü. yüzünde birdenbire peydahlanan derin bir nefretle ilk gözüne ilişen mahpusu huzuruna çağırır. imik ağa ortaya bir kocaman bakır tas. yenidünya. gelmiyenlere dakikalarca yalvarır. karyolasının altından kavun. en arkadan sıra gazocağı'na gelirdi. Böyle sıralarda.

. oradan alıp gelmek lâzımdı. Karınlarını birgüzel doyurdular. Ulan Şeyh Sait.. Birisi hastalansa da. Şimdi. Şimdi borç istemenin sırası mı ya.. Allah eksik etmiye. Pilâv vardı. öyle herkes'in keyfine burada hizmet edilemiyeceğinden bahsederek O'nu alıkoymuşlar. Sayar tek tek. Dedi... Sen köyleri bilmezsin beyim. Köy yeri.. İçeriye yetmişiki lira borcun var. Peynir getirmişler. Sonra tussuz yağ gelmiş.. Ben pilavı yavan sevmem... Muhtar. Bekçi. ihtiyatla bağırırken gene ağzını iki kere açmıştı. bir kaşık yoğurt istese. Yahu burası Bizim köye. ağzını bir karış açardı. Kaçılacak bir yer olsa evvelâ sen kendin kaçacaksın. Ekmeklerine çalıverdim.. yiğitlik vurmakla. parayı borç vermeği hiç sevmez. . parayla birşey satmayı. Artık davetliler.» Herkes hürmetle susup dinler.. Ayıları tekmil gardiyan yazmışlar.. Ağa'yı dışarıya salıvermemişler.. kendisini öfkelendiren gardiyana Mutlaka gardiyana kızmıştı.. hayvanlarımı. arkadaşlardan biri şeker almayı unutmuş. «Sen git.. Murat: — Bu herifler aylık alalı üç gün olmadı. Şeyh efendi de bilmez. Çayları demledik. Benim küçük tencereyi bildin mi? İşte ona tamam yüz dirhem yağ koydum. bu âdet mahpusaneyi şaşırtmışsa da^jgiderek hepsi de alışmışlardı. rezil yatağıdır.. mecbur kalsa dişini çektirecekmiş gibi suratını asıp. Dağda nakadar ayı tutmuşlarsa getirip buraya gardiyan etmişler beyim. bizim nahiye'ye.» diyerek kalabalık bir aksi şada gibi cevap verirdi. Allah kabul etsin. İmam. — Neden? Diye hayret ediyordu. Mesele bu sefer borç istemek değilmiş. orada kim olursa olsun birisini karşısına alarak var kuvvetiyle bağırmağa başlardı: «Sen neredesin? Bir saattir seni aradım. ne de birisiyle gönderirdi. Efendi ve eşek demesinden belli pek işittirmeden. Yağlı davar yoğurdu da vardı. Ne yedirdiğini birazdan gelip size hikâye eder. üzerinde para gezdirmeği. «Ağalık yedirmekle.» Derlerdi. oğlanları ve düşmanları bırakıp nereye kaçar mışım bakalım. Halis kurt pilavı. ismet Paşayı. Murad'ın odasına girdiği zaman..» diye ağayı gönderdikten sonra etraftakilere «Hele gidelim de İmik ağa karnımızı doyursun.. Ulan eşek. Biz babadan böyle görmüşüz. ayran yaptım.. Mehmet Emin’i bir de Kayserili Tevfik efendiyi çağırdım. Kâtip olur.. Bizim nakadar rezilimiz varsa. İlk günler. yahut ısmarladığı henüz gelmemiş te borç olarak on tane şeker talep etse İmik ağa bunları ne getirir. Yediler..yahut başka bir koğuşa seğirtir. Yemeğe davet etmek için.. Derebeği âdetine uyarak. İlle yatağının başına kadar bizzat gitmek. ben kaçar mıyım? Ben çiftliğimi. Karıştırdım balı. Belediye'de çalışanlar gideli bir saat olduğundan. Ulan Şeyh Sait. biz geliyoruz.. Şöyle şöyle el kadar kesip yedirdim. nakadar gizli çağırılırlarsa çağrılsınlar. kapudan dışarıya.. «Ağalık yedirmekle. Kahveleri içtik.. Etli patates. bizim Elâzız Vilâyetine benzemiş... Asri rençber olmasına rağmen. Pilavdan başka patates pişirmiştim.

biliyoruz.. Hep vekillikle idare ederler.. Sağol ağa. Çantaya koydum.» Dedi.. Hele otur. — Ben de niyetliyim. Dün bize et getirmişler. Dahiliye Vekâleti. Buraları isyan mıntıkası. dedi. ben senin yerinde olsam.» Dedim. Kapuyu vurup girdim. Eliyle kâatları itiverdi... Allah rahmet eylesin.» Dedim. hiç Vali görmemiştir. Eskiden burada Vali muavini idi.. Yeriz. Hayır mı? » Diye sordu. karısı kızları. Sen de beraber gidersin... — Eyvallah.. Dahiliye Vekâletine yazHığım bütün istidalar Fazıl beyin eline varmış. Bırak Şeyhim sen O mendeburun bize ettiğini bilmezsin. makbuzlar. Bizi sapan hırsızlığından bir seneye mahkûm ettiren Nahiye müdürüyle uğraşıyoruz. Yemeğe. Gözlüğümü bir kere düzelttim: «Bana bak bey. Arkamdan «Hele gel. Yüzünü astı da bana ne dedi bakalım. Üç aya kadar Siirt vali vekili olur. Eteğine vardım. O'nu görmemle dünya bana verildi sandım.. — Töbe. size Şeyh Sait'ten başka Nahiye müdürü.... İmik ağa. . Akşam pişirdim. ben şaka ettim. Biz.. sehpa gözüme görünmez.. Vali makamında oturuyor. çekicini.. — işte du olmadı.» Diye bağırdıysa da durur muyum? Meğer bize gönderdikleri Nahiye müdürü. . haydi ikiniz de buyrun. hep O'nun sürdüğü lekelerin altındayız.. Şimdi îzmir tarafında kaymakam. «Bize bir Nahiye müdürü yollamışsınız.... «Sayende hayır elbet beyim. Vali yaramaz. Hepsini tomarıyla önüne koydum. vekâletnameler.. ademi takip kararları. müdürlüğü işte hatmetti. hayretle baktı: — Rahmet mi? Ne rahmeti.. Kürdüstan. Acemi nalbant.. hayret ve kederle baktı. Biz baltayı taşa çalmışız. böyle söyliyen Şeyh Süleyman efendiye. Töbe Yarabbî. Kâatları topladım. Orası sanki.haşa huzurunuzdan çingene eşeği. Tekrar kapuya döndü: Eşek. Eşek.... zabıt varakaları. celpname'ler.. Aslı da buralı.. Bizim çanta ağzına kadar evrak dolu. Duydum ki Dahiliye Vekâletinden Müfettiş gelmiş. isyandan buyana bizim hakkımız var da alacağımız yok. Meğer. Şimdi nerdeyse arkadaşlar öğle paydosunda yemeğe gelirler.. Benim aklım başımdan bir kere giderse kendir. İstida'lar.» Diyerek terfi etmişler.. birkaç ay sonra kaymakam yapacaklârmış. dedi. ikisine de. Kaymakam. pencerede beklerim. «Hele buyur İmik ağa.. Lâkin bugün bana misafir gelecek. Hiç gider miyim? ... Bizi mütegallibe damgasiyle sapan hırsızlığından hapse atınca «Tamam. İmik ağa.» Diyerek lâfa girişecek oldum. Murat gülümsedi: — Bizi yemeğe davet edeceğine. aşağı iner de. Anasının adıyla anılır bir Nahiye müdürü. Kızma.. keskisini nasıl kullanacak orada öğrenir. — Kim? — Şefik bey. dedi. Sürt Vilâyet sayılalı.. Bir de baktım ki bizim Fazıl bey. Çantaya davrandım. işte orada aklım başımdan gitmiş. Artık kaymakamlığa lâyık. Bana dedi ki: «imik ağa..— Şeyh'ten ne istiyorsun ağa. dedim. Öyleyyse şeyh erendi buyursun.. dedim. biz. Mutasarrıf. İzollu ağalarını iyi tanıyor... dördüncü müfettişin karısının yeğeni imiş.. Atlatıp buraya koştum. İzolluya demişler ki... Diye içini çekti. köy mazbataları. dedim..

.. Sağa baktılar. El'in eşeklerine tekmil (Efendi) demeli... yerinden sıçrayıp çantasını yakalamıştı: — Ameleler şimdi gelir. «Güneş çekilsin de köye gideyim diyerek Han'ın önüne bir iskemle atıp oturdum... — Bize efendilik beğlik Almandan mı geliyor? — Almandan.. vilâyette. Tavuğu. jandarmadan bıktım. — Töbe. Nöbetçilere tenbih etsin. Ekini Allah'ın izniyle sattık. — Yakında. Ben onbaşıdan.. Ben ayağımı ayağımın üstüne atmış oturuyorum. — Neden Elâziz'e değil. Köy demek mahpusane demek beyim... Bizim karıya gideceğimiz demek ki mahpusa yayıldı..) Dedim. Senin bukadar süslenmen.. Balkanları. Kafkasya'yı.... Haydi Murat bey sorsa bilmez de sorar. — Duydum.. Duydun mu şeyhim?... sola baktılar... Ne karısı... Mahpusane gardiyanı neyse. — Öyleyse Almanda (efendi) tükenmiştir. Bana müsade. — Kabul etmem. Karı köyde.. — Ne zararı var. yukarıya. Elâziz neresi? Dersim'in hududu. yumurtayı pişirir karşısında. Benim haberim yokmu sanki. — Kim söyledi? Yalana bak.... Malatya'ya yerleşeceğim. Karı keyfe gelmedi ki. korkma. Karnı ağrıyormuş. aşağıya baktılar... Bastonlu iki efendi... İlerden bir otomobil geldi. Kardeşimiz değil mi? Hele harbi kazansın.... Ha bizim İmik uşağı. Yanyana koşan iki askeri kamyon uzaklaşınca düdüğün sesi büsbütün arttı. bukadar öfkelenmen.. ha Elâziz. Arabistanı hep bize verecek. Yanımda durdular.— Artık bizden gitmek geçti. Hastaneye geldi. Onbaşıyı bulalım da. İçinden iki herif indi. Meseleyi anlatalım.) demez mi? İnsan vilâyette oturacak. Nüfusumuz ikiyüz milyona çıkacak.. Fabrikanın canavar düdüğü öğle paydosunu haykırmağa başlamıştı.. İsyandan beri EIâzizrde adama istida verdirmezler. Bizim imik uşağı'na bir jandarma gelse bizim nefesimiz daralır. Yürüyüp geldiler. Hanım yengemiz Malatya'daymış. Hancı'ya «Kim bunlar.. Tevkifimden bir ay evel ekin satmağa gelmiştim. iyi vallaha. (Bey) demeni isterler. İmik ağa.. Aspirin Bayer gibi.. Bir de düşündüm. — Yahu. (Efendi) diyeceksin.» Diye sordum.. — iftiradır. Ada'lan. efendiyi de beğenmezler de. Sonra savuştular. Elâziz'i ben vilâyet saymam.. Ben buraya yerleşeceğim. (Gelsin de doktora çıksın.. birisi emniyet müdürü. Hele Almanya kazansın. başını uzattı. — Canım benden gizli mi? Hanım yenge dün geldi ya.. Durup... Burada Vali'yi adam hesabına alan yok. Töbe Yarabbî. Allah divanı gibi el bağlarız. (Birisi Vali.. Sen bari bilirsin şeyhim. Şu cezayı bitirsem... köyde jandarma odur... Zaten Almanya bizim için döğüşüyor. Gölgeye iki yatak sereriz. — Kendisine ne kalıyor? . Abdullah Paşa adam asıyor..

Bir Salı günü akşam üzeri Fırat'ı geçti.. fena birşey. Ne dersin şeyhim. Tabi Şeyh Sait isyanını konuşuyoruz. Kuşluk zamanı gürültü biraz kesildi...Bana cenneti âlâ ve Peygamber Muhammed'in şefaati elverir diyormuş. jandarma . Toplar. İsyan. haydi diyelim. Sonra anladık ki topların ağzını Karakaya mevkiine çevirmişler.. aşağı. — İşte gördün mü? Hepimiz hak dinini kabul edeceğiz. İmik ağa. siyah bağa çerçeveli gözlüğünü burnunun üstüne iyice yerleştirdi. Şehir Alay merkezi.. Görüyorsunuz. — Zaten kitaplar yazıyor. Dört top bey yurdu tepesine tayin edilmiş.. Alişam köyüne geldi. — Köyü suyun ötesindedir... — Eski harfler de gelir. Elâziz'de Dellal çağrıldı ki bir kul dışarı çıkmıyacak. — Şapka gider öyleyse.. Dört tanesi askeri depo gerisinde.. Pekâlâ.. Hitamında bir taraf kazanacak... Bilenler de unuttular. Bu fanî dünyada şimdilik galip gelenler haklı görünüyor. Mitralyöz'ler de bu deponun önünde. (Şeyh Şerif Palu'yu bastı) haberi geldiği zaman ben de Elâziz'deydim. ortasına parmağıyla dokunarak. Tuttuğunu altın eylesin. Oymıyarak. 350400 asker var.. — Halbuki ben Elâziz'i başka türlü hayal ediyordum.. Orasını bana buradan daha «asrî» anlattılar.. Ertesi sabah. şefakla beraber toplar patlamağa başladı. Bastonunu birisine vuracakmış gibi kaldırdı: — Alman'a Allah kuvvet versin öyleyse. Bu huy bizde fazlasiyle mevcut. — Gelmez mi? Gelmeyip te ne halt edecek? Vızır vızır gelir. Murat gözlerini kısarak Şeyh'efendi'ye sordu: — Neden mürid'iniz değil? — Kim İmik ağa mı? — Evet. Kimse de duymadı. Şehirden dışarda ve ovaya hakim bir mevkide. — Ne sebepten? — isyan sebebiyle. Palo'ya kadar yumurta yuvarlasanız gidişini seyredersiniz. İmik ağa.. iki keresinde de Karadayı el vermedi. Köy ikiyüz haneliktir. İki kere müracaat etti.. 12 Top sahra top'u.. kazanan da hak dinini kabul edecek. Şimdi anlatacağımı siz muhakkak duymadınız. — Amin. Öğle yaklaştı.. Bir işin baş tarafında haklıyken sonuna doğru haksızlık etmek kötü bir huy. — İyi. — Şapka gidecek. gevezenin biri. — Yani? — Yani isyan mıntıkasında.. Ova 6 saat çeker. yukan 200 mermi yaktılar.. Kâfirler biribirlerini kıracak. Gülleler muttasıl kayaları tarıyor. Bir büyük muharebe olacak.. Depo aynı zamanda cephaneliktir. Mitralyözler ve avcı koluna yayılmış askerler durmadan kurşun sıkıyorlar. Vali. — İnşallah İmik ağa. bu akıl almaz zaferi sanki daha şimdiden çantasında taşıyormuş gibi azemetle çıktı.

Bir karaltı daha atladı.. ricat hatlarında görünce (Sarıldık) diye bağırdılar.. (Elâziz'e hücum et) . oturup başını yumrukluyarak ağlayan hangisi. bozgunu işte orada gördüm. Palu. Palu Kaymakamı Hakkı bey Dersimli olduğundan bize kancıklık yapar diyerek onu uzaklaştırıp yerliden birisini Kaymakam nasbetmişler. Palu'ya giremeyince. — Halk ne yaptı? — Halk ne yapsın? Evvelâ kim geliyor belli değil ki. Esasında. birtek kurşun sıkıldı. Baktık ki bizim Dersim eşkıyası. Meğer bunlar eşkıya Yado'nun maiyeti imişler. Palu'ya da.) diye cevap verirler. Otomobile atladıkları gibi hey Malatya nerdesin.. — Esası tabi din uğruna. Neferlerden birisi kolundan yaralanınca ötekiler de. Halbuki kulaktan duyduğumuza bakarsanız bunlar üzerinde Kur'an'ı kerimlerle geleceklerdi.. (Ben din bilmem. Bellerinde çıplak kılıç taşıyanları da silâhlı sayarsanız 1520 kişiyi geçmezler. Kaçanlar. Maiyetinde sekiz süvari var. beheri dörder tüfek omuzlamış. pantalonunu çıkarıp atıyordu. cephaneleri bölüştüler. Kapu tokmaklarına yapışıp kelimeyi şahadet getirerek içeri alınmasını istiyen hangisi. Güney çay mevkiinden top menzilinin altına geçivermişler. Dere boyundan. Ahali damlara çıkmış.) Demişler. Meselâ gelenler. herşeyi bırakıp kaçmağa başladılar. Fakat kalabalığa malumaliniz her çeşit insan karışır. Şeyh Şerife haber yollamış. Zaza'ların hiçbirinde tüfek yoktu ya birden baktık. Gelin teslim olun. İsyan havadisi üzerine bu iki kasabayı çevirmişler de (Bizde Şeyh Said'in mektubu var...) diye bir feryad duyuldu... Yado cenuptan kayaları dolaştı.. Asker.kumandanı otomobille şehirde dolaşıyorlar. isyana biz de iştirak ediyoruz. araziyi bildiklerinden. mecburen oranın depoyunu basmış. Ben. Herifler eskidenberi soyguncu olduğundan. Biz dürbünle harekâtı seyrediyoruz. Alay çil yavrusu gibi dağılıverdi. Gerisi omuzlarında birer sopa. Posta ile müzakereden sonra.. beyim. eşkıyayı.. hem ceketini. Meğer Vali ile kumandanlar ailelerini. Ayrıca idareyi örfiye müfrezeleri de kol geziyor. Karşı tepeden bir karaltı bu tarafa atladı. salâvat getirmesini bilmezler. böyle hengâmede sükûttan daha çok ürküyor. eşyalarını zaten beşkardeşler mevkiinde hazırlamışlar. (Senin dinin nedir?) diye sorun. depo önündeki mitralyözlere doğru. insan. iki eşek yükü silâh alıp halka dağıtmış. Yada. Lâkin Palu ve Çemişkezek razı gelmemiş. Silâh sesleri birdenbire kesilmişti. hem kaçıyor. Herkes Bismillah diye silâhlarını hazırladı. Kur'anı bırakalım. Bunların da dört tanesi tüfekli. Bizim Elâziz. uçlarına çarıklarını asmışlar. Dersim aşiretleri. Ali ağanın çobanıyım. Yado'yu. geçiyorlar.. Dersim'in meşhur eşkıyası. Piyadeler de tepeyi atlayıp beıi yakaya. (Canını kurtaran kaçsın. Çemişkezek'e de evelden beri düşmandırlar. Emre itaatsizlik edip sokağa çıktığı için Vali Hilmi bey bir küçük çocuğu tabancasiyle gözümüzün önünde öldürdü. eskidenberi Dersim çapulcularından korkar. 3035 kişi iken bir hamlede dörtyüz kişi oldular. Silâhları. Yado. — Halbuki adı şapka isyanı. Ön saftakilere asla kurşun ve gülle tesir etmez deniliyordu. Depo yağma ediliyormuş lâfı ortalığa yayılınca evlerden uğradılar.. Zaten Elâziz de isyan edenlerin topu topu 37 kişi olduğu sonradan anlaşıldı.

eli silâh tutanlar. birkaç pantalon giyiyorlar.. Beylik battaniyelere paketleri doldurup sokakların köşesine devirdiler. Bir iskemle vermişler. Herkes ikişer üçer çarşıyı tuttu. der'akap katırları. Bu esnada Yado. O zamana kadar evlerinde oturan Elâziz'liler. Umumuna üstüste 3 kuruş paha biçmiş. hazin oluyor beyim. Kaputları. nen gcıcıı iiıcuıuııaı. Sırtında zabit elbisesi vardı. Kapuları arkasına kadar dayadı. kara sakallı.» Yado. baldırı çıplaklar. ağzında da altın dişleri parlıyor. Mallarından korkan tüccarlar. Şehrin ayanı. Helîfe hazretleri İngiliz zırhlıları ile İstanbul'a dayanmış. Uzun boylu. «Hani Şeyh Sait? Nerde şeriatçılar?» derken «Şeyhi şerif hazretleri geli yor. Dükkânların daramaları (Kepenkleri) kapalı. salonda oturmuş. «Malatya Şeyh Said'e iltihak etmiş. Meydan feslerden sarıklardan görünmüyor. Eskiden dersim içinde Nahiye müdürlüğü falan yapmış.» jseıeuıye js. Kimi münasip görüyorsunuz?» diye sordu. yere kapanan. Baframaden'ler. Keçe külah. Şu halde. Evelâ kolordu merkezini. Mahpusaneyi yakacaktı bırakmadılar. büsbütün yabani değil. Milis'e yazıldık. Bizim Elâziz eskiden beri şarkın ticaret merkezidir. battaniyeleri çuvallara doldurmuşlar. koltuklar pencereden aşağı atılıyor. Dersim'li paket f iatmı nerden bilecek. Reji dairesinin ambarını yağmalamışlar. fes giymeden yanma gidenleri falakaya yatırdı. Ankara'ya kadar yolumuz var. Başına Kalpak. kitapları yakıyorlar. ahzı asker şubesini dağıttılar. mahpusane kâtibi esas defteri evine aşırmış. Çapulcular üstüste birkaç ceket. Bir de baktık. haşa huzurunuzdan eşekleri nereden buldunuz? Yükte hafif. sandığını yüklenen savuşuyor.. A. Esnaf kol geziyor. Davranın. Şehirli beyzade Mehmet efendi'yi . askerî teçhizat anbarını bastı. Sivas ta iltihak etmiş.bahanesiyle başından defetmiş.. Çapulu görünce tüccar taifesi aklını başına devşirdi. salâvat getirenin haddi hesabı yok. Şaşılacak birşey. Ağlayan. Uzun boylu. 30 kuruşa on paket. Aynalar.. Ne olursa olsun. Tekbir çekenin. Bereket versin. Mahpuslara umumî af verdi.. 3 kuruş verdi mi bir paket. Bir taraftan yerli Milis teşkilâtı kuruluyor. Akşama doğru nihayet lisana geldi: «Biz burada durucu değiliz. halıları topluyorlar.eısı. Elâziz'e Vali tayin edeceğim. Dersim çapulculuğu tarihlerde meşhur. — Siz şeyhi şerifi gördünüz mü? — Gördüm. şeyh'i şerife müracaat etti. ahaliler yerlerde. Ordu kamilen Şeyh Sait efendiler Sancak'ı şerif çıkarmışlar.» diye bir fısıltı yayıldı. Ben Yado'yu gözümle gördüm. iskemleler. silâhlanıp dışarı uğradılar. Hükümet konağına girdi.. Atını direğe bağladı.. Serkliler. Bunlardan iş çıkmıyacağı anlaşıldı. Türkçe bilmez bir ihtiyar. Hemen mapushaneye gitti. Bir taraftan da kuvveyi maneviyeyi kırıcı haberler geliyor. Yeniceler. karşı çıktılar. eşkıyayı görünce Elâziz'in abdesti Hozuldu. Seksen yaşındaymış ama.. müsade alıp dükkânlarını evlerine taşıdılar. Adamlarına emir verdi. «Bu gidiş hayırlı alâmet değil. Harput ermenileri Amerikaya kadar nam salmış tüccar idiler. Mal rüsvay oluyor.. pahada ağır malları hayvanlara yükletiyorlar. Delikanlılar. Herhalde cinayet işleyip Surye'de yaşıyanlardan. masalar. Defterleri. O'nu da Vilâyete misafir ettik.. yatağını bırakan. Yağma. Yado kahveyi içer içmez tekrardan atladı. tüccarlar. yakışıklı bir adamdı.

. Her tarafta silâh sesleri.. Meğer Baruthane ateşlenmiş. (Çık.» diyorlar. Yirmi metre mesafedeki adamlar kamilen berhava olmuş.. herhalde şehirliye emniyet etmiyor. Nedir bu taşıdığınız?» Herifler hâlâ tütün paketi çekiyorlarmış. Halk meydan vermedi. Tercümanı türkçeye çevirdi. Cephanelik ağzına kadar top mermisi dolu. Şehir yanıyor. Ortada şeriat yok..» Türkocağı'nda misafir edilen şeyh'i şerife başvurdular. arkadaş: «Paketleri de. Çarşıyı koruyun.. silâhlan da bırakın.» diye fetva çıkardı.) diye Allaha yalvarıyor. rezalet var. Dediler. Kasalara tüfek ile ateş ediyorlar.. Sabahleyin birkaç eve daha girmek istediler. Kurşunu tam gırtlağından yedi. Rabbim günah yazmasın ben de ateş ettim ama. Herif fısıltıyı sezmiş. Cadde üzerinde dururken baktık ki Yado'nun adamlarından" üç kişi büyük bir örtü içinde birşey getiriyor.. «Günah.. Üstlerine gaz serpip yakıyorlar. Lâkin kasaları açmak mümkün olmadı. çavuşlar. îşte üç sene tamam oldu. Gece iki saatte bir değişerek devriye gezdik. günahtır.. Akşam üzeri Vilâyette akıllılar toplandı. haram. Dersim'li kulak asar mı? Dersim'li evelden beri (Elaziz'zi bir talan etsem. ermeni doktoru Piyer'in evini basmışlar. Allah diyeni kesecekler. Söz doğru ama. kuruldu.. Üç sene sürecek. Bir dua okudular. Görelim sizi delikanlılar. Daha da istemişler. — Sonra? — Sonrası. Şeyhi şerif çapul istemiyor. Karar: «Bunları telefatsız Elâziz'den çıkarmanın kolayı.» Dedi. Üçüncüleri mışlı'ya davranacak oldu. Her mahalleye Yado'nun çapulcularından da iki silâhlı geldi. Cephanelik ateşlendi sandık. Şeyhi şerife davacı gitti. Bölük başları seçildi..) dedi. Elâziz'li çapulculara girişti beyim.. Yado. Amin dediler. Milis'e davran emri verildi. Seksen bin Mason olup Padişahımızın tahtına hücum edecekler. Mehmet efendi Vali makamına geçti. Akşam üzeri Milis teşkilâtı tamamlandı. Hırlıyarak düştü..» diyerek bizim sırtımızı sıvazlıyorlar.. Feryadına bizim Milisler yetişmiş. İkiyüz kişi zayiat var. Bizim arkadaşlar teslim olan iki Dersim'liyi de hemen temizlediler..) (Çıkmam. Arkadaşlardan biri önledi. iş doğru değil.. İş zora binmiş.).seçtiler. Akıllılar araya girdi. (Ayıptır. kimseyi öldürmedim. Padişahı indirip başlarındaki zındığı Şah yapacaklar. Ücreti bizden. . Dini bir uğruna cihad farzoldu. Sonra kurt aslından bir mehdî gelecek. — Siz de attınız mı şeyhim? — Biz o zaman henüz tarikata intisap etmemiştik. Şeyh hazretleri emir veriyor ama.) (Bırakmam). «Durun bakalım ağalar. Yado'nun adamları.. «Marifet bu geceyi geçirmek.» Demiş. (Bırak. Biz bu tarafta uğraşırken birdenbire bir patlama Elaziz'zi temelinden sarstı. Şeyh hazretleri de razı. Ogün akşama kadar Bankalarla meşgul oldular... Diyormuş ki: «Biz kitapta yerini gördük. Herkes kendi mahallesinde bekliyecek.. Milisler. Biz mahallede onbeş delikanlıyız. Şeyhi şerif kürtçe birşeyler söyledi. Tüccar: «Aman çarşı. halkın galeyanmı görünce taban tutturamadı. Hükümet arkasından silâh açıldı. Gece yarısı. Lâkin Dersim'li kulak asar mı? Aklı erenler. çapulcuları önlerine katmışlar. Başları. Asıl adamlarım topladı.. Sese koştuk. Eğer fırsat bulsalar. Mevcudunu cebren almışlar. Bunlar Firavun tohumudur. Ötekilerin silâhlarını aldık.

Vilâyet merkezi sakindir. Bizim nişancılar vurmak için davranmca alnından. Öyle bir yerde bulunuyor ki Hem Diyarbekir yoluna. memursuz. Valisiz. İki taraftan yedi. üçüncü bölük. Mecburen Bayram toplarını getirdik. Bir kıyamet ki sorma. Güllesi yok. Horlayanları. 30 odalı bir mevkii müstahkem. maiyetini üç bölüğe ayırdı. Milis konağı çevirdi. Avcıya yayıldılar. bina zaptedilmezse o akşam evlerine gidemiyecekler... Bereket bütün çapulcular asker kıyafetinde olduğundan Milislerden ayırd ediliyor. Hem de kurnazdırlar.. Keçe külahlarını bir sopaya takıp pencereden gösteriyorlar.. Emri alilerine muntazınz.. Dersim'li mavzer'i makineli tüfek gibi atar beyim.... Hepimiz siperlere girdik.. gitsin..) dedi. Arada sırada top ateşleniyor. Zaten kaç gecedir millet uykusuz. talan eşyasıyla beraber ağır ağır yürüyor. Tam kırkiki gün vilayeti. Fakat dağa doğru yolu açamadılar.. Savuşun. Toplan sürüdük lâkin kamalanm hep yok etmişler. Tüfeği kucağında serilen serilene. İlk silâh seslerini duyunca şeyhi şerif te savuşmağa yeltenmiş. Tekerlek üzerinde duruyor.» diye cevap verdi.» Mustafa Kemal.. Gece yansına doğru Milis'i uyku bastırdı. Lâkin bmsi pencereden içeri girse onu girmiyor.(Biz Malatya'yı teslim almağa gidiyoruz.» Ne mümkün. «Aman çevirin.» dediler. Kaçırmayın.. omuzundan kurşunu yiyiyor. döğüşe döğüşe harice çıktılar. bîçareler hiçbir işe yaramaz. Sesi dehşetli ama. Elâziz'li idare etti. Ankara'yı buldu. Elâziz'in şarkın da kırmızı konak denilen bir taş bina vardır. Fakat şehirli yakaladı. bizzat «Elaziz'lilere teşekkür ederim. Evi yakacaklar.. Allah'ın inayeti ve halkımızın gayretiyle hayyen istihsal edildi. Başladık yalvarmağa: «Haydi defolun gidin. sonra tekrar harbe dönüyor. ortalığı yanmış paçavra kokusu alıyor. Bizim mahalle yol üstünde olduğundan Önünü kestik. hem de Harput caddesine hâkim. Şehrin merkezinde toplananlar. sekiz kişi düştü.. Yoksa Dersimli şakiler bizi hep kıracak. Kamasız top kullanılmaz. ortalarında. eve iltica eden eşkıya huruç hareketi yaptı. Geri tarafı dağa sardı. Belediyenin Ramazanda kunısıkı attığı fitilli bir top. Malatya caddesini tuttu. Kırkiki gün sonra asker geldi.. Yado.» birkaç tanesini tesadüfen düşürdüler. Fatih Sultan Mehmet efendimizin döktürdüğü balyemezlerden. Orada Yado'yu ayağından vurdular.» dediler... Karılar dua ediyorlar. Lâkin Dersim'liler pek silâhşor heriflerdir beyim. «Bre koman. . sabaha karşı. Şöyle bir telgraf çekti: «Palu'dan kopup gelen Şeyh Sait avenesinden Şeyh Şerif nam çapulcu Elaziz'i işgal etti ise de. Ümidimiz kesildi. Size bir zararımız dokunmaz. Adamları ata bindirip kaçırdılar.» Gitmezler. Akşam oldu. Bir odaya hapsetti.. Milis çetelerinin Reisleri muhasarayı tamamladılar. Orada. îki bölük önlü arkalı döğüşüyor. Yuvarlak taş gülle endaht eder bir cins. bizim taraftan 100150 adam telef oldu. Bir yaylım ateş dünyayı sarstı. Gece bastırdı. Elâziz'deki adamların birçoğu Harput'ta oturduğundan. çete Reisleri bacağından çekiyor. Nihayet yağlı paçavralarla sıkıladılar. «Yahu. Hitamında akıllılar «Top getirmeli. Beşkardeşler'de yaktıkları mektep binasının yanından dereye saptılar. Bereket versin. Oraya iltica ettiler. Taş dolduruyoruz saçma gibi etrafa dağılıyor. Acıkanlar şehire dönüp karnını doyuruyor. Bre. Hükümet iade olunmuştur.

Fabrikanın düdüğü ötmeğe başlamıştı. Hem çabuk geldiler. Akıl erdiremedim. Evet. — Lüzumsuz bir düşmanlık gibi geliyor bana. Cumhuriyetin bânîsi sayılmak lâzım gelirken Elâziz'de. kocasının demirlerin arasından uzattığı elini hürmetle öpüp başına koydu. Dersim'liler Palu'yu bastılar. Sonra. Elbette bizim ihata edemediğimiz bir hikmeti mevcuttur. Muntazam orduya karşı çete sökmez. — Zannetmem. — Ediniz.. Emperyalizm diye bir ifrit var. — Yado'ya ne yaptılar? — Tuhaf bir iş beyim. Dersim Şeyh Said'e iltihak etmedi. vak'ada yaralananlarla beraber topyekûn istiklâl mahkemesine verdiler. alacağı yok.. 1926 daki isyanın 1941 e kadar devam etmesi bundan. Hiç duydunuz mu? Biz bu ifriti Lozan'da memleketimiz için muvakkaten zararsız hale getirmiştik. ben alevî düşmanıyım. — Sade Hükümet'in kurnazlığından değil. — Bu hükümet pek kurnaz beyim. ürkek ürkek duran oğlunu arkasından hafifçe babasına doğru itti. falan hep yaldızı. sünnî'lik davası açarak din uğruna harekete geçmedi. — Bizim ihata edemediğimiz hikmet: ingiliz lirası Şeyh'im. Çocuk yüzünü buruşturdu. — işte O sebepten dağıtmadılar ya. Hükümet'ten yana görünüp. Mallan fıkaraya mı dağıtacaklardı? Buna bolşeviklik derler. Kürt ağalarının mallarını kamilen kurt fıkarasına dağıtıp işin kökünü kazıyacağımıza ağaları istanbul'a sürgün edip fıkarayı temizledik.. Hem de hizmete mukabil Milis çeteleri Reislerini.. — O zaman fena olmadı ama.. Şeyh Sait isyanında alevî'lik. Şeyh Said'in yenilmesine yardım etti. — Tuhaf insan inanamıyor. Palu'nun Dersim'li kaymakamı Hakkı bey her tarafı kendi aşiretine yağmalattırdı. .. Asker Elâzize gelince. Lâkin sebebi işte bu. Dersim tekmil Alevî'dir. Şeyh Sait. Sazlı Mustafa'nın karısı Emey. — Anlıyamadım. imik ağanın dediği gibi hakkı vardır. — Gelsene oğlum. Şarkta biraz kımıldadı. — Evet. dana beter budalalık. gene sonu mağlubiyetti. Elâziz'liler de hâlâ âsî farzedilir. Hepsi isyanla alâkadar gösterildi. sonunda elbette sıra onlara geldi...— Çabuk gelmişler. gâvurluğa karşı ayaklananlara Allah neden yardım etmedi dersiniz? Bu ciheti hiç düşündünüz mü? — Düşündüm. — Fena olmamış. — Evet kurnaz. isyanı Entelicens servis çıkardı.. Milleti biribirine kırdırdı. — Neden? — Çünki Dersim de iltihak etseydi. Bir nokta daha var: Şapka istemiyenlere. Bana (Alevî düşmanı) derler beyim. Geçen tedip hareketinde de Dersim'i temizlediler. Susup sonuna kadar dinlediler. Derebeyliğ'i ihya etmek ise. Çoğu mahkûm oldu...

. bir de sekiz yıldanberi erkeksiz yaşamanın verdiği ağır can sıkıntısından ve mahzunluğundan ileri geliyordu. islâm dini aşikâre... uğruna kan dökülmüş ve hapse girilmiş bir kadın olmasından. Öfkelendim bilir misin? (Şuna bir güzel kötek atayım) dedim. Sazlı Mustafa bacanağını öldürmüştü. tenhada etini sıkmış. Lâkin bereket versin daha cahil. Cigara içerim. (Hayır mı Emmi?) Dedim.. (Para alırsan. O gece sabah olmaz.... — Olmaz... büyük ablalan edepsizdir..) Dedi... Yüklü karının göğsüne bir tekme vurdum. bir sülâlenin edepsizliği tekmil onlara gitmiş te buna hiç bir şey kalmamış. (Ben oraya bir daha gitmem. (Karma haber yolladım.. Sanki birader. Bizimkini ikidebir. sen düşün. Karı işi sezdi. Gelmedi. Bir taraftan da.. Ağlamayı da bilmez fıkara. Bunu kendisi hemen daima aynı kelimelerle. Kocasına öyle kuvvetli bir saygıyla bakıyordu ki gözlerinin bu manasiyle olduğundan birkaç misli daha güzel görünüyordu.. — Şeker alırsın. Bacanağın babası muhtar olduğundan odasında misafir çoktur.. — Haltetmiş. Nah mecidiye kadar simsiyah.) Derler. surdan burdan lâf getirdim. Bir cigara daha.. Baldız demek. bacı demek ama dünyada yüreksiz mi ararsın.) Dedi. hizmete çağırırlar. Köy yerinde. Benim birşeyden haberim yok. Ufak tefek bir kadındı. durur.) Diye başını şu tarafa çevirdi.. Kenara çekildi. Sabah . Seğirtti çarıklarımı çıkarmağa önüme çömeldi. Yani gelip karıyı döğeceğiz.. herhalde. Anam dedi ki. Üzerindeki ciddiyet.. Bacanağım olacak namert. bilmez misin. benim oğlana da yüklü. Şuraya kadar yuvarlandı. Eve girdim. Başladı içini çekerek ağlamağa. Gel şuraya. Benim karının anası edepsizdir. işte gebert. Sazlı Mustafa 24 seneye mahkûm edilmek için gidip karakola teslim olduğu zaman Emey ondört yaşındaydı ve bir senelik gelindi. Adamın yüzüne hasta köpek gibi bakar. (Ulan sen mi tenbih eyledin kopuk... Muhtar önümü kesti. böyle şeyler ayıptır. Bu karıyı alalı bir sene oldu olmadı.. aynı telâşsız ifadeyle şöyle anlatır: — Meğer bizim karıya göz koymuş. (Niye gitmedin enişten gile?) Dedim.) Dedi.. seviyorum karıyı.. (Sebep?) Ses yok. Adama ne derler? (Bir karıya sözünü geçiremiyor. Ben para istemem. Gel.— Gelmem. (Sebep?) Başını yere eğdi. Emey. — Olmaz mı? — Olmaz. Cahil de söz mü daha çocuk. Kızdığım zaman da seslenmediğine büsbütün öfkeleniyorum.. Birgün çiftten geliyorum.. Kuru üzüm alırsın.. — Niye? Bak sana para vereceğim. Bir cigara daha içerim. okadar. Bu sebeple insan sekiz yaşındaki oğluna rağmen O'nu küçük bir kız çocuğu zannederdi. oğlunu koltuklarından tutup pencerenin içine bastırdı.. Ekmek yapılacak. Gece yatakta. Ağzından meseleyi aldım. — Anam döğer.. Kolunu gösterdi. — Para almam.. — Ne haddine köpoğlusu.

Bağlar bozuldu..oldu. (Sen ne dedin bakalım kan?) Dedim. Bir damla kan çıkmadı ne dersin. Kuşağından tutup sırtüstü yatırdım.. Aklıma geldi. Araba tekeri gibi. karıyı kendine alacakmışsm bacanak.» Demiş.... Gözlerim üzerinde. Onlar zenginmiş.. Ben bağa uğramışım ki biraz üzüm yiyeceğim... Ben fıkaraymışım. Beni göremeyince oturdu.. «Vurma. Senin yüreğin temiz olduktan sonra. Başını kaldırdı. Yemin ettim... Arka arka... Ayağa kalkmadı da. Boğazı kesilmiş gibi bir hırıltı koyuverdi. Ağzı açılıverdi. .. Ne yapsam Hey Allah.. Onların bir de bağı var.. Şart ettim.. Mustafa vururum ha. Karı işi anladı.) Dedim dedi. Ay ışığı tam gözlerine vuruyor. Yedik.) Dedim. Dönüyor. buradan konuşurken lâfı birdenbire karı işine getirdim.. Gözleri hâlâ o biçim.. duman olup havaya çıkacak sanıyorum. Yuvarlanmağa başladı. Gözleri yumruğum gibi fırlamış dışarı. Bileğinden kavradım. Önce gözümün içine korkak korkak bakıyordu ya. Gırtlağını hafifçe kestim. Gün doğunca göğsümün üzerinden sanki bir değirmen taşı kaldırdılar. Tutar tutmaz kolunu dirseğinden kırmışım. rahatlaştı. iki gözünü de domuz saçmasıyla doldurdum. Hani gidip öldürecektik ya. Sordum. öldü de kurtuldu diye korktum.. ne yapsam. (Sen benim karıya altın takacakmışsm bacanak ben de sana bir altın takayım. Bir tekme daha. Biraz süründü.. Bacanak beni çifteyle görünce biraz bozuldu ama baktı ki sırıtıyorum durmadan. «Lâilâhe illallah. Kütüğün birine siper alarak çömeldim. farkındayım. Onlara gelin giderse bir köyün bir karısı olurmuş. Bıçağı çektim. (Hüseyin. Deri yağ gibi açılıverdi okadar. Sıktım.. Sıktım dişlerimi. Kolunu kırdık ya. Karı büsbütün korktu.. içime bir gülme geldi. tuttuğumu koparıyorum.» Diyerek başladı yalvarmağa. (Kaçarsa) diyorum. «Ablanı boşayacağım da seni alacağım. Lâilâhe illallah...» Diyor. Avcı olduğumu herkes bilir. Kapudan çıktım. Üzüm kesti. Ogün odada bacanakla kâat oynadık akşama kadar... Kurtuluş yok.. «Vurmam. însan odadan dağılınca. Bizi delirmiş sandı besbelli. Ayağıma sarıldı. Getirdi.. Gideceğim ama.. Boyuna beş tane de altın takacakmış.seni hapse götürürler. Onların bağın üzerinde bir keklik var. çifteyi aldım. köye yarım saat çeker.. (Şuralarda bunun destiyle suyu vardır elbette) Dedim.. Ben hiç görünmüyorum. Karnım çatlıyacak. Günlerden songüz.. bir ferahalsın. Tabancaya davranıyor. içim bir ferahlasın. yanıbaşmda sallanıyor. bizim karının etini sıkmışsın bacanak. Ne demek.. bizden birşey anlıyamayınca rahatladı. Dizimi göğsüne dayadım. (Karı kocasına birşey söylememiş. Kafasını kaldıracağını sezdim.) Dedim. (Beni vurup. Dişlerimi sıktım. dizlerinin üzerine döndü.. sabaha yakın da kekliğe gideceğim.» Dedim. Bir taraftan da. Gönlü var... Ben o sıralarda güreşiyorum efendi. Birden elini beline attı. Beni görmeyince ümitlenmiş besbelli.. eve gittim. Lâkin ne mümkün.. Korkmuş. Bayram günü gibi keyifliyim. (Yalan. iftira) Bile diyemedi. Şose'nin üzerinde olduğundan bizim bacanak bekliyor. iki diziyle sol eline dayanarak topal Kudret gibi sürünerek gidiyor.. Şuradan.. Ay ışığı tam yüzüne vuruyordu. (Mustafaya söylerim. Arka arka yürüdüm. Gülüversem yok mu. Bana farkettirmeden kaçacak.) Gibi seviniyor.) Dedim. Ayağa kalktım. Vay kurnaz vay. Kırılan kolu. Belli birşey.. Şaşırmışım.. Hâlâ bakıyor. bozulacak... Aklıma su geldi.

. (Zarar yok bacanak. (Allahuekber.. Tüfeği gözüme aldım. Gözleri hâlâ açık.. Ay ışığı.. Barut kokusunu duyuyorum. Çifteyi gözüme alıp sıktım.. Meğer ayağımın dibindeymiş te biz sevinçten görmemişiz. (Aman. Bir daha çaktım.. Ölmeyiverir.) dedi. kana doğru koştum. Suratıma çarpıyor ama. (Boş gözün tetiğine bastım. «Yılan akar kayadan Ben ölmem bu yaradan» Diye bir türkü...... Geri çekildim.. Çiğ et çiğnemişim gibi.. Uzaktan bir köpek uludu. Beni öldürme. Gülmem geçiverdi. yüzüne iki parmak mesafede gülüyorum. Artık nakadar gülmüşüm.) Dedi.. el ayası dinler gibi. Öyle.) Dedi. Aklım başıma geldi. Domuz kurşununu alnının ayasına sıktım.....) Dedim.. Tekrar başına dikildim.. Tepesine dikildim. ya kuvvetten kesildi.. Sonra beli yukarı doğru kanburlaştı. Ne mümkün. yüzüm. Bu zehir bana bir tatlı geldi efendi. Yok da yok.. Meğer dizlerini bükmüş imiş. (iyi öyleyse) Dedim. (He. Uğraşmışım bir saat. kafayı tuz kabağı gibi dört parçaya böldü.) Dedi bir. Şurama Sazlı Mustafa sağ dizinden üç parmak aşağısın gösterir bir tekme indirdi.) Dedim.. Öteki horozu kaldırdım. Gene birden aklıma geldi. Arkasının üstüne geldi.. Ağzımın içi birhoş.. Etrafta iki kere döndüm.. Ulan desti. Yorulmuş ta elini yüzünden indirmiş...) Dedim. Gülüyorum ama dağlar çm çın ötüyor.. Suratıma da rüzgâr çarpıyor. Mahsustan boş gözün tetiğini çektim.Artık bilmem. (Ben bu yaradan ölmem.....) Dedim. Bir zaman da böyle eğlendik. Kürt isyanı zamanında.. mübarek gündüz gibi. Türküyü nerdeyse tutturacağım. Ateş almadı. yahut durup bana kulak verdi.. Elini gene kaldırdı. Birden aklıma geldi.. Başına dikildim tekrardan. İki adım öteye oturup bir cigara yaktım. Gördün mü. pisin kanını getirip ıslak ıslak.. Eyvah. Siper ediyor. Birşeyler söylüyor... memedeki barut dökülmüş mutlaka.. Tuzsuz çiğ et. mırıl mırıl.... (Mustafa) Dedi. Ellerim titriyor. Mustafa. Bir kere çaldım. Hani kurban keser hesabı. Gene patlamadı. Aklıma geliverdi.. (Ulan ölmesin ha.) Diye tekbir getirerek. (Ölmedim. Öyle dikilince. Destiyi bulamadım.. yüreğime bir korku düştü. Mübarek kurşun. Hele bekle bacanak. Tam alnına hizaladım.) Dedim.. (Mustafa. Gene ateş almadı.. Dersim'de bir . Bir daha çaldım.Murdar ilikten. elimden kurtuluyor gibi. Vallaha farkında değilim. Hâlâ söyleniyor... O da sağlam elini. sanki rüzgâr değil..) Dedim. Kurşunu tam bel kemiğinden yemiş. Cebimden bir kapsül daha çıkardım.. îşte ozaman beni bir gülmedir aldı.. (Ölmedin mi?) Diye sordum.... Memeye barut koydum. Başını döndürmeden biraz dikildi.. Eğilip kulak verdim. Kafa dörde ayrılınca ayaklan da boşandı.. Allahuekber. Bir kere yüzü üstüne gâvur gibi kapandı... Derken hızlı nefes almış olacak.. Kalktım.. Memeye geçirdim.. Bal da öyle değil. elimden biri alır... kanı yüzüme sıçradı. Sanki domuz kurşunu... ölmez misin? Haydi yiğitsen ölme bakalım bacanak. Horoz düştükçe gözlerini kırpıştırıyorum du. îki kere kalkıp indi... sıcak sıcak vuruyor etime. (Hıhhh.. (Buyur bacanak. Cebimde barut var bir kâadm içinde. kapsül düşmüş. Yüreğim sevinçten çatlıyacak. Destiye koştum. bir tatlı geldi. Canın sağolsun. Bereket suya girerken tüfeği yanıma almışım. Tüfeği Bismillah diye kaldırdım. Hey Allahım bir avuç su. can korkusuyla yüzüne tuttu.. Horoz şak diye düştükçe gözlerini kırpıştınyor..

(Başka çare yok Mustafa. (Buyur Allasen bacanak... dedim. Köyden bir horoz öttü. Sonra saza başlamış.. Tutup çektim. Bereket versin yaşımız müsait çıkmadı.. diyorum. ağzı açılmaz. Bu sefer.. Boğazım kurumuş. ozaman işin içinden çıkamadık ta karakola gidip teslim olduk. günü de... Dokuz ay on günü hesaplarım.. Lâkin biraz dikkat edilirse. Onbir gün olsa kabul etmem.. Nah şöyle. terbiyeli. karı ile yatmak olmaz. Zaten gözler falan kalmamış ya.. Bulamayınca.. Emey.. Bugün günlerden neydi?) Aklıma gelmez. Bizim bacanak da. Aylarca yanyana yatanlar.. Lâstik gibi uzadı. sakin bir çocuktur. bu durgunluğun yalancı birşey olduğu meydana çıkar.. (Bu gecenin tarihini aklımda tutarım.. Etrafına üfledim.. Sen günleri şaşırdınsa Onbaşı. İki adım attım atmadım. Ay tepsi gibi incecik bulutların arasından yuvarlanıyor. Ağzı.. dizlerim büküldü... Okumayı mahpusta öğrenmiştir. Meret haşa huzurundan ufaaalmış gitmiş. tavuk ölüsü değil. yirmibiri bitirmemişiz. işte ozaman dizlerime bir kesiklik geldi. Ay ışığı elimdeki çıplak bıçağı parlatıyor.) Halbuysa. Bir. asla bulanmıyan bir .) Dedim de dilinin üstüne koyuverdim. Bir de Elham. bu işe bilmem nesinden uğramadı mı? Bıçağı çıkardım... Şeriatçası şimdi artık biz birbirimize namahrem olduk. Bizden sonra başkasına elverir de çocuğa kalır. Ben de bacanağın yanma arkaüstü yatıverdim.. Bıçakla dişlerini araladım. Gebe karı hiç yeniden çocuğa kalır mı? Bizde cahilliğe bak. Bir.. Tüfeğe dayanırım. Lâkin Emey Şeriatça ile namahremden anlıyacak kadın değildi. Yaştan indirdiler de yirmidört sene verdiler. Karı yedi aylık gebe. haydi karakola.. Bunları şimdi düşünüyorum. Şalvarın uçkurunu kestim. Demiş.. efendi.kurt beyi varmış.. Onsekizi bitirmişiz de.. (Yahu. heray mutlaka mahpusa gelir.. Giderken gene eskisi gibi çamaşırlarını yıkamağa götürdü. macerasını hikâye etmedikçe ruhunun büyük bir parçasını insanlardan inatla saklıyan bir adamdır.. Donu sıyırdım. Ay tepsi gibi mübarek. O'nun böyle bir tam delilik batağından tepeden tırnağa kana bulanarak sürüne sürüne çıkıp geldiğine ihtimal vermezler. Dibinden kesiverdim. Buyur afiyet olsun. gidip karı ile son defa yatsam nasıl olur ki. Başladım hesaplamağa. Uzaktan bir bakışta durgun bir kadın gibidir.. Sazlı Mustafa....) Diyorum. Nefesim daralmış. Bizim mesele bal gibi idamlık..... Velhasıl.. Oğlunu sımsıkı tutup yere bakarak kocasını dinledi. (Dün neydi?) O da aklıma gelmez. Şimdi beni aldı mı bir düşünce. Düğme gibi başı görünüyor. Alemin piçini bize yamar vesselam. Lâkin bu gecenin hesabını bulmak ne mümkün. Elbet tarihini bir yere yazarlar. heray çamaşırları götürür. Yedi senedir hâlâ eskisi gibi. Mustantik şaşırmaz ya.. Yere çöktüm.) Dedim. tarihi de bulamadık. Okadar uysal. Bizim zabitleri vurunca bilmem nesini keser de ağzına sokarmış. diyorum. Kurtulmak ümidi kalmayınca karısını mahpusaneye çağırıp meseleyi anlatmış. Bize cezayı çok verirler. Hiç birşey söylemedi.. Adam öldürmüşsün. Yaylı gibi kendiliğinden kapandı. kalkmak nerede? (Bizi kan tuttu mutlaka. Demek ki sabah yaklaşmış. Sonra önüne kat kat çekilen mahpusluk senelerini unutmak için bir müddet esrar içmiş. Üç kulhuvallah okudum. Cezası temyizden tasdik edilip gelmeden evel gece gündüz durmadan namaz kılarmış.

Mustafa: — Bu Yasini şerif.... Yasini şerif onun malı. Biz onbeş gündür seni bekliyoruz...» Dediydi... bir kitap getirir satarmış... «Eğer Haktaalâ.. Şimdi arab'm gelmesi yakm. Beni dinle. Töbe estağfurullah. Karadayı. öküz parası çıkar.. Yani parayı bulursan. Ötekine bir ortak buluruz. Hey Yarabbi Karadayı'ya malum olduydu. Bir gardiyan Ömer var. diyordu... hükümet adamı olduğundan ona satmak icab etmez.. Halbuysa.. iplik isteyen kıyamet gibi. Kurt paraladı. — Karadayı da mahpus mu? — Mahpus. Geldi geleli bir Şeyh tutmuşBir Süleyman efendi.. Mustafa'nın ağzı açık kalıverdi.. fısıl fısıl konuşurken birden durdu: . Kolunu demire dayamış. Öküzün tekini de kurt paraladı. Mustata ağır bir ciddiyetle neler söylüyor.. Onun burada bulunması bize bir devlet. Bilirsin. Güzel çocuk yüzü hiçbir zaman sükûnetini kaybetmediği halde. bir mübarek kitap. Onun kadar hareketli ve temizdir.. Karadayı razı değil.. — O kitaba baksa da çıksa ya. Sat gitsin. Ben çıkınca. salmayı fazla yazmış. Bu kitaba tam bir ay hizmet edeceğim. Mısırdan bir Arâbî gelmiş. Bir Karadayı... — Sus töbe de. Öküzün tekini satarız. Tam ikiyüz lira veriyor.. mağribî Yasin'i hazır. Sen razı olursan ben el alacağım.. Emey onun dehşetli üzüldüğünü zannederek telâşsız ve emniyetli konuştu: — Ali Emmi bize ortak oluyor. ikiyüz lira eder.. Biz alacağız. — îyi öyleyse.. Ben diyorum ki. her sözde ruhu gizlice ürperir ve bu ürperti seyredenler için belli belirsiz bir şehvet titremesini andırır... Bu kitabı alacağız karı.. — Öküz öldü ha.. O öküz mü? Tamam.. Bu yıl zahire fiyatlı. Ben bir kere buradan çıksam öküz kolay. — Çook. — Öküzün teki öldü. Herzaman hayırlı şeyler anlatmak istediğinden böyle susuyordu.. — Ben de Allah'ın izniyle çıkarım... Öküzün tekini sat gitsin.. Evrak bozulacak.. Allah bir âfet vermezse.. el'leri Hükümet hissesini götürmeğe bir kere yolladıysa O'nu üç kere yollamıştı. Bu kitap.. Meraklanma.. Tarlaları birlikte ekersiniz. Sonunda tashihi karar yapacağım.. Muhtar düşmanlık edip ofis hissesini fazla yazmış. Hele bir magrib Yasin'i Hele magrib Yasin'i.. Bizi kurtarsa bu kurtaracak sen ne anlarsın.. Karadayı kime alalım derse ona satıyor. Sen bilir misin.. küçük Ömer... Köyde öküzünün teki ölen çoktur ha.. Karı. Köyden kötü havadis getirmek âdeti değildi... El aldım mı. — Kolay elbet.. sana hidayet eriştirirse bir taraftan bir işaret zuhur eder... Bak karı gider gitmez öküzü satarsın.. Ben çırçır Yusuf gülere iplik eğiriveriyorum. Şimdi de kocasını öylece dinliyordu. Yiyeceğimizi oradan alacağım. Yedi senede bir gelir.akar suya benzer. Halbuki.. Mahsul iyi.. Koca gardiyan köpekler gibi yalvarmakta...

Biz sana kızımızsın dedik. Ben size acıdım. — Eksik olma amca. şuradan Karadayı'ya seslenmeden olmıyacak. — Şimdi öküz tek kaldı. inşallah.. Biz Mustafa ile gayrı ahret kardeşi olduk sayılır. Kocan sana... Karadayı. Bu parayı sokağa atmıyacaksınız ki... Kul cezası. Dedi. — Dokuz. Bir veren.. kurtulur mu? — Mutlaka çıkar. Parayı mahkemeye mi vereceksiniz? — Sen oralarına karışma. Barınılmaz mı? Cırcıların ipliğini büküyorum.. bir oğlumu Allah sayesinde geçindiririm. O da bana söyler.. Sen de kimseye bir söz açmazsın.. — Öküzü satsak.. Oğlanın yanağını okşadı. Pekâlâ. Tarikat yoldaşlığı bildiğin gibi değildir. Öküzü kurtlar paralamış. hayırlı bir işe.. ağır adımlarla Mustafa'nın bir adım önünde pencereye yaklaştı. Her işte Allah'ın bir hikmeti vardır. öz kızımızdan da ilerisin. Zarar yok. kunduradan yana sakın canını sıkma. Komşulara ekmek yapsam. Biz zaten rüyasını görmüştük. Tamam. Karadayı. — inşallah. Allah indinde. siyah meşlâh'ına sarılmış. Yalın ayak gezeyim de kapuma borçlu gelmesin... Anladın mı? — Anladım. efendini kurtaracağız.. işte okadar bulunursa Mustafa'nın işi olur. bugünden sonra. basmadan... — Lâkini neymiş? — Ben borçtan korkarım. Şeyh hazretleri de acıdı. Biz geçiniriz. Yüz kazanır. — Senin adın ne yeğen? — Hüseyin.. Böyle şeyler gizli olacak. Lâkin. Allah'ın emrine karşı mı gelirmiş. Mustafa'ya döndü: Nakadar getireceğini söyledin mi? — Söyledim. Bu da bir hikmet. — Kul cezası Allah'ın emrine karşı gelmez..... icabına bakarız. Paradan yana. — Aferin.— Hele bekle. Gözlerini lütfeder gibi Emey'e çevirdi: Kızım safa geldin. — Aferin. Birşey iktiza ederse gel. . ne yapacağını söyler. ekinden yana. Mustafa bize bir haber verdi. Sakın bir şeye canın sıkılmasın. ben de şeyh'efendi'ye söylerim.. Baba ile evlât arasında borç olur mu? Her ne iktiza ise. Canın sıkılmasın.... alt dudağını ısırarak düşündü: — Öyleyse. Ikiyüz lira dedim.. Sen artık bizim kızımız yerindesin. — iyi demişsin.. — Borç nasıl söz. — Barınırım. Hiç kimseye anladın mı? — Anladım. Köyde barınacak mısın.. bizden istiyeceksin. — Kaç yaşındasın.. Mustafa'ya söyle.

Ne dersin Mustafa? — Olur Dayı. Hem senin köy yerinde bir başına durmanı da ben beğenmedim.. Toprak satmak Allah'ın gönlüne güç vardığından toprak dursun. köyde çektiklerini... Karısını çok düşünüyor. Emey sustu. kızımızı köy yerinde bir başına bırakır mı? Sen çıkıncaya kadar buraya gelsin.. Versin ya. Ötekileri hep sat. Şimdi başına şeyhefendi gibi bir baba.... Tabi bunları sonra görürsün... Bir de bu burada. Duydun mu? — Sen bilirsin... Bunun burada boynu bükülür. Şimdi zamane bozuldu. Hey Allah'ım Hey Allah'ım. merkebi de satarım. ayrılık hasretiyle. Sen daha tarikata girmediğinden bilmezsin.. Rahatsızlık vermesin de.... Onbeş kişi. Saray gibidir. Bak kızım... Muhtar düşmanınız olmasa ne alâ.. Sen de onlara elinden geldiği kadar çalışırsın.. — Ben Şeyh'efendiyle konuşurum.. Müslüman dardaki kardeşine yardım edecek. — Bozulmaz mı? iyi bildin.» . Ben işlemekten birvakit yılmam. Oğlan maşallah büyümüş... Pekâlâ... Sonra... Bakalım Şeyh'efendi ne diyecek. — Çalışırım.. «Ya gelmezse. Sana usul.. kızım? — Ben köyü bırakamam.. Her ayın onbeş günü.... Şeyh hazretlerinin evinde misafir olur.. öyleyken ellerini ceplerine attırıyor muyuz. erkân öğretir.. Hem dünyanı. Babası değil mi? Bugün senin başına bir hal gelmiş oğlum.» azabiyle geçmekteydi.... onbeş günü... Akşamlan ellerin yemeği gelir. Asıl sonuna bakılacak... İçlerinde bir Silo ağa zengin.. Baksana şeyhin müritlerine. babayı evlâda kavuşturmak... Şeriatta ayıp yoktur. Mektebe gider misin yavrum? — Giderim. Mahpusluk bir taraftan.. Bugünden sonra sen oğlu. Sonunda şeyh'efendi sana da el versin.— Daha ne var ki... Birşey mi diyeceksin. Şeyh hazretlerinin hanesi. Hanımı da tarikatten. Ya bizi bırakır başkasına giderse. Çocuklu bir kan.. çok kıskanıyordu. Köy yerinde.... Senin gibi kaç kişi barınır.. seninki benim. öğrenirsin. Dünya üzerinde artık yalnız değillerdi. Kocan tabi. Tarikat ehli böyledir. Parayı cebine sok. Evlâdı babaya. sizin hasretiniz bir taraftan. akşamları getiri getiriversin. «Şeyh'efendi razı gelse. Yüreği hızlı hızlı vuruyor. Benim malım senin. — Rahatsızlık ne demek.. — Eviniz.. Sevaptır. hele yeni yetişen delikanlılardan nakadar korktuğunu bir solukta anlatıverecekti. Ben senin yerinde olsam onu da satarım. — Aferin sana.. Çocuk babasının ekmeğini ne güzel. içine düştüğü karanlık ve havasız kuyudan kurtulmak üzere olduğuna inanıyordu. hem ahretini kurtar.. yedi senedenberi ilk defa.» Diye yutkundu. — Gördün mü ya. Bakalım.. Bakılmak ister. Onu mektebe yazdırırız. Elini öper yalvarırım... Evimizde kimsemiz yok bizim. Yalnız tarlalar durur. Mustafa. sözün hiç ummadığı bir tarafa doğru nasıl olup ta döndüğüne şaşakalmıştı. Şeyhefendi razı gelse. bu da kızı sayılırsınız. Karadayı'nın anlattıklarından okadar sevinmişti ki az kalsın.

Emey'in beli kadar şişmişti.. Evde hizmetkâr mı ararsın.. Şeyh'efendi ogün diş doktoruna gittiğinden akşam görüşüp meseleyi halledecekti. Büyüklüğü bir tarafa. Gözleri yaş içinde. Şeyh'efendi Peygamber gibi bir adamdı. Hem dünyasını.. Mustafa'ya birşey söylemedi ama.. artık buradan hiç ayrılmasa. ihtiyardı. göç te kalmazmış.. Gece Şeyh Süleyman efendi'nin evinde misafir olacaktı.. Sanki oraya giderse bir umulmadık felâket vuku bulacak. Hem de kendisine el vereceğinden. diyordu.Karadayı. illetli karı bir lâf edermiki ola. Şeyhin karısını gördükten sonra karar vereceğine seviniyordu. Hüsniye hanım «Kusuruna bakma.. Arada sırada bayılır» demişti. bu minneti daha şimdiden ödemeğe başlamak arzuları duydu. her odanın duvarında Kur'an yazıları asılı. Erkek lerden ziyade karılarla geçineceğini biliyor. kız asla geri dönmiyecekti. Şeyhin karısı doğurmadığından küçük çocuklardan pek hazzediyordu. Bu da pek körpe bir kızdı. Bir kere Hüsniye hanım vardı ki.. Günaha girdin.» diyerek yanağını on defa öpmüştü.. Emey. hem ahretini kurtarmağa elverir. Şeyh Süleyman efendinin. Emey yedi senedenberi ilk defa. şeyhefendi için değil ya. Biraz da illetliydi. Cinlidir. Bir kere bacakları..» demişti.. Tabi.. Yol göstermesini. bir laf etmeden başını öteye çevirmişti ama. Hüsniye hanımla bir odada yattığından karının sabaha kadar ağzını aradığını söylerken Emey kurnaz kurnaz göz kırpıyor. ertesi sabah mahpusaneye bir sürü iyi havadisle geldi. «Vay yavrum.. oğuşturmazlarsa yatamıyordu. Hüseyin'in beş. Hüsniye hanım «Gördün mü ne âlâ.. karısıyla çocuğunu Şeyh'efendi'nin evine almağa razı olduğu müjdesini Karadayı kulağına fısıldar fısıldamaz. Bu el vermek her neyse. Köyü bırakıp oraya yerleşeceğini haber vermişler besbelli. Verdiği dersleri gücü yettiği kadar yapmak. Biraz somurtkandı. karakol kumandanlığına geçeceğini müjdeledikten sonra karıkoca'yı baş başa bıraktı. bir takım vazifeler yüklenmek.» diyerek ağzını şakadan şamarlamıştı. Kendisine ters ters bakmış. Şeyhin karısı da iyi yürekli bir kadındı. Malatya'nın. derin derin içini çekerek. Emey orada gardiyan küçük Ömer'in karısını da görmüştü. Hep kendisi için. Dün gece sabaha kadar uyuyamamıştı... Karadayı'nın ellerine kapandı. buna yemin ediyorlardı. Tuzlu suya koymazlarsa. Bir çare olsa da. ulu camii gibi büyük bir ev. Bütün müritleri. kalın sesiyle kızıyla konuşan çok daha yaşlı bir dedeye benziyordu. nah. Birkere Şeyh'efendi'nin evi camiye benziyordu. Mustafa iki günde hayatının bukadar değişebileceğine bir türlü inanamıyor. Mustafa da biraz gayret sarfedecekti.» Hüsniye hanım «Töbe. arada kaç. Gayret te. Emey'in. malları ucuz pahalı satması için bile köye gitmesine razı değildi. Artık. derslerin en . Burada oturur keyfine bakarsın. eğer isterse. kendisini tasdik edilmiş 24 sene cezadan kurtaracağma emindi. beş yukarı. sen ne de güzelsin. altı senede kocaman jandarma ça vuşu olacağım. Hüseyin'i de pek sevmişlerdi. başını sallayıp duruyordu. Uç aşağı. şehirde iki gün kalıyordu...Okadar sabırsız diki. Malın ne değeri var. «Erkekler böyle şeyden anlamaz.. buna memnundu..

ecinnilere karıştı idi ya. Dur hele nereye kız?. vücudunu bir çıban kaplamıştı.. Ulan kan!.. kunduraları ve fötr şapkasiyle orta yaşlı bir mektep muallimine benzemişti.. Her kafadan bir ses çıkıyor. her halde.... ayrılırken Mustafa kimbilir kaçıncı defa aynı sözü tekrarladı. İkiyüz lirayı da bekliyorum. Lalan madem ki ders istedin... Murat defteri aldı. iyi saattelere. dille açılır. Bir hikmeti!. Eski harflerle (Allah) yazısı... Allah rahmet eylesin.. merkebi. Öküzü.. Biz sana birşey söylersek. Koğuşa gitmeden Muradın odasına çıktı... Pekâlâ. insanın içini ürperten esrarlı bir gülümsemeyle «Yook. Zaten rahmetli son zamanlarda dünyadan elini çekti. Yüzüne bakmayalım mı eşşoğlusu.. Kendi kendine söylenir. Çabuk gelmeli. Batan... Ehli tarikat sır tutacak. Bir kat yatak. dişlerini yaptırmaktan erken dönmüştü. orada.. işaretler eder.. Etrafı cerahatli de başının ortası başının ortası siyah kabuklu.. Batınca yerinde yılan zehri gibi mosmor lekeler lekeler bırakmış ve sağ baldırında bu lekelerden bir yazı hasıl olmuş.. en ağırını vermesini rica etti. Yemekten sonra. Şeyh efendi.. Baban.. Dünya münafık oldu.. ona. Altı güne kalırsan gerisini artık sen düşün.. huyuna göre ders vermiş oluyordu... Oğlanı mektebe verecekler.... O sıra Murat yemek yiyordu. Sevinirsin de. kaçağı sat.. Yasini şerifi gardiyan Ömer alırsa. dört muharebeye girmiş. yüreği düzelmiş.. ilk ders: Sırrımızı saklamaktır.zorunu. Sana tarikatın yolunu ben anlatacağım. dille örtülür. Hocası okuduydu. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun İcarına bile söylemiyeceksin. derin hocalardan ikisi taa Erzincandan baldırındaki yazıyı okumaya gelmişlerdi. cebinden Muradın defterini çıkardı. Böyle acele değil. Demişti. Mustafa zaten 350 kişilik mahpusanede bir başına yaşayan adamlardandı. Sahifaları ayırıp uzattı: — Buyurun bu da bizden bir hatıra olsun.. «frengi» olmalıydı. Yorgun değildi.. Şimdi artık duyduğu bu şeylerden utanıyor. Çocuğuyle karısını bedavadan besleyecek insanlar kendisini elbette dolandıracak değillerdi. Muazzep yasinini.. kabı... beş günde.. çıkan soyu.... Cennet'in kapusu. Dön bir.. Fevkalâde güzel bir yazıyla sabık mebuslardan Nüzhet efendinin şu gazeli yazılmıştı: Siyah bahtın nedir farkı cihanın bahtiyarından .. adeta bir borç ödüyormuş gibi. Ozaman Karadayı. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun bana haber vereceksin.. O dehşetli arapça yasini için ikiyüz lira istenmesi. Beraber yediler. Hepsinin sırası var. Gülersin. şeyh Süleyman efendi. Senin aklın mı erer. Sana bir kat yatak elverir. Yabancılar sana bizim için birşey söylerse. Babanın kızı isen.. O cumartesi.. Paraya bakma. yaman bir herifti. Çok şükür. Emeyin babasına lütfettiği allahın bu hikmeti. dağları bayırları gezerdi. Seni göreyim. Ingilizde esir kalmış. Emeyin babası.. Acımaz cinsden bir çıban. arap içindeyken.. bir az karnını bulandırmıştı. Duymuşlarda.. temiz elbisesi. Kara dayı.. hikmeti hüda. doğrusu neden saklamah.. Mustafa gizlice sevindi. — Bak ben bekliyorum karı! Beş gün dedi mi burada olmalısın. Kara dayının yüzüne bakamıyordu. Allahın bir hikmeti canım. Yiğitsen dört günde gelirsin.

. Beğenmediğiniz bir şey üzerinde ruhunuzla çalışamazsınız. Siz de bir şeyler hazırlayacaktınız.Feragat etmedik var mı hayatmüstearından Felâket bağbânın ektiği tohmu felâkettir Anınçun kurtulan yoktur felâket intehaınndan Ne sırdır hayret efza böyle yokluk içre bu varlık Ne duyduk bu hayatın devreden leyi ü niharından Mutalsam bu vücudun asimi idrak eyleyen kimdir Sual ettim bilen yık nevcivan u ihtiyarından Düşün bu kasvetabâdı felekten kâm alan varmı Bütün şekva ederler hasta hali intizarından Nebilerden şada gelmez delilerden eser yoktur Haber çıkmaz safvet ü garibanından Gelenler bize ban eyvah gidenler ebkem olmuşlar Bağırsan kimse kaldırmaz başın mermer mezarından Gel ey dil gezme sahrayı beyaban! teallukda Acep kimdir haber vermiş bu deryanın kenarından Kurulmuş haymeinuru mesaffa içre âşıklar Temaşayı cemalengiz geçip dar ü diyarından Fena bulmaz zeval ermez bu çarhın var bir üstadı Aman Nuzhet sakın ayrılma bu azm ü kararından. — Neden? — Sizin hislerinize uymayacak.. — Aklıma gelen bazı beyitleri. Ne güzel yazınız var. Bitirince şeyh efendi sordu : — Nasıl beğendiniz mi efendim? — Teşekkür ederim. Malûm ya bizim hattatlığımızda bir güzel san'atlar şubesidir. Ümitsizlikle dolu... Haksız taraf beş altun verdi. Bir bakalım.. Dokuzuncu beyiti neden işaretlediniz? — işte onu levha yapıp size hediye edecektim. Halbuki ben ümitli bir adamım. Bana bir de levha yazacaktınız. «candarmalara (çözün şunu teresler!) diye bağırdım. Garip bir tesadüfle bu şiirin yazıldığı sahifanm karşısında cumhuriyetten evvel ve cumhuriyetin ilk senelerinde kürdistandaki dere beylik âdetlerine ait notlar vardı. — Zarar yok. Vadinizde duruyor musunuz? — Siz bu şiiri beğendiniz mi? — Hayır! Pek ümitsiz bir havası var! Nüzhet baba işin farkında. Oturdum taşın üstüne mahkeme ettim. Candarma bize karışmazdı. O zamanlar kurtluk devri bey!. Deftere bakarak sustu.. Yalnız bu şiir karşısında ümidim kırıldı. Murat bunu yüksek sesle vezne uyarak okudu. . mısraları bir yere kaydetmiştim.. Hatta kendisi.» Murat gülümsedi: — Bu şiir. şeyhim. bizzat kendisi de pek beğenmiyor ki (Bu herifin üstadını aman inkâr etme!) diyerek yüreğine kuvvet vermeğe çalışıyor.

. ellediği. Cemal âşıkı olmakla Allaha âşık . ben anlıyorum merhametiniz var onun için sevimli bir adamsınız. kıyamet.. Pek acele kaydettim. Birisini seçerim. — Ben bilâkis zannediyorum.Murat. kitap rafının üzerinde duran bir kâğıdı aldı. gördüğü. Bazı kitaplar. İnsanların zaaflarına. îsanın kadın düşmanlığı ile Muhammedin kadm düşkünlüğü bile bence hemen hemen ayni şey: Ayni behimi his coşkunluğunun iki zıt tezahürü. hepsi akıl almaz derecede büyütülmüş. Hem de ben nerdense bir kanaat peydahlamışım: Bana. parlak. Bunun şairini unutmuşum: — Bu güzel. — Öyleyse. ne güzel bir çare bulmuşlar. Bilmem nasıl anlatayim: Meselâ. diye tane tane cevap verdi.. Buna bir haftadanberi aklına gelen bazı şiirleri kaydediyordu.. terazi. agraf. sanki mistik insanlar. ruhu bile (siz ruhu pek merak ediyorsunuz) ölüm esnasında bir insan gibi tehayyül etmişler. Mutasavvuflar.. öyle ki allah muhabbetinde bile bir çeşit aşk. kara gözlerini kırpıştırarak düşüncelerini saklamağa çalıştı. miraç. tıpkı. Zaten insanlar tarafından hikâye edilen ve diğer insanların idrakine arzolunan hiç bir hayal yok ki esasını maddeden almış olmasın. şehevi hislere pek fazla düşkün gibi geliyor. yani ruhaniyete fazla bağlanmış olanlar. — Değil mi ya. — Buyurun. adeta iyi ve kuvvetli taraflariyle. Başka çare yok. çoklukla yokluk nihayet bir yerde buluşuyorlar. Ben onları temize çekeyim.. — Bunların aslını pek bilemiyoruz ki.. Basit insanların aklına sokmak için. Ne dersiniz? Süleyman efendi. Cennet. Çünkü bizzat allah fikri —yani allah tarifi— bile pek çok beşeri. Ona izafe edilen sıfatları ben hep böyle düşündüm. Mamafih siz de ham sofulardan değilsiniz şeyhim. — Bir kaç tane daha var. cehennem. — Zannetmem. Ben okuyacağım. Hangisini münasip görürseniz. insan nihayet insanda kalmağa. lezzet aldığı. Akif beyi şu mısraını ben pek severim : Olsa haşa dâğm çoktan ederdim çâk çâk Böyle mi birlik yarab sadhezaran yarabbi Avni beyden : Kimse idarak etmedi manasını davamızın Biz dahi hayranıyız davayi bimanamızın — Pek âlâ o kâğıdı bana verin. Temize çekiveririm. Malum ya. ama bütün ihtiraslariyle maddi bir aşk ihtiyacı seziyorum. Allah. hatta kötülükleri ve zalimlikleri ile pek alâ büyütülmüş bir insandan. tıpkı muhayyel bir insandan ibaret. sur. Onları da oku^ yayım da gene siz bilirsiniz. Melekler onu vücudümüzden nazikâne çıkarıp izzet ve ikramla gök yüzündeki yerine götürürler: Bu bana her zaman koltuk merasimindeki bir taze gelini hatırlattı. mahşer. tattığı. Allah sevgisi maddiyatla izah edilir bir duygu değildir. yahut ıztırap çektiği şeylerle konuşabiliyor..

değiştirmeğe lüzum görmediğimiz ne kadar düşüncelerimiz vardır. sizin gözünüzde acaiplîir parıltı var ki. Allahda sevgiliyi görmek biricik çaredir: Bu.. üstüme ne halt ederse etsin diyor. sevgili ve âşık için de bir büyük kolaylık. Tek beni boşamasın da. yanıldığımız halde. . en cahil bir kadın bile bunun manasını kolayca anlar. Şeyh birdenbire ayağa kalktı.. —Karın ner şeye razı. Ben hakkınızdaki dedikoduları böyle dolambaçlı bir yoldan anlatacak adam mıyım? Sizi hiç kırmadan. Buna bir başka misal verirler. İnsanlar hiç bir şey söylemezlerse iftira ediyorlar.. — Yok şeyhim. Kendi içimde cereyan eden hislerin ancak bana zararı olur.. Edebiyatlarında hristiyanlığın kadın düşmanlığı yoktur.. saklamağa çalıştığı bir gururla gülümsedi: — Hiç olmazsa ben bu dindarlardan değilim..olmak arasındaki farkı kaldırıvermişler.. — Lâkin her zaman kendinizi aynı kudretle kontrol edebilirsiniz. — Haşa! — Evet. Tabii. Elini vuracak gibi kaldırdı: — Defol. benden daha fazla bunlara düşkünsünüzdür.. — Böyle de düşünseniz.. bir çokları gulamperestliği dahi. kocaman bir şeyhi baştan çıkarmanın vereceği edepsiz zafer hissiyle. cinsi münasebette son derece açık bir millettir.. Binaenaleyh gene allaha gönül vermek. Sevgilide Allahı. bu duyguyu bir miktar tatmin ediyor. hatta tükenmesi neticesini veriyorsa. ne bileyim. fazla ibadete verenlerde ben daima maddi bir aşk ihtiyacı görüyorum. sizi iğfal edebilse mi? Kadına da bir çok kitaplar şeytan diyorlar.. Bakın şeyhim.. Umumiyetle memnu şeylere karşı duyulan acaip arzu ile. Canım meselâ şeytan beni iğfal etse mi daha çok zevk duyar. yüreğiyle daha hayasız oluyor. mesleğiniz icabı.. dünya pek ziyade bozuldu. dine.. kendime küstürmeden de pek âlâ duyduklarımı anlatabilirim. bazı münasebetlerden kendinizi uzak tutmağa mahkûm olduğunuzdan şüphesiz.. Ahlâk kayıtlariyle kendisini öteki insanlardan daha fazla bağlamağa mecbur sayan hemcinsimiz. Yüzü müthiş bir hal alıvermişti. Yok yok... demek ki. Fransızlar.. Ben belki yanılıyorum amma.. manevi bir aşka karıştırmış. Şeyh Süleyman efendi. Siz.. Küfretmek nasıl bazı insanlarda ötkenin azalması. iddia edecek değilim. ikisi hatta üçü için de üçü yani allah. Çık.. dedi. İşte böyle düşündüğümde. Hemen çık.. ahrete. ingilizler. böyle bir ceht yapmağa şimdiye kadar lüzum görmedim. samimiyetimi başka manalara çekmenize razı olamam. kendisini.... harici görünüşleriyle bilhassa edebiyat katolik ahlâkına sim sıkı bağlı gibidirler. Siz.. vermemekten iyi. Nasıl diyeyim. benim gibi konuşmamağa. şehevî hislerin lâfını etmek de. Halbuki ruhiyatçılar bu iki milletten ingilizlerin ruhî âlimlerinde yani cemiyetten ayrı tek başlarına kaldıkları zaman Fransızlarla kıyaslanamayacak kadar ahlâksız ve behimî hislere mağlûp olduklarını tesbit etmişler.

bu biçarenin buraya gelmesini istememiştim efendim dedi. Fakat sanki sade kulak kesilmişti her fısıltıyı.. Galiba bu izdivaçla yanlış bir iş yaptık... Bütün Malatya duysun!. Malumu âliniz şeriatta ayıp olmaz. Gardiyan Ömerin genç karısı birden bire sustu. entarisinin yakasını bir çekişde açtı: Etimi yedin.... Bunu bana ısmarlamıştı.. başını. şeytan şeytan Yeni karıyı buldun beni.. Beni yaktın. — işte bunun için. Kadın... Halbuki sonunda biçarenin yarı deli olduğunu gördünüz.. şeyh efendi ümit edilmez bir kuvvetle yukarı çekerken dizlerine sarılıyor. Evet..— Çıkmayacağım. Şeyh Süleyman efendi. — Siz elbette her şeyi anladınız diye devam etti. Ah. Dünyanın en alçak adamısın. Anlıyorsunuz değil mi? bir anlaşamamazlık başlamış... Uzun müddet bizden sakladılar. Ufak tefek olduğuna aldanmayın.. sonuna kadar duyuyor... Kızı verdiğimiz zaman henüz onbeş yaşında idi. Bir kere etrafına bakındı. Yüzü müthiş ve ümitsiz bir kederle sarktı. Rahat gözlerle Muradın gözlerine dikkatli dikkatli baktı: Hata ettik. «Ne yaparsın birader!» manasına Murada bakarak başını salladı.. Demek ki gözleriyle anlaşmışlardı.. ve bir daha unutmamak üzere içine yerleştiriyordu. Mütecaviz dudaklarını bir titreme kapladı ve birden bire pek alışık bir hareketle kendisini şeyh Süleyman efendinin ayaklarına attı. Nihayet sinir nöbetleri bu hale gelince duydum. ilk gece. Bak. birden bire zorlayinca.. Tenasül âleti son derece büyük imiş. Yüzü eskisi gibi sakindi ve belli belirsiz gülümsüyordu. Gardiyan Ömere ben verdim. Murat arkasını dönmekten başka çare bulamadı.. yarı delidir: Zaten pederi de ayyaştı: Rakıdan çatlayıp öldü. her hışırtıyı. ilk önce belki alelade bir kadm kıskançlığı zannetmiştiniz. Kadın ayaklarını sürükleyerek çıkıp gitti. yüzü toz içinde kalkmamakta inad ediyor. Halbuki . Beni baştan çıkardın. Şimdi ikisi de benden imdat istiyor. koğuyor. Murat. küçük vücudünü. Vur haydi vur. Murat böyle bir kepazeliği asla beklemediğinden öyle şaşırdı ki müdahaleyi bile akıl edemedi.. — Affet! affet! Sen benim allahımsın. Her tarafımda dişlerinin yeri var. Gardiyan Ömer ise. Hayvan!. Ses gittikçe kısılıyor. yüzünü betona sürerek.. Nasıl biteceğini bilemediği şaşırtıcı bir vaziyetten pek kolay kurtulmuş gibi yüzüne bir rahatlık gelmişti... Vursana.. Hergele. Beni bu hale sen getirdin. insanlar mahrum kaldıklarına haris olurlar. Sanki demindenberi aklını kaybetmişti de şimdi kendine geliyordu. oyluklarının arasına saklamağa çalışıyordu. Pek ziyade beklediği halde ikisi de bir tek kelime olsun söylemediler. Affet! diye yalvardı. Ahlâksız.. Kendimi suçlu gördüğümden her sözüne katlanırım. son sözleri nefes darlığına uğramış bir adam gibi göğsünden hırıltı ile çıkıyordu.. Bu kendisini çektikçe öteki İsrarı arttırıyor. baş başa kalmanın deminki vaziyetten daha beter olduğunu düşünüyordu ki şeyh Süleyman efendi sakin bir sesle.. Namussuz! Şeytan! Bana büyü yaptın. alışık bir hareketle kadını yerden kaldırmağa uğraşıyordu.. Şeyh.. bu acaip adamla nasıl yüz yüze geleceğini. Haydi vursana...Süleyman efendinin eli öyle havada kalakalmıştı..

. Ben de aptal gibi sordum.com .Malatya Cezaevi Notları http://genclikcephesi.. değil mi efendim?.blogspot... Size bu mısrağı hattı talik ile yazacağım..» Bu kitabeyi okudunuz mu? tabii.Namuscular . elini uzattı.. Eli ter içindeydi: Size Erzurumlu Hakkı efendiden bir mısrağ yazacağım: «Katreyiz âlemde lâkin dilde derya olmuşuz. SON Kemal Tahir . Bir an gülümseyerek durdu: Müsadenizle..ben ne yapabilirim!. Murat şaşkın şaşkın teşekkür etti.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful