Kemal Tahir - Namuscular - Malatya Cezaevi Notları BİLGİ YAYINLARI : 200 KEMAL TAHİR MALATYA CEZAEVİ NOTLARI: I Namuscular

Birinci Basım Ağustos 1974 BİLGİ YAYINEVİ ÎÇİNDEKÎLER Birkaç Söz.............................................................................. 7 Bilgi Yayınevinin Notu........................................................ 9 Namuscular 1973................................................................11 Malatya Notları 1945 ......................................................... 83 Telgrafçı Abdürrahim........................................................ 231 Şeyh Süleyman Efendi .........................................................369 BİRKAÇ SÖZ 1973'de, 20 Nisan'ı 21'e bağlayan gece, sabaha karşı 5,30'da Kemal Tahir bir daha açmamak üzere gözlerini kapadı ve bizi ebediyen terketti. Her şeye rağmen beklenilmeyen korkunç bir olaydı bu, anî olarak geldi ve bizi şaşkına çevirdi. Kemal Tahir hiç bir şey söylemeden, hiç bir vasiyette bulunamadan aramızdan ayrıldı. Ancak bu büyük romancı bütün söylemek istediklerini, romanlarında hemen hemen söylemişti. Arkasında bir sürü sarı defterle, yarım kalmış birkaç roman bıraktı. Bu bırakılanları, biz, elimizden geldiğince hiç değiştirmeden yayınlamaya çalışacağız. Değiştirmek, ya da tashihde bulunmak bizim haddimize düşmez. Bazı yerlerde, çok samimî olarak, «Kemal Tahir öleli bir yıl olduğu halde, hiç bir şey çıkmadı», diye yayında bulunuldu. Ne var ki bıraktıklarını sıraya koymak, eski yazıdan yeni yazıya çevirerek daktilo etmek, pek de sanıldığı kadar kolay olmadı. Bir hayli uğraştık. Şimdi, aşağı yukarı bir şeyler meydana çıktı: Beşer yüz sahifelik, not halinde bırakılmış beş büyük roman: «Namuscular», «Dam Ağası» «Hür Şehrin İnsanları», «Sakin Bir Memleket», ve «Bir Mülkiyet Kalesi». Bunlar yayına hazır, imkân buldukça, sırasıyie yayınlayacağız. Bu romanlarında Kemal Tahir, gazeteci Murat'ın kişiliğinde daha çok kendi yaşantısını dile getirmiştir. Sahife kenarlarına koyduğu notlardan anlaşıldığına göre, bütün mahpusların uyuduğu korkunç hapishane gecelerinde sabahlara kadar çalışarak bu sarı defterleri üst üste yığmış, korkunç hapishane yıllarını, oradan oraya sürülmelerini tadına doyum olmayan türkçesiyle anlatmıştır. Anadolu hapishanelerinin koyu zindanları, gerçek insan sömürüsü, mahpusların ıstırapları, sevinçleri, heyecanları, bütün bunların hepsi otantik olarak

http://genclikcephesi.blogspot.com

verilmektedir. Kişiliğini yapan görülmemiş cesaret, metanet, soğukkanlılık, şakacılık ve insancıl davranışlar, bu romanlarında da açıkça görülüyor. Elimizde, bu hapishane notlarından başka, bitirmeye ömrünün vefa etmediği «Topal İhanet», «Batı Çıkmazı» gibi iki dev romanı mevcut. Bunları da imkânlar nisbetinde değiştirmeden yayınlamayı düşünüyoruz. Ayrıca «Tarih Notları»nı da yayınlayacağız. Bu notların beş yüz sahifesi zaten sağlığında daktilo edilmişti. Bundan böyle eski yazı olarak kalan kısımları da daktilo edilecektir. Bu vesileyle burada, Kemal Tahir'den geride kalanların hazırlanmasında bizden yardımlarını esirgemeyen Dr. Sabire Dosdoğru'ya, Nihat Ülken'e ve bu notları yayınlamakta büyük gayret gösteren Kemal Tahir'in editörü Ahmet Tevfik Küflü'ye teşükkür ederim. Türk edebiyatına ve dünya edebiyatına ölmez eserler bırakarak giden Kemal Tahir'in ellerini saygı ile öperiz. Sağol. Eşi Semiha Kemal Tahir BİLGİ YAYINEVİNİN NOTU Büyük romancı Kemal Tahir'in ardında bıraktıklarını düzenli olarak yayınlamayı amaçlayan Yayınevimiz, ölümünden sonraya kalanların ilki olarak «Namuscular»ı sunuyor. «Namuscular» yazarın «Malatya Cezaevi Notları’nın ilk kitabını oluşturmaktadır. İkinci kitap ise «Karılar Koğuşu» başlığı altında yakında yayınlanacaktır. Kemal Tahir, cezaevi yıllarında tuttuğu bu notlardan, daha o zaman bir roman çıkarmıştı. Son yıllarında, bu ana metni bir roman bileşimi için temel olarak kullanmayı kararlaştırmış, 1973'de esere yeniden el atarak bu ^kitabın başındaki bölümü oluşturan yeni bir romanın ilk sahifelerini yazmıştır. «Namuscular’ın bu yeni biçimini bitiremeden öldü. Kitabın sonraki bölümleri 1945'te Malatya Cezaevinde yazdığı metni bütünüyle içermektedir. Ayrı ayrı zamanlarda yazılmış ana metinle, onun başına aldığımız son çalışmanın karşılaştırılması, Kemal Tahir'in gerek dil, anlatım, gerekse roman mimarisi yönünden geçirdiği değişikliklerin kavranmasına yardımcı olmaktadır. Yayınevimiz hem anısına duyduğu saygının bir belirtisi olmak, hem de bu ilginç karşılaştırmayı sağlamak bakımından, Kemal Tahir'in ölümü dolayısıyla bitiremediği 1973'deki çalışmasını bu kitabın ilk bölümü olarak sunmayı uygun görmüştür. Onu 1945'de yazılmış olan «Namusculan’ın tamamı izlemektedir. NAMUSCULAR 1973 Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir haftadan beri, yani on iki yıl ağır hapis cezasının üç ay kaldığını anladığı günden beri yerinde duramıyordu. Mahpus damında mahpus milleti aklını sıçratıp sayı saymayı unutarak ayı günü birbirine karıştırmadıkça bin yıl cezası olsa kaçını yattığı, çıkmaya kaç gün kaldığı üresi

http://genclikcephesi.blogspot.com

üresine bilir, bilmekten başka apansız sorulsa, hiç duraklamadan aynen askeriye usulü hazır ola gelerek tekmilini verip savuşur. Mazmanoğlu Hacı Aptullah o sabah da rahat uyanmış, gerinmiş, esnemiş bir cigara yakıp bu günü sayarak ne kadar ceza kaldığını, her günkü gibi hesaba vurunca apansız tam üç ay cezası kaldığını anlayarak «hıh» diyerekten sol dirseğine dayanıp kalkınmıştı. «Ceza üç aya... Hey koca tanrı ne demektir bu? Cezayı biz tepelemişiz yahu! On iki yılı on iki başlı yılan ejderhası gibi tepeleyip savuşmuşuz koca tanrının desteğiyle... Oh ki gücüne kuvvetine kurban olduğum koca tanrı...» işte davranış o davranış! Yatağı dirsekleyip yekinme o yekinme! O gün bu gündür uyku muyku, yeme içme, gülüp eğlenme hatta adam gibi öfkelenip ağız tadıyle dalaşma hak getire... Her bir işin yarısında, «Aman üç aydan gün aldık. Ya nedir koca tanrı... Biz bu on iki yılı sakın çiğnedik geçtik mi sayende gırtlağından kavrayıp yere çaldık mı?» diye elini bir zaman dizlerine bir zaman yanağına vuruyordu. Yeni huylar peydahlamıştı ki, mahpus milletini şaşırtan huylar peydahlamıştı. Dama oynarken oyunu yarıda bırakıp hemi de tam şu kadar taş kıraraktan damaya çıkacağı yerde bırakıp «Of of nedir hey allah!» diye sıçrayıp kalkmalar peydahlamıştı ki o sıra mendili kafasına yetiştirmese yarım metrelik yazma mendil suya sokulmuş gibi terden ıpıslak kesilmekteydi. Sazı çalarken, «Vay ki vay! Bizim saz maz nemize ey ihvanlar!» demesiyle fukara sazı duvara dayarken kırayazıp elleri apış arasında imleyerek iki büklüm savuşuyordu. Voltaya düşmüştü. İlleki herkes yattıktan sonra aralık voltalarına düşmüştü ki fırt fırt gidip gelmesinden kovuşlar uykuyu yitirmişlerdi. Voltaları başkaca gitgide kısaltıyor, dört adıma belki de üç adıma indirip durduğu yerde topaç gibi dönüyordu. «Nedir?» diyenlere karşılığı, «Yanıma bir namussuz gelip koşulmasın diyerektir emmi!» deyip fırt diye dönüyor, başını biraz sallayarak voltayı bıraktığı yerden kapıyordu. Aslında yemekten içmekten de kesilmişti. Yemeğin ortasında iştahı baltalanmış gibi kopuyor, bir lokmadan önce, iki saat içli köfte yesem doymazım sanırken ikinci lokmayı bir türlü yutamıyor, ne yapacağını şaşırarak ağzında dolandırırken kusası geliyordu. Lokma surda kalsın, bir bardak suyu bile artık ağız tadıyle içerek yürek yanıklığını söndüremez olmuştu. Bardağın tam yarısında şap aklına eve göndereceği haber geldi mi, suyu muyu bırakıp selâmlık kapısına koşuyor, geceyse voltayı ele alıp sabaha kadar hışır hışır fırlanıyordu. Hasılı Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo, on iki yıl cezanın üç ay kaldığını anladığı günden beri, Malatya Cezaevinde anasını yitirmiş kuzuya dönmüştü. Sabahın erkeninde canını kovuşlardan cümle kapısı tarafına atıyor, her söze karışırım sanıp, «ha hi» diyerekten şuradan şuraya seğirtip kasabadan haber soraraktan debeleniyordu. Bu zamana gelinceye kadar saygılı mahpuslardan iken bir aydan beri önce gardiyanların sonra da meydancıların daha sonra müdüriyet kısmında cümle kapısının iki yanında bulunan karılar koğuşuyle çocuklar koğuşunun maskarası olmuştu. Mahpusanede olup bitenlerle bütün ilişkisini tamamıyle kesmiş gibiydi. Eskiden pire zıplasa seyirtip sonuna kadar

ilgilenen herif yanında adam kesseler dönüp bakmıyor, bu sıra pencereden bir karga karaltısı geçse, «Nedir ola?» diye seğirtiyordu. Önce dışarı çıkması yaklaştı, bunca yıldır nice nice bilmediği dalgalar olmuştur, ilgileniyor ki çoluk çocuk maskarası haline gelmesin, sandılar. Fabrikanın «Sümerbank Malatya bez fabrikası» «Zagonu», işletmede «Devlet Demiryolları beşinci işletmesi» olup bitenler başkaca gerek fabrika gerek işletme sebebiyle Malatya'ya gelip yerleşen yabanların şehir yaşayışında meydana getirdikleri değişmeleri de gayet merak ediyordu. Bir aralık mahpushane bakkalı Abo'dan bir küçük defter alıp aklına gelen adları alt alta yazdırır olmuştu. Çıkacağı gün çıkma alayına gelecek dostların ahbapların, tanışların listesiydi bu... Paytonlarla, tam çalgılarla gelip alacaklardı elbette kendisini... Ölüsü çıkmıyordu ya resmen dirisi çıkıyordu. Düşmanlar kına yaksın kına... Yıkılası şu Malatya'nın gökleri gümbür gümbür gümülemeyince... Çarşılarda esnaf, arastalarda ustalar çıraklar, «Nedir yahu? Hitler mi bastı?» diye işi bırakıp uğramayınca... Bir zaman giyim kuşam mesele oldu. Ağabeysi İbrahim Efendi terzi yollamıştı ki ölçüyü alsın da tahliye gününe giyimi yetiştirsin! Vay ki Hacı Aptullah kudurdu. Yahu bu dışardakilerde hiç mi akıl kalmamıştır, hepsini şeytan mı yelledi bunlardaki aklın! Hele ki şimdiye kadar bütün Malatyalının akıllı bildiği Kahveci İbrahim Efendi... Vah ki vah, yahu, biz on iki yıl mahpus yattıktan sonra nasıl bir teres olmalıyız ki pantol giymeliyiz, bacaklarımızda kıçtan cepli pantol! Ya biz dama düşmeden kıçtan cepli pantolonlulara Malatya'mızın sokaklarını dar etmedik miydi? Bizim mahpuslara düşmemizin bir ucu da ağı yere sürünen Antep şalvarı giyerekten efelenme belâsından değil midir? Ne olacak şimdicik? Biz demek boşuna mı yattık Koca reisin sırtımıza sardığı on iki yılları... On iki yılları ki nice nice ciğeri Rus parasıyle kapik etmez herif altıda bir yatıp asrilere giderek her bir yıla dört buçuk ay yataraktan on iki yılı dört buçuk yılda bitirip gelmedi miydi? Bir hafta kadar Mazmanoğlu Hacı İbrahim'le anası Karı beyin bağlaşmaları duyuldu, mahpus damı, bir hafta kadar da bununla gönül eğledi. Kıçtan cepli pantol işine Mozo hiç yanaşmayacağa benziyor, «Çıkmayınca ne lâzım gelir Karı bey... Senin İbrahim Efendi oğlun öyle mi bellemekte ya hiç çıkmayınca!» diye bağırıyordu. Bağırırken sol elinin şahadet parmağını tavana dikip sağ elinin şahadet parmağını yere uzatarak bir ayağı önde öteki arkada enikonu Karı beye hamle edecek gibi dikeliyordu. Bereket Karı bey anası böyle kuru gürültülere papuç bırakmaz yiğit Osmanlı karılardandı. Doğuştan sağırmış da hiç bir şey duymuyormuş gibi pejıcereden dışarıya bakarak öylece oturuyordu. Sonunda dikkat edenler Mozo'nun dışarda olup bitenlerle de gerçekten ilgilenmediğini anladılar. Kendisini bir içeri işlerine, bir dışarı işlerine atması şaşkmlığındandı. Uzun zaman mahpusta yatanların çıkar ayak böyle bir şaşkınlığa düştükleri çok görülmüştü. Bunun çaresi görmezden anlamazdan gelmek, umursamadığını da pek belli etmeden aldırmamaktı. İşte bu gün, mahpus damları için en namussuz günlerden sayılan Mayıs ortasının bahar günü, Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir başgardiyan odasına gidip boş

duvarlara, boş sokağa bakıyor; bir dışarı çıkıp iskemlede uyuklayan Çerkez gardiyan Murat Efendiyi dikkatle seyrediyordu. Rastlantıya bakmalı ki kapıdaki candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına da, tüfengini iki eliyle kavramış, sırtını duvara dayayıp çoktan uykuya dalmıştı. «Yahu nedir?. Dam boşalsa bunlar... Yahu şuna candarma diyenin... Yahu Abu olacak pezevenk ya nerede? Bakkal bakkallığını bilip dükkânını sabah sabah açmaz mı? Tuh yüzüne dürzü!» Bozo bir an içeri girip tahsildar Vahap Efendiyle dama oynamayı geçirdi aklından... Sonra taşlan bulmak, dizmek, oynamaya başlamak... Vermek almak... Çok ağır bir işmiş gibi geldi kendisine... Ayak sesine başını kaldırdı. Hemen fırlayıp pencere demirlerini tuttu : — Hey Zemzem Hatunun Dümtek!... Bu nedir oğlum! Sabah sabah selâmsızdan mı? Ya biz burda ölmüş müyüz? Zemzem Hatunun Dümtek dalgındı. Sarsılarak durakladı. Sanki ses gökyüzünden gelmiş gibi önce yukarlara baktı, sonra daracık sokakta değilmiş de Malatya ovasındaymış gibi elini alnına siper ederek çevresini gözden geçirdi... — Kimsin? Sesini alamadım koçum! — Yahu ben Karı beyin Bozo değil miyim anan öle... Ben on iki yıl mahpus damında değil miyim? — Vay Bozo! Vay ki Karı beyin akıllı Bozo... Demek sen on iki yıldır böylece burada mahpus damında... Oh ne yaman! Yahu Bozo oğlum, vaktiyle ruh gibi ahbabın Mehmet'i bıçaklayıp buraya gelirken, «Hadi düş bakalım önüme» diyerekten bizi alıp gelmek yok muydu? — Höst... koca tanrı göstermesin, bugün bu nasıl bir söz? —Dört yüz dirhem bir söz. Şundan ki bak bakalım, kelleyi kulağı şişirip suratını kıpkızıl kana kesmişsin! Beni surdan görüp bildiğine göre gözün görmekte, sesleyip doğru yolumdan çevirdiğine göre soluğun fırtına gibi esmekte... Bunlar hep mahpusluğun depdebesi... Ya benim gözüm bulanmış, sesim sulanmış, dizlerim tutmazlanmış, neden? Dışarı mahpusluğun debdebesinden. Yak bakalım bir cigara akılsız Bozo. Vaktiyle bilmeden bir iş tuttun... Meğerse Kan bey seni kadir gecesinde doğurmuş... Postu kurtardın. — Kurtardım mı? Yahu on iki yıl mahpusluk ne demektir? — Aklımda yanlış kalmadıysa Bozo yavrum, sen askere gitmeden geldin girdin buraya... On iki yıl mahpusluk ne demektir diye soru dedin değil mi? Bilmediğinden dedin! Bilmedin çünkü sürünmedin, mahpushane penceresinde sırıtarak yaşadın... Adam öldürme suçu işlemeyeydin, ele geceydin birinci askerliğin iki yılından sonra ikinci askerliğe götürürlerdi. Dört yıl gezinirdin ki ayağın kuru, sırtın kaputlu gezinirdin. Gezinirken bencileyin az biraz dişlerin dökülür, ciğerlerin sökülürdü, dizlerin tutmazdı. Gözünün feri söner suratın işkembeye dönerdi. Höst. Bende laf buraya kadardır. Mahpus damının penceresinde durup gelene geçene haykırdığına göre derdin olmalı. Doğru yoluna gideni sesleyip çevirmek dertli adam işi değil. Dileğin nedir anhyalım.

ya da görmezden geldi. yularını toparlamadın mı yandın demem mi? — Vay sen misin! Merhaba oğlum.. Yettim! — Oğlum Sefer.. Yahu biz sabah sabah. herif görmedi. keyfini kaçırmıştı.. seni bana çıktı dedilerdi. — Buyur Aptullah Ağa. bize sabah sabah. Hani bir mübarek Cumhuriyet bayramı gecesi durduğun yerde ruh gibi ahbabın fukara Mehmet'i vurup öldürüp geldiğin ferahlı günlerde olduğu gibidir.. Sıkı basamadığından gövdesini her adımda savurup harmanlayarak dolaşırdı.. Bakarsın bizim hayırlı dediğimiz size hayırsız gelir. Töbe. «Hay hay» deyip savuştu. derbeder Bozo.. Cenabete çattın ve de boyunca belâya battın! Aman Topal Sefer nerededir yahu!... Sen buradan ne demeye seslenirsin de sabah sabah. Çarşıdan bir isteğin var mı? Akşam dönerken bırakırım! Unutmazsam! Unutmaya da unuturum. — Kim dediyse halt etmiş. Siz burada kapalısınız! Sizin zagon bizim dışarının zagonunu tutmaz. şu namussuz Dümtek tam da geçecek sırayı bulmuş. — Hey hey hey. Belki de iki yüz.» Birden hoplayıp kapıya döndü : — Sefer! Bire Sefer! Topal Ağa. türkçesi resmen cenabete uğradım. Dur bakalım! Yedi yıl mı verdiydi? . Amanı bilir misin! Namussuza uğradım.. Yetiş aman! Sefer'in topallığı sol ayağında idi. çünkü senin derdin birdir. dedim yahu Battal ağa! Nereden nereye? Vay ben demem mi teyzeme! Bu herif azdı. «Yahu nerenin sabah sabahı! Bir sabah sabah bellemişiz! Ulan mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk! Yedin bizi mahpusluk! Güneş kuşluğu çıktı......... ne var ne yok? Çarşılarda arastalarda yaramaz bir iş. kısacası Bozo... nerdeyse öğle çizgisini tutacak.. Dökülüp temizleyelim de bugün işimiz akşama kadar uğursuz gitmesin! Ters gitmesin! Sefer pek bir şey anlayamadı ama... bir zaman cıgarayı derin derin nefesledi. «Ulan desem. — Oğlum Bozo. Cenabete uğradık... İyidir gidişatlarımız deyeyim de sen anla. — Yok canım! Vah vah! Ne kadar verdiydi koca reis sana yavrum? Aklımda yanlış kalmadıysa.. Bırak sabah sabahı.. Dur oğlum! Ya bu Dümtek pezevengi bu zaman nereden uğradı? Vay başıma! Yahu olur mu? Aman sakm genelevlerde geceledi de bu namussuz.. Bizim daha iki ay on sekiz gün cezamız var. benimki yüz......» Birden irkildi. Hadi kal sağlıkla... Bak bakalım yiğit Sefer. Mazmanoğlu Hacı Aptullah. Hüvesi hüvesine bırakıp geldiğin gibidir....... Sabah sabah nereden çektik getirdik bu gün biz.... Eyvallah koçum! Karı beyin getirdiği çorbayı kaşıkla da koca tanrıya dua et! Mahpusluk gibi keyfi ele geçirmişsin! Biz dışarda yaşamaktayız ki vay görürsün nasıl yaşamaktayız! Zemzem hatunun Dümtek az biraz kafa sallayarak dahası belli belirsiz titreyerek geçti gitti. Ya da hayırlı bir iş.— Çevirmemizin nedeni Dümtek kardaşım. hamamcılarda sıcak su kalmış mı? — Kalmışsa? — Kap bir teneke çıkar yukarı.

seni koca reis güzelce nalladıydı Bozo oğlum! Lâkin bana sorarsan kişi ne ederse kendine eder! Şimdi beğendin mi yaptığını?.. Sizin burada bundan haberiniz var mı? — Eh. tek dur! dedim.— Nerenin yedi yılı emmi. er evlenen döl alır» denilmiştir.. bir aynalı kahve getirmiş ki yok pahasına gâvur mallarından ele...... delikanlılıkta vuruşmak... Hayır istemem! — Vay ki yavrum! Akim olsa mahpus olur muydun! Hayır olmazdın! Gider İsmail ağamızın yanma kızlı kahve şakiyede dururdun! Şimdi altunla oynardın! Belki de sana bir ekmek yolu gösterirdi. belki de Safiye hanımı tutup oturtmuş gıranfonun başına. on al hesabıdır. Erkek kısmı her kızdığında karı öldürse dünya yüzünde karı kalmaz! — Ne karısı yahu? Karıştırdın ki Battal emmi.. Malmülk edinmekliğe.... iş tuttu. En ufağından Hamiyet hanımı.. Karı dediğin el kiridir. ben Karı beyin Bozo değil miyim? Bana koca reis on iki yıl ceza vermedi miydi? — Tamam! On iki yıl tamam! Evet. Ne denilmiştir: «Er çıkan yol alır. Hamiyet hanımlar. Safiye hanımlar... — Dur herif! İsmail neden benim ağam olmuş.. uzatmak yoktur. büsbütün berbat ettin! — Dur bildim! Öyle ya sen babanı öldürdündü.. Sizin içerde bundan haberiniz var mı? — Eh! — İsmail Ağamız parayı heybeye depti. Ankara'lara izmir'lere belki de Âli Osman'ın taht yeri İstanbul'a hoplamıştır.. Milletin akıllısı toprağa yapışsa bildiğin altuna kesmektedir. bağda domuz beklerken.. Heyvah ki sen sana ettin Bozo yavrum! Çünkü İsmail ağamız İstanbul'da açtığı kızlı kahvede şimdi kimleri tutsa iyi.» Peki beğendin mi şimdi? Bunca yıl. evet vardır ama.. Tam bir koy. Yahu sen şaşırttın mı.. az laf mı ettilerdi senin yiğit İsmail ağana.. — Tamam! Bilmez miyim! Önceden vuruştunuz! Çektim seni dedim: «Yapma. Nice nice serseriler adam oldu.. Malatyalı Malatya'mıza sığmazlanmıştır. Hemi de eski hesap sokaklarda ayak çerçiliği etmekliğe değil ha. yıkarsın geçer! Yıkaması boşamak. Allahıma şükür ve de hemşerimiz göz bebeğimiz Malatyalımız İsmet Paşamızın sayesinde savaş dışı durum vaziyetini korumaktayız. İsmail Ağamızı bilirsin! Malatya'mıza Cumhuriyet zagonunca kızlı kahveyi ilk açan yiğidimizdir! İsmet Paşamız bin yaşasın... Evlendi barklandı. sürdü gitti. sen beni kime benzettin. kıyamete kadar yaşayası İsmail ağamız!. Müzeyyen Senar hanımlar çevirmekteymiş . Ben Karı beyin Bozoyum Bozo.. Mehmet'i öldürdümdü ya senin dükkânın yanındaki kahvede Cumhuriyet bayramı gecesi. — İşler gayet kıyaktır. — Hele yanaş bakalım Battal emmi! Yak bir cigara... iyilik getirmez dedim. Bir ucunda durdun mu öbür ucundaki babanı tanımazmışsın! — Ne olacak? — Ne mi? Yavrum şuncacık şeyi kendi başına çıkaramadın mı? Aslan İsmail Ağamız parayı burada hangi işten kazandı? Kızlı kahve işinden değil mi? Haddini bilmezler ve de edebini tanımazlar...... varlık vergisi çıkardı şimdilerde.

İsmail ağamız hiç kızmamış.. yallah bismillah!» Masaya sermiş demiş : «Ula kâtip koş..... Şundan ki sevgili kulu İsmail ağamıza laf istemez! Geçende ne oldu haberin var mı? — Ne oldu? İsmail ağa üstüneyse. Biz burada mahpus olup.. ah keşke bu cinayet halkası boynuna geçmeyeydi de İsmail ağanın kahvesinde şakit olaydın. bana lâzım değil emmi! — İsmail ağa üstüne elbet.. hele sen yaz!» Yazmış kâtip. demiş. — Yahu benim değil şaşı gözlerine sövdürme doymaz Selime'nin Battal. Hiç bir pisliğe bulaşmadan cezamızı yatıp çikmakbğa çabalamaktayız! Kavat İsmail ağamla benim ne ilintim olabilir? — Vay ki Bozo. surdan bana benim kâtibi bulun.. «Kargaşalıktasın sana gereklidir» diyerekten rahmetli Atatürk'ümüz Gazi Mustafa Kemal Paşamızın eliyle beline bağlayaraktan.. — Yahu Battal ağa. Vali çağırmış geçende demiş ki: «Ne olacak bu işin sonu» demiş bizim aslan İsmail ağamız: «İsmet Paşamızın başı selâmet olsun için ben burada kız sesiyle ve de nice nice oğlan sesiyle saz sesiyle ve de gâvur işi çalgı kutuları sesiyle milleti avutmaktayım! Ben bunları avutmasam İstanbul'da senin gövdeyi kan toparlar götürürdü hey vali paşa... Dünyanın değiştiğinden haberin yok! Ettin mi kendine edeceğini derbeder! Nolaydı olaydı. Tevekkeli koca tanrı seni buraya sokmadı. kalemi de unutmasın!» Kâtibi sürüyüp getirmişler. Birbirini ezerekten ve de başkaca ezip çiğneyerekten.. Koca tanrıya şükür .. İsmail ağamız demiş : «Ola yaz bakalım şu kâğıda bir dümbük!» Kâtip demiş: «Anlamadım!» Demiş İsmail ağamız: «Oğlum dümbüğün anlaşılmaz yeri yoktur.. — Vali ne demiş buna karşı? İstanbul'un valisi? — Buna karşı İstanbul'un valileri hiç bir söz bulup diyemezler... sen öylemi belledin!» demiş.. Sen bizi sınava mı çekmektesin sabah sabah.. ne sandın? Bizim bundan böyle bir lafımız İsmail ağamızın üstüne.. «oh ne kadar iyi... bir lafımız padişahımız İsmet Paşamız üstünedir.. senin İsmail Ağanın beline kendi eliyle bağlamış... bunlar nasıl bir laflar? — Vay beğenemedin mi? İsmail ağamızın günahına girenlerden misin yoksa. İsmail ağamızdır almış kâğıdı.. Kahvesine adam birikmekteymiş ki kapıların camlarını kırmacasma. «var yürü koca tanrı yolunu açık ede! Sıkışırsan ben buradayım» diyerekten anlından öpmüş İstanbul valisi ve de duyduğum doğruysa.fonografın sapını. Sokar kurban olduğum. kasadan altun torbaların . yakalanmadan sarayıma yetişmeye bak» diyerekten armağan ettiği altun kakmalı alaman çıplağını çıkarmış.. Dilese itlerine parçalatır. Evet senin gibi aklı yetmezin biri kızlı kahve açmak meselesinde ileri geri söylenecek olmuş sarhoşlukla... bir kâğıt kapsın gelsin. «Vur öldür. görmüş ki halisinden «Dümbük. okuma bilenlere gösterip okutmuş. çakalın kanını arayanda bulunmaz demiş. «Oğlum okuman yazman var mı?» Oğlan demiş «var!» demiş.

ikisini yüklen gel!» Altunu duymasıyle kahvede ses kesilmiş ki pire zıplasa duyulur. İsmail ağamız gülmüş demiş : «Nasılmış bu böylece koçum.. «Uyumaz bu köpoğlu! Aklı sıra bizi sınamaktadır. insana işkence yeri ürküntüsü veriyordu.. Vah ki ne kadar yazık! Ver bakalım surdan bir cigara. yattığına bir ye de bin şükret!» dedi geçti. Sofraya örtü olarak gazete serilmek gerekse iştihası kapandığına. ikinci candarmalığmı yapan Mahmut Karafirtma essahtan dalmış gitmişti. Allahm bir akılsız kulu... fazladan bir de cigaramızı çekip alıp yüzümüze tükürerekten geçti gitti. Yedin bizi namussuz!» diyerek içini çekti. anahtara el atacak mıyız. peynir tatlısının bile keyfini çıkaramadığına çoktandır inanmıştı. Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo şaşkınlıkla ille de umutsuzlukla çevresine baktı. defteri kitabı hiç sevmiyor. Mazmanoğlu. ben de gideyim ağır ağır.. gözü önünde hatta yakınında bulunduğunu bilmesinden enikonu tedirgin oluyordu. «Yahu nedir bu.. Dümbük. Besmeleyi çekip torbaları açmış. dönüşte getiririm. kuşağı dolayıp sırtlasa alıp gideceğini sanıyordu. «Vah mahpusluk vah! Vay mahpusluk vay! Ulan mahpusluk.» dedi geçti. Şunu kimse askere alır mı şuncacık aklı olan!» Cıgarasmı ağzına tıkarken duraladı yine daha oynaka geçmişti aklından fırt diye birden üşenmişti yine. Bu dükkânı arada bir gözünde portakal sandığı kadar ufalıyor.. Ulan yuf olsun yuf!» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hâlâ uyuyordu. padişahlığı kaçırdın diyeyim de anla. Oysa namussuz Abo içini tepeleme doldurmuştur ki sekiz çift çömüş öküzü koşsan ırgalanmaz!» — Nerede bu Abo namussuzu Bozo oğlum. Sen mahpushanede çürüdüğünden dünyayı unutmuşsun. Başgardiyan odasında bir eski masayla bir eski makam iskemlesinden başka hiç bir şey yoktu. Başka bir kodoş dedi ki: «Oğlum sen sana ettin vah ki bu işin bu eşşek cennetine girecek sıra hiç değildi. atmıyacak mıyız?» Demir parmaklıklı kapıya yaklaştı. Kâtip iki meşin torbayı güç ile iniliyerekten getirmiş. Başgardiyan Kürt Ali Efendi okuma yazma bilmediğinden kâğıdı kalemi. Evet. pencerenin içine sol kalçasını iliştirip Abo'nun eski tahtalardan yapılmış penceresiz dükkânına daldı.. «üu Karafırtma'mn kıllıgışı yoktur. hani bakalım dümbük mümbük!» Bu gün nasıl bir gündür Karı beyin Bozo herif dümbüğü hükümatm çürük kâğıt parasıyla silmekte değil. Dileğin nedir söyle de. kâğıdının üzerine san kızları şarradak devirmiş.. bildiğin madeni parayla silip süpürmekte. Devirmesiyle kurban olduğum altun neyi temizlemez ki. İsmail ağamız torbaların ağzından mumlara bakmış ki bastığı mühür kız gibi durmaktadır.. Ortada ne dümbük kalmış ne kâğıt.. Biz bu sabah neremizden kalktık? Dün büğün biri «Yat oğlum mahpusluk gayet iyidir...... cinayet seyrine mi seğirtti sakın! — Cinayet mi? Ne cinayeti emmi? — Vay sen duymadın mı fukara Mazmanoğlu! Hey vah! . Belki de bu sebeple odası masasıyle sandalyasına rağmen büsbütün çıplak görünüyor. Her taraf sarı altuna kesmiş ışıltısı kamaşmaya dönüp koca kahvede göz gözü görmez olmuş. Boş odaya girdi.

Ben farkındayım! İhvanlarıma demedim mi? Dedim! Boş değil bu herif dedim! — Kimdir? Hangi herif? — Eski Malatya'nın kabristanına yerleştiydi gelip eli yeşil olası. yalvardık. Duymamla koştum! Babası babamın hacı yolculuğu yoldaşıdır..... yoksa az biraz ıslandı mı? — Dur dayı! Sakm martini çekip.. Önce senin mumcu köçeği biçti... Bir katıra kendi binmiş. Biz bu kapalıda ne bilelim! — Herif geldi. — Herif. bu herifte yok. Taşta dil var.... çoktandır toprağımıza kadem bastıydı Bozo. Martine bakalım biz. İhvanlarla çok çabaladık. Evet mübareği bunaltmışlar... haftada yüz dirhem afyon. düşen kelleleri saymaktayım! — Etme dayı! Gönül eğlemekte misin? Ben o sıralarda hiç değilim. — Yavrum ya şeydi Battal gazi teberini ne yapalım? Vurmasıyla kelleyi şuraya düşüren mübarek teberi.. ben hamam aralığına siperlenip tam yüz kişi saydım! Yüz kişi dedimse gövde saymakta değilim ha.. mermileri kuru mu.. döndük avradına sövdük..... Sakal göbekte. Göçü dedimse acem halısı şam ipeklisi belleme. Bir de halisinden dağıstan yamçısı.. Sövmemiz yürekten değil. Çünkü bunun çarşıdan aksatası haftada bir iki mum.. Çünkü böyle bir evliyalığa ayak basmış yiğidin toprağımıza konması ne devlet!» dedim. Dur aman dayı. «Haktu» diyerekten teberin sapma tükürmesiyle. Hele buralarını bir anlayalım ki dayı! — Kimi derken. haşa sınamaktayız! Bildiğin sınava çekmekteyiz! Birkaç kez «Heyvah ya şeydi Battal Gazi efendim!»..— Birini mi vurdular dayı? Kim kimi vurdu? — Birini öyle ya.. Duyduğum doğruysa afyonun bedelini de arttırdıkça arttırmış tiryakioğlu... Senin bildiğin gibi değil! Martinle teberle. yaraşıksız dedim... Uyuma Bozo oğlum..... bir başka katıra göçünü sarmış. Demirlere yapışıp iki yanma bakarak sesini alçalttı: Bana izin koçum.... «Cenk halidir..... bunun sonu hayır getirmez! — Nolmuş ki oh dayı. Birini..... kaç zamandır demedim miydi. .. buyur bakalım Bozo can! — Kimdir bre dayı! Anlamayınca... böyle olur» diye gülüverirmiş.. az biraz zarar edilecekse de sineye çekilecek.. Bıyıklara adamlar asılır babayiğit! Dedimdi ama. Hele bir anlayalım ki. Bir yastık. Mumcu köçek meğerse mumun bahasını arttırdıkça artırırmış! «Nedir?» diye sordukça. Bildiğin hurma lifinden iki hasır. — Kimi vurmuş? Kimdir bu yabanın katırlı belâsı! Ne yüzden vurmuş.. islâm yoluna teber çekildi mi Müslümana durmak yoktur..... Olmasın bu işler! Dünya sahipsiz değil demedin miydi?: Ne olacak şimdi. Ya birini vurmakla bu pislik temizlenir miymiş? Oğlum Bozo.. «Yetiş ey Ebamuslimi Horosanî efendimiz!» diye naralandığı duyulmuş.. Yalan mundar ben duymadım. Olacağı buydu bunun.. Aslına bakarsan dedim di ya. bizi dinleyen kim. «Olmaz dedim..

nerdeyse kalkıp üstünü arayacaktı.» Müdüriyet kısmını asıl cezaevinden ayıran kaim demir parmaklıklara doğru yürümüştü ki arkasından apansız bir bağırtı duyarak boş bulunup sıçradı. Oldu mu bize olanlar? — Ne olmuş deli kahpe.. Bu hal yeni bir belâ idi. yalnız kalınca kendisini ancak toparlayabilmişti.. Demiş «para!».... şimdikilerde Malatyalılardan başka birbirini kesen mi kaldı? — Öldürmüş mü? Anasını mı essahtan öldürmüş? — Anasını elbet. «Demek bu köşkerin Cemal'i sabah sabah çekmiş esrarı. Kocakarı topal Hocayı görmesiyle mahpus damının demir parmaklıkları ardında debelenen Hacı Aptullah'ı bırakıp Hocanın yolunu kesti : — Duydun mu er dayanmaz Bülbülün topal Hoca.. fukara karı demiş: «Yoktur!».. Bunlar. «Şu pisi bir vuruşta ezip geçince ne lâzım gelir?» diyerek saldırıya geçmiyordu. kim kimi vurmuş? Bizim Malatyalılımızdan mı? — Ya kimden olacaktı? Vay akıl.. Çolak Hoca tespihini döndürerekten.. bul kendine bir can yoldaşı dediydim.. Bereket versin henüz alışamadığı için. «Ne demek istemektedir bu avanak Çerkez? Şuna hele şuna!» kötüsü farkında değildi ama iki metre boyunda manda boğası kesiminde herif Çerkez gardiyanı Murat yavaş yavaş küçülüyor. . Tüh suratına.. Cezası azalıp bir yıldan aşağıya düştü düşeli idarenin gösterdiği büyük güveni haksız çıkaracak hiç bir hata işlememişti.. demek vardı ya. Mazmanoğlu'nun buna çok canı sıkıldı. Aman ne demek bibi? — Şu demek ki. gözüne fındık faresi gibi görünmeye başlıyordu.... cehennemin Meyil deresine uçaraktan varıp yerleşmektir! — Ne oldu ki anacığım? Esnafın kazığı belâsına mı uğradın! Teraziye parmak mı attılar.. «Vay yoktur nasıl söz?» demesiyle sağ eline acem teberini sol eline arap cembiyesini almasıyle. Nerede hesap! Bu hesap Arafat meydanında görülecek bir hesap! Oğlan karıyı yatırıp kesti ki yavrum vay başıma! — Hangi?. kurumuş sol kolunu savuraraktan görünmüştü. Etme kardaşım. başka başka şeyler düşünerek bi ribirlerini göz kantarıyla ölçüp biçerken Nazlıca bibinin cırlak sesi duyuldu: — Ah ki belâ! Vah ki belâ! Yoktur bunun kurtuluşu adamlar! Kıyamet belirtisidir. — Yahu koca nine.. Çal çalmaz mısın! Dediydim ama.... Hacı Aptullah... Demiş: «Aman oğlum on param varsa derime yapışsın!» demiş... yanlızlık koca tanrıya mahsus.. — Nedir o? Nereye Bozo? Döndü.Herif «Şuıt» parmağını ağzına götürüp duvarlara sürtünerekten kaydı gitti. Çerkez Murat gardiyan sağ yanağının altındaki diş çukurlarını karanlık karanlık göstererek gülümsüyor. hesabı yanlış tutup elde biri mi unuttular? — Hani terazi. Çekil yolumdan. Askerden gelip demiş : «Benim şanım şerefim var!» demiş: «Asker dönüşü kötü evde ahbaplarıma sofra vermesem hiç olmaz!» Fukara parayı nerden bulur dul karı başıyla. Mazmanoğlu'nu şüpheyle süzüyordu.

. bilmez gibi.. «Ulan Mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk!» diye iniliyerek sakonun ceplerine saldırdı ki tabakaya ulaşıp cıgarayı tazeleye... Ya sen beni lafa tutup. — Kim düşürmüş? Yahu sen içerdesin Bozo. ben mi? Surda karıyla dırdır etmişler. Para isteyip vermediğinden. Daha ilk sözlerde üçünün de aklı karmakarışık oldu... gör nasıl zararım dokunur! Çolak hoca. — Kesmekte ki o kadar olur! — Kesmekte iken.. Çarşı karıştı mı baldırıçıplak takımı tutulmaz! Bizim bacanak dükkânı kapatmadıysa yandı! Yazık! Çarşının karışması hayır getirmez! — Çarşıda bir şey yoktur! Bir it ölmekle koca Malatya çarşısı neden karışacakmış? Kürt baskını mı bu? — Nasıl it? Tebelle girişmiş ki dayı.... ikinci askerliğe alınmış candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına beraberce ilgilendiler. bu çirkefi dalgalandıran belâ nasıl bir belâ? — Birini vurmuşlar ama hoca emmi... Vuruşma kırışmaya neden aramalı! — Demek çarşıda.. Bu sırada sokakta gidip gelme artmış. Bu gün nasıl bir gün ki.. ağzından alamadım.. telâşlı adımlar sıklaşmıştı.. Mazmanoğlu Hacı Aptullah. Mazmanoğlu Hacı Aptullah on iki yıl süren mahpusluğunda bu anda içine düştüğü umutsuzluğu ancak birkaç kere duymuştu... senin Gülsüm hanımı.. çolak kolunu savuraraktan başkaca bir hırslı çömüş soluğu peydahlayarak sıyrıldı... karıyı askerden gelen oğlu doğruyası. vuruşma vardır! Çarşılı birbirine koyulmuştur.. birinci hamlesinde yüz kişi düşürmüş. sen bizde kendini bilmez mi ararsın! «Oğlum desem erkek gibi bir erkek karı dırıltısına boş verecek değil midir?» — Karıyı mı vurmuşlar çarşıda? . Çerkez gardiyan Murat Efendi. Dağ gibi oğlanı unutaydm! — Essaaah. Deli bunak. Kıran kıranadır! — Neden? — Bre Murat Efendi. — Vay! Rahmetli Koçu buruğun Gülsüm hatunu mu? Oğlu mu? Onun oğlu var mıydı? Yanlışın olmasın! — Vay anan öle. «Korkmayın avratlar. Talanda varmıştır öyle ya...— Hani ya.. Savul kahpe! Zararım dokunur ki sana. biz dışardayız alîahımıza şükür! Sen mi bilirsin. Kesmekte mi şimdicik kıtır kıtır... Ya sen benim uğurumu. çoğu gitti azı kaldı» dediklerin hani? — Nedir yahu Hacı Aptullah... — Evet.. Hani islâm dini taşımaktaydı gizliden. Hitler efendimiz gelip düzeltecekti? Hani Alaman'm kralı dünyalar durdukça durası Hitler efendimiz kurt ile kuzuyu bir arada gezdirecekti.. yolu eline aldı ki ardından martin kurşunu yetmez. — Hangi karıymış? — Hangisi olur domuz çolak hoca...

sen mi? — Etme dayı! Yanlışsın! Mesele çarşıda. Buna bizim koca reis on beş yılı sarar hiç bakmaz. Sesi boğuntuya gelmiştir. Mahpus damında esrar dalgası olur ya.... Öncesinden sen ayak bağını gevşet.. başkaca. ekmek bıçağını nasıl yallah ettiyse.. — Hele oğlum Bozo. Her kaç kuruşsa bir payton arabası... Hırıl hırıl soluyordu: Hançer yok lüverdir! İki kurşun! Biri kızıl koltuktan. koç yiğit ardından hançeri asılmış.. Mumcu köçeği eski Malatya kabristanında yatan. Başkaca işini bıçakla bitirmiş arkadan. ya biz gözümüzle gördüğümüzü n'apalım? Barsaklarmı toparlamış herifin. Sen bu yollara neden heveslenirsin?» — Neyle vurmuş? Lüverle mi? — Lüver! — Lüver de... Ne olduysa avanak karıya oldu... biri apış arasından... — Nerenin hançeri. nah bana inanmazsanız Bozo kardaşıma sorun. Salıver! Ne denilmiştir : «Yemiyenin malım yerler» denilmiştir.... karı mı vurmuş herifi? Hangi karı? Nerde vurmuş? Yok öyle şey! — Yok da.. Ben bu yaradan ölmem! Beni hastane doktoruna yetiştirmenin kolayı!» diyerekten debelenmesini ben mi gördüm. Kıza yandım! — Dur yahu! Öyle bir kıza nasıl yanabilirmişsin! Pislik temizlenmedi mi güzelce? — Pislik böyle mi temizlenirmiş. haberi size daha ulaşmadı mıydı? Evet kötülükte yakalayıp temizlemiş. «bismillah!» diyerekten sıkmış. sen eşşek cennetine.... Buyur bakalım! — Sen ne demektesin ağa.. Patlamasını biz neden duymadık? — Yatakta patlattırmış besbelli. Bre kahpe desem... Son dakkada niyeti kıza değiştirmiş! . işte hovarda gezdirecek tetikliğin yok. «Aman bir payton arabası komşularım..— Çarşıda bir şey yok.. «Ya öyle mi. önünü aç. Şimdiki zaman ne zaman! Peki ne oldu şimdicik bakalım? Hadi gül gibi karı mezara. herif karının lafına laf yetiririm sanmasıyle kahpe.. Herifin karnını deşmez mi. — Karısını mı vurmuş herif? — Vay... Herif seğirterek geçerken durmuştu.. öncesi Lüveri işletmiş..... al bakalım!» demiş. Aslında kızın eniştesini vuracakmış ya... — Arkadan mı vurmuş? — Arkadan dedikse sırtından demedik... — Zampara? — Bu günlerin köpoğlu zamparasından basılanı tutulanı hiç gördün mü bre Bozo! Oğlan pencereden cıpcıbıl komşunun havlusuna hoplayıp tatlı canını kurtarmış. bu saatte bu kadar mı olur! Eski Malatya'mızın şehit kabristanında evliya uğratmak niyetindesin ama hiç yağma yok! Bu sırada üç kişi birden yetişti. — Vah ki ne kadar... Keskin atıcılıktaki hüneri görmeli ki elli adımdan kurşunları vızır vızır yapıştırmış.

... Elli metreden sıktı ne demektir? — Kimi kötülükte yakaladı? Malatya'mızın birinciye gelen şeyhinin kız ehli kızını kötülükte nasıl bastırabilirmiş elin yabanı? — Yabanı! Anlamadım! Kocası değil mi? — Yahu kızı verimkâr olsalar.. — Zampara? — Zamparayı bilmem! — Vah! işte buna yandım! Benim aklım derinme ermez ama bu gidişin sonu ya heydir azizim. — Hangi oğlan? Oğlan yok.. — Yok mu? Kim demiş! Oğlandır vurulan. — Nah gördünüz mü kardaşlarım.. Dururken dururken.... Benim sözüme gelirsiniz... durup dururken kız kısmı babasını baltayla dörde neden bölsün! Eğer aklıma gelen gibiyse. Demek on dördüne girmemiş kız baltayı yallah etmesiyle öz babasını tepeden kuyruğa ikiye bölmüş. küçükte saygı kalmadı. Bir vuruşta şuncacık oğlanı gebertmek nasıl bir gâvurluk! Nasıl bir acımazlık. şu işe hele. kapıdakiler meseleyi anlamaya uğraşırken mahpushanenin yola bakan bütün pencereleri çoktan bağrışmıya başlamıştı: — Karısını mı vurmuş? — Karı mı herifi. Zamanın itine bunlar denecek laf mı? Suratına ite atar gibi atmasıyle.. herif kudurdu mu ki çekip vursun! Topal Sefer bir cinayet olduğunu kısadan içeriye duyurmuş.. harcan» derim sanmış fukara herif.. Kız babasını uyurken baltayla doğramış Babası kızını kötülükte tutmasıyla.. Büyükte acıma.. — Kızını kurşunlamış. Koca reis! — Ulan aklına gelen nedir namussuz? Kızından bir şey mi umdu demektesin! Ya Malatyalı seni ne yapar? — Malatyalı doğru işe ne yapabilirmiş? — Dışarda karılar azmıştır arkadaşlarım! Burada biz güven altındayız! Benim bildiğim şu hükümatımızm kapıdaki candarmaları bizi beklemese bak gör Vahap efendi neler olur.. Çünkü baba öğüdü dinlemedi..— Kötülükte yakaladıysa. — Fabrikada mı çalışmaktaymış oğlan? — Fabrikada. — Evet insan uslanacağına azdı.. İlerden önce bir nara ardından bir bağırtı duyuldu : ..... Nasıl bir kıyamet belirtisi. Malatya'mızda İslâm terbiyesi kalmadı. — Bıçakla? — Yok lüver. Oh tadından yenmez! — Benim sezinlediğim bunda bir bityeniği olmalı. «Parayı bozmadan getir de sonra içinden dilediğin kadarım al......... Bu Malatyalı bu fabrikayı bir gece dümdüz etmedikçe.. bu fabrika kuruldu. Kızını paralamış bıçakla fukara.. Hele şu işe....

. Bunu on iki yaşında sattı babası. — Kızını mı? — Vay dürzü vay... Gardiyan Aptullah Nurol Başgardiyanlık odasına girip çoktan beri aranan bir şeyi bulup getirmiş gibi «nah buyurun» anlamına zimmet defterini masanın üzerine attı: —Ohhh! Kahpeyi vurudu ki herif.... — Biz burada çürürken dışarda işler aldı yürüdü desene bay Aptullah Nurol! Artık kızlarını babalan mı bastırır oldu dışarda?. Karısını değil kızını vurdu. Anlayamadım kardaşım! — Neden? Babaların kızlarını kötülükte bastırmak kanun mudur? Hayır değildir. ölmüş mölmüş mü.. kısadan demedi mi gör neler olur! — Kız geçenlerde geneleve atılan Cemile. Tellâl sadıcm Osman değil midir? — Dinleyelim öyleyse... Gelip mekân tuttular buralarda.... Oynak karıyı bilmez değilsiniz ya. Haberin doğrusu geldi. biz böyle bir haltı karıştırdık mı. anası olacak kahpeyle bunları sürdü çıkardı köyden. karıştırmadık mı? — Yahu! İşin alaymdasınız! Meseleyi anlıyalım! Kim vurmuş. vurulan ölmüş mü. hep mi öldünüz! Havadisim var havadisim.. bastırmasıyla hemen aslan kesilip ört bas etmeye sıvanır ve de öylesine gizler ki baba şurada kalsın kızın kendisi ve suç ortağı diyeceğimiz zampara bile kuşkuya düşer ki... Fabrikada çalıştı.. size tonla havadis getirdim! — Aman durun uşak kimdir? — Yahu kim olur. eliyle koymuş gibi bastırır. Ardından babasını da ikinci askerliğe alınca bunlar köyde kimsesiz kaldılar di. Gayetle güzel vurdu! — Kötülükte mi yakalamış? — Hangi herif? — Nerde? — «Suç üstü yapıp boşasaydın senden sonra alan vurup buraya geleydi» diyen olmamış mı namussuza? — Aman Vahap Efendi. Bu iş analara verilmiştir. Haram torbadan şunu bunu koklamış karı tek durur mu? Köyden ardı sıra gelenlerde olmuş .. nerde vurmuş... Gelen geçen az biraz gagalamış benim anladığım. Muhtar bakmış ki düzen bozulacak.— Ulan mahpuslar... Oğlum sen bu maskaralıkla kimdir vurulan vuran. Analar bastırır. ulan kulaklarına dürttüklerini. vuran tutulmuş mu? Biz tanır mıyız? — Kızı tanırsınız! — Vurulan kızı? Biz? Oğlum sabahtan beri «Kız mız» diyerekten şuna resmen eski kulağı kesiklerden yıllanmış kart kahpe desene. aslında bizim köydendir bunlar. kimdir gardiyan Aptullah Nurol. kimi vurmuş... Alan oğlanı askere götürmüşler. — Aman Vahap efendi... Hangisinin babası bellidir ki bunların ırzı kırık pezevenk mezarını yırtıp çıkıp vuruyor da namusumu temizledim diyerekten gerisin geri ahrete dönüyor? — Vay ki meseleyi anlıyalım diyene...

. Maho yanaşıp selâm verdi. Bakmış ki fabrikada çalışmak tatsız.duyduğum doğruysa. Fabrikadan yeni oynaşlar moynaşlar. — Bilmez bu yollan fukara. — Bizi sorumlu tutarlarsa? — Yok canım. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır.. çok ceza verirler mi.. — Aklıma düştü apansız. birbirlerine söyleyecek laflan kaldıysa ya da biri yeni düştüyse ya da anlattıklarının arasından biraz vakit geçtiyse ellerinden kazanın nasıl çıktığını... pusulayı tutmuş. Gizliden otlarım sanmış.... Mahallenin on yaşını aşmış kopukları da saç sıvazlıyaraktan dolanmaktalar tabanı yanmış it gibi... Hamo voltaya binmiş... iyicene de dalgınlaşmıştı.. — Dedik evet! . hemen hemen hiç değiştirmeden anlatırlar... Defteri koltuğuna al. Kısımda el ayak çekilince kovuşların arasındaki fayans döşeli koridorda uyku tutmamış birkaç ağır cezalı ile yeni düşmüşlerden bir ikisi gürültü etmemeye çabalayarak dolaşırlar.. Ahmet Polis de oralarda oturur. Komşular bakmışlar ki bunların evi önü kalabalıklaşmakta giderekten. Eski köy oynaşları moynaşları.. — Çaresi aman Vahap efendi? İfadesi bilir dedin. Sen söyle bakalım Vahap Efendi.. on beş sene verirler.. karakolda mahkemede olanları... — Olsun. — Kime? — Kızın babasına? — İfadesine bakar.. şu da şöyle olsaydı hey allah!». — Uyku tutmadı mı kurban? — Uyku... soran olursa. polis hakkı vermediğinden mi tutmuş? Müşteri taşımışsa komisyonunu mu inkârdan gelmişler? — Gelmekle.. «Ben mahkemeden geliyorum» dersin. — Nasıl vermeli? — «Kasten vurmadım» demeli. «Bir erkekle beraber gördüm. Eh.... aklım başımdan gitti» falan demeli.. — Ahmet Polis... sabaha kadar kapı önlerinde dolaşmaya başlamışlar.... Tutsa da. Nasıl etsek? — Git söyle. Tek mahallede oturduğu sokakta vede bulunduğu aile yuvasında girme çıkma. gidip gelme hiç aralıksız sürüp gitsin! — Polis Ahmet'in canı cehenneme. Benim bildiğim Ahmet polis bu işe üste verir.. Sizin anlıyacağınız mahallede erkek geçinenler eve girmezlenmişler. Eski kodoş! Neden tutmuş.. — Ama kızı kerhanede. çaresi? — Çaresi. yirmi iki sene bile verirler. kulak asma kardaşım. Askeriye töresince ayak değiştirip yanma koşuldu. dedim :«Şöyle olsaydı da... Şu bizim.

.. Başkaca... başkaca şeyhten imamdan görgücü getirseler hiç inanacağımız yok... — Bizde de sezinleme yok! Yok. — Bizimkinde yeni huylar peydahlamak yok. Ya sen? Sen nasıl sezinledin kardaşlığım en önden. kardaşlığıma diyeyim. — Ağa mı bozdu yüreğini kocamış karıya. — Bir tekse kocamıştır.. Yabanın herifine. — Bizim başımıza duyulmamış işler geldi kardaş! Haso da derin derin içini çekti. Belini değme babayiğit kavrayamaz iki kolu ile. çünkü bizde çocuk dokuz baş. Ankara gurbeti diyip savuşacaksın ki belâyı savuşturacaksın! Derin derin içini çekti: Evet her bokluğun başı sezinlemektir.— Bana sorarsan. Bizim kahpe durduğu yerde kaçtı.... . Töbe! Hiç duymadım...... Farımamış mı şu kadar? — Farıma yok! . Çünkü bizimki hovardayı kapıda taşımaya çabalamadı. «Ana haliyim» demeyi tutturur ki bu rezil ana hali ayda üçe dörde biner.. ver elini İstanbul gurbeti.. Biz kara hizmetkârıyız! Biz ömrümüzde lafım burdan dışarı eşeğe binmemişiz doyasıya..... — He ye! Bir tek karıdan. Köylülükte hizmetkâr kısmının ırzı namusu... Köylülüğü bilmez değilsin... Sen nasıl sezinledin ilk önden? — Neyi nasıl sezinledim? Bende sezinleme yok.. Sen ağa seyisliği yaptığından kısrağın yeni huylar peydahladığını belki bilirsin. şundan bundan pirelenmedin mi az çok? Hele hele! — Ne gibi? — Hovardaya aldanan karının erine nefsi uyanmaz! Kırk yıl yanaşmasan nerde bu bizim herif diye aranmaz. Bize karanlık! — Olmaz! Hiç olmaz! Ne denilmiştir: «Derdini demeyen dermanını bulamaz» denilmıştır. Adamda sezginlik ya hiç olmayacak yada sezinledin mi..... malı mülkü ağanın gölgesinde olmakla. Bu nasıl bir belâ kardaşlık. Adam bindiği kısrağın yeni huylar peydahladığını ossaat sezinler! — Kısrağa kurban olayım kardaşım. Okkaya çeksen yüz okkadan artık değilse de eksik de hiç değil. senin belâ? — Benim belâ kardaşlığım ağa belasıdır.. her kötülüğün başı sezinlemek. Bacaklar dersen götür Murat suyu köprüsüne dayak olsun! — Dokuz çocuk doğurmuş.. Yanaşmağa kalksan el vermez! «Belim ağrımakta yüreğim bulanmakta» der mızmızlanır. belki de hiç ara vermez olmuş bellersin! — Senin avrat böyle huylar mı peydahladıydı ? — Hey ye. her biri ekin doldurulmuş halı heybe gözü gibi.. Bu sebeple sezinleyemedik her hal.... Biz güvenmekteyiz ki yüz tanık getirseler. — Etme kardaşlık! Bir tek karıdan mı bu dokuz baş. — Sezinleme yok olmaz! Sezinleyeceksin mecburî. — Kocamış ama yiğitliğini ne yapalım. bizim karıda boy nah bu kapıdan girmez eğilmeyince.... — Durduğu yerde. Göğüsleri vardı ki sen kardaşlığımdan neyini saklamalı.

. Ağlasam mı biraz hey allah demekteyim. sovanın cücüğü kadar deyim de anla. Benim karının yiğitliğini bizim oralarda bilmeyen yoktur. — Evet! Geçmiş gitmiş. Osmanlı karı dedin mi Maho'nun Aslı diye karşılığı karşı dağdan gelirdi iniliyerek. Senin avrat nasıldı? — Nesi nasıldı? — Nefisten yana. demek nefisliymiş namussuz.. — Vay başıma! Vay başıma! Bunca oğul uşaktan sonra öyle mi? — Oğul uşak evet! Nefisli karıydı gayet. sezinliyemedim demek... Bir akşam vardım ki geçmiş gitmiş. gece dedimse akşam olmuş vakit olmuş. hele ki baltayı çekti miydi değme zaptiye çavuşu önünde duramazdı. kıçımıza bir de şaplak çekerdi. Komşulardan utanmasam şeytan Beko'dan bir uzun hava koy vereceğim! Baktım dışarda bir ayak patırdısı. ayıptır demesi... . taş taşısa.. Derken. değerimi bil! diyerekten böğrümü burardı. Ne yapar eder.. Böyle bir gece. «Hele çekilin yavrularım.. Başkaca. iniş aşağıya dökerdi. nefis azgınlığından? — Benimkisi......... Biraz ofladı hışıladı: Demek koca tanrı bunu bu kadar yiğit yarattığından nefsini ere doymaz yaratmış.......— Kaçı erkek kaçı kız bunların? Çocukları sordum... karı gibi ocak başında kül mü eşelemektesin yüreksiz? dedi.. Bizi çekiştirirdi ki Yusuf peygamber olsan çıkamazsın pençesinden.. Aklımız başımızda yok ki neyi düşünmekteyiz ? — Taman! Akıl baştan sıçramış olur öyle sıralarda. Yatakta kavradım mı bitti gitti sanırdım! Dur hele.. — Derken. Değirmende çoğu zaman çoğu pehlivanların yerden koparmayı göze alamadıkları kara ekin çuvallarına yallah bismillah diye sokulurdu. Kimdir demeye kalmadı.. bir de yiğit karı mı nefisli olur? — Besbelli.. sabahtan akşama ekin biçse.. hak bereket diye dua et! — Vay ki kahpe! Adam öldürür kahpe! — Adam evet! «Bu oğuluşağı sana yapıveren benim ha.... baktım gelen Osman emmim. — Dördü kız beşi oğlan. ekin biçerken başa koymazlardı. Sana kalsa.. Hele çekilin ki bir..... Benimki nah şuncacıktı. Bizi aldı bir düşünce. aslında yüreğim bir uzun hava çekmeli demekte... seni mutlak günaha sokar! Bir kezle iki kezle kurtulsan. sefil Maho beni uşaksız oğulsuz öldürecektin marazlı!» diyerekten gülerdi.. aygırlamış kısrak gibiydi. Biz düşünmekteyiz. Er olsan avradın koyup kaçmazdı rezil!» — Doğru. Bizim oralarda bizim avradı. laf gelimidir... Ocakta ateş yok! Bizim ev ölü evi gibi.. dedi: «Ulan dedi. bir ay herif görmemiş sanırdın. Benimki allah allah. Yatağa girdi mi Osmanlı padişahının sultan hanımı gibi gölgeden çıkmamış. tamam kesimi ufaraktı ya. Çünkü sıraya o saat döndürür. Geçti birkaç gün. öfkeli kan. öfkelendi mi yaban kedisine dönerdi... öfkesi yamandı arkadaş.. Dedim ya boyu benim ikim kadar.» diyerek bir koluyla kaldırıp hayvanın sırtına dayıyıverirdi. İşe bak sen kardaşlık. Kavgalarda küreği yabayı yada çoban sopasını. Düşünmekteyiz...

karının da babası.. . Ay ışığı tam ağzına vurmuş. Delirmişiz öyle ya....... dedim : «Vay allah..... Hele namussuz desem.. hep kurtulurduk.... O fırtınayı o gece atlattım mı köyden göçerdim bir tarafa.. Denedim ki tamam! Aldım koltuğuma.. O sıra gözüme ne çarpsa iyi kardaşım.. Tütün istedi ya paketi çıkaracak güç nerede? Belkemiğini... Essah! İt mit yok! Diyeceksin olur mu? Allahtır.— Doğru olmaz mı? Osman emmim salt emmim değil. sen bana günah yazmayacaksın bundan böyle. — Yok yaşamak. vay allah..» Yemin bile içtik ama kulak verme kardaşlık. «Tek dur namussuz! Sırası mıdır... Yeni evlenmişi. oldu.. dirseyiğle Hano'nun böğrüne dokundu: Mahkemede koca reise dedik : «Aklımız başımızda yok.. Vara öldürmeyeydim de o da yaşayaydı ben de yaşayaydım! — Yaşamaktayız ya koca tanrıya şükür hepimiz işte. — İşini kolaylaştırmış sağ ol diyeceğine... Baltanın sapını sıkıladım. Bizim adamlarımız. vay allah! Amcamız bize böyle derse vay allah. eller ne demez. Ne görsem iyi? Bunlar dam üstüne sermemişler mi yatakları.... Hastası hovardası.... Vay ki vay!» dedim. — Der miyim hiç.... bir yana. «Vay anam biz bizi az kaldı ki düşmanın ağzına baltasız makasız... Hisarda yatar gibi dam üstünde yatar mı adam? N'olacak peki şimdi? Kendine de ettin bize de... Canım bir cigara çeksin! Yakmasam öleceğim. Kapının pervaz direğine var gücümle yallah ettim.. benim kötü balta. Bize bu lafı kaçan karının babası söylemekte hemşerim böylecene. Duvarın dibine çömeldim. Zamanlar ekin biçme zamanıdır. Amcam gitti.... hele namussuz.. Cıgara paketine davranacak güç kalmamış ya.. Birden hopladım! Ellerime tüksürüp baltayı kaptım. mit?. kardaşım köylü olduğundan mı avanak olur. adamın aklı başındadır kötülükte. Köpek gibi emekliyerekten dolanıp dam başına çıktım. var gel sen düşün vay koca allah!» Gözlerim karardı. surda burda bir iki uyumazı.. fazladan alıp kaçmışsın.... Sürdüm vardım karının kaçtığı herifin evine sokuldum. Yürüdüm it yürüyüşüyle lenk lenk.. Köyü dinledim uyumuş gitmiş! — Köy tümden uyumaz! Sen sana gel! — Uyumaz evet! Vardır. — O sıra nasıl bir sıradır Jci ite mite bakıla kardaşım. yılan gibi ürpermekte yukardan aşağa... Dolandım odun yığınına. Canım tütün istedi. Gölgeliklerden.... Delirmesek var gücümüzle yüklenir miyiz.. . demem! Kapıyı dayaklayıp içerde yataydı vurmazdım vuramazdım. Işılamakta ki ayna kaç para eder. Deli gönül dedi: «Oğlum soyun yat! sabah hayır!» baktım yazı yaban ay ışığına kesmiş. dam başımıza yıkılır demez miyiz! Meğer baltanın sapı gevşememiş mi? Vurmamla demir vmlıyaraktan şuraya sıçradı gitti. avanak olduğundan mı köylü kalır? Sen komşunun karısını çileden çıkarmışsın... — Yuf olsun! Ya erlik öldü mü? — Erlik bizden ne kadar ırak. — İt. Yorgunluktan ölmüşüz ya. İnsanlıktan çıkıp canavar kesilecek sıradasın!» dedim ben bana. Maho kıs kıs güldü. Vurmasaydım.

— Uykuda mı? — Yok! Gözleri vıcır vıcır bakmakta. belden yukarsı yorganla beraber kara kazan gibi kabardı kalktı. Farkında değilim! Say ki kardaşım hızır peygamber yetişti.. hele bakalım ki bir... Olan olmuştur! — Olan olmuştur. Her solukta alt dudağı şişip kabarmakta sonrası yeniden boşalıp inmekte. — Yahu hayıflandığın işe bak sırası mıdır? Günah münah düşünmenin sırası mı. İki de kahpeye vursana.. ... — Kan kokusudur. Bu vartayı atlataydık! — Bırak şimdicik... Az kaldı ki doğradı idik.. sen günah yazma Maho kuluna!» dedim yorganı bıraktım! Karı anadan çıplak çünkü.. El karısının çıplaklığına bakmıyacaksm! Bilmezden uğrasan kafanı döndüreceksin şu yana.. dedim ben bana : «Hele rezil! Kimliği bilinmeden nereye vurmaktasın! dedim: Elin suçsuzunu körlemeden öldürünce ne olur? Öte dünyada yatacak yer bulunmaz! Geri dur!» dediğim gibi. Hovardasını koynunda doğramaktayım da zıplayıp doğrulamamakta. Yarı kemiği bulunca taze et kokusu burnuma çarptı. Korku tutuğu olmuş besbelli! — Vursana be herif. Onu gördüm ki eski karısı öteki yatakta doğrulmuş bizi gözlemekte. — Çıktım ya sen bana sor! Köse dağa tuz çuvalı çıkarmış gibi solumaktayım! Çömelime gelsem kalkacağını kalmamış! Dedim : «Aman Maho davran aman! Sen seni bıraktın mı yandın bil!» Ellerime tüskürüp baltayı kavradım. Baktım bir zaman. basıp indirdim...... koca tanrı günah yazmasın.. karıya mı? — Herif de yok karı da yok. Dedim : «Aman Koca tanrı bize kuvvet!» zorlamakla baltayı allaha şükür söküp çıkardım bu keyifle güldüm..... Bu kez işe bakmalı ki kardaşım balta kafa' kemiğine sıkışmış. Keşkeme büsbütün yüreksiz olaydıkda. Çekerim gelmez. kardaşlığıma söyleyeyim. budaklı odun yarar gibi vurdum açıldı. vurdum açıldı. — Herife mi.. Durdum öylecene. adamın böyle sıralarda aklı başındadır. «Hıh!» diyerekten kafasına yallah ettim. — Kan evet... Meğer bizim karı doğradığım herifin yanında yatar değil miymiş.. bileğime yapıştı. dedim: «Ya allah ya pir!» Kaldırdım ki vuram. Durdum soluklanmak için. evet! Baktım iki yatak daha var! Baktım. «Töbe hey allah.. karıcık gittiydi bok yoluna! Baktım ki koca karı uyumakta adam gibi horuldayaraktan.. baltayı kaldırıp. sen adamla eğlenmekte misin?» Geriledim.. sıkı durdum... «Aklımız başımızdan sıçradı istediğimizi bilmeden işledik» dedim ya koca reise.. Öküz gibi solumak bunda. meğer yataktaki herifin anası değil miymiş. kan kokusu.... çekerim gelmez... büsbütün yüreksizmişsin! — Yüreksiz adamızdır allahıma şükür.. yüreksizmişsin ki kardaş kurban.... Ölüm uykusundadır ki burnunu kessen alsan uyanacağı yoktur.» Yorganı araladım! Töbe koca tanrı bizi korumuş kardaşım..... orta yatakta herif yatmaktadır. yalan! Dedim «Günah! Dedim. dedim: «Ulan dedim..— Aldırma! Olmuş işin kötüsü olmaz! Çıktın dam üstüne....

Bir zaman dört ayak emekledi. — Doğurdu mu? Yoksa o gecenin korkusuyla bıraktı mı? — Doğurdu.. Kendin bilmez değilsin ya. Bedeni aktır. Buradan akıl verdi sağ olsun Tahsildar Bedri efendi. koca reise çok yalvardım kanlılar gibi. inledi o kadar. — Aman ya... hangi oğlan?» Dedim : «Böyle böyle. — Aman.... Koca reis bağırdı: «Suçlu otur!» Koca reis suçlu otur dedi mi oturacaksın ister istemez! Mahkemede kayıtlıdır. Çöktüğüm yerde dermişim ki: «Vay Maho.. ay ışığında şavklandı ki az kalsın gözümüzü kamaştıra.. Bağırdı dedimse korkmuş karı bağırtısı değil. baktım damdan aşağı kendini attı atacak. allaha asi oldun garip Maho!». Karı yüklüydü. harman zamanı köy yerinde çocuk tutmaz! Sen tuttursan yorgunluktan karı atar tohumu. yorganı tepikleyip cıpcıbıl uğradı yataktan... kişinin iniltisi bu iniltiyle benim kahpeye bir gayret geldi. Harman zamanı on iki gün nedir ki..... var olsa da değersiz! Çünkü kötülükte karı çocuğa kalamaz... dedim: «Kölen olayım reis beyim. Muhtar bizi ahıra kapattı ki herifin hısım akrabası bir kötülük etmesin! Ahırın sıcağında bizi bir ter bastırdı kardaşım. Bizim köyümüzde böyle derler bilenler.... al oğlanın kanını başka bir şişeye.. — Senden olduğu ne belli? — Herifle topu on iki gün kaldılar. «Babası bize verir belki gerisin geri!» dedik besbelli. Edeple söyledik ellerimizi göbeğe koyduk.. — Önceden surda burda çiftleştilerse nereden bileceksin fukara? — Çiftleşme yok ya. Çocuk anadadır..... bir gayret verdi nedense koca tanrı kan bir hopladı... — Ölmeyince. vay Maho. dedi «kalk ulan yürü!» Dedim: «Ben bana sahip değilim. debelenmesek kendi terimizde boğulacağız! Bir yandan da karıya acımakta yüreğimiz.. Bizimkine yanmaktayım. böylesi ne kadar iyi olmuş! — iyi olması.» Şaştı koca reis dedi: «Ne kanıdır. Hemi de oğlan doğurdu.. ya kimindir desem yahu muhtarın değil ya! . Sürdüm gittim. Biz ayağa kalktıkta söyledik. Emmi kızı olduğundan.. kardaşım istesem kafayı buldururdum. Ne vuranındır ne vurulanındır.. Kalkamanıaktayım muhtar ağa!» Dedi: «Olmaz öyle şey erliğine yazık! Hopla kalk!» Dediği gibi inanır mısın hoplamamla kalktım.. al benim kanımı bir şişeye.. — Herifin karısına mı? — Yok yahu! Herifin karısı kimdir ki. söylemesi ayıp.. «Dur kahpe» diye bağırıp baltayı fırlattım! islâm dini açık.. Belki zorlatıp morlatıp kafaya bir iki vururduk ama eski karı birden bağırdı. «Yazık eksikliğine ne kadar yazık!» diyerekten. günahlara battın Maho. Döndürdüm elimin terazisini kulağını almış dibinden. Muhtar geldi..— Vuracağım! «Dedim sıra şimdi karınındır! Hey koca tanrı sen günah yazma!» Elime tüskürdüm! Aah kardaşıma diyeyim baltayı kaldıracak gücüm kalmamış...» Kızdı koca reis. Balta gidince dizlerde gövdemizi taşıyacak güç kalmamış.

yirmi beş kayma.. — Ya deminki sarı yağız oğlan. sinek uçsa dalgın dalgın bakarak bıyıklarını çekiştiriyordu. — Nedir belânız kurban.. Seni ezerler!» — Doğrudur ama.. Ya senin ki? — Bizimkisi başka. karıyı vurduk.. orada bir günü iki gün sayılarak bu belâyı üç yılda sırtından atıp savuşacaktı. — Merhaba! — Allah kurtarsın! — Gezintiye yasak var mı? — Yoktur..... kat kat gerdanına gerçekten yaraşmaktaydı... iki laf edersin veya incik boncuk verirsin. Çünkü saçı uzun aklı kısadır.. Ya sen? — Benimkisi de hiç! — Ya? — Şundan hiç ki kurban.» dedim. — Yirmi beş kayma mı? Kaç para eder öldürsen iyiymiş kahpeyi..... Tahsildar Bedri Efendi defterlerde silinti. Aslına bakarsan önce karıyı vuracaktın! — Amcam da o gece dedi: «Oğlum Maho. altlan şiş kısık gözlerine.. çokça da .. adam vurmak mıdır? — Namusculuktur.. Bastırdın mı hovardanın altında? — Yok.. Dışarda hava çok güzel olduğundan canı sıkkındı. Eli işe gitmiyor. karıyı öldüreceksin! O ki soyumuza bu lekeyi çaldı karıyı bitireceğiz.. geceye değildir. Ya sen? — Bende de yok. Sezinledin mi? — Hiç.... Karının şeytanı er. Say ki inişe bağladığın sudur. düşer ardına alışık kuzu gibi sürer gelir.— Karı ne oldu? — Ne olur karıya? Amcam sattı başka bir herife. geçti gitti bizimkisi. karı milletinde suç olmaz. Bu cezanın altıda birini yatarsa çalışma cezaevlerinden birine gidecek. Aslına bakılırsa devlet kesesine el attıktan sonra yakalanması biraz dalgınlığından. Patırdısız gezinene gecede yasak yok. Kürtlükte zagonu budur bunun. makbuzlarda hile. — Sana başlıktan hisse vermedi mi? — Aldığının yarısını verdi.. Bize dedi: «Yenisin! Dolanma ayak altında. başkaca vergi alıp karşılığında hiç makbuz vermeyerek sayısı hükümetçe de kendisince de belirsiz paraları zimmetine geçirmekten beş yıl on ay ağır hapse mahkûmdu.. — Vay ki benim gibi desene kurban! Üstüne mi vurdun bilmezden. Dalgınlık gibi tembellik de sarkık yanaklı ablak suratına. Hayvan gibi fikri yoktur. Pislik böyle temizlenir!» Dedim : «Yok. Şimdi 1943 yılı Mayıs ayının 17 günü Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında mahpusların ekmek hesaplarını yapıyordu.. aldı bohçasını mohçasını.

. şeytana sezdirmeden yağdan kıl çekercesine soymaktadır! Yürü eşşek vede hayvan». Malatyalıların vede Malatya mahpus dammın kısaca Bozo diye çağırdığı Mazmanoğlu Hacı Aptullah karşıdaki başgardiyan odasında derinlere dalmış burnunu karıştırıyordu. arkalığına kollarını kavuşturup başını dayayarak uyumuştu. mal müdürü de. «Nah.. Vakit öyleyi tuttu tutacak iken. Evet her bir kimsenin bir huyu var.. «Bu Hacı Aptullah on iki yıl cezayı hayır. burun karıştırmak illetini.tembelliğinden ileri gelmişti. bu bizim Bozo'nun da ille burun karıştırması!» Bozo. fakat aptalca yakalandığı için kendisini ayıplıyordu. «Vay ki akıl! Ulan dağın ayıları akıllandı.. dost geceleri muhabbetlerinde yiğitliğinin verdiği namı da yaşıtları arasındaki saygılı yeri de epeyce zedelemişti. müfettişler de yüz yıl arasalar hiç bir suç bulamazlardı. Bu yüzden çubuk gibi delikanlı çağında nice nice namlı kahpelerden doslar yitirmiş. bunaltıdan vede mahpus damı işsizliğinden peydahlamamıştı. Fukara şeytan buralara uğrayamaz. «Kim bilir kaç bin kişi bu gün bu hükümatı soymaktadır ki. Şimdi tenhalıktan yararlanırım sanıp dünyayı ünutaraktan sağ elinin şahadet parmağıyle burnunun derinlerine varmak turunu sarfederekten hap yakalamak. «Yahu şunun elinden kabuklu ceviz yenmez. Vay ki yanarsız. bizim Malatyalımızın kimisi hiç akıllanmadı tuh yüzüne!» «Yahu oğlum Malatya! Geçmişine sövdürürsün ki. «Nedir oğlum? Şeytan geçmekte desem. allahm izniyle tüketmedi. mahalle kahvelerinde ahbap meclislerinde. cezayı altı yıl önce bitirmiş olacaktı. yakaladığını çekip almak için zorlatıyor. Battal gazi efendimize kadar sövdürür bizi günaha sokarsın!» Bir cıgara yaktı. İlk işlerde derli toplu çalışırken sonra dalgınlıkla tembellik ağır basmış. Ulan oğlum akşam kız sanat okulu olsa az biraz .. Düşündükçe çaldığına pişman olmuyor. tuh allah belânı vere Bozo gibi!» Evet bu Hacı Aptullah boktan yere adam vurup on iki yıl ceza yemiş anası Karı beyin aklına uyup çalışma cezaevlerinden birine gitmemişti. mahpus damında... Uğrasa bir yere geçemez! Çünkü.. Mahpusa düşmeden önce de böyle burun karıştırmak huyu vardı. bir yandan buna uğraşırken öte yandan bundan evvel avlayıp çıkardığı hapı sol elinin başparmağıyle şahadet parmağı arasında bura bura kurutup yere atmağa çabalıyordu. Bir türküden her zaman söylediği parçayı yavaşça mırıldandı: «Ateşim arşa çıktı Irak durun yanarsınız. yediği haltı usulüne uydursa. ele girer ki. buyur bakalım! Bir koca vilâyetin bir koca merkez cezaevi olup. bunca zamanın gül gibi namusunu lekeletmecesine. Biraz tetik dursa. Gitseydi. burnunu karıştıraraktan tüketti. kilimin dört ucunu suya bırakmıştı.» Gardiyan Çerkez Murat Efendi her zamanki gibi önüne bir iskemle çekmiş. Oy ki yanarsız!» Birden koca mahpushanenin cümle kapısındaki sessizliği gidip gelme durgunluğunu yadırgadı.

Ve de derinden derine of larm birini bir paraya çekmesi de bundandır! Ve de bana sorarsan arkadaş. hay kurban olduğum salı. sonra odayı birkaç kere dolanıp of çekerek oturup burnunu karıştırma işini bıraktığı yerden sürdürmeye başladı.patırdı duyulur! Vay ki mahpus damı bakkal hanesi sahibi dümbük Abo! Demek sen dükkânı kilitleyip savuşunca... duvarlara bakarak arandı: «Dur efendi! Bu gün günlerden? Aman haa. keyfince çalışmaktaydı. «Dünyanın bir aptalı biz miyiz? Rakkam dökülecekti de kendi rakkamlarımızı döküp müfettişe tutulmasaydık ya. Genelevimizde vatan hizmeti gören saygı değer hanımlarımızın izin günüdür ve de Mazmanoğlu Hacı Aptullah namı diğer Bozo oğlumuz Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında haşa huzurdan ve de benzetmekte yanılma olmaz... Allah belânı vere tahsildar Bedri gibi.. İlle de zengin genelev hanımlarının paralarım işleten hacıdan hocadan birkaç büyük tüccar daha geriden. Başkaca körpe jandarma teğmeni.. çok gizli yürütülen dostumsu birer ilintiyle kızların hoyratlar tarafından hırpalanmalarını.» Sokağın üç yüz adım ilerisinde Malatya'nın genelevi bulunuyordu. «Oğlum bu sokak nasıl bir sokak ki işleyebilsin güpegündüz hiç utanmadan?. alışverişe giriş çıkışa göz kulak olup ufaktan büyükten hiç bir kanunsuzluğa meydan vermezdi. savcı yardımcısı. Bizim buramız.... suyu çekilmiş değirmene mi döner? Yuf olsun yuf!» Kalemi kavradı. Tahsildar Bedri Efendi. «Vay ki bir bu eksikti. türküyü değiştirdi: «Yüz benden l Elli senden yüz benden l Gam yardan vefalıdır l Hiç sevilmez yüz benden. Bari bilemedin ki bari bileydin ki böyle olur. Salı olmasın sakın! Vallah da salıdır Billah da salı. Bu ev taş döşeli bir avluyu çeviren iki katlı bir yapıydı. bedavacılar daha beteri haraçla yaşamak isteyenler tarafından sörnürülmelerini önlüyorlardı. çok daha etkili olarak ortaklarını kurda kuşa karşı kesinlikle savunmaktaydılar. Bizde bu işin yiğitliği hani?» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hafiften bir horultu tutturmuştu. Mazmanoğlu Hacı ibrahim öteki adiyle Bozo aklına bir şey gelmiş gibi zıplayıp kalktı. mübarek cumayı unutmuşuz? Evet bu gün salı günüdür. komiser muavini baylar da.. Her odasında bir genelev hanımı kendi başına. Çünkü Malatya'nın genelevinde çaça karılar yani patron yoktu. oflaması yerden göğe kadar haklıdır! Şundan ki on bir yıl . Ulan bura nere köpek? Ula bura nasıl bir mahpus damıdır ki ilkokulda uğultudan durulmaz da burada çıt yoktur! Tuh allah belânızı vere!» Epeydir sokaktan da gelen geçen kesilmişti. rakam dökmeye başlayacakken vazgeçti. Yahu nedir? Biz mübarek salıyı unutmuşuz.. Kapıda gece gündüz bir bekçi nöbet tutar. Pencereye koşup dışarıya bir zaman kulak verdi.. tabanı yanmış it gibi izine çıkacak genel birleşmeevi hanımlarımızı beklemektedir. Hani kurban olduğum salı... «Bu tütünleri ne yaptılar yahu! Bunlara zehir mi kattılar? Rejinin tütünü demekte ki : 'Benden sana hayır yok! Aklını başına devşir! Git sen sana kaçak tütün peydahla!' demekte ya..» Cıgaradan iki çekti öksürdü.. hayfını alaydın ya şu dünyadan dümbük!» Çok keyifli bir şeyler düşünüyormuş gibi gülümsedi.

beyleri. yani biz nasılız. Herifin karısını çileden çıkardın! Dam üstüne yatak serip sarılıp yatmak nasıl bir akıl! Diyelim herif anadan kavattır.. Buna fukara Haso ne der diyerekten hiç fikir etme! Buna Haso rezili hiç bir şey demese yüreksizliğinden koca tanrının kurban .. Çıkar çıkmaz anası imansız Karı bey tarafından dur aman demesine bırakılmadan evlendirilecektir.. Çıkmasına surda üç ay on iki gün on üç gün kalmıştır. Yoksama öz halimizde hiç mi değiliz? diyerekten kıvranmaktadır. Oysa Maho eski mahpustu. kendin de huylanasın! Vezire pişmanlık elverecek ki sabaha kadar of of çekerek uykuyu yitirecek. Yallah kavat Maho. sallanaraktan çık git! Bunun kemikleri cıvımıştır diyerekten seni adam hesabına almam sanır kahpe milletini önüne kat. karı öldürenlere yalnız yatma cezası vermiştir koca reis. bu işleri çoktan unutmuşsun! Oysa çiftleşme işleri idmanladır.. biz ettik sen etme. On iki yıl mahpus yatmış. Önünden geçen Maho'nun ensesine bir şaplak indirdi. yallah yalnız yatağa. eli silâha milâha gitmez! Oğlum sen köy yerini bilmez misin? Köyün istemezi en ödlek herifi lafa boğaraktan Şeydi Battal gazi efendimize döndürmez mi? Karıyı çek al. dışarının adamı gibi bir adamlarına benzemekte miyiz. arası kesilince kendisi de kesilir. yakamızdan düş! Bunun sonunda bize ölüm görünmektedir aslanım!» diyerekten amana getirmeğe bakalım» demesiyle.. uzaktan uzağa bir hırslanma mıdır. Sorarsın anlattırırsın ki herifi huylandırasm. yoksama ki can çekilmiştir de hiç izi mizi kalmamış mıdır. karı yüzü görmemiş herife ilk günler rüsvaylık elverir ki rezilliği bir eşek yükü sabun paklamaz. yataklara girmiştir! Volta yasak! Yeni gelenler dolaşmasın yatsın.. Ne fayda ki namussuz Şeyh Yusuf.. İyisi birkaç pangonot vereceksin... Voltadakilere bakıp içlerinde hatırlı kimse bulunmadığına emin olunca elini kaldırıp emri bastı : — Kısım ağaları. Bu sebeple bir yandan eski mahpus olmanın imtiyazıyle şişinirken hemen ardından kendisine saldırılmış gibi can sıkıntısına kapılmıştı. sürü götür! Aradan on beş gün geçmeden herifinin gözü önünde başla kullanmaklığa... fukara Bozo'dan çıkarayak birkaç para vurmak için ne demiştir? «Sen yatkın mahpussun.. Bu bizim akılsız Bozo Şeyh Yusuf'un bazubentini pazusuna takalı genelevimizin mübarek izin gününü böylece döneleyerekten beklemektedir ki kızları görünce bedenimize bir uyanma. «Aman Bozo amanı bilir misin! Köpeğin olalım. Kısmın tayıncısı Alo koridora çıktı. Bir köydesiniz. sopa yemeyim diyenler yorgan altına yallah! Yorgan altına. Ya sen yitirmiyecek misin namussuz? Yahu nedir? Dünyayı bildiğin delilik sarmıştır... efendileri.. Karı bey iki kara tavukla bir oğlak getirsin! Bir muska döktüreyim! Koluna bazubent sarayım! Koca Bozo oğlum damarına onbeş su kömüşü boğası çiftleşme gücü verelim. Bu yasak ona dokunmuyordu. Cinayeti nasıl işlediğini yeni gelen Huso'ya anlatmak isteği farkına varmadan yüreğini sarmıştı. «Niyetimiz yok muydu? Hele yalancı köpek. cenabet ince nazik işlerdendir. Oysa lafa başlarken böyle bir niyeti yoktu hiç... Bildiğin delilik..dokuz ay on sekiz günden beri mahpus yatmaktadır.

Haşa kötü karıdan yana olduğundan değildir. dersin: 'Hey allah. Sonunda bir zaman dizini şamarladı.. Seni denedi. çıplak ayaklarında ince yemeniler vardı. 'Koca reis karı vurana tam cezayı neden vermektedir? Sen sana ettin!' diyerekten vermektedir. Ulan essah! Demek ki kardaşıma diyeyim karı milletinin işi yaman kardaşım! Çünkü bu kahpeleri tutkunları da vurur tutkun olmayanları da. bacaklarında uzun paçalı beyaz don. aslında er kısmı karıyı vurmaz. uzatmalı jandarma başçavuşları sorgu yargıçları. Böyle bir dertleşme voltasında?. bunca binbaşı. yanında yatan kahpe avratlı dururken bu karı bu yatağa zorile mi gelmiştir? Hayır aldandığmdan gelmiştir. Çabalamak herife düşer! Varsın o girişsin o gebertsin. Çünkü bu dünyada ölen kurtulur! Bırak varsın yaşasın reziller!» Sana yar olmayan kahpe. koca allah! Nasıl bir belâdır ha. «Diyelim ki doğrudur kavat Alo... varsın o gebertsin! Herifin gönlü geçerse buna çalar sopayı çalar sopayı. Resmen kendini vurur.. Bizi komşuya yabana muhtaç etmez yatak işlerinde belkime» dedi! Ulan bu kavat Olo bize ne dediydi geldiğimiz sıra. hiç mi tutmadılar karıları hovarda altında? Peki neden vurmazlar bunlar? Çünkü herifler akıllı. âdemoğlu kendi yüreğini bilmez!. sınırı aşıp Suriye'yi tutmalı ki mahpusluk bindikçe binmesin! Evet.» Maho bir cıgara yaktı. adam sevdiğine kıyamaz! Dedim: «Ya sen nasıl kıydın kavat Alo? Tutkun değil miydin?» Fikre vardı bir zaman Alo fukara. belinde aymtap işi bir kuşak. Dedi: «Oğlum Maho. bizim gibi erkeklerde ya hiç akıl var mıdır? Gel bakalım Maho alçağına! Ulan köpek öldürecektin diyelim. surdan bildim ki. Başında yün örme külah...... Şu halde. tapu memurları öğretmenler.. beyden efendiden nice nice tahsildarlar. bunca savcı komiser. Daha iyi olurum diyerekten gelmiştir. sırtında ham ipekten bir uzun entari. uzatmalı onbaşı başçavuşları. bir zaman suratını yoldu. benim ömrümden al şunun ömrüne kat!' Yarın kızdın mı dersin ki: 'Şunu yatırıp kesem pislik temizlene!' Akıllı adam karı vurmaz. Karıyı vurdun mu atlayıp kurtulmalı.. sen karıya tutkunmuşsun ki oğlanı vurdun!» dedi: «Nereden mi bildim rezil Maho. «Hayır bende sezinlemek yok! Neden mi sezinlemek yok? Sezinleyemezsin .. baktı ki adamlık senden ne kadar ırak! dedi: «Belki bu deyyus er gibi erdir... Allah yarattı demez. Öç almayı hemen unutmuştu ama tespihli elini boşluğa vurmayı sürdürmekteydi. Bir zaman derin derin nefesledi. Dedi: «Essah! dedi. Alır senin öcünü ki kat katıyla alır!» «Kat katıyla alır» derken Amo üç parmağıyle doksan dokuzluk tespih tutan elini boşluğa bıçak atar gibi vuruyordu. Yahu el ayak tutarken kansızlık nasıl bir belâ! Hey allah... Bunca Yüzbaşı. karı öldürülür mü. Yürek kahpe avrat gibi desene Alo kirve! Günü gününü tutmaz. herifin gönlü geçmez mi. Bu sebeple voltada ayak sesi yerine kuru otlar arasında tembel tembel sürünen kalınca bir yılan hışırtısı çıkarıyordu.olduğum gönlü razı gelmez! Hayır gelmez! Hemi de hiç gelmemeli! Ulan karılarda akıl yoktur deriz ya. karı yar olmazsa bulur kendine bir başka oynaş. Bu gün seversin. yeni herifine yar olur mu? Haydi karı yar oldu diyelim.

. Sevineceğimiz bir sıradır! Lâkin oğul. Bizim kız yaşıtı.. Nasıl bir söz.. «Aman damadım acıkmıştır.. Ağaoğlu sus yüzüne duramadım.çünki.. Senin hamlene dayanamaz!» Dedi: «Ulan neresi küçük? Er gördü mü aygırsamış kısrak gibi kişniyerekten sağrı titretmekte» dedi.. Geçti bir zaman.. Dedi: «Haşşöyle.... Ben de duymamla dedim hiç olmaz! Karı dedi «neden ne olmuş»? Dedi: «Zengin yerdir rahat eder!» Oralarda doğrusun ya gel gör ki hey avanak avrat hiç olmaz! Karıdır bir kez aklına koymuş kardaşım.. Gel gör ki hiç olmaz. Ağamız olacakta karı üç. Kız rahat eder.... Girdim düşünmeye. Evet damadını sevmekte... bir gün anası evde yok. Ağamızın oğlu kızımızı alımkâr olmakta... Derim ki gör nasıl derim! Benim haberim yok! Oğlan bizim büyük kıza dolanırmış ne zamandır! Kız bakmış tırnağından çıkası kalmamıştır! Anası olacağa demiş böyle böyle. Dedi: «Ağa benim herif anamla yatmakta» dedi. On biri tamamladıysa da on ikiyi daha tamamlamamıştır. Gözümle gördüm ve de gözledim!» Baktım rezillik diz boyudur...... kaç paralık kancık ki senden esirgemiş olam. Dedi: «Ağa yeri iyi yerdir» ille olacak! dedi: «Kız benim değil mi? Verdim gitti!» Dedim : «Dur karı dellenme! Bacısının başına çökmesi işini ya ne yapalım?».. Kanını ararsam şu güneşe kör bakayım..... Nereden gelecek aklına böyle bir bahlık! Hovardamız çünki.. Biz fukara olup ağanın dede sürmesi hizmetkârı olup. içmeyip içirmekte... Hemi de fazlaca sevmekte. Ben eve ocağa giremez oldum. Aman yumurta kırmayınca hiç olmaz! Surdan tuzsuz . sen hele dur bana dediğini hiç kimseye deme!» Kızı defledim.. Yiğittir. Bakmış ki dağ başı halvettir. Evet dediğin gibi... Bunca zamandır bindiğim kısraktan. Aradan bir ay kadar geçti.. Elimizde doğdu çünki. ağa oğlu amma bildiğin namussuz. Şuncacık bebe! Bize damat olacak namussuz bunun ırzına geçmiş dediler. dedim: «Vermemek yok evet. höykürdüyerek demekte ki biraz daha zorlatsa karnı yarılacak. Olur mu olur! Oğlandan umarım ya.. senin aklın ermez. Kız karşıma dikilip ne dese iyi.... En küçük karıdan doğma bir kız kardeşi var bize güvey olacağın... Bakalım doğru mu? Kız kısmisi surda ırzını kırdırır da ağasının anlını karalar! Köy yerinde biz neler gördük!» Laf uzadı dırdıra döndü.... Sen karışma! Ben anasını razı eder alırım!» Evet. Bir gün tarladayım. Yahu kardaşım. Dedi: «Ağa takımın düşmanı çoktur.. Adam değil ki kızı çıkarıp veresin! Kız surda dursun kardaşlık it eniği verilmez! Doğrusun! Zengin yerdir. Yakamı tuttu. Nah kız senin götür dere boyunda kes. Olsa bir rezilliği köy yerinde gizlisi çok sürmez. Kahpe.... Oğlan geldi.. Karı dünden razı. aklına gelmez ki. Bizim kızla iki gün arayla doğdu. Buna ekmek götürmüş sürüyü güderken. dediğim gibi. Neden mi? Haşöyle. Dedi dedimse adam gibi demekte değil. Gülüştük. Osmanlıdır. dedi: «Beri bak Hamo. Kızı verdiler.. sen kızı neden vermezlenmektesin bunca zamandır?».. Deme ya. yabancı değil! Damadımız! Başkaca ağamızın oğlu. Başına çökmüş alçak! Olmaz yaa.. . Aman ya.... «Yalandır yanlıştır. Şundan ki bunun babasında. Yemeyip yedirmekte. Hayır bu güne kadar şuncacık kuşkulanmamışım. Ne fayda ki evlenesi olmamıştır küçüktür. dedim : «Ulan kahpe bu nasıl bir laftır! Ben senin kemiklerini kırmaz mıyım?» Dedi: «Nah şu yemin şu ant... ayran çorbasını yetiştir.... ..

. çekti kafayı aldı. önüne gerilecek oldum. Dedi: «Ben kızı görmeye gitmekteyim! Birkaç gün kahrım!» Yalvardım dedim: «Etme kan! Bu kadar çoluk çocuk vardır! Etme günahdır! Bunun sonu hayır getirmez! Sen sana gel aman karı!» Hiç umursamadı. Demez mi kardaşıma diyeyim : «Bire namussuz!» Dedim : «Dur arkadaş! Namussuz nasıl bir laf!» Dedi... karı yağlı ekmeğe çöktü. Dedi: «Geri dur! Ben çiftliğe güveyim için mi gitmekteyim.yağ küleğini yuvarla gelsin!» O günden sonra bulaştım kollamaklığa. yanma hizmetkârlardan ikisini katıp kızla beraber çiftliğe yolladı. dedim: «Bu nasıl iştir?» Dediler: «Berbat iştir.. Bunlardan birisine ikisine dert yandım. Biraz bekledim. dedim: «Aman iyi... Ben duvar dibinde otura kalmışım! Dizlerim beni taşımaktan geçmiş... Dediğim gibi. Birisiyle atıştık. Dedim: «Kolay gele!» Dediler «Hoş geldin!» Konuştuk. Say ki benden çıkan oğlum. Karı baktım tavuk tuttu. Bekledim dedimse soluklarım ağzıma sığmazlanmış. Çocuklar dediler : «Baba pekmez koyalım mı? Çökelek çıkaralım mı?» Vay siz misiniz bunu diyen. Ortalık karardı. papuçları nasıl buldum. dedim: «Bunda bir kötülük yoktur ya kız daha bebedir. Dedi:«Körpedir! Ne ossa olur! Çiftlik yeri netamesizdir.. gitmeyi ben kimsede görmedim b güne gelene kadar. derdini yan dermanını iste!» Ertesi gün bekledim. gitti dedimse belli ki belâsına gitmektedir. ferahladım. dedi: «Bu nasıl bir kötü sözdür... Sopadan geçirdim ki kafalarını gözlerini yarmacasına. Su kaynaymca kenardan işmar verip güveysini çağırdı.. Biz neler duyduk. ne olurmuş namussuzlar!» Köyde ahbaplarım var. ne demek? Bizim eve girdiler.. karınla yatmakta değil midir pezevenk?» Vay ki odanın damı başıma çöktü sandım. Ağa değirmenden gelirken atının başını tuttum. ne olmuş namussuz. evi nasıl tuttum koca tanrı bilirse bilir. girişmiş yıkamaklığa. köylü çoktandır işin farkındaymış. Karı ocağa su koydu. Ben beni yoklamaktayım! Hayır! İçim ekmek istemekte değil. O gece ekmek ... Çünki öylesine yolu tozutarak gitmekte. Dedim : «Oh oh! İyidir!» Bir de baktım ki ne göreyim papuçları attı kapıya.» Karı birden öfkelendi. Ben of dedim. Çünki sopa çekmeğe gücüm yetmez ki karıya sopa çekilecek karı olsa ne kadar kolay.. derdinin dermanını iste.. Üzerime binmeyin.. sana inat kızıma inat soyunur koynuna girerim. Dedim : «Aman olmaz ekmekten aştan kesilmek er kısmına hayır getirmez!» Odaya gittim. Canım sıkkın. nasıl giydim... Sıçradım sokuldum pencereye.. bu da benim bir evlâdım. Gün dikildi akşamı buldu. Karı gitti... Beraber eve girdiler. aklı ermez bu işler gündüz gözü yapılmasın yapılacaksa kız uyuduktan sonra yapılsın.. Aradan geçti iki gün. Sana lâzım değil! iyisi ağaya git. Baktım bizim karı damadını önüne almış.. dedim: «Şöyle şöyledir. sen nereden bileceksin!».. Bir gün ilerde yatmaktayım. Hangi eve.. Dedim ben bana: «Bir sopa çeksem şuna hey allah!» Güldüm kendi kendime.» Dedim : «Ne bilmezliği?» Dedi: «Ulan güveyin olacak rezil. tavuk eti var bu gün bize!» Tavuk surda pişedurşün. hayır kız için gitmekteyim!» Dedim: «Kıza ne olmuş?». Baktım hayır başka bir kötülükleri yok. «Namussuza namussuz derler! Bilmezliğe vurunca dümbük kısmı dümbüklükten kurtulmaz. Aman buna bir çıkar yol!» Kızdı gayet! Oğlanı istedi. İçeri girdim.. Aldım fukaraları beriye. Karı sürdü gitti.

. güveyimiz yerinde... Duvardan bir kurt tüfeği çekti. Keseye dedimse sözüm burdan dışarı torbalara vurdu.. ay ışığı gündüzden farksız.. bir de mezara girmeyince. Bir iş edilecekse anam olacak çıksın aradan. bize iki saat bir köy vardır.. Ikindiliyin.» Dedi: «Uzattın ki teres tadım kaçırdın! Yıkıl!» Ağa kısmıdır.. Baktım sabah ışıdı ışıyacak. ha şimdi gelir!» Şimdi gelir dediğim.. Dedim : «Bismillah» çarıkları çektim.. Birisinde güveyimiz olacakla kız yatmakta. Birisinde bizim karı. Çiftliğe var dim. boş durdum mu bil ki hastayım! Adam mahpus damına düşmeyince boş durur mu.... Anamın koynuna gider.. Evet bizde laf vardır.... çok söz edilmez.... güveyin beni uyutup yanımdan kalkar... hepsi elimizde büyümüştür. Sordum: «Ne oluyor? Bunların hali keyfiyeti nedir?» dedi: «Baba. Aman benim herifime değme!» Dedim: «Sus. allahm işine bakmalı ki bizim kız bir başına suya geldi. bu şişlik gitti gitti keseye vurdu. Ay ışığı yayılmış ki gündüz kaç para... orasını allah .... Gece vakti yola çıktım ay ışığında.. Akşam ekmeğini çokça yedim.. Başkaca ince kumdur ki taze pamuk yatak kaç para. ama yorganın altından gözlemekteyim... Sazlıktır kıyı. karıyı ummaktayım. Bir tek kurşunla düşmez! Oysa bu tüfek tek atar!» Ağa güldü.. Geceyi nöbette geçirdiğimizden ikindiye kadar uyumuşum.. iki yatak serilmiş.. Tüfeği temizleyip doldurdum : «Hayda rasgetire!» diyerekten omuzladım. Ben uyumuşluğa vurmaktayım. Kâhyayı bulup barut kabağını kurşun kesesini aldım.. Bekledim gözledim o gece bir vukuat yok. Vakitler yaz ayları. Kızılıbrık derler... bildiğin hayalara. Karı yerinde.. dedim : «Ben bunları vursam gerektir ağa. Köpek möpek mi? Köpekler bizi tanır. Güveyin yerine gelecek olur gerisin geri. çünkü biz ağa işine kendi işimizden hızlı saldırırız...... Dedim: «Ha şimdi gelir.. Büyük oğlan dedi: «Ekmek?» Dedim: «İstemez!» Dedi: «Nedir?» Dedim: «Bir şey yok!» Sabahta ekmek yemedim. Oysa ben bir dakka ekmek yemeden durur herif değilimdir. Damlarda yatılır sıcak geceler..... Bir çalının dibine silâhı sakladım ki uzaktan güveyimiz farkedip davranmasın! Eve yanaştım. Baktım sabah olmuş. Sen ne dersin?» Ne dedi vur. Olam bir bir anlattım. Bak bakalım bu gece neler olur!» Dedi: «Aman baba. buna bir çare! «Dedim : «Sus kahpe! Sus! Ağlamak neymiş! Sen ağlama sus! Al gözümden bu gece. dedi: «Kürt tüfeğidir ola Hamo oğlum! Tek atar ama gayet yaman atar! Yiğide elverir!» Dedim: «Aman ağa.. Dur bakalım onu da orada boş bırakırlar mı? Bulmuşlardır ona da orada elbet bir iş. Bir iş edilecekse aman anama edilsin. Biz hizmetkâr oğlu hizmetkârız arkadaş! Bizim hamurumuz işle yuğrulmuştur ve de bizim sülâlemiz ağalarımızdan kötü söz duymamıştır. Şimdilerde biz canımızı ferahlataraktan küçük su döker değiliz! Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım..yemedim.. ağası bizim ağaya düşman bir köy.. Ağa evinin damını gözledim bir zaman. Sürdüm gittim.. Tüfeği aldım eline vardım. dedi: «Al bakalım yiğit Hamo!» Dedim : «Aman ağa! Bizim karıyı kendin bilmez değilsin ya. kurbanın olayım baba. Gece oldu mu. Evet o gün bu gündür yüreğimiz şişti bizim kardaşıma diyeyim. Ben boş duramam. baktım karı koynumda yoktur. Anam bırakmaz! Aman buna bir çare. Vardım ağanın odasına indim... ne dedi vurma. boş adam mezarda gerek... Sinerekten Murat'ın kıyısına indim.

. meğer bizim kahpe bunu gözlermiş. Yatmasıyla kıza çöktü kardaşım. tava gelmiş ki hırıl hırıl solumakta. Ağa kısmının yatak hali fukaraya benzemez arkadaş. Onlar hayvanlara bakmağa ahıra dolandılar. Benim karı dersen zaten yiğitosmanlı.. Dalmışım. susuzluk yangını değil. Bir paralamaya paralama demeyip ardından bir kez daha paraladı. Kızla herif bir yatağa girdi... O sebepten karıyı ikiye üçe kimisi de dörde çıkarır...» Ezzayı değiştirdim. Murat'a kapandım. Toprakla boğuşup ezilmediğinden ille körpeliğinde beli güçlü olur bunların. Güveysiyle kızı geldiler. geçti gitti.. Dört elle emekleyerekten yürüdü... üçüne bedel! Ay ışığında bütün irileşmiş ki güç yetesi hiç kalmamış! İslâm dini açık. almayınca vurmağa giderken bakarsın seni vurmuşlar... Kudurgun canavarın hamlesine nasıl dayanacak? Hırkadak uyudu.. Ay ışığında tüm çıplak olduğundan koca it gibi sokuldu. Soluğum kesildi.. Doyasıya yediğinden. Benim karı yatakları serdi... Aynca canın çJektiğini yediğinden. Yavaş yavaş eve sokuldum. Dallar üstüne uzamış damın. Fırın ağzıkaç para..... Ne denilmiştir. Şavkı gözümü aldı deyim de sen anla! Güveyle kaynana bir yatağa girdiler mi şimdicik güzelcene. Dedi: «Halime! Kız Halime!» Sonra onu gördüm ki kafayı aygır gibi havaya dikti. Ezzasına baktım ki yerinde... Herif beride bu işi görürken benim karı kafayı kaldırıp kaldırıp gözlemekte. Nem mem kaparsa almaz.. Belimdeki ekmeği çıkardım. Dün geceden artık da eksik değil! Ay ışığı adamı iri gösterir. körpenin zebunu da zebunun körpeşi... Kaynanası olacağın yatağından yana baktı. Ekmeksiz hiç olmaz..... Kendini saldın mı ayakların dama değer.. Bizim karı ilerdeki yatağa gitti yattı.. uyku yarı ölüm denilmiştir. Karşılık gelmeyince yataktan çıktı. O gece bir iş olacak. Biraz sonra herif kıza iki kez seslendi. ben sıçradım ağacın başına çıktım. akşam inmiş. Değme kanların ikisine. Dedim: «Ola Hamo! Allah belânı vere! Yerinde olmakla. Adam eti kardaşım ay ışığında gümüş mecidiye gibi şavklanmaktaymış meğerse.. Orada bunu canım çekmesin mi? Dedim : «Git işine rezil Hamo! Allah belânı vere!» Yataklan serince seslendi. Allahın günah yazacağı bir işler ki gayet kötü bir işler! Yatsıdan sonra sürüp vardım.. Ağaçtan damın yolu kesedir. Bir yandan da türkü tutturmuş ki belli bir şey. İçmekteyim ki Murat'ı tüketmedimse de tüketmemize de çok bir şey kalmadı. Ertesi gün gördüm ki kan yürümüş. Ay ışığı dün gecenin ay ışığı. Evet. çökmesiyle kurtçu itin canavara dalması gibi dalıp paraladı. Başladım içmekliye. Yorganı aralayıp hafifçe kolunu çıkarıp «gel» işmarı vermez mi? Güveyimiz kıza iki kere daha seslendi. keyfine söz yok. fukara. Yüreğim istememekte ama adam ekmek yiyecek mecburî. ben bir mendil ekmeği yiyip bitirmişim.. diyeceksin ki: «Koca Murat suyunun kıyısında bu susuzluk neyin nesidir?» Ben de bilmem neyin nesi. tüfeği sakladığım çalıdan besmeleyle aldım. Dudağım ossaat çatladı.. Bu yürek yanıklığı bana sorarsan arkadaş. fırın ağzından çıkmış bir esinti... Kız. Dama yakın bir büyük dut ağacı vardır.. Bir de ben bana geldim ki ne göreyim.. İyi yediğinden et met. Gözlemesi neyse ne. boynuma doğru inmiş gitmiş! Başkaca zırıl zırıl ter .. Susuzluk beni sarmış ki yüreğime ateş düşse öyle yanmaz.. Bildiğin cehennem ateşinin sam yeli... Yüzüme bir esinti çarptı.bilir!» Kız gitti...

Karının elinden yakayı sıyırmak yoktur. Ben beride tüfengi doğrultmağa çabalamaktayım. Vallah bırakmam... bizim karı azmıştır. Kasıklarımı bir kıskaç kavradı... La havle çektim. Zehir gibi acıymış.. Uyumazsan sabah ışırken bir daha deneriz bahtımızı. kardaşıma diyeyim de tere battık ki olursa o kadar olsun! Dutun yapraklan başlamaz mı hışırdamaklığa. Herif dedi: «Nedir niyetin? Yarın köye gidecek misin?» Karı dedi: «Yok!» Herif Dedi: «Ya babam gelirse kız! Keser bizi şart olsun!» Karı dedi: «Baban değil Malatya valisi gelse boştur. Bekle ki uyusunlar! Kudurdun mu köpek Hamo?» Sonunda oğlan yakasını karının pençesinden kurtardı. Dedim : «Aman allah! Pisliği temizlemek yok mudur! Bunların kanını boynumuza yazmadın mı hey allah?» Baktim. top atılsa duyacağım yok. «Aman durun yapraklar! Şunları uyanmayın aman ha!» diyerekten yalvarmaktayım.. Bacaklarımı sıkmasam «Yandım» diye bağıracağım. Orada anladım ki kardaşıma diyeyim. İt gibi yalvarmakta ki hiç görülmemiştir. Ben bir kez çileden çıkmışım ve de sana tutulmuşum Bekir» Herif dedi: «iyi öyleyse. Ay ışığında anadan çıplak elleşmekteler. kasıklarımızın gerilmesi kalmamış.. Ya karı ya oğlan sağ kurtulursa... Yeniden tüfeği gözüme kaldırdım. «Yahu nedir bizim erkekliğimizi mi söküp alacak bu namussuz titreme!» diyerekten ben beni kavradım... Ağzıma bir dut yaprağı aldım. Meğerse yaprak hışırtısı duyacak sıraları değilmiş namussuzların.. bir daha kişnedi bildim ki işi bitmiştir.. Şakaklarımdaki gümbürtü hiç yok. laflamağa durdular.bastı bizi... elden çıkmıştır. Baktım aradan bizim karının sesi geldi. oğlan sıyrılıp sürünerek yılan gibi kızm yanma sokuldu. Ne mümkün! Dala takılır yaprağa takılır. Tüfengi doğrulttum. evet oğlan kızın yanına gelmek niyetinde.. o sıra kısrak gibi kişner! Bir kişnedi. Soluk alaşım kalmadı. benim kahpe ol görüp bırakmamakta. Kahpenin huyudur. Kulak verdim. itin ulumasıyla bendeki titreme de kesilmesin mi? Baktım. Karı yorganın altına girdi. karnımızın gurultusu geçmiş. Şunu anladım ki bir çekişmeye durmuş bunlar. Ellerimin terinden titremesinden zaptedeceğim geçmiş. işte o sıra beni aldı bir fikir.. Dedim : «Dur aman. seni de baltalarım! Dur azıcık!» Oğlan yalvardı dedi: «Bırak orospu! Benimki de can candır yoruldum kahpe. Bize yar olacağı hiç kalmamıştır. Dedim : «Bir kurşunda ikisini çıkarmalı ki bir işe yaramali!» Aklıma geldi ki ya değdiremezsem.. Lakin kıza değmeyeceğine yemin içirdi. billah bırakmam! Sen bana bu kızı boğdurursun! Kızı da boğarım. işini bitirirken herifinin neresini tutsa koparır..... Kal bakalım! Sen bir istersen ben beş isterim! Babam olacak dümbüğün anasını eşek kovalasın!» Gülüştüler bir zaman.. Oğlana geldi mi.... Ben bunlardan hangisini vurayım? Kız der : «Anamı . Bir solukcuk. Tukurdum gerisin geri..... Durmaktan hiç bir şey hasıl olmaz. Kafamın içine bir gümleme doldu arkadaş. Karı güveysini kızının koynuna yollamağa razı oldu.. ilerde bir köpek uluyunca bunlar hoplayıp irkildiler. hareketli nagant yastığın altındadır. güveyimizin sesini duydum. Benim karnıma bir sızı düştü. kulak verdim. Uç kulfallah bir elham okudum.. Benim karı dedi: «Bir soluktur oh Bekir. Dedi: «Kız orospu! Etimi kopardın namussuz!» Karının kıçına bir şamar attı...» Bunlar çekişirken yorganı açtılar.

Don mon giymediği bebeliği sıralarından. Benim kız uyku haliyle kocasına sarılmış ti. halt etmişiz.. Namlunun demiri kızın yanağına deydi değecek...» Adam dara düştü mü kardaşım. niyeti karıyı vurmaya getirmişim.vur!» Ben beni yoklarım. Barut alazasıyla bunlar tutuştu mu ağanın çiftlik evini yakarız. Yeterince ayırdım. Dama ayak basınca baktım oğlanla kızm yattığı yatak yolumu kesmiş : Düşündüm bir zaman : Ben bana dedim : «Oğlum Hamo. Dedim : «Dur Hamo. bana baktı. Anladım ki baltaya çalınmakta.. hemen doğruldu. Oysa ağanın bize bunca iyiliği vardır. sen şimdi karın olacak kahpeyi vuracaksın. beni iki kez Murat kıyısına indirdi. şuraya gider güler. Bu alçak Hamo dayı diyerekten ardın sıra seğirtmez miydi? 'Oh Hamo dayı. olmaz. Sanki almadı.... namlıyı tam anlının ortasına yanaştırdım ki ha deydi ha deyecek. Kızı koltuk altlarından tutup yavaşça çekmeye başladım... Kız silâhın sesine uyanmadı ne dersin. Herif silâhı kapsa.. tüfeği aldım.. sen mahpus damına düşeceksin. Şimdi ağlar. Oğlanı vuracağız dedik ya. aklına olmaz işler gelir. Aradan ne kadar geçti bilmem. Dedim : «Yallah bismillah!» tetiğe bastım. Can korkusuyla sazların arasında suya girip gizlendim. Demekte ki: «Oğlum Hamo... Yatağı dolandım. Kızın üzerinden damadımız olacak alçağın kafasına namlıyı uzattım. Tüfengi atıp evin ardındaki gübre yığının tarafına koştum. Karı bağırarak arkama düştü... Bir zaman aklı değiştirdim.. sen bu Bekir olacak namussuzu şuncacıktan omuzunda gezdirir değil miydin? Şuncacıktan.. iyisi mi pisliği kökten temizlemeye bak!» Yatağın başında aklımı değiştirdim.. Tetiğe tam basacağım. Karı horultuyu azıttı. Dedim: tamam «zamandır» Bir de baktım.. Nedir demeye kalmadan onu gördüm ki.. bunları nasıl ayıracağız ki bizim kıza bir kötülük erişmesin? Sen bendeki akla bak kardaşım. «Yok karıyı vurmamış hiç olmaz» diye kıvrandım. kafa kemiği bakır tas gibi şuraya yuvarlandı. Ne olacak on üç yaşındaki bebe iyiliği ne bilsin kötülüğü ne bilsin. sonra gerisin geri kapattı çıkasıca gözlerini. Bu namussuz güveyin sağ kalacak! Ölene kadar kimbilir kaç karıyı çileden çıkaracak... Yaraşmaz.. çünki benim . Bunun burası evet doğrudur. Gitti gidersin sefil Hamo!» Bereket kız hiç uyanmadı.. bir de baktım bunlar uyumuşlar.. Hiç. Damadımız olacak gözlerini açtı.. Ne dersin kardaşım koca kurt tüfeğinin sesini suncacık duysam ya.. ya omuzumuza bindirdiğimizde ensemizden aşağı işeyip bizi berbat etmez miydi? Daha geçen yıla kadar bunları deyip gülüşmez miydik? Şimdi bu nasıl bir iştir? Hayır hakçası ben bu rezili kurşunlamalıyım ki. dedi : «Nedir o? Bu gürültü nedir?» Beni görünce yüreği sızlandı besbelli ünledi: «Bekir sen misin?» Seslenmedim. batağın ilerisinde kuru ot yığını var. Gel bakalım köpek yürek başka niyetlerde. Bizi oralarda baltayla bir zaman kovaladı. çalındı... seslenmedim ama beni bildi namussuz! Elini dizine vurup dedi: «Ne bok yedin Hamo?» Sıçradı. kendimi salıverdim. «Yahu. Bir de baktım. beni omuzuna bindir' diyerekten yalvarmaz mıydı. benim fikrim de öyle. tüfeği yere uzattım. desen uyansa da uyku şaşkmlığıyla bağırsa. Karının bağırtısına çiftlik uyandı. güveyimiz olacağın baş ucuna dikildim.. Yüzmeyi evel eski öğrenemedikti de. iyi ya.. Çünki kancık it sürtünmese erkek itin bir işe gücü yetmez.. bizim karı uyandı.

Gel beni de ye!» diye bağırmakta. Alaman'ın Hitler harbi sırası. «Seni baban çağırmakta!» Dedim : «Nedir?» Dedi: «Bilmem.. Ne faydaki geldi bu fukaranın başında akşamladı domuz!» dedi. Şart olsun kurşunlarım seni.. «Bekir'imi yedin kahpe dölü... Dedi: «Geçir şunu sırtına. İslâm dini açık. Para çıkınını anamız olacak kahpenin önüne atıp yatağa koştuk. Lastiktir. Demek bize geldi mi çektiler uzattılar. Ne yana çekersen o yana uzar. Dediğim gibi ay ışığı gün ışığından güçlü. Durum vaziyetin böyle böyle olduğunu anlayınca sorgu yargıcı beyin yüreği bize çok acıdı. On dört ay geçti. Neden mi? Gözü açıkken vuruyorsun.. çünki bizi karı açlığı kavramış ki tastamam belkemiğimizden... Saldı alacakları toplamaya. kardaşım. güveyin olacak namussuz. Ne faydaki Koca Reis razı gelmedi.. diyesi ki «Bizi everdi babamız olacak namert. ardından kurramız çıktı. babamız olacak namussuz bizi çağırdı. tanıklık etti. bu iş başka» dermiş. «Ya biz bu avradın yanında hiç mi .. üç gün üç gece evden çıkmadık.. Sordu dedi: «De bakalım Hamo. el bağladım dedim : «Ne var?» Dedi: «Hayda göreyim seni kaçak götürmeye gideceksiniz!» Ne demektir kaçağa gitmek. nah yukarda koca tanrı..karı yaralanmış geyik tekesi gibi böğürerekten aranmakta ve de anadan çıplak olduğuna hiç aldırmadan aranmakta. Gittik seğirttik. Ya peki bu nasıl bir kanun ki biz üstüne uğradık? Oğlum Osmanlının kanunudur ki bildiğin orospu uçkurudur. açlıktan tokluktan.... Dedi: «Benim oğlum bir geberecek namussuz idi. «Önce açtı» denecekmiş.. Meğer.. Dedi anam.. Kafatası şuraya yuvarlandıktan sonra.. Peki Abuzer. doğrusu yataktan çıkmadık. Gidip gelmemek var gelip bulmamak.. Köye geldik.».. Kızma el uzattığını bile söyledi. Ya bu namussuz Abuzer'e neden koca reis bir yıl verdi? Hey allah! Şundan ki. Kuduz kancık! Sen bizim çiftliğimizin altun adını bakıra mı çıkaracaksın!» Karıyı güç ile zaptedip eve kapattılar da bizim tatlı canı kurtardılar. kardaşım... Geçti iki gün. kimine yalvardık kimine hırladık...» Sürdüm vardım. Üç gün geçti... Aklını sıçrattığı şundan belli ki biraz durup başka bir laf tutturmakta : «Yandm Hamo! Gel koçum! Nah baltayı attım! Gel yetiş!» diyerekten baltayı şuraya atıp göğüslerini yumruklamakta. körpe gelini koyduk askere gittik ki vatan ödevimizi yapalım. karıda bir şey sezinliyemedin mi. Orospu uçkuru ne demek? Bilemedin mi kendi başına derbeder. bizim kâğıtları üç yıl mahpusluğa göre yazdı. gözlerini ne zaman açtı.. senden nesini saklıyayım. kafatası şuraya yuvarlandıktan önce mi sonra mı?» Dedim: «islâm dini açık. oraya buraya koştuk. bu rezil Abuzer. Karı elinde yalın balta şuraya seğirtmekte.. belki de yürek damarımızdan kavramış. Neyse ki çiftliğin bekçisi koca Süleyman yetişti.. Yüzbaşı taze evli olduğumuzu bilip bize izin verdi.. giyimini kahpenin kafasına attı. Uykuda vurmanın cezası çok! Biz bilemedik.. Bir defter verdiki vay babo! Bu herif dünyanın yüzünü azdan çoktan alacak saçmış ki benim gibi on köpek toplayım dese bir yılda üstesinden gelemez. toplanacakları topladık. buraya seğirtmekte.. Söyledi amma kanun dermiş ki «onun cezası başka. acemilikten ustalıktan yana? Yok kardaş. Hiç bir sezinleme yoktur.. Yüzbaşım bize izin vermeseydi oralarda öldük gittikti. Bedri efendinin dediğine bakarsan. Bereket ağa geldi..

. çoban kepesini attım başıma.... Korkudan belden alt yanı tutmazlanmış.. nedir bu herifin bizden alıp veremediği hey koca tanrı!» Seğirttim.» Babam gibi canavara gerinemezdi kardaşım.'.. kapıyı pencereyi ayırmaktan geçmiş.» Baktım babam sıçradı çıktı bizim avradın koynundan anadan çıplak. sürdük gittik. «Tamam. atadır...... O sıra canım karıyı çekti. patayı çaktık dedik. Peki bu rezillik böyleyse adam bir kurşunda kahpeye çekmez mi? Çeki ver bir . Aklım başımdan sıçradı. Gürültüye anam olacak kahpe uyandı. Uyudun mu gör neler olur!» Gittim.. Gece yarıyı buldu. pusulu boğazlar atladık. karı savcılıkta ne dedi? Dedi: «Evet doğrudur. muhtara söylemek yok mudur?» Demiş : «Örflüydü kaynatam! Köyde uğurunu kesen bulunmazdı.» Dedim : «Ya gelince neden demedin?» Dedi: «Bunlar üste çıkarlar diye korktum.. hayır. Ne domuz var ne çakal. Gelinine kaynanalık etmektesin diyerekten.. allah belânı vere!» Bir tepme vurup karıyı kaldırdım. beşliye sarıldım. gürültüsüz girdim. Dedim: «Vay ki yandın. Biz burada mahkemedeki ifademizi söylemekteyiz! Mahkemede koca reis kısmına anlatmanm ayıbı yoktur! Eve seğirttim. Önce sandım ki tutmazlanmağa vurmaktadır. Anam olacak kahpe sesledi. düşmanının ömrü bu kadar olsun!» Ağama diyeyim seğirttim karının koynuna. Bir de baktım ki din kardeşlerim. tuttum yakasını. hoca yok mudur?» Dedi: «Bunun hocayla muhtarla işi kalmadıydı Abuzer'im. Kaçağı getirdik.. dedi: «Baban ister!» Dedim: «Yahu ben canımdan bezdim... biraz yokladım. karnına tam beş kurşun sıktım ki pis kanı suratıma sıçramacasına.. Bir sopa çektim. Bir nara vurdum : «Ulan dinini imanını.. on üçe girdiğinin üçüncü aymda aldık geldikdi. Ya bu nasıl rezillik?» Dedi: «Sen gittin arayı bunlar uydurdu.. dedim: «Bu ne iştir kahpe.. Babamız olacağm çileden çıkardığına çıkardığında on dördü bitirdiyse de on beşe girmiş değildi. Korktum. Canı çıkarken kolumu öyle sarstı ki az kalsın dizi yere çaıa. Nice nice belâlı mayın tarlaları. Geçti iki gün.. Bana inanmazdın belki!» «Vay gidi akılsız kahpe. bizim yatakta yatanlar çift. Sonunda razı oldum!» Demiş ki savcı bey: «Kaynanan olacak karıya. Un beşe girmemiş demek körpe ki olursa o kadar olsun! Kekliğin gevreği.. dedim: «Buyur!» Dedi: «Bostanı bekliyeceksin. «Kime karşı?» Dedi : «Domuzlar yol etti. Dedim : «Bu namussuz köyde muhtar yok mudur. Beli kırılmış yılan gibi yuvarlanmaktadır. Meğer korkudan ödü de çatlamış pisin! Kırk güne varmadan geberdi gitti de rezillik temizlendi oh ne güzel! Ya Abuzer Kardeşim. razı geldim. allah yarattı demeden binmekte hey oğul!» Başladı ağlamağa..» Dedim .. baba sen misin?» Dedi: «Ulan eşşoğlu eşşek. Olmaz olmaz. ne ettimse uçkuru pençesinden kurtaramadım.. aklı sıçramış gitmiş.yatacak değiliz!» Bunu söylemekte değiliz aklımızdan söylemekteyiz. Erim askere gittikten sonra kaynatam üstüme çöktü. sonunda alıştım. Baktım uyku beni kaptı kapacak. bostanı neden bıraktın geldin!» Dedim: «Şu sebepten bıraktım ki babacığım!» Çektim lüveri.. doğrusunu söylemessen elden gitmektesin?» dedi: «Gördüğün gibi» Dedim : «Ya bu gördüğüm nasıl iştir?» Dikildi dedi: «Oh ellerin yeşil ola yiğit Abuzer kendi öcünü de aldın benim öcümü de» Dedim: «Bırak öcü möcü. Baktım debelenmektedir. Bir yıldır her gece bu kudurmuş karma binmekte ki.

.... çünki bunun körpe avradı... — Ne demektir bu Kiliv? Be Kirve? — Kilivi mi sordunuz Bey. «Az biraz» dedimse adam akıllı değişti. salkım saçaktı ki sünnetçi ne dese iyi. — Avradından başlarım ha.. — Kiliv'in sana kurban olsun! Emrin can baş üstüne! — Aman Kirveciğim amanı bilir misin! — Amanda neyimiş gözün kör ola. bunun körpe avradı sünnet ettirdiğim iyi oldu... Sen seni zahmete verme ki bakalım ne olur! — Kiliiiv.. — Ne olur «Kucağında kestiririm» demekle.. Tahsildar Vahap efendinin yüzüne bir zaman baktı... — Kirvee! — Buyuur! — Kiliiv. — Vahap bey size Kirve diyor.. — Neden? Kapalı yerde olanları Malatyalı nereden bilirmiş. sünnet düğünü masarifi yüzde seksen oğlanı kucağına oturtacak herife düşer. ben bunca yılın sünnetçisiyim. Kerametlerimi var bizim zampara takımı tereslerimizin? — Yahu bunun körpe avradı her gece bir muhabbete konuk değil midir. Kirvenin ne olduğunu merak mı ettiniz? Kirve bizim buralarımızın bir âdeti. böylesin! bir de Samı şerifte arap karılarında gördüm. Ne faydaki değişti son yıllarda az biraz. ... bu körpe avradı bizim kucağımıza verdi! — Aman! — Verdi ki Malatya'yı ayağa kaldırmacasına.. Bunun körpe avratta sünnet edilecek yerler çoktu bey. Kendi durumvaziyetinize göre mahallenin ya da kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz : «İzniniz olursa ben benim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim» dersiniz. Yoksama Malatya'mızın altun adını bu kahpe az kalsın bakıra çevirecekti.. hanginiz hanginizin kirvesi? Tahsildar Bedri efendi.. siz de Vahap beye kirve diyorsunuz. Yoklayıp kullanmıyan mı kalmıştır? — Ulan avradını..kurşun! Ulan kavat Abuzer adam o sırada kurşuna acır mı namussuz! Bir lüver kurşunu kaç kuruştur ki sen bunu sakındın kavat binti kavat!.... — Neden oğlum körpe avradı kucağıma vermedin de ben sana genelevden mi kirve oldum? Sende oğul uşak olmadığına göre. Biribirlerini yar başında tutarlar. Bunlar o saat kaçsız göçsüz yakın akraba kesilirler. la havle anlamına başını salladı: — Söylesene kavat! Ben senin kirven değil miyim? Evet bey.. Avradın olacak orospudan. söylemesi ayıp ben bu namussuzun kirvesiyim. Neyi değişmiş? — Kucağında kestiririm demekle bey.. Diyelim ki oğlunuzu sünnet ettireceksiniz.... dedi. Diyeceksiniz ki körpe avradın nesi var ki sünnet edile. Fakat ben onu bunu bilmem... Aslı budur bunun.

.. Karı yüklüdür. Benim avrat sana kurban olsun! — Vay.. bir avrat lafıdır ortaya atarsınız! Çabalarım ki hangi avrat olduğunu bilmem.. şimdilerde deftere . demişler : «Ankara'ya yazarız! Ağalığın da tadını kaçırdın.. Aldın mı aldım. Dedilerdi ki bu herif öyle kahpenin hayır binicisi olamaz! — Evet. Vura vura bu hale gelmişsiniz! — Allah belânızı vere. Koca boynuzlu koç nasıl alışırsa öyledir bu iş aslına bakarsan bey. namını maskara ettin! Biz gayri eski karılarla idare edileceklerden değiliz! Illâllahtır ve de yeter elverirdir! Bir yenisini alıp gelmez sen.. Memurlar takımı şekva etmişler ki.. candarma subayları için mahkeme reisleri savcılar için geçende aldığı avrada avrat. Bilemem! Bu bizim ağamızda avrat çoktur.... Herifi getirir. Karı karnını önüne alır dizliyerekten iki yana ırgalayaraktan gezdirir. Oğlum ağa şimdi sen bize namusluluk mu satacaksın! — Dur be herif.. araya sokulup avrat sokuşturmaya çabalayan şu Vaiz pezevenginin avradına demekteyim... — Vay bildim! Dedilerdi ki yeni bir karı aldı ya boşuna. Hoca okur.. şişinir ki sanırsın o işi bu rezile etmemişler! Oysa ne demektir karının yüklenmesi? Günlerden bir gün başına bir iştir geldi demektir. Bizde bunun bir .. verdin mi verdim demekle yedi katın yabancısı hısım mı olurmuş adama akraba mı olurmuş. .. bize kendi avradını sürecek. benim saydığım beş taneden artıktır eksik değildir! Siz hangi avradı ortaya alıp ileri geri kullanmaktasınız? — Hangisi olur pezevenk? En küçük avrat! Top kâhküllü yeni körpe avrat! Tahsildarlar için. kirvelik bilmez. Kimi olur bu kahpenin bu herif yedi kat yabancısı.. Küçük karının şanı size kadar yürüyüp gelmedi mi? Bir sarı varmış Macar katanası kaç para demekte binip gezinenler hoplatıp f erahlıyanlar.. hele namssuz dümbük! Oğlum senin pisi bu topraklarda kullanmayan kaldı mı? Ben senin avradı değil. — Evet herkes önce şaşar ama bey. — Sizde hiç namus yok mudur imansız herifler! Beyden ayıp değil midir? — Yine mi suç bizde Süleyman bey. — Sizde lafla adam ölür. sonra yavaştan yavaştan alışır! — Neye alışır? Rica ederim! — Alışır.. böyle binicinin kısrağı değildir. Kim getirir el karısının başına bu işi komşunun hoyrat oğlu getirmediyse. — Hep akim fikrin vurmakta.— Sus arkadaş! Bey yenidir.. Kirveyi ben mi açtım? Beyin kendisi sormadı mı? — Hepinizi kurşunlamalı namertler! Bibaht olduğunuzu bey nereden bilsin! Kanınızı aramasalar sizi kurşunlamak helâldir.. Avrada binmekle öldürülmüş adam hanidir.. Karnı burnunda dersiniz siz Türk adamı.. — Vay yandım öyleyse bu dümbük buraya girdi gireli evi yatağı boş kalmaz olmuştur he mi? — Kalır mı? Rakıyı katır yüküyle gönderen bu deyyusun evine inmekteymiş kardaşlarım... Demişler ki: «Başlarız koca avradın ortanca avradın.. lafı için adam ölür..

. Başçavuşa dedim ki: «Nedir oğlum! Seğirt bak!» Dedi: «Yoktur allahıma şükür bir vukuatımız.. Şimdi alalım bakalım nedir? Bu Vahap efendi pezevenginin karısıyla olan ilintisiyle beni bu pezevengin karı ile ilintim arasında ne fark vardır? Öyleyse Vahab'ın avradına şu bizim Vaiz efendi canı çekip sövünce bana ne olur? Hiç bir şey olmaz! Ya şuraya dikilip benim avrada söğerse ne lâzım gelir? Akrabam olmadığından hiç birşey lâzım gelmez! — Hanımefendi duyarsa? — Duyarsa adı söylendiğine sevinmeli! Bir işe yaramasa adı surda burda söylenirmıi? — Gel hele müslüman! Duyduğum doğru mu? Gazan mübarek ola! — Nedir? — Sen biraz önce eşkıya meşkıya mı tutmuşsun! — Bırak yahu! Yuf olsun yuf! Yahu. karıyı vurdu. Laflarken baktım ilerisi karıştı. bu bizim şimdilerin zaptiyeleri böyle de... Diyeceksin ki yahu bir gözlük.. Onu gördüm ki. — Hele arslan! — Boşa salladın arslanı. Gözlük nerede arkadaş.. Zaptiyeye bak zaptiyeye. — Vay! işte o zaman tuttu senin eski zaptiyelik. kimi şuraya kimi buraya kaçışmakta çığrışaraktan. Yahu bizim mileltimize ne oldu? Bizim milletimizi bir yüreksizlik kavramıştır... Gözlerim uzağı eskisi gibi seçemez olmuş. Dediğim gibi ilerisi karıştı.. ya bu Bey dağında neden eşkıya kıtlığına kıran girmiştir.... kalkıp inmekte..parmak basarsın. bu dünya savaşı rezilliğinde gözlük hani.... Genelev hanımları izinli çıktığı günler böyle olur bu sizin Malatya'nın sokakları». . — Ya? — Düşmüş karıya koşmakta. Adam çil yavrusu gibi dağıldı.. uzaktan görüp de ne olacak? Boşu boşuna heveslenip isteği kursağında kalmak değil midir? Yakından görüp tadına bakmadıktan sonra. Onu gördüm ki herif sel yatağına doğru it ayağıyla lenk lenk yürüdü.. birinin kolu kalkıp inmekte. . Surda durduk laflamağa başladık! — Şuna keklik geçimini bekledik desene.. Birisi bağırdı ki: «Karıyı vurdu. Derken birisi bağırdı ki: «Adam vuruyorlar!» Baktım! Evet. kitapta ne yazar? Önce katil yakalanacak yazar.. herife koşmakta değil. Atlarsın yallah bismillah diyerekten. Adam sende... karıyı vurdu.. Dedim: «Koşsana yüreksiz!» Vay ki yeninin zaptiyesi.. Ev bizi bilir arkadaş! Biz on yıldır evdekine bacı kardaş demişiz! Bizim uçkur mühürlüdür ki açılması mahşere kalmıştır. Vallah billah eve yazarım! — Yazmakla.... Karıyı vurdu!» Bunu duymasıyla bizim yiğit karakol komutanı Başçavuşumuz dedi: «Vay!» Seğirtti. Sırtına vurmaktayım da palaskasını toparlamak gösterisiyle ayak sürümekte.. Kimi sağa kimi sola.. evet elinde bir şey parlamaktadır.

Diyorum: «Beş lira harcanalım da.. — Olur mu hiç müdür bey? Aklı başında yoktur sokulunur mu? — Biz eski zaptiyeyiz ve de namlı mahpushaneciyiz arkadaş! Ben beni yana alıp sokuldum.... Ağlamak olur ama bu kadar mı olur! Sarsılmakta ki sıkı durmasa kemikleri saçılacak! Bir cıgara yaktı.. Tanrı tanık..— Tuttu. Dedim: «Teslim ol. — Bıçak elinde mi? — Elinde. Ben karıdan korkmam! Karı beni bilir.. Karavana paraları. Yenileri hiç tanımaz olduk çoktandır. "Kan tutar adamı böyle sıralarda.. kıpranma!».. Dedim: «Ulan rezil! Sen kimlerdensin?» Meğer bizim köyden değil miymiş.. Oturup para hesaplarına bakalım! Hükümatm parası üstünde.. İnek Mehmet derler. dedi: «Kızı vurdum!» Dedim : «Ola hangi kızı?» Dedi: «Kerhaneye düşen Cemile'yi vurdum!» Düşündüm hangi Cemile. Biraz önce yanımızdan geçti ya. Hayır! Ben artık savcılığa gitmeyeceğim bu gün...... bakmadım alıcı gözüyle. ben mahpushane müdürü değil miyim?» Dedi: «Yalandır. ekmek paraları. Geçen hafta orada değil miydiniz? — Geçen hafta mı? Yalan! Günahımı alırsın ki... — Yalan söyledin mi bozuşuruz müdür bey. olduğu gibi.. — Dövecekler miydi? — Yok canım bağlıyacaklardı! Dedim : «Yabancı değildir! Koyverin!» Kolundan tutup karakola getirdim. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok! — Yalan söylemeyin Müdür bey....... Soluğu kesilmiş.. biz iki ucunu bir araya getirmekten çıktık hanidir.. adam vurmağa alışık değilse.. Öksürdü: . Nefesliyince öksürdü : Yahu nedir? Bu namussuz bizi boğayazdı.. Kimi vurdun rezil?» Bıçağı aldım.. Evet.. ay başında koymak yok! Aylığı yatırmaktayız. Dedim: «Teslim!» Dedi: «Yok! Sana teslim olmam!» Dedim : «Ya kime teslim olursun?» Dedi: «Vali paşaya teslim olurum!» Dedim : «Demek aşağı idare etmez?» Dedi: «Etmez» Dedim : «Neden ulan köpek?» Dedi: «Çünki sen candarmasm. Candarmalar yetişti. Allah bana töbeden bu yana haramı sormasın! Aradabir arkadaşlar sürer götürür. Dedim : «Oğlum! Ben mahpushane müdürüyüm! Nasıl olsa seni bana yollayacaklar! Döveceksem de döveceğim! Çünki eli bağlı yollayacaklar! Gel teslim ol! Hakkında hayırlısı budur!» Dedi: «İyi öyleyse. beni döversin!» Dedim : «Hay vah hay vah nerde benim candarma urubalarım? Ulan namussuz.. Sokuldum. Dedim: «Tuh yüzüne. ne dersin. Ben de herife seğirttim su yoluna girince yetiştim. Hesapları şaşırdım çoktan.... İdare paraları..... Bulaştı ağlamaklığa... Oyununa göbeğine.. el sürdürmedim. Mahkûmları tutuklukları şuraya buraya yollama paraları... Laf aramızda arkadaş. Ben muhabbetine meraklıyımdır. Vallah billah teslim olmam!» Gözleri kararmış ki fukaranın sivili askeri seçeceği kalmamış. ay başı koyarız!» Sonunda baktım.. eve yazarım! — Yazmakla. herifi gözüm ısırmakta.. Nah işte biz teslim olduk! Sen de artık sütünün gereğini yap! Bizi dövdürme! Mahpushane müdürü Mehmet bey bizim yabancımız değildir!» Yanaştım.

. Ayrıca vatan vazifesini gören bir askerimizdir. Vay ki sizdeki namus! Oğlum gardiyan Aptullah! Sen boşu boşuna derviş olmamışsın.. — Su. gidip Şeyh Osman'ın maiyetine bu yürek fesatmdan koşmuşsun. komşuları karşısında yere mi bakaydı? Ne denilmiştir. Koca bir köy. Başkaca babasına temizliktir.. — Ne sayımı? Sayım da neymiş? Bulamadılar mı daha fazlamızı sakın! Bitiririm! Allah beterinden saklasın! Yahu hiç görülmüş müdür bir mahpushanenin sayımı iki baş artık çıka.. başkaca her gün günahlara girmelerden kurtulmuştur. «Temizlik imandan» denilmiştir. Ayrıca köyüne de temizliktir ki ne kadar bir temizliktir. — Şu Cemile kız öldürülünce he mi! Vay ki sizdeki temizlik. Demek sizde böyle bir iş olsa smtaraktan gezinir mi orospunun babası...Bak midem kabardı! Hep içmenin belasıdır! Ellerini vurarak bağırdı: Sefer! Ulan topal pezevenk! Yetiş namussuz! Sefer. kapının dışında hazır olmalı ki «Buyur müdür bey!» diyerek girdi. ben gelince bana görünmeli değil midir? — Sayım var müdür bey.. Ulan su dedim! Dur habis nereye? Emir almadan nereye? Topal bacağına başlarım ki. artık. Suç üstüne gir diğinden bakalım herifin mahkemesi ne zaman biter! Ne verirler dersin? — Belli olmaz! Olayı anlatmasına göredir.. Tanıkların tanıklığına göre.. Gör nasıl! Ali nerde... kardaşı.. Ali? Benim başgardiyanım olacak teres. artık demekteyim reziller. — Yazık senin candarma çavuşluğuna ve de tezkere bırakmış uzatmalı çavuşluğuna. — Sen şimdi oruspuya acıdın mı gerçekten Çavuş? — Elbette acıdım. Herif yere mi bakaydı köy yerinde. Sefer suyu koşturdu. mahpushanenin sayısı artık çıksın! Artık.. Ali efendiyi bul! Şuraları temizletsin! Cinayet sonu savcı bey belki kalkar gelir! Yahu bu ne pislik? Yahu sizde hiç adamlık yok mudur? Gübrenin içinde oturana bakalım ne derler? Herif bize «Hayvan» dese haklı değil midir? Ben öğleden sonra yargıdayım! Çünki tanığım.. sürünmekten kurtulmuştur. — Namusdur bu Çavuş! — Namus mudur? Bire müdür kimin namusudur? Cemile'nin babası olacak dümbüğün namusu mu? — Elbette! Namustur ve de temizlenmiştir.. köylüsü möylüsü? ... Kendisine de iyidir..... Ulan siz beni şurada astıracak mısınız? Hiç görülmüş müdür.. Müdür elini başına koyup iki yudum içti: — Al şunu! Kan gibi su. Başçavuş bunu söyleyen derviş gardiyan Aptullah'a suratını asarak baktı: — Neden ulan derviş gardiyan? Bu nasıl temizlik? — Hepten. Karakol komutam uzatmalı Aziz Çavuş sövüp sayarak geldi: — Vay pezevenk vay! Vay ki eli kırılası dürzü! Yahu Cemile'yi adam vurur mu! El kadar kızı.

. Cemile! Kız. Güneş tepeden bastırmakta... «Vallah billah! Nah işte yemin... Şaşırtmışım! «Merak etme sen... — Kim vurdu? Nerede vurdu? Hangi kızı vurdu? . Hani ağır bir şey kaldırırken kendini zorlarsın da zorlatırken dişlerini sıkarsın. sıcak sıcak. Adam orospuya dili varıp «bacım» diyemezmiş meğerse. — Bizim mahpuslardan mı? — Yok. İnanır mısın dilimin ucuna nerdense hep «bacım» lafı gelmekte.» Şeytan dedi ki kızı yere at da şuna tokatları ulaştır ardı ardına. aptes almak için kollarını çemizleyerek yürüdü. bir de kâğıt aldım.. zimmet defterini başgardiyanın masası üzerine atarak. Çevresine bakınıp sesini alçalttı: «Nasıl vurdurdunuz karıyı gözünüzün önünde?» diye çıkıştı bize tıfıl teğmen. Adam mıdır orospu? — Ya nedir? Adam değil de nedir? — Orospu. Hastaneye varmadan meğerse canı çıkmış gitmiş. Baktım. Oysa deyiversek kıyamet mi kopardı dese biri.. Bereket Aptullah'ı mahpuslar çağırdılar... Cemile hanım!» dedim.. öyle sıktı dişlerini..— Bizi karıştırma! Şimdi ortadaki ölü bizim değil sizin... bu yaradan ölmezsin. «Ben ölür müyüm bu yaradan kardeşim?» dedi...... Bir «bacım» sözü bize yapışıp gerçekten bacımız olacak değil ya.» dedim... «Hassittir» dedim. gerçek. Vurulmuş insanın vurulmuş kuştan farkı yoktur. Her gelişte bir gerisin geriye yutmaktayız! Diyiversek bir bacım. Soluk alıp vermekte ama gözleri kapalı.. Deseydim de duymazdı allalem! — Ne kadar parası çıktı üstünde? — 110 lira.. Arabacı yalvarmaya durmaz mı. ... — Herif karıyı vurdu güzelce! dedi. Toz toprak... «Aman döşemeleri başefendi döşemeleri batırmayalım döşemeleri... Artık bilmem nerede teslim etti ruhunu... Yüreği sanki bütün gövdesine yayılmış.. Araba hızlanmış. döşemeler kan olmasın.. Neresini tutsan orada vurmaktadır. Çavuş söyleniyordu : — Ulan hayırlı bir baba olsa kızı orospu olur mu? Fukarayı kucağıma aldım arabaya koyacağım. Yahu görsek yetişsek vurdurur muyuz? Buda mı keyf işidir? MALATYA NOTLARI 1945 Öğle üzeri mahkemecilerle gelen gardiyan Abdullah.....» dedim.. bereket kan kesilmiş! Şu namussuz paytoncunun bahtına ne demeli! — Soluk alıp vermekte mi daha? Yarası kaç tane? — Yarasına kim bakar.. «Yemin et?» dedi.. Derviş namussuzu duymasın beyim.. Götürdüm bölük komutanına verdim.. Sizde adama acımak yok mudur? — Adama acımak. Başhekime teslim ettim..

diz kapağına çekiçle vuruluyormuş gibi titretirdi. Bütün Malatyalılar gibi. yorulursa.. muhafız jandarmalarla mahkemeden dönen mefkuflar arasındaki konuşmaların.) Bıyıksız dudağını yoklamaktan başka iki mühim huyu daha vardı.. içinden pazarlıklı gülümsemesiyle istanbullunun yüzüne baktı. — Karısını mı vurmuş? Kötülükte mi yakalamış karısını? — Karısını değil... gözleri görmez eden ilâçlı suyu içerek mütarekeyi beklemiş ölüm artıklarmdandı.. — Vuran bizim o taraflı! Başgardiyan Ali. ayrı bir millet sayılabilir. Pantolonunun ütüsünü bozmamak için. Kanaatince babası ve . seslere kulak kabarttı: — Amma da vurdu ha!» — İyi etmiş. Gardiyan Abdullah zimmet defterini tekrar eline aldı. üstteki ayağını bileğinden itibaren fırıldak gibi çevirir. şişman vücuduna. Böyle söyleyerek elini bıyığına götürdü. Müddeiumumi muavini. öğrenirsin. Heyecanlanma ve telâşlanma kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. (Seferberliğe iştirak edip. oturunca paçalarını baldırlarından yukarıya kadar çekip beyaz yün çoraplarını ve beyaz donunu meydana çıkardıktan sonra daima sağ ayağını sol ayağı üstüne atar. Başgardiyan Ali efendi. Bıyıklarını kazıttığı halde böyle üst dudağıyla burnunun arasında parmaklarını kımıldatmayı âdet edinmişti... yüzünü buruşturarak.Bunu şoför Faik. fena mı? — Orası öyle. bir güzel. bu hususta çok şeyler biliyormuş gibi. Aralık duran kapıdan. istanbullu. Hükümet doktoru bir de cezaevi müdürü ile karşılaşmadıkça asla telâşlanmaz bir adamdı. kızını. — Telâş etme şoför! Akşama getirirler.» —Biraz sıkı yürüseymişiz. yetişecekmişiz! — Yetişip de ne olacak?» — Seyrederdik. Adı Memet.... Başgardiyan Ali efendi de. istanbullu gözlüklerini düzeltti : — Hele anlat derviş. yedisi de yaşamamıştı. Yedi çocuğu olmuş. deminden beri dışarıya bakarak çevirdiği ayağmı birdenbire zıplatmaya başladı. Sende havadis var... Seyrederdik. Bu sebeple çocukları pek severdi. karma karışık sesleri duyuluyordu. ingiliz esir kamplarında bir müddet kalan insanlarımız.. Allah vere de yakalanmasa.. Bu adı «Muhammed» diye telaffuz ediyordu: Tepeköy'den. avucunun içinden alâkasız alâkasız sordu : — Kimlerden? — Sen tanımazsın. Gardiyan Abdullah.» — Herif kaçtı. Herifin karısını değil de kızını vurduğunu duyar duymaz. Şoför Faik dışarı çıktı. — Ölür mü karı?» — inşallah ölür. Sina cephesinde esir düşüp Seyidbeşir kampında geceleri. kırmızı ablak yüzüne hiç yaraşmayan bir heyecanla sormuştu. Başgardiyan elini yüzünden çekiverdi.

— Cadde üzerinde. — Yakalamışlardır. sık sık gelmeyen analara var kuvvetiyle öfkelenir. şişman vücuduna pek yaraşan terlikleri çıplak ayaklarında şıkırdatarak.anası sağ olan herkes. dedi... — Olsun. daha «çocuk» sayılırdı.... — Nerde? — Karakola getirdiler... Başgardiyanla şoför Faik derhal dışarı çıktılar. kaç yaşında olursa olsun. Körpeydi. — Bilmem. Demincek..... Hiç bir şeye telâşlanmayan.. şu kurt kızı mı? — Evet. Şoför Faik.. — Yazık! Vah vah! Acıdım.. — Ama kız kerhanede.. «Yaşamaz» diyorlar. Kezban'ı babası vurmuş. öyle mi? — Cadde üzerinde. «Mahpus ağabeyler! Çarşıya gidiyorum. — Çaresi beyim? — Çaresi.. kapıda onlara direk direk çıkışırdı. ayaklarının ucuna basa basa İstanbulluya yaklaştı. — Nasıl desin? .. — Ne verirler? — Onbeş sene verirler. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır. — Nerede vurmuş? — Şurada.. Mahpusanenin ilerisinde. Canınızın bir çektiği varsa getireyim! Emredin!» demişti ya? — Güzel kızdı. — Deme... Baş gardiyan dargın dargın sordu : — Hangisi bey? — Demin bize. — Kim bu Kezban? — Aman beyim! Bilemedin mi? Demin pencerede konuştuk. oğlu mahpus olup da iyi bakmayan babalara. Gardiyan Abdullah etrafına bakmarak.. Adı Kezban'dı öyle mi? Pencereye bir jandarma geldi: — Katili yakaladık. — Bizim karakola mı? — Bizim karakola. son derece hafif olduğu için her hareketiyle korkuyor ve kendisini müdafaa ediyor hissini veren bir adamdı.) — Çok ceza verirler mi beyim? — Verirler... Basmış bıçağı. (Gayet ufak tefek. Yirmiiki sene verirler.. hiç bir zaman kızmıyormuş gibi sakin duran bu adam. olup bitenleri beğenip beğenmediği anlaşılmaz bir yüzle içeri girdi: — iş anlaşıldı beyim.

..— «Kasden vurmadım. Sonbaharda. Nasıl etsek?. — Git. askerlerden. Kalbine doğma. sırtını dürterek yürütüyor... — Yok canım! Aferin.. Daha arkada.... İstanbullu. pencerenin önünden geçen mahpusane müdürüne gülümsedi.. Bize «Mahpus ağabeyler!» dediydi.. İstanbullu kibrit çöpünü gizli bir iş yapar gibi yavaşça kırdı. Vay anasını. Çok şükür.. Tahteşşuur. Kerhanede bulunan bir kadına bu hayalin benzer tarafı yoktu.. Arkasında bir polisle bir bekçi. Bari yavrucak ölmese. Neden böyle düşünüyoruz? Bugün kısa beyaz çoraplar giymişti.. Hovarda ve sofuydu. Ben de ona. Hani anası tarafından yalanmış küçük bir buzağının tüyleri gibi ıslak dalgalı saçlar.. bütün kabahat sanki müdürdeymiş gibi somurtarak sordu : — Haberin var mı? — Olmaz mı? Herifi ben tuttum.. Söyle!. yorgun bir hareketle cigara yaktı.» Birdenbire baskına uğramış gibi şaşırdı.. Yüzünü eliyle kapatmıştı... «Şoförün hakkı var.. «Bir baba... Sırtında eski.. Çok yaşa!» falan dedim. Kezban'ı kerhaneye götürürlerken görmüştü. Kaç ay oluyor? Geçen sene. Malûm oîma.. Polis ikide bir... istanbullu. Abdullah zimmet defterini yardımcı olarak koltuğunun altına sıkıştırdı. Zaten güzel değildi ki..» İstanbullu.. Ama çirkin de sayılmazdı. Öyle ki. Yaralı. çocuklardan mürekkep bir kalabalık.. Bravo!... Çilli bir yüz. incecik. gözlerini kısarak kendisini zorladı...» demeli. Soran olursa «Ben mahkemeden geliyorum» dersin.. yahut uykuda gibi her dürtüşte Kezban sarsak adımlar atmıştı... İstanbullu. Başı açık. .. Âdeta bir cenaze merasimi. Gözünün önüne on yaşında bir kız çocuğu geldi. Saçları sarı.» Taymcı topal Sefer başını kapıdan uzattı : — Müdür bey seni çağırıyor beyim! dedi. Saçlı sakallı herifler ciltlerle yazılar yazmışlardır. «Öyleyse. «Aklım başımdan gitti» falan demeli... Yüzüne mi vurdu acaba? Yüzüne vurduysa ölmesi daha iyi. «evi yapılasıca!» dedim.... Kız önde... «Allah senden razı olsun... Kızın ağzı galiba şaşılacak kadar ufaktı. — Bilmez bu usulleri fıkara!. «Bir erkekle beraber gördüm. Yağmurlu bir gün. Beş dakika sonra vurulacağını insan nasıl sezmez? Telepati diye bir şeyden laf edilir. «Neden yazıyorlar? Herkesi aldatmak için mi? Hissikablelvuku.. Alıcı gözüyle bakmamışız.. Hiç çocuğu olmamıştı.. Müdür kırk yaşlarında kadardı. şımarık çıkıyordu. — Bizi mes'ul etmesinler? — Yok canım! Defteri koltuğuna al. vurulan kızın yüzünü gözünün önüne getirebilmek için. Ağzı bu kadar küçük olduğu için sanki sesi o kadar çocuk sesine benziyor.. evlâdını kolay kolay vuramaz.. kirli bir entari.

. resmiyi farkedemez olmuş... «Sen candarmasın. Onbeş senedir harama uçkur çözmüş değilim.. Adamı kan tutar... «Sana teslim olmam. Baktım kaçıyor..» dedi. bilmezler.. Tabiî temizledi. Be adam sen zabıta memurusun. Yenilere kulak asma! Bizim zamanımızda dağ. Kolundan tutup karakola soktum. Bereket ben arkasını bırakmadım. «Neden ulan. — Döğmek mi istedilerdi? — Hayır! Bağlayacaklar! Razı gelmedim. — Geçen hafta mı? Yalan! — Beni kızdırma.. — Bıçak elinde miydi? — Elindeydi.— Ben henüz Adliyeye gitmemiştim. Hakkında hayırlıdır. Gözleri kararmış fıkaranm. tabiî yere düştü. Oturmaya.. — iyi cesaret! Aferin! Saldırdı mı? — Ne haddine! Şöyle durakaldı.. temizlenir miydi? . Teslim ol. Namus meselesi kolay değil. eşşoğlueşek?» dedim. Dedim ya. Biz eski candarma çavuşuyuz.. Evvelâ katil yakalanacak. «Yalan.. — Ayakta mı? — Evvelâ ayakta. Hapisane müdürüyüm!» dedim. Candarmalar gelince el sürdürmedim. Karı beni bilir. Onbaşı kızın başına seğirtmiş..» dedim. — Şimdi namusu temizlendi mi? — Bırak şu laflan. Sonra.. Elli adım ilerde ortalık karıştı. «Ben candarma değilim.. beni döğersin!» dedi. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok. «Teslim ol! Davranma» diye bağırdım. Zaten kaçarken sarhoş gibi sallanıyordu. Bıçağı yere attı. Hemen peşine takıldım.. — E!. Töbe olsun yengeme yazarım..... Allah bana onu sormasın... — Candarmalığın aklına gelmiş müdür! — iyi bildin.. — Ben karıdan korkmam.. «Öyleyse teslim oldum. Su yoluna sapınca yetiştim... «Ulan.. Kız kerhanede dursaydı.. — Yalan söyleme. Nasıl olsa bana geleceksin. Herif meğer vurmaya başlamış. Geçen hafta oradaymışsın. ben hapisane müdürüyüm. istasyona kadar koşmuş gibi soluyordu.... Bazı seninle anlaşamıyoruz. Rabbim vermesin. — Takıldım.. Bazı bazı arkadaşlarla uğrarım ama. — Sen cinayeti gördün mü? — Gördüm. Çünkü herif haklı! — Kızını vurduğu için mi haklı? — Elbette. Köşe başında onbaşıyla duruyorduk.. Peşine takıldın. muhabbete meraklıyım. Ben valiye teslim olacağım!» dedi. vallah billah teslim olmam!» dedi. Senin saçlarını yolar.... Şuradan şuraya koşmuştu ama.. taş eşkıya doluydu. Birkaç bıçak da yerde vurdu.. Kız yanımızdan geçti. Sivili.. Ben yenileri tanımıyorum. Namus meselesi..

iftihar etmeli. Vakit geçti. Şapkasını daima yaptığı gibi tersine giymiş.. hiç değilse Müslüman diyarında orospuluk kalmazdı. — Eyvallah. Ben artık Adliyeye gitmeyeceğim. Baba yüreği dayanamamıştır. vesika veriliyor... Köşedeki mahpushane bakkalı 'Abu efendi' henüz dükkânı açmamıştı.— Kan böyle şeyleri temizleyemez müdür bey. Benim o kadar derin işe aklım ermez. bir gün birbirine karıştırırım. Hep içmekten. Sen eve git. Bu ay başı.. Ali nerde ulan? İstanbulluya döndü: Söyleyiver..... Belki müddeiumumi de gelir.. işine bak... Hesaplara öğleden sonra bakarız. görürsün. — Hükümetin parası üzerimde geziyor. Senetleri yazdın mı? — Yazdım.. bir de tahta kapı vardı. Saatin doğru mu? — Doğrudur. Duvarın dibinde bir ihtiyar köylü... Malum ya cinayet var. Haydi biz ekmek hesabımıza bakalım. Öğleden sonra beni arama. düzeni bozulmasın diye kapıya resmî elbesisiyle beli tabancalı bekçi koyuluyor. Yengeme selâm ederim... Dün gece.. Karşıda bir kerpiç duvar... Su gelinceye kadar pencereden dışarısını seyrettiler.. Saat kaç? — On ikiye on var. Fırıncı gelirse senetleri imzalat. bir yere ayrılmasın. . — Gelsin aldırma. — Tuttu yine tersliğin. — Doğru değilse.. idare.. takibat tahsisatı. Bizim şeriatimizde zina eden kadın taşa gömülecek. Eğer bu derde ilâç olsaydı. Ben gidiyorum... Hazır. Müdür bey.. midem kabardı. Zaten arada sırada beş lira beş lira kaçırryorum.. Kötü bir şey olsa müsaade ederler mi? Mademki resmen defteri tutuluyor. Masadaki kâğıtları karıştırdı: — Sabahtan beri bir şey yemedim. Bakalım nasıl ifade veriyor? Dışarı çıktılar.... — Babalık zor mesele arkadaş! Başımızda yok da atıyoruz... İstanbullunun ihtarı üzerine başını açtı.. Biraz da karakolda dururum. — Aldırma. ben bu hesapları.. tahakkuku alınıyor. Karı bana kızıyor. masarif. maaşı olduğu gibi yatırdım... Müddeiumumi belki uğrar. Hem kerhanede kızım var diye adam utanmamak. vakit tamam. Dün geceyi hatırlar hatırlamaz öğürdü .. Mücrimin sevk paraları. Fazladan. Kürt yemekten sonra gelsin. Ben kerhane iyidir demedim.... Bilâkis sabit kılar. oraya atılmış bir eski paçavra yığını gibi oturuyordu. Şuraları süpürtmeli. O da bunun devası değil.. Alâ! Vakit gelmiş... Müdür bar bar bağırmaya başladı : — Ali nerde? Nerde başgardiyan Ali? Şunu çağırın. Müddeiumumi mutlaka gelir. Parayı yarın alsın. Kapıdan çıkınca tekrar yanlış koyup acele acele yürüdü. — O.. Yahu! Bu ne pislik. birkaç yudum su içti. Zile birkaç kere vurdu. kurdelâyı sağa getirmişti. Topal Sefer'den su istedi. Dış kapının nöbetçi gardiyanına çıkıştı: Sizde adamlık yok mu? Gübrenin içinde oturuyorsun! İstanbullunun koluna dokundu: Ben tanığım! Suçüstüne giriyor.. Şapkasını aldı.

Bizim o taraflı olduğundan ben bilirim. Hani bir şey kaldırmak istersin.. Sen belâya bak ki beyim İstanbulluya döndü: Arabacı «Döşemeler kan olursa.. Sorgu yargıcı der mi der! Beş vakit namazında.. siz hepiniz gâvursunuz. cinayet hakkında hep acıklı havadisler duyuldu.. Namus işi tevatür müşkül.. Namert arabacının talihi var. Sorgu hâkimi «Oğlum! Kanunda biraz soluk olsa... «Kezban! Kız Kezban!» dedim.. Müdür katilin tevkifiyle uğraşırken Onbaşı bir araba çevirip kızı hastaneye yetiştirmeye çalışmıştı.. Ben seni mahpus damına bile tıkmazdım. İki tanesi.. Rabbim Müslümana böyle belâ vermesin.. Yüreği sanki vücuduna yayılıyor da. Katili alnından öpmüş.. «biz para kabul etmeyiz! İcabında davayı bedava göreceğiz» demişler. Kızın kolunu tuttum. Nöbetçi gardiyan...» Malatya'nın zenginleri biçare babaya avukat tutacak olmuşlar. İnsanları... tanısın tanımasın. Temizle şuraları. Başmüddeiumumî. İçini çekti: Müşküldür Onbaşım! — Pekâlâ! Şimdi daha kolay oldu? Allah belâsını versin! Ulan. her tarafında sıcak sıcak çarpıyor.... Öyle deme. Kezban'ı. Kızın gözleri kapalı. «Şu anda ne düşünüyor acaba?» diye merak etmek âdetiydi. Yalnız. Namusunu temizlemek için..İstanbullu. Fıkarayı kucağıma aldım.. Temyiz mahkemesine.... müdürün ağzıyle çıkışıyordu: — Sizde adamlık yok mu? Biz gübrenin içinde mi oturacağız? Getir şuradan süpürgeyi. cezaevi karakol kumandanı Aziz Onbaşı. Lâkin başgedikli kadar bu dünyada gaddar herif yoktur...» demiş.. Eğer burada ceza verilecek olursa Ankara'ya gidecekler. Ramazanları büyük camide Mevlit bile okuyor ki karılar ağlaşıyor. Yahu! Vurulmuş insanla vurulmuş kuşun hiç farkı yok.. Arabaya attım. Kızının kötü yola düştüğünü duyar duymaz. Kolu da yüreği gibi atıyor. kızın ne günahı var? Sen bir hayırlı baba olsan kızın orospuluğa düşmez. yemin etmiş ki. Ağır bir şey! .. Kızın babası askerdeymiş. adam vurur mu? Yahu..» demez mi? Şuna palaskayı çeker misin! Töbe yarabbi! Yanına bizim Salih efendi bindi. bu sözleri hep ona karşı söylüyordu : — Haklı mıyım Abdullah? — Haksızsın Onbaşım! Herif ne yapsın? Öyle deme.. iyi yürekli bir adam.... «Ne olacak! Bacısı metres hayatı yaşıyor.. Askerden gelince. Savcı gelecek. Gidip geliyor... onu. Kendi namusunu bilmeyen elin namusunu nereden bilecek!. Bereket kan kesildi. cezaevi karakoluna girinceye kadar gözleriyle takip etti... Yüreği gibi. Adamcağızın şaşkınlığından istifade ederek ifadeyi aleyhinde tutmuş. Katille beraber olduğu için gardiyan Abdullah'a kızıyor. Avukatlar... Namuslu bir adamdır.. Akşama kadar. O sıra. büyük bir öfkeyle bağırıyordu : — Pezevenk! Eli kırılsın deyyusun. böyle seyrederken.. Namus meselesini Allah kimseye vermesin.. taymcı topal Sefer'e... Kürt değil mi kesmeli sizi.. tek başına ve şiddetle katilin karşısına çıkıyordu..

. bir ağladım. babasına da iyi. «Muzur insanın katli vaciptir» diyerek sana bir de Kur'an lafı söyler. Sesi de adamakıllı pürüzlüydü. Allah yalanı sevmez... Halbuysa bey. Orospu insan mı? — Ya insan değil de nedir? — Orospu... Yüzon lirası çıktı. Nefes gibi konuştu: «Ben ölür müyüm. Hâşa! Beyi duymadın mı? Ayeti Kerime ne buyurmuş? — Ayeti Kerimeye sözüm yok!.. Bizim yalanı artık işitti mi... — Neden ulan gardiyan? — Gebermesi kendisine de iyi. derin bir hınçla içini çekti: — İyi olmuş. İşte öyle gayrete geldi. Adam orospuya «Bacım» diyemiyor. İnsana acınmaz mı? — İnsana acınır. Sabandan beri ağlıyorum. Araba hızlı gidiyor. Baktım ki ruhunu teslim etmiş.. Şoför Faik başgardiyan odasından istanbulluya seslendi.Dişlerini sıkar adam. — Duydum Onbaşı! İstanbullu kederle güldü: Fazla sıkıştırma. işitmedi mi bilmem. Adı üzerinde.. «Merak etme. — Nereye gidiyorsunuz? . Velâkin sen gaddar bir herifsin.. — Eksik olmayın. Bir de makbuz aldım. Gardiyan Abdullah. Elleri kırılsın. Makbuzu bölük komutanına verdim... istanbulluya dargın başını salladı: Bir ağladım. İstanbullu sözü değiştirmek için sordu : — Parası var mıymış? — Evet... alâkayla uzandı: — Bak burasını iyi yapmışsın Onbaşı. daha şişman ve daha güzel olan Ayşe korkuyla arkasına baktı : — Hadi Tözey gidelim.. Onbaşı cevap verdi: — Acıdım elbette.. demirlerin arasından uzanıp kendisini bekleyen kızların ellerini birer birer sıktı: — Geçmiş olsun hanımlar! dedi. Makbuz almasaydın para yanardı. — Dur biraz... Eğildim de neden sonra. Benim kızımdı. kardeşim?» dedi. Ortalık temizlendi. Bizim Abdullah derviştir. Ondan daha uzun boylu. Ortalık temizleniyor. anladınız mı? Yetişip türemiyesice! Nasıl kıydı kızıma?.. — Duydun mu beyim? Şuna bak!.. — Gördünüz mü başımıza gelenleri? Tözey'in biraz çarpık duran burnu sanki bir misli uzamıştı.. «Temizlik imandan» demişler. Keşke ben de deseydim. Gürültü.. İstanbullu. — Sen sus. Dilimin ucuna «Bacım» lafı geldi. sen onlara hep «Bacım» dersin.. sen bu yaradan ölmezsin!» dedim. toz toprak... Sen gaddar bir herifsin gardiyan! — Ben gaddar değilim. Sertabibe teslim ettim... Abdullah ikisine de şaşarak baktı: — Siz şimdi orospuya acıdınız mı? Diye sordu. güneş.. Abdullah.. Birdenbire cevap veremedim.

ölümü öp. Sen de bir şey söyle canım! — Ne diyeyim kardeş? Geç oluyor.. — Cezası en aşağı onbeş senedir. Artık ağalık sizden....... Herifi getirdilermi? — Hayır. 'Acele gelsinler' dedi.. Üçüncü kız.. Cadde boyunda adam öldürüyorlar. — Evde bıraktık dedi. Çiğ köfte ister misin? Şoför Faik damağım şaklattı: — Hastaya çorba sorulur mu? Sesini alçalttı: Çiğ köfte yalnız gitmez. Komiser! Vay komiser bey vay! Bizim eve gelip boy göstermeyi bilirler. Karanlığa kalacağız. Bak istida yazarsan.. — Allaha canım kurban olsun. îdam vermezler ama cezası ağırdır. 'Allah razı olsun' diye karşılık veriyor. Kızın ötesi berisi meydanda. Aşmalı namussuzu. Sarhoşları içeriye almayacağız.. — Aklın fikrin rakıda. Size de şeker gönderirim. Gel buraya Ayşe. Bize etmediğini bırakmıyor. Size hepimiz ricaya geldik. Birisi yetişmemiş... rakıyı bir hafta yasak ettik.. Daha getirmediler. Vallaha. Haydi söz verin. idam vermezlerse. Nerdeyse ağlayacaktı.— Komiser bekliyormuş. Yazmayacaksınız öyle ya? — Yazmam. Sizden mektup almayınca Tözey kuduruyor.. Karakola bu mesele için gidiyoruz.... İstanbullu dördüncüleri olan Münevver'i sordu.. — Kaç para eder. — Umurumda bile değil.. doğru mu? — Zannetmem..... göğsünü sarsarak güldü: — Mektup yaz ağabey. En kötü koğuşa kapanacak.. Beğenmiyor musun? — Elbette beğenmiyorum.. Ayşe lafa karıştı: — Görmemiştir. Tembihatım var. Aşmalı!. Biz evde.. Ben mektup için mi kızıyorum? Çamaşırlarını yollamıyor... Kıza Mevlût okutacağım. Canı bir şey istiyor mu diye sorduruyorum... Tözey somurttu : — Yalana bak!. Komiser bize öfkelenir. ... Bekçi tenbihli. Tözey. şoför Faik'in dostuydu. Korkuyoruz. Omuzunun üzerinden başının bir hareketiyle karşıdaki bakkal dükkânım gösterdi: Baksanıza Bekçi Hasan da beraber. — Başgardiyan nerede? Çağırın şunu bana.. Bekçi Hasan yaklaştı: — Haydi Tözey! Komiser. — Malatya'nın genel birleşme evi'nde bunlar dört tane birinci sınıf mal'dı. Bedavadan yatmayı bilirler.. billaha mahkemelerde adalet yok.. Görmeden yetişmek Allahın işi.. Şoför Faik'in dostu. 'Kızını vurana idam verirler' diye duydum. Sakın ona istida yazmayın. Beklesin... Bizi de vururlar diye. Kocaman vücuduna ve bir tuhaf bakan mavi gözlerine o anda hiç yaraşmayan bir kederle içini çekti...

— Selâm verip durma. Çok çocuk doğurmuş genç bir kadın gibi her halinde bir yorgunluk vardı. Ben bindiğim kısrağı tanımaz mıyım? Yüreksiz kahpe!. İyi yürekli olduğu belli bir şey! — O ne yılandır ben bilirim. Herif namusunu temizledi. genel birleşme evinin bekçisi Hasan efendinin önü sıra yürüdüler. Nalın giydim. Mahpuslar iyi adamlardır. mesleğine ait birkaç meseleden başka bir şey düşünmeye pek alışık olmadığı belliydi.. «Pekâlâ oldu. herkeslere. — Bizimki rakı getirecek. Yüzünün bütün güzelliği gülümsemesinden ibaretti. Gök gözlerinin içi gülüyor.) Hiç de şaşırmadı. sinirime dokunuyorsun. Ayşe güldü : — Murat beyi de mi kesmeli? Tözey.. huysuz bir oğlana benziyordu. Kızlar. Somurtkan durduğu zamanlar. Mahpusa getirirler.. istanbulluya muhabbetle baktı: — Murat beyin ne suçu var. Bugün Münevver duymuş. okşadı da. Ölmek kötü bir âdet! İnsan doyasıya yaşamalı.. Erkeklerin hepsini kesmeli. Oturduğu iskemleden kalkmak isteyen İstanbulluyu bir el hareketiyle şoför Faik durdurttu: — Hele otur bey. — Şimdi Kezban'ın babası da iyi adam olacak. Allah geride kalanları da tez vakitte bu pis dünyadan kurtarsın!» dedi komutanım. Mahpus bir adam. Komiser bey geçen akşam benim odada Kezban'ın saçlarını okşadı. Bir adım geri çekilerek İstanbulluya boydan boya göründü : — Bak!. Kezban'm ölümüne sevinmiş. (Buna tenezzül etmedi demek daha doğruydu.. insan hiç ölmemeli. — Doğru söylemiş.. Tözey cevap vermedi... Nalınlarım güzel mi? Ben de senin gibi artık nalın giyeceğim. Şunları bekleyelim.. Bütün emsali gibi.. — Gene bir domuzluğun var. hazırol vaziyetine geçip selâm verdi: — Ben götürdüm komutanım! — Ne söyledi? — «Ben ölüp kurtuluyorum. Kızları gören jandarma onbaşısı koşarak geldi. Rahmetliyi demek kıskanıyordu.. Hepsini.. Aferin!» diyormuş.— Aldırma! Katili döğmemiş bile. — Doğru söyledi komutanım. — Söylerim ha! .... Tözey ona döndü : — Hastaneye sen mi götür dün? Onbaşı. Küçük tombul ayakları tertemiz ve çıplaktı. — Aferin.. «Sana bir dokunan olsa kemiklerini kırarım!» dediydi.

idam eder. beyim.. elini pantolonunun kemerindeki saat cebine attı: Abu! Hey madrabaz herif! Selâmsız sabahsız ne cehenneme savuşuyorsun? Hele gel! Bakkal Abu. sertinden fenalık gelmiyor beyim. Şimdi dükkânı kapatmakla meşgul olduğu için. direksiyon. İçini çekti : Lâkin herif de haklı! Vurmasın da ne halt etsin? Kızı kerhaneye düşüyor. İşte senin işin bunlar! Kısraktan biz anlarız.. Biraz sakat olan sol kolunu her hâline bir azamet veren acayip bir şekilde sallayarak yürürdü. Demek karıya ayakta çalışmak makbul değil! O zaman on iki saate altmış kuruş verirlerdi.. — Kıza acıdım diye lafa başladı.. Allah belâmızı versin! Kerhaneye düşüp sırtına entari giydiydi. Velhasıl iki ucu boklu değnek! Birdenbire ümitsizlendi ve o kadar süratle öfkelendi: Canım beyim! Şu dünya batacak bir dünya olmuş. Böyle yeni tıraş olduğu günlerde. Yüreksizdir. dakikası iki buçuk lira! Şu halde karının yatkını makbul zamanımızda. Pis bir dünya! Cümlemiz rezil olmuşuz! Kezban geçen sene fabrikaya giderdi. Benzin yağı. düşman gibi bin!» hesabı! — Yahu şofer! Sen kısraktan ne anlarsın. Dünya namussuz olmuş. eski adamlar! İhtiyar reis de eski adamlardan olduğu için herif. Önünde adamı kes.— Söyle. sulu bankaya kasadar olmuş. yüz gram zeytinyağı alırdı. Abu dükkânı kapatıyor. Tözey merhametli! Bir de kıza edepsiz derler. Cıgarayı hiç söndürmeyen tiryakilerdendi. Kız. . siyah fötr şapkasını azametle düzelterek pencereye yaklaştı. — Ulan seni bir dinleyen olsa büyük camiin baş hocası beller. Yatıverdi mi. Şunda. uzun kiraz ağızlığını yanan cıgarayla beraber. seninki «Kısrağa dost gibi bak. Şoför Faik. Sonra mektebe öğretmen olunca. üç kâğıtçı Abu hâli var mı? Hele domuz! «Bul karayı. kılı kıpırdamaz.. ikisi de hınçlarını alıyorlar.. Ben şemsiyenin üzerinde üç kâğıt atıyorum. Bir mum alırdı. «Sen bizi rezil ediyorsun! Al bakalım!» demeye gelir. şöfer. Rospuya Orospu kelimesinin ilk harfini daima yutuyordu.. ahmak şofer! Şoföre şofer diyordu : Ben iman tahtalarına çökerken de acırım. sen bendeki iltifatı görme. dış lastiği. al parayı!» diyerek milleti soyduğun zamanları unuttun mu? — Kırk yıl günahkâr bir yıl töbekâr demişler.. Parasını kaptıran 'kazanacağım!' diye yutuluyor... hem de vakit buldukça iman tahtalarına. Bizi Tokma1 boyuna götürüp kurşunlamalı. «Kezban hanım hele buyur! Kezban hanım bize merhaba yok mu?» Rospu kısmı parayı düşman gibi sarfeder. — O başka. — Ulan. Biz. Borca bırakacak diye suratımı asardım.. görürsün. Fabrikaya. Aman. Töbe estafurullah! Aklına geldi mi? Geçen kış dükkâna her zaman uğrardı. Kumarbaz da öyledir. vaktiyle ne güzel bir delikanlı olduğu meydana çıkıyordu. rospu kısmına acıyacaksın. Altmış kuruş yömiye! On iki saat ayak üzeri çalışacak... Ben bu fıkaralara hep acırım. insaf etmez çökersin. — Hem acırım dersin. Adamın hovardasından. Kıza çok acıdım. mintanının yakasından ensesine sokmuştu. Bak. Besbelli...

Bir gün. kerhaneye gittikten sonra da bu kızın yüzüne dikkatle bakmamıştı. «Pekâlâ! Ayrıca cennet cehennem diye neden gevezelik etmişler yahu! işte insanlar öçlerini... Korkunç bir şey! Bunların ne acayip talihleri var. Rıza Tevfik'ten de ustasın.. bir demet maydanoz getir. kızlar çarşıya giderken Kezban mahpusanenin önündeki çeşmede Cuma'ya kunduralarını temizletmişti. Seferberlikte.. ikisinde de acıdığı için galiba! «Sahi! Dur bakalım!» istanbullu. O zamanlar yüzünü hiç merak etmediğini İstanbullu hatırladı. topaldı. orospulaşırlar. âdeta yüksek sesle böyle söyleyerek sanki bir şeye hazırlandı. «Ümit orospularda. geçen kış fabrikada çalışan (1) Tokma: Malatya'da bir su ismi. — Ben de içiyorum. O kadar genç olduğu halde. Deminden beri Onbaşının gitmesini bekleyen jandarma Salih buna arkadaşları pek saf olduğundan «Salih Efendi» diyorlardı etrafını kollayarak pencereye yaklaştı. — Yoook. ötekilerin karşısına gidenler yüzde yüz milyon zararlıdırlar. Heybesini sırtladı. karın altında kenarda beklerdi... biraz kendilerini yamalı bezlere kaptırsalar ihtiyarlık yakalarını tutar.. Sen iç. Sen mahpussun beyim! — Aldırma.— Sen uzatma! Şuradan yarım kilo domates. O sıralarda Kezban asker karısıydı. — Merhaba beyim! — Merhaba Salih efendi. Aferin Abu! Feylozoflukta Mustafa Şekip'ten de. bir eski yatak çarşafının içinde o kadar yaşlı. Abu ısmarlananları geitrdi. Cigaran kalmayıverir. beş kuruşluk soğan.. mahpusluk fena çökecekti. Kocası 337'li imiş.. ilkbaharda. Biraz şık olsalar.. al parayı!' ama seninkinde soyulanın yüzde bir kazanması ihtimali var.. Delik yün çoraplar bacaklarının yuvarlaklığını kaybetmişti.. Başgardiyan Ali efendi biliyor. .. Üçünüzün işi de 'bul karoyu. elleriyle iskarpinleri yıkamıştı. Pis bir dünya! Eğer bütün bu olup biten işleri götürüp Tokma boyunda kurşunlayamazsak!. öyle bitkin görünmek amele kadınlara mahsus bir şeydi. kerhane hizmetkârlarından ihtiyar Cumalı. Yak hele. İstanbullu. iki ay evvel göğsüne sepetle vuran topal Cumalı. Sen iç. iki ay sonra Kezban'ın kunduralarmdaki çamurları temizlemek için — çömelemediğinden— yere diz çökmüş. — İstemez beyim. O zaman da. «Çekil ulan! Yol ver!» diye elindeki sepetle amele Kezban'ın göğsüne vurmuştu.. Yak bakalım bir cigara!. Bu gece rakı olmazsa.» diye düşündü.Dükkâna girmeye cesaret edemezdi de yağmurun. Aferin Abu!» İstanbullu bir cigara yaktı... birbirlerinden bu dünyada kolayca alabiliyorlar! Aferin Abu! Dünya batacak bir dünya olmuş... Zaten bir paket cigara oniki sene yetmez ki. Kerhane hizmetkârlarından Cumalı. Sina cephesinde yaralanmış. Kezban'ı düşünüyordu. Düşünceli düşünceli dükkânı kapattı.

bir akıllı adam olsa da.. Can gidince leş kalıyor. Yüzon lirayı çantasına koymuş ki pazardan gazyağı. başına belâ olur. hiç bir şey bilmeyen giriyor... Adam öleceğini bilir de ne zaman öleceğini bilmez.. şimdi ikinci defa ihtiyata çağırılmıştı. Şu halde huy dediğimiz de leşimiz olacak.. Doktora teslim ettik.. — Ciddî mi? — Bu akşam oruç tutulacak oğlum! — Pekâlâ! Ben yumurta aldım... ölüm arkanda gülü gülüverir. Babalık gayet zor! Yemez yedirirsin.... Vesikaları var. İstanbullu kederle güldü: Huy canın altındadır diye bir laf ederler. Arabaya Onbaşıyle beraber bindik. Namus işi müşkül! Bu kancığın da kocası askerdeymiş. Buraya iyisini bilenle. Kızın çantasında yüzon kayme çıktı. Vaktiyle askerliğini yaptığı halde. Şu ölümlü dünyada en zor mesele namus meselesi.. Biraz düşündü. Öyle ya. Elâziz'de mahpusane bekledim.. Alamadı... Ekmek vesikası. Ne dersin? —Vallaha. Bir işin farkındayım. Çeşmeden ip gibi akan suya bakarak dertleşti: — Babalık zor iş beyim!.. Gecenin yarısında. Oğlanların tütünü tepelerinden çıkıyor. — Ciddî mi? . Bu kötü karıların nüfus tezkeresi olmaz mı? — Olmaz. Tanıyor musun bilmem... Allah selâmet versin! Doktor dedim de aklıma geldi.. Sen daha iyisini bilirsin. — Ekmek vesikası mı? — İyi bildin. Bizim karakoldaki arkadaşlardan beş tanesinin karısı kaçmış. Adam kısmı ne kolay ruhunu teslim ediyor. O da İstanbulluymuş.Salih Efendi cigarayı yaktı. Ölümü göre göre herifler kanıksıyor besbelli! Çantasında nüfus kâğıdı zuhur etmedi. Yallah! Can çıkınca adam ölür. Yorgun ve usanmış gözleri vardı. O zaman da.. — Evet. Kan sızıldı mı hayvan olsun. — İyi bildin Salih efendi! Ruh demek kan demek... biz derinini bilmeyiz beyim.. şöyle şöyle yerine gelince sevabına. Doktor kısmının yüreği katı oluyor. Ben kıza da acıdım.. falan alacak. Can demek. Elâziz'de bir doktor vardı. herife de. Sonra evlât gelir yetişir. Ben kur'a askerliğimi de candarmada yaptım.. Doktor kıza bakmadı bile. — Acıdım fıkaraya.. Tözey bize ilâç getirecek. tuz. 'Gik' demeden gidiverdi. Mektubu okuyan adam. anlaşılan kan demek. öksürüp geçiverse.. giymez giydirirsin. insan olsun. — İyi etmişsin. uyku arasında 'Of!' çektiklerini duysan gözlerin yaşarır beyim. Sertabibe verdik. Doktor Hikmet! — İyi adamdı. Taymcı topal Sefer içeri girdi: — Ne yiyeceğiz beyim? — Hiç bir şey yemiyeceğiz. Burnunu çeker gibi omuzundaki tüfeği iki kerre yukarı atıp düzeltti: Adamın ne zaman öleceğini bilmediği daha iyi. işi tamamdır. Sen ölümü uzak sanırsın.

ayağında lâcivert çulâkiden bir külot pantalon vardı. — Sakın aldırmayacaksın. — Allah kurtarsın Murat bey. Islık çalıyor keyifle. Ölen mi ölüyor. abdest almayı sonraya bırakarak. Faik yukarda salata yapıyor... öldüren mi ölüyor daha belli değil.. — Gelsin. mahpusaneye gizlice rakı verildiğini görmemiş oldu. — Daha temiz. Sefer. Tözey yürekli bir karı. Kerhane bekçisi Hüseyin efendi. Gidi deyyus! Türeyip türemiyesice. — Allah kurtarsm ağbi. Ne verdiler? .. — Allah kurtarsın hepimizi.. yün çorapları elde. — Bâş üstüne.... Evi yıkılasıca... Geçip gittiler. Katili cezaevine ortalık kararırken getirdiler. Halbuysa Ali efendinin karısı oh çekiyor. etraflarına bakınarak demirlerin arasından kâğıtlara sarılmış iki şişe uzattılar. Tözey giderken İstanbulluya parmağını salladı: — Dediğim gibi. koşa koşa geldi: — Geçmiş olsun Memet! — Eksik olma. Neden 'oh' çekersin vâlde? Biçare senin sürülerini mi sürdü. Domuz şoför. — Yarın çamaşırlarını gönder. Kelepçenin anahtarını bulamadıkları için ellerini edeple göbeğine bağlamış gibi duruyor. eline sağlık. götürdü? Töze'yi görünce pencereye yaklaştı: Merhaba bizim Tözey! — Merhaba bizim Sefer. Kezban'ın vurulmasına ne diyor? — Hiç! Ne diyecek? Ağlamış. — Bâş üstüne. — Temiz olup olmadığını siz bilmezsiniz.. Şimdi Tözey de gelecek mi? — Gelecek. tabancasının kılıfını ilikliyor gibi yaparak. Tözey ve şoför Faik'in dostu. çıplak ayaklarında takunyeler. Pezevenge sakın istida yazmayın. — Elbette ağlar. ben bilirim. — Allah kurtarsın şekerim. galiba tabiî olmayan bir süratle soluk alıyordu. bir müddet Tözey'in takunyelerinden çıkan tahta gürültüsünü dinledi.. Sırtında düğmeleri çözük yeni bir asker ceketi... — Anladım. Sen imdada geliniyorsun. — Hepimize Allah imdat ede. memur olması hasebiyle. Assınlar namussuzu. Tözey iyi karıdır. Gardiyan Abdullah.— Evet. İstanbullu... — Başgardiyan nerde? — Koğuşlara ampul takmaya gitti. — Nasılsın? — Nasıl ne demek? Baksana bizi vurup öldürüyorlar. bunları kıl şalvarının derin ceplerine sokuverdi.

Geri! Candarma sür şunları.. bizim bey yazar.. Temiz bozar. Mahpuslara yemek getiren kadınlar ve çocuklar.. Bedavadan bir temiz. Sana beş sene ceza yeterdi. Zulm ile âbâd olanın âhırı berbâd olur.. Zaten sen gelmeden «onbeş sene verirler» dediydi. Milleti nereye sürüyorsun? Yemek getirmesinler mi? — Ben nöbetçi değilim Başefendi.. Taymcı topal Sefer.. Korkma. Aldırma. Hani avukatlar bedava müdafaa edeceklerdi. bir vakit böyle kalmaz... Bu gidişat.. kelepçeyi ilk defa taşıyan insanlardaki bu hareketi iyi tanıyordu. Şunun üstünü ara!. Murat bey dayansın lâyihaya. para almaz. Öyle değil mi beyim? İstanbullu başını salladı: — Fazla vermişler. üzerlerinde incecik kırmızı damarlar bulunduğu görünüyor.. büyük kapının demir parmaklığı önünde ses çıkarmadan toplanmışlardı. Hani müddeiumumi alnını öptüydü. Hak seninle beraber imiş. Gardiyan Abdullah çoraplarını tekrar masaya bırakıp kalabalığa çıkıştı: — Kapıyı kestiniz.. Onbaşı içeri girdi.... Görürsünüz yıkılır bu devran.. Bir rahat nefes almak. Ağzına demin taymcı Sefer'in sıkıştırdığı cigaranın dumanından kurtulmak için bir gözünü yummuştu. Yat bakalım eşek cennetinde.. Allah akıl vere. Sen haklısın bey. Gardiyan Abdullah çoraplarını masanın üzerine attı: Bu nasıl iş beyim? Hem de namus uğruna. Katil bileklerini oğuşturdu. — Dedim.— Onbeş sene! — Yok canım! Ne mümkün! Sen yanlış anladın mutlaka! Aman bey!.. müdahale etti: — Bırak çocukları..» dediler. Zorlu yazar. sardığı cıgarayı katilin ağzına koydu : — Abdullah iyi söyledi Memet dedi. — Kerhanede deseydin. Asker ceketiyle zararsız ve merhametli bir köy bekçisini hatırlatıyordu. Mutlaka temiz edeceksin. İşte bizim Murat bey sana bir temiz yazıversin.. bir nekahat! Yüzüne birdenbire bir yerden ışık vurmuştu. İstanbullu... ... Abdullah bir yere tutunmak istiyor gibi İstanbulluya baktı : Kötü yerde olduğunu söylemedin mi? — Söyledik. Zaten bilmeyen mi var? — Öyleyse... Onbeş sene mi? Yanlışlık olacak. «Temiz et. Namus meselesi yüzünden.. Başgardiyan Ali efendi.. Demirden kalan soğukluğu daha doğrusu pisliği hemen temizlemek arzusu. Fakat açmadan evvel. hafif tahriki yok mu? — Bilmem. sanki kelepçesi alınınca sözünü dinlemeden yürüyüp gidiverecekmiş gibi telâşla söylendi: — Hemen vurursunuz! Şimdi ne oldu? Onbeş sene. Temiz nasıl edilecek? — Temiz etmeli elbette. Elmacık kemiklerinin pek çıkık olduğu. zaten yüzünde başka bir yere insan dikkat edemiyordu.. Bunun ağır tahriki... Anahtarı hışımla kelepçenin küçük kilidine soktu...

. 'Anasına bak.. Her vuruşta Kezban'ın babası bir kerre sıçramıştı. Masaya çorapların üzerine bırakıp omuzlarını tuttu. Terden siyahlanmış yün çorapları da elledi. Tekrar bağladı. Zaten kimse vazifeye bakmıyor.. gözlerini tavana diker. Tabağın kapağını kaldırdı. Memet'e aşağıdan yukarıya gülümsedi: Kusura bakma Memet.. hattâ ihtirasla yapardı. kâğıtları masaya koydu. Bizde fazla yatak ne geziyor. Ara şunu! dedim. Bu işi zevkle. Yoklaya yoklaya takip ederek beline sarıldı. rengini kaybetmiş bir yatak çarşafı. Dur. demir kapıdan içeriye soktular. çok yamalı. haydi yatak getir.. Boynunu bükmüştü.. Ağlama pis karı! Evvelâ ağlanacaktı. yemenilerin içini parmağıyle araştırdı. yeni gelenin karısı da içeriye bir çıkın uzattı. — Yatak. Yetmiş kuruş. Memurlukta ayıp yok! diye güldü. Sende hamiyet ne geziyor. — Hani nerde? Dur. Apış arasına da hafif bir yumruk indirip Memet'i üçüncü defa zıplattı. nefretle.. Şunu görüyor musun beyim? Hep kabahat şu rezilde. — Bir şey yok! dedi. iki adım gerileyerek durdu. — Para ne geziyor Ali efendi. Adamın kuşağını. Evvelâ kasketi çıkardı. Bir de tahta kaşık.. getir dedim. Ali efendi. 'olmaz' mânasına başını salladı. Abdullah «lahavle» mânasına başını sallayarak aramaya başladı. Sıra cüzdana gelince. Diğer yemeklerle beraber. Fakat Başgardiyan bir göz işaretiyle ayakkabıları göstermişti. Cigara içer mi? Cigara getir. kızını al' demişler. (Halbuki okumayazma bilmiyordu. Sonra sırtına bir şamar indirerek 'yallah!' dedi. Herif içeri girdi.. mıncıkladı. herif burada betonun üzerinde mi yatacak? Şimdi. Evirip çevirdi. birisine sertelirken.. Bacakları da kollar gibi aşağıya kadar sıvazladı. Abdullah yemenileri çıkarttırdı. Ayrıca koltuk altlarına yumruklarıyle birer darbe vurarak oralara sert bir şeylerin gizlenip gizlenmediğini aradı. Başgardiyan Ali efendi.. parmakladı. Kadına kürtçe bir şeyler söylüyordu ki başgardiyan Türkçe bağırdı: — Bir pilâv yapar getirirsiniz! Yahu. Yorgan getir. Nihayet İstanbulluya dostça gülümseyip bir iskemleye oturdu.. Defol. Kolları üstten ve alttan sıvazladı.. haysiyet kırıcı bir yüz buruşturması ile konuşurdu. Masanın deliğine sokulu şişi Abdullah pilâvın içinde sağdan sola.. topukları .. Kadın. iki tane kuru soğan. Yani «karım» demek istiyordu: Biraz diyeceğimiz vardı. çıplak ayaklarında.. Kızı öldürttünüz. — Dur hele. Katili. Bulgur pilâvı. Tabanlarını yere vurdu. Sen askerlik ettin. Ayrı ayrı açıp baktı. Bilirsin. Lâkin çocuklar gelmiş. Cüzdanın tekrar cebe koyulmasını sabırla bekledi. Burası mahalle kahvesi değil. soldan sağa gezdirdi.hasta mı olsun! Koş. Vazife. Paran varsa harçlık ver.) Paraları saydı.— Nöbetçi olmak mutlaka lâzım mı? Arkadaş arkadaşa yardım edecek. Abdullah bezi çözdü. Yine öyle yapmıştı... Ali efendiye danışalım. Sırtında çok eski. — Bilmez miyim!.

tamamiyle aşınmış nalınlar vardı. İstanbullu da mırıldandığı şarkıyı kesti. Başgardiyan artık tamamiyle öfkelendi: — Ne durdun? Sen lâftan anlamaz mısın? — Kabı. beraatı. (Ama doğrusu gardiyanlar ekseriya farkederler de..» «Dışarıdaki gibi... Esas vaziyeti alındı..» Dışarıda akşam olmaktaydı. yüzlemezler. memurların farkında olmadan. Onbeş senelik rızkını. kaşığı geri versin! — Hangi kabı? Pilâv kabını mı? Hiç şunda akıl var mı? Herif pilâvı eteğine mi boşaltacak? Defol! Yıkıl huzurumdan. Kızı yediniz namussuzlar..... yemese de bir şey lâzım gelmez. şurada yediniz! Mahpusta rakı içmenin keyfi yoktur da. başlarında pamuk kırıntıları. iki adım arkada ana. geniş kol hareketleriyle edepsiz bir gürültü halinde yuvarlanıp gittiler.. Bayrak titreyerek iniyor. Bu da bir çeşit mahpusluk.) Şoför Faik. İstanbullu. birkaç kişiyi atlatarak yapmaktan gelen ve arkadaşları birbirine o ana mahsus. meyhane samimiyeti ile bağlayan biçare bir kibir. şahsî veya nakdî kefaletle tahliyesi kabil olmayan bir mahpusluk. ağızlarına birer lokma salata alıp. ötekileri gündüz ölü gibi uyumaktan yorgun. Fıkarayı. ötekinde çalı süpürgesiyle harp zamanının kadın çöpçüsü.. Karakolun bayrağını indirmek için Onbaşıyla üç jandarma direğin önüne geldiler. Amele aileleri.. Biraz daha genişçe. kapları omuzlarında ekserisi çocuk arabaları sürerek memur karıları geçmeye başladı.. boz entarili kadınlar.. bir acayip kibri vardır. Tıpkı dışarıdaki gibi. mezeleri şimdilik duvara dayalı küçük masaya hazırlamıştı. Saçları biryantinli ustabaşı muavinleri. Şoför Faik öteki pencereden sordu : — Neye güldün beyim? . boz mintanlı erkekler. Yüzüne kapattığı eli kir içindeydi... Cigara daha tatlı. Hoş... sarhoşları sürükleyen atların bıraktığı şeyleri topladı.. önde baba. işten çıkanlar da. pencerelerin önüne koydukları iskemlelere basarak dışarıya bakıyorlardı.. İki payton dolusu sarhoş. Bir elinde yarım tenekeden saplı kovası. îki yanında iki küçük çocuk sanki yalnız kirden ibaret iki acayip mahlûk trahomlu gözlerine konan sinekleri koğmaya bile lüzum görmeden duruyorlardı. Rızkını tamam aldı. işe gidenler de aynı süratle yürüyorlardı... Berikiler oniki saat ayakta durmaktan. Affı. Sonra sekiz yaşından onüç yaşına kadar kızlar ve oğlanlar.. Yatağı getirdiğin zaman alırsın.. işte midemi kızdırdı. O zamana kadar ziftlenir. Daha sonra paytonlara kurulmuş büyükler.. Biraz daha büyücek tabiî. Yasak edilmiş bir şeyi. amelelerin.. bayrağın... Süngüler takıldı. İki işçi delikanlısı golf pantalonlarmdan gençlik teşkilâtına mensup oldukları anlaşılan iki çocuk dimdik durarak selâma iştirak etti. Birer fincan içiyorlar. üçüncü fincandan sonra yine aynı şeyleri düşündü : «Rakı dünyada mahpus olamıyor.. işe gidenlerin de üzerlerinde. İstasyon caddesinden ameleler geçiyor. İşten gelenlerin de.

— Artık orasını bilmem. Kezban yürümesini. Haline şükreder. Dost tuttu. Dur hele. sünepe geziyor. Burada mahpus yattı. Şoför Faik. burasını hiç tutmayan yüksek bir rüzgârın içinde simsiyah savruluyorlar.. — Bileceğiz. başka türlü yaşamak olduğuna akıl erdiremediğinden şükreder. Görürsün. yetişemedik.. Anası sarhoşları çeken atların gübrelerini temizlemeye... Sonra karı ilk düştüğü zaman kenef gibiydi. uykusuzluktan avurdu avurduna çökmüştü. Alt odalardan birisinde pis. Tırnağı demirdendir. Kargalar. — Kezban'la yattın mıydı? Doğru söyle. (Pencere insan boyu hizasında yapıldığı için iskemleye çıkmadan dışarısını görmek ka bil değildi. Oğlu vatan müdafaasına.) Dışarıda. İçine beş elma koy Birini dişle yolla! — Yaşa şoför! Kesme arkasını. Feleğin bir kuşu var. biteviye akşam oluyor.. yanmış kâğıt parçaları gibi. Allah belâsını versin! Birer fincan daha içtiler. Tekrar iskemlelere tünediler. bir kerre bizim kaltaktan göz açamadım. Bizim Memetçiğin anası. Üst yok. Yukarıya aldı.. Birbirlerine kederle gülümsediler. Açlıktan... İngiliz adasına benzeyen bir bulut... aklı erenlerin omuzunda. .. Kızlar bir ekmeğe uçkuru çözüyorlarmış.. Fabrikada çalışanları görüyorsun.— Dünyaya güldüm. — Dışardaydım ama. — Adıyamanlı falan değil. — Kısmet olmadıydı. Git sor. Geçen gün ömürdendir. sırıtmasını öğrendi.. — Kerhaneye düştüğü zaman sen dışardaydın.. Hukumat Hüseyin Hükümet kelimesini Hukumat diye söylüyordu. Senin Tözey acıdı. Şoför Faik içini çekti: — Doğru bey. — Şu dağlar kömürdendir. Şehirde ağaçlar pek sık olduğundan akşam yemekleri için yakılan ateşler kerpiç bacalardan çıkar çıkmaz dalların arasında. Para verdi. — Şu mavi mantolu bayanı gördüğü halde. — Çöpçü karı da yaşıyor mu? — Vızır vızır. kavaklara konup kalkıyorlardı. — Kim dostu? — Ismetpaşa'dan bir Hüseyin var...... Çöpçü karı kim biliyormusun? — Ne bileyim? Buğdayın kilosu yüzotuz kuruşa çıktı. Adıyaman ahalisi olduğu gibi şehre dökülmüş. tek başına kırmızı gökte yüzüyordu.. güzel sesiyle hafiften bir türkü tutturdu : — Mendilin işle yolla! Ucun gümüşle yolla. 'Kızım' dediğini duymadın mı? Sonra da biz içeri düştük. — Nesi var dünyanın? Millet işte yaşıyor. Aklı ermeyenin çoğu. mavi sis parçalan gibi kala kalmıştı. baş yok.. Canlı cenaze. Adıyamanlıdır.. Sen onu bileceksin.

Hele içelim. böyle gitmez. Şark cephesi.. böyle gider. Bu nasıl bir mimar? Pekâlâ! Haydi diyelim ki sana pencereleri yüksek yapmanı emrettiler. şuraya oğlunun üç tekerlekli ve lespitini koyarmısın? Çürür.. Anladın mı şoför? — Hayır beyim. Birdenbire arkasında elektrik yandı.. Hepsi yasak. hem çalışmak için büyük bir masa.. Kelepçe yasak.. İyi çocuktu. Pencereye... miyop olduğundan fazlalaşan karanlıkta gittikçe bir şey görmemeye başlamıştı. — Hele iç bakalım bey.. Bu odada yalnız yatıyordu..— Bildim. boyasız çam tahtasından kitap rafı. Alman ordusu Vladikafkas'a inmiş... Çabuk olalım..... — Kimi kalaylıyorsun bey? Kızın babasını mı? — Yok canım! Şurayı yapan mimarı. dedi.. Dünya sanki burada nefesini kesmiş. Pencereden indiler. Planı çizerken yüreğin titremedi mi? Ulan namussuz desem.. — Yağma yok.. Pencereleri yıktırmah boydan boya her taraf cam olacak.. İstanbullu : — Yazık!. Kilit yasak. — İnşallah.. Bunların üzerinde hikâye ve romanlar için not dosyalan. Libya. Bir silkinecek. Haydi sofrayı kur. — Pekâlâ! Bak ben ne düşünüyorum : Şurasını mutlaka kız mektebi yapmalı..» İstanbullu yavaşça... hem yemek. Demir yasak. — Acımaz mı? Ben bile acıdım. Ortada.. uzunluğu yedi adımdı. Camlı köşk gibi.. Stalingrad'da henüz döğüşülüyor. Burası kendi odası. Uzak şark ve kurşun kalemle çizilen hareket mevkileri.. fakat inadına içmeden odada «volta vurmaya» girişti.. tekerlenir. Sol köşede portatif karyolası duruyor.. «Allah belâsını versin!» dedi. Tavanları bile buzlu cam olmayacak. Kapının karşısındaki köşede şair Nâzım Hikmet'in yağlıboya büyük portresi.. Baskın bekliyor. görürsün. Sağ köşede bir dolap... Nahiye müdürleri belki misafir gelir. Elalemeyn tehlikede. Boynu altında kalır. beş günlük kurumuş çiçekler.. Böyle gelmiş ama. Balkanlar.. Bir davranacak. Acımıştır. dışarı çıkıp aşağı seslenerek topal Sefer'i çağırdı. dolabın üstünde iki gözü kitapla dolu. Kapı aralığı da sayılırsa genişliği sekiz... istemeyenin gözü kör olsun! Şoför. kapıya demir takmak yasak!. Çörçil'in sözüyle : «Bir hedef ya boğazınıza sarılmıştır yahut ayaklarınızın dibindedir.... Elleri pantalonunun cebinde. — Rezil kısmını nasıl zaptetmeli? — Rezil kısmını mı? Rezilliğini dünyadan sürüp çıkararak. Adamı bağlamak yasak.. Bunun altında kızıl ordunun kadın birliklerine mensup bir süvari resmi. Hepimize yazık. Bir yerde. Yazık.. müsvedde kâğıtları.. canı cigara isteyerek. İstanbullu. paslanır diye koymazsın. Sefer içeri girince havayı sevimli bir hayvan gibi kokladı: — Kokuyor beyim! . bir çay fincanının içinde dört. Bu dünya. Duvarda boydan boya Cumhuriyet gazetelerinden kesilmiş renkli haritalar.

fıkara olduğundan. Müdürler oturmaya gelecekler. — Hep acıdık. Namusçularm yanma mı? — Hayır. İçi almadı. tabiî. — Babası mı? — Babası!. Ağlıyor. Adamcağız ağlıyormuş. Hukukta okumuştu. mahpusanede entariyle dolaşan yerli meslektaşlarını ayıplıyordu. Bu herif bu cezaya dayanamaz. idam altındaydı. Bütün mefhumlar akıllı adamlar için var. ikisi yerli. — Yak bir cigara. Söz söyleyemiyor. — Nöbetçi gardiyan kim? — Banazlı Hacı! Geri kalan rakıyı acele acele içtiler. Ağlayan babanın tesirine kapılmıştı.. ömründe rakı içmemiştir. 'namus' sözüne gülümsedi: — Efendiler! dedi. Rakı vereceğim ama koğuşta kokar. Köylüden toplanan hükümet hissesi buğdayı aşırıp satmaktan mevkuftular. — Herif ağlıyor beyim! dedi. Onlar yemek yerken Sefer. sesini mahsus tatlılaştırdı: — Dünyada.. Karnın aç mı? — Aç değil. Yerliler zengin ailelerin çocuklarıymışlar.. Abdest alıp namaz kılmış.. namus var. Nahiye müdürleri dört taneydiler. Yemek yiyememiş.— Koksun oğlum! Gardiyan kısmı. İstanbullunun verdiği cigarayı kulağına koyup kendi tabakasını çıkardı.. İşte o sebepten ben dil inkılâbı ile ne halt etmek . Müdürler yemeye buyur ettiler. Masa örtüsünü savurarak her zaman yaptığı gibi rakı kokusunu dışarıya kovaladı.. — Neden ağlıyor? O da mı acımış.. — Hangi koğuşa verdiler. Büyük bir ciddiyetle.. Fakirdi ama gönlü zengindi. Lâkin akıllı adamlar için. Yalancı şahitlere hakim yemin verdirirken zıplayıp kalkmış. bir iki gazete koyarak yaktı. «Namus dedikleri hangi köydür.. Ali efendi yemeye gitti mi? — Gitti. Sen şurada biraz kâğıt. Nahiye müdürlerinin koğuşuna. Yirmi beşlik tütün içiyordu. ikisi yabancıydı. Boğulacakmış. Sonra kapıyı ardına dayadı. — Bilmem.. İstanbullu. — Namus yok mu dünyada? istanbullu. Her gün tıraş oluyor.. Bir şey anlamaz. — Öyleyse.. istanbul tevkifhanesinde bir kurt Musa ile beraber yattık. insan bu dünyada namusu için yaşadığından.. paçavra yak. Ne tarafa düşer! Bir kerre onu sor!» diye bağırmış. Biz rakıyı çabuk bitirelim. beton döşemeye biraz pamuk. Yabancılardan bir tanesi de izmir eşrafından Rıza beydi. Ben şu kıza acıdım. — İstemez. Sefer. —ameliyat yapan bir operatör gibi Onu şimdi neden operatöre benzettiğini İstanbullu bir türlü anlayamadı cigara sardı.. Anason kokusu kaybolsun...

Vuruyorsunuz. Kahveye çıkamazsınız. evvelâ zordur. Söyleyin bakalım.. Kızı karıyı ve bizi mahalleden alıp istediğiniz yere götürebiliriz. herhangi bir lekeyi silmez... Kız kötü olmuş. Hepimiz zampara adamlarız. ben olsam. kız çocuk sahibi insanlar. Durun daha baştan başlayacağım..... Bir de Kezban'ı vurmak neyi halleder? Kezban'ı vurmak. yahut karısı oynak.. Bu sebeple. Evet. (Komşu misâldir. payimal oldu.. mevlüt okutanlardan. Ekserisi aile babası. Onlar kan her şeyi temizler zannediyorlar. O da öyle söyledi. Namuslu insanlar. Zina nasıl vuku bulur? — Orası doğru. onun yabancı bir adam önünde soyunması daha zordur değil mi? — Tabiî.) Bu oynak kız bana —ben soldaki komşuyum— göz ediyor. Bir bu... bilâkis sabitleştirir.. . Complexe d'inferiorite'yi aşşağıhk duygusuna çevirirsek bundan Kezban'ın babası ne anlar? Namusu da allah gibi beliyorlar. Siz sağdaki komşusunuz..istediklerini anlayamıyorum. Şimdi bedin. Sen anlayamıyorsun. — Anlatayım: Komşumuzun kızı. İşte namusu temizlenmedi. İşte oraya gelmek istiyordum. Benim gibi buradaki üçyüzelli mahpus da tanımıyordu. Hâşâ huzurunuzdan. babana yahut kocana söylerim.. — Biz erkekliğimizle sıkılırsak. meselâ Kezban'ın babasına hiç ceza vermem. — Namusu bilmediklerine. Mahkeme onbeş sene veriyor. ne kadar orospu olursa olsun ilk defa gördüğümüz bir kadından sıkılır mıyız? — Sıkılırız. sözüm meclis harici... Halbuki kan. Evvelâ zor olduğuna mutabıktık değil mi? Öyleyse fena halde utanır. Bir kadın... Bir sürü erkek. Bunda sizin de benim de hissem yok mu? Orospuluk tek başına icra olunur bir zenaat değildir. .» diyorum.. Lâkin bizim konuştuğumuz kerhane meselesi!. yahut karısı oynak. Lâkin orospuluk mutlaka iki kişi ister... — Tamam. Camiye gidenlerden. kadın elbette bizden daha utangaç olur.. kurban kesenlerden.. Herkes namusu kendine göre anlar. mecmuu dünyayı tutar. tersine. «Yavrum! Bu işin sonu fenadır. kızınız kerhanede.. Karşıdaki komşu bizim şoför.. Bir müddet sonra size döndü... Şimdi kaldığımız yere geliyorum! Komşumuzun kızı. memleketi bırakıp defolmalı. Şu halde. Utanmak da elbette mutlak ve ebedî bir şey değil.. — iyi söylediniz.. Yumuşak davranıyor. Zenginlerin. benim talip olmamdan ziyade. Doğru durmazsan. Bir tek orospuya. Bu işin ustasıyız. Tenhada tutup.... Siz de aynı şeyi söylediniz. — Aklıma şöyle bir şey geldi Rıza bey. şu zenginlerin kızları hiç mi kötülük etmez? Kadınları hiç mi hovarda taşımaz? Neden hep fıkaralar namus uğruna katil oluyorlar? — Bu onların namusu olmadığına mı delâlet eder? Yani fakirlerin demek isdedim... Ben Memet'i tanımıyordum.. Belki tek başınıza her şeyi yaparsınız.. iğneyi kendimize batıralım çuvaldızı âleme. Evvelâ zordur. binlerce hovarda. Bununla öğünürüz. Hattâ ikiden de çok fazla.. — Bütün bunların kötü olan kadınla suç ortaklığını anlayamadım..

Bu mükemmel teşkilâtın resmî pençesine düşen Kezban'ı öldürmek bir şey halletmiyorsa baba kabahatlidir ve onbeş sene ceza hakkıdır efendim. İşte o kadar. bir taraftan da alkışlayıp tamime çalışacağız. Durun bakalım! Daha âlâsı var... Beş çocukla bir kadın daha sokakta kaldı. aynen bizi burada tuttuğu gibi. tabiî. cehalet bu işi biraz daha karıştırdı. Ve acımakla vazifemizi yaptığımıza inanarak vicdan huzuru bile duyuyoruz. vatan sevgisinden. Demek ki o biçarenin bizden fazla bir şeyler duyduğu. Orospuluk bile milliyetçiliği. müstahdemin idarehanelerini. Kezban kerhaneye düşeli şu kadar ay oldu. Tabiî insan olarak acıdım.. kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir. — Muhakkak. Cehalet de bu işte. Bir memlekette açık veya kapalı orospuluk yapılıyorsa orada istiklâlden. kendisini bir başka türlü mesul saydığı muhakkak. Şu halde. Ne çare ki bu işler giderek tabiî hale gelmiş. Bu mükemmel bir teşkilâttır. Bir tarafta namusunu temizlemek meşru hakkı. Ben gördüm. Bir şey hatırlamış gibi elini kaldırdı. Memet'e fenalık eden sâde Kezban değil. — Kerhane olmasa fuhuş gizli yapılır da ondan. birisini vurup öldürmek istemedik de Memet neden Kezban'ı vurdu? — Babası değil mi? — Babalığın sosyal menşeini burada araştırmak uzun olacak. Siz de zaman zaman oralara gittiniz. yalnız mazur görmeyeceğiz. Neden hükümetimiz tekkeleri kapattığı halde kerhaneleri kapatmıyor? diye düşünmüyoruz. Biz nelere alışmışız yarabbi! İstanbullu bir an durdu. Bir sürü nizam onu orada. aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar. — Gizli fuhuş yok mu? Barları. bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. ben. . Mahalle aralarında kaç tane kerhane dolduracak umumî kadın var. Meseleyi şöyle düşünmeli sanırım : Kerhane ve orospu topyekûn bir milletin yüzkarasıdır. buradakiler vicdan azabı duymadık. — Kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık Kezban orada yok diye Malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil mesinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa. güzel daktiloları. Yüzü karma karışık olmuştu. zorla tuttu. şereften ve namustan bahsetmek için insanın hiç değilse kerhanedekiler kadar yüzsüz olması lâzımdır. Kezban için söylemeyeyim. çalgılı gazinoları. Buna karşı biz yalnız acıyoruz. yüksek ırkçılığı propaganda eden vasıta haline geliyor.. — Haydi buna da doğru diyelim. bir tarafta hastalık korkusuyle kerhaneyi devam ettirmek meşru mazereti. Bir bekçi. Yani birkaç sene sonra onu.— Gelelim kerhaneye. kızı öldürmek neyi halletti? — Doğru. metres hayatını saymıyorum. Diğer kızların orada bulunması yüzünden hiç vicdan azabı duydunuz mu? — Vicdan azabı büyük kelime. — İyi ama Kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi.. milliyetten.. — Evet. — Pekâlâ! Siz.

Tahsili : İlk tahsilini Bulgaristan Eskicuma Türk rüştiyesinde ikmal etmiş... Size şimdi hikâyeyi okuyacağım. Gelelim eserlerine ve edebî mesleğine: İlk öğertmenliği Malatya vilâyetinde olduğundan tesadüfe ne dersiniz? hemen bütün hikâyelerinin mevzularını buradaki Ayvalık köyünden almışmış. «Herif iyi etti. — Küçük kardeşim göndermişti. romanlar yayınlamış.— Artık mübalâğa ediyorsunuz. şuradan kitabı ver. Küçük. . İncili şerif okumuş bir muharrirden bahsedeceğim. içkinin ve ebedî kadın daüssılasının köpürttüğü hakikî hüviyetlerini etrafa taşıra taşıra faytonlarla o sokağa girerler. henüz neşredilmemişlerinden meydana getirdiği dört.» derdim. İncili şerif okumuş bir muharrirden ve bir Türk orospusundan.. İnsanları aldatmanın en doğru yolu. — Evet. Tanıyor musunuz? Müdür bey? — Hayır. «İzmir Hikayecileri Antolojisi». Orospuluk bir yüzkarası olmaktan maalesef çıkıyor müdür bey. en kestirme yolu.Yaprakları acele acele çevirdi: Size efendiler.. — Mübalâğa nasıl söz! Mübalâğa birisini aldatmak için kullanılır. Şimdi «Yeni Asır» gazetesinde muharrirlik etmekteymiş. Kalktı. Kendi ifadesine göre ilk dinlediği kitap Süleyman çelebinin mevlidi. Türk sefareti vasıtasıyle Balıkesir muallim mektebine yerleştirilmiş. Şurada canım. 26 yaşında.. Mecmua ve gazetelerde çıkmış hikayeleriyle. karışık içkilerin kamçıladığı seslerle doluydu.. hikâyeler. Son üç dört senedir. burada kim olursa olsun birisini aldatmak istesem. Böyle gecelerde Allahm affedemeyeceği hiç bir günah yoktur. Gençlerden olacak. Ooo. Birisini getirip masaya koydu: İşte beyler. Okumaya vakit bulamadım. Vallaha uydurmuyorum.İlk okuduğu İncili şerifmiş. Aradığı yeri buldu: İncili şerif okumuş muharririn adı ve soyadı: Ertuğrul Deliorman. ben de sabahtan beri herkese uyardım. 1936'da Sivas'tan mezun olmuş. namusunu temizledi. Babası adı Salih.. inkılâp sayesinde kızlarla erkeklerin bir arada okudukları ilkmekteplerden birisinde hocadır. Anası adı : Sıdıka. Eğer. Lütfen sabredeceksiniz. bir ırk üstünlüğü misali oluyor. — Öyleyse. Aynen okuyorum. gençlerden. Başlıyorum : «Geceleyin kasabanın en canlı sokağı muhakkak ki «kırmızı fener» sokağıdır. Meyhanede ipi kıranlar.. pis bir kitap. Doğum tarihi : 1332. Şaşırtıp aldatmak için.. İzmir kazalarında öğretmenlik yapmış. Okumadığınız anlaşılıyor. beş kitabı varmış. Halis kan bir orospu. Hadisenin olduğu gece «kırmızı fener» iki tarafa yalpa vuranlar.. Kitapları raftan çıkardı. pek de genç değil. güldü : Ne tuhaf! Sizin evden getirttiğiniz kitaplardan birisi imiş. sözlerini tasdik etmektir... Başta duruyor. Çünkü gündüz çılgın bir neşeyle Cumhuriyet bayramı kutlanmıştı. Kezban'ın babasına ben işte o sebepten kızıyorum. Şimdi.. Aynen : İsmi: «Gâvur!». kapı kapı dolaşanlar. Şoför. Kendi tabiriyle «iki yakası bir araya gelince» neşredecek... Muharririn hayatına gelince : İlk yazısı Balıkesir'de «Türk ili» gazetesinde çıkmış ve daha onaltı yaşmdayken aynı gazetede «Sesler» başlığı altında her gün bir fıkra ve muhtelif imzalarla röportajlar.

oturdukları yerde uyuklayan biri şişman. Saatin onikiye yaklaştığı sırada. Kahramanının ismi de «Kezban». dönerdi. marsık Emine bile boş değil bu gece. Uzun boylulardan biri ağzındaki piponun yanı başından dumanla karışık birtakım anlaşılmaz kelimeler çıkararak ellerini çırptı. üçüncüsü çukulata renkli kızların varlıklariyle yoklukları birdi sanki.» İstanbullu gülümseyerek durdu : — Beyler! İşte bakın. Oturduğu yerde duramazdı. İçerisi hıncahınçtı. Müşterilerini eğlendirmek. böylesini hiç görmedim. Plak durmuştu. Kezban» diye haykınşan. Başka akşam buyurun.. Kezban iki aydır bu kasabada çalıştığı halde. öteki geçkin. kapı çalındı. alâkayla Kezban'ı. fıkır fıkır gülerek gözleri kapalı birkaç dakika öylece kalırdı. Son derece neşeliydi. Size de öyle gelmiyor mu? Biz sanki hikâyenin şu anda.. mayosu içindeki (geceleri kırmızı mayo giyerdi) kıvrak vücudunu kıvıra kıvıra döner. Gelenler garip bir dille selâm vererek hasır iskemlelere yerleştiler. Dışardan kapıya yüklenenlere «anakadın» ağız dolusu küfürler savuruyordu. Müsaadenizle diye hay kırışan bu insanlara küfür para etmeyince tatlı dil dökmek mecburiyetinde kalıyordu: — Beyler! Kezban değil ya. «Kezban. nenin nesi olduğunu doğru olarak bilen yoktu. Nereden geldiğini. Gramofona oynak bir plak kor. Bu hayata yeni mi atılmıştı. Hâdise garip bir tesadüften ibarettir. kız! diye bağırışına mukabele olmak üzere karşısında parmaklarını şakırdatarak göbek çalkalıyordu.Kapısında gemici feneri yanan evlerden üçüncüsü âdeta kudurmuştu. çaça kadının: — Deli misin sen ayol? Akşamdan beri yirmi müşteri savdın otur. Vaka Malatya'nın «kırmızı fener» inde ceryan ediyor. göbekli bir adam girdi. bir türlü doyulamayan bir kadındı. Şeytan kulağına kurşun. . Kezban onlara bakmadan anakadının kollarına yığıldı. dinlen biraz. tahta döşemeleri zıngır zıngır titretiyor. hasta olacaksın. tük müşteri kapının küçük penceresinden şöyle bir göz atıyor. Aa. Karşılarında. Tek. İçeriye ağızlarında pipo. Gözleri hâlâ kapalıydı. Yabancılar. içeri girmeden geçip gidiyordu. Bak keyfine sen. Kezban oyununu bozmamıştı. Yorulunca başım avuçlayarak oturan müşterilerden birinin kucağına yığılır. uzun boylu iki kişi ile beraber yine şık giyinmiş. laubalilikten fazla kadın samimiyetiyle dolu vücudunu seyrediyorlardı. sarı saçlı. yoksa tramvaylı şehirlerin umumhanelerinden mi buraya gelmişti? Soranlara kahkahayla gülerek: — Bir orospunun hayatı ne olacak arslanım! derdi. memnun etmek hususunda müthiş sabır sahibiydi. Gece bir hayli ilerlemiş. Fakat laf anlamayan. Belki bu mevzuda bu kitabı hatırlayışım da bu tesadüften ileri geldi. Kezban gene gramofona uymuş. yarın akşam buyurun. Kezban çaça kadının kucağında kaîakalmıştı. Belki de uyuyordu. Vallaha uydurmuyorum.. vaktiyle yazılmış bu hikâyenin mabadini yaşıyoruz. Devam ediyorum. sokağın yükü biraz hafiflemişti..

Onları zaman zaman yoklayan bir yokluğun sıkıntısı vardı: Kadın! Hayır. mütehassıs sıfatıyle bir dost memleketden getirtilmişlerdi. Hele o kadın. bir toprak avluya. hınca hınç kadınla dolardı.. Akşam paydosundan sonra mendil. Sabahleyin.. git gide hoşlarına gidiyordu. İlk dakikalarda yadırgadıkları bu yer. Daha evvel tecrübeyle öğrenmişlerdi ki bunlardan herhangi birisini dansa kaldırmaya teşebbüs etmek kös kös geri dönmekle neticelenir di. Ne kaygısız hayattı o!. gömlek. bir veya iki erkeğe mukabil. bol kahvaltılarından sonra iş otomobillerine binerler. iriyarı endamlı. biraz yürüdükten sonra bir kapıyı çalmışlardı. geniş omuzlu. Bunun üzerine sarı saçlı ve pipolu iki genç tercümanlarını yanlarına alarak faytoncunun rehberliğiyle buraya geldiler.. Böyle bir şeyin olamayacağını.. tren zamanı istasyon. Bu yüzden kendi dillerini pürüzsüz konuşan genç kaymakamın kendilerini büfeye davet edişinden istifade ederek bir aralık ondan «dam» rica ettiler. toz. sığır mayıslarını eşeleyen tavukların ve kaldırım üzerinde güneşleyen komşu köpeklerin. Bu akşamki baloya. Her zaman. Fakat bu.. arzu ederlerse falanca yerdeki «Türk Barı» na gitmelerini izah ve tavsiye etti. kravat gibi sık sık değiştirdikleri şuh kızlarla herhangi bir parka. Bu teklif karşısında genç kaymakamın yüzü birdenbire karıştı. mavi gözlü. herhangi bir kabareye giderler. bir ortaçağ ressamına model olacak derecede . ihtiyar ana kadının kucağında. Bu bir yıl içinde hiç bir genç kıza kur yapmak fırsatını dahi ele geçirememişlerdi. Kapının üzerindeki küçük pencereye çıkartma resim gibi ihtiyar bir kadm yüzü yapışmış. hikayeci üç yıldız koymuş. Fakat burada? İşte bir yıl oluyordu ki aşağı yukarı yirmi beş bin nüfusu bulunan bu Anadolu kasabasmdaydılar. Kendi memleketlerini düşünüyorlardı. Devam ediyorum : «Bu iki yabancı.. Lâkin ne garipti bu Türk barları!. daracık sokağın iki keçesine kaçışlarını keyifle seyrederek ve onlara anlamadıkları bir lisanla bağırarak kasabaya onbeş kilometre mesafedeki işlerine giderlerdi. Netice hiç de ümit ettikleri gibi çıkmadı. onları içeriye. Sokak başında faytondan inmişler. tümen tümen kadın ve genç kız vardı. Harp yangınından çok uzakta bulunan bu kasabada yaşamak onlara sonsuz bir zevk ve huzur veriyordu.İstanbullu nefes aldı : — Buraya. Ne taassuptu bu!. herhangi bir gazinoya. Birer cigara buyurun. sarışın. burasının bar olmadığını. Yani tasvir ve takdim bitti. sessiz bir kritiği müteakip. Sadece kadınlık edecek kadınların yokluğu. oradan da yarı çıplak vücutlu bir kadının oyunu ve şakrak sesi ile dolup taşan basık tavanlı bir sofaya almıştı. Kaymakam «Türk barı» demişti. bol bol dans ederek doyasıya eğlenirlerdi. güzel olması şart değildi. toprak içinde «askerlik» oynayan çocukların. onlar da usulen davet edilmişlerdi. Bu hikâyenin yazılmasına sebep olan asıl vaka başlıyor demek. Her pazar günü park. pipolu delikanlılara «alıcı gözüyle bakan» bir tek genç kıza rastlamamışlardı.

Biraz sonra yaşlıca bir polisle içeri girdi. zevkini yapmaya mecburdur . altın bileziklerden artık kolları görünmez oldu. yerlerinden kalkmışlar. Dudakları titriyor. Şu halde. tercümana asabî asabî bir şeyler söylüyorlardı. beni mazur görsünler! Cevap yabancılara tercüme edildi. Diğer kadınlar. — Senin gibilerin hakkından polis gelir.. şaşkın şaşkın ona bakıyorlardı. Gürültüyü duyan diğer evin sermayeleri açık saçık kıyafetleri ile birer ikişer geliyorlar.» derlerdi. Arzularını yerine getirmiyeceğim işte.. seni çiftetelli oynarken bulmuşlar. Kendi aralarında sık sık Kezban'ı çekiştirirler ken «Ne para canlısı karı! Ölecek kadar yorgun oluyor da. avurtları sıkılmıştı: — Yorgunum efendim! insanı hasta yapan yorgunluktan anlamaz mı bu adamlar? diye hiddetle söylendi. Kezban göğsünü yumrukluyordu: — İşte ben. onların etrafında halka oluyorlardı. Tercüman bu cevabı ötekilere tercüme etmeye lüzum görmeden. Kezban birdenbire doğruldu. Tercüman gözlerini kendilerinden ayırmayan çaçaya Kezban'ı göstererek : — Mösyöler. bir orospu. Polis lâzım polis! diye yüksek perdeden söyleniyordu. — Bu mösyölerin kim olduklarını bilmiyorsun galiba hanım? dedi. Fakat şişman tercümanın yanındaki uzun boylusu sertleşen sesi ile bir şeyler söyledi: — Ne demek? Böyle yerlerde müşteri reddedilmez.. onlara kolaylık göstermeyi kendi vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis. göğsü hızlı hızlı inip çıkıyordu. hiddetli bir sesle. Anladınız mı? Mösyöler kim olursa olsunlar. — Müthiş yorgunum anne. Şişman adam... Tercüman. hakikaten dışarı çıkmıştı. iki yabancı. Tercüman lalettayin bir umumî kadından yediği bu hakareti hazmedememiş gibi yerinde duramıyor. Çaça kadın bile hâlâ şaşkınlıktan kurtulamamıştı. vaziyeti polise izah etti. düşman gibi. onlarla alâkadar değilmiş gibi bir tavır almıştı. Kaşları çatılmış. bayanı istiyorlar! dedi.. müşterisinin arzularını yerine getirmeye. Kezban iradesini kimsenin eğiltemiyeceğinden emin halile ve gururla cevap verdi: — Buyrun efendim! Polis iki adımlık yerde. Demek ki yorgunluk bahane. demiş.nefis vücutlu kadın! Onlara her şeyi unutturmuştu. Kezban'a döndü : — Mösyöler içeri girdikleri vakit. kinli bakışı ile süzüyordu. Kezban bir sandalyeye çökmüş. oflayıp poflayarak.. Ecnebilere daima nazik olmayı. gene müşteri kabul eder. Hem ne olursa olsun.. İki yabancı Kezban'ı işaret ederek burnundan geliyormuş hissini veren yumuşak ve sisli kelimelerle şişman tercümanlarına bir şeyler söylediler. buna sebep ne Kezban? . Arzu ederseniz ben çağırayım. Onları. orospuyum ve müşterimin zevkini yapmayacağım.

Orada Naziliğin Alman milletinin ruhuna nasıl yerleştiğini ispat için insanın gözlerini yaşartan bir . kendi kendine dans etmiş. Kollarını savurarak.. Fakat rolünde muvaffak olamadı. Sabrı tükenmiş gibiydi. Hem de yanık.» Sırtında kırmızı mayosu.. Anayurda doğru sürüp götürmeliydi..Genç kadın sandalyesinden tekrar fırladı. Anladınız mı sebebini? Evet.. sözleri döküldü. Ben Türk erkeklerinin orospusuyum. Almanya'ya gidip gelmiş yiğitlerden. başı kolları arasında hıçkıra hıçkıra ağlarken ağzından. Millî bünyemize elhamdülillah yerleşti.... Polis bile söylemeye hazırlandığı cümleleri yutmuştu. — Ben Türk orospusuyum polis bey. bundan başka. Gözlerinden iri iri taneler dökülmeye başladı. Kendisini tutmak istediği besbelliydi. akşamdan beri yirmi Türk erkeği ile yatmış. «Begümhan» falan olmalıydı da okuyucunun fikrini Turanlara.. Bunu birisinden dinledim. istemiyorum. Birden parladı: — Bana hiç bir şey olmaz polis bey. senin için fena olur. Irkçılık artık kerhaneye kadar girdi. Diğer kadınlar başları önlerinde susuyorlardı.. Kezban sıkılan yumruklarını kalçalarına vurarak kesik kesik söyleniyordu: — Ben gâvur orospusu değilim polis bey! Bir sandalyaya yığılmış. İstanbullu kitabı ileri doğru sürdü. Yalnız «Kezban» ismini beğenmedim.. âdeta deliye döndü. Gayrı bize hamdolsun zeval yoktur. «Kayahan». dudakları daha fazla titriyordu... Boğuk bir sesle: — Beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz.. iş Bankasını soyduğundan mahpustu. Yutkunuyor. Yüzde yüz ırkçı bir hikâye.. «Gökhan». Yumruğunu üstüne koydu: — Anladınız mı? «Ben Türk erkeklerinin orospusuyum polis bey. — Böyle şey olmaz. Bir saat.. Uydurduğu belli bir şey! — Zanneder misiniz? Size bir küçük hikâye daha anlatacağım. — Sadece istemiyorum.. Polis... «Ayhan». — Mecbursun. Yaşlı polis. Bir şair mebusun oğlu anlattı... yorgunluk falan hepsi bahane.. — Fakat vazifeni unutuyorsun. gözlerindeki ıslaklığı etrafa göstermemek için ağır ağır bahçeye çıktı. İki yabancı alık alık kadına bakıyorlardı. Boğazına bir şey tıkanmış gibi boğularak devam etti: — Ben gâvurlara orospuluk yapmam polis bey. — Vazifem mi? Yapmıyorum vazifemi. Elinizden bundan başka ne gelir polis bey? Fakat sürüleceğim yer gene bir Türk memleketi değil midir? Herkes susuyordu. deyince «kırmızı fener» in dilberi. Zaten tırnaklarını avuçlarına geçirecek derecede asabi idi. — Sonra. kanı yüzde yüz hâlis bir Türk kadını. İstemiyorum efendim. Hem de realist...

Bir mayolu kız beğenip yukarı çıkmış. Vaziyeti öğrenen feryada iştirak etmiş. Cumhuriyet bayramı gecesi demek vazife imiş. içinde ölürüz. Duymadınız mı.. Artık orasını sormadım. Sonra senin hakkında fena olur. Bereket versin orada nüfus kâğıdı sormuyorlar. Kezbanlar. var kuvvetiyle bağırarak. meydana çıkmış. «Türk erkeklerinin orospusu olduğunu» hiç unutmadan gözlerini kapayacak... Aralıkta «yahudi» kelimesinin sık sık geçtiğini bizimki farkedince işi anlamış. işbölümünü inkâr mı ediyorsunuz? işbölümü var! Siz harpte öleceksiniz. iş bölümünün zor yerine düşmüş vatandaşın orada ebediyen kalmasının vatan ve millet selâmeti sayılmasındadır. Gürültü bastırılmış. Halbuki dünya iş bölümü üzerinde durur. «şu kefere misafirlerimizle dans ediversenize» diye teklif edemiyen kaymakam bey.hikâye söylemişti: Bir «kırmızı fener»li haneye gitmiş. Bizim kız katili Memet'in oğlu amele. Vazife. Aksi takdirde sonu fena olur. Bizim Trahom hastanesindeki doktor da vazifesini yapıyor... Pasaport meydana koyulmuş. Vazifesidir. Berlin'de. Kadıncağız bizim oğlanın sünnetli olduğunu görür görmez yataktan sıçrayıp duvara kadar kaçmış. îşte iki hikâye.. Kezbanlar. vallaha Türk. Tabiî atacak.. Polis gelmiş. bir kanun mümessili mi. Ne yapalım? Ben muharrirlik edeceğim. yoksa bıyığı terlemiş bir S. o ihtiyar ve gözü yaşlı memur ne diyor? «Fakat vazifeni unutuyor musun? Mecbursun.. aynı kefereleri «Türk barına teşrif buyurun» diyerek yine bir Türk kızı olan Kezban'ın başına neden musallat ediyor? Hep işbölümü denilen muvazeneye riayet için. Yalnız bizimki daha orijinal. Ben Patagonya'da sefaret kâtipliği yapacağım. Türk kadınının nasıl olup da esaretten kurtulduğunu ballandırırken bizim Kezban kırmızı mayo ile göbek atıyormuş. billaha Türk!» diye narayı basmış. İkimiz de hakkımıza bu memlekette kanuna hürmet için razı olacağız. ırkdaşımız ve aynı zamanda kanun mümessili polis bey. Vazife. Soyunmuşlar. Bu iki vazife ara sında hiç mi fark yok? En büyük Türk âlimi merhum Ziya Gökalp. O da bilmukabele «Türk. Mesele iş bölümünde değil. Hepimiz işbölümünün içinde doğar. küçük bir fark oldu.» demiyor mu? Göbek atmak da. Hangi vazife? Orası belli değil. güneş gibi. Bazı Türk kızlarına. Eskiden bu iş için şart aranmazdı.. Türklük. her şeyden mukaddes. işkence eden insan da vazifesini yapıyor. eline ne geçerse Türk delikanlısının suratına fırlatmaya başlamış. Aferin! Demek radyolarımız.. Bir kerre vaka Cumhuriyet bayramı gecesine denk getirilmiş. Şimdi.S muharibi mi? Her neyse.. Feryada yetişmişler. «Gözlerimi kaparıml vazifemi yaparım» buyurmuş.. gözü yaşlı. Bizdeki gibi ihtiyar.. gözlerini kapayıp vazifelerini yapmaya mecburdurlar. vazifesini yapacak!. iş bölümünün aleyhinde misin? Kanaatinizce işbölümü olmamalı mı? — İş bölümünün lehinde ve aleyhinde olmak diye bir hadise yoktur. gâvurlarla yatmak da bazı Türk kızları için. hecelenmiş. yahut jandarma tavlasında vatandaşa sopa atan. Oğlan zifafa nail olmuş. Kanının hakkını Aryen kızından parası mukabilinde almış.. şu anda polis dairesinde. — Şu halde. Kezban'ın babasına neden kızıyorum? Yahut da . Buna adıyla sanıyla «grev » derler.

operatörlük de bazen nankör bir zenaat oluyor.. yaşadı. hep birdenbire olduğu için tuttu. Lâkin tersine çevirip fıkaranın boynuna bukağı gibi geçirilmiş duruyor. — Haklısınız. Beş bayan pekâlâ. Biz âdinin bayağısı. Düşman yenilince «yavaş yavaş» diyerek imha muharebesi durdurulur mu? izmir'e. Kendimizi methetmemizin sebebi burada. şapka giymemiz. Türk ırkından olduğu için gâvurla yatmayan orospucuğun acıklı.» demişti. kerhane yapıyoruz. Fazla olarak vazifesini yapmak istemeyince üstüne kanunun beli tabancalı mümessilini göndererek cebretmeye kalkacak kadar hayasızlığı gökyüzüne çıkarıyoruz. içlerinde üç kere önüme kadın yatıp kız oğlan kız kalkanlar oldu. cami kürsüsünde vaaz mevzuu çıkaramazdı.ona niçin sizin gibi acımıyorum! Bir evi yahut bir sokağı. Namus telâkkisi vardır. Uç kere aynı soğuk ve utanmaz eda ile beni tanımazlıktan geldiler. şerefli hayatı. Kadınları doğurtur. Yaramızı bildiğimizden gocunuyoruz.. Her zaman gelir ararlar. Zenginlerin namusu başka. islâm orospusu olduğu için gâvurla yatmayan Kezban'm macerasından. gayet haklı bir söz bulmuş gibi. Haya ederdi. Sakarya'dan onbeş günde inmek yanlış da.. Fakat kızlıklarını tamir ettiğim hanımlar. içtimaî zaruretlerden madut olmakta devam edecektir. Komşunun karısını yavaş yavaş kandırır da baştan çıkarırız. Fenalık yok demiyorum ama. beni o andan itibaren unutmayı seviyorlar. Çünkü bir anlık zaaf denilen yalana inanmam. Ben de onların bu unutkanlıklarından memnunum. Bir antolojiye bilhassa o hikâye alınıyor. Yavaş yavaş hepsi yoluna girecek. yani bütün Kezbanların namusunu arayacağına evlâdım öldürüyor. Orospuluğun kökleri iktisadîdir. Bizi bıçaklayacağına. ihtiyar Rum karısı. Gücümüzün yettiğine vuruyoruz. bayağının âdisi olmuşuz... Yavaş yavaş fenalık yapılır. Şimdi. Bu biraz da tahsil ve seviye meselesi. pardon. masasında otururken şüphesiz kendisine pek yaraştırdığı bir azametle lafa karıştı: . oraları köy köy zaptederek gitmek mi doğru. küçük bir «nahiyeyi» her felâkete karşı muhafaza edebilir. işte görüyorsunuz. Orospuluk püsküllü festen daha ehemmiyetsiz püsküllü belâ mı ki yavaş yavaş kaldıracağız? Hayır. İktisadî temele dokunmak kabil olamıyor. Bu iktisadî temel durdukça orospuluk. iyilik yapmak için vakit geçirmek mazeret değildir. fıkaranın namusu başka. hayasıza doğru «yükseliyoruz. Hepimiz de öyle yapıyoruz. Doğurtur. Kızların ellerine vesika vererek oraya doldurup zenaatlerinden temettü alıyoruz. Kibar ve zengin kızların zedelenmiş bekâretlerini pis bir usulle tamir ederdi. Harf değişmesi. Bir kadın operatör ahbabım vardı. Eski telakkiler birdenbire sökülüp atüamaz.» Eskiden. babayiğit ırkçılarımızın millî ideallerini ispat eden bir vesile oluyor. Yerli nahiye müdürlerinden Sadık bey. bir hoca. «Doğurttuklarını beni çok severler.. Kürtaj değil. taassubun yol kestiği devirde. — Eski telakkilerden iyiye doğru değil. Beyoğlu'nun güneş görmez sokağında komşusuyla yaptığı bir kavga esnasında Türklüğe hakaret edebilir mi? Kanun «eder» diyor. yavaş yavaş düzelteceğiz.

Millette tabiî cahillerde bir kanaat var: İnsan karısını canı istediği zaman vurabilir sanıyorlar. istanbullu.. Siz Allaha pek acayip bir iş gördürüyorsunuz. şurtun da. Kederli ve ümitsiz bir hâli vardı: — Onbeş sene verdiler. Keskin sirke küpüne zarar... — Kötülükte görürse vurmasın mı? — Bir erkek karısını kötülükte görüp öldürürse zaten ceza on dört aya kadar indiriliyor. — Yani Allah mı? — Evet. — Yahu. — Haberim var. Havadis dinlemeye vakit bulabildin mi? — Ne havadisi! Ben bu sözlerin hiç birisine inanmıyorum. Dün akşam.— Geçenlerde de «iktisadî» dediniz. kapıdan Sefer'e seslendi. — Aldırma. bu vaziyette mutlaka adam öldürürmüş ve mazur imiş. Memet'in kızını öldürmesi Allah tan mı? — Tabiî.. Duydun mu? — Onbeş sene vermişler. Bu kadar adam ölse dünyada insan kalmaz. gecelik entarisiyle bıyık takmış bir kadına benziyordu. Kirli bir iş..... Ertesi gün. deminden beri derdini bol bol döktüğü için duymaya başladığı ferahlığı birdenbire kaybetti. insanları idare eden bir kuvvet yok mu? — Meselâ nasıl bir kuvvet? — Manevî bir kuvvet. Sadık bey. idamdan başladı. . — Hep «Almanlar yenilecek» diyorsun. Aklında mı damadını öldüren 0mer'e de on beş sene verdilerdi. Yalnız Almanlar kazanıyor. — Sen şuna bak.. işi bilmiyor. Namusçular. bunlar namus uğruna başını belâya sokanlara düşmanlık mı ediyorlar? — Hayır. — Başüstüne. — Kezban'ın orospu olması da mı Allahtan? — Elbette. Herifler ilerliyor. — Öyleyse neden bu kadar ağır ceza veriyorlar? — Dedim ya şartı var. — Şartın da Allah belâsını versin. Vazııkanunun kanaatince erkek kısmı. Ona bakarken.. cezaevi müdürü istanbullunun odasına çıktı. Takdiri ilâhi. Sen bir kahve pişirt.. Bir şartla: Kadınından şüphelenmemiş olacak ve oda kapısından girince münasebet halinde bulacak. Bizde civcivleri sonba harda sayarlar. Kahve söyledi... Her şeyi iktisada getiriyorsunuz? Bundan başka. Müdüre bir cigara verdi Tabiî sade içersin? — Sade elbette. Esbabı muhaffefe görülerek onbeş seneye indi. İstanbullu. Kafayı çekmişsiniz. — Öyleyse. Tekrar öfkelendi: — Yani.. Başçavuş söyledi.

«Arslan» tayın parası istedi. Asrî cezaevine gönderilmeleri için yol paralarının gelip gelmediğini sordular. marangozlara takunyasının kopmuş kayışını yaptırmak istese.. Bir şey yazarız. — Güle güle. Ben gidiyorum.» istanbullu kurşun kalemini yokladı. Müdür işlerini hatırladı: — Ben ekmek parası almak için Maliyeye gideceğim. «insanlar. Başgardiyan Ali efendi bir kâğıt getirip imzalattı. Haydi kahve içelim. — Artık. . böyle bıkkınlık sıralarında yardım istemek âdeta gaddarlık oluyor.. Müdür gittikten sonra İstanbullunun üzerine bir tembellik çöktü. Dün gelen herif.. Rusları ezdirecek. — dediler.. sen idare ediver. Vakayı biliyorum. Üst kata çıkan merdivenin başında «ağa» lardan ikisine rastladı: — Safa geldin bey. düşmedi mi? — Mahallelerini alıyorlar. ana tarafından bize akraba olurmuş. Bugünkü devirde her şeyin parayla almıp satılması bir bakıma güzel bir icattı. — Bizim radyo ne söylüyor? — Hep aynı laf. aynı duyguyu karşısındaki insanların da duyabileceğini düşünerek üzülürdü. Bir istida vermeli. kurnaz. — Evet. Bugün. Yok. sevaptır. Bizimkiler doğrusu kurnaz. köşede kalabalık vardı.— Hayır! Ben İngilizlerden şüpheleniyorum. Şöyle dokunaklı yazacaksın. Takunyalarını tıkırdatarak aşağı indi. Kancık bir hükümet.. Sefer sana yarım tayın versin. Alman dostumuz. karar sureti istemek için.. İngiliz müttefikimiz. ilerde. Birkaç kişi. Müdüre bir de cigara sardı. Yanık yazacağız..dedi. Sokak üstündeki koğuşa baktı. Lüzumsuz masraf etmeyelim. Bir parça kâğıt aldı. — Pekâlâ! — Karar sureti çıkaralım mı? — İstemez. — işim var! Sonra. zenaatlerinden zaman zaman öyle bıkıyorlar ki onlardan.. Bir istida da müddet talebi. Bahçe açık olduğundan koridorda kimse görünmüyordu... Şuna bir temyiz lâyihası yazıver. Hangisi bize vurursa gözünü oyarız. Okuyanlar ağlamalı. doğrusu iyi idare ediyorlar. Biz bitarafız. Stalingrad düştü mü.. yarın düşer.. Çok da ısrar ettiler.. — Açılır. — Hiç olur mu? Sen masrafa bakma! Karar suretini çıkarsınlar. — Kolay. Allah razı olsun. terziye söküğünü diktirmek lâzım gelse.. istanbullu verdiği on kuruşun derhal kumara gideceğini bildiği için: — Bununla katık al.. Asıl mahpusanenin kapısını açtırıp koğuşlara geçti. Sağdaki kısma girdi. Kendisinden ne zaman bir istida yazması istense bu vıcık vıcık tembelliği hissediyordu. Cezaevi atölyesine kundurasının söküğünü diktirmek için inse. Memet de aralarında oturuyordu. diyerek zorla ellerinden kurtuldu. Sefer kahveleri verdi. Öğleden sonra. Hani ikinci cephe açılmıyor ki.

. «Uğru Abbas» derler bir kitap. Ol kişiyi defneylediler. — Merhaba! — Merhaba bey. Çünki ecel geldi. Resulekrem buyurdu ki gökten ol kadar ferişte indi ki ayağım basacak yer bulamadım dedi. Yeni başlamışsınız. Kavim ve kabilesi bu adamı götürüp bir kuyuya bıraktılar.. — Bir iyi kitap.. Hazreti Peygamber aleykisselâm ona ve onunla söylesene lanet eyler idi. Taaccüp eyledi. On yıl bu kişi daima bu işi işledi.. Anda ol meyti yuyup ve kefenleyip namazını kılmaya hazır oldular. Gelmek senden ama gitmek bizden. — Haydi devam edin.. Kürtçeyi hatırlatan tuhaf türkçesiyle kaldığı yerden okumaya devam etti: «Bunda hikmet ne ola. — Yağma yok... «Rivayet olunur ki Hazreti Peygamber aleykisselâm zamanında bir uğru var idi... — Ne kitabı?. Senin yanında ne haddimize al sen oku. — Oturun! Oturun rica ederim. Siz neden dışarıya çıkmadınız? — Kitap okuyorduk. Beş dakika oturacağım. Ben de dinlerim. Eshap sual eylediler ki Ya Resulallah niçin mübarek ayağınızı düz basmadınız.. Tahsildar Dursun efendi. Tevfik'i de beraber çekerek oturttu. Resul aleyhisselâm mübarek baş parmağının üzerine durdu. Hazreti Resul aleyhisselâm etti. Elini sallayarak hızla koştu.. Bunda hikmet ne ola dedi. Her gece uğruluk eder idi. — Sen bilirsin. Ben dinlemeyi severim. Gelip ol kuyudan Uğru Abbas hazretlerini çıkardılar. — Merhaba! — Ateşi yak!.. — istemez.istanbulluyu görünce hepsi birden sıçrayıp kalktılar. Taze kahve çektik ki... Amelinden sual edelim ne amel işler idi ve bu mertebeye neden . Hazreti Resul aleykisselâm buyurdu ki ol Uğru Abbas akrabasından bir kimse bulup getürün.. tezgâhtarlıktan vazgeçmezsin. Günah benden gitti. Kayserili Tevfik. — Ah kayserili...» — Durun bakalım. Akibetilemir vefat eyledi. Anı kuyuya bıraktılar. Adına Uğru Abbas derler idi. Sen ateşi yak. Kulak verme.. Dursun efendi şunu başdan oku! — Gözüm olasın beyim. İstanbullu. suphanallah on yıldır ben buna lanet ederdim. gümüş kenarlı gözlüğünü düzeltti. Derhal Cebrail aleykisselâm gelip hazreti Peygamber'e haber verdi ve etti ya Muhammed Rabbin Hakcelallâ hazretleri sana selâm eyledi ve buyurdu ki benim has kullarımdan bir velî kulum vefat eyledi... yatağına örttüğü seccadeyi derhal yere serdi. Hakkın hikmetine hayran oldular. Üstüne iki büyük minder attılar. — Olmaz. Çünki Hazreti Peygamber işitti. Var anı çıkarup eshap ile namazını kılasın ve her kim anın namazını kıla ehli cennet ola dedi.

Kız ol duayı sandıktan çıkarıp Hazreti Resule götürdü. ol dua kandedir dedi. Sevinerek evine geldi. Sandığını açıp mal ve akçe ararken sandık derununda bir hokka bulup anın içinde bu duayı buldu. Elini kaldırıp susturacağı sırada Arapça bitti tekrar Türkçe başladı: . Vardılar bir bâliga kızın bulup Hazreti Resule getirdiler.» Tahsildar Dursun efendi. Dimdik oturduğu ve parmağını bile kımıldatmadığı halde. Dün akşam hiç uyumadığı yüzünün sarılığından belliydi. imdi ya Muhammed senin ümmetinden bir kimse bu duayı okusa veya bile götürse Hak Celallah buyurur ki azmi celâlim hakkı için ol kuluma yerler ve gökler ağırlığınca ve göklerde melekler ve yer yüzünde olan mahlukat adedince ve denizler katresi kadar sevap yazarım..Ve dahi çok çok sevaplar eyledi. Resulekrem etti ya kız! Senin baban ne amel işlerdi? Biliyor musun? Ol kız etti: Ya Resulallah babamın hakka yarar bir ameli yoğidi. Ve evden dışarı çıkmayıp bu ay Allahı tealânın ayıdır deyu bu duayı okurdu. Gayrı uğruluk eylemedi. galiba gözlerini kırıştırmasından sezdi. Hiç hazır olmadığı halde uçsuz bucaksız bir merhamet hissetti ve yavaş yavaş Dursun efendinin kekeleyerek okuduğu Arapçaya öfkelendi. Resul aleyhisselâm dahi duayı okuyup yüzüne sürüp bu duanın nuruna taaccüp eyledi ve etti acaba Uğru Abbas bu duayı kande buldu derken derhal Cebrail nazil olup etti ya Muhammed Hakcelallâ hazretleri sana selâm edip buyurdu ki bu duayı Uğru Abbas bir zahit kulumun evine uğruluğa girdi idi. İstanbullu farkettirmeden. kızını öldüren Memet'e bakıyordu.. Okuyup acebe kaldı. Ve cennette nice köşkler ve saraylar veririm ve kavimler sağnışmca günahı olsa bağışlarım eğer bir kişi bu duayı yazdırıp kefenine koyup kabire götürse kabir azabından ve Münkirnekir heybetinden emin ola ve kabrine cennet pencereleri açıla ve mağrip ile maşrık miktarı vâsi ola ve Huri kızları yoldaş ola. Daima elinden ve dilinden bırakmayıp okurdu. Gözlerini duman yakmış gibi kırpıştırarak anlamaya çalışıyordu.erişti. On yıl uğrılık ederdi. O zamandan beri uğruluk etmeyip bir kerre sabah ve bir kerre yatsı namazından sonra okumaya başladı . Öksürdü. Yalnız anı biliyorum ki geçen Recep ayı geldikte heman pâk gusul edip ol ayda artık uğrilik etmezdi. dehşetli bir telâş içinde bulunduğunu istanbullu. gözlüğünü düzeltti. Kıyamet günü yüzü ayın on dördü gibi ola ve kıyamet ehli anı tazim ile görüp kendi hallerine pişman olup diyeler ki alemi dünyada ol duayı bulup okuya idin şimdi biz dahi bu sevabı bulurduk diyeler imdi bu duayı zinhar gaflet etmeyip yazıp götüreler ve okuyalar ve kabrine koyalar şek ve şüphe etmeyeler her kim şek getürse kâfir olur neuzubillah teala hazreti Resulallah salıyılalallah aleyhivesselâm emreyledi cümle sahabeler yazıp götürdüler ve ümmetine tekrar vasiyet eyledi ki bu duayı yazdırana ve okuyana ve bir şehirden bir şehire götürene ve yazmaya heves edenlere yarın kıyamet gününde şefaat ederim ve her kim bu duayı daim okusa arş âlâda bir melek çağıra kim muştuluk olsun ya Tanrı dostu Hak tealâ senin günahını yargıladı diye allahu âlem duayı Uğru Abbas. Herkes gözlerini yarım kapamış dinliyordu. Hazreti Resul aleyhisselâm işidicek. Kitabı pencerenin ışığına kaldırarak derin bir besmele çekip uzunca bir dua okudu. ya kız.

.. Eğer beş akça verip yazdırsa ahiretini ruşen ederim. Zira benim ol kulum dünyaca Kelimei tevhid okudu.«Evvelki günü iki rekat namaz kıla. Kıyamete kadar rahat ola.. İstanbullu. Ve dahi oğlunu ve kızını bağışlarım. Ol köşkü havaya kaldıralar ve eğer yedi akça verip yazdırsa sekiz cennet kapıları açılır. surei fatihadan sonra her ne okursa okusun namazdan fariğ olmaya burada bir kerre Selevatı şerif getire..e mührü şerifi söylemiş de Memet okutmak için getirdi. «Yol yakın. sana bir tulum peynir vereceğiz». Ötekiler de «amin» der gibi aynı ıslak sesleri çıkardılar. Fare bakmış bakmış da «olmaz »demiş.. — Sen fıkara mısın? — Fıkarayız.... Niye güldün? — Aklıma bir şey geldi. Dokuz akça verip yazdırsa cümle malın ve rızkın Allahu taala hıfzede on akça verip yazdırsa bir feriştah yaratırım ol feriştahm yetmiş bin ağzı ve yetmiş bin dili ola anın için kıyamete kadar teşbih edeler ve sevabın okuyana ve okutana bağışlayalar ve bu mührü götürene bağışlayalar ve her kim iki rekat namaz kıla ve el kaldırıp hacet dilese cemi haceti reva ola. navlun çok Bunda bir it oğlu itlik var» demiş. iyi dinleyin. — İste buyur: «Lailâheillallah Muhammeden Resulallah ya rahman ya rahim ya mestean ya Muhammed ya Ebubekir ya Ömer ya Ali ya Hasan ya Hüseyin ya Yahya ya Ha Um ya Allah lahavle velâ kuvvete ı la bıllaahySazim celli celalehu. Ol kulum cehennemden halas olmaya. azmi celâlim hakkı için ol kulumun imanı şüphelidir ve Habibimin ümmeti değildir.. «Neden yahu! Sen deve mısın?» diye şaşmışlar.» istanbullu dayanamadı: — Dursun efendi.» Dursun efendi içini çekti... Dört akça verip yazdırsa dünyasını mamur ederim. Dursun efendi acıklı bir ciddiyetle gizli bir şey söylüyor gibi: — Mühre geldik dedi. bu kitapta mühür de varmı? — Var beyim.» işte muhur bu. Altı akça verip yazdırsa cennette bir köşk veririm. — Hele oku bakalım. Hak celallah hazretleri buyurdu ki benim kullarımdan her kim bu mührü görüp ve işidip yazdırmazsa. Bin altı yüz altmış kerre ya Allah diye andan sonra her gün bin yüz kerre Lâilâhe illallah diye yüz kerre de Muhammeden Resulallah diye ramazan ayının aherine değin doksan bin kelimei tevhid eder. «Şu delikten bu deliğe gir. imdi her kim ümmeti Muhammetten ola azmi celâlim hakkı için bir akça verip yazdırsa kalmış orucunu öderim ve eğer üç akça verip yazdırsa cümle günahını bağışlarım. — Fareye demişler ki. — Anlat allasen. Kezban'ın babasına döndü: — Bir akçe bu günkü parayla kaç kuruş tutuyormuş?Fıkaralar için on kuruş. Ol kişi kabre girincek Münkir Nekir suali gelincek ol meytin çevresi timur hisar olur Hak taala hazretlerinden nida gelür ki ya Münkir ve Nekir dünün ger diye siz benim o kuluma sual edemezsiniz. Siz bu kitabı nereden buldunuz? — Memet.

Doksan dokuz tane yüz ne tutar bey?. istanbullu ısrar etti: — Söylesene. merakla sordu: — Temyiz bozar mı beyim? . buradaki dolandırıcılık meydanda. — Dokuz bin dokuz yüz... İbadetten bıkmak Rabbimin gönlüne güç varır. Yarın yine çekersin. — Öyleyse doksan bini bulmak için tespih kaç kere devredilecek? — On kere. Karar sureti için bir istida yazacağım.— Kaç akçalık mühür alacaksın Memet gülümseyerek önüne baktı. Bunu Müslüman nasıl sayacak? Buna teşbih dayanmaz. Yalana bak! Ben adam vurmuşum.. Sonra ne güzel!. Uğru Abbas duasını oku! Cennete geç.. Peki namaz. Hele ceza tasdik gelsin.. — Yazacağım.. Yağma mı var! Doksan bin defa Allahuekber denilecekmiş. Sen bana künyeni söyle bakalım Memet. Müslümanlıkta duayı parayla satmak olmaz. Elâzizli şeyh Kâmil efendinin müritlerinden birisi izahat verdi: — Teşbih doksandokuz tanedir. — İşte gördünüz mü? Her işin kolayını Allah bize göstermiş.. Tespih tamam olunca doksan dokuz tane yüz. _ İyi ama... — Bey doğru söylüyor diye devam etti. Tevellüt de ister mi? — İstemez.. Yirmi devirde yirmi çekirdek.. Üç akçaya Müslümanlığı değişmek olur mu. Bir de mühlet isteyeceğiz. sevaptır. — Künyemiz.. elli birinci sene Şeyh Yusuf'a bir mührü şerif yazdıracağız. Bakalım nasıl bıkarsın Memet ağa! — Aman tasdik gelir mi? Hepsi İstanbulluya döndüler. Biz iman etmişiz.. Yahu sizin fare kadar aklınız vok Üç akçaya cennette köşk alınır mı. günahtır..... Uğru Abbas duasını okursam günahım silinecek.. Her devir edişte bir tanesini sol elinin iki parmağına sıkıştıracaksın. hac. oruç. Müdür beyle görüştük. — Şuna bir lâyiha yazıver.. böyle saçma şey olmaz. dünya Kuran üzerine duruyor.. Bu kitabı mahpusları aidatmak için yazmışlar. Gönlümüze ferahlık vermek için. İzollunun Tepe köyünden Kadir oğlu Memet Arslan. Lâkin bir şartı var: Bıkmıyacaksm.' _ Beyim. «Karar sureti çıkarmalı» dedi. zekât nerede kalıyor? Elli sene rezillik edeceğiz. Dursun efendi sordu: — Tasdik ederler mi dersin beyim? — Belli olmaz. Kısmet. günahtır. — İbadetten bıkılma mı? Töbe yarabbi! Kayserili Tevfik yüzünü buruşturdu: — Biz nelerini gördük.. Birisi. — Bakalım. — İyi ama. Kayserili Tevfik. Feriştah bize dua edecek. Kayserili Tevfik'ten başka herkes yarım ağızla «evet» dedi..

bizim oralarda anadan üryan yatarlar. Herifi gördüm. Rabbim bizi korumuş bey. Günah Hüseyin!» dedim.. Kurnaz kurnaz güldü: Mahkemede «Aklımız başımızda yoktu» dedik. — Sen de mi kızını öldürdün? — Hayır. Gözüm karardı. Karı namahrem! Öteye gittim. Baltanın arasına bir yonga soktum. — Sana onsekiz sene mi verdiler? — Onsekiz sene. Kendisinden pek emin konuşuyordu. Köy uyumuş. gözleri siyah bir sicim gibi yumuk.. — Bozmaz mı ne mümkün? — Ben ummuyorum.. hem kendine eder. Bize bu lafı kaçan karının babası söylüyor böylece.. Gittim karının kaçtığı evin altına çömeldim. Uç sene de aşağı vermişler.. Karının babası. «Elin garibini yanlışlıkla öldürürsün. Dudağı davul gibi şişiyor da . Koltuğuma aldım..... tanışmıyoruz. dedimse akşam üzeri. — Ben gelmeden evvel. Yukarda aklım başıma geldi.. tek tük uyumayanlar da belki vardır. Ayıp bir şey.. İstanbullu sordu: — Senin fişin dolduruldu mu? — Hayır beyim. Aklım başımda yok beyim. Aldırma. Pek uzun yüzlü. Malûm ya. Hey köylü milleti! Sen bir kerre komşunun karısını çileden çıkarıp kaçırmışsın.. İndim derenin içine. ben de kurtulurdum.. Ev içinde yatsaydı vurmazdım. Daha öylece. Baltayı kaldırmışken öylece durdum. İki ay sonra dolacak. Ben de namus uğruna yatıyorum... Ay ışığı var. Bel kemiğim yılan gibi ürperiyor.. Bir yorgunum. Yukardan aşağı bir denedim. Böyle ekin biçme zamanı. dişlek bir adamdı. Kocakarı adam gibi horul horul uyuyor. Arada. bir yorgunum. O da kurtulurdu.. az kaldı doğradık gittiydi. Biz düşünüyoruz. Sen işi anlatıver. Kocareis bana öfkelendi. Kötü bir balta. Öküz gibi soluyor. böyle söyleyene hayretle baktı. «Vay Allah! Vay Allah! Sen benim kusuruma artık bakmayacaksın Allah! Amcam böyle derse eller ne demez». Yorganı açtım. Baltayı aldım.. Buna Kocareis merhamet etmiş.. Hisarda yatar gibi dama yatak serilir mi? Bizim köylümüz bey.. — İnşallah.— İnşallah bozar.. Amcam eve geldi. Tevekkeli. Amcam yabancı değil. Fırladı şuraya. birden açıldı. İstanbullu. — Karı başkasına kaçtı.. — Ceza verileli çok oldu mu? — İki sene oldu. Karının oynaşını vurdum. Adamın aklı başında oluyor. Hep kurtulurduk. Cezası onsekiz seneydi. Böyle bir gece. Herifin anasını.. soluyarak çıktım. Neden «esbabiye» ye sokmadılar?' — Sokmadılar. Soyunmadım. Gece. Köpek gibi emekliyerekten dama çıktım. «Sen yiğit olsan karın başkasına kaçmazdı ulan!» dedi.. diye düşündüm. — Öfkelenmekle olmaz.. Yıldız alacası. «Tövbe yarabbi!» diye yorganı çektim. hem komşusuna.

. bir ağlamak. İki gün düşündüm. Adam. Bir laf söylersin. öfkelenmişim. Hayvan gibi bir mahlûk. Sıtma bastırınca adam nasıl takattan düşer. Karı su gibidir. İncik verirsin.. Adam gibi değil. — Karıyı neden evvelâ öldürmedin? — Amcam «Karıyı öldüreceksin! Bunun usulü böyledir. Dizlerim tutmaz. îki tarafa ırgalayarak yavaş yavaş çektim. Herifin ilk karısına değil.. Çocuk ne benim ne de o herifin.. diye gülüverdim. Oturdum. Bu ses ovayı tekmil tuttu beyim. Şimdi mahkemede kayıtlıdır. Biz böyle biliriz. kazan gibi kabardı. Ben koynundaki kocasını çam gibi doğruyorum. Baltayı bir kerre salladım.. Bir de karı kısmı bir kerre kötü oldu mu. İslâm dini aşikâre bey. haydi bilirler» dedim. Yorgandan bel tarafı. Sonra biz mapustayken doğurdu. Çünkü baltayı savurmuşuz. Çekeriz çıkmaz. benimkine acıdım. Eksik etek!.hemen boşalıyor. işte öyle bir iş geldi başıma. «Bu Hüseyin ne der bu işe?» demezsin. Suç . köy yerinde çocuk tutmaz. «Vay Hüseyin. Karıma acıdım. ikim' zin arasında sayılıyor. «Suçlu otur!» diye bağırdı. korkudan kalkıp kaçamıyor. Tabancanın kurşununu bilirlermiş. vay Hüseyin! Artık sen Allaha karşı âsi oldun!» dedim. Karı yüklü idi beyim. Benim altımdan kaçan da herifin koynundaymış. Herifin eski karısı ötede yalnız yatarmış. ölenden!» dedi. ben korktum. Nereden bildin diye sor. Be herif! Sen bir karıyı baştan çıkarır.. «Yarılacak kütüğün kaması kendinden olacak». kurt dalamış gibi bir ses. Aklı yoktur. Bu sefer balta kemiğe sıkıca gömülmüş. Lâkin elim bir türlü varmıyor. Herifle on iki gün yattılardı. «Ulan sen adamla eğleniyor musun... rezil!» Baltayı kalasına «Hmhhh!» diyerek yallah ettim. «Ceza şimdi karıya geldi. besbelli. edepli edepli. Şaşırmışım. Üstümde bir bıçak kaldı. Yarabbi! Sen günahımı affet!» dedim. öldüm allah çocuğu tutmazmış. Karı milletinde bir vakit suç olmaz. benim kanımı bir şişeye. Bereket eski karı bir kerre bağırdı. el terazisiyle öldürüp öldürmediğini bilir beyim. Bunları ayağa kalktım da. Boğazım kurumuş. onu da bitirirdim. «Reis bey.. Karı milletini tekmil biz kandırırız. boncuk verirsin. kan kokusu çarpınca ayılmışım. Tekrar yere düştü. Sol kulağına değmiş.. Tıbbı adli doktoruna yolla!. Gök gürlemesi gibi meret! Karı bağırınca benimkine bir gayret gelmiş. Burnuma taze et kokusu. Aklı var. Kanlı gibi yalvardım. Ayağımın arasında çıplacık kımıldadığından. yalvararaktan söyledim.. çeneye kadar yarıldı.. Dinim gibi biliyorum ki oğlan benim.. Kocareis. O dakikada bir cesaret gelseydi. çekeriz çıkmaz. fikri yok. Harman zamanı on iki gün neye yarar? Harman zamanı. Karı aldanır gider. «suçlu otur» diye terslerse artık ne diyeceksin. Lâkin mahkemede bize öfkesinden «Bundan değil. Pislik temizlenir» dediydi. «Hıhhh!» diye vurdukça kafa. evine götürürsün.. Kendini damdan attı. içime bir ağlamak gelsin. çocuğun kanını bir şişeye koy. Bir bıçak.. çocuğun babasını haydi. — Karı duruyor mu? — Karı başka kocaya gitti. Reise bunları hep söyledim. Bir taraftan da gülmem tuttu. Gözlerini vıcır vıcır açmış bakıyor da. Kaçtım tarlalara doğru. Odun yarar gibi bir ayağımı omuzuna bastım.

On iki günlük karı olduğundan demek hevesi geçmemiş. Varsın yaşasınlar. — Gayrı orasını bilmem!. Bunlar beride. Cesaret edip karıyı öldürmek varmış beyim.» diye seviniyor. Bir günü bir gününü tutmaz. Öyle değil mi beyim? — Öyle... sen karıyı seviyormuşsun... dargın ve kindar anlattı: — Köy yerinde hizmetkâr kısmının ırzı.. Mahkeme kararlarını pek ziyade merak eden Kayserili Tevfik yavaşça sordu: — Neden tam ceza vermişler beyim? Ahmet İstanbulluya bırakmadan elini kaldırdı: — Bize de tam ceza verdiler. dersin. Dördü kız. Pişman olurdu. Ahmet çenelerini sıkmıştı. Bir karıdan dokuz çocuk. Gece koynuna girer. Benim karıyı bizim oralarda bilmeyen yoktur. Niyetin herifi öldürüp sonunda karıyı tekrardan kabul etmekti» dedi. Bize onsekiz sene dört ay gün verdiler. bu mahkeme hazzediyor. Sopayı çalardı. Adam. — Doğru mu? — Bilmem ki. Yürek.. Küreği. benim ikim kadar. Karı kısmı şeytanın kendisi beyim. yabayı çekti mi. «Hey Allah! Benim ömrümden al da şunun ömrüne kat!» demiştir. kendini vuruyorsun. beşi oğlan.. «Oh. Reis de senin gibi söyledi: «Anlaşıldı» dedi — karıya kıyasıya vurmadın. Değirmende çoğu zaman erkeklerin yükleyemedikieri çuvalları «hele çekilin yavrularım!» diyerek bir koluyle hayvana atıverir. «Şunu öldürsem de kurtulsam» dersin. Adamı vurmuyorsun. Elbet karıdan bıkardı.. tamam! İyi bir iş.. Eski karısı ilerde yalnız yatıyordu... namusu ağanın elindedir. Ağa kısmı hizmetkârının ırzına ters bakmayacak.. Boy. Herif öldü kurtuldu.. Osmanlı bir karı. Lâkin dünya bozulmuş beyim. bu sefer de «hey Allah. derdi.. sekiz dokuz erkek önünde .. akşam için geçer. benim ömrümden al da şunun ömrüne ekle». Onlar da çıplak yatıyordu. Biz burada her gün ölüyoruz. Yumruğunu hafif hafif dizine vurarak. Çalışır. Parmaklarını birbirine geçirdi —Öldürdüğüm gece herifle bir yatakta yatıyordu. — Duası kabul mu oldu? Gözlerini yere aldı — Bizim oralarda geçeleri çıplak yatarız. Kim bilir. Sen erkeği görüyor musun beyim? Hüseyin nasıl sığdırdığına herkesi şaşırtacak kadar uzun uzun içini çekti. sıcacık sarılmışlar. dünya gibidir. Belki herif de kendi kendine. Bende çocuk dokuz tane. amma öylesi çalışır. Adam kendi yüreğini hiç bilmez. Kendi kendine konuşuyor gibi dalmıştı — Lâkin. Bu gün seversin.erkeklerde. Karın kötüye düşünce.. adamı vurmamalıymış. Demek ki usul böyle. Çıkık elmacık kemikleri ve çukura kaçmış gözleriyle tatara benziyordu. — Hüseyin.. Sopayı yerken benimki «Aman ne olaydı da eski kocamda otursaydım». Adam sevdiğine kıyamaz.

Ben boş oturamam. Boş oturdum mu hasta olurum.. «Ağa... Aradan bir ay kadar geçti.. Lâkin adam o adam değil. şuncacık bir kız! Bunun ırzına geçmiş dediler. «İstemez!» dedim. etme karı! Bu kadar çocuk sahibi olduk biz. Sonra şişlik keseye vurdu. bizim kızla beraber çiftliğe yolladı. Yüz yüzden utanıyor.. O akşam . «Ne var?» dedi. mutlaka bir iş bulmuşlar». «Şuna bir sopa çekeyim. «Ağa sen bilirsin! Kız senin. Büyük oğlan. «Ulan nere si ufak? Erkek gördü mü. Biraz bekledim. canım çekerek abdest edemiyorum. Bir gün tarladayım. «ille de olacak!» dedi. Yalnız başına. sofrayı hazırladı: «Haydi!» dedi. tavuk pişirdi. Yağlı ekmek yaptı. «Bunda bir fenalık yok ama kız daha çocuktur. Karı. Su kaynaymca kenardan işmar edip güveysini çağırdı.. Şimdi. Konuştuk. «Yalandır. Gülüştük. kısrak gibi sağrısını titretiyor». Usandım. «Kolay gele!» dedim. diye güldü. Oğlan geldi.. soyunur koynuna girerim! Ne olurmuş?» dedi. Lâkin karı. — Tuh. «Bu da benim bir oğlum! Kafamı kızdırma. Ağa oğlu! Baş üstüne! Zengin yer. Kardeşinin ırzına geçmiş. Gülmeyin kardaşlar. bizim ağanın oğluna verecek oldu.. sana inat. hele sen dur. Kız cahilmiş. Sabah da ekmek yemedim. Sen kızı neden vermezsin?» dedi.. Allah belâsını versin! — Razı gelmedim. Böyle şeyleri dünya işitiyor da sen duymuyorsun.. Akşam eve gittim. Girdim düşünmeye. o da orada boş mu? Ona da orada.. Karı ocağa su koydu. «Dur bakalım. Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım. Hiddetlendi.. gözlerini paraladım.» diyerek kızı yolladım. Baktım. İçeri girdim.duramaz. O gece ekmek yemedim. ağa değirmenden gelirken atın başını tuttum. Razı gelmedi...» dedim. Canım da fena sıkılmış. köylü işin farkında imiş. götür kes. derim. Ben aşdan yemekten kesildim. Bizim karı. «Ahmet. Karı birdenbire öfkelendi.. düşünürüm de. O günden sonra kollamaya başladım. beyim. Ben şöyle el gibi çocukken işe girmişim. onbir oniki yaşında. Ertesi gün. damadı önüne almış yıkıyor... Adam boş durur mu? Boş adam mezarda olur. «Kızı görmeye gideceğim» dedi. Bu işler yapılmasın!» dedim.. Lâkin daha ufak!» dedim. Oğlanı. Halbuki ben bir dakika ekmek yemesem duramazdım. Bize «namussuz» demesin mi? «Ulan» dedi — karın güveyinle yatıyor pezevenk!» dedi. Büyük kızı. Birisiyle atıştık. Beraber bizim eve girdiler.» dedi. Babası üç evli. Sıçradım pencereye. Çocukları bir kerre sırasıyla dayaktan geçirdim. başka bir kötülükleri yok. Bir gün ilerde yatıyorum. Gücüm yetmeyecek. Aklı ermez. Meseleyi şöyle şöyle anlattım. Günahtır!» dedim. benim herif anamla yatıyor. Yüzlerini... Odada böyle oturuyoruz. Doğrusu' bu! Karı gitti. «Hoş geldin!» dediler. Bir gün anası evde yok. Kızı verdiler. en küçük kandan doğma bir kız kardeşi vardı. «Ne var?» Dedim. O günden beri. «Bir şey yok».. Çiftlik gibi yerde. Ağlıyor çocuk.. yüreğim şişti. Kız rahat edecek. Hayalarımıza. Dırdırdan bıktım. «Ulan o nasıl bir lakırdı! Kemiklerini kırarım!» dedim. Yalvardım. Meğer.. Ben razı gelmedim. Kız yemin etti. dedim. Bizim karı damadını hakikat çok seviyordu. Aradan iki gün geçti. Kız geldi.

İyi yediğinden. Cevap çıkmayınca kalktı. Eve yanaştım. Ertesi gün de karı gelmeyince. Macerayı bir bir anlattım. Bereket köpekler bizi tanır. İçim hiç istemiyor.. Oraya gittim. tüfeği sırtladım. Allahdan olacak kız yalnız başına suya geldi. Bir mendil ekmeği bütün bitirmişim. Bana bir kurt tüfeği verdi. Kıçına bir şamar attı. «Ulan. Tüfeği doğrultmak ne mümkün? Kız uyanır diye de korkmuyorlar. Kaynanası olacağın tarafına baktı. Sonra kız uykuya vardı. Adamın göğsünü paralar. Sazların içine. Bir de ayıldım... Ay ışığı adamı büyük gösterir. — Uzun olur bizim tüfekler. Ben uykuya vuruyorum. Dudağım ossaat çatladı. beni uyutup yanımdan kalkıyor... kızın adını sesledi. Yarım saatin işi! Velhasıl uzatmayalım. çekin yorganı üstünüze!» diyerek az kalsın bağıracağım. Sordum.. Allahdan da utanmaz mı adam. Dutun yaprakları da inadına hışırdıyor. İkindiye kadar uyumuşum.da çocuklara bastım sopayı. Susuzluk beni sarmuş.» dedi bizim damat. kuma yattım. «Babam gelirse kız!». Şavkı gözümü aldı. Yatsıdan sonra tüfeği besmeleyle doldurdum. Allahm emri sırasında keçi gibi bağırır.. Herif «Yarın gidecek misin?» diye sordu. Karnım her tarafı gözümde büyüdü. Dama yakın büyük bir dut ağacı var. Sabah olurken Muradın kenarına indim. Yataklar serilince seslendi. ama bir iki lokma yiyeceğiz. Zırıl zırıl ter bastı bize. Ağası bizim ağaya düşmandır. İkindi üzeri. O gece bir şey fark edemedim. Meğer domuz karı uyumazmış. Bir kerre attın mı. «Kızılibrik» derler. «Ağlama! Sen ağlama sus! Al gözünden bu gece!» dedim. Benim karnıma bir sızı . Ağa kısmının karıcıhğı fıkaranınkine benzemez beyim. yeniden dolduracaksın. Uzaktan iyi vurur.. «Aman buna bir çare!» dedi. Kürt tüfeği bilir misin beyim? — Bilmem. Birisinde kızla güvey olacak yatıyor. Adamın eti ay ışığında gümüş gibi parlıyor beyim. Eczasına iyice baktım. Bize iki saat bir köy var. gece oldu mu. Lâkin tek atar. «Kız orospu! Boynumu kopardın!» dedi. İki yatak serilmiş.. Avuçlarım terden ıslanmış. Kolunu beyazca çıkarıp işmar etmez mi? Güvey.. Yanıyor şuram. Biraz sonra herif kafasını at kibi havaya kaldırdı. Benim karı yatakları serdi. Halbuki uyumuyorum. Fırından çıkmış bir rüzgâr. Belimdeki ekmeği çıkardım. Yüzlerini karaladıktan sonra güvey. Karı «tıh» dedi. Oradan gece vakti yola çıktım.. toprakta yıpranmadığmdan beli kuvvetli olur. Belli bir şey! O gece elimizden kaza çıkacak. Keyifli. «Baba. Kız gitti. Onlar hayvanlara bakmaya gidince ben ağaca çıktım. Güveyle kaynana yatağa girdiler. Anamın koynuna giriyor. Bir taraftan da türkü söylüyor. Gülüşüyor reziller. Akşam olmuş.. birisinde benim karı. Yavaş yavaş eve yaklaştım. çarıkları çektim. Kızın iki defa icabına baktı. Öylece dalmışım. Yüzüme bir rüzgâr çarptı. «İyi öyleyse. Bir çalılığın dibine silâhı sakladım. Töbe yarabbi! Benim karının huyudur. «Ben bunları vuracağım ağa.. Kızla herif bir yatağa girdi. Geldiler. Öteki ilerdekine yattı. Damı gözlemeye başladım. «Baban değil ya isterse Malatya valisi gelsin! Ben bir kerre çileden çıkmışım Bekir!» dedi. namluyu temizleyeceksin. Yaz ayları damda yatar insan. Çiftliğe vardım. Ay ışığı gündüz gibi. sen ne dersin?» dedim.. Ateş düşmüş yanıyor.

Şakaktan sıkmak olmaz. Tüfeği yere uzattım. Bak şu bendeki fikre bey. Bereket uyanmadı benim kız. Peşime düştü. Ağzıma bir dut yaprağı aldım.. Kibrit çöpüyle betonu çizmekten vazgeçti. İyice ayırdıktan sonra tüfeği aldım.. duyulmaz. uyku içinde kocasının göğsüne iyice sokulmuş. Tüfeği doğrulttum. yanıyor.. Ya ölmezse. karnım titriyor. «Yoruldum. başka bir hizmetkârın namusuna dolaşacak.. Bekle hele.. Beni görünce güveyisi zannetmiş olmalı ki «Bekir!» dedi. Seslere kulak veriyorum.. Namluyu tam alnının ortasına dayadım..» dedikçe. Tüfeği atıp merdivene koştum. «Dur hele.. Dur hele. Sesinden uyanacaklar diye dilimi aralarına sokmuşum. Beni adanıdam saymadıkları belli bir şey. İşte o. İşte orada aklım değişti... Bunun babasının bize iyiliği var. Kızın üzerinden damadım olacağın şakağına namluyu uzattım.. Dam üstündekiler uyumuşlar. İt gibi yalvarıyor. Tekrar tüfeği gözüme aldım. Sabahleyin küçük aynaya baktım. Benim kız.... Dilim delik delik olmuş. Dur!» diyor. Lahavle çektim. bana . Sesi duyunca. Öyleyse. başıma çıktı. Yatağı dolandım. Acı geldi.. Lâkin dam üstünde dura kaldım.. İlerden bir köpek uludu. Kafamın içindeki gümbürtüden. bakır tas gibi şuraya yuvarlandı. tüfeğin sesini hiç duymadım. Baş ucuna dikildim.. Kızı yavaşça geri çektim.. «Ahmet! Sen karıyı vuracaksın.. bizim karı ilerden. Ev bunun babasının malı.. «Bir soluk dur... eline bir damla düşünce anladı. «Şimdi barutun harile bunlar tutuşur. ama biz bunları nasıl ayıracağız.. Dilimin kanı. Şuralarım bir hoş oldu beyim. Yanıyor içim.. zaman anladım ki benim kan azmış. Kafa kemiği. Artık kaç saat geçmiş bilmem. Ne dersin bey. Bana baktı. herif de... Öylesine ki namlunun demiri kızın yanağına değdi değecek. silâh atılsa nafile.. Kızla oğlanın yattığı yatak önümde.» dedim. yatağın ilerisinde kuru ot var. Yukarı çıktım. kapandı.... Adam o sırada her şeyi düşünüyor. Gayrı faydasız. Üç Kuluvallah bir Elham okudum. Kız silâhın sesine uyanmadı ama. Tetiğe basacağım sırada bir de baktım. Yalnız anladım ki oğlan geri gelecek. Ne olacak? Onüç yaşında bir çocuk. Sen dama gireceksin.. O sıraya kadar niyetim karıyı vurmak. Dişlerim birbirine çarpıyor. «Ne bok yedin!» diyerek sıçradı.. Bu namussuz. Yatağa yaklaştım.. Ya vuramazsam.. Şurada ağlar.. Baktım ki ellerim titriyor. Damadın gözleri açıldı. Tetiği çektim. İyi. Oğlan.. Lâkin kıza değmeyeceğine yemin verdirdi.. şurada unutur. kötülüğü ne bilsin!.» dedim.. Seni paralarım. «Zamandır» dedim. Seslenmedim. Oğlanın başı altında haraketli Nagant tabanca var. ağzımın iki yanından çeneme akmış. Ağaçtan sıyrıldım. Arada bir de gülüşüyorlar....» dedim. Karı da horluyor. İyiliği ne bilsin. Boğulacağım ötesi yok.. Uyanırlar da beni vururlar diye düşünemiyorum. Karı ölecek.. Artık kaç saat bilemem.. içimde titreyen damar şırpadak durdu. Nihayet karı.. Namus meselesi zor mesele.... Vallaha bırakmam. bu sefer karı bırakmıyor. Yalvarıyor. orospu! Ben yoruldum. Merdiveni bile çekmemişler. Yüreğim. «Ne o gürültü!» diye doğruldu. tukurdum. Aklıma geldi!. Ateş. Seslenmedim ama beni tamdı..düştü. İyisi mü. Aklıma bile gelmiyor. oğlanı kıza göndermeye razı oldu. Ahmet gözlerinin yaşardığını.. İstanbulluya gülümsedi: — Kusura bakma beyim.. Titreme ellerimden yüreğime vurdu.

Bunlar Allanın bir belâsı.. — Lastik. Mor koyun cinsi. Bu halisinden koç.. beş yüz lira ver de hayatım kurtar. ikinci zengini buyur etmişler.... Kahveden sonra. Ben böyle bir kanun görmedim.. İki kerre çiftliğe sürdü. orospu uçkuru. — Sana evvelâ üç sene mi vermişlerdi? — Üç sene. — Oğlum. Yahudi ahıra girince vali. Var.. Yahudinin hesabı. uzadıkça uzar.. yavrum. Adamcağız beş yüzü saymış. «Paşam demiş. «Lüzumsuz yere dayak yeme efendi. Evrakı öyle tuttum. Direkte bir tiftik keçisi bağlı duruyor. valinin çavuşu yaklaşmış. Sonra açtı. İki kerre Murat kenarına indirdi beni.... içirmiş. Çünkü bizim ağa oğlunun üzerine şahit]ik etti.» dedim..» «Bire yıkın!» Yıkmışlar. Mustantik iki defa sordu. Bâzı öküz gibi böğürüyor.» dedim. — Şu halde.» dedi. gözlüklerini emniyetle düzeltti: — Şuradan bilir ki beyim. «Bu mu Vali paşa hazretleri!. mustantik işi beğendi öyle ya? — Beğendi beyim. beş. çiftlikteki yanaşmalara doğru kaçtım. «İyi düşün evlâdım. geldiğinin akşamı ağa... son sözü söyleyene ters ters baktı: — Almanı karıştırma. Bir.» dedi. ne koyundur. Bu Allahm bir belasıdır. «Bu nedir bezirgan?» demiş. bu ne keçidir. — Allah belâlarını versin.. İşte bizim iş böyle oldu beyim. bezirgan takımını ziyafete çağırmış.. onbeş. kanun değil bunlarınki. Alman'ın daha iyi olduğunu nereden bildin? Dursun efendi.. Hem de Erzurum koyunu. Velhasıl. Vaktile Sivas'a vali göndermiş padişah! Vali. bâzı çakal gibi inliyordu... yürü ellerin yeşil olsun. sıra yahudiye gelmiş. Beni karının elinden kurtardılar.. Lâkin temyiz mahkemesi onbeş seneye çıkardı.. Yahudi derhal elini belindeki kemere atmış. bir yerde Ölecekti ya. Kırdığı cevizleri hep hikâye etti. «Açmadı. — Mahkemede söyledi mi? — Söylemez mi? İşte o sebeple Kocareis üç sene verdi ya. «Keçi» dese dayak muhakkak.. Sivas'ın en zenginini aşağıya buyur etmişler. sana üç sene gün verdireceğim.. Ahıra sokmuşlar.. «Açmadı. bunlardan yezidi olmaz. «Oğlum dedi. — Ulan Alman! Yetiş kâfir oğlu kâfir! İstanbullu. Hitamında bacaklarımın kuvveti kesilince baktım beni öldürecek. Ağa mustantiğe dedi ki: «Ölen domuz. Yedirmiş. Kızına el uzattığım söyledi. Tüfeği dayayınca gözünü açtı mı?» dedi. — Kanunu bırak... «Öyleyse.. Vali sormuş: «Ağa bu nedir?» «Bu mu? Sayenizde tiftik keçisi Devletlum!» «Vay bu mu tiftik keçisi! Hele yıkın!» Adamı sopanın altına yıkmışlar. Ne fayda ki geldi bu fıkaranm başında akşamladı.. ..» demiş. Biz bilemedik. Onu da sızdırmışlar. Duvarları tutunarak giderken bir takrip meseleyi yukardakilere çıtlatmış. «Açtı» demeliymiş. tüccar. Ateş etmeden evvel. Vali sormuş: «Bu nedir bu?» Adam bakmış bakmış. demek açmadı mı gözlerini?» diye bir daha sordu.oraları dar getirdi beyim. birader.

... Yol çatında başka bir yolcuya rastlamış.. bir dalmış çıkmış. Köprüyü geçerlerken muşamba sahibi tekrar. Cennetlik bir adam bizim peder. Ha?» «Eksik olma efendi!» Biraz daha gitmişler.. Babam beni alacak toplamaya yolladı. Bunlar Allanın bir belasıdır.. şimdi ıslanacaktın. Bir de ne bakayım. diye başlamış. Böyle sırada adam vurmayacağız da ne zaman vuracağız? — Sen ona bakma! Abuzer. «Sen misin baba!» «Benim eşşoğlu eşek.. peygamber postunda oturuyorsunuz. Bir elimle yakasını tutup... muşambanın sahibi.. Muşamba olmasaydı.. Gece yarısı. — İyi ama Alman daha beter. göğsüne sıktım kurşunları. yatakta iki kişi yatıyor. Nihayet yarı beline kadar suyun içinde doğrulmuş.» derken öteki artık dayanamamış. «İyi kardeşim!» «İyi elbette. İyi düşünmemiş miyim? Yolda birine rastlarım.» Biraz daha gitmişler. canım karıyı çekti. Kendini köprüden suya atmış... ondört ay sonra izin çıktı.. Burada siz. Bir gün sonra yallah değirmene. birinci yolcuya bir muşamba vermiş. ben ihtiyatkâr adamım... muşambayı yere çalmış. bir daha dalmış çıkmış.. «Muşamba da maşallah muşamba.. Kusura bakma reis bey. «Babadan vasiyet var. Allah razı olsun. yahu! Oğlan öz babasını.» «Sahi. ne de İngiiiz'e benzerler. diyerek bir tane fazla aldım. İkinci yolcu heybeyi açmış. «Ulan namert! Muşamba olmasaydı bundan daha beter mi ıslanacaktım. Biz de öyle olduk beyim!... suya düşmüş sıpaya dönecektin. burası mahkeme olduğundan doğrusunu söyleyeceğiz. — Aman! Ona da mı çok vereceklerdi. ben değil diyorum. Zibidinin iti gibi sır sıklanı olacaktın.Her kaç lira iktiza ise emret!» Onun gibi. Üç gün evde oturdum. ihtiyatı elden koma dediydi. yardımım dokunur. Biraz gitmişler. Gördün mü. Can verirken . seni gözüm görmesin!» demiş. «Nasıl muşamba?» diye sormuş. bak bizim Abuzer'e bir sene ceza verdiler. karısının koynunda yakalamış. Öyle. — Buyur beyim.. — Babandan şüphelendin miydi? — Ne mümkün beyim! Adam babasından şüphelenir mi? — Nasıl ifade verdin? — Olduğu gibi söyledim.» tamam beş kurşun sıkmışım göğsüne. — İyi ama.» Sağ ol kardeş. «Nasıl muşamba! Hey pederim. İkinci yolcu...» Biraz daha gitmişler. Yürü. Babam karşıma dikildi. bostanı neden bıraktın?» «Şu sebepten bıraktım ki.. Pisin kanı suratıma fışkırdı. Gürültü etmeden içeri girdim... Herifin biri yola çıkmış... Yolları bir ırmağa uğramış.. Yahu biz karının yüzünü hiç görmeyecek miyiz? Bir gün «bostanı bekleyeceksin» dedi. Gittim.. — Sen beter diyorsun. Sana bu muşambayı vermeseydim. «Biz bıraktık askere gittik reis bey dedim. Köye geldik. Alaman bile gelse bundan beter ıslatamaz. bu sefer de kaçak almaya.. Postalları çıkarmadan. Muşamba olmasaydı. Eve geldim.. «Ulan! Dinini imanını!» diye bir nara vurmuşum.. Bir ıslandık ki. Toprağın bol olsun. Beraber giderlerken yağmur başlamış... Bunlar da ne Alman'a benzerler..

Eve uğramış.» dersiniz. O gün hastalandım. biz bu usulleri bilmeyiz. Sopa atarsın. Lâkin kimseye farkettirmiyor. Daha beter yüz göz olursunuz.. Kocasını görür görmez yatağın altına girmiş. o zaman mesele başkalaşıyor.. «Sen gittin arayı uydurdular. Biz cezayı tükettik bey. Doğru arkadaşının evine. Gitmiş karakola teslim olmuş. bakmış karı yok. apansız üstlerine varır da. zelzele gibi sarstı. boşayacaksın» diyor.. Ne yaptımsa elinden kurtulamadım. — Haklısın bey. Cahil adam aklına bir şey kilitledi mi kurtulamaz. «Vur. kötülükte rastlar vurursan. ifadesinde «Ben bunca senelik karımdan hiç şüphelenmemiştim. Komşulara sormuş. namusunu temizle». — İfadede ne söylemiş? — Evet.kolumu. Odaya yürüdüm. . Kocakarı «Buraya gelmedi» demiş. Gürültüye çıra yakmış. Kapıyı çalmış.. çıktı. Oğlan eğilmiş. Eve geldim.. Su vermesinden bellidir. nerede buluştuklarını iyice öğreniyor. Kekeledi. Ama şüphelenmeden.» demiş. benzi attı. arkadaşımın adını seslendi. Sonunda razı oldum. — îyi ama bey. Ben hastayım valde. boşa koyarsın dolmaz.» demiş. istanbul'da böyle bir vaka oldu. Bir şey kalmadı. Lâkin doluya koyarsın almaz.. Hasta olduğuna dair bir rapor almış. içerden bir karı sesi. Karıyı parayla satın alıyorsunuz.» Ondört ay verdiler. Daha çocuktu bey. kaynatam üstüme çöktü. Yattı. Sonra «Evde kimse yok. Bir senedir her gece beraber yatıyorlar hey oğlum!» diye başladı ağlamaya.. diyerek inanmazdın yavrum!» «Ulan Allah topunuzun belâsını versin!» Bir sene verdiler. Kapıyı açıp beni görür görmez. demedim. Kaynanama gitmiş olduğunu anlayınca oraya gittim. Abuzer. Cahillik sonra yakanıza sarılır. kötü söylersin.. «Kız bu ne rezillik!» dedim. Oniki yaşında var yoktu. Kolay mı? Üçyüz lira masraf etmişsiniz. onları kollasaydın cezan idamdan. Hangi gün. «Şunu yakalayıp hovardasıyla birlikte öldüreyim.. «Bana neden söylemedin?» «Geline kaynanalık ediyorsun. «Hayrola!» dedim. anam koştu. aklını kaybediyormuş.Biz kurduz! — Kabahat sizde değil. Aklı mı erer? — Bak. Allah size yardım etsin! — Karı ne oldu? — Korkudan çatlamış. batmışsınız. Arkadaşı açar açmaz. eğer anan söyleseydi.. Bir şoför karısından şüpheleniyor. Halbuki adam bindiği kısrağı bilmez mi? Karının fikri bozulunca.. oğlanın en aziz arkadaşı. derler.» dedim. Kırk gün sonra öldü. onbeş seneye inerdi. Bizim millet cahil olduğundan ifade vermesini bilmez. Arkadaşa uğrayım da bir çay pişirteyim. Fıkaralık şu sebepten kabahatli ki. Konu komşu da. «Öyleyse söyle de eve erken dönsün. Karıdan şüphelenince. kanun «vurmayacaksın. Anasına gitti demişler. Kan karyolada anadan doğma yatıyor. Yere çaldım. herif göğüsleyip içeri dalmış... Anasına gitmiş. O gün şirkete gidince doktora çıkmış. Karımın sesini tanıdım. kabahat evvelâ fıkarahkta. Karının oynaşı. Kötü yola saptığını sezince boşayamıyorsunuz. Erkek kısmı. tabancayı boşaltmış. Memet gibi. Sonrasını bilmiyorum. sonra cahillikte.

Ağa cebinden keseyi çıkarmış... Gözleri pek fena gördüğü için yaklaşınca İstanbulluyu farkederek durakladı: — Kusura bakma bey. Kayserili Tevfik. Bu sırada. iki adam arasına hiç çıkılmaz.. saçları. oku bakalım. «Yaz şuraya bir 'kavat' kelimesi». elini kaldırdı: — Vicdanı karıştırma. İşi tıkırında.. Bu Malatya'ya çalgılı kahveyi ilk defa o açtı. yürümüş. Kârımız kesilecek.. Tahsildar Dursun efendi güldü: — Hakkın var beyim. Seni farkedemedim. Yarı aç. kurtulur. Biz elimizden geleni yapacağız.— Boşamalı gitsin. Zengin demek namussuz demek. Köy yerinde karın. — Vicdanları varsa. bizim cezayı temyiz tasdik mi eder beyim? — Belli olmaz Memet. O karıyı boşar. yarı tok. — Oraya hiç aldırmaz. Adam sende. sakalları bembeyaz. Affederim gider kaltak!» diyor.. onbeş yaşında bir kız daha alır. ettiğimin . — Lâkin adamın nefsi bırakıyor mu? Adam öcünü arayacak oluyor. Zengin kısmının da elbet namuslusu var... göğüs adaleleri pehlivana benziyordu. Balyoz gibi yumruklarını başlarının üzerinde savurmaya başladı: Ulan avratlarını.. Bacağında beyaz bir dondan başka elbisesi yoktu... îki ay sonra parayı sayar. kapıdan içeriye «kavat Alo» girdi. Düşünüyor besbelli. — Yazacağız. bu devirde fıkaralık.. Sen halbuki. «Allah belânızı versin» demiş. fakat son derece güçlü kuvvetli bir adamdı.. Meseleyi biraz da unutturur da birisine veriverir.. yere bakarak ihtiyatla sordu: — Demek. — Ulan. Diyor ki: «Bir orospu yüzünden hapse gireceğiz. Kâtip kocaman bir kavat yazmış. — «Sizin kız kerhaneye düşerse ne halt edersiniz?» diye yaz.. zaten barut gibisin.. Sen parayı bilir misin? — Bir de. Bir de alnına kara bulaşmışsa. kızın kötü yolda değilken odaya koymazlar... Namuslarına kalmış bir mesele.. burada mısınız reziller! Diye bağırdı. Parayı pezevenklikte kazandı... ikisinin de tepelerine dikildi. Nail ağa. — Kimleri arıyorsun Alo? — Hüseyin ile Ahmet'i. Memet. elli beş yaşlarında. Memet.. Şarkadak altını devirmiş..... Şimdi para babasıdır. demiş.. Pazıları. Otelin kâtibini çağırmış. zenginler neden bizim gibi düşünmüyorlar? — Bırak namertleri. Asıl namussuzluk.» demiş. gülmüş. Akıllı adamlar gülmüşler. Okumak. Elli. — Peki. Mazmanoğlu. «Haydi Mazmanoğlu. Her dert fıkaranın başında arkadaşlar. Bizde bir Nail ağa vardı. yazmak da bilmez.. Bir gün paydostan sonra Mazmanoğluyla çekişmişler. paralı adam sinirli olmuyor. Ben bu namussuzları arıyorum sabah beri. Mazmanoğlu «kavat» diyecek olmuş. — Hepsi değil tabiî. ağır ağır sordu: — Kızı kötü yola düşerse?..

Eğleniyor.. Neden olduğunu kendisi de bilmeden başını önüne eğdi. «Kavat Alo» da adı üstünde namusçulardandı.. — Haklı olamaz. Büsbütün şaşırıyorlar.. — Anlıyorum. Kavat Alo bir nara attı: — Kalkın dedim.. Hazin şey! — Hazin ama. — Hamdolsun evet. Ötekiler gülmeye başlayınca Memet hepsinin yüzüne ayrı ayrı baktı... — Bizim Bedri hiç bir şeyi tedavi etmek gayreti göstermiyor ki.. Sabah beri.. Ulan deyyuslar. getir!» dedi. istanbullu yavaşça sordu: — Bedri efendi... Ben Kuranı kolayca söker miyim? — Kolayca sökersin. Yallah! Bedri efendi çağırıyor. Kayserili Tevfik... Dursun efendi gözlüğünü düzeltti: — Ne oldu bey! Sen daha.. bir başka kötülük ile tedavi etmek mümkün değil. Çünkü bunlar maksadı sezemiyorlar ki. Onbeş güne varmaz.. «Nerde bizim pezevenkler! Şunları sür. niçin hep namusçulara musallat oluyor? — Namusçu olduklarından. Elden gidiyorsunuz. — Ben insanlarla eğlenilmesini sevmiyorum... garip olduğu için Malatyalıların birçok hususiyetlerini tenkit etmekten hoşlanıyordu.kavatları. Kavat Alo iterek onları dışarı çıkardı.. Memet korkuyla sordu : — Beni neye alıştıracaklar Dursun efendi? — Okumaya alıştıracaklar! — Allah razı olsun.... «Namusçular» gözleriyle müsade isteyerek kalktılar.. Güzel yüzünü astı: — Ben Bedri efendiye bu işleri hiç yaraştırmadım dedi. Ulan kelimei şehadet getirin. O da karısını vurduğundan onsekiz seneye mahkûm edilmişti. kanun bu işi pek seviyor. bizim namussuz Bedri'nin tayfasına alışamadın mı? — Alışamadım Dursun efendi! — istidadın yok. — istidadın yok dedim ya. istanbullu içini çekti... Bir kötülüğü... Memet'i nasıl alıştırırlar.. Ulan kalkın. .. Bak görürsün.. Fıkaralara da yazık.... Düşün önüme.. avratlarını. Kendi kredisini de düşürüyor. Şeyh Yusuf efendi de alıştıracak. Haydi! Herkes ve herkesle beraber Hüseyin'le Ahmet de gülmeye başladılar.. bir bakıma haklı!.. — Sen insanları mahpus etmeyi de sevmiyorsun ama beyim.

Ondokuz dokuza dokuz elde var bir.. kumarda kazanırsa bunlara para dağıtır. İyi adam bile iyiliği fenalıkla beraber yapıyor. elde kaç vardı. daha doğrusu iki gün iki gecedir içerisi sayılıyor. Yekûn: Üçyüzelliyedi.. Sen bu hesabı tahsildarlara yaptırmalısın.. Gözlerini tavana dikerek yazdırmaya başladı: Karı koğuşu onbir. mevkuf defterini saydılar: Yüzyetmişüç. Hele şunları vur biribirine. — Alay mı? Yahu. Lâkin bir lokma ekmek isteseler veren bulunmaz. sayar ama. Lâkin o huyu olmasa.. Duyan olursa iki kişi değil. «içerden dışarı kaçan olmaz.. iki günden beri. ziyaret günü içeri kaçmıştır. Mahkûm defterini saydılar: Yüzsekseniki..... iki mahpus fazlamız var. Gözünü aç sergardiyan... — Topla diyorsun ama. Topla şunları allasen. benim hesabım kuvvetli değildir ki... Bir kişi noksan çıksa maazallah bu telâş . Sol alt koğuş sekseniki. üç. Çocuklar ondört. şu temiz kâğıda çek.. yirmialtı. Ondört çocuk koğuşu..— Siz yalnız «yazık» dersiniz. — Alaym sırası değil beyim. — Neye şaşırıyorsun? Dışarda ahval perişan olduğundan..» dersin. gayet tehlikeli bir hal aldı. Başgardiyan artık rakkamları ezberlemişti. Eli açık bir adam. Jandarmalara tembih et... tersine dönmüş Tevfik. iki. Galiba bir gün gelecek. Gel gelelim. — Topla beyim. Kanuna rağmen Malatya cezaevinde iki tane suçsuz vatandaşın yatmakta olduğu rakamların belagatli diliyle meydana çıkıyordu.. Buğdayın kilosu yüz kuruş. gönülsüz gönülsüz tasdik etti: — Orası doğru. ikiyüz kişi gelir.. Netice tabiî değişmedi. Herkes de öyle söylüyor. müddeiumumiye gidip söylemem. Elde bir. Hele bir daha yazıverelim. Burada tayın bedava. Para cezasından da iki kişi var.. iki kişiyi gizlice bırakıver. hem utanacağız. Bedri'ye gelince: Söğer.. hepimiz yalnız iyilik yapmaktan hem korkacağız. herif namusunu temizlemiş» dersiniz. — Ah bizim elimizde olsa. jandarmalara tembih et.. Kayserili Tevfik... Cezaevinin o sıralarda mevcudu üçyüzelli üçyüzaltmış arasındaydı ve iki günden beri esas defterlere göre iki kişi fazla çıkıyordu. istanbulluya kim bilir kaç defa tekrar hesaplattırdı: — Yaz bakalım beyim: Onbir karı koğuşu. Sekiz kişi ekmeksiz olduğu için.. Ekmek bulmak gayet müşkül olup.. sol üst koğuş doksaniki. hasılı cem: Üçyüzkırkdokuz. alt sağ koğuş seksenbir. otuzbeş. sağ üst koğuş yetmişdokuz. Müdür bey bana kızıyor.. Başgardiyan.. Şuraya. onbir.. Beni bırakırsan. Ekmek defteri de tadat edildi. Başgardiyanda nihayet telâş başlamıştı. ben doğru söyledikçe bu bizim millet alay zanneder. mahpus iki kişi fazla görünüyordu. Dokuz.. Hele topla. Sergardiyan bu iş. Sağ alt koğuş: Seksenbir. Üçyüzelli dokuz... Ben şaşırdım. «Aferin. İki kişi. İstanbullu kederle gülümsedi: — Dünya. duvardan atlayı atlayı vermesinler. Aklın varsa.... ondokuz. işte.

kilim parçası. Gece sayarız. homurdanarak. Ne demek!» diye uyku arası zıplıyormuş. Kürtler. Görürsünüz. Ranzaların beheri seksen dört liraya çıkıyormuş. yarım gaz tenekeleri... Pencere içlerine kâseler. kalk şunları beraber sayalım. — Verirlermiş ama ırzına geçeriz diye korkuyorlarmış. Hem de koca hükümet olup. hele gece olup tavandaki yirmibeş mumluk ampuller yanmca.... bağlamalar asılmıştı. Karyola getirmek. elbiseler... — Müdür bey gelecek. tabaklar. Geberirler mi bu reziller? Düdükler çalındı. kurutulan meyve çekirdekleri koyulmuş.. İnsanların mütemadi kederi ve öfkesi bütün bu eşyaya ve duvarlara sinmiş gibi içeri girenlerin yüreğine birdenbire merhamet ve ürperme çöküyor... iki kerre ezilmiş bütün milletler gibi insanların yüzüne daima gülümseyerek. tuz kabakları. Atölyede. geç vakitlere kadar kaybolmuş çocukların korkusunu ve şikâyetini uzatır dururdu. Herkes. — Ya ne hesabı? . Affı bize verirler. bez. Galiba «Fazla mal göz çıkarmaz» diye düşünmüş. — Bu hesap af hesabı değil.» dedi. aldırmamıştı. bu cenabet illetin dermanı yok bey!» İstanbullu saymaya başlayınca birisi yumuşak yumuşak sordu: — Af mı var beyim? istanbullu gülerek başını salladı. — Gece mi? Müdür bey gelecek diyorum. «Gelirsem mevcudu tamam isterim. halı eskisi. Herkes betonun üzerinde yatıyordu. sabun kutuları. — Bu af dediğin de dişi mahlûk mu? — Dişi mahlûk.. Ben şimdi hepsini koğuşlara tıkarım.. tahta oturayım da. Mahpusane köylüler için bir çeşit hastalıktır. — Verirler öyleyse. keder ve korkuyla bakarlar ve bu gülümsemeyle bu korkulu bakışlar. gülüşerek. yataklar toplanmış duruyordu. beş dakika yatağının üzerine oturuversin. koridorda. ancak evinden uzakta kalmaya mecbur köylülerin duyabileceği iflah etmez gurbet hissi ve yalnızlık âfeti de bütün bu uygunsuzluğa karışıyordu... çuval. küçük sesleriyle tek tek konuştular: — Af olmaz mı? Hükümet uykusunu kaybetmiş. Mahpus. «Dermanı yok. küçük çıkınlarda biber. Dünya üzerinde kaç çeşit çul. koğuşa yaraşırdı. cigara tablaları. Koğuşları görmedikçe sefalet kelimesinin lisana hangi sebepten girdiği ve nerede kullanılacağı anlaşılmaz. hasır varsa yerlere serilmişti. nane. ümitsizlikle başını iki tarafa sallayarak koğuşlara girdi. tahtadan kerevet yaptırmak şimdilik nedense yasaktı. duvarlara erzak torbaları. Karanlıkla beraber başlayan kurt kavalı. Artık hepsi. kasketler. Bunların üstüne. Sonra sen bilirsin.. Aman beyim. «Ben burada padişahlık edeyim. duvarların dibine minderler. çay ibrikleri. bulaşık bezleri. Gardiyanlar koşuştu... Sen ne sandın? — Öyleyse ağırlık almadan vermez. — Şimdi herkes bahçede.iki gün evvel kıyametleri koparırdı..

. — Kabahat senin. İşte bizim kâtipten âlâ daktilo mu olur. ben bu dağdan.. Eğer bunu gazeteden öğrendinse. fazla mıyız? — Fazlayız Abuzer! İki kişi fazla çıkıyor. müdür beye bir cigara verdi. Mal canm yongası. gazeteler yalan yazar. Benim eğlenecek sıram değil. — Hayrola müdür bey! — Ben istifa edeceğim.. Türkü söylemeye çağırıyorlar. Uçyüzellidokuz rakkamı sanki cezaevi idaresiyle iddiaya girmişti. Başkâtip çağırmış. bölmüştür. yabancı var mı? — Yabancı ne demek. — Ne olmuş. Defterleri götür. — Kahvenin sırası mı? Ali! Eşşek herif! — Buyur.. Telâşlanma canım. — Oğlum. Bir kahve pişirsinler. — Beğenmedin mi? Arslan gibi bir kurt. Bu nasıl bir kurt. Biz Murat beyle konuşuyoruz.... — İyi türkü söylediğinden kanları kaynıyordur. Defterleri sen götür. telâş içinde geldi. Koş müdür! . — Yahu! Ben ne halt edeyim? Kâtip hafız imiş. Bir masa ile iki iskemle çıkarsınlar. Yahu siz beni astıracak mısınız? İstanbullu. Ben bıktım. hayvanlardan birisi noksan. Arayıp bulacaksın. — Susun yahu! Biz vazife görmeyecek miyiz? — Vazifeye canım kurban olsun Başefendi. — İki kişi fazla geliyor. Bak bakalım. Müdür bey. (Her zaman gelirken ve giderken telâş içindeydi? O kadar yumuşak bir adam olduğu halde bu telâşın sebebini İstanbullu bir türlü anlıyamıyordu.. İstifa edeceğim... Saymadan bir netice çıkmadı.. eksik miyiz. dedim. Gazete ne yazıyor beyim? — Aman gazeteden de haberi var. Artık Ali de vazifeye bakmıyor. — Etme birader. __ Mahpusu bahçeye cemet.. Bir de esas defterleri kaybolur. — Kâtip nerde? — Kâtip geldi. Nihayet bir gardiyan. Sen şöyle otur.) Başgardiyana. gitti.. Bey. Ali dışarı pencereden dışarıyı işaret etti: — Kırmızılı geçiyor. belli bir şey.. — Canım.— Kayıp hesabı! Bizden biri inşallah kay. defterlerde bir yanlışlık vardır. — Murat bey! Müdür seni çağırıyor! diye posta geldi.. Sen şu dağdan. Şuraya bir daktilo alalım. Hep kardeşiz. Bir de daktilo eksikti. İki kişi.. Bakarsın. kürdün arslan gibisi olmaz. Namusum berbat oldu. Götürüp yanağını okşuyorlarmış. Türk umum Türk demektir. Gidip dut kurusu satacağım. yukarda İstanbulluyu sinirden öldürecek kadar manasız surette bağırdı. — Çobanlığın zorluğu burada.

gemiler dolusu tüfek.. Dünyayı önüne kattı. — Nasıl zararı yok? Daktiloyu kenara bırakarak küçük masayı koşturdular.. — Almak marifet değil. Bakıştılar. cephane verirlerken ben iptidai mektebine gidiyordum. Helâl olsun. Sergardiyan Ali efendi. Şuna bak. karının ırzına geçse «Neme lâzım. Bunların yüzü parça parça olmuş. Töbe yarabbi! Allah beterinden saklasın! Sen de şimdi bana kız gösteriyorsun. Allah için.. İşte buraya yazıyorum müdür bey. Şu haline baksana. — Kim benimkiler? — Ruslar. kurdelenin fiyongasını sola getiremiyordu. — Canım efendi! Bok mu kaldı. Müdür bey.. Müdür. Şimdi benimki mi oldu? — Ruslar yenilecek. Bu iş «baba hırsız tuttum» a dönecek görürsün.— Hangi kırmızılı. Kuvâyi milliyeye sandık sandık altın. her zamanki gibi evirip çevirip şapkayı yine yanlış giydi. her tekrarlayışmda seviniyordu. Vay canına! Bu kıza gittikçe bir hal oluyor. — Birisi evini bassa. — Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! — Yahu müdür. Müdür bey. Hitlerin eline Malatya cezaevi de geçmeyecek.. — Zannetmem. Tesadüfen olsun. daha parlaktı. Çimento ve kireç tozları toprağına o kadar sinmişti ki. terbiyeli bir çocuk gibi eğilip kunduralarına baktı. Ne halt edeceğiz? — Canım müdür bey... işte ayağında kundura yok. Eski harflerle elifba okuyordum... — Allah hepsinin belâsını versin! Doğru! Alavere. çırçıplak bir toprak bahçesiydi. Güneş burada daha kuvvetli. Müdür kederle gülümsedi. İstanbullu her zamanki gibi ihtar etti. nasıl dokunmadı. dalavere kurt Memet nöbete! Adı «Memet» olduğu için bu söz kendisine pek münasip düşüyor. Yenilirse de kabadayılıkla gidecek. yiğit herif.. eksik olmasın da fazlanın zararı yok. — Radyoya bakarsan seninkiler yenilecek. — Neden benimkiler imiş. Bak görürsün. oradan çıkmak marifet. dünya kadar toprağını aldı. Onun da zenaatı o.. Duvarlar. — İngiliz kalleşlik ediyor. . bir şey de kalmamış. oraya her çıkışında yapılmakta olan bir binayı insan arıyordu. bombeleri çökmüş. küçük taşlarla dolu.. defterleri koltukladı.. Cezaevi avlusu. — Elbette kalleşlik edecek.. topukları çarpılmıştı. dışarı gidecekmiş gibi şapkasını başına geçirdi. — O «bir şey» mühim meseledir. yiğit herif!» der misin? — O nasıl söz? — işte dosdoğru bir söz. — Neme lâzım herif. Stalingrad düşmüş mü? — Düşmemiş ama. Hani ikinci cephe.

Kezban'ın babası atıldı: — Memet bey. masa ile iskemleleri kapının yanına.. buralara bezden ve ağaçtan tıkaçlar koyulmuştu. ince borudan on iki musluk akıyordu. Mahkûmlardan sonra mevkufların yoklaması başladı. Müdürle akraba olduğundan âdeta şımarıyordu. (idamlıkların hazin bir talii var : idamlık mahpus asla mahkûm defterine kaydolunmaz.. Besni'nin «Vakkas» ı. Yoklama sesi kesilince işi farketti: — Ne oluyor? diye sıkıntı ile sordu.. sıran gelsin! — İyi ama bizim işimiz var.. Kenara. . alnındaki kâkülün ucuna para ve nazarlık bağlamışlar. dokuzyüzotuzüçteki aftan istifade edememişti. Çocuk gözünü kapatan bu çıngırdakları her saniye.) İstanbullu okuyup dururken kızını öldüren Memet. dalmış gitmişti. Müdür.. Dördüncüsü. su lüzumsuz yere akmasın diye. bertaraf edebilmek için başını sallamış. Adı okununca. arkadan da bakılsa yorgun bir öküzü hatırlatıyordu. gölgeye koymuştu.) İkinci mahkûm. İsmet Paşanın uzak akrabalarından dokumacı Hamdi idi. işimiz var. Bu defterin de en başında idama mahkûm edilmiş bulunan Tecdeli Ali bulunuyordu. Mahpusları doğru saymak istisna edilirse... başını iki yana sallayarak. sıradan çıkıp azametle yaklaştı: — Beni de okuyuver beyim! — Dur. Bir karış derinliği olan bu havuzun üzerinde. bu torbanın içine kalın bir kitap galiba Kur'an koymuştu. betondan bir havuz yapılmıştı. Ertesi gün mevkuf defterindeki kaydına kırmızı mürekkeple hükmün infazı yazılır. Mahkûm defterinin birinci numarası «Hüseyno» ya aitti. tepesini ustura ile kazıtıp perçem bırakmışlar. (Başını iki tarafa sallamasının sebebini İstanbullu merak edip sormuştu.. Diyorum ki.. Kur'an okuyacağız. Malatyalılar : «Malatya'nın «hacısı». Üçüncü numarada yemenici Memet Emin. Beni evvelâ okusun. O kadar zayıftı ki her an nefesi tıkanmış da boğulacakmış gibi insana sıkıntı veriyordu. Müdür bey birisine.üzerlerinde jandarmaların gezinmesi için alçak yapıldığından bahçe ferah görünüyordu. Evrakı bozulmazsa bir gece saat üçte götürülüp asılır. — Ne? Ne diyorsun herif? — Beni evvel okutuver.» derlerdi. sırtında arkası tamamiyle kopup düşmüş paltosunu kavuşturarak sola geçti. On beş sene dört aydan beri yatıyordu.. Küçüklüğünde.. Urfa'nın «Vahap» ı. Önden de. Benim işim var. — Hiç. Hekimhan'ın «Aliseydi» si. Kez ban'ın babası omuzuna bir torba asmış. Adıyaman'ın «Abuzer» i pek boldur. Muslukların çoğu bozulmuş. İstanbullu şaşırarak başım kaldırdı. işi pek iyi bilen başgardiyan. Anadolu'nun her mıntıkasından fazla burada isim benzerliği vardı. istanbullu birisine oturdu. senelerce aynı hareketi yaptığından artık huy olup kalmıştı. Mahalle bekçisini öldürdüğü için. kopmuş. Evvelâ mahkûm defterini açtılar..

İstanbullu güldü : — Aldırma. Hani sen şu kitabı çevirirsin Sefer. — E. sanki bu şiddetle ayağa kalktı...— Kur'an mı? Sen mi okuyacaksın?. — Buyur beyim. Sıra Memet'e gelince. — işte.... si yaprağı bir bir çevirirsen okumuş gibi sevabı varmış. Allah imdada yetişsin diyerek namaz kılıyor. — Kim söylemiş? .. — Memet. — Öyleyse... Okuyor mu? — Okuyor. dakikada öğretmişlerdir. — Burası neresi müdür bey. Evvelâ okuyuverse. Müddeiumumiliğe gideceğim. İstanbullunun ilk işi taymcı Sefer'i çağırmek oldu : — Bana baksana. Adı okunan sıçrayıp içeri giriyordu... — Eee... Şapkasını alelusul ters giyerek çıkıp gitti. — İyi ama. İstanbulluya da darılmış olduğu pek belli olan bir yavaşlılıkla duvarın dibinden ayrıldı.. — Onu bırak.... Ulan rezil! Yıkıl. Tözey çamaşırları yolladı.. Gitsene eşşoğlusu.. Memet korkarak geri çekildi... Adları okununca arkadaşları bu hakikati meydana çıkarmışlardı.. Adile'nin anası çocuğunu kucağına almıştı. — Yahu! Ben bıktım.. müdüre de.. Yahu! Bu dünyada akıl kalmamış mı? — Ya kalmamış. Git dedim. Kadınlar koğuşunda onbir kişi vardı. Müdür arkasından. okuyor. İki kişi tahliye edildiği halde. — Boynuna bir kuran asmış.. — Ya.. deftere işlenmemişti. Haydi karıları. Ulan sen okuma bilir misin? — Bilmem. hafız kâtibe söve saya tahliye tarihlerini işaretledi. — Okuma bilmiyormuş. Nasıl öğrenmiş? — Adam gibi okumuyor.. Müdür bey. Fransızca lügati gösterdi : İşte öyle çeviriyor. Mevkuf defteri bittikten sonra. ekmek defterini beriye aldılar. — Git. Geleli yirmi gün olmuyor. Kezban'ın babası var ya. Çocuk koğuşunu sayarken yer değiştiren küçük kurt çocuğunu tokatladı. Müdür Adile'nin yanağını okşadı.. — İyi ama okuma bilmez ki. Arapça değil mi uydur uydur oku! — Töbe de. — Allah beterinden saklasın! diye homurdandı... yapraklarını çeviriyor. yahut lüzumundan fazla. Cezası daha tasdik edilmedi.. Kitabı önüne alıyor... Biliyorum.... Kur'an torbasını bir eliyle göğsünden iki karış ilerde tutarak bahçeyi terk etti. Elini o kadar şiddetle salladı ki. Günah!. çocukları da sayalım.

. Mert ve açık yürekli. gayet şişman. birbirlerine nikâh düşmez halde akraba.. Bu teklifi yaptığınız adam hemen hemen mutlaka kabul etmeye mecburdur. — Kitabı de o satmıştır. Çay dağıtılırken diğer bir tahsildara. Ekseriya namahremlik kalkar. En müşkül vaziyetlerde kirveyi hiç çekinmeden imdadınıza çağırabilirsiniz. nevi bu dünyada ya inkiraza yüz tutmuş. Sünnetçinin önünde çocuğu kucağına alır. Şarklılar derebeyliğin romantik meziyetlerini hâlâ muhafaza ediyorlardı. Lisanı. istanbul şivesinden pek az ayrılıyor. Âdeta kardeşlik. yeniden tasnif etmiş ve birtakım peşin kanaatlere gelmişti. kırmızı yanakları.— Şeyh Yusuf. Sefer gittikten sonra İstanbullu bir cigara yaktı ve birdenbire Memet Akif'ten bir mısra hatırladı: «Din de kürkün aynı olmuş. Çocuğunuzu sünnet ettireceksiniz. elleri hele parmakları şişman vücuduna göre son derece güzel ve nazik bir adamdı. Eşkiyalık ederken kadını soymazlar. Bu. yani iptidaî insanlardı. yahut kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz. — O sattı. istanbullunun kanaatine göre ayrı bir insan cinsi. hattâ babalar öldükten sonra bu akrabalık sürer. dört tane ağa. haksız olsun. Beş liraya. Çaylar kaynıyordu. birbirlerini vururken araya bir kadın girse ona hürmeten silâhlarını indirirlerdi. O andan itibaren iki aile akraba olur. hiç gülmeden şakalaşmasını biliyordu. yola çıkmadan evvel ve trende Malatya hakkında duyduğu ve bildiği şeyleri birer birer gözden geçirmiş. beş tane ihtilastan mahkûm tahsildar. Bu kanaatlere göre Malatya derebeyliğine ve isyana yakındı. Argalı Vahap ismindeki güzel ve kibar delikanlıya mütemadiyen «Kirve» diye hitap ettiğini istanbullu nihayet farkederek sordu: — Affedersiniz. ters çevirmiş giymişiz!» Tahsildar Bedri ve arkadaşları. Ölünceye kadar. Burası kilimler. «Ben bizim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim. Geldiğinin ikinci günü. halılar ve döşeklerle döşenmişti.. Nasıl akraba.istanbullu Çankırı cezaevinden Malatya cezaevine sürgün edildiği sırada. Namus ve din meselelerinde son derece mutaassıp idiler. yahut da yeniden yeniye türemeye başlamış bir kabile idi.. Haklı olsun. Kendi vaziyetinize göre mahallenin. bu kirve ne demektir Bedri bey? — Kirveyi mi merak ettiniz beyim? Kirve buraların bir âdeti.. gayet uzun boylu. bahçeye indiği zaman kendisini duvarın gölgesinde hazırlanmış bir yere davet ettiler. — Ne güzel bir adetmiş! Bu kirve sözü Kürtçe midir? . Kabul etti mi sünnet düğününün masrafını yüzde doksan kendisi yapacaktır. siyasî bir mesele uğruna silâha sarılmış insanların bu şehirde kendilerine mahsus âdetleri cari olmak lâzımdı.Orada. iki tane şeyh ile tanışmış ve o zamana kadar hiç işitmediği «kirve» kelimesini öğrenmişti. Tahsildarlardan birisi ve belli ki memur takımının elebaşısı Bedri efendi idi..» dersiniz.

Tahsildar Vahap. Süleyman bey.... Kusura bakmayın.. — Ulan avradını.. Arada sırada «kiriv» diye kullanırlar da ondan çıkarıyorum.. göz eğdiğini anlamaya lüzum görmüyordu. Konudan komşudan ayıp olacak diye. Âdeta mütelezziz oluyorlar.. imansız herifler! — Süleyman bey. Biraz biçimsiz imiş. hiç ummadığı bir sualle lafa karıştı: — Neden sen Vahab'm kirvesi oluyor muşsun bakalım? — Çünkü karısı kucağımda. — Yoksa Vahap bey sizin kirveniz mi? — Ben onun kirvesiyim! istanbullu öğreneceğini öğrenmiş gibi susunca üçüncü taksildar vaiz efendi.. Adınızı belleyemedim..... uçsuz bucaksız bir saadet duyuyorlardı. kabahat şimdi bizim mi? Bey kirveyi kendisi sordu.. Ben esasını pek bilmiyorum. «Kiriv» derler. şu vaiz olacak pezevengin avradını. diye başlayacak oldu. Nihayet beğenen bir gülümsemeyle sordu: — Şu halde.. — Vahap. Malum ya bizim yenge her gece bir yerde misafirdir. Buna yalnız keyiflenmek de denilemezdi. trende gelirken Kürdistan'm derebeylik romantizmi hakkında düşündüklerini tasdik eden ilk dostluk ve yardımlaşma alâmetine rastladığından memnun oluyor. bu muazzam ve müthiş küfürlerden en fazla konuşan üç kişinin keyiflenmesiydi.. — Sus kardeşim. istanbullu kendi hesaplarının böyle bir netice vermesi karşısında öyle şaşırmıştı ki artık hayret bile edemiyordu. Elli yaşında gösterdiği halde bir genç kız gibi utanarak Bedri efendiye çıkıştı: — Sizde hiç namus yok mu? Beyden ayıp. sözü bu mecraya getirmek isteyenlerin daha başlangıçta önlerine dikilen Süleyman beye hayretle bakarak âdeta imdat istedi.. — Karısının nesini sünnet ettirdin... etrafındaiklerin neden gülümsediğini ve Diyarıbekir ağalarından Hamdi bey oğlu Süleyman beyin Bedri efendiye neden kaş.. Asıl şaşılacak taraf. Bir de kibrite kirbit denildiği gibi «kivre» şeklinde de telaffuz ederler.. Ben senin avradı değil. siz. Ama bu kelime «girift» kelimesinin değiştirilmişi olmalı. beyefendinin kirvesi misiniz. mecliste kendisinden başka bu türlü şakadan hoşlanmayan ikinci adamdı.. yoksa bey efendi. Beyefendi henüz acemidir.. Benim avrat sana feda olsun. — Karısı mı kucağında? — Evet. bundan. Malatya'da kullanmayan kalmadı. — Bırak şu pisi.— Malumuâliniz Kürtçede birçok Farisî söz var. Tahsildar Bedri efendi bu izahatı verirken istanbullu. Meclis hep bir ağızdan kahkahayla gülmeye başlamıştı. — Şeyini. Yavaş yavaş aklını başına toplayan istanbullu. .

.— Sizin bedhah olduğunuzu nereden bilecek.. yakın oturduklan yerden kirli kirli gülüyorlardı.. Ya sana ne oluyor avradını. Bir sağrı varmış. uzun ağa kendisini hemen topladı: — Bedri efendi. Vura vura bu hale gelmişsiniz. sizi vurmak helâldir.. Sonra alışır. Uzun ağanın en küçük oğlu ile torunu da kendisi ile beraber mahpus idiler. kusura bakma! Bunları işte gördün. Hepinizi kurşunlamak. Ağaların içinde en uzun boylusu.. usandık. Acemidir. Kanınızı aramasalar. Bedri efendinin karışma kirvelik ettiği tahsildar Vahap efendi masum bir çocuk gibi sordu: — Hangi karıyı kasdettiğin anlaşılamıyor. Sizde bu laf için adam ölürmüş de sen bu yaşa kadar nasıl yaşadın a.. Kaymakam... — İşte bu kadar.. bu taifenin «ham» bir insan bulmanın tadını güzelce çıkardıklarını anladı. Hakikaten yapılacak bir şey de yoktu.. Onların hatırı için aldı yeni karıyı. — Yeter dedim ya. Bedri efendi... Elini hışımla kaldırdı: — Süleyman bey malum! Bey de yeni geldi. Allah belâlarını versin bunların. En küçük karısı. Bu kadarcık söz Bedri efendiyi hakikaten öfkelendirmeye yetmişti. Süleyman bey. — Kalır mı? Rakıyı gönderen bu deyyusun evine iniyormuş.. ilk günüdür... keselim bu sohbeti! dedi.. başlarız avratların geçmişinden» demişler. birisi dedesine söylenen bu sözlere. Kendi binmeye almamış ki. — İyi ama. bu lakırdı için adam ölür.. İllallah! Bir yenisini al. Bizde.. Uzun ağanın yüzü büsbütün iki parça oldu.. istanbulluya bir işaret verdi. hemen ölüm!. Süleyman bey «ne yaparsın» manasına. Küçük karının şanı buraya kadar geldi. — Hangisi olacak pezevenk. Tahsildar Bedri efendi işin felsefesini izaha başlamıştı: — Herkes evvelâ bir şaşar. dudağı yank bir adamdı. Bizim ağa da karı beş tane. istanbullu o zaman... Birisi babasına. Gülerken yüzü âdeta iki parça oluyordu.. kabahat kendisinde imiş gibi mahcup bir yüzle istanbulluya döndü : — Bey....... kavatı. — İyi öyleyse. Bu iki parça gülüşün acayipliğini seyrettiği için. — Öyleyse bu herif ona binicilik edebilir mi? — Sorduğuna bak. koca göbeğini hoplatarak güldü : — Gördünüz mü? Hemen ölüm. — Hep aklın fikrin vurmakta. Ötekiler eskisinden daha çok güldüler. Süleyman bey. — Neye alışır Bedri efendi? ... Herkes gülüyordu. Macar katanası gibi. Ağa hapse düştü düşeli ev misafirsiz kalmıyormuştur. jandarma kumandanı şikâyet etmişler : «Ağa biz gayrı eski karılardan bıktık.

Çocuk olmak neye delâlettir. Vaiz efendi. Vah vah! — Hanımefendi duyarsa. — Neyi duyacak? — Böyle şakaya alındığını.» diye haber uçurulmuş.. kendisine talip olursa sevinmeliyim. Bilmem kaçıncı şişede Nuri olacak pezevenk şeytan gibi aklımıza girdi. — Vaiz. Şu halde. Benim kanmla benim aramdaki sıhriyet meselâ bizim hatunla Vahap arasındaki sıhriyetten farksızdır.. bir tahsildar arkadaş daha. razı olduk... — Olmaz mı? Haberi olmasa şakanın tadı çıkmaz ki. Bilâkis ben onu. Vaiz yemini bastı. — Tabiî lâtife ediyorsunuz.. sonra arkadaşlarına döndü. çaydan bir yudum aldı. Bedri efendiye döndü: Haydi beye anlat şu bizim Adana seyahatini.. Parayı muhasebeye yatırmışım. İçtik... haberi var. Bereket versin şansımız iyi rasgeldi.. Göreyim beni mahcup edersen karışmam.» dedi. Sözle de olsa bir başkası aynı meseleden dolayı kendisini methederse. avrat dediğine sövülünce bundan bana hiç bir hata gelmemek icap eder. Bildikleri için de bizimle şuradan şuraya gitmezler. Vaiz efendi misafir gelmiş. ben dışardan kız arıyoruz. — Adana seyahati iyi akıldı. böyle şey olmaz. — Şu halde.» demez mi? Bak. O sıralarda bizim oğlanı evlendirmek gayretine düşmüşüz. Terliği çekip üstümüze yürüdü.. «Ben yalnız yatamam. Fikrimizin yatması şu cihetten ki. buna fikrimiz yattı. Hudutsuz bir öğünme içinde anlatmaya başladı: — Bir gün bu vaiz. bir de ben içmeye başladık. Arkadaşlarımın arasında kadrim itibarım artmalı. ağdalı ağdalı anlattı: — Bir gece bunlara gittim.. karı içerden. «Haydi Adana'ya gidelim» diye tutturdu. bir muayyen mesele için almışım. Bedri efendi. Ötekiler de tasdik ettiler. . istanbulluya acıyarak baktı. Aman şunları kandırmanın kolayı. Ben karıyla yatıyorum efendim. Eve oturtup besliyorum. Barda para yiyecekmişiz. Karının oturduğu odanın kapısını açtı: «Kız bana bak! dedi.— Şakaya alışır. bak bey ne diyor? Vaiz efendi... Bize «Yetişin bre gelin. İyi amma ben karımın nesiyim? Anası değilim. Kadınla yatmaya. Bu sefer de «iyi ama karıları da beraber götüreceğiz. Müdür efendi. Otele döneceğim zaman sofrada beni dürttü.. Yavaşça sordu : — Hanımefendi ne dedi? — Ne diyecek efendim.. Gurur duymalıyım. kardeşi değilim. Hemen evlere dağıldık. Adana'da bir zenginin kızı koca arıyor oldu. Lâkin dünyadaki bütün Nahiye müdürlerini Allah kahretsin. Biraz yalvarttık... — Bir türlü anlayamıyorum efendim! — Belli.. diye tutturdu bu gece berabersiniz. Bizim avratlar huyumuzu bilirler. babası değilim.. istanbullu hayretten ziyade korkuya yakın bir hisse kapılmıştı. ikimizi de kapıya kadar kovaladı..

. Sıtkı döndü... Tabiî her trende gelir. gözü ilerde yürüyen karılarda.» Benimkini tarif ettim : «Şu yeşil mantolusu bir göbek çalkalar. rezillik alıp yürüyecek. Sıtkı istasyona inmiştir..» Müteahhit yutkunmaya başlamıştı... Lâkin huyludur. Sıtkı oranın Nahiye Müdürü. Yalnız bir şartla. Sepetlere nevaleleri doldurduk. Yarın akşam oyuna başlarsınız. Oraları kalabalık olmasa. Üçü de eski kulağı kesiklerden.».. Akılları başlarına gelmeden üçünü de trene attık. Tren Gölbaşı'na yaklaşırken ben bu vaiz olacak avradını. Besbelli bu bizim Vaiz komiğe pek benziyor. Nihayet dayanamadı. «Oyun kolay. Damarların boşalır. bulgur kaynatıyor sanırsın. haydi aşağı. Bir taraftan da «inin. İşte müdür bey şahit..» «Ne kumpanyası bu böyle. Adana'yı düşünüp gülüyoruz kendi kendimize. sordu : «Kim bu hanımlar?» Ben Sıtkı'ya meydan bırakmadan anlattım : «Velinimet dedim. «Efendimiz.. Yalvarmaya başladım. Karıları orada bir otele yerleştireceğiz.. biz kumpanyayız.. Lâkin öyle işin acemisi değiller. Kabul . «Vay Recep bey.. Bir gözler var can alır. Namusu tuttu pezevengin. Nahiye ile istasyonun arasında bir kıraç tepe vardır.. çekirdekten yetişme oyuncu karıları bunlar.. Şartolsun biz kumpanyayız. Bırakmam şartolsun. Aman oyunu bozma.. biz buraya geldik ama müdür bey oyun oynamaya müsaade etmiyor.» Herif bunu tepeden tırnağa bir kere süzdü. Bize laf düşürmeden sepetleri toplayıp aşağı indiler. Biz yallah bar'a. keyifleniyoruz. Biz buraya gelmeden Malatya'da oynadık. Yokuşa sardık. Üçüncüsü velinimet en az kullanılmışı odur... Biz bu kadar masraf ettik. Biz Adana'ya gidiyoruz. Bizim karıyı buldu. Herifi bize takdim etti. karılar cilvelidir. Doğru bizim eve. Kız lafı bütün yalan. hemen kandılar. Genç meraklısı.Benim karı evlâdının mürüvvetini görecek. Görmesiyle içeriye hücum etmesi bir oldu. sürdüler sürüştürdüler. Vali bir gece muhabbetine üçyüz lira verdi. Hay yengeciğim. Bu namussuzların arkasına düştünüz siz nereye gidiyorsunuz... pencereye abanın demişim.» Müteahhit yumruğunu sıktı. Nihayet «Karılar da beraber. Onar hovardayı bir kapıdan alır bırakırlar da biri birinin ruhu duymaz.. «Demek şimdi bu karılar oyuncu karıları mı?» «Ne sandın velinimet. Belli ki müdürle araları iyi. pencerede görünmiyelim. şimdi ne olacak?» diye yalvarmaya başladı. Karılar önde biz arkada Nahiyeye doğru yola çıktık.» dedim. Taktılar takıştırdılar. Sor da bak... Şüphesi kalmadı bunun soytarı olduğuna. sen bu deyyusun huyunu bilmez misin?» diye gülüyor. Piyasaya bir kere çıkar. sevindi.. Karılar cilveli olduğundan cinayet falan çıkar diye korkuyor. alimallah. ben böyle dememişim...» dedim. «E.» dedi. Vaizi gösterdim : İşte komik..» bir ayak sesi. Yanındaki kahve rengi manto giyenin marifetini nasıl anlatmalı. «Dedim gitti. Herif yanımıza geldi ama. Karı milleti değil mi beyim. Bereket versin ahali çok. Mesele şöyle şöyle.. Bunların avratları da dünür gitmeye meraklı.?» «Halis tiyatro kumpanyası»«Deme. Yemin etti.. Halbuki evet. Sıtkı.. «Hele siz önden yürüyün... me «Oğlum. hemen davrandı. sen de mi istasyonda bulunuyordun?» dedi. Müdür beyden ben size müsaade alırım. Yol müteahhidi imiş.... «Yengeciğim. bu akşam biz bize bir muhabbet yaparız. Herif bizi gördü.» diye bağırıyor. Çaresiz biz de beraber. sarmadık arkamızdan «Pat pat. Şimdi oyun oynamadan gidersek.

» deminden beri kendisini zorla zapteden Nahiye müdürü makaraları koyuverdi. Nihayet rakının verdiği cesaretle. çember sakallı ağa efendiyi gösterdi.. Karıları bekliyordu. «Ölsem gitmem.mü»? «Artık orasını müdür bey bilir... Sabır.... Jandarma başçavuşu olacak habis kendisini kerhaneye atmakla tehdit ediyormuş.. Bu ağa efendi. On dakka sonra bizim keyfimiz sinirine dokunmuş olmalı ki.... «Mükemmel cümbüş çalar. Bu akşam ziyafet benden. Hiç olmazsa velinimetten sıkıl.» «Aman kardeşim bu nasıl bir söz..» Somurttu ama seslenmedi.. Kebaba hücum ettikçe adamcağız imdat arar gibi etrafına bakıyor. Tabiî velinimet. Kulağına eğildim. Velinimet öyle kızdı ki yekden o da bize sövdü. Herif bir sofra hazırlamış Başvekile mahsus... Başına çöktük efendim. yeşil mantolu afetin burada bir belâlısı varmış. Komiğe döndüm: «Hakikat geç oluyor. «Bayanlar tabî. Kahverengi tayyörlüsü derseniz zaten körpe. Her telden çalar ya. aman sabır.» dedi. çekiştirmeye başladık.» dedim. «Nerde kaldı bu kaltaklar?» diye bir kerre celallendi. hele kebap teşrif etsin. — Yiğit yiğiti gözünden tanır demişler.. Güzel ve tatlı küfürü aynı lezzetle iade ettikten sonra vaiz efendiye döndü : . Müdür beyden ayıp. iki amele hizmet ediyor. Yavrucuk utandı besbelli. Velinimet kendi kendine söylendi : «Kebap hazır ama.. Bağıra bağıra meselenin içyüzünü anlattım : «Velinimet. sen serhoşladm.» «Yahu.. Sonra kıvranır oldu.. Bedri efendi. «Nerde kaldı bu bayanlar?» diye ciddî ciddî sordu. — İyiki sizi çekip vurmadı. Eğer her avradına söğdüğüm çekip beni vursaydı.. Müteahhit hazırlık yapmak için koşarak gözden nihan oldu. ettiklerim kıyamet gibidir.. Ortalıkta kimse kalmadığı zaman mahfi gelecek. Karılar nerde? Biraz içtik. «Sen gideceksin pezevenk!» diye davrandım. Tertibatını almıştır. Hakkı var. bağın birine çekiliriz. böyle söyleyerek o zamana kadar lafa karışmadan gülümseye gülümseye dinleyen kısa boylu.. Kadıncağız istikbalinden havfediyor.»«Velinimetin de izzetli saadetli avradını. Bizim komik bu işlerin erbabıdır. «Bayanlar gele dursunlar.. Bizim velinimet evvelâ ses çıkarmadı. Şimdi beş oğlu ile beraber bir cinayet meselesinden dolayı mevkuf bulunuyordu. Bu akşam biz bize.. Hiç merak etmeyin... Etrafa bakmadan atıştırmaya.» dedim. Sabaha kadar bir eğlendik.. Kebap geldi... Biraz vakit geçsin.. Biz adamımızı tanırız beyim.» Kanlar müdürün evine girdiler.. «Ulan sen git getir. «Şimdi bir duyarsa beni de sizi de perişan eder» diye ağlıyor.» «Gitmezsen avradını. abdi hakirin şimdi kemikleri dahi çürümüştü. fazladan hacı idi.» «Müdür beyin de avradını.. Git getir. misafirler hazır değil.. Biz kahveye gittik. Biz kolları sıvadık. Tabiî son dakikada haber verdi.. «Emredersiniz velinimet. Dünyada böyle avradını. dile cümbüşü meşhurdur» «iyi öyleyse.» «Müdür bey ne bilecek.»..» dedi..» «Hangi misafirler velinimet?» dedim. bir eğlendik.. Nüfus memurunun metresi imiş.. Saz çalan var mı içinizde?» Nuri'yi gösterdim..

Söğmeden Söğdün diyeceğine söveyim de elinden geleni arkana koyma.. Ben de eski jandarmalardanım.» Ben orasını bilmem. «İnkâr etme. Bedri ile kapının arkasından .» Artık dayanamadık. Keyfimize bakalım. 'Ben bu yeni yüzbaşının avradını şöyle şöyle edeyim.». Bırak yakamı». — Şimdi pezevengin lafını etmeyelim. «Yüzbaşı! diye bağırdı. biliştik. bundan daha beteri mi olur... Al işte yüzbaşı senin avradını bende.... Eşkıyaları yakaladım.. Tanıştık.» demiş. Haydi itiraf et... şartolsun demedim.. Yumşak adamdır. Bir de geçip gidecek. O da yüzbaşının yakasını kavradı. «Ulan sen hapishane müdürü müsün?».. bir yanlışlık olmuştur.» Etrafa toplananlara yanık yanık bakıp yardım istedi.' demişsin ya. «Benim hakkım zayi oluyor. Lâkin inanmıyorsun.. «Evet yüzbaşım.. Malatya'ya bir jandarma bölük kumandanı gelmişti. anlat. «Söğmüşsün ulan. «Orası sizi alâkadar etmez. ben senin avradına söğmedim. Senelerce karakol kumandanlıkları yaptım. Ölürüm vallaha.— Hele mademki açtınız. günün birinde bizim cezaevi müdürü Mehmet bey telâşlı telâşlı Adliyenin merdivenlerini çıkarken yüzbaşı Kani bey yolunu kesip yakasını toplarladı. Anlı.». billaha yalandır yüzbaşı bey.» «Kam bu biri?». Ne yapalım yüzbaşı.. «Bir de evet diyor. Yüzbaşı Kâni'nin yanında bu pezevenk on para etmez. Kısa kes. — Efendim. «Ben birinden haber aldım. ben çok pezevenk gördüm. Şimdi Bedri'ciğim kızar.. iki kere sarsınca müdürün artık tahammülü kalmadı. şanlı bir yüzbaşı.. — Kirve. Benim avrada sen nasıl söğersin»Beyefendi. dedi. Sana tekaüt maaşı bağlayacak değilim. diye öfkelenir ama. ben yerinden haber aldım. Dinim Rabbane hakkı için söğmedim. Haşa sümme haşa.. Allah beterinden saklasın. «Size bu iftirayı kim söyledi?» diye sordu.» «Kurban olayım yüzbaşım yanlışlık vardır.. Sonra fena olur.. Lâkin yüzbaşı Kani bey gibi işinin ehli deyyusa rastlamadım. Ayağı bu toprağa basar basmaz. Allah selâmet versin fazla sıkıştırılmaya gelmez. şart ettim inanmıyorsun.». bütün Malatya ahalisi de evire çevire..». — Derken efendim. Bulamayınca. Söğmüşsün» «Vallahi söğmedim» «Söğmüşsün» • «Billaha söğmedim».. Bana Mehmet Çavuş derler. beye.» «Herif aması kalmış mı? Karıya söğmüşsün» «Vallaha. iki kere yaralandım. «Mademki inanmıyorsunuz. hapisane müdürüne oynadığınız oyunu da anlat bari..» «Demedim yüzbaşım. Benden baskını yoktur». Haşa meclisten dışarı. Gelip yeşil otelde beni buldu. Yemin ettim. — Olmaz..» Bizim müdür.» «Yanlışlık ne demek? Burada kaç tane hapishane müdürüsünüz siz?» «Ben yalnız başıma hapishane müdürüyüm ama.. «Yahu söğmedim diyorum.» Bir. ulan sen benim karıya söğmüşsün.» «Aman estağfurullah ben mi?» «Sen. On dakikada kırk yıllık dost olduk..» «Söğmüşsün.. siz kulak asmayın. «Söğmüşsün» «Siz Müslüman değil misiniz. Benim işim var. «Yaka bırakılır mı? Avradıma söğ. Benim hanımefendiye sebtetmek ne haddime. «Aman benim avrada söğecek bir ahbap yok mu? Huyluyum ben.. Haşa meclisten avradını bellerim.. lâkin birdenbire öfkelenir.

hayır yanlış anlaşılmasın. Biz güleriz. âdeta bir gizli mezhep gibi genişlediğini ve mezhep saliklerinin. Vaiz efendi. — Ben zarara razıyım Bedri Bey. — Çok doğru söylediniz beyim.. yardım dahi ettiklerini öğrendi. Bilâkis küfürün yerinde yapılanını severim. Arzu var. yüzbaşı güler. kasabada birkaç memurla. Malatya'da yaşadıkça bu âdetin.. «Rica ederim... en şerefli kadınlardan sayılıyorlardı. Sizi ayıplamıyorum. Bu şifahî mukaveleye o günden sonra iki taraf da ciddiyetle ve dikkatle riayet etti.. önlerine diz çöküp hüngür hüngür ağlayan baylardan usandıkları zaman ona müraacat ederler. — Siz bilirsiniz. bilhassa karıları en namuslu. istanbul'un kibar âleminde küfürleriyle meşhur bir arkadaşım vardı. Demek bazı kibar hanımefendiler de benim kanaatımda.. O zaman göreceksiniz ki ben küfürden nefret eden bir adam değilim. varamayacığımı da anladım. Alay mevzuu edilmesine yüreğim razı olmaz. — Bundaki zevki anlayamadım. size nazaran bu eğlenceden daima kârlı çıkarım. Belki bugünkü şartlar içinde sizin icadı da denemek bir çeşit rahatlıktır. Değil mi beyim. Bunlar hep cahillik alâmeti. Biri birimizi tanımaya vakit var. .. Bedri beye döndü — Gördün mü kavat? «Beyfendi bizden değil» dedim. Cebir yok. birbirlerine dargın duruyorlar. Oraları karıştıramayız. Artık sövmeye kantar aramayın. mahpushanede birkaç ağaya ve diğerlerine inhisar etmediğini.. Bir küfür ediverin.. — Estağfurullah beyim.. Ve her küçük şehir kadar dedikoducu olan Malatya'da. Zevki içinde. kerimeler. Biz avrat meselesine lüzumsuz ehemmiyet atfedenlere kızıyoruz. Erkeğe hasret kaldım. — Bu gidişle daha epey buradayız. Müdür bizi görünce işi anladı. Kötülük eden karıyı boşar kurtulursunuz. Bu adamlara İstanbullu. Sizden ayrıldığım nokta şudur: Ben küfürün çok ciddî bir iş olduğuna kaniim. — Lâkin dikkat ettim.. — Yok. Fakat zevkine varamadım. Valdelerle hemşireler.. yavaş yavaş nahiyelere oradan da köylere dağıldığını. Nasılmış? — Zarar eder. istanbullu...meydana çıktık. ahali güler. «Küfür liberalistleri» adını taktı. Güle güle karnımız yarıldı. — Tellâkkilerde asriliğe doğru bir inkilâp yapıyorsunuz demek?. Bir küf üre adam öldürüyor lar. Beni denemeyeceğinizi ümid ederim. En nazik hanımlar ellerini öpen. — Ayrıca bir zevki yok. Filhakika ben bekâr bir adamım.... Beni şakalara karıştırmamak şartıyle ahbap ahbap yaşarız. Siz de pek doğru bulmadınız mı? İstanbullu korkuyla dikildi : — Hayır.. birbirlerine müridana bağlı olduklarını. Bir kere deneseydiniz fena olmazdı.. Yalnız hanımefendileri yad ediyorsunuz.» derlerdi.. Ehli namus valdeyle hemşirede. Bu huyu mahpusanede peydahladığım da zannedilmesin. yalnız ertesi gün bir küçük tahkikat yaptı ve öğrendi ki Bedri bey ve arkadaşları bütün «tolerans »larına rağmen son derece namuslu aile babaları idiler..

Tasdik havadisi. Karar bir rekor teşkil edecek kadar acele tasdik edildi. yeniden tekrarlandı. Sövüşürlerken yiğeni arkadan yetişmiş. Böyle okumuş efendilerin kendilerine akran muamelesi yapması. Kafkasya'da. Asker baba. 27 günde. Sina'da. Orta yere dikildi. Mistik tabancayı vermemek. El altından hastaneye haberler uçurulmuş. cinayet havadisi kadar yürekten salladı. çıkan kurşun araya giren biçarelerden birisinin göbeğine saplanmış. Seneler de geçse «Beylere» sövmeyi göze alamadıklarından kendilerine bol bol sövdürüyorlar. Mahpusanede ekseriyeti teşkil eden sayısız hakikî bigünahlardan birisiydi. Yeğeni ben vurdum diye bar bar bağırırken şahitler «Mistik çekip vurdu» demişler. Birkaç kişi bahçede İstanbullunun etrafını çevirdi : — Bu ne hal bey? — Bu ne biçim bir iş? — Bunlarda hiç mi namus yok? Şehnehanlı Mistik dayı ismindeki ihtiyar. Bedri bey ve avenesi bilhassa bunları ısrarla takip ediyorlar. yeğeni çekip alarak adamlan vurmak isterken «Küt» silâh patlamış. Ancak cezaevi atölyesinde çalışan yemenici Mehmet Emin'in dediği gibi yumuşak yemenileri giyebiliyordu. Üstüne yürümüşler. İstanbullunun temyiz lâyihasına yazdığı göz yaşartıcı fıkralar. vatan vazifesinden alnı açık avdet ettiği günün ertesinde nagihan rasgelmiş falan filan beş para etmedi. Mistik işin sarpa sardığını biraz geç anlayıp zira pek hasis bir adamdır Reis. Köye delikanlılar kahpe getirmişler. Meselenin başından beri Mıstık'ın niyeti köyde bir kötülük çıkmasın değil mi? Kılıfa sımsıkı yapışmış.. Namus fedaisineı acıdılar.Mahpusanedeki elebaşlannın mezhebi yaymak için seçtikleri sahaları ise hazin bir tâli ile namus uğruna cinayet işleyen biçarelerdi. beddua ettiler. mahpusaneyi. vasıta olan herif dört bin lirayı afiyetle yiyip görülecek yerleri görmemiş. İdamlık Necde'li Ali ve otuz seneye mahkûm olanlar bile Mehmet'in onbeş senesi için dizlerini döğdüler. demek kî. . Kezban'ın babası Mehmet'in mahkemesi cürmümeşhut kanununa tabî olduğu için dosya zarfında pek az evrak vardı. kendisini biraz toplarmış gibi olan mecruf hikmeti hüda «Beni Mistik keyfi vurdu» der demez ruhunu teslim etmemiş mi? Tabancanın kılıfın içinde patladığını tıbbıadlî keşfedip zahire ihraç edememiş. kalabalığı yardı. «Ver de şunları vurayım» diye çekiştirmeye başlamış. kötülüğe sülük etmiş körpe bir yavru. Tahkikat önceleri iyi gidiyormuş. Ayakları dünyanın en büyük ve en yamru yumru ayakları idi. Pek uzun boylu olduğundan ileri doğru eğilmiş gibi dururdu. bir rivayete göre. herifi «ifadeye gayrı muktedir» bir halde Malatya memleket hastanesine yetiştirmişler. Sonra araya eski düşmanlıklar karışmış. Bütün o zaman söylenenler. zevkten yan baygın düşmüş gibi avratlanna her "«övülmede gözlerini süzerek feylesofça gülümsüyorlardı. Mıstık'ın belindeki Nagant'ı aradan yakalamış. cahilliklerinden ve fıkaralıklarından istifade ederek kolayca mezhebe alıyorlardı. Eski kanun üzerine Mıstık'a Çanakkale'de. Mistik dayı bunun encamından ürkerek manî olmak istemiş.. bizim köylülerin pek hoşuna gidiyordu. Müddeiumumi için kesenin ağzını açmış ama.

. Cigara paketini. Bir tarafı mutfak bir tarafı yemekhane olarak ayrılmış kısma girdi. Bedri bey. konuya. — Şimdi içerde kumar var mı? — Olmaz mı beyim.İran'da ve Galiçya'da döğüşen bu kahraman çavuşa kasten adam öldürmek suçuyle onbeş yıl ceza vermişler.» diyerek dosyayı şuraya koyuyorlar. İstanbulluya bir cigara verdi. hükümete.. «Dur bakalım. Eve bir şey bırakan olmazsa Adaleti düşünürüz. . Bu işte bir bityeniği var. Lâkin on seneden bir gün aşağı verilmişse. eski muhtarlarda rastlanan hakaretli bir bakışla köylülere baktı : — Neye şaştınız hayvan herifler. evrakı Ankara'ya kaldıracağım» diyerek on lira aldı.. diye bağırdı. Kahve pişirin! diye emretti. koğuşta. Kur'anı kumara bastı.» diyorlar. kibritini. Minder'in tahsildar Bedri beyin koğuşunda serilmiş olduğunu söylediler. yorganı verdi. Yaş haddini tecavüz eylediğinden şimdilik asrı cezaevine de gidemiyor. Kalabalığı yarıp ortaya çıkınca. iki liraya şeyh Yusuf'a geri sattı. sonunda kur'anı da verdi.. Sonra yere tükürerek. Bedelcilik ettiği anlaşılan İzmirli Ali bey. Anladınız mı. Burası üst sağ koğuşun yemekhanesiydi. Binanın cadde üzerindeki kanadının sonuna kadar yürüdü. Mehmet'in eline 1957 senesinde tahliye edileceğini bildiren gün kâğıdının verilmesinden bir hafta sonra istanbullu. Hem de büyük kumar.? — Kumarda yutuldu. Kumarbazlar pencerenin dibindeki köşeye yerleşmişlerdi.. gözlüğünü taktı. devaynasına vuran bir leylek hayali gibi yürüdü gitti. Bekleyelim. ağızlığını ve tespihini alıp takunyalarını şıkırdatarak merdivenleri indi. Ceza on seneyi aştı mı. «Para getir bana. — Ne olacak şimdi? Müslümanlık elden gitti mi? — Bırak pisi beyim. komşuya sövüp sayarak dolaşıyor. istanbullu. Yatağı verdi. işte meydanda bir şey.. «Doğru.. Karıyı sıkıştırıyor.. nizamı öğrenemediniz mi? Temyizde oturanlar ancak on seneden aşağı olan cezaları tetkik ediyorlar... — Ne halt etti. — Şuraya bir yatak serin.. reziller. Oyuncular da yarım ağızla birer «Merhaba» çekip işlerine devam ettiler. Doğru olmasa on seneden fazla vermezlerdi. Para oynamış. bütün entari giyen erkeklerin insana verdiği acayip hisle yüzünü boyamış bir kocakarı gibi bahçede. taymcı Sefere sordu : — Mehmet ne yapıyor Sefer? Kur'an okuyor mu? — Kur'arı ne gezsin beyim... Etraflarını meraklılar aldığı için kimlerin oynadığı kapıdan görünmüyordu. Demin karı ağlaya ağlaya on lirayı getirdi. İstanbullu yavaşça sordu : — Kim kazanıyor Ali bey? . Temyiz tasdik etmiş. yerinden kımıldayarak. Daha usulü. kanuna. iyice şahit dinlemişler. Orta yerinde karşılıklı iki koğuş kapısı bulunan dar bir koridordan geçti. Haydi basalım imzaları. Demir parmaklıklı kapıyı açtırıp asıl mahpushaneye girdi.

Gizlice köyüne gitmekten geriye iade etmişlerdi. Şimdi bunları kardeşleri vasıtasiyle sattırıp gelen parayı muntazaman bu minderde kumara veriyordu. Binaenaleyh kumar. sağ kurtulan arkadaşları felâketzedelere yardımla meşgulken köye kadar gitmeyi daha akıl kârı görmüş. Orada çalışarak geçirdiği altı ay cezalarının bir senesine karşı hesaplanır. Etrafında dört tane «istasyon» vardı.» diye bir tehdit mektubu yollayarak beş günde tegraf havalesiyle yüz lirayı getirtmişti. Anlattığı hikâyelere bakılırsa elli yaşında olması icap ediyordu. Erzincan zelzelesinde şehir batıp. bu sebeple hiç çekinmeden kumar oynuyordu. pek rahat bir hava içinde devam ediyordu. Bir haftaya kadar yüz lira çıkarmazsanız şartolsun Erzurum divanı harbine hazır olsun. Birisi kocaman vücuduyle bir merkez garı gibi Bedri bey. Ortaya kırmızı yüzlü güzel bir minder konulmuştu. Kumarbaz istasyon. Cuma Ali. Malatya'ya sürgün gelmişti.— Kumarda kazanan olmaz beyim. Şeyh Yusuf üç numara makine ile sakallarını tıraş eden ve daima sarıklı dolaşan ihtiyar bir adamdı. öteki üçü sırasiyle Şeyh Yusuf. Düşmanını öldürdüğü için onbeş sene. Halbuki bedenen küçük yapılı insanlar gibi genç gösteriyordu. (Asri cezaevinde mahpuslar çalışır. Gelip gider. Bütün bu gayretler. babasına bir haber uçurup «Yatağı satıyorum. kavgadan zindana atılmak cezası görmemek lâzımdır.. Nizamname mucibince tekrar oralara gönderilmesine imkân kalmadığından namlı bir mütegallibe olan babası Bekir ağanın verdiği harçlıkla kumar oynar. topyekûn onaltı sene cezası vardı. her hafta gelen paranın muhakkak iki mislini borçlanırdı. Öldürdüğü adamın başparmağıyle iki gözü yakalandığı zaman cebinde çıkmıştı. Sabıkalı olduğu için asri cezaevine gidemiyor. Millî Korunma Kanunu mucibince tevkif edilen Samanoğlu isimli zengin tüccar için almıyordu. Samanoğlu meşhur . para tren. Bir kere Erzincanlı Mevlut ağabeylerine. fakat pek kısa boylu bir delikanlı da aynı vaziyette idi. istanbullunun oturur oturmaz öğrendiğine göre bugünün kumarı pek ciddî ve pek heyecanlıydı. tedbirler.. «Mavzerleri sakladığınız yeri Hükümete haber veriyorum. Zelzele yağmasından epey mal edinmişti. Fakat bu hakkı elde edebilmek için mahpushanede inzibatî ceza yani kumardan. Yetmişbeş liradan aşağısı işimi dünyada görmez.) Erzincanlı Mevlut pek sağlam yapılı. fakat ancak üç ay bannabilmişti. Malatya mensucat fabrikasında açılan asri cezaevine gitmiş. Erzincanlı Mevlüt. Tombul yüzünde ince maden çerçeveli gözlükleriyle gözleri sanki yerlerinden fırlamış burnunun ucuna sarkmış gibi duruyordu.» diye her zaman tekrarladığı ve en müsbet netice verdiği tecrübeli tehdidi savurmuştu. eşkıyalıktan sabıkalı olduğundan da bir sene. Kürt Bekir'in Cumalı'ya gelince : Ufak tefek bir adamdı. Kürt Bekir'in Cuma Ali. evvelce de hapishane müdürüyb arası açık olduğundan kaydına «firari» işareti düşürülerek aftan istifade ettirilmemişti. Bu üç kişinin üçü de Bedri beyin burada liderlik ettiği avrata sövme mezhebine salik idiler. Mahpuslar asri cezaevine gidip cezalarının yansını mahsup ettirmek gayesiyle uslu dururlar.

Pek fıkara olduğu ve çok zaman yavan ekmek yediği halde bin lira kaybetse mızıklanmaz. aynı şartlar içinde «Henyek» «Dubara». çeşit çeşit yemek pişirirdi. . . Harbin başından beri. belli ki en fazla şeyh Yusuf'tan çekiniyordu. — Aç şunları. — At.. Yüz sanliraya bir zar atıp kaybettiği ve kalkarken kılını bile kıpırdatmadığı yeminle söyleniyordu.. vurduğu vurgunun hesabını şaşırdığını arkadaşlarına yeminle kendisi söylemişti.hovardalardan ve kumarbazlardandı. Şimdi zarlar Erzincanlı Mevlut'taydı. Son derece namuslu bir kumarbazdı. Heyhat ki girmesiyle çıkması bir olduğundan..diye yalvardı. Zar.. Zarları sallarken. Terli avuçlarda hınçla buruşturulan renkli kâğıt parçaları «vesile» ve «teferruat» kelimelerine de pek ziyade yakışacak kadar değersizlenivermişlerdi. beş kişiyi davet için... «Dört cihar» ve «İki bir» kaybediyordu. «Beş liranın ikisi önüne» dediği postada iki lira kaybetmiş oldu. ancak dün gece şeyh Yusuf'a üçyüz lira yutulmuştu.. Sallamaya başladı : — Tut bakalım. Zarın biri minderden dışarıya yuvarlandı. ben senin baban yerindeyim. Tahsildar Bedri bey ile Erzincanlı Mevlud'un yüzleri kıpkırmızı... borç istemekten başka bir vesileyle kimseyi rahatsız etmezdi. Haydi at. Üç lira aldım. Arada gidip gelen bankmotlar vesile ve teferruattan ibaretti. (Borcu da kendisini yutanlardan değil hiç kumarla ilişiği olmayanlardan isterdi. Barbut denilen bu oyunda «Düşse».) Parası varken tasavvur edilemeyecek kadar cömertti. İki bir geldi. Şeşbeş «önüne» kaydıyla tutulanı bir de «ne gelir» denildiği zaman bütün tutağı alıyor. Bunların dördü de kumarı hakikî İngiliz centilmenleri gibi sanki spor olsun diye oynamaktaydılar. İşte tuttum. «Dübeş». kederlenmez. Daima korkak oynadığı için daima kaybeden Mevlut. 5 liralarla beraber zarlar da Şeyh Yusuf'a geçmişti. asırlardır insanları mahveden bu acayip ve pis iptilâyı bu dört kişinin hareketlerinde ve yüzlerinde taraf tutmadan ve içi sızlayıp yüreği sıkılmadan rahatça tetkik etmeye başladı... «Düşeş» tam kazanıyor. Aç diyorum.. ötekilerin yüzleri sapsarıydı. Herkese paket paket cigara dağıtır. — Haydi yavrum zar. Şimdi şeyhten bu üçyüz lirayı almaya uğraşıyorlardı. Hayat şu anda bu dört insan için zarların üzerindeki siyah noktalardan ibaretti.. — Postanı açık tut avradını bellediğim.. Eski ve meşhur kumarbazlardandı. — Yutturuyor musun oğlum.. Beş liranın içine iki tane iki buçukluk mu sokuyorsun sakalı boklu.... Beş liranın ikisi önüne. dört. Minderden dışarda sayılmadığı için Mevlut tekrar eline aldı. Hayatı baştan başa rezillik ve namussuzluktan ibaret olan şeyh Yusuf'un iki meziyeti vardı. Seyri ötekilere bakıldığı zaman duyulan merhamet ve öfkeyi vermiyordu. istanbullu. Atmam şartolsun. — İşte açık oğlum.

» — Eminenin de Allah belâsını versin sancağın da. Minderin üzerine iki tane ikibuçuk liralık koyup parmağını aralarından geçirdi : — At şöylece.. Bir «iki bir» oğlum. kiminden alacağı : — Senden iki isterim.. Bu seyek nedir? — Papazın uğuru. Sen düsseyi rüyanda mı gördün? Haydi babam. Sancak saçlı Emine.. kaybedecek bir şey gelmediğinden zarlar bu sefer Bedri beye geçti. — Olmaz. Etrafına bir şey görmeyen kanlı gözlerle . bu yüzden kısa bir münakaşa başlıyordu : — Yahu. Mevlut zarları fırlatıp göğsünü yumrukladı : — Haydi oğlum Kılıç... Sabahtan beri biz para kaybediyoruz. — Bak yavrum zar.. Tuh.... — Daha iyi ya. Üç postada zavallı Mevlut'u tertemiz etti. — Ben arttırırım.. — Haydi yavrum düşeş. Düşeş misin velinimet. ne gelirse. Şeyh Yusuf postayı yedi buçuk liraya yükseltti : — At.. Ödeşelim de görmemişe dönsün. Namussuz...» diyerek göğsüne vurdu... Burası vergi dairesi değil pezevenk. işte sana bir düşse. Şeyh Yusuf böyle söyleyerek zarları orta yere fırlatıp boş kalan yumruğunu «Hıhh. Haydi at. — Aman bir liramızı da diri diri götürecek... Son lirası da gidince pehlivan yapılı çocuk. Hakikaten düşeş geldi...... — Canım alacağını al. Zarlar. — Zar gelirse soymak değil.. bu sefer Cuma Ali'nin eline geçmişti Kimine borcu vardı. Yallah.. bu zarı görür görmez postayı arttırıyor. Bu ne kadar düşeş.. «Tut» dediğini yutuyordu. sol böğründen vurulmuş gibi içini çekti. Benden nasıl üç istermişsin. diyerek zara tükürdü. — Ulan dubaracı... Kazanacak... borcunu öde. — Ne gelecek şeyh. Kaybettiğini beşer kuruş beşer kuruş çıkaramazsın. Paranı seviyorsan oynama.. îlk hamlede Cuma Ali'ye kırılarak dört lira kaybetti : — Ne ettin vicdansız. Sen adam mı soyacaksın. Sana namussuz dedi yavrum. Şeyh Yusuf'un gene şansı açılmıştı. iki istersin.. Seyek'ten sonra mutlaka kazanacağına iman etmiş olan şeyh Yusuf. Tahsildar yedi buçuk lirayı alırken bir de mani söyledi: — «Ay gibi doğdun karşıma... Her zar atışta göğüslerini yumruklayıp «Hıhh» diye bağırdıklarından beton duvarlar inim inim inliyordu. — Görmemiş babandır. postayı arttırma.... — Sana düşeş atıyorum ama bu pezevenklere kırılıyorum.Tutma sırası tahsildar Bedri'deydi... Kısa günün kân az olur diyerek. ciğerinizi alacağım.. Şunun elini kırıver. Al sana düşeş. Biz burada çocuk avutacak değiliz... Ne sandın? Aha bu iki lira ardı var.. Sen benden üç istersin tahsildar.

Atayım mı? — Olmaz.. On kuruş bana lâzım... — Hakikat. Ulan sen adam mı soyacaksın? — At şuraya... — Para Ali beyde....... .. — Getirmezsek inkâr mı ederiz? Ver beş lira. Uykulunun oğlu gibi. Aklımı karıştırmayın... yorgan. — Veririm baş üstüne. — Kaça?. — Kırkbeş ver.... İki buçuğun ikiyüzkırkı önüne. Getir pırtıları.. — Yağma yok. Birisi de doğru sanır... Sıramız geçiyor. At da şu rezilden dünya kurtulsun.. Haydi yavrum Düşeş. — Olmaz. Biz burada resmen kumar oynuyoruz. Bir hafta beklerim. «Düştü gönlüm bahri gama cunbadak. Deyyus bu Ali bey.. en ciddî..» demişler.. — Deyyusum elbet. — Asmazsa. daltaşak sokaklarda gezinmesin .. işte düşeş. «Delinin defteri duvar..... Ben ağlayacağıma sen ağla... îki liraya bizi kırma. Siz ne sandınız... — Asmazsa pezevenktir.. — Sana nasıl atacakmışım?.baktı. Dururken basma bir iş getirmesin. — Postayı doğru tut. en tabiî sözünü söyler gibi. — Ulan sakallı pezevenk. Bundan doğru posta mı olur? — Buna kimse zar atmaz.. Say paraları. aeaı.. Bu herif şarkıya merak sarmaya başladı. Durum....... — Neden lâzım? Çekişmeden canı sıkılan Cuma Ali tahsildarın yerine cevap verdi : — On kuruşu sonunda urgana verip kendisini asacak.» — Urgan parasını da aldın kavat. izmitli Ali beye : — Şuradan Deş ura ver. Durun yahu.... Elli lirayı getirir malım götürürsün... — Ulan kendini huzurumda methetme.. Paran hani. At bakalım şeyh. Hele bir at. Bana atacaksın tahsildar. Ikiyüzelliye ne gelirse. Dünyanın en münasip... — Sonra asmazsa bak karışmam.. Sıra bende. — Eskisi gibi yatak. Yatağı getireceğiz. — Olmaz dedim ya... Yalnız yatağı rehin bırakırsın. Para hani.. — Allah belânı versin.. salya sümük bir yanda. — Olmaz.. — Kırkiki ver... — Ali bey bir makbul adam mıdır? Elin deyyusu.. kilim kırk lira. Aklını oynatıp..... Hıhh. hâlâ türkü söylüyor. Kes sesini..

aynı iki buçuk liralığı bir verip bir alırlardı. — Büyük para nerde? işte bir beşlik iki tane de tek lira... tabiî. Bu söz Mevlut'u dalgınlıktan uyandırdı. Mızıklanmaya. Mahsustan... kendi parasıyle oynadığı halde. onu üzmek için şeyh nazlanıyordu. — At bakalım şeyh efendi.. Fakat Şeyh Yusuf beş liranın içine ikinci bir beşlik ile iki tane lira saklamıştı. bir defa at.— Orasını bilmem. — Bir bir mi? Ulan pezevenk. Türküyü biz söyleyeceğiz. Beş liranın içine büyük para koydun. Bir defa at da. İstanbullu geldi geleli... İzmitli Ali beye yirmiyedibuçuk lira borçlanmıştı. — Ben kaç gündür otuz lira verdim. Yemenileri bile ayağına geçirmeden betonda çıplak ayaklarla şap şap koştu.. Zar dubara oturduğu için Mehmet bütün parasını birden kaybetti. tahsildarın kazanmasını da istemiyordu. Deminden beri tahsildar Bedri. Kezban'ın babası Mehmet...dedi. ayakta duranların arasında kumar seyretmekteydi. Posta gibi posta tut. Bir def acık.. İlk zarda Mehmet iki lira kazandı. dedi. Eğer bedelcinin şansı varsa.. — At ne gelirse.. — Atmam şartolsun. sonra hiç atma.. Bana da günahtır.. kaybettiklerini faizsiz borçlanmak kanundu. Daha iki zarı böyle doğarsa hepimizi donsuz bırakacak. Kendisi oynuyormuş gibi elleri titriyordu... Günahtır.. her alışta iki buçuk liraya elli kuruş faiz vermek. — Günahı bana sen mi öğreteceksin? Çek arabanı. Beş liranın içine yedi lira koymuşsun. Yatağı verdim.. İki buçuk lirayı geri verdi. İlk atışta kazandı.. — Hele bir de şunu at. Bir bir at. İzmitli Ali bey. Allanın yok mu? Peygamberin yok mu? — Allaha Peygambere kurban olayım.. Bedelciye.. Onun da gözleri kızarmıştı.. Kanun böyle olduğu için. Kaba etine iğne batırmışlar gibi tuhaf bir ses çıkararak ileri doğru sarsıldı. Evvelâ müthiş bir ümitsizlikle zarlara hücum etti. Bu suretle karşıdaki oyuncuların her zarda elli kuruşları bedelcinin cebine girerdi. Sıçradı. topal eşekle kervana mı karışıyorsun? Burada senin kanının diyeti dolanıyor. Ali beyindi.. Mevlut'un kalkmasından istifade ederek önündekileri yavaşça aralayıp minderin kenarına oturdu. . Sabahleyin karısından aldığı on lirayı muska gibi bükmüştü. — Neyi saymazsın ulan deyyus? — Saymam. Sen de bir şey söyle Bedri bey.. — At. Nihayet Cuma Ali ile tahsildar Bedri bey araya girdiler. borç verdiği adamlar bir düzüye kaybedip kazanmazlar... Etme kurbanın olayım. — Etme şeyh efendi.. hatta döğüşmeye hazırlandığı sesinden belli oluyordu : — Sayılmaz. — Olmaz. İki buçuk lira daha istedi... Şimdi elinde kalan iki buçuk liranın elli kuruşu da. Zarları eline aldı. Ben saymam.

— Ulan avradını... ettiğimin rezili... İçine büyük para saklamamış ki! Beş liranın içine beş lira koymuş ...Haydi defol... Biz oyun oynayacağız. — Gitmem... Ne mümkün... Ben de oynayacağım. Yanında oturana döndü— : Surdan beş lira ver. — Ne beş lirası?. — Beş lira kardeşim... Şimdi veririm. Beş lira ver, altı lira veririm. Yedi lira veririm... Para değil mi? Şimdi veririm. Ben dolandırıcı değilim... Hırsız değiliz biz... Paranın değeri mi olur? Haydi... — Bende para yok... — Veririm. Sekiz lira veririm... —Ümitsizlikle ellerini dizine vurdu—: Vallaha veririm. Şartolsun veririm. — Şart ettin de inandım. — Sen neye inanırsın? İzmitli Ali beye döndü — Ali bey şuradan beş lira ver. — Ceketi bırak, on lira vereyim. — Ceketi mi? Al, buyur... Al işte... Yırtar gibi soyundu: İşte buyur. Ver on lirayı... Ceket senin malın... Al... izmitli Ali bey, pazarlıksız razı olduğu için şüphelenmişti. Mehmet'in zıddına basmak istiyormuş gibi ceketi evirip çeviriyor, güneşe kaldırıyor, tersini, yüzünü muayene ediyordu. Neden sonra on lira verdi. Mehmet, kazanacağı yüzde yüz muhakkak imiş gibi, ümitle tekrar mindere eğildi : — At bakalım şeyh... At bakalım. Bir bir at. — Yahu sıra şeyhte değil... Ben tutacağım, zarı tahsildar atacak... — Ben zararlıyım Cuma Ali ağa... — Ben de zararlıyım... Haydi uzatma... Mehmet gene iki elde on lirayı kaybetti. Bu müddet içinde Mevlut mahpusaneyi baştan başa dolaşmış, para bulamayınca yatağı sırtlayıp gelmişti. Dengi yere bırakmayı bile düşünemeden Mehmet'in ikinci on lirayı yutulmasını ayakta seyretti. Namusçu Mehmet'in «ipi kesilince» yatağı koğuşun köşesine yıktı : — İşte yatak... Ver kırk beş lirayı... — Kırk dedik. — Kırkbeş. Ben yatağı sana sattırmam. Parayı bulurum. — Öyleyse daha iyi. Kırk veririm, elli alırım. — Kırkbeş vereceksin. — Öyleyse bir haftaya kadar ellibeş getirirsin. — Orası kolay... Mevlut kırkbeş lirayı aldı. Kendisine münasip bir yer ararken koğuşu koşarak dolaşıp para bulamayan Mehmet arkasında peydahlandı. Soluyarak, — Mevlut ağa... dedi. Mevlut duymadı bile... — Mevlut ağa... — Ne dedin?

— Beş lira ver... — Sittir ordan... — Ver beş lira... Yedi vereceğim... Ayağını öpeyim... Bak ceketi mi de aldılar. Benim ceketim de gitti. Yeni asker ceketim... Ben farkında değilim, oynamış, yutulmuşum. Farkında değilim... — Hele deyyus... Farkında değilmiş. Sen karıya bile oynarsın ama, karı eline geçse... — Karı para getirecek, sana veririm, iki lira kâr var. — Hassittir... — Vallaha getirecek... Beş lira... İzmitli Ali bey dayanamadı : — Oyunu bozacaksın.. Beş lira istiyor. Dakikada iki buçuk lira kazanan sulu bankayı öldürmüş de pezevenk... Şimdi... Lahavle velâkuvveti... Defol... Şimdi gardiyen gelecek... — Gelmez... Varsın gelsin. Ben gardiyana yalvarırım. Beş lira daha ver... Gardiyan gelene kadar bir zar atalım... Sevaptır. Mevlut oturmuştu. Kumarbazlar tekrar işe başladılar. îlk postada minder sahibi olan Ali bey, manoyu okudu : — Elli var. Kazanandan elli kuruş minder hakkı aldı. Üçüncü elde tekrar, — Elli var dedi. Tekrar elli kuruş aldı... Bu akşama kadar böyle devam edecekti. Kavat Ali, işte tam bu sırada uykudan kalktı. Çulun altmda çıplak yatıyordu. Başının altına koyduğu gömleğini avucuna top gibi yumaklayıp terlerini sildi, istanbulluya mahcup mahcup gülümsedi. — Terlemişiz beyim... Bu namussuzlar adamı uyutmuyorlar ki... Mahpushanede ona herkes «Kavat Alo» derlerdi. Bu kötü lakaba kızmazdı. Gençliğinde pehlivan gibi kuvvetli ve emsali az bulunur erkek güzellerinden olduğu söyleniyordu. Köyünde hem ağa, hem de zenginmiş. Hâlâ tarlalarının hesabını bilmezmiş. Lâkin ne fayda... Kız kardeşleri hacir altına aldırmışlar. Mahkûm olduktan sonra da fazladan vesayet ilâmı çıkartmışlar. Şimdi, merhametlerine kalmış bir şey, ayda on gönderiyorlar, onbeş gönderiyorlar. Başından geçenler, beyaz saçlı, beyaz bıyıklı bu güzel ihtiyara hiç yakışmıyordu. Kırk yaşma yakın, Malatya'da bir kahpeye tutulmuştu. Bir ev kiralayıp beraber oturmaya başlamışlardı. Hazır paralar tükeninceye kadar kimse felâketi farkedemedi. Sıra tarlaları satmaya gelince köy halkı hep birden ayaklandılar. «Ne demek olsun... Köyümüzün Hanedan evlâdı olup... Bir ekmek sahibi Ağazade...» dediler. Kız kardeşlerinden birisinin kocası da tesadüfen Muhtar bulundu. Beygiri çekip Malatya'ya koştu. Avukatlara danıştı. Gece gündüz içen Alo'yu kolayca hacir altına alıverdiler. Alo çalışmayı denedi. Borç aradı. Nihayet yavaş yavaş, herkesi, baba dostlarını bile alıştırarak, ip omuzunda hamallık etmeye kadar düştü. Bir hamal parçası, Malatya'nın meşhur kahpesi kocagöz Emey'i besleyebilir mi? Alo gene yavaş yavaş, eve hovardaları toplamaya başladı. Gizli gizli yapılan bu yeni zenaat sonunda bütün Vilâyete

malûm olduğu zaman hamal Alo'nun adı (Kavat Alo) olup çıkmıştı. Utanmadı, itiraz etmedi. Yaş ilerledikçe, mütemadi keyif geceleri devam ettikçe Kavat Alo süratle çöktü. Nihayet facia gecesi gelip çattı. Raziye bir haftadır kavga çıkarıp Alo'ya yüz vermemişti. Bir haftadır bütün yalvarmaları fayda vermedi. Karı Alo'yu koynuna almıyordu. O gece bu dertle Alo hovardaların rakısını su gibi içti. Gece yansı âdeta delirdi. Misafirleri sopayla kovaladı. Raziye'yi zorladı. Emeline muvaffak olamayınca baltayı çekip karıyı bin parça etti. Tepeden tırnağa kan içinde karakola gidip ağlaya ağlaya teslim oldu. Karıyı hâlâ seviyordu. Öldürüp kimseye bırakmadığı için memnundu. Mahpusanede koğuş hizmetçiliği yapar, Bey ve Ağa taifesinin bulaşıklarını yıkardı. Kumarbazdı. Bütün hakikî kumarbazlar gibi cebine giren paranın bir meteliğini bile kumardan başka yere sarfetmezdi. Her zaman oynamıyordu. Oynasa da, devamlı oynaması için ilk ağızda kaybetmesi lâzımdı. Yoksa bir lira kazanıp geri çekilir, oyuncuları çileden çıkarırdı. «Alo'yu paralamak» Malatya cezaevinde, yalnız kumarcıları değil, bütün mahpusları alâkadar eden bir hadiseydi. Her üç ayda bir kere bu hadise vuku bulur, herkesin yüzü gülerdi. Alo üç ay damla damla biriktirdiğini on dakikada veriyor, çıplakları sevindiriyordu. Şimdi uyanıp gömleğini giyince, aklını kaybetmiş gibi gözleri dönmüş Mehmet'le karşılaştı : — Alo beş lira ver... — Ne beş lirası... Töbe yarabbi... — Beş lira ver... — Alay mı ediyorsun avradını... — Beş lira ver. — Çekil önümden... — Beş lira ver. Ortada para dönüyor. Kazanırsam yatağı, yorganı, kilimi, ceketi kurtaracağım. — Seni kim yuttu? — Şeyh Yusuf. — Ne verdin? — Yirmi kayme verdim. Şeyh kazanıyor. Üçyüz lira dün gece aldı. Şimdi de Vallaha yüz liradan fazla aldı. Haydi, beş lira ver. — Dört yüz lira mı? — Dört yüz lira... Ben ceketi kaybettim... Alo artık dinlemiyordu. Kocaman ellerinde bir titreme başlamıştı. Sık sık yutkunuyordu. İstanbullu'ya gülümsedi. Gülümsemede, af istemek, ölümden korkmak, kazanmak hırsı... Her şey vardı. Kalabalığı yararak karşı duvarın köşesine gitti. Arkasını dönüp göğsünde bir şeyler aradı. Sonra bir yumruğu sımsıkı mindere yaklaştı. — Savulun ben geldim... Şeyh Yusuf... Pezevenk... Kelimeyi şahadetini getir... Şeyh Yusuf aşağıdan yukarıya baktı. Zarları zorla elinden alacakmış gibi altına saklayıvermişti : — Oynayacak mısın?

— Oynayacağım... — İki lira alıp kalkmak yok... — Kalkmak yok... — Kalkarsan, bak... Tepelerim. — Kalkarsam tepele... Yalnız zarları çabuk toplamayacaksınız. Benim gözlerim farketmez... — Yalana bak... Dört cihar at sen... Bak nasıl farkeder. — Dört ciharı inşallah hep sen atacaksın. — Tut öyleyse... — Aha tuttum... Yere bir iki buçuk lira koydu — Şunun yüzellisi önüne... Herkes nefesini kesmişti. Alo kazanırsa kalkacağı muhakkaktı. Kaybederse, Şeyh Yusuf'un bugünkü şansına göre Alo paralanacaktı. Şeyh Yusuf evvelâ bir şeşbeş atıp yüzelliyi hakladı. Arkadan ötekileri de dolaşıp — Ötekiler de Alo'yu mahvetmek için postaları azaltmışlardı— Bir lirayı da aldı. Zar Mevlut'a geçti. Bu sefer Alo bir lira kazandı. Zarları şeyh Yusuf'un burnuna doğru salladı : — Tut postanı... — At, bir liraya ne gelirse... — Tuttun mu? — Tuttum... — Yum gözünü geliyor. Zarlardan birisi minderden dışarı fırladığı için tekrar salladı. — Tuttun mu kerhane şeyhi? — Tuttum Kavat Alo.. — Parana da mı acımıyorsun.. İşte düşeş. — Vay yavrum... Dört cihan düşeş mi belledin. Lira gidince, Alo bu işi hiç beklememiş gibi şaşırdı. Gözleri hakikaten az görüyordu. Yırtıcı bir kuş gibi çömeldiği yerden etrafına bakındı. Namazı yeni bitiren küçük Hüseyin'e işaret etti. — Yahu Hüseyin.. Gel bakalım... Gel oğlum.. Bak bizi soyacaklar... Başkasına benim emniyetim yok... Kazanırsa gözlük vazifesi gördüğünden dolayı Hüseyin'e maktuan bir lira vermeyi âdet edinmişti. Hüseyin doğru çocuktu. Kimseye göstermemeye çalışarak biraz para daha çıkardı ve tutuştular. Önceleri alıp veriyor, keyifleniyor, şeş ciharı mutlaka, — Yaşa yavrum... Şeşbeş.. diye kapıyordu. — Ne şeşbeş... Şeşcihar. — Dur bakalım... Zarları gözlerine kaldırdı : Ne var arkadaş. Ben düşeş zannediyorum. Mahkemeye gitmeden hakkımı ver. Lâkin üstüste üç kere kaybedince telâşlandı. Yanında oturan Kezban'm babasına döndü :

— Başıma daha ne gelecek.? Bu şeyh bizi temizleyecek... Ulan at bakalım. Vay avradını... Şeyh... Ulan elinde senin zehir mi var. Bana bir balta verin şunun elini keseceğim... At bakalım... — Tut arslanım... Zarları Alo aldı, bir müddet salladı: — Ulan zar... Ulan Allahsız zar. Allahsız. ..Attı, kaybetti. — Vay başıma gelenler... Etme zar... Allahmı, dinini seversen zar... Bir defa gel... Şunu bir defa kırayım... Bir defa... Vallaha başka istemem... Bir defa... Hele at... Hele at... Ulan mindere atsana... Cebinden acele acele para çıkardı: At, ne gelirse... At... Bir defa gel zar Padişah... Bir defa.. Sana bir şeycik demiyeceğim... Sesim çıkarsa kahrolayım... Şeyh kazandı, ikinci postada Alo'ya bir dubara attı. Alo paraları önüne çekmeden zarları yakaladı. Işığa kaldırdı. Uç kere öpüp başına koydu: — Aferin kemik... Aferin kemik... Maşallah sana... Hep böyle isterim. Hep düşeş oturacaksın. Tut postanı şeyh... — Tuttum kavatoğlu efendi... — Al düşeşi... — O senin cilvendir. Zar cilveyi sever. Sen al düsseyi... — Aman.. Bu da nasıl bir iş.. «Düşse» diyor, düşse geliyor. Benim ecelime mi susadı bu it zar. Yahu benim canımı alacak bu zar. Gömleğinin sol tarafındaki cepte para bulamayınca on yedi lira kaybettiğini anlıyarak dehşetle etrafına baktı. Yanında oturan Mehmet'in kafasına vurdu: — Bakma.. Sen benim zarıma bakmayacaksın, istemem... Defol yahu... Defol... Uğursuz.. Avradını bellerim... — Benden ne istiyorsun? Ben de yutuldum. — Öldürdüğün Kezban'm üzerinden eşekler geçsin... Kalk defol... Tekrar elini boş cebine daldırdı. Bir şey bulamayınca yüzünü sıvazladı. Zarları sallayan Cuma Ali, — Hele tut Kavat.. Yoksa temizlendin mi? diye sordu. — Temizlendin mi ne demek? Tutacağım... Gömleğinin önünü boydan boya yırttı. öteki cebinden —bu gömleğin de bir sürü cep vardı bir çıkın para çıkardı. Bunlar iki avuç miktarında gümüş yirmibeşlikti. Hepsini birden mindere döktü: — At şuna... At ne gelirse... Kaybetti. — Tuhh.. Battım... Ulan zar. Ulan puşt zar. Ulan imansız zar... —Bir taraftan da gömleğini yokluyordu. Bir çıkın daha çıkardı. Bunda da gümüş ellilikler vardı. At şuna kurt Bekir'in oğlu... Şuna da at. Sırası gelinceye kadar çenesini titreterek bekledi. Arada bir, «Of of oof..» diye göğsünü yumrukluyordu. — At şuna ne gelirse... Gene kaybetti. Bu sefer elini evvelâ yere sonra var kuvvetiyle ağzına vurdu :

— Namussuzum, Allahımı inkâr edeyim... Ben bu zarı kesecektim. Kesik diyecektim. Dilim tutuldu. Dilim varmadı... Üstüste birkaç tokat daha attı: Ah Alo... Ah pezevenk Alo... Ah babanın avradını Alo... dilin varsa da kesik deseydin. Dübeşi bir kessem... Bir kesik desem... Vay kavatoğlu. Ağzından pembe salyalar akıyordu. Şeyh Yusuf, kana ehemmiyet vermeden hem zarları salladı, hem de yumşak yumşak söylendi: — Alırken iyi miydi? Cilveli orospu.. Bu Raziye mi, kesiyorsun? Tut bakalım... — Tutacağım... Tutacağım... Gömleğini tamamiyle paraladı. Para bulamayınca donunun uçkurunu çekip çıkardı. Bunun arasına büyük bankj notları dikkatle dikmişti. Artık rakamlara bakmaya lüzum görmüyordu. — At... dedi. Attılar. Kaybetti. — At.. dedi. Attılar kaybetti. Nihayet donunun uçkurunu ve sonra ağını parçaladı. Para kalmamıştı. Kirli tırnaklariyle vücudunu baldırlarından omuzlarına kadar aradı. Mıncıkladı. Göğsünü iki defa çizdi. Kanını yüzüne çaldı. Çömeldiği yerden bir kere sıçradı. Fakat doğrulamadı. Balyoz kadar büyük yumruğunu göğsüne vurdu. Arkası üstü devrildi. — Malımı alacağınıza canımı alın... Paramı aldınız canımı da alın! diye tepindi.Başını betona vuruyor, edep yerini çekiştiriyordu. Yırtık donu dizlerinden aşağıya kaymıştı. Etrafında üç aydan beri türlü mahrumiyetlerle biriktirdiği paraların çıkınları sürünüyordu. — Kalk ulan ayıptır.. dediler. Oturdu. Başını yumruklayarak, göğsünü tırmalayarak ağlamaya başladı: — Paralarım... Benim paralarım... Ben onları onar para onar para biriktirdim... Onar para onar para... Küçükten biriken para uğurlu derlerdi. Öldüm. Malımı aldılar. Yandım... Şeyh Allah belânı versin... Avradını bellediğiminin şeyhi... On para on para biriken paraya güç mü yeterdi? Bitti deyyusun gücü.. Hep düşeş.. Hep düşeş... Ulan düşeşçi kavat... Şahit olun arkadaşlar.. Ben bu şeyhi vurur öldürürüm... Ben bu paraları alırım. Ben bu koğuşta birinizde para bırakmam tahsildar... Soyguncu tahsildar. Namussuz tahsildar. Şeyh... Vay sakalı boklu vay.. Ulan Mustafa Kemal... Mezarında kurt kaynaya (çok ayıp).. Şeyh Sait biçaresini sen neden asarsın? Bunu assana Atatürk... Bunu götür, asıver. Vay paralarım... Vay paralarım.. Ulan benim param adama hayır eder mi? Benim param bir vakit hayır etmez... Suratına sağlı sollu iki tokat indirdi. Gebersene Kavatoğlu... Şurada uyuyorsun. Senin zar oynamak neyine... Bunlar babanın koca boynuzlu sarı öküzleri mi?.. Sen nereye koşuyorsun? Dinleyenler artık tahammül edemediler. En yukarda tahsildar Bedri beyin en altta şeyh Yusuf'un kahkahaları olmak üzere gülmeler çın çın öttü. Kavat Alo şaşırarak sustu. — Ulan bana mı gülüyorsunuz pezevenkler?

üç gece hiç yemek yemeden yatacak. toprakta yorulmuş orta yaşlı erkekler iner çıkardı. biraz alaycı burada alay «Allah» . Kavat Ali korkarak donunu topladı..» Ziyaret günleri mahpusane. kocalarına. istanbul dilencilerini hatırlatan biraz yayvan. torbalı.. Baharda çiğdemden başlayarak. iki buçuk aydır türlü rezilliklerle topladığı 130 lirayı onbeş dakikada verivermişti. Şeyh Yusuf. ölümden ve muharebeden konuşurlardı. diye ne kadar yemin ettiyse de kimse inanmadı. dördüncü günün sabahında gülerek karşı koğuşa gidecekti.. Allahtan.istanbullunun oturduğu İdare kısmında çocuklar koşuşur. Ayrıca. bohçalı kadınlar.istanbullu. doğum zamanı ağız pekmez zamanı taze pekmez. mışmış (kaysı) üzüm. — Donumda ne var? Donumda metelik kalmadı. bazen oturarak adamlariyle konuşurlardı. Banazi'den Hacı Emir ağanın torunu Cemal.. kur'ası çıkmış delikanlılar. tıraş olmayı ihmal etmezler. Mahpus delikanlılar kadınlara gösteriş yapmak için giyinmeyi. damatlarına evlâtlarına bedava istida yazdığı mahpusların ihtiyar anaları. köyden. ibrahim'in kızı Feyziye. Besni kazasından. karpuz. Gardiyanların yatması için yapıldığı holde. Kavat Alo. paketli.— Topla donunu pis herif. Odaların bir tarafı asıl mahpushanenin merkez salonuna açılan demir parmaklıklı büyük pencerelerden ışık almaktaydı. bir acayip mahcubiyetle şaşırıyor. aralıkta ikişer... kuru dut. saç ve mısır ekmeği bırakıp bir sürü de kurtulma duaları ettikten sonra giderlerdi.. Giderek küçükler «Gözlüklü Dayıya» ayrıca küçük hediyeler bile getirmeye başlamışlardı. Sen işi azıttın. bellibaşlı dostlardandı. karıları açık kapıdan kafalarını uzatıp biraz tereddüt ettikten sonra bir bakraç yoğurt. — Topla. gene «parçalanmış». tespih çekerek dolaşırlardı. Nuriye. son güzde elmaya kadar. öbür tarafında mahkûmlar bazen ayakta. gül. istanbullu her defasında. dut. — Elli lirasını aldım. izinden gelmiş askerler. Para çıkınladığı paçavralar yerde kalmıştı. Kirpinin Hüseyin'in kızı Mabuş. Tahsildar Bedri bey bu sefer ciddî konuşuyordu. Şeyh Yusuf'la şakalaşmak için. sırasiyle kiraz. pestil ve kışın krizantem ve resimli mecmualar getirirlerdi.. heybeli. Malatya'nın içinden şekerci Vahab'm kızı Sevim. muhacirler tarafından günübirliğine doldurulmuş bir han'a benziyordu. Adıyaman'dan bir gözü kör Nuri ve küçük kızkardeşi Emiş. üçer kişilik gruplar halinde. ceviz. dedim. Yaralı bir köpek gibi duvara sürünerek dışarı çıktı. tandır. kaynanaları. odası dış tarafta olduğu için ziyaretçilerin çoğunu — bilhassa küçük çocukları tanıyordu.. Hacı Abdullah'ın yeğenleri Melâhat. Şeyh Yusuf'un meşhur bir sözü var ki doğrudur: «Kumarbazın onuru olmaz ki utana. odasına ısınmaya gelirler. Pütürge'den Abuzer'in yeğeni yedi yaşında Hüseyin. Bunlar öyle doğrudan doğruya yüreğe dokunan alâkalardı ki. boş duran iki oda ve koridordaki demir parmaklıklı kapı konuşma yeri olarak kullanılıyordu. Üç gün.. şaşkın ihtiyarlar. yahut süt. Demirlerin bu tarafında ziyaretçiler. Bunlar kışın. Edep yerini kapattı.

Facia. Ekseriya. istanbullunun pek yadırgadığı bir sıkıntı. Boyasız yüzünde.. Çaçaron değildi ama. Dükkâncıya gittim.. Karı kocanın gündelik işleri konuşmalarında değildi.. Vaiz efendi. O da ona «Müslüman» diyor da. Kırk yaşını ferah ferah geçmişti. Bedri bey içerde. en aşağı 1360 senelik bir kocaman ve hayasız Müslüman yalanı söylüyor.. Sen buradayken ben düğün mü yaparım? El âlem ne demez? — Sen bilirsin.?» dediler. (Bir meşhur kıt'a vardır. «Allah razı olsun». kadınlık vazifesini bitirmiş. ihtiyarlığa teslim olmuş yorgun bir hal kolayca seziliyordu.... Tahsildarın hali fena. başını siyah bir ipekle örtmüştü. «Yalanın karşılığı oldu yalan» diye seviniyor. hanım yenge dışarda karşılıklı iskemlelere oturmuşlardı. «Beye danışacağım». — Ne var? — Gel de rezilliğe bak. (Bunlar kadında kahramanlığın sınırıdır.. Ayağındaki kunduralar da eskiydi. çok çocuk doğurarak —beş çocuğu vardı—. yemin edilebilir ki.. — Ne rezilliği? — Tahsildarı sıkıştırdılar. — Lafa bak. kızarıp hafifçe terliyordu... — Nerde? . günde belki yüz defa adı burada küfürlerle beraber geçen yenge hanımı dikkatle tetkik etti. Tahsildarda. beyaz bir kadındı. Birisi birisine kâfir demiş imiş.. bu mukabeleden belli ki hoşlanıyorlardı. tahsildar Bedri beye sürünerek volta vuruyorlar. Fakat karşısındakiler. istanbullu. topallarda insanı pek şaşırtan bir süratle içeri girdi: — Beyim hele gel.) Müslüman zannederek bir kocaman yalan irtikâp ediyorlardı.. Biraz şişman. bir edepli sükûnet vardı. Tabiî Allahm iıiç bir harekete razı olacak veya olmayacak hali kalmamıştı.) Güneşten rengi solmuş bir jandarma mavisi manto giymiş..kelimesine aitti ifadeyle. — Sonra. Anlatıyordu: — Bedri beye danışalım dedim.. kararları kat'î ve fedakârdı.. dizlerine bıraktığı tombul ellerine bakarak başı önünde konuşuyor... Velhasıl her taraf memnundu... Kürt Bekir'in Cumah. Çabuk gel.. Sefer topallayarak. Elbette sen çıkıncaya kadar sabredeceğiz. İşte öyle bir hal. diyordu.) istanbullu onlara.. Sol yanağında iki tane ben farketti. «Siz razı olursanız bey ne diyecek? Siz razı oldunuz mu. Dedim ki. — Sen bilirsin. dedim. Oğlanı benim gözüm tutmadı. Kiraları hiç bir zaman intizamla vermiyor. — Hangi tahsildarın? — Bedri beyin. bir de İzmirli Ali bey. heyecanlı heyecanlı söyleniyorlardı: — Nerde bu pezevenk. istersen ben çıkıncaya kadar sabredelim. onlar da onu kendileri gibi dini bütün (... Bu sözü de pekâlâ değiştirmek daha başka daha «realist» bir söz bulinak kabildi.

. Ekin pahalanacak. laf altında kalmasını sevmezdi. Şimdi düşünüyordu. işin şakaya tahammülü olmadığını bildikleri için.. Kadınlar alışık alışık gülümseyerek başlarım çevirdiler. hiç istifini bozmadan konuşuyordu: — Babama dersiniz. Hanım yenge cevap vermeye lüzum görmedi. — Ulan pezevenk. sanki gelecek. yemeği de evden gönderildiği için cep harçlığı olarak haftada beş liraya razı olmuştu. cigara içmediğinden.. pek kadın kadıncık bir hareketle düzeltti. — Cuma Ali deyyusu nerde? — Haber aldım ki. Gülerek döndü: — Ne istedin Bedri bey?... ileri gitmiyorlardı. gözlerini karısından kaçırarak bir bakışla yalvarıyordu. sevinçle parladı. Ben yerinden haber aldım. — Haydi bakalım... Bak artık sen düşün. küçük karıdan dört çocuğu vardı. Avrata sövme mezhebi'nin biraz kılıbıklıktan türediğini. Bedri bey nihayet demire ağzını yaklaştırarak bir şeyler söyledi. çocukların gözlerini öperim... hafta yokmuş gibi birdenbire değişti... en gevezelerini Kürt Bekir'in Cuma Ali ağayı aradı. Halbuki kendisine on lira lâzımdı. Ekini hemen satmasın. Evvelâ harçlığından fazla iki buçuk lira. Büyük karıdan yedi. yallah. Kızı yalnız başına sokağa bırakırsın. yana yana. iyiliği de üzerinde olduğundan yenge hanım bugün cömertlik edebilirdi. Birdenbire gözleri_ keyifle. sonra da diğer iki buçuk lira uzatıldı. Kavat. Şimdi birkaç komşu karısiyle beraber bu odayı Cuma Ali'nin haremi doldurmuştu. Cuma Ali. Cuma Ali'nin artık vurdumduymazlığa imkân kalmamıştı... Her lafta Bedri bey. Bedri bey. El sıkışmadan ayrıldılar. Bedri bey.. — Bir de ne istedin diyor. Arkada dolaşanlar.. Harçlık şu siyah çantanın içinde duruyordu. Mutfağın penceresine sıçradı. Bedri beyi gizlice tehdit etmekle iktifa ediyorlar.. Cuma Ali. Öteki odanın penceresinde konuşuyordu.— Yahu şunu çağırsanıza. Şalvarını savurarak koğuşlara doğru koştu.. Paraları ele geçirir geçirmez. Bedri bey... İki evliydi. Ulan avradmı. bu bedbaht hisle malûl kocaların erkek erkeğe kaldıkları zamanları suiistimal etmemek için derhal öç almaya giriştiklerini sezdi. «Deyyuslar» iki kişi kalmışlardı.. Bedri beyin karısı köşeyi dönmek üzereydi. Tahsildar Bedri bey bir müthiş öksürükle gırtlağını temizledi: — Nerede Cuma Ali pezevengi? diye kükredi. İstanbullu. birdenbire geri döndü: — Ulan deyyuslar. dedi. Henüz harçlığını alamamıştı. . Cuma Ali'nin de Ziyaretçileri gelmişti.. Baş örtüsünü pek alışık. Kira almaya dükkâna gittiğine göre. Bir taraftan karısını dikkatle dinlerken bu fazla beş liraya nasıl bir mazeret göstereceğini düşünüyor. Birdenbire nıe hatırladıysa hatırladı. başını titretiyor. arkasında gidip gelen namussuzların nihayet dayanamayıp işi berbat etmelerinden korkuyordu..

— Hanımefendi.. Hanımefendi.. diye seslendi. Kadın durup baktı. — Bedri bey sizi çağırıyor. Eline birtakım kap kaçak, torba falan alarak tekrar konuşma yerine döndü. Demir parmaklığa yüzünü dayadı. Büyük karışma, — Sen pezevenk lafına alışıksın karı., dedi. Bunlar şehir pezevengi... — Başıma gelenler... O nasıl bir adam... — Sen konuştuğuna baktın da onu adam mı belledin, bayırın deyyusunu hay kan... Bir taraftan da merdiveni kolluyordu. Bedri beyin karısı sofaya çıktı, istanbullu önüne geçip geri çevirmeyi düşündü. Lâkin, meseleyi anlatmak da ayrı bir meseleydi. — Tahsildar Bedri bey.. Tahsildar Bedri bey!. diye bağırdılar. Elini yıkıyormuş, kurulanarak ve söylenerek salona çıktı. — Beni hangi avradını... Çağırıyor... Ulan... Karısını görünce şaşırdı: Kız, burada ne arıyorsun? — Sen çağırmadın ıaı? — Lahavle... Ben radyoyla mı çağırdım? — Pencereden seslendiler... — Kız hangi avradını... işte Cuma Ali bu sırayı bekliyordu. Elleri kuşağının önünde öyle yaklaştı: — Hanımefendi, bu «avradını...» dedi, seninle oynuyor. Bu pezevengi sen adam mı belliyorsun. «Karımın yanında bana sövmediniz. Ben uyku uyuyamam», diye ağladı da, arkadaşlar seveplanna seni çağırdılar. Sen bu deyyusu... — Tuh Allah belânızı versin... istanbullu odasına giriverdi. Kadın söylenerek kıpkırmızı merdivenleri indi. Orta salon kahkahadan deniz gibi dalgalanıyordu. Aynı gün öğleden sonra istanbullu uyurken kapı açıldı. — Bey uykuda mısın? — Kör müsün ulan ne var? — Bak, seninle görüşecek. istanbullu dirseklerine dayanarak doğruldu. Sırtına çarşaf yerine son moda, bir yatak örtüsü atmış, ipekli bir entari giymiş ihtiyar, bitik bir kadın kapıda duruyordu. Eteğini iki taraftan iki çocuk tutmuştu. — Ne istedin teyze? — İstanbullu Muret bey varmış. Sen misin? — Benim. — Şuraya kadar geleceksin. Seni Mehmet çağırıyor. — Hangi Mehmet. — Kezbanın babası... — Ne olacak? istanbullu somurtarak tayıncı Sefer'e döndü: Beni bunun için mi uyandırdın rezil?

— Beyim. Hükümet Mehmet de geldi. Sen olmazsan konuşmuyor. Bunlar yalvardılar. — Pekâlâ.. Sen git bakalım kan.. Ben giyinir şimdi gelirim. Kadın ağır ağır döndü. Odaya belli belirsiz bir koku da yayılmıştı. Ayaklarına ipek çorap, topuğu açık spor kundura giydiğini o zaman farketti. «Mirasa konmuş... Hay Allah belânızı versin..» Bir cigara yaktı. Ölenle, bir vakit ölünmüyordu. Mehmet'e o kadar kızdığı halde, kumara vereceğini de bilerek, Tözey'e yalvarmış, Kezban'ın eşyalarını anasına teslim ettirmişti. Hastaneye teslim edilen 110 lirayı almak için de veraset davası açmışlardı.Şimdi, ortada halledilmemiş bir radyo meselesi kalıyordu. Kezban'm dostu Hükümet Mehmet, işi inada bindirmiş, müşkülât üstüne müşkülât çıkarmıştı.Kızın odasındaki radyonun, herkes, Kezban'a ait olduğunu biliyordu. Yalnız bunu acente'den Hükümet Mehmet satın almış, muameleyi tamamiyle kendi üzerine yaptırmıştı. Kızı babası öldürünce, inat olsun diye, «Mal benim» demişti. Cebren kız kaçırdığı için üç sene hapis yatan ve evvelce ilkmektebi bitirip bu kadar müddet de mahpus stajı gören Hükümet'e güç yetirmek, artık Müddeiumuminin de haddi değildi. Tahsildarlarla beraber yemek yediğinden ve yeni yazısı güzel olduğu için milletin istidalannı yaza yaza avukat kesilmişti. Cezaevindeyken boş zamanlannda ceza kanununu, ceza muhakemeleri usulü kanununu, elinden düşürmez, her maddeyi yerde bulmuş gibi telâşla, hayretle okur ezberlerdi, istanbullu, Kezban'ın babasının ricalanna, ağlamalartna dayanamayıp haber gönderdiği zaman, haberi götüren .gardiyan Abdullah'a bilmem kaç tane kanun maddesinden, usulden, davadan laf açmışlardı. Gardiyan Abdullah; — Bırak namussuzu beyim demişti, Avukat Şefik bey yanında halt etmiş. Ona bir vakit laf kâr etmez. istanbullu gülümseyerek tespihini aldı. Hükümet Mehmet, eski mahpushane arkadaşlariyle konuşuyordu. Kezban'ın babası demirin öte yanında, anası beri yanında bu uzun boylu, güzel delikanlıya canmı alacak gibi bakıyorlardı. istanbulluyu görünce Hükümet Mehmet koşup eline davrandı: — Geldim uyuyordun ağabey... Nasılsın? — iyiyim Hükümet... Sen nasılsın? — Sorma, yüreğim yanıyor... Ben kıza çok acıdım. — Ne yapalım? Kurtuldu. Şu geride kalanların rezilliğine bak... — Ağbeyciğim.. Köyde, burada, kahvede, keranede her lafta ben seni hatırlıyorum. Buraya sık gelmediğime bakma.. Vallah billah her gün adını anıyoruz. — Köylü ne diyor? Eskiden sana «Hükümet» diye lakap takmışlar... — Sorma... Şimdi «Büyük Hükümet olmuşsun yavrum, sana söz yetmez...» diyorlar. Hele radyoyu, bir akümülatörlü makineyle değiştirdim mi bizim köy Paris'e dönecek.

— Seni biz buraya radyo işi için çağırdık. — Farkındayım. Senin önünde konuşacağız. Sonunda «Getir, ver» dersen başüstüne... Sana canım kurban... — Gel bakalım... İstanbullu, kendisi gelmeden evvel Hükümet Mehmet'le konuşan delikanlıları savdı: Haydi, biraz dolaşın, bizim işimiz var. Gel şuraya Mehmet... Mehmet, Kumandanını görmüş bir asker gibi, sahte ve gayrı tabiî bir hürmetle demire yaklaştı. Karısı da bu taraftan yanma geldi. Hükümet Mehmet, Kezban'm babasına nefretle baktı: — Sen benden ne istiyorsun herif? — Efendi... Radyo makinesi kızın malı imiş... — Radyo makinesini aklından çıkar. Bana kalsa biçarenin pırtılarını da sana vermezdim. Beye dua et... Tözey'in gönlünü etti de, bu senin karın olacak orospu, Kezban'm yatak örtüsünü başına çekiveremezdi. Pabuçlarını giyemezdi. Çoraplarını... Lahavle vela... Ulan sizin gibi rezil var mı? — Mehmet efendi bize zaten Allah vurmuş. Biz mahvolmuşuz. Bak bu yavrular sokakta kaldı. — Ağlama... Sen Murat beyi kandırırsın ama beni kandıramazsın. Dua et, yoksa bütün kızlar yemin (bastılardı. «Kezban'm burada bir iğnesi yok. Hepsini sevabında biz iğreti verdik.» diyeceklerdi. Neyse, oldu bir iş.. — Radyo kızın malıymış... — Radyo kızm malı ama, bakalım kız sizin malınız mı? Ulan pezevenk, kızı evlendireceğin sırada sana ağlamadı mı? «Ben o herifi istemem,» diye ağlamadı mı? — Kız kısmına bakma... Bugün istemez, yarın ister... — Nasıl istermiş. Kocası olacak kavat askere gidince kaynatası geceleri Kezban'm üstüne çökmedi mi, kız gelip sana söylemedi mi kaltak? Kadın yüzünü sakladı. Anlaşılmaz şeyler söyledi. Demirlerin arkasında namusçu dudaklarını yalıyordu. Hükümet coştu: — Dili tuza değmiş keçi gibi ne yalanıyorsun. Sen izinli geldin. Kız sana meseleyi bir tamam anlattı. «Kaynatam benimle yatıyor,» demedi mi? — Dedi. Lâkin biz askerdeyiz, izinli geldik... — Sus... Güveynin babasından üç kırat ekin, yirmi lira almadın mı? — Aldık. Bunlar açtı. Sen fıkaralığı bilir misin? — Öyleyse kızı neden vurdun?... Ellerin lafıyle vurdun. Ulan senin namusun var mı ki sen namus temizliyorsun. — Ben ona haber yolladım «Başka vilâyete gitsin,» dedim. — «Gitsin», demiş. Senin lafınla gidebiliyor mu? Fıkara istida verdi. Kabul etmediler. Komiserin gözü var, jandarma zabitinin gözü var, zabıt kâtibinin gözü var. Hey Yarabbi... Dünyada senin gibi namussuzun kıtlığına kıran mı girmiş. Kızı yollamadılar. Namusunu temizleyeceksen, kızın kaynatasını vursana... Pezevenk kocasını vursana... Ulan, kız yetmiş kuruş yevmiye ile fabrikaya girdi. Gelip neden götürmediniz? Şimdi radyo davasını görüyorsunuz.

Kan, eteğini tutarak çocukları ileri doğru itti: — Bunlar aç yavrum.. Bize acıma... Bunlara acı... — Kes sesini... Bana çaça analık etme... Senin dünyadan haberin yok. Bu kocan olacak pezevenk kumar oynuyor karı... Kızın radyosunu da kumara mı bastıracağım? — Vallah billah yalan.. Ne kumarı Mehmet efendi? — Yemine de alışmışsın. Şunda hiç utanma, arlanma var mı? Radyo benim. Size radyo değil selâm verenin Allah belâsını versin. Ne dersin beyim? — Haklısın Mehmet., istanbullu hışımla içeriye döndü: Eğer mesele anlaşıldığı gibiyse sende vicdan yok, namus da yok, insanlık da yok, utanmak da yok... Tuu... Haydi gel Mehmet... Haydi yürü.. — Benim işim var beyim. Köşeye dayadığı bir sepeti aldı: Sefer nerde? Biraz mış mış getirdim. Şunları da içersin. Uç paket köylü cigarasıyle bir kibrit uzattı. Merdiven başında istanbullunun elini tut — Bir lafın var. Hiç unutmam... ölürken de unutmayacağım bey... «Her şey akıldan gelir.» derdin. Her şey akıldan geliyor. — Akıldan geliyor ama, akıllı adamın namussuzu daha beter olur Hükümet... Bu da aklında kalsın... Akıllı namussuzun yanında Kezban'm babası yedi kere zemzemle yıkanmıştır. — Yahu.. Bu dünyanın akıllı, akılsız, bu namussuzlardan nedir çektiği? Tuu... Kederle gülümsedi. Ben haftaya uğrarım, uğrayamazsam birisini yollarım. Sana zerzevat göndereceğim. — Zahmet etme... — Ne zahmeti.. Allah, Allah.. Yarı yolda durdu: Haklı mıyım bey. Radyo verilir mi? — Verilmez.. Keski pırtıları da almasaydık. — Sana çok kızdım ama... Sonra «Ne yaparsa iyi yapar,» diye seslenmedim. Kıza yazık ettiler ağabey... Şimdi hangisi orospu yahu.. Kezban mı, babası mı.? — Galiba, bu günlerde biz hepimiz, bir parça orospuyuz Mehmet... Bir saat sonra Tözey ziyarete geldi. Bir ay hapis yattığı için mahpusluğun halini biliyordu, istanbulluyu çok sevdiği halde bu sebeple hiç süslenmiyor, ev kıyafetiyle, hattâ fazladan bir de tenteneli önlük takarak, ayaklarına takunyalar giyiyordu. Her hafta bir kutu bal, bir kilo tereyağı getirmeyi âdet etmişti. Bunları Sefer'e teslim ediyor, istanbulluya her sabah yedirenek gelecek ziyaret gününe kadar bitirilmesine yemin verdiriyordu. Bu pek acayip bir sevgiydi. Bir kere bile öpüşmemişlerdi. Böyle bir şey akıllarına da gelmiyordu. Mahpusun kelepçesi bir parça da ruhundaydı. Mütemadi bir usanma, bir yarı ölülük, bir ateşli hastalık hali, insanı yoru yordu. Konuşacak hiç bir şeyleri olmadığı halde, bir saat kadar nasıl konuştuklarına istanbullu tam bir hafta şaşardı. Kezban öldü öleli sözün bir yerinde Tözey mutlaka şu suali soruyordu:

— Pezevenk ne yapıyor? — iyidir. Kumar oynuyor. Yatağı falan yutuldu. Betonda yatıyor. — Oh olsun... Dur bakalım daha beteri var. Bize zaten Allah vurmuş. Bir de sen ne demeye vurursun, a kavat. istanbullu, Hükümet Mehmet'in gelişini anlattı. Tözey olup bitenleri pek beğendi. Yüzü güldü. Biraz Sefer'le, biraz başgardiyan Ali'yle konuştular. Meyve yediler. Nihayet Tözey kalktı. Giderken de hep aynı şeyleri söylerdi. — Babana mektup yaz, ellerini öperim. Kardeşine mektup yaz, selâm ederim. — Olur. Kadın kıyafetini elleriyle yokladı. Bu sırada göğsünde bir şey hışırdayınca aklına geldi: — Durun, size bir şey gösterecim... Bluzunun yakasından bir kâğıt çıkarıp uzattı: Bakın bakalım bu nedir? İstanbullu açtı: — Buna makbuz derler kızım. — Evet makbuz. Dün bizi Vilâyete çağırdilar. Ben, Ayşe, bir de Münevver. Emniyet Müdürü istemiş. Varlık vergisi için. — Ne için? — Varlık vergisi çıkarmışlar. Beşeryüz lira verdik. — Alay ediyorsun.. İstanbullu makbuzun beşyüz rakkamına şaşarak baktı: — Bu nasıl iş?" — Bilmem. — Üçünüz de verdiniz mi? — Verdik. Koca emniyet müdürü neler söyledi. Vatan tehlikede imiş. Bu parayla orduyu besleyeceklermiş. Düşmana karşı... — Bırak düşmanı... Sen beşyüz lirayı nereden buldun? — Manifaturacımız var ya... Ondan borç aldık. 91 günde altıyüz lira vereceğim. — Faiz olmaz olur mu şekerim? Verdiği ne devlet... — Doğru verdiği ne devlet? İstanbullu biraz düşündü. Bıyıklarını çiğniyordu: İsmail ağa kaç lira vermiş haberin var mı? — Bilmem. — Yediyüz lira vermiş. Senden yüz lira fazla... Parayı yatırır yatırmaz, İstanbul'a koştu ismail ağa... Gâvurların satılan mallarından kırk bin liraya bir gazino almış. — İsmail ağa mı? — İsmail ağa... Sen şimdi bu makbuzu ne yapacaksın? — Kaybedeceğim. Sonra isterler mi? — Zannetmem. İnkılâp müzesine koyulacak bir matah olmasa gerek. Haydi sen artık git. — Gidiyorum. Bunda kızılacak ne var? Vermese miydim? — Vermemek olmaz ki ninem... Vatan meselesi... Ordu besliyoruz. Düşman gelirse senin apartımanını alır.

Kırmızıydı.. ingiliz Kralının tacından daha pahalı. Onbeş seneye karşı bir küçücük iyilik.» Nöbeti değiştiren jandarmalar.» TELGRAFÇI ABDURRAHİM Mazmanoğlu hacı Abdullah... Kimse duymasın. «Demin herife çıkıştık. Tözey «Adam sende» manasına elini. ikiyüz kırk kişiyle yatarsa ödeyecek... istanbullu pencereden dışarıya bakarak hesap etti: Çok değil Topal ağa. karşıda karakolun avlusunda. Cigarasım yere attı. gitti. Yavaşça sordu: — Bizim Tözey'den ne almışlar beyim? — Vergi almışlar yavrum. Şuna bak. Günde üstüste dört kişiden iki aylık mesele... «Doldur boşalt» levhasının önünde.. Hükümat'Ia beraber olup. ikiyüz kırk kişi ile.. istanbullu mekanizmaların çelik şakırtısını kalbi sıkılarak dinledi... dalgın bir ciddiyetle hatta kederle burnunu karıştırıyordu. Topal Sefer. «Ne mutlu Türküm diyene».. ne ölüm tehlikesi.. «Adımız andımızdır. istanbullu boş müdür odasında ne yapacağını şaşırarak öylece durdu.» Pencerenin önüne bir serçe kuşu kondu. Rezillik bu bizim işimiz. deminden beri..». ne aşk. ikiyüz kırk kişiden kurtardı.. Kırmızı ve büyük yüzünde burnu kocamandı. Alay mı ediyorsun? — Çiftliğin de mi yok? — Yok ya. Allah Allah. Anladın mı? — Anlamadım.... Takunyalarını betonda şıkırdatarak geçti. «Biz bize benzeriz». karıştıran için tadına doyulmaz bir iş. seyreden için pis ve usandırıcı bir harekettir. — Sonra düşman gelirse. Ne hakkımız vardı?. Sefer çıkınca. . İyilik etmiş de haberimiz yok. Mazmanoğlu kendini bildi bileli burnunu karıştırırmış.. varlık vergisi makbuzuyle beraber salladı. — Çok mu? — Çok değil... — İsterlerse duysunlar. meyve sepetini.. Dur bakalım. «iyi ama biz Kezban'ın babasına neden kızıyoruz? Kızını yarı varlık vergisi vermekten kurtardı. Duvarda kocaman bir «Vatan haritası» asılmıştı. «Durmayalım düşeriz» ve «Çıktık açık alınla.— Benim apartımanım yok. ne alay. Siyah muşambadan örtüsünün altında daktilo makinesi taktaklamadan uslu uslu duruyordu. çiftliksiz adam mı olurmuş? Seni serseri diye tevkif ederler...» Demirlerin arkasında radyoyu alabilmek için yüzlerine yalvararak bakan adam ümitsiz adam. tüfeklerini boşaltıyorlardı.. Burun karıştırmak.. gözlerinin önüne geldi Utandı. — Apartımansız. ne dedikodu Mazmanoğlunun elini burnundan çektirememişti. Kahpe kısmından ne vergisi istiyor? Töbe Yarabbim. Ağzındaki acılığı tükürdü. «Egemenlik ulusundur». «Bir de çıkıştık. tereyağla bal kutusunu almıştı. Öteki vergilerle beraber senede gayrı safi kazancın dörtte biri. yavrum. senin ırzına geçer.

o kadar yerli yersiz kullanırdı ki ikisinin de artık hiç bir değeri kalmamıştı. kıyafetiyle mesleğini birbirine uydurmanın imkânı yoktu. Şimdi. vaktiyle «Burnunu karıştırırsan. Kendisi fevkalâde uzun boylu. orta parmaklarından biriyle sol elinin bir kenarına iliştirerek ufalamağa başlardı. Bu manzara karşısında İstanbullu her zaman şair Necip Fazıl'ın yüzündeki acıklı tik'i hatırlıyor. sonra ne çıkardıysa bunu şahadet ve başparmakları arasına alır. Arkadaşları.» dediği halde para etmemiş. Kapalı duran mahpushane kapısının önünde üç kişiydiler.Kerhanedeki dostu. Karşıdaki bakkal dükkânı kapalıydı. çenesi düşük koca karılar «Karı bey. (Dış kapı nöbetçisi. O sırada Mazmanoğlu gene böyle dalgın bir ciddiyetle burnunu kurcalamakla meşgulmüş. Nöbetçi jandarma öksürünce uykudan sıçradı. O kadar şık giyinirdi ki. aralarındaki mukaveleye rağmen «Çek elini!» diye bağırmağa yalnız istanbullunun mukavele mucibi hakkı vardır. onun burnunu karıştırmasına da. seni içeri almam.» Bunları o kadar sık sık. seni vazifeye davet ederim. güzel bir adamdı. Evvelâ. sağ elini. Onsekiz yerinden vurmuşlar. bir müddet araştırır. Birçok soyadlarınm aksine. terzinin hırka yamadığı gibi dikmiş. şahadet parmağını sağ deliğe sokar.Şimdi başını sarsarak uyukluyor. yabancılar Murat efendiyi mahpushane müdürü sanırlardı. Tabiî evlenmesi mevzubahis. Çok zaman. çizgisiz matruş yüzüne hiç yaraşmıyor. . işte asıl facia buradaydı. «Oyun çıkardıkları» zaman herkesin taklidini yaparken Mazmanoğlunu da burnunu karıştırırken temsil ederler.Üç kişiydiler. Başka kimse maazallah müdahale edemez bunu söylemeye üşeniyor. Yakında oniki seneyi günü gününe tamamlayıp çıkacak. Üçüncü şahıs Murat efendi gardiyandı. Kır saçları. Bir seneden beri yemek arkadaşlığı yaptıkları için Mazmanoğlunun hangi hareketlerle burnunu karıştırdığı kendisince malûmdu.) Gardiyan Murat efendinin soyadı «Büyük» tü. Anası kız istemeye gittiği zaman. seyirciler gülmekten kırılır. Ama gene üe eli burnundadır. kendisinin üşenmesine de kızıyordu. Onsekiz seneden beri de bilâ fasıla gardiyanlık ediyordu. Hacı Abdullah. daldıkça ahtapotlu burnundan acayip sesler çıkarıyordu. Murat efendinin ismi müsemmasma uygundu. üstüne kireç dökülmüş gibi insana uzanıp fiskelemek arzuları veriyordu. Anahtarları araştırdı. Kafkasya'dan geleli otuz sene olmuştu. bu iki harekette de sahipleri için bir anlaşılmaz rahatlık. Mazmanoğlu da güler. Bu müddet içinde hapishane nizamnamesinden bir tek madde bile öğrenememişti ama iki tane mühim kibar kelime ezberlemişti: «Teessüf ederim. Abazaydı. İstanbullu. Desteyi cebinden çıkarıp zincirini pek alışık bir hareketle oturduğu iskemlenin arkalığına taktı ve kolunu üstüne koyarak emniyetle gözlerini yumdu. burnunun sağ deliğini bırakıp sol deliğe geçti. hattâ k*urtuluş sezerek ikisine de acıyordu. Senin Bozo hâlâ burnunu karıştırır mı?» diye soruyorlarmış. delik deşik vücudunu hastane sertabibi masaya uzatmış.

(Yazın. Mahcup mahcup gülümseyerek elini cebine atıp Kkapıya yaklaştı. dost düşman dinliyordu.. Haberin yok mu? Hacı Abdullah elini birdenbire burnundan çekti. insana yaşamakla yaşamamak arasında hiç bir fark kalmamış gibi bir yorgunluk. betonun rutubetli gölgesinde otururken bunalıyordu. genç ve şişman yüzünde derin bir kırışık gibi görünüyordu. — Abdurrahman mı? Kimin oğlu? — Yerli değilmiş. istanbullu. Ağza gelecek tarafını yapıştırmadan cigarayı demirlerin arasından Mazmanoğluna uzattı: — Herifi getirdiler mi? dedi. Bunları pek acele yapmıştı: — ölmüş mü vurulan? diye sordu. sigara paketini çıkardı: — Merhaba. Sol yanağındaki eski bıçak yarası.) Mazmanoğlu hacı Abdullah sokaktan geçen amele kıyafetli bir adama seslendi: — Nereye ağa?. Vurulan ölmezse vuran ölür.. sağdan sola sallamıştı.. Temmuz güneşi arkasından vuruyor. Abdurrahman bey diyorlar. Garip.... demek ki tavşan uykusuna yatmış.. Murat efendi. uykudan kalktığı için büsbütün sinirliydi. Yapışkan ve insafsızdır. mahpushanenin öğleden sonralarında vakit geçmek bilmez. Adam.. Bunu yaparken kendi kendine bir mühim işe teessüf ediyormuş gibi başını soldan sağa. bu üç kişi suyun akmasını bekliyorlardı.. Tepesi pek ziyade seyrekleşmiş sarı saçlarını sıvazladı. bir tükenme hissi gelir. Adamın yerine cevap verdi: — Vurulan ölür... Selâm yok mu? Adam durdu. — Kimi vurmuş? — Şaroğlu'nun kızını vurmuş. . Diyarbekir'li dediler. — Kimi? — Çarşıda adam vurdular. Burada. Adam cigara sarmaya başlamıştı. dedi. Küçük kızı besbelli. Nereye böyle.. Dişlerinin ucuyle kâğıdın fazlasını kopardı. — Şaroğlu'nun mu? Allah Allah.... Büyük kızı mı vurmuş? Kız kocaya gitmedi mi yahu. şehrin suları 13'de kesilir. Adam: — Ölme yok.Yazın. Yabancı. Burnunu karıştırmaktan vazgeçmediği için elinin arkasından kurnaz kurnaz gülüyordu. — Kim vurmuş? — Postanede. — Neden vuruyor? — Kız bekârmış. hissedebileceği harareti düşünerek istanbullu. Aşağıya mı? Mazmanoğlu «Aşağıya» sözüyle kerhaneyi kastetmişti. dokuma fabrikası işçilerine mahsus sapsarı yüzüne hiç yaraşmayan kıpkırmızı diliyle cigara kâğıdını ıslattı. 17'de tekrar akmaya başlar.

... Biz burada dışarsını hep mesut sanıyoruz... Yeni geldiyse bilmem. Süleyman beyi görmeye gelirdi.. Siyah bıyıklı. orta yeri sert topraktan bir köy yoluna benzemişti. — Dur bakalım. Şaroğlunun kızı da maşallah. Nöbetçi jandarma duvarın dibine gidip taşın üstüne oturdu. Ve ayaklarının altında lastik varmış gibi hiç ses çıkarmadan yürüdü.. şu kadar çocuk olmalı.— İstemiş vermemişler.. Mahpushane kapısının karşısında alçak bir kerpiç duvar vardı.. sol şakağındaki ceviz kadar uru parmağiyle bastırarak cevap verdi: — Doğru. Bir kat üzerine yapılmış eve bitişikti. Sizin haberiniz yok. Üstü tahtalarla çatılmış baca.. Ahırın duvarı.. — Güzel mi? Ben içeri girdiğim zaman. Gardiyan Murat efendi. Çarşıda kız vuracaklarını hiç aklımıza getirdik mi? Abdurrahman olmayacak. Kimi dedi hamamdan çıkmış. Kimi dedi ablasından geliyormuş.. — Tombul. Abdurrahim bey var. — Yahu. anahtar destesini tekrar iskemlenin arkalığına asıp kolunu üstüne dayadı. Abdurrahim beyi sen bileceksin bey.. Gardiyan Murat efendi. — Kim bu Abdurrahman acaba Murat bey? — Kim olduğunu bilmem.. (İsmi Bayram'dı.. — Kız orada narıyor? — Bilmem. Silâhı elbette iyidir.. Diyarbakırlı Abdurrahim bey. Zamanlar kötüledi. — Hayır bilemedim.. Ahırın üzeri toprak damdı. Biz ölüyoruz kardeşim..) Mazmanoğlu. damın kenarlarını kaplamış. Hacı Abdullah elini hemen aşağı aldı. ihtiyat erlerden olduğu için âdeta ihtiyar görünüyordu. — Bilirsin. sıcakta kendisine pek ağır geliyordu. Boylu boslu. Gözleri nerdeyse kapanacaktı. Beşliyi (Yani mavzeri) kucağına uzattı..... istanbullu. Çarşıdan gelenler söyledi. Ben gayrı yeni yetişenleri tanımıyorum. Abdurrahman yok. iki taraftaki ağaçlar... herif bırakıp gitmesin diye sual üstüne sual sormaya başlamıştı: — Sen gördün mü? Silâhı iyi miydi? — Ben görmedim. Hayır. burnunda yarım bıraktığı işi tekrar eline almıştı.. Ali bey dükkâna kaçınca kızı vurmuş. Kızın eniştesini vuracakmış.. insan merak edip gitmez mi? — Adam sende. su başlarından. Lâkin yeni gelse Şaroğlunun kızını nerden bilecek?. dünya güzeli.. Güzel mi ne demek. Mazmanoğlu. elini sallayarak Mazmanoğluna nihayet çıkıştı: — Karıştırma şunu. Demin bahçelerden.. .. Tamam. hamamdan yeni çıkmış körpe ve tombul bir kızın kırmızı yanaklarını gözünün önüne getirdi. Teçhizatı belli ki.. rakı âlemlerinden bahsettik. istanbullu. Benim bildiğim postanede Abdurrahman yok. Haline şükret. bir güvercin yuvasını hatırlatıyordu.

. Bir sebebi vardır. torunlariyle. kuzulariyle elini gözlerine siper ederek «Türk hava kuşlarını» seyreden ihtiyar köylüye benziyordu. Kapıdan parmaklıklarını iki eliyle tutarak içeriye.. zengin mahkûmlara bizzat hizmet etmekten asla üşenmezdi. Tayyare cemiyeti ilânlarında kızı.. resmî şairlerimizden daha hassas. asıl mahpushanenin demir kapısına doğru dikkatle baktı: — Murat efendi babamı çağırır mısın? Murat. damadı. Gardiyan Murat efendi. doğru mu? — Doğru. Neticede Almanlar yenilecek... Fırıncı Hafız ara kapıdan geçti.) Hafız efendi. — Tövbe de beyim. (Bizim resmî ressamlarımız. tövbe demem. Mazmanoğlu cigarasını siyah kehribar ağızlığına taktı: — ... Mazmanoğlu bu havadise sevinmişti: — Almanlar kazanıyor beyim dedi. İstanbullu.. İkisi de değmiş diyorlar.. — Evli ise rezalet. gayrı bunlara güç yetmez.. — Dinlemedin de Almanların ilerlediğini nerden biliyorsun? — Herkes öyle söylüyor. çekinerek lafa karıştı: — Radyo dinledin mi delikanlı? — Dinlemedim. — Göstermemek isterse Allah da beraber yenilecek Mazmanoğlu. daha hayalperest oluyorlar. berrak. insana kabahatsiz çocuklar gibi dimdik bakan güzel sürmeli gözleriyle yüreğe emniyet veren saf bir hali vardı. istanbullu..... Şar'lının kızını bir garip vurmuş tabancayla. Tövbe. Ekmeğe hile karıştırmaktan üç sene hapse. Rezillik... — Kızın yarası neresinde? — ArkadanJki kurşun atmış. milleti şairlerden daha kolay ve daha çok aldatmışlardır. Almanlar ilerliyorlar... — Nesine bakacaksın? Sen ziyafeti hazırla. iyi ama o evli değil mi? — Bilmem.— Yok canım.. — Tövbe Yarabbi... Şal kuşağı. 1000 lira para cezasına mahkûm edilen Hafızın sar'alı oğlu geldi. asabiyetle bir cigara yaktı. — Hele bakalım. — Allah göstermesin. Köylülük bahsinde bu ressamlar.. Sahi onun adı Abdurrahim beydi. biraz eğri duran kasketi. beyaz sakalı hele masmavi. — Ben korkak değilim hacı. Murat efendi tasdik etti: — Evet. Siyah şalvarı. — Ziyafeti sen vereceksin.. Hafızı çağırmaya gitti.. Mazmanoğlu sordu: — Birisini vurmuşlar. işi her zaman boş oturmaktan ibaret olduğundan dedikodu yapmadan daha uzun müddet duramıyordu.Durup dururken adam vurulmaz.. Sesini alçaktı: . istanbulluya mübarek bir selâm vererek oğluyle pencereden daha serbest görüşebilmek için başgardiyan odasına girdi..

zeminden bir buçuk metre aşağıda..» diye ağlamış. it bile yememiş. Herif sevinerek giderken kapıda sürçmüş. İstanbullu sordu: — işe gitmeden mi Remziye? — Gececiyim. Ata vermişler. Ekmeğe hile karışır mı? Ekmek Rabbimin nimeti. Lohusa kısmını yalnız bırakmaya gelmez.. Son günahı ilerde çekecektin. — Bu iş olalı bir aya yakındır.. Peygamber dua etmiş. Beyaz tülbentten. koskoca bir hafız. Vaktiyle yanında bir ahretlik kız vardı..— Beyim. Burası nasıl bir memleket?. O zaman hafızın yandığını anladım. Müddeiumumi Selim'in ve arkadaşı Savfi'nin idamını istemişti. Peygamber gülmüş: «Bu başına gelen eski yaptıklarının cezası. düşüp oracıkta ayağı kırılıvermiş. At da yememiş.. Şu.. Şefaat et de Allah günahımı bağışlasın.» demiş. Çocuğu üç aylıkken düşürmüşler. 1000 lira cezayı nakdiye. «Vay gidi hafız vay» diye sandalyeden fırladı. Atmışlardır ekmek damına... Fıkarayı kim düşünür.. Sen hafız bir adamsın. Ankara'ya yollamışlar. Kızı da kırk gün içinde al basmış. Bu ne biçim şefaat.. Allah. Hafızı yaktılar. Üç sene mahpusluk. Lâkin nimete haram katmak da günah.. Bir hafta gece. Millet öfkelenmiş. raporunda «insan yemez.» diye rapor vermiş. «Aman ya Muhammet. ingiliz mühendis. «Ben günah işledim.... Türk yemez dememiş.. Burada köpeğe doğramışlar. bir hafta gündüz. Vaktiyle herifin biri Peygambere müracaat etmiş. — Neye şaşıyorsun. kimse sırrıma agâh olmasın diyerek üç aylık ölüyü ocağa atıp yakmış. Bak benim bacağım kırıldı. — Yeni mi kaldın? — Kız başiyle tasdik etti.. istanbullu gülümsedi: — Doğrudur. pencereleri yaz kış kapalı ve iplikler kppmasın diye muayyen bir . Bu herif kızın ırzına geçti.. Mühendis.» demiş. Orada bu işlere bir ingiliz mühendis bakıyormuş. işte o mesele ayağına dolaştı.Biz Kafkasya'da görmediğimiz rezilliği burada gördük..» demiş. Asliye hakimi raporu bir okudu. Küçük Remziye babasının yemeğini getirdi. — Demek biz insan değil miyiz? Allah. Sürünerek geri dönmüş. Nimete hile karıştırılır mı? Hamuru almışlar. Rapor geldiği zaman ben adliyede idim. Çiftlikteki hizmetkârlardan birinin kızını evde çalışsın diye getirmiş. Bu hafız.. Mazmanoğlu kapıya baktı: — Hafızın yanması ekmeğe hile karıştırmaktan değil.. Hâlâ biz ekmek diye gübre yiyiyoruz. Hafıza da böylesi oldu demek? — Böyle oldu beyim.. Orada al boğmuş kızı. «Bunu insan yemez. hamuru ilaçlamış. kenarları kırmızı boncuklu bir örtüsü vardı. Kız gebe kaldı. — Orasına ben de şaştım. feryada başlamış. Babası Selim ile beraber büyük babası Necip ağa da mahpustu..

— Görmedim. — Büyük babanla gene dargın mısın? — Dargınım. — Ha. insanın birdenbire nazarı dikkatini celbeden ve küçük çocuğa hiç yaraşmayan bilek kalınlığı açık kumral saçlarına toplanmıştı. Meryemana resimlerinin dimdik bakan korku bilmez mavi kadın gözleri çakmak çakmak bakıyordu. Sen hasta değilsin ya. Birisini vurmuşlar. kederli kederli başını sallıyordu. kırmızı terlikleri sürükleyerek gitti. Mazmanoğlunun.. her yemek getirişte Remziye'ye beş kuruş verirdi.. çeyreği demirlerin arasından uzattı.. Bu şeffaf küçük yüzde. sen gördün mü? Remziye yüzünü çevirerek saklandı. bütün hatlariyle muntazam ve belli belirsiz bir erimeye benziyordu. — Dür gitme. — Bey dedi. — Söylesene. bu kız gayrı büyümez. Vaktiyle. küçüğü ürkütmemeye çalışarak laf açtı: — Ne getirdin Remziye? — Pilâv. Bir kızı vurmuşlar.» demesine aldırmadan.. Bu küçülme. konuşurken kekeliyormuş hissini verirdi.. Vücudu âdeta ufalmıştı... — Neden? . Utanıyordu. «Hele duyduğunu anlat rezil.. Ufak tefek erimiş gibi vücudun bütün rengi. Bağırarak soruyordu: — Hasta değilsiniz ya?. Anlaşıldı görmüşsün. — Duymadın da mı? — Duydum. Sanki erkeklerin kendilerini niçin lafa tuttuklarını bilen bir büyük kadın gibi darılmıştı. — Değilim. Selim. küçük kız çıplak ayaklanndaki topuğu aşınmış eski. Bu sebeple başı durduğu yerde belli belirsiz titrer. Bu esnada babası da iç kapının ağzına gelmişti. bal rengini hatırlatan bir şeffaflığı vardı. Çamaşır yıkadınız mı? — Yıkadı. bir kavgada on dört yerinden yaralandığı zaman kafasından bir damar kesilmişti. Rengi sarı değildi. Yarın gönderecek. kuvveti ve canlılığı. Topal Sefer. bak soracağım da unuttum. — Değiliz. Mazmanoğlu. — Neden vuruyorlar? Remziye omuzlarını oynattı. bu katil işi başına gelmeden evvel. Mazmanoğlu.rutubet derecesini muhafaza etmek için borularla ıslak hava verilen ve saat başı beton döşemesine su bağlanan kalabalık ve gürültülü bir yerde oniki saat ayak üzeri rutubet ve pamuk kırıntısı yutarak çalışmaktan yüzü bir acayip renk bağlamıştı. — Oğlan nasıl? iyi. Babamı hapse koydu.

tütün çıktı. Körpeliğinde zora koştun mu kavrulur. Gardiyan Murat efendi. Yağma yok.. — Nerede olduklarını öğrendiniz mi? — Öğrendik. bahane buldun. ne bir şey.. Kız anaları.. derdin var. Sebep olanların gözü kör olsun. gene biz gül gibi geçiniyorduk. Sırayla demişler. — Doğru bir söz canım. Geçen hafta da onun kızkardeşini kaçırmışlardı. Görmediğimiz işler. ikincisi istedi... İstanbullu bunu hatırladı: — Malatya'nın namusu gariplerin keyfine mi duruyordu? — «Ak atın yanında duran ya huyundan ya tüyünden» demişler. Malatya'ya garipler doldu. Boz önlüğüyle bir amele kadın... Bu akşam üşendiği için istanbullu lakırdıyı değiştirmek fikriyle amele kadına sordu: — Cinayeti duydun mu teyze? Sebep neymiş? — Sebep ne olacak? istemiş de vermemişlerdir.. şuraya getirip koyuverdi... — Başlığı yere batsın.. Fabrika çıktı. bu sefer senin kızma bahane bulurlar.. Kabahat kızların anasiyle babasında. kan kısmına damadı neden hoş görünür? — Eğlenme Murat efendi.Namus kalmadı... Treni sen hayırlı bir icat belleme beyim... Bu memlekette biz sivrisinek nedir bilmezdik. biri istedi. Benim oğlanın eniştesi bulmuş. Bir belâ çıkar dedik. — Duysun varsın.. Hep senin oğlan kaçıracak değil ya.. Hey Yarabbi dünyadaki bütün fabrikaları yakmalı.. — Sebep damadın. Trenle beraber geldi. Kasaba esnaflarına mahsus bütün bu sözleri Mazmanoğluyle istanbullu belki yüz defa münakaşa etmişlerdi. Kızlar analarmı dinliyorlar mı? Benimkini görmediniz mi? Dizimin dibinden ayırmazdım.. kapının önünde durmuştu.. Oğlun gelin getirse somurtursun. Vermezsen. Evlâdın yok da gülersin. Yahu.. Hayvan kısmı da böyledir. Şimdi herkes delikanlılığına hürmet ederek. oğlanı buraya getirecekler. . Bana söylemiyorlar. ... Oğlu kız kaçırmaktan çocuk koğuşunda yatıyordu. Oğlan duyarsa.. Makine düşmanı. — Bekârsa vermeliydiler.. Hükümete gitsek. Eskiden ne fabrika vardı. — Kaç lira başlık verecekler?..... Kadın gülüvermişti — Gülersiniz. — Bahane bulmaya kalıyor mu kardeş? Zaman kötü olmuş. Üçüncüye mutlaka vereceksin.. bahane buldun.. Bu kız hamal olduğundan ezildi.. kendisine bir şey duyurmamaya çalışıyordu. — Başlama köylülüğe. Bu zamanda evlâdın var.— Fabrika çocuk kısmını eziyor... Benimki de burada. Gölbaşı'ndan sineği odaya bindirdi. Asıl kabahat trende. — Damadım elbet.. elini şakağmdaki ura götürdü: — Kızı vermeli dedi.

çukura atladı: «Yanaşmayın. postanenin karşısında. Kendi başınızı da belâya sokarsınız.. Kız üç. Onlar da onu vururlar. Evet.... Önce işaretleşmişler. kaçıversene. Evli olur mu? «Alacağım. ikincisi baldırdan. Abdurrahdm bey. Bütün memurlar toplandı. sonra mektuplaşmışlar.. söz kendisinde kaldığı için çürük dişlerini göstererek keyifli keyifli gülüyordu.. Mazrnanoğlu bilir.. «Kardeşim. Tam Hüküjnet meydanında silâh sesleri açılınca millet şaşırdı.. Elini. Yakarım. Kız düştü. aşifteliğin sonu kurşun. işi eniştesi bozuyor.... deminki fikrini değiştirdiğini farketmeden bu sefer de tasdik etti: — Doğru. Gardiyan Murat'ın şakaları malumdu. Kadın kıpkırmızı geri çekildi. Zaten Abdurrahim bey. göğsü paraladı açtı... Herif neme lâzım. Asıl eniştesini vuracaksın? — Söylenenler doğruysa. «Al öyleyse. — şımuı Kaoanat Kimae ado erendi:1 — Kabahat elbette karıda.... ver şu tabancayı. Kaltağa bak. Şaroğlunun evi. Korktu galiba. Herif. Sözü kimseye batmazdı. — Evet.. istanbullu meraklandı : . Sonunda basmışlardır sopayı. Kız kısmı kuzuya benzer. dükkânın birine kaçtı. kendisi bilir bir adam..» diyor.. Bakkal Abo. memur ama yiğit.. işte o ana baba gününde kız meydana çıktı. eniştesi olacağı vuracakmış. — Aman. istanbullu sordu: — Bekâr mıymış? — Bekâr.— Peydahlarken böyle demezsiniz. kolunu sallayarak yanaştı da. Abdurrahim bey kıza onbin lira yedirmiş. — Sen gördün mü? — Gördüm. Tabancayı bir kaldırdı. — Ne hadlerine. Evet olur ya. Aşifteliğin sonu kurşun.. dört defa kaçacak olmuş. Lâkin eniştesini bilir misin? Hergeledir. Tabancayı görünce korkak herif. Birisi arkadan girdi. Nereye çeksen oraya gider..» dedi. altı erkek kardeşi var. İyi olmuş. Polis komiseri de ahbabıymış. Abdurrahim beyi jandarmalar çevirdi. Abdurrahman değil. Evet aklı başında. Herkesi kendi adamı kolluyor.. — Kaç yerinden vurmuş? — İki yerinden.. Adamlar göndermiş. Kızın ne suçu var? Gardiyan Murat efendi.. bir gazete dolusu havadisle geldi: — Evet dedi. — işte onu vurmalıydı. anahtarları iskemlenin arkalarından alıp bacaklarının arasına koydu. Kızın beş. kızı istemiş vermemişler. Aranızda bu kadar iş ilerlemiş. Şimdi. herifin başını. Murat efendi. Üstüne rahatça bağdaş kurdu: — iyi olmuş elbette dedi...» demiş.» dedi. Kızın babasına kalsa verecekmiş..

. Bey. kara gözlü..... — işte burasını bilemedin Abo. Yalnız tayıncı Sefer.— Onbin lirayı nasıl yedirir Abo efendi? Burada kızı gezdirecek yer yok.. «Abdurrahim. kürtçe konuştu.. — Öyleyse onbin lira lafı yalan. Umurunda bile değil. Ne yaparlarsa yapsınlar zengin adamlar haklıydılar. Bu sebeple adamı göremediler......» diye sayıklıyormuş. — Nere mebusu? — Artık bilmem. Farketmedim. Kızoğlan kız kısmı. — Manto ne demek? Kız çarşaflı. Yazık olmuş. Silâhı da muhakkak iyidir. Kızda hiç akıl yokmuş. Diyarbakır eşrafından. iyi etmiş.. Bu kadar zengin olup. Mazmanoğlu. Toplu mu. kurşun sesinden fena ürker. Azmış karı Allahtan bile korkmaz.. Boynunu uzattı. Korku ve telâşla dalgınlıktan uyandı.. Gülüyor. — Demek bu Abdurrahim bey de zengin bir adam. Kurşundan ölmese bile mutlaka korkudan ölür. bu karı milletini Allah bizim başımıza belâ mı verdi? .. — Artık bilmem.. Kızı arabayla hastaneye götüren polisten duymuşlar... Cebinde hovarda resmi taşıyan bir kız şu kadar kurşundan korkar mı? — Orası da doğru Murat efendi. Sen kopuklara kulak asma. Tam onbin lira yedirmiş diyorlar. Top gibi patlıyordu.. kara kaşlı. Gardiyan Murat efendi pek hasisti. Zaten paralı adam yiğit olur. Zengin aile. — Zengin... Getirdikleri zaman istanbullu ile Mazmanoğlu Hacı Abdullah yukarda yemek yiyorlardı. — Babayiğit diye teessüfle başını sallıyordu. — Kıza onbin lira yedirmiş. Kızın üzerinde Abdurrahimin boy resmi çıkmış. Murat efendi dünya üzerindeki bütün zenginlere karşı bitmez tükenmez bir hürmet duyardı.. Allah belâsını versinsin. — Tabancayı gördün mü? dedi. Kız kısmının azmışı hiç bir şeyden korkmaz. Kurşun şu kadar şey.. Bak Allahm işine... Manto falan da alamaz. Her halde iyi bir silâh olacak... — Aferin dedi. Brovning mi? — Siyah bir tabanca elinde parlıyordu ama. Böyle bir beyzadeye razı olmaz mı? — Kız razıymış. — Süleyman beyi görmeye gelen telgrafçı mı bu? — Evet.. Abdurrahim. Babası bu oğlana iki kazan dolusu altın bırakmış.. — Ceza vermişler mi? — Kızın raporu alınmadığı için ceza vermemişler. Yoksa bu para aylıkla kazanılmaz. Ağabeyi de mebus.. parlak siyah bıyıklı Abdurrahim efendiyi pek beğenmişti. Oğlanın üzerinde de kızın resmi bulunmuş. Bunlar eski aile beyim. Çok zengin.

İstanbullu o günden beri Sefer'in daha rahat. Öte dünyada da kurt tüfeğiyle adam vuracak değilsin ya. Bilmem ne mevkiinde bir Fransız karakoluna çatar çatmaz geri dönmüş.» Hacı Bedir ağa adamalarını toplayıp Aymtab'a imdad gitmiş. sonra kocaman bir tebessümle gülüvermişti. onlar mı bizim başımıza belâ. Kürt tüfeği. «Kürtlük devrinde» aşiret muharebelerinin günlerce sjirüp neticede. Bunlar belki de üç seneden beri dünyanın her tarafında muharebe edildiğini de yeni yeni. Namlusu gayet uzun. Ekmeğin vesikaya bindirilmesinin sebebi de bunlar dçin Hükümetin buğdayımızı Almana satmasından ibaretti. Burası her yerden daha serindi. İkinci kurşunu atmak için tüfekle yarım saat uğraşmak lâzım. Mustafa Kemal Paşa. — İyi bildin. .. Biz mi onların başına belâyız. Ahrette işi duman. Şüphesiz General Romel adında bir insanın yaşamakta olduğundan da henüz bihaberdiler. taze cinayet hakkında sorguya çekmeye devam ediyor.— Artık orası. horozu çakmak taşından tek atar . malum değil.. Sefer. «Bismillah» diyip kurt tüfeğini doldurdu.. omuzlarında türlü heybelerle dükkânlarını geç kapamış esnafları şaşırtıyordu. Yemekten sonra tekrar cümle kapısının önüne indiler. Bu tarafı ahrette belli olacak. Yunan harbinde Kâhtah mebus hacı Bedir ağayı cepheye götürüp muharebeyi göstermiş. kundağı ay biçiminde. «Ağa efendi siz de böyle mi döğüşürsünüz?» diye sormuş. iki taraftan da hiç kimsenin burnu kanamadan mütareke aktetmenin nasıl mümkün olduğuna İstanbullu kurt tüfeğinin mahiyetini öğrenmeden akıl erdirememişti. İstanbullu iskemlesinin arkalığını duvara dayamıştı. iplik noksanlaştıkça öğreniyorlardı. demiş. öte dünyada kazandım mı? — Elbette kazandın.. rahat rahat güldü.. daha keyifli olduğunu farketti... Sefer köye dönünce kadının kendisini topal olduğu için terk ettiğini öğrendi.. elbette topalından daha fenadır. Ahrette işi duman olanın da bu dünyada işi iş oğlum. Sağ ayağının topuğu özürlü olduğundan bir acayip yürüyordu.. Güzel bir çocuktu. Hacı Bedir ağa da. Bir kurşunda herifin kolunu cam gibi ufalamış. Yatakta koşup zıplamak lâzım değil ama. ancak askerî müzede görülen cinsten bir şeydir. — Benim bu dünyada işim berbat bey. Artık altı sene ceza ona eskisi kadar ağır gelmiyordu. g gcııp geyeni. Topal kocadan kaçan karı şimdi çolak kocayla oturuyor. Fakat taymcı Seferin tüfeği Hacı Bedir ağa askerinin teçhizatı kadar talihsiz değildir. Kendisi Adana'da çalışırken altı aylık karısını komşulardan biri kaçırmıştı. kara martin'in üç göbek ceddi olmalıdır. Hemen hepsi dokumacı olan bu adamlar tezgâhlarının başından ayrılmadıkları için vakayı duymamışlardı. «Öyleyse adamlarını topla da Aymtab'a imdat git. Mavzerin beş göbek. — Hangimiz hangimize belâ olduksa ahrette işi duman desene. karısına sımsıkı sarılmak vazife. Kan için kocanın çolağı. Yıkılmasa da yapılacak bir şey kalmıyor. Sebep kurt tüfeği. «Evet Paşam».. Herif kurşunu yer yemez. topaç gibi bir kere dönüp yan üstü yıkılmış. istanbullu Sefer'e bu ciheti ilk söylediği zaman delikanlı biraz düşünmüş.

.. 1939'dan beri siyasetin Türkiye'de gösterdiği acayip gelişmeler karşısında fena halde şaşırıp neticede Alman hayranlığında karar kılanlardandı. dediler. Salaklığı. Beraberce. duvar dibine. Kapı üstlerine kapalı iken pek gürültücü olan çocuklar. Sekizi onyedi geçiyor. Erzincanlı Muharrem mavzerini usanmış bir hareketle sağ onıuzundan sol omuzuna geçirdi. Çocuklar da nihayet azmış olmalılar ki ekseriya mevcudu sekizi dokuzu aşmazken şimdi tamam on sekiz kişi olmuşlardı.Şehre bir buçuk saat mesafedeki Banazi köyü ahalisinden olan gardiyan hacı. Olup biten işlerin kârını hemen yarın sabah beraber bölüşeceklerdi. artık içinde bir Nazi neferi gibi bizzat döğüşür olmuşlardı.S. Daracık bir koridordan giriliyor. Şimdi 350 kişilik ceza evini boş bir tüfek ve henüz ağaçların tepeleri kararmadan uyuklayan gözlerle bekliyordu. tümenlerinden evvel çevirip ezmeleri hoşlarına gidiyordu. Kapının her açılışında sıcak ve pis bir nefes kokusu koridoru kaplıyordu. Âdeta balık istifi yatıyorlardı. çeviren ve daima galip gelen kuvvet sanki kendilerine aittir. Çocuk koğuşu. Bu iki eski generalin. Hâlâ insanlara acıyordu. karşısında durulamayacağını. Bunlar için yürüyen. Mazmanoğlu. aptesanesi solda kalıyordu. Beş dakika sonra Mazmanoğlu saatma baktı. Eroiyeş jandarma mektebindeki arkadaşlarının anlattığına bakılırsa. kur'a askerliği sırasında. Bu da ihtiyat erattandı. Zelzeleden sonra bu salaklık «tabii» büsbütün ziyadeleşmiş. Almanya'nın yenilmez olduğuna. vuran. altı aydan beri mesleğini bir türlü öğrenememişti. Daha evvel. Sekizi on geçiyor. — Radyo gazetesi başladı. şu anda. hele bu harbi mutlaka kazanacağına Hitler' den ve Göbels'ten daha emindiler. bu Muharrem o zamanlar da böyle Allahın aptalıymış. İstanbullunun bir aydan beri tek başına oturduğu odanın tam altında. ezen.Asıl mahpushane. Altı ay sağını solunu belletememişler de. Çocuk koğuşunun tam karşısında. aynı büyüklükte dört köşe bir yerdi. iki vicdanlı vatandaş vardı: Hüseyin Hüsnü Erkilet ve Ali ihsan Sabis. Akşam nöbetçisi olduğu zamanlar daima yaptığı gibi çocuk koğuşunun kapısını ardına dayamıştı. tıpa tıp ona benziyen kadınlar koğuşu bulunuyordu. Sekizi beş geçiyor. kendisinin iddia ettiği üzre zelzeleden sonraki bir iş değildi. Karakol kumandanı Aziz onbaşının müstacel ve gizli bir müzekkeresi üzerine kendisinin silâhı doldurmadan nöbet beklemesi karar altına alınmıştı. şehirleri Alman ordusundan evvel zaptetmeleri. Onun da iki penceresi vardı. Nöbet değiştirildiğine göre saat sekizdi. Sonra ikisi birden saatlarına baktılar. Beş dakika sonra İstanbullu saatı'na baktı. pek uzakta ve pek derindeymiş gibi acayip ve tehditkâr seslerle homurdanmaktaydı. Kanaatlarına göre Türkiye'de hakikati yazan iki namuslu gazete vardı: Cumhuriyet ve Tasvir. Muharebeye yavaş yavaş bizzat girmişler. uslu. düşman ordularını S. betonun üstüne oturmuşlardı. akıllı. onbeş adım geride olduğu halde. nihayet kantine hizmetçi almışlar. Oturanlara selâm verdi ve kapının kenarına dayanarak uyuklamaya hazırlandı. Gene saatlarına baktılar : . hemen on.

Ben sana soracağım : «Kubişef düştü mü?» sen ya «Düştü» diyeceksin.— Radyo gazetesi bitti. asma kilidi kilitlemesini bekledi.. tabiî. — Bitmez.. Gelecek sene burada gene görüşürsek. ne yok hacı? — Sağlığın başefendi. istanbullu öfkesini gizlemek için sesini alçaktı : — Düşerse ne olur? — Düşerse mi. «Hangi iş Mazmanoğlu?» «Rusların işi» Bu böylece Ural'lara. Gidip baktın mı? bakar? Müdür bakmaz. Ben olmasam kim Dayansın Muşlu. Kapıyı açan gardiyan hacının. Durup mahpushaneye kulak verdi : Kaza çıkmaz. — Abdurrahim beyi getirdiler mi? — Getirdiler. Kapıya gelince demirleri tutup durdu. Mazmanoğlu... — Yok dersin. Düşerse iş biter. âdeti olduğu üzre tam dokuz — Radyo gazetesini dinledikten sonra— görünmüştü. — iyi. — Hangi iş? — Rusların işi. — Neye bakacaksınız.. — Sonu? — Sonu Almanlar yenilir. — Uyumuşum. Yahu sabahtan beri adliyede ölüyorum. — Tüfek nasıl? Dolu mu? — Boş. Ben gene sana. Sibirya'ya Vilâdivostok'a kadar uzanır. Herif yürüyor. her iki adımda bir ürkek bir hayvana yaklaşır gibi durup etrafı dinleyerek yaklaşıyordu. Jandarma Muharrem'e her zaman takılırdı : — Uyudun mu Muharrem ağa? dedi. ya «Düşmek üzere» diyeceksin. — Hangi koğuşa verdiniz? — Yukarıya. sen dışarda olacaksın. Doğru mu sözüm? — Doğru.... dediler... yenildiğini görmüyoruz. Anahtarı elinden aldı: — Ne var. İşte başefendi geldi. — Bakmadım. — Bakalım Stalingrat düştü mü? diye yüksek sesle fakat kendi kendine sordu. — Yürüsün bakalım. — Boşu dolusundan iyidir. — Hep böyle söylüyorsun beyim.. Başgardiyan muavini Muşlu Mehmet efendi. başgardiyan bakmaz. «Düşse ne olur» diyeceğim. İstanbullu güldü : . Koğuşlarda sönen ampul var mı? — Yok.. Adımlarını tek tek basıyor. Kaza çıkmaz. Sen de «İş biter» diyeceksin.

Türkiye'de memur milleti. Şimdi gelirim.— Yalan. kırçıl saçlarını alabros kestirirdi. — Elalemeyn'de taarruz başlamış mı? — Hayır. Seni bekliyoruz. Açılmalarında iyi ve faydalı hiç bir şey yoktu. Kapıların da açılmasından zerre kadar hazzetmediği belliydi. Bunu Müslüman edip nikahlamış. «Şehrin düşmesi gün meselesidir» dedi. Seferberlikte jandarmalık etmiş. Bu değişmez kaideye rağmen Muşlu Mehmet efendi. birçok insanlarda olduğu gibi yalnız gözlerinde kalmamış. Bütün kurnaz adamlar gibi daima meşgul. — Stalingrat düşmedi mi? — Daha düşmedi. Muş'taki ermeni kıtalinde kendi ifadesine göre zorlu hizmeti dokunmuştu. daima yorgun ve daima rahatsızdı. . Gardiyanken nöbet tuta tuta anahtara kilide fena alışmış olmalı ki. (Yani erkek milletinde bir. Denizaltı meselesi uzattı. karı milletinde yedi olan nefsi emare. Memur olmak için bu üç şart mutlaka lâzımdır ve başkaca hiç bir şeye ihtiyaç görülmez. Bütün eski ayyaşlar gibi gevezeydi Bir lafa başlarsa mevzudan mevzua geçerek uzun uzun anlatır. içerisini gezmeli. bir ayrı kabile olup asriliği Kravat. nerede bir kilit görse. Laf söylerken sivri gırtlağı iner çıkar. Sekiz sene. yolu bir kapının önüne uğrasa mutlaka asma kilitleri. daima telâşlı. — Olmaz.) Adam bir kere karı milletine Bacı dedi mi. kilidin kancası ağzını açıverse keder ve korkuyla etrafına bakmırdı. — Mühim bir havadis yok beyim. Uzun seneler basur çektiği için. Yağmadan gelen altınlar suyunu çekince her şeye töbe edip «Memuriyet vermeye» başlamıştı. 33 mahallesinden 20 mahallesini almışlar. Hep öyle. bir de her fırsatta suratına üstüste perdah yaptırdığından derisi. — Hele otur. iki seneden beri muavin olup 24 liraya yükselmişti. Ruslar bastırınca alıp bu tarafa kaçırmıştı. buruşmuş bir masa muşambasına dönmüştü. büyüyüp gelişerek hemen bütün vücudunu. Her hareketi sanki kurnazlıktan ibareti. evine de. sonrası kolaydı. Sabahtan beri ölsen şimdi karşıma oturursun. Kendi iddiasına göre içki içmekten erkekliği kurumuştu. ayda 19 lira ücretle çalışmış.. Saklamaya çalışırdı ama karısı o karışıklıkta eline geçirdiği zengin bir ermeninin güzel kızıydı. kahvecilik ve meyhanecilik ettiğini bilenler kendi tabirince henüz ölmemişlerdi. istanbullu onun arkasından baktı : On seneden beri gardiyanlık ettiğinden ve kendisini bu işe ihtirasla verdiğinden kurnazlığı. Rakıyı davul zurnayla içtiği meşhurdu. ahbabına da ancak o. Kötülüğün başı nefs'ti. işine de. Mazmanoğlu atıldı: — 33 mahalleden yirmi mahallesi gittiyse düştü demektir. kapalı olup olmadıklarını anlamak için çekiştirir. Lenger şapka ve kırpık bıyıktan ibaret sayar. Benim denizaltı lafına canım sıkılıyor.. hatta elbiselerini sarmıştı. Abdurrahim beye bir bakayım. Malatya'da senelerce manifaturacılık. — Radyo gazetesi de öyle söyledi. Galiba kanaatmca kapılar hep kapanıp kilitlenmek için yapılmış iyi ve faydalı şeylerdi. nihayet maddeten ve manen yorularak hasta düşerdi. Döğüşüyorlar. bıyıklarını kökten kazıtır. gözleri ve elleri mütemadiyen kırılıp işaretler ederdi.

başka. Baban öldüğü zaman siz şu kadar çocukmuşsunuz. Tavasını firma verseydik.. On senedir evli. ya değildir. O. Tabiî pişman.. Yani etlerini helâl etmeli. Pek iyi. Karı şerri beyim. oniki senedir yatıyorsun.. Murat araya girdi : — Mazmanoğlu. Yoksa. Ananız da genç kanymış.. yoksa evvelinden mi deliydi de deliliğinden mi kız sevmeye girişti. bize helâl etseydi.. Alalım Abdurrahim beyi. Kâğıt kebabı yapsaydık. Evli adama böyle işler ayıptır. belki doyardık.... — A beyim. biz başkasına gönül verdik. — Ayıp olmaz mı? Kızla sevişmişler. Karılan Rabbim. tavukta. Lâkin herif işte seviyor.. Şaşırmış. — İşte bunu beğenmedim.. Karı görmez misin gözün ışılar. isteyen çok olmuştur. İnsan paraya doyar da. zor bir mesele. aklı uçkurda.. Zampara olmayan adam. bak o zaman olur. erkek başka. iki çocuğu var.Koğuşları gezip yeni gelen telgrafçı Abdurrahim efendiyle konuştuktan sonra kapının önüne gelen başgardiyan muavini söze evvelâ bu felsefesinden başladı : — Abdurrahim beye acıdım dedi. Artık bilmem kızı sevdiğinden sonra mı deli oldu. Belli bir şey.. İstanbullu sordu : — Bekâr diyorlardı. Kocaya vardı mı? — Varmadı. Sen evli barklı. erkekliği tükenmiş adamdır. Sebep : Sebebi meydanda : Karılan çıtır çıtır yemek âdet olmamış. karı başka. Meselâ: Senin baban ölmüş. — Ulan. Elin çoluk çocuk sahibi adamına genç kızlarını metres mi verecekler? — Karıyı boşar alırdı. On beş senelik bir memur. Güzelmiş. çoluk çocuk sahibi bir adamsın. .. Erkeklik durdukça doksan yaşma gelsen nafile. erkek gözü karıya doymaz. bari. Sabahtan beri Şaroğlu'na kızıyoruz. keklikte dolaşan herif on para etmezdi. hep böyle söylersin.» dedi. Lâkin ne yapsınlar. Böyle rezillik nasıl olur? Karının ne günahı var? — Karının da bir günahı yok. Adam ya zamparadır.. — Ne bekan beyim.» demektir. Ekmeği banacaksın.zaman faydası dokunabilirdi. Böylesi olmaz mı? — Ha. halbuki sen Hükümetten daha insafsızsın.. — Evli adamın başkasını sevmesi ne demektir bilir misin? — Ne demektir? — «Hey karı.. Bunlar bana yeter.. karı başka. gör geç demişler. oturuyor. demiyor. Hemşeri sayılırız. Sür git dememişler. Erkek. Haydi sen de başının çağresine bak. — Ne dedi? «işte benim iki tane kocam var. şimdi karıyla erkek bir olur mu? — Ekseriya olmaz.. Hemen amin dersin. — Bey. Kızın eniştesine kızıyoruz. Diyarbekir bizim o taraf. Hükümet af vermedi diye de kızıyorsun. Mazmanoğlu araya girdi : — Mesele anlaşılıyor.

Daha yiğit. erkeği olmaz. Ne dersin başefendi? — Doğru beyim. «Dün gece benimle mi yattın ki surat ediyorsun?» diye bir laf ederler. Şimdi Abdurrahim bey karı sevmiş.. kendisine varmayan her kızı öldürse iş ırağa varır. Lâkin karısı birisini sevseydi. Fakir bir adam olsaydı kızını derhal reddederdi. kocasının üstüne dost seven. zengin karısından. yatak yollamış. kerhaneye düşen kadına diyoruz. karıya daha zor. Boyu kadar kızları.. Vurmuş. Aylığından başka mebus ağabeysi para yollar. Herkes «Orospu» diyecek. Hem de hangi kadına. Bu memleketin eşrafmdandır. nihayet kerhaneye düşerdi. — Bakalım doğru mu? Başgardiyan muavini .. Kızın kabahati varsa bu işi temizler. Buna ne diyelim? Başgardiyan muavini cevap bulamadığı için istanbullunun yüzüne baktı. fıkaranın yüzüne bağrı bağrıverir. Herif evlenmez miydi? — Erkek kısmı çocuğa bakamaz... yalvaracak. Karı bakar. elli yaşından sonra hekimin oğluna gönül vermiş.— Evet. Şimdi bakalım..... pezevenk.. Bugün bakıyorum. zengin kızından hiç orospu olmuyor.. Bir yatak çarşafı bile göndermemiş.. Abdurrahim bey kıza çok para yedirdi. Hekimin oğlu denilen ipsizle evlenmiş. Namuslu bir adam. battaniye yollamış.. halbuki. Evlenir evlenmez orospuluktan kurtuluyor. Hacı Abdullah fikrinde İsrar etti: — Hemen «Doğru» dersin Mehmet efendi. Hübüş hanım.. Çünkü babası zengin. yakışıklı hekimin oğlu parası hatırına Hübüş hanımı alınca orospuluk ortadan kalkıyor. Gel gelelim. arkadan adam vurmak. — Baban öleceğine Anan ölseydi. Lâkin benim bildiğim Şaroğlu. Bunda bir namussuzluk yok. dedi. Yoksa orospunun dişisi.bir şey hatırlamış gibi elini salladı: — Doğru. Biz. Öyleyken evde bir şey komamış satmış. Hekimin oğluna bir fakir kocakarı gönül verseydi ne olurdu? Şu olurdu : Hekimin oğlu parasız karıyı almazdı.. hattâ korkmak bile yerine göre orospuluktur. Herif on bin lira para yedirmiş. kendinden zayıfı ezmek. delikanlıyı vursaydı. Karı namus belâsı. senin bir kıza gücün yetmedi. Hem de doğru. Lâkin dikkat ettim. «Sus otur. Erkek karı bir olmuyor. Tarlalarından bahçelerinden para gelir. birini casuslamak. otuz yaşında. oğulları var..» diyemez de. ağlayacak. Orospuluk olurdu. — Çocuğa bakmak. orospu diye. Karıların bazısı bizden daha erkek. mutlaka fakir olacak. Bunlar Diyarbekir'in eşrafmdandır. evde çocuklar kilimin arasında mı yatıyorlar? .. rüsvay olacak. — Kızın kabahati varsa ne demek? insan. Şaroğlu neden reddetmez? Şaroğlu'na kahvede hiç kimse. Şaroğlu'nun kızma «Orospu» diyen olmadı. borcunu inkâr etmek. Kan ne yapacak? Arkasına düşecek. Şaroğlu kızını reddetmez. istanbullu gülümsedi: — Hüküm erkekte olduğu için biz böyle kaide koymuşuz.. Fakir reddeder de. — Doğru. Orospuluk huydur. Söz verip tutmamak.. Reddedilen körpe kız bir müddet şurada burada gezer..

Telgrafçı Abdurrahim bey. Üçüncü gün. Herif deli. Akh başka yerde. Gözlerine bu kıyafet hiç de aykırı düşmüyordu... ilk gece biraz ağlamış. başında burmalı arap kefiyesi vardı. «Sinirli bir adam diyorlardı. Kadın da büyük yerin. İstanbullu. Şimdilik yataktan çıkmıyormuş.. Kapıdan atlar atlamaz işin şakaya asla tahammülü olmadığını farketti. Ölmeli. sedef kakmalı bir . içerde yarım kırat kadar bulgur. — Kızı neden vurduğunu söylemiyor mu? — O tarafı açmıyor. Misafir getirdik. Daneleri gümüş. Bu kâğıtlar her ne ise okurken okurken yüzünü buruşturduğunu. Lâf arası biraz sövdüm..» diye tersleyivermiş. yalnız tahliye etseler ağır cezadakilerin yakasını bırakmayacak. Sırtında sadakor ceket. göreceksiniz. bir miktar tarhana satın aldığı duyuldu ve bu suretle evinden yemek gelmeyeceği anlaşıldı. Arkadaşlar. çocuklarını alıp babasının evine gitmiş. «inşallah ölür. Hatırınızı kırarım. kendi kendine işaretler yaptığını arkadaşlar fark etmişler. Söylenenlere inanmak lazımsa dünya güzellerinden birisi de Abdurrahim beyin karısıydı. Takunyalarım tıkırdatarak avluya geçti..» diye öğünmüş. — Desene ki. Ayağına Adıyamanlı Ali'nin şalvarını giymiş. Abdurrahim bey müdüre çıktı. Sordu : — Nasıl? Sizin mezhebe girecek mi? — Biraz müşkül. fotoğrafçı vesilesiyle bahçede meydana gelen seyri hiç bir zaman kaçırmazdı. — Ölürse kendisini tahliye mi ederlermiş? — Öyle dua ediyor ki. — Evet beyim.» ikinci gün kendisini biraz toplayınca meseleyi soranlara tabancasını ve atıcılığını gülerek methetmiş: «Elli metre kadar mesafe vardı. Marifetine karşılık bir de çiftlik istiyecek. bir tanecik kızıymış. Çay hazırladık.. iki kurşun değdi. Girse de kulak verme beyim. Teselli vermek istiyenleri. fırsattan istifade ederek asri cezaevine gideceklerin vesika resimlerini çıkartmaya uğraşan fotoğrafçının boşalmasını heyecanla bekliyordu. «insanın her vakti bir olmaz. însan gibi fikri var. kıyafet tebdil etmiş. — Bir tecrübe etmediniz mi? — Ettik. Yalnız. birtakım kâğıtları karıştırmakla meşgulmüş.» diyor. Ortası nerdeyse yere sürünecek şalvarı istisna edilirse amerikan filimlerindeki şeyh Ahmet'lerden birisine benziyordu. Yüzünü tavşan gibi oynatıyor. Karısını methediyorlardı. Fotoğrafçı getirmeye müsaade istedi dediler. Mutlaka ölür. orta yerde dolaşıp duruyor. Böyle giderse Elâziz'i boylar. Ölüm temizlik. Rezilliği duymasıyle. ekmek sahibi bir hanedan kişinin.— Gördün mü Mazmanoğlu? Şimdi Abdurrahim beyin yaptığı orospuluk değil midir? Telgrafçı Abdurrahim beyin mahpushaneye gelişinden iki gün sonra. yakut.. beline ipek... beyaz poşudan bir kuşak dolamıştı. Hiç oralı olmadı..

Nihayet sıra Abdurrahim beye geldi. bizim o taraflar iyidir. Makineyle buluruz. bıyıklarını ve saçlarını kazıtmışlardı. — Sahi. bunlar asri cezaevine mahsus fişlere yapıştırılacağı için müdürün emriyle sakallarını. — Neden? — Malum ya.. — Telgrafçıyı çağır bakalım. — Fena olmaz. Cezayı bitiremediniz mi? — Daha oniki sene var. arada sırada küçük bir aynada yüzünü. İkinci poz ayakta. — Halbuki bir at olmalıydı. dedi... Fotoğrafları pek beğenerek işe başladı. istanbullu. iskemleye kuruldu. — Siz yakışıklı bir erkeksiniz... kimsenin nazarı dikkatini celp etmemeye çalışarak karşı duvarın dibine bir halı serdirdi. rahatmış. bu kadan da elverir. bilhassa bıyıklarını kontrol etmekteydi. Ava bile gitmiş. İstanbullu. evet. demeyi de unutmadı. resim sahipleri ellerindeki yabancı insana hayretle bakıyordu. Çabuk sararmaz. — İyi hatırladınız. tüfekle çıkmalıydım. Üstüne iki minder attırıp oturdu. Kalabalıkta anadan doğma kalmış gibi kıvranıyordu. burada. —Fotoğraflan demek ki beğendiniz.. Ata biniyormuş.tespihi sinirli sinirli çekmekte. Fotoğrafçı paralarını alıp müşterilerini nemli kartlarla orta yerde bıraktı. Hele Kızılbaş dedelerinden Hüseyin ağa. Hakikatsiz çıktı. Objektifin karşısında kendilerini bir acayip gayretle sıktıkları. Dersimli fotoğrafçı suratlarda gölge ve çizgi bırakmamak gayretiyle resimlerin arabına bol bol kırmızı kalem sürdüğü için hiç kimsenin kendisini tanımasına imkân kalmıyor. Bu birinci pozdu.. bir karış sakalı. daha çok dayanır. — Tabiî o zaman daha heybetli dururdunuz. Madenkömürü kadar siyah ve parlak bıyıklarıyla beraber üst dudağının yansını oynattı.. Orada rahat mıymış? — Rahatmış.. — Hemen koymak lâzım mı? . Tespihi sallandırdı. — Arkadaşlara söyleyeyim. yanında oturan tahsildar Vaiz efendiye. — Süleyman beyden mektup alıyor musunuz? — Hayır. Vesika fotoğrafı çektirenler.. Sol yumruğunu sıkıp göbeğine bastırdı. üçüncü poz profilden çekildi. Sağ ayağını sol dizinin üstüne attı. Bunları suya koymalı. gözlerini alabildiğine açtıkları.. Abdurrahim bey ancak o zaman İstanbulluya alâkayla baktı: — Ben sizi bir yerde görmüş olacağım.. — Pek beğendim. Süleyman beyi ziyarete geldiğiniz zaman görüşmüştük..— diye gözlerini kırpıştırdı. Atın üzerinde. Mamafih. Bey. uzun bıyıkları kesilince zabit tekaütlerine benzemişti. Ne de olsa kafası.

... Halis kandır. iki ayağı reisin. Malum ya. Yukarda koymalı. Artık ballandırır bizim bey. Tabiî benim Ceylân'ı değil.. Şu meseleden şu meseleden böyle bir iş olup. —Şu resimlerden birisini al da beyim. Affedersiniz.. muhakkak yiğit makamı. eve ziyanı dokunur.— Hemen değil.. arkadaki sol beyaz olursa uğursuz sayılır. Mahpus olduğuma yanmıyorum... Tespih iyi çıkmışını? — Battal olmaz.. iki ayağı biraderin. Ertesi gün pencereden bakıyorum. Cinfi. Urfa'da bir aşiret reisiyle ortak almışlardı. Beni bir gün görmese hastalanırdı. Ceylân'ın valdesini. ocviıiiiıcı" uııc. Geçmiş olsun diyemedik... ona yanıyorum. Benim tayın arka sol ayağı beyazdır.. Bey gazetecidir. gazeteye yollıyalım. Maneki... kasabanın ortasında kızı vurmuş. Ceylân'dan ayrıldım. En güzel cinsi Hamdanî'dir. Meraklanma.» dediler. At üzerinde.. Makam yiğit makamı olmaya. At üzerinde... Posta daha öbür gün gidecek. Ne dersin beyim? — Getirtiniz. Durun. Bu resimler olmaz. iki koşu aldı. — Lâkırdıya daldık. Pek iyi olur. Vaiz efendi alay ettiğini saklayarak konuştu : — Ben de yiğit makamı diyerek koşa koşa. — Gazeteye mi? Bunu Abdurrahim beyle istanbullu beraber sordular. — Yann olur mu? — Yarın da olur öbür gün de olur. Şimdi şüpheliyim. Lâkin yiğit nerde? — Yiğitlik bir vakit battal olmaz Vaiz efendi. Evden at üzerinde bir resim getirteyim. Kuyrukta bükülü kıl. Hayvanınız var mıydı efendim? — Evet. Aman. Tespih de iyi çıkmış. — Yiğit makamı olmaz mı? iyi bildiniz. Onlar da mahpusmuş.. ilerdeki sağ... Vaiz tasdik etti : — Gazeteye... Daha ertesi gün bir çocuk feryadı. «Bunlar neyin nesi?» diye sordum.. Burası yiğit makamı. Köroğlu gazetesine göndeririz. «Yahu bu ses ne oluyor?» «Çocuk koğuşunda kavga var. — Yukarda koyacağım. Vaiz efendi öfkeyle istanbulluya döndü.. — Demek asil hayvandı? — Birader. — En iyi cins bu mudur? — Evet. aşağıda kanlar dolaşıyor.. Böyle hayvanı ne kadar .. — Cinsi nedir? — Seklair. Kasıkta kıvırcık bir kıl varsa netameli. Henüz üç yaşında olduğu halde. — O daha iyi. Tabancayla.. — Başa herşey gelir.. Sonra Küreyşan... Ceylân ikinci tayıdır. Ubeydan gelir.. — Basarlar mı? — rvcuciı uctsıııaaiıııaı. — Öyleyse. sevine sevine geldim.

Tazıyı saldınız mı? Peş peşe takılırlar.koşturur ezersen. Tazı ileri doğru yirmi adım fırlar..... ya tazı kazanır ya tavşan. Asilzade bir kısrağın bir tek ayağı 150 madenî liraya alınır.. işte o sırada. öyle duydum. — O da iyidir ama ille tazıyla tavşan avı. İnanmayın. Döner. Bir Malatyalı dört kırmızı lira vermiş. Bende şimdi bir keklik var. Nihaet gideceği zaman... bir saat mi. Çok akıllıdır. Tavşana aptal derler. At sahibine götürdüğün hediye. Sizin o tarafta keklik avı yokmuş. Hacı dayı beş lira istemiş. — Tavşandan sonra av keklik avı. Ömür çarkı deveran etmezmiş. Hangi avı seversiniz? — Yaban ördeği. Siverekli kahveci hacı dayıyı duydunuz mu? Meşhur keklik avcısıdır. Hayvan sanki kopar.. taşlı yerlere. — Yoktur.» diyerek gülmüş. Siz avcı değilsiniz. — Şeceresini doğru söylerler mi? — Arap şeyhleri kafalarını kesseler yalan söylemezler. Tazı aman yetişti dersiniz..... — Pekâlâ. Bir tek ayak.. Hem cebinizde fazla para var..» diye etraflarına toplanmışlar. çoğu olmaz.. Ertesi gün bana feldi. Tazının nefesi körük gibi işler beyim. hayvanın kınalı başını .. Bir tek ayak nasıl taksim edilir. ağaç gövdesine vurup parçalayan tazıyı çok görmüşüm. ağaçlara doğru kaçar. Tavşan şaşırtma verince kendini taşa. «Dört liraya bırak hacı ağa. at satmakta bedhahlık yapıldığı duyulmamıştır. hem de kekliğime pazarlık ediyorsunuz. Ucuz bir şey değil ki. yani hayvan ne kadar yorulup terlerse evin düzeni. elli adım ara bırakmıştır. o kadar bozulur. yalvarmak için döktüğün dil de caba.. Tavşan şaşırtma verir. Tavşan gerisin geriye yolu tutmuş. nefesin hışırtısı yaklaşınca tavşana Rabbim bir gayret verir. — Bu derdin azı. Cezam belli olsun buraya getireceğim. iki saat mi kekliği konuştuk. tazıyı kendisine çekiyor mübarek. — Hayır duymadım.. tazının ayakları yorulsun diye.. Mahsustan. Satmaya kalkmış. Olursa o kadar olsun. «Al beş kırmızı. Selâm verip oturdu. Işık çaldı. — Ayağım aldın mı kısrak sende durur. — Pekâlâ demin bahsettiğiniz cinsleri nerden bilirsiniz? — Şeceresinden. Artık bilmem. ömür çarkı dururmuş derler eskiler. Şecereye hile karıştırmak namussuzluktur. Sanki tavşanda bir ip var. Kekliğe biraz baktı. — Aman beyim sizde de avcılık var mı? — Biraz. Tazı toprağa kapanır. — Bu hayvanlarla ne güzel av olur. — Bir kekliği vardı.» demişler. beyim tavşan avı erkekçedir. Dükkânı kapatıp memlekete gidecek. Bizim o taraflarda bey. Bu sefer de.» diye satmamış. Tazı düz yerde avı alır. «Şu kekliğe bir lira kırdınız ha. Adam ne binlik beş liraya bedava. Odaya girince bir de baktım kafes eline. «Ben işi anladım. beyefendi. Yani.

Arkadaşları düşerler. Gün doğmadan benim keklik yabanları uyandırdı. kavga çıkmaya. «Benim de dişim yok. gidiyor. Şunun tren parasından aciz kaldık. gitti.. Kafesi düzeltti. Nüfusçunun kekliği susuvermez mi? «Haydi yavrum. Maya'nın üstüne sanki kurşun sesini işitmez. Kekliği kurar beklersin. — O kadar kolay değil beyim. «Olmaz. Oraya kadar geldik.. Derken beyim. Hayvanların sevgilerinden. Kafesin etrafını bir dolaştı.. Dişi sesine vurgun vurgun gelirler... Birdenbire yabana keklik sesi verir. Yollarda canın çıkar. Tayyar bey. Eşsiz kalan erkek öter.. «Artık bu av yapmaz cenabet.. «Şurada bana bir dilim baklava getirene ben ne vermem. Keklik avı diyince beyim. Dişi sesi.sıvazladı.» diye yalan söyler. yumurtalarını erkekten saklarlar.» geçti. bir köy bağışlamış.. Nufusçu arkam sıra koşuyor. Ben avı unuttum. Keklik tabiî adam gibi..» dedi..... Keklik bir kerre yıldı mı para etmez. Nüfusçu.» Ne mümkün. Taşlardan siper yap. Sesi güzel erkeğe tutulur.... Soğuktan donarsın. kabadayılıklarından istifade ediyorsunuz. bir dilim baklavaya. Çıkarıp bir dilim vermiş. İki saat aşağıda bir harap şehir var.» dedi. Fırtına azdı. Dişisiz kalmış biçare kekliği. Kuluçka zamanı değil.» Avcılık fıkara harcı değil. Dağlar gümbür gümbür inlemeye başladı. mübareği yumşaktan zincirle çeker gibi getirir. Erkek keklik dişisiz kalınca deliye döner.... Navlun parasını vermeye davrandım. «Sen akimi mı kaçırdın dayı. Derken bir erkek çıktı. Nüfus memuru kekliğini methedip duruyor. demiş. Gülüyorum. İlerde dişiyle gezen bir başka erkek keklik de o biçim cevap verir. Kekliğin kafasını çekip kopardı.. arkasından bir ötsün. «Sana hediye getirdim Şimşek!. Gider gizlice atarlar.. Bizim kazanın nüfus memuru da beraber. Bir akşam evvel de baklava yemişlermiş. Palu beylerinden Tayyar bey. Kekliğin dişisi kahpe karı gibidir beyim. Yalan söyler ki üstüne gelmeye de...... Dişiler kuluçka zamanı..» dedim. «Yahu kafesi bıraktın!» dedim. Ben . Al sunu. Dağ karanlığı birdenbire etrafa çöktü. Fırtına başladı. durur öter. — Ne demek? — Öyle ya. «Eyvallah» dedi. kan içinde çırpınırlar. Kanatlarını yere sürerek karşıdan koptu. ciğerim parçalandı. Bunlar adamda olur mu beyim? — Ben bu avı sevmiyorum. Haydi kınalı yavrum. Av iyi olmuş. Bize uzaktan akraba da olur. değirmen yeri hâlâ durur bir harap şehir. Sabah olmadan üç saat evvel kalkacaksın. Haşim beyin dedesi.. Senin keklik öter. arkasına gizlen.. Yiyecek torbası yukarda kalmış.. Kafesi bir tekmede paraladı. Hiç olur mu hacı dayı. gök yüzünden siyah yelkenler kalktı. Bre aman. Ceketi çıkarıp kekliğe sardım. Kabristanı. Derken yaban erkek senin dişiye doğru döner. O vurulana kadar kafese saldırır. Bir kerre böyle ava gittik.. Kocasını bırakır da gider. Hacı Tayyar bey vardır. Sonra ateş et. Kafesi kucakladım. Bizıim oralarda bir keklik metrisi için düğün bozulur. Evinin imamı meğerse heybesinde bir kaç dilim baklava getirmişmiş.. — Siz de metriste mi avlanırsınız? — Metriste. Bir gün keklik avına gitmiş. Erkekler bizim kekliklerle döğüşmeye geliyorlar. Durur öter. Yolu elime aldım. maya sesiyle çağır.

. Doğru mu beyim? Kurtarabilir miydi? — Doğru. İstanbulluya bir kâğıt uzattı. O adam. bizi düşman saymasa Alay komutanı. Sanki buraya keklik ve beygir bahislerini konuşmak üzere günü birliğine gelmişti. — Tayyare ile mi? Delikanlı gülümsedi: — Hayır otomobille. şalvarına ve tespihine pek yaraşıyordu. Bu iddianameyi gönderirler. kâğıdın kendisine ait olmadığına itiraz eder. «çocuğu ezdikten sonra polislere teslim olmadan doğru Alaya kaçabilseydin ben seni kurtarırdım.. kâğıtta yazılı olanlara değil. — Hiç öyle şey olur mu bey? — Olur Abdurrahim bey. Ne çıkar canı cehenneme.. Bir çare yok mu? Benim eniştem mebustur.ceketsiz öyle ıslanmışım ki. Vah. başındaki arap kefiyesine. «Satlıcan. Abdurrahim bey bunun biricik istisnası idi. Ve dünyada kendisini alâkadar eden başka bir bahis mevcut değildi... Alay komutanımız bana dedi ki. Kız ezdim. Deminden beri ayakta durup konuşulanları dinleyen sarı bıyıklı pek genç bir delikanlı. İkide bir güzel bıyıklarını kımıldatan tik'i. işgal ordusu olmasa. Pek çok. zatürrie hazır» derler. vah.. Dün ezilen küçük kız meselesi. istanbullu onlara gülümseyerek kâğıdı çocuğa iade ettikten sonra tane tane anlattı: — Alay komutanı haklı. .» dedi.. O itiraz ne demek bakın: Meselâ sizin yerinize bir başkasını getirirler.. Anladınız mı? — Anladım.. Ben tayyare alayının şoförüyüm... Merak etmeyin bir sene cezası var. itiraz faydasızdır.. keyf için hızlı giden bir otomobilin kaza yapmış şoförüne seni kurtarırdım diyebilir miydi? Evet delikanlı.. Lâkin av zor iştir.. — Ne oldu? Kız mı kaçırdınız? — Hayır. gelişlerinin sebebini her rastladıklarına üstüste anlatmadan yapamazlar. İşgal ordusu binbaşısı. — Beyim lütfen şuna bakar mısınız? — Nedir bu? — İddianame. Mahpushaneye yeni gelenler. Öyle yazarlar ama. Ezilen kimdir? Bir çocuk. Sırtında tayyareci üniforması vardı. acele acele ve kat'iyetle anlattığı bu av ve hayvan hikâyeleri. Temyizde bir şey yapamaz mı? — Orasını bilmem. İlle keklik avı. Tahsildar Vaiz efendi ile telgrafçı Abdulrahim efendi hayretle istanbulluya baktılar. — Bu kâğıda üç gün içinde itiraz edilecekmiş.. — Hayır. gayrı tabiî bir surette parlayan siyah gözleriyle. Mühim bir fırsat kaçırmışsınız. — Ha. Avcıya hiç bir şey olmaz.. Denize düşmüşe dönmüşüm.. — Bir sene mi? — Az mı buldunuz? — Çok. Bu binbaşı bizim ordunun binbaşısı değil anlaşılan. Kurtarırdı.

Nerdesiniz? Mediha — on yaşında bir küçük hanım ciddiyetle elini uzattı: — Mektebe gidiyoruz efendim. diye gülüştüler..... Bir de dua ediyor. Abdurrahim bey. — Siz artık memur değilsiniz. Etrafa çömelen köylüler. Hem bu sözün siyasetle bir alâkası yok ki. Hacı Abdullah.. Vaiz... diyor.. silâh. siz onu atfetmişsiniz. kekliklerden mi konuşuyor? — Hep.... Bir kerre de mebus enişteniz uğraşsın. Siz de burada lüzumsuz yere korkuyorsunuz. Memur kısmı siyasetle uğraşmaz. Buyrun çiçek.. O gün öğleye yakın. İstanbulluya en kıymetli misafirlerinden birisi geldi. istanbullu pek sevindi : — Oo Hanımefendi diye ayağa kalktı. — Telgrafçıyı ürküttün. Bir koca demet çiçek getirdi. — Ana demeyin. Mahpussunuz. istanbullunun huyunu bildiği için kurnaz kurnaz sordu: — Şimdi ne düşündün Murat bey? — Bu delikanlının hemşiresini düşündüm Vaiz efendi. Sarışın. — Yaşa bey. «Kız mutlaka ölmeli.. İstanbullu. para insana cesaret verir derlerdi. Kaç zamandır görünmüyordunuz efendim.Şimdilik bir sene yatacak gibi görünüyorsunuz. pek güzel bir kadın olmalı. — Anan kurt.. — Nerde sizin bardağınız kuzum.... Yoksa delikli demir çıktı da mertlik bozuldu mu? — Biz memuruz beyim. Biz fenalığı daima kendi kendimize yaparız da biçarelerin üzerine atarız. Hacı Abdullah'ın yeğeni oluyordu. Sefer çiçekten ne anlar? Kürt Sefer.. Mediha çıkıştı. — Mebus oğlunu fena bozdun... — Kızlar insana hiç bir şey yapamaz. — Anlatmıyor musunuz? Ölürse onsekiz sene ceza verirler. — İsterlerse 180 sene versinler. Abdurrahim efendi çekinerek konuştu: — Pek sert söylediniz.. . işin ırağa varacağını kestirmiş olacak ki fotoğraflarını soğuk suya koymak bahanesiyle acele gitti. Kız buna ne yaptıysa fena yapmış. Halbuki at. — Kız sen de kurt değil misin? — Neden.. Bayan öğretmen bize «Anne» dememizi söyledi.. — Seferi ne yapacaksınız? Siz de Anıca. Bunları suya koymak lâzım. topal Sefer'i çağırmak istedi. Çocuk kıpkırmızı uzaklaştı. Hele Binbaşı için... Kız ölmezse iş fena» diyor.. Alay komutanı kötü söylemiş. — Ben sert söylemedim. Vaiz efendiye sordu: — Hep atlardan. — Teşekkür ederim.

Bir ayağını çenesine vurmak günahtır. Bir daha öterse anneniz mutlaka iyidir. Susun ki söyleyeyim. Mediha bir an durdu. Hâlâ elinde tuttuğu demeti koymak için bir bardak aldı. — Sen ne diyorsun? — Ben kurt kızı değilim.... Amcasiyle İstanbullunun gülüşmelerini anlayamadığı için Medina somurttu.. Ötmesi bitince «Yarabbi. senin anan Türk mü olacak? — Rica ederim. Hiç anlamaz mı? Tilki bile ezan okundu mu durup dinlermiş... sevap kazanır.. kardeş nedir biliyor mu? Daha babasını bile çağıramıyor. Yanağında bir Halep çıbanı izi vardı.. Şimdi karga öttü mü susup dinlersiniz. onun gibi huysuz da değilmişim. Alnını kırıştırarak düşündü. işte annenizden haber çıktı demektir. beş yaşına basınca bir bayram günü ziyarete getirdiler. — Sen de çağıramryordun. — Kendisi gelmiyor ama haberi gelir.. sen ananın gelin olduğu zamanı biliyor .. Hacı Abdullah elini kaldırdı: — Dur öğünme. Murat ağabeyine söyleyeceğim. döğmem. uzun kıvırcık kirpiklerine bu bakış pek yaraşıyordu. Mektepte de bana kurt kızı diyorlar.» dedi. — Bu ne biçim bir laf. insan kardeşine böyle der mi? — Sor bakalım. Pekâlâ.. Günahtan korkulmaz mı? — iyi ama küçük kardeşini döğüyormuşsun.. — Mediha bu çiçeklerin ismi nedir? — Bilmem.. Durun. Beyim. Bir daha ötsün. — Hayır. Sonra küçük elile çiçekleri iki kere okşayıp derin derin kokladı. Avrupa tilkileri ne yapıyor.. Babam söyledi. dedi.. «Anne» dersek. Kesik siyah saçlarını hışımla salladı.. ben mahpusa yeni düştüğüm zaman bu daha doğmamıştı. — işe bak. Yavaşça dışarı atsa.. Rahmetli annem bunları çok severdi. Gözleri trahom geçirdiği için.. Orada ezan yok. Durun. Hand gelmiyor. — Olaydı iyiydi ama işte öldü. büyük kadın gözleri gibi biraz dalgın bakıyor. Kendisi düştü. Lâkin birisi evimizden alıp götürse hayır. — Tuz almaya mı? Bu ne kadar tuz almak. Dört. Anne kısmı bir vakit ölmez. Halbuki benim babam sarı kunduralar giyiyor.— Pekâlâ. İstanbul kunduraları dedim.... Kürt kızı olsam babam çarık giyerdi. — Ben çağıramıyormuşum ama. Buna sordum: «Kız.. — Bu çiçeklere «Anne çiçeği» derler... bakın nasıl.. Bir karga var.... Ben onu seviyorum.. Yahut da ben bu ismi verdim. — Sana bunları kim söyledi? Karga haberden ne anlar? — Anlarmış efendim. — Murat ağabey keski anan sağ olaydı.. Töbe Yarabbi. — Ne ölmüş... Bildiğimiz karga. — Sen günahtan korkar mısın? — Korkarım. — Artık bilmem.. Ama.» diyeceksiniz.. Şurada ötse. anneler tuz almaya giderler. Tilki akşam ezanını dinlermiş.

Masanın üstüne bir gazete serdi. Sen Sevim'e iyilik et. Kırmızı bir kuş.. — iki ay. Murat ağabeyim de bana iyilik eder. Soframızı bari kurun. Onu çabuk mahpustan çıkar. Zaten ben amcama küstüm. — Siz kırmızı kuşu bırakın da lütfen şu dolabı açın..» diyordu.» der. Rengi donuk gibiydi. Vallaha yalan. — Ben kırmadım.. istanbullu aralarına girdi: — Nafile iddia etme. Dışarda besbelli. Sevim'e ampul vermiş de bana vermedi.. Küçük kırdı. Bir daha sana vermeyeceğim.. Benimle küs oldunuz. ilk bakışta sevimsiz bir hayvana benziyordu.... Tüyleri uzun olduğu halde. «Biliyorum amca. — Uy başıma gelenler. bakarmış. Bir ev dolusu verin. — Sahi Bayram'a ne kadar kalmış. Yüzünde alt dudağını şişiren bir ciddiyet vardı. Tahsildar Bedri bey. — Başüstüne. haydi çıkar. — Sen kırmışsın. — İşte bu olmadı. Aşağıda keskin bir miyavlama duyuldu. Ekmekleri dilimledi. kendisini herkese sevdiriyordu. Bakın amca. Kırmışsın... Hanım hanımcık hizmet etmelisiniz.. Bu amcam delirmiş mi ne? Bu nasıl söz. Suyu tazeledi. Vede istanbullunun omuzuna sıçradı. İstanbullu kapıdan dışarıya seslendi: — Mahpus. Yalan. Anamı gelin getirirlerken ben korkmuşum da komşulara kaçmışım.... Gider Allaha dermiş ki «Murat ağabey kulun oruç tutuyor.» demez mi? Bu kız işte bu. Sansara benziyordu. Sahanları çıkardı. — istersen verme. çatalları iyi temizlenmemiş buldu. dinleyin. Biz daha açız. Bakın. çeyrek büyüklüğündeki beyaz benek müstesna düz kurşunî renkteydi..musun?» dedim. . Bir daha sana vermeyeceğim ne demektir. Mahpus.. Lütfen çağırır mısınız? — Başüstüne.. Pencereye gelir... — Hayır. — Ramazan'da oruç tutacak mısın ağabey. Gazocağmı yakan amcasına bunları sırayla taşıdı. Vallaha bir defa küsersem Atatürk gelse barışmam... — Sana da verdim. Bu ramazan mutlaka oruç tutun.İsterseniz Sevim'e yüz tane verin. Gel.. Gel pisi pisi.. vücudu gene de küçüktü. mahpus insanlara da «Mahpus» isimli bu kediye de «insan gibi fikri var. Medina dolabı açtı... Oruç tutmalısınız. Önümüzde bayram var. Halbuki biraz dikkat edilince güzelliği ağır ağır meydana çıkıyor. Kaşıkları. O da acıkmıştır... Nasıl olsa barışırsınız. Ve birdenbire odanın noksanını farkederek dikilip durdu: — Murat ağabey mahpus nerde? — Kim bilir. Bir kuş varmış.kadar aptal.. — Yazık. Gerdanında. değil mi amca? Ramazan iyidir.

Muharebede bizim lastik topları mı atıyorlar kuzum? — Hayır.. Bir işe yaramıyor ki.. benim işime karışabilir mi? — Karışmaz mısın amca? — Sus aman. gözleri kör olsun.. Büyükanneme söyleyeyim de size bez getirsin. biz neyle oynayacağız? — Şimdilik bezden top yapmalı. — Hay... Ben hiç ağlamam..* Koğuşlarda et pişirip istanbullu ile beraber davet edenler bile oluyordu. yaralı bir serçe tutsalar. ziyaretçiler de tanıyorlar. Sor bakalım.. Bizim güzel lastik toplanmızı Ruslar mı otomobil tekerleği yaptı? — Hayır Almanlar. Kedinizi döğerim ha. gelirken ekseriya ona bir parça et kırıntısı. Çocuğunu gezdirdim. Evde yedim.. Dünyada top yok. Lastik top... ikiniz de ellerinizi. — Eğer şimdi yüzünü yıkayıp yemeğe oturmazsan ağlayacaksın... Hep beraber yüz yıkamaya.. dalak.. Hani sizin bezleriniz. Bırakın diyorum... sonra herkes onu sevmişti. Benim de kulağımı keser. ensesine yatarak horlaya horlaya.. kapıp koşarlar. sofra örtüsü vazifesini gören gazetenin üzerindeki resme daldı. — İnşallah. yalnız mahpuslar değil. Yanan parmağını bir taraftan emiyor. Bugün mektep olmadığından anneme su taşıdım.. — Neden? — Sol kulağını ucundan bir parçacık keseceğim. yüzünüzü yıkayacaksınız. Altındaki yazıyı okuyunca istanbulluya döndü: — Baksanıza top atıyorlarmış. insan yüzünü yıkamadan yemek yerse şeytan da onunla beraber yemek yermiş... ciğer parçası getiriyorlardı. — Ben yüzümü yıkamam. — Haddine mi düşmüş. böyle sıçrayıp omuzuna çıkar. . kediyi biraz okşadıktan sonra ısınmış tabaklardan birisini sofraya koydu. — İnşallah yenilirler. Mahpusu yere bırakın... Yemekte Mediha..istanbullu ne zaman volta vurmaya başlasa. bir taraftan amcasına çıkışıyordu: — Siz burada bizim elimizi yakıyorsunuz. mahpusu çağırıp kısmetini takdim ederlerdi. — Öyleyse bizim toplara ne oldu? — Eritmişler de otomobil lastiği yapmışlardır. O zaman kalabalıktan ürkmeden.. gezintiye iştirak ederdi. Mediha. — Zıplamıyor. — Amcam beni kurtarır. istanbullunun kucağında akıllı akıllı otururdu. Adamın karnı doymazmış — Haydi öyleyse. Komşu çocuklar. Rengini evvelâ bütün mahpushane yadırgamış. Haydi Murat ağabey... — Demek Annenle kavga etmedin mi? — Biz evimizde kavga etmeyiz. Mahpusu... Komşularımızın çocuklarının seslerinden usanırız.

» dediler. Annem kahve falına baktırdı. — Yenilmezse. — inşallah Ya Rabbim. Bizim kahveye her akşam uğrarmış. Senin annen var. istanbullu sözü değiştirmek istedi: — Bize yemekten sonra çay yapacaksınız. Lâkin Şaroğullarmı biz severiz. Günahtır. Murat ağabeyim ziyafeti nerden bulsun? — Onun da adamı var. ölmez diyorlar. Vallaha ne iyiler bu Şaroğulları. gitmiş... Hacı Abdullah. Erkekler kabahat yapmış gibi utandılar..» dedi. tabii. Bu lakırdıyı hiç beğenmemişti. Bereket versin bu esnada Vaiz efendi. Ne istersen pişirir getiririz. Kötü karının yaptığı yemek yenmez. — Ne desin. Tözey hanım yapacak.. buraya gelmeden nereye uğradımsa sofrayı kurulu buldum.. — Başüstüne. . iddiasında haklı çıkmış gibi istanbullunun yüzüne muzafferane baktı. Misafir gidince paralanırlar. kehribar taklidi tespihle içeri girmişti. Fala bakacaksınız. Biz varız... Allah herifin belâsını versin. o bana verecek. kardeşin var. Almanlar yenilsin. Fal dediniz de aklıma geldi. Hatırlı insanlardır. iyi. Misafiri rahat ettirirler. Babam dedi ki.. sen yola çıkmak için yemek vaktini gözlemişsin. Mediha. — Utanıyor muymuş? — Utanmaz mı? Bütün Malatya onları konuşuyor. — Ne diyormuş kendisi?. Utamyormuş. daima somurtkan yüzü ve her kopuşta birkaç tanesi kaybolduğu için nihayet onbir boncuğu kalmış. bir de minder koyarlar. Ama başlarına bir hal geldi. — Ne olmuş? Hastaneye gittiler mi? — Annesi.. uzun boyu. Adam kahveye gidemez olmuş. — Yenilmezse?. Kala kala o herife mi kalmışlar? — Komşular hep böyle mi diyor? — Böyle diyorlar. Kaç gün evvel komşularda oturuyorduk.. Sen beni batıracak mısın? — Neden? — Eğer Almanlar yenilirse ben senin bu Murat ağabeyine bir ziyafet vereceğim.. Şuraya bir yatak sererler.. küçüğün yanında dün akşamki münakaşayı tazelemek istemedi. iki gün sonra Şaroğlu'nun kızı vuruldu. Murat bey.. Haberiniz olsun.. — Beni kaynanam seviyor dedi. «O günden beri gelmiyor fakat. bir kaşını yukarı kaldırdı. — Olmaz dedi. — Marifet kaynananın muhabbetinde değil. «Yakınlarda bir ölü var. — Demek ki kızın kabahati yok? — Kızın kabahati olur mu? Zengin insanlar.. Murat ağabeyim burada garip.Hacı Abdullah araya girdi: — Kız sus.

Töbe dedik yeğen. Desteyi önüne koydukları zaman bir müddet dokunmadı.... Mediha parmağını kaldırdı: — Sakın Şeytana sövmeyin. — Neden? — Şeytana söverseniz çocuğunuz çoğalır. — Murat ağabey bunlarda kaç kâat var? Bunu bir türlü aklında tutamıyor. Bir karış çocuklar şeytan olmuş. Ulan Hacı Abdullah bunun babası da böyle akıllı mı? — Babasını bilmem ama maçası akıllıdır.. bunlar dün cin olmadan bugün adam çarpacaklar. — Öyleyse kaç pay yapacağız? — Onüç pay. Siz çay içerken ben de falınıza bakayım...Ağzım yanıyor. — Hoş bulduk efendim. — Olmaz. Ben de yemeğe getirdiniz diye korktum. — Vay canına. Biz burada fal sayesinde yaşıyoruz. Hava alıyor da çabuk soğuyor.. — Öyleyse yalan söyledin Hacı.— ilâhi beyim.. çayımı soğutmaya bunun faydası yok ki efendim. Koksunlar diye getirdim. — Vay canına.. ben bu kadar açık göz olmasam.. — Biraz soğuşun. Vay anasını. . Arada sırada «Allah. Sonra misafirden utandığı için Murat'ın kulağına fısıldadı: — Nerde iskambiller ağabey. Vaiz efendi hayretle küçüğün yüzüne baktı: — Görüyorum ki sizin de gözünüz açık hanım kızım. Lafımızı geri aldık. Safa geldin küçük hanım. Mediha somurttu: — Aman. Sonra bir müddet aynı ciddiyetle kâğıtları karıştırdı.. — Öyleyse Murat ağabeyimden iskambilleri isteyin.. — Bunlar artık çiçek de mi yemeğe başladılar? — Ben yesinler diye getirmedim. Sen de çay iç. Mediha sofrayı toplayan Sefer'e yardım etti. — Benim ağzım neden yanmıyor? — Sizin bardağınızın ağzı geniş. Ayıb ettin. bismillah» dediği duyuluyordu. — Ne diyelim? — Lanet kör Şeytana dersiniz. — Elli iki tane kızım. — O başka mesele. Çay bardaklarını çıkarıp hazırladı. Yahu. — Ama... — Senden başka amcası var mı? — Yok.. her zaman soruyordu. «Fala bakmayacağım» ne demek? Ben uykumu kaybederim. — Bize ne getirdiniz bakalım? — Çiçek getirdim.. . kaynanam da beni sevmezdi ya. Fısıl fısıl bir şeyler mırıldandı.

. Nihayet beş bölüm kaldığı zaman hepsinin üzerine ayrı cins kâğıt isabet ettiği görüldü. Sonra hastalandı mı ben ağlıyorum. Öksürüyor.. diye başını çevirdi... Açıldı Allaha şükür. Birbirine benzeyenleri kenara toplamaya başladı: — İki oğlan geldi. Hasta yatıyor... Sonuna yaklaştığı zaman kâğıtların altına gizlice bakarak hile yapmaya girişti. Hiç merak etmeyin. Evvelki gün içti. Usttekileri çevirdi. Onları işte aldık. Aynı cinsten olup alt alta gelmiş iskambillerin yerlerini ciddiyetle değiştirdi. O kadar kederlenmişti ki fal oyununu bıraktırmak istediler. işte ben de falla bildim. — Elini dizine vurdu. işte üçlüleri de aldık. Üçünün yüzüne de şaşkın şaşkın baktı. Haydi Allah.. Üçüncü fal da huysuzluk edip açılmamıştı... Şimdi tutuyorum.. — Parmağını ıslattı —. Yeniden ayırdı. — Öyleyse bu parmağmızdaki kına neyin nesi? . Tabiî fal münasip netice verdi: — Gördünüz mü? Çıkacaksınız mahpus ağabeyler. Vaiz efendi başını salladı: — Gördün mü? Biz çıkamayacağız bu cenabet yerden. Mediha galiba bunu hiç beklemiyordu. pek üzüldüğünü fark ederek sıkıştırdılar.— Sahi.. İyicene karıştınlmazsa bu fal çıkmıyor. sonra parmağını ısırdı —: Hasta. Çıkmaz ki. Bunu neye tuttuğunu evvelce söylemek istemediği için. — Neden? Rakı içmesin diye mi tuttundu? — Rakı içmesin diye. Allah büyüktür. — Demek içiyor mu? Başını önüne eğdi ve gözlerini yumarak fena halde üzüldü: — İçiyor.. Razı mısınız? — Razıyız. Düğüne gitmedik. — Öyle demeyin. Son kâatları da çevirdi... Onüç tane olunca yanlışlık yapmamak için bir daha saydı. Bana gülüyor. iyice karıştırmadım. Kâğıtları yüzlerinin üstüne masaya bırakmaya başladı. onüç pay olacaktı. insan rakı içer i2 Yalvarıyorum. Fal evvelâ doğru giderken bölümler azaldıkça açılan kâğıtlar birbirini tutmaz olmuştu. Sizi bedava yatırıyorlar.. — Hayır.... Yarabbim. işte yedilileri de aldık. Vaiz efendi elindeki kırmızı boyayı kastederek sordu: — Siz bu yakınlarda bir düğüne gitmişsiniz küçük hanım. Ben anladım. İnşallah bu üçünüz erken çıkarsanız açık gelsin.. Bu sefer çok çok karıştırdı.. Siz de bana yardım ediniz ki şaşırmayayım. Ben zaten biliyorum.. Çıkacaksanız açık gelsin bakalım. Bismillah. Nazı ona geçtiği için amcasına çıkıştı: — Babama tuttum canım aman. Korkmayın erken çıkarsınız. Bu suretle desteyi beheri dörder taneden onüç parçaya böldü. Nihayet elini kaldırdı: — İşte tamam... Bu suretle falın kapalı olduğu anlaşıldı.

Mediha kalem elinde durup dinlemişti. Medina istenilen cümleyi kitap harfleriyle özenerek yazdı. Bakm nasıl biliyorum. Bir (M). bir de (T) öyle ya.. Oraya kargacık burgacık bir şeyler yazarsan sonra keyfine.. Yeni harflerle şöyle değil mi «Millet». — Biliyorum elbette. Hani bunun sesli harfleri. İşin ciddiyetini anlayınca: — Bizim harfler iyiymiş kardeş dedi. Murat ağabeysinin adlarını da kaydetti. Cumartesi günü dersimi yaptım diyelim. — Neyi anlatamıyorsun? — Yeni harflerin eski harflerden iyi olduğunu.. istanbulluya döndü: — Eski harfler daha mı zordu ağabey? — Pek zordu kızım.. amcasının. Beğendirdi.. Bir (M). Soyadıyla beraber kendi ismini de altma ilâve etti... bir (İ).. Mektebe gitmeye utanırım. Eski harfler zamanında olsa.. âdeta yazıyor. bir de (T).. yoksa sen yazı yazmasını da mı biliyorsun? Allah beterinden saklasın. Bak şu (MLT) bu ne okunur? — Hiç bir şey okunmaz. bir tane «Biz bize benzeriz. — İşte bunu ben senin amcana bir türlü anlatamıyorum... Ben mektebi sayarım. Yaz hele... Niye güldün kız? istanbullu da güldü. Okumayı biraz da biz biliyoruz. iki tane (LL). Sonra sırasıyle babasının.— O kına değil..» demesin diyerek defterlerimi komşu çocuklarıyle yollarım. Ben ömrümde elime ne kına yakmışım. Benden de iyi yazıyor. — Yaz.. — Aman. Meselâ: Millet yazacağız... .» yaz. yaşasın bizim harflerimiz.. — Demek siz hiç kına yakmazsınız? — Yakmam. Yani dikkat et. Yalnız eski harflerle yazılan Millet'in harflerini yazıyorum. — Sesli harfleri aklından sen koyacaksın. Şurasını da söyleyeyim. «Dersini yapmadı da ondan gelmedi. Murat beyin göğüs cebinden kurşun kalemini çekip aldı. Vaiz amcam «Biz bize benzeriz» den daha saçma bir laf bulamadı mı? diye gülmüştür.. — Neden? — Sonbahara kadar elimde kalır. — Şimdi bunun altına eski harflerle Millet yazacağım. Hey Yarabbi. Kendisiyle alay edip etmediklerini anlamak için üç erkeğin yüzüne baktı. Gazetenin kenarına yaklaştırıp bekledi: Haydi bir şey söyleyin de yazayım. bir (L). Elifide mertek sanırdı. Vaiz efendi: — Şu hale bak diye anlatıyordu. — Tabiî işte Millet.. — Niye gülecek. Resim yaparken kırmızı kalem sürülmüş. — Nasıl? — Sana şimdi bunu anlatmak meseledir. ne bir şey. Mediha biraz düşündü. Ver bakalım şu kalemi.. Pazartesi hastalansam bayan öğretmen.

Külahına bir ipek poşu sarmıştı. Beyin cezası 3 seneden aşağıya inip kaza mahpusanesine nakledilince Cuma'nm 70 lirası da beraber gitti. kenarları işlemeli bir Kürt aba'sı. tütünsüz bırakmamıştı. Cuma. Hizmetçiliği artık para için de yapmıyordu. Kızkardeşini kaçıran bir ağa oğlunu öldürmüş. uyunur mu? Buyur. Cuma kesesinden harcamış. devran gene o devran oluvermişti. — Uyuyorsun dedim bey. bir tek mektup bile gelmedi. maraba olduğu için kendi Ağası da dahil yedi göbek mütegallibesi mahkemeye dolarak bîçareye 18 sene ceza verdirmişlerdi. Dört göbek sülâlesinin Hâmid Ağalara sadakatla hizmet ettiğini söyleyerek öğünür. aç bir köpek gibi bakmadan nefes alınabileceğinden haberi yoktu. aleyhine yalancı şahit bulup mahkemede «tesiri nüfuz gösterdikleri» için de Ağalan haklı bulurdu. kısa kollu. Urfa cezaevinde «Gün kâğıdı» eline verilince Cuma Urfa beylerinden Rıza beyin hizmetini görmeye başlamış. daha üzerinde. beyini asla etsiz. . şaşmağa bile lüzum görmediği anlaşılıyordu.. kahvesiz. otur. Trahomlu gözlerine rağmen pek yakışıklı bir adamdı. O zamandan beri 8 ay geçtiği halde. onun orada kalıp kendisinin buraya gelmesine. On günden beri de Telgrafçı Abdurrahim beyin hizmetkârlığını yapıyor. Temyizin evrakı tasdik etmesiyle bitmiş. Birisine uşaklık etmeden yaşayamadığı belliydi. daha doğrusu emretmesini bekliyor. Uyandırmak olmaz dedim.. istanbullunun söz söylemesini. Buna rağmen Cuma.— ıyı ama öenım amcam eski harfleri de. İstanbullu: — Gel. bunu kendisine mahsus bir kıvraklıkla başına sarıp bir ucunu omuzuna sarkıtırdı. Her iki taraf da vazifesini yapmıştı. pek büyük ve siyah bir ipek «kaşkol »u güzelce büker. para değil. kızkardeşini kaçıran ağazadeyi öldürdüğü için kendini. Koyunların tehlike karşısında çobana doğru kaçmaları gibi Cuma'da bu hal insiyaki ve karşı gelinmez bir histi. simsiyah pala bıyıklariyle kuvvetsiz bir çocuk gibi iskemlenin kenarına ilişmiştir. Süleyman beyin parası aylarca gelmediği zamanlar. sonunda da Malatya'ya sürgün edilmişti. diye bağırdı. — Keramet nedir? — Keramet mi kızım? Keramet = Cehalet'tir. Süleyman beyi hayırla yad eder. Müdürle uğraşan Rıza bey olduğu halde.. yeni harfleri de bilmiyor ki. Malatya'ya gelişinin haftasında Diyarbekir beylerinden Süleyman beyin hizmetine girmişti.. Kapı vuruldu. Bir köşeye iki diz üstüne oturup efendisinin yüzüne.. hava pek sıcak olduğu halde. ismini. — İşte o sebepten anlatamıyorum ya. Urfalı Cuma içeri girdi. bir garip ibadet ve takdis duygusiyle anar. Ayağında yalnız. — Yok. bey hapishane müdüriyle zıtlaşıp mahpushaneyi karıştırdığı için Cuma. üstünde ipekli bir gömlek. iskemleye ilişti.. başında beyaz keçeden külah vardı. belinds ipekli bir kuşak. öfkelenmek şöyle dursun. Eski harflerde keramet var sanıyor. Poşu sarmasını mahpushanede Cuma'dan daha iyi bilen olmadığı söyleniyordu. Şimdi. Kenarları püsküllü. onbeşer günden iki defa otuz gün zincirlenip zindana atılmış. beyaz bezden bir don olduğu halde.

Halbuysa dar yerde düşünmek erkeğe bir vakit yaramaz. — Av başka... elimden gelirse hay hay.. kocaman erkek elleriyle. Şuna bir mektup atayım. köylü.. Yalnız senden bir ricası var. Düşünceleri çok olduğundan. sonra unuturlar.... — Süleyman beyden mektup gelmedi mi? — Sana yazdıysa yazdı bey.... Kızın ölmesine. Selâmı var... Ne yapacağız? .. şuranın odunu... Allah selâmet versin. Ava gider. asilzade adamlar. — Demek Abdurrahim bey bir şey söylemiyor? — Söylemiyor beyim.. Abdurrahim bey selâm etti. iyi bir adam bîçare.. — Ne yapalım? — Bir de başka karı gelecekmiş beyim... bulmasa ekmek peynirle karnını doyurur... Hastaneden haber getirecekmiş. Gözlerine âdeta korku dolmuştu. hizmetkâr... — Abdurrahim bey de Süleyman bey gibi mi? Yemek beğenmiyor mu? — Değil beyim... — İyi... yatmam ama. Bize ne yazacak? — Bana da yazmadı. Bunlar.. yüze karşı iyidirler. çocukları görmeyecek. ölmemesine bağlı.. Pilav bulsa pilav yer.. Cezayı çok verirler mi? — Belli olmaz. Öyle ya. Bunun yüreği pek alçak. Ben evi düşünürken düşünürken hasta olurum. — Şimdi anladım.... Erkeğin deliliği de sevda. Bunlar hep dert. Cuma birdenbire utandı. Konuşmaz ki.. Töbe.— E Cuma. keyfim kaçar. — Senin para ne olacak? — Para bedbaht şey beyim. Adamı hasta eder. Bakalım mektup yazdıracak adamı var mı? — Canım bu nasıl söz? Ava gidiyormuş ya.. Büyük başın büyük derdi demişler. karnım giril giril eder. neymiş derdi? — Bugün «Ziyaret» beyim.. Bugün beyin çocukları gelecek.. diyorum. Kötü karı bir vakit ölmez beyim. — Ne diyor? — Hiç bir şey demiyor. — Söylesene. Lâkin ben gelecek karıyı tanımıyorum.. Ağzıma geleni söyleyeyim. Karın ağrısı verir. gönderen sağolsun.. — Kim o karı? — Haşa huzurdan bir kötü kanymış beyim. Aklını bir kere kıza takmış. Kapıya imdat arar gibi bakıyor. misafir. Orada kim bilir. Ava gidilmez mi? Süleyman beyi o taraf tekmil tanır da... Müddet serbest çıkarmıştır... iyidir. Ne var ne yok? Bey nasıl? — Allah sana ömür versin bey. Konuşsa ferahlar.. Düşünür... — icap etmez beyim. — Buyur. O karıyı... Büyük yerin evlâdı.. Hükümet işi. işte o sebeple. Asilzade. Şuranın harmanı. Helâl olsun. — Getiren. bir küçük kız gibi abasının ucunu kıvırıyordu. — Kız ölmez. Canım sıkılıyor.

... yok... Vay Cuma vay. Amca kızı diyordun.. kapının tokmağını bıraktı. Yaşı istanbulludan büyük olduğu halde. — Hiç olur mu beyim?. Akıllı bir ağa. Bir de çoban kısmı. Öfkelendin mi? — Eksik olma beyim. Elleri göğsünde geri çıktı. Başüstüne. Anlayamadım . adamla gezmeyip hayvanla gezdiğinden hayvan gibidir. adamı edepsiz eder. — Pekâlâ. Haşa huzurundan. abdest bozmak için dere kenarına oturdum.. Vaktiyle biz çobanlık ederken Beko Ağanın dördüncü oğlu da çobanlık yapardı. — Bana gücenme beyim. on tane oğlu olsa birini davara yollamamalı. iki eliyle tutup istanbullunun elini öptü. — Güzel mi? — Güzel beyim. istanbullu yaklaşıp alçak sesle sordu: — Abdurrahim beyin karısmı gördün mü? — Gördüm beyim. senin odana alacak. Karıyı buraya.. — Öyleyse. Teva tür. hayvan gibi olduğundan. Danışmadan ne mümkün? — Yok. çocukları gidince bizim beyi buraya koyuverecekler.. bu hareketim önlemenin imkânı yoktu. Herkesin hizmetine koşar dedim. dağ başlarında davar peşinde dolaşırdık. Bak. Çobanlık hizmetkâr işi. — Öyleyse neden bu belâyı başına dolamış. Dur hele nereye gidiyorsun? Sana bir şey soracağım ama doğru söyleyeceksin. Hacı Emir Ağanın başını çoban oğlu derde soktu. — Amcası kızı olduğundan.. Başgardiyana söyledik. Dağı sen kimsesiz bellersin. — Sen bilirsin...— Gardiyan Ali Seydî tanıyor.. sana gucenirim. — Nasıl yani?. Zaten haberi Ali Seydî götürüp getirdi.. diye gönderdi. yalvar... Cuma... — Yalvaracak bir şey mi? Selâm söylersin. Bir çalı arkasında seni gözleyen olur. alnına götürdü. istanbullu kapıda onu durduttu: — Çokdandır köye mektup yazmadık. Şalvarı toplayacağım sıra baktım ki Beko'nun Mısto yukardan aşağıya . Sana zahmet ediyoruz. Bunu söylemeye mi geldin? Sen benim yerime söz verebilirdin. kasaba yerinden daha kalabalık sayılır.. — Ne demek? Amcası kızı olunca. Git.. Allahtan korkmaz.. Kendisi utanıyor.. Ben seni Abdurrahim beye anlattım. Anamt bacım olsun.. hayvana bak çobana bak. Adam bir başına kimseden utanmaz. Adamsız yer. Dağ kısmı. Cuma kalktı.. Bir gün.. Çok mu güzel? — Çok güzel.. Neden? Aklı. — Ben doğru söylerim.. — işte oraya geleceğiz beyim. İçerde yazdırıveriyorum. Halbuysa kasaba yerinde insan çok olduğundan sen seni kollarsın. — Biz vaktiyle koyun güderdik beyim dedi. Süleyman beyin ahbabı dedim.

Sen nerelerdesin rezil? — Gelecektim. — Siz oturun... — Sonuna kadar seyrettim de ben de böyle söyledim... Kim bilir hangi hovardasiyle nerelere saklandı kaltak. gözleri kara.. sabahleyin eğlenceli bir vaka haline döner gibi olduysa da. tabancasını kurcalamış.. «Karıya nefsim uyanmıyor benim». Herif haklı. Cuma geri geri çıktı. Kar parçası gibi. dedi. istanbullu ile bu sırada tanışmışlardı....geliyor. diyip gidince «Güley hanım» çarşafının pelerinini arkaya atarak erkek gibi rahat ve emin.. Tuu..... Eyvallah beyim. haşa huzurundan köpeği uydurdu — Hay Allah belâsını versin....... Adamın nefsi bacısına uyanır mı? İşte bizim Abdurrahim beyin karısı da amcası kızı. Sevdiğinden. Bunlar kırk yaşma gelseler çocuk gibi olurlar. Şöyle içeri koğuş kadar yaklaştı.. — Hiç utanmadı. öğleden sonra. işte orada köpeğin arkasına geçti. Kaltağı ele geçiremedim.. — Vay başıma.. Bir köy bir Karı..... — Vay canına. işte o kadar. Bir baksan. — Kız. kaşları.. — Sormadın mı? Öyle güzel karısı varmış da o haltı neden yapmış? — Sordum... «Ulan Cumo. Sen. — Eyvallah beyim.... Gelecektim. Serhoşluk öfkesiyle başlayan bu iş. Asilzade kısmına acıyacaksın. Arap atı beslerler... Kırmızı yanaklı. komiserin evine götürmüştü. Dur şu ne arıyor diye kalkmadım. Köpek de beraber.. Keklik beslerler.. Lâkin böyle meseleler okka gibidir beyim.. sonra serhoşlukla kavga çıkararak «ismail polis »in elbisesini.. oturdu.. Adam karıyı güzelliği için sevmez ki. Odan güzelmiş. — Eyvallah Cuma. Ulan külâhlı erkânı harp... Eksik olma. Dünya güzeli. ben Abdurrahim beyi buraya yollarım..... — Şimdi anlıyorum.... okka her yerde dörtyüz dirhem. evli bir kadını gece vakti ayartarak bir hamama götürüp birkaç polise teslim etmiş. ben başımızı kurtarırız... Bu mecburiyet «Kaltak» ortadan kaybolduğu için tamam yedi ay sürmüştü.. bir daha bakarsın. Sana Abdurrahim bey mi söyledi bunu? — O söylemedi. iyi tüfek atarlar.. . Yüzüme gülüverdi. — Ulan bu ne rezillik... Bu da doğru... — Neden sever bakalım? — Sevdiğinden sever beyim.. vaziyeti kurtarmak için komiser «zorlu bir zabıt» tutmaktan başka çare bulamadığından Güley hanım ertesi geceyi hapishanede geçirmek mecburiyetinde kaldı.. Sen burada mı oturuyorsun Murat bey.. Safa geldin... Bir dişi köpeği var. Anladın mı? — Anladım. Bir de karısı var beyim. — Ne demek anlamadım? — Yani beyim. Bir sene evvel. Lâkin Adıyaman'a gittim.. Bari sevdiği kız da güzel mi? — Artık orasını bilmem....» istanbullu böyle söyleyerek düşünceli düşünceli gülümsedi. Kabahat kimde? Zor görmemişler..

— Farkında değilim. — Neden bilemedin? Ben burada hapis yatarken Abdurrahim iki kere ziyaretime geldi. gayretliydin hani ya Ev'in?» derler. eşek gibi cilve yapar. Nasıl razı ettin üç çocuklu herife. Ben Süleyman beye geliyor sanıyordum. Sen onu anlat. — iyidir. Mahsustan.. artık acımaz. . — Karısını da tanıyor musun? — Tanırım.... Yüz tamamiyle boşalmış gibiydi. Sana baktı da kulağıma. Birisi eşek gibi susar. karı kısmında akıl var mıdır? — Ya erkek kısmında? — Erkeğin de aptalı aptal olur. hem de şimdi..... Hem araya girer kızı baştan çıkarırsın.. «Aman Abla. Bütün Adıyamanlılar gibi gözlerinde trahom vardı. ilâç verdi. Senin Abdurrahim beyle ne işin var? — Karı dalgası. — iyi kızdır fıkara... Şimdi biraz rahatım. herif de. Öğünür. akmaz olunca arkasını boşlar. pek çirkin bir kurt karısıydı. Güley dudağını kıvırdı: Abdurrahim bize komşu oturur.. dediydi. yanmaz. Bir gün merdiven altında oturuyorduk.. Bunu ancak kendisini iyice rahatsız etmeye başlayınca tedaviye girişir. — Kulak asma.. Güley'in çirkin suratında böyle uzun ve kıvırcık kirpikleri vardı. elin çoluklu çocuklu herifini baştan çıkardım. Belli obuasın diye eski örtüyle gelmişti. Senin bu işte parmağın olduğunu bilseydim meseleyi başından anlardım. Kirpik denilen sayısı malum kılların ne kadar mühim bir şey olduğunu istanbullu şimdi bu kirpiksiz yüzde pek iyi anlıyordu.. cilve nedir bilmez.. Bilmez misin Murat bey.. Güley istanbullunun bakışından meseleyi anladı: — Gözlerimi doktor yoldu dedi. Kızı da görmedin mi? — Hatırlamıyorum. Gülme.. Sen nasılsın bakalım? Tözey gelip gidiyor mu? — Eksik olmasın geliyor.. — Hatırlarsın... Abdurrahim beyin karışıyım diye kibirlenir. — Güzelmiş. — Doğru. — Kız da iki kere buraya geldi. Şimdi gene tedavi altında bulunduğu kirpiklerinin tamamiyle yolunmuş olduğundan anlaşılıyordu.. Öteki. Ham herif kırkından sonra bir azdı mı işte böyle ortalığı berbat ediyor. Ne güzel insan»..Güley kırk yaşlarında gösteren. hastalık sürüp giderdi. Orospuyu göresin diye.. Bazı trahomlularda. — Farkında değilim. — Ulan rezil. göz kapanacak hale gelmedikçe kirpikler gayrı tabiî bir surette uzar ve kıvrılır.. Abdurrahim kırk yaşma gelmiş Şaroğlu'nun kızı elin oynaşı.. Tahtadan bir heykel taslağını hatırlatıyordu. «Güzeldin hani ya Er'in... Sana saati sordum. — Uydurma. — Kız daha mı güzeldi? — İkisi de aynı bok.

— Kim Raziye hanım? Kızm adı mı? — Kızın adı Münevver... en küçüğü ölüm». — Kızı kandırdın da şimdi bir de.. «Kuyruğu satıp içyağma mı veriyorsun deli. «Erkek kısmına düşünmek zarardır. of çeker. «Kızım adın ne?» demişler. Senin haberin mi var?» dedi.. «istemenin ilâcı vermek» diyorlar da. iki çocuğu var ya ona güveniyor. — Sevaptır beyim. «Avrat duyar dedim. yedi sene evvel.. Lâkin kıza her lafı söyledim. dedim.... Ne dedin? — Dedim ki. Karı kısmı zaten körpeliğinde azar. — O ne cevap verdi? — Artık iş işten geçmiş. ciğeri et eden de. Abdurrahim olacak rezile dedim ki.. — Sonra? — Sonrası. — Herifi seviyor. Abdurrahim bey bir tenhada yalvardı: «Aramız iyi. bir şey esirgemiyorlar. Ateş saçağı sarmış.... — Senin hesaba göre bu işe onüç yaşında mı başlamış? — Onüç yaşında. Evde oturmaz. Nafile ateş saçağı sarmış..— Şehir yerinde kızlar şimdi kendi işlerini kenidleri görüyor. Otursa ah çeker.. Parası benden Dellal'ı senden. Akıllı ol». Kız hitamında yüz çevirirse Raziye hanım da bir şey duymaz.. Sözüm hak mı nahak mı? — iyi demişsin. dedim. demişler. olmaz mı diyeceğim... — Yahu kız kaç yaşında ki? — Eh..» Zamane kızları bildiğin gibi değil Murat bey... Raziye hanım karısı. Pencereden işaretleşmişler.. Yeni mesele değil. o dört mektup yazdı. «Azan karının başına kırk belâ gelir. Doğuran avrat Ezrail'i yener ama komşunun şuncacık kızını . lâkin haberleşecek emniyetli bir adam bulamadım.» aeaım. «Ben ölüyorum abla. Yalvarsalar dayanamam. Hep kabahat Raziye hanımda. — Uzatma. — Ben kandırmadım. Önce razı olmadım. Daha evvelleri ben bu Abdurrahim'in halini beğenmedimdi.. «Balcı» demiş. İstersen sor. Sen şimdi filancaya şu mektubu ver desen. Altı. Amanı bilir misin?» dedi. Yüreğim acıdı. Baktım herif anası ölmüş tay gibi düşünüyor... Erkek kısmını başı boş bırakmayacaksın. Yirmi. «Oh daha tatlısın ya. kuru yerini çamur etme.. — îyi haltetmişsin.. Oğlan bir mektup yazdıysa. yirmibeş var. Benim yüreğim yufkadır. Mektubu götürdüm.. Raziye hanımın kulağını büküverdim. Bunların evleri daireye karşıdır... Bir kere de gömleğin önünü yırttı mı iflah olmaz. Şimdi istediğini yapmalı..... Ben Raziye hanımı severim. — iyi. Eti ciğer eden de avrat..» dedim. — Neden bu zamana kadar evlenmemiş?. Burnunu kaldırdı.. İşte tamam.

Güley. namusu yüz kuruş. Babalan sofu olduğundan kızı evden çıkarmaz. Zenginlik yerinde. Üstüne. Yüzüne renk gelir.. Kocaman konak. kızlık. «Terbiyesi var mı?» diye sor.. istanbullunun paketinden bir cigara alıp yaktı... başına bakar. Doğru söyle. Kız kısmı namusunu bilmez. Karıların bahtı da böyle. Karıyı. Baskısız yufkayı yel alır. Damdan düşen birini bulup getirin. Bir evin bir kızı... — Hele edepsiz. O da komşusuyla mı fingirdeşecekti? — Karı biraz fingirdek olmalı. Çıplak görüne görüne Abdurrahim'i yakmış. Adamın biri damdan düşmüş. böyle mübarek su mu olur? Irmak gibi. Kırk yaşına değdi mi ondört yaşında oğlan sevecek. Oynadıkça güzelleşir. ondan sonra boyuna dul. sen mi soydun karı mı? — Töbe Yarabbi. aptalın biri. kurnaz kurnaz gülümseyerek.. Abdurrahim ömründe hovardalık etmemiş.. Bu dil sendeyken çok ocaklar söndürürsün. — Allah belânı versin. kocalannın başlarını da. Kadıncağız. köpüğü kuşu kapar.. herifi baştan çıkarmak için tenhada soyunur da bu suya girermiş.. Gözlüklü bir doktor getirmişler. Dalgası fili toparlar. Erkek kısmı da kıza meftundur. Usulü var..» demişler.» diyerek gene şüphelenmezler. «Bu benim derdimi bilmez. Münevver orospusu. Yiğitin altında at aksamaz derler. Allah beni muzmahil etsin.. Karı milletini sen bilmezsin. Peri kitabı beni çarpsın. Senin nasihatini tutsalar bütün evli kanlar kendi başlannı da.. iyi ama. — Anası da mı oynaktır? — Oynak olmaz mı? Bir kötülüğü görülmedi ama fırsat elvermediğinden.. Bunu hiç düşünmezsiniz. Raziye hanım. — Haberi mi olmaz? — Olmaz elbet. Şırıltısında insan gibi uyursun. Münevver kız Allahtan oynak. Eğer on paralarını aldımsa imam Hasan. «Evlâdı yerinde... «Ot bile kökü üstüne biter» demişler... hovarda akıllandınr Murat bey. — Benim ne suçum var. «Babası yerinde» diye söz edemezler. Adamın yüreği ferahlar.. Kız kısmı anasına çeker. Körpeliğinde ihtiyar hovarda bulacak. istanbullu birdenbire sordu: — Herif bu işe onbin lira sarfetmiş. kirpiksiz gözlerini süzdü. Ben yalvarmalarına dayanamadım. — Vay imansız vay. Çıkarmaz ama kız kısmının baskısı anasıdır.. ne halt etsin.yenemez. «Babası anası var mı» diye sorma. Güzele bakmanın göze faydası var... Kötü erkeğin kansı da biraz akıllı olursa kırk yıl hovarda taşır da kimsenin haberi olmaz. baskısız kızı kel alır demişler. komşu oğlanlarının başlannı da belâya sokarlar.. Zengin kızı iş görmediğinden gözü pencerededir. Cin.. «Kannın kanı bir kuruş.. Kız oğlan kız dedin mi aklınız oynar. Padişah sarayı gibi.. dulluk ne demek? Ellenmemiş de alsan bir kerecik kız kullanacaksın.. Bunlann avlularında bir su akar. — Belâ ne demek? Benim sözüm bir kere kötü erkekler için. Kızlarını şımartmışlar. Hüseyin kanı olsun. Neden? Ne bileyim? Oynamaktan maksat yutmak.. .» demiş.

. Hiç yazar mı? Dünyaya rezil ettin. Şırpadak oyuna kalkar. — Şaka imiş. Haydi çağır. şakalaşıyorum.. Bir kelime getir. Yirmi lira. kefiyesi ve Adıyaman şalvariyle tespihini şıkırdatarak içeri girdi ve selâm vermeden İstanbullu'nun sormak üzere olduğu suali sordu.... Haydi kıza acımadın. Karı milletine «Ak tuman'a hasret gidesin» dedin mâ korkudan yüzü sararır..... Şahım. Nikâhım gitsin ki almadım. Yetişip yetmiyesice. Biz yemin ediyoruz. Müdür gitmeden bu tarafa bırakmazlar. Bu esnada Abdurrahim bey sadakor ceketi.. Yirmi lira vereceğim. Hele rezil. Bir kelime yazsın.. «Ak tumana hasret gidesin kalkmazsan... Kırmızı (tumanlıya) hasret gidesin e mi? — Kız bu ne demek? — Kırmızı tumanlı mı? Güley utanmış gibi başını çevirdi: Karı lafları bunlar. Kelâmı kadime basarsa ben yalanım.» derler. Yarası nasıl? — iki.. Düğünde kızlar. Bir kelime. Hele gelsin. — Yazmaz. «Ak tuman» erkek demek. Bir satır yazıversin.. Sana bunu Abdurrahim mi söyledi. Nerde bu herif? — Şimdi gelir. Büyük rezillik geride.... — Daha bu rezillik bir şey değil. Ben para canlısı avrat değilim. — Kız rezil. «Kız nasıl?» diye soracaktı.... Şimdi inandın mı? — Lâfa bak senin bir tane bile oğlun yok.. gelinler oyuna kalkmazsa..... Ben mektup isterim Güley. Ağzımla iştiyeyim de neremle yiyeyim? Eğer bunu sana Abdurrahim söylediyse. Fazla söylüyorsun inanmıyorum.. Yarası sağalıyor.... Ağlamıştır? — Onu karıştırma.. Şuna bak. istanbullu. . Kan iken geçmiyesice.. — Münevver hanım nasıl? — iyidir..... — Dinim gitsin on para almadım. — Bırak şimdi. ölmüş dirilmdş.. Allah O Allahsa elbet yalancıyı helak eder. Ben kimseden bir şey istemem... üç güne kadar eve götürecekler. — iki oğlumu bir tahtada vereyim ki para almadım.... «Bu ne çeşit işmiş?» diyorlar. «Kırmızı tuman» karı. — Mektup verdi mi? Hani mektup? — Ne mektubu? Kızcağız ölmüş. imanım gitsin on para almadım.. Geç kaldım. — Ben geç kaldım. Raziye hanım ne dedi? Kızmıştır. — Olsun.— Sus kız. Sen deli misin Abdurrahim bey. Susup fabrika düdüğünü dinledi: Vay başıma. Ben para için mi?.. Sabahtan beri dolaşıyorum. Hay gözün kör ola Abdurrahim.. Hastaneye gittim. çocuğuna da mı merhamet etmedin? Malatya'nın avratları diyorlar ki. kendine de mi acımadın? Haydi kendine acımadın çoluğuna. Evin yurdun yıkıla rezil.. Selâmı var... — Beddua etme.

olduğundan daha yorgun görünmeye çalışır. Her akşam yorgun ve usanmış gelir. Halbuki vücut itibariyle öyle aşırı çalışkan görünmüyordu. insan Onun arkasından bakarken. Genç yaşında dul kalıp. hem de kocası olacağı. gardiyanlariyle beraber. mavi gözlerinden başka buruşmamış yer kalmamıştı.. «Karı bey» hasta değilse her akşam aynı saatte yemek getirirdi. öldürecekler. fakat biraz dinlenir dinlenmez âdeta keyifle gülümserdiGenç yaşında dul kalıp erkek evlât büyüten anaların ekserisi gibi. Kızın evlenmeye falan niyeti yok. kaşlarını çatar. — Kız sen nerde kaldın Aşifte? Sen nerdesin evi yapılasıca? dive mahsustan çıkışırdı. onun sıhhati.. Hacı Abdullah da bunu her zaman tekrarladığından bütün mahpushane. Yüzünde. değneklere binmiş bir küçük kız çocuğunu andırırdı. vücudu o kadar çelimsizdi ki. onbir aydan beri devam eden bu halinden artık şikâyet edecekmiş gibi soluyarak bir yere çöker. Beni mahkûm ederler de kurtulurum diye güvenmesin. Bacakları o kadar inceydi. — Delinin aklına bak.. oğlunun arkadaşlarını sevmekle oğlunu sevmek arasında hiç bir fark görmediği için yalnız istanbullu ile konuşur. Birisine varacak olursa düğün günü hem onu. Ben ölmedikçe Münevver başkasına gidemez. etmesin.. Düşman sözüdür. Ona böyle hitap etmeye alışmıştı. dişleri tamamiyle döküldüğü için iyice büzülmüş bir eski para kesesine benziyordu. Böyle fevkalâde akşamlarda. Kan bey de aynı sahte tavırlarla. «An bey» karşılığı olarak «Karı bey» diye lakap takmış. istanbullu kendisi de avcı olduğu için Abdurrahim'in yüzündeki mânânın avı düşürmüş bir avcıya mahsus zafer ve güvenme hissinden geldiğini anladı. Namusumu rjaymal. Hacı Abdullah'la ağabeysi ibrahim'i ve bir sürü kız evlâdını kimseye muhtaç etmeden yetiştirdiği için mahallesinin bütün insanları Ona çalışkanlığından kinaye.. . diyiversin. Dikkatle kıvrılmış bıyıklarını çarpıtan tiki ziyadeleşti.. Aramızda bir şey yok. «Aman ocağına düştüm. Bu iki insan arasında geçecek konuşmayı pek merak ettiği. Arap kefiyesinin altındaki bu esmer ve güzel suratta ancak öldürme anlarının müthiş gaddarlığı belirmişti. Yalnız sana yalvarıyor. Beni neye mahkûm ederlerse etsinler altıda birini yatarsam asrî'ye çıkacağım. bu suretle aynı zamanda Hacı Abdullah'a şefkat göstermişcesine gönlü ferahlardı. Pek zayıft pek çökmüş bir hali vardı. Beni ele vermesin. istanbullu için Karı beyin beş dakika geç kalması mühim bir vaka idi. Mahpusta dedikodu çok olur. neşesi. Her istediğini yaptırmaya alışmış bir Ağaoğlunun acizden gelen bütün hayvanca öfkesi güzel yüzünü sarmıştı.Abdurrahim bey birdenbire korkunç derecede sinirlenmişti. Memleketten iki lhizmetkâr geliyor. «Hele mektupları mı babam duyarsa ben beni öldürürüm» diyor. Hele ağzı.. — Büyük rezalet geride! diyerek ayağım yere vurdu. onların da kendi mevcudiyetini yadırgamadıkları halde. iştihası ve canının istediği yemeklerle meşgul olur. fena bir işe lüzumsuz yere ortak olmamak için dışarı çıktı. inanma. Zaten o zamana da bırakmam.» diye ağlıyor. onbir sene.

Hüseyin'in anasına rastladım. bütün oğlan anaları gibi gelini ve torunları çekiştirmeden yapamazdı. sen fakirsin. Töbeyi Bayram'a denk getirdi.» diye yalvarıyorum. öteki komşunun kızı bir araya geldiler mi. on dakika geç gelmişti. Akşam. Şuraya kusmuş. Feryadı göğe çıkıyor... Sonra yarı yolda büyük kız geldi aldı da geç kaldım. Töbe bütün bütün azdı.. Vaktinde gelmişse. Kızı tokatlamış. Her zaman sancılanır da töbekâr olur. Demek benim büyük oğlanın gayrı içi çürümüş. Ölüyor muyuz. Gene üç ay içmemeye töbe etti.. En fazla üzüldüğü şey en büyük torunu Mediha'nın kendisini adam yerine koymaması. gelini kendisi için seçecekti.. Doktorun arkasından koşarken alıp veriyorum: «Allahım sen bizi elbiseli şeytan şerrinden sakla.. Gene üç gündür içiyor.. anasından duyuğunu söylemez mi? Şu halde komşunun gelini. ya Müslüman. Ben öğleden sonra pazar'a gittim. kalıyor muyuz anlayalım. Tabii kabahat hep gelin olacak soytarınındı. Kahve şakirdi (Garson) yolumu kesti. Bakalım ne sancısı tuttu. iyi olmuş. Oniki senedir. Elbet doktor ister. ayyaş... diye iftiharla kaşlarını çatardı. Derken uyandı... — Anlaşıldı. kendilerini ihtiyarları çekiştiriyorlardı. Kahveyi kilitlemiş. — Kim elbiseli şeytan? — Kim olacak. misafirleri (müşterileri) haydi paydos diye kovalamış. O sıra ölecek de. Tamam. Kabahat saatlerin. Kahve «Mars» olmuş. Sen bu kadar doğru saati nerde buldun? — Müminin kalbi saat yavrum. Beni dinleyen kim? Bir tas su koşturdular. Gelmişte «Haydi içelim» demiş. Başımı örttüm.. bunak saymasıydı. istanbullu derhal saatma davranır. Ağladı. doktoru buldum. Beni lafa tuttu. Neler yapmamış benim İbrahim oğlum.. Küçük kız peşime düştü. Saati kuran yok ki vaktimizi bilelim. .. Su istedi.. Gelini zaten ilk baştan gözü tutmamıştı. Geline «Verme» dedim. — Yemek yetişiyor mu? — Misafirler bastırdı. «Defet misafirleri» demiş.. Araba gibi yuvarlanıyor. Bu benim oğullanm adam mı? Arpacı zengin. Şeytan domuz da o sebeple büyük anasını saymıyordu. Dikmesiyle «Vay anam» diye kıvranması bir oldu.. Şimdi hele Hacı'nın tahliyesi yaklaştıkça ahdediyordu: Bu sefer oğlanın gönlüne bırakmayacak. Sancılanmış. Eve gittim ki horultusu arşa çıkıyor. Arpacı. Arpacı kumarbaz. işte saat altı. Yolda. diye gülerdi.— işte geldim. Üstüne sarılık mı geldi.. Müstahaktır... hapisteki oğluna yemek taşımaktan şikâyet etmezdi ama. İstanbullunun çıkışmasına meydan bırakmadan derdini yanmaya başladı: — Daha fabrikanın erkekleri geçmedi. İbrahim efendi nasıl? — Sorma. kınla çalar saatlere kaldım.. gene parmağıyle hesapladı.. Kan bey bu akşam gene beş. Altın saatlerden kınla.. Başlamışlar Arpacı'yla içmeye. Yüzü ölü sıfatı. Esbaplı şeytan iğvasmdan muhafaza et. Çocuk kısmı. — Maşallah.. Arpacı ile adam ortak olur mu? Bu benim evlâtlanm deli. Utanmazlar! diye belli başlı mazeretlerinden birisini söylerdi.

Kahve'yi kapatmışlar. Daha neler göreceğiz? Vay başıma... Vay başıma... Bu yaşta, deli gönül diyor ki, «Git bir karanlık deliğe gir, orada güzelce öl. Eski zaman ölümüyle... Ne güzel!» Yaşın yerde sayılsın kan bey... Ben bıktım. — Kendine kötü söyleme... Çocuklar nasıl? — Onlar da bir başka belâ... — Yok... Çocuk kısmı evin şerefidir. — Evin şerefi olan terbiyeli çocuk. Bizimkiler atlı Cin... Pestili sakladım, yer be yer... Sabahleyin baktım döğüşeceğiz, verdim de yediler. Bu zaman pestil yiyen çocuğu ben kışın neyle avutacağım. Hele oğlan bütün serseri... Komşu çocukları «Haydi meyva çalalım,» demişler. Şunlara bak... Halbuysa bizim Malatya'mızda meyva haram değildir. Sahibi bahçedeyken içeri girersin. Ağacı sallarsın, doyana kadar yersin. Giderken de adam sana bir mendil dolusu ikram eder. Elhamdülillah dersin. Sabahleyin dutlar sallandı mı, garip komşuların hakkını ayırmak bizim usulümüz. Bizim Mesut, canavarları bizim bahçeye doldurmuş. Meydandaki armutlar yetmemiş de, «Hele gelin... Asıl iyi armut şurada», diyerek bey armudunun yerini göstermiş. Babası döğdü. — Bırak şimdi çocukları... Söyle bakalım sen... Dışarda ne var ne yok? — Susun da rahatça oturun. Dışarsı bir fena olmuş. Tayyaroğlunun şekerini tutmuşlar. 59 torba şekerini... Ne yazık olmuş. Merakımdan uyuyamadım. — Canım Kan bey... Sana ne oluyor? Tayyaroğlu da mahpusanede uyuyamadı. Lâkin merakından değil... Kumara oturdu sabaha kadar. — Kaybetti mi? — Yüzseksen lira kaybetti. — Oh olsun... Kumar oynar mı akıllı adam. Rahmetli babam anlatırdı. Birisi otuz altın kazanmış, otuz parasını yemeden gerisin gerisiye yutulmuş. Bu erkek kısmı ne delidir. — Şimdi kumarı karılar da oynuyor. Bey, paşa kanları... — Kocaları ağızlarına vurmazlar mı? Tevekkeli değil bu dünya batacak. Şimdi Tayyaroğluna ceza mı verecekler? «Bana iftira ettiler» desin. Komşular müzevvirlemişlerdir. Birisi usulla gitti polise söyledi, çıktı kenara. Bu alamette müzevvirlikten para kazanacaklar. Herkes hafiye yazılmış. Komşusunun güldüğünü isteyen mi var? — Pekâlâ sen şurada ağlarken onlar şekeri şu kadara satsınlar da para mı kazansınlar? — Para kazansınlar. Zengin komşu iyidir. Zengin komşudan adama bir vakit zarar gelmez. Ne rezillik gelirse fıkaradan gelir. — Olmadı Karı bey. Fıkaralarda şeker saklamış adam duydun mu? Bak Tayyaroğlu'nun suçu meydana çıktı. 59 torba şeker. Beyanname verecekti vermemiş. — Bir torbası da arada kaybolmuş. Karısı ağlıyor... Ahmet polis, arabanın üzerinden alıp usulla bekçiye yüklemiştir. Görürsünüz Ahmet polis aşırmıştır. Ahmet polisi sen gördün mü? Bu benim oğluma şahitlik eden polis... Kazan

kulpudur. Çarşıda it gibi dolaşır. Allah vere de bu Ahmet polis haramiliği çok sürmese... Karı bey belli ki mahallede her gün belki yüz defa tekrar edilen lakırdıları kendi düşüncesine ait olup olmadıklarına zerre kadar ehemmiyet vermeden söyleyip duruyordu, istanbullu, gene burnunu karıştırmaya girişmiş olan Hacı Abdullah'a göz kırparak alay ettiğini fark ettirmemek için ciddiyetle ve yavaşça sordu: — Ahmet polis haramiliği var da, Tayyaığlu haramiliği yok mu? Tayyaroğlu şekeri saklıyor. Tüccarlar hep malları saklıyorlar. Sebep? Bulunmayacak da millet bunalacak, fazla fiyata alacak. Oğlun kahve işletiyor, şeker pahalandı mı sana da zarar. — Elbet bize de zarar. Ben bize zarar değil mi dedim. Şeker bu kadar fırlarsa o kahveyi biz ne yapalım? Müşteri de iyice seyrelmiş. Oğlan Valiye koştu yalvardı. Yedi kuruşa idare etmiyormuş. On kuruş fiyat istemişler. Vali, esasta Laz. Malatyalıya düşman. «Olmaz» demiş. Ocakçıya üç lira veriyor. Şakirtlere yüzelli kuruş müritlere yirmibeş kuruş. — Yüz yetmiş beş kuruş. — işte o kadar. Işık yanacak. Su ister... Vay başıma... Dur, dur... Bir iş daha oldu. Karakaş'ın kızını muhbirlemişler. Hem avrattan zahire almışlar, hem de gidip muhbirlemişler... Hükümet de gelmiş mühürlemiş. — Ne satmış? — Zahire satmış. — Kaça? — Herkes kaça satıyor? Kilosu 120 kuruş. Kiracı on kırat almış, Behçet on kırat almış. Hep onar kırat almışlar. Gizliden almıyor. Ne günlere kaldık yarabbi... Kan malını gizli satıyor. Sen paranla buğdayı gizli alıyorsun. Sonunda beşer kırat daha alacak olmuşlar. Vermeyince haydi Hükümete... Bu millet, artık doyasıya ekmek yemez... Geçti. Huylanınca, «Dur cadı... Gidip muhbirleyelim de sen gör», denir mi? — Muhbirleyince ne oluyor? — Hükümet mühürlüyor. — Aldırma... Kaldırıp götürmüyorlar ya.. — Kaldırmasınlar.. Bir kere Hükümet parmağını taktı, mühürü bastı mı, o evin ocağı söner. Hacı Abdullah lat olsun diye sordu: — Sen hiç almadın mı Karı bey? — Almadım. Buğdayı nereye sokayım? Fare mi yesin? Deli deli söylenme. Bu alâmette insan korkuyor. Ne bir kâr ola, ne de Hükümet evine gire demişler. Hükümet adamı yemin tanımaz. «Vallaha» dersin inanmaz. Arpacının evi de aranacakmış. Faydası yok, mutlaka aranacak... Tarla sahibi, konak sahibi bırakmayacaklarmış. «it aç, biz de aç...» diyorlarmış. Herkes buğdayı saklayamaz. Evi rabıtalı olacak. — Olmadı. Sen buğday almalıydın. 120 kuruşa...

— Bir de Mekri bulaşırsa... Keyfe bak... Biz ne günlere kaldık. Komşulara her vakit söylüyorum, «istanbullu oğlum, ehil fıkarası nedir?» diyorum. Buraya geldiği zaman yağın kilosu 50 kuruştu. Buğdayın kıratı otuz kuruştu. «Hep pahalanacak» dedi. Keramet sahibi bir adam... — Gördün mü? Sor bak... «Daha çıkacak..» diyor da o sebepten alsan diyorum. — Ben şeriattan korkarım. Neler yedi bu diş, ne altın oldu, ne gümüş diye bir lâf var. Kimse cevizi çift görmeden taş atmıyor.. Biz ne günlere kaldık? Çarşıya çıksan, sanki kilitlemişler de kaçmışlar. Kimsecikler yok. insan pdaditdL çıkınca eskiden kalbi ferahlardı. «Pazar şenlenmiş, oh..» derdi. Bugün gittim. «Uuuyy..» Kimse kalmamış. Müşteri çok. Dükkâncı yok. Kasabın önü kıyamet gibi. Çengele iki tane gövde asmışlar. Birisi «Aşçı'ya mahsus» imiş. «Kesilmez, bölünmez» dediler. Yalvardım. «Köftelik için buddan veriver şahım.» diye kanlılar gibi yalvardım. «O'nun da sahibi var» dediler. Dükkânlarını kasap pazarında, dünya kilitleseydi Bekirgiller kilitlemezdi. Hanım'in Mehmet kilitlemezdi. Hep kitlemişler. Davar yok. Sığır kesiyorlar. Yağsız bir et. Çamur gibi. Duvara atsan yapışıyor. Tuza ne oldu? Tuzu Alman'a veriyormuş Hükümet. Her şeyi Alman'a veriyormuş da «Bizim millet varsın, acından gebersin» diyormuş. İbrahim üç kilo tuzu iki yerden yalvararak aldı. Tuzu çuvala koyan hangisi, torbaya koyan hangisi... Sabunu, tuzu talandan kaçırıyor bu insanlar.. Bir görseniz, kurt, şehirli, garip, yerli hep ayakta. Orası bayram yeri gibi... «Satış yasak» dediler, «şıp» camı indirdiler. Ahali, kenara çekilip boynunu büktü. Ben geç kalmışım. Gittiğim zaman kapıyı da kilitlemişler, iki herif aralıktan para ile mendili içeri alıyor. Kendileri tartıyorlar, kendileri ölçüyorlar. Artık insaflarına kalmış bir şey... Gizli rakı çeker gibi tuz aldık. Töbe Yarabbi... Dur bakalım bir de peynirci getirmişler, doğru mu? — Getirdiler. — Yüzelliye satmış, iyi bildin. — Vaktinde atmışa aldılar. Kışa kaldı. Tuz koydular heriflere piyango vurdu. — Piyango vurdu ama Karı bey, marifet bu yağmada para kazanmak değil, kazandığını sindirip yemek, sen Allahı bilir misin? Adamın burnundan getirir millet kısmı... Burnundan... — Doğru... Bir kere «Hayyalessalâ...» dedi mi... Bir kere «Yahu... nasıl vicdanınız razı oldu da benim kanıma ekmek doğradınız? dese... Ah almak iyi değil. Fıkaranm ahi tutuverir. Seferberlikte de böyle olduydu. Bir kırat zahireyi bir altına sattılardı. Dükkân sahipleri lort oldular. Bir gece gürültüyle uyandım. Bu benim oğullarım o zaman 10 12 yaşındalar. Dışarda bir kıyamet... Silâhlar patlıyor. «Delikanlılar kim bilir, kimin kızını kaçırıyorlar cebri alarak» dedim. Pencereden baktım ki gökyüzünü kızıllık basmış. Bunu görünce kocakarılar okumaya başladılar, Ay tutuldu sandılar da... Lâkin ibrahim «Ana cami yanıyor» dedi. «Oh ne âlâ... Yansın...» dedim. — Neden? — Bunların babası vurulmadan caminin mütevellisiydi. ölünce mütevelliliği bizim elimizden aldılar. Yandığı iyi oldu. Ateş çarşıya atlayıvermiş. Hep

sokaklara çıktık. Eski çarşının üzerine tahtadan çatı çekilmişti. Çatı birden harladı, her çarşı tutuştu. Bitpazarı, kasap pazarı, meyve arastası, ekin arastası hep yandı. Bitpazarı hakikat bit pazarıydı. Karanlık karanlık dükkânlar. Lâkin dolu dükkânlar. Yeraltında mal dolu. Ateş düşünce «Malım...» diyen hangisi... O tüccarlar deli ohnuşlar. Yangın söndürmeye kim bakıyor? Herkes talana dalmış. Hükümet tutuştu. Bir taraftan... Jandaramlar şaşkınlıkla kurşun sıkıyorlar. Ateşe silâh para mı eder? Mahpuslar bağırmaya başladılar. Hüseyin bey Belediye Reisi. Tabancayı çekti. Kapıyı arkasına dayadı. «Gelin yavrularım...» diye mahpusları bir tamam kışlaya götürdü, idamlıklar kaçmadı da, onbeş senelik bir mahpus kaçtı. Çırmıktı'dan Murat kaçtı. Çarşıda rezalet diz boyu... Bir kasayı, talancılar yuvarlaya yuvarlaya önümden geçirdiler. Tüccar mallan yerde sürünüyor. Aklında mı Hacı, biz de bir merkep yükü zahire getirdik. Sabahleyin «Mal talan edenleri Hükümet yakalıyor» dediler. Eşeği kimseye göstermeden salıverdim. Zahire kaldı. Seferberlik senesi... Bir altına bir kırat buğday satanlar perişan oldu. inşallah bunlara da bir âfet gelecek. — Âfet gelmeden olmayacak Kan bey. Haklısın.. — Biz ne âfetler gördük yavrum.. Seferberlik senesi bir de Çekirge âfeti düştü. Dellallar sokaklara çıktılar. Bar bar bağırıyorlar: «Allahmı, Peygamberini sevenler... Haydi çekirge kırmaya... Dini bütün Müslümanlar.. Haydi çekirge kırmaya... Ermenistan tarafından ayağıyle geliyormuş bu çekirge... Adam yiyen cinsi imiş bu çekirge... Haydi babayiğitler... Analar, Bacılar, kardeşler... Dini bir uğruna çekirge kırmaya.» işte o sene ekmek yıldıza çıktıydı. O zaman «Afet gâvurlardan oldu» dediler. Harp gâvurlardan olmuştu. Ermenileri kestiler de millet biraz ferahladıydı. Şimdi içimizdeki gâvurlar bizim gâvurlar. Şapkayı giydik. Karılar çıplak geziyor. Namus kalmadı. «Bu seferki âfet ötekinden beter olacak» demiş. — Kim demiş? — Şeyh Kâzım efendi. — Kazım efendi söylediyse doğrudur. Ee, daha ne demiş? — Bu memleketi zelzele batıracak demiş. Erzincan gibi. Hep karıların namussuzluğundan, sen fabrikayı gördün mü? Kanlar hep baştan çıktı. Nerde yetişmiş bir kız varsa, oğlu olanlar onları tanıyor. Başımıza gelenler.. Şeriat gitti, biz böyle olduk. Eskiden afet de olsa böyle rezillik görmedik. Eskiden her işe Müftü karışırdı. Ulu Cami yapılırken minareleri tamam çıktılar. Üstlerini kapatan ustalardan birisi yuvarlandı, öldü. Malatya Müftüsü katil minare ile şahit minareyi onbeş gün hapsetti. — Kız, minare hapsolur mu? — Olur. Ustaları onbeş gün çalıştırmadı. Minareler onbeş gün külâhsız bekledi. Minare demek, Allahm bir kulu demek. Minare kısmı gece vakti, kimse görmeden bir kere secdeye kapanırmış. Cemaat az olursa adam gibi ağlarmış. Şimdi başımıza taş yağacak. Hepimiz baştan çıktık. — Baştan çıktık dedin de aklıma geldi: Şaroğlu'nun kızı evine geldi mi?

— Geldi. Görmeye gittik. Zavallı taze, bir yatakta yatıyor. Beni görünce başını duvara çevirdi. Utandı. — Yaptığından mı? — Günahını alma yavrum... Yemin ediyor. Herifi tanımıyormuş. — İşte asıl o bizim günahımızı alıyor. Adam, tanımadığı kızı hiç vurur mu? — Deli bir herif... Vurur vurur... Kız yemin ediyor. Ağlıyor. — Çok yemin ediyorsa, çok ağlıyorsa hiç inanma.. — Yok oğlum... Asilzade yerin kızı. Fabrikada çalışan cinsten olsa ben de seninle beraberim. Uuy başıma... Ben geç kaldım... — Yarın akşam gelecek misin Karı bey? — Gelmeye geleceğim.. Lâkin gitmek zor. Hele ben beni bir götürsem.. Her akşam böyle vedalaşırdı. Karı bey küçük fakat acele adımlarla gitti. Oniki seneden beri fasılasız olarak mahpusta yatan Hacı Abdullah günü azaldıkça, uykusunu ve istinasını kaybediyordu. Gündüz hiç bir yerde on dakikadan fazla oturamaz, gece, yatakta duramaz olmuştu. Artık üç paket tütün içiyor, burnunu daha çok karıştırıyor, başını daha fazla sallıyordu. Ceza beş seneyi aştı mı insana şakadanmış gibi gelir. Mehabetini, dehşetini kaybeder. Bir tamam yatıp bitirmeyi göze alamadığından, «Bu böyle kalmaz. Allah cömerttir. Bir af olur» falan diyerek uzağı asla düşünemem yen bir çocuk dalgınlığı içinde yaşanır. İlk iki sene uyku ve iştiha dışardan daha muntazam daha fazladır. Can, başka türlü bu başka türlünün asla tarifi bulunamaz sıkılır. Bu sıralara «Anasının çorbası daha karnında... Hele birkaç sene daha geçsin de görürüz» derler. Birkaç sene sonra uyku ve iştiha azalır. Buna mukabil, uyuklamaktan ibaret bir yorgunluk, başı, gövdeyi ve ruhu sarar, iştiha terbiyesiz bir çocuk gibi her aklma geleni şiddetle istemekten ve birkaç lokmada bıkıvermekten ibarettir. Yatkın hapis iki övünden başka yemek yemez. Artık uzun arkadaşlıklara da tahammülü kalmamıştır. Buraya girmeden evvelki hayatına ait sevda, kavga ve diğer maceralarını o kadar sık sık o kadar çok da kalan parçalarından bıkmıştır. Bir yeni arkadaşa hepsini, birbiri peşine, hikâye eder. Maceraları tükenince kendisine bir başka yeni ahbap arar ve eski hikâyeleri ona anlatırken bunu önce dinleyenlerin orada bulunmasına tahammül edemez. Bu yüzden kıskançlıklar, dedikodular bir ay evvelki can ciğer arkadaşları birbirlerine kanlı bıçaklı düşman yapar. Yerlilerin ekseriya birbirlerinden nefret ederek yabancılardan ahbap peydahlamaları hep bu macera anlatmak zaruretinden ileri gelir. Hikâyeler, mahpusun içinde bulunduğu ruh halinin birer aydınlık pencereleridir. Eğer bir zamparalık hikâyesine başladıysa (daima birdenbire, arkasından dürtmüşler gibi başlar.) canı o gün öğle sonundan beri şiddetle ama tahammül edilmez, müthiş bir açlıkla kadın istemektedir. (Gece mutlaka hamamcı olunur.) Bir kabadayılık macerası, mahpusun o gün, muhakkak, ya bir gardiyandan yahut da bir diğer mahpustan hakaret gördüğünü dspat eder. Bir gün evvel dehşetli ümitsiz olan bir insan, bir gün sonra dünyayı pespembe görür. Mahpus, daracık bir muhitte hislerin havsala almaz mesafelerinde hiç bir sürat ölçüsüne ve teşbih

kendileri gibi geç uyuduklarını pek iyi bildikleri arkadaşlarıyle bakışırlar. âdeta imdat isteyerek uzar gider. Mahpusların. Düşmanlıkla dolu bu sessiz saatların içinde üzerlerine ağırlık çöken arkadaşların. daha doğrusu başka Bayraklar altında yaşayan birer yabancı memlekettir..» diyen insafsız bir kibir ve yürek ferahlığı hazırdır. aralık aralık fasih sayıklamalarla bölünür. Rüyaların pencerelerine de demir parmaklıklar.. Ancak altıncı seneden sonra yavaş yavaş mahpusluk tahteşşuura yerleşmeye başlar. Uyandıramazsa uzanıp yorganı sallar. saniye saniye eskiterek geçtiği hissedilir. Her yatan bir ayrı ev değil. insanı zerre zerre.. en mühim bahis. Çıkma ümidi bir saat evvel elle tutulacak kadar yakındır da bir saat sonra kıyamet günü kadar uzak ve imkânsızdır. Tekrar bir sayıklama: «Vurma.» Abdeste kalkan bir arkadaşın sürüklenen ayak sesleri. yazın kaşınma ve dört mevsimde osuruk sesleri batar çıkar. Dışarda nöbetçi düdüğü. bir küçük çocuk gelse. en mühim eğlence tabiî kumar müstesna derhal olduğu yerde elektrik cereyanı gibi kesilir. en mühim misafir. Sonra yeniden. Şehveti ve kadın vücudunu senelerdir unutmuş bu hadım erkek kalabalığını uyurken seyretmek hazin bir şeydir.. birisi çağırsa. Allahı bile hariç tutmayan küfürbazlığa geçer. Uyanık olan yatak komşusu kâbusa yakalanmış arkadaşı adıyla çağırır. Uyumayanları rahatsız ederek. Fakat zaten uyanık duran bir şeye canı sıkılmış gibi derhal bir cigara yakar. O zaman derin uykudaymışlar gibi tek başlarına yatanlar daha doğrusu bizzat kendi kendilerine karşı bile uyuma taklidi yapanlar. Vurmasana ulan. «Oh iyi ettim de namussuzu yedim. Kışın öksürük. Zamanın saat tık tıklariyle değil.mına koyduğumun. Senelerce rüyalar hep dışarıya aittir. bu zavallı büyük çocuklardan birisi insanın yüreğini parçalayan bir ümitsizlikle annesini çağırır.. Mutlak dindarlıktan.kalıbına sığmaz bir hızla bir kutuptan diğer kutba kadar gidip gelen. yabancımsı bir gürültü olsa. Gece gündüz bir arada yaşayan insanların korkunç yalnızlığı koğuş uyuyunca daha beter meydana çıkar. (Uzun müddet uyuyamayanlarm ekserisi cigara tiryakileridir. kollarına kelepçeler.. Karısı ellere kaldı ya. yahut soldan sağa döner. insanlarının arasına gardiyanlar karışmaya başlar. mahpusluktan başka müşterek tarafları sanki yoktur. Ağır ceza koğuşlarının ağır ve kederli geceleri. sanki bir ayrı köy. inip çıkan bedbaht ve mesut insandır. sıkılmış çeneleri arasından dilsizlere mahsus bunaltıcı sesler çıkarmaya başlamaları yabancılığı birdenbire aradan kaldırır. «Dur ulan . ekseriya derin uykusuna ara vermez. Öldürdüğüne pişmanlığın hemen arkasından. İhtilâm olan bir arkadaşın kıvranmaları.. Dışardan gelen en ufak bir gürültü tabiî kanıksanmamış. Mahpusdışarıyla olan ruhî alâkasını uykuda bile kaybetmez. Hırıltı hemen kesilir. İdamlık arkadaş sabaha kadar hemen .) Baykuş öter... Uzaktan bir köpek havlaması. başlarını yastıklarından dörder parmak kaldırarak.» tekrar tek başına soluyan arkadaşın nöbetçi nefesleri. yatak komşularını kurnaz kurnaz gülümsetir. koğuşun yerine yalnız birisi nefes alıyormuş da ötekiler bu müddet içinde hatta duyulmayacak kadar zayıf nefes bile almıyorlarmış. nefes almak cihetinden de mutlak istirahate varmışlar gibi muntazam soluklar duyulur. Yaralı hayvanlara ait birkaç kısa şikâyet iniltisinden sonra bunalan arkadaş sağdan sola.

Koğuş daha aydınlık. (Bu sürat bizim trenlerimizden fazla gibidir.» Hemen o esnada kabahatmiş gibi kalkıp oturmuştu.» Bir hafta evvel. Senelerden beri farkına varılmadan. Yatılmış cezanın değeri mi olur. Yahu biz ne yaptık. dört ay( onyedi gün var».) Halbuki seneler bir türlü geçmek bilmez. damla damla birikmiş ve günlerden bir gün arkadan kancıkça bastırıvermiştir. Ayakta duran ihtiyara gülümsedi. Ve bu bitmez tükenmez geceler Hacı Abdullah için tam on sene onbir ay onbeş günden beri fasılasız devam edip gitmektedir. Ateşli bir hastalık gibi insanı hayatından bezdirirler. Bitmek bilmezler. kalanı senesiyle.. Öt de şu ölüsü mahpusu yık artık. «Tuu. daha derli toplu. «Ne kaldı?» diye sorsalar derhal. Bir gün gibi geliyor. «Biz ne halt ediyoruz yahu. ümitten ümitsizliğe koşmaktan manevî varlığının nefesi tıkandı. Yarabbi sana çok şükür.. şimdi artık korkak bile değil ürkektir. kuvvetli bir rüya görmüş gibi cezasının iki sene bir gün kaldığını hatırlamış ve son derece sevinmişti.» diye söylenir. artık uyuyanları uyandıracağına ehemmiyet vermeden yüksek sesle. Girdiği zaman akıllı imiş. «Sayılı gün çabuk geçer. bıkmadan aklında tutar.hemen hiç uyumayan. Güneş bir başka türlüydü. «Dar günün ömrü az olur. şeklinde olsun. Bereket versin bu değişikliklerin yalnız kendisi farkında değildir ve ruhî yorgunluktan ölecek kadar çok yaşadığını zannetmektedir. Mahpus'ta haftalar ve aylar insanın başını döndürecek derecede süratle geçer. Bu Kâmil'in karısını babası kullanıyor. Kendisi ibne. ayıyle.. fikirleri birbirine çarparak düşündü : Kâmil namussuzun biri. bilhassa büyük cezaların sonunda sahiplerine karşı pek namertçe davranırlar. sabahleyin ilk aydınlıkta maddeten ve manen baygın düşen o'dur.» .. isterse bu cevap. Kavatın birisi bu Kâmil. Mahpushanelere yazılan mektuplarda hemen daima. içini çeker.» Sonra üstüste. Girdiği zaman delikanlı imiş. şimdi artık insiyaklariyle yaşıyor. şimdi âdeta ihtiyardır.. En dalgın sırasında. «Ceza'yı öldürdün. kendisini koğuşundakilerden yükseğe çıkarmış gibi acayip şeyler hissediyordu. Bugünü saymazsak yirmiüç sene. dünya üzerindeki bezginliklerin en sahicisidir. «Öt mübarek öt. Sayılı günler. günüyle söyleyebilir. hatta biraz da sevimliydi. Bu bezginlik.» diye yazılırsa da bu sözler yalandır ve teselliden ibarettir. Artık o günden itibaren sevinçten kedere. her sabah yattığına bir gün zammedip yatacağından bir gün tarh eder. Hacı Abdullah bir sabah uyandığı zaman.. böylesine öfkelenir mi? Birdenbire mahpusaneye kendisini bağlayan bağlarm çatır çatır koptuğunu hissetmişti ve öğleden sonra çıkma ihtimalinin ilk hakikî can sıkıntısı üstüne çullanmıştı. «Daha çok. Girdiği zaman cesurmuş. Uyumayanlardan birisi. Bacısı orospu. ama mahpus gene de her günün hesabını muntazaman üşenmeden. Bir müddet fazla yattığı için kendisine acıyanlara fena halde öfkelendi. Adam.. «Eşekler. Halbuki eskiden bu gibi sözler hatta farkında olmadan gururunu okşuyor.. Kancıklığı evvelâ sevince benzemesindedir. Kâmil denilen namussuzun kafasına az kalsın destiyi vuracaktı.»...

sanki kendisini burada bırakmak ellerindeyken düşmanlık olsun diye arkadaşları tutuyorlarmış gibi çabucak öfkeleniyor. ölünün ebediyyen hareketsiz kalarak yalnız düşünmeye mahkûm edilmesi ihtimalinden başka bir mazereti olamaz ve muhakkak ki intikamların en namussuzcası da budur. «Ah benim de cezam senin cezan gibi az olsa. tane tane.Artık af havadisleri onu hiç alâkadar etmemeye başlamıştı.Cezasını gün gün hesap edememeye başlamıştı.» dedi. erken gelse gene kızıyordu. Ay ay hesaplamak da duyduğu aceleyi tatmin etmiyor. Birisini öldürmek eğer o adama fenalık etmek için yapılan bir işse. hayinliği ve merhametsizliği duymaya başlamıştı.. vurulup ölen arkadaşları gözünün önüne getirerek kendisini onların yerine koyuyor. müsamahakâr bir adamken artık ellerini. elinde olmayan bir asabiyetle gardiyanları... Çıkmak için duyduğu acele arttıkça. idarenin adamı olmuştu. Tuu. müddeiumumilere gitmeye kalkardı...» derken şimdi... Eskiden bütün kadınları ve bütün kızları çok güzel. «Ah benim de cezam seninki kadar çok olsa.. istidalar vermeye. ben yapacağımı bilirim. bu hissi onlar da anlamışlar gibi kendi kendine utanıyordu. Hacı Abdullah. «Biz artık kaçar mıyız reziller. sonra birdenbire somurtarak işin en tehlikeli tarafını düşünmeye başlıyordu. Şimdi her meseleyi yatıştırmaya. Artık mahpuslarla beraber değildi. Mahpus değildi ama gene buradaydı. «Yahu bizde erkeklik kaldı mı bakalım. Gerdek gecesi. Yemekleri de ihmal etmeye başlamışlardı. Eskiden. ağır cezanın bitmesine yakın. îşte buna bir türlü alışamıyor. Eskiden pek ağır. cezası bir sene kaldığı zaman Cumhuriyet Bayramında Af olmayışına canını sıkan birkaç mahpus arkadaşı düşünerek gizlice sevindi. mevsim mevsim düşünüyordu. Velhasıl. Eskiden herhangi bir arkadaşa yapılan en kü çük bir haksızlık karşısında kükrerdi. Aklı bu mevzua takılınca bir müddet keyifle ve gizliden gizliye gülümsüyor. Biz artık. korkuyla yutkunuyordu. bir insanın başına gelenler. Hey Yarabbi.. sanki teessüfle başını sallıyordu. zıtlarma basmak için her zaman sözlerinin aksini söylüyordu. Lahavle. Ölmek iyi bir şey. derhal evlenmeye lâyık bulduğu halde. Anası geç gelse kızıyor.Bir müddet yeni gelenlerin haline gizlice. gösterirdim heriflere!» diye.Halbuki gardiyanlar olup bitenlerin sanki farkına varmamışlardı ve bunu inatlarına böyle yapıyorlardı. Gelin . arkadaşlar af ihtimalinden açtıkları zaman. ne dejenere bir hal aldığının ispatıydı. artık hiç birini en güzellerini bile kendine lâyık görmez olmuştu.» Bazı bazı da vaktiyle mahpushanede yapılmış kavgaları hatırlıyor. Bir müddet bunlara acıdı. kollarını sallayarak... «Ohh. hareketsizliğe mahkûm olan bir düşünce âleminin ne kepaze. sert sert bağıran huysuz bir insan olmuştu. söze eskisi gibi yüreğiyle karışamadığını hissederek.. Sanki artık mahpus değildi. Kendimi öldürürüm.» Evvelce pek öfkelendiği ve buraların tek namussuzluğu saydığı feci hal yavaş yavaş başına geliyordu da bundan zerre kadar şüphelenmiyordu. Aşırı mesut insanların istisnasız herkese karşı hatta bizzat kendi nefislerine karşı duydukları hayvanca hodgâmlığı. Hey Yarabbi. müdürü korumaya girişmişti.

Eskiden.. Artık tabancayı kullanamadım.. Meğer beş kurşunun beşi de değmiş..elbette usanmıştı. Malatya'nın kopukları rakıyı kadehle içmeyi bilmezler. Kahvede Ali'yi arkadaşlarıyla kâğıt oynarken bulmuş. gökyüzü. tasla içerler. Hacı Abdullah. Ben böyle düşünürken yerinden sıçradı kalktı. işte buna dokuzlu Brovnik derler. O zamanlar böyle tombul tombul.» Halbuki meyhanelerle artık bir alâkası da yoktu ya. üçü çoktur. Ali en iyi arkadaşı imiş. öyleyken. kımıldamamış. O da ölüm yarasını almış. Malatya şehri bir hoş olmuştu.. haydi bakalım.. O da bekâr. Şunun yemeğe benzer yeri var mı?» Tütünlerde de eski tat aramamalıydı. Dostları da birbirlerini . Beni de ölüm halinde hastaneye götürdüler. Hiç bir sebep aklıma gelmiyor. Senelerce beraber hovardalık etmişler. üçü göğsünde olmak şartıyla ondört bıçak yarasından ibaret bir şaka. Doğruca göğsüne peş peşe beş kurşun yerleştirmiş. sonunda birbirlerini vururlar. Bizim zamanımızdaki meyhaneler. «Ne yapayım ağa? Tabancam yok. Bıçağını çekti.» «Al. Namus meselesi desem kim yutar.. Dünya değişmiş.. Bir daha da yaralanıp gelirsen buraya gelme.. imanı gevriyordu.. kâğıtları berbat etmişlerdi. Kaldır kendini Murad'a at.. artık eskiden hiç bir şey anmak istemiyordu ve beterin beteıi de şu ki ilerden de hiç bir şey bilmiyordu. Bir. îyi ama. Ali gözünü kırpmamış. insanlar. Tütünün içindeki odunları ayıklaymcaya kadar göbeği çatlıyor. Dördü başında.... Başına ne geldiyse «Serhoşlukan» gelmedi mi? Hakikaten başına ne geldiyse bir değil birkaç serhoşluktan gelmişti. Şuna bakın. Aftan da istifade ettirmediler mi? işte yatıyoruz.. Artık pişman olmaktan bile bıkmış bir hali vardır. «Kaltak. Velhasıl bize 12 sene verdiler. Hacı Abdullah hastaneden çıkınca ağabeysi İbrahim yüzünü şu tarafa çevirip.. Uç Malatyalı birbirlerini öperek içmeye başlar. öldürdüğü delikanlı böyle bir içki âleminin sonunda şakacıktan yaralamıştı. Ali öldü. Ne olur ne olmaz. — Gülüyor herif.. «Bizim zamammızdaki polisler kalmadı.. Bu Reji'nin Allah belâsını versin. 1930 senesi. Malatyalının ikisi az. Hacı Abdullahı.» Hacı Abdullah yaraları biraz iyileşince tabancayı kuşağının arasına sokup kahveye çıkmış. Artık içmeyecekti. küçük bir çocuk gibi şaşkın şaşkın insanın yüzüne bakar. Kurşunlar değmedi sandım. Bir Cumhuriyet Bayramı gecesi.. «Hep seni vuracaklar mı böyle?» diye sormuş. saçları dökülmüş bir ihtiyar değilmiş. Ne yalan söyleyeyim. Beni yeniden sekiz yerimden bıçakladı. iki sabıkamız da çıkınca. Ahali kaçışıp ikisini yalnız bırakıncaya kadar Hacı Abdullah'ın yüzüne gülümseyerek bakmış. Adam gibi sırıtıyor. Geri kalanları da sıkacağım... İkimiz de kahvenin içine serildik... Ben zaten yaralardan yeni kalkmışım. Mahkemede Hakim soruyor: «Siz birbirinizi neden böyle vuruyordunuz?» Düşünüyorum düşünüyorum. Hacı Abdullah vakayı her anlatışında buraya kuvvetle basar. Sözün burasında. Çubuk gibi delikanlıymış. ben de bekârım. Harmanı bozmuşlar. Üç gün mütemadiyen gece gündüz içerler ve bir hafta hasta yatıp üç ay müddetle rakıya tövbe ederler.. şunu beline tak....

. gün ışırken eline komşulardan bir kılıç alıp Ermeni kesmeye gitmiş. Hacı Abdullah'ın «Asıl düşmanları» babasını öldürenlerdir. Gider bahçeye yerleşirmiş.. buna i sormuşlar. Karı bey. Kim bakar? . Bir gece gene hırsızlığa gelmişler. haşa. Herkesin yüreğini yakan mesele.. Çiçeklere bir baksa. Büyük Cami'nin hem imamı hem de mütevellisi idi. yalvaran hangisi. Büyük bahçeleri kiralayanlar yevmiye verip babamı götürürlermiş. kurşunun değeri var da adamın değeri yok. Tüfeği birinin göğsü beraberine sıkmış. bana tabancayı veren ağabeyim ibrahim'de mi. Ermeni keserken anam demiş ki. Günahtır. Malatya'da uzun arkadaşlığa misal olarak onları parmakla gösterirlermiş. Meyveye meraklı rahmetli. Şuna sormuşlar. Boyu benden bir karış yüksekti. beddua etmiş. Lâkin vuramamış.. diye Hacı Abdullah başını sallar.. Kabahat bende mi. Halbuki asıl düşmanlarımız şurada güle güle yaşıyor. O zamanlar ermenileri mahpushaneye doldurmuşlar.. otuzar yallah.. I Bütün Malatya ağlamış. anlayamadım gitti. Rahmetli sonunda başka çare bulamamış.. Ali'de mi. Seferberliğin sonlarına doğru. Lâkin İbrahim iyi bilir. — Rahmetli. anamın zoruyle kılıç elinde yola çıkmış... işi azıtmışlar. Ağlayan hangisi. Kıyamete kadar tazedir. ilkyaz geldi mi. Millet seferberlikte. tam kalbe değmez mi? Sabahleyin ölü sünü bulmuşlar. Cenneti âlâ sanırsın. Gün doğmadan Ermenileri yirmişer. çocuklar akşamları kaplarla sinilerle yemek getiriyorlar. Bizim sattığımız bağ şimdi bile meşhurdur. çürümez. ne desen boş. Şimdi gâvur aşısı Mışmış var ya işte onu babam icat etti derler. Pek aklım ermiyor. Ezana başladı mı aşağı Malatya'dan dinlerlermiş. Gelir. Fazladan birbirlerine de bağlamışlar. Hay Hoj ca. Gardiyanlar yemekleri alıyorlar. «Herif sen de bir gâvur kes.» diyen mi ararsın. artık gözü ne karı görürmüş ne evlât. Her çeşit meyve vardır. Elhamdülillah. serhoşlukla bir kurşun atmış.» demiş. yahu bu nasıl âdet. işte o gidiş. Çocuk gibi bir herif. Ben şöyle böyle hatırlıyorum. Malatyalı da sevaptır diyerek gâvur kırmaya gidiyor. Mutasarrıfın önüne çıkmış.. Onlardan biri de. camii şerifin meyvesi. kaç okka mışmış çıkacağını hüvesi hüvesine söylermiş.. Bir sene Malatya'nın kopukları bizim bahçeye dadanmışlar. «Boşlamak değil. Anam anlatır : Yüreği yufka bir herifmiş. Babam bir müddet peşleri sıra gitmiş.. geri dönmüş. «Hay Hoca. Lâkin benim bahçe bakım ister.» diye şekva etmiş. Lâkin.. Arkasını boşlamışlar. kim vurduya gitmesi. gelir ağaçları yolarlarmış.. Camiyi mütevelli kısmı boşlar mı?» derlermiş. hiç solmaz. «Etme Hoca derlermiş. Eline bir kurt tüfeği almış.. — Şeytan işi beyim. Yüreği işte bu kadar yufka. Gazilik de olmayıversin. Karanlık gecede domuzun kurşunu. O zamanın devrinde Amasya'dan elma fidanı getirip dikmiş. Sevaptır. Yarı yolda : «Ben bu haltı edemem. Tam üzümlerin sonu almana kadar. Gâvurların kolları iplerle bağlı.. Babam bir sabah. Beydağına. bakmışlar ki Hoca telâşlanıyor.. Babam bir sabah.» diye gülüverirmiş. Karılar. Gel gelelim meyve ağaçlarına meraklı. söğmüş. Bir sesi vardı... içerisini Cennet zannedersin beyim.. Sen erkek değil misin? Herkes Gazi oldu. ağlamış. «Bunların babasını vuranlar falan falan kişiler.» demiş.severlermiş. Hergeleler. Babam yalvarmış.

Biz işin farkında değiliz. İstanbulluya belki on defa anlattığı bu hikâyenin bir yerinde mutlaka bu felsefeye girer.. Tava'ya ağı koymuşlar. Alaca karanlıkta silâhlar atılmaya başladı.. Onbeş günde delikanlı herif ihtiyar oluvermiş. yürüyün evlâtlarım. Hükümet dairesini kalabalık çevirmiş. birisi anama müjde getirdi. gitti.. Vahap'a verilecek diyip savuşmuş. Döşemeleri sökecekler. Lâkin benim yüreğim hâlâ şüphede. Şimdi geçti. Birisi «Af geldi arkadaşlar. Kan içinde bir ölü. ibrahim on yaşında var... Malum ya adam zehirleyen doğru cehenneme gider. Kapı'nın önünde bir tahta parmaklık varmış.» diye bağırmış. hoca «Allahuekber» der demez. Yarısı dağılmış.. yarı kocakarı şikâyetine benzeyen sözleri sarfederdi ve sıra asıl anlatmak istediği yere geldiği için sesini biraz alçaltırdı : — Babamı vuranlardan biri Vahap derler bir adam üç ay sonra mahpusa düştü. Bizim Karı bey. Hacı Abdullah. Silâh sesleri Sivas caddesine doğru gidiyor. Uçyüze yakın mahpus kaçmış.. Polis Rıza efendi bizi önledi. «Yürüyün. Hele zengin adama yaz da bir. Tavadaki eti sekiz arkadaş yemişler. Rahmetlinin acısıyla Karı bey cehennemi göze aldı besbelli. Üstüne koştuk. cümle kapısını basmışlar. Biri öldü. Neden sonra mahallenin büyükleri «Mahpus boşanmış» dediler. Katillik fena bir zanaat ama.. Anam bize öğretti. Heriflerin arasından geçtik. Avluda gezerlerken parmaklığı duvara bağlayan çivileri gizliden gizliye gevşetmişler. müjdeyi getirene boynundan iki altın koparıp bahşiş verdi. tane tane. Vahap zehirden kurtuldu. Üçüncü iyidir.. Vahap'in kaçıp kaçmadığını sabaha kadar öğrenemedik.. Zengin. kış da bir.. yok. koşuyoruz. ibrahim'e bir tokat . Üçüncü gün kapıya bir çocuk gelmiş bir tava.» derler. kimi yakalanmış. Hali vakti yerinde. biz küçüğüz. bunlar da narayı vurmuşlar. kendini yere vuran hangisi. Yalnız saçları döküldü. Toprak atsan yere düşmez. yarı atasözü. Bizim Malatya'nın bir âdeti var. Bazısı hiç bir şey bulmuyor. Karı bey'e sorarım da «Benim haberim yok» diye yemin eder. Ne demişler : Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlarmış. Hava buluyor. içlerinde yalnız Vahap'ı vurmuşlar. Parmaklığı nöbetçi jandarmanın üstüne devirmişler. «Yapan bulur.. Bak bey. Yarım saat sonra başlamışlar feryada. Ölüsü Hükümet dairesinin önünde yatıyormuş. karıştı. Sabahleyin. Mahpusaneye geldikten üç ay sonra bir akşam ezanında yedi arkadaş. göğsünü. Yallah gayya kuyusuna. Kimi kurtulmuş. karnını çırmalayan hangisi... Biz «Kürt bastı» diye korktuk. Hâlâ sürünüyor. O sırada ben sekiz yaşındayım. Zehirin affı mazereti yokmuş. Hey Allah. Bereket arkadaşlar Sarımsaklı yoğurt yetiştirmişler.. Anam deliye dönmüş. Şehir uşağı kaçar da bir eve girerse mutlaka saklarlar. ölüyü kaldırımın üzerine yatırmışlar. kocaman ve alnı açık kafasına pek yaraşan bir ağırlıkla. Her taraf Allah vermesin. iki karpuz getirmiş. «Bunları Hastaneye kavuşturun» demiş. Doktor koşmuş. Anam «Hey Allah. Beklemekten dizlerin kopar. Birisine inme indi. 700 mevcut varmış.» diye hırıl hırıl soluyor. Ben hocalardan işittim. sonra bağdan bağa geçer gider.. Anladmmı işi.» diye dizlerini doğuyor. Tam akşam vakti.. O zaman da mahpus dolu. İşin yoksa bekle.. İbrahim'le beni önüne kattı..Üç kişi imişler... silâhla yaparsan belki affolur.

. Sen Karı bey'i. dört.. Yemek yesem doymuyorum. Yutturursak ne âlâ. Hey karı milleti. Cigarayı bile canım istemiyor. uyku uykuya benzemez.. hangisine cevap vereceğini. Ne gibi dersen. Karı bey yeniden seslendi. bu oniki gün oniki seneye değdi.. (Mahpusanede «Volta» denilen gidip gelmeye yürümek denemez. — Adam kendini nasıl avutur.. Ne kaldı? — Onbeş gün. Nihayet söz bittiği zaman Voltacılar. Yemekten de kesilmişti. — Cezayı öldürdün. Sen şu istidayı yazmadın. İbrahim'le beraber leşe yaklaştık.) İstanbullu hesabı pekâlâ bildiği halde yavaşça sordu : — E Hacı. sakın. Gene koştuk. Kendini avutmağa çalış.. — Aldırma... Dünyada adam bırakmaz öldürürler. Dışarda olsan bu oniki seneyi yaşayacaktın.. Uzatma.. beş adımlık bir mesafede dönüp dolaşmakta olduklarını farkederler. Bak beyim karı milleti. Biz ölüye koşarız. O yürekle bir de elleri silâh tutsa.attı. — Aldırma. Rıza efendi kenara çekiliverdi.. Bu sefer bir tokat da ben yedim. — Pantolon meselesi diye bir mesele yok. Her taraftan adı çağrılıyormuş. Olmuş işin kötüsü olmaz.. polis şamarlar. Anamız bir kere bağırdı. beni anadan üryan Hükümet meydanına bırakacaklar sanıyorum.. — Nasıl yok? Senin aklına gittik de pantolon yaptırdık. öyle belleme. Adımlar gittikçe küçülüp azalır. Bir kere şu pantalon meselesi canımı sıkıyor. Başımda saç kalmadı. — Yazıver. Yemesem acıkmıyorum. Ben uyusam da dinlenemiyorum. Anam eve gelince... Biz süründük.. Yahu biz pantolonlularla alay ederdik. Dışardan korkuyorum bey. Yatıyorum... . —Hacı Abdullah pişman pişman başını salladı—: Pantolon. Beraber gidip gelmeye başladılar.. Gece. Parmaklarımızı yarasına basıp birer lokma kan emdik.. Korktuk.. Burnunu karıştırarak volta vuruyordu. Hacı Abdullah'ı son günlerde büyük bir keder sarmıştı. — Hayır ceza bizi öldürdü. millet ağladı beyim. Hitamında «Bırak çocukları!» diye polisin üstüne yürüdüler.. Ben ömrümde pantolon giymedim ki. — Kolay. Oniki gün. nereye koşacağını şaşırmış gibi bunalmış ve usanmış bir hali vardı.. — Yaşayacaktım. Yazarız. — Fena mı oldu? — Pek fena oldu. — Üç gün kazanırsak Oniki kalacak. Bak beyim.. bir danamız vardı onu kurban kesti. Bizim mahpusluğumuz yıktı fıkarayı. Bakalım kaç gün kazanacağız? — Ben üç gün yazacağım. bir müddet çalıştıktan sonra İstanbullu da yanma gitti. erkek kısmından yürekli oluyor.

ibrahim dışarda külhanbeyliği yapacak diye Hacı Abdullah içerde yatsın bakalım. İstida kısmının acıklı yerini kimse okumaz. — Sabıka var olmaya.. idare etmek de var... doktora yalvararak. Lâkin Müddeiumumi para yedi denilemez. Bizden erkeklik geçti. yirmi gün sonra yine eski hale gelirmişsin. Beni yazdılar da.. ilerde.— Şimdi de biraz seninle alay etsinler.. İstidayı nasıl yazacaksın? — Diyeceğim ki. . Bakalım bizde erkeklik kaldı mı? — Erkekliğe ne olmuş? — Vallaha. Uç buçuk sene oluyordu.. var.. — Okumasın.. — Başüstüne. 1937'de altı sene yatmış oluyordum. Karıyı unutmuşum. Düşman tarafından para yedi. O sıralar. Beş sene çok ceza beyim. Bizi Af'tan nasıl istifade ettirmediler? Kabahat Müddeiumumide.. Hey bizim Türk milleti. — Olan oldu. Parayla değil. Hey Yarabbi. Faydalı bir şey teklif edildi mi. Bizim Karı bey. — Çok ceza. Bu devirde evlenmek ne oluyor? Dünya bütün karı kesilmiş. Ayağından yerin dibine zincirle seni bağlayacaklar. Asıl kabahat.. 1937'de.. Oniki senedir yatıp. — Nasıl idare etsin.. Gene sen öyle yaz.. Sabıka var ama. tarihi de yanlış atılmış. Gerek polise. Beş sene evvel çıkacaktık. Kalıyordu 6 sene.. — O kabahat de Karı bey'in. benim hiç ümidim yok. Geldi ağladı.. asrî cezaevine gitmemekte.» demiş. asrî cezaevini bilen de yok. — Haklısın bey... Şimdi de beni evlendirmeye kalkıyor.» diyeceğiz. — Kim söyledi? .... gitmişim.. Onbeş. Kaybolduğun bir gün. Artık güven ki güneşe çıkacağım diye..1930'de gitsem. «Baba demiş.. Her taraf kan. Aftan istifade ettirilmeyip ve asrî cezaevine gitmeyerek... Kömür ocağına gideceksin. Düşündükçe utanıyorum. — Hani o günler. — Karı kısmı neden böyle aptal olmuş beyim. Doktorlara sormuşlar.. Şimdi kızmak faydasız... — Böyle söyleme. beni sevdiğinden mi yaptı? Ben kanar mıyım? Büyük oğlu serhoş.. gerek hastaneye sorun.. Bize kıydı. Kim alay edecek? — Orası öyle.. — Ben bilirim.... Biz burada bulundukça kimse kendisine uymaz.. Ölen herifin babası takip ediyor. Hem yahu. Senin sabıkan varmış. — Biraz acıklı yaz.. Uç gün tatil olduğundan tevkif müzekkeresi Bayram sonu yazılmış. geride serhoşlukla edepsizlik yapıyor. — Almaz mısınız ya. Artık sen bilirsin.. su görmüş eşek gibi geri geri gider. «Ben bu cürmü 931 senesinin Cumhuriyet Bayramı akşamı işledim. 1940' ın yarısında dışardaydım. sırayla. sen cennetliksin. Karı bey'in aklı o kadar erer. — Yahu deli olacağım.. İyi ama senin eski arkadaşlarından hiç birisi artık şalvar giymiyor.» «Hiç ummuyorum evlâdım.. «işe yaramaz» diye rapor aldık.

Dışarda namuslu karı kalmamış diyorlar. Birisi gönlünü edersin. Yalnız farkı şu: Evde oturan kızm. — Alay ediyorsun beyim. Münevver nasıl para kazanıyor? — O başka. Çalışan karı erkekten ürkmez. . Töbe Yarabbi. evde oturan karıdan daha namusludur. — Şimdi fabrikalar karıların ahlâkını bozmadı mı? — Onbeş gün sonra çıkacaksın. iki ay sonra ben sana söylerim. Para için de yatmaz. — Kulak asma.. Görüşürüz. Yani daha kolay konuşursun ama. Halbuysa çalışan kız. Tözey. Fabrikalara gelince: Çalışıp para kazanan kan.» diyorlar... — Trenin adam götürüp adam getirmekten. — Çalışanların çoğu namusludur. Namuslu olmasa günde 12 saat çalışmaz. Malatya ahalisini adam eden işler. Fabrikada değil. bunlar mı erkek?» diye başını çeviriverir. haklarını nasıl arayamadıklarmı... inanmadınız. su yollarında.. karının gönlü kolay olur. — Doğru bir laf. Bunlar da.. Ben ne yapayım? — Şimdi Af da olmayacak mı? — Henüz bir alâmet yok. Kabahat trende. Karı milleti başmı açmış da dışarı dökülmüş. Tren geldi. bir de fabrikalarda. Bir çaresini buluruz. erkeklerin ne mal olduğunu hemen anlar. ekin tarlalarında yatı yatıveriyorlarmış. — O nasıl laf.— Herkes söylüyor.. Kerhane kızları. Ağaçların altında. Adanalı. Pahalılık olacak dedim. — Almanlar Rusları yenemez dedim. Parası da az. Dışarda namuslu karı kalmamış da. Çalışanları konuşuyoruz. lâkin onları da aldatmak kolaydır. Kaldı iki mesele.. akşamdan sonra delikanlılar mektebe neden seğirtiyorlar.. — İyi ama... çok vardır. Jandarma bölük kumandanı arslan gibi bir zabit. O zaman evde de otursa bir. «Tuu. nasıl yalan söylediklerini görerek. inanmadınız. — Bırak beyim. Ben sordum.. Yirminci yıldönümünde de bunlar az çok bir şey vermeyecek mi? — Bakalım. — Ben de karı bulamayıp kerhaneye mi gideceğim? — Oniki sene yattıktan sonra senin için çıkar çıkmaz kerhaneye gitmek pek ayıp olur. Bir. Körkız.. — Namusluyu konuşmuyoruz. Adam bir karıyla konuşur da onu yola getiremez mi? — Namuslu ise getiremez. Kerhanede dostu var. «Fabrika açıldı bize iş kalmadı. Zira bizi erkek zanneder. Dokuma fabrikası açıldı karılar baştan çıktı. Erkeklerin amirlerinden nasıl korktuklarını. Önümüzde daha üçbuçuk ay var... Arkadan bir de tütün fabrikası kurdular. daha zor aldatırsın. — Öyle lakırdılara kulak asma. Karıları baştan çıkardı. Elini sallasan bini bir paraya imiş. Fenalık değil. mal nakletmekten başka bir marifeti yoktur. mektup gazete taşımaktan. — inadına mı söylüyorsun bey. Evdeki kızlarla konuşmak zordur.

yalnız kalın kaşlarına belli belirsiz rastık çekiyordu. bu mantolu korkunç kadının neden korkunç? kel olmasından insan şüpheleniyordu.) Sonra pek büyük kemikli ve pek zayıfti.) Sol yanağı alt alta üç tane Halep çıbanı iziyle pürtük pürtük olmuştu. mülkiyeti altında tutuyordu. Kolları da gayet uzundu. Bütün mefhumlar gibi çirkinlik ve güzellik de onun için mutlak şeylerdi. istanbullu fena halde sükutu hayale uğradı. çok yuvarlak.) Abdurrahim beyin karısı. evin kocaman anahtarını ceplerinde gezdirdiği belliydi. çok küçük olduklarından. para cüzdanını. Halk ne kadar kolay aklanıyordu. kapkara fakat küçük gözbebekleri vardı. sonunda bu sevda yüzünden elini kana bulayarak kendisini de ailesini de perişan etmek. eski moda kunduralar giymişti. siyahlı beyazlı rugandan. boya. Kızmalarına gelince: isterlerse bana kızsınlar. hatta bir konuşma arasında Abdurrahim beyin ağzını aradı. Korku yüreğimize işlemiş de hepimiz kızmayı unutmuşuz. . bilâ istisna. yüksekten konuşuyordu. Kocasının yüzüne asla bakmıyor. (Buradaki. lâkin inandırıcı bir neticeye varamadı. oğlan çocuğunu kızı hiç adamdan saymadığı meydandaydı canlı değilmiş de. sanki asla itiraz edılmezmiş gibi katî söylüyor.— Böyle diyorsun da arkadaşlar sana kızıyor. sözlerini. karşısındakine. Dünya güzelinin aksülamelidir. Ayaklarına. yoksa kendisine hiç ehemmiyet verilmeye verilmeye o da artık öteki insanları saymaz mı olmuştu? İstanbullu bunu çok düşündü. Buradaki «Dünya güzeli» sözü. Lüzumlu şeylerini mendilini. üç kelimeyle. Dünya güzeli bir kadini şurada boynu bükük bırakıp. mahpus olacağıma Mebus olurdum. bir parmak topuklu. Üstünde münakaşa edilmez şeyler. uzun burunlu. Evinde kimseye ehemmiyet vermediği için mi böyle müstebitti. istanbulluya göre hatta pek çirkin bir mahluktu. — Hatır için laf söyleseydim. (Gözbebekleri çok siyah. pek çirkin. bir kalın nişan halkası ve dimdik duran inatçı ve hayin bir baş ilâve edince «Dünya güzeli»nin nasıl bir mahluk olduğu anlaşılır. (Demek ki kadın çirkin olursa faciada şaşılacak bir taraf kalmayacaktı..) Evvelâ pek uzun boyluydu. Bir kere. Telgrafçı Abdurrahim beyin karısını istanbullu pek başka türlü hayal etmişti. tek atkılı. gözlerinin akı insanı şaşırtacak kadar fazlalaşıyordu. yuvarlak.. Kızsınlar da. bir malmış gibi mutlak surette. Gayet ağır. eline su bile dökemezmiş. lütfen ve merhameten hitap ediyor ve iki. (Yahut da topuklarına kadar inen siyah mantosu O'nu olduğundan daha uzun gösteriyordu. Bizim millete en evvel kızmayı öğreteceğiz. kalın siyah kaşları. Elleri nerdeyse dizkapaklanna değecekti. pudra kullanmıyor. Kız. Bütün bu hengâmeye iki tane iri altın diş. halkın ruhunda fazlasiyle mevcut olan tabiî ve basit roman ihtiyacından doğmuştu. Kadını gördüğü zaman. (Aynı siyah mantonun gözü aldatması da olabilir. herkes kadının dünya güzeli olduğunda ittifak ediyordu. daha çirkin bir kıza sevdalanmak. Çanta taşımıyor. bir köy bağışlıyor gibi. Allah gibi. Kelimelerinde taklite benzeyen kurt lehçesi vardı. tane tane.) Sapsarı yüzünde bu yüz de iki karış kadar uzundu. Galiba günahtan korktuğu için başmı siyah bir baş örtüsüyle öyle sarıyordu ki.

Başka çare yok. ellerini oğuşturarak karısının tabiî bu sıralarda pek sinirli olduğunu. Üzerinde hakarete uğramış. Bayan Abdurrahim. yahut da bu odadaki insanları zerre kadar alâkadar etmez bir mevzudaymış gibi konuşuyordu. Deminden beri bazen türkçe. Son derece güzeldi. bunu lütfen kabul etmesini rica etmişti. buraya bizzat misafir gelmiş bir «şehzade» yi hatırlatıyordu. Babası odada olmasa. Kadın. beşyüz mektup var. çocukları kızgın maşayla döğerdi. Anası konuşurken. Bu kadın evinde mutlaka ekmekleri kilitler. kendisi de konuşmada hazır bulunursa belki yardımı dokunacağını.. kelimelerin hiç bir yerinde alçalıp yükselmeden.. bu hissi ilk anda ortaya koyan bir aile daha olamaz.. Hep aynı sesle. Siyah kıvırcık saçları.Lâkin oğlan henüz yedi yaşında olması na rağmen büyük bir şahsiyet sahibi idi. — Kızın el yazısiyle mektuplar var mı? — Olmaz mı? Dörtyüz. Cezanın azaltılması için mektuplar ve resimler Mahkemeye teslim edilecek.. birbirlerine ölünceye kadar zıt yaşayan ve bir arada görüldükçe birbirlerinin şahsiyetini gülünç edecek kadar ezip bozan çiftler çoktur. Fakat bunlar kadar. erkek erkeğe meseleyi bir daha müzakereye giriştiler. Anasına benzediği için de. kadının pot kıracağından ve bu suretle haysiyetini zedeleyeceğinden çekiniyormuş gibi içi sıkılarak yere bakıyor..Bu iki insan karı kocadan başka her şeye benziyorlardı. Bu mahkeme işi hele neticelen sin. Yoksa en ağır cezayı verirlermiş. çirkin mürebbiyesiyle beraber. bazısı küçük puslalar. Çünkü dünya üzerinde bu görümceyi gönül rızasıyla kabul edecek kadar cesur bir genç kız. Lâkin kocasının tahmini hilâfına. geniş ve akıllı alnına düşüyor. Bazısı tabiî uzun. sözü söz bir ablaya benziyordu ki evlenmek için o'nu hiç bir yere görücü göndermek caiz değildi.. yüzünde en küçük bir hareket olmaksızın. sanki o'nu mutlaka yalancı çıkarmaya evvelden karar vermiş gibi hiç sinirlenmiyordu. bazen kürtçe görüşüyorlardı. Evlendikleri halde. kadınlık gururu yaralanmış bir hal de yoktu. daha şimdiden tıpa tıp anasına benziyordu. istanbullunun orada olmasına ehemmiyet bile vermemişti. bu mahvedici ve asla bir neticeye bağlanmaz gibi devam eden münakaşayı bir tek kelimeyle makul bir yola sokacağını istanbullu her an bekledi. bir genç kadın bulunamazdı. En sonunda elini masaya vurarak son sözü söylemesini. ya pek ehemmiyetsiz. Avukatın kanaatma göre mektupları ve resimleri Mahkemeye mutlaka ibraz etmek lazımmış. Bayram tebrikleri. çok bilmiş ve kederli gözlerini gölgeliyordu. Kadın gittikten sonra Abdurrahim beyle istanbullu. Abdurrahim bey. Henüz dört yaşında olan kız çocuğu. Kendisi şimdilik memlekete gitmek taraftarı değil. insana yaşamaması lâzım imiş gibi acayip ve merhametsiz bir şeyler hissettiriyordu. babası konuşursa iftiharla başını kaldırıyordu. Ne dersiniz mahkemeye bir faydası olur mu? — Kız tarafı ne söylüyor? .

O sebeple her birinin başlığı iki. — Siz ne fikirdesiniz? — Bilmem ki. «başkasiyle evlense vurduracağım» sözüne inanmıyorum. — Öyleyse mektupları mahkemeye vermemek lâzım. — Aramaya lüzum yok. Aklına fena bir ihtimal gelmişti. her mektup yazan kızı sokak ortasında vurmak müsaadesi vermiyor sanırım. yaptırmak istemezsiniz diye. Mektuplar yanınızda elbette?. — Size niçin danışıyor öyleyse?. Karşısında asabiyetle yüzünü kırıştırarak ve erkek görünüşüne rağmen şu anda bir küçük çocuk kadar aciz ve yardıma muhtaç olduğundan şüphe etmediği adamı ürkütmemek için kelimeleri arayarak. Kendi sandığında. Kızı hâlâ seviyor musunuz? — Ne demek? Elbette seviyorum. Yaptıramazsınız. — Efendim? — Sandığında dururlar.. — Okuma bilmez mi? — Bilir. — Neyi anlayamıyorsunuz? Bizim hanım.. Çok ceza verirler mi dersiniz? — Cezayı bırakın. tabiî... — Hayır evde. Kız tarafı mahkemeye hiç gelmiyor ki.— iftira ediyorlar diyor.. Birdenbire sustu. Bizde asilzade kızları nefisli olur. yani güzel bir tesadüf bize yardım etmiş.. Bu bir. Bir de. Bizim taraflarda ayıptır. — İsabet ki dedi. Kız da başkasiyle evlenmeye kalkarsa vurduracağım. kanun bize.Durunuz sözümü bitireyim. büyük yerin kızıdır.. Olmadı. Tabiî..... — Kadın kısmı kocasının emri olmadıkça kendi başına bir iş yapamaz.. — Evde mi? Hanımefendi nereye sakladığınızı bilmiyor mu? Ararsa bulamaz mı? — Neyi arayacak? Mektupları mı? — Evet. Bana ceza verirlerse.... O kadar ısrar ettim.. — Anlayamadım beyim. diye değil. «Hanım intikam almak istiyor.» dememek için öksürdü: — Hanımefendi. Kızı. bunu kendiliğinden söylememiştir. amcamın kızı olduğu halde. elbet avukat bizden daha iyi bilir ama.. Avukatları var. namussuz bir herif. — Hanım neden böyle söylüyor? istanbullu.. babasını yahut eniştesini mahkemeye getirsinler diye. bizimkine üçbin lira başlık verdim. . üç bin liradır. — Anlayamıyorum. Çünkü böyle bir iş mertliğe sığmaz. — Öyleyse. Ben..

Bir iş oldu mu. Şimdi ne yapacağız? — Mademki hanım yenge sizin sözünüzden çıkmaz. Mektuplar ve resimler emniyet altında bulunmalı. işiniz iş.. Bilakis siz O'nu rezaletten kurtarırsamz hakkınızda başka türlü düşünecektir. kocasının sevdiğini gidip isteyecek. Mahkeme için istiyormuş gibi davranınız.. Asrî cezaevine gidersiniz. Sizi her zaman mert bir insan gibi düşünür. Avukat belki ısrar eder.— Öyleyse. Kız beni beklemez de birisine varır diye düşünüyorum. — Ben cezadan korkmuyorum. Hayat doğrudan doğruya bir romandan ibaretti. alışıktır. — Daha iyi ya. — Mektuplaştık ama. Birkaç gün sonra Abdurrahim beyin oğlu kırmızı atlastan eski bir bohçaya sarılmış.. — Aklım ermiyor. başüstüne... — Pekâlâ. — Tevekkeli.. Komşular aklını çelerler. Hanımefendiyi nasıl görücü yolladınız? Kendi üzerine ortak getirmek üzere kız istemeye nasıl gitti? — Ben yollamadım ki kendisi gitmiş. mektupları buraya getirteceğiz. hiç tanımadıkları adamların elinde kalıyordu. memlekete karşı O'nu korumaya mecbursunuz. Bizim kanlar istanbul karılarına benzemez beyim. Ailesine karşı. namusu. Kızcağız adam gönderdi. İnsanların şerefi. mesleğinin ehemmiyetini meydana çıkaran bu vaka karşısında emniyetle gülerek bir cigara yaktı. — Lüzum yok ama. Erkek canlısı demesinler diye. Sonra bir genç kızın namusunu daha fazla payımal etmek yaraşmaz. İstanbullunun odasındaki masanın üzerine kirli bir şeymiş gibi nefretle bıraktı. şimdi ne yapalım? — İlk iş. Mektupları mahkemeye ibraz etmek her halde O'nu sizi beklemeye zorlamak için tutulacak biricik yol değildir.. . Yalvarıyor. İstanbullu. Abdurrahim bey başındaki arap kefiyesini babayiğit bir hareketle düzelterek odadan çıktı. mektupları mahkemeye vermemeli. İki sene yatarsınız. Benim daha şimdiden yattığım ceza.. Kadınlar ne kadar metin olurlarsa olsunlar... Mektupları vermemeliyiz. Zaten anasının üç tane kuması vardı. büyücek bir paketi getirdi. O sebepten el kızıyle mektuplaşmışsmız. Daha gençsiniz. Topu topu altı buçuk sene.. En fazla 12 sene sanırım. Bence bundan başka çare yok. —Resimleri de getirteyim mi? — Resimleri de getirtiniz. istemezse ayıp. Sizin erkekliğinize güvendi. — Mektupları vermesek bize ne kadar ceza keserler? — Bilmem. karı. Yaşayan her şey bir romandı.. haysiyeti. böyle meselelerde kendilerine güvenmek olmaz. Lâkin vermeyeceğinizi söylemek doğru değil. «tek kelimeyle» mukadderatı bazen nasıl tehlikeye düşüyor.

belki de eti. Yüreği. Buradan. belli bir şey. birçok da ağladığını anladı. yaşamalarından daha faydalı. uzun ve pek muntazamdı. tabiî. aklı. bir genç kızın şüphesiz kolayca sevecek ve aldanacak kadar budala bir kızın meçhul ömrüne ait en mühim parçalar vardı. — Açmadınız mı? diye sordu. evde «eşek gibi» ağlayan karıya selâm bile götürmeden.) insana mutlaka piyanoyu hatırlatıyordu. Kendini topladı: Açarız. Çocuk birazı arapçaya birazı acemceye benzeyen kelimelerle sık sık «Ker (= Eşek). dar pencereleri bir adam boyu yüksek. İçinde çıplak ve körpe bir kadın vücudu varmış gibi tuhaf şehevî bir şeyler hissediyor. pokerde kazanmış kâğıtlarını muzafferane açan lakayt br oyuncu ustalığıyle zarflan kırmızı atlasın buruşuk uçlarına doğru yaydı.. sinirli parmaklariyle (parmakları beyaz.. — İşte bunlar. sadakor ceketi. Arkasından telâşla koştu. Çatık kaşlarına rağmen gözlerinde kederli.. Hele buyrun. Düğümleri çözdü. Evvelâ bir küçük bayram tebriki zarfı düştü. . Kimseyle dertleşmemeye nasıl katlandı. yaralı serçelere eza etmesini seven şımarık bir çocuk gibi bu iki kadına senelerce eziyet etmişti.. Şurada. erkeğini ve çocuklarını asla müdafaa etmesini bilmeyişinden geliyordu galiba. istanbullu âdeta ürkmüştü. şaşkın.. Bazı insanların abahatsızlıklarına rağmen yaşamamaları.. korkmuş bir şeyler vardı.» Kendi kendisine hayret etti. Babası.) Farkına varmadan uzanıp bohçanın yumşaklığma değen elini hızla çekti.. beton odada kırmızı çıkınla yalnız kaldı. — Resimleri de göndermişler mi? — Göndermişlerdir. İstanbullu bildiği birkaç kelimeden annenin hasta olduğunu. küçük bir asker gibi katî adımlarla çıkıp gitti. Abdurrahim bey. «İyi ama bu kalabalıkta en suçsuz olan zavallı o değil mi?» Bu insafsız düşünce. saklambaç oynamak için gizlenmiş bir çocuğa benziyordu.Babaoğul kürtçe konuştular.. evini.. Bu kadar iradeli bir kadın adamı kolayca öldürebilirdi de. daykem (= Annem)» diyor anasından bahsederken. — Ne münasebet. Arap kefiyesi ve dikkatle tıraş olmuş yüzünde katran sürülmüş gibi parlayan simsiyah bıyıklariyle bu kıyafetin arkasına. İstanbullu. Kadın bu mektupları kim bilir nasıl okudu. hem de başkalarına. «O kan.. kadına kızıyordu. Abdurrahim bey. Pır dığriye (=Çok ağlıyor). Bu hissi veren utangaç bakışlarıydı. unutmuştu. asıl söyleyeceğini. Hele kaltak. insan gibi ağlamayı da beceremez. Ağı nerdeyse yere sürünecek siyah parlak çuhadan Adıyaman şalvarı. rahatsız oluyordu. (Düşüncesinin burasında İstanbullu ürperdi. kalın demirli.. O kadar temizdi ki üzerinde aynı zamanda yemek yenen ceviz masanın ne kadar kirli olduğunu birdenbire meydana çıkarıvermişti.» Abdurrahim bey içeri girdi. Bunların böylece o siyahlı kadının sandığında senelerden beri durması şaşılacak bir haldi. Hem kendilerine ederler. Abdurrahim bey. Farkında olmadan Abdurrahim'in karısına kin tutmuştu.

» diyorlar... — Amin.. Allah bağışlasın. Hay hay. Göğsüne üç tane iğne takmıştı.. yirmi üç. Güley evlerinden çaldı. gözlerini güneş kamaştırmıştı. Sekiz senede kızcağız ancak üç tane resim yollamıştı. Müsaade ederseniz ben mektupları gözden geçireyim. Ne kadar güzel. kuşun uçması ne kadar tabiî ise. O ciheti de düşüneceğim.. bu küçük ve saf resimde bile bir hayinlik sezdi. Kerem gibi.. içindeki insanların yüzü değil... Güzel mi? — Güzel. büyük memeli. demek. ötekine benzeyecekti. Üçü de küçük amatör fotoğrafçıları tarafından çekilmiş şeyler. Kadriye de bu adamın evine girse. Ben şüpheleniyorum. Ablak suratlı. kırılacak bir şey gibi dikkatle ucundan tutup İstanbullunun önüne sürdü: — İşte Kadriye'm bu. Bunun için zayıflamasına. — Gene haber yollamışlar. — Estağfurullah.. Yüreğinin en gizli sözünü söylüyor. — Anlıyorum. bu müdafaasız adamla aynı odada... Bazı erkeklerin hep hayin kadmlara düşmesi. Denebilir ki herkes kendisinde mevcut olmayan iyilikleri değil. ruhu titriyordu. bazı erkek ve kadınların hayatlarının sonuna kadar aynı vazifeyi görmeleri de mukadderdi. Leylâ Mecnun gibi.. Saçlarını rüzgâr karıştırmış.. Rahatlamak için derin derin soludu: — Resimler sizde kalsın dedi. aynı havayı teneffüs etmekten usanmıştı. Hani ne kadar net olurlarsa olsunlar. Gazeteye verilecek bir şey. maddî varlığının bütün havası görülür.. İstanbullu sezdirmeden...... resimleri seyrediyor. bazı kadınların da hep hayin erkeklere düşmesi acayip bir tesadüftü. Ben bu resme. Tam elli liram gitti. kedinin fare tutması.. kötülükleri sevgilisinden istiyordu.. kucağında bir küçük be bek tutuyordu. Bu mektupları dikkatle okuyun. «Aman mektupları mahkemeye vermesin. bir tanesini. çirkinleşmesine. Tombul bir anaya benzediği halde. istanbullu. siyah manto giymesine hiç bir lüzum yoktu.Arayıp buldu.. Bu bizim işimiz roman olacak bir şey. Abdurrahim bey. yan gözle Abdurrahim beye baktı. istanbullu. Atın insan ve yük taşıması. istanbullu sordu: — Kaç yaşında? — Yirmi iki. Lâkin helâl olsun. İkinci resimde.. Sır saklamasını bildiğime eminsiniz ya. Bu resimler de olmasaydı.. Evlenmesi gecikmiş bütün tombul kızlardaki dünyadan bıkmış lapacılık. dişlerinin arasından konuşur gibi hazin tikiyle suratını buruşturuyordu. Resim dizlerine kadar olduğu için bacakları farkedilmiyordu. Resimleri alıyorum. — Kime? Fotoğrafçıdan mı aldınız? — Hayır. kaim bir kızdı. duruşundan belli oluyordu. ilk seneler ben mutlaka kendimi öldürürdüm. bu mektuplar da gelmeseydi. Bir bu resmine elli lira verdim... Tehlikeden habersiz. . Bakın ben ne düşündüm.

Bana fazla ceza verirlerse kızın ümidi kesilmez mi? Ah asıl O'nu öldürmeliydim.— Neden? — Siz Güley denilen karının bana sadık göründüğüne aldanmayın. Bütün ilkmektepte el yazısmda «r»leri. Rüzgâr. İlk bakışta tespih. Belli ki maksat kelimelerde ve cümlelerde değil. Hava son derece sıcaktı. tığ'la delip bu deliklere çikolatalardan aldığı kalay kâğıtlardan tıkamıştı.» Yazı iyi okunuyordu. Bu mevzuda dışarda. büyükten Af. Bana fazla ceza verdirmek için. «s»leri kitap harfiyle yazıyordu. büyük bir yorgunluk hissetti. elimdeki tabancayı görerek kaçmadı.. (Bu tespihin şirin yuvarlaklarını daha güzel olsun diye. İstanbullu bir büyük tas su içti. Küçük zarfı açtı: «Sevgili deli'm. Ellerinizden sıkarım. dur diye bağırdığım halde. Rica ederim. Kuka tespihini masa'dan aldı. seviniyordu. fakat dikkat edilince sahtekârlık anlaşıldığından sahibini gözden düşürüyordu. Muharebede bile adam öldürülemeyecek kadar sıcak. virgül. en acemisini bile kolay okuyordu... Namusu paymal olacak imiş. Bu çocukları iyi tanıyor. Okuduğu bayram tebriki. gazeteciliğe musahhih olarak başlamıştı.) istanbullu yalnız kalır kalmaz. ne yazarsa yazsın kabul edileceğine emin olduğu için. konuşmadan daha rahat yazıyordu. Rüzgâr küçük tebrik zarfını kımıldatmcaya kadar kâğıtlara elini sürmedi. istanbulluya «Bütün bir romanı» birden hülâsa etmiş gibi artık deminki meraktan eser kalmamıştı. «g»lerin kuyrukları sert çizgilerle üç köşe çekilmişti.. mektup göndermiş olmaktaydı. ümitsizliğe kapılıyordu. Kızın eniştesi araya girmiş olabilir. deminden beri hissettiği canlılık hülyasını kuvvetlendirmişti. Kahpe herif. bu dayanılmaz yenilme hissine. Nokta. Taassupla ortamektebe gönderilmeyen kızların hemen hemen ekserisi gibi yazıyı sadece komşu delikanlılara aşk mektubu yollamak için unutmayan bir hal Kadriye'de de vardı. Ancak kızı bir başkasına vermeye kalkarlarsa vuracağına yemin ederken içi ferahlıyor. Kuştüyünden kalem olsa yazılmaz benim derdim. Resimleri cüzdanına koydu. sedef yahut gümüş kakma gibi duruyor. bunlardan birisinin mektuplarını hayırına da olsa okuduğu için daha doğrusu aptal gibi merak ettiğinden kendi kendisini ayıplıyordu. işe yararsa mahkemeye vereceğim. Kız yiğittir. Deli dedim ne dedim Rahim sana ne dedim. konuşur gibi. Dikkatli okuyun. Bayramınız kutlu olsun.. Kaçtı. Hem de erkek gibi akıllıdır. kendisini meraktan öldürecekmiş gibi bir şeyler duyarak kalkıp kapıyı örttü.. Umurumda değil. «a»lan. Her çeşit yazıyı. kendisini ne kadar avutmaya çalışsa.. sual işareti kullanmıyor. Birisi bunları hemen alıp götürecek de.. Küçükten kusur. muayyen zamanlarda. Kerhaneye düşse nikahlayacağım. Halbuysa Kadriye. Büyük bir ümitsizlik içindeydi. Rüzgâr yangın kokuyordu. işte bu . Bir halk gazetesinde dört sene tahrir müdürlüğü yapmış.

Nüius çok oluyor. 1kimizde ölene . Nasıl seni metres vereyim. Ben bir fenalık gördüm. Rahim sen sakın oğlunu sünnet yapma. Daha yaşı küçüktür. Olmaz mı? Gün doğmadan neler doğar. Ben de hiç bir şey demedim. Tatlı dilinden başka nesi vardır. Rahim bey Elaziz'e biz senin elinden kaçıyoruz. Benim elimden ne gelir. tarkına varmış. Mademki sen evlisin. Rahim. Beni de o sebeple götürüyor. Onun için sen kendini yorup kredini kırma. baştan sonuna kadar bir kelime atlamadan okumaya lüzum görmeden. Karı ağhyormuş. Geçen gün seni rüyasında görmüş ki sen bizim evde yatıyormuşsun. Yalan. Şimdi dersin ki ben hanımı memlekete gönderirim. Babam buraya dönecek. ben anneme babama derim ki ben Rahim'i istiyorum. Sen Rahimle sarılmış yatıyormuşsun öyle gücüme gitti ki çok şükür rüya imiş. dedi. Babamın sözü para etmezki. Kusura bakma sen çok gevezesin. Ben de evli olurum da her şeyi serbesçe konuşuruz. Ben gelinceye kadar bekle. «Dünkü mektubunda niçin Elaziz'e gideceğimi sormuşsun. Benim canım yokmu? Günü kesilmiş mahkûm gibi evde oturuyorum. Sünnet düğününe. İnsanın eti yenmez. Annem bana diyorki: Rahim'e ben kızımı neden vermiyeyim? Ondan iyisinemi vereceğim.. Gelen bir şey olsa sana hiç bir şey çektirmezdim. derisi giyilmez. çocuklarının babasından uzakta boynu eğri kalsın. Çok fenadır. Onun için kuma üstüne gelemem. sen benim tabiatımı daha iyice bilmiyorsun. Zerre kadar sana benzemiyor. Ben bura da kalırda annem giderse ben Güley'in evine gelir seni görürüm. Güley anam ağzını aramış da. Benim vicdanım kabul etmezki ben senin yanında olayım da o da. Demişsin. Hanımın olmasa. Kızını gördüm. yalan «Hayırdır inşallah» dedim. Hanımın dursa buda benim hoşuma gitmez. Küfrederek ağlıyordu. Beni rahatsız eder. Daha şimdiden elbet her şeyi gıyabımda söylüyordur. Sen bana idareyi mi düşünüyorsun.. Babam Elaziz'e «Kirve» olacak. Ben geleyim de Haydar'ıma bir güzel düğün yaparız. sen hemen gitmiş hanımına söylemişsin.)» «Derdini hep bana yazmışsınız. İki senedir senin elinden çektiğimi bir ben bilirim birde Allah bilir. Annem de diyorki karısı bile olsa yinede vermem. Çocuğun çoğu fenadır. Sekiz sene beklemişsin. Sekiz senedir ne kötülüğünü gördük. îş annededir. Sen de üç gün sonra gelirsin.. Yoksa hem karısı. Bu mektubum son olsun. Dün saat sekizde evinin önünden geçtim. Sen onlardan aşağı adam değilsin. (Not: Ben sana küstüm. Geçen gün seni dişçide gördümdü ya.. Biray sonra tekrar gidecek.. Sekiz sene daha bekle. Nüfusunun iazla olmasına meydan verme. Neden resmi geri göndermedin. Sana güvenip de bir iş yapamam. Birden bana seslendi. Evlenmeye gidiyorum. takıldığı kelimelerden bahisler ayırarak gözden geçirmeye başladı: «Babamın yanma adam göndereyim demişsin. İdareyi düşünmeyen insan neye yarar. diyor.kolaylıkla mektupları tarih sırasına koymaya. hemde amcası kızıdır. Sakın seni hanımından kıskanıyorum diye aklına kötü bir şey gelmesin ben kıskanmayı hiç sevmem. Çünkü dedi kodu yapar. Benimle döğüşür. Sabrın sonu selâmettir. Gelsemde ne anlarım. Gelirsem ozaman neler yapmaz. Kadriye hele kalk. Annem gitmezse ben Elaziz'e gider sana adresimi yollarım.

Yüreğim kuş gibi vuruyor. Sözlerim hep şakadır. bu mektubumu kimseye gösterme.. siz yapmayın. Sana bu mektubumda (gül) diye bir şey anlatacağım. Öteki oğlan kardeşim Hızır diyorki. Bir kuş olsan da bizim eve baksan. hamam yapılırsa. Çok üzüldüm. Diyor ki «Birden Rahim aklıma düştü. Ben seni sevdiğimi Güley . İki saat kapıda bekledi.. Ben de «Benim beyim kim?» dedim. Her iki gözlerinden öperim. Gene benimle uğraşıyorlar. Bana bir şey gönderme. Ya Mehmet çarşıda okursa. mebus hamamına Rahim'le beraber gidecekmiş.» Bereket annem inanmadı. Babama acıyorum. Rahim bey. Hanımınla beraber kızında ölmeli. Ne vakit yanma temelli gelsem. O zaman Vallaha pantolonumu satıp kurban alırım. benim yaşım da büyük değil. Beni Paşalar istese gene varmayacağım. ömrün tükensin. Fuat diyorki «Mebus'un biri yeni bir hamam yaptırmış. Bir de ayaklarını öpeyim.» dedi. Kızdım «Senden aşağı bir adammı? Elbet beraber girerim. Annesine demiş ki «Kızın. ne derlerse aldırmaz. Lâkin iki inat bir maraftır. Beni Paşa'ya verseler ben gene varmam. halime acırsın. demeli. Nerdesin? Ömrüm tükendi. Dedimki. Benim yerime Haydar'm gözlerini öp. Öyle sana küstüm ki ölünceye kadar sana mektup yazmıyacaktım. Bu mektupları ne zorlukla yazıyorum. Anne aklı işte. bilmiş ol kocakarı. Mehmet demlen O pis oğlanla Güley karıya yolluyorsun. Bak. İnşallah ya kında hanımın ölür. ölümü göresin ki bu mektubumu hemen yak.kadar böylemi kalırız? Gözümüz Haydar için bari bir düğün görsün. Benim ahım sana kalmaz.» diyor. sana kaçardım. o zaman hediye alsan alırsın. Dün gece annem dayım gülere yatmağa gitti.. Bu derdi onların namusu için çekiyorum. Hiç ses çıkarmadım.» dedim. açtım. Haydar bana kalmalı. senin yüzünden ben yalancı oldum. Sonra kalktım. Haydarla beraber bir resim çektirde bana yolla. Dünya kadar seviyorum. İkimizde kurtuluruz. Rahim bey. Yerine gelse kurban keseceğim. Kardeşlerim ben yaptım. Kusuruma bakma. «beni evime götürün. Ben Güley'e bu mektubu başka bir iş için yazdığımı söyledim. Sende bekle beraber gidersin. ateş olup yandım. Ben Haydar'ı çok seviyorum. Ben küçüğüm ama senden akıllıyım. Allah bizi severse bu işi böyle yapsm. Kadmerkek beraber gidecekmiş.. Meğer anammış. Ona göre hareket edelim. Babam sağ olmasaydı.» dedim.» «Sevgilim. Benim ümidim bundadır. Dui bakalım Allah ne gösterecek. Sen benden ne kadar büyük de olsan akim benden azdır. Boynu el içinde bükük kalır. însan sevgilisine gönderdiği mekfubu başkasına verir mi? Sen demek ki herkese açık olarak bizi söylüyorsun.» «Sevgilim. Bunlar için ben su olup aktım. Benim her şeyim var. Müsade et de kara gözlerini doya doya öpeyim. Şu Kadriye Rahim'e varıp sonra perişan olup evimize dönmeli. birisine okutursa. Desin bakalım. Yalnız senden bir ricam var. efendim mektubunu aldım. «Rahim» dedi. . daha senin yaşım pek büyük değil. Götürmeselerdi yalnız gelirdim. cuma gününden beri seni hiç görmedim. Birde baktımki saat birde kapı çalmıyor. Güley karıya bile gösterme. Sebebi ise. «Dünyada bir muradım var.

» dedim. Seni görmezsem aklım başımdan gidiyor. sahibi arlanır. Bu muska ile sen benden vaz geçermişsin. Benim sevgili oğlum Haydar'm gözlerini benim yerime öp. Ben de öfkelendim.. Para.» «Dünkü mektubunu aldım. «Beni Rahim'e verin başınızdan giderim. Birde mektup getirip götürüyor tabiî. Arkana bakmazsın.. Benim kadar derdin olsa bilmem ki ne yapacaksın.. Ben mahpus gibiyim. Sen elinden geleni yap. Gelirsem beni hiç öpmiyeceksin. Sana karşı kusurum varsa aitet.» dedi.» diyorum. Canım sana fedadır. mal gözümde yok.» dedi. Ne kadar çok çocuğun var. Babanın sana yaptıkları gözüne. ne ayıp şey?. On tane Hızır Rahim'e kurban olsun» dedim.. Bak sağolsun. bu sıkıntı sırasında bir şey istersek bize iki şey getirir.» dedi. Ben seni sevmesem mektubunu bir vakit kabul etmem. dört gündür annem benimle konuşmuyor. benim kızım değilsin. Ben de «İyi ettim de söyledim. Bende senin yanma geleceğim. Babam da annemden şikâyetçi. temizliği çocuklarından belli olur. Bir muska için tamam kırk lira verdi. Böyle şeyleri iki kişi bilecek. Bu muskayı boynuna tak ki paramız boşa gitmesin. . «Aman kızım. Geçen gün kardeşim olacak Hızır.» Ben de dedimki «Paraya yazık değilmi?» dedim. Gecenin saat dokuzunda gelirim. olmazmı? Seni neden bukadar çok seviyorum? Elbet gönül gönüle karşıdır. Anası beceremezse günahı boynuna. Ama iyi baktık. Ben de giderim. Kız daireye geliyorda sen O'na nasıl kızım diyorsun. elbisesi pis. Hastalığım zarürrie imiş. Kendine iyi bak. benim babam. «Kurtulursunuz işte. Sah günü. Nöbetin ne zamansa bana bildir. Ben acıyorum. Yazıktır.. Yazdıklarını bütün kabul ediyorum. Dün bana dediki «Kızım.. Seni kırk dakika görsem elverir. ne olmuş. Ben benimle küsülü olduklarını hiç sevmem. Bir de pazarlığım var.. iyi yazamadım. «Rahim'in yanında olsam da isterse dağ başında olsam.. Gülmeliyim. Bana annem yalvardı. Dediklerinin biri umurumda değil. Sen de mutlak beni okadar çok seviyorsun. Onlara bakmak lâzım.» dedi.kanya bile ağzımla söylemedim.. Senin canın sağolsun.. İki tane çocuk. Çünkü ben öpüşmekten hastalanıyorum. «Gönlün varsa git kızım. Annem Banazi'ye gidecek. Dünyada ne olur ne olmaz. Deli arlanmaz. Annem işitmiş bana bağırdı. Kusura bakma acele yazdım. Herkesle konuşmalıyım. Rahim öteki damatlarından aşağımı?» dedim. Her bir hanımın pisliği. «Rahim'e gidersen. Ben senin gözüne domuz gibi görünecekmisim. Her iki ellerini hörmetle sıkarım. Ben seninim. Ama senin hatırın için aldırış bile etmiyorum. Bu yazı sana lâyık değildir benim sevgilim. Beni nalla çivi arasına koysan gene seninim.» dedim. Ben ne diyordum: Yani Rahim bey. ne baba var. Annenin elinden nereye gideyim de kurtuJayjm. o saat sıkılır. Sen ne emredersen ben öyle yaparım.. haiit geçti. Söz birdir. öpersen gelmem. İnsanoğlu çiy süt emmiştir. Sakın hanımını memlekete gönderme. Bir yere bırakmıyorlar.. sen çocuklarına bakmıyorsun. «Şu Kadriye ölse de sülâlemiz kurtulsa. Yüzü pis. dizine dursun. Hem de hasta halimde senin çocuklarını düşünüyorum. Şimdi bunları bırakalım. Ne anna var. Şimdi. Ben yalnız seni düşünüyorum. Hele o kızınızın hali nedir. Ben babamı çok severim. Canım. Halimden anladı. sende beni dinlemezde öyle yaparsan gücenirim. Sen hiç olmazsa serbestsin. Gelirsem. sen de benimsin.

Ben senden başkasını koynuma almam. Yazmak olmuyor. «Bay Rahim.. Mektubunu okuyunca canımın hırsını küçük kardeşim Mitat'tan aldım. Üstüme gül atmazlar ki dikeni batmasın diye. Sakın benim için «Bugün beni sever. Sabahtan bir güzel dayak attım. Bu da bir tali. Hemen o lâkırdıyı söylersin.» diyorsun. Ona yazıksa bana da yazıktır. Daha ne düşünüyorsun? Benden idare . Hırsım hep ondan. Seni de elimden geldiği kadar sayıyorum. Karınız «Sana O kızdan fayda yok» demiş. koynuma alır yatarmışım. Hanımına da yazıktır. Ne zaman gelirsen haber verde pencerede bekleyeyim. «Güley'e gel de seni doya doya göreyim. Ellerini öperim bay Rahim. Halbuki sen mektubunda bana «Kahrol» diyorsun. Ben seni herkesten yüksek görmemi isterim. Öyle anlıyorum ki sen kendini saydırmamışsın. babam kötü söylemezler. Galiba bayanını üzmemek için bizim evin önünden geçmiyorsun. Sen büyüksün ama akıl yaşta değil. kimseden dayak yemedim. Dün gece seni gördüm. ikimiz bir olduk. Tabiî burada bir evin olmalı. Ben de buluşmamızı istiyorum. tikrimi söylerim.Adam adama yük olsa can gövdeye yük olur. O'nu it yerine komam. Sana Kadriye kurban olsun. Mektubuma bu kadarla nihayet verir. Sonra Mitat'a acıdım. Çocuklar bana annelerinden daha düşkündürler. Ama seni o halde gördüm ki çok acıdım. Kemiklerin nerdeyse bir bir sayılacak. Maşayı üzerinde iki parça ettim. Bugünkü mektubunuzu aldım. Cin tepeme sıçrıyor. Beni nazlı büyüttüler. her iki ellerinizi hasretle öperim bay Rahim».. Aklım başımda değil. «Ölsem de kurtulsam» diyorsun. Ama sen her zaman bayan'mla yatıyorsun. yarın başkasını. Yüreğimde güller açıldı. beni dinle. Demek sen ona çok yüz vermişsin. Yavrucuğun ne suçu var. Sen de «Ben senin için böyle zayıfladım. Sebebi. seni bir kere göreyim. Beni hiç bir zaman yalnız bırakmazlar. Sen ölme ben öleyim. Neden evini benim yüzümden dağıtacaksın. Ben bu yaşıma geldim.» «Candan sevgili bay Rahim. Vücudun iskelet gibi olmuş. Ben nasıl bir sürü adamla başa çıkıyorum. Bunu sana yakıştıramadım. Elinden geldiği kadar iazla çalış.. Seni şimdiye kadar böyle yakından görmemiştim. Ben ölüm lâhna meraklanırım. Sen de benim büyüğümsün. Sana şaşıyorum karın kim ki sana söz söylüyor. Ben başkasını bir gün olur. Benim senden başka derdim yok.» dedin. küçükten beri büyüklerimi sayarım. Ben senin çocuklarını bayanını kabul ediyorum. Ben senin yerinde olsam.? Bir daha bana ölümden lâf etme. Paranın kıymetini bil ki babam gibi okrsin. Bir ev sahibi ol. Yirmi gün oldu seni göremiyorum. lkimiz bir odada ofursafc. demişler. başta imiş. Sen de «Ne zaman olsa Kadriye benimdir. Bana kızmışsınız. Bu bir güzel bahane oldu. Bana da biraz merhamet et.» demişsin. Yüreğim boşaldı.» deme. Sen hep inat ediyorsun. Sen bir karının lâhna dayanamazmışsm. Bak bizim on para borcumuz yokfur. İhtiyarlarsan elinde mal kalır. însan kendisini bu kadar harap edermi? Yazık değilmi? Ben O geceden beri seni çok merak ediyorum. Haksızlık bu. iki saat ağlaştık. Bir şeyi kırk kere söyleseler olurmuş. Ömrümü harap ettin. Senin gibi erkek bin senede meydana gelmez. Bana bir daha kötü söz söyleme. Bana anam.

» diyorsun.. Hep sen konuştun ben dinledim. diye düşünme. Ben senin içmene razı değilken. Halbuki oraya gelirken hep ellerini öpmeyi düşünmüştüm. Alışmadığım için bana tuhat geldi. Ben kokusunu sevmem. Pantalonun ütüsüzdü. anamın gönüllerinin olmasını bir türlü bekliyemiyorsun. Zaten bir arada geçen zamandan bir şey anlıyamadım ki. saçların hep beyaz olmuş.. Ben geldiğim zaman dokuza onbeş vardı. hem de üzülüyordum. bana gelinlik telim imiş gibi sevimli geldi. 30 kuruşluk cigara içiyorsun. Her beyaz tel. Buna alışırım diyorum ama* dün gece senin pek sabırsız olduğunu da anladım. İçeri girdiğim zaman sen ayağa kalktın.... Zavallı sevgilim. Sükût ikrardan demişler. Hepinizi idare ederim.» dedim. Beni ömrümde hiç öpen olmadı ki. kadına ayağa kalkarmı? «Buyur» dedin. Mektubunda yazıyorsunki «Sen de benim dilimi emeydin ne kadar tatlı olduğunu anlardın. «Güley karının evine geleceğim. tabi duymadın. Seni ne kadar seviyormuşum ki «Yapma» demeye kıyamadım.bekleyin. Artık zayıflama. Allahm dediği olur. Senin. Ben seni elbise için sevmiyorum. Yüzünün tüyleri hep derime battı. Bugün severim de yarın başkasına giderim. Ben içeri girince senin yüzün sarardı. Senin yanında iken hem seviniyor. Vücudunda ne kadar tüylerin varsa sanki uzamıştı. Ama gayret eder alışanm.. Kusura bakma. Sen benim büyüğümsün. Ne yapdmsa sana müsade ettim. Daha güzel yazamıyorum ki yüreğimdekileri tarif edeyim. Sana bunu belli etmedim. Hep aklımda. bir daha gelirsem mutlaka elini öpeceğim. Sana yavaşça «Teşekkür ederim» dedim. Halbuysa ben cigara dumanından nefret ederim.. Ben bir sözü düşünür söyierim. Yavaş söylediğimden. .. Kendin giydin. Ellerin titriyordu. Bıyıkların hep ağzıma girdi. Lâkin o zaman elini kalbime koysaydm. Babamı evde bırakıp gizilden geldim. Beni kaçırmayı teklif ettin. Sen beni alçak etmek istiyorsun da ben seni neden yüksek görmek istiyorum? Bana kaçmayı lâyık gördüğün için sana teşekkür ederim. Sevgilim. Bana ne söylersen hakkındır. Hiç erkek kısmı. Ellerini hasretle öperim. tek rakı iç (e cigara içme. Galiba paran da çok. Sabrın sonu selâmet. Bütün bunlar birbirimizi çok sevdiğimiz içindir. Ben de o gece hasta gibi oldum. söyledim mi arkasında kıyamete kadar dururum. Ne olur ne olmaz. Hemen tarkettim. Bana inan. İçtiğin cigaranm dumanı hep ağzıma gitti. Cevap vermedin. Her sözü kabul etmiş oldum. gözlerimi yummamın sebebi budur. Adeta hasta gibi oldum. Sen yüz yaşma gelsen yine kabulümsün. benim dediğimiz olmaz. Senr den uzakta durmamın.. Sen evli iken ben seni kabul edip bekliyorum da sen babamın. Ellerin soğuk olmuştu. İşte bunu sana hiç yakıştıramadım. Dişimi sıktım. Paltonu tutup giydirecektim. Yanıma ofurdun. Ben senin yanında bir saat onbeş dakika oturmuşum da bana bir dakika gibi gelmedi. Bir de bana cigara içmeyi teklif ettin. söylersin. Kardeşlerim bile öpmezler. nasıl vuruyordu anlardın. Bak. Elbisenin seni bana karşı utandırdığını yazıyorsun. Ama bu lalların hepsi faydasız. Evi ben idare ederim. Benim yalanımı kaç kere tuttun? Kendini hiç üzme. Korkuyorum. Sen bana öyle yaptığın zaman yüreğim bulandı. Bu da hanımınızın terbiyesidir.

Çocuk yapmak için O'na mutlaka yaklaşacaksın. gelir. ben senden hiç bir şey istemem. Bir bilezik O'na çok değil. Babamla annem kavga etseler hiç karışmam. Bay Rahim. Öyle geçersen su yolundan geç. Yalnız senden bir şey istiyorum.Sen benim ciğerimsin içimsin.» «Sevgili Bay Rahim. Bayanına bir bilezik al. «Taktın mı» diyorlar. El içinde karındır. Bir de Güley karıya hiç bir şey söyleme. O'nun şanı. Ben sana ne göndereyim? Bu mektubum ace le oldu. Babam bana bir muska almıştı. Sen büyük olduğundan ben senin işine karışmam ama kötü bir iş yaparsan senin iyiliğin için karışırım. Ne kadar sevmediğim şeyler varsa hepsini yapıyorsun. Kocası diri iken elinden alındı. Acaip. O'na yaptırmışlar. Hele o top kravat boynunda. Demek ki benim istediğimi de mi yapmıyacaksm? Şaka söylüyorum sevgilim. Ama aramızda kalacak.. Yalnız bir ricam var: Bu mektubumu da. Bana «Sen pek beceriksiz bir insansın» diyorsun. Kusurumu aftet. Annem az kalsın ölecekmiş.» diye yazmışsın. karma müjde ver. Güley'le oturup beni konuşmuşsun. Halbuki ben O'nu çok seviyorum. Bana gönderdiğin dolma kaleme teşekkür ederim. Gideceksen yakına git. Elbiseliği biraz fazla al da Haydara da bir elbise çıksın. Hele o Kürt'lerle gezmene öyle canım sıkılıyor ki.Evet» diyorum. Sen benim büyüğümsün. İpekli giyin. Bay Rahim kendine bir yazlık kar yağdı pardösü yaptır. «. Vücudunu harap etme. İyi giyinmeyen hasta olur. Seni. Uzakta bir büyük hoca varmış. Ben onun gibi değilim. Kadın sevinir elbette. Benim şimdilerde yalnız başıma çıkarılmış resmim yoktur. Bir daha bizim evimizin önünden köylülerle beraber sakm geçme. Bayanına mutlaka bilezik almalısın. Çok hastayım. Burma bilezik. Haydar'ı benim yerime iki kere öp. Seni bir aydan fazla göremezsem artık deli olurum. akıldan yana hamaratımdır. O'na çok sinirleniyorum. Pijama ve frenk gömleği ipek kumaştan olur. Sen zarar edersin. Dairede gece nöbetçi iken neden pijama giymiyorsun? Pijamahk al. Senden ayrıldıktan sonra babamın yanma uğradım da sonra eve geldim. Geçen mektubumda sana «Geveze» dediğime gücenmişsin. Ama haklıyım. O'na temiz bakılsa O çok güzeldir. İnşallah beraber aldırırız. Bu sene ben mutlak ölürüm. Boynuma takmadım. Ben hırsımdan ölürüm. . Biraz kendine bak. Bende duruyor.. yanma nasıl gelirdim? Ben öyle aptal aptal dururum ama. Dünyada senden başka kimsem yoktur. senin şanın. Ne diyeceksen bana anlat. Canımın istediğini bana alacaksın. Çalış ki bayanından bir başka çocuk daha olmaya. bana görünürsün. Portokal soyamadıml Çöreğe koyamadımlNe sıcak ağzın varmışlBir türlü doyamadım. Başım dinçtir. Öyle şeyleri bırak da üstüne bir elbise yaptır. «Geveze» sözünü geri aldım. Bana kızmışsın da «Başka yere becayiş edileceğim.. Hem sonra hayalin gözümün önünden gider. öteki mektuplarımı da hemen yak.. Ben takmayınca altın ile kaplatmışlar. Bir de Haydar'ı amcasına göndereceğini yazmışsın. Bana haksız yere kızarsan da varol. Ayda bir kere olsun. Resim istemişsin. Uykudamısm? Bir şey beceremeseydim. Ben daima büyüğüme hürmet ederim. o pislerle beraber gözüm görmesin. Yazıktır. Seni benden vaz geçirmek için..» «Mektubunu aldım. Az kaldı unutuyordum.

Bizi bir usullü biri birimize kavuşturur. Ben gelmeyince gene öylemi yaptın? Halbuysa buluştuğumuz zaman sana her müsadeyi vermedimmi? «Saat kaç?» diye bile sormadım..Ben kaçmam ki. Başıma bir iş getirirsen ancak kendimi öldürmeliyim. Meğer annem sana kaçtım diye korkmuş.. Kusuruma bakma. Gelemedim.. Hem de sana lâyık görmüyorum.» «Muhterem bayım. Sen galiba bana büyü yaptırdın.. îki göğsümün arasına koyup yatıyorum. Ne olacaksa elbet iyilikle olacak. Bu saatten sonra dışarı çıkmaya cesaret edemedim... «. Ben senden hem utanıyorum. Her zaman yanımda olmanı istiyorum.. Haydar'm da gözlerini öperim. İnsan sevdiğini öperken «Aman yeri belli olmasın. Seni istediğin kadar öptüm. Kız halini sen bir bilen arkadaşına danış. Ah sen ne tatlısın? Hem tatlısın. Ama zarar yok.. «Babamın yanında oturdum» dedim. Ne bana zarar olsun. Ben hasretinden öleceğim. Sonra beraber komşuya oturmaya gittik.» diye düşünürse tadı çıkmıyor. Hemde güzelce vakit geçirelim. Tabi benim adımı söyleme. înce beyaz çizgili lâcivert kumaşlar varya. Sen galiba bayanından başka bir kız görmedin. Gece gündüz seni arıyorum. Yalnız bir şey söyliyeceğim: Sen çok sabırsız bir adamsın. O herif sana arka veriyor. Bilmemki ne olacak? Cuma gecesi yanma gelecektim. Ne olur kızın ölsede ömrü Haydar'a zammolsa. Güley karıya söz verdim. hem acısın. Her taratım halâ sızlıyor. Sen de namaz kılmaya başla. Musibetler. morlukları görecekler diye ödüm kopuyor. «İnşallah baban ölür de senin de ümidin kesilir. Acele cevap. Allah aşkına böyle bir şey yaphrdmsa bozdur. Ben onu hiç sevmiyorum. Sonra eve gelirsem içim foüsbüfün sıkılıyor. Bak Rahim bey... saat onikide gittiler. Sana kaçamam babam kederinden ölür. Senide beklettim. Ben hangi tarata gideceğimi şaşırdım. Aklında kalsın çizgileri beyaz olmalı. Yeri belli olursa bayanınla kavga edersiniz.. Yerle gök birbirine ne kadar uzaksa biz de birbirimize okadar uzakmışız. Halbuysa öte taraftan sen bunları hiç düşünmüyorsun. Sen hoyrat. Heleki bende senin resmini koynuma alıyorum. omuzlarım hep çekim çekim çekiliyor. Banada günahtır. Bu kadarını bile yazarken utanıyorum. Yüreğim parçalandı. Yaparsan lâcivert kumaştan olsun. Çok canım sıkılıyor.. Elbise soruyorsun. Allah belki bize acır. Dudaklarım.. Her iki gözlerini hasretle öperim.» diye ağladı. îşte onlardan. «Yanıma gel» diyorsun. ben namaz kılıyorum. Bunlar hep annemin sözleri.«Nereye kayboldun?» dedi. Çok memnun oldum. . göğsüm. hem de korkuyorum. O sadakor ceketini bir daha giymiyeceksin. Dün mektubunu aldım. Güneş kararıyor. Yanma neden geleyim? Yanma gelince seni doya doya öpemiyorum ki. Annem beni sana vermiyor.. ne sana zarar olsun. İkinci buluşmamızda birkaç kere içini çekmiştin. Dişlerinin yerlerini. Kokusunu almadığım için seni doya doya öptüm. Daha ne yazayım. Sevincim dağılıyor. Sonra sen beni ortada koyarsan birisi bana bakmazmış. Sonra misafirler bastırdı.. Sen kız halinden hiç anlamıyorsun. yaramaz. Gül gibi adımı ben perişan edermişim. Öpe öpe kartonda hal kalmadı. Sigara içmediğine teşekkür ederim. Kaç zamandır seni göremiyorum. Öyle değilmi anneciğim?» diye ağzını aradım.

Sana bir daha sanlaydım da. Evvelâ sana sonra Allah'a emanet etmişim. Dairenin onunaen geçtim.. baktır. bir sözümle sigaiayı nasıl bıraktığına aklım erdi. Acele cevap beklerim.. Allah belânı versin senin. Ben yanında olsam hemen iyi olurdu.. ben de senin bayanın olsam. Hastalık kızamık mi? Kızamıksa geçer. Sen benim bayımsm. Gene de göremedim. Pehriz istermiş. Seni görmek için her şeyi göze aldım. Köpeğin olayım Rahim bey. Ölümü göresinki doğru söyle. Bir daha böyle bir lâf istemem. Benim ne talihsiz başım varmış. Seni öyle özledim ki. Sana bu mektubu acele yazıyorum.» «Sevgili Rahim bey. O Güley kaltağı bana neler etti. masrafa bakma. Doktor getir. Haydarın hasta olduğunu yazıyorsun. Dünyada senden başka herkes ölsün.insatsız bir adamsın. sonra öleydim. Çok mu hasta? Ne olursa olsun evine gidip bakacaktım. Ben de senin bayanınım işte okadar. Annem beni çağırıyor. Gözümde tütüyorsun. Bana Allah aşkına acele bildir. Şimdi senin benim uğruma. Dört gözle beklerim. Mektubunda «Ben senin artık ağa'nım4» diye yazmışsın. Artık canımdan usandım.» «Sevgili bay Rahim. Geçen gece çektiğin ah'Ian bir türlü unutamıyorum. Ne kadai dertli olduğunu anladım. Deli bir aadmsm. Sonra bayanın benimle kavga eder diye cesaret edemedim. Geçen sefer geldiğim zaman boynumda babamın yazdırdığı muska vardı. Ben demek senin beslemen miyim? Sana küstüm.. Mahsus selâm eder her iki ellerini hasretle sıkarım. Affet. Seni hiç aklımdan çıkaramıyorum ki.... Kırmızı şeker yedirilecekmiş. Her tarafımı koparıyorsun. O'na gelen derdler bana gelsin.. Ah bir kere sen benim bayım olsan. Haydar'ıma bakmaz ki. Al. Evine gelsem mevlut okutacağım. Merhametsizsin. Aman Rahim sana büyük ricam : Haydar'a iyi bak. Halâ bir ses çıkmadı. Beni merakta bırakma. O benim oğlumdur. Teşekkür ederim. Kurban keseceğim. Aman Rahim paraya. Ben sana alıştım. Allah aşkına bir gün daireye getir de gözümle göreyim. Emaneti sanadır. sana domuz gibimi göründüm. Allaha ısmarladık sevgilim. Tam yirmi lira verdim Haydar'ımdan bir haber getirsin diye.» «Rahim bey. Ellerini hasretle sıkarım. Oğlumun o güzel gözlerine Kadriye annesi kurban olsun. ... Çocuğun canı bir şey ister de almazsan ölümü öp. Ben sana öylemi yapıyorum. Bu muskalar yalanmı kuzum? Allah bizim çekdiklerimize acısın. Domuz gibi görünsem beni öyle sevmezdin ki. Şerbet yapsınlar..» «Sevgili Rahim bey. Sen yüreksiz bir adamsın. Kardeşlerime kaç kere «Rahim'ciğim» demişim. içirsinler. O'na kızamık hastalığını sordum. Çok hasta değilse. Bu tütüne alışmaya benziyor. Acele ediyorum.. Ben de senin kadar dertliyim. Bizim komşuda bir İstanbullu Lâtife hanım var. Benim üzerime bir hal geldi. Haydar'ımı doktora götürün. Sana mektup yazmadığım için bana gücendin. Oğlumu senden canlı canlı isterim. Ben hastayım. Senden ayrıldıktan sonra dünya gözüme zindan kesiliyor. Ben artık sensiz duramıyacağım.. Doktora iyice muayene ettir. Kusur bende. Anası olacak kaltak alçak bir kadındır. O kırmızı şekeri şekerciler bilirmiş.

evli ve iki çocuk sahibi bir erkek üzerinde kavga eden ana. Adıyaman şalvariyle Arap kefiyesinden .. ağlamak üç gün» demişler.. Arada sırada.. Seni elimle soyacağım. Anadan doğma. Sen bana ne yaptın ki ben böyle yanıyorum. O'na kızıp dururken giderek merhamet duymaya başlamıştı. Beraber yatacağız.. kızıyla... Anamla babam yarın gece Banazi'ye gidecekler. Ben artık senden hiç utanmıyorum. Sofrada. Seni öyle özledim ki. sokağa atmaya kalkarsa. kurşunlarla beraber hacaleti de yalnız başına Kadriye ve bir parça da ailesi mi çekecekti? İstanbullunun tahmini hilâfına pederin bir de namusu ayaklanır. Ne kadar sevindiğimi tarif edemem. Hiç duramıyorum.. Bir resim daha yollamışsın... Doyana kadar. O'na anlatmıştı ki erkeklik bıyıktan. Ve yüksek sesle. Doyuncaya kadar öptüm... Ben senin derdinle artık öleceğim. kızı reddetmeye.. bir çocuğun sıhhati hakkında 20 liraya haber ulaştıran ve bazı geceler evine sevdalıları kapatıp savuşan Güley ve tabiî.. Gözlerini benim yerime öpmedinse ölümü göresin. Seni iki mememin arasında taşıyorum... Beni öldür.. «Ölsem senin yanında soyunamam» diyordum ya yalan. Hep bunu düşünüyorum. Ne olursa olsun seni içeriye alacağım. Hasretine dayanamıyorum.. inanılmaz bir tesadüfle Kadriye'nin haberdar olmasını istiyordu... Tözey'in yanma. pek beşeri bir hisle bu yardımından. bu önündeki kâğıtlar daha edepsiz bir feryad kopararak herkesi buraya toplıyabilirlermiş gibi elini üzerlerine kapattı. «Kocacığım. mektuplarını taşıyan. Seni doyuncaya kadar öpeceğim. Resmin ne güzel çıkmış. Seni benim yatağımda yatıracağım.. Gördüm. Deli olmuşum ben. Allah senden razı olsun. Tuz gibi eriyorum. Seni doya doya öpemeden öleceğim diye korkuyorum. Bende seni öpeceğim. Günler istanbullu için oldukça rahat geçiyordu. Bütün çamaşırlarımı çıkaracağım.... Yüzünü hiç görmediği bu kızcağızı ruhunun en derin en hasta —yani en dejenere— taraflariyle tanımıştı. Kızını sevdiğinden ayırmak için muska yazdıran baba. onların yanında otururken farkef firm eden etime bastırıyorum. Varlık vergisi vermek için.. — Dehşet. Ben senin erkekliğini yiyeceğim. içinde böyle çapraşık münasebetlerin gecenin en geç saatlerinde kolayca cereyan eden bir kasaba mahallesi bu işlerden hisselerine göre derece derece mesuldüler.. Kocacığım...» istanbullu. dedi.Haydai'ı dün daireye getirdin.. Seni göğsümde yatıracağım. Bereket.» «Sevgili efendim.. Abdurrahim beyle anlayacağı şekilde konuşmuştu... Şimdi. Mektubunu bugün aldım. Az kalsın. Dünyada senden daha tatlı bir şey yokmuş. kalay kakmalı kuka tespihten. Bu isterik çocuk doğruca Tözey'in yanma gidecekti. Her taraîını kanatacağım. kendi kendisine böyle olamazdı ki. Onyedi yaşında bir çocuk. Birisine iyilik yaptığı için memnundu. Ben senin uğruna deli olmuşum.» diye ağladım. İsterse bayanın görsün. Bana artık ne istersen yap. Mebus hamamlarında beyleriyle beraber yıkanmak imkânına nihayet malik olan kadınların havadisini kız kardeşine getiren delikanlı. «Ölüm bir gündür.

«İşte denilecek. —yani muvaffakiyetini müşkilâtı ölçüsünde kıymetlendirmekten — zevk duyuyordu. bunları alınız.» Anladınız mı? Kadriye hanım. Anlıyor musunuz? Mektubu ben yazacağım. Eğer sokakta silâhla taarruza uğramak size herhangi bir zarar verirse ben gerek içerde ve gerek dışarda onu da ödemeye hazırım. . hattâ salondan çıkarken davacı Avukatını bu pek ihtiyar. dört buçuk senesini asri cezaevinde geçirirsiniz. tabiî. O zaman elbette yaptığınız fedakârlık daha az değerlidir. bunu O'na inandırmak kolay bir iş değildi. gerekse O'nun ailesini yumuşatmış olacaktır. Bu hareketinizin mânasını muhakkak anlar. Üç. Mektupları gene o atlas bohçaya. pek ufak tefek bir adamcağızdı bir tokatta baygın olarak yere serdiği duyulmuştu. Burada susmak lazımdı. dört sene evveline gelinceye kadar dünya üzerindeki en mühim meseleleri keklik beslemekten ve siklavi tay sahibi olmaktan ibaret sayan. çalıştığı dairede müteaddit takdirnamelerle taltif edilen altı sınıflı iptidaî mektebinden mezun hem küçük memur hem zengin bir derebey sülâlesine mensup bulunduğundan iki defa betbaht bir adamcağıza merdane hareket ederek bir genç kızın kalbine gidecek yolu göstermek. hadiseler gerek sizin refikanızı. İki senesini burada. Az vakitte kavuşursunuz. ve böyle olduğu için de. Bunları itina ile saklayınız. Bu sözlere karşı Abdurrahim bey bir tek sual sormuştu: — Mektubu yazmayı vadediyor musunuz? Mahkemenin bilmem kaçıncı celsesinde bu celse gizli yapılmıştı Abdurrahim beyin pek sinirlendiği. zulmetseler 12 seneyi aşmaz. uçlarım sanki dua okuyarak hazin ve erkekçe kelimelerle düğümleyip.. istanbullu yukarda bulunduğu için meseleyi topal Sefer koşup anlatmıştı. İstanbullu. Yaktıktan sonra. İlk karşılayan. İşte ben o itimadı en müşkil şartlar içinde suistimal etmedim. Yahut İstanbullu bunu pek zor başardığını zannetmekten. Bir genç kızın bir erkeğe mektup yazması ona olan itimadını gösterir. Yakında bir af olmazsa beş. Size verilecek ceza. İsmimi her zaman taşıyabilirsiniz. — «Geçmiş olsun beyim» diyecek oldum. siz bana. En doğrusu hepsini derhal yakmaktır. altı sene sonra dışardasınız. Yüz seneye mahkûm e3ilseniz yolunuzu bekler. Hele mevzubahsolan mertlik çarşı ortasında bir kız çocuğunu iki kurşunla yere sermek de olamazdı. yiğitlikten dem vururken herkesin en namert heriflerin bile duyduğu kolaylıkla ne güzel sözler söylemişti. benim erkekliğime güvendiniz.. mühim bir şey yapıyor gibi Abdurrahim beyin önünde sarmış. Bu vakanın hikâyesi. o gün mahpusaneye Abdurrahim beyden daha evvel geldi. Meraklılar yolunu bekediler. namussuzca bir hareket imkânı kalmaz. Izollu Ağalarından Ismik Ağa idi.ibaret değildi. Hayatıma karşı sizin şeref ve haysiyetinizi korudum. Tabiî. cezadan ucuz kurtulmak gibi sefilce. Karşısındaki gözlerde doğup batan imkânsızlığı sezerek lâfını biraz yumşattı: En iyisi yakmamalı. — İşte bu da oldu azizim demişti. hassas bir kızdır. Mahkûmiyetten sonra güzel bir mektupla bayana yollarız.

«Aman sen bilirsin. Her gelişte çekiyor herifin paralarını. Hepsi bu kadar Bir hafta sonra karısının çocuklarını alarak memleketine gittiği duyuldu. Bunun altıda birini yattıktan sonra yani tevkifinden bir sene. Güley'i bulamadı.. Meraklandım doğrusu.. Neredense... — Hayır mı? — Şu Abdurrahim bey yok mu? — E... İstanbullu yalnız kalınca rahatsız rahatsız düşündü. Ceza tasdik olalı.. Bugün. Kadına yolu düşerse cezaevine uğraması için haber göndermeye karar verdi. Güley. Güley hep geliyor. İstanbullu bu kararı iki gün unuttu.. 1943 senesinde piyade askerliğinen 67 ay daha az bir müddet. — Galiba bir tokat da sen istiyorsun. Sefer'e aşağıdan bağırdılar.. yirmi gün sonra fişi doldurulup bir asri cezaevine gönderilecek.. demirin önünde konuşuyorlardı... Bırak. Daha bir hafta sonra Abdurrahim beye ceza verdiler. Tuu namusuna.. Kaç gündür geliyor.. — Ne olmuş Güley'e? — Demin geldi. Allah. Şimdi sordum hâlâ ağlıyormuş.. O Rahim bey ağlamaya başlamaz mı? Güley denilen orospunun eline davranıyor. herifin eline gün kâğıdı verdiklerinden beri..— Ne var? — Bugün mahkemede Avukata. Kürtlük de berbat oldu. karının elini öpecek..... Kadının elini öpecek. inadına kalabalık. Beyi çekti götürdü.... 8 sene 4 ay. Sebep neymiş bey? Erkek karıya karşı ağlar mı? Sen bir Abdurrahim beysin. Aralarında ne olmuşsa olmuş.» Abdurrahim beyin çekinmesine bakılırsa işi Güley'den öğrenmek daha doğru olacaktı. Geri kalan yedi seneyi bir senesi beş ay sayılarak topu topu 35 ay zarfında bitirecek... bahçeye çıksam içeri giriyor. İstanbullu telâş etmeye başlamıştı.» diye yalvarıyor. «Allah. İki gün de haber götürecek gardiyan.... Cuma nihayet karıyı koğdu.. Bir öğleden sonra topal Sefer gene başmı iki tarafa sallayarak odaya girdi. İçeri girsem bahçeye çıkıyor. — Sebep? — Sebebini öğrenemedim.. kendisine temyiz etmemesi de ihtar olunduğu için ceza katiyyet kesbetti... Yıkıl karşımdan!. dört ay. Bir aydır. Hani O'nun yanma bir kan geliyordu? — Güley mî? — Adı batsın. sen bilirsin... Kumar erkek işi.. istanbullu sordu: — Ne var ulan Kürt? — Bırak beyim. — Rezilin biri imiş? — Kumara mı başladı? — Keski kumar olsa. Çoktan beri Abdurrahim beyle konuşmamışlardi. Şimdi farkına varıyordu ki kendisinden âdeta kaçmıştı. Abdurrahim beyin herkesin ortasında hüngür hüngür ağlayarak bir kadına yalvarması için bir tek hadise . dedi. 35 Ay.

Oturmuyordu. Gene aynı kıyafetteydi.. — Avukat bir taraftan. meseleyi kıza münasip şekilde ınlatması lâzımdı.. — Mektupları mahkemeye verdiniz mi? — Verdik... Hamdolsun sekiz seneye indi. — Cenneti bırakın. yalvardım.. Mutlaka Kadriye'yi ailesi iyi. — Benim sözümden mi? İstanbullu. — Büyük mü? İzam da etmeyelim. Bir kere 12 yıl ceza vermediler. pederine söyleyeceği makul ve insaflı sözleri tasarlamaya başlamıştı ki. Güley'in önünde ağlamış olmasına rağmen üzerinde yenilmiş bir insanda bulunması lâzım gelen hiç bir kederli taraf yoktu. fakat telâşlanarak gözlerini kırpıştırdı.vukubulmuş olabilirdi.. Tekrar ve bu sefer Abdurrahim beyden yana müdahale etmesi. zaman zaman hayatın gidişine kendi hayaliyle karışır.. — Rahatsız etmedik ya beyim. en iyi çarenin. böyle vaziyetlerde.. kötü birisine veriyordu. — Estağfurullah. Lâkin karı kısmını bilirsiniz. Evet. istemeden karıştığı ve epey de marifet gösterdiği bu macerada artık bitaraf değildi. — Hepsini mi? . Mahkemeye verdik.. Yalnız kapıyı âdeti olmadığı halde vurmuştu. ondan birkaç adım ileri atılıp birtakım düşünceler hazırlardı.. — Vallaha beyim. manasız ve kabul edilmeyecek mazeretler sıralamaktansa.. galiba bir hata yaptık.. Oturun rica ederim.. Abdurrahim bey bir iskemle çekip oturdu.. Fakat ne de olsa kendisi de bir insandı.. anlamayarak. Kefiyesinin saçaklarını. kibirli bir kadının saçlarını arkaya atması gibi başının bir hareketiyle omuzlarına koydu. O bunları yaparken İstanbullu büyük bir sıkıntı içinde söze nerden başlayacağını düşünüyordu. İstanbullu. — Keski oniki sene verseydiler de sizin sözünüzden çıkmasaydık. Şimdi de kıza yazacağı acıklı mektubu.. — Evet beyim. yanlış öğüt verip işi berbat etmiş gibi kendisini kabahatli bularak telâşla yer gösterdi: — Nerdesiniz? Ben de sizi görmek istiyordum. Genç ve güzeldi. Kızdan alınacak cevaba göre.. Nihayet. beşinci gün ikindi üzeri Abdurrahim bey odaya girdi. istanbullu da. Cebinden tespihini çıkardı. Büyük bir hata. — Ne diyorsunuz? Sakın mektupları. bütün edebiyatçılar gibi. İstanbullu.. Karı bir taraftan beyim. «Ben» diye başlayacağına: — Biz dedi. Ben «Olmaz» dedim. babasını çağırıp açık açığa konuşmak bile icap ediyordu. Abdurrahim beyin gösterdiği büyüklüğe karşı bu hareket haksızlıktı. Hele oturun. bana düşmanlık ettiler. Siz neye «Olmaz» dediniz? — Mektupları mahkemeye vermek meselesine. doğrudan doğruya kabahati yüklenmek olduğunu kestirdi. Ben mahvoldum. Âdem Aleyhüsselâm'ı cennetten.

— Tabiî. Resimleri de verseydiniz bari. — Kadın Aza? Mahkeme Azasını soruyorum. — Vay başınıza bir de felâket mi geldi? ... Karı dedi ki. Burada namustan bahsedemeyecek birisi varsa. — Durun bakalım. — Yiğit adammışsınız Abdurrahim bey. Bana söz vermediniz miydi? — Söz vermiştim. — Kızı size vermediği için mi? Daha doğrusu reddetmek suretiyle onu sizin avucunuza ister istemez düşmesini temin etmediğinden mi namussuz. Bize kendi eliyle düğün yapacaktı.» dedi. Karardan sonra kıza mektup yazdınız. Babası kabul etmez diye düşündüm. Lâkin ben O'nu seviyordum. bir satır el yazısı göreyim. Bizim hanım. İyi haber almışsınız.. babası reddedince. — Değil mi efendim? — Haketmiş...... İstanbullu aynı zamanda hem öfkeleniyor. — O da oradaydı. sokakta kalacaktı. Aklını celin diye.. hem de hiç bir mesuliyeti kalmadığı için: RAH ATLAŞI YORDU: Aferin. Kız. Bizim hanım alıp beraber memlekete götürecekti.. Şimdi anlıyorum. — Babası orada mıydı? — Oradaydı. O kadar ucuz olmaması lâzımdır... İmkânı yok. — Yalvardım.. — İyi ama beraber ne demiştik. Tuu. Herifin namussuz olduğunu kestiremedim. — Resimleri de verdik. Güley'e yalvardmız.— Hepsini.. — Siz de hayvan gibi bu saçma laflara inandınız mı? — İnandım. Mahkemede mektuplar okundu mu? — Okundu.. Avukatı doğduğunuz celse mi bu? — Evet. Kulak asmadı değil mi? — Tamam. — Avukat tokadı neden hakketti efendim? — Bana.. «Babası yemin etmiş dedi. Benim O isimde kızını yok demiş. Güley'i gönderdiniz.. — Yalnız alçak mı dedi? — Evet.. Başıma gelen felaketi. hem iğreniyor... — Ne yaptı? — Yüzünü kâğıtla kapattı. salondan çıkarken.. Burada Kur'an'a el bastırdım.» dedi. — Babası? — Ağlıyordu.. Demek hepsini verdiniz. İyi Vallaha. — Kendimi kaybetmiştim. Bizim hanım da yemin etti.. O — Ağladınız da.» dedi. «Siz alçak bir adammışsmız. Yarısında «Yeter Reis bey tahammül edemeyeceğim....

— Yazdım.. kendisinin mektupları mahkemeye vermemek nasihati arasında nasıl taban tabana zıt bir düşünce olduğunu anladı. — Açık yazdım... — Abdurrahim bey. O da kızın babası gibi kabul etti... Siz muharrirsiniz.... Bu sekiz sene dört ay zarfında kıza kim talip olursa bir tanesini yollardık.. Allah ne takdir etmişse o olacaktır. — Haklısınız beyim. Bırakalım. — Düşündüm. Evet. Eskidenleri Kadriye'yi severmiş de vermezlermiş. Çaresizlikle odayı enine boyuna biraz dolaştı.. Derman bulamadım.. Ben ne budalayım. Mektupları hiç olmazsa top yekûn vermeyecektin.. kabul etti. — Sahi.. Sağ yumruğunu sol elinin içine yavaş yavaş vurarak gülümsedi: — Haaa. pezevenk. Sonra yerinden kalktı. Kızın kalbini yumşatalım.. istanbullu birdenbire bu sözle. — Açık yazsaydınız.» diyor.. Fıkara diyerek...... Şimdi ne yapalım istiyorsunuz? — Bilmem ki... Komşularında bir genç zabit vardı. inanmadı ki üç günde cevap aidim. İstanbullu yumruğunu gevşetti. Size danışmadan öyle mi? Kızı reddedip sokağa atacakları yerde. Daha bir sürü hakaret.. Lâkin bir mektup.... — Vallaha beyim siz keramet ehlisiniz.. — Neyi?..— Kızı evlendiriyorlar. Vazgeçerdi. Fakir bir çocuk. Bu herife Kürtçe de söylese hiç bir şey anlamıyordu. «Kadriye hanım. Şu mesele. Pekâlâ Abdurrahim bey.... Mektup yazmış. . Demin büyük hata dedim ya. hergele. — Söz mü vermiştim? Ben sizi.. Yazdınız mı yoksa?.. Şimdi mektup yazmak faydasız mı? Siz ne fikirdesiniz? — Ben şaşırdım... Ben dilim döndüğü kadar yalvardım. Hiç bir şey düşünemiyorum. — Vay alçaklar vay.. Başka bir çare düşünmediniz mi? Meselâ delikanlıya hadisenin içyüzünü bir mektupla anlatıp.. dünyada deyyus. Meseleyi duymuş. Zaten söz de verdinizdi. Meğer onları taşımayı haketmişsiniz.. Öyle ya. — Anlaşılıyor. Eğer ezelden Kadriye hanım size kısmet ise bunu hiç bir kuvvet bozamaz. Bu işi zorlamayalım..... Şimdi veriyorlar. pala bıyıklarınıza lâyık olmayan bir erkek sanırdım.. Kahkahayla gülmeye başladı. Acıklı bir mektup yazınız.. Bıyıklarımı mı? Ne münasebet. namussuz bir tane değil ki.. İşte muharrirliğin kırk yılda bir kere işe yarar yeri geldi. — Değil mi beyim? — İyi ama Abdurrahim bey. size yüz verseydi onu kahpece vurmazdınız. Yarısını saklamalıydın. Ben muharririm.. — Orasına amenna.. Keşki sözünüzü dinleyip mektupları vermeseydim.. Lütfen bir acıklı mektup yazınız.. Siz muharrirsiniz.. — İyi öyleyse..

kabil olduğu kadar işaretle anlaşmak isteniyordu. «Hayvanı bir kişnemedir aldı. Malatya şehrini bir korkulu dedikodu kaplamıştı. «Hergele'yi.. Ben diz çöktüğüm yerde yüzükoyun toprağa kapandım. Puşt'u bırakıyorlar da hâşa sümme hâşa.. hayvan sanki doğurmuş ta tayına sesleniyor. Kıyamet alâmetleri.. demir parmaklıkla. Gökte. kendinden âdeta geçmiş bulmuşlardı.. Birdenbire dünyayı zelzele tuttu. Ertesi gün duyduk ki Erzincan batmış»..) çölde Şeyh'i böyle görünce aklı tarmar olay azmış.» diye bağırmış. O sırada bir şimşek (Silo ağa buna şimşek diyor ama..) Bir şimşek etrafı yeşile «Gark etmiş». Şeyh'in başı üstüne inmişler.» Erzincan'nm «hâk ile yeksan» olmasından bir gün evvel Şeyhi ziyarete gidenler.. sabık tahsildar merhum Ali beyin onaltı yaşındaki kızı Necla (bu Necla da Şeyh Süleyman efendi'nin müridlerinden birisidir) .. asilzade yerin evlâdı olduğunuzu nasıl unutursunuz? Erkek ağlar mı hiç? Hele sizin gibi bir erkek. «Medet ya Şeyh'im.— Mektubu şimdi bırakın rica ederim. Erzincan'ın battığı gece. 1939 Ağustosunun 31'inci günü de tıpkı tıpkısına aynı sözleri söylediğine yemin ediyorlardı: «Alâmetler belirdi... «Aman Yarabbî. başında yeşil sarık. Hayvandan yere atlamış. Ayıptır. — Aman ha.» Erzincan felâketinden bir gün evvel de gene böyle mırıldanmıştı ve o gece.... Almaya razı olursa mektup söker mi? Orta yerde bir namussuz varken muharrir buna hiç bir çare bulamaz. parmağını dudaklarını götürüp «Sus.. cahil adam ne bilecek kış mevsimi şimşek olmaz ki Nur demeli.. alçalmışlar. sırtında siyah cübbe. Silo ağa. Namussuz herif «Namussuz» kelimesini söylerken zevkten gözleri parlıyordu. Sona şark tarafının gökyüzünü göstermiş. Bu sefer de ortalığı bir beyaz ışık kaplamış.... Malatya mahpusanesine birdenbire ağır bir çekingenlik çökmüştü. — Aman haaa.. — Aman ha. Aman. Süleyman efendi kuluna gazap vermiyesin. Ayağını bir kere toprağa vursa... En kıymetli müridi Kara dayı'yı bile bir göz hareketiyle tersleyip «Yerin dibine» sokmuştu. Şeyh Süleyman efendi. belinde bir kocaman boru sokulu olarak görenler olmuştu. Kelimeyi şahadet getirmeğe başladım. Sanki alçak sesle konuşuluyor. Bir büyük cinayet işlenmiş de insanlar kan üzerinde yürüyormuş gibiydiler. kendisini Izollu köprüsünün beri tarafında.» O günlerde.. Jandarma süngüsü ve Gardiyan kilidiyle zaptedilir bir adam değildi. Gözleri iki kere şaşılaşmıştı ki bunun manasını bilenler bilirdi.» diye bağırması üzerine Şeyh'efendi.... Şeyh'efendi ayağını öfkeyle yere vurup.. diyor. «Allah» diyeni getiriyorlar. (Silo ağa O gece şehir'den köy'e dönüyormuş.. Nihayet erkek olduğunuzu unutmamaya mecbursunuz Abdurrahim bey. Onbeş müridiyle Şeyh Süleyman efendiyi getirmişlerdi. «Feyekûn.. iki tane yıldız peydahlanmaz mı? Yıldızlar alçalmişlar... Durun ağlamayın ama.. Şeyh Süleyman efendi'yi Dünyanın batacağına bir alâmet canım. Hazret'i bir derin murakabeye dalmış.» işareti vermiş... kelepçeyle.

Fakat bu bozuk dünyanın birkaç ermiş kulun yüzüsuyu hürmetine durduğu da muhakkaktı ve bu ermiş kullardan birisi de Şeyh Süleyman efendiydi. «İdrâki maâlî bu küçük akla gerekmez. nefeslerini . «Dişleri birbirine vuruyordu. bu kadar «Ayıp» lı olan bir adama Müslümanın bu derece tapmasını Kâşif Hoca'nın hoş görmediğine ve Peygamber lafını kinayeli söylediğine hükmettiler. Sus. Dünyanın bozulduğu muhakkaktı. hastalara bir kere bakıp. birçok herifleri zelzeleden sonra anadan üryan.. Kıbleye dönüp secdeye kapandı.» diye meseleyi ertesi gün anasına anlatmış. Yalnız bir defasında. Lâkin akıl ermez bir cihet var: Yıkılmayan binalardan birisi de Erzincan kerhanesi. Hazreti Muhammet Aleyhüsselâmın âhır zaman Peygamberi olduğu malum iken.. geliniyle aynı yatakta ölü bulmuşlar. Nice nice kerameti zahir olmuştu. Ayakları ve entarisinin etekleri ıslaktı. Umumiyetle Şeyh Süleyman efendinin bazı taraflarını beyenmeyenler henüz sakal bırakmamasını. «Ne demek bu? Allah. Omuzlarında kar taneleri gördüm. esrarengiz esrarengiz gülümsemekle iktifa etti. kız pişirip getirmiş. Dışarı çıktı galiba diye beklemiş. Bu rivayetler ağızdan ağıza gezerken Erzincan'ın başına gelenler duyulunca halkı bir merak sardı. Efendi. Gece yarışma doğru Şeyh efendi kahve istemiş. inanmamak kâfir olmaktı. Kahveyi içmedi. Bir de bakmış ki efendi yatağında yok.. Biraz sonra Şeyh hazretleri içeri girmiş. «Bunu Peygambere götürün» diyerek Şeyh Süleyman efendiyi salık vermişti. sözün son derece sarih olduğu ve başka manalar aramanın icap etmeyeceği fikrindeydiler. Hamamlarında oğlan oynatıp fi'li livata'ya müptelâ imişler. Benim içim bir tuhaf oldu.l Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez. Bu «haklı fikre» ilk günlerde öteki taraftakiler de itiraz edemediler ve bütün Malatya. Ehli keramet ise Şeyh Süleyman efendi kendisini de müritlerini de halâs etmeli idi. oğluyle beraber yakalayıp aklını şaşıran bir derin ulemâ kaç kere hasta okutmağa çağrıldığı evlerde. Ağlamağa başladım. Diğerleri. orospu kullarına neden merhamet kıldı?» Bunun hikmetini birkaç kere Şeyh Süleyman efendiye sordular. kadınlara bilhassa genç kızlara el vermesini.l dedi.. Oğlu askere giden bir herifi bir herifi değil. 'Sus çocuk.. Zâten inkâr kimin haddiki bütün Malatya'nın kerametine iman ettiği Kâşif Hoca bütün parasıyle ekmek alıp köpeklere doğruyan ve sekizinci karısını. Şeyh hazretlerinin hapse mahkûm edilmesi garazkârların ekmeğine yağ sürdü. ikinci cihan harbinden daha müthiş bir vaka ile allak bullak edecek bir mucizeyi. Zelzele Malatya ve havalisini de fena halde sarstığı halde mal ve can kaybına sebebiyet vermemişti. ticaretle uğraşmasını (bir büyük hazır elbise imalâthanesi işletiyordu) ve diğer emsalinin aksine güler yüzlü olmasını ve muhitindeki büyük tesirini çekemeyenler.» buyurdu. Kâşif Hoca'nın bu sözü ne demekti? Bunu Malatya'nın uleması çok düşündü ve iki parçaya bölündü.Şeyh'in hanesinde misafirmiş. 'Dışarı mı çıktınız efendim? ' diye sordum.. batmağa mahkûm bir lânetli memleket olduğu malumdu. 9 kazası 100 küsur köyü civar Vilâyetlerin ahalisiyle beraber Şeyh'in oribine yakın müridi mahpusluğun ilk haftasında dünyayı. Erzincan'ın evel eski.

Hangisi nerede rastlarsa Küçük Ali'nin acele işi olduğuna aldırmayarak bîçareyi âdeta zorla kahvelere sürüklediler. Dilim tutulmuş. yapılan tahkikat neticesinde efendinin kerameti sayesinde kilitli kapulardan geçerek. Şu cigara gibi yanayımki. Keramet kırıntısını gardiyan küçük Ali görmüştü. Şeyhin taraftarları. «Meraklanma. Bu ilk hafta okadar hailevî geçtiki Cezaevi müdürü Mehmet Erdemir bey bile rahat bir uyku uyuyamadı.. beyaz ipekten entarisini savura savura koridorlarda. «Allah beterinden saklasın» böyle bir iş. kapunun demir parmaklıkları arasından «Cigara dumanı gibi» geçip önüne dikilivermişti.. Müdür bey üstüste. kerametin bu canlı ve samimî şahidini. Biz sizi mesul etmeyiz. Yüzüme bakıyor da. rastladığı insanlara gülümseyerek.. Yahu Allah beterinden saklasın. — Aman haa. avluda. Eski muskalarını kuşandı. Çıkıp gitse ne yapardık? Hiç. Küçük Ali. yallah diyip sırra kadem basarsa meseleyi yüksek Vekâlet'e nasıl arzedecekti? «12l13 Ağustos 1943 cuma gecesi saat 11 raddelerinde nöbetçi gardiyanı falan mahpusları kontrol ettiğinde gizli âyin yapmak suçuyle 3 ay hapse mahkûm olup Kutbülzaman lakabıyle maruf Şeyh Süleyman efendiyi yatağında bulamamış.. Bereket merhametli bir adam.. Yeminle «Kitap çarpsın» diyerek anlattığına bakılırsa asıl mahpusaneyi müdüriyet dairesinden ayıran büyük demir kapıyı besmeleyle kilitleyip sandaliyesine yeni oturmuştu ki Şeyh Süleyman efendi.. Şu hale göre Şeyh Süleyman efendi de bir emri İlâhî'yi yerine geirmek için kendi arzusuyle nefsini daha doğrusu fânî kalıbını mahpus ettirmişti.» İşte bu korku ile gardiyanları daireye toplayıp sıkı sıkıya tembih etmişti. işte bu elindeki cigaranın dumanı gibi bey. Şeyh hazretleri kapıyı geçip karşıma dikildi. gülümsüyor.. Aman haa. Mübarek gülümsüyor. Adama deli derler. Parmağını ağzına götürdü. Döndü de içeri girdi.. Aman Şeyh'im... «Aman Şeyh'im. çaylar ısmarladılar ve kahve halkına karşı hadiseyi tekrar tekrar ve yüksek sesle anlatmaya mecbur ettiler.» dedi. Hamailini üstüne aldı. Aman.keserek beklediler..... Üç besmele çekip kilidi şırpadak kapadım.. Bu vaka şehrin üzerine gece karanlığı gibi çöktü.. onbeş senelik müdüriyet müddetince hiç basma gelmemişti.. Her yere girdi.. Apdestsiz yere basmayarak namaza başladı ve içkiyi terk etti. Şeyh getirildi getireli hepsi abdestli dolaşıyorlar. demişti ki günlerden beri gerek mahpuslar gerek gardiyanlar ve gerekse jandarmalar arasmda tekrar edilen ümitsiz nida ve tehlike işareti işte buydu. koğuşlarda dolaşıp duruyordu. boş vakitlerinde Kur'an okuyup salâvâtı şerife çekiyorlardı.. duman gibi mübarek.» demişim..belki yüzüncü defa anlatırken dudakları kuruduğu için bunları yalayarak şöyle söylüyordu : — Müdür beyin tembihi var. Şeyh efendi. münkirlere karşı çıkarmak için altı defa büyük ziyafetler verdiler.. . Bir hafta sonra bir küçük keramet kırıntısı müstesna akıl almaz bir hadise vuku bulmayınca mahpusaneciler biraz ferahladılar.. Anahtarı cebime sokmağa fırsat elvermedi. Şeyh efendi.

Koşarak mahpusaneyi tuttum... Medet..» diye eteğine davrandım. Şeyh Süleyman efendinin ortalama bir hesapla onbin müridi olduğu söyleniyordu ve münafıklar ve garazkârlar tarafından şöyle hasis bir hesap çıkarılıyordu: Beher müritten senede birer lira gelse onbin lira... yağmurlu bir akşam üzeri hikmeti hüdâ kamyon bozulmuş. hayır müesseselerim gezmeğe karar vermiş. Bu da Şeyh efendinin müritlerinden birisiydi.. Lâkin mahkemeye elyazısı delil oluyor diyerek kaç zamandır bu âdeti terk etmiş.. «Ben beni kaybedecektim. evvelâ rızk meselesini halledelim.. Nitekim... tarlalardan. Sırtıma dokunmasıyle aklımı başıma devşirdim. Yedi sene evel bir âyin esnasında baskına uğrayıp üç ay hapse mahkûm edilen Şeyh efendi. istanbul'dan nice nice beylerin ya bizzat geldikleri. makinenin arıza vermesini müridan Allahm bir lütfü sayarak kadınlı. Namazı tamamladım.. Silo ağanın köyü Fırat sahilinde.» diyerek beni tersledi..» diye fısıldadı. hayret edersin. otuzbin. Şeyh efendiyi koydunsa bul. Bu seferki iş.» diyerek baskın vermiş. büyük Cami'de.. göğüs darlıklarına. «Medet Şeyhim..» Eskiden muska da yazarmış. «Sakin ol Hacı. Elinde bir gül goncasryle karşıma çıktı.. bahçelerden. Şeyhi götürmekten başka çare bulunamamıştı. Hatta bir keresinde Elâziz Paşasının karısı mı. yahut mutemet bir adamlarını saldıkları malumdu. Geri dönerken Silo ağanın hanesine iki kilometre mesafede. çayırlardan aldığı da caba.. üçer lira gelse.. Bereket köylü yemek hazırlamakla meşgul bulunduğundan ancak konağın bir odasında . Tabiî üstüste beşer lira gelir. ellerinde tabancalarla «Davranma. Bir tek çay şekerine nail olup bunca yıllık cin tutmalarına.. Elli hanenin elli hanesi de tekmil Şeyh hazretlerinin müridi olduğundan. Şeyh efendinin dünyalığı da ahretliği kadar sağlam. İzollu'nun 35 pare köyünü hususî bir kamyonla kamilen dolaşmış.Hakikatte manevî varlığı serbestti. evrakı saklanarak infazı yıllardan beri geciktirilirken birdenbire gelip cezaya yatmayı aklına koymasın mı? «Mademki çileye teslimi nefsedeceğiz. Şeyh efendiyi sağ yanında görmüştü. Şoför tamirden aciz getirince çarnâçar halîfelerden birisi olan Silo ağanın hanesine ilticaya karar vermişler.. «Rabbim neye muktedir değil ki be adam. Bir de ne bakayım. Benim tekrardan dilim dolaştı. İmalâthanenin kârı. Mübarek çilehanesine dönmüş. erkekli ağanın konağına toplanmışlar. Allanın bir hikmeti canım. mışmış bahçelerini. kısırlıklara çare bulmak için Ankara'dan. senede ellibin lira. İşte o sebepten son yedi senedir Şeyh hazretlerini Hükümet rahat bırakıyordu. Bu seferki işe kâinat şaşmıştı. üstüne bir ürperme gelmiş. Bildiğimiz çay şekerine. Aynı gün. ikişer lira gelse yirmibin lira. Nahiye müdürü olacak dinsiz zaten baskın esnasında sarhoş bir halde bulunduğuna herkes yemin ediyor diğer bir dinsiz olan karakol komutanı ile birlikte.» diyerek çiftlikleri. Artık şekere okuyuveriyor. Hak bereket versin.. baldızı mı bir bayan derde uğramış. arka saflarda namaz kılarken selâm verdiği sırada. bir müddet sonra gardiyan Küçük Ali'nin şahit olduğu kerameti tasdik eden birisi daha zuhur etti. bir tepenin üzerinde kâin olup elli haneliktir. Sırtımı sıvazladı. Evvelâ küçük dilini yutmuş..

. Bahçe sahiplerinin gözü yıldığmdan bahçelerin yüzü ucuza kapatılmıştı. Gene bereket versin. Malatya mebuslarından bir zatın ortağı âdeta yanyarıya kapatmışlardı. Razı olmadılar. Fakat Şeyh Süleyman efendinin Halifeliğini becerecek mertebede diplomat olamamıştı. Elli kırat buğday teklif ettik. mızrak çuvala sığmadı.. Mademki ağzı var. Yana yakıla anlattığı hikâyeden yana yakıla. Yetişmesiyle çürümesi bir olur. esmer 55 yaşlarında bir adam şöyle dert yanıyor : — Para teklif ettik.. Hem de Şeyh hazretlerinin birinci Halîfelerinden iken. Geçen sene. taş kaysı kesilir.» Buna karşı Silo ağa pek uzun boylu.. Tabiî onların da yürekleri yanmış. dağ... Çayır zamanı idi. bir kurt ağası olan Silo için ölümden beterdi mahpusanede birkaç aklı eren meselâ istanbullu Murat bey işin içyüzünü sezdiler. Anlaşılan mebus bey de. Rüşvet yememiş olmaz. Almadılar. Üç toklu teklif ettik. Pekâlâ. Bir Acem seccadesi teklif ettik. Bu vaziyet karşısında mebus beyin ortağı.. Şeyh hazretleri de. bayramlık ve düğünlük esbablarıyle süslenmiş on sekiz karı ki cem'an otuzüç kişi yakalayabilmişler. Yevmiyeler her zamankinden iki çeyrek fazlalaşarak otuz kuruşa fırladı. — Neden? Deli mi bunlar? Deli değilmişler.. Bir köyün bir kocaman ağası olup da.. umumiyetle vilâyette mış mış'ın fevkalâde bol olması bu amele noksanını akıl almaz bir dereceye çıkarmıştı. Allah da bir kere Malatya'ya «kaysı verdim» buyurdu mu. devlet otoritesine başvurmak mecburiyetini hissederek karakol komutanına ve nahiye müdürüne ... Elbüstan kilimi. Silo ağa saf adamdı. însan elli verir. derelere cephanelik kazdınlması. bütün köyü. iki tane kilim teklif ettik. çünkü kendi köyünde Şeyh hazretlerini Hükümete teslim etmek. o kadar uzun boylu ki. Belki kendi işinde yani köy ağalağmda kurnazdır. Izollu ve havalisini bu sene daha başlangıçta bir amele noksanı sardı. Hükümet memurunun hali malum. yediden yetmişe kadar sürükleyip Malatya mahkemesine dökeceklermiş.. yüz verir.. Her ne kadar toptancılar vaziyeti fıkara güruhuna belli etmemek istedilerse de. oniki mevcuduyle zaten yükünü almış bulunduğundan Müddeiumumi karıları gayrı mevkuf bırakmak zorunda kalmış. Kaysı pek nazlı bir meyvadır. Haydi oldu olanlar.ileri gelenlerden on iki kişi Şeyhe o günden beri refakat eden üç halifesiyle on beş nefer erkek ve Şeyhin odasında.. Silo ağanın herkese gizlice söylediğine bakılırsa herifler biraz sabırlı olabilselermiş.. fiyatların umumiyetle yerden yavaş yavaş kalkmak üzere olduklarını. Lâkin ne fayda. Malatya cezaevinin karılar koğuşu. Delikanlıların silâh altında olması. birdenbire boşanıp arşıalâya sıçrayacaklarını sezmişlerdi. Izollu Nahiyesinin bütün mışmış (yani kaysı) bahçelerini Şeyh hazretlerinin ortağıyle. Mahpusanede eskiden beri mahpus olan müritler bu işi duyunca dizlerini döğdüler ve Silo ağaya ağızlarına geleni söylediler.. insana beyaz entarisinin altında ayaklarına sopalar bağlamış zannettiren. Etrafı gözcü koymadan. dallar meyvayı çekemez hale gelmişlerdi. çiçek üstünde iken bir soğuk dalgası ağaçlan tamamıyle yaktığı için bu sene.

irtica» kelimeleriyle dolu bir nutuk çekti. Mebus beyin ortağı sarhoş bir herifti. toklular kesildi. Izollu Nahiyesi. muavinler de olup biten işlerle Şeyh Süleyman efendinin ziyaretlerini birbirine bağlayamadıklarından birkaç gün de şaşkınlıkla. Meclis kurdular. Bunlar. Nahiye müdürünü çağırdılar. Nihayet mesele meydana çıktı. «Müsademeyi efkâr'da barikayı hakikat» doğdu.müracaat eyleyip «Muavenet» istedi. cehennemin azabını. Meseleyi Şeyh efendiye bildirdi. zaten Mustafa beyin de Başçavuş ve Nahiye müdürü beyle görüşeceğini söyledi. her ne kadar beş kuruş eksik yevmiye verecekse de. Yemekler yendi. mütegallibe. yarı cebren. Tarikat kardeşliğinin her türlü kardeşlikten üstünlüğüne sözü getirip kendisini hoşnut etmek isteyenlerin yarından itibaren Nakşibendî tarikati halîfelerinden Mustafa beyin bahçelerinde çalışmalarını. yalvarmak ve tehdit etmekle geçti. Yarı hatırla. Bir hafta sonra mebus beyin ortağı zevke kanıksamış olarak suyu geçip Izollu'ya girince ateş saçağı sarmıştı. Jandarma Başçavuşuna «Şeyhlik. Izollu mışmışlarının yarısını çürütmemek için Haktaâlâ'yı. Mebus beyin ortağı işe şeytan karıştı zannederken bilakis Allah’ın müdahale ettiğini anlayınca dini bütün bir Müslüman gibi kadere riza gösterip Ankara'ya «Takdir'e tedbîr uymadı» diye telgraf çekeceğine Izollu'nun Elâziz'e yakın olmasından ve Elâziz'in cumhuriyetin ilânından bu tarafa «İsyan mıntıkası» olmasından dolayı oraya çekti. Şeyh efendi. beş gün Elâziz'de yaşıyordul Yerine bir sürü ayyaş bırakmıştı. Aman. Başçavuşun korkudan avuçları terledi. yediden yetmişe kadar. mebusun kiraladığı bahçelere döküldü. Tabiî. iş güzelce yürüyüp dururken birdenbire hangi sebeple akasadığını hemen fark edemediler. cenneti. sola koştular. Kur'anı ve kıyamet günüyle beraber yardıma çağırdı. İki gün buradaysa. Müridan meselenin içyüzünü ifşa etmediklerinden. cennetin nimetlerini saydı. Fazladan Elâziz umumhanesinde dostu da vardı. dünyanın fânî olduğundan başladı. Köylere jandarma çıktı. Rejim. «bekaya» toplamak meselesinden köylünün ipi gayrı tabiî bir şekilde karakolun eline geçmiş olduğundan amele. rengi uçtu. zaman derken Şeyhin kamyonu etrafı süratle dolaştı. Ahirete geçti. gün kararmcaya kadar bahçelerde güneş altında terleyerek çalışan adamlara bir din gayreti sirayet etti. yedi cenneti. cehennemi. karakolun hiç kimseyi şurada. Embiyalık. burada çalıştırmaya hakkı bulunmadığını. «Şeyh Süleyman efendi gelmiş» sözü kulaktan kulağa yıldırım gibi yayıldı. Sağa koştular. Herif «Makine başına geçip Ankara'da Millet Meclisi'ni bulacağım. Şeyh efendinin ortağı «olaya» evvelâ kendi vasıtalarıyle «çaresaz» olmağa yeltendi. karıerkek Şeyh'in müridi bulunuyordu. memlekete ahlâksızlık. gâvurluk getiren heriflere yardım etmektense aynı zamanda sevap kazanmanın daha kârlı olacağını. Para etmediğini görünce «başını» açarak «Malatya'ya koştu. Şey'in . Bir kamyon tutup Karadayı'yı da yanına alarak yola çıktı. Ölü gibi yatağa düşeceklerine her köyde bir eve toplanıp Şeyhlerini ağırlamağa giriştiler. Yedi cehennemi. Şeyh Süleyman efendi de Allahına sığındı. Bey'e vaziyeti anlatacağını» yeminle söylüyordu. dualar okundu. Gün doğmadan işe başlayıp. Tavuklar.

Şeyh efendi. Fakat çok bunaldıkça perdenin. beddua edildi. Şosede otomobil'in horultusu duyulunca. Nahiye müdürü. Hep bir olup Hükümet'e.kuruttuğu. Emniyet müdürü. Hacı Hüseyin efendi.» lâfı duyulur duyulmaz.» sesleri gecenin içinde kıyameti koparıyordu ki devlet otoritesi derhal tertibat aldı. Karadayı'nm ezberlettiklerini yüzüne gözüne bulaştırarak sayıp döktü.» diye. hiç farkında olmadan. «Allah Hu. Silo ağa. Amerikan filmlerinde gördüğü gibi «Davranma yakarım. o tarafa kıvrandı. Şeyh'in öğrettiklerini. Şeyh Süleyman efendi'nin tevkifi haberi. mürit'lerine de. geliyormuş. Bu taraftan da Müddei umumi muavini.. Zaten «Şeyh Süleyman efendi tevkif edilmiş. Çavuş. haberi getirene iki kere üstüste «Sahi mi? Sahi mi?» diye sormuş. Silo ağanın konağındaki âyinde yetiştiler. Almanya'ya toptan devredilmiş bulunuyordu.. Kanun namına» diyip avlu'ya girdi. ilk şaşkınlıkla karıları olsun kaçırabilmek için muhtelit âyîn'i derhal harem selâmlık haline getirmek tedbirini düşünmüştü. Sana büyük demiyen kâfirdir. Jandarmalar. Halifelerine de misafir muamelesi yapıldı. gündüz Allah'u taalâya niyaz ediyormuş.. bu kadar sarih olarak ancak Şeyh'efendinin cezasını bitirmesine yakın anlaşılmıştı.Karılar odasında basıldı. hiç şüphelenmeden bir tarafını tutup yavaş yavaş kaldırarak işin iç yüzünü çırılçıplak ortaya serdi. «Gelsin de şu Murat beyin elinden din'i mübîn'i islâm'ı bir çif lâkırdı ile kurtarsın. Karılarla erkeklerin tamamiyle ayrılıp ayrılmadığını bizzat kontrol etmek isterken Ne fena tesadüf. Türk ırkından olduğunu üstlerine ispat etmek için elinde tabancayla pusuda bekliyordu. ceza evindeki sofuların Reis'i Bunlarm yarısı Reisiyle beraber Şeyh'in mürid'i idiler. Şeyh'i teslim etmekle ithama başladılar. Sonra yavaş yavaş Silo ağa'nın saflığını keşfeden «Köpoğlu köpekler» bîçareyi. fiyat temevvüçlerindeki hakları sırası geldikçe nazara alınmak şartiyle 1950 senesine kadar sevgili kardeşimiz. Fakat Şeyh'efendi'nin mahpusanede misafir bulunduğu zamanlarda ve bilhassa tahliyesinden sonra mahpusları şiddetle alâkadar eden okadar umulmaz hadiseler cereyan etti ki mahkûmiyet sebebi unutuldu.. gitti. Kanunlarına. En yakın karakoldan telefonla vilâyet makamı hadiseden haberdar edildi. Kısmı siyasî komiseri. sonra «Yarabbî sen nelere kadir değilsin. Allah Hu. Dönüşte zira artık mürşid'i kâmil'in irşat gezintisi nihayete ermek üzereydi. ilk haftalar Şeyh'e de. bu tarafa kıvrandı.. Onun da kendisine göre şeyhine çektirecek (yarması) vardı. Sonradan öğrenildiğine göre Şeyh Süleyman efendi bir senedir gece. Nat Pinkerton romanlarında okuyup.. Bu hikâye. kükürtlediği mışmışların nereye satılacağı henüz belli değildi ama. Hadisenin yalnız bir dahilî piyasa meselesi olmayıp devletimizin haricî siyasetiyle yani yüksek politikasiyle sıkı sıkıya alâkadar olduğu akümülatörlü radyosu vasıtasıyle gerek Berlin gerek Bari istasyonlarının Türkçe neşriyatını gece gündüz takip eden ve Tasviri Efkâr gazetesine abone olan Nahiye müdürü tarafından fark olundu.» Diyerek sevinçle' secdeye kapanmıştı. . Müdür hep atlayıp Şeyh'in arkasına düştüler. mebus beyin mahsulâtı. Adliye'sine söğüldü. gardiyan küçük Ömer'in de yüreğini sevinçle hoplattı. Birşeyler uydurmağa. Vali muavini bindiler.

kimini gözüyle halkı Karadayı'nm etrafına cemetti.... Şeyh'in Alevî düşmanlığı meşhur olduğundan yalnız Ali kulları somurttular.. yüreği ılık ılık bir hoş olacak kadar sevindi.. Bele ki ahiretimizi abad etmeğe çalışalım.. ötekini gâvur niyetine kırdı.. sorup öğrenmemek ayıp. Ortalığı fesat ve cehalet bürüdü.. Ne ilâcı bre kâfir. Kur'an üzerine ilim. Dizleri üzerinde duran kaim kitabı eline aldı. kocaman bir besmele çekip üç Kulhüvallah bir Elham okudu. Karadayı başıyla tas tik etti: — Sonra beytil mukaddes açılacak. Sen Rabbimin takdirini bozabilir misin? Silo ağa kalın sesiyle: — Hâşâ. Zina. haddine bakmadan.. Kardeşler kıyamet alâmetleri onsekiz olup cümlesi zaman zaman meydana çıkacak. nefesini keserek bekledi.. Cehalet ve fesat çoğalacak. Başlıyorum. Dördüncüsü: Ümmet arasına kılıç girecek ve bir daha kalkmıyâcak.. diğerleri gibi nümayiş yapamadığı halde.. Bugünkü dersimiz ihvanlar (Kıyamet alâmetleri) dir.. Şarab'ı hükümet yapıp satıyor. Önümüz mübarek Ramazan'ı şerîf. Eskiden biz bukadar hastalık bilmezdik. kimini eliyle. İkincisi: Zina edenlerle şarap içenler ziyadeleşecek. Kabil olmayınca derince bir of deyip. Şimdi Haktualâ'nın işine karışıyorlar. Başı açık dairelerde çalışıyor. Arapçayı pekçok hatırlatan zorla acaipleştirdiği bir türkçe ile: Kitabülhamdiyye ve Kemalâtülahmediyye nâm eserin muharriri yazıcı oğlu Eşşeyh Mehmet efendi ruhuna fatiha. Hâlâ kırıyor. Karadayı mukaddeme yaptı: — Burada cümlemiz kaza ve kader kurbanıyız. Lâkin kitapta buna dair tafsilât olmadığından Karadayı başka bir alâmete geçti: .. Hak'kı ve kitabını unuttuğumuzdan felâkete düştük. Öğleden sonraydı. Çook. Silo ağa bu işareti bekliyor gibi. Bir diğer öksürükle «Hazır» larm dikkatini üzerine çekmeğe çalıştı. Bu çok mühimdir. ilimden maksat bugün onların mekteplerinde okutulan yalan... diye cevap verdi.. İşte bu alâmet meydana çıktı. Doktor. Üçüncüsü: Kadın çoğalıp erkek azalacak. dedi. yollarda karı bolluğu var. Yüreğimizi Haktualâya açık tutalım. Şeyh Süleyman efendi'nin birinci Halifesi Karadayı.. Baş ağrısa bir adı var.. Çeşit çeşit veba oldu. Anlamayan sorar. İşbu kitap bize doğru yolumuzu gösterecektir.Ve en nihayet yaşı müsait olmadığı için cezası idam'dan 24 seneye düşen ve yedi senedir mahpus yatan Sazlı Mustafa bu havadise. Karadayı gözlerini kitaptan ayırmıyarak. Bir öksürükle boğazını temizledi. Cemaat. — Kitabı rasgele yerinden açtı ve ezberden okumağa başladı: — İlim okunmayacak. Ümmet arasına kılıç girdi ağalar. Veba oldu. Karılar erkeğin ekmeğini aldı. Hitamında müşkülü olan sorar. hâşâ sümme hâşâ namaz gibi ayıphktan çıktı... düzen değil.. Beşincisi: Cihanda çok veba olacak. Dünyamızı berbat ettik. öğrenir. Aklınızda kalsın. ilâç verir. Vaktimiz olursa cennet ve cehennem de hikâye edilecek. mahpushaneye geldiklerinin haftasında tezgâh'ını koğuşun bir köşesine kurdu. Sormak ayıp değil. işte dünya'ya bakın. Şeriat ilmi.. İşte biri.

Birisine yüz dinar verilse mesrur olmaya.. dünyayı tuttu. Kendisini mal fitnesinden kurtaranlara ne mutlu. İkinci Deccal . Karılar bile bu zıkkıma müptelâoldular. sevinmeye. Ey kardeşler. kitabın yazdığı harp değil mi? Altmışa varmam.. işte ünya malı. — işte O harp. Hürriyet yani. Adını değiştirdi. Hacı Hüseyin efendi. dedikleri.. Biz şerre uğradık. Bir kısmı Sultan Murat devrinde zuhur edip.. dini islâmı kabul edecek öyle mi? — Öyledir. Bir kısmı Sultan Mehmet devrinde zuhur eyledi. Reisleri sakallı bir papas'tı.. Ya Rabbî kudretine inanmıyan kâfirdir.. Bu üçten birincisi geldi. Lâkin bir köyde bir ağanın evinde şeker ancak bulunurdu. Murat beyle her münakaşada tekrarladığı bir meseleyi sordu: — Bu harp. ingiliz içinde yaşardı. derin bir vecd'içinde. Lâkin her yerde var. Halka dediyse kendi taifesine mal verecek.. Rumeli'nden geldi. — Öyleyse bu harbin sonunda Avrupada bir Devlet. yüz lira.. üçüncü Deccal da helak olunca Mehdî Resul yetişecek. bugünkü serbeslik.. kâfirlerle sulh yapılacak. Onlar da Bulgarya. birer emzik Ağızlık Kibrit. yani. Biz âhır zaman ümmetiyiz. Sonra tütün içmek ümumileşecek. yetmişe yetmem. inandırıcı sesiyle'çok iyi bildiği bir meselede rahat rahat konuşuyordu: — Deccal çıkacak.. Arapta fitne zuhur etti. bu alâmetler tekmil olmuştur. (Âhırı şer. Şimdi şeker inci değerine yükseldi. Şalvarları Yeniçerileri kaldırdılar. Hürriyet diye bir bid'at çıkardılar.. Tamam.. Kurt ile kuzu beraber yürüyecek. Mesrur. Karıların çıplaklığı.) buyurmuşlar. küçükten büyüğe hürmet kalmadı. Müslüman tren'in erkeği gibi ağzmdan burnundan duman savuruyor.. Fransız'la sulh yaptı Arap ureba. ve Rum eşkıyasiyle birlikte gelip Abdülhamîd efendimizi hal' ettiler.. Almanya olsa gerektir. Yani küfür... Doğru bir söz. Kâfir içinden gelecek idi.. Bir kısmı Sultan Hamîd efendimiz zamanında zuhur ettiler.. Bir kısmı... Bu Deccal halka mal verecek. Sonra Arapta fitne olacak. ingiliz'le. Evvelâ 30 yalancı Deccal çıkacak. «Yarabbî. Yüz dinar... Rumeli kâfiristan'dır. Yani bir lira.. Hacı Hüseyin efendi. Mehdî'nin devri kırk sene. Dinar yani bankanot.. benzi sarı. Dünyayı apartman'la doldurdular. Büyükten küçüğe şefkat. Bu kırk yıl içinde Deve ile Arslan.. Karadayı henüz zuhur etmiyen alâmetleri geçmişti. İşte cümlemizin cebinde birer tabaka. İyi bildin. Gözleri gök. Zira kitabın kavlince otuz deccal'in en sonundaki üç Deccal diğerlerini ortadan kaldıracak... Murat beyi yakalayıp yere vurmak gayretiyle etrafına baktı. Bilenler. Kalkacak gibi bir hareket yaptı. Abdülhmîd zamanında biz şekerin okkasını iki kuruşa yerdik.» diye mırıldandı.... Bid'at. Sultan Aziz devrinde zuhur eyledi. Bunlara Cön türk denildi. Kavukları. Cihan Padişahını hal' eyleyip hitamında katleylediler.. Kitap bunun bir zaman adını da değiştireceğini söyler.. Bunlar kıtlık getirdiler. Yalancı Deccallar çıktı. ol Padişah'ı tahtından indirdiler.— Sonra mal okadar fazlalaşacak ki birisine yüz dinar verilse. îşte kardeşler.

.. kıldan ince. Sazlı Mustafa'nın güzel yüzü birdenbire kıpkırmızı oldu. Oklarının ucu. Uçuncusu yolda. köyler harabeye dönecek. Hmzır'a benzer gözleri. Şehirler. Mahşer'e yalın ayak başı kabak çıkılacak. İkincisi yedi sene hüküm yürütecektir. Başını yere iğerek içinden bir daha bağlamayı eline almamağa yemin etti. bin yılı iniş. olduğunu. Bu esnada Karadayı: «Nasıl.. Cümle yıldızlar güz yaprağı gibi dökülecek. Bağlama. üçbin yıllık yol olduğunu. yani cansızlara tesir edecek. ayakları deve ayağı. Başı öküz başı.» Ey kardeşler. kılıçtan keskinliğini. vebal değil.. Kâfirlerden bir kısmı boğazı çukuruna kadar. Bir de Yecüş. Gökyüzü kuru toprak gibi yarılacak. Karadayı va'zın burasında.. Lâkin ne fayda. ok atacaklar. bir kısmı göbeğine kadar ve bir kısmı dizine ve bir kısmı topuğuna kadar ve kimi hamamda oturur gibi baştan ayağa terliyecekler.. Bin yılı yokuş. Haktaalâ tarafından kana batırılıp geri çevrilecek. yüz dinar'a çıkacak. Türkçe bilen cemaat korkunç bir kederle içini çekince dil bilmez kürt'ler de korkuyla birbirlerine bakıştılar. Lâkin harareti. Avrat kısmına baş açıklığı yalın ayaklık vebal değil mi? Hazreti Muhammet cevap verdi: Hayır.. kuyruğu koç kuyruğu. Bazı ulema bir mızrak boyu yaklaşacak buyurdu. Hâşâ sümme hâşâ... Şurada üç sene bir sıkıntı kaldı. . Bunlar mahvolünca bir rahmet yağacak. yani yüz altın. Fil kulaklı. dünyada bolluk olacak. Kâat kebabı yemiş gibi...... Bunlar sedleri yıkıp Şam'ı şerîf'i geçecekler.başımızdakidir. Zira ogün her kes can kaygusuna düşecek kimse kimseye bakmıyacak. Bir sığır başı.. Bu esnada birden bir canavar çıkacak. İşte o zaman kıtlık olacak. Ben size demedim mi?» manasına gelen kibirli bir duruşla Silo ağa'nm tercümesini bekledi. Mecüş var. bir kısmı göğsüne kadar. bir rivayete göre şarktan gelecek. Acı denizler kalmıyacak. Destileri ve kadehleri boyunlarına asılmış olacak.. Peygamberimiz efendimiz eshabma mahşeri vasf eder ken Ayşe anamız sual etti :Ya Muhammet. Gök yüzüne.. kardeşlerim. Sûr'u İsrafil Sûr'unu öttürecek. yalnız kâfirlere tesir edecek. Mehdî bir rivayete göre magrip'ten. Zaten çoktanberi Hanım'ın Ali talipti. Çalgı çalanlar çalgılarıyla birlikte gelecekler. Bir nar yiyenler doyacak. Onbeşinci senede geberdi... Sonra parmağını ıslatıp kitabın bir sayfasını çevirdi: — Alâmetler tamam olunca.. Tabariye denizinin suyunu kamilen içip tüketecekler. Halk yerinde dururken dağları gitmiş görecek. boynuzu var keçi gibi. Karadayı şimdi de Sırat'ı hikâye ediyor. Şimdi gelelim Mahşer'e: Güneş bir mil miktarı mahşer halkının başı üzerine yakın gelecek. Sazlı Mustafa'nındı. Birinci Deccal onbeş sene hüküm sürecekti. Silo ağa meseleyi onlara kürtçe anlattı. İşte bunun da dört senesi geçti. iki kanadı var ve Arapça konuşur. Yer yüzü dümdüz olacak. duvara asılı bağlama'ya baktı. Derisi kaplan derisi. Çalgılarıyla.. Ama müminlere bir bulut gölge salacak. Bu öyle bir avaz ki evvelâ cemâdâta. Figan edecekler. Karadayı'ya satmak ta günah olup olmadığım danıştıktan sonra ucuz pahalı defetmeğe karar verdi.. mahşer yerine serhoşlar serhoş olarak gelecek. Boynu devekuşu'na göğsü arslan'a benzer. bin yılı düz. Sonrası selâmet. Mümin'ler kürsülerde oturacaklar. Yüz dinar.

Sonra deftere geçti. çizgilerle dolu esmer yüzüne birdenbire tarif edilmez bir azemet ve hassasiyet gelivermişti. Ve toprakları misk ve çakılları inci mercan'dır. sedirleri. Melekler O'na müjde götürürler. dini bütün müslümanlarm kanatlanıp geçeceklerini anlatıyordu. O anda sanki bir başka âlemde. Dedi.. Sekiz cennet var demişler. «ZulmetmemişJerdir Yarabbî. Kırçıl kıvırcık kaşlarının altındaki kurnaz ve hain gözlerine. Şeyh'ini. işte Rabbimin bukadar cenneti vardır. Ağaçların meyvaları da yenildikçe gelir. akıllarından geçtiği gibi. daha sonra fıkaralar girecek. Çünki cennette asla birşey noksan olmaz ve ağaçların kökleri altın ve gümüş ve dalları yeşil yakut ve kızıl yakut ve beyaz incidir. Mahşerde herkesin önüne kendi defteri açılacak «Defter'i âmâl'ini oku» denilecekti. Etimiz semiz ve tatlıdır. nurdan tabaklarla önlerine gelir. hardal tanesi gibi parçalasalar. Orada türlü ipekle işlenmiş döşekler. Bir sofra kuruludur ki tabakları nur'dandır.» Zira orada yalan söylemek mümkün değildi.. onlardan sonra kulluğunu iyi yapıp. Kevser havuzundan sular içtik. Köşklerinin altında Kevser ırmakları akar. yemeğe teşvik ederler. yetişir. Cennet'in kapusu Nur'dan ve altın ve gümüş ve kızıl yakut ve yeşil zübercet ve ak inci'dendir. İçinde bu yalan dünyada nikâh ettiğin helâl'in seni bekler. Kâselerde türlü şerbetler doludur. Yol üzerindeki ağaçlar cennetliklere şenlik eder. Kul da cevap verecekti. Elbiseleri okadar lâtiftir ki vücudu örtüp gizlemez. Her nakadar içsen yeniden dolar. İlk rastlanan köşk safî gümüşten olup şerefeleri altındandır. Ehli cennetin cam çekerse. fânî insanların görmeğe ve tatmağa muktedir olamadıkları güzellikleri ve lezzetleri seyredip hissetmekteydi. Kiramen Kâtibin Yani sual melekleri ziyade yazıp sana zulmetmişler mi?» diye soracak. dolma mı. Lâkin cümle mümin kullarına yer vardjr. Fakat kitaba bakmağa sanki tenezzül etmiyordu. Yedi göğü. herbir ağacın herbir yaprağı bir avaz verip cennetliğe yetmiş hülle giydirir. lâkin yüz yıllık yoldan tatlı kokusu burnuna vurur. Dallarındaki kuşlar makam ile ötüşüp ehli cennete derler ki «Biz. sırmalı ve incili yastıklar serilidir. Kızıl yakut'tandır. — Cennet. hocasını memnun edenler girecek. Şehit'ler bizden evel girecekler. Cennet'in sekiz kapusundan yedisi fıkaraya birisi zengine mahsustur. bundan sonra rastlanan köşk etrafı bahçelik bir köşktür. Meyvaları kaymaktan yumuşak. her ne çeşitse pişip. Defterde cümle insanların günahı ve sevabı kayıtlı idi. Selsebil ve kâfur pınarlardan. yedi yeri bir yere cem'edip bir havanda döğseler. Sonra bir köşk dahi görünür.. Haktaalâ herbir hesapta kullarına nida edip «Ey kulum.cehennem üzerinde kâin bulunduğunu. kardeşler. kurban kesenlerden kurbanları kabul olanların koçlar üzerinde. cennet Allah'ın kullarına bir lûtfudur. söğüş mü. parmaklarım tükrükliyerek bir sayfa daha çevirdi. bunlar canlanarak . Dünyada okuma bilmiy enler ahrette Arapçayı okuyacaklardı ki defter arapça üzerine tutulmuştu. Bizi yermişiniz? Derler böylece sizi. kebap mı. baldan tatlıdır ve çekirdekleri diş altında kolayca erir. Karadayı. Yedikten sonra kemikleri Haktaalânm emriyle toplanıp. bizi cennet bahçelerinde besledik. Şerefeleri yani. Helâlin ayak üzeri durup seni karşılar.

her minderde. Hepsinin derisi beyaz olup saçları kıvırcıklaşmıştır. Lâkin bulibaslar cam gibidir. Sırat'tan beride iki havuz. ortaları amberden. Birinden abdest alınacak. servi boylu huriler ve gulmanlardır. Hurilerin ve gulmanların vücudu de nur'dan halkedilmiştir. avrat erinin yüzünde kendi cemalini görede aşk duya. En adî kimseye onbin kul verilecektir. türlü seslerle türkü söylerler. Ayrıca Peygamberimiz efendimiz de ümmetine yetmişer huri. işveli nazlı. Sakalları çıkmıyacak. Atlara ve develere yakut işlemeli eğerler vuruludur. Cennet ehlinin hali tarife sığmaz. Herkes istediği sureti alıp yüzüne geçirir. dişisi 33 yaşında bulunacak. yetmişer gulman hediye edecek ki yüzleri güneş ve ay'ı utandırır. içinde bulunanı aklından çıkaracaksın. Karılar da her gece yeniden bakire olup her sabah kızoğlan kız halinde uyanacaklar. gözleri sürmeli görünecek. Çünki bunlar gâvur çocuklarından akıl baliğ olmadan ölenlerdir. mercan dudaklı. Nurdan olduğu için kemikleri. Cennet içinde bir büyük pazar vardır. Cennete fıkaralar zenginlerden kırk yıl evel girecekler. Aşağı yerleri misk'ten. Çünki cennete gidecekler. birinden içeceğiz. Sakın benim bahtım ne kara deme.mahallerine uçar. kocası ölüp. gözlerinden yaş ve çapak akar. Bizim kölelerimizdir. yahut boşanıp başka bir kişiye varmışsa O'na sorulacak.. yukarıları kâfur'dan halkedilmiştir. Melekler orada saf tutmuş. Bu pazarda suretler satılır. Gulmanlar ab'ı hayat gibidir. Hangisini gönlü çekerse onunla oturacak. Her evde. Her gece cima edip bakireliğini size bırakıp sabahleyin tekrardan bakire olurlar. Eğer bir avrat. Bundan başka Rabbim her mümine huriler ve gulmanlar ihsan edecek. hülleleri vardır. inci dişli. Cennet ehlinin kelâmı Acemce. sekizbin dul kadın. hilâl kaşlı. kemiklerinin içindeki ilikleri dahi görünür. selâma durmuşlardır. kara gözlü.. Zira dünyada öyle karıcıklar vardır ki saçları ak. gül yanaklı. Bunlardan birisi denizlere tükürse deniz tuzunu kaybedip şerbet gibi tatlılanır. Yolda iki havuza rastlanacak. kâffesi onikibin beşyüzdür. Okadar güzeldirler ki birisinin parmağı dünyaya çıksa güneş'in nurunu mahveder. Bundan başka her mümine seksen biner tane hizmet oğlanı verilecektir ki güzellikleri akıllara hayrettir.. Bunlar temiz saçlı. şeker sözlü güzeller bulunacak. Bir kere yüzlerimiz ayna gibi parlak olacak ki er avratının. Bunlar karşımızda el kavuşturup hizmet bekliyeceklerdir. Cennete en önde Muhammet Mustafa aleyhüsselâm efendimiz girecek. Birgün bir Arabi gelip Resulü kâinat Muhammet Mustafa aleyhüsselâma sordu. belinden aşağısı kızdır. eğer sabrederlerse orada karılarına can'u yürekten âşık olacaklar. . Bunların içinde öyle huriler vardır ki belinden yukarısı oğlan. mahşerde birer hülle giyecekler. Her mümin'in ayak ucunda ikisi her daim oturup saz çalarak türkü söyliyeceklerdir. kamer yüzlü. Rabbimin beher mümine vereceği huri ve gulman beşer yüzdür. Kötü karıya düşenler. Orada öyle ağaçlar vardır ki gölgesi hiç gitmez ve seğirtsen yüzyıl atlı geçemez. türkçe değil Arapçadır. Orada hepimiz Kur'anı söyleşeceğiz. Herbirinin üzerinde bir saatte yetmiş türlü renk verir ve yetmiş türlü çeşide döner. Cennete girecek erkek taifesinin vücudünde kıl kalmryacak. Zira dünyada çok sıkıntı çektiler. Dudakları şekerli ve ballıdır. Bundan başka dörtbin kız. Cennet ehlinin erkeği.

Cehennem elbisesi katrandan olup cehennemliklerin vücutlarına yapışır.. dinde. alevlenir ve cehennem ateşini . Oğlan doğuracak ve çamaşır yıkayacaksınız ki ikisini de erkekler yapamaz. Cümlesinin visaline erecek ve sahifeyi muhabbete eriştirecek. El'an siyahtır.. kül olurdu. zina edenler.anasına. Demiştir ki: «Ey avratlar.» Derin bir lezzetle gözleri ufalan Hacı Hüseyin efendi: — Yarabbi. işte o sebeple Rabbim karı kısmına öfkelenmiştir. Yolda Adem aleyhüsselâm'm meyvasını yiyip cennetten kovulmasına sebep olan ağaca rastlıyacaklar. işte bu düğünde Haktaalâ cennet ehline mübarek yüzünü gösterecek.. babasına. avrat kısmı ne müslümandır ne frenk.» «Pekâlâ biz bukadar bakirenin hakkından nasıl geleceğiz?» «Çünki rabbilerbab öyle emir buyurdu ki cennet içre her müminin yüz erkek kuvveti kadar fetahal'bab kudreti ola. sen diyorsun ki cennette her mümine yetmişbin huri. Arabi sordu: «Nurdan yaradılmış bir mahluk nasın öpüp koklanır?». Rabbim cemi cümleyi avrat şerrinden emîn eyleye. mirasta sizi natemam ettim. «Çünki nur can'dır. Hayatınızda cefa ve keder çekeceksiniz. hararetinden ve kokusundan cümle halk ölürdü. Cennetin bir de cehennem'i var. Ve hurilerle gulmanlar nur'dan yaradılmışlardır.. sonra bin yıl yakut siyah olarak yaktı. şarap. şeytan'm iğvasiyle bu meyvadan yedirmiştir. içenler cehennemliktir. kurtulsalar gerektir. Cemaate girmiyeceksiniz. Budakları. fesat çıkaranlar.» demiştir. Hak'ka şerik koşanlar adam öldürenler.«Ya Muhammet. Yani kendisine damat edecek. Karadayı belli belirsiz gülümsiyerek bir sayfa daha çevirdi: — Velhasıl. hırsızlık edenler. Bu sırada Haktaalâ Muhammet alehüsselâmı cennette evlendirecek. Alevinde asla ışık yoktur ve ateşi sönmez. Haktaalâ cehennemi halkeyleyip bin yıl yakut kırmızı olarak yaktı. Bütün müminler düğüne davetli olup her davetli iki mahbûb hediye götürecek. Dedi.. Bu düğünde Peygamberimize Fir'avunun hatunu Asiye ile Meryem'i birden nikâhlıyacak. Doğururken ölürseniz sizi şehitlerle bir tutarım. Ben akılda. İşte okadar. meyvası beyazdır. Ve eğer ehli cehennemin esbablarından birisi gök ile yer arasına asılmış olsa. Karadayı bir sayfa daha çevirdi. cenneti âlâda kendisinden daha alâ kimse yoktur bilecek.. Öyle mi?» Resulü kâinat «Evet öyle» buyurdu. Cehennemden iğne deliği kadar bir delik açılsa ehli dünya yanar. Şeyhine asî olanlar. Sonra herkes yerli yerine gidecek. Diye haykırdı. Şahadetiniz makbul olmıyacak. Öpüp koklamak mümkündür. her kişi. Havva anamız Adem babamızı kandırıp. Lâkin sıtku sadakatle töbe ederlerse. dedi. Koğuşu kindar bir inilti dolaştı. Sizi esîr eyledim. Arkadaşlar.. Seni inkâr eden kâfirdir. sihir ve büyü yapanlar. namuslu kadınlara orospu diyenler. Amin. Oğlanların sizden doğmasını mukadder eyledim ki ölüm acısını ölmeden tadasmız. rüşvet yiyenler. Orada bir korkunç ve pis şey görmüş gibi suratını astı: — Cehennem'e geldik. düşman önünden kaçanlar. Size yalnız haya ve merhamet verdim. Sen nelere kadir değilsin. Sonra bin yıl yakut beyaz olarak yaktı. Lâkin bir tanesi bir müslümana gerek. yetmişbin gulman verilecek. yetim malı yiyenler .

ikisi gündüz üçü gece akar. — İşte kardeşler. Aşağı zorlasalar gırtlakları paralanır. Ebedi. O'nu cehennemden kurtarır. Ahır zaman Peygamberidir. şarap içenler ve zulmedenler ve yetim malı yiyenler içindir. İki yüzlü bir kılıçtır. cehennemden gelen müslümanın alnı ortasında bir siyah damga bulunacaktır.. Cehennem'den bir katra. işte bunların hepsi gâvurlar içindir. Karadayı kocaman bir körük gibi içini çekti.. Kâfirlerin bir dudağı başının üzerine. Bunlar küffar'm gırtlağına takılır. hesapsızdır. Hiç olmazsa ahretinizi âbâd ediniz. Eğer cehennem zincirlerinden bir endazesi ulu dağlar başına. oruç tutmıyanlar. her bahçede yetmişbin kuyu vardır. suçsuz var. çok cezalılar çilesini dolduracak.ziyadeleştirir. livata yani oğlancılık edenler. Kaza kader kurbanı olarak bu dar yere düşmüşsünüz. Gâvurların derisi cehennemde okadar kalın olacak ki üç günlük yol kadar. Bir de namaz kılmıyanlar. evladınızdan uzak cehennem azabı çekiyorsunuz. Yalnız. hurma ağacı kadar kuyruğu vardır ve her tabutun üzerinde bin zakum ağacı vardır.. ateşi hızlandırır. Kardeşler bizim dinimiz Hak dinidir. Az cezalılar çıkacak. Cehennemin yedi kapusu vardır. katra yani damla su çıkarıp dünya dağlarının üzerine bıraksalar cemi sular ve taam'lar onun pisliğinden maazallah fasit olurlar. zekâta mâni olanlar. cehennem böyle bir cehennemdir. O'nun eline. Her tarafı dikenli ve boynuzludur. Zebanilerin verdikleri su kan ve irin'dir.. İçinizde suçlu var. Su diye yalvarırlar. Suyunu içenin barsakları doğranır. Bu deri kamilen yanıp tükenecek ateş etine ve kemiğine dayanınca yeniden deri peydahlanacak. Boyunlarına ateşten birer değirmen taşı asılacak ki ateş bu taşı sağa sola savurup göğüslerine çarpacak. Lâkin müslüman kısmı dünyada tobe edip gitmişse. Ve herbirinin uzunluğu yetmiş arşm'dır ve her birinin yanında yetmiş yılan vardır. Birkaç sayfa çevirdi ve adeta okudu: Herkim vaktin imamını . meselâ bizim Beydağı gibi bir dağın tepesine konulsa yedinci kat yere kadar erirdi. Gavurlar cehennemde herzaman aç olacaklar.. Her katta ateşten yetmişbin şehir vardır ve her şehirde yetmişbin mahalle vardır. Ama dayanılmaz derecede aç olacaklar. Hepiniz Elhamdülillah Islanışınız. Ekmek diye çığrıştıklarında zebaniler. her yılanın ağzında bir zehir deryası vardır. Ve her akrebin ateşten. zina ve livata. Hepiniz dünya yüzünde. zakkum ağacının meyvasım verecekler. İslam dini hem kolaydır. Gayya deresinden gelir. Kendilerini bir hararet sarar. Bakın işte kitap ne yazıyor. Lâkin küffar için cehennemden çıkmak yoktur. her mahallede ateşten yetmişbin bahçe vardır. Gayya deresi cehennemin öteki derelerinden hararetçe okadar fazladır ki öteki dereler onun sıcaklığından ve pisliğinden günde bin kere Allah'a sığınırlar. İşte dünyanız berbad olmuş. her kuyuda ateşten yetmişbin tabut vardır ve her tabutun içinde yetmişbin akrep vardır. bir dudağı göbeğine inecek. eteğine sarılınız Gösterdiği yola giriniz. Peygamberimiz Hak Peygamberidir. Bu ağacın meyvası şeytan başına benzer. Rabbin merhameti hadsiz. hem de zordur. Ve yedi kattır. Allah size lütfetti Bir mürşid'i kâmil gönderdi. Cehennem ne zaman sakinleşse Haktaalâ O dereden su serper. Müslüman kısmı cehenneme gitse bile günahı kadar yanıp cennete geçecektir. Arş'tan cehenneme beş dere daha akar ki bunlar erimiş kurşun ve erimiş bakırdır.

— Bey. Şeyh Süleyman efendi var.... Çünki mezhebi sünnette müminler üzerine şer'an vacip oldu ki: Bir mürşid'i kâmil bulup Ana bîat edeler. Yatağa girsem kurtulur muyum? — Bugünü atlatırız. Seni davet edecekler. — Burada mısın Murat bey? Diye sordu.) Diyorlar.. Şuradan teşbihi ver. — Nerede? — Koğuşta... Biz cahil olduğumuzdan. bir kara cahil olduğunu bildiği halde elindeki kitabı olsun hiç yadırgamamıştı... Ortalığı karıştıran hep Hacı Hüseyin efendi. Şeyh Süleyman efendi ile seni biribirinize koyuverecekler... Topal Sefer. Yarına kadar sen kitapları devredersin.. — Aman yatıvır bey. İşte kitap ne yazıyor.. Başgardiyan müşade etmedi. (Haydi.... Seni almağa gel — Nereye? — Bize gideceğiz.. Sayfaları çevirerek aradı ve nihayet buldu: Şeyh'ine yalan söyliyen. Tayına topal Sefer. — Yarın? — Yarma Allah kerim bey. Çay pişirdik te. Bir güzel karı mı geliyor? — Hacı Hüseyin efendi geliyor.. — Eyvah.. — Sebep. — Sağlığına duacıyız. Gece koğuşlarda hep seni konuşuyorlar. Şeyhlik bir büyük mertebedir. . Ben gelirim.. Yat haydi. Sen kitaplara falan atıyorsun ya. Euzubillâh. — Hayr'ola.. Hacı Hüseyin efendi. Şeyh Süleyman efendi seni berbad edecekmiş. Silo ağa var... — Ciddi mi? — Vallaha. O'nun arkasından sözünü eden cehennemlik kullardandır. Her kula müyesser değildir.. — Merhaba Sefer oğlum.. erkekse Şeyh'efendi'nin karşısına çıksın.. — Ne zahmet.. — Yatağa girip kendimi naza mı çekeyim? — Niyetleri kötü bey. Yatağa giriver.. Sefer oğlum. Asıl buraya toplanacaktık. — iş kötü beyim.. Bizim mürşidi kâmilimiz Şeyh Süleyman efendi hazretleridir... Koğuşta çay hazırlıyorlar. bu esnada kapuyu açtı. Silo ağa bile O'nun okumadan yazmadan bihaber... — Anlamadım. — Sen bilmiyorsun beyim. Çünkü senelerdenberi duymaya alıştığı ve aksini hiç işitmediği şeyleri söylüyordu. iyi öyleyse..... Dinleyenlere gülümsedi. suratını bir karış asarak teşbihi öfkeyle uzattı.. Sabahtan beri çay hazırlıyorlar..bilmeden ölse cahiliyet ölümü ile ölür. Seni imtihana çekecekler.. Ve işine gelen şeyleri. O'nun gösterdiği yola gitmiyen.. Karadayı kitabı kat'î bir hareketle kapattı. Ben (UYUYOR) derim....... sakat ayağının üzerinde seke seke Murat'ın odasına girdi..

Belki aşağıdan da gelen olur.. Her zaman büyük bir dalgınlık içinde bulunan.. Merdiveni inerlerken Murat sordu: — Şeyh'efendi alıştı mı mahpusluğa? — Alıştı. Bir sırasını düşürürsen bizim meseleyi aç... İpek entarisinin içinde vücudu zaif fakat kuvvetliydi. Şeyh Süleyman efendi sesinde ağdalı bir ciddiyetle fakat yüzü gülümser: — Merhaba. Sakalsız. — Gelen olursa (Evde yok) dersin eşek.. telâşla anahtarları şaşırmış desteyi şıkırdatıyordu. Şeyh Süleyman efendi'nin yüzündeki tebessüm silindi... Sağolsunlar. Murat. kırmızılığını daha çok arttırmıştı... muntazam yüzü ancak kırk yaşında gösteriyordu.. — Hâşâ mı? — Murat. — Şeyh'efendi'yle aranız nasıl? — iyidir. fırsat elverdi. Dedi. Tevfik uğrayacak. Ben de kendisiyle zaten görüşmek istiyordum. Bir taraftan anahtarı kilide sokarken bir taraftan Murat'ın kulağına fısıldadı: — Aman beyim. Siz daha misafir sayılırsınız. şöyle buyuracaksın. (Ben Allah'ın bir günahkâr kulu değilim.. — Merhaba. takma dişlerini meydana çıkaran gülümsemeyi belli etmemek için zorla kaşlarını çatıyordu. bit bizi yiyecek. Hacı Hüseyin efendi.) Diyor. — Sağolsun.. Parmakları ... Adeta ayakları yere değmiyor. Murat oturdu.. belini bükerek yol verdi.. seni gördük daha sevindik. oturmalarına işaret ederek ve bazısını okşaya okşaya Şeyh Süleyman efendi'ye yaklaştı.. takunyalarını kapu dibinde bırakıp. Üzerinde şişman vücudüne hiç yaraşmıyan bir çeviklik vardı. Burası bizim evimiz. Selâmı var. Büyük kara gözlerî bir ışıkla parlıyordu. — İşte gördün mü. İyidir. Sağ tarafa. — Estağfurullah.. Düşük siyah bıyıklan kalın dudaklannı gölgelemiş. Aç bakalım kapuyu Ömer efendi.. — Şaka etmiyor ki. Ve kalkmak için davranan Şeyh'i omuzuna bastırarak oturttu: — Rica ederim rahatsız olmayın.. Namazla şaka olmaz. Nasılsın dede? Adam öldürmekten onbeş seneye mahkûm kocaman kırçıl sakallı Hüseyin dede: — Gönlümüz hoş. Şu işi bitirelim. biraz mahcup ve sessiz bir adamdı. Kölelerin sefil düştü.. — Olmaz. O sebepten bana birvakit namaz iktiza etmez.. Merhaba arkadaşlar.— Çabuk gel beyim. Dedi. Bunların namazlarım Hazreti Ali toptan kılmış imiş. Şeyh Süleyman efendi'ye gülerek döndü: Duydunuz mu? — Duydum ve üzüldüm. — Meraklanma açarım.. — Hâşâ bey. — Duyduğuma göre Şeyh'efendi'nin hatırı için namaza başlamışsın.. Gardiyan küçük Ömer.

. Dede'ye: — Temyiz'den haber çıktı mı erenler? Diye sordu. Biz hükümet'e karşı geldiğimizden nizamname bizi kabul etmez. vah. Murat umurlamadı. — Aslen nerelisiniz bey? Diye sordu. Yerleşmek te bir mesele. Nasıl rahatsınız ya. — Bir zanaat mı tuttunuz? .. Cigarayı yaktıktan sonra: — Geçmiş olsun efendim. — Vah... Tabi iftira.. — Komünist'lik nedir? Vatan hainliği. — Tabi kusur ettik. Bize göre en kısaltılmış tarifi şu: Biz. Rahatsız etmiyeyim dedim.... Çalışıyoruz.. — Peder sağ mı? — Sağ. Bu rahatlık herhalde kendi evinde olmaktan gelmişti. Şeyh Süleyman efendi. Daha evvel ziyaretinize gelecektim.. — Hayır iftira değil.. — Daha birşey yok. Allah bu sırayı takdir buyurmuş.. biz dede ile her zaman lâtife ederiz. Oradan istifade edilemiyor mu? — Hayır.. — Estağfurullah. — Sizin nakadar? — Onbeş sene.... Karadayı'ya bir göz işaretiyle cigara vermesini emretti. Ve asla iş görmemiş olduğundan sonderece nazikti. kusura bakmayın. Ben komünist'im. — Valde? — Sizlere ömür. — İstanbulluyuz. vah. Bari namerde muhtaç olmuyorsunuz ya. — Rahatız... Üç ay da evelden vardı. Şimdilik namerde de merde de muhtaç değiliz.... — Asrî ceza'evi diye birşey icad etmişler... Birisi mahpus. bir münasip zaman bekliyorduk.. insanın insanı her ne suretle ve her ne bahanesiyle olursa olsun soymasına razı değiliz. Epi oldu mu? — Beş sene oldu..beyazdı. — iyi olur inşallah.. vah. — Üç ay mı verdiler? — Hayır hepsi altı ay. Mesele neydi? — Komünist'lik. dedi. — Öyle.. — Birader falan yok mu? — Birisi asker. — Vah. birkaç günden beri hazırlandığını duyduğu bu imtihana umduğundan daha sakin girdiğine şaşıyordu. Temyiz'den evrak gelmişti de.. Murat. — Hayır. Şeyh Süleyman efendi başıyla tasdik etti ama hiç inanmadığını da saklamadı. — Vah..

. sapan şeyler. Asıl maksada okadar acemi girmişlerdi ki Murat. — Evet. Karısını öldürene «Karı öldürmeğe töbe mi Abuzer?. Nakşibendî imiş. idam edilen Anadolu kavağındaki Nakşibendî der surat asan Karadayı ya işaret ederek: — Arkadaşınız mı efendim? Dedi.) Diyivermiş. Okadar kibar bir hali vardı ki binlerce cahil köylüyü peşi sıra nasıl sürüklediğine akıl erdirmek kabil değildi. Veyahut dönsem de ruh maddenin bir şeklidir ki henüz vücudümüzdeki hangi azanın ve hareketin neticesinde meydana geldiğini fen keşfedememiştir. Veya ruh cismi lâtiftir. Sorun bakalım müşkülünüzü. Yalnız daha evel anlaşılması lâzım gelen bir noktada mutabık da kalsak bu hiç birşey halletmez. Bizim yar'ı garibimiz. Romanlar yazıyorum. bu isyanla hiçbir alakası olmadığı halde. Meselâ: Ruh hakkında ihtilâfat'ı kesîre vardır ruhun hakkında bahsolunmamak doğrudur.. — Fena olmaz. Ruh üzerine bir münakaşa. Hafız ibni kesîr. (işte tam burası. Size danışacağız. Murat. eğlenmek için olsun işi uzatmadı.. Veyahut iki diz üstüne gelsem de İmam mücahit.» Diye soruyor. ibni eba şebih. Ruh nedir? — Çok zor bir meseleye parmak basmışsınız. Fen henüz Ruh'un esasını keşfetmiş değil. Getiriyorlar. Hoca hiç tereddüt etmeden ayağını yere vurmuş. Hacı Hüseyin efendi birşey mi diyecektin? Hacı Hüseyin efendi. Bir şeyin esası ilmen tesbit edilememişse onun üzerinde münakaşa etmek biraz da beyhudedir.. Fakat günün birinde belki bunu da bulacak ve bize gösterecektir desem Karadayı somurtur. Hocayla imtihan olmak istemiş.— Bizim eski zanaat.. Arkadaşlar da dinler istifade eder. Çayları verdiler. Hemen telâşlanmayın. Amca demiyorlar getiriyorlar. Bedene sirayet etmiştir ve hasete müşabik ve müşabihtir. Saçma. — Karadayı neyi öğrenmek istiyor Hüseyin efendi? Diye sordu. Ben de böyle birşey söyliyebilirim. Ruh'un tarifini kendimce de yapacağım. — Neye karar verdiniz? — Hiç birşey'e karar veremedik. bir taraftan da Şeyh Süleyman efendi'yi tetkik ediyordu. . Keşiş: (Dünyanın orsası neresidir?) Diye sormuş. Bakın bu neye benzer: Hoca Nasrettin zamanında Akşehir'e bir Keşiş gelmiş. fena olmaz. Beyfendi cevap versin. Durun canım. Menemen isyanından. insana ağırlık veren bir adam değildi. Murat'a bakmamağa çalışarak yarım yırtık anlattı: — Karadayı ile bir münakaşamız var şeyh'im.... — Dayı.. Adı Karadayı'dır. mahpuslara kendi hususiyetleriyle biraz takıldı. Karadayı W bildiği ve inandığı gibi de yapacağım. Meydana çıkmışlar.. — Ruh'u. — Evet. Desem herhalde Karadayı itiraz etmez.. Keşiş itiraz etmek isteyince (Dilersen ölç efendim. Getirsinler bakalım. Tarikat'mı sordu.) Demiş. — Ekmek parası çıksın da efendim. Eğlenceli romanlar.

. Şeyh Süleyman efendi olmasaydı. sayfalarda. — Şu halde. Öyle değil mi Şeyh'im? — Efendim? — Malûm ya. orada cennet yemişlerinden yerler..N. — Evet. Gazete oku maktan ve radyo dinlemekten hiçbir şey hasıl olmazsa bu dünyada yaşamak hakikaten zordur.. Ufak bir gayretle akıl erdirilecek faydalı şeyler ortada dururken Peygamberin bile hakkından gelemediği meseleleri kurcalamak akılsızlık olur. Biz şimdi çektiklerine bakalım.. Murat öfkelendi: — Yani bizim buraya gelmemizi Allah mı takdir etmiş? Diye sordu. Hoparlör'lerde. diye bir işaret. yahut ta bir maksat gütmek. Buraya Karadayı geleli on gün oluyor.. îmam bezzar. Bizim buraya gelişimiz alnımızın yazısı.. Arş'ı azimde muallak kandillerde ârâm ettiği rivayet olunmasına rağmen karanlıkta kaldı. O'nu yerinde rahat bırakmalı.» Diyerek gülümserMurat birden bire Şeyh Süleyman efendi'ye döndü: işte böyle Şeyh'im.N. de Alman Ajansı. ebuheride derler ki birgün eshab Hazreti Muhammed'e Ruh'dan sordular. radyo dinlemenden hiçbir şey hasıl olmaz... Bize şimdi onu sorsaydılar.Ibni mende. Mesela: Rueyter diye bir kelime var... — Tabiî. — Bu mukadderat bey.. — Evet.N. Tiyatrolarda ve Şiirlerde boğuşuyorlar.» Buyurdu diyecek olsam Karadayı «İşte bu doğru. ben Karadayı'ya hiçbir şey söylemiş olmadım. Duymadım. Bilenler Rueyter'i görünce İngiliz menfaatim D. ikisi başbaşa verip Ruh'u merak etmişler. sonra dünya'ya gelip Ezrail marifetiyle Arş altında bulunan altın kandillere rücu ederler. Ruh bahsi da maal'esef üçbin senelik karanlığında kaldı.. Bu iki ajans ta. — Yani müşahede olunmaz. tıpkı bu iki milletin orduları gibi senelerden beri boğuşuyorlar. Ossaat. D. Milletin zihnini karıştıracak. onun fikrini hayırlı şeylerden hayırsız şeylere çekmek için bir oyun. bilinmez.B. Filmlerde. . Rueyter İngiliz Ajans'ıdır.B. Karadayı sen bunları hiç duydun mu? — Hâşâ.... — îşte olmadı Karadayı. Mevzuu bahis kuşlar ve kandiller tabirinden dünyadaki kuşlar ve kandiller gibi birşey zannetmemeli. Halbuki mahpusa nasıl gelmemeli? Mahpusta kimleri nasıl kurtarmalı? Diye düşünseydiler. Dedi.. Takdiri tedbîr bozamaz.....B. İmam kurtuba bin Malik.. Madem ki bizdeki (Terazu) çekemiyor.. Belki yüz defa münakaşa ettikleri bir noktaya gelmişlerdi. Havalarda. — Bu Rabbin bir hikmetidir öyleyse. Hacı Hüseyin efendi bu bahsi tekrar açmağa cesaret edemezdi. Yi görünce Alman menfaatmı anlarlar.. Binaenaleyh hiç şaşırmazlar. cennet şerbetlerinden içerler. Bizim Hüseyin efendi de iki senedir mahpus. «Müminlerin ruhları yeşil kuşlar kursaklarındadır. Bir de D. Eğer bunları hiç duyma dmsa gazete okumandan. Ya akılsızlık. Zira bu başka bir keyfiyettir ki hakikati fânî insanlar tarafından idrak olunamaz.

— Elbette. Şu halde cehennem lüzumsuzdur. iyi ama çalan yalnız sen değilsin ki. Yani biz. Makbuzlarda tahrifat yapmamak. Hiç olmazsa bizimki sıkılmıştır da. — Şu halde. — Yani Ziya Paşa isminde bir şair. Eğer herşey ezelden mukadder ise. Hele Allah'ın kanunu. Gözlerinden birşey anlamayınca telâşla tasdik etti: — Amenna ve saddakna... Beşyüz lira ile Allah'ın takdirine karşı mı gelecekdin? — Hâşâ. Şüphen mi var? — öyleyse.. Yahut ta Haktaalâ'nm kanunu yalnız fıkaralar bu dünyada ceza çeker. — öyledir..) Buyurmuyor mu? — Şuhalde mesele mukadderat değil.. — iyi ama bunu kendisi takdir etti ya.? — İradeyi cüz'iyyen var. birkaç kuruş irtikâp eden mahpusu boylar. Onlar da bu dünyada çekmezse ahrette çekecek. Eskiden beri bir takım hırsızlar var. zengin herkes cezasını bu dünyada çekecektir. Şeyh'efendi... sen beraat etmek için Ağır ceza azasına beşyüz lira rüşveti neden teklif ettin.... Rabbim. demiş ki: «Milyonla çalan baş üstünde gezer.. Mukadderat da yalnız fıkaralar için mi? hiç bir zengini mukadderat neden çarpmıyor... Ben âciz bir kul. Uzatmıyalınr Herşey takdiri ilâhî ile mi olur? Hacı Hüseyin efendi. Yani Allah'ın kanunu böyle yazmıştır. Meselâ ben komşunun namuslu karısını iğfal ediyorum.. Öyleyse fakir. Cehennem yalan olunca Din'in tam yarısı yalana çıkar. «Birkaç kuruşun mürtekibi çayı kürektir. Allah'ın hiçbir fil'im için beni cehennem'e sokmağa hakkı yoktur. Ne dersiniz Şeyh'im? — Haklısınız. Baştan çıkarıp ırzına geçiyorum. Bunların aklı ermediğinden takdiri Ilâhî'yi yanlış tefsir ediyorlar. Ziya Paşa'yı galiba tanıyorlar. Bu günah mı? — Elbette günah. Ve yalandır. bundan şukadar sene evel Abdülhamit devrinde. Kanun iki türlü olmaz. «Milyonla çalan mesned'i izzette serefraz. — Bunun azabını Allah bana ahrette çektirecek mi? — Çektirecek. Ben ahrette hepinizin günahını çekmeğe razıyım. Şeyh Süleyman efendi'den imdad istedi. . — Ahreti karıştırma. zengin kullarım ahrette hesap vereceklerdir. takdiri İlâhî yok.» Demiş.. Ya bu dünyada yaptığımızın cezasını çekmek vardır. Tabi kendimizi kurtarmak istedik.» — Evet. Takdiri ilâhi varsa ahrette sorgu sual olamaz. — Öyleyse. — Öyleyse. Ne biçim bir iş. (Sen sıdkile yapış ben sana sebep halkederim... Demiştir ki eğer böyleyse Allah'ın kanunu bizim kanundan daha kötü. sıdk'ile yapışmak.. — Onlar da çekecek. Allah'ın takdirine nasıl karşı gelebilirim. Bir şeyin tam yarısı yalana çıkarsa öteki yansından şüphe etmek haklı birşeydir.. sureta bir müsavat göstermiştir. Peygamberlere de lüzum kalmazdı. Haktaalâ.

— Yani yalan mı? — Efendim. Dinleri hiçbir şey câhil müminler kadar çabuk batıramaz.. Dün ya portakal gibi yuvarlaktır ve fırıl fırıl dön mettedir. — Şu halde.. Öyle değil mi Şeyh'im? — Evet... Ayet'i Kerîme ve ehadîs'i şerife tefsir ve rivayeti ülema'yı kiram vazifesidir.. Zina ediyorlar. tezgâhtarlık tara fini görüyordu. Murat ihtiyatla hazırlandı. Hazretin güzel yüzüne bir derin keder.. Fakat yanlış anlaşılırsa. idraki maali ile hiçbir alâkası yok. Bu bahsi evelce görüştükleri anlaşılıyordu. böyle söyliyerek Şeyh'in yüzüne baktı. — Hayır Şeyh'im. Korktukları için de yalancıdırlar. — Ne olmuş. Hacı Hüseyin efendi son bir gayretle davrandı: — Şeyh'im dünya'nm yuvarlak olmasına ne dersin? Şeyh Süleyman efendi. Şeyh Süleyman efendi'nin deminden beri farkedemediği diğer bir cephesini... Hemen .. Gözlerini telâşla kırpıştırdı.. Malûm'u âlîniz. tevekkül'e saplanırlar. Murat tecavüzkâr bir hareketle kımıldadı ve gözlerini kırpıştırdı: — Lâkin Süleyman efendi. rezil olması Allah'tan değil. iradeyi cüz'iyemizi elimize vererek bizi yaşamağa bırakmıştır. Sonra buraya gelip esîr oldular mı. Elleri tutar. dilleri dönerken her işi kendileri yapmağa kalkarlar. Gülme Hüseyin efendi. — Lütfen Şeyh'efendi.. Şüphesiz millete faydalı olmak için konuşuyorsunuz. Maksat millete faydadır. Şunlara günde yüz defa bunu anlatınız. Komşularını vurup öldürüyorlar Müslüman Allah'tan başka kimseden korkmıyacak. Bunlar bir de kendilerine müslüman derler. Mukadderat imiş. içiyorlar. Zulüm Allah'tan değil de insanlardan geliyorsa mücadele edip zafer kazanmak kabildir öyle ya. gardiyan küçük Ömer bîçaresinden ötleri kopuyor. insanların ıstırab çekmesi. Şimdi çocuklara okuttukları bu.. îdrak'i maâlî. Ben iki senedir inandıramadım. ilk mektepteki çocuklar bunu biliyorlar. — İşte buyrun. — Hâşâ... Keder ve acıma Murat'ın hesabına görünmüş şeyler olacaktı. ilim herke'sin harcı değil. Biz bunu sizinle kaç kere konuştuk? Çok şükür Süleyman efendi hakiki bir âlim.. Herşey Allah'tan. sürünmesi.. Şarap. hemen hepsi adam öldürmüş oldukları halde.... Gösterdiği yollardan gidersek kendimizi kurtaracağız. Yoksa dünya yuvarlak değil mi? Şeyh Süleyman efendi çekinerek cevap verdi: — Bu da ruh bahsi gibidir. Yok takdire tedbir uymazmış. Şeyh'efendi bıyıklarına rağmen bir mahcup kadın gibi gülümsedi: Başka manalar verebilecek bir muhitte bulunuyoruz.. Allah zâlim olamaz.. Sizinle anlaşacağız. söz uzağa varacak. — Siz iyi bir Şeyh'siniz. Bu ruh bahsına benzemez. Bunlar. Hacı Hüseyin efendi. hatta biraz acıma çökmüştü.. işte o anda Murat... — Evet.dünyayı ve insanları yaratmış. — Tabiî. birdenbire ciddileşti.. kötüye saparsak mahvolacağız.. . Tabi tek başlarına yüzlerine gözlerine bulaştırırlar.

kadın kıyafetlerine yavaşça söylene söylene pekala alışan türk milleti. sen bana şöyle. gidip «Yatağına» otururlar. Efendi.. koğuşun ortasındaki din münazarasında yenmek te yenilmek te pek ehemmiyetsiz birşeydi. Söylediyse tevil eder. Akıllı ve tecrübeli mahpuslar hatta bunu da beklemezler. Yüzlerce insan kapalı yerde bomboş oturmağa «Mahkûm» edilirse dedikodu'dan başka bir iş kalmaz. Ötekiler hep vesileden ibaretti. Tanzimat'tan beri sürüp gelen inkılâp 'lardan ziyade. Zaten Şeyh Süleyman efendi'ye mürid'leri ve takdirkârları huzurunda öyle yüklenmesi de doğru değildi.» Dediğini işitti. Murat. Hocaların. şöyle demişsin. Fuzulî'ye bayılıyor. iki gün evel birisini ölesiye söven arkadaşların iki gün sonra methü senadan usanarak biribirleri aleyhinde söylendiklerine pekâlâ raslandığı gibi. Şeyh Süleyman efendi'nin kendisi için «Akıllı bir delikanlı ama. iki arkadaş derhal barışır ve arada lâf taşıyan müzevvir'e. mahpusta çok yattığından biraz sapıtmış zavallı. bir ağızdan fena fena söğerler. İnsanları biribirine dost veya düşman eden kâr ve zarar meselesiydi. eğer yakmsalar Bayramlardan birisine kadar sürer. Böyle haller koğuşun yeknesaklığını giderdiğinden ötekiler de alâkadar olurlar. Burnu kanamadan şapkayı giyen. Şeyh'lerin pek cahil ve korkunç derecede menfaat perest olmalarmdandı. Bu olabildiği kadar ölçüsü de gitgide azalıyordu. ertesi gün. Türk milleti yüzyüze iken kötü sözden ekseriya utanır. Zira küfürden korkulur buyrulmuştur. umumiyetle lâfın bir manada değersizliğini öğrenmişti.» Derler. Bunun kabahati. Hele Şeyh'efendi'nin biraz şair ve pekçok şiir meraklısı olduğu. İşte bütün bu sebeplerden ve bilhassa. meydana çıkınca anlaşmaları daha kolaylaştı. Anladın mı Hüseyin efendi? Hüseyin efendi. Medrese'lerin. tekke'lerin kolayca kapanmasına ses çıkarmıyan. Zaten ham sofu değildi. Böyle dargınlıklar ekseriya diğer arkadaşların bir çay ziyafeti verip ikisini naz etmelerine rağmen adeta zorla davet etmesine. söylemediyse söylemedim der. yeni karşılaşanların duyduğu manasız yadırgama hissi geçtikten sonra Bu his ekseriya trende kompartmanlarda ve bir de mahpusanede pek şiddetlidir Şeyh Süleyman efendi ile Murat pek iyi dost oldular. Murat. kırçıl sakallarını sıvazlıyarak kurnaz kurnaz gülümsüyordu. mahpusanede böyle ufak tefek lâfların hiçbir değeri olmadığını. Velhasıl. Murat ta öyle davranmıştı. Ayıptır. Eğer binlerce müridi ve bunlardan gelen . durup dururken iki ahbabı kıskanan bir üçüncü ahbabın arada lâf götürüp getirmeğe başlıyarak bir dargınlığa sebep olduğu da çoktur. Alevî dedesi Hüseyin. Zira herkes olabildiği kadar müslümandı. Daha akıllı ve daha tecrübeliler ise. dedikodu 'yu hiç duymamış gibi davranırlar. «Ağa. bir Şeyh'efendi'ye baktı. herhalde.cahillere sükût ve istîma lâzımdır. zaten bazı münevverlerin bilhassa Sebilürreşat'çıların zannettikleri gibi müteassıp Mürteci değildi. Adeti bildiklerinden arkadaşlarının kendi aleyhinde kötü bir söz söylediklerini duyar duymaz. şaşkın şaşkın bir Murat'a. hele Dîvân edebiyatının mısra'ı bercistelerinden bir sürüsünü ezber biliyor ve icab ettikçe lâf arası sarfediyordu.

yahut ta iki tane gülle ziyarete geliyor. Herhalde. Şöyle otur bakalım. Murat'ı her görüşte esmer suratını asıp. insan bir vakit boş oturmamalı. Şeyh'efendi'nin gösterdiği yakınlık köylü mürid'ler üzerinde de iyi tesir yapmıştı. kendisi gelmezse bu küçük hediyeleri Silo ağa ile yolluyordu. Sana armut yolladı. Murat onda sadakattan fazla hilekarlık ta sezmişti.. herzaman aranır bir meyhane ahbabıydı.. İşte. bu ahbaplıktan memnun değildi. Okadar ki Şeyh Süleyman efendi artık hergün Murat'ı ya bir tek Armut. evde bazı bazı «İlaç içtiği» rivayet olunuyordu. Efendisini bir hayvan muhabbeti ile hiç konuşmadan yalnız gözleriyle seviyor. Geçenlerde Arslan'a Bir kısa dondan başka elbisesi ve bir tek eski çuvaldan başka yatacak şeyi olmıyan bir mahpus Silo ağa para verecek olmuş ta..) Hele cinsî münasebetin hıfzıssıhha meseleleriyle sonderece alâkadardı... siyah ipekten Arap meşlah'ma birkat daha bürünerek savuşuyordu.. iyi mi? — iyidir selâmları var.. Buna dair yazılmış bir Fransızca kitabı Murat mahsustan iki gün masanın üzerinde bırakmış. Silo ağa oturdu.. Her gelişte yaptığı gibi kitap raflarını biraz hayretle ve çok çok hürmetle baktı: — Bunları hep okudun mu bey? — Okudum.. Silo ağa herhalde bu dervişlerin arasında böyle şaşırıyor olmalıydı.. mucizeye yakın keramet propagandasını da gene bu adam idare ediyordu. bu vesileyle lâfı açarak tam bir saat her erkeğe lüzumlu bazı fenni malûmat verivermiş O zamandan beri aralarında adeta hususiyet ve dostluk başlamıştı. Şeyhin maddî menfaatlannı bu adam kolluyor.. kara herif bîçareyi tersleyivermiş.. yahut üç tane ceviz. Yoksa elli hanelik bir köyü senelerden beri idare etmesine. Tayıncı topal Sefer'in sözüne inanmak lâzım gelirse Şeyh Süleyman efendi de. — Sen hep okuyorsun. — Yok oturmıyacağım bey. Sevmez. Namaz vakti. — Ne yapalıım. yalnız dudaklarını aralayıp bembeyaz dişlerini gösteren hayvanı bir hareketle koruyordu. Yalnız Karadayı. Bu da benim. Silo ağa da mahpusun fakirlerine yardım edeceklerdi ama O kara herif aman vermiyordu. Daha abdest almadım. Şimdi bu kitap ne yazıyor bey? Bu okuduğun kitap. — Merhaba Silo ağa. büyük bir servet sahibi olmasına imkân mı vardı. Buyur. Malûm ya boş oturanı Allah sevmezmiş. Boş oturmak haşa sümme haşa şeytan'a mahsus. — Orası öyle. — İkiniz de sağolun. — Merhaba beyim. (Murad'a henüz açılmamıştı ama.hudutsuz menfaat olmasaydı pek sevimli bir komşu. hatta. iyi bir kahve arkadaşı.. Vakit geçmiyor. Nezaman gelsem elinde bir kitap. .. Bu adamın Şeyh Süleyman efendiye karşı adeta bir köpek sadakati vardı. Murat yattığı yerden doğrulup kitabı yanma koyduŞeyh'efendi nerde? Nasıl. Bu armut Şeyh hazretlerinin hediyesi. O gün öğle üzeri Silo ağa elinde iki tane armutla Murat'ın odasına girdi.

Kendi başına mırıl mırıl teşbih çekersin... Ben duydum. Böyle kitaplar yazar. — Gördün mü? Allah selâmet versin. Biz iyi babalardan konuşuyoruz. sana teşbih verir. Daha neler söylüyor. Namazdan üşenmiyeceksin. Namaz kıldığını duyarsa sevinir mi? — Elbette... — Bizimkiler hep hak âşıkı mı? — Töbe de beyim. —Her babanın değil. Namaza başlarsın... Bak. günahtır diyerek. Yüreğin ferahlar. hak âşıkı değildir. — Maniler... Bunlar gâvur sözü beyim.. — Öyleyse namaz kıl. ahretini de kaybetti. — Gördün mü? Şeytan senin yüreğini mühürlemiş. Ben Şeyh'efendi'ye söylerim. O herif dünyasını da. kalk bir abdest alalım. Kapıya bakarak sesini alçaktı: Bir kere namaza başla. — Töbe de... Şeyh efendi sana da el verir. 12 yaşında kız sevmiş köpoğlusu.. Senin aklın ermiyor bey... — Fena değil. — Onlar hep temsil beyim.. Namazını hiç bırakmaz. — Var. Şeyhlefendi ele mi geçer.— Bu Fransızca bir kitaptır. dağlar. Pol Valeri.. Seni de pek seviyor. Aman fırsatı kaçırmıyalun. Sen mektepte okutulan gâvur lâflarına kulak asma. Gâvurun âşıkı. teşbih verir. Avrat âşıkıdır.... Allah demek gâvurda da âşık var.. işte onu yazıyor. Namaza haydi. şöyle şöyle yapılmasın.. Rahmetli mutlak mesel getirmiştir. Diyor. Karacaoğlan bak ne diyor: Ak gerdanı ab'ı zemzem pınarı verdi ağzıma da kandırdı beni. Şimdi cennet Mehmed'in babasının ayağı altında mı demek? — Haşa. Bak bu hiç aklıma gelmemişti. Cennet babaların ayakları altındadır.. Bileşen Haktaalâ sana büyük bir nimet gönderdi.. Sen neden namaz kılmıyorsun? — Üşeniyorum. — Hani. ismi âzam duası verir.. — Ne yapmış O kâfir? — Maniler. Bu dünya ibadet üzerine duruyor.. sizin koğuşta Adıyaman'lı Mehmet var.. na haddim olmıyarak bir lafım var. .. ağaçlar. Senin baban müslüman bir adammış. olmaz mı? — Kulak verme beyim. Yani. Oooohh. Sana günahtır. Beraber namaza gidelim. — Haydi öyle olsun ağa efendi. koşmalar yazmış. Haydi bey. Adı. evler hep yerli yerinde duruyor. Geceleri. Bizimkiler elbette hak âşıkı. Silo ağa. Allah... gâvurca bir kitap. — Çok müslümandır. — iyi ama.. Bir büyük gâvur var. — Nasıl nimet? — Bizim Şeyh'efendi'yi sana yolladı. koşmalar. Baba duası almak gibi yok... Babasiyle karısını bir yatakta yakalamış ta ikisini de öldürmüş.

. «Olur. Ömer'e Şeyh efendi nikâh ediverdi.. Sana esma'i şerîfeyi belletir... Bir de el verir.. lâkin yüzü yumuşaktır... Neticede Şeyh'in aklını çeldi. O rezili müridliğe kabul etmiyecekti.. . Hafakan'ı varmış. Kürtlük devri olsa da bunlar birgün bizim köye misafir gelseler ben Vallaha Karadayı'yı Fırat'a attırır geberttiririm. Ömer'in işi başka.. Belki O'nun da bir düşündüğü vardır. geri söyleniyorlar. — Allah razı olsun beyim. Mûlevves. bu iş başka. — Töbe Yarabbî. Konuştular.. Tekrar kapıya baktı. Bana da yalvardı beyim. Şeyh'efendi biraz hasisçe. Sen razı ol gerisine karışma.. biraz eğilerek korka korka konuştu: — Ömer köpek gibi yalvarıyor. Fakat şaşkınlığını sezdirmeden Silo'nun ağzını aramağa devam etti: — Hem Şeyh'efendi'ye namahrem olur mu? Birdenbire Ömer'in yeni aldığı kızın da Şeyh'in mürid'lerinden olduğunu ve bu hususta dolaşan dedikoduları hatırlamıştı: Kıza da yazık. Sen bizim Karadayı'yı bilirsin... Yalvarıyor. Pazar günü. sen hele bir kere Şeyh'efendi'ye kendiliğinden danış... — Töbe Yarabbî. Günaha girersin. — Elbette fenalık yok.. — Adam sen de ağa efendi... Dünyada O herif kadar gaddar pezevenk yoktur beyim.— Bunu Şeyh'efendi ile görüştünüz mü? — Hayır. Murat fena halde şaşırmıştı.. Keyfetmeğe gelmiyor ki. sana da mı açtı? — Bana da açtı.. — Nasıl başka beyim. Sevaptır. — Neden razı olmuyor sanki. — Sus beyim. Sevinir. Olur derse.. Şeyh'efendi ne diyecek. Şeyh'efendi «Sen karışma. Lâkin çok oturmıyacak ha.. Lâkin dünya bir kere bozulmuş. Şeyh efendi'ye pek düşkün beyim. Hiç utanırını? Şeyh hazretlerini koğuştan dışarı çekti. sesini bu sefer daha çok kıstı. Şeyh efendi nefes etmeyince yatamıyor. Geçen gün düşünürken aklıma geldi. Baksana. Karda pusta ne işi var? İcab etmez. Şeyh acıdı da razı geldiydi.. — Hiç ummuyorum Silo ağa. Vay başıma gelenler. iyice sarınsın da uğrasın. Olmaz dedi. — Yok canım. O bir aydan beri gardiyan küçük Ömer yalvarıyor da. İki saat aralıkta gidip geldiler. oturamıyor. — Pekâlâ icabeder. bu bizim Karadayı olacak ta Şeyh'in şeytanı beyim.» Dediydi. . — Düşündüğü ne olacak? Alem bize mi bakıyor. vermiyor.. Bir kere olmaz derse nafile. Kız.. Bizim Şeyh'in düşmanı çok. Şeyh'efendi'ye nerdeyse çıkışacaktı. Zaten elinde büyüdü gibi birşey. elin ağzı torba değil ki büzesin. Karılara el verdiğinden zaten ileri. Hiç öyle iş sevap olur mu? — Neden? Ben O işte fena birşey görmüyorum. hoştur. — Başüstüne Silo ağa. — Yazık ama ne yaparsın? Silo.» Diye tersledi. tenhada.. Sağolsun Şeyh iyidir. herkese yalvardı. hay hay.. Herkes bir lâf ediyor. Haşa sümme haşa.

(Seni mahfederim. Bu iş öyle kolay mı bakalım. Bildiğimiz Yasin'den başka mı bu? — Başka mı ne demek beyim? Asıl Yasin bu Mağribî Yasin'i. Mağribî Yasin'i abdestsiz ağza alınmaz... E bu herif genç herif.. «Karıya doyamadım Silo ağa. sonunda bir de yalan uydurdu. Mağribî Yasin'ini bîçare neylesin. Sabahleyin biraz bayılıyor. Hani söz verdi ya. Tamam. — Demek. Şeyh'efendi iyidir beyim. Ömer'e de dediğin gibi yazık. Hafakan'ı tuttu mu kızın aklı başından gidiyormuş. — Yalvaracağım. Zamane kötü. Evvelki gün gardiyan Ömer.. Halden de anlarsın. Altı ay nefes etmezse karı ölecek.. İslâm dini aşikâre.. tabi bu konuştuğumuzu Şeyh'efendi duymasın. — Pekâlâ.... Şeyh'efendi sana her sırrı söyler.. Tesbih'e başla. Yalana bak.. Hele bir kere mürit ol. Hem de sevaba girerdim. O ne domuzdur. Yüreği temizdir. Dedim ya. kürtlük devri olsa ben O herifi gâvur niyetine keserdim beyim. Zaten beyim. Ben ağlıyorum bir tarafta. Besbelli gizliden kullanıyor. Sen bizim tarikata girsen beyim... — Neden? — Sus beyim. — Bilirim.. kanlı gibi yalvardı... Omere de yazık.) Dedi.. . Şeyh'e sözünü okadar geçirir mi A. Bir nefesi var.. Sen benim tarikat kardeşimsin. Bu Mağribî Yasin'i. Lâkin. Yeni evli. bir bayılma. İşte uyuması okadar... — İyi öyleyse.. duramaz... Lâkin neylersin.Eskiden de.. beyim? — Dere*1: Şeyh'te O Yasin'den yok mu? — Şeyh'te de var elbet.. Karadayı'ya da yasak etti. Lâkin Karadayı müsade etmez. Kızcağız madem ki Şeyh'in nefesine bir kere alışmış.. Lâkin Şeyh efendi öyle cin işine. ha? — Sen ne diyorsun. Bir ağlama. karı ağlıyor bir tarafta.. Ben abdestsizim... Benden birşey saklamaz. Töbe. Ağabeyimsin. — Bir kere daha yalvar. Adam korkar. Şimdi şuraya gelse de okunuverse fena mı olur canım? — Kabahat hep Karadayı'daymış. bu Mağribî Yasin'i müthiş birşey. Sen gene bir daha söyle.) Dedi. belki seni birinci halife yapar. Peygamber gibi mübarek. Ben adamımı bilirim. Bize de «günah yahu» diyerek kafasını yumrukluyor. Şu Karadayı rezilinden kurtulurduk. aklı biraz oynaktır. (Mağribî Yasin'i istiyor. Bunu alalı altı ay. Bir nefes etse. Şeyh'efendi. şeytan işine girmez. töbe. Sabaha İcadar öyle oturuyormuş. — Karadayı'da elbet. Bir de bizim Şeyh bu yüreksizi birinci halife yapmış. — Hiç duyar mı? Sen ağzı sıkı bir adamsın beyim.. Görmez misin. sen abdestsizsin. Lâf aramızda «iş Karadayı ile bitecek» dedim de. bu Mağribî Yasin'i Karadayı'da var mı? — Olmasa. Bilmezmiyim. Eski karı öleli iki sene oldu. «Alışmış kudurmuştan beterdir» derler. — Mağribî Yasin'i ne oluyor.. yalana. haftada bir Şeyhe getirir nefes ettirirdi. Adam çarpulur... Yatağa girmek ne mümkün. Töbe Yarabbî. Demin sana namaz kıl dememin sebebi ne? Haydi bil bakalım. dalar dalar gider fıkara. Şeyh'efendi'ye iltimas edeceksin.

. Oğullarım bana inanmıyorlar ki. Silo başka türlü metheder. alay etmek istemiyordu. topal gidiyoruz. dedi. Selâm verdi. Şeyh Süleyman efendi.) Ne demek? — işte bu dernek. Herkes'in Şeyhi de kendisine göre oluyor. Uğursuz bir gün.— Orası kolay... Bahusus bunu Silo vasıiasiyle yaptıracağım. Lâkin erkekler üzerinde . Haberim var. Murat.. seni tarikata kabul ettiririm. kör. Kaba olmak kolaydır da. Ama.. — Bugün Salı. Gelin de. hem O'nun kusuruna bakmayın.) Diyen darbımesel geliyordu. Aklına birdenbire (Ar yılı değil. Hem de. Fakat nedense bunu istemiyorum.. Bu zavallılar beni her şeye muktedir sanıyorlar. Şu anda istesem bu mahpustan kendimi de. Şimdilik böylece. Haydi abdest al da cemaata yetişelim. Silo ağa.. Geçenlerde gene bir söz söylediniz: Dini kötü ve cahil dindarlar bugünkü hale getirmiş. Sözü ustalıkla çevirdi: — Kusuruna bakmayın. gibi bir söz. şu adam. Farkında değil misin. — Yok canım. kendimi alâkadar ettiği halde. eğer Şeyh Süleyman efendi olmasa da yalnızca Süleyman efendi olsa. Şeyh Süleyman efendi'nin güzel yüzü kederlenmişti. aşağıya doğru.... — Şimdi anladım. Böyle bir iddiada bulunmadığıma siz şahitsiniz.. inşallah yarın başlarız.. müridiyîe. Hacı Hüseyin efendi'ye Şeyh efendi için böyle söylediğini hatırladı. Erzincan zelzelesini ben yaptırdım. hiçbir mukaddemeye lüzum görmeden: — Silo'nun kusuruna bakmayın. Size meseleyi nasıl açtığı enteresandır. — Başüstüne.. Artık bizi hiçbir kuvvet durduramaz. Halbuki ben keramet sahibi değilim. Bütün bunları bildiği ve bildiklerinden İstırap duyduğu halde. maal'esef müdahale edemiyorum. Cahilane bazı rivayetlerin kulağınıza kadar geldiğine eminim. bunu Silo'ya anlatın.. — İşte gördünüz mü? Ben de sizin kanaatınızdayım. Tabi böyle bir teklifi size benim yaptıracağımı zannetmezsiniz elbette. Ben O'nu severim.. Gülümsiyerek gözlerini kaçırdı: Sizin nazarınızda benim kıymetim. Haklısınız.... Namazdan sonra Şeyh Süleyman efendi gülümsüyerek odaya girdi. kibirli bir ciddiyetle ayağa kalktı. Geçen gün bir doğru lâf söylediniz.. Halbuki Silo'ya bunlar hiç birşey ifade etmez... Ne dedi Allah aşkına.. müritlerimi de. insanları bir okuyuşta türlü illetlerden kurtarıyorum.. Kapunun önünde durup döndü ve: — Merak etme beyim. Yokuş aşağı kayıyoruz. — Allah senden razı olsun müslüman. Aman namaz gidiyor. ama. Öyle ya. Belki bakkallık eder. O'nun nazarında ben bir çeşit Allah'ım... Bazı hallerde. sizi de kurtarırım. kâr yılı. kibar bir adam oluşumdan ve şiirden biraz anlayışım ibarettir. Meselâ.. Dediniz. O'nun nazarında benim değerim kerametle ölçülür. İyi ahbabız. kibar olmak ve şiirden anlamak zordur. (Şeyh'i Şeyh eden mürittir. dedi. Siz beni başka türlü methedersiniz.. şeyhefendi sözüne nasıl tahammül ettiğini Murat biran düşündü. Aklınızda mı? — Nasıl? — Herkes'in Allah'ı kendisine göredir.

Size geldikleri yerde. bunlara daha çok büyük fenalıklar edebilirlerdi. Töbe. diye cevap verdi.. dedi. Ya ahret varsa. Zamanında Arap milletine iyiliği dokunmuş bir kitap. — Aman Nüzet. gözlerinde. Oluversin şeyhim. Ne siz bir adım geriliyebilirsiniz. Ümitsizliği ahretteki hayatla biraz olsun gideriyorum. Deminden beri dimdik bakan şehvetli siyah gözlerini kırpıştırdı.. İçinde dünyanın yuvarlak olduğu. Sözlerinde. kendi kanaatınıla.. gene de bir büyük hizmet yapıyoruz. insanların birkaç kademe üzerinde yaşamanın. Sakın ayrılma bu azm'ü kararından. Ağzında garip bir değişme oldu. Dünyanın yuvarlaklığı ve döndüğü Muhammed'in zamanında henüz keşfedilmemişti. bukadarcık bir iddiayı hoş görürdü. Ben kendimden eminim. Velhasıl şeyh efendinin içinde. güneşin etrafında döndüğü de yazılı değil. Süleyman efendi. olmasanız Şeyh Yusuf sizin işinizi yapacak.. Fakat . — Hayır zannetmem. düşüncelerini sezmeğe uğraşıyordu.. dikkatli Murat'ın yüzüne bakıyor. Ahrete. Murat'ı öfkelendiren bir geri çekilme hadisesi vuku buldu. Onları fenalıktan kabil olduğu kadar kurtarıyoruz. Mesele bukadar basit olunca ben Kur'an'ı bazı güzel mısralar yazılı bir şiir kitabı sayıyorum.. Ben Kur'an'ı merak ettim de okudum. ümitsizlikleri içinde bırakıyorsunuz.. falan hiç inanmadığım halde... Mesele bukadar basit.. Üstad.. Mamafi siz.de kadınlar üzerinde de hiçbir değeri kalmaz. yok demek malûmu ilâm olur. Yoksa.. Nüzhet efendi'nin çok sevdiğiniz bir beyti var : «Fena bulmaz. Şiiri seviyorsunuz.. — Töbe mi? Anlaşıldı şeyh'im.. Dudakları hemen de hiç kıpırdamadıkları halde. dediğim gibi... Silo ağa ile beraber olmanın kederiyle bukadar samimî konuşmuştu. bu iptidaî insanlara yol gösteriyoruz. buna senelerdir alışmanın kibrini ifade ediverdiler. Hiç değilse.. — Günaha giriyorsunuz. hareketlerinde hiçbir sır. Akıllısınız. Varsa ben birşey kaybetmiyorum ki. Tahtından inmiş olur. açık açık konuşuyorum.. İçini tamamiyle dökmüş gibi ferahlayıverince kendisini topladı. Gülümsedi. Herhalde Murat'a karşı... Murat. Birdenbire pek ileri gittiğini de galiba farketmişti. Fakat mahvolan samimiyete acıdığından insafsız davrandı: — Hiçbir şeyden kurtulduklarını zannetmiyorum.» Diyor. Nitekim fetva verir gibi ağır bir ses tane tane konuştu: — Mamafi. bu devirde din onların ümitsizliğinden istifade ediyor ve bu istifadenin hatrı için onları ümitsizlikte bırakıyor. ikimiz de sınırlarımıza geldik... Ve bütün zaaflariyle bir iyi insansınız. Ne bileyim. Yani Galile henüz doğmamıştı. — İyi ama bakalım Ahret var mı? — Töbe diyin Murat bey. Bir başka zamanda olsaydı. zeval ermez bu çarkın var bir üstadı. Yerinizde bir başkası olsa af buyrun.. Ya ahret varsa?. hiçbir kıymet vehmetmezler. Siz sadece onları. kendi yarattığı şey hakkında nasıl bukadar cahil olabilir? Bu sualin de hazin bir cevabı var üstadım. Varsa yok dememden birşey çıkmaz. inanmış görünenlerden daha doğru yürüyorum. ne de ben.

yani dünyadan konuşuruz. Meseleyi Silo ağa biliyor. Yemin verdirdi... — Öyle söyledi.. Bilhassa Libido bahsinde birçok sualler sordu ve neticede galiba (Froyd)e hak da verdi. Murat bir saat kadar Froydizm'den bahsetmiş. gür saçlarının da pek tesiri olmalıydı.. Lâkin tenbihi var. Hep böyle söylüyorum. 45 ini çoktan geçtiği halde henüz 30.. (Olmaz) diyor vesselam. Zaten bizim millet böyledir. Eğer samimiyetim hususunda birisinden bir santim aşağı kalsam kendi kendime hakaret etmiş gibi birşeyler hissederim.) Dedi... fayda göreceği yere yardım etmez. Haklısın. Ahlâk değişir. insanı kızdıran bir mahlûktu. Söyledin mi beyim? — Yahu ben ne söyliyeceğim? Hem beni elçi tayin edersin hem de meseleyi anlatmazsın. Olmaz mı? — Hoş bir adamsınız Murat bey.. siz demin bir an samimî oldunuz. — Senden saklı bir şeyim yok beyim. bacakları bir misli daha çarpılmıştı. Daha beş ay kadar bir aradayız. (Görülecek bir iş değil ki. O da böyle cevap veriyor.. Ben gene bilmemiş olurum. Galiba bugün zararı okadar yığılmış ki.Gardiyan küçük Ömer'in son günlerde boynu çöp gibi incelmiş. iyi olacak diye bana güldü... Ben sizin sohbetinizden lezzet alıyorum. — Ulan.. Şeyh Süleyman efendi. — Aman yoksa söylemedin mi? — Tabi söyledim. Ben de sizi öyle buluyorum Şeyh'im. Ama şimdi. Öyle ya... şunu anlatsana. gözleriyle Murat'a yalvarır ve birşeyler sorarken pek acaip.... Şeyh'efendi de dikkatle dinlemişti. dedi. ogün Murat'ın odasından kalbi kırılmış ayrılmadı. omuzuma. şirin bir adamdı.. Benden saklıyorsun. Aman Yarabbî.. yaşını göstermiyor. siz beni Nakşibendî tarikatine celbetmek istemezsiniz artık. 35 inde gibi duruyordu. Meselâ ben .. elbet ben de bir karşılık bulurum. Aman Hey Allah.. Sözlerimizden başka başka manalar çıkarmayız. — Teşekkür ederim.) Dedim.. — Şeyh'efendi bugün benim omuzuma vurdu. — Kusura bakmayın. Artık biribirimizi kollamayız. benden sır çıkar mı? Şuna bak. eski iyiliklerini ileri sürmek biraz müşkül. (Şu bizim Ömer'in işini lütfen görüver.. Hani ben söyleyince senin bana herşeyi anlattığın meydana çıkacaksa başka türlü yaparız. kadınlardan. Şiirden. — Olmaz mı? Neden olmaz mış. Herkes biliyor.. Bu halinde simsiyah.. Böyle kederli ve korkmuş olmasa. — Şimdi gene (Yapılacak bir iş değil) mi dedi beyim.. — Dinin bir ahlâk tarafı var ki hiç değişmez. İşin iç yüzünü bilsem. kıyafeti eskisinden daha perişandı. Bütün ufak tefek insanlar gibi. Kılığı...) Dedi.eskidikçe zarar vermeğe başlamış. Karadayı biliyor. Siz de benim görüşmemden hazzediyorsanız böyle bir konuşma lâzımdı. — Canım. artık ben de sizi komünist partisine aza yazmağa tabi çalışmam. (Birisine birşey çıtlatırsan bak sen düşün. Ben ölürüm beyim.

.. Hem de körpe. — Nöbetten çıktım beyim. Gittik.. Dinle. Yetimlerle kaldık.. Ettehiyyat'ta oturur gibi dizlerinin üstüne koydu. it gibi kudurdu da öldü. Haftada. döner bir ağlama tutturur. Bu bizim kan. Karı da Ben de el aldık. Boynumu büker beklerim.... — Yoktur... Makineyle dikiş dikerdi. Namaz kaç rekeal olur yahu. Bizim derdimize Allah rizası için bir çare. sızlanmak bende... Hitamında ağzı köpürdü. Yalvarmak.. Gittim bizim Şeyh'efendi'ye dehalet ettim... Elleri titriyor. Kederli bir çocuğa benziyordu: Karıdan yana bu bizim derdimiz bey.. Üstüne varsan bayılacak. Beni adam gibi adam eden O'dur. Lâkin avratm talii yokmuş.. Gece sabahlara kadar yalvardık..... Yahut Silo ağa'ya yolunu gösteririm.. Hem bu şeriat üzerine bir mesele. galiba demincek biraz hızlı konuştuğundan kanburca göğsü körük gibi hışlıyordu. ayıp yok.. Lâkin Cumadan Cumaya da razı olduk. Derdini söylemiyen derman bulamaz. Elleri kilitlenir.. ardından kız doğdu. namaza durur. Al canımızı Allah'ım. onbeş günde bir kere Şeyh'e gitmezse derde düşer. — Amin beyim. — Hele otur şuraya. her gece canım çekiyor. Biz de körpe kan görmemişiz. Bir de beyim. Oğlan doğdu. orucunu tutar.. Sar'ah besbelli. Şeriatta.. — Sahi beyim. Arada bir (Ayyy. İstemez bir türlü.... Namazını kılar. teşbihine sağlam.. Tarikattan.. Şeyh efendi'ye rica edersin. Gece gündüz içer bir herif.. Yahu biz karıdan yana demek ki talihsiz bir herifiz bey.... O işe müptelâ değil. Çocuk kısmı bakılmak ister.. vicdanına. yetimlerin anasını aldığım zaman ben kaç yaşındaydım bakalım. Elimden naçar kalınca yallah. Şeriatta ayıp yoktur öyle ya. — iyi söyledin. Allah rahmet eylesin çok iyiliğini gördüm. Şeyh Süleyman efendi'nin nefesiyle yaşar beyim... İskemleye oturup ellerini. Sen yabancı değilsin bana kalsa.. Hitamında bu Şeyh Süleyman efendi'yi söylediler.. Bekârlık rezalet. Kan ferah ferah otuzunda vardı beyim... (Suphanallah) demiye bir başladı mı. dedi.. Dişlerini gıcırdattığı zaman duysan korkarsın beyim. Bizim on sene çocuğumuz olmadı.. Hasta olduğumuzdan biz de fıkara olduğumuzdan bize dul kan aldılar. doktorlukta. O'nun yumruklarını bu hastalıklı göğse vurarak kendisini yerden yere atacağından korktu... — Allah rahmet eylesin... Tam rahat edeceğimiz sıra sizlere ömür. Artık senin namusuna. Ağzından bir san su boşanır. Allah'ım gayrı canımızı al... Bu da bir hastalık. Bu da müritlerdendir. Ben bakarım.) diyerek düşüyor. Ben sana anlatacağım. horoz öter. Lâkin bunun babası ayyaş bir herifti. Şeyh'e gittiği . elli kılar. Bir fena derde düştük. On kılar. Kızda meğer illet varmış.. Onyedi yaşındaydım... Velhasıl bir çare buluruz.. Nöbette misin? diye sordu. Ömer nerdeyse ağlıyacaktı.. Murat. Kızarım.. Sülâlesi deli.sana akıl öğretirim. Onaltı yaşında beyim. yirmi kılar. Bize teşbih verdi. sonunda teşbihe oturur. Cuma gecesinden Cuma gecesine Allah'ın emrini icra edeceğiz... Bir gülme tutturur bir eyyam... Biz bir derde düştük bey. Bize bu karıyı aldı.. Bir taraftan nikâhta keramet oluyor.

. peri düğünü. Ben de şaştım Ömer efendi. Bir aydan beri karıya nefes edemedi. Meğer Süleyman peri'nin kaçırdığı gece.. Ölüyorum Şeyh'im.. Deli olacağım.. Sabahleyin namaz vakti getirmişler de Şeyh'in kapusuna alıvermişler.. yanımda yatsa. Ertesi sabah. sonra da tutup ırzına geçmek.. Gardiyan küçük Ömer. Çocuklar bakımsız. keyiflenir. Şeyhin nefesi şifa canım. Karanlıkta kaybolmuş. Hitamında meseleyi öğrendik. Murat büyük bir nefretle bıyıklarını dişliyordu. Bazan sana büyü mü yaptılar? Diye sorarım. Ya gerdek gecesi boğar öldürür. — Neye beyim?.) diye bağırarak gece vakti sokağa düşmüş.. Sabret... işte sabaha kadar bana bir etmediğini bırakmadı.) Diye ağlıyor.. Peri kısmı. Dul çıktı... sen yabancı değilsin. İslam sözü aşikâre. İşte bunun üzerine bizim Şeyh'in perisi musallat oldu.. uyandırmasam da sabahleyin söylesem. kız teşbih çekerlerken iyi saatta olsunlar tutmuş bunu.. Her insanın bir perisi var ya... Bir aydan beri ben neler çekiyorum beyim. razıyım.) Diye gene kızar. adamdan azma beyim. Uyku arasmda (Süleyman. Sen böyle şeylere inanmazsın. Süleyman.. biz bunu kız diye aldık.. — Öyle şey olmaz... Onda hararet yok beyim. Buz gibi.. Yüzü bile kırmızı elmaya döner karının.) Dedi. Bir gece Ana. . Bunu da bizim Şeyh'efendi'nin perisi tutmuş meğer. On gündür gayrı yatağa da girmiyor.. Uyandırsam kızar. Üstüne bu hal neden geldi. Abdülvahap gazi tepesinde bunların düğünü olmuş.. Şeyh'e yalvarıyorum. — Anlamıyorum bu nasıl bir iş. Lâkin üçgün sonra o işe geldi mi gene domuzlaşmış bakarsın.. Kokusuna alışmışım beyim. Taşta hararet var. Ondört yaşındayken bir Ramazan'da 99 bin kere esma çekmiş. Üç gündenberi dört kere bayıldı..) Diyorum. Ben dersen işte böyle. (Ana beni götürüyorlar. beyim. Halbuysa evlendikten sonra gelmiyecek.. Karı benden kendisini çektikçe bizim' muhabbetimiz artıyor. — Ümit vermenin bu çeşidine. Birşey demezler. (Beni götür yoksa ben ölürüm.... başını duvara çevirir.. — Töbe de beyim. yahut ayağın bağını çözer bırakır. Başına gel medi ki nerden bileceksin. Sesi de fena değil.. şeriatta ayıp yoktur... Dedikodu yaparlarmış. (Beni neden uyarmadın. Olmaz ne demek? Bazı bazı gelir... ellerini dua eder gibi açıp müthiş bir ümitsizlikle tekrar dizle rine bıraktı. Ertesi sabah Şeyh'e gittim. El sürmemeğe razı olduk. Şartı bu... namaz vakti..... (Şuraya getireyim bir nefes ediver..) Diye söylenir.. kim ne bilsin halbuysa... (Sonra öğrenirsin. — Pekâlâ sen şimdi ne istiyorsun? — İstediğim şu: Süleyman efendi mahpus.zaman üçgün iyidir.. Kim ne bilecek? Şuraya getiriveririrn. Kapuya bakarak sesini alçaktı:Daha türkçesi. Dejenere belki de frengili bir babanın ondört yaşındaki kızına bir ramazanda 99 bin defa teşbih çektirmek.. Anası da tarikat'tan.. Lâkin ne mümkün.... Şeyh'in kapusunda bulmuşlar. ne bıraktı.. Türkü söyler. tesbih'ten geldi.. Dedi. Razı olmuyor.. Söylemesi ayıp. yüzünü örter. Şaştım kaldım. Ne öldürdü.

Haşa.. — Buraya gelsin ama. Gardiyan Ömer. — İyi ama kızarsa. — Getir... — Eksik olma beyim. sırrı faş edersek.... Cebinden dört tane ceviz çıkarıp Murat'a uzattı: — Buyur beyim. burada kimse bulunmasın. — Nefes etse. O da Şeyh'efendi'ye geldiğini söylemez. Sen düşman lâfına bakma. Ben bunu düşünmemiştim.. Sen de aşinalık etmezsin. — Benim yanımda nefes edilmez... Canım sana kurban. Allah senden razı olsun... Her hafta. ben de mürit değilim.. anası da mı gelmeli. Yarın değil.. O da bir evlât. Hem Silo'ya da bunu açarsın. — Estağfurullah. Şeyhi de çağırırız... Sanki birdenbire gençleşmiş. Gülüverir. — Bu halvet işine şeyhin kansı ne der? — Hiç ne diyecek? Arada bir fenalık yok ki beyim. Sonra. Buraya gelsin. Eski birşey örtünüp gelsin.. bak ben ne diyorum. — Anası da olmaz.. haber vermeden getirmeli. söyle. Karıyı buraya kaparız.— Ne çeşidi.... — Sahi.. — Senin sayende beyim. Kır da afiyetle yiyiver. Sen kızmazsan tabi O da kızmaz. Anahtarı sana veririm. Bir kere nefes ediverse. Razı olmadı mı.. Halvet'te nefes edilecek. Sen de gelirsin.. — Yani. — Razı olmazsa... Yeriz anasını satayım.. Elinde büyümüş beyim.... Haa?.. Gene sen söyle. Tabi bir kere söyliyeceğim. — Düşün beyim.. — Allah seni sevdiğine kavuştursun Murat bey.. şeyhin perisi belki büsbütün öfkelenir. Benim odamı.. işin kolayını bulduk Ömer efendi.... Hangi saat geleceğinizi ben de bileyim de... Şeyh hazretleri ahır zaman Peygamberi sayılır. — Nerden bilecek? Bildirmeyiz. Hiç.. — Bu da oda kirası mı? — Ne münasebet. Hep senin sayende.. Buraya. — Aferin. belki şeyhi edersiniz. — Yani Şeyh hazretlerine yalvarmıyacak mısın? — Yalvarmaz olur muyum. Canı sıkılırsa..münasip görürsen.. Al gözünden peynir helvasiyle kâat kebabım beyim... Başını kaldırıp bakmaz.. Tamam. — Kızmaz. işte bu doğru... Şimdi benim söylemem icab etmez. zarar yok. Bana kızsa da bizimkine hiç kızmaz. . Yani tarikat meselesi olduğundan. aman ellerini öperim düşün. Doğrusu bu. Töbe yarabbi. Eniyisi böyle yaparız... mesut olmuştu...... Baksada mürit ne demek? Öz kızından ileri. Bu işte pekâlâ.. Gözünü keyifle kırptı: Şeyhi alıştırdık mı her hafta gelsin. çarpuk bacaklarının üzerine sıçradı. Arkadan şeyhi bir usulla içeri sokarız.. Yalnız Şeyh'efendi benim haberim olduğunu bilmesin emi? Ayıp düşer. benim odama gelir... öbürgün. Öyle aklıma geldi. Bu ziyaret günü getiririm.. Başka bir isim verip yukarı çıksın... Nefes ediverir. — Ya...

Bağırarak içeri girdiler. Hele işimiz hayırlısıyla yoluna girsin. Diğer emsalinin yüzde doksanı. evrak tasdik dediler..» O kılıkta. başında Tavşan tüyünden bir fötr şapka. Murat'ın omuzuna dostça vurarak yürüdü. aklın biraz erse ya. Sapan çaldığı iddiasiyle mahkemeye verildiğinden ve muhakemesi gayrı mevkuf cereyan ettiğinden. Ulan eşek. Efendi diyoruz.. — Ne zahmeti. Senin aklın erse. Dünya bozuldu. İmam. Bir sene cezasının tamam altı ayını.. İmik ağa. elinde baston ve bir de krokodil taklidi Portmen vardı.. Murat dünyaya akıl erdirdi erdireli ilk defa birisine iyilik mi. okuma bilmemesine rağmen demir çenberleri altın suyuna batırılmış bir dolma kalem. Nahiye müdürü. eşek. Müslüman mı kaldı? — Sahi O da doğru. biçiminden ve renginin solmazlığmdan belli. Ve dönüp kapudan dışarı haykırdı: — Efendi. Müslüman kısmı müslüman kardeşine elinden geldiği kadar yardım edecek. Sırtında.. köyün yetmiş hanesinden atmışdokuz hanesi bize düşman olduğundan. bostan korkuluğuna. İzollu'nun İmik uşağı köyünden İmik ağa önde. göğüs cebinde mavi kenarlı bir ipek mendil... Kürt ağalarından. «Birden. tanıkan bir numuneydi.. Geldiği zaman kış olduğu halde alpaka ceketiyle titriyerek kendi tabiriyle «Çay kuvvetine yaşıyarak» geçirmişti. Murat'ı görünce. İmik ağa. Halep'ten kaçak getirildiği dayanıklılığından. Köy bekçisi.. — Ne münasebet. Şeyh Süleyman efendi. pek ince. «Çift at'la. yarı divane uşak eskilerine döndükleri.. gözünde numarasız gözlükler. O'nu munis bir gülümsemeyle iterek arkada. Burada yük mevzuubahis olamaz. on.. — Nerde o müslüman beyim. Sakin gecenin içinde betonda sürüdüğü ayakları yılan gibi hışırdıyordu. fenalık mı etmekte olduğunu kestiremedi. onbeş senedir olup biten işler karşısında fena şaşırıp ipin ucunu kaçırarak.. Karakol kumandanı. bir acaip yaltaklanmaya ve korkuya kapıldıkları halde.. efendi demek senin anana söğmekle birdir. Hem de fena bozuldu.. yardımcı bulmuş bir haklı adam gibi tekrar ayak diredi. ayaklarında.. yırtık şalvarı. Köy kâtibi. İş işten geçti. eşek. — İyi bildin beyim. asrî bir mankene faian benziyordu. mahpusa getirmişler. sulh ceza'ya iş kıyafetiyle gidip geliyormuş ki. Bu sözle hiçbir münasebeti olmadığı halde. dünya.. fevkalâde şık bir kahverengi kostüm. Pulluk'la ve biçme makinesiyle ziraat yaptığı için» asabiyeti ve . Bütün bunlar.— Zahmet ettin. aynı renkten podösüet iskarpinler. mahpusa. gardiyan küçük Ömer. Göster de ayak turab'ı olalım. Muhtar. pek uzun boyuna ve pek esmer yüzüne hiç yaraşmıyor. ensesin bakılınca. yazma. Bir haftadan beri evrakı Vekâletten gelip Belediye işlerinde çalışmağa hak kazandığından şimdiki elbiselerini satın almıştı.. Nesli münkariz olmağa yüz tutmuş.. eski bir şalvarla gelmişti. ben bu iyiliğin altında kalmam. Hani O müslüman. Sonderece asabî ve kibirli bir adamdı.

mukavva ve teneke kutular. Bu ocak parıl parıl tertemizdi. Bu da fayda vermezse. armut. imik ağa ortaya bir kocaman bakır tas. alıp yemeğe götürürdü. suratı asılırdı. ayva. artık kahveyle çayın üzerine ayran içilemiyeceğini ileri sürsün.. boy boy tabaklar. Karnı iyice doymuş misafir yahut misafirler. Cumhuriyet ağasıyız. kuru üzüm. söylerken kendi kendisiyle mi.kibri üstünde kalmıştı. dut pestili... tahta kaplar... Bunu anlryamıyanın yay haline. türlü türlü turşular. çıkarıp önlerine sıralardı. Kapudan seslenen de( bu seslenme üzerine «Bize artık müsade imik ağa» diyenler de. şeker sandıklarının Bunlar üç tane idiler önüne çömelir. Bunlarda. gardiyanları çekiştirmek bile gardiyanları çekiştirmeğe başka hiçbir zaman dayanamazdı O'nu teskin edemezdi.. kuru incir. Mutlaka. «Biz ağa'yız ama. Çay demlenip kadehlere koyulur koyulmaz. zeytin. Sanki hiç kullanılmamış gibi parlardı. elma. çaydanlığı ve ayran kâsesini uzatarak: «Şunları bizim kapu köpeklerine götür. çökelek. ister istemez ikramın tadına bakılacaktı. bunlardan yemeğe zorlanır. yenidünya. Misafirleri dağılır dağılmaz. Ocak harlamağa başlayınca üstüne misafir adedine uygun bir cezve koyulur. badem. aşılı mışmış çekirdeği.. birisini. Böyle sıralarda. bunları da and vererek tattırıp yerine iade eder.. yemiyenlere bir haftadan on güne kadar küserdi. mahpusanede.» işaretiydi. köpük pestili. incecik kemik parmaklan titremiye başlar.. Oturup yeniden yeniye lâf açmak imik ağa'yı çileden çıkarmağa elverirdi. mışmış. kahve pişirilir. herşeyin daima turfandasını Yani ilk çıkaniyle. sabah. ahlat kurusu ile dolu torbalar. Misafir de kaç kere. kese kâatları. belli etmeden gülümserler. İçeri geldi geleli. beş çeşidini daima yanında bulundurmakla iftihar ediyordu. gelmiyenlere dakikalarca yalvarır. bahçeye koşar. kısa bir samimiyetle biribirlerine kurnaz kurnaz göz kırparlardı.» Diye bir lâfı vardı ki. İmik ağa. karyolasının altından kavun. son kalanını bulundurmağa meraklıydı. tussuz yağ. dört. Misafirlerini iki kap yemekle tıkabasa doyurduktan sonra. kâseler. dışarı çıkıp tekrar döner. peynir. Ziftlensinler. Hepsi gösterilip hepsi tadıldıktan sonra. Hepsini kaldırdıktan sonra. dişlerini gösteren bir gülümsemeyle yerinden sıçrar. Burada itirazın zerre kadar faydası olmazdı. birkaç saniye sonra da koridorda raslayıp talimat verdiği herhangi bir mahpus.. kâatlar çeker. İmik ağa. sepetler. bir tahta kaşık getirerek.» Diye seslenirdi. kurudut. süzme yoğurt. yalnız yediği vaki değildi. aluç. kahveler ellerdeyken çaydanlık ateşe sürülürdü.. Yemek pişirmeğe. en arkadan sıra gazocağı'na gelirdi. bal.. karpuz. yüzünde birdenbire peydahlanan derin bir nefretle ilk gözüne ilişen mahpusu huzuruna çağırır. leblebi. kızılcık. Ozaman derhal asabileşir. yahut birkaç kişiyi. . öğle ve akşam yemeklerinde. suç ortaklığından gelme. petmez bulunurdu. kabak çekirdeği. kalabalıktan kaşgöz işaretiyle ayırıp kenara çekerek davet eder. Bu son hareket misafirler için «Kalk git. Kahve fincanı denilen küçük şeylere dekilerden mada. ağanın perişan ve acele istirhamlariyle başka misafirleri böylece deflemek işine yardım etmişlerdi. incecik vücudunu ırgahya ırgahya ayran döğmeğe girişirdi. karşısındakiyle mi alay ettiğini anlamak imkânsızdı. Seni daireden çağırıyorlar. ceviz. içeriye «İmik ağa. Kimin haddi ise.» Diye nöbetçi gardiyanlara yollardı. Sık sık kapuya bakmak başvurduğu son kibar çareydi.

. Karıştırdım balı. Yahu burası Bizim köye. ne de birisiyle gönderirdi.» diyerek kalabalık bir aksi şada gibi cevap verirdi. Benim küçük tencereyi bildin mi? İşte ona tamam yüz dirhem yağ koydum... İmam. Köy yeri. orada kim olursa olsun birisini karşısına alarak var kuvvetiyle bağırmağa başlardı: «Sen neredesin? Bir saattir seni aradım... Yağlı davar yoğurdu da vardı. Mehmet Emin’i bir de Kayserili Tevfik efendiyi çağırdım.» Herkes hürmetle susup dinler. İlle yatağının başına kadar bizzat gitmek.. oradan alıp gelmek lâzımdı. mecbur kalsa dişini çektirecekmiş gibi suratını asıp. rezil yatağıdır. Allah kabul etsin. İlk günler.. ben kaçar mıyım? Ben çiftliğimi.. ağzını bir karış açardı. biz geliyoruz. Peynir getirmişler. ayran yaptım. Ulan eşek. Halis kurt pilavı. Derebeği âdetine uyarak. Kahveleri içtik. Ayıları tekmil gardiyan yazmışlar. «Ağalık yedirmekle. kendisini öfkelendiren gardiyana Mutlaka gardiyana kızmıştı. Yemeğe davet etmek için.. «Sen git. nakadar gizli çağırılırlarsa çağrılsınlar.... Sen köyleri bilmezsin beyim. Dedi. Şimdi. üzerinde para gezdirmeği. Sonra tussuz yağ gelmiş. yahut ısmarladığı henüz gelmemiş te borç olarak on tane şeker talep etse İmik ağa bunları ne getirir. Muhtar. öyle herkes'in keyfine burada hizmet edilemiyeceğinden bahsederek O'nu alıkoymuşlar. Çayları demledik.. Bekçi. Ben pilavı yavan sevmem.. Şeyh efendi de bilmez. Allah eksik etmiye. — Neden? Diye hayret ediyordu. Karınlarını birgüzel doyurdular.. bizim nahiye'ye. Dağda nakadar ayı tutmuşlarsa getirip buraya gardiyan etmişler beyim. ihtiyatla bağırırken gene ağzını iki kere açmıştı.. kapudan dışarıya. oğlanları ve düşmanları bırakıp nereye kaçar mışım bakalım. Ulan Şeyh Sait. Belediye'de çalışanlar gideli bir saat olduğundan. Biz babadan böyle görmüşüz. Ulan Şeyh Sait. Ağa'yı dışarıya salıvermemişler.. Şimdi borç istemenin sırası mı ya... Efendi ve eşek demesinden belli pek işittirmeden.. Kâtip olur. bizim Elâzız Vilâyetine benzemiş. İçeriye yetmişiki lira borcun var.. Pilavdan başka patates pişirmiştim. bu âdet mahpusaneyi şaşırtmışsa da^jgiderek hepsi de alışmışlardı. Ne yedirdiğini birazdan gelip size hikâye eder. Mesele bu sefer borç istemek değilmiş. arkadaşlardan biri şeker almayı unutmuş. bir kaşık yoğurt istese. Etli patates..yahut başka bir koğuşa seğirtir. parayı borç vermeği hiç sevmez. Murat: — Bu herifler aylık alalı üç gün olmadı. Ekmeklerine çalıverdim. Birisi hastalansa da.. Yediler.. Bizim nakadar rezilimiz varsa.. Asri rençber olmasına rağmen. Artık davetliler... Murad'ın odasına girdiği zaman. yiğitlik vurmakla.» Derlerdi. hayvanlarımı. parayla birşey satmayı.» diye ağayı gönderdikten sonra etraftakilere «Hele gidelim de İmik ağa karnımızı doyursun.. «Ağalık yedirmekle. Sayar tek tek. Şöyle şöyle el kadar kesip yedirdim. Pilâv vardı. Kaçılacak bir yer olsa evvelâ sen kendin kaçacaksın. ismet Paşayı.

» Diye bağırdıysa da durur muyum? Meğer bize gönderdikleri Nahiye müdürü. Mutasarrıf.haşa huzurunuzdan çingene eşeği. Duydum ki Dahiliye Vekâletinden Müfettiş gelmiş. Gözlüğümü bir kere düzelttim: «Bana bak bey.. Eliyle kâatları itiverdi..» Diyerek terfi etmişler.. Allah rahmet eylesin.. biz. sehpa gözüme görünmez. makbuzlar. keskisini nasıl kullanacak orada öğrenir. İmik ağa. Arkamdan «Hele gel. işte orada aklım başımdan gitmiş...... karısı kızları... «Hele buyur İmik ağa.. Meğer. aşağı iner de. — Ben de niyetliyim... Anasının adıyla anılır bir Nahiye müdürü. Hele otur. Murat gülümsedi: — Bizi yemeğe davet edeceğine. Hiç gider miyim? . Kızma. böyle söyliyen Şeyh Süleyman efendiye. biliyoruz. hayretle baktı: — Rahmet mi? Ne rahmeti. İzollu ağalarını iyi tanıyor. pencerede beklerim. Buraları isyan mıntıkası. Bizim çanta ağzına kadar evrak dolu. Benim aklım başımdan bir kere giderse kendir. Artık kaymakamlığa lâyık. O'nu görmemle dünya bana verildi sandım. Bana dedi ki: «imik ağa.. birkaç ay sonra kaymakam yapacaklârmış. Şimdi nerdeyse arkadaşlar öğle paydosunda yemeğe gelirler.. Hepsini tomarıyla önüne koydum. Sağol ağa. Töbe Yarabbî. Lâkin bugün bana misafir gelecek.. Sen de beraber gidersin. . hep O'nun sürdüğü lekelerin altındayız. Yemeğe. Eskiden burada Vali muavini idi. Akşam pişirdim. Dahiliye Vekâleti. müdürlüğü işte hatmetti. Yüzünü astı da bana ne dedi bakalım. Hep vekillikle idare ederler. Biz baltayı taşa çalmışız. Aslı da buralı.. ikisine de. Dahiliye Vekâletine yazHığım bütün istidalar Fazıl beyin eline varmış... Sürt Vilâyet sayılalı.. Orası sanki. hiç Vali görmemiştir.. Dün bize et getirmişler.. İmik ağa. «Sayende hayır elbet beyim.» Dedim. . size Şeyh Sait'ten başka Nahiye müdürü.. Çantaya davrandım. — Töbe. Kapuyu vurup girdim. Eteğine vardım. İzolluya demişler ki. Üç aya kadar Siirt vali vekili olur.. Tekrar kapuya döndü: Eşek.. Bizi mütegallibe damgasiyle sapan hırsızlığından hapse atınca «Tamam. köy mazbataları.... İstida'lar. Bizi sapan hırsızlığından bir seneye mahkûm ettiren Nahiye müdürüyle uğraşıyoruz. dedi.» Dedim. dedi. çekicini.. dördüncü müfettişin karısının yeğeni imiş. dedi. — işte du olmadı.. — Eyvallah. isyandan buyana bizim hakkımız var da alacağımız yok. dedim.. Şimdi îzmir tarafında kaymakam. celpname'ler. Diye içini çekti. zabıt varakaları. Biz. dedim.— Şeyh'ten ne istiyorsun ağa. haydi ikiniz de buyrun. Eşek.. Çantaya koydum. Yeriz. vekâletnameler. Bir de baktım ki bizim Fazıl bey. ben şaka ettim... hayret ve kederle baktı. Öyleyyse şeyh erendi buyursun. Vali makamında oturuyor. Vali yaramaz.. Acemi nalbant.. Hayır mı? » Diye sordu..» Diyerek lâfa girişecek oldum.. Bırak Şeyhim sen O mendeburun bize ettiğini bilmezsin. — Kim? — Şefik bey. Atlatıp buraya koştum.. Kâatları topladım. dedim. Kaymakam. «Bize bir Nahiye müdürü yollamışsınız.... ademi takip kararları. ben senin yerinde olsam. Kürdüstan.» Dedi.

. köyde jandarma odur.. vilâyette.... El'in eşeklerine tekmil (Efendi) demeli. — Kim söyledi? Yalana bak. İçinden iki herif indi. Köy demek mahpusane demek beyim. Sağa baktılar. Sonra savuştular.. Arabistanı hep bize verecek.. Bizim imik uşağı'na bir jandarma gelse bizim nefesimiz daralır. Onbaşıyı bulalım da. — Ne zararı var... Malatya'ya yerleşeceğim..... «Güneş çekilsin de köye gideyim diyerek Han'ın önüne bir iskemle atıp oturdum. Burada Vali'yi adam hesabına alan yok. Tavuğu. Bana müsade.. — Kabul etmem. Tevkifimden bir ay evel ekin satmağa gelmiştim. — Bize efendilik beğlik Almandan mı geliyor? — Almandan. jandarmadan bıktım. İlerden bir otomobil geldi. birisi emniyet müdürü. Yanımda durdular. Ekini Allah'ın izniyle sattık. Elâziz'i ben vilâyet saymam. (Gelsin de doktora çıksın. efendiyi de beğenmezler de. Allah divanı gibi el bağlarız.. Kardeşimiz değil mi? Hele harbi kazansın. Ada'lan.. başını uzattı.» Diye sordum.— Artık bizden gitmek geçti. Karı köyde. Balkanları... yumurtayı pişirir karşısında.. Bastonlu iki efendi.. korkma.. Karnı ağrıyormuş.. Ne karısı. Töbe Yarabbî... Duydun mu şeyhim?. — Yahu.. Ben buraya yerleşeceğim. sola baktılar.. Mahpusane gardiyanı neyse. İmik ağa. Senin bukadar süslenmen. aşağıya baktılar. Yürüyüp geldiler. Yanyana koşan iki askeri kamyon uzaklaşınca düdüğün sesi büsbütün arttı.. — Töbe.. — Neden Elâziz'e değil.. (Bey) demeni isterler. Hancı'ya «Kim bunlar. — iftiradır..) demez mi? İnsan vilâyette oturacak.. Abdullah Paşa adam asıyor.. Elâziz neresi? Dersim'in hududu. Ben ayağımı ayağımın üstüne atmış oturuyorum. Nüfusumuz ikiyüz milyona çıkacak. Karı keyfe gelmedi ki.. İsyandan beri EIâzizrde adama istida verdirmezler... Haydi Murat bey sorsa bilmez de sorar. Gölgeye iki yatak sereriz. Şu cezayı bitirsem.. — Yakında. — Canım benden gizli mi? Hanım yenge dün geldi ya. Durup. Bizim karıya gideceğimiz demek ki mahpusa yayıldı.. Ha bizim İmik uşağı.. — Duydum. yerinden sıçrayıp çantasını yakalamıştı: — Ameleler şimdi gelir. (Birisi Vali. Zaten Almanya bizim için döğüşüyor.. — Öyleyse Almanda (efendi) tükenmiştir. Hastaneye geldi.. Aspirin Bayer gibi. Nöbetçilere tenbih etsin.. Bir de düşündüm...) Dedim. Hanım yengemiz Malatya'daymış. Benim haberim yokmu sanki. (Efendi) diyeceksin. — Kendisine ne kalıyor? .. Hele Almanya kazansın. Kafkasya'yı... iyi vallaha.. Fabrikanın canavar düdüğü öğle paydosunu haykırmağa başlamıştı.. Sen bari bilirsin şeyhim. bukadar öfkelenmen. Ben onbaşıdan... yukarıya. ha Elâziz. Meseleyi anlatalım..

... Tuttuğunu altın eylesin. Bir Salı günü akşam üzeri Fırat'ı geçti. Oymıyarak. jandarma .. Bastonunu birisine vuracakmış gibi kaldırdı: — Alman'a Allah kuvvet versin öyleyse.... Şehir Alay merkezi.. Sonra anladık ki topların ağzını Karakaya mevkiine çevirmişler. — Şapka gider öyleyse. Kâfirler biribirlerini kıracak. 12 Top sahra top'u. aşağı.. — Gelmez mi? Gelmeyip te ne halt edecek? Vızır vızır gelir. haydi diyelim. kazanan da hak dinini kabul edecek.. fena birşey. Kuşluk zamanı gürültü biraz kesildi. Şehirden dışarda ve ovaya hakim bir mevkide. siyah bağa çerçeveli gözlüğünü burnunun üstüne iyice yerleştirdi. Ne dersin şeyhim. Öğle yaklaştı. İmik ağa. Köy ikiyüz haneliktir. Toplar. Dört top bey yurdu tepesine tayin edilmiş. — Eski harfler de gelir. Bu fanî dünyada şimdilik galip gelenler haklı görünüyor. Tabi Şeyh Sait isyanını konuşuyoruz. Mitralyözler ve avcı koluna yayılmış askerler durmadan kurşun sıkıyorlar. iki keresinde de Karadayı el vermedi. Orasını bana buradan daha «asrî» anlattılar. Kimse de duymadı. Bir büyük muharebe olacak. Bu huy bizde fazlasiyle mevcut.. Elâziz'de Dellal çağrıldı ki bir kul dışarı çıkmıyacak. — Halbuki ben Elâziz'i başka türlü hayal ediyordum. Ertesi sabah. yukan 200 mermi yaktılar. Pekâlâ. — Zaten kitaplar yazıyor. bu akıl almaz zaferi sanki daha şimdiden çantasında taşıyormuş gibi azemetle çıktı. Ova 6 saat çeker. 350400 asker var. Depo aynı zamanda cephaneliktir.. — Ne sebepten? — isyan sebebiyle. ortasına parmağıyla dokunarak. Alişam köyüne geldi. Vali. Gülleler muttasıl kayaları tarıyor. İki kere müracaat etti. şefakla beraber toplar patlamağa başladı. İmik ağa... — İnşallah İmik ağa.. Palo'ya kadar yumurta yuvarlasanız gidişini seyredersiniz. Bilenler de unuttular. — Amin. — İşte gördün mü? Hepimiz hak dinini kabul edeceğiz.. Mitralyöz'ler de bu deponun önünde. Bir işin baş tarafında haklıyken sonuna doğru haksızlık etmek kötü bir huy. Dört tanesi askeri depo gerisinde. Görüyorsunuz. Hitamında bir taraf kazanacak.. (Şeyh Şerif Palu'yu bastı) haberi geldiği zaman ben de Elâziz'deydim. Şimdi anlatacağımı siz muhakkak duymadınız.. Murat gözlerini kısarak Şeyh'efendi'ye sordu: — Neden mürid'iniz değil? — Kim İmik ağa mı? — Evet.. — Şapka gidecek. — İyi.. — Köyü suyun ötesindedir..Bana cenneti âlâ ve Peygamber Muhammed'in şefaati elverir diyormuş. — Yani? — Yani isyan mıntıkasında.. İsyan.. gevezenin biri.

. Şeyh Şerife haber yollamış. Posta ile müzakereden sonra.. Palu'ya da. Zaten Elâziz de isyan edenlerin topu topu 37 kişi olduğu sonradan anlaşıldı. — Halk ne yaptı? — Halk ne yapsın? Evvelâ kim geliyor belli değil ki. Palu'ya giremeyince. Ayrıca idareyi örfiye müfrezeleri de kol geziyor. Yado cenuptan kayaları dolaştı.kumandanı otomobille şehirde dolaşıyorlar.. Herifler eskidenberi soyguncu olduğundan. Maiyetinde sekiz süvari var. (Ben din bilmem. Baktık ki bizim Dersim eşkıyası. oturup başını yumrukluyarak ağlayan hangisi. Gelin teslim olun. birtek kurşun sıkıldı. mecburen oranın depoyunu basmış.) diye bir feryad duyuldu. Yada. Kaçanlar. eskidenberi Dersim çapulcularından korkar. Meğer Vali ile kumandanlar ailelerini. Dersim aşiretleri. Meğer bunlar eşkıya Yado'nun maiyeti imişler. Ahali damlara çıkmış.. Otomobile atladıkları gibi hey Malatya nerdesin. uçlarına çarıklarını asmışlar. Palu.. Dere boyundan. Fakat kalabalığa malumaliniz her çeşit insan karışır.. Ali ağanın çobanıyım. Bunların da dört tanesi tüfekli.. bozgunu işte orada gördüm. Güney çay mevkiinden top menzilinin altına geçivermişler. — Esası tabi din uğruna. İsyan havadisi üzerine bu iki kasabayı çevirmişler de (Bizde Şeyh Said'in mektubu var. Neferlerden birisi kolundan yaralanınca ötekiler de. — Halbuki adı şapka isyanı. Kapu tokmaklarına yapışıp kelimeyi şahadet getirerek içeri alınmasını istiyen hangisi. hem kaçıyor. herşeyi bırakıp kaçmağa başladılar. Halbuki kulaktan duyduğumuza bakarsanız bunlar üzerinde Kur'an'ı kerimlerle geleceklerdi.. Zaza'ların hiçbirinde tüfek yoktu ya birden baktık. Yado'yu. 3035 kişi iken bir hamlede dörtyüz kişi oldular. Biz dürbünle harekâtı seyrediyoruz. depo önündeki mitralyözlere doğru. böyle hengâmede sükûttan daha çok ürküyor. beyim. eşkıyayı. isyana biz de iştirak ediyoruz.. Karşı tepeden bir karaltı bu tarafa atladı. Ben. Ön saftakilere asla kurşun ve gülle tesir etmez deniliyordu. Silâhları. (Senin dinin nedir?) diye sorun. (Canını kurtaran kaçsın. Asker. Meselâ gelenler. salâvat getirmesini bilmezler. Yado. Kur'anı bırakalım. Silâh sesleri birdenbire kesilmişti.. Gerisi omuzlarında birer sopa. eşyalarını zaten beşkardeşler mevkiinde hazırlamışlar. Dersim'in meşhur eşkıyası. Bizim Elâziz.. Lâkin Palu ve Çemişkezek razı gelmemiş. Alay çil yavrusu gibi dağılıverdi.. Çemişkezek'e de evelden beri düşmandırlar. araziyi bildiklerinden.) diye cevap verirler. ricat hatlarında görünce (Sarıldık) diye bağırdılar.. Depo yağma ediliyormuş lâfı ortalığa yayılınca evlerden uğradılar. pantalonunu çıkarıp atıyordu. Emre itaatsizlik edip sokağa çıktığı için Vali Hilmi bey bir küçük çocuğu tabancasiyle gözümüzün önünde öldürdü. Bir karaltı daha atladı. Piyadeler de tepeyi atlayıp beıi yakaya. iki eşek yükü silâh alıp halka dağıtmış. (Elâziz'e hücum et) . insan. Esasında. Herkes Bismillah diye silâhlarını hazırladı. Bellerinde çıplak kılıç taşıyanları da silâhlı sayarsanız 1520 kişiyi geçmezler.) Demişler. hem ceketini. geçiyorlar. beheri dörder tüfek omuzlamış. Palu Kaymakamı Hakkı bey Dersimli olduğundan bize kancıklık yapar diyerek onu uzaklaştırıp yerliden birisini Kaymakam nasbetmişler. cephaneleri bölüştüler.

der'akap katırları. Hükümet konağına girdi. Tekbir çekenin. müsade alıp dükkânlarını evlerine taşıdılar. Çapulu görünce tüccar taifesi aklını başına devşirdi. ahaliler yerlerde. Herhalde cinayet işleyip Surye'de yaşıyanlardan. «Bu gidiş hayırlı alâmet değil. Akşama doğru nihayet lisana geldi: «Biz burada durucu değiliz. Mahpuslara umumî af verdi. Bu esnada Yado. A. sandığını yüklenen savuşuyor. salâvat getirenin haddi hesabı yok. Mallarından korkan tüccarlar.eısı. — Siz şeyhi şerifi gördünüz mü? — Gördüm. birkaç pantalon giyiyorlar. O'nu da Vilâyete misafir ettik.. silâhlanıp dışarı uğradılar. Beylik battaniyelere paketleri doldurup sokakların köşesine devirdiler. Baframaden'ler. Ordu kamilen Şeyh Sait efendiler Sancak'ı şerif çıkarmışlar. Davranın. Dersim'li paket f iatmı nerden bilecek. hazin oluyor beyim.» jseıeuıye js. Seksen yaşındaymış ama. Sırtında zabit elbisesi vardı. şeyh'i şerife müracaat etti.» Yado.bahanesiyle başından defetmiş. Şu halde. Eskiden dersim içinde Nahiye müdürlüğü falan yapmış. Yado kahveyi içer içmez tekrardan atladı. nen gcıcıı iiıcuıuııaı. pahada ağır malları hayvanlara yükletiyorlar. Bizim Elâziz eskiden beri şarkın ticaret merkezidir... Yağma. mahpusane kâtibi esas defteri evine aşırmış. Ankara'ya kadar yolumuz var. Mal rüsvay oluyor. Dükkânların daramaları (Kepenkleri) kapalı. yakışıklı bir adamdı. Şehrin ayanı. O zamana kadar evlerinde oturan Elâziz'liler.. Şehirli beyzade Mehmet efendi'yi . koltuklar pencereden aşağı atılıyor. masalar. Yeniceler.. Ben Yado'yu gözümle gördüm. Defterleri. salonda oturmuş. fes giymeden yanma gidenleri falakaya yatırdı. Reji dairesinin ambarını yağmalamışlar. «Malatya Şeyh Said'e iltihak etmiş. büsbütün yabani değil. eşkıyayı görünce Elâziz'in abdesti Hozuldu. Herkes ikişer üçer çarşıyı tuttu. 30 kuruşa on paket. kitapları yakıyorlar. Keçe külah. yere kapanan. Çapulcular üstüste birkaç ceket. Şaşılacak birşey.. Ne olursa olsun. Türkçe bilmez bir ihtiyar.. Uzun boylu. Serkliler. Helîfe hazretleri İngiliz zırhlıları ile İstanbul'a dayanmış. Kapuları arkasına kadar dayadı. haşa huzurunuzdan eşekleri nereden buldunuz? Yükte hafif. kara sakallı. halıları topluyorlar. Bir taraftan da kuvveyi maneviyeyi kırıcı haberler geliyor. Başına Kalpak.. Mahpusaneyi yakacaktı bırakmadılar. «Hani Şeyh Sait? Nerde şeriatçılar?» derken «Şeyhi şerif hazretleri geli yor. Milis'e yazıldık. Bir taraftan yerli Milis teşkilâtı kuruluyor. Bir de baktık. baldırı çıplaklar. Evelâ kolordu merkezini. karşı çıktılar.. Dersim çapulculuğu tarihlerde meşhur. Kaputları. iskemleler. Hemen mapushaneye gitti. Bereket versin. ahzı asker şubesini dağıttılar. Esnaf kol geziyor. tüccarlar. Delikanlılar. yatağını bırakan. Elâziz'e Vali tayin edeceğim.» diye bir fısıltı yayıldı. eli silâh tutanlar. Sivas ta iltihak etmiş. Bunlardan iş çıkmıyacağı anlaşıldı. Adamlarına emir verdi. Atını direğe bağladı. Meydan feslerden sarıklardan görünmüyor. Uzun boylu. Aynalar.. ağzında da altın dişleri parlıyor. 3 kuruş verdi mi bir paket. Umumuna üstüste 3 kuruş paha biçmiş. Ağlayan. battaniyeleri çuvallara doldurmuşlar. Kimi münasip görüyorsunuz?» diye sordu. Harput ermenileri Amerikaya kadar nam salmış tüccar idiler. Bir iskemle vermişler. askerî teçhizat anbarını bastı.

Başları. Feryadına bizim Milisler yetişmiş.» Dedi. Üçüncüleri mışlı'ya davranacak oldu. Daha da istemişler. Söz doğru ama. Tüccar: «Aman çarşı.. Dini bir uğruna cihad farzoldu. Asıl adamlarım topladı. Biz mahallede onbeş delikanlıyız. Karar: «Bunları telefatsız Elâziz'den çıkarmanın kolayı.).. Mevcudunu cebren almışlar. Sabahleyin birkaç eve daha girmek istediler. Amin dediler.. çapulcuları önlerine katmışlar. Bizim arkadaşlar teslim olan iki Dersim'liyi de hemen temizlediler. Biz bu tarafta uğraşırken birdenbire bir patlama Elaziz'zi temelinden sarstı... Akşam üzeri Vilâyette akıllılar toplandı. Şeyh hazretleri emir veriyor ama. Şeyhi şerife davacı gitti. Herif fısıltıyı sezmiş.. «Marifet bu geceyi geçirmek. Eğer fırsat bulsalar.) diye Allaha yalvarıyor. Yirmi metre mesafedeki adamlar kamilen berhava olmuş. Üç sene sürecek.seçtiler. günahtır. çavuşlar.. silâhlan da bırakın.. «Durun bakalım ağalar. Lâkin Dersim'li kulak asar mı? Aklı erenler. herhalde şehirliye emniyet etmiyor. halkın galeyanmı görünce taban tutturamadı. ermeni doktoru Piyer'in evini basmışlar. Çarşıyı koruyun. Padişahı indirip başlarındaki zındığı Şah yapacaklar.) (Bırakmam). Elâziz'li çapulculara girişti beyim.» diyerek bizim sırtımızı sıvazlıyorlar. Milis'e davran emri verildi. (Bırak. Sese koştuk.. . îşte üç sene tamam oldu. Görelim sizi delikanlılar.» diyorlar. Her tarafta silâh sesleri. Mehmet efendi Vali makamına geçti. rezalet var.» diye fetva çıkardı.) (Çıkmam. Herkes kendi mahallesinde bekliyecek. Hırlıyarak düştü. Kurşunu tam gırtlağından yedi.. Hükümet arkasından silâh açıldı. Gece yarısı. Milisler. Lâkin kasaları açmak mümkün olmadı. Gece iki saatte bir değişerek devriye gezdik. Rabbim günah yazmasın ben de ateş ettim ama.. Cephanelik ağzına kadar top mermisi dolu. Seksen bin Mason olup Padişahımızın tahtına hücum edecekler. Dersim'li kulak asar mı? Dersim'li evelden beri (Elaziz'zi bir talan etsem. Bunlar Firavun tohumudur. İş zora binmiş... haram. Yado'nun adamları.. iş doğru değil. Bir dua okudular. Ücreti bizden. Nedir bu taşıdığınız?» Herifler hâlâ tütün paketi çekiyorlarmış.. Şeyhi şerif çapul istemiyor. Tercümanı türkçeye çevirdi. Arkadaşlardan biri önledi.. Bölük başları seçildi. Allah diyeni kesecekler. Dediler. Ötekilerin silâhlarını aldık. — Siz de attınız mı şeyhim? — Biz o zaman henüz tarikata intisap etmemiştik. Diyormuş ki: «Biz kitapta yerini gördük. Ortada şeriat yok. (Çık. Kasalara tüfek ile ateş ediyorlar. Akıllılar araya girdi.» Demiş. kuruldu.) dedi. kimseyi öldürmedim. Cephanelik ateşlendi sandık. Yado.. (Ayıptır. Sonra kurt aslından bir mehdî gelecek.. Şehir yanıyor.. Her mahalleye Yado'nun çapulcularından da iki silâhlı geldi. Üstlerine gaz serpip yakıyorlar.» Türkocağı'nda misafir edilen şeyh'i şerife başvurdular. Akşam üzeri Milis teşkilâtı tamamlandı. İkiyüz kişi zayiat var. «Günah. Meğer Baruthane ateşlenmiş.. Şeyh hazretleri de razı. arkadaş: «Paketleri de. Halk meydan vermedi. Ogün akşama kadar Bankalarla meşgul oldular. — Sonra? — Sonrası. Şeyhi şerif kürtçe birşeyler söyledi.. Cadde üzerinde dururken baktık ki Yado'nun adamlarından" üç kişi büyük bir örtü içinde birşey getiriyor.

omuzundan kurşunu yiyiyor. Yuvarlak taş gülle endaht eder bir cins. Nihayet yağlı paçavralarla sıkıladılar.. Kırkiki gün sonra asker geldi. Elâziz'deki adamların birçoğu Harput'ta oturduğundan. Size bir zararımız dokunmaz. Oraya iltica ettiler.» Ne mümkün. Başladık yalvarmağa: «Haydi defolun gidin. bizzat «Elaziz'lilere teşekkür ederim. «Bre koman. Taş dolduruyoruz saçma gibi etrafa dağılıyor. Milis konağı çevirdi. Geri tarafı dağa sardı. Elâziz'li idare etti. gitsin. Bir kıyamet ki sorma.. eve iltica eden eşkıya huruç hareketi yaptı. «Yahu..» diye cevap verdi. Bereket bütün çapulcular asker kıyafetinde olduğundan Milislerden ayırd ediliyor. Karılar dua ediyorlar. Tüfeği kucağında serilen serilene. . İlk silâh seslerini duyunca şeyhi şerif te savuşmağa yeltenmiş. Ankara'yı buldu. üçüncü bölük. Bizim mahalle yol üstünde olduğundan Önünü kestik. Fakat dağa doğru yolu açamadılar. İki taraftan yedi. bîçareler hiçbir işe yaramaz..» dediler. Bir yaylım ateş dünyayı sarstı. Milis çetelerinin Reisleri muhasarayı tamamladılar.. Fakat şehirli yakaladı.. Valisiz. «Aman çevirin. Lâkin Dersim'liler pek silâhşor heriflerdir beyim. Vilâyet merkezi sakindir.. Gece bastırdı. maiyetini üç bölüğe ayırdı.. Orada. Hem de kurnazdırlar.» birkaç tanesini tesadüfen düşürdüler. Dersim'li mavzer'i makineli tüfek gibi atar beyim. ortalığı yanmış paçavra kokusu alıyor. Lâkin bmsi pencereden içeri girse onu girmiyor. Avcıya yayıldılar. Şehrin merkezinde toplananlar. Horlayanları. memursuz. Güllesi yok.. bina zaptedilmezse o akşam evlerine gidemiyecekler. Bizim nişancılar vurmak için davranmca alnından. Kaçırmayın. 30 odalı bir mevkii müstahkem... Belediyenin Ramazanda kunısıkı attığı fitilli bir top. Yoksa Dersimli şakiler bizi hep kıracak. Zaten kaç gecedir millet uykusuz. Allah'ın inayeti ve halkımızın gayretiyle hayyen istihsal edildi.(Biz Malatya'yı teslim almağa gidiyoruz. çete Reisleri bacağından çekiyor.» Gitmezler.» dediler. Hükümet iade olunmuştur. Fatih Sultan Mehmet efendimizin döktürdüğü balyemezlerden. Arada sırada top ateşleniyor. Tam kırkiki gün vilayeti. Acıkanlar şehire dönüp karnını doyuruyor. Orada Yado'yu ayağından vurdular. Hepimiz siperlere girdik. sekiz kişi düştü. sonra tekrar harbe dönüyor. döğüşe döğüşe harice çıktılar. Elâziz'in şarkın da kırmızı konak denilen bir taş bina vardır. Toplan sürüdük lâkin kamalanm hep yok etmişler. îki bölük önlü arkalı döğüşüyor.. Şöyle bir telgraf çekti: «Palu'dan kopup gelen Şeyh Sait avenesinden Şeyh Şerif nam çapulcu Elaziz'i işgal etti ise de. Adamları ata bindirip kaçırdılar. Mecburen Bayram toplarını getirdik. Bereket versin. Beşkardeşler'de yaktıkları mektep binasının yanından dereye saptılar.. hem de Harput caddesine hâkim. Gece yansına doğru Milis'i uyku bastırdı. Öyle bir yerde bulunuyor ki Hem Diyarbekir yoluna. Tekerlek üzerinde duruyor..» Mustafa Kemal. sabaha karşı.. Hitamında akıllılar «Top getirmeli.) dedi. Bir odaya hapsetti. bizim taraftan 100150 adam telef oldu. Malatya caddesini tuttu.. Yado. Bre.. Emri alilerine muntazınz. Savuşun. talan eşyasıyla beraber ağır ağır yürüyor. Akşam oldu. Evi yakacaklar. Keçe külahlarını bir sopaya takıp pencereden gösteriyorlar. Sesi dehşetli ama.. Kamasız top kullanılmaz. ortalarında.. Ümidimiz kesildi.

Bana (Alevî düşmanı) derler beyim.. Şarkta biraz kımıldadı. gâvurluğa karşı ayaklananlara Allah neden yardım etmedi dersiniz? Bu ciheti hiç düşündünüz mü? — Düşündüm. Cumhuriyetin bânîsi sayılmak lâzım gelirken Elâziz'de. Sonra. gene sonu mağlubiyetti. Fabrikanın düdüğü ötmeğe başlamıştı. Lâkin sebebi işte bu. Şeyh Sait isyanında alevî'lik. — Neden? — Çünki Dersim de iltihak etseydi. Hükümet'ten yana görünüp. Susup sonuna kadar dinlediler. — Anlıyamadım.. — Zannetmem. Hem çabuk geldiler. — Evet... Palu'nun Dersim'li kaymakamı Hakkı bey her tarafı kendi aşiretine yağmalattırdı.. sünnî'lik davası açarak din uğruna harekete geçmedi. Dersim tekmil Alevî'dir. Hiç duydunuz mu? Biz bu ifriti Lozan'da memleketimiz için muvakkaten zararsız hale getirmiştik. — işte O sebepten dağıtmadılar ya.. Akıl erdiremedim. Hepsi isyanla alâkadar gösterildi. falan hep yaldızı. Çoğu mahkûm oldu. Asker Elâzize gelince. dana beter budalalık. 1926 daki isyanın 1941 e kadar devam etmesi bundan. — Tuhaf insan inanamıyor. — Bizim ihata edemediğimiz hikmet: ingiliz lirası Şeyh'im.. Şeyh Sait. Derebeyliğ'i ihya etmek ise. alacağı yok. Bir nokta daha var: Şapka istemiyenlere.... Mallan fıkaraya mı dağıtacaklardı? Buna bolşeviklik derler. imik ağanın dediği gibi hakkı vardır. sonunda elbette sıra onlara geldi. Sazlı Mustafa'nın karısı Emey. Hem de hizmete mukabil Milis çeteleri Reislerini. vak'ada yaralananlarla beraber topyekûn istiklâl mahkemesine verdiler. — Evet kurnaz. — O zaman fena olmadı ama. Emperyalizm diye bir ifrit var. Kürt ağalarının mallarını kamilen kurt fıkarasına dağıtıp işin kökünü kazıyacağımıza ağaları istanbul'a sürgün edip fıkarayı temizledik. kocasının demirlerin arasından uzattığı elini hürmetle öpüp başına koydu. Elâziz'liler de hâlâ âsî farzedilir. — Fena olmamış. Çocuk yüzünü buruşturdu. Evet. . Elbette bizim ihata edemediğimiz bir hikmeti mevcuttur. — Lüzumsuz bir düşmanlık gibi geliyor bana. — Ediniz. Şeyh Said'in yenilmesine yardım etti.— Çabuk gelmişler. isyanı Entelicens servis çıkardı. ürkek ürkek duran oğlunu arkasından hafifçe babasına doğru itti. — Gelsene oğlum. ben alevî düşmanıyım. Milleti biribirine kırdırdı. — Bu hükümet pek kurnaz beyim. — Sade Hükümet'in kurnazlığından değil. Geçen tedip hareketinde de Dersim'i temizlediler.. Dersim'liler Palu'yu bastılar. — Yado'ya ne yaptılar? — Tuhaf bir iş beyim. Dersim Şeyh Said'e iltihak etmedi. Muntazam orduya karşı çete sökmez.

Cigara içerim.. (Ben oraya bir daha gitmem.) Dedi. oğlunu koltuklarından tutup pencerenin içine bastırdı.. — Şeker alırsın.) Dedi.— Gelmem.. (Sebep?) Başını yere eğdi.. Kuru üzüm alırsın. Birgün çiftten geliyorum.. Seğirtti çarıklarımı çıkarmağa önüme çömeldi. Gel. büyük ablalan edepsizdir. Muhtar önümü kesti.. (Sebep?) Ses yok. Benim karının anası edepsizdir. Bizimkini ikidebir. (Hayır mı Emmi?) Dedim.. Başladı içini çekerek ağlamağa.) Diye başını şu tarafa çevirdi. böyle şeyler ayıptır. Bir cigara daha.. — Olmaz mı? — Olmaz. (Niye gitmedin enişten gile?) Dedim. Sazlı Mustafa bacanağını öldürmüştü.. — Para almam. — Ne haddine köpoğlusu. Nah mecidiye kadar simsiyah... Kızdığım zaman da seslenmediğine büsbütün öfkeleniyorum. — Anam döğer. (Karma haber yolladım.. hizmete çağırırlar. bir sülâlenin edepsizliği tekmil onlara gitmiş te buna hiç bir şey kalmamış. — Olmaz. aynı telâşsız ifadeyle şöyle anlatır: — Meğer bizim karıya göz koymuş. Emey. uğruna kan dökülmüş ve hapse girilmiş bir kadın olmasından.. Yüklü karının göğsüne bir tekme vurdum. Bunu kendisi hemen daima aynı kelimelerle. — Haltetmiş.. Ufak tefek bir kadındı.. Benim birşeyden haberim yok. Kolunu gösterdi. Bu karıyı alalı bir sene oldu olmadı. Bu sebeple insan sekiz yaşındaki oğluna rağmen O'nu küçük bir kız çocuğu zannederdi. Adama ne derler? (Bir karıya sözünü geçiremiyor.. okadar. Baldız demek. Gel şuraya.. Kenara çekildi.) Dedi.. bilmez misin. Eve girdim. Ekmek yapılacak.. tenhada etini sıkmış. islâm dini aşikâre. Anam dedi ki.. surdan burdan lâf getirdim. — Niye? Bak sana para vereceğim.. Cahil de söz mü daha çocuk. Öfkelendim bilir misin? (Şuna bir güzel kötek atayım) dedim.. Şuraya kadar yuvarlandı... (Para alırsan. bir de sekiz yıldanberi erkeksiz yaşamanın verdiği ağır can sıkıntısından ve mahzunluğundan ileri geliyordu. Köy yerinde. Bir taraftan da.. Sazlı Mustafa 24 seneye mahkûm edilmek için gidip karakola teslim olduğu zaman Emey ondört yaşındaydı ve bir senelik gelindi.. Ağzından meseleyi aldım. Sabah . Bir cigara daha içerim. işte gebert.) Derler. (Ulan sen mi tenbih eyledin kopuk. Yani gelip karıyı döğeceğiz. durur. Lâkin bereket versin daha cahil. Bacanağım olacak namert. sen düşün. Gelmedi.. seviyorum karıyı. Üzerindeki ciddiyet... Adamın yüzüne hasta köpek gibi bakar. Karı işi sezdi. benim oğlana da yüklü. Bacanağın babası muhtar olduğundan odasında misafir çoktur. O gece sabah olmaz. Ağlamayı da bilmez fıkara.. Kocasına öyle kuvvetli bir saygıyla bakıyordu ki gözlerinin bu manasiyle olduğundan birkaç misli daha güzel görünüyordu. Ben para istemem.. Sanki birader. Gece yatakta. bacı demek ama dünyada yüreksiz mi ararsın. herhalde.

» Demiş.. Avcı olduğumu herkes bilir. Sıktım. Beni görmeyince ümitlenmiş besbelli. Ne demek. Ben o sıralarda güreşiyorum efendi.) Dedim. Korkmuş. Gülüversem yok mu. Bağlar bozuldu.. Üzüm kesti. Ben hiç görünmüyorum... Şuradan. bir ferahalsın. Şaşırmışım. Bir taraftan da. (Beni vurup.. içim bir ferahlasın.. içime bir gülme geldi.. Başını kaldırdı. Tabancaya davranıyor. Önce gözümün içine korkak korkak bakıyordu ya. rahatlaştı. Araba tekeri gibi. bozulacak. farkındayım... Bileğinden kavradım.. Tutar tutmaz kolunu dirseğinden kırmışım.. Dönüyor. iftira) Bile diyemedi. eve gittim. Karı büsbütün korktu.) Dedim dedi.. Aklıma geldi.. Getirdi.oldu.. Hâlâ bakıyor. Ne yapsam Hey Allah. Boyuna beş tane de altın takacakmış. Arka arka yürüdüm. tuttuğumu koparıyorum. öldü de kurtuldu diye korktum.. Onların bir de bağı var.. Dizimi göğsüne dayadım. Gözlerim üzerinde.seni hapse götürürler. Günlerden songüz. Sıktım dişlerimi. Yuvarlanmağa başladı. Gönlü var. (Şuralarda bunun destiyle suyu vardır elbette) Dedim.. dizlerinin üzerine döndü.. Bir damla kan çıkmadı ne dersin. iki gözünü de domuz saçmasıyla doldurdum. buradan konuşurken lâfı birdenbire karı işine getirdim. Aklıma su geldi. Sordum. Bıçağı çektim. Bizi delirmiş sandı besbelli. Ayağıma sarıldı. Onların bağın üzerinde bir keklik var. Senin yüreğin temiz olduktan sonra.. Gözleri hâlâ o biçim. Bayram günü gibi keyifliyim.. Ay ışığı tam yüzüne vuruyordu. ne yapsam.. «Vurma. karıyı kendine alacakmışsm bacanak. Gideceğim ama. (Hüseyin. (Karı kocasına birşey söylememiş. Kuşağından tutup sırtüstü yatırdım... Ay ışığı tam gözlerine vuruyor.. sabaha yakın da kekliğe gideceğim. Hani gidip öldürecektik ya. Biraz süründü. Kapudan çıktım. (Yalan. Kolunu kırdık ya. Yedik. Onlara gelin giderse bir köyün bir karısı olurmuş. Ağzı açılıverdi. Deri yağ gibi açılıverdi okadar.. Birden elini beline attı. Ayağa kalktım. iki diziyle sol eline dayanarak topal Kudret gibi sürünerek gidiyor.» Diyerek başladı yalvarmağa. Onlar zenginmiş. bizim karının etini sıkmışsın bacanak. «Vurmam. çifteyi aldım.. Bana farkettirmeden kaçacak. Şose'nin üzerinde olduğundan bizim bacanak bekliyor. Belli birşey. (Sen ne dedin bakalım kan?) Dedim... Kırılan kolu.) Dedim.) Dedim. Ben fıkaraymışım.... (Mustafaya söylerim. duman olup havaya çıkacak sanıyorum. Ayağa kalkmadı da. Karnım çatlıyacak. «Ablanı boşayacağım da seni alacağım. Arka arka.. Şart ettim. Yemin ettim. Bacanak beni çifteyle görünce biraz bozuldu ama baktı ki sırıtıyorum durmadan. köye yarım saat çeker. Vay kurnaz vay. Lâilâhe illallah. Ben bağa uğramışım ki biraz üzüm yiyeceğim.. Karı işi anladı. Kütüğün birine siper alarak çömeldim. Beni göremeyince oturdu. Gözleri yumruğum gibi fırlamış dışarı. însan odadan dağılınca. «Lâilâhe illallah. yanıbaşmda sallanıyor. Ogün odada bacanakla kâat oynadık akşama kadar.» Diyor. (Sen benim karıya altın takacakmışsm bacanak ben de sana bir altın takayım. Kafasını kaldıracağını sezdim.. Boğazı kesilmiş gibi bir hırıltı koyuverdi.... Bir tekme daha.» Dedim. Gün doğunca göğsümün üzerinden sanki bir değirmen taşı kaldırdılar.. Mustafa vururum ha.. Dişlerimi sıktım. Kurtuluş yok. (Kaçarsa) diyorum.. bizden birşey anlıyamayınca rahatladı.. .) Gibi seviniyor. Gırtlağını hafifçe kestim.. Lâkin ne mümkün....

. Başına dikildim tekrardan.) Dedim.. el ayası dinler gibi.) Diye tekbir getirerek. Bereket suya girerken tüfeği yanıma almışım..... Kürt isyanı zamanında. Kalktım.. Sonra beli yukarı doğru kanburlaştı. yüreğime bir korku düştü.) Dedim. Birden aklıma geldi.. Mahsustan boş gözün tetiğini çektim.) Dedim. Tepesine dikildim. Yüreğim sevinçten çatlıyacak. Mustafa. Çifteyi gözüme alıp sıktım. Yok da yok. Bir daha çaldım.) Dedim. (Mustafa.. Horoz şak diye düştükçe gözlerini kırpıştınyor. Canın sağolsun. Bir zaman da böyle eğlendik.. Cebimde barut var bir kâadm içinde. Öteki horozu kaldırdım.... Tüfeği gözüme aldım.) Dedi. Ateş almadı. (Ulan ölmesin ha. Ne mümkün. Dersim'de bir ... Suratıma da rüzgâr çarpıyor. Başını döndürmeden biraz dikildi.. Memeye barut koydum. yüzüne iki parmak mesafede gülüyorum. Öyle dikilince.. (Ölmedin mi?) Diye sordum.. Memeye geçirdim. Barut kokusunu duyuyorum.) Dedim. (Ben bu yaradan ölmem. Tam alnına hizaladım. Meğer ayağımın dibindeymiş te biz sevinçten görmemişiz. sıcak sıcak vuruyor etime. Eğilip kulak verdim. (He.) Dedi. Ellerim titriyor... Uzaktan bir köpek uludu. pisin kanını getirip ıslak ıslak.. Çiğ et çiğnemişim gibi..... Gördün mü. Suratıma çarpıyor ama... Cebimden bir kapsül daha çıkardım. Ay ışığı. Tüfeği Bismillah diye kaldırdım... elimden kurtuluyor gibi.. (Hıhhh. Geri çekildim.. Gene patlamadı.) Dedi bir.. Arkasının üstüne geldi.. (Mustafa) Dedi. Bu zehir bana bir tatlı geldi efendi. Gülmem geçiverdi. Siper ediyor. Gene birden aklıma geldi. ölmez misin? Haydi yiğitsen ölme bakalım bacanak. yahut durup bana kulak verdi. Bir daha çaktım. Birşeyler söylüyor. (Zarar yok bacanak. Derken hızlı nefes almış olacak. Sanki domuz kurşunu. Eyvah. Destiye koştum. Şurama Sazlı Mustafa sağ dizinden üç parmak aşağısın gösterir bir tekme indirdi. Türküyü nerdeyse tutturacağım..Artık bilmem.. Kurşunu tam bel kemiğinden yemiş.... Vallaha farkında değilim. can korkusuyla yüzüne tuttu... elimden biri alır. O da sağlam elini.... Domuz kurşununu alnının ayasına sıktım. ya kuvvetten kesildi...... Ulan desti. Elini gene kaldırdı.. kapsül düşmüş. Gözleri hâlâ açık.. yüzüm. Gülüyorum ama dağlar çm çın ötüyor.. memedeki barut dökülmüş mutlaka. Meğer dizlerini bükmüş imiş. İki adım öteye oturup bir cigara yaktım. Bir kere çaldım. Hâlâ söyleniyor. Mübarek kurşun. Bir kere yüzü üstüne gâvur gibi kapandı. Öyle.. (Ölmedim. (Boş gözün tetiğine bastım. kana doğru koştum. Hele bekle bacanak. Horoz düştükçe gözlerini kırpıştırıyorum du. Etrafta iki kere döndüm.. Aklıma geliverdi. (Aman. Tekrar başına dikildim. bir tatlı geldi. Hey Allahım bir avuç su.. (iyi öyleyse) Dedim. kafayı tuz kabağı gibi dört parçaya böldü.. Allahuekber... Uğraşmışım bir saat. (Allahuekber. kanı yüzüme sıçradı. mübarek gündüz gibi. sanki rüzgâr değil. îki kere kalkıp indi. Aklım başıma geldi. Ölmeyiverir. (Buyur bacanak.Murdar ilikten. Bal da öyle değil.. Ağzımın içi birhoş.. Yorulmuş ta elini yüzünden indirmiş.. Artık nakadar gülmüşüm... «Yılan akar kayadan Ben ölmem bu yaradan» Diye bir türkü.) dedi.. mırıl mırıl...) Dedim.. Tuzsuz çiğ et. Hani kurban keser hesabı.. Kafa dörde ayrılınca ayaklan da boşandı.. Gene ateş almadı. Beni öldürme.... îşte ozaman beni bir gülmedir aldı. Destiyi bulamadım.

Bizim zabitleri vurunca bilmem nesini keser de ağzına sokarmış. Bıçakla dişlerini araladım. Bir de Elham. Tüfeğe dayanırım...) Halbuysa. Alemin piçini bize yamar vesselam.. bu işe bilmem nesinden uğramadı mı? Bıçağı çıkardım.. Bereket versin yaşımız müsait çıkmadı. Karı yedi aylık gebe. Bize cezayı çok verirler. ağzı açılmaz. Yere çöktüm... Dokuz ay on günü hesaplarım. Ay tepsi gibi incecik bulutların arasından yuvarlanıyor. Köyden bir horoz öttü. Ay tepsi gibi mübarek. Adam öldürmüşsün. Sonra önüne kat kat çekilen mahpusluk senelerini unutmak için bir müddet esrar içmiş. Onbir gün olsa kabul etmem. bu durgunluğun yalancı birşey olduğu meydana çıkar. asla bulanmıyan bir .. tavuk ölüsü değil. efendi. Etrafına üfledim..) Dedim de dilinin üstüne koyuverdim..... işte ozaman dizlerime bir kesiklik geldi. Sen günleri şaşırdınsa Onbaşı. diyorum. Bizden sonra başkasına elverir de çocuğa kalır. karı ile yatmak olmaz.. Zaten gözler falan kalmamış ya. gidip karı ile son defa yatsam nasıl olur ki. Okadar uysal. Donu sıyırdım.. Bizim mesele bal gibi idamlık. yirmibiri bitirmemişiz.. Şalvarın uçkurunu kestim.. Mustantik şaşırmaz ya. diyorum..) Dedim.. Boğazım kurumuş. Nefesim daralmış. Ay ışığı elimdeki çıplak bıçağı parlatıyor. günü de. Oğlunu sımsıkı tutup yere bakarak kocasını dinledi. Şimdi beni aldı mı bir düşünce.. Nah şöyle. Cezası temyizden tasdik edilip gelmeden evel gece gündüz durmadan namaz kılarmış. kalkmak nerede? (Bizi kan tuttu mutlaka. Giderken gene eskisi gibi çamaşırlarını yıkamağa götürdü. Okumayı mahpusta öğrenmiştir. sakin bir çocuktur. Elbet tarihini bir yere yazarlar. Lâkin Emey Şeriatça ile namahremden anlıyacak kadın değildi.. Bunları şimdi düşünüyorum. tarihi de bulamadık. Demiş.. Bir. Dibinden kesiverdim. Bizim bacanak da. (Başka çare yok Mustafa. Velhasıl.. Gebe karı hiç yeniden çocuğa kalır mı? Bizde cahilliğe bak.. Yaştan indirdiler de yirmidört sene verdiler. Lâkin bu gecenin hesabını bulmak ne mümkün..... Tutup çektim. Ben de bacanağın yanma arkaüstü yatıverdim.. heray çamaşırları götürür... Bugün günlerden neydi?) Aklıma gelmez. Yedi senedir hâlâ eskisi gibi. Şeriatçası şimdi artık biz birbirimize namahrem olduk.. Hiç birşey söylemedi.. Aylarca yanyana yatanlar.) Diyorum.. Lâstik gibi uzadı. Ağzı. macerasını hikâye etmedikçe ruhunun büyük bir parçasını insanlardan inatla saklıyan bir adamdır. dedim. Emey. (Yahu. dizlerim büküldü. (Bu gecenin tarihini aklımda tutarım.kurt beyi varmış. Meret haşa huzurundan ufaaalmış gitmiş. Başladım hesaplamağa. Yaylı gibi kendiliğinden kapandı... Bu sefer.. haydi karakola. Onsekizi bitirmişiz de. heray mutlaka mahpusa gelir. Buyur afiyet olsun. İki adım attım atmadım. Kurtulmak ümidi kalmayınca karısını mahpusaneye çağırıp meseleyi anlatmış. Sazlı Mustafa.. ozaman işin içinden çıkamadık ta karakola gidip teslim olduk. Demek ki sabah yaklaşmış. Sonra saza başlamış. (Buyur Allasen bacanak. Üç kulhuvallah okudum. Lâkin biraz dikkat edilirse.. (Dün neydi?) O da aklıma gelmez. Düğme gibi başı görünüyor. Bir. Bulamayınca. Uzaktan bir bakışta durgun bir kadın gibidir. O'nun böyle bir tam delilik batağından tepeden tırnağa kana bulanarak sürüne sürüne çıkıp geldiğine ihtimal vermezler... terbiyeli.

Bu kitabı alacağız karı.... Köyde öküzünün teki ölen çoktur ha... — Öküzün teki öldü.. Bilirsin.. Meraklanma. Yiyeceğimizi oradan alacağım.. Geldi geleli bir Şeyh tutmuşBir Süleyman efendi. Şimdi arab'm gelmesi yakm.. Herzaman hayırlı şeyler anlatmak istediğinden böyle susuyordu. Hey Yarabbi Karadayı'ya malum olduydu. ikiyüz lira eder. Bu kitap... — îyi öyleyse. diyordu.. Yedi senede bir gelir.. mağribî Yasin'i hazır.. Halbuki. — Öküz öldü ha. Onun burada bulunması bize bir devlet. Şimdi de kocasını öylece dinliyordu. Yani parayı bulursan. el'leri Hükümet hissesini götürmeğe bir kere yolladıysa O'nu üç kere yollamıştı. Mustata ağır bir ciddiyetle neler söylüyor. Sonunda tashihi karar yapacağım.. Mahsul iyi.. Bu yıl zahire fiyatlı.» Dediydi. Bir Karadayı. Biz alacağız... hükümet adamı olduğundan ona satmak icab etmez. Biz onbeş gündür seni bekliyoruz... «Eğer Haktaalâ. — Karadayı da mahpus mu? — Mahpus.. Karadayı.. Muhtar düşmanlık edip ofis hissesini fazla yazmış. Karadayı kime alalım derse ona satıyor. Kolunu demire dayamış. Bu kitaba tam bir ay hizmet edeceğim. Töbe estağfurullah.. Sat gitsin..akar suya benzer. bir kitap getirir satarmış. sana hidayet eriştirirse bir taraftan bir işaret zuhur eder.... Bizi kurtarsa bu kurtaracak sen ne anlarsın.. Ben bir kere buradan çıksam öküz kolay. Öküzün tekini satarız... Beni dinle. Öküzün tekini de kurt paraladı.. Karı. Evrak bozulacak... El aldım mı. Hele bir magrib Yasin'i Hele magrib Yasin'i. Mısırdan bir Arâbî gelmiş. iplik isteyen kıyamet gibi. O öküz mü? Tamam. Mustafa: — Bu Yasini şerif. Kurt paraladı.. Ben çırçır Yusuf gülere iplik eğiriveriyorum. Koca gardiyan köpekler gibi yalvarmakta. Yasini şerif onun malı. — Ben de Allah'ın izniyle çıkarım.. Öküzün tekini sat gitsin.. Tarlaları birlikte ekersiniz... Allah bir âfet vermezse.. Emey onun dehşetli üzüldüğünü zannederek telâşsız ve emniyetli konuştu: — Ali Emmi bize ortak oluyor. — Kolay elbet.. Ben çıkınca. Karadayı razı değil. öküz parası çıkar..... Halbuysa... Sen bilir misin.. bir mübarek kitap. Mustafa'nın ağzı açık kalıverdi. fısıl fısıl konuşurken birden durdu: . Sen razı olursan ben el alacağım. Ben diyorum ki.... küçük Ömer. Ötekine bir ortak buluruz. Bak karı gider gitmez öküzü satarsın. Köyden kötü havadis getirmek âdeti değildi.. — Çook.... Güzel çocuk yüzü hiçbir zaman sükûnetini kaybetmediği halde. salmayı fazla yazmış. Bir gardiyan Ömer var. Onun kadar hareketli ve temizdir. — O kitaba baksa da çıksa ya. — Sus töbe de... Tam ikiyüz lira veriyor. her sözde ruhu gizlice ürperir ve bu ürperti seyredenler için belli belirsiz bir şehvet titremesini andırır.

— inşallah. — Aferin. Her işte Allah'ın bir hikmeti vardır. — Eksik olma amca. . Bir veren.. Bu da bir hikmet. hayırlı bir işe. Yüz kazanır.. Yalın ayak gezeyim de kapuma borçlu gelmesin. — Barınırım. Bu parayı sokağa atmıyacaksınız ki. Lâkin. — Lâkini neymiş? — Ben borçtan korkarım. Birşey iktiza ederse gel. — Kaç yaşındasın. Şeyh hazretleri de acıdı. Ikiyüz lira dedim. Gözlerini lütfeder gibi Emey'e çevirdi: Kızım safa geldin. Mustafa'ya döndü: Nakadar getireceğini söyledin mi? — Söyledim. Köyde barınacak mısın. Öküzü kurtlar paralamış. Ben size acıdım.. ne yapacağını söyler. Karadayı.. — Borç nasıl söz. — iyi demişsin. bizden istiyeceksin. Biz sana kızımızsın dedik. icabına bakarız.. Tamam. Biz geçiniriz. Sakın bir şeye canın sıkılmasın.. — Dokuz.. Zarar yok.. şuradan Karadayı'ya seslenmeden olmıyacak.. bir oğlumu Allah sayesinde geçindiririm..... efendini kurtaracağız. ben de şeyh'efendi'ye söylerim. Sen artık bizim kızımız yerindesin.. Mustafa'ya söyle. bugünden sonra. Allah'ın emrine karşı mı gelirmiş. Paradan yana.. öz kızımızdan da ilerisin. kurtulur mu? — Mutlaka çıkar. Hiç kimseye anladın mı? — Anladım.— Hele bekle. ekinden yana. O da bana söyler. alt dudağını ısırarak düşündü: — Öyleyse.. Kocan sana. — Öküzü satsak. inşallah. Canın sıkılmasın. Oğlanın yanağını okşadı... Tarikat yoldaşlığı bildiğin gibi değildir.. — Kul cezası Allah'ın emrine karşı gelmez... Dedi. işte okadar bulunursa Mustafa'nın işi olur. Barınılmaz mı? Cırcıların ipliğini büküyorum.. ağır adımlarla Mustafa'nın bir adım önünde pencereye yaklaştı. Biz Mustafa ile gayrı ahret kardeşi olduk sayılır. Mustafa bize bir haber verdi.. Pekâlâ. Parayı mahkemeye mi vereceksiniz? — Sen oralarına karışma.. kunduradan yana sakın canını sıkma.. Allah indinde. Biz zaten rüyasını görmüştük. Karadayı. basmadan. Anladın mı? — Anladım. siyah meşlâh'ına sarılmış... Sen de kimseye bir söz açmazsın. — Aferin. Böyle şeyler gizli olacak. Komşulara ekmek yapsam.. — Şimdi öküz tek kaldı. Baba ile evlât arasında borç olur mu? Her ne iktiza ise.. — Senin adın ne yeğen? — Hüseyin. Kul cezası.

Benim malım senin.. sizin hasretiniz bir taraftan. — Aferin sana. Hem senin köy yerinde bir başına durmanı da ben beğenmedim.. Oğlan maşallah büyümüş. Ya bizi bırakır başkasına giderse.. Akşamlan ellerin yemeği gelir. Bak kızım.. Her ayın onbeş günü... köyde çektiklerini.» ... yedi senedenberi ilk defa. Birşey mi diyeceksin.— Daha ne var ki.. çok kıskanıyordu. Bunun burada boynu bükülür. Pekâlâ. hem ahretini kurtar.. Elini öper yalvarırım. Karadayı'nın anlattıklarından okadar sevinmişti ki az kalsın... Hem dünyanı. Çocuklu bir kan. öyleyken ellerini ceplerine attırıyor muyuz.. Rahatsızlık vermesin de. Ben işlemekten birvakit yılmam. Yalnız tarlalar durur.. merkebi de satarım. Şeyh hazretlerinin evinde misafir olur...... öğrenirsin. Hanımı da tarikatten. Şeriatta ayıp yoktur. Sen daha tarikata girmediğinden bilmezsin. Sonunda şeyh'efendi sana da el versin. Mahpusluk bir taraftan. içine düştüğü karanlık ve havasız kuyudan kurtulmak üzere olduğuna inanıyordu. Onu mektebe yazdırırız. ayrılık hasretiyle. Çocuk babasının ekmeğini ne güzel. Ben senin yerinde olsam onu da satarım.. Mustafa. Ne dersin Mustafa? — Olur Dayı. Duydun mu? — Sen bilirsin.. Evimizde kimsemiz yok bizim.. — Çalışırım. erkân öğretir. Hey Allah'ım Hey Allah'ım. — Bozulmaz mı? iyi bildin. Ötekileri hep sat.... Saray gibidir... Bakılmak ister.... Versin ya. Tabi bunları sonra görürsün. Şeyhefendi razı gelse.» Diye yutkundu.. Parayı cebine sok. Şeyh hazretlerinin hanesi. Kocan tabi. sözün hiç ummadığı bir tarafa doğru nasıl olup ta döndüğüne şaşakalmıştı. Sevaptır. Yüreği hızlı hızlı vuruyor.. Sen de onlara elinden geldiği kadar çalışırsın. Bakalım Şeyh'efendi ne diyecek. Sonra... bu da kızı sayılırsınız. «Ya gelmezse.. Müslüman dardaki kardeşine yardım edecek. hele yeni yetişen delikanlılardan nakadar korktuğunu bir solukta anlatıverecekti... — Gördün mü ya... Emey sustu.. Köy yerinde. Evlâdı babaya. Şimdi başına şeyhefendi gibi bir baba.. babayı evlâda kavuşturmak. kızımızı köy yerinde bir başına bırakır mı? Sen çıkıncaya kadar buraya gelsin... Dünya üzerinde artık yalnız değillerdi. Karısını çok düşünüyor. Muhtar düşmanınız olmasa ne alâ... — Rahatsızlık ne demek. — Ben Şeyh'efendiyle konuşurum. — Eviniz... «Şeyh'efendi razı gelse.. seninki benim. Babası değil mi? Bugün senin başına bir hal gelmiş oğlum. Şimdi zamane bozuldu. Sana usul. onbeş günü.... Mektebe gider misin yavrum? — Giderim.. Bugünden sonra sen oğlu. Senin gibi kaç kişi barınır. kızım? — Ben köyü bırakamam. Tarikat ehli böyledir. akşamları getiri getiriversin. Baksana şeyhin müritlerine.. Toprak satmak Allah'ın gönlüne güç vardığından toprak dursun. Asıl sonuna bakılacak... Onbeş kişi.. Bakalım.. Bir de bu burada.» azabiyle geçmekteydi.. İçlerinde bir Silo ağa zengin..

artık buradan hiç ayrılmasa.. Hüseyin'i de pek sevmişlerdi. Arada sırada bayılır» demişti. Biraz da illetliydi. Şeyh'efendi Peygamber gibi bir adamdı. oğuşturmazlarsa yatamıyordu. Şeyh Süleyman efendinin. Gözleri yaş içinde. Büyüklüğü bir tarafa.. bir laf etmeden başını öteye çevirmişti ama. Sanki oraya giderse bir umulmadık felâket vuku bulacak. şeyhefendi için değil ya.» diyerek yanağını on defa öpmüştü. Cinlidir. sen ne de güzelsin. Kendisine ters ters bakmış. Bir kere bacakları. Gayret te. ihtiyardı. Evde hizmetkâr mı ararsın. Mustafa iki günde hayatının bukadar değişebileceğine bir türlü inanamıyor. Hüsniye hanımla bir odada yattığından karının sabaha kadar ağzını aradığını söylerken Emey kurnaz kurnaz göz kırpıyor.. Şeyhin karısını gördükten sonra karar vereceğine seviniyordu.. her odanın duvarında Kur'an yazıları asılı. Emey. Günaha girdin. Tuzlu suya koymazlarsa.. başını sallayıp duruyordu. nah. Köyü bırakıp oraya yerleşeceğini haber vermişler besbelli. kalın sesiyle kızıyla konuşan çok daha yaşlı bir dedeye benziyordu. Hüsniye hanım «Gördün mü ne âlâ.. kendisini tasdik edilmiş 24 sene cezadan kurtaracağma emindi. Bir çare olsa da.» diyerek ağzını şakadan şamarlamıştı.Karadayı. «Vay yavrum. illetli karı bir lâf edermiki ola. bir takım vazifeler yüklenmek. Hüseyin'in beş. malları ucuz pahalı satması için bile köye gitmesine razı değildi. diyordu..... Hüsniye hanım «Kusuruna bakma. buna memnundu. Hem dünyasını. ertesi sabah mahpusaneye bir sürü iyi havadisle geldi. Burada oturur keyfine bakarsın. «Erkekler böyle şeyden anlamaz. Bir kere Hüsniye hanım vardı ki. Şeyh'efendi ogün diş doktoruna gittiğinden akşam görüşüp meseleyi halledecekti. Bütün müritleri. arada kaç... Hep kendisi için. karakol kumandanlığına geçeceğini müjdeledikten sonra karıkoca'yı baş başa bıraktı. Birkere Şeyh'efendi'nin evi camiye benziyordu. Emey orada gardiyan küçük Ömer'in karısını da görmüştü..» Hüsniye hanım «Töbe. buna yemin ediyorlardı. Mustafa da biraz gayret sarfedecekti. Tabi. Artık. Bu el vermek her neyse. altı senede kocaman jandarma ça vuşu olacağım. derin derin içini çekerek. kız asla geri dönmiyecekti.Okadar sabırsız diki. beş yukarı. bu minneti daha şimdiden ödemeğe başlamak arzuları duydu. Mustafa'ya birşey söylemedi ama. Bu da pek körpe bir kızdı... Şeyhin karısı da iyi yürekli bir kadındı. Emey yedi senedenberi ilk defa. Karadayı'nın ellerine kapandı. eğer isterse. Hem de kendisine el vereceğinden. karısıyla çocuğunu Şeyh'efendi'nin evine almağa razı olduğu müjdesini Karadayı kulağına fısıldar fısıldamaz.. Erkek lerden ziyade karılarla geçineceğini biliyor. hem ahretini kurtarmağa elverir. Emey'in beli kadar şişmişti. Şeyhin karısı doğurmadığından küçük çocuklardan pek hazzediyordu. Gece Şeyh Süleyman efendi'nin evinde misafir olacaktı. göç te kalmazmış.. Verdiği dersleri gücü yettiği kadar yapmak. şehirde iki gün kalıyordu. Emey'in. Yol göstermesini. Malın ne değeri var... Biraz somurtkandı. Malatya'nın. derslerin en .» demişti. ulu camii gibi büyük bir ev. Dün gece sabaha kadar uyuyamamıştı.. Uç aşağı.

Seni göreyim. Yüzüne bakmayalım mı eşşoğlusu. Her kafadan bir ses çıkıyor. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun bana haber vereceksin.. işaretler eder. Altı güne kalırsan gerisini artık sen düşün. Muazzep yasinini. Pekâlâ. arap içindeyken. Eski harflerle (Allah) yazısı.. Baban.. şeyh Süleyman efendi. Sahifaları ayırıp uzattı: — Buyurun bu da bizden bir hatıra olsun. en ağırını vermesini rica etti. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun İcarına bile söylemiyeceksin... yüreği düzelmiş. ecinnilere karıştı idi ya. Demişti. Cennet'in kapusu. Sana bir kat yatak elverir. Ozaman Karadayı. insanın içini ürperten esrarlı bir gülümsemeyle «Yook. adeta bir borç ödüyormuş gibi... Murat defteri aldı. Yorgun değildi. merkebi.. kaçağı sat. Çocuğuyle karısını bedavadan besleyecek insanlar kendisini elbette dolandıracak değillerdi... — Bak ben bekliyorum karı! Beş gün dedi mi burada olmalısın... dille örtülür. Bir hikmeti!.. vücudunu bir çıban kaplamıştı. Kara dayı. Koğuşa gitmeden Muradın odasına çıktı. Dön bir.. ilk ders: Sırrımızı saklamaktır.. Babanın kızı isen. kabı.. Sana tarikatın yolunu ben anlatacağım.. İkiyüz lirayı da bekliyorum.. cebinden Muradın defterini çıkardı. huyuna göre ders vermiş oluyordu. Senin aklın mı erer. Hocası okuduydu.. yaman bir herifti.. Biz sana birşey söylersek.. dille açılır.. iyi saattelere. Yabancılar sana bizim için birşey söylerse.. Ingilizde esir kalmış. Allahın bir hikmeti canım. Böyle acele değil.. Emeyin babası. Zaten rahmetli son zamanlarda dünyadan elini çekti. Lalan madem ki ders istedin. derin hocalardan ikisi taa Erzincandan baldırındaki yazıyı okumaya gelmişlerdi.. Ehli tarikat sır tutacak. O cumartesi. Gülersin. Sevinirsin de. Mustafa zaten 350 kişilik mahpusanede bir başına yaşayan adamlardandı... dört muharebeye girmiş. Dur hele nereye kız?.. O dehşetli arapça yasini için ikiyüz lira istenmesi. Kara dayının yüzüne bakamıyordu. Şimdi artık duyduğu bu şeylerden utanıyor... Ulan kan!.. Dünya münafık oldu. Emeyin babasına lütfettiği allahın bu hikmeti. Çok şükür. Beraber yediler..... ona. Şeyh efendi... Allah rahmet eylesin. orada. Mustafa gizlice sevindi. çıkan soyu.zorunu. hikmeti hüda. Bir kat yatak. Etrafı cerahatli de başının ortası başının ortası siyah kabuklu. dişlerini yaptırmaktan erken dönmüştü.. Batan.. ayrılırken Mustafa kimbilir kaçıncı defa aynı sözü tekrarladı. bir az karnını bulandırmıştı.. Kendi kendine söylenir.. kunduraları ve fötr şapkasiyle orta yaşlı bir mektep muallimine benzemişti.. Yiğitsen dört günde gelirsin. Acımaz cinsden bir çıban.... dağları bayırları gezerdi. Çabuk gelmeli. Batınca yerinde yılan zehri gibi mosmor lekeler lekeler bırakmış ve sağ baldırında bu lekelerden bir yazı hasıl olmuş..... her halde. temiz elbisesi. Duymuşlarda.. Öküzü. Fevkalâde güzel bir yazıyla sabık mebuslardan Nüzhet efendinin şu gazeli yazılmıştı: Siyah bahtın nedir farkı cihanın bahtiyarından . Oğlanı mektebe verecekler. beş günde. Yasini şerifi gardiyan Ömer alırsa. doğrusu neden saklamah. O sıra Murat yemek yiyordu. «frengi» olmalıydı.. Yemekten sonra. Paraya bakma. Hepsinin sırası var.

O zamanlar kurtluk devri bey!... ..» Murat gülümsedi: — Bu şiir. Yalnız bu şiir karşısında ümidim kırıldı. Bir bakalım. Hatta kendisi. — Aklıma gelen bazı beyitleri.. Dokuzuncu beyiti neden işaretlediniz? — işte onu levha yapıp size hediye edecektim. — Zarar yok.. — Neden? — Sizin hislerinize uymayacak.Feragat etmedik var mı hayatmüstearından Felâket bağbânın ektiği tohmu felâkettir Anınçun kurtulan yoktur felâket intehaınndan Ne sırdır hayret efza böyle yokluk içre bu varlık Ne duyduk bu hayatın devreden leyi ü niharından Mutalsam bu vücudun asimi idrak eyleyen kimdir Sual ettim bilen yık nevcivan u ihtiyarından Düşün bu kasvetabâdı felekten kâm alan varmı Bütün şekva ederler hasta hali intizarından Nebilerden şada gelmez delilerden eser yoktur Haber çıkmaz safvet ü garibanından Gelenler bize ban eyvah gidenler ebkem olmuşlar Bağırsan kimse kaldırmaz başın mermer mezarından Gel ey dil gezme sahrayı beyaban! teallukda Acep kimdir haber vermiş bu deryanın kenarından Kurulmuş haymeinuru mesaffa içre âşıklar Temaşayı cemalengiz geçip dar ü diyarından Fena bulmaz zeval ermez bu çarhın var bir üstadı Aman Nuzhet sakın ayrılma bu azm ü kararından. «candarmalara (çözün şunu teresler!) diye bağırdım. Garip bir tesadüfle bu şiirin yazıldığı sahifanm karşısında cumhuriyetten evvel ve cumhuriyetin ilk senelerinde kürdistandaki dere beylik âdetlerine ait notlar vardı. Murat bunu yüksek sesle vezne uyarak okudu. Ne güzel yazınız var.. Ümitsizlikle dolu.. Deftere bakarak sustu. Vadinizde duruyor musunuz? — Siz bu şiiri beğendiniz mi? — Hayır! Pek ümitsiz bir havası var! Nüzhet baba işin farkında. Malûm ya bizim hattatlığımızda bir güzel san'atlar şubesidir. Candarma bize karışmazdı. bizzat kendisi de pek beğenmiyor ki (Bu herifin üstadını aman inkâr etme!) diyerek yüreğine kuvvet vermeğe çalışıyor. şeyhim. Siz de bir şeyler hazırlayacaktınız. Haksız taraf beş altun verdi. Oturdum taşın üstüne mahkeme ettim. Bitirince şeyh efendi sordu : — Nasıl beğendiniz mi efendim? — Teşekkür ederim. Beğenmediğiniz bir şey üzerinde ruhunuzla çalışamazsınız. mısraları bir yere kaydetmiştim. Halbuki ben ümitli bir adamım. Bana bir de levha yazacaktınız.

ben anlıyorum merhametiniz var onun için sevimli bir adamsınız. Cemal âşıkı olmakla Allaha âşık . agraf. İnsanların zaaflarına.. Birisini seçerim. — Ben bilâkis zannediyorum. şehevi hislere pek fazla düşkün gibi geliyor. çoklukla yokluk nihayet bir yerde buluşuyorlar. — Bunların aslını pek bilemiyoruz ki. insan nihayet insanda kalmağa. tattığı. ne güzel bir çare bulmuşlar. Bazı kitaplar. hepsi akıl almaz derecede büyütülmüş.. Bilmem nasıl anlatayim: Meselâ. parlak. — Öyleyse. Akif beyi şu mısraını ben pek severim : Olsa haşa dâğm çoktan ederdim çâk çâk Böyle mi birlik yarab sadhezaran yarabbi Avni beyden : Kimse idarak etmedi manasını davamızın Biz dahi hayranıyız davayi bimanamızın — Pek âlâ o kâğıdı bana verin. sanki mistik insanlar. Ne dersiniz? Süleyman efendi. Çünkü bizzat allah fikri —yani allah tarifi— bile pek çok beşeri.Murat.. Allah. îsanın kadın düşmanlığı ile Muhammedin kadm düşkünlüğü bile bence hemen hemen ayni şey: Ayni behimi his coşkunluğunun iki zıt tezahürü. Ben onları temize çekeyim. Zaten insanlar tarafından hikâye edilen ve diğer insanların idrakine arzolunan hiç bir hayal yok ki esasını maddeden almış olmasın. tıpkı. Ben okuyacağım. yani ruhaniyete fazla bağlanmış olanlar. yahut ıztırap çektiği şeylerle konuşabiliyor. ruhu bile (siz ruhu pek merak ediyorsunuz) ölüm esnasında bir insan gibi tehayyül etmişler. — Zannetmem. terazi. miraç. — Buyurun. Allah sevgisi maddiyatla izah edilir bir duygu değildir. adeta iyi ve kuvvetli taraflariyle... Başka çare yok.. sur. mahşer. Melekler onu vücudümüzden nazikâne çıkarıp izzet ve ikramla gök yüzündeki yerine götürürler: Bu bana her zaman koltuk merasimindeki bir taze gelini hatırlattı. gördüğü. Mamafih siz de ham sofulardan değilsiniz şeyhim. kıyamet. ama bütün ihtiraslariyle maddi bir aşk ihtiyacı seziyorum. cehennem. kitap rafının üzerinde duran bir kâğıdı aldı. kara gözlerini kırpıştırarak düşüncelerini saklamağa çalıştı. Cennet. Malum ya. lezzet aldığı. ellediği. Ona izafe edilen sıfatları ben hep böyle düşündüm. diye tane tane cevap verdi. tıpkı muhayyel bir insandan ibaret. — Değil mi ya. Bunun şairini unutmuşum: — Bu güzel. öyle ki allah muhabbetinde bile bir çeşit aşk. Mutasavvuflar. Hem de ben nerdense bir kanaat peydahlamışım: Bana. hatta kötülükleri ve zalimlikleri ile pek alâ büyütülmüş bir insandan. Hangisini münasip görürseniz. Buna bir haftadanberi aklına gelen bazı şiirleri kaydediyordu. — Bir kaç tane daha var. Onları da oku^ yayım da gene siz bilirsiniz... Basit insanların aklına sokmak için. Temize çekiveririm. Pek acele kaydettim.

. fazla ibadete verenlerde ben daima maddi bir aşk ihtiyacı görüyorum. Siz.. cinsi münasebette son derece açık bir millettir.olmak arasındaki farkı kaldırıvermişler. Fransızlar. Şeyh Süleyman efendi..... Çık. yanıldığımız halde.. üstüme ne halt ederse etsin diyor.. Ben belki yanılıyorum amma. Allahda sevgiliyi görmek biricik çaredir: Bu. Bakın şeyhim. benden daha fazla bunlara düşkünsünüzdür. Buna bir başka misal verirler. Tek beni boşamasın da. İşte böyle düşündüğümde. hatta tükenmesi neticesini veriyorsa. kocaman bir şeyhi baştan çıkarmanın vereceği edepsiz zafer hissiyle. değiştirmeğe lüzum görmediğimiz ne kadar düşüncelerimiz vardır. Kendi içimde cereyan eden hislerin ancak bana zararı olur. kendisini. benim gibi konuşmamağa.. şehevî hislerin lâfını etmek de. — Yok şeyhim. Tabii. Canım meselâ şeytan beni iğfal etse mi daha çok zevk duyar. ... yüreğiyle daha hayasız oluyor. vermemekten iyi. iddia edecek değilim. Edebiyatlarında hristiyanlığın kadın düşmanlığı yoktur.. Hemen çık.. bu duyguyu bir miktar tatmin ediyor. bir çokları gulamperestliği dahi.. dine. sizi iğfal edebilse mi? Kadına da bir çok kitaplar şeytan diyorlar. İnsanlar hiç bir şey söylemezlerse iftira ediyorlar. Binaenaleyh gene allaha gönül vermek.. harici görünüşleriyle bilhassa edebiyat katolik ahlâkına sim sıkı bağlı gibidirler.. Sevgilide Allahı. Siz... Yok yok.... manevi bir aşka karıştırmış. sizin gözünüzde acaiplîir parıltı var ki... demek ki. Ahlâk kayıtlariyle kendisini öteki insanlardan daha fazla bağlamağa mecbur sayan hemcinsimiz. saklamağa çalıştığı bir gururla gülümsedi: — Hiç olmazsa ben bu dindarlardan değilim. bazı münasebetlerden kendinizi uzak tutmağa mahkûm olduğunuzdan şüphesiz. Umumiyetle memnu şeylere karşı duyulan acaip arzu ile. dünya pek ziyade bozuldu. — Lâkin her zaman kendinizi aynı kudretle kontrol edebilirsiniz. — Böyle de düşünseniz. ikisi hatta üçü için de üçü yani allah. böyle bir ceht yapmağa şimdiye kadar lüzum görmedim.. en cahil bir kadın bile bunun manasını kolayca anlar. sevgili ve âşık için de bir büyük kolaylık.. Halbuki ruhiyatçılar bu iki milletten ingilizlerin ruhî âlimlerinde yani cemiyetten ayrı tek başlarına kaldıkları zaman Fransızlarla kıyaslanamayacak kadar ahlâksız ve behimî hislere mağlûp olduklarını tesbit etmişler. ne bileyim. ingilizler. Şeyh birdenbire ayağa kalktı. —Karın ner şeye razı. kendime küstürmeden de pek âlâ duyduklarımı anlatabilirim. Küfretmek nasıl bazı insanlarda ötkenin azalması. samimiyetimi başka manalara çekmenize razı olamam. dedi. ahrete. mesleğiniz icabı. Ben hakkınızdaki dedikoduları böyle dolambaçlı bir yoldan anlatacak adam mıyım? Sizi hiç kırmadan. — Haşa! — Evet. Nasıl diyeyim.. Yüzü müthiş bir hal alıvermişti. Elini vuracak gibi kaldırdı: — Defol.

entarisinin yakasını bir çekişde açtı: Etimi yedin.. Mütecaviz dudaklarını bir titreme kapladı ve birden bire pek alışık bir hareketle kendisini şeyh Süleyman efendinin ayaklarına attı. Şimdi ikisi de benden imdat istiyor. birden bire zorlayinca. Bütün Malatya duysun!.. oyluklarının arasına saklamağa çalışıyordu. insanlar mahrum kaldıklarına haris olurlar. Malumu âliniz şeriatta ayıp olmaz.. Murat arkasını dönmekten başka çare bulamadı. son sözleri nefes darlığına uğramış bir adam gibi göğsünden hırıltı ile çıkıyordu. Gardiyan Ömerin genç karısı birden bire sustu. Beni bu hale sen getirdin. Bak.. yüzü toz içinde kalkmamakta inad ediyor.. Kendimi suçlu gördüğümden her sözüne katlanırım... başını... bu biçarenin buraya gelmesini istememiştim efendim dedi. Bir kere etrafına bakındı... Murat böyle bir kepazeliği asla beklemediğinden öyle şaşırdı ki müdahaleyi bile akıl edemedi. Uzun müddet bizden sakladılar. Vursana. Gardiyan Ömere ben verdim. Dünyanın en alçak adamısın. Ses gittikçe kısılıyor.. Sanki demindenberi aklını kaybetmişti de şimdi kendine geliyordu... Bu kendisini çektikçe öteki İsrarı arttırıyor. Affet! diye yalvardı. Nihayet sinir nöbetleri bu hale gelince duydum. Yüzü müthiş ve ümitsiz bir kederle sarktı. Rahat gözlerle Muradın gözlerine dikkatli dikkatli baktı: Hata ettik. Şeyh. her hışırtıyı. Halbuki sonunda biçarenin yarı deli olduğunu gördünüz.. baş başa kalmanın deminki vaziyetten daha beter olduğunu düşünüyordu ki şeyh Süleyman efendi sakin bir sesle. Nasıl biteceğini bilemediği şaşırtıcı bir vaziyetten pek kolay kurtulmuş gibi yüzüne bir rahatlık gelmişti.. Ah. koğuyor.. ilk gece. Evet. şeyh efendi ümit edilmez bir kuvvetle yukarı çekerken dizlerine sarılıyor. bu acaip adamla nasıl yüz yüze geleceğini.. ilk önce belki alelade bir kadm kıskançlığı zannetmiştiniz.. sonuna kadar duyuyor. Kadın ayaklarını sürükleyerek çıkıp gitti.. Demek ki gözleriyle anlaşmışlardı.. Kadın. Hayvan!. Anlıyorsunuz değil mi? bir anlaşamamazlık başlamış. küçük vücudünü. Namussuz! Şeytan! Bana büyü yaptın. Pek ziyade beklediği halde ikisi de bir tek kelime olsun söylemediler. Murat.. şeytan şeytan Yeni karıyı buldun beni.... yüzünü betona sürerek. ve bir daha unutmamak üzere içine yerleştiriyordu... Ufak tefek olduğuna aldanmayın. Gardiyan Ömer ise. Vur haydi vur. — Affet! affet! Sen benim allahımsın. Her tarafımda dişlerinin yeri var. Hergele.. Halbuki . — Siz elbette her şeyi anladınız diye devam etti. «Ne yaparsın birader!» manasına Murada bakarak başını salladı. Şeyh Süleyman efendi. Yüzü eskisi gibi sakindi ve belli belirsiz gülümsüyordu. yarı delidir: Zaten pederi de ayyaştı: Rakıdan çatlayıp öldü. Kızı verdiğimiz zaman henüz onbeş yaşında idi.. Beni yaktın.Süleyman efendinin eli öyle havada kalakalmıştı.. Galiba bu izdivaçla yanlış bir iş yaptık. Beni baştan çıkardın. Bunu bana ısmarlamıştı..— Çıkmayacağım.. alışık bir hareketle kadını yerden kaldırmağa uğraşıyordu. Haydi vursana. Fakat sanki sade kulak kesilmişti her fısıltıyı. Ahlâksız.. Tenasül âleti son derece büyük imiş. — işte bunun için..

.. Bir an gülümseyerek durdu: Müsadenizle..ben ne yapabilirim!. Size bu mısrağı hattı talik ile yazacağım. değil mi efendim?.» Bu kitabeyi okudunuz mu? tabii.. elini uzattı.com .. Ben de aptal gibi sordum.. SON Kemal Tahir .Namuscular .blogspot. Murat şaşkın şaşkın teşekkür etti..Malatya Cezaevi Notları http://genclikcephesi. Eli ter içindeydi: Size Erzurumlu Hakkı efendiden bir mısrağ yazacağım: «Katreyiz âlemde lâkin dilde derya olmuşuz.