Kemal Tahir - Namuscular - Malatya Cezaevi Notları BİLGİ YAYINLARI : 200 KEMAL TAHİR MALATYA CEZAEVİ NOTLARI: I Namuscular

Birinci Basım Ağustos 1974 BİLGİ YAYINEVİ ÎÇİNDEKÎLER Birkaç Söz.............................................................................. 7 Bilgi Yayınevinin Notu........................................................ 9 Namuscular 1973................................................................11 Malatya Notları 1945 ......................................................... 83 Telgrafçı Abdürrahim........................................................ 231 Şeyh Süleyman Efendi .........................................................369 BİRKAÇ SÖZ 1973'de, 20 Nisan'ı 21'e bağlayan gece, sabaha karşı 5,30'da Kemal Tahir bir daha açmamak üzere gözlerini kapadı ve bizi ebediyen terketti. Her şeye rağmen beklenilmeyen korkunç bir olaydı bu, anî olarak geldi ve bizi şaşkına çevirdi. Kemal Tahir hiç bir şey söylemeden, hiç bir vasiyette bulunamadan aramızdan ayrıldı. Ancak bu büyük romancı bütün söylemek istediklerini, romanlarında hemen hemen söylemişti. Arkasında bir sürü sarı defterle, yarım kalmış birkaç roman bıraktı. Bu bırakılanları, biz, elimizden geldiğince hiç değiştirmeden yayınlamaya çalışacağız. Değiştirmek, ya da tashihde bulunmak bizim haddimize düşmez. Bazı yerlerde, çok samimî olarak, «Kemal Tahir öleli bir yıl olduğu halde, hiç bir şey çıkmadı», diye yayında bulunuldu. Ne var ki bıraktıklarını sıraya koymak, eski yazıdan yeni yazıya çevirerek daktilo etmek, pek de sanıldığı kadar kolay olmadı. Bir hayli uğraştık. Şimdi, aşağı yukarı bir şeyler meydana çıktı: Beşer yüz sahifelik, not halinde bırakılmış beş büyük roman: «Namuscular», «Dam Ağası» «Hür Şehrin İnsanları», «Sakin Bir Memleket», ve «Bir Mülkiyet Kalesi». Bunlar yayına hazır, imkân buldukça, sırasıyie yayınlayacağız. Bu romanlarında Kemal Tahir, gazeteci Murat'ın kişiliğinde daha çok kendi yaşantısını dile getirmiştir. Sahife kenarlarına koyduğu notlardan anlaşıldığına göre, bütün mahpusların uyuduğu korkunç hapishane gecelerinde sabahlara kadar çalışarak bu sarı defterleri üst üste yığmış, korkunç hapishane yıllarını, oradan oraya sürülmelerini tadına doyum olmayan türkçesiyle anlatmıştır. Anadolu hapishanelerinin koyu zindanları, gerçek insan sömürüsü, mahpusların ıstırapları, sevinçleri, heyecanları, bütün bunların hepsi otantik olarak

http://genclikcephesi.blogspot.com

verilmektedir. Kişiliğini yapan görülmemiş cesaret, metanet, soğukkanlılık, şakacılık ve insancıl davranışlar, bu romanlarında da açıkça görülüyor. Elimizde, bu hapishane notlarından başka, bitirmeye ömrünün vefa etmediği «Topal İhanet», «Batı Çıkmazı» gibi iki dev romanı mevcut. Bunları da imkânlar nisbetinde değiştirmeden yayınlamayı düşünüyoruz. Ayrıca «Tarih Notları»nı da yayınlayacağız. Bu notların beş yüz sahifesi zaten sağlığında daktilo edilmişti. Bundan böyle eski yazı olarak kalan kısımları da daktilo edilecektir. Bu vesileyle burada, Kemal Tahir'den geride kalanların hazırlanmasında bizden yardımlarını esirgemeyen Dr. Sabire Dosdoğru'ya, Nihat Ülken'e ve bu notları yayınlamakta büyük gayret gösteren Kemal Tahir'in editörü Ahmet Tevfik Küflü'ye teşükkür ederim. Türk edebiyatına ve dünya edebiyatına ölmez eserler bırakarak giden Kemal Tahir'in ellerini saygı ile öperiz. Sağol. Eşi Semiha Kemal Tahir BİLGİ YAYINEVİNİN NOTU Büyük romancı Kemal Tahir'in ardında bıraktıklarını düzenli olarak yayınlamayı amaçlayan Yayınevimiz, ölümünden sonraya kalanların ilki olarak «Namuscular»ı sunuyor. «Namuscular» yazarın «Malatya Cezaevi Notları’nın ilk kitabını oluşturmaktadır. İkinci kitap ise «Karılar Koğuşu» başlığı altında yakında yayınlanacaktır. Kemal Tahir, cezaevi yıllarında tuttuğu bu notlardan, daha o zaman bir roman çıkarmıştı. Son yıllarında, bu ana metni bir roman bileşimi için temel olarak kullanmayı kararlaştırmış, 1973'de esere yeniden el atarak bu ^kitabın başındaki bölümü oluşturan yeni bir romanın ilk sahifelerini yazmıştır. «Namuscular’ın bu yeni biçimini bitiremeden öldü. Kitabın sonraki bölümleri 1945'te Malatya Cezaevinde yazdığı metni bütünüyle içermektedir. Ayrı ayrı zamanlarda yazılmış ana metinle, onun başına aldığımız son çalışmanın karşılaştırılması, Kemal Tahir'in gerek dil, anlatım, gerekse roman mimarisi yönünden geçirdiği değişikliklerin kavranmasına yardımcı olmaktadır. Yayınevimiz hem anısına duyduğu saygının bir belirtisi olmak, hem de bu ilginç karşılaştırmayı sağlamak bakımından, Kemal Tahir'in ölümü dolayısıyla bitiremediği 1973'deki çalışmasını bu kitabın ilk bölümü olarak sunmayı uygun görmüştür. Onu 1945'de yazılmış olan «Namusculan’ın tamamı izlemektedir. NAMUSCULAR 1973 Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir haftadan beri, yani on iki yıl ağır hapis cezasının üç ay kaldığını anladığı günden beri yerinde duramıyordu. Mahpus damında mahpus milleti aklını sıçratıp sayı saymayı unutarak ayı günü birbirine karıştırmadıkça bin yıl cezası olsa kaçını yattığı, çıkmaya kaç gün kaldığı üresi

http://genclikcephesi.blogspot.com

üresine bilir, bilmekten başka apansız sorulsa, hiç duraklamadan aynen askeriye usulü hazır ola gelerek tekmilini verip savuşur. Mazmanoğlu Hacı Aptullah o sabah da rahat uyanmış, gerinmiş, esnemiş bir cigara yakıp bu günü sayarak ne kadar ceza kaldığını, her günkü gibi hesaba vurunca apansız tam üç ay cezası kaldığını anlayarak «hıh» diyerekten sol dirseğine dayanıp kalkınmıştı. «Ceza üç aya... Hey koca tanrı ne demektir bu? Cezayı biz tepelemişiz yahu! On iki yılı on iki başlı yılan ejderhası gibi tepeleyip savuşmuşuz koca tanrının desteğiyle... Oh ki gücüne kuvvetine kurban olduğum koca tanrı...» işte davranış o davranış! Yatağı dirsekleyip yekinme o yekinme! O gün bu gündür uyku muyku, yeme içme, gülüp eğlenme hatta adam gibi öfkelenip ağız tadıyle dalaşma hak getire... Her bir işin yarısında, «Aman üç aydan gün aldık. Ya nedir koca tanrı... Biz bu on iki yılı sakın çiğnedik geçtik mi sayende gırtlağından kavrayıp yere çaldık mı?» diye elini bir zaman dizlerine bir zaman yanağına vuruyordu. Yeni huylar peydahlamıştı ki, mahpus milletini şaşırtan huylar peydahlamıştı. Dama oynarken oyunu yarıda bırakıp hemi de tam şu kadar taş kıraraktan damaya çıkacağı yerde bırakıp «Of of nedir hey allah!» diye sıçrayıp kalkmalar peydahlamıştı ki o sıra mendili kafasına yetiştirmese yarım metrelik yazma mendil suya sokulmuş gibi terden ıpıslak kesilmekteydi. Sazı çalarken, «Vay ki vay! Bizim saz maz nemize ey ihvanlar!» demesiyle fukara sazı duvara dayarken kırayazıp elleri apış arasında imleyerek iki büklüm savuşuyordu. Voltaya düşmüştü. İlleki herkes yattıktan sonra aralık voltalarına düşmüştü ki fırt fırt gidip gelmesinden kovuşlar uykuyu yitirmişlerdi. Voltaları başkaca gitgide kısaltıyor, dört adıma belki de üç adıma indirip durduğu yerde topaç gibi dönüyordu. «Nedir?» diyenlere karşılığı, «Yanıma bir namussuz gelip koşulmasın diyerektir emmi!» deyip fırt diye dönüyor, başını biraz sallayarak voltayı bıraktığı yerden kapıyordu. Aslında yemekten içmekten de kesilmişti. Yemeğin ortasında iştahı baltalanmış gibi kopuyor, bir lokmadan önce, iki saat içli köfte yesem doymazım sanırken ikinci lokmayı bir türlü yutamıyor, ne yapacağını şaşırarak ağzında dolandırırken kusası geliyordu. Lokma surda kalsın, bir bardak suyu bile artık ağız tadıyle içerek yürek yanıklığını söndüremez olmuştu. Bardağın tam yarısında şap aklına eve göndereceği haber geldi mi, suyu muyu bırakıp selâmlık kapısına koşuyor, geceyse voltayı ele alıp sabaha kadar hışır hışır fırlanıyordu. Hasılı Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo, on iki yıl cezanın üç ay kaldığını anladığı günden beri, Malatya Cezaevinde anasını yitirmiş kuzuya dönmüştü. Sabahın erkeninde canını kovuşlardan cümle kapısı tarafına atıyor, her söze karışırım sanıp, «ha hi» diyerekten şuradan şuraya seğirtip kasabadan haber soraraktan debeleniyordu. Bu zamana gelinceye kadar saygılı mahpuslardan iken bir aydan beri önce gardiyanların sonra da meydancıların daha sonra müdüriyet kısmında cümle kapısının iki yanında bulunan karılar koğuşuyle çocuklar koğuşunun maskarası olmuştu. Mahpusanede olup bitenlerle bütün ilişkisini tamamıyle kesmiş gibiydi. Eskiden pire zıplasa seyirtip sonuna kadar

ilgilenen herif yanında adam kesseler dönüp bakmıyor, bu sıra pencereden bir karga karaltısı geçse, «Nedir ola?» diye seğirtiyordu. Önce dışarı çıkması yaklaştı, bunca yıldır nice nice bilmediği dalgalar olmuştur, ilgileniyor ki çoluk çocuk maskarası haline gelmesin, sandılar. Fabrikanın «Sümerbank Malatya bez fabrikası» «Zagonu», işletmede «Devlet Demiryolları beşinci işletmesi» olup bitenler başkaca gerek fabrika gerek işletme sebebiyle Malatya'ya gelip yerleşen yabanların şehir yaşayışında meydana getirdikleri değişmeleri de gayet merak ediyordu. Bir aralık mahpushane bakkalı Abo'dan bir küçük defter alıp aklına gelen adları alt alta yazdırır olmuştu. Çıkacağı gün çıkma alayına gelecek dostların ahbapların, tanışların listesiydi bu... Paytonlarla, tam çalgılarla gelip alacaklardı elbette kendisini... Ölüsü çıkmıyordu ya resmen dirisi çıkıyordu. Düşmanlar kına yaksın kına... Yıkılası şu Malatya'nın gökleri gümbür gümbür gümülemeyince... Çarşılarda esnaf, arastalarda ustalar çıraklar, «Nedir yahu? Hitler mi bastı?» diye işi bırakıp uğramayınca... Bir zaman giyim kuşam mesele oldu. Ağabeysi İbrahim Efendi terzi yollamıştı ki ölçüyü alsın da tahliye gününe giyimi yetiştirsin! Vay ki Hacı Aptullah kudurdu. Yahu bu dışardakilerde hiç mi akıl kalmamıştır, hepsini şeytan mı yelledi bunlardaki aklın! Hele ki şimdiye kadar bütün Malatyalının akıllı bildiği Kahveci İbrahim Efendi... Vah ki vah, yahu, biz on iki yıl mahpus yattıktan sonra nasıl bir teres olmalıyız ki pantol giymeliyiz, bacaklarımızda kıçtan cepli pantol! Ya biz dama düşmeden kıçtan cepli pantolonlulara Malatya'mızın sokaklarını dar etmedik miydi? Bizim mahpuslara düşmemizin bir ucu da ağı yere sürünen Antep şalvarı giyerekten efelenme belâsından değil midir? Ne olacak şimdicik? Biz demek boşuna mı yattık Koca reisin sırtımıza sardığı on iki yılları... On iki yılları ki nice nice ciğeri Rus parasıyle kapik etmez herif altıda bir yatıp asrilere giderek her bir yıla dört buçuk ay yataraktan on iki yılı dört buçuk yılda bitirip gelmedi miydi? Bir hafta kadar Mazmanoğlu Hacı İbrahim'le anası Karı beyin bağlaşmaları duyuldu, mahpus damı, bir hafta kadar da bununla gönül eğledi. Kıçtan cepli pantol işine Mozo hiç yanaşmayacağa benziyor, «Çıkmayınca ne lâzım gelir Karı bey... Senin İbrahim Efendi oğlun öyle mi bellemekte ya hiç çıkmayınca!» diye bağırıyordu. Bağırırken sol elinin şahadet parmağını tavana dikip sağ elinin şahadet parmağını yere uzatarak bir ayağı önde öteki arkada enikonu Karı beye hamle edecek gibi dikeliyordu. Bereket Karı bey anası böyle kuru gürültülere papuç bırakmaz yiğit Osmanlı karılardandı. Doğuştan sağırmış da hiç bir şey duymuyormuş gibi pejıcereden dışarıya bakarak öylece oturuyordu. Sonunda dikkat edenler Mozo'nun dışarda olup bitenlerle de gerçekten ilgilenmediğini anladılar. Kendisini bir içeri işlerine, bir dışarı işlerine atması şaşkmlığındandı. Uzun zaman mahpusta yatanların çıkar ayak böyle bir şaşkınlığa düştükleri çok görülmüştü. Bunun çaresi görmezden anlamazdan gelmek, umursamadığını da pek belli etmeden aldırmamaktı. İşte bu gün, mahpus damları için en namussuz günlerden sayılan Mayıs ortasının bahar günü, Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir başgardiyan odasına gidip boş

duvarlara, boş sokağa bakıyor; bir dışarı çıkıp iskemlede uyuklayan Çerkez gardiyan Murat Efendiyi dikkatle seyrediyordu. Rastlantıya bakmalı ki kapıdaki candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına da, tüfengini iki eliyle kavramış, sırtını duvara dayayıp çoktan uykuya dalmıştı. «Yahu nedir?. Dam boşalsa bunlar... Yahu şuna candarma diyenin... Yahu Abu olacak pezevenk ya nerede? Bakkal bakkallığını bilip dükkânını sabah sabah açmaz mı? Tuh yüzüne dürzü!» Bozo bir an içeri girip tahsildar Vahap Efendiyle dama oynamayı geçirdi aklından... Sonra taşlan bulmak, dizmek, oynamaya başlamak... Vermek almak... Çok ağır bir işmiş gibi geldi kendisine... Ayak sesine başını kaldırdı. Hemen fırlayıp pencere demirlerini tuttu : — Hey Zemzem Hatunun Dümtek!... Bu nedir oğlum! Sabah sabah selâmsızdan mı? Ya biz burda ölmüş müyüz? Zemzem Hatunun Dümtek dalgındı. Sarsılarak durakladı. Sanki ses gökyüzünden gelmiş gibi önce yukarlara baktı, sonra daracık sokakta değilmiş de Malatya ovasındaymış gibi elini alnına siper ederek çevresini gözden geçirdi... — Kimsin? Sesini alamadım koçum! — Yahu ben Karı beyin Bozo değil miyim anan öle... Ben on iki yıl mahpus damında değil miyim? — Vay Bozo! Vay ki Karı beyin akıllı Bozo... Demek sen on iki yıldır böylece burada mahpus damında... Oh ne yaman! Yahu Bozo oğlum, vaktiyle ruh gibi ahbabın Mehmet'i bıçaklayıp buraya gelirken, «Hadi düş bakalım önüme» diyerekten bizi alıp gelmek yok muydu? — Höst... koca tanrı göstermesin, bugün bu nasıl bir söz? —Dört yüz dirhem bir söz. Şundan ki bak bakalım, kelleyi kulağı şişirip suratını kıpkızıl kana kesmişsin! Beni surdan görüp bildiğine göre gözün görmekte, sesleyip doğru yolumdan çevirdiğine göre soluğun fırtına gibi esmekte... Bunlar hep mahpusluğun depdebesi... Ya benim gözüm bulanmış, sesim sulanmış, dizlerim tutmazlanmış, neden? Dışarı mahpusluğun debdebesinden. Yak bakalım bir cigara akılsız Bozo. Vaktiyle bilmeden bir iş tuttun... Meğerse Kan bey seni kadir gecesinde doğurmuş... Postu kurtardın. — Kurtardım mı? Yahu on iki yıl mahpusluk ne demektir? — Aklımda yanlış kalmadıysa Bozo yavrum, sen askere gitmeden geldin girdin buraya... On iki yıl mahpusluk ne demektir diye soru dedin değil mi? Bilmediğinden dedin! Bilmedin çünkü sürünmedin, mahpushane penceresinde sırıtarak yaşadın... Adam öldürme suçu işlemeyeydin, ele geceydin birinci askerliğin iki yılından sonra ikinci askerliğe götürürlerdi. Dört yıl gezinirdin ki ayağın kuru, sırtın kaputlu gezinirdin. Gezinirken bencileyin az biraz dişlerin dökülür, ciğerlerin sökülürdü, dizlerin tutmazdı. Gözünün feri söner suratın işkembeye dönerdi. Höst. Bende laf buraya kadardır. Mahpus damının penceresinde durup gelene geçene haykırdığına göre derdin olmalı. Doğru yoluna gideni sesleyip çevirmek dertli adam işi değil. Dileğin nedir anhyalım.

. — Hey hey hey. ya da görmezden geldi. keyfini kaçırmıştı. ne var ne yok? Çarşılarda arastalarda yaramaz bir iş. Dur oğlum! Ya bu Dümtek pezevengi bu zaman nereden uğradı? Vay başıma! Yahu olur mu? Aman sakm genelevlerde geceledi de bu namussuz. herif görmedi..... «Hay hay» deyip savuştu. benimki yüz. Yettim! — Oğlum Sefer. Amanı bilir misin! Namussuza uğradım. Ya da hayırlı bir iş.... Yahu biz sabah sabah... Sıkı basamadığından gövdesini her adımda savurup harmanlayarak dolaşırdı... Çarşıdan bir isteğin var mı? Akşam dönerken bırakırım! Unutmazsam! Unutmaya da unuturum. çünkü senin derdin birdir.— Çevirmemizin nedeni Dümtek kardaşım... Bırak sabah sabahı. Siz burada kapalısınız! Sizin zagon bizim dışarının zagonunu tutmaz.... Dökülüp temizleyelim de bugün işimiz akşama kadar uğursuz gitmesin! Ters gitmesin! Sefer pek bir şey anlayamadı ama. hamamcılarda sıcak su kalmış mı? — Kalmışsa? — Kap bir teneke çıkar yukarı. — Kim dediyse halt etmiş. derbeder Bozo.» Birden hoplayıp kapıya döndü : — Sefer! Bire Sefer! Topal Ağa... Töbe. Eyvallah koçum! Karı beyin getirdiği çorbayı kaşıkla da koca tanrıya dua et! Mahpusluk gibi keyfi ele geçirmişsin! Biz dışarda yaşamaktayız ki vay görürsün nasıl yaşamaktayız! Zemzem hatunun Dümtek az biraz kafa sallayarak dahası belli belirsiz titreyerek geçti gitti... Dur bakalım! Yedi yıl mı verdiydi? . kısacası Bozo... «Yahu nerenin sabah sabahı! Bir sabah sabah bellemişiz! Ulan mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk! Yedin bizi mahpusluk! Güneş kuşluğu çıktı... «Ulan desem.. seni bana çıktı dedilerdi.... — Oğlum Bozo.. Belki de iki yüz.. Yetiş aman! Sefer'in topallığı sol ayağında idi. Hadi kal sağlıkla.. — Yok canım! Vah vah! Ne kadar verdiydi koca reis sana yavrum? Aklımda yanlış kalmadıysa.. nerdeyse öğle çizgisini tutacak... yularını toparlamadın mı yandın demem mi? — Vay sen misin! Merhaba oğlum.. — Buyur Aptullah Ağa.» Birden irkildi.. Bizim daha iki ay on sekiz gün cezamız var. İyidir gidişatlarımız deyeyim de sen anla. bir zaman cıgarayı derin derin nefesledi. Cenabete çattın ve de boyunca belâya battın! Aman Topal Sefer nerededir yahu!. şu namussuz Dümtek tam da geçecek sırayı bulmuş. Cenabete uğradık. Bakarsın bizim hayırlı dediğimiz size hayırsız gelir. Mazmanoğlu Hacı Aptullah. bize sabah sabah... türkçesi resmen cenabete uğradım. Sabah sabah nereden çektik getirdik bu gün biz.. dedim yahu Battal ağa! Nereden nereye? Vay ben demem mi teyzeme! Bu herif azdı. Hani bir mübarek Cumhuriyet bayramı gecesi durduğun yerde ruh gibi ahbabın fukara Mehmet'i vurup öldürüp geldiğin ferahlı günlerde olduğu gibidir. Bak bakalım yiğit Sefer... Hüvesi hüvesine bırakıp geldiğin gibidir. Sen buradan ne demeye seslenirsin de sabah sabah..

. on al hesabıdır. Ankara'lara izmir'lere belki de Âli Osman'ın taht yeri İstanbul'a hoplamıştır... Yahu sen şaşırttın mı. Erkek kısmı her kızdığında karı öldürse dünya yüzünde karı kalmaz! — Ne karısı yahu? Karıştırdın ki Battal emmi.. tek dur! dedim.. Tam bir koy.. Mehmet'i öldürdümdü ya senin dükkânın yanındaki kahvede Cumhuriyet bayramı gecesi.. Sizin burada bundan haberiniz var mı? — Eh. Nice nice serseriler adam oldu. varlık vergisi çıkardı şimdilerde. yıkarsın geçer! Yıkaması boşamak. Hemi de eski hesap sokaklarda ayak çerçiliği etmekliğe değil ha. Safiye hanımlar. sen beni kime benzettin.. az laf mı ettilerdi senin yiğit İsmail ağana.. Ben Karı beyin Bozoyum Bozo. — Hele yanaş bakalım Battal emmi! Yak bir cigara. iş tuttu.... Ne denilmiştir: «Er çıkan yol alır. Allahıma şükür ve de hemşerimiz göz bebeğimiz Malatyalımız İsmet Paşamızın sayesinde savaş dışı durum vaziyetini korumaktayız. Malmülk edinmekliğe.... uzatmak yoktur. Sizin içerde bundan haberiniz var mı? — Eh! — İsmail Ağamız parayı heybeye depti. delikanlılıkta vuruşmak. belki de Safiye hanımı tutup oturtmuş gıranfonun başına. Hayır istemem! — Vay ki yavrum! Akim olsa mahpus olur muydun! Hayır olmazdın! Gider İsmail ağamızın yanma kızlı kahve şakiyede dururdun! Şimdi altunla oynardın! Belki de sana bir ekmek yolu gösterirdi. Hamiyet hanımlar. Müzeyyen Senar hanımlar çevirmekteymiş .. kıyamete kadar yaşayası İsmail ağamız!.....— Nerenin yedi yılı emmi. bağda domuz beklerken. Malatyalı Malatya'mıza sığmazlanmıştır... — Dur herif! İsmail neden benim ağam olmuş. — İşler gayet kıyaktır. — Tamam! Bilmez miyim! Önceden vuruştunuz! Çektim seni dedim: «Yapma. Karı dediğin el kiridir... İsmail Ağamızı bilirsin! Malatya'mıza Cumhuriyet zagonunca kızlı kahveyi ilk açan yiğidimizdir! İsmet Paşamız bin yaşasın. En ufağından Hamiyet hanımı.... Bir ucunda durdun mu öbür ucundaki babanı tanımazmışsın! — Ne olacak? — Ne mi? Yavrum şuncacık şeyi kendi başına çıkaramadın mı? Aslan İsmail Ağamız parayı burada hangi işten kazandı? Kızlı kahve işinden değil mi? Haddini bilmezler ve de edebini tanımazlar.. evet vardır ama. iyilik getirmez dedim. seni koca reis güzelce nalladıydı Bozo oğlum! Lâkin bana sorarsan kişi ne ederse kendine eder! Şimdi beğendin mi yaptığını?. sürdü gitti.. büsbütün berbat ettin! — Dur bildim! Öyle ya sen babanı öldürdündü. bir aynalı kahve getirmiş ki yok pahasına gâvur mallarından ele..... Heyvah ki sen sana ettin Bozo yavrum! Çünkü İsmail ağamız İstanbul'da açtığı kızlı kahvede şimdi kimleri tutsa iyi. Milletin akıllısı toprağa yapışsa bildiğin altuna kesmektedir. Evlendi barklandı.» Peki beğendin mi şimdi? Bunca yıl. er evlenen döl alır» denilmiştir.. ben Karı beyin Bozo değil miyim? Bana koca reis on iki yıl ceza vermedi miydi? — Tamam! On iki yıl tamam! Evet.

demiş. surdan bana benim kâtibi bulun. Biz burada mahpus olup... sen öylemi belledin!» demiş. «Oğlum okuman yazman var mı?» Oğlan demiş «var!» demiş... — Yahu benim değil şaşı gözlerine sövdürme doymaz Selime'nin Battal.. «oh ne kadar iyi. Tevekkeli koca tanrı seni buraya sokmadı... yallah bismillah!» Masaya sermiş demiş : «Ula kâtip koş. ne sandın? Bizim bundan böyle bir lafımız İsmail ağamızın üstüne.. Hiç bir pisliğe bulaşmadan cezamızı yatıp çikmakbğa çabalamaktayız! Kavat İsmail ağamla benim ne ilintim olabilir? — Vay ki Bozo. görmüş ki halisinden «Dümbük.. «var yürü koca tanrı yolunu açık ede! Sıkışırsan ben buradayım» diyerekten anlından öpmüş İstanbul valisi ve de duyduğum doğruysa. çakalın kanını arayanda bulunmaz demiş. «Vur öldür. Evet senin gibi aklı yetmezin biri kızlı kahve açmak meselesinde ileri geri söylenecek olmuş sarhoşlukla.. yakalanmadan sarayıma yetişmeye bak» diyerekten armağan ettiği altun kakmalı alaman çıplağını çıkarmış. bir kâğıt kapsın gelsin. hele sen yaz!» Yazmış kâtip.. Kahvesine adam birikmekteymiş ki kapıların camlarını kırmacasma. senin İsmail Ağanın beline kendi eliyle bağlamış.. Dilese itlerine parçalatır.. — Vali ne demiş buna karşı? İstanbul'un valisi? — Buna karşı İstanbul'un valileri hiç bir söz bulup diyemezler. İsmail ağamız demiş : «Ola yaz bakalım şu kâğıda bir dümbük!» Kâtip demiş: «Anlamadım!» Demiş İsmail ağamız: «Oğlum dümbüğün anlaşılmaz yeri yoktur. bana lâzım değil emmi! — İsmail ağa üstüne elbet.. bir lafımız padişahımız İsmet Paşamız üstünedir. Şundan ki sevgili kulu İsmail ağamıza laf istemez! Geçende ne oldu haberin var mı? — Ne oldu? İsmail ağa üstüneyse. ah keşke bu cinayet halkası boynuna geçmeyeydi de İsmail ağanın kahvesinde şakit olaydın.. Birbirini ezerekten ve de başkaca ezip çiğneyerekten.fonografın sapını. Dünyanın değiştiğinden haberin yok! Ettin mi kendine edeceğini derbeder! Nolaydı olaydı. kasadan altun torbaların .. «Kargaşalıktasın sana gereklidir» diyerekten rahmetli Atatürk'ümüz Gazi Mustafa Kemal Paşamızın eliyle beline bağlayaraktan. okuma bilenlere gösterip okutmuş... kalemi de unutmasın!» Kâtibi sürüyüp getirmişler... Sen bizi sınava mı çekmektesin sabah sabah. Sokar kurban olduğum. Koca tanrıya şükür . bunlar nasıl bir laflar? — Vay beğenemedin mi? İsmail ağamızın günahına girenlerden misin yoksa.. İsmail ağamız hiç kızmamış. İsmail ağamızdır almış kâğıdı... — Yahu Battal ağa... Vali çağırmış geçende demiş ki: «Ne olacak bu işin sonu» demiş bizim aslan İsmail ağamız: «İsmet Paşamızın başı selâmet olsun için ben burada kız sesiyle ve de nice nice oğlan sesiyle saz sesiyle ve de gâvur işi çalgı kutuları sesiyle milleti avutmaktayım! Ben bunları avutmasam İstanbul'da senin gövdeyi kan toparlar götürürdü hey vali paşa....

. defteri kitabı hiç sevmiyor. Mazmanoğlu. İsmail ağamız gülmüş demiş : «Nasılmış bu böylece koçum. hani bakalım dümbük mümbük!» Bu gün nasıl bir gündür Karı beyin Bozo herif dümbüğü hükümatm çürük kâğıt parasıyla silmekte değil. gözü önünde hatta yakınında bulunduğunu bilmesinden enikonu tedirgin oluyordu.... dönüşte getiririm. Başka bir kodoş dedi ki: «Oğlum sen sana ettin vah ki bu işin bu eşşek cennetine girecek sıra hiç değildi.. pencerenin içine sol kalçasını iliştirip Abo'nun eski tahtalardan yapılmış penceresiz dükkânına daldı. Allahm bir akılsız kulu. Dümbük. Boş odaya girdi. «Uyumaz bu köpoğlu! Aklı sıra bizi sınamaktadır. bildiğin madeni parayla silip süpürmekte.» dedi geçti. Devirmesiyle kurban olduğum altun neyi temizlemez ki. Yedin bizi namussuz!» diyerek içini çekti. Ulan yuf olsun yuf!» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hâlâ uyuyordu. Şunu kimse askere alır mı şuncacık aklı olan!» Cıgarasmı ağzına tıkarken duraladı yine daha oynaka geçmişti aklından fırt diye birden üşenmişti yine. Başgardiyan Kürt Ali Efendi okuma yazma bilmediğinden kâğıdı kalemi. Başgardiyan odasında bir eski masayla bir eski makam iskemlesinden başka hiç bir şey yoktu.. kuşağı dolayıp sırtlasa alıp gideceğini sanıyordu. Bu dükkânı arada bir gözünde portakal sandığı kadar ufalıyor. Her taraf sarı altuna kesmiş ışıltısı kamaşmaya dönüp koca kahvede göz gözü görmez olmuş... kâğıdının üzerine san kızları şarradak devirmiş.. peynir tatlısının bile keyfini çıkaramadığına çoktandır inanmıştı. Kâtip iki meşin torbayı güç ile iniliyerekten getirmiş... İsmail ağamız torbaların ağzından mumlara bakmış ki bastığı mühür kız gibi durmaktadır. ben de gideyim ağır ağır. «Vah mahpusluk vah! Vay mahpusluk vay! Ulan mahpusluk.. ikinci candarmalığmı yapan Mahmut Karafirtma essahtan dalmış gitmişti. cinayet seyrine mi seğirtti sakın! — Cinayet mi? Ne cinayeti emmi? — Vay sen duymadın mı fukara Mazmanoğlu! Hey vah! . «Yahu nedir bu. anahtara el atacak mıyız. padişahlığı kaçırdın diyeyim de anla.. yattığına bir ye de bin şükret!» dedi geçti.. Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo şaşkınlıkla ille de umutsuzlukla çevresine baktı. «üu Karafırtma'mn kıllıgışı yoktur. Ortada ne dümbük kalmış ne kâğıt. Biz bu sabah neremizden kalktık? Dün büğün biri «Yat oğlum mahpusluk gayet iyidir.. insana işkence yeri ürküntüsü veriyordu. Oysa namussuz Abo içini tepeleme doldurmuştur ki sekiz çift çömüş öküzü koşsan ırgalanmaz!» — Nerede bu Abo namussuzu Bozo oğlum. atmıyacak mıyız?» Demir parmaklıklı kapıya yaklaştı.. Besmeleyi çekip torbaları açmış. Vah ki ne kadar yazık! Ver bakalım surdan bir cigara.ikisini yüklen gel!» Altunu duymasıyle kahvede ses kesilmiş ki pire zıplasa duyulur. fazladan bir de cigaramızı çekip alıp yüzümüze tükürerekten geçti gitti. Belki de bu sebeple odası masasıyle sandalyasına rağmen büsbütün çıplak görünüyor. Sofraya örtü olarak gazete serilmek gerekse iştihası kapandığına. Sen mahpushanede çürüdüğünden dünyayı unutmuşsun. Evet. Dileğin nedir söyle de.

. Bir katıra kendi binmiş. Duymamla koştum! Babası babamın hacı yolculuğu yoldaşıdır... düşen kelleleri saymaktayım! — Etme dayı! Gönül eğlemekte misin? Ben o sıralarda hiç değilim.. Senin bildiğin gibi değil! Martinle teberle. Demirlere yapışıp iki yanma bakarak sesini alçalttı: Bana izin koçum... Taşta dil var..— Birini mi vurdular dayı? Kim kimi vurdu? — Birini öyle ya. Martine bakalım biz... — Herif..... — Yavrum ya şeydi Battal gazi teberini ne yapalım? Vurmasıyla kelleyi şuraya düşüren mübarek teberi.. Yalan mundar ben duymadım. «Haktu» diyerekten teberin sapma tükürmesiyle.. kaç zamandır demedim miydi.. Birini.. Önce senin mumcu köçeği biçti. Olacağı buydu bunun.. «Yetiş ey Ebamuslimi Horosanî efendimiz!» diye naralandığı duyulmuş.... Çünkü bunun çarşıdan aksatası haftada bir iki mum.. Sövmemiz yürekten değil. Bildiğin hurma lifinden iki hasır. çoktandır toprağımıza kadem bastıydı Bozo. Bıyıklara adamlar asılır babayiğit! Dedimdi ama. Dur aman dayı. islâm yoluna teber çekildi mi Müslümana durmak yoktur.. «Olmaz dedim.. bu herifte yok. Evet mübareği bunaltmışlar.... Bir de halisinden dağıstan yamçısı.. döndük avradına sövdük. Ben farkındayım! İhvanlarıma demedim mi? Dedim! Boş değil bu herif dedim! — Kimdir? Hangi herif? — Eski Malatya'nın kabristanına yerleştiydi gelip eli yeşil olası.. Ya birini vurmakla bu pislik temizlenir miymiş? Oğlum Bozo. yalvardık.. yoksa az biraz ıslandı mı? — Dur dayı! Sakm martini çekip....... Çünkü böyle bir evliyalığa ayak basmış yiğidin toprağımıza konması ne devlet!» dedim. Mumcu köçek meğerse mumun bahasını arttırdıkça artırırmış! «Nedir?» diye sordukça. Aslına bakarsan dedim di ya.. Hele bir anlayalım ki. az biraz zarar edilecekse de sineye çekilecek. «Cenk halidir. İhvanlarla çok çabaladık. haftada yüz dirhem afyon........ yaraşıksız dedim... . buyur bakalım Bozo can! — Kimdir bre dayı! Anlamayınca. bunun sonu hayır getirmez! — Nolmuş ki oh dayı. Göçü dedimse acem halısı şam ipeklisi belleme... Sakal göbekte.. Duyduğum doğruysa afyonun bedelini de arttırdıkça arttırmış tiryakioğlu.. haşa sınamaktayız! Bildiğin sınava çekmekteyiz! Birkaç kez «Heyvah ya şeydi Battal Gazi efendim!»... Bir yastık... Uyuma Bozo oğlum. ben hamam aralığına siperlenip tam yüz kişi saydım! Yüz kişi dedimse gövde saymakta değilim ha. bizi dinleyen kim. Biz bu kapalıda ne bilelim! — Herif geldi. — Kimi vurmuş? Kimdir bu yabanın katırlı belâsı! Ne yüzden vurmuş. bir başka katıra göçünü sarmış.. Hele buralarını bir anlayalım ki dayı! — Kimi derken. böyle olur» diye gülüverirmiş. Olmasın bu işler! Dünya sahipsiz değil demedin miydi?: Ne olacak şimdi. mermileri kuru mu..

Mazmanoğlu'nun buna çok canı sıkıldı. Çerkez Murat gardiyan sağ yanağının altındaki diş çukurlarını karanlık karanlık göstererek gülümsüyor. Bu hal yeni bir belâ idi.. kurumuş sol kolunu savuraraktan görünmüştü. Bereket versin henüz alışamadığı için. gözüne fındık faresi gibi görünmeye başlıyordu..... «Demek bu köşkerin Cemal'i sabah sabah çekmiş esrarı. Çolak Hoca tespihini döndürerekten. Demiş «para!». — Yahu koca nine. «Vay yoktur nasıl söz?» demesiyle sağ eline acem teberini sol eline arap cembiyesini almasıyle. Kocakarı topal Hocayı görmesiyle mahpus damının demir parmaklıkları ardında debelenen Hacı Aptullah'ı bırakıp Hocanın yolunu kesti : — Duydun mu er dayanmaz Bülbülün topal Hoca. kim kimi vurmuş? Bizim Malatyalılımızdan mı? — Ya kimden olacaktı? Vay akıl... yanlızlık koca tanrıya mahsus. Çekil yolumdan. bul kendine bir can yoldaşı dediydim. nerdeyse kalkıp üstünü arayacaktı.. Cezası azalıp bir yıldan aşağıya düştü düşeli idarenin gösterdiği büyük güveni haksız çıkaracak hiç bir hata işlememişti. cehennemin Meyil deresine uçaraktan varıp yerleşmektir! — Ne oldu ki anacığım? Esnafın kazığı belâsına mı uğradın! Teraziye parmak mı attılar. hesabı yanlış tutup elde biri mi unuttular? — Hani terazi... demek vardı ya. Bunlar. — Nedir o? Nereye Bozo? Döndü... Tüh suratına.. Nerede hesap! Bu hesap Arafat meydanında görülecek bir hesap! Oğlan karıyı yatırıp kesti ki yavrum vay başıma! — Hangi?. fukara karı demiş: «Yoktur!». Askerden gelip demiş : «Benim şanım şerefim var!» demiş: «Asker dönüşü kötü evde ahbaplarıma sofra vermesem hiç olmaz!» Fukara parayı nerden bulur dul karı başıyla. Hacı Aptullah.Herif «Şuıt» parmağını ağzına götürüp duvarlara sürtünerekten kaydı gitti.. Aman ne demek bibi? — Şu demek ki..» Müdüriyet kısmını asıl cezaevinden ayıran kaim demir parmaklıklara doğru yürümüştü ki arkasından apansız bir bağırtı duyarak boş bulunup sıçradı. «Şu pisi bir vuruşta ezip geçince ne lâzım gelir?» diyerek saldırıya geçmiyordu. yalnız kalınca kendisini ancak toparlayabilmişti. «Ne demek istemektedir bu avanak Çerkez? Şuna hele şuna!» kötüsü farkında değildi ama iki metre boyunda manda boğası kesiminde herif Çerkez gardiyanı Murat yavaş yavaş küçülüyor.. Çal çalmaz mısın! Dediydim ama. şimdikilerde Malatyalılardan başka birbirini kesen mi kaldı? — Öldürmüş mü? Anasını mı essahtan öldürmüş? — Anasını elbet.. Demiş: «Aman oğlum on param varsa derime yapışsın!» demiş.. Etme kardaşım..... Mazmanoğlu'nu şüpheyle süzüyordu... başka başka şeyler düşünerek bi ribirlerini göz kantarıyla ölçüp biçerken Nazlıca bibinin cırlak sesi duyuldu: — Ah ki belâ! Vah ki belâ! Yoktur bunun kurtuluşu adamlar! Kıyamet belirtisidir. . Oldu mu bize olanlar? — Ne olmuş deli kahpe..

telâşlı adımlar sıklaşmıştı.. Dağ gibi oğlanı unutaydm! — Essaaah...— Hani ya... bu çirkefi dalgalandıran belâ nasıl bir belâ? — Birini vurmuşlar ama hoca emmi... Mazmanoğlu Hacı Aptullah on iki yıl süren mahpusluğunda bu anda içine düştüğü umutsuzluğu ancak birkaç kere duymuştu.. Ya sen beni lafa tutup.. karıyı askerden gelen oğlu doğruyası.. — Evet. Kesmekte mi şimdicik kıtır kıtır... — Kesmekte ki o kadar olur! — Kesmekte iken.... Çerkez gardiyan Murat Efendi. birinci hamlesinde yüz kişi düşürmüş. Ya sen benim uğurumu. sen bizde kendini bilmez mi ararsın! «Oğlum desem erkek gibi bir erkek karı dırıltısına boş verecek değil midir?» — Karıyı mı vurmuşlar çarşıda? . Bu sırada sokakta gidip gelme artmış. — Vay! Rahmetli Koçu buruğun Gülsüm hatunu mu? Oğlu mu? Onun oğlu var mıydı? Yanlışın olmasın! — Vay anan öle. — Hangi karıymış? — Hangisi olur domuz çolak hoca. — Kim düşürmüş? Yahu sen içerdesin Bozo.. Talanda varmıştır öyle ya.... Savul kahpe! Zararım dokunur ki sana.. Daha ilk sözlerde üçünün de aklı karmakarışık oldu... Çarşı karıştı mı baldırıçıplak takımı tutulmaz! Bizim bacanak dükkânı kapatmadıysa yandı! Yazık! Çarşının karışması hayır getirmez! — Çarşıda bir şey yoktur! Bir it ölmekle koca Malatya çarşısı neden karışacakmış? Kürt baskını mı bu? — Nasıl it? Tebelle girişmiş ki dayı. çolak kolunu savuraraktan başkaca bir hırslı çömüş soluğu peydahlayarak sıyrıldı. gör nasıl zararım dokunur! Çolak hoca. Vuruşma kırışmaya neden aramalı! — Demek çarşıda.. ikinci askerliğe alınmış candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına beraberce ilgilendiler. Hani islâm dini taşımaktaydı gizliden. vuruşma vardır! Çarşılı birbirine koyulmuştur.. yolu eline aldı ki ardından martin kurşunu yetmez. Bu gün nasıl bir gün ki.. Para isteyip vermediğinden. «Ulan Mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk!» diye iniliyerek sakonun ceplerine saldırdı ki tabakaya ulaşıp cıgarayı tazeleye. ağzından alamadım.. senin Gülsüm hanımı. Kıran kıranadır! — Neden? — Bre Murat Efendi. «Korkmayın avratlar.. ben mi? Surda karıyla dırdır etmişler. biz dışardayız alîahımıza şükür! Sen mi bilirsin... Deli bunak. Hitler efendimiz gelip düzeltecekti? Hani Alaman'm kralı dünyalar durdukça durası Hitler efendimiz kurt ile kuzuyu bir arada gezdirecekti.. bilmez gibi... çoğu gitti azı kaldı» dediklerin hani? — Nedir yahu Hacı Aptullah.. Mazmanoğlu Hacı Aptullah.

başkaca. Buyur bakalım! — Sen ne demektesin ağa. Aslında kızın eniştesini vuracakmış ya... Şimdiki zaman ne zaman! Peki ne oldu şimdicik bakalım? Hadi gül gibi karı mezara.. ya biz gözümüzle gördüğümüzü n'apalım? Barsaklarmı toparlamış herifin.. Hırıl hırıl soluyordu: Hançer yok lüverdir! İki kurşun! Biri kızıl koltuktan.— Çarşıda bir şey yok.... nah bana inanmazsanız Bozo kardaşıma sorun.... karı mı vurmuş herifi? Hangi karı? Nerde vurmuş? Yok öyle şey! — Yok da. — Nerenin hançeri. — Vah ki ne kadar. öncesi Lüveri işletmiş. ekmek bıçağını nasıl yallah ettiyse. Her kaç kuruşsa bir payton arabası. Ben bu yaradan ölmem! Beni hastane doktoruna yetiştirmenin kolayı!» diyerekten debelenmesini ben mi gördüm.. — Zampara? — Bu günlerin köpoğlu zamparasından basılanı tutulanı hiç gördün mü bre Bozo! Oğlan pencereden cıpcıbıl komşunun havlusuna hoplayıp tatlı canını kurtarmış. al bakalım!» demiş.. — Arkadan mı vurmuş? — Arkadan dedikse sırtından demedik... Öncesinden sen ayak bağını gevşet. Mahpus damında esrar dalgası olur ya. önünü aç..... — Hele oğlum Bozo.... sen mi? — Etme dayı! Yanlışsın! Mesele çarşıda. Kıza yandım! — Dur yahu! Öyle bir kıza nasıl yanabilirmişsin! Pislik temizlenmedi mi güzelce? — Pislik böyle mi temizlenirmiş. Sesi boğuntuya gelmiştir.. Bre kahpe desem... Sen bu yollara neden heveslenirsin?» — Neyle vurmuş? Lüverle mi? — Lüver! — Lüver de. Ne olduysa avanak karıya oldu.. herif karının lafına laf yetiririm sanmasıyle kahpe. Keskin atıcılıktaki hüneri görmeli ki elli adımdan kurşunları vızır vızır yapıştırmış. Herif seğirterek geçerken durmuştu.. Salıver! Ne denilmiştir : «Yemiyenin malım yerler» denilmiştir. «bismillah!» diyerekten sıkmış. işte hovarda gezdirecek tetikliğin yok. koç yiğit ardından hançeri asılmış. Son dakkada niyeti kıza değiştirmiş! .. Başkaca işini bıçakla bitirmiş arkadan.... Mumcu köçeği eski Malatya kabristanında yatan.. Herifin karnını deşmez mi. sen eşşek cennetine.. biri apış arasından. «Aman bir payton arabası komşularım. «Ya öyle mi.. Buna bizim koca reis on beş yılı sarar hiç bakmaz. — Karısını mı vurmuş herif? — Vay. Patlamasını biz neden duymadık? — Yatakta patlattırmış besbelli. bu saatte bu kadar mı olur! Eski Malatya'mızın şehit kabristanında evliya uğratmak niyetindesin ama hiç yağma yok! Bu sırada üç kişi birden yetişti. haberi size daha ulaşmadı mıydı? Evet kötülükte yakalayıp temizlemiş........

. Dururken dururken. — Zampara? — Zamparayı bilmem! — Vah! işte buna yandım! Benim aklım derinme ermez ama bu gidişin sonu ya heydir azizim.. bu fabrika kuruldu.. — Evet insan uslanacağına azdı. Kız babasını uyurken baltayla doğramış Babası kızını kötülükte tutmasıyla....... Zamanın itine bunlar denecek laf mı? Suratına ite atar gibi atmasıyle... — Nah gördünüz mü kardaşlarım.. Büyükte acıma. küçükte saygı kalmadı... kapıdakiler meseleyi anlamaya uğraşırken mahpushanenin yola bakan bütün pencereleri çoktan bağrışmıya başlamıştı: — Karısını mı vurmuş? — Karı mı herifi. Malatya'mızda İslâm terbiyesi kalmadı. durup dururken kız kısmı babasını baltayla dörde neden bölsün! Eğer aklıma gelen gibiyse. Bir vuruşta şuncacık oğlanı gebertmek nasıl bir gâvurluk! Nasıl bir acımazlık.. Kızını paralamış bıçakla fukara. — Fabrikada mı çalışmaktaymış oğlan? — Fabrikada.. Koca reis! — Ulan aklına gelen nedir namussuz? Kızından bir şey mi umdu demektesin! Ya Malatyalı seni ne yapar? — Malatyalı doğru işe ne yapabilirmiş? — Dışarda karılar azmıştır arkadaşlarım! Burada biz güven altındayız! Benim bildiğim şu hükümatımızm kapıdaki candarmaları bizi beklemese bak gör Vahap efendi neler olur... İlerden önce bir nara ardından bir bağırtı duyuldu : . — Bıçakla? — Yok lüver.... Nasıl bir kıyamet belirtisi. Demek on dördüne girmemiş kız baltayı yallah etmesiyle öz babasını tepeden kuyruğa ikiye bölmüş. herif kudurdu mu ki çekip vursun! Topal Sefer bir cinayet olduğunu kısadan içeriye duyurmuş.... — Yok mu? Kim demiş! Oğlandır vurulan.. — Hangi oğlan? Oğlan yok... «Parayı bozmadan getir de sonra içinden dilediğin kadarım al... Çünkü baba öğüdü dinlemedi.. Elli metreden sıktı ne demektir? — Kimi kötülükte yakaladı? Malatya'mızın birinciye gelen şeyhinin kız ehli kızını kötülükte nasıl bastırabilirmiş elin yabanı? — Yabanı! Anlamadım! Kocası değil mi? — Yahu kızı verimkâr olsalar.. Hele şu işe. Bu Malatyalı bu fabrikayı bir gece dümdüz etmedikçe.....— Kötülükte yakaladıysa.. harcan» derim sanmış fukara herif. — Kızını kurşunlamış. Oh tadından yenmez! — Benim sezinlediğim bunda bir bityeniği olmalı. şu işe hele. Benim sözüme gelirsiniz.

Haberin doğrusu geldi.. — Kızını mı? — Vay dürzü vay.. Muhtar bakmış ki düzen bozulacak. kısadan demedi mi gör neler olur! — Kız geçenlerde geneleve atılan Cemile. size tonla havadis getirdim! — Aman durun uşak kimdir? — Yahu kim olur. — Aman Vahap efendi. Bunu on iki yaşında sattı babası.. nerde vurmuş.. Gardiyan Aptullah Nurol Başgardiyanlık odasına girip çoktan beri aranan bir şeyi bulup getirmiş gibi «nah buyurun» anlamına zimmet defterini masanın üzerine attı: —Ohhh! Kahpeyi vurudu ki herif.. ulan kulaklarına dürttüklerini.. Karısını değil kızını vurdu. Gayetle güzel vurdu! — Kötülükte mi yakalamış? — Hangi herif? — Nerde? — «Suç üstü yapıp boşasaydın senden sonra alan vurup buraya geleydi» diyen olmamış mı namussuza? — Aman Vahap Efendi... bastırmasıyla hemen aslan kesilip ört bas etmeye sıvanır ve de öylesine gizler ki baba şurada kalsın kızın kendisi ve suç ortağı diyeceğimiz zampara bile kuşkuya düşer ki. anası olacak kahpeyle bunları sürdü çıkardı köyden.. karıştırmadık mı? — Yahu! İşin alaymdasınız! Meseleyi anlıyalım! Kim vurmuş. Fabrikada çalıştı........ Anlayamadım kardaşım! — Neden? Babaların kızlarını kötülükte bastırmak kanun mudur? Hayır değildir.. kimdir gardiyan Aptullah Nurol. Hangisinin babası bellidir ki bunların ırzı kırık pezevenk mezarını yırtıp çıkıp vuruyor da namusumu temizledim diyerekten gerisin geri ahrete dönüyor? — Vay ki meseleyi anlıyalım diyene. Tellâl sadıcm Osman değil midir? — Dinleyelim öyleyse. Bu iş analara verilmiştir. Alan oğlanı askere götürmüşler. — Biz burada çürürken dışarda işler aldı yürüdü desene bay Aptullah Nurol! Artık kızlarını babalan mı bastırır oldu dışarda?.. Ardından babasını da ikinci askerliğe alınca bunlar köyde kimsesiz kaldılar di.. vurulan ölmüş mü. Analar bastırır.. vuran tutulmuş mu? Biz tanır mıyız? — Kızı tanırsınız! — Vurulan kızı? Biz? Oğlum sabahtan beri «Kız mız» diyerekten şuna resmen eski kulağı kesiklerden yıllanmış kart kahpe desene. Gelen geçen az biraz gagalamış benim anladığım. kimi vurmuş.. biz böyle bir haltı karıştırdık mı.. eliyle koymuş gibi bastırır. aslında bizim köydendir bunlar.. hep mi öldünüz! Havadisim var havadisim... Gelip mekân tuttular buralarda. ölmüş mölmüş mü.. Oynak karıyı bilmez değilsiniz ya. Oğlum sen bu maskaralıkla kimdir vurulan vuran.— Ulan mahpuslar. Haram torbadan şunu bunu koklamış karı tek durur mu? Köyden ardı sıra gelenlerde olmuş ..

iyicene de dalgınlaşmıştı.. Gizliden otlarım sanmış. aklım başımdan gitti» falan demeli. kulak asma kardaşım.... polis hakkı vermediğinden mi tutmuş? Müşteri taşımışsa komisyonunu mu inkârdan gelmişler? — Gelmekle. çok ceza verirler mi... — Kime? — Kızın babasına? — İfadesine bakar. Fabrikadan yeni oynaşlar moynaşlar. Ahmet Polis de oralarda oturur. — Ama kızı kerhanede. çaresi? — Çaresi. Eh. «Bir erkekle beraber gördüm. birbirlerine söyleyecek laflan kaldıysa ya da biri yeni düştüyse ya da anlattıklarının arasından biraz vakit geçtiyse ellerinden kazanın nasıl çıktığını. dedim :«Şöyle olsaydı da. Maho yanaşıp selâm verdi.. «Ben mahkemeden geliyorum» dersin. Hamo voltaya binmiş.... sabaha kadar kapı önlerinde dolaşmaya başlamışlar. — Bilmez bu yollan fukara.. — Olsun.. Defteri koltuğuna al.. Mahallenin on yaşını aşmış kopukları da saç sıvazlıyaraktan dolanmaktalar tabanı yanmış it gibi... soran olursa.. Benim bildiğim Ahmet polis bu işe üste verir.. gidip gelme hiç aralıksız sürüp gitsin! — Polis Ahmet'in canı cehenneme.... — Aklıma düştü apansız... Tutsa da.. on beş sene verirler... pusulayı tutmuş... şu da şöyle olsaydı hey allah!». Şu bizim... İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır. Sizin anlıyacağınız mahallede erkek geçinenler eve girmezlenmişler.. — Bizi sorumlu tutarlarsa? — Yok canım. Eski köy oynaşları moynaşları. — Dedik evet! .. — Nasıl vermeli? — «Kasten vurmadım» demeli. Nasıl etsek? — Git söyle. yirmi iki sene bile verirler. Eski kodoş! Neden tutmuş. Kısımda el ayak çekilince kovuşların arasındaki fayans döşeli koridorda uyku tutmamış birkaç ağır cezalı ile yeni düşmüşlerden bir ikisi gürültü etmemeye çabalayarak dolaşırlar..duyduğum doğruysa... — Çaresi aman Vahap efendi? İfadesi bilir dedin.. Sen söyle bakalım Vahap Efendi... — Uyku tutmadı mı kurban? — Uyku. Askeriye töresince ayak değiştirip yanma koşuldu. Bakmış ki fabrikada çalışmak tatsız.. Komşular bakmışlar ki bunların evi önü kalabalıklaşmakta giderekten. Tek mahallede oturduğu sokakta vede bulunduğu aile yuvasında girme çıkma. karakolda mahkemede olanları. — Ahmet Polis. hemen hemen hiç değiştirmeden anlatırlar.

Sen nasıl sezinledin ilk önden? — Neyi nasıl sezinledim? Bende sezinleme yok. — Bizim başımıza duyulmamış işler geldi kardaş! Haso da derin derin içini çekti. Bizim kahpe durduğu yerde kaçtı..... .. «Ana haliyim» demeyi tutturur ki bu rezil ana hali ayda üçe dörde biner... Biz kara hizmetkârıyız! Biz ömrümüzde lafım burdan dışarı eşeğe binmemişiz doyasıya... Adamda sezginlik ya hiç olmayacak yada sezinledin mi.. başkaca şeyhten imamdan görgücü getirseler hiç inanacağımız yok... — Bizde de sezinleme yok! Yok. — Kocamış ama yiğitliğini ne yapalım... Göğüsleri vardı ki sen kardaşlığımdan neyini saklamalı. Yabanın herifine..— Bana sorarsan... Bacaklar dersen götür Murat suyu köprüsüne dayak olsun! — Dokuz çocuk doğurmuş. Ankara gurbeti diyip savuşacaksın ki belâyı savuşturacaksın! Derin derin içini çekti: Evet her bokluğun başı sezinlemektir.. belki de hiç ara vermez olmuş bellersin! — Senin avrat böyle huylar mı peydahladıydı ? — Hey ye... Yanaşmağa kalksan el vermez! «Belim ağrımakta yüreğim bulanmakta» der mızmızlanır. — Bir tekse kocamıştır. şundan bundan pirelenmedin mi az çok? Hele hele! — Ne gibi? — Hovardaya aldanan karının erine nefsi uyanmaz! Kırk yıl yanaşmasan nerde bu bizim herif diye aranmaz.. Başkaca.. bizim karıda boy nah bu kapıdan girmez eğilmeyince. Bu sebeple sezinleyemedik her hal. Belini değme babayiğit kavrayamaz iki kolu ile. — He ye! Bir tek karıdan. malı mülkü ağanın gölgesinde olmakla. ver elini İstanbul gurbeti.. Biz güvenmekteyiz ki yüz tanık getirseler.. — Bizimkinde yeni huylar peydahlamak yok. Bize karanlık! — Olmaz! Hiç olmaz! Ne denilmiştir: «Derdini demeyen dermanını bulamaz» denilmıştır... Okkaya çeksen yüz okkadan artık değilse de eksik de hiç değil. Ya sen? Sen nasıl sezinledin kardaşlığım en önden.. Adam bindiği kısrağın yeni huylar peydahladığını ossaat sezinler! — Kısrağa kurban olayım kardaşım... Çünkü bizimki hovardayı kapıda taşımaya çabalamadı. Farımamış mı şu kadar? — Farıma yok! ... — Durduğu yerde.. senin belâ? — Benim belâ kardaşlığım ağa belasıdır.. Töbe! Hiç duymadım. Bu nasıl bir belâ kardaşlık. Sen ağa seyisliği yaptığından kısrağın yeni huylar peydahladığını belki bilirsin... çünkü bizde çocuk dokuz baş.. Köylülükte hizmetkâr kısmının ırzı namusu. kardaşlığıma diyeyim. — Sezinleme yok olmaz! Sezinleyeceksin mecburî.. her biri ekin doldurulmuş halı heybe gözü gibi. — Ağa mı bozdu yüreğini kocamış karıya. Köylülüğü bilmez değilsin. — Etme kardaşlık! Bir tek karıdan mı bu dokuz baş... her kötülüğün başı sezinlemek.

. . Böyle bir gece.... Dedim ya boyu benim ikim kadar. Kimdir demeye kalmadı. sabahtan akşama ekin biçse. öfkesi yamandı arkadaş.... bir ay herif görmemiş sanırdın.. bir de yiğit karı mı nefisli olur? — Besbelli. Biz düşünmekteyiz.. — Vay başıma! Vay başıma! Bunca oğul uşaktan sonra öyle mi? — Oğul uşak evet! Nefisli karıydı gayet.. Bizi çekiştirirdi ki Yusuf peygamber olsan çıkamazsın pençesinden. Derken. Senin avrat nasıldı? — Nesi nasıldı? — Nefisten yana. Geçti birkaç gün.. Er olsan avradın koyup kaçmazdı rezil!» — Doğru..... Sana kalsa.. ekin biçerken başa koymazlardı. Benimki nah şuncacıktı.. iniş aşağıya dökerdi. hak bereket diye dua et! — Vay ki kahpe! Adam öldürür kahpe! — Adam evet! «Bu oğuluşağı sana yapıveren benim ha. Benimki allah allah. Aklımız başımızda yok ki neyi düşünmekteyiz ? — Taman! Akıl baştan sıçramış olur öyle sıralarda.. Yatakta kavradım mı bitti gitti sanırdım! Dur hele... Başkaca.» diyerek bir koluyla kaldırıp hayvanın sırtına dayıyıverirdi. karı gibi ocak başında kül mü eşelemektesin yüreksiz? dedi.. «Hele çekilin yavrularım. Bizi aldı bir düşünce. Benim karının yiğitliğini bizim oralarda bilmeyen yoktur. kıçımıza bir de şaplak çekerdi..... Osmanlı karı dedin mi Maho'nun Aslı diye karşılığı karşı dağdan gelirdi iniliyerek. hele ki baltayı çekti miydi değme zaptiye çavuşu önünde duramazdı. baktım gelen Osman emmim. nefis azgınlığından? — Benimkisi.... dedi: «Ulan dedi. aygırlamış kısrak gibiydi. gece dedimse akşam olmuş vakit olmuş... sovanın cücüğü kadar deyim de anla. sefil Maho beni uşaksız oğulsuz öldürecektin marazlı!» diyerekten gülerdi.... İşe bak sen kardaşlık.. — Dördü kız beşi oğlan.. laf gelimidir. taş taşısa.. Hele çekilin ki bir. seni mutlak günaha sokar! Bir kezle iki kezle kurtulsan.— Kaçı erkek kaçı kız bunların? Çocukları sordum. Yatağa girdi mi Osmanlı padişahının sultan hanımı gibi gölgeden çıkmamış.... Biraz ofladı hışıladı: Demek koca tanrı bunu bu kadar yiğit yarattığından nefsini ere doymaz yaratmış. Bir akşam vardım ki geçmiş gitmiş... Bizim oralarda bizim avradı. Kavgalarda küreği yabayı yada çoban sopasını. öfkeli kan. Ağlasam mı biraz hey allah demekteyim. Ne yapar eder.. öfkelendi mi yaban kedisine dönerdi.. Ocakta ateş yok! Bizim ev ölü evi gibi. aslında yüreğim bir uzun hava çekmeli demekte. Komşulardan utanmasam şeytan Beko'dan bir uzun hava koy vereceğim! Baktım dışarda bir ayak patırdısı. değerimi bil! diyerekten böğrümü burardı. Düşünmekteyiz.. tamam kesimi ufaraktı ya. — Evet! Geçmiş gitmiş.. demek nefisliymiş namussuz.. sezinliyemedim demek. — Derken. ayıptır demesi.. Çünkü sıraya o saat döndürür. Değirmende çoğu zaman çoğu pehlivanların yerden koparmayı göze alamadıkları kara ekin çuvallarına yallah bismillah diye sokulurdu....

hep kurtulurduk. Birden hopladım! Ellerime tüksürüp baltayı kaptım. Maho kıs kıs güldü.. Vurmasaydım. — Der miyim hiç.... Deli gönül dedi: «Oğlum soyun yat! sabah hayır!» baktım yazı yaban ay ışığına kesmiş. eller ne demez.. kardaşım köylü olduğundan mı avanak olur.. Canım bir cigara çeksin! Yakmasam öleceğim. «Vay anam biz bizi az kaldı ki düşmanın ağzına baltasız makasız. fazladan alıp kaçmışsın. benim kötü balta. Yorgunluktan ölmüşüz ya. Amcam gitti..... hele namussuz.. Köpek gibi emekliyerekten dolanıp dam başına çıktım.. Kapının pervaz direğine var gücümle yallah ettim. sen bana günah yazmayacaksın bundan böyle... «Tek dur namussuz! Sırası mıdır. karının da babası. O sıra gözüme ne çarpsa iyi kardaşım.. Ne görsem iyi? Bunlar dam üstüne sermemişler mi yatakları. Canım tütün istedi. dam başımıza yıkılır demez miyiz! Meğer baltanın sapı gevşememiş mi? Vurmamla demir vmlıyaraktan şuraya sıçradı gitti. — O sıra nasıl bir sıradır Jci ite mite bakıla kardaşım.... Bize bu lafı kaçan karının babası söylemekte hemşerim böylecene. Duvarın dibine çömeldim... — Yuf olsun! Ya erlik öldü mü? — Erlik bizden ne kadar ırak. Köyü dinledim uyumuş gitmiş! — Köy tümden uyumaz! Sen sana gel! — Uyumaz evet! Vardır.. Delirmişiz öyle ya. surda burda bir iki uyumazı.. Baltanın sapını sıkıladım. Hele namussuz desem.. Hisarda yatar gibi dam üstünde yatar mı adam? N'olacak peki şimdi? Kendine de ettin bize de.. Denedim ki tamam! Aldım koltuğuma.. oldu.. Vay ki vay!» dedim. Cıgara paketine davranacak güç kalmamış ya. mit?.— Doğru olmaz mı? Osman emmim salt emmim değil. dedim : «Vay allah. O fırtınayı o gece atlattım mı köyden göçerdim bir tarafa... Hastası hovardası. yılan gibi ürpermekte yukardan aşağa. Tütün istedi ya paketi çıkaracak güç nerede? Belkemiğini.. Bizim adamlarımız. . İnsanlıktan çıkıp canavar kesilecek sıradasın!» dedim ben bana. Yürüdüm it yürüyüşüyle lenk lenk... vay allah! Amcamız bize böyle derse vay allah.. ..... dirseyiğle Hano'nun böğrüne dokundu: Mahkemede koca reise dedik : «Aklımız başımızda yok... var gel sen düşün vay koca allah!» Gözlerim karardı. vay allah.. Gölgeliklerden... Yeni evlenmişi... — İşini kolaylaştırmış sağ ol diyeceğine.. — Yok yaşamak. — İt.. Zamanlar ekin biçme zamanıdır..... Işılamakta ki ayna kaç para eder... demem! Kapıyı dayaklayıp içerde yataydı vurmazdım vuramazdım. avanak olduğundan mı köylü kalır? Sen komşunun karısını çileden çıkarmışsın. Essah! İt mit yok! Diyeceksin olur mu? Allahtır. Vara öldürmeyeydim de o da yaşayaydı ben de yaşayaydım! — Yaşamaktayız ya koca tanrıya şükür hepimiz işte..... Sürdüm vardım karının kaçtığı herifin evine sokuldum... Dolandım odun yığınına. bir yana.» Yemin bile içtik ama kulak verme kardaşlık. adamın aklı başındadır kötülükte. Delirmesek var gücümüzle yüklenir miyiz... Ay ışığı tam ağzına vurmuş.

» Yorganı araladım! Töbe koca tanrı bizi korumuş kardaşım.. Bu vartayı atlataydık! — Bırak şimdicik. Bu kez işe bakmalı ki kardaşım balta kafa' kemiğine sıkışmış. meğer yataktaki herifin anası değil miymiş. Onu gördüm ki eski karısı öteki yatakta doğrulmuş bizi gözlemekte. adamın böyle sıralarda aklı başındadır. bileğime yapıştı. vurdum açıldı. basıp indirdim.. sıkı durdum... çekerim gelmez.. Durdum öylecene....... karıcık gittiydi bok yoluna! Baktım ki koca karı uyumakta adam gibi horuldayaraktan. sen adamla eğlenmekte misin?» Geriledim. — Herife mi. kardaşlığıma söyleyeyim..... evet! Baktım iki yatak daha var! Baktım. kan kokusu. Olan olmuştur! — Olan olmuştur. Az kaldı ki doğradı idik. — Yahu hayıflandığın işe bak sırası mıdır? Günah münah düşünmenin sırası mı.. — Çıktım ya sen bana sor! Köse dağa tuz çuvalı çıkarmış gibi solumaktayım! Çömelime gelsem kalkacağını kalmamış! Dedim : «Aman Maho davran aman! Sen seni bıraktın mı yandın bil!» Ellerime tüskürüp baltayı kavradım. Durdum soluklanmak için. baltayı kaldırıp...... — Uykuda mı? — Yok! Gözleri vıcır vıcır bakmakta. karıya mı? — Herif de yok karı da yok. büsbütün yüreksizmişsin! — Yüreksiz adamızdır allahıma şükür.. .. «Aklımız başımızdan sıçradı istediğimizi bilmeden işledik» dedim ya koca reise. «Töbe hey allah. «Hıh!» diyerekten kafasına yallah ettim. Ölüm uykusundadır ki burnunu kessen alsan uyanacağı yoktur. — Kan evet.. belden yukarsı yorganla beraber kara kazan gibi kabardı kalktı. Dedim : «Aman Koca tanrı bize kuvvet!» zorlamakla baltayı allaha şükür söküp çıkardım bu keyifle güldüm... Korku tutuğu olmuş besbelli! — Vursana be herif.. Farkında değilim! Say ki kardaşım hızır peygamber yetişti. Keşkeme büsbütün yüreksiz olaydıkda.. hele bakalım ki bir... dedim: «Ulan dedim... — Kan kokusudur. Baktım bir zaman.. yalan! Dedim «Günah! Dedim. Yarı kemiği bulunca taze et kokusu burnuma çarptı..— Aldırma! Olmuş işin kötüsü olmaz! Çıktın dam üstüne... İki de kahpeye vursana. Öküz gibi solumak bunda.. sen günah yazma Maho kuluna!» dedim yorganı bıraktım! Karı anadan çıplak çünkü. yüreksizmişsin ki kardaş kurban. Çekerim gelmez... dedim: «Ya allah ya pir!» Kaldırdım ki vuram.. dedim ben bana : «Hele rezil! Kimliği bilinmeden nereye vurmaktasın! dedim: Elin suçsuzunu körlemeden öldürünce ne olur? Öte dünyada yatacak yer bulunmaz! Geri dur!» dediğim gibi. budaklı odun yarar gibi vurdum açıldı. Meğer bizim karı doğradığım herifin yanında yatar değil miymiş.. orta yatakta herif yatmaktadır. El karısının çıplaklığına bakmıyacaksm! Bilmezden uğrasan kafanı döndüreceksin şu yana.. Her solukta alt dudağı şişip kabarmakta sonrası yeniden boşalıp inmekte.. koca tanrı günah yazmasın. Hovardasını koynunda doğramaktayım da zıplayıp doğrulamamakta......

. ya kimindir desem yahu muhtarın değil ya! . — Önceden surda burda çiftleştilerse nereden bileceksin fukara? — Çiftleşme yok ya....» Kızdı koca reis.. yorganı tepikleyip cıpcıbıl uğradı yataktan. Buradan akıl verdi sağ olsun Tahsildar Bedri efendi.... Muhtar geldi.» Şaştı koca reis dedi: «Ne kanıdır. Bizimkine yanmaktayım.. Emmi kızı olduğundan. Çocuk anadadır. Bizim köyümüzde böyle derler bilenler.— Vuracağım! «Dedim sıra şimdi karınındır! Hey koca tanrı sen günah yazma!» Elime tüskürdüm! Aah kardaşıma diyeyim baltayı kaldıracak gücüm kalmamış. Kendin bilmez değilsin ya. al benim kanımı bir şişeye.. «Babası bize verir belki gerisin geri!» dedik besbelli... — Ölmeyince.. koca reise çok yalvardım kanlılar gibi.. Ne vuranındır ne vurulanındır... dedi «kalk ulan yürü!» Dedim: «Ben bana sahip değilim. Balta gidince dizlerde gövdemizi taşıyacak güç kalmamış. debelenmesek kendi terimizde boğulacağız! Bir yandan da karıya acımakta yüreğimiz.. al oğlanın kanını başka bir şişeye... söylemesi ayıp.. kişinin iniltisi bu iniltiyle benim kahpeye bir gayret geldi.. ay ışığında şavklandı ki az kalsın gözümüzü kamaştıra..... Bir zaman dört ayak emekledi. Biz ayağa kalktıkta söyledik.. allaha asi oldun garip Maho!». kardaşım istesem kafayı buldururdum.. Karı yüklüydü. bir gayret verdi nedense koca tanrı kan bir hopladı. — Senden olduğu ne belli? — Herifle topu on iki gün kaldılar. Sürdüm gittim.. dedim: «Kölen olayım reis beyim. Hemi de oğlan doğurdu.. günahlara battın Maho.. harman zamanı köy yerinde çocuk tutmaz! Sen tuttursan yorgunluktan karı atar tohumu. Muhtar bizi ahıra kapattı ki herifin hısım akrabası bir kötülük etmesin! Ahırın sıcağında bizi bir ter bastırdı kardaşım. «Yazık eksikliğine ne kadar yazık!» diyerekten. baktım damdan aşağı kendini attı atacak. böylesi ne kadar iyi olmuş! — iyi olması. inledi o kadar. Edeple söyledik ellerimizi göbeğe koyduk.. — Aman ya. Kalkamanıaktayım muhtar ağa!» Dedi: «Olmaz öyle şey erliğine yazık! Hopla kalk!» Dediği gibi inanır mısın hoplamamla kalktım.. Belki zorlatıp morlatıp kafaya bir iki vururduk ama eski karı birden bağırdı.. var olsa da değersiz! Çünkü kötülükte karı çocuğa kalamaz. — Doğurdu mu? Yoksa o gecenin korkusuyla bıraktı mı? — Doğurdu. — Herifin karısına mı? — Yok yahu! Herifin karısı kimdir ki.. Bedeni aktır. hangi oğlan?» Dedim : «Böyle böyle... Döndürdüm elimin terazisini kulağını almış dibinden. «Dur kahpe» diye bağırıp baltayı fırlattım! islâm dini açık.. Koca reis bağırdı: «Suçlu otur!» Koca reis suçlu otur dedi mi oturacaksın ister istemez! Mahkemede kayıtlıdır. Bağırdı dedimse korkmuş karı bağırtısı değil.. Harman zamanı on iki gün nedir ki. Çöktüğüm yerde dermişim ki: «Vay Maho. — Aman. vay Maho.

Aslına bakarsan önce karıyı vuracaktın! — Amcam da o gece dedi: «Oğlum Maho.. başkaca vergi alıp karşılığında hiç makbuz vermeyerek sayısı hükümetçe de kendisince de belirsiz paraları zimmetine geçirmekten beş yıl on ay ağır hapse mahkûmdu.. sinek uçsa dalgın dalgın bakarak bıyıklarını çekiştiriyordu. geceye değildir. Patırdısız gezinene gecede yasak yok.» dedim. Eli işe gitmiyor.. Kürtlükte zagonu budur bunun. Seni ezerler!» — Doğrudur ama... Hayvan gibi fikri yoktur. karı milletinde suç olmaz. Çünkü saçı uzun aklı kısadır.. aldı bohçasını mohçasını. kat kat gerdanına gerçekten yaraşmaktaydı. Şimdi 1943 yılı Mayıs ayının 17 günü Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında mahpusların ekmek hesaplarını yapıyordu.. Karının şeytanı er.. Pislik böyle temizlenir!» Dedim : «Yok. altlan şiş kısık gözlerine.. yirmi beş kayma. — Merhaba! — Allah kurtarsın! — Gezintiye yasak var mı? — Yoktur. makbuzlarda hile.. Ya senin ki? — Bizimkisi başka.. Dışarda hava çok güzel olduğundan canı sıkkındı.— Karı ne oldu? — Ne olur karıya? Amcam sattı başka bir herife. düşer ardına alışık kuzu gibi sürer gelir. — Vay ki benim gibi desene kurban! Üstüne mi vurdun bilmezden.... — Nedir belânız kurban. Dalgınlık gibi tembellik de sarkık yanaklı ablak suratına.. — Sana başlıktan hisse vermedi mi? — Aldığının yarısını verdi. Sezinledin mi? — Hiç. Bu cezanın altıda birini yatarsa çalışma cezaevlerinden birine gidecek. Ya sen? — Bende de yok.. orada bir günü iki gün sayılarak bu belâyı üç yılda sırtından atıp savuşacaktı. Aslına bakılırsa devlet kesesine el attıktan sonra yakalanması biraz dalgınlığından... Bastırdın mı hovardanın altında? — Yok. Say ki inişe bağladığın sudur.... karıyı vurduk... adam vurmak mıdır? — Namusculuktur. — Yirmi beş kayma mı? Kaç para eder öldürsen iyiymiş kahpeyi.. Ya sen? — Benimkisi de hiç! — Ya? — Şundan hiç ki kurban. iki laf edersin veya incik boncuk verirsin. Bize dedi: «Yenisin! Dolanma ayak altında. Tahsildar Bedri Efendi defterlerde silinti. çokça da . karıyı öldüreceksin! O ki soyumuza bu lekeyi çaldı karıyı bitireceğiz.. — Ya deminki sarı yağız oğlan.. geçti gitti bizimkisi.

bizim Malatyalımızın kimisi hiç akıllanmadı tuh yüzüne!» «Yahu oğlum Malatya! Geçmişine sövdürürsün ki. «Nah..tembelliğinden ileri gelmişti. İlk işlerde derli toplu çalışırken sonra dalgınlıkla tembellik ağır basmış.. burnunu karıştıraraktan tüketti. bunaltıdan vede mahpus damı işsizliğinden peydahlamamıştı. Biraz tetik dursa. Bu yüzden çubuk gibi delikanlı çağında nice nice namlı kahpelerden doslar yitirmiş. Mahpusa düşmeden önce de böyle burun karıştırmak huyu vardı. Bir türküden her zaman söylediği parçayı yavaşça mırıldandı: «Ateşim arşa çıktı Irak durun yanarsınız. «Nedir oğlum? Şeytan geçmekte desem. buyur bakalım! Bir koca vilâyetin bir koca merkez cezaevi olup.. «Kim bilir kaç bin kişi bu gün bu hükümatı soymaktadır ki. Şimdi tenhalıktan yararlanırım sanıp dünyayı ünutaraktan sağ elinin şahadet parmağıyle burnunun derinlerine varmak turunu sarfederekten hap yakalamak. bu bizim Bozo'nun da ille burun karıştırması!» Bozo. burun karıştırmak illetini. «Yahu şunun elinden kabuklu ceviz yenmez. Battal gazi efendimize kadar sövdürür bizi günaha sokarsın!» Bir cıgara yaktı. «Bu Hacı Aptullah on iki yıl cezayı hayır.» Gardiyan Çerkez Murat Efendi her zamanki gibi önüne bir iskemle çekmiş. Uğrasa bir yere geçemez! Çünkü. cezayı altı yıl önce bitirmiş olacaktı. yediği haltı usulüne uydursa. Evet her bir kimsenin bir huyu var. şeytana sezdirmeden yağdan kıl çekercesine soymaktadır! Yürü eşşek vede hayvan». Gitseydi.. Ulan oğlum akşam kız sanat okulu olsa az biraz .. tuh allah belânı vere Bozo gibi!» Evet bu Hacı Aptullah boktan yere adam vurup on iki yıl ceza yemiş anası Karı beyin aklına uyup çalışma cezaevlerinden birine gitmemişti. Fukara şeytan buralara uğrayamaz. Vakit öyleyi tuttu tutacak iken. Malatyalıların vede Malatya mahpus dammın kısaca Bozo diye çağırdığı Mazmanoğlu Hacı Aptullah karşıdaki başgardiyan odasında derinlere dalmış burnunu karıştırıyordu. Vay ki yanarsız. kilimin dört ucunu suya bırakmıştı.. mahalle kahvelerinde ahbap meclislerinde. yakaladığını çekip almak için zorlatıyor. allahm izniyle tüketmedi.. dost geceleri muhabbetlerinde yiğitliğinin verdiği namı da yaşıtları arasındaki saygılı yeri de epeyce zedelemişti. bunca zamanın gül gibi namusunu lekeletmecesine.. bir yandan buna uğraşırken öte yandan bundan evvel avlayıp çıkardığı hapı sol elinin başparmağıyle şahadet parmağı arasında bura bura kurutup yere atmağa çabalıyordu. müfettişler de yüz yıl arasalar hiç bir suç bulamazlardı. fakat aptalca yakalandığı için kendisini ayıplıyordu. Oy ki yanarsız!» Birden koca mahpushanenin cümle kapısındaki sessizliği gidip gelme durgunluğunu yadırgadı. ele girer ki. Düşündükçe çaldığına pişman olmuyor. arkalığına kollarını kavuşturup başını dayayarak uyumuştu. mal müdürü de. mahpus damında. «Vay ki akıl! Ulan dağın ayıları akıllandı.

Ulan bura nere köpek? Ula bura nasıl bir mahpus damıdır ki ilkokulda uğultudan durulmaz da burada çıt yoktur! Tuh allah belânızı vere!» Epeydir sokaktan da gelen geçen kesilmişti.. Ve de derinden derine of larm birini bir paraya çekmesi de bundandır! Ve de bana sorarsan arkadaş.. duvarlara bakarak arandı: «Dur efendi! Bu gün günlerden? Aman haa.. Salı olmasın sakın! Vallah da salıdır Billah da salı... Bari bilemedin ki bari bileydin ki böyle olur. savcı yardımcısı.. sonra odayı birkaç kere dolanıp of çekerek oturup burnunu karıştırma işini bıraktığı yerden sürdürmeye başladı. Hani kurban olduğum salı. bedavacılar daha beteri haraçla yaşamak isteyenler tarafından sörnürülmelerini önlüyorlardı. çok gizli yürütülen dostumsu birer ilintiyle kızların hoyratlar tarafından hırpalanmalarını. Çünkü Malatya'nın genelevinde çaça karılar yani patron yoktu.. Bizde bu işin yiğitliği hani?» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hafiften bir horultu tutturmuştu. keyfince çalışmaktaydı. Başkaca körpe jandarma teğmeni.. tabanı yanmış it gibi izine çıkacak genel birleşmeevi hanımlarımızı beklemektedir. hayfını alaydın ya şu dünyadan dümbük!» Çok keyifli bir şeyler düşünüyormuş gibi gülümsedi.. çok daha etkili olarak ortaklarını kurda kuşa karşı kesinlikle savunmaktaydılar. Pencereye koşup dışarıya bir zaman kulak verdi.. İlle de zengin genelev hanımlarının paralarım işleten hacıdan hocadan birkaç büyük tüccar daha geriden. alışverişe giriş çıkışa göz kulak olup ufaktan büyükten hiç bir kanunsuzluğa meydan vermezdi. «Dünyanın bir aptalı biz miyiz? Rakkam dökülecekti de kendi rakkamlarımızı döküp müfettişe tutulmasaydık ya.» Cıgaradan iki çekti öksürdü. oflaması yerden göğe kadar haklıdır! Şundan ki on bir yıl . mübarek cumayı unutmuşuz? Evet bu gün salı günüdür. türküyü değiştirdi: «Yüz benden l Elli senden yüz benden l Gam yardan vefalıdır l Hiç sevilmez yüz benden. Allah belânı vere tahsildar Bedri gibi. Mazmanoğlu Hacı ibrahim öteki adiyle Bozo aklına bir şey gelmiş gibi zıplayıp kalktı... «Vay ki bir bu eksikti.. «Oğlum bu sokak nasıl bir sokak ki işleyebilsin güpegündüz hiç utanmadan?...» Sokağın üç yüz adım ilerisinde Malatya'nın genelevi bulunuyordu. Genelevimizde vatan hizmeti gören saygı değer hanımlarımızın izin günüdür ve de Mazmanoğlu Hacı Aptullah namı diğer Bozo oğlumuz Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında haşa huzurdan ve de benzetmekte yanılma olmaz. komiser muavini baylar da.patırdı duyulur! Vay ki mahpus damı bakkal hanesi sahibi dümbük Abo! Demek sen dükkânı kilitleyip savuşunca. Bizim buramız. Yahu nedir? Biz mübarek salıyı unutmuşuz. «Bu tütünleri ne yaptılar yahu! Bunlara zehir mi kattılar? Rejinin tütünü demekte ki : 'Benden sana hayır yok! Aklını başına devşir! Git sen sana kaçak tütün peydahla!' demekte ya. Bu ev taş döşeli bir avluyu çeviren iki katlı bir yapıydı. rakam dökmeye başlayacakken vazgeçti. Tahsildar Bedri Efendi.. Her odasında bir genelev hanımı kendi başına. Kapıda gece gündüz bir bekçi nöbet tutar. hay kurban olduğum salı. suyu çekilmiş değirmene mi döner? Yuf olsun yuf!» Kalemi kavradı.

yani biz nasılız. yallah yalnız yatağa. Önünden geçen Maho'nun ensesine bir şaplak indirdi. sürü götür! Aradan on beş gün geçmeden herifinin gözü önünde başla kullanmaklığa. Ya sen yitirmiyecek misin namussuz? Yahu nedir? Dünyayı bildiğin delilik sarmıştır.. Oysa lafa başlarken böyle bir niyeti yoktu hiç. dışarının adamı gibi bir adamlarına benzemekte miyiz. beyleri. Sorarsın anlattırırsın ki herifi huylandırasm... Bu bizim akılsız Bozo Şeyh Yusuf'un bazubentini pazusuna takalı genelevimizin mübarek izin gününü böylece döneleyerekten beklemektedir ki kızları görünce bedenimize bir uyanma. karı yüzü görmemiş herife ilk günler rüsvaylık elverir ki rezilliği bir eşek yükü sabun paklamaz.. Bildiğin delilik. uzaktan uzağa bir hırslanma mıdır... Kısmın tayıncısı Alo koridora çıktı. Yoksama öz halimizde hiç mi değiliz? diyerekten kıvranmaktadır. biz ettik sen etme. Oysa Maho eski mahpustu... karı öldürenlere yalnız yatma cezası vermiştir koca reis.. Karı bey iki kara tavukla bir oğlak getirsin! Bir muska döktüreyim! Koluna bazubent sarayım! Koca Bozo oğlum damarına onbeş su kömüşü boğası çiftleşme gücü verelim. arası kesilince kendisi de kesilir. Voltadakilere bakıp içlerinde hatırlı kimse bulunmadığına emin olunca elini kaldırıp emri bastı : — Kısım ağaları. Herifin karısını çileden çıkardın! Dam üstüne yatak serip sarılıp yatmak nasıl bir akıl! Diyelim herif anadan kavattır. Bu sebeple bir yandan eski mahpus olmanın imtiyazıyle şişinirken hemen ardından kendisine saldırılmış gibi can sıkıntısına kapılmıştı. kendin de huylanasın! Vezire pişmanlık elverecek ki sabaha kadar of of çekerek uykuyu yitirecek.. «Aman Bozo amanı bilir misin! Köpeğin olalım. Bu yasak ona dokunmuyordu.dokuz ay on sekiz günden beri mahpus yatmaktadır. «Niyetimiz yok muydu? Hele yalancı köpek.... sallanaraktan çık git! Bunun kemikleri cıvımıştır diyerekten seni adam hesabına almam sanır kahpe milletini önüne kat. Yallah kavat Maho. fukara Bozo'dan çıkarayak birkaç para vurmak için ne demiştir? «Sen yatkın mahpussun... yataklara girmiştir! Volta yasak! Yeni gelenler dolaşmasın yatsın. Çıkar çıkmaz anası imansız Karı bey tarafından dur aman demesine bırakılmadan evlendirilecektir. yoksama ki can çekilmiştir de hiç izi mizi kalmamış mıdır. On iki yıl mahpus yatmış. efendileri. Çıkmasına surda üç ay on iki gün on üç gün kalmıştır. Ne fayda ki namussuz Şeyh Yusuf. bu işleri çoktan unutmuşsun! Oysa çiftleşme işleri idmanladır. Cinayeti nasıl işlediğini yeni gelen Huso'ya anlatmak isteği farkına varmadan yüreğini sarmıştı. Bir köydesiniz. eli silâha milâha gitmez! Oğlum sen köy yerini bilmez misin? Köyün istemezi en ödlek herifi lafa boğaraktan Şeydi Battal gazi efendimize döndürmez mi? Karıyı çek al. yakamızdan düş! Bunun sonunda bize ölüm görünmektedir aslanım!» diyerekten amana getirmeğe bakalım» demesiyle. Buna fukara Haso ne der diyerekten hiç fikir etme! Buna Haso rezili hiç bir şey demese yüreksizliğinden koca tanrının kurban .. sopa yemeyim diyenler yorgan altına yallah! Yorgan altına. İyisi birkaç pangonot vereceksin.. cenabet ince nazik işlerdendir..

olduğum gönlü razı gelmez! Hayır gelmez! Hemi de hiç gelmemeli! Ulan karılarda akıl yoktur deriz ya.. Karıyı vurdun mu atlayıp kurtulmalı. Haşa kötü karıdan yana olduğundan değildir. Bir zaman derin derin nefesledi.. karı öldürülür mü. Dedi: «Essah! dedi.. surdan bildim ki. Başında yün örme külah. adam sevdiğine kıyamaz! Dedim: «Ya sen nasıl kıydın kavat Alo? Tutkun değil miydin?» Fikre vardı bir zaman Alo fukara. Resmen kendini vurur. sınırı aşıp Suriye'yi tutmalı ki mahpusluk bindikçe binmesin! Evet. bizim gibi erkeklerde ya hiç akıl var mıdır? Gel bakalım Maho alçağına! Ulan köpek öldürecektin diyelim.. 'Koca reis karı vurana tam cezayı neden vermektedir? Sen sana ettin!' diyerekten vermektedir. Şu halde. belinde aymtap işi bir kuşak... Yahu el ayak tutarken kansızlık nasıl bir belâ! Hey allah.. bir zaman suratını yoldu. bunca savcı komiser. uzatmalı jandarma başçavuşları sorgu yargıçları.. Allah yarattı demez. Bunca Yüzbaşı. Bu sebeple voltada ayak sesi yerine kuru otlar arasında tembel tembel sürünen kalınca bir yılan hışırtısı çıkarıyordu.» Maho bir cıgara yaktı. beyden efendiden nice nice tahsildarlar.. yanında yatan kahpe avratlı dururken bu karı bu yatağa zorile mi gelmiştir? Hayır aldandığmdan gelmiştir. Bu gün seversin. bacaklarında uzun paçalı beyaz don. varsın o gebertsin! Herifin gönlü geçerse buna çalar sopayı çalar sopayı. uzatmalı onbaşı başçavuşları. bunca binbaşı.. Çünkü bu dünyada ölen kurtulur! Bırak varsın yaşasın reziller!» Sana yar olmayan kahpe. Seni denedi.. Alır senin öcünü ki kat katıyla alır!» «Kat katıyla alır» derken Amo üç parmağıyle doksan dokuzluk tespih tutan elini boşluğa bıçak atar gibi vuruyordu. Yürek kahpe avrat gibi desene Alo kirve! Günü gününü tutmaz... hiç mi tutmadılar karıları hovarda altında? Peki neden vurmazlar bunlar? Çünkü herifler akıllı. dersin: 'Hey allah. Ulan essah! Demek ki kardaşıma diyeyim karı milletinin işi yaman kardaşım! Çünkü bu kahpeleri tutkunları da vurur tutkun olmayanları da. koca allah! Nasıl bir belâdır ha. Bizi komşuya yabana muhtaç etmez yatak işlerinde belkime» dedi! Ulan bu kavat Olo bize ne dediydi geldiğimiz sıra. «Diyelim ki doğrudur kavat Alo. karı yar olmazsa bulur kendine bir başka oynaş. sırtında ham ipekten bir uzun entari. Öç almayı hemen unutmuştu ama tespihli elini boşluğa vurmayı sürdürmekteydi. çıplak ayaklarında ince yemeniler vardı.. benim ömrümden al şunun ömrüne kat!' Yarın kızdın mı dersin ki: 'Şunu yatırıp kesem pislik temizlene!' Akıllı adam karı vurmaz. aslında er kısmı karıyı vurmaz.. Dedi: «Oğlum Maho. Böyle bir dertleşme voltasında?. sen karıya tutkunmuşsun ki oğlanı vurdun!» dedi: «Nereden mi bildim rezil Maho. baktı ki adamlık senden ne kadar ırak! dedi: «Belki bu deyyus er gibi erdir. Çabalamak herife düşer! Varsın o girişsin o gebertsin. tapu memurları öğretmenler. «Hayır bende sezinlemek yok! Neden mi sezinlemek yok? Sezinleyemezsin . herifin gönlü geçmez mi.. Daha iyi olurum diyerekten gelmiştir. yeni herifine yar olur mu? Haydi karı yar oldu diyelim. âdemoğlu kendi yüreğini bilmez!. Sonunda bir zaman dizini şamarladı.

. ağa oğlu amma bildiğin namussuz. Bizim kızla iki gün arayla doğdu. dediğim gibi.. Nah kız senin götür dere boyunda kes.. Bakmış ki dağ başı halvettir.. höykürdüyerek demekte ki biraz daha zorlatsa karnı yarılacak... Kız rahat eder.... Dedi: «Ağa takımın düşmanı çoktur... Başına çökmüş alçak! Olmaz yaa. Geçti bir zaman. dedim : «Ulan kahpe bu nasıl bir laftır! Ben senin kemiklerini kırmaz mıyım?» Dedi: «Nah şu yemin şu ant.. Girdim düşünmeye.. Kız karşıma dikilip ne dese iyi. Evet dediğin gibi. Elimizde doğdu çünki. Bakalım doğru mu? Kız kısmisi surda ırzını kırdırır da ağasının anlını karalar! Köy yerinde biz neler gördük!» Laf uzadı dırdıra döndü. Sen karışma! Ben anasını razı eder alırım!» Evet. Dedi: «Haşşöyle. Dedi: «Ağa yeri iyi yerdir» ille olacak! dedi: «Kız benim değil mi? Verdim gitti!» Dedim : «Dur karı dellenme! Bacısının başına çökmesi işini ya ne yapalım?». Ağaoğlu sus yüzüne duramadım. Gel gör ki hiç olmaz. Nasıl bir söz. Hayır bu güne kadar şuncacık kuşkulanmamışım. Dedi: «Ağa benim herif anamla yatmakta» dedi. Kanını ararsam şu güneşe kör bakayım.. Adam değil ki kızı çıkarıp veresin! Kız surda dursun kardaşlık it eniği verilmez! Doğrusun! Zengin yerdir... Karı dünden razı. kaç paralık kancık ki senden esirgemiş olam...çünki.. ayran çorbasını yetiştir...... Hemi de fazlaca sevmekte... Deme ya. Bunca zamandır bindiğim kısraktan. Evet damadını sevmekte. .. Buna ekmek götürmüş sürüyü güderken. Ağamızın oğlu kızımızı alımkâr olmakta.. Gülüştük.. aklına gelmez ki.. Ben de duymamla dedim hiç olmaz! Karı dedi «neden ne olmuş»? Dedi: «Zengin yerdir rahat eder!» Oralarda doğrusun ya gel gör ki hey avanak avrat hiç olmaz! Karıdır bir kez aklına koymuş kardaşım. Aman ya.. «Aman damadım acıkmıştır. senin aklın ermez. Neden mi? Haşöyle. Ben eve ocağa giremez oldum... sen kızı neden vermezlenmektesin bunca zamandır?».. Yakamı tuttu. Ağamız olacakta karı üç. Kahpe. Nereden gelecek aklına böyle bir bahlık! Hovardamız çünki. sen hele dur bana dediğini hiç kimseye deme!» Kızı defledim. Osmanlıdır. Oğlan geldi. On biri tamamladıysa da on ikiyi daha tamamlamamıştır. Kızı verdiler. Olur mu olur! Oğlandan umarım ya. dedi: «Beri bak Hamo. Bizim kız yaşıtı.. Şundan ki bunun babasında. Aman yumurta kırmayınca hiç olmaz! Surdan tuzsuz . yabancı değil! Damadımız! Başkaca ağamızın oğlu. dedim: «Vermemek yok evet. Biz fukara olup ağanın dede sürmesi hizmetkârı olup.. «Yalandır yanlıştır.... Yiğittir. Ne fayda ki evlenesi olmamıştır küçüktür. Dedi dedimse adam gibi demekte değil.. Şuncacık bebe! Bize damat olacak namussuz bunun ırzına geçmiş dediler.......... içmeyip içirmekte. Derim ki gör nasıl derim! Benim haberim yok! Oğlan bizim büyük kıza dolanırmış ne zamandır! Kız bakmış tırnağından çıkası kalmamıştır! Anası olacağa demiş böyle böyle. Yahu kardaşım. Bir gün tarladayım. En küçük karıdan doğma bir kız kardeşi var bize güvey olacağın... Sevineceğimiz bir sıradır! Lâkin oğul.... Yemeyip yedirmekte. Gözümle gördüm ve de gözledim!» Baktım rezillik diz boyudur. Aradan bir ay kadar geçti. ...... Olsa bir rezilliği köy yerinde gizlisi çok sürmez.. Senin hamlene dayanamaz!» Dedi: «Ulan neresi küçük? Er gördü mü aygırsamış kısrak gibi kişniyerekten sağrı titretmekte» dedi.. bir gün anası evde yok.

... Ortalık karardı. girişmiş yıkamaklığa. köylü çoktandır işin farkındaymış. Ben of dedim. İçeri girdim. Karı ocağa su koydu. sen nereden bileceksin!». bu da benim bir evlâdım. Dedim : «Aman olmaz ekmekten aştan kesilmek er kısmına hayır getirmez!» Odaya gittim. Karı gitti. Baktım hayır başka bir kötülükleri yok. Aradan geçti iki gün. Su kaynaymca kenardan işmar verip güveysini çağırdı. aklı ermez bu işler gündüz gözü yapılmasın yapılacaksa kız uyuduktan sonra yapılsın. Birisiyle atıştık. nasıl giydim. dedi: «Bu nasıl bir kötü sözdür.yağ küleğini yuvarla gelsin!» O günden sonra bulaştım kollamaklığa. sana inat kızıma inat soyunur koynuna girerim..... Aldım fukaraları beriye. Sopadan geçirdim ki kafalarını gözlerini yarmacasına.. Çünki sopa çekmeğe gücüm yetmez ki karıya sopa çekilecek karı olsa ne kadar kolay. Sana lâzım değil! iyisi ağaya git. Biz neler duyduk. ne olmuş namussuz.. dedim: «Aman iyi... dedim: «Bu nasıl iştir?» Dediler: «Berbat iştir. ne olurmuş namussuzlar!» Köyde ahbaplarım var. Gün dikildi akşamı buldu. Karı baktım tavuk tuttu. yanma hizmetkârlardan ikisini katıp kızla beraber çiftliğe yolladı. Çocuklar dediler : «Baba pekmez koyalım mı? Çökelek çıkaralım mı?» Vay siz misiniz bunu diyen. Say ki benden çıkan oğlum. dedim: «Şöyle şöyledir. evi nasıl tuttum koca tanrı bilirse bilir. çekti kafayı aldı. hayır kız için gitmekteyim!» Dedim: «Kıza ne olmuş?».. ferahladım. ne demek? Bizim eve girdiler. papuçları nasıl buldum..» Dedim : «Ne bilmezliği?» Dedi: «Ulan güveyin olacak rezil. derdini yan dermanını iste!» Ertesi gün bekledim. gitti dedimse belli ki belâsına gitmektedir. Ben duvar dibinde otura kalmışım! Dizlerim beni taşımaktan geçmiş. Demez mi kardaşıma diyeyim : «Bire namussuz!» Dedim : «Dur arkadaş! Namussuz nasıl bir laf!» Dedi..... derdinin dermanını iste. karı yağlı ekmeğe çöktü. O gece ekmek . gitmeyi ben kimsede görmedim b güne gelene kadar... Bekledim dedimse soluklarım ağzıma sığmazlanmış. Sıçradım sokuldum pencereye. Dedim ben bana: «Bir sopa çeksem şuna hey allah!» Güldüm kendi kendime. Bir gün ilerde yatmaktayım. Biraz bekledim.. Dedi: «Geri dur! Ben çiftliğe güveyim için mi gitmekteyim.. Dedi: «Ben kızı görmeye gitmekteyim! Birkaç gün kahrım!» Yalvardım dedim: «Etme kan! Bu kadar çoluk çocuk vardır! Etme günahdır! Bunun sonu hayır getirmez! Sen sana gel aman karı!» Hiç umursamadı.. Karı sürdü gitti..» Karı birden öfkelendi.. karınla yatmakta değil midir pezevenk?» Vay ki odanın damı başıma çöktü sandım. dedim: «Bunda bir kötülük yoktur ya kız daha bebedir... Dedim : «Oh oh! İyidir!» Bir de baktım ki ne göreyim papuçları attı kapıya. Ben beni yoklamaktayım! Hayır! İçim ekmek istemekte değil.. Üzerime binmeyin. Çünki öylesine yolu tozutarak gitmekte. Dedim: «Kolay gele!» Dediler «Hoş geldin!» Konuştuk. Dedi:«Körpedir! Ne ossa olur! Çiftlik yeri netamesizdir. Canım sıkkın. Baktım bizim karı damadını önüne almış. Hangi eve. Beraber eve girdiler. tavuk eti var bu gün bize!» Tavuk surda pişedurşün.. Ağa değirmenden gelirken atının başını tuttum. Dediğim gibi. önüne gerilecek oldum. Aman buna bir çıkar yol!» Kızdı gayet! Oğlanı istedi. Bunlardan birisine ikisine dert yandım. «Namussuza namussuz derler! Bilmezliğe vurunca dümbük kısmı dümbüklükten kurtulmaz.

Köpek möpek mi? Köpekler bizi tanır.. Ağa evinin damını gözledim bir zaman.. Sen ne dersin?» Ne dedi vur. Şimdilerde biz canımızı ferahlataraktan küçük su döker değiliz! Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım. Dur bakalım onu da orada boş bırakırlar mı? Bulmuşlardır ona da orada elbet bir iş. boş adam mezarda gerek. Bir iş edilecekse aman anama edilsin. Gece vakti yola çıktım ay ışığında... Dedim: «Ha şimdi gelir. Vakitler yaz ayları. bir de mezara girmeyince.. Baktım sabah olmuş.. Geceyi nöbette geçirdiğimizden ikindiye kadar uyumuşum. Büyük oğlan dedi: «Ekmek?» Dedim: «İstemez!» Dedi: «Nedir?» Dedim: «Bir şey yok!» Sabahta ekmek yemedim.. Evet bizde laf vardır.. bu şişlik gitti gitti keseye vurdu. Tüfeği aldım eline vardım.. Çiftliğe var dim. Sazlıktır kıyı. Evet o gün bu gündür yüreğimiz şişti bizim kardaşıma diyeyim... ay ışığı gündüzden farksız.... Biz hizmetkâr oğlu hizmetkârız arkadaş! Bizim hamurumuz işle yuğrulmuştur ve de bizim sülâlemiz ağalarımızdan kötü söz duymamıştır..... ha şimdi gelir!» Şimdi gelir dediğim... Karı yerinde.... Başkaca ince kumdur ki taze pamuk yatak kaç para.. Bak bakalım bu gece neler olur!» Dedi: «Aman baba. baktım karı koynumda yoktur... Ben boş duramam.. çok söz edilmez... dedi: «Al bakalım yiğit Hamo!» Dedim : «Aman ağa! Bizim karıyı kendin bilmez değilsin ya. dedi: «Kürt tüfeğidir ola Hamo oğlum! Tek atar ama gayet yaman atar! Yiğide elverir!» Dedim: «Aman ağa. Keseye dedimse sözüm burdan dışarı torbalara vurdu. Damlarda yatılır sıcak geceler.yemedim. Aman benim herifime değme!» Dedim: «Sus. Olam bir bir anlattım. orasını allah .. hepsi elimizde büyümüştür... Ikindiliyin.. Bekledim gözledim o gece bir vukuat yok. boş durdum mu bil ki hastayım! Adam mahpus damına düşmeyince boş durur mu. Sinerekten Murat'ın kıyısına indim. Anam bırakmaz! Aman buna bir çare. Ay ışığı yayılmış ki gündüz kaç para. Kızılıbrık derler. güveyin beni uyutup yanımdan kalkar. Gece oldu mu. güveyimiz yerinde. Bir iş edilecekse anam olacak çıksın aradan. Kâhyayı bulup barut kabağını kurşun kesesini aldım. ama yorganın altından gözlemekteyim.» Dedi: «Uzattın ki teres tadım kaçırdın! Yıkıl!» Ağa kısmıdır.. ağası bizim ağaya düşman bir köy. Dedim : «Bismillah» çarıkları çektim... Ben uyumuşluğa vurmaktayım. buna bir çare! «Dedim : «Sus kahpe! Sus! Ağlamak neymiş! Sen ağlama sus! Al gözümden bu gece.... dedim : «Ben bunları vursam gerektir ağa.... Duvardan bir kurt tüfeği çekti.. Bir tek kurşunla düşmez! Oysa bu tüfek tek atar!» Ağa güldü.... Birisinde güveyimiz olacakla kız yatmakta.. Baktım sabah ışıdı ışıyacak.. bildiğin hayalara. Tüfeği temizleyip doldurdum : «Hayda rasgetire!» diyerekten omuzladım..... ne dedi vurma. iki yatak serilmiş. Akşam ekmeğini çokça yedim. kurbanın olayım baba. karıyı ummaktayım. Birisinde bizim karı. Sordum: «Ne oluyor? Bunların hali keyfiyeti nedir?» dedi: «Baba. Oysa ben bir dakka ekmek yemeden durur herif değilimdir. bize iki saat bir köy vardır... çünkü biz ağa işine kendi işimizden hızlı saldırırız. Anamın koynuna gider. Sürdüm gittim. Vardım ağanın odasına indim.. allahm işine bakmalı ki bizim kız bir başına suya geldi. Güveyin yerine gelecek olur gerisin geri.. Bir çalının dibine silâhı sakladım ki uzaktan güveyimiz farkedip davranmasın! Eve yanaştım.

.. üçüne bedel! Ay ışığında bütün irileşmiş ki güç yetesi hiç kalmamış! İslâm dini açık. Ağaçtan damın yolu kesedir. Yüzüme bir esinti çarptı. O sebepten karıyı ikiye üçe kimisi de dörde çıkarır.. Murat'a kapandım. Ekmeksiz hiç olmaz. Soluğum kesildi. Dallar üstüne uzamış damın.. Bildiğin cehennem ateşinin sam yeli. Kudurgun canavarın hamlesine nasıl dayanacak? Hırkadak uyudu. fırın ağzından çıkmış bir esinti. Doyasıya yediğinden. Dama yakın bir büyük dut ağacı vardır.. Başladım içmekliye...... Ağa kısmının yatak hali fukaraya benzemez arkadaş. O gece bir iş olacak. Toprakla boğuşup ezilmediğinden ille körpeliğinde beli güçlü olur bunların. fukara... İçmekteyim ki Murat'ı tüketmedimse de tüketmemize de çok bir şey kalmadı.. keyfine söz yok. Bir de ben bana geldim ki ne göreyim. Evet. Kendini saldın mı ayakların dama değer.. Dört elle emekleyerekten yürüdü. Kaynanası olacağın yatağından yana baktı.. körpenin zebunu da zebunun körpeşi. Susuzluk beni sarmış ki yüreğime ateş düşse öyle yanmaz. Benim karı yatakları serdi. Karşılık gelmeyince yataktan çıktı. Yavaş yavaş eve sokuldum.. çökmesiyle kurtçu itin canavara dalması gibi dalıp paraladı. meğer bizim kahpe bunu gözlermiş.. Benim karı dersen zaten yiğitosmanlı. Orada bunu canım çekmesin mi? Dedim : «Git işine rezil Hamo! Allah belânı vere!» Yataklan serince seslendi... akşam inmiş. Yorganı aralayıp hafifçe kolunu çıkarıp «gel» işmarı vermez mi? Güveyimiz kıza iki kere daha seslendi. Yüreğim istememekte ama adam ekmek yiyecek mecburî. Ezzasına baktım ki yerinde.bilir!» Kız gitti. susuzluk yangını değil.. Dalmışım... Güveysiyle kızı geldiler. Kız. Şavkı gözümü aldı deyim de sen anla! Güveyle kaynana bir yatağa girdiler mi şimdicik güzelcene.. Dudağım ossaat çatladı... Nem mem kaparsa almaz.» Ezzayı değiştirdim. Ertesi gün gördüm ki kan yürümüş. İyi yediğinden et met. Ay ışığında tüm çıplak olduğundan koca it gibi sokuldu. diyeceksin ki: «Koca Murat suyunun kıyısında bu susuzluk neyin nesidir?» Ben de bilmem neyin nesi.. Bizim karı ilerdeki yatağa gitti yattı.. ben sıçradım ağacın başına çıktım. almayınca vurmağa giderken bakarsın seni vurmuşlar.. tüfeği sakladığım çalıdan besmeleyle aldım. Dedi: «Halime! Kız Halime!» Sonra onu gördüm ki kafayı aygır gibi havaya dikti.. Ay ışığı dün gecenin ay ışığı. Gözlemesi neyse ne. boynuma doğru inmiş gitmiş! Başkaca zırıl zırıl ter . tava gelmiş ki hırıl hırıl solumakta. Bir yandan da türkü tutturmuş ki belli bir şey. Onlar hayvanlara bakmağa ahıra dolandılar. Bir paralamaya paralama demeyip ardından bir kez daha paraladı. Herif beride bu işi görürken benim karı kafayı kaldırıp kaldırıp gözlemekte.. Adam eti kardaşım ay ışığında gümüş mecidiye gibi şavklanmaktaymış meğerse.. Ne denilmiştir.. geçti gitti. Aynca canın çJektiğini yediğinden. ben bir mendil ekmeği yiyip bitirmişim. Bu yürek yanıklığı bana sorarsan arkadaş.... Dün geceden artık da eksik değil! Ay ışığı adamı iri gösterir.. Kızla herif bir yatağa girdi... Değme kanların ikisine.. Fırın ağzıkaç para.. Yatmasıyla kıza çöktü kardaşım. Dedim: «Ola Hamo! Allah belânı vere! Yerinde olmakla.. Allahın günah yazacağı bir işler ki gayet kötü bir işler! Yatsıdan sonra sürüp vardım. Biraz sonra herif kıza iki kez seslendi. Belimdeki ekmeği çıkardım.. uyku yarı ölüm denilmiştir...

kulak verdim. Kulak verdim. güveyimizin sesini duydum. Yeniden tüfeği gözüme kaldırdım. billah bırakmam! Sen bana bu kızı boğdurursun! Kızı da boğarım.. hareketli nagant yastığın altındadır.. Ay ışığında anadan çıplak elleşmekteler. Kafamın içine bir gümleme doldu arkadaş. Karının elinden yakayı sıyırmak yoktur. kasıklarımızın gerilmesi kalmamış.... Tüfengi doğrulttum. Bize yar olacağı hiç kalmamıştır. İt gibi yalvarmakta ki hiç görülmemiştir. işte o sıra beni aldı bir fikir.... benim kahpe ol görüp bırakmamakta. Bacaklarımı sıkmasam «Yandım» diye bağıracağım. Soluk alaşım kalmadı. Ne mümkün! Dala takılır yaprağa takılır.. Benim karı dedi: «Bir soluktur oh Bekir. Ben bunlardan hangisini vurayım? Kız der : «Anamı . Meğerse yaprak hışırtısı duyacak sıraları değilmiş namussuzların. Orada anladım ki kardaşıma diyeyim.. Dedim : «Bir kurşunda ikisini çıkarmalı ki bir işe yaramali!» Aklıma geldi ki ya değdiremezsem.. o sıra kısrak gibi kişner! Bir kişnedi. Bekle ki uyusunlar! Kudurdun mu köpek Hamo?» Sonunda oğlan yakasını karının pençesinden kurtardı... karnımızın gurultusu geçmiş. kardaşıma diyeyim de tere battık ki olursa o kadar olsun! Dutun yapraklan başlamaz mı hışırdamaklığa. bir daha kişnedi bildim ki işi bitmiştir.. «Yahu nedir bizim erkekliğimizi mi söküp alacak bu namussuz titreme!» diyerekten ben beni kavradım. Kal bakalım! Sen bir istersen ben beş isterim! Babam olacak dümbüğün anasını eşek kovalasın!» Gülüştüler bir zaman. Şunu anladım ki bir çekişmeye durmuş bunlar. Tukurdum gerisin geri. Dedim : «Aman allah! Pisliği temizlemek yok mudur! Bunların kanını boynumuza yazmadın mı hey allah?» Baktim... işini bitirirken herifinin neresini tutsa koparır. Benim karnıma bir sızı düştü. Kasıklarımı bir kıskaç kavradı. evet oğlan kızın yanına gelmek niyetinde. Ben beride tüfengi doğrultmağa çabalamaktayım.. Bir solukcuk. Uyumazsan sabah ışırken bir daha deneriz bahtımızı. itin ulumasıyla bendeki titreme de kesilmesin mi? Baktım. Dedi: «Kız orospu! Etimi kopardın namussuz!» Karının kıçına bir şamar attı.. Karı yorganın altına girdi. Herif dedi: «Nedir niyetin? Yarın köye gidecek misin?» Karı dedi: «Yok!» Herif Dedi: «Ya babam gelirse kız! Keser bizi şart olsun!» Karı dedi: «Baban değil Malatya valisi gelse boştur. seni de baltalarım! Dur azıcık!» Oğlan yalvardı dedi: «Bırak orospu! Benimki de can candır yoruldum kahpe.. Ellerimin terinden titremesinden zaptedeceğim geçmiş.. La havle çektim. Baktım aradan bizim karının sesi geldi.. Zehir gibi acıymış. Ağzıma bir dut yaprağı aldım. Durmaktan hiç bir şey hasıl olmaz. Oğlana geldi mi. laflamağa durdular. top atılsa duyacağım yok.» Bunlar çekişirken yorganı açtılar... Ben bir kez çileden çıkmışım ve de sana tutulmuşum Bekir» Herif dedi: «iyi öyleyse. Ya karı ya oğlan sağ kurtulursa. Şakaklarımdaki gümbürtü hiç yok. Uç kulfallah bir elham okudum.. oğlan sıyrılıp sürünerek yılan gibi kızm yanma sokuldu.. Kahpenin huyudur. Lakin kıza değmeyeceğine yemin içirdi... Karı güveysini kızının koynuna yollamağa razı oldu. bizim karı azmıştır.. Vallah bırakmam... ilerde bir köpek uluyunca bunlar hoplayıp irkildiler.bastı bizi. elden çıkmıştır. Dedim : «Dur aman..... «Aman durun yapraklar! Şunları uyanmayın aman ha!» diyerekten yalvarmaktayım.

güveyimiz olacağın baş ucuna dikildim. Bunun burası evet doğrudur. Nedir demeye kalmadan onu gördüm ki.. niyeti karıyı vurmaya getirmişim. Anladım ki baltaya çalınmakta.. seslenmedim ama beni bildi namussuz! Elini dizine vurup dedi: «Ne bok yedin Hamo?» Sıçradı. Dedim: tamam «zamandır» Bir de baktım.. Bir zaman aklı değiştirdim. halt etmişiz. bunları nasıl ayıracağız ki bizim kıza bir kötülük erişmesin? Sen bendeki akla bak kardaşım. batağın ilerisinde kuru ot yığını var. Bu namussuz güveyin sağ kalacak! Ölene kadar kimbilir kaç karıyı çileden çıkaracak. kendimi salıverdim. iyi ya. sen mahpus damına düşeceksin. desen uyansa da uyku şaşkmlığıyla bağırsa. Tüfengi atıp evin ardındaki gübre yığının tarafına koştum... Yatağı dolandım. tüfeği aldım... bana baktı.. namlıyı tam anlının ortasına yanaştırdım ki ha deydi ha deyecek.» Adam dara düştü mü kardaşım. Dedim : «Yallah bismillah!» tetiğe bastım. «Yok karıyı vurmamış hiç olmaz» diye kıvrandım. şuraya gider güler. Hiç... Karının bağırtısına çiftlik uyandı. Yaraşmaz. «Yahu. Kız silâhın sesine uyanmadı ne dersin. Damadımız olacak gözlerini açtı. Dedim : «Dur Hamo.. iyisi mi pisliği kökten temizlemeye bak!» Yatağın başında aklımı değiştirdim. çünki benim . Kızı koltuk altlarından tutup yavaşça çekmeye başladım. Oysa ağanın bize bunca iyiliği vardır. Dama ayak basınca baktım oğlanla kızm yattığı yatak yolumu kesmiş : Düşündüm bir zaman : Ben bana dedim : «Oğlum Hamo. Çünki kancık it sürtünmese erkek itin bir işe gücü yetmez..vur!» Ben beni yoklarım.. dedi : «Nedir o? Bu gürültü nedir?» Beni görünce yüreği sızlandı besbelli ünledi: «Bekir sen misin?» Seslenmedim.. tüfeği yere uzattım. beni omuzuna bindir' diyerekten yalvarmaz mıydı.. Ne olacak on üç yaşındaki bebe iyiliği ne bilsin kötülüğü ne bilsin.. Can korkusuyla sazların arasında suya girip gizlendim.. Gel bakalım köpek yürek başka niyetlerde. Demekte ki: «Oğlum Hamo... Don mon giymediği bebeliği sıralarından.... olmaz.. Yeterince ayırdım. hemen doğruldu. sen şimdi karın olacak kahpeyi vuracaksın... beni iki kez Murat kıyısına indirdi.. kafa kemiği bakır tas gibi şuraya yuvarlandı. Oğlanı vuracağız dedik ya. Herif silâhı kapsa... Benim kız uyku haliyle kocasına sarılmış ti.. Aradan ne kadar geçti bilmem. sen bu Bekir olacak namussuzu şuncacıktan omuzunda gezdirir değil miydin? Şuncacıktan. çalındı. bir de baktım bunlar uyumuşlar. sonra gerisin geri kapattı çıkasıca gözlerini. Bizi oralarda baltayla bir zaman kovaladı.. Ne dersin kardaşım koca kurt tüfeğinin sesini suncacık duysam ya. Tetiğe tam basacağım. aklına olmaz işler gelir. Bir de baktım. ya omuzumuza bindirdiğimizde ensemizden aşağı işeyip bizi berbat etmez miydi? Daha geçen yıla kadar bunları deyip gülüşmez miydik? Şimdi bu nasıl bir iştir? Hayır hakçası ben bu rezili kurşunlamalıyım ki. Kızın üzerinden damadımız olacak alçağın kafasına namlıyı uzattım. Sanki almadı. Karı bağırarak arkama düştü.. Şimdi ağlar. Namlunun demiri kızın yanağına deydi değecek. Gitti gidersin sefil Hamo!» Bereket kız hiç uyanmadı. Barut alazasıyla bunlar tutuştu mu ağanın çiftlik evini yakarız. Yüzmeyi evel eski öğrenemedikti de. Karı horultuyu azıttı. Bu alçak Hamo dayı diyerekten ardın sıra seğirtmez miydi? 'Oh Hamo dayı.. bizim karı uyandı. benim fikrim de öyle.

. gözlerini ne zaman açtı. güveyin olacak namussuz. belki de yürek damarımızdan kavramış. kardaşım. Dediğim gibi ay ışığı gün ışığından güçlü.. acemilikten ustalıktan yana? Yok kardaş.».. Yüzbaşı taze evli olduğumuzu bilip bize izin verdi. Karı elinde yalın balta şuraya seğirtmekte... oraya buraya koştuk. doğrusu yataktan çıkmadık. Ne faydaki geldi bu fukaranın başında akşamladı domuz!» dedi. üç gün üç gece evden çıkmadık.. Saldı alacakları toplamaya. Şart olsun kurşunlarım seni.. ardından kurramız çıktı. kimine yalvardık kimine hırladık. İslâm dini açık. Kızma el uzattığını bile söyledi....... Meğer. Alaman'ın Hitler harbi sırası. Ya peki bu nasıl bir kanun ki biz üstüne uğradık? Oğlum Osmanlının kanunudur ki bildiğin orospu uçkurudur. Geçti iki gün.. On dört ay geçti.. Bir defter verdiki vay babo! Bu herif dünyanın yüzünü azdan çoktan alacak saçmış ki benim gibi on köpek toplayım dese bir yılda üstesinden gelemez.. giyimini kahpenin kafasına attı. Söyledi amma kanun dermiş ki «onun cezası başka. «Bekir'imi yedin kahpe dölü. Aklını sıçrattığı şundan belli ki biraz durup başka bir laf tutturmakta : «Yandm Hamo! Gel koçum! Nah baltayı attım! Gel yetiş!» diyerekten baltayı şuraya atıp göğüslerini yumruklamakta. körpe gelini koyduk askere gittik ki vatan ödevimizi yapalım... çünki bizi karı açlığı kavramış ki tastamam belkemiğimizden. Demek bize geldi mi çektiler uzattılar. babamız olacak namussuz bizi çağırdı. «Önce açtı» denecekmiş... Ne faydaki Koca Reis razı gelmedi. nah yukarda koca tanrı.. «Ya biz bu avradın yanında hiç mi ... senden nesini saklıyayım. buraya seğirtmekte. Üç gün geçti. diyesi ki «Bizi everdi babamız olacak namert. Köye geldik. Ya bu namussuz Abuzer'e neden koca reis bir yıl verdi? Hey allah! Şundan ki.» Sürdüm vardım.. Gel beni de ye!» diye bağırmakta. karıda bir şey sezinliyemedin mi.. Dedi: «Geçir şunu sırtına. Hiç bir sezinleme yoktur. bu iş başka» dermiş.. Dedi: «Benim oğlum bir geberecek namussuz idi. el bağladım dedim : «Ne var?» Dedi: «Hayda göreyim seni kaçak götürmeye gideceksiniz!» Ne demektir kaçağa gitmek.. Ne yana çekersen o yana uzar.. «Seni baban çağırmakta!» Dedim : «Nedir?» Dedi: «Bilmem.. Kuduz kancık! Sen bizim çiftliğimizin altun adını bakıra mı çıkaracaksın!» Karıyı güç ile zaptedip eve kapattılar da bizim tatlı canı kurtardılar. açlıktan tokluktan. Neden mi? Gözü açıkken vuruyorsun. Orospu uçkuru ne demek? Bilemedin mi kendi başına derbeder.. Bereket ağa geldi. Sordu dedi: «De bakalım Hamo. Bedri efendinin dediğine bakarsan..... Dedi anam. Para çıkınını anamız olacak kahpenin önüne atıp yatağa koştuk. Durum vaziyetin böyle böyle olduğunu anlayınca sorgu yargıcı beyin yüreği bize çok acıdı. Lastiktir. Yüzbaşım bize izin vermeseydi oralarda öldük gittikti. kafatası şuraya yuvarlandıktan önce mi sonra mı?» Dedim: «islâm dini açık. toplanacakları topladık. Uykuda vurmanın cezası çok! Biz bilemedik. Kafatası şuraya yuvarlandıktan sonra. Peki Abuzer. tanıklık etti. bizim kâğıtları üç yıl mahpusluğa göre yazdı. bu rezil Abuzer.karı yaralanmış geyik tekesi gibi böğürerekten aranmakta ve de anadan çıplak olduğuna hiç aldırmadan aranmakta. Neyse ki çiftliğin bekçisi koca Süleyman yetişti. kardaşım. Gittik seğirttik. Gidip gelmemek var gelip bulmamak.

allah belânı vere!» Bir tepme vurup karıyı kaldırdım. Olmaz olmaz... Biz burada mahkemedeki ifademizi söylemekteyiz! Mahkemede koca reis kısmına anlatmanm ayıbı yoktur! Eve seğirttim.. hayır. Nice nice belâlı mayın tarlaları.yatacak değiliz!» Bunu söylemekte değiliz aklımızdan söylemekteyiz. allah yarattı demeden binmekte hey oğul!» Başladı ağlamağa. Ne domuz var ne çakal.» Dedim : «Ya gelince neden demedin?» Dedi: «Bunlar üste çıkarlar diye korktum.. Ya bu nasıl rezillik?» Dedi: «Sen gittin arayı bunlar uydurdu.. doğrusunu söylemessen elden gitmektesin?» dedi: «Gördüğün gibi» Dedim : «Ya bu gördüğüm nasıl iştir?» Dikildi dedi: «Oh ellerin yeşil ola yiğit Abuzer kendi öcünü de aldın benim öcümü de» Dedim: «Bırak öcü möcü. Bir yıldır her gece bu kudurmuş karma binmekte ki. on üçe girdiğinin üçüncü aymda aldık geldikdi. karı savcılıkta ne dedi? Dedi: «Evet doğrudur.. Bir nara vurdum : «Ulan dinini imanını.'. biraz yokladım. sürdük gittik. dedim: «Buyur!» Dedi: «Bostanı bekliyeceksin. Uyudun mu gör neler olur!» Gittim. Gece yarıyı buldu. sonunda alıştım. razı geldim. muhtara söylemek yok mudur?» Demiş : «Örflüydü kaynatam! Köyde uğurunu kesen bulunmazdı. «Kime karşı?» Dedi : «Domuzlar yol etti. Bir sopa çektim... çoban kepesini attım başıma.. Beli kırılmış yılan gibi yuvarlanmaktadır.. gürültüsüz girdim.. karnına tam beş kurşun sıktım ki pis kanı suratıma sıçramacasına. Meğer korkudan ödü de çatlamış pisin! Kırk güne varmadan geberdi gitti de rezillik temizlendi oh ne güzel! Ya Abuzer Kardeşim... Erim askere gittikten sonra kaynatam üstüme çöktü. Gelinine kaynanalık etmektesin diyerekten. düşmanının ömrü bu kadar olsun!» Ağama diyeyim seğirttim karının koynuna. Korkudan belden alt yanı tutmazlanmış... Kaçağı getirdik.. Dedim : «Bu namussuz köyde muhtar yok mudur. tuttum yakasını. Aklım başımdan sıçradı... nedir bu herifin bizden alıp veremediği hey koca tanrı!» Seğirttim.. beşliye sarıldım. kapıyı pencereyi ayırmaktan geçmiş. patayı çaktık dedik. pusulu boğazlar atladık.. ne ettimse uçkuru pençesinden kurtaramadım. dedim: «Bu ne iştir kahpe. Gürültüye anam olacak kahpe uyandı. Bana inanmazdın belki!» «Vay gidi akılsız kahpe. Korktum. Önce sandım ki tutmazlanmağa vurmaktadır. Anam olacak kahpe sesledi. baba sen misin?» Dedi: «Ulan eşşoğlu eşşek. Canı çıkarken kolumu öyle sarstı ki az kalsın dizi yere çaıa..» Baktım babam sıçradı çıktı bizim avradın koynundan anadan çıplak. «Tamam. Sonunda razı oldum!» Demiş ki savcı bey: «Kaynanan olacak karıya.» Dedim . Babamız olacağm çileden çıkardığına çıkardığında on dördü bitirdiyse de on beşe girmiş değildi. Bir de baktım ki din kardeşlerim. dedi: «Baban ister!» Dedim: «Yahu ben canımdan bezdim.» Babam gibi canavara gerinemezdi kardaşım. Geçti iki gün. bostanı neden bıraktın geldin!» Dedim: «Şu sebepten bıraktım ki babacığım!» Çektim lüveri. Dedim: «Vay ki yandın.. bizim yatakta yatanlar çift... hoca yok mudur?» Dedi: «Bunun hocayla muhtarla işi kalmadıydı Abuzer'im.. atadır. O sıra canım karıyı çekti. aklı sıçramış gitmiş. Peki bu rezillik böyleyse adam bir kurşunda kahpeye çekmez mi? Çeki ver bir ... Baktım uyku beni kaptı kapacak. Baktım debelenmektedir. Un beşe girmemiş demek körpe ki olursa o kadar olsun! Kekliğin gevreği.

. ben bunca yılın sünnetçisiyim.... Bunlar o saat kaçsız göçsüz yakın akraba kesilirler. — Kirvee! — Buyuur! — Kiliiv. Ne faydaki değişti son yıllarda az biraz.. Aslı budur bunun... Yoksama Malatya'mızın altun adını bu kahpe az kalsın bakıra çevirecekti.... — Neden? Kapalı yerde olanları Malatyalı nereden bilirmiş... Kirvenin ne olduğunu merak mı ettiniz? Kirve bizim buralarımızın bir âdeti. siz de Vahap beye kirve diyorsunuz. Yoklayıp kullanmıyan mı kalmıştır? — Ulan avradını.kurşun! Ulan kavat Abuzer adam o sırada kurşuna acır mı namussuz! Bir lüver kurşunu kaç kuruştur ki sen bunu sakındın kavat binti kavat!.. «Az biraz» dedimse adam akıllı değişti. Neyi değişmiş? — Kucağında kestiririm demekle bey. . dedi. Kendi durumvaziyetinize göre mahallenin ya da kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz : «İzniniz olursa ben benim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim» dersiniz.. sünnet düğünü masarifi yüzde seksen oğlanı kucağına oturtacak herife düşer.. Diyeceksiniz ki körpe avradın nesi var ki sünnet edile. söylemesi ayıp ben bu namussuzun kirvesiyim.. hanginiz hanginizin kirvesi? Tahsildar Bedri efendi. — Kiliv'in sana kurban olsun! Emrin can baş üstüne! — Aman Kirveciğim amanı bilir misin! — Amanda neyimiş gözün kör ola.. Avradın olacak orospudan...... Diyelim ki oğlunuzu sünnet ettireceksiniz... Bunun körpe avratta sünnet edilecek yerler çoktu bey. Biribirlerini yar başında tutarlar.... Fakat ben onu bunu bilmem. çünki bunun körpe avradı.. bu körpe avradı bizim kucağımıza verdi! — Aman! — Verdi ki Malatya'yı ayağa kaldırmacasına. — Ne olur «Kucağında kestiririm» demekle.. böylesin! bir de Samı şerifte arap karılarında gördüm. — Ne demektir bu Kiliv? Be Kirve? — Kilivi mi sordunuz Bey.. Sen seni zahmete verme ki bakalım ne olur! — Kiliiiv. Tahsildar Vahap efendinin yüzüne bir zaman baktı. — Vahap bey size Kirve diyor. bunun körpe avradı sünnet ettirdiğim iyi oldu. salkım saçaktı ki sünnetçi ne dese iyi. Kerametlerimi var bizim zampara takımı tereslerimizin? — Yahu bunun körpe avradı her gece bir muhabbete konuk değil midir. — Avradından başlarım ha. la havle anlamına başını salladı: — Söylesene kavat! Ben senin kirven değil miyim? Evet bey. — Neden oğlum körpe avradı kucağıma vermedin de ben sana genelevden mi kirve oldum? Sende oğul uşak olmadığına göre.

kirvelik bilmez. böyle binicinin kısrağı değildir.... Bizde bunun bir .. — Sizde hiç namus yok mudur imansız herifler! Beyden ayıp değil midir? — Yine mi suç bizde Süleyman bey. hele namssuz dümbük! Oğlum senin pisi bu topraklarda kullanmayan kaldı mı? Ben senin avradı değil. Küçük karının şanı size kadar yürüyüp gelmedi mi? Bir sarı varmış Macar katanası kaç para demekte binip gezinenler hoplatıp f erahlıyanlar.. ... Aldın mı aldım. Kirveyi ben mi açtım? Beyin kendisi sormadı mı? — Hepinizi kurşunlamalı namertler! Bibaht olduğunuzu bey nereden bilsin! Kanınızı aramasalar sizi kurşunlamak helâldir.. Bilemem! Bu bizim ağamızda avrat çoktur. namını maskara ettin! Biz gayri eski karılarla idare edileceklerden değiliz! Illâllahtır ve de yeter elverirdir! Bir yenisini alıp gelmez sen. Memurlar takımı şekva etmişler ki..— Sus arkadaş! Bey yenidir. şişinir ki sanırsın o işi bu rezile etmemişler! Oysa ne demektir karının yüklenmesi? Günlerden bir gün başına bir iştir geldi demektir. sonra yavaştan yavaştan alışır! — Neye alışır? Rica ederim! — Alışır. — Vay yandım öyleyse bu dümbük buraya girdi gireli evi yatağı boş kalmaz olmuştur he mi? — Kalır mı? Rakıyı katır yüküyle gönderen bu deyyusun evine inmekteymiş kardaşlarım. Avrada binmekle öldürülmüş adam hanidir... Karı yüklüdür. Koca boynuzlu koç nasıl alışırsa öyledir bu iş aslına bakarsan bey. Hoca okur.. Oğlum ağa şimdi sen bize namusluluk mu satacaksın! — Dur be herif. araya sokulup avrat sokuşturmaya çabalayan şu Vaiz pezevenginin avradına demekteyim. — Hep akim fikrin vurmakta.. Karı karnını önüne alır dizliyerekten iki yana ırgalayaraktan gezdirir.. — Vay bildim! Dedilerdi ki yeni bir karı aldı ya boşuna.. Karnı burnunda dersiniz siz Türk adamı. şimdilerde deftere ... Herifi getirir. Vura vura bu hale gelmişsiniz! — Allah belânızı vere. benim saydığım beş taneden artıktır eksik değildir! Siz hangi avradı ortaya alıp ileri geri kullanmaktasınız? — Hangisi olur pezevenk? En küçük avrat! Top kâhküllü yeni körpe avrat! Tahsildarlar için... Kim getirir el karısının başına bu işi komşunun hoyrat oğlu getirmediyse.. bir avrat lafıdır ortaya atarsınız! Çabalarım ki hangi avrat olduğunu bilmem. verdin mi verdim demekle yedi katın yabancısı hısım mı olurmuş adama akraba mı olurmuş... lafı için adam ölür.. demişler : «Ankara'ya yazarız! Ağalığın da tadını kaçırdın. — Evet herkes önce şaşar ama bey. Demişler ki: «Başlarız koca avradın ortanca avradın.. Benim avrat sana kurban olsun! — Vay. — Sizde lafla adam ölür. candarma subayları için mahkeme reisleri savcılar için geçende aldığı avrada avrat.. Kimi olur bu kahpenin bu herif yedi kat yabancısı. bize kendi avradını sürecek.. Dedilerdi ki bu herif öyle kahpenin hayır binicisi olamaz! — Evet..

bu bizim şimdilerin zaptiyeleri böyle de.. Onu gördüm ki herif sel yatağına doğru it ayağıyla lenk lenk yürüdü.. evet elinde bir şey parlamaktadır.. .. Adam çil yavrusu gibi dağıldı..... kalkıp inmekte. Ev bizi bilir arkadaş! Biz on yıldır evdekine bacı kardaş demişiz! Bizim uçkur mühürlüdür ki açılması mahşere kalmıştır.. .. Adam sende. Sırtına vurmaktayım da palaskasını toparlamak gösterisiyle ayak sürümekte... uzaktan görüp de ne olacak? Boşu boşuna heveslenip isteği kursağında kalmak değil midir? Yakından görüp tadına bakmadıktan sonra.parmak basarsın. birinin kolu kalkıp inmekte. kimi şuraya kimi buraya kaçışmakta çığrışaraktan. Birisi bağırdı ki: «Karıyı vurdu. Laflarken baktım ilerisi karıştı. Derken birisi bağırdı ki: «Adam vuruyorlar!» Baktım! Evet.. — Hele arslan! — Boşa salladın arslanı. Dedim: «Koşsana yüreksiz!» Vay ki yeninin zaptiyesi. Surda durduk laflamağa başladık! — Şuna keklik geçimini bekledik desene.. karıyı vurdu. kitapta ne yazar? Önce katil yakalanacak yazar.. Karıyı vurdu!» Bunu duymasıyla bizim yiğit karakol komutanı Başçavuşumuz dedi: «Vay!» Seğirtti.. Dediğim gibi ilerisi karıştı. ya bu Bey dağında neden eşkıya kıtlığına kıran girmiştir. Kimi sağa kimi sola... Zaptiyeye bak zaptiyeye.. Onu gördüm ki. — Ya? — Düşmüş karıya koşmakta. Şimdi alalım bakalım nedir? Bu Vahap efendi pezevenginin karısıyla olan ilintisiyle beni bu pezevengin karı ile ilintim arasında ne fark vardır? Öyleyse Vahab'ın avradına şu bizim Vaiz efendi canı çekip sövünce bana ne olur? Hiç bir şey olmaz! Ya şuraya dikilip benim avrada söğerse ne lâzım gelir? Akrabam olmadığından hiç birşey lâzım gelmez! — Hanımefendi duyarsa? — Duyarsa adı söylendiğine sevinmeli! Bir işe yaramasa adı surda burda söylenirmıi? — Gel hele müslüman! Duyduğum doğru mu? Gazan mübarek ola! — Nedir? — Sen biraz önce eşkıya meşkıya mı tutmuşsun! — Bırak yahu! Yuf olsun yuf! Yahu. Gözlük nerede arkadaş... Gözlerim uzağı eskisi gibi seçemez olmuş.. — Vay! işte o zaman tuttu senin eski zaptiyelik.. Diyeceksin ki yahu bir gözlük.. Yahu bizim mileltimize ne oldu? Bizim milletimizi bir yüreksizlik kavramıştır. Genelev hanımları izinli çıktığı günler böyle olur bu sizin Malatya'nın sokakları». Atlarsın yallah bismillah diyerekten.. karıyı vurdu. herife koşmakta değil.. Başçavuşa dedim ki: «Nedir oğlum! Seğirt bak!» Dedi: «Yoktur allahıma şükür bir vukuatımız. Vallah billah eve yazarım! — Yazmakla... bu dünya savaşı rezilliğinde gözlük hani..

. Vallah billah teslim olmam!» Gözleri kararmış ki fukaranın sivili askeri seçeceği kalmamış. — Dövecekler miydi? — Yok canım bağlıyacaklardı! Dedim : «Yabancı değildir! Koyverin!» Kolundan tutup karakola getirdim. İdare paraları. Dedim: «Teslim ol... Biraz önce yanımızdan geçti ya. kıpranma!». dedi: «Kızı vurdum!» Dedim : «Ola hangi kızı?» Dedi: «Kerhaneye düşen Cemile'yi vurdum!» Düşündüm hangi Cemile..... Dedim: «Teslim!» Dedi: «Yok! Sana teslim olmam!» Dedim : «Ya kime teslim olursun?» Dedi: «Vali paşaya teslim olurum!» Dedim : «Demek aşağı idare etmez?» Dedi: «Etmez» Dedim : «Neden ulan köpek?» Dedi: «Çünki sen candarmasm. Ağlamak olur ama bu kadar mı olur! Sarsılmakta ki sıkı durmasa kemikleri saçılacak! Bir cıgara yaktı... Dedim: «Ulan rezil! Sen kimlerdensin?» Meğer bizim köyden değil miymiş.. el sürdürmedim. bakmadım alıcı gözüyle. Oyununa göbeğine. Nefesliyince öksürdü : Yahu nedir? Bu namussuz bizi boğayazdı.... ay başı koyarız!» Sonunda baktım. Mahkûmları tutuklukları şuraya buraya yollama paraları. Öksürdü: . Soluğu kesilmiş... beni döversin!» Dedim : «Hay vah hay vah nerde benim candarma urubalarım? Ulan namussuz. Karavana paraları. Candarmalar yetişti.... Bulaştı ağlamaklığa.. Sokuldum.— Tuttu.. olduğu gibi. Tanrı tanık.. biz iki ucunu bir araya getirmekten çıktık hanidir.. Allah bana töbeden bu yana haramı sormasın! Aradabir arkadaşlar sürer götürür.. ekmek paraları. eve yazarım! — Yazmakla. Nah işte biz teslim olduk! Sen de artık sütünün gereğini yap! Bizi dövdürme! Mahpushane müdürü Mehmet bey bizim yabancımız değildir!» Yanaştım.. İnek Mehmet derler.. — Bıçak elinde mi? — Elinde... ne dersin. Evet.. Yenileri hiç tanımaz olduk çoktandır. Hayır! Ben artık savcılığa gitmeyeceğim bu gün. Ben muhabbetine meraklıyımdır.... adam vurmağa alışık değilse.. Dedim: «Tuh yüzüne.. ben mahpushane müdürü değil miyim?» Dedi: «Yalandır. Geçen hafta orada değil miydiniz? — Geçen hafta mı? Yalan! Günahımı alırsın ki. Ben karıdan korkmam! Karı beni bilir. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok! — Yalan söylemeyin Müdür bey. Dedim : «Oğlum! Ben mahpushane müdürüyüm! Nasıl olsa seni bana yollayacaklar! Döveceksem de döveceğim! Çünki eli bağlı yollayacaklar! Gel teslim ol! Hakkında hayırlısı budur!» Dedi: «İyi öyleyse.... Kimi vurdun rezil?» Bıçağı aldım..... Hesapları şaşırdım çoktan. herifi gözüm ısırmakta. Laf aramızda arkadaş. Ben de herife seğirttim su yoluna girince yetiştim. — Olur mu hiç müdür bey? Aklı başında yoktur sokulunur mu? — Biz eski zaptiyeyiz ve de namlı mahpushaneciyiz arkadaş! Ben beni yana alıp sokuldum.. ay başında koymak yok! Aylığı yatırmaktayız. "Kan tutar adamı böyle sıralarda...... Diyorum: «Beş lira harcanalım da. — Yalan söyledin mi bozuşuruz müdür bey. Oturup para hesaplarına bakalım! Hükümatm parası üstünde.

Başkaca babasına temizliktir.. kapının dışında hazır olmalı ki «Buyur müdür bey!» diyerek girdi.. Kendisine de iyidir. Ali efendiyi bul! Şuraları temizletsin! Cinayet sonu savcı bey belki kalkar gelir! Yahu bu ne pislik? Yahu sizde hiç adamlık yok mudur? Gübrenin içinde oturana bakalım ne derler? Herif bize «Hayvan» dese haklı değil midir? Ben öğleden sonra yargıdayım! Çünki tanığım.. sürünmekten kurtulmuştur. Ulan siz beni şurada astıracak mısınız? Hiç görülmüş müdür. Ali? Benim başgardiyanım olacak teres. mahpushanenin sayısı artık çıksın! Artık. Gör nasıl! Ali nerde..... Başçavuş bunu söyleyen derviş gardiyan Aptullah'a suratını asarak baktı: — Neden ulan derviş gardiyan? Bu nasıl temizlik? — Hepten. ben gelince bana görünmeli değil midir? — Sayım var müdür bey.. Herif yere mi bakaydı köy yerinde.. — Namusdur bu Çavuş! — Namus mudur? Bire müdür kimin namusudur? Cemile'nin babası olacak dümbüğün namusu mu? — Elbette! Namustur ve de temizlenmiştir.... Ulan su dedim! Dur habis nereye? Emir almadan nereye? Topal bacağına başlarım ki. — Şu Cemile kız öldürülünce he mi! Vay ki sizdeki temizlik. kardaşı... köylüsü möylüsü? ... başkaca her gün günahlara girmelerden kurtulmuştur. — Sen şimdi oruspuya acıdın mı gerçekten Çavuş? — Elbette acıdım. Ayrıca köyüne de temizliktir ki ne kadar bir temizliktir.Bak midem kabardı! Hep içmenin belasıdır! Ellerini vurarak bağırdı: Sefer! Ulan topal pezevenk! Yetiş namussuz! Sefer. Müdür elini başına koyup iki yudum içti: — Al şunu! Kan gibi su. — Su. Sefer suyu koşturdu. Tanıkların tanıklığına göre. Karakol komutam uzatmalı Aziz Çavuş sövüp sayarak geldi: — Vay pezevenk vay! Vay ki eli kırılası dürzü! Yahu Cemile'yi adam vurur mu! El kadar kızı... Ayrıca vatan vazifesini gören bir askerimizdir. Suç üstüne gir diğinden bakalım herifin mahkemesi ne zaman biter! Ne verirler dersin? — Belli olmaz! Olayı anlatmasına göredir. — Yazık senin candarma çavuşluğuna ve de tezkere bırakmış uzatmalı çavuşluğuna. — Ne sayımı? Sayım da neymiş? Bulamadılar mı daha fazlamızı sakın! Bitiririm! Allah beterinden saklasın! Yahu hiç görülmüş müdür bir mahpushanenin sayımı iki baş artık çıka. gidip Şeyh Osman'ın maiyetine bu yürek fesatmdan koşmuşsun. Vay ki sizdeki namus! Oğlum gardiyan Aptullah! Sen boşu boşuna derviş olmamışsın.. komşuları karşısında yere mi bakaydı? Ne denilmiştir. artık... «Temizlik imandan» denilmiştir. Demek sizde böyle bir iş olsa smtaraktan gezinir mi orospunun babası.. artık demekteyim reziller. Koca bir köy.

Cemile! Kız. Araba hızlanmış. «Yemin et?» dedi. — Kim vurdu? Nerede vurdu? Hangi kızı vurdu? ........ Sizde adama acımak yok mudur? — Adama acımak. Adam orospuya dili varıp «bacım» diyemezmiş meğerse. Hastaneye varmadan meğerse canı çıkmış gitmiş. «Aman döşemeleri başefendi döşemeleri batırmayalım döşemeleri. «Hassittir» dedim.. döşemeler kan olmasın. Yahu görsek yetişsek vurdurur muyuz? Buda mı keyf işidir? MALATYA NOTLARI 1945 Öğle üzeri mahkemecilerle gelen gardiyan Abdullah. öyle sıktı dişlerini. Her gelişte bir gerisin geriye yutmaktayız! Diyiversek bir bacım... Cemile hanım!» dedim.. Baktım. Hani ağır bir şey kaldırırken kendini zorlarsın da zorlatırken dişlerini sıkarsın.. aptes almak için kollarını çemizleyerek yürüdü..» Şeytan dedi ki kızı yere at da şuna tokatları ulaştır ardı ardına.. Neresini tutsan orada vurmaktadır.. Çavuş söyleniyordu : — Ulan hayırlı bir baba olsa kızı orospu olur mu? Fukarayı kucağıma aldım arabaya koyacağım...... Bereket Aptullah'ı mahpuslar çağırdılar.... Toz toprak. — Herif karıyı vurdu güzelce! dedi.. «Ben ölür müyüm bu yaradan kardeşim?» dedi... Güneş tepeden bastırmakta. gerçek... Arabacı yalvarmaya durmaz mı. Derviş namussuzu duymasın beyim. Soluk alıp vermekte ama gözleri kapalı. sıcak sıcak.. İnanır mısın dilimin ucuna nerdense hep «bacım» lafı gelmekte. bu yaradan ölmezsin.» dedim. bir de kâğıt aldım.. Vurulmuş insanın vurulmuş kuştan farkı yoktur.. Artık bilmem nerede teslim etti ruhunu.» dedim.— Bizi karıştırma! Şimdi ortadaki ölü bizim değil sizin.... Deseydim de duymazdı allalem! — Ne kadar parası çıktı üstünde? — 110 lira. Adam mıdır orospu? — Ya nedir? Adam değil de nedir? — Orospu. «Vallah billah! Nah işte yemin. . Bir «bacım» sözü bize yapışıp gerçekten bacımız olacak değil ya..... Oysa deyiversek kıyamet mi kopardı dese biri... zimmet defterini başgardiyanın masası üzerine atarak.. bereket kan kesilmiş! Şu namussuz paytoncunun bahtına ne demeli! — Soluk alıp vermekte mi daha? Yarası kaç tane? — Yarasına kim bakar. Yüreği sanki bütün gövdesine yayılmış. Başhekime teslim ettim.. Götürdüm bölük komutanına verdim. — Bizim mahpuslardan mı? — Yok. Çevresine bakınıp sesini alçalttı: «Nasıl vurdurdunuz karıyı gözünüzün önünde?» diye çıkıştı bize tıfıl teğmen.. Şaşırtmışım! «Merak etme sen..

) Bıyıksız dudağını yoklamaktan başka iki mühim huyu daha vardı. diz kapağına çekiçle vuruluyormuş gibi titretirdi. karma karışık sesleri duyuluyordu. Sende havadis var. Başgardiyan Ali efendi de. bu hususta çok şeyler biliyormuş gibi. ayrı bir millet sayılabilir. yetişecekmişiz! — Yetişip de ne olacak?» — Seyrederdik. seslere kulak kabarttı: — Amma da vurdu ha!» — İyi etmiş. — Vuran bizim o taraflı! Başgardiyan Ali..» — Herif kaçtı. Bütün Malatyalılar gibi. istanbullu. Böyle söyleyerek elini bıyığına götürdü.. ingiliz esir kamplarında bir müddet kalan insanlarımız.. yorulursa. oturunca paçalarını baldırlarından yukarıya kadar çekip beyaz yün çoraplarını ve beyaz donunu meydana çıkardıktan sonra daima sağ ayağını sol ayağı üstüne atar. içinden pazarlıklı gülümsemesiyle istanbullunun yüzüne baktı. Yedi çocuğu olmuş. Kanaatince babası ve .. istanbullu gözlüklerini düzeltti : — Hele anlat derviş. — Ölür mü karı?» — inşallah ölür.. Bıyıklarını kazıttığı halde böyle üst dudağıyla burnunun arasında parmaklarını kımıldatmayı âdet edinmişti. Heyecanlanma ve telâşlanma kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. — Karısını mı vurmuş? Kötülükte mi yakalamış karısını? — Karısını değil. Hükümet doktoru bir de cezaevi müdürü ile karşılaşmadıkça asla telâşlanmaz bir adamdı. Gardiyan Abdullah zimmet defterini tekrar eline aldı. Pantolonunun ütüsünü bozmamak için. — Telâş etme şoför! Akşama getirirler. Adı Memet. Sina cephesinde esir düşüp Seyidbeşir kampında geceleri. üstteki ayağını bileğinden itibaren fırıldak gibi çevirir. Allah vere de yakalanmasa...» —Biraz sıkı yürüseymişiz. fena mı? — Orası öyle. Herifin karısını değil de kızını vurduğunu duyar duymaz. Bu sebeple çocukları pek severdi. öğrenirsin..Bunu şoför Faik. şişman vücuduna. deminden beri dışarıya bakarak çevirdiği ayağmı birdenbire zıplatmaya başladı. muhafız jandarmalarla mahkemeden dönen mefkuflar arasındaki konuşmaların. Başgardiyan Ali efendi. kırmızı ablak yüzüne hiç yaraşmayan bir heyecanla sormuştu.. yüzünü buruşturarak. gözleri görmez eden ilâçlı suyu içerek mütarekeyi beklemiş ölüm artıklarmdandı.. avucunun içinden alâkasız alâkasız sordu : — Kimlerden? — Sen tanımazsın. bir güzel. Aralık duran kapıdan. Bu adı «Muhammed» diye telaffuz ediyordu: Tepeköy'den. Gardiyan Abdullah. kızını.. Seyrederdik. Şoför Faik dışarı çıktı... Başgardiyan elini yüzünden çekiverdi. Müddeiumumi muavini. (Seferberliğe iştirak edip.. yedisi de yaşamamıştı.

Hiç bir şeye telâşlanmayan. ayaklarının ucuna basa basa İstanbulluya yaklaştı. Başgardiyanla şoför Faik derhal dışarı çıktılar. Gardiyan Abdullah etrafına bakmarak. Basmış bıçağı.. Şoför Faik.... Körpeydi. hiç bir zaman kızmıyormuş gibi sakin duran bu adam. — Olsun.. — Ama kız kerhanede. Demincek. olup bitenleri beğenip beğenmediği anlaşılmaz bir yüzle içeri girdi: — iş anlaşıldı beyim... — Kim bu Kezban? — Aman beyim! Bilemedin mi? Demin pencerede konuştuk. — Yakalamışlardır.. — Bilmem. oğlu mahpus olup da iyi bakmayan babalara. şu kurt kızı mı? — Evet.. — Yazık! Vah vah! Acıdım. daha «çocuk» sayılırdı. — Nerde? — Karakola getirdiler.) — Çok ceza verirler mi beyim? — Verirler..anası sağ olan herkes. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır. şişman vücuduna pek yaraşan terlikleri çıplak ayaklarında şıkırdatarak. «Mahpus ağabeyler! Çarşıya gidiyorum. — Çaresi beyim? — Çaresi. Adı Kezban'dı öyle mi? Pencereye bir jandarma geldi: — Katili yakaladık... kapıda onlara direk direk çıkışırdı... — Ne verirler? — Onbeş sene verirler... Mahpusanenin ilerisinde. Yirmiiki sene verirler.. (Gayet ufak tefek. — Nasıl desin? . öyle mi? — Cadde üzerinde... Baş gardiyan dargın dargın sordu : — Hangisi bey? — Demin bize.. Kezban'ı babası vurmuş. kaç yaşında olursa olsun. — Cadde üzerinde. dedi. — Nerede vurmuş? — Şurada. Canınızın bir çektiği varsa getireyim! Emredin!» demişti ya? — Güzel kızdı. sık sık gelmeyen analara var kuvvetiyle öfkelenir.. — Bizim karakola mı? — Bizim karakola. «Yaşamaz» diyorlar. — Deme... son derece hafif olduğu için her hareketiyle korkuyor ve kendisini müdafaa ediyor hissini veren bir adamdı..

. Âdeta bir cenaze merasimi. Kaç ay oluyor? Geçen sene. Saçlı sakallı herifler ciltlerle yazılar yazmışlardır. «Aklım başımdan gitti» falan demeli.. Müdür kırk yaşlarında kadardı. incecik.» Birdenbire baskına uğramış gibi şaşırdı... kirli bir entari. «Şoförün hakkı var. Bize «Mahpus ağabeyler!» dediydi. Yüzünü eliyle kapatmıştı.. yorgun bir hareketle cigara yaktı. Nasıl etsek?.... Hani anası tarafından yalanmış küçük bir buzağının tüyleri gibi ıslak dalgalı saçlar... Kerhanede bulunan bir kadına bu hayalin benzer tarafı yoktu. «evi yapılasıca!» dedim. — Git. .— «Kasden vurmadım.. Başı açık. «Öyleyse. İstanbullu. pencerenin önünden geçen mahpusane müdürüne gülümsedi. Yağmurlu bir gün. Malûm oîma. Çilli bir yüz. Daha arkada. — Yok canım! Aferin.. evlâdını kolay kolay vuramaz.. Kalbine doğma. Abdullah zimmet defterini yardımcı olarak koltuğunun altına sıkıştırdı. Zaten güzel değildi ki. Tahteşşuur.... istanbullu. Gözünün önüne on yaşında bir kız çocuğu geldi.. askerlerden.. Sırtında eski.... Hovarda ve sofuydu. yahut uykuda gibi her dürtüşte Kezban sarsak adımlar atmıştı.. İstanbullu... Bari yavrucak ölmese. Kezban'ı kerhaneye götürürlerken görmüştü... şımarık çıkıyordu. Hiç çocuğu olmamıştı. Ben de ona....» demeli. «Bir baba. Soran olursa «Ben mahkemeden geliyorum» dersin.. — Bizi mes'ul etmesinler? — Yok canım! Defteri koltuğuna al.... sırtını dürterek yürütüyor. çocuklardan mürekkep bir kalabalık.. Neden böyle düşünüyoruz? Bugün kısa beyaz çoraplar giymişti. Çok şükür.. Saçları sarı.. Yüzüne mi vurdu acaba? Yüzüne vurduysa ölmesi daha iyi. Sonbaharda. Kız önde..» İstanbullu. «Neden yazıyorlar? Herkesi aldatmak için mi? Hissikablelvuku. Ama çirkin de sayılmazdı.» Taymcı topal Sefer başını kapıdan uzattı : — Müdür bey seni çağırıyor beyim! dedi. vurulan kızın yüzünü gözünün önüne getirebilmek için. Polis ikide bir.. Bravo!. İstanbullu kibrit çöpünü gizli bir iş yapar gibi yavaşça kırdı. Arkasında bir polisle bir bekçi... bütün kabahat sanki müdürdeymiş gibi somurtarak sordu : — Haberin var mı? — Olmaz mı? Herifi ben tuttum. Yaralı. Öyle ki... Çok yaşa!» falan dedim. gözlerini kısarak kendisini zorladı.. — Bilmez bu usulleri fıkara!.. «Bir erkekle beraber gördüm. Vay anasını. «Allah senden razı olsun... Kızın ağzı galiba şaşılacak kadar ufaktı.. Alıcı gözüyle bakmamışız. Söyle!. Beş dakika sonra vurulacağını insan nasıl sezmez? Telepati diye bir şeyden laf edilir.... Ağzı bu kadar küçük olduğu için sanki sesi o kadar çocuk sesine benziyor.

— Ayakta mı? — Evvelâ ayakta. Su yoluna sapınca yetiştim.... Sivili. Nasıl olsa bana geleceksin. Köşe başında onbaşıyla duruyorduk.. taş eşkıya doluydu. — E!. Be adam sen zabıta memurusun..... Peşine takıldın. Gözleri kararmış fıkaranm..» dedim. temizlenir miydi? . Sonra.» dedi. «Neden ulan. «Sana teslim olmam. Onbeş senedir harama uçkur çözmüş değilim. — Takıldım.. Baktım kaçıyor. resmiyi farkedemez olmuş... Adamı kan tutar. Elli adım ilerde ortalık karıştı. Herif meğer vurmaya başlamış. — Sen cinayeti gördün mü? — Gördüm. eşşoğlueşek?» dedim. «Yalan. Bıçağı yere attı... Onbaşı kızın başına seğirtmiş. Rabbim vermesin. Bazı bazı arkadaşlarla uğrarım ama.. Birkaç bıçak da yerde vurdu. Bereket ben arkasını bırakmadım.. Bazı seninle anlaşamıyoruz.. Hapisane müdürüyüm!» dedim. — Yalan söyleme. istasyona kadar koşmuş gibi soluyordu. Töbe olsun yengeme yazarım.— Ben henüz Adliyeye gitmemiştim. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok.. Karı beni bilir. Dedim ya. Çünkü herif haklı! — Kızını vurduğu için mi haklı? — Elbette....... — Candarmalığın aklına gelmiş müdür! — iyi bildin. — Geçen hafta mı? Yalan! — Beni kızdırma.. — Şimdi namusu temizlendi mi? — Bırak şu laflan. Evvelâ katil yakalanacak. «Ulan. Namus meselesi. Tabiî temizledi.. Ben yenileri tanımıyorum. «Öyleyse teslim oldum. Kolundan tutup karakola soktum. Senin saçlarını yolar. — Bıçak elinde miydi? — Elindeydi. Teslim ol.. Namus meselesi kolay değil. Hemen peşine takıldım. Kız yanımızdan geçti.. Candarmalar gelince el sürdürmedim. — iyi cesaret! Aferin! Saldırdı mı? — Ne haddine! Şöyle durakaldı.. Şuradan şuraya koşmuştu ama. «Ben candarma değilim. bilmezler. — Ben karıdan korkmam.. muhabbete meraklıyım.. — Döğmek mi istedilerdi? — Hayır! Bağlayacaklar! Razı gelmedim. tabiî yere düştü.. ben hapisane müdürüyüm... Biz eski candarma çavuşuyuz.. Allah bana onu sormasın. Hakkında hayırlıdır. Yenilere kulak asma! Bizim zamanımızda dağ.. Ben valiye teslim olacağım!» dedi... «Teslim ol! Davranma» diye bağırdım.. Kız kerhanede dursaydı.. vallah billah teslim olmam!» dedi. «Sen candarmasın. Oturmaya. Geçen hafta oradaymışsın. Zaten kaçarken sarhoş gibi sallanıyordu.. beni döğersin!» dedi.

— Tuttu yine tersliğin. Fazladan. Müdür bey. bir gün birbirine karıştırırım. Haydi biz ekmek hesabımıza bakalım.. Hazır.— Kan böyle şeyleri temizleyemez müdür bey. Bilâkis sabit kılar.. . masarif... Bu ay başı.. — Babalık zor mesele arkadaş! Başımızda yok da atıyoruz.. Malum ya cinayet var. Müdür bar bar bağırmaya başladı : — Ali nerde? Nerde başgardiyan Ali? Şunu çağırın. İstanbullunun ihtarı üzerine başını açtı.. Karşıda bir kerpiç duvar. Duvarın dibinde bir ihtiyar köylü.. düzeni bozulmasın diye kapıya resmî elbesisiyle beli tabancalı bekçi koyuluyor. Parayı yarın alsın. O da bunun devası değil. Müddeiumumi belki uğrar. Müddeiumumi mutlaka gelir.. vakit tamam.. Şapkasını daima yaptığı gibi tersine giymiş. Kürt yemekten sonra gelsin. Biraz da karakolda dururum. Benim o kadar derin işe aklım ermez. Hep içmekten. iftihar etmeli. Karı bana kızıyor. birkaç yudum su içti... midem kabardı. tahakkuku alınıyor.. Hesaplara öğleden sonra bakarız.. ben bu hesapları.... Dış kapının nöbetçi gardiyanına çıkıştı: Sizde adamlık yok mu? Gübrenin içinde oturuyorsun! İstanbullunun koluna dokundu: Ben tanığım! Suçüstüne giriyor.. vesika veriliyor... Sen eve git. — Hükümetin parası üzerimde geziyor. — Eyvallah.. Bakalım nasıl ifade veriyor? Dışarı çıktılar.. Vakit geçti.. işine bak. Dün gece. Şapkasını aldı... Fırıncı gelirse senetleri imzalat. Topal Sefer'den su istedi. — Aldırma... Dün geceyi hatırlar hatırlamaz öğürdü . Yengeme selâm ederim. — Gelsin aldırma. Kapıdan çıkınca tekrar yanlış koyup acele acele yürüdü. maaşı olduğu gibi yatırdım... Su gelinceye kadar pencereden dışarısını seyrettiler. Zile birkaç kere vurdu. Kötü bir şey olsa müsaade ederler mi? Mademki resmen defteri tutuluyor... Bizim şeriatimizde zina eden kadın taşa gömülecek. Köşedeki mahpushane bakkalı 'Abu efendi' henüz dükkânı açmamıştı. bir yere ayrılmasın... — O. Şuraları süpürtmeli... Saatin doğru mu? — Doğrudur. Eğer bu derde ilâç olsaydı. kurdelâyı sağa getirmişti... Mücrimin sevk paraları. oraya atılmış bir eski paçavra yığını gibi oturuyordu.. Baba yüreği dayanamamıştır. Alâ! Vakit gelmiş. Zaten arada sırada beş lira beş lira kaçırryorum. Masadaki kâğıtları karıştırdı: — Sabahtan beri bir şey yemedim. bir de tahta kapı vardı. — Doğru değilse. Hem kerhanede kızım var diye adam utanmamak. Ben gidiyorum. görürsün... Saat kaç? — On ikiye on var. Senetleri yazdın mı? — Yazdım.. idare. Ali nerde ulan? İstanbulluya döndü: Söyleyiver.. Ben kerhane iyidir demedim. Ben artık Adliyeye gitmeyeceğim. takibat tahsisatı.. Öğleden sonra beni arama. Yahu! Bu ne pislik. hiç değilse Müslüman diyarında orospuluk kalmazdı. Belki müddeiumumi de gelir..

..İstanbullu. her tarafında sıcak sıcak çarpıyor.» demez mi? Şuna palaskayı çeker misin! Töbe yarabbi! Yanına bizim Salih efendi bindi. Yahu! Vurulmuş insanla vurulmuş kuşun hiç farkı yok.. Başmüddeiumumî. İnsanları. Namert arabacının talihi var. cezaevi karakoluna girinceye kadar gözleriyle takip etti. onu. kızın ne günahı var? Sen bir hayırlı baba olsan kızın orospuluğa düşmez. Öyle deme. Sorgu hâkimi «Oğlum! Kanunda biraz soluk olsa. siz hepiniz gâvursunuz. Kendi namusunu bilmeyen elin namusunu nereden bilecek!. Adamcağızın şaşkınlığından istifade ederek ifadeyi aleyhinde tutmuş. cinayet hakkında hep acıklı havadisler duyuldu...» Malatya'nın zenginleri biçare babaya avukat tutacak olmuşlar. Katille beraber olduğu için gardiyan Abdullah'a kızıyor. «biz para kabul etmeyiz! İcabında davayı bedava göreceğiz» demişler.. O sıra... Kızın babası askerdeymiş... Eğer burada ceza verilecek olursa Ankara'ya gidecekler. İçini çekti: Müşküldür Onbaşım! — Pekâlâ! Şimdi daha kolay oldu? Allah belâsını versin! Ulan.» demiş. «Ne olacak! Bacısı metres hayatı yaşıyor.. Ben seni mahpus damına bile tıkmazdım. Sorgu yargıcı der mi der! Beş vakit namazında. böyle seyrederken. Askerden gelince... bu sözleri hep ona karşı söylüyordu : — Haklı mıyım Abdullah? — Haksızsın Onbaşım! Herif ne yapsın? Öyle deme.. Bizim o taraflı olduğundan ben bilirim.. iyi yürekli bir adam. Arabaya attım. Gidip geliyor. tanısın tanımasın. «Kezban! Kız Kezban!» dedim..... Namus işi tevatür müşkül. Kızın kolunu tuttum... Bereket kan kesildi..... müdürün ağzıyle çıkışıyordu: — Sizde adamlık yok mu? Biz gübrenin içinde mi oturacağız? Getir şuradan süpürgeyi. Nöbetçi gardiyan.... Temyiz mahkemesine. Yüreği sanki vücuduna yayılıyor da. Sen belâya bak ki beyim İstanbulluya döndü: Arabacı «Döşemeler kan olursa. Yüreği gibi. İki tanesi. Namusunu temizlemek için. Kızın gözleri kapalı. Katili alnından öpmüş.. Namuslu bir adamdır. Kürt değil mi kesmeli sizi.... taymcı topal Sefer'e. Kızının kötü yola düştüğünü duyar duymaz. adam vurur mu? Yahu.. Hani bir şey kaldırmak istersin. Yalnız.. cezaevi karakol kumandanı Aziz Onbaşı.. Fıkarayı kucağıma aldım... «Şu anda ne düşünüyor acaba?» diye merak etmek âdetiydi. Akşama kadar.. Namus meselesini Allah kimseye vermesin.. Ramazanları büyük camide Mevlit bile okuyor ki karılar ağlaşıyor.. büyük bir öfkeyle bağırıyordu : — Pezevenk! Eli kırılsın deyyusun. Temizle şuraları. Rabbim Müslümana böyle belâ vermesin.. Savcı gelecek... Ağır bir şey! . tek başına ve şiddetle katilin karşısına çıkıyordu.. Müdür katilin tevkifiyle uğraşırken Onbaşı bir araba çevirip kızı hastaneye yetiştirmeye çalışmıştı. Kezban'ı.. Avukatlar. Lâkin başgedikli kadar bu dünyada gaddar herif yoktur.. yemin etmiş ki... Kolu da yüreği gibi atıyor.

Hâşa! Beyi duymadın mı? Ayeti Kerime ne buyurmuş? — Ayeti Kerimeye sözüm yok!. Ortalık temizleniyor. Sertabibe teslim ettim.. Yüzon lirası çıktı. sen onlara hep «Bacım» dersin. «Muzur insanın katli vaciptir» diyerek sana bir de Kur'an lafı söyler. — Gördünüz mü başımıza gelenleri? Tözey'in biraz çarpık duran burnu sanki bir misli uzamıştı. İstanbullu.. Bizim Abdullah derviştir. İnsana acınmaz mı? — İnsana acınır. Bizim yalanı artık işitti mi.. Velâkin sen gaddar bir herifsin. Abdullah. Makbuz almasaydın para yanardı. Bir de makbuz aldım. Abdullah ikisine de şaşarak baktı: — Siz şimdi orospuya acıdınız mı? Diye sordu. Makbuzu bölük komutanına verdim.....Dişlerini sıkar adam. alâkayla uzandı: — Bak burasını iyi yapmışsın Onbaşı.. demirlerin arasından uzanıp kendisini bekleyen kızların ellerini birer birer sıktı: — Geçmiş olsun hanımlar! dedi... güneş.. — Neden ulan gardiyan? — Gebermesi kendisine de iyi.. Sesi de adamakıllı pürüzlüydü. Şoför Faik başgardiyan odasından istanbulluya seslendi.. babasına da iyi. işitmedi mi bilmem. — Eksik olmayın.... — Duydun mu beyim? Şuna bak!. İstanbullu sözü değiştirmek için sordu : — Parası var mıymış? — Evet.. Elleri kırılsın. «Temizlik imandan» demişler. istanbulluya dargın başını salladı: Bir ağladım. Ondan daha uzun boylu. Adam orospuya «Bacım» diyemiyor.. Gardiyan Abdullah.... Birdenbire cevap veremedim. «Merak etme. — Duydum Onbaşı! İstanbullu kederle güldü: Fazla sıkıştırma... Allah yalanı sevmez. kardeşim?» dedi. Keşke ben de deseydim.. Gürültü. Adı üzerinde.. Onbaşı cevap verdi: — Acıdım elbette. Sabandan beri ağlıyorum.. daha şişman ve daha güzel olan Ayşe korkuyla arkasına baktı : — Hadi Tözey gidelim. Orospu insan mı? — Ya insan değil de nedir? — Orospu. derin bir hınçla içini çekti: — İyi olmuş. toz toprak. Baktım ki ruhunu teslim etmiş. Ortalık temizlendi. Eğildim de neden sonra.. anladınız mı? Yetişip türemiyesice! Nasıl kıydı kızıma?. İşte öyle gayrete geldi.. — Dur biraz. Benim kızımdı.. bir ağladım. Halbuysa bey.. Araba hızlı gidiyor. — Sen sus. Nefes gibi konuştu: «Ben ölür müyüm. Dilimin ucuna «Bacım» lafı geldi. sen bu yaradan ölmezsin!» dedim. Sen gaddar bir herifsin gardiyan! — Ben gaddar değilim. — Nereye gidiyorsunuz? .

. — Kaç para eder.— Komiser bekliyormuş. Vallaha.. Tözey. Tözey somurttu : — Yalana bak!.... Karanlığa kalacağız.. Komiser bize öfkelenir.. Sizden mektup almayınca Tözey kuduruyor. Daha getirmediler. Aşmalı namussuzu. — Umurumda bile değil. Sakın ona istida yazmayın... Üçüncü kız. Sen de bir şey söyle canım! — Ne diyeyim kardeş? Geç oluyor. idam vermezlerse. ölümü öp.. Canı bir şey istiyor mu diye sorduruyorum.... Artık ağalık sizden. Ben mektup için mi kızıyorum? Çamaşırlarını yollamıyor. Görmeden yetişmek Allahın işi. Yazmayacaksınız öyle ya? — Yazmam. Herifi getirdilermi? — Hayır... Birisi yetişmemiş. Bedavadan yatmayı bilirler.. Cadde boyunda adam öldürüyorlar. Şoför Faik'in dostu. Nerdeyse ağlayacaktı. şoför Faik'in dostuydu. Kocaman vücuduna ve bir tuhaf bakan mavi gözlerine o anda hiç yaraşmayan bir kederle içini çekti. Gel buraya Ayşe...... Bizi de vururlar diye. — Malatya'nın genel birleşme evi'nde bunlar dört tane birinci sınıf mal'dı.. Bize etmediğini bırakmıyor. 'Acele gelsinler' dedi.. Size hepimiz ricaya geldik. Omuzunun üzerinden başının bir hareketiyle karşıdaki bakkal dükkânım gösterdi: Baksanıza Bekçi Hasan da beraber.. Ayşe lafa karıştı: — Görmemiştir.. rakıyı bir hafta yasak ettik. Karakola bu mesele için gidiyoruz. Korkuyoruz.. .. En kötü koğuşa kapanacak. Haydi söz verin.... İstanbullu dördüncüleri olan Münevver'i sordu. 'Allah razı olsun' diye karşılık veriyor. billaha mahkemelerde adalet yok. îdam vermezler ama cezası ağırdır. Biz evde. — Allaha canım kurban olsun. Çiğ köfte ister misin? Şoför Faik damağım şaklattı: — Hastaya çorba sorulur mu? Sesini alçalttı: Çiğ köfte yalnız gitmez.. Tembihatım var. Aşmalı!. Bekçi tenbihli.. göğsünü sarsarak güldü: — Mektup yaz ağabey. — Başgardiyan nerede? Çağırın şunu bana.. Bak istida yazarsan.. Kızın ötesi berisi meydanda. Beğenmiyor musun? — Elbette beğenmiyorum.. Size de şeker gönderirim.. — Aklın fikrin rakıda. Kıza Mevlût okutacağım. — Evde bıraktık dedi. Komiser! Vay komiser bey vay! Bizim eve gelip boy göstermeyi bilirler. Sarhoşları içeriye almayacağız... 'Kızını vurana idam verirler' diye duydum... Bekçi Hasan yaklaştı: — Haydi Tözey! Komiser. doğru mu? — Zannetmem. — Cezası en aşağı onbeş senedir. Beklesin..

Kızları gören jandarma onbaşısı koşarak geldi... Mahpusa getirirler. Ben bindiğim kısrağı tanımaz mıyım? Yüreksiz kahpe!.. Küçük tombul ayakları tertemiz ve çıplaktı. — Doğru söyledi komutanım. «Pekâlâ oldu. Şunları bekleyelim.. Nalın giydim. herkeslere. — Şimdi Kezban'ın babası da iyi adam olacak. Bugün Münevver duymuş.. Yüzünün bütün güzelliği gülümsemesinden ibaretti. Mahpus bir adam. Allah geride kalanları da tez vakitte bu pis dünyadan kurtarsın!» dedi komutanım. Somurtkan durduğu zamanlar. — Selâm verip durma.— Aldırma! Katili döğmemiş bile. — Gene bir domuzluğun var.. Kızlar. — Doğru söylemiş. Rahmetliyi demek kıskanıyordu. Erkeklerin hepsini kesmeli. — Aferin. istanbulluya muhabbetle baktı: — Murat beyin ne suçu var.. sinirime dokunuyorsun. Oturduğu iskemleden kalkmak isteyen İstanbulluyu bir el hareketiyle şoför Faik durdurttu: — Hele otur bey. huysuz bir oğlana benziyordu. insan hiç ölmemeli. okşadı da. Nalınlarım güzel mi? Ben de senin gibi artık nalın giyeceğim.... mesleğine ait birkaç meseleden başka bir şey düşünmeye pek alışık olmadığı belliydi. Ayşe güldü : — Murat beyi de mi kesmeli? Tözey. (Buna tenezzül etmedi demek daha doğruydu. Çok çocuk doğurmuş genç bir kadın gibi her halinde bir yorgunluk vardı. Tözey ona döndü : — Hastaneye sen mi götür dün? Onbaşı. — Bizimki rakı getirecek. hazırol vaziyetine geçip selâm verdi: — Ben götürdüm komutanım! — Ne söyledi? — «Ben ölüp kurtuluyorum. Komiser bey geçen akşam benim odada Kezban'ın saçlarını okşadı. Kezban'm ölümüne sevinmiş.. Tözey cevap vermedi. genel birleşme evinin bekçisi Hasan efendinin önü sıra yürüdüler. «Sana bir dokunan olsa kemiklerini kırarım!» dediydi.. Ölmek kötü bir âdet! İnsan doyasıya yaşamalı. Mahpuslar iyi adamlardır.. Bütün emsali gibi. Gök gözlerinin içi gülüyor. İyi yürekli olduğu belli bir şey! — O ne yılandır ben bilirim. Herif namusunu temizledi.. — Söylerim ha! .. Hepsini. Aferin!» diyormuş. Bir adım geri çekilerek İstanbulluya boydan boya göründü : — Bak!.) Hiç de şaşırmadı..

Dünya namussuz olmuş. Cıgarayı hiç söndürmeyen tiryakilerdendi. Şoför Faik. seninki «Kısrağa dost gibi bak. hem de vakit buldukça iman tahtalarına.. Sonra mektebe öğretmen olunca. Yatıverdi mi. Demek karıya ayakta çalışmak makbul değil! O zaman on iki saate altmış kuruş verirlerdi. Bizi Tokma1 boyuna götürüp kurşunlamalı. «Sen bizi rezil ediyorsun! Al bakalım!» demeye gelir.. eski adamlar! İhtiyar reis de eski adamlardan olduğu için herif.. ikisi de hınçlarını alıyorlar. Abu dükkânı kapatıyor. Biz. sen bendeki iltifatı görme. Böyle yeni tıraş olduğu günlerde.. Kız.. Bak. Parasını kaptıran 'kazanacağım!' diye yutuluyor. yüz gram zeytinyağı alırdı.. görürsün.. Şimdi dükkânı kapatmakla meşgul olduğu için.. vaktiyle ne güzel bir delikanlı olduğu meydana çıkıyordu. siyah fötr şapkasını azametle düzelterek pencereye yaklaştı. Ben bu fıkaralara hep acırım. Rospuya Orospu kelimesinin ilk harfini daima yutuyordu.. Şunda. rospu kısmına acıyacaksın. Allah belâmızı versin! Kerhaneye düşüp sırtına entari giydiydi. Adamın hovardasından. dış lastiği. Fabrikaya. şöfer.. düşman gibi bin!» hesabı! — Yahu şofer! Sen kısraktan ne anlarsın. Ben şemsiyenin üzerinde üç kâğıt atıyorum. «Kezban hanım hele buyur! Kezban hanım bize merhaba yok mu?» Rospu kısmı parayı düşman gibi sarfeder.— Söyle. insaf etmez çökersin. kılı kıpırdamaz.. al parayı!» diyerek milleti soyduğun zamanları unuttun mu? — Kırk yıl günahkâr bir yıl töbekâr demişler. Borca bırakacak diye suratımı asardım. Aman. üç kâğıtçı Abu hâli var mı? Hele domuz! «Bul karayı. Bir mum alırdı. Biraz sakat olan sol kolunu her hâline bir azamet veren acayip bir şekilde sallayarak yürürdü. Benzin yağı. Töbe estafurullah! Aklına geldi mi? Geçen kış dükkâna her zaman uğrardı. Altmış kuruş yömiye! On iki saat ayak üzeri çalışacak. mintanının yakasından ensesine sokmuştu. — Ulan seni bir dinleyen olsa büyük camiin baş hocası beller. Tözey merhametli! Bir de kıza edepsiz derler. İçini çekti : Lâkin herif de haklı! Vurmasın da ne halt etsin? Kızı kerhaneye düşüyor. uzun kiraz ağızlığını yanan cıgarayla beraber. — Ulan. Besbelli. beyim. — Hem acırım dersin. Kıza çok acıdım. Yüreksizdir. İşte senin işin bunlar! Kısraktan biz anlarız. sertinden fenalık gelmiyor beyim.. Önünde adamı kes. idam eder. Kumarbaz da öyledir. Pis bir dünya! Cümlemiz rezil olmuşuz! Kezban geçen sene fabrikaya giderdi. sulu bankaya kasadar olmuş. direksiyon. — Kıza acıdım diye lafa başladı. ahmak şofer! Şoföre şofer diyordu : Ben iman tahtalarına çökerken de acırım.. Velhasıl iki ucu boklu değnek! Birdenbire ümitsizlendi ve o kadar süratle öfkelendi: Canım beyim! Şu dünya batacak bir dünya olmuş. dakikası iki buçuk lira! Şu halde karının yatkını makbul zamanımızda. — O başka. .. elini pantolonunun kemerindeki saat cebine attı: Abu! Hey madrabaz herif! Selâmsız sabahsız ne cehenneme savuşuyorsun? Hele gel! Bakkal Abu..

.. kızlar çarşıya giderken Kezban mahpusanenin önündeki çeşmede Cuma'ya kunduralarını temizletmişti.. elleriyle iskarpinleri yıkamıştı. karın altında kenarda beklerdi. bir demet maydanoz getir.. Sina cephesinde yaralanmış. Cigaran kalmayıverir. bir eski yatak çarşafının içinde o kadar yaşlı.. O sıralarda Kezban asker karısıydı. orospulaşırlar.. Bu gece rakı olmazsa. — İstemez beyim.» diye düşündü. Yak bakalım bir cigara!. «Çekil ulan! Yol ver!» diye elindeki sepetle amele Kezban'ın göğsüne vurmuştu. Aferin Abu!» İstanbullu bir cigara yaktı.. Seferberlikte. ikisinde de acıdığı için galiba! «Sahi! Dur bakalım!» istanbullu. Deminden beri Onbaşının gitmesini bekleyen jandarma Salih buna arkadaşları pek saf olduğundan «Salih Efendi» diyorlardı etrafını kollayarak pencereye yaklaştı.. Sen iç. iki ay evvel göğsüne sepetle vuran topal Cumalı. . Üçünüzün işi de 'bul karoyu. iki ay sonra Kezban'ın kunduralarmdaki çamurları temizlemek için — çömelemediğinden— yere diz çökmüş. biraz kendilerini yamalı bezlere kaptırsalar ihtiyarlık yakalarını tutar. Zaten bir paket cigara oniki sene yetmez ki. «Ümit orospularda. Aferin Abu! Feylozoflukta Mustafa Şekip'ten de.. topaldı. İstanbullu.Dükkâna girmeye cesaret edemezdi de yağmurun... Kezban'ı düşünüyordu. — Ben de içiyorum. Heybesini sırtladı.. âdeta yüksek sesle böyle söyleyerek sanki bir şeye hazırlandı. öyle bitkin görünmek amele kadınlara mahsus bir şeydi. — Yoook. beş kuruşluk soğan. kerhane hizmetkârlarından ihtiyar Cumalı. kerhaneye gittikten sonra da bu kızın yüzüne dikkatle bakmamıştı.. O zaman da. Abu ısmarlananları geitrdi. «Pekâlâ! Ayrıca cennet cehennem diye neden gevezelik etmişler yahu! işte insanlar öçlerini. Sen mahpussun beyim! — Aldırma. Sen iç.. Biraz şık olsalar. birbirlerinden bu dünyada kolayca alabiliyorlar! Aferin Abu! Dünya batacak bir dünya olmuş.— Sen uzatma! Şuradan yarım kilo domates. Başgardiyan Ali efendi biliyor. O kadar genç olduğu halde. Rıza Tevfik'ten de ustasın. mahpusluk fena çökecekti. geçen kış fabrikada çalışan (1) Tokma: Malatya'da bir su ismi.. Delik yün çoraplar bacaklarının yuvarlaklığını kaybetmişti. O zamanlar yüzünü hiç merak etmediğini İstanbullu hatırladı. ötekilerin karşısına gidenler yüzde yüz milyon zararlıdırlar. — Merhaba beyim! — Merhaba Salih efendi.. Bir gün. Düşünceli düşünceli dükkânı kapattı. al parayı!' ama seninkinde soyulanın yüzde bir kazanması ihtimali var. ilkbaharda. Korkunç bir şey! Bunların ne acayip talihleri var. Kocası 337'li imiş. Pis bir dünya! Eğer bütün bu olup biten işleri götürüp Tokma boyunda kurşunlayamazsak!. Yak hele. Kerhane hizmetkârlarından Cumalı...

Can gidince leş kalıyor. giymez giydirirsin. O da İstanbulluymuş. Şu halde huy dediğimiz de leşimiz olacak. Yallah! Can çıkınca adam ölür. uyku arasında 'Of!' çektiklerini duysan gözlerin yaşarır beyim. bir akıllı adam olsa da.. Vaktiyle askerliğini yaptığı halde.. Burnunu çeker gibi omuzundaki tüfeği iki kerre yukarı atıp düzeltti: Adamın ne zaman öleceğini bilmediği daha iyi. — İyi etmişsin... Alamadı.. Ekmek vesikası. Doktor kısmının yüreği katı oluyor. insan olsun. Arabaya Onbaşıyle beraber bindik. anlaşılan kan demek. şimdi ikinci defa ihtiyata çağırılmıştı. başına belâ olur. Kan sızıldı mı hayvan olsun.. — Evet. Namus işi müşkül! Bu kancığın da kocası askerdeymiş.Salih Efendi cigarayı yaktı.. Şu ölümlü dünyada en zor mesele namus meselesi. falan alacak. Doktor Hikmet! — İyi adamdı. Sen ölümü uzak sanırsın.. Bu kötü karıların nüfus tezkeresi olmaz mı? — Olmaz. tuz. Elâziz'de mahpusane bekledim. Biraz düşündü. işi tamamdır.. Mektubu okuyan adam. Tanıyor musun bilmem. Doktor kıza bakmadı bile. Taymcı topal Sefer içeri girdi: — Ne yiyeceğiz beyim? — Hiç bir şey yemiyeceğiz. Yüzon lirayı çantasına koymuş ki pazardan gazyağı.... İstanbullu kederle güldü: Huy canın altındadır diye bir laf ederler... Sen daha iyisini bilirsin.. Doktora teslim ettik. Tözey bize ilâç getirecek... öksürüp geçiverse.. herife de. Ben kıza da acıdım. Kızın çantasında yüzon kayme çıktı. Adam öleceğini bilir de ne zaman öleceğini bilmez. Sertabibe verdik. Elâziz'de bir doktor vardı. Çeşmeden ip gibi akan suya bakarak dertleşti: — Babalık zor iş beyim!. biz derinini bilmeyiz beyim. Gecenin yarısında. 'Gik' demeden gidiverdi. Sonra evlât gelir yetişir. Allah selâmet versin! Doktor dedim de aklıma geldi. Buraya iyisini bilenle.. Yorgun ve usanmış gözleri vardı... Bizim karakoldaki arkadaşlardan beş tanesinin karısı kaçmış. şöyle şöyle yerine gelince sevabına. Öyle ya. hiç bir şey bilmeyen giriyor.. — Ciddî mi? . Adam kısmı ne kolay ruhunu teslim ediyor. Vesikaları var. Babalık gayet zor! Yemez yedirirsin. ölüm arkanda gülü gülüverir. Oğlanların tütünü tepelerinden çıkıyor. O zaman da... Ben kur'a askerliğimi de candarmada yaptım. — Ciddî mi? — Bu akşam oruç tutulacak oğlum! — Pekâlâ! Ben yumurta aldım. — Ekmek vesikası mı? — İyi bildin. Ne dersin? —Vallaha... — İyi bildin Salih efendi! Ruh demek kan demek. Bir işin farkındayım. Ölümü göre göre herifler kanıksıyor besbelli! Çantasında nüfus kâğıdı zuhur etmedi.. — Acıdım fıkaraya. Can demek.

. Şimdi Tözey de gelecek mi? — Gelecek.. götürdü? Töze'yi görünce pencereye yaklaştı: Merhaba bizim Tözey! — Merhaba bizim Sefer. çıplak ayaklarında takunyeler. Faik yukarda salata yapıyor. — Daha temiz. Tözey giderken İstanbulluya parmağını salladı: — Dediğim gibi. galiba tabiî olmayan bir süratle soluk alıyordu. — Temiz olup olmadığını siz bilmezsiniz. — Anladım.. — Nasılsın? — Nasıl ne demek? Baksana bizi vurup öldürüyorlar.. yün çorapları elde. — Bâş üstüne. öldüren mi ölüyor daha belli değil. — Yarın çamaşırlarını gönder. Neden 'oh' çekersin vâlde? Biçare senin sürülerini mi sürdü. İstanbullu. Kezban'ın vurulmasına ne diyor? — Hiç! Ne diyecek? Ağlamış. abdest almayı sonraya bırakarak. mahpusaneye gizlice rakı verildiğini görmemiş oldu. — Başgardiyan nerde? — Koğuşlara ampul takmaya gitti. — Sakın aldırmayacaksın. — Allah kurtarsın Murat bey.. etraflarına bakınarak demirlerin arasından kâğıtlara sarılmış iki şişe uzattılar. Kelepçenin anahtarını bulamadıkları için ellerini edeple göbeğine bağlamış gibi duruyor. — Gelsin. Gardiyan Abdullah... Islık çalıyor keyifle. Gidi deyyus! Türeyip türemiyesice. Tözey yürekli bir karı. — Allah kurtarsm ağbi. Sırtında düğmeleri çözük yeni bir asker ceketi. Evi yıkılasıca. bunları kıl şalvarının derin ceplerine sokuverdi. ben bilirim. — Bâş üstüne. ayağında lâcivert çulâkiden bir külot pantalon vardı. — Allah kurtarsın hepimizi. Kerhane bekçisi Hüseyin efendi. Geçip gittiler. Ölen mi ölüyor. — Elbette ağlar.. Sen imdada geliniyorsun. eline sağlık. Pezevenge sakın istida yazmayın... koşa koşa geldi: — Geçmiş olsun Memet! — Eksik olma.. tabancasının kılıfını ilikliyor gibi yaparak. Halbuysa Ali efendinin karısı oh çekiyor. bir müddet Tözey'in takunyelerinden çıkan tahta gürültüsünü dinledi... Assınlar namussuzu. Ne verdiler? . Domuz şoför. Katili cezaevine ortalık kararırken getirdiler. Tözey ve şoför Faik'in dostu.— Evet. — Allah kurtarsın şekerim.. memur olması hasebiyle.. Tözey iyi karıdır. — Hepimize Allah imdat ede.. Sefer.

.. Abdullah bir yere tutunmak istiyor gibi İstanbulluya baktı : Kötü yerde olduğunu söylemedin mi? — Söyledik. Bir rahat nefes almak. zaten yüzünde başka bir yere insan dikkat edemiyordu.. Bu gidişat. sardığı cıgarayı katilin ağzına koydu : — Abdullah iyi söyledi Memet dedi. Mahpuslara yemek getiren kadınlar ve çocuklar.. Sen haklısın bey. Öyle değil mi beyim? İstanbullu başını salladı: — Fazla vermişler. Bedavadan bir temiz. kelepçeyi ilk defa taşıyan insanlardaki bu hareketi iyi tanıyordu. Taymcı topal Sefer. Görürsünüz yıkılır bu devran. üzerlerinde incecik kırmızı damarlar bulunduğu görünüyor. Korkma. «Temiz et. büyük kapının demir parmaklığı önünde ses çıkarmadan toplanmışlardı... Zulm ile âbâd olanın âhırı berbâd olur. müdahale etti: — Bırak çocukları... sanki kelepçesi alınınca sözünü dinlemeden yürüyüp gidiverecekmiş gibi telâşla söylendi: — Hemen vurursunuz! Şimdi ne oldu? Onbeş sene.. İstanbullu. hafif tahriki yok mu? — Bilmem.. Zaten bilmeyen mi var? — Öyleyse. bir nekahat! Yüzüne birdenbire bir yerden ışık vurmuştu.. Asker ceketiyle zararsız ve merhametli bir köy bekçisini hatırlatıyordu. Mutlaka temiz edeceksin. Yat bakalım eşek cennetinde. para almaz.. Temiz nasıl edilecek? — Temiz etmeli elbette.. Katil bileklerini oğuşturdu. Fakat açmadan evvel. Gardiyan Abdullah çoraplarını tekrar masaya bırakıp kalabalığa çıkıştı: — Kapıyı kestiniz.. Zaten sen gelmeden «onbeş sene verirler» dediydi. Elmacık kemiklerinin pek çıkık olduğu. . Ağzına demin taymcı Sefer'in sıkıştırdığı cigaranın dumanından kurtulmak için bir gözünü yummuştu.. Onbaşı içeri girdi. Onbeş sene mi? Yanlışlık olacak.. — Dedim. Namus meselesi yüzünden. Bunun ağır tahriki..» dediler. — Kerhanede deseydin. Milleti nereye sürüyorsun? Yemek getirmesinler mi? — Ben nöbetçi değilim Başefendi. Hak seninle beraber imiş. Allah akıl vere. Murat bey dayansın lâyihaya...... Şunun üstünü ara!...— Onbeş sene! — Yok canım! Ne mümkün! Sen yanlış anladın mutlaka! Aman bey!. Hani müddeiumumi alnını öptüydü. Sana beş sene ceza yeterdi.. Başgardiyan Ali efendi. bir vakit böyle kalmaz. Gardiyan Abdullah çoraplarını masanın üzerine attı: Bu nasıl iş beyim? Hem de namus uğruna.. Anahtarı hışımla kelepçenin küçük kilidine soktu. Hani avukatlar bedava müdafaa edeceklerdi. bizim bey yazar.. Aldırma. İşte bizim Murat bey sana bir temiz yazıversin. Geri! Candarma sür şunları.. Demirden kalan soğukluğu daha doğrusu pisliği hemen temizlemek arzusu. Temiz bozar.. Zorlu yazar....

Memurlukta ayıp yok! diye güldü. 'olmaz' mânasına başını salladı.. Diğer yemeklerle beraber. Sırtında çok eski. getir dedim. Boynunu bükmüştü. Zaten kimse vazifeye bakmıyor. Yani «karım» demek istiyordu: Biraz diyeceğimiz vardı. Masanın deliğine sokulu şişi Abdullah pilâvın içinde sağdan sola. birisine sertelirken. Sen askerlik ettin. Ara şunu! dedim. Yetmiş kuruş.. Ali efendiye danışalım.. Sende hamiyet ne geziyor.. haysiyet kırıcı bir yüz buruşturması ile konuşurdu. Katili. Defol. Bu işi zevkle... soldan sağa gezdirdi. parmakladı.) Paraları saydı. Apış arasına da hafif bir yumruk indirip Memet'i üçüncü defa zıplattı. Tabağın kapağını kaldırdı. kızını al' demişler. Kolları üstten ve alttan sıvazladı. kâğıtları masaya koydu. — Bilmez miyim!. haydi yatak getir.. Yorgan getir. Vazife. Kadına kürtçe bir şeyler söylüyordu ki başgardiyan Türkçe bağırdı: — Bir pilâv yapar getirirsiniz! Yahu. Adamın kuşağını. Ağlama pis karı! Evvelâ ağlanacaktı. Bulgur pilâvı. Lâkin çocuklar gelmiş. Masaya çorapların üzerine bırakıp omuzlarını tuttu. Fakat Başgardiyan bir göz işaretiyle ayakkabıları göstermişti. topukları . gözlerini tavana diker. mıncıkladı.. Kızı öldürttünüz. hattâ ihtirasla yapardı. Abdullah bezi çözdü. Cüzdanın tekrar cebe koyulmasını sabırla bekledi. iki adım gerileyerek durdu. Burası mahalle kahvesi değil. — Yatak. nefretle. Memet'e aşağıdan yukarıya gülümsedi: Kusura bakma Memet. Ayrı ayrı açıp baktı.. yeni gelenin karısı da içeriye bir çıkın uzattı... Abdullah yemenileri çıkarttırdı. — Hani nerde? Dur. 'Anasına bak. Bizde fazla yatak ne geziyor. Nihayet İstanbulluya dostça gülümseyip bir iskemleye oturdu.. — Para ne geziyor Ali efendi.hasta mı olsun! Koş. Terden siyahlanmış yün çorapları da elledi. Başgardiyan Ali efendi. Evirip çevirdi. Her vuruşta Kezban'ın babası bir kerre sıçramıştı. demir kapıdan içeriye soktular.. rengini kaybetmiş bir yatak çarşafı. herif burada betonun üzerinde mi yatacak? Şimdi. Yoklaya yoklaya takip ederek beline sarıldı. Dur.— Nöbetçi olmak mutlaka lâzım mı? Arkadaş arkadaşa yardım edecek. Tabanlarını yere vurdu. Şunu görüyor musun beyim? Hep kabahat şu rezilde. (Halbuki okumayazma bilmiyordu. çıplak ayaklarında.. Abdullah «lahavle» mânasına başını sallayarak aramaya başladı. Herif içeri girdi.. Yine öyle yapmıştı. Bacakları da kollar gibi aşağıya kadar sıvazladı. Bir de tahta kaşık. iki tane kuru soğan. Evvelâ kasketi çıkardı. Kadın. Tekrar bağladı. çok yamalı. Ayrıca koltuk altlarına yumruklarıyle birer darbe vurarak oralara sert bir şeylerin gizlenip gizlenmediğini aradı. Paran varsa harçlık ver. — Dur hele. — Bir şey yok! dedi. Sıra cüzdana gelince. Ali efendi.. Cigara içer mi? Cigara getir.. yemenilerin içini parmağıyle araştırdı. Sonra sırtına bir şamar indirerek 'yallah!' dedi.. Bilirsin.

Yasak edilmiş bir şeyi. geniş kol hareketleriyle edepsiz bir gürültü halinde yuvarlanıp gittiler... başlarında pamuk kırıntıları. Bu da bir çeşit mahpusluk. işte midemi kızdırdı. Hoş. Berikiler oniki saat ayakta durmaktan. Daha sonra paytonlara kurulmuş büyükler.. bir acayip kibri vardır...tamamiyle aşınmış nalınlar vardı. Bayrak titreyerek iniyor. ötekinde çalı süpürgesiyle harp zamanının kadın çöpçüsü. kapları omuzlarında ekserisi çocuk arabaları sürerek memur karıları geçmeye başladı. O zamana kadar ziftlenir. yüzlemezler. yemese de bir şey lâzım gelmez. Süngüler takıldı.. meyhane samimiyeti ile bağlayan biçare bir kibir. şurada yediniz! Mahpusta rakı içmenin keyfi yoktur da. Karakolun bayrağını indirmek için Onbaşıyla üç jandarma direğin önüne geldiler. Yüzüne kapattığı eli kir içindeydi. İstanbullu da mırıldandığı şarkıyı kesti.. İstasyon caddesinden ameleler geçiyor. amelelerin... boz entarili kadınlar.. İstanbullu. Şoför Faik öteki pencereden sordu : — Neye güldün beyim? . önde baba. mezeleri şimdilik duvara dayalı küçük masaya hazırlamıştı. Başgardiyan artık tamamiyle öfkelendi: — Ne durdun? Sen lâftan anlamaz mısın? — Kabı. Kızı yediniz namussuzlar.... kaşığı geri versin! — Hangi kabı? Pilâv kabını mı? Hiç şunda akıl var mı? Herif pilâvı eteğine mi boşaltacak? Defol! Yıkıl huzurumdan.. sarhoşları sürükleyen atların bıraktığı şeyleri topladı.) Şoför Faik.» Dışarıda akşam olmaktaydı.. ötekileri gündüz ölü gibi uyumaktan yorgun. boz mintanlı erkekler. Birer fincan içiyorlar... memurların farkında olmadan. Amele aileleri..» «Dışarıdaki gibi... Tıpkı dışarıdaki gibi. Fıkarayı. Affı. (Ama doğrusu gardiyanlar ekseriya farkederler de. Cigara daha tatlı.. üçüncü fincandan sonra yine aynı şeyleri düşündü : «Rakı dünyada mahpus olamıyor. bayrağın. İki işçi delikanlısı golf pantalonlarmdan gençlik teşkilâtına mensup oldukları anlaşılan iki çocuk dimdik durarak selâma iştirak etti... Yatağı getirdiğin zaman alırsın. Rızkını tamam aldı.. ağızlarına birer lokma salata alıp. Biraz daha genişçe. Biraz daha büyücek tabiî. îki yanında iki küçük çocuk sanki yalnız kirden ibaret iki acayip mahlûk trahomlu gözlerine konan sinekleri koğmaya bile lüzum görmeden duruyorlardı. şahsî veya nakdî kefaletle tahliyesi kabil olmayan bir mahpusluk.. İşten gelenlerin de. Onbeş senelik rızkını. İki payton dolusu sarhoş. birkaç kişiyi atlatarak yapmaktan gelen ve arkadaşları birbirine o ana mahsus.. iki adım arkada ana. Sonra sekiz yaşından onüç yaşına kadar kızlar ve oğlanlar.. işe gidenlerin de üzerlerinde. beraatı.. işten çıkanlar da. Esas vaziyeti alındı. Saçları biryantinli ustabaşı muavinleri. pencerelerin önüne koydukları iskemlelere basarak dışarıya bakıyorlardı. işe gidenler de aynı süratle yürüyorlardı. Bir elinde yarım tenekeden saplı kovası.

Çöpçü karı kim biliyormusun? — Ne bileyim? Buğdayın kilosu yüzotuz kuruşa çıktı. kavaklara konup kalkıyorlardı. — Kezban'la yattın mıydı? Doğru söyle. baş yok. Şoför Faik içini çekti: — Doğru bey. Dost tuttu. Adıyaman ahalisi olduğu gibi şehre dökülmüş.. Geçen gün ömürdendir. — Kerhaneye düştüğü zaman sen dışardaydın. Allah belâsını versin! Birer fincan daha içtiler..) Dışarıda. başka türlü yaşamak olduğuna akıl erdiremediğinden şükreder. Üst yok. Açlıktan. Görürsün. Haline şükreder. Kargalar. Burada mahpus yattı. 'Kızım' dediğini duymadın mı? Sonra da biz içeri düştük.. Tekrar iskemlelere tünediler. mavi sis parçalan gibi kala kalmıştı. Yukarıya aldı.. Adıyamanlıdır.. Feleğin bir kuşu var. aklı erenlerin omuzunda... Anası sarhoşları çeken atların gübrelerini temizlemeye. — Dışardaydım ama. Para verdi. Tırnağı demirdendir. Birbirlerine kederle gülümsediler. Git sor. tek başına kırmızı gökte yüzüyordu. — Kim dostu? — Ismetpaşa'dan bir Hüseyin var. Oğlu vatan müdafaasına... — Artık orasını bilmem. yanmış kâğıt parçaları gibi. bir kerre bizim kaltaktan göz açamadım. Şoför Faik. Canlı cenaze. İçine beş elma koy Birini dişle yolla! — Yaşa şoför! Kesme arkasını. güzel sesiyle hafiften bir türkü tutturdu : — Mendilin işle yolla! Ucun gümüşle yolla. Senin Tözey acıdı... burasını hiç tutmayan yüksek bir rüzgârın içinde simsiyah savruluyorlar. — Kısmet olmadıydı. Sonra karı ilk düştüğü zaman kenef gibiydi.. — Adıyamanlı falan değil. yetişemedik. Bizim Memetçiğin anası. Alt odalardan birisinde pis. Dur hele. (Pencere insan boyu hizasında yapıldığı için iskemleye çıkmadan dışarısını görmek ka bil değildi.. Kızlar bir ekmeğe uçkuru çözüyorlarmış. — Şu dağlar kömürdendir. Hukumat Hüseyin Hükümet kelimesini Hukumat diye söylüyordu. sünepe geziyor. biteviye akşam oluyor. — Bileceğiz.— Dünyaya güldüm.. sırıtmasını öğrendi.. uykusuzluktan avurdu avurduna çökmüştü... — Çöpçü karı da yaşıyor mu? — Vızır vızır. . Kezban yürümesini. — Şu mavi mantolu bayanı gördüğü halde.. İngiliz adasına benzeyen bir bulut. Aklı ermeyenin çoğu..... Şehirde ağaçlar pek sık olduğundan akşam yemekleri için yakılan ateşler kerpiç bacalardan çıkar çıkmaz dalların arasında. Fabrikada çalışanları görüyorsun. Sen onu bileceksin. — Nesi var dünyanın? Millet işte yaşıyor.

.. Duvarda boydan boya Cumhuriyet gazetelerinden kesilmiş renkli haritalar. Burası kendi odası.. paslanır diye koymazsın. Böyle gelmiş ama. Çörçil'in sözüyle : «Bir hedef ya boğazınıza sarılmıştır yahut ayaklarınızın dibindedir.. Bu odada yalnız yatıyordu.... İyi çocuktu.... kapıya demir takmak yasak!. Balkanlar. Kapının karşısındaki köşede şair Nâzım Hikmet'in yağlıboya büyük portresi.. uzunluğu yedi adımdı. hem yemek. — Pekâlâ! Bak ben ne düşünüyorum : Şurasını mutlaka kız mektebi yapmalı. hem çalışmak için büyük bir masa. İstanbullu.. İstanbullu : — Yazık!. — Yağma yok. Pencereden indiler... dolabın üstünde iki gözü kitapla dolu. Haydi sofrayı kur. beş günlük kurumuş çiçekler. miyop olduğundan fazlalaşan karanlıkta gittikçe bir şey görmemeye başlamıştı... — İnşallah.. Bir yerde.. — Acımaz mı? Ben bile acıdım.. — Rezil kısmını nasıl zaptetmeli? — Rezil kısmını mı? Rezilliğini dünyadan sürüp çıkararak. Acımıştır. Bu dünya. fakat inadına içmeden odada «volta vurmaya» girişti. Sefer içeri girince havayı sevimli bir hayvan gibi kokladı: — Kokuyor beyim! . Boynu altında kalır. bir çay fincanının içinde dört. dedi... boyasız çam tahtasından kitap rafı. Elleri pantalonunun cebinde... Kilit yasak. müsvedde kâğıtları. — Kimi kalaylıyorsun bey? Kızın babasını mı? — Yok canım! Şurayı yapan mimarı. Kelepçe yasak. dışarı çıkıp aşağı seslenerek topal Sefer'i çağırdı. Nahiye müdürleri belki misafir gelir. Pencereleri yıktırmah boydan boya her taraf cam olacak. görürsün.. Bu nasıl bir mimar? Pekâlâ! Haydi diyelim ki sana pencereleri yüksek yapmanı emrettiler. Adamı bağlamak yasak. Bunların üzerinde hikâye ve romanlar için not dosyalan. Ortada. böyle gitmez.» İstanbullu yavaşça.. Sağ köşede bir dolap. Hele içelim. tekerlenir.. Uzak şark ve kurşun kalemle çizilen hareket mevkileri. Dünya sanki burada nefesini kesmiş.. Demir yasak. Tavanları bile buzlu cam olmayacak. — Hele iç bakalım bey.. Anladın mı şoför? — Hayır beyim. böyle gider. Hepsi yasak.. Kapı aralığı da sayılırsa genişliği sekiz.— Bildim. Hepimize yazık. Bunun altında kızıl ordunun kadın birliklerine mensup bir süvari resmi. Baskın bekliyor. Yazık. Çabuk olalım. Bir silkinecek. Stalingrad'da henüz döğüşülüyor. Alman ordusu Vladikafkas'a inmiş... Camlı köşk gibi.... Planı çizerken yüreğin titremedi mi? Ulan namussuz desem. «Allah belâsını versin!» dedi.. Pencereye... Bir davranacak. canı cigara isteyerek. Sol köşede portatif karyolası duruyor.. Libya. istemeyenin gözü kör olsun! Şoför.. Elalemeyn tehlikede. Birdenbire arkasında elektrik yandı.. şuraya oğlunun üç tekerlekli ve lespitini koyarmısın? Çürür.. Şark cephesi.

—ameliyat yapan bir operatör gibi Onu şimdi neden operatöre benzettiğini İstanbullu bir türlü anlayamadı cigara sardı. — Neden ağlıyor? O da mı acımış. Fakirdi ama gönlü zengindi. Ne tarafa düşer! Bir kerre onu sor!» diye bağırmış. Yalancı şahitlere hakim yemin verdirirken zıplayıp kalkmış.— Koksun oğlum! Gardiyan kısmı... ikisi yabancıydı.. Müdürler yemeye buyur ettiler. — Yak bir cigara. 'namus' sözüne gülümsedi: — Efendiler! dedi. Yabancılardan bir tanesi de izmir eşrafından Rıza beydi. Rakı vereceğim ama koğuşta kokar.. Boğulacakmış. istanbul tevkifhanesinde bir kurt Musa ile beraber yattık. Sonra kapıyı ardına dayadı. Ağlayan babanın tesirine kapılmıştı. İçi almadı. «Namus dedikleri hangi köydür.. insan bu dünyada namusu için yaşadığından. — İstemez... — Herif ağlıyor beyim! dedi. — Nöbetçi gardiyan kim? — Banazlı Hacı! Geri kalan rakıyı acele acele içtiler. İstanbullunun verdiği cigarayı kulağına koyup kendi tabakasını çıkardı. Sefer. Masa örtüsünü savurarak her zaman yaptığı gibi rakı kokusunu dışarıya kovaladı. — Babası mı? — Babası!.. Ağlıyor. — Hep acıdık.. Nahiye müdürlerinin koğuşuna... Karnın aç mı? — Aç değil.. — Bilmem. sesini mahsus tatlılaştırdı: — Dünyada.. Nahiye müdürleri dört taneydiler. mahpusanede entariyle dolaşan yerli meslektaşlarını ayıplıyordu. paçavra yak. Her gün tıraş oluyor. Müdürler oturmaya gelecekler. Yemek yiyememiş. Adamcağız ağlıyormuş.. Biz rakıyı çabuk bitirelim. Bu herif bu cezaya dayanamaz. idam altındaydı. İşte o sebepten ben dil inkılâbı ile ne halt etmek . tabiî. — Öyleyse. Ben şu kıza acıdım. bir iki gazete koyarak yaktı. İstanbullu. namus var. Lâkin akıllı adamlar için. Ali efendi yemeye gitti mi? — Gitti. Sen şurada biraz kâğıt... — Namus yok mu dünyada? istanbullu. Köylüden toplanan hükümet hissesi buğdayı aşırıp satmaktan mevkuftular. Bir şey anlamaz. Namusçularm yanma mı? — Hayır. Anason kokusu kaybolsun. Yerliler zengin ailelerin çocuklarıymışlar. Yirmi beşlik tütün içiyordu. ikisi yerli. — Hangi koğuşa verdiler. beton döşemeye biraz pamuk. Bütün mefhumlar akıllı adamlar için var. Onlar yemek yerken Sefer. Söz söyleyemiyor. Abdest alıp namaz kılmış. ömründe rakı içmemiştir. fıkara olduğundan. Hukukta okumuştu. Büyük bir ciddiyetle.

Bir bu. Kahveye çıkamazsınız. Bunda sizin de benim de hissem yok mu? Orospuluk tek başına icra olunur bir zenaat değildir. O da öyle söyledi.. mecmuu dünyayı tutar. Halbuki kan. Bu işin ustasıyız.. İşte oraya gelmek istiyordum.. Bir tek orospuya. babana yahut kocana söylerim. Şu halde. Kızı karıyı ve bizi mahalleden alıp istediğiniz yere götürebiliriz. Evvelâ zordur.. Benim gibi buradaki üçyüzelli mahpus da tanımıyordu. — Biz erkekliğimizle sıkılırsak.... Siz sağdaki komşusunuz. — Aklıma şöyle bir şey geldi Rıza bey.. — Anlatayım: Komşumuzun kızı.. — Tamam. Camiye gidenlerden. Bir de Kezban'ı vurmak neyi halleder? Kezban'ı vurmak. Namuslu insanlar. Hâşâ huzurunuzdan. mevlüt okutanlardan. Evvelâ zor olduğuna mutabıktık değil mi? Öyleyse fena halde utanır. Lâkin orospuluk mutlaka iki kişi ister.. Bununla öğünürüz. ne kadar orospu olursa olsun ilk defa gördüğümüz bir kadından sıkılır mıyız? — Sıkılırız. Belki tek başınıza her şeyi yaparsınız. İşte namusu temizlenmedi. Utanmak da elbette mutlak ve ebedî bir şey değil. Bir müddet sonra size döndü.istediklerini anlayamıyorum.) Bu oynak kız bana —ben soldaki komşuyum— göz ediyor. ben olsam. onun yabancı bir adam önünde soyunması daha zordur değil mi? — Tabiî. (Komşu misâldir.. Zina nasıl vuku bulur? — Orası doğru..... evvelâ zordur. benim talip olmamdan ziyade. Lâkin bizim konuştuğumuz kerhane meselesi!. Yumuşak davranıyor... Durun daha baştan başlayacağım. Şimdi bedin. — Bütün bunların kötü olan kadınla suç ortaklığını anlayamadım.. kızınız kerhanede.. kadın elbette bizden daha utangaç olur. şu zenginlerin kızları hiç mi kötülük etmez? Kadınları hiç mi hovarda taşımaz? Neden hep fıkaralar namus uğruna katil oluyorlar? — Bu onların namusu olmadığına mı delâlet eder? Yani fakirlerin demek isdedim.. Ekserisi aile babası. kurban kesenlerden. Siz de aynı şeyi söylediniz.. Kız kötü olmuş. . — iyi söylediniz. memleketi bırakıp defolmalı.. Herkes namusu kendine göre anlar.. Hepimiz zampara adamlarız.» diyorum. herhangi bir lekeyi silmez. Vuruyorsunuz. Doğru durmazsan. Hattâ ikiden de çok fazla. sözüm meclis harici... Sen anlayamıyorsun. — Namusu bilmediklerine.. Zenginlerin. Karşıdaki komşu bizim şoför... binlerce hovarda.. Complexe d'inferiorite'yi aşşağıhk duygusuna çevirirsek bundan Kezban'ın babası ne anlar? Namusu da allah gibi beliyorlar.. tersine. Ben Memet'i tanımıyordum.. Bir sürü erkek. yahut karısı oynak. «Yavrum! Bu işin sonu fenadır. iğneyi kendimize batıralım çuvaldızı âleme... . Tenhada tutup. bilâkis sabitleştirir. Şimdi kaldığımız yere geliyorum! Komşumuzun kızı. Bu sebeple. kız çocuk sahibi insanlar. yahut karısı oynak. Mahkeme onbeş sene veriyor. Bir kadın..... meselâ Kezban'ın babasına hiç ceza vermem. Evet. payimal oldu.. Onlar kan her şeyi temizler zannediyorlar. Söyleyin bakalım.

Ben gördüm. Mahalle aralarında kaç tane kerhane dolduracak umumî kadın var. Meseleyi şöyle düşünmeli sanırım : Kerhane ve orospu topyekûn bir milletin yüzkarasıdır. — Muhakkak. aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar. Bu mükemmel teşkilâtın resmî pençesine düşen Kezban'ı öldürmek bir şey halletmiyorsa baba kabahatlidir ve onbeş sene ceza hakkıdır efendim. Ve acımakla vazifemizi yaptığımıza inanarak vicdan huzuru bile duyuyoruz. Buna karşı biz yalnız acıyoruz.. Şu halde. yalnız mazur görmeyeceğiz. ben. cehalet bu işi biraz daha karıştırdı. vatan sevgisinden. Durun bakalım! Daha âlâsı var. . kızı öldürmek neyi halletti? — Doğru.. Tabiî insan olarak acıdım. zorla tuttu. Bir sürü nizam onu orada. İşte o kadar. Bir şey hatırlamış gibi elini kaldırdı. — İyi ama Kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi. Neden hükümetimiz tekkeleri kapattığı halde kerhaneleri kapatmıyor? diye düşünmüyoruz. — Gizli fuhuş yok mu? Barları. birisini vurup öldürmek istemedik de Memet neden Kezban'ı vurdu? — Babası değil mi? — Babalığın sosyal menşeini burada araştırmak uzun olacak. bir taraftan da alkışlayıp tamime çalışacağız.. Yüzü karma karışık olmuştu. yüksek ırkçılığı propaganda eden vasıta haline geliyor.. bir tarafta hastalık korkusuyle kerhaneyi devam ettirmek meşru mazereti. şereften ve namustan bahsetmek için insanın hiç değilse kerhanedekiler kadar yüzsüz olması lâzımdır. Biz nelere alışmışız yarabbi! İstanbullu bir an durdu.. Kezban için söylemeyeyim. buradakiler vicdan azabı duymadık. Siz de zaman zaman oralara gittiniz.. Kezban kerhaneye düşeli şu kadar ay oldu. Orospuluk bile milliyetçiliği. bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. Bir memlekette açık veya kapalı orospuluk yapılıyorsa orada istiklâlden. tabiî. — Evet. Beş çocukla bir kadın daha sokakta kaldı. Ne çare ki bu işler giderek tabiî hale gelmiş. aynen bizi burada tuttuğu gibi. — Kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık Kezban orada yok diye Malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil mesinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa. — Kerhane olmasa fuhuş gizli yapılır da ondan. Diğer kızların orada bulunması yüzünden hiç vicdan azabı duydunuz mu? — Vicdan azabı büyük kelime. milliyetten. Bu mükemmel bir teşkilâttır. güzel daktiloları. Yani birkaç sene sonra onu. Demek ki o biçarenin bizden fazla bir şeyler duyduğu. kendisini bir başka türlü mesul saydığı muhakkak. — Pekâlâ! Siz. Cehalet de bu işte. Bir tarafta namusunu temizlemek meşru hakkı. Memet'e fenalık eden sâde Kezban değil. kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir.— Gelelim kerhaneye. müstahdemin idarehanelerini. — Haydi buna da doğru diyelim. çalgılı gazinoları. Bir bekçi. metres hayatını saymıyorum.

«İzmir Hikayecileri Antolojisi».— Artık mübalâğa ediyorsunuz. «Herif iyi etti. — Mübalâğa nasıl söz! Mübalâğa birisini aldatmak için kullanılır. Şoför. Küçük. Türk sefareti vasıtasıyle Balıkesir muallim mektebine yerleştirilmiş.İlk okuduğu İncili şerifmiş. Başlıyorum : «Geceleyin kasabanın en canlı sokağı muhakkak ki «kırmızı fener» sokağıdır. Kezban'ın babasına ben işte o sebepten kızıyorum. Gelelim eserlerine ve edebî mesleğine: İlk öğertmenliği Malatya vilâyetinde olduğundan tesadüfe ne dersiniz? hemen bütün hikâyelerinin mevzularını buradaki Ayvalık köyünden almışmış. hikâyeler.» derdim. Aynen okuyorum. Tahsili : İlk tahsilini Bulgaristan Eskicuma Türk rüştiyesinde ikmal etmiş. Aradığı yeri buldu: İncili şerif okumuş muharririn adı ve soyadı: Ertuğrul Deliorman.. Kendi tabiriyle «iki yakası bir araya gelince» neşredecek. pek de genç değil. 26 yaşında. İncili şerif okumuş bir muharrirden ve bir Türk orospusundan. Size şimdi hikâyeyi okuyacağım. karışık içkilerin kamçıladığı seslerle doluydu. Şimdi. — Evet. ben de sabahtan beri herkese uyardım. Gençlerden olacak. romanlar yayınlamış. Mecmua ve gazetelerde çıkmış hikayeleriyle. Meyhanede ipi kıranlar. Vallaha uydurmuyorum. — Öyleyse. Muharririn hayatına gelince : İlk yazısı Balıkesir'de «Türk ili» gazetesinde çıkmış ve daha onaltı yaşmdayken aynı gazetede «Sesler» başlığı altında her gün bir fıkra ve muhtelif imzalarla röportajlar. en kestirme yolu. Aynen : İsmi: «Gâvur!».Yaprakları acele acele çevirdi: Size efendiler. İzmir kazalarında öğretmenlik yapmış. Orospuluk bir yüzkarası olmaktan maalesef çıkıyor müdür bey. bir ırk üstünlüğü misali oluyor. gençlerden. Okumadığınız anlaşılıyor. Çünkü gündüz çılgın bir neşeyle Cumhuriyet bayramı kutlanmıştı. güldü : Ne tuhaf! Sizin evden getirttiğiniz kitaplardan birisi imiş. Birisini getirip masaya koydu: İşte beyler.. Halis kan bir orospu.. Hadisenin olduğu gece «kırmızı fener» iki tarafa yalpa vuranlar... Eğer. Kitapları raftan çıkardı. pis bir kitap. Böyle gecelerde Allahm affedemeyeceği hiç bir günah yoktur. Babası adı Salih. İnsanları aldatmanın en doğru yolu. Okumaya vakit bulamadım. beş kitabı varmış. namusunu temizledi. sözlerini tasdik etmektir.. inkılâp sayesinde kızlarla erkeklerin bir arada okudukları ilkmekteplerden birisinde hocadır. henüz neşredilmemişlerinden meydana getirdiği dört. Lütfen sabredeceksiniz... — Küçük kardeşim göndermişti. şuradan kitabı ver. Anası adı : Sıdıka. Şaşırtıp aldatmak için. içkinin ve ebedî kadın daüssılasının köpürttüğü hakikî hüviyetlerini etrafa taşıra taşıra faytonlarla o sokağa girerler. ... 1936'da Sivas'tan mezun olmuş... Kalktı. Şurada canım. Şimdi «Yeni Asır» gazetesinde muharrirlik etmekteymiş. burada kim olursa olsun birisini aldatmak istesem. Ooo.. kapı kapı dolaşanlar. Son üç dört senedir. Tanıyor musunuz? Müdür bey? — Hayır.. Başta duruyor. Doğum tarihi : 1332.. İncili şerif okumuş bir muharrirden bahsedeceğim. Kendi ifadesine göre ilk dinlediği kitap Süleyman çelebinin mevlidi.

alâkayla Kezban'ı. Fakat laf anlamayan. Kezban onlara bakmadan anakadının kollarına yığıldı. Size de öyle gelmiyor mu? Biz sanki hikâyenin şu anda.. bir türlü doyulamayan bir kadındı. oturdukları yerde uyuklayan biri şişman.Kapısında gemici feneri yanan evlerden üçüncüsü âdeta kudurmuştu. sarı saçlı. Dışardan kapıya yüklenenlere «anakadın» ağız dolusu küfürler savuruyordu. tük müşteri kapının küçük penceresinden şöyle bir göz atıyor. Yabancılar. sokağın yükü biraz hafiflemişti. Gramofona oynak bir plak kor. Kezban oyununu bozmamıştı. Kahramanının ismi de «Kezban». nenin nesi olduğunu doğru olarak bilen yoktu. Aa. Devam ediyorum. içeri girmeden geçip gidiyordu. Vaka Malatya'nın «kırmızı fener» inde ceryan ediyor. Başka akşam buyurun. kapı çalındı. Kezban gene gramofona uymuş. Müsaadenizle diye hay kırışan bu insanlara küfür para etmeyince tatlı dil dökmek mecburiyetinde kalıyordu: — Beyler! Kezban değil ya. Belki de uyuyordu. göbekli bir adam girdi. kız! diye bağırışına mukabele olmak üzere karşısında parmaklarını şakırdatarak göbek çalkalıyordu.. Gözleri hâlâ kapalıydı. Bu hayata yeni mi atılmıştı. Yorulunca başım avuçlayarak oturan müşterilerden birinin kucağına yığılır. Uzun boylulardan biri ağzındaki piponun yanı başından dumanla karışık birtakım anlaşılmaz kelimeler çıkararak ellerini çırptı. Plak durmuştu. Nereden geldiğini.. Gece bir hayli ilerlemiş. laubalilikten fazla kadın samimiyetiyle dolu vücudunu seyrediyorlardı. Gelenler garip bir dille selâm vererek hasır iskemlelere yerleştiler. Belki bu mevzuda bu kitabı hatırlayışım da bu tesadüften ileri geldi. «Kezban. böylesini hiç görmedim. Kezban iki aydır bu kasabada çalıştığı halde. Hâdise garip bir tesadüften ibarettir. İçeriye ağızlarında pipo. İçerisi hıncahınçtı. yarın akşam buyurun. çaça kadının: — Deli misin sen ayol? Akşamdan beri yirmi müşteri savdın otur. yoksa tramvaylı şehirlerin umumhanelerinden mi buraya gelmişti? Soranlara kahkahayla gülerek: — Bir orospunun hayatı ne olacak arslanım! derdi. Şeytan kulağına kurşun.» İstanbullu gülümseyerek durdu : — Beyler! İşte bakın. dinlen biraz. dönerdi. Kezban» diye haykınşan. Saatin onikiye yaklaştığı sırada. tahta döşemeleri zıngır zıngır titretiyor.. fıkır fıkır gülerek gözleri kapalı birkaç dakika öylece kalırdı. Bak keyfine sen. . Oturduğu yerde duramazdı. Vallaha uydurmuyorum. öteki geçkin. Son derece neşeliydi. uzun boylu iki kişi ile beraber yine şık giyinmiş. hasta olacaksın. üçüncüsü çukulata renkli kızların varlıklariyle yoklukları birdi sanki. Müşterilerini eğlendirmek. mayosu içindeki (geceleri kırmızı mayo giyerdi) kıvrak vücudunu kıvıra kıvıra döner. Tek. marsık Emine bile boş değil bu gece. Kezban çaça kadının kucağında kaîakalmıştı. memnun etmek hususunda müthiş sabır sahibiydi. Karşılarında. vaktiyle yazılmış bu hikâyenin mabadini yaşıyoruz.

Bu bir yıl içinde hiç bir genç kıza kur yapmak fırsatını dahi ele geçirememişlerdi. Bu hikâyenin yazılmasına sebep olan asıl vaka başlıyor demek. herhangi bir kabareye giderler.İstanbullu nefes aldı : — Buraya. hınca hınç kadınla dolardı. biraz yürüdükten sonra bir kapıyı çalmışlardı.. onlar da usulen davet edilmişlerdi. toprak içinde «askerlik» oynayan çocukların. hikayeci üç yıldız koymuş. burasının bar olmadığını. toz. güzel olması şart değildi. Kendi memleketlerini düşünüyorlardı. bir toprak avluya. daracık sokağın iki keçesine kaçışlarını keyifle seyrederek ve onlara anlamadıkları bir lisanla bağırarak kasabaya onbeş kilometre mesafedeki işlerine giderlerdi. ihtiyar ana kadının kucağında. Akşam paydosundan sonra mendil. Onları zaman zaman yoklayan bir yokluğun sıkıntısı vardı: Kadın! Hayır. Yani tasvir ve takdim bitti. Daha evvel tecrübeyle öğrenmişlerdi ki bunlardan herhangi birisini dansa kaldırmaya teşebbüs etmek kös kös geri dönmekle neticelenir di. sığır mayıslarını eşeleyen tavukların ve kaldırım üzerinde güneşleyen komşu köpeklerin. Devam ediyorum : «Bu iki yabancı. Sabahleyin. Sadece kadınlık edecek kadınların yokluğu. Fakat burada? İşte bir yıl oluyordu ki aşağı yukarı yirmi beş bin nüfusu bulunan bu Anadolu kasabasmdaydılar. Her zaman. bir ortaçağ ressamına model olacak derecede . Bu yüzden kendi dillerini pürüzsüz konuşan genç kaymakamın kendilerini büfeye davet edişinden istifade ederek bir aralık ondan «dam» rica ettiler. bol kahvaltılarından sonra iş otomobillerine binerler. mavi gözlü. Kapının üzerindeki küçük pencereye çıkartma resim gibi ihtiyar bir kadm yüzü yapışmış. Hele o kadın.. git gide hoşlarına gidiyordu. tren zamanı istasyon. Fakat bu. sessiz bir kritiği müteakip. Birer cigara buyurun.. bir veya iki erkeğe mukabil. İlk dakikalarda yadırgadıkları bu yer. kravat gibi sık sık değiştirdikleri şuh kızlarla herhangi bir parka. geniş omuzlu.. Lâkin ne garipti bu Türk barları!.. bol bol dans ederek doyasıya eğlenirlerdi. arzu ederlerse falanca yerdeki «Türk Barı» na gitmelerini izah ve tavsiye etti.. mütehassıs sıfatıyle bir dost memleketden getirtilmişlerdi. Bunun üzerine sarı saçlı ve pipolu iki genç tercümanlarını yanlarına alarak faytoncunun rehberliğiyle buraya geldiler. Bu teklif karşısında genç kaymakamın yüzü birdenbire karıştı. sarışın. tümen tümen kadın ve genç kız vardı. Netice hiç de ümit ettikleri gibi çıkmadı. onları içeriye. Ne kaygısız hayattı o!. iriyarı endamlı. Bu akşamki baloya. oradan da yarı çıplak vücutlu bir kadının oyunu ve şakrak sesi ile dolup taşan basık tavanlı bir sofaya almıştı. Harp yangınından çok uzakta bulunan bu kasabada yaşamak onlara sonsuz bir zevk ve huzur veriyordu. pipolu delikanlılara «alıcı gözüyle bakan» bir tek genç kıza rastlamamışlardı. Ne taassuptu bu!. herhangi bir gazinoya. Sokak başında faytondan inmişler. Her pazar günü park. gömlek. Böyle bir şeyin olamayacağını. Kaymakam «Türk barı» demişti.

göğsü hızlı hızlı inip çıkıyordu. Arzularını yerine getirmiyeceğim işte. tercümana asabî asabî bir şeyler söylüyorlardı. onlara kolaylık göstermeyi kendi vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis. Kaşları çatılmış.» derlerdi. Çaça kadın bile hâlâ şaşkınlıktan kurtulamamıştı... Fakat şişman tercümanın yanındaki uzun boylusu sertleşen sesi ile bir şeyler söyledi: — Ne demek? Böyle yerlerde müşteri reddedilmez. kinli bakışı ile süzüyordu. Kezban göğsünü yumrukluyordu: — İşte ben. Tercüman. Tercüman gözlerini kendilerinden ayırmayan çaçaya Kezban'ı göstererek : — Mösyöler. — Müthiş yorgunum anne. hakikaten dışarı çıkmıştı.. orospuyum ve müşterimin zevkini yapmayacağım. hiddetli bir sesle. Şu halde.. Biraz sonra yaşlıca bir polisle içeri girdi. Polis lâzım polis! diye yüksek perdeden söyleniyordu. Tercüman lalettayin bir umumî kadından yediği bu hakareti hazmedememiş gibi yerinde duramıyor. onlarla alâkadar değilmiş gibi bir tavır almıştı. Tercüman bu cevabı ötekilere tercüme etmeye lüzum görmeden. onların etrafında halka oluyorlardı. oflayıp poflayarak. Kezban birdenbire doğruldu. şaşkın şaşkın ona bakıyorlardı. Arzu ederseniz ben çağırayım.nefis vücutlu kadın! Onlara her şeyi unutturmuştu. düşman gibi. Şişman adam. bir orospu. bayanı istiyorlar! dedi. Ecnebilere daima nazik olmayı. İki yabancı Kezban'ı işaret ederek burnundan geliyormuş hissini veren yumuşak ve sisli kelimelerle şişman tercümanlarına bir şeyler söylediler. Kezban'a döndü : — Mösyöler içeri girdikleri vakit. vaziyeti polise izah etti.. müşterisinin arzularını yerine getirmeye. Dudakları titriyor. Diğer kadınlar.. yerlerinden kalkmışlar. Kendi aralarında sık sık Kezban'ı çekiştirirler ken «Ne para canlısı karı! Ölecek kadar yorgun oluyor da. beni mazur görsünler! Cevap yabancılara tercüme edildi. Hem ne olursa olsun. Kezban iradesini kimsenin eğiltemiyeceğinden emin halile ve gururla cevap verdi: — Buyrun efendim! Polis iki adımlık yerde. Kezban bir sandalyeye çökmüş. seni çiftetelli oynarken bulmuşlar.. zevkini yapmaya mecburdur . demiş. buna sebep ne Kezban? . gene müşteri kabul eder.. iki yabancı. Onları. Gürültüyü duyan diğer evin sermayeleri açık saçık kıyafetleri ile birer ikişer geliyorlar. Anladınız mı? Mösyöler kim olursa olsunlar. — Senin gibilerin hakkından polis gelir. — Bu mösyölerin kim olduklarını bilmiyorsun galiba hanım? dedi. altın bileziklerden artık kolları görünmez oldu. Demek ki yorgunluk bahane. avurtları sıkılmıştı: — Yorgunum efendim! insanı hasta yapan yorgunluktan anlamaz mı bu adamlar? diye hiddetle söylendi.

Yüzde yüz ırkçı bir hikâye. senin için fena olur. Orada Naziliğin Alman milletinin ruhuna nasıl yerleştiğini ispat için insanın gözlerini yaşartan bir . — Böyle şey olmaz.. Kendisini tutmak istediği besbelliydi... — Fakat vazifeni unutuyorsun.. sözleri döküldü. İstemiyorum efendim. deyince «kırmızı fener» in dilberi. Gözlerinden iri iri taneler dökülmeye başladı. Zaten tırnaklarını avuçlarına geçirecek derecede asabi idi. istemiyorum. Yumruğunu üstüne koydu: — Anladınız mı? «Ben Türk erkeklerinin orospusuyum polis bey. akşamdan beri yirmi Türk erkeği ile yatmış.. Irkçılık artık kerhaneye kadar girdi. — Ben Türk orospusuyum polis bey. Boğazına bir şey tıkanmış gibi boğularak devam etti: — Ben gâvurlara orospuluk yapmam polis bey. Polis. — Mecbursun.. Yutkunuyor. Bunu birisinden dinledim.Genç kadın sandalyesinden tekrar fırladı... — Sadece istemiyorum. «Gökhan». «Begümhan» falan olmalıydı da okuyucunun fikrini Turanlara. iş Bankasını soyduğundan mahpustu. Polis bile söylemeye hazırlandığı cümleleri yutmuştu.. başı kolları arasında hıçkıra hıçkıra ağlarken ağzından. yorgunluk falan hepsi bahane. Almanya'ya gidip gelmiş yiğitlerden. «Kayahan». Kollarını savurarak.. Gayrı bize hamdolsun zeval yoktur. Uydurduğu belli bir şey! — Zanneder misiniz? Size bir küçük hikâye daha anlatacağım... âdeta deliye döndü. Bir şair mebusun oğlu anlattı. Anayurda doğru sürüp götürmeliydi. gözlerindeki ıslaklığı etrafa göstermemek için ağır ağır bahçeye çıktı.» Sırtında kırmızı mayosu.. kanı yüzde yüz hâlis bir Türk kadını.. İki yabancı alık alık kadına bakıyorlardı. dudakları daha fazla titriyordu. Fakat rolünde muvaffak olamadı.. Hem de yanık.. Sabrı tükenmiş gibiydi. Birden parladı: — Bana hiç bir şey olmaz polis bey. — Sonra. Boğuk bir sesle: — Beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz. Yaşlı polis. Hem de realist. Ben Türk erkeklerinin orospusuyum.. — Vazifem mi? Yapmıyorum vazifemi. Millî bünyemize elhamdülillah yerleşti. Diğer kadınlar başları önlerinde susuyorlardı. Yalnız «Kezban» ismini beğenmedim. bundan başka..... kendi kendine dans etmiş.. İstanbullu kitabı ileri doğru sürdü. Kezban sıkılan yumruklarını kalçalarına vurarak kesik kesik söyleniyordu: — Ben gâvur orospusu değilim polis bey! Bir sandalyaya yığılmış. Bir saat. Elinizden bundan başka ne gelir polis bey? Fakat sürüleceğim yer gene bir Türk memleketi değil midir? Herkes susuyordu.. «Ayhan». Anladınız mı sebebini? Evet.

«şu kefere misafirlerimizle dans ediversenize» diye teklif edemiyen kaymakam bey. Kezbanlar.S muharibi mi? Her neyse. Aralıkta «yahudi» kelimesinin sık sık geçtiğini bizimki farkedince işi anlamış.hikâye söylemişti: Bir «kırmızı fener»li haneye gitmiş. Tabiî atacak. — Şu halde. İkimiz de hakkımıza bu memlekette kanuna hürmet için razı olacağız.. Türk kadınının nasıl olup da esaretten kurtulduğunu ballandırırken bizim Kezban kırmızı mayo ile göbek atıyormuş. Berlin'de. Vazifesidir.. Bu iki vazife ara sında hiç mi fark yok? En büyük Türk âlimi merhum Ziya Gökalp. bir kanun mümessili mi. var kuvvetiyle bağırarak. Halbuki dünya iş bölümü üzerinde durur. içinde ölürüz. Bereket versin orada nüfus kâğıdı sormuyorlar. Buna adıyla sanıyla «grev » derler. Feryada yetişmişler. îşte iki hikâye. Hangi vazife? Orası belli değil. meydana çıkmış. Bazı Türk kızlarına.. güneş gibi. Sonra senin hakkında fena olur. Soyunmuşlar. Bizim kız katili Memet'in oğlu amele. eline ne geçerse Türk delikanlısının suratına fırlatmaya başlamış. Gürültü bastırılmış. Türklük. iş bölümünün aleyhinde misin? Kanaatinizce işbölümü olmamalı mı? — İş bölümünün lehinde ve aleyhinde olmak diye bir hadise yoktur. billaha Türk!» diye narayı basmış. şu anda polis dairesinde. Hepimiz işbölümünün içinde doğar. gâvurlarla yatmak da bazı Türk kızları için. Eskiden bu iş için şart aranmazdı.. yahut jandarma tavlasında vatandaşa sopa atan. gözü yaşlı. «Gözlerimi kaparıml vazifemi yaparım» buyurmuş. Yalnız bizimki daha orijinal..» demiyor mu? Göbek atmak da. ırkdaşımız ve aynı zamanda kanun mümessili polis bey. Bir mayolu kız beğenip yukarı çıkmış. vazifesini yapacak!. Kadıncağız bizim oğlanın sünnetli olduğunu görür görmez yataktan sıçrayıp duvara kadar kaçmış. Cumhuriyet bayramı gecesi demek vazife imiş. Ne yapalım? Ben muharrirlik edeceğim... küçük bir fark oldu. hecelenmiş. işbölümünü inkâr mı ediyorsunuz? işbölümü var! Siz harpte öleceksiniz. «Türk erkeklerinin orospusu olduğunu» hiç unutmadan gözlerini kapayacak. Polis gelmiş. Oğlan zifafa nail olmuş. Duymadınız mı. yoksa bıyığı terlemiş bir S.. Şimdi. Kezban'ın babasına neden kızıyorum? Yahut da .. iş bölümünün zor yerine düşmüş vatandaşın orada ebediyen kalmasının vatan ve millet selâmeti sayılmasındadır. Bir kerre vaka Cumhuriyet bayramı gecesine denk getirilmiş. Aferin! Demek radyolarımız. Kanının hakkını Aryen kızından parası mukabilinde almış. her şeyden mukaddes. vallaha Türk... aynı kefereleri «Türk barına teşrif buyurun» diyerek yine bir Türk kızı olan Kezban'ın başına neden musallat ediyor? Hep işbölümü denilen muvazeneye riayet için. Vaziyeti öğrenen feryada iştirak etmiş. gözlerini kapayıp vazifelerini yapmaya mecburdurlar. işkence eden insan da vazifesini yapıyor. Bizim Trahom hastanesindeki doktor da vazifesini yapıyor. Artık orasını sormadım. Ben Patagonya'da sefaret kâtipliği yapacağım. Bizdeki gibi ihtiyar. Kezbanlar. Aksi takdirde sonu fena olur. O da bilmukabele «Türk.... Mesele iş bölümünde değil. o ihtiyar ve gözü yaşlı memur ne diyor? «Fakat vazifeni unutuyor musun? Mecbursun. Vazife. Vazife. Pasaport meydana koyulmuş.

yani bütün Kezbanların namusunu arayacağına evlâdım öldürüyor. hep birdenbire olduğu için tuttu. Orospuluk püsküllü festen daha ehemmiyetsiz püsküllü belâ mı ki yavaş yavaş kaldıracağız? Hayır. içlerinde üç kere önüme kadın yatıp kız oğlan kız kalkanlar oldu. babayiğit ırkçılarımızın millî ideallerini ispat eden bir vesile oluyor. Bizi bıçaklayacağına. Yavaş yavaş fenalık yapılır. Bir antolojiye bilhassa o hikâye alınıyor. Hepimiz de öyle yapıyoruz.. Şimdi. Fakat kızlıklarını tamir ettiğim hanımlar. Çünkü bir anlık zaaf denilen yalana inanmam. taassubun yol kestiği devirde. kerhane yapıyoruz.» Eskiden. Zenginlerin namusu başka.. Kadınları doğurtur. Bir kadın operatör ahbabım vardı. Harf değişmesi. Türk ırkından olduğu için gâvurla yatmayan orospucuğun acıklı. Bu iktisadî temel durdukça orospuluk. Yerli nahiye müdürlerinden Sadık bey. bayağının âdisi olmuşuz. yavaş yavaş düzelteceğiz. «Doğurttuklarını beni çok severler. Ben de onların bu unutkanlıklarından memnunum. hayasıza doğru «yükseliyoruz. Yaramızı bildiğimizden gocunuyoruz.. işte görüyorsunuz. bir hoca. operatörlük de bazen nankör bir zenaat oluyor. Haya ederdi.ona niçin sizin gibi acımıyorum! Bir evi yahut bir sokağı. Kürtaj değil. islâm orospusu olduğu için gâvurla yatmayan Kezban'm macerasından. Namus telâkkisi vardır. küçük bir «nahiyeyi» her felâkete karşı muhafaza edebilir. — Haklısınız. Her zaman gelir ararlar. Lâkin tersine çevirip fıkaranın boynuna bukağı gibi geçirilmiş duruyor. masasında otururken şüphesiz kendisine pek yaraştırdığı bir azametle lafa karıştı: . pardon. Düşman yenilince «yavaş yavaş» diyerek imha muharebesi durdurulur mu? izmir'e. fıkaranın namusu başka. İktisadî temele dokunmak kabil olamıyor. Sakarya'dan onbeş günde inmek yanlış da. Beş bayan pekâlâ. Yavaş yavaş hepsi yoluna girecek. Biz âdinin bayağısı. oraları köy köy zaptederek gitmek mi doğru. içtimaî zaruretlerden madut olmakta devam edecektir. beni o andan itibaren unutmayı seviyorlar. şapka giymemiz. Beyoğlu'nun güneş görmez sokağında komşusuyla yaptığı bir kavga esnasında Türklüğe hakaret edebilir mi? Kanun «eder» diyor. Kızların ellerine vesika vererek oraya doldurup zenaatlerinden temettü alıyoruz. Kendimizi methetmemizin sebebi burada. Uç kere aynı soğuk ve utanmaz eda ile beni tanımazlıktan geldiler... iyilik yapmak için vakit geçirmek mazeret değildir.. Gücümüzün yettiğine vuruyoruz. Orospuluğun kökleri iktisadîdir. gayet haklı bir söz bulmuş gibi. yaşadı. Fazla olarak vazifesini yapmak istemeyince üstüne kanunun beli tabancalı mümessilini göndererek cebretmeye kalkacak kadar hayasızlığı gökyüzüne çıkarıyoruz. Doğurtur. Komşunun karısını yavaş yavaş kandırır da baştan çıkarırız. Bu biraz da tahsil ve seviye meselesi. ihtiyar Rum karısı. Fenalık yok demiyorum ama. Kibar ve zengin kızların zedelenmiş bekâretlerini pis bir usulle tamir ederdi. cami kürsüsünde vaaz mevzuu çıkaramazdı. — Eski telakkilerden iyiye doğru değil. Eski telakkiler birdenbire sökülüp atüamaz.» demişti. şerefli hayatı.

— Öyleyse neden bu kadar ağır ceza veriyorlar? — Dedim ya şartı var. — Başüstüne. İstanbullu. Sadık bey.. Başçavuş söyledi. cezaevi müdürü istanbullunun odasına çıktı. Kederli ve ümitsiz bir hâli vardı: — Onbeş sene verdiler. kapıdan Sefer'e seslendi. bu vaziyette mutlaka adam öldürürmüş ve mazur imiş. Ona bakarken.. Bir şartla: Kadınından şüphelenmemiş olacak ve oda kapısından girince münasebet halinde bulacak. insanları idare eden bir kuvvet yok mu? — Meselâ nasıl bir kuvvet? — Manevî bir kuvvet. Siz Allaha pek acayip bir iş gördürüyorsunuz... Her şeyi iktisada getiriyorsunuz? Bundan başka. Bizde civcivleri sonba harda sayarlar.. Duydun mu? — Onbeş sene vermişler. Ertesi gün. Memet'in kızını öldürmesi Allah tan mı? — Tabiî. — Haberim var.. deminden beri derdini bol bol döktüğü için duymaya başladığı ferahlığı birdenbire kaybetti. Keskin sirke küpüne zarar. Millette tabiî cahillerde bir kanaat var: İnsan karısını canı istediği zaman vurabilir sanıyorlar. — Hep «Almanlar yenilecek» diyorsun.. Kirli bir iş. — Kezban'ın orospu olması da mı Allahtan? — Elbette.. — Sen şuna bak. Sen bir kahve pişirt... Herifler ilerliyor.. — Öyleyse. Dün akşam. — Yani Allah mı? — Evet. Namusçular. Müdüre bir cigara verdi Tabiî sade içersin? — Sade elbette.. Kafayı çekmişsiniz. — Kötülükte görürse vurmasın mı? — Bir erkek karısını kötülükte görüp öldürürse zaten ceza on dört aya kadar indiriliyor.. Yalnız Almanlar kazanıyor. istanbullu. işi bilmiyor. bunlar namus uğruna başını belâya sokanlara düşmanlık mı ediyorlar? — Hayır.— Geçenlerde de «iktisadî» dediniz. Bu kadar adam ölse dünyada insan kalmaz. idamdan başladı. — Yahu. şurtun da. — Aldırma. Kahve söyledi. Havadis dinlemeye vakit bulabildin mi? — Ne havadisi! Ben bu sözlerin hiç birisine inanmıyorum. — Şartın da Allah belâsını versin. Tekrar öfkelendi: — Yani. Vazııkanunun kanaatince erkek kısmı. gecelik entarisiyle bıyık takmış bir kadına benziyordu. Esbabı muhaffefe görülerek onbeş seneye indi.. Takdiri ilâhi. . Aklında mı damadını öldüren 0mer'e de on beş sene verdilerdi.

. köşede kalabalık vardı. böyle bıkkınlık sıralarında yardım istemek âdeta gaddarlık oluyor. Sefer sana yarım tayın versin. Memet de aralarında oturuyordu.. Bugünkü devirde her şeyin parayla almıp satılması bir bakıma güzel bir icattı. Birkaç kişi. Takunyalarını tıkırdatarak aşağı indi. Üst kata çıkan merdivenin başında «ağa» lardan ikisine rastladı: — Safa geldin bey. Bir istida vermeli. sen idare ediver. — işim var! Sonra.. Bizimkiler doğrusu kurnaz. Biz bitarafız. yarın düşer. Müdür işlerini hatırladı: — Ben ekmek parası almak için Maliyeye gideceğim. Sokak üstündeki koğuşa baktı. marangozlara takunyasının kopmuş kayışını yaptırmak istese. aynı duyguyu karşısındaki insanların da duyabileceğini düşünerek üzülürdü. Rusları ezdirecek.. Lüzumsuz masraf etmeyelim. Kendisinden ne zaman bir istida yazması istense bu vıcık vıcık tembelliği hissediyordu. Öğleden sonra. Vakayı biliyorum. Cezaevi atölyesine kundurasının söküğünü diktirmek için inse. karar sureti istemek için..» istanbullu kurşun kalemini yokladı. ilerde. Alman dostumuz. Yanık yazacağız. Müdür gittikten sonra İstanbullunun üzerine bir tembellik çöktü. Sefer kahveleri verdi.. Bugün. sevaptır. istanbullu verdiği on kuruşun derhal kumara gideceğini bildiği için: — Bununla katık al. Şuna bir temyiz lâyihası yazıver.. ana tarafından bize akraba olurmuş. İngiliz müttefikimiz... — Pekâlâ! — Karar sureti çıkaralım mı? — İstemez.. Çok da ısrar ettiler. — Bizim radyo ne söylüyor? — Hep aynı laf. Allah razı olsun. düşmedi mi? — Mahallelerini alıyorlar. Ben gidiyorum. «insanlar. — Açılır. Bir parça kâğıt aldı. Bir şey yazarız.. Müdüre bir de cigara sardı. «Arslan» tayın parası istedi. Hani ikinci cephe açılmıyor ki. — Hiç olur mu? Sen masrafa bakma! Karar suretini çıkarsınlar. doğrusu iyi idare ediyorlar.— Hayır! Ben İngilizlerden şüpheleniyorum. — Güle güle.. Hangisi bize vurursa gözünü oyarız. Okuyanlar ağlamalı. Stalingrad düştü mü. Başgardiyan Ali efendi bir kâğıt getirip imzalattı.. terziye söküğünü diktirmek lâzım gelse. Kancık bir hükümet.dedi. — Evet. Bir istida da müddet talebi. Şöyle dokunaklı yazacaksın. — dediler. Haydi kahve içelim.. — Artık. . Yok. Bahçe açık olduğundan koridorda kimse görünmüyordu.. Asrî cezaevine gönderilmeleri için yol paralarının gelip gelmediğini sordular. Sağdaki kısma girdi. Dün gelen herif. Asıl mahpusanenin kapısını açtırıp koğuşlara geçti. diyerek zorla ellerinden kurtuldu. zenaatlerinden zaman zaman öyle bıkıyorlar ki onlardan. — Kolay. kurnaz.

Hazreti Peygamber aleykisselâm ona ve onunla söylesene lanet eyler idi. Gelmek senden ama gitmek bizden. Yeni başlamışsınız.... — Sen bilirsin. — Haydi devam edin. Bunda hikmet ne ola dedi. Çünki ecel geldi. Çünki Hazreti Peygamber işitti. Ol kişiyi defneylediler. Amelinden sual edelim ne amel işler idi ve bu mertebeye neden . On yıl bu kişi daima bu işi işledi.. Eshap sual eylediler ki Ya Resulallah niçin mübarek ayağınızı düz basmadınız. Kulak verme. Anı kuyuya bıraktılar. gümüş kenarlı gözlüğünü düzeltti. Kayserili Tevfik.. Resulekrem buyurdu ki gökten ol kadar ferişte indi ki ayağım basacak yer bulamadım dedi. Hazreti Resul aleykisselâm buyurdu ki ol Uğru Abbas akrabasından bir kimse bulup getürün. Üstüne iki büyük minder attılar.. Ben de dinlerim. Dursun efendi şunu başdan oku! — Gözüm olasın beyim.. Taze kahve çektik ki. Senin yanında ne haddimize al sen oku.. Tahsildar Dursun efendi.. suphanallah on yıldır ben buna lanet ederdim. — Bir iyi kitap. Var anı çıkarup eshap ile namazını kılasın ve her kim anın namazını kıla ehli cennet ola dedi.. Taaccüp eyledi. «Rivayet olunur ki Hazreti Peygamber aleykisselâm zamanında bir uğru var idi. «Uğru Abbas» derler bir kitap. Gelip ol kuyudan Uğru Abbas hazretlerini çıkardılar. İstanbullu.. — Oturun! Oturun rica ederim. Günah benden gitti.. yatağına örttüğü seccadeyi derhal yere serdi.. Elini sallayarak hızla koştu. — istemez. Kürtçeyi hatırlatan tuhaf türkçesiyle kaldığı yerden okumaya devam etti: «Bunda hikmet ne ola. Her gece uğruluk eder idi. — Olmaz.. Derhal Cebrail aleykisselâm gelip hazreti Peygamber'e haber verdi ve etti ya Muhammed Rabbin Hakcelallâ hazretleri sana selâm eyledi ve buyurdu ki benim has kullarımdan bir velî kulum vefat eyledi. Resul aleyhisselâm mübarek baş parmağının üzerine durdu. Sen ateşi yak. Ben dinlemeyi severim.. — Yağma yok. Kavim ve kabilesi bu adamı götürüp bir kuyuya bıraktılar. Adına Uğru Abbas derler idi. Siz neden dışarıya çıkmadınız? — Kitap okuyorduk. Tevfik'i de beraber çekerek oturttu.... Anda ol meyti yuyup ve kefenleyip namazını kılmaya hazır oldular. tezgâhtarlıktan vazgeçmezsin. Hazreti Resul aleyhisselâm etti.. — Merhaba! — Ateşi yak!.. — Ah kayserili. Hakkın hikmetine hayran oldular. — Ne kitabı?. Akibetilemir vefat eyledi. Beş dakika oturacağım. — Merhaba! — Merhaba bey.» — Durun bakalım.istanbulluyu görünce hepsi birden sıçrayıp kalktılar.

Resulekrem etti ya kız! Senin baban ne amel işlerdi? Biliyor musun? Ol kız etti: Ya Resulallah babamın hakka yarar bir ameli yoğidi.» Tahsildar Dursun efendi. Ve evden dışarı çıkmayıp bu ay Allahı tealânın ayıdır deyu bu duayı okurdu. ya kız. Vardılar bir bâliga kızın bulup Hazreti Resule getirdiler. Sandığını açıp mal ve akçe ararken sandık derununda bir hokka bulup anın içinde bu duayı buldu. Kıyamet günü yüzü ayın on dördü gibi ola ve kıyamet ehli anı tazim ile görüp kendi hallerine pişman olup diyeler ki alemi dünyada ol duayı bulup okuya idin şimdi biz dahi bu sevabı bulurduk diyeler imdi bu duayı zinhar gaflet etmeyip yazıp götüreler ve okuyalar ve kabrine koyalar şek ve şüphe etmeyeler her kim şek getürse kâfir olur neuzubillah teala hazreti Resulallah salıyılalallah aleyhivesselâm emreyledi cümle sahabeler yazıp götürdüler ve ümmetine tekrar vasiyet eyledi ki bu duayı yazdırana ve okuyana ve bir şehirden bir şehire götürene ve yazmaya heves edenlere yarın kıyamet gününde şefaat ederim ve her kim bu duayı daim okusa arş âlâda bir melek çağıra kim muştuluk olsun ya Tanrı dostu Hak tealâ senin günahını yargıladı diye allahu âlem duayı Uğru Abbas. Resul aleyhisselâm dahi duayı okuyup yüzüne sürüp bu duanın nuruna taaccüp eyledi ve etti acaba Uğru Abbas bu duayı kande buldu derken derhal Cebrail nazil olup etti ya Muhammed Hakcelallâ hazretleri sana selâm edip buyurdu ki bu duayı Uğru Abbas bir zahit kulumun evine uğruluğa girdi idi. İstanbullu farkettirmeden. Daima elinden ve dilinden bırakmayıp okurdu. imdi ya Muhammed senin ümmetinden bir kimse bu duayı okusa veya bile götürse Hak Celallah buyurur ki azmi celâlim hakkı için ol kuluma yerler ve gökler ağırlığınca ve göklerde melekler ve yer yüzünde olan mahlukat adedince ve denizler katresi kadar sevap yazarım. Okuyup acebe kaldı.erişti. O zamandan beri uğruluk etmeyip bir kerre sabah ve bir kerre yatsı namazından sonra okumaya başladı . Hazreti Resul aleyhisselâm işidicek. Öksürdü. Hiç hazır olmadığı halde uçsuz bucaksız bir merhamet hissetti ve yavaş yavaş Dursun efendinin kekeleyerek okuduğu Arapçaya öfkelendi. ol dua kandedir dedi.Ve dahi çok çok sevaplar eyledi. Kız ol duayı sandıktan çıkarıp Hazreti Resule götürdü. Kitabı pencerenin ışığına kaldırarak derin bir besmele çekip uzunca bir dua okudu.. Elini kaldırıp susturacağı sırada Arapça bitti tekrar Türkçe başladı: .. kızını öldüren Memet'e bakıyordu. Ve cennette nice köşkler ve saraylar veririm ve kavimler sağnışmca günahı olsa bağışlarım eğer bir kişi bu duayı yazdırıp kefenine koyup kabire götürse kabir azabından ve Münkirnekir heybetinden emin ola ve kabrine cennet pencereleri açıla ve mağrip ile maşrık miktarı vâsi ola ve Huri kızları yoldaş ola. Yalnız anı biliyorum ki geçen Recep ayı geldikte heman pâk gusul edip ol ayda artık uğrilik etmezdi. gözlüğünü düzeltti. galiba gözlerini kırıştırmasından sezdi. Dimdik oturduğu ve parmağını bile kımıldatmadığı halde. Gözlerini duman yakmış gibi kırpıştırarak anlamaya çalışıyordu. Herkes gözlerini yarım kapamış dinliyordu. dehşetli bir telâş içinde bulunduğunu istanbullu. Gayrı uğruluk eylemedi. Sevinerek evine geldi. On yıl uğrılık ederdi. Dün akşam hiç uyumadığı yüzünün sarılığından belliydi.

bu kitapta mühür de varmı? — Var beyim. Ötekiler de «amin» der gibi aynı ıslak sesleri çıkardılar.. surei fatihadan sonra her ne okursa okusun namazdan fariğ olmaya burada bir kerre Selevatı şerif getire. — Sen fıkara mısın? — Fıkarayız.» istanbullu dayanamadı: — Dursun efendi..«Evvelki günü iki rekat namaz kıla. imdi her kim ümmeti Muhammetten ola azmi celâlim hakkı için bir akça verip yazdırsa kalmış orucunu öderim ve eğer üç akça verip yazdırsa cümle günahını bağışlarım. Altı akça verip yazdırsa cennette bir köşk veririm. Ol köşkü havaya kaldıralar ve eğer yedi akça verip yazdırsa sekiz cennet kapıları açılır.. navlun çok Bunda bir it oğlu itlik var» demiş. — Fareye demişler ki. Hak celallah hazretleri buyurdu ki benim kullarımdan her kim bu mührü görüp ve işidip yazdırmazsa.» Dursun efendi içini çekti....e mührü şerifi söylemiş de Memet okutmak için getirdi. İstanbullu. Eğer beş akça verip yazdırsa ahiretini ruşen ederim. Ol kişi kabre girincek Münkir Nekir suali gelincek ol meytin çevresi timur hisar olur Hak taala hazretlerinden nida gelür ki ya Münkir ve Nekir dünün ger diye siz benim o kuluma sual edemezsiniz. Bin altı yüz altmış kerre ya Allah diye andan sonra her gün bin yüz kerre Lâilâhe illallah diye yüz kerre de Muhammeden Resulallah diye ramazan ayının aherine değin doksan bin kelimei tevhid eder. . «Şu delikten bu deliğe gir. Ve dahi oğlunu ve kızını bağışlarım. «Neden yahu! Sen deve mısın?» diye şaşmışlar. Kezban'ın babasına döndü: — Bir akçe bu günkü parayla kaç kuruş tutuyormuş?Fıkaralar için on kuruş. Ol kulum cehennemden halas olmaya. Dursun efendi acıklı bir ciddiyetle gizli bir şey söylüyor gibi: — Mühre geldik dedi. Dört akça verip yazdırsa dünyasını mamur ederim. Kıyamete kadar rahat ola. — Anlat allasen. Fare bakmış bakmış da «olmaz »demiş. iyi dinleyin.. Siz bu kitabı nereden buldunuz? — Memet.. — Hele oku bakalım. Niye güldün? — Aklıma bir şey geldi. Zira benim ol kulum dünyaca Kelimei tevhid okudu. sana bir tulum peynir vereceğiz».» işte muhur bu.. Dokuz akça verip yazdırsa cümle malın ve rızkın Allahu taala hıfzede on akça verip yazdırsa bir feriştah yaratırım ol feriştahm yetmiş bin ağzı ve yetmiş bin dili ola anın için kıyamete kadar teşbih edeler ve sevabın okuyana ve okutana bağışlayalar ve bu mührü götürene bağışlayalar ve her kim iki rekat namaz kıla ve el kaldırıp hacet dilese cemi haceti reva ola. azmi celâlim hakkı için ol kulumun imanı şüphelidir ve Habibimin ümmeti değildir.. — İste buyur: «Lailâheillallah Muhammeden Resulallah ya rahman ya rahim ya mestean ya Muhammed ya Ebubekir ya Ömer ya Ali ya Hasan ya Hüseyin ya Yahya ya Ha Um ya Allah lahavle velâ kuvvete ı la bıllaahySazim celli celalehu. «Yol yakın.

. Bakalım nasıl bıkarsın Memet ağa! — Aman tasdik gelir mi? Hepsi İstanbulluya döndüler. Yalana bak! Ben adam vurmuşum. Sonra ne güzel!.. merakla sordu: — Temyiz bozar mı beyim? . — Yazacağım. — Dokuz bin dokuz yüz. Kısmet. Yarın yine çekersin.. İzollunun Tepe köyünden Kadir oğlu Memet Arslan... — İbadetten bıkılma mı? Töbe yarabbi! Kayserili Tevfik yüzünü buruşturdu: — Biz nelerini gördük. — Şuna bir lâyiha yazıver. oruç.. Kayserili Tevfik. «Karar sureti çıkarmalı» dedi.. Doksan dokuz tane yüz ne tutar bey?. buradaki dolandırıcılık meydanda.. — Öyleyse doksan bini bulmak için tespih kaç kere devredilecek? — On kere.— Kaç akçalık mühür alacaksın Memet gülümseyerek önüne baktı. istanbullu ısrar etti: — Söylesene. Lâkin bir şartı var: Bıkmıyacaksm. Biz iman etmişiz. — İyi ama. İbadetten bıkmak Rabbimin gönlüne güç varır. Peki namaz. sevaptır.. Tevellüt de ister mi? — İstemez. Elâzizli şeyh Kâmil efendinin müritlerinden birisi izahat verdi: — Teşbih doksandokuz tanedir. Bunu Müslüman nasıl sayacak? Buna teşbih dayanmaz. Yağma mı var! Doksan bin defa Allahuekber denilecekmiş. — Künyemiz.. günahtır. elli birinci sene Şeyh Yusuf'a bir mührü şerif yazdıracağız. Müslümanlıkta duayı parayla satmak olmaz.. Üç akçaya Müslümanlığı değişmek olur mu. Yirmi devirde yirmi çekirdek. — Bakalım. Kayserili Tevfik'ten başka herkes yarım ağızla «evet» dedi. Müdür beyle görüştük. Birisi. Uğru Abbas duasını okursam günahım silinecek. Feriştah bize dua edecek. Yahu sizin fare kadar aklınız vok Üç akçaya cennette köşk alınır mı.. Sen bana künyeni söyle bakalım Memet.. Dursun efendi sordu: — Tasdik ederler mi dersin beyim? — Belli olmaz. Karar sureti için bir istida yazacağım. dünya Kuran üzerine duruyor.' _ Beyim.... Tespih tamam olunca doksan dokuz tane yüz. Uğru Abbas duasını oku! Cennete geç. günahtır.. Bir de mühlet isteyeceğiz.. — Bey doğru söylüyor diye devam etti. Hele ceza tasdik gelsin. _ İyi ama. — İşte gördünüz mü? Her işin kolayını Allah bize göstermiş. böyle saçma şey olmaz. Bu kitabı mahpusları aidatmak için yazmışlar.. hac. Her devir edişte bir tanesini sol elinin iki parmağına sıkıştıracaksın.. Gönlümüze ferahlık vermek için.. zekât nerede kalıyor? Elli sene rezillik edeceğiz..

«Tövbe yarabbi!» diye yorganı çektim. hem komşusuna.. Yukarda aklım başıma geldi.. İstanbullu. böyle söyleyene hayretle baktı. Daha öylece. Yıldız alacası.. Herifin anasını. — Ceza verileli çok oldu mu? — İki sene oldu.. Aldırma. Koltuğuma aldım. — Öfkelenmekle olmaz. Soyunmadım. Baltayı aldım. Yorganı açtım.. gözleri siyah bir sicim gibi yumuk. Aklım başımda yok beyim. Yukardan aşağı bir denedim. «Sen yiğit olsan karın başkasına kaçmazdı ulan!» dedi.. Ev içinde yatsaydı vurmazdım. Biz düşünüyoruz. Karının babası.. Böyle bir gece. Arada.. Kötü bir balta. — Bozmaz mı ne mümkün? — Ben ummuyorum. Fırladı şuraya.. — Karı başkasına kaçtı.. soluyarak çıktım. Kurnaz kurnaz güldü: Mahkemede «Aklımız başımızda yoktu» dedik. Ay ışığı var.. Amcam eve geldi. Gittim karının kaçtığı evin altına çömeldim.— İnşallah bozar. Adamın aklı başında oluyor. Bize bu lafı kaçan karının babası söylüyor böylece. Baltayı kaldırmışken öylece durdum. Gözüm karardı. tek tük uyumayanlar da belki vardır... Gece. Buna Kocareis merhamet etmiş. hem kendine eder. Karının oynaşını vurdum. Öküz gibi soluyor. Köpek gibi emekliyerekten dama çıktım. Ben de namus uğruna yatıyorum. Neden «esbabiye» ye sokmadılar?' — Sokmadılar. «Vay Allah! Vay Allah! Sen benim kusuruma artık bakmayacaksın Allah! Amcam böyle derse eller ne demez».. «Elin garibini yanlışlıkla öldürürsün. Günah Hüseyin!» dedim. Baltanın arasına bir yonga soktum. dedimse akşam üzeri. Bir yorgunum. — İnşallah. tanışmıyoruz. Böyle ekin biçme zamanı.. İndim derenin içine. birden açıldı. bizim oralarda anadan üryan yatarlar. İki ay sonra dolacak. Kocakarı adam gibi horul horul uyuyor. dişlek bir adamdı. — Sen de mi kızını öldürdün? — Hayır... Kendisinden pek emin konuşuyordu. — Sana onsekiz sene mi verdiler? — Onsekiz sene. Hey köylü milleti! Sen bir kerre komşunun karısını çileden çıkarıp kaçırmışsın... ben de kurtulurdum. Karı namahrem! Öteye gittim... az kaldı doğradık gittiydi. Kocareis bana öfkelendi. Amcam yabancı değil. Sen işi anlatıver. Bel kemiğim yılan gibi ürperiyor. bir yorgunum. O da kurtulurdu. — Ben gelmeden evvel. Rabbim bizi korumuş bey. Herifi gördüm. Dudağı davul gibi şişiyor da . Cezası onsekiz seneydi. Uç sene de aşağı vermişler.. Hep kurtulurduk. Malûm ya. Tevekkeli. Köy uyumuş. İstanbullu sordu: — Senin fişin dolduruldu mu? — Hayır beyim. Pek uzun yüzlü. Ayıp bir şey.. diye düşündüm... Hisarda yatar gibi dama yatak serilir mi? Bizim köylümüz bey.

«Hıhhh!» diye vurdukça kafa. «Ceza şimdi karıya geldi. Herifle on iki gün yattılardı. Bir de karı kısmı bir kerre kötü oldu mu. Bu sefer balta kemiğe sıkıca gömülmüş. Tabancanın kurşununu bilirlermiş. çocuğun babasını haydi. «Bu Hüseyin ne der bu işe?» demezsin. öfkelenmişim. diye gülüverdim. Yorgandan bel tarafı. Eksik etek!.. korkudan kalkıp kaçamıyor. kurt dalamış gibi bir ses. îki tarafa ırgalayarak yavaş yavaş çektim. «Vay Hüseyin. «Suçlu otur!» diye bağırdı. Karı su gibidir.. Oturdum. İslâm dini aşikâre bey. «Yarılacak kütüğün kaması kendinden olacak». Suç . Pislik temizlenir» dediydi.. Boğazım kurumuş.. çeneye kadar yarıldı. çocuğun kanını bir şişeye koy. Çünkü baltayı savurmuşuz. el terazisiyle öldürüp öldürmediğini bilir beyim. Herifin ilk karısına değil. Odun yarar gibi bir ayağımı omuzuna bastım. Lâkin mahkemede bize öfkesinden «Bundan değil. Sıtma bastırınca adam nasıl takattan düşer. Kocareis.. Çekeriz çıkmaz. ikim' zin arasında sayılıyor. Be herif! Sen bir karıyı baştan çıkarır. Üstümde bir bıçak kaldı. O dakikada bir cesaret gelseydi. bir ağlamak. Benim altımdan kaçan da herifin koynundaymış. Karı milletinde bir vakit suç olmaz.. rezil!» Baltayı kalasına «Hmhhh!» diyerek yallah ettim. Tekrar yere düştü. Karıma acıdım. — Karıyı neden evvelâ öldürmedin? — Amcam «Karıyı öldüreceksin! Bunun usulü böyledir. — Karı duruyor mu? — Karı başka kocaya gitti.. Nereden bildin diye sor. Biz böyle biliriz. «suçlu otur» diye terslerse artık ne diyeceksin.. kazan gibi kabardı. «Reis bey. Karı aldanır gider. işte öyle bir iş geldi başıma. Karı milletini tekmil biz kandırırız. kan kokusu çarpınca ayılmışım. öldüm allah çocuğu tutmazmış.. vay Hüseyin! Artık sen Allaha karşı âsi oldun!» dedim. Aklı yoktur. boncuk verirsin. benimkine acıdım. «Ulan sen adamla eğleniyor musun. haydi bilirler» dedim. Gök gürlemesi gibi meret! Karı bağırınca benimkine bir gayret gelmiş. Harman zamanı on iki gün neye yarar? Harman zamanı. Reise bunları hep söyledim. Bir taraftan da gülmem tuttu. Bereket eski karı bir kerre bağırdı. evine götürürsün. Baltayı bir kerre salladım. Bir bıçak. ölenden!» dedi. Karı yüklü idi beyim.. Lâkin elim bir türlü varmıyor. Dizlerim tutmaz.. yalvararaktan söyledim. ben korktum. Gözlerini vıcır vıcır açmış bakıyor da. Adam gibi değil. benim kanımı bir şişeye. Şaşırmışım.. içime bir ağlamak gelsin. köy yerinde çocuk tutmaz. Bir laf söylersin. Şimdi mahkemede kayıtlıdır.. Kaçtım tarlalara doğru. İki gün düşündüm. Bu ses ovayı tekmil tuttu beyim. Bunları ayağa kalktım da. Sol kulağına değmiş.hemen boşalıyor. Aklı var. Adam. Kanlı gibi yalvardım. Ben koynundaki kocasını çam gibi doğruyorum.. Sonra biz mapustayken doğurdu. Kendini damdan attı. onu da bitirirdim. besbelli. Dinim gibi biliyorum ki oğlan benim. çekeriz çıkmaz. edepli edepli. Tıbbı adli doktoruna yolla!.. Yarabbi! Sen günahımı affet!» dedim. Çocuk ne benim ne de o herifin. İncik verirsin. Burnuma taze et kokusu. Hayvan gibi bir mahlûk. fikri yok. Ayağımın arasında çıplacık kımıldadığından. Herifin eski karısı ötede yalnız yatarmış.

erkeklerde. — Doğru mu? — Bilmem ki... Parmaklarını birbirine geçirdi —Öldürdüğüm gece herifle bir yatakta yatıyordu. Niyetin herifi öldürüp sonunda karıyı tekrardan kabul etmekti» dedi. Bu gün seversin. Eski karısı ilerde yalnız yatıyordu. Karı kısmı şeytanın kendisi beyim. Adam sevdiğine kıyamaz. Bir günü bir gününü tutmaz.. Gece koynuna girer... derdi. benim ömrümden al da şunun ömrüne ekle». Adamı vurmuyorsun. benim ikim kadar. tamam! İyi bir iş. Bir karıdan dokuz çocuk. Çalışır. dargın ve kindar anlattı: — Köy yerinde hizmetkâr kısmının ırzı. dünya gibidir. Reis de senin gibi söyledi: «Anlaşıldı» dedi — karıya kıyasıya vurmadın. «Şunu öldürsem de kurtulsam» dersin. Mahkeme kararlarını pek ziyade merak eden Kayserili Tevfik yavaşça sordu: — Neden tam ceza vermişler beyim? Ahmet İstanbulluya bırakmadan elini kaldırdı: — Bize de tam ceza verdiler. «Oh. sekiz dokuz erkek önünde .. yabayı çekti mi. Kim bilir. Varsın yaşasınlar. adamı vurmamalıymış. Adam kendi yüreğini hiç bilmez. sıcacık sarılmışlar. Adam. Herif öldü kurtuldu. Sopayı yerken benimki «Aman ne olaydı da eski kocamda otursaydım».. Öyle değil mi beyim? — Öyle.. Sen erkeği görüyor musun beyim? Hüseyin nasıl sığdırdığına herkesi şaşırtacak kadar uzun uzun içini çekti. Boy.. Ağa kısmı hizmetkârının ırzına ters bakmayacak. dersin. Belki herif de kendi kendine. amma öylesi çalışır. sen karıyı seviyormuşsun. akşam için geçer. Biz burada her gün ölüyoruz. «Hey Allah! Benim ömrümden al da şunun ömrüne kat!» demiştir. namusu ağanın elindedir.. Dördü kız. Demek ki usul böyle.. Pişman olurdu. Elbet karıdan bıkardı. Yürek. Bende çocuk dokuz tane.. Benim karıyı bizim oralarda bilmeyen yoktur. Osmanlı bir karı. Değirmende çoğu zaman erkeklerin yükleyemedikieri çuvalları «hele çekilin yavrularım!» diyerek bir koluyle hayvana atıverir. Kendi kendine konuşuyor gibi dalmıştı — Lâkin. Çıkık elmacık kemikleri ve çukura kaçmış gözleriyle tatara benziyordu. Küreği. — Gayrı orasını bilmem!.. Cesaret edip karıyı öldürmek varmış beyim. beşi oğlan.» diye seviniyor. kendini vuruyorsun. — Duası kabul mu oldu? Gözlerini yere aldı — Bizim oralarda geçeleri çıplak yatarız. — Hüseyin. Sopayı çalardı. bu mahkeme hazzediyor. Yumruğunu hafif hafif dizine vurarak.. Onlar da çıplak yatıyordu.. Bize onsekiz sene dört ay gün verdiler. Ahmet çenelerini sıkmıştı. Karın kötüye düşünce. On iki günlük karı olduğundan demek hevesi geçmemiş. Lâkin dünya bozulmuş beyim... Bunlar beride. bu sefer de «hey Allah.

Ben razı gelmedim. Bizim karı. «Kolay gele!» dedim. Boş oturdum mu hasta olurum. Lâkin daha ufak!» dedim. «Ne var?» dedi. Doğrusu' bu! Karı gitti. damadı önüne almış yıkıyor. Lâkin adam o adam değil. Bizim karı damadını hakikat çok seviyordu. Dırdırdan bıktım. Sen kızı neden vermezsin?» dedi. Büyük oğlan. «Ulan o nasıl bir lakırdı! Kemiklerini kırarım!» dedim. o da orada boş mu? Ona da orada. Karı. derim.. «Dur bakalım. bizim kızla beraber çiftliğe yolladı. Gülmeyin kardaşlar.. «Kızı görmeye gideceğim» dedi. Bir gün ilerde yatıyorum.. Ben şöyle el gibi çocukken işe girmişim. «İstemez!» dedim. ağa değirmenden gelirken atın başını tuttum. Sıçradım pencereye. Lâkin karı. Çocukları bir kerre sırasıyla dayaktan geçirdim. Kız cahilmiş.. İçeri girdim. Böyle şeyleri dünya işitiyor da sen duymuyorsun.. Biraz bekledim. Usandım. Çiftlik gibi yerde. onbir oniki yaşında. «Bunda bir fenalık yok ama kız daha çocuktur. O akşam . Adam boş durur mu? Boş adam mezarda olur. Girdim düşünmeye. «Bu da benim bir oğlum! Kafamı kızdırma. «Yalandır. Aklı ermez. beyim. dedim. O günden beri. Odada böyle oturuyoruz. — Tuh. Bu işler yapılmasın!» dedim. Yüz yüzden utanıyor.. düşünürüm de. mutlaka bir iş bulmuşlar». Yüzlerini. Kardeşinin ırzına geçmiş.. O günden sonra kollamaya başladım.... Gücüm yetmeyecek. canım çekerek abdest edemiyorum. Günahtır!» dedim. gözlerini paraladım.. Ben boş oturamam.. «Hoş geldin!» dediler. köylü işin farkında imiş. O gece ekmek yemedim. Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım.. sofrayı hazırladı: «Haydi!» dedi. Kız yemin etti. kısrak gibi sağrısını titretiyor». Karı ocağa su koydu.. «Ahmet. Halbuki ben bir dakika ekmek yemesem duramazdım. Kız rahat edecek. Hiddetlendi. götür kes. Sabah da ekmek yemedim. Ağa oğlu! Baş üstüne! Zengin yer. Ertesi gün. Gülüştük. Su kaynaymca kenardan işmar edip güveysini çağırdı.» dedim. Meseleyi şöyle şöyle anlattım. yüreğim şişti. Allah belâsını versin! — Razı gelmedim. Yalvardım. Canım da fena sıkılmış.. tavuk pişirdi. Birisiyle atıştık. Beraber bizim eve girdiler. bizim ağanın oğluna verecek oldu. «Bir şey yok».. Kız geldi. Yağlı ekmek yaptı. Bir gün tarladayım. «Şuna bir sopa çekeyim. Yalnız başına. «Ulan nere si ufak? Erkek gördü mü. Konuştuk... Ağlıyor çocuk. Meğer. Razı gelmedi. şuncacık bir kız! Bunun ırzına geçmiş dediler. Aradan iki gün geçti. Büyük kızı. başka bir kötülükleri yok. Baktım. Ben aşdan yemekten kesildim. Aradan bir ay kadar geçti. Babası üç evli. Hayalarımıza. Karı birdenbire öfkelendi.» diyerek kızı yolladım... «Ne var?» Dedim. Akşam eve gittim. Bize «namussuz» demesin mi? «Ulan» dedi — karın güveyinle yatıyor pezevenk!» dedi.duramaz. en küçük kandan doğma bir kız kardeşi vardı.. «Ağa. hele sen dur. Oğlanı. «ille de olacak!» dedi.. sana inat. soyunur koynuna girerim! Ne olurmuş?» dedi. Sonra şişlik keseye vurdu. Bir gün anası evde yok.» dedi. Oğlan geldi. etme karı! Bu kadar çocuk sahibi olduk biz. Şimdi. Kızı verdiler. diye güldü.. benim herif anamla yatıyor. «Ağa sen bilirsin! Kız senin.

Anamın koynuna giriyor. Sabah olurken Muradın kenarına indim. Dutun yaprakları da inadına hışırdıyor. Ay ışığı adamı büyük gösterir. Kıçına bir şamar attı. Bir çalılığın dibine silâhı sakladım. Sordum. «Babam gelirse kız!».. O gece bir şey fark edemedim. Meğer domuz karı uyumazmış. Benim karı yatakları serdi. Ay ışığı gündüz gibi.. Fırından çıkmış bir rüzgâr. Herif «Yarın gidecek misin?» diye sordu. Bize iki saat bir köy var. Yarım saatin işi! Velhasıl uzatmayalım. Avuçlarım terden ıslanmış. Halbuki uyumuyorum. namluyu temizleyeceksin. Ateş düşmüş yanıyor.. Oraya gittim. Yataklar serilince seslendi. «Ben bunları vuracağım ağa. «Ağlama! Sen ağlama sus! Al gözünden bu gece!» dedim. Sonra kız uykuya vardı. Ertesi gün de karı gelmeyince. Dudağım ossaat çatladı. Kaynanası olacağın tarafına baktı. Onlar hayvanlara bakmaya gidince ben ağaca çıktım. Dama yakın büyük bir dut ağacı var. Kızla herif bir yatağa girdi.da çocuklara bastım sopayı. Yaz ayları damda yatar insan. «Baba. Allahdan da utanmaz mı adam. Yüzüme bir rüzgâr çarptı.. Keyifli. «İyi öyleyse. Ben uykuya vuruyorum. — Uzun olur bizim tüfekler. çekin yorganı üstünüze!» diyerek az kalsın bağıracağım. Adamın göğsünü paralar.. Yanıyor şuram. Adamın eti ay ışığında gümüş gibi parlıyor beyim. Uzaktan iyi vurur. Eve yanaştım. Biraz sonra herif kafasını at kibi havaya kaldırdı. gece oldu mu. İkindi üzeri. İkindiye kadar uyumuşum. Gülüşüyor reziller. «Ulan. Kız gitti. Bir de ayıldım. Benim karnıma bir sızı . Bir kerre attın mı. Bereket köpekler bizi tanır. toprakta yıpranmadığmdan beli kuvvetli olur. Damı gözlemeye başladım. çarıkları çektim. Kızın iki defa icabına baktı. Öteki ilerdekine yattı. Çiftliğe vardım. Bir mendil ekmeği bütün bitirmişim.. Birisinde kızla güvey olacak yatıyor. Lâkin tek atar. Ağa kısmının karıcıhğı fıkaranınkine benzemez beyim. Sazların içine. Cevap çıkmayınca kalktı. Şavkı gözümü aldı.. kızın adını sesledi.. Güveyle kaynana yatağa girdiler. tüfeği sırtladım. Oradan gece vakti yola çıktım. İki yatak serilmiş. Karı «tıh» dedi.. Susuzluk beni sarmuş.. Yavaş yavaş eve yaklaştım. «Kızılibrik» derler. Geldiler. Zırıl zırıl ter bastı bize. «Aman buna bir çare!» dedi. Yüzlerini karaladıktan sonra güvey. Macerayı bir bir anlattım. Kürt tüfeği bilir misin beyim? — Bilmem. Allahdan olacak kız yalnız başına suya geldi. Öylece dalmışım. «Kız orospu! Boynumu kopardın!» dedi. Yatsıdan sonra tüfeği besmeleyle doldurdum. sen ne dersin?» dedim. Töbe yarabbi! Benim karının huyudur. Ağası bizim ağaya düşmandır. Akşam olmuş. Bana bir kurt tüfeği verdi. Allahm emri sırasında keçi gibi bağırır. Karnım her tarafı gözümde büyüdü.. İçim hiç istemiyor.. «Baban değil ya isterse Malatya valisi gelsin! Ben bir kerre çileden çıkmışım Bekir!» dedi. yeniden dolduracaksın.» dedi bizim damat. Tüfeği doğrultmak ne mümkün? Kız uyanır diye de korkmuyorlar. kuma yattım. birisinde benim karı.. Bir taraftan da türkü söylüyor. Kolunu beyazca çıkarıp işmar etmez mi? Güvey.. Eczasına iyice baktım. Belimdeki ekmeği çıkardım. İyi yediğinden. beni uyutup yanımdan kalkıyor. Belli bir şey! O gece elimizden kaza çıkacak. ama bir iki lokma yiyeceğiz.

Artık kaç saat geçmiş bilmem... Ağzıma bir dut yaprağı aldım. Bunun babasının bize iyiliği var. Dişlerim birbirine çarpıyor. karnım titriyor. Tetiği çektim. Bak şu bendeki fikre bey.. Yanıyor içim. Merdiveni bile çekmemişler. Sabahleyin küçük aynaya baktım. Seslenmedim ama beni tamdı. duyulmaz.. Vallaha bırakmam. İyiliği ne bilsin. zaman anladım ki benim kan azmış... Titreme ellerimden yüreğime vurdu.. Ne olacak? Onüç yaşında bir çocuk. Kafa kemiği. şurada unutur. «Ahmet! Sen karıyı vuracaksın... Sesinden uyanacaklar diye dilimi aralarına sokmuşum. Bu namussuz. tüfeğin sesini hiç duymadım. herif de. Ahmet gözlerinin yaşardığını. «Bir soluk dur. Yüreğim.. Boğulacağım ötesi yok.. Aklıma bile gelmiyor. Yatağı dolandım. İt gibi yalvarıyor. Ağaçtan sıyrıldım. Kızı yavaşça geri çektim. Ev bunun babasının malı. «Ne o gürültü!» diye doğruldu. Bana baktı.. silâh atılsa nafile.. ağzımın iki yanından çeneme akmış. Öyleyse.. Dur!» diyor. İyice ayırdıktan sonra tüfeği aldım. Ya ölmezse. Bekle hele. Şakaktan sıkmak olmaz.. Yukarı çıktım. Yalnız anladım ki oğlan geri gelecek. Şuralarım bir hoş oldu beyim. Peşime düştü.» dedikçe.. Ateş. Oğlan. içimde titreyen damar şırpadak durdu. başıma çıktı. Gayrı faydasız. Beni adanıdam saymadıkları belli bir şey. Beni görünce güveyisi zannetmiş olmalı ki «Bekir!» dedi... yatağın ilerisinde kuru ot var.. Arada bir de gülüşüyorlar. Dilim delik delik olmuş. bu sefer karı bırakmıyor... «Yoruldum. «Ne bok yedin!» diyerek sıçradı.. Artık kaç saat bilemem. İyi... Dur hele. Kız silâhın sesine uyanmadı ama.. Tetiğe basacağım sırada bir de baktım. Kibrit çöpüyle betonu çizmekten vazgeçti. Lâkin dam üstünde dura kaldım.düştü. Sesi duyunca.» dedim... Nihayet karı. İşte o. Benim kız. Karı ölecek. İyisi mü. Acı geldi. O sıraya kadar niyetim karıyı vurmak. Karı da horluyor...» dedim. Tüfeği atıp merdivene koştum.. İstanbulluya gülümsedi: — Kusura bakma beyim. Aklıma geldi!.. «Şimdi barutun harile bunlar tutuşur. orospu! Ben yoruldum. Dam üstündekiler uyumuşlar. Uyanırlar da beni vururlar diye düşünemiyorum. uyku içinde kocasının göğsüne iyice sokulmuş. Kızla oğlanın yattığı yatak önümde... Tekrar tüfeği gözüme aldım. Yatağa yaklaştım. bizim karı ilerden. İlerden bir köpek uludu. bana . Damadın gözleri açıldı. Baktım ki ellerim titriyor.. Ya vuramazsam. Baş ucuna dikildim.. «Zamandır» dedim. kötülüğü ne bilsin!. Şurada ağlar. Lâkin kıza değmeyeceğine yemin verdirdi. kapandı..» dedim. Ne dersin bey. Üç Kuluvallah bir Elham okudum. Namus meselesi zor mesele... «Dur hele. Bereket uyanmadı benim kız. Oğlanın başı altında haraketli Nagant tabanca var. İşte orada aklım değişti. tukurdum... Sen dama gireceksin. oğlanı kıza göndermeye razı oldu.. Kafamın içindeki gümbürtüden. Seslere kulak veriyorum. eline bir damla düşünce anladı.. başka bir hizmetkârın namusuna dolaşacak.. Lahavle çektim. Seslenmedim. Dilimin kanı. Yalvarıyor. Kızın üzerinden damadım olacağın şakağına namluyu uzattım. Namluyu tam alnının ortasına dayadım... Tüfeği yere uzattım..... ama biz bunları nasıl ayıracağız. Tüfeği doğrulttum. bakır tas gibi şuraya yuvarlandı. Seni paralarım.. Adam o sırada her şeyi düşünüyor.. yanıyor. Öylesine ki namlunun demiri kızın yanağına değdi değecek.

. Ağa mustantiğe dedi ki: «Ölen domuz. çiftlikteki yanaşmalara doğru kaçtım. Sivas'ın en zenginini aşağıya buyur etmişler. «Paşam demiş..» dedim. «Bu mu Vali paşa hazretleri!. bir yerde Ölecekti ya. Hitamında bacaklarımın kuvveti kesilince baktım beni öldürecek.. Hem de Erzurum koyunu. — Oğlum.. Beni karının elinden kurtardılar.. kanun değil bunlarınki. mustantik işi beğendi öyle ya? — Beğendi beyim. — Şu halde. Kahveden sonra. Vali sormuş: «Ağa bu nedir?» «Bu mu? Sayenizde tiftik keçisi Devletlum!» «Vay bu mu tiftik keçisi! Hele yıkın!» Adamı sopanın altına yıkmışlar..» demiş. İki kerre çiftliğe sürdü. — Ulan Alman! Yetiş kâfir oğlu kâfir! İstanbullu. Onu da sızdırmışlar. bezirgan takımını ziyafete çağırmış.» dedi. Bunlar Allanın bir belâsı. «Açmadı. Yahudi derhal elini belindeki kemere atmış.» «Bire yıkın!» Yıkmışlar. Yahudinin hesabı.» dedim.. son sözü söyleyene ters ters baktı: — Almanı karıştırma. beş. Bu Allahm bir belasıdır. onbeş. Lâkin temyiz mahkemesi onbeş seneye çıkardı. geldiğinin akşamı ağa. — Mahkemede söyledi mi? — Söylemez mi? İşte o sebeple Kocareis üç sene verdi ya. Yahudi ahıra girince vali.» dedi. Ben böyle bir kanun görmedim. bâzı çakal gibi inliyordu. — Sana evvelâ üç sene mi vermişlerdi? — Üç sene. Bâzı öküz gibi böğürüyor. «Öyleyse.. Bu halisinden koç. uzadıkça uzar... bu ne keçidir.. sana üç sene gün verdireceğim. yürü ellerin yeşil olsun... «Açmadı. Tüfeği dayayınca gözünü açtı mı?» dedi. yavrum... tüccar. Var. sıra yahudiye gelmiş. demek açmadı mı gözlerini?» diye bir daha sordu. valinin çavuşu yaklaşmış. Mor koyun cinsi. «İyi düşün evlâdım.. Adamcağız beş yüzü saymış. Velhasıl. Yedirmiş.. gözlüklerini emniyetle düzeltti: — Şuradan bilir ki beyim. «Keçi» dese dayak muhakkak. Ahıra sokmuşlar. . ne koyundur. Ateş etmeden evvel.. Sonra açtı. — Kanunu bırak. Ne fayda ki geldi bu fıkaranm başında akşamladı. orospu uçkuru. Biz bilemedik. İki kerre Murat kenarına indirdi beni..oraları dar getirdi beyim. Evrakı öyle tuttum... Vali sormuş: «Bu nedir bu?» Adam bakmış bakmış... «Oğlum dedi. Direkte bir tiftik keçisi bağlı duruyor. ikinci zengini buyur etmişler. «Lüzumsuz yere dayak yeme efendi. Vaktile Sivas'a vali göndermiş padişah! Vali.... Alman'ın daha iyi olduğunu nereden bildin? Dursun efendi. «Bu nedir bezirgan?» demiş. Duvarları tutunarak giderken bir takrip meseleyi yukardakilere çıtlatmış.. Mustantik iki defa sordu. birader. İşte bizim iş böyle oldu beyim. — Allah belâlarını versin.. Kızına el uzattığım söyledi. «Açtı» demeliymiş. — Lastik. içirmiş. Kırdığı cevizleri hep hikâye etti. beş yüz lira ver de hayatım kurtar. Çünkü bizim ağa oğlunun üzerine şahit]ik etti. Bir. bunlardan yezidi olmaz..

burası mahkeme olduğundan doğrusunu söyleyeceğiz. Muşamba olmasaydı. bak bizim Abuzer'e bir sene ceza verdiler. Kendini köprüden suya atmış. ben değil diyorum.. Zibidinin iti gibi sır sıklanı olacaktın.... Can verirken ... — Sen beter diyorsun. peygamber postunda oturuyorsunuz. muşambanın sahibi..... Öyle. diyerek bir tane fazla aldım. Muşamba olmasaydı. — Babandan şüphelendin miydi? — Ne mümkün beyim! Adam babasından şüphelenir mi? — Nasıl ifade verdin? — Olduğu gibi söyledim. Beraber giderlerken yağmur başlamış.. «Ulan namert! Muşamba olmasaydı bundan daha beter mi ıslanacaktım. Alaman bile gelse bundan beter ıslatamaz.. Eve geldim. bir dalmış çıkmış. Gece yarısı. «İyi kardeşim!» «İyi elbette. — Buyur beyim. karısının koynunda yakalamış. «Babadan vasiyet var. Biz de öyle olduk beyim!. Yolları bir ırmağa uğramış... «Sen misin baba!» «Benim eşşoğlu eşek.» «Sahi. Köye geldik. Babam beni alacak toplamaya yolladı. seni gözüm görmesin!» demiş.. bostanı neden bıraktın?» «Şu sebepten bıraktım ki. canım karıyı çekti. bir daha dalmış çıkmış.. Bunlar Allanın bir belasıdır. yatakta iki kişi yatıyor..» Biraz daha gitmişler.. Yahu biz karının yüzünü hiç görmeyecek miyiz? Bir gün «bostanı bekleyeceksin» dedi. Gördün mü.» Sağ ol kardeş.. Bunlar da ne Alman'a benzerler. ondört ay sonra izin çıktı. Bir ıslandık ki. Herifin biri yola çıkmış.. Cennetlik bir adam bizim peder... Biraz gitmişler.. Gittim. yardımım dokunur.. Nihayet yarı beline kadar suyun içinde doğrulmuş.Her kaç lira iktiza ise emret!» Onun gibi. «Nasıl muşamba! Hey pederim.. — Aman! Ona da mı çok vereceklerdi.. suya düşmüş sıpaya dönecektin. Sana bu muşambayı vermeseydim.. Bir de ne bakayım. diye başlamış.» Biraz daha gitmişler.. Ha?» «Eksik olma efendi!» Biraz daha gitmişler. Burada siz. göğsüne sıktım kurşunları. «Muşamba da maşallah muşamba. bu sefer de kaçak almaya. Böyle sırada adam vurmayacağız da ne zaman vuracağız? — Sen ona bakma! Abuzer. Yürü.» derken öteki artık dayanamamış.. Pisin kanı suratıma fışkırdı. birinci yolcuya bir muşamba vermiş. şimdi ıslanacaktın. Bir elimle yakasını tutup. Gürültü etmeden içeri girdim. «Ulan! Dinini imanını!» diye bir nara vurmuşum. Köprüyü geçerlerken muşamba sahibi tekrar. «Biz bıraktık askere gittik reis bey dedim. ben ihtiyatkâr adamım. Postalları çıkarmadan.. Üç gün evde oturdum.. Babam karşıma dikildi. Toprağın bol olsun. ihtiyatı elden koma dediydi. İkinci yolcu. muşambayı yere çalmış. — İyi ama Alman daha beter. Yol çatında başka bir yolcuya rastlamış.. İkinci yolcu heybeyi açmış.. İyi düşünmemiş miyim? Yolda birine rastlarım. Bir gün sonra yallah değirmene.. «Nasıl muşamba?» diye sormuş. yahu! Oğlan öz babasını. ne de İngiiiz'e benzerler.. — İyi ama.. Allah razı olsun.» tamam beş kurşun sıkmışım göğsüne. Kusura bakma reis bey.

Cahillik sonra yakanıza sarılır. Su vermesinden bellidir. Arkadaşa uğrayım da bir çay pişirteyim. ifadesinde «Ben bunca senelik karımdan hiç şüphelenmemiştim. Ben hastayım valde. zelzele gibi sarstı. Karıyı parayla satın alıyorsunuz. onbeş seneye inerdi. Kırk gün sonra öldü. Halbuki adam bindiği kısrağı bilmez mi? Karının fikri bozulunca. nerede buluştuklarını iyice öğreniyor.. tabancayı boşaltmış. benzi attı.. herif göğüsleyip içeri dalmış. Oğlan eğilmiş.» demiş.. kötülükte rastlar vurursan. O gün hastalandım. Konu komşu da. «Kız bu ne rezillik!» dedim. Allah size yardım etsin! — Karı ne oldu? — Korkudan çatlamış. Arkadaşı açar açmaz. onları kollasaydın cezan idamdan.Biz kurduz! — Kabahat sizde değil. o zaman mesele başkalaşıyor. Hangi gün. Gitmiş karakola teslim olmuş. biz bu usulleri bilmeyiz. Daha çocuktu bey. oğlanın en aziz arkadaşı. Ama şüphelenmeden. — Haklısın bey. Daha beter yüz göz olursunuz.» demiş. Bir şey kalmadı. namusunu temizle». Bir şoför karısından şüpheleniyor. Sonrasını bilmiyorum.. Odaya yürüdüm. Sonunda razı oldum. Biz cezayı tükettik bey. Karının oynaşı. Yere çaldım.. çıktı.. aklını kaybediyormuş. «Bana neden söylemedin?» «Geline kaynanalık ediyorsun. Erkek kısmı.. «Öyleyse söyle de eve erken dönsün.. Komşulara sormuş. Oniki yaşında var yoktu. O gün şirkete gidince doktora çıkmış.. Kapıyı açıp beni görür görmez. diyerek inanmazdın yavrum!» «Ulan Allah topunuzun belâsını versin!» Bir sene verdiler. Fıkaralık şu sebepten kabahatli ki. Anasına gitmiş.. Kolay mı? Üçyüz lira masraf etmişsiniz. . Karıdan şüphelenince. — İfadede ne söylemiş? — Evet. — îyi ama bey. batmışsınız.» dersiniz. bakmış karı yok. «Şunu yakalayıp hovardasıyla birlikte öldüreyim. «Vur. Lâkin kimseye farkettirmiyor. Bir senedir her gece beraber yatıyorlar hey oğlum!» diye başladı ağlamaya. Doğru arkadaşının evine. demedim. Ne yaptımsa elinden kurtulamadım. Yattı. kötü söylersin. Cahil adam aklına bir şey kilitledi mi kurtulamaz. sonra cahillikte. Karımın sesini tanıdım. anam koştu. Kekeledi. boşa koyarsın dolmaz. Gürültüye çıra yakmış. Aklı mı erer? — Bak. arkadaşımın adını seslendi. Eve uğramış. Kaynanama gitmiş olduğunu anlayınca oraya gittim. Kan karyolada anadan doğma yatıyor. içerden bir karı sesi. Kocakarı «Buraya gelmedi» demiş.. Lâkin doluya koyarsın almaz. Hasta olduğuna dair bir rapor almış. kaynatam üstüme çöktü. «Hayrola!» dedim.kolumu. Kötü yola saptığını sezince boşayamıyorsunuz. eğer anan söyleseydi. Sopa atarsın. derler. «Sen gittin arayı uydurdular. Anasına gitti demişler.. Kocasını görür görmez yatağın altına girmiş. istanbul'da böyle bir vaka oldu. Bizim millet cahil olduğundan ifade vermesini bilmez. Kapıyı çalmış.» Ondört ay verdiler. Memet gibi. Eve geldim. boşayacaksın» diyor. apansız üstlerine varır da.» dedim. kabahat evvelâ fıkarahkta. Abuzer.. Sonra «Evde kimse yok. kanun «vurmayacaksın.

Asıl namussuzluk.... — Kimleri arıyorsun Alo? — Hüseyin ile Ahmet'i. — «Sizin kız kerhaneye düşerse ne halt edersiniz?» diye yaz.. Her dert fıkaranın başında arkadaşlar. kızın kötü yolda değilken odaya koymazlar.. Biz elimizden geleni yapacağız. Seni farkedemedim. Kârımız kesilecek. Kâtip kocaman bir kavat yazmış.» demiş. — Oraya hiç aldırmaz. Parayı pezevenklikte kazandı. Bir de alnına kara bulaşmışsa. — Yazacağız.. Otelin kâtibini çağırmış. ikisinin de tepelerine dikildi. Sen halbuki.. Balyoz gibi yumruklarını başlarının üzerinde savurmaya başladı: Ulan avratlarını.. Akıllı adamlar gülmüşler. Bir gün paydostan sonra Mazmanoğluyla çekişmişler.. gülmüş. fakat son derece güçlü kuvvetli bir adamdı. Düşünüyor besbelli.. Affederim gider kaltak!» diyor. Tahsildar Dursun efendi güldü: — Hakkın var beyim.. Meseleyi biraz da unutturur da birisine veriverir.. Şarkadak altını devirmiş. iki adam arasına hiç çıkılmaz. Ağa cebinden keseyi çıkarmış. «Haydi Mazmanoğlu. burada mısınız reziller! Diye bağırdı... Diyor ki: «Bir orospu yüzünden hapse gireceğiz.. Memet. Gözleri pek fena gördüğü için yaklaşınca İstanbulluyu farkederek durakladı: — Kusura bakma bey. zenginler neden bizim gibi düşünmüyorlar? — Bırak namertleri.— Boşamalı gitsin. Mazmanoğlu. ağır ağır sordu: — Kızı kötü yola düşerse?. paralı adam sinirli olmuyor. Namuslarına kalmış bir mesele. elini kaldırdı: — Vicdanı karıştırma. saçları.. Kayserili Tevfik. Bacağında beyaz bir dondan başka elbisesi yoktu. — Hepsi değil tabiî. îki ay sonra parayı sayar.. yarı tok. Ben bu namussuzları arıyorum sabah beri. — Vicdanları varsa. Zengin demek namussuz demek.. oku bakalım. Mazmanoğlu «kavat» diyecek olmuş... Nail ağa. ettiğimin . Pazıları. sakalları bembeyaz.. Bizde bir Nail ağa vardı. zaten barut gibisin. Bu Malatya'ya çalgılı kahveyi ilk defa o açtı. — Lâkin adamın nefsi bırakıyor mu? Adam öcünü arayacak oluyor.. «Allah belânızı versin» demiş. İşi tıkırında. onbeş yaşında bir kız daha alır. Memet. Elli.. bu devirde fıkaralık. Okumak. demiş.. Şimdi para babasıdır. kurtulur. Yarı aç... bizim cezayı temyiz tasdik mi eder beyim? — Belli olmaz Memet. Sen parayı bilir misin? — Bir de. göğüs adaleleri pehlivana benziyordu. Köy yerinde karın. yürümüş. — Peki. yere bakarak ihtiyatla sordu: — Demek. yazmak da bilmez.. Bu sırada. Zengin kısmının da elbet namuslusu var. kapıdan içeriye «kavat Alo» girdi. O karıyı boşar.. Adam sende.. «Yaz şuraya bir 'kavat' kelimesi». — Ulan. elli beş yaşlarında.

Dursun efendi gözlüğünü düzeltti: — Ne oldu bey! Sen daha. Ulan deyyuslar. istanbullu içini çekti. — istidadın yok dedim ya. Fıkaralara da yazık... Bak görürsün. Kavat Alo bir nara attı: — Kalkın dedim.. Elden gidiyorsunuz... Sabah beri. Ulan kalkın.... Kayserili Tevfik. — Sen insanları mahpus etmeyi de sevmiyorsun ama beyim.... Ötekiler gülmeye başlayınca Memet hepsinin yüzüne ayrı ayrı baktı. — Hamdolsun evet. Ben Kuranı kolayca söker miyim? — Kolayca sökersin.. kanun bu işi pek seviyor. Şeyh Yusuf efendi de alıştıracak. Düşün önüme.. «Namusçular» gözleriyle müsade isteyerek kalktılar. «Kavat Alo» da adı üstünde namusçulardandı. — Anlıyorum. «Nerde bizim pezevenkler! Şunları sür. Onbeş güne varmaz.. Memet korkuyla sordu : — Beni neye alıştıracaklar Dursun efendi? — Okumaya alıştıracaklar! — Allah razı olsun.. bir başka kötülük ile tedavi etmek mümkün değil. bir bakıma haklı!... Yallah! Bedri efendi çağırıyor... Çünkü bunlar maksadı sezemiyorlar ki... niçin hep namusçulara musallat oluyor? — Namusçu olduklarından. — Haklı olamaz.. Ulan kelimei şehadet getirin. avratlarını. Eğleniyor. bizim namussuz Bedri'nin tayfasına alışamadın mı? — Alışamadım Dursun efendi! — istidadın yok. istanbullu yavaşça sordu: — Bedri efendi. Büsbütün şaşırıyorlar. Haydi! Herkes ve herkesle beraber Hüseyin'le Ahmet de gülmeye başladılar. Neden olduğunu kendisi de bilmeden başını önüne eğdi. Güzel yüzünü astı: — Ben Bedri efendiye bu işleri hiç yaraştırmadım dedi..kavatları. . garip olduğu için Malatyalıların birçok hususiyetlerini tenkit etmekten hoşlanıyordu.. — Bizim Bedri hiç bir şeyi tedavi etmek gayreti göstermiyor ki... Kendi kredisini de düşürüyor.. Kavat Alo iterek onları dışarı çıkardı.. Memet'i nasıl alıştırırlar... Bir kötülüğü. O da karısını vurduğundan onsekiz seneye mahkûm edilmişti. getir!» dedi.... Hazin şey! — Hazin ama. — Ben insanlarla eğlenilmesini sevmiyorum..

Beni bırakırsan. Sergardiyan bu iş. hasılı cem: Üçyüzkırkdokuz.. Ondört çocuk koğuşu. Başgardiyan. Gözlerini tavana dikerek yazdırmaya başladı: Karı koğuşu onbir. Galiba bir gün gelecek. İyi adam bile iyiliği fenalıkla beraber yapıyor.. yirmialtı.. Üçyüzelli dokuz. şu temiz kâğıda çek.. Müdür bey bana kızıyor.— Siz yalnız «yazık» dersiniz. Başgardiyanda nihayet telâş başlamıştı. ziyaret günü içeri kaçmıştır. Hele bir daha yazıverelim. hem utanacağız. sol üst koğuş doksaniki.. — Topla diyorsun ama. Topla şunları allasen. gönülsüz gönülsüz tasdik etti: — Orası doğru. işte. İstanbullu kederle gülümsedi: — Dünya. Eli açık bir adam. — Alaym sırası değil beyim. Jandarmalara tembih et.. Kayserili Tevfik. daha doğrusu iki gün iki gecedir içerisi sayılıyor. müddeiumumiye gidip söylemem. «içerden dışarı kaçan olmaz. Ekmek defteri de tadat edildi. Ondokuz dokuza dokuz elde var bir.... ondokuz.. Mahkûm defterini saydılar: Yüzsekseniki... Yekûn: Üçyüzelliyedi.. jandarmalara tembih et. herif namusunu temizlemiş» dersiniz. — Alay mı? Yahu. ikiyüz kişi gelir. iki kişiyi gizlice bırakıver... Kanuna rağmen Malatya cezaevinde iki tane suçsuz vatandaşın yatmakta olduğu rakamların belagatli diliyle meydana çıkıyordu. Çocuklar ondört. Lâkin o huyu olmasa. Aklın varsa.. Elde bir... Netice tabiî değişmedi. elde kaç vardı. Duyan olursa iki kişi değil. Para cezasından da iki kişi var.. «Aferin. Bir kişi noksan çıksa maazallah bu telâş . Hele topla. Başgardiyan artık rakkamları ezberlemişti. iki... Ekmek bulmak gayet müşkül olup... Hele şunları vur biribirine. onbir. Cezaevinin o sıralarda mevcudu üçyüzelli üçyüzaltmış arasındaydı ve iki günden beri esas defterlere göre iki kişi fazla çıkıyordu. Buğdayın kilosu yüz kuruş. benim hesabım kuvvetli değildir ki. Ben şaşırdım. Herkes de öyle söylüyor. otuzbeş. Sen bu hesabı tahsildarlara yaptırmalısın. iki mahpus fazlamız var. sağ üst koğuş yetmişdokuz. istanbulluya kim bilir kaç defa tekrar hesaplattırdı: — Yaz bakalım beyim: Onbir karı koğuşu. hepimiz yalnız iyilik yapmaktan hem korkacağız. duvardan atlayı atlayı vermesinler. ben doğru söyledikçe bu bizim millet alay zanneder.. Sağ alt koğuş: Seksenbir.. Lâkin bir lokma ekmek isteseler veren bulunmaz.. — Topla beyim. iki günden beri. Burada tayın bedava. üç. sayar ama. İki kişi.. alt sağ koğuş seksenbir..... — Ah bizim elimizde olsa.» dersin. Gözünü aç sergardiyan. gayet tehlikeli bir hal aldı. Sol alt koğuş sekseniki. mevkuf defterini saydılar: Yüzyetmişüç. — Neye şaşırıyorsun? Dışarda ahval perişan olduğundan.. Bedri'ye gelince: Söğer. Dokuz. mahpus iki kişi fazla görünüyordu.. kumarda kazanırsa bunlara para dağıtır. tersine dönmüş Tevfik. Şuraya. Sekiz kişi ekmeksiz olduğu için.... Gel gelelim.

elbiseler.. Mahpusane köylüler için bir çeşit hastalıktır. Herkes. Dünya üzerinde kaç çeşit çul. sabun kutuları. Geberirler mi bu reziller? Düdükler çalındı. Gardiyanlar koşuştu. beş dakika yatağının üzerine oturuversin. «Gelirsem mevcudu tamam isterim. Sen ne sandın? — Öyleyse ağırlık almadan vermez. duvarlara erzak torbaları. nane. — Verirlermiş ama ırzına geçeriz diye korkuyorlarmış. Atölyede. — Gece mi? Müdür bey gelecek diyorum. bez.» dedi. Karanlıkla beraber başlayan kurt kavalı. — Verirler öyleyse. Koğuşları görmedikçe sefalet kelimesinin lisana hangi sebepten girdiği ve nerede kullanılacağı anlaşılmaz. küçük sesleriyle tek tek konuştular: — Af olmaz mı? Hükümet uykusunu kaybetmiş. Sonra sen bilirsin... kasketler. aldırmamıştı. «Ben burada padişahlık edeyim.. ümitsizlikle başını iki tarafa sallayarak koğuşlara girdi. yataklar toplanmış duruyordu. İnsanların mütemadi kederi ve öfkesi bütün bu eşyaya ve duvarlara sinmiş gibi içeri girenlerin yüreğine birdenbire merhamet ve ürperme çöküyor.. yarım gaz tenekeleri. Aman beyim. Hem de koca hükümet olup. — Bu af dediğin de dişi mahlûk mu? — Dişi mahlûk. iki kerre ezilmiş bütün milletler gibi insanların yüzüne daima gülümseyerek.... geç vakitlere kadar kaybolmuş çocukların korkusunu ve şikâyetini uzatır dururdu. ancak evinden uzakta kalmaya mecbur köylülerin duyabileceği iflah etmez gurbet hissi ve yalnızlık âfeti de bütün bu uygunsuzluğa karışıyordu. cigara tablaları. Bunların üstüne.. Ranzaların beheri seksen dört liraya çıkıyormuş. — Bu hesap af hesabı değil. bulaşık bezleri. gülüşerek. tuz kabakları.iki gün evvel kıyametleri koparırdı... — Şimdi herkes bahçede. Pencere içlerine kâseler. koğuşa yaraşırdı. Herkes betonun üzerinde yatıyordu. hele gece olup tavandaki yirmibeş mumluk ampuller yanmca. duvarların dibine minderler.. Artık hepsi.. kurutulan meyve çekirdekleri koyulmuş. kalk şunları beraber sayalım. koridorda. Gece sayarız.. «Dermanı yok. homurdanarak. tahta oturayım da. tabaklar. Ben şimdi hepsini koğuşlara tıkarım... — Ya ne hesabı? . bu cenabet illetin dermanı yok bey!» İstanbullu saymaya başlayınca birisi yumuşak yumuşak sordu: — Af mı var beyim? istanbullu gülerek başını salladı. — Müdür bey gelecek. Ne demek!» diye uyku arası zıplıyormuş. çuval. halı eskisi.. çay ibrikleri. Kürtler. Karyola getirmek. keder ve korkuyla bakarlar ve bu gülümsemeyle bu korkulu bakışlar. bağlamalar asılmıştı. kilim parçası. hasır varsa yerlere serilmişti. Mahpus. küçük çıkınlarda biber. Galiba «Fazla mal göz çıkarmaz» diye düşünmüş. Görürsünüz. Affı bize verirler. tahtadan kerevet yaptırmak şimdilik nedense yasaktı..

Hep kardeşiz. Benim eğlenecek sıram değil. Arayıp bulacaksın. Biz Murat beyle konuşuyoruz. Uçyüzellidokuz rakkamı sanki cezaevi idaresiyle iddiaya girmişti. — Susun yahu! Biz vazife görmeyecek miyiz? — Vazifeye canım kurban olsun Başefendi. Yahu siz beni astıracak mısınız? İstanbullu. Şuraya bir daktilo alalım. dedim. Ali dışarı pencereden dışarıyı işaret etti: — Kırmızılı geçiyor.) Başgardiyana. bölmüştür. Bakarsın. Gidip dut kurusu satacağım.. Bir kahve pişirsinler. Telâşlanma canım. Namusum berbat oldu. Bey. Sen şöyle otur. Bir masa ile iki iskemle çıkarsınlar. Defterleri götür. müdür beye bir cigara verdi. Nihayet bir gardiyan. defterlerde bir yanlışlık vardır. — Canım. Saymadan bir netice çıkmadı.. Türk umum Türk demektir. — İki kişi fazla geliyor. __ Mahpusu bahçeye cemet. Götürüp yanağını okşuyorlarmış. İstifa edeceğim.. ben bu dağdan.— Kayıp hesabı! Bizden biri inşallah kay.. Başkâtip çağırmış. — Hayrola müdür bey! — Ben istifa edeceğim. fazla mıyız? — Fazlayız Abuzer! İki kişi fazla çıkıyor. Bir de daktilo eksikti. Bak bakalım.. yukarda İstanbulluyu sinirden öldürecek kadar manasız surette bağırdı.. — Çobanlığın zorluğu burada.. (Her zaman gelirken ve giderken telâş içindeydi? O kadar yumuşak bir adam olduğu halde bu telâşın sebebini İstanbullu bir türlü anlıyamıyordu. Koş müdür! . Bir de esas defterleri kaybolur. — Kahvenin sırası mı? Ali! Eşşek herif! — Buyur. gitti. Eğer bunu gazeteden öğrendinse. belli bir şey. Defterleri sen götür. — Beğenmedin mi? Arslan gibi bir kurt. İşte bizim kâtipten âlâ daktilo mu olur. telâş içinde geldi. İki kişi. — Yahu! Ben ne halt edeyim? Kâtip hafız imiş. — İyi türkü söylediğinden kanları kaynıyordur.... gazeteler yalan yazar. yabancı var mı? — Yabancı ne demek.. eksik miyiz. — Kâtip nerde? — Kâtip geldi.. Bu nasıl bir kurt... Ben bıktım. hayvanlardan birisi noksan. — Ne olmuş. — Kabahat senin.. Türkü söylemeye çağırıyorlar. Artık Ali de vazifeye bakmıyor. Mal canm yongası. kürdün arslan gibisi olmaz. — Murat bey! Müdür seni çağırıyor! diye posta geldi. Sen şu dağdan. Gazete ne yazıyor beyim? — Aman gazeteden de haberi var. — Etme birader.. Müdür bey. — Oğlum.

Yenilirse de kabadayılıkla gidecek... Dünyayı önüne kattı. terbiyeli bir çocuk gibi eğilip kunduralarına baktı.. — İngiliz kalleşlik ediyor. işte ayağında kundura yok. Bakıştılar. Müdür. Cezaevi avlusu... Çimento ve kireç tozları toprağına o kadar sinmişti ki. Onun da zenaatı o. oradan çıkmak marifet. her tekrarlayışmda seviniyordu. her zamanki gibi evirip çevirip şapkayı yine yanlış giydi. — Almak marifet değil. nasıl dokunmadı. — Nasıl zararı yok? Daktiloyu kenara bırakarak küçük masayı koşturdular. bombeleri çökmüş.. çırçıplak bir toprak bahçesiydi. — Elbette kalleşlik edecek. Ne halt edeceğiz? — Canım müdür bey.. Müdür bey. . — Radyoya bakarsan seninkiler yenilecek..— Hangi kırmızılı. defterleri koltukladı. dünya kadar toprağını aldı. kurdelenin fiyongasını sola getiremiyordu. dalavere kurt Memet nöbete! Adı «Memet» olduğu için bu söz kendisine pek münasip düşüyor.. karının ırzına geçse «Neme lâzım. Kuvâyi milliyeye sandık sandık altın. Şuna bak. — O «bir şey» mühim meseledir. yiğit herif. — Birisi evini bassa. topukları çarpılmıştı. Şimdi benimki mi oldu? — Ruslar yenilecek. — Allah hepsinin belâsını versin! Doğru! Alavere. Güneş burada daha kuvvetli. daha parlaktı. — Canım efendi! Bok mu kaldı. Şu haline baksana... Vay canına! Bu kıza gittikçe bir hal oluyor. gemiler dolusu tüfek. Bu iş «baba hırsız tuttum» a dönecek görürsün.. cephane verirlerken ben iptidai mektebine gidiyordum. — Neme lâzım herif. Bak görürsün. dışarı gidecekmiş gibi şapkasını başına geçirdi. — Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! — Yahu müdür.. Stalingrad düşmüş mü? — Düşmemiş ama. Eski harflerle elifba okuyordum. küçük taşlarla dolu. bir şey de kalmamış. Tesadüfen olsun. Müdür kederle gülümsedi. eksik olmasın da fazlanın zararı yok. İşte buraya yazıyorum müdür bey. — Kim benimkiler? — Ruslar. Müdür bey. — Zannetmem. İstanbullu her zamanki gibi ihtar etti. Töbe yarabbi! Allah beterinden saklasın! Sen de şimdi bana kız gösteriyorsun. Helâl olsun. — Neden benimkiler imiş. oraya her çıkışında yapılmakta olan bir binayı insan arıyordu. Duvarlar. yiğit herif!» der misin? — O nasıl söz? — işte dosdoğru bir söz. Sergardiyan Ali efendi. Hitlerin eline Malatya cezaevi de geçmeyecek. Bunların yüzü parça parça olmuş. Allah için.. Hani ikinci cephe.

Dördüncüsü.) İkinci mahkûm. dalmış gitmişti. Kur'an okuyacağız. Mahkûm defterinin birinci numarası «Hüseyno» ya aitti. işimiz var.. gölgeye koymuştu. . sıradan çıkıp azametle yaklaştı: — Beni de okuyuver beyim! — Dur. Müdür bey birisine. Benim işim var. Üçüncü numarada yemenici Memet Emin. betondan bir havuz yapılmıştı. Beni evvelâ okusun. Evrakı bozulmazsa bir gece saat üçte götürülüp asılır.. bu torbanın içine kalın bir kitap galiba Kur'an koymuştu. Anadolu'nun her mıntıkasından fazla burada isim benzerliği vardı. — Ne? Ne diyorsun herif? — Beni evvel okutuver. On beş sene dört aydan beri yatıyordu.. ince borudan on iki musluk akıyordu. İstanbullu şaşırarak başım kaldırdı. — Hiç. Bu defterin de en başında idama mahkûm edilmiş bulunan Tecdeli Ali bulunuyordu. kopmuş. bertaraf edebilmek için başını sallamış. Kez ban'ın babası omuzuna bir torba asmış.) İstanbullu okuyup dururken kızını öldüren Memet. senelerce aynı hareketi yaptığından artık huy olup kalmıştı. Bir karış derinliği olan bu havuzun üzerinde.. alnındaki kâkülün ucuna para ve nazarlık bağlamışlar. Kenara. Çocuk gözünü kapatan bu çıngırdakları her saniye. sıran gelsin! — İyi ama bizim işimiz var. Kezban'ın babası atıldı: — Memet bey. istanbullu birisine oturdu.. Muslukların çoğu bozulmuş.. Mahalle bekçisini öldürdüğü için. Evvelâ mahkûm defterini açtılar.» derlerdi. Önden de. masa ile iskemleleri kapının yanına. İsmet Paşanın uzak akrabalarından dokumacı Hamdi idi. işi pek iyi bilen başgardiyan. buralara bezden ve ağaçtan tıkaçlar koyulmuştu. Müdür.. Yoklama sesi kesilince işi farketti: — Ne oluyor? diye sıkıntı ile sordu.. Ertesi gün mevkuf defterindeki kaydına kırmızı mürekkeple hükmün infazı yazılır. Urfa'nın «Vahap» ı. Müdürle akraba olduğundan âdeta şımarıyordu. (idamlıkların hazin bir talii var : idamlık mahpus asla mahkûm defterine kaydolunmaz. Diyorum ki. Mahpusları doğru saymak istisna edilirse. su lüzumsuz yere akmasın diye.. tepesini ustura ile kazıtıp perçem bırakmışlar.. Mahkûmlardan sonra mevkufların yoklaması başladı. Malatyalılar : «Malatya'nın «hacısı».. O kadar zayıftı ki her an nefesi tıkanmış da boğulacakmış gibi insana sıkıntı veriyordu. (Başını iki tarafa sallamasının sebebini İstanbullu merak edip sormuştu. Adı okununca. Hekimhan'ın «Aliseydi» si.. arkadan da bakılsa yorgun bir öküzü hatırlatıyordu. Küçüklüğünde. dokuzyüzotuzüçteki aftan istifade edememişti.üzerlerinde jandarmaların gezinmesi için alçak yapıldığından bahçe ferah görünüyordu. Adıyaman'ın «Abuzer» i pek boldur. sırtında arkası tamamiyle kopup düşmüş paltosunu kavuşturarak sola geçti. başını iki yana sallayarak. Besni'nin «Vakkas» ı.

.. Kadınlar koğuşunda onbir kişi vardı. İstanbullunun ilk işi taymcı Sefer'i çağırmek oldu : — Bana baksana.. İstanbullu güldü : — Aldırma. Mevkuf defteri bittikten sonra. Kitabı önüne alıyor.. müdüre de. Elini o kadar şiddetle salladı ki. hafız kâtibe söve saya tahliye tarihlerini işaretledi.. — Yahu! Ben bıktım. Müdür Adile'nin yanağını okşadı. çocukları da sayalım.. Sıra Memet'e gelince.. si yaprağı bir bir çevirirsen okumuş gibi sevabı varmış. yahut lüzumundan fazla. Kezban'ın babası var ya.. — E. — Allah beterinden saklasın! diye homurdandı.. ekmek defterini beriye aldılar. — İyi ama.. — İyi ama okuma bilmez ki. Şapkasını alelusul ters giyerek çıkıp gitti. — Boynuna bir kuran asmış.— Kur'an mı? Sen mi okuyacaksın?. dakikada öğretmişlerdir. Ulan sen okuma bilir misin? — Bilmem. deftere işlenmemişti.. Evvelâ okuyuverse. yapraklarını çeviriyor.. İki kişi tahliye edildiği halde. — Eee. — Buyur beyim. Yahu! Bu dünyada akıl kalmamış mı? — Ya kalmamış. Geleli yirmi gün olmuyor. Çocuk koğuşunu sayarken yer değiştiren küçük kurt çocuğunu tokatladı. Müdür bey. — Memet. Allah imdada yetişsin diyerek namaz kılıyor.. Adı okunan sıçrayıp içeri giriyordu. — Onu bırak. Arapça değil mi uydur uydur oku! — Töbe de. Fransızca lügati gösterdi : İşte öyle çeviriyor. okuyor. Hani sen şu kitabı çevirirsin Sefer... sanki bu şiddetle ayağa kalktı. Müdür arkasından. — Öyleyse. Adile'nin anası çocuğunu kucağına almıştı... Günah!. — Okuma bilmiyormuş.. Okuyor mu? — Okuyor.. Müddeiumumiliğe gideceğim.. Adları okununca arkadaşları bu hakikati meydana çıkarmışlardı. — işte. Ulan rezil! Yıkıl.. Tözey çamaşırları yolladı... — Burası neresi müdür bey. — Kim söylemiş? .. Git dedim.... Memet korkarak geri çekildi.. Haydi karıları. Biliyorum. İstanbulluya da darılmış olduğu pek belli olan bir yavaşlılıkla duvarın dibinden ayrıldı. Nasıl öğrenmiş? — Adam gibi okumuyor.. Cezası daha tasdik edilmedi.... Gitsene eşşoğlusu.. — Ya.. Kur'an torbasını bir eliyle göğsünden iki karış ilerde tutarak bahçeyi terk etti.. — Git.

hattâ babalar öldükten sonra bu akrabalık sürer. istanbullunun kanaatine göre ayrı bir insan cinsi. Lisanı. yahut da yeniden yeniye türemeye başlamış bir kabile idi. haksız olsun. Tahsildarlardan birisi ve belli ki memur takımının elebaşısı Bedri efendi idi.. siyasî bir mesele uğruna silâha sarılmış insanların bu şehirde kendilerine mahsus âdetleri cari olmak lâzımdı. — Ne güzel bir adetmiş! Bu kirve sözü Kürtçe midir? . «Ben bizim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim. Ekseriya namahremlik kalkar.» dersiniz. Çay dağıtılırken diğer bir tahsildara. dört tane ağa. Burası kilimler. O andan itibaren iki aile akraba olur. Eşkiyalık ederken kadını soymazlar.— Şeyh Yusuf. halılar ve döşeklerle döşenmişti. Argalı Vahap ismindeki güzel ve kibar delikanlıya mütemadiyen «Kirve» diye hitap ettiğini istanbullu nihayet farkederek sordu: — Affedersiniz. yani iptidaî insanlardı. birbirlerine nikâh düşmez halde akraba. yola çıkmadan evvel ve trende Malatya hakkında duyduğu ve bildiği şeyleri birer birer gözden geçirmiş. Bu. bahçeye indiği zaman kendisini duvarın gölgesinde hazırlanmış bir yere davet ettiler. iki tane şeyh ile tanışmış ve o zamana kadar hiç işitmediği «kirve» kelimesini öğrenmişti.. Nasıl akraba.istanbullu Çankırı cezaevinden Malatya cezaevine sürgün edildiği sırada... Sünnetçinin önünde çocuğu kucağına alır. Bu kanaatlere göre Malatya derebeyliğine ve isyana yakındı. Ölünceye kadar. hiç gülmeden şakalaşmasını biliyordu. — O sattı. birbirlerini vururken araya bir kadın girse ona hürmeten silâhlarını indirirlerdi. Haklı olsun. Sefer gittikten sonra İstanbullu bir cigara yaktı ve birdenbire Memet Akif'ten bir mısra hatırladı: «Din de kürkün aynı olmuş.Orada. bu kirve ne demektir Bedri bey? — Kirveyi mi merak ettiniz beyim? Kirve buraların bir âdeti. istanbul şivesinden pek az ayrılıyor. Namus ve din meselelerinde son derece mutaassıp idiler. Âdeta kardeşlik. Mert ve açık yürekli. kırmızı yanakları. gayet uzun boylu.. beş tane ihtilastan mahkûm tahsildar. Geldiğinin ikinci günü. En müşkül vaziyetlerde kirveyi hiç çekinmeden imdadınıza çağırabilirsiniz. yahut kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz. ters çevirmiş giymişiz!» Tahsildar Bedri ve arkadaşları. — Kitabı de o satmıştır. Şarklılar derebeyliğin romantik meziyetlerini hâlâ muhafaza ediyorlardı. elleri hele parmakları şişman vücuduna göre son derece güzel ve nazik bir adamdı. Beş liraya. Bu teklifi yaptığınız adam hemen hemen mutlaka kabul etmeye mecburdur.. Kabul etti mi sünnet düğününün masrafını yüzde doksan kendisi yapacaktır. nevi bu dünyada ya inkiraza yüz tutmuş. Çocuğunuzu sünnet ettireceksiniz. gayet şişman. yeniden tasnif etmiş ve birtakım peşin kanaatlere gelmişti. Çaylar kaynıyordu. Kendi vaziyetinize göre mahallenin.

uçsuz bucaksız bir saadet duyuyorlardı.. Benim avrat sana feda olsun.. Süleyman bey. Ama bu kelime «girift» kelimesinin değiştirilmişi olmalı. bundan... Meclis hep bir ağızdan kahkahayla gülmeye başlamıştı. Bir de kibrite kirbit denildiği gibi «kivre» şeklinde de telaffuz ederler.. sözü bu mecraya getirmek isteyenlerin daha başlangıçta önlerine dikilen Süleyman beye hayretle bakarak âdeta imdat istedi. — Yoksa Vahap bey sizin kirveniz mi? — Ben onun kirvesiyim! istanbullu öğreneceğini öğrenmiş gibi susunca üçüncü taksildar vaiz efendi. Malatya'da kullanmayan kalmadı. Yavaş yavaş aklını başına toplayan istanbullu. Konudan komşudan ayıp olacak diye... «Kiriv» derler. Tahsildar Bedri efendi bu izahatı verirken istanbullu. Malum ya bizim yenge her gece bir yerde misafirdir. yoksa bey efendi... — Vahap.... — Bırak şu pisi. — Sus kardeşim.— Malumuâliniz Kürtçede birçok Farisî söz var.. . trende gelirken Kürdistan'm derebeylik romantizmi hakkında düşündüklerini tasdik eden ilk dostluk ve yardımlaşma alâmetine rastladığından memnun oluyor. şu vaiz olacak pezevengin avradını. Tahsildar Vahap. Beyefendi henüz acemidir. Âdeta mütelezziz oluyorlar. Elli yaşında gösterdiği halde bir genç kız gibi utanarak Bedri efendiye çıkıştı: — Sizde hiç namus yok mu? Beyden ayıp. Nihayet beğenen bir gülümsemeyle sordu: — Şu halde. Ben senin avradı değil. Ben esasını pek bilmiyorum.. bu muazzam ve müthiş küfürlerden en fazla konuşan üç kişinin keyiflenmesiydi. — Şeyini. — Ulan avradını.. Arada sırada «kiriv» diye kullanırlar da ondan çıkarıyorum. kabahat şimdi bizim mi? Bey kirveyi kendisi sordu. Biraz biçimsiz imiş. diye başlayacak oldu.. Buna yalnız keyiflenmek de denilemezdi. Kusura bakmayın.. göz eğdiğini anlamaya lüzum görmüyordu... Adınızı belleyemedim. — Karısı mı kucağında? — Evet.. — Karısının nesini sünnet ettirdin. istanbullu kendi hesaplarının böyle bir netice vermesi karşısında öyle şaşırmıştı ki artık hayret bile edemiyordu.. mecliste kendisinden başka bu türlü şakadan hoşlanmayan ikinci adamdı. etrafındaiklerin neden gülümsediğini ve Diyarıbekir ağalarından Hamdi bey oğlu Süleyman beyin Bedri efendiye neden kaş. siz. hiç ummadığı bir sualle lafa karıştı: — Neden sen Vahab'm kirvesi oluyor muşsun bakalım? — Çünkü karısı kucağımda.. Asıl şaşılacak taraf. beyefendinin kirvesi misiniz. imansız herifler! — Süleyman bey.

. — İyi öyleyse. Hakikaten yapılacak bir şey de yoktu.. — İşte bu kadar. Uzun ağanın en küçük oğlu ile torunu da kendisi ile beraber mahpus idiler. Sizde bu laf için adam ölürmüş de sen bu yaşa kadar nasıl yaşadın a. Tahsildar Bedri efendi işin felsefesini izaha başlamıştı: — Herkes evvelâ bir şaşar.... Bu iki parça gülüşün acayipliğini seyrettiği için.. kavatı. Gülerken yüzü âdeta iki parça oluyordu.. — Kalır mı? Rakıyı gönderen bu deyyusun evine iniyormuş.. Sonra alışır.. — İyi ama.. keselim bu sohbeti! dedi. — Neye alışır Bedri efendi? .. hemen ölüm!. — Hep aklın fikrin vurmakta... Allah belâlarını versin bunların. uzun ağa kendisini hemen topladı: — Bedri efendi. istanbulluya bir işaret verdi. — Öyleyse bu herif ona binicilik edebilir mi? — Sorduğuna bak. Uzun ağanın yüzü büsbütün iki parça oldu. Onların hatırı için aldı yeni karıyı. Birisi babasına. Kendi binmeye almamış ki. Acemidir. istanbullu o zaman. Bizde. Süleyman bey. Ötekiler eskisinden daha çok güldüler.. Vura vura bu hale gelmişsiniz. usandık. Ağaların içinde en uzun boylusu. Bedri efendi. dudağı yank bir adamdı. bu lakırdı için adam ölür. ilk günüdür.... Ağa hapse düştü düşeli ev misafirsiz kalmıyormuştur.. Küçük karının şanı buraya kadar geldi. jandarma kumandanı şikâyet etmişler : «Ağa biz gayrı eski karılardan bıktık. Macar katanası gibi. Bizim ağa da karı beş tane. kabahat kendisinde imiş gibi mahcup bir yüzle istanbulluya döndü : — Bey. Süleyman bey. Herkes gülüyordu. sizi vurmak helâldir....— Sizin bedhah olduğunuzu nereden bilecek... koca göbeğini hoplatarak güldü : — Gördünüz mü? Hemen ölüm.. Elini hışımla kaldırdı: — Süleyman bey malum! Bey de yeni geldi... İllallah! Bir yenisini al. kusura bakma! Bunları işte gördün. Bu kadarcık söz Bedri efendiyi hakikaten öfkelendirmeye yetmişti. Bir sağrı varmış. — Yeter dedim ya. En küçük karısı. bu taifenin «ham» bir insan bulmanın tadını güzelce çıkardıklarını anladı. Hepinizi kurşunlamak.. Ya sana ne oluyor avradını. başlarız avratların geçmişinden» demişler. — Hangisi olacak pezevenk. Bedri efendinin karışma kirvelik ettiği tahsildar Vahap efendi masum bir çocuk gibi sordu: — Hangi karıyı kasdettiğin anlaşılamıyor. Kanınızı aramasalar.... yakın oturduklan yerden kirli kirli gülüyorlardı. Kaymakam. birisi dedesine söylenen bu sözlere. Süleyman bey «ne yaparsın» manasına.

Benim kanmla benim aramdaki sıhriyet meselâ bizim hatunla Vahap arasındaki sıhriyetten farksızdır. Eve oturtup besliyorum. — Adana seyahati iyi akıldı.. sonra arkadaşlarına döndü. kardeşi değilim.. Arkadaşlarımın arasında kadrim itibarım artmalı. Vah vah! — Hanımefendi duyarsa. Şu halde. avrat dediğine sövülünce bundan bana hiç bir hata gelmemek icap eder. babası değilim. diye tutturdu bu gece berabersiniz. kendisine talip olursa sevinmeliyim.. — Neyi duyacak? — Böyle şakaya alındığını.. Otele döneceğim zaman sofrada beni dürttü.. karı içerden. Parayı muhasebeye yatırmışım. Müdür efendi. Adana'da bir zenginin kızı koca arıyor oldu.— Şakaya alışır. Aman şunları kandırmanın kolayı. — Bir türlü anlayamıyorum efendim! — Belli. razı olduk. bir de ben içmeye başladık.» demez mi? Bak. Bereket versin şansımız iyi rasgeldi.. bir tahsildar arkadaş daha. bir muayyen mesele için almışım. O sıralarda bizim oğlanı evlendirmek gayretine düşmüşüz. haberi var. Bu sefer de «iyi ama karıları da beraber götüreceğiz. İyi amma ben karımın nesiyim? Anası değilim. ağdalı ağdalı anlattı: — Bir gece bunlara gittim. istanbullu hayretten ziyade korkuya yakın bir hisse kapılmıştı. Bedri efendi. Vaiz yemini bastı. Çocuk olmak neye delâlettir. Kadınla yatmaya. Bize «Yetişin bre gelin. Ben karıyla yatıyorum efendim. Göreyim beni mahcup edersen karışmam.. Hudutsuz bir öğünme içinde anlatmaya başladı: — Bir gün bu vaiz. Yavaşça sordu : — Hanımefendi ne dedi? — Ne diyecek efendim. . buna fikrimiz yattı. Sözle de olsa bir başkası aynı meseleden dolayı kendisini methederse. Ötekiler de tasdik ettiler. Bilmem kaçıncı şişede Nuri olacak pezevenk şeytan gibi aklımıza girdi. Bizim avratlar huyumuzu bilirler. Terliği çekip üstümüze yürüdü.. ikimizi de kapıya kadar kovaladı. Barda para yiyecekmişiz. ben dışardan kız arıyoruz.... — Tabiî lâtife ediyorsunuz. Bildikleri için de bizimle şuradan şuraya gitmezler. — Şu halde.» diye haber uçurulmuş. Karının oturduğu odanın kapısını açtı: «Kız bana bak! dedi... istanbulluya acıyarak baktı. Bilâkis ben onu.. Vaiz efendi. Vaiz efendi misafir gelmiş. — Vaiz. Bedri efendiye döndü: Haydi beye anlat şu bizim Adana seyahatini.» dedi.. — Olmaz mı? Haberi olmasa şakanın tadı çıkmaz ki. böyle şey olmaz.. çaydan bir yudum aldı. «Ben yalnız yatamam. Fikrimizin yatması şu cihetten ki. Hemen evlere dağıldık. Gurur duymalıyım. Biraz yalvarttık.. «Haydi Adana'ya gidelim» diye tutturdu.. bak bey ne diyor? Vaiz efendi... Lâkin dünyadaki bütün Nahiye müdürlerini Allah kahretsin. İçtik.

Akılları başlarına gelmeden üçünü de trene attık. Piyasaya bir kere çıkar.. Belli ki müdürle araları iyi. Halbuki evet. Nihayet dayanamadı. İşte müdür bey şahit. haydi aşağı. Adana'yı düşünüp gülüyoruz kendi kendimize. Bereket versin ahali çok.. Yokuşa sardık.. Vaizi gösterdim : İşte komik.. Karı milleti değil mi beyim. Besbelli bu bizim Vaiz komiğe pek benziyor.. hemen kandılar. Bir taraftan da «inin..» diye bağırıyor. bu akşam biz bize bir muhabbet yaparız.... sarmadık arkamızdan «Pat pat.».. Onar hovardayı bir kapıdan alır bırakırlar da biri birinin ruhu duymaz. Bu namussuzların arkasına düştünüz siz nereye gidiyorsunuz.. Yanındaki kahve rengi manto giyenin marifetini nasıl anlatmalı. «E. Lâkin huyludur. keyifleniyoruz.. sordu : «Kim bu hanımlar?» Ben Sıtkı'ya meydan bırakmadan anlattım : «Velinimet dedim. Sepetlere nevaleleri doldurduk.. Kabul .. Yemin etti. Genç meraklısı. Nihayet «Karılar da beraber. Üçü de eski kulağı kesiklerden.» dedim. «Dedim gitti.. Sıtkı döndü. Bırakmam şartolsun. Üçüncüsü velinimet en az kullanılmışı odur.. Nahiye ile istasyonun arasında bir kıraç tepe vardır. Mesele şöyle şöyle. me «Oğlum. Aman oyunu bozma.. sen de mi istasyonda bulunuyordun?» dedi.» Müteahhit yutkunmaya başlamıştı. Şimdi oyun oynamadan gidersek.Benim karı evlâdının mürüvvetini görecek. Karıları orada bir otele yerleştireceğiz.. Tabiî her trende gelir. gözü ilerde yürüyen karılarda. Herifi bize takdim etti. Bize laf düşürmeden sepetleri toplayıp aşağı indiler. Namusu tuttu pezevengin. Bunların avratları da dünür gitmeye meraklı. sen bu deyyusun huyunu bilmez misin?» diye gülüyor. rezillik alıp yürüyecek.» bir ayak sesi. Çaresiz biz de beraber.. sevindi. Vali bir gece muhabbetine üçyüz lira verdi. Bizim karıyı buldu. Biz bu kadar masraf ettik. çekirdekten yetişme oyuncu karıları bunlar. Bir gözler var can alır. «Oyun kolay. karılar cilvelidir. Sıtkı. Herif yanımıza geldi ama.. sürdüler sürüştürdüler. Tren Gölbaşı'na yaklaşırken ben bu vaiz olacak avradını.. Herif bizi gördü. «Demek şimdi bu karılar oyuncu karıları mı?» «Ne sandın velinimet. bulgur kaynatıyor sanırsın. Görmesiyle içeriye hücum etmesi bir oldu. Sıtkı istasyona inmiştir.» dedi. Sıtkı oranın Nahiye Müdürü. biz buraya geldik ama müdür bey oyun oynamaya müsaade etmiyor. alimallah. «Hele siz önden yürüyün.» Herif bunu tepeden tırnağa bir kere süzdü.. Müdür beyden ben size müsaade alırım. Yol müteahhidi imiş. Biz Adana'ya gidiyoruz. hemen davrandı. Sor da bak. pencereye abanın demişim.» Benimkini tarif ettim : «Şu yeşil mantolusu bir göbek çalkalar.. Taktılar takıştırdılar. Doğru bizim eve. Biz yallah bar'a..» «Ne kumpanyası bu böyle.. Yarın akşam oyuna başlarsınız.» Müteahhit yumruğunu sıktı. «Efendimiz. Kız lafı bütün yalan. Lâkin öyle işin acemisi değiller. «Yengeciğim.?» «Halis tiyatro kumpanyası»«Deme.. biz kumpanyayız...» dedim. «Vay Recep bey. Şartolsun biz kumpanyayız. ben böyle dememişim..... Hay yengeciğim.. Biz buraya gelmeden Malatya'da oynadık. Damarların boşalır. Yalvarmaya başladım. Yalnız bir şartla. Oraları kalabalık olmasa.. pencerede görünmiyelim. Karılar cilveli olduğundan cinayet falan çıkar diye korkuyor. şimdi ne olacak?» diye yalvarmaya başladı. Karılar önde biz arkada Nahiyeye doğru yola çıktık. Şüphesi kalmadı bunun soytarı olduğuna.

. hele kebap teşrif etsin. — Yiğit yiğiti gözünden tanır demişler. Nihayet rakının verdiği cesaretle. Komiğe döndüm: «Hakikat geç oluyor.» «Yahu. Velinimet kendi kendine söylendi : «Kebap hazır ama...mü»? «Artık orasını müdür bey bilir. Kebap geldi. misafirler hazır değil.. böyle söyleyerek o zamana kadar lafa karışmadan gülümseye gülümseye dinleyen kısa boylu.» «Gitmezsen avradını. bir eğlendik. Saz çalan var mı içinizde?» Nuri'yi gösterdim.. Sonra kıvranır oldu... «Bayanlar tabî. Bağıra bağıra meselenin içyüzünü anlattım : «Velinimet. ettiklerim kıyamet gibidir.. «Sen gideceksin pezevenk!» diye davrandım.» dedi.» Kanlar müdürün evine girdiler. Bu akşam biz bize. Herif bir sofra hazırlamış Başvekile mahsus.. Biz kolları sıvadık. Hiç olmazsa velinimetten sıkıl.. Kadıncağız istikbalinden havfediyor. Eğer her avradına söğdüğüm çekip beni vursaydı. Bizim komik bu işlerin erbabıdır.. «Bayanlar gele dursunlar. Hakkı var.» Somurttu ama seslenmedi.....»«Velinimetin de izzetli saadetli avradını. Başına çöktük efendim.. «Emredersiniz velinimet..». Tabiî velinimet.. «Nerde kaldı bu kaltaklar?» diye bir kerre celallendi.. Biz adamımızı tanırız beyim... Jandarma başçavuşu olacak habis kendisini kerhaneye atmakla tehdit ediyormuş. çekiştirmeye başladık. Karıları bekliyordu. iki amele hizmet ediyor.. Biz kahveye gittik. Tertibatını almıştır. bağın birine çekiliriz. Etrafa bakmadan atıştırmaya. Sabaha kadar bir eğlendik. abdi hakirin şimdi kemikleri dahi çürümüştü. Ortalıkta kimse kalmadığı zaman mahfi gelecek. — İyiki sizi çekip vurmadı.. Güzel ve tatlı küfürü aynı lezzetle iade ettikten sonra vaiz efendiye döndü : . Yavrucuk utandı besbelli. «Nerde kaldı bu bayanlar?» diye ciddî ciddî sordu. Dünyada böyle avradını. Biraz vakit geçsin. fazladan hacı idi. «Mükemmel cümbüş çalar.. On dakka sonra bizim keyfimiz sinirine dokunmuş olmalı ki. aman sabır.. Bizim velinimet evvelâ ses çıkarmadı. Sabır. Her telden çalar ya.. Karılar nerde? Biraz içtik..» «Müdür beyin de avradını. Kahverengi tayyörlüsü derseniz zaten körpe.. Tabiî son dakikada haber verdi. dile cümbüşü meşhurdur» «iyi öyleyse.» «Müdür bey ne bilecek. Bu ağa efendi..» «Hangi misafirler velinimet?» dedim.» dedi. sen serhoşladm... «Ölsem gitmem. Müteahhit hazırlık yapmak için koşarak gözden nihan oldu. Müdür beyden ayıp. «Ulan sen git getir.» dedim.» deminden beri kendisini zorla zapteden Nahiye müdürü makaraları koyuverdi. Bedri efendi. Git getir.. Kulağına eğildim.. yeşil mantolu afetin burada bir belâlısı varmış. «Şimdi bir duyarsa beni de sizi de perişan eder» diye ağlıyor. Hiç merak etmeyin.» dedim... Kebaba hücum ettikçe adamcağız imdat arar gibi etrafına bakıyor. Şimdi beş oğlu ile beraber bir cinayet meselesinden dolayı mevkuf bulunuyordu. Velinimet öyle kızdı ki yekden o da bize sövdü.» «Aman kardeşim bu nasıl bir söz.. Bu akşam ziyafet benden. Nüfus memurunun metresi imiş.. çember sakallı ağa efendiyi gösterdi..

.. «İnkâr etme..» Bir. — Efendim.... «Aman benim avrada söğecek bir ahbap yok mu? Huyluyum ben. «Yüzbaşı! diye bağırdı. Al işte yüzbaşı senin avradını bende. Lâkin yüzbaşı Kani bey gibi işinin ehli deyyusa rastlamadım. ben yerinden haber aldım. Bulamayınca.. «Söğmüşsün» «Siz Müslüman değil misiniz.. «Ben birinden haber aldım. Söğmeden Söğdün diyeceğine söveyim de elinden geleni arkana koyma. — Kirve. — Derken efendim.. Bir de geçip gidecek. Bana Mehmet Çavuş derler.. «Size bu iftirayı kim söyledi?» diye sordu.. Anlı. Yemin ettim. «Benim hakkım zayi oluyor. «Bir de evet diyor. On dakikada kırk yıllık dost olduk. «Orası sizi alâkadar etmez. anlat... Şimdi Bedri'ciğim kızar. Benim hanımefendiye sebtetmek ne haddime. Senelerce karakol kumandanlıkları yaptım.. lâkin birdenbire öfkelenir.. şanlı bir yüzbaşı. Haşa meclisten avradını bellerim. iki kere yaralandım.» demiş.» «Yanlışlık ne demek? Burada kaç tane hapishane müdürüsünüz siz?» «Ben yalnız başıma hapishane müdürüyüm ama.» Ben orasını bilmem.. Ayağı bu toprağa basar basmaz.» Artık dayanamadık. Bedri ile kapının arkasından . Haydi itiraf et. ben senin avradına söğmedim.. Söğmüşsün» «Vallahi söğmedim» «Söğmüşsün» • «Billaha söğmedim». 'Ben bu yeni yüzbaşının avradını şöyle şöyle edeyim. Lâkin inanmıyorsun. biliştik.. bir yanlışlık olmuştur.. — Şimdi pezevengin lafını etmeyelim. Yüzbaşı Kâni'nin yanında bu pezevenk on para etmez. Ne yapalım yüzbaşı. «Mademki inanmıyorsunuz.» «Aman estağfurullah ben mi?» «Sen.» «Kurban olayım yüzbaşım yanlışlık vardır.' demişsin ya. Keyfimize bakalım.».. «Evet yüzbaşım.» «Herif aması kalmış mı? Karıya söğmüşsün» «Vallaha. Eşkıyaları yakaladım. beye. bundan daha beteri mi olur.». şart ettim inanmıyorsun.» «Demedim yüzbaşım.». Sana tekaüt maaşı bağlayacak değilim. «Ulan sen hapishane müdürü müsün?». Ölürüm vallaha. hapisane müdürüne oynadığınız oyunu da anlat bari. Yumşak adamdır. Allah selâmet versin fazla sıkıştırılmaya gelmez. Gelip yeşil otelde beni buldu. «Yahu söğmedim diyorum. ulan sen benim karıya söğmüşsün..». siz kulak asmayın. şartolsun demedim. «Yaka bırakılır mı? Avradıma söğ. — Olmaz.» «Kam bu biri?».» Bizim müdür. Dinim Rabbane hakkı için söğmedim. Haşa sümme haşa. «Söğmüşsün ulan. Tanıştık. bütün Malatya ahalisi de evire çevire. dedi. billaha yalandır yüzbaşı bey. Benden baskını yoktur». Benim avrada sen nasıl söğersin»Beyefendi. O da yüzbaşının yakasını kavradı.. Bırak yakamı». Ben de eski jandarmalardanım... günün birinde bizim cezaevi müdürü Mehmet bey telâşlı telâşlı Adliyenin merdivenlerini çıkarken yüzbaşı Kani bey yolunu kesip yakasını toplarladı. Benim işim var. Allah beterinden saklasın.. Sonra fena olur. Kısa kes. iki kere sarsınca müdürün artık tahammülü kalmadı. ben çok pezevenk gördüm. Haşa meclisten dışarı...» Etrafa toplananlara yanık yanık bakıp yardım istedi.» «Söğmüşsün.. Malatya'ya bir jandarma bölük kumandanı gelmişti. diye öfkelenir ama.— Hele mademki açtınız.

. Valdelerle hemşireler. Bu adamlara İstanbullu. Güle güle karnımız yarıldı. Yalnız hanımefendileri yad ediyorsunuz.. Sizden ayrıldığım nokta şudur: Ben küfürün çok ciddî bir iş olduğuna kaniim. yüzbaşı güler. Belki bugünkü şartlar içinde sizin icadı da denemek bir çeşit rahatlıktır. ahali güler. Ehli namus valdeyle hemşirede. birbirlerine müridana bağlı olduklarını. — Bu gidişle daha epey buradayız. size nazaran bu eğlenceden daima kârlı çıkarım. Arzu var. varamayacığımı da anladım. Ve her küçük şehir kadar dedikoducu olan Malatya'da... — Estağfurullah beyim. Bu şifahî mukaveleye o günden sonra iki taraf da ciddiyetle ve dikkatle riayet etti. istanbullu. Bu huyu mahpusanede peydahladığım da zannedilmesin.. Artık sövmeye kantar aramayın. En nazik hanımlar ellerini öpen. Değil mi beyim. istanbul'un kibar âleminde küfürleriyle meşhur bir arkadaşım vardı.» derlerdi. Bunlar hep cahillik alâmeti. O zaman göreceksiniz ki ben küfürden nefret eden bir adam değilim. Biz avrat meselesine lüzumsuz ehemmiyet atfedenlere kızıyoruz. Malatya'da yaşadıkça bu âdetin. Cebir yok. âdeta bir gizli mezhep gibi genişlediğini ve mezhep saliklerinin. Fakat zevkine varamadım. — Bundaki zevki anlayamadım... Müdür bizi görünce işi anladı.meydana çıktık. kasabada birkaç memurla. Filhakika ben bekâr bir adamım. yavaş yavaş nahiyelere oradan da köylere dağıldığını. birbirlerine dargın duruyorlar. Siz de pek doğru bulmadınız mı? İstanbullu korkuyla dikildi : — Hayır.. Beni şakalara karıştırmamak şartıyle ahbap ahbap yaşarız.. — Ben zarara razıyım Bedri Bey. Vaiz efendi. kerimeler. mahpushanede birkaç ağaya ve diğerlerine inhisar etmediğini. Sizi ayıplamıyorum...... Bilâkis küfürün yerinde yapılanını severim. Zevki içinde. — Siz bilirsiniz. «Küfür liberalistleri» adını taktı. Bir kere deneseydiniz fena olmazdı. — Çok doğru söylediniz beyim... Beni denemeyeceğinizi ümid ederim. Nasılmış? — Zarar eder. en şerefli kadınlardan sayılıyorlardı. Biri birimizi tanımaya vakit var. «Rica ederim. Bir küf üre adam öldürüyor lar. Bir küfür ediverin. — Lâkin dikkat ettim... — Yok. Bedri beye döndü — Gördün mü kavat? «Beyfendi bizden değil» dedim. Erkeğe hasret kaldım.. önlerine diz çöküp hüngür hüngür ağlayan baylardan usandıkları zaman ona müraacat ederler. Demek bazı kibar hanımefendiler de benim kanaatımda. bilhassa karıları en namuslu.. hayır yanlış anlaşılmasın. Biz güleriz. Kötülük eden karıyı boşar kurtulursunuz. — Tellâkkilerde asriliğe doğru bir inkilâp yapıyorsunuz demek?. Oraları karıştıramayız.. — Ayrıca bir zevki yok. Alay mevzuu edilmesine yüreğim razı olmaz.. yalnız ertesi gün bir küçük tahkikat yaptı ve öğrendi ki Bedri bey ve arkadaşları bütün «tolerans »larına rağmen son derece namuslu aile babaları idiler. yardım dahi ettiklerini öğrendi.

Böyle okumuş efendilerin kendilerine akran muamelesi yapması. Mistik dayı bunun encamından ürkerek manî olmak istemiş. Sövüşürlerken yiğeni arkadan yetişmiş. vatan vazifesinden alnı açık avdet ettiği günün ertesinde nagihan rasgelmiş falan filan beş para etmedi. bir rivayete göre. . Namus fedaisineı acıdılar. vasıta olan herif dört bin lirayı afiyetle yiyip görülecek yerleri görmemiş. Müddeiumumi için kesenin ağzını açmış ama.Mahpusanedeki elebaşlannın mezhebi yaymak için seçtikleri sahaları ise hazin bir tâli ile namus uğruna cinayet işleyen biçarelerdi. Mahpusanede ekseriyeti teşkil eden sayısız hakikî bigünahlardan birisiydi. Seneler de geçse «Beylere» sövmeyi göze alamadıklarından kendilerine bol bol sövdürüyorlar. beddua ettiler. Tahkikat önceleri iyi gidiyormuş. yeniden tekrarlandı. mahpusaneyi. Orta yere dikildi.Tasdik havadisi. kalabalığı yardı. Ancak cezaevi atölyesinde çalışan yemenici Mehmet Emin'in dediği gibi yumuşak yemenileri giyebiliyordu. demek kî.. Ayakları dünyanın en büyük ve en yamru yumru ayakları idi. çıkan kurşun araya giren biçarelerden birisinin göbeğine saplanmış. Meselenin başından beri Mıstık'ın niyeti köyde bir kötülük çıkmasın değil mi? Kılıfa sımsıkı yapışmış. Kafkasya'da. cinayet havadisi kadar yürekten salladı. zevkten yan baygın düşmüş gibi avratlanna her "«övülmede gözlerini süzerek feylesofça gülümsüyorlardı. Mistik işin sarpa sardığını biraz geç anlayıp zira pek hasis bir adamdır Reis. Köye delikanlılar kahpe getirmişler. Mıstık'ın belindeki Nagant'ı aradan yakalamış. Sina'da. Üstüne yürümüşler. Yeğeni ben vurdum diye bar bar bağırırken şahitler «Mistik çekip vurdu» demişler. Bütün o zaman söylenenler. Bedri bey ve avenesi bilhassa bunları ısrarla takip ediyorlar. «Ver de şunları vurayım» diye çekiştirmeye başlamış. Karar bir rekor teşkil edecek kadar acele tasdik edildi. Kezban'ın babası Mehmet'in mahkemesi cürmümeşhut kanununa tabî olduğu için dosya zarfında pek az evrak vardı. El altından hastaneye haberler uçurulmuş. herifi «ifadeye gayrı muktedir» bir halde Malatya memleket hastanesine yetiştirmişler. kötülüğe sülük etmiş körpe bir yavru. 27 günde. cahilliklerinden ve fıkaralıklarından istifade ederek kolayca mezhebe alıyorlardı. Eski kanun üzerine Mıstık'a Çanakkale'de. Mistik tabancayı vermemek. Asker baba. yeğeni çekip alarak adamlan vurmak isterken «Küt» silâh patlamış. İdamlık Necde'li Ali ve otuz seneye mahkûm olanlar bile Mehmet'in onbeş senesi için dizlerini döğdüler. Sonra araya eski düşmanlıklar karışmış. İstanbullunun temyiz lâyihasına yazdığı göz yaşartıcı fıkralar. Birkaç kişi bahçede İstanbullunun etrafını çevirdi : — Bu ne hal bey? — Bu ne biçim bir iş? — Bunlarda hiç mi namus yok? Şehnehanlı Mistik dayı ismindeki ihtiyar. bizim köylülerin pek hoşuna gidiyordu. kendisini biraz toplarmış gibi olan mecruf hikmeti hüda «Beni Mistik keyfi vurdu» der demez ruhunu teslim etmemiş mi? Tabancanın kılıfın içinde patladığını tıbbıadlî keşfedip zahire ihraç edememiş. Pek uzun boylu olduğundan ileri doğru eğilmiş gibi dururdu..

. Sonra yere tükürerek. Eve bir şey bırakan olmazsa Adaleti düşünürüz. Bekleyelim. İstanbulluya bir cigara verdi. — Şimdi içerde kumar var mı? — Olmaz mı beyim. Bu işte bir bityeniği var. Doğru olmasa on seneden fazla vermezlerdi. yerinden kımıldayarak. Cigara paketini. hükümete. yorganı verdi.. reziller. nizamı öğrenemediniz mi? Temyizde oturanlar ancak on seneden aşağı olan cezaları tetkik ediyorlar. kanuna.İran'da ve Galiçya'da döğüşen bu kahraman çavuşa kasten adam öldürmek suçuyle onbeş yıl ceza vermişler. Ceza on seneyi aştı mı. Yaş haddini tecavüz eylediğinden şimdilik asrı cezaevine de gidemiyor. Daha usulü. — Ne olacak şimdi? Müslümanlık elden gitti mi? — Bırak pisi beyim.. Burası üst sağ koğuşun yemekhanesiydi. «Doğru. Kahve pişirin! diye emretti.. Yatağı verdi. ağızlığını ve tespihini alıp takunyalarını şıkırdatarak merdivenleri indi. Anladınız mı. Temyiz tasdik etmiş. işte meydanda bir şey.» diyorlar. Bedelcilik ettiği anlaşılan İzmirli Ali bey. «Para getir bana.. iki liraya şeyh Yusuf'a geri sattı. Orta yerinde karşılıklı iki koğuş kapısı bulunan dar bir koridordan geçti..» diyerek dosyayı şuraya koyuyorlar. Etraflarını meraklılar aldığı için kimlerin oynadığı kapıdan görünmüyordu. Hem de büyük kumar. evrakı Ankara'ya kaldıracağım» diyerek on lira aldı. diye bağırdı. Demir parmaklıklı kapıyı açtırıp asıl mahpushaneye girdi. «Dur bakalım.. Mehmet'in eline 1957 senesinde tahliye edileceğini bildiren gün kâğıdının verilmesinden bir hafta sonra istanbullu. Lâkin on seneden bir gün aşağı verilmişse.. Binanın cadde üzerindeki kanadının sonuna kadar yürüdü. İstanbullu yavaşça sordu : — Kim kazanıyor Ali bey? . sonunda kur'anı da verdi. Bir tarafı mutfak bir tarafı yemekhane olarak ayrılmış kısma girdi. Bedri bey. komşuya sövüp sayarak dolaşıyor. eski muhtarlarda rastlanan hakaretli bir bakışla köylülere baktı : — Neye şaştınız hayvan herifler. Kumarbazlar pencerenin dibindeki köşeye yerleşmişlerdi. Para oynamış. Minder'in tahsildar Bedri beyin koğuşunda serilmiş olduğunu söylediler.. — Şuraya bir yatak serin.. — Ne halt etti. konuya. Demin karı ağlaya ağlaya on lirayı getirdi.? — Kumarda yutuldu... Kalabalığı yarıp ortaya çıkınca. gözlüğünü taktı. bütün entari giyen erkeklerin insana verdiği acayip hisle yüzünü boyamış bir kocakarı gibi bahçede. istanbullu. iyice şahit dinlemişler.. Kur'anı kumara bastı. devaynasına vuran bir leylek hayali gibi yürüdü gitti. taymcı Sefere sordu : — Mehmet ne yapıyor Sefer? Kur'an okuyor mu? — Kur'arı ne gezsin beyim. koğuşta. Haydi basalım imzaları.. Oyuncular da yarım ağızla birer «Merhaba» çekip işlerine devam ettiler. kibritini. Karıyı sıkıştırıyor.

Malatya'ya sürgün gelmişti. babasına bir haber uçurup «Yatağı satıyorum.» diye bir tehdit mektubu yollayarak beş günde tegraf havalesiyle yüz lirayı getirtmişti.— Kumarda kazanan olmaz beyim. Binaenaleyh kumar. Kürt Bekir'in Cuma Ali. Millî Korunma Kanunu mucibince tevkif edilen Samanoğlu isimli zengin tüccar için almıyordu. Malatya mensucat fabrikasında açılan asri cezaevine gitmiş.. Bu üç kişinin üçü de Bedri beyin burada liderlik ettiği avrata sövme mezhebine salik idiler. Düşmanını öldürdüğü için onbeş sene. «Mavzerleri sakladığınız yeri Hükümete haber veriyorum. tedbirler.) Erzincanlı Mevlut pek sağlam yapılı. Bir haftaya kadar yüz lira çıkarmazsanız şartolsun Erzurum divanı harbine hazır olsun. fakat ancak üç ay bannabilmişti. Sabıkalı olduğu için asri cezaevine gidemiyor. Orada çalışarak geçirdiği altı ay cezalarının bir senesine karşı hesaplanır. Etrafında dört tane «istasyon» vardı. Yetmişbeş liradan aşağısı işimi dünyada görmez. Öldürdüğü adamın başparmağıyle iki gözü yakalandığı zaman cebinde çıkmıştı. fakat pek kısa boylu bir delikanlı da aynı vaziyette idi. kavgadan zindana atılmak cezası görmemek lâzımdır. her hafta gelen paranın muhakkak iki mislini borçlanırdı. Erzincan zelzelesinde şehir batıp. Birisi kocaman vücuduyle bir merkez garı gibi Bedri bey. pek rahat bir hava içinde devam ediyordu. istanbullunun oturur oturmaz öğrendiğine göre bugünün kumarı pek ciddî ve pek heyecanlıydı.» diye her zaman tekrarladığı ve en müsbet netice verdiği tecrübeli tehdidi savurmuştu. sağ kurtulan arkadaşları felâketzedelere yardımla meşgulken köye kadar gitmeyi daha akıl kârı görmüş. evvelce de hapishane müdürüyb arası açık olduğundan kaydına «firari» işareti düşürülerek aftan istifade ettirilmemişti. Ortaya kırmızı yüzlü güzel bir minder konulmuştu. Gelip gider. Tombul yüzünde ince maden çerçeveli gözlükleriyle gözleri sanki yerlerinden fırlamış burnunun ucuna sarkmış gibi duruyordu.. Fakat bu hakkı elde edebilmek için mahpushanede inzibatî ceza yani kumardan. Nizamname mucibince tekrar oralara gönderilmesine imkân kalmadığından namlı bir mütegallibe olan babası Bekir ağanın verdiği harçlıkla kumar oynar. Mahpuslar asri cezaevine gidip cezalarının yansını mahsup ettirmek gayesiyle uslu dururlar. Zelzele yağmasından epey mal edinmişti. Şeyh Yusuf üç numara makine ile sakallarını tıraş eden ve daima sarıklı dolaşan ihtiyar bir adamdı. topyekûn onaltı sene cezası vardı. Anlattığı hikâyelere bakılırsa elli yaşında olması icap ediyordu. Erzincanlı Mevlüt. Halbuki bedenen küçük yapılı insanlar gibi genç gösteriyordu. Şimdi bunları kardeşleri vasıtasiyle sattırıp gelen parayı muntazaman bu minderde kumara veriyordu. Bütün bu gayretler. para tren. Samanoğlu meşhur . bu sebeple hiç çekinmeden kumar oynuyordu. Gizlice köyüne gitmekten geriye iade etmişlerdi. Kürt Bekir'in Cumalı'ya gelince : Ufak tefek bir adamdı. eşkıyalıktan sabıkalı olduğundan da bir sene. Cuma Ali. Bir kere Erzincanlı Mevlut ağabeylerine. öteki üçü sırasiyle Şeyh Yusuf. Kumarbaz istasyon. (Asri cezaevinde mahpuslar çalışır.

Bunların dördü de kumarı hakikî İngiliz centilmenleri gibi sanki spor olsun diye oynamaktaydılar. Zarları sallarken.. Şeşbeş «önüne» kaydıyla tutulanı bir de «ne gelir» denildiği zaman bütün tutağı alıyor. — Haydi yavrum zar. 5 liralarla beraber zarlar da Şeyh Yusuf'a geçmişti. vurduğu vurgunun hesabını şaşırdığını arkadaşlarına yeminle kendisi söylemişti.. Hayatı baştan başa rezillik ve namussuzluktan ibaret olan şeyh Yusuf'un iki meziyeti vardı. Hayat şu anda bu dört insan için zarların üzerindeki siyah noktalardan ibaretti.. ben senin baban yerindeyim. Herkese paket paket cigara dağıtır.hovardalardan ve kumarbazlardandı. — At. — İşte açık oğlum. ancak dün gece şeyh Yusuf'a üçyüz lira yutulmuştu.. Zar..) Parası varken tasavvur edilemeyecek kadar cömertti. Beş liranın ikisi önüne. beş kişiyi davet için. Atmam şartolsun.. Heyhat ki girmesiyle çıkması bir olduğundan. «Dört cihar» ve «İki bir» kaybediyordu. Şimdi şeyhten bu üçyüz lirayı almaya uğraşıyorlardı. Üç lira aldım.. Arada gidip gelen bankmotlar vesile ve teferruattan ibaretti. borç istemekten başka bir vesileyle kimseyi rahatsız etmezdi. «Beş liranın ikisi önüne» dediği postada iki lira kaybetmiş oldu.. Daima korkak oynadığı için daima kaybeden Mevlut. .diye yalvardı. Sallamaya başladı : — Tut bakalım. Haydi at. asırlardır insanları mahveden bu acayip ve pis iptilâyı bu dört kişinin hareketlerinde ve yüzlerinde taraf tutmadan ve içi sızlayıp yüreği sıkılmadan rahatça tetkik etmeye başladı. Seyri ötekilere bakıldığı zaman duyulan merhamet ve öfkeyi vermiyordu... Beş liranın içine iki tane iki buçukluk mu sokuyorsun sakalı boklu. kederlenmez. Eski ve meşhur kumarbazlardandı. çeşit çeşit yemek pişirirdi. . ötekilerin yüzleri sapsarıydı. — Aç şunları. İki bir geldi.. — Postanı açık tut avradını bellediğim.. İşte tuttum... Terli avuçlarda hınçla buruşturulan renkli kâğıt parçaları «vesile» ve «teferruat» kelimelerine de pek ziyade yakışacak kadar değersizlenivermişlerdi. Şimdi zarlar Erzincanlı Mevlut'taydı. Minderden dışarda sayılmadığı için Mevlut tekrar eline aldı. Harbin başından beri. dört. belli ki en fazla şeyh Yusuf'tan çekiniyordu. aynı şartlar içinde «Henyek» «Dubara». Aç diyorum. — Yutturuyor musun oğlum. «Dübeş».. Son derece namuslu bir kumarbazdı. Tahsildar Bedri bey ile Erzincanlı Mevlud'un yüzleri kıpkırmızı. Zarın biri minderden dışarıya yuvarlandı. Pek fıkara olduğu ve çok zaman yavan ekmek yediği halde bin lira kaybetse mızıklanmaz. (Borcu da kendisini yutanlardan değil hiç kumarla ilişiği olmayanlardan isterdi. Yüz sanliraya bir zar atıp kaybettiği ve kalkarken kılını bile kıpırdatmadığı yeminle söyleniyordu.. «Düşeş» tam kazanıyor. Barbut denilen bu oyunda «Düşse»... istanbullu.

îlk hamlede Cuma Ali'ye kırılarak dört lira kaybetti : — Ne ettin vicdansız. Benden nasıl üç istermişsin. Minderin üzerine iki tane ikibuçuk liralık koyup parmağını aralarından geçirdi : — At şöylece. Al sana düşeş. — Ben arttırırım. Burası vergi dairesi değil pezevenk. Paranı seviyorsan oynama. diyerek zara tükürdü. Bu seyek nedir? — Papazın uğuru.. kiminden alacağı : — Senden iki isterim... Zarlar.... — Olmaz. — Görmemiş babandır.» — Eminenin de Allah belâsını versin sancağın da. Şeyh Yusuf'un gene şansı açılmıştı. işte sana bir düşse.Tutma sırası tahsildar Bedri'deydi. bu yüzden kısa bir münakaşa başlıyordu : — Yahu.. borcunu öde. Bu ne kadar düşeş.. ciğerinizi alacağım. Sana namussuz dedi yavrum. Her zar atışta göğüslerini yumruklayıp «Hıhh» diye bağırdıklarından beton duvarlar inim inim inliyordu. Kaybettiğini beşer kuruş beşer kuruş çıkaramazsın...... — Ulan dubaracı.. Şeyh Yusuf postayı yedi buçuk liraya yükseltti : — At. postayı arttırma. — Bak yavrum zar.... Son lirası da gidince pehlivan yapılı çocuk.. Tuh. sol böğründen vurulmuş gibi içini çekti.. Yallah. — Sana düşeş atıyorum ama bu pezevenklere kırılıyorum. Etrafına bir şey görmeyen kanlı gözlerle . — Zar gelirse soymak değil. Seyek'ten sonra mutlaka kazanacağına iman etmiş olan şeyh Yusuf. bu zarı görür görmez postayı arttırıyor.. Sen adam mı soyacaksın. Sabahtan beri biz para kaybediyoruz.. Kazanacak. Hakikaten düşeş geldi.» diyerek göğsüne vurdu. Kısa günün kân az olur diyerek.. Şeyh Yusuf böyle söyleyerek zarları orta yere fırlatıp boş kalan yumruğunu «Hıhh. ne gelirse... Mevlut zarları fırlatıp göğsünü yumrukladı : — Haydi oğlum Kılıç. — Haydi yavrum düşeş... — Daha iyi ya. Düşeş misin velinimet. Tahsildar yedi buçuk lirayı alırken bir de mani söyledi: — «Ay gibi doğdun karşıma. Ne sandın? Aha bu iki lira ardı var... Şunun elini kırıver. «Tut» dediğini yutuyordu. Ödeşelim de görmemişe dönsün. bu sefer Cuma Ali'nin eline geçmişti Kimine borcu vardı. — Aman bir liramızı da diri diri götürecek..... Haydi at..... Namussuz... Sen benden üç istersin tahsildar... Sen düsseyi rüyanda mı gördün? Haydi babam. — Ne gelecek şeyh. Üç postada zavallı Mevlut'u tertemiz etti. Bir «iki bir» oğlum. Biz burada çocuk avutacak değiliz.. Sancak saçlı Emine. iki istersin.. kaybedecek bir şey gelmediğinden zarlar bu sefer Bedri beye geçti. — Canım alacağını al.

Bana atacaksın tahsildar... — Olmaz.baktı.. Hele bir at. Elli lirayı getirir malım götürürsün. — Veririm baş üstüne..... Yalnız yatağı rehin bırakırsın.. Durun yahu.. — Getirmezsek inkâr mı ederiz? Ver beş lira... hâlâ türkü söylüyor. en tabiî sözünü söyler gibi. Deyyus bu Ali bey. Paran hani. «Düştü gönlüm bahri gama cunbadak. — Yağma yok. — Ulan kendini huzurumda methetme.. Aklımı karıştırmayın. İki buçuğun ikiyüzkırkı önüne.......» — Urgan parasını da aldın kavat. Siz ne sandınız. — Sana nasıl atacakmışım?. en ciddî.. — Allah belânı versin. Say paraları.... Hıhh.. Aklını oynatıp. — Asmazsa. — Kaça?. — Postayı doğru tut. — Kırkbeş ver. Sıramız geçiyor. Getir pırtıları. işte düşeş.» demişler.. Sıra bende.. — Ali bey bir makbul adam mıdır? Elin deyyusu... Bu herif şarkıya merak sarmaya başladı. — Olmaz dedim ya.. Durum.. kilim kırk lira.. — Para Ali beyde.. — Eskisi gibi yatak. salya sümük bir yanda.. Dururken basma bir iş getirmesin. Kes sesini.... On kuruş bana lâzım... — Sonra asmazsa bak karışmam. izmitli Ali beye : — Şuradan Deş ura ver.. «Delinin defteri duvar. .. Biz burada resmen kumar oynuyoruz. Para hani.. — Neden lâzım? Çekişmeden canı sıkılan Cuma Ali tahsildarın yerine cevap verdi : — On kuruşu sonunda urgana verip kendisini asacak. daltaşak sokaklarda gezinmesin . îki liraya bizi kırma. Bir hafta beklerim. Uykulunun oğlu gibi. Dünyanın en münasip.. Ulan sen adam mı soyacaksın? — At şuraya.... Yatağı getireceğiz. At bakalım şeyh.. Bundan doğru posta mı olur? — Buna kimse zar atmaz...... — Asmazsa pezevenktir.. Ikiyüzelliye ne gelirse. Atayım mı? — Olmaz. — Olmaz. — Deyyusum elbet.. — Hakikat.... Birisi de doğru sanır... yorgan. — Kırkiki ver. Haydi yavrum Düşeş.... Ben ağlayacağıma sen ağla... At da şu rezilden dünya kurtulsun. aeaı... — Ulan sakallı pezevenk.

— At ne gelirse.. Şimdi elinde kalan iki buçuk liranın elli kuruşu da. İlk zarda Mehmet iki lira kazandı. Bir def acık. Bir defa at da.. kaybettiklerini faizsiz borçlanmak kanundu. Allanın yok mu? Peygamberin yok mu? — Allaha Peygambere kurban olayım.. Fakat Şeyh Yusuf beş liranın içine ikinci bir beşlik ile iki tane lira saklamıştı... Ben saymam. — Bir bir mi? Ulan pezevenk. İlk atışta kazandı. Daha iki zarı böyle doğarsa hepimizi donsuz bırakacak. — Etme şeyh efendi.. — Büyük para nerde? işte bir beşlik iki tane de tek lira.... Deminden beri tahsildar Bedri.dedi. onu üzmek için şeyh nazlanıyordu. Mevlut'un kalkmasından istifade ederek önündekileri yavaşça aralayıp minderin kenarına oturdu. ayakta duranların arasında kumar seyretmekteydi.. Posta gibi posta tut. Türküyü biz söyleyeceğiz.. Onun da gözleri kızarmıştı. tahsildarın kazanmasını da istemiyordu. Sen de bir şey söyle Bedri bey. Mızıklanmaya... Mahsustan. — At. Eğer bedelcinin şansı varsa. Beş liranın içine yedi lira koymuşsun. İki buçuk lira daha istedi. Beş liranın içine büyük para koydun. Kanun böyle olduğu için. İzmitli Ali beye yirmiyedibuçuk lira borçlanmıştı. Yatağı verdim. Bu söz Mevlut'u dalgınlıktan uyandırdı. Kendisi oynuyormuş gibi elleri titriyordu. Sabahleyin karısından aldığı on lirayı muska gibi bükmüştü. hatta döğüşmeye hazırlandığı sesinden belli oluyordu : — Sayılmaz. Nihayet Cuma Ali ile tahsildar Bedri bey araya girdiler. Bana da günahtır.. topal eşekle kervana mı karışıyorsun? Burada senin kanının diyeti dolanıyor. Evvelâ müthiş bir ümitsizlikle zarlara hücum etti. borç verdiği adamlar bir düzüye kaybedip kazanmazlar. aynı iki buçuk liralığı bir verip bir alırlardı. bir defa at.— Orasını bilmem. Bedelciye. dedi.. Bir bir at.. Zar dubara oturduğu için Mehmet bütün parasını birden kaybetti.. Zarları eline aldı. — Günahı bana sen mi öğreteceksin? Çek arabanı. Yemenileri bile ayağına geçirmeden betonda çıplak ayaklarla şap şap koştu. — Ben kaç gündür otuz lira verdim... — Atmam şartolsun. ...... — Olmaz.. sonra hiç atma. — Hele bir de şunu at. her alışta iki buçuk liraya elli kuruş faiz vermek. kendi parasıyle oynadığı halde.. Etme kurbanın olayım. Günahtır. tabiî. — At bakalım şeyh efendi.. İki buçuk lirayı geri verdi. Bu suretle karşıdaki oyuncuların her zarda elli kuruşları bedelcinin cebine girerdi. — Neyi saymazsın ulan deyyus? — Saymam.. Ali beyindi.. Kezban'ın babası Mehmet. İzmitli Ali bey.. Sıçradı. İstanbullu geldi geleli. Kaba etine iğne batırmışlar gibi tuhaf bir ses çıkararak ileri doğru sarsıldı.

— Ulan avradını... ettiğimin rezili... İçine büyük para saklamamış ki! Beş liranın içine beş lira koymuş ...Haydi defol... Biz oyun oynayacağız. — Gitmem... Ne mümkün... Ben de oynayacağım. Yanında oturana döndü— : Surdan beş lira ver. — Ne beş lirası?. — Beş lira kardeşim... Şimdi veririm. Beş lira ver, altı lira veririm. Yedi lira veririm... Para değil mi? Şimdi veririm. Ben dolandırıcı değilim... Hırsız değiliz biz... Paranın değeri mi olur? Haydi... — Bende para yok... — Veririm. Sekiz lira veririm... —Ümitsizlikle ellerini dizine vurdu—: Vallaha veririm. Şartolsun veririm. — Şart ettin de inandım. — Sen neye inanırsın? İzmitli Ali beye döndü — Ali bey şuradan beş lira ver. — Ceketi bırak, on lira vereyim. — Ceketi mi? Al, buyur... Al işte... Yırtar gibi soyundu: İşte buyur. Ver on lirayı... Ceket senin malın... Al... izmitli Ali bey, pazarlıksız razı olduğu için şüphelenmişti. Mehmet'in zıddına basmak istiyormuş gibi ceketi evirip çeviriyor, güneşe kaldırıyor, tersini, yüzünü muayene ediyordu. Neden sonra on lira verdi. Mehmet, kazanacağı yüzde yüz muhakkak imiş gibi, ümitle tekrar mindere eğildi : — At bakalım şeyh... At bakalım. Bir bir at. — Yahu sıra şeyhte değil... Ben tutacağım, zarı tahsildar atacak... — Ben zararlıyım Cuma Ali ağa... — Ben de zararlıyım... Haydi uzatma... Mehmet gene iki elde on lirayı kaybetti. Bu müddet içinde Mevlut mahpusaneyi baştan başa dolaşmış, para bulamayınca yatağı sırtlayıp gelmişti. Dengi yere bırakmayı bile düşünemeden Mehmet'in ikinci on lirayı yutulmasını ayakta seyretti. Namusçu Mehmet'in «ipi kesilince» yatağı koğuşun köşesine yıktı : — İşte yatak... Ver kırk beş lirayı... — Kırk dedik. — Kırkbeş. Ben yatağı sana sattırmam. Parayı bulurum. — Öyleyse daha iyi. Kırk veririm, elli alırım. — Kırkbeş vereceksin. — Öyleyse bir haftaya kadar ellibeş getirirsin. — Orası kolay... Mevlut kırkbeş lirayı aldı. Kendisine münasip bir yer ararken koğuşu koşarak dolaşıp para bulamayan Mehmet arkasında peydahlandı. Soluyarak, — Mevlut ağa... dedi. Mevlut duymadı bile... — Mevlut ağa... — Ne dedin?

— Beş lira ver... — Sittir ordan... — Ver beş lira... Yedi vereceğim... Ayağını öpeyim... Bak ceketi mi de aldılar. Benim ceketim de gitti. Yeni asker ceketim... Ben farkında değilim, oynamış, yutulmuşum. Farkında değilim... — Hele deyyus... Farkında değilmiş. Sen karıya bile oynarsın ama, karı eline geçse... — Karı para getirecek, sana veririm, iki lira kâr var. — Hassittir... — Vallaha getirecek... Beş lira... İzmitli Ali bey dayanamadı : — Oyunu bozacaksın.. Beş lira istiyor. Dakikada iki buçuk lira kazanan sulu bankayı öldürmüş de pezevenk... Şimdi... Lahavle velâkuvveti... Defol... Şimdi gardiyen gelecek... — Gelmez... Varsın gelsin. Ben gardiyana yalvarırım. Beş lira daha ver... Gardiyan gelene kadar bir zar atalım... Sevaptır. Mevlut oturmuştu. Kumarbazlar tekrar işe başladılar. îlk postada minder sahibi olan Ali bey, manoyu okudu : — Elli var. Kazanandan elli kuruş minder hakkı aldı. Üçüncü elde tekrar, — Elli var dedi. Tekrar elli kuruş aldı... Bu akşama kadar böyle devam edecekti. Kavat Ali, işte tam bu sırada uykudan kalktı. Çulun altmda çıplak yatıyordu. Başının altına koyduğu gömleğini avucuna top gibi yumaklayıp terlerini sildi, istanbulluya mahcup mahcup gülümsedi. — Terlemişiz beyim... Bu namussuzlar adamı uyutmuyorlar ki... Mahpushanede ona herkes «Kavat Alo» derlerdi. Bu kötü lakaba kızmazdı. Gençliğinde pehlivan gibi kuvvetli ve emsali az bulunur erkek güzellerinden olduğu söyleniyordu. Köyünde hem ağa, hem de zenginmiş. Hâlâ tarlalarının hesabını bilmezmiş. Lâkin ne fayda... Kız kardeşleri hacir altına aldırmışlar. Mahkûm olduktan sonra da fazladan vesayet ilâmı çıkartmışlar. Şimdi, merhametlerine kalmış bir şey, ayda on gönderiyorlar, onbeş gönderiyorlar. Başından geçenler, beyaz saçlı, beyaz bıyıklı bu güzel ihtiyara hiç yakışmıyordu. Kırk yaşma yakın, Malatya'da bir kahpeye tutulmuştu. Bir ev kiralayıp beraber oturmaya başlamışlardı. Hazır paralar tükeninceye kadar kimse felâketi farkedemedi. Sıra tarlaları satmaya gelince köy halkı hep birden ayaklandılar. «Ne demek olsun... Köyümüzün Hanedan evlâdı olup... Bir ekmek sahibi Ağazade...» dediler. Kız kardeşlerinden birisinin kocası da tesadüfen Muhtar bulundu. Beygiri çekip Malatya'ya koştu. Avukatlara danıştı. Gece gündüz içen Alo'yu kolayca hacir altına alıverdiler. Alo çalışmayı denedi. Borç aradı. Nihayet yavaş yavaş, herkesi, baba dostlarını bile alıştırarak, ip omuzunda hamallık etmeye kadar düştü. Bir hamal parçası, Malatya'nın meşhur kahpesi kocagöz Emey'i besleyebilir mi? Alo gene yavaş yavaş, eve hovardaları toplamaya başladı. Gizli gizli yapılan bu yeni zenaat sonunda bütün Vilâyete

malûm olduğu zaman hamal Alo'nun adı (Kavat Alo) olup çıkmıştı. Utanmadı, itiraz etmedi. Yaş ilerledikçe, mütemadi keyif geceleri devam ettikçe Kavat Alo süratle çöktü. Nihayet facia gecesi gelip çattı. Raziye bir haftadır kavga çıkarıp Alo'ya yüz vermemişti. Bir haftadır bütün yalvarmaları fayda vermedi. Karı Alo'yu koynuna almıyordu. O gece bu dertle Alo hovardaların rakısını su gibi içti. Gece yansı âdeta delirdi. Misafirleri sopayla kovaladı. Raziye'yi zorladı. Emeline muvaffak olamayınca baltayı çekip karıyı bin parça etti. Tepeden tırnağa kan içinde karakola gidip ağlaya ağlaya teslim oldu. Karıyı hâlâ seviyordu. Öldürüp kimseye bırakmadığı için memnundu. Mahpusanede koğuş hizmetçiliği yapar, Bey ve Ağa taifesinin bulaşıklarını yıkardı. Kumarbazdı. Bütün hakikî kumarbazlar gibi cebine giren paranın bir meteliğini bile kumardan başka yere sarfetmezdi. Her zaman oynamıyordu. Oynasa da, devamlı oynaması için ilk ağızda kaybetmesi lâzımdı. Yoksa bir lira kazanıp geri çekilir, oyuncuları çileden çıkarırdı. «Alo'yu paralamak» Malatya cezaevinde, yalnız kumarcıları değil, bütün mahpusları alâkadar eden bir hadiseydi. Her üç ayda bir kere bu hadise vuku bulur, herkesin yüzü gülerdi. Alo üç ay damla damla biriktirdiğini on dakikada veriyor, çıplakları sevindiriyordu. Şimdi uyanıp gömleğini giyince, aklını kaybetmiş gibi gözleri dönmüş Mehmet'le karşılaştı : — Alo beş lira ver... — Ne beş lirası... Töbe yarabbi... — Beş lira ver... — Alay mı ediyorsun avradını... — Beş lira ver. — Çekil önümden... — Beş lira ver. Ortada para dönüyor. Kazanırsam yatağı, yorganı, kilimi, ceketi kurtaracağım. — Seni kim yuttu? — Şeyh Yusuf. — Ne verdin? — Yirmi kayme verdim. Şeyh kazanıyor. Üçyüz lira dün gece aldı. Şimdi de Vallaha yüz liradan fazla aldı. Haydi, beş lira ver. — Dört yüz lira mı? — Dört yüz lira... Ben ceketi kaybettim... Alo artık dinlemiyordu. Kocaman ellerinde bir titreme başlamıştı. Sık sık yutkunuyordu. İstanbullu'ya gülümsedi. Gülümsemede, af istemek, ölümden korkmak, kazanmak hırsı... Her şey vardı. Kalabalığı yararak karşı duvarın köşesine gitti. Arkasını dönüp göğsünde bir şeyler aradı. Sonra bir yumruğu sımsıkı mindere yaklaştı. — Savulun ben geldim... Şeyh Yusuf... Pezevenk... Kelimeyi şahadetini getir... Şeyh Yusuf aşağıdan yukarıya baktı. Zarları zorla elinden alacakmış gibi altına saklayıvermişti : — Oynayacak mısın?

— Oynayacağım... — İki lira alıp kalkmak yok... — Kalkmak yok... — Kalkarsan, bak... Tepelerim. — Kalkarsam tepele... Yalnız zarları çabuk toplamayacaksınız. Benim gözlerim farketmez... — Yalana bak... Dört cihar at sen... Bak nasıl farkeder. — Dört ciharı inşallah hep sen atacaksın. — Tut öyleyse... — Aha tuttum... Yere bir iki buçuk lira koydu — Şunun yüzellisi önüne... Herkes nefesini kesmişti. Alo kazanırsa kalkacağı muhakkaktı. Kaybederse, Şeyh Yusuf'un bugünkü şansına göre Alo paralanacaktı. Şeyh Yusuf evvelâ bir şeşbeş atıp yüzelliyi hakladı. Arkadan ötekileri de dolaşıp — Ötekiler de Alo'yu mahvetmek için postaları azaltmışlardı— Bir lirayı da aldı. Zar Mevlut'a geçti. Bu sefer Alo bir lira kazandı. Zarları şeyh Yusuf'un burnuna doğru salladı : — Tut postanı... — At, bir liraya ne gelirse... — Tuttun mu? — Tuttum... — Yum gözünü geliyor. Zarlardan birisi minderden dışarı fırladığı için tekrar salladı. — Tuttun mu kerhane şeyhi? — Tuttum Kavat Alo.. — Parana da mı acımıyorsun.. İşte düşeş. — Vay yavrum... Dört cihan düşeş mi belledin. Lira gidince, Alo bu işi hiç beklememiş gibi şaşırdı. Gözleri hakikaten az görüyordu. Yırtıcı bir kuş gibi çömeldiği yerden etrafına bakındı. Namazı yeni bitiren küçük Hüseyin'e işaret etti. — Yahu Hüseyin.. Gel bakalım... Gel oğlum.. Bak bizi soyacaklar... Başkasına benim emniyetim yok... Kazanırsa gözlük vazifesi gördüğünden dolayı Hüseyin'e maktuan bir lira vermeyi âdet edinmişti. Hüseyin doğru çocuktu. Kimseye göstermemeye çalışarak biraz para daha çıkardı ve tutuştular. Önceleri alıp veriyor, keyifleniyor, şeş ciharı mutlaka, — Yaşa yavrum... Şeşbeş.. diye kapıyordu. — Ne şeşbeş... Şeşcihar. — Dur bakalım... Zarları gözlerine kaldırdı : Ne var arkadaş. Ben düşeş zannediyorum. Mahkemeye gitmeden hakkımı ver. Lâkin üstüste üç kere kaybedince telâşlandı. Yanında oturan Kezban'm babasına döndü :

— Başıma daha ne gelecek.? Bu şeyh bizi temizleyecek... Ulan at bakalım. Vay avradını... Şeyh... Ulan elinde senin zehir mi var. Bana bir balta verin şunun elini keseceğim... At bakalım... — Tut arslanım... Zarları Alo aldı, bir müddet salladı: — Ulan zar... Ulan Allahsız zar. Allahsız. ..Attı, kaybetti. — Vay başıma gelenler... Etme zar... Allahmı, dinini seversen zar... Bir defa gel... Şunu bir defa kırayım... Bir defa... Vallaha başka istemem... Bir defa... Hele at... Hele at... Ulan mindere atsana... Cebinden acele acele para çıkardı: At, ne gelirse... At... Bir defa gel zar Padişah... Bir defa.. Sana bir şeycik demiyeceğim... Sesim çıkarsa kahrolayım... Şeyh kazandı, ikinci postada Alo'ya bir dubara attı. Alo paraları önüne çekmeden zarları yakaladı. Işığa kaldırdı. Uç kere öpüp başına koydu: — Aferin kemik... Aferin kemik... Maşallah sana... Hep böyle isterim. Hep düşeş oturacaksın. Tut postanı şeyh... — Tuttum kavatoğlu efendi... — Al düşeşi... — O senin cilvendir. Zar cilveyi sever. Sen al düsseyi... — Aman.. Bu da nasıl bir iş.. «Düşse» diyor, düşse geliyor. Benim ecelime mi susadı bu it zar. Yahu benim canımı alacak bu zar. Gömleğinin sol tarafındaki cepte para bulamayınca on yedi lira kaybettiğini anlıyarak dehşetle etrafına baktı. Yanında oturan Mehmet'in kafasına vurdu: — Bakma.. Sen benim zarıma bakmayacaksın, istemem... Defol yahu... Defol... Uğursuz.. Avradını bellerim... — Benden ne istiyorsun? Ben de yutuldum. — Öldürdüğün Kezban'm üzerinden eşekler geçsin... Kalk defol... Tekrar elini boş cebine daldırdı. Bir şey bulamayınca yüzünü sıvazladı. Zarları sallayan Cuma Ali, — Hele tut Kavat.. Yoksa temizlendin mi? diye sordu. — Temizlendin mi ne demek? Tutacağım... Gömleğinin önünü boydan boya yırttı. öteki cebinden —bu gömleğin de bir sürü cep vardı bir çıkın para çıkardı. Bunlar iki avuç miktarında gümüş yirmibeşlikti. Hepsini birden mindere döktü: — At şuna... At ne gelirse... Kaybetti. — Tuhh.. Battım... Ulan zar. Ulan puşt zar. Ulan imansız zar... —Bir taraftan da gömleğini yokluyordu. Bir çıkın daha çıkardı. Bunda da gümüş ellilikler vardı. At şuna kurt Bekir'in oğlu... Şuna da at. Sırası gelinceye kadar çenesini titreterek bekledi. Arada bir, «Of of oof..» diye göğsünü yumrukluyordu. — At şuna ne gelirse... Gene kaybetti. Bu sefer elini evvelâ yere sonra var kuvvetiyle ağzına vurdu :

— Namussuzum, Allahımı inkâr edeyim... Ben bu zarı kesecektim. Kesik diyecektim. Dilim tutuldu. Dilim varmadı... Üstüste birkaç tokat daha attı: Ah Alo... Ah pezevenk Alo... Ah babanın avradını Alo... dilin varsa da kesik deseydin. Dübeşi bir kessem... Bir kesik desem... Vay kavatoğlu. Ağzından pembe salyalar akıyordu. Şeyh Yusuf, kana ehemmiyet vermeden hem zarları salladı, hem de yumşak yumşak söylendi: — Alırken iyi miydi? Cilveli orospu.. Bu Raziye mi, kesiyorsun? Tut bakalım... — Tutacağım... Tutacağım... Gömleğini tamamiyle paraladı. Para bulamayınca donunun uçkurunu çekip çıkardı. Bunun arasına büyük bankj notları dikkatle dikmişti. Artık rakamlara bakmaya lüzum görmüyordu. — At... dedi. Attılar. Kaybetti. — At.. dedi. Attılar kaybetti. Nihayet donunun uçkurunu ve sonra ağını parçaladı. Para kalmamıştı. Kirli tırnaklariyle vücudunu baldırlarından omuzlarına kadar aradı. Mıncıkladı. Göğsünü iki defa çizdi. Kanını yüzüne çaldı. Çömeldiği yerden bir kere sıçradı. Fakat doğrulamadı. Balyoz kadar büyük yumruğunu göğsüne vurdu. Arkası üstü devrildi. — Malımı alacağınıza canımı alın... Paramı aldınız canımı da alın! diye tepindi.Başını betona vuruyor, edep yerini çekiştiriyordu. Yırtık donu dizlerinden aşağıya kaymıştı. Etrafında üç aydan beri türlü mahrumiyetlerle biriktirdiği paraların çıkınları sürünüyordu. — Kalk ulan ayıptır.. dediler. Oturdu. Başını yumruklayarak, göğsünü tırmalayarak ağlamaya başladı: — Paralarım... Benim paralarım... Ben onları onar para onar para biriktirdim... Onar para onar para... Küçükten biriken para uğurlu derlerdi. Öldüm. Malımı aldılar. Yandım... Şeyh Allah belânı versin... Avradını bellediğiminin şeyhi... On para on para biriken paraya güç mü yeterdi? Bitti deyyusun gücü.. Hep düşeş.. Hep düşeş... Ulan düşeşçi kavat... Şahit olun arkadaşlar.. Ben bu şeyhi vurur öldürürüm... Ben bu paraları alırım. Ben bu koğuşta birinizde para bırakmam tahsildar... Soyguncu tahsildar. Namussuz tahsildar. Şeyh... Vay sakalı boklu vay.. Ulan Mustafa Kemal... Mezarında kurt kaynaya (çok ayıp).. Şeyh Sait biçaresini sen neden asarsın? Bunu assana Atatürk... Bunu götür, asıver. Vay paralarım... Vay paralarım.. Ulan benim param adama hayır eder mi? Benim param bir vakit hayır etmez... Suratına sağlı sollu iki tokat indirdi. Gebersene Kavatoğlu... Şurada uyuyorsun. Senin zar oynamak neyine... Bunlar babanın koca boynuzlu sarı öküzleri mi?.. Sen nereye koşuyorsun? Dinleyenler artık tahammül edemediler. En yukarda tahsildar Bedri beyin en altta şeyh Yusuf'un kahkahaları olmak üzere gülmeler çın çın öttü. Kavat Alo şaşırarak sustu. — Ulan bana mı gülüyorsunuz pezevenkler?

Ayrıca. boş duran iki oda ve koridordaki demir parmaklıklı kapı konuşma yeri olarak kullanılıyordu. pestil ve kışın krizantem ve resimli mecmualar getirirlerdi.. karıları açık kapıdan kafalarını uzatıp biraz tereddüt ettikten sonra bir bakraç yoğurt. Pütürge'den Abuzer'in yeğeni yedi yaşında Hüseyin. Demirlerin bu tarafında ziyaretçiler. köyden. Üç gün. kuru dut. tespih çekerek dolaşırlardı. öbür tarafında mahkûmlar bazen ayakta. izinden gelmiş askerler. Hacı Abdullah'ın yeğenleri Melâhat. Yaralı bir köpek gibi duvara sürünerek dışarı çıktı. sırasiyle kiraz. dördüncü günün sabahında gülerek karşı koğuşa gidecekti.. dut. Kavat Alo. Şeyh Yusuf'la şakalaşmak için. bellibaşlı dostlardandı. muhacirler tarafından günübirliğine doldurulmuş bir han'a benziyordu.istanbullu. odası dış tarafta olduğu için ziyaretçilerin çoğunu — bilhassa küçük çocukları tanıyordu. bir acayip mahcubiyetle şaşırıyor. kur'ası çıkmış delikanlılar. tıraş olmayı ihmal etmezler. üçer kişilik gruplar halinde. — Elli lirasını aldım. üç gece hiç yemek yemeden yatacak. gene «parçalanmış». gül. Kirpinin Hüseyin'in kızı Mabuş. Para çıkınladığı paçavralar yerde kalmıştı. paketli. Kavat Ali korkarak donunu topladı.. Gardiyanların yatması için yapıldığı holde...istanbullunun oturduğu İdare kısmında çocuklar koşuşur. toprakta yorulmuş orta yaşlı erkekler iner çıkardı. Nuriye. yahut süt. — Topla. şaşkın ihtiyarlar. diye ne kadar yemin ettiyse de kimse inanmadı. mışmış (kaysı) üzüm. saç ve mısır ekmeği bırakıp bir sürü de kurtulma duaları ettikten sonra giderlerdi. iki buçuk aydır türlü rezilliklerle topladığı 130 lirayı onbeş dakikada verivermişti. ceviz. son güzde elmaya kadar.. Banazi'den Hacı Emir ağanın torunu Cemal. Bunlar kışın. aralıkta ikişer.» Ziyaret günleri mahpusane. ölümden ve muharebeden konuşurlardı. istanbul dilencilerini hatırlatan biraz yayvan. tandır. biraz alaycı burada alay «Allah» .. Şeyh Yusuf. bazen oturarak adamlariyle konuşurlardı. heybeli. Odaların bir tarafı asıl mahpushanenin merkez salonuna açılan demir parmaklıklı büyük pencerelerden ışık almaktaydı. — Donumda ne var? Donumda metelik kalmadı. Besni kazasından. Allahtan. Edep yerini kapattı. Giderek küçükler «Gözlüklü Dayıya» ayrıca küçük hediyeler bile getirmeye başlamışlardı. Baharda çiğdemden başlayarak.— Topla donunu pis herif.. Tahsildar Bedri bey bu sefer ciddî konuşuyordu. odasına ısınmaya gelirler. doğum zamanı ağız pekmez zamanı taze pekmez. Şeyh Yusuf'un meşhur bir sözü var ki doğrudur: «Kumarbazın onuru olmaz ki utana. damatlarına evlâtlarına bedava istida yazdığı mahpusların ihtiyar anaları.. dedim. Bunlar öyle doğrudan doğruya yüreğe dokunan alâkalardı ki. bohçalı kadınlar. karpuz. Mahpus delikanlılar kadınlara gösteriş yapmak için giyinmeyi. Adıyaman'dan bir gözü kör Nuri ve küçük kızkardeşi Emiş. istanbullu her defasında. kaynanaları. Malatya'nın içinden şekerci Vahab'm kızı Sevim.. Sen işi azıttın. ibrahim'in kızı Feyziye. kocalarına. torbalı.

Biraz şişman. en aşağı 1360 senelik bir kocaman ve hayasız Müslüman yalanı söylüyor. Bu sözü de pekâlâ değiştirmek daha başka daha «realist» bir söz bulinak kabildi. istanbullu.. beyaz bir kadındı. istanbullunun pek yadırgadığı bir sıkıntı. kararları kat'î ve fedakârdı. Çabuk gel. Tabiî Allahm iıiç bir harekete razı olacak veya olmayacak hali kalmamıştı.. Fakat karşısındakiler.. Dükkâncıya gittim... Birisi birisine kâfir demiş imiş. Oğlanı benim gözüm tutmadı.. Facia. Kürt Bekir'in Cumah. O da ona «Müslüman» diyor da.. bir de İzmirli Ali bey.) Güneşten rengi solmuş bir jandarma mavisi manto giymiş. hanım yenge dışarda karşılıklı iskemlelere oturmuşlardı. Velhasıl her taraf memnundu.. ihtiyarlığa teslim olmuş yorgun bir hal kolayca seziliyordu. Anlatıyordu: — Bedri beye danışalım dedim. bir edepli sükûnet vardı. Çaçaron değildi ama... diyordu. Kiraları hiç bir zaman intizamla vermiyor. yemin edilebilir ki... Karı kocanın gündelik işleri konuşmalarında değildi. (Bir meşhur kıt'a vardır. — Ne rezilliği? — Tahsildarı sıkıştırdılar. tahsildar Bedri beye sürünerek volta vuruyorlar.) Müslüman zannederek bir kocaman yalan irtikâp ediyorlardı.. Sefer topallayarak.. günde belki yüz defa adı burada küfürlerle beraber geçen yenge hanımı dikkatle tetkik etti. — Sen bilirsin. kızarıp hafifçe terliyordu. — Lafa bak. Vaiz efendi. Kırk yaşını ferah ferah geçmişti.. Elbette sen çıkıncaya kadar sabredeceğiz. Bedri bey içerde. istersen ben çıkıncaya kadar sabredelim.?» dediler. Ayağındaki kunduralar da eskiydi. Ekseriya. kadınlık vazifesini bitirmiş. «Siz razı olursanız bey ne diyecek? Siz razı oldunuz mu.... — Sonra. Dedim ki. onlar da onu kendileri gibi dini bütün (. «Allah razı olsun».kelimesine aitti ifadeyle. İşte öyle bir hal. Tahsildarın hali fena. dizlerine bıraktığı tombul ellerine bakarak başı önünde konuşuyor. Boyasız yüzünde. — Ne var? — Gel de rezilliğe bak.. heyecanlı heyecanlı söyleniyorlardı: — Nerde bu pezevenk.. «Yalanın karşılığı oldu yalan» diye seviniyor.. — Hangi tahsildarın? — Bedri beyin. çok çocuk doğurarak —beş çocuğu vardı—... «Beye danışacağım». topallarda insanı pek şaşırtan bir süratle içeri girdi: — Beyim hele gel. Sol yanağında iki tane ben farketti. — Nerde? . Tahsildarda. Sen buradayken ben düğün mü yaparım? El âlem ne demez? — Sen bilirsin.) istanbullu onlara.. (Bunlar kadında kahramanlığın sınırıdır. dedim. bu mukabeleden belli ki hoşlanıyorlardı. başını siyah bir ipekle örtmüştü.

. ileri gitmiyorlardı. laf altında kalmasını sevmezdi. işin şakaya tahammülü olmadığını bildikleri için. — Haydi bakalım. Kira almaya dükkâna gittiğine göre. Öteki odanın penceresinde konuşuyordu... Avrata sövme mezhebi'nin biraz kılıbıklıktan türediğini.. Bedri beyin karısı köşeyi dönmek üzereydi. hafta yokmuş gibi birdenbire değişti.. Şimdi birkaç komşu karısiyle beraber bu odayı Cuma Ali'nin haremi doldurmuştu. Her lafta Bedri bey. Ekini hemen satmasın.. sevinçle parladı. cigara içmediğinden. «Deyyuslar» iki kişi kalmışlardı. Cuma Ali. Harçlık şu siyah çantanın içinde duruyordu. arkasında gidip gelen namussuzların nihayet dayanamayıp işi berbat etmelerinden korkuyordu. Büyük karıdan yedi. — Ulan pezevenk. Cuma Ali'nin de Ziyaretçileri gelmişti. Bedri bey. Cuma Ali. İki evliydi. birdenbire geri döndü: — Ulan deyyuslar. Bedri bey... çocukların gözlerini öperim.. dedi. Cuma Ali'nin artık vurdumduymazlığa imkân kalmamıştı. Birdenbire nıe hatırladıysa hatırladı.. Kavat.. Ulan avradmı.. sanki gelecek. Mutfağın penceresine sıçradı. Hanım yenge cevap vermeye lüzum görmedi. en gevezelerini Kürt Bekir'in Cuma Ali ağayı aradı.. Bak artık sen düşün.. Baş örtüsünü pek alışık. . hiç istifini bozmadan konuşuyordu: — Babama dersiniz. Kızı yalnız başına sokağa bırakırsın. Şalvarını savurarak koğuşlara doğru koştu. Gülerek döndü: — Ne istedin Bedri bey?. Ekin pahalanacak.. Halbuki kendisine on lira lâzımdı. Bir taraftan karısını dikkatle dinlerken bu fazla beş liraya nasıl bir mazeret göstereceğini düşünüyor. Henüz harçlığını alamamıştı. Tahsildar Bedri bey bir müthiş öksürükle gırtlağını temizledi: — Nerede Cuma Ali pezevengi? diye kükredi. İstanbullu. pek kadın kadıncık bir hareketle düzeltti.. bu bedbaht hisle malûl kocaların erkek erkeğe kaldıkları zamanları suiistimal etmemek için derhal öç almaya giriştiklerini sezdi.. yana yana. Bedri bey... El sıkışmadan ayrıldılar. Bedri bey nihayet demire ağzını yaklaştırarak bir şeyler söyledi. Şimdi düşünüyordu.. Arkada dolaşanlar. — Bir de ne istedin diyor. iyiliği de üzerinde olduğundan yenge hanım bugün cömertlik edebilirdi.— Yahu şunu çağırsanıza. yemeği de evden gönderildiği için cep harçlığı olarak haftada beş liraya razı olmuştu. sonra da diğer iki buçuk lira uzatıldı. küçük karıdan dört çocuğu vardı.. Paraları ele geçirir geçirmez.. gözlerini karısından kaçırarak bir bakışla yalvarıyordu. Ben yerinden haber aldım. Kadınlar alışık alışık gülümseyerek başlarım çevirdiler. Bedri beyi gizlice tehdit etmekle iktifa ediyorlar. yallah. — Cuma Ali deyyusu nerde? — Haber aldım ki. Birdenbire gözleri_ keyifle. başını titretiyor. Evvelâ harçlığından fazla iki buçuk lira.

— Hanımefendi.. Hanımefendi.. diye seslendi. Kadın durup baktı. — Bedri bey sizi çağırıyor. Eline birtakım kap kaçak, torba falan alarak tekrar konuşma yerine döndü. Demir parmaklığa yüzünü dayadı. Büyük karışma, — Sen pezevenk lafına alışıksın karı., dedi. Bunlar şehir pezevengi... — Başıma gelenler... O nasıl bir adam... — Sen konuştuğuna baktın da onu adam mı belledin, bayırın deyyusunu hay kan... Bir taraftan da merdiveni kolluyordu. Bedri beyin karısı sofaya çıktı, istanbullu önüne geçip geri çevirmeyi düşündü. Lâkin, meseleyi anlatmak da ayrı bir meseleydi. — Tahsildar Bedri bey.. Tahsildar Bedri bey!. diye bağırdılar. Elini yıkıyormuş, kurulanarak ve söylenerek salona çıktı. — Beni hangi avradını... Çağırıyor... Ulan... Karısını görünce şaşırdı: Kız, burada ne arıyorsun? — Sen çağırmadın ıaı? — Lahavle... Ben radyoyla mı çağırdım? — Pencereden seslendiler... — Kız hangi avradını... işte Cuma Ali bu sırayı bekliyordu. Elleri kuşağının önünde öyle yaklaştı: — Hanımefendi, bu «avradını...» dedi, seninle oynuyor. Bu pezevengi sen adam mı belliyorsun. «Karımın yanında bana sövmediniz. Ben uyku uyuyamam», diye ağladı da, arkadaşlar seveplanna seni çağırdılar. Sen bu deyyusu... — Tuh Allah belânızı versin... istanbullu odasına giriverdi. Kadın söylenerek kıpkırmızı merdivenleri indi. Orta salon kahkahadan deniz gibi dalgalanıyordu. Aynı gün öğleden sonra istanbullu uyurken kapı açıldı. — Bey uykuda mısın? — Kör müsün ulan ne var? — Bak, seninle görüşecek. istanbullu dirseklerine dayanarak doğruldu. Sırtına çarşaf yerine son moda, bir yatak örtüsü atmış, ipekli bir entari giymiş ihtiyar, bitik bir kadın kapıda duruyordu. Eteğini iki taraftan iki çocuk tutmuştu. — Ne istedin teyze? — İstanbullu Muret bey varmış. Sen misin? — Benim. — Şuraya kadar geleceksin. Seni Mehmet çağırıyor. — Hangi Mehmet. — Kezbanın babası... — Ne olacak? istanbullu somurtarak tayıncı Sefer'e döndü: Beni bunun için mi uyandırdın rezil?

— Beyim. Hükümet Mehmet de geldi. Sen olmazsan konuşmuyor. Bunlar yalvardılar. — Pekâlâ.. Sen git bakalım kan.. Ben giyinir şimdi gelirim. Kadın ağır ağır döndü. Odaya belli belirsiz bir koku da yayılmıştı. Ayaklarına ipek çorap, topuğu açık spor kundura giydiğini o zaman farketti. «Mirasa konmuş... Hay Allah belânızı versin..» Bir cigara yaktı. Ölenle, bir vakit ölünmüyordu. Mehmet'e o kadar kızdığı halde, kumara vereceğini de bilerek, Tözey'e yalvarmış, Kezban'ın eşyalarını anasına teslim ettirmişti. Hastaneye teslim edilen 110 lirayı almak için de veraset davası açmışlardı.Şimdi, ortada halledilmemiş bir radyo meselesi kalıyordu. Kezban'm dostu Hükümet Mehmet, işi inada bindirmiş, müşkülât üstüne müşkülât çıkarmıştı.Kızın odasındaki radyonun, herkes, Kezban'a ait olduğunu biliyordu. Yalnız bunu acente'den Hükümet Mehmet satın almış, muameleyi tamamiyle kendi üzerine yaptırmıştı. Kızı babası öldürünce, inat olsun diye, «Mal benim» demişti. Cebren kız kaçırdığı için üç sene hapis yatan ve evvelce ilkmektebi bitirip bu kadar müddet de mahpus stajı gören Hükümet'e güç yetirmek, artık Müddeiumuminin de haddi değildi. Tahsildarlarla beraber yemek yediğinden ve yeni yazısı güzel olduğu için milletin istidalannı yaza yaza avukat kesilmişti. Cezaevindeyken boş zamanlannda ceza kanununu, ceza muhakemeleri usulü kanununu, elinden düşürmez, her maddeyi yerde bulmuş gibi telâşla, hayretle okur ezberlerdi, istanbullu, Kezban'ın babasının ricalanna, ağlamalartna dayanamayıp haber gönderdiği zaman, haberi götüren .gardiyan Abdullah'a bilmem kaç tane kanun maddesinden, usulden, davadan laf açmışlardı. Gardiyan Abdullah; — Bırak namussuzu beyim demişti, Avukat Şefik bey yanında halt etmiş. Ona bir vakit laf kâr etmez. istanbullu gülümseyerek tespihini aldı. Hükümet Mehmet, eski mahpushane arkadaşlariyle konuşuyordu. Kezban'ın babası demirin öte yanında, anası beri yanında bu uzun boylu, güzel delikanlıya canmı alacak gibi bakıyorlardı. istanbulluyu görünce Hükümet Mehmet koşup eline davrandı: — Geldim uyuyordun ağabey... Nasılsın? — iyiyim Hükümet... Sen nasılsın? — Sorma, yüreğim yanıyor... Ben kıza çok acıdım. — Ne yapalım? Kurtuldu. Şu geride kalanların rezilliğine bak... — Ağbeyciğim.. Köyde, burada, kahvede, keranede her lafta ben seni hatırlıyorum. Buraya sık gelmediğime bakma.. Vallah billah her gün adını anıyoruz. — Köylü ne diyor? Eskiden sana «Hükümet» diye lakap takmışlar... — Sorma... Şimdi «Büyük Hükümet olmuşsun yavrum, sana söz yetmez...» diyorlar. Hele radyoyu, bir akümülatörlü makineyle değiştirdim mi bizim köy Paris'e dönecek.

— Seni biz buraya radyo işi için çağırdık. — Farkındayım. Senin önünde konuşacağız. Sonunda «Getir, ver» dersen başüstüne... Sana canım kurban... — Gel bakalım... İstanbullu, kendisi gelmeden evvel Hükümet Mehmet'le konuşan delikanlıları savdı: Haydi, biraz dolaşın, bizim işimiz var. Gel şuraya Mehmet... Mehmet, Kumandanını görmüş bir asker gibi, sahte ve gayrı tabiî bir hürmetle demire yaklaştı. Karısı da bu taraftan yanma geldi. Hükümet Mehmet, Kezban'm babasına nefretle baktı: — Sen benden ne istiyorsun herif? — Efendi... Radyo makinesi kızın malı imiş... — Radyo makinesini aklından çıkar. Bana kalsa biçarenin pırtılarını da sana vermezdim. Beye dua et... Tözey'in gönlünü etti de, bu senin karın olacak orospu, Kezban'm yatak örtüsünü başına çekiveremezdi. Pabuçlarını giyemezdi. Çoraplarını... Lahavle vela... Ulan sizin gibi rezil var mı? — Mehmet efendi bize zaten Allah vurmuş. Biz mahvolmuşuz. Bak bu yavrular sokakta kaldı. — Ağlama... Sen Murat beyi kandırırsın ama beni kandıramazsın. Dua et, yoksa bütün kızlar yemin (bastılardı. «Kezban'm burada bir iğnesi yok. Hepsini sevabında biz iğreti verdik.» diyeceklerdi. Neyse, oldu bir iş.. — Radyo kızın malıymış... — Radyo kızm malı ama, bakalım kız sizin malınız mı? Ulan pezevenk, kızı evlendireceğin sırada sana ağlamadı mı? «Ben o herifi istemem,» diye ağlamadı mı? — Kız kısmına bakma... Bugün istemez, yarın ister... — Nasıl istermiş. Kocası olacak kavat askere gidince kaynatası geceleri Kezban'm üstüne çökmedi mi, kız gelip sana söylemedi mi kaltak? Kadın yüzünü sakladı. Anlaşılmaz şeyler söyledi. Demirlerin arkasında namusçu dudaklarını yalıyordu. Hükümet coştu: — Dili tuza değmiş keçi gibi ne yalanıyorsun. Sen izinli geldin. Kız sana meseleyi bir tamam anlattı. «Kaynatam benimle yatıyor,» demedi mi? — Dedi. Lâkin biz askerdeyiz, izinli geldik... — Sus... Güveynin babasından üç kırat ekin, yirmi lira almadın mı? — Aldık. Bunlar açtı. Sen fıkaralığı bilir misin? — Öyleyse kızı neden vurdun?... Ellerin lafıyle vurdun. Ulan senin namusun var mı ki sen namus temizliyorsun. — Ben ona haber yolladım «Başka vilâyete gitsin,» dedim. — «Gitsin», demiş. Senin lafınla gidebiliyor mu? Fıkara istida verdi. Kabul etmediler. Komiserin gözü var, jandarma zabitinin gözü var, zabıt kâtibinin gözü var. Hey Yarabbi... Dünyada senin gibi namussuzun kıtlığına kıran mı girmiş. Kızı yollamadılar. Namusunu temizleyeceksen, kızın kaynatasını vursana... Pezevenk kocasını vursana... Ulan, kız yetmiş kuruş yevmiye ile fabrikaya girdi. Gelip neden götürmediniz? Şimdi radyo davasını görüyorsunuz.

Kan, eteğini tutarak çocukları ileri doğru itti: — Bunlar aç yavrum.. Bize acıma... Bunlara acı... — Kes sesini... Bana çaça analık etme... Senin dünyadan haberin yok. Bu kocan olacak pezevenk kumar oynuyor karı... Kızın radyosunu da kumara mı bastıracağım? — Vallah billah yalan.. Ne kumarı Mehmet efendi? — Yemine de alışmışsın. Şunda hiç utanma, arlanma var mı? Radyo benim. Size radyo değil selâm verenin Allah belâsını versin. Ne dersin beyim? — Haklısın Mehmet., istanbullu hışımla içeriye döndü: Eğer mesele anlaşıldığı gibiyse sende vicdan yok, namus da yok, insanlık da yok, utanmak da yok... Tuu... Haydi gel Mehmet... Haydi yürü.. — Benim işim var beyim. Köşeye dayadığı bir sepeti aldı: Sefer nerde? Biraz mış mış getirdim. Şunları da içersin. Uç paket köylü cigarasıyle bir kibrit uzattı. Merdiven başında istanbullunun elini tut — Bir lafın var. Hiç unutmam... ölürken de unutmayacağım bey... «Her şey akıldan gelir.» derdin. Her şey akıldan geliyor. — Akıldan geliyor ama, akıllı adamın namussuzu daha beter olur Hükümet... Bu da aklında kalsın... Akıllı namussuzun yanında Kezban'm babası yedi kere zemzemle yıkanmıştır. — Yahu.. Bu dünyanın akıllı, akılsız, bu namussuzlardan nedir çektiği? Tuu... Kederle gülümsedi. Ben haftaya uğrarım, uğrayamazsam birisini yollarım. Sana zerzevat göndereceğim. — Zahmet etme... — Ne zahmeti.. Allah, Allah.. Yarı yolda durdu: Haklı mıyım bey. Radyo verilir mi? — Verilmez.. Keski pırtıları da almasaydık. — Sana çok kızdım ama... Sonra «Ne yaparsa iyi yapar,» diye seslenmedim. Kıza yazık ettiler ağabey... Şimdi hangisi orospu yahu.. Kezban mı, babası mı.? — Galiba, bu günlerde biz hepimiz, bir parça orospuyuz Mehmet... Bir saat sonra Tözey ziyarete geldi. Bir ay hapis yattığı için mahpusluğun halini biliyordu, istanbulluyu çok sevdiği halde bu sebeple hiç süslenmiyor, ev kıyafetiyle, hattâ fazladan bir de tenteneli önlük takarak, ayaklarına takunyalar giyiyordu. Her hafta bir kutu bal, bir kilo tereyağı getirmeyi âdet etmişti. Bunları Sefer'e teslim ediyor, istanbulluya her sabah yedirenek gelecek ziyaret gününe kadar bitirilmesine yemin verdiriyordu. Bu pek acayip bir sevgiydi. Bir kere bile öpüşmemişlerdi. Böyle bir şey akıllarına da gelmiyordu. Mahpusun kelepçesi bir parça da ruhundaydı. Mütemadi bir usanma, bir yarı ölülük, bir ateşli hastalık hali, insanı yoru yordu. Konuşacak hiç bir şeyleri olmadığı halde, bir saat kadar nasıl konuştuklarına istanbullu tam bir hafta şaşardı. Kezban öldü öleli sözün bir yerinde Tözey mutlaka şu suali soruyordu:

— Pezevenk ne yapıyor? — iyidir. Kumar oynuyor. Yatağı falan yutuldu. Betonda yatıyor. — Oh olsun... Dur bakalım daha beteri var. Bize zaten Allah vurmuş. Bir de sen ne demeye vurursun, a kavat. istanbullu, Hükümet Mehmet'in gelişini anlattı. Tözey olup bitenleri pek beğendi. Yüzü güldü. Biraz Sefer'le, biraz başgardiyan Ali'yle konuştular. Meyve yediler. Nihayet Tözey kalktı. Giderken de hep aynı şeyleri söylerdi. — Babana mektup yaz, ellerini öperim. Kardeşine mektup yaz, selâm ederim. — Olur. Kadın kıyafetini elleriyle yokladı. Bu sırada göğsünde bir şey hışırdayınca aklına geldi: — Durun, size bir şey gösterecim... Bluzunun yakasından bir kâğıt çıkarıp uzattı: Bakın bakalım bu nedir? İstanbullu açtı: — Buna makbuz derler kızım. — Evet makbuz. Dün bizi Vilâyete çağırdilar. Ben, Ayşe, bir de Münevver. Emniyet Müdürü istemiş. Varlık vergisi için. — Ne için? — Varlık vergisi çıkarmışlar. Beşeryüz lira verdik. — Alay ediyorsun.. İstanbullu makbuzun beşyüz rakkamına şaşarak baktı: — Bu nasıl iş?" — Bilmem. — Üçünüz de verdiniz mi? — Verdik. Koca emniyet müdürü neler söyledi. Vatan tehlikede imiş. Bu parayla orduyu besleyeceklermiş. Düşmana karşı... — Bırak düşmanı... Sen beşyüz lirayı nereden buldun? — Manifaturacımız var ya... Ondan borç aldık. 91 günde altıyüz lira vereceğim. — Faiz olmaz olur mu şekerim? Verdiği ne devlet... — Doğru verdiği ne devlet? İstanbullu biraz düşündü. Bıyıklarını çiğniyordu: İsmail ağa kaç lira vermiş haberin var mı? — Bilmem. — Yediyüz lira vermiş. Senden yüz lira fazla... Parayı yatırır yatırmaz, İstanbul'a koştu ismail ağa... Gâvurların satılan mallarından kırk bin liraya bir gazino almış. — İsmail ağa mı? — İsmail ağa... Sen şimdi bu makbuzu ne yapacaksın? — Kaybedeceğim. Sonra isterler mi? — Zannetmem. İnkılâp müzesine koyulacak bir matah olmasa gerek. Haydi sen artık git. — Gidiyorum. Bunda kızılacak ne var? Vermese miydim? — Vermemek olmaz ki ninem... Vatan meselesi... Ordu besliyoruz. Düşman gelirse senin apartımanını alır.

— Apartımansız. Alay mı ediyorsun? — Çiftliğin de mi yok? — Yok ya.— Benim apartımanım yok.» Demirlerin arkasında radyoyu alabilmek için yüzlerine yalvararak bakan adam ümitsiz adam. «Durmayalım düşeriz» ve «Çıktık açık alınla. senin ırzına geçer. seyreden için pis ve usandırıcı bir harekettir. yavrum.. «Egemenlik ulusundur». — Sonra düşman gelirse. Yavaşça sordu: — Bizim Tözey'den ne almışlar beyim? — Vergi almışlar yavrum. «Ne mutlu Türküm diyene». «Doldur boşalt» levhasının önünde.... Cigarasım yere attı. Ağzındaki acılığı tükürdü.. ingiliz Kralının tacından daha pahalı.. Kimse duymasın. Burun karıştırmak...» Pencerenin önüne bir serçe kuşu kondu.. Tözey «Adam sende» manasına elini. «iyi ama biz Kezban'ın babasına neden kızıyoruz? Kızını yarı varlık vergisi vermekten kurtardı. Allah Allah. Anladın mı? — Anlamadım... ikiyüz kırk kişiden kurtardı... Ne hakkımız vardı?.. Duvarda kocaman bir «Vatan haritası» asılmıştı. Onbeş seneye karşı bir küçücük iyilik. Dur bakalım. Sefer çıkınca. ikiyüz kırk kişi ile.. Mazmanoğlu kendini bildi bileli burnunu karıştırırmış.. ikiyüz kırk kişiyle yatarsa ödeyecek.. Rezillik bu bizim işimiz. Siyah muşambadan örtüsünün altında daktilo makinesi taktaklamadan uslu uslu duruyordu. «Adımız andımızdır. Günde üstüste dört kişiden iki aylık mesele. tereyağla bal kutusunu almıştı... — İsterlerse duysunlar..» Nöbeti değiştiren jandarmalar. meyve sepetini. tüfeklerini boşaltıyorlardı. deminden beri. karıştıran için tadına doyulmaz bir iş. Şuna bak. istanbullu mekanizmaların çelik şakırtısını kalbi sıkılarak dinledi. Hükümat'Ia beraber olup.. dalgın bir ciddiyetle hatta kederle burnunu karıştırıyordu. çiftliksiz adam mı olurmuş? Seni serseri diye tevkif ederler. ne dedikodu Mazmanoğlunun elini burnundan çektirememişti. karşıda karakolun avlusunda.. istanbullu boş müdür odasında ne yapacağını şaşırarak öylece durdu. «Biz bize benzeriz».. ne ölüm tehlikesi. . ne aşk. — Çok mu? — Çok değil. gitti. Topal Sefer.. «Bir de çıkıştık. Takunyalarını betonda şıkırdatarak geçti. Kırmızı ve büyük yüzünde burnu kocamandı. ne alay. gözlerinin önüne geldi Utandı. İyilik etmiş de haberimiz yok. varlık vergisi makbuzuyle beraber salladı. istanbullu pencereden dışarıya bakarak hesap etti: Çok değil Topal ağa.» TELGRAFÇI ABDURRAHİM Mazmanoğlu hacı Abdullah. «Demin herife çıkıştık. Öteki vergilerle beraber senede gayrı safi kazancın dörtte biri.».. Kahpe kısmından ne vergisi istiyor? Töbe Yarabbim. Kırmızıydı..

Şimdi. Bu manzara karşısında İstanbullu her zaman şair Necip Fazıl'ın yüzündeki acıklı tik'i hatırlıyor. (Dış kapı nöbetçisi. Birçok soyadlarınm aksine. sağ elini. Onsekiz yerinden vurmuşlar. burnunun sağ deliğini bırakıp sol deliğe geçti. şahadet parmağını sağ deliğe sokar. çizgisiz matruş yüzüne hiç yaraşmıyor. seni içeri almam. bir müddet araştırır. Kır saçları. seni vazifeye davet ederim. yabancılar Murat efendiyi mahpushane müdürü sanırlardı. Desteyi cebinden çıkarıp zincirini pek alışık bir hareketle oturduğu iskemlenin arkalığına taktı ve kolunu üstüne koyarak emniyetle gözlerini yumdu. O sırada Mazmanoğlu gene böyle dalgın bir ciddiyetle burnunu kurcalamakla meşgulmüş. bu iki harekette de sahipleri için bir anlaşılmaz rahatlık.Şimdi başını sarsarak uyukluyor. vaktiyle «Burnunu karıştırırsan. terzinin hırka yamadığı gibi dikmiş. delik deşik vücudunu hastane sertabibi masaya uzatmış. daldıkça ahtapotlu burnundan acayip sesler çıkarıyordu. onun burnunu karıştırmasına da.Kerhanedeki dostu. orta parmaklarından biriyle sol elinin bir kenarına iliştirerek ufalamağa başlardı. seyirciler gülmekten kırılır. Ama gene üe eli burnundadır. Mazmanoğlu da güler. Senin Bozo hâlâ burnunu karıştırır mı?» diye soruyorlarmış. Bu müddet içinde hapishane nizamnamesinden bir tek madde bile öğrenememişti ama iki tane mühim kibar kelime ezberlemişti: «Teessüf ederim. o kadar yerli yersiz kullanırdı ki ikisinin de artık hiç bir değeri kalmamıştı. Kendisi fevkalâde uzun boylu. Anahtarları araştırdı.» Bunları o kadar sık sık. Arkadaşları. Hacı Abdullah. Murat efendinin ismi müsemmasma uygundu. Kapalı duran mahpushane kapısının önünde üç kişiydiler.) Gardiyan Murat efendinin soyadı «Büyük» tü. Yakında oniki seneyi günü gününe tamamlayıp çıkacak. aralarındaki mukaveleye rağmen «Çek elini!» diye bağırmağa yalnız istanbullunun mukavele mucibi hakkı vardır. Üçüncü şahıs Murat efendi gardiyandı. üstüne kireç dökülmüş gibi insana uzanıp fiskelemek arzuları veriyordu. kendisinin üşenmesine de kızıyordu. Başka kimse maazallah müdahale edemez bunu söylemeye üşeniyor.Üç kişiydiler. Kafkasya'dan geleli otuz sene olmuştu. Bir seneden beri yemek arkadaşlığı yaptıkları için Mazmanoğlunun hangi hareketlerle burnunu karıştırdığı kendisince malûmdu. Abazaydı.» dediği halde para etmemiş. Evvelâ. Nöbetçi jandarma öksürünce uykudan sıçradı. «Oyun çıkardıkları» zaman herkesin taklidini yaparken Mazmanoğlunu da burnunu karıştırırken temsil ederler. çenesi düşük koca karılar «Karı bey. işte asıl facia buradaydı. İstanbullu. Anası kız istemeye gittiği zaman. Tabiî evlenmesi mevzubahis. Çok zaman. O kadar şık giyinirdi ki. hattâ k*urtuluş sezerek ikisine de acıyordu. Onsekiz seneden beri de bilâ fasıla gardiyanlık ediyordu. Karşıdaki bakkal dükkânı kapalıydı. sonra ne çıkardıysa bunu şahadet ve başparmakları arasına alır. kıyafetiyle mesleğini birbirine uydurmanın imkânı yoktu. . güzel bir adamdı.

— Kimi vurmuş? — Şaroğlu'nun kızını vurmuş. Sol yanağındaki eski bıçak yarası.. Abdurrahman bey diyorlar.. istanbullu.. Mahcup mahcup gülümseyerek elini cebine atıp Kkapıya yaklaştı. dokuma fabrikası işçilerine mahsus sapsarı yüzüne hiç yaraşmayan kıpkırmızı diliyle cigara kâğıdını ıslattı.) Mazmanoğlu hacı Abdullah sokaktan geçen amele kıyafetli bir adama seslendi: — Nereye ağa?. Diyarbekir'li dediler. Adam: — Ölme yok. bu üç kişi suyun akmasını bekliyorlardı. bir tükenme hissi gelir. Tepesi pek ziyade seyrekleşmiş sarı saçlarını sıvazladı.. 17'de tekrar akmaya başlar. — Kimi? — Çarşıda adam vurdular. Yabancı. genç ve şişman yüzünde derin bir kırışık gibi görünüyordu. hissedebileceği harareti düşünerek istanbullu. betonun rutubetli gölgesinde otururken bunalıyordu. Temmuz güneşi arkasından vuruyor. Aşağıya mı? Mazmanoğlu «Aşağıya» sözüyle kerhaneyi kastetmişti. Adam. Ağza gelecek tarafını yapıştırmadan cigarayı demirlerin arasından Mazmanoğluna uzattı: — Herifi getirdiler mi? dedi. — Neden vuruyor? — Kız bekârmış. dost düşman dinliyordu.. .... Vurulan ölmezse vuran ölür. Nereye böyle. Selâm yok mu? Adam durdu. şehrin suları 13'de kesilir. uykudan kalktığı için büsbütün sinirliydi. Burnunu karıştırmaktan vazgeçmediği için elinin arkasından kurnaz kurnaz gülüyordu..Yazın. mahpushanenin öğleden sonralarında vakit geçmek bilmez. Murat efendi. Büyük kızı mı vurmuş? Kız kocaya gitmedi mi yahu. Küçük kızı besbelli. Garip.. Haberin yok mu? Hacı Abdullah elini birdenbire burnundan çekti. sağdan sola sallamıştı. Yapışkan ve insafsızdır. Adam cigara sarmaya başlamıştı.. — Kim vurmuş? — Postanede.. demek ki tavşan uykusuna yatmış... Bunu yaparken kendi kendine bir mühim işe teessüf ediyormuş gibi başını soldan sağa.. Bunları pek acele yapmıştı: — ölmüş mü vurulan? diye sordu. Burada. sigara paketini çıkardı: — Merhaba. Adamın yerine cevap verdi: — Vurulan ölür. Dişlerinin ucuyle kâğıdın fazlasını kopardı. dedi. (Yazın. insana yaşamakla yaşamamak arasında hiç bir fark kalmamış gibi bir yorgunluk. — Abdurrahman mı? Kimin oğlu? — Yerli değilmiş. — Şaroğlu'nun mu? Allah Allah.

herif bırakıp gitmesin diye sual üstüne sual sormaya başlamıştı: — Sen gördün mü? Silâhı iyi miydi? — Ben görmedim. Mahpushane kapısının karşısında alçak bir kerpiç duvar vardı. Teçhizatı belli ki. Biz burada dışarsını hep mesut sanıyoruz. Boylu boslu. hamamdan yeni çıkmış körpe ve tombul bir kızın kırmızı yanaklarını gözünün önüne getirdi.. şu kadar çocuk olmalı.. (İsmi Bayram'dı. sol şakağındaki ceviz kadar uru parmağiyle bastırarak cevap verdi: — Doğru. — Yahu.. Ve ayaklarının altında lastik varmış gibi hiç ses çıkarmadan yürüdü.... — Hayır bilemedim. Abdurrahman yok. Kimi dedi ablasından geliyormuş. Zamanlar kötüledi. Abdurrahim bey var. Biz ölüyoruz kardeşim. Mazmanoğlu... — Güzel mi? Ben içeri girdiğim zaman. Diyarbakırlı Abdurrahim bey. Şaroğlunun kızı da maşallah. damın kenarlarını kaplamış. Çarşıdan gelenler söyledi. Ahırın üzeri toprak damdı.. Benim bildiğim postanede Abdurrahman yok. Beşliyi (Yani mavzeri) kucağına uzattı. Demin bahçelerden.. — Dur bakalım. ihtiyat erlerden olduğu için âdeta ihtiyar görünüyordu. Çarşıda kız vuracaklarını hiç aklımıza getirdik mi? Abdurrahman olmayacak... dünya güzeli.. Yeni geldiyse bilmem.. Bir kat üzerine yapılmış eve bitişikti. Hayır.. sıcakta kendisine pek ağır geliyordu. Gardiyan Murat efendi. Ali bey dükkâna kaçınca kızı vurmuş... Hacı Abdullah elini hemen aşağı aldı. Ahırın duvarı.— İstemiş vermemişler. Sizin haberiniz yok... Gardiyan Murat efendi. . orta yeri sert topraktan bir köy yoluna benzemişti. burnunda yarım bıraktığı işi tekrar eline almıştı. Abdurrahim beyi sen bileceksin bey. insan merak edip gitmez mi? — Adam sende.. Güzel mi ne demek.. Süleyman beyi görmeye gelirdi. — Tombul. istanbullu. Ben gayrı yeni yetişenleri tanımıyorum. Silâhı elbette iyidir. bir güvercin yuvasını hatırlatıyordu. — Kim bu Abdurrahman acaba Murat bey? — Kim olduğunu bilmem.. — Bilirsin. — Kız orada narıyor? — Bilmem. Haline şükret. Üstü tahtalarla çatılmış baca. Kızın eniştesini vuracakmış. anahtar destesini tekrar iskemlenin arkalığına asıp kolunu üstüne dayadı.. Nöbetçi jandarma duvarın dibine gidip taşın üstüne oturdu. Siyah bıyıklı... rakı âlemlerinden bahsettik. Kimi dedi hamamdan çıkmış.. Gözleri nerdeyse kapanacaktı.. iki taraftaki ağaçlar. Lâkin yeni gelse Şaroğlunun kızını nerden bilecek?. Tamam... elini sallayarak Mazmanoğluna nihayet çıkıştı: — Karıştırma şunu.) Mazmanoğlu. su başlarından.. istanbullu.

.. berrak. Siyah şalvarı... Almanlar ilerliyorlar. — Tövbe Yarabbi.. gayrı bunlara güç yetmez... iyi ama o evli değil mi? — Bilmem. Hafızı çağırmaya gitti. Sesini alçaktı: .. Ekmeğe hile karıştırmaktan üç sene hapse. tövbe demem. doğru mu? — Doğru. resmî şairlerimizden daha hassas. asıl mahpushanenin demir kapısına doğru dikkatle baktı: — Murat efendi babamı çağırır mısın? Murat. — Evli ise rezalet. Mazmanoğlu bu havadise sevinmişti: — Almanlar kazanıyor beyim dedi. İstanbullu. Bir sebebi vardır. — Ben korkak değilim hacı. — Göstermemek isterse Allah da beraber yenilecek Mazmanoğlu. — Dinlemedin de Almanların ilerlediğini nerden biliyorsun? — Herkes öyle söylüyor..— Yok canım... Köylülük bahsinde bu ressamlar. kuzulariyle elini gözlerine siper ederek «Türk hava kuşlarını» seyreden ihtiyar köylüye benziyordu.. Şar'lının kızını bir garip vurmuş tabancayla.. Neticede Almanlar yenilecek. — Ziyafeti sen vereceksin. Kapıdan parmaklıklarını iki eliyle tutarak içeriye. asabiyetle bir cigara yaktı. çekinerek lafa karıştı: — Radyo dinledin mi delikanlı? — Dinlemedim. — Hele bakalım. daha hayalperest oluyorlar. Mazmanoğlu sordu: — Birisini vurmuşlar. (Bizim resmî ressamlarımız.. 1000 lira para cezasına mahkûm edilen Hafızın sar'alı oğlu geldi.) Hafız efendi. istanbullu. Sahi onun adı Abdurrahim beydi. — Nesine bakacaksın? Sen ziyafeti hazırla. — Kızın yarası neresinde? — ArkadanJki kurşun atmış... biraz eğri duran kasketi...... torunlariyle. işi her zaman boş oturmaktan ibaret olduğundan dedikodu yapmadan daha uzun müddet duramıyordu. Tövbe.. beyaz sakalı hele masmavi. Murat efendi tasdik etti: — Evet. milleti şairlerden daha kolay ve daha çok aldatmışlardır... damadı. zengin mahkûmlara bizzat hizmet etmekten asla üşenmezdi. — Tövbe de beyim. Gardiyan Murat efendi. Şal kuşağı.Durup dururken adam vurulmaz. istanbulluya mübarek bir selâm vererek oğluyle pencereden daha serbest görüşebilmek için başgardiyan odasına girdi. Tayyare cemiyeti ilânlarında kızı. — Allah göstermesin. Rezillik. Fırıncı Hafız ara kapıdan geçti.. insana kabahatsiz çocuklar gibi dimdik bakan güzel sürmeli gözleriyle yüreğe emniyet veren saf bir hali vardı.. İkisi de değmiş diyorlar. Mazmanoğlu cigarasını siyah kehribar ağızlığına taktı: — .

— Beyim. Üç sene mahpusluk. — Bu iş olalı bir aya yakındır. zeminden bir buçuk metre aşağıda. Nimete hile karıştırılır mı? Hamuru almışlar. — Yeni mi kaldın? — Kız başiyle tasdik etti. Beyaz tülbentten. — Neye şaşıyorsun. Ata vermişler. Çocuğu üç aylıkken düşürmüşler... «Vay gidi hafız vay» diye sandalyeden fırladı.. Fıkarayı kim düşünür.. Küçük Remziye babasının yemeğini getirdi. kimse sırrıma agâh olmasın diyerek üç aylık ölüyü ocağa atıp yakmış. Kızı da kırk gün içinde al basmış.. istanbullu gülümsedi: — Doğrudur. Hafızı yaktılar.» diye rapor vermiş. Sen hafız bir adamsın. Bu herif kızın ırzına geçti. Burada köpeğe doğramışlar.. «Ben günah işledim. Bu hafız. Sürünerek geri dönmüş. Orada al boğmuş kızı. raporunda «insan yemez.. koskoca bir hafız.» demiş. Lâkin nimete haram katmak da günah. Herif sevinerek giderken kapıda sürçmüş. Peygamber gülmüş: «Bu başına gelen eski yaptıklarının cezası. Atmışlardır ekmek damına.. Türk yemez dememiş.. Orada bu işlere bir ingiliz mühendis bakıyormuş.. Asliye hakimi raporu bir okudu. At da yememiş. bir hafta gündüz. — Demek biz insan değil miyiz? Allah. İstanbullu sordu: — işe gitmeden mi Remziye? — Gececiyim. Burası nasıl bir memleket?... O zaman hafızın yandığını anladım. Şefaat et de Allah günahımı bağışlasın. Hâlâ biz ekmek diye gübre yiyiyoruz. Babası Selim ile beraber büyük babası Necip ağa da mahpustu. it bile yememiş. Hafıza da böylesi oldu demek? — Böyle oldu beyim.. Şu.» diye ağlamış.. Allah... Millet öfkelenmiş. Bu ne biçim şefaat. kenarları kırmızı boncuklu bir örtüsü vardı. Kız gebe kaldı. Rapor geldiği zaman ben adliyede idim.. Ankara'ya yollamışlar. Peygamber dua etmiş. hamuru ilaçlamış. Çiftlikteki hizmetkârlardan birinin kızını evde çalışsın diye getirmiş.Biz Kafkasya'da görmediğimiz rezilliği burada gördük. feryada başlamış. Bak benim bacağım kırıldı. Mühendis. Mazmanoğlu kapıya baktı: — Hafızın yanması ekmeğe hile karıştırmaktan değil. düşüp oracıkta ayağı kırılıvermiş.. Lohusa kısmını yalnız bırakmaya gelmez. Müddeiumumi Selim'in ve arkadaşı Savfi'nin idamını istemişti. Vaktiyle yanında bir ahretlik kız vardı. — Orasına ben de şaştım.» demiş. Vaktiyle herifin biri Peygambere müracaat etmiş. ingiliz mühendis. işte o mesele ayağına dolaştı. «Aman ya Muhammet.. «Bunu insan yemez. 1000 lira cezayı nakdiye. Bir hafta gece.. Son günahı ilerde çekecektin...» demiş. pencereleri yaz kış kapalı ve iplikler kppmasın diye muayyen bir . Ekmeğe hile karışır mı? Ekmek Rabbimin nimeti.

Sen hasta değilsin ya. insanın birdenbire nazarı dikkatini celbeden ve küçük çocuğa hiç yaraşmayan bilek kalınlığı açık kumral saçlarına toplanmıştı.. Bu küçülme. bir kavgada on dört yerinden yaralandığı zaman kafasından bir damar kesilmişti. Meryemana resimlerinin dimdik bakan korku bilmez mavi kadın gözleri çakmak çakmak bakıyordu.. bütün hatlariyle muntazam ve belli belirsiz bir erimeye benziyordu. Bu esnada babası da iç kapının ağzına gelmişti. — Oğlan nasıl? iyi. konuşurken kekeliyormuş hissini verirdi. Çamaşır yıkadınız mı? — Yıkadı. Utanıyordu. Bu sebeple başı durduğu yerde belli belirsiz titrer. Sanki erkeklerin kendilerini niçin lafa tuttuklarını bilen bir büyük kadın gibi darılmıştı. küçüğü ürkütmemeye çalışarak laf açtı: — Ne getirdin Remziye? — Pilâv. — Duymadın da mı? — Duydum. Birisini vurmuşlar. Bu şeffaf küçük yüzde.. bu katil işi başına gelmeden evvel. her yemek getirişte Remziye'ye beş kuruş verirdi. sen gördün mü? Remziye yüzünü çevirerek saklandı. Mazmanoğlu. — Büyük babanla gene dargın mısın? — Dargınım. «Hele duyduğunu anlat rezil. Anlaşıldı görmüşsün. Selim. — Ha.rutubet derecesini muhafaza etmek için borularla ıslak hava verilen ve saat başı beton döşemesine su bağlanan kalabalık ve gürültülü bir yerde oniki saat ayak üzeri rutubet ve pamuk kırıntısı yutarak çalışmaktan yüzü bir acayip renk bağlamıştı. — Değilim. Mazmanoğlunun. Yarın gönderecek. — Bey dedi. Mazmanoğlu. — Dür gitme. Babamı hapse koydu. Topal Sefer.» demesine aldırmadan. Ufak tefek erimiş gibi vücudun bütün rengi. Vaktiyle. Vücudu âdeta ufalmıştı.. küçük kız çıplak ayaklanndaki topuğu aşınmış eski. Bağırarak soruyordu: — Hasta değilsiniz ya?. bal rengini hatırlatan bir şeffaflığı vardı. Bir kızı vurmuşlar. — Görmedim. kırmızı terlikleri sürükleyerek gitti. çeyreği demirlerin arasından uzattı... bak soracağım da unuttum.. — Söylesene. kuvveti ve canlılığı. bu kız gayrı büyümez. kederli kederli başını sallıyordu. — Neden vuruyorlar? Remziye omuzlarını oynattı. — Neden? . Rengi sarı değildi. — Değiliz..

. Hükümete gitsek. — Damadım elbet..... Benim oğlanın eniştesi bulmuş. Kadın gülüvermişti — Gülersiniz. Makine düşmanı. Sebep olanların gözü kör olsun... Gölbaşı'ndan sineği odaya bindirdi. şuraya getirip koyuverdi.. Kasaba esnaflarına mahsus bütün bu sözleri Mazmanoğluyle istanbullu belki yüz defa münakaşa etmişlerdi. derdin var. . elini şakağmdaki ura götürdü: — Kızı vermeli dedi. — Başlığı yere batsın. Trenle beraber geldi. Treni sen hayırlı bir icat belleme beyim. kapının önünde durmuştu.— Fabrika çocuk kısmını eziyor... — Sebep damadın.. Bu memlekette biz sivrisinek nedir bilmezdik. ikincisi istedi. oğlanı buraya getirecekler. Şimdi herkes delikanlılığına hürmet ederek.. Geçen hafta da onun kızkardeşini kaçırmışlardı. Vermezsen. Hep senin oğlan kaçıracak değil ya. — Duysun varsın. Kabahat kızların anasiyle babasında. — Başlama köylülüğe. ne bir şey.. tütün çıktı. Evlâdın yok da gülersin. Körpeliğinde zora koştun mu kavrulur. Boz önlüğüyle bir amele kadın. — Bahane bulmaya kalıyor mu kardeş? Zaman kötü olmuş. bahane buldun. Bana söylemiyorlar. — Doğru bir söz canım..Namus kalmadı. — Kaç lira başlık verecekler?.. Kızlar analarmı dinliyorlar mı? Benimkini görmediniz mi? Dizimin dibinden ayırmazdım. bu sefer senin kızma bahane bulurlar..... Fabrika çıktı.. Bu kız hamal olduğundan ezildi. gene biz gül gibi geçiniyorduk. İstanbullu bunu hatırladı: — Malatya'nın namusu gariplerin keyfine mi duruyordu? — «Ak atın yanında duran ya huyundan ya tüyünden» demişler. kan kısmına damadı neden hoş görünür? — Eğlenme Murat efendi. — Nerede olduklarını öğrendiniz mi? — Öğrendik. Sırayla demişler. Görmediğimiz işler. biri istedi. .. Oğlun gelin getirse somurtursun..... Benimki de burada. Yahu. kendisine bir şey duyurmamaya çalışıyordu.. Hey Yarabbi dünyadaki bütün fabrikaları yakmalı... Oğlan duyarsa. Asıl kabahat trende... Bir belâ çıkar dedik.. Kız anaları... Gardiyan Murat efendi. — Bekârsa vermeliydiler. Oğlu kız kaçırmaktan çocuk koğuşunda yatıyordu. Bu zamanda evlâdın var. Yağma yok. Üçüncüye mutlaka vereceksin. bahane buldun. Hayvan kısmı da böyledir... Malatya'ya garipler doldu. Bu akşam üşendiği için istanbullu lakırdıyı değiştirmek fikriyle amele kadına sordu: — Cinayeti duydun mu teyze? Sebep neymiş? — Sebep ne olacak? istemiş de vermemişlerdir.. Eskiden ne fabrika vardı.

. Lâkin eniştesini bilir misin? Hergeledir. — Kaç yerinden vurmuş? — İki yerinden.. — şımuı Kaoanat Kimae ado erendi:1 — Kabahat elbette karıda.. Mazrnanoğlu bilir. postanenin karşısında. bir gazete dolusu havadisle geldi: — Evet dedi. Kız üç. Kızın ne suçu var? Gardiyan Murat efendi. Sonunda basmışlardır sopayı. — Aman. Kendi başınızı da belâya sokarsınız. dükkânın birine kaçtı. Herkesi kendi adamı kolluyor. Adamlar göndermiş. Kızın babasına kalsa verecekmiş. Elini..» dedi. Birisi arkadan girdi. deminki fikrini değiştirdiğini farketmeden bu sefer de tasdik etti: — Doğru. Kız kısmı kuzuya benzer. Şimdi. aşifteliğin sonu kurşun. Zaten Abdurrahim bey. «Al öyleyse. memur ama yiğit... Abdurrahim beyi jandarmalar çevirdi. Gardiyan Murat'ın şakaları malumdu. Abdurrahim bey kıza onbin lira yedirmiş. Yakarım. Kızın beş... Asıl eniştesini vuracaksın? — Söylenenler doğruysa. Evet aklı başında..» dedi. söz kendisinde kaldığı için çürük dişlerini göstererek keyifli keyifli gülüyordu. göğsü paraladı açtı. kaçıversene. Onlar da onu vururlar. Evet. — Ne hadlerine... — işte onu vurmalıydı. «Kardeşim. kolunu sallayarak yanaştı da... Bakkal Abo. Tam Hüküjnet meydanında silâh sesleri açılınca millet şaşırdı. Herif neme lâzım. Bütün memurlar toplandı. Üstüne rahatça bağdaş kurdu: — iyi olmuş elbette dedi. anahtarları iskemlenin arkalarından alıp bacaklarının arasına koydu.... — Sen gördün mü? — Gördüm. kendisi bilir bir adam. dört defa kaçacak olmuş. işi eniştesi bozuyor. Nereye çeksen oraya gider. çukura atladı: «Yanaşmayın. Abdurrahman değil. ikincisi baldırdan...— Peydahlarken böyle demezsiniz. herifin başını. Tabancayı bir kaldırdı. Aşifteliğin sonu kurşun. Polis komiseri de ahbabıymış.. Aranızda bu kadar iş ilerlemiş.» diyor. Abdurrahdm bey. istanbullu meraklandı : .. sonra mektuplaşmışlar. Herif. Sözü kimseye batmazdı. Şaroğlunun evi. Kız düştü. işte o ana baba gününde kız meydana çıktı. istanbullu sordu: — Bekâr mıymış? — Bekâr.. Evet olur ya.. Kadın kıpkırmızı geri çekildi.. Evli olur mu? «Alacağım. Tabancayı görünce korkak herif. altı erkek kardeşi var. — Evet. Önce işaretleşmişler. eniştesi olacağı vuracakmış.» demiş.. Kaltağa bak.. Korktu galiba. Murat efendi. İyi olmuş... ver şu tabancayı. kızı istemiş vermemişler..

. Brovning mi? — Siyah bir tabanca elinde parlıyordu ama. Yoksa bu para aylıkla kazanılmaz. — Aferin dedi. kara kaşlı. bu karı milletini Allah bizim başımıza belâ mı verdi? . Korku ve telâşla dalgınlıktan uyandı.. parlak siyah bıyıklı Abdurrahim efendiyi pek beğenmişti.... Her halde iyi bir silâh olacak..— Onbin lirayı nasıl yedirir Abo efendi? Burada kızı gezdirecek yer yok.» diye sayıklıyormuş.. — Artık bilmem. Oğlanın üzerinde de kızın resmi bulunmuş. — Babayiğit diye teessüfle başını sallıyordu.. — Manto ne demek? Kız çarşaflı. Allah belâsını versinsin. Gardiyan Murat efendi pek hasisti. Top gibi patlıyordu. Kurşundan ölmese bile mutlaka korkudan ölür. Silâhı da muhakkak iyidir. Kızda hiç akıl yokmuş.. Manto falan da alamaz. Çok zengin... Kurşun şu kadar şey.... Farketmedim. Kızın üzerinde Abdurrahimin boy resmi çıkmış. Mazmanoğlu.. Getirdikleri zaman istanbullu ile Mazmanoğlu Hacı Abdullah yukarda yemek yiyorlardı.. Murat efendi dünya üzerindeki bütün zenginlere karşı bitmez tükenmez bir hürmet duyardı. Zaten paralı adam yiğit olur. Abdurrahim.. kürtçe konuştu. — Nere mebusu? — Artık bilmem.. «Abdurrahim. Boynunu uzattı. — Zengin.. — Öyleyse onbin lira lafı yalan. Bey. Kız kısmının azmışı hiç bir şeyden korkmaz.. Yazık olmuş.. — Tabancayı gördün mü? dedi. Tam onbin lira yedirmiş diyorlar. Böyle bir beyzadeye razı olmaz mı? — Kız razıymış. — Kıza onbin lira yedirmiş.. — Ceza vermişler mi? — Kızın raporu alınmadığı için ceza vermemişler. Yalnız tayıncı Sefer. kurşun sesinden fena ürker. — Demek bu Abdurrahim bey de zengin bir adam.. Toplu mu.. Ağabeyi de mebus.. Gülüyor. Cebinde hovarda resmi taşıyan bir kız şu kadar kurşundan korkar mı? — Orası da doğru Murat efendi. Bak Allahm işine. Bu kadar zengin olup. Babası bu oğlana iki kazan dolusu altın bırakmış. — işte burasını bilemedin Abo... iyi etmiş... Kızoğlan kız kısmı.. Bu sebeple adamı göremediler. Zengin aile.. Azmış karı Allahtan bile korkmaz. Umurunda bile değil. Diyarbakır eşrafından. Kızı arabayla hastaneye götüren polisten duymuşlar. Sen kopuklara kulak asma. Ne yaparlarsa yapsınlar zengin adamlar haklıydılar. — Süleyman beyi görmeye gelen telgrafçı mı bu? — Evet. kara gözlü. Bunlar eski aile beyim.

karısına sımsıkı sarılmak vazife. Ahrette işi duman. — Hangimiz hangimize belâ olduksa ahrette işi duman desene. Ekmeğin vesikaya bindirilmesinin sebebi de bunlar dçin Hükümetin buğdayımızı Almana satmasından ibaretti. topaç gibi bir kere dönüp yan üstü yıkılmış. Mustafa Kemal Paşa. taze cinayet hakkında sorguya çekmeye devam ediyor. demiş. İkinci kurşunu atmak için tüfekle yarım saat uğraşmak lâzım. rahat rahat güldü. daha keyifli olduğunu farketti. Ahrette işi duman olanın da bu dünyada işi iş oğlum. iplik noksanlaştıkça öğreniyorlardı. Öte dünyada da kurt tüfeğiyle adam vuracak değilsin ya.. Kan için kocanın çolağı. Kürt tüfeği. İstanbullu o günden beri Sefer'in daha rahat. «Öyleyse adamlarını topla da Aymtab'a imdat git.. Biz mi onların başına belâyız. Fakat taymcı Seferin tüfeği Hacı Bedir ağa askerinin teçhizatı kadar talihsiz değildir. Güzel bir çocuktu. Namlusu gayet uzun..— Artık orası. Burası her yerden daha serindi. kara martin'in üç göbek ceddi olmalıdır. Herif kurşunu yer yemez. Bunlar belki de üç seneden beri dünyanın her tarafında muharebe edildiğini de yeni yeni. Mavzerin beş göbek. . Hemen hepsi dokumacı olan bu adamlar tezgâhlarının başından ayrılmadıkları için vakayı duymamışlardı... İstanbullu iskemlesinin arkalığını duvara dayamıştı. Yıkılmasa da yapılacak bir şey kalmıyor. «Evet Paşam». Yunan harbinde Kâhtah mebus hacı Bedir ağayı cepheye götürüp muharebeyi göstermiş. Şüphesiz General Romel adında bir insanın yaşamakta olduğundan da henüz bihaberdiler. malum değil. — İyi bildin. g gcııp geyeni.. öte dünyada kazandım mı? — Elbette kazandın. horozu çakmak taşından tek atar . Bir kurşunda herifin kolunu cam gibi ufalamış. «Ağa efendi siz de böyle mi döğüşürsünüz?» diye sormuş. elbette topalından daha fenadır.. Sefer.» Hacı Bedir ağa adamalarını toplayıp Aymtab'a imdad gitmiş. sonra kocaman bir tebessümle gülüvermişti. Sebep kurt tüfeği.. onlar mı bizim başımıza belâ.. kundağı ay biçiminde. Bilmem ne mevkiinde bir Fransız karakoluna çatar çatmaz geri dönmüş. ancak askerî müzede görülen cinsten bir şeydir. Yatakta koşup zıplamak lâzım değil ama. Sefer köye dönünce kadının kendisini topal olduğu için terk ettiğini öğrendi. Sağ ayağının topuğu özürlü olduğundan bir acayip yürüyordu. omuzlarında türlü heybelerle dükkânlarını geç kapamış esnafları şaşırtıyordu. «Bismillah» diyip kurt tüfeğini doldurdu.. Topal kocadan kaçan karı şimdi çolak kocayla oturuyor. istanbullu Sefer'e bu ciheti ilk söylediği zaman delikanlı biraz düşünmüş. «Kürtlük devrinde» aşiret muharebelerinin günlerce sjirüp neticede. Bu tarafı ahrette belli olacak. Yemekten sonra tekrar cümle kapısının önüne indiler. — Benim bu dünyada işim berbat bey. Hacı Bedir ağa da. Kendisi Adana'da çalışırken altı aylık karısını komşulardan biri kaçırmıştı. iki taraftan da hiç kimsenin burnu kanamadan mütareke aktetmenin nasıl mümkün olduğuna İstanbullu kurt tüfeğinin mahiyetini öğrenmeden akıl erdirememişti. Artık altı sene ceza ona eskisi kadar ağır gelmiyordu.

pek uzakta ve pek derindeymiş gibi acayip ve tehditkâr seslerle homurdanmaktaydı. tümenlerinden evvel çevirip ezmeleri hoşlarına gidiyordu. Karakol kumandanı Aziz onbaşının müstacel ve gizli bir müzekkeresi üzerine kendisinin silâhı doldurmadan nöbet beklemesi karar altına alınmıştı. Çocuklar da nihayet azmış olmalılar ki ekseriya mevcudu sekizi dokuzu aşmazken şimdi tamam on sekiz kişi olmuşlardı. ezen. hele bu harbi mutlaka kazanacağına Hitler' den ve Göbels'ten daha emindiler. Altı ay sağını solunu belletememişler de. Nöbet değiştirildiğine göre saat sekizdi.S. Sonra ikisi birden saatlarına baktılar. hemen on. Almanya'nın yenilmez olduğuna. Daracık bir koridordan giriliyor. — Radyo gazetesi başladı. vuran.Asıl mahpushane. kendisinin iddia ettiği üzre zelzeleden sonraki bir iş değildi.Şehre bir buçuk saat mesafedeki Banazi köyü ahalisinden olan gardiyan hacı. Salaklığı. Mazmanoğlu. Sekizi onyedi geçiyor. uslu. Kapının her açılışında sıcak ve pis bir nefes kokusu koridoru kaplıyordu. şehirleri Alman ordusundan evvel zaptetmeleri. bu Muharrem o zamanlar da böyle Allahın aptalıymış. aynı büyüklükte dört köşe bir yerdi. Oturanlara selâm verdi ve kapının kenarına dayanarak uyuklamaya hazırlandı. Bu iki eski generalin. Çocuk koğuşunun tam karşısında.. Gene saatlarına baktılar : . akıllı. şu anda. Beraberce. onbeş adım geride olduğu halde. karşısında durulamayacağını. İstanbullunun bir aydan beri tek başına oturduğu odanın tam altında. Çocuk koğuşu. Şimdi 350 kişilik ceza evini boş bir tüfek ve henüz ağaçların tepeleri kararmadan uyuklayan gözlerle bekliyordu. Erzincanlı Muharrem mavzerini usanmış bir hareketle sağ onıuzundan sol omuzuna geçirdi. çeviren ve daima galip gelen kuvvet sanki kendilerine aittir. dediler. Onun da iki penceresi vardı. nihayet kantine hizmetçi almışlar.. Olup biten işlerin kârını hemen yarın sabah beraber bölüşeceklerdi. Muharebeye yavaş yavaş bizzat girmişler. Sekizi on geçiyor. iki vicdanlı vatandaş vardı: Hüseyin Hüsnü Erkilet ve Ali ihsan Sabis. Akşam nöbetçisi olduğu zamanlar daima yaptığı gibi çocuk koğuşunun kapısını ardına dayamıştı. Daha evvel. düşman ordularını S. Zelzeleden sonra bu salaklık «tabii» büsbütün ziyadeleşmiş. Beş dakika sonra Mazmanoğlu saatma baktı. Eroiyeş jandarma mektebindeki arkadaşlarının anlattığına bakılırsa. aptesanesi solda kalıyordu. Kapı üstlerine kapalı iken pek gürültücü olan çocuklar. Beş dakika sonra İstanbullu saatı'na baktı. 1939'dan beri siyasetin Türkiye'de gösterdiği acayip gelişmeler karşısında fena halde şaşırıp neticede Alman hayranlığında karar kılanlardandı. Hâlâ insanlara acıyordu. betonun üstüne oturmuşlardı. artık içinde bir Nazi neferi gibi bizzat döğüşür olmuşlardı. altı aydan beri mesleğini bir türlü öğrenememişti. Bu da ihtiyat erattandı. kur'a askerliği sırasında. tıpa tıp ona benziyen kadınlar koğuşu bulunuyordu. Bunlar için yürüyen. Âdeta balık istifi yatıyorlardı. Kanaatlarına göre Türkiye'de hakikati yazan iki namuslu gazete vardı: Cumhuriyet ve Tasvir. Sekizi beş geçiyor. duvar dibine.

— Bakalım Stalingrat düştü mü? diye yüksek sesle fakat kendi kendine sordu. İstanbullu güldü : .. asma kilidi kilitlemesini bekledi. istanbullu öfkesini gizlemek için sesini alçaktı : — Düşerse ne olur? — Düşerse mi. sen dışarda olacaksın. Ben sana soracağım : «Kubişef düştü mü?» sen ya «Düştü» diyeceksin. — Hangi iş? — Rusların işi. İşte başefendi geldi. Ben gene sana. Doğru mu sözüm? — Doğru. dediler. Başgardiyan muavini Muşlu Mehmet efendi. ya «Düşmek üzere» diyeceksin. ne yok hacı? — Sağlığın başefendi. «Düşse ne olur» diyeceğim. — Boşu dolusundan iyidir. Kaza çıkmaz. Düşerse iş biter. âdeti olduğu üzre tam dokuz — Radyo gazetesini dinledikten sonra— görünmüştü. Herif yürüyor. — Hangi koğuşa verdiniz? — Yukarıya. Gidip baktın mı? bakar? Müdür bakmaz. Anahtarı elinden aldı: — Ne var. — Abdurrahim beyi getirdiler mi? — Getirdiler. Sen de «İş biter» diyeceksin. — Yok dersin. Kapıyı açan gardiyan hacının. Sibirya'ya Vilâdivostok'a kadar uzanır. — Neye bakacaksınız.. — Bakmadım. Durup mahpushaneye kulak verdi : Kaza çıkmaz. — Tüfek nasıl? Dolu mu? — Boş... her iki adımda bir ürkek bir hayvana yaklaşır gibi durup etrafı dinleyerek yaklaşıyordu. «Hangi iş Mazmanoğlu?» «Rusların işi» Bu böylece Ural'lara. — Yürüsün bakalım. — iyi.. — Uyumuşum. Gelecek sene burada gene görüşürsek. Ben olmasam kim Dayansın Muşlu.. — Hep böyle söylüyorsun beyim. Yahu sabahtan beri adliyede ölüyorum.. Mazmanoğlu... başgardiyan bakmaz. Adımlarını tek tek basıyor. yenildiğini görmüyoruz.. Koğuşlarda sönen ampul var mı? — Yok. Jandarma Muharrem'e her zaman takılırdı : — Uyudun mu Muharrem ağa? dedi.. Kapıya gelince demirleri tutup durdu.— Radyo gazetesi bitti. tabiî. — Sonu? — Sonu Almanlar yenilir.. — Bitmez.

Ruslar bastırınca alıp bu tarafa kaçırmıştı. Gardiyanken nöbet tuta tuta anahtara kilide fena alışmış olmalı ki. kahvecilik ve meyhanecilik ettiğini bilenler kendi tabirince henüz ölmemişlerdi. Benim denizaltı lafına canım sıkılıyor. Bu değişmez kaideye rağmen Muşlu Mehmet efendi. Seni bekliyoruz. kırçıl saçlarını alabros kestirirdi. Açılmalarında iyi ve faydalı hiç bir şey yoktu. Lenger şapka ve kırpık bıyıktan ibaret sayar. bir de her fırsatta suratına üstüste perdah yaptırdığından derisi. kilidin kancası ağzını açıverse keder ve korkuyla etrafına bakmırdı.) Adam bir kere karı milletine Bacı dedi mi. birçok insanlarda olduğu gibi yalnız gözlerinde kalmamış. Abdurrahim beye bir bakayım. karı milletinde yedi olan nefsi emare. yolu bir kapının önüne uğrasa mutlaka asma kilitleri. Galiba kanaatmca kapılar hep kapanıp kilitlenmek için yapılmış iyi ve faydalı şeylerdi. daima yorgun ve daima rahatsızdı. büyüyüp gelişerek hemen bütün vücudunu. Kapıların da açılmasından zerre kadar hazzetmediği belliydi.— Yalan. Yağmadan gelen altınlar suyunu çekince her şeye töbe edip «Memuriyet vermeye» başlamıştı. . istanbullu onun arkasından baktı : On seneden beri gardiyanlık ettiğinden ve kendisini bu işe ihtirasla verdiğinden kurnazlığı. Bunu Müslüman edip nikahlamış. — Stalingrat düşmedi mi? — Daha düşmedi. «Şehrin düşmesi gün meselesidir» dedi. Bütün eski ayyaşlar gibi gevezeydi Bir lafa başlarsa mevzudan mevzua geçerek uzun uzun anlatır. Hep öyle. nerede bir kilit görse. Memur olmak için bu üç şart mutlaka lâzımdır ve başkaca hiç bir şeye ihtiyaç görülmez. bir ayrı kabile olup asriliği Kravat. Seferberlikte jandarmalık etmiş. ahbabına da ancak o. — Mühim bir havadis yok beyim. buruşmuş bir masa muşambasına dönmüştü. Bütün kurnaz adamlar gibi daima meşgul. Sekiz sene. Kötülüğün başı nefs'ti. (Yani erkek milletinde bir. Malatya'da senelerce manifaturacılık. kapalı olup olmadıklarını anlamak için çekiştirir. içerisini gezmeli. — Olmaz. Sabahtan beri ölsen şimdi karşıma oturursun. Kendi iddiasına göre içki içmekten erkekliği kurumuştu. Türkiye'de memur milleti. Muş'taki ermeni kıtalinde kendi ifadesine göre zorlu hizmeti dokunmuştu. Mazmanoğlu atıldı: — 33 mahalleden yirmi mahallesi gittiyse düştü demektir. hatta elbiselerini sarmıştı. Her hareketi sanki kurnazlıktan ibareti. Rakıyı davul zurnayla içtiği meşhurdu. iki seneden beri muavin olup 24 liraya yükselmişti. Uzun seneler basur çektiği için. Laf söylerken sivri gırtlağı iner çıkar. 33 mahallesinden 20 mahallesini almışlar. ayda 19 lira ücretle çalışmış. Saklamaya çalışırdı ama karısı o karışıklıkta eline geçirdiği zengin bir ermeninin güzel kızıydı.. evine de. işine de. daima telâşlı. Döğüşüyorlar.. — Radyo gazetesi de öyle söyledi. sonrası kolaydı. Şimdi gelirim. bıyıklarını kökten kazıtır. — Elalemeyn'de taarruz başlamış mı? — Hayır. — Hele otur. gözleri ve elleri mütemadiyen kırılıp işaretler ederdi. nihayet maddeten ve manen yorularak hasta düşerdi. Denizaltı meselesi uzattı.

Şaşırmış.. keklikte dolaşan herif on para etmezdi. oniki senedir yatıyorsun. — Evli adamın başkasını sevmesi ne demektir bilir misin? — Ne demektir? — «Hey karı. — Ayıp olmaz mı? Kızla sevişmişler. — Ne bekan beyim. Karı görmez misin gözün ışılar. Diyarbekir bizim o taraf. Tavasını firma verseydik. Güzelmiş. hep böyle söylersin. erkekliği tükenmiş adamdır. Mazmanoğlu araya girdi : — Mesele anlaşılıyor. Zampara olmayan adam. — İşte bunu beğenmedim. Evli adama böyle işler ayıptır. isteyen çok olmuştur. Kocaya vardı mı? — Varmadı. Sabahtan beri Şaroğlu'na kızıyoruz.. Adam ya zamparadır. .. tavukta.. biz başkasına gönül verdik. aklı uçkurda.. Pek iyi. erkek gözü karıya doymaz.. zor bir mesele. İstanbullu sordu : — Bekâr diyorlardı. şimdi karıyla erkek bir olur mu? — Ekseriya olmaz.. Bunlar bana yeter. On beş senelik bir memur.Koğuşları gezip yeni gelen telgrafçı Abdurrahim efendiyle konuştuktan sonra kapının önüne gelen başgardiyan muavini söze evvelâ bu felsefesinden başladı : — Abdurrahim beye acıdım dedi. Meselâ: Senin baban ölmüş. Yoksa. — Bey. Haydi sen de başının çağresine bak.. Hükümet af vermedi diye de kızıyorsun. Murat araya girdi : — Mazmanoğlu. Hemen amin dersin. Hemşeri sayılırız. gör geç demişler. bak o zaman olur. Lâkin herif işte seviyor.. çoluk çocuk sahibi bir adamsın. Karı şerri beyim.. İnsan paraya doyar da. Baban öldüğü zaman siz şu kadar çocukmuşsunuz. demiyor. Belli bir şey. Kâğıt kebabı yapsaydık... yoksa evvelinden mi deliydi de deliliğinden mi kız sevmeye girişti.zaman faydası dokunabilirdi. Sebep : Sebebi meydanda : Karılan çıtır çıtır yemek âdet olmamış.. Kızın eniştesine kızıyoruz.» demektir. bize helâl etseydi. On senedir evli.. Ekmeği banacaksın. Elin çoluk çocuk sahibi adamına genç kızlarını metres mi verecekler? — Karıyı boşar alırdı.. Karılan Rabbim.. halbuki sen Hükümetten daha insafsızsın.. oturuyor. başka. karı başka.» dedi. erkek başka. Lâkin ne yapsınlar. — Ne dedi? «işte benim iki tane kocam var. Yani etlerini helâl etmeli. Erkeklik durdukça doksan yaşma gelsen nafile. karı başka.. Sen evli barklı. Alalım Abdurrahim beyi. Artık bilmem kızı sevdiğinden sonra mı deli oldu. ya değildir. — Ulan. Tabiî pişman. — A beyim. Erkek. Ananız da genç kanymış. iki çocuğu var. bari. belki doyardık. O. Böyle rezillik nasıl olur? Karının ne günahı var? — Karının da bir günahı yok. Sür git dememişler. Böylesi olmaz mı? — Ha.

Bunda bir namussuzluk yok. Biz. Şaroğlu neden reddetmez? Şaroğlu'na kahvede hiç kimse.. Buna ne diyelim? Başgardiyan muavini cevap bulamadığı için istanbullunun yüzüne baktı. kocasının üstüne dost seven. Erkek karı bir olmuyor. ağlayacak.. yakışıklı hekimin oğlu parası hatırına Hübüş hanımı alınca orospuluk ortadan kalkıyor. Orospuluk huydur. kendisine varmayan her kızı öldürse iş ırağa varır. oğulları var. — Baban öleceğine Anan ölseydi. — Bakalım doğru mu? Başgardiyan muavini . «Sus otur.— Evet. Çünkü babası zengin. Öyleyken evde bir şey komamış satmış. yalvaracak.. nihayet kerhaneye düşerdi. Karıların bazısı bizden daha erkek. zengin karısından. zengin kızından hiç orospu olmuyor. dedi. Boyu kadar kızları. Aylığından başka mebus ağabeysi para yollar. «Dün gece benimle mi yattın ki surat ediyorsun?» diye bir laf ederler. Gel gelelim. Bugün bakıyorum. borcunu inkâr etmek. Lâkin karısı birisini sevseydi. hattâ korkmak bile yerine göre orospuluktur. Kızın kabahati varsa bu işi temizler. Hem de hangi kadına.. Bu memleketin eşrafmdandır. Şaroğlu'nun kızma «Orospu» diyen olmadı. Evlenir evlenmez orospuluktan kurtuluyor. senin bir kıza gücün yetmedi. Herkes «Orospu» diyecek.. orospu diye.. halbuki. Orospuluk olurdu.. Bunlar Diyarbekir'in eşrafmdandır. Hacı Abdullah fikrinde İsrar etti: — Hemen «Doğru» dersin Mehmet efendi.. Şimdi Abdurrahim bey karı sevmiş. mutlaka fakir olacak.. Kan ne yapacak? Arkasına düşecek. Karı bakar.» diyemez de. elli yaşından sonra hekimin oğluna gönül vermiş. Fakir reddeder de. pezevenk. Hekimin oğluna bir fakir kocakarı gönül verseydi ne olurdu? Şu olurdu : Hekimin oğlu parasız karıyı almazdı. Fakir bir adam olsaydı kızını derhal reddederdi.. Tarlalarından bahçelerinden para gelir. fıkaranın yüzüne bağrı bağrıverir. Lâkin benim bildiğim Şaroğlu. Namuslu bir adam. Hekimin oğlu denilen ipsizle evlenmiş. Şimdi bakalım.. kerhaneye düşen kadına diyoruz. otuz yaşında. rüsvay olacak. Herif on bin lira para yedirmiş. evde çocuklar kilimin arasında mı yatıyorlar? .. Daha yiğit. arkadan adam vurmak.. Ne dersin başefendi? — Doğru beyim. Yoksa orospunun dişisi. — Doğru. erkeği olmaz. istanbullu gülümsedi: — Hüküm erkekte olduğu için biz böyle kaide koymuşuz.bir şey hatırlamış gibi elini salladı: — Doğru. Söz verip tutmamak... Hem de doğru.. karıya daha zor. battaniye yollamış.. Abdurrahim bey kıza çok para yedirdi. Bir yatak çarşafı bile göndermemiş. Herif evlenmez miydi? — Erkek kısmı çocuğa bakamaz. birini casuslamak. Karı namus belâsı. Vurmuş. Reddedilen körpe kız bir müddet şurada burada gezer. — Çocuğa bakmak.. kendinden zayıfı ezmek. Hübüş hanım... Lâkin dikkat ettim. — Kızın kabahati varsa ne demek? insan. yatak yollamış. Şaroğlu kızını reddetmez. delikanlıyı vursaydı.

kıyafet tebdil etmiş. Kadın da büyük yerin. Ölmeli.» diyor. beline ipek.. Gözlerine bu kıyafet hiç de aykırı düşmüyordu. Herif deli. Söylenenlere inanmak lazımsa dünya güzellerinden birisi de Abdurrahim beyin karısıydı. iki kurşun değdi. Üçüncü gün. Karısını methediyorlardı. Hiç oralı olmadı. Teselli vermek istiyenleri. Çay hazırladık. — Ölürse kendisini tahliye mi ederlermiş? — Öyle dua ediyor ki. «insanın her vakti bir olmaz.. kendi kendine işaretler yaptığını arkadaşlar fark etmişler. ekmek sahibi bir hanedan kişinin. Arkadaşlar. — Bir tecrübe etmediniz mi? — Ettik. Telgrafçı Abdurrahim bey. bir tanecik kızıymış. «inşallah ölür. fırsattan istifade ederek asri cezaevine gideceklerin vesika resimlerini çıkartmaya uğraşan fotoğrafçının boşalmasını heyecanla bekliyordu. fotoğrafçı vesilesiyle bahçede meydana gelen seyri hiç bir zaman kaçırmazdı. Sordu : — Nasıl? Sizin mezhebe girecek mi? — Biraz müşkül. — Kızı neden vurduğunu söylemiyor mu? — O tarafı açmıyor.. Takunyalarım tıkırdatarak avluya geçti.. Böyle giderse Elâziz'i boylar. içerde yarım kırat kadar bulgur. ilk gece biraz ağlamış. Daneleri gümüş.» diye tersleyivermiş.. birtakım kâğıtları karıştırmakla meşgulmüş. — Evet beyim. Abdurrahim bey müdüre çıktı. Mutlaka ölür. bir miktar tarhana satın aldığı duyuldu ve bu suretle evinden yemek gelmeyeceği anlaşıldı. Bu kâğıtlar her ne ise okurken okurken yüzünü buruşturduğunu. Hatırınızı kırarım. Ölüm temizlik. Misafir getirdik.. însan gibi fikri var. Ayağına Adıyamanlı Ali'nin şalvarını giymiş.. Yüzünü tavşan gibi oynatıyor. yalnız tahliye etseler ağır cezadakilerin yakasını bırakmayacak.— Gördün mü Mazmanoğlu? Şimdi Abdurrahim beyin yaptığı orospuluk değil midir? Telgrafçı Abdurrahim beyin mahpushaneye gelişinden iki gün sonra..» diye öğünmüş. sedef kakmalı bir . — Desene ki.. Şimdilik yataktan çıkmıyormuş. Girse de kulak verme beyim. İstanbullu. Fotoğrafçı getirmeye müsaade istedi dediler. göreceksiniz. Marifetine karşılık bir de çiftlik istiyecek.» ikinci gün kendisini biraz toplayınca meseleyi soranlara tabancasını ve atıcılığını gülerek methetmiş: «Elli metre kadar mesafe vardı. başında burmalı arap kefiyesi vardı. «Sinirli bir adam diyorlardı. çocuklarını alıp babasının evine gitmiş. Lâf arası biraz sövdüm. beyaz poşudan bir kuşak dolamıştı. Sırtında sadakor ceket. orta yerde dolaşıp duruyor.. Kapıdan atlar atlamaz işin şakaya asla tahammülü olmadığını farketti. Akh başka yerde. yakut. Rezilliği duymasıyle. Ortası nerdeyse yere sürünecek şalvarı istisna edilirse amerikan filimlerindeki şeyh Ahmet'lerden birisine benziyordu. Yalnız.

. — Telgrafçıyı çağır bakalım. arada sırada küçük bir aynada yüzünü. — Sahi. Makineyle buluruz. Süleyman beyi ziyarete geldiğiniz zaman görüşmüştük.. yanında oturan tahsildar Vaiz efendiye.. Vesika fotoğrafı çektirenler. daha çok dayanır. istanbullu.. burada. iskemleye kuruldu. evet. Madenkömürü kadar siyah ve parlak bıyıklarıyla beraber üst dudağının yansını oynattı. Bu birinci pozdu. İkinci poz ayakta. üçüncü poz profilden çekildi. gözlerini alabildiğine açtıkları.. — Tabiî o zaman daha heybetli dururdunuz. — Halbuki bir at olmalıydı.. Mamafih. Abdurrahim bey ancak o zaman İstanbulluya alâkayla baktı: — Ben sizi bir yerde görmüş olacağım. Çabuk sararmaz. rahatmış. bilhassa bıyıklarını kontrol etmekteydi. demeyi de unutmadı.. Bunları suya koymalı. Ava bile gitmiş. Ata biniyormuş. — Neden? — Malum ya. İstanbullu. bunlar asri cezaevine mahsus fişlere yapıştırılacağı için müdürün emriyle sakallarını.. Atın üzerinde. bu kadan da elverir. — İyi hatırladınız. — Arkadaşlara söyleyeyim. Hele Kızılbaş dedelerinden Hüseyin ağa. Tespihi sallandırdı..— diye gözlerini kırpıştırdı. Nihayet sıra Abdurrahim beye geldi. — Pek beğendim. Dersimli fotoğrafçı suratlarda gölge ve çizgi bırakmamak gayretiyle resimlerin arabına bol bol kırmızı kalem sürdüğü için hiç kimsenin kendisini tanımasına imkân kalmıyor. Ne de olsa kafası. Hakikatsiz çıktı. bıyıklarını ve saçlarını kazıtmışlardı. Bey. — Siz yakışıklı bir erkeksiniz. uzun bıyıkları kesilince zabit tekaütlerine benzemişti. tüfekle çıkmalıydım. — Fena olmaz. kimsenin nazarı dikkatini celp etmemeye çalışarak karşı duvarın dibine bir halı serdirdi. Fotoğrafçı paralarını alıp müşterilerini nemli kartlarla orta yerde bıraktı. — Süleyman beyden mektup alıyor musunuz? — Hayır. Cezayı bitiremediniz mi? — Daha oniki sene var. bir karış sakalı. dedi... — Hemen koymak lâzım mı? . —Fotoğraflan demek ki beğendiniz. Sağ ayağını sol dizinin üstüne attı.. Orada rahat mıymış? — Rahatmış.tespihi sinirli sinirli çekmekte. Fotoğrafları pek beğenerek işe başladı. bizim o taraflar iyidir. resim sahipleri ellerindeki yabancı insana hayretle bakıyordu. Kalabalıkta anadan doğma kalmış gibi kıvranıyordu.. Objektifin karşısında kendilerini bir acayip gayretle sıktıkları. Üstüne iki minder attırıp oturdu. Sol yumruğunu sıkıp göbeğine bastırdı.

Urfa'da bir aşiret reisiyle ortak almışlardı. Ceylân ikinci tayıdır.... Benim tayın arka sol ayağı beyazdır. —Şu resimlerden birisini al da beyim. Halis kandır..— Hemen değil. Ceylân'ın valdesini. arkadaki sol beyaz olursa uğursuz sayılır. Sonra Küreyşan. Bu resimler olmaz.. muhakkak yiğit makamı. — Cinsi nedir? — Seklair. — Başa herşey gelir.. — Lâkırdıya daldık. Beni bir gün görmese hastalanırdı. Şimdi şüpheliyim. Vaiz tasdik etti : — Gazeteye. Kasıkta kıvırcık bir kıl varsa netameli. Makam yiğit makamı olmaya.. At üzerinde.. — Basarlar mı? — rvcuciı uctsıııaaiıııaı. Böyle hayvanı ne kadar . iki ayağı biraderin. sevine sevine geldim. iki koşu aldı.. Onlar da mahpusmuş. Vaiz efendi öfkeyle istanbulluya döndü.. Mahpus olduğuma yanmıyorum. Artık ballandırır bizim bey...» dediler. — Demek asil hayvandı? — Birader. Cinfi.. At üzerinde.. — En iyi cins bu mudur? — Evet.. eve ziyanı dokunur. Affedersiniz. Daha ertesi gün bir çocuk feryadı. Tespih iyi çıkmışını? — Battal olmaz. «Yahu bu ses ne oluyor?» «Çocuk koğuşunda kavga var. Köroğlu gazetesine göndeririz. aşağıda kanlar dolaşıyor. iki ayağı reisin.. — Yukarda koyacağım. Aman.. Ne dersin beyim? — Getirtiniz. Henüz üç yaşında olduğu halde.... Posta daha öbür gün gidecek. «Bunlar neyin nesi?» diye sordum.. Hayvanınız var mıydı efendim? — Evet. Durun. Malum ya. Geçmiş olsun diyemedik. Bey gazetecidir. Evden at üzerinde bir resim getirteyim. Tabancayla. Şu meseleden şu meseleden böyle bir iş olup. Ceylân'dan ayrıldım. Kuyrukta bükülü kıl. Ertesi gün pencereden bakıyorum. — O daha iyi. Meraklanma... Ubeydan gelir.. — Yiğit makamı olmaz mı? iyi bildiniz. ilerdeki sağ. kasabanın ortasında kızı vurmuş. Maneki. — Gazeteye mi? Bunu Abdurrahim beyle istanbullu beraber sordular.. gazeteye yollıyalım. En güzel cinsi Hamdanî'dir.. Pek iyi olur.... Burası yiğit makamı. Vaiz efendi alay ettiğini saklayarak konuştu : — Ben de yiğit makamı diyerek koşa koşa. ocviıiiiıcı" uııc. — Yann olur mu? — Yarın da olur öbür gün de olur.. Yukarda koymalı. Tabiî benim Ceylân'ı değil. Lâkin yiğit nerde? — Yiğitlik bir vakit battal olmaz Vaiz efendi.. Tespih de iyi çıkmış. ona yanıyorum. — Öyleyse.

Kekliğe biraz baktı. Tavşan şaşırtma verince kendini taşa.. ya tazı kazanır ya tavşan. hem de kekliğime pazarlık ediyorsunuz. Olursa o kadar olsun. öyle duydum... ömür çarkı dururmuş derler eskiler. çoğu olmaz. iki saat mi kekliği konuştuk. Nihaet gideceği zaman. Asilzade bir kısrağın bir tek ayağı 150 madenî liraya alınır... o kadar bozulur. Sanki tavşanda bir ip var. «Ben işi anladım. Yani.. «Al beş kırmızı. Mahsustan. — Pekâlâ. Ucuz bir şey değil ki. nefesin hışırtısı yaklaşınca tavşana Rabbim bir gayret verir.. Ömür çarkı deveran etmezmiş. Siverekli kahveci hacı dayıyı duydunuz mu? Meşhur keklik avcısıdır. — Ayağım aldın mı kısrak sende durur. Tazı ileri doğru yirmi adım fırlar. — Bir kekliği vardı. Döner. Tazıyı saldınız mı? Peş peşe takılırlar. Satmaya kalkmış.» demişler. — Aman beyim sizde de avcılık var mı? — Biraz. Tavşan gerisin geriye yolu tutmuş. beyim tavşan avı erkekçedir. «Şu kekliğe bir lira kırdınız ha. Bir tek ayak. Sizin o tarafta keklik avı yokmuş. beyefendi. Bir tek ayak nasıl taksim edilir.. «Dört liraya bırak hacı ağa.» diyerek gülmüş. Odaya girince bir de baktım kafes eline. Cezam belli olsun buraya getireceğim. — Bu hayvanlarla ne güzel av olur. Tazı düz yerde avı alır. tazıyı kendisine çekiyor mübarek. Hangi avı seversiniz? — Yaban ördeği. Bir Malatyalı dört kırmızı lira vermiş.. Selâm verip oturdu. Işık çaldı.. — Şeceresini doğru söylerler mi? — Arap şeyhleri kafalarını kesseler yalan söylemezler. taşlı yerlere. Tazının nefesi körük gibi işler beyim. At sahibine götürdüğün hediye. — O da iyidir ama ille tazıyla tavşan avı. Tazı aman yetişti dersiniz... tazının ayakları yorulsun diye. — Tavşandan sonra av keklik avı. Bende şimdi bir keklik var. at satmakta bedhahlık yapıldığı duyulmamıştır. Hacı dayı beş lira istemiş.» diye satmamış..koşturur ezersen.. Şecereye hile karıştırmak namussuzluktur. Adam ne binlik beş liraya bedava. Tazı toprağa kapanır. Artık bilmem... yani hayvan ne kadar yorulup terlerse evin düzeni. Hem cebinizde fazla para var. Çok akıllıdır. — Yoktur. İnanmayın. — Bu derdin azı. işte o sırada. Tavşana aptal derler. yalvarmak için döktüğün dil de caba. Tavşan şaşırtma verir.. Bizim o taraflarda bey.» diye etraflarına toplanmışlar. Siz avcı değilsiniz. ağaçlara doğru kaçar. Ertesi gün bana feldi. hayvanın kınalı başını . Bu sefer de. — Pekâlâ demin bahsettiğiniz cinsleri nerden bilirsiniz? — Şeceresinden. elli adım ara bırakmıştır. — Hayır duymadım. Dükkânı kapatıp memlekete gidecek.. bir saat mi.. ağaç gövdesine vurup parçalayan tazıyı çok görmüşüm. Hayvan sanki kopar.

. Sesi güzel erkeğe tutulur. Hacı Tayyar bey vardır. Erkek keklik dişisiz kalınca deliye döner. demiş. Gider gizlice atarlar. Fırtına azdı. O vurulana kadar kafese saldırır... Nüfusçunun kekliği susuvermez mi? «Haydi yavrum. Bre aman. Bize uzaktan akraba da olur. «Artık bu av yapmaz cenabet. bir köy bağışlamış. Kafesi düzeltti.» geçti.. Kocasını bırakır da gider..» dedim.. Taşlardan siper yap. gidiyor. Sabah olmadan üç saat evvel kalkacaksın. Nufusçu arkam sıra koşuyor. — Siz de metriste mi avlanırsınız? — Metriste.. Kekliğin dişisi kahpe karı gibidir beyim.. maya sesiyle çağır. mübareği yumşaktan zincirle çeker gibi getirir. Av iyi olmuş. ciğerim parçalandı. kabadayılıklarından istifade ediyorsunuz. Gülüyorum.. Kafesi bir tekmede paraladı.» diye yalan söyler. İlerde dişiyle gezen bir başka erkek keklik de o biçim cevap verir. Al sunu. «Sen akimi mı kaçırdın dayı.. gitti. değirmen yeri hâlâ durur bir harap şehir. Palu beylerinden Tayyar bey. Navlun parasını vermeye davrandım. Oraya kadar geldik. Ben avı unuttum. — Ne demek? — Öyle ya.. Gün doğmadan benim keklik yabanları uyandırdı. Bir akşam evvel de baklava yemişlermiş. Haşim beyin dedesi. «Olmaz. Bir kerre böyle ava gittik. Bir gün keklik avına gitmiş. Erkekler bizim kekliklerle döğüşmeye geliyorlar. «Benim de dişim yok.» Ne mümkün. Dağlar gümbür gümbür inlemeye başladı. Şunun tren parasından aciz kaldık.. Keklik tabiî adam gibi.. Hayvanların sevgilerinden. Dişiler kuluçka zamanı.» dedi.. Kekliği kurar beklersin.. Arkadaşları düşerler. Tayyar bey.. Dişisiz kalmış biçare kekliği.. Kekliğin kafasını çekip kopardı. Derken yaban erkek senin dişiye doğru döner. Fırtına başladı. Keklik bir kerre yıldı mı para etmez. Haydi kınalı yavrum.» Avcılık fıkara harcı değil. bir dilim baklavaya. arkasından bir ötsün. kavga çıkmaya. Nüfusçu. Kabristanı.. Sonra ateş et. Bizıim oralarda bir keklik metrisi için düğün bozulur. İki saat aşağıda bir harap şehir var. Dişi sesine vurgun vurgun gelirler. Senin keklik öter. Yolu elime aldım... Kafesin etrafını bir dolaştı. Kanatlarını yere sürerek karşıdan koptu. Bizim kazanın nüfus memuru da beraber. Maya'nın üstüne sanki kurşun sesini işitmez. kan içinde çırpınırlar. Nüfus memuru kekliğini methedip duruyor.. Derken bir erkek çıktı.. Derken beyim. Dağ karanlığı birdenbire etrafa çöktü. Kafesi kucakladım.. Yollarda canın çıkar.. «Yahu kafesi bıraktın!» dedim. «Şurada bana bir dilim baklava getirene ben ne vermem. Dişi sesi.. Kuluçka zamanı değil. Durur öter. yumurtalarını erkekten saklarlar. Ben . «Eyvallah» dedi. Yalan söyler ki üstüne gelmeye de.. Bunlar adamda olur mu beyim? — Ben bu avı sevmiyorum. «Sana hediye getirdim Şimşek!. gök yüzünden siyah yelkenler kalktı.. — O kadar kolay değil beyim. Hiç olur mu hacı dayı. Evinin imamı meğerse heybesinde bir kaç dilim baklava getirmişmiş.. Yiyecek torbası yukarda kalmış.sıvazladı.» dedi. arkasına gizlen. Birdenbire yabana keklik sesi verir... Eşsiz kalan erkek öter.. Çıkarıp bir dilim vermiş. Soğuktan donarsın. durur öter.. Ceketi çıkarıp kekliğe sardım. Keklik avı diyince beyim.

ceketsiz öyle ıslanmışım ki. İkide bir güzel bıyıklarını kımıldatan tik'i.. Bu binbaşı bizim ordunun binbaşısı değil anlaşılan. gayrı tabiî bir surette parlayan siyah gözleriyle. O adam. Sanki buraya keklik ve beygir bahislerini konuşmak üzere günü birliğine gelmişti. Kurtarırdı. «Satlıcan. — Ne oldu? Kız mı kaçırdınız? — Hayır.. Ben tayyare alayının şoförüyüm.. işgal ordusu olmasa. «çocuğu ezdikten sonra polislere teslim olmadan doğru Alaya kaçabilseydin ben seni kurtarırdım. Anladınız mı? — Anladım. Ne çıkar canı cehenneme. — Hayır. Bu iddianameyi gönderirler. Doğru mu beyim? Kurtarabilir miydi? — Doğru. Denize düşmüşe dönmüşüm. vah. Vah. Öyle yazarlar ama. zatürrie hazır» derler. — Bir sene mi? — Az mı buldunuz? — Çok. İlle keklik avı. Kız ezdim.. Avcıya hiç bir şey olmaz. Ezilen kimdir? Bir çocuk. Merak etmeyin bir sene cezası var. Sırtında tayyareci üniforması vardı. Temyizde bir şey yapamaz mı? — Orasını bilmem. gelişlerinin sebebini her rastladıklarına üstüste anlatmadan yapamazlar. acele acele ve kat'iyetle anlattığı bu av ve hayvan hikâyeleri.» dedi. başındaki arap kefiyesine. — Bu kâğıda üç gün içinde itiraz edilecekmiş. — Ha.. Alay komutanımız bana dedi ki. Tahsildar Vaiz efendi ile telgrafçı Abdulrahim efendi hayretle istanbulluya baktılar.. keyf için hızlı giden bir otomobilin kaza yapmış şoförüne seni kurtarırdım diyebilir miydi? Evet delikanlı. . Pek çok. kâğıtta yazılı olanlara değil. Mahpushaneye yeni gelenler. Lâkin av zor iştir. — Beyim lütfen şuna bakar mısınız? — Nedir bu? — İddianame. itiraz faydasızdır.. Ve dünyada kendisini alâkadar eden başka bir bahis mevcut değildi...... Mühim bir fırsat kaçırmışsınız.. kâğıdın kendisine ait olmadığına itiraz eder... Deminden beri ayakta durup konuşulanları dinleyen sarı bıyıklı pek genç bir delikanlı. İşgal ordusu binbaşısı. Abdurrahim bey bunun biricik istisnası idi. — Hiç öyle şey olur mu bey? — Olur Abdurrahim bey. şalvarına ve tespihine pek yaraşıyordu. Bir çare yok mu? Benim eniştem mebustur. — Tayyare ile mi? Delikanlı gülümsedi: — Hayır otomobille. İstanbulluya bir kâğıt uzattı.. istanbullu onlara gülümseyerek kâğıdı çocuğa iade ettikten sonra tane tane anlattı: — Alay komutanı haklı. O itiraz ne demek bakın: Meselâ sizin yerinize bir başkasını getirirler. Dün ezilen küçük kız meselesi. bizi düşman saymasa Alay komutanı..

. istanbullu pek sevindi : — Oo Hanımefendi diye ayağa kalktı. Alay komutanı kötü söylemiş. diyor... Sefer çiçekten ne anlar? Kürt Sefer. Bunları suya koymak lâzım. Bayan öğretmen bize «Anne» dememizi söyledi... Mediha çıkıştı. İstanbulluya en kıymetli misafirlerinden birisi geldi. — Telgrafçıyı ürküttün.. Abdurrahim efendi çekinerek konuştu: — Pek sert söylediniz.. — Nerde sizin bardağınız kuzum. Vaiz. silâh.. Siz de burada lüzumsuz yere korkuyorsunuz.... — Siz artık memur değilsiniz.. Kız buna ne yaptıysa fena yapmış. kekliklerden mi konuşuyor? — Hep... Buyrun çiçek. «Kız mutlaka ölmeli. siz onu atfetmişsiniz. Vaiz efendiye sordu: — Hep atlardan.. Etrafa çömelen köylüler.. — Anan kurt. Hele Binbaşı için... O gün öğleye yakın. Çocuk kıpkırmızı uzaklaştı. Yoksa delikli demir çıktı da mertlik bozuldu mu? — Biz memuruz beyim. Bir koca demet çiçek getirdi. . — Kız sen de kurt değil misin? — Neden.. Sarışın. pek güzel bir kadın olmalı. para insana cesaret verir derlerdi. — Ana demeyin. İstanbullu.. diye gülüştüler. — Seferi ne yapacaksınız? Siz de Anıca.. Hacı Abdullah. Bir de dua ediyor. istanbullunun huyunu bildiği için kurnaz kurnaz sordu: — Şimdi ne düşündün Murat bey? — Bu delikanlının hemşiresini düşündüm Vaiz efendi. Abdurrahim bey.Şimdilik bir sene yatacak gibi görünüyorsunuz. — İsterlerse 180 sene versinler. Mahpussunuz. Memur kısmı siyasetle uğraşmaz.. — Anlatmıyor musunuz? Ölürse onsekiz sene ceza verirler. Kız ölmezse iş fena» diyor.. Bir kerre de mebus enişteniz uğraşsın. işin ırağa varacağını kestirmiş olacak ki fotoğraflarını soğuk suya koymak bahanesiyle acele gitti. — Mebus oğlunu fena bozdun. Biz fenalığı daima kendi kendimize yaparız da biçarelerin üzerine atarız. Nerdesiniz? Mediha — on yaşında bir küçük hanım ciddiyetle elini uzattı: — Mektebe gidiyoruz efendim. — Teşekkür ederim. Hacı Abdullah'ın yeğeni oluyordu.. Hem bu sözün siyasetle bir alâkası yok ki. — Kızlar insana hiç bir şey yapamaz. Kaç zamandır görünmüyordunuz efendim. Halbuki at.. — Yaşa bey.. topal Sefer'i çağırmak istedi. — Ben sert söylemedim.

Murat ağabeyine söyleyeceğim. Bir karga var. — Olaydı iyiydi ama işte öldü... Babam söyledi. Ötmesi bitince «Yarabbi. — Tuz almaya mı? Bu ne kadar tuz almak.. — Bu ne biçim bir laf. uzun kıvırcık kirpiklerine bu bakış pek yaraşıyordu.. ben mahpusa yeni düştüğüm zaman bu daha doğmamıştı. Pekâlâ.. Lâkin birisi evimizden alıp götürse hayır. Yahut da ben bu ismi verdim. anneler tuz almaya giderler. sevap kazanır. işte annenizden haber çıktı demektir. insan kardeşine böyle der mi? — Sor bakalım. Hâlâ elinde tuttuğu demeti koymak için bir bardak aldı. Susun ki söyleyeyim.. Hand gelmiyor. Sonra küçük elile çiçekleri iki kere okşayıp derin derin kokladı. büyük kadın gözleri gibi biraz dalgın bakıyor. Alnını kırıştırarak düşündü. Avrupa tilkileri ne yapıyor. Bir daha ötsün.. senin anan Türk mü olacak? — Rica ederim. Amcasiyle İstanbullunun gülüşmelerini anlayamadığı için Medina somurttu.. onun gibi huysuz da değilmişim.» diyeceksiniz. Kesik siyah saçlarını hışımla salladı. Kendisi düştü. — Kendisi gelmiyor ama haberi gelir. Beyim. Buna sordum: «Kız. Durun.. Hiç anlamaz mı? Tilki bile ezan okundu mu durup dinlermiş. Yanağında bir Halep çıbanı izi vardı. sen ananın gelin olduğu zamanı biliyor .. kardeş nedir biliyor mu? Daha babasını bile çağıramıyor. Mediha bir an durdu. Yavaşça dışarı atsa. döğmem. Bildiğimiz karga. Anne kısmı bir vakit ölmez. Durun... Tilki akşam ezanını dinlermiş. «Anne» dersek.. Şimdi karga öttü mü susup dinlersiniz. — Artık bilmem. — Sana bunları kim söyledi? Karga haberden ne anlar? — Anlarmış efendim. beş yaşına basınca bir bayram günü ziyarete getirdiler. İstanbul kunduraları dedim.. Bir ayağını çenesine vurmak günahtır.. — Bu çiçeklere «Anne çiçeği» derler... — işe bak.. Mektepte de bana kurt kızı diyorlar.» dedi.. — Sen de çağıramryordun.. — Mediha bu çiçeklerin ismi nedir? — Bilmem. — Ben çağıramıyormuşum ama. Günahtan korkulmaz mı? — iyi ama küçük kardeşini döğüyormuşsun.. dedi. — Murat ağabey keski anan sağ olaydı. Bir daha öterse anneniz mutlaka iyidir.— Pekâlâ. — Sen ne diyorsun? — Ben kurt kızı değilim.. Rahmetli annem bunları çok severdi. Kürt kızı olsam babam çarık giyerdi. Orada ezan yok. — Ne ölmüş. Şurada ötse.. Gözleri trahom geçirdiği için. Dört..... Ben onu seviyorum. Halbuki benim babam sarı kunduralar giyiyor. Ama. Töbe Yarabbi..... Hacı Abdullah elini kaldırdı: — Dur öğünme. — Hayır... — Sen günahtan korkar mısın? — Korkarım.. bakın nasıl.

Halbuki biraz dikkat edilince güzelliği ağır ağır meydana çıkıyor.kadar aptal. — Sahi Bayram'a ne kadar kalmış. Murat ağabeyim de bana iyilik eder. Medina dolabı açtı. — İşte bu olmadı. Sansara benziyordu. Gazocağmı yakan amcasına bunları sırayla taşıdı. Pencereye gelir. Anamı gelin getirirlerken ben korkmuşum da komşulara kaçmışım. Yalan.. Önümüzde bayram var.» der. Bakın. Onu çabuk mahpustan çıkar. kendisini herkese sevdiriyordu. Vede istanbullunun omuzuna sıçradı. Bir ev dolusu verin. — Başüstüne. Sen Sevim'e iyilik et. Küçük kırdı. «Biliyorum amca.. Tüyleri uzun olduğu halde. Vallaha bir defa küsersem Atatürk gelse barışmam. — Sana da verdim. . İstanbullu kapıdan dışarıya seslendi: — Mahpus. vücudu gene de küçüktü.. Kırmızı bir kuş. Suyu tazeledi. — Sen kırmışsın... Gerdanında. — Hayır..... Aşağıda keskin bir miyavlama duyuldu.. — Siz kırmızı kuşu bırakın da lütfen şu dolabı açın. Vallaha yalan. ilk bakışta sevimsiz bir hayvana benziyordu. O da acıkmıştır. dinleyin.. çatalları iyi temizlenmemiş buldu. Ve birdenbire odanın noksanını farkederek dikilip durdu: — Murat ağabey mahpus nerde? — Kim bilir. — Uy başıma gelenler. Kaşıkları. haydi çıkar. Sahanları çıkardı...İsterseniz Sevim'e yüz tane verin. Hanım hanımcık hizmet etmelisiniz.. istanbullu aralarına girdi: — Nafile iddia etme. Nasıl olsa barışırsınız. Mahpus. Bakın amca. Bir daha sana vermeyeceğim ne demektir. çeyrek büyüklüğündeki beyaz benek müstesna düz kurşunî renkteydi. Benimle küs oldunuz... Masanın üstüne bir gazete serdi. Lütfen çağırır mısınız? — Başüstüne.. Rengi donuk gibiydi.. Dışarda besbelli. Sevim'e ampul vermiş de bana vermedi. Zaten ben amcama küstüm.. Gider Allaha dermiş ki «Murat ağabey kulun oruç tutuyor.musun?» dedim. değil mi amca? Ramazan iyidir. — Ramazan'da oruç tutacak mısın ağabey. Tahsildar Bedri bey. Ekmekleri dilimledi. Yüzünde alt dudağını şişiren bir ciddiyet vardı.» demez mi? Bu kız işte bu.. — Ben kırmadım.. Bir kuş varmış. Kırmışsın. Bu amcam delirmiş mi ne? Bu nasıl söz. Biz daha açız. Oruç tutmalısınız. — iki ay. Bir daha sana vermeyeceğim.. — istersen verme. Gel pisi pisi. Gel... bakarmış. Soframızı bari kurun.. Bu ramazan mutlaka oruç tutun.» diyordu. mahpus insanlara da «Mahpus» isimli bu kediye de «insan gibi fikri var. — Yazık....

kediyi biraz okşadıktan sonra ısınmış tabaklardan birisini sofraya koydu. benim işime karışabilir mi? — Karışmaz mısın amca? — Sus aman. yüzünüzü yıkayacaksınız. Muharebede bizim lastik topları mı atıyorlar kuzum? — Hayır. Mahpusu. Bizim güzel lastik toplanmızı Ruslar mı otomobil tekerleği yaptı? — Hayır Almanlar... Bırakın diyorum.. Bir işe yaramıyor ki.* Koğuşlarda et pişirip istanbullu ile beraber davet edenler bile oluyordu. — Eğer şimdi yüzünü yıkayıp yemeğe oturmazsan ağlayacaksın.. — Hay. Hani sizin bezleriniz. ciğer parçası getiriyorlardı. Altındaki yazıyı okuyunca istanbulluya döndü: — Baksanıza top atıyorlarmış. Ben hiç ağlamam. — İnşallah yenilirler.. . Mahpusu yere bırakın.. Hep beraber yüz yıkamaya.. Benim de kulağımı keser.. Dünyada top yok. — Neden? — Sol kulağını ucundan bir parçacık keseceğim. gelirken ekseriya ona bir parça et kırıntısı. Büyükanneme söyleyeyim de size bez getirsin. sofra örtüsü vazifesini gören gazetenin üzerindeki resme daldı. yaralı bir serçe tutsalar. Komşu çocuklar... ziyaretçiler de tanıyorlar. kapıp koşarlar. Sor bakalım. Adamın karnı doymazmış — Haydi öyleyse. dalak. — Demek Annenle kavga etmedin mi? — Biz evimizde kavga etmeyiz. — İnşallah. Çocuğunu gezdirdim. gözleri kör olsun. biz neyle oynayacağız? — Şimdilik bezden top yapmalı... böyle sıçrayıp omuzuna çıkar.. O zaman kalabalıktan ürkmeden. — Amcam beni kurtarır. mahpusu çağırıp kısmetini takdim ederlerdi. Komşularımızın çocuklarının seslerinden usanırız.. Mediha. Yemekte Mediha. Lastik top. — Öyleyse bizim toplara ne oldu? — Eritmişler de otomobil lastiği yapmışlardır.... sonra herkes onu sevmişti. insan yüzünü yıkamadan yemek yerse şeytan da onunla beraber yemek yermiş. Rengini evvelâ bütün mahpushane yadırgamış.. ensesine yatarak horlaya horlaya.. gezintiye iştirak ederdi. istanbullunun kucağında akıllı akıllı otururdu. — Haddine mi düşmüş.. Haydi Murat ağabey. Kedinizi döğerim ha. yalnız mahpuslar değil. Yanan parmağını bir taraftan emiyor.. — Zıplamıyor. bir taraftan amcasına çıkışıyordu: — Siz burada bizim elimizi yakıyorsunuz. Bugün mektep olmadığından anneme su taşıdım..istanbullu ne zaman volta vurmaya başlasa. Evde yedim... — Ben yüzümü yıkamam.. ikiniz de ellerinizi....

o bana verecek.. daima somurtkan yüzü ve her kopuşta birkaç tanesi kaybolduğu için nihayet onbir boncuğu kalmış.» dedi. Mediha. — Başüstüne.. Adam kahveye gidemez olmuş. bir kaşını yukarı kaldırdı.. «O günden beri gelmiyor fakat. iyi. gitmiş. — Marifet kaynananın muhabbetinde değil. Misafir gidince paralanırlar. Günahtır.. Vallaha ne iyiler bu Şaroğulları. — Demek ki kızın kabahati yok? — Kızın kabahati olur mu? Zengin insanlar. — inşallah Ya Rabbim.. istanbullu sözü değiştirmek istedi: — Bize yemekten sonra çay yapacaksınız.» dediler. Murat bey... — Olmaz dedi. ölmez diyorlar. Fal dediniz de aklıma geldi. küçüğün yanında dün akşamki münakaşayı tazelemek istemedi. — Yenilmezse. Erkekler kabahat yapmış gibi utandılar. Bu lakırdıyı hiç beğenmemişti. kardeşin var.. Almanlar yenilsin. iki gün sonra Şaroğlu'nun kızı vuruldu. — Utanıyor muymuş? — Utanmaz mı? Bütün Malatya onları konuşuyor.. sen yola çıkmak için yemek vaktini gözlemişsin. Annem kahve falına baktırdı. Lâkin Şaroğullarmı biz severiz.. Kaç gün evvel komşularda oturuyorduk. Allah herifin belâsını versin. .. tabii. Haberiniz olsun.. Bizim kahveye her akşam uğrarmış. kehribar taklidi tespihle içeri girmişti. Şuraya bir yatak sererler. Biz varız. Hatırlı insanlardır. Ama başlarına bir hal geldi.. — Yenilmezse?. Babam dedi ki. — Ne diyormuş kendisi?. Sen beni batıracak mısın? — Neden? — Eğer Almanlar yenilirse ben senin bu Murat ağabeyine bir ziyafet vereceğim. uzun boyu.. Fala bakacaksınız. bir de minder koyarlar. Murat ağabeyim burada garip.Hacı Abdullah araya girdi: — Kız sus. Hacı Abdullah. Utamyormuş. Kötü karının yaptığı yemek yenmez. Bereket versin bu esnada Vaiz efendi. Misafiri rahat ettirirler. «Yakınlarda bir ölü var. — Ne desin.. Ne istersen pişirir getiririz. Kala kala o herife mi kalmışlar? — Komşular hep böyle mi diyor? — Böyle diyorlar. Senin annen var. Tözey hanım yapacak. iddiasında haklı çıkmış gibi istanbullunun yüzüne muzafferane baktı. buraya gelmeden nereye uğradımsa sofrayı kurulu buldum. Murat ağabeyim ziyafeti nerden bulsun? — Onun da adamı var. — Beni kaynanam seviyor dedi. — Ne olmuş? Hastaneye gittiler mi? — Annesi.

— O başka mesele.Ağzım yanıyor. bismillah» dediği duyuluyordu. Ben de yemeğe getirdiniz diye korktum. — Senden başka amcası var mı? — Yok. Desteyi önüne koydukları zaman bir müddet dokunmadı. — Benim ağzım neden yanmıyor? — Sizin bardağınızın ağzı geniş. — Elli iki tane kızım. Sen de çay iç... — Öyleyse Murat ağabeyimden iskambilleri isteyin.. .. — Vay canına.. kaynanam da beni sevmezdi ya. — Vay canına. Hava alıyor da çabuk soğuyor. — Neden? — Şeytana söverseniz çocuğunuz çoğalır. Sonra misafirden utandığı için Murat'ın kulağına fısıldadı: — Nerde iskambiller ağabey. Bir karış çocuklar şeytan olmuş. Mediha somurttu: — Aman... çayımı soğutmaya bunun faydası yok ki efendim. — Bunlar artık çiçek de mi yemeğe başladılar? — Ben yesinler diye getirmedim.. bunlar dün cin olmadan bugün adam çarpacaklar. Mediha sofrayı toplayan Sefer'e yardım etti. Lafımızı geri aldık. Mediha parmağını kaldırdı: — Sakın Şeytana sövmeyin.— ilâhi beyim. — Olmaz. «Fala bakmayacağım» ne demek? Ben uykumu kaybederim. Vaiz efendi hayretle küçüğün yüzüne baktı: — Görüyorum ki sizin de gözünüz açık hanım kızım.... Ayıb ettin. — Hoş bulduk efendim. — Öyleyse yalan söyledin Hacı. — Bize ne getirdiniz bakalım? — Çiçek getirdim. — Murat ağabey bunlarda kaç kâat var? Bunu bir türlü aklında tutamıyor. Arada sırada «Allah. Çay bardaklarını çıkarıp hazırladı. Vay anasını. Siz çay içerken ben de falınıza bakayım. — Ama. — Biraz soğuşun. — Öyleyse kaç pay yapacağız? — Onüç pay. Biz burada fal sayesinde yaşıyoruz. Koksunlar diye getirdim. ben bu kadar açık göz olmasam. Ulan Hacı Abdullah bunun babası da böyle akıllı mı? — Babasını bilmem ama maçası akıllıdır. . — Ne diyelim? — Lanet kör Şeytana dersiniz. Yahu. Töbe dedik yeğen.... her zaman soruyordu.. Sonra bir müddet aynı ciddiyetle kâğıtları karıştırdı. Safa geldin küçük hanım.. Fısıl fısıl bir şeyler mırıldandı.

— Hayır. Bana gülüyor. Kâğıtları yüzlerinin üstüne masaya bırakmaya başladı.. Vaiz efendi elindeki kırmızı boyayı kastederek sordu: — Siz bu yakınlarda bir düğüne gitmişsiniz küçük hanım.... Aynı cinsten olup alt alta gelmiş iskambillerin yerlerini ciddiyetle değiştirdi.. O kadar kederlenmişti ki fal oyununu bıraktırmak istediler.. Onüç tane olunca yanlışlık yapmamak için bir daha saydı. — Elini dizine vurdu.. Ben anladım.. — Parmağını ıslattı —. Bu suretle falın kapalı olduğu anlaşıldı.. işte üçlüleri de aldık.. pek üzüldüğünü fark ederek sıkıştırdılar. Öksürüyor. — Öyle demeyin. Birbirine benzeyenleri kenara toplamaya başladı: — İki oğlan geldi. Vaiz efendi başını salladı: — Gördün mü? Biz çıkamayacağız bu cenabet yerden. Bu suretle desteyi beheri dörder taneden onüç parçaya böldü.— Sahi.. onüç pay olacaktı. Onları işte aldık. Üçünün yüzüne de şaşkın şaşkın baktı. Tabiî fal münasip netice verdi: — Gördünüz mü? Çıkacaksınız mahpus ağabeyler. Mediha galiba bunu hiç beklemiyordu. Hiç merak etmeyin. İnşallah bu üçünüz erken çıkarsanız açık gelsin. Korkmayın erken çıkarsınız. Çıkacaksanız açık gelsin bakalım. Düğüne gitmedik. Nihayet elini kaldırdı: — İşte tamam. Evvelki gün içti. Bismillah. Usttekileri çevirdi. Haydi Allah. Çıkmaz ki... Son kâatları da çevirdi.. İyicene karıştınlmazsa bu fal çıkmıyor. Şimdi tutuyorum.. sonra parmağını ısırdı —: Hasta.. — Demek içiyor mu? Başını önüne eğdi ve gözlerini yumarak fena halde üzüldü: — İçiyor. Yeniden ayırdı. Hasta yatıyor. işte yedilileri de aldık. — Neden? Rakı içmesin diye mi tuttundu? — Rakı içmesin diye. Bu sefer çok çok karıştırdı. Allah büyüktür. Siz de bana yardım ediniz ki şaşırmayayım. Fal evvelâ doğru giderken bölümler azaldıkça açılan kâğıtlar birbirini tutmaz olmuştu.. iyice karıştırmadım. Üçüncü fal da huysuzluk edip açılmamıştı. Nazı ona geçtiği için amcasına çıkıştı: — Babama tuttum canım aman. Bunu neye tuttuğunu evvelce söylemek istemediği için. Yarabbim. Razı mısınız? — Razıyız. Sizi bedava yatırıyorlar. insan rakı içer i2 Yalvarıyorum... Açıldı Allaha şükür. işte ben de falla bildim.. — Öyleyse bu parmağmızdaki kına neyin nesi? . Nihayet beş bölüm kaldığı zaman hepsinin üzerine ayrı cins kâğıt isabet ettiği görüldü. Sonra hastalandı mı ben ağlıyorum. diye başını çevirdi. Sonuna yaklaştığı zaman kâğıtların altına gizlice bakarak hile yapmaya girişti. Ben zaten biliyorum....

Bak şu (MLT) bu ne okunur? — Hiç bir şey okunmaz. — Şimdi bunun altına eski harflerle Millet yazacağım. ne bir şey. Hani bunun sesli harfleri. .. yaşasın bizim harflerimiz. amcasının. Murat ağabeysinin adlarını da kaydetti. Bir (M). âdeta yazıyor. Niye güldün kız? istanbullu da güldü... Vaiz amcam «Biz bize benzeriz» den daha saçma bir laf bulamadı mı? diye gülmüştür. Ben ömrümde elime ne kına yakmışım. Benden de iyi yazıyor. Bir (M).. Oraya kargacık burgacık bir şeyler yazarsan sonra keyfine. Murat beyin göğüs cebinden kurşun kalemini çekip aldı. Beğendirdi.. Gazetenin kenarına yaklaştırıp bekledi: Haydi bir şey söyleyin de yazayım. Soyadıyla beraber kendi ismini de altma ilâve etti.. — Biliyorum elbette.. Ben mektebi sayarım. — Nasıl? — Sana şimdi bunu anlatmak meseledir. Kendisiyle alay edip etmediklerini anlamak için üç erkeğin yüzüne baktı. Okumayı biraz da biz biliyoruz. — Demek siz hiç kına yakmazsınız? — Yakmam. istanbulluya döndü: — Eski harfler daha mı zordu ağabey? — Pek zordu kızım.. — Neyi anlatamıyorsun? — Yeni harflerin eski harflerden iyi olduğunu. Yani dikkat et. «Dersini yapmadı da ondan gelmedi.. Ver bakalım şu kalemi.. Yeni harflerle şöyle değil mi «Millet». Mektebe gitmeye utanırım.. — İşte bunu ben senin amcana bir türlü anlatamıyorum.. Elifide mertek sanırdı. Vaiz efendi: — Şu hale bak diye anlatıyordu. Pazartesi hastalansam bayan öğretmen. Bakm nasıl biliyorum. Eski harfler zamanında olsa.» yaz.. bir tane «Biz bize benzeriz. — Tabiî işte Millet.. yoksa sen yazı yazmasını da mı biliyorsun? Allah beterinden saklasın. — Aman..— O kına değil. İşin ciddiyetini anlayınca: — Bizim harfler iyiymiş kardeş dedi.. bir de (T) öyle ya. — Sesli harfleri aklından sen koyacaksın.... Meselâ: Millet yazacağız. Sonra sırasıyle babasının. Hey Yarabbi.» demesin diyerek defterlerimi komşu çocuklarıyle yollarım. bir de (T).. bir (İ).. — Yaz. Yaz hele. Cumartesi günü dersimi yaptım diyelim. Mediha kalem elinde durup dinlemişti.. bir (L). Resim yaparken kırmızı kalem sürülmüş. Mediha biraz düşündü. Medina istenilen cümleyi kitap harfleriyle özenerek yazdı. — Neden? — Sonbahara kadar elimde kalır. iki tane (LL). Şurasını da söyleyeyim. Yalnız eski harflerle yazılan Millet'in harflerini yazıyorum. — Niye gülecek.

Cuma. pek büyük ve siyah bir ipek «kaşkol »u güzelce büker. kenarları işlemeli bir Kürt aba'sı. Urfalı Cuma içeri girdi. maraba olduğu için kendi Ağası da dahil yedi göbek mütegallibesi mahkemeye dolarak bîçareye 18 sene ceza verdirmişlerdi. tütünsüz bırakmamıştı. iskemleye ilişti. simsiyah pala bıyıklariyle kuvvetsiz bir çocuk gibi iskemlenin kenarına ilişmiştir.— ıyı ama öenım amcam eski harfleri de. Kızkardeşini kaçıran bir ağa oğlunu öldürmüş. başında beyaz keçeden külah vardı. Müdürle uğraşan Rıza bey olduğu halde. onun orada kalıp kendisinin buraya gelmesine. beyini asla etsiz. aç bir köpek gibi bakmadan nefes alınabileceğinden haberi yoktu. Bir köşeye iki diz üstüne oturup efendisinin yüzüne. kızkardeşini kaçıran ağazadeyi öldürdüğü için kendini.. Urfa cezaevinde «Gün kâğıdı» eline verilince Cuma Urfa beylerinden Rıza beyin hizmetini görmeye başlamış. Eski harflerde keramet var sanıyor.. kısa kollu. — İşte o sebepten anlatamıyorum ya. daha doğrusu emretmesini bekliyor. bir tek mektup bile gelmedi. aleyhine yalancı şahit bulup mahkemede «tesiri nüfuz gösterdikleri» için de Ağalan haklı bulurdu. Temyizin evrakı tasdik etmesiyle bitmiş. Süleyman beyi hayırla yad eder. Trahomlu gözlerine rağmen pek yakışıklı bir adamdı. otur. Her iki taraf da vazifesini yapmıştı. sonunda da Malatya'ya sürgün edilmişti.. belinds ipekli bir kuşak. öfkelenmek şöyle dursun. On günden beri de Telgrafçı Abdurrahim beyin hizmetkârlığını yapıyor. beyaz bezden bir don olduğu halde. ismini. Uyandırmak olmaz dedim. Kenarları püsküllü. para değil. Poşu sarmasını mahpushanede Cuma'dan daha iyi bilen olmadığı söyleniyordu. Ayağında yalnız. Şimdi.. Kapı vuruldu. onbeşer günden iki defa otuz gün zincirlenip zindana atılmış. — Uyuyorsun dedim bey. Beyin cezası 3 seneden aşağıya inip kaza mahpusanesine nakledilince Cuma'nm 70 lirası da beraber gitti. daha üzerinde. yeni harfleri de bilmiyor ki. bunu kendisine mahsus bir kıvraklıkla başına sarıp bir ucunu omuzuna sarkıtırdı. hava pek sıcak olduğu halde.. Malatya'ya gelişinin haftasında Diyarbekir beylerinden Süleyman beyin hizmetine girmişti. bir garip ibadet ve takdis duygusiyle anar. uyunur mu? Buyur. üstünde ipekli bir gömlek. Koyunların tehlike karşısında çobana doğru kaçmaları gibi Cuma'da bu hal insiyaki ve karşı gelinmez bir histi. Buna rağmen Cuma. Süleyman beyin parası aylarca gelmediği zamanlar. şaşmağa bile lüzum görmediği anlaşılıyordu. İstanbullu: — Gel. Hizmetçiliği artık para için de yapmıyordu. — Yok. bey hapishane müdüriyle zıtlaşıp mahpushaneyi karıştırdığı için Cuma. devran gene o devran oluvermişti. Külahına bir ipek poşu sarmıştı. diye bağırdı. Cuma kesesinden harcamış. — Keramet nedir? — Keramet mi kızım? Keramet = Cehalet'tir. kahvesiz. Birisine uşaklık etmeden yaşayamadığı belliydi. . O zamandan beri 8 ay geçtiği halde. Dört göbek sülâlesinin Hâmid Ağalara sadakatla hizmet ettiğini söyleyerek öğünür.. istanbullunun söz söylemesini.

çocukları görmeyecek. Bugün beyin çocukları gelecek. diyorum. iyi bir adam bîçare... — Getiren. O karıyı. — İyi.. Ava gidilmez mi? Süleyman beyi o taraf tekmil tanır da. Kapıya imdat arar gibi bakıyor. Halbuysa dar yerde düşünmek erkeğe bir vakit yaramaz. keyfim kaçar. Pilav bulsa pilav yer.. — Şimdi anladım.. neymiş derdi? — Bugün «Ziyaret» beyim. Hastaneden haber getirecekmiş... Canım sıkılıyor... bulmasa ekmek peynirle karnını doyurur. — Senin para ne olacak? — Para bedbaht şey beyim..... elimden gelirse hay hay. işte o sebeple. Bakalım mektup yazdıracak adamı var mı? — Canım bu nasıl söz? Ava gidiyormuş ya. bir küçük kız gibi abasının ucunu kıvırıyordu.. Ne var ne yok? Bey nasıl? — Allah sana ömür versin bey. Büyük başın büyük derdi demişler.... Allah selâmet versin. Yalnız senden bir ricası var.. — Kim o karı? — Haşa huzurdan bir kötü kanymış beyim. gönderen sağolsun.... Karın ağrısı verir. Asilzade. asilzade adamlar.. kocaman erkek elleriyle. Aklını bir kere kıza takmış. Ne yapacağız? .. Bunlar.. misafir.— E Cuma. Öyle ya. Ağzıma geleni söyleyeyim. Konuşmaz ki.. Ben evi düşünürken düşünürken hasta olurum. Düşünür. Orada kim bilir.. Abdurrahim bey selâm etti. Müddet serbest çıkarmıştır.. — Süleyman beyden mektup gelmedi mi? — Sana yazdıysa yazdı bey... — Demek Abdurrahim bey bir şey söylemiyor? — Söylemiyor beyim. — Ne yapalım? — Bir de başka karı gelecekmiş beyim. yatmam ama.. Şuranın harmanı. köylü... Bize ne yazacak? — Bana da yazmadı. iyidir. — icap etmez beyim. hizmetkâr. — Av başka. Bunlar hep dert.. Cuma birdenbire utandı. — Söylesene. Kızın ölmesine. Helâl olsun. Cezayı çok verirler mi? — Belli olmaz.. — Abdurrahim bey de Süleyman bey gibi mi? Yemek beğenmiyor mu? — Değil beyim. Kötü karı bir vakit ölmez beyim.. ölmemesine bağlı. Düşünceleri çok olduğundan..... Adamı hasta eder.... Selâmı var. Gözlerine âdeta korku dolmuştu. — Kız ölmez.. Lâkin ben gelecek karıyı tanımıyorum. Büyük yerin evlâdı. yüze karşı iyidirler. şuranın odunu. — Buyur. Erkeğin deliliği de sevda. sonra unuturlar. Töbe.. — Ne diyor? — Hiç bir şey demiyor.. Hükümet işi.. Şuna bir mektup atayım. Ava gider. Bunun yüreği pek alçak.. karnım giril giril eder... Konuşsa ferahlar.

Kendisi utanıyor.. Şalvarı toplayacağım sıra baktım ki Beko'nun Mısto yukardan aşağıya . hayvana bak çobana bak. Neden? Aklı.. Başgardiyana söyledik. Herkesin hizmetine koşar dedim. Git. dağ başlarında davar peşinde dolaşırdık. Sana zahmet ediyoruz. kasaba yerinden daha kalabalık sayılır. — Pekâlâ.... Ben seni Abdurrahim beye anlattım. Elleri göğsünde geri çıktı.— Gardiyan Ali Seydî tanıyor. Cuma. çocukları gidince bizim beyi buraya koyuverecekler. — Güzel mi? — Güzel beyim.. Zaten haberi Ali Seydî götürüp getirdi. bu hareketim önlemenin imkânı yoktu.. Vaktiyle biz çobanlık ederken Beko Ağanın dördüncü oğlu da çobanlık yapardı. senin odana alacak.. Başüstüne.. on tane oğlu olsa birini davara yollamamalı. Adamsız yer... sana gucenirim. — Nasıl yani?.. alnına götürdü. — Öyleyse neden bu belâyı başına dolamış. Vay Cuma vay. Cuma kalktı. Bir çalı arkasında seni gözleyen olur. Bak. Çobanlık hizmetkâr işi.. iki eliyle tutup istanbullunun elini öptü... diye gönderdi. Süleyman beyin ahbabı dedim. — Öyleyse.. adamı edepsiz eder. hayvan gibi olduğundan. Bunu söylemeye mi geldin? Sen benim yerime söz verebilirdin. istanbullu kapıda onu durduttu: — Çokdandır köye mektup yazmadık. — Bana gücenme beyim. Bir gün.. — Amcası kızı olduğundan. — Yalvaracak bir şey mi? Selâm söylersin. Amca kızı diyordun.. Dağ kısmı. adamla gezmeyip hayvanla gezdiğinden hayvan gibidir.... Allahtan korkmaz. Hacı Emir Ağanın başını çoban oğlu derde soktu. Yaşı istanbulludan büyük olduğu halde. Bir de çoban kısmı. Anlayamadım . yalvar. abdest bozmak için dere kenarına oturdum. Çok mu güzel? — Çok güzel. yok. — Ne demek? Amcası kızı olunca.. istanbullu yaklaşıp alçak sesle sordu: — Abdurrahim beyin karısmı gördün mü? — Gördüm beyim. Öfkelendin mi? — Eksik olma beyim.. — işte oraya geleceğiz beyim. Karıyı buraya. — Biz vaktiyle koyun güderdik beyim dedi. — Hiç olur mu beyim?. Danışmadan ne mümkün? — Yok. Halbuysa kasaba yerinde insan çok olduğundan sen seni kollarsın. Anamt bacım olsun. İçerde yazdırıveriyorum. Adam bir başına kimseden utanmaz.. — Ben doğru söylerim. kapının tokmağını bıraktı.. Akıllı bir ağa. Haşa huzurundan. — Sen bilirsin. Teva tür... Dağı sen kimsesiz bellersin. Dur hele nereye gidiyorsun? Sana bir şey soracağım ama doğru söyleyeceksin.

öğleden sonra. ben Abdurrahim beyi buraya yollarım.. Sen nerelerdesin rezil? — Gelecektim. iyi tüfek atarlar... işte o kadar.. kaşları. Bu mecburiyet «Kaltak» ortadan kaybolduğu için tamam yedi ay sürmüştü. Sevdiğinden. Dünya güzeli... Arap atı beslerler.. tabancasını kurcalamış. Bu da doğru. «Ulan Cumo.. vaziyeti kurtarmak için komiser «zorlu bir zabıt» tutmaktan başka çare bulamadığından Güley hanım ertesi geceyi hapishanede geçirmek mecburiyetinde kaldı. — Kız. Köpek de beraber.. — Ne demek anlamadım? — Yani beyim. Safa geldin. Eksik olma.. — Eyvallah Cuma.... sonra serhoşlukla kavga çıkararak «ismail polis »in elbisesini.. komiserin evine götürmüştü.. Ulan külâhlı erkânı harp... haşa huzurundan köpeği uydurdu — Hay Allah belâsını versin.... gözleri kara... Adamın nefsi bacısına uyanır mı? İşte bizim Abdurrahim beyin karısı da amcası kızı..... Sana Abdurrahim bey mi söyledi bunu? — O söylemedi. Bir köy bir Karı. işte orada köpeğin arkasına geçti. Lâkin Adıyaman'a gittim. oturdu. — Vay başıma. bir daha bakarsın.. Kabahat kimde? Zor görmemişler. — Şimdi anlıyorum. Gelecektim.. Adam karıyı güzelliği için sevmez ki. Lâkin böyle meseleler okka gibidir beyim. ben başımızı kurtarırız.. Bir sene evvel. sabahleyin eğlenceli bir vaka haline döner gibi olduysa da. Keklik beslerler... Sen... Bunlar kırk yaşma gelseler çocuk gibi olurlar.. Tuu.... istanbullu ile bu sırada tanışmışlardı. Odan güzelmiş. Cuma geri geri çıktı. Bir de karısı var beyim... Serhoşluk öfkesiyle başlayan bu iş.. Sen burada mı oturuyorsun Murat bey.. — Ulan bu ne rezillik. Yüzüme gülüverdi. Kırmızı yanaklı... Kar parçası gibi. — Sormadın mı? Öyle güzel karısı varmış da o haltı neden yapmış? — Sordum... Bir dişi köpeği var. okka her yerde dörtyüz dirhem. Herif haklı... evli bir kadını gece vakti ayartarak bir hamama götürüp birkaç polise teslim etmiş.geliyor....... Şöyle içeri koğuş kadar yaklaştı. dedi. ... diyip gidince «Güley hanım» çarşafının pelerinini arkaya atarak erkek gibi rahat ve emin... — Neden sever bakalım? — Sevdiğinden sever beyim.. Dur şu ne arıyor diye kalkmadım.. — Vay canına.» istanbullu böyle söyleyerek düşünceli düşünceli gülümsedi.. — Siz oturun. Anladın mı? — Anladım. «Karıya nefsim uyanmıyor benim». Kaltağı ele geçiremedim.. Bari sevdiği kız da güzel mi? — Artık orasını bilmem. Asilzade kısmına acıyacaksın. Kim bilir hangi hovardasiyle nerelere saklandı kaltak..... Eyvallah beyim. Bir baksan. — Hiç utanmadı.. — Sonuna kadar seyrettim de ben de böyle söyledim.. — Eyvallah beyim.

Ham herif kırkından sonra bir azdı mı işte böyle ortalığı berbat ediyor. yanmaz... — Karısını da tanıyor musun? — Tanırım. Sana baktı da kulağıma. Abdurrahim beyin karışıyım diye kibirlenir. — Doğru. göz kapanacak hale gelmedikçe kirpikler gayrı tabiî bir surette uzar ve kıvrılır. Yüz tamamiyle boşalmış gibiydi. — Uydurma..... artık acımaz. Belli obuasın diye eski örtüyle gelmişti. elin çoluklu çocuklu herifini baştan çıkardım. Sen onu anlat. Bazı trahomlularda..Güley kırk yaşlarında gösteren. Ben Süleyman beye geliyor sanıyordum. Bilmez misin Murat bey... — iyidir. Hem araya girer kızı baştan çıkarırsın. — Farkında değilim. Güley istanbullunun bakışından meseleyi anladı: — Gözlerimi doktor yoldu dedi. Kızı da görmedin mi? — Hatırlamıyorum.. — Hatırlarsın.. Güley'in çirkin suratında böyle uzun ve kıvırcık kirpikleri vardı. herif de. Öteki. Güley dudağını kıvırdı: Abdurrahim bize komşu oturur... Senin Abdurrahim beyle ne işin var? — Karı dalgası. eşek gibi cilve yapar. Bunu ancak kendisini iyice rahatsız etmeye başlayınca tedaviye girişir.. Şimdi gene tedavi altında bulunduğu kirpiklerinin tamamiyle yolunmuş olduğundan anlaşılıyordu. cilve nedir bilmez. Mahsustan.. gayretliydin hani ya Ev'in?» derler. — Ulan rezil. Tahtadan bir heykel taslağını hatırlatıyordu. ... akmaz olunca arkasını boşlar. — Güzelmiş. Öğünür. ilâç verdi. hem de şimdi. — Kulak asma.. Senin bu işte parmağın olduğunu bilseydim meseleyi başından anlardım. Birisi eşek gibi susar. — Neden bilemedin? Ben burada hapis yatarken Abdurrahim iki kere ziyaretime geldi... — Farkında değilim. Abdurrahim kırk yaşma gelmiş Şaroğlu'nun kızı elin oynaşı. Bütün Adıyamanlılar gibi gözlerinde trahom vardı. pek çirkin bir kurt karısıydı... hastalık sürüp giderdi. Orospuyu göresin diye. — iyi kızdır fıkara. Şimdi biraz rahatım.. «Güzeldin hani ya Er'in. Nasıl razı ettin üç çocuklu herife.. — Kız daha mı güzeldi? — İkisi de aynı bok. karı kısmında akıl var mıdır? — Ya erkek kısmında? — Erkeğin de aptalı aptal olur. dediydi. Gülme.. Sana saati sordum.. «Aman Abla. Ne güzel insan».. Sen nasılsın bakalım? Tözey gelip gidiyor mu? — Eksik olmasın geliyor. Kirpik denilen sayısı malum kılların ne kadar mühim bir şey olduğunu istanbullu şimdi bu kirpiksiz yüzde pek iyi anlıyordu.. Bir gün merdiven altında oturuyorduk. — Kız da iki kere buraya geldi.

. — O ne cevap verdi? — Artık iş işten geçmiş. «istemenin ilâcı vermek» diyorlar da. İstersen sor. — Sonra? — Sonrası.. olmaz mı diyeceğim.. iki çocuğu var ya ona güveniyor. Ateş saçağı sarmış. «Ben ölüyorum abla.. Şimdi istediğini yapmalı.. — Neden bu zamana kadar evlenmemiş?. Abdurrahim bey bir tenhada yalvardı: «Aramız iyi. yedi sene evvel. Nafile ateş saçağı sarmış.. Sözüm hak mı nahak mı? — iyi demişsin. Sen şimdi filancaya şu mektubu ver desen. «Kuyruğu satıp içyağma mı veriyorsun deli.» Zamane kızları bildiğin gibi değil Murat bey. — Uzatma. Burnunu kaldırdı... — Herifi seviyor.. kuru yerini çamur etme.. yirmibeş var.» aeaım. Kız hitamında yüz çevirirse Raziye hanım da bir şey duymaz. Lâkin kıza her lafı söyledim. Yirmi. Akıllı ol»... — Ben kandırmadım. demişler. Oğlan bir mektup yazdıysa.. — Kim Raziye hanım? Kızm adı mı? — Kızın adı Münevver.» dedim. «Azan karının başına kırk belâ gelir. Raziye hanımın kulağını büküverdim. «Avrat duyar dedim. Amanı bilir misin?» dedi.. — Sevaptır beyim... Benim yüreğim yufkadır. Pencereden işaretleşmişler. Abdurrahim olacak rezile dedim ki... Yalvarsalar dayanamam. Bunların evleri daireye karşıdır.. — Kızı kandırdın da şimdi bir de.. dedim.. bir şey esirgemiyorlar. ciğeri et eden de. lâkin haberleşecek emniyetli bir adam bulamadım. Otursa ah çeker. Altı. en küçüğü ölüm». Önce razı olmadım. dedim. «Balcı» demiş... Erkek kısmını başı boş bırakmayacaksın. — Senin hesaba göre bu işe onüç yaşında mı başlamış? — Onüç yaşında.— Şehir yerinde kızlar şimdi kendi işlerini kenidleri görüyor. o dört mektup yazdı. Karı kısmı zaten körpeliğinde azar.. Yeni mesele değil. «Oh daha tatlısın ya. Mektubu götürdüm.. — îyi haltetmişsin. Yüreğim acıdı. Hep kabahat Raziye hanımda. Daha evvelleri ben bu Abdurrahim'in halini beğenmedimdi.. Doğuran avrat Ezrail'i yener ama komşunun şuncacık kızını . Bir kere de gömleğin önünü yırttı mı iflah olmaz. İşte tamam. Parası benden Dellal'ı senden. — iyi... Baktım herif anası ölmüş tay gibi düşünüyor.. «Erkek kısmına düşünmek zarardır. — Yahu kız kaç yaşında ki? — Eh.... «Kızım adın ne?» demişler.. Raziye hanım karısı. Ne dedin? — Dedim ki.. Eti ciğer eden de avrat. Ben Raziye hanımı severim. Senin haberin mi var?» dedi. of çeker.. Evde oturmaz.

Dalgası fili toparlar. Eğer on paralarını aldımsa imam Hasan...» demişler. sen mi soydun karı mı? — Töbe Yarabbi. Babalan sofu olduğundan kızı evden çıkarmaz..yenemez.. Neden? Ne bileyim? Oynamaktan maksat yutmak. Bunlann avlularında bir su akar. — Benim ne suçum var. kocalannın başlarını da... istanbullunun paketinden bir cigara alıp yaktı. komşu oğlanlarının başlannı da belâya sokarlar. Zenginlik yerinde. Doğru söyle. Cin. O da komşusuyla mı fingirdeşecekti? — Karı biraz fingirdek olmalı.. Çıplak görüne görüne Abdurrahim'i yakmış. aptalın biri. Kocaman konak. «Babası yerinde» diye söz edemezler. herifi baştan çıkarmak için tenhada soyunur da bu suya girermiş. Yüzüne renk gelir. böyle mübarek su mu olur? Irmak gibi. — Allah belânı versin. «Evlâdı yerinde. Raziye hanım...» diyerek gene şüphelenmezler. Baskısız yufkayı yel alır. — Anası da mı oynaktır? — Oynak olmaz mı? Bir kötülüğü görülmedi ama fırsat elvermediğinden... Padişah sarayı gibi.... Münevver orospusu. kurnaz kurnaz gülümseyerek.. Adamın biri damdan düşmüş.. — Belâ ne demek? Benim sözüm bir kere kötü erkekler için.. Allah beni muzmahil etsin. «Bu benim derdimi bilmez. Bir evin bir kızı. Kırk yaşına değdi mi ondört yaşında oğlan sevecek. Oynadıkça güzelleşir.. iyi ama. «Babası anası var mı» diye sorma. — Hele edepsiz. «Kannın kanı bir kuruş. Üstüne.. Kötü erkeğin kansı da biraz akıllı olursa kırk yıl hovarda taşır da kimsenin haberi olmaz. başına bakar. Hüseyin kanı olsun. Zengin kızı iş görmediğinden gözü pencerededir.. Ben yalvarmalarına dayanamadım. Şırıltısında insan gibi uyursun.. Bunu hiç düşünmezsiniz.... Karı milletini sen bilmezsin. baskısız kızı kel alır demişler. Abdurrahim ömründe hovardalık etmemiş. namusu yüz kuruş. «Terbiyesi var mı?» diye sor. Kız kısmı namusunu bilmez. Yiğitin altında at aksamaz derler.» demiş.. Bu dil sendeyken çok ocaklar söndürürsün. Adamın yüreği ferahlar.. Kızlarını şımartmışlar. kızlık. Kız kısmı anasına çeker. — Vay imansız vay. Usulü var. Damdan düşen birini bulup getirin. köpüğü kuşu kapar. Karıların bahtı da böyle. «Ot bile kökü üstüne biter» demişler.. Çıkarmaz ama kız kısmının baskısı anasıdır. ne halt etsin. Güzele bakmanın göze faydası var. Kadıncağız.. Güley. Erkek kısmı da kıza meftundur. istanbullu birdenbire sordu: — Herif bu işe onbin lira sarfetmiş. hovarda akıllandınr Murat bey. Peri kitabı beni çarpsın. ondan sonra boyuna dul. . dulluk ne demek? Ellenmemiş de alsan bir kerecik kız kullanacaksın. kirpiksiz gözlerini süzdü. Münevver kız Allahtan oynak. — Haberi mi olmaz? — Olmaz elbet. Gözlüklü bir doktor getirmişler. Senin nasihatini tutsalar bütün evli kanlar kendi başlannı da. Karıyı. Kız oğlan kız dedin mi aklınız oynar. Körpeliğinde ihtiyar hovarda bulacak.

Hele rezil. gelinler oyuna kalkmazsa... — Beddua etme... «Kız nasıl?» diye soracaktı.. Ağlamıştır? — Onu karıştırma. — Yazmaz. kendine de mi acımadın? Haydi kendine acımadın çoluğuna. — Şaka imiş.. Şimdi inandın mı? — Lâfa bak senin bir tane bile oğlun yok..... Bu esnada Abdurrahim bey sadakor ceketi. Haydi çağır... Karı milletine «Ak tuman'a hasret gidesin» dedin mâ korkudan yüzü sararır. Raziye hanım ne dedi? Kızmıştır. — Mektup verdi mi? Hani mektup? — Ne mektubu? Kızcağız ölmüş. Selâmı var. Bir kelime getir.. Hastaneye gittim.. Sana bunu Abdurrahim mi söyledi. Susup fabrika düdüğünü dinledi: Vay başıma. — Münevver hanım nasıl? — iyidir... istanbullu.. Şırpadak oyuna kalkar. «Bu ne çeşit işmiş?» diyorlar. Kırmızı (tumanlıya) hasret gidesin e mi? — Kız bu ne demek? — Kırmızı tumanlı mı? Güley utanmış gibi başını çevirdi: Karı lafları bunlar.. üç güne kadar eve götürecekler. «Ak tumana hasret gidesin kalkmazsan.. Bir kelime yazsın..— Sus kız.. Nikâhım gitsin ki almadım. Evin yurdun yıkıla rezil. Sen deli misin Abdurrahim bey...... çocuğuna da mı merhamet etmedin? Malatya'nın avratları diyorlar ki.. Yirmi lira. — Olsun.. Nerde bu herif? — Şimdi gelir. Hele gelsin.... Biz yemin ediyoruz.. kefiyesi ve Adıyaman şalvariyle tespihini şıkırdatarak içeri girdi ve selâm vermeden İstanbullu'nun sormak üzere olduğu suali sordu.. Sabahtan beri dolaşıyorum. Şuna bak. Büyük rezillik geride. Kelâmı kadime basarsa ben yalanım. Hay gözün kör ola Abdurrahim.. — Daha bu rezillik bir şey değil. Bir satır yazıversin. şakalaşıyorum. Hiç yazar mı? Dünyaya rezil ettin.... ölmüş dirilmdş.. «Kırmızı tuman» karı. Müdür gitmeden bu tarafa bırakmazlar.. Kan iken geçmiyesice. imanım gitsin on para almadım. Yarası sağalıyor. Yetişip yetmiyesice. Ben mektup isterim Güley. Bir kelime. Ağzımla iştiyeyim de neremle yiyeyim? Eğer bunu sana Abdurrahim söylediyse. Ben para için mi?. Yarası nasıl? — iki. — Kız rezil. — iki oğlumu bir tahtada vereyim ki para almadım. — Ben geç kaldım. Geç kaldım. Yirmi lira vereceğim. Ben para canlısı avrat değilim.. «Ak tuman» erkek demek. Fazla söylüyorsun inanmıyorum.. Düğünde kızlar. — Dinim gitsin on para almadım.. . Ben kimseden bir şey istemem... Şahım...» derler. Haydi kıza acımadın.. — Bırak şimdi. Allah O Allahsa elbet yalancıyı helak eder..

Abdurrahim bey birdenbire korkunç derecede sinirlenmişti.. Hacı Abdullah'la ağabeysi ibrahim'i ve bir sürü kız evlâdını kimseye muhtaç etmeden yetiştirdiği için mahallesinin bütün insanları Ona çalışkanlığından kinaye.. istanbullu için Karı beyin beş dakika geç kalması mühim bir vaka idi. Her akşam yorgun ve usanmış gelir. Birisine varacak olursa düğün günü hem onu. mavi gözlerinden başka buruşmamış yer kalmamıştı. gardiyanlariyle beraber. Halbuki vücut itibariyle öyle aşırı çalışkan görünmüyordu. . Düşman sözüdür. fena bir işe lüzumsuz yere ortak olmamak için dışarı çıktı. Yüzünde. Pek zayıft pek çökmüş bir hali vardı. inanma. — Delinin aklına bak. öldürecekler. Hele ağzı. olduğundan daha yorgun görünmeye çalışır. Böyle fevkalâde akşamlarda. onbir aydan beri devam eden bu halinden artık şikâyet edecekmiş gibi soluyarak bir yere çöker. vücudu o kadar çelimsizdi ki. Memleketten iki lhizmetkâr geliyor. — Büyük rezalet geride! diyerek ayağım yere vurdu. Namusumu rjaymal. onların da kendi mevcudiyetini yadırgamadıkları halde. dişleri tamamiyle döküldüğü için iyice büzülmüş bir eski para kesesine benziyordu. onbir sene. Bacakları o kadar inceydi. Genç yaşında dul kalıp. — Kız sen nerde kaldın Aşifte? Sen nerdesin evi yapılasıca? dive mahsustan çıkışırdı. Mahpusta dedikodu çok olur. Kan bey de aynı sahte tavırlarla. fakat biraz dinlenir dinlenmez âdeta keyifle gülümserdiGenç yaşında dul kalıp erkek evlât büyüten anaların ekserisi gibi.. Dikkatle kıvrılmış bıyıklarını çarpıtan tiki ziyadeleşti. neşesi. etmesin. kaşlarını çatar. oğlunun arkadaşlarını sevmekle oğlunu sevmek arasında hiç bir fark görmediği için yalnız istanbullu ile konuşur. Hacı Abdullah da bunu her zaman tekrarladığından bütün mahpushane. Arap kefiyesinin altındaki bu esmer ve güzel suratta ancak öldürme anlarının müthiş gaddarlığı belirmişti. «An bey» karşılığı olarak «Karı bey» diye lakap takmış. hem de kocası olacağı. Beni mahkûm ederler de kurtulurum diye güvenmesin. «Karı bey» hasta değilse her akşam aynı saatte yemek getirirdi. «Aman ocağına düştüm. Bu iki insan arasında geçecek konuşmayı pek merak ettiği. insan Onun arkasından bakarken.. Beni neye mahkûm ederlerse etsinler altıda birini yatarsam asrî'ye çıkacağım. Yalnız sana yalvarıyor. Aramızda bir şey yok. diyiversin. bu suretle aynı zamanda Hacı Abdullah'a şefkat göstermişcesine gönlü ferahlardı. değneklere binmiş bir küçük kız çocuğunu andırırdı. Beni ele vermesin. iştihası ve canının istediği yemeklerle meşgul olur. «Hele mektupları mı babam duyarsa ben beni öldürürüm» diyor. Kızın evlenmeye falan niyeti yok. istanbullu kendisi de avcı olduğu için Abdurrahim'in yüzündeki mânânın avı düşürmüş bir avcıya mahsus zafer ve güvenme hissinden geldiğini anladı. Ona böyle hitap etmeye alışmıştı.» diye ağlıyor. Ben ölmedikçe Münevver başkasına gidemez... onun sıhhati. Zaten o zamana da bırakmam. Her istediğini yaptırmaya alışmış bir Ağaoğlunun acizden gelen bütün hayvanca öfkesi güzel yüzünü sarmıştı..

Elbet doktor ister.. Kahve şakirdi (Garson) yolumu kesti. Demek benim büyük oğlanın gayrı içi çürümüş. kalıyor muyuz anlayalım. kendilerini ihtiyarları çekiştiriyorlardı. öteki komşunun kızı bir araya geldiler mi. Oniki senedir. Araba gibi yuvarlanıyor.. — Yemek yetişiyor mu? — Misafirler bastırdı.. İstanbullunun çıkışmasına meydan bırakmadan derdini yanmaya başladı: — Daha fabrikanın erkekleri geçmedi.. Tabii kabahat hep gelin olacak soytarınındı. gene parmağıyle hesapladı... hapisteki oğluna yemek taşımaktan şikâyet etmezdi ama. iyi olmuş.. Saati kuran yok ki vaktimizi bilelim. misafirleri (müşterileri) haydi paydos diye kovalamış.. Arpacı kumarbaz. Arpacı. Gelini zaten ilk baştan gözü tutmamıştı. Kan bey bu akşam gene beş. Ölüyor muyuz. Sonra yarı yolda büyük kız geldi aldı da geç kaldım.. Başımı örttüm. Üstüne sarılık mı geldi.. Yolda. Sancılanmış.. istanbullu derhal saatma davranır. bütün oğlan anaları gibi gelini ve torunları çekiştirmeden yapamazdı.. Akşam. Dikmesiyle «Vay anam» diye kıvranması bir oldu. sen fakirsin. En fazla üzüldüğü şey en büyük torunu Mediha'nın kendisini adam yerine koymaması. Gelmişte «Haydi içelim» demiş. Başlamışlar Arpacı'yla içmeye.. Kahveyi kilitlemiş.. doktoru buldum. Kabahat saatlerin. ya Müslüman. Şuraya kusmuş. Arpacı ile adam ortak olur mu? Bu benim evlâtlanm deli. Beni dinleyen kim? Bir tas su koşturdular. — Kim elbiseli şeytan? — Kim olacak. bunak saymasıydı.. Şeytan domuz da o sebeple büyük anasını saymıyordu. Neler yapmamış benim İbrahim oğlum. Tamam. Eve gittim ki horultusu arşa çıkıyor. Doktorun arkasından koşarken alıp veriyorum: «Allahım sen bizi elbiseli şeytan şerrinden sakla. diye gülerdi. kınla çalar saatlere kaldım. Sen bu kadar doğru saati nerde buldun? — Müminin kalbi saat yavrum. anasından duyuğunu söylemez mi? Şu halde komşunun gelini.. diye iftiharla kaşlarını çatardı. Geline «Verme» dedim. Her zaman sancılanır da töbekâr olur. . O sıra ölecek de. işte saat altı... Vaktinde gelmişse.— işte geldim. Su istedi.» diye yalvarıyorum. gelini kendisi için seçecekti. Bu benim oğullanm adam mı? Arpacı zengin. Derken uyandı. Şimdi hele Hacı'nın tahliyesi yaklaştıkça ahdediyordu: Bu sefer oğlanın gönlüne bırakmayacak. Gene üç gündür içiyor. «Defet misafirleri» demiş.. Beni lafa tuttu. — Maşallah.. Esbaplı şeytan iğvasmdan muhafaza et. Utanmazlar! diye belli başlı mazeretlerinden birisini söylerdi.. Altın saatlerden kınla.. Töbeyi Bayram'a denk getirdi.. Yüzü ölü sıfatı. Kızı tokatlamış.. Küçük kız peşime düştü. on dakika geç gelmişti. Bakalım ne sancısı tuttu. Müstahaktır. Kahve «Mars» olmuş. Gene üç ay içmemeye töbe etti. Ben öğleden sonra pazar'a gittim. Hüseyin'in anasına rastladım. Çocuk kısmı. ayyaş. — Anlaşıldı. İbrahim efendi nasıl? — Sorma. Töbe bütün bütün azdı. Feryadı göğe çıkıyor. Ağladı.

Kahve'yi kapatmışlar. Daha neler göreceğiz? Vay başıma... Vay başıma... Bu yaşta, deli gönül diyor ki, «Git bir karanlık deliğe gir, orada güzelce öl. Eski zaman ölümüyle... Ne güzel!» Yaşın yerde sayılsın kan bey... Ben bıktım. — Kendine kötü söyleme... Çocuklar nasıl? — Onlar da bir başka belâ... — Yok... Çocuk kısmı evin şerefidir. — Evin şerefi olan terbiyeli çocuk. Bizimkiler atlı Cin... Pestili sakladım, yer be yer... Sabahleyin baktım döğüşeceğiz, verdim de yediler. Bu zaman pestil yiyen çocuğu ben kışın neyle avutacağım. Hele oğlan bütün serseri... Komşu çocukları «Haydi meyva çalalım,» demişler. Şunlara bak... Halbuysa bizim Malatya'mızda meyva haram değildir. Sahibi bahçedeyken içeri girersin. Ağacı sallarsın, doyana kadar yersin. Giderken de adam sana bir mendil dolusu ikram eder. Elhamdülillah dersin. Sabahleyin dutlar sallandı mı, garip komşuların hakkını ayırmak bizim usulümüz. Bizim Mesut, canavarları bizim bahçeye doldurmuş. Meydandaki armutlar yetmemiş de, «Hele gelin... Asıl iyi armut şurada», diyerek bey armudunun yerini göstermiş. Babası döğdü. — Bırak şimdi çocukları... Söyle bakalım sen... Dışarda ne var ne yok? — Susun da rahatça oturun. Dışarsı bir fena olmuş. Tayyaroğlunun şekerini tutmuşlar. 59 torba şekerini... Ne yazık olmuş. Merakımdan uyuyamadım. — Canım Kan bey... Sana ne oluyor? Tayyaroğlu da mahpusanede uyuyamadı. Lâkin merakından değil... Kumara oturdu sabaha kadar. — Kaybetti mi? — Yüzseksen lira kaybetti. — Oh olsun... Kumar oynar mı akıllı adam. Rahmetli babam anlatırdı. Birisi otuz altın kazanmış, otuz parasını yemeden gerisin gerisiye yutulmuş. Bu erkek kısmı ne delidir. — Şimdi kumarı karılar da oynuyor. Bey, paşa kanları... — Kocaları ağızlarına vurmazlar mı? Tevekkeli değil bu dünya batacak. Şimdi Tayyaroğluna ceza mı verecekler? «Bana iftira ettiler» desin. Komşular müzevvirlemişlerdir. Birisi usulla gitti polise söyledi, çıktı kenara. Bu alamette müzevvirlikten para kazanacaklar. Herkes hafiye yazılmış. Komşusunun güldüğünü isteyen mi var? — Pekâlâ sen şurada ağlarken onlar şekeri şu kadara satsınlar da para mı kazansınlar? — Para kazansınlar. Zengin komşu iyidir. Zengin komşudan adama bir vakit zarar gelmez. Ne rezillik gelirse fıkaradan gelir. — Olmadı Karı bey. Fıkaralarda şeker saklamış adam duydun mu? Bak Tayyaroğlu'nun suçu meydana çıktı. 59 torba şeker. Beyanname verecekti vermemiş. — Bir torbası da arada kaybolmuş. Karısı ağlıyor... Ahmet polis, arabanın üzerinden alıp usulla bekçiye yüklemiştir. Görürsünüz Ahmet polis aşırmıştır. Ahmet polisi sen gördün mü? Bu benim oğluma şahitlik eden polis... Kazan

kulpudur. Çarşıda it gibi dolaşır. Allah vere de bu Ahmet polis haramiliği çok sürmese... Karı bey belli ki mahallede her gün belki yüz defa tekrar edilen lakırdıları kendi düşüncesine ait olup olmadıklarına zerre kadar ehemmiyet vermeden söyleyip duruyordu, istanbullu, gene burnunu karıştırmaya girişmiş olan Hacı Abdullah'a göz kırparak alay ettiğini fark ettirmemek için ciddiyetle ve yavaşça sordu: — Ahmet polis haramiliği var da, Tayyaığlu haramiliği yok mu? Tayyaroğlu şekeri saklıyor. Tüccarlar hep malları saklıyorlar. Sebep? Bulunmayacak da millet bunalacak, fazla fiyata alacak. Oğlun kahve işletiyor, şeker pahalandı mı sana da zarar. — Elbet bize de zarar. Ben bize zarar değil mi dedim. Şeker bu kadar fırlarsa o kahveyi biz ne yapalım? Müşteri de iyice seyrelmiş. Oğlan Valiye koştu yalvardı. Yedi kuruşa idare etmiyormuş. On kuruş fiyat istemişler. Vali, esasta Laz. Malatyalıya düşman. «Olmaz» demiş. Ocakçıya üç lira veriyor. Şakirtlere yüzelli kuruş müritlere yirmibeş kuruş. — Yüz yetmiş beş kuruş. — işte o kadar. Işık yanacak. Su ister... Vay başıma... Dur, dur... Bir iş daha oldu. Karakaş'ın kızını muhbirlemişler. Hem avrattan zahire almışlar, hem de gidip muhbirlemişler... Hükümet de gelmiş mühürlemiş. — Ne satmış? — Zahire satmış. — Kaça? — Herkes kaça satıyor? Kilosu 120 kuruş. Kiracı on kırat almış, Behçet on kırat almış. Hep onar kırat almışlar. Gizliden almıyor. Ne günlere kaldık yarabbi... Kan malını gizli satıyor. Sen paranla buğdayı gizli alıyorsun. Sonunda beşer kırat daha alacak olmuşlar. Vermeyince haydi Hükümete... Bu millet, artık doyasıya ekmek yemez... Geçti. Huylanınca, «Dur cadı... Gidip muhbirleyelim de sen gör», denir mi? — Muhbirleyince ne oluyor? — Hükümet mühürlüyor. — Aldırma... Kaldırıp götürmüyorlar ya.. — Kaldırmasınlar.. Bir kere Hükümet parmağını taktı, mühürü bastı mı, o evin ocağı söner. Hacı Abdullah lat olsun diye sordu: — Sen hiç almadın mı Karı bey? — Almadım. Buğdayı nereye sokayım? Fare mi yesin? Deli deli söylenme. Bu alâmette insan korkuyor. Ne bir kâr ola, ne de Hükümet evine gire demişler. Hükümet adamı yemin tanımaz. «Vallaha» dersin inanmaz. Arpacının evi de aranacakmış. Faydası yok, mutlaka aranacak... Tarla sahibi, konak sahibi bırakmayacaklarmış. «it aç, biz de aç...» diyorlarmış. Herkes buğdayı saklayamaz. Evi rabıtalı olacak. — Olmadı. Sen buğday almalıydın. 120 kuruşa...

— Bir de Mekri bulaşırsa... Keyfe bak... Biz ne günlere kaldık. Komşulara her vakit söylüyorum, «istanbullu oğlum, ehil fıkarası nedir?» diyorum. Buraya geldiği zaman yağın kilosu 50 kuruştu. Buğdayın kıratı otuz kuruştu. «Hep pahalanacak» dedi. Keramet sahibi bir adam... — Gördün mü? Sor bak... «Daha çıkacak..» diyor da o sebepten alsan diyorum. — Ben şeriattan korkarım. Neler yedi bu diş, ne altın oldu, ne gümüş diye bir lâf var. Kimse cevizi çift görmeden taş atmıyor.. Biz ne günlere kaldık? Çarşıya çıksan, sanki kilitlemişler de kaçmışlar. Kimsecikler yok. insan pdaditdL çıkınca eskiden kalbi ferahlardı. «Pazar şenlenmiş, oh..» derdi. Bugün gittim. «Uuuyy..» Kimse kalmamış. Müşteri çok. Dükkâncı yok. Kasabın önü kıyamet gibi. Çengele iki tane gövde asmışlar. Birisi «Aşçı'ya mahsus» imiş. «Kesilmez, bölünmez» dediler. Yalvardım. «Köftelik için buddan veriver şahım.» diye kanlılar gibi yalvardım. «O'nun da sahibi var» dediler. Dükkânlarını kasap pazarında, dünya kilitleseydi Bekirgiller kilitlemezdi. Hanım'in Mehmet kilitlemezdi. Hep kitlemişler. Davar yok. Sığır kesiyorlar. Yağsız bir et. Çamur gibi. Duvara atsan yapışıyor. Tuza ne oldu? Tuzu Alman'a veriyormuş Hükümet. Her şeyi Alman'a veriyormuş da «Bizim millet varsın, acından gebersin» diyormuş. İbrahim üç kilo tuzu iki yerden yalvararak aldı. Tuzu çuvala koyan hangisi, torbaya koyan hangisi... Sabunu, tuzu talandan kaçırıyor bu insanlar.. Bir görseniz, kurt, şehirli, garip, yerli hep ayakta. Orası bayram yeri gibi... «Satış yasak» dediler, «şıp» camı indirdiler. Ahali, kenara çekilip boynunu büktü. Ben geç kalmışım. Gittiğim zaman kapıyı da kilitlemişler, iki herif aralıktan para ile mendili içeri alıyor. Kendileri tartıyorlar, kendileri ölçüyorlar. Artık insaflarına kalmış bir şey... Gizli rakı çeker gibi tuz aldık. Töbe Yarabbi... Dur bakalım bir de peynirci getirmişler, doğru mu? — Getirdiler. — Yüzelliye satmış, iyi bildin. — Vaktinde atmışa aldılar. Kışa kaldı. Tuz koydular heriflere piyango vurdu. — Piyango vurdu ama Karı bey, marifet bu yağmada para kazanmak değil, kazandığını sindirip yemek, sen Allahı bilir misin? Adamın burnundan getirir millet kısmı... Burnundan... — Doğru... Bir kere «Hayyalessalâ...» dedi mi... Bir kere «Yahu... nasıl vicdanınız razı oldu da benim kanıma ekmek doğradınız? dese... Ah almak iyi değil. Fıkaranm ahi tutuverir. Seferberlikte de böyle olduydu. Bir kırat zahireyi bir altına sattılardı. Dükkân sahipleri lort oldular. Bir gece gürültüyle uyandım. Bu benim oğullarım o zaman 10 12 yaşındalar. Dışarda bir kıyamet... Silâhlar patlıyor. «Delikanlılar kim bilir, kimin kızını kaçırıyorlar cebri alarak» dedim. Pencereden baktım ki gökyüzünü kızıllık basmış. Bunu görünce kocakarılar okumaya başladılar, Ay tutuldu sandılar da... Lâkin ibrahim «Ana cami yanıyor» dedi. «Oh ne âlâ... Yansın...» dedim. — Neden? — Bunların babası vurulmadan caminin mütevellisiydi. ölünce mütevelliliği bizim elimizden aldılar. Yandığı iyi oldu. Ateş çarşıya atlayıvermiş. Hep

sokaklara çıktık. Eski çarşının üzerine tahtadan çatı çekilmişti. Çatı birden harladı, her çarşı tutuştu. Bitpazarı, kasap pazarı, meyve arastası, ekin arastası hep yandı. Bitpazarı hakikat bit pazarıydı. Karanlık karanlık dükkânlar. Lâkin dolu dükkânlar. Yeraltında mal dolu. Ateş düşünce «Malım...» diyen hangisi... O tüccarlar deli ohnuşlar. Yangın söndürmeye kim bakıyor? Herkes talana dalmış. Hükümet tutuştu. Bir taraftan... Jandaramlar şaşkınlıkla kurşun sıkıyorlar. Ateşe silâh para mı eder? Mahpuslar bağırmaya başladılar. Hüseyin bey Belediye Reisi. Tabancayı çekti. Kapıyı arkasına dayadı. «Gelin yavrularım...» diye mahpusları bir tamam kışlaya götürdü, idamlıklar kaçmadı da, onbeş senelik bir mahpus kaçtı. Çırmıktı'dan Murat kaçtı. Çarşıda rezalet diz boyu... Bir kasayı, talancılar yuvarlaya yuvarlaya önümden geçirdiler. Tüccar mallan yerde sürünüyor. Aklında mı Hacı, biz de bir merkep yükü zahire getirdik. Sabahleyin «Mal talan edenleri Hükümet yakalıyor» dediler. Eşeği kimseye göstermeden salıverdim. Zahire kaldı. Seferberlik senesi... Bir altına bir kırat buğday satanlar perişan oldu. inşallah bunlara da bir âfet gelecek. — Âfet gelmeden olmayacak Kan bey. Haklısın.. — Biz ne âfetler gördük yavrum.. Seferberlik senesi bir de Çekirge âfeti düştü. Dellallar sokaklara çıktılar. Bar bar bağırıyorlar: «Allahmı, Peygamberini sevenler... Haydi çekirge kırmaya... Dini bütün Müslümanlar.. Haydi çekirge kırmaya... Ermenistan tarafından ayağıyle geliyormuş bu çekirge... Adam yiyen cinsi imiş bu çekirge... Haydi babayiğitler... Analar, Bacılar, kardeşler... Dini bir uğruna çekirge kırmaya.» işte o sene ekmek yıldıza çıktıydı. O zaman «Afet gâvurlardan oldu» dediler. Harp gâvurlardan olmuştu. Ermenileri kestiler de millet biraz ferahladıydı. Şimdi içimizdeki gâvurlar bizim gâvurlar. Şapkayı giydik. Karılar çıplak geziyor. Namus kalmadı. «Bu seferki âfet ötekinden beter olacak» demiş. — Kim demiş? — Şeyh Kâzım efendi. — Kazım efendi söylediyse doğrudur. Ee, daha ne demiş? — Bu memleketi zelzele batıracak demiş. Erzincan gibi. Hep karıların namussuzluğundan, sen fabrikayı gördün mü? Kanlar hep baştan çıktı. Nerde yetişmiş bir kız varsa, oğlu olanlar onları tanıyor. Başımıza gelenler.. Şeriat gitti, biz böyle olduk. Eskiden afet de olsa böyle rezillik görmedik. Eskiden her işe Müftü karışırdı. Ulu Cami yapılırken minareleri tamam çıktılar. Üstlerini kapatan ustalardan birisi yuvarlandı, öldü. Malatya Müftüsü katil minare ile şahit minareyi onbeş gün hapsetti. — Kız, minare hapsolur mu? — Olur. Ustaları onbeş gün çalıştırmadı. Minareler onbeş gün külâhsız bekledi. Minare demek, Allahm bir kulu demek. Minare kısmı gece vakti, kimse görmeden bir kere secdeye kapanırmış. Cemaat az olursa adam gibi ağlarmış. Şimdi başımıza taş yağacak. Hepimiz baştan çıktık. — Baştan çıktık dedin de aklıma geldi: Şaroğlu'nun kızı evine geldi mi?

— Geldi. Görmeye gittik. Zavallı taze, bir yatakta yatıyor. Beni görünce başını duvara çevirdi. Utandı. — Yaptığından mı? — Günahını alma yavrum... Yemin ediyor. Herifi tanımıyormuş. — İşte asıl o bizim günahımızı alıyor. Adam, tanımadığı kızı hiç vurur mu? — Deli bir herif... Vurur vurur... Kız yemin ediyor. Ağlıyor. — Çok yemin ediyorsa, çok ağlıyorsa hiç inanma.. — Yok oğlum... Asilzade yerin kızı. Fabrikada çalışan cinsten olsa ben de seninle beraberim. Uuy başıma... Ben geç kaldım... — Yarın akşam gelecek misin Karı bey? — Gelmeye geleceğim.. Lâkin gitmek zor. Hele ben beni bir götürsem.. Her akşam böyle vedalaşırdı. Karı bey küçük fakat acele adımlarla gitti. Oniki seneden beri fasılasız olarak mahpusta yatan Hacı Abdullah günü azaldıkça, uykusunu ve istinasını kaybediyordu. Gündüz hiç bir yerde on dakikadan fazla oturamaz, gece, yatakta duramaz olmuştu. Artık üç paket tütün içiyor, burnunu daha çok karıştırıyor, başını daha fazla sallıyordu. Ceza beş seneyi aştı mı insana şakadanmış gibi gelir. Mehabetini, dehşetini kaybeder. Bir tamam yatıp bitirmeyi göze alamadığından, «Bu böyle kalmaz. Allah cömerttir. Bir af olur» falan diyerek uzağı asla düşünemem yen bir çocuk dalgınlığı içinde yaşanır. İlk iki sene uyku ve iştiha dışardan daha muntazam daha fazladır. Can, başka türlü bu başka türlünün asla tarifi bulunamaz sıkılır. Bu sıralara «Anasının çorbası daha karnında... Hele birkaç sene daha geçsin de görürüz» derler. Birkaç sene sonra uyku ve iştiha azalır. Buna mukabil, uyuklamaktan ibaret bir yorgunluk, başı, gövdeyi ve ruhu sarar, iştiha terbiyesiz bir çocuk gibi her aklma geleni şiddetle istemekten ve birkaç lokmada bıkıvermekten ibarettir. Yatkın hapis iki övünden başka yemek yemez. Artık uzun arkadaşlıklara da tahammülü kalmamıştır. Buraya girmeden evvelki hayatına ait sevda, kavga ve diğer maceralarını o kadar sık sık o kadar çok da kalan parçalarından bıkmıştır. Bir yeni arkadaşa hepsini, birbiri peşine, hikâye eder. Maceraları tükenince kendisine bir başka yeni ahbap arar ve eski hikâyeleri ona anlatırken bunu önce dinleyenlerin orada bulunmasına tahammül edemez. Bu yüzden kıskançlıklar, dedikodular bir ay evvelki can ciğer arkadaşları birbirlerine kanlı bıçaklı düşman yapar. Yerlilerin ekseriya birbirlerinden nefret ederek yabancılardan ahbap peydahlamaları hep bu macera anlatmak zaruretinden ileri gelir. Hikâyeler, mahpusun içinde bulunduğu ruh halinin birer aydınlık pencereleridir. Eğer bir zamparalık hikâyesine başladıysa (daima birdenbire, arkasından dürtmüşler gibi başlar.) canı o gün öğle sonundan beri şiddetle ama tahammül edilmez, müthiş bir açlıkla kadın istemektedir. (Gece mutlaka hamamcı olunur.) Bir kabadayılık macerası, mahpusun o gün, muhakkak, ya bir gardiyandan yahut da bir diğer mahpustan hakaret gördüğünü dspat eder. Bir gün evvel dehşetli ümitsiz olan bir insan, bir gün sonra dünyayı pespembe görür. Mahpus, daracık bir muhitte hislerin havsala almaz mesafelerinde hiç bir sürat ölçüsüne ve teşbih

Karısı ellere kaldı ya. Hırıltı hemen kesilir. Uzaktan bir köpek havlaması. Vurmasana ulan. Her yatan bir ayrı ev değil.. yabancımsı bir gürültü olsa.. Uyumayanları rahatsız ederek. Tekrar bir sayıklama: «Vurma. Uyanık olan yatak komşusu kâbusa yakalanmış arkadaşı adıyla çağırır.mına koyduğumun.. Kışın öksürük. Çıkma ümidi bir saat evvel elle tutulacak kadar yakındır da bir saat sonra kıyamet günü kadar uzak ve imkânsızdır.. Fakat zaten uyanık duran bir şeye canı sıkılmış gibi derhal bir cigara yakar. yahut soldan sağa döner. saniye saniye eskiterek geçtiği hissedilir. sıkılmış çeneleri arasından dilsizlere mahsus bunaltıcı sesler çıkarmaya başlamaları yabancılığı birdenbire aradan kaldırır. insanlarının arasına gardiyanlar karışmaya başlar. Allahı bile hariç tutmayan küfürbazlığa geçer. Ancak altıncı seneden sonra yavaş yavaş mahpusluk tahteşşuura yerleşmeye başlar. Mutlak dindarlıktan. Uyandıramazsa uzanıp yorganı sallar.. yazın kaşınma ve dört mevsimde osuruk sesleri batar çıkar.. aralık aralık fasih sayıklamalarla bölünür. başlarını yastıklarından dörder parmak kaldırarak. Sonra yeniden. koğuşun yerine yalnız birisi nefes alıyormuş da ötekiler bu müddet içinde hatta duyulmayacak kadar zayıf nefes bile almıyorlarmış. insanı zerre zerre. Ağır ceza koğuşlarının ağır ve kederli geceleri. İhtilâm olan bir arkadaşın kıvranmaları. bir küçük çocuk gelse.. Rüyaların pencerelerine de demir parmaklıklar.» diyen insafsız bir kibir ve yürek ferahlığı hazırdır. Mahpusların. Senelerce rüyalar hep dışarıya aittir. âdeta imdat isteyerek uzar gider. nefes almak cihetinden de mutlak istirahate varmışlar gibi muntazam soluklar duyulur.. en mühim eğlence tabiî kumar müstesna derhal olduğu yerde elektrik cereyanı gibi kesilir. mahpusluktan başka müşterek tarafları sanki yoktur.» Abdeste kalkan bir arkadaşın sürüklenen ayak sesleri. Zamanın saat tık tıklariyle değil. Dışarda nöbetçi düdüğü. Mahpusdışarıyla olan ruhî alâkasını uykuda bile kaybetmez. daha doğrusu başka Bayraklar altında yaşayan birer yabancı memlekettir. en mühim misafir. «Oh iyi ettim de namussuzu yedim. sanki bir ayrı köy. yatak komşularını kurnaz kurnaz gülümsetir. Dışardan gelen en ufak bir gürültü tabiî kanıksanmamış. inip çıkan bedbaht ve mesut insandır.» tekrar tek başına soluyan arkadaşın nöbetçi nefesleri. kollarına kelepçeler. bu zavallı büyük çocuklardan birisi insanın yüreğini parçalayan bir ümitsizlikle annesini çağırır. birisi çağırsa. Gece gündüz bir arada yaşayan insanların korkunç yalnızlığı koğuş uyuyunca daha beter meydana çıkar. İdamlık arkadaş sabaha kadar hemen . Yaralı hayvanlara ait birkaç kısa şikâyet iniltisinden sonra bunalan arkadaş sağdan sola. Şehveti ve kadın vücudunu senelerdir unutmuş bu hadım erkek kalabalığını uyurken seyretmek hazin bir şeydir.. ekseriya derin uykusuna ara vermez. (Uzun müddet uyuyamayanlarm ekserisi cigara tiryakileridir.) Baykuş öter. en mühim bahis. «Dur ulan . O zaman derin uykudaymışlar gibi tek başlarına yatanlar daha doğrusu bizzat kendi kendilerine karşı bile uyuma taklidi yapanlar.kalıbına sığmaz bir hızla bir kutuptan diğer kutba kadar gidip gelen. Düşmanlıkla dolu bu sessiz saatların içinde üzerlerine ağırlık çöken arkadaşların. kendileri gibi geç uyuduklarını pek iyi bildikleri arkadaşlarıyle bakışırlar. Öldürdüğüne pişmanlığın hemen arkasından.

böylesine öfkelenir mi? Birdenbire mahpusaneye kendisini bağlayan bağlarm çatır çatır koptuğunu hissetmişti ve öğleden sonra çıkma ihtimalinin ilk hakikî can sıkıntısı üstüne çullanmıştı. Sayılı günler. Uyumayanlardan birisi. bilhassa büyük cezaların sonunda sahiplerine karşı pek namertçe davranırlar. kendisini koğuşundakilerden yükseğe çıkarmış gibi acayip şeyler hissediyordu. Bir müddet fazla yattığı için kendisine acıyanlara fena halde öfkelendi. dört ay( onyedi gün var».hemen hiç uyumayan. isterse bu cevap.. Güneş bir başka türlüydü. Ateşli bir hastalık gibi insanı hayatından bezdirirler.» diye söylenir. Senelerden beri farkına varılmadan.. Girdiği zaman delikanlı imiş. ama mahpus gene de her günün hesabını muntazaman üşenmeden. «Daha çok. fikirleri birbirine çarparak düşündü : Kâmil namussuzun biri. Bu bezginlik. «Sayılı gün çabuk geçer.. Koğuş daha aydınlık. Mahpushanelere yazılan mektuplarda hemen daima. «Dar günün ömrü az olur.. sabahleyin ilk aydınlıkta maddeten ve manen baygın düşen o'dur. içini çeker. kuvvetli bir rüya görmüş gibi cezasının iki sene bir gün kaldığını hatırlamış ve son derece sevinmişti. Mahpus'ta haftalar ve aylar insanın başını döndürecek derecede süratle geçer. En dalgın sırasında. Bir gün gibi geliyor. Kavatın birisi bu Kâmil.. kalanı senesiyle. «Öt mübarek öt... Öt de şu ölüsü mahpusu yık artık. Bugünü saymazsak yirmiüç sene.. ayıyle..) Halbuki seneler bir türlü geçmek bilmez. Yatılmış cezanın değeri mi olur. günüyle söyleyebilir. şimdi âdeta ihtiyardır. «Biz ne halt ediyoruz yahu.» . artık uyuyanları uyandıracağına ehemmiyet vermeden yüksek sesle. Ayakta duran ihtiyara gülümsedi. her sabah yattığına bir gün zammedip yatacağından bir gün tarh eder. Hacı Abdullah bir sabah uyandığı zaman. Bereket versin bu değişikliklerin yalnız kendisi farkında değildir ve ruhî yorgunluktan ölecek kadar çok yaşadığını zannetmektedir. bıkmadan aklında tutar. hatta biraz da sevimliydi. Bitmek bilmezler. şimdi artık insiyaklariyle yaşıyor.». (Bu sürat bizim trenlerimizden fazla gibidir. Ve bu bitmez tükenmez geceler Hacı Abdullah için tam on sene onbir ay onbeş günden beri fasılasız devam edip gitmektedir. Bacısı orospu. Girdiği zaman cesurmuş.» diye yazılırsa da bu sözler yalandır ve teselliden ibarettir.» Sonra üstüste. ümitten ümitsizliğe koşmaktan manevî varlığının nefesi tıkandı. şeklinde olsun.» Bir hafta evvel. Kancıklığı evvelâ sevince benzemesindedir. Girdiği zaman akıllı imiş. damla damla birikmiş ve günlerden bir gün arkadan kancıkça bastırıvermiştir. «Tuu. Yarabbi sana çok şükür. «Ceza'yı öldürdün. Bu Kâmil'in karısını babası kullanıyor. Kendisi ibne. «Eşekler. şimdi artık korkak bile değil ürkektir. Artık o günden itibaren sevinçten kedere. Yahu biz ne yaptık. daha derli toplu. Kâmil denilen namussuzun kafasına az kalsın destiyi vuracaktı. Adam. dünya üzerindeki bezginliklerin en sahicisidir. «Ne kaldı?» diye sorsalar derhal. Halbuki eskiden bu gibi sözler hatta farkında olmadan gururunu okşuyor.» Hemen o esnada kabahatmiş gibi kalkıp oturmuştu..

Mahpus değildi ama gene buradaydı. Çıkmak için duyduğu acele arttıkça. Birisini öldürmek eğer o adama fenalık etmek için yapılan bir işse. bu hissi onlar da anlamışlar gibi kendi kendine utanıyordu. vurulup ölen arkadaşları gözünün önüne getirerek kendisini onların yerine koyuyor. «Ah benim de cezam senin cezan gibi az olsa... «Ohh. Eskiden bütün kadınları ve bütün kızları çok güzel.. Hacı Abdullah.. Eskiden. istidalar vermeye. gösterirdim heriflere!» diye. korkuyla yutkunuyordu. «Biz artık kaçar mıyız reziller. Anası geç gelse kızıyor. erken gelse gene kızıyordu.» derken şimdi.. Hey Yarabbi. hareketsizliğe mahkûm olan bir düşünce âleminin ne kepaze. tane tane. cezası bir sene kaldığı zaman Cumhuriyet Bayramında Af olmayışına canını sıkan birkaç mahpus arkadaşı düşünerek gizlice sevindi.. Yemekleri de ihmal etmeye başlamışlardı. kollarını sallayarak. Ay ay hesaplamak da duyduğu aceleyi tatmin etmiyor. derhal evlenmeye lâyık bulduğu halde. ne dejenere bir hal aldığının ispatıydı. sonra birdenbire somurtarak işin en tehlikeli tarafını düşünmeye başlıyordu. Eskiden herhangi bir arkadaşa yapılan en kü çük bir haksızlık karşısında kükrerdi. söze eskisi gibi yüreğiyle karışamadığını hissederek. sanki kendisini burada bırakmak ellerindeyken düşmanlık olsun diye arkadaşları tutuyorlarmış gibi çabucak öfkeleniyor. ağır cezanın bitmesine yakın.Cezasını gün gün hesap edememeye başlamıştı.Bir müddet yeni gelenlerin haline gizlice.. ben yapacağımı bilirim. Hey Yarabbi. Sanki artık mahpus değildi. Bir müddet bunlara acıdı. bir insanın başına gelenler. Biz artık.. ölünün ebediyyen hareketsiz kalarak yalnız düşünmeye mahkûm edilmesi ihtimalinden başka bir mazereti olamaz ve muhakkak ki intikamların en namussuzcası da budur.» Evvelce pek öfkelendiği ve buraların tek namussuzluğu saydığı feci hal yavaş yavaş başına geliyordu da bundan zerre kadar şüphelenmiyordu. «Ah benim de cezam seninki kadar çok olsa. Lahavle. elinde olmayan bir asabiyetle gardiyanları. Ölmek iyi bir şey.. Aşırı mesut insanların istisnasız herkese karşı hatta bizzat kendi nefislerine karşı duydukları hayvanca hodgâmlığı.. Gerdek gecesi.. müdürü korumaya girişmişti. Eskiden pek ağır. Aklı bu mevzua takılınca bir müddet keyifle ve gizliden gizliye gülümsüyor. Tuu.» Bazı bazı da vaktiyle mahpushanede yapılmış kavgaları hatırlıyor. «Yahu bizde erkeklik kaldı mı bakalım. Şimdi her meseleyi yatıştırmaya.» dedi. artık hiç birini en güzellerini bile kendine lâyık görmez olmuştu. Kendimi öldürürüm. Artık mahpuslarla beraber değildi.. sanki teessüfle başını sallıyordu. müsamahakâr bir adamken artık ellerini. idarenin adamı olmuştu.Artık af havadisleri onu hiç alâkadar etmemeye başlamıştı. Velhasıl.Halbuki gardiyanlar olup bitenlerin sanki farkına varmamışlardı ve bunu inatlarına böyle yapıyorlardı. mevsim mevsim düşünüyordu. arkadaşlar af ihtimalinden açtıkları zaman. îşte buna bir türlü alışamıyor. zıtlarma basmak için her zaman sözlerinin aksini söylüyordu. hayinliği ve merhametsizliği duymaya başlamıştı. müddeiumumilere gitmeye kalkardı. sert sert bağıran huysuz bir insan olmuştu. Gelin .

. üçü çoktur..» Hacı Abdullah yaraları biraz iyileşince tabancayı kuşağının arasına sokup kahveye çıkmış. öldürdüğü delikanlı böyle bir içki âleminin sonunda şakacıktan yaralamıştı. Kahvede Ali'yi arkadaşlarıyla kâğıt oynarken bulmuş. Bir daha da yaralanıp gelirsen buraya gelme. Aftan da istifade ettirmediler mi? işte yatıyoruz. İkimiz de kahvenin içine serildik.» Halbuki meyhanelerle artık bir alâkası da yoktu ya. Malatya şehri bir hoş olmuştu.. kâğıtları berbat etmişlerdi. Mahkemede Hakim soruyor: «Siz birbirinizi neden böyle vuruyordunuz?» Düşünüyorum düşünüyorum.. Başına ne geldiyse «Serhoşlukan» gelmedi mi? Hakikaten başına ne geldiyse bir değil birkaç serhoşluktan gelmişti. ben de bekârım. Harmanı bozmuşlar. O zamanlar böyle tombul tombul. işte buna dokuzlu Brovnik derler. tasla içerler. Beni de ölüm halinde hastaneye götürdüler.. haydi bakalım. Dostları da birbirlerini .. Çubuk gibi delikanlıymış. Hiç bir sebep aklıma gelmiyor.. îyi ama. Ali gözünü kırpmamış. Üç gün mütemadiyen gece gündüz içerler ve bir hafta hasta yatıp üç ay müddetle rakıya tövbe ederler... Hacı Abdullah vakayı her anlatışında buraya kuvvetle basar. Bir. «Kaltak.. Artık tabancayı kullanamadım.» «Al. O da bekâr. Doğruca göğsüne peş peşe beş kurşun yerleştirmiş.. Bizim zamanımızdaki meyhaneler.. Ben zaten yaralardan yeni kalkmışım. şunu beline tak. gökyüzü. Eskiden. Tütünün içindeki odunları ayıklaymcaya kadar göbeği çatlıyor. Dünya değişmiş. Hacı Abdullahı. Kurşunlar değmedi sandım.elbette usanmıştı.. Bıçağını çekti.. Ne yalan söyleyeyim. Beni yeniden sekiz yerimden bıçakladı... Dördü başında. «Bizim zamammızdaki polisler kalmadı.. Hacı Abdullah hastaneden çıkınca ağabeysi İbrahim yüzünü şu tarafa çevirip. Ben böyle düşünürken yerinden sıçradı kalktı.. Kaldır kendini Murad'a at... saçları dökülmüş bir ihtiyar değilmiş. Bu Reji'nin Allah belâsını versin. Meğer beş kurşunun beşi de değmiş. Sözün burasında. Malatyalının ikisi az. O da ölüm yarasını almış. Geri kalanları da sıkacağım. Velhasıl bize 12 sene verdiler. insanlar. Ali en iyi arkadaşı imiş. Ahali kaçışıp ikisini yalnız bırakıncaya kadar Hacı Abdullah'ın yüzüne gülümseyerek bakmış. Adam gibi sırıtıyor.. Malatya'nın kopukları rakıyı kadehle içmeyi bilmezler.. Artık içmeyecekti. küçük bir çocuk gibi şaşkın şaşkın insanın yüzüne bakar. Ali öldü. imanı gevriyordu. Bir Cumhuriyet Bayramı gecesi. «Hep seni vuracaklar mı böyle?» diye sormuş. sonunda birbirlerini vururlar. öyleyken. artık eskiden hiç bir şey anmak istemiyordu ve beterin beteıi de şu ki ilerden de hiç bir şey bilmiyordu. Ne olur ne olmaz.. Şuna bakın. Namus meselesi desem kim yutar. kımıldamamış. Senelerce beraber hovardalık etmişler. «Ne yapayım ağa? Tabancam yok... iki sabıkamız da çıkınca. Hacı Abdullah. üçü göğsünde olmak şartıyla ondört bıçak yarasından ibaret bir şaka. Şunun yemeğe benzer yeri var mı?» Tütünlerde de eski tat aramamalıydı. 1930 senesi. Uç Malatyalı birbirlerini öperek içmeye başlar. Artık pişman olmaktan bile bıkmış bir hali vardır. — Gülüyor herif..

. serhoşlukla bir kurşun atmış. Anam anlatır : Yüreği yufka bir herifmiş. artık gözü ne karı görürmüş ne evlât. işi azıtmışlar. Büyük bahçeleri kiralayanlar yevmiye verip babamı götürürlermiş. Karanlık gecede domuzun kurşunu. tam kalbe değmez mi? Sabahleyin ölü sünü bulmuşlar. Gardiyanlar yemekleri alıyorlar. Günahtır. Gün doğmadan Ermenileri yirmişer.. Lâkin İbrahim iyi bilir. Her çeşit meyve vardır.» demiş. Babam bir sabah. Gider bahçeye yerleşirmiş.. Mutasarrıfın önüne çıkmış. işte o gidiş. Hay Hoj ca. O zamanın devrinde Amasya'dan elma fidanı getirip dikmiş. Fazladan birbirlerine de bağlamışlar. içerisini Cennet zannedersin beyim.... Malatyalı da sevaptır diyerek gâvur kırmaya gidiyor. kurşunun değeri var da adamın değeri yok. Çocuk gibi bir herif. camii şerifin meyvesi... Lâkin benim bahçe bakım ister. Halbuki asıl düşmanlarımız şurada güle güle yaşıyor. Ağlayan hangisi. Büyük Cami'nin hem imamı hem de mütevellisi idi. Millet seferberlikte. otuzar yallah.. söğmüş. gelir ağaçları yolarlarmış. geri dönmüş. Kim bakar? . anamın zoruyle kılıç elinde yola çıkmış. — Şeytan işi beyim. Karı bey. Lâkin. O zamanlar ermenileri mahpushaneye doldurmuşlar. Gelir. Tüfeği birinin göğsü beraberine sıkmış.. Babam bir müddet peşleri sıra gitmiş. Karılar. ne desen boş. Lâkin vuramamış. Sen erkek değil misin? Herkes Gazi oldu..» demiş. Gâvurların kolları iplerle bağlı. anlayamadım gitti. Bir gece gene hırsızlığa gelmişler. diye Hacı Abdullah başını sallar. Kabahat bende mi. ilkyaz geldi mi. ağlamış.» diye gülüverirmiş. Gazilik de olmayıversin.» diyen mi ararsın. Hacı Abdullah'ın «Asıl düşmanları» babasını öldürenlerdir. Ben şöyle böyle hatırlıyorum... — Rahmetli. Cenneti âlâ sanırsın.. Boyu benden bir karış yüksekti. bana tabancayı veren ağabeyim ibrahim'de mi. Ermeni keserken anam demiş ki. kaç okka mışmış çıkacağını hüvesi hüvesine söylermiş. «Hay Hoca. Bir sesi vardı. Babam bir sabah. Babam yalvarmış. Hergeleler.. haşa.. kim vurduya gitmesi. Kıyamete kadar tazedir. çürümez. buna i sormuşlar. «Herif sen de bir gâvur kes.. çocuklar akşamları kaplarla sinilerle yemek getiriyorlar. Onlardan biri de. Camiyi mütevelli kısmı boşlar mı?» derlermiş. «Etme Hoca derlermiş. Beydağına. Seferberliğin sonlarına doğru.. Elhamdülillah. yahu bu nasıl âdet. Yüreği işte bu kadar yufka.. Herkesin yüreğini yakan mesele. bakmışlar ki Hoca telâşlanıyor. Rahmetli sonunda başka çare bulamamış. beddua etmiş.severlermiş. Sevaptır. Çiçeklere bir baksa. Bizim sattığımız bağ şimdi bile meşhurdur. Şuna sormuşlar. gün ışırken eline komşulardan bir kılıç alıp Ermeni kesmeye gitmiş. Ezana başladı mı aşağı Malatya'dan dinlerlermiş.. Yarı yolda : «Ben bu haltı edemem. Şimdi gâvur aşısı Mışmış var ya işte onu babam icat etti derler. Arkasını boşlamışlar. Gel gelelim meyve ağaçlarına meraklı. Meyveye meraklı rahmetli. hiç solmaz. «Bunların babasını vuranlar falan falan kişiler. «Boşlamak değil. Eline bir kurt tüfeği almış. I Bütün Malatya ağlamış. Malatya'da uzun arkadaşlığa misal olarak onları parmakla gösterirlermiş. Ali'de mi.» diye şekva etmiş. yalvaran hangisi. Tam üzümlerin sonu almana kadar. Pek aklım ermiyor.. Bir sene Malatya'nın kopukları bizim bahçeye dadanmışlar.

kimi yakalanmış. Tam akşam vakti. karıştı..... Hava buluyor. Vahap zehirden kurtuldu. müjdeyi getirene boynundan iki altın koparıp bahşiş verdi. Kimi kurtulmuş. ibrahim'e bir tokat . Ne demişler : Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlarmış.. O sırada ben sekiz yaşındayım. Hey Allah. Tavadaki eti sekiz arkadaş yemişler.. iki karpuz getirmiş. koşuyoruz.» diye bağırmış. bunlar da narayı vurmuşlar. İstanbulluya belki on defa anlattığı bu hikâyenin bir yerinde mutlaka bu felsefeye girer. yürüyün evlâtlarım. Rahmetlinin acısıyla Karı bey cehennemi göze aldı besbelli. Yarısı dağılmış. silâhla yaparsan belki affolur.» diye hırıl hırıl soluyor. birisi anama müjde getirdi. Üçüncü iyidir. Bizim Malatya'nın bir âdeti var. Vahap'a verilecek diyip savuşmuş. Alaca karanlıkta silâhlar atılmaya başladı. «Yürüyün.. Hâlâ sürünüyor. O zaman da mahpus dolu. içlerinde yalnız Vahap'ı vurmuşlar. Bereket arkadaşlar Sarımsaklı yoğurt yetiştirmişler.. Şehir uşağı kaçar da bir eve girerse mutlaka saklarlar. Yalnız saçları döküldü. Şimdi geçti.. Zengin.» derler. Doktor koşmuş. sonra bağdan bağa geçer gider. Lâkin benim yüreğim hâlâ şüphede. Yarım saat sonra başlamışlar feryada. Biz işin farkında değiliz. Malum ya adam zehirleyen doğru cehenneme gider. Karı bey'e sorarım da «Benim haberim yok» diye yemin eder. Her taraf Allah vermesin. «Yapan bulur. Ölüsü Hükümet dairesinin önünde yatıyormuş. Biri öldü. karnını çırmalayan hangisi. Katillik fena bir zanaat ama. Birisi «Af geldi arkadaşlar. ibrahim on yaşında var. İşin yoksa bekle. göğsünü. Yallah gayya kuyusuna.. Vahap'in kaçıp kaçmadığını sabaha kadar öğrenemedik. Anam bize öğretti. Kapı'nın önünde bir tahta parmaklık varmış. kış da bir.. Hacı Abdullah. İbrahim'le beni önüne kattı. Polis Rıza efendi bizi önledi. Sabahleyin. Heriflerin arasından geçtik.. Bazısı hiç bir şey bulmuyor. Tava'ya ağı koymuşlar. Beklemekten dizlerin kopar. Kan içinde bir ölü.Üç kişi imişler. 700 mevcut varmış. yarı atasözü.. ölüyü kaldırımın üzerine yatırmışlar. Biz «Kürt bastı» diye korktuk. Ben hocalardan işittim.. Silâh sesleri Sivas caddesine doğru gidiyor.. Döşemeleri sökecekler.... Toprak atsan yere düşmez.» diye dizlerini doğuyor. cümle kapısını basmışlar. Anam «Hey Allah. «Bunları Hastaneye kavuşturun» demiş. Hükümet dairesini kalabalık çevirmiş. Avluda gezerlerken parmaklığı duvara bağlayan çivileri gizliden gizliye gevşetmişler... Anladmmı işi. Hali vakti yerinde. Birisine inme indi. Anam deliye dönmüş.. Neden sonra mahallenin büyükleri «Mahpus boşanmış» dediler. yok. Parmaklığı nöbetçi jandarmanın üstüne devirmişler. Üçüncü gün kapıya bir çocuk gelmiş bir tava. yarı kocakarı şikâyetine benzeyen sözleri sarfederdi ve sıra asıl anlatmak istediği yere geldiği için sesini biraz alçaltırdı : — Babamı vuranlardan biri Vahap derler bir adam üç ay sonra mahpusa düştü. gitti. Üstüne koştuk. kocaman ve alnı açık kafasına pek yaraşan bir ağırlıkla. Onbeş günde delikanlı herif ihtiyar oluvermiş. tane tane. biz küçüğüz. hoca «Allahuekber» der demez. Bak bey. Zehirin affı mazereti yokmuş. Mahpusaneye geldikten üç ay sonra bir akşam ezanında yedi arkadaş. Hele zengin adama yaz da bir. kendini yere vuran hangisi. Uçyüze yakın mahpus kaçmış. Bizim Karı bey.

Parmaklarımızı yarasına basıp birer lokma kan emdik. Bak beyim. beni anadan üryan Hükümet meydanına bırakacaklar sanıyorum. Anamız bir kere bağırdı. Yazarız. dört. Rıza efendi kenara çekiliverdi. — Pantolon meselesi diye bir mesele yok. Hey karı milleti. — Hayır ceza bizi öldürdü. Olmuş işin kötüsü olmaz. Sen şu istidayı yazmadın. Gece... Ne kaldı? — Onbeş gün. Nihayet söz bittiği zaman Voltacılar.. Biz ölüye koşarız. O yürekle bir de elleri silâh tutsa. Uzatma. Yutturursak ne âlâ. Yatıyorum... öyle belleme.. — Kolay. — Yaşayacaktım. Başımda saç kalmadı. Yahu biz pantolonlularla alay ederdik. Oniki gün. Kendini avutmağa çalış. Anam eve gelince. — Cezayı öldürdün. Yemekten de kesilmişti. — Aldırma. Her taraftan adı çağrılıyormuş.. Bak beyim karı milleti. İbrahim'le beraber leşe yaklaştık.. — Aldırma. Biz süründük. — Nasıl yok? Senin aklına gittik de pantolon yaptırdık. . — Adam kendini nasıl avutur. Sen Karı bey'i. bu oniki gün oniki seneye değdi.. Ben uyusam da dinlenemiyorum.. Dışarda olsan bu oniki seneyi yaşayacaktın. Burnunu karıştırarak volta vuruyordu. millet ağladı beyim. Dışardan korkuyorum bey. Ne gibi dersen..) İstanbullu hesabı pekâlâ bildiği halde yavaşça sordu : — E Hacı.. Gene koştuk. erkek kısmından yürekli oluyor. — Yazıver... Hitamında «Bırak çocukları!» diye polisin üstüne yürüdüler... Yemek yesem doymuyorum.. Hacı Abdullah'ı son günlerde büyük bir keder sarmıştı. hangisine cevap vereceğini. uyku uykuya benzemez.. nereye koşacağını şaşırmış gibi bunalmış ve usanmış bir hali vardı. Adımlar gittikçe küçülüp azalır. — Fena mı oldu? — Pek fena oldu.. bir müddet çalıştıktan sonra İstanbullu da yanma gitti. (Mahpusanede «Volta» denilen gidip gelmeye yürümek denemez. polis şamarlar. — Üç gün kazanırsak Oniki kalacak. Bir kere şu pantalon meselesi canımı sıkıyor. Bizim mahpusluğumuz yıktı fıkarayı. —Hacı Abdullah pişman pişman başını salladı—: Pantolon..attı.. Korktuk. Dünyada adam bırakmaz öldürürler.. Beraber gidip gelmeye başladılar. Bakalım kaç gün kazanacağız? — Ben üç gün yazacağım. beş adımlık bir mesafede dönüp dolaşmakta olduklarını farkederler. Yemesem acıkmıyorum.. Bu sefer bir tokat da ben yedim. Cigarayı bile canım istemiyor. sakın. Ben ömrümde pantolon giymedim ki.. Karı bey yeniden seslendi. bir danamız vardı onu kurban kesti.

beni sevdiğinden mi yaptı? Ben kanar mıyım? Büyük oğlu serhoş. Bu devirde evlenmek ne oluyor? Dünya bütün karı kesilmiş.. — Yahu deli olacağım. Hey bizim Türk milleti. Bizi Af'tan nasıl istifade ettirmediler? Kabahat Müddeiumumide. Lâkin Müddeiumumi para yedi denilemez...... sen cennetliksin. Artık sen bilirsin... — Başüstüne. — Çok ceza.. su görmüş eşek gibi geri geri gider.. Ayağından yerin dibine zincirle seni bağlayacaklar... Onbeş.. Biz burada bulundukça kimse kendisine uymaz. Düşündükçe utanıyorum. İstida kısmının acıklı yerini kimse okumaz. — Biraz acıklı yaz.» diyeceğiz.. — Sabıka var olmaya. ilerde. Beş sene çok ceza beyim. «işe yaramaz» diye rapor aldık. 1940' ın yarısında dışardaydım. ibrahim dışarda külhanbeyliği yapacak diye Hacı Abdullah içerde yatsın bakalım. Uç buçuk sene oluyordu. Her taraf kan. Şimdi de beni evlendirmeye kalkıyor. — Hani o günler.. Bizden erkeklik geçti. yirmi gün sonra yine eski hale gelirmişsin. Sabıka var ama.1930'de gitsem. idare etmek de var. Kaybolduğun bir gün.... — Almaz mısınız ya. geride serhoşlukla edepsizlik yapıyor. sırayla.» «Hiç ummuyorum evlâdım.. İstidayı nasıl yazacaksın? — Diyeceğim ki.. Kalıyordu 6 sene.. Kömür ocağına gideceksin.— Şimdi de biraz seninle alay etsinler.. — Okumasın. — Ben bilirim. Hem yahu.. Kim alay edecek? — Orası öyle. Ölen herifin babası takip ediyor.. — Böyle söyleme.. 1937'de altı sene yatmış oluyordum. Doktorlara sormuşlar.. Parayla değil.. 1937'de. doktora yalvararak. Artık güven ki güneşe çıkacağım diye... benim hiç ümidim yok. Karı bey'in aklı o kadar erer. gitmişim. — Nasıl idare etsin.. Beş sene evvel çıkacaktık. Oniki senedir yatıp. — Olan oldu. Beni yazdılar da.. gerek hastaneye sorun. — Kim söyledi? . var. «Baba demiş. Bizim Karı bey.. asrî cezaevini bilen de yok. Hey Yarabbi. — Haklısın bey.. — Karı kısmı neden böyle aptal olmuş beyim. Geldi ağladı. Şimdi kızmak faydasız. — O kabahat de Karı bey'in... Bize kıydı.» demiş. Düşman tarafından para yedi. Gene sen öyle yaz. Aftan istifade ettirilmeyip ve asrî cezaevine gitmeyerek. Asıl kabahat. Senin sabıkan varmış. asrî cezaevine gitmemekte. Faydalı bir şey teklif edildi mi. Bakalım bizde erkeklik kaldı mı? — Erkekliğe ne olmuş? — Vallaha.. Uç gün tatil olduğundan tevkif müzekkeresi Bayram sonu yazılmış. «Ben bu cürmü 931 senesinin Cumhuriyet Bayramı akşamı işledim. Karıyı unutmuşum.. O sıralar. .. İyi ama senin eski arkadaşlarından hiç birisi artık şalvar giymiyor. Gerek polise. tarihi de yanlış atılmış..

nasıl yalan söylediklerini görerek. — Trenin adam götürüp adam getirmekten. inanmadınız. . bunlar mı erkek?» diye başını çeviriverir. Dokuma fabrikası açıldı karılar baştan çıktı. Tren geldi. daha zor aldatırsın. mektup gazete taşımaktan. Karı milleti başmı açmış da dışarı dökülmüş. Erkeklerin amirlerinden nasıl korktuklarını. Fabrikalara gelince: Çalışıp para kazanan kan. Zira bizi erkek zanneder. — Doğru bir laf. — İyi ama. Elini sallasan bini bir paraya imiş.» diyorlar. iki ay sonra ben sana söylerim.. su yollarında. bir de fabrikalarda. Fenalık değil.. Bunlar da. karının gönlü kolay olur. Yani daha kolay konuşursun ama. akşamdan sonra delikanlılar mektebe neden seğirtiyorlar. — Öyle lakırdılara kulak asma. Bir çaresini buluruz. Çalışanları konuşuyoruz.. erkeklerin ne mal olduğunu hemen anlar. Fabrikada değil. Karıları baştan çıkardı. Çalışan karı erkekten ürkmez. — inadına mı söylüyorsun bey. «Tuu. Önümüzde daha üçbuçuk ay var. lâkin onları da aldatmak kolaydır. Kabahat trende. Kerhane kızları. Ben sordum. Ben ne yapayım? — Şimdi Af da olmayacak mı? — Henüz bir alâmet yok.... — Almanlar Rusları yenemez dedim. Münevver nasıl para kazanıyor? — O başka... çok vardır. Dışarda namuslu karı kalmamış diyorlar. inanmadınız. Halbuysa çalışan kız. «Fabrika açıldı bize iş kalmadı. Dışarda namuslu karı kalmamış da. Para için de yatmaz. Yalnız farkı şu: Evde oturan kızm.. Evdeki kızlarla konuşmak zordur. Yirminci yıldönümünde de bunlar az çok bir şey vermeyecek mi? — Bakalım. Namuslu olmasa günde 12 saat çalışmaz. Kaldı iki mesele. — O nasıl laf. Tözey. Pahalılık olacak dedim. Görüşürüz. mal nakletmekten başka bir marifeti yoktur. ekin tarlalarında yatı yatıveriyorlarmış.. Parası da az. — Ben de karı bulamayıp kerhaneye mi gideceğim? — Oniki sene yattıktan sonra senin için çıkar çıkmaz kerhaneye gitmek pek ayıp olur. Bir.— Herkes söylüyor. Kerhanede dostu var. Birisi gönlünü edersin. haklarını nasıl arayamadıklarmı.. evde oturan karıdan daha namusludur. — Çalışanların çoğu namusludur. Arkadan bir de tütün fabrikası kurdular.. Ağaçların altında.. O zaman evde de otursa bir.. Körkız.. — Namusluyu konuşmuyoruz. — Kulak asma. Jandarma bölük kumandanı arslan gibi bir zabit. — Şimdi fabrikalar karıların ahlâkını bozmadı mı? — Onbeş gün sonra çıkacaksın. — Alay ediyorsun beyim. Töbe Yarabbi. Malatya ahalisini adam eden işler. Adam bir karıyla konuşur da onu yola getiremez mi? — Namuslu ise getiremez. — Bırak beyim. Adanalı..

sonunda bu sevda yüzünden elini kana bulayarak kendisini de ailesini de perişan etmek. mahpus olacağıma Mebus olurdum... sanki asla itiraz edılmezmiş gibi katî söylüyor. (Aynı siyah mantonun gözü aldatması da olabilir. para cüzdanını. kalın siyah kaşları. Galiba günahtan korktuğu için başmı siyah bir baş örtüsüyle öyle sarıyordu ki. çok küçük olduklarından. Buradaki «Dünya güzeli» sözü. istanbulluya göre hatta pek çirkin bir mahluktu. Allah gibi. (Demek ki kadın çirkin olursa faciada şaşılacak bir taraf kalmayacaktı. bir parmak topuklu. kapkara fakat küçük gözbebekleri vardı. sözlerini.) Evvelâ pek uzun boyluydu. hatta bir konuşma arasında Abdurrahim beyin ağzını aradı. Kızmalarına gelince: isterlerse bana kızsınlar. Bütün mefhumlar gibi çirkinlik ve güzellik de onun için mutlak şeylerdi. (Yahut da topuklarına kadar inen siyah mantosu O'nu olduğundan daha uzun gösteriyordu. Bir kere. daha çirkin bir kıza sevdalanmak. Halk ne kadar kolay aklanıyordu. eski moda kunduralar giymişti. Elleri nerdeyse dizkapaklanna değecekti.) Sonra pek büyük kemikli ve pek zayıfti. pudra kullanmıyor. istanbullu fena halde sükutu hayale uğradı. Kadını gördüğü zaman. Korku yüreğimize işlemiş de hepimiz kızmayı unutmuşuz. — Hatır için laf söyleseydim. lâkin inandırıcı bir neticeye varamadı. eline su bile dökemezmiş. mülkiyeti altında tutuyordu. Kolları da gayet uzundu. Kızsınlar da. herkes kadının dünya güzeli olduğunda ittifak ediyordu. tek atkılı. oğlan çocuğunu kızı hiç adamdan saymadığı meydandaydı canlı değilmiş de. pek çirkin. boya. bir köy bağışlıyor gibi. siyahlı beyazlı rugandan. Lüzumlu şeylerini mendilini. halkın ruhunda fazlasiyle mevcut olan tabiî ve basit roman ihtiyacından doğmuştu. Kelimelerinde taklite benzeyen kurt lehçesi vardı. Çanta taşımıyor. yüksekten konuşuyordu. (Gözbebekleri çok siyah.) Sapsarı yüzünde bu yüz de iki karış kadar uzundu. çok yuvarlak. uzun burunlu. karşısındakine. Bizim millete en evvel kızmayı öğreteceğiz. Ayaklarına. Gayet ağır. Telgrafçı Abdurrahim beyin karısını istanbullu pek başka türlü hayal etmişti. Dünya güzeli bir kadini şurada boynu bükük bırakıp. yoksa kendisine hiç ehemmiyet verilmeye verilmeye o da artık öteki insanları saymaz mı olmuştu? İstanbullu bunu çok düşündü. Kocasının yüzüne asla bakmıyor. bu mantolu korkunç kadının neden korkunç? kel olmasından insan şüpheleniyordu. evin kocaman anahtarını ceplerinde gezdirdiği belliydi.) Abdurrahim beyin karısı. Dünya güzelinin aksülamelidir. yalnız kalın kaşlarına belli belirsiz rastık çekiyordu.— Böyle diyorsun da arkadaşlar sana kızıyor. Evinde kimseye ehemmiyet vermediği için mi böyle müstebitti. Bütün bu hengâmeye iki tane iri altın diş. lütfen ve merhameten hitap ediyor ve iki. yuvarlak. bir kalın nişan halkası ve dimdik duran inatçı ve hayin bir baş ilâve edince «Dünya güzeli»nin nasıl bir mahluk olduğu anlaşılır. Üstünde münakaşa edilmez şeyler. üç kelimeyle. tane tane. bilâ istisna. gözlerinin akı insanı şaşırtacak kadar fazlalaşıyordu.) Sol yanağı alt alta üç tane Halep çıbanı iziyle pürtük pürtük olmuştu. Kız. (Buradaki. . bir malmış gibi mutlak surette.

ya pek ehemmiyetsiz. Bu kadın evinde mutlaka ekmekleri kilitler. kadının pot kıracağından ve bu suretle haysiyetini zedeleyeceğinden çekiniyormuş gibi içi sıkılarak yere bakıyor. insana yaşamaması lâzım imiş gibi acayip ve merhametsiz bir şeyler hissettiriyordu. Cezanın azaltılması için mektuplar ve resimler Mahkemeye teslim edilecek. Abdurrahim bey. Kadın gittikten sonra Abdurrahim beyle istanbullu. bunu lütfen kabul etmesini rica etmişti. daha şimdiden tıpa tıp anasına benziyordu. bir genç kadın bulunamazdı. bu hissi ilk anda ortaya koyan bir aile daha olamaz. bazen kürtçe görüşüyorlardı. yüzünde en küçük bir hareket olmaksızın. Babası odada olmasa. Hep aynı sesle. Deminden beri bazen türkçe. istanbullunun orada olmasına ehemmiyet bile vermemişti. Anasına benzediği için de.. geniş ve akıllı alnına düşüyor. sanki o'nu mutlaka yalancı çıkarmaya evvelden karar vermiş gibi hiç sinirlenmiyordu.. bazısı küçük puslalar. En sonunda elini masaya vurarak son sözü söylemesini. bu mahvedici ve asla bir neticeye bağlanmaz gibi devam eden münakaşayı bir tek kelimeyle makul bir yola sokacağını istanbullu her an bekledi. Kendisi şimdilik memlekete gitmek taraftarı değil. Üzerinde hakarete uğramış. çocukları kızgın maşayla döğerdi. erkek erkeğe meseleyi bir daha müzakereye giriştiler. babası konuşursa iftiharla başını kaldırıyordu. yahut da bu odadaki insanları zerre kadar alâkadar etmez bir mevzudaymış gibi konuşuyordu. Bayan Abdurrahim. beşyüz mektup var. buraya bizzat misafir gelmiş bir «şehzade» yi hatırlatıyordu. sözü söz bir ablaya benziyordu ki evlenmek için o'nu hiç bir yere görücü göndermek caiz değildi. kelimelerin hiç bir yerinde alçalıp yükselmeden. Evlendikleri halde. Bazısı tabiî uzun. Bu mahkeme işi hele neticelen sin.. Bayram tebrikleri. Avukatın kanaatma göre mektupları ve resimleri Mahkemeye mutlaka ibraz etmek lazımmış. kendisi de konuşmada hazır bulunursa belki yardımı dokunacağını. ellerini oğuşturarak karısının tabiî bu sıralarda pek sinirli olduğunu. çok bilmiş ve kederli gözlerini gölgeliyordu. Çünkü dünya üzerinde bu görümceyi gönül rızasıyla kabul edecek kadar cesur bir genç kız. Yoksa en ağır cezayı verirlermiş. Henüz dört yaşında olan kız çocuğu. Siyah kıvırcık saçları. Başka çare yok. Ne dersiniz mahkemeye bir faydası olur mu? — Kız tarafı ne söylüyor? .Lâkin oğlan henüz yedi yaşında olması na rağmen büyük bir şahsiyet sahibi idi... Anası konuşurken. Kadın. Son derece güzeldi. birbirlerine ölünceye kadar zıt yaşayan ve bir arada görüldükçe birbirlerinin şahsiyetini gülünç edecek kadar ezip bozan çiftler çoktur. — Kızın el yazısiyle mektuplar var mı? — Olmaz mı? Dörtyüz. çirkin mürebbiyesiyle beraber. kadınlık gururu yaralanmış bir hal de yoktu.Bu iki insan karı kocadan başka her şeye benziyorlardı.. Lâkin kocasının tahmini hilâfına. Fakat bunlar kadar.

Aklına fena bir ihtimal gelmişti. babasını yahut eniştesini mahkemeye getirsinler diye.. Kız da başkasiyle evlenmeye kalkarsa vurduracağım.. . yani güzel bir tesadüf bize yardım etmiş.. — Aramaya lüzum yok. Bizim taraflarda ayıptır... her mektup yazan kızı sokak ortasında vurmak müsaadesi vermiyor sanırım. Birdenbire sustu. kanun bize. Kızı hâlâ seviyor musunuz? — Ne demek? Elbette seviyorum. Kendi sandığında.. Olmadı. bizimkine üçbin lira başlık verdim. Çünkü böyle bir iş mertliğe sığmaz. — Okuma bilmez mi? — Bilir. — Siz ne fikirdesiniz? — Bilmem ki.. — Anlayamıyorum... Karşısında asabiyetle yüzünü kırıştırarak ve erkek görünüşüne rağmen şu anda bir küçük çocuk kadar aciz ve yardıma muhtaç olduğundan şüphe etmediği adamı ürkütmemek için kelimeleri arayarak. «Hanım intikam almak istiyor.. — Efendim? — Sandığında dururlar.. Kızı. O sebeple her birinin başlığı iki. büyük yerin kızıdır.. namussuz bir herif. diye değil. Bir de. elbet avukat bizden daha iyi bilir ama. — Anlayamadım beyim. Avukatları var.» dememek için öksürdü: — Hanımefendi. — Kadın kısmı kocasının emri olmadıkça kendi başına bir iş yapamaz. — Hayır evde.. tabiî. — Neyi anlayamıyorsunuz? Bizim hanım. — İsabet ki dedi. yaptırmak istemezsiniz diye. bunu kendiliğinden söylememiştir. Bizde asilzade kızları nefisli olur. — Evde mi? Hanımefendi nereye sakladığınızı bilmiyor mu? Ararsa bulamaz mı? — Neyi arayacak? Mektupları mı? — Evet.. — Size niçin danışıyor öyleyse?... Yaptıramazsınız.— iftira ediyorlar diyor. Bu bir. Tabiî. Bana ceza verirlerse.Durunuz sözümü bitireyim. amcamın kızı olduğu halde. — Öyleyse mektupları mahkemeye vermemek lâzım. üç bin liradır. Mektuplar yanınızda elbette?. — Hanım neden böyle söylüyor? istanbullu. Ben. Çok ceza verirler mi dersiniz? — Cezayı bırakın. O kadar ısrar ettim.. Kız tarafı mahkemeye hiç gelmiyor ki.. «başkasiyle evlense vurduracağım» sözüne inanmıyorum. — Öyleyse..

. — Pekâlâ. mesleğinin ehemmiyetini meydana çıkaran bu vaka karşısında emniyetle gülerek bir cigara yaktı. Sonra bir genç kızın namusunu daha fazla payımal etmek yaraşmaz. Ailesine karşı. Bizim kanlar istanbul karılarına benzemez beyim. Birkaç gün sonra Abdurrahim beyin oğlu kırmızı atlastan eski bir bohçaya sarılmış. namusu.. —Resimleri de getirteyim mi? — Resimleri de getirtiniz. — Aklım ermiyor. Mahkeme için istiyormuş gibi davranınız. mektupları mahkemeye vermemeli. . Lâkin vermeyeceğinizi söylemek doğru değil. — Tevekkeli. İki sene yatarsınız. başüstüne. — Mektuplaştık ama. istemezse ayıp.Bir iş oldu mu. İnsanların şerefi. Topu topu altı buçuk sene. İstanbullu. Bence bundan başka çare yok. Hanımefendiyi nasıl görücü yolladınız? Kendi üzerine ortak getirmek üzere kız istemeye nasıl gitti? — Ben yollamadım ki kendisi gitmiş. O sebepten el kızıyle mektuplaşmışsmız. böyle meselelerde kendilerine güvenmek olmaz. İstanbullunun odasındaki masanın üzerine kirli bir şeymiş gibi nefretle bıraktı.. Komşular aklını çelerler. Zaten anasının üç tane kuması vardı.. Mektupları vermemeliyiz. Kızcağız adam gönderdi. büyücek bir paketi getirdi. Abdurrahim bey başındaki arap kefiyesini babayiğit bir hareketle düzelterek odadan çıktı. Yaşayan her şey bir romandı. kocasının sevdiğini gidip isteyecek. Mektuplar ve resimler emniyet altında bulunmalı. Sizin erkekliğinize güvendi.. haysiyeti. Yalvarıyor. işiniz iş. alışıktır. Daha gençsiniz. Mektupları mahkemeye ibraz etmek her halde O'nu sizi beklemeye zorlamak için tutulacak biricik yol değildir. — Ben cezadan korkmuyorum... — Mektupları vermesek bize ne kadar ceza keserler? — Bilmem.. Asrî cezaevine gidersiniz. Hayat doğrudan doğruya bir romandan ibaretti. Sizi her zaman mert bir insan gibi düşünür. Şimdi ne yapacağız? — Mademki hanım yenge sizin sözünüzden çıkmaz. memlekete karşı O'nu korumaya mecbursunuz.. karı.— Öyleyse.. şimdi ne yapalım? — İlk iş. Kadınlar ne kadar metin olurlarsa olsunlar. mektupları buraya getirteceğiz. En fazla 12 sene sanırım. «tek kelimeyle» mukadderatı bazen nasıl tehlikeye düşüyor. Avukat belki ısrar eder. — Daha iyi ya.. Benim daha şimdiden yattığım ceza. — Lüzum yok ama. Bilakis siz O'nu rezaletten kurtarırsamz hakkınızda başka türlü düşünecektir. Erkek canlısı demesinler diye.. Kız beni beklemez de birisine varır diye düşünüyorum. hiç tanımadıkları adamların elinde kalıyordu.

belli bir şey.. O kadar temizdi ki üzerinde aynı zamanda yemek yenen ceviz masanın ne kadar kirli olduğunu birdenbire meydana çıkarıvermişti. evde «eşek gibi» ağlayan karıya selâm bile götürmeden. Kimseyle dertleşmemeye nasıl katlandı. sinirli parmaklariyle (parmakları beyaz.Babaoğul kürtçe konuştular. Yüreği. kalın demirli. Hem kendilerine ederler.. birçok da ağladığını anladı. İçinde çıplak ve körpe bir kadın vücudu varmış gibi tuhaf şehevî bir şeyler hissediyor. bir genç kızın şüphesiz kolayca sevecek ve aldanacak kadar budala bir kızın meçhul ömrüne ait en mühim parçalar vardı. şaşkın. tabiî. yaralı serçelere eza etmesini seven şımarık bir çocuk gibi bu iki kadına senelerce eziyet etmişti. asıl söyleyeceğini. Buradan. — Resimleri de göndermişler mi? — Göndermişlerdir. belki de eti. beton odada kırmızı çıkınla yalnız kaldı. Hele buyrun. Kadın bu mektupları kim bilir nasıl okudu. aklı. Bazı insanların abahatsızlıklarına rağmen yaşamamaları.) insana mutlaka piyanoyu hatırlatıyordu. dar pencereleri bir adam boyu yüksek. Bu kadar iradeli bir kadın adamı kolayca öldürebilirdi de.. İstanbullu. korkmuş bir şeyler vardı. hem de başkalarına. — İşte bunlar. . — Ne münasebet.. unutmuştu. küçük bir asker gibi katî adımlarla çıkıp gitti. Hele kaltak. Kendini topladı: Açarız. Bu hissi veren utangaç bakışlarıydı. insan gibi ağlamayı da beceremez. Abdurrahim bey. pokerde kazanmış kâğıtlarını muzafferane açan lakayt br oyuncu ustalığıyle zarflan kırmızı atlasın buruşuk uçlarına doğru yaydı. İstanbullu bildiği birkaç kelimeden annenin hasta olduğunu..) Farkına varmadan uzanıp bohçanın yumşaklığma değen elini hızla çekti.. saklambaç oynamak için gizlenmiş bir çocuğa benziyordu. daykem (= Annem)» diyor anasından bahsederken. Pır dığriye (=Çok ağlıyor).» Abdurrahim bey içeri girdi. Bunların böylece o siyahlı kadının sandığında senelerden beri durması şaşılacak bir haldi.. uzun ve pek muntazamdı. rahatsız oluyordu. sadakor ceketi. evini. Düğümleri çözdü. «İyi ama bu kalabalıkta en suçsuz olan zavallı o değil mi?» Bu insafsız düşünce. (Düşüncesinin burasında İstanbullu ürperdi. Evvelâ bir küçük bayram tebriki zarfı düştü. erkeğini ve çocuklarını asla müdafaa etmesini bilmeyişinden geliyordu galiba.. Çocuk birazı arapçaya birazı acemceye benzeyen kelimelerle sık sık «Ker (= Eşek).. Arap kefiyesi ve dikkatle tıraş olmuş yüzünde katran sürülmüş gibi parlayan simsiyah bıyıklariyle bu kıyafetin arkasına. Abdurrahim bey. Farkında olmadan Abdurrahim'in karısına kin tutmuştu. Abdurrahim bey. Şurada. Ağı nerdeyse yere sürünecek siyah parlak çuhadan Adıyaman şalvarı.» Kendi kendisine hayret etti. yaşamalarından daha faydalı. Babası. Arkasından telâşla koştu. «O kan. istanbullu âdeta ürkmüştü. Çatık kaşlarına rağmen gözlerinde kederli. kadına kızıyordu... — Açmadınız mı? diye sordu.

. kedinin fare tutması. Resimleri alıyorum.. Yüreğinin en gizli sözünü söylüyor. Rahatlamak için derin derin soludu: — Resimler sizde kalsın dedi... Bakın ben ne düşündüm. çirkinleşmesine.. Tombul bir anaya benzediği halde. maddî varlığının bütün havası görülür. kötülükleri sevgilisinden istiyordu. istanbullu. Ablak suratlı. Atın insan ve yük taşıması. Üçü de küçük amatör fotoğrafçıları tarafından çekilmiş şeyler... bazı kadınların da hep hayin erkeklere düşmesi acayip bir tesadüftü. Hay hay. siyah manto giymesine hiç bir lüzum yoktu. ötekine benzeyecekti... Gazeteye verilecek bir şey. Denebilir ki herkes kendisinde mevcut olmayan iyilikleri değil. .. büyük memeli. kucağında bir küçük be bek tutuyordu...» diyorlar. yan gözle Abdurrahim beye baktı. dişlerinin arasından konuşur gibi hazin tikiyle suratını buruşturuyordu. demek. Hani ne kadar net olurlarsa olsunlar. ruhu titriyordu. istanbullu sordu: — Kaç yaşında? — Yirmi iki.. içindeki insanların yüzü değil. kırılacak bir şey gibi dikkatle ucundan tutup İstanbullunun önüne sürdü: — İşte Kadriye'm bu. Göğsüne üç tane iğne takmıştı. Sekiz senede kızcağız ancak üç tane resim yollamıştı. ilk seneler ben mutlaka kendimi öldürürdüm. İstanbullu sezdirmeden. Güzel mi? — Güzel. bu mektuplar da gelmeseydi. «Aman mektupları mahkemeye vermesin..... bir tanesini.. Allah bağışlasın. aynı havayı teneffüs etmekten usanmıştı. Lâkin helâl olsun.Arayıp buldu. Ben bu resme. Bu mektupları dikkatle okuyun. duruşundan belli oluyordu. — Kime? Fotoğrafçıdan mı aldınız? — Hayır.. Sır saklamasını bildiğime eminsiniz ya.. bu küçük ve saf resimde bile bir hayinlik sezdi. Evlenmesi gecikmiş bütün tombul kızlardaki dünyadan bıkmış lapacılık. Bu bizim işimiz roman olacak bir şey. Kadriye de bu adamın evine girse. Bunun için zayıflamasına. İkinci resimde. gözlerini güneş kamaştırmıştı. — Anlıyorum. Tam elli liram gitti. Bir bu resmine elli lira verdim. Bu resimler de olmasaydı. Kerem gibi. Bazı erkeklerin hep hayin kadmlara düşmesi.. yirmi üç. Abdurrahim bey.. Güley evlerinden çaldı. — Estağfurullah. bu müdafaasız adamla aynı odada. resimleri seyrediyor. kaim bir kızdı. O ciheti de düşüneceğim. Tehlikeden habersiz.. Saçlarını rüzgâr karıştırmış.. Ne kadar güzel. istanbullu. bazı erkek ve kadınların hayatlarının sonuna kadar aynı vazifeyi görmeleri de mukadderdi. — Amin.. Leylâ Mecnun gibi. Müsaade ederseniz ben mektupları gözden geçireyim. kuşun uçması ne kadar tabiî ise. — Gene haber yollamışlar. Resim dizlerine kadar olduğu için bacakları farkedilmiyordu.. Ben şüpheleniyorum.

Ellerinizden sıkarım. bu dayanılmaz yenilme hissine. seviniyordu.) istanbullu yalnız kalır kalmaz.. konuşur gibi. dur diye bağırdığım halde. gazeteciliğe musahhih olarak başlamıştı. deminden beri hissettiği canlılık hülyasını kuvvetlendirmişti. Bayramınız kutlu olsun. ümitsizliğe kapılıyordu. Bir halk gazetesinde dört sene tahrir müdürlüğü yapmış. Rüzgâr küçük tebrik zarfını kımıldatmcaya kadar kâğıtlara elini sürmedi. fakat dikkat edilince sahtekârlık anlaşıldığından sahibini gözden düşürüyordu. virgül. istanbulluya «Bütün bir romanı» birden hülâsa etmiş gibi artık deminki meraktan eser kalmamıştı. Hava son derece sıcaktı. Bana fazla ceza verdirmek için. Deli dedim ne dedim Rahim sana ne dedim. Hem de erkek gibi akıllıdır. büyük bir yorgunluk hissetti. işe yararsa mahkemeye vereceğim..» Yazı iyi okunuyordu. Resimleri cüzdanına koydu. büyükten Af. Rüzgâr yangın kokuyordu. Namusu paymal olacak imiş. işte bu . Kerhaneye düşse nikahlayacağım.— Neden? — Siz Güley denilen karının bana sadık göründüğüne aldanmayın. Kuştüyünden kalem olsa yazılmaz benim derdim. Birisi bunları hemen alıp götürecek de. bunlardan birisinin mektuplarını hayırına da olsa okuduğu için daha doğrusu aptal gibi merak ettiğinden kendi kendisini ayıplıyordu. Bana fazla ceza verirlerse kızın ümidi kesilmez mi? Ah asıl O'nu öldürmeliydim.. ne yazarsa yazsın kabul edileceğine emin olduğu için. Muharebede bile adam öldürülemeyecek kadar sıcak. kendisini ne kadar avutmaya çalışsa. tığ'la delip bu deliklere çikolatalardan aldığı kalay kâğıtlardan tıkamıştı. muayyen zamanlarda. Dikkatli okuyun.. mektup göndermiş olmaktaydı. «s»leri kitap harfiyle yazıyordu.. Taassupla ortamektebe gönderilmeyen kızların hemen hemen ekserisi gibi yazıyı sadece komşu delikanlılara aşk mektubu yollamak için unutmayan bir hal Kadriye'de de vardı. Kız yiğittir. Belli ki maksat kelimelerde ve cümlelerde değil. İstanbullu bir büyük tas su içti. Kahpe herif. Rica ederim. «g»lerin kuyrukları sert çizgilerle üç köşe çekilmişti.. İlk bakışta tespih. Kaçtı. Büyük bir ümitsizlik içindeydi. Kızın eniştesi araya girmiş olabilir. konuşmadan daha rahat yazıyordu. Okuduğu bayram tebriki. kendisini meraktan öldürecekmiş gibi bir şeyler duyarak kalkıp kapıyı örttü. en acemisini bile kolay okuyordu.. Umurumda değil. Bütün ilkmektepte el yazısmda «r»leri. Halbuysa Kadriye. Rüzgâr. Küçükten kusur. sedef yahut gümüş kakma gibi duruyor. Küçük zarfı açtı: «Sevgili deli'm. Bu çocukları iyi tanıyor. Ancak kızı bir başkasına vermeye kalkarlarsa vuracağına yemin ederken içi ferahlıyor. sual işareti kullanmıyor. Her çeşit yazıyı. «a»lan. Bu mevzuda dışarda. (Bu tespihin şirin yuvarlaklarını daha güzel olsun diye. Nokta. elimdeki tabancayı görerek kaçmadı. Kuka tespihini masa'dan aldı..

Babamın sözü para etmezki. Annem de diyorki karısı bile olsa yinede vermem. Hanımın olmasa. Sana güvenip de bir iş yapamam. Demişsin. Çok fenadır. ben anneme babama derim ki ben Rahim'i istiyorum. Annem bana diyorki: Rahim'e ben kızımı neden vermiyeyim? Ondan iyisinemi vereceğim. sen benim tabiatımı daha iyice bilmiyorsun. takıldığı kelimelerden bahisler ayırarak gözden geçirmeye başladı: «Babamın yanma adam göndereyim demişsin. Sabrın sonu selâmettir. Benimle döğüşür. Sen de üç gün sonra gelirsin. Birden bana seslendi. Benim elimden ne gelir. Zerre kadar sana benzemiyor. Rahim. «Dünkü mektubunda niçin Elaziz'e gideceğimi sormuşsun. (Not: Ben sana küstüm. Nüfusunun iazla olmasına meydan verme. Mademki sen evlisin. Neden resmi geri göndermedin. Beni de o sebeple götürüyor. Ben de hiç bir şey demedim. Benim vicdanım kabul etmezki ben senin yanında olayım da o da.. Ben de evli olurum da her şeyi serbesçe konuşuruz. Çocuğun çoğu fenadır. Gelen bir şey olsa sana hiç bir şey çektirmezdim. Gelirsem ozaman neler yapmaz. 1kimizde ölene . Daha şimdiden elbet her şeyi gıyabımda söylüyordur. Onun için kuma üstüne gelemem... Daha yaşı küçüktür. Şimdi dersin ki ben hanımı memlekete gönderirim. İki senedir senin elinden çektiğimi bir ben bilirim birde Allah bilir.. yalan «Hayırdır inşallah» dedim. Ben bura da kalırda annem giderse ben Güley'in evine gelir seni görürüm. Dün saat sekizde evinin önünden geçtim. Yalan. Çünkü dedi kodu yapar. hemde amcası kızıdır. Hanımın dursa buda benim hoşuma gitmez. dedi. Küfrederek ağlıyordu. Karı ağhyormuş. Ben gelinceye kadar bekle. Rahim bey Elaziz'e biz senin elinden kaçıyoruz. tarkına varmış. îş annededir. Biray sonra tekrar gidecek. Beni rahatsız eder. Olmaz mı? Gün doğmadan neler doğar. Babam Elaziz'e «Kirve» olacak. Gelsemde ne anlarım. Annem gitmezse ben Elaziz'e gider sana adresimi yollarım. çocuklarının babasından uzakta boynu eğri kalsın. Onun için sen kendini yorup kredini kırma.kolaylıkla mektupları tarih sırasına koymaya. Benim canım yokmu? Günü kesilmiş mahkûm gibi evde oturuyorum. Kızını gördüm. Evlenmeye gidiyorum. Geçen gün seni dişçide gördümdü ya. Sakın seni hanımından kıskanıyorum diye aklına kötü bir şey gelmesin ben kıskanmayı hiç sevmem. Nasıl seni metres vereyim. Ben bir fenalık gördüm. Nüius çok oluyor. Ben geleyim de Haydar'ıma bir güzel düğün yaparız. Sen onlardan aşağı adam değilsin. diyor. Kadriye hele kalk. Kusura bakma sen çok gevezesin. sen hemen gitmiş hanımına söylemişsin. Güley anam ağzını aramış da. Babam buraya dönecek. baştan sonuna kadar bir kelime atlamadan okumaya lüzum görmeden. derisi giyilmez. Tatlı dilinden başka nesi vardır. İdareyi düşünmeyen insan neye yarar. Sünnet düğününe. Sekiz sene daha bekle. Sekiz senedir ne kötülüğünü gördük. Yoksa hem karısı. Rahim sen sakın oğlunu sünnet yapma. Bu mektubum son olsun. Geçen gün seni rüyasında görmüş ki sen bizim evde yatıyormuşsun.. İnsanın eti yenmez. Sen Rahimle sarılmış yatıyormuşsun öyle gücüme gitti ki çok şükür rüya imiş. Sen bana idareyi mi düşünüyorsun.)» «Derdini hep bana yazmışsınız. Sekiz sene beklemişsin.

hamam yapılırsa. Bir de ayaklarını öpeyim. Gene benimle uğraşıyorlar.» dedim. mebus hamamına Rahim'le beraber gidecekmiş. Mehmet demlen O pis oğlanla Güley karıya yolluyorsun. Kusuruma bakma. Boynu el içinde bükük kalır. Bunlar için ben su olup aktım. «Rahim» dedi. «Dünyada bir muradım var. o zaman hediye alsan alırsın. Kadmerkek beraber gidecekmiş. benim yaşım da büyük değil. Kardeşlerim ben yaptım. Birde baktımki saat birde kapı çalmıyor. Benim her şeyim var. Benim ümidim bundadır. Müsade et de kara gözlerini doya doya öpeyim. Beni Paşa'ya verseler ben gene varmam. sana kaçardım. Dui bakalım Allah ne gösterecek.» «Sevgilim. Babama acıyorum. Allah bizi severse bu işi böyle yapsm. Haydarla beraber bir resim çektirde bana yolla. Ben de «Benim beyim kim?» dedim. Sonra kalktım. Benim yerime Haydar'm gözlerini öp. ne derlerse aldırmaz. Dedimki. O zaman Vallaha pantolonumu satıp kurban alırım. Bak. Sebebi ise. Benim ahım sana kalmaz. bilmiş ol kocakarı. Sende bekle beraber gidersin. Bu mektupları ne zorlukla yazıyorum. Sana bu mektubumda (gül) diye bir şey anlatacağım. Öyle sana küstüm ki ölünceye kadar sana mektup yazmıyacaktım.» Bereket annem inanmadı. İki saat kapıda bekledi. Hiç ses çıkarmadım. Dün gece annem dayım gülere yatmağa gitti. Meğer anammış.. açtım.kadar böylemi kalırız? Gözümüz Haydar için bari bir düğün görsün. bu mektubumu kimseye gösterme. Ben seni sevdiğimi Güley . Güley karıya bile gösterme. Şu Kadriye Rahim'e varıp sonra perişan olup evimize dönmeli. Ben Güley'e bu mektubu başka bir iş için yazdığımı söyledim. İkimizde kurtuluruz. Nerdesin? Ömrüm tükendi. Götürmeselerdi yalnız gelirdim. Fuat diyorki «Mebus'un biri yeni bir hamam yaptırmış. Çok üzüldüm. daha senin yaşım pek büyük değil. Ne vakit yanma temelli gelsem. birisine okutursa. İnşallah ya kında hanımın ölür. Öteki oğlan kardeşim Hızır diyorki. Haydar bana kalmalı. Diyor ki «Birden Rahim aklıma düştü. Kızdım «Senden aşağı bir adammı? Elbet beraber girerim. Her iki gözlerinden öperim. Ben Haydar'ı çok seviyorum. ölümü göresin ki bu mektubumu hemen yak. Bana bir şey gönderme.» dedi. halime acırsın. Anne aklı işte. Rahim bey.» «Sevgilim. ateş olup yandım. Desin bakalım. senin yüzünden ben yalancı oldum. ömrün tükensin. Yalnız senden bir ricam var. Ben küçüğüm ama senden akıllıyım. . efendim mektubunu aldım. Ona göre hareket edelim. Dünya kadar seviyorum.. cuma gününden beri seni hiç görmedim. Beni Paşalar istese gene varmayacağım. «beni evime götürün. Sen benden ne kadar büyük de olsan akim benden azdır. Sözlerim hep şakadır. Lâkin iki inat bir maraftır. siz yapmayın.» diyor. Rahim bey. Ya Mehmet çarşıda okursa.. Yüreğim kuş gibi vuruyor. însan sevgilisine gönderdiği mekfubu başkasına verir mi? Sen demek ki herkese açık olarak bizi söylüyorsun.» dedim. Hanımınla beraber kızında ölmeli. Bir kuş olsan da bizim eve baksan. Yerine gelse kurban keseceğim. Babam sağ olmasaydı. Bu derdi onların namusu için çekiyorum. Annesine demiş ki «Kızın.. demeli.

Ben acıyorum. Bende senin yanma geleceğim. Gelirsem.. Ben ne diyordum: Yani Rahim bey. Sen elinden geleni yap. Canım.. Ben seni sevmesem mektubunu bir vakit kabul etmem. «Kurtulursunuz işte. Ben de giderim. Ben yalnız seni düşünüyorum... Şimdi. Ben benimle küsülü olduklarını hiç sevmem. Annem Banazi'ye gidecek. Ne kadar çok çocuğun var. Babanın sana yaptıkları gözüne. «Rahim'e gidersen. Annem işitmiş bana bağırdı. Hele o kızınızın hali nedir. Benim kadar derdin olsa bilmem ki ne yapacaksın. Söz birdir. Hastalığım zarürrie imiş. Bir de pazarlığım var. Ben de «İyi ettim de söyledim. İnsanoğlu çiy süt emmiştir.. Gecenin saat dokuzunda gelirim. Rahim öteki damatlarından aşağımı?» dedim. İki tane çocuk. Bu yazı sana lâyık değildir benim sevgilim. Bana annem yalvardı. sende beni dinlemezde öyle yaparsan gücenirim. Senin canın sağolsun. Sana karşı kusurum varsa aitet. Dün bana dediki «Kızım. «Şu Kadriye ölse de sülâlemiz kurtulsa. olmazmı? Seni neden bukadar çok seviyorum? Elbet gönül gönüle karşıdır. Deli arlanmaz.» dedi. «Aman kızım.. Benim sevgili oğlum Haydar'm gözlerini benim yerime öp. Sah günü.» dedi. mal gözümde yok. Gülmeliyim.. Seni görmezsem aklım başımdan gidiyor.» diyorum.» dedi. haiit geçti. ne baba var.. Ne anna var. sen çocuklarına bakmıyorsun. Para... Ben senin gözüne domuz gibi görünecekmisim. Hem de hasta halimde senin çocuklarını düşünüyorum. Ben mahpus gibiyim. Sen de mutlak beni okadar çok seviyorsun.» dedi. dizine dursun. Bir yere bırakmıyorlar. Her iki ellerini hörmetle sıkarım. elbisesi pis. iyi yazamadım. Dünyada ne olur ne olmaz. Bak sağolsun. Ama senin hatırın için aldırış bile etmiyorum. ne ayıp şey?. sahibi arlanır. öpersen gelmem.» dedim. Yazıktır. Bu muskayı boynuna tak ki paramız boşa gitmesin. Babam da annemden şikâyetçi.» «Dünkü mektubunu aldım. «Gönlün varsa git kızım. Kusura bakma acele yazdım. Yazdıklarını bütün kabul ediyorum. o saat sıkılır. dört gündür annem benimle konuşmuyor. temizliği çocuklarından belli olur. Bir muska için tamam kırk lira verdi. ne olmuş. benim babam. Herkesle konuşmalıyım. Ben de öfkelendim. Geçen gün kardeşim olacak Hızır. bu sıkıntı sırasında bir şey istersek bize iki şey getirir. Seni kırk dakika görsem elverir. Onlara bakmak lâzım. Sakın hanımını memlekete gönderme.. «Beni Rahim'e verin başınızdan giderim. Gelirsem beni hiç öpmiyeceksin. On tane Hızır Rahim'e kurban olsun» dedim. Halimden anladı. Birde mektup getirip götürüyor tabiî. benim kızım değilsin. Yüzü pis. . Çünkü ben öpüşmekten hastalanıyorum. Ama iyi baktık. sen de benimsin. Kız daireye geliyorda sen O'na nasıl kızım diyorsun. Sen hiç olmazsa serbestsin. Şimdi bunları bırakalım. Bu muska ile sen benden vaz geçermişsin. Her bir hanımın pisliği. Ben seninim. Annenin elinden nereye gideyim de kurtuJayjm.» dedim. Canım sana fedadır.kanya bile ağzımla söylemedim. Anası beceremezse günahı boynuna. Sen ne emredersen ben öyle yaparım.» Ben de dedimki «Paraya yazık değilmi?» dedim. Dediklerinin biri umurumda değil. Beni nalla çivi arasına koysan gene seninim. Ben babamı çok severim. «Rahim'in yanında olsam da isterse dağ başında olsam. Nöbetin ne zamansa bana bildir. Arkana bakmazsın.. Kendine iyi bak. Böyle şeyleri iki kişi bilecek.

Sebebi. Ona yazıksa bana da yazıktır. iki saat ağlaştık. Ben senden başkasını koynuma almam. Ben bu yaşıma geldim. Ben senin yerinde olsam. Sakın benim için «Bugün beni sever. Ömrümü harap ettin. Maşayı üzerinde iki parça ettim. Ellerini öperim bay Rahim. Ben nasıl bir sürü adamla başa çıkıyorum.» diyorsun. Neden evini benim yüzümden dağıtacaksın. Yazmak olmuyor. Çocuklar bana annelerinden daha düşkündürler.» deme. koynuma alır yatarmışım. Bu bir güzel bahane oldu. Mektubunu okuyunca canımın hırsını küçük kardeşim Mitat'tan aldım. Üstüme gül atmazlar ki dikeni batmasın diye. Sana Kadriye kurban olsun. Senin gibi erkek bin senede meydana gelmez. Vücudun iskelet gibi olmuş. Sen de benim büyüğümsün. Ama seni o halde gördüm ki çok acıdım. Öyle anlıyorum ki sen kendini saydırmamışsın. însan kendisini bu kadar harap edermi? Yazık değilmi? Ben O geceden beri seni çok merak ediyorum. Beni hiç bir zaman yalnız bırakmazlar. beni dinle. Sabahtan bir güzel dayak attım. Bak bizim on para borcumuz yokfur. Tabiî burada bir evin olmalı. tikrimi söylerim. «Ölsem de kurtulsam» diyorsun. Mektubuma bu kadarla nihayet verir. demişler. Elinden geldiği kadar iazla çalış. Paranın kıymetini bil ki babam gibi okrsin. Sen de «Ben senin için böyle zayıfladım. Aklım başımda değil. Kemiklerin nerdeyse bir bir sayılacak. Bugünkü mektubunuzu aldım. Ben başkasını bir gün olur. Ben senin çocuklarını bayanını kabul ediyorum. Bir ev sahibi ol. «Güley'e gel de seni doya doya göreyim. Karınız «Sana O kızdan fayda yok» demiş.» demişsin.. Yüreğimde güller açıldı. Beni nazlı büyüttüler. Galiba bayanını üzmemek için bizim evin önünden geçmiyorsun. seni bir kere göreyim. Sonra Mitat'a acıdım. Bunu sana yakıştıramadım. Yüreğim boşaldı. kimseden dayak yemedim. Sen ölme ben öleyim.? Bir daha bana ölümden lâf etme.» «Candan sevgili bay Rahim. Dün gece seni gördüm. Haksızlık bu. Daha ne düşünüyorsun? Benden idare . Sen de «Ne zaman olsa Kadriye benimdir.Adam adama yük olsa can gövdeye yük olur. Seni şimdiye kadar böyle yakından görmemiştim. Benim senden başka derdim yok. Seni de elimden geldiği kadar sayıyorum.. Cin tepeme sıçrıyor. Sen büyüksün ama akıl yaşta değil. Bana anam. Bana kızmışsınız. Sen hep inat ediyorsun. Bana da biraz merhamet et. Ne zaman gelirsen haber verde pencerede bekleyeyim. O'nu it yerine komam. Ben de buluşmamızı istiyorum. ikimiz bir olduk. başta imiş. Bir şeyi kırk kere söyleseler olurmuş. Ama sen her zaman bayan'mla yatıyorsun. her iki ellerinizi hasretle öperim bay Rahim».. Demek sen ona çok yüz vermişsin. Yirmi gün oldu seni göremiyorum. lkimiz bir odada ofursafc. Hırsım hep ondan. Hemen o lâkırdıyı söylersin. İhtiyarlarsan elinde mal kalır. Bana bir daha kötü söz söyleme. Bu da bir tali. Sana şaşıyorum karın kim ki sana söz söylüyor. Hanımına da yazıktır. yarın başkasını. Ben ölüm lâhna meraklanırım.» dedin. Yavrucuğun ne suçu var. Sen bir karının lâhna dayanamazmışsm. küçükten beri büyüklerimi sayarım. babam kötü söylemezler. Ben seni herkesten yüksek görmemi isterim. «Bay Rahim. Halbuki sen mektubunda bana «Kahrol» diyorsun.

Bana ne söylersen hakkındır. Seni ne kadar seviyormuşum ki «Yapma» demeye kıyamadım. Allahm dediği olur. Ama bu lalların hepsi faydasız. Bütün bunlar birbirimizi çok sevdiğimiz içindir. Sevgilim. Kendin giydin. Ben seni elbise için sevmiyorum. Ama gayret eder alışanm. Ne yapdmsa sana müsade ettim. söyledim mi arkasında kıyamete kadar dururum. Ben içeri girince senin yüzün sarardı. Zaten bir arada geçen zamandan bir şey anlıyamadım ki. tabi duymadın. Ben bir sözü düşünür söyierim. Yavaş söylediğimden. Ben senin yanında bir saat onbeş dakika oturmuşum da bana bir dakika gibi gelmedi. Senin. Ben de o gece hasta gibi oldum. Evi ben idare ederim. diye düşünme.. Artık zayıflama. saçların hep beyaz olmuş.. Dişimi sıktım.. Kardeşlerim bile öpmezler. Buna alışırım diyorum ama* dün gece senin pek sabırsız olduğunu da anladım.» diyorsun. Sana bunu belli etmedim. Ben geldiğim zaman dokuza onbeş vardı. Cevap vermedin. Korkuyorum. Senin yanında iken hem seviniyor. Bu da hanımınızın terbiyesidir. Sana yavaşça «Teşekkür ederim» dedim.. Bak.bekleyin. Ellerini hasretle öperim. Zavallı sevgilim. Ben kokusunu sevmem. Hiç erkek kısmı. Mektubunda yazıyorsunki «Sen de benim dilimi emeydin ne kadar tatlı olduğunu anlardın. Yüzünün tüyleri hep derime battı. İşte bunu sana hiç yakıştıramadım. Benim yalanımı kaç kere tuttun? Kendini hiç üzme. Halbuysa ben cigara dumanından nefret ederim. Her beyaz tel. hem de üzülüyordum. Ben senin içmene razı değilken. Sen bana öyle yaptığın zaman yüreğim bulandı. Hepinizi idare ederim. Babamı evde bırakıp gizilden geldim. Her sözü kabul etmiş oldum.. Bana inan.. Bugün severim de yarın başkasına giderim. Adeta hasta gibi oldum. bir daha gelirsem mutlaka elini öpeceğim. Pantalonun ütüsüzdü. Kusura bakma. Sen beni alçak etmek istiyorsun da ben seni neden yüksek görmek istiyorum? Bana kaçmayı lâyık gördüğün için sana teşekkür ederim. söylersin. Beni kaçırmayı teklif ettin. Hep sen konuştun ben dinledim.. Paltonu tutup giydirecektim. Ellerin soğuk olmuştu. benim dediğimiz olmaz. Bir de bana cigara içmeyi teklif ettin. Senr den uzakta durmamın. Sabrın sonu selâmet. Galiba paran da çok. Sükût ikrardan demişler.» dedim. Sen evli iken ben seni kabul edip bekliyorum da sen babamın. Lâkin o zaman elini kalbime koysaydm.. nasıl vuruyordu anlardın. Bıyıkların hep ağzıma girdi. kadına ayağa kalkarmı? «Buyur» dedin. Alışmadığım için bana tuhat geldi. bana gelinlik telim imiş gibi sevimli geldi. Vücudunda ne kadar tüylerin varsa sanki uzamıştı. Sen benim büyüğümsün. 30 kuruşluk cigara içiyorsun. anamın gönüllerinin olmasını bir türlü bekliyemiyorsun.. İçtiğin cigaranm dumanı hep ağzıma gitti. Hep aklımda. gözlerimi yummamın sebebi budur. Elbisenin seni bana karşı utandırdığını yazıyorsun. Hemen tarkettim. «Güley karının evine geleceğim. . tek rakı iç (e cigara içme. Beni ömrümde hiç öpen olmadı ki. Ne olur ne olmaz. Ellerin titriyordu. Sen yüz yaşma gelsen yine kabulümsün. Yanıma ofurdun. Daha güzel yazamıyorum ki yüreğimdekileri tarif edeyim. Halbuki oraya gelirken hep ellerini öpmeyi düşünmüştüm. İçeri girdiğim zaman sen ayağa kalktın.

Sen benim ciğerimsin içimsin. «. İyi giyinmeyen hasta olur. Başım dinçtir. Bana haksız yere kızarsan da varol. Annem az kalsın ölecekmiş.. Babamla annem kavga etseler hiç karışmam. Sen büyük olduğundan ben senin işine karışmam ama kötü bir iş yaparsan senin iyiliğin için karışırım. Bay Rahim kendine bir yazlık kar yağdı pardösü yaptır. İpekli giyin. Ama aramızda kalacak. Bir bilezik O'na çok değil. Resim istemişsin. O'na çok sinirleniyorum. Bir de Haydar'ı amcasına göndereceğini yazmışsın. Geçen mektubumda sana «Geveze» dediğime gücenmişsin. Hem sonra hayalin gözümün önünden gider. Pijama ve frenk gömleği ipek kumaştan olur. El içinde karındır.» «Mektubunu aldım.» diye yazmışsın. Kocası diri iken elinden alındı. Uykudamısm? Bir şey beceremeseydim. Dairede gece nöbetçi iken neden pijama giymiyorsun? Pijamahk al. Ayda bir kere olsun. Portokal soyamadıml Çöreğe koyamadımlNe sıcak ağzın varmışlBir türlü doyamadım. akıldan yana hamaratımdır. Az kaldı unutuyordum.Evet» diyorum. . o pislerle beraber gözüm görmesin. yanma nasıl gelirdim? Ben öyle aptal aptal dururum ama. Demek ki benim istediğimi de mi yapmıyacaksm? Şaka söylüyorum sevgilim. Ama haklıyım. Senden ayrıldıktan sonra babamın yanma uğradım da sonra eve geldim. O'nun şanı. Seni. İnşallah beraber aldırırız. Bay Rahim. O'na temiz bakılsa O çok güzeldir. öteki mektuplarımı da hemen yak. Benim şimdilerde yalnız başıma çıkarılmış resmim yoktur. senin şanın. Öyle şeyleri bırak da üstüne bir elbise yaptır. «Taktın mı» diyorlar. ben senden hiç bir şey istemem. Yazıktır. Dünyada senden başka kimsem yoktur. Biraz kendine bak. Ne diyeceksen bana anlat. «Geveze» sözünü geri aldım. Bayanına mutlaka bilezik almalısın. Ne kadar sevmediğim şeyler varsa hepsini yapıyorsun.» «Sevgili Bay Rahim. Öyle geçersen su yolundan geç. Seni bir aydan fazla göremezsem artık deli olurum. Bana gönderdiğin dolma kaleme teşekkür ederim. Babam bana bir muska almıştı.. Uzakta bir büyük hoca varmış. Sen zarar edersin. Burma bilezik. Çok hastayım. Ben takmayınca altın ile kaplatmışlar. Çalış ki bayanından bir başka çocuk daha olmaya. Boynuma takmadım. Kusurumu aftet. karma müjde ver. Yalnız bir ricam var: Bu mektubumu da. Gideceksen yakına git.. Kadın sevinir elbette. Elbiseliği biraz fazla al da Haydara da bir elbise çıksın. Ben hırsımdan ölürüm. Bir daha bizim evimizin önünden köylülerle beraber sakm geçme. bana görünürsün. O'na yaptırmışlar.. Bana kızmışsın da «Başka yere becayiş edileceğim. Ben daima büyüğüme hürmet ederim. Bu sene ben mutlak ölürüm. Hele o top kravat boynunda. Haydar'ı benim yerime iki kere öp. Vücudunu harap etme. Sen benim büyüğümsün. Halbuki ben O'nu çok seviyorum. Seni benden vaz geçirmek için. Bayanına bir bilezik al. Ben onun gibi değilim. Bana «Sen pek beceriksiz bir insansın» diyorsun. Çocuk yapmak için O'na mutlaka yaklaşacaksın.. Ben sana ne göndereyim? Bu mektubum ace le oldu. Acaip. Yalnız senden bir şey istiyorum. Bir de Güley karıya hiç bir şey söyleme. gelir. Bende duruyor. Hele o Kürt'lerle gezmene öyle canım sıkılıyor ki. Canımın istediğini bana alacaksın. Güley'le oturup beni konuşmuşsun.

Çok canım sıkılıyor. Sonra beraber komşuya oturmaya gittik. Sevincim dağılıyor. ben namaz kılıyorum. Gelemedim. Kusuruma bakma.. . saat onikide gittiler. Sen galiba bayanından başka bir kız görmedin. Bizi bir usullü biri birimize kavuşturur. Öyle değilmi anneciğim?» diye ağzını aradım.. îki göğsümün arasına koyup yatıyorum.» «Muhterem bayım. Daha ne yazayım. Ama zarar yok. omuzlarım hep çekim çekim çekiliyor. O herif sana arka veriyor. Her taratım halâ sızlıyor.. ne sana zarar olsun. Başıma bir iş getirirsen ancak kendimi öldürmeliyim. Heleki bende senin resmini koynuma alıyorum. Yalnız bir şey söyliyeceğim: Sen çok sabırsız bir adamsın. Sana kaçamam babam kederinden ölür.. Hemde güzelce vakit geçirelim. Hem de sana lâyık görmüyorum...» diye ağladı. Sonra sen beni ortada koyarsan birisi bana bakmazmış... Kaç zamandır seni göremiyorum. «Yanıma gel» diyorsun. Ne olacaksa elbet iyilikle olacak.«Nereye kayboldun?» dedi. Bu saatten sonra dışarı çıkmaya cesaret edemedim. Sonra misafirler bastırdı. Bilmemki ne olacak? Cuma gecesi yanma gelecektim. Senide beklettim. Dudaklarım. Meğer annem sana kaçtım diye korkmuş. Kız halini sen bir bilen arkadaşına danış. Sen hoyrat. Sen galiba bana büyü yaptırdın. Tabi benim adımı söyleme. Sen kız halinden hiç anlamıyorsun. morlukları görecekler diye ödüm kopuyor.. Dün mektubunu aldım. Bu kadarını bile yazarken utanıyorum. Bak Rahim bey.Ben kaçmam ki. Seni istediğin kadar öptüm. îşte onlardan. Yaparsan lâcivert kumaştan olsun. göğsüm. Allah aşkına böyle bir şey yaphrdmsa bozdur. Gül gibi adımı ben perişan edermişim. Annem beni sana vermiyor. Aklında kalsın çizgileri beyaz olmalı. Ben onu hiç sevmiyorum. Yanma neden geleyim? Yanma gelince seni doya doya öpemiyorum ki.» diye düşünürse tadı çıkmıyor. Halbuysa öte taraftan sen bunları hiç düşünmüyorsun.. Gece gündüz seni arıyorum.. Ben hasretinden öleceğim.. İnsan sevdiğini öperken «Aman yeri belli olmasın. Yerle gök birbirine ne kadar uzaksa biz de birbirimize okadar uzakmışız. Elbise soruyorsun. Güley karıya söz verdim.. Ne bana zarar olsun. Banada günahtır. İkinci buluşmamızda birkaç kere içini çekmiştin. Çok memnun oldum. Sen de namaz kılmaya başla. Musibetler. Bunlar hep annemin sözleri.. hem acısın. O sadakor ceketini bir daha giymiyeceksin. Sonra eve gelirsem içim foüsbüfün sıkılıyor. yaramaz. hem de korkuyorum. Her iki gözlerini hasretle öperim. Yüreğim parçalandı. «. Güneş kararıyor. Öpe öpe kartonda hal kalmadı. «Babamın yanında oturdum» dedim. Allah belki bize acır. Haydar'm da gözlerini öperim. Her zaman yanımda olmanı istiyorum. Sigara içmediğine teşekkür ederim. Ne olur kızın ölsede ömrü Haydar'a zammolsa. Ben gelmeyince gene öylemi yaptın? Halbuysa buluştuğumuz zaman sana her müsadeyi vermedimmi? «Saat kaç?» diye bile sormadım. înce beyaz çizgili lâcivert kumaşlar varya. Ah sen ne tatlısın? Hem tatlısın. Kokusunu almadığım için seni doya doya öptüm. Ben senden hem utanıyorum. Dişlerinin yerlerini. Ben hangi tarata gideceğimi şaşırdım.. Acele cevap. Yeri belli olursa bayanınla kavga edersiniz. «İnşallah baban ölür de senin de ümidin kesilir.

masrafa bakma. Gözümde tütüyorsun.. Al.» «Sevgili bay Rahim.. Ben hastayım. . Seni görmek için her şeyi göze aldım. Sen benim bayımsm. Ben sana alıştım. bir sözümle sigaiayı nasıl bıraktığına aklım erdi. Annem beni çağırıyor. sana domuz gibimi göründüm. Affet. Şimdi senin benim uğruma. Kardeşlerime kaç kere «Rahim'ciğim» demişim. Halâ bir ses çıkmadı. O Güley kaltağı bana neler etti. Sana mektup yazmadığım için bana gücendin. Oğlumun o güzel gözlerine Kadriye annesi kurban olsun. Ah bir kere sen benim bayım olsan.. Doktora iyice muayene ettir. Bizim komşuda bir İstanbullu Lâtife hanım var.insatsız bir adamsın. sonra öleydim.. O benim oğlumdur. Kırmızı şeker yedirilecekmiş. Sana bir daha sanlaydım da. baktır. Anası olacak kaltak alçak bir kadındır. Geçen gece çektiğin ah'Ian bir türlü unutamıyorum. Seni öyle özledim ki. Seni hiç aklımdan çıkaramıyorum ki. Dairenin onunaen geçtim.» «Rahim bey. Tam yirmi lira verdim Haydar'ımdan bir haber getirsin diye. Oğlumu senden canlı canlı isterim. Kurban keseceğim.. Ben artık sensiz duramıyacağım. Şerbet yapsınlar. Ben de senin bayanınım işte okadar.. Allah aşkına bir gün daireye getir de gözümle göreyim. Çok hasta değilse. Evvelâ sana sonra Allah'a emanet etmişim. Aman Rahim paraya. Ölümü göresinki doğru söyle. Bu muskalar yalanmı kuzum? Allah bizim çekdiklerimize acısın. Çok mu hasta? Ne olursa olsun evine gidip bakacaktım. Teşekkür ederim.» «Sevgili Rahim bey.. Bu tütüne alışmaya benziyor. O'na kızamık hastalığını sordum.. O'na gelen derdler bana gelsin.» «Sevgili Rahim bey. Doktor getir. Bana Allah aşkına acele bildir. Benim ne talihsiz başım varmış. Sen yüreksiz bir adamsın. Deli bir aadmsm. Sana bu mektubu acele yazıyorum.. Mektubunda «Ben senin artık ağa'nım4» diye yazmışsın. Aman Rahim sana büyük ricam : Haydar'a iyi bak.. Çocuğun canı bir şey ister de almazsan ölümü öp. Dört gözle beklerim. Acele cevap beklerim. Pehriz istermiş. Evine gelsem mevlut okutacağım. Dünyada senden başka herkes ölsün. Artık canımdan usandım. Bir daha böyle bir lâf istemem. Kusur bende.. Senden ayrıldıktan sonra dünya gözüme zindan kesiliyor. O kırmızı şekeri şekerciler bilirmiş. Sonra bayanın benimle kavga eder diye cesaret edemedim. Mahsus selâm eder her iki ellerini hasretle sıkarım. Köpeğin olayım Rahim bey.. Allah belânı versin senin. Ben sana öylemi yapıyorum. Her tarafımı koparıyorsun. Haydarın hasta olduğunu yazıyorsun. Emaneti sanadır. Merhametsizsin. Ellerini hasretle sıkarım. Allaha ısmarladık sevgilim.. Beni merakta bırakma. Haydar'ıma bakmaz ki. Ben yanında olsam hemen iyi olurdu. içirsinler. Gene de göremedim. ben de senin bayanın olsam. Benim üzerime bir hal geldi. Ben de senin kadar dertliyim. Domuz gibi görünsem beni öyle sevmezdin ki. Ben demek senin beslemen miyim? Sana küstüm. Haydar'ımı doktora götürün. Acele ediyorum. Geçen sefer geldiğim zaman boynumda babamın yazdırdığı muska vardı. Ne kadai dertli olduğunu anladım. Hastalık kızamık mi? Kızamıksa geçer.

Hep bunu düşünüyorum. Abdurrahim beyle anlayacağı şekilde konuşmuştu... kurşunlarla beraber hacaleti de yalnız başına Kadriye ve bir parça da ailesi mi çekecekti? İstanbullunun tahmini hilâfına pederin bir de namusu ayaklanır. Doyana kadar. Seni doya doya öpemeden öleceğim diye korkuyorum. Sofrada. evli ve iki çocuk sahibi bir erkek üzerinde kavga eden ana. Varlık vergisi vermek için.Haydai'ı dün daireye getirdin. Doyuncaya kadar öptüm. kendi kendisine böyle olamazdı ki.. Bende seni öpeceğim.. Kocacığım.... Sen bana ne yaptın ki ben böyle yanıyorum. Ve yüksek sesle. «Ölsem senin yanında soyunamam» diyordum ya yalan.. mektuplarını taşıyan. Ne olursa olsun seni içeriye alacağım. Seni doyuncaya kadar öpeceğim.. Bütün çamaşırlarımı çıkaracağım. Seni öyle özledim ki. İsterse bayanın görsün. bir çocuğun sıhhati hakkında 20 liraya haber ulaştıran ve bazı geceler evine sevdalıları kapatıp savuşan Güley ve tabiî.. Seni elimle soyacağım.. Günler istanbullu için oldukça rahat geçiyordu.. Ben senin derdinle artık öleceğim... Hiç duramıyorum. Resmin ne güzel çıkmış. onların yanında otururken farkef firm eden etime bastırıyorum.. Beraber yatacağız. kızıyla. Kızını sevdiğinden ayırmak için muska yazdıran baba. Tözey'in yanma. «Ölüm bir gündür. Gözlerini benim yerime öpmedinse ölümü göresin. O'na kızıp dururken giderek merhamet duymaya başlamıştı. Ben senin uğruna deli olmuşum. Mektubunu bugün aldım. Tuz gibi eriyorum. Ne kadar sevindiğimi tarif edemem. Bir resim daha yollamışsın. sokağa atmaya kalkarsa. Beni öldür... içinde böyle çapraşık münasebetlerin gecenin en geç saatlerinde kolayca cereyan eden bir kasaba mahallesi bu işlerden hisselerine göre derece derece mesuldüler. O'na anlatmıştı ki erkeklik bıyıktan.. kızı reddetmeye. Bana artık ne istersen yap.» istanbullu. Arada sırada. Adıyaman şalvariyle Arap kefiyesinden . Anamla babam yarın gece Banazi'ye gidecekler..» «Sevgili efendim. Anadan doğma. Deli olmuşum ben. Az kalsın. — Dehşet. Ben artık senden hiç utanmıyorum.. Yüzünü hiç görmediği bu kızcağızı ruhunun en derin en hasta —yani en dejenere— taraflariyle tanımıştı. Ben senin erkekliğini yiyeceğim. Allah senden razı olsun... Seni göğsümde yatıracağım.. Şimdi.. Dünyada senden daha tatlı bir şey yokmuş.» diye ağladım. Onyedi yaşında bir çocuk. dedi. Hasretine dayanamıyorum. Her taraîını kanatacağım. Seni benim yatağımda yatıracağım. inanılmaz bir tesadüfle Kadriye'nin haberdar olmasını istiyordu. Birisine iyilik yaptığı için memnundu.... bu önündeki kâğıtlar daha edepsiz bir feryad kopararak herkesi buraya toplıyabilirlermiş gibi elini üzerlerine kapattı... pek beşeri bir hisle bu yardımından. Bu isterik çocuk doğruca Tözey'in yanma gidecekti. ağlamak üç gün» demişler. Gördüm.. Mebus hamamlarında beyleriyle beraber yıkanmak imkânına nihayet malik olan kadınların havadisini kız kardeşine getiren delikanlı. kalay kakmalı kuka tespihten. Seni iki mememin arasında taşıyorum. Bereket.. «Kocacığım.

benim erkekliğime güvendiniz. Bir genç kızın bir erkeğe mektup yazması ona olan itimadını gösterir. Yaktıktan sonra. İsmimi her zaman taşıyabilirsiniz.» Anladınız mı? Kadriye hanım. Tabiî. ve böyle olduğu için de. uçlarım sanki dua okuyarak hazin ve erkekçe kelimelerle düğümleyip. —yani muvaffakiyetini müşkilâtı ölçüsünde kıymetlendirmekten — zevk duyuyordu. istanbullu yukarda bulunduğu için meseleyi topal Sefer koşup anlatmıştı. hassas bir kızdır. Burada susmak lazımdı. İlk karşılayan. o gün mahpusaneye Abdurrahim beyden daha evvel geldi. Yakında bir af olmazsa beş. namussuzca bir hareket imkânı kalmaz. — İşte bu da oldu azizim demişti.. Hele mevzubahsolan mertlik çarşı ortasında bir kız çocuğunu iki kurşunla yere sermek de olamazdı. yiğitlikten dem vururken herkesin en namert heriflerin bile duyduğu kolaylıkla ne güzel sözler söylemişti. İşte ben o itimadı en müşkil şartlar içinde suistimal etmedim. Üç. Yüz seneye mahkûm e3ilseniz yolunuzu bekler. Bu hareketinizin mânasını muhakkak anlar. hattâ salondan çıkarken davacı Avukatını bu pek ihtiyar. pek ufak tefek bir adamcağızdı bir tokatta baygın olarak yere serdiği duyulmuştu. Bu sözlere karşı Abdurrahim bey bir tek sual sormuştu: — Mektubu yazmayı vadediyor musunuz? Mahkemenin bilmem kaçıncı celsesinde bu celse gizli yapılmıştı Abdurrahim beyin pek sinirlendiği. O zaman elbette yaptığınız fedakârlık daha az değerlidir. En doğrusu hepsini derhal yakmaktır. Anlıyor musunuz? Mektubu ben yazacağım. Bunları itina ile saklayınız.. altı sene sonra dışardasınız. siz bana. Meraklılar yolunu bekediler. zulmetseler 12 seneyi aşmaz. İstanbullu. cezadan ucuz kurtulmak gibi sefilce. Izollu Ağalarından Ismik Ağa idi. Hayatıma karşı sizin şeref ve haysiyetinizi korudum. . Mahkûmiyetten sonra güzel bir mektupla bayana yollarız.ibaret değildi. tabiî. bunları alınız. Size verilecek ceza. dört sene evveline gelinceye kadar dünya üzerindeki en mühim meseleleri keklik beslemekten ve siklavi tay sahibi olmaktan ibaret sayan. Az vakitte kavuşursunuz. gerekse O'nun ailesini yumuşatmış olacaktır. Yahut İstanbullu bunu pek zor başardığını zannetmekten. bunu O'na inandırmak kolay bir iş değildi. «İşte denilecek. çalıştığı dairede müteaddit takdirnamelerle taltif edilen altı sınıflı iptidaî mektebinden mezun hem küçük memur hem zengin bir derebey sülâlesine mensup bulunduğundan iki defa betbaht bir adamcağıza merdane hareket ederek bir genç kızın kalbine gidecek yolu göstermek. dört buçuk senesini asri cezaevinde geçirirsiniz. İki senesini burada. hadiseler gerek sizin refikanızı. Mektupları gene o atlas bohçaya. Bu vakanın hikâyesi. Karşısındaki gözlerde doğup batan imkânsızlığı sezerek lâfını biraz yumşattı: En iyisi yakmamalı. Eğer sokakta silâhla taarruza uğramak size herhangi bir zarar verirse ben gerek içerde ve gerek dışarda onu da ödemeye hazırım. — «Geçmiş olsun beyim» diyecek oldum. mühim bir şey yapıyor gibi Abdurrahim beyin önünde sarmış.

İstanbullu yalnız kalınca rahatsız rahatsız düşündü... Sefer'e aşağıdan bağırdılar. dedi. Daha bir hafta sonra Abdurrahim beye ceza verdiler. istanbullu sordu: — Ne var ulan Kürt? — Bırak beyim. — Ne olmuş Güley'e? — Demin geldi. Hepsi bu kadar Bir hafta sonra karısının çocuklarını alarak memleketine gittiği duyuldu. Kumar erkek işi. — Sebep? — Sebebini öğrenemedim.... Şimdi farkına varıyordu ki kendisinden âdeta kaçmıştı. sen bilirsin.. Cuma nihayet karıyı koğdu. inadına kalabalık. Allah. karının elini öpecek.. Kadının elini öpecek. O Rahim bey ağlamaya başlamaz mı? Güley denilen orospunun eline davranıyor. İki gün de haber götürecek gardiyan.. İstanbullu bu kararı iki gün unuttu.. Güley hep geliyor. «Allah.. Şimdi sordum hâlâ ağlıyormuş.. Hani O'nun yanma bir kan geliyordu? — Güley mî? — Adı batsın. — Rezilin biri imiş? — Kumara mı başladı? — Keski kumar olsa... Neredense.— Ne var? — Bugün mahkemede Avukata. Beyi çekti götürdü. Bunun altıda birini yattıktan sonra yani tevkifinden bir sene. Kürtlük de berbat oldu. Geri kalan yedi seneyi bir senesi beş ay sayılarak topu topu 35 ay zarfında bitirecek... 8 sene 4 ay. dört ay.. Bırak... Bir öğleden sonra topal Sefer gene başmı iki tarafa sallayarak odaya girdi. Meraklandım doğrusu. demirin önünde konuşuyorlardı.» diye yalvarıyor.... Bir aydır..... Yıkıl karşımdan!. kendisine temyiz etmemesi de ihtar olunduğu için ceza katiyyet kesbetti. Tuu namusuna... Ceza tasdik olalı. herifin eline gün kâğıdı verdiklerinden beri. Çoktan beri Abdurrahim beyle konuşmamışlardi.. Güley'i bulamadı.. «Aman sen bilirsin.... Kaç gündür geliyor. bahçeye çıksam içeri giriyor. 35 Ay. İçeri girsem bahçeye çıkıyor. — Hayır mı? — Şu Abdurrahim bey yok mu? — E. Aralarında ne olmuşsa olmuş. Abdurrahim beyin herkesin ortasında hüngür hüngür ağlayarak bir kadına yalvarması için bir tek hadise ... Güley.» Abdurrahim beyin çekinmesine bakılırsa işi Güley'den öğrenmek daha doğru olacaktı. yirmi gün sonra fişi doldurulup bir asri cezaevine gönderilecek.. 1943 senesinde piyade askerliğinen 67 ay daha az bir müddet. Sebep neymiş bey? Erkek karıya karşı ağlar mı? Sen bir Abdurrahim beysin. Bugün. — Galiba bir tokat da sen istiyorsun. Kadına yolu düşerse cezaevine uğraması için haber göndermeye karar verdi. Her gelişte çekiyor herifin paralarını. İstanbullu telâş etmeye başlamıştı.

Karı bir taraftan beyim.. Fakat ne de olsa kendisi de bir insandı. beşinci gün ikindi üzeri Abdurrahim bey odaya girdi. Büyük bir hata. pederine söyleyeceği makul ve insaflı sözleri tasarlamaya başlamıştı ki. Abdurrahim beyin gösterdiği büyüklüğe karşı bu hareket haksızlıktı... Mutlaka Kadriye'yi ailesi iyi. Ben «Olmaz» dedim. Nihayet. Güley'in önünde ağlamış olmasına rağmen üzerinde yenilmiş bir insanda bulunması lâzım gelen hiç bir kederli taraf yoktu. Abdurrahim bey bir iskemle çekip oturdu. yanlış öğüt verip işi berbat etmiş gibi kendisini kabahatli bularak telâşla yer gösterdi: — Nerdesiniz? Ben de sizi görmek istiyordum. Ben mahvoldum. Şimdi de kıza yazacağı acıklı mektubu.. — Estağfurullah.. Oturmuyordu.. bütün edebiyatçılar gibi. en iyi çarenin... böyle vaziyetlerde. Kefiyesinin saçaklarını. Hele oturun. Bir kere 12 yıl ceza vermediler. galiba bir hata yaptık... — Avukat bir taraftan. ondan birkaç adım ileri atılıp birtakım düşünceler hazırlardı. anlamayarak.vukubulmuş olabilirdi. Yalnız kapıyı âdeti olmadığı halde vurmuştu. yalvardım.. istemeden karıştığı ve epey de marifet gösterdiği bu macerada artık bitaraf değildi. — Hepsini mi? . Âdem Aleyhüsselâm'ı cennetten. İstanbullu. manasız ve kabul edilmeyecek mazeretler sıralamaktansa. «Ben» diye başlayacağına: — Biz dedi. — Benim sözümden mi? İstanbullu. Cebinden tespihini çıkardı. Lâkin karı kısmını bilirsiniz. — Cenneti bırakın. İstanbullu.. Oturun rica ederim. Gene aynı kıyafetteydi. babasını çağırıp açık açığa konuşmak bile icap ediyordu. kötü birisine veriyordu. Evet. Tekrar ve bu sefer Abdurrahim beyden yana müdahale etmesi. — Evet beyim.. Siz neye «Olmaz» dediniz? — Mektupları mahkemeye vermek meselesine. — Ne diyorsunuz? Sakın mektupları. kibirli bir kadının saçlarını arkaya atması gibi başının bir hareketiyle omuzlarına koydu. — Rahatsız etmedik ya beyim. — Büyük mü? İzam da etmeyelim. Genç ve güzeldi. doğrudan doğruya kabahati yüklenmek olduğunu kestirdi. istanbullu da.... fakat telâşlanarak gözlerini kırpıştırdı. bana düşmanlık ettiler. zaman zaman hayatın gidişine kendi hayaliyle karışır.. Mahkemeye verdik.. meseleyi kıza münasip şekilde ınlatması lâzımdı. Kızdan alınacak cevaba göre. O bunları yaparken İstanbullu büyük bir sıkıntı içinde söze nerden başlayacağını düşünüyordu. — Keski oniki sene verseydiler de sizin sözünüzden çıkmasaydık. Hamdolsun sekiz seneye indi. — Mektupları mahkemeye verdiniz mi? — Verdik. — Vallaha beyim.

. hem de hiç bir mesuliyeti kalmadığı için: RAH ATLAŞI YORDU: Aferin. Başıma gelen felaketi... Aklını celin diye. babası reddedince.. «Siz alçak bir adammışsmız. — Ne yaptı? — Yüzünü kâğıtla kapattı. sokakta kalacaktı... Güley'e yalvardmız. Yarısında «Yeter Reis bey tahammül edemeyeceğim.. bir satır el yazısı göreyim. Bizim hanım. Karardan sonra kıza mektup yazdınız. Mahkemede mektuplar okundu mu? — Okundu.. Resimleri de verseydiniz bari. — Kadın Aza? Mahkeme Azasını soruyorum.. Karı dedi ki.. Güley'i gönderdiniz. Bizim hanım da yemin etti. — Durun bakalım.— Hepsini. salondan çıkarken. İmkânı yok.. Herifin namussuz olduğunu kestiremedim..» dedi. Babası kabul etmez diye düşündüm. — İyi ama beraber ne demiştik. — Yalvardım. Bana söz vermediniz miydi? — Söz vermiştim. O kadar ucuz olmaması lâzımdır. — Babası? — Ağlıyordu. — Yiğit adammışsınız Abdurrahim bey. — Vay başınıza bir de felâket mi geldi? . — O da oradaydı. Demek hepsini verdiniz.. Avukatı doğduğunuz celse mi bu? — Evet...» dedi.» dedi. Burada namustan bahsedemeyecek birisi varsa. İyi haber almışsınız.. — Avukat tokadı neden hakketti efendim? — Bana.. Tuu. «Babası yemin etmiş dedi. Lâkin ben O'nu seviyordum. — Babası orada mıydı? — Oradaydı. İyi Vallaha. Bizim hanım alıp beraber memlekete götürecekti. Şimdi anlıyorum.. — Tabiî.. — Resimleri de verdik. Kulak asmadı değil mi? — Tamam. — Siz de hayvan gibi bu saçma laflara inandınız mı? — İnandım. İstanbullu aynı zamanda hem öfkeleniyor.. — Kendimi kaybetmiştim.. Bize kendi eliyle düğün yapacaktı... Burada Kur'an'a el bastırdım. hem iğreniyor. — Yalnız alçak mı dedi? — Evet. O — Ağladınız da. Benim O isimde kızını yok demiş.. Kız.. — Kızı size vermediği için mi? Daha doğrusu reddetmek suretiyle onu sizin avucunuza ister istemez düşmesini temin etmediğinden mi namussuz.. — Değil mi efendim? — Haketmiş.

.. pala bıyıklarınıza lâyık olmayan bir erkek sanırdım.... — Vallaha beyim siz keramet ehlisiniz... Ben dilim döndüğü kadar yalvardım.. pezevenk.» diyor.. — İyi öyleyse. Öyle ya. Siz muharrirsiniz. — Düşündüm.. İstanbullu yumruğunu gevşetti... Eskidenleri Kadriye'yi severmiş de vermezlermiş.. Bu işi zorlamayalım. Lâkin bir mektup.. Yazdınız mı yoksa?.. Şimdi mektup yazmak faydasız mı? Siz ne fikirdesiniz? — Ben şaşırdım.... — Abdurrahim bey. dünyada deyyus... Pekâlâ Abdurrahim bey.. Hiç bir şey düşünemiyorum... Meseleyi duymuş.. — Haklısınız beyim. Başka bir çare düşünmediniz mi? Meselâ delikanlıya hadisenin içyüzünü bir mektupla anlatıp. — Orasına amenna.. Size danışmadan öyle mi? Kızı reddedip sokağa atacakları yerde.... size yüz verseydi onu kahpece vurmazdınız. — Açık yazdım. — Sahi. Acıklı bir mektup yazınız.— Kızı evlendiriyorlar.. Siz muharrirsiniz.. Şimdi veriyorlar. Çaresizlikle odayı enine boyuna biraz dolaştı. Evet. Derman bulamadım. hergele. Meğer onları taşımayı haketmişsiniz.. Bu herife Kürtçe de söylese hiç bir şey anlamıyordu. Fıkara diyerek. kendisinin mektupları mahkemeye vermemek nasihati arasında nasıl taban tabana zıt bir düşünce olduğunu anladı.. istanbullu birdenbire bu sözle... — Anlaşılıyor. Keşki sözünüzü dinleyip mektupları vermeseydim.. Şu mesele. Sağ yumruğunu sol elinin içine yavaş yavaş vurarak gülümsedi: — Haaa. Bıyıklarımı mı? Ne münasebet. inanmadı ki üç günde cevap aidim.. Eğer ezelden Kadriye hanım size kısmet ise bunu hiç bir kuvvet bozamaz. Fakir bir çocuk.. — Yazdım. — Değil mi beyim? — İyi ama Abdurrahim bey. Bu sekiz sene dört ay zarfında kıza kim talip olursa bir tanesini yollardık.... Mektupları hiç olmazsa top yekûn vermeyecektin. namussuz bir tane değil ki. Yarısını saklamalıydın. İşte muharrirliğin kırk yılda bir kere işe yarar yeri geldi. Mektup yazmış. Demin büyük hata dedim ya.. Daha bir sürü hakaret. Şimdi ne yapalım istiyorsunuz? — Bilmem ki. Kızın kalbini yumşatalım. .. Ben muharririm. Komşularında bir genç zabit vardı. Allah ne takdir etmişse o olacaktır.. — Neyi?. — Söz mü vermiştim? Ben sizi. — Vay alçaklar vay. Kahkahayla gülmeye başladı.. Vazgeçerdi.. Sonra yerinden kalktı... Ben ne budalayım. Bırakalım. Lütfen bir acıklı mektup yazınız. kabul etti. O da kızın babası gibi kabul etti... Zaten söz de verdinizdi.. «Kadriye hanım.. — Açık yazsaydınız.

Gökte. kendisini Izollu köprüsünün beri tarafında.— Mektubu şimdi bırakın rica ederim. hayvan sanki doğurmuş ta tayına sesleniyor. Malatya mahpusanesine birdenbire ağır bir çekingenlik çökmüştü.» Erzincan felâketinden bir gün evvel de gene böyle mırıldanmıştı ve o gece. parmağını dudaklarını götürüp «Sus. Ayağını bir kere toprağa vursa.. — Aman haaa. kelepçeyle. kabil olduğu kadar işaretle anlaşmak isteniyordu. Durun ağlamayın ama... Şeyh Süleyman efendi.. Onbeş müridiyle Şeyh Süleyman efendiyi getirmişlerdi.. Gözleri iki kere şaşılaşmıştı ki bunun manasını bilenler bilirdi.» işareti vermiş. Şeyh'efendi ayağını öfkeyle yere vurup. O sırada bir şimşek (Silo ağa buna şimşek diyor ama. asilzade yerin evlâdı olduğunuzu nasıl unutursunuz? Erkek ağlar mı hiç? Hele sizin gibi bir erkek.... diyor. Silo ağa. Puşt'u bırakıyorlar da hâşa sümme hâşa..) Bir şimşek etrafı yeşile «Gark etmiş». «Aman Yarabbî..» Erzincan'nm «hâk ile yeksan» olmasından bir gün evvel Şeyhi ziyarete gidenler.) çölde Şeyh'i böyle görünce aklı tarmar olay azmış.. iki tane yıldız peydahlanmaz mı? Yıldızlar alçalmişlar. 1939 Ağustosunun 31'inci günü de tıpkı tıpkısına aynı sözleri söylediğine yemin ediyorlardı: «Alâmetler belirdi.. Kelimeyi şahadet getirmeğe başladım. Aman.. «Hergele'yi.. Süleyman efendi kuluna gazap vermiyesin. demir parmaklıkla. «Feyekûn. «Allah» diyeni getiriyorlar. Bu sefer de ortalığı bir beyaz ışık kaplamış. Hayvandan yere atlamış. başında yeşil sarık.. En kıymetli müridi Kara dayı'yı bile bir göz hareketiyle tersleyip «Yerin dibine» sokmuştu. Ben diz çöktüğüm yerde yüzükoyun toprağa kapandım.. Malatya şehrini bir korkulu dedikodu kaplamıştı. Hazret'i bir derin murakabeye dalmış. Nihayet erkek olduğunuzu unutmamaya mecbursunuz Abdurrahim bey.» diye bağırması üzerine Şeyh'efendi. Ayıptır.» diye bağırmış. belinde bir kocaman boru sokulu olarak görenler olmuştu.. Birdenbire dünyayı zelzele tuttu.» O günlerde.. sırtında siyah cübbe. alçalmışlar.. (Silo ağa O gece şehir'den köy'e dönüyormuş.. Şeyh'in başı üstüne inmişler. Jandarma süngüsü ve Gardiyan kilidiyle zaptedilir bir adam değildi.. Sona şark tarafının gökyüzünü göstermiş. Almaya razı olursa mektup söker mi? Orta yerde bir namussuz varken muharrir buna hiç bir çare bulamaz.. Şeyh Süleyman efendi'yi Dünyanın batacağına bir alâmet canım. Ertesi gün duyduk ki Erzincan batmış»..... cahil adam ne bilecek kış mevsimi şimşek olmaz ki Nur demeli. Namussuz herif «Namussuz» kelimesini söylerken zevkten gözleri parlıyordu. «Medet ya Şeyh'im. Erzincan'ın battığı gece. Bir büyük cinayet işlenmiş de insanlar kan üzerinde yürüyormuş gibiydiler. kendinden âdeta geçmiş bulmuşlardı. Kıyamet alâmetleri. «Hayvanı bir kişnemedir aldı.... — Aman ha. — Aman ha.... Sanki alçak sesle konuşuluyor. sabık tahsildar merhum Ali beyin onaltı yaşındaki kızı Necla (bu Necla da Şeyh Süleyman efendi'nin müridlerinden birisidir) ..

Yalnız bir defasında. ikinci cihan harbinden daha müthiş bir vaka ile allak bullak edecek bir mucizeyi.l dedi. Gece yarışma doğru Şeyh efendi kahve istemiş. Kâşif Hoca'nın bu sözü ne demekti? Bunu Malatya'nın uleması çok düşündü ve iki parçaya bölündü. Nice nice kerameti zahir olmuştu. Ehli keramet ise Şeyh Süleyman efendi kendisini de müritlerini de halâs etmeli idi. Zâten inkâr kimin haddiki bütün Malatya'nın kerametine iman ettiği Kâşif Hoca bütün parasıyle ekmek alıp köpeklere doğruyan ve sekizinci karısını. Umumiyetle Şeyh Süleyman efendinin bazı taraflarını beyenmeyenler henüz sakal bırakmamasını. Zelzele Malatya ve havalisini de fena halde sarstığı halde mal ve can kaybına sebebiyet vermemişti. Ayakları ve entarisinin etekleri ıslaktı. inanmamak kâfir olmaktı. Kıbleye dönüp secdeye kapandı. hastalara bir kere bakıp. sözün son derece sarih olduğu ve başka manalar aramanın icap etmeyeceği fikrindeydiler. Şeyh hazretlerinin hapse mahkûm edilmesi garazkârların ekmeğine yağ sürdü.. Dışarı çıktı galiba diye beklemiş. «İdrâki maâlî bu küçük akla gerekmez. orospu kullarına neden merhamet kıldı?» Bunun hikmetini birkaç kere Şeyh Süleyman efendiye sordular. batmağa mahkûm bir lânetli memleket olduğu malumdu. Bir de bakmış ki efendi yatağında yok.. Biraz sonra Şeyh hazretleri içeri girmiş. Bu rivayetler ağızdan ağıza gezerken Erzincan'ın başına gelenler duyulunca halkı bir merak sardı.. Lâkin akıl ermez bir cihet var: Yıkılmayan binalardan birisi de Erzincan kerhanesi. 9 kazası 100 küsur köyü civar Vilâyetlerin ahalisiyle beraber Şeyh'in oribine yakın müridi mahpusluğun ilk haftasında dünyayı. birçok herifleri zelzeleden sonra anadan üryan. 'Dışarı mı çıktınız efendim? ' diye sordum..» diye meseleyi ertesi gün anasına anlatmış. kız pişirip getirmiş. 'Sus çocuk.» buyurdu. esrarengiz esrarengiz gülümsemekle iktifa etti. Erzincan'ın evel eski. Benim içim bir tuhaf oldu. geliniyle aynı yatakta ölü bulmuşlar.. Fakat bu bozuk dünyanın birkaç ermiş kulun yüzüsuyu hürmetine durduğu da muhakkaktı ve bu ermiş kullardan birisi de Şeyh Süleyman efendiydi. Sus.Şeyh'in hanesinde misafirmiş. «Bunu Peygambere götürün» diyerek Şeyh Süleyman efendiyi salık vermişti. oğluyle beraber yakalayıp aklını şaşıran bir derin ulemâ kaç kere hasta okutmağa çağrıldığı evlerde. Oğlu askere giden bir herifi bir herifi değil. Omuzlarında kar taneleri gördüm. nefeslerini . Dünyanın bozulduğu muhakkaktı. «Dişleri birbirine vuruyordu.. Efendi. Hamamlarında oğlan oynatıp fi'li livata'ya müptelâ imişler. bu kadar «Ayıp» lı olan bir adama Müslümanın bu derece tapmasını Kâşif Hoca'nın hoş görmediğine ve Peygamber lafını kinayeli söylediğine hükmettiler. Hazreti Muhammet Aleyhüsselâmın âhır zaman Peygamberi olduğu malum iken. Bu «haklı fikre» ilk günlerde öteki taraftakiler de itiraz edemediler ve bütün Malatya. «Ne demek bu? Allah. kadınlara bilhassa genç kızlara el vermesini. ticaretle uğraşmasını (bir büyük hazır elbise imalâthanesi işletiyordu) ve diğer emsalinin aksine güler yüzlü olmasını ve muhitindeki büyük tesirini çekemeyenler. Ağlamağa başladım. Diğerleri. Kahveyi içmedi.l Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez.

. Keramet kırıntısını gardiyan küçük Ali görmüştü. Şu hale göre Şeyh Süleyman efendi de bir emri İlâhî'yi yerine geirmek için kendi arzusuyle nefsini daha doğrusu fânî kalıbını mahpus ettirmişti. Mübarek gülümsüyor.. Yahu Allah beterinden saklasın. Eski muskalarını kuşandı. Hamailini üstüne aldı. Yüzüme bakıyor da. işte bu elindeki cigaranın dumanı gibi bey. Yeminle «Kitap çarpsın» diyerek anlattığına bakılırsa asıl mahpusaneyi müdüriyet dairesinden ayıran büyük demir kapıyı besmeleyle kilitleyip sandaliyesine yeni oturmuştu ki Şeyh Süleyman efendi. Hangisi nerede rastlarsa Küçük Ali'nin acele işi olduğuna aldırmayarak bîçareyi âdeta zorla kahvelere sürüklediler. Şu cigara gibi yanayımki. kapunun demir parmaklıkları arasından «Cigara dumanı gibi» geçip önüne dikilivermişti. Şeyh efendi. Bereket merhametli bir adam. Şeyh efendi. Bu ilk hafta okadar hailevî geçtiki Cezaevi müdürü Mehmet Erdemir bey bile rahat bir uyku uyuyamadı. Bir hafta sonra bir küçük keramet kırıntısı müstesna akıl almaz bir hadise vuku bulmayınca mahpusaneciler biraz ferahladılar..» demişim.. Aman haa. Aman..belki yüzüncü defa anlatırken dudakları kuruduğu için bunları yalayarak şöyle söylüyordu : — Müdür beyin tembihi var.» dedi. yapılan tahkikat neticesinde efendinin kerameti sayesinde kilitli kapulardan geçerek. gülümsüyor. Üç besmele çekip kilidi şırpadak kapadım.. Bu vaka şehrin üzerine gece karanlığı gibi çöktü. münkirlere karşı çıkarmak için altı defa büyük ziyafetler verdiler.... «Meraklanma... «Allah beterinden saklasın» böyle bir iş. Adama deli derler.. Anahtarı cebime sokmağa fırsat elvermedi.. Her yere girdi. «Aman Şeyh'im.keserek beklediler. — Aman haa. Biz sizi mesul etmeyiz. Müdür bey üstüste. Döndü de içeri girdi.. onbeş senelik müdüriyet müddetince hiç basma gelmemişti. duman gibi mübarek.. Küçük Ali...» İşte bu korku ile gardiyanları daireye toplayıp sıkı sıkıya tembih etmişti. demişti ki günlerden beri gerek mahpuslar gerek gardiyanlar ve gerekse jandarmalar arasmda tekrar edilen ümitsiz nida ve tehlike işareti işte buydu. Dilim tutulmuş.. Şeyh hazretleri kapıyı geçip karşıma dikildi. Şeyh getirildi getireli hepsi abdestli dolaşıyorlar. avluda. Aman Şeyh'im. çaylar ısmarladılar ve kahve halkına karşı hadiseyi tekrar tekrar ve yüksek sesle anlatmaya mecbur ettiler. Apdestsiz yere basmayarak namaza başladı ve içkiyi terk etti. beyaz ipekten entarisini savura savura koridorlarda. boş vakitlerinde Kur'an okuyup salâvâtı şerife çekiyorlardı. kerametin bu canlı ve samimî şahidini. Şeyhin taraftarları. Çıkıp gitse ne yapardık? Hiç. rastladığı insanlara gülümseyerek. . yallah diyip sırra kadem basarsa meseleyi yüksek Vekâlet'e nasıl arzedecekti? «12l13 Ağustos 1943 cuma gecesi saat 11 raddelerinde nöbetçi gardiyanı falan mahpusları kontrol ettiğinde gizli âyin yapmak suçuyle 3 ay hapse mahkûm olup Kutbülzaman lakabıyle maruf Şeyh Süleyman efendiyi yatağında bulamamış.... Parmağını ağzına götürdü.. koğuşlarda dolaşıp duruyordu.

. arka saflarda namaz kılarken selâm verdiği sırada... Nitekim. Geri dönerken Silo ağanın hanesine iki kilometre mesafede. Namazı tamamladım. İzollu'nun 35 pare köyünü hususî bir kamyonla kamilen dolaşmış. bahçelerden. kısırlıklara çare bulmak için Ankara'dan. «Ben beni kaybedecektim. Mübarek çilehanesine dönmüş. erkekli ağanın konağına toplanmışlar.. üçer lira gelse. Bu seferki işe kâinat şaşmıştı.. hayret edersin.. Nahiye müdürü olacak dinsiz zaten baskın esnasında sarhoş bir halde bulunduğuna herkes yemin ediyor diğer bir dinsiz olan karakol komutanı ile birlikte. Bu seferki iş. Şeyh Süleyman efendinin ortalama bir hesapla onbin müridi olduğu söyleniyordu ve münafıklar ve garazkârlar tarafından şöyle hasis bir hesap çıkarılıyordu: Beher müritten senede birer lira gelse onbin lira. Elinde bir gül goncasryle karşıma çıktı. Hak bereket versin. İmalâthanenin kârı. göğüs darlıklarına. Yedi sene evel bir âyin esnasında baskına uğrayıp üç ay hapse mahkûm edilen Şeyh efendi. Şeyh efendiyi sağ yanında görmüştü. hayır müesseselerim gezmeğe karar vermiş. Bereket köylü yemek hazırlamakla meşgul bulunduğundan ancak konağın bir odasında .» diyerek baskın vermiş. Sırtımı sıvazladı. yağmurlu bir akşam üzeri hikmeti hüdâ kamyon bozulmuş. Lâkin mahkemeye elyazısı delil oluyor diyerek kaç zamandır bu âdeti terk etmiş.Hakikatte manevî varlığı serbestti.» Eskiden muska da yazarmış. Şoför tamirden aciz getirince çarnâçar halîfelerden birisi olan Silo ağanın hanesine ilticaya karar vermişler. Bildiğimiz çay şekerine... ikişer lira gelse yirmibin lira. Allanın bir hikmeti canım. yahut mutemet bir adamlarını saldıkları malumdu... Şeyh efendiyi koydunsa bul. Elli hanenin elli hanesi de tekmil Şeyh hazretlerinin müridi olduğundan. Artık şekere okuyuveriyor. Şeyhi götürmekten başka çare bulunamamıştı. otuzbin... Aynı gün. İşte o sebepten son yedi senedir Şeyh hazretlerini Hükümet rahat bırakıyordu.. bir tepenin üzerinde kâin olup elli haneliktir. bir müddet sonra gardiyan Küçük Ali'nin şahit olduğu kerameti tasdik eden birisi daha zuhur etti. ellerinde tabancalarla «Davranma. mışmış bahçelerini. «Sakin ol Hacı.. Silo ağanın köyü Fırat sahilinde.» diye eteğine davrandım. Hatta bir keresinde Elâziz Paşasının karısı mı. büyük Cami'de.. Bir de ne bakayım.» diyerek beni tersledi. Sırtıma dokunmasıyle aklımı başıma devşirdim.. Koşarak mahpusaneyi tuttum. Benim tekrardan dilim dolaştı. istanbul'dan nice nice beylerin ya bizzat geldikleri. Bir tek çay şekerine nail olup bunca yıllık cin tutmalarına. makinenin arıza vermesini müridan Allahm bir lütfü sayarak kadınlı. evrakı saklanarak infazı yıllardan beri geciktirilirken birdenbire gelip cezaya yatmayı aklına koymasın mı? «Mademki çileye teslimi nefsedeceğiz. tarlalardan.. Bu da Şeyh efendinin müritlerinden birisiydi. üstüne bir ürperme gelmiş. «Rabbim neye muktedir değil ki be adam..» diyerek çiftlikleri. çayırlardan aldığı da caba. Evvelâ küçük dilini yutmuş..» diye fısıldadı. «Medet Şeyhim... Tabiî üstüste beşer lira gelir. senede ellibin lira. Medet. baldızı mı bir bayan derde uğramış. Şeyh efendinin dünyalığı da ahretliği kadar sağlam. evvelâ rızk meselesini halledelim.

Yetişmesiyle çürümesi bir olur. Hükümet memurunun hali malum. Silo ağa saf adamdı. Yana yakıla anlattığı hikâyeden yana yakıla. birdenbire boşanıp arşıalâya sıçrayacaklarını sezmişlerdi... Allah da bir kere Malatya'ya «kaysı verdim» buyurdu mu. çünkü kendi köyünde Şeyh hazretlerini Hükümete teslim etmek. Lâkin ne fayda.. Çayır zamanı idi.. o kadar uzun boylu ki. Elli kırat buğday teklif ettik. Etrafı gözcü koymadan. insana beyaz entarisinin altında ayaklarına sopalar bağlamış zannettiren. yüz verir. Haydi oldu olanlar. mızrak çuvala sığmadı. dağ. devlet otoritesine başvurmak mecburiyetini hissederek karakol komutanına ve nahiye müdürüne .ileri gelenlerden on iki kişi Şeyhe o günden beri refakat eden üç halifesiyle on beş nefer erkek ve Şeyhin odasında. Şeyh hazretleri de. Hem de Şeyh hazretlerinin birinci Halîfelerinden iken.. Fakat Şeyh Süleyman efendinin Halifeliğini becerecek mertebede diplomat olamamıştı. iki tane kilim teklif ettik. bütün köyü. Her ne kadar toptancılar vaziyeti fıkara güruhuna belli etmemek istedilerse de. Üç toklu teklif ettik. Geçen sene. derelere cephanelik kazdınlması. Kaysı pek nazlı bir meyvadır. Rüşvet yememiş olmaz. Bahçe sahiplerinin gözü yıldığmdan bahçelerin yüzü ucuza kapatılmıştı.. Mahpusanede eskiden beri mahpus olan müritler bu işi duyunca dizlerini döğdüler ve Silo ağaya ağızlarına geleni söylediler.. Mademki ağzı var. Izollu Nahiyesinin bütün mışmış (yani kaysı) bahçelerini Şeyh hazretlerinin ortağıyle.. Elbüstan kilimi. Yevmiyeler her zamankinden iki çeyrek fazlalaşarak otuz kuruşa fırladı. fiyatların umumiyetle yerden yavaş yavaş kalkmak üzere olduklarını.» Buna karşı Silo ağa pek uzun boylu. dallar meyvayı çekemez hale gelmişlerdi. Belki kendi işinde yani köy ağalağmda kurnazdır. — Neden? Deli mi bunlar? Deli değilmişler. Anlaşılan mebus bey de. Malatya cezaevinin karılar koğuşu. bir kurt ağası olan Silo için ölümden beterdi mahpusanede birkaç aklı eren meselâ istanbullu Murat bey işin içyüzünü sezdiler. taş kaysı kesilir... Bir Acem seccadesi teklif ettik. esmer 55 yaşlarında bir adam şöyle dert yanıyor : — Para teklif ettik. Tabiî onların da yürekleri yanmış. yediden yetmişe kadar sürükleyip Malatya mahkemesine dökeceklermiş. însan elli verir. çiçek üstünde iken bir soğuk dalgası ağaçlan tamamıyle yaktığı için bu sene. Gene bereket versin. Silo ağanın herkese gizlice söylediğine bakılırsa herifler biraz sabırlı olabilselermiş. Razı olmadılar. Delikanlıların silâh altında olması... Pekâlâ.. Bir köyün bir kocaman ağası olup da. Izollu ve havalisini bu sene daha başlangıçta bir amele noksanı sardı. umumiyetle vilâyette mış mış'ın fevkalâde bol olması bu amele noksanını akıl almaz bir dereceye çıkarmıştı. Almadılar. oniki mevcuduyle zaten yükünü almış bulunduğundan Müddeiumumi karıları gayrı mevkuf bırakmak zorunda kalmış.. Malatya mebuslarından bir zatın ortağı âdeta yanyarıya kapatmışlardı... Bu vaziyet karşısında mebus beyin ortağı. bayramlık ve düğünlük esbablarıyle süslenmiş on sekiz karı ki cem'an otuzüç kişi yakalayabilmişler.

Tarikat kardeşliğinin her türlü kardeşlikten üstünlüğüne sözü getirip kendisini hoşnut etmek isteyenlerin yarından itibaren Nakşibendî tarikati halîfelerinden Mustafa beyin bahçelerinde çalışmalarını. dünyanın fânî olduğundan başladı. «bekaya» toplamak meselesinden köylünün ipi gayrı tabiî bir şekilde karakolun eline geçmiş olduğundan amele. Bir kamyon tutup Karadayı'yı da yanına alarak yola çıktı. Yarı hatırla. Aman. Şeyh efendi. cehennemin azabını. Nihayet mesele meydana çıktı. gâvurluk getiren heriflere yardım etmektense aynı zamanda sevap kazanmanın daha kârlı olacağını. Izollu mışmışlarının yarısını çürütmemek için Haktaâlâ'yı. rengi uçtu. Para etmediğini görünce «başını» açarak «Malatya'ya koştu. Rejim. muavinler de olup biten işlerle Şeyh Süleyman efendinin ziyaretlerini birbirine bağlayamadıklarından birkaç gün de şaşkınlıkla. Köylere jandarma çıktı. Gün doğmadan işe başlayıp. Fazladan Elâziz umumhanesinde dostu da vardı. mebusun kiraladığı bahçelere döküldü. cennetin nimetlerini saydı. İki gün buradaysa. karakolun hiç kimseyi şurada. Tabiî. Bir hafta sonra mebus beyin ortağı zevke kanıksamış olarak suyu geçip Izollu'ya girince ateş saçağı sarmıştı. Mebus beyin ortağı işe şeytan karıştı zannederken bilakis Allah’ın müdahale ettiğini anlayınca dini bütün bir Müslüman gibi kadere riza gösterip Ankara'ya «Takdir'e tedbîr uymadı» diye telgraf çekeceğine Izollu'nun Elâziz'e yakın olmasından ve Elâziz'in cumhuriyetin ilânından bu tarafa «İsyan mıntıkası» olmasından dolayı oraya çekti. Ahirete geçti. Tavuklar. Bey'e vaziyeti anlatacağını» yeminle söylüyordu. cehennemi. cenneti. beş gün Elâziz'de yaşıyordul Yerine bir sürü ayyaş bırakmıştı. Şey'in . «Müsademeyi efkâr'da barikayı hakikat» doğdu. burada çalıştırmaya hakkı bulunmadığını. zaman derken Şeyhin kamyonu etrafı süratle dolaştı. Kur'anı ve kıyamet günüyle beraber yardıma çağırdı. Başçavuşun korkudan avuçları terledi. Meclis kurdular. toklular kesildi. Sağa koştular. Herif «Makine başına geçip Ankara'da Millet Meclisi'ni bulacağım. yediden yetmişe kadar. yalvarmak ve tehdit etmekle geçti. Yemekler yendi. gün kararmcaya kadar bahçelerde güneş altında terleyerek çalışan adamlara bir din gayreti sirayet etti. Şeyh efendinin ortağı «olaya» evvelâ kendi vasıtalarıyle «çaresaz» olmağa yeltendi. Yedi cehennemi. dualar okundu. Meseleyi Şeyh efendiye bildirdi. Izollu Nahiyesi. Mebus beyin ortağı sarhoş bir herifti. iş güzelce yürüyüp dururken birdenbire hangi sebeple akasadığını hemen fark edemediler. «Şeyh Süleyman efendi gelmiş» sözü kulaktan kulağa yıldırım gibi yayıldı. Nahiye müdürünü çağırdılar. Jandarma Başçavuşuna «Şeyhlik. zaten Mustafa beyin de Başçavuş ve Nahiye müdürü beyle görüşeceğini söyledi. memlekete ahlâksızlık. Ölü gibi yatağa düşeceklerine her köyde bir eve toplanıp Şeyhlerini ağırlamağa giriştiler. Embiyalık. Şeyh Süleyman efendi de Allahına sığındı. her ne kadar beş kuruş eksik yevmiye verecekse de.müracaat eyleyip «Muavenet» istedi. sola koştular. Bunlar. yarı cebren. mütegallibe. irtica» kelimeleriyle dolu bir nutuk çekti. yedi cenneti. karıerkek Şeyh'in müridi bulunuyordu. Müridan meselenin içyüzünü ifşa etmediklerinden.

. «Gelsin de şu Murat beyin elinden din'i mübîn'i islâm'ı bir çif lâkırdı ile kurtarsın. o tarafa kıvrandı. mebus beyin mahsulâtı. hiç şüphelenmeden bir tarafını tutup yavaş yavaş kaldırarak işin iç yüzünü çırılçıplak ortaya serdi.. sonra «Yarabbî sen nelere kadir değilsin. Müdür hep atlayıp Şeyh'in arkasına düştüler. Adliye'sine söğüldü. Hep bir olup Hükümet'e.. Dönüşte zira artık mürşid'i kâmil'in irşat gezintisi nihayete ermek üzereydi. Halifelerine de misafir muamelesi yapıldı. Sonradan öğrenildiğine göre Şeyh Süleyman efendi bir senedir gece. Sonra yavaş yavaş Silo ağa'nın saflığını keşfeden «Köpoğlu köpekler» bîçareyi.. Kısmı siyasî komiseri. Hacı Hüseyin efendi. hiç farkında olmadan.» diye.» sesleri gecenin içinde kıyameti koparıyordu ki devlet otoritesi derhal tertibat aldı. Emniyet müdürü. Silo ağa. Çavuş.» Diyerek sevinçle' secdeye kapanmıştı. Silo ağanın konağındaki âyinde yetiştiler.. Vali muavini bindiler. Nat Pinkerton romanlarında okuyup. Allah Hu. beddua edildi. Karadayı'nm ezberlettiklerini yüzüne gözüne bulaştırarak sayıp döktü. Şeyh efendi. Türk ırkından olduğunu üstlerine ispat etmek için elinde tabancayla pusuda bekliyordu. Karılarla erkeklerin tamamiyle ayrılıp ayrılmadığını bizzat kontrol etmek isterken Ne fena tesadüf.» lâfı duyulur duyulmaz. «Allah Hu. haberi getirene iki kere üstüste «Sahi mi? Sahi mi?» diye sormuş. ilk haftalar Şeyh'e de. En yakın karakoldan telefonla vilâyet makamı hadiseden haberdar edildi.Karılar odasında basıldı. ceza evindeki sofuların Reis'i Bunlarm yarısı Reisiyle beraber Şeyh'in mürid'i idiler. Şeyh'in öğrettiklerini. Birşeyler uydurmağa.. Bu hikâye. Bu taraftan da Müddei umumi muavini. Sana büyük demiyen kâfirdir. Onun da kendisine göre şeyhine çektirecek (yarması) vardı. Fakat çok bunaldıkça perdenin. bu kadar sarih olarak ancak Şeyh'efendinin cezasını bitirmesine yakın anlaşılmıştı.. ilk şaşkınlıkla karıları olsun kaçırabilmek için muhtelit âyîn'i derhal harem selâmlık haline getirmek tedbirini düşünmüştü. Almanya'ya toptan devredilmiş bulunuyordu.kuruttuğu. bu tarafa kıvrandı. Jandarmalar. Zaten «Şeyh Süleyman efendi tevkif edilmiş. Şeyh Süleyman efendi'nin tevkifi haberi. Nahiye müdürü. gitti. Amerikan filmlerinde gördüğü gibi «Davranma yakarım. mürit'lerine de. Kanun namına» diyip avlu'ya girdi. gündüz Allah'u taalâya niyaz ediyormuş. Şosede otomobil'in horultusu duyulunca. Fakat Şeyh'efendi'nin mahpusanede misafir bulunduğu zamanlarda ve bilhassa tahliyesinden sonra mahpusları şiddetle alâkadar eden okadar umulmaz hadiseler cereyan etti ki mahkûmiyet sebebi unutuldu. kükürtlediği mışmışların nereye satılacağı henüz belli değildi ama. Hadisenin yalnız bir dahilî piyasa meselesi olmayıp devletimizin haricî siyasetiyle yani yüksek politikasiyle sıkı sıkıya alâkadar olduğu akümülatörlü radyosu vasıtasıyle gerek Berlin gerek Bari istasyonlarının Türkçe neşriyatını gece gündüz takip eden ve Tasviri Efkâr gazetesine abone olan Nahiye müdürü tarafından fark olundu. fiyat temevvüçlerindeki hakları sırası geldikçe nazara alınmak şartiyle 1950 senesine kadar sevgili kardeşimiz. gardiyan küçük Ömer'in de yüreğini sevinçle hoplattı. geliyormuş. Şeyh'i teslim etmekle ithama başladılar. Kanunlarına.

Aklınızda kalsın. İşte bu alâmet meydana çıktı.. Dünyamızı berbat ettik.. Kabil olmayınca derince bir of deyip. Önümüz mübarek Ramazan'ı şerîf. Arapçayı pekçok hatırlatan zorla acaipleştirdiği bir türkçe ile: Kitabülhamdiyye ve Kemalâtülahmediyye nâm eserin muharriri yazıcı oğlu Eşşeyh Mehmet efendi ruhuna fatiha.. İkincisi: Zina edenlerle şarap içenler ziyadeleşecek. Baş ağrısa bir adı var.. yollarda karı bolluğu var. Bu çok mühimdir. Cemaat. İşbu kitap bize doğru yolumuzu gösterecektir.. Anlamayan sorar. kimini eliyle.. Vaktimiz olursa cennet ve cehennem de hikâye edilecek. Veba oldu. Hak'kı ve kitabını unuttuğumuzdan felâkete düştük. hâşâ sümme hâşâ namaz gibi ayıphktan çıktı. Hâlâ kırıyor. nefesini keserek bekledi. diye cevap verdi. Şeyh'in Alevî düşmanlığı meşhur olduğundan yalnız Ali kulları somurttular. Ortalığı fesat ve cehalet bürüdü. — Kitabı rasgele yerinden açtı ve ezberden okumağa başladı: — İlim okunmayacak. Hitamında müşkülü olan sorar. öğrenir..... haddine bakmadan.. yüreği ılık ılık bir hoş olacak kadar sevindi. Cehalet ve fesat çoğalacak. Bir öksürükle boğazını temizledi. Çook. Karadayı gözlerini kitaptan ayırmıyarak. Sormak ayıp değil. Karadayı mukaddeme yaptı: — Burada cümlemiz kaza ve kader kurbanıyız. Şarab'ı hükümet yapıp satıyor.. Çeşit çeşit veba oldu. işte dünya'ya bakın.. dedi.. kocaman bir besmele çekip üç Kulhüvallah bir Elham okudu. Dördüncüsü: Ümmet arasına kılıç girecek ve bir daha kalkmıyâcak. Başlıyorum. Üçüncüsü: Kadın çoğalıp erkek azalacak. Ne ilâcı bre kâfir.. Sen Rabbimin takdirini bozabilir misin? Silo ağa kalın sesiyle: — Hâşâ. Ümmet arasına kılıç girdi ağalar. kimini gözüyle halkı Karadayı'nm etrafına cemetti. Eskiden biz bukadar hastalık bilmezdik. Şimdi Haktualâ'nın işine karışıyorlar. Karadayı başıyla tas tik etti: — Sonra beytil mukaddes açılacak. sorup öğrenmemek ayıp. Karılar erkeğin ekmeğini aldı.. Bugünkü dersimiz ihvanlar (Kıyamet alâmetleri) dir. Şeyh Süleyman efendi'nin birinci Halifesi Karadayı.. Kardeşler kıyamet alâmetleri onsekiz olup cümlesi zaman zaman meydana çıkacak. Beşincisi: Cihanda çok veba olacak. ötekini gâvur niyetine kırdı. Bir diğer öksürükle «Hazır» larm dikkatini üzerine çekmeğe çalıştı. Yüreğimizi Haktualâya açık tutalım. ilâç verir. Doktor. Bele ki ahiretimizi abad etmeğe çalışalım.. Silo ağa bu işareti bekliyor gibi. Kur'an üzerine ilim. Şeriat ilmi. Öğleden sonraydı.. İşte biri.. Zina.. mahpushaneye geldiklerinin haftasında tezgâh'ını koğuşun bir köşesine kurdu. Lâkin kitapta buna dair tafsilât olmadığından Karadayı başka bir alâmete geçti: .. Başı açık dairelerde çalışıyor.Ve en nihayet yaşı müsait olmadığı için cezası idam'dan 24 seneye düşen ve yedi senedir mahpus yatan Sazlı Mustafa bu havadise.. ilimden maksat bugün onların mekteplerinde okutulan yalan. Dizleri üzerinde duran kaim kitabı eline aldı. diğerleri gibi nümayiş yapamadığı halde. düzen değil.

Hürriyet yani. Sultan Aziz devrinde zuhur eyledi. kâfirlerle sulh yapılacak. îşte kardeşler. kitabın yazdığı harp değil mi? Altmışa varmam... işte ünya malı.. Kendisini mal fitnesinden kurtaranlara ne mutlu. Biz âhır zaman ümmetiyiz... birer emzik Ağızlık Kibrit. dünyayı tuttu.. yani. inandırıcı sesiyle'çok iyi bildiği bir meselede rahat rahat konuşuyordu: — Deccal çıkacak.— Sonra mal okadar fazlalaşacak ki birisine yüz dinar verilse.. Bid'at. İyi bildin. Bu kırk yıl içinde Deve ile Arslan. Kalkacak gibi bir hareket yaptı. Hacı Hüseyin efendi. Ey kardeşler. Halka dediyse kendi taifesine mal verecek. Kavukları... Müslüman tren'in erkeği gibi ağzmdan burnundan duman savuruyor. ve Rum eşkıyasiyle birlikte gelip Abdülhamîd efendimizi hal' ettiler. Murat beyi yakalayıp yere vurmak gayretiyle etrafına baktı. Yüz dinar. (Âhırı şer. Ya Rabbî kudretine inanmıyan kâfirdir. Bunlar kıtlık getirdiler. Kurt ile kuzu beraber yürüyecek. Gözleri gök.. Arapta fitne zuhur etti. Kâfir içinden gelecek idi. yetmişe yetmem. Sonra Arapta fitne olacak.. Evvelâ 30 yalancı Deccal çıkacak. Lâkin bir köyde bir ağanın evinde şeker ancak bulunurdu. Bir kısmı Sultan Mehmet devrinde zuhur eyledi. Reisleri sakallı bir papas'tı. Mehdî'nin devri kırk sene.. İşte cümlemizin cebinde birer tabaka. Kitap bunun bir zaman adını da değiştireceğini söyler. derin bir vecd'içinde. Büyükten küçüğe şefkat. Rumeli kâfiristan'dır.. İkinci Deccal ... Tamam. «Yarabbî.. dedikleri. Doğru bir söz. yüz lira. Bir kısmı. Lâkin her yerde var. Şalvarları Yeniçerileri kaldırdılar. Karıların çıplaklığı. Biz şerre uğradık. — işte O harp. Bir kısmı Sultan Hamîd efendimiz zamanında zuhur ettiler. Bilenler.. Bu Deccal halka mal verecek. küçükten büyüğe hürmet kalmadı.. Abdülhmîd zamanında biz şekerin okkasını iki kuruşa yerdik. benzi sarı. ingiliz'le. dini islâmı kabul edecek öyle mi? — Öyledir. Yani küfür. Yani bir lira... Cihan Padişahını hal' eyleyip hitamında katleylediler. üçüncü Deccal da helak olunca Mehdî Resul yetişecek.. ingiliz içinde yaşardı. Birisine yüz dinar verilse mesrur olmaya..» diye mırıldandı. Yalancı Deccallar çıktı. Bir kısmı Sultan Murat devrinde zuhur edip. Hacı Hüseyin efendi.. Zira kitabın kavlince otuz deccal'in en sonundaki üç Deccal diğerlerini ortadan kaldıracak. — Öyleyse bu harbin sonunda Avrupada bir Devlet. Bunlara Cön türk denildi.... Onlar da Bulgarya. Karadayı henüz zuhur etmiyen alâmetleri geçmişti. Almanya olsa gerektir. sevinmeye. Sonra tütün içmek ümumileşecek. Hürriyet diye bir bid'at çıkardılar. Dünyayı apartman'la doldurdular.. Karılar bile bu zıkkıma müptelâoldular. Murat beyle her münakaşada tekrarladığı bir meseleyi sordu: — Bu harp. Fransız'la sulh yaptı Arap ureba. Mesrur. Bu üçten birincisi geldi. Adını değiştirdi. Rumeli'nden geldi.. bugünkü serbeslik...) buyurmuşlar. ol Padişah'ı tahtından indirdiler. Şimdi şeker inci değerine yükseldi.. Dinar yani bankanot.. bu alâmetler tekmil olmuştur.

.. .. Bir nar yiyenler doyacak.başımızdakidir.. olduğunu. Gök yüzüne. dünyada bolluk olacak. Sonrası selâmet.. Bu öyle bir avaz ki evvelâ cemâdâta.. Destileri ve kadehleri boyunlarına asılmış olacak. üçbin yıllık yol olduğunu. ok atacaklar. yani cansızlara tesir edecek.. bir kısmı göğsüne kadar. Sazlı Mustafa'nın güzel yüzü birdenbire kıpkırmızı oldu. Derisi kaplan derisi. Gökyüzü kuru toprak gibi yarılacak. bin yılı düz.. yani yüz altın. köyler harabeye dönecek. Boynu devekuşu'na göğsü arslan'a benzer. Türkçe bilen cemaat korkunç bir kederle içini çekince dil bilmez kürt'ler de korkuyla birbirlerine bakıştılar. Bir sığır başı. Lâkin harareti. Karadayı'ya satmak ta günah olup olmadığım danıştıktan sonra ucuz pahalı defetmeğe karar verdi. Sûr'u İsrafil Sûr'unu öttürecek. Mehdî bir rivayete göre magrip'ten. vebal değil. Şurada üç sene bir sıkıntı kaldı. Mümin'ler kürsülerde oturacaklar. Karadayı şimdi de Sırat'ı hikâye ediyor. Çalgılarıyla. Bu esnada Karadayı: «Nasıl. Sazlı Mustafa'nındı. Bunlar mahvolünca bir rahmet yağacak. Zira ogün her kes can kaygusuna düşecek kimse kimseye bakmıyacak. bin yılı iniş. kıldan ince. yalnız kâfirlere tesir edecek.. Acı denizler kalmıyacak. Bin yılı yokuş... Bunlar sedleri yıkıp Şam'ı şerîf'i geçecekler. Yer yüzü dümdüz olacak.. Şimdi gelelim Mahşer'e: Güneş bir mil miktarı mahşer halkının başı üzerine yakın gelecek. Avrat kısmına baş açıklığı yalın ayaklık vebal değil mi? Hazreti Muhammet cevap verdi: Hayır. Bir de Yecüş. Şehirler. iki kanadı var ve Arapça konuşur. Cümle yıldızlar güz yaprağı gibi dökülecek. kardeşlerim.. Halk yerinde dururken dağları gitmiş görecek. İkincisi yedi sene hüküm yürütecektir. Ben size demedim mi?» manasına gelen kibirli bir duruşla Silo ağa'nm tercümesini bekledi. Kâat kebabı yemiş gibi.. kuyruğu koç kuyruğu. Zaten çoktanberi Hanım'ın Ali talipti. Karadayı va'zın burasında. Lâkin ne fayda.. Haktaalâ tarafından kana batırılıp geri çevrilecek.. İşte o zaman kıtlık olacak. İşte bunun da dört senesi geçti. Tabariye denizinin suyunu kamilen içip tüketecekler. Fil kulaklı. Birinci Deccal onbeş sene hüküm sürecekti. Başını yere iğerek içinden bir daha bağlamayı eline almamağa yemin etti. ayakları deve ayağı. Hmzır'a benzer gözleri. yüz dinar'a çıkacak. Figan edecekler... boynuzu var keçi gibi.. Bazı ulema bir mızrak boyu yaklaşacak buyurdu. Bağlama. Hâşâ sümme hâşâ. Uçuncusu yolda.. Silo ağa meseleyi onlara kürtçe anlattı.. Bu esnada birden bir canavar çıkacak. Mecüş var. Çalgı çalanlar çalgılarıyla birlikte gelecekler. bir kısmı göbeğine kadar ve bir kısmı dizine ve bir kısmı topuğuna kadar ve kimi hamamda oturur gibi baştan ayağa terliyecekler..» Ey kardeşler. bir rivayete göre şarktan gelecek. Peygamberimiz efendimiz eshabma mahşeri vasf eder ken Ayşe anamız sual etti :Ya Muhammet. Sonra parmağını ıslatıp kitabın bir sayfasını çevirdi: — Alâmetler tamam olunca. kılıçtan keskinliğini. mahşer yerine serhoşlar serhoş olarak gelecek. Başı öküz başı. Onbeşinci senede geberdi. Kâfirlerden bir kısmı boğazı çukuruna kadar. Ama müminlere bir bulut gölge salacak. Oklarının ucu. Yüz dinar. duvara asılı bağlama'ya baktı. Mahşer'e yalın ayak başı kabak çıkılacak.

sırmalı ve incili yastıklar serilidir. Yedikten sonra kemikleri Haktaalânm emriyle toplanıp. Haktaalâ herbir hesapta kullarına nida edip «Ey kulum. Karadayı. Selsebil ve kâfur pınarlardan. Kevser havuzundan sular içtik. Şerefeleri yani. bizi cennet bahçelerinde besledik. Bir sofra kuruludur ki tabakları nur'dandır. Sekiz cennet var demişler. hocasını memnun edenler girecek. kardeşler. Ağaçların meyvaları da yenildikçe gelir.cehennem üzerinde kâin bulunduğunu. «ZulmetmemişJerdir Yarabbî. O anda sanki bir başka âlemde. İlk rastlanan köşk safî gümüşten olup şerefeleri altındandır. daha sonra fıkaralar girecek. Yol üzerindeki ağaçlar cennetliklere şenlik eder. parmaklarım tükrükliyerek bir sayfa daha çevirdi. fânî insanların görmeğe ve tatmağa muktedir olamadıkları güzellikleri ve lezzetleri seyredip hissetmekteydi. Elbiseleri okadar lâtiftir ki vücudu örtüp gizlemez.. Cennet'in sekiz kapusundan yedisi fıkaraya birisi zengine mahsustur. yedi yeri bir yere cem'edip bir havanda döğseler. Cennet'in kapusu Nur'dan ve altın ve gümüş ve kızıl yakut ve yeşil zübercet ve ak inci'dendir.. sedirleri. dini bütün müslümanlarm kanatlanıp geçeceklerini anlatıyordu. bundan sonra rastlanan köşk etrafı bahçelik bir köşktür. yetişir. işte Rabbimin bukadar cenneti vardır. Etimiz semiz ve tatlıdır. Her nakadar içsen yeniden dolar. Fakat kitaba bakmağa sanki tenezzül etmiyordu. baldan tatlıdır ve çekirdekleri diş altında kolayca erir. cennet Allah'ın kullarına bir lûtfudur. Sonra bir köşk dahi görünür. Orada türlü ipekle işlenmiş döşekler. dolma mı. herbir ağacın herbir yaprağı bir avaz verip cennetliğe yetmiş hülle giydirir. Melekler O'na müjde götürürler. Dedi. Meyvaları kaymaktan yumuşak. Mahşerde herkesin önüne kendi defteri açılacak «Defter'i âmâl'ini oku» denilecekti. Ehli cennetin cam çekerse. Dünyada okuma bilmiy enler ahrette Arapçayı okuyacaklardı ki defter arapça üzerine tutulmuştu. Kırçıl kıvırcık kaşlarının altındaki kurnaz ve hain gözlerine. Köşklerinin altında Kevser ırmakları akar. nurdan tabaklarla önlerine gelir. Kâselerde türlü şerbetler doludur. Kul da cevap verecekti. Kızıl yakut'tandır. Kiramen Kâtibin Yani sual melekleri ziyade yazıp sana zulmetmişler mi?» diye soracak. söğüş mü. Şeyh'ini. Ve toprakları misk ve çakılları inci mercan'dır. — Cennet. İçinde bu yalan dünyada nikâh ettiğin helâl'in seni bekler. Bizi yermişiniz? Derler böylece sizi. Lâkin cümle mümin kullarına yer vardjr. Dallarındaki kuşlar makam ile ötüşüp ehli cennete derler ki «Biz. her ne çeşitse pişip.. Helâlin ayak üzeri durup seni karşılar. Defterde cümle insanların günahı ve sevabı kayıtlı idi. kurban kesenlerden kurbanları kabul olanların koçlar üzerinde.» Zira orada yalan söylemek mümkün değildi. Yedi göğü. Şehit'ler bizden evel girecekler. lâkin yüz yıllık yoldan tatlı kokusu burnuna vurur. akıllarından geçtiği gibi. bunlar canlanarak . çizgilerle dolu esmer yüzüne birdenbire tarif edilmez bir azemet ve hassasiyet gelivermişti. Çünki cennette asla birşey noksan olmaz ve ağaçların kökleri altın ve gümüş ve dalları yeşil yakut ve kızıl yakut ve beyaz incidir. yemeğe teşvik ederler. Sonra deftere geçti. hardal tanesi gibi parçalasalar. onlardan sonra kulluğunu iyi yapıp. kebap mı.

hülleleri vardır. Aşağı yerleri misk'ten. Bunlar karşımızda el kavuşturup hizmet bekliyeceklerdir. selâma durmuşlardır. Bundan başka Rabbim her mümine huriler ve gulmanlar ihsan edecek. avrat erinin yüzünde kendi cemalini görede aşk duya. içinde bulunanı aklından çıkaracaksın. kemiklerinin içindeki ilikleri dahi görünür. Ayrıca Peygamberimiz efendimiz de ümmetine yetmişer huri. gül yanaklı. Cennete girecek erkek taifesinin vücudünde kıl kalmryacak. kara gözlü. Bunlar temiz saçlı. Cennet ehlinin kelâmı Acemce. servi boylu huriler ve gulmanlardır. Gulmanlar ab'ı hayat gibidir. Herbirinin üzerinde bir saatte yetmiş türlü renk verir ve yetmiş türlü çeşide döner. Orada öyle ağaçlar vardır ki gölgesi hiç gitmez ve seğirtsen yüzyıl atlı geçemez. Bunların içinde öyle huriler vardır ki belinden yukarısı oğlan. Orada hepimiz Kur'anı söyleşeceğiz. Rabbimin beher mümine vereceği huri ve gulman beşer yüzdür. Çünki cennete gidecekler. Bundan başka her mümine seksen biner tane hizmet oğlanı verilecektir ki güzellikleri akıllara hayrettir. her minderde. mahşerde birer hülle giyecekler. Hangisini gönlü çekerse onunla oturacak. Karılar da her gece yeniden bakire olup her sabah kızoğlan kız halinde uyanacaklar. Hepsinin derisi beyaz olup saçları kıvırcıklaşmıştır. Cennet içinde bir büyük pazar vardır. Melekler orada saf tutmuş. şeker sözlü güzeller bulunacak. kâffesi onikibin beşyüzdür. ortaları amberden. belinden aşağısı kızdır. gözleri sürmeli görünecek. Sırat'tan beride iki havuz. mercan dudaklı. eğer sabrederlerse orada karılarına can'u yürekten âşık olacaklar.. Sakın benim bahtım ne kara deme. Sakalları çıkmıyacak. Bu pazarda suretler satılır. Okadar güzeldirler ki birisinin parmağı dünyaya çıksa güneş'in nurunu mahveder. Cennete fıkaralar zenginlerden kırk yıl evel girecekler. En adî kimseye onbin kul verilecektir. dişisi 33 yaşında bulunacak. Yolda iki havuza rastlanacak. işveli nazlı. Birgün bir Arabi gelip Resulü kâinat Muhammet Mustafa aleyhüsselâma sordu. Bizim kölelerimizdir. birinden içeceğiz. kocası ölüp. Eğer bir avrat. yahut boşanıp başka bir kişiye varmışsa O'na sorulacak. Bir kere yüzlerimiz ayna gibi parlak olacak ki er avratının. Her evde. Bunlardan birisi denizlere tükürse deniz tuzunu kaybedip şerbet gibi tatlılanır. türlü seslerle türkü söylerler. kamer yüzlü. Cennet ehlinin hali tarife sığmaz. Lâkin bulibaslar cam gibidir. Herkes istediği sureti alıp yüzüne geçirir. hilâl kaşlı. .. Nurdan olduğu için kemikleri. Zira dünyada çok sıkıntı çektiler. yukarıları kâfur'dan halkedilmiştir. Hurilerin ve gulmanların vücudu de nur'dan halkedilmiştir.mahallerine uçar. Dudakları şekerli ve ballıdır. Her mümin'in ayak ucunda ikisi her daim oturup saz çalarak türkü söyliyeceklerdir. Her gece cima edip bakireliğini size bırakıp sabahleyin tekrardan bakire olurlar. sekizbin dul kadın. inci dişli. Bundan başka dörtbin kız. Cennete en önde Muhammet Mustafa aleyhüsselâm efendimiz girecek. Cennet ehlinin erkeği. türkçe değil Arapçadır. yetmişer gulman hediye edecek ki yüzleri güneş ve ay'ı utandırır.. Atlara ve develere yakut işlemeli eğerler vuruludur. gözlerinden yaş ve çapak akar. Kötü karıya düşenler. Birinden abdest alınacak. Çünki bunlar gâvur çocuklarından akıl baliğ olmadan ölenlerdir. Zira dünyada öyle karıcıklar vardır ki saçları ak.

hararetinden ve kokusundan cümle halk ölürdü. Cümlesinin visaline erecek ve sahifeyi muhabbete eriştirecek. Havva anamız Adem babamızı kandırıp. El'an siyahtır. «Çünki nur can'dır. Hak'ka şerik koşanlar adam öldürenler..» Derin bir lezzetle gözleri ufalan Hacı Hüseyin efendi: — Yarabbi. Budakları. Ve hurilerle gulmanlar nur'dan yaradılmışlardır. Şahadetiniz makbul olmıyacak. mirasta sizi natemam ettim. Bütün müminler düğüne davetli olup her davetli iki mahbûb hediye götürecek. kül olurdu. Yani kendisine damat edecek... Bu sırada Haktaalâ Muhammet alehüsselâmı cennette evlendirecek. kurtulsalar gerektir. Cehennemden iğne deliği kadar bir delik açılsa ehli dünya yanar. Arabi sordu: «Nurdan yaradılmış bir mahluk nasın öpüp koklanır?». Seni inkâr eden kâfirdir. Öpüp koklamak mümkündür. Dedi. her kişi. Orada bir korkunç ve pis şey görmüş gibi suratını astı: — Cehennem'e geldik. rüşvet yiyenler. Sizi esîr eyledim.» demiştir. Ben akılda. Karadayı bir sayfa daha çevirdi. Haktaalâ cehennemi halkeyleyip bin yıl yakut kırmızı olarak yaktı. Koğuşu kindar bir inilti dolaştı.. zina edenler. sonra bin yıl yakut siyah olarak yaktı. Sonra bin yıl yakut beyaz olarak yaktı. Demiştir ki: «Ey avratlar. Öyle mi?» Resulü kâinat «Evet öyle» buyurdu. hırsızlık edenler. yetmişbin gulman verilecek. İşte okadar. Lâkin sıtku sadakatle töbe ederlerse. avrat kısmı ne müslümandır ne frenk. Cehennem elbisesi katrandan olup cehennemliklerin vücutlarına yapışır. alevlenir ve cehennem ateşini . namuslu kadınlara orospu diyenler.. Doğururken ölürseniz sizi şehitlerle bir tutarım. Şeyhine asî olanlar. Diye haykırdı. Rabbim cemi cümleyi avrat şerrinden emîn eyleye. yetim malı yiyenler . babasına. içenler cehennemliktir.anasına.. işte bu düğünde Haktaalâ cennet ehline mübarek yüzünü gösterecek. Hayatınızda cefa ve keder çekeceksiniz.«Ya Muhammet. Alevinde asla ışık yoktur ve ateşi sönmez. Cennetin bir de cehennem'i var. Sen nelere kadir değilsin. cenneti âlâda kendisinden daha alâ kimse yoktur bilecek. Cemaate girmiyeceksiniz. şeytan'm iğvasiyle bu meyvadan yedirmiştir. fesat çıkaranlar. Karadayı belli belirsiz gülümsiyerek bir sayfa daha çevirdi: — Velhasıl. sihir ve büyü yapanlar.. Sonra herkes yerli yerine gidecek. Bu düğünde Peygamberimize Fir'avunun hatunu Asiye ile Meryem'i birden nikâhlıyacak. Size yalnız haya ve merhamet verdim. meyvası beyazdır. Oğlanların sizden doğmasını mukadder eyledim ki ölüm acısını ölmeden tadasmız. dinde. Amin. Ve eğer ehli cehennemin esbablarından birisi gök ile yer arasına asılmış olsa. Oğlan doğuracak ve çamaşır yıkayacaksınız ki ikisini de erkekler yapamaz. Yolda Adem aleyhüsselâm'm meyvasını yiyip cennetten kovulmasına sebep olan ağaca rastlıyacaklar. düşman önünden kaçanlar. sen diyorsun ki cennette her mümine yetmişbin huri. Lâkin bir tanesi bir müslümana gerek. Arkadaşlar. dedi. işte o sebeple Rabbim karı kısmına öfkelenmiştir.» «Pekâlâ biz bukadar bakirenin hakkından nasıl geleceğiz?» «Çünki rabbilerbab öyle emir buyurdu ki cennet içre her müminin yüz erkek kuvveti kadar fetahal'bab kudreti ola. şarap.

Hepiniz dünya yüzünde. Ama dayanılmaz derecede aç olacaklar. hurma ağacı kadar kuyruğu vardır ve her tabutun üzerinde bin zakum ağacı vardır. meselâ bizim Beydağı gibi bir dağın tepesine konulsa yedinci kat yere kadar erirdi. her yılanın ağzında bir zehir deryası vardır. Rabbin merhameti hadsiz. O'nun eline. hesapsızdır. Hepiniz Elhamdülillah Islanışınız. Ve yedi kattır... Boyunlarına ateşten birer değirmen taşı asılacak ki ateş bu taşı sağa sola savurup göğüslerine çarpacak. Bakın işte kitap ne yazıyor. her kuyuda ateşten yetmişbin tabut vardır ve her tabutun içinde yetmişbin akrep vardır. Bunlar küffar'm gırtlağına takılır. Kendilerini bir hararet sarar. ikisi gündüz üçü gece akar. zakkum ağacının meyvasım verecekler. suçsuz var. Ahır zaman Peygamberidir. oruç tutmıyanlar. Her tarafı dikenli ve boynuzludur. çok cezalılar çilesini dolduracak. Gayya deresi cehennemin öteki derelerinden hararetçe okadar fazladır ki öteki dereler onun sıcaklığından ve pisliğinden günde bin kere Allah'a sığınırlar. Gayya deresinden gelir.ziyadeleştirir. Müslüman kısmı cehenneme gitse bile günahı kadar yanıp cennete geçecektir. Allah size lütfetti Bir mürşid'i kâmil gönderdi. zina ve livata. ateşi hızlandırır. cehennem böyle bir cehennemdir. Bu ağacın meyvası şeytan başına benzer. Hiç olmazsa ahretinizi âbâd ediniz. Ekmek diye çığrıştıklarında zebaniler. şarap içenler ve zulmedenler ve yetim malı yiyenler içindir. zekâta mâni olanlar. İşte dünyanız berbad olmuş. Zebanilerin verdikleri su kan ve irin'dir. işte bunların hepsi gâvurlar içindir. cehennemden gelen müslümanın alnı ortasında bir siyah damga bulunacaktır. Lâkin müslüman kısmı dünyada tobe edip gitmişse.. her bahçede yetmişbin kuyu vardır. İçinizde suçlu var. Ve her akrebin ateşten. İslam dini hem kolaydır. Suyunu içenin barsakları doğranır. Yalnız. bir dudağı göbeğine inecek. Cehennemin yedi kapusu vardır. Bu deri kamilen yanıp tükenecek ateş etine ve kemiğine dayanınca yeniden deri peydahlanacak. katra yani damla su çıkarıp dünya dağlarının üzerine bıraksalar cemi sular ve taam'lar onun pisliğinden maazallah fasit olurlar. Lâkin küffar için cehennemden çıkmak yoktur. Kaza kader kurbanı olarak bu dar yere düşmüşsünüz. her mahallede ateşten yetmişbin bahçe vardır. İki yüzlü bir kılıçtır.. Eğer cehennem zincirlerinden bir endazesi ulu dağlar başına. Peygamberimiz Hak Peygamberidir. Aşağı zorlasalar gırtlakları paralanır. Kardeşler bizim dinimiz Hak dinidir. Su diye yalvarırlar. eteğine sarılınız Gösterdiği yola giriniz. Arş'tan cehenneme beş dere daha akar ki bunlar erimiş kurşun ve erimiş bakırdır. Her katta ateşten yetmişbin şehir vardır ve her şehirde yetmişbin mahalle vardır. Gavurlar cehennemde herzaman aç olacaklar. Birkaç sayfa çevirdi ve adeta okudu: Herkim vaktin imamını . Gâvurların derisi cehennemde okadar kalın olacak ki üç günlük yol kadar.. — İşte kardeşler. Karadayı kocaman bir körük gibi içini çekti. Az cezalılar çıkacak. Ebedi. Kâfirlerin bir dudağı başının üzerine. livata yani oğlancılık edenler. hem de zordur. Cehennem'den bir katra. evladınızdan uzak cehennem azabı çekiyorsunuz. Cehennem ne zaman sakinleşse Haktaalâ O dereden su serper. O'nu cehennemden kurtarır. Ve herbirinin uzunluğu yetmiş arşm'dır ve her birinin yanında yetmiş yılan vardır. Bir de namaz kılmıyanlar.

Silo ağa var.... Yatağa giriver.. Euzubillâh. Ve işine gelen şeyleri. O'nun arkasından sözünü eden cehennemlik kullardandır...... Gece koğuşlarda hep seni konuşuyorlar. İşte kitap ne yazıyor. Ben (UYUYOR) derim. — Yarın? — Yarma Allah kerim bey. Çünkü senelerdenberi duymaya alıştığı ve aksini hiç işitmediği şeyleri söylüyordu. — Ciddi mi? — Vallaha. sakat ayağının üzerinde seke seke Murat'ın odasına girdi.. erkekse Şeyh'efendi'nin karşısına çıksın.. Silo ağa bile O'nun okumadan yazmadan bihaber. Sabahtan beri çay hazırlıyorlar.. — iş kötü beyim.. Seni imtihana çekecekler. .. Sefer oğlum... Her kula müyesser değildir..... Topal Sefer. Bizim mürşidi kâmilimiz Şeyh Süleyman efendi hazretleridir. — Burada mısın Murat bey? Diye sordu. suratını bir karış asarak teşbihi öfkeyle uzattı. Biz cahil olduğumuzdan. bu esnada kapuyu açtı. — Hayr'ola. Şeyhlik bir büyük mertebedir.. Çünki mezhebi sünnette müminler üzerine şer'an vacip oldu ki: Bir mürşid'i kâmil bulup Ana bîat edeler.. — Sen bilmiyorsun beyim.) Diyorlar. — Yatağa girip kendimi naza mı çekeyim? — Niyetleri kötü bey.. Ben gelirim..... Sayfaları çevirerek aradı ve nihayet buldu: Şeyh'ine yalan söyliyen.. — Nerede? — Koğuşta. — Merhaba Sefer oğlum.bilmeden ölse cahiliyet ölümü ile ölür.... bir kara cahil olduğunu bildiği halde elindeki kitabı olsun hiç yadırgamamıştı.. Bir güzel karı mı geliyor? — Hacı Hüseyin efendi geliyor. iyi öyleyse. Sen kitaplara falan atıyorsun ya. Şeyh Süleyman efendi var. Çay pişirdik te. — Aman yatıvır bey. Seni almağa gel — Nereye? — Bize gideceğiz. Seni davet edecekler.. Koğuşta çay hazırlıyorlar. Şeyh Süleyman efendi ile seni biribirinize koyuverecekler. Şuradan teşbihi ver. Ortalığı karıştıran hep Hacı Hüseyin efendi... Karadayı kitabı kat'î bir hareketle kapattı... — Sebep. Asıl buraya toplanacaktık. Tayına topal Sefer. Başgardiyan müşade etmedi.. Yarına kadar sen kitapları devredersin. — Bey. Şeyh Süleyman efendi seni berbad edecekmiş.. Yat haydi... O'nun gösterdiği yola gitmiyen. Hacı Hüseyin efendi.. — Sağlığına duacıyız. Dinleyenlere gülümsedi.. — Ne zahmet. — Eyvah. (Haydi. — Anlamadım. Yatağa girsem kurtulur muyum? — Bugünü atlatırız.....

— Duyduğuma göre Şeyh'efendi'nin hatırı için namaza başlamışsın. İyidir. — Meraklanma açarım. belini bükerek yol verdi. fırsat elverdi. — Şaka etmiyor ki. Üzerinde şişman vücudüne hiç yaraşmıyan bir çeviklik vardı. Şeyh Süleyman efendi sesinde ağdalı bir ciddiyetle fakat yüzü gülümser: — Merhaba. Burası bizim evimiz. Murat. Gardiyan küçük Ömer. Ve kalkmak için davranan Şeyh'i omuzuna bastırarak oturttu: — Rica ederim rahatsız olmayın. biraz mahcup ve sessiz bir adamdı... — Merhaba. Tevfik uğrayacak... Ben de kendisiyle zaten görüşmek istiyordum. Bir taraftan anahtarı kilide sokarken bir taraftan Murat'ın kulağına fısıldadı: — Aman beyim... Aç bakalım kapuyu Ömer efendi. Sağ tarafa. — İşte gördün mü. Parmakları . Dedi.. Kölelerin sefil düştü.... Adeta ayakları yere değmiyor.— Çabuk gel beyim. — Estağfurullah. Dedi. Şeyh Süleyman efendi'nin yüzündeki tebessüm silindi... (Ben Allah'ın bir günahkâr kulu değilim. Hacı Hüseyin efendi. Namazla şaka olmaz.. Nasılsın dede? Adam öldürmekten onbeş seneye mahkûm kocaman kırçıl sakallı Hüseyin dede: — Gönlümüz hoş. muntazam yüzü ancak kırk yaşında gösteriyordu. — Hâşâ bey..) Diyor. İpek entarisinin içinde vücudu zaif fakat kuvvetliydi.... takma dişlerini meydana çıkaran gülümsemeyi belli etmemek için zorla kaşlarını çatıyordu. takunyalarını kapu dibinde bırakıp. şöyle buyuracaksın.. Selâmı var.. Büyük kara gözlerî bir ışıkla parlıyordu. Her zaman büyük bir dalgınlık içinde bulunan. Şeyh Süleyman efendi'ye gülerek döndü: Duydunuz mu? — Duydum ve üzüldüm. Bunların namazlarım Hazreti Ali toptan kılmış imiş. Bir sırasını düşürürsen bizim meseleyi aç. bit bizi yiyecek. — Şeyh'efendi'yle aranız nasıl? — iyidir. — Gelen olursa (Evde yok) dersin eşek. kırmızılığını daha çok arttırmıştı. Siz daha misafir sayılırsınız. Belki aşağıdan da gelen olur. Merhaba arkadaşlar. — Hâşâ mı? — Murat... — Sağolsun. Düşük siyah bıyıklan kalın dudaklannı gölgelemiş. O sebepten bana birvakit namaz iktiza etmez. Merdiveni inerlerken Murat sordu: — Şeyh'efendi alıştı mı mahpusluğa? — Alıştı. oturmalarına işaret ederek ve bazısını okşaya okşaya Şeyh Süleyman efendi'ye yaklaştı.. telâşla anahtarları şaşırmış desteyi şıkırdatıyordu. — Olmaz.. Sağolsunlar. Şu işi bitirelim. seni gördük daha sevindik.. Sakalsız. Murat oturdu.

.. Bize göre en kısaltılmış tarifi şu: Biz... — Vah. — Birader falan yok mu? — Birisi asker. Şimdilik namerde de merde de muhtaç değiliz. Rahatsız etmiyeyim dedim.. Ben komünist'im. — Hayır.. — Estağfurullah..... — Bir zanaat mı tuttunuz? . — Daha birşey yok... Çalışıyoruz.. Birisi mahpus... — İstanbulluyuz. — Valde? — Sizlere ömür. Epi oldu mu? — Beş sene oldu. Oradan istifade edilemiyor mu? — Hayır... Şeyh Süleyman efendi. — Vah. — iyi olur inşallah.... dedi. Temyiz'den evrak gelmişti de. — Üç ay mı verdiler? — Hayır hepsi altı ay. — Sizin nakadar? — Onbeş sene... — Vah. biz dede ile her zaman lâtife ederiz. Bari namerde muhtaç olmuyorsunuz ya. Cigarayı yaktıktan sonra: — Geçmiş olsun efendim.. — Komünist'lik nedir? Vatan hainliği.. vah.. Mesele neydi? — Komünist'lik. vah. bir münasip zaman bekliyorduk. Murat umurlamadı. Şeyh Süleyman efendi başıyla tasdik etti ama hiç inanmadığını da saklamadı. — Hayır iftira değil. Biz hükümet'e karşı geldiğimizden nizamname bizi kabul etmez. Bu rahatlık herhalde kendi evinde olmaktan gelmişti. Nasıl rahatsınız ya. — Tabi kusur ettik.. — Aslen nerelisiniz bey? Diye sordu. Tabi iftira. birkaç günden beri hazırlandığını duyduğu bu imtihana umduğundan daha sakin girdiğine şaşıyordu. Allah bu sırayı takdir buyurmuş.. — Asrî ceza'evi diye birşey icad etmişler. Karadayı'ya bir göz işaretiyle cigara vermesini emretti. Daha evvel ziyaretinize gelecektim. kusura bakmayın. Dede'ye: — Temyiz'den haber çıktı mı erenler? Diye sordu.. Üç ay da evelden vardı.. — Peder sağ mı? — Sağ. vah. — Rahatız. — Öyle. Murat. Ve asla iş görmemiş olduğundan sonderece nazikti. insanın insanı her ne suretle ve her ne bahanesiyle olursa olsun soymasına razı değiliz.beyazdı. Yerleşmek te bir mesele.

Getirsinler bakalım. — Ekmek parası çıksın da efendim. Veyahut dönsem de ruh maddenin bir şeklidir ki henüz vücudümüzdeki hangi azanın ve hareketin neticesinde meydana geldiğini fen keşfedememiştir.. Çayları verdiler. (işte tam burası. Durun canım. Veya ruh cismi lâtiftir.. idam edilen Anadolu kavağındaki Nakşibendî der surat asan Karadayı ya işaret ederek: — Arkadaşınız mı efendim? Dedi. Adı Karadayı'dır. sapan şeyler. Ruh'un tarifini kendimce de yapacağım. Okadar kibar bir hali vardı ki binlerce cahil köylüyü peşi sıra nasıl sürüklediğine akıl erdirmek kabil değildi. Keşiş: (Dünyanın orsası neresidir?) Diye sormuş. Beyfendi cevap versin. Menemen isyanından. Fen henüz Ruh'un esasını keşfetmiş değil. insana ağırlık veren bir adam değildi. Karadayı W bildiği ve inandığı gibi de yapacağım.» Diye soruyor.. bir taraftan da Şeyh Süleyman efendi'yi tetkik ediyordu. Keşiş itiraz etmek isteyince (Dilersen ölç efendim. Desem herhalde Karadayı itiraz etmez. Amca demiyorlar getiriyorlar. Hacı Hüseyin efendi birşey mi diyecektin? Hacı Hüseyin efendi. mahpuslara kendi hususiyetleriyle biraz takıldı. Ruh nedir? — Çok zor bir meseleye parmak basmışsınız. Getiriyorlar. — Neye karar verdiniz? — Hiç birşey'e karar veremedik. — Karadayı neyi öğrenmek istiyor Hüseyin efendi? Diye sordu.. Meselâ: Ruh hakkında ihtilâfat'ı kesîre vardır ruhun hakkında bahsolunmamak doğrudur. Karısını öldürene «Karı öldürmeğe töbe mi Abuzer?.. Bakın bu neye benzer: Hoca Nasrettin zamanında Akşehir'e bir Keşiş gelmiş.. Meydana çıkmışlar. Romanlar yazıyorum. Eğlenceli romanlar. Bizim yar'ı garibimiz. Sorun bakalım müşkülünüzü.. Nakşibendî imiş... ibni eba şebih.) Diyivermiş. Hoca hiç tereddüt etmeden ayağını yere vurmuş. eğlenmek için olsun işi uzatmadı. Fakat günün birinde belki bunu da bulacak ve bize gösterecektir desem Karadayı somurtur. Hemen telâşlanmayın.— Bizim eski zanaat. Ruh üzerine bir münakaşa. Veyahut iki diz üstüne gelsem de İmam mücahit. bu isyanla hiçbir alakası olmadığı halde. Yalnız daha evel anlaşılması lâzım gelen bir noktada mutabık da kalsak bu hiç birşey halletmez..) Demiş. Tarikat'mı sordu. Bedene sirayet etmiştir ve hasete müşabik ve müşabihtir. Asıl maksada okadar acemi girmişlerdi ki Murat. Hafız ibni kesîr. Bir şeyin esası ilmen tesbit edilememişse onun üzerinde münakaşa etmek biraz da beyhudedir. — Evet. Size danışacağız. — Ruh'u. — Evet. Hocayla imtihan olmak istemiş.. Ben de böyle birşey söyliyebilirim. . Arkadaşlar da dinler istifade eder. — Dayı. — Fena olmaz. Murat'a bakmamağa çalışarak yarım yırtık anlattı: — Karadayı ile bir münakaşamız var şeyh'im. Saçma. fena olmaz. Murat.

cennet şerbetlerinden içerler. yahut ta bir maksat gütmek. Bu iki ajans ta. Gazete oku maktan ve radyo dinlemekten hiçbir şey hasıl olmazsa bu dünyada yaşamak hakikaten zordur. onun fikrini hayırlı şeylerden hayırsız şeylere çekmek için bir oyun. Bilenler Rueyter'i görünce İngiliz menfaatim D....» Buyurdu diyecek olsam Karadayı «İşte bu doğru.. tıpkı bu iki milletin orduları gibi senelerden beri boğuşuyorlar.B.B. Murat öfkelendi: — Yani bizim buraya gelmemizi Allah mı takdir etmiş? Diye sordu. Buraya Karadayı geleli on gün oluyor. bilinmez. — Bu mukadderat bey. Biz şimdi çektiklerine bakalım. — Yani müşahede olunmaz. Rueyter İngiliz Ajans'ıdır. ben Karadayı'ya hiçbir şey söylemiş olmadım. Ruh bahsi da maal'esef üçbin senelik karanlığında kaldı.. diye bir işaret.. orada cennet yemişlerinden yerler. Ufak bir gayretle akıl erdirilecek faydalı şeyler ortada dururken Peygamberin bile hakkından gelemediği meseleleri kurcalamak akılsızlık olur. Tiyatrolarda ve Şiirlerde boğuşuyorlar. de Alman Ajansı.N. Şeyh Süleyman efendi olmasaydı. Bir de D.. radyo dinlemenden hiçbir şey hasıl olmaz.. Ya akılsızlık.... . Zira bu başka bir keyfiyettir ki hakikati fânî insanlar tarafından idrak olunamaz. O'nu yerinde rahat bırakmalı. Mevzuu bahis kuşlar ve kandiller tabirinden dünyadaki kuşlar ve kandiller gibi birşey zannetmemeli. ikisi başbaşa verip Ruh'u merak etmişler. îmam bezzar.. Madem ki bizdeki (Terazu) çekemiyor. Arş'ı azimde muallak kandillerde ârâm ettiği rivayet olunmasına rağmen karanlıkta kaldı. Karadayı sen bunları hiç duydun mu? — Hâşâ. Öyle değil mi Şeyh'im? — Efendim? — Malûm ya.N. Bize şimdi onu sorsaydılar.Ibni mende. Binaenaleyh hiç şaşırmazlar.. — Evet. Duymadım.. Ossaat.B. «Müminlerin ruhları yeşil kuşlar kursaklarındadır. Belki yüz defa münakaşa ettikleri bir noktaya gelmişlerdi. — îşte olmadı Karadayı. Halbuki mahpusa nasıl gelmemeli? Mahpusta kimleri nasıl kurtarmalı? Diye düşünseydiler. D.. sayfalarda.N. İmam kurtuba bin Malik. — Evet. — Bu Rabbin bir hikmetidir öyleyse. ebuheride derler ki birgün eshab Hazreti Muhammed'e Ruh'dan sordular. Mesela: Rueyter diye bir kelime var. — Tabiî. — Şu halde.. Milletin zihnini karıştıracak... Hoparlör'lerde.» Diyerek gülümserMurat birden bire Şeyh Süleyman efendi'ye döndü: işte böyle Şeyh'im. Dedi.. Eğer bunları hiç duyma dmsa gazete okumandan. Bizim Hüseyin efendi de iki senedir mahpus.. Bizim buraya gelişimiz alnımızın yazısı. Hacı Hüseyin efendi bu bahsi tekrar açmağa cesaret edemezdi. Filmlerde.. sonra dünya'ya gelip Ezrail marifetiyle Arş altında bulunan altın kandillere rücu ederler.. Havalarda.. Takdiri tedbîr bozamaz. Yi görünce Alman menfaatmı anlarlar.

— Ahreti karıştırma. Haktaalâ.» Demiş. Peygamberlere de lüzum kalmazdı. Gözlerinden birşey anlamayınca telâşla tasdik etti: — Amenna ve saddakna. Bunların aklı ermediğinden takdiri Ilâhî'yi yanlış tefsir ediyorlar. Eskiden beri bir takım hırsızlar var. — öyledir. Cehennem yalan olunca Din'in tam yarısı yalana çıkar. Takdiri ilâhi varsa ahrette sorgu sual olamaz. Eğer herşey ezelden mukadder ise.. sıdk'ile yapışmak.) Buyurmuyor mu? — Şuhalde mesele mukadderat değil.. Bu günah mı? — Elbette günah. Hele Allah'ın kanunu. — Öyleyse. — Şu halde. Meselâ ben komşunun namuslu karısını iğfal ediyorum. Yani Allah'ın kanunu böyle yazmıştır. zengin kullarım ahrette hesap vereceklerdir.. sen beraat etmek için Ağır ceza azasına beşyüz lira rüşveti neden teklif ettin.. — Bunun azabını Allah bana ahrette çektirecek mi? — Çektirecek. . Şüphen mi var? — öyleyse. Kanun iki türlü olmaz.. Yahut ta Haktaalâ'nm kanunu yalnız fıkaralar bu dünyada ceza çeker. birkaç kuruş irtikâp eden mahpusu boylar.— Elbette.. Şeyh Süleyman efendi'den imdad istedi. — Yani Ziya Paşa isminde bir şair.. Mukadderat da yalnız fıkaralar için mi? hiç bir zengini mukadderat neden çarpmıyor. Tabi kendimizi kurtarmak istedik. Onlar da bu dünyada çekmezse ahrette çekecek. Beşyüz lira ile Allah'ın takdirine karşı mı gelecekdin? — Hâşâ.. sureta bir müsavat göstermiştir. Allah'ın hiçbir fil'im için beni cehennem'e sokmağa hakkı yoktur.. (Sen sıdkile yapış ben sana sebep halkederim.. Ne dersiniz Şeyh'im? — Haklısınız. Allah'ın takdirine nasıl karşı gelebilirim. Hiç olmazsa bizimki sıkılmıştır da. demiş ki: «Milyonla çalan baş üstünde gezer. Yani biz. Ve yalandır.. — Öyleyse. — Onlar da çekecek. iyi ama çalan yalnız sen değilsin ki. Demiştir ki eğer böyleyse Allah'ın kanunu bizim kanundan daha kötü. Öyleyse fakir. Şu halde cehennem lüzumsuzdur. — iyi ama bunu kendisi takdir etti ya. takdiri İlâhî yok.. Rabbim. Makbuzlarda tahrifat yapmamak.. Ya bu dünyada yaptığımızın cezasını çekmek vardır.? — İradeyi cüz'iyyen var. Bir şeyin tam yarısı yalana çıkarsa öteki yansından şüphe etmek haklı birşeydir. zengin herkes cezasını bu dünyada çekecektir.. Şeyh'efendi.... «Milyonla çalan mesned'i izzette serefraz. Ne biçim bir iş. Baştan çıkarıp ırzına geçiyorum.» — Evet.. Uzatmıyalınr Herşey takdiri ilâhî ile mi olur? Hacı Hüseyin efendi. Ben ahrette hepinizin günahını çekmeğe razıyım. Ben âciz bir kul.. «Birkaç kuruşun mürtekibi çayı kürektir. Ziya Paşa'yı galiba tanıyorlar. bundan şukadar sene evel Abdülhamit devrinde.

Bu ruh bahsına benzemez. hemen hepsi adam öldürmüş oldukları halde... Bunlar bir de kendilerine müslüman derler.. Ayet'i Kerîme ve ehadîs'i şerife tefsir ve rivayeti ülema'yı kiram vazifesidir. Keder ve acıma Murat'ın hesabına görünmüş şeyler olacaktı. kötüye saparsak mahvolacağız. Hacı Hüseyin efendi. Bunlar. Tabi tek başlarına yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Murat ihtiyatla hazırlandı. Yoksa dünya yuvarlak değil mi? Şeyh Süleyman efendi çekinerek cevap verdi: — Bu da ruh bahsi gibidir. hatta biraz acıma çökmüştü. Gülme Hüseyin efendi. insanların ıstırab çekmesi. Şunlara günde yüz defa bunu anlatınız. Elleri tutar. Şeyh'efendi bıyıklarına rağmen bir mahcup kadın gibi gülümsedi: Başka manalar verebilecek bir muhitte bulunuyoruz. Allah zâlim olamaz. — Ne olmuş. Ben iki senedir inandıramadım. dilleri dönerken her işi kendileri yapmağa kalkarlar.. söz uzağa varacak.. — Şu halde. Fakat yanlış anlaşılırsa. Bu bahsi evelce görüştükleri anlaşılıyordu. — Tabiî. rezil olması Allah'tan değil.. Sizinle anlaşacağız. iradeyi cüz'iyemizi elimize vererek bizi yaşamağa bırakmıştır. böyle söyliyerek Şeyh'in yüzüne baktı. Hazretin güzel yüzüne bir derin keder. Şarap. Sonra buraya gelip esîr oldular mı. tezgâhtarlık tara fini görüyordu. Öyle değil mi Şeyh'im? — Evet.. — Yani yalan mı? — Efendim. Mukadderat imiş. — Hayır Şeyh'im. Gösterdiği yollardan gidersek kendimizi kurtaracağız. Murat tecavüzkâr bir hareketle kımıldadı ve gözlerini kırpıştırdı: — Lâkin Süleyman efendi. — Lütfen Şeyh'efendi...... . îdrak'i maâlî.dünyayı ve insanları yaratmış. ilim herke'sin harcı değil.. Hacı Hüseyin efendi son bir gayretle davrandı: — Şeyh'im dünya'nm yuvarlak olmasına ne dersin? Şeyh Süleyman efendi. işte o anda Murat. Yok takdire tedbir uymazmış.. Hemen .. idraki maali ile hiçbir alâkası yok... Maksat millete faydadır. Komşularını vurup öldürüyorlar Müslüman Allah'tan başka kimseden korkmıyacak. — Evet. ilk mektepteki çocuklar bunu biliyorlar.... Gözlerini telâşla kırpıştırdı.. — Hâşâ. Zina ediyorlar... sürünmesi.. gardiyan küçük Ömer bîçaresinden ötleri kopuyor. Şeyh Süleyman efendi'nin deminden beri farkedemediği diğer bir cephesini. Şüphesiz millete faydalı olmak için konuşuyorsunuz. Şimdi çocuklara okuttukları bu. Herşey Allah'tan. içiyorlar. tevekkül'e saplanırlar. — İşte buyrun.. Korktukları için de yalancıdırlar. Biz bunu sizinle kaç kere konuştuk? Çok şükür Süleyman efendi hakiki bir âlim. Zulüm Allah'tan değil de insanlardan geliyorsa mücadele edip zafer kazanmak kabildir öyle ya. — Siz iyi bir Şeyh'siniz. Dinleri hiçbir şey câhil müminler kadar çabuk batıramaz. Malûm'u âlîniz.. Dün ya portakal gibi yuvarlaktır ve fırıl fırıl dön mettedir. birdenbire ciddileşti.

herhalde. Murat. umumiyetle lâfın bir manada değersizliğini öğrenmişti. meydana çıkınca anlaşmaları daha kolaylaştı. Türk milleti yüzyüze iken kötü sözden ekseriya utanır. Tanzimat'tan beri sürüp gelen inkılâp 'lardan ziyade.» Derler. Zira herkes olabildiği kadar müslümandı. «Ağa. bir ağızdan fena fena söğerler. hele Dîvân edebiyatının mısra'ı bercistelerinden bir sürüsünü ezber biliyor ve icab ettikçe lâf arası sarfediyordu. söylemediyse söylemedim der. sen bana şöyle. Murat. Akıllı ve tecrübeli mahpuslar hatta bunu da beklemezler. Şeyh Süleyman efendi'nin kendisi için «Akıllı bir delikanlı ama. durup dururken iki ahbabı kıskanan bir üçüncü ahbabın arada lâf götürüp getirmeğe başlıyarak bir dargınlığa sebep olduğu da çoktur. kırçıl sakallarını sıvazlıyarak kurnaz kurnaz gülümsüyordu. Daha akıllı ve daha tecrübeliler ise. Şeyh'lerin pek cahil ve korkunç derecede menfaat perest olmalarmdandı. Hele Şeyh'efendi'nin biraz şair ve pekçok şiir meraklısı olduğu. eğer yakmsalar Bayramlardan birisine kadar sürer. Yüzlerce insan kapalı yerde bomboş oturmağa «Mahkûm» edilirse dedikodu'dan başka bir iş kalmaz. dedikodu 'yu hiç duymamış gibi davranırlar.» Dediğini işitti. İşte bütün bu sebeplerden ve bilhassa. mahpusanede böyle ufak tefek lâfların hiçbir değeri olmadığını. iki arkadaş derhal barışır ve arada lâf taşıyan müzevvir'e. Velhasıl. Ayıptır. tekke'lerin kolayca kapanmasına ses çıkarmıyan. yeni karşılaşanların duyduğu manasız yadırgama hissi geçtikten sonra Bu his ekseriya trende kompartmanlarda ve bir de mahpusanede pek şiddetlidir Şeyh Süleyman efendi ile Murat pek iyi dost oldular. Eğer binlerce müridi ve bunlardan gelen . Bunun kabahati. Hocaların. Bu olabildiği kadar ölçüsü de gitgide azalıyordu. Fuzulî'ye bayılıyor. İnsanları biribirine dost veya düşman eden kâr ve zarar meselesiydi. Burnu kanamadan şapkayı giyen. Ötekiler hep vesileden ibaretti. Zaten Şeyh Süleyman efendi'ye mürid'leri ve takdirkârları huzurunda öyle yüklenmesi de doğru değildi. Efendi. Söylediyse tevil eder. Zaten ham sofu değildi. ertesi gün. Böyle dargınlıklar ekseriya diğer arkadaşların bir çay ziyafeti verip ikisini naz etmelerine rağmen adeta zorla davet etmesine. Medrese'lerin. iki gün evel birisini ölesiye söven arkadaşların iki gün sonra methü senadan usanarak biribirleri aleyhinde söylendiklerine pekâlâ raslandığı gibi. şaşkın şaşkın bir Murat'a. gidip «Yatağına» otururlar. bir Şeyh'efendi'ye baktı. Murat ta öyle davranmıştı. mahpusta çok yattığından biraz sapıtmış zavallı. zaten bazı münevverlerin bilhassa Sebilürreşat'çıların zannettikleri gibi müteassıp Mürteci değildi. Alevî dedesi Hüseyin. Anladın mı Hüseyin efendi? Hüseyin efendi. kadın kıyafetlerine yavaşça söylene söylene pekala alışan türk milleti. Zira küfürden korkulur buyrulmuştur.. koğuşun ortasındaki din münazarasında yenmek te yenilmek te pek ehemmiyetsiz birşeydi. Böyle haller koğuşun yeknesaklığını giderdiğinden ötekiler de alâkadar olurlar. şöyle demişsin.cahillere sükût ve istîma lâzımdır. Adeti bildiklerinden arkadaşlarının kendi aleyhinde kötü bir söz söylediklerini duyar duymaz.

Herhalde. herzaman aranır bir meyhane ahbabıydı. (Murad'a henüz açılmamıştı ama. Yalnız Karadayı. kendisi gelmezse bu küçük hediyeleri Silo ağa ile yolluyordu.. — Orası öyle.. O gün öğle üzeri Silo ağa elinde iki tane armutla Murat'ın odasına girdi. Okadar ki Şeyh Süleyman efendi artık hergün Murat'ı ya bir tek Armut. Murat onda sadakattan fazla hilekarlık ta sezmişti. İşte. insan bir vakit boş oturmamalı. bu vesileyle lâfı açarak tam bir saat her erkeğe lüzumlu bazı fenni malûmat verivermiş O zamandan beri aralarında adeta hususiyet ve dostluk başlamıştı.. kara herif bîçareyi tersleyivermiş. Efendisini bir hayvan muhabbeti ile hiç konuşmadan yalnız gözleriyle seviyor. . Buna dair yazılmış bir Fransızca kitabı Murat mahsustan iki gün masanın üzerinde bırakmış.. — Sen hep okuyorsun.. Murat yattığı yerden doğrulup kitabı yanma koyduŞeyh'efendi nerde? Nasıl. Bu da benim.. Silo ağa da mahpusun fakirlerine yardım edeceklerdi ama O kara herif aman vermiyordu.hudutsuz menfaat olmasaydı pek sevimli bir komşu. Sana armut yolladı.. Buyur. evde bazı bazı «İlaç içtiği» rivayet olunuyordu. Her gelişte yaptığı gibi kitap raflarını biraz hayretle ve çok çok hürmetle baktı: — Bunları hep okudun mu bey? — Okudum. — Yok oturmıyacağım bey. — Ne yapalıım. — Merhaba beyim. Namaz vakti. Geçenlerde Arslan'a Bir kısa dondan başka elbisesi ve bir tek eski çuvaldan başka yatacak şeyi olmıyan bir mahpus Silo ağa para verecek olmuş ta.. Sevmez. hatta. Şeyhin maddî menfaatlannı bu adam kolluyor. Nezaman gelsem elinde bir kitap. mucizeye yakın keramet propagandasını da gene bu adam idare ediyordu. Vakit geçmiyor. Silo ağa herhalde bu dervişlerin arasında böyle şaşırıyor olmalıydı. yahut ta iki tane gülle ziyarete geliyor. Bu adamın Şeyh Süleyman efendiye karşı adeta bir köpek sadakati vardı.. Tayıncı topal Sefer'in sözüne inanmak lâzım gelirse Şeyh Süleyman efendi de. Silo ağa oturdu. Şeyh'efendi'nin gösterdiği yakınlık köylü mürid'ler üzerinde de iyi tesir yapmıştı. Boş oturmak haşa sümme haşa şeytan'a mahsus. iyi mi? — iyidir selâmları var... Murat'ı her görüşte esmer suratını asıp. Daha abdest almadım.. yahut üç tane ceviz. Şimdi bu kitap ne yazıyor bey? Bu okuduğun kitap. bu ahbaplıktan memnun değildi. yalnız dudaklarını aralayıp bembeyaz dişlerini gösteren hayvanı bir hareketle koruyordu.) Hele cinsî münasebetin hıfzıssıhha meseleleriyle sonderece alâkadardı... Bu armut Şeyh hazretlerinin hediyesi. büyük bir servet sahibi olmasına imkân mı vardı. siyah ipekten Arap meşlah'ma birkat daha bürünerek savuşuyordu. Yoksa elli hanelik bir köyü senelerden beri idare etmesine. — İkiniz de sağolun. iyi bir kahve arkadaşı. Şöyle otur bakalım. Malûm ya boş oturanı Allah sevmezmiş. — Merhaba Silo ağa.

Rahmetli mutlak mesel getirmiştir. hak âşıkı değildir. Şeyh efendi sana da el verir. Ben duydum. —Her babanın değil. Bak bu hiç aklıma gelmemişti... koşmalar yazmış. işte onu yazıyor. Avrat âşıkıdır.. Pol Valeri. Cennet babaların ayakları altındadır.. — Ne yapmış O kâfir? — Maniler... sizin koğuşta Adıyaman'lı Mehmet var.. Namaz kıldığını duyarsa sevinir mi? — Elbette. günahtır diyerek. Yüreğin ferahlar. na haddim olmıyarak bir lafım var.... — Onlar hep temsil beyim. Senin baban müslüman bir adammış.. Bir büyük gâvur var.. Silo ağa. O herif dünyasını da. Oooohh. sana teşbih verir. şöyle şöyle yapılmasın.. — Hani. Yani. Böyle kitaplar yazar.. kalk bir abdest alalım.... Bak.. Adı. — Öyleyse namaz kıl. Babasiyle karısını bir yatakta yakalamış ta ikisini de öldürmüş. — Çok müslümandır. Karacaoğlan bak ne diyor: Ak gerdanı ab'ı zemzem pınarı verdi ağzıma da kandırdı beni. . ismi âzam duası verir.. Biz iyi babalardan konuşuyoruz. Seni de pek seviyor. Namaza başlarsın. — Bizimkiler hep hak âşıkı mı? — Töbe de beyim. Sen neden namaz kılmıyorsun? — Üşeniyorum. — Töbe de. Kapıya bakarak sesini alçaktı: Bir kere namaza başla... Ben Şeyh'efendi'ye söylerim. — Gördün mü? Allah selâmet versin. olmaz mı? — Kulak verme beyim. — Var. Bunlar gâvur sözü beyim... Sana günahtır. koşmalar. Allah. — Nasıl nimet? — Bizim Şeyh'efendi'yi sana yolladı. Namazını hiç bırakmaz. — Gördün mü? Şeytan senin yüreğini mühürlemiş. Aman fırsatı kaçırmıyalun. ağaçlar. — Maniler. Gâvurun âşıkı. Namazdan üşenmiyeceksin.. Daha neler söylüyor. Beraber namaza gidelim. Bu dünya ibadet üzerine duruyor.. Bizimkiler elbette hak âşıkı. Diyor. Kendi başına mırıl mırıl teşbih çekersin. 12 yaşında kız sevmiş köpoğlusu. Bileşen Haktaalâ sana büyük bir nimet gönderdi... Haydi bey. dağlar. Baba duası almak gibi yok.. Geceleri.. Allah demek gâvurda da âşık var.— Bu Fransızca bir kitaptır. Şimdi cennet Mehmed'in babasının ayağı altında mı demek? — Haşa.. Senin aklın ermiyor bey. gâvurca bir kitap. — iyi ama.. teşbih verir. Şeyhlefendi ele mi geçer. — Haydi öyle olsun ağa efendi. ahretini de kaybetti. Sen mektepte okutulan gâvur lâflarına kulak asma.. evler hep yerli yerinde duruyor. — Fena değil. Namaza haydi.

Şeyh acıdı da razı geldiydi.. Neticede Şeyh'in aklını çeldi. iyice sarınsın da uğrasın. Şeyh'efendi'ye nerdeyse çıkışacaktı. — Düşündüğü ne olacak? Alem bize mi bakıyor. — Pekâlâ icabeder.. Sevinir.. vermiyor.. Sen razı ol gerisine karışma. — Adam sen de ağa efendi. — Nasıl başka beyim.— Bunu Şeyh'efendi ile görüştünüz mü? — Hayır. Haşa sümme haşa.. — Yok canım. sesini bu sefer daha çok kıstı. Ömer'e Şeyh efendi nikâh ediverdi.. bu iş başka.. hoştur.. hay hay. Zaten elinde büyüdü gibi birşey. Ömer'in işi başka.. Bizim Şeyh'in düşmanı çok. herkese yalvardı.. Murat fena halde şaşırmıştı. — Başüstüne Silo ağa. Lâkin çok oturmıyacak ha. Sevaptır. Hiç öyle iş sevap olur mu? — Neden? Ben O işte fena birşey görmüyorum.. biraz eğilerek korka korka konuştu: — Ömer köpek gibi yalvarıyor. Sana esma'i şerîfeyi belletir. Lâkin dünya bir kere bozulmuş. Konuştular... oturamıyor... Şeyh'efendi «Sen karışma. Geçen gün düşünürken aklıma geldi. «Olur. Bir de el verir. Fakat şaşkınlığını sezdirmeden Silo'nun ağzını aramağa devam etti: — Hem Şeyh'efendi'ye namahrem olur mu? Birdenbire Ömer'in yeni aldığı kızın da Şeyh'in mürid'lerinden olduğunu ve bu hususta dolaşan dedikoduları hatırlamıştı: Kıza da yazık. — Hiç ummuyorum Silo ağa. Sağolsun Şeyh iyidir. Mûlevves. — Sus beyim. — Töbe Yarabbî... Kız. Sen bizim Karadayı'yı bilirsin. Keyfetmeğe gelmiyor ki. Vay başıma gelenler. tenhada. — Neden razı olmuyor sanki. Dünyada O herif kadar gaddar pezevenk yoktur beyim. Pazar günü. Şeyh'efendi ne diyecek.. Olur derse. . elin ağzı torba değil ki büzesin.. Baksana. Hiç utanırını? Şeyh hazretlerini koğuştan dışarı çekti. Tekrar kapıya baktı. İki saat aralıkta gidip geldiler. sana da mı açtı? — Bana da açtı. Yalvarıyor..» Dediydi.. Herkes bir lâf ediyor.. Hafakan'ı varmış. — Elbette fenalık yok.. Karılara el verdiğinden zaten ileri.. — Töbe Yarabbî.» Diye tersledi. Olmaz dedi. Şeyh efendi'ye pek düşkün beyim. Günaha girersin. Şeyh'efendi biraz hasisçe. .... Şeyh efendi nefes etmeyince yatamıyor. bu bizim Karadayı olacak ta Şeyh'in şeytanı beyim. Kürtlük devri olsa da bunlar birgün bizim köye misafir gelseler ben Vallaha Karadayı'yı Fırat'a attırır geberttiririm. Belki O'nun da bir düşündüğü vardır. Bir kere olmaz derse nafile. lâkin yüzü yumuşaktır. sen hele bir kere Şeyh'efendi'ye kendiliğinden danış. O bir aydan beri gardiyan küçük Ömer yalvarıyor da. geri söyleniyorlar. — Yazık ama ne yaparsın? Silo. — Allah razı olsun beyim. Karda pusta ne işi var? İcab etmez. O rezili müridliğe kabul etmiyecekti. Bana da yalvardı beyim.

Lâkin Şeyh efendi öyle cin işine. töbe. Sabaha İcadar öyle oturuyormuş.) Dedi. . — Pekâlâ. Görmez misin. haftada bir Şeyhe getirir nefes ettirirdi. — Neden? — Sus beyim. Bir nefesi var. Bu Mağribî Yasin'i.. Yüreği temizdir.. kürtlük devri olsa ben O herifi gâvur niyetine keserdim beyim.. Dedim ya. — Hiç duyar mı? Sen ağzı sıkı bir adamsın beyim. Zaten beyim.... Bize de «günah yahu» diyerek kafasını yumrukluyor. Altı ay nefes etmezse karı ölecek. — İyi öyleyse. Yatağa girmek ne mümkün.. Bilmezmiyim.. Omere de yazık. (Mağribî Yasin'i istiyor. Adam korkar.. Ben ağlıyorum bir tarafta. Hafakan'ı tuttu mu kızın aklı başından gidiyormuş. Bir nefes etse.. Ömer'e de dediğin gibi yazık. Lâf aramızda «iş Karadayı ile bitecek» dedim de. «Alışmış kudurmuştan beterdir» derler. ha? — Sen ne diyorsun. Tamam..... Lâkin. Töbe. Şeyh'efendi. dalar dalar gider fıkara. şeytan işine girmez.. Ben abdestsizim. belki seni birinci halife yapar. Karadayı'ya da yasak etti.. Bir ağlama. beyim? — Dere*1: Şeyh'te O Yasin'den yok mu? — Şeyh'te de var elbet. bu Mağribî Yasin'i Karadayı'da var mı? — Olmasa. «Karıya doyamadım Silo ağa. kanlı gibi yalvardı. Evvelki gün gardiyan Ömer.. aklı biraz oynaktır. Hele bir kere mürit ol. Bunu alalı altı ay. Yeni evli.. Demin sana namaz kıl dememin sebebi ne? Haydi bil bakalım. Mağribî Yasin'i abdestsiz ağza alınmaz.. Şu Karadayı rezilinden kurtulurduk. — Demek. duramaz. bir bayılma. Şeyh'efendi sana her sırrı söyler. Lâkin Karadayı müsade etmez. Bu iş öyle kolay mı bakalım. İşte uyuması okadar.. Bir de bizim Şeyh bu yüreksizi birinci halife yapmış. sonunda bir de yalan uydurdu. Zamane kötü... Halden de anlarsın. Sen bizim tarikata girsen beyim. bu Mağribî Yasin'i müthiş birşey.. — Bilirim. Ben adamımı bilirim. Hani söz verdi ya.... Benden birşey saklamaz.. — Bir kere daha yalvar. tabi bu konuştuğumuzu Şeyh'efendi duymasın.. Besbelli gizliden kullanıyor. İslâm dini aşikâre. — Yalvaracağım. (Seni mahfederim..Eskiden de.. sen abdestsizsin. Yalana bak. yalana. Şeyh'efendi'ye iltimas edeceksin.. karı ağlıyor bir tarafta.. Adam çarpulur. — Karadayı'da elbet. Kızcağız madem ki Şeyh'in nefesine bir kere alışmış. Töbe Yarabbî. Şimdi şuraya gelse de okunuverse fena mı olur canım? — Kabahat hep Karadayı'daymış. Hem de sevaba girerdim. Sen benim tarikat kardeşimsin. Lâkin neylersin. — Mağribî Yasin'i ne oluyor.) Dedi. E bu herif genç herif. Bildiğimiz Yasin'den başka mı bu? — Başka mı ne demek beyim? Asıl Yasin bu Mağribî Yasin'i.. Tesbih'e başla. Sen gene bir daha söyle. Ağabeyimsin. Sabahleyin biraz bayılıyor. Eski karı öleli iki sene oldu. Şeyh'efendi iyidir beyim. Peygamber gibi mübarek. O ne domuzdur. Şeyh'e sözünü okadar geçirir mi A. Mağribî Yasin'ini bîçare neylesin.

. Fakat nedense bunu istemiyorum. Silo başka türlü metheder. (Şeyh'i Şeyh eden mürittir. Dediniz. Size meseleyi nasıl açtığı enteresandır. Haklısınız. Geçenlerde gene bir söz söylediniz: Dini kötü ve cahil dindarlar bugünkü hale getirmiş. Halbuki Silo'ya bunlar hiç birşey ifade etmez. sizi de kurtarırım. Meselâ. Bazı hallerde.. inşallah yarın başlarız.. maal'esef müdahale edemiyorum. Sözü ustalıkla çevirdi: — Kusuruna bakmayın. müritlerimi de.. eğer Şeyh Süleyman efendi olmasa da yalnızca Süleyman efendi olsa. hem O'nun kusuruna bakmayın. Hacı Hüseyin efendi'ye Şeyh efendi için böyle söylediğini hatırladı. müridiyîe.. şeyhefendi sözüne nasıl tahammül ettiğini Murat biran düşündü. Böyle bir iddiada bulunmadığıma siz şahitsiniz.. hiçbir mukaddemeye lüzum görmeden: — Silo'nun kusuruna bakmayın. — İşte gördünüz mü? Ben de sizin kanaatınızdayım.... kendimi alâkadar ettiği halde.. Siz beni başka türlü methedersiniz.. Belki bakkallık eder. ama. Erzincan zelzelesini ben yaptırdım. aşağıya doğru.. Tabi böyle bir teklifi size benim yaptıracağımı zannetmezsiniz elbette. Artık bizi hiçbir kuvvet durduramaz. Aklınızda mı? — Nasıl? — Herkes'in Allah'ı kendisine göredir. Selâm verdi. Cahilane bazı rivayetlerin kulağınıza kadar geldiğine eminim.. O'nun nazarında ben bir çeşit Allah'ım. dedi. Bu zavallılar beni her şeye muktedir sanıyorlar. — Başüstüne.— Orası kolay. dedi.. Yokuş aşağı kayıyoruz. İyi ahbabız. Hem de. insanları bir okuyuşta türlü illetlerden kurtarıyorum. gibi bir söz. şu adam.. O'nun nazarında benim değerim kerametle ölçülür. Bahusus bunu Silo vasıiasiyle yaptıracağım. — Allah senden razı olsun müslüman.. Herkes'in Şeyhi de kendisine göre oluyor. Aklına birdenbire (Ar yılı değil. topal gidiyoruz. Şeyh Süleyman efendi'nin güzel yüzü kederlenmişti. — Yok canım. Halbuki ben keramet sahibi değilim. Gülümsiyerek gözlerini kaçırdı: Sizin nazarınızda benim kıymetim. Haydi abdest al da cemaata yetişelim. kibar bir adam oluşumdan ve şiirden biraz anlayışım ibarettir.) Ne demek? — işte bu dernek. seni tarikata kabul ettiririm.) Diyen darbımesel geliyordu.. Uğursuz bir gün.. Ben O'nu severim. bunu Silo'ya anlatın. Kapunun önünde durup döndü ve: — Merak etme beyim... Silo ağa. Lâkin erkekler üzerinde . — Bugün Salı.. kibirli bir ciddiyetle ayağa kalktı. Şu anda istesem bu mahpustan kendimi de. Şimdilik böylece. Murat. Haberim var. Geçen gün bir doğru lâf söylediniz. kibar olmak ve şiirden anlamak zordur. Namazdan sonra Şeyh Süleyman efendi gülümsüyerek odaya girdi. Farkında değil misin. alay etmek istemiyordu. Ama... Ne dedi Allah aşkına. Aman namaz gidiyor.. kâr yılı. kör.. Bütün bunları bildiği ve bildiklerinden İstırap duyduğu halde. Gelin de. Şeyh Süleyman efendi... — Şimdi anladım. Öyle ya. Oğullarım bana inanmıyorlar ki. Kaba olmak kolaydır da.

... İçini tamamiyle dökmüş gibi ferahlayıverince kendisini topladı. yok demek malûmu ilâm olur. bu iptidaî insanlara yol gösteriyoruz.. Ağzında garip bir değişme oldu. Siz sadece onları. hiçbir kıymet vehmetmezler. ikimiz de sınırlarımıza geldik. buna senelerdir alışmanın kibrini ifade ediverdiler. dediğim gibi. gözlerinde.. Oluversin şeyhim. Akıllısınız. Onları fenalıktan kabil olduğu kadar kurtarıyoruz. Bir başka zamanda olsaydı... kendi yarattığı şey hakkında nasıl bukadar cahil olabilir? Bu sualin de hazin bir cevabı var üstadım.. Dünyanın yuvarlaklığı ve döndüğü Muhammed'in zamanında henüz keşfedilmemişti. Ve bütün zaaflariyle bir iyi insansınız. Birdenbire pek ileri gittiğini de galiba farketmişti. Nüzhet efendi'nin çok sevdiğiniz bir beyti var : «Fena bulmaz. Ya ahret varsa. Murat'ı öfkelendiren bir geri çekilme hadisesi vuku buldu.. diye cevap verdi. Ben Kur'an'ı merak ettim de okudum. Sakın ayrılma bu azm'ü kararından.. Mamafi siz. Süleyman efendi. — Aman Nüzet. Yoksa. Yani Galile henüz doğmamıştı. Herhalde Murat'a karşı. Ben kendimden eminim. — İyi ama bakalım Ahret var mı? — Töbe diyin Murat bey.. insanların birkaç kademe üzerinde yaşamanın. Size geldikleri yerde. gene de bir büyük hizmet yapıyoruz. — Hayır zannetmem.. Ne bileyim. Zamanında Arap milletine iyiliği dokunmuş bir kitap. Silo ağa ile beraber olmanın kederiyle bukadar samimî konuşmuştu.» Diyor.. Nitekim fetva verir gibi ağır bir ses tane tane konuştu: — Mamafi..de kadınlar üzerinde de hiçbir değeri kalmaz. zeval ermez bu çarkın var bir üstadı.. Hiç değilse. Üstad.. Varsa yok dememden birşey çıkmaz. Murat. Dudakları hemen de hiç kıpırdamadıkları halde. ne de ben. İçinde dünyanın yuvarlak olduğu. Ümitsizliği ahretteki hayatla biraz olsun gideriyorum. Deminden beri dimdik bakan şehvetli siyah gözlerini kırpıştırdı. Gülümsedi.. Töbe. Tahtından inmiş olur. — Töbe mi? Anlaşıldı şeyh'im. Ahrete. Şiiri seviyorsunuz. dikkatli Murat'ın yüzüne bakıyor. Velhasıl şeyh efendinin içinde. Ya ahret varsa?. olmasanız Şeyh Yusuf sizin işinizi yapacak. ümitsizlikleri içinde bırakıyorsunuz. dedi. Yerinizde bir başkası olsa af buyrun. Mesele bukadar basit. bukadarcık bir iddiayı hoş görürdü. kendi kanaatınıla. açık açık konuşuyorum.... Fakat mahvolan samimiyete acıdığından insafsız davrandı: — Hiçbir şeyden kurtulduklarını zannetmiyorum. Fakat . Sözlerinde.. düşüncelerini sezmeğe uğraşıyordu.. hareketlerinde hiçbir sır. Varsa ben birşey kaybetmiyorum ki. — Günaha giriyorsunuz. Ne siz bir adım geriliyebilirsiniz. bu devirde din onların ümitsizliğinden istifade ediyor ve bu istifadenin hatrı için onları ümitsizlikte bırakıyor. inanmış görünenlerden daha doğru yürüyorum. falan hiç inanmadığım halde. güneşin etrafında döndüğü de yazılı değil. bunlara daha çok büyük fenalıklar edebilirlerdi.. Mesele bukadar basit olunca ben Kur'an'ı bazı güzel mısralar yazılı bir şiir kitabı sayıyorum.

— Aman yoksa söylemedin mi? — Tabi söyledim. Şeyh Süleyman efendi. Aman Yarabbî.) Dedim. Artık biribirimizi kollamayız. siz demin bir an samimî oldunuz. Aman Hey Allah. kadınlardan. Ben de sizi öyle buluyorum Şeyh'im. ogün Murat'ın odasından kalbi kırılmış ayrılmadı. yaşını göstermiyor. (Olmaz) diyor vesselam. Ahlâk değişir.. Meseleyi Silo ağa biliyor... Meselâ ben . benden sır çıkar mı? Şuna bak. — Kusura bakmayın. Ben sizin sohbetinizden lezzet alıyorum. Bilhassa Libido bahsinde birçok sualler sordu ve neticede galiba (Froyd)e hak da verdi. Eğer samimiyetim hususunda birisinden bir santim aşağı kalsam kendi kendime hakaret etmiş gibi birşeyler hissederim. Şeyh'efendi de dikkatle dinlemişti. eski iyiliklerini ileri sürmek biraz müşkül. şirin bir adamdı. Daha beş ay kadar bir aradayız. (Şu bizim Ömer'in işini lütfen görüver. Söyledin mi beyim? — Yahu ben ne söyliyeceğim? Hem beni elçi tayin edersin hem de meseleyi anlatmazsın. Yemin verdirdi. Zaten bizim millet böyledir. Ben gene bilmemiş olurum.. 45 ini çoktan geçtiği halde henüz 30. omuzuma. — Teşekkür ederim.. Böyle kederli ve korkmuş olmasa. Haklısın.. — Şeyh'efendi bugün benim omuzuma vurdu. İşin iç yüzünü bilsem. dedi. O da böyle cevap veriyor. — Olmaz mı? Neden olmaz mış. — Şimdi gene (Yapılacak bir iş değil) mi dedi beyim. 35 inde gibi duruyordu. Hani ben söyleyince senin bana herşeyi anlattığın meydana çıkacaksa başka türlü yaparız. siz beni Nakşibendî tarikatine celbetmek istemezsiniz artık. kıyafeti eskisinden daha perişandı. (Birisine birşey çıtlatırsan bak sen düşün.eskidikçe zarar vermeğe başlamış. Murat bir saat kadar Froydizm'den bahsetmiş. Şiirden. iyi olacak diye bana güldü. Galiba bugün zararı okadar yığılmış ki. şunu anlatsana. Bu halinde simsiyah..... fayda göreceği yere yardım etmez. yani dünyadan konuşuruz.. elbet ben de bir karşılık bulurum.. Siz de benim görüşmemden hazzediyorsanız böyle bir konuşma lâzımdı. Benden saklıyorsun.. Olmaz mı? — Hoş bir adamsınız Murat bey. gözleriyle Murat'a yalvarır ve birşeyler sorarken pek acaip.Gardiyan küçük Ömer'in son günlerde boynu çöp gibi incelmiş.. (Görülecek bir iş değil ki. Sözlerimizden başka başka manalar çıkarmayız. Ama şimdi. — Dinin bir ahlâk tarafı var ki hiç değişmez... Hep böyle söylüyorum.. gür saçlarının da pek tesiri olmalıydı.. — Öyle söyledi. bacakları bir misli daha çarpılmıştı....) Dedi..) Dedi.. Kılığı. — Senden saklı bir şeyim yok beyim. Herkes biliyor. — Ulan. Bütün ufak tefek insanlar gibi. — Canım.. Karadayı biliyor. artık ben de sizi komünist partisine aza yazmağa tabi çalışmam. Öyle ya.. insanı kızdıran bir mahlûktu.... Ben ölürüm beyim. Lâkin tenbihi var.

) diyerek düşüyor. Allah rahmet eylesin çok iyiliğini gördüm. Bu bizim kan. — iyi söyledin. Lâkin avratm talii yokmuş. Bu da müritlerdendir. Hitamında ağzı köpürdü.. İstemez bir türlü. Al canımızı Allah'ım. Sen yabancı değilsin bana kalsa.. orucunu tutar.. Yetimlerle kaldık. Velhasıl bir çare buluruz. Ömer nerdeyse ağlıyacaktı.... galiba demincek biraz hızlı konuştuğundan kanburca göğsü körük gibi hışlıyordu. Elleri kilitlenir.. Elimden naçar kalınca yallah.. Artık senin namusuna. Sülâlesi deli.sana akıl öğretirim.... sızlanmak bende. (Suphanallah) demiye bir başladı mı. teşbihine sağlam... Bize teşbih verdi... Bir taraftan nikâhta keramet oluyor. Derdini söylemiyen derman bulamaz. Arada bir (Ayyy. Namazını kılar.. Üstüne varsan bayılacak.. Cuma gecesinden Cuma gecesine Allah'ın emrini icra edeceğiz. Şeyh Süleyman efendi'nin nefesiyle yaşar beyim. Bir de beyim.. Nöbette misin? diye sordu. Yahu biz karıdan yana demek ki talihsiz bir herifiz bey. ardından kız doğdu.. Biz bir derde düştük bey. Dişlerini gıcırdattığı zaman duysan korkarsın beyim. Boynumu büker beklerim. Gittik. Bizim on sene çocuğumuz olmadı. Murat. Ben bakarım..... doktorlukta. yetimlerin anasını aldığım zaman ben kaç yaşındaydım bakalım.. Gece gündüz içer bir herif. Hitamında bu Şeyh Süleyman efendi'yi söylediler. it gibi kudurdu da öldü. Ağzından bir san su boşanır. Bekârlık rezalet. Allah'ım gayrı canımızı al... Onaltı yaşında beyim.. Karı da Ben de el aldık. On kılar... Şeyh efendi'ye rica edersin. Ben sana anlatacağım. Elleri titriyor. O işe müptelâ değil. Bir gülme tutturur bir eyyam. Hasta olduğumuzdan biz de fıkara olduğumuzdan bize dul kan aldılar. horoz öter. İskemleye oturup ellerini. Ettehiyyat'ta oturur gibi dizlerinin üstüne koydu. Yalvarmak.. Bizim derdimize Allah rizası için bir çare.. namaza durur.. onbeş günde bir kere Şeyh'e gitmezse derde düşer.. — Allah rahmet eylesin. Yahut Silo ağa'ya yolunu gösteririm. — Sahi beyim.. Çocuk kısmı bakılmak ister. yirmi kılar. Bize bu karıyı aldı. Namaz kaç rekeal olur yahu... vicdanına. Şeriatta.... Kan ferah ferah otuzunda vardı beyim. O'nun yumruklarını bu hastalıklı göğse vurarak kendisini yerden yere atacağından korktu. Şeyh'e gittiği .. Sar'ah besbelli. Gittim bizim Şeyh'efendi'ye dehalet ettim. elli kılar. döner bir ağlama tutturur. Haftada. Kızda meğer illet varmış. — Amin beyim.. Dinle. Lâkin Cumadan Cumaya da razı olduk... ayıp yok... Lâkin bunun babası ayyaş bir herifti. Biz de körpe kan görmemişiz.. Makineyle dikiş dikerdi. her gece canım çekiyor. Kederli bir çocuğa benziyordu: Karıdan yana bu bizim derdimiz bey... Şeriatta ayıp yoktur öyle ya. Onyedi yaşındaydım. Gece sabahlara kadar yalvardık. Oğlan doğdu. Kızarım. Hem bu şeriat üzerine bir mesele. Tarikattan. — Yoktur... Bu da bir hastalık... Hem de körpe. sonunda teşbihe oturur... Tam rahat edeceğimiz sıra sizlere ömür.. dedi... — Nöbetten çıktım beyim.. Bir fena derde düştük. — Hele otur şuraya.. Beni adam gibi adam eden O'dur..

. Razı olmuyor. Buz gibi.. . Söylemesi ayıp. Onda hararet yok beyim. Olmaz ne demek? Bazı bazı gelir... Kim ne bilecek? Şuraya getiriveririrn. Bir gece Ana. — Ümit vermenin bu çeşidine. Ertesi sabah. Abdülvahap gazi tepesinde bunların düğünü olmuş.) diye bağırarak gece vakti sokağa düşmüş.) Diyorum. İslam sözü aşikâre.. Sen böyle şeylere inanmazsın. Karanlıkta kaybolmuş. Süleyman. Anası da tarikat'tan. yanımda yatsa. Başına gel medi ki nerden bileceksin... On gündür gayrı yatağa da girmiyor. biz bunu kız diye aldık.. ellerini dua eder gibi açıp müthiş bir ümitsizlikle tekrar dizle rine bıraktı. Hitamında meseleyi öğrendik. Bir aydan beri karıya nefes edemedi. Murat büyük bir nefretle bıyıklarını dişliyordu.. — Öyle şey olmaz.. Sesi de fena değil... Halbuysa evlendikten sonra gelmiyecek.. Ben de şaştım Ömer efendi. Taşta hararet var. başını duvara çevirir....... Ölüyorum Şeyh'im. uyandırmasam da sabahleyin söylesem... Kapuya bakarak sesini alçaktı:Daha türkçesi.. Kokusuna alışmışım beyim.) Dedi. yahut ayağın bağını çözer bırakır. Uyku arasmda (Süleyman.. Dul çıktı.... Ya gerdek gecesi boğar öldürür. Lâkin ne mümkün.. kim ne bilsin halbuysa. Ondört yaşındayken bir Ramazan'da 99 bin kere esma çekmiş. (Beni götür yoksa ben ölürüm. Sabret.... — Töbe de beyim. Şeyh'in kapusunda bulmuşlar.. Çocuklar bakımsız. namaz vakti.. Şaştım kaldım. — Neye beyim?. şeriatta ayıp yoktur.. Şeyhin nefesi şifa canım.. Şartı bu. Gardiyan küçük Ömer. (Ana beni götürüyorlar. — Pekâlâ sen şimdi ne istiyorsun? — İstediğim şu: Süleyman efendi mahpus... Üstüne bu hal neden geldi.zaman üçgün iyidir. razıyım. Bazan sana büyü mü yaptılar? Diye sorarım. Uyandırsam kızar. Her insanın bir perisi var ya. (Beni neden uyarmadın. sen yabancı değilsin.) Diye söylenir. Dedikodu yaparlarmış.. Lâkin üçgün sonra o işe geldi mi gene domuzlaşmış bakarsın.... (Şuraya getireyim bir nefes ediver... sonra da tutup ırzına geçmek. (Sonra öğrenirsin. Peri kısmı. Türkü söyler. keyiflenir... Sabahleyin namaz vakti getirmişler de Şeyh'in kapusuna alıvermişler... peri düğünü. Ertesi sabah Şeyh'e gittim.. Dedi. Bunu da bizim Şeyh'efendi'nin perisi tutmuş meğer.) Diye gene kızar. tesbih'ten geldi.. Üç gündenberi dört kere bayıldı. işte sabaha kadar bana bir etmediğini bırakmadı. ne bıraktı.. Yüzü bile kırmızı elmaya döner karının. beyim. Karı benden kendisini çektikçe bizim' muhabbetimiz artıyor. Dejenere belki de frengili bir babanın ondört yaşındaki kızına bir ramazanda 99 bin defa teşbih çektirmek. Meğer Süleyman peri'nin kaçırdığı gece. Bir aydan beri ben neler çekiyorum beyim. — Anlamıyorum bu nasıl bir iş.. Birşey demezler. İşte bunun üzerine bizim Şeyh'in perisi musallat oldu. yüzünü örter.. Ben dersen işte böyle. kız teşbih çekerlerken iyi saatta olsunlar tutmuş bunu. El sürmemeğe razı olduk.) Diye ağlıyor. Şeyh'e yalvarıyorum.... adamdan azma beyim. Ne öldürdü. Deli olacağım.

Cebinden dört tane ceviz çıkarıp Murat'a uzattı: — Buyur beyim.... Canım sana kurban... Bana kızsa da bizimkine hiç kızmaz... burada kimse bulunmasın. Öyle aklıma geldi. Hangi saat geleceğinizi ben de bileyim de. — Buraya gelsin ama... — Yani.. O da Şeyh'efendi'ye geldiğini söylemez. — Anası da olmaz. Hem Silo'ya da bunu açarsın... Gözünü keyifle kırptı: Şeyhi alıştırdık mı her hafta gelsin... O da bir evlât. Allah senden razı olsun. Razı olmadı mı. söyle.. Arkadan şeyhi bir usulla içeri sokarız. — Benim yanımda nefes edilmez.. Yani tarikat meselesi olduğundan. mesut olmuştu. Gardiyan Ömer.. işin kolayını bulduk Ömer efendi.... Her hafta. — Getir. Elinde büyümüş beyim.. bak ben ne diyorum...... Sonra. — İyi ama kızarsa. Anahtarı sana veririm.. Başını kaldırıp bakmaz..münasip görürsen. Sen de aşinalık etmezsin. ... sırrı faş edersek. Karıyı buraya kaparız. işte bu doğru. Bu ziyaret günü getiririm... Sen de gelirsin. Nefes ediverir. Yeriz anasını satayım.. Gene sen söyle. Eniyisi böyle yaparız. Sen kızmazsan tabi O da kızmaz. — Estağfurullah. Şimdi benim söylemem icab etmez. zarar yok.. — Allah seni sevdiğine kavuştursun Murat bey. Halvet'te nefes edilecek.. — Razı olmazsa. Al gözünden peynir helvasiyle kâat kebabım beyim. — Bu da oda kirası mı? — Ne münasebet.— Ne çeşidi.... Gülüverir. — Aferin. Sanki birdenbire gençleşmiş. — Düşün beyim.. Şeyh hazretleri ahır zaman Peygamberi sayılır. Yalnız Şeyh'efendi benim haberim olduğunu bilmesin emi? Ayıp düşer.. Tamam... Töbe yarabbi.. ben de mürit değilim. Tabi bir kere söyliyeceğim. Başka bir isim verip yukarı çıksın. Hep senin sayende. Kır da afiyetle yiyiver. Haa?. Bir kere nefes ediverse. Buraya gelsin..... benim odama gelir. — Nerden bilecek? Bildirmeyiz.. — Sahi... Buraya. Doğrusu bu. — Eksik olma beyim. — Kızmaz... Baksada mürit ne demek? Öz kızından ileri. belki şeyhi edersiniz. Benim odamı.. Hiç. Şeyhi de çağırırız.... — Ya. Bu işte pekâlâ. — Bu halvet işine şeyhin kansı ne der? — Hiç ne diyecek? Arada bir fenalık yok ki beyim. Yarın değil. Haşa. aman ellerini öperim düşün. Canı sıkılırsa. — Nefes etse. çarpuk bacaklarının üzerine sıçradı.. Ben bunu düşünmemiştim... anası da mı gelmeli. — Senin sayende beyim... haber vermeden getirmeli... öbürgün. Eski birşey örtünüp gelsin. — Yani Şeyh hazretlerine yalvarmıyacak mısın? — Yalvarmaz olur muyum. şeyhin perisi belki büsbütün öfkelenir. Sen düşman lâfına bakma.

ben bu iyiliğin altında kalmam. — Ne münasebet. yardımcı bulmuş bir haklı adam gibi tekrar ayak diredi. Pulluk'la ve biçme makinesiyle ziraat yaptığı için» asabiyeti ve . fevkalâde şık bir kahverengi kostüm. fenalık mı etmekte olduğunu kestiremedi. Muhtar. İmik ağa. aynı renkten podösüet iskarpinler. köyün yetmiş hanesinden atmışdokuz hanesi bize düşman olduğundan. Efendi diyoruz. Geldiği zaman kış olduğu halde alpaka ceketiyle titriyerek kendi tabiriyle «Çay kuvvetine yaşıyarak» geçirmişti.. Köy kâtibi. dünya. Senin aklın erse. Karakol kumandanı.. Bağırarak içeri girdiler. Müslüman mı kaldı? — Sahi O da doğru. Sonderece asabî ve kibirli bir adamdı. eski bir şalvarla gelmişti. Murat'ı görünce.— Zahmet ettin.. Bir sene cezasının tamam altı ayını. mahpusa getirmişler.. gözünde numarasız gözlükler. okuma bilmemesine rağmen demir çenberleri altın suyuna batırılmış bir dolma kalem.. yarı divane uşak eskilerine döndükleri. Ve dönüp kapudan dışarı haykırdı: — Efendi.. Bu sözle hiçbir münasebeti olmadığı halde. Burada yük mevzuubahis olamaz.. Nesli münkariz olmağa yüz tutmuş.. Dünya bozuldu.. Bütün bunlar... Müslüman kısmı müslüman kardeşine elinden geldiği kadar yardım edecek.. sulh ceza'ya iş kıyafetiyle gidip geliyormuş ki. aklın biraz erse ya. Ulan eşek. yazma. onbeş senedir olup biten işler karşısında fena şaşırıp ipin ucunu kaçırarak.» O kılıkta. başında Tavşan tüyünden bir fötr şapka. pek uzun boyuna ve pek esmer yüzüne hiç yaraşmıyor.. Murat dünyaya akıl erdirdi erdireli ilk defa birisine iyilik mi. İzollu'nun İmik uşağı köyünden İmik ağa önde. yırtık şalvarı. asrî bir mankene faian benziyordu. elinde baston ve bir de krokodil taklidi Portmen vardı. ensesin bakılınca. Göster de ayak turab'ı olalım. on. biçiminden ve renginin solmazlığmdan belli. bostan korkuluğuna. İmam. Bir haftadan beri evrakı Vekâletten gelip Belediye işlerinde çalışmağa hak kazandığından şimdiki elbiselerini satın almıştı... Köy bekçisi. eşek.. evrak tasdik dediler. — Nerde o müslüman beyim. tanıkan bir numuneydi. eşek. İş işten geçti. Sırtında. pek ince. Diğer emsalinin yüzde doksanı. Halep'ten kaçak getirildiği dayanıklılığından. gardiyan küçük Ömer. ayaklarında. Hani O müslüman. Sakin gecenin içinde betonda sürüdüğü ayakları yılan gibi hışırdıyordu.. — Ne zahmeti. İmik ağa. — İyi bildin beyim. O'nu munis bir gülümsemeyle iterek arkada. Hem de fena bozuldu. Murat'ın omuzuna dostça vurarak yürüdü. Sapan çaldığı iddiasiyle mahkemeye verildiğinden ve muhakemesi gayrı mevkuf cereyan ettiğinden. göğüs cebinde mavi kenarlı bir ipek mendil. Hele işimiz hayırlısıyla yoluna girsin. Nahiye müdürü. efendi demek senin anana söğmekle birdir. «Birden. Kürt ağalarından.. Şeyh Süleyman efendi. bir acaip yaltaklanmaya ve korkuya kapıldıkları halde. mahpusa. «Çift at'la.

badem. bir tahta kaşık getirerek. aluç. karşısındakiyle mi alay ettiğini anlamak imkânsızdı. ağanın perişan ve acele istirhamlariyle başka misafirleri böylece deflemek işine yardım etmişlerdi... kurudut. yenidünya. elma. çıkarıp önlerine sıralardı. birisini. . tussuz yağ.» işaretiydi. Ziftlensinler. Oturup yeniden yeniye lâf açmak imik ağa'yı çileden çıkarmağa elverirdi. alıp yemeğe götürürdü. birkaç saniye sonra da koridorda raslayıp talimat verdiği herhangi bir mahpus.. Hepsi gösterilip hepsi tadıldıktan sonra. herşeyin daima turfandasını Yani ilk çıkaniyle. artık kahveyle çayın üzerine ayran içilemiyeceğini ileri sürsün. kuru üzüm. karpuz. aşılı mışmış çekirdeği. Sık sık kapuya bakmak başvurduğu son kibar çareydi. Sanki hiç kullanılmamış gibi parlardı. yalnız yediği vaki değildi.. dişlerini gösteren bir gülümsemeyle yerinden sıçrar. karyolasının altından kavun. türlü türlü turşular. tahta kaplar. sabah. son kalanını bulundurmağa meraklıydı. en arkadan sıra gazocağı'na gelirdi. dut pestili. şeker sandıklarının Bunlar üç tane idiler önüne çömelir.. armut... Bunu anlryamıyanın yay haline. yahut birkaç kişiyi. çaydanlığı ve ayran kâsesini uzatarak: «Şunları bizim kapu köpeklerine götür. Bu son hareket misafirler için «Kalk git. İmik ağa. mahpusanede. Burada itirazın zerre kadar faydası olmazdı. Mutlaka. incecik kemik parmaklan titremiye başlar. bunlardan yemeğe zorlanır. köpük pestili. petmez bulunurdu. belli etmeden gülümserler. öğle ve akşam yemeklerinde. sepetler. Böyle sıralarda. Bu da fayda vermezse. beş çeşidini daima yanında bulundurmakla iftihar ediyordu. kızılcık. Kahve fincanı denilen küçük şeylere dekilerden mada. ceviz. Çay demlenip kadehlere koyulur koyulmaz. kabak çekirdeği. kısa bir samimiyetle biribirlerine kurnaz kurnaz göz kırparlardı. Cumhuriyet ağasıyız. içeriye «İmik ağa.. mışmış.kibri üstünde kalmıştı. süzme yoğurt. kâatlar çeker. Bunlarda. çökelek. kahve pişirilir. bahçeye koşar. bal. yüzünde birdenbire peydahlanan derin bir nefretle ilk gözüne ilişen mahpusu huzuruna çağırır. bunları da and vererek tattırıp yerine iade eder. dört.. peynir. Misafir de kaç kere. gelmiyenlere dakikalarca yalvarır. dışarı çıkıp tekrar döner. kuru incir. yemiyenlere bir haftadan on güne kadar küserdi. Ozaman derhal asabileşir. ister istemez ikramın tadına bakılacaktı. suç ortaklığından gelme.. söylerken kendi kendisiyle mi. Kapudan seslenen de( bu seslenme üzerine «Bize artık müsade imik ağa» diyenler de. Bu ocak parıl parıl tertemizdi.» Diye nöbetçi gardiyanlara yollardı. zeytin.. leblebi. Yemek pişirmeğe. gardiyanları çekiştirmek bile gardiyanları çekiştirmeğe başka hiçbir zaman dayanamazdı O'nu teskin edemezdi. ahlat kurusu ile dolu torbalar. kâseler. imik ağa ortaya bir kocaman bakır tas. suratı asılırdı.. mukavva ve teneke kutular. Misafirleri dağılır dağılmaz. Karnı iyice doymuş misafir yahut misafirler. boy boy tabaklar. Ocak harlamağa başlayınca üstüne misafir adedine uygun bir cezve koyulur. ayva.» Diye bir lâfı vardı ki. incecik vücudunu ırgahya ırgahya ayran döğmeğe girişirdi. kahveler ellerdeyken çaydanlık ateşe sürülürdü. Misafirlerini iki kap yemekle tıkabasa doyurduktan sonra. kese kâatları. İçeri geldi geleli. Seni daireden çağırıyorlar. kalabalıktan kaşgöz işaretiyle ayırıp kenara çekerek davet eder. Kimin haddi ise. İmik ağa. «Biz ağa'yız ama.» Diye seslenirdi. Hepsini kaldırdıktan sonra.

Ayıları tekmil gardiyan yazmışlar. Sen köyleri bilmezsin beyim. Allah eksik etmiye. öyle herkes'in keyfine burada hizmet edilemiyeceğinden bahsederek O'nu alıkoymuşlar.. Şimdi. İlk günler. — Neden? Diye hayret ediyordu... ağzını bir karış açardı. Belediye'de çalışanlar gideli bir saat olduğundan. Artık davetliler. «Ağalık yedirmekle. Ulan Şeyh Sait... Kahveleri içtik.. Pilâv vardı. Etli patates.» Herkes hürmetle susup dinler.. Sonra tussuz yağ gelmiş. parayı borç vermeği hiç sevmez.. oradan alıp gelmek lâzımdı. Karınlarını birgüzel doyurdular. Yemeğe davet etmek için. Biz babadan böyle görmüşüz. Mehmet Emin’i bir de Kayserili Tevfik efendiyi çağırdım. oğlanları ve düşmanları bırakıp nereye kaçar mışım bakalım... İmam. Şimdi borç istemenin sırası mı ya. Mesele bu sefer borç istemek değilmiş. Murad'ın odasına girdiği zaman. ne de birisiyle gönderirdi. Peynir getirmişler.. Derebeği âdetine uyarak. üzerinde para gezdirmeği. kapudan dışarıya. Ne yedirdiğini birazdan gelip size hikâye eder. mecbur kalsa dişini çektirecekmiş gibi suratını asıp..» Derlerdi. Ulan eşek. Yahu burası Bizim köye. yiğitlik vurmakla.. Ulan Şeyh Sait.. Yediler. Dedi. Karıştırdım balı. Halis kurt pilavı.. Sayar tek tek.. Kaçılacak bir yer olsa evvelâ sen kendin kaçacaksın... Birisi hastalansa da. Şeyh efendi de bilmez.. bir kaşık yoğurt istese. kendisini öfkelendiren gardiyana Mutlaka gardiyana kızmıştı. İlle yatağının başına kadar bizzat gitmek. Benim küçük tencereyi bildin mi? İşte ona tamam yüz dirhem yağ koydum. orada kim olursa olsun birisini karşısına alarak var kuvvetiyle bağırmağa başlardı: «Sen neredesin? Bir saattir seni aradım. «Sen git.. Ekmeklerine çalıverdim. Bekçi.. biz geliyoruz. ben kaçar mıyım? Ben çiftliğimi. İçeriye yetmişiki lira borcun var. ismet Paşayı. yahut ısmarladığı henüz gelmemiş te borç olarak on tane şeker talep etse İmik ağa bunları ne getirir. Allah kabul etsin.. Dağda nakadar ayı tutmuşlarsa getirip buraya gardiyan etmişler beyim. nakadar gizli çağırılırlarsa çağrılsınlar.. bizim nahiye'ye. Ben pilavı yavan sevmem.» diyerek kalabalık bir aksi şada gibi cevap verirdi. arkadaşlardan biri şeker almayı unutmuş. Muhtar. Çayları demledik. . ayran yaptım. Yağlı davar yoğurdu da vardı. Köy yeri. Bizim nakadar rezilimiz varsa.yahut başka bir koğuşa seğirtir.. rezil yatağıdır. ihtiyatla bağırırken gene ağzını iki kere açmıştı. Kâtip olur.» diye ağayı gönderdikten sonra etraftakilere «Hele gidelim de İmik ağa karnımızı doyursun. parayla birşey satmayı. Şöyle şöyle el kadar kesip yedirdim. Pilavdan başka patates pişirmiştim.. Ağa'yı dışarıya salıvermemişler. Efendi ve eşek demesinden belli pek işittirmeden. Asri rençber olmasına rağmen. hayvanlarımı. bu âdet mahpusaneyi şaşırtmışsa da^jgiderek hepsi de alışmışlardı... «Ağalık yedirmekle. Murat: — Bu herifler aylık alalı üç gün olmadı. bizim Elâzız Vilâyetine benzemiş.

Akşam pişirdim. . İmik ağa. Kâatları topladım. biliyoruz. Hep vekillikle idare ederler. aşağı iner de. Çantaya davrandım.. Allah rahmet eylesin. biz. Bizi sapan hırsızlığından bir seneye mahkûm ettiren Nahiye müdürüyle uğraşıyoruz. Gözlüğümü bir kere düzelttim: «Bana bak bey.. Mutasarrıf. — Eyvallah.. Duydum ki Dahiliye Vekâletinden Müfettiş gelmiş. Yüzünü astı da bana ne dedi bakalım.» Dedi. «Hele buyur İmik ağa. Kaymakam.. Töbe Yarabbî. Hepsini tomarıyla önüne koydum... dedi. . Vali makamında oturuyor.... Bizi mütegallibe damgasiyle sapan hırsızlığından hapse atınca «Tamam. Şimdi îzmir tarafında kaymakam. vekâletnameler.. «Bize bir Nahiye müdürü yollamışsınız...» Diyerek terfi etmişler. İmik ağa. dedi.. Çantaya koydum. Yeriz. Eteğine vardım. ademi takip kararları. Sen de beraber gidersin.. Hiç gider miyim? . İzollu ağalarını iyi tanıyor.. Arkamdan «Hele gel... — Kim? — Şefik bey. Meğer. Hele otur.. Murat gülümsedi: — Bizi yemeğe davet edeceğine. Atlatıp buraya koştum. sehpa gözüme görünmez.— Şeyh'ten ne istiyorsun ağa. dedim. Vali yaramaz. Öyleyyse şeyh erendi buyursun. ben senin yerinde olsam. işte orada aklım başımdan gitmiş. Hayır mı? » Diye sordu. Orası sanki. birkaç ay sonra kaymakam yapacaklârmış. isyandan buyana bizim hakkımız var da alacağımız yok.. dedim.. Dahiliye Vekâletine yazHığım bütün istidalar Fazıl beyin eline varmış. Dahiliye Vekâleti. makbuzlar..... «Sayende hayır elbet beyim. müdürlüğü işte hatmetti. dedim.. Artık kaymakamlığa lâyık.. Bizim çanta ağzına kadar evrak dolu.. ben şaka ettim. Kızma. dedi. böyle söyliyen Şeyh Süleyman efendiye. Biz baltayı taşa çalmışız. hiç Vali görmemiştir. Eşek. Eskiden burada Vali muavini idi. Anasının adıyla anılır bir Nahiye müdürü.. celpname'ler. Dün bize et getirmişler.. Benim aklım başımdan bir kere giderse kendir. — Töbe.» Dedim.haşa huzurunuzdan çingene eşeği. pencerede beklerim.. — Ben de niyetliyim. Tekrar kapuya döndü: Eşek. Eliyle kâatları itiverdi. hayretle baktı: — Rahmet mi? Ne rahmeti. hep O'nun sürdüğü lekelerin altındayız. ikisine de.. Yemeğe. Acemi nalbant. Biz..... Bir de baktım ki bizim Fazıl bey.» Dedim.. Üç aya kadar Siirt vali vekili olur. dördüncü müfettişin karısının yeğeni imiş. hayret ve kederle baktı. Diye içini çekti. İzolluya demişler ki.. Şimdi nerdeyse arkadaşlar öğle paydosunda yemeğe gelirler. haydi ikiniz de buyrun. Bırak Şeyhim sen O mendeburun bize ettiğini bilmezsin. Kürdüstan.. Kapuyu vurup girdim. zabıt varakaları. karısı kızları. Aslı da buralı. size Şeyh Sait'ten başka Nahiye müdürü..» Diyerek lâfa girişecek oldum.» Diye bağırdıysa da durur muyum? Meğer bize gönderdikleri Nahiye müdürü. çekicini. Buraları isyan mıntıkası. Bana dedi ki: «imik ağa. Sürt Vilâyet sayılalı. keskisini nasıl kullanacak orada öğrenir.. Sağol ağa. — işte du olmadı.. O'nu görmemle dünya bana verildi sandım... İstida'lar. köy mazbataları. Lâkin bugün bana misafir gelecek.

.. İmik ağa. bukadar öfkelenmen.. Gölgeye iki yatak sereriz. — Duydum.. Ha bizim İmik uşağı. aşağıya baktılar. sola baktılar. Karnı ağrıyormuş. Yürüyüp geldiler. iyi vallaha.. — iftiradır... Ada'lan. Tevkifimden bir ay evel ekin satmağa gelmiştim.. — Neden Elâziz'e değil... Arabistanı hep bize verecek. yerinden sıçrayıp çantasını yakalamıştı: — Ameleler şimdi gelir...... Ben onbaşıdan. — Kendisine ne kalıyor? . Sonra savuştular. Tavuğu. El'in eşeklerine tekmil (Efendi) demeli. Sağa baktılar. Aspirin Bayer gibi. Balkanları. (Gelsin de doktora çıksın.. Sen bari bilirsin şeyhim. efendiyi de beğenmezler de. Bizim karıya gideceğimiz demek ki mahpusa yayıldı. korkma.. Köy demek mahpusane demek beyim. Hancı'ya «Kim bunlar.» Diye sordum. Bir de düşündüm... Kardeşimiz değil mi? Hele harbi kazansın. yumurtayı pişirir karşısında. Hanım yengemiz Malatya'daymış. Töbe Yarabbî.. Durup. birisi emniyet müdürü... Bana müsade.. — Öyleyse Almanda (efendi) tükenmiştir. Abdullah Paşa adam asıyor. — Canım benden gizli mi? Hanım yenge dün geldi ya.. Kafkasya'yı. Senin bukadar süslenmen. (Efendi) diyeceksin.— Artık bizden gitmek geçti... Malatya'ya yerleşeceğim. Fabrikanın canavar düdüğü öğle paydosunu haykırmağa başlamıştı. Yanımda durdular. Nüfusumuz ikiyüz milyona çıkacak.. Ne karısı.. — Bize efendilik beğlik Almandan mı geliyor? — Almandan.. — Yahu. — Yakında. — Töbe. Burada Vali'yi adam hesabına alan yok... jandarmadan bıktım. Karı keyfe gelmedi ki. Benim haberim yokmu sanki. Ekini Allah'ın izniyle sattık... Hele Almanya kazansın. vilâyette. yukarıya.. Bastonlu iki efendi.. ha Elâziz. Elâziz'i ben vilâyet saymam. Allah divanı gibi el bağlarız.. Karı köyde.... Haydi Murat bey sorsa bilmez de sorar. İsyandan beri EIâzizrde adama istida verdirmezler. Meseleyi anlatalım.. Bizim imik uşağı'na bir jandarma gelse bizim nefesimiz daralır... — Ne zararı var.) Dedim. «Güneş çekilsin de köye gideyim diyerek Han'ın önüne bir iskemle atıp oturdum. Elâziz neresi? Dersim'in hududu. Yanyana koşan iki askeri kamyon uzaklaşınca düdüğün sesi büsbütün arttı. Duydun mu şeyhim?.. — Kabul etmem. Nöbetçilere tenbih etsin. Ben buraya yerleşeceğim. (Birisi Vali. köyde jandarma odur.. İlerden bir otomobil geldi.. başını uzattı.) demez mi? İnsan vilâyette oturacak.. — Kim söyledi? Yalana bak. Mahpusane gardiyanı neyse. Onbaşıyı bulalım da. Şu cezayı bitirsem. Ben ayağımı ayağımın üstüne atmış oturuyorum.... İçinden iki herif indi. Hastaneye geldi. Zaten Almanya bizim için döğüşüyor... (Bey) demeni isterler.

.. — İnşallah İmik ağa. — Şapka gidecek.. — İyi. yukan 200 mermi yaktılar. Kuşluk zamanı gürültü biraz kesildi. Pekâlâ. 350400 asker var. Dört tanesi askeri depo gerisinde.. İmik ağa. — Gelmez mi? Gelmeyip te ne halt edecek? Vızır vızır gelir.. Hitamında bir taraf kazanacak. Ertesi sabah. Şehir Alay merkezi. haydi diyelim. — Ne sebepten? — isyan sebebiyle. Bu fanî dünyada şimdilik galip gelenler haklı görünüyor. Ova 6 saat çeker.. Köy ikiyüz haneliktir.Bana cenneti âlâ ve Peygamber Muhammed'in şefaati elverir diyormuş. Bir işin baş tarafında haklıyken sonuna doğru haksızlık etmek kötü bir huy. şefakla beraber toplar patlamağa başladı... Mitralyöz'ler de bu deponun önünde.... Öğle yaklaştı.. — İşte gördün mü? Hepimiz hak dinini kabul edeceğiz. kazanan da hak dinini kabul edecek. jandarma . — Halbuki ben Elâziz'i başka türlü hayal ediyordum. — Amin. — Eski harfler de gelir.. gevezenin biri. Bu huy bizde fazlasiyle mevcut. Tuttuğunu altın eylesin... İsyan. Toplar. iki keresinde de Karadayı el vermedi. — Köyü suyun ötesindedir. Görüyorsunuz.. İmik ağa. bu akıl almaz zaferi sanki daha şimdiden çantasında taşıyormuş gibi azemetle çıktı. Mitralyözler ve avcı koluna yayılmış askerler durmadan kurşun sıkıyorlar. Dört top bey yurdu tepesine tayin edilmiş.. Alişam köyüne geldi. Bastonunu birisine vuracakmış gibi kaldırdı: — Alman'a Allah kuvvet versin öyleyse.. — Şapka gider öyleyse. Depo aynı zamanda cephaneliktir.. Elâziz'de Dellal çağrıldı ki bir kul dışarı çıkmıyacak. siyah bağa çerçeveli gözlüğünü burnunun üstüne iyice yerleştirdi. Ne dersin şeyhim. Bir Salı günü akşam üzeri Fırat'ı geçti.. Bilenler de unuttular. aşağı. Sonra anladık ki topların ağzını Karakaya mevkiine çevirmişler. 12 Top sahra top'u. Kimse de duymadı.. fena birşey.. Gülleler muttasıl kayaları tarıyor. Vali. Murat gözlerini kısarak Şeyh'efendi'ye sordu: — Neden mürid'iniz değil? — Kim İmik ağa mı? — Evet. — Yani? — Yani isyan mıntıkasında. Kâfirler biribirlerini kıracak. Oymıyarak. Palo'ya kadar yumurta yuvarlasanız gidişini seyredersiniz. Orasını bana buradan daha «asrî» anlattılar. Tabi Şeyh Sait isyanını konuşuyoruz. İki kere müracaat etti. Bir büyük muharebe olacak. Şehirden dışarda ve ovaya hakim bir mevkide. ortasına parmağıyla dokunarak. (Şeyh Şerif Palu'yu bastı) haberi geldiği zaman ben de Elâziz'deydim.. Şimdi anlatacağımı siz muhakkak duymadınız. — Zaten kitaplar yazıyor.

Bellerinde çıplak kılıç taşıyanları da silâhlı sayarsanız 1520 kişiyi geçmezler. geçiyorlar.. Şeyh Şerife haber yollamış. Ön saftakilere asla kurşun ve gülle tesir etmez deniliyordu. Otomobile atladıkları gibi hey Malatya nerdesin. (Canını kurtaran kaçsın. Silâhları. Bizim Elâziz.. Palu. Güney çay mevkiinden top menzilinin altına geçivermişler. Yada. böyle hengâmede sükûttan daha çok ürküyor. Yado'yu. Baktık ki bizim Dersim eşkıyası. Meğer bunlar eşkıya Yado'nun maiyeti imişler. herşeyi bırakıp kaçmağa başladılar. beheri dörder tüfek omuzlamış. Meselâ gelenler. Posta ile müzakereden sonra. Dersim aşiretleri. Palu'ya da. Yado cenuptan kayaları dolaştı. Neferlerden birisi kolundan yaralanınca ötekiler de. eskidenberi Dersim çapulcularından korkar. Kaçanlar.. iki eşek yükü silâh alıp halka dağıtmış. Ayrıca idareyi örfiye müfrezeleri de kol geziyor. Halbuki kulaktan duyduğumuza bakarsanız bunlar üzerinde Kur'an'ı kerimlerle geleceklerdi. eşyalarını zaten beşkardeşler mevkiinde hazırlamışlar. (Senin dinin nedir?) diye sorun. Palu Kaymakamı Hakkı bey Dersimli olduğundan bize kancıklık yapar diyerek onu uzaklaştırıp yerliden birisini Kaymakam nasbetmişler. mecburen oranın depoyunu basmış. Karşı tepeden bir karaltı bu tarafa atladı. Alay çil yavrusu gibi dağılıverdi. Zaza'ların hiçbirinde tüfek yoktu ya birden baktık. Ahali damlara çıkmış. Emre itaatsizlik edip sokağa çıktığı için Vali Hilmi bey bir küçük çocuğu tabancasiyle gözümüzün önünde öldürdü. 3035 kişi iken bir hamlede dörtyüz kişi oldular. Gerisi omuzlarında birer sopa. Çemişkezek'e de evelden beri düşmandırlar. Zaten Elâziz de isyan edenlerin topu topu 37 kişi olduğu sonradan anlaşıldı. — Esası tabi din uğruna. Dere boyundan. salâvat getirmesini bilmezler. Kur'anı bırakalım.. Maiyetinde sekiz süvari var.. (Ben din bilmem. Bir karaltı daha atladı. insan. uçlarına çarıklarını asmışlar. Herifler eskidenberi soyguncu olduğundan. birtek kurşun sıkıldı.. beyim. pantalonunu çıkarıp atıyordu.. Gelin teslim olun. — Halk ne yaptı? — Halk ne yapsın? Evvelâ kim geliyor belli değil ki. Silâh sesleri birdenbire kesilmişti.) diye bir feryad duyuldu.. Yado. araziyi bildiklerinden. Lâkin Palu ve Çemişkezek razı gelmemiş. Biz dürbünle harekâtı seyrediyoruz. cephaneleri bölüştüler. hem kaçıyor.. bozgunu işte orada gördüm. Ben. Ali ağanın çobanıyım. Asker. Bunların da dört tanesi tüfekli. depo önündeki mitralyözlere doğru. oturup başını yumrukluyarak ağlayan hangisi... Depo yağma ediliyormuş lâfı ortalığa yayılınca evlerden uğradılar. (Elâziz'e hücum et) . Meğer Vali ile kumandanlar ailelerini. eşkıyayı. İsyan havadisi üzerine bu iki kasabayı çevirmişler de (Bizde Şeyh Said'in mektubu var.. hem ceketini. Dersim'in meşhur eşkıyası. Palu'ya giremeyince. Piyadeler de tepeyi atlayıp beıi yakaya.. — Halbuki adı şapka isyanı.) diye cevap verirler.kumandanı otomobille şehirde dolaşıyorlar.) Demişler. ricat hatlarında görünce (Sarıldık) diye bağırdılar. Kapu tokmaklarına yapışıp kelimeyi şahadet getirerek içeri alınmasını istiyen hangisi. Herkes Bismillah diye silâhlarını hazırladı. Fakat kalabalığa malumaliniz her çeşit insan karışır. isyana biz de iştirak ediyoruz. Esasında.

. ahzı asker şubesini dağıttılar. fes giymeden yanma gidenleri falakaya yatırdı. Esnaf kol geziyor. Mahpuslara umumî af verdi. battaniyeleri çuvallara doldurmuşlar. salonda oturmuş. mahpusane kâtibi esas defteri evine aşırmış. Harput ermenileri Amerikaya kadar nam salmış tüccar idiler. Hükümet konağına girdi. Milis'e yazıldık. Sırtında zabit elbisesi vardı. Seksen yaşındaymış ama. Başına Kalpak. şeyh'i şerife müracaat etti. Dersim'li paket f iatmı nerden bilecek.. kara sakallı. masalar.. Delikanlılar. Bereket versin. Aynalar. Çapulcular üstüste birkaç ceket.. halıları topluyorlar. salâvat getirenin haddi hesabı yok. Kapuları arkasına kadar dayadı. Helîfe hazretleri İngiliz zırhlıları ile İstanbul'a dayanmış. ahaliler yerlerde. O zamana kadar evlerinde oturan Elâziz'liler. eli silâh tutanlar. iskemleler. 3 kuruş verdi mi bir paket. Umumuna üstüste 3 kuruş paha biçmiş. Keçe külah. Bir iskemle vermişler. ağzında da altın dişleri parlıyor. tüccarlar. Uzun boylu.. Bunlardan iş çıkmıyacağı anlaşıldı. Şehrin ayanı. Şu halde. Ordu kamilen Şeyh Sait efendiler Sancak'ı şerif çıkarmışlar. Şehirli beyzade Mehmet efendi'yi . der'akap katırları. Şaşılacak birşey. büsbütün yabani değil. Serkliler. O'nu da Vilâyete misafir ettik. — Siz şeyhi şerifi gördünüz mü? — Gördüm.» diye bir fısıltı yayıldı.bahanesiyle başından defetmiş. pahada ağır malları hayvanlara yükletiyorlar. Bir taraftan da kuvveyi maneviyeyi kırıcı haberler geliyor. Evelâ kolordu merkezini.. Hemen mapushaneye gitti. Tekbir çekenin.» Yado... nen gcıcıı iiıcuıuııaı. «Malatya Şeyh Said'e iltihak etmiş. Yeniceler.. Ben Yado'yu gözümle gördüm. «Hani Şeyh Sait? Nerde şeriatçılar?» derken «Şeyhi şerif hazretleri geli yor. Mal rüsvay oluyor. silâhlanıp dışarı uğradılar. Davranın. Bir de baktık. sandığını yüklenen savuşuyor. Kaputları.» jseıeuıye js. Bu esnada Yado. Baframaden'ler. Eskiden dersim içinde Nahiye müdürlüğü falan yapmış. Sivas ta iltihak etmiş. Kimi münasip görüyorsunuz?» diye sordu. Dükkânların daramaları (Kepenkleri) kapalı. Yado kahveyi içer içmez tekrardan atladı.. hazin oluyor beyim. Adamlarına emir verdi. eşkıyayı görünce Elâziz'in abdesti Hozuldu. yatağını bırakan. askerî teçhizat anbarını bastı. Bizim Elâziz eskiden beri şarkın ticaret merkezidir. Reji dairesinin ambarını yağmalamışlar. Elâziz'e Vali tayin edeceğim. Mallarından korkan tüccarlar. Herhalde cinayet işleyip Surye'de yaşıyanlardan. Mahpusaneyi yakacaktı bırakmadılar. Dersim çapulculuğu tarihlerde meşhur. Çapulu görünce tüccar taifesi aklını başına devşirdi. Türkçe bilmez bir ihtiyar. Bir taraftan yerli Milis teşkilâtı kuruluyor. yere kapanan. koltuklar pencereden aşağı atılıyor. Meydan feslerden sarıklardan görünmüyor. Ankara'ya kadar yolumuz var. yakışıklı bir adamdı. baldırı çıplaklar. müsade alıp dükkânlarını evlerine taşıdılar. Akşama doğru nihayet lisana geldi: «Biz burada durucu değiliz. birkaç pantalon giyiyorlar. Ne olursa olsun. kitapları yakıyorlar. Herkes ikişer üçer çarşıyı tuttu. «Bu gidiş hayırlı alâmet değil. haşa huzurunuzdan eşekleri nereden buldunuz? Yükte hafif. Ağlayan. karşı çıktılar. A. Atını direğe bağladı.eısı. Beylik battaniyelere paketleri doldurup sokakların köşesine devirdiler. Uzun boylu. 30 kuruşa on paket. Defterleri. Yağma.

Şeyh hazretleri emir veriyor ama. Amin dediler. Hırlıyarak düştü. kimseyi öldürmedim. Şeyhi şerif kürtçe birşeyler söyledi. Milis'e davran emri verildi.. Sese koştuk.. Akşam üzeri Milis teşkilâtı tamamlandı. Daha da istemişler.» Demiş. Hükümet arkasından silâh açıldı. Ogün akşama kadar Bankalarla meşgul oldular.. Söz doğru ama. Tercümanı türkçeye çevirdi..» Türkocağı'nda misafir edilen şeyh'i şerife başvurdular. Üçüncüleri mışlı'ya davranacak oldu.) dedi. Halk meydan vermedi. îşte üç sene tamam oldu... Üç sene sürecek. Sonra kurt aslından bir mehdî gelecek. Asıl adamlarım topladı. (Çık. Dini bir uğruna cihad farzoldu.. Mevcudunu cebren almışlar. Başları. kuruldu. Bunlar Firavun tohumudur.). Şeyhi şerif çapul istemiyor.seçtiler. çavuşlar.. Yado'nun adamları...» diyorlar. Şeyh hazretleri de razı. Diyormuş ki: «Biz kitapta yerini gördük. Üstlerine gaz serpip yakıyorlar. arkadaş: «Paketleri de. Bir dua okudular. Milisler. Dediler. Ortada şeriat yok.» Dedi.. Her mahalleye Yado'nun çapulcularından da iki silâhlı geldi.. Şehir yanıyor. Biz mahallede onbeş delikanlıyız. iş doğru değil... Eğer fırsat bulsalar. Kasalara tüfek ile ateş ediyorlar.. Herif fısıltıyı sezmiş. İkiyüz kişi zayiat var. rezalet var. İş zora binmiş. Nedir bu taşıdığınız?» Herifler hâlâ tütün paketi çekiyorlarmış. Rabbim günah yazmasın ben de ateş ettim ama. herhalde şehirliye emniyet etmiyor. Bölük başları seçildi. çapulcuları önlerine katmışlar. halkın galeyanmı görünce taban tutturamadı.» diye fetva çıkardı. silâhlan da bırakın. Kurşunu tam gırtlağından yedi. Seksen bin Mason olup Padişahımızın tahtına hücum edecekler.. Feryadına bizim Milisler yetişmiş..) (Çıkmam. — Siz de attınız mı şeyhim? — Biz o zaman henüz tarikata intisap etmemiştik. Cephanelik ateşlendi sandık.. Akıllılar araya girdi. günahtır. Yado.. Karar: «Bunları telefatsız Elâziz'den çıkarmanın kolayı. «Günah. Herkes kendi mahallesinde bekliyecek. «Marifet bu geceyi geçirmek. Mehmet efendi Vali makamına geçti. (Ayıptır. Padişahı indirip başlarındaki zındığı Şah yapacaklar. Her tarafta silâh sesleri.» diyerek bizim sırtımızı sıvazlıyorlar. Çarşıyı koruyun. Meğer Baruthane ateşlenmiş. Lâkin kasaları açmak mümkün olmadı. Tüccar: «Aman çarşı.) diye Allaha yalvarıyor. Görelim sizi delikanlılar. Biz bu tarafta uğraşırken birdenbire bir patlama Elaziz'zi temelinden sarstı. Gece iki saatte bir değişerek devriye gezdik.. Cadde üzerinde dururken baktık ki Yado'nun adamlarından" üç kişi büyük bir örtü içinde birşey getiriyor. Şeyhi şerife davacı gitti. Ötekilerin silâhlarını aldık. Gece yarısı. Arkadaşlardan biri önledi. Akşam üzeri Vilâyette akıllılar toplandı. . (Bırak. haram. Elâziz'li çapulculara girişti beyim. Cephanelik ağzına kadar top mermisi dolu. «Durun bakalım ağalar. Bizim arkadaşlar teslim olan iki Dersim'liyi de hemen temizlediler.. Sabahleyin birkaç eve daha girmek istediler. ermeni doktoru Piyer'in evini basmışlar. Allah diyeni kesecekler. Lâkin Dersim'li kulak asar mı? Aklı erenler. Ücreti bizden.) (Bırakmam). Yirmi metre mesafedeki adamlar kamilen berhava olmuş. Dersim'li kulak asar mı? Dersim'li evelden beri (Elaziz'zi bir talan etsem. — Sonra? — Sonrası.

bizzat «Elaziz'lilere teşekkür ederim. Karılar dua ediyorlar. «Yahu. Yoksa Dersimli şakiler bizi hep kıracak. Bre. Vilâyet merkezi sakindir. Lâkin bmsi pencereden içeri girse onu girmiyor. Yuvarlak taş gülle endaht eder bir cins. Sesi dehşetli ama. Elâziz'in şarkın da kırmızı konak denilen bir taş bina vardır. hem de Harput caddesine hâkim. ortalığı yanmış paçavra kokusu alıyor.. Lâkin Dersim'liler pek silâhşor heriflerdir beyim. Fakat şehirli yakaladı. Keçe külahlarını bir sopaya takıp pencereden gösteriyorlar. Orada Yado'yu ayağından vurdular. Fatih Sultan Mehmet efendimizin döktürdüğü balyemezlerden. Malatya caddesini tuttu. Başladık yalvarmağa: «Haydi defolun gidin. üçüncü bölük...(Biz Malatya'yı teslim almağa gidiyoruz. Allah'ın inayeti ve halkımızın gayretiyle hayyen istihsal edildi.) dedi.» Mustafa Kemal.. 30 odalı bir mevkii müstahkem. Tam kırkiki gün vilayeti... bîçareler hiçbir işe yaramaz.. Bizim nişancılar vurmak için davranmca alnından.» Gitmezler. Arada sırada top ateşleniyor. Savuşun. îki bölük önlü arkalı döğüşüyor.. Milis konağı çevirdi. Bir yaylım ateş dünyayı sarstı. Horlayanları. Elâziz'deki adamların birçoğu Harput'ta oturduğundan. Size bir zararımız dokunmaz. döğüşe döğüşe harice çıktılar. Belediyenin Ramazanda kunısıkı attığı fitilli bir top. Kaçırmayın.» diye cevap verdi. sabaha karşı. Ankara'yı buldu. Kırkiki gün sonra asker geldi. Hepimiz siperlere girdik. Hem de kurnazdırlar. omuzundan kurşunu yiyiyor. Yado..» birkaç tanesini tesadüfen düşürdüler. Toplan sürüdük lâkin kamalanm hep yok etmişler. Akşam oldu. Ümidimiz kesildi. . Taş dolduruyoruz saçma gibi etrafa dağılıyor. Milis çetelerinin Reisleri muhasarayı tamamladılar. İlk silâh seslerini duyunca şeyhi şerif te savuşmağa yeltenmiş. Şöyle bir telgraf çekti: «Palu'dan kopup gelen Şeyh Sait avenesinden Şeyh Şerif nam çapulcu Elaziz'i işgal etti ise de. Fakat dağa doğru yolu açamadılar.» dediler. Bir odaya hapsetti.. Emri alilerine muntazınz. Avcıya yayıldılar. Tekerlek üzerinde duruyor. memursuz. Gece bastırdı. Nihayet yağlı paçavralarla sıkıladılar.. Evi yakacaklar.. Zaten kaç gecedir millet uykusuz.. Geri tarafı dağa sardı. Acıkanlar şehire dönüp karnını doyuruyor. maiyetini üç bölüğe ayırdı. Hitamında akıllılar «Top getirmeli. Gece yansına doğru Milis'i uyku bastırdı. «Bre koman. Hükümet iade olunmuştur. gitsin. Şehrin merkezinde toplananlar. sonra tekrar harbe dönüyor. İki taraftan yedi. Kamasız top kullanılmaz. çete Reisleri bacağından çekiyor. Valisiz. Tüfeği kucağında serilen serilene.. talan eşyasıyla beraber ağır ağır yürüyor. bina zaptedilmezse o akşam evlerine gidemiyecekler. Orada. bizim taraftan 100150 adam telef oldu.. eve iltica eden eşkıya huruç hareketi yaptı.. Bir kıyamet ki sorma. Elâziz'li idare etti.. Beşkardeşler'de yaktıkları mektep binasının yanından dereye saptılar. Adamları ata bindirip kaçırdılar. Bereket versin. Öyle bir yerde bulunuyor ki Hem Diyarbekir yoluna. Bereket bütün çapulcular asker kıyafetinde olduğundan Milislerden ayırd ediliyor.. Oraya iltica ettiler. Bizim mahalle yol üstünde olduğundan Önünü kestik. Mecburen Bayram toplarını getirdik. sekiz kişi düştü. «Aman çevirin. Dersim'li mavzer'i makineli tüfek gibi atar beyim.» dediler.» Ne mümkün. ortalarında.. Güllesi yok.

. — Evet kurnaz. Cumhuriyetin bânîsi sayılmak lâzım gelirken Elâziz'de. Mallan fıkaraya mı dağıtacaklardı? Buna bolşeviklik derler.. — Lüzumsuz bir düşmanlık gibi geliyor bana. 1926 daki isyanın 1941 e kadar devam etmesi bundan. — işte O sebepten dağıtmadılar ya. Derebeyliğ'i ihya etmek ise. — Yado'ya ne yaptılar? — Tuhaf bir iş beyim. Hükümet'ten yana görünüp. — Tuhaf insan inanamıyor.. falan hep yaldızı. — O zaman fena olmadı ama.. sonunda elbette sıra onlara geldi. Susup sonuna kadar dinlediler.. — Gelsene oğlum. Hiç duydunuz mu? Biz bu ifriti Lozan'da memleketimiz için muvakkaten zararsız hale getirmiştik.. sünnî'lik davası açarak din uğruna harekete geçmedi. Milleti biribirine kırdırdı. — Neden? — Çünki Dersim de iltihak etseydi. Dersim'liler Palu'yu bastılar. — Sade Hükümet'in kurnazlığından değil. ürkek ürkek duran oğlunu arkasından hafifçe babasına doğru itti. Emperyalizm diye bir ifrit var. Bir nokta daha var: Şapka istemiyenlere.. Hepsi isyanla alâkadar gösterildi. Akıl erdiremedim. Çocuk yüzünü buruşturdu. imik ağanın dediği gibi hakkı vardır. Kürt ağalarının mallarını kamilen kurt fıkarasına dağıtıp işin kökünü kazıyacağımıza ağaları istanbul'a sürgün edip fıkarayı temizledik. Elâziz'liler de hâlâ âsî farzedilir. Sonra. gâvurluğa karşı ayaklananlara Allah neden yardım etmedi dersiniz? Bu ciheti hiç düşündünüz mü? — Düşündüm.. Lâkin sebebi işte bu. — Bu hükümet pek kurnaz beyim.— Çabuk gelmişler.. Dersim Şeyh Said'e iltihak etmedi. Şeyh Said'in yenilmesine yardım etti. Bana (Alevî düşmanı) derler beyim. Palu'nun Dersim'li kaymakamı Hakkı bey her tarafı kendi aşiretine yağmalattırdı. Hem de hizmete mukabil Milis çeteleri Reislerini. Hem çabuk geldiler. isyanı Entelicens servis çıkardı. Şeyh Sait isyanında alevî'lik.. — Ediniz. Fabrikanın düdüğü ötmeğe başlamıştı. — Anlıyamadım. vak'ada yaralananlarla beraber topyekûn istiklâl mahkemesine verdiler. — Zannetmem. Sazlı Mustafa'nın karısı Emey. kocasının demirlerin arasından uzattığı elini hürmetle öpüp başına koydu. Çoğu mahkûm oldu. — Bizim ihata edemediğimiz hikmet: ingiliz lirası Şeyh'im. Dersim tekmil Alevî'dir. Evet.. Asker Elâzize gelince. alacağı yok. Muntazam orduya karşı çete sökmez. dana beter budalalık. Şeyh Sait. gene sonu mağlubiyetti. — Evet. ben alevî düşmanıyım. Geçen tedip hareketinde de Dersim'i temizlediler. . — Fena olmamış. Şarkta biraz kımıldadı. Elbette bizim ihata edemediğimiz bir hikmeti mevcuttur.

Gelmedi. Ağzından meseleyi aldım.) Dedi. Yüklü karının göğsüne bir tekme vurdum.. Kolunu gösterdi. (Karma haber yolladım. (Sebep?) Başını yere eğdi. Bunu kendisi hemen daima aynı kelimelerle.. Bir cigara daha içerim. (Ben oraya bir daha gitmem.. Gel şuraya. Gece yatakta. Cahil de söz mü daha çocuk. bilmez misin. Benim birşeyden haberim yok.. Karı işi sezdi.. Ekmek yapılacak. Bizimkini ikidebir.... Cigara içerim. Yani gelip karıyı döğeceğiz.. — Niye? Bak sana para vereceğim. büyük ablalan edepsizdir. (Niye gitmedin enişten gile?) Dedim.. Bu karıyı alalı bir sene oldu olmadı. benim oğlana da yüklü. sen düşün... Ufak tefek bir kadındı.. aynı telâşsız ifadeyle şöyle anlatır: — Meğer bizim karıya göz koymuş.. Köy yerinde.. Anam dedi ki. Sanki birader.) Derler. bir de sekiz yıldanberi erkeksiz yaşamanın verdiği ağır can sıkıntısından ve mahzunluğundan ileri geliyordu. böyle şeyler ayıptır.. Lâkin bereket versin daha cahil. Nah mecidiye kadar simsiyah. Başladı içini çekerek ağlamağa.— Gelmem. bacı demek ama dünyada yüreksiz mi ararsın.) Diye başını şu tarafa çevirdi. uğruna kan dökülmüş ve hapse girilmiş bir kadın olmasından. O gece sabah olmaz.. (Sebep?) Ses yok. hizmete çağırırlar. Sabah . Şuraya kadar yuvarlandı. Birgün çiftten geliyorum. Bir cigara daha. Kocasına öyle kuvvetli bir saygıyla bakıyordu ki gözlerinin bu manasiyle olduğundan birkaç misli daha güzel görünüyordu. — Anam döğer. Sazlı Mustafa bacanağını öldürmüştü. oğlunu koltuklarından tutup pencerenin içine bastırdı. tenhada etini sıkmış. — Olmaz mı? — Olmaz. Ağlamayı da bilmez fıkara.. seviyorum karıyı.....) Dedi. Bir taraftan da. Bacanağım olacak namert. (Ulan sen mi tenbih eyledin kopuk. Kızdığım zaman da seslenmediğine büsbütün öfkeleniyorum. — Ne haddine köpoğlusu. Sazlı Mustafa 24 seneye mahkûm edilmek için gidip karakola teslim olduğu zaman Emey ondört yaşındaydı ve bir senelik gelindi. Üzerindeki ciddiyet. Adamın yüzüne hasta köpek gibi bakar. Benim karının anası edepsizdir. herhalde. Seğirtti çarıklarımı çıkarmağa önüme çömeldi. (Para alırsan.. Kenara çekildi. — Şeker alırsın. Kuru üzüm alırsın. surdan burdan lâf getirdim. Öfkelendim bilir misin? (Şuna bir güzel kötek atayım) dedim. Emey. Baldız demek.. bir sülâlenin edepsizliği tekmil onlara gitmiş te buna hiç bir şey kalmamış. (Hayır mı Emmi?) Dedim. Adama ne derler? (Bir karıya sözünü geçiremiyor. işte gebert. — Haltetmiş. islâm dini aşikâre... Ben para istemem. okadar.. Muhtar önümü kesti.... Bu sebeple insan sekiz yaşındaki oğluna rağmen O'nu küçük bir kız çocuğu zannederdi.. — Para almam. — Olmaz.) Dedi. Eve girdim. Gel. Bacanağın babası muhtar olduğundan odasında misafir çoktur. durur.

oldu. (Hüseyin. Kuşağından tutup sırtüstü yatırdım. Dişlerimi sıktım.. Kapudan çıktım.. Bileğinden kavradım. Bir tekme daha.» Diyor. (Sen benim karıya altın takacakmışsm bacanak ben de sana bir altın takayım. Ne yapsam Hey Allah. Ay ışığı tam gözlerine vuruyor.. Gözleri hâlâ o biçim. Şose'nin üzerinde olduğundan bizim bacanak bekliyor. bizim karının etini sıkmışsın bacanak.. Getirdi. Ben fıkaraymışım... Deri yağ gibi açılıverdi okadar. Karnım çatlıyacak. köye yarım saat çeker.. iftira) Bile diyemedi. Boyuna beş tane de altın takacakmış.. sabaha yakın da kekliğe gideceğim.. Karı büsbütün korktu. ne yapsam.. Gırtlağını hafifçe kestim... Bacanak beni çifteyle görünce biraz bozuldu ama baktı ki sırıtıyorum durmadan. Ağzı açılıverdi. iki diziyle sol eline dayanarak topal Kudret gibi sürünerek gidiyor... (Yalan. Ne demek. Korkmuş.. Araba tekeri gibi. Bağlar bozuldu. Günlerden songüz.) Gibi seviniyor.. eve gittim..) Dedim. Kafasını kaldıracağını sezdim. içim bir ferahlasın.. Gönlü var. Ay ışığı tam yüzüne vuruyordu. Arka arka yürüdüm. bizden birşey anlıyamayınca rahatladı. yanıbaşmda sallanıyor. Aklıma geldi. Gözleri yumruğum gibi fırlamış dışarı. Şart ettim. însan odadan dağılınca. Onlar zenginmiş.) Dedim dedi.. öldü de kurtuldu diye korktum... Onlara gelin giderse bir köyün bir karısı olurmuş. Gülüversem yok mu. Başını kaldırdı. (Şuralarda bunun destiyle suyu vardır elbette) Dedim. Bıçağı çektim. Gideceğim ama. Lâilâhe illallah. Sıktım dişlerimi. Ben bağa uğramışım ki biraz üzüm yiyeceğim... (Kaçarsa) diyorum. Birden elini beline attı. rahatlaştı. Yedik. Ogün odada bacanakla kâat oynadık akşama kadar. Beni göremeyince oturdu. (Karı kocasına birşey söylememiş. Belli birşey.. Tabancaya davranıyor. Ben o sıralarda güreşiyorum efendi. «Vurmam. Aklıma su geldi. Mustafa vururum ha. Boğazı kesilmiş gibi bir hırıltı koyuverdi. ..... Lâkin ne mümkün. Vay kurnaz vay. Şuradan.» Demiş. Sıktım. içime bir gülme geldi.. bir ferahalsın. Beni görmeyince ümitlenmiş besbelli.. «Lâilâhe illallah. Bizi delirmiş sandı besbelli. Onların bağın üzerinde bir keklik var. Tutar tutmaz kolunu dirseğinden kırmışım. Ayağa kalktım. Şaşırmışım. Önce gözümün içine korkak korkak bakıyordu ya. Kırılan kolu. Gün doğunca göğsümün üzerinden sanki bir değirmen taşı kaldırdılar. Avcı olduğumu herkes bilir. Bir taraftan da. Ayağa kalkmadı da. Kolunu kırdık ya.. Gözlerim üzerinde.. Yemin ettim. karıyı kendine alacakmışsm bacanak. Biraz süründü. tuttuğumu koparıyorum... Ben hiç görünmüyorum. Hâlâ bakıyor. çifteyi aldım.. Ayağıma sarıldı.. farkındayım. (Beni vurup. Bayram günü gibi keyifliyim. Dönüyor. Dizimi göğsüne dayadım. bozulacak. Sordum. Arka arka..) Dedim.» Dedim... dizlerinin üzerine döndü. Onların bir de bağı var.. «Ablanı boşayacağım da seni alacağım.» Diyerek başladı yalvarmağa.. Senin yüreğin temiz olduktan sonra. (Sen ne dedin bakalım kan?) Dedim. «Vurma..seni hapse götürürler.. duman olup havaya çıkacak sanıyorum. Kütüğün birine siper alarak çömeldim.. Bana farkettirmeden kaçacak.) Dedim. Yuvarlanmağa başladı. Kurtuluş yok. Karı işi anladı. iki gözünü de domuz saçmasıyla doldurdum. Üzüm kesti.. (Mustafaya söylerim. Bir damla kan çıkmadı ne dersin. Hani gidip öldürecektik ya. buradan konuşurken lâfı birdenbire karı işine getirdim.

Eğilip kulak verdim. Vallaha farkında değilim.. elimden biri alır... Sanki domuz kurşunu. Hâlâ söyleniyor.. Artık nakadar gülmüşüm. Ay ışığı. Meğer dizlerini bükmüş imiş. Beni öldürme. Aklım başıma geldi.) dedi.) Dedim. Horoz şak diye düştükçe gözlerini kırpıştınyor.. Ulan desti. Öteki horozu kaldırdım. Uğraşmışım bir saat. Ellerim titriyor. Başına dikildim tekrardan.) Dedim. Horoz düştükçe gözlerini kırpıştırıyorum du. mübarek gündüz gibi. Geri çekildim. Çiğ et çiğnemişim gibi. Gördün mü. kana doğru koştum.. (Boş gözün tetiğine bastım.. Arkasının üstüne geldi. Ateş almadı. Suratıma da rüzgâr çarpıyor.Murdar ilikten. Ne mümkün. Eyvah.. Kurşunu tam bel kemiğinden yemiş. Memeye barut koydum... Kalktım.. O da sağlam elini..... Gözleri hâlâ açık.. Tüfeği Bismillah diye kaldırdım.. Destiye koştum. Ağzımın içi birhoş..) Dedi bir. Tekrar başına dikildim... Başını döndürmeden biraz dikildi... (Allahuekber.. Cebimden bir kapsül daha çıkardım.... Etrafta iki kere döndüm... Gülüyorum ama dağlar çm çın ötüyor. kafayı tuz kabağı gibi dört parçaya böldü.) Diye tekbir getirerek. bir tatlı geldi.. Öyle dikilince. Barut kokusunu duyuyorum.. (Ölmedin mi?) Diye sordum. Suratıma çarpıyor ama. Bir daha çaldım. «Yılan akar kayadan Ben ölmem bu yaradan» Diye bir türkü. îşte ozaman beni bir gülmedir aldı..) Dedim. Ölmeyiverir. Aklıma geliverdi. (Ben bu yaradan ölmem. (Mustafa. yüzüm. elimden kurtuluyor gibi. (Hıhhh. (iyi öyleyse) Dedim. Bal da öyle değil. (Ölmedim. Çifteyi gözüme alıp sıktım. Bir daha çaktım... Elini gene kaldırdı. can korkusuyla yüzüne tuttu.. kanı yüzüme sıçradı. (Mustafa) Dedi. Memeye geçirdim.. İki adım öteye oturup bir cigara yaktım. Sonra beli yukarı doğru kanburlaştı. Bir kere çaldım. Tam alnına hizaladım. Kafa dörde ayrılınca ayaklan da boşandı. Birşeyler söylüyor. Canın sağolsun.. sıcak sıcak vuruyor etime.... Yüreğim sevinçten çatlıyacak.. Destiyi bulamadım. Meğer ayağımın dibindeymiş te biz sevinçten görmemişiz.) Dedim. Gene ateş almadı. Gene birden aklıma geldi... îki kere kalkıp indi..) Dedim. yahut durup bana kulak verdi... mırıl mırıl.. Mübarek kurşun.Artık bilmem.. sanki rüzgâr değil.. (Zarar yok bacanak. pisin kanını getirip ıslak ıslak.. Bir zaman da böyle eğlendik. Cebimde barut var bir kâadm içinde..) Dedi. Gene patlamadı.. Tüfeği gözüme aldım... Bir kere yüzü üstüne gâvur gibi kapandı. Gülmem geçiverdi... Türküyü nerdeyse tutturacağım. Hele bekle bacanak.. ölmez misin? Haydi yiğitsen ölme bakalım bacanak. Kürt isyanı zamanında. ya kuvvetten kesildi... Hani kurban keser hesabı. (Buyur bacanak.) Dedim. Dersim'de bir . Allahuekber.. (Aman. Domuz kurşununu alnının ayasına sıktım. Yorulmuş ta elini yüzünden indirmiş. Tepesine dikildim. yüreğime bir korku düştü. kapsül düşmüş... Bereket suya girerken tüfeği yanıma almışım... (Ulan ölmesin ha.. Derken hızlı nefes almış olacak. Bu zehir bana bir tatlı geldi efendi. Uzaktan bir köpek uludu...... Yok da yok. memedeki barut dökülmüş mutlaka.. Şurama Sazlı Mustafa sağ dizinden üç parmak aşağısın gösterir bir tekme indirdi. Birden aklıma geldi. Siper ediyor.. yüzüne iki parmak mesafede gülüyorum. Mahsustan boş gözün tetiğini çektim. Mustafa. Hey Allahım bir avuç su. Tuzsuz çiğ et.) Dedi. Öyle. el ayası dinler gibi. (He.

.kurt beyi varmış.. Bulamayınca... Buyur afiyet olsun... Ben de bacanağın yanma arkaüstü yatıverdim. Lâkin Emey Şeriatça ile namahremden anlıyacak kadın değildi. Oğlunu sımsıkı tutup yere bakarak kocasını dinledi. bu işe bilmem nesinden uğramadı mı? Bıçağı çıkardım. macerasını hikâye etmedikçe ruhunun büyük bir parçasını insanlardan inatla saklıyan bir adamdır. Lâkin bu gecenin hesabını bulmak ne mümkün... Bizim mesele bal gibi idamlık.. Yaştan indirdiler de yirmidört sene verdiler.... asla bulanmıyan bir .. Meret haşa huzurundan ufaaalmış gitmiş. Düğme gibi başı görünüyor. Giderken gene eskisi gibi çamaşırlarını yıkamağa götürdü. heray çamaşırları götürür. Bizden sonra başkasına elverir de çocuğa kalır. Ay tepsi gibi incecik bulutların arasından yuvarlanıyor. efendi. Emey. Bunları şimdi düşünüyorum... Uzaktan bir bakışta durgun bir kadın gibidir.. Ay ışığı elimdeki çıplak bıçağı parlatıyor.) Dedim. Cezası temyizden tasdik edilip gelmeden evel gece gündüz durmadan namaz kılarmış. heray mutlaka mahpusa gelir. (Yahu. ozaman işin içinden çıkamadık ta karakola gidip teslim olduk. terbiyeli. Lâkin biraz dikkat edilirse. Yere çöktüm. Okadar uysal. Bir. Köyden bir horoz öttü.. Bizim bacanak da.. tarihi de bulamadık. (Dün neydi?) O da aklıma gelmez. Bize cezayı çok verirler. Kurtulmak ümidi kalmayınca karısını mahpusaneye çağırıp meseleyi anlatmış.. Şeriatçası şimdi artık biz birbirimize namahrem olduk. Hiç birşey söylemedi. Bu sefer.) Diyorum. Nefesim daralmış. yirmibiri bitirmemişiz. işte ozaman dizlerime bir kesiklik geldi. Üç kulhuvallah okudum. Sen günleri şaşırdınsa Onbaşı. Adam öldürmüşsün. bu durgunluğun yalancı birşey olduğu meydana çıkar... Şalvarın uçkurunu kestim.) Halbuysa. Sazlı Mustafa. Demiş. ağzı açılmaz.) Dedim de dilinin üstüne koyuverdim. (Başka çare yok Mustafa. Mustantik şaşırmaz ya.. Demek ki sabah yaklaşmış. Velhasıl.. Gebe karı hiç yeniden çocuğa kalır mı? Bizde cahilliğe bak. Bıçakla dişlerini araladım. (Bu gecenin tarihini aklımda tutarım. Bizim zabitleri vurunca bilmem nesini keser de ağzına sokarmış. gidip karı ile son defa yatsam nasıl olur ki. Bereket versin yaşımız müsait çıkmadı. Yaylı gibi kendiliğinden kapandı. Yedi senedir hâlâ eskisi gibi. İki adım attım atmadım.. Aylarca yanyana yatanlar. günü de... tavuk ölüsü değil. (Buyur Allasen bacanak. karı ile yatmak olmaz. Dokuz ay on günü hesaplarım.. Dibinden kesiverdim... haydi karakola. Boğazım kurumuş. Onsekizi bitirmişiz de.. Karı yedi aylık gebe. Nah şöyle.. Elbet tarihini bir yere yazarlar. kalkmak nerede? (Bizi kan tuttu mutlaka. sakin bir çocuktur. Lâstik gibi uzadı. Onbir gün olsa kabul etmem.. Başladım hesaplamağa. Bugün günlerden neydi?) Aklıma gelmez.. Alemin piçini bize yamar vesselam. diyorum.. Etrafına üfledim. Tutup çektim. Tüfeğe dayanırım. Donu sıyırdım.... Sonra saza başlamış. diyorum.. Sonra önüne kat kat çekilen mahpusluk senelerini unutmak için bir müddet esrar içmiş... Şimdi beni aldı mı bir düşünce. O'nun böyle bir tam delilik batağından tepeden tırnağa kana bulanarak sürüne sürüne çıkıp geldiğine ihtimal vermezler. Zaten gözler falan kalmamış ya. Ay tepsi gibi mübarek. dizlerim büküldü. Okumayı mahpusta öğrenmiştir. Ağzı. Bir. dedim. Bir de Elham.

— Kolay elbet.. salmayı fazla yazmış. Kolunu demire dayamış. Mustafa: — Bu Yasini şerif. sana hidayet eriştirirse bir taraftan bir işaret zuhur eder. Emey onun dehşetli üzüldüğünü zannederek telâşsız ve emniyetli konuştu: — Ali Emmi bize ortak oluyor. Sen razı olursan ben el alacağım.... Muhtar düşmanlık edip ofis hissesini fazla yazmış. Bu yıl zahire fiyatlı. — O kitaba baksa da çıksa ya... Köyde öküzünün teki ölen çoktur ha. Yedi senede bir gelir. Onun kadar hareketli ve temizdir. El aldım mı.. Tam ikiyüz lira veriyor. Ben çıkınca.. Sat gitsin. Geldi geleli bir Şeyh tutmuşBir Süleyman efendi. «Eğer Haktaalâ.. Bir Karadayı... Karı.. Meraklanma. Yiyeceğimizi oradan alacağım. Onun burada bulunması bize bir devlet.. Tarlaları birlikte ekersiniz. Bir gardiyan Ömer var... Mustata ağır bir ciddiyetle neler söylüyor. Herzaman hayırlı şeyler anlatmak istediğinden böyle susuyordu. Kurt paraladı. ikiyüz lira eder.. Ben çırçır Yusuf gülere iplik eğiriveriyorum... Ben bir kere buradan çıksam öküz kolay. Şimdi arab'm gelmesi yakm. Mahsul iyi. Allah bir âfet vermezse.. hükümet adamı olduğundan ona satmak icab etmez.... Hele bir magrib Yasin'i Hele magrib Yasin'i.. Biz alacağız. — Ben de Allah'ın izniyle çıkarım. Yasini şerif onun malı. fısıl fısıl konuşurken birden durdu: .... — Öküz öldü ha. O öküz mü? Tamam. Halbuki.. Güzel çocuk yüzü hiçbir zaman sükûnetini kaybetmediği halde... küçük Ömer... Öküzün tekini satarız. — Karadayı da mahpus mu? — Mahpus... Köyden kötü havadis getirmek âdeti değildi.. mağribî Yasin'i hazır.. Karadayı razı değil. Bu kitap.. iplik isteyen kıyamet gibi. Öküzün tekini sat gitsin. öküz parası çıkar... Hey Yarabbi Karadayı'ya malum olduydu... Töbe estağfurullah.. Ben diyorum ki.. Bu kitaba tam bir ay hizmet edeceğim..» Dediydi.... her sözde ruhu gizlice ürperir ve bu ürperti seyredenler için belli belirsiz bir şehvet titremesini andırır.. Karadayı kime alalım derse ona satıyor. Karadayı. Mısırdan bir Arâbî gelmiş. — Öküzün teki öldü.. Bizi kurtarsa bu kurtaracak sen ne anlarsın. el'leri Hükümet hissesini götürmeğe bir kere yolladıysa O'nu üç kere yollamıştı. Yani parayı bulursan. bir kitap getirir satarmış. Öküzün tekini de kurt paraladı. Koca gardiyan köpekler gibi yalvarmakta. Biz onbeş gündür seni bekliyoruz. Bak karı gider gitmez öküzü satarsın.. Sen bilir misin. Bu kitabı alacağız karı. diyordu. — îyi öyleyse.. Bilirsin.. Halbuysa... Sonunda tashihi karar yapacağım. Evrak bozulacak.akar suya benzer.. Mustafa'nın ağzı açık kalıverdi. Beni dinle. bir mübarek kitap. Ötekine bir ortak buluruz.. Şimdi de kocasını öylece dinliyordu. — Çook.. — Sus töbe de.

basmadan. — Aferin.. — Kul cezası Allah'ın emrine karşı gelmez. Köyde barınacak mısın. bugünden sonra. Mustafa bize bir haber verdi.... Biz zaten rüyasını görmüştük.. — Lâkini neymiş? — Ben borçtan korkarım.— Hele bekle. Bu da bir hikmet. Sakın bir şeye canın sıkılmasın.. — inşallah. Komşulara ekmek yapsam. Kul cezası... — Barınırım. kunduradan yana sakın canını sıkma.. ben de şeyh'efendi'ye söylerim. ekinden yana. Tamam.. bizden istiyeceksin. bir oğlumu Allah sayesinde geçindiririm.. kurtulur mu? — Mutlaka çıkar. siyah meşlâh'ına sarılmış.. Oğlanın yanağını okşadı. — Dokuz.. ne yapacağını söyler... — Eksik olma amca. Zarar yok. hayırlı bir işe. Ben size acıdım. Dedi. Barınılmaz mı? Cırcıların ipliğini büküyorum. Bu parayı sokağa atmıyacaksınız ki. — Senin adın ne yeğen? — Hüseyin. Şeyh hazretleri de acıdı..... — Kaç yaşındasın. — Borç nasıl söz. — Öküzü satsak.. efendini kurtaracağız. Sen de kimseye bir söz açmazsın. Hiç kimseye anladın mı? — Anladım. Sen artık bizim kızımız yerindesin. Yüz kazanır.. Mustafa'ya döndü: Nakadar getireceğini söyledin mi? — Söyledim. ağır adımlarla Mustafa'nın bir adım önünde pencereye yaklaştı. Lâkin. — Şimdi öküz tek kaldı.... Anladın mı? — Anladım. Mustafa'ya söyle. Böyle şeyler gizli olacak. Canın sıkılmasın. alt dudağını ısırarak düşündü: — Öyleyse. şuradan Karadayı'ya seslenmeden olmıyacak. . işte okadar bulunursa Mustafa'nın işi olur.. Allah indinde. Parayı mahkemeye mi vereceksiniz? — Sen oralarına karışma. Yalın ayak gezeyim de kapuma borçlu gelmesin. — iyi demişsin. Paradan yana. Tarikat yoldaşlığı bildiğin gibi değildir. Biz geçiniriz. Ikiyüz lira dedim. Biz sana kızımızsın dedik. Öküzü kurtlar paralamış. Karadayı. Pekâlâ.. Allah'ın emrine karşı mı gelirmiş. inşallah. O da bana söyler. Kocan sana. öz kızımızdan da ilerisin. — Aferin. Gözlerini lütfeder gibi Emey'e çevirdi: Kızım safa geldin. Birşey iktiza ederse gel. Her işte Allah'ın bir hikmeti vardır. Baba ile evlât arasında borç olur mu? Her ne iktiza ise. Biz Mustafa ile gayrı ahret kardeşi olduk sayılır.. Karadayı. icabına bakarız... Bir veren.

öyleyken ellerini ceplerine attırıyor muyuz. Yüreği hızlı hızlı vuruyor... Yalnız tarlalar durur.. babayı evlâda kavuşturmak. Sonra.. Akşamlan ellerin yemeği gelir... köyde çektiklerini. Ben senin yerinde olsam onu da satarım. Şeriatta ayıp yoktur.... hele yeni yetişen delikanlılardan nakadar korktuğunu bir solukta anlatıverecekti. Bir de bu burada. Şimdi başına şeyhefendi gibi bir baba. Onbeş kişi. «Ya gelmezse. Şeyh hazretlerinin hanesi. Saray gibidir. Her ayın onbeş günü.. yedi senedenberi ilk defa... onbeş günü... Emey sustu. — Eviniz. Sevaptır.. Versin ya. Elini öper yalvarırım.. merkebi de satarım. Asıl sonuna bakılacak.. Baksana şeyhin müritlerine. Bakalım. — Rahatsızlık ne demek. Ne dersin Mustafa? — Olur Dayı. Bakılmak ister. Ya bizi bırakır başkasına giderse. — Çalışırım.. akşamları getiri getiriversin... Sen de onlara elinden geldiği kadar çalışırsın. Müslüman dardaki kardeşine yardım edecek... Tabi bunları sonra görürsün.. ayrılık hasretiyle. Babası değil mi? Bugün senin başına bir hal gelmiş oğlum. Çocuk babasının ekmeğini ne güzel. Pekâlâ. öğrenirsin. hem ahretini kurtar. kızım? — Ben köyü bırakamam.. Rahatsızlık vermesin de.. Karadayı'nın anlattıklarından okadar sevinmişti ki az kalsın. Karısını çok düşünüyor... İçlerinde bir Silo ağa zengin. Şimdi zamane bozuldu. içine düştüğü karanlık ve havasız kuyudan kurtulmak üzere olduğuna inanıyordu.. Oğlan maşallah büyümüş. Ötekileri hep sat. bu da kızı sayılırsınız.... «Şeyh'efendi razı gelse.. Hey Allah'ım Hey Allah'ım.. Tarikat ehli böyledir... — Ben Şeyh'efendiyle konuşurum.. Birşey mi diyeceksin. Sana usul.. Hem dünyanı. Dünya üzerinde artık yalnız değillerdi... seninki benim.. Benim malım senin. Evlâdı babaya. Hanımı da tarikatten. Muhtar düşmanınız olmasa ne alâ. Toprak satmak Allah'ın gönlüne güç vardığından toprak dursun.» Diye yutkundu.— Daha ne var ki. Şeyhefendi razı gelse... Bak kızım.. çok kıskanıyordu. sözün hiç ummadığı bir tarafa doğru nasıl olup ta döndüğüne şaşakalmıştı... Senin gibi kaç kişi barınır. Mektebe gider misin yavrum? — Giderim. sizin hasretiniz bir taraftan. Mustafa.. — Bozulmaz mı? iyi bildin... Hem senin köy yerinde bir başına durmanı da ben beğenmedim. Onu mektebe yazdırırız. Bunun burada boynu bükülür.» azabiyle geçmekteydi. Evimizde kimsemiz yok bizim. Duydun mu? — Sen bilirsin. — Gördün mü ya..... Ben işlemekten birvakit yılmam. Sen daha tarikata girmediğinden bilmezsin. Bakalım Şeyh'efendi ne diyecek... Mahpusluk bir taraftan.. Kocan tabi. Şeyh hazretlerinin evinde misafir olur.. kızımızı köy yerinde bir başına bırakır mı? Sen çıkıncaya kadar buraya gelsin. Çocuklu bir kan. Köy yerinde. Sonunda şeyh'efendi sana da el versin.. Parayı cebine sok. Bugünden sonra sen oğlu. erkân öğretir..» .. — Aferin sana.

Mustafa'ya birşey söylemedi ama. bir takım vazifeler yüklenmek. göç te kalmazmış. Tuzlu suya koymazlarsa.. Büyüklüğü bir tarafa. Emey yedi senedenberi ilk defa. Malın ne değeri var. buna memnundu. diyordu.. Evde hizmetkâr mı ararsın. Bütün müritleri. Hüseyin'i de pek sevmişlerdi. bir laf etmeden başını öteye çevirmişti ama. Biraz somurtkandı. Kendisine ters ters bakmış. Şeyhin karısını gördükten sonra karar vereceğine seviniyordu. Karadayı'nın ellerine kapandı. Uç aşağı. şeyhefendi için değil ya. Mustafa da biraz gayret sarfedecekti.. Gece Şeyh Süleyman efendi'nin evinde misafir olacaktı. Birkere Şeyh'efendi'nin evi camiye benziyordu. Hüsniye hanımla bir odada yattığından karının sabaha kadar ağzını aradığını söylerken Emey kurnaz kurnaz göz kırpıyor. Emey orada gardiyan küçük Ömer'in karısını da görmüştü.. Köyü bırakıp oraya yerleşeceğini haber vermişler besbelli. Şeyh'efendi ogün diş doktoruna gittiğinden akşam görüşüp meseleyi halledecekti. Günaha girdin.» Hüsniye hanım «Töbe. hem ahretini kurtarmağa elverir.. Mustafa iki günde hayatının bukadar değişebileceğine bir türlü inanamıyor. kız asla geri dönmiyecekti. ertesi sabah mahpusaneye bir sürü iyi havadisle geldi. Şeyh Süleyman efendinin. Bir çare olsa da..» demişti. oğuşturmazlarsa yatamıyordu. Burada oturur keyfine bakarsın.Karadayı. beş yukarı. her odanın duvarında Kur'an yazıları asılı. Bir kere bacakları. Şeyhin karısı doğurmadığından küçük çocuklardan pek hazzediyordu. derin derin içini çekerek. artık buradan hiç ayrılmasa. Arada sırada bayılır» demişti.Okadar sabırsız diki. Hem dünyasını.. ihtiyardı. Hem de kendisine el vereceğinden. Artık. altı senede kocaman jandarma ça vuşu olacağım. başını sallayıp duruyordu. Cinlidir.. buna yemin ediyorlardı. karakol kumandanlığına geçeceğini müjdeledikten sonra karıkoca'yı baş başa bıraktı.. Emey. Şeyh'efendi Peygamber gibi bir adamdı. Bu da pek körpe bir kızdı. karısıyla çocuğunu Şeyh'efendi'nin evine almağa razı olduğu müjdesini Karadayı kulağına fısıldar fısıldamaz.. Hep kendisi için. Gözleri yaş içinde. ulu camii gibi büyük bir ev. şehirde iki gün kalıyordu.. Şeyhin karısı da iyi yürekli bir kadındı. Bu el vermek her neyse.. Hüsniye hanım «Gördün mü ne âlâ. Dün gece sabaha kadar uyuyamamıştı. kalın sesiyle kızıyla konuşan çok daha yaşlı bir dedeye benziyordu. Emey'in.. Bir kere Hüsniye hanım vardı ki. Hüsniye hanım «Kusuruna bakma. Sanki oraya giderse bir umulmadık felâket vuku bulacak. derslerin en .. Erkek lerden ziyade karılarla geçineceğini biliyor. Hüseyin'in beş.» diyerek ağzını şakadan şamarlamıştı.. «Erkekler böyle şeyden anlamaz. eğer isterse. arada kaç. Tabi.. bu minneti daha şimdiden ödemeğe başlamak arzuları duydu... malları ucuz pahalı satması için bile köye gitmesine razı değildi. Biraz da illetliydi. Malatya'nın. Yol göstermesini... «Vay yavrum. Verdiği dersleri gücü yettiği kadar yapmak. nah. kendisini tasdik edilmiş 24 sene cezadan kurtaracağma emindi. Gayret te.» diyerek yanağını on defa öpmüştü. illetli karı bir lâf edermiki ola. sen ne de güzelsin. Emey'in beli kadar şişmişti.

Allah rahmet eylesin.. Çabuk gelmeli. yüreği düzelmiş. kaçağı sat.. adeta bir borç ödüyormuş gibi.. Baban. Mustafa gizlice sevindi. Mustafa zaten 350 kişilik mahpusanede bir başına yaşayan adamlardandı. İkiyüz lirayı da bekliyorum... Batan. ecinnilere karıştı idi ya. Yiğitsen dört günde gelirsin. O cumartesi.. Etrafı cerahatli de başının ortası başının ortası siyah kabuklu. Zaten rahmetli son zamanlarda dünyadan elini çekti. Kara dayının yüzüne bakamıyordu. Öküzü. temiz elbisesi. Emeyin babasına lütfettiği allahın bu hikmeti. — Bak ben bekliyorum karı! Beş gün dedi mi burada olmalısın. Gülersin. Muazzep yasinini. Biz sana birşey söylersek. O sıra Murat yemek yiyordu.....zorunu.. Senin aklın mı erer. en ağırını vermesini rica etti. Ehli tarikat sır tutacak. Duymuşlarda. Bir hikmeti!. dört muharebeye girmiş. Yorgun değildi.. her halde. Sahifaları ayırıp uzattı: — Buyurun bu da bizden bir hatıra olsun.. O dehşetli arapça yasini için ikiyüz lira istenmesi. Ozaman Karadayı. Allahın bir hikmeti canım... «frengi» olmalıydı. Lalan madem ki ders istedin. Sevinirsin de. dişlerini yaptırmaktan erken dönmüştü.. Çok şükür. Hepsinin sırası var. işaretler eder.. Batınca yerinde yılan zehri gibi mosmor lekeler lekeler bırakmış ve sağ baldırında bu lekelerden bir yazı hasıl olmuş. şeyh Süleyman efendi.. ona... Dünya münafık oldu. Altı güne kalırsan gerisini artık sen düşün.. bir az karnını bulandırmıştı. Ingilizde esir kalmış.. Şimdi artık duyduğu bu şeylerden utanıyor. Kendi kendine söylenir.... dille açılır.. Yasini şerifi gardiyan Ömer alırsa. Eski harflerle (Allah) yazısı.. arap içindeyken. Koğuşa gitmeden Muradın odasına çıktı.. Hocası okuduydu.. orada. hikmeti hüda. Dön bir. cebinden Muradın defterini çıkardı. dille örtülür... huyuna göre ders vermiş oluyordu. Oğlanı mektebe verecekler. Emeyin babası..... çıkan soyu. Şeyh efendi.. Yüzüne bakmayalım mı eşşoğlusu.. Dur hele nereye kız?. Demişti.. kabı. Bir kat yatak.. ilk ders: Sırrımızı saklamaktır... Böyle acele değil.. Cennet'in kapusu. Murat defteri aldı. Acımaz cinsden bir çıban. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun İcarına bile söylemiyeceksin.. Fevkalâde güzel bir yazıyla sabık mebuslardan Nüzhet efendinin şu gazeli yazılmıştı: Siyah bahtın nedir farkı cihanın bahtiyarından . Kara dayı... Her kafadan bir ses çıkıyor. iyi saattelere... ayrılırken Mustafa kimbilir kaçıncı defa aynı sözü tekrarladı. merkebi. insanın içini ürperten esrarlı bir gülümsemeyle «Yook. Yemekten sonra. Paraya bakma.. Babanın kızı isen. Ulan kan!. Sana tarikatın yolunu ben anlatacağım. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun bana haber vereceksin. vücudunu bir çıban kaplamıştı. Çocuğuyle karısını bedavadan besleyecek insanlar kendisini elbette dolandıracak değillerdi. Seni göreyim. kunduraları ve fötr şapkasiyle orta yaşlı bir mektep muallimine benzemişti.. Yabancılar sana bizim için birşey söylerse. beş günde. yaman bir herifti. Pekâlâ. derin hocalardan ikisi taa Erzincandan baldırındaki yazıyı okumaya gelmişlerdi. doğrusu neden saklamah. Sana bir kat yatak elverir. dağları bayırları gezerdi. Beraber yediler...

.. Ne güzel yazınız var. — Zarar yok. Yalnız bu şiir karşısında ümidim kırıldı. Ümitsizlikle dolu.. Beğenmediğiniz bir şey üzerinde ruhunuzla çalışamazsınız. Dokuzuncu beyiti neden işaretlediniz? — işte onu levha yapıp size hediye edecektim. — Aklıma gelen bazı beyitleri.Feragat etmedik var mı hayatmüstearından Felâket bağbânın ektiği tohmu felâkettir Anınçun kurtulan yoktur felâket intehaınndan Ne sırdır hayret efza böyle yokluk içre bu varlık Ne duyduk bu hayatın devreden leyi ü niharından Mutalsam bu vücudun asimi idrak eyleyen kimdir Sual ettim bilen yık nevcivan u ihtiyarından Düşün bu kasvetabâdı felekten kâm alan varmı Bütün şekva ederler hasta hali intizarından Nebilerden şada gelmez delilerden eser yoktur Haber çıkmaz safvet ü garibanından Gelenler bize ban eyvah gidenler ebkem olmuşlar Bağırsan kimse kaldırmaz başın mermer mezarından Gel ey dil gezme sahrayı beyaban! teallukda Acep kimdir haber vermiş bu deryanın kenarından Kurulmuş haymeinuru mesaffa içre âşıklar Temaşayı cemalengiz geçip dar ü diyarından Fena bulmaz zeval ermez bu çarhın var bir üstadı Aman Nuzhet sakın ayrılma bu azm ü kararından. Malûm ya bizim hattatlığımızda bir güzel san'atlar şubesidir. bizzat kendisi de pek beğenmiyor ki (Bu herifin üstadını aman inkâr etme!) diyerek yüreğine kuvvet vermeğe çalışıyor. «candarmalara (çözün şunu teresler!) diye bağırdım. Siz de bir şeyler hazırlayacaktınız. Haksız taraf beş altun verdi. Garip bir tesadüfle bu şiirin yazıldığı sahifanm karşısında cumhuriyetten evvel ve cumhuriyetin ilk senelerinde kürdistandaki dere beylik âdetlerine ait notlar vardı. mısraları bir yere kaydetmiştim. Deftere bakarak sustu. — Neden? — Sizin hislerinize uymayacak. O zamanlar kurtluk devri bey!. Candarma bize karışmazdı.. Murat bunu yüksek sesle vezne uyarak okudu. Halbuki ben ümitli bir adamım.. Bana bir de levha yazacaktınız. Bitirince şeyh efendi sordu : — Nasıl beğendiniz mi efendim? — Teşekkür ederim. Oturdum taşın üstüne mahkeme ettim. şeyhim. Vadinizde duruyor musunuz? — Siz bu şiiri beğendiniz mi? — Hayır! Pek ümitsiz bir havası var! Nüzhet baba işin farkında.. Hatta kendisi..» Murat gülümsedi: — Bu şiir. . Bir bakalım.

. tattığı.. Buna bir haftadanberi aklına gelen bazı şiirleri kaydediyordu. Çünkü bizzat allah fikri —yani allah tarifi— bile pek çok beşeri. — Öyleyse.Murat. ruhu bile (siz ruhu pek merak ediyorsunuz) ölüm esnasında bir insan gibi tehayyül etmişler. gördüğü. Bazı kitaplar. Ona izafe edilen sıfatları ben hep böyle düşündüm. Cennet. hepsi akıl almaz derecede büyütülmüş. Birisini seçerim. Allah sevgisi maddiyatla izah edilir bir duygu değildir. öyle ki allah muhabbetinde bile bir çeşit aşk. Ne dersiniz? Süleyman efendi. Melekler onu vücudümüzden nazikâne çıkarıp izzet ve ikramla gök yüzündeki yerine götürürler: Bu bana her zaman koltuk merasimindeki bir taze gelini hatırlattı. şehevi hislere pek fazla düşkün gibi geliyor. Basit insanların aklına sokmak için. sanki mistik insanlar. kitap rafının üzerinde duran bir kâğıdı aldı. Malum ya. parlak.. kara gözlerini kırpıştırarak düşüncelerini saklamağa çalıştı. — Bir kaç tane daha var. lezzet aldığı. yani ruhaniyete fazla bağlanmış olanlar. Pek acele kaydettim. miraç.. diye tane tane cevap verdi. adeta iyi ve kuvvetli taraflariyle. Zaten insanlar tarafından hikâye edilen ve diğer insanların idrakine arzolunan hiç bir hayal yok ki esasını maddeden almış olmasın. Akif beyi şu mısraını ben pek severim : Olsa haşa dâğm çoktan ederdim çâk çâk Böyle mi birlik yarab sadhezaran yarabbi Avni beyden : Kimse idarak etmedi manasını davamızın Biz dahi hayranıyız davayi bimanamızın — Pek âlâ o kâğıdı bana verin. terazi. tıpkı muhayyel bir insandan ibaret. — Bunların aslını pek bilemiyoruz ki. ne güzel bir çare bulmuşlar. Ben onları temize çekeyim. Temize çekiveririm. Ben okuyacağım... — Buyurun. Başka çare yok. Bilmem nasıl anlatayim: Meselâ. mahşer. ama bütün ihtiraslariyle maddi bir aşk ihtiyacı seziyorum. agraf. ben anlıyorum merhametiniz var onun için sevimli bir adamsınız. cehennem. — Değil mi ya... ellediği. Onları da oku^ yayım da gene siz bilirsiniz. Hem de ben nerdense bir kanaat peydahlamışım: Bana. — Ben bilâkis zannediyorum. hatta kötülükleri ve zalimlikleri ile pek alâ büyütülmüş bir insandan. yahut ıztırap çektiği şeylerle konuşabiliyor. Bunun şairini unutmuşum: — Bu güzel. Allah. insan nihayet insanda kalmağa. çoklukla yokluk nihayet bir yerde buluşuyorlar. îsanın kadın düşmanlığı ile Muhammedin kadm düşkünlüğü bile bence hemen hemen ayni şey: Ayni behimi his coşkunluğunun iki zıt tezahürü. Mutasavvuflar. — Zannetmem. Hangisini münasip görürseniz. İnsanların zaaflarına. Mamafih siz de ham sofulardan değilsiniz şeyhim. kıyamet. tıpkı. Cemal âşıkı olmakla Allaha âşık . sur.

... Canım meselâ şeytan beni iğfal etse mi daha çok zevk duyar.. yüreğiyle daha hayasız oluyor. Elini vuracak gibi kaldırdı: — Defol. değiştirmeğe lüzum görmediğimiz ne kadar düşüncelerimiz vardır. Buna bir başka misal verirler. Bakın şeyhim. Çık. — Böyle de düşünseniz. —Karın ner şeye razı. Kendi içimde cereyan eden hislerin ancak bana zararı olur. bazı münasebetlerden kendinizi uzak tutmağa mahkûm olduğunuzdan şüphesiz. vermemekten iyi. benden daha fazla bunlara düşkünsünüzdür. kocaman bir şeyhi baştan çıkarmanın vereceği edepsiz zafer hissiyle. kendisini.. Hemen çık.. saklamağa çalıştığı bir gururla gülümsedi: — Hiç olmazsa ben bu dindarlardan değilim. manevi bir aşka karıştırmış. sizin gözünüzde acaiplîir parıltı var ki.. Sevgilide Allahı. Ahlâk kayıtlariyle kendisini öteki insanlardan daha fazla bağlamağa mecbur sayan hemcinsimiz..... Umumiyetle memnu şeylere karşı duyulan acaip arzu ile. demek ki. ahrete. Şeyh Süleyman efendi. Şeyh birdenbire ayağa kalktı.. kendime küstürmeden de pek âlâ duyduklarımı anlatabilirim. hatta tükenmesi neticesini veriyorsa. ingilizler. Tek beni boşamasın da. — Lâkin her zaman kendinizi aynı kudretle kontrol edebilirsiniz. bu duyguyu bir miktar tatmin ediyor.. — Yok şeyhim. iddia edecek değilim. . cinsi münasebette son derece açık bir millettir. samimiyetimi başka manalara çekmenize razı olamam. — Haşa! — Evet.... ne bileyim... Siz. şehevî hislerin lâfını etmek de. dedi... İnsanlar hiç bir şey söylemezlerse iftira ediyorlar. yanıldığımız halde. Allahda sevgiliyi görmek biricik çaredir: Bu. harici görünüşleriyle bilhassa edebiyat katolik ahlâkına sim sıkı bağlı gibidirler. sizi iğfal edebilse mi? Kadına da bir çok kitaplar şeytan diyorlar. Halbuki ruhiyatçılar bu iki milletten ingilizlerin ruhî âlimlerinde yani cemiyetten ayrı tek başlarına kaldıkları zaman Fransızlarla kıyaslanamayacak kadar ahlâksız ve behimî hislere mağlûp olduklarını tesbit etmişler. Ben belki yanılıyorum amma. bir çokları gulamperestliği dahi.. sevgili ve âşık için de bir büyük kolaylık. Küfretmek nasıl bazı insanlarda ötkenin azalması. böyle bir ceht yapmağa şimdiye kadar lüzum görmedim. Tabii. Yok yok. Nasıl diyeyim. Yüzü müthiş bir hal alıvermişti. İşte böyle düşündüğümde. Binaenaleyh gene allaha gönül vermek.. dünya pek ziyade bozuldu. mesleğiniz icabı. üstüme ne halt ederse etsin diyor.olmak arasındaki farkı kaldırıvermişler... dine... fazla ibadete verenlerde ben daima maddi bir aşk ihtiyacı görüyorum. Siz. benim gibi konuşmamağa. ikisi hatta üçü için de üçü yani allah. Fransızlar. en cahil bir kadın bile bunun manasını kolayca anlar. Edebiyatlarında hristiyanlığın kadın düşmanlığı yoktur. Ben hakkınızdaki dedikoduları böyle dolambaçlı bir yoldan anlatacak adam mıyım? Sizi hiç kırmadan.

. bu biçarenin buraya gelmesini istememiştim efendim dedi. Uzun müddet bizden sakladılar. koğuyor. ilk önce belki alelade bir kadm kıskançlığı zannetmiştiniz. Dünyanın en alçak adamısın. Kadın. oyluklarının arasına saklamağa çalışıyordu..Süleyman efendinin eli öyle havada kalakalmıştı. Hergele. Bu kendisini çektikçe öteki İsrarı arttırıyor. ve bir daha unutmamak üzere içine yerleştiriyordu. — işte bunun için. Tenasül âleti son derece büyük imiş. Her tarafımda dişlerinin yeri var. bu acaip adamla nasıl yüz yüze geleceğini. Gardiyan Ömer ise. Şimdi ikisi de benden imdat istiyor. Anlıyorsunuz değil mi? bir anlaşamamazlık başlamış.. Murat arkasını dönmekten başka çare bulamadı.. şeyh efendi ümit edilmez bir kuvvetle yukarı çekerken dizlerine sarılıyor... yüzü toz içinde kalkmamakta inad ediyor.. alışık bir hareketle kadını yerden kaldırmağa uğraşıyordu. Mütecaviz dudaklarını bir titreme kapladı ve birden bire pek alışık bir hareketle kendisini şeyh Süleyman efendinin ayaklarına attı. Bak. Sanki demindenberi aklını kaybetmişti de şimdi kendine geliyordu. Pek ziyade beklediği halde ikisi de bir tek kelime olsun söylemediler. Nasıl biteceğini bilemediği şaşırtıcı bir vaziyetten pek kolay kurtulmuş gibi yüzüne bir rahatlık gelmişti. son sözleri nefes darlığına uğramış bir adam gibi göğsünden hırıltı ile çıkıyordu. insanlar mahrum kaldıklarına haris olurlar. Namussuz! Şeytan! Bana büyü yaptın. Affet! diye yalvardı. Haydi vursana. Yüzü eskisi gibi sakindi ve belli belirsiz gülümsüyordu. Vur haydi vur. «Ne yaparsın birader!» manasına Murada bakarak başını salladı. baş başa kalmanın deminki vaziyetten daha beter olduğunu düşünüyordu ki şeyh Süleyman efendi sakin bir sesle.. Demek ki gözleriyle anlaşmışlardı. Kadın ayaklarını sürükleyerek çıkıp gitti. Nihayet sinir nöbetleri bu hale gelince duydum. sonuna kadar duyuyor..... Murat böyle bir kepazeliği asla beklemediğinden öyle şaşırdı ki müdahaleyi bile akıl edemedi.. Bütün Malatya duysun!. Bunu bana ısmarlamıştı. birden bire zorlayinca. Şeyh Süleyman efendi. Fakat sanki sade kulak kesilmişti her fısıltıyı.... Ahlâksız... yarı delidir: Zaten pederi de ayyaştı: Rakıdan çatlayıp öldü. Beni bu hale sen getirdin. Halbuki . başını. Kızı verdiğimiz zaman henüz onbeş yaşında idi. Beni yaktın.. ilk gece... — Siz elbette her şeyi anladınız diye devam etti.. Hayvan!.— Çıkmayacağım.... Galiba bu izdivaçla yanlış bir iş yaptık. Murat. Şeyh.. her hışırtıyı. Bir kere etrafına bakındı.. Gardiyan Ömere ben verdim. entarisinin yakasını bir çekişde açtı: Etimi yedin. Malumu âliniz şeriatta ayıp olmaz.. Rahat gözlerle Muradın gözlerine dikkatli dikkatli baktı: Hata ettik. Evet. Beni baştan çıkardın. Kendimi suçlu gördüğümden her sözüne katlanırım.. Halbuki sonunda biçarenin yarı deli olduğunu gördünüz. Vursana. yüzünü betona sürerek. Yüzü müthiş ve ümitsiz bir kederle sarktı. Ufak tefek olduğuna aldanmayın. Ah. şeytan şeytan Yeni karıyı buldun beni.. Gardiyan Ömerin genç karısı birden bire sustu... Ses gittikçe kısılıyor. — Affet! affet! Sen benim allahımsın... küçük vücudünü.

» Bu kitabeyi okudunuz mu? tabii.blogspot. elini uzattı. Eli ter içindeydi: Size Erzurumlu Hakkı efendiden bir mısrağ yazacağım: «Katreyiz âlemde lâkin dilde derya olmuşuz. Ben de aptal gibi sordum. Size bu mısrağı hattı talik ile yazacağım. SON Kemal Tahir .ben ne yapabilirim!. Bir an gülümseyerek durdu: Müsadenizle....com . Murat şaşkın şaşkın teşekkür etti...Malatya Cezaevi Notları http://genclikcephesi..Namuscular .. değil mi efendim?.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful