Kemal Tahir - Namuscular - Malatya Cezaevi Notları BİLGİ YAYINLARI : 200 KEMAL TAHİR MALATYA CEZAEVİ NOTLARI: I Namuscular

Birinci Basım Ağustos 1974 BİLGİ YAYINEVİ ÎÇİNDEKÎLER Birkaç Söz.............................................................................. 7 Bilgi Yayınevinin Notu........................................................ 9 Namuscular 1973................................................................11 Malatya Notları 1945 ......................................................... 83 Telgrafçı Abdürrahim........................................................ 231 Şeyh Süleyman Efendi .........................................................369 BİRKAÇ SÖZ 1973'de, 20 Nisan'ı 21'e bağlayan gece, sabaha karşı 5,30'da Kemal Tahir bir daha açmamak üzere gözlerini kapadı ve bizi ebediyen terketti. Her şeye rağmen beklenilmeyen korkunç bir olaydı bu, anî olarak geldi ve bizi şaşkına çevirdi. Kemal Tahir hiç bir şey söylemeden, hiç bir vasiyette bulunamadan aramızdan ayrıldı. Ancak bu büyük romancı bütün söylemek istediklerini, romanlarında hemen hemen söylemişti. Arkasında bir sürü sarı defterle, yarım kalmış birkaç roman bıraktı. Bu bırakılanları, biz, elimizden geldiğince hiç değiştirmeden yayınlamaya çalışacağız. Değiştirmek, ya da tashihde bulunmak bizim haddimize düşmez. Bazı yerlerde, çok samimî olarak, «Kemal Tahir öleli bir yıl olduğu halde, hiç bir şey çıkmadı», diye yayında bulunuldu. Ne var ki bıraktıklarını sıraya koymak, eski yazıdan yeni yazıya çevirerek daktilo etmek, pek de sanıldığı kadar kolay olmadı. Bir hayli uğraştık. Şimdi, aşağı yukarı bir şeyler meydana çıktı: Beşer yüz sahifelik, not halinde bırakılmış beş büyük roman: «Namuscular», «Dam Ağası» «Hür Şehrin İnsanları», «Sakin Bir Memleket», ve «Bir Mülkiyet Kalesi». Bunlar yayına hazır, imkân buldukça, sırasıyie yayınlayacağız. Bu romanlarında Kemal Tahir, gazeteci Murat'ın kişiliğinde daha çok kendi yaşantısını dile getirmiştir. Sahife kenarlarına koyduğu notlardan anlaşıldığına göre, bütün mahpusların uyuduğu korkunç hapishane gecelerinde sabahlara kadar çalışarak bu sarı defterleri üst üste yığmış, korkunç hapishane yıllarını, oradan oraya sürülmelerini tadına doyum olmayan türkçesiyle anlatmıştır. Anadolu hapishanelerinin koyu zindanları, gerçek insan sömürüsü, mahpusların ıstırapları, sevinçleri, heyecanları, bütün bunların hepsi otantik olarak

http://genclikcephesi.blogspot.com

verilmektedir. Kişiliğini yapan görülmemiş cesaret, metanet, soğukkanlılık, şakacılık ve insancıl davranışlar, bu romanlarında da açıkça görülüyor. Elimizde, bu hapishane notlarından başka, bitirmeye ömrünün vefa etmediği «Topal İhanet», «Batı Çıkmazı» gibi iki dev romanı mevcut. Bunları da imkânlar nisbetinde değiştirmeden yayınlamayı düşünüyoruz. Ayrıca «Tarih Notları»nı da yayınlayacağız. Bu notların beş yüz sahifesi zaten sağlığında daktilo edilmişti. Bundan böyle eski yazı olarak kalan kısımları da daktilo edilecektir. Bu vesileyle burada, Kemal Tahir'den geride kalanların hazırlanmasında bizden yardımlarını esirgemeyen Dr. Sabire Dosdoğru'ya, Nihat Ülken'e ve bu notları yayınlamakta büyük gayret gösteren Kemal Tahir'in editörü Ahmet Tevfik Küflü'ye teşükkür ederim. Türk edebiyatına ve dünya edebiyatına ölmez eserler bırakarak giden Kemal Tahir'in ellerini saygı ile öperiz. Sağol. Eşi Semiha Kemal Tahir BİLGİ YAYINEVİNİN NOTU Büyük romancı Kemal Tahir'in ardında bıraktıklarını düzenli olarak yayınlamayı amaçlayan Yayınevimiz, ölümünden sonraya kalanların ilki olarak «Namuscular»ı sunuyor. «Namuscular» yazarın «Malatya Cezaevi Notları’nın ilk kitabını oluşturmaktadır. İkinci kitap ise «Karılar Koğuşu» başlığı altında yakında yayınlanacaktır. Kemal Tahir, cezaevi yıllarında tuttuğu bu notlardan, daha o zaman bir roman çıkarmıştı. Son yıllarında, bu ana metni bir roman bileşimi için temel olarak kullanmayı kararlaştırmış, 1973'de esere yeniden el atarak bu ^kitabın başındaki bölümü oluşturan yeni bir romanın ilk sahifelerini yazmıştır. «Namuscular’ın bu yeni biçimini bitiremeden öldü. Kitabın sonraki bölümleri 1945'te Malatya Cezaevinde yazdığı metni bütünüyle içermektedir. Ayrı ayrı zamanlarda yazılmış ana metinle, onun başına aldığımız son çalışmanın karşılaştırılması, Kemal Tahir'in gerek dil, anlatım, gerekse roman mimarisi yönünden geçirdiği değişikliklerin kavranmasına yardımcı olmaktadır. Yayınevimiz hem anısına duyduğu saygının bir belirtisi olmak, hem de bu ilginç karşılaştırmayı sağlamak bakımından, Kemal Tahir'in ölümü dolayısıyla bitiremediği 1973'deki çalışmasını bu kitabın ilk bölümü olarak sunmayı uygun görmüştür. Onu 1945'de yazılmış olan «Namusculan’ın tamamı izlemektedir. NAMUSCULAR 1973 Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir haftadan beri, yani on iki yıl ağır hapis cezasının üç ay kaldığını anladığı günden beri yerinde duramıyordu. Mahpus damında mahpus milleti aklını sıçratıp sayı saymayı unutarak ayı günü birbirine karıştırmadıkça bin yıl cezası olsa kaçını yattığı, çıkmaya kaç gün kaldığı üresi

http://genclikcephesi.blogspot.com

üresine bilir, bilmekten başka apansız sorulsa, hiç duraklamadan aynen askeriye usulü hazır ola gelerek tekmilini verip savuşur. Mazmanoğlu Hacı Aptullah o sabah da rahat uyanmış, gerinmiş, esnemiş bir cigara yakıp bu günü sayarak ne kadar ceza kaldığını, her günkü gibi hesaba vurunca apansız tam üç ay cezası kaldığını anlayarak «hıh» diyerekten sol dirseğine dayanıp kalkınmıştı. «Ceza üç aya... Hey koca tanrı ne demektir bu? Cezayı biz tepelemişiz yahu! On iki yılı on iki başlı yılan ejderhası gibi tepeleyip savuşmuşuz koca tanrının desteğiyle... Oh ki gücüne kuvvetine kurban olduğum koca tanrı...» işte davranış o davranış! Yatağı dirsekleyip yekinme o yekinme! O gün bu gündür uyku muyku, yeme içme, gülüp eğlenme hatta adam gibi öfkelenip ağız tadıyle dalaşma hak getire... Her bir işin yarısında, «Aman üç aydan gün aldık. Ya nedir koca tanrı... Biz bu on iki yılı sakın çiğnedik geçtik mi sayende gırtlağından kavrayıp yere çaldık mı?» diye elini bir zaman dizlerine bir zaman yanağına vuruyordu. Yeni huylar peydahlamıştı ki, mahpus milletini şaşırtan huylar peydahlamıştı. Dama oynarken oyunu yarıda bırakıp hemi de tam şu kadar taş kıraraktan damaya çıkacağı yerde bırakıp «Of of nedir hey allah!» diye sıçrayıp kalkmalar peydahlamıştı ki o sıra mendili kafasına yetiştirmese yarım metrelik yazma mendil suya sokulmuş gibi terden ıpıslak kesilmekteydi. Sazı çalarken, «Vay ki vay! Bizim saz maz nemize ey ihvanlar!» demesiyle fukara sazı duvara dayarken kırayazıp elleri apış arasında imleyerek iki büklüm savuşuyordu. Voltaya düşmüştü. İlleki herkes yattıktan sonra aralık voltalarına düşmüştü ki fırt fırt gidip gelmesinden kovuşlar uykuyu yitirmişlerdi. Voltaları başkaca gitgide kısaltıyor, dört adıma belki de üç adıma indirip durduğu yerde topaç gibi dönüyordu. «Nedir?» diyenlere karşılığı, «Yanıma bir namussuz gelip koşulmasın diyerektir emmi!» deyip fırt diye dönüyor, başını biraz sallayarak voltayı bıraktığı yerden kapıyordu. Aslında yemekten içmekten de kesilmişti. Yemeğin ortasında iştahı baltalanmış gibi kopuyor, bir lokmadan önce, iki saat içli köfte yesem doymazım sanırken ikinci lokmayı bir türlü yutamıyor, ne yapacağını şaşırarak ağzında dolandırırken kusası geliyordu. Lokma surda kalsın, bir bardak suyu bile artık ağız tadıyle içerek yürek yanıklığını söndüremez olmuştu. Bardağın tam yarısında şap aklına eve göndereceği haber geldi mi, suyu muyu bırakıp selâmlık kapısına koşuyor, geceyse voltayı ele alıp sabaha kadar hışır hışır fırlanıyordu. Hasılı Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo, on iki yıl cezanın üç ay kaldığını anladığı günden beri, Malatya Cezaevinde anasını yitirmiş kuzuya dönmüştü. Sabahın erkeninde canını kovuşlardan cümle kapısı tarafına atıyor, her söze karışırım sanıp, «ha hi» diyerekten şuradan şuraya seğirtip kasabadan haber soraraktan debeleniyordu. Bu zamana gelinceye kadar saygılı mahpuslardan iken bir aydan beri önce gardiyanların sonra da meydancıların daha sonra müdüriyet kısmında cümle kapısının iki yanında bulunan karılar koğuşuyle çocuklar koğuşunun maskarası olmuştu. Mahpusanede olup bitenlerle bütün ilişkisini tamamıyle kesmiş gibiydi. Eskiden pire zıplasa seyirtip sonuna kadar

ilgilenen herif yanında adam kesseler dönüp bakmıyor, bu sıra pencereden bir karga karaltısı geçse, «Nedir ola?» diye seğirtiyordu. Önce dışarı çıkması yaklaştı, bunca yıldır nice nice bilmediği dalgalar olmuştur, ilgileniyor ki çoluk çocuk maskarası haline gelmesin, sandılar. Fabrikanın «Sümerbank Malatya bez fabrikası» «Zagonu», işletmede «Devlet Demiryolları beşinci işletmesi» olup bitenler başkaca gerek fabrika gerek işletme sebebiyle Malatya'ya gelip yerleşen yabanların şehir yaşayışında meydana getirdikleri değişmeleri de gayet merak ediyordu. Bir aralık mahpushane bakkalı Abo'dan bir küçük defter alıp aklına gelen adları alt alta yazdırır olmuştu. Çıkacağı gün çıkma alayına gelecek dostların ahbapların, tanışların listesiydi bu... Paytonlarla, tam çalgılarla gelip alacaklardı elbette kendisini... Ölüsü çıkmıyordu ya resmen dirisi çıkıyordu. Düşmanlar kına yaksın kına... Yıkılası şu Malatya'nın gökleri gümbür gümbür gümülemeyince... Çarşılarda esnaf, arastalarda ustalar çıraklar, «Nedir yahu? Hitler mi bastı?» diye işi bırakıp uğramayınca... Bir zaman giyim kuşam mesele oldu. Ağabeysi İbrahim Efendi terzi yollamıştı ki ölçüyü alsın da tahliye gününe giyimi yetiştirsin! Vay ki Hacı Aptullah kudurdu. Yahu bu dışardakilerde hiç mi akıl kalmamıştır, hepsini şeytan mı yelledi bunlardaki aklın! Hele ki şimdiye kadar bütün Malatyalının akıllı bildiği Kahveci İbrahim Efendi... Vah ki vah, yahu, biz on iki yıl mahpus yattıktan sonra nasıl bir teres olmalıyız ki pantol giymeliyiz, bacaklarımızda kıçtan cepli pantol! Ya biz dama düşmeden kıçtan cepli pantolonlulara Malatya'mızın sokaklarını dar etmedik miydi? Bizim mahpuslara düşmemizin bir ucu da ağı yere sürünen Antep şalvarı giyerekten efelenme belâsından değil midir? Ne olacak şimdicik? Biz demek boşuna mı yattık Koca reisin sırtımıza sardığı on iki yılları... On iki yılları ki nice nice ciğeri Rus parasıyle kapik etmez herif altıda bir yatıp asrilere giderek her bir yıla dört buçuk ay yataraktan on iki yılı dört buçuk yılda bitirip gelmedi miydi? Bir hafta kadar Mazmanoğlu Hacı İbrahim'le anası Karı beyin bağlaşmaları duyuldu, mahpus damı, bir hafta kadar da bununla gönül eğledi. Kıçtan cepli pantol işine Mozo hiç yanaşmayacağa benziyor, «Çıkmayınca ne lâzım gelir Karı bey... Senin İbrahim Efendi oğlun öyle mi bellemekte ya hiç çıkmayınca!» diye bağırıyordu. Bağırırken sol elinin şahadet parmağını tavana dikip sağ elinin şahadet parmağını yere uzatarak bir ayağı önde öteki arkada enikonu Karı beye hamle edecek gibi dikeliyordu. Bereket Karı bey anası böyle kuru gürültülere papuç bırakmaz yiğit Osmanlı karılardandı. Doğuştan sağırmış da hiç bir şey duymuyormuş gibi pejıcereden dışarıya bakarak öylece oturuyordu. Sonunda dikkat edenler Mozo'nun dışarda olup bitenlerle de gerçekten ilgilenmediğini anladılar. Kendisini bir içeri işlerine, bir dışarı işlerine atması şaşkmlığındandı. Uzun zaman mahpusta yatanların çıkar ayak böyle bir şaşkınlığa düştükleri çok görülmüştü. Bunun çaresi görmezden anlamazdan gelmek, umursamadığını da pek belli etmeden aldırmamaktı. İşte bu gün, mahpus damları için en namussuz günlerden sayılan Mayıs ortasının bahar günü, Mazmanoğlu Hacı Aptullah bir başgardiyan odasına gidip boş

duvarlara, boş sokağa bakıyor; bir dışarı çıkıp iskemlede uyuklayan Çerkez gardiyan Murat Efendiyi dikkatle seyrediyordu. Rastlantıya bakmalı ki kapıdaki candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına da, tüfengini iki eliyle kavramış, sırtını duvara dayayıp çoktan uykuya dalmıştı. «Yahu nedir?. Dam boşalsa bunlar... Yahu şuna candarma diyenin... Yahu Abu olacak pezevenk ya nerede? Bakkal bakkallığını bilip dükkânını sabah sabah açmaz mı? Tuh yüzüne dürzü!» Bozo bir an içeri girip tahsildar Vahap Efendiyle dama oynamayı geçirdi aklından... Sonra taşlan bulmak, dizmek, oynamaya başlamak... Vermek almak... Çok ağır bir işmiş gibi geldi kendisine... Ayak sesine başını kaldırdı. Hemen fırlayıp pencere demirlerini tuttu : — Hey Zemzem Hatunun Dümtek!... Bu nedir oğlum! Sabah sabah selâmsızdan mı? Ya biz burda ölmüş müyüz? Zemzem Hatunun Dümtek dalgındı. Sarsılarak durakladı. Sanki ses gökyüzünden gelmiş gibi önce yukarlara baktı, sonra daracık sokakta değilmiş de Malatya ovasındaymış gibi elini alnına siper ederek çevresini gözden geçirdi... — Kimsin? Sesini alamadım koçum! — Yahu ben Karı beyin Bozo değil miyim anan öle... Ben on iki yıl mahpus damında değil miyim? — Vay Bozo! Vay ki Karı beyin akıllı Bozo... Demek sen on iki yıldır böylece burada mahpus damında... Oh ne yaman! Yahu Bozo oğlum, vaktiyle ruh gibi ahbabın Mehmet'i bıçaklayıp buraya gelirken, «Hadi düş bakalım önüme» diyerekten bizi alıp gelmek yok muydu? — Höst... koca tanrı göstermesin, bugün bu nasıl bir söz? —Dört yüz dirhem bir söz. Şundan ki bak bakalım, kelleyi kulağı şişirip suratını kıpkızıl kana kesmişsin! Beni surdan görüp bildiğine göre gözün görmekte, sesleyip doğru yolumdan çevirdiğine göre soluğun fırtına gibi esmekte... Bunlar hep mahpusluğun depdebesi... Ya benim gözüm bulanmış, sesim sulanmış, dizlerim tutmazlanmış, neden? Dışarı mahpusluğun debdebesinden. Yak bakalım bir cigara akılsız Bozo. Vaktiyle bilmeden bir iş tuttun... Meğerse Kan bey seni kadir gecesinde doğurmuş... Postu kurtardın. — Kurtardım mı? Yahu on iki yıl mahpusluk ne demektir? — Aklımda yanlış kalmadıysa Bozo yavrum, sen askere gitmeden geldin girdin buraya... On iki yıl mahpusluk ne demektir diye soru dedin değil mi? Bilmediğinden dedin! Bilmedin çünkü sürünmedin, mahpushane penceresinde sırıtarak yaşadın... Adam öldürme suçu işlemeyeydin, ele geceydin birinci askerliğin iki yılından sonra ikinci askerliğe götürürlerdi. Dört yıl gezinirdin ki ayağın kuru, sırtın kaputlu gezinirdin. Gezinirken bencileyin az biraz dişlerin dökülür, ciğerlerin sökülürdü, dizlerin tutmazdı. Gözünün feri söner suratın işkembeye dönerdi. Höst. Bende laf buraya kadardır. Mahpus damının penceresinde durup gelene geçene haykırdığına göre derdin olmalı. Doğru yoluna gideni sesleyip çevirmek dertli adam işi değil. Dileğin nedir anhyalım.

Hüvesi hüvesine bırakıp geldiğin gibidir.. Bak bakalım yiğit Sefer. İyidir gidişatlarımız deyeyim de sen anla.. Bizim daha iki ay on sekiz gün cezamız var.. çünkü senin derdin birdir. Töbe. «Ulan desem.. Yettim! — Oğlum Sefer. Ya da hayırlı bir iş. Yetiş aman! Sefer'in topallığı sol ayağında idi.... Eyvallah koçum! Karı beyin getirdiği çorbayı kaşıkla da koca tanrıya dua et! Mahpusluk gibi keyfi ele geçirmişsin! Biz dışarda yaşamaktayız ki vay görürsün nasıl yaşamaktayız! Zemzem hatunun Dümtek az biraz kafa sallayarak dahası belli belirsiz titreyerek geçti gitti... bir zaman cıgarayı derin derin nefesledi. Bakarsın bizim hayırlı dediğimiz size hayırsız gelir.. nerdeyse öğle çizgisini tutacak. Sabah sabah nereden çektik getirdik bu gün biz.. Sıkı basamadığından gövdesini her adımda savurup harmanlayarak dolaşırdı. — Kim dediyse halt etmiş. kısacası Bozo. Amanı bilir misin! Namussuza uğradım. Çarşıdan bir isteğin var mı? Akşam dönerken bırakırım! Unutmazsam! Unutmaya da unuturum.. Bırak sabah sabahı. — Buyur Aptullah Ağa. seni bana çıktı dedilerdi. Yahu biz sabah sabah. Dur oğlum! Ya bu Dümtek pezevengi bu zaman nereden uğradı? Vay başıma! Yahu olur mu? Aman sakm genelevlerde geceledi de bu namussuz... bize sabah sabah.. Mazmanoğlu Hacı Aptullah. Cenabete uğradık... Hadi kal sağlıkla.— Çevirmemizin nedeni Dümtek kardaşım.. Hani bir mübarek Cumhuriyet bayramı gecesi durduğun yerde ruh gibi ahbabın fukara Mehmet'i vurup öldürüp geldiğin ferahlı günlerde olduğu gibidir. — Yok canım! Vah vah! Ne kadar verdiydi koca reis sana yavrum? Aklımda yanlış kalmadıysa.. keyfini kaçırmıştı.. dedim yahu Battal ağa! Nereden nereye? Vay ben demem mi teyzeme! Bu herif azdı. türkçesi resmen cenabete uğradım... yularını toparlamadın mı yandın demem mi? — Vay sen misin! Merhaba oğlum..... benimki yüz.... — Oğlum Bozo...... Siz burada kapalısınız! Sizin zagon bizim dışarının zagonunu tutmaz. «Yahu nerenin sabah sabahı! Bir sabah sabah bellemişiz! Ulan mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk! Yedin bizi mahpusluk! Güneş kuşluğu çıktı. Dur bakalım! Yedi yıl mı verdiydi? . Sen buradan ne demeye seslenirsin de sabah sabah. Dökülüp temizleyelim de bugün işimiz akşama kadar uğursuz gitmesin! Ters gitmesin! Sefer pek bir şey anlayamadı ama..» Birden irkildi. hamamcılarda sıcak su kalmış mı? — Kalmışsa? — Kap bir teneke çıkar yukarı. şu namussuz Dümtek tam da geçecek sırayı bulmuş..» Birden hoplayıp kapıya döndü : — Sefer! Bire Sefer! Topal Ağa... Belki de iki yüz.. — Hey hey hey.. Cenabete çattın ve de boyunca belâya battın! Aman Topal Sefer nerededir yahu!. ne var ne yok? Çarşılarda arastalarda yaramaz bir iş.. ya da görmezden geldi. herif görmedi... «Hay hay» deyip savuştu. derbeder Bozo.

İsmail Ağamızı bilirsin! Malatya'mıza Cumhuriyet zagonunca kızlı kahveyi ilk açan yiğidimizdir! İsmet Paşamız bin yaşasın. bağda domuz beklerken... Yahu sen şaşırttın mı.. er evlenen döl alır» denilmiştir. Milletin akıllısı toprağa yapışsa bildiğin altuna kesmektedir. — Hele yanaş bakalım Battal emmi! Yak bir cigara. on al hesabıdır... En ufağından Hamiyet hanımı.. belki de Safiye hanımı tutup oturtmuş gıranfonun başına. varlık vergisi çıkardı şimdilerde. Ankara'lara izmir'lere belki de Âli Osman'ın taht yeri İstanbul'a hoplamıştır.» Peki beğendin mi şimdi? Bunca yıl... Hayır istemem! — Vay ki yavrum! Akim olsa mahpus olur muydun! Hayır olmazdın! Gider İsmail ağamızın yanma kızlı kahve şakiyede dururdun! Şimdi altunla oynardın! Belki de sana bir ekmek yolu gösterirdi. Müzeyyen Senar hanımlar çevirmekteymiş .. bir aynalı kahve getirmiş ki yok pahasına gâvur mallarından ele. Ben Karı beyin Bozoyum Bozo. tek dur! dedim. uzatmak yoktur. yıkarsın geçer! Yıkaması boşamak.. Ne denilmiştir: «Er çıkan yol alır. Tam bir koy. Hemi de eski hesap sokaklarda ayak çerçiliği etmekliğe değil ha. Heyvah ki sen sana ettin Bozo yavrum! Çünkü İsmail ağamız İstanbul'da açtığı kızlı kahvede şimdi kimleri tutsa iyi. Safiye hanımlar. seni koca reis güzelce nalladıydı Bozo oğlum! Lâkin bana sorarsan kişi ne ederse kendine eder! Şimdi beğendin mi yaptığını?.. Mehmet'i öldürdümdü ya senin dükkânın yanındaki kahvede Cumhuriyet bayramı gecesi. Nice nice serseriler adam oldu. sen beni kime benzettin.. Sizin burada bundan haberiniz var mı? — Eh. Evlendi barklandı.— Nerenin yedi yılı emmi.... az laf mı ettilerdi senin yiğit İsmail ağana. kıyamete kadar yaşayası İsmail ağamız!. — Dur herif! İsmail neden benim ağam olmuş. Allahıma şükür ve de hemşerimiz göz bebeğimiz Malatyalımız İsmet Paşamızın sayesinde savaş dışı durum vaziyetini korumaktayız... Hamiyet hanımlar.. sürdü gitti.. — İşler gayet kıyaktır... Bir ucunda durdun mu öbür ucundaki babanı tanımazmışsın! — Ne olacak? — Ne mi? Yavrum şuncacık şeyi kendi başına çıkaramadın mı? Aslan İsmail Ağamız parayı burada hangi işten kazandı? Kızlı kahve işinden değil mi? Haddini bilmezler ve de edebini tanımazlar... Karı dediğin el kiridir. Erkek kısmı her kızdığında karı öldürse dünya yüzünde karı kalmaz! — Ne karısı yahu? Karıştırdın ki Battal emmi.. iş tuttu. Sizin içerde bundan haberiniz var mı? — Eh! — İsmail Ağamız parayı heybeye depti....... evet vardır ama. ben Karı beyin Bozo değil miyim? Bana koca reis on iki yıl ceza vermedi miydi? — Tamam! On iki yıl tamam! Evet. Malatyalı Malatya'mıza sığmazlanmıştır. delikanlılıkta vuruşmak. büsbütün berbat ettin! — Dur bildim! Öyle ya sen babanı öldürdündü.. iyilik getirmez dedim... — Tamam! Bilmez miyim! Önceden vuruştunuz! Çektim seni dedim: «Yapma. Malmülk edinmekliğe..

ne sandın? Bizim bundan böyle bir lafımız İsmail ağamızın üstüne. Birbirini ezerekten ve de başkaca ezip çiğneyerekten. yakalanmadan sarayıma yetişmeye bak» diyerekten armağan ettiği altun kakmalı alaman çıplağını çıkarmış. Tevekkeli koca tanrı seni buraya sokmadı..... bir kâğıt kapsın gelsin. — Yahu benim değil şaşı gözlerine sövdürme doymaz Selime'nin Battal.. kasadan altun torbaların ... bir lafımız padişahımız İsmet Paşamız üstünedir. «oh ne kadar iyi.. Biz burada mahpus olup. Sen bizi sınava mı çekmektesin sabah sabah. «Kargaşalıktasın sana gereklidir» diyerekten rahmetli Atatürk'ümüz Gazi Mustafa Kemal Paşamızın eliyle beline bağlayaraktan..... — Vali ne demiş buna karşı? İstanbul'un valisi? — Buna karşı İstanbul'un valileri hiç bir söz bulup diyemezler. Hiç bir pisliğe bulaşmadan cezamızı yatıp çikmakbğa çabalamaktayız! Kavat İsmail ağamla benim ne ilintim olabilir? — Vay ki Bozo. Kahvesine adam birikmekteymiş ki kapıların camlarını kırmacasma... Dilese itlerine parçalatır. senin İsmail Ağanın beline kendi eliyle bağlamış. bunlar nasıl bir laflar? — Vay beğenemedin mi? İsmail ağamızın günahına girenlerden misin yoksa.. «Oğlum okuman yazman var mı?» Oğlan demiş «var!» demiş. İsmail ağamızdır almış kâğıdı. Sokar kurban olduğum. bana lâzım değil emmi! — İsmail ağa üstüne elbet. Evet senin gibi aklı yetmezin biri kızlı kahve açmak meselesinde ileri geri söylenecek olmuş sarhoşlukla.. «Vur öldür. yallah bismillah!» Masaya sermiş demiş : «Ula kâtip koş. kalemi de unutmasın!» Kâtibi sürüyüp getirmişler. çakalın kanını arayanda bulunmaz demiş...fonografın sapını. ah keşke bu cinayet halkası boynuna geçmeyeydi de İsmail ağanın kahvesinde şakit olaydın.. okuma bilenlere gösterip okutmuş. Dünyanın değiştiğinden haberin yok! Ettin mi kendine edeceğini derbeder! Nolaydı olaydı.... İsmail ağamız demiş : «Ola yaz bakalım şu kâğıda bir dümbük!» Kâtip demiş: «Anlamadım!» Demiş İsmail ağamız: «Oğlum dümbüğün anlaşılmaz yeri yoktur. Vali çağırmış geçende demiş ki: «Ne olacak bu işin sonu» demiş bizim aslan İsmail ağamız: «İsmet Paşamızın başı selâmet olsun için ben burada kız sesiyle ve de nice nice oğlan sesiyle saz sesiyle ve de gâvur işi çalgı kutuları sesiyle milleti avutmaktayım! Ben bunları avutmasam İstanbul'da senin gövdeyi kan toparlar götürürdü hey vali paşa. görmüş ki halisinden «Dümbük. hele sen yaz!» Yazmış kâtip. Koca tanrıya şükür . — Yahu Battal ağa. surdan bana benim kâtibi bulun. Şundan ki sevgili kulu İsmail ağamıza laf istemez! Geçende ne oldu haberin var mı? — Ne oldu? İsmail ağa üstüneyse... «var yürü koca tanrı yolunu açık ede! Sıkışırsan ben buradayım» diyerekten anlından öpmüş İstanbul valisi ve de duyduğum doğruysa.. demiş. sen öylemi belledin!» demiş. İsmail ağamız hiç kızmamış....

ikisini yüklen gel!» Altunu duymasıyle kahvede ses kesilmiş ki pire zıplasa duyulur. Kâtip iki meşin torbayı güç ile iniliyerekten getirmiş. Boş odaya girdi... ikinci candarmalığmı yapan Mahmut Karafirtma essahtan dalmış gitmişti. Sofraya örtü olarak gazete serilmek gerekse iştihası kapandığına. «Vah mahpusluk vah! Vay mahpusluk vay! Ulan mahpusluk. dönüşte getiririm. gözü önünde hatta yakınında bulunduğunu bilmesinden enikonu tedirgin oluyordu. Vah ki ne kadar yazık! Ver bakalım surdan bir cigara. defteri kitabı hiç sevmiyor... Her taraf sarı altuna kesmiş ışıltısı kamaşmaya dönüp koca kahvede göz gözü görmez olmuş. Başgardiyan odasında bir eski masayla bir eski makam iskemlesinden başka hiç bir şey yoktu. bildiğin madeni parayla silip süpürmekte. Belki de bu sebeple odası masasıyle sandalyasına rağmen büsbütün çıplak görünüyor. atmıyacak mıyız?» Demir parmaklıklı kapıya yaklaştı. «Uyumaz bu köpoğlu! Aklı sıra bizi sınamaktadır... Ulan yuf olsun yuf!» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hâlâ uyuyordu... hani bakalım dümbük mümbük!» Bu gün nasıl bir gündür Karı beyin Bozo herif dümbüğü hükümatm çürük kâğıt parasıyla silmekte değil. peynir tatlısının bile keyfini çıkaramadığına çoktandır inanmıştı.» dedi geçti.. Oysa namussuz Abo içini tepeleme doldurmuştur ki sekiz çift çömüş öküzü koşsan ırgalanmaz!» — Nerede bu Abo namussuzu Bozo oğlum.. Dümbük.. Başka bir kodoş dedi ki: «Oğlum sen sana ettin vah ki bu işin bu eşşek cennetine girecek sıra hiç değildi. insana işkence yeri ürküntüsü veriyordu. Başgardiyan Kürt Ali Efendi okuma yazma bilmediğinden kâğıdı kalemi. padişahlığı kaçırdın diyeyim de anla. kuşağı dolayıp sırtlasa alıp gideceğini sanıyordu.. kâğıdının üzerine san kızları şarradak devirmiş. Biz bu sabah neremizden kalktık? Dün büğün biri «Yat oğlum mahpusluk gayet iyidir. İsmail ağamız torbaların ağzından mumlara bakmış ki bastığı mühür kız gibi durmaktadır. pencerenin içine sol kalçasını iliştirip Abo'nun eski tahtalardan yapılmış penceresiz dükkânına daldı. Sen mahpushanede çürüdüğünden dünyayı unutmuşsun. yattığına bir ye de bin şükret!» dedi geçti. fazladan bir de cigaramızı çekip alıp yüzümüze tükürerekten geçti gitti. Allahm bir akılsız kulu. İsmail ağamız gülmüş demiş : «Nasılmış bu böylece koçum. ben de gideyim ağır ağır. Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bozo şaşkınlıkla ille de umutsuzlukla çevresine baktı.. «Yahu nedir bu.. Bu dükkânı arada bir gözünde portakal sandığı kadar ufalıyor. Şunu kimse askere alır mı şuncacık aklı olan!» Cıgarasmı ağzına tıkarken duraladı yine daha oynaka geçmişti aklından fırt diye birden üşenmişti yine. Yedin bizi namussuz!» diyerek içini çekti.. Devirmesiyle kurban olduğum altun neyi temizlemez ki.. Besmeleyi çekip torbaları açmış. Evet. «üu Karafırtma'mn kıllıgışı yoktur. Ortada ne dümbük kalmış ne kâğıt. Mazmanoğlu. Dileğin nedir söyle de. anahtara el atacak mıyız. cinayet seyrine mi seğirtti sakın! — Cinayet mi? Ne cinayeti emmi? — Vay sen duymadın mı fukara Mazmanoğlu! Hey vah! .

Önce senin mumcu köçeği biçti. Dur aman dayı...... Bildiğin hurma lifinden iki hasır. «Olmaz dedim... Bir yastık. Hele buralarını bir anlayalım ki dayı! — Kimi derken. «Yetiş ey Ebamuslimi Horosanî efendimiz!» diye naralandığı duyulmuş... — Yavrum ya şeydi Battal gazi teberini ne yapalım? Vurmasıyla kelleyi şuraya düşüren mübarek teberi.. Demirlere yapışıp iki yanma bakarak sesini alçalttı: Bana izin koçum.. Olacağı buydu bunun. Senin bildiğin gibi değil! Martinle teberle. .. Sövmemiz yürekten değil. İhvanlarla çok çabaladık. Birini. döndük avradına sövdük. yoksa az biraz ıslandı mı? — Dur dayı! Sakm martini çekip..... ben hamam aralığına siperlenip tam yüz kişi saydım! Yüz kişi dedimse gövde saymakta değilim ha... islâm yoluna teber çekildi mi Müslümana durmak yoktur.. mermileri kuru mu. bu herifte yok. Bir katıra kendi binmiş. Taşta dil var. Bıyıklara adamlar asılır babayiğit! Dedimdi ama. bunun sonu hayır getirmez! — Nolmuş ki oh dayı.. Duyduğum doğruysa afyonun bedelini de arttırdıkça arttırmış tiryakioğlu. — Herif.. Uyuma Bozo oğlum. Çünkü böyle bir evliyalığa ayak basmış yiğidin toprağımıza konması ne devlet!» dedim. haftada yüz dirhem afyon... Yalan mundar ben duymadım... bizi dinleyen kim. Sakal göbekte.. Aslına bakarsan dedim di ya. Olmasın bu işler! Dünya sahipsiz değil demedin miydi?: Ne olacak şimdi. Hele bir anlayalım ki. Ya birini vurmakla bu pislik temizlenir miymiş? Oğlum Bozo.. «Haktu» diyerekten teberin sapma tükürmesiyle.. Evet mübareği bunaltmışlar..... Ben farkındayım! İhvanlarıma demedim mi? Dedim! Boş değil bu herif dedim! — Kimdir? Hangi herif? — Eski Malatya'nın kabristanına yerleştiydi gelip eli yeşil olası... az biraz zarar edilecekse de sineye çekilecek.. düşen kelleleri saymaktayım! — Etme dayı! Gönül eğlemekte misin? Ben o sıralarda hiç değilim. böyle olur» diye gülüverirmiş.. çoktandır toprağımıza kadem bastıydı Bozo. — Kimi vurmuş? Kimdir bu yabanın katırlı belâsı! Ne yüzden vurmuş. kaç zamandır demedim miydi.— Birini mi vurdular dayı? Kim kimi vurdu? — Birini öyle ya. bir başka katıra göçünü sarmış.... buyur bakalım Bozo can! — Kimdir bre dayı! Anlamayınca.. Göçü dedimse acem halısı şam ipeklisi belleme. Martine bakalım biz... Biz bu kapalıda ne bilelim! — Herif geldi.. Mumcu köçek meğerse mumun bahasını arttırdıkça artırırmış! «Nedir?» diye sordukça... yalvardık.. Duymamla koştum! Babası babamın hacı yolculuğu yoldaşıdır. haşa sınamaktayız! Bildiğin sınava çekmekteyiz! Birkaç kez «Heyvah ya şeydi Battal Gazi efendim!»... Bir de halisinden dağıstan yamçısı..... «Cenk halidir.... Çünkü bunun çarşıdan aksatası haftada bir iki mum. yaraşıksız dedim..

» Müdüriyet kısmını asıl cezaevinden ayıran kaim demir parmaklıklara doğru yürümüştü ki arkasından apansız bir bağırtı duyarak boş bulunup sıçradı. nerdeyse kalkıp üstünü arayacaktı... yalnız kalınca kendisini ancak toparlayabilmişti... Bu hal yeni bir belâ idi. — Yahu koca nine.. bul kendine bir can yoldaşı dediydim... şimdikilerde Malatyalılardan başka birbirini kesen mi kaldı? — Öldürmüş mü? Anasını mı essahtan öldürmüş? — Anasını elbet.. yanlızlık koca tanrıya mahsus. «Şu pisi bir vuruşta ezip geçince ne lâzım gelir?» diyerek saldırıya geçmiyordu. Çolak Hoca tespihini döndürerekten... Çerkez Murat gardiyan sağ yanağının altındaki diş çukurlarını karanlık karanlık göstererek gülümsüyor. Bunlar. Oldu mu bize olanlar? — Ne olmuş deli kahpe. fukara karı demiş: «Yoktur!». hesabı yanlış tutup elde biri mi unuttular? — Hani terazi.. . Çekil yolumdan.. Tüh suratına.. «Demek bu köşkerin Cemal'i sabah sabah çekmiş esrarı. Nerede hesap! Bu hesap Arafat meydanında görülecek bir hesap! Oğlan karıyı yatırıp kesti ki yavrum vay başıma! — Hangi?. Demiş «para!». cehennemin Meyil deresine uçaraktan varıp yerleşmektir! — Ne oldu ki anacığım? Esnafın kazığı belâsına mı uğradın! Teraziye parmak mı attılar... Bereket versin henüz alışamadığı için. Cezası azalıp bir yıldan aşağıya düştü düşeli idarenin gösterdiği büyük güveni haksız çıkaracak hiç bir hata işlememişti.... Aman ne demek bibi? — Şu demek ki. Etme kardaşım. başka başka şeyler düşünerek bi ribirlerini göz kantarıyla ölçüp biçerken Nazlıca bibinin cırlak sesi duyuldu: — Ah ki belâ! Vah ki belâ! Yoktur bunun kurtuluşu adamlar! Kıyamet belirtisidir. gözüne fındık faresi gibi görünmeye başlıyordu.. Çal çalmaz mısın! Dediydim ama.. Mazmanoğlu'nun buna çok canı sıkıldı.. Kocakarı topal Hocayı görmesiyle mahpus damının demir parmaklıkları ardında debelenen Hacı Aptullah'ı bırakıp Hocanın yolunu kesti : — Duydun mu er dayanmaz Bülbülün topal Hoca. Demiş: «Aman oğlum on param varsa derime yapışsın!» demiş. «Vay yoktur nasıl söz?» demesiyle sağ eline acem teberini sol eline arap cembiyesini almasıyle. demek vardı ya. «Ne demek istemektedir bu avanak Çerkez? Şuna hele şuna!» kötüsü farkında değildi ama iki metre boyunda manda boğası kesiminde herif Çerkez gardiyanı Murat yavaş yavaş küçülüyor.. Askerden gelip demiş : «Benim şanım şerefim var!» demiş: «Asker dönüşü kötü evde ahbaplarıma sofra vermesem hiç olmaz!» Fukara parayı nerden bulur dul karı başıyla..Herif «Şuıt» parmağını ağzına götürüp duvarlara sürtünerekten kaydı gitti. Mazmanoğlu'nu şüpheyle süzüyordu. Hacı Aptullah. kim kimi vurmuş? Bizim Malatyalılımızdan mı? — Ya kimden olacaktı? Vay akıl... — Nedir o? Nereye Bozo? Döndü. kurumuş sol kolunu savuraraktan görünmüştü.

ikinci askerliğe alınmış candarma nöbetçisi Mahmut Karafırtına beraberce ilgilendiler... Çarşı karıştı mı baldırıçıplak takımı tutulmaz! Bizim bacanak dükkânı kapatmadıysa yandı! Yazık! Çarşının karışması hayır getirmez! — Çarşıda bir şey yoktur! Bir it ölmekle koca Malatya çarşısı neden karışacakmış? Kürt baskını mı bu? — Nasıl it? Tebelle girişmiş ki dayı... Ya sen beni lafa tutup.. «Korkmayın avratlar. Deli bunak. — Kesmekte ki o kadar olur! — Kesmekte iken...... birinci hamlesinde yüz kişi düşürmüş. Talanda varmıştır öyle ya..... karıyı askerden gelen oğlu doğruyası. Kıran kıranadır! — Neden? — Bre Murat Efendi. Para isteyip vermediğinden.. Ya sen benim uğurumu.. Hani islâm dini taşımaktaydı gizliden. bu çirkefi dalgalandıran belâ nasıl bir belâ? — Birini vurmuşlar ama hoca emmi.. sen bizde kendini bilmez mi ararsın! «Oğlum desem erkek gibi bir erkek karı dırıltısına boş verecek değil midir?» — Karıyı mı vurmuşlar çarşıda? . çolak kolunu savuraraktan başkaca bir hırslı çömüş soluğu peydahlayarak sıyrıldı. Mazmanoğlu Hacı Aptullah on iki yıl süren mahpusluğunda bu anda içine düştüğü umutsuzluğu ancak birkaç kere duymuştu. gör nasıl zararım dokunur! Çolak hoca. Mazmanoğlu Hacı Aptullah.... Vuruşma kırışmaya neden aramalı! — Demek çarşıda.. biz dışardayız alîahımıza şükür! Sen mi bilirsin. — Hangi karıymış? — Hangisi olur domuz çolak hoca.. Daha ilk sözlerde üçünün de aklı karmakarışık oldu. yolu eline aldı ki ardından martin kurşunu yetmez. senin Gülsüm hanımı. ağzından alamadım. Dağ gibi oğlanı unutaydm! — Essaaah.. — Kim düşürmüş? Yahu sen içerdesin Bozo... Çerkez gardiyan Murat Efendi. Hitler efendimiz gelip düzeltecekti? Hani Alaman'm kralı dünyalar durdukça durası Hitler efendimiz kurt ile kuzuyu bir arada gezdirecekti.— Hani ya. — Evet.. — Vay! Rahmetli Koçu buruğun Gülsüm hatunu mu? Oğlu mu? Onun oğlu var mıydı? Yanlışın olmasın! — Vay anan öle. Bu gün nasıl bir gün ki. Bu sırada sokakta gidip gelme artmış. çoğu gitti azı kaldı» dediklerin hani? — Nedir yahu Hacı Aptullah... telâşlı adımlar sıklaşmıştı. vuruşma vardır! Çarşılı birbirine koyulmuştur... bilmez gibi. Kesmekte mi şimdicik kıtır kıtır.. «Ulan Mahpusluk! Allah belânı vere mahpusluk!» diye iniliyerek sakonun ceplerine saldırdı ki tabakaya ulaşıp cıgarayı tazeleye.. ben mi? Surda karıyla dırdır etmişler.. Savul kahpe! Zararım dokunur ki sana.

«Aman bir payton arabası komşularım.. al bakalım!» demiş... sen mi? — Etme dayı! Yanlışsın! Mesele çarşıda. başkaca... öncesi Lüveri işletmiş. Ne olduysa avanak karıya oldu.. Keskin atıcılıktaki hüneri görmeli ki elli adımdan kurşunları vızır vızır yapıştırmış.. Sen bu yollara neden heveslenirsin?» — Neyle vurmuş? Lüverle mi? — Lüver! — Lüver de... «Ya öyle mi. karı mı vurmuş herifi? Hangi karı? Nerde vurmuş? Yok öyle şey! — Yok da. — Hele oğlum Bozo. bu saatte bu kadar mı olur! Eski Malatya'mızın şehit kabristanında evliya uğratmak niyetindesin ama hiç yağma yok! Bu sırada üç kişi birden yetişti.. herif karının lafına laf yetiririm sanmasıyle kahpe.. Bre kahpe desem.. Mahpus damında esrar dalgası olur ya. Buna bizim koca reis on beş yılı sarar hiç bakmaz. «bismillah!» diyerekten sıkmış. — Vah ki ne kadar. nah bana inanmazsanız Bozo kardaşıma sorun.. — Arkadan mı vurmuş? — Arkadan dedikse sırtından demedik. ekmek bıçağını nasıl yallah ettiyse.. Herif seğirterek geçerken durmuştu..... Her kaç kuruşsa bir payton arabası.. Mumcu köçeği eski Malatya kabristanında yatan.. işte hovarda gezdirecek tetikliğin yok.. Öncesinden sen ayak bağını gevşet.. — Karısını mı vurmuş herif? — Vay.. Salıver! Ne denilmiştir : «Yemiyenin malım yerler» denilmiştir. sen eşşek cennetine.. haberi size daha ulaşmadı mıydı? Evet kötülükte yakalayıp temizlemiş. — Nerenin hançeri... — Zampara? — Bu günlerin köpoğlu zamparasından basılanı tutulanı hiç gördün mü bre Bozo! Oğlan pencereden cıpcıbıl komşunun havlusuna hoplayıp tatlı canını kurtarmış.. Sesi boğuntuya gelmiştir. Herifin karnını deşmez mi.. Ben bu yaradan ölmem! Beni hastane doktoruna yetiştirmenin kolayı!» diyerekten debelenmesini ben mi gördüm... Hırıl hırıl soluyordu: Hançer yok lüverdir! İki kurşun! Biri kızıl koltuktan.. ya biz gözümüzle gördüğümüzü n'apalım? Barsaklarmı toparlamış herifin. koç yiğit ardından hançeri asılmış.. Son dakkada niyeti kıza değiştirmiş! ... Başkaca işini bıçakla bitirmiş arkadan.— Çarşıda bir şey yok.. biri apış arasından.. önünü aç. Buyur bakalım! — Sen ne demektesin ağa.. Şimdiki zaman ne zaman! Peki ne oldu şimdicik bakalım? Hadi gül gibi karı mezara.. Aslında kızın eniştesini vuracakmış ya. Kıza yandım! — Dur yahu! Öyle bir kıza nasıl yanabilirmişsin! Pislik temizlenmedi mi güzelce? — Pislik böyle mi temizlenirmiş... Patlamasını biz neden duymadık? — Yatakta patlattırmış besbelli.

Oh tadından yenmez! — Benim sezinlediğim bunda bir bityeniği olmalı. Büyükte acıma. — Fabrikada mı çalışmaktaymış oğlan? — Fabrikada. Demek on dördüne girmemiş kız baltayı yallah etmesiyle öz babasını tepeden kuyruğa ikiye bölmüş.. Zamanın itine bunlar denecek laf mı? Suratına ite atar gibi atmasıyle... Benim sözüme gelirsiniz. — Nah gördünüz mü kardaşlarım. Bir vuruşta şuncacık oğlanı gebertmek nasıl bir gâvurluk! Nasıl bir acımazlık.. İlerden önce bir nara ardından bir bağırtı duyuldu : . harcan» derim sanmış fukara herif. şu işe hele... — Yok mu? Kim demiş! Oğlandır vurulan. Nasıl bir kıyamet belirtisi. Bu Malatyalı bu fabrikayı bir gece dümdüz etmedikçe. Kız babasını uyurken baltayla doğramış Babası kızını kötülükte tutmasıyla... — Bıçakla? — Yok lüver. küçükte saygı kalmadı.. Dururken dururken.. Elli metreden sıktı ne demektir? — Kimi kötülükte yakaladı? Malatya'mızın birinciye gelen şeyhinin kız ehli kızını kötülükte nasıl bastırabilirmiş elin yabanı? — Yabanı! Anlamadım! Kocası değil mi? — Yahu kızı verimkâr olsalar. — Evet insan uslanacağına azdı... «Parayı bozmadan getir de sonra içinden dilediğin kadarım al..— Kötülükte yakaladıysa...... Hele şu işe. bu fabrika kuruldu...... Çünkü baba öğüdü dinlemedi. durup dururken kız kısmı babasını baltayla dörde neden bölsün! Eğer aklıma gelen gibiyse... herif kudurdu mu ki çekip vursun! Topal Sefer bir cinayet olduğunu kısadan içeriye duyurmuş... — Zampara? — Zamparayı bilmem! — Vah! işte buna yandım! Benim aklım derinme ermez ama bu gidişin sonu ya heydir azizim.. Malatya'mızda İslâm terbiyesi kalmadı.. — Kızını kurşunlamış...... Kızını paralamış bıçakla fukara.. kapıdakiler meseleyi anlamaya uğraşırken mahpushanenin yola bakan bütün pencereleri çoktan bağrışmıya başlamıştı: — Karısını mı vurmuş? — Karı mı herifi. Koca reis! — Ulan aklına gelen nedir namussuz? Kızından bir şey mi umdu demektesin! Ya Malatyalı seni ne yapar? — Malatyalı doğru işe ne yapabilirmiş? — Dışarda karılar azmıştır arkadaşlarım! Burada biz güven altındayız! Benim bildiğim şu hükümatımızm kapıdaki candarmaları bizi beklemese bak gör Vahap efendi neler olur.. — Hangi oğlan? Oğlan yok.

... ulan kulaklarına dürttüklerini..... eliyle koymuş gibi bastırır. Analar bastırır. Haram torbadan şunu bunu koklamış karı tek durur mu? Köyden ardı sıra gelenlerde olmuş ... Ardından babasını da ikinci askerliğe alınca bunlar köyde kimsesiz kaldılar di... bastırmasıyla hemen aslan kesilip ört bas etmeye sıvanır ve de öylesine gizler ki baba şurada kalsın kızın kendisi ve suç ortağı diyeceğimiz zampara bile kuşkuya düşer ki. size tonla havadis getirdim! — Aman durun uşak kimdir? — Yahu kim olur. Bu iş analara verilmiştir.. Bunu on iki yaşında sattı babası. kimdir gardiyan Aptullah Nurol. Karısını değil kızını vurdu.... vuran tutulmuş mu? Biz tanır mıyız? — Kızı tanırsınız! — Vurulan kızı? Biz? Oğlum sabahtan beri «Kız mız» diyerekten şuna resmen eski kulağı kesiklerden yıllanmış kart kahpe desene.. — Aman Vahap efendi. ölmüş mölmüş mü... nerde vurmuş.. Tellâl sadıcm Osman değil midir? — Dinleyelim öyleyse. hep mi öldünüz! Havadisim var havadisim. anası olacak kahpeyle bunları sürdü çıkardı köyden. Muhtar bakmış ki düzen bozulacak.. Gelen geçen az biraz gagalamış benim anladığım. Hangisinin babası bellidir ki bunların ırzı kırık pezevenk mezarını yırtıp çıkıp vuruyor da namusumu temizledim diyerekten gerisin geri ahrete dönüyor? — Vay ki meseleyi anlıyalım diyene. aslında bizim köydendir bunlar. Oynak karıyı bilmez değilsiniz ya... kimi vurmuş. — Kızını mı? — Vay dürzü vay... kısadan demedi mi gör neler olur! — Kız geçenlerde geneleve atılan Cemile. Gayetle güzel vurdu! — Kötülükte mi yakalamış? — Hangi herif? — Nerde? — «Suç üstü yapıp boşasaydın senden sonra alan vurup buraya geleydi» diyen olmamış mı namussuza? — Aman Vahap Efendi. vurulan ölmüş mü. — Biz burada çürürken dışarda işler aldı yürüdü desene bay Aptullah Nurol! Artık kızlarını babalan mı bastırır oldu dışarda?. Anlayamadım kardaşım! — Neden? Babaların kızlarını kötülükte bastırmak kanun mudur? Hayır değildir. biz böyle bir haltı karıştırdık mı.. Gelip mekân tuttular buralarda. Alan oğlanı askere götürmüşler.. karıştırmadık mı? — Yahu! İşin alaymdasınız! Meseleyi anlıyalım! Kim vurmuş. Oğlum sen bu maskaralıkla kimdir vurulan vuran. Gardiyan Aptullah Nurol Başgardiyanlık odasına girip çoktan beri aranan bir şeyi bulup getirmiş gibi «nah buyurun» anlamına zimmet defterini masanın üzerine attı: —Ohhh! Kahpeyi vurudu ki herif. Haberin doğrusu geldi.— Ulan mahpuslar.. Fabrikada çalıştı.

Maho yanaşıp selâm verdi. birbirlerine söyleyecek laflan kaldıysa ya da biri yeni düştüyse ya da anlattıklarının arasından biraz vakit geçtiyse ellerinden kazanın nasıl çıktığını... Sen söyle bakalım Vahap Efendi.. karakolda mahkemede olanları. Tutsa da.. Eski kodoş! Neden tutmuş. — Olsun. Komşular bakmışlar ki bunların evi önü kalabalıklaşmakta giderekten. Sizin anlıyacağınız mahallede erkek geçinenler eve girmezlenmişler... Şu bizim. Hamo voltaya binmiş. Bakmış ki fabrikada çalışmak tatsız. Tek mahallede oturduğu sokakta vede bulunduğu aile yuvasında girme çıkma... soran olursa. hemen hemen hiç değiştirmeden anlatırlar. iyicene de dalgınlaşmıştı.... Nasıl etsek? — Git söyle... çok ceza verirler mi. on beş sene verirler..... Askeriye töresince ayak değiştirip yanma koşuldu. Benim bildiğim Ahmet polis bu işe üste verir.. polis hakkı vermediğinden mi tutmuş? Müşteri taşımışsa komisyonunu mu inkârdan gelmişler? — Gelmekle... Gizliden otlarım sanmış.. Fabrikadan yeni oynaşlar moynaşlar.. sabaha kadar kapı önlerinde dolaşmaya başlamışlar. aklım başımdan gitti» falan demeli. Eski köy oynaşları moynaşları. — Dedik evet! . Ahmet Polis de oralarda oturur... dedim :«Şöyle olsaydı da. Eh. gidip gelme hiç aralıksız sürüp gitsin! — Polis Ahmet'in canı cehenneme. — Çaresi aman Vahap efendi? İfadesi bilir dedin. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır..duyduğum doğruysa. — Kime? — Kızın babasına? — İfadesine bakar. yirmi iki sene bile verirler. — Ahmet Polis. — Nasıl vermeli? — «Kasten vurmadım» demeli. şu da şöyle olsaydı hey allah!». pusulayı tutmuş. Mahallenin on yaşını aşmış kopukları da saç sıvazlıyaraktan dolanmaktalar tabanı yanmış it gibi. — Ama kızı kerhanede. «Bir erkekle beraber gördüm.... Kısımda el ayak çekilince kovuşların arasındaki fayans döşeli koridorda uyku tutmamış birkaç ağır cezalı ile yeni düşmüşlerden bir ikisi gürültü etmemeye çabalayarak dolaşırlar.. çaresi? — Çaresi..... — Uyku tutmadı mı kurban? — Uyku. kulak asma kardaşım. «Ben mahkemeden geliyorum» dersin. — Bizi sorumlu tutarlarsa? — Yok canım. Defteri koltuğuna al. — Aklıma düştü apansız..... — Bilmez bu yollan fukara..

— Durduğu yerde.. — Ağa mı bozdu yüreğini kocamış karıya. Başkaca. başkaca şeyhten imamdan görgücü getirseler hiç inanacağımız yok.... Çünkü bizimki hovardayı kapıda taşımaya çabalamadı. Yabanın herifine. Bizim kahpe durduğu yerde kaçtı. Okkaya çeksen yüz okkadan artık değilse de eksik de hiç değil..... Ya sen? Sen nasıl sezinledin kardaşlığım en önden.. — Bizim başımıza duyulmamış işler geldi kardaş! Haso da derin derin içini çekti. Bu nasıl bir belâ kardaşlık. Biz kara hizmetkârıyız! Biz ömrümüzde lafım burdan dışarı eşeğe binmemişiz doyasıya. ver elini İstanbul gurbeti. — Sezinleme yok olmaz! Sezinleyeceksin mecburî. Sen nasıl sezinledin ilk önden? — Neyi nasıl sezinledim? Bende sezinleme yok.... her kötülüğün başı sezinlemek. Adam bindiği kısrağın yeni huylar peydahladığını ossaat sezinler! — Kısrağa kurban olayım kardaşım. senin belâ? — Benim belâ kardaşlığım ağa belasıdır. kardaşlığıma diyeyim. her biri ekin doldurulmuş halı heybe gözü gibi. şundan bundan pirelenmedin mi az çok? Hele hele! — Ne gibi? — Hovardaya aldanan karının erine nefsi uyanmaz! Kırk yıl yanaşmasan nerde bu bizim herif diye aranmaz.. Belini değme babayiğit kavrayamaz iki kolu ile. Biz güvenmekteyiz ki yüz tanık getirseler. — Kocamış ama yiğitliğini ne yapalım. — Bizimkinde yeni huylar peydahlamak yok. belki de hiç ara vermez olmuş bellersin! — Senin avrat böyle huylar mı peydahladıydı ? — Hey ye... Köylülükte hizmetkâr kısmının ırzı namusu.. Sen ağa seyisliği yaptığından kısrağın yeni huylar peydahladığını belki bilirsin.. — Bizde de sezinleme yok! Yok. malı mülkü ağanın gölgesinde olmakla. Töbe! Hiç duymadım. Ankara gurbeti diyip savuşacaksın ki belâyı savuşturacaksın! Derin derin içini çekti: Evet her bokluğun başı sezinlemektir. — Etme kardaşlık! Bir tek karıdan mı bu dokuz baş.— Bana sorarsan. .. — He ye! Bir tek karıdan... Göğüsleri vardı ki sen kardaşlığımdan neyini saklamalı. çünkü bizde çocuk dokuz baş. Adamda sezginlik ya hiç olmayacak yada sezinledin mi... Yanaşmağa kalksan el vermez! «Belim ağrımakta yüreğim bulanmakta» der mızmızlanır. Farımamış mı şu kadar? — Farıma yok! . «Ana haliyim» demeyi tutturur ki bu rezil ana hali ayda üçe dörde biner. Bize karanlık! — Olmaz! Hiç olmaz! Ne denilmiştir: «Derdini demeyen dermanını bulamaz» denilmıştır.. bizim karıda boy nah bu kapıdan girmez eğilmeyince.. Bacaklar dersen götür Murat suyu köprüsüne dayak olsun! — Dokuz çocuk doğurmuş. — Bir tekse kocamıştır............... Köylülüğü bilmez değilsin. Bu sebeple sezinleyemedik her hal..

.. öfkelendi mi yaban kedisine dönerdi. sezinliyemedim demek.. seni mutlak günaha sokar! Bir kezle iki kezle kurtulsan.... laf gelimidir...... Ne yapar eder.. gece dedimse akşam olmuş vakit olmuş. kıçımıza bir de şaplak çekerdi. aygırlamış kısrak gibiydi. — Dördü kız beşi oğlan. Benimki allah allah.. hak bereket diye dua et! — Vay ki kahpe! Adam öldürür kahpe! — Adam evet! «Bu oğuluşağı sana yapıveren benim ha. Benim karının yiğitliğini bizim oralarda bilmeyen yoktur.. sovanın cücüğü kadar deyim de anla. karı gibi ocak başında kül mü eşelemektesin yüreksiz? dedi. Ocakta ateş yok! Bizim ev ölü evi gibi. Benimki nah şuncacıktı. Hele çekilin ki bir.. Geçti birkaç gün.. Kavgalarda küreği yabayı yada çoban sopasını. Böyle bir gece. Komşulardan utanmasam şeytan Beko'dan bir uzun hava koy vereceğim! Baktım dışarda bir ayak patırdısı. Bizi aldı bir düşünce... hele ki baltayı çekti miydi değme zaptiye çavuşu önünde duramazdı. Osmanlı karı dedin mi Maho'nun Aslı diye karşılığı karşı dağdan gelirdi iniliyerek. — Vay başıma! Vay başıma! Bunca oğul uşaktan sonra öyle mi? — Oğul uşak evet! Nefisli karıydı gayet. bir ay herif görmemiş sanırdın.» diyerek bir koluyla kaldırıp hayvanın sırtına dayıyıverirdi.. Senin avrat nasıldı? — Nesi nasıldı? — Nefisten yana.. Ağlasam mı biraz hey allah demekteyim. nefis azgınlığından? — Benimkisi.. bir de yiğit karı mı nefisli olur? — Besbelli. Değirmende çoğu zaman çoğu pehlivanların yerden koparmayı göze alamadıkları kara ekin çuvallarına yallah bismillah diye sokulurdu. Yatakta kavradım mı bitti gitti sanırdım! Dur hele..... taş taşısa... İşe bak sen kardaşlık. Sana kalsa. . Bizim oralarda bizim avradı. Düşünmekteyiz.. Er olsan avradın koyup kaçmazdı rezil!» — Doğru.... öfkeli kan. Bizi çekiştirirdi ki Yusuf peygamber olsan çıkamazsın pençesinden... ayıptır demesi..— Kaçı erkek kaçı kız bunların? Çocukları sordum.... Biraz ofladı hışıladı: Demek koca tanrı bunu bu kadar yiğit yarattığından nefsini ere doymaz yaratmış. Başkaca.. Çünkü sıraya o saat döndürür.. Dedim ya boyu benim ikim kadar..... tamam kesimi ufaraktı ya. sabahtan akşama ekin biçse. değerimi bil! diyerekten böğrümü burardı. — Derken. «Hele çekilin yavrularım. Kimdir demeye kalmadı. öfkesi yamandı arkadaş.. demek nefisliymiş namussuz. Biz düşünmekteyiz. sefil Maho beni uşaksız oğulsuz öldürecektin marazlı!» diyerekten gülerdi. baktım gelen Osman emmim... ekin biçerken başa koymazlardı. Yatağa girdi mi Osmanlı padişahının sultan hanımı gibi gölgeden çıkmamış. aslında yüreğim bir uzun hava çekmeli demekte. iniş aşağıya dökerdi. — Evet! Geçmiş gitmiş. Derken... Bir akşam vardım ki geçmiş gitmiş... dedi: «Ulan dedi. Aklımız başımızda yok ki neyi düşünmekteyiz ? — Taman! Akıl baştan sıçramış olur öyle sıralarda.

Canım bir cigara çeksin! Yakmasam öleceğim. Gölgeliklerden. dedim : «Vay allah.. hep kurtulurduk.. vay allah! Amcamız bize böyle derse vay allah. Birden hopladım! Ellerime tüksürüp baltayı kaptım. yılan gibi ürpermekte yukardan aşağa. dirseyiğle Hano'nun böğrüne dokundu: Mahkemede koca reise dedik : «Aklımız başımızda yok.— Doğru olmaz mı? Osman emmim salt emmim değil..... Deli gönül dedi: «Oğlum soyun yat! sabah hayır!» baktım yazı yaban ay ışığına kesmiş. Vara öldürmeyeydim de o da yaşayaydı ben de yaşayaydım! — Yaşamaktayız ya koca tanrıya şükür hepimiz işte.. Bizim adamlarımız. — Yok yaşamak. — İşini kolaylaştırmış sağ ol diyeceğine.... Cıgara paketine davranacak güç kalmamış ya. sen bana günah yazmayacaksın bundan böyle.. Köpek gibi emekliyerekten dolanıp dam başına çıktım.. Yeni evlenmişi. Ne görsem iyi? Bunlar dam üstüne sermemişler mi yatakları... Bize bu lafı kaçan karının babası söylemekte hemşerim böylecene.. surda burda bir iki uyumazı. bir yana.. oldu. var gel sen düşün vay koca allah!» Gözlerim karardı... vay allah. .. kardaşım köylü olduğundan mı avanak olur. Delirmişiz öyle ya. — İt.... mit?.. Hastası hovardası. Vurmasaydım. hele namussuz. Hele namussuz desem.. Zamanlar ekin biçme zamanıdır. — Der miyim hiç.. avanak olduğundan mı köylü kalır? Sen komşunun karısını çileden çıkarmışsın. karının da babası.. Essah! İt mit yok! Diyeceksin olur mu? Allahtır... adamın aklı başındadır kötülükte... demem! Kapıyı dayaklayıp içerde yataydı vurmazdım vuramazdım.. — Yuf olsun! Ya erlik öldü mü? — Erlik bizden ne kadar ırak. Baltanın sapını sıkıladım.. Vay ki vay!» dedim.. Ay ışığı tam ağzına vurmuş.. Yürüdüm it yürüyüşüyle lenk lenk.. Denedim ki tamam! Aldım koltuğuma.» Yemin bile içtik ama kulak verme kardaşlık.... Yorgunluktan ölmüşüz ya. eller ne demez. Delirmesek var gücümüzle yüklenir miyiz. «Vay anam biz bizi az kaldı ki düşmanın ağzına baltasız makasız..... Işılamakta ki ayna kaç para eder. Tütün istedi ya paketi çıkaracak güç nerede? Belkemiğini.. Canım tütün istedi.. Duvarın dibine çömeldim. — O sıra nasıl bir sıradır Jci ite mite bakıla kardaşım. fazladan alıp kaçmışsın.. Sürdüm vardım karının kaçtığı herifin evine sokuldum. O sıra gözüme ne çarpsa iyi kardaşım. dam başımıza yıkılır demez miyiz! Meğer baltanın sapı gevşememiş mi? Vurmamla demir vmlıyaraktan şuraya sıçradı gitti. Maho kıs kıs güldü.. Dolandım odun yığınına.. ... Köyü dinledim uyumuş gitmiş! — Köy tümden uyumaz! Sen sana gel! — Uyumaz evet! Vardır...... benim kötü balta. Kapının pervaz direğine var gücümle yallah ettim.. O fırtınayı o gece atlattım mı köyden göçerdim bir tarafa. «Tek dur namussuz! Sırası mıdır... İnsanlıktan çıkıp canavar kesilecek sıradasın!» dedim ben bana... Amcam gitti. Hisarda yatar gibi dam üstünde yatar mı adam? N'olacak peki şimdi? Kendine de ettin bize de.

belden yukarsı yorganla beraber kara kazan gibi kabardı kalktı. karıya mı? — Herif de yok karı da yok... Bu vartayı atlataydık! — Bırak şimdicik. dedim: «Ya allah ya pir!» Kaldırdım ki vuram. — Çıktım ya sen bana sor! Köse dağa tuz çuvalı çıkarmış gibi solumaktayım! Çömelime gelsem kalkacağını kalmamış! Dedim : «Aman Maho davran aman! Sen seni bıraktın mı yandın bil!» Ellerime tüskürüp baltayı kavradım. orta yatakta herif yatmaktadır. basıp indirdim. Durdum soluklanmak için.. hele bakalım ki bir. Hovardasını koynunda doğramaktayım da zıplayıp doğrulamamakta.— Aldırma! Olmuş işin kötüsü olmaz! Çıktın dam üstüne.. dedim: «Ulan dedim. çekerim gelmez. adamın böyle sıralarda aklı başındadır. yüreksizmişsin ki kardaş kurban. .... Olan olmuştur! — Olan olmuştur. bileğime yapıştı. meğer yataktaki herifin anası değil miymiş. Az kaldı ki doğradı idik.. Korku tutuğu olmuş besbelli! — Vursana be herif. Her solukta alt dudağı şişip kabarmakta sonrası yeniden boşalıp inmekte.. sen adamla eğlenmekte misin?» Geriledim. karıcık gittiydi bok yoluna! Baktım ki koca karı uyumakta adam gibi horuldayaraktan.. Keşkeme büsbütün yüreksiz olaydıkda. büsbütün yüreksizmişsin! — Yüreksiz adamızdır allahıma şükür. «Hıh!» diyerekten kafasına yallah ettim... budaklı odun yarar gibi vurdum açıldı. Çekerim gelmez... İki de kahpeye vursana.. Onu gördüm ki eski karısı öteki yatakta doğrulmuş bizi gözlemekte.. Yarı kemiği bulunca taze et kokusu burnuma çarptı. — Kan kokusudur.. dedim ben bana : «Hele rezil! Kimliği bilinmeden nereye vurmaktasın! dedim: Elin suçsuzunu körlemeden öldürünce ne olur? Öte dünyada yatacak yer bulunmaz! Geri dur!» dediğim gibi. baltayı kaldırıp... — Uykuda mı? — Yok! Gözleri vıcır vıcır bakmakta.. — Kan evet.. vurdum açıldı.. yalan! Dedim «Günah! Dedim.... Dedim : «Aman Koca tanrı bize kuvvet!» zorlamakla baltayı allaha şükür söküp çıkardım bu keyifle güldüm... Meğer bizim karı doğradığım herifin yanında yatar değil miymiş. El karısının çıplaklığına bakmıyacaksm! Bilmezden uğrasan kafanı döndüreceksin şu yana... sıkı durdum.. Öküz gibi solumak bunda. Bu kez işe bakmalı ki kardaşım balta kafa' kemiğine sıkışmış... — Yahu hayıflandığın işe bak sırası mıdır? Günah münah düşünmenin sırası mı.. Baktım bir zaman. Ölüm uykusundadır ki burnunu kessen alsan uyanacağı yoktur. sen günah yazma Maho kuluna!» dedim yorganı bıraktım! Karı anadan çıplak çünkü.. koca tanrı günah yazmasın.. Durdum öylecene.. — Herife mi. kardaşlığıma söyleyeyim........ Farkında değilim! Say ki kardaşım hızır peygamber yetişti..» Yorganı araladım! Töbe koca tanrı bizi korumuş kardaşım.... «Aklımız başımızdan sıçradı istediğimizi bilmeden işledik» dedim ya koca reise. «Töbe hey allah. kan kokusu. evet! Baktım iki yatak daha var! Baktım..

— Ölmeyince... Belki zorlatıp morlatıp kafaya bir iki vururduk ama eski karı birden bağırdı. Koca reis bağırdı: «Suçlu otur!» Koca reis suçlu otur dedi mi oturacaksın ister istemez! Mahkemede kayıtlıdır.. söylemesi ayıp. Bağırdı dedimse korkmuş karı bağırtısı değil. «Yazık eksikliğine ne kadar yazık!» diyerekten... vay Maho..» Şaştı koca reis dedi: «Ne kanıdır. — Önceden surda burda çiftleştilerse nereden bileceksin fukara? — Çiftleşme yok ya.. Muhtar bizi ahıra kapattı ki herifin hısım akrabası bir kötülük etmesin! Ahırın sıcağında bizi bir ter bastırdı kardaşım. hangi oğlan?» Dedim : «Böyle böyle.. — Herifin karısına mı? — Yok yahu! Herifin karısı kimdir ki. Bizim köyümüzde böyle derler bilenler... inledi o kadar. al benim kanımı bir şişeye... kişinin iniltisi bu iniltiyle benim kahpeye bir gayret geldi. Hemi de oğlan doğurdu. Sürdüm gittim. allaha asi oldun garip Maho!».. günahlara battın Maho.. Kendin bilmez değilsin ya..... baktım damdan aşağı kendini attı atacak.. — Senden olduğu ne belli? — Herifle topu on iki gün kaldılar... Biz ayağa kalktıkta söyledik. ya kimindir desem yahu muhtarın değil ya! . al oğlanın kanını başka bir şişeye.. — Doğurdu mu? Yoksa o gecenin korkusuyla bıraktı mı? — Doğurdu. Edeple söyledik ellerimizi göbeğe koyduk. var olsa da değersiz! Çünkü kötülükte karı çocuğa kalamaz.....— Vuracağım! «Dedim sıra şimdi karınındır! Hey koca tanrı sen günah yazma!» Elime tüskürdüm! Aah kardaşıma diyeyim baltayı kaldıracak gücüm kalmamış. — Aman ya. bir gayret verdi nedense koca tanrı kan bir hopladı. Karı yüklüydü. Bedeni aktır.. Buradan akıl verdi sağ olsun Tahsildar Bedri efendi. Muhtar geldi.. Balta gidince dizlerde gövdemizi taşıyacak güç kalmamış. yorganı tepikleyip cıpcıbıl uğradı yataktan. böylesi ne kadar iyi olmuş! — iyi olması. harman zamanı köy yerinde çocuk tutmaz! Sen tuttursan yorgunluktan karı atar tohumu... kardaşım istesem kafayı buldururdum... Harman zamanı on iki gün nedir ki. Bir zaman dört ayak emekledi... «Babası bize verir belki gerisin geri!» dedik besbelli. «Dur kahpe» diye bağırıp baltayı fırlattım! islâm dini açık. Çöktüğüm yerde dermişim ki: «Vay Maho.» Kızdı koca reis... Emmi kızı olduğundan. Kalkamanıaktayım muhtar ağa!» Dedi: «Olmaz öyle şey erliğine yazık! Hopla kalk!» Dediği gibi inanır mısın hoplamamla kalktım. dedim: «Kölen olayım reis beyim. koca reise çok yalvardım kanlılar gibi. ay ışığında şavklandı ki az kalsın gözümüzü kamaştıra. Çocuk anadadır.. Ne vuranındır ne vurulanındır. Döndürdüm elimin terazisini kulağını almış dibinden. debelenmesek kendi terimizde boğulacağız! Bir yandan da karıya acımakta yüreğimiz. Bizimkine yanmaktayım. dedi «kalk ulan yürü!» Dedim: «Ben bana sahip değilim.. — Aman.

. Bastırdın mı hovardanın altında? — Yok. karıyı vurduk. Bize dedi: «Yenisin! Dolanma ayak altında.. Seni ezerler!» — Doğrudur ama. Eli işe gitmiyor.. Aslına bakılırsa devlet kesesine el attıktan sonra yakalanması biraz dalgınlığından. — Merhaba! — Allah kurtarsın! — Gezintiye yasak var mı? — Yoktur. Tahsildar Bedri Efendi defterlerde silinti. — Yirmi beş kayma mı? Kaç para eder öldürsen iyiymiş kahpeyi.. geceye değildir.. düşer ardına alışık kuzu gibi sürer gelir.. Ya senin ki? — Bizimkisi başka.. yirmi beş kayma. iki laf edersin veya incik boncuk verirsin. geçti gitti bizimkisi.. başkaca vergi alıp karşılığında hiç makbuz vermeyerek sayısı hükümetçe de kendisince de belirsiz paraları zimmetine geçirmekten beş yıl on ay ağır hapse mahkûmdu.. Şimdi 1943 yılı Mayıs ayının 17 günü Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında mahpusların ekmek hesaplarını yapıyordu. — Vay ki benim gibi desene kurban! Üstüne mi vurdun bilmezden. sinek uçsa dalgın dalgın bakarak bıyıklarını çekiştiriyordu.. Bu cezanın altıda birini yatarsa çalışma cezaevlerinden birine gidecek. — Nedir belânız kurban. Hayvan gibi fikri yoktur. Aslına bakarsan önce karıyı vuracaktın! — Amcam da o gece dedi: «Oğlum Maho. Ya sen? — Bende de yok. Dışarda hava çok güzel olduğundan canı sıkkındı. Sezinledin mi? — Hiç. Kürtlükte zagonu budur bunun. adam vurmak mıdır? — Namusculuktur. orada bir günü iki gün sayılarak bu belâyı üç yılda sırtından atıp savuşacaktı. karı milletinde suç olmaz.... Karının şeytanı er. kat kat gerdanına gerçekten yaraşmaktaydı. Say ki inişe bağladığın sudur..... Dalgınlık gibi tembellik de sarkık yanaklı ablak suratına. — Sana başlıktan hisse vermedi mi? — Aldığının yarısını verdi.» dedim. Patırdısız gezinene gecede yasak yok. — Ya deminki sarı yağız oğlan. Pislik böyle temizlenir!» Dedim : «Yok. Ya sen? — Benimkisi de hiç! — Ya? — Şundan hiç ki kurban..... altlan şiş kısık gözlerine.— Karı ne oldu? — Ne olur karıya? Amcam sattı başka bir herife. çokça da . Çünkü saçı uzun aklı kısadır. aldı bohçasını mohçasını.. makbuzlarda hile... karıyı öldüreceksin! O ki soyumuza bu lekeyi çaldı karıyı bitireceğiz...

Bu yüzden çubuk gibi delikanlı çağında nice nice namlı kahpelerden doslar yitirmiş. mal müdürü de. Şimdi tenhalıktan yararlanırım sanıp dünyayı ünutaraktan sağ elinin şahadet parmağıyle burnunun derinlerine varmak turunu sarfederekten hap yakalamak. «Nedir oğlum? Şeytan geçmekte desem. buyur bakalım! Bir koca vilâyetin bir koca merkez cezaevi olup. burnunu karıştıraraktan tüketti. şeytana sezdirmeden yağdan kıl çekercesine soymaktadır! Yürü eşşek vede hayvan». Uğrasa bir yere geçemez! Çünkü.. Mahpusa düşmeden önce de böyle burun karıştırmak huyu vardı. bunca zamanın gül gibi namusunu lekeletmecesine. mahalle kahvelerinde ahbap meclislerinde. cezayı altı yıl önce bitirmiş olacaktı. «Kim bilir kaç bin kişi bu gün bu hükümatı soymaktadır ki.. bizim Malatyalımızın kimisi hiç akıllanmadı tuh yüzüne!» «Yahu oğlum Malatya! Geçmişine sövdürürsün ki. tuh allah belânı vere Bozo gibi!» Evet bu Hacı Aptullah boktan yere adam vurup on iki yıl ceza yemiş anası Karı beyin aklına uyup çalışma cezaevlerinden birine gitmemişti. Evet her bir kimsenin bir huyu var. Oy ki yanarsız!» Birden koca mahpushanenin cümle kapısındaki sessizliği gidip gelme durgunluğunu yadırgadı. İlk işlerde derli toplu çalışırken sonra dalgınlıkla tembellik ağır basmış.tembelliğinden ileri gelmişti. bu bizim Bozo'nun da ille burun karıştırması!» Bozo. Gitseydi. müfettişler de yüz yıl arasalar hiç bir suç bulamazlardı. «Nah. allahm izniyle tüketmedi. Vakit öyleyi tuttu tutacak iken. Ulan oğlum akşam kız sanat okulu olsa az biraz . bir yandan buna uğraşırken öte yandan bundan evvel avlayıp çıkardığı hapı sol elinin başparmağıyle şahadet parmağı arasında bura bura kurutup yere atmağa çabalıyordu.. Biraz tetik dursa. arkalığına kollarını kavuşturup başını dayayarak uyumuştu. burun karıştırmak illetini... Düşündükçe çaldığına pişman olmuyor.. Malatyalıların vede Malatya mahpus dammın kısaca Bozo diye çağırdığı Mazmanoğlu Hacı Aptullah karşıdaki başgardiyan odasında derinlere dalmış burnunu karıştırıyordu. bunaltıdan vede mahpus damı işsizliğinden peydahlamamıştı. mahpus damında. «Vay ki akıl! Ulan dağın ayıları akıllandı. fakat aptalca yakalandığı için kendisini ayıplıyordu. «Yahu şunun elinden kabuklu ceviz yenmez.. «Bu Hacı Aptullah on iki yıl cezayı hayır. kilimin dört ucunu suya bırakmıştı. Battal gazi efendimize kadar sövdürür bizi günaha sokarsın!» Bir cıgara yaktı. ele girer ki. Vay ki yanarsız.» Gardiyan Çerkez Murat Efendi her zamanki gibi önüne bir iskemle çekmiş. yediği haltı usulüne uydursa. Bir türküden her zaman söylediği parçayı yavaşça mırıldandı: «Ateşim arşa çıktı Irak durun yanarsınız. dost geceleri muhabbetlerinde yiğitliğinin verdiği namı da yaşıtları arasındaki saygılı yeri de epeyce zedelemişti.. Fukara şeytan buralara uğrayamaz. yakaladığını çekip almak için zorlatıyor.

Yahu nedir? Biz mübarek salıyı unutmuşuz... «Dünyanın bir aptalı biz miyiz? Rakkam dökülecekti de kendi rakkamlarımızı döküp müfettişe tutulmasaydık ya. Bizim buramız..» Cıgaradan iki çekti öksürdü.» Sokağın üç yüz adım ilerisinde Malatya'nın genelevi bulunuyordu. çok gizli yürütülen dostumsu birer ilintiyle kızların hoyratlar tarafından hırpalanmalarını. Tahsildar Bedri Efendi. «Bu tütünleri ne yaptılar yahu! Bunlara zehir mi kattılar? Rejinin tütünü demekte ki : 'Benden sana hayır yok! Aklını başına devşir! Git sen sana kaçak tütün peydahla!' demekte ya.. Pencereye koşup dışarıya bir zaman kulak verdi. türküyü değiştirdi: «Yüz benden l Elli senden yüz benden l Gam yardan vefalıdır l Hiç sevilmez yüz benden. duvarlara bakarak arandı: «Dur efendi! Bu gün günlerden? Aman haa.. hayfını alaydın ya şu dünyadan dümbük!» Çok keyifli bir şeyler düşünüyormuş gibi gülümsedi. Genelevimizde vatan hizmeti gören saygı değer hanımlarımızın izin günüdür ve de Mazmanoğlu Hacı Aptullah namı diğer Bozo oğlumuz Malatya Cezaevi müdüriyet kısmında haşa huzurdan ve de benzetmekte yanılma olmaz.. Başkaca körpe jandarma teğmeni. Salı olmasın sakın! Vallah da salıdır Billah da salı. rakam dökmeye başlayacakken vazgeçti. tabanı yanmış it gibi izine çıkacak genel birleşmeevi hanımlarımızı beklemektedir.. Hani kurban olduğum salı.. komiser muavini baylar da. Bari bilemedin ki bari bileydin ki böyle olur... «Vay ki bir bu eksikti. Kapıda gece gündüz bir bekçi nöbet tutar.. keyfince çalışmaktaydı... Ve de derinden derine of larm birini bir paraya çekmesi de bundandır! Ve de bana sorarsan arkadaş. çok daha etkili olarak ortaklarını kurda kuşa karşı kesinlikle savunmaktaydılar. alışverişe giriş çıkışa göz kulak olup ufaktan büyükten hiç bir kanunsuzluğa meydan vermezdi. Her odasında bir genelev hanımı kendi başına. Ulan bura nere köpek? Ula bura nasıl bir mahpus damıdır ki ilkokulda uğultudan durulmaz da burada çıt yoktur! Tuh allah belânızı vere!» Epeydir sokaktan da gelen geçen kesilmişti. Bu ev taş döşeli bir avluyu çeviren iki katlı bir yapıydı. İlle de zengin genelev hanımlarının paralarım işleten hacıdan hocadan birkaç büyük tüccar daha geriden. suyu çekilmiş değirmene mi döner? Yuf olsun yuf!» Kalemi kavradı. Bizde bu işin yiğitliği hani?» Gardiyan Çerkez Murat Efendi hafiften bir horultu tutturmuştu. bedavacılar daha beteri haraçla yaşamak isteyenler tarafından sörnürülmelerini önlüyorlardı. mübarek cumayı unutmuşuz? Evet bu gün salı günüdür.. sonra odayı birkaç kere dolanıp of çekerek oturup burnunu karıştırma işini bıraktığı yerden sürdürmeye başladı. «Oğlum bu sokak nasıl bir sokak ki işleyebilsin güpegündüz hiç utanmadan?.. Mazmanoğlu Hacı ibrahim öteki adiyle Bozo aklına bir şey gelmiş gibi zıplayıp kalktı. hay kurban olduğum salı.. Çünkü Malatya'nın genelevinde çaça karılar yani patron yoktu. oflaması yerden göğe kadar haklıdır! Şundan ki on bir yıl . Allah belânı vere tahsildar Bedri gibi. savcı yardımcısı.patırdı duyulur! Vay ki mahpus damı bakkal hanesi sahibi dümbük Abo! Demek sen dükkânı kilitleyip savuşunca.

efendileri. Yallah kavat Maho.. fukara Bozo'dan çıkarayak birkaç para vurmak için ne demiştir? «Sen yatkın mahpussun. sallanaraktan çık git! Bunun kemikleri cıvımıştır diyerekten seni adam hesabına almam sanır kahpe milletini önüne kat. Ya sen yitirmiyecek misin namussuz? Yahu nedir? Dünyayı bildiğin delilik sarmıştır... Önünden geçen Maho'nun ensesine bir şaplak indirdi... On iki yıl mahpus yatmış.. karı yüzü görmemiş herife ilk günler rüsvaylık elverir ki rezilliği bir eşek yükü sabun paklamaz. Bu yasak ona dokunmuyordu.dokuz ay on sekiz günden beri mahpus yatmaktadır.. Oysa lafa başlarken böyle bir niyeti yoktu hiç. yani biz nasılız. cenabet ince nazik işlerdendir. uzaktan uzağa bir hırslanma mıdır. Çıkmasına surda üç ay on iki gün on üç gün kalmıştır.. Bir köydesiniz. Karı bey iki kara tavukla bir oğlak getirsin! Bir muska döktüreyim! Koluna bazubent sarayım! Koca Bozo oğlum damarına onbeş su kömüşü boğası çiftleşme gücü verelim. Herifin karısını çileden çıkardın! Dam üstüne yatak serip sarılıp yatmak nasıl bir akıl! Diyelim herif anadan kavattır. yoksama ki can çekilmiştir de hiç izi mizi kalmamış mıdır. Çıkar çıkmaz anası imansız Karı bey tarafından dur aman demesine bırakılmadan evlendirilecektir. yakamızdan düş! Bunun sonunda bize ölüm görünmektedir aslanım!» diyerekten amana getirmeğe bakalım» demesiyle.. Bu bizim akılsız Bozo Şeyh Yusuf'un bazubentini pazusuna takalı genelevimizin mübarek izin gününü böylece döneleyerekten beklemektedir ki kızları görünce bedenimize bir uyanma.. biz ettik sen etme. eli silâha milâha gitmez! Oğlum sen köy yerini bilmez misin? Köyün istemezi en ödlek herifi lafa boğaraktan Şeydi Battal gazi efendimize döndürmez mi? Karıyı çek al.. İyisi birkaç pangonot vereceksin. Bu sebeple bir yandan eski mahpus olmanın imtiyazıyle şişinirken hemen ardından kendisine saldırılmış gibi can sıkıntısına kapılmıştı. karı öldürenlere yalnız yatma cezası vermiştir koca reis. Sorarsın anlattırırsın ki herifi huylandırasm. Bildiğin delilik... Ne fayda ki namussuz Şeyh Yusuf. sürü götür! Aradan on beş gün geçmeden herifinin gözü önünde başla kullanmaklığa. kendin de huylanasın! Vezire pişmanlık elverecek ki sabaha kadar of of çekerek uykuyu yitirecek. bu işleri çoktan unutmuşsun! Oysa çiftleşme işleri idmanladır.. yataklara girmiştir! Volta yasak! Yeni gelenler dolaşmasın yatsın. arası kesilince kendisi de kesilir. Kısmın tayıncısı Alo koridora çıktı.. Buna fukara Haso ne der diyerekten hiç fikir etme! Buna Haso rezili hiç bir şey demese yüreksizliğinden koca tanrının kurban . sopa yemeyim diyenler yorgan altına yallah! Yorgan altına. Yoksama öz halimizde hiç mi değiliz? diyerekten kıvranmaktadır.. beyleri.. Cinayeti nasıl işlediğini yeni gelen Huso'ya anlatmak isteği farkına varmadan yüreğini sarmıştı.. «Aman Bozo amanı bilir misin! Köpeğin olalım. Oysa Maho eski mahpustu. dışarının adamı gibi bir adamlarına benzemekte miyiz. «Niyetimiz yok muydu? Hele yalancı köpek. yallah yalnız yatağa. Voltadakilere bakıp içlerinde hatırlı kimse bulunmadığına emin olunca elini kaldırıp emri bastı : — Kısım ağaları.

çıplak ayaklarında ince yemeniler vardı. benim ömrümden al şunun ömrüne kat!' Yarın kızdın mı dersin ki: 'Şunu yatırıp kesem pislik temizlene!' Akıllı adam karı vurmaz. «Hayır bende sezinlemek yok! Neden mi sezinlemek yok? Sezinleyemezsin . bacaklarında uzun paçalı beyaz don. uzatmalı jandarma başçavuşları sorgu yargıçları. Seni denedi.. karı yar olmazsa bulur kendine bir başka oynaş. Sonunda bir zaman dizini şamarladı. Alır senin öcünü ki kat katıyla alır!» «Kat katıyla alır» derken Amo üç parmağıyle doksan dokuzluk tespih tutan elini boşluğa bıçak atar gibi vuruyordu. 'Koca reis karı vurana tam cezayı neden vermektedir? Sen sana ettin!' diyerekten vermektedir. Dedi: «Essah! dedi.. Öç almayı hemen unutmuştu ama tespihli elini boşluğa vurmayı sürdürmekteydi. tapu memurları öğretmenler. Daha iyi olurum diyerekten gelmiştir.... hiç mi tutmadılar karıları hovarda altında? Peki neden vurmazlar bunlar? Çünkü herifler akıllı. adam sevdiğine kıyamaz! Dedim: «Ya sen nasıl kıydın kavat Alo? Tutkun değil miydin?» Fikre vardı bir zaman Alo fukara. âdemoğlu kendi yüreğini bilmez!.» Maho bir cıgara yaktı. Bu gün seversin. «Diyelim ki doğrudur kavat Alo. bir zaman suratını yoldu. Yahu el ayak tutarken kansızlık nasıl bir belâ! Hey allah. aslında er kısmı karıyı vurmaz.... varsın o gebertsin! Herifin gönlü geçerse buna çalar sopayı çalar sopayı. Resmen kendini vurur. bunca binbaşı. karı öldürülür mü. beyden efendiden nice nice tahsildarlar. Haşa kötü karıdan yana olduğundan değildir.. koca allah! Nasıl bir belâdır ha. Şu halde. yeni herifine yar olur mu? Haydi karı yar oldu diyelim.. Böyle bir dertleşme voltasında?. uzatmalı onbaşı başçavuşları. Bu sebeple voltada ayak sesi yerine kuru otlar arasında tembel tembel sürünen kalınca bir yılan hışırtısı çıkarıyordu.. Ulan essah! Demek ki kardaşıma diyeyim karı milletinin işi yaman kardaşım! Çünkü bu kahpeleri tutkunları da vurur tutkun olmayanları da. sen karıya tutkunmuşsun ki oğlanı vurdun!» dedi: «Nereden mi bildim rezil Maho. Bunca Yüzbaşı. sırtında ham ipekten bir uzun entari.. yanında yatan kahpe avratlı dururken bu karı bu yatağa zorile mi gelmiştir? Hayır aldandığmdan gelmiştir. Çünkü bu dünyada ölen kurtulur! Bırak varsın yaşasın reziller!» Sana yar olmayan kahpe. Allah yarattı demez. Başında yün örme külah. dersin: 'Hey allah. Çabalamak herife düşer! Varsın o girişsin o gebertsin. surdan bildim ki. herifin gönlü geçmez mi... Yürek kahpe avrat gibi desene Alo kirve! Günü gününü tutmaz. Bir zaman derin derin nefesledi. sınırı aşıp Suriye'yi tutmalı ki mahpusluk bindikçe binmesin! Evet. baktı ki adamlık senden ne kadar ırak! dedi: «Belki bu deyyus er gibi erdir. Bizi komşuya yabana muhtaç etmez yatak işlerinde belkime» dedi! Ulan bu kavat Olo bize ne dediydi geldiğimiz sıra. bizim gibi erkeklerde ya hiç akıl var mıdır? Gel bakalım Maho alçağına! Ulan köpek öldürecektin diyelim. bunca savcı komiser. Dedi: «Oğlum Maho. Karıyı vurdun mu atlayıp kurtulmalı.. belinde aymtap işi bir kuşak..olduğum gönlü razı gelmez! Hayır gelmez! Hemi de hiç gelmemeli! Ulan karılarda akıl yoktur deriz ya.

Yakamı tuttu. Gel gör ki hiç olmaz.. On biri tamamladıysa da on ikiyi daha tamamlamamıştır. Bakalım doğru mu? Kız kısmisi surda ırzını kırdırır da ağasının anlını karalar! Köy yerinde biz neler gördük!» Laf uzadı dırdıra döndü. Evet dediğin gibi.. ayran çorbasını yetiştir... Ağamız olacakta karı üç.. Karı dünden razı. Buna ekmek götürmüş sürüyü güderken.. Şundan ki bunun babasında. Bunca zamandır bindiğim kısraktan. dediğim gibi. Girdim düşünmeye. Hayır bu güne kadar şuncacık kuşkulanmamışım... Gözümle gördüm ve de gözledim!» Baktım rezillik diz boyudur.. Gülüştük. höykürdüyerek demekte ki biraz daha zorlatsa karnı yarılacak. kaç paralık kancık ki senden esirgemiş olam... sen kızı neden vermezlenmektesin bunca zamandır?». yabancı değil! Damadımız! Başkaca ağamızın oğlu.. Kız rahat eder. dedi: «Beri bak Hamo.. Senin hamlene dayanamaz!» Dedi: «Ulan neresi küçük? Er gördü mü aygırsamış kısrak gibi kişniyerekten sağrı titretmekte» dedi.. Ne fayda ki evlenesi olmamıştır küçüktür. Evet damadını sevmekte. Kız karşıma dikilip ne dese iyi. senin aklın ermez. Olsa bir rezilliği köy yerinde gizlisi çok sürmez.. Derim ki gör nasıl derim! Benim haberim yok! Oğlan bizim büyük kıza dolanırmış ne zamandır! Kız bakmış tırnağından çıkası kalmamıştır! Anası olacağa demiş böyle böyle.. Yahu kardaşım. Dedi: «Ağa yeri iyi yerdir» ille olacak! dedi: «Kız benim değil mi? Verdim gitti!» Dedim : «Dur karı dellenme! Bacısının başına çökmesi işini ya ne yapalım?». «Yalandır yanlıştır. Kahpe. içmeyip içirmekte... Aman yumurta kırmayınca hiç olmaz! Surdan tuzsuz ..... ... aklına gelmez ki........ Dedi: «Ağa benim herif anamla yatmakta» dedi. Dedi dedimse adam gibi demekte değil.. Yiğittir. . Deme ya.. Aradan bir ay kadar geçti... Hemi de fazlaca sevmekte. Kanını ararsam şu güneşe kör bakayım........ ağa oğlu amma bildiğin namussuz.. Ağamızın oğlu kızımızı alımkâr olmakta. Bakmış ki dağ başı halvettir.. sen hele dur bana dediğini hiç kimseye deme!» Kızı defledim. Sen karışma! Ben anasını razı eder alırım!» Evet.. Dedi: «Haşşöyle. Sevineceğimiz bir sıradır! Lâkin oğul.. Elimizde doğdu çünki. Ben eve ocağa giremez oldum. Adam değil ki kızı çıkarıp veresin! Kız surda dursun kardaşlık it eniği verilmez! Doğrusun! Zengin yerdir.. Nasıl bir söz. Geçti bir zaman.. dedim: «Vermemek yok evet.... Kızı verdiler... Oğlan geldi. Dedi: «Ağa takımın düşmanı çoktur. «Aman damadım acıkmıştır. dedim : «Ulan kahpe bu nasıl bir laftır! Ben senin kemiklerini kırmaz mıyım?» Dedi: «Nah şu yemin şu ant.... Ben de duymamla dedim hiç olmaz! Karı dedi «neden ne olmuş»? Dedi: «Zengin yerdir rahat eder!» Oralarda doğrusun ya gel gör ki hey avanak avrat hiç olmaz! Karıdır bir kez aklına koymuş kardaşım. Nereden gelecek aklına böyle bir bahlık! Hovardamız çünki. Biz fukara olup ağanın dede sürmesi hizmetkârı olup.. Osmanlıdır. Şuncacık bebe! Bize damat olacak namussuz bunun ırzına geçmiş dediler. Nah kız senin götür dere boyunda kes... Aman ya. Başına çökmüş alçak! Olmaz yaa. Bizim kız yaşıtı. En küçük karıdan doğma bir kız kardeşi var bize güvey olacağın. Bir gün tarladayım. Ağaoğlu sus yüzüne duramadım. Olur mu olur! Oğlandan umarım ya.çünki.. Bizim kızla iki gün arayla doğdu. Yemeyip yedirmekte. Neden mi? Haşöyle. bir gün anası evde yok..

. girişmiş yıkamaklığa. papuçları nasıl buldum. Ben duvar dibinde otura kalmışım! Dizlerim beni taşımaktan geçmiş. Ağa değirmenden gelirken atının başını tuttum. derdinin dermanını iste. yanma hizmetkârlardan ikisini katıp kızla beraber çiftliğe yolladı. önüne gerilecek oldum. Biraz bekledim..yağ küleğini yuvarla gelsin!» O günden sonra bulaştım kollamaklığa. Demez mi kardaşıma diyeyim : «Bire namussuz!» Dedim : «Dur arkadaş! Namussuz nasıl bir laf!» Dedi. ne demek? Bizim eve girdiler.. Su kaynaymca kenardan işmar verip güveysini çağırdı. dedim: «Bu nasıl iştir?» Dediler: «Berbat iştir. Sıçradım sokuldum pencereye. karı yağlı ekmeğe çöktü. Sana lâzım değil! iyisi ağaya git. ne olmuş namussuz. Dedim: «Kolay gele!» Dediler «Hoş geldin!» Konuştuk.. Çünki sopa çekmeğe gücüm yetmez ki karıya sopa çekilecek karı olsa ne kadar kolay. Karı gitti. köylü çoktandır işin farkındaymış. Dediğim gibi. Aman buna bir çıkar yol!» Kızdı gayet! Oğlanı istedi. ne olurmuş namussuzlar!» Köyde ahbaplarım var. Karı sürdü gitti..» Karı birden öfkelendi. dedi: «Bu nasıl bir kötü sözdür. karınla yatmakta değil midir pezevenk?» Vay ki odanın damı başıma çöktü sandım. Karı ocağa su koydu. sen nereden bileceksin!». derdini yan dermanını iste!» Ertesi gün bekledim. bu da benim bir evlâdım. Biz neler duyduk. Dedim : «Aman olmaz ekmekten aştan kesilmek er kısmına hayır getirmez!» Odaya gittim... Karı baktım tavuk tuttu.. Ben beni yoklamaktayım! Hayır! İçim ekmek istemekte değil. hayır kız için gitmekteyim!» Dedim: «Kıza ne olmuş?»... «Namussuza namussuz derler! Bilmezliğe vurunca dümbük kısmı dümbüklükten kurtulmaz. Baktım hayır başka bir kötülükleri yok. ferahladım. aklı ermez bu işler gündüz gözü yapılmasın yapılacaksa kız uyuduktan sonra yapılsın. Ben of dedim. Baktım bizim karı damadını önüne almış. dedim: «Bunda bir kötülük yoktur ya kız daha bebedir. Ortalık karardı... Gün dikildi akşamı buldu. Aldım fukaraları beriye.. Dedi:«Körpedir! Ne ossa olur! Çiftlik yeri netamesizdir..» Dedim : «Ne bilmezliği?» Dedi: «Ulan güveyin olacak rezil. Dedi: «Ben kızı görmeye gitmekteyim! Birkaç gün kahrım!» Yalvardım dedim: «Etme kan! Bu kadar çoluk çocuk vardır! Etme günahdır! Bunun sonu hayır getirmez! Sen sana gel aman karı!» Hiç umursamadı. Çocuklar dediler : «Baba pekmez koyalım mı? Çökelek çıkaralım mı?» Vay siz misiniz bunu diyen... Bunlardan birisine ikisine dert yandım... Bekledim dedimse soluklarım ağzıma sığmazlanmış.. çekti kafayı aldı. Dedim ben bana: «Bir sopa çeksem şuna hey allah!» Güldüm kendi kendime.. Dedi: «Geri dur! Ben çiftliğe güveyim için mi gitmekteyim. Dedim : «Oh oh! İyidir!» Bir de baktım ki ne göreyim papuçları attı kapıya. Sopadan geçirdim ki kafalarını gözlerini yarmacasına.. Hangi eve. gitmeyi ben kimsede görmedim b güne gelene kadar. sana inat kızıma inat soyunur koynuna girerim. nasıl giydim. Canım sıkkın. gitti dedimse belli ki belâsına gitmektedir. Beraber eve girdiler. İçeri girdim.... Birisiyle atıştık.. Bir gün ilerde yatmaktayım... Aradan geçti iki gün. tavuk eti var bu gün bize!» Tavuk surda pişedurşün. O gece ekmek . dedim: «Şöyle şöyledir. Üzerime binmeyin. Say ki benden çıkan oğlum.. dedim: «Aman iyi. evi nasıl tuttum koca tanrı bilirse bilir. Çünki öylesine yolu tozutarak gitmekte.

orasını allah . karıyı ummaktayım. boş adam mezarda gerek. Duvardan bir kurt tüfeği çekti. ha şimdi gelir!» Şimdi gelir dediğim.. dedi: «Kürt tüfeğidir ola Hamo oğlum! Tek atar ama gayet yaman atar! Yiğide elverir!» Dedim: «Aman ağa.. dedim : «Ben bunları vursam gerektir ağa. Geceyi nöbette geçirdiğimizden ikindiye kadar uyumuşum. Sazlıktır kıyı.. Ikindiliyin.. güveyin beni uyutup yanımdan kalkar.yemedim.. çok söz edilmez. Kâhyayı bulup barut kabağını kurşun kesesini aldım.. Damlarda yatılır sıcak geceler. Sordum: «Ne oluyor? Bunların hali keyfiyeti nedir?» dedi: «Baba. Evet bizde laf vardır. bize iki saat bir köy vardır.. Dedim : «Bismillah» çarıkları çektim. Baktım sabah ışıdı ışıyacak. kurbanın olayım baba. Tüfeği aldım eline vardım. Ben boş duramam. Birisinde güveyimiz olacakla kız yatmakta.. bildiğin hayalara. Akşam ekmeğini çokça yedim. ağası bizim ağaya düşman bir köy. Baktım sabah olmuş. güveyimiz yerinde. Köpek möpek mi? Köpekler bizi tanır.. Olam bir bir anlattım. Bekledim gözledim o gece bir vukuat yok. Bak bakalım bu gece neler olur!» Dedi: «Aman baba.... baktım karı koynumda yoktur. dedi: «Al bakalım yiğit Hamo!» Dedim : «Aman ağa! Bizim karıyı kendin bilmez değilsin ya. allahm işine bakmalı ki bizim kız bir başına suya geldi.. Aman benim herifime değme!» Dedim: «Sus.. Oysa ben bir dakka ekmek yemeden durur herif değilimdir...... Vardım ağanın odasına indim... hepsi elimizde büyümüştür. Ben uyumuşluğa vurmaktayım. Bir çalının dibine silâhı sakladım ki uzaktan güveyimiz farkedip davranmasın! Eve yanaştım.» Dedi: «Uzattın ki teres tadım kaçırdın! Yıkıl!» Ağa kısmıdır. Sen ne dersin?» Ne dedi vur.. ama yorganın altından gözlemekteyim. Ay ışığı yayılmış ki gündüz kaç para. Dur bakalım onu da orada boş bırakırlar mı? Bulmuşlardır ona da orada elbet bir iş.. çünkü biz ağa işine kendi işimizden hızlı saldırırız.. bu şişlik gitti gitti keseye vurdu.. Gece oldu mu.. Keseye dedimse sözüm burdan dışarı torbalara vurdu. Sinerekten Murat'ın kıyısına indim...... Evet o gün bu gündür yüreğimiz şişti bizim kardaşıma diyeyim... buna bir çare! «Dedim : «Sus kahpe! Sus! Ağlamak neymiş! Sen ağlama sus! Al gözümden bu gece. Anam bırakmaz! Aman buna bir çare.. Karı yerinde. Anamın koynuna gider. Başkaca ince kumdur ki taze pamuk yatak kaç para. ne dedi vurma. Çiftliğe var dim. Bir tek kurşunla düşmez! Oysa bu tüfek tek atar!» Ağa güldü. Bir iş edilecekse anam olacak çıksın aradan. ay ışığı gündüzden farksız. Dedim: «Ha şimdi gelir.... Kızılıbrık derler. Gece vakti yola çıktım ay ışığında... Büyük oğlan dedi: «Ekmek?» Dedim: «İstemez!» Dedi: «Nedir?» Dedim: «Bir şey yok!» Sabahta ekmek yemedim... Sürdüm gittim.... Biz hizmetkâr oğlu hizmetkârız arkadaş! Bizim hamurumuz işle yuğrulmuştur ve de bizim sülâlemiz ağalarımızdan kötü söz duymamıştır. Şimdilerde biz canımızı ferahlataraktan küçük su döker değiliz! Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım.. Vakitler yaz ayları.. Tüfeği temizleyip doldurdum : «Hayda rasgetire!» diyerekten omuzladım.. Güveyin yerine gelecek olur gerisin geri.. Bir iş edilecekse aman anama edilsin. Birisinde bizim karı. bir de mezara girmeyince..... boş durdum mu bil ki hastayım! Adam mahpus damına düşmeyince boş durur mu. iki yatak serilmiş. Ağa evinin damını gözledim bir zaman.....

Başladım içmekliye... Kendini saldın mı ayakların dama değer. Değme kanların ikisine.. Dedi: «Halime! Kız Halime!» Sonra onu gördüm ki kafayı aygır gibi havaya dikti.... Susuzluk beni sarmış ki yüreğime ateş düşse öyle yanmaz. O gece bir iş olacak. Soluğum kesildi.. Herif beride bu işi görürken benim karı kafayı kaldırıp kaldırıp gözlemekte. ben sıçradım ağacın başına çıktım... Murat'a kapandım. Karşılık gelmeyince yataktan çıktı. keyfine söz yok. Dallar üstüne uzamış damın. Kaynanası olacağın yatağından yana baktı. boynuma doğru inmiş gitmiş! Başkaca zırıl zırıl ter .. Belimdeki ekmeği çıkardım.... meğer bizim kahpe bunu gözlermiş. Doyasıya yediğinden. İyi yediğinden et met. Toprakla boğuşup ezilmediğinden ille körpeliğinde beli güçlü olur bunların.. tava gelmiş ki hırıl hırıl solumakta. Yorganı aralayıp hafifçe kolunu çıkarıp «gel» işmarı vermez mi? Güveyimiz kıza iki kere daha seslendi. Bir de ben bana geldim ki ne göreyim. Yüreğim istememekte ama adam ekmek yiyecek mecburî. Gözlemesi neyse ne. ben bir mendil ekmeği yiyip bitirmişim... Bir paralamaya paralama demeyip ardından bir kez daha paraladı. Ağaçtan damın yolu kesedir. susuzluk yangını değil. Yavaş yavaş eve sokuldum. Orada bunu canım çekmesin mi? Dedim : «Git işine rezil Hamo! Allah belânı vere!» Yataklan serince seslendi. Ertesi gün gördüm ki kan yürümüş. Benim karı dersen zaten yiğitosmanlı. Biraz sonra herif kıza iki kez seslendi... Dün geceden artık da eksik değil! Ay ışığı adamı iri gösterir. Evet. Dalmışım.. çökmesiyle kurtçu itin canavara dalması gibi dalıp paraladı. Yüzüme bir esinti çarptı. Ezzasına baktım ki yerinde. İçmekteyim ki Murat'ı tüketmedimse de tüketmemize de çok bir şey kalmadı. Bu yürek yanıklığı bana sorarsan arkadaş. tüfeği sakladığım çalıdan besmeleyle aldım. geçti gitti. Kızla herif bir yatağa girdi. Ay ışığı dün gecenin ay ışığı... Ne denilmiştir. Onlar hayvanlara bakmağa ahıra dolandılar. Bizim karı ilerdeki yatağa gitti yattı.bilir!» Kız gitti. fırın ağzından çıkmış bir esinti. Yatmasıyla kıza çöktü kardaşım. Fırın ağzıkaç para.. Benim karı yatakları serdi. diyeceksin ki: «Koca Murat suyunun kıyısında bu susuzluk neyin nesidir?» Ben de bilmem neyin nesi. Şavkı gözümü aldı deyim de sen anla! Güveyle kaynana bir yatağa girdiler mi şimdicik güzelcene.. akşam inmiş. Dedim: «Ola Hamo! Allah belânı vere! Yerinde olmakla.. Bildiğin cehennem ateşinin sam yeli..» Ezzayı değiştirdim. Güveysiyle kızı geldiler. Dudağım ossaat çatladı. O sebepten karıyı ikiye üçe kimisi de dörde çıkarır... Ağa kısmının yatak hali fukaraya benzemez arkadaş.. Adam eti kardaşım ay ışığında gümüş mecidiye gibi şavklanmaktaymış meğerse. Nem mem kaparsa almaz.. Ekmeksiz hiç olmaz. körpenin zebunu da zebunun körpeşi... almayınca vurmağa giderken bakarsın seni vurmuşlar... Kudurgun canavarın hamlesine nasıl dayanacak? Hırkadak uyudu. Kız.. Bir yandan da türkü tutturmuş ki belli bir şey. Ay ışığında tüm çıplak olduğundan koca it gibi sokuldu. Aynca canın çJektiğini yediğinden... fukara... uyku yarı ölüm denilmiştir. Allahın günah yazacağı bir işler ki gayet kötü bir işler! Yatsıdan sonra sürüp vardım.. Dama yakın bir büyük dut ağacı vardır... Dört elle emekleyerekten yürüdü. üçüne bedel! Ay ışığında bütün irileşmiş ki güç yetesi hiç kalmamış! İslâm dini açık....

. Karı güveysini kızının koynuna yollamağa razı oldu... Karı yorganın altına girdi.. Orada anladım ki kardaşıma diyeyim. Benim karnıma bir sızı düştü. Bekle ki uyusunlar! Kudurdun mu köpek Hamo?» Sonunda oğlan yakasını karının pençesinden kurtardı. Şakaklarımdaki gümbürtü hiç yok. bizim karı azmıştır.. «Yahu nedir bizim erkekliğimizi mi söküp alacak bu namussuz titreme!» diyerekten ben beni kavradım. İt gibi yalvarmakta ki hiç görülmemiştir. «Aman durun yapraklar! Şunları uyanmayın aman ha!» diyerekten yalvarmaktayım. Karının elinden yakayı sıyırmak yoktur. La havle çektim.... işini bitirirken herifinin neresini tutsa koparır. Ağzıma bir dut yaprağı aldım. hareketli nagant yastığın altındadır. Kulak verdim.... Tüfengi doğrulttum. Oğlana geldi mi.» Bunlar çekişirken yorganı açtılar.. kardaşıma diyeyim de tere battık ki olursa o kadar olsun! Dutun yapraklan başlamaz mı hışırdamaklığa.. Dedim : «Bir kurşunda ikisini çıkarmalı ki bir işe yaramali!» Aklıma geldi ki ya değdiremezsem. Dedim : «Dur aman. Baktım aradan bizim karının sesi geldi. Lakin kıza değmeyeceğine yemin içirdi. Meğerse yaprak hışırtısı duyacak sıraları değilmiş namussuzların. elden çıkmıştır. Dedim : «Aman allah! Pisliği temizlemek yok mudur! Bunların kanını boynumuza yazmadın mı hey allah?» Baktim. Kal bakalım! Sen bir istersen ben beş isterim! Babam olacak dümbüğün anasını eşek kovalasın!» Gülüştüler bir zaman.. Herif dedi: «Nedir niyetin? Yarın köye gidecek misin?» Karı dedi: «Yok!» Herif Dedi: «Ya babam gelirse kız! Keser bizi şart olsun!» Karı dedi: «Baban değil Malatya valisi gelse boştur. Ellerimin terinden titremesinden zaptedeceğim geçmiş. Kahpenin huyudur... Ay ışığında anadan çıplak elleşmekteler.... Kasıklarımı bir kıskaç kavradı.. benim kahpe ol görüp bırakmamakta. kulak verdim. Bir solukcuk. Ben bunlardan hangisini vurayım? Kız der : «Anamı . Uyumazsan sabah ışırken bir daha deneriz bahtımızı. oğlan sıyrılıp sürünerek yılan gibi kızm yanma sokuldu. Bacaklarımı sıkmasam «Yandım» diye bağıracağım. o sıra kısrak gibi kişner! Bir kişnedi. karnımızın gurultusu geçmiş.. Benim karı dedi: «Bir soluktur oh Bekir. Ne mümkün! Dala takılır yaprağa takılır. Şunu anladım ki bir çekişmeye durmuş bunlar. ilerde bir köpek uluyunca bunlar hoplayıp irkildiler... laflamağa durdular. Ben bir kez çileden çıkmışım ve de sana tutulmuşum Bekir» Herif dedi: «iyi öyleyse. Dedi: «Kız orospu! Etimi kopardın namussuz!» Karının kıçına bir şamar attı. itin ulumasıyla bendeki titreme de kesilmesin mi? Baktım. güveyimizin sesini duydum. Yeniden tüfeği gözüme kaldırdım. işte o sıra beni aldı bir fikir. Kafamın içine bir gümleme doldu arkadaş. Tukurdum gerisin geri... Durmaktan hiç bir şey hasıl olmaz.. seni de baltalarım! Dur azıcık!» Oğlan yalvardı dedi: «Bırak orospu! Benimki de can candır yoruldum kahpe. evet oğlan kızın yanına gelmek niyetinde. billah bırakmam! Sen bana bu kızı boğdurursun! Kızı da boğarım. bir daha kişnedi bildim ki işi bitmiştir......bastı bizi. Ben beride tüfengi doğrultmağa çabalamaktayım.. Uç kulfallah bir elham okudum. Bize yar olacağı hiç kalmamıştır. Soluk alaşım kalmadı. kasıklarımızın gerilmesi kalmamış.. top atılsa duyacağım yok. Zehir gibi acıymış. Vallah bırakmam.. Ya karı ya oğlan sağ kurtulursa.

Sanki almadı.. sonra gerisin geri kapattı çıkasıca gözlerini. kafa kemiği bakır tas gibi şuraya yuvarlandı.. Nedir demeye kalmadan onu gördüm ki. Bir de baktım. Dama ayak basınca baktım oğlanla kızm yattığı yatak yolumu kesmiş : Düşündüm bir zaman : Ben bana dedim : «Oğlum Hamo. Herif silâhı kapsa... bana baktı... sen bu Bekir olacak namussuzu şuncacıktan omuzunda gezdirir değil miydin? Şuncacıktan. tüfeği aldım. çalındı. beni omuzuna bindir' diyerekten yalvarmaz mıydı. güveyimiz olacağın baş ucuna dikildim... «Yok karıyı vurmamış hiç olmaz» diye kıvrandım. batağın ilerisinde kuru ot yığını var.. sen şimdi karın olacak kahpeyi vuracaksın. Bu alçak Hamo dayı diyerekten ardın sıra seğirtmez miydi? 'Oh Hamo dayı. Kız silâhın sesine uyanmadı ne dersin. Ne olacak on üç yaşındaki bebe iyiliği ne bilsin kötülüğü ne bilsin. Kızı koltuk altlarından tutup yavaşça çekmeye başladım. «Yahu... halt etmişiz. iyisi mi pisliği kökten temizlemeye bak!» Yatağın başında aklımı değiştirdim.... tüfeği yere uzattım.. Namlunun demiri kızın yanağına deydi değecek. Ne dersin kardaşım koca kurt tüfeğinin sesini suncacık duysam ya. beni iki kez Murat kıyısına indirdi. aklına olmaz işler gelir. bizim karı uyandı. Oysa ağanın bize bunca iyiliği vardır. Bir zaman aklı değiştirdim.. Oğlanı vuracağız dedik ya.. desen uyansa da uyku şaşkmlığıyla bağırsa. niyeti karıyı vurmaya getirmişim. Benim kız uyku haliyle kocasına sarılmış ti.» Adam dara düştü mü kardaşım. iyi ya. dedi : «Nedir o? Bu gürültü nedir?» Beni görünce yüreği sızlandı besbelli ünledi: «Bekir sen misin?» Seslenmedim. Yatağı dolandım. sen mahpus damına düşeceksin.. Karı horultuyu azıttı. Yeterince ayırdım. Barut alazasıyla bunlar tutuştu mu ağanın çiftlik evini yakarız. Anladım ki baltaya çalınmakta. Karı bağırarak arkama düştü. olmaz. Şimdi ağlar. kendimi salıverdim. Aradan ne kadar geçti bilmem.. bunları nasıl ayıracağız ki bizim kıza bir kötülük erişmesin? Sen bendeki akla bak kardaşım. şuraya gider güler. benim fikrim de öyle. seslenmedim ama beni bildi namussuz! Elini dizine vurup dedi: «Ne bok yedin Hamo?» Sıçradı.. Bunun burası evet doğrudur.. Yaraşmaz. Gitti gidersin sefil Hamo!» Bereket kız hiç uyanmadı.... Bizi oralarda baltayla bir zaman kovaladı. Dedim : «Yallah bismillah!» tetiğe bastım. namlıyı tam anlının ortasına yanaştırdım ki ha deydi ha deyecek. Yüzmeyi evel eski öğrenemedikti de... bir de baktım bunlar uyumuşlar. Dedim: tamam «zamandır» Bir de baktım. Çünki kancık it sürtünmese erkek itin bir işe gücü yetmez. Tetiğe tam basacağım. çünki benim . Dedim : «Dur Hamo. Bu namussuz güveyin sağ kalacak! Ölene kadar kimbilir kaç karıyı çileden çıkaracak.. Don mon giymediği bebeliği sıralarından. Damadımız olacak gözlerini açtı. Karının bağırtısına çiftlik uyandı. hemen doğruldu.. ya omuzumuza bindirdiğimizde ensemizden aşağı işeyip bizi berbat etmez miydi? Daha geçen yıla kadar bunları deyip gülüşmez miydik? Şimdi bu nasıl bir iştir? Hayır hakçası ben bu rezili kurşunlamalıyım ki. Gel bakalım köpek yürek başka niyetlerde... Tüfengi atıp evin ardındaki gübre yığının tarafına koştum. Hiç.vur!» Ben beni yoklarım. Demekte ki: «Oğlum Hamo... Kızın üzerinden damadımız olacak alçağın kafasına namlıyı uzattım. Can korkusuyla sazların arasında suya girip gizlendim.

bu iş başka» dermiş. Karı elinde yalın balta şuraya seğirtmekte. senden nesini saklıyayım.. Bedri efendinin dediğine bakarsan. Uykuda vurmanın cezası çok! Biz bilemedik. Dedi: «Geçir şunu sırtına. açlıktan tokluktan. Aklını sıçrattığı şundan belli ki biraz durup başka bir laf tutturmakta : «Yandm Hamo! Gel koçum! Nah baltayı attım! Gel yetiş!» diyerekten baltayı şuraya atıp göğüslerini yumruklamakta. el bağladım dedim : «Ne var?» Dedi: «Hayda göreyim seni kaçak götürmeye gideceksiniz!» Ne demektir kaçağa gitmek. karıda bir şey sezinliyemedin mi.». buraya seğirtmekte.. Para çıkınını anamız olacak kahpenin önüne atıp yatağa koştuk. üç gün üç gece evden çıkmadık. belki de yürek damarımızdan kavramış.» Sürdüm vardım.. Orospu uçkuru ne demek? Bilemedin mi kendi başına derbeder. «Bekir'imi yedin kahpe dölü. Dedi anam. Saldı alacakları toplamaya.. tanıklık etti. Şart olsun kurşunlarım seni. Neyse ki çiftliğin bekçisi koca Süleyman yetişti. Kızma el uzattığını bile söyledi. bizim kâğıtları üç yıl mahpusluğa göre yazdı. «Seni baban çağırmakta!» Dedim : «Nedir?» Dedi: «Bilmem. Söyledi amma kanun dermiş ki «onun cezası başka.. oraya buraya koştuk... Kafatası şuraya yuvarlandıktan sonra. Lastiktir. Dedi: «Benim oğlum bir geberecek namussuz idi... Alaman'ın Hitler harbi sırası. acemilikten ustalıktan yana? Yok kardaş. Ne faydaki Koca Reis razı gelmedi.... Neden mi? Gözü açıkken vuruyorsun. körpe gelini koyduk askere gittik ki vatan ödevimizi yapalım.. Gittik seğirttik.. güveyin olacak namussuz. kafatası şuraya yuvarlandıktan önce mi sonra mı?» Dedim: «islâm dini açık.. Ya peki bu nasıl bir kanun ki biz üstüne uğradık? Oğlum Osmanlının kanunudur ki bildiğin orospu uçkurudur.. Geçti iki gün.. Gel beni de ye!» diye bağırmakta. Sordu dedi: «De bakalım Hamo.. Meğer... bu rezil Abuzer.. Yüzbaşı taze evli olduğumuzu bilip bize izin verdi. Ne faydaki geldi bu fukaranın başında akşamladı domuz!» dedi... toplanacakları topladık. İslâm dini açık. Gidip gelmemek var gelip bulmamak. Dediğim gibi ay ışığı gün ışığından güçlü.. Ya bu namussuz Abuzer'e neden koca reis bir yıl verdi? Hey allah! Şundan ki. Ne yana çekersen o yana uzar. Bir defter verdiki vay babo! Bu herif dünyanın yüzünü azdan çoktan alacak saçmış ki benim gibi on köpek toplayım dese bir yılda üstesinden gelemez. kardaşım. doğrusu yataktan çıkmadık.. diyesi ki «Bizi everdi babamız olacak namert. On dört ay geçti. Durum vaziyetin böyle böyle olduğunu anlayınca sorgu yargıcı beyin yüreği bize çok acıdı. kardaşım. Kuduz kancık! Sen bizim çiftliğimizin altun adını bakıra mı çıkaracaksın!» Karıyı güç ile zaptedip eve kapattılar da bizim tatlı canı kurtardılar.karı yaralanmış geyik tekesi gibi böğürerekten aranmakta ve de anadan çıplak olduğuna hiç aldırmadan aranmakta. Köye geldik. Bereket ağa geldi. «Ya biz bu avradın yanında hiç mi . çünki bizi karı açlığı kavramış ki tastamam belkemiğimizden... ardından kurramız çıktı. kimine yalvardık kimine hırladık.. babamız olacak namussuz bizi çağırdı. Üç gün geçti. Demek bize geldi mi çektiler uzattılar.. nah yukarda koca tanrı..... gözlerini ne zaman açtı.. Hiç bir sezinleme yoktur. Peki Abuzer. Yüzbaşım bize izin vermeseydi oralarda öldük gittikti. «Önce açtı» denecekmiş. giyimini kahpenin kafasına attı.

bostanı neden bıraktın geldin!» Dedim: «Şu sebepten bıraktım ki babacığım!» Çektim lüveri. karnına tam beş kurşun sıktım ki pis kanı suratıma sıçramacasına. Anam olacak kahpe sesledi. Bir sopa çektim. hoca yok mudur?» Dedi: «Bunun hocayla muhtarla işi kalmadıydı Abuzer'im. sürdük gittik. Aklım başımdan sıçradı.» Dedim : «Ya gelince neden demedin?» Dedi: «Bunlar üste çıkarlar diye korktum.. pusulu boğazlar atladık.'... hayır. dedi: «Baban ister!» Dedim: «Yahu ben canımdan bezdim. allah belânı vere!» Bir tepme vurup karıyı kaldırdım. patayı çaktık dedik... «Tamam.. Ne domuz var ne çakal. Gelinine kaynanalık etmektesin diyerekten. Baktım debelenmektedir.» Dedim ... kapıyı pencereyi ayırmaktan geçmiş.. ne ettimse uçkuru pençesinden kurtaramadım... Kaçağı getirdik. karı savcılıkta ne dedi? Dedi: «Evet doğrudur. Dedim : «Bu namussuz köyde muhtar yok mudur.. razı geldim.... düşmanının ömrü bu kadar olsun!» Ağama diyeyim seğirttim karının koynuna. Bir yıldır her gece bu kudurmuş karma binmekte ki. Un beşe girmemiş demek körpe ki olursa o kadar olsun! Kekliğin gevreği. atadır.. Ya bu nasıl rezillik?» Dedi: «Sen gittin arayı bunlar uydurdu. Sonunda razı oldum!» Demiş ki savcı bey: «Kaynanan olacak karıya. Olmaz olmaz. gürültüsüz girdim. muhtara söylemek yok mudur?» Demiş : «Örflüydü kaynatam! Köyde uğurunu kesen bulunmazdı. Biz burada mahkemedeki ifademizi söylemekteyiz! Mahkemede koca reis kısmına anlatmanm ayıbı yoktur! Eve seğirttim. Meğer korkudan ödü de çatlamış pisin! Kırk güne varmadan geberdi gitti de rezillik temizlendi oh ne güzel! Ya Abuzer Kardeşim. Dedim: «Vay ki yandın. Önce sandım ki tutmazlanmağa vurmaktadır. allah yarattı demeden binmekte hey oğul!» Başladı ağlamağa. doğrusunu söylemessen elden gitmektesin?» dedi: «Gördüğün gibi» Dedim : «Ya bu gördüğüm nasıl iştir?» Dikildi dedi: «Oh ellerin yeşil ola yiğit Abuzer kendi öcünü de aldın benim öcümü de» Dedim: «Bırak öcü möcü.. Babamız olacağm çileden çıkardığına çıkardığında on dördü bitirdiyse de on beşe girmiş değildi. Peki bu rezillik böyleyse adam bir kurşunda kahpeye çekmez mi? Çeki ver bir .. on üçe girdiğinin üçüncü aymda aldık geldikdi.» Baktım babam sıçradı çıktı bizim avradın koynundan anadan çıplak. Gürültüye anam olacak kahpe uyandı. sonunda alıştım.. Gece yarıyı buldu. aklı sıçramış gitmiş. Baktım uyku beni kaptı kapacak. nedir bu herifin bizden alıp veremediği hey koca tanrı!» Seğirttim. «Kime karşı?» Dedi : «Domuzlar yol etti. çoban kepesini attım başıma. Bana inanmazdın belki!» «Vay gidi akılsız kahpe. Erim askere gittikten sonra kaynatam üstüme çöktü.» Babam gibi canavara gerinemezdi kardaşım. bizim yatakta yatanlar çift.. Korkudan belden alt yanı tutmazlanmış. Bir de baktım ki din kardeşlerim.. dedim: «Buyur!» Dedi: «Bostanı bekliyeceksin.. biraz yokladım.yatacak değiliz!» Bunu söylemekte değiliz aklımızdan söylemekteyiz. tuttum yakasını...... dedim: «Bu ne iştir kahpe. O sıra canım karıyı çekti. beşliye sarıldım. Canı çıkarken kolumu öyle sarstı ki az kalsın dizi yere çaıa. Nice nice belâlı mayın tarlaları. Geçti iki gün. Bir nara vurdum : «Ulan dinini imanını. Korktum. Uyudun mu gör neler olur!» Gittim. Beli kırılmış yılan gibi yuvarlanmaktadır. baba sen misin?» Dedi: «Ulan eşşoğlu eşşek.

. çünki bunun körpe avradı. «Az biraz» dedimse adam akıllı değişti.. — Kiliv'in sana kurban olsun! Emrin can baş üstüne! — Aman Kirveciğim amanı bilir misin! — Amanda neyimiş gözün kör ola. — Vahap bey size Kirve diyor.. Biribirlerini yar başında tutarlar. Fakat ben onu bunu bilmem. Aslı budur bunun.... Bunun körpe avratta sünnet edilecek yerler çoktu bey..... dedi.. — Avradından başlarım ha. böylesin! bir de Samı şerifte arap karılarında gördüm. hanginiz hanginizin kirvesi? Tahsildar Bedri efendi.. — Kirvee! — Buyuur! — Kiliiv... salkım saçaktı ki sünnetçi ne dese iyi. la havle anlamına başını salladı: — Söylesene kavat! Ben senin kirven değil miyim? Evet bey. bunun körpe avradı sünnet ettirdiğim iyi oldu. Bunlar o saat kaçsız göçsüz yakın akraba kesilirler... söylemesi ayıp ben bu namussuzun kirvesiyim. Diyelim ki oğlunuzu sünnet ettireceksiniz. — Neden? Kapalı yerde olanları Malatyalı nereden bilirmiş. — Ne demektir bu Kiliv? Be Kirve? — Kilivi mi sordunuz Bey.. bu körpe avradı bizim kucağımıza verdi! — Aman! — Verdi ki Malatya'yı ayağa kaldırmacasına. — Neden oğlum körpe avradı kucağıma vermedin de ben sana genelevden mi kirve oldum? Sende oğul uşak olmadığına göre. — Ne olur «Kucağında kestiririm» demekle... Kerametlerimi var bizim zampara takımı tereslerimizin? — Yahu bunun körpe avradı her gece bir muhabbete konuk değil midir... Yoksama Malatya'mızın altun adını bu kahpe az kalsın bakıra çevirecekti.. Avradın olacak orospudan. Kendi durumvaziyetinize göre mahallenin ya da kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz : «İzniniz olursa ben benim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim» dersiniz.... Neyi değişmiş? — Kucağında kestiririm demekle bey. Yoklayıp kullanmıyan mı kalmıştır? — Ulan avradını. Tahsildar Vahap efendinin yüzüne bir zaman baktı... ..kurşun! Ulan kavat Abuzer adam o sırada kurşuna acır mı namussuz! Bir lüver kurşunu kaç kuruştur ki sen bunu sakındın kavat binti kavat!. siz de Vahap beye kirve diyorsunuz. Kirvenin ne olduğunu merak mı ettiniz? Kirve bizim buralarımızın bir âdeti. Diyeceksiniz ki körpe avradın nesi var ki sünnet edile. Ne faydaki değişti son yıllarda az biraz. Sen seni zahmete verme ki bakalım ne olur! — Kiliiiv. ben bunca yılın sünnetçisiyim... sünnet düğünü masarifi yüzde seksen oğlanı kucağına oturtacak herife düşer.

— Sizde lafla adam ölür. Kimi olur bu kahpenin bu herif yedi kat yabancısı.. Karı karnını önüne alır dizliyerekten iki yana ırgalayaraktan gezdirir. Karı yüklüdür. Vura vura bu hale gelmişsiniz! — Allah belânızı vere. — Vay bildim! Dedilerdi ki yeni bir karı aldı ya boşuna. bir avrat lafıdır ortaya atarsınız! Çabalarım ki hangi avrat olduğunu bilmem. Avrada binmekle öldürülmüş adam hanidir...... namını maskara ettin! Biz gayri eski karılarla idare edileceklerden değiliz! Illâllahtır ve de yeter elverirdir! Bir yenisini alıp gelmez sen.. şimdilerde deftere .. Karnı burnunda dersiniz siz Türk adamı.. böyle binicinin kısrağı değildir.. sonra yavaştan yavaştan alışır! — Neye alışır? Rica ederim! — Alışır. Oğlum ağa şimdi sen bize namusluluk mu satacaksın! — Dur be herif. araya sokulup avrat sokuşturmaya çabalayan şu Vaiz pezevenginin avradına demekteyim.. Herifi getirir. — Evet herkes önce şaşar ama bey.. Benim avrat sana kurban olsun! — Vay. verdin mi verdim demekle yedi katın yabancısı hısım mı olurmuş adama akraba mı olurmuş. Bilemem! Bu bizim ağamızda avrat çoktur.. — Vay yandım öyleyse bu dümbük buraya girdi gireli evi yatağı boş kalmaz olmuştur he mi? — Kalır mı? Rakıyı katır yüküyle gönderen bu deyyusun evine inmekteymiş kardaşlarım... şişinir ki sanırsın o işi bu rezile etmemişler! Oysa ne demektir karının yüklenmesi? Günlerden bir gün başına bir iştir geldi demektir. Aldın mı aldım.. Demişler ki: «Başlarız koca avradın ortanca avradın. lafı için adam ölür. — Sizde hiç namus yok mudur imansız herifler! Beyden ayıp değil midir? — Yine mi suç bizde Süleyman bey. — Hep akim fikrin vurmakta. Koca boynuzlu koç nasıl alışırsa öyledir bu iş aslına bakarsan bey... bize kendi avradını sürecek.. hele namssuz dümbük! Oğlum senin pisi bu topraklarda kullanmayan kaldı mı? Ben senin avradı değil. demişler : «Ankara'ya yazarız! Ağalığın da tadını kaçırdın. Kirveyi ben mi açtım? Beyin kendisi sormadı mı? — Hepinizi kurşunlamalı namertler! Bibaht olduğunuzu bey nereden bilsin! Kanınızı aramasalar sizi kurşunlamak helâldir.... Dedilerdi ki bu herif öyle kahpenin hayır binicisi olamaz! — Evet.. kirvelik bilmez. benim saydığım beş taneden artıktır eksik değildir! Siz hangi avradı ortaya alıp ileri geri kullanmaktasınız? — Hangisi olur pezevenk? En küçük avrat! Top kâhküllü yeni körpe avrat! Tahsildarlar için. Küçük karının şanı size kadar yürüyüp gelmedi mi? Bir sarı varmış Macar katanası kaç para demekte binip gezinenler hoplatıp f erahlıyanlar. Memurlar takımı şekva etmişler ki.— Sus arkadaş! Bey yenidir... candarma subayları için mahkeme reisleri savcılar için geçende aldığı avrada avrat.. . Kim getirir el karısının başına bu işi komşunun hoyrat oğlu getirmediyse. Bizde bunun bir .. Hoca okur.

.. Onu gördüm ki herif sel yatağına doğru it ayağıyla lenk lenk yürüdü.. Laflarken baktım ilerisi karıştı.... Diyeceksin ki yahu bir gözlük.. Dedim: «Koşsana yüreksiz!» Vay ki yeninin zaptiyesi. Yahu bizim mileltimize ne oldu? Bizim milletimizi bir yüreksizlik kavramıştır. karıyı vurdu... Başçavuşa dedim ki: «Nedir oğlum! Seğirt bak!» Dedi: «Yoktur allahıma şükür bir vukuatımız. Karıyı vurdu!» Bunu duymasıyla bizim yiğit karakol komutanı Başçavuşumuz dedi: «Vay!» Seğirtti. Vallah billah eve yazarım! — Yazmakla.. Adam sende.. Ev bizi bilir arkadaş! Biz on yıldır evdekine bacı kardaş demişiz! Bizim uçkur mühürlüdür ki açılması mahşere kalmıştır. Gözlük nerede arkadaş. uzaktan görüp de ne olacak? Boşu boşuna heveslenip isteği kursağında kalmak değil midir? Yakından görüp tadına bakmadıktan sonra. Adam çil yavrusu gibi dağıldı. ya bu Bey dağında neden eşkıya kıtlığına kıran girmiştir.. evet elinde bir şey parlamaktadır.parmak basarsın... — Vay! işte o zaman tuttu senin eski zaptiyelik.. — Ya? — Düşmüş karıya koşmakta. birinin kolu kalkıp inmekte. Kimi sağa kimi sola. kalkıp inmekte. karıyı vurdu. — Hele arslan! — Boşa salladın arslanı....... Surda durduk laflamağa başladık! — Şuna keklik geçimini bekledik desene. Atlarsın yallah bismillah diyerekten... bu bizim şimdilerin zaptiyeleri böyle de... Derken birisi bağırdı ki: «Adam vuruyorlar!» Baktım! Evet. Birisi bağırdı ki: «Karıyı vurdu. ... Genelev hanımları izinli çıktığı günler böyle olur bu sizin Malatya'nın sokakları». Gözlerim uzağı eskisi gibi seçemez olmuş. Sırtına vurmaktayım da palaskasını toparlamak gösterisiyle ayak sürümekte. Onu gördüm ki. kimi şuraya kimi buraya kaçışmakta çığrışaraktan. herife koşmakta değil.. Dediğim gibi ilerisi karıştı. Zaptiyeye bak zaptiyeye. . bu dünya savaşı rezilliğinde gözlük hani. Şimdi alalım bakalım nedir? Bu Vahap efendi pezevenginin karısıyla olan ilintisiyle beni bu pezevengin karı ile ilintim arasında ne fark vardır? Öyleyse Vahab'ın avradına şu bizim Vaiz efendi canı çekip sövünce bana ne olur? Hiç bir şey olmaz! Ya şuraya dikilip benim avrada söğerse ne lâzım gelir? Akrabam olmadığından hiç birşey lâzım gelmez! — Hanımefendi duyarsa? — Duyarsa adı söylendiğine sevinmeli! Bir işe yaramasa adı surda burda söylenirmıi? — Gel hele müslüman! Duyduğum doğru mu? Gazan mübarek ola! — Nedir? — Sen biraz önce eşkıya meşkıya mı tutmuşsun! — Bırak yahu! Yuf olsun yuf! Yahu. kitapta ne yazar? Önce katil yakalanacak yazar..

. beni döversin!» Dedim : «Hay vah hay vah nerde benim candarma urubalarım? Ulan namussuz. Biraz önce yanımızdan geçti ya. İnek Mehmet derler. — Dövecekler miydi? — Yok canım bağlıyacaklardı! Dedim : «Yabancı değildir! Koyverin!» Kolundan tutup karakola getirdim. — Yalan söyledin mi bozuşuruz müdür bey... Dedim: «Teslim ol... Tanrı tanık. Dedim: «Teslim!» Dedi: «Yok! Sana teslim olmam!» Dedim : «Ya kime teslim olursun?» Dedi: «Vali paşaya teslim olurum!» Dedim : «Demek aşağı idare etmez?» Dedi: «Etmez» Dedim : «Neden ulan köpek?» Dedi: «Çünki sen candarmasm. Hayır! Ben artık savcılığa gitmeyeceğim bu gün. adam vurmağa alışık değilse.. Kimi vurdun rezil?» Bıçağı aldım. Oturup para hesaplarına bakalım! Hükümatm parası üstünde. Dedim : «Oğlum! Ben mahpushane müdürüyüm! Nasıl olsa seni bana yollayacaklar! Döveceksem de döveceğim! Çünki eli bağlı yollayacaklar! Gel teslim ol! Hakkında hayırlısı budur!» Dedi: «İyi öyleyse. eve yazarım! — Yazmakla....... ay başında koymak yok! Aylığı yatırmaktayız.. biz iki ucunu bir araya getirmekten çıktık hanidir..... herifi gözüm ısırmakta. Dedim: «Tuh yüzüne... Ben karıdan korkmam! Karı beni bilir.. Ben de herife seğirttim su yoluna girince yetiştim.... olduğu gibi. Soluğu kesilmiş. Diyorum: «Beş lira harcanalım da. ay başı koyarız!» Sonunda baktım. Dedim: «Ulan rezil! Sen kimlerdensin?» Meğer bizim köyden değil miymiş..... Bulaştı ağlamaklığa.. Vallah billah teslim olmam!» Gözleri kararmış ki fukaranın sivili askeri seçeceği kalmamış. Nefesliyince öksürdü : Yahu nedir? Bu namussuz bizi boğayazdı.. Ağlamak olur ama bu kadar mı olur! Sarsılmakta ki sıkı durmasa kemikleri saçılacak! Bir cıgara yaktı. dedi: «Kızı vurdum!» Dedim : «Ola hangi kızı?» Dedi: «Kerhaneye düşen Cemile'yi vurdum!» Düşündüm hangi Cemile..... Karavana paraları.— Tuttu.. Mahkûmları tutuklukları şuraya buraya yollama paraları.. bakmadım alıcı gözüyle. Laf aramızda arkadaş. — Olur mu hiç müdür bey? Aklı başında yoktur sokulunur mu? — Biz eski zaptiyeyiz ve de namlı mahpushaneciyiz arkadaş! Ben beni yana alıp sokuldum. Nah işte biz teslim olduk! Sen de artık sütünün gereğini yap! Bizi dövdürme! Mahpushane müdürü Mehmet bey bizim yabancımız değildir!» Yanaştım.. Öksürdü: .. kıpranma!»... Evet. "Kan tutar adamı böyle sıralarda. Yenileri hiç tanımaz olduk çoktandır. ne dersin. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok! — Yalan söylemeyin Müdür bey. Oyununa göbeğine.. ben mahpushane müdürü değil miyim?» Dedi: «Yalandır. Geçen hafta orada değil miydiniz? — Geçen hafta mı? Yalan! Günahımı alırsın ki. el sürdürmedim.. ekmek paraları... Ben muhabbetine meraklıyımdır.. Sokuldum. — Bıçak elinde mi? — Elinde. İdare paraları.. Hesapları şaşırdım çoktan. Allah bana töbeden bu yana haramı sormasın! Aradabir arkadaşlar sürer götürür.. Candarmalar yetişti.

. «Temizlik imandan» denilmiştir.. gidip Şeyh Osman'ın maiyetine bu yürek fesatmdan koşmuşsun. mahpushanenin sayısı artık çıksın! Artık.. kapının dışında hazır olmalı ki «Buyur müdür bey!» diyerek girdi. sürünmekten kurtulmuştur. kardaşı. Karakol komutam uzatmalı Aziz Çavuş sövüp sayarak geldi: — Vay pezevenk vay! Vay ki eli kırılası dürzü! Yahu Cemile'yi adam vurur mu! El kadar kızı.. Vay ki sizdeki namus! Oğlum gardiyan Aptullah! Sen boşu boşuna derviş olmamışsın. Sefer suyu koşturdu. Başkaca babasına temizliktir. — Su.. Ali efendiyi bul! Şuraları temizletsin! Cinayet sonu savcı bey belki kalkar gelir! Yahu bu ne pislik? Yahu sizde hiç adamlık yok mudur? Gübrenin içinde oturana bakalım ne derler? Herif bize «Hayvan» dese haklı değil midir? Ben öğleden sonra yargıdayım! Çünki tanığım. — Ne sayımı? Sayım da neymiş? Bulamadılar mı daha fazlamızı sakın! Bitiririm! Allah beterinden saklasın! Yahu hiç görülmüş müdür bir mahpushanenin sayımı iki baş artık çıka. artık demekteyim reziller. Demek sizde böyle bir iş olsa smtaraktan gezinir mi orospunun babası. Suç üstüne gir diğinden bakalım herifin mahkemesi ne zaman biter! Ne verirler dersin? — Belli olmaz! Olayı anlatmasına göredir. — Sen şimdi oruspuya acıdın mı gerçekten Çavuş? — Elbette acıdım.. başkaca her gün günahlara girmelerden kurtulmuştur... — Namusdur bu Çavuş! — Namus mudur? Bire müdür kimin namusudur? Cemile'nin babası olacak dümbüğün namusu mu? — Elbette! Namustur ve de temizlenmiştir. komşuları karşısında yere mi bakaydı? Ne denilmiştir. Ulan su dedim! Dur habis nereye? Emir almadan nereye? Topal bacağına başlarım ki. Müdür elini başına koyup iki yudum içti: — Al şunu! Kan gibi su. Ali? Benim başgardiyanım olacak teres... artık.. Kendisine de iyidir. Başçavuş bunu söyleyen derviş gardiyan Aptullah'a suratını asarak baktı: — Neden ulan derviş gardiyan? Bu nasıl temizlik? — Hepten..Bak midem kabardı! Hep içmenin belasıdır! Ellerini vurarak bağırdı: Sefer! Ulan topal pezevenk! Yetiş namussuz! Sefer..... Tanıkların tanıklığına göre. Koca bir köy. köylüsü möylüsü? . Ayrıca vatan vazifesini gören bir askerimizdir. Herif yere mi bakaydı köy yerinde... Gör nasıl! Ali nerde... ben gelince bana görünmeli değil midir? — Sayım var müdür bey. Ulan siz beni şurada astıracak mısınız? Hiç görülmüş müdür. — Şu Cemile kız öldürülünce he mi! Vay ki sizdeki temizlik.. Ayrıca köyüne de temizliktir ki ne kadar bir temizliktir.. — Yazık senin candarma çavuşluğuna ve de tezkere bırakmış uzatmalı çavuşluğuna.

..... «Hassittir» dedim. bu yaradan ölmezsin. gerçek.. — Kim vurdu? Nerede vurdu? Hangi kızı vurdu? .. bir de kâğıt aldım.. — Herif karıyı vurdu güzelce! dedi... .. İnanır mısın dilimin ucuna nerdense hep «bacım» lafı gelmekte.. — Bizim mahpuslardan mı? — Yok. zimmet defterini başgardiyanın masası üzerine atarak. Bir «bacım» sözü bize yapışıp gerçekten bacımız olacak değil ya.. öyle sıktı dişlerini. Soluk alıp vermekte ama gözleri kapalı.» dedim.. «Ben ölür müyüm bu yaradan kardeşim?» dedi... Neresini tutsan orada vurmaktadır.. Vurulmuş insanın vurulmuş kuştan farkı yoktur. Güneş tepeden bastırmakta. Çevresine bakınıp sesini alçalttı: «Nasıl vurdurdunuz karıyı gözünüzün önünde?» diye çıkıştı bize tıfıl teğmen. Cemile hanım!» dedim... Oysa deyiversek kıyamet mi kopardı dese biri... Sizde adama acımak yok mudur? — Adama acımak.. Hastaneye varmadan meğerse canı çıkmış gitmiş... «Aman döşemeleri başefendi döşemeleri batırmayalım döşemeleri. Adam orospuya dili varıp «bacım» diyemezmiş meğerse........ Şaşırtmışım! «Merak etme sen. Başhekime teslim ettim.— Bizi karıştırma! Şimdi ortadaki ölü bizim değil sizin. Bereket Aptullah'ı mahpuslar çağırdılar.. «Vallah billah! Nah işte yemin. Götürdüm bölük komutanına verdim. Adam mıdır orospu? — Ya nedir? Adam değil de nedir? — Orospu.. Deseydim de duymazdı allalem! — Ne kadar parası çıktı üstünde? — 110 lira.» dedim. Her gelişte bir gerisin geriye yutmaktayız! Diyiversek bir bacım.» Şeytan dedi ki kızı yere at da şuna tokatları ulaştır ardı ardına.. bereket kan kesilmiş! Şu namussuz paytoncunun bahtına ne demeli! — Soluk alıp vermekte mi daha? Yarası kaç tane? — Yarasına kim bakar. Yahu görsek yetişsek vurdurur muyuz? Buda mı keyf işidir? MALATYA NOTLARI 1945 Öğle üzeri mahkemecilerle gelen gardiyan Abdullah. Arabacı yalvarmaya durmaz mı. Cemile! Kız. Derviş namussuzu duymasın beyim. Baktım..... «Yemin et?» dedi. Araba hızlanmış. aptes almak için kollarını çemizleyerek yürüdü. sıcak sıcak. Yüreği sanki bütün gövdesine yayılmış... Toz toprak... Artık bilmem nerede teslim etti ruhunu. döşemeler kan olmasın.. Çavuş söyleniyordu : — Ulan hayırlı bir baba olsa kızı orospu olur mu? Fukarayı kucağıma aldım arabaya koyacağım. Hani ağır bir şey kaldırırken kendini zorlarsın da zorlatırken dişlerini sıkarsın..

. oturunca paçalarını baldırlarından yukarıya kadar çekip beyaz yün çoraplarını ve beyaz donunu meydana çıkardıktan sonra daima sağ ayağını sol ayağı üstüne atar. Sina cephesinde esir düşüp Seyidbeşir kampında geceleri. ayrı bir millet sayılabilir.» —Biraz sıkı yürüseymişiz. şişman vücuduna. deminden beri dışarıya bakarak çevirdiği ayağmı birdenbire zıplatmaya başladı. Şoför Faik dışarı çıktı. karma karışık sesleri duyuluyordu. kırmızı ablak yüzüne hiç yaraşmayan bir heyecanla sormuştu.. içinden pazarlıklı gülümsemesiyle istanbullunun yüzüne baktı. Gardiyan Abdullah. diz kapağına çekiçle vuruluyormuş gibi titretirdi. yetişecekmişiz! — Yetişip de ne olacak?» — Seyrederdik. Kanaatince babası ve . — Vuran bizim o taraflı! Başgardiyan Ali. kızını. Pantolonunun ütüsünü bozmamak için.. bu hususta çok şeyler biliyormuş gibi.. Sende havadis var. yüzünü buruşturarak. öğrenirsin. Bıyıklarını kazıttığı halde böyle üst dudağıyla burnunun arasında parmaklarını kımıldatmayı âdet edinmişti.. Müddeiumumi muavini.. Gardiyan Abdullah zimmet defterini tekrar eline aldı. Bu adı «Muhammed» diye telaffuz ediyordu: Tepeköy'den. Başgardiyan Ali efendi de. Allah vere de yakalanmasa.Bunu şoför Faik. Bu sebeple çocukları pek severdi. Böyle söyleyerek elini bıyığına götürdü. — Karısını mı vurmuş? Kötülükte mi yakalamış karısını? — Karısını değil. Adı Memet. Aralık duran kapıdan... Seyrederdik. (Seferberliğe iştirak edip.. Bütün Malatyalılar gibi. yorulursa. üstteki ayağını bileğinden itibaren fırıldak gibi çevirir.. — Ölür mü karı?» — inşallah ölür. yedisi de yaşamamıştı.. Heyecanlanma ve telâşlanma kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. istanbullu gözlüklerini düzeltti : — Hele anlat derviş.) Bıyıksız dudağını yoklamaktan başka iki mühim huyu daha vardı.» — Herif kaçtı.. — Telâş etme şoför! Akşama getirirler. fena mı? — Orası öyle. Hükümet doktoru bir de cezaevi müdürü ile karşılaşmadıkça asla telâşlanmaz bir adamdı. Herifin karısını değil de kızını vurduğunu duyar duymaz... muhafız jandarmalarla mahkemeden dönen mefkuflar arasındaki konuşmaların. ingiliz esir kamplarında bir müddet kalan insanlarımız. Başgardiyan Ali efendi. avucunun içinden alâkasız alâkasız sordu : — Kimlerden? — Sen tanımazsın. Yedi çocuğu olmuş. gözleri görmez eden ilâçlı suyu içerek mütarekeyi beklemiş ölüm artıklarmdandı. Başgardiyan elini yüzünden çekiverdi. istanbullu. seslere kulak kabarttı: — Amma da vurdu ha!» — İyi etmiş. bir güzel.

. — Yakalamışlardır. ayaklarının ucuna basa basa İstanbulluya yaklaştı. şu kurt kızı mı? — Evet..... — Ne verirler? — Onbeş sene verirler. Şoför Faik. Körpeydi..anası sağ olan herkes. daha «çocuk» sayılırdı. Yirmiiki sene verirler. olup bitenleri beğenip beğenmediği anlaşılmaz bir yüzle içeri girdi: — iş anlaşıldı beyim. İfadeyi düzgün verirse belki cezası azalır... — Ama kız kerhanede.. — Kim bu Kezban? — Aman beyim! Bilemedin mi? Demin pencerede konuştuk. öyle mi? — Cadde üzerinde. — Çaresi beyim? — Çaresi. hiç bir zaman kızmıyormuş gibi sakin duran bu adam..) — Çok ceza verirler mi beyim? — Verirler. «Yaşamaz» diyorlar. Mahpusanenin ilerisinde.. — Nerede vurmuş? — Şurada.. şişman vücuduna pek yaraşan terlikleri çıplak ayaklarında şıkırdatarak.. kaç yaşında olursa olsun. sık sık gelmeyen analara var kuvvetiyle öfkelenir.. Canınızın bir çektiği varsa getireyim! Emredin!» demişti ya? — Güzel kızdı. «Mahpus ağabeyler! Çarşıya gidiyorum. Başgardiyanla şoför Faik derhal dışarı çıktılar. Adı Kezban'dı öyle mi? Pencereye bir jandarma geldi: — Katili yakaladık. Demincek. Basmış bıçağı. — Cadde üzerinde... — Bilmem. son derece hafif olduğu için her hareketiyle korkuyor ve kendisini müdafaa ediyor hissini veren bir adamdı.. Hiç bir şeye telâşlanmayan.. dedi. Baş gardiyan dargın dargın sordu : — Hangisi bey? — Demin bize. Gardiyan Abdullah etrafına bakmarak.. — Olsun. — Yazık! Vah vah! Acıdım... Kezban'ı babası vurmuş. oğlu mahpus olup da iyi bakmayan babalara. kapıda onlara direk direk çıkışırdı. — Bizim karakola mı? — Bizim karakola. — Deme... — Nasıl desin? .. (Gayet ufak tefek. — Nerde? — Karakola getirdiler.

askerlerden. Arkasında bir polisle bir bekçi. Abdullah zimmet defterini yardımcı olarak koltuğunun altına sıkıştırdı.. Soran olursa «Ben mahkemeden geliyorum» dersin. Saçları sarı.. Alıcı gözüyle bakmamışız. Sonbaharda. Kalbine doğma. Zaten güzel değildi ki... Polis ikide bir...... Ben de ona. . Saçlı sakallı herifler ciltlerle yazılar yazmışlardır. pencerenin önünden geçen mahpusane müdürüne gülümsedi. incecik. Söyle!. istanbullu. «Allah senden razı olsun... vurulan kızın yüzünü gözünün önüne getirebilmek için.. Yüzünü eliyle kapatmıştı.» İstanbullu.. İstanbullu kibrit çöpünü gizli bir iş yapar gibi yavaşça kırdı. Hani anası tarafından yalanmış küçük bir buzağının tüyleri gibi ıslak dalgalı saçlar. Hovarda ve sofuydu. Gözünün önüne on yaşında bir kız çocuğu geldi.. İstanbullu... Başı açık. kirli bir entari.. Kız önde.. Müdür kırk yaşlarında kadardı... Çok şükür. Yüzüne mi vurdu acaba? Yüzüne vurduysa ölmesi daha iyi... Bravo!. Bari yavrucak ölmese. İstanbullu.. — Yok canım! Aferin. «Şoförün hakkı var.. Öyle ki... «Aklım başımdan gitti» falan demeli. bütün kabahat sanki müdürdeymiş gibi somurtarak sordu : — Haberin var mı? — Olmaz mı? Herifi ben tuttum. Daha arkada... Tahteşşuur.. «Neden yazıyorlar? Herkesi aldatmak için mi? Hissikablelvuku... «Öyleyse.. Kezban'ı kerhaneye götürürlerken görmüştü. Kaç ay oluyor? Geçen sene.... Neden böyle düşünüyoruz? Bugün kısa beyaz çoraplar giymişti. Yağmurlu bir gün. Yaralı. Beş dakika sonra vurulacağını insan nasıl sezmez? Telepati diye bir şeyden laf edilir. Bize «Mahpus ağabeyler!» dediydi... — Bizi mes'ul etmesinler? — Yok canım! Defteri koltuğuna al... Ağzı bu kadar küçük olduğu için sanki sesi o kadar çocuk sesine benziyor.— «Kasden vurmadım. Kızın ağzı galiba şaşılacak kadar ufaktı. yahut uykuda gibi her dürtüşte Kezban sarsak adımlar atmıştı.. Çilli bir yüz.. Ama çirkin de sayılmazdı. — Git. evlâdını kolay kolay vuramaz.» Taymcı topal Sefer başını kapıdan uzattı : — Müdür bey seni çağırıyor beyim! dedi. sırtını dürterek yürütüyor. Hiç çocuğu olmamıştı.. Nasıl etsek?. yorgun bir hareketle cigara yaktı.... — Bilmez bu usulleri fıkara!. Vay anasını. Malûm oîma. şımarık çıkıyordu. Kerhanede bulunan bir kadına bu hayalin benzer tarafı yoktu...» Birdenbire baskına uğramış gibi şaşırdı. Sırtında eski. Çok yaşa!» falan dedim. «Bir baba. gözlerini kısarak kendisini zorladı..» demeli. Âdeta bir cenaze merasimi.. «Bir erkekle beraber gördüm. «evi yapılasıca!» dedim.. çocuklardan mürekkep bir kalabalık.

Bıçağı yere attı.» dedi. Candarmalar gelince el sürdürmedim... Ben valiye teslim olacağım!» dedi. — Takıldım. «Ulan. Biz eski candarma çavuşuyuz. Hemen peşine takıldım. Sivili.. Yenilere kulak asma! Bizim zamanımızda dağ. «Neden ulan. «Yalan. vallah billah teslim olmam!» dedi. Geçen hafta oradaymışsın... ben hapisane müdürüyüm... — Ben karıdan korkmam. Onbeş senedir harama uçkur çözmüş değilim. resmiyi farkedemez olmuş.. — Şimdi namusu temizlendi mi? — Bırak şu laflan. Bereket ben arkasını bırakmadım. Gözleri kararmış fıkaranm. Allah bana onu sormasın... temizlenir miydi? ... Şuradan şuraya koşmuştu ama. Kız kerhanede dursaydı.. Senin saçlarını yolar. Töbe olsun yengeme yazarım. Baktım kaçıyor. — Döğmek mi istedilerdi? — Hayır! Bağlayacaklar! Razı gelmedim. beni döğersin!» dedi... Elli adım ilerde ortalık karıştı. Tabiî temizledi. Namus meselesi.. Ben yenileri tanımıyorum. muhabbete meraklıyım. Hakkında hayırlıdır. Adamı kan tutar. — Sen cinayeti gördün mü? — Gördüm. — iyi cesaret! Aferin! Saldırdı mı? — Ne haddine! Şöyle durakaldı. Sonra. tabiî yere düştü. Kaç zamandır aşağıya uğradığım yok. «Ben candarma değilim.. Zaten kaçarken sarhoş gibi sallanıyordu.. Karı beni bilir. Su yoluna sapınca yetiştim.. Kolundan tutup karakola soktum. — Ayakta mı? — Evvelâ ayakta. Rabbim vermesin.... Bazı bazı arkadaşlarla uğrarım ama.» dedim. Dedim ya. Teslim ol. — E!.. Hapisane müdürüyüm!» dedim. Onbaşı kızın başına seğirtmiş... Çünkü herif haklı! — Kızını vurduğu için mi haklı? — Elbette. Peşine takıldın. — Candarmalığın aklına gelmiş müdür! — iyi bildin. Köşe başında onbaşıyla duruyorduk.... Namus meselesi kolay değil... Birkaç bıçak da yerde vurdu.... — Bıçak elinde miydi? — Elindeydi.. — Yalan söyleme. «Öyleyse teslim oldum. «Sen candarmasın. eşşoğlueşek?» dedim. bilmezler.. Nasıl olsa bana geleceksin... Herif meğer vurmaya başlamış. Be adam sen zabıta memurusun.. Kız yanımızdan geçti.. «Sana teslim olmam.. Evvelâ katil yakalanacak. istasyona kadar koşmuş gibi soluyordu.— Ben henüz Adliyeye gitmemiştim.. «Teslim ol! Davranma» diye bağırdım. — Geçen hafta mı? Yalan! — Beni kızdırma. Oturmaya. taş eşkıya doluydu. Bazı seninle anlaşamıyoruz.

. — Doğru değilse. Dün geceyi hatırlar hatırlamaz öğürdü . tahakkuku alınıyor.. Bu ay başı. masarif.. oraya atılmış bir eski paçavra yığını gibi oturuyordu. — Gelsin aldırma. Vakit geçti. takibat tahsisatı. Öğleden sonra beni arama. Hazır... Masadaki kâğıtları karıştırdı: — Sabahtan beri bir şey yemedim.. — O.. maaşı olduğu gibi yatırdım. Biraz da karakolda dururum.. Köşedeki mahpushane bakkalı 'Abu efendi' henüz dükkânı açmamıştı... Ben kerhane iyidir demedim.. Duvarın dibinde bir ihtiyar köylü. Yengeme selâm ederim.... Yahu! Bu ne pislik. hiç değilse Müslüman diyarında orospuluk kalmazdı. Bilâkis sabit kılar.— Kan böyle şeyleri temizleyemez müdür bey.. vakit tamam.. Hesaplara öğleden sonra bakarız. Bakalım nasıl ifade veriyor? Dışarı çıktılar. Mücrimin sevk paraları. Haydi biz ekmek hesabımıza bakalım. — Aldırma.. kurdelâyı sağa getirmişti. ben bu hesapları.... bir yere ayrılmasın. Alâ! Vakit gelmiş.. — Tuttu yine tersliğin. Şapkasını daima yaptığı gibi tersine giymiş.... Fazladan... Sen eve git. birkaç yudum su içti. Saat kaç? — On ikiye on var. Şuraları süpürtmeli. Kürt yemekten sonra gelsin. Müddeiumumi mutlaka gelir. O da bunun devası değil. bir gün birbirine karıştırırım.. . İstanbullunun ihtarı üzerine başını açtı. Ben artık Adliyeye gitmeyeceğim. Parayı yarın alsın. Ben gidiyorum. Benim o kadar derin işe aklım ermez.. Kapıdan çıkınca tekrar yanlış koyup acele acele yürüdü.... Eğer bu derde ilâç olsaydı. Karşıda bir kerpiç duvar. — Babalık zor mesele arkadaş! Başımızda yok da atıyoruz.... Malum ya cinayet var.. Baba yüreği dayanamamıştır. Kötü bir şey olsa müsaade ederler mi? Mademki resmen defteri tutuluyor. Dış kapının nöbetçi gardiyanına çıkıştı: Sizde adamlık yok mu? Gübrenin içinde oturuyorsun! İstanbullunun koluna dokundu: Ben tanığım! Suçüstüne giriyor.. Zile birkaç kere vurdu.. Belki müddeiumumi de gelir. Bizim şeriatimizde zina eden kadın taşa gömülecek.. görürsün.. iftihar etmeli. Şapkasını aldı. — Eyvallah. Topal Sefer'den su istedi. idare. midem kabardı. bir de tahta kapı vardı. Dün gece. Müdür bey. Fırıncı gelirse senetleri imzalat. Ali nerde ulan? İstanbulluya döndü: Söyleyiver... Senetleri yazdın mı? — Yazdım. Hep içmekten.. Hem kerhanede kızım var diye adam utanmamak. — Hükümetin parası üzerimde geziyor. Saatin doğru mu? — Doğrudur. Müdür bar bar bağırmaya başladı : — Ali nerde? Nerde başgardiyan Ali? Şunu çağırın. Zaten arada sırada beş lira beş lira kaçırryorum. Su gelinceye kadar pencereden dışarısını seyrettiler. işine bak.. Karı bana kızıyor. vesika veriliyor.. düzeni bozulmasın diye kapıya resmî elbesisiyle beli tabancalı bekçi koyuluyor. Müddeiumumi belki uğrar.

Lâkin başgedikli kadar bu dünyada gaddar herif yoktur... Temyiz mahkemesine. böyle seyrederken. Sorgu hâkimi «Oğlum! Kanunda biraz soluk olsa. büyük bir öfkeyle bağırıyordu : — Pezevenk! Eli kırılsın deyyusun.. O sıra. Namuslu bir adamdır.....» demiş. Gidip geliyor... yemin etmiş ki.. İnsanları.. Öyle deme.... bu sözleri hep ona karşı söylüyordu : — Haklı mıyım Abdullah? — Haksızsın Onbaşım! Herif ne yapsın? Öyle deme. Kızın gözleri kapalı. Bereket kan kesildi. Sorgu yargıcı der mi der! Beş vakit namazında. Kendi namusunu bilmeyen elin namusunu nereden bilecek!.. Katili alnından öpmüş. onu. Kızın kolunu tuttum. Namus meselesini Allah kimseye vermesin. Sen belâya bak ki beyim İstanbulluya döndü: Arabacı «Döşemeler kan olursa. Nöbetçi gardiyan. Hani bir şey kaldırmak istersin.. taymcı topal Sefer'e.. «biz para kabul etmeyiz! İcabında davayı bedava göreceğiz» demişler. her tarafında sıcak sıcak çarpıyor.. Eğer burada ceza verilecek olursa Ankara'ya gidecekler. Temizle şuraları.. tek başına ve şiddetle katilin karşısına çıkıyordu. «Ne olacak! Bacısı metres hayatı yaşıyor. Yahu! Vurulmuş insanla vurulmuş kuşun hiç farkı yok. Namert arabacının talihi var. Namus işi tevatür müşkül.. Kızının kötü yola düştüğünü duyar duymaz..» demez mi? Şuna palaskayı çeker misin! Töbe yarabbi! Yanına bizim Salih efendi bindi. iyi yürekli bir adam.. İki tanesi.. Akşama kadar. Askerden gelince. cezaevi karakol kumandanı Aziz Onbaşı.. İçini çekti: Müşküldür Onbaşım! — Pekâlâ! Şimdi daha kolay oldu? Allah belâsını versin! Ulan. Rabbim Müslümana böyle belâ vermesin. Katille beraber olduğu için gardiyan Abdullah'a kızıyor... Başmüddeiumumî. Fıkarayı kucağıma aldım. cezaevi karakoluna girinceye kadar gözleriyle takip etti. «Şu anda ne düşünüyor acaba?» diye merak etmek âdetiydi. Yalnız... Yüreği sanki vücuduna yayılıyor da. Müdür katilin tevkifiyle uğraşırken Onbaşı bir araba çevirip kızı hastaneye yetiştirmeye çalışmıştı.. Kezban'ı. cinayet hakkında hep acıklı havadisler duyuldu.. Kızın babası askerdeymiş.. Arabaya attım.... Kolu da yüreği gibi atıyor. müdürün ağzıyle çıkışıyordu: — Sizde adamlık yok mu? Biz gübrenin içinde mi oturacağız? Getir şuradan süpürgeyi. Namusunu temizlemek için.. Ağır bir şey! . Bizim o taraflı olduğundan ben bilirim. Avukatlar.» Malatya'nın zenginleri biçare babaya avukat tutacak olmuşlar. Savcı gelecek..... tanısın tanımasın. adam vurur mu? Yahu. Ben seni mahpus damına bile tıkmazdım..... «Kezban! Kız Kezban!» dedim.. siz hepiniz gâvursunuz.. Kürt değil mi kesmeli sizi. Yüreği gibi.. Adamcağızın şaşkınlığından istifade ederek ifadeyi aleyhinde tutmuş.. Ramazanları büyük camide Mevlit bile okuyor ki karılar ağlaşıyor.İstanbullu. kızın ne günahı var? Sen bir hayırlı baba olsan kızın orospuluğa düşmez..

. «Merak etme. Nefes gibi konuştu: «Ben ölür müyüm.. Dilimin ucuna «Bacım» lafı geldi... babasına da iyi. Birdenbire cevap veremedim. Sen gaddar bir herifsin gardiyan! — Ben gaddar değilim. istanbulluya dargın başını salladı: Bir ağladım. Abdullah.... demirlerin arasından uzanıp kendisini bekleyen kızların ellerini birer birer sıktı: — Geçmiş olsun hanımlar! dedi.. Onbaşı cevap verdi: — Acıdım elbette.. Bizim Abdullah derviştir. Halbuysa bey. anladınız mı? Yetişip türemiyesice! Nasıl kıydı kızıma?. — Gördünüz mü başımıza gelenleri? Tözey'in biraz çarpık duran burnu sanki bir misli uzamıştı.... Gardiyan Abdullah.. Yüzon lirası çıktı. — Sen sus. İstanbullu. — Duydun mu beyim? Şuna bak!.. Hâşa! Beyi duymadın mı? Ayeti Kerime ne buyurmuş? — Ayeti Kerimeye sözüm yok!. Makbuzu bölük komutanına verdim. Gürültü. Araba hızlı gidiyor. Elleri kırılsın. İşte öyle gayrete geldi. alâkayla uzandı: — Bak burasını iyi yapmışsın Onbaşı.. Sertabibe teslim ettim. Şoför Faik başgardiyan odasından istanbulluya seslendi.. derin bir hınçla içini çekti: — İyi olmuş..Dişlerini sıkar adam. — Dur biraz. Velâkin sen gaddar bir herifsin. Ortalık temizleniyor. Baktım ki ruhunu teslim etmiş.. — Nereye gidiyorsunuz? . işitmedi mi bilmem.. Allah yalanı sevmez. Bir de makbuz aldım.. Sabandan beri ağlıyorum... İnsana acınmaz mı? — İnsana acınır. Abdullah ikisine de şaşarak baktı: — Siz şimdi orospuya acıdınız mı? Diye sordu... güneş. Benim kızımdı.. Orospu insan mı? — Ya insan değil de nedir? — Orospu. Keşke ben de deseydim.. Ortalık temizlendi. — Eksik olmayın.. sen bu yaradan ölmezsin!» dedim. «Muzur insanın katli vaciptir» diyerek sana bir de Kur'an lafı söyler.. — Duydum Onbaşı! İstanbullu kederle güldü: Fazla sıkıştırma. Bizim yalanı artık işitti mi.. bir ağladım. «Temizlik imandan» demişler. Adam orospuya «Bacım» diyemiyor. kardeşim?» dedi. İstanbullu sözü değiştirmek için sordu : — Parası var mıymış? — Evet. daha şişman ve daha güzel olan Ayşe korkuyla arkasına baktı : — Hadi Tözey gidelim. Adı üzerinde. toz toprak. Eğildim de neden sonra.. Makbuz almasaydın para yanardı. Ondan daha uzun boylu. Sesi de adamakıllı pürüzlüydü. sen onlara hep «Bacım» dersin. — Neden ulan gardiyan? — Gebermesi kendisine de iyi.

.. . Herifi getirdilermi? — Hayır.. — Kaç para eder.. Tözey. Üçüncü kız. 'Acele gelsinler' dedi. Sizden mektup almayınca Tözey kuduruyor. billaha mahkemelerde adalet yok.. Kocaman vücuduna ve bir tuhaf bakan mavi gözlerine o anda hiç yaraşmayan bir kederle içini çekti. rakıyı bir hafta yasak ettik... Korkuyoruz. Bak istida yazarsan. — Aklın fikrin rakıda. göğsünü sarsarak güldü: — Mektup yaz ağabey. ölümü öp.. İstanbullu dördüncüleri olan Münevver'i sordu.. — Başgardiyan nerede? Çağırın şunu bana. Kıza Mevlût okutacağım. Birisi yetişmemiş. Şoför Faik'in dostu.. — Evde bıraktık dedi. Vallaha... Artık ağalık sizden. Bize etmediğini bırakmıyor.. Aşmalı namussuzu. Bekçi tenbihli... Cadde boyunda adam öldürüyorlar. Bekçi Hasan yaklaştı: — Haydi Tözey! Komiser. Beğenmiyor musun? — Elbette beğenmiyorum... Çiğ köfte ister misin? Şoför Faik damağım şaklattı: — Hastaya çorba sorulur mu? Sesini alçalttı: Çiğ köfte yalnız gitmez.. Nerdeyse ağlayacaktı. Komiser! Vay komiser bey vay! Bizim eve gelip boy göstermeyi bilirler.. Size hepimiz ricaya geldik... Sarhoşları içeriye almayacağız. Ben mektup için mi kızıyorum? Çamaşırlarını yollamıyor. Komiser bize öfkelenir. Karanlığa kalacağız. Tözey somurttu : — Yalana bak!... Gel buraya Ayşe. idam vermezlerse. doğru mu? — Zannetmem.. Aşmalı!.— Komiser bekliyormuş.. — Malatya'nın genel birleşme evi'nde bunlar dört tane birinci sınıf mal'dı. Yazmayacaksınız öyle ya? — Yazmam. Daha getirmediler. Haydi söz verin... 'Allah razı olsun' diye karşılık veriyor.. — Cezası en aşağı onbeş senedir. — Allaha canım kurban olsun.. Kızın ötesi berisi meydanda.. — Umurumda bile değil. Tembihatım var... Görmeden yetişmek Allahın işi. Sakın ona istida yazmayın.... Bizi de vururlar diye. şoför Faik'in dostuydu. En kötü koğuşa kapanacak.. Karakola bu mesele için gidiyoruz. Size de şeker gönderirim.. Omuzunun üzerinden başının bir hareketiyle karşıdaki bakkal dükkânım gösterdi: Baksanıza Bekçi Hasan da beraber... Biz evde. îdam vermezler ama cezası ağırdır. Canı bir şey istiyor mu diye sorduruyorum. Beklesin... 'Kızını vurana idam verirler' diye duydum. Sen de bir şey söyle canım! — Ne diyeyim kardeş? Geç oluyor. Bedavadan yatmayı bilirler. Ayşe lafa karıştı: — Görmemiştir.

Mahpuslar iyi adamlardır. Allah geride kalanları da tez vakitte bu pis dünyadan kurtarsın!» dedi komutanım. — Bizimki rakı getirecek... genel birleşme evinin bekçisi Hasan efendinin önü sıra yürüdüler. Ben bindiğim kısrağı tanımaz mıyım? Yüreksiz kahpe!. Ölmek kötü bir âdet! İnsan doyasıya yaşamalı. (Buna tenezzül etmedi demek daha doğruydu. herkeslere. hazırol vaziyetine geçip selâm verdi: — Ben götürdüm komutanım! — Ne söyledi? — «Ben ölüp kurtuluyorum. Hepsini.. Kızlar. Aferin!» diyormuş... Nalınlarım güzel mi? Ben de senin gibi artık nalın giyeceğim. — Gene bir domuzluğun var.. «Pekâlâ oldu. Ayşe güldü : — Murat beyi de mi kesmeli? Tözey. Bütün emsali gibi. Kızları gören jandarma onbaşısı koşarak geldi. Nalın giydim. Mahpus bir adam. Komiser bey geçen akşam benim odada Kezban'ın saçlarını okşadı. Herif namusunu temizledi.. Erkeklerin hepsini kesmeli. insan hiç ölmemeli.. — Doğru söyledi komutanım. «Sana bir dokunan olsa kemiklerini kırarım!» dediydi. Tözey cevap vermedi. Bir adım geri çekilerek İstanbulluya boydan boya göründü : — Bak!.. — Doğru söylemiş.. Yüzünün bütün güzelliği gülümsemesinden ibaretti. Küçük tombul ayakları tertemiz ve çıplaktı.. Kezban'm ölümüne sevinmiş. Bugün Münevver duymuş. Çok çocuk doğurmuş genç bir kadın gibi her halinde bir yorgunluk vardı. Gök gözlerinin içi gülüyor.. huysuz bir oğlana benziyordu. Somurtkan durduğu zamanlar. — Söylerim ha! . Rahmetliyi demek kıskanıyordu. mesleğine ait birkaç meseleden başka bir şey düşünmeye pek alışık olmadığı belliydi. Oturduğu iskemleden kalkmak isteyen İstanbulluyu bir el hareketiyle şoför Faik durdurttu: — Hele otur bey. — Şimdi Kezban'ın babası da iyi adam olacak.) Hiç de şaşırmadı.. — Aferin.. istanbulluya muhabbetle baktı: — Murat beyin ne suçu var. Şunları bekleyelim. Mahpusa getirirler. sinirime dokunuyorsun. okşadı da... — Selâm verip durma. İyi yürekli olduğu belli bir şey! — O ne yılandır ben bilirim. Tözey ona döndü : — Hastaneye sen mi götür dün? Onbaşı.— Aldırma! Katili döğmemiş bile.

vaktiyle ne güzel bir delikanlı olduğu meydana çıkıyordu. İşte senin işin bunlar! Kısraktan biz anlarız. direksiyon. Parasını kaptıran 'kazanacağım!' diye yutuluyor. Sonra mektebe öğretmen olunca. Ben şemsiyenin üzerinde üç kâğıt atıyorum. — Ulan seni bir dinleyen olsa büyük camiin baş hocası beller. İçini çekti : Lâkin herif de haklı! Vurmasın da ne halt etsin? Kızı kerhaneye düşüyor. sulu bankaya kasadar olmuş. Benzin yağı. üç kâğıtçı Abu hâli var mı? Hele domuz! «Bul karayı... . — Kıza acıdım diye lafa başladı. Biraz sakat olan sol kolunu her hâline bir azamet veren acayip bir şekilde sallayarak yürürdü. yüz gram zeytinyağı alırdı. Kıza çok acıdım.. Şunda. mintanının yakasından ensesine sokmuştu. Aman. Fabrikaya.... Önünde adamı kes. sertinden fenalık gelmiyor beyim. siyah fötr şapkasını azametle düzelterek pencereye yaklaştı.. Şimdi dükkânı kapatmakla meşgul olduğu için. — O başka. sen bendeki iltifatı görme. Töbe estafurullah! Aklına geldi mi? Geçen kış dükkâna her zaman uğrardı. beyim. Borca bırakacak diye suratımı asardım. al parayı!» diyerek milleti soyduğun zamanları unuttun mu? — Kırk yıl günahkâr bir yıl töbekâr demişler. Yatıverdi mi. Tözey merhametli! Bir de kıza edepsiz derler. seninki «Kısrağa dost gibi bak... Kız. insaf etmez çökersin. Abu dükkânı kapatıyor. Şoför Faik. «Sen bizi rezil ediyorsun! Al bakalım!» demeye gelir. Velhasıl iki ucu boklu değnek! Birdenbire ümitsizlendi ve o kadar süratle öfkelendi: Canım beyim! Şu dünya batacak bir dünya olmuş... Dünya namussuz olmuş.. «Kezban hanım hele buyur! Kezban hanım bize merhaba yok mu?» Rospu kısmı parayı düşman gibi sarfeder. düşman gibi bin!» hesabı! — Yahu şofer! Sen kısraktan ne anlarsın. hem de vakit buldukça iman tahtalarına. Altmış kuruş yömiye! On iki saat ayak üzeri çalışacak. Adamın hovardasından. — Ulan. Demek karıya ayakta çalışmak makbul değil! O zaman on iki saate altmış kuruş verirlerdi.. Yüreksizdir.. Besbelli. Rospuya Orospu kelimesinin ilk harfini daima yutuyordu. elini pantolonunun kemerindeki saat cebine attı: Abu! Hey madrabaz herif! Selâmsız sabahsız ne cehenneme savuşuyorsun? Hele gel! Bakkal Abu. Pis bir dünya! Cümlemiz rezil olmuşuz! Kezban geçen sene fabrikaya giderdi. Biz. dış lastiği. Bak. görürsün. Kumarbaz da öyledir. Ben bu fıkaralara hep acırım. ahmak şofer! Şoföre şofer diyordu : Ben iman tahtalarına çökerken de acırım. kılı kıpırdamaz. Cıgarayı hiç söndürmeyen tiryakilerdendi. eski adamlar! İhtiyar reis de eski adamlardan olduğu için herif.— Söyle.. şöfer. Bir mum alırdı. Bizi Tokma1 boyuna götürüp kurşunlamalı. Böyle yeni tıraş olduğu günlerde. ikisi de hınçlarını alıyorlar. dakikası iki buçuk lira! Şu halde karının yatkını makbul zamanımızda. idam eder. Allah belâmızı versin! Kerhaneye düşüp sırtına entari giydiydi. — Hem acırım dersin. rospu kısmına acıyacaksın. uzun kiraz ağızlığını yanan cıgarayla beraber.

Yak bakalım bir cigara!.. Cigaran kalmayıverir.. — Ben de içiyorum. mahpusluk fena çökecekti. Bu gece rakı olmazsa. Sen iç. ikisinde de acıdığı için galiba! «Sahi! Dur bakalım!» istanbullu.— Sen uzatma! Şuradan yarım kilo domates. Pis bir dünya! Eğer bütün bu olup biten işleri götürüp Tokma boyunda kurşunlayamazsak!. kızlar çarşıya giderken Kezban mahpusanenin önündeki çeşmede Cuma'ya kunduralarını temizletmişti. Seferberlikte. öyle bitkin görünmek amele kadınlara mahsus bir şeydi. karın altında kenarda beklerdi. Kocası 337'li imiş. Deminden beri Onbaşının gitmesini bekleyen jandarma Salih buna arkadaşları pek saf olduğundan «Salih Efendi» diyorlardı etrafını kollayarak pencereye yaklaştı. «Ümit orospularda. Heybesini sırtladı.. kerhaneye gittikten sonra da bu kızın yüzüne dikkatle bakmamıştı... O kadar genç olduğu halde.. — Yoook... Yak hele. — Merhaba beyim! — Merhaba Salih efendi. bir eski yatak çarşafının içinde o kadar yaşlı. O sıralarda Kezban asker karısıydı.. Sina cephesinde yaralanmış. Aferin Abu!» İstanbullu bir cigara yaktı. al parayı!' ama seninkinde soyulanın yüzde bir kazanması ihtimali var. Üçünüzün işi de 'bul karoyu. Zaten bir paket cigara oniki sene yetmez ki. biraz kendilerini yamalı bezlere kaptırsalar ihtiyarlık yakalarını tutar. Aferin Abu! Feylozoflukta Mustafa Şekip'ten de. O zamanlar yüzünü hiç merak etmediğini İstanbullu hatırladı. topaldı. iki ay sonra Kezban'ın kunduralarmdaki çamurları temizlemek için — çömelemediğinden— yere diz çökmüş. beş kuruşluk soğan. ötekilerin karşısına gidenler yüzde yüz milyon zararlıdırlar.Dükkâna girmeye cesaret edemezdi de yağmurun.» diye düşündü. iki ay evvel göğsüne sepetle vuran topal Cumalı. Düşünceli düşünceli dükkânı kapattı. Kezban'ı düşünüyordu. âdeta yüksek sesle böyle söyleyerek sanki bir şeye hazırlandı. «Çekil ulan! Yol ver!» diye elindeki sepetle amele Kezban'ın göğsüne vurmuştu. kerhane hizmetkârlarından ihtiyar Cumalı. İstanbullu. Abu ısmarlananları geitrdi. Delik yün çoraplar bacaklarının yuvarlaklığını kaybetmişti. Biraz şık olsalar. orospulaşırlar. geçen kış fabrikada çalışan (1) Tokma: Malatya'da bir su ismi. . ilkbaharda. Rıza Tevfik'ten de ustasın. — İstemez beyim. «Pekâlâ! Ayrıca cennet cehennem diye neden gevezelik etmişler yahu! işte insanlar öçlerini..... Bir gün. Başgardiyan Ali efendi biliyor. bir demet maydanoz getir. Sen iç. O zaman da. elleriyle iskarpinleri yıkamıştı. Korkunç bir şey! Bunların ne acayip talihleri var. birbirlerinden bu dünyada kolayca alabiliyorlar! Aferin Abu! Dünya batacak bir dünya olmuş. Sen mahpussun beyim! — Aldırma..... Kerhane hizmetkârlarından Cumalı..

Taymcı topal Sefer içeri girdi: — Ne yiyeceğiz beyim? — Hiç bir şey yemiyeceğiz. ölüm arkanda gülü gülüverir. Ben kur'a askerliğimi de candarmada yaptım. Yorgun ve usanmış gözleri vardı.. — Evet.... Yüzon lirayı çantasına koymuş ki pazardan gazyağı. öksürüp geçiverse. Kızın çantasında yüzon kayme çıktı.. Çeşmeden ip gibi akan suya bakarak dertleşti: — Babalık zor iş beyim!. Vaktiyle askerliğini yaptığı halde. herife de. Mektubu okuyan adam. Ben kıza da acıdım. Arabaya Onbaşıyle beraber bindik. Tanıyor musun bilmem... Şu halde huy dediğimiz de leşimiz olacak. insan olsun. Gecenin yarısında. tuz. başına belâ olur. giymez giydirirsin. — Ciddî mi? . Elâziz'de mahpusane bekledim.. — İyi bildin Salih efendi! Ruh demek kan demek. bir akıllı adam olsa da.. şimdi ikinci defa ihtiyata çağırılmıştı. Namus işi müşkül! Bu kancığın da kocası askerdeymiş. hiç bir şey bilmeyen giriyor.. Can demek.. Sen ölümü uzak sanırsın. Doktor kıza bakmadı bile. Yallah! Can çıkınca adam ölür.. Adam öleceğini bilir de ne zaman öleceğini bilmez.. Sonra evlât gelir yetişir. Elâziz'de bir doktor vardı. — Ekmek vesikası mı? — İyi bildin.. İstanbullu kederle güldü: Huy canın altındadır diye bir laf ederler. Ölümü göre göre herifler kanıksıyor besbelli! Çantasında nüfus kâğıdı zuhur etmedi. 'Gik' demeden gidiverdi. Bir işin farkındayım. Kan sızıldı mı hayvan olsun. Can gidince leş kalıyor. Burnunu çeker gibi omuzundaki tüfeği iki kerre yukarı atıp düzeltti: Adamın ne zaman öleceğini bilmediği daha iyi. uyku arasında 'Of!' çektiklerini duysan gözlerin yaşarır beyim.. Allah selâmet versin! Doktor dedim de aklıma geldi. Öyle ya. Doktor Hikmet! — İyi adamdı.. Doktor kısmının yüreği katı oluyor. işi tamamdır. Biraz düşündü. Sertabibe verdik. Vesikaları var. Alamadı.... Adam kısmı ne kolay ruhunu teslim ediyor. — İyi etmişsin... şöyle şöyle yerine gelince sevabına. Babalık gayet zor! Yemez yedirirsin. Ekmek vesikası. Tözey bize ilâç getirecek.. O da İstanbulluymuş. anlaşılan kan demek. O zaman da. — Ciddî mi? — Bu akşam oruç tutulacak oğlum! — Pekâlâ! Ben yumurta aldım.. — Acıdım fıkaraya. Şu ölümlü dünyada en zor mesele namus meselesi.. Buraya iyisini bilenle. Bizim karakoldaki arkadaşlardan beş tanesinin karısı kaçmış. falan alacak.Salih Efendi cigarayı yaktı. Oğlanların tütünü tepelerinden çıkıyor. Doktora teslim ettik.. biz derinini bilmeyiz beyim... Sen daha iyisini bilirsin. Ne dersin? —Vallaha. Bu kötü karıların nüfus tezkeresi olmaz mı? — Olmaz.

Gardiyan Abdullah... Ölen mi ölüyor.. koşa koşa geldi: — Geçmiş olsun Memet! — Eksik olma.— Evet.. — Temiz olup olmadığını siz bilmezsiniz.. etraflarına bakınarak demirlerin arasından kâğıtlara sarılmış iki şişe uzattılar. ben bilirim. Tözey giderken İstanbulluya parmağını salladı: — Dediğim gibi.. Halbuysa Ali efendinin karısı oh çekiyor. — Allah kurtarsm ağbi. Kezban'ın vurulmasına ne diyor? — Hiç! Ne diyecek? Ağlamış.. Tözey ve şoför Faik'in dostu... öldüren mi ölüyor daha belli değil. Katili cezaevine ortalık kararırken getirdiler. bunları kıl şalvarının derin ceplerine sokuverdi. Faik yukarda salata yapıyor. — Bâş üstüne. memur olması hasebiyle. — Sakın aldırmayacaksın. eline sağlık. Sırtında düğmeleri çözük yeni bir asker ceketi. — Anladım. Islık çalıyor keyifle. — Hepimize Allah imdat ede. — Allah kurtarsın şekerim. bir müddet Tözey'in takunyelerinden çıkan tahta gürültüsünü dinledi. — Başgardiyan nerde? — Koğuşlara ampul takmaya gitti. Assınlar namussuzu. Kelepçenin anahtarını bulamadıkları için ellerini edeple göbeğine bağlamış gibi duruyor.. Sefer. Gidi deyyus! Türeyip türemiyesice. — Allah kurtarsın Murat bey. — Allah kurtarsın hepimizi. Evi yıkılasıca. İstanbullu. Pezevenge sakın istida yazmayın.. — Gelsin. — Nasılsın? — Nasıl ne demek? Baksana bizi vurup öldürüyorlar. — Elbette ağlar. — Daha temiz. ayağında lâcivert çulâkiden bir külot pantalon vardı. Domuz şoför. mahpusaneye gizlice rakı verildiğini görmemiş oldu. Şimdi Tözey de gelecek mi? — Gelecek. Tözey iyi karıdır. çıplak ayaklarında takunyeler. Sen imdada geliniyorsun.. — Yarın çamaşırlarını gönder. Geçip gittiler.. Neden 'oh' çekersin vâlde? Biçare senin sürülerini mi sürdü.. yün çorapları elde.. tabancasının kılıfını ilikliyor gibi yaparak. Ne verdiler? .. Kerhane bekçisi Hüseyin efendi. götürdü? Töze'yi görünce pencereye yaklaştı: Merhaba bizim Tözey! — Merhaba bizim Sefer. Tözey yürekli bir karı. abdest almayı sonraya bırakarak. galiba tabiî olmayan bir süratle soluk alıyordu. — Bâş üstüne.

. Sen haklısın bey... Allah akıl vere.. Murat bey dayansın lâyihaya. Geri! Candarma sür şunları. Bedavadan bir temiz. Görürsünüz yıkılır bu devran. Fakat açmadan evvel. Gardiyan Abdullah çoraplarını masanın üzerine attı: Bu nasıl iş beyim? Hem de namus uğruna. Bir rahat nefes almak.. Başgardiyan Ali efendi.. kelepçeyi ilk defa taşıyan insanlardaki bu hareketi iyi tanıyordu.. Demirden kalan soğukluğu daha doğrusu pisliği hemen temizlemek arzusu.... Asker ceketiyle zararsız ve merhametli bir köy bekçisini hatırlatıyordu.. Elmacık kemiklerinin pek çıkık olduğu.» dediler. Temiz bozar. İstanbullu. Hani müddeiumumi alnını öptüydü. Bunun ağır tahriki.. Ağzına demin taymcı Sefer'in sıkıştırdığı cigaranın dumanından kurtulmak için bir gözünü yummuştu. sardığı cıgarayı katilin ağzına koydu : — Abdullah iyi söyledi Memet dedi. Zaten sen gelmeden «onbeş sene verirler» dediydi. Öyle değil mi beyim? İstanbullu başını salladı: — Fazla vermişler. — Dedim.. Temiz nasıl edilecek? — Temiz etmeli elbette. Anahtarı hışımla kelepçenin küçük kilidine soktu.. Korkma. Aldırma. — Kerhanede deseydin. Milleti nereye sürüyorsun? Yemek getirmesinler mi? — Ben nöbetçi değilim Başefendi.. bir vakit böyle kalmaz... para almaz. «Temiz et. zaten yüzünde başka bir yere insan dikkat edemiyordu. Onbeş sene mi? Yanlışlık olacak. üzerlerinde incecik kırmızı damarlar bulunduğu görünüyor. Namus meselesi yüzünden. hafif tahriki yok mu? — Bilmem. Zaten bilmeyen mi var? — Öyleyse. Katil bileklerini oğuşturdu. bizim bey yazar. sanki kelepçesi alınınca sözünü dinlemeden yürüyüp gidiverecekmiş gibi telâşla söylendi: — Hemen vurursunuz! Şimdi ne oldu? Onbeş sene.. Gardiyan Abdullah çoraplarını tekrar masaya bırakıp kalabalığa çıkıştı: — Kapıyı kestiniz. . Hani avukatlar bedava müdafaa edeceklerdi. İşte bizim Murat bey sana bir temiz yazıversin.... Hak seninle beraber imiş. Onbaşı içeri girdi.— Onbeş sene! — Yok canım! Ne mümkün! Sen yanlış anladın mutlaka! Aman bey!. Mutlaka temiz edeceksin... Yat bakalım eşek cennetinde. Taymcı topal Sefer.. müdahale etti: — Bırak çocukları. Zorlu yazar... Şunun üstünü ara!. büyük kapının demir parmaklığı önünde ses çıkarmadan toplanmışlardı. Zulm ile âbâd olanın âhırı berbâd olur. Bu gidişat. Sana beş sene ceza yeterdi. bir nekahat! Yüzüne birdenbire bir yerden ışık vurmuştu. Abdullah bir yere tutunmak istiyor gibi İstanbulluya baktı : Kötü yerde olduğunu söylemedin mi? — Söyledik.... Mahpuslara yemek getiren kadınlar ve çocuklar....

— Bir şey yok! dedi. çıplak ayaklarında. Burası mahalle kahvesi değil. Cüzdanın tekrar cebe koyulmasını sabırla bekledi. — Para ne geziyor Ali efendi.. Abdullah yemenileri çıkarttırdı. Vazife. Sıra cüzdana gelince. kızını al' demişler. Masanın deliğine sokulu şişi Abdullah pilâvın içinde sağdan sola. Tabağın kapağını kaldırdı. Kızı öldürttünüz. — Hani nerde? Dur.. Ali efendi. Terden siyahlanmış yün çorapları da elledi. Memet'e aşağıdan yukarıya gülümsedi: Kusura bakma Memet. 'Anasına bak.. Memurlukta ayıp yok! diye güldü. Herif içeri girdi. Masaya çorapların üzerine bırakıp omuzlarını tuttu. Sırtında çok eski. kâğıtları masaya koydu. Şunu görüyor musun beyim? Hep kabahat şu rezilde. Ara şunu! dedim. — Bilmez miyim!. Boynunu bükmüştü.. (Halbuki okumayazma bilmiyordu. Tabanlarını yere vurdu. getir dedim. parmakladı. Sen askerlik ettin. demir kapıdan içeriye soktular. yemenilerin içini parmağıyle araştırdı. Kadına kürtçe bir şeyler söylüyordu ki başgardiyan Türkçe bağırdı: — Bir pilâv yapar getirirsiniz! Yahu. soldan sağa gezdirdi... Sende hamiyet ne geziyor.. Bulgur pilâvı. Nihayet İstanbulluya dostça gülümseyip bir iskemleye oturdu. nefretle. Yine öyle yapmıştı. Kadın. Ayrıca koltuk altlarına yumruklarıyle birer darbe vurarak oralara sert bir şeylerin gizlenip gizlenmediğini aradı. Yani «karım» demek istiyordu: Biraz diyeceğimiz vardı. gözlerini tavana diker. Cigara içer mi? Cigara getir. Adamın kuşağını. Diğer yemeklerle beraber.. Abdullah «lahavle» mânasına başını sallayarak aramaya başladı. — Dur hele. 'olmaz' mânasına başını salladı. Defol.) Paraları saydı. topukları . Bacakları da kollar gibi aşağıya kadar sıvazladı. Katili. Paran varsa harçlık ver.— Nöbetçi olmak mutlaka lâzım mı? Arkadaş arkadaşa yardım edecek. birisine sertelirken. Tekrar bağladı. Fakat Başgardiyan bir göz işaretiyle ayakkabıları göstermişti. hattâ ihtirasla yapardı. Yetmiş kuruş. iki adım gerileyerek durdu.. Ağlama pis karı! Evvelâ ağlanacaktı. yeni gelenin karısı da içeriye bir çıkın uzattı. — Yatak. Dur. Yoklaya yoklaya takip ederek beline sarıldı.. haydi yatak getir.. çok yamalı. Evirip çevirdi.. Kolları üstten ve alttan sıvazladı. mıncıkladı. rengini kaybetmiş bir yatak çarşafı... Evvelâ kasketi çıkardı. herif burada betonun üzerinde mi yatacak? Şimdi. Apış arasına da hafif bir yumruk indirip Memet'i üçüncü defa zıplattı. Her vuruşta Kezban'ın babası bir kerre sıçramıştı. iki tane kuru soğan. Başgardiyan Ali efendi. Abdullah bezi çözdü. Zaten kimse vazifeye bakmıyor. haysiyet kırıcı bir yüz buruşturması ile konuşurdu. Bilirsin.. Ayrı ayrı açıp baktı. Lâkin çocuklar gelmiş.hasta mı olsun! Koş. Bizde fazla yatak ne geziyor. Sonra sırtına bir şamar indirerek 'yallah!' dedi... Ali efendiye danışalım.. Bir de tahta kaşık. Bu işi zevkle. Yorgan getir.

ötekileri gündüz ölü gibi uyumaktan yorgun. amelelerin. Saçları biryantinli ustabaşı muavinleri.. Bu da bir çeşit mahpusluk. Sonra sekiz yaşından onüç yaşına kadar kızlar ve oğlanlar. Onbeş senelik rızkını... Affı. Yüzüne kapattığı eli kir içindeydi... memurların farkında olmadan..» «Dışarıdaki gibi... İstanbullu. Tıpkı dışarıdaki gibi. kapları omuzlarında ekserisi çocuk arabaları sürerek memur karıları geçmeye başladı.. ötekinde çalı süpürgesiyle harp zamanının kadın çöpçüsü. yüzlemezler. Amele aileleri. Kızı yediniz namussuzlar. pencerelerin önüne koydukları iskemlelere basarak dışarıya bakıyorlardı. O zamana kadar ziftlenir.. boz entarili kadınlar. önde baba. boz mintanlı erkekler. Birer fincan içiyorlar. şurada yediniz! Mahpusta rakı içmenin keyfi yoktur da. İstanbullu da mırıldandığı şarkıyı kesti. üçüncü fincandan sonra yine aynı şeyleri düşündü : «Rakı dünyada mahpus olamıyor. Biraz daha büyücek tabiî.) Şoför Faik. îki yanında iki küçük çocuk sanki yalnız kirden ibaret iki acayip mahlûk trahomlu gözlerine konan sinekleri koğmaya bile lüzum görmeden duruyorlardı. mezeleri şimdilik duvara dayalı küçük masaya hazırlamıştı.. İşten gelenlerin de. bayrağın. bir acayip kibri vardır... kaşığı geri versin! — Hangi kabı? Pilâv kabını mı? Hiç şunda akıl var mı? Herif pilâvı eteğine mi boşaltacak? Defol! Yıkıl huzurumdan. ağızlarına birer lokma salata alıp. işten çıkanlar da.tamamiyle aşınmış nalınlar vardı. Cigara daha tatlı. Fıkarayı. Rızkını tamam aldı. Bir elinde yarım tenekeden saplı kovası. Hoş.. Yatağı getirdiğin zaman alırsın. meyhane samimiyeti ile bağlayan biçare bir kibir. Karakolun bayrağını indirmek için Onbaşıyla üç jandarma direğin önüne geldiler. Biraz daha genişçe.. İki payton dolusu sarhoş. iki adım arkada ana. Başgardiyan artık tamamiyle öfkelendi: — Ne durdun? Sen lâftan anlamaz mısın? — Kabı... Yasak edilmiş bir şeyi.. İki işçi delikanlısı golf pantalonlarmdan gençlik teşkilâtına mensup oldukları anlaşılan iki çocuk dimdik durarak selâma iştirak etti. yemese de bir şey lâzım gelmez. Berikiler oniki saat ayakta durmaktan. İstasyon caddesinden ameleler geçiyor. Süngüler takıldı.. Şoför Faik öteki pencereden sordu : — Neye güldün beyim? ... işe gidenlerin de üzerlerinde. şahsî veya nakdî kefaletle tahliyesi kabil olmayan bir mahpusluk. işe gidenler de aynı süratle yürüyorlardı... (Ama doğrusu gardiyanlar ekseriya farkederler de.. başlarında pamuk kırıntıları. Daha sonra paytonlara kurulmuş büyükler. geniş kol hareketleriyle edepsiz bir gürültü halinde yuvarlanıp gittiler. sarhoşları sürükleyen atların bıraktığı şeyleri topladı. beraatı.» Dışarıda akşam olmaktaydı. Bayrak titreyerek iniyor.... işte midemi kızdırdı. birkaç kişiyi atlatarak yapmaktan gelen ve arkadaşları birbirine o ana mahsus.. Esas vaziyeti alındı.

Alt odalardan birisinde pis. — Adıyamanlı falan değil. Şehirde ağaçlar pek sık olduğundan akşam yemekleri için yakılan ateşler kerpiç bacalardan çıkar çıkmaz dalların arasında.. Sen onu bileceksin. bir kerre bizim kaltaktan göz açamadım. — Kerhaneye düştüğü zaman sen dışardaydın.) Dışarıda. Para verdi. Şoför Faik içini çekti: — Doğru bey... Geçen gün ömürdendir. baş yok. Görürsün. Canlı cenaze. Yukarıya aldı. Aklı ermeyenin çoğu. Çöpçü karı kim biliyormusun? — Ne bileyim? Buğdayın kilosu yüzotuz kuruşa çıktı. yanmış kâğıt parçaları gibi. Kezban yürümesini. — Dışardaydım ama.. Oğlu vatan müdafaasına. — Çöpçü karı da yaşıyor mu? — Vızır vızır. kavaklara konup kalkıyorlardı. Feleğin bir kuşu var. Fabrikada çalışanları görüyorsun.. yetişemedik. — Kezban'la yattın mıydı? Doğru söyle.. Adıyamanlıdır. güzel sesiyle hafiften bir türkü tutturdu : — Mendilin işle yolla! Ucun gümüşle yolla. — Kim dostu? — Ismetpaşa'dan bir Hüseyin var.. Bizim Memetçiğin anası. — Şu dağlar kömürdendir. biteviye akşam oluyor. Burada mahpus yattı. Kargalar. İngiliz adasına benzeyen bir bulut.. uykusuzluktan avurdu avurduna çökmüştü. aklı erenlerin omuzunda. Git sor. tek başına kırmızı gökte yüzüyordu. sünepe geziyor. burasını hiç tutmayan yüksek bir rüzgârın içinde simsiyah savruluyorlar. Adıyaman ahalisi olduğu gibi şehre dökülmüş.. Kızlar bir ekmeğe uçkuru çözüyorlarmış. sırıtmasını öğrendi. — Nesi var dünyanın? Millet işte yaşıyor. Açlıktan. Senin Tözey acıdı. Sonra karı ilk düştüğü zaman kenef gibiydi... Dur hele. mavi sis parçalan gibi kala kalmıştı. Hukumat Hüseyin Hükümet kelimesini Hukumat diye söylüyordu..— Dünyaya güldüm. İçine beş elma koy Birini dişle yolla! — Yaşa şoför! Kesme arkasını. Anası sarhoşları çeken atların gübrelerini temizlemeye.. Dost tuttu. Tekrar iskemlelere tünediler. — Artık orasını bilmem. — Bileceğiz.. Tırnağı demirdendir. — Şu mavi mantolu bayanı gördüğü halde.. Üst yok. (Pencere insan boyu hizasında yapıldığı için iskemleye çıkmadan dışarısını görmek ka bil değildi. — Kısmet olmadıydı.. Haline şükreder... Birbirlerine kederle gülümsediler.. 'Kızım' dediğini duymadın mı? Sonra da biz içeri düştük. Şoför Faik... başka türlü yaşamak olduğuna akıl erdiremediğinden şükreder.. . Allah belâsını versin! Birer fincan daha içtiler.

..... hem yemek. Hepsi yasak.. tekerlenir. Bu odada yalnız yatıyordu. «Allah belâsını versin!» dedi. Böyle gelmiş ama. Hepimize yazık. — Hele iç bakalım bey.. böyle gider. şuraya oğlunun üç tekerlekli ve lespitini koyarmısın? Çürür.. Tavanları bile buzlu cam olmayacak.. dedi. Bir yerde. İstanbullu... görürsün.» İstanbullu yavaşça. paslanır diye koymazsın. dışarı çıkıp aşağı seslenerek topal Sefer'i çağırdı. uzunluğu yedi adımdı. Boynu altında kalır. Hele içelim. hem çalışmak için büyük bir masa. Yazık. Acımıştır. Pencereye. Sol köşede portatif karyolası duruyor. Kapı aralığı da sayılırsa genişliği sekiz.. Planı çizerken yüreğin titremedi mi? Ulan namussuz desem. İstanbullu : — Yazık!.. Şark cephesi.. Bir davranacak.. Alman ordusu Vladikafkas'a inmiş. Camlı köşk gibi. — Rezil kısmını nasıl zaptetmeli? — Rezil kısmını mı? Rezilliğini dünyadan sürüp çıkararak.. istemeyenin gözü kör olsun! Şoför.. Kilit yasak... Bunun altında kızıl ordunun kadın birliklerine mensup bir süvari resmi.. Uzak şark ve kurşun kalemle çizilen hareket mevkileri. Sefer içeri girince havayı sevimli bir hayvan gibi kokladı: — Kokuyor beyim! . Demir yasak.... Stalingrad'da henüz döğüşülüyor. Sağ köşede bir dolap. kapıya demir takmak yasak!. Bir silkinecek.... Kapının karşısındaki köşede şair Nâzım Hikmet'in yağlıboya büyük portresi. — Acımaz mı? Ben bile acıdım. Çabuk olalım. Ortada. böyle gitmez.. Burası kendi odası.— Bildim. müsvedde kâğıtları. bir çay fincanının içinde dört. — İnşallah. — Kimi kalaylıyorsun bey? Kızın babasını mı? — Yok canım! Şurayı yapan mimarı.. dolabın üstünde iki gözü kitapla dolu. canı cigara isteyerek. fakat inadına içmeden odada «volta vurmaya» girişti. Pencereleri yıktırmah boydan boya her taraf cam olacak. Pencereden indiler. Baskın bekliyor. Libya. Anladın mı şoför? — Hayır beyim. beş günlük kurumuş çiçekler. — Pekâlâ! Bak ben ne düşünüyorum : Şurasını mutlaka kız mektebi yapmalı.. Haydi sofrayı kur. İyi çocuktu. boyasız çam tahtasından kitap rafı. Nahiye müdürleri belki misafir gelir. — Yağma yok. Dünya sanki burada nefesini kesmiş..... Çörçil'in sözüyle : «Bir hedef ya boğazınıza sarılmıştır yahut ayaklarınızın dibindedir. Kelepçe yasak... Bu dünya. Bunların üzerinde hikâye ve romanlar için not dosyalan.. Bu nasıl bir mimar? Pekâlâ! Haydi diyelim ki sana pencereleri yüksek yapmanı emrettiler. Adamı bağlamak yasak. Elleri pantalonunun cebinde..... Balkanlar.. Duvarda boydan boya Cumhuriyet gazetelerinden kesilmiş renkli haritalar. miyop olduğundan fazlalaşan karanlıkta gittikçe bir şey görmemeye başlamıştı. Birdenbire arkasında elektrik yandı. Elalemeyn tehlikede.

ömründe rakı içmemiştir.. Yalancı şahitlere hakim yemin verdirirken zıplayıp kalkmış. idam altındaydı... beton döşemeye biraz pamuk. Abdest alıp namaz kılmış.. paçavra yak. Onlar yemek yerken Sefer.. Masa örtüsünü savurarak her zaman yaptığı gibi rakı kokusunu dışarıya kovaladı. İçi almadı. Bir şey anlamaz. Müdürler yemeye buyur ettiler. Ali efendi yemeye gitti mi? — Gitti. fıkara olduğundan. Yerliler zengin ailelerin çocuklarıymışlar. — Babası mı? — Babası!. Nahiye müdürleri dört taneydiler. Ağlıyor.. Boğulacakmış. Karnın aç mı? — Aç değil. sesini mahsus tatlılaştırdı: — Dünyada. Bütün mefhumlar akıllı adamlar için var.— Koksun oğlum! Gardiyan kısmı. Ne tarafa düşer! Bir kerre onu sor!» diye bağırmış. Yabancılardan bir tanesi de izmir eşrafından Rıza beydi. istanbul tevkifhanesinde bir kurt Musa ile beraber yattık. Biz rakıyı çabuk bitirelim. İşte o sebepten ben dil inkılâbı ile ne halt etmek . İstanbullunun verdiği cigarayı kulağına koyup kendi tabakasını çıkardı.. — Namus yok mu dünyada? istanbullu. mahpusanede entariyle dolaşan yerli meslektaşlarını ayıplıyordu. Anason kokusu kaybolsun. bir iki gazete koyarak yaktı.. Rakı vereceğim ama koğuşta kokar. Köylüden toplanan hükümet hissesi buğdayı aşırıp satmaktan mevkuftular. — Bilmem. Ağlayan babanın tesirine kapılmıştı. Müdürler oturmaya gelecekler. Nahiye müdürlerinin koğuşuna. ikisi yabancıydı. İstanbullu.. Yemek yiyememiş. 'namus' sözüne gülümsedi: — Efendiler! dedi. Adamcağız ağlıyormuş. — İstemez. — Öyleyse. Sonra kapıyı ardına dayadı. Bu herif bu cezaya dayanamaz. Namusçularm yanma mı? — Hayır. Yirmi beşlik tütün içiyordu.. — Hep acıdık. tabiî. — Yak bir cigara.. Lâkin akıllı adamlar için... Ben şu kıza acıdım. Söz söyleyemiyor. Sen şurada biraz kâğıt. Fakirdi ama gönlü zengindi. ikisi yerli. Sefer. insan bu dünyada namusu için yaşadığından. — Herif ağlıyor beyim! dedi. namus var. —ameliyat yapan bir operatör gibi Onu şimdi neden operatöre benzettiğini İstanbullu bir türlü anlayamadı cigara sardı. — Neden ağlıyor? O da mı acımış. Her gün tıraş oluyor.. «Namus dedikleri hangi köydür.. Büyük bir ciddiyetle. — Nöbetçi gardiyan kim? — Banazlı Hacı! Geri kalan rakıyı acele acele içtiler. Hukukta okumuştu.. — Hangi koğuşa verdiler.

kız çocuk sahibi insanlar. iğneyi kendimize batıralım çuvaldızı âleme. Tenhada tutup. kadın elbette bizden daha utangaç olur.. Vuruyorsunuz. Namuslu insanlar.. — Biz erkekliğimizle sıkılırsak.. sözüm meclis harici.. Söyleyin bakalım. Herkes namusu kendine göre anlar. Hâşâ huzurunuzdan.. Hattâ ikiden de çok fazla. Bu işin ustasıyız. Bir sürü erkek. Kızı karıyı ve bizi mahalleden alıp istediğiniz yere götürebiliriz. Benim gibi buradaki üçyüzelli mahpus da tanımıyordu. payimal oldu. Durun daha baştan başlayacağım... Siz de aynı şeyi söylediniz.. Belki tek başınıza her şeyi yaparsınız. Bir de Kezban'ı vurmak neyi halleder? Kezban'ı vurmak... Siz sağdaki komşusunuz..istediklerini anlayamıyorum. Sen anlayamıyorsun.. O da öyle söyledi. ben olsam. Halbuki kan.. Yumuşak davranıyor. Doğru durmazsan.. Lâkin bizim konuştuğumuz kerhane meselesi!. — Anlatayım: Komşumuzun kızı.. Mahkeme onbeş sene veriyor.... — iyi söylediniz.. şu zenginlerin kızları hiç mi kötülük etmez? Kadınları hiç mi hovarda taşımaz? Neden hep fıkaralar namus uğruna katil oluyorlar? — Bu onların namusu olmadığına mı delâlet eder? Yani fakirlerin demek isdedim. İşte namusu temizlenmedi. Ben Memet'i tanımıyordum.. herhangi bir lekeyi silmez..) Bu oynak kız bana —ben soldaki komşuyum— göz ediyor. Şu halde.. Şimdi kaldığımız yere geliyorum! Komşumuzun kızı.. ne kadar orospu olursa olsun ilk defa gördüğümüz bir kadından sıkılır mıyız? — Sıkılırız. Zenginlerin.. meselâ Kezban'ın babasına hiç ceza vermem. Lâkin orospuluk mutlaka iki kişi ister. evvelâ zordur. Karşıdaki komşu bizim şoför. Bununla öğünürüz. Utanmak da elbette mutlak ve ebedî bir şey değil. Kahveye çıkamazsınız. Evet. tersine... Bir kadın. .» diyorum.. Bir bu. Bunda sizin de benim de hissem yok mu? Orospuluk tek başına icra olunur bir zenaat değildir.. Bir müddet sonra size döndü.. Camiye gidenlerden. memleketi bırakıp defolmalı.. onun yabancı bir adam önünde soyunması daha zordur değil mi? — Tabiî. — Namusu bilmediklerine. Ekserisi aile babası. «Yavrum! Bu işin sonu fenadır. Bu sebeple. Onlar kan her şeyi temizler zannediyorlar. — Aklıma şöyle bir şey geldi Rıza bey. — Bütün bunların kötü olan kadınla suç ortaklığını anlayamadım.. Kız kötü olmuş. yahut karısı oynak. kızınız kerhanede... mevlüt okutanlardan... yahut karısı oynak. Zina nasıl vuku bulur? — Orası doğru. Şimdi bedin. Evvelâ zor olduğuna mutabıktık değil mi? Öyleyse fena halde utanır. bilâkis sabitleştirir.. Evvelâ zordur. (Komşu misâldir. .. Bir tek orospuya.. kurban kesenlerden. benim talip olmamdan ziyade. Complexe d'inferiorite'yi aşşağıhk duygusuna çevirirsek bundan Kezban'ın babası ne anlar? Namusu da allah gibi beliyorlar. — Tamam. Hepimiz zampara adamlarız. mecmuu dünyayı tutar. binlerce hovarda. babana yahut kocana söylerim. İşte oraya gelmek istiyordum.

— Gizli fuhuş yok mu? Barları. Orospuluk bile milliyetçiliği. Ve acımakla vazifemizi yaptığımıza inanarak vicdan huzuru bile duyuyoruz. aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar. kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir. — Pekâlâ! Siz. bir taraftan da alkışlayıp tamime çalışacağız. Diğer kızların orada bulunması yüzünden hiç vicdan azabı duydunuz mu? — Vicdan azabı büyük kelime. tabiî. Ben gördüm. — Evet. aynen bizi burada tuttuğu gibi. müstahdemin idarehanelerini. zorla tuttu. Kezban kerhaneye düşeli şu kadar ay oldu. Yüzü karma karışık olmuştu. Neden hükümetimiz tekkeleri kapattığı halde kerhaneleri kapatmıyor? diye düşünmüyoruz. çalgılı gazinoları. Bir sürü nizam onu orada. — Kerhane olmasa fuhuş gizli yapılır da ondan. Beş çocukla bir kadın daha sokakta kaldı. güzel daktiloları. şereften ve namustan bahsetmek için insanın hiç değilse kerhanedekiler kadar yüzsüz olması lâzımdır. Bu mükemmel teşkilâtın resmî pençesine düşen Kezban'ı öldürmek bir şey halletmiyorsa baba kabahatlidir ve onbeş sene ceza hakkıdır efendim. bir tarafta hastalık korkusuyle kerhaneyi devam ettirmek meşru mazereti. Tabiî insan olarak acıdım... milliyetten.. Kezban için söylemeyeyim.. Bir tarafta namusunu temizlemek meşru hakkı. Şu halde. kendisini bir başka türlü mesul saydığı muhakkak. — İyi ama Kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi. — Haydi buna da doğru diyelim. . vatan sevgisinden. — Muhakkak. Bir memlekette açık veya kapalı orospuluk yapılıyorsa orada istiklâlden. Durun bakalım! Daha âlâsı var. metres hayatını saymıyorum. Meseleyi şöyle düşünmeli sanırım : Kerhane ve orospu topyekûn bir milletin yüzkarasıdır. Bir bekçi. Siz de zaman zaman oralara gittiniz. Memet'e fenalık eden sâde Kezban değil. Ne çare ki bu işler giderek tabiî hale gelmiş. ben. buradakiler vicdan azabı duymadık. cehalet bu işi biraz daha karıştırdı. Cehalet de bu işte. Biz nelere alışmışız yarabbi! İstanbullu bir an durdu. Yani birkaç sene sonra onu. yüksek ırkçılığı propaganda eden vasıta haline geliyor. yalnız mazur görmeyeceğiz. Bu mükemmel bir teşkilâttır. Mahalle aralarında kaç tane kerhane dolduracak umumî kadın var. — Kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık Kezban orada yok diye Malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil mesinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa. kızı öldürmek neyi halletti? — Doğru... bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. Buna karşı biz yalnız acıyoruz. Demek ki o biçarenin bizden fazla bir şeyler duyduğu.— Gelelim kerhaneye. birisini vurup öldürmek istemedik de Memet neden Kezban'ı vurdu? — Babası değil mi? — Babalığın sosyal menşeini burada araştırmak uzun olacak. İşte o kadar. Bir şey hatırlamış gibi elini kaldırdı.

Çünkü gündüz çılgın bir neşeyle Cumhuriyet bayramı kutlanmıştı. şuradan kitabı ver. pis bir kitap. Aynen okuyorum.. Aradığı yeri buldu: İncili şerif okumuş muharririn adı ve soyadı: Ertuğrul Deliorman. Şimdi. İncili şerif okumuş bir muharrirden ve bir Türk orospusundan. Şimdi «Yeni Asır» gazetesinde muharrirlik etmekteymiş. gençlerden. Doğum tarihi : 1332. Birisini getirip masaya koydu: İşte beyler. Halis kan bir orospu. Kendi tabiriyle «iki yakası bir araya gelince» neşredecek... Tanıyor musunuz? Müdür bey? — Hayır.İlk okuduğu İncili şerifmiş. romanlar yayınlamış. Size şimdi hikâyeyi okuyacağım. Türk sefareti vasıtasıyle Balıkesir muallim mektebine yerleştirilmiş. sözlerini tasdik etmektir. ben de sabahtan beri herkese uyardım. Aynen : İsmi: «Gâvur!». bir ırk üstünlüğü misali oluyor. Şaşırtıp aldatmak için. Mecmua ve gazetelerde çıkmış hikayeleriyle. Ooo. henüz neşredilmemişlerinden meydana getirdiği dört. «Herif iyi etti. Şoför. burada kim olursa olsun birisini aldatmak istesem. Gelelim eserlerine ve edebî mesleğine: İlk öğertmenliği Malatya vilâyetinde olduğundan tesadüfe ne dersiniz? hemen bütün hikâyelerinin mevzularını buradaki Ayvalık köyünden almışmış. — Mübalâğa nasıl söz! Mübalâğa birisini aldatmak için kullanılır.. «İzmir Hikayecileri Antolojisi». Okumaya vakit bulamadım. İzmir kazalarında öğretmenlik yapmış.. Anası adı : Sıdıka. güldü : Ne tuhaf! Sizin evden getirttiğiniz kitaplardan birisi imiş. Okumadığınız anlaşılıyor. Eğer. Orospuluk bir yüzkarası olmaktan maalesef çıkıyor müdür bey. .Yaprakları acele acele çevirdi: Size efendiler. beş kitabı varmış. en kestirme yolu. hikâyeler.. — Öyleyse. Tahsili : İlk tahsilini Bulgaristan Eskicuma Türk rüştiyesinde ikmal etmiş.. 26 yaşında. Gençlerden olacak. inkılâp sayesinde kızlarla erkeklerin bir arada okudukları ilkmekteplerden birisinde hocadır. Küçük. kapı kapı dolaşanlar. namusunu temizledi. 1936'da Sivas'tan mezun olmuş.. içkinin ve ebedî kadın daüssılasının köpürttüğü hakikî hüviyetlerini etrafa taşıra taşıra faytonlarla o sokağa girerler. Babası adı Salih. Böyle gecelerde Allahm affedemeyeceği hiç bir günah yoktur. Lütfen sabredeceksiniz.. Kezban'ın babasına ben işte o sebepten kızıyorum. Muharririn hayatına gelince : İlk yazısı Balıkesir'de «Türk ili» gazetesinde çıkmış ve daha onaltı yaşmdayken aynı gazetede «Sesler» başlığı altında her gün bir fıkra ve muhtelif imzalarla röportajlar. Vallaha uydurmuyorum. İnsanları aldatmanın en doğru yolu. Hadisenin olduğu gece «kırmızı fener» iki tarafa yalpa vuranlar. — Küçük kardeşim göndermişti. Başta duruyor. Şurada canım. — Evet. Başlıyorum : «Geceleyin kasabanın en canlı sokağı muhakkak ki «kırmızı fener» sokağıdır. İncili şerif okumuş bir muharrirden bahsedeceğim.. karışık içkilerin kamçıladığı seslerle doluydu.. Meyhanede ipi kıranlar..» derdim. Kitapları raftan çıkardı. Son üç dört senedir.— Artık mübalâğa ediyorsunuz... Kalktı.. pek de genç değil. Kendi ifadesine göre ilk dinlediği kitap Süleyman çelebinin mevlidi.

Aa. tahta döşemeleri zıngır zıngır titretiyor.. Şeytan kulağına kurşun. böylesini hiç görmedim. kız! diye bağırışına mukabele olmak üzere karşısında parmaklarını şakırdatarak göbek çalkalıyordu. «Kezban. Kezban onlara bakmadan anakadının kollarına yığıldı. Fakat laf anlamayan. Gece bir hayli ilerlemiş. bir türlü doyulamayan bir kadındı. yarın akşam buyurun. Devam ediyorum. Son derece neşeliydi. Kahramanının ismi de «Kezban». Saatin onikiye yaklaştığı sırada. yoksa tramvaylı şehirlerin umumhanelerinden mi buraya gelmişti? Soranlara kahkahayla gülerek: — Bir orospunun hayatı ne olacak arslanım! derdi. Vaka Malatya'nın «kırmızı fener» inde ceryan ediyor.» İstanbullu gülümseyerek durdu : — Beyler! İşte bakın. Kezban gene gramofona uymuş. İçerisi hıncahınçtı. Belki de uyuyordu. nenin nesi olduğunu doğru olarak bilen yoktu. Dışardan kapıya yüklenenlere «anakadın» ağız dolusu küfürler savuruyordu. içeri girmeden geçip gidiyordu. Gözleri hâlâ kapalıydı. Hâdise garip bir tesadüften ibarettir. hasta olacaksın. memnun etmek hususunda müthiş sabır sahibiydi. Müşterilerini eğlendirmek. Kezban» diye haykınşan. Gelenler garip bir dille selâm vererek hasır iskemlelere yerleştiler. Başka akşam buyurun. öteki geçkin. Tek. Müsaadenizle diye hay kırışan bu insanlara küfür para etmeyince tatlı dil dökmek mecburiyetinde kalıyordu: — Beyler! Kezban değil ya.. marsık Emine bile boş değil bu gece. alâkayla Kezban'ı. dinlen biraz.. Size de öyle gelmiyor mu? Biz sanki hikâyenin şu anda. fıkır fıkır gülerek gözleri kapalı birkaç dakika öylece kalırdı. çaça kadının: — Deli misin sen ayol? Akşamdan beri yirmi müşteri savdın otur. Kezban çaça kadının kucağında kaîakalmıştı. Nereden geldiğini. mayosu içindeki (geceleri kırmızı mayo giyerdi) kıvrak vücudunu kıvıra kıvıra döner. Bak keyfine sen. üçüncüsü çukulata renkli kızların varlıklariyle yoklukları birdi sanki. Yorulunca başım avuçlayarak oturan müşterilerden birinin kucağına yığılır.. Oturduğu yerde duramazdı. kapı çalındı. Vallaha uydurmuyorum. Bu hayata yeni mi atılmıştı. Belki bu mevzuda bu kitabı hatırlayışım da bu tesadüften ileri geldi. tük müşteri kapının küçük penceresinden şöyle bir göz atıyor. laubalilikten fazla kadın samimiyetiyle dolu vücudunu seyrediyorlardı. İçeriye ağızlarında pipo. göbekli bir adam girdi. vaktiyle yazılmış bu hikâyenin mabadini yaşıyoruz. oturdukları yerde uyuklayan biri şişman. Uzun boylulardan biri ağzındaki piponun yanı başından dumanla karışık birtakım anlaşılmaz kelimeler çıkararak ellerini çırptı. dönerdi. Kezban oyununu bozmamıştı. sokağın yükü biraz hafiflemişti. .Kapısında gemici feneri yanan evlerden üçüncüsü âdeta kudurmuştu. uzun boylu iki kişi ile beraber yine şık giyinmiş. Yabancılar. Plak durmuştu. Karşılarında. sarı saçlı. Kezban iki aydır bu kasabada çalıştığı halde. Gramofona oynak bir plak kor.

Hele o kadın.. mavi gözlü. Daha evvel tecrübeyle öğrenmişlerdi ki bunlardan herhangi birisini dansa kaldırmaya teşebbüs etmek kös kös geri dönmekle neticelenir di. herhangi bir gazinoya.. Devam ediyorum : «Bu iki yabancı. bir veya iki erkeğe mukabil. Fakat bu. sığır mayıslarını eşeleyen tavukların ve kaldırım üzerinde güneşleyen komşu köpeklerin. Ne taassuptu bu!. bir toprak avluya. Kapının üzerindeki küçük pencereye çıkartma resim gibi ihtiyar bir kadm yüzü yapışmış. tümen tümen kadın ve genç kız vardı. Sokak başında faytondan inmişler. hikayeci üç yıldız koymuş. Sadece kadınlık edecek kadınların yokluğu. mütehassıs sıfatıyle bir dost memleketden getirtilmişlerdi.. Ne kaygısız hayattı o!. Bu teklif karşısında genç kaymakamın yüzü birdenbire karıştı. tren zamanı istasyon. hınca hınç kadınla dolardı. kravat gibi sık sık değiştirdikleri şuh kızlarla herhangi bir parka. Birer cigara buyurun. onlar da usulen davet edilmişlerdi. geniş omuzlu. herhangi bir kabareye giderler. onları içeriye. ihtiyar ana kadının kucağında.. bir ortaçağ ressamına model olacak derecede . İlk dakikalarda yadırgadıkları bu yer. burasının bar olmadığını. gömlek.. Netice hiç de ümit ettikleri gibi çıkmadı. Her zaman. Böyle bir şeyin olamayacağını. bol kahvaltılarından sonra iş otomobillerine binerler. oradan da yarı çıplak vücutlu bir kadının oyunu ve şakrak sesi ile dolup taşan basık tavanlı bir sofaya almıştı. Kaymakam «Türk barı» demişti.İstanbullu nefes aldı : — Buraya. Fakat burada? İşte bir yıl oluyordu ki aşağı yukarı yirmi beş bin nüfusu bulunan bu Anadolu kasabasmdaydılar. pipolu delikanlılara «alıcı gözüyle bakan» bir tek genç kıza rastlamamışlardı. Yani tasvir ve takdim bitti. Bunun üzerine sarı saçlı ve pipolu iki genç tercümanlarını yanlarına alarak faytoncunun rehberliğiyle buraya geldiler. Akşam paydosundan sonra mendil. bol bol dans ederek doyasıya eğlenirlerdi. iriyarı endamlı. Bu yüzden kendi dillerini pürüzsüz konuşan genç kaymakamın kendilerini büfeye davet edişinden istifade ederek bir aralık ondan «dam» rica ettiler. Lâkin ne garipti bu Türk barları!. Onları zaman zaman yoklayan bir yokluğun sıkıntısı vardı: Kadın! Hayır. arzu ederlerse falanca yerdeki «Türk Barı» na gitmelerini izah ve tavsiye etti. sarışın. toz. biraz yürüdükten sonra bir kapıyı çalmışlardı. Sabahleyin. Bu hikâyenin yazılmasına sebep olan asıl vaka başlıyor demek. Her pazar günü park. Bu akşamki baloya.. güzel olması şart değildi. git gide hoşlarına gidiyordu. Harp yangınından çok uzakta bulunan bu kasabada yaşamak onlara sonsuz bir zevk ve huzur veriyordu. sessiz bir kritiği müteakip. daracık sokağın iki keçesine kaçışlarını keyifle seyrederek ve onlara anlamadıkları bir lisanla bağırarak kasabaya onbeş kilometre mesafedeki işlerine giderlerdi. Kendi memleketlerini düşünüyorlardı. Bu bir yıl içinde hiç bir genç kıza kur yapmak fırsatını dahi ele geçirememişlerdi. toprak içinde «askerlik» oynayan çocukların.

Şu halde. — Bu mösyölerin kim olduklarını bilmiyorsun galiba hanım? dedi.. onlara kolaylık göstermeyi kendi vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis. Demek ki yorgunluk bahane. bayanı istiyorlar! dedi.. Onları. onlarla alâkadar değilmiş gibi bir tavır almıştı. Ecnebilere daima nazik olmayı. hakikaten dışarı çıkmıştı. Kezban'a döndü : — Mösyöler içeri girdikleri vakit. altın bileziklerden artık kolları görünmez oldu. Anladınız mı? Mösyöler kim olursa olsunlar. Fakat şişman tercümanın yanındaki uzun boylusu sertleşen sesi ile bir şeyler söyledi: — Ne demek? Böyle yerlerde müşteri reddedilmez. Tercüman lalettayin bir umumî kadından yediği bu hakareti hazmedememiş gibi yerinde duramıyor. Diğer kadınlar. Kezban birdenbire doğruldu. beni mazur görsünler! Cevap yabancılara tercüme edildi. Kaşları çatılmış. hiddetli bir sesle. Kezban iradesini kimsenin eğiltemiyeceğinden emin halile ve gururla cevap verdi: — Buyrun efendim! Polis iki adımlık yerde.. Şişman adam. Arzularını yerine getirmiyeceğim işte. Kezban bir sandalyeye çökmüş. vaziyeti polise izah etti. tercümana asabî asabî bir şeyler söylüyorlardı. avurtları sıkılmıştı: — Yorgunum efendim! insanı hasta yapan yorgunluktan anlamaz mı bu adamlar? diye hiddetle söylendi. iki yabancı. Kezban göğsünü yumrukluyordu: — İşte ben. şaşkın şaşkın ona bakıyorlardı. demiş. müşterisinin arzularını yerine getirmeye. orospuyum ve müşterimin zevkini yapmayacağım.» derlerdi.nefis vücutlu kadın! Onlara her şeyi unutturmuştu. Tercüman bu cevabı ötekilere tercüme etmeye lüzum görmeden. bir orospu. Tercüman. buna sebep ne Kezban? . seni çiftetelli oynarken bulmuşlar.. Gürültüyü duyan diğer evin sermayeleri açık saçık kıyafetleri ile birer ikişer geliyorlar. oflayıp poflayarak.. Kendi aralarında sık sık Kezban'ı çekiştirirler ken «Ne para canlısı karı! Ölecek kadar yorgun oluyor da. — Müthiş yorgunum anne. Arzu ederseniz ben çağırayım. — Senin gibilerin hakkından polis gelir... Tercüman gözlerini kendilerinden ayırmayan çaçaya Kezban'ı göstererek : — Mösyöler. Polis lâzım polis! diye yüksek perdeden söyleniyordu. düşman gibi. yerlerinden kalkmışlar. Çaça kadın bile hâlâ şaşkınlıktan kurtulamamıştı. İki yabancı Kezban'ı işaret ederek burnundan geliyormuş hissini veren yumuşak ve sisli kelimelerle şişman tercümanlarına bir şeyler söylediler. göğsü hızlı hızlı inip çıkıyordu. gene müşteri kabul eder. kinli bakışı ile süzüyordu. Hem ne olursa olsun. Biraz sonra yaşlıca bir polisle içeri girdi.. zevkini yapmaya mecburdur . Dudakları titriyor. onların etrafında halka oluyorlardı.

Kollarını savurarak.. «Gökhan». Bir saat.. yorgunluk falan hepsi bahane. kendi kendine dans etmiş. akşamdan beri yirmi Türk erkeği ile yatmış.. — Fakat vazifeni unutuyorsun... istemiyorum. Elinizden bundan başka ne gelir polis bey? Fakat sürüleceğim yer gene bir Türk memleketi değil midir? Herkes susuyordu. Hem de realist.. Zaten tırnaklarını avuçlarına geçirecek derecede asabi idi. dudakları daha fazla titriyordu.. Yutkunuyor. — Böyle şey olmaz. Sabrı tükenmiş gibiydi.. sözleri döküldü. Millî bünyemize elhamdülillah yerleşti. İki yabancı alık alık kadına bakıyorlardı.. Hem de yanık.. Yalnız «Kezban» ismini beğenmedim... Almanya'ya gidip gelmiş yiğitlerden. — Vazifem mi? Yapmıyorum vazifemi. «Begümhan» falan olmalıydı da okuyucunun fikrini Turanlara.. «Kayahan». Irkçılık artık kerhaneye kadar girdi. Polis. Anayurda doğru sürüp götürmeliydi.Genç kadın sandalyesinden tekrar fırladı. Yaşlı polis. — Ben Türk orospusuyum polis bey.. Kendisini tutmak istediği besbelliydi. Bunu birisinden dinledim.. başı kolları arasında hıçkıra hıçkıra ağlarken ağzından. — Sadece istemiyorum. iş Bankasını soyduğundan mahpustu. Gözlerinden iri iri taneler dökülmeye başladı. Birden parladı: — Bana hiç bir şey olmaz polis bey. İstemiyorum efendim.. — Mecbursun. Bir şair mebusun oğlu anlattı. Anladınız mı sebebini? Evet. Fakat rolünde muvaffak olamadı. Uydurduğu belli bir şey! — Zanneder misiniz? Size bir küçük hikâye daha anlatacağım. gözlerindeki ıslaklığı etrafa göstermemek için ağır ağır bahçeye çıktı. Orada Naziliğin Alman milletinin ruhuna nasıl yerleştiğini ispat için insanın gözlerini yaşartan bir . deyince «kırmızı fener» in dilberi. Yumruğunu üstüne koydu: — Anladınız mı? «Ben Türk erkeklerinin orospusuyum polis bey. Boğuk bir sesle: — Beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz. «Ayhan».. bundan başka.. Polis bile söylemeye hazırlandığı cümleleri yutmuştu.. — Sonra. Yüzde yüz ırkçı bir hikâye. kanı yüzde yüz hâlis bir Türk kadını. Gayrı bize hamdolsun zeval yoktur. Kezban sıkılan yumruklarını kalçalarına vurarak kesik kesik söyleniyordu: — Ben gâvur orospusu değilim polis bey! Bir sandalyaya yığılmış. senin için fena olur... İstanbullu kitabı ileri doğru sürdü. Boğazına bir şey tıkanmış gibi boğularak devam etti: — Ben gâvurlara orospuluk yapmam polis bey. âdeta deliye döndü.» Sırtında kırmızı mayosu. Ben Türk erkeklerinin orospusuyum... Diğer kadınlar başları önlerinde susuyorlardı.

gâvurlarla yatmak da bazı Türk kızları için. Vaziyeti öğrenen feryada iştirak etmiş... Eskiden bu iş için şart aranmazdı. îşte iki hikâye. Aksi takdirde sonu fena olur. Kezbanlar. yahut jandarma tavlasında vatandaşa sopa atan. gözü yaşlı. Türklük. Cumhuriyet bayramı gecesi demek vazife imiş. güneş gibi.. Bereket versin orada nüfus kâğıdı sormuyorlar.. Bizim kız katili Memet'in oğlu amele.. Berlin'de. vazifesini yapacak!. yoksa bıyığı terlemiş bir S. Feryada yetişmişler. İkimiz de hakkımıza bu memlekette kanuna hürmet için razı olacağız. Bizim Trahom hastanesindeki doktor da vazifesini yapıyor. iş bölümünün aleyhinde misin? Kanaatinizce işbölümü olmamalı mı? — İş bölümünün lehinde ve aleyhinde olmak diye bir hadise yoktur.. Vazifesidir. Yalnız bizimki daha orijinal.. var kuvvetiyle bağırarak. gözlerini kapayıp vazifelerini yapmaya mecburdurlar. Kadıncağız bizim oğlanın sünnetli olduğunu görür görmez yataktan sıçrayıp duvara kadar kaçmış. Oğlan zifafa nail olmuş. Duymadınız mı. Bazı Türk kızlarına. içinde ölürüz. her şeyden mukaddes. Ne yapalım? Ben muharrirlik edeceğim. Artık orasını sormadım. aynı kefereleri «Türk barına teşrif buyurun» diyerek yine bir Türk kızı olan Kezban'ın başına neden musallat ediyor? Hep işbölümü denilen muvazeneye riayet için. Tabiî atacak. küçük bir fark oldu. Türk kadınının nasıl olup da esaretten kurtulduğunu ballandırırken bizim Kezban kırmızı mayo ile göbek atıyormuş. Soyunmuşlar. meydana çıkmış.. Bu iki vazife ara sında hiç mi fark yok? En büyük Türk âlimi merhum Ziya Gökalp. — Şu halde. hecelenmiş.. Kezbanlar.. Bir mayolu kız beğenip yukarı çıkmış. Vazife.. «şu kefere misafirlerimizle dans ediversenize» diye teklif edemiyen kaymakam bey.. Şimdi. O da bilmukabele «Türk. şu anda polis dairesinde. Vazife. vallaha Türk. bir kanun mümessili mi.hikâye söylemişti: Bir «kırmızı fener»li haneye gitmiş. Sonra senin hakkında fena olur.. Bizdeki gibi ihtiyar. Hangi vazife? Orası belli değil. Halbuki dünya iş bölümü üzerinde durur. Kanının hakkını Aryen kızından parası mukabilinde almış. eline ne geçerse Türk delikanlısının suratına fırlatmaya başlamış. Mesele iş bölümünde değil. Buna adıyla sanıyla «grev » derler. Bir kerre vaka Cumhuriyet bayramı gecesine denk getirilmiş. Aralıkta «yahudi» kelimesinin sık sık geçtiğini bizimki farkedince işi anlamış.» demiyor mu? Göbek atmak da. Pasaport meydana koyulmuş. Ben Patagonya'da sefaret kâtipliği yapacağım. «Türk erkeklerinin orospusu olduğunu» hiç unutmadan gözlerini kapayacak. ırkdaşımız ve aynı zamanda kanun mümessili polis bey. işbölümünü inkâr mı ediyorsunuz? işbölümü var! Siz harpte öleceksiniz. Aferin! Demek radyolarımız. işkence eden insan da vazifesini yapıyor.. «Gözlerimi kaparıml vazifemi yaparım» buyurmuş. billaha Türk!» diye narayı basmış. Kezban'ın babasına neden kızıyorum? Yahut da . Hepimiz işbölümünün içinde doğar. iş bölümünün zor yerine düşmüş vatandaşın orada ebediyen kalmasının vatan ve millet selâmeti sayılmasındadır.S muharibi mi? Her neyse. Gürültü bastırılmış. o ihtiyar ve gözü yaşlı memur ne diyor? «Fakat vazifeni unutuyor musun? Mecbursun. Polis gelmiş.

Sakarya'dan onbeş günde inmek yanlış da. Doğurtur. hep birdenbire olduğu için tuttu. Fazla olarak vazifesini yapmak istemeyince üstüne kanunun beli tabancalı mümessilini göndererek cebretmeye kalkacak kadar hayasızlığı gökyüzüne çıkarıyoruz. Lâkin tersine çevirip fıkaranın boynuna bukağı gibi geçirilmiş duruyor. yavaş yavaş düzelteceğiz. Beyoğlu'nun güneş görmez sokağında komşusuyla yaptığı bir kavga esnasında Türklüğe hakaret edebilir mi? Kanun «eder» diyor. iyilik yapmak için vakit geçirmek mazeret değildir. yaşadı. Bu iktisadî temel durdukça orospuluk. Türk ırkından olduğu için gâvurla yatmayan orospucuğun acıklı. Zenginlerin namusu başka. Haya ederdi.» Eskiden. bayağının âdisi olmuşuz. işte görüyorsunuz. Hepimiz de öyle yapıyoruz. Kibar ve zengin kızların zedelenmiş bekâretlerini pis bir usulle tamir ederdi. oraları köy köy zaptederek gitmek mi doğru. Yavaş yavaş hepsi yoluna girecek.. masasında otururken şüphesiz kendisine pek yaraştırdığı bir azametle lafa karıştı: . fıkaranın namusu başka. Bu biraz da tahsil ve seviye meselesi. Fakat kızlıklarını tamir ettiğim hanımlar. Eski telakkiler birdenbire sökülüp atüamaz. cami kürsüsünde vaaz mevzuu çıkaramazdı. Yavaş yavaş fenalık yapılır. şapka giymemiz.. Şimdi. Düşman yenilince «yavaş yavaş» diyerek imha muharebesi durdurulur mu? izmir'e. Bir antolojiye bilhassa o hikâye alınıyor.» demişti. Kızların ellerine vesika vererek oraya doldurup zenaatlerinden temettü alıyoruz. bir hoca.ona niçin sizin gibi acımıyorum! Bir evi yahut bir sokağı. beni o andan itibaren unutmayı seviyorlar. küçük bir «nahiyeyi» her felâkete karşı muhafaza edebilir. Yaramızı bildiğimizden gocunuyoruz. Harf değişmesi. Fenalık yok demiyorum ama. gayet haklı bir söz bulmuş gibi. İktisadî temele dokunmak kabil olamıyor. kerhane yapıyoruz. Uç kere aynı soğuk ve utanmaz eda ile beni tanımazlıktan geldiler. Beş bayan pekâlâ. Her zaman gelir ararlar. Gücümüzün yettiğine vuruyoruz. içlerinde üç kere önüme kadın yatıp kız oğlan kız kalkanlar oldu. operatörlük de bazen nankör bir zenaat oluyor. — Haklısınız. islâm orospusu olduğu için gâvurla yatmayan Kezban'm macerasından. Kürtaj değil. — Eski telakkilerden iyiye doğru değil. Komşunun karısını yavaş yavaş kandırır da baştan çıkarırız.. babayiğit ırkçılarımızın millî ideallerini ispat eden bir vesile oluyor. Kendimizi methetmemizin sebebi burada. şerefli hayatı... Bizi bıçaklayacağına. Bir kadın operatör ahbabım vardı. Kadınları doğurtur. Namus telâkkisi vardır. Orospuluk püsküllü festen daha ehemmiyetsiz püsküllü belâ mı ki yavaş yavaş kaldıracağız? Hayır. Orospuluğun kökleri iktisadîdir. taassubun yol kestiği devirde. «Doğurttuklarını beni çok severler. Çünkü bir anlık zaaf denilen yalana inanmam. pardon. Biz âdinin bayağısı. içtimaî zaruretlerden madut olmakta devam edecektir. ihtiyar Rum karısı. Yerli nahiye müdürlerinden Sadık bey.. yani bütün Kezbanların namusunu arayacağına evlâdım öldürüyor. hayasıza doğru «yükseliyoruz. Ben de onların bu unutkanlıklarından memnunum.

kapıdan Sefer'e seslendi. — Haberim var. Takdiri ilâhi. — Sen şuna bak. — Yani Allah mı? — Evet. — Kötülükte görürse vurmasın mı? — Bir erkek karısını kötülükte görüp öldürürse zaten ceza on dört aya kadar indiriliyor. Kederli ve ümitsiz bir hâli vardı: — Onbeş sene verdiler. Memet'in kızını öldürmesi Allah tan mı? — Tabiî. . — Hep «Almanlar yenilecek» diyorsun. insanları idare eden bir kuvvet yok mu? — Meselâ nasıl bir kuvvet? — Manevî bir kuvvet. — Öyleyse neden bu kadar ağır ceza veriyorlar? — Dedim ya şartı var. Keskin sirke küpüne zarar. Havadis dinlemeye vakit bulabildin mi? — Ne havadisi! Ben bu sözlerin hiç birisine inanmıyorum. İstanbullu. Kafayı çekmişsiniz. — Öyleyse. Müdüre bir cigara verdi Tabiî sade içersin? — Sade elbette. Vazııkanunun kanaatince erkek kısmı. — Kezban'ın orospu olması da mı Allahtan? — Elbette.. deminden beri derdini bol bol döktüğü için duymaya başladığı ferahlığı birdenbire kaybetti.. Kirli bir iş. idamdan başladı. gecelik entarisiyle bıyık takmış bir kadına benziyordu. Ertesi gün. — Yahu. istanbullu.. Bir şartla: Kadınından şüphelenmemiş olacak ve oda kapısından girince münasebet halinde bulacak. — Başüstüne. Duydun mu? — Onbeş sene vermişler. Bu kadar adam ölse dünyada insan kalmaz. bunlar namus uğruna başını belâya sokanlara düşmanlık mı ediyorlar? — Hayır. Dün akşam.— Geçenlerde de «iktisadî» dediniz. Bizde civcivleri sonba harda sayarlar.. Başçavuş söyledi. işi bilmiyor. Esbabı muhaffefe görülerek onbeş seneye indi.. Aklında mı damadını öldüren 0mer'e de on beş sene verdilerdi.. Siz Allaha pek acayip bir iş gördürüyorsunuz.. Tekrar öfkelendi: — Yani.. — Şartın da Allah belâsını versin.. Yalnız Almanlar kazanıyor.. Ona bakarken. cezaevi müdürü istanbullunun odasına çıktı. Kahve söyledi. bu vaziyette mutlaka adam öldürürmüş ve mazur imiş. Herifler ilerliyor. — Aldırma. Namusçular.. şurtun da.. Her şeyi iktisada getiriyorsunuz? Bundan başka. Sadık bey. Sen bir kahve pişirt.. Millette tabiî cahillerde bir kanaat var: İnsan karısını canı istediği zaman vurabilir sanıyorlar..

. Öğleden sonra.. Stalingrad düştü mü. — Güle güle. Kancık bir hükümet. istanbullu verdiği on kuruşun derhal kumara gideceğini bildiği için: — Bununla katık al. — Açılır. — işim var! Sonra. Bir istida vermeli. ana tarafından bize akraba olurmuş. Şöyle dokunaklı yazacaksın. Bugün. Rusları ezdirecek. karar sureti istemek için. Yok. Hangisi bize vurursa gözünü oyarız. Şuna bir temyiz lâyihası yazıver. düşmedi mi? — Mahallelerini alıyorlar. Memet de aralarında oturuyordu. Ben gidiyorum. Dün gelen herif. Üst kata çıkan merdivenin başında «ağa» lardan ikisine rastladı: — Safa geldin bey. ilerde....» istanbullu kurşun kalemini yokladı. Kendisinden ne zaman bir istida yazması istense bu vıcık vıcık tembelliği hissediyordu. Takunyalarını tıkırdatarak aşağı indi. — dediler. Bahçe açık olduğundan koridorda kimse görünmüyordu. Vakayı biliyorum. Çok da ısrar ettiler. Sefer kahveleri verdi. . Allah razı olsun. sevaptır. terziye söküğünü diktirmek lâzım gelse.. aynı duyguyu karşısındaki insanların da duyabileceğini düşünerek üzülürdü. Müdür gittikten sonra İstanbullunun üzerine bir tembellik çöktü. köşede kalabalık vardı. — Artık. Cezaevi atölyesine kundurasının söküğünü diktirmek için inse.dedi.. İngiliz müttefikimiz. Bir istida da müddet talebi.. doğrusu iyi idare ediyorlar. «Arslan» tayın parası istedi. Asıl mahpusanenin kapısını açtırıp koğuşlara geçti. — Evet.. Bir şey yazarız.. yarın düşer. sen idare ediver. böyle bıkkınlık sıralarında yardım istemek âdeta gaddarlık oluyor.. zenaatlerinden zaman zaman öyle bıkıyorlar ki onlardan. Hani ikinci cephe açılmıyor ki. — Hiç olur mu? Sen masrafa bakma! Karar suretini çıkarsınlar. «insanlar.. Sağdaki kısma girdi. Okuyanlar ağlamalı. Müdür işlerini hatırladı: — Ben ekmek parası almak için Maliyeye gideceğim. marangozlara takunyasının kopmuş kayışını yaptırmak istese. Alman dostumuz. Bizimkiler doğrusu kurnaz. Müdüre bir de cigara sardı. Başgardiyan Ali efendi bir kâğıt getirip imzalattı.. — Kolay. Sefer sana yarım tayın versin. Yanık yazacağız. — Pekâlâ! — Karar sureti çıkaralım mı? — İstemez. Birkaç kişi.. Bugünkü devirde her şeyin parayla almıp satılması bir bakıma güzel bir icattı. diyerek zorla ellerinden kurtuldu. Lüzumsuz masraf etmeyelim. Haydi kahve içelim. kurnaz. Sokak üstündeki koğuşa baktı.— Hayır! Ben İngilizlerden şüpheleniyorum. — Bizim radyo ne söylüyor? — Hep aynı laf. Bir parça kâğıt aldı. Asrî cezaevine gönderilmeleri için yol paralarının gelip gelmediğini sordular.. Biz bitarafız.

Hakkın hikmetine hayran oldular. Akibetilemir vefat eyledi. — Merhaba! — Merhaba bey. gümüş kenarlı gözlüğünü düzeltti. Kavim ve kabilesi bu adamı götürüp bir kuyuya bıraktılar. Ben de dinlerim.. Sen ateşi yak. Tahsildar Dursun efendi.. Siz neden dışarıya çıkmadınız? — Kitap okuyorduk.. Yeni başlamışsınız. Kayserili Tevfik. On yıl bu kişi daima bu işi işledi. Anda ol meyti yuyup ve kefenleyip namazını kılmaya hazır oldular. Senin yanında ne haddimize al sen oku.. Adına Uğru Abbas derler idi. Dursun efendi şunu başdan oku! — Gözüm olasın beyim. Günah benden gitti. Gelmek senden ama gitmek bizden. Eshap sual eylediler ki Ya Resulallah niçin mübarek ayağınızı düz basmadınız. Derhal Cebrail aleykisselâm gelip hazreti Peygamber'e haber verdi ve etti ya Muhammed Rabbin Hakcelallâ hazretleri sana selâm eyledi ve buyurdu ki benim has kullarımdan bir velî kulum vefat eyledi. Beş dakika oturacağım. Tevfik'i de beraber çekerek oturttu. Ol kişiyi defneylediler. Hazreti Peygamber aleykisselâm ona ve onunla söylesene lanet eyler idi. Üstüne iki büyük minder attılar. tezgâhtarlıktan vazgeçmezsin.. Anı kuyuya bıraktılar.. Resul aleyhisselâm mübarek baş parmağının üzerine durdu. — istemez. suphanallah on yıldır ben buna lanet ederdim. Ben dinlemeyi severim. Hazreti Resul aleykisselâm buyurdu ki ol Uğru Abbas akrabasından bir kimse bulup getürün. — Oturun! Oturun rica ederim. Çünki Hazreti Peygamber işitti. Çünki ecel geldi... İstanbullu. Kürtçeyi hatırlatan tuhaf türkçesiyle kaldığı yerden okumaya devam etti: «Bunda hikmet ne ola. Resulekrem buyurdu ki gökten ol kadar ferişte indi ki ayağım basacak yer bulamadım dedi. Her gece uğruluk eder idi. Gelip ol kuyudan Uğru Abbas hazretlerini çıkardılar. yatağına örttüğü seccadeyi derhal yere serdi. — Merhaba! — Ateşi yak!. — Ah kayserili. — Haydi devam edin. «Uğru Abbas» derler bir kitap. — Sen bilirsin. — Ne kitabı?. — Olmaz..» — Durun bakalım.. Taaccüp eyledi. Var anı çıkarup eshap ile namazını kılasın ve her kim anın namazını kıla ehli cennet ola dedi. Hazreti Resul aleyhisselâm etti. Elini sallayarak hızla koştu... Taze kahve çektik ki.istanbulluyu görünce hepsi birden sıçrayıp kalktılar....... Kulak verme. Amelinden sual edelim ne amel işler idi ve bu mertebeye neden ... «Rivayet olunur ki Hazreti Peygamber aleykisselâm zamanında bir uğru var idi. — Bir iyi kitap. — Yağma yok. Bunda hikmet ne ola dedi.

İstanbullu farkettirmeden. Okuyup acebe kaldı. Vardılar bir bâliga kızın bulup Hazreti Resule getirdiler. Gözlerini duman yakmış gibi kırpıştırarak anlamaya çalışıyordu. galiba gözlerini kırıştırmasından sezdi. Resul aleyhisselâm dahi duayı okuyup yüzüne sürüp bu duanın nuruna taaccüp eyledi ve etti acaba Uğru Abbas bu duayı kande buldu derken derhal Cebrail nazil olup etti ya Muhammed Hakcelallâ hazretleri sana selâm edip buyurdu ki bu duayı Uğru Abbas bir zahit kulumun evine uğruluğa girdi idi. imdi ya Muhammed senin ümmetinden bir kimse bu duayı okusa veya bile götürse Hak Celallah buyurur ki azmi celâlim hakkı için ol kuluma yerler ve gökler ağırlığınca ve göklerde melekler ve yer yüzünde olan mahlukat adedince ve denizler katresi kadar sevap yazarım. ol dua kandedir dedi. Kıyamet günü yüzü ayın on dördü gibi ola ve kıyamet ehli anı tazim ile görüp kendi hallerine pişman olup diyeler ki alemi dünyada ol duayı bulup okuya idin şimdi biz dahi bu sevabı bulurduk diyeler imdi bu duayı zinhar gaflet etmeyip yazıp götüreler ve okuyalar ve kabrine koyalar şek ve şüphe etmeyeler her kim şek getürse kâfir olur neuzubillah teala hazreti Resulallah salıyılalallah aleyhivesselâm emreyledi cümle sahabeler yazıp götürdüler ve ümmetine tekrar vasiyet eyledi ki bu duayı yazdırana ve okuyana ve bir şehirden bir şehire götürene ve yazmaya heves edenlere yarın kıyamet gününde şefaat ederim ve her kim bu duayı daim okusa arş âlâda bir melek çağıra kim muştuluk olsun ya Tanrı dostu Hak tealâ senin günahını yargıladı diye allahu âlem duayı Uğru Abbas..Ve dahi çok çok sevaplar eyledi. Sevinerek evine geldi. Gayrı uğruluk eylemedi. gözlüğünü düzeltti. Hazreti Resul aleyhisselâm işidicek.. Öksürdü. Resulekrem etti ya kız! Senin baban ne amel işlerdi? Biliyor musun? Ol kız etti: Ya Resulallah babamın hakka yarar bir ameli yoğidi. O zamandan beri uğruluk etmeyip bir kerre sabah ve bir kerre yatsı namazından sonra okumaya başladı .» Tahsildar Dursun efendi. Ve cennette nice köşkler ve saraylar veririm ve kavimler sağnışmca günahı olsa bağışlarım eğer bir kişi bu duayı yazdırıp kefenine koyup kabire götürse kabir azabından ve Münkirnekir heybetinden emin ola ve kabrine cennet pencereleri açıla ve mağrip ile maşrık miktarı vâsi ola ve Huri kızları yoldaş ola. Herkes gözlerini yarım kapamış dinliyordu. Dimdik oturduğu ve parmağını bile kımıldatmadığı halde. Kız ol duayı sandıktan çıkarıp Hazreti Resule götürdü. On yıl uğrılık ederdi. kızını öldüren Memet'e bakıyordu. ya kız. dehşetli bir telâş içinde bulunduğunu istanbullu. Dün akşam hiç uyumadığı yüzünün sarılığından belliydi. Sandığını açıp mal ve akçe ararken sandık derununda bir hokka bulup anın içinde bu duayı buldu. Elini kaldırıp susturacağı sırada Arapça bitti tekrar Türkçe başladı: . Yalnız anı biliyorum ki geçen Recep ayı geldikte heman pâk gusul edip ol ayda artık uğrilik etmezdi. Hiç hazır olmadığı halde uçsuz bucaksız bir merhamet hissetti ve yavaş yavaş Dursun efendinin kekeleyerek okuduğu Arapçaya öfkelendi.erişti. Ve evden dışarı çıkmayıp bu ay Allahı tealânın ayıdır deyu bu duayı okurdu. Kitabı pencerenin ışığına kaldırarak derin bir besmele çekip uzunca bir dua okudu. Daima elinden ve dilinden bırakmayıp okurdu.

— Hele oku bakalım. «Şu delikten bu deliğe gir. Hak celallah hazretleri buyurdu ki benim kullarımdan her kim bu mührü görüp ve işidip yazdırmazsa. — Fareye demişler ki. azmi celâlim hakkı için ol kulumun imanı şüphelidir ve Habibimin ümmeti değildir.. navlun çok Bunda bir it oğlu itlik var» demiş. Ol kişi kabre girincek Münkir Nekir suali gelincek ol meytin çevresi timur hisar olur Hak taala hazretlerinden nida gelür ki ya Münkir ve Nekir dünün ger diye siz benim o kuluma sual edemezsiniz. Niye güldün? — Aklıma bir şey geldi. Dört akça verip yazdırsa dünyasını mamur ederim. Zira benim ol kulum dünyaca Kelimei tevhid okudu. Kezban'ın babasına döndü: — Bir akçe bu günkü parayla kaç kuruş tutuyormuş?Fıkaralar için on kuruş.. İstanbullu... Altı akça verip yazdırsa cennette bir köşk veririm.... «Yol yakın.«Evvelki günü iki rekat namaz kıla. Ve dahi oğlunu ve kızını bağışlarım. Ol kulum cehennemden halas olmaya.» Dursun efendi içini çekti. imdi her kim ümmeti Muhammetten ola azmi celâlim hakkı için bir akça verip yazdırsa kalmış orucunu öderim ve eğer üç akça verip yazdırsa cümle günahını bağışlarım.» işte muhur bu. Bin altı yüz altmış kerre ya Allah diye andan sonra her gün bin yüz kerre Lâilâhe illallah diye yüz kerre de Muhammeden Resulallah diye ramazan ayının aherine değin doksan bin kelimei tevhid eder. Dursun efendi acıklı bir ciddiyetle gizli bir şey söylüyor gibi: — Mühre geldik dedi. — İste buyur: «Lailâheillallah Muhammeden Resulallah ya rahman ya rahim ya mestean ya Muhammed ya Ebubekir ya Ömer ya Ali ya Hasan ya Hüseyin ya Yahya ya Ha Um ya Allah lahavle velâ kuvvete ı la bıllaahySazim celli celalehu. . Ötekiler de «amin» der gibi aynı ıslak sesleri çıkardılar.» istanbullu dayanamadı: — Dursun efendi. Siz bu kitabı nereden buldunuz? — Memet. Dokuz akça verip yazdırsa cümle malın ve rızkın Allahu taala hıfzede on akça verip yazdırsa bir feriştah yaratırım ol feriştahm yetmiş bin ağzı ve yetmiş bin dili ola anın için kıyamete kadar teşbih edeler ve sevabın okuyana ve okutana bağışlayalar ve bu mührü götürene bağışlayalar ve her kim iki rekat namaz kıla ve el kaldırıp hacet dilese cemi haceti reva ola. Kıyamete kadar rahat ola. Ol köşkü havaya kaldıralar ve eğer yedi akça verip yazdırsa sekiz cennet kapıları açılır.. surei fatihadan sonra her ne okursa okusun namazdan fariğ olmaya burada bir kerre Selevatı şerif getire. sana bir tulum peynir vereceğiz». Fare bakmış bakmış da «olmaz »demiş. «Neden yahu! Sen deve mısın?» diye şaşmışlar. — Anlat allasen.e mührü şerifi söylemiş de Memet okutmak için getirdi. — Sen fıkara mısın? — Fıkarayız.. iyi dinleyin. Eğer beş akça verip yazdırsa ahiretini ruşen ederim. bu kitapta mühür de varmı? — Var beyim..

Birisi. istanbullu ısrar etti: — Söylesene. Biz iman etmişiz. dünya Kuran üzerine duruyor. zekât nerede kalıyor? Elli sene rezillik edeceğiz. — Bakalım. — Künyemiz.. Müdür beyle görüştük.. Uğru Abbas duasını okursam günahım silinecek. Tevellüt de ister mi? — İstemez.. — İyi ama.. Gönlümüze ferahlık vermek için. Bu kitabı mahpusları aidatmak için yazmışlar.. günahtır. Bakalım nasıl bıkarsın Memet ağa! — Aman tasdik gelir mi? Hepsi İstanbulluya döndüler. Peki namaz.. Hele ceza tasdik gelsin.. İbadetten bıkmak Rabbimin gönlüne güç varır.— Kaç akçalık mühür alacaksın Memet gülümseyerek önüne baktı.. Yalana bak! Ben adam vurmuşum. böyle saçma şey olmaz.. — Şuna bir lâyiha yazıver. Yirmi devirde yirmi çekirdek. Yarın yine çekersin. Dursun efendi sordu: — Tasdik ederler mi dersin beyim? — Belli olmaz. Müslümanlıkta duayı parayla satmak olmaz. Bir de mühlet isteyeceğiz. Her devir edişte bir tanesini sol elinin iki parmağına sıkıştıracaksın. günahtır. elli birinci sene Şeyh Yusuf'a bir mührü şerif yazdıracağız.. buradaki dolandırıcılık meydanda. Yahu sizin fare kadar aklınız vok Üç akçaya cennette köşk alınır mı. Sonra ne güzel!. Lâkin bir şartı var: Bıkmıyacaksm. Tespih tamam olunca doksan dokuz tane yüz. Uğru Abbas duasını oku! Cennete geç. «Karar sureti çıkarmalı» dedi.. _ İyi ama. — Dokuz bin dokuz yüz.. Yağma mı var! Doksan bin defa Allahuekber denilecekmiş. Bunu Müslüman nasıl sayacak? Buna teşbih dayanmaz. — İbadetten bıkılma mı? Töbe yarabbi! Kayserili Tevfik yüzünü buruşturdu: — Biz nelerini gördük. sevaptır.' _ Beyim. Sen bana künyeni söyle bakalım Memet. — Öyleyse doksan bini bulmak için tespih kaç kere devredilecek? — On kere. Kayserili Tevfik. merakla sordu: — Temyiz bozar mı beyim? . — İşte gördünüz mü? Her işin kolayını Allah bize göstermiş.. Elâzizli şeyh Kâmil efendinin müritlerinden birisi izahat verdi: — Teşbih doksandokuz tanedir. Üç akçaya Müslümanlığı değişmek olur mu. oruç. Doksan dokuz tane yüz ne tutar bey?... Feriştah bize dua edecek. İzollunun Tepe köyünden Kadir oğlu Memet Arslan...... hac.. Kısmet. — Yazacağım. — Bey doğru söylüyor diye devam etti. Karar sureti için bir istida yazacağım. Kayserili Tevfik'ten başka herkes yarım ağızla «evet» dedi..

Aldırma. az kaldı doğradık gittiydi. Gittim karının kaçtığı evin altına çömeldim. Amcam eve geldi. Baltayı aldım. İndim derenin içine.. Pek uzun yüzlü. Bir yorgunum.. dişlek bir adamdı. Rabbim bizi korumuş bey.. Malûm ya. böyle söyleyene hayretle baktı. Kendisinden pek emin konuşuyordu. Daha öylece.. hem kendine eder. Ben de namus uğruna yatıyorum. Amcam yabancı değil. Kocakarı adam gibi horul horul uyuyor.. soluyarak çıktım. Yukarda aklım başıma geldi.. hem komşusuna. Neden «esbabiye» ye sokmadılar?' — Sokmadılar. «Elin garibini yanlışlıkla öldürürsün. dedimse akşam üzeri. tek tük uyumayanlar da belki vardır.. Gözüm karardı.— İnşallah bozar.. — Bozmaz mı ne mümkün? — Ben ummuyorum. Gece.. Köpek gibi emekliyerekten dama çıktım. Yukardan aşağı bir denedim.. Bize bu lafı kaçan karının babası söylüyor böylece... — Karı başkasına kaçtı. Uç sene de aşağı vermişler. «Vay Allah! Vay Allah! Sen benim kusuruma artık bakmayacaksın Allah! Amcam böyle derse eller ne demez». Arada. Biz düşünüyoruz. Köy uyumuş.. Öküz gibi soluyor. gözleri siyah bir sicim gibi yumuk. Hep kurtulurduk. — Öfkelenmekle olmaz. Sen işi anlatıver. bir yorgunum. Yorganı açtım. Kurnaz kurnaz güldü: Mahkemede «Aklımız başımızda yoktu» dedik. Yıldız alacası. Böyle bir gece. Herifi gördüm.. Herifin anasını. İstanbullu. diye düşündüm. Böyle ekin biçme zamanı. ben de kurtulurdum.. Kocareis bana öfkelendi. İstanbullu sordu: — Senin fişin dolduruldu mu? — Hayır beyim. Günah Hüseyin!» dedim. Ayıp bir şey. Hey köylü milleti! Sen bir kerre komşunun karısını çileden çıkarıp kaçırmışsın. — Ceza verileli çok oldu mu? — İki sene oldu. Soyunmadım. Karının babası. Cezası onsekiz seneydi. Adamın aklı başında oluyor. tanışmıyoruz.. O da kurtulurdu. Ev içinde yatsaydı vurmazdım. Tevekkeli. Bel kemiğim yılan gibi ürperiyor. Hisarda yatar gibi dama yatak serilir mi? Bizim köylümüz bey.. Karının oynaşını vurdum... — Sana onsekiz sene mi verdiler? — Onsekiz sene. Baltayı kaldırmışken öylece durdum.. birden açıldı. Koltuğuma aldım. bizim oralarda anadan üryan yatarlar. Baltanın arasına bir yonga soktum. Fırladı şuraya. «Sen yiğit olsan karın başkasına kaçmazdı ulan!» dedi. — Ben gelmeden evvel... Buna Kocareis merhamet etmiş. Karı namahrem! Öteye gittim. İki ay sonra dolacak. Dudağı davul gibi şişiyor da . Aklım başımda yok beyim. — İnşallah... Kötü bir balta. «Tövbe yarabbi!» diye yorganı çektim. — Sen de mi kızını öldürdün? — Hayır.. Ay ışığı var.

Dinim gibi biliyorum ki oğlan benim. Bir laf söylersin. Aklı yoktur.. Hayvan gibi bir mahlûk. «Vay Hüseyin. Karı aldanır gider. «Suçlu otur!» diye bağırdı.. Bir taraftan da gülmem tuttu. İncik verirsin. «Ulan sen adamla eğleniyor musun. Be herif! Sen bir karıyı baştan çıkarır. Karı yüklü idi beyim. ben korktum.. İslâm dini aşikâre bey. Nereden bildin diye sor. kazan gibi kabardı. Biz böyle biliriz. Harman zamanı on iki gün neye yarar? Harman zamanı.. çekeriz çıkmaz. çeneye kadar yarıldı. — Karı duruyor mu? — Karı başka kocaya gitti. Aklı var. Çocuk ne benim ne de o herifin. öfkelenmişim. Oturdum.. Bu ses ovayı tekmil tuttu beyim.. haydi bilirler» dedim. ölenden!» dedi. Odun yarar gibi bir ayağımı omuzuna bastım.. Bu sefer balta kemiğe sıkıca gömülmüş. «Hıhhh!» diye vurdukça kafa. Sıtma bastırınca adam nasıl takattan düşer. çocuğun babasını haydi. içime bir ağlamak gelsin. Boğazım kurumuş.. Bir bıçak. Şaşırmışım. yalvararaktan söyledim. «Bu Hüseyin ne der bu işe?» demezsin. Ben koynundaki kocasını çam gibi doğruyorum. öldüm allah çocuğu tutmazmış. ikim' zin arasında sayılıyor. Karıma acıdım. Herifle on iki gün yattılardı. Reise bunları hep söyledim. bir ağlamak. Kocareis. Karı su gibidir. Kaçtım tarlalara doğru. kan kokusu çarpınca ayılmışım. Sonra biz mapustayken doğurdu. Dizlerim tutmaz.. Tabancanın kurşununu bilirlermiş. Herifin ilk karısına değil. diye gülüverdim. Bunları ayağa kalktım da.. korkudan kalkıp kaçamıyor. Kanlı gibi yalvardım. benim kanımı bir şişeye. evine götürürsün. besbelli. edepli edepli. Çekeriz çıkmaz. Bereket eski karı bir kerre bağırdı. «Reis bey. Gözlerini vıcır vıcır açmış bakıyor da. Bir de karı kısmı bir kerre kötü oldu mu. boncuk verirsin. kurt dalamış gibi bir ses. Burnuma taze et kokusu. Şimdi mahkemede kayıtlıdır. Adam gibi değil. Lâkin elim bir türlü varmıyor. Ayağımın arasında çıplacık kımıldadığından... Tıbbı adli doktoruna yolla!. O dakikada bir cesaret gelseydi. Lâkin mahkemede bize öfkesinden «Bundan değil.. îki tarafa ırgalayarak yavaş yavaş çektim.. vay Hüseyin! Artık sen Allaha karşı âsi oldun!» dedim. Üstümde bir bıçak kaldı. — Karıyı neden evvelâ öldürmedin? — Amcam «Karıyı öldüreceksin! Bunun usulü böyledir. çocuğun kanını bir şişeye koy. işte öyle bir iş geldi başıma. Pislik temizlenir» dediydi. Karı milletini tekmil biz kandırırız. Yarabbi! Sen günahımı affet!» dedim. köy yerinde çocuk tutmaz.. Çünkü baltayı savurmuşuz. İki gün düşündüm. benimkine acıdım. Baltayı bir kerre salladım. rezil!» Baltayı kalasına «Hmhhh!» diyerek yallah ettim. Gök gürlemesi gibi meret! Karı bağırınca benimkine bir gayret gelmiş. el terazisiyle öldürüp öldürmediğini bilir beyim. «Ceza şimdi karıya geldi. Herifin eski karısı ötede yalnız yatarmış. «Yarılacak kütüğün kaması kendinden olacak». Yorgandan bel tarafı. Eksik etek!. «suçlu otur» diye terslerse artık ne diyeceksin. Adam. onu da bitirirdim.hemen boşalıyor. Benim altımdan kaçan da herifin koynundaymış. Sol kulağına değmiş. Tekrar yere düştü. fikri yok. Suç . Kendini damdan attı. Karı milletinde bir vakit suç olmaz.

Gece koynuna girer. Cesaret edip karıyı öldürmek varmış beyim. Pişman olurdu.. Ağa kısmı hizmetkârının ırzına ters bakmayacak. Sen erkeği görüyor musun beyim? Hüseyin nasıl sığdırdığına herkesi şaşırtacak kadar uzun uzun içini çekti. Dördü kız. Çalışır. Adam kendi yüreğini hiç bilmez. Herif öldü kurtuldu.. Kendi kendine konuşuyor gibi dalmıştı — Lâkin. Yumruğunu hafif hafif dizine vurarak. — Hüseyin. Karı kısmı şeytanın kendisi beyim. Bunlar beride. amma öylesi çalışır.. bu mahkeme hazzediyor. — Duası kabul mu oldu? Gözlerini yere aldı — Bizim oralarda geçeleri çıplak yatarız. Niyetin herifi öldürüp sonunda karıyı tekrardan kabul etmekti» dedi. tamam! İyi bir iş. Elbet karıdan bıkardı. Bir karıdan dokuz çocuk. Belki herif de kendi kendine. akşam için geçer. yabayı çekti mi. benim ikim kadar. Küreği. benim ömrümden al da şunun ömrüne ekle». Adam.erkeklerde. adamı vurmamalıymış. Sopayı yerken benimki «Aman ne olaydı da eski kocamda otursaydım». Demek ki usul böyle. «Hey Allah! Benim ömrümden al da şunun ömrüne kat!» demiştir. kendini vuruyorsun. Onlar da çıplak yatıyordu.. Varsın yaşasınlar. Reis de senin gibi söyledi: «Anlaşıldı» dedi — karıya kıyasıya vurmadın. sekiz dokuz erkek önünde . Bu gün seversin. Yürek. Çıkık elmacık kemikleri ve çukura kaçmış gözleriyle tatara benziyordu. Lâkin dünya bozulmuş beyim. Eski karısı ilerde yalnız yatıyordu. Bir günü bir gününü tutmaz. Osmanlı bir karı. On iki günlük karı olduğundan demek hevesi geçmemiş.. Boy. Kim bilir. Bende çocuk dokuz tane. Bize onsekiz sene dört ay gün verdiler. sen karıyı seviyormuşsun. beşi oğlan.. Adam sevdiğine kıyamaz. Değirmende çoğu zaman erkeklerin yükleyemedikieri çuvalları «hele çekilin yavrularım!» diyerek bir koluyle hayvana atıverir...» diye seviniyor. derdi. «Oh. dünya gibidir. — Doğru mu? — Bilmem ki. Biz burada her gün ölüyoruz..... Öyle değil mi beyim? — Öyle. — Gayrı orasını bilmem!... namusu ağanın elindedir. «Şunu öldürsem de kurtulsam» dersin. Adamı vurmuyorsun. Parmaklarını birbirine geçirdi —Öldürdüğüm gece herifle bir yatakta yatıyordu. dersin. Mahkeme kararlarını pek ziyade merak eden Kayserili Tevfik yavaşça sordu: — Neden tam ceza vermişler beyim? Ahmet İstanbulluya bırakmadan elini kaldırdı: — Bize de tam ceza verdiler. Ahmet çenelerini sıkmıştı. bu sefer de «hey Allah.. Sopayı çalardı... Benim karıyı bizim oralarda bilmeyen yoktur. sıcacık sarılmışlar. Karın kötüye düşünce. dargın ve kindar anlattı: — Köy yerinde hizmetkâr kısmının ırzı.

Akşam eve gittim. tavuk pişirdi.. «Ağa sen bilirsin! Kız senin. Ben razı gelmedim. Yalnız başına. Sabah da ekmek yemedim. Meğer. «Bir şey yok». Karı ocağa su koydu.. «İstemez!» dedim. Bizim karı. sana inat. Oğlanı. Dırdırdan bıktım. beyim. Ertesi gün.. soyunur koynuna girerim! Ne olurmuş?» dedi. Su kaynaymca kenardan işmar edip güveysini çağırdı. «Dur bakalım. Aklı ermez. en küçük kandan doğma bir kız kardeşi vardı. Sen kızı neden vermezsin?» dedi. Razı gelmedi.» dedi. «Ulan o nasıl bir lakırdı! Kemiklerini kırarım!» dedim. kısrak gibi sağrısını titretiyor». köylü işin farkında imiş. hele sen dur. dedim. «Ulan nere si ufak? Erkek gördü mü. «Bu da benim bir oğlum! Kafamı kızdırma. Böyle şeyleri dünya işitiyor da sen duymuyorsun. mutlaka bir iş bulmuşlar». götür kes. «Kızı görmeye gideceğim» dedi.. Yüzlerini.. Aradan bir ay kadar geçti. «Şuna bir sopa çekeyim. onbir oniki yaşında. «ille de olacak!» dedi. Biraz bekledim.duramaz. «Ne var?» dedi. Birisiyle atıştık. Bizim karı damadını hakikat çok seviyordu. Allah belâsını versin! — Razı gelmedim. Ben boş oturamam. Yağlı ekmek yaptı.» diyerek kızı yolladım. başka bir kötülükleri yok... Kızı verdiler. Oğlan geldi. Çocukları bir kerre sırasıyla dayaktan geçirdim. Kız rahat edecek. Ağlıyor çocuk. Gülüştük.. «Yalandır. ağa değirmenden gelirken atın başını tuttum. Günahtır!» dedim. «Ahmet.. Canım da fena sıkılmış... Meseleyi şöyle şöyle anlattım. o da orada boş mu? Ona da orada. yüreğim şişti. Kız yemin etti. Yalvardım. Boş oturdum mu hasta olurum. Bir gün anası evde yok. Adam boş durur mu? Boş adam mezarda olur. benim herif anamla yatıyor. Büyük oğlan. Babası üç evli. Konuştuk. canım çekerek abdest edemiyorum. damadı önüne almış yıkıyor. Odada böyle oturuyoruz. diye güldü. bizim ağanın oğluna verecek oldu. Halbuki ben bir dakika ekmek yemesem duramazdım. şuncacık bir kız! Bunun ırzına geçmiş dediler. İçeri girdim. Gücüm yetmeyecek. O akşam . Bir gün ilerde yatıyorum. «Bunda bir fenalık yok ama kız daha çocuktur. Sonra şişlik keseye vurdu. Ertesi gün akşama kadar sırt üstü yattım... derim.. Şimdi.. Ağa oğlu! Baş üstüne! Zengin yer. Kız geldi. Kardeşinin ırzına geçmiş.. — Tuh. Baktım. Girdim düşünmeye.» dedim.. Gülmeyin kardaşlar.. Doğrusu' bu! Karı gitti. Sıçradım pencereye. Lâkin adam o adam değil. «Ne var?» Dedim. Usandım. Hayalarımıza.. Hiddetlendi.. Lâkin karı. O gece ekmek yemedim. Çiftlik gibi yerde. düşünürüm de. «Kolay gele!» dedim. bizim kızla beraber çiftliğe yolladı. gözlerini paraladım. «Ağa. O günden beri. Lâkin daha ufak!» dedim. Bize «namussuz» demesin mi? «Ulan» dedi — karın güveyinle yatıyor pezevenk!» dedi. Ben aşdan yemekten kesildim.. Bu işler yapılmasın!» dedim. Ben şöyle el gibi çocukken işe girmişim. Karı. Bir gün tarladayım. Büyük kızı. Karı birdenbire öfkelendi.. O günden sonra kollamaya başladım.. sofrayı hazırladı: «Haydi!» dedi. «Hoş geldin!» dediler. etme karı! Bu kadar çocuk sahibi olduk biz. Beraber bizim eve girdiler. Kız cahilmiş. Aradan iki gün geçti. Yüz yüzden utanıyor.

yeniden dolduracaksın. Kaynanası olacağın tarafına baktı. Adamın göğsünü paralar. Susuzluk beni sarmuş. Güveyle kaynana yatağa girdiler. Kolunu beyazca çıkarıp işmar etmez mi? Güvey. Eczasına iyice baktım. Bir de ayıldım. Karı «tıh» dedi. «Aman buna bir çare!» dedi. Oradan gece vakti yola çıktım. «Kızılibrik» derler.. Allahdan olacak kız yalnız başına suya geldi. Herif «Yarın gidecek misin?» diye sordu. sen ne dersin?» dedim. namluyu temizleyeceksin. birisinde benim karı. kızın adını sesledi. Yarım saatin işi! Velhasıl uzatmayalım.. Belimdeki ekmeği çıkardım. Fırından çıkmış bir rüzgâr.. Lâkin tek atar. Tüfeği doğrultmak ne mümkün? Kız uyanır diye de korkmuyorlar. Damı gözlemeye başladım. Ertesi gün de karı gelmeyince. Benim karnıma bir sızı . Yaz ayları damda yatar insan. Avuçlarım terden ıslanmış. Gülüşüyor reziller. gece oldu mu. Şavkı gözümü aldı.» dedi bizim damat. Kızla herif bir yatağa girdi. «Baba. «Ulan. Yavaş yavaş eve yaklaştım. Kıçına bir şamar attı. Öylece dalmışım. Birisinde kızla güvey olacak yatıyor... — Uzun olur bizim tüfekler. Halbuki uyumuyorum.. Dudağım ossaat çatladı. Akşam olmuş. Sabah olurken Muradın kenarına indim. «Kız orospu! Boynumu kopardın!» dedi. çekin yorganı üstünüze!» diyerek az kalsın bağıracağım... «İyi öyleyse. Çiftliğe vardım. Yatsıdan sonra tüfeği besmeleyle doldurdum. kuma yattım. O gece bir şey fark edemedim. Karnım her tarafı gözümde büyüdü. «Baban değil ya isterse Malatya valisi gelsin! Ben bir kerre çileden çıkmışım Bekir!» dedi. Yataklar serilince seslendi.. Dutun yaprakları da inadına hışırdıyor. Bereket köpekler bizi tanır. Bir kerre attın mı. beni uyutup yanımdan kalkıyor. «Ağlama! Sen ağlama sus! Al gözünden bu gece!» dedim.. Sordum. Ateş düşmüş yanıyor. Keyifli. «Babam gelirse kız!». Ben uykuya vuruyorum. Sazların içine. Ağası bizim ağaya düşmandır. İkindi üzeri. Geldiler. Bize iki saat bir köy var.. Bana bir kurt tüfeği verdi. Bir çalılığın dibine silâhı sakladım. Öteki ilerdekine yattı. Yüzlerini karaladıktan sonra güvey. Adamın eti ay ışığında gümüş gibi parlıyor beyim. İkindiye kadar uyumuşum. İyi yediğinden. Allahm emri sırasında keçi gibi bağırır. İki yatak serilmiş. İçim hiç istemiyor. Oraya gittim. Allahdan da utanmaz mı adam. Yanıyor şuram. toprakta yıpranmadığmdan beli kuvvetli olur. Ay ışığı gündüz gibi.. Dama yakın büyük bir dut ağacı var. Kız gitti. Zırıl zırıl ter bastı bize. Eve yanaştım. Onlar hayvanlara bakmaya gidince ben ağaca çıktım.da çocuklara bastım sopayı. Töbe yarabbi! Benim karının huyudur. Meğer domuz karı uyumazmış. Yüzüme bir rüzgâr çarptı. çarıkları çektim. Kızın iki defa icabına baktı. Bir taraftan da türkü söylüyor. ama bir iki lokma yiyeceğiz. Ağa kısmının karıcıhğı fıkaranınkine benzemez beyim. Benim karı yatakları serdi. Uzaktan iyi vurur. Belli bir şey! O gece elimizden kaza çıkacak.. Macerayı bir bir anlattım. Kürt tüfeği bilir misin beyim? — Bilmem. Bir mendil ekmeği bütün bitirmişim. Biraz sonra herif kafasını at kibi havaya kaldırdı. Sonra kız uykuya vardı. tüfeği sırtladım. Cevap çıkmayınca kalktı.. Ay ışığı adamı büyük gösterir. «Ben bunları vuracağım ağa. Anamın koynuna giriyor.

Ne olacak? Onüç yaşında bir çocuk. Dam üstündekiler uyumuşlar.. şurada unutur.. Ateş. Peşime düştü. Tekrar tüfeği gözüme aldım. Aklıma geldi!. karnım titriyor. Bu namussuz..... «Zamandır» dedim.» dedim.. ağzımın iki yanından çeneme akmış. Lahavle çektim... orospu! Ben yoruldum. Tetiği çektim.. Dişlerim birbirine çarpıyor... Sen dama gireceksin... Ahmet gözlerinin yaşardığını.. Şuralarım bir hoş oldu beyim. Yatağa yaklaştım. Kızla oğlanın yattığı yatak önümde. «Şimdi barutun harile bunlar tutuşur.. tukurdum.. Öylesine ki namlunun demiri kızın yanağına değdi değecek. İt gibi yalvarıyor.. bakır tas gibi şuraya yuvarlandı. İşte orada aklım değişti..» dedikçe.. Benim kız.. Dur!» diyor. Lâkin dam üstünde dura kaldım. Aklıma bile gelmiyor. başıma çıktı. Nihayet karı. Lâkin kıza değmeyeceğine yemin verdirdi... Ya ölmezse. Seslere kulak veriyorum. Kafa kemiği. eline bir damla düşünce anladı. Dilim delik delik olmuş. İşte o.. Oğlanın başı altında haraketli Nagant tabanca var. Seslenmedim. İyisi mü.. Yanıyor içim. Kızı yavaşça geri çektim.... Tüfeği atıp merdivene koştum. Ev bunun babasının malı.. silâh atılsa nafile. Oğlan.. Merdiveni bile çekmemişler. içimde titreyen damar şırpadak durdu.» dedim. Arada bir de gülüşüyorlar. yanıyor. Boğulacağım ötesi yok. Şurada ağlar. «Ahmet! Sen karıyı vuracaksın.. Kibrit çöpüyle betonu çizmekten vazgeçti. Vallaha bırakmam... Ağaçtan sıyrıldım. ama biz bunları nasıl ayıracağız.. Yukarı çıktım. bu sefer karı bırakmıyor. tüfeğin sesini hiç duymadım. Beni adanıdam saymadıkları belli bir şey. duyulmaz.. Artık kaç saat geçmiş bilmem. Sesinden uyanacaklar diye dilimi aralarına sokmuşum.. «Ne o gürültü!» diye doğruldu.. Namluyu tam alnının ortasına dayadım. O sıraya kadar niyetim karıyı vurmak.. Uyanırlar da beni vururlar diye düşünemiyorum. Artık kaç saat bilemem. Seslenmedim ama beni tamdı. kapandı. Kız silâhın sesine uyanmadı ama.. Tüfeği yere uzattım. Öyleyse. bizim karı ilerden. Sabahleyin küçük aynaya baktım. Ya vuramazsam. Adam o sırada her şeyi düşünüyor. Tetiğe basacağım sırada bir de baktım... Yatağı dolandım. Bak şu bendeki fikre bey. «Dur hele. Sesi duyunca... Ne dersin bey. İlerden bir köpek uludu.. uyku içinde kocasının göğsüne iyice sokulmuş. Yüreğim. İstanbulluya gülümsedi: — Kusura bakma beyim.. İyiliği ne bilsin... Gayrı faydasız. Kafamın içindeki gümbürtüden. herif de. kötülüğü ne bilsin!. Bekle hele. Karı da horluyor.. Baş ucuna dikildim. Dilimin kanı. Tüfeği doğrulttum. İyice ayırdıktan sonra tüfeği aldım. «Bir soluk dur. Bana baktı.düştü. Baktım ki ellerim titriyor. Bunun babasının bize iyiliği var. «Ne bok yedin!» diyerek sıçradı.. Damadın gözleri açıldı. bana . Acı geldi.. İyi. Yalvarıyor. Titreme ellerimden yüreğime vurdu. Namus meselesi zor mesele.. Yalnız anladım ki oğlan geri gelecek. «Yoruldum. Beni görünce güveyisi zannetmiş olmalı ki «Bekir!» dedi. Karı ölecek. Üç Kuluvallah bir Elham okudum. başka bir hizmetkârın namusuna dolaşacak.» dedim. Seni paralarım. yatağın ilerisinde kuru ot var. zaman anladım ki benim kan azmış. Kızın üzerinden damadım olacağın şakağına namluyu uzattım. Ağzıma bir dut yaprağı aldım. Dur hele. Bereket uyanmadı benim kız. Şakaktan sıkmak olmaz. oğlanı kıza göndermeye razı oldu.

«Öyleyse. «Açmadı. «Bu mu Vali paşa hazretleri!. — Lastik. «Keçi» dese dayak muhakkak. «Açtı» demeliymiş. Kızına el uzattığım söyledi. beş. uzadıkça uzar.» dedim... Mustantik iki defa sordu. Kırdığı cevizleri hep hikâye etti.. Evrakı öyle tuttum. İki kerre çiftliğe sürdü. Ne fayda ki geldi bu fıkaranm başında akşamladı. Lâkin temyiz mahkemesi onbeş seneye çıkardı. Hitamında bacaklarımın kuvveti kesilince baktım beni öldürecek.. Beni karının elinden kurtardılar. Direkte bir tiftik keçisi bağlı duruyor. onbeş. Vaktile Sivas'a vali göndermiş padişah! Vali. İşte bizim iş böyle oldu beyim. Var. Yahudinin hesabı. Biz bilemedik.. — Sana evvelâ üç sene mi vermişlerdi? — Üç sene. beş yüz lira ver de hayatım kurtar. kanun değil bunlarınki. çiftlikteki yanaşmalara doğru kaçtım. «Oğlum dedi. . «Bu nedir bezirgan?» demiş. — Kanunu bırak. İki kerre Murat kenarına indirdi beni. sıra yahudiye gelmiş.. demek açmadı mı gözlerini?» diye bir daha sordu... Onu da sızdırmışlar.. Alman'ın daha iyi olduğunu nereden bildin? Dursun efendi. — Ulan Alman! Yetiş kâfir oğlu kâfir! İstanbullu. Ateş etmeden evvel.oraları dar getirdi beyim. Çünkü bizim ağa oğlunun üzerine şahit]ik etti. birader. yavrum. geldiğinin akşamı ağa.. Yedirmiş. Ahıra sokmuşlar.. orospu uçkuru.. «İyi düşün evlâdım. «Paşam demiş. Mor koyun cinsi.. Vali sormuş: «Bu nedir bu?» Adam bakmış bakmış. valinin çavuşu yaklaşmış.» demiş. ne koyundur. Hem de Erzurum koyunu. bu ne keçidir.. mustantik işi beğendi öyle ya? — Beğendi beyim..» «Bire yıkın!» Yıkmışlar... bir yerde Ölecekti ya.. ikinci zengini buyur etmişler. Adamcağız beş yüzü saymış. gözlüklerini emniyetle düzeltti: — Şuradan bilir ki beyim. «Lüzumsuz yere dayak yeme efendi. bâzı çakal gibi inliyordu. Yahudi ahıra girince vali. yürü ellerin yeşil olsun..» dedi. içirmiş. Tüfeği dayayınca gözünü açtı mı?» dedi. bunlardan yezidi olmaz. — Şu halde. Ağa mustantiğe dedi ki: «Ölen domuz.. bezirgan takımını ziyafete çağırmış.. Ben böyle bir kanun görmedim. Bu halisinden koç. Bunlar Allanın bir belâsı... Sivas'ın en zenginini aşağıya buyur etmişler.. Duvarları tutunarak giderken bir takrip meseleyi yukardakilere çıtlatmış. Bir. son sözü söyleyene ters ters baktı: — Almanı karıştırma. Bu Allahm bir belasıdır.. Bâzı öküz gibi böğürüyor. — Mahkemede söyledi mi? — Söylemez mi? İşte o sebeple Kocareis üç sene verdi ya. Yahudi derhal elini belindeki kemere atmış. «Açmadı.. tüccar. — Allah belâlarını versin. Sonra açtı. Velhasıl.» dedim. Vali sormuş: «Ağa bu nedir?» «Bu mu? Sayenizde tiftik keçisi Devletlum!» «Vay bu mu tiftik keçisi! Hele yıkın!» Adamı sopanın altına yıkmışlar. Kahveden sonra..» dedi. sana üç sene gün verdireceğim.. — Oğlum..

Bir elimle yakasını tutup.. Babam beni alacak toplamaya yolladı... İkinci yolcu heybeyi açmış.. diye başlamış.. ben ihtiyatkâr adamım. Gürültü etmeden içeri girdim. Gittim.. Yahu biz karının yüzünü hiç görmeyecek miyiz? Bir gün «bostanı bekleyeceksin» dedi. göğsüne sıktım kurşunları. Beraber giderlerken yağmur başlamış.. Üç gün evde oturdum.... Biraz gitmişler. «Nasıl muşamba! Hey pederim... İyi düşünmemiş miyim? Yolda birine rastlarım.. bir daha dalmış çıkmış. «Nasıl muşamba?» diye sormuş.. Yolları bir ırmağa uğramış. ne de İngiiiz'e benzerler. Nihayet yarı beline kadar suyun içinde doğrulmuş. Allah razı olsun. Bir ıslandık ki. muşambayı yere çalmış.. — Babandan şüphelendin miydi? — Ne mümkün beyim! Adam babasından şüphelenir mi? — Nasıl ifade verdin? — Olduğu gibi söyledim. şimdi ıslanacaktın. Öyle...» «Sahi. Muşamba olmasaydı.. bostanı neden bıraktın?» «Şu sebepten bıraktım ki. Bir de ne bakayım... Babam karşıma dikildi. ben değil diyorum... birinci yolcuya bir muşamba vermiş. Bunlar da ne Alman'a benzerler. «Ulan namert! Muşamba olmasaydı bundan daha beter mi ıslanacaktım. suya düşmüş sıpaya dönecektin. — İyi ama Alman daha beter.Her kaç lira iktiza ise emret!» Onun gibi. canım karıyı çekti. Pisin kanı suratıma fışkırdı. Böyle sırada adam vurmayacağız da ne zaman vuracağız? — Sen ona bakma! Abuzer. Alaman bile gelse bundan beter ıslatamaz. bak bizim Abuzer'e bir sene ceza verdiler.» Biraz daha gitmişler.» Sağ ol kardeş. yahu! Oğlan öz babasını... «İyi kardeşim!» «İyi elbette. Köye geldik. Toprağın bol olsun.» derken öteki artık dayanamamış. Gece yarısı. Sana bu muşambayı vermeseydim.. — Buyur beyim. bir dalmış çıkmış. Kusura bakma reis bey.. Gördün mü. burası mahkeme olduğundan doğrusunu söyleyeceğiz. peygamber postunda oturuyorsunuz. Bunlar Allanın bir belasıdır. Kendini köprüden suya atmış. muşambanın sahibi.. Postalları çıkarmadan. «Ulan! Dinini imanını!» diye bir nara vurmuşum.» tamam beş kurşun sıkmışım göğsüne. Zibidinin iti gibi sır sıklanı olacaktın.. yardımım dokunur.. Bir gün sonra yallah değirmene. «Sen misin baba!» «Benim eşşoğlu eşek. «Biz bıraktık askere gittik reis bey dedim. seni gözüm görmesin!» demiş.. Ha?» «Eksik olma efendi!» Biraz daha gitmişler. Herifin biri yola çıkmış. karısının koynunda yakalamış. Burada siz.» Biraz daha gitmişler. — Sen beter diyorsun. ondört ay sonra izin çıktı. Biz de öyle olduk beyim!. Muşamba olmasaydı. Can verirken . Köprüyü geçerlerken muşamba sahibi tekrar.. — İyi ama. yatakta iki kişi yatıyor. bu sefer de kaçak almaya.. «Muşamba da maşallah muşamba. Eve geldim. diyerek bir tane fazla aldım. Cennetlik bir adam bizim peder.... — Aman! Ona da mı çok vereceklerdi.. «Babadan vasiyet var. ihtiyatı elden koma dediydi. Yol çatında başka bir yolcuya rastlamış. İkinci yolcu. Yürü.

batmışsınız.kolumu. Kolay mı? Üçyüz lira masraf etmişsiniz. ifadesinde «Ben bunca senelik karımdan hiç şüphelenmemiştim. Eve uğramış. Daha çocuktu bey. Bir şey kalmadı. apansız üstlerine varır da. «Öyleyse söyle de eve erken dönsün. Anasına gitmiş.. Lâkin kimseye farkettirmiyor. nerede buluştuklarını iyice öğreniyor. «Hayrola!» dedim. kanun «vurmayacaksın. Arkadaşı açar açmaz. Yattı.. Bir senedir her gece beraber yatıyorlar hey oğlum!» diye başladı ağlamaya. O gün şirkete gidince doktora çıkmış.. Kocakarı «Buraya gelmedi» demiş. Sonrasını bilmiyorum. Ama şüphelenmeden.. O gün hastalandım... herif göğüsleyip içeri dalmış. Sonra «Evde kimse yok. Anasına gitti demişler.» demiş. — Haklısın bey. Eve geldim. benzi attı. demedim.. Sopa atarsın. Daha beter yüz göz olursunuz. sonra cahillikte. zelzele gibi sarstı.. Yere çaldım. Allah size yardım etsin! — Karı ne oldu? — Korkudan çatlamış. Komşulara sormuş. kötü söylersin. Konu komşu da. o zaman mesele başkalaşıyor.» demiş. istanbul'da böyle bir vaka oldu.. biz bu usulleri bilmeyiz. Oğlan eğilmiş. boşayacaksın» diyor. çıktı. diyerek inanmazdın yavrum!» «Ulan Allah topunuzun belâsını versin!» Bir sene verdiler. Abuzer. Aklı mı erer? — Bak. Arkadaşa uğrayım da bir çay pişirteyim. Lâkin doluya koyarsın almaz.» dersiniz.. Kapıyı açıp beni görür görmez. Oniki yaşında var yoktu. — İfadede ne söylemiş? — Evet. Hangi gün. Odaya yürüdüm. Karıyı parayla satın alıyorsunuz. «Kız bu ne rezillik!» dedim. «Vur.» dedim. Karımın sesini tanıdım. «Sen gittin arayı uydurdular. «Bana neden söylemedin?» «Geline kaynanalık ediyorsun. Sonunda razı oldum.» Ondört ay verdiler. namusunu temizle». arkadaşımın adını seslendi. tabancayı boşaltmış.. . Hasta olduğuna dair bir rapor almış. aklını kaybediyormuş. kabahat evvelâ fıkarahkta. Ben hastayım valde. içerden bir karı sesi. Karıdan şüphelenince. Su vermesinden bellidir. Memet gibi. anam koştu. kötülükte rastlar vurursan. Erkek kısmı.Biz kurduz! — Kabahat sizde değil.. onları kollasaydın cezan idamdan. Fıkaralık şu sebepten kabahatli ki. boşa koyarsın dolmaz. Kekeledi. Doğru arkadaşının evine. bakmış karı yok. eğer anan söyleseydi. Kırk gün sonra öldü. Kaynanama gitmiş olduğunu anlayınca oraya gittim. Cahil adam aklına bir şey kilitledi mi kurtulamaz. «Şunu yakalayıp hovardasıyla birlikte öldüreyim. Halbuki adam bindiği kısrağı bilmez mi? Karının fikri bozulunca. Kocasını görür görmez yatağın altına girmiş. Karının oynaşı. Gitmiş karakola teslim olmuş. kaynatam üstüme çöktü. Gürültüye çıra yakmış. Bizim millet cahil olduğundan ifade vermesini bilmez. Bir şoför karısından şüpheleniyor. Kötü yola saptığını sezince boşayamıyorsunuz. Biz cezayı tükettik bey. onbeş seneye inerdi. oğlanın en aziz arkadaşı. Cahillik sonra yakanıza sarılır.. Ne yaptımsa elinden kurtulamadım. derler. Kapıyı çalmış. Kan karyolada anadan doğma yatıyor. — îyi ama bey.

bizim cezayı temyiz tasdik mi eder beyim? — Belli olmaz Memet.. Tahsildar Dursun efendi güldü: — Hakkın var beyim... Adam sende.. Bir gün paydostan sonra Mazmanoğluyla çekişmişler. Sen halbuki. Ağa cebinden keseyi çıkarmış. Okumak. Akıllı adamlar gülmüşler. Kayserili Tevfik. «Allah belânızı versin» demiş. Kârımız kesilecek. burada mısınız reziller! Diye bağırdı. kurtulur..— Boşamalı gitsin. göğüs adaleleri pehlivana benziyordu. — Ulan. «Haydi Mazmanoğlu.. Köy yerinde karın. Balyoz gibi yumruklarını başlarının üzerinde savurmaya başladı: Ulan avratlarını. sakalları bembeyaz. — Peki. paralı adam sinirli olmuyor. — Vicdanları varsa... — Yazacağız. Bir de alnına kara bulaşmışsa. Meseleyi biraz da unutturur da birisine veriverir. Bu sırada.. O karıyı boşar.. Ben bu namussuzları arıyorum sabah beri. ikisinin de tepelerine dikildi. yürümüş. Memet. Her dert fıkaranın başında arkadaşlar. Asıl namussuzluk. Bu Malatya'ya çalgılı kahveyi ilk defa o açtı. yazmak da bilmez. ettiğimin . İşi tıkırında. Biz elimizden geleni yapacağız. Zengin demek namussuz demek.... oku bakalım. Gözleri pek fena gördüğü için yaklaşınca İstanbulluyu farkederek durakladı: — Kusura bakma bey.. yere bakarak ihtiyatla sordu: — Demek.. Mazmanoğlu. elli beş yaşlarında. kızın kötü yolda değilken odaya koymazlar. Elli.. Zengin kısmının da elbet namuslusu var.» demiş. Mazmanoğlu «kavat» diyecek olmuş. Düşünüyor besbelli.. demiş. zaten barut gibisin. zenginler neden bizim gibi düşünmüyorlar? — Bırak namertleri.. saçları. Memet. gülmüş.. — Lâkin adamın nefsi bırakıyor mu? Adam öcünü arayacak oluyor. Bizde bir Nail ağa vardı. Seni farkedemedim.. — Kimleri arıyorsun Alo? — Hüseyin ile Ahmet'i... Bacağında beyaz bir dondan başka elbisesi yoktu.. Şarkadak altını devirmiş. Otelin kâtibini çağırmış. — Hepsi değil tabiî. kapıdan içeriye «kavat Alo» girdi.. Sen parayı bilir misin? — Bir de.. Şimdi para babasıdır. — Oraya hiç aldırmaz. Namuslarına kalmış bir mesele. yarı tok. Diyor ki: «Bir orospu yüzünden hapse gireceğiz. Kâtip kocaman bir kavat yazmış... ağır ağır sordu: — Kızı kötü yola düşerse?.. onbeş yaşında bir kız daha alır. îki ay sonra parayı sayar. bu devirde fıkaralık. iki adam arasına hiç çıkılmaz. «Yaz şuraya bir 'kavat' kelimesi». Pazıları. Yarı aç. elini kaldırdı: — Vicdanı karıştırma. Affederim gider kaltak!» diyor. Parayı pezevenklikte kazandı.. fakat son derece güçlü kuvvetli bir adamdı. Nail ağa. — «Sizin kız kerhaneye düşerse ne halt edersiniz?» diye yaz.

avratlarını.. — Bizim Bedri hiç bir şeyi tedavi etmek gayreti göstermiyor ki.... Güzel yüzünü astı: — Ben Bedri efendiye bu işleri hiç yaraştırmadım dedi.. O da karısını vurduğundan onsekiz seneye mahkûm edilmişti. — Haklı olamaz. istanbullu yavaşça sordu: — Bedri efendi. Ulan kelimei şehadet getirin. Şeyh Yusuf efendi de alıştıracak.. Eğleniyor... kanun bu işi pek seviyor.. bir bakıma haklı!. . Fıkaralara da yazık. Bir kötülüğü. Onbeş güne varmaz. Ötekiler gülmeye başlayınca Memet hepsinin yüzüne ayrı ayrı baktı. Haydi! Herkes ve herkesle beraber Hüseyin'le Ahmet de gülmeye başladılar. Elden gidiyorsunuz... Kendi kredisini de düşürüyor. «Namusçular» gözleriyle müsade isteyerek kalktılar. Memet'i nasıl alıştırırlar. istanbullu içini çekti.. — Ben insanlarla eğlenilmesini sevmiyorum..kavatları. Kavat Alo bir nara attı: — Kalkın dedim. bir başka kötülük ile tedavi etmek mümkün değil. Dursun efendi gözlüğünü düzeltti: — Ne oldu bey! Sen daha. Kayserili Tevfik. Kavat Alo iterek onları dışarı çıkardı.... «Nerde bizim pezevenkler! Şunları sür. — Anlıyorum... Neden olduğunu kendisi de bilmeden başını önüne eğdi. «Kavat Alo» da adı üstünde namusçulardandı. Ben Kuranı kolayca söker miyim? — Kolayca sökersin. — istidadın yok dedim ya. Ulan deyyuslar. Ulan kalkın. bizim namussuz Bedri'nin tayfasına alışamadın mı? — Alışamadım Dursun efendi! — istidadın yok.... niçin hep namusçulara musallat oluyor? — Namusçu olduklarından.. garip olduğu için Malatyalıların birçok hususiyetlerini tenkit etmekten hoşlanıyordu. Sabah beri. — Hamdolsun evet.. Hazin şey! — Hazin ama. Çünkü bunlar maksadı sezemiyorlar ki. Memet korkuyla sordu : — Beni neye alıştıracaklar Dursun efendi? — Okumaya alıştıracaklar! — Allah razı olsun. Büsbütün şaşırıyorlar. Bak görürsün......... Yallah! Bedri efendi çağırıyor.... Düşün önüme. getir!» dedi. — Sen insanları mahpus etmeyi de sevmiyorsun ama beyim.

Lâkin bir lokma ekmek isteseler veren bulunmaz. onbir. Hele bir daha yazıverelim. Cezaevinin o sıralarda mevcudu üçyüzelli üçyüzaltmış arasındaydı ve iki günden beri esas defterlere göre iki kişi fazla çıkıyordu. Hele topla... sayar ama. sağ üst koğuş yetmişdokuz. alt sağ koğuş seksenbir..» dersin. şu temiz kâğıda çek. Herkes de öyle söylüyor. «Aferin. herif namusunu temizlemiş» dersiniz. iki günden beri. Kayserili Tevfik. Dokuz.. Yekûn: Üçyüzelliyedi. ikiyüz kişi gelir.. hem utanacağız.. Ondört çocuk koğuşu. Sergardiyan bu iş..— Siz yalnız «yazık» dersiniz. Ondokuz dokuza dokuz elde var bir. Başgardiyan artık rakkamları ezberlemişti... hasılı cem: Üçyüzkırkdokuz. İstanbullu kederle gülümsedi: — Dünya. Para cezasından da iki kişi var. Başgardiyan. iki mahpus fazlamız var. Burada tayın bedava. Lâkin o huyu olmasa. jandarmalara tembih et. mahpus iki kişi fazla görünüyordu. işte. Gözlerini tavana dikerek yazdırmaya başladı: Karı koğuşu onbir.. İyi adam bile iyiliği fenalıkla beraber yapıyor.. Üçyüzelli dokuz. Gözünü aç sergardiyan... Sağ alt koğuş: Seksenbir. Bedri'ye gelince: Söğer.. «içerden dışarı kaçan olmaz.. gönülsüz gönülsüz tasdik etti: — Orası doğru. Duyan olursa iki kişi değil.. üç. benim hesabım kuvvetli değildir ki. Beni bırakırsan. kumarda kazanırsa bunlara para dağıtır. tersine dönmüş Tevfik.. Elde bir. elde kaç vardı.. Hele şunları vur biribirine. duvardan atlayı atlayı vermesinler. — Ah bizim elimizde olsa. Mahkûm defterini saydılar: Yüzsekseniki. Ekmek bulmak gayet müşkül olup. — Topla beyim. Şuraya... Buğdayın kilosu yüz kuruş. Topla şunları allasen.. Sol alt koğuş sekseniki... sol üst koğuş doksaniki. Kanuna rağmen Malatya cezaevinde iki tane suçsuz vatandaşın yatmakta olduğu rakamların belagatli diliyle meydana çıkıyordu. Sekiz kişi ekmeksiz olduğu için. otuzbeş. Müdür bey bana kızıyor. Ben şaşırdım. ben doğru söyledikçe bu bizim millet alay zanneder. ziyaret günü içeri kaçmıştır. Gel gelelim. Sen bu hesabı tahsildarlara yaptırmalısın.. ondokuz. daha doğrusu iki gün iki gecedir içerisi sayılıyor.... Aklın varsa. yirmialtı... iki. iki kişiyi gizlice bırakıver. istanbulluya kim bilir kaç defa tekrar hesaplattırdı: — Yaz bakalım beyim: Onbir karı koğuşu.. İki kişi. — Neye şaşırıyorsun? Dışarda ahval perişan olduğundan.. gayet tehlikeli bir hal aldı. Eli açık bir adam. Galiba bir gün gelecek. — Alaym sırası değil beyim. hepimiz yalnız iyilik yapmaktan hem korkacağız. Netice tabiî değişmedi... Jandarmalara tembih et... müddeiumumiye gidip söylemem. Başgardiyanda nihayet telâş başlamıştı. mevkuf defterini saydılar: Yüzyetmişüç. Çocuklar ondört. Ekmek defteri de tadat edildi. Bir kişi noksan çıksa maazallah bu telâş . — Alay mı? Yahu.. — Topla diyorsun ama.

ümitsizlikle başını iki tarafa sallayarak koğuşlara girdi. Herkes. — Verirlermiş ama ırzına geçeriz diye korkuyorlarmış. tahtadan kerevet yaptırmak şimdilik nedense yasaktı. yarım gaz tenekeleri.. bağlamalar asılmıştı. — Bu af dediğin de dişi mahlûk mu? — Dişi mahlûk. — Bu hesap af hesabı değil. Ben şimdi hepsini koğuşlara tıkarım. — Şimdi herkes bahçede. tabaklar.... kilim parçası.. Affı bize verirler. Kürtler. Mahpusane köylüler için bir çeşit hastalıktır. Gardiyanlar koşuştu. Ne demek!» diye uyku arası zıplıyormuş. duvarlara erzak torbaları. ancak evinden uzakta kalmaya mecbur köylülerin duyabileceği iflah etmez gurbet hissi ve yalnızlık âfeti de bütün bu uygunsuzluğa karışıyordu. Koğuşları görmedikçe sefalet kelimesinin lisana hangi sebepten girdiği ve nerede kullanılacağı anlaşılmaz. nane. geç vakitlere kadar kaybolmuş çocukların korkusunu ve şikâyetini uzatır dururdu. küçük sesleriyle tek tek konuştular: — Af olmaz mı? Hükümet uykusunu kaybetmiş. Mahpus. kalk şunları beraber sayalım. elbiseler.iki gün evvel kıyametleri koparırdı.. aldırmamıştı. — Ya ne hesabı? . gülüşerek. Aman beyim. kurutulan meyve çekirdekleri koyulmuş. Karyola getirmek.. kasketler. «Gelirsem mevcudu tamam isterim. koridorda. halı eskisi. «Dermanı yok. Dünya üzerinde kaç çeşit çul.. İnsanların mütemadi kederi ve öfkesi bütün bu eşyaya ve duvarlara sinmiş gibi içeri girenlerin yüreğine birdenbire merhamet ve ürperme çöküyor..... hasır varsa yerlere serilmişti. Hem de koca hükümet olup. hele gece olup tavandaki yirmibeş mumluk ampuller yanmca. Herkes betonun üzerinde yatıyordu. Bunların üstüne. tahta oturayım da.. Ranzaların beheri seksen dört liraya çıkıyormuş. koğuşa yaraşırdı. Karanlıkla beraber başlayan kurt kavalı. Pencere içlerine kâseler. çuval. bu cenabet illetin dermanı yok bey!» İstanbullu saymaya başlayınca birisi yumuşak yumuşak sordu: — Af mı var beyim? istanbullu gülerek başını salladı. tuz kabakları. Gece sayarız. çay ibrikleri.. bulaşık bezleri. Sen ne sandın? — Öyleyse ağırlık almadan vermez. Atölyede.. bez. cigara tablaları. — Müdür bey gelecek. küçük çıkınlarda biber. homurdanarak. sabun kutuları. Sonra sen bilirsin. Artık hepsi. yataklar toplanmış duruyordu. iki kerre ezilmiş bütün milletler gibi insanların yüzüne daima gülümseyerek.. — Gece mi? Müdür bey gelecek diyorum. beş dakika yatağının üzerine oturuversin.. keder ve korkuyla bakarlar ve bu gülümsemeyle bu korkulu bakışlar. — Verirler öyleyse. duvarların dibine minderler.» dedi. Görürsünüz.. Galiba «Fazla mal göz çıkarmaz» diye düşünmüş. «Ben burada padişahlık edeyim. Geberirler mi bu reziller? Düdükler çalındı.

fazla mıyız? — Fazlayız Abuzer! İki kişi fazla çıkıyor. hayvanlardan birisi noksan. Saymadan bir netice çıkmadı. — Susun yahu! Biz vazife görmeyecek miyiz? — Vazifeye canım kurban olsun Başefendi. telâş içinde geldi. kürdün arslan gibisi olmaz. müdür beye bir cigara verdi. Türk umum Türk demektir.. eksik miyiz.— Kayıp hesabı! Bizden biri inşallah kay. Uçyüzellidokuz rakkamı sanki cezaevi idaresiyle iddiaya girmişti. Bak bakalım. Koş müdür! . İstifa edeceğim. Defterleri götür. yukarda İstanbulluyu sinirden öldürecek kadar manasız surette bağırdı.) Başgardiyana. İşte bizim kâtipten âlâ daktilo mu olur.. — Yahu! Ben ne halt edeyim? Kâtip hafız imiş. Ben bıktım. — Kahvenin sırası mı? Ali! Eşşek herif! — Buyur. Bir masa ile iki iskemle çıkarsınlar. Mal canm yongası. — Etme birader. Başkâtip çağırmış.. Yahu siz beni astıracak mısınız? İstanbullu... Sen şu dağdan. Defterleri sen götür. — Kâtip nerde? — Kâtip geldi. Türkü söylemeye çağırıyorlar. Götürüp yanağını okşuyorlarmış. (Her zaman gelirken ve giderken telâş içindeydi? O kadar yumuşak bir adam olduğu halde bu telâşın sebebini İstanbullu bir türlü anlıyamıyordu. Telâşlanma canım. ben bu dağdan. Hep kardeşiz.. Nihayet bir gardiyan.. Bir kahve pişirsinler. Namusum berbat oldu. gitti. Bu nasıl bir kurt. — Beğenmedin mi? Arslan gibi bir kurt. İki kişi.. — İyi türkü söylediğinden kanları kaynıyordur. Bir de daktilo eksikti. — Oğlum. — Murat bey! Müdür seni çağırıyor! diye posta geldi. Gazete ne yazıyor beyim? — Aman gazeteden de haberi var. — İki kişi fazla geliyor. Bir de esas defterleri kaybolur. Müdür bey. Eğer bunu gazeteden öğrendinse. — Ne olmuş.. — Kabahat senin.. Bey... Ali dışarı pencereden dışarıyı işaret etti: — Kırmızılı geçiyor. __ Mahpusu bahçeye cemet. Artık Ali de vazifeye bakmıyor. Sen şöyle otur.. Arayıp bulacaksın. Gidip dut kurusu satacağım. dedim. Şuraya bir daktilo alalım. — Canım. belli bir şey. defterlerde bir yanlışlık vardır.. — Hayrola müdür bey! — Ben istifa edeceğim. Biz Murat beyle konuşuyoruz. gazeteler yalan yazar. Bakarsın.. — Çobanlığın zorluğu burada. yabancı var mı? — Yabancı ne demek. Benim eğlenecek sıram değil.. bölmüştür.

defterleri koltukladı.. Eski harflerle elifba okuyordum. yiğit herif!» der misin? — O nasıl söz? — işte dosdoğru bir söz. gemiler dolusu tüfek. Sergardiyan Ali efendi. Şu haline baksana. Allah için.. Vay canına! Bu kıza gittikçe bir hal oluyor.. Cezaevi avlusu... Yenilirse de kabadayılıkla gidecek. Bunların yüzü parça parça olmuş. yiğit herif. Müdür bey. — Neden benimkiler imiş. Bu iş «baba hırsız tuttum» a dönecek görürsün.. çırçıplak bir toprak bahçesiydi. Bak görürsün. — O «bir şey» mühim meseledir. Helâl olsun. Stalingrad düşmüş mü? — Düşmemiş ama. . Şimdi benimki mi oldu? — Ruslar yenilecek... Çimento ve kireç tozları toprağına o kadar sinmişti ki. Töbe yarabbi! Allah beterinden saklasın! Sen de şimdi bana kız gösteriyorsun.— Hangi kırmızılı. — Radyoya bakarsan seninkiler yenilecek. terbiyeli bir çocuk gibi eğilip kunduralarına baktı. — Elbette kalleşlik edecek. nasıl dokunmadı.. Duvarlar. eksik olmasın da fazlanın zararı yok. Onun da zenaatı o. İstanbullu her zamanki gibi ihtar etti. Ne halt edeceğiz? — Canım müdür bey. — Neme lâzım herif.. Müdür kederle gülümsedi. karının ırzına geçse «Neme lâzım. her zamanki gibi evirip çevirip şapkayı yine yanlış giydi. oradan çıkmak marifet. Tesadüfen olsun. Güneş burada daha kuvvetli. dalavere kurt Memet nöbete! Adı «Memet» olduğu için bu söz kendisine pek münasip düşüyor. işte ayağında kundura yok. oraya her çıkışında yapılmakta olan bir binayı insan arıyordu. İşte buraya yazıyorum müdür bey. Dünyayı önüne kattı.. — Allah hepsinin belâsını versin! Doğru! Alavere.. Bakıştılar. — Kim benimkiler? — Ruslar. daha parlaktı. cephane verirlerken ben iptidai mektebine gidiyordum.. Müdür. bombeleri çökmüş. — Almak marifet değil. — Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! — Yahu müdür. Şuna bak. dünya kadar toprağını aldı. her tekrarlayışmda seviniyordu. topukları çarpılmıştı. kurdelenin fiyongasını sola getiremiyordu. Hitlerin eline Malatya cezaevi de geçmeyecek.. dışarı gidecekmiş gibi şapkasını başına geçirdi. — Zannetmem. — Canım efendi! Bok mu kaldı. küçük taşlarla dolu. — Birisi evini bassa. Müdür bey. — Nasıl zararı yok? Daktiloyu kenara bırakarak küçük masayı koşturdular. Kuvâyi milliyeye sandık sandık altın. bir şey de kalmamış. Hani ikinci cephe. — İngiliz kalleşlik ediyor.

O kadar zayıftı ki her an nefesi tıkanmış da boğulacakmış gibi insana sıkıntı veriyordu. Evrakı bozulmazsa bir gece saat üçte götürülüp asılır. bertaraf edebilmek için başını sallamış. — Ne? Ne diyorsun herif? — Beni evvel okutuver. işi pek iyi bilen başgardiyan.. Kenara. Mahkûm defterinin birinci numarası «Hüseyno» ya aitti.. Diyorum ki. sırtında arkası tamamiyle kopup düşmüş paltosunu kavuşturarak sola geçti. Ertesi gün mevkuf defterindeki kaydına kırmızı mürekkeple hükmün infazı yazılır.. alnındaki kâkülün ucuna para ve nazarlık bağlamışlar. arkadan da bakılsa yorgun bir öküzü hatırlatıyordu. Önden de. sıradan çıkıp azametle yaklaştı: — Beni de okuyuver beyim! — Dur. Evvelâ mahkûm defterini açtılar. senelerce aynı hareketi yaptığından artık huy olup kalmıştı. Dördüncüsü. Bir karış derinliği olan bu havuzun üzerinde. Besni'nin «Vakkas» ı. (idamlıkların hazin bir talii var : idamlık mahpus asla mahkûm defterine kaydolunmaz.» derlerdi. gölgeye koymuştu. İsmet Paşanın uzak akrabalarından dokumacı Hamdi idi.. betondan bir havuz yapılmıştı. Hekimhan'ın «Aliseydi» si. Müdür bey birisine. Urfa'nın «Vahap» ı. Müdür. Bu defterin de en başında idama mahkûm edilmiş bulunan Tecdeli Ali bulunuyordu.) İkinci mahkûm. buralara bezden ve ağaçtan tıkaçlar koyulmuştu. Kur'an okuyacağız. dokuzyüzotuzüçteki aftan istifade edememişti. Küçüklüğünde. Adı okununca. Yoklama sesi kesilince işi farketti: — Ne oluyor? diye sıkıntı ile sordu. Mahkûmlardan sonra mevkufların yoklaması başladı. su lüzumsuz yere akmasın diye. istanbullu birisine oturdu... Müdürle akraba olduğundan âdeta şımarıyordu. Kezban'ın babası atıldı: — Memet bey. Adıyaman'ın «Abuzer» i pek boldur.. Mahalle bekçisini öldürdüğü için. dalmış gitmişti. Muslukların çoğu bozulmuş. İstanbullu şaşırarak başım kaldırdı. Malatyalılar : «Malatya'nın «hacısı». işimiz var.. Üçüncü numarada yemenici Memet Emin. Kez ban'ın babası omuzuna bir torba asmış.. tepesini ustura ile kazıtıp perçem bırakmışlar. — Hiç. masa ile iskemleleri kapının yanına. ince borudan on iki musluk akıyordu.) İstanbullu okuyup dururken kızını öldüren Memet.üzerlerinde jandarmaların gezinmesi için alçak yapıldığından bahçe ferah görünüyordu.. kopmuş. Beni evvelâ okusun. (Başını iki tarafa sallamasının sebebini İstanbullu merak edip sormuştu. sıran gelsin! — İyi ama bizim işimiz var. . bu torbanın içine kalın bir kitap galiba Kur'an koymuştu. Mahpusları doğru saymak istisna edilirse. başını iki yana sallayarak. Benim işim var.. Anadolu'nun her mıntıkasından fazla burada isim benzerliği vardı.. On beş sene dört aydan beri yatıyordu. Çocuk gözünü kapatan bu çıngırdakları her saniye.

.. — Onu bırak. — Öyleyse. Evvelâ okuyuverse..... Gitsene eşşoğlusu.. Günah!. Allah imdada yetişsin diyerek namaz kılıyor. İstanbulluya da darılmış olduğu pek belli olan bir yavaşlılıkla duvarın dibinden ayrıldı. Çocuk koğuşunu sayarken yer değiştiren küçük kurt çocuğunu tokatladı. — Yahu! Ben bıktım.. si yaprağı bir bir çevirirsen okumuş gibi sevabı varmış. İstanbullu güldü : — Aldırma.. — Git. ekmek defterini beriye aldılar. Kadınlar koğuşunda onbir kişi vardı. Müddeiumumiliğe gideceğim. — Kim söylemiş? . — Boynuna bir kuran asmış... Müdür Adile'nin yanağını okşadı. — Allah beterinden saklasın! diye homurdandı.. Adile'nin anası çocuğunu kucağına almıştı. Cezası daha tasdik edilmedi. çocukları da sayalım. Elini o kadar şiddetle salladı ki.. yapraklarını çeviriyor... hafız kâtibe söve saya tahliye tarihlerini işaretledi. Sıra Memet'e gelince. müdüre de.. Şapkasını alelusul ters giyerek çıkıp gitti.. Memet korkarak geri çekildi. Biliyorum... dakikada öğretmişlerdir. — Eee.. İki kişi tahliye edildiği halde.. — İyi ama. — Buyur beyim. Tözey çamaşırları yolladı. Git dedim... yahut lüzumundan fazla.. Yahu! Bu dünyada akıl kalmamış mı? — Ya kalmamış. İstanbullunun ilk işi taymcı Sefer'i çağırmek oldu : — Bana baksana. Okuyor mu? — Okuyor.. sanki bu şiddetle ayağa kalktı.. Adları okununca arkadaşları bu hakikati meydana çıkarmışlardı. Kur'an torbasını bir eliyle göğsünden iki karış ilerde tutarak bahçeyi terk etti.. Müdür bey. Geleli yirmi gün olmuyor.— Kur'an mı? Sen mi okuyacaksın?. Fransızca lügati gösterdi : İşte öyle çeviriyor. Nasıl öğrenmiş? — Adam gibi okumuyor.. — Burası neresi müdür bey. — Memet. Haydi karıları.. Arapça değil mi uydur uydur oku! — Töbe de. Kezban'ın babası var ya.. Ulan sen okuma bilir misin? — Bilmem.. Hani sen şu kitabı çevirirsin Sefer. — işte. Mevkuf defteri bittikten sonra. — E. Ulan rezil! Yıkıl.. — Okuma bilmiyormuş.. — Ya. Adı okunan sıçrayıp içeri giriyordu. deftere işlenmemişti. okuyor. Müdür arkasından. — İyi ama okuma bilmez ki... Kitabı önüne alıyor.

Beş liraya. iki tane şeyh ile tanışmış ve o zamana kadar hiç işitmediği «kirve» kelimesini öğrenmişti. siyasî bir mesele uğruna silâha sarılmış insanların bu şehirde kendilerine mahsus âdetleri cari olmak lâzımdı. yola çıkmadan evvel ve trende Malatya hakkında duyduğu ve bildiği şeyleri birer birer gözden geçirmiş. Tahsildarlardan birisi ve belli ki memur takımının elebaşısı Bedri efendi idi. — Ne güzel bir adetmiş! Bu kirve sözü Kürtçe midir? . Bu kanaatlere göre Malatya derebeyliğine ve isyana yakındı. O andan itibaren iki aile akraba olur. yahut da yeniden yeniye türemeye başlamış bir kabile idi. En müşkül vaziyetlerde kirveyi hiç çekinmeden imdadınıza çağırabilirsiniz. Bu. yahut kasabanın ileri gelenlerinden birisine gidersiniz. gayet şişman. Çay dağıtılırken diğer bir tahsildara. istanbul şivesinden pek az ayrılıyor.— Şeyh Yusuf. Ölünceye kadar. halılar ve döşeklerle döşenmişti. Argalı Vahap ismindeki güzel ve kibar delikanlıya mütemadiyen «Kirve» diye hitap ettiğini istanbullu nihayet farkederek sordu: — Affedersiniz. Mert ve açık yürekli.. ters çevirmiş giymişiz!» Tahsildar Bedri ve arkadaşları. Geldiğinin ikinci günü.. Kendi vaziyetinize göre mahallenin. birbirlerini vururken araya bir kadın girse ona hürmeten silâhlarını indirirlerdi. Eşkiyalık ederken kadını soymazlar. istanbullunun kanaatine göre ayrı bir insan cinsi. Haklı olsun. birbirlerine nikâh düşmez halde akraba. kırmızı yanakları. Lisanı. elleri hele parmakları şişman vücuduna göre son derece güzel ve nazik bir adamdı.Orada. yeniden tasnif etmiş ve birtakım peşin kanaatlere gelmişti. Bu teklifi yaptığınız adam hemen hemen mutlaka kabul etmeye mecburdur. haksız olsun. dört tane ağa. — O sattı. bahçeye indiği zaman kendisini duvarın gölgesinde hazırlanmış bir yere davet ettiler. Çocuğunuzu sünnet ettireceksiniz. — Kitabı de o satmıştır.. Şarklılar derebeyliğin romantik meziyetlerini hâlâ muhafaza ediyorlardı. «Ben bizim oğlanı sizin kucağınızda kestireceğim. nevi bu dünyada ya inkiraza yüz tutmuş. gayet uzun boylu. Burası kilimler.» dersiniz. Ekseriya namahremlik kalkar. Kabul etti mi sünnet düğününün masrafını yüzde doksan kendisi yapacaktır.. bu kirve ne demektir Bedri bey? — Kirveyi mi merak ettiniz beyim? Kirve buraların bir âdeti.. Âdeta kardeşlik. yani iptidaî insanlardı. Sefer gittikten sonra İstanbullu bir cigara yaktı ve birdenbire Memet Akif'ten bir mısra hatırladı: «Din de kürkün aynı olmuş. hattâ babalar öldükten sonra bu akrabalık sürer. beş tane ihtilastan mahkûm tahsildar. Namus ve din meselelerinde son derece mutaassıp idiler. Sünnetçinin önünde çocuğu kucağına alır.istanbullu Çankırı cezaevinden Malatya cezaevine sürgün edildiği sırada.. hiç gülmeden şakalaşmasını biliyordu. Nasıl akraba. Çaylar kaynıyordu.

etrafındaiklerin neden gülümsediğini ve Diyarıbekir ağalarından Hamdi bey oğlu Süleyman beyin Bedri efendiye neden kaş.. Beyefendi henüz acemidir.. — Ulan avradını..... bundan. Adınızı belleyemedim.... sözü bu mecraya getirmek isteyenlerin daha başlangıçta önlerine dikilen Süleyman beye hayretle bakarak âdeta imdat istedi.. diye başlayacak oldu. Elli yaşında gösterdiği halde bir genç kız gibi utanarak Bedri efendiye çıkıştı: — Sizde hiç namus yok mu? Beyden ayıp.. imansız herifler! — Süleyman bey.. Nihayet beğenen bir gülümsemeyle sordu: — Şu halde. istanbullu kendi hesaplarının böyle bir netice vermesi karşısında öyle şaşırmıştı ki artık hayret bile edemiyordu. Malatya'da kullanmayan kalmadı. Biraz biçimsiz imiş. siz. Konudan komşudan ayıp olacak diye. Tahsildar Bedri efendi bu izahatı verirken istanbullu.. beyefendinin kirvesi misiniz. mecliste kendisinden başka bu türlü şakadan hoşlanmayan ikinci adamdı. kabahat şimdi bizim mi? Bey kirveyi kendisi sordu. — Sus kardeşim. Ben senin avradı değil. Ama bu kelime «girift» kelimesinin değiştirilmişi olmalı. Buna yalnız keyiflenmek de denilemezdi. Âdeta mütelezziz oluyorlar. — Yoksa Vahap bey sizin kirveniz mi? — Ben onun kirvesiyim! istanbullu öğreneceğini öğrenmiş gibi susunca üçüncü taksildar vaiz efendi. Yavaş yavaş aklını başına toplayan istanbullu.. . göz eğdiğini anlamaya lüzum görmüyordu.. bu muazzam ve müthiş küfürlerden en fazla konuşan üç kişinin keyiflenmesiydi. Tahsildar Vahap. şu vaiz olacak pezevengin avradını. Arada sırada «kiriv» diye kullanırlar da ondan çıkarıyorum. Bir de kibrite kirbit denildiği gibi «kivre» şeklinde de telaffuz ederler. Malum ya bizim yenge her gece bir yerde misafirdir. uçsuz bucaksız bir saadet duyuyorlardı. Ben esasını pek bilmiyorum. Meclis hep bir ağızdan kahkahayla gülmeye başlamıştı.. Süleyman bey. «Kiriv» derler. Asıl şaşılacak taraf. trende gelirken Kürdistan'm derebeylik romantizmi hakkında düşündüklerini tasdik eden ilk dostluk ve yardımlaşma alâmetine rastladığından memnun oluyor. — Vahap.— Malumuâliniz Kürtçede birçok Farisî söz var. — Bırak şu pisi.. hiç ummadığı bir sualle lafa karıştı: — Neden sen Vahab'm kirvesi oluyor muşsun bakalım? — Çünkü karısı kucağımda. Kusura bakmayın. — Karısı mı kucağında? — Evet... Benim avrat sana feda olsun.. — Şeyini. — Karısının nesini sünnet ettirdin... yoksa bey efendi.

Sizde bu laf için adam ölürmüş de sen bu yaşa kadar nasıl yaşadın a. bu lakırdı için adam ölür.. Vura vura bu hale gelmişsiniz. kabahat kendisinde imiş gibi mahcup bir yüzle istanbulluya döndü : — Bey.. istanbullu o zaman. Süleyman bey. Ötekiler eskisinden daha çok güldüler. Macar katanası gibi. En küçük karısı.. — İyi ama. Birisi babasına.. Hakikaten yapılacak bir şey de yoktu.. Herkes gülüyordu. Acemidir.. Elini hışımla kaldırdı: — Süleyman bey malum! Bey de yeni geldi. yakın oturduklan yerden kirli kirli gülüyorlardı. Ya sana ne oluyor avradını. Kanınızı aramasalar. birisi dedesine söylenen bu sözlere... kusura bakma! Bunları işte gördün... bu taifenin «ham» bir insan bulmanın tadını güzelce çıkardıklarını anladı.. Kendi binmeye almamış ki. Süleyman bey.. usandık. — Yeter dedim ya.. Ağaların içinde en uzun boylusu. Uzun ağanın en küçük oğlu ile torunu da kendisi ile beraber mahpus idiler. Bu iki parça gülüşün acayipliğini seyrettiği için. Bu kadarcık söz Bedri efendiyi hakikaten öfkelendirmeye yetmişti... Küçük karının şanı buraya kadar geldi.. Allah belâlarını versin bunların.. kavatı. dudağı yank bir adamdı. — Öyleyse bu herif ona binicilik edebilir mi? — Sorduğuna bak. Bizim ağa da karı beş tane.. Bir sağrı varmış. — İyi öyleyse.. Bedri efendinin karışma kirvelik ettiği tahsildar Vahap efendi masum bir çocuk gibi sordu: — Hangi karıyı kasdettiğin anlaşılamıyor..— Sizin bedhah olduğunuzu nereden bilecek. Kaymakam. Bizde. başlarız avratların geçmişinden» demişler. İllallah! Bir yenisini al.. jandarma kumandanı şikâyet etmişler : «Ağa biz gayrı eski karılardan bıktık. — Hangisi olacak pezevenk.. Sonra alışır. Süleyman bey «ne yaparsın» manasına. — İşte bu kadar. hemen ölüm!. Bedri efendi. koca göbeğini hoplatarak güldü : — Gördünüz mü? Hemen ölüm.. sizi vurmak helâldir. Tahsildar Bedri efendi işin felsefesini izaha başlamıştı: — Herkes evvelâ bir şaşar.. Uzun ağanın yüzü büsbütün iki parça oldu. ilk günüdür. Onların hatırı için aldı yeni karıyı.. uzun ağa kendisini hemen topladı: — Bedri efendi.. Hepinizi kurşunlamak. keselim bu sohbeti! dedi.. istanbulluya bir işaret verdi. — Neye alışır Bedri efendi? ... — Kalır mı? Rakıyı gönderen bu deyyusun evine iniyormuş. — Hep aklın fikrin vurmakta. Ağa hapse düştü düşeli ev misafirsiz kalmıyormuştur.. Gülerken yüzü âdeta iki parça oluyordu.

Vaiz efendi.. bir muayyen mesele için almışım. kendisine talip olursa sevinmeliyim. Arkadaşlarımın arasında kadrim itibarım artmalı. Eve oturtup besliyorum. Çocuk olmak neye delâlettir. bak bey ne diyor? Vaiz efendi. bir tahsildar arkadaş daha. sonra arkadaşlarına döndü. — Adana seyahati iyi akıldı. diye tutturdu bu gece berabersiniz.. Sözle de olsa bir başkası aynı meseleden dolayı kendisini methederse. — Tabiî lâtife ediyorsunuz. Hemen evlere dağıldık. karı içerden... Ben karıyla yatıyorum efendim. babası değilim. — Olmaz mı? Haberi olmasa şakanın tadı çıkmaz ki. Bize «Yetişin bre gelin. Otele döneceğim zaman sofrada beni dürttü. Fikrimizin yatması şu cihetten ki. Gurur duymalıyım.. — Neyi duyacak? — Böyle şakaya alındığını. «Haydi Adana'ya gidelim» diye tutturdu. ben dışardan kız arıyoruz. Aman şunları kandırmanın kolayı. Lâkin dünyadaki bütün Nahiye müdürlerini Allah kahretsin. buna fikrimiz yattı. ağdalı ağdalı anlattı: — Bir gece bunlara gittim.. böyle şey olmaz... çaydan bir yudum aldı. Ötekiler de tasdik ettiler. Parayı muhasebeye yatırmışım. İçtik.. Bilmem kaçıncı şişede Nuri olacak pezevenk şeytan gibi aklımıza girdi. Bizim avratlar huyumuzu bilirler. Barda para yiyecekmişiz. bir de ben içmeye başladık. razı olduk.. Karının oturduğu odanın kapısını açtı: «Kız bana bak! dedi.. — Bir türlü anlayamıyorum efendim! — Belli. O sıralarda bizim oğlanı evlendirmek gayretine düşmüşüz.. istanbulluya acıyarak baktı. Bedri efendi. kardeşi değilim. Adana'da bir zenginin kızı koca arıyor oldu. Hudutsuz bir öğünme içinde anlatmaya başladı: — Bir gün bu vaiz. — Şu halde. Bildikleri için de bizimle şuradan şuraya gitmezler.» diye haber uçurulmuş... ikimizi de kapıya kadar kovaladı.» dedi. istanbullu hayretten ziyade korkuya yakın bir hisse kapılmıştı. Bereket versin şansımız iyi rasgeldi. Vaiz yemini bastı.» demez mi? Bak. Kadınla yatmaya. . Vaiz efendi misafir gelmiş. Benim kanmla benim aramdaki sıhriyet meselâ bizim hatunla Vahap arasındaki sıhriyetten farksızdır. Bilâkis ben onu.. Bu sefer de «iyi ama karıları da beraber götüreceğiz. Vah vah! — Hanımefendi duyarsa.. Terliği çekip üstümüze yürüdü. Bedri efendiye döndü: Haydi beye anlat şu bizim Adana seyahatini. haberi var. Biraz yalvarttık. Müdür efendi.. — Vaiz. Yavaşça sordu : — Hanımefendi ne dedi? — Ne diyecek efendim. Şu halde.— Şakaya alışır.. avrat dediğine sövülünce bundan bana hiç bir hata gelmemek icap eder. Göreyim beni mahcup edersen karışmam.. İyi amma ben karımın nesiyim? Anası değilim.. «Ben yalnız yatamam.

hemen kandılar. Bereket versin ahali çok. «Yengeciğim.. Damarların boşalır. pencereye abanın demişim.» Müteahhit yutkunmaya başlamıştı. Bir taraftan da «inin... Mesele şöyle şöyle. Halbuki evet. Lâkin huyludur.» «Ne kumpanyası bu böyle.. Herifi bize takdim etti.. sordu : «Kim bu hanımlar?» Ben Sıtkı'ya meydan bırakmadan anlattım : «Velinimet dedim. Bir gözler var can alır. Sıtkı istasyona inmiştir. gözü ilerde yürüyen karılarda. pencerede görünmiyelim. karılar cilvelidir.. Onar hovardayı bir kapıdan alır bırakırlar da biri birinin ruhu duymaz. Piyasaya bir kere çıkar. Vali bir gece muhabbetine üçyüz lira verdi. sarmadık arkamızdan «Pat pat. İşte müdür bey şahit. Herif bizi gördü. «Vay Recep bey. haydi aşağı.. rezillik alıp yürüyecek. Yalnız bir şartla.. sevindi. Kabul . Görmesiyle içeriye hücum etmesi bir oldu. Lâkin öyle işin acemisi değiller. sen de mi istasyonda bulunuyordun?» dedi.» bir ayak sesi. Sıtkı oranın Nahiye Müdürü. Bırakmam şartolsun.. biz buraya geldik ama müdür bey oyun oynamaya müsaade etmiyor. şimdi ne olacak?» diye yalvarmaya başladı.» dedim. me «Oğlum. Karılar önde biz arkada Nahiyeye doğru yola çıktık.. Bize laf düşürmeden sepetleri toplayıp aşağı indiler.» Benimkini tarif ettim : «Şu yeşil mantolusu bir göbek çalkalar. Nihayet «Karılar da beraber.».. «Dedim gitti....» dedim. Üçüncüsü velinimet en az kullanılmışı odur. Yokuşa sardık. Tren Gölbaşı'na yaklaşırken ben bu vaiz olacak avradını.. sürdüler sürüştürdüler. hemen davrandı.» dedi. Doğru bizim eve.. Yol müteahhidi imiş. Akılları başlarına gelmeden üçünü de trene attık. Şartolsun biz kumpanyayız.. çekirdekten yetişme oyuncu karıları bunlar.» Herif bunu tepeden tırnağa bir kere süzdü. Müdür beyden ben size müsaade alırım..?» «Halis tiyatro kumpanyası»«Deme.. Yanındaki kahve rengi manto giyenin marifetini nasıl anlatmalı.» diye bağırıyor. Namusu tuttu pezevengin. Şimdi oyun oynamadan gidersek.... Karıları orada bir otele yerleştireceğiz. Belli ki müdürle araları iyi.» Müteahhit yumruğunu sıktı. «E. Vaizi gösterdim : İşte komik. bulgur kaynatıyor sanırsın. Biz yallah bar'a. «Oyun kolay.. «Efendimiz.. «Demek şimdi bu karılar oyuncu karıları mı?» «Ne sandın velinimet. alimallah. Çaresiz biz de beraber. Sor da bak.. Bunların avratları da dünür gitmeye meraklı. Yarın akşam oyuna başlarsınız. keyifleniyoruz. bu akşam biz bize bir muhabbet yaparız.. Karı milleti değil mi beyim. biz kumpanyayız.Benim karı evlâdının mürüvvetini görecek. ben böyle dememişim. Oraları kalabalık olmasa. Aman oyunu bozma... Besbelli bu bizim Vaiz komiğe pek benziyor. «Hele siz önden yürüyün. Sıtkı döndü. Biz Adana'ya gidiyoruz. Üçü de eski kulağı kesiklerden. Hay yengeciğim... Yemin etti. Şüphesi kalmadı bunun soytarı olduğuna. Biz bu kadar masraf ettik. Bu namussuzların arkasına düştünüz siz nereye gidiyorsunuz. Nahiye ile istasyonun arasında bir kıraç tepe vardır. Adana'yı düşünüp gülüyoruz kendi kendimize. Karılar cilveli olduğundan cinayet falan çıkar diye korkuyor. Sepetlere nevaleleri doldurduk.. sen bu deyyusun huyunu bilmez misin?» diye gülüyor. Taktılar takıştırdılar.. Kız lafı bütün yalan. Genç meraklısı. Yalvarmaya başladım. Herif yanımıza geldi ama. Bizim karıyı buldu... Tabiî her trende gelir. Nihayet dayanamadı. Biz buraya gelmeden Malatya'da oynadık. Sıtkı.

Herif bir sofra hazırlamış Başvekile mahsus.» deminden beri kendisini zorla zapteden Nahiye müdürü makaraları koyuverdi. Dünyada böyle avradını. — İyiki sizi çekip vurmadı.. «Nerde kaldı bu bayanlar?» diye ciddî ciddî sordu.» dedi. abdi hakirin şimdi kemikleri dahi çürümüştü. Etrafa bakmadan atıştırmaya. Sabaha kadar bir eğlendik. Ortalıkta kimse kalmadığı zaman mahfi gelecek. «Mükemmel cümbüş çalar. Sabır. bir eğlendik. On dakka sonra bizim keyfimiz sinirine dokunmuş olmalı ki.. misafirler hazır değil.» Kanlar müdürün evine girdiler. Bu ağa efendi. Tabiî son dakikada haber verdi. Kebaba hücum ettikçe adamcağız imdat arar gibi etrafına bakıyor.... Bedri efendi. böyle söyleyerek o zamana kadar lafa karışmadan gülümseye gülümseye dinleyen kısa boylu. Kulağına eğildim. Bu akşam biz bize.. Eğer her avradına söğdüğüm çekip beni vursaydı. çember sakallı ağa efendiyi gösterdi. Karılar nerde? Biraz içtik.. ettiklerim kıyamet gibidir. iki amele hizmet ediyor. Hiç merak etmeyin.» «Müdür beyin de avradını.» «Hangi misafirler velinimet?» dedim..» «Müdür bey ne bilecek. Biraz vakit geçsin..... Biz adamımızı tanırız beyim. çekiştirmeye başladık. «Ulan sen git getir. fazladan hacı idi... «Bayanlar gele dursunlar. Sonra kıvranır oldu. Müdür beyden ayıp. Jandarma başçavuşu olacak habis kendisini kerhaneye atmakla tehdit ediyormuş. Şimdi beş oğlu ile beraber bir cinayet meselesinden dolayı mevkuf bulunuyordu. Saz çalan var mı içinizde?» Nuri'yi gösterdim.. Hakkı var. hele kebap teşrif etsin. «Nerde kaldı bu kaltaklar?» diye bir kerre celallendi. Güzel ve tatlı küfürü aynı lezzetle iade ettikten sonra vaiz efendiye döndü : .....mü»? «Artık orasını müdür bey bilir. Velinimet öyle kızdı ki yekden o da bize sövdü. dile cümbüşü meşhurdur» «iyi öyleyse.» dedi.... Her telden çalar ya.. «Bayanlar tabî.. «Şimdi bir duyarsa beni de sizi de perişan eder» diye ağlıyor. Bağıra bağıra meselenin içyüzünü anlattım : «Velinimet. aman sabır.... Kebap geldi. Bizim komik bu işlerin erbabıdır.»«Velinimetin de izzetli saadetli avradını.. Kadıncağız istikbalinden havfediyor. «Sen gideceksin pezevenk!» diye davrandım.» dedim. Nüfus memurunun metresi imiş.. Tabiî velinimet..» «Yahu. Tertibatını almıştır. sen serhoşladm. Hiç olmazsa velinimetten sıkıl. «Emredersiniz velinimet.. Komiğe döndüm: «Hakikat geç oluyor..» «Gitmezsen avradını... Nihayet rakının verdiği cesaretle.». «Ölsem gitmem. Bizim velinimet evvelâ ses çıkarmadı. Velinimet kendi kendine söylendi : «Kebap hazır ama. Yavrucuk utandı besbelli.» «Aman kardeşim bu nasıl bir söz.» dedim. Biz kolları sıvadık. Bu akşam ziyafet benden.. yeşil mantolu afetin burada bir belâlısı varmış. bağın birine çekiliriz. Git getir. Karıları bekliyordu. Müteahhit hazırlık yapmak için koşarak gözden nihan oldu. — Yiğit yiğiti gözünden tanır demişler.» Somurttu ama seslenmedi.. Kahverengi tayyörlüsü derseniz zaten körpe. Başına çöktük efendim... Biz kahveye gittik.

... Yumşak adamdır. iki kere sarsınca müdürün artık tahammülü kalmadı.» «Kam bu biri?». 'Ben bu yeni yüzbaşının avradını şöyle şöyle edeyim. Haşa meclisten dışarı... Ayağı bu toprağa basar basmaz. Bırak yakamı»... şart ettim inanmıyorsun.» «Demedim yüzbaşım..». ben yerinden haber aldım...».— Hele mademki açtınız..» «Yanlışlık ne demek? Burada kaç tane hapishane müdürüsünüz siz?» «Ben yalnız başıma hapishane müdürüyüm ama. Bir de geçip gidecek.. Bana Mehmet Çavuş derler. Allah beterinden saklasın. Ne yapalım yüzbaşı. «Yahu söğmedim diyorum. iki kere yaralandım. Ölürüm vallaha. Benim işim var..» Bir. Benim avrada sen nasıl söğersin»Beyefendi.. beye.» Bizim müdür. Haydi itiraf et. anlat. bütün Malatya ahalisi de evire çevire. Benden baskını yoktur». hapisane müdürüne oynadığınız oyunu da anlat bari. «Ulan sen hapishane müdürü müsün?».» Ben orasını bilmem.. — Derken efendim. billaha yalandır yüzbaşı bey. Al işte yüzbaşı senin avradını bende. ulan sen benim karıya söğmüşsün.. Sana tekaüt maaşı bağlayacak değilim.. Bulamayınca.. Dinim Rabbane hakkı için söğmedim. Şimdi Bedri'ciğim kızar. O da yüzbaşının yakasını kavradı.. Yüzbaşı Kâni'nin yanında bu pezevenk on para etmez. dedi. Gelip yeşil otelde beni buldu. On dakikada kırk yıllık dost olduk. Lâkin inanmıyorsun. Sonra fena olur.» Etrafa toplananlara yanık yanık bakıp yardım istedi. — Kirve. «Söğmüşsün ulan. lâkin birdenbire öfkelenir.». «Söğmüşsün» «Siz Müslüman değil misiniz...» «Söğmüşsün.» «Aman estağfurullah ben mi?» «Sen.» Artık dayanamadık.' demişsin ya. — Olmaz. Söğmeden Söğdün diyeceğine söveyim de elinden geleni arkana koyma.» «Herif aması kalmış mı? Karıya söğmüşsün» «Vallaha. Haşa meclisten avradını bellerim.. Söğmüşsün» «Vallahi söğmedim» «Söğmüşsün» • «Billaha söğmedim». diye öfkelenir ama. Eşkıyaları yakaladım. «Benim hakkım zayi oluyor. «Mademki inanmıyorsunuz. siz kulak asmayın. Tanıştık. «Evet yüzbaşım.... — Efendim. Benim hanımefendiye sebtetmek ne haddime. «Yüzbaşı! diye bağırdı. Yemin ettim. «Aman benim avrada söğecek bir ahbap yok mu? Huyluyum ben..» «Kurban olayım yüzbaşım yanlışlık vardır.. şartolsun demedim. Ben de eski jandarmalardanım. Malatya'ya bir jandarma bölük kumandanı gelmişti. «İnkâr etme. — Şimdi pezevengin lafını etmeyelim. Bedri ile kapının arkasından . biliştik. şanlı bir yüzbaşı. Kısa kes. Senelerce karakol kumandanlıkları yaptım. Allah selâmet versin fazla sıkıştırılmaya gelmez. bir yanlışlık olmuştur.» demiş.. «Bir de evet diyor. ben senin avradına söğmedim. Lâkin yüzbaşı Kani bey gibi işinin ehli deyyusa rastlamadım. ben çok pezevenk gördüm. «Orası sizi alâkadar etmez. «Size bu iftirayı kim söyledi?» diye sordu. «Ben birinden haber aldım.». bundan daha beteri mi olur. günün birinde bizim cezaevi müdürü Mehmet bey telâşlı telâşlı Adliyenin merdivenlerini çıkarken yüzbaşı Kani bey yolunu kesip yakasını toplarladı. Keyfimize bakalım. Anlı. «Yaka bırakılır mı? Avradıma söğ. Haşa sümme haşa.

yavaş yavaş nahiyelere oradan da köylere dağıldığını. yalnız ertesi gün bir küçük tahkikat yaptı ve öğrendi ki Bedri bey ve arkadaşları bütün «tolerans »larına rağmen son derece namuslu aile babaları idiler. Bu adamlara İstanbullu. . âdeta bir gizli mezhep gibi genişlediğini ve mezhep saliklerinin.. — Yok. mahpushanede birkaç ağaya ve diğerlerine inhisar etmediğini.. — Lâkin dikkat ettim.meydana çıktık. birbirlerine dargın duruyorlar. Ehli namus valdeyle hemşirede.. Malatya'da yaşadıkça bu âdetin. Bu şifahî mukaveleye o günden sonra iki taraf da ciddiyetle ve dikkatle riayet etti. hayır yanlış anlaşılmasın..... — Estağfurullah beyim. istanbullu. Güle güle karnımız yarıldı. Filhakika ben bekâr bir adamım. birbirlerine müridana bağlı olduklarını. yardım dahi ettiklerini öğrendi. Sizden ayrıldığım nokta şudur: Ben küfürün çok ciddî bir iş olduğuna kaniim. — Ben zarara razıyım Bedri Bey. Zevki içinde. — Bundaki zevki anlayamadım. Belki bugünkü şartlar içinde sizin icadı da denemek bir çeşit rahatlıktır. Değil mi beyim. Fakat zevkine varamadım.. Alay mevzuu edilmesine yüreğim razı olmaz. Biri birimizi tanımaya vakit var.. Artık sövmeye kantar aramayın. Bilâkis küfürün yerinde yapılanını severim. En nazik hanımlar ellerini öpen. Vaiz efendi. Siz de pek doğru bulmadınız mı? İstanbullu korkuyla dikildi : — Hayır. Bu huyu mahpusanede peydahladığım da zannedilmesin. varamayacığımı da anladım. Biz avrat meselesine lüzumsuz ehemmiyet atfedenlere kızıyoruz. «Küfür liberalistleri» adını taktı. Müdür bizi görünce işi anladı.. Biz güleriz. Bunlar hep cahillik alâmeti.. Yalnız hanımefendileri yad ediyorsunuz. yüzbaşı güler... — Ayrıca bir zevki yok. Valdelerle hemşireler. Sizi ayıplamıyorum. — Çok doğru söylediniz beyim. Erkeğe hasret kaldım.. Bir küf üre adam öldürüyor lar. Cebir yok. ahali güler. Bedri beye döndü — Gördün mü kavat? «Beyfendi bizden değil» dedim. — Tellâkkilerde asriliğe doğru bir inkilâp yapıyorsunuz demek?. — Bu gidişle daha epey buradayız. Kötülük eden karıyı boşar kurtulursunuz. O zaman göreceksiniz ki ben küfürden nefret eden bir adam değilim.. kerimeler. bilhassa karıları en namuslu. önlerine diz çöküp hüngür hüngür ağlayan baylardan usandıkları zaman ona müraacat ederler. istanbul'un kibar âleminde küfürleriyle meşhur bir arkadaşım vardı.. Bir küfür ediverin.. Bir kere deneseydiniz fena olmazdı. Oraları karıştıramayız. — Siz bilirsiniz.» derlerdi. kasabada birkaç memurla.. Nasılmış? — Zarar eder. Beni denemeyeceğinizi ümid ederim. en şerefli kadınlardan sayılıyorlardı.. Ve her küçük şehir kadar dedikoducu olan Malatya'da. Beni şakalara karıştırmamak şartıyle ahbap ahbap yaşarız.. size nazaran bu eğlenceden daima kârlı çıkarım. Arzu var. «Rica ederim.. Demek bazı kibar hanımefendiler de benim kanaatımda.

vatan vazifesinden alnı açık avdet ettiği günün ertesinde nagihan rasgelmiş falan filan beş para etmedi. Köye delikanlılar kahpe getirmişler.Mahpusanedeki elebaşlannın mezhebi yaymak için seçtikleri sahaları ise hazin bir tâli ile namus uğruna cinayet işleyen biçarelerdi. Böyle okumuş efendilerin kendilerine akran muamelesi yapması. Mahpusanede ekseriyeti teşkil eden sayısız hakikî bigünahlardan birisiydi. Tahkikat önceleri iyi gidiyormuş. Birkaç kişi bahçede İstanbullunun etrafını çevirdi : — Bu ne hal bey? — Bu ne biçim bir iş? — Bunlarda hiç mi namus yok? Şehnehanlı Mistik dayı ismindeki ihtiyar. Kezban'ın babası Mehmet'in mahkemesi cürmümeşhut kanununa tabî olduğu için dosya zarfında pek az evrak vardı. zevkten yan baygın düşmüş gibi avratlanna her "«övülmede gözlerini süzerek feylesofça gülümsüyorlardı. cinayet havadisi kadar yürekten salladı. Mıstık'ın belindeki Nagant'ı aradan yakalamış. mahpusaneyi.Tasdik havadisi. demek kî. çıkan kurşun araya giren biçarelerden birisinin göbeğine saplanmış. Bedri bey ve avenesi bilhassa bunları ısrarla takip ediyorlar. Seneler de geçse «Beylere» sövmeyi göze alamadıklarından kendilerine bol bol sövdürüyorlar. «Ver de şunları vurayım» diye çekiştirmeye başlamış. Bütün o zaman söylenenler. Müddeiumumi için kesenin ağzını açmış ama. Kafkasya'da. 27 günde. Ayakları dünyanın en büyük ve en yamru yumru ayakları idi. cahilliklerinden ve fıkaralıklarından istifade ederek kolayca mezhebe alıyorlardı. Karar bir rekor teşkil edecek kadar acele tasdik edildi.. yeniden tekrarlandı. kalabalığı yardı. Meselenin başından beri Mıstık'ın niyeti köyde bir kötülük çıkmasın değil mi? Kılıfa sımsıkı yapışmış. Mistik işin sarpa sardığını biraz geç anlayıp zira pek hasis bir adamdır Reis.. Orta yere dikildi. kötülüğe sülük etmiş körpe bir yavru. Sonra araya eski düşmanlıklar karışmış. Pek uzun boylu olduğundan ileri doğru eğilmiş gibi dururdu. Namus fedaisineı acıdılar. yeğeni çekip alarak adamlan vurmak isterken «Küt» silâh patlamış. Üstüne yürümüşler. bir rivayete göre. kendisini biraz toplarmış gibi olan mecruf hikmeti hüda «Beni Mistik keyfi vurdu» der demez ruhunu teslim etmemiş mi? Tabancanın kılıfın içinde patladığını tıbbıadlî keşfedip zahire ihraç edememiş. herifi «ifadeye gayrı muktedir» bir halde Malatya memleket hastanesine yetiştirmişler. Eski kanun üzerine Mıstık'a Çanakkale'de. Mistik tabancayı vermemek. Sövüşürlerken yiğeni arkadan yetişmiş. İdamlık Necde'li Ali ve otuz seneye mahkûm olanlar bile Mehmet'in onbeş senesi için dizlerini döğdüler. El altından hastaneye haberler uçurulmuş. Mistik dayı bunun encamından ürkerek manî olmak istemiş. . Asker baba. Yeğeni ben vurdum diye bar bar bağırırken şahitler «Mistik çekip vurdu» demişler. İstanbullunun temyiz lâyihasına yazdığı göz yaşartıcı fıkralar. Sina'da. beddua ettiler. bizim köylülerin pek hoşuna gidiyordu. Ancak cezaevi atölyesinde çalışan yemenici Mehmet Emin'in dediği gibi yumuşak yemenileri giyebiliyordu. vasıta olan herif dört bin lirayı afiyetle yiyip görülecek yerleri görmemiş.

yorganı verdi. evrakı Ankara'ya kaldıracağım» diyerek on lira aldı. — Ne halt etti.» diyerek dosyayı şuraya koyuyorlar. Hem de büyük kumar. Binanın cadde üzerindeki kanadının sonuna kadar yürüdü. Yaş haddini tecavüz eylediğinden şimdilik asrı cezaevine de gidemiyor. yerinden kımıldayarak.» diyorlar. — Ne olacak şimdi? Müslümanlık elden gitti mi? — Bırak pisi beyim. Bir tarafı mutfak bir tarafı yemekhane olarak ayrılmış kısma girdi. Burası üst sağ koğuşun yemekhanesiydi. Bekleyelim. kanuna. Lâkin on seneden bir gün aşağı verilmişse. Etraflarını meraklılar aldığı için kimlerin oynadığı kapıdan görünmüyordu. Doğru olmasa on seneden fazla vermezlerdi. Bu işte bir bityeniği var... Demin karı ağlaya ağlaya on lirayı getirdi. Kalabalığı yarıp ortaya çıkınca. Kahve pişirin! diye emretti. iki liraya şeyh Yusuf'a geri sattı. «Para getir bana. iyice şahit dinlemişler. Sonra yere tükürerek. Anladınız mı.. Cigara paketini. işte meydanda bir şey. bütün entari giyen erkeklerin insana verdiği acayip hisle yüzünü boyamış bir kocakarı gibi bahçede. Karıyı sıkıştırıyor. koğuşta. devaynasına vuran bir leylek hayali gibi yürüdü gitti. konuya...? — Kumarda yutuldu. istanbullu. diye bağırdı. Bedelcilik ettiği anlaşılan İzmirli Ali bey. Oyuncular da yarım ağızla birer «Merhaba» çekip işlerine devam ettiler. hükümete. Kur'anı kumara bastı... — Şimdi içerde kumar var mı? — Olmaz mı beyim. Mehmet'in eline 1957 senesinde tahliye edileceğini bildiren gün kâğıdının verilmesinden bir hafta sonra istanbullu. Demir parmaklıklı kapıyı açtırıp asıl mahpushaneye girdi. Yatağı verdi. İstanbulluya bir cigara verdi. Temyiz tasdik etmiş. eski muhtarlarda rastlanan hakaretli bir bakışla köylülere baktı : — Neye şaştınız hayvan herifler. Daha usulü. ağızlığını ve tespihini alıp takunyalarını şıkırdatarak merdivenleri indi.. Haydi basalım imzaları. gözlüğünü taktı.. «Doğru. kibritini. .. Orta yerinde karşılıklı iki koğuş kapısı bulunan dar bir koridordan geçti. nizamı öğrenemediniz mi? Temyizde oturanlar ancak on seneden aşağı olan cezaları tetkik ediyorlar. Kumarbazlar pencerenin dibindeki köşeye yerleşmişlerdi. Eve bir şey bırakan olmazsa Adaleti düşünürüz. Ceza on seneyi aştı mı.İran'da ve Galiçya'da döğüşen bu kahraman çavuşa kasten adam öldürmek suçuyle onbeş yıl ceza vermişler. sonunda kur'anı da verdi. komşuya sövüp sayarak dolaşıyor.. Bedri bey.. taymcı Sefere sordu : — Mehmet ne yapıyor Sefer? Kur'an okuyor mu? — Kur'arı ne gezsin beyim. İstanbullu yavaşça sordu : — Kim kazanıyor Ali bey? . Para oynamış. «Dur bakalım.. — Şuraya bir yatak serin. reziller. Minder'in tahsildar Bedri beyin koğuşunda serilmiş olduğunu söylediler.

. Mahpuslar asri cezaevine gidip cezalarının yansını mahsup ettirmek gayesiyle uslu dururlar. (Asri cezaevinde mahpuslar çalışır. Samanoğlu meşhur . Millî Korunma Kanunu mucibince tevkif edilen Samanoğlu isimli zengin tüccar için almıyordu. Kumarbaz istasyon.» diye bir tehdit mektubu yollayarak beş günde tegraf havalesiyle yüz lirayı getirtmişti. Şimdi bunları kardeşleri vasıtasiyle sattırıp gelen parayı muntazaman bu minderde kumara veriyordu. topyekûn onaltı sene cezası vardı. babasına bir haber uçurup «Yatağı satıyorum. Cuma Ali. Bir haftaya kadar yüz lira çıkarmazsanız şartolsun Erzurum divanı harbine hazır olsun. Birisi kocaman vücuduyle bir merkez garı gibi Bedri bey. Bu üç kişinin üçü de Bedri beyin burada liderlik ettiği avrata sövme mezhebine salik idiler. öteki üçü sırasiyle Şeyh Yusuf. Erzincanlı Mevlüt. bu sebeple hiç çekinmeden kumar oynuyordu. Malatya mensucat fabrikasında açılan asri cezaevine gitmiş. Yetmişbeş liradan aşağısı işimi dünyada görmez. Fakat bu hakkı elde edebilmek için mahpushanede inzibatî ceza yani kumardan. Nizamname mucibince tekrar oralara gönderilmesine imkân kalmadığından namlı bir mütegallibe olan babası Bekir ağanın verdiği harçlıkla kumar oynar. istanbullunun oturur oturmaz öğrendiğine göre bugünün kumarı pek ciddî ve pek heyecanlıydı. Malatya'ya sürgün gelmişti. Kürt Bekir'in Cumalı'ya gelince : Ufak tefek bir adamdı. Etrafında dört tane «istasyon» vardı. Düşmanını öldürdüğü için onbeş sene.— Kumarda kazanan olmaz beyim. Orada çalışarak geçirdiği altı ay cezalarının bir senesine karşı hesaplanır. sağ kurtulan arkadaşları felâketzedelere yardımla meşgulken köye kadar gitmeyi daha akıl kârı görmüş. «Mavzerleri sakladığınız yeri Hükümete haber veriyorum. Kürt Bekir'in Cuma Ali. para tren.. Öldürdüğü adamın başparmağıyle iki gözü yakalandığı zaman cebinde çıkmıştı. pek rahat bir hava içinde devam ediyordu. Ortaya kırmızı yüzlü güzel bir minder konulmuştu. fakat ancak üç ay bannabilmişti. Şeyh Yusuf üç numara makine ile sakallarını tıraş eden ve daima sarıklı dolaşan ihtiyar bir adamdı. Zelzele yağmasından epey mal edinmişti. Sabıkalı olduğu için asri cezaevine gidemiyor. Halbuki bedenen küçük yapılı insanlar gibi genç gösteriyordu. Gizlice köyüne gitmekten geriye iade etmişlerdi.) Erzincanlı Mevlut pek sağlam yapılı. kavgadan zindana atılmak cezası görmemek lâzımdır. Anlattığı hikâyelere bakılırsa elli yaşında olması icap ediyordu. fakat pek kısa boylu bir delikanlı da aynı vaziyette idi. Bir kere Erzincanlı Mevlut ağabeylerine.» diye her zaman tekrarladığı ve en müsbet netice verdiği tecrübeli tehdidi savurmuştu. Bütün bu gayretler. Tombul yüzünde ince maden çerçeveli gözlükleriyle gözleri sanki yerlerinden fırlamış burnunun ucuna sarkmış gibi duruyordu. Gelip gider. Erzincan zelzelesinde şehir batıp. Binaenaleyh kumar. evvelce de hapishane müdürüyb arası açık olduğundan kaydına «firari» işareti düşürülerek aftan istifade ettirilmemişti. tedbirler. eşkıyalıktan sabıkalı olduğundan da bir sene. her hafta gelen paranın muhakkak iki mislini borçlanırdı.

. İşte tuttum. ben senin baban yerindeyim. belli ki en fazla şeyh Yusuf'tan çekiniyordu. — Aç şunları... Bunların dördü de kumarı hakikî İngiliz centilmenleri gibi sanki spor olsun diye oynamaktaydılar.. . Zarın biri minderden dışarıya yuvarlandı. Haydi at. dört. . — Yutturuyor musun oğlum. (Borcu da kendisini yutanlardan değil hiç kumarla ilişiği olmayanlardan isterdi. istanbullu. beş kişiyi davet için. borç istemekten başka bir vesileyle kimseyi rahatsız etmezdi. ötekilerin yüzleri sapsarıydı. «Düşeş» tam kazanıyor.) Parası varken tasavvur edilemeyecek kadar cömertti.. 5 liralarla beraber zarlar da Şeyh Yusuf'a geçmişti... Zar.. Seyri ötekilere bakıldığı zaman duyulan merhamet ve öfkeyi vermiyordu. Daima korkak oynadığı için daima kaybeden Mevlut. Aç diyorum. Son derece namuslu bir kumarbazdı. «Dübeş». Hayatı baştan başa rezillik ve namussuzluktan ibaret olan şeyh Yusuf'un iki meziyeti vardı. İki bir geldi. vurduğu vurgunun hesabını şaşırdığını arkadaşlarına yeminle kendisi söylemişti. çeşit çeşit yemek pişirirdi. Şeşbeş «önüne» kaydıyla tutulanı bir de «ne gelir» denildiği zaman bütün tutağı alıyor. Eski ve meşhur kumarbazlardandı. Zarları sallarken. Şimdi zarlar Erzincanlı Mevlut'taydı. Beş liranın içine iki tane iki buçukluk mu sokuyorsun sakalı boklu. Tahsildar Bedri bey ile Erzincanlı Mevlud'un yüzleri kıpkırmızı.. ancak dün gece şeyh Yusuf'a üçyüz lira yutulmuştu. Harbin başından beri. Şimdi şeyhten bu üçyüz lirayı almaya uğraşıyorlardı..hovardalardan ve kumarbazlardandı. — At. kederlenmez. Pek fıkara olduğu ve çok zaman yavan ekmek yediği halde bin lira kaybetse mızıklanmaz. Terli avuçlarda hınçla buruşturulan renkli kâğıt parçaları «vesile» ve «teferruat» kelimelerine de pek ziyade yakışacak kadar değersizlenivermişlerdi... Sallamaya başladı : — Tut bakalım. aynı şartlar içinde «Henyek» «Dubara»..diye yalvardı. «Beş liranın ikisi önüne» dediği postada iki lira kaybetmiş oldu. Yüz sanliraya bir zar atıp kaybettiği ve kalkarken kılını bile kıpırdatmadığı yeminle söyleniyordu. Arada gidip gelen bankmotlar vesile ve teferruattan ibaretti. Minderden dışarda sayılmadığı için Mevlut tekrar eline aldı. — Postanı açık tut avradını bellediğim. Heyhat ki girmesiyle çıkması bir olduğundan... Barbut denilen bu oyunda «Düşse». asırlardır insanları mahveden bu acayip ve pis iptilâyı bu dört kişinin hareketlerinde ve yüzlerinde taraf tutmadan ve içi sızlayıp yüreği sıkılmadan rahatça tetkik etmeye başladı. Beş liranın ikisi önüne. Hayat şu anda bu dört insan için zarların üzerindeki siyah noktalardan ibaretti.. — İşte açık oğlum. «Dört cihar» ve «İki bir» kaybediyordu. — Haydi yavrum zar.. Herkese paket paket cigara dağıtır. Üç lira aldım.. Atmam şartolsun.

işte sana bir düşse. diyerek zara tükürdü. Düşeş misin velinimet.. bu yüzden kısa bir münakaşa başlıyordu : — Yahu. iki istersin.. Zarlar. — Ben arttırırım. — Bak yavrum zar. Mevlut zarları fırlatıp göğsünü yumrukladı : — Haydi oğlum Kılıç. bu zarı görür görmez postayı arttırıyor.. Tahsildar yedi buçuk lirayı alırken bir de mani söyledi: — «Ay gibi doğdun karşıma. îlk hamlede Cuma Ali'ye kırılarak dört lira kaybetti : — Ne ettin vicdansız... Üç postada zavallı Mevlut'u tertemiz etti. Sen adam mı soyacaksın. Tuh. — Haydi yavrum düşeş. ne gelirse.. Bir «iki bir» oğlum.. postayı arttırma. Sen benden üç istersin tahsildar. borcunu öde. — Görmemiş babandır.. Namussuz.Tutma sırası tahsildar Bedri'deydi.... Ödeşelim de görmemişe dönsün. — Zar gelirse soymak değil.» diyerek göğsüne vurdu. Son lirası da gidince pehlivan yapılı çocuk. Kısa günün kân az olur diyerek. Sen düsseyi rüyanda mı gördün? Haydi babam.. Seyek'ten sonra mutlaka kazanacağına iman etmiş olan şeyh Yusuf... Şeyh Yusuf'un gene şansı açılmıştı... Şeyh Yusuf postayı yedi buçuk liraya yükseltti : — At.. Sabahtan beri biz para kaybediyoruz. Hakikaten düşeş geldi... Paranı seviyorsan oynama... Bu seyek nedir? — Papazın uğuru. bu sefer Cuma Ali'nin eline geçmişti Kimine borcu vardı.. Al sana düşeş.. Şunun elini kırıver.. Burası vergi dairesi değil pezevenk.. Ne sandın? Aha bu iki lira ardı var.. Etrafına bir şey görmeyen kanlı gözlerle .. Şeyh Yusuf böyle söyleyerek zarları orta yere fırlatıp boş kalan yumruğunu «Hıhh... — Canım alacağını al.. Kaybettiğini beşer kuruş beşer kuruş çıkaramazsın.. — Sana düşeş atıyorum ama bu pezevenklere kırılıyorum. Kazanacak.. — Aman bir liramızı da diri diri götürecek.. Bu ne kadar düşeş. Minderin üzerine iki tane ikibuçuk liralık koyup parmağını aralarından geçirdi : — At şöylece... Yallah. kaybedecek bir şey gelmediğinden zarlar bu sefer Bedri beye geçti. Haydi at. Her zar atışta göğüslerini yumruklayıp «Hıhh» diye bağırdıklarından beton duvarlar inim inim inliyordu. «Tut» dediğini yutuyordu. kiminden alacağı : — Senden iki isterim. ciğerinizi alacağım.. Benden nasıl üç istermişsin. sol böğründen vurulmuş gibi içini çekti. Biz burada çocuk avutacak değiliz. Sancak saçlı Emine.. — Daha iyi ya... — Olmaz. — Ulan dubaracı.. — Ne gelecek şeyh. Sana namussuz dedi yavrum..» — Eminenin de Allah belâsını versin sancağın da..

Yatağı getireceğiz... Hıhh.. «Düştü gönlüm bahri gama cunbadak. — Yağma yok..» — Urgan parasını da aldın kavat.. Ben ağlayacağıma sen ağla... «Delinin defteri duvar... en tabiî sözünü söyler gibi.. — Sana nasıl atacakmışım?. At da şu rezilden dünya kurtulsun. At bakalım şeyh. Kes sesini. — Olmaz. — Olmaz dedim ya.. — Kırkbeş ver.. Aklını oynatıp. Birisi de doğru sanır.. işte düşeş.. Bu herif şarkıya merak sarmaya başladı.. — Veririm baş üstüne.. Biz burada resmen kumar oynuyoruz. yorgan.. Durun yahu.. Siz ne sandınız. Para hani. — Neden lâzım? Çekişmeden canı sıkılan Cuma Ali tahsildarın yerine cevap verdi : — On kuruşu sonunda urgana verip kendisini asacak... Bundan doğru posta mı olur? — Buna kimse zar atmaz... Atayım mı? — Olmaz. — Ali bey bir makbul adam mıdır? Elin deyyusu... daltaşak sokaklarda gezinmesin . Ikiyüzelliye ne gelirse. — Kaça?. — Kırkiki ver. — Ulan sakallı pezevenk. izmitli Ali beye : — Şuradan Deş ura ver.. Ulan sen adam mı soyacaksın? — At şuraya..... kilim kırk lira. On kuruş bana lâzım.. Sıramız geçiyor.baktı... Hele bir at.. Bir hafta beklerim. — Deyyusum elbet. Sıra bende. — Ulan kendini huzurumda methetme... aeaı... — Asmazsa pezevenktir.... îki liraya bizi kırma.. Aklımı karıştırmayın. İki buçuğun ikiyüzkırkı önüne... — Asmazsa. — Allah belânı versin... Yalnız yatağı rehin bırakırsın... — Postayı doğru tut. Elli lirayı getirir malım götürürsün. Deyyus bu Ali bey...... .... hâlâ türkü söylüyor. Durum. — Eskisi gibi yatak... — Getirmezsek inkâr mı ederiz? Ver beş lira..» demişler. — Olmaz.. — Para Ali beyde. Uykulunun oğlu gibi.. — Hakikat. salya sümük bir yanda. Haydi yavrum Düşeş. en ciddî. Getir pırtıları.. Dünyanın en münasip. Dururken basma bir iş getirmesin. Say paraları. Paran hani... — Sonra asmazsa bak karışmam. Bana atacaksın tahsildar..

. ayakta duranların arasında kumar seyretmekteydi.. Sabahleyin karısından aldığı on lirayı muska gibi bükmüştü. Beş liranın içine büyük para koydun. Onun da gözleri kızarmıştı. Mızıklanmaya. kaybettiklerini faizsiz borçlanmak kanundu. Posta gibi posta tut. — Büyük para nerde? işte bir beşlik iki tane de tek lira. hatta döğüşmeye hazırlandığı sesinden belli oluyordu : — Sayılmaz. Ben saymam.. Türküyü biz söyleyeceğiz. Bir bir at.. İki buçuk lira daha istedi.. Bir defa at da. Kendisi oynuyormuş gibi elleri titriyordu.. Yemenileri bile ayağına geçirmeden betonda çıplak ayaklarla şap şap koştu. sonra hiç atma.. Bana da günahtır. — Günahı bana sen mi öğreteceksin? Çek arabanı. Sıçradı. Etme kurbanın olayım. kendi parasıyle oynadığı halde.. Şimdi elinde kalan iki buçuk liranın elli kuruşu da. İlk zarda Mehmet iki lira kazandı. onu üzmek için şeyh nazlanıyordu.. Ali beyindi.— Orasını bilmem.. Mahsustan.. Bir def acık.... tabiî.. — At. — Bir bir mi? Ulan pezevenk.. Zar dubara oturduğu için Mehmet bütün parasını birden kaybetti. bir defa at. İlk atışta kazandı. İzmitli Ali bey.. İstanbullu geldi geleli. Zarları eline aldı. Sen de bir şey söyle Bedri bey. Mevlut'un kalkmasından istifade ederek önündekileri yavaşça aralayıp minderin kenarına oturdu.. topal eşekle kervana mı karışıyorsun? Burada senin kanının diyeti dolanıyor. Kaba etine iğne batırmışlar gibi tuhaf bir ses çıkararak ileri doğru sarsıldı. Bu söz Mevlut'u dalgınlıktan uyandırdı. — Hele bir de şunu at. Evvelâ müthiş bir ümitsizlikle zarlara hücum etti. her alışta iki buçuk liraya elli kuruş faiz vermek. Eğer bedelcinin şansı varsa. — Olmaz. .. — Etme şeyh efendi. Kanun böyle olduğu için. tahsildarın kazanmasını da istemiyordu.. borç verdiği adamlar bir düzüye kaybedip kazanmazlar.. Yatağı verdim.dedi. dedi. Günahtır. — At bakalım şeyh efendi. Bedelciye.. Nihayet Cuma Ali ile tahsildar Bedri bey araya girdiler. Allanın yok mu? Peygamberin yok mu? — Allaha Peygambere kurban olayım. Bu suretle karşıdaki oyuncuların her zarda elli kuruşları bedelcinin cebine girerdi. Kezban'ın babası Mehmet. İzmitli Ali beye yirmiyedibuçuk lira borçlanmıştı... İki buçuk lirayı geri verdi.. Deminden beri tahsildar Bedri. aynı iki buçuk liralığı bir verip bir alırlardı. Beş liranın içine yedi lira koymuşsun.. — Atmam şartolsun... Daha iki zarı böyle doğarsa hepimizi donsuz bırakacak. — Ben kaç gündür otuz lira verdim. — At ne gelirse.. — Neyi saymazsın ulan deyyus? — Saymam.. Fakat Şeyh Yusuf beş liranın içine ikinci bir beşlik ile iki tane lira saklamıştı.

— Ulan avradını... ettiğimin rezili... İçine büyük para saklamamış ki! Beş liranın içine beş lira koymuş ...Haydi defol... Biz oyun oynayacağız. — Gitmem... Ne mümkün... Ben de oynayacağım. Yanında oturana döndü— : Surdan beş lira ver. — Ne beş lirası?. — Beş lira kardeşim... Şimdi veririm. Beş lira ver, altı lira veririm. Yedi lira veririm... Para değil mi? Şimdi veririm. Ben dolandırıcı değilim... Hırsız değiliz biz... Paranın değeri mi olur? Haydi... — Bende para yok... — Veririm. Sekiz lira veririm... —Ümitsizlikle ellerini dizine vurdu—: Vallaha veririm. Şartolsun veririm. — Şart ettin de inandım. — Sen neye inanırsın? İzmitli Ali beye döndü — Ali bey şuradan beş lira ver. — Ceketi bırak, on lira vereyim. — Ceketi mi? Al, buyur... Al işte... Yırtar gibi soyundu: İşte buyur. Ver on lirayı... Ceket senin malın... Al... izmitli Ali bey, pazarlıksız razı olduğu için şüphelenmişti. Mehmet'in zıddına basmak istiyormuş gibi ceketi evirip çeviriyor, güneşe kaldırıyor, tersini, yüzünü muayene ediyordu. Neden sonra on lira verdi. Mehmet, kazanacağı yüzde yüz muhakkak imiş gibi, ümitle tekrar mindere eğildi : — At bakalım şeyh... At bakalım. Bir bir at. — Yahu sıra şeyhte değil... Ben tutacağım, zarı tahsildar atacak... — Ben zararlıyım Cuma Ali ağa... — Ben de zararlıyım... Haydi uzatma... Mehmet gene iki elde on lirayı kaybetti. Bu müddet içinde Mevlut mahpusaneyi baştan başa dolaşmış, para bulamayınca yatağı sırtlayıp gelmişti. Dengi yere bırakmayı bile düşünemeden Mehmet'in ikinci on lirayı yutulmasını ayakta seyretti. Namusçu Mehmet'in «ipi kesilince» yatağı koğuşun köşesine yıktı : — İşte yatak... Ver kırk beş lirayı... — Kırk dedik. — Kırkbeş. Ben yatağı sana sattırmam. Parayı bulurum. — Öyleyse daha iyi. Kırk veririm, elli alırım. — Kırkbeş vereceksin. — Öyleyse bir haftaya kadar ellibeş getirirsin. — Orası kolay... Mevlut kırkbeş lirayı aldı. Kendisine münasip bir yer ararken koğuşu koşarak dolaşıp para bulamayan Mehmet arkasında peydahlandı. Soluyarak, — Mevlut ağa... dedi. Mevlut duymadı bile... — Mevlut ağa... — Ne dedin?

— Beş lira ver... — Sittir ordan... — Ver beş lira... Yedi vereceğim... Ayağını öpeyim... Bak ceketi mi de aldılar. Benim ceketim de gitti. Yeni asker ceketim... Ben farkında değilim, oynamış, yutulmuşum. Farkında değilim... — Hele deyyus... Farkında değilmiş. Sen karıya bile oynarsın ama, karı eline geçse... — Karı para getirecek, sana veririm, iki lira kâr var. — Hassittir... — Vallaha getirecek... Beş lira... İzmitli Ali bey dayanamadı : — Oyunu bozacaksın.. Beş lira istiyor. Dakikada iki buçuk lira kazanan sulu bankayı öldürmüş de pezevenk... Şimdi... Lahavle velâkuvveti... Defol... Şimdi gardiyen gelecek... — Gelmez... Varsın gelsin. Ben gardiyana yalvarırım. Beş lira daha ver... Gardiyan gelene kadar bir zar atalım... Sevaptır. Mevlut oturmuştu. Kumarbazlar tekrar işe başladılar. îlk postada minder sahibi olan Ali bey, manoyu okudu : — Elli var. Kazanandan elli kuruş minder hakkı aldı. Üçüncü elde tekrar, — Elli var dedi. Tekrar elli kuruş aldı... Bu akşama kadar böyle devam edecekti. Kavat Ali, işte tam bu sırada uykudan kalktı. Çulun altmda çıplak yatıyordu. Başının altına koyduğu gömleğini avucuna top gibi yumaklayıp terlerini sildi, istanbulluya mahcup mahcup gülümsedi. — Terlemişiz beyim... Bu namussuzlar adamı uyutmuyorlar ki... Mahpushanede ona herkes «Kavat Alo» derlerdi. Bu kötü lakaba kızmazdı. Gençliğinde pehlivan gibi kuvvetli ve emsali az bulunur erkek güzellerinden olduğu söyleniyordu. Köyünde hem ağa, hem de zenginmiş. Hâlâ tarlalarının hesabını bilmezmiş. Lâkin ne fayda... Kız kardeşleri hacir altına aldırmışlar. Mahkûm olduktan sonra da fazladan vesayet ilâmı çıkartmışlar. Şimdi, merhametlerine kalmış bir şey, ayda on gönderiyorlar, onbeş gönderiyorlar. Başından geçenler, beyaz saçlı, beyaz bıyıklı bu güzel ihtiyara hiç yakışmıyordu. Kırk yaşma yakın, Malatya'da bir kahpeye tutulmuştu. Bir ev kiralayıp beraber oturmaya başlamışlardı. Hazır paralar tükeninceye kadar kimse felâketi farkedemedi. Sıra tarlaları satmaya gelince köy halkı hep birden ayaklandılar. «Ne demek olsun... Köyümüzün Hanedan evlâdı olup... Bir ekmek sahibi Ağazade...» dediler. Kız kardeşlerinden birisinin kocası da tesadüfen Muhtar bulundu. Beygiri çekip Malatya'ya koştu. Avukatlara danıştı. Gece gündüz içen Alo'yu kolayca hacir altına alıverdiler. Alo çalışmayı denedi. Borç aradı. Nihayet yavaş yavaş, herkesi, baba dostlarını bile alıştırarak, ip omuzunda hamallık etmeye kadar düştü. Bir hamal parçası, Malatya'nın meşhur kahpesi kocagöz Emey'i besleyebilir mi? Alo gene yavaş yavaş, eve hovardaları toplamaya başladı. Gizli gizli yapılan bu yeni zenaat sonunda bütün Vilâyete

malûm olduğu zaman hamal Alo'nun adı (Kavat Alo) olup çıkmıştı. Utanmadı, itiraz etmedi. Yaş ilerledikçe, mütemadi keyif geceleri devam ettikçe Kavat Alo süratle çöktü. Nihayet facia gecesi gelip çattı. Raziye bir haftadır kavga çıkarıp Alo'ya yüz vermemişti. Bir haftadır bütün yalvarmaları fayda vermedi. Karı Alo'yu koynuna almıyordu. O gece bu dertle Alo hovardaların rakısını su gibi içti. Gece yansı âdeta delirdi. Misafirleri sopayla kovaladı. Raziye'yi zorladı. Emeline muvaffak olamayınca baltayı çekip karıyı bin parça etti. Tepeden tırnağa kan içinde karakola gidip ağlaya ağlaya teslim oldu. Karıyı hâlâ seviyordu. Öldürüp kimseye bırakmadığı için memnundu. Mahpusanede koğuş hizmetçiliği yapar, Bey ve Ağa taifesinin bulaşıklarını yıkardı. Kumarbazdı. Bütün hakikî kumarbazlar gibi cebine giren paranın bir meteliğini bile kumardan başka yere sarfetmezdi. Her zaman oynamıyordu. Oynasa da, devamlı oynaması için ilk ağızda kaybetmesi lâzımdı. Yoksa bir lira kazanıp geri çekilir, oyuncuları çileden çıkarırdı. «Alo'yu paralamak» Malatya cezaevinde, yalnız kumarcıları değil, bütün mahpusları alâkadar eden bir hadiseydi. Her üç ayda bir kere bu hadise vuku bulur, herkesin yüzü gülerdi. Alo üç ay damla damla biriktirdiğini on dakikada veriyor, çıplakları sevindiriyordu. Şimdi uyanıp gömleğini giyince, aklını kaybetmiş gibi gözleri dönmüş Mehmet'le karşılaştı : — Alo beş lira ver... — Ne beş lirası... Töbe yarabbi... — Beş lira ver... — Alay mı ediyorsun avradını... — Beş lira ver. — Çekil önümden... — Beş lira ver. Ortada para dönüyor. Kazanırsam yatağı, yorganı, kilimi, ceketi kurtaracağım. — Seni kim yuttu? — Şeyh Yusuf. — Ne verdin? — Yirmi kayme verdim. Şeyh kazanıyor. Üçyüz lira dün gece aldı. Şimdi de Vallaha yüz liradan fazla aldı. Haydi, beş lira ver. — Dört yüz lira mı? — Dört yüz lira... Ben ceketi kaybettim... Alo artık dinlemiyordu. Kocaman ellerinde bir titreme başlamıştı. Sık sık yutkunuyordu. İstanbullu'ya gülümsedi. Gülümsemede, af istemek, ölümden korkmak, kazanmak hırsı... Her şey vardı. Kalabalığı yararak karşı duvarın köşesine gitti. Arkasını dönüp göğsünde bir şeyler aradı. Sonra bir yumruğu sımsıkı mindere yaklaştı. — Savulun ben geldim... Şeyh Yusuf... Pezevenk... Kelimeyi şahadetini getir... Şeyh Yusuf aşağıdan yukarıya baktı. Zarları zorla elinden alacakmış gibi altına saklayıvermişti : — Oynayacak mısın?

— Oynayacağım... — İki lira alıp kalkmak yok... — Kalkmak yok... — Kalkarsan, bak... Tepelerim. — Kalkarsam tepele... Yalnız zarları çabuk toplamayacaksınız. Benim gözlerim farketmez... — Yalana bak... Dört cihar at sen... Bak nasıl farkeder. — Dört ciharı inşallah hep sen atacaksın. — Tut öyleyse... — Aha tuttum... Yere bir iki buçuk lira koydu — Şunun yüzellisi önüne... Herkes nefesini kesmişti. Alo kazanırsa kalkacağı muhakkaktı. Kaybederse, Şeyh Yusuf'un bugünkü şansına göre Alo paralanacaktı. Şeyh Yusuf evvelâ bir şeşbeş atıp yüzelliyi hakladı. Arkadan ötekileri de dolaşıp — Ötekiler de Alo'yu mahvetmek için postaları azaltmışlardı— Bir lirayı da aldı. Zar Mevlut'a geçti. Bu sefer Alo bir lira kazandı. Zarları şeyh Yusuf'un burnuna doğru salladı : — Tut postanı... — At, bir liraya ne gelirse... — Tuttun mu? — Tuttum... — Yum gözünü geliyor. Zarlardan birisi minderden dışarı fırladığı için tekrar salladı. — Tuttun mu kerhane şeyhi? — Tuttum Kavat Alo.. — Parana da mı acımıyorsun.. İşte düşeş. — Vay yavrum... Dört cihan düşeş mi belledin. Lira gidince, Alo bu işi hiç beklememiş gibi şaşırdı. Gözleri hakikaten az görüyordu. Yırtıcı bir kuş gibi çömeldiği yerden etrafına bakındı. Namazı yeni bitiren küçük Hüseyin'e işaret etti. — Yahu Hüseyin.. Gel bakalım... Gel oğlum.. Bak bizi soyacaklar... Başkasına benim emniyetim yok... Kazanırsa gözlük vazifesi gördüğünden dolayı Hüseyin'e maktuan bir lira vermeyi âdet edinmişti. Hüseyin doğru çocuktu. Kimseye göstermemeye çalışarak biraz para daha çıkardı ve tutuştular. Önceleri alıp veriyor, keyifleniyor, şeş ciharı mutlaka, — Yaşa yavrum... Şeşbeş.. diye kapıyordu. — Ne şeşbeş... Şeşcihar. — Dur bakalım... Zarları gözlerine kaldırdı : Ne var arkadaş. Ben düşeş zannediyorum. Mahkemeye gitmeden hakkımı ver. Lâkin üstüste üç kere kaybedince telâşlandı. Yanında oturan Kezban'm babasına döndü :

— Başıma daha ne gelecek.? Bu şeyh bizi temizleyecek... Ulan at bakalım. Vay avradını... Şeyh... Ulan elinde senin zehir mi var. Bana bir balta verin şunun elini keseceğim... At bakalım... — Tut arslanım... Zarları Alo aldı, bir müddet salladı: — Ulan zar... Ulan Allahsız zar. Allahsız. ..Attı, kaybetti. — Vay başıma gelenler... Etme zar... Allahmı, dinini seversen zar... Bir defa gel... Şunu bir defa kırayım... Bir defa... Vallaha başka istemem... Bir defa... Hele at... Hele at... Ulan mindere atsana... Cebinden acele acele para çıkardı: At, ne gelirse... At... Bir defa gel zar Padişah... Bir defa.. Sana bir şeycik demiyeceğim... Sesim çıkarsa kahrolayım... Şeyh kazandı, ikinci postada Alo'ya bir dubara attı. Alo paraları önüne çekmeden zarları yakaladı. Işığa kaldırdı. Uç kere öpüp başına koydu: — Aferin kemik... Aferin kemik... Maşallah sana... Hep böyle isterim. Hep düşeş oturacaksın. Tut postanı şeyh... — Tuttum kavatoğlu efendi... — Al düşeşi... — O senin cilvendir. Zar cilveyi sever. Sen al düsseyi... — Aman.. Bu da nasıl bir iş.. «Düşse» diyor, düşse geliyor. Benim ecelime mi susadı bu it zar. Yahu benim canımı alacak bu zar. Gömleğinin sol tarafındaki cepte para bulamayınca on yedi lira kaybettiğini anlıyarak dehşetle etrafına baktı. Yanında oturan Mehmet'in kafasına vurdu: — Bakma.. Sen benim zarıma bakmayacaksın, istemem... Defol yahu... Defol... Uğursuz.. Avradını bellerim... — Benden ne istiyorsun? Ben de yutuldum. — Öldürdüğün Kezban'm üzerinden eşekler geçsin... Kalk defol... Tekrar elini boş cebine daldırdı. Bir şey bulamayınca yüzünü sıvazladı. Zarları sallayan Cuma Ali, — Hele tut Kavat.. Yoksa temizlendin mi? diye sordu. — Temizlendin mi ne demek? Tutacağım... Gömleğinin önünü boydan boya yırttı. öteki cebinden —bu gömleğin de bir sürü cep vardı bir çıkın para çıkardı. Bunlar iki avuç miktarında gümüş yirmibeşlikti. Hepsini birden mindere döktü: — At şuna... At ne gelirse... Kaybetti. — Tuhh.. Battım... Ulan zar. Ulan puşt zar. Ulan imansız zar... —Bir taraftan da gömleğini yokluyordu. Bir çıkın daha çıkardı. Bunda da gümüş ellilikler vardı. At şuna kurt Bekir'in oğlu... Şuna da at. Sırası gelinceye kadar çenesini titreterek bekledi. Arada bir, «Of of oof..» diye göğsünü yumrukluyordu. — At şuna ne gelirse... Gene kaybetti. Bu sefer elini evvelâ yere sonra var kuvvetiyle ağzına vurdu :

— Namussuzum, Allahımı inkâr edeyim... Ben bu zarı kesecektim. Kesik diyecektim. Dilim tutuldu. Dilim varmadı... Üstüste birkaç tokat daha attı: Ah Alo... Ah pezevenk Alo... Ah babanın avradını Alo... dilin varsa da kesik deseydin. Dübeşi bir kessem... Bir kesik desem... Vay kavatoğlu. Ağzından pembe salyalar akıyordu. Şeyh Yusuf, kana ehemmiyet vermeden hem zarları salladı, hem de yumşak yumşak söylendi: — Alırken iyi miydi? Cilveli orospu.. Bu Raziye mi, kesiyorsun? Tut bakalım... — Tutacağım... Tutacağım... Gömleğini tamamiyle paraladı. Para bulamayınca donunun uçkurunu çekip çıkardı. Bunun arasına büyük bankj notları dikkatle dikmişti. Artık rakamlara bakmaya lüzum görmüyordu. — At... dedi. Attılar. Kaybetti. — At.. dedi. Attılar kaybetti. Nihayet donunun uçkurunu ve sonra ağını parçaladı. Para kalmamıştı. Kirli tırnaklariyle vücudunu baldırlarından omuzlarına kadar aradı. Mıncıkladı. Göğsünü iki defa çizdi. Kanını yüzüne çaldı. Çömeldiği yerden bir kere sıçradı. Fakat doğrulamadı. Balyoz kadar büyük yumruğunu göğsüne vurdu. Arkası üstü devrildi. — Malımı alacağınıza canımı alın... Paramı aldınız canımı da alın! diye tepindi.Başını betona vuruyor, edep yerini çekiştiriyordu. Yırtık donu dizlerinden aşağıya kaymıştı. Etrafında üç aydan beri türlü mahrumiyetlerle biriktirdiği paraların çıkınları sürünüyordu. — Kalk ulan ayıptır.. dediler. Oturdu. Başını yumruklayarak, göğsünü tırmalayarak ağlamaya başladı: — Paralarım... Benim paralarım... Ben onları onar para onar para biriktirdim... Onar para onar para... Küçükten biriken para uğurlu derlerdi. Öldüm. Malımı aldılar. Yandım... Şeyh Allah belânı versin... Avradını bellediğiminin şeyhi... On para on para biriken paraya güç mü yeterdi? Bitti deyyusun gücü.. Hep düşeş.. Hep düşeş... Ulan düşeşçi kavat... Şahit olun arkadaşlar.. Ben bu şeyhi vurur öldürürüm... Ben bu paraları alırım. Ben bu koğuşta birinizde para bırakmam tahsildar... Soyguncu tahsildar. Namussuz tahsildar. Şeyh... Vay sakalı boklu vay.. Ulan Mustafa Kemal... Mezarında kurt kaynaya (çok ayıp).. Şeyh Sait biçaresini sen neden asarsın? Bunu assana Atatürk... Bunu götür, asıver. Vay paralarım... Vay paralarım.. Ulan benim param adama hayır eder mi? Benim param bir vakit hayır etmez... Suratına sağlı sollu iki tokat indirdi. Gebersene Kavatoğlu... Şurada uyuyorsun. Senin zar oynamak neyine... Bunlar babanın koca boynuzlu sarı öküzleri mi?.. Sen nereye koşuyorsun? Dinleyenler artık tahammül edemediler. En yukarda tahsildar Bedri beyin en altta şeyh Yusuf'un kahkahaları olmak üzere gülmeler çın çın öttü. Kavat Alo şaşırarak sustu. — Ulan bana mı gülüyorsunuz pezevenkler?

üç gece hiç yemek yemeden yatacak. Nuriye..» Ziyaret günleri mahpusane. dördüncü günün sabahında gülerek karşı koğuşa gidecekti. Hacı Abdullah'ın yeğenleri Melâhat. — Elli lirasını aldım. Yaralı bir köpek gibi duvara sürünerek dışarı çıktı. Para çıkınladığı paçavralar yerde kalmıştı. tandır. kuru dut. mışmış (kaysı) üzüm. aralıkta ikişer. Mahpus delikanlılar kadınlara gösteriş yapmak için giyinmeyi. damatlarına evlâtlarına bedava istida yazdığı mahpusların ihtiyar anaları. ibrahim'in kızı Feyziye. tıraş olmayı ihmal etmezler. Pütürge'den Abuzer'in yeğeni yedi yaşında Hüseyin. odası dış tarafta olduğu için ziyaretçilerin çoğunu — bilhassa küçük çocukları tanıyordu. boş duran iki oda ve koridordaki demir parmaklıklı kapı konuşma yeri olarak kullanılıyordu. köyden. şaşkın ihtiyarlar. paketli.. sırasiyle kiraz. Odaların bir tarafı asıl mahpushanenin merkez salonuna açılan demir parmaklıklı büyük pencerelerden ışık almaktaydı. torbalı.. yahut süt. Gardiyanların yatması için yapıldığı holde. — Topla.. kur'ası çıkmış delikanlılar. Sen işi azıttın. kocalarına. Bunlar öyle doğrudan doğruya yüreğe dokunan alâkalardı ki.istanbullu. istanbul dilencilerini hatırlatan biraz yayvan. tespih çekerek dolaşırlardı.. Şeyh Yusuf. kaynanaları.. gene «parçalanmış». ölümden ve muharebeden konuşurlardı. Kavat Ali korkarak donunu topladı. Banazi'den Hacı Emir ağanın torunu Cemal. Demirlerin bu tarafında ziyaretçiler. Şeyh Yusuf'la şakalaşmak için. ceviz. bir acayip mahcubiyetle şaşırıyor. Giderek küçükler «Gözlüklü Dayıya» ayrıca küçük hediyeler bile getirmeye başlamışlardı. Baharda çiğdemden başlayarak. Adıyaman'dan bir gözü kör Nuri ve küçük kızkardeşi Emiş. istanbullu her defasında. biraz alaycı burada alay «Allah» . karıları açık kapıdan kafalarını uzatıp biraz tereddüt ettikten sonra bir bakraç yoğurt. üçer kişilik gruplar halinde. diye ne kadar yemin ettiyse de kimse inanmadı. son güzde elmaya kadar. Allahtan. bohçalı kadınlar. Besni kazasından. Bunlar kışın.— Topla donunu pis herif. bellibaşlı dostlardandı.. heybeli. Tahsildar Bedri bey bu sefer ciddî konuşuyordu. Edep yerini kapattı. Şeyh Yusuf'un meşhur bir sözü var ki doğrudur: «Kumarbazın onuru olmaz ki utana. izinden gelmiş askerler. dedim. bazen oturarak adamlariyle konuşurlardı. Üç gün.. muhacirler tarafından günübirliğine doldurulmuş bir han'a benziyordu. Ayrıca. Kavat Alo. pestil ve kışın krizantem ve resimli mecmualar getirirlerdi.. dut. Kirpinin Hüseyin'in kızı Mabuş.. toprakta yorulmuş orta yaşlı erkekler iner çıkardı.istanbullunun oturduğu İdare kısmında çocuklar koşuşur. gül. öbür tarafında mahkûmlar bazen ayakta. odasına ısınmaya gelirler. Malatya'nın içinden şekerci Vahab'm kızı Sevim. — Donumda ne var? Donumda metelik kalmadı. karpuz. iki buçuk aydır türlü rezilliklerle topladığı 130 lirayı onbeş dakikada verivermişti. saç ve mısır ekmeği bırakıp bir sürü de kurtulma duaları ettikten sonra giderlerdi. doğum zamanı ağız pekmez zamanı taze pekmez.

istanbullunun pek yadırgadığı bir sıkıntı. heyecanlı heyecanlı söyleniyorlardı: — Nerde bu pezevenk.) istanbullu onlara.. çok çocuk doğurarak —beş çocuğu vardı—. «Siz razı olursanız bey ne diyecek? Siz razı oldunuz mu. Çaçaron değildi ama.) Güneşten rengi solmuş bir jandarma mavisi manto giymiş. dizlerine bıraktığı tombul ellerine bakarak başı önünde konuşuyor.) Müslüman zannederek bir kocaman yalan irtikâp ediyorlardı. Fakat karşısındakiler.. istanbullu. istersen ben çıkıncaya kadar sabredelim. diyordu. Boyasız yüzünde. dedim. Tahsildarda. bir de İzmirli Ali bey. Dükkâncıya gittim. — Hangi tahsildarın? — Bedri beyin. Anlatıyordu: — Bedri beye danışalım dedim. tahsildar Bedri beye sürünerek volta vuruyorlar. Karı kocanın gündelik işleri konuşmalarında değildi.. O da ona «Müslüman» diyor da. topallarda insanı pek şaşırtan bir süratle içeri girdi: — Beyim hele gel. Facia.. (Bir meşhur kıt'a vardır.... Ayağındaki kunduralar da eskiydi. «Allah razı olsun». kızarıp hafifçe terliyordu. (Bunlar kadında kahramanlığın sınırıdır. Ekseriya. kadınlık vazifesini bitirmiş.kelimesine aitti ifadeyle.. Sen buradayken ben düğün mü yaparım? El âlem ne demez? — Sen bilirsin. Biraz şişman. Dedim ki. Vaiz efendi..... — Sonra. Kürt Bekir'in Cumah. ihtiyarlığa teslim olmuş yorgun bir hal kolayca seziliyordu.. Oğlanı benim gözüm tutmadı. günde belki yüz defa adı burada küfürlerle beraber geçen yenge hanımı dikkatle tetkik etti.. Sefer topallayarak.. bu mukabeleden belli ki hoşlanıyorlardı.. onlar da onu kendileri gibi dini bütün (. Kiraları hiç bir zaman intizamla vermiyor.. — Nerde? . Çabuk gel. hanım yenge dışarda karşılıklı iskemlelere oturmuşlardı.. — Ne var? — Gel de rezilliğe bak.. — Lafa bak. Tabiî Allahm iıiç bir harekete razı olacak veya olmayacak hali kalmamıştı. Kırk yaşını ferah ferah geçmişti. kararları kat'î ve fedakârdı. «Beye danışacağım». Elbette sen çıkıncaya kadar sabredeceğiz. Birisi birisine kâfir demiş imiş. beyaz bir kadındı.. yemin edilebilir ki.. Sol yanağında iki tane ben farketti. «Yalanın karşılığı oldu yalan» diye seviniyor. en aşağı 1360 senelik bir kocaman ve hayasız Müslüman yalanı söylüyor.?» dediler. — Ne rezilliği? — Tahsildarı sıkıştırdılar. İşte öyle bir hal.. Bu sözü de pekâlâ değiştirmek daha başka daha «realist» bir söz bulinak kabildi. bir edepli sükûnet vardı. Bedri bey içerde. — Sen bilirsin.. Tahsildarın hali fena. başını siyah bir ipekle örtmüştü. Velhasıl her taraf memnundu..

. Evvelâ harçlığından fazla iki buçuk lira. Birdenbire gözleri_ keyifle. Kavat. Hanım yenge cevap vermeye lüzum görmedi. Bedri bey. .. Henüz harçlığını alamamıştı. İki evliydi.. ileri gitmiyorlardı. küçük karıdan dört çocuğu vardı. Arkada dolaşanlar. Birdenbire nıe hatırladıysa hatırladı. — Bir de ne istedin diyor. Bedri bey.. — Cuma Ali deyyusu nerde? — Haber aldım ki.. başını titretiyor. Gülerek döndü: — Ne istedin Bedri bey?. sanki gelecek.. yemeği de evden gönderildiği için cep harçlığı olarak haftada beş liraya razı olmuştu. yallah.. Paraları ele geçirir geçirmez. Kadınlar alışık alışık gülümseyerek başlarım çevirdiler. Bir taraftan karısını dikkatle dinlerken bu fazla beş liraya nasıl bir mazeret göstereceğini düşünüyor. Baş örtüsünü pek alışık. El sıkışmadan ayrıldılar. sonra da diğer iki buçuk lira uzatıldı. arkasında gidip gelen namussuzların nihayet dayanamayıp işi berbat etmelerinden korkuyordu. Cuma Ali. Ben yerinden haber aldım.. çocukların gözlerini öperim. «Deyyuslar» iki kişi kalmışlardı.. Bedri bey.. Cuma Ali. işin şakaya tahammülü olmadığını bildikleri için.— Yahu şunu çağırsanıza. — Haydi bakalım. Tahsildar Bedri bey bir müthiş öksürükle gırtlağını temizledi: — Nerede Cuma Ali pezevengi? diye kükredi. Kızı yalnız başına sokağa bırakırsın. hafta yokmuş gibi birdenbire değişti. en gevezelerini Kürt Bekir'in Cuma Ali ağayı aradı. Büyük karıdan yedi.. Mutfağın penceresine sıçradı. Avrata sövme mezhebi'nin biraz kılıbıklıktan türediğini. yana yana. Şimdi birkaç komşu karısiyle beraber bu odayı Cuma Ali'nin haremi doldurmuştu.. Ekini hemen satmasın... gözlerini karısından kaçırarak bir bakışla yalvarıyordu. sevinçle parladı. pek kadın kadıncık bir hareketle düzeltti. Kira almaya dükkâna gittiğine göre. Şalvarını savurarak koğuşlara doğru koştu. Ekin pahalanacak.. Her lafta Bedri bey.. laf altında kalmasını sevmezdi. Bedri beyin karısı köşeyi dönmek üzereydi.. Ulan avradmı. iyiliği de üzerinde olduğundan yenge hanım bugün cömertlik edebilirdi. — Ulan pezevenk. birdenbire geri döndü: — Ulan deyyuslar. Öteki odanın penceresinde konuşuyordu.. İstanbullu... Cuma Ali'nin artık vurdumduymazlığa imkân kalmamıştı. cigara içmediğinden. hiç istifini bozmadan konuşuyordu: — Babama dersiniz. Bedri bey nihayet demire ağzını yaklaştırarak bir şeyler söyledi. Bak artık sen düşün.. Cuma Ali'nin de Ziyaretçileri gelmişti. Halbuki kendisine on lira lâzımdı. dedi. Bedri beyi gizlice tehdit etmekle iktifa ediyorlar. Harçlık şu siyah çantanın içinde duruyordu. Şimdi düşünüyordu.. bu bedbaht hisle malûl kocaların erkek erkeğe kaldıkları zamanları suiistimal etmemek için derhal öç almaya giriştiklerini sezdi.

— Hanımefendi.. Hanımefendi.. diye seslendi. Kadın durup baktı. — Bedri bey sizi çağırıyor. Eline birtakım kap kaçak, torba falan alarak tekrar konuşma yerine döndü. Demir parmaklığa yüzünü dayadı. Büyük karışma, — Sen pezevenk lafına alışıksın karı., dedi. Bunlar şehir pezevengi... — Başıma gelenler... O nasıl bir adam... — Sen konuştuğuna baktın da onu adam mı belledin, bayırın deyyusunu hay kan... Bir taraftan da merdiveni kolluyordu. Bedri beyin karısı sofaya çıktı, istanbullu önüne geçip geri çevirmeyi düşündü. Lâkin, meseleyi anlatmak da ayrı bir meseleydi. — Tahsildar Bedri bey.. Tahsildar Bedri bey!. diye bağırdılar. Elini yıkıyormuş, kurulanarak ve söylenerek salona çıktı. — Beni hangi avradını... Çağırıyor... Ulan... Karısını görünce şaşırdı: Kız, burada ne arıyorsun? — Sen çağırmadın ıaı? — Lahavle... Ben radyoyla mı çağırdım? — Pencereden seslendiler... — Kız hangi avradını... işte Cuma Ali bu sırayı bekliyordu. Elleri kuşağının önünde öyle yaklaştı: — Hanımefendi, bu «avradını...» dedi, seninle oynuyor. Bu pezevengi sen adam mı belliyorsun. «Karımın yanında bana sövmediniz. Ben uyku uyuyamam», diye ağladı da, arkadaşlar seveplanna seni çağırdılar. Sen bu deyyusu... — Tuh Allah belânızı versin... istanbullu odasına giriverdi. Kadın söylenerek kıpkırmızı merdivenleri indi. Orta salon kahkahadan deniz gibi dalgalanıyordu. Aynı gün öğleden sonra istanbullu uyurken kapı açıldı. — Bey uykuda mısın? — Kör müsün ulan ne var? — Bak, seninle görüşecek. istanbullu dirseklerine dayanarak doğruldu. Sırtına çarşaf yerine son moda, bir yatak örtüsü atmış, ipekli bir entari giymiş ihtiyar, bitik bir kadın kapıda duruyordu. Eteğini iki taraftan iki çocuk tutmuştu. — Ne istedin teyze? — İstanbullu Muret bey varmış. Sen misin? — Benim. — Şuraya kadar geleceksin. Seni Mehmet çağırıyor. — Hangi Mehmet. — Kezbanın babası... — Ne olacak? istanbullu somurtarak tayıncı Sefer'e döndü: Beni bunun için mi uyandırdın rezil?

— Beyim. Hükümet Mehmet de geldi. Sen olmazsan konuşmuyor. Bunlar yalvardılar. — Pekâlâ.. Sen git bakalım kan.. Ben giyinir şimdi gelirim. Kadın ağır ağır döndü. Odaya belli belirsiz bir koku da yayılmıştı. Ayaklarına ipek çorap, topuğu açık spor kundura giydiğini o zaman farketti. «Mirasa konmuş... Hay Allah belânızı versin..» Bir cigara yaktı. Ölenle, bir vakit ölünmüyordu. Mehmet'e o kadar kızdığı halde, kumara vereceğini de bilerek, Tözey'e yalvarmış, Kezban'ın eşyalarını anasına teslim ettirmişti. Hastaneye teslim edilen 110 lirayı almak için de veraset davası açmışlardı.Şimdi, ortada halledilmemiş bir radyo meselesi kalıyordu. Kezban'm dostu Hükümet Mehmet, işi inada bindirmiş, müşkülât üstüne müşkülât çıkarmıştı.Kızın odasındaki radyonun, herkes, Kezban'a ait olduğunu biliyordu. Yalnız bunu acente'den Hükümet Mehmet satın almış, muameleyi tamamiyle kendi üzerine yaptırmıştı. Kızı babası öldürünce, inat olsun diye, «Mal benim» demişti. Cebren kız kaçırdığı için üç sene hapis yatan ve evvelce ilkmektebi bitirip bu kadar müddet de mahpus stajı gören Hükümet'e güç yetirmek, artık Müddeiumuminin de haddi değildi. Tahsildarlarla beraber yemek yediğinden ve yeni yazısı güzel olduğu için milletin istidalannı yaza yaza avukat kesilmişti. Cezaevindeyken boş zamanlannda ceza kanununu, ceza muhakemeleri usulü kanununu, elinden düşürmez, her maddeyi yerde bulmuş gibi telâşla, hayretle okur ezberlerdi, istanbullu, Kezban'ın babasının ricalanna, ağlamalartna dayanamayıp haber gönderdiği zaman, haberi götüren .gardiyan Abdullah'a bilmem kaç tane kanun maddesinden, usulden, davadan laf açmışlardı. Gardiyan Abdullah; — Bırak namussuzu beyim demişti, Avukat Şefik bey yanında halt etmiş. Ona bir vakit laf kâr etmez. istanbullu gülümseyerek tespihini aldı. Hükümet Mehmet, eski mahpushane arkadaşlariyle konuşuyordu. Kezban'ın babası demirin öte yanında, anası beri yanında bu uzun boylu, güzel delikanlıya canmı alacak gibi bakıyorlardı. istanbulluyu görünce Hükümet Mehmet koşup eline davrandı: — Geldim uyuyordun ağabey... Nasılsın? — iyiyim Hükümet... Sen nasılsın? — Sorma, yüreğim yanıyor... Ben kıza çok acıdım. — Ne yapalım? Kurtuldu. Şu geride kalanların rezilliğine bak... — Ağbeyciğim.. Köyde, burada, kahvede, keranede her lafta ben seni hatırlıyorum. Buraya sık gelmediğime bakma.. Vallah billah her gün adını anıyoruz. — Köylü ne diyor? Eskiden sana «Hükümet» diye lakap takmışlar... — Sorma... Şimdi «Büyük Hükümet olmuşsun yavrum, sana söz yetmez...» diyorlar. Hele radyoyu, bir akümülatörlü makineyle değiştirdim mi bizim köy Paris'e dönecek.

— Seni biz buraya radyo işi için çağırdık. — Farkındayım. Senin önünde konuşacağız. Sonunda «Getir, ver» dersen başüstüne... Sana canım kurban... — Gel bakalım... İstanbullu, kendisi gelmeden evvel Hükümet Mehmet'le konuşan delikanlıları savdı: Haydi, biraz dolaşın, bizim işimiz var. Gel şuraya Mehmet... Mehmet, Kumandanını görmüş bir asker gibi, sahte ve gayrı tabiî bir hürmetle demire yaklaştı. Karısı da bu taraftan yanma geldi. Hükümet Mehmet, Kezban'm babasına nefretle baktı: — Sen benden ne istiyorsun herif? — Efendi... Radyo makinesi kızın malı imiş... — Radyo makinesini aklından çıkar. Bana kalsa biçarenin pırtılarını da sana vermezdim. Beye dua et... Tözey'in gönlünü etti de, bu senin karın olacak orospu, Kezban'm yatak örtüsünü başına çekiveremezdi. Pabuçlarını giyemezdi. Çoraplarını... Lahavle vela... Ulan sizin gibi rezil var mı? — Mehmet efendi bize zaten Allah vurmuş. Biz mahvolmuşuz. Bak bu yavrular sokakta kaldı. — Ağlama... Sen Murat beyi kandırırsın ama beni kandıramazsın. Dua et, yoksa bütün kızlar yemin (bastılardı. «Kezban'm burada bir iğnesi yok. Hepsini sevabında biz iğreti verdik.» diyeceklerdi. Neyse, oldu bir iş.. — Radyo kızın malıymış... — Radyo kızm malı ama, bakalım kız sizin malınız mı? Ulan pezevenk, kızı evlendireceğin sırada sana ağlamadı mı? «Ben o herifi istemem,» diye ağlamadı mı? — Kız kısmına bakma... Bugün istemez, yarın ister... — Nasıl istermiş. Kocası olacak kavat askere gidince kaynatası geceleri Kezban'm üstüne çökmedi mi, kız gelip sana söylemedi mi kaltak? Kadın yüzünü sakladı. Anlaşılmaz şeyler söyledi. Demirlerin arkasında namusçu dudaklarını yalıyordu. Hükümet coştu: — Dili tuza değmiş keçi gibi ne yalanıyorsun. Sen izinli geldin. Kız sana meseleyi bir tamam anlattı. «Kaynatam benimle yatıyor,» demedi mi? — Dedi. Lâkin biz askerdeyiz, izinli geldik... — Sus... Güveynin babasından üç kırat ekin, yirmi lira almadın mı? — Aldık. Bunlar açtı. Sen fıkaralığı bilir misin? — Öyleyse kızı neden vurdun?... Ellerin lafıyle vurdun. Ulan senin namusun var mı ki sen namus temizliyorsun. — Ben ona haber yolladım «Başka vilâyete gitsin,» dedim. — «Gitsin», demiş. Senin lafınla gidebiliyor mu? Fıkara istida verdi. Kabul etmediler. Komiserin gözü var, jandarma zabitinin gözü var, zabıt kâtibinin gözü var. Hey Yarabbi... Dünyada senin gibi namussuzun kıtlığına kıran mı girmiş. Kızı yollamadılar. Namusunu temizleyeceksen, kızın kaynatasını vursana... Pezevenk kocasını vursana... Ulan, kız yetmiş kuruş yevmiye ile fabrikaya girdi. Gelip neden götürmediniz? Şimdi radyo davasını görüyorsunuz.

Kan, eteğini tutarak çocukları ileri doğru itti: — Bunlar aç yavrum.. Bize acıma... Bunlara acı... — Kes sesini... Bana çaça analık etme... Senin dünyadan haberin yok. Bu kocan olacak pezevenk kumar oynuyor karı... Kızın radyosunu da kumara mı bastıracağım? — Vallah billah yalan.. Ne kumarı Mehmet efendi? — Yemine de alışmışsın. Şunda hiç utanma, arlanma var mı? Radyo benim. Size radyo değil selâm verenin Allah belâsını versin. Ne dersin beyim? — Haklısın Mehmet., istanbullu hışımla içeriye döndü: Eğer mesele anlaşıldığı gibiyse sende vicdan yok, namus da yok, insanlık da yok, utanmak da yok... Tuu... Haydi gel Mehmet... Haydi yürü.. — Benim işim var beyim. Köşeye dayadığı bir sepeti aldı: Sefer nerde? Biraz mış mış getirdim. Şunları da içersin. Uç paket köylü cigarasıyle bir kibrit uzattı. Merdiven başında istanbullunun elini tut — Bir lafın var. Hiç unutmam... ölürken de unutmayacağım bey... «Her şey akıldan gelir.» derdin. Her şey akıldan geliyor. — Akıldan geliyor ama, akıllı adamın namussuzu daha beter olur Hükümet... Bu da aklında kalsın... Akıllı namussuzun yanında Kezban'm babası yedi kere zemzemle yıkanmıştır. — Yahu.. Bu dünyanın akıllı, akılsız, bu namussuzlardan nedir çektiği? Tuu... Kederle gülümsedi. Ben haftaya uğrarım, uğrayamazsam birisini yollarım. Sana zerzevat göndereceğim. — Zahmet etme... — Ne zahmeti.. Allah, Allah.. Yarı yolda durdu: Haklı mıyım bey. Radyo verilir mi? — Verilmez.. Keski pırtıları da almasaydık. — Sana çok kızdım ama... Sonra «Ne yaparsa iyi yapar,» diye seslenmedim. Kıza yazık ettiler ağabey... Şimdi hangisi orospu yahu.. Kezban mı, babası mı.? — Galiba, bu günlerde biz hepimiz, bir parça orospuyuz Mehmet... Bir saat sonra Tözey ziyarete geldi. Bir ay hapis yattığı için mahpusluğun halini biliyordu, istanbulluyu çok sevdiği halde bu sebeple hiç süslenmiyor, ev kıyafetiyle, hattâ fazladan bir de tenteneli önlük takarak, ayaklarına takunyalar giyiyordu. Her hafta bir kutu bal, bir kilo tereyağı getirmeyi âdet etmişti. Bunları Sefer'e teslim ediyor, istanbulluya her sabah yedirenek gelecek ziyaret gününe kadar bitirilmesine yemin verdiriyordu. Bu pek acayip bir sevgiydi. Bir kere bile öpüşmemişlerdi. Böyle bir şey akıllarına da gelmiyordu. Mahpusun kelepçesi bir parça da ruhundaydı. Mütemadi bir usanma, bir yarı ölülük, bir ateşli hastalık hali, insanı yoru yordu. Konuşacak hiç bir şeyleri olmadığı halde, bir saat kadar nasıl konuştuklarına istanbullu tam bir hafta şaşardı. Kezban öldü öleli sözün bir yerinde Tözey mutlaka şu suali soruyordu:

— Pezevenk ne yapıyor? — iyidir. Kumar oynuyor. Yatağı falan yutuldu. Betonda yatıyor. — Oh olsun... Dur bakalım daha beteri var. Bize zaten Allah vurmuş. Bir de sen ne demeye vurursun, a kavat. istanbullu, Hükümet Mehmet'in gelişini anlattı. Tözey olup bitenleri pek beğendi. Yüzü güldü. Biraz Sefer'le, biraz başgardiyan Ali'yle konuştular. Meyve yediler. Nihayet Tözey kalktı. Giderken de hep aynı şeyleri söylerdi. — Babana mektup yaz, ellerini öperim. Kardeşine mektup yaz, selâm ederim. — Olur. Kadın kıyafetini elleriyle yokladı. Bu sırada göğsünde bir şey hışırdayınca aklına geldi: — Durun, size bir şey gösterecim... Bluzunun yakasından bir kâğıt çıkarıp uzattı: Bakın bakalım bu nedir? İstanbullu açtı: — Buna makbuz derler kızım. — Evet makbuz. Dün bizi Vilâyete çağırdilar. Ben, Ayşe, bir de Münevver. Emniyet Müdürü istemiş. Varlık vergisi için. — Ne için? — Varlık vergisi çıkarmışlar. Beşeryüz lira verdik. — Alay ediyorsun.. İstanbullu makbuzun beşyüz rakkamına şaşarak baktı: — Bu nasıl iş?" — Bilmem. — Üçünüz de verdiniz mi? — Verdik. Koca emniyet müdürü neler söyledi. Vatan tehlikede imiş. Bu parayla orduyu besleyeceklermiş. Düşmana karşı... — Bırak düşmanı... Sen beşyüz lirayı nereden buldun? — Manifaturacımız var ya... Ondan borç aldık. 91 günde altıyüz lira vereceğim. — Faiz olmaz olur mu şekerim? Verdiği ne devlet... — Doğru verdiği ne devlet? İstanbullu biraz düşündü. Bıyıklarını çiğniyordu: İsmail ağa kaç lira vermiş haberin var mı? — Bilmem. — Yediyüz lira vermiş. Senden yüz lira fazla... Parayı yatırır yatırmaz, İstanbul'a koştu ismail ağa... Gâvurların satılan mallarından kırk bin liraya bir gazino almış. — İsmail ağa mı? — İsmail ağa... Sen şimdi bu makbuzu ne yapacaksın? — Kaybedeceğim. Sonra isterler mi? — Zannetmem. İnkılâp müzesine koyulacak bir matah olmasa gerek. Haydi sen artık git. — Gidiyorum. Bunda kızılacak ne var? Vermese miydim? — Vermemek olmaz ki ninem... Vatan meselesi... Ordu besliyoruz. Düşman gelirse senin apartımanını alır.

. Günde üstüste dört kişiden iki aylık mesele.. ne ölüm tehlikesi. — Apartımansız. Allah Allah. ikiyüz kırk kişiyle yatarsa ödeyecek. Alay mı ediyorsun? — Çiftliğin de mi yok? — Yok ya. «iyi ama biz Kezban'ın babasına neden kızıyoruz? Kızını yarı varlık vergisi vermekten kurtardı. ne alay. gitti. İyilik etmiş de haberimiz yok... yavrum.. Onbeş seneye karşı bir küçücük iyilik. tereyağla bal kutusunu almıştı.» TELGRAFÇI ABDURRAHİM Mazmanoğlu hacı Abdullah.. Kimse duymasın.. ikiyüz kırk kişi ile.. seyreden için pis ve usandırıcı bir harekettir. «Biz bize benzeriz». Ne hakkımız vardı?.. Tözey «Adam sende» manasına elini. ne dedikodu Mazmanoğlunun elini burnundan çektirememişti. «Durmayalım düşeriz» ve «Çıktık açık alınla. Duvarda kocaman bir «Vatan haritası» asılmıştı.. Ağzındaki acılığı tükürdü. «Egemenlik ulusundur».. varlık vergisi makbuzuyle beraber salladı.. Topal Sefer.» Demirlerin arkasında radyoyu alabilmek için yüzlerine yalvararak bakan adam ümitsiz adam.». Takunyalarını betonda şıkırdatarak geçti. «Ne mutlu Türküm diyene».» Nöbeti değiştiren jandarmalar.. Anladın mı? — Anlamadım. — Sonra düşman gelirse. Kahpe kısmından ne vergisi istiyor? Töbe Yarabbim. Kırmızıydı.. gözlerinin önüne geldi Utandı. dalgın bir ciddiyetle hatta kederle burnunu karıştırıyordu. Cigarasım yere attı.. — İsterlerse duysunlar. Kırmızı ve büyük yüzünde burnu kocamandı... Dur bakalım. ne aşk.. tüfeklerini boşaltıyorlardı. Burun karıştırmak. Siyah muşambadan örtüsünün altında daktilo makinesi taktaklamadan uslu uslu duruyordu. meyve sepetini. ikiyüz kırk kişiden kurtardı. Rezillik bu bizim işimiz. istanbullu boş müdür odasında ne yapacağını şaşırarak öylece durdu. istanbullu pencereden dışarıya bakarak hesap etti: Çok değil Topal ağa. karıştıran için tadına doyulmaz bir iş. Öteki vergilerle beraber senede gayrı safi kazancın dörtte biri. senin ırzına geçer. «Demin herife çıkıştık. deminden beri. Mazmanoğlu kendini bildi bileli burnunu karıştırırmış.. «Doldur boşalt» levhasının önünde. — Çok mu? — Çok değil. «Bir de çıkıştık.— Benim apartımanım yok... .. «Adımız andımızdır.» Pencerenin önüne bir serçe kuşu kondu. Hükümat'Ia beraber olup. Şuna bak.. Sefer çıkınca... ingiliz Kralının tacından daha pahalı.. karşıda karakolun avlusunda. istanbullu mekanizmaların çelik şakırtısını kalbi sıkılarak dinledi. çiftliksiz adam mı olurmuş? Seni serseri diye tevkif ederler. Yavaşça sordu: — Bizim Tözey'den ne almışlar beyim? — Vergi almışlar yavrum.

Onsekiz yerinden vurmuşlar. bir müddet araştırır. hattâ k*urtuluş sezerek ikisine de acıyordu. Şimdi. kendisinin üşenmesine de kızıyordu. seni vazifeye davet ederim. Kır saçları.Şimdi başını sarsarak uyukluyor. seyirciler gülmekten kırılır. terzinin hırka yamadığı gibi dikmiş. Karşıdaki bakkal dükkânı kapalıydı. Anası kız istemeye gittiği zaman. güzel bir adamdı. «Oyun çıkardıkları» zaman herkesin taklidini yaparken Mazmanoğlunu da burnunu karıştırırken temsil ederler. Ama gene üe eli burnundadır. Bu manzara karşısında İstanbullu her zaman şair Necip Fazıl'ın yüzündeki acıklı tik'i hatırlıyor. şahadet parmağını sağ deliğe sokar. çizgisiz matruş yüzüne hiç yaraşmıyor. yabancılar Murat efendiyi mahpushane müdürü sanırlardı. vaktiyle «Burnunu karıştırırsan. Yakında oniki seneyi günü gününe tamamlayıp çıkacak. Murat efendinin ismi müsemmasma uygundu. Kapalı duran mahpushane kapısının önünde üç kişiydiler.» dediği halde para etmemiş. O sırada Mazmanoğlu gene böyle dalgın bir ciddiyetle burnunu kurcalamakla meşgulmüş. burnunun sağ deliğini bırakıp sol deliğe geçti. Abazaydı. bu iki harekette de sahipleri için bir anlaşılmaz rahatlık. Mazmanoğlu da güler. (Dış kapı nöbetçisi. Bu müddet içinde hapishane nizamnamesinden bir tek madde bile öğrenememişti ama iki tane mühim kibar kelime ezberlemişti: «Teessüf ederim. delik deşik vücudunu hastane sertabibi masaya uzatmış.Üç kişiydiler. Onsekiz seneden beri de bilâ fasıla gardiyanlık ediyordu. sonra ne çıkardıysa bunu şahadet ve başparmakları arasına alır. O kadar şık giyinirdi ki. . Anahtarları araştırdı. çenesi düşük koca karılar «Karı bey. Birçok soyadlarınm aksine.» Bunları o kadar sık sık. aralarındaki mukaveleye rağmen «Çek elini!» diye bağırmağa yalnız istanbullunun mukavele mucibi hakkı vardır. daldıkça ahtapotlu burnundan acayip sesler çıkarıyordu. Başka kimse maazallah müdahale edemez bunu söylemeye üşeniyor. Tabiî evlenmesi mevzubahis. Hacı Abdullah. işte asıl facia buradaydı. Desteyi cebinden çıkarıp zincirini pek alışık bir hareketle oturduğu iskemlenin arkalığına taktı ve kolunu üstüne koyarak emniyetle gözlerini yumdu.Kerhanedeki dostu.) Gardiyan Murat efendinin soyadı «Büyük» tü. Kafkasya'dan geleli otuz sene olmuştu. o kadar yerli yersiz kullanırdı ki ikisinin de artık hiç bir değeri kalmamıştı. orta parmaklarından biriyle sol elinin bir kenarına iliştirerek ufalamağa başlardı. Senin Bozo hâlâ burnunu karıştırır mı?» diye soruyorlarmış. sağ elini. Üçüncü şahıs Murat efendi gardiyandı. onun burnunu karıştırmasına da. Bir seneden beri yemek arkadaşlığı yaptıkları için Mazmanoğlunun hangi hareketlerle burnunu karıştırdığı kendisince malûmdu. Kendisi fevkalâde uzun boylu. İstanbullu. kıyafetiyle mesleğini birbirine uydurmanın imkânı yoktu. Evvelâ. Nöbetçi jandarma öksürünce uykudan sıçradı. seni içeri almam. üstüne kireç dökülmüş gibi insana uzanıp fiskelemek arzuları veriyordu. Arkadaşları. Çok zaman.

Yabancı. bu üç kişi suyun akmasını bekliyorlardı. Burada... şehrin suları 13'de kesilir. istanbullu. demek ki tavşan uykusuna yatmış.. Aşağıya mı? Mazmanoğlu «Aşağıya» sözüyle kerhaneyi kastetmişti. Selâm yok mu? Adam durdu. — Şaroğlu'nun mu? Allah Allah. Abdurrahman bey diyorlar. sigara paketini çıkardı: — Merhaba. mahpushanenin öğleden sonralarında vakit geçmek bilmez. — Neden vuruyor? — Kız bekârmış.. Murat efendi. Adamın yerine cevap verdi: — Vurulan ölür. Burnunu karıştırmaktan vazgeçmediği için elinin arkasından kurnaz kurnaz gülüyordu. Bunu yaparken kendi kendine bir mühim işe teessüf ediyormuş gibi başını soldan sağa. Garip.. betonun rutubetli gölgesinde otururken bunalıyordu.. Tepesi pek ziyade seyrekleşmiş sarı saçlarını sıvazladı.. dedi. Adam. Küçük kızı besbelli... — Kimi vurmuş? — Şaroğlu'nun kızını vurmuş. Adam: — Ölme yok. Adam cigara sarmaya başlamıştı. genç ve şişman yüzünde derin bir kırışık gibi görünüyordu.. (Yazın. hissedebileceği harareti düşünerek istanbullu.. — Kimi? — Çarşıda adam vurdular. Haberin yok mu? Hacı Abdullah elini birdenbire burnundan çekti.. Mahcup mahcup gülümseyerek elini cebine atıp Kkapıya yaklaştı. Büyük kızı mı vurmuş? Kız kocaya gitmedi mi yahu. dokuma fabrikası işçilerine mahsus sapsarı yüzüne hiç yaraşmayan kıpkırmızı diliyle cigara kâğıdını ıslattı.Yazın. Sol yanağındaki eski bıçak yarası. Vurulan ölmezse vuran ölür. Ağza gelecek tarafını yapıştırmadan cigarayı demirlerin arasından Mazmanoğluna uzattı: — Herifi getirdiler mi? dedi. dost düşman dinliyordu. Nereye böyle.. Diyarbekir'li dediler. . bir tükenme hissi gelir. Bunları pek acele yapmıştı: — ölmüş mü vurulan? diye sordu. sağdan sola sallamıştı. — Kim vurmuş? — Postanede. insana yaşamakla yaşamamak arasında hiç bir fark kalmamış gibi bir yorgunluk.. Dişlerinin ucuyle kâğıdın fazlasını kopardı. — Abdurrahman mı? Kimin oğlu? — Yerli değilmiş.) Mazmanoğlu hacı Abdullah sokaktan geçen amele kıyafetli bir adama seslendi: — Nereye ağa?. Yapışkan ve insafsızdır. uykudan kalktığı için büsbütün sinirliydi.. Temmuz güneşi arkasından vuruyor. 17'de tekrar akmaya başlar.

Bir kat üzerine yapılmış eve bitişikti. damın kenarlarını kaplamış.. Gardiyan Murat efendi. Süleyman beyi görmeye gelirdi. hamamdan yeni çıkmış körpe ve tombul bir kızın kırmızı yanaklarını gözünün önüne getirdi. Çarşıdan gelenler söyledi. — Yahu. Hacı Abdullah elini hemen aşağı aldı. istanbullu. — Tombul. Abdurrahman yok... Kimi dedi ablasından geliyormuş. — Kız orada narıyor? — Bilmem.. Mazmanoğlu.— İstemiş vermemişler. Boylu boslu.. Çarşıda kız vuracaklarını hiç aklımıza getirdik mi? Abdurrahman olmayacak. ihtiyat erlerden olduğu için âdeta ihtiyar görünüyordu.. Abdurrahim beyi sen bileceksin bey. Benim bildiğim postanede Abdurrahman yok. burnunda yarım bıraktığı işi tekrar eline almıştı. Lâkin yeni gelse Şaroğlunun kızını nerden bilecek?. Haline şükret. — Hayır bilemedim. Demin bahçelerden. Nöbetçi jandarma duvarın dibine gidip taşın üstüne oturdu.. . Sizin haberiniz yok. Diyarbakırlı Abdurrahim bey. Hayır. elini sallayarak Mazmanoğluna nihayet çıkıştı: — Karıştırma şunu. dünya güzeli.. (İsmi Bayram'dı.. şu kadar çocuk olmalı. Abdurrahim bey var. anahtar destesini tekrar iskemlenin arkalığına asıp kolunu üstüne dayadı... — Dur bakalım. orta yeri sert topraktan bir köy yoluna benzemişti.. Zamanlar kötüledi. — Güzel mi? Ben içeri girdiğim zaman. iki taraftaki ağaçlar. — Kim bu Abdurrahman acaba Murat bey? — Kim olduğunu bilmem.. Şaroğlunun kızı da maşallah.. Ben gayrı yeni yetişenleri tanımıyorum. Beşliyi (Yani mavzeri) kucağına uzattı.. Biz ölüyoruz kardeşim. bir güvercin yuvasını hatırlatıyordu. Ahırın duvarı. Üstü tahtalarla çatılmış baca.. su başlarından.... rakı âlemlerinden bahsettik. Gardiyan Murat efendi.. Ali bey dükkâna kaçınca kızı vurmuş.... Gözleri nerdeyse kapanacaktı. herif bırakıp gitmesin diye sual üstüne sual sormaya başlamıştı: — Sen gördün mü? Silâhı iyi miydi? — Ben görmedim. Mahpushane kapısının karşısında alçak bir kerpiç duvar vardı. Ve ayaklarının altında lastik varmış gibi hiç ses çıkarmadan yürüdü. Kızın eniştesini vuracakmış.. istanbullu.. Biz burada dışarsını hep mesut sanıyoruz. Ahırın üzeri toprak damdı. sıcakta kendisine pek ağır geliyordu.. Tamam.) Mazmanoğlu. Güzel mi ne demek. Kimi dedi hamamdan çıkmış. Yeni geldiyse bilmem. Teçhizatı belli ki. — Bilirsin. Siyah bıyıklı... Silâhı elbette iyidir... insan merak edip gitmez mi? — Adam sende. sol şakağındaki ceviz kadar uru parmağiyle bastırarak cevap verdi: — Doğru.

torunlariyle. Almanlar ilerliyorlar.) Hafız efendi. Tayyare cemiyeti ilânlarında kızı.. zengin mahkûmlara bizzat hizmet etmekten asla üşenmezdi. — Ziyafeti sen vereceksin.. — Ben korkak değilim hacı. kuzulariyle elini gözlerine siper ederek «Türk hava kuşlarını» seyreden ihtiyar köylüye benziyordu. istanbulluya mübarek bir selâm vererek oğluyle pencereden daha serbest görüşebilmek için başgardiyan odasına girdi. İkisi de değmiş diyorlar. Gardiyan Murat efendi. Şar'lının kızını bir garip vurmuş tabancayla. Şal kuşağı. Neticede Almanlar yenilecek. Rezillik. asıl mahpushanenin demir kapısına doğru dikkatle baktı: — Murat efendi babamı çağırır mısın? Murat.— Yok canım. (Bizim resmî ressamlarımız.. Ekmeğe hile karıştırmaktan üç sene hapse. Siyah şalvarı.. işi her zaman boş oturmaktan ibaret olduğundan dedikodu yapmadan daha uzun müddet duramıyordu. tövbe demem. Hafızı çağırmaya gitti... Kapıdan parmaklıklarını iki eliyle tutarak içeriye. Mazmanoğlu cigarasını siyah kehribar ağızlığına taktı: — ... Sahi onun adı Abdurrahim beydi.. iyi ama o evli değil mi? — Bilmem. asabiyetle bir cigara yaktı.. — Tövbe de beyim. — Evli ise rezalet.. Tövbe. gayrı bunlara güç yetmez.. beyaz sakalı hele masmavi. Mazmanoğlu bu havadise sevinmişti: — Almanlar kazanıyor beyim dedi. Fırıncı Hafız ara kapıdan geçti. berrak. — Hele bakalım. Murat efendi tasdik etti: — Evet. damadı... insana kabahatsiz çocuklar gibi dimdik bakan güzel sürmeli gözleriyle yüreğe emniyet veren saf bir hali vardı. Mazmanoğlu sordu: — Birisini vurmuşlar.... — Kızın yarası neresinde? — ArkadanJki kurşun atmış. daha hayalperest oluyorlar.Durup dururken adam vurulmaz. Sesini alçaktı: . milleti şairlerden daha kolay ve daha çok aldatmışlardır. — Dinlemedin de Almanların ilerlediğini nerden biliyorsun? — Herkes öyle söylüyor. — Tövbe Yarabbi.. İstanbullu. biraz eğri duran kasketi. doğru mu? — Doğru... — Göstermemek isterse Allah da beraber yenilecek Mazmanoğlu. — Nesine bakacaksın? Sen ziyafeti hazırla... Bir sebebi vardır. — Allah göstermesin. resmî şairlerimizden daha hassas. 1000 lira para cezasına mahkûm edilen Hafızın sar'alı oğlu geldi. istanbullu. Köylülük bahsinde bu ressamlar... çekinerek lafa karıştı: — Radyo dinledin mi delikanlı? — Dinlemedim...

Atmışlardır ekmek damına. — Neye şaşıyorsun. — Yeni mi kaldın? — Kız başiyle tasdik etti. hamuru ilaçlamış.. Bu ne biçim şefaat. pencereleri yaz kış kapalı ve iplikler kppmasın diye muayyen bir .. Müddeiumumi Selim'in ve arkadaşı Savfi'nin idamını istemişti. Bir hafta gece. koskoca bir hafız.. düşüp oracıkta ayağı kırılıvermiş. Lâkin nimete haram katmak da günah.. Asliye hakimi raporu bir okudu. Peygamber dua etmiş. Hâlâ biz ekmek diye gübre yiyiyoruz.. Hafızı yaktılar. Ekmeğe hile karışır mı? Ekmek Rabbimin nimeti. Lohusa kısmını yalnız bırakmaya gelmez. At da yememiş. bir hafta gündüz. Ata vermişler. Peygamber gülmüş: «Bu başına gelen eski yaptıklarının cezası. Nimete hile karıştırılır mı? Hamuru almışlar. İstanbullu sordu: — işe gitmeden mi Remziye? — Gececiyim. — Bu iş olalı bir aya yakındır. işte o mesele ayağına dolaştı... «Vay gidi hafız vay» diye sandalyeden fırladı.. «Bunu insan yemez. «Ben günah işledim. Vaktiyle yanında bir ahretlik kız vardı. Şefaat et de Allah günahımı bağışlasın. Şu. O zaman hafızın yandığını anladım. Sen hafız bir adamsın. Rapor geldiği zaman ben adliyede idim. Bak benim bacağım kırıldı. raporunda «insan yemez. Hafıza da böylesi oldu demek? — Böyle oldu beyim. Mazmanoğlu kapıya baktı: — Hafızın yanması ekmeğe hile karıştırmaktan değil. it bile yememiş.» diye rapor vermiş. Beyaz tülbentten...... kenarları kırmızı boncuklu bir örtüsü vardı.. istanbullu gülümsedi: — Doğrudur. — Orasına ben de şaştım. Son günahı ilerde çekecektin.. Allah. Türk yemez dememiş. feryada başlamış. Orada al boğmuş kızı. Mühendis. Burada köpeğe doğramışlar. Çocuğu üç aylıkken düşürmüşler. Burası nasıl bir memleket?.» demiş..Biz Kafkasya'da görmediğimiz rezilliği burada gördük. Çiftlikteki hizmetkârlardan birinin kızını evde çalışsın diye getirmiş. kimse sırrıma agâh olmasın diyerek üç aylık ölüyü ocağa atıp yakmış. Ankara'ya yollamışlar. Bu hafız.. Fıkarayı kim düşünür. Babası Selim ile beraber büyük babası Necip ağa da mahpustu.. — Demek biz insan değil miyiz? Allah. «Aman ya Muhammet.— Beyim. Kız gebe kaldı... Herif sevinerek giderken kapıda sürçmüş. Bu herif kızın ırzına geçti.» diye ağlamış.» demiş. Küçük Remziye babasının yemeğini getirdi. Vaktiyle herifin biri Peygambere müracaat etmiş. ingiliz mühendis.. Orada bu işlere bir ingiliz mühendis bakıyormuş. Kızı da kırk gün içinde al basmış. Üç sene mahpusluk. 1000 lira cezayı nakdiye. Sürünerek geri dönmüş. zeminden bir buçuk metre aşağıda. Millet öfkelenmiş..» demiş.

Babamı hapse koydu. Mazmanoğlunun. insanın birdenbire nazarı dikkatini celbeden ve küçük çocuğa hiç yaraşmayan bilek kalınlığı açık kumral saçlarına toplanmıştı. Rengi sarı değildi. çeyreği demirlerin arasından uzattı. — Bey dedi. kederli kederli başını sallıyordu..» demesine aldırmadan. — Neden vuruyorlar? Remziye omuzlarını oynattı. kuvveti ve canlılığı. Vücudu âdeta ufalmıştı. Çamaşır yıkadınız mı? — Yıkadı. Anlaşıldı görmüşsün. Utanıyordu. bu kız gayrı büyümez. küçük kız çıplak ayaklanndaki topuğu aşınmış eski. bal rengini hatırlatan bir şeffaflığı vardı. bir kavgada on dört yerinden yaralandığı zaman kafasından bir damar kesilmişti. — Büyük babanla gene dargın mısın? — Dargınım.rutubet derecesini muhafaza etmek için borularla ıslak hava verilen ve saat başı beton döşemesine su bağlanan kalabalık ve gürültülü bir yerde oniki saat ayak üzeri rutubet ve pamuk kırıntısı yutarak çalışmaktan yüzü bir acayip renk bağlamıştı. Bu sebeple başı durduğu yerde belli belirsiz titrer... Birisini vurmuşlar.. kırmızı terlikleri sürükleyerek gitti. Bu şeffaf küçük yüzde.. Bir kızı vurmuşlar. bak soracağım da unuttum. Meryemana resimlerinin dimdik bakan korku bilmez mavi kadın gözleri çakmak çakmak bakıyordu. Yarın gönderecek. bu katil işi başına gelmeden evvel. Bu küçülme. — Dür gitme. — Neden? . Vaktiyle. küçüğü ürkütmemeye çalışarak laf açtı: — Ne getirdin Remziye? — Pilâv. — Değiliz. Bu esnada babası da iç kapının ağzına gelmişti. Sanki erkeklerin kendilerini niçin lafa tuttuklarını bilen bir büyük kadın gibi darılmıştı. Topal Sefer. konuşurken kekeliyormuş hissini verirdi. — Değilim. Mazmanoğlu. — Duymadın da mı? — Duydum. Mazmanoğlu. her yemek getirişte Remziye'ye beş kuruş verirdi. Sen hasta değilsin ya. bütün hatlariyle muntazam ve belli belirsiz bir erimeye benziyordu. — Görmedim.. Ufak tefek erimiş gibi vücudun bütün rengi. sen gördün mü? Remziye yüzünü çevirerek saklandı. «Hele duyduğunu anlat rezil. Bağırarak soruyordu: — Hasta değilsiniz ya?. Selim. — Söylesene. — Ha... — Oğlan nasıl? iyi.

Yahu. Sebep olanların gözü kör olsun.. Bir belâ çıkar dedik.. ikincisi istedi. elini şakağmdaki ura götürdü: — Kızı vermeli dedi. Bu zamanda evlâdın var. Kasaba esnaflarına mahsus bütün bu sözleri Mazmanoğluyle istanbullu belki yüz defa münakaşa etmişlerdi. Benimki de burada. İstanbullu bunu hatırladı: — Malatya'nın namusu gariplerin keyfine mi duruyordu? — «Ak atın yanında duran ya huyundan ya tüyünden» demişler. Geçen hafta da onun kızkardeşini kaçırmışlardı. — Bahane bulmaya kalıyor mu kardeş? Zaman kötü olmuş. Şimdi herkes delikanlılığına hürmet ederek. — Nerede olduklarını öğrendiniz mi? — Öğrendik.. Eskiden ne fabrika vardı. — Duysun varsın.— Fabrika çocuk kısmını eziyor... Kabahat kızların anasiyle babasında. derdin var. Bu akşam üşendiği için istanbullu lakırdıyı değiştirmek fikriyle amele kadına sordu: — Cinayeti duydun mu teyze? Sebep neymiş? — Sebep ne olacak? istemiş de vermemişlerdir. kendisine bir şey duyurmamaya çalışıyordu... Fabrika çıktı. Treni sen hayırlı bir icat belleme beyim.. Hey Yarabbi dünyadaki bütün fabrikaları yakmalı. Vermezsen. Sırayla demişler.. Benim oğlanın eniştesi bulmuş. . Körpeliğinde zora koştun mu kavrulur.... Bu memlekette biz sivrisinek nedir bilmezdik. — Kaç lira başlık verecekler?. bahane buldun. Makine düşmanı. biri istedi.. Hep senin oğlan kaçıracak değil ya. Bana söylemiyorlar.. Boz önlüğüyle bir amele kadın. oğlanı buraya getirecekler... Gardiyan Murat efendi. . Trenle beraber geldi.. Evlâdın yok da gülersin. şuraya getirip koyuverdi. Oğlu kız kaçırmaktan çocuk koğuşunda yatıyordu. Gölbaşı'ndan sineği odaya bindirdi. Malatya'ya garipler doldu.. tütün çıktı.. Oğlan duyarsa. Bu kız hamal olduğundan ezildi. — Damadım elbet.Namus kalmadı.. — Bekârsa vermeliydiler. Görmediğimiz işler. — Başlama köylülüğe. Kızlar analarmı dinliyorlar mı? Benimkini görmediniz mi? Dizimin dibinden ayırmazdım. Kadın gülüvermişti — Gülersiniz... kan kısmına damadı neden hoş görünür? — Eğlenme Murat efendi.. Hükümete gitsek.. Asıl kabahat trende.. Hayvan kısmı da böyledir. ne bir şey. — Başlığı yere batsın.. kapının önünde durmuştu. Üçüncüye mutlaka vereceksin. Yağma yok.. bu sefer senin kızma bahane bulurlar.. gene biz gül gibi geçiniyorduk... Oğlun gelin getirse somurtursun... — Sebep damadın. bahane buldun. — Doğru bir söz canım.. Kız anaları....

. Aranızda bu kadar iş ilerlemiş. kolunu sallayarak yanaştı da. Abdurrahman değil. Herif neme lâzım... Abdurrahim bey kıza onbin lira yedirmiş. Evet. Tabancayı bir kaldırdı. istanbullu meraklandı : . bir gazete dolusu havadisle geldi: — Evet dedi. Kadın kıpkırmızı geri çekildi.» demiş. anahtarları iskemlenin arkalarından alıp bacaklarının arasına koydu. Gardiyan Murat'ın şakaları malumdu.— Peydahlarken böyle demezsiniz. herifin başını. ver şu tabancayı. Sözü kimseye batmazdı. Tam Hüküjnet meydanında silâh sesleri açılınca millet şaşırdı. memur ama yiğit. Kızın babasına kalsa verecekmiş. Polis komiseri de ahbabıymış.. postanenin karşısında. Evet olur ya. çukura atladı: «Yanaşmayın.. işi eniştesi bozuyor. Kızın beş.. Murat efendi. Bakkal Abo.. Kızın ne suçu var? Gardiyan Murat efendi. — Kaç yerinden vurmuş? — İki yerinden. «Kardeşim. kaçıversene. Kız düştü. Abdurrahdm bey.. Önce işaretleşmişler.. Birisi arkadan girdi. Sonunda basmışlardır sopayı. söz kendisinde kaldığı için çürük dişlerini göstererek keyifli keyifli gülüyordu.. — Aman. Lâkin eniştesini bilir misin? Hergeledir. — işte onu vurmalıydı.. Mazrnanoğlu bilir. Elini. Kaltağa bak. Aşifteliğin sonu kurşun. İyi olmuş.» diyor. Evli olur mu? «Alacağım. işte o ana baba gününde kız meydana çıktı. Bütün memurlar toplandı. Kendi başınızı da belâya sokarsınız. «Al öyleyse.. altı erkek kardeşi var. Yakarım.. Herif. Asıl eniştesini vuracaksın? — Söylenenler doğruysa.... Adamlar göndermiş.» dedi.. istanbullu sordu: — Bekâr mıymış? — Bekâr. Onlar da onu vururlar. Evet aklı başında. — Sen gördün mü? — Gördüm.... dükkânın birine kaçtı. aşifteliğin sonu kurşun. Abdurrahim beyi jandarmalar çevirdi.. eniştesi olacağı vuracakmış. ikincisi baldırdan.... Herkesi kendi adamı kolluyor. Nereye çeksen oraya gider. kızı istemiş vermemişler. Üstüne rahatça bağdaş kurdu: — iyi olmuş elbette dedi. — şımuı Kaoanat Kimae ado erendi:1 — Kabahat elbette karıda. Şimdi. — Evet. sonra mektuplaşmışlar. göğsü paraladı açtı. deminki fikrini değiştirdiğini farketmeden bu sefer de tasdik etti: — Doğru.. dört defa kaçacak olmuş. kendisi bilir bir adam. Tabancayı görünce korkak herif.. Kız kısmı kuzuya benzer. Korktu galiba. Kız üç. Şaroğlunun evi. — Ne hadlerine..» dedi.. Zaten Abdurrahim bey.

Kızoğlan kız kısmı.» diye sayıklıyormuş.. Manto falan da alamaz. Böyle bir beyzadeye razı olmaz mı? — Kız razıymış. Silâhı da muhakkak iyidir. kara kaşlı. iyi etmiş. Diyarbakır eşrafından. Tam onbin lira yedirmiş diyorlar. Mazmanoğlu. — Ceza vermişler mi? — Kızın raporu alınmadığı için ceza vermemişler. — Demek bu Abdurrahim bey de zengin bir adam.. — Kıza onbin lira yedirmiş. Kurşun şu kadar şey.. Ağabeyi de mebus.... Her halde iyi bir silâh olacak.. Bak Allahm işine. Kızda hiç akıl yokmuş.. Zaten paralı adam yiğit olur. kürtçe konuştu.. Getirdikleri zaman istanbullu ile Mazmanoğlu Hacı Abdullah yukarda yemek yiyorlardı. — Tabancayı gördün mü? dedi. — işte burasını bilemedin Abo.. Kız kısmının azmışı hiç bir şeyden korkmaz. Bunlar eski aile beyim. parlak siyah bıyıklı Abdurrahim efendiyi pek beğenmişti. Brovning mi? — Siyah bir tabanca elinde parlıyordu ama. Top gibi patlıyordu. — Aferin dedi. — Zengin. Allah belâsını versinsin.... Zengin aile... Cebinde hovarda resmi taşıyan bir kız şu kadar kurşundan korkar mı? — Orası da doğru Murat efendi. Kurşundan ölmese bile mutlaka korkudan ölür. kara gözlü.. Yazık olmuş.. Toplu mu. Sen kopuklara kulak asma. Abdurrahim. Yalnız tayıncı Sefer.— Onbin lirayı nasıl yedirir Abo efendi? Burada kızı gezdirecek yer yok. Bu kadar zengin olup.. Ne yaparlarsa yapsınlar zengin adamlar haklıydılar. Babası bu oğlana iki kazan dolusu altın bırakmış. Bey.. Umurunda bile değil. Farketmedim. Boynunu uzattı. — Öyleyse onbin lira lafı yalan. Kızı arabayla hastaneye götüren polisten duymuşlar.. Korku ve telâşla dalgınlıktan uyandı. Yoksa bu para aylıkla kazanılmaz. Kızın üzerinde Abdurrahimin boy resmi çıkmış.. Çok zengin.. Murat efendi dünya üzerindeki bütün zenginlere karşı bitmez tükenmez bir hürmet duyardı.. — Manto ne demek? Kız çarşaflı. — Süleyman beyi görmeye gelen telgrafçı mı bu? — Evet. «Abdurrahim. — Babayiğit diye teessüfle başını sallıyordu... — Artık bilmem.. Gülüyor.... kurşun sesinden fena ürker. Azmış karı Allahtan bile korkmaz. Gardiyan Murat efendi pek hasisti. Oğlanın üzerinde de kızın resmi bulunmuş. Bu sebeple adamı göremediler. bu karı milletini Allah bizim başımıza belâ mı verdi? . — Nere mebusu? — Artık bilmem...

. İkinci kurşunu atmak için tüfekle yarım saat uğraşmak lâzım. Sefer köye dönünce kadının kendisini topal olduğu için terk ettiğini öğrendi. Fakat taymcı Seferin tüfeği Hacı Bedir ağa askerinin teçhizatı kadar talihsiz değildir. horozu çakmak taşından tek atar . Burası her yerden daha serindi. elbette topalından daha fenadır. Biz mi onların başına belâyız. — Benim bu dünyada işim berbat bey. Bir kurşunda herifin kolunu cam gibi ufalamış. ancak askerî müzede görülen cinsten bir şeydir. Yunan harbinde Kâhtah mebus hacı Bedir ağayı cepheye götürüp muharebeyi göstermiş.. Öte dünyada da kurt tüfeğiyle adam vuracak değilsin ya.. Ahrette işi duman. Bu tarafı ahrette belli olacak. istanbullu Sefer'e bu ciheti ilk söylediği zaman delikanlı biraz düşünmüş. onlar mı bizim başımıza belâ. Yatakta koşup zıplamak lâzım değil ama.. omuzlarında türlü heybelerle dükkânlarını geç kapamış esnafları şaşırtıyordu. iplik noksanlaştıkça öğreniyorlardı. Kan için kocanın çolağı.. Ahrette işi duman olanın da bu dünyada işi iş oğlum. iki taraftan da hiç kimsenin burnu kanamadan mütareke aktetmenin nasıl mümkün olduğuna İstanbullu kurt tüfeğinin mahiyetini öğrenmeden akıl erdirememişti. .. Sağ ayağının topuğu özürlü olduğundan bir acayip yürüyordu. «Ağa efendi siz de böyle mi döğüşürsünüz?» diye sormuş. Kendisi Adana'da çalışırken altı aylık karısını komşulardan biri kaçırmıştı. öte dünyada kazandım mı? — Elbette kazandın. Namlusu gayet uzun. Bunlar belki de üç seneden beri dünyanın her tarafında muharebe edildiğini de yeni yeni. Mavzerin beş göbek. Bilmem ne mevkiinde bir Fransız karakoluna çatar çatmaz geri dönmüş.— Artık orası.» Hacı Bedir ağa adamalarını toplayıp Aymtab'a imdad gitmiş. İstanbullu iskemlesinin arkalığını duvara dayamıştı. Yıkılmasa da yapılacak bir şey kalmıyor. karısına sımsıkı sarılmak vazife. Mustafa Kemal Paşa. kundağı ay biçiminde. sonra kocaman bir tebessümle gülüvermişti. Kürt tüfeği. Hemen hepsi dokumacı olan bu adamlar tezgâhlarının başından ayrılmadıkları için vakayı duymamışlardı. — Hangimiz hangimize belâ olduksa ahrette işi duman desene. — İyi bildin. Topal kocadan kaçan karı şimdi çolak kocayla oturuyor. kara martin'in üç göbek ceddi olmalıdır. Şüphesiz General Romel adında bir insanın yaşamakta olduğundan da henüz bihaberdiler.. «Öyleyse adamlarını topla da Aymtab'a imdat git. topaç gibi bir kere dönüp yan üstü yıkılmış. Ekmeğin vesikaya bindirilmesinin sebebi de bunlar dçin Hükümetin buğdayımızı Almana satmasından ibaretti.. daha keyifli olduğunu farketti. Hacı Bedir ağa da. Güzel bir çocuktu. Herif kurşunu yer yemez. «Kürtlük devrinde» aşiret muharebelerinin günlerce sjirüp neticede. rahat rahat güldü. Artık altı sene ceza ona eskisi kadar ağır gelmiyordu.. Sebep kurt tüfeği. Yemekten sonra tekrar cümle kapısının önüne indiler. taze cinayet hakkında sorguya çekmeye devam ediyor. İstanbullu o günden beri Sefer'in daha rahat. «Bismillah» diyip kurt tüfeğini doldurdu.. g gcııp geyeni. demiş. «Evet Paşam». malum değil. Sefer.

Nöbet değiştirildiğine göre saat sekizdi. Bu iki eski generalin. Gene saatlarına baktılar : . şu anda. Daracık bir koridordan giriliyor. altı aydan beri mesleğini bir türlü öğrenememişti. tıpa tıp ona benziyen kadınlar koğuşu bulunuyordu. çeviren ve daima galip gelen kuvvet sanki kendilerine aittir. Erzincanlı Muharrem mavzerini usanmış bir hareketle sağ onıuzundan sol omuzuna geçirdi. kur'a askerliği sırasında. Hâlâ insanlara acıyordu. vuran. Beş dakika sonra Mazmanoğlu saatma baktı. Kanaatlarına göre Türkiye'de hakikati yazan iki namuslu gazete vardı: Cumhuriyet ve Tasvir. uslu. nihayet kantine hizmetçi almışlar. Eroiyeş jandarma mektebindeki arkadaşlarının anlattığına bakılırsa. Sekizi onyedi geçiyor. Sekizi beş geçiyor. Zelzeleden sonra bu salaklık «tabii» büsbütün ziyadeleşmiş. Beraberce.. hele bu harbi mutlaka kazanacağına Hitler' den ve Göbels'ten daha emindiler. artık içinde bir Nazi neferi gibi bizzat döğüşür olmuşlardı. akıllı.S. Akşam nöbetçisi olduğu zamanlar daima yaptığı gibi çocuk koğuşunun kapısını ardına dayamıştı. Salaklığı. Olup biten işlerin kârını hemen yarın sabah beraber bölüşeceklerdi. Şimdi 350 kişilik ceza evini boş bir tüfek ve henüz ağaçların tepeleri kararmadan uyuklayan gözlerle bekliyordu. Kapının her açılışında sıcak ve pis bir nefes kokusu koridoru kaplıyordu. onbeş adım geride olduğu halde. Beş dakika sonra İstanbullu saatı'na baktı. dediler. İstanbullunun bir aydan beri tek başına oturduğu odanın tam altında. kendisinin iddia ettiği üzre zelzeleden sonraki bir iş değildi. ezen.Şehre bir buçuk saat mesafedeki Banazi köyü ahalisinden olan gardiyan hacı. betonun üstüne oturmuşlardı. Âdeta balık istifi yatıyorlardı. Onun da iki penceresi vardı. Karakol kumandanı Aziz onbaşının müstacel ve gizli bir müzekkeresi üzerine kendisinin silâhı doldurmadan nöbet beklemesi karar altına alınmıştı. bu Muharrem o zamanlar da böyle Allahın aptalıymış. Oturanlara selâm verdi ve kapının kenarına dayanarak uyuklamaya hazırlandı. düşman ordularını S. 1939'dan beri siyasetin Türkiye'de gösterdiği acayip gelişmeler karşısında fena halde şaşırıp neticede Alman hayranlığında karar kılanlardandı. Çocuk koğuşu. Kapı üstlerine kapalı iken pek gürültücü olan çocuklar. karşısında durulamayacağını. duvar dibine.Asıl mahpushane.. şehirleri Alman ordusundan evvel zaptetmeleri. aynı büyüklükte dört köşe bir yerdi. tümenlerinden evvel çevirip ezmeleri hoşlarına gidiyordu. Sonra ikisi birden saatlarına baktılar. Bu da ihtiyat erattandı. Çocuk koğuşunun tam karşısında. Muharebeye yavaş yavaş bizzat girmişler. Bunlar için yürüyen. Çocuklar da nihayet azmış olmalılar ki ekseriya mevcudu sekizi dokuzu aşmazken şimdi tamam on sekiz kişi olmuşlardı. Daha evvel. Almanya'nın yenilmez olduğuna. aptesanesi solda kalıyordu. Altı ay sağını solunu belletememişler de. Mazmanoğlu. — Radyo gazetesi başladı. iki vicdanlı vatandaş vardı: Hüseyin Hüsnü Erkilet ve Ali ihsan Sabis. pek uzakta ve pek derindeymiş gibi acayip ve tehditkâr seslerle homurdanmaktaydı. hemen on. Sekizi on geçiyor.

— iyi.. Anahtarı elinden aldı: — Ne var. Sen de «İş biter» diyeceksin. ya «Düşmek üzere» diyeceksin. «Düşse ne olur» diyeceğim. Durup mahpushaneye kulak verdi : Kaza çıkmaz.. — Uyumuşum. Düşerse iş biter. Sibirya'ya Vilâdivostok'a kadar uzanır.. Ben olmasam kim Dayansın Muşlu. asma kilidi kilitlemesini bekledi. Gelecek sene burada gene görüşürsek.. istanbullu öfkesini gizlemek için sesini alçaktı : — Düşerse ne olur? — Düşerse mi. Mazmanoğlu. — Hangi koğuşa verdiniz? — Yukarıya. başgardiyan bakmaz. — Neye bakacaksınız. «Hangi iş Mazmanoğlu?» «Rusların işi» Bu böylece Ural'lara... Kapıyı açan gardiyan hacının. Doğru mu sözüm? — Doğru. — Boşu dolusundan iyidir. Jandarma Muharrem'e her zaman takılırdı : — Uyudun mu Muharrem ağa? dedi. tabiî. — Bakmadım. sen dışarda olacaksın. Gidip baktın mı? bakar? Müdür bakmaz. — Yok dersin.. Ben gene sana. — Tüfek nasıl? Dolu mu? — Boş. İşte başefendi geldi. dediler. ne yok hacı? — Sağlığın başefendi. Yahu sabahtan beri adliyede ölüyorum. — Hep böyle söylüyorsun beyim. Adımlarını tek tek basıyor. — Abdurrahim beyi getirdiler mi? — Getirdiler.. Herif yürüyor.. İstanbullu güldü : . Kaza çıkmaz. her iki adımda bir ürkek bir hayvana yaklaşır gibi durup etrafı dinleyerek yaklaşıyordu.. — Yürüsün bakalım. — Bakalım Stalingrat düştü mü? diye yüksek sesle fakat kendi kendine sordu. — Bitmez. Başgardiyan muavini Muşlu Mehmet efendi. âdeti olduğu üzre tam dokuz — Radyo gazetesini dinledikten sonra— görünmüştü. yenildiğini görmüyoruz.. Kapıya gelince demirleri tutup durdu. — Hangi iş? — Rusların işi.. Koğuşlarda sönen ampul var mı? — Yok. Ben sana soracağım : «Kubişef düştü mü?» sen ya «Düştü» diyeceksin.— Radyo gazetesi bitti. — Sonu? — Sonu Almanlar yenilir.

Mazmanoğlu atıldı: — 33 mahalleden yirmi mahallesi gittiyse düştü demektir. evine de. Abdurrahim beye bir bakayım. . Açılmalarında iyi ve faydalı hiç bir şey yoktu. ahbabına da ancak o. hatta elbiselerini sarmıştı. işine de. Bütün kurnaz adamlar gibi daima meşgul. Lenger şapka ve kırpık bıyıktan ibaret sayar. buruşmuş bir masa muşambasına dönmüştü. ayda 19 lira ücretle çalışmış. Laf söylerken sivri gırtlağı iner çıkar. Türkiye'de memur milleti. Seferberlikte jandarmalık etmiş. kırçıl saçlarını alabros kestirirdi. daima telâşlı. Ruslar bastırınca alıp bu tarafa kaçırmıştı.. daima yorgun ve daima rahatsızdı. bir ayrı kabile olup asriliği Kravat. birçok insanlarda olduğu gibi yalnız gözlerinde kalmamış. sonrası kolaydı. — Olmaz. bir de her fırsatta suratına üstüste perdah yaptırdığından derisi. Şimdi gelirim. Denizaltı meselesi uzattı. karı milletinde yedi olan nefsi emare. Muş'taki ermeni kıtalinde kendi ifadesine göre zorlu hizmeti dokunmuştu. Sekiz sene. — Mühim bir havadis yok beyim. Galiba kanaatmca kapılar hep kapanıp kilitlenmek için yapılmış iyi ve faydalı şeylerdi. Bunu Müslüman edip nikahlamış.— Yalan. Uzun seneler basur çektiği için. içerisini gezmeli. Bu değişmez kaideye rağmen Muşlu Mehmet efendi. (Yani erkek milletinde bir. bıyıklarını kökten kazıtır. — Hele otur. Yağmadan gelen altınlar suyunu çekince her şeye töbe edip «Memuriyet vermeye» başlamıştı. Seni bekliyoruz. kahvecilik ve meyhanecilik ettiğini bilenler kendi tabirince henüz ölmemişlerdi. «Şehrin düşmesi gün meselesidir» dedi. Kötülüğün başı nefs'ti. — Stalingrat düşmedi mi? — Daha düşmedi. nerede bir kilit görse. Kapıların da açılmasından zerre kadar hazzetmediği belliydi. — Radyo gazetesi de öyle söyledi. istanbullu onun arkasından baktı : On seneden beri gardiyanlık ettiğinden ve kendisini bu işe ihtirasla verdiğinden kurnazlığı. Bütün eski ayyaşlar gibi gevezeydi Bir lafa başlarsa mevzudan mevzua geçerek uzun uzun anlatır. Benim denizaltı lafına canım sıkılıyor. — Elalemeyn'de taarruz başlamış mı? — Hayır. 33 mahallesinden 20 mahallesini almışlar. Memur olmak için bu üç şart mutlaka lâzımdır ve başkaca hiç bir şeye ihtiyaç görülmez.) Adam bir kere karı milletine Bacı dedi mi. Hep öyle. Sabahtan beri ölsen şimdi karşıma oturursun. Malatya'da senelerce manifaturacılık.. Döğüşüyorlar. Rakıyı davul zurnayla içtiği meşhurdu. gözleri ve elleri mütemadiyen kırılıp işaretler ederdi. yolu bir kapının önüne uğrasa mutlaka asma kilitleri. iki seneden beri muavin olup 24 liraya yükselmişti. Kendi iddiasına göre içki içmekten erkekliği kurumuştu. kilidin kancası ağzını açıverse keder ve korkuyla etrafına bakmırdı. Gardiyanken nöbet tuta tuta anahtara kilide fena alışmış olmalı ki. büyüyüp gelişerek hemen bütün vücudunu. kapalı olup olmadıklarını anlamak için çekiştirir. Saklamaya çalışırdı ama karısı o karışıklıkta eline geçirdiği zengin bir ermeninin güzel kızıydı. Her hareketi sanki kurnazlıktan ibareti. nihayet maddeten ve manen yorularak hasta düşerdi.

. tavukta. zor bir mesele. Sen evli barklı.. Yoksa. Böyle rezillik nasıl olur? Karının ne günahı var? — Karının da bir günahı yok. Alalım Abdurrahim beyi. Mazmanoğlu araya girdi : — Mesele anlaşılıyor. — Ne dedi? «işte benim iki tane kocam var... Sabahtan beri Şaroğlu'na kızıyoruz. Erkeklik durdukça doksan yaşma gelsen nafile. Adam ya zamparadır. halbuki sen Hükümetten daha insafsızsın. oniki senedir yatıyorsun. belki doyardık. .. Ananız da genç kanymış. Tavasını firma verseydik. Bunlar bana yeter. İnsan paraya doyar da. hep böyle söylersin. oturuyor. Hemen amin dersin. Zampara olmayan adam. İstanbullu sordu : — Bekâr diyorlardı. bari. Sebep : Sebebi meydanda : Karılan çıtır çıtır yemek âdet olmamış. erkekliği tükenmiş adamdır.. Kâğıt kebabı yapsaydık. Haydi sen de başının çağresine bak. — Bey. — Evli adamın başkasını sevmesi ne demektir bilir misin? — Ne demektir? — «Hey karı... Lâkin ne yapsınlar. keklikte dolaşan herif on para etmezdi. Meselâ: Senin baban ölmüş. Güzelmiş. Erkek. erkek başka. Hükümet af vermedi diye de kızıyorsun.. Belli bir şey.. Ekmeği banacaksın.Koğuşları gezip yeni gelen telgrafçı Abdurrahim efendiyle konuştuktan sonra kapının önüne gelen başgardiyan muavini söze evvelâ bu felsefesinden başladı : — Abdurrahim beye acıdım dedi. isteyen çok olmuştur. bak o zaman olur.. ya değildir. Karı şerri beyim. — İşte bunu beğenmedim. Artık bilmem kızı sevdiğinden sonra mı deli oldu. Karı görmez misin gözün ışılar. biz başkasına gönül verdik.» demektir. karı başka.. şimdi karıyla erkek bir olur mu? — Ekseriya olmaz. Evli adama böyle işler ayıptır. iki çocuğu var. — Ne bekan beyim. başka. Lâkin herif işte seviyor. Hemşeri sayılırız. erkek gözü karıya doymaz. bize helâl etseydi. Sür git dememişler. çoluk çocuk sahibi bir adamsın.... Diyarbekir bizim o taraf. On beş senelik bir memur. Yani etlerini helâl etmeli. — Ulan. Kızın eniştesine kızıyoruz. Şaşırmış. demiyor. — Ayıp olmaz mı? Kızla sevişmişler.» dedi. Baban öldüğü zaman siz şu kadar çocukmuşsunuz. Kocaya vardı mı? — Varmadı. Tabiî pişman. karı başka.. — A beyim. Böylesi olmaz mı? — Ha. Murat araya girdi : — Mazmanoğlu. O. aklı uçkurda. yoksa evvelinden mi deliydi de deliliğinden mi kız sevmeye girişti.. gör geç demişler..zaman faydası dokunabilirdi. Karılan Rabbim. On senedir evli. Pek iyi. Elin çoluk çocuk sahibi adamına genç kızlarını metres mi verecekler? — Karıyı boşar alırdı.

Şimdi Abdurrahim bey karı sevmiş. evde çocuklar kilimin arasında mı yatıyorlar? . Lâkin karısı birisini sevseydi... hattâ korkmak bile yerine göre orospuluktur. Vurmuş. borcunu inkâr etmek. Bugün bakıyorum. Bunda bir namussuzluk yok. Reddedilen körpe kız bir müddet şurada burada gezer.. Şaroğlu'nun kızma «Orospu» diyen olmadı. Gel gelelim. Bunlar Diyarbekir'in eşrafmdandır. Hübüş hanım. Hekimin oğluna bir fakir kocakarı gönül verseydi ne olurdu? Şu olurdu : Hekimin oğlu parasız karıyı almazdı.— Evet... Söz verip tutmamak. oğulları var. yakışıklı hekimin oğlu parası hatırına Hübüş hanımı alınca orospuluk ortadan kalkıyor.. Hekimin oğlu denilen ipsizle evlenmiş..bir şey hatırlamış gibi elini salladı: — Doğru. Herif evlenmez miydi? — Erkek kısmı çocuğa bakamaz. Orospuluk huydur. Hacı Abdullah fikrinde İsrar etti: — Hemen «Doğru» dersin Mehmet efendi. yalvaracak. battaniye yollamış.. Karı bakar. kerhaneye düşen kadına diyoruz. «Dün gece benimle mi yattın ki surat ediyorsun?» diye bir laf ederler. kocasının üstüne dost seven. istanbullu gülümsedi: — Hüküm erkekte olduğu için biz böyle kaide koymuşuz. Tarlalarından bahçelerinden para gelir. — Baban öleceğine Anan ölseydi. senin bir kıza gücün yetmedi.. Karı namus belâsı.. Orospuluk olurdu. Çünkü babası zengin. karıya daha zor. ağlayacak. Evlenir evlenmez orospuluktan kurtuluyor. — Bakalım doğru mu? Başgardiyan muavini . arkadan adam vurmak. Erkek karı bir olmuyor.. Buna ne diyelim? Başgardiyan muavini cevap bulamadığı için istanbullunun yüzüne baktı. fıkaranın yüzüne bağrı bağrıverir. Kızın kabahati varsa bu işi temizler. Şaroğlu neden reddetmez? Şaroğlu'na kahvede hiç kimse... delikanlıyı vursaydı. Herif on bin lira para yedirmiş. Daha yiğit. Kan ne yapacak? Arkasına düşecek. elli yaşından sonra hekimin oğluna gönül vermiş. zengin kızından hiç orospu olmuyor. Öyleyken evde bir şey komamış satmış. erkeği olmaz. Fakir bir adam olsaydı kızını derhal reddederdi. pezevenk. — Çocuğa bakmak. Lâkin benim bildiğim Şaroğlu. Namuslu bir adam.. dedi. — Kızın kabahati varsa ne demek? insan. birini casuslamak. mutlaka fakir olacak. Herkes «Orospu» diyecek. kendisine varmayan her kızı öldürse iş ırağa varır.. otuz yaşında. Hem de doğru. nihayet kerhaneye düşerdi. Şaroğlu kızını reddetmez. «Sus otur. — Doğru. yatak yollamış.. Bir yatak çarşafı bile göndermemiş. Aylığından başka mebus ağabeysi para yollar. Şimdi bakalım. Abdurrahim bey kıza çok para yedirdi. Boyu kadar kızları. Hem de hangi kadına.. kendinden zayıfı ezmek. Karıların bazısı bizden daha erkek.. rüsvay olacak. Bu memleketin eşrafmdandır. Yoksa orospunun dişisi. Fakir reddeder de. Ne dersin başefendi? — Doğru beyim. zengin karısından. orospu diye.. Biz. halbuki. Lâkin dikkat ettim..» diyemez de.

Hiç oralı olmadı. Böyle giderse Elâziz'i boylar. sedef kakmalı bir . — Ölürse kendisini tahliye mi ederlermiş? — Öyle dua ediyor ki. Mutlaka ölür. Teselli vermek istiyenleri.. Rezilliği duymasıyle... kıyafet tebdil etmiş. Bu kâğıtlar her ne ise okurken okurken yüzünü buruşturduğunu.. Girse de kulak verme beyim. orta yerde dolaşıp duruyor. — Evet beyim. ekmek sahibi bir hanedan kişinin. bir miktar tarhana satın aldığı duyuldu ve bu suretle evinden yemek gelmeyeceği anlaşıldı. Lâf arası biraz sövdüm. yakut. başında burmalı arap kefiyesi vardı. Abdurrahim bey müdüre çıktı. Şimdilik yataktan çıkmıyormuş.» diye tersleyivermiş.. birtakım kâğıtları karıştırmakla meşgulmüş. bir tanecik kızıymış. fotoğrafçı vesilesiyle bahçede meydana gelen seyri hiç bir zaman kaçırmazdı. — Kızı neden vurduğunu söylemiyor mu? — O tarafı açmıyor.. Herif deli. kendi kendine işaretler yaptığını arkadaşlar fark etmişler. Söylenenlere inanmak lazımsa dünya güzellerinden birisi de Abdurrahim beyin karısıydı. çocuklarını alıp babasının evine gitmiş. — Bir tecrübe etmediniz mi? — Ettik. Telgrafçı Abdurrahim bey. Ölüm temizlik. Arkadaşlar.» ikinci gün kendisini biraz toplayınca meseleyi soranlara tabancasını ve atıcılığını gülerek methetmiş: «Elli metre kadar mesafe vardı.» diyor. Sordu : — Nasıl? Sizin mezhebe girecek mi? — Biraz müşkül. yalnız tahliye etseler ağır cezadakilerin yakasını bırakmayacak. Yalnız. Fotoğrafçı getirmeye müsaade istedi dediler. — Desene ki. «insanın her vakti bir olmaz.— Gördün mü Mazmanoğlu? Şimdi Abdurrahim beyin yaptığı orospuluk değil midir? Telgrafçı Abdurrahim beyin mahpushaneye gelişinden iki gün sonra. Yüzünü tavşan gibi oynatıyor. «inşallah ölür.. beyaz poşudan bir kuşak dolamıştı.. «Sinirli bir adam diyorlardı. beline ipek. Kapıdan atlar atlamaz işin şakaya asla tahammülü olmadığını farketti. Üçüncü gün. İstanbullu.. iki kurşun değdi. Hatırınızı kırarım. Kadın da büyük yerin. Sırtında sadakor ceket. ilk gece biraz ağlamış. Marifetine karşılık bir de çiftlik istiyecek. Takunyalarım tıkırdatarak avluya geçti. Ortası nerdeyse yere sürünecek şalvarı istisna edilirse amerikan filimlerindeki şeyh Ahmet'lerden birisine benziyordu. Akh başka yerde. Karısını methediyorlardı. Çay hazırladık. Ölmeli.» diye öğünmüş. içerde yarım kırat kadar bulgur.. Gözlerine bu kıyafet hiç de aykırı düşmüyordu. Ayağına Adıyamanlı Ali'nin şalvarını giymiş. fırsattan istifade ederek asri cezaevine gideceklerin vesika resimlerini çıkartmaya uğraşan fotoğrafçının boşalmasını heyecanla bekliyordu. însan gibi fikri var. göreceksiniz. Misafir getirdik. Daneleri gümüş.

tüfekle çıkmalıydım. bu kadan da elverir. Ne de olsa kafası. İkinci poz ayakta. Sol yumruğunu sıkıp göbeğine bastırdı. Ava bile gitmiş. Fotoğrafları pek beğenerek işe başladı... — Arkadaşlara söyleyeyim. kimsenin nazarı dikkatini celp etmemeye çalışarak karşı duvarın dibine bir halı serdirdi. — Süleyman beyden mektup alıyor musunuz? — Hayır. Madenkömürü kadar siyah ve parlak bıyıklarıyla beraber üst dudağının yansını oynattı. — Sahi. bunlar asri cezaevine mahsus fişlere yapıştırılacağı için müdürün emriyle sakallarını. Abdurrahim bey ancak o zaman İstanbulluya alâkayla baktı: — Ben sizi bir yerde görmüş olacağım. Atın üzerinde. — Fena olmaz. Süleyman beyi ziyarete geldiğiniz zaman görüşmüştük. Ata biniyormuş. bıyıklarını ve saçlarını kazıtmışlardı. bir karış sakalı.. bilhassa bıyıklarını kontrol etmekteydi. Mamafih. üçüncü poz profilden çekildi. daha çok dayanır. Tespihi sallandırdı. demeyi de unutmadı. — Hemen koymak lâzım mı? . Bu birinci pozdu. Fotoğrafçı paralarını alıp müşterilerini nemli kartlarla orta yerde bıraktı. — Telgrafçıyı çağır bakalım. arada sırada küçük bir aynada yüzünü. — Halbuki bir at olmalıydı.tespihi sinirli sinirli çekmekte. Makineyle buluruz. — Pek beğendim. uzun bıyıkları kesilince zabit tekaütlerine benzemişti. Hakikatsiz çıktı..— diye gözlerini kırpıştırdı. — Neden? — Malum ya... — İyi hatırladınız. rahatmış.... Vesika fotoğrafı çektirenler.. dedi. — Tabiî o zaman daha heybetli dururdunuz. Bey. Objektifin karşısında kendilerini bir acayip gayretle sıktıkları. bizim o taraflar iyidir. gözlerini alabildiğine açtıkları.. istanbullu. —Fotoğraflan demek ki beğendiniz. yanında oturan tahsildar Vaiz efendiye. Bunları suya koymalı. Çabuk sararmaz. Hele Kızılbaş dedelerinden Hüseyin ağa. iskemleye kuruldu. — Siz yakışıklı bir erkeksiniz. Sağ ayağını sol dizinin üstüne attı. Cezayı bitiremediniz mi? — Daha oniki sene var. Dersimli fotoğrafçı suratlarda gölge ve çizgi bırakmamak gayretiyle resimlerin arabına bol bol kırmızı kalem sürdüğü için hiç kimsenin kendisini tanımasına imkân kalmıyor. burada... Nihayet sıra Abdurrahim beye geldi. Orada rahat mıymış? — Rahatmış. Kalabalıkta anadan doğma kalmış gibi kıvranıyordu. Üstüne iki minder attırıp oturdu. evet. İstanbullu. resim sahipleri ellerindeki yabancı insana hayretle bakıyordu.

Tabiî benim Ceylân'ı değil. iki ayağı reisin.. Ubeydan gelir.. Vaiz tasdik etti : — Gazeteye.. Kasıkta kıvırcık bir kıl varsa netameli... gazeteye yollıyalım. — En iyi cins bu mudur? — Evet. Aman. Böyle hayvanı ne kadar . — Yiğit makamı olmaz mı? iyi bildiniz.... Ceylân'dan ayrıldım. Bey gazetecidir. aşağıda kanlar dolaşıyor. eve ziyanı dokunur. Posta daha öbür gün gidecek.. Tespih iyi çıkmışını? — Battal olmaz. Tabancayla. ilerdeki sağ. — Basarlar mı? — rvcuciı uctsıııaaiıııaı.. —Şu resimlerden birisini al da beyim. Burası yiğit makamı.... At üzerinde. Maneki... — Öyleyse. — Lâkırdıya daldık. «Yahu bu ses ne oluyor?» «Çocuk koğuşunda kavga var. — Cinsi nedir? — Seklair. Pek iyi olur. ona yanıyorum.— Hemen değil. Bu resimler olmaz.. Daha ertesi gün bir çocuk feryadı. — Gazeteye mi? Bunu Abdurrahim beyle istanbullu beraber sordular. Makam yiğit makamı olmaya. Affedersiniz. Meraklanma. Lâkin yiğit nerde? — Yiğitlik bir vakit battal olmaz Vaiz efendi. Vaiz efendi öfkeyle istanbulluya döndü. En güzel cinsi Hamdanî'dir. Beni bir gün görmese hastalanırdı. Onlar da mahpusmuş... Evden at üzerinde bir resim getirteyim.. «Bunlar neyin nesi?» diye sordum. Henüz üç yaşında olduğu halde. Şu meseleden şu meseleden böyle bir iş olup. — Yann olur mu? — Yarın da olur öbür gün de olur... Sonra Küreyşan. — Yukarda koyacağım.. iki koşu aldı. sevine sevine geldim. Tespih de iyi çıkmış.. Ertesi gün pencereden bakıyorum. Artık ballandırır bizim bey.. Kuyrukta bükülü kıl. — Başa herşey gelir. Yukarda koymalı.. Cinfi. Durun. Ceylân ikinci tayıdır. ocviıiiiıcı" uııc. iki ayağı biraderin.. Geçmiş olsun diyemedik. Malum ya.. Şimdi şüpheliyim. Hayvanınız var mıydı efendim? — Evet.. muhakkak yiğit makamı. Köroğlu gazetesine göndeririz. arkadaki sol beyaz olursa uğursuz sayılır. Urfa'da bir aşiret reisiyle ortak almışlardı. Ne dersin beyim? — Getirtiniz.. Mahpus olduğuma yanmıyorum.» dediler. — O daha iyi. Ceylân'ın valdesini. Benim tayın arka sol ayağı beyazdır.. kasabanın ortasında kızı vurmuş. Vaiz efendi alay ettiğini saklayarak konuştu : — Ben de yiğit makamı diyerek koşa koşa. At üzerinde. Halis kandır.. — Demek asil hayvandı? — Birader.

«Şu kekliğe bir lira kırdınız ha. Tavşana aptal derler. ağaç gövdesine vurup parçalayan tazıyı çok görmüşüm.koşturur ezersen. — Bu hayvanlarla ne güzel av olur. Satmaya kalkmış.» diye satmamış. Bir Malatyalı dört kırmızı lira vermiş. Siverekli kahveci hacı dayıyı duydunuz mu? Meşhur keklik avcısıdır. Çok akıllıdır.. Hacı dayı beş lira istemiş.. Bir tek ayak. — O da iyidir ama ille tazıyla tavşan avı. — Yoktur. Kekliğe biraz baktı. — Ayağım aldın mı kısrak sende durur. Tazı toprağa kapanır. Ertesi gün bana feldi. — Şeceresini doğru söylerler mi? — Arap şeyhleri kafalarını kesseler yalan söylemezler.. Tazı aman yetişti dersiniz. Olursa o kadar olsun.. öyle duydum. beyefendi. hayvanın kınalı başını . Dükkânı kapatıp memlekete gidecek. — Hayır duymadım. Nihaet gideceği zaman... ya tazı kazanır ya tavşan. Hem cebinizde fazla para var. Artık bilmem.. Tavşan şaşırtma verince kendini taşa. tazının ayakları yorulsun diye. «Dört liraya bırak hacı ağa. — Bir kekliği vardı. tazıyı kendisine çekiyor mübarek.. At sahibine götürdüğün hediye. — Pekâlâ demin bahsettiğiniz cinsleri nerden bilirsiniz? — Şeceresinden. Odaya girince bir de baktım kafes eline. Siz avcı değilsiniz... Ömür çarkı deveran etmezmiş. «Ben işi anladım. ağaçlara doğru kaçar... hem de kekliğime pazarlık ediyorsunuz. — Pekâlâ. yani hayvan ne kadar yorulup terlerse evin düzeni. Asilzade bir kısrağın bir tek ayağı 150 madenî liraya alınır. Adam ne binlik beş liraya bedava. Şecereye hile karıştırmak namussuzluktur. Tavşan gerisin geriye yolu tutmuş.» diyerek gülmüş. nefesin hışırtısı yaklaşınca tavşana Rabbim bir gayret verir. Tazı ileri doğru yirmi adım fırlar. Mahsustan. Döner.. taşlı yerlere. ömür çarkı dururmuş derler eskiler. işte o sırada... at satmakta bedhahlık yapıldığı duyulmamıştır. Bu sefer de. Bizim o taraflarda bey. Cezam belli olsun buraya getireceğim. Sizin o tarafta keklik avı yokmuş.» diye etraflarına toplanmışlar.. Tazının nefesi körük gibi işler beyim. iki saat mi kekliği konuştuk.» demişler. Tazıyı saldınız mı? Peş peşe takılırlar. — Tavşandan sonra av keklik avı.. Yani. beyim tavşan avı erkekçedir. «Al beş kırmızı. Tavşan şaşırtma verir. çoğu olmaz. İnanmayın. — Bu derdin azı. Selâm verip oturdu. elli adım ara bırakmıştır.. Tazı düz yerde avı alır. o kadar bozulur. Ucuz bir şey değil ki. Sanki tavşanda bir ip var. bir saat mi. Hangi avı seversiniz? — Yaban ördeği. Bir tek ayak nasıl taksim edilir. Hayvan sanki kopar. yalvarmak için döktüğün dil de caba. — Aman beyim sizde de avcılık var mı? — Biraz. Bende şimdi bir keklik var. Işık çaldı..

Soğuktan donarsın. gök yüzünden siyah yelkenler kalktı. Hiç olur mu hacı dayı... Ceketi çıkarıp kekliğe sardım. demiş. Yalan söyler ki üstüne gelmeye de. Haydi kınalı yavrum.» dedim. Sonra ateş et.» dedi.. Ben . Kekliğin dişisi kahpe karı gibidir beyim. — Ne demek? — Öyle ya. Bir akşam evvel de baklava yemişlermiş... Yolu elime aldım. Bizim kazanın nüfus memuru da beraber.. Keklik tabiî adam gibi. «Benim de dişim yok.sıvazladı. Tayyar bey. Kafesi bir tekmede paraladı. Kanatlarını yere sürerek karşıdan koptu. Kabristanı. bir dilim baklavaya... «Artık bu av yapmaz cenabet. Sabah olmadan üç saat evvel kalkacaksın.. Derken yaban erkek senin dişiye doğru döner. Kekliği kurar beklersin.. İlerde dişiyle gezen bir başka erkek keklik de o biçim cevap verir. gitti. O vurulana kadar kafese saldırır. Dişi sesi.. Palu beylerinden Tayyar bey. Birdenbire yabana keklik sesi verir.» diye yalan söyler.. Kafesin etrafını bir dolaştı. Bre aman. Ben avı unuttum. arkasına gizlen. Av iyi olmuş.» dedi. Senin keklik öter. Arkadaşları düşerler. mübareği yumşaktan zincirle çeker gibi getirir. arkasından bir ötsün. İki saat aşağıda bir harap şehir var. Erkek keklik dişisiz kalınca deliye döner. Navlun parasını vermeye davrandım. Yollarda canın çıkar. Kafesi kucakladım. Fırtına başladı. Bunlar adamda olur mu beyim? — Ben bu avı sevmiyorum. Keklik bir kerre yıldı mı para etmez.. ciğerim parçalandı.. değirmen yeri hâlâ durur bir harap şehir.. Nüfusçunun kekliği susuvermez mi? «Haydi yavrum. Keklik avı diyince beyim. Erkekler bizim kekliklerle döğüşmeye geliyorlar. Durur öter. Maya'nın üstüne sanki kurşun sesini işitmez. Eşsiz kalan erkek öter.. Fırtına azdı... Bir kerre böyle ava gittik. Bize uzaktan akraba da olur. Nüfusçu. Nufusçu arkam sıra koşuyor. durur öter. Sesi güzel erkeğe tutulur.. Haşim beyin dedesi.. Gülüyorum. Çıkarıp bir dilim vermiş. Şunun tren parasından aciz kaldık. Al sunu. Nüfus memuru kekliğini methedip duruyor. «Şurada bana bir dilim baklava getirene ben ne vermem.. Derken beyim. «Eyvallah» dedi.. kavga çıkmaya.» Avcılık fıkara harcı değil. Bizıim oralarda bir keklik metrisi için düğün bozulur.. Evinin imamı meğerse heybesinde bir kaç dilim baklava getirmişmiş. Gün doğmadan benim keklik yabanları uyandırdı.. kabadayılıklarından istifade ediyorsunuz. Derken bir erkek çıktı. Dişiler kuluçka zamanı. Dişisiz kalmış biçare kekliği. kan içinde çırpınırlar.. Kocasını bırakır da gider.. gidiyor. Bir gün keklik avına gitmiş.» geçti. Taşlardan siper yap.» Ne mümkün. yumurtalarını erkekten saklarlar. maya sesiyle çağır. Hacı Tayyar bey vardır. «Yahu kafesi bıraktın!» dedim.. Dağlar gümbür gümbür inlemeye başladı. Oraya kadar geldik. Kuluçka zamanı değil. «Sen akimi mı kaçırdın dayı. Dişi sesine vurgun vurgun gelirler. Dağ karanlığı birdenbire etrafa çöktü. «Sana hediye getirdim Şimşek!. — O kadar kolay değil beyim. Kekliğin kafasını çekip kopardı.. Hayvanların sevgilerinden. — Siz de metriste mi avlanırsınız? — Metriste. bir köy bağışlamış... Kafesi düzeltti.. Yiyecek torbası yukarda kalmış.. «Olmaz. Gider gizlice atarlar.

Ve dünyada kendisini alâkadar eden başka bir bahis mevcut değildi. keyf için hızlı giden bir otomobilin kaza yapmış şoförüne seni kurtarırdım diyebilir miydi? Evet delikanlı. itiraz faydasızdır.. Dün ezilen küçük kız meselesi. gelişlerinin sebebini her rastladıklarına üstüste anlatmadan yapamazlar... — Ha.» dedi.. — Bu kâğıda üç gün içinde itiraz edilecekmiş. Sanki buraya keklik ve beygir bahislerini konuşmak üzere günü birliğine gelmişti. Abdurrahim bey bunun biricik istisnası idi. Vah. Ezilen kimdir? Bir çocuk. İşgal ordusu binbaşısı... Bir çare yok mu? Benim eniştem mebustur. Bu binbaşı bizim ordunun binbaşısı değil anlaşılan.. İkide bir güzel bıyıklarını kımıldatan tik'i.. Mahpushaneye yeni gelenler. — Tayyare ile mi? Delikanlı gülümsedi: — Hayır otomobille. — Beyim lütfen şuna bakar mısınız? — Nedir bu? — İddianame. Deminden beri ayakta durup konuşulanları dinleyen sarı bıyıklı pek genç bir delikanlı... istanbullu onlara gülümseyerek kâğıdı çocuğa iade ettikten sonra tane tane anlattı: — Alay komutanı haklı. kâğıtta yazılı olanlara değil.. Mühim bir fırsat kaçırmışsınız. işgal ordusu olmasa. — Hiç öyle şey olur mu bey? — Olur Abdurrahim bey. Lâkin av zor iştir. Alay komutanımız bana dedi ki. — Bir sene mi? — Az mı buldunuz? — Çok.. Merak etmeyin bir sene cezası var. acele acele ve kat'iyetle anlattığı bu av ve hayvan hikâyeleri. Temyizde bir şey yapamaz mı? — Orasını bilmem. Denize düşmüşe dönmüşüm. Sırtında tayyareci üniforması vardı. bizi düşman saymasa Alay komutanı. Doğru mu beyim? Kurtarabilir miydi? — Doğru. gayrı tabiî bir surette parlayan siyah gözleriyle.... Öyle yazarlar ama. Avcıya hiç bir şey olmaz. Anladınız mı? — Anladım. . Ben tayyare alayının şoförüyüm. Ne çıkar canı cehenneme. İstanbulluya bir kâğıt uzattı. kâğıdın kendisine ait olmadığına itiraz eder. Kurtarırdı. «Satlıcan. — Ne oldu? Kız mı kaçırdınız? — Hayır. — Hayır. Tahsildar Vaiz efendi ile telgrafçı Abdulrahim efendi hayretle istanbulluya baktılar. zatürrie hazır» derler. başındaki arap kefiyesine. «çocuğu ezdikten sonra polislere teslim olmadan doğru Alaya kaçabilseydin ben seni kurtarırdım..ceketsiz öyle ıslanmışım ki. vah. O itiraz ne demek bakın: Meselâ sizin yerinize bir başkasını getirirler. şalvarına ve tespihine pek yaraşıyordu. O adam. Bu iddianameyi gönderirler. İlle keklik avı. Kız ezdim.. Pek çok.

diyor. Bir koca demet çiçek getirdi... «Kız mutlaka ölmeli. — Anan kurt.. Siz de burada lüzumsuz yere korkuyorsunuz. Bayan öğretmen bize «Anne» dememizi söyledi. — Seferi ne yapacaksınız? Siz de Anıca. — Teşekkür ederim.. — Mebus oğlunu fena bozdun. Vaiz.Şimdilik bir sene yatacak gibi görünüyorsunuz. Bir kerre de mebus enişteniz uğraşsın. Halbuki at. Etrafa çömelen köylüler.. Mahpussunuz.. silâh. Yoksa delikli demir çıktı da mertlik bozuldu mu? — Biz memuruz beyim. Kaç zamandır görünmüyordunuz efendim. Çocuk kıpkırmızı uzaklaştı. Sarışın.. — Kızlar insana hiç bir şey yapamaz. Kız ölmezse iş fena» diyor.... topal Sefer'i çağırmak istedi. Mediha çıkıştı. — Anlatmıyor musunuz? Ölürse onsekiz sene ceza verirler. kekliklerden mi konuşuyor? — Hep. — Ben sert söylemedim. istanbullunun huyunu bildiği için kurnaz kurnaz sordu: — Şimdi ne düşündün Murat bey? — Bu delikanlının hemşiresini düşündüm Vaiz efendi. İstanbulluya en kıymetli misafirlerinden birisi geldi... Abdurrahim bey. — Ana demeyin.. Abdurrahim efendi çekinerek konuştu: — Pek sert söylediniz... Hacı Abdullah. istanbullu pek sevindi : — Oo Hanımefendi diye ayağa kalktı.. — Telgrafçıyı ürküttün. Kız buna ne yaptıysa fena yapmış.. Biz fenalığı daima kendi kendimize yaparız da biçarelerin üzerine atarız. siz onu atfetmişsiniz. O gün öğleye yakın.. pek güzel bir kadın olmalı. işin ırağa varacağını kestirmiş olacak ki fotoğraflarını soğuk suya koymak bahanesiyle acele gitti. Vaiz efendiye sordu: — Hep atlardan. Buyrun çiçek..... — Siz artık memur değilsiniz. Alay komutanı kötü söylemiş. Hacı Abdullah'ın yeğeni oluyordu. Hem bu sözün siyasetle bir alâkası yok ki.. diye gülüştüler. Hele Binbaşı için.. — Nerde sizin bardağınız kuzum. — Kız sen de kurt değil misin? — Neden. İstanbullu. — Yaşa bey. — İsterlerse 180 sene versinler. Bunları suya koymak lâzım. para insana cesaret verir derlerdi. . Sefer çiçekten ne anlar? Kürt Sefer.. Bir de dua ediyor. Memur kısmı siyasetle uğraşmaz. Nerdesiniz? Mediha — on yaşında bir küçük hanım ciddiyetle elini uzattı: — Mektebe gidiyoruz efendim..

Bir karga var. Hand gelmiyor.. Tilki akşam ezanını dinlermiş. Rahmetli annem bunları çok severdi. — Artık bilmem. «Anne» dersek.. Babam söyledi. kardeş nedir biliyor mu? Daha babasını bile çağıramıyor. Yahut da ben bu ismi verdim.. — Ne ölmüş. Şurada ötse. Beyim. Durun. Kürt kızı olsam babam çarık giyerdi. — Sen de çağıramryordun. senin anan Türk mü olacak? — Rica ederim.... Orada ezan yok. onun gibi huysuz da değilmişim. Avrupa tilkileri ne yapıyor.. Murat ağabeyine söyleyeceğim.. — Sana bunları kim söyledi? Karga haberden ne anlar? — Anlarmış efendim. — Kendisi gelmiyor ama haberi gelir. sen ananın gelin olduğu zamanı biliyor .. — Olaydı iyiydi ama işte öldü.. Bir daha ötsün. Ama. — Sen günahtan korkar mısın? — Korkarım. Susun ki söyleyeyim.. döğmem. — Bu ne biçim bir laf. Amcasiyle İstanbullunun gülüşmelerini anlayamadığı için Medina somurttu. Ötmesi bitince «Yarabbi. — Murat ağabey keski anan sağ olaydı.. Hacı Abdullah elini kaldırdı: — Dur öğünme.. Dört. — Ben çağıramıyormuşum ama. büyük kadın gözleri gibi biraz dalgın bakıyor. anneler tuz almaya giderler.» dedi. Hâlâ elinde tuttuğu demeti koymak için bir bardak aldı. bakın nasıl. Pekâlâ.. Alnını kırıştırarak düşündü. İstanbul kunduraları dedim.. Bir daha öterse anneniz mutlaka iyidir. Kesik siyah saçlarını hışımla salladı. Ben onu seviyorum. — Hayır. — Bu çiçeklere «Anne çiçeği» derler..» diyeceksiniz... — Mediha bu çiçeklerin ismi nedir? — Bilmem. Sonra küçük elile çiçekleri iki kere okşayıp derin derin kokladı. — işe bak.. Bir ayağını çenesine vurmak günahtır.... Şimdi karga öttü mü susup dinlersiniz.... Töbe Yarabbi. ben mahpusa yeni düştüğüm zaman bu daha doğmamıştı.. Günahtan korkulmaz mı? — iyi ama küçük kardeşini döğüyormuşsun. Lâkin birisi evimizden alıp götürse hayır. Mediha bir an durdu. — Tuz almaya mı? Bu ne kadar tuz almak. Mektepte de bana kurt kızı diyorlar. Yanağında bir Halep çıbanı izi vardı. Anne kısmı bir vakit ölmez. beş yaşına basınca bir bayram günü ziyarete getirdiler.— Pekâlâ.. işte annenizden haber çıktı demektir. uzun kıvırcık kirpiklerine bu bakış pek yaraşıyordu. Gözleri trahom geçirdiği için. Halbuki benim babam sarı kunduralar giyiyor. Kendisi düştü. — Sen ne diyorsun? — Ben kurt kızı değilim. Yavaşça dışarı atsa... Durun.. Buna sordum: «Kız. sevap kazanır.. insan kardeşine böyle der mi? — Sor bakalım. Hiç anlamaz mı? Tilki bile ezan okundu mu durup dinlermiş. Bildiğimiz karga.... dedi.

— Hayır. Dışarda besbelli. Tüyleri uzun olduğu halde.. Medina dolabı açtı.İsterseniz Sevim'e yüz tane verin. dinleyin. Küçük kırdı. Bir ev dolusu verin. Anamı gelin getirirlerken ben korkmuşum da komşulara kaçmışım.. Bu amcam delirmiş mi ne? Bu nasıl söz. Kaşıkları. Vede istanbullunun omuzuna sıçradı. Nasıl olsa barışırsınız.. Kırmızı bir kuş. Gerdanında. Benimle küs oldunuz. Masanın üstüne bir gazete serdi.musun?» dedim... — Uy başıma gelenler. haydi çıkar. Rengi donuk gibiydi. kendisini herkese sevdiriyordu.. — Sen kırmışsın. Oruç tutmalısınız. Bakın.. Onu çabuk mahpustan çıkar... Vallaha bir defa küsersem Atatürk gelse barışmam. Sen Sevim'e iyilik et. Mahpus. Bir kuş varmış. Hanım hanımcık hizmet etmelisiniz. Bakın amca.. Lütfen çağırır mısınız? — Başüstüne. Bu ramazan mutlaka oruç tutun. Murat ağabeyim de bana iyilik eder. mahpus insanlara da «Mahpus» isimli bu kediye de «insan gibi fikri var. — İşte bu olmadı. Bir daha sana vermeyeceğim. vücudu gene de küçüktü. — Yazık... Tahsildar Bedri bey. Gel. çeyrek büyüklüğündeki beyaz benek müstesna düz kurşunî renkteydi.. — Ramazan'da oruç tutacak mısın ağabey. Biz daha açız. Ve birdenbire odanın noksanını farkederek dikilip durdu: — Murat ağabey mahpus nerde? — Kim bilir. İstanbullu kapıdan dışarıya seslendi: — Mahpus...» demez mi? Bu kız işte bu. — Ben kırmadım.. Sahanları çıkardı. Kırmışsın. bakarmış. çatalları iyi temizlenmemiş buldu. Soframızı bari kurun... Sevim'e ampul vermiş de bana vermedi. Aşağıda keskin bir miyavlama duyuldu.» diyordu. Yüzünde alt dudağını şişiren bir ciddiyet vardı. ilk bakışta sevimsiz bir hayvana benziyordu... — iki ay. Zaten ben amcama küstüm. — Sahi Bayram'a ne kadar kalmış. istanbullu aralarına girdi: — Nafile iddia etme.. Sansara benziyordu.. — Sana da verdim. Gider Allaha dermiş ki «Murat ağabey kulun oruç tutuyor. Gel pisi pisi.kadar aptal.. «Biliyorum amca. Ekmekleri dilimledi.. . — istersen verme. — Başüstüne. O da acıkmıştır. Bir daha sana vermeyeceğim ne demektir. Önümüzde bayram var.. Yalan. Gazocağmı yakan amcasına bunları sırayla taşıdı. Halbuki biraz dikkat edilince güzelliği ağır ağır meydana çıkıyor.. Suyu tazeledi. — Siz kırmızı kuşu bırakın da lütfen şu dolabı açın. Vallaha yalan. Pencereye gelir. değil mi amca? Ramazan iyidir..» der..

istanbullunun kucağında akıllı akıllı otururdu. — Neden? — Sol kulağını ucundan bir parçacık keseceğim. Mahpusu. — Eğer şimdi yüzünü yıkayıp yemeğe oturmazsan ağlayacaksın. Ben hiç ağlamam.. yaralı bir serçe tutsalar. Bizim güzel lastik toplanmızı Ruslar mı otomobil tekerleği yaptı? — Hayır Almanlar. Muharebede bizim lastik topları mı atıyorlar kuzum? — Hayır.. Bırakın diyorum.. insan yüzünü yıkamadan yemek yerse şeytan da onunla beraber yemek yermiş. Yanan parmağını bir taraftan emiyor. benim işime karışabilir mi? — Karışmaz mısın amca? — Sus aman. Sor bakalım. Kedinizi döğerim ha. yüzünüzü yıkayacaksınız. böyle sıçrayıp omuzuna çıkar.. gezintiye iştirak ederdi. — Hay..* Koğuşlarda et pişirip istanbullu ile beraber davet edenler bile oluyordu... gelirken ekseriya ona bir parça et kırıntısı. sonra herkes onu sevmişti.. Mahpusu yere bırakın. Yemekte Mediha. Lastik top. — Demek Annenle kavga etmedin mi? — Biz evimizde kavga etmeyiz.. Dünyada top yok....... biz neyle oynayacağız? — Şimdilik bezden top yapmalı. Rengini evvelâ bütün mahpushane yadırgamış. kapıp koşarlar. — Haddine mi düşmüş.. bir taraftan amcasına çıkışıyordu: — Siz burada bizim elimizi yakıyorsunuz.. — Öyleyse bizim toplara ne oldu? — Eritmişler de otomobil lastiği yapmışlardır. Çocuğunu gezdirdim. Adamın karnı doymazmış — Haydi öyleyse.. — Ben yüzümü yıkamam. O zaman kalabalıktan ürkmeden.. sofra örtüsü vazifesini gören gazetenin üzerindeki resme daldı. — İnşallah yenilirler. Haydi Murat ağabey. — İnşallah.. ... Büyükanneme söyleyeyim de size bez getirsin. Hani sizin bezleriniz. mahpusu çağırıp kısmetini takdim ederlerdi. ikiniz de ellerinizi. Komşu çocuklar. Hep beraber yüz yıkamaya. dalak. gözleri kör olsun. — Amcam beni kurtarır. Benim de kulağımı keser. yalnız mahpuslar değil. ziyaretçiler de tanıyorlar. Altındaki yazıyı okuyunca istanbulluya döndü: — Baksanıza top atıyorlarmış. — Zıplamıyor. Bugün mektep olmadığından anneme su taşıdım... ensesine yatarak horlaya horlaya. Mediha. ciğer parçası getiriyorlardı.. Komşularımızın çocuklarının seslerinden usanırız... Bir işe yaramıyor ki.istanbullu ne zaman volta vurmaya başlasa. kediyi biraz okşadıktan sonra ısınmış tabaklardan birisini sofraya koydu. Evde yedim..

. küçüğün yanında dün akşamki münakaşayı tazelemek istemedi. — Olmaz dedi. kehribar taklidi tespihle içeri girmişti. Şuraya bir yatak sererler.. Misafiri rahat ettirirler. Murat ağabeyim burada garip. Kala kala o herife mi kalmışlar? — Komşular hep böyle mi diyor? — Böyle diyorlar. Kaç gün evvel komşularda oturuyorduk. istanbullu sözü değiştirmek istedi: — Bize yemekten sonra çay yapacaksınız.» dedi.. sen yola çıkmak için yemek vaktini gözlemişsin. Bu lakırdıyı hiç beğenmemişti. Almanlar yenilsin. o bana verecek. — Utanıyor muymuş? — Utanmaz mı? Bütün Malatya onları konuşuyor. Allah herifin belâsını versin. — Marifet kaynananın muhabbetinde değil. Tözey hanım yapacak.. — Başüstüne. Sen beni batıracak mısın? — Neden? — Eğer Almanlar yenilirse ben senin bu Murat ağabeyine bir ziyafet vereceğim. Fal dediniz de aklıma geldi.. .. iyi... tabii. kardeşin var. — Yenilmezse. Biz varız. Mediha. uzun boyu. Senin annen var. Vallaha ne iyiler bu Şaroğulları. Utamyormuş.Hacı Abdullah araya girdi: — Kız sus.. Murat ağabeyim ziyafeti nerden bulsun? — Onun da adamı var. gitmiş. — inşallah Ya Rabbim. Misafir gidince paralanırlar. «Yakınlarda bir ölü var. Annem kahve falına baktırdı.» dediler. — Yenilmezse?. — Beni kaynanam seviyor dedi.. buraya gelmeden nereye uğradımsa sofrayı kurulu buldum. Hatırlı insanlardır. Babam dedi ki. bir de minder koyarlar. Günahtır. Lâkin Şaroğullarmı biz severiz. — Ne desin.. Murat bey. — Ne olmuş? Hastaneye gittiler mi? — Annesi. Adam kahveye gidemez olmuş. «O günden beri gelmiyor fakat. Bereket versin bu esnada Vaiz efendi. daima somurtkan yüzü ve her kopuşta birkaç tanesi kaybolduğu için nihayet onbir boncuğu kalmış. — Ne diyormuş kendisi?. — Demek ki kızın kabahati yok? — Kızın kabahati olur mu? Zengin insanlar. bir kaşını yukarı kaldırdı. iddiasında haklı çıkmış gibi istanbullunun yüzüne muzafferane baktı. ölmez diyorlar. Erkekler kabahat yapmış gibi utandılar. Hacı Abdullah. Kötü karının yaptığı yemek yenmez.. Bizim kahveye her akşam uğrarmış. iki gün sonra Şaroğlu'nun kızı vuruldu. Ama başlarına bir hal geldi. Fala bakacaksınız... Haberiniz olsun.. Ne istersen pişirir getiririz.

Töbe dedik yeğen... — Ne diyelim? — Lanet kör Şeytana dersiniz.. .. Sonra misafirden utandığı için Murat'ın kulağına fısıldadı: — Nerde iskambiller ağabey.. bunlar dün cin olmadan bugün adam çarpacaklar. — Senden başka amcası var mı? — Yok. Vaiz efendi hayretle küçüğün yüzüne baktı: — Görüyorum ki sizin de gözünüz açık hanım kızım. Biz burada fal sayesinde yaşıyoruz. «Fala bakmayacağım» ne demek? Ben uykumu kaybederim. — Neden? — Şeytana söverseniz çocuğunuz çoğalır. Desteyi önüne koydukları zaman bir müddet dokunmadı. — Benim ağzım neden yanmıyor? — Sizin bardağınızın ağzı geniş. — Murat ağabey bunlarda kaç kâat var? Bunu bir türlü aklında tutamıyor.. çayımı soğutmaya bunun faydası yok ki efendim. Safa geldin küçük hanım... kaynanam da beni sevmezdi ya. Ulan Hacı Abdullah bunun babası da böyle akıllı mı? — Babasını bilmem ama maçası akıllıdır. Mediha sofrayı toplayan Sefer'e yardım etti. Mediha parmağını kaldırdı: — Sakın Şeytana sövmeyin. — Vay canına. Çay bardaklarını çıkarıp hazırladı. Sen de çay iç. Koksunlar diye getirdim. — Öyleyse kaç pay yapacağız? — Onüç pay. — O başka mesele. ben bu kadar açık göz olmasam. Ben de yemeğe getirdiniz diye korktum. — Elli iki tane kızım. — Bunlar artık çiçek de mi yemeğe başladılar? — Ben yesinler diye getirmedim. Arada sırada «Allah.. Fısıl fısıl bir şeyler mırıldandı. . Ayıb ettin. Yahu. Vay anasını. — Vay canına. — Ama. Hava alıyor da çabuk soğuyor. Mediha somurttu: — Aman. Lafımızı geri aldık. her zaman soruyordu.... bismillah» dediği duyuluyordu. — Olmaz. — Öyleyse Murat ağabeyimden iskambilleri isteyin.. — Hoş bulduk efendim. — Öyleyse yalan söyledin Hacı.Ağzım yanıyor. — Bize ne getirdiniz bakalım? — Çiçek getirdim. Siz çay içerken ben de falınıza bakayım.. — Biraz soğuşun. Bir karış çocuklar şeytan olmuş.. Sonra bir müddet aynı ciddiyetle kâğıtları karıştırdı..— ilâhi beyim.

. Bu suretle falın kapalı olduğu anlaşıldı. Öksürüyor. Üçüncü fal da huysuzluk edip açılmamıştı. Sonuna yaklaştığı zaman kâğıtların altına gizlice bakarak hile yapmaya girişti.. işte üçlüleri de aldık... Razı mısınız? — Razıyız. — Elini dizine vurdu. İyicene karıştınlmazsa bu fal çıkmıyor.. Ben anladım. Hiç merak etmeyin. Vaiz efendi elindeki kırmızı boyayı kastederek sordu: — Siz bu yakınlarda bir düğüne gitmişsiniz küçük hanım. Ben zaten biliyorum. Vaiz efendi başını salladı: — Gördün mü? Biz çıkamayacağız bu cenabet yerden. Onları işte aldık.. Bunu neye tuttuğunu evvelce söylemek istemediği için... Yeniden ayırdı. Bu sefer çok çok karıştırdı. Son kâatları da çevirdi. Kâğıtları yüzlerinin üstüne masaya bırakmaya başladı. Sizi bedava yatırıyorlar. — Hayır. O kadar kederlenmişti ki fal oyununu bıraktırmak istediler. — Öyleyse bu parmağmızdaki kına neyin nesi? . Onüç tane olunca yanlışlık yapmamak için bir daha saydı. Mediha galiba bunu hiç beklemiyordu. sonra parmağını ısırdı —: Hasta.. Şimdi tutuyorum. iyice karıştırmadım. Fal evvelâ doğru giderken bölümler azaldıkça açılan kâğıtlar birbirini tutmaz olmuştu. Nazı ona geçtiği için amcasına çıkıştı: — Babama tuttum canım aman.. Haydi Allah.. — Öyle demeyin.. — Neden? Rakı içmesin diye mi tuttundu? — Rakı içmesin diye.— Sahi.. Çıkacaksanız açık gelsin bakalım.. Bu suretle desteyi beheri dörder taneden onüç parçaya böldü. Hasta yatıyor. Çıkmaz ki. onüç pay olacaktı. işte yedilileri de aldık. işte ben de falla bildim. Bismillah. Aynı cinsten olup alt alta gelmiş iskambillerin yerlerini ciddiyetle değiştirdi.. Üçünün yüzüne de şaşkın şaşkın baktı. Yarabbim. pek üzüldüğünü fark ederek sıkıştırdılar... Siz de bana yardım ediniz ki şaşırmayayım. — Parmağını ıslattı —.. Usttekileri çevirdi. Nihayet beş bölüm kaldığı zaman hepsinin üzerine ayrı cins kâğıt isabet ettiği görüldü. İnşallah bu üçünüz erken çıkarsanız açık gelsin.. — Demek içiyor mu? Başını önüne eğdi ve gözlerini yumarak fena halde üzüldü: — İçiyor. Düğüne gitmedik... Bana gülüyor.. Birbirine benzeyenleri kenara toplamaya başladı: — İki oğlan geldi. diye başını çevirdi. Korkmayın erken çıkarsınız. Sonra hastalandı mı ben ağlıyorum. Nihayet elini kaldırdı: — İşte tamam.. Allah büyüktür. Açıldı Allaha şükür. insan rakı içer i2 Yalvarıyorum. Tabiî fal münasip netice verdi: — Gördünüz mü? Çıkacaksınız mahpus ağabeyler. Evvelki gün içti.

ne bir şey. Şurasını da söyleyeyim.» yaz. Cumartesi günü dersimi yaptım diyelim. Ben ömrümde elime ne kına yakmışım. iki tane (LL). — Aman. Meselâ: Millet yazacağız. İşin ciddiyetini anlayınca: — Bizim harfler iyiymiş kardeş dedi.. Ben mektebi sayarım. Okumayı biraz da biz biliyoruz. Yalnız eski harflerle yazılan Millet'in harflerini yazıyorum. Gazetenin kenarına yaklaştırıp bekledi: Haydi bir şey söyleyin de yazayım. Yaz hele. Yeni harflerle şöyle değil mi «Millet».. «Dersini yapmadı da ondan gelmedi. Hani bunun sesli harfleri... — İşte bunu ben senin amcana bir türlü anlatamıyorum. Hey Yarabbi. amcasının.— O kına değil. Eski harfler zamanında olsa.» demesin diyerek defterlerimi komşu çocuklarıyle yollarım... bir de (T). — Demek siz hiç kına yakmazsınız? — Yakmam. — Neden? — Sonbahara kadar elimde kalır. — Şimdi bunun altına eski harflerle Millet yazacağım. Pazartesi hastalansam bayan öğretmen.. Oraya kargacık burgacık bir şeyler yazarsan sonra keyfine. — Nasıl? — Sana şimdi bunu anlatmak meseledir.. Murat ağabeysinin adlarını da kaydetti.. — Niye gülecek.. — Tabiî işte Millet. .. Vaiz efendi: — Şu hale bak diye anlatıyordu. Mediha biraz düşündü.. yoksa sen yazı yazmasını da mı biliyorsun? Allah beterinden saklasın. istanbulluya döndü: — Eski harfler daha mı zordu ağabey? — Pek zordu kızım. bir (L).. Resim yaparken kırmızı kalem sürülmüş. Ver bakalım şu kalemi... Sonra sırasıyle babasının. Niye güldün kız? istanbullu da güldü. Bakm nasıl biliyorum. — Yaz. Beğendirdi.. Vaiz amcam «Biz bize benzeriz» den daha saçma bir laf bulamadı mı? diye gülmüştür.. Kendisiyle alay edip etmediklerini anlamak için üç erkeğin yüzüne baktı. Bir (M).. bir (İ). — Neyi anlatamıyorsun? — Yeni harflerin eski harflerden iyi olduğunu. Bir (M). Soyadıyla beraber kendi ismini de altma ilâve etti. Yani dikkat et.. yaşasın bizim harflerimiz. Mediha kalem elinde durup dinlemişti. bir de (T) öyle ya. Murat beyin göğüs cebinden kurşun kalemini çekip aldı. — Biliyorum elbette. Mektebe gitmeye utanırım. âdeta yazıyor. Bak şu (MLT) bu ne okunur? — Hiç bir şey okunmaz.. Elifide mertek sanırdı.. Benden de iyi yazıyor.. Medina istenilen cümleyi kitap harfleriyle özenerek yazdı. bir tane «Biz bize benzeriz. — Sesli harfleri aklından sen koyacaksın.

— Uyuyorsun dedim bey. Şimdi. bunu kendisine mahsus bir kıvraklıkla başına sarıp bir ucunu omuzuna sarkıtırdı. — Keramet nedir? — Keramet mi kızım? Keramet = Cehalet'tir. Temyizin evrakı tasdik etmesiyle bitmiş. uyunur mu? Buyur. yeni harfleri de bilmiyor ki. devran gene o devran oluvermişti. para değil. Cuma. öfkelenmek şöyle dursun. şaşmağa bile lüzum görmediği anlaşılıyordu.. Malatya'ya gelişinin haftasında Diyarbekir beylerinden Süleyman beyin hizmetine girmişti. — Yok. Külahına bir ipek poşu sarmıştı. Buna rağmen Cuma. onun orada kalıp kendisinin buraya gelmesine. Urfa cezaevinde «Gün kâğıdı» eline verilince Cuma Urfa beylerinden Rıza beyin hizmetini görmeye başlamış. aç bir köpek gibi bakmadan nefes alınabileceğinden haberi yoktu. başında beyaz keçeden külah vardı. bir garip ibadet ve takdis duygusiyle anar. daha doğrusu emretmesini bekliyor. otur. onbeşer günden iki defa otuz gün zincirlenip zindana atılmış. aleyhine yalancı şahit bulup mahkemede «tesiri nüfuz gösterdikleri» için de Ağalan haklı bulurdu. Urfalı Cuma içeri girdi. ismini.. Kapı vuruldu. Hizmetçiliği artık para için de yapmıyordu.. beyini asla etsiz. Bir köşeye iki diz üstüne oturup efendisinin yüzüne. Ayağında yalnız. maraba olduğu için kendi Ağası da dahil yedi göbek mütegallibesi mahkemeye dolarak bîçareye 18 sene ceza verdirmişlerdi. — İşte o sebepten anlatamıyorum ya. kısa kollu. diye bağırdı. İstanbullu: — Gel. Koyunların tehlike karşısında çobana doğru kaçmaları gibi Cuma'da bu hal insiyaki ve karşı gelinmez bir histi. . daha üzerinde. bir tek mektup bile gelmedi.. Müdürle uğraşan Rıza bey olduğu halde. On günden beri de Telgrafçı Abdurrahim beyin hizmetkârlığını yapıyor. bey hapishane müdüriyle zıtlaşıp mahpushaneyi karıştırdığı için Cuma. O zamandan beri 8 ay geçtiği halde. Süleyman beyi hayırla yad eder. kızkardeşini kaçıran ağazadeyi öldürdüğü için kendini. Poşu sarmasını mahpushanede Cuma'dan daha iyi bilen olmadığı söyleniyordu. belinds ipekli bir kuşak. Kenarları püsküllü. Beyin cezası 3 seneden aşağıya inip kaza mahpusanesine nakledilince Cuma'nm 70 lirası da beraber gitti. Süleyman beyin parası aylarca gelmediği zamanlar. kenarları işlemeli bir Kürt aba'sı. üstünde ipekli bir gömlek. Uyandırmak olmaz dedim. Eski harflerde keramet var sanıyor.— ıyı ama öenım amcam eski harfleri de.. beyaz bezden bir don olduğu halde. kahvesiz. simsiyah pala bıyıklariyle kuvvetsiz bir çocuk gibi iskemlenin kenarına ilişmiştir. tütünsüz bırakmamıştı. istanbullunun söz söylemesini. Cuma kesesinden harcamış. sonunda da Malatya'ya sürgün edilmişti. hava pek sıcak olduğu halde. Birisine uşaklık etmeden yaşayamadığı belliydi. Trahomlu gözlerine rağmen pek yakışıklı bir adamdı. iskemleye ilişti.. Her iki taraf da vazifesini yapmıştı. Dört göbek sülâlesinin Hâmid Ağalara sadakatla hizmet ettiğini söyleyerek öğünür. Kızkardeşini kaçıran bir ağa oğlunu öldürmüş. pek büyük ve siyah bir ipek «kaşkol »u güzelce büker.

.. — Av başka. Bugün beyin çocukları gelecek. işte o sebeple. — Ne yapalım? — Bir de başka karı gelecekmiş beyim. gönderen sağolsun. Asilzade. hizmetkâr. Ne yapacağız? ... Cezayı çok verirler mi? — Belli olmaz.. Gözlerine âdeta korku dolmuştu.. Erkeğin deliliği de sevda. Cuma birdenbire utandı. Kötü karı bir vakit ölmez beyim.. Büyük yerin evlâdı. Ben evi düşünürken düşünürken hasta olurum. diyorum... Şuna bir mektup atayım. Allah selâmet versin. Aklını bir kere kıza takmış. şuranın odunu. Öyle ya. — Abdurrahim bey de Süleyman bey gibi mi? Yemek beğenmiyor mu? — Değil beyim. Hastaneden haber getirecekmiş...— E Cuma. Hükümet işi. — Kim o karı? — Haşa huzurdan bir kötü kanymış beyim.. O karıyı. Ağzıma geleni söyleyeyim. Bakalım mektup yazdıracak adamı var mı? — Canım bu nasıl söz? Ava gidiyormuş ya..... Kapıya imdat arar gibi bakıyor. çocukları görmeyecek. Ne var ne yok? Bey nasıl? — Allah sana ömür versin bey. Bize ne yazacak? — Bana da yazmadı. kocaman erkek elleriyle.. Ava gider... Kızın ölmesine. Abdurrahim bey selâm etti. bulmasa ekmek peynirle karnını doyurur. — Ne diyor? — Hiç bir şey demiyor. karnım giril giril eder. Halbuysa dar yerde düşünmek erkeğe bir vakit yaramaz. Şuranın harmanı. Karın ağrısı verir. — Demek Abdurrahim bey bir şey söylemiyor? — Söylemiyor beyim. — icap etmez beyim. neymiş derdi? — Bugün «Ziyaret» beyim. Büyük başın büyük derdi demişler... Düşünceleri çok olduğundan... Bunlar. Lâkin ben gelecek karıyı tanımıyorum.... keyfim kaçar. Konuşmaz ki. Bunun yüreği pek alçak. asilzade adamlar... Selâmı var.. elimden gelirse hay hay.. iyi bir adam bîçare. — Buyur... — İyi. Töbe.. Canım sıkılıyor. — Söylesene. — Senin para ne olacak? — Para bedbaht şey beyim... Orada kim bilir.. — Şimdi anladım.. Bunlar hep dert. Pilav bulsa pilav yer. yüze karşı iyidirler. Yalnız senden bir ricası var. Düşünür. Adamı hasta eder.. Konuşsa ferahlar..... bir küçük kız gibi abasının ucunu kıvırıyordu. — Süleyman beyden mektup gelmedi mi? — Sana yazdıysa yazdı bey.. Helâl olsun. Müddet serbest çıkarmıştır.. sonra unuturlar. misafir. — Kız ölmez. iyidir..... köylü. yatmam ama. ölmemesine bağlı. — Getiren.. Ava gidilmez mi? Süleyman beyi o taraf tekmil tanır da.

Bir de çoban kısmı. — Nasıl yani?. hayvana bak çobana bak... Karıyı buraya.... sana gucenirim. Dağı sen kimsesiz bellersin. Bir çalı arkasında seni gözleyen olur. Ben seni Abdurrahim beye anlattım. — Öyleyse. Danışmadan ne mümkün? — Yok.. Haşa huzurundan. alnına götürdü. adamı edepsiz eder. Akıllı bir ağa.. — Bana gücenme beyim. Teva tür. Süleyman beyin ahbabı dedim. Git.. bu hareketim önlemenin imkânı yoktu. Bunu söylemeye mi geldin? Sen benim yerime söz verebilirdin.. adamla gezmeyip hayvanla gezdiğinden hayvan gibidir.. Herkesin hizmetine koşar dedim.. Adam bir başına kimseden utanmaz.. — işte oraya geleceğiz beyim. Vay Cuma vay. Yaşı istanbulludan büyük olduğu halde.— Gardiyan Ali Seydî tanıyor. on tane oğlu olsa birini davara yollamamalı. Amca kızı diyordun. Dağ kısmı. Allahtan korkmaz.. Çok mu güzel? — Çok güzel. yalvar. Çobanlık hizmetkâr işi. Dur hele nereye gidiyorsun? Sana bir şey soracağım ama doğru söyleyeceksin. Başgardiyana söyledik. Bir gün. İçerde yazdırıveriyorum. Şalvarı toplayacağım sıra baktım ki Beko'nun Mısto yukardan aşağıya . Cuma kalktı... Bak. Vaktiyle biz çobanlık ederken Beko Ağanın dördüncü oğlu da çobanlık yapardı. iki eliyle tutup istanbullunun elini öptü... — Hiç olur mu beyim?. istanbullu yaklaşıp alçak sesle sordu: — Abdurrahim beyin karısmı gördün mü? — Gördüm beyim. Cuma. Neden? Aklı. Elleri göğsünde geri çıktı.. abdest bozmak için dere kenarına oturdum. Sana zahmet ediyoruz. yok. Halbuysa kasaba yerinde insan çok olduğundan sen seni kollarsın. diye gönderdi. — Pekâlâ... Başüstüne... — Biz vaktiyle koyun güderdik beyim dedi. senin odana alacak. Hacı Emir Ağanın başını çoban oğlu derde soktu. Öfkelendin mi? — Eksik olma beyim. kasaba yerinden daha kalabalık sayılır.. Adamsız yer. — Güzel mi? — Güzel beyim. Kendisi utanıyor. — Sen bilirsin.. — Öyleyse neden bu belâyı başına dolamış. — Amcası kızı olduğundan. Anlayamadım . — Ne demek? Amcası kızı olunca.. kapının tokmağını bıraktı. çocukları gidince bizim beyi buraya koyuverecekler. istanbullu kapıda onu durduttu: — Çokdandır köye mektup yazmadık. Zaten haberi Ali Seydî götürüp getirdi. — Ben doğru söylerim... — Yalvaracak bir şey mi? Selâm söylersin. Anamt bacım olsun. dağ başlarında davar peşinde dolaşırdık. hayvan gibi olduğundan.

. Anladın mı? — Anladım. .. Safa geldin.. gözleri kara. Kırmızı yanaklı... Tuu.. işte o kadar.. Odan güzelmiş. Bunlar kırk yaşma gelseler çocuk gibi olurlar. Arap atı beslerler... «Karıya nefsim uyanmıyor benim».. okka her yerde dörtyüz dirhem..... Sen burada mı oturuyorsun Murat bey. Serhoşluk öfkesiyle başlayan bu iş. Bari sevdiği kız da güzel mi? — Artık orasını bilmem... Köpek de beraber. Bir sene evvel.. Gelecektim.. evli bir kadını gece vakti ayartarak bir hamama götürüp birkaç polise teslim etmiş.... Ulan külâhlı erkânı harp. Kabahat kimde? Zor görmemişler. dedi.. — Eyvallah beyim... Adamın nefsi bacısına uyanır mı? İşte bizim Abdurrahim beyin karısı da amcası kızı.. oturdu. istanbullu ile bu sırada tanışmışlardı. — Vay başıma. komiserin evine götürmüştü. Sevdiğinden. — Eyvallah Cuma. Lâkin Adıyaman'a gittim. «Ulan Cumo. Dünya güzeli. Bir baksan. Lâkin böyle meseleler okka gibidir beyim. Asilzade kısmına acıyacaksın. Keklik beslerler. Sen nerelerdesin rezil? — Gelecektim. Bir köy bir Karı.... ben Abdurrahim beyi buraya yollarım. — Hiç utanmadı.. — Vay canına. tabancasını kurcalamış. Cuma geri geri çıktı... Sana Abdurrahim bey mi söyledi bunu? — O söylemedi. — Siz oturun... Herif haklı.. sonra serhoşlukla kavga çıkararak «ismail polis »in elbisesini.... — Şimdi anlıyorum......... Bir dişi köpeği var.. Kim bilir hangi hovardasiyle nerelere saklandı kaltak. Eyvallah beyim. Bu mecburiyet «Kaltak» ortadan kaybolduğu için tamam yedi ay sürmüştü. haşa huzurundan köpeği uydurdu — Hay Allah belâsını versin.. Kar parçası gibi. — Sormadın mı? Öyle güzel karısı varmış da o haltı neden yapmış? — Sordum... bir daha bakarsın.. — Kız.. — Sonuna kadar seyrettim de ben de böyle söyledim... iyi tüfek atarlar. Sen.geliyor.. — Ulan bu ne rezillik. Şöyle içeri koğuş kadar yaklaştı....... kaşları. Adam karıyı güzelliği için sevmez ki... ben başımızı kurtarırız.. işte orada köpeğin arkasına geçti.. öğleden sonra. — Neden sever bakalım? — Sevdiğinden sever beyim. diyip gidince «Güley hanım» çarşafının pelerinini arkaya atarak erkek gibi rahat ve emin. Dur şu ne arıyor diye kalkmadım. Kaltağı ele geçiremedim.. Bu da doğru. Bir de karısı var beyim. — Ne demek anlamadım? — Yani beyim. vaziyeti kurtarmak için komiser «zorlu bir zabıt» tutmaktan başka çare bulamadığından Güley hanım ertesi geceyi hapishanede geçirmek mecburiyetinde kaldı.. Eksik olma.» istanbullu böyle söyleyerek düşünceli düşünceli gülümsedi. Yüzüme gülüverdi. sabahleyin eğlenceli bir vaka haline döner gibi olduysa da..

Güley kırk yaşlarında gösteren. gayretliydin hani ya Ev'in?» derler.. Bir gün merdiven altında oturuyorduk. Belli obuasın diye eski örtüyle gelmişti.. Orospuyu göresin diye.. eşek gibi cilve yapar. — Uydurma. pek çirkin bir kurt karısıydı. Şimdi gene tedavi altında bulunduğu kirpiklerinin tamamiyle yolunmuş olduğundan anlaşılıyordu.. — Neden bilemedin? Ben burada hapis yatarken Abdurrahim iki kere ziyaretime geldi. Tahtadan bir heykel taslağını hatırlatıyordu.. Abdurrahim kırk yaşma gelmiş Şaroğlu'nun kızı elin oynaşı. — Ulan rezil. Bunu ancak kendisini iyice rahatsız etmeye başlayınca tedaviye girişir. Sen onu anlat. hem de şimdi. Yüz tamamiyle boşalmış gibiydi. — iyi kızdır fıkara. Bilmez misin Murat bey. Bütün Adıyamanlılar gibi gözlerinde trahom vardı. yanmaz. — Farkında değilim. — Doğru. dediydi.. Sana saati sordum. — Kız da iki kere buraya geldi. — Karısını da tanıyor musun? — Tanırım. ilâç verdi. Sana baktı da kulağıma. Kızı da görmedin mi? — Hatırlamıyorum. Öğünür. Ben Süleyman beye geliyor sanıyordum..... herif de.. Abdurrahim beyin karışıyım diye kibirlenir. Şimdi biraz rahatım. akmaz olunca arkasını boşlar. hastalık sürüp giderdi. — Güzelmiş. «Güzeldin hani ya Er'in.. Senin bu işte parmağın olduğunu bilseydim meseleyi başından anlardım.. Bazı trahomlularda. «Aman Abla. Güley'in çirkin suratında böyle uzun ve kıvırcık kirpikleri vardı. — Kız daha mı güzeldi? — İkisi de aynı bok.. Kirpik denilen sayısı malum kılların ne kadar mühim bir şey olduğunu istanbullu şimdi bu kirpiksiz yüzde pek iyi anlıyordu. Gülme.. Sen nasılsın bakalım? Tözey gelip gidiyor mu? — Eksik olmasın geliyor.. Birisi eşek gibi susar... artık acımaz... Hem araya girer kızı baştan çıkarırsın. Senin Abdurrahim beyle ne işin var? — Karı dalgası.. karı kısmında akıl var mıdır? — Ya erkek kısmında? — Erkeğin de aptalı aptal olur.. — iyidir. cilve nedir bilmez. .. — Farkında değilim. Güley dudağını kıvırdı: Abdurrahim bize komşu oturur... göz kapanacak hale gelmedikçe kirpikler gayrı tabiî bir surette uzar ve kıvrılır.. elin çoluklu çocuklu herifini baştan çıkardım. Öteki. Ne güzel insan». — Hatırlarsın. Nasıl razı ettin üç çocuklu herife. — Kulak asma.. Mahsustan. Ham herif kırkından sonra bir azdı mı işte böyle ortalığı berbat ediyor. Güley istanbullunun bakışından meseleyi anladı: — Gözlerimi doktor yoldu dedi..

— Senin hesaba göre bu işe onüç yaşında mı başlamış? — Onüç yaşında. Parası benden Dellal'ı senden. dedim. Ben Raziye hanımı severim. Abdurrahim bey bir tenhada yalvardı: «Aramız iyi. «Kızım adın ne?» demişler. — Neden bu zamana kadar evlenmemiş?. — Sevaptır beyim. Amanı bilir misin?» dedi. «Erkek kısmına düşünmek zarardır.. — Kim Raziye hanım? Kızm adı mı? — Kızın adı Münevver.» dedim. «Ben ölüyorum abla.. of çeker... İstersen sor.. — iyi. Yeni mesele değil. Yüreğim acıdı.. iki çocuğu var ya ona güveniyor. Baktım herif anası ölmüş tay gibi düşünüyor. «istemenin ilâcı vermek» diyorlar da.. Ne dedin? — Dedim ki. Altı.. yirmibeş var. Raziye hanım karısı. bir şey esirgemiyorlar... Daha evvelleri ben bu Abdurrahim'in halini beğenmedimdi. Benim yüreğim yufkadır.. Ateş saçağı sarmış. Sözüm hak mı nahak mı? — iyi demişsin.. Abdurrahim olacak rezile dedim ki. — Yahu kız kaç yaşında ki? — Eh. yedi sene evvel. Şimdi istediğini yapmalı. Mektubu götürdüm. o dört mektup yazdı. olmaz mı diyeceğim. Bir kere de gömleğin önünü yırttı mı iflah olmaz. — Uzatma.. Erkek kısmını başı boş bırakmayacaksın.. Lâkin kıza her lafı söyledim. Doğuran avrat Ezrail'i yener ama komşunun şuncacık kızını . Kız hitamında yüz çevirirse Raziye hanım da bir şey duymaz.» aeaım. Senin haberin mi var?» dedi. Akıllı ol». Sen şimdi filancaya şu mektubu ver desen. lâkin haberleşecek emniyetli bir adam bulamadım. — Herifi seviyor. kuru yerini çamur etme.» Zamane kızları bildiğin gibi değil Murat bey..... Karı kısmı zaten körpeliğinde azar. Pencereden işaretleşmişler. Otursa ah çeker. «Kuyruğu satıp içyağma mı veriyorsun deli. — Ben kandırmadım. «Azan karının başına kırk belâ gelir... Nafile ateş saçağı sarmış. Oğlan bir mektup yazdıysa.. Yalvarsalar dayanamam. Yirmi... demişler... — îyi haltetmişsin. «Oh daha tatlısın ya. Evde oturmaz. Önce razı olmadım. — Kızı kandırdın da şimdi bir de.— Şehir yerinde kızlar şimdi kendi işlerini kenidleri görüyor.. Bunların evleri daireye karşıdır. ciğeri et eden de.... «Balcı» demiş. — O ne cevap verdi? — Artık iş işten geçmiş. Eti ciğer eden de avrat. dedim. en küçüğü ölüm». İşte tamam.. Burnunu kaldırdı. Raziye hanımın kulağını büküverdim. Hep kabahat Raziye hanımda. — Sonra? — Sonrası.. «Avrat duyar dedim.....

. Münevver orospusu. Güzele bakmanın göze faydası var. dulluk ne demek? Ellenmemiş de alsan bir kerecik kız kullanacaksın.. Dalgası fili toparlar. — Allah belânı versin. Üstüne.. Baskısız yufkayı yel alır. kurnaz kurnaz gülümseyerek. «Bu benim derdimi bilmez. istanbullu birdenbire sordu: — Herif bu işe onbin lira sarfetmiş. Allah beni muzmahil etsin. istanbullunun paketinden bir cigara alıp yaktı. Kızlarını şımartmışlar. namusu yüz kuruş.yenemez.. Bunu hiç düşünmezsiniz.. Babalan sofu olduğundan kızı evden çıkarmaz. kızlık. — Haberi mi olmaz? — Olmaz elbet. Erkek kısmı da kıza meftundur. — Anası da mı oynaktır? — Oynak olmaz mı? Bir kötülüğü görülmedi ama fırsat elvermediğinden. komşu oğlanlarının başlannı da belâya sokarlar. Adamın yüreği ferahlar. Kocaman konak. herifi baştan çıkarmak için tenhada soyunur da bu suya girermiş. Kötü erkeğin kansı da biraz akıllı olursa kırk yıl hovarda taşır da kimsenin haberi olmaz. iyi ama. «Evlâdı yerinde. Kız oğlan kız dedin mi aklınız oynar. kocalannın başlarını da. «Babası yerinde» diye söz edemezler.» demiş. böyle mübarek su mu olur? Irmak gibi. «Kannın kanı bir kuruş. — Vay imansız vay. .. Raziye hanım. sen mi soydun karı mı? — Töbe Yarabbi. Eğer on paralarını aldımsa imam Hasan.. ondan sonra boyuna dul.. Neden? Ne bileyim? Oynamaktan maksat yutmak.... Padişah sarayı gibi.. Karıların bahtı da böyle.. Abdurrahim ömründe hovardalık etmemiş.. Kırk yaşına değdi mi ondört yaşında oğlan sevecek. O da komşusuyla mı fingirdeşecekti? — Karı biraz fingirdek olmalı. — Belâ ne demek? Benim sözüm bir kere kötü erkekler için. Peri kitabı beni çarpsın. Zenginlik yerinde. Çıplak görüne görüne Abdurrahim'i yakmış.. Yiğitin altında at aksamaz derler. Kız kısmı namusunu bilmez. Münevver kız Allahtan oynak. kirpiksiz gözlerini süzdü... Karıyı. Oynadıkça güzelleşir. Zengin kızı iş görmediğinden gözü pencerededir... baskısız kızı kel alır demişler. Hüseyin kanı olsun. «Terbiyesi var mı?» diye sor. Kız kısmı anasına çeker... — Benim ne suçum var. köpüğü kuşu kapar.. «Babası anası var mı» diye sorma. Ben yalvarmalarına dayanamadım.. aptalın biri. Bunlann avlularında bir su akar.» diyerek gene şüphelenmezler. Cin. Adamın biri damdan düşmüş.. Körpeliğinde ihtiyar hovarda bulacak.. Senin nasihatini tutsalar bütün evli kanlar kendi başlannı da. Bu dil sendeyken çok ocaklar söndürürsün. Gözlüklü bir doktor getirmişler.» demişler. Usulü var. Doğru söyle.. Karı milletini sen bilmezsin. başına bakar.. hovarda akıllandınr Murat bey. Damdan düşen birini bulup getirin. Bir evin bir kızı. — Hele edepsiz. Çıkarmaz ama kız kısmının baskısı anasıdır. «Ot bile kökü üstüne biter» demişler. Kadıncağız. ne halt etsin. Güley. Yüzüne renk gelir.. Şırıltısında insan gibi uyursun.

Ben para için mi?. şakalaşıyorum....— Sus kız. — Beddua etme. Şuna bak.... Haydi çağır. Sen deli misin Abdurrahim bey... üç güne kadar eve götürecekler. Ben kimseden bir şey istemem.. Hele rezil. Ağlamıştır? — Onu karıştırma.. — Dinim gitsin on para almadım. istanbullu.. Bir kelime yazsın. Biz yemin ediyoruz... Hastaneye gittim. Kan iken geçmiyesice. Geç kaldım. . Sabahtan beri dolaşıyorum... Düğünde kızlar. Evin yurdun yıkıla rezil. — Ben geç kaldım.. imanım gitsin on para almadım... — iki oğlumu bir tahtada vereyim ki para almadım. Bir kelime.. Raziye hanım ne dedi? Kızmıştır...» derler. Bu esnada Abdurrahim bey sadakor ceketi.. Hiç yazar mı? Dünyaya rezil ettin. Yarası sağalıyor. — Daha bu rezillik bir şey değil.... Yetişip yetmiyesice. Hele gelsin. Nikâhım gitsin ki almadım. «Ak tumana hasret gidesin kalkmazsan. «Ak tuman» erkek demek. Karı milletine «Ak tuman'a hasret gidesin» dedin mâ korkudan yüzü sararır.. Şahım.. — Mektup verdi mi? Hani mektup? — Ne mektubu? Kızcağız ölmüş. Susup fabrika düdüğünü dinledi: Vay başıma. «Bu ne çeşit işmiş?» diyorlar. Haydi kıza acımadın. kefiyesi ve Adıyaman şalvariyle tespihini şıkırdatarak içeri girdi ve selâm vermeden İstanbullu'nun sormak üzere olduğu suali sordu.. Kelâmı kadime basarsa ben yalanım... — Münevver hanım nasıl? — iyidir. Nerde bu herif? — Şimdi gelir. kendine de mi acımadın? Haydi kendine acımadın çoluğuna. Ben mektup isterim Güley. — Şaka imiş... — Bırak şimdi. Ben para canlısı avrat değilim.. gelinler oyuna kalkmazsa. Şimdi inandın mı? — Lâfa bak senin bir tane bile oğlun yok.. «Kırmızı tuman» karı. Hay gözün kör ola Abdurrahim. — Yazmaz. Bir satır yazıversin. Yarası nasıl? — iki.. — Kız rezil... — Olsun..... «Kız nasıl?» diye soracaktı. çocuğuna da mı merhamet etmedin? Malatya'nın avratları diyorlar ki.. Büyük rezillik geride. Fazla söylüyorsun inanmıyorum. Sana bunu Abdurrahim mi söyledi.. Yirmi lira. Şırpadak oyuna kalkar. Allah O Allahsa elbet yalancıyı helak eder. Ağzımla iştiyeyim de neremle yiyeyim? Eğer bunu sana Abdurrahim söylediyse. Kırmızı (tumanlıya) hasret gidesin e mi? — Kız bu ne demek? — Kırmızı tumanlı mı? Güley utanmış gibi başını çevirdi: Karı lafları bunlar. ölmüş dirilmdş. Selâmı var.. Müdür gitmeden bu tarafa bırakmazlar.... Yirmi lira vereceğim. Bir kelime getir..

Dikkatle kıvrılmış bıyıklarını çarpıtan tiki ziyadeleşti. insan Onun arkasından bakarken. Zaten o zamana da bırakmam. onun sıhhati.. Ona böyle hitap etmeye alışmıştı. neşesi. Aramızda bir şey yok.» diye ağlıyor.. istanbullu için Karı beyin beş dakika geç kalması mühim bir vaka idi. Halbuki vücut itibariyle öyle aşırı çalışkan görünmüyordu. Beni ele vermesin. Mahpusta dedikodu çok olur. olduğundan daha yorgun görünmeye çalışır. Düşman sözüdür. Memleketten iki lhizmetkâr geliyor. hem de kocası olacağı. Ben ölmedikçe Münevver başkasına gidemez. Her istediğini yaptırmaya alışmış bir Ağaoğlunun acizden gelen bütün hayvanca öfkesi güzel yüzünü sarmıştı. dişleri tamamiyle döküldüğü için iyice büzülmüş bir eski para kesesine benziyordu. «An bey» karşılığı olarak «Karı bey» diye lakap takmış.Abdurrahim bey birdenbire korkunç derecede sinirlenmişti. «Karı bey» hasta değilse her akşam aynı saatte yemek getirirdi. Namusumu rjaymal. iştihası ve canının istediği yemeklerle meşgul olur. onbir aydan beri devam eden bu halinden artık şikâyet edecekmiş gibi soluyarak bir yere çöker. Pek zayıft pek çökmüş bir hali vardı. Yüzünde. Böyle fevkalâde akşamlarda. Beni mahkûm ederler de kurtulurum diye güvenmesin. Bacakları o kadar inceydi. istanbullu kendisi de avcı olduğu için Abdurrahim'in yüzündeki mânânın avı düşürmüş bir avcıya mahsus zafer ve güvenme hissinden geldiğini anladı. öldürecekler... Beni neye mahkûm ederlerse etsinler altıda birini yatarsam asrî'ye çıkacağım. Hacı Abdullah'la ağabeysi ibrahim'i ve bir sürü kız evlâdını kimseye muhtaç etmeden yetiştirdiği için mahallesinin bütün insanları Ona çalışkanlığından kinaye. Hacı Abdullah da bunu her zaman tekrarladığından bütün mahpushane.. Kızın evlenmeye falan niyeti yok. fena bir işe lüzumsuz yere ortak olmamak için dışarı çıktı. oğlunun arkadaşlarını sevmekle oğlunu sevmek arasında hiç bir fark görmediği için yalnız istanbullu ile konuşur. fakat biraz dinlenir dinlenmez âdeta keyifle gülümserdiGenç yaşında dul kalıp erkek evlât büyüten anaların ekserisi gibi. onbir sene. onların da kendi mevcudiyetini yadırgamadıkları halde. diyiversin. Genç yaşında dul kalıp. vücudu o kadar çelimsizdi ki. — Büyük rezalet geride! diyerek ayağım yere vurdu. Kan bey de aynı sahte tavırlarla. — Delinin aklına bak. . «Hele mektupları mı babam duyarsa ben beni öldürürüm» diyor. «Aman ocağına düştüm. Her akşam yorgun ve usanmış gelir. inanma.. değneklere binmiş bir küçük kız çocuğunu andırırdı. Arap kefiyesinin altındaki bu esmer ve güzel suratta ancak öldürme anlarının müthiş gaddarlığı belirmişti. mavi gözlerinden başka buruşmamış yer kalmamıştı. bu suretle aynı zamanda Hacı Abdullah'a şefkat göstermişcesine gönlü ferahlardı.. Yalnız sana yalvarıyor. — Kız sen nerde kaldın Aşifte? Sen nerdesin evi yapılasıca? dive mahsustan çıkışırdı. Birisine varacak olursa düğün günü hem onu. kaşlarını çatar. Hele ağzı. Bu iki insan arasında geçecek konuşmayı pek merak ettiği. gardiyanlariyle beraber. etmesin.

Üstüne sarılık mı geldi. anasından duyuğunu söylemez mi? Şu halde komşunun gelini. Sancılanmış. Altın saatlerden kınla. Geline «Verme» dedim. Tabii kabahat hep gelin olacak soytarınındı. Kan bey bu akşam gene beş... istanbullu derhal saatma davranır. Kahve şakirdi (Garson) yolumu kesti. Arpacı ile adam ortak olur mu? Bu benim evlâtlanm deli. — Anlaşıldı. Sen bu kadar doğru saati nerde buldun? — Müminin kalbi saat yavrum. Ben öğleden sonra pazar'a gittim. sen fakirsin. Kızı tokatlamış. Ağladı.. Neler yapmamış benim İbrahim oğlum. Gene üç ay içmemeye töbe etti. Sonra yarı yolda büyük kız geldi aldı da geç kaldım. Gene üç gündür içiyor. kalıyor muyuz anlayalım. Beni dinleyen kim? Bir tas su koşturdular... gene parmağıyle hesapladı. Her zaman sancılanır da töbekâr olur. misafirleri (müşterileri) haydi paydos diye kovalamış. bunak saymasıydı. diye gülerdi. «Defet misafirleri» demiş. — Kim elbiseli şeytan? — Kim olacak. Küçük kız peşime düştü. Çocuk kısmı.. Ölüyor muyuz. işte saat altı. Arpacı. Kabahat saatlerin.» diye yalvarıyorum.. Oniki senedir. Bu benim oğullanm adam mı? Arpacı zengin.. Eve gittim ki horultusu arşa çıkıyor. Utanmazlar! diye belli başlı mazeretlerinden birisini söylerdi. Bakalım ne sancısı tuttu. Araba gibi yuvarlanıyor.— işte geldim. Dikmesiyle «Vay anam» diye kıvranması bir oldu. Kahveyi kilitlemiş. Akşam. Gelmişte «Haydi içelim» demiş. kendilerini ihtiyarları çekiştiriyorlardı. hapisteki oğluna yemek taşımaktan şikâyet etmezdi ama.. Derken uyandı. O sıra ölecek de. . kınla çalar saatlere kaldım. ya Müslüman. bütün oğlan anaları gibi gelini ve torunları çekiştirmeden yapamazdı.. Demek benim büyük oğlanın gayrı içi çürümüş. gelini kendisi için seçecekti. En fazla üzüldüğü şey en büyük torunu Mediha'nın kendisini adam yerine koymaması. Kahve «Mars» olmuş.. öteki komşunun kızı bir araya geldiler mi. Töbeyi Bayram'a denk getirdi. Feryadı göğe çıkıyor. Elbet doktor ister.. Vaktinde gelmişse.. Hüseyin'in anasına rastladım. Şeytan domuz da o sebeple büyük anasını saymıyordu. Saati kuran yok ki vaktimizi bilelim. Müstahaktır.. on dakika geç gelmişti. Yüzü ölü sıfatı. İbrahim efendi nasıl? — Sorma. Tamam. Esbaplı şeytan iğvasmdan muhafaza et. Arpacı kumarbaz. Gelini zaten ilk baştan gözü tutmamıştı. iyi olmuş. İstanbullunun çıkışmasına meydan bırakmadan derdini yanmaya başladı: — Daha fabrikanın erkekleri geçmedi.. Başlamışlar Arpacı'yla içmeye. Töbe bütün bütün azdı. Beni lafa tuttu. — Maşallah. Yolda.... Su istedi.. Başımı örttüm. — Yemek yetişiyor mu? — Misafirler bastırdı. diye iftiharla kaşlarını çatardı. Şuraya kusmuş.. Şimdi hele Hacı'nın tahliyesi yaklaştıkça ahdediyordu: Bu sefer oğlanın gönlüne bırakmayacak. ayyaş. doktoru buldum.. Doktorun arkasından koşarken alıp veriyorum: «Allahım sen bizi elbiseli şeytan şerrinden sakla....

Kahve'yi kapatmışlar. Daha neler göreceğiz? Vay başıma... Vay başıma... Bu yaşta, deli gönül diyor ki, «Git bir karanlık deliğe gir, orada güzelce öl. Eski zaman ölümüyle... Ne güzel!» Yaşın yerde sayılsın kan bey... Ben bıktım. — Kendine kötü söyleme... Çocuklar nasıl? — Onlar da bir başka belâ... — Yok... Çocuk kısmı evin şerefidir. — Evin şerefi olan terbiyeli çocuk. Bizimkiler atlı Cin... Pestili sakladım, yer be yer... Sabahleyin baktım döğüşeceğiz, verdim de yediler. Bu zaman pestil yiyen çocuğu ben kışın neyle avutacağım. Hele oğlan bütün serseri... Komşu çocukları «Haydi meyva çalalım,» demişler. Şunlara bak... Halbuysa bizim Malatya'mızda meyva haram değildir. Sahibi bahçedeyken içeri girersin. Ağacı sallarsın, doyana kadar yersin. Giderken de adam sana bir mendil dolusu ikram eder. Elhamdülillah dersin. Sabahleyin dutlar sallandı mı, garip komşuların hakkını ayırmak bizim usulümüz. Bizim Mesut, canavarları bizim bahçeye doldurmuş. Meydandaki armutlar yetmemiş de, «Hele gelin... Asıl iyi armut şurada», diyerek bey armudunun yerini göstermiş. Babası döğdü. — Bırak şimdi çocukları... Söyle bakalım sen... Dışarda ne var ne yok? — Susun da rahatça oturun. Dışarsı bir fena olmuş. Tayyaroğlunun şekerini tutmuşlar. 59 torba şekerini... Ne yazık olmuş. Merakımdan uyuyamadım. — Canım Kan bey... Sana ne oluyor? Tayyaroğlu da mahpusanede uyuyamadı. Lâkin merakından değil... Kumara oturdu sabaha kadar. — Kaybetti mi? — Yüzseksen lira kaybetti. — Oh olsun... Kumar oynar mı akıllı adam. Rahmetli babam anlatırdı. Birisi otuz altın kazanmış, otuz parasını yemeden gerisin gerisiye yutulmuş. Bu erkek kısmı ne delidir. — Şimdi kumarı karılar da oynuyor. Bey, paşa kanları... — Kocaları ağızlarına vurmazlar mı? Tevekkeli değil bu dünya batacak. Şimdi Tayyaroğluna ceza mı verecekler? «Bana iftira ettiler» desin. Komşular müzevvirlemişlerdir. Birisi usulla gitti polise söyledi, çıktı kenara. Bu alamette müzevvirlikten para kazanacaklar. Herkes hafiye yazılmış. Komşusunun güldüğünü isteyen mi var? — Pekâlâ sen şurada ağlarken onlar şekeri şu kadara satsınlar da para mı kazansınlar? — Para kazansınlar. Zengin komşu iyidir. Zengin komşudan adama bir vakit zarar gelmez. Ne rezillik gelirse fıkaradan gelir. — Olmadı Karı bey. Fıkaralarda şeker saklamış adam duydun mu? Bak Tayyaroğlu'nun suçu meydana çıktı. 59 torba şeker. Beyanname verecekti vermemiş. — Bir torbası da arada kaybolmuş. Karısı ağlıyor... Ahmet polis, arabanın üzerinden alıp usulla bekçiye yüklemiştir. Görürsünüz Ahmet polis aşırmıştır. Ahmet polisi sen gördün mü? Bu benim oğluma şahitlik eden polis... Kazan

kulpudur. Çarşıda it gibi dolaşır. Allah vere de bu Ahmet polis haramiliği çok sürmese... Karı bey belli ki mahallede her gün belki yüz defa tekrar edilen lakırdıları kendi düşüncesine ait olup olmadıklarına zerre kadar ehemmiyet vermeden söyleyip duruyordu, istanbullu, gene burnunu karıştırmaya girişmiş olan Hacı Abdullah'a göz kırparak alay ettiğini fark ettirmemek için ciddiyetle ve yavaşça sordu: — Ahmet polis haramiliği var da, Tayyaığlu haramiliği yok mu? Tayyaroğlu şekeri saklıyor. Tüccarlar hep malları saklıyorlar. Sebep? Bulunmayacak da millet bunalacak, fazla fiyata alacak. Oğlun kahve işletiyor, şeker pahalandı mı sana da zarar. — Elbet bize de zarar. Ben bize zarar değil mi dedim. Şeker bu kadar fırlarsa o kahveyi biz ne yapalım? Müşteri de iyice seyrelmiş. Oğlan Valiye koştu yalvardı. Yedi kuruşa idare etmiyormuş. On kuruş fiyat istemişler. Vali, esasta Laz. Malatyalıya düşman. «Olmaz» demiş. Ocakçıya üç lira veriyor. Şakirtlere yüzelli kuruş müritlere yirmibeş kuruş. — Yüz yetmiş beş kuruş. — işte o kadar. Işık yanacak. Su ister... Vay başıma... Dur, dur... Bir iş daha oldu. Karakaş'ın kızını muhbirlemişler. Hem avrattan zahire almışlar, hem de gidip muhbirlemişler... Hükümet de gelmiş mühürlemiş. — Ne satmış? — Zahire satmış. — Kaça? — Herkes kaça satıyor? Kilosu 120 kuruş. Kiracı on kırat almış, Behçet on kırat almış. Hep onar kırat almışlar. Gizliden almıyor. Ne günlere kaldık yarabbi... Kan malını gizli satıyor. Sen paranla buğdayı gizli alıyorsun. Sonunda beşer kırat daha alacak olmuşlar. Vermeyince haydi Hükümete... Bu millet, artık doyasıya ekmek yemez... Geçti. Huylanınca, «Dur cadı... Gidip muhbirleyelim de sen gör», denir mi? — Muhbirleyince ne oluyor? — Hükümet mühürlüyor. — Aldırma... Kaldırıp götürmüyorlar ya.. — Kaldırmasınlar.. Bir kere Hükümet parmağını taktı, mühürü bastı mı, o evin ocağı söner. Hacı Abdullah lat olsun diye sordu: — Sen hiç almadın mı Karı bey? — Almadım. Buğdayı nereye sokayım? Fare mi yesin? Deli deli söylenme. Bu alâmette insan korkuyor. Ne bir kâr ola, ne de Hükümet evine gire demişler. Hükümet adamı yemin tanımaz. «Vallaha» dersin inanmaz. Arpacının evi de aranacakmış. Faydası yok, mutlaka aranacak... Tarla sahibi, konak sahibi bırakmayacaklarmış. «it aç, biz de aç...» diyorlarmış. Herkes buğdayı saklayamaz. Evi rabıtalı olacak. — Olmadı. Sen buğday almalıydın. 120 kuruşa...

— Bir de Mekri bulaşırsa... Keyfe bak... Biz ne günlere kaldık. Komşulara her vakit söylüyorum, «istanbullu oğlum, ehil fıkarası nedir?» diyorum. Buraya geldiği zaman yağın kilosu 50 kuruştu. Buğdayın kıratı otuz kuruştu. «Hep pahalanacak» dedi. Keramet sahibi bir adam... — Gördün mü? Sor bak... «Daha çıkacak..» diyor da o sebepten alsan diyorum. — Ben şeriattan korkarım. Neler yedi bu diş, ne altın oldu, ne gümüş diye bir lâf var. Kimse cevizi çift görmeden taş atmıyor.. Biz ne günlere kaldık? Çarşıya çıksan, sanki kilitlemişler de kaçmışlar. Kimsecikler yok. insan pdaditdL çıkınca eskiden kalbi ferahlardı. «Pazar şenlenmiş, oh..» derdi. Bugün gittim. «Uuuyy..» Kimse kalmamış. Müşteri çok. Dükkâncı yok. Kasabın önü kıyamet gibi. Çengele iki tane gövde asmışlar. Birisi «Aşçı'ya mahsus» imiş. «Kesilmez, bölünmez» dediler. Yalvardım. «Köftelik için buddan veriver şahım.» diye kanlılar gibi yalvardım. «O'nun da sahibi var» dediler. Dükkânlarını kasap pazarında, dünya kilitleseydi Bekirgiller kilitlemezdi. Hanım'in Mehmet kilitlemezdi. Hep kitlemişler. Davar yok. Sığır kesiyorlar. Yağsız bir et. Çamur gibi. Duvara atsan yapışıyor. Tuza ne oldu? Tuzu Alman'a veriyormuş Hükümet. Her şeyi Alman'a veriyormuş da «Bizim millet varsın, acından gebersin» diyormuş. İbrahim üç kilo tuzu iki yerden yalvararak aldı. Tuzu çuvala koyan hangisi, torbaya koyan hangisi... Sabunu, tuzu talandan kaçırıyor bu insanlar.. Bir görseniz, kurt, şehirli, garip, yerli hep ayakta. Orası bayram yeri gibi... «Satış yasak» dediler, «şıp» camı indirdiler. Ahali, kenara çekilip boynunu büktü. Ben geç kalmışım. Gittiğim zaman kapıyı da kilitlemişler, iki herif aralıktan para ile mendili içeri alıyor. Kendileri tartıyorlar, kendileri ölçüyorlar. Artık insaflarına kalmış bir şey... Gizli rakı çeker gibi tuz aldık. Töbe Yarabbi... Dur bakalım bir de peynirci getirmişler, doğru mu? — Getirdiler. — Yüzelliye satmış, iyi bildin. — Vaktinde atmışa aldılar. Kışa kaldı. Tuz koydular heriflere piyango vurdu. — Piyango vurdu ama Karı bey, marifet bu yağmada para kazanmak değil, kazandığını sindirip yemek, sen Allahı bilir misin? Adamın burnundan getirir millet kısmı... Burnundan... — Doğru... Bir kere «Hayyalessalâ...» dedi mi... Bir kere «Yahu... nasıl vicdanınız razı oldu da benim kanıma ekmek doğradınız? dese... Ah almak iyi değil. Fıkaranm ahi tutuverir. Seferberlikte de böyle olduydu. Bir kırat zahireyi bir altına sattılardı. Dükkân sahipleri lort oldular. Bir gece gürültüyle uyandım. Bu benim oğullarım o zaman 10 12 yaşındalar. Dışarda bir kıyamet... Silâhlar patlıyor. «Delikanlılar kim bilir, kimin kızını kaçırıyorlar cebri alarak» dedim. Pencereden baktım ki gökyüzünü kızıllık basmış. Bunu görünce kocakarılar okumaya başladılar, Ay tutuldu sandılar da... Lâkin ibrahim «Ana cami yanıyor» dedi. «Oh ne âlâ... Yansın...» dedim. — Neden? — Bunların babası vurulmadan caminin mütevellisiydi. ölünce mütevelliliği bizim elimizden aldılar. Yandığı iyi oldu. Ateş çarşıya atlayıvermiş. Hep

sokaklara çıktık. Eski çarşının üzerine tahtadan çatı çekilmişti. Çatı birden harladı, her çarşı tutuştu. Bitpazarı, kasap pazarı, meyve arastası, ekin arastası hep yandı. Bitpazarı hakikat bit pazarıydı. Karanlık karanlık dükkânlar. Lâkin dolu dükkânlar. Yeraltında mal dolu. Ateş düşünce «Malım...» diyen hangisi... O tüccarlar deli ohnuşlar. Yangın söndürmeye kim bakıyor? Herkes talana dalmış. Hükümet tutuştu. Bir taraftan... Jandaramlar şaşkınlıkla kurşun sıkıyorlar. Ateşe silâh para mı eder? Mahpuslar bağırmaya başladılar. Hüseyin bey Belediye Reisi. Tabancayı çekti. Kapıyı arkasına dayadı. «Gelin yavrularım...» diye mahpusları bir tamam kışlaya götürdü, idamlıklar kaçmadı da, onbeş senelik bir mahpus kaçtı. Çırmıktı'dan Murat kaçtı. Çarşıda rezalet diz boyu... Bir kasayı, talancılar yuvarlaya yuvarlaya önümden geçirdiler. Tüccar mallan yerde sürünüyor. Aklında mı Hacı, biz de bir merkep yükü zahire getirdik. Sabahleyin «Mal talan edenleri Hükümet yakalıyor» dediler. Eşeği kimseye göstermeden salıverdim. Zahire kaldı. Seferberlik senesi... Bir altına bir kırat buğday satanlar perişan oldu. inşallah bunlara da bir âfet gelecek. — Âfet gelmeden olmayacak Kan bey. Haklısın.. — Biz ne âfetler gördük yavrum.. Seferberlik senesi bir de Çekirge âfeti düştü. Dellallar sokaklara çıktılar. Bar bar bağırıyorlar: «Allahmı, Peygamberini sevenler... Haydi çekirge kırmaya... Dini bütün Müslümanlar.. Haydi çekirge kırmaya... Ermenistan tarafından ayağıyle geliyormuş bu çekirge... Adam yiyen cinsi imiş bu çekirge... Haydi babayiğitler... Analar, Bacılar, kardeşler... Dini bir uğruna çekirge kırmaya.» işte o sene ekmek yıldıza çıktıydı. O zaman «Afet gâvurlardan oldu» dediler. Harp gâvurlardan olmuştu. Ermenileri kestiler de millet biraz ferahladıydı. Şimdi içimizdeki gâvurlar bizim gâvurlar. Şapkayı giydik. Karılar çıplak geziyor. Namus kalmadı. «Bu seferki âfet ötekinden beter olacak» demiş. — Kim demiş? — Şeyh Kâzım efendi. — Kazım efendi söylediyse doğrudur. Ee, daha ne demiş? — Bu memleketi zelzele batıracak demiş. Erzincan gibi. Hep karıların namussuzluğundan, sen fabrikayı gördün mü? Kanlar hep baştan çıktı. Nerde yetişmiş bir kız varsa, oğlu olanlar onları tanıyor. Başımıza gelenler.. Şeriat gitti, biz böyle olduk. Eskiden afet de olsa böyle rezillik görmedik. Eskiden her işe Müftü karışırdı. Ulu Cami yapılırken minareleri tamam çıktılar. Üstlerini kapatan ustalardan birisi yuvarlandı, öldü. Malatya Müftüsü katil minare ile şahit minareyi onbeş gün hapsetti. — Kız, minare hapsolur mu? — Olur. Ustaları onbeş gün çalıştırmadı. Minareler onbeş gün külâhsız bekledi. Minare demek, Allahm bir kulu demek. Minare kısmı gece vakti, kimse görmeden bir kere secdeye kapanırmış. Cemaat az olursa adam gibi ağlarmış. Şimdi başımıza taş yağacak. Hepimiz baştan çıktık. — Baştan çıktık dedin de aklıma geldi: Şaroğlu'nun kızı evine geldi mi?

— Geldi. Görmeye gittik. Zavallı taze, bir yatakta yatıyor. Beni görünce başını duvara çevirdi. Utandı. — Yaptığından mı? — Günahını alma yavrum... Yemin ediyor. Herifi tanımıyormuş. — İşte asıl o bizim günahımızı alıyor. Adam, tanımadığı kızı hiç vurur mu? — Deli bir herif... Vurur vurur... Kız yemin ediyor. Ağlıyor. — Çok yemin ediyorsa, çok ağlıyorsa hiç inanma.. — Yok oğlum... Asilzade yerin kızı. Fabrikada çalışan cinsten olsa ben de seninle beraberim. Uuy başıma... Ben geç kaldım... — Yarın akşam gelecek misin Karı bey? — Gelmeye geleceğim.. Lâkin gitmek zor. Hele ben beni bir götürsem.. Her akşam böyle vedalaşırdı. Karı bey küçük fakat acele adımlarla gitti. Oniki seneden beri fasılasız olarak mahpusta yatan Hacı Abdullah günü azaldıkça, uykusunu ve istinasını kaybediyordu. Gündüz hiç bir yerde on dakikadan fazla oturamaz, gece, yatakta duramaz olmuştu. Artık üç paket tütün içiyor, burnunu daha çok karıştırıyor, başını daha fazla sallıyordu. Ceza beş seneyi aştı mı insana şakadanmış gibi gelir. Mehabetini, dehşetini kaybeder. Bir tamam yatıp bitirmeyi göze alamadığından, «Bu böyle kalmaz. Allah cömerttir. Bir af olur» falan diyerek uzağı asla düşünemem yen bir çocuk dalgınlığı içinde yaşanır. İlk iki sene uyku ve iştiha dışardan daha muntazam daha fazladır. Can, başka türlü bu başka türlünün asla tarifi bulunamaz sıkılır. Bu sıralara «Anasının çorbası daha karnında... Hele birkaç sene daha geçsin de görürüz» derler. Birkaç sene sonra uyku ve iştiha azalır. Buna mukabil, uyuklamaktan ibaret bir yorgunluk, başı, gövdeyi ve ruhu sarar, iştiha terbiyesiz bir çocuk gibi her aklma geleni şiddetle istemekten ve birkaç lokmada bıkıvermekten ibarettir. Yatkın hapis iki övünden başka yemek yemez. Artık uzun arkadaşlıklara da tahammülü kalmamıştır. Buraya girmeden evvelki hayatına ait sevda, kavga ve diğer maceralarını o kadar sık sık o kadar çok da kalan parçalarından bıkmıştır. Bir yeni arkadaşa hepsini, birbiri peşine, hikâye eder. Maceraları tükenince kendisine bir başka yeni ahbap arar ve eski hikâyeleri ona anlatırken bunu önce dinleyenlerin orada bulunmasına tahammül edemez. Bu yüzden kıskançlıklar, dedikodular bir ay evvelki can ciğer arkadaşları birbirlerine kanlı bıçaklı düşman yapar. Yerlilerin ekseriya birbirlerinden nefret ederek yabancılardan ahbap peydahlamaları hep bu macera anlatmak zaruretinden ileri gelir. Hikâyeler, mahpusun içinde bulunduğu ruh halinin birer aydınlık pencereleridir. Eğer bir zamparalık hikâyesine başladıysa (daima birdenbire, arkasından dürtmüşler gibi başlar.) canı o gün öğle sonundan beri şiddetle ama tahammül edilmez, müthiş bir açlıkla kadın istemektedir. (Gece mutlaka hamamcı olunur.) Bir kabadayılık macerası, mahpusun o gün, muhakkak, ya bir gardiyandan yahut da bir diğer mahpustan hakaret gördüğünü dspat eder. Bir gün evvel dehşetli ümitsiz olan bir insan, bir gün sonra dünyayı pespembe görür. Mahpus, daracık bir muhitte hislerin havsala almaz mesafelerinde hiç bir sürat ölçüsüne ve teşbih

İdamlık arkadaş sabaha kadar hemen . inip çıkan bedbaht ve mesut insandır. O zaman derin uykudaymışlar gibi tek başlarına yatanlar daha doğrusu bizzat kendi kendilerine karşı bile uyuma taklidi yapanlar.. Mahpusların. Kışın öksürük. (Uzun müddet uyuyamayanlarm ekserisi cigara tiryakileridir.. kendileri gibi geç uyuduklarını pek iyi bildikleri arkadaşlarıyle bakışırlar... ekseriya derin uykusuna ara vermez. daha doğrusu başka Bayraklar altında yaşayan birer yabancı memlekettir. sıkılmış çeneleri arasından dilsizlere mahsus bunaltıcı sesler çıkarmaya başlamaları yabancılığı birdenbire aradan kaldırır. en mühim eğlence tabiî kumar müstesna derhal olduğu yerde elektrik cereyanı gibi kesilir.. sanki bir ayrı köy. Dışarda nöbetçi düdüğü. Her yatan bir ayrı ev değil. Rüyaların pencerelerine de demir parmaklıklar. aralık aralık fasih sayıklamalarla bölünür.mına koyduğumun. birisi çağırsa. mahpusluktan başka müşterek tarafları sanki yoktur.. İhtilâm olan bir arkadaşın kıvranmaları. Düşmanlıkla dolu bu sessiz saatların içinde üzerlerine ağırlık çöken arkadaşların. başlarını yastıklarından dörder parmak kaldırarak. insanı zerre zerre. Zamanın saat tık tıklariyle değil. en mühim bahis.kalıbına sığmaz bir hızla bir kutuptan diğer kutba kadar gidip gelen.) Baykuş öter. yazın kaşınma ve dört mevsimde osuruk sesleri batar çıkar. koğuşun yerine yalnız birisi nefes alıyormuş da ötekiler bu müddet içinde hatta duyulmayacak kadar zayıf nefes bile almıyorlarmış.. Allahı bile hariç tutmayan küfürbazlığa geçer. Vurmasana ulan. «Dur ulan . Fakat zaten uyanık duran bir şeye canı sıkılmış gibi derhal bir cigara yakar. bir küçük çocuk gelse. Ağır ceza koğuşlarının ağır ve kederli geceleri. yabancımsı bir gürültü olsa. «Oh iyi ettim de namussuzu yedim. Senelerce rüyalar hep dışarıya aittir. Şehveti ve kadın vücudunu senelerdir unutmuş bu hadım erkek kalabalığını uyurken seyretmek hazin bir şeydir. Uyandıramazsa uzanıp yorganı sallar. Öldürdüğüne pişmanlığın hemen arkasından. Uyumayanları rahatsız ederek. Mahpusdışarıyla olan ruhî alâkasını uykuda bile kaybetmez. Sonra yeniden.. Çıkma ümidi bir saat evvel elle tutulacak kadar yakındır da bir saat sonra kıyamet günü kadar uzak ve imkânsızdır. bu zavallı büyük çocuklardan birisi insanın yüreğini parçalayan bir ümitsizlikle annesini çağırır. yahut soldan sağa döner. saniye saniye eskiterek geçtiği hissedilir. Yaralı hayvanlara ait birkaç kısa şikâyet iniltisinden sonra bunalan arkadaş sağdan sola. Mutlak dindarlıktan. Tekrar bir sayıklama: «Vurma. insanlarının arasına gardiyanlar karışmaya başlar. yatak komşularını kurnaz kurnaz gülümsetir. Hırıltı hemen kesilir. Uzaktan bir köpek havlaması. Karısı ellere kaldı ya. kollarına kelepçeler. Uyanık olan yatak komşusu kâbusa yakalanmış arkadaşı adıyla çağırır. Dışardan gelen en ufak bir gürültü tabiî kanıksanmamış. âdeta imdat isteyerek uzar gider.» tekrar tek başına soluyan arkadaşın nöbetçi nefesleri. Gece gündüz bir arada yaşayan insanların korkunç yalnızlığı koğuş uyuyunca daha beter meydana çıkar.» Abdeste kalkan bir arkadaşın sürüklenen ayak sesleri. Ancak altıncı seneden sonra yavaş yavaş mahpusluk tahteşşuura yerleşmeye başlar..» diyen insafsız bir kibir ve yürek ferahlığı hazırdır. nefes almak cihetinden de mutlak istirahate varmışlar gibi muntazam soluklar duyulur. en mühim misafir.

Mahpushanelere yazılan mektuplarda hemen daima. Bugünü saymazsak yirmiüç sene. (Bu sürat bizim trenlerimizden fazla gibidir. Kâmil denilen namussuzun kafasına az kalsın destiyi vuracaktı. bıkmadan aklında tutar. böylesine öfkelenir mi? Birdenbire mahpusaneye kendisini bağlayan bağlarm çatır çatır koptuğunu hissetmişti ve öğleden sonra çıkma ihtimalinin ilk hakikî can sıkıntısı üstüne çullanmıştı.» Sonra üstüste. kendisini koğuşundakilerden yükseğe çıkarmış gibi acayip şeyler hissediyordu. «Ne kaldı?» diye sorsalar derhal... «Daha çok. artık uyuyanları uyandıracağına ehemmiyet vermeden yüksek sesle. Kavatın birisi bu Kâmil. şeklinde olsun.» Hemen o esnada kabahatmiş gibi kalkıp oturmuştu.. Yatılmış cezanın değeri mi olur. hatta biraz da sevimliydi. şimdi âdeta ihtiyardır. dünya üzerindeki bezginliklerin en sahicisidir. Bu Kâmil'in karısını babası kullanıyor.» diye yazılırsa da bu sözler yalandır ve teselliden ibarettir.. Güneş bir başka türlüydü. Öt de şu ölüsü mahpusu yık artık. fikirleri birbirine çarparak düşündü : Kâmil namussuzun biri.. «Tuu. şimdi artık korkak bile değil ürkektir. Halbuki eskiden bu gibi sözler hatta farkında olmadan gururunu okşuyor. Yarabbi sana çok şükür. Artık o günden itibaren sevinçten kedere. Ateşli bir hastalık gibi insanı hayatından bezdirirler.» diye söylenir. Sayılı günler.» . Uyumayanlardan birisi.». Bacısı orospu. damla damla birikmiş ve günlerden bir gün arkadan kancıkça bastırıvermiştir. Ayakta duran ihtiyara gülümsedi.» Bir hafta evvel. Kancıklığı evvelâ sevince benzemesindedir. «Biz ne halt ediyoruz yahu.. daha derli toplu. Yahu biz ne yaptık. Hacı Abdullah bir sabah uyandığı zaman. Bitmek bilmezler. «Eşekler. Ve bu bitmez tükenmez geceler Hacı Abdullah için tam on sene onbir ay onbeş günden beri fasılasız devam edip gitmektedir.hemen hiç uyumayan.. Kendisi ibne. Girdiği zaman akıllı imiş. Bu bezginlik. şimdi artık insiyaklariyle yaşıyor. Mahpus'ta haftalar ve aylar insanın başını döndürecek derecede süratle geçer. En dalgın sırasında. isterse bu cevap. Koğuş daha aydınlık. içini çeker.. «Dar günün ömrü az olur. dört ay( onyedi gün var». Bir gün gibi geliyor. Bir müddet fazla yattığı için kendisine acıyanlara fena halde öfkelendi. ayıyle. ümitten ümitsizliğe koşmaktan manevî varlığının nefesi tıkandı.) Halbuki seneler bir türlü geçmek bilmez. «Ceza'yı öldürdün. kalanı senesiyle.. sabahleyin ilk aydınlıkta maddeten ve manen baygın düşen o'dur. bilhassa büyük cezaların sonunda sahiplerine karşı pek namertçe davranırlar. Senelerden beri farkına varılmadan. ama mahpus gene de her günün hesabını muntazaman üşenmeden. Girdiği zaman cesurmuş.. «Sayılı gün çabuk geçer. Adam. kuvvetli bir rüya görmüş gibi cezasının iki sene bir gün kaldığını hatırlamış ve son derece sevinmişti. Girdiği zaman delikanlı imiş. günüyle söyleyebilir. Bereket versin bu değişikliklerin yalnız kendisi farkında değildir ve ruhî yorgunluktan ölecek kadar çok yaşadığını zannetmektedir. «Öt mübarek öt. her sabah yattığına bir gün zammedip yatacağından bir gün tarh eder.

. hayinliği ve merhametsizliği duymaya başlamıştı. mevsim mevsim düşünüyordu.Cezasını gün gün hesap edememeye başlamıştı... «Ah benim de cezam senin cezan gibi az olsa. ben yapacağımı bilirim. sanki kendisini burada bırakmak ellerindeyken düşmanlık olsun diye arkadaşları tutuyorlarmış gibi çabucak öfkeleniyor. Mahpus değildi ama gene buradaydı. gösterirdim heriflere!» diye. ne dejenere bir hal aldığının ispatıydı. Çıkmak için duyduğu acele arttıkça.» derken şimdi. Aklı bu mevzua takılınca bir müddet keyifle ve gizliden gizliye gülümsüyor.Artık af havadisleri onu hiç alâkadar etmemeye başlamıştı... ölünün ebediyyen hareketsiz kalarak yalnız düşünmeye mahkûm edilmesi ihtimalinden başka bir mazereti olamaz ve muhakkak ki intikamların en namussuzcası da budur. cezası bir sene kaldığı zaman Cumhuriyet Bayramında Af olmayışına canını sıkan birkaç mahpus arkadaşı düşünerek gizlice sevindi. erken gelse gene kızıyordu.. zıtlarma basmak için her zaman sözlerinin aksini söylüyordu.» Bazı bazı da vaktiyle mahpushanede yapılmış kavgaları hatırlıyor. Sanki artık mahpus değildi. Lahavle. söze eskisi gibi yüreğiyle karışamadığını hissederek. kollarını sallayarak. Eskiden herhangi bir arkadaşa yapılan en kü çük bir haksızlık karşısında kükrerdi. Ölmek iyi bir şey. sanki teessüfle başını sallıyordu. Ay ay hesaplamak da duyduğu aceleyi tatmin etmiyor. Hacı Abdullah. korkuyla yutkunuyordu. müsamahakâr bir adamken artık ellerini. elinde olmayan bir asabiyetle gardiyanları. vurulup ölen arkadaşları gözünün önüne getirerek kendisini onların yerine koyuyor. Kendimi öldürürüm. müdürü korumaya girişmişti. Gerdek gecesi.Halbuki gardiyanlar olup bitenlerin sanki farkına varmamışlardı ve bunu inatlarına böyle yapıyorlardı. arkadaşlar af ihtimalinden açtıkları zaman. Eskiden bütün kadınları ve bütün kızları çok güzel. artık hiç birini en güzellerini bile kendine lâyık görmez olmuştu. «Yahu bizde erkeklik kaldı mı bakalım.. Artık mahpuslarla beraber değildi. Gelin ..» dedi. Anası geç gelse kızıyor. Eskiden... istidalar vermeye. derhal evlenmeye lâyık bulduğu halde. Eskiden pek ağır. hareketsizliğe mahkûm olan bir düşünce âleminin ne kepaze. sonra birdenbire somurtarak işin en tehlikeli tarafını düşünmeye başlıyordu. Şimdi her meseleyi yatıştırmaya. idarenin adamı olmuştu. Velhasıl. Birisini öldürmek eğer o adama fenalık etmek için yapılan bir işse. Yemekleri de ihmal etmeye başlamışlardı. Bir müddet bunlara acıdı.» Evvelce pek öfkelendiği ve buraların tek namussuzluğu saydığı feci hal yavaş yavaş başına geliyordu da bundan zerre kadar şüphelenmiyordu.Bir müddet yeni gelenlerin haline gizlice. Hey Yarabbi. Biz artık. Aşırı mesut insanların istisnasız herkese karşı hatta bizzat kendi nefislerine karşı duydukları hayvanca hodgâmlığı. müddeiumumilere gitmeye kalkardı. Tuu. tane tane. «Biz artık kaçar mıyız reziller. sert sert bağıran huysuz bir insan olmuştu. îşte buna bir türlü alışamıyor. ağır cezanın bitmesine yakın. bu hissi onlar da anlamışlar gibi kendi kendine utanıyordu. bir insanın başına gelenler. «Ohh... «Ah benim de cezam seninki kadar çok olsa. Hey Yarabbi.

.. Ahali kaçışıp ikisini yalnız bırakıncaya kadar Hacı Abdullah'ın yüzüne gülümseyerek bakmış.. Bir daha da yaralanıp gelirsen buraya gelme. saçları dökülmüş bir ihtiyar değilmiş.. Senelerce beraber hovardalık etmişler. Hacı Abdullahı. Malatya'nın kopukları rakıyı kadehle içmeyi bilmezler.» Hacı Abdullah yaraları biraz iyileşince tabancayı kuşağının arasına sokup kahveye çıkmış. Malatya şehri bir hoş olmuştu. öldürdüğü delikanlı böyle bir içki âleminin sonunda şakacıktan yaralamıştı. Beni yeniden sekiz yerimden bıçakladı. îyi ama. Hacı Abdullah. üçü çoktur. Malatyalının ikisi az. iki sabıkamız da çıkınca.elbette usanmıştı.» Halbuki meyhanelerle artık bir alâkası da yoktu ya. Şunun yemeğe benzer yeri var mı?» Tütünlerde de eski tat aramamalıydı. haydi bakalım. Dördü başında. Eskiden. «Hep seni vuracaklar mı böyle?» diye sormuş.. Ne yalan söyleyeyim. üçü göğsünde olmak şartıyla ondört bıçak yarasından ibaret bir şaka. Sözün burasında... «Bizim zamammızdaki polisler kalmadı. Başına ne geldiyse «Serhoşlukan» gelmedi mi? Hakikaten başına ne geldiyse bir değil birkaç serhoşluktan gelmişti. Bir Cumhuriyet Bayramı gecesi. Ali en iyi arkadaşı imiş. kâğıtları berbat etmişlerdi. Harmanı bozmuşlar.. şunu beline tak. Velhasıl bize 12 sene verdiler. «Ne yapayım ağa? Tabancam yok. öyleyken. Artık tabancayı kullanamadım.. küçük bir çocuk gibi şaşkın şaşkın insanın yüzüne bakar. Kahvede Ali'yi arkadaşlarıyla kâğıt oynarken bulmuş. tasla içerler.. 1930 senesi.. Bizim zamanımızdaki meyhaneler. Tütünün içindeki odunları ayıklaymcaya kadar göbeği çatlıyor. Artık pişman olmaktan bile bıkmış bir hali vardır... Adam gibi sırıtıyor. Namus meselesi desem kim yutar. Uç Malatyalı birbirlerini öperek içmeye başlar. O da bekâr. artık eskiden hiç bir şey anmak istemiyordu ve beterin beteıi de şu ki ilerden de hiç bir şey bilmiyordu. Geri kalanları da sıkacağım. Doğruca göğsüne peş peşe beş kurşun yerleştirmiş. Ali gözünü kırpmamış. insanlar. Hacı Abdullah vakayı her anlatışında buraya kuvvetle basar. Bu Reji'nin Allah belâsını versin. Hacı Abdullah hastaneden çıkınca ağabeysi İbrahim yüzünü şu tarafa çevirip. gökyüzü. — Gülüyor herif. Şuna bakın.. Çubuk gibi delikanlıymış. kımıldamamış. ben de bekârım. Üç gün mütemadiyen gece gündüz içerler ve bir hafta hasta yatıp üç ay müddetle rakıya tövbe ederler.. Beni de ölüm halinde hastaneye götürdüler. «Kaltak. Meğer beş kurşunun beşi de değmiş. Kurşunlar değmedi sandım.. Dostları da birbirlerini . Dünya değişmiş. Ben böyle düşünürken yerinden sıçradı kalktı.. O da ölüm yarasını almış. Ali öldü. Ne olur ne olmaz.. sonunda birbirlerini vururlar. Aftan da istifade ettirmediler mi? işte yatıyoruz. Mahkemede Hakim soruyor: «Siz birbirinizi neden böyle vuruyordunuz?» Düşünüyorum düşünüyorum.. O zamanlar böyle tombul tombul... Hiç bir sebep aklıma gelmiyor.. Artık içmeyecekti. İkimiz de kahvenin içine serildik... Ben zaten yaralardan yeni kalkmışım. Kaldır kendini Murad'a at. işte buna dokuzlu Brovnik derler. imanı gevriyordu.. Bıçağını çekti..» «Al. Bir.

Karı bey. Tüfeği birinin göğsü beraberine sıkmış. Lâkin benim bahçe bakım ister. Gardiyanlar yemekleri alıyorlar. Elhamdülillah. Lâkin vuramamış.. bana tabancayı veren ağabeyim ibrahim'de mi.. Babam bir sabah.. — Rahmetli. Çocuk gibi bir herif. Gâvurların kolları iplerle bağlı. Tam üzümlerin sonu almana kadar.» demiş. Yarı yolda : «Ben bu haltı edemem. artık gözü ne karı görürmüş ne evlât.severlermiş. Halbuki asıl düşmanlarımız şurada güle güle yaşıyor..» demiş. Şuna sormuşlar. kaç okka mışmış çıkacağını hüvesi hüvesine söylermiş. Bizim sattığımız bağ şimdi bile meşhurdur... Lâkin İbrahim iyi bilir.» diyen mi ararsın. Babam bir sabah.. çürümez.. «Etme Hoca derlermiş. Babam bir müddet peşleri sıra gitmiş. Ali'de mi. Büyük Cami'nin hem imamı hem de mütevellisi idi. Kim bakar? . Boyu benden bir karış yüksekti. işte o gidiş. «Hay Hoca. yahu bu nasıl âdet. Arkasını boşlamışlar. bakmışlar ki Hoca telâşlanıyor. Ezana başladı mı aşağı Malatya'dan dinlerlermiş. Yüreği işte bu kadar yufka. Meyveye meraklı rahmetli. Herkesin yüreğini yakan mesele. Sen erkek değil misin? Herkes Gazi oldu.. buna i sormuşlar. Şimdi gâvur aşısı Mışmış var ya işte onu babam icat etti derler. Büyük bahçeleri kiralayanlar yevmiye verip babamı götürürlermiş. Rahmetli sonunda başka çare bulamamış. Gün doğmadan Ermenileri yirmişer.» diye şekva etmiş. Seferberliğin sonlarına doğru. Anam anlatır : Yüreği yufka bir herifmiş. beddua etmiş. gelir ağaçları yolarlarmış. Bir sesi vardı. ne desen boş. Eline bir kurt tüfeği almış. haşa. Karanlık gecede domuzun kurşunu. I Bütün Malatya ağlamış.. Pek aklım ermiyor. geri dönmüş. Ben şöyle böyle hatırlıyorum. «Bunların babasını vuranlar falan falan kişiler. Kabahat bende mi... serhoşlukla bir kurşun atmış.. Bir sene Malatya'nın kopukları bizim bahçeye dadanmışlar. ilkyaz geldi mi. Cenneti âlâ sanırsın. yalvaran hangisi.. Karılar. Bir gece gene hırsızlığa gelmişler... gün ışırken eline komşulardan bir kılıç alıp Ermeni kesmeye gitmiş. hiç solmaz. Malatya'da uzun arkadaşlığa misal olarak onları parmakla gösterirlermiş. Çiçeklere bir baksa. anlayamadım gitti. Her çeşit meyve vardır. Camiyi mütevelli kısmı boşlar mı?» derlermiş. Hacı Abdullah'ın «Asıl düşmanları» babasını öldürenlerdir. Hay Hoj ca. Gazilik de olmayıversin. Lâkin. Beydağına. anamın zoruyle kılıç elinde yola çıkmış.. Mutasarrıfın önüne çıkmış.. Babam yalvarmış. O zamanlar ermenileri mahpushaneye doldurmuşlar. diye Hacı Abdullah başını sallar.. Gelir. Hergeleler. Fazladan birbirlerine de bağlamışlar. tam kalbe değmez mi? Sabahleyin ölü sünü bulmuşlar. kurşunun değeri var da adamın değeri yok. «Boşlamak değil. — Şeytan işi beyim. Ağlayan hangisi.» diye gülüverirmiş. çocuklar akşamları kaplarla sinilerle yemek getiriyorlar. «Herif sen de bir gâvur kes. söğmüş. içerisini Cennet zannedersin beyim. Gider bahçeye yerleşirmiş. camii şerifin meyvesi. ağlamış. Ermeni keserken anam demiş ki.. O zamanın devrinde Amasya'dan elma fidanı getirip dikmiş. otuzar yallah. kim vurduya gitmesi. işi azıtmışlar. Sevaptır.. Millet seferberlikte. Onlardan biri de. Malatyalı da sevaptır diyerek gâvur kırmaya gidiyor. Kıyamete kadar tazedir. Gel gelelim meyve ağaçlarına meraklı. Günahtır.

Bizim Malatya'nın bir âdeti var.. Döşemeleri sökecekler.. müjdeyi getirene boynundan iki altın koparıp bahşiş verdi. Vahap'in kaçıp kaçmadığını sabaha kadar öğrenemedik. Karı bey'e sorarım da «Benim haberim yok» diye yemin eder.. Hey Allah. Ne demişler : Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlarmış. yarı atasözü. Kapı'nın önünde bir tahta parmaklık varmış.. Kimi kurtulmuş.. Doktor koşmuş. Malum ya adam zehirleyen doğru cehenneme gider. ölüyü kaldırımın üzerine yatırmışlar.. Her taraf Allah vermesin. Üstüne koştuk. Birisine inme indi.» diye bağırmış. Yarım saat sonra başlamışlar feryada.» derler. Anam deliye dönmüş. Heriflerin arasından geçtik. Anam bize öğretti. Anam «Hey Allah. Yarısı dağılmış. İstanbulluya belki on defa anlattığı bu hikâyenin bir yerinde mutlaka bu felsefeye girer. Yalnız saçları döküldü.. kocaman ve alnı açık kafasına pek yaraşan bir ağırlıkla. Anladmmı işi. cümle kapısını basmışlar. Ölüsü Hükümet dairesinin önünde yatıyormuş. yarı kocakarı şikâyetine benzeyen sözleri sarfederdi ve sıra asıl anlatmak istediği yere geldiği için sesini biraz alçaltırdı : — Babamı vuranlardan biri Vahap derler bir adam üç ay sonra mahpusa düştü. kimi yakalanmış. Vahap'a verilecek diyip savuşmuş. Zehirin affı mazereti yokmuş... Yallah gayya kuyusuna.. tane tane.. Kan içinde bir ölü. Vahap zehirden kurtuldu. İbrahim'le beni önüne kattı. yürüyün evlâtlarım.. karıştı. Hâlâ sürünüyor. İşin yoksa bekle. Beklemekten dizlerin kopar. Birisi «Af geldi arkadaşlar. Bereket arkadaşlar Sarımsaklı yoğurt yetiştirmişler. kış da bir.. hoca «Allahuekber» der demez. iki karpuz getirmiş. Sabahleyin.. koşuyoruz. Tava'ya ağı koymuşlar. Katillik fena bir zanaat ama.. Uçyüze yakın mahpus kaçmış. ibrahim on yaşında var. «Yapan bulur. içlerinde yalnız Vahap'ı vurmuşlar. gitti. Mahpusaneye geldikten üç ay sonra bir akşam ezanında yedi arkadaş. Alaca karanlıkta silâhlar atılmaya başladı. Avluda gezerlerken parmaklığı duvara bağlayan çivileri gizliden gizliye gevşetmişler.» diye dizlerini doğuyor. yok. Bak bey. Üçüncü gün kapıya bir çocuk gelmiş bir tava.. Tam akşam vakti. Parmaklığı nöbetçi jandarmanın üstüne devirmişler. Rahmetlinin acısıyla Karı bey cehennemi göze aldı besbelli. «Yürüyün. Toprak atsan yere düşmez. Şehir uşağı kaçar da bir eve girerse mutlaka saklarlar. Üçüncü iyidir.. birisi anama müjde getirdi. «Bunları Hastaneye kavuşturun» demiş. Hükümet dairesini kalabalık çevirmiş. göğsünü. Onbeş günde delikanlı herif ihtiyar oluvermiş. sonra bağdan bağa geçer gider.Üç kişi imişler. Şimdi geçti. O sırada ben sekiz yaşındayım. Hele zengin adama yaz da bir. biz küçüğüz. Bazısı hiç bir şey bulmuyor.... Hali vakti yerinde. Zengin. Polis Rıza efendi bizi önledi. Bizim Karı bey. O zaman da mahpus dolu. Silâh sesleri Sivas caddesine doğru gidiyor. kendini yere vuran hangisi. Ben hocalardan işittim. Biz işin farkında değiliz. karnını çırmalayan hangisi. Biri öldü.. silâhla yaparsan belki affolur. Tavadaki eti sekiz arkadaş yemişler. ibrahim'e bir tokat .» diye hırıl hırıl soluyor. Neden sonra mahallenin büyükleri «Mahpus boşanmış» dediler. Biz «Kürt bastı» diye korktuk. Lâkin benim yüreğim hâlâ şüphede. Hava buluyor. 700 mevcut varmış. bunlar da narayı vurmuşlar. Hacı Abdullah.

. Yemekten de kesilmişti. Dışardan korkuyorum bey. Uzatma.. Biz ölüye koşarız. — Adam kendini nasıl avutur.. — Pantolon meselesi diye bir mesele yok.. nereye koşacağını şaşırmış gibi bunalmış ve usanmış bir hali vardı. — Yazıver. Ne kaldı? — Onbeş gün. Karı bey yeniden seslendi. Ben uyusam da dinlenemiyorum. öyle belleme.. Bizim mahpusluğumuz yıktı fıkarayı. Nihayet söz bittiği zaman Voltacılar. Hacı Abdullah'ı son günlerde büyük bir keder sarmıştı. Dünyada adam bırakmaz öldürürler. Adımlar gittikçe küçülüp azalır. erkek kısmından yürekli oluyor. — Nasıl yok? Senin aklına gittik de pantolon yaptırdık. Sen Karı bey'i. Burnunu karıştırarak volta vuruyordu.. — Aldırma.. — Kolay. Yemesem acıkmıyorum.. — Aldırma. Yazarız. .attı. Gene koştuk. Olmuş işin kötüsü olmaz. Parmaklarımızı yarasına basıp birer lokma kan emdik. Bakalım kaç gün kazanacağız? — Ben üç gün yazacağım. Anamız bir kere bağırdı. Bir kere şu pantalon meselesi canımı sıkıyor. Biz süründük... Bak beyim. dört. Kendini avutmağa çalış. bu oniki gün oniki seneye değdi. Ne gibi dersen. Bak beyim karı milleti. Hitamında «Bırak çocukları!» diye polisin üstüne yürüdüler. Beraber gidip gelmeye başladılar. — Üç gün kazanırsak Oniki kalacak. Her taraftan adı çağrılıyormuş.. Yemek yesem doymuyorum.. — Fena mı oldu? — Pek fena oldu.. uyku uykuya benzemez. Gece.. Cigarayı bile canım istemiyor. — Hayır ceza bizi öldürdü. Başımda saç kalmadı. —Hacı Abdullah pişman pişman başını salladı—: Pantolon.... Anam eve gelince. Rıza efendi kenara çekiliverdi. Dışarda olsan bu oniki seneyi yaşayacaktın. — Cezayı öldürdün.. — Yaşayacaktım. Ben ömrümde pantolon giymedim ki.. sakın. millet ağladı beyim.) İstanbullu hesabı pekâlâ bildiği halde yavaşça sordu : — E Hacı. beni anadan üryan Hükümet meydanına bırakacaklar sanıyorum. hangisine cevap vereceğini. İbrahim'le beraber leşe yaklaştık. Yutturursak ne âlâ. Yatıyorum.. (Mahpusanede «Volta» denilen gidip gelmeye yürümek denemez. bir müddet çalıştıktan sonra İstanbullu da yanma gitti. Korktuk. beş adımlık bir mesafede dönüp dolaşmakta olduklarını farkederler.. Yahu biz pantolonlularla alay ederdik. Sen şu istidayı yazmadın. bir danamız vardı onu kurban kesti.. O yürekle bir de elleri silâh tutsa. Bu sefer bir tokat da ben yedim. Hey karı milleti... Oniki gün. polis şamarlar.

Asıl kabahat. Uç gün tatil olduğundan tevkif müzekkeresi Bayram sonu yazılmış.. — Almaz mısınız ya. Ayağından yerin dibine zincirle seni bağlayacaklar. Düşman tarafından para yedi. Bizi Af'tan nasıl istifade ettirmediler? Kabahat Müddeiumumide. Beş sene evvel çıkacaktık. Kaybolduğun bir gün. Bakalım bizde erkeklik kaldı mı? — Erkekliğe ne olmuş? — Vallaha. Hey Yarabbi.. İstida kısmının acıklı yerini kimse okumaz.» diyeceğiz.— Şimdi de biraz seninle alay etsinler... Senin sabıkan varmış. geride serhoşlukla edepsizlik yapıyor. «işe yaramaz» diye rapor aldık. 1940' ın yarısında dışardaydım. — Hani o günler. İstidayı nasıl yazacaksın? — Diyeceğim ki.. Kalıyordu 6 sene.. yirmi gün sonra yine eski hale gelirmişsin. . sen cennetliksin. Doktorlara sormuşlar.. — Haklısın bey. ibrahim dışarda külhanbeyliği yapacak diye Hacı Abdullah içerde yatsın bakalım. — Olan oldu. 1937'de. Bizim Karı bey. Beş sene çok ceza beyim.. Bizden erkeklik geçti.. Gene sen öyle yaz. — Böyle söyleme. tarihi de yanlış atılmış.. Oniki senedir yatıp. Bize kıydı.» «Hiç ummuyorum evlâdım. Şimdi kızmak faydasız.. su görmüş eşek gibi geri geri gider. Hey bizim Türk milleti. Karıyı unutmuşum. — Nasıl idare etsin.. Gerek polise. — Sabıka var olmaya. Uç buçuk sene oluyordu. gerek hastaneye sorun. Sabıka var ama. Aftan istifade ettirilmeyip ve asrî cezaevine gitmeyerek. Kömür ocağına gideceksin. benim hiç ümidim yok.. Parayla değil.. — Kim söyledi? . idare etmek de var. — Başüstüne. gitmişim. — O kabahat de Karı bey'in... beni sevdiğinden mi yaptı? Ben kanar mıyım? Büyük oğlu serhoş.. var. — Ben bilirim. sırayla. Biz burada bulundukça kimse kendisine uymaz. «Baba demiş.... 1937'de altı sene yatmış oluyordum. — Karı kısmı neden böyle aptal olmuş beyim.... Düşündükçe utanıyorum. asrî cezaevine gitmemekte. Geldi ağladı.. — Biraz acıklı yaz.. Kim alay edecek? — Orası öyle. — Okumasın.» demiş...1930'de gitsem. Artık sen bilirsin... Beni yazdılar da.. doktora yalvararak.. ilerde. — Yahu deli olacağım. «Ben bu cürmü 931 senesinin Cumhuriyet Bayramı akşamı işledim. Faydalı bir şey teklif edildi mi.. Hem yahu. — Çok ceza.. Onbeş. Lâkin Müddeiumumi para yedi denilemez. Karı bey'in aklı o kadar erer. Ölen herifin babası takip ediyor. asrî cezaevini bilen de yok. Her taraf kan... İyi ama senin eski arkadaşlarından hiç birisi artık şalvar giymiyor... Bu devirde evlenmek ne oluyor? Dünya bütün karı kesilmiş. Artık güven ki güneşe çıkacağım diye... Şimdi de beni evlendirmeye kalkıyor. O sıralar.

— Öyle lakırdılara kulak asma. su yollarında. — Doğru bir laf. Erkeklerin amirlerinden nasıl korktuklarını. Fenalık değil. Bir. erkeklerin ne mal olduğunu hemen anlar.. mal nakletmekten başka bir marifeti yoktur.— Herkes söylüyor.. Elini sallasan bini bir paraya imiş. . Önümüzde daha üçbuçuk ay var. akşamdan sonra delikanlılar mektebe neden seğirtiyorlar.. karının gönlü kolay olur. iki ay sonra ben sana söylerim. — Almanlar Rusları yenemez dedim. Körkız. «Fabrika açıldı bize iş kalmadı. Münevver nasıl para kazanıyor? — O başka. Adanalı.. Fabrikalara gelince: Çalışıp para kazanan kan. haklarını nasıl arayamadıklarmı. — Çalışanların çoğu namusludur. — Namusluyu konuşmuyoruz. Ben ne yapayım? — Şimdi Af da olmayacak mı? — Henüz bir alâmet yok. Dışarda namuslu karı kalmamış da. Töbe Yarabbi. — Ben de karı bulamayıp kerhaneye mi gideceğim? — Oniki sene yattıktan sonra senin için çıkar çıkmaz kerhaneye gitmek pek ayıp olur. Kabahat trende. Evdeki kızlarla konuşmak zordur. Tözey.. Arkadan bir de tütün fabrikası kurdular. Bunlar da... Dışarda namuslu karı kalmamış diyorlar. Kaldı iki mesele. evde oturan karıdan daha namusludur.. — Alay ediyorsun beyim. — Şimdi fabrikalar karıların ahlâkını bozmadı mı? — Onbeş gün sonra çıkacaksın. Bir çaresini buluruz.» diyorlar. Adam bir karıyla konuşur da onu yola getiremez mi? — Namuslu ise getiremez. Görüşürüz. Ben sordum. Kerhanede dostu var. Kerhane kızları.. Yirminci yıldönümünde de bunlar az çok bir şey vermeyecek mi? — Bakalım. O zaman evde de otursa bir. — O nasıl laf.. — Bırak beyim. — Trenin adam götürüp adam getirmekten. Tren geldi. bunlar mı erkek?» diye başını çeviriverir.. «Tuu. Jandarma bölük kumandanı arslan gibi bir zabit.. daha zor aldatırsın.. Çalışanları konuşuyoruz. Birisi gönlünü edersin. Halbuysa çalışan kız. Çalışan karı erkekten ürkmez.. Yani daha kolay konuşursun ama. Dokuma fabrikası açıldı karılar baştan çıktı. lâkin onları da aldatmak kolaydır. çok vardır. mektup gazete taşımaktan. Fabrikada değil. — inadına mı söylüyorsun bey. — İyi ama. bir de fabrikalarda. Parası da az. — Kulak asma. inanmadınız. Karı milleti başmı açmış da dışarı dökülmüş. inanmadınız. Para için de yatmaz. nasıl yalan söylediklerini görerek. Zira bizi erkek zanneder.. ekin tarlalarında yatı yatıveriyorlarmış. Malatya ahalisini adam eden işler. Namuslu olmasa günde 12 saat çalışmaz. Yalnız farkı şu: Evde oturan kızm. Ağaçların altında. Karıları baştan çıkardı.. Pahalılık olacak dedim.

Kadını gördüğü zaman. boya. yoksa kendisine hiç ehemmiyet verilmeye verilmeye o da artık öteki insanları saymaz mı olmuştu? İstanbullu bunu çok düşündü. Kocasının yüzüne asla bakmıyor. sonunda bu sevda yüzünden elini kana bulayarak kendisini de ailesini de perişan etmek. para cüzdanını. evin kocaman anahtarını ceplerinde gezdirdiği belliydi. lâkin inandırıcı bir neticeye varamadı.. halkın ruhunda fazlasiyle mevcut olan tabiî ve basit roman ihtiyacından doğmuştu. Galiba günahtan korktuğu için başmı siyah bir baş örtüsüyle öyle sarıyordu ki. gözlerinin akı insanı şaşırtacak kadar fazlalaşıyordu. siyahlı beyazlı rugandan. yuvarlak. mülkiyeti altında tutuyordu. (Aynı siyah mantonun gözü aldatması da olabilir. Kelimelerinde taklite benzeyen kurt lehçesi vardı. bu mantolu korkunç kadının neden korkunç? kel olmasından insan şüpheleniyordu. bir malmış gibi mutlak surette. herkes kadının dünya güzeli olduğunda ittifak ediyordu. (Yahut da topuklarına kadar inen siyah mantosu O'nu olduğundan daha uzun gösteriyordu. pudra kullanmıyor. istanbulluya göre hatta pek çirkin bir mahluktu. istanbullu fena halde sükutu hayale uğradı. Bizim millete en evvel kızmayı öğreteceğiz. Korku yüreğimize işlemiş de hepimiz kızmayı unutmuşuz. üç kelimeyle. karşısındakine. Halk ne kadar kolay aklanıyordu. yalnız kalın kaşlarına belli belirsiz rastık çekiyordu. eline su bile dökemezmiş. Dünya güzelinin aksülamelidir.. Kızmalarına gelince: isterlerse bana kızsınlar.) Sol yanağı alt alta üç tane Halep çıbanı iziyle pürtük pürtük olmuştu. — Hatır için laf söyleseydim. daha çirkin bir kıza sevdalanmak. Bütün bu hengâmeye iki tane iri altın diş. (Demek ki kadın çirkin olursa faciada şaşılacak bir taraf kalmayacaktı. Gayet ağır.) Sonra pek büyük kemikli ve pek zayıfti. Kızsınlar da. çok yuvarlak. Allah gibi. Kolları da gayet uzundu. Ayaklarına. uzun burunlu. Çanta taşımıyor. (Buradaki.) Evvelâ pek uzun boyluydu. Bütün mefhumlar gibi çirkinlik ve güzellik de onun için mutlak şeylerdi. Dünya güzeli bir kadini şurada boynu bükük bırakıp. . Elleri nerdeyse dizkapaklanna değecekti.) Sapsarı yüzünde bu yüz de iki karış kadar uzundu. Telgrafçı Abdurrahim beyin karısını istanbullu pek başka türlü hayal etmişti. Lüzumlu şeylerini mendilini. tane tane. eski moda kunduralar giymişti. pek çirkin. bir köy bağışlıyor gibi. sanki asla itiraz edılmezmiş gibi katî söylüyor. bilâ istisna. mahpus olacağıma Mebus olurdum. kapkara fakat küçük gözbebekleri vardı. lütfen ve merhameten hitap ediyor ve iki. (Gözbebekleri çok siyah. bir kalın nişan halkası ve dimdik duran inatçı ve hayin bir baş ilâve edince «Dünya güzeli»nin nasıl bir mahluk olduğu anlaşılır. kalın siyah kaşları. çok küçük olduklarından. oğlan çocuğunu kızı hiç adamdan saymadığı meydandaydı canlı değilmiş de. yüksekten konuşuyordu.— Böyle diyorsun da arkadaşlar sana kızıyor. bir parmak topuklu. Kız. Evinde kimseye ehemmiyet vermediği için mi böyle müstebitti. Bir kere.) Abdurrahim beyin karısı. sözlerini. Buradaki «Dünya güzeli» sözü. hatta bir konuşma arasında Abdurrahim beyin ağzını aradı. tek atkılı. Üstünde münakaşa edilmez şeyler.

bir genç kadın bulunamazdı. Siyah kıvırcık saçları. Hep aynı sesle. Son derece güzeldi. bu mahvedici ve asla bir neticeye bağlanmaz gibi devam eden münakaşayı bir tek kelimeyle makul bir yola sokacağını istanbullu her an bekledi. Bu kadın evinde mutlaka ekmekleri kilitler. Abdurrahim bey. insana yaşamaması lâzım imiş gibi acayip ve merhametsiz bir şeyler hissettiriyordu. Deminden beri bazen türkçe. daha şimdiden tıpa tıp anasına benziyordu. birbirlerine ölünceye kadar zıt yaşayan ve bir arada görüldükçe birbirlerinin şahsiyetini gülünç edecek kadar ezip bozan çiftler çoktur. yüzünde en küçük bir hareket olmaksızın. Kadın gittikten sonra Abdurrahim beyle istanbullu. Kendisi şimdilik memlekete gitmek taraftarı değil.. beşyüz mektup var.. Evlendikleri halde. Kadın. Fakat bunlar kadar. kadının pot kıracağından ve bu suretle haysiyetini zedeleyeceğinden çekiniyormuş gibi içi sıkılarak yere bakıyor. Anasına benzediği için de. ya pek ehemmiyetsiz. çocukları kızgın maşayla döğerdi. Bu mahkeme işi hele neticelen sin. bazen kürtçe görüşüyorlardı. — Kızın el yazısiyle mektuplar var mı? — Olmaz mı? Dörtyüz. kelimelerin hiç bir yerinde alçalıp yükselmeden. bunu lütfen kabul etmesini rica etmişti. yahut da bu odadaki insanları zerre kadar alâkadar etmez bir mevzudaymış gibi konuşuyordu. sanki o'nu mutlaka yalancı çıkarmaya evvelden karar vermiş gibi hiç sinirlenmiyordu.. Babası odada olmasa. babası konuşursa iftiharla başını kaldırıyordu. En sonunda elini masaya vurarak son sözü söylemesini. çok bilmiş ve kederli gözlerini gölgeliyordu. erkek erkeğe meseleyi bir daha müzakereye giriştiler. Anası konuşurken. istanbullunun orada olmasına ehemmiyet bile vermemişti. Bayram tebrikleri.Bu iki insan karı kocadan başka her şeye benziyorlardı. Cezanın azaltılması için mektuplar ve resimler Mahkemeye teslim edilecek. ellerini oğuşturarak karısının tabiî bu sıralarda pek sinirli olduğunu. kadınlık gururu yaralanmış bir hal de yoktu.. bazısı küçük puslalar. kendisi de konuşmada hazır bulunursa belki yardımı dokunacağını. Bayan Abdurrahim. çirkin mürebbiyesiyle beraber.. Ne dersiniz mahkemeye bir faydası olur mu? — Kız tarafı ne söylüyor? . bu hissi ilk anda ortaya koyan bir aile daha olamaz. geniş ve akıllı alnına düşüyor. Lâkin kocasının tahmini hilâfına. Başka çare yok. Henüz dört yaşında olan kız çocuğu. buraya bizzat misafir gelmiş bir «şehzade» yi hatırlatıyordu. Çünkü dünya üzerinde bu görümceyi gönül rızasıyla kabul edecek kadar cesur bir genç kız. Bazısı tabiî uzun. sözü söz bir ablaya benziyordu ki evlenmek için o'nu hiç bir yere görücü göndermek caiz değildi. Yoksa en ağır cezayı verirlermiş.Lâkin oğlan henüz yedi yaşında olması na rağmen büyük bir şahsiyet sahibi idi.. Üzerinde hakarete uğramış. Avukatın kanaatma göre mektupları ve resimleri Mahkemeye mutlaka ibraz etmek lazımmış.

. yaptırmak istemezsiniz diye. Bir de.. Kızı hâlâ seviyor musunuz? — Ne demek? Elbette seviyorum. yani güzel bir tesadüf bize yardım etmiş.. — Okuma bilmez mi? — Bilir. — Hanım neden böyle söylüyor? istanbullu. Kızı. bizimkine üçbin lira başlık verdim.. Çok ceza verirler mi dersiniz? — Cezayı bırakın. Bizde asilzade kızları nefisli olur... «başkasiyle evlense vurduracağım» sözüne inanmıyorum. Birdenbire sustu.. Karşısında asabiyetle yüzünü kırıştırarak ve erkek görünüşüne rağmen şu anda bir küçük çocuk kadar aciz ve yardıma muhtaç olduğundan şüphe etmediği adamı ürkütmemek için kelimeleri arayarak.. Olmadı. diye değil. Avukatları var. — Neyi anlayamıyorsunuz? Bizim hanım. Kendi sandığında.. Mektuplar yanınızda elbette?.— iftira ediyorlar diyor. Ben.. büyük yerin kızıdır. — Evde mi? Hanımefendi nereye sakladığınızı bilmiyor mu? Ararsa bulamaz mı? — Neyi arayacak? Mektupları mı? — Evet. — Kadın kısmı kocasının emri olmadıkça kendi başına bir iş yapamaz. babasını yahut eniştesini mahkemeye getirsinler diye. — Efendim? — Sandığında dururlar. — Öyleyse.. — Hayır evde. Tabiî... üç bin liradır. O sebeple her birinin başlığı iki. . Aklına fena bir ihtimal gelmişti. Bu bir. — Siz ne fikirdesiniz? — Bilmem ki. O kadar ısrar ettim.» dememek için öksürdü: — Hanımefendi. «Hanım intikam almak istiyor. kanun bize. Yaptıramazsınız... Kız da başkasiyle evlenmeye kalkarsa vurduracağım. — İsabet ki dedi. — Size niçin danışıyor öyleyse?. — Anlayamadım beyim... Kız tarafı mahkemeye hiç gelmiyor ki. elbet avukat bizden daha iyi bilir ama.. bunu kendiliğinden söylememiştir. tabiî. — Öyleyse mektupları mahkemeye vermemek lâzım. Çünkü böyle bir iş mertliğe sığmaz. Bizim taraflarda ayıptır. namussuz bir herif.. amcamın kızı olduğu halde. — Aramaya lüzum yok.Durunuz sözümü bitireyim. her mektup yazan kızı sokak ortasında vurmak müsaadesi vermiyor sanırım. Bana ceza verirlerse. — Anlayamıyorum.

. Abdurrahim bey başındaki arap kefiyesini babayiğit bir hareketle düzelterek odadan çıktı. Şimdi ne yapacağız? — Mademki hanım yenge sizin sözünüzden çıkmaz.. «tek kelimeyle» mukadderatı bazen nasıl tehlikeye düşüyor. başüstüne. — Tevekkeli. kocasının sevdiğini gidip isteyecek. Mektupları mahkemeye ibraz etmek her halde O'nu sizi beklemeye zorlamak için tutulacak biricik yol değildir. Mektupları vermemeliyiz. — Lüzum yok ama. Ailesine karşı. Bence bundan başka çare yok... memlekete karşı O'nu korumaya mecbursunuz. mesleğinin ehemmiyetini meydana çıkaran bu vaka karşısında emniyetle gülerek bir cigara yaktı. böyle meselelerde kendilerine güvenmek olmaz. Mahkeme için istiyormuş gibi davranınız. namusu.. Lâkin vermeyeceğinizi söylemek doğru değil. Komşular aklını çelerler. . karı. İstanbullunun odasındaki masanın üzerine kirli bir şeymiş gibi nefretle bıraktı. — Daha iyi ya.. Erkek canlısı demesinler diye. Asrî cezaevine gidersiniz. mektupları buraya getirteceğiz. Benim daha şimdiden yattığım ceza. İnsanların şerefi.. Bizim kanlar istanbul karılarına benzemez beyim. — Ben cezadan korkmuyorum. Hayat doğrudan doğruya bir romandan ibaretti. Hanımefendiyi nasıl görücü yolladınız? Kendi üzerine ortak getirmek üzere kız istemeye nasıl gitti? — Ben yollamadım ki kendisi gitmiş.— Öyleyse. haysiyeti. İstanbullu. Kız beni beklemez de birisine varır diye düşünüyorum. — Mektuplaştık ama. Zaten anasının üç tane kuması vardı. — Mektupları vermesek bize ne kadar ceza keserler? — Bilmem. Mektuplar ve resimler emniyet altında bulunmalı. —Resimleri de getirteyim mi? — Resimleri de getirtiniz. — Pekâlâ. İki sene yatarsınız. — Aklım ermiyor. Yaşayan her şey bir romandı. Sonra bir genç kızın namusunu daha fazla payımal etmek yaraşmaz. Sizi her zaman mert bir insan gibi düşünür.. En fazla 12 sene sanırım.. Daha gençsiniz. Kızcağız adam gönderdi. büyücek bir paketi getirdi. alışıktır. Yalvarıyor. istemezse ayıp.Bir iş oldu mu. Bilakis siz O'nu rezaletten kurtarırsamz hakkınızda başka türlü düşünecektir. O sebepten el kızıyle mektuplaşmışsmız. Birkaç gün sonra Abdurrahim beyin oğlu kırmızı atlastan eski bir bohçaya sarılmış.. Topu topu altı buçuk sene. Avukat belki ısrar eder. Sizin erkekliğinize güvendi. Kadınlar ne kadar metin olurlarsa olsunlar. hiç tanımadıkları adamların elinde kalıyordu. şimdi ne yapalım? — İlk iş.. mektupları mahkemeye vermemeli.. işiniz iş.

O kadar temizdi ki üzerinde aynı zamanda yemek yenen ceviz masanın ne kadar kirli olduğunu birdenbire meydana çıkarıvermişti. Çatık kaşlarına rağmen gözlerinde kederli. Şurada. küçük bir asker gibi katî adımlarla çıkıp gitti. .. (Düşüncesinin burasında İstanbullu ürperdi. Kendini topladı: Açarız.. uzun ve pek muntazamdı. kalın demirli.» Kendi kendisine hayret etti. Buradan. asıl söyleyeceğini.. «İyi ama bu kalabalıkta en suçsuz olan zavallı o değil mi?» Bu insafsız düşünce. İçinde çıplak ve körpe bir kadın vücudu varmış gibi tuhaf şehevî bir şeyler hissediyor. Bazı insanların abahatsızlıklarına rağmen yaşamamaları. — Ne münasebet. bir genç kızın şüphesiz kolayca sevecek ve aldanacak kadar budala bir kızın meçhul ömrüne ait en mühim parçalar vardı. saklambaç oynamak için gizlenmiş bir çocuğa benziyordu. yaşamalarından daha faydalı. aklı.) insana mutlaka piyanoyu hatırlatıyordu. «O kan. Farkında olmadan Abdurrahim'in karısına kin tutmuştu.. erkeğini ve çocuklarını asla müdafaa etmesini bilmeyişinden geliyordu galiba.Babaoğul kürtçe konuştular.. Bu hissi veren utangaç bakışlarıydı.» Abdurrahim bey içeri girdi. hem de başkalarına. Arap kefiyesi ve dikkatle tıraş olmuş yüzünde katran sürülmüş gibi parlayan simsiyah bıyıklariyle bu kıyafetin arkasına. — İşte bunlar. sinirli parmaklariyle (parmakları beyaz. Düğümleri çözdü. Yüreği. Hele buyrun. Hem kendilerine ederler. Abdurrahim bey. belli bir şey. İstanbullu bildiği birkaç kelimeden annenin hasta olduğunu.) Farkına varmadan uzanıp bohçanın yumşaklığma değen elini hızla çekti. — Resimleri de göndermişler mi? — Göndermişlerdir. Bu kadar iradeli bir kadın adamı kolayca öldürebilirdi de. Abdurrahim bey. evini. Babası. Bunların böylece o siyahlı kadının sandığında senelerden beri durması şaşılacak bir haldi. sadakor ceketi... Kimseyle dertleşmemeye nasıl katlandı. İstanbullu. birçok da ağladığını anladı. Abdurrahim bey. Pır dığriye (=Çok ağlıyor).. Kadın bu mektupları kim bilir nasıl okudu. Ağı nerdeyse yere sürünecek siyah parlak çuhadan Adıyaman şalvarı.. insan gibi ağlamayı da beceremez. kadına kızıyordu. yaralı serçelere eza etmesini seven şımarık bir çocuk gibi bu iki kadına senelerce eziyet etmişti. korkmuş bir şeyler vardı.. rahatsız oluyordu. belki de eti. daykem (= Annem)» diyor anasından bahsederken. unutmuştu. — Açmadınız mı? diye sordu. Hele kaltak. Çocuk birazı arapçaya birazı acemceye benzeyen kelimelerle sık sık «Ker (= Eşek). evde «eşek gibi» ağlayan karıya selâm bile götürmeden. Arkasından telâşla koştu.. pokerde kazanmış kâğıtlarını muzafferane açan lakayt br oyuncu ustalığıyle zarflan kırmızı atlasın buruşuk uçlarına doğru yaydı. Evvelâ bir küçük bayram tebriki zarfı düştü. beton odada kırmızı çıkınla yalnız kaldı. istanbullu âdeta ürkmüştü. dar pencereleri bir adam boyu yüksek. şaşkın. tabiî.

— Gene haber yollamışlar. maddî varlığının bütün havası görülür.. Tam elli liram gitti. Resimleri alıyorum. Ben şüpheleniyorum. büyük memeli. Allah bağışlasın.. Göğsüne üç tane iğne takmıştı.» diyorlar. Güley evlerinden çaldı. kötülükleri sevgilisinden istiyordu. — Anlıyorum. Denebilir ki herkes kendisinde mevcut olmayan iyilikleri değil. Tehlikeden habersiz. Kerem gibi. Üçü de küçük amatör fotoğrafçıları tarafından çekilmiş şeyler. aynı havayı teneffüs etmekten usanmıştı. Bir bu resmine elli lira verdim.. içindeki insanların yüzü değil. siyah manto giymesine hiç bir lüzum yoktu. yirmi üç.. kucağında bir küçük be bek tutuyordu.. bazı kadınların da hep hayin erkeklere düşmesi acayip bir tesadüftü. — Amin. Bu bizim işimiz roman olacak bir şey. istanbullu. Bunun için zayıflamasına. Müsaade ederseniz ben mektupları gözden geçireyim. Yüreğinin en gizli sözünü söylüyor. demek. bu müdafaasız adamla aynı odada. kedinin fare tutması. bir tanesini.. O ciheti de düşüneceğim.Arayıp buldu. bazı erkek ve kadınların hayatlarının sonuna kadar aynı vazifeyi görmeleri de mukadderdi. istanbullu sordu: — Kaç yaşında? — Yirmi iki. Evlenmesi gecikmiş bütün tombul kızlardaki dünyadan bıkmış lapacılık. Bakın ben ne düşündüm.. kırılacak bir şey gibi dikkatle ucundan tutup İstanbullunun önüne sürdü: — İşte Kadriye'm bu.. dişlerinin arasından konuşur gibi hazin tikiyle suratını buruşturuyordu... ötekine benzeyecekti. — Kime? Fotoğrafçıdan mı aldınız? — Hayır.. resimleri seyrediyor. Abdurrahim bey. Bazı erkeklerin hep hayin kadmlara düşmesi. Tombul bir anaya benzediği halde. duruşundan belli oluyordu.. Ben bu resme. Gazeteye verilecek bir şey. Hay hay.. İstanbullu sezdirmeden. bu mektuplar da gelmeseydi. İkinci resimde... Saçlarını rüzgâr karıştırmış.. Kadriye de bu adamın evine girse.. «Aman mektupları mahkemeye vermesin. Sekiz senede kızcağız ancak üç tane resim yollamıştı.. Ablak suratlı.. Bu resimler de olmasaydı. Leylâ Mecnun gibi. yan gözle Abdurrahim beye baktı. çirkinleşmesine. Güzel mi? — Güzel. istanbullu.. bu küçük ve saf resimde bile bir hayinlik sezdi. Sır saklamasını bildiğime eminsiniz ya. — Estağfurullah.. Rahatlamak için derin derin soludu: — Resimler sizde kalsın dedi. gözlerini güneş kamaştırmıştı. Lâkin helâl olsun. Atın insan ve yük taşıması. Hani ne kadar net olurlarsa olsunlar.. ilk seneler ben mutlaka kendimi öldürürdüm.. Bu mektupları dikkatle okuyun.. ruhu titriyordu. kaim bir kızdı. Ne kadar güzel... . kuşun uçması ne kadar tabiî ise. Resim dizlerine kadar olduğu için bacakları farkedilmiyordu.

ne yazarsa yazsın kabul edileceğine emin olduğu için.. Küçükten kusur. muayyen zamanlarda. Umurumda değil. bunlardan birisinin mektuplarını hayırına da olsa okuduğu için daha doğrusu aptal gibi merak ettiğinden kendi kendisini ayıplıyordu. istanbulluya «Bütün bir romanı» birden hülâsa etmiş gibi artık deminki meraktan eser kalmamıştı. Bu çocukları iyi tanıyor. Namusu paymal olacak imiş. büyükten Af. Kaçtı.. Rica ederim.. Bir halk gazetesinde dört sene tahrir müdürlüğü yapmış. Rüzgâr. kendisini ne kadar avutmaya çalışsa.» Yazı iyi okunuyordu.... büyük bir yorgunluk hissetti.. deminden beri hissettiği canlılık hülyasını kuvvetlendirmişti. sual işareti kullanmıyor. işte bu . ümitsizliğe kapılıyordu. Kız yiğittir. sedef yahut gümüş kakma gibi duruyor. (Bu tespihin şirin yuvarlaklarını daha güzel olsun diye. işe yararsa mahkemeye vereceğim. Büyük bir ümitsizlik içindeydi. Bu mevzuda dışarda. Deli dedim ne dedim Rahim sana ne dedim. «g»lerin kuyrukları sert çizgilerle üç köşe çekilmişti. Nokta. konuşmadan daha rahat yazıyordu. Okuduğu bayram tebriki. bu dayanılmaz yenilme hissine. tığ'la delip bu deliklere çikolatalardan aldığı kalay kâğıtlardan tıkamıştı. «s»leri kitap harfiyle yazıyordu. kendisini meraktan öldürecekmiş gibi bir şeyler duyarak kalkıp kapıyı örttü. seviniyordu. Birisi bunları hemen alıp götürecek de. Hava son derece sıcaktı. Her çeşit yazıyı. elimdeki tabancayı görerek kaçmadı. Dikkatli okuyun. dur diye bağırdığım halde. Ellerinizden sıkarım. Kuka tespihini masa'dan aldı. Bana fazla ceza verdirmek için.— Neden? — Siz Güley denilen karının bana sadık göründüğüne aldanmayın. virgül. Rüzgâr küçük tebrik zarfını kımıldatmcaya kadar kâğıtlara elini sürmedi. Bana fazla ceza verirlerse kızın ümidi kesilmez mi? Ah asıl O'nu öldürmeliydim. İstanbullu bir büyük tas su içti. Bayramınız kutlu olsun. mektup göndermiş olmaktaydı.. Ancak kızı bir başkasına vermeye kalkarlarsa vuracağına yemin ederken içi ferahlıyor. Kerhaneye düşse nikahlayacağım. Taassupla ortamektebe gönderilmeyen kızların hemen hemen ekserisi gibi yazıyı sadece komşu delikanlılara aşk mektubu yollamak için unutmayan bir hal Kadriye'de de vardı. Halbuysa Kadriye. Resimleri cüzdanına koydu. fakat dikkat edilince sahtekârlık anlaşıldığından sahibini gözden düşürüyordu. Kuştüyünden kalem olsa yazılmaz benim derdim. Belli ki maksat kelimelerde ve cümlelerde değil. Kahpe herif.) istanbullu yalnız kalır kalmaz. Muharebede bile adam öldürülemeyecek kadar sıcak. Bütün ilkmektepte el yazısmda «r»leri. Küçük zarfı açtı: «Sevgili deli'm. en acemisini bile kolay okuyordu. İlk bakışta tespih. Hem de erkek gibi akıllıdır. «a»lan. konuşur gibi. gazeteciliğe musahhih olarak başlamıştı. Rüzgâr yangın kokuyordu. Kızın eniştesi araya girmiş olabilir.

Olmaz mı? Gün doğmadan neler doğar. hemde amcası kızıdır. Babam buraya dönecek. Hanımın dursa buda benim hoşuma gitmez. Gelen bir şey olsa sana hiç bir şey çektirmezdim. Nüfusunun iazla olmasına meydan verme. Onun için sen kendini yorup kredini kırma. diyor. Kusura bakma sen çok gevezesin. Babamın sözü para etmezki. Küfrederek ağlıyordu. Annem de diyorki karısı bile olsa yinede vermem. İnsanın eti yenmez. Kızını gördüm. derisi giyilmez. Tatlı dilinden başka nesi vardır. Benim elimden ne gelir.. Çocuğun çoğu fenadır. Demişsin. sen benim tabiatımı daha iyice bilmiyorsun. Yalan. çocuklarının babasından uzakta boynu eğri kalsın. Sen bana idareyi mi düşünüyorsun. Sekiz senedir ne kötülüğünü gördük. 1kimizde ölene . Benim canım yokmu? Günü kesilmiş mahkûm gibi evde oturuyorum. Onun için kuma üstüne gelemem.. yalan «Hayırdır inşallah» dedim. Güley anam ağzını aramış da. Ben geleyim de Haydar'ıma bir güzel düğün yaparız. Sana güvenip de bir iş yapamam. Daha yaşı küçüktür. Rahim. Annem bana diyorki: Rahim'e ben kızımı neden vermiyeyim? Ondan iyisinemi vereceğim. Gelsemde ne anlarım. Rahim sen sakın oğlunu sünnet yapma. Karı ağhyormuş. Sen de üç gün sonra gelirsin. Sünnet düğününe. Benim vicdanım kabul etmezki ben senin yanında olayım da o da. Gelirsem ozaman neler yapmaz. Geçen gün seni dişçide gördümdü ya. Bu mektubum son olsun. Şimdi dersin ki ben hanımı memlekete gönderirim. îş annededir. Sekiz sene beklemişsin. dedi. Sekiz sene daha bekle. Babam Elaziz'e «Kirve» olacak. Benimle döğüşür. Neden resmi geri göndermedin. «Dünkü mektubunda niçin Elaziz'e gideceğimi sormuşsun. İki senedir senin elinden çektiğimi bir ben bilirim birde Allah bilir. Evlenmeye gidiyorum. Ben de evli olurum da her şeyi serbesçe konuşuruz. Ben de hiç bir şey demedim. Beni rahatsız eder. Annem gitmezse ben Elaziz'e gider sana adresimi yollarım. Mademki sen evlisin. İdareyi düşünmeyen insan neye yarar. ben anneme babama derim ki ben Rahim'i istiyorum. Biray sonra tekrar gidecek.. sen hemen gitmiş hanımına söylemişsin. Sakın seni hanımından kıskanıyorum diye aklına kötü bir şey gelmesin ben kıskanmayı hiç sevmem. Ben bir fenalık gördüm. (Not: Ben sana küstüm. Çok fenadır. tarkına varmış. Sabrın sonu selâmettir.kolaylıkla mektupları tarih sırasına koymaya. Nüius çok oluyor.. Beni de o sebeple götürüyor. baştan sonuna kadar bir kelime atlamadan okumaya lüzum görmeden. Daha şimdiden elbet her şeyi gıyabımda söylüyordur. Geçen gün seni rüyasında görmüş ki sen bizim evde yatıyormuşsun. Ben bura da kalırda annem giderse ben Güley'in evine gelir seni görürüm. Çünkü dedi kodu yapar. Nasıl seni metres vereyim. Hanımın olmasa. Sen onlardan aşağı adam değilsin.)» «Derdini hep bana yazmışsınız. Birden bana seslendi.. takıldığı kelimelerden bahisler ayırarak gözden geçirmeye başladı: «Babamın yanma adam göndereyim demişsin. Dün saat sekizde evinin önünden geçtim. Zerre kadar sana benzemiyor. Ben gelinceye kadar bekle. Sen Rahimle sarılmış yatıyormuşsun öyle gücüme gitti ki çok şükür rüya imiş. Rahim bey Elaziz'e biz senin elinden kaçıyoruz. Kadriye hele kalk. Yoksa hem karısı.

demeli. Ben de «Benim beyim kim?» dedim. açtım. daha senin yaşım pek büyük değil. Ben seni sevdiğimi Güley . Yerine gelse kurban keseceğim. Fuat diyorki «Mebus'un biri yeni bir hamam yaptırmış. Yüreğim kuş gibi vuruyor. birisine okutursa. Boynu el içinde bükük kalır. Sonra kalktım. o zaman hediye alsan alırsın. Bunlar için ben su olup aktım.» «Sevgilim. Kızdım «Senden aşağı bir adammı? Elbet beraber girerim. halime acırsın. Bak. Babam sağ olmasaydı. Beni Paşalar istese gene varmayacağım. Gene benimle uğraşıyorlar. Bu derdi onların namusu için çekiyorum. Öteki oğlan kardeşim Hızır diyorki. İki saat kapıda bekledi..» dedi.» «Sevgilim. Ben Güley'e bu mektubu başka bir iş için yazdığımı söyledim. Nerdesin? Ömrüm tükendi. O zaman Vallaha pantolonumu satıp kurban alırım. Desin bakalım. Ne vakit yanma temelli gelsem. Allah bizi severse bu işi böyle yapsm. Beni Paşa'ya verseler ben gene varmam. Kardeşlerim ben yaptım. Annesine demiş ki «Kızın. Ben küçüğüm ama senden akıllıyım. Ya Mehmet çarşıda okursa. Sebebi ise. senin yüzünden ben yalancı oldum. Bir de ayaklarını öpeyim. . ölümü göresin ki bu mektubumu hemen yak. Müsade et de kara gözlerini doya doya öpeyim. Bu mektupları ne zorlukla yazıyorum. Anne aklı işte. Şu Kadriye Rahim'e varıp sonra perişan olup evimize dönmeli.. ömrün tükensin. Sende bekle beraber gidersin. mebus hamamına Rahim'le beraber gidecekmiş. Haydarla beraber bir resim çektirde bana yolla. Sen benden ne kadar büyük de olsan akim benden azdır. Benim ahım sana kalmaz. bu mektubumu kimseye gösterme. Benim her şeyim var. efendim mektubunu aldım. Benim yerime Haydar'm gözlerini öp. Dünya kadar seviyorum. Lâkin iki inat bir maraftır. İkimizde kurtuluruz. İnşallah ya kında hanımın ölür.» dedim. Diyor ki «Birden Rahim aklıma düştü. Hanımınla beraber kızında ölmeli. bilmiş ol kocakarı. Sözlerim hep şakadır. Benim ümidim bundadır. «Rahim» dedi. Dui bakalım Allah ne gösterecek. Öyle sana küstüm ki ölünceye kadar sana mektup yazmıyacaktım. Rahim bey. Kadmerkek beraber gidecekmiş. hamam yapılırsa. Rahim bey. Dedimki. Güley karıya bile gösterme. însan sevgilisine gönderdiği mekfubu başkasına verir mi? Sen demek ki herkese açık olarak bizi söylüyorsun. cuma gününden beri seni hiç görmedim. Bir kuş olsan da bizim eve baksan. ne derlerse aldırmaz. Her iki gözlerinden öperim. ateş olup yandım. Çok üzüldüm.» dedim. Sana bu mektubumda (gül) diye bir şey anlatacağım. Haydar bana kalmalı. Meğer anammış. Götürmeselerdi yalnız gelirdim. Birde baktımki saat birde kapı çalmıyor..» Bereket annem inanmadı.» diyor. Hiç ses çıkarmadım. «Dünyada bir muradım var. Mehmet demlen O pis oğlanla Güley karıya yolluyorsun. Ben Haydar'ı çok seviyorum. benim yaşım da büyük değil. «beni evime götürün. Bana bir şey gönderme.kadar böylemi kalırız? Gözümüz Haydar için bari bir düğün görsün. Ona göre hareket edelim. siz yapmayın.. Kusuruma bakma. Dün gece annem dayım gülere yatmağa gitti. Yalnız senden bir ricam var. sana kaçardım. Babama acıyorum.

Hele o kızınızın hali nedir. «Gönlün varsa git kızım. Gecenin saat dokuzunda gelirim. Yüzü pis. Bu yazı sana lâyık değildir benim sevgilim. öpersen gelmem. iyi yazamadım. sen çocuklarına bakmıyorsun. Yazıktır. Ben de «İyi ettim de söyledim. dizine dursun. Ama senin hatırın için aldırış bile etmiyorum. Herkesle konuşmalıyım.. Halimden anladı. Gelirsem beni hiç öpmiyeceksin. Geçen gün kardeşim olacak Hızır. Çünkü ben öpüşmekten hastalanıyorum. Rahim öteki damatlarından aşağımı?» dedim. Dünyada ne olur ne olmaz. Sen de mutlak beni okadar çok seviyorsun. mal gözümde yok.. «Rahim'in yanında olsam da isterse dağ başında olsam. Anası beceremezse günahı boynuna. Bir muska için tamam kırk lira verdi.kanya bile ağzımla söylemedim. ne baba var. Ben babamı çok severim. «Kurtulursunuz işte. Şimdi. Hem de hasta halimde senin çocuklarını düşünüyorum. Ben mahpus gibiyim. Sana karşı kusurum varsa aitet. Annem işitmiş bana bağırdı. İki tane çocuk. Ben yalnız seni düşünüyorum. Bak sağolsun. Gelirsem. Onlara bakmak lâzım. Canım. Beni nalla çivi arasına koysan gene seninim. «Şu Kadriye ölse de sülâlemiz kurtulsa. Babam da annemden şikâyetçi. «Rahim'e gidersen... sende beni dinlemezde öyle yaparsan gücenirim. Canım sana fedadır. Ne anna var. temizliği çocuklarından belli olur. Birde mektup getirip götürüyor tabiî. Kusura bakma acele yazdım.» dedim. Nöbetin ne zamansa bana bildir.. Ben de giderim. «Beni Rahim'e verin başınızdan giderim. Para.» dedi. Böyle şeyleri iki kişi bilecek. sahibi arlanır. Bir de pazarlığım var. Annenin elinden nereye gideyim de kurtuJayjm. Ben de öfkelendim. Bu muska ile sen benden vaz geçermişsin. ne ayıp şey?. haiit geçti. Ben seni sevmesem mektubunu bir vakit kabul etmem.» dedi. Hastalığım zarürrie imiş. Babanın sana yaptıkları gözüne. Gülmeliyim. . elbisesi pis. Kız daireye geliyorda sen O'na nasıl kızım diyorsun. Bu muskayı boynuna tak ki paramız boşa gitmesin. Ben senin gözüne domuz gibi görünecekmisim. Senin canın sağolsun.» «Dünkü mektubunu aldım.» dedi. Ben ne diyordum: Yani Rahim bey. Dediklerinin biri umurumda değil. Her bir hanımın pisliği. Kendine iyi bak. Bende senin yanma geleceğim. İnsanoğlu çiy süt emmiştir.. Ben acıyorum. ne olmuş.» dedi. Bana annem yalvardı.. Seni kırk dakika görsem elverir.. «Aman kızım.» diyorum. Sen ne emredersen ben öyle yaparım. Sah günü. Dün bana dediki «Kızım. bu sıkıntı sırasında bir şey istersek bize iki şey getirir.» Ben de dedimki «Paraya yazık değilmi?» dedim. olmazmı? Seni neden bukadar çok seviyorum? Elbet gönül gönüle karşıdır.. Her iki ellerini hörmetle sıkarım..» dedim. Deli arlanmaz. Ben seninim. benim kızım değilsin. Ama iyi baktık. Söz birdir. Sen hiç olmazsa serbestsin. Şimdi bunları bırakalım. dört gündür annem benimle konuşmuyor. Ben benimle küsülü olduklarını hiç sevmem.. Bir yere bırakmıyorlar. Benim sevgili oğlum Haydar'm gözlerini benim yerime öp. Ne kadar çok çocuğun var. Benim kadar derdin olsa bilmem ki ne yapacaksın. Sen elinden geleni yap. sen de benimsin. Yazdıklarını bütün kabul ediyorum. benim babam.. Annem Banazi'ye gidecek. Sakın hanımını memlekete gönderme. Seni görmezsem aklım başımdan gidiyor. Arkana bakmazsın. On tane Hızır Rahim'e kurban olsun» dedim. o saat sıkılır.

Yavrucuğun ne suçu var. Ömrümü harap ettin. iki saat ağlaştık. Karınız «Sana O kızdan fayda yok» demiş. Yazmak olmuyor. babam kötü söylemezler.» diyorsun. Seni şimdiye kadar böyle yakından görmemiştim.Adam adama yük olsa can gövdeye yük olur. Sen bir karının lâhna dayanamazmışsm. Galiba bayanını üzmemek için bizim evin önünden geçmiyorsun. Ama seni o halde gördüm ki çok acıdım. lkimiz bir odada ofursafc. başta imiş. Ben senden başkasını koynuma almam. her iki ellerinizi hasretle öperim bay Rahim». Ben başkasını bir gün olur. Üstüme gül atmazlar ki dikeni batmasın diye. Demek sen ona çok yüz vermişsin. «Ölsem de kurtulsam» diyorsun. Sana Kadriye kurban olsun.» dedin. Bu bir güzel bahane oldu. küçükten beri büyüklerimi sayarım. Bana bir daha kötü söz söyleme. seni bir kere göreyim. Elinden geldiği kadar iazla çalış. Ben senin çocuklarını bayanını kabul ediyorum.» demişsin. Mektubunu okuyunca canımın hırsını küçük kardeşim Mitat'tan aldım. Bir şeyi kırk kere söyleseler olurmuş. Sonra Mitat'a acıdım. Beni nazlı büyüttüler. Ona yazıksa bana da yazıktır. Yüreğim boşaldı. Bir ev sahibi ol. beni dinle.? Bir daha bana ölümden lâf etme. Çocuklar bana annelerinden daha düşkündürler. Öyle anlıyorum ki sen kendini saydırmamışsın. Dün gece seni gördüm. Bana kızmışsınız. Paranın kıymetini bil ki babam gibi okrsin.. Neden evini benim yüzümden dağıtacaksın. Beni hiç bir zaman yalnız bırakmazlar. Sen de «Ne zaman olsa Kadriye benimdir. Daha ne düşünüyorsun? Benden idare . Sen de «Ben senin için böyle zayıfladım. Aklım başımda değil. Benim senden başka derdim yok. Ben de buluşmamızı istiyorum. Bana anam. Kemiklerin nerdeyse bir bir sayılacak. «Bay Rahim. Senin gibi erkek bin senede meydana gelmez. Hanımına da yazıktır. Ellerini öperim bay Rahim. Ben bu yaşıma geldim. Bak bizim on para borcumuz yokfur. Ne zaman gelirsen haber verde pencerede bekleyeyim. Seni de elimden geldiği kadar sayıyorum. Maşayı üzerinde iki parça ettim. Ben seni herkesten yüksek görmemi isterim. Hırsım hep ondan. Sen büyüksün ama akıl yaşta değil. tikrimi söylerim. O'nu it yerine komam. Ama sen her zaman bayan'mla yatıyorsun. Cin tepeme sıçrıyor. Ben ölüm lâhna meraklanırım. Sabahtan bir güzel dayak attım.. Yüreğimde güller açıldı. Ben nasıl bir sürü adamla başa çıkıyorum. Bana da biraz merhamet et. Sen hep inat ediyorsun. yarın başkasını. Halbuki sen mektubunda bana «Kahrol» diyorsun. Bunu sana yakıştıramadım. Sen ölme ben öleyim. Sakın benim için «Bugün beni sever. Haksızlık bu. Sana şaşıyorum karın kim ki sana söz söylüyor. Sen de benim büyüğümsün. İhtiyarlarsan elinde mal kalır. kimseden dayak yemedim.» deme. koynuma alır yatarmışım. Sebebi. însan kendisini bu kadar harap edermi? Yazık değilmi? Ben O geceden beri seni çok merak ediyorum. Tabiî burada bir evin olmalı. Bugünkü mektubunuzu aldım. Yirmi gün oldu seni göremiyorum. Mektubuma bu kadarla nihayet verir. Hemen o lâkırdıyı söylersin. demişler. Ben senin yerinde olsam. Vücudun iskelet gibi olmuş.» «Candan sevgili bay Rahim. ikimiz bir olduk.. Bu da bir tali. «Güley'e gel de seni doya doya göreyim.

söylersin. Bütün bunlar birbirimizi çok sevdiğimiz içindir. Sevgilim. Ben seni elbise için sevmiyorum. Allahm dediği olur. Ben kokusunu sevmem. Ellerin soğuk olmuştu. Yüzünün tüyleri hep derime battı. Ben bir sözü düşünür söyierim. diye düşünme. Beni ömrümde hiç öpen olmadı ki. Ne olur ne olmaz. Kusura bakma. Mektubunda yazıyorsunki «Sen de benim dilimi emeydin ne kadar tatlı olduğunu anlardın. Paltonu tutup giydirecektim. Benim yalanımı kaç kere tuttun? Kendini hiç üzme. Ne yapdmsa sana müsade ettim. Ben geldiğim zaman dokuza onbeş vardı. Sen yüz yaşma gelsen yine kabulümsün.. Ben senin içmene razı değilken. hem de üzülüyordum. Evi ben idare ederim. Ama bu lalların hepsi faydasız. Sana bunu belli etmedim.» dedim. nasıl vuruyordu anlardın. Buna alışırım diyorum ama* dün gece senin pek sabırsız olduğunu da anladım. Elbisenin seni bana karşı utandırdığını yazıyorsun. Ben senin yanında bir saat onbeş dakika oturmuşum da bana bir dakika gibi gelmedi.» diyorsun. Her beyaz tel. bir daha gelirsem mutlaka elini öpeceğim. anamın gönüllerinin olmasını bir türlü bekliyemiyorsun. Yanıma ofurdun. tek rakı iç (e cigara içme.. Pantalonun ütüsüzdü. Bana ne söylersen hakkındır. benim dediğimiz olmaz. İçeri girdiğim zaman sen ayağa kalktın. kadına ayağa kalkarmı? «Buyur» dedin. Senin. .. Galiba paran da çok. Adeta hasta gibi oldum. Bu da hanımınızın terbiyesidir.. Kendin giydin. Zavallı sevgilim. tabi duymadın. Sabrın sonu selâmet. Yavaş söylediğimden.. Lâkin o zaman elini kalbime koysaydm. Daha güzel yazamıyorum ki yüreğimdekileri tarif edeyim. gözlerimi yummamın sebebi budur. Beni kaçırmayı teklif ettin. Seni ne kadar seviyormuşum ki «Yapma» demeye kıyamadım. Alışmadığım için bana tuhat geldi. 30 kuruşluk cigara içiyorsun. Sükût ikrardan demişler. Sen bana öyle yaptığın zaman yüreğim bulandı. Sana yavaşça «Teşekkür ederim» dedim. bana gelinlik telim imiş gibi sevimli geldi. Hep aklımda. İşte bunu sana hiç yakıştıramadım. Zaten bir arada geçen zamandan bir şey anlıyamadım ki. Bak.bekleyin.. Halbuki oraya gelirken hep ellerini öpmeyi düşünmüştüm. saçların hep beyaz olmuş.. Hiç erkek kısmı. Cevap vermedin. Sen beni alçak etmek istiyorsun da ben seni neden yüksek görmek istiyorum? Bana kaçmayı lâyık gördüğün için sana teşekkür ederim. Vücudunda ne kadar tüylerin varsa sanki uzamıştı. Ben de o gece hasta gibi oldum. Ben içeri girince senin yüzün sarardı. Hemen tarkettim. Sen benim büyüğümsün. söyledim mi arkasında kıyamete kadar dururum. Kardeşlerim bile öpmezler. Artık zayıflama. İçtiğin cigaranm dumanı hep ağzıma gitti. Hep sen konuştun ben dinledim. Ellerini hasretle öperim. Senr den uzakta durmamın. Ama gayret eder alışanm. Babamı evde bırakıp gizilden geldim.. Dişimi sıktım. Bana inan. Ellerin titriyordu. Her sözü kabul etmiş oldum. Bıyıkların hep ağzıma girdi. Hepinizi idare ederim. Sen evli iken ben seni kabul edip bekliyorum da sen babamın. Bugün severim de yarın başkasına giderim. Bir de bana cigara içmeyi teklif ettin.. Korkuyorum. Halbuysa ben cigara dumanından nefret ederim. «Güley karının evine geleceğim. Senin yanında iken hem seviniyor.

Seni. yanma nasıl gelirdim? Ben öyle aptal aptal dururum ama. Hele o top kravat boynunda. Kadın sevinir elbette. Bir daha bizim evimizin önünden köylülerle beraber sakm geçme. Ama haklıyım. Bay Rahim. Kocası diri iken elinden alındı.» «Mektubunu aldım. senin şanın. Ben sana ne göndereyim? Bu mektubum ace le oldu. Vücudunu harap etme. bana görünürsün. Demek ki benim istediğimi de mi yapmıyacaksm? Şaka söylüyorum sevgilim. Burma bilezik. Ben daima büyüğüme hürmet ederim. İnşallah beraber aldırırız.» «Sevgili Bay Rahim. Yalnız senden bir şey istiyorum. Bir bilezik O'na çok değil. Bu sene ben mutlak ölürüm. Bayanına mutlaka bilezik almalısın. Ben hırsımdan ölürüm. «Taktın mı» diyorlar. Öyle geçersen su yolundan geç. Ne kadar sevmediğim şeyler varsa hepsini yapıyorsun. Haydar'ı benim yerime iki kere öp. Az kaldı unutuyordum. Bayanına bir bilezik al. El içinde karındır. O'na temiz bakılsa O çok güzeldir. Ne diyeceksen bana anlat. Sen büyük olduğundan ben senin işine karışmam ama kötü bir iş yaparsan senin iyiliğin için karışırım. «Geveze» sözünü geri aldım. Hem sonra hayalin gözümün önünden gider. Acaip. Sen zarar edersin. Bende duruyor. akıldan yana hamaratımdır. Senden ayrıldıktan sonra babamın yanma uğradım da sonra eve geldim. Resim istemişsin. Ayda bir kere olsun. Bana gönderdiğin dolma kaleme teşekkür ederim. Annem az kalsın ölecekmiş. Babamla annem kavga etseler hiç karışmam. Bay Rahim kendine bir yazlık kar yağdı pardösü yaptır. Başım dinçtir. Benim şimdilerde yalnız başıma çıkarılmış resmim yoktur. gelir. Dünyada senden başka kimsem yoktur. Portokal soyamadıml Çöreğe koyamadımlNe sıcak ağzın varmışlBir türlü doyamadım. ben senden hiç bir şey istemem. Biraz kendine bak. O'na çok sinirleniyorum. Babam bana bir muska almıştı. Ben takmayınca altın ile kaplatmışlar. Yazıktır. Çok hastayım. Dairede gece nöbetçi iken neden pijama giymiyorsun? Pijamahk al. Bana kızmışsın da «Başka yere becayiş edileceğim. O'nun şanı. O'na yaptırmışlar.Sen benim ciğerimsin içimsin. Bana «Sen pek beceriksiz bir insansın» diyorsun. Bir de Güley karıya hiç bir şey söyleme. Ama aramızda kalacak. Uzakta bir büyük hoca varmış. karma müjde ver. Sen benim büyüğümsün.. Bir de Haydar'ı amcasına göndereceğini yazmışsın. Bana haksız yere kızarsan da varol. Kusurumu aftet. Geçen mektubumda sana «Geveze» dediğime gücenmişsin.. Pijama ve frenk gömleği ipek kumaştan olur. Seni benden vaz geçirmek için.Evet» diyorum. öteki mektuplarımı da hemen yak.. İyi giyinmeyen hasta olur. Hele o Kürt'lerle gezmene öyle canım sıkılıyor ki. Yalnız bir ricam var: Bu mektubumu da. Uykudamısm? Bir şey beceremeseydim. Ben onun gibi değilim. Çalış ki bayanından bir başka çocuk daha olmaya. Boynuma takmadım. Çocuk yapmak için O'na mutlaka yaklaşacaksın. Gideceksen yakına git.. Güley'le oturup beni konuşmuşsun. . Öyle şeyleri bırak da üstüne bir elbise yaptır. Halbuki ben O'nu çok seviyorum. Elbiseliği biraz fazla al da Haydara da bir elbise çıksın.» diye yazmışsın. İpekli giyin. «. Canımın istediğini bana alacaksın.. Seni bir aydan fazla göremezsem artık deli olurum. o pislerle beraber gözüm görmesin.

. Sonra eve gelirsem içim foüsbüfün sıkılıyor.. Ne olur kızın ölsede ömrü Haydar'a zammolsa.. Güley karıya söz verdim. ne sana zarar olsun. hem acısın. Elbise soruyorsun. Ben gelmeyince gene öylemi yaptın? Halbuysa buluştuğumuz zaman sana her müsadeyi vermedimmi? «Saat kaç?» diye bile sormadım. «Babamın yanında oturdum» dedim. Halbuysa öte taraftan sen bunları hiç düşünmüyorsun. «İnşallah baban ölür de senin de ümidin kesilir. Her taratım halâ sızlıyor.. Kusuruma bakma. Ne olacaksa elbet iyilikle olacak. Yaparsan lâcivert kumaştan olsun. Sen galiba bana büyü yaptırdın.. Allah belki bize acır.» diye düşünürse tadı çıkmıyor.. Sevincim dağılıyor. Ben onu hiç sevmiyorum.» «Muhterem bayım. «.. Sen galiba bayanından başka bir kız görmedin. Sonra beraber komşuya oturmaya gittik. Dudaklarım. Bizi bir usullü biri birimize kavuşturur.. Gece gündüz seni arıyorum. Sana kaçamam babam kederinden ölür.Ben kaçmam ki. îşte onlardan. Dişlerinin yerlerini. Kaç zamandır seni göremiyorum. Sen hoyrat. Öyle değilmi anneciğim?» diye ağzını aradım. O herif sana arka veriyor. saat onikide gittiler. Senide beklettim. Hem de sana lâyık görmüyorum. Kokusunu almadığım için seni doya doya öptüm. Ben senden hem utanıyorum. Yerle gök birbirine ne kadar uzaksa biz de birbirimize okadar uzakmışız. Ben hangi tarata gideceğimi şaşırdım. Bu kadarını bile yazarken utanıyorum.. Bak Rahim bey. Heleki bende senin resmini koynuma alıyorum. Yalnız bir şey söyliyeceğim: Sen çok sabırsız bir adamsın. . Dün mektubunu aldım. Tabi benim adımı söyleme. Allah aşkına böyle bir şey yaphrdmsa bozdur. Bu saatten sonra dışarı çıkmaya cesaret edemedim. Sen kız halinden hiç anlamıyorsun. Güneş kararıyor. Gelemedim. hem de korkuyorum. Haydar'm da gözlerini öperim. Seni istediğin kadar öptüm. Gül gibi adımı ben perişan edermişim. O sadakor ceketini bir daha giymiyeceksin. İnsan sevdiğini öperken «Aman yeri belli olmasın. Ah sen ne tatlısın? Hem tatlısın. Her zaman yanımda olmanı istiyorum. Bilmemki ne olacak? Cuma gecesi yanma gelecektim. Kız halini sen bir bilen arkadaşına danış. göğsüm. Meğer annem sana kaçtım diye korkmuş.» diye ağladı. Musibetler. Sen de namaz kılmaya başla. Öpe öpe kartonda hal kalmadı. Bunlar hep annemin sözleri. Sonra sen beni ortada koyarsan birisi bana bakmazmış. Ben hasretinden öleceğim.«Nereye kayboldun?» dedi. «Yanıma gel» diyorsun. omuzlarım hep çekim çekim çekiliyor... Yüreğim parçalandı.. Yanma neden geleyim? Yanma gelince seni doya doya öpemiyorum ki. Daha ne yazayım. Acele cevap. Ama zarar yok. ben namaz kılıyorum.. Hemde güzelce vakit geçirelim. Sonra misafirler bastırdı.. Ne bana zarar olsun. Çok canım sıkılıyor. Annem beni sana vermiyor. Yeri belli olursa bayanınla kavga edersiniz. İkinci buluşmamızda birkaç kere içini çekmiştin. Banada günahtır. Çok memnun oldum. Sigara içmediğine teşekkür ederim. morlukları görecekler diye ödüm kopuyor. îki göğsümün arasına koyup yatıyorum. Aklında kalsın çizgileri beyaz olmalı. Her iki gözlerini hasretle öperim. yaramaz. înce beyaz çizgili lâcivert kumaşlar varya. Başıma bir iş getirirsen ancak kendimi öldürmeliyim..

Artık canımdan usandım. Emaneti sanadır. Doktora iyice muayene ettir. Ben artık sensiz duramıyacağım. Tam yirmi lira verdim Haydar'ımdan bir haber getirsin diye. Çocuğun canı bir şey ister de almazsan ölümü öp. Ben de senin kadar dertliyim. Annem beni çağırıyor. Haydar'ıma bakmaz ki. Benim üzerime bir hal geldi. Sana bir daha sanlaydım da. Dört gözle beklerim. Doktor getir. Çok mu hasta? Ne olursa olsun evine gidip bakacaktım. Senden ayrıldıktan sonra dünya gözüme zindan kesiliyor. Mahsus selâm eder her iki ellerini hasretle sıkarım.. Oğlumu senden canlı canlı isterim. Merhametsizsin.. Seni görmek için her şeyi göze aldım.. Seni öyle özledim ki.. sana domuz gibimi göründüm. Halâ bir ses çıkmadı. Pehriz istermiş. Bizim komşuda bir İstanbullu Lâtife hanım var.. Evvelâ sana sonra Allah'a emanet etmişim. Hastalık kızamık mi? Kızamıksa geçer. Çok hasta değilse. Ben sana alıştım. Sana mektup yazmadığım için bana gücendin..» «Rahim bey. O benim oğlumdur. Sen yüreksiz bir adamsın. O'na gelen derdler bana gelsin. Köpeğin olayım Rahim bey. Dairenin onunaen geçtim. O Güley kaltağı bana neler etti.» «Sevgili Rahim bey. Haydarın hasta olduğunu yazıyorsun. masrafa bakma. Sen benim bayımsm. Bu tütüne alışmaya benziyor. Kurban keseceğim. Deli bir aadmsm. Allah belânı versin senin. Ölümü göresinki doğru söyle. Affet. Al.» «Sevgili Rahim bey. Beni merakta bırakma. Ben hastayım. Teşekkür ederim... Anası olacak kaltak alçak bir kadındır. Ben yanında olsam hemen iyi olurdu. sonra öleydim.. Evine gelsem mevlut okutacağım. Gözümde tütüyorsun.. Seni hiç aklımdan çıkaramıyorum ki. Her tarafımı koparıyorsun.. Aman Rahim sana büyük ricam : Haydar'a iyi bak. Kardeşlerime kaç kere «Rahim'ciğim» demişim. Sonra bayanın benimle kavga eder diye cesaret edemedim.. Bana Allah aşkına acele bildir. Ellerini hasretle sıkarım. Bir daha böyle bir lâf istemem. Geçen sefer geldiğim zaman boynumda babamın yazdırdığı muska vardı. Ben sana öylemi yapıyorum. içirsinler. Ben de senin bayanınım işte okadar. Mektubunda «Ben senin artık ağa'nım4» diye yazmışsın. Şerbet yapsınlar. O kırmızı şekeri şekerciler bilirmiş. O'na kızamık hastalığını sordum. Ah bir kere sen benim bayım olsan. Acele cevap beklerim. Benim ne talihsiz başım varmış.insatsız bir adamsın.» «Sevgili bay Rahim. Bu muskalar yalanmı kuzum? Allah bizim çekdiklerimize acısın. Geçen gece çektiğin ah'Ian bir türlü unutamıyorum. Sana bu mektubu acele yazıyorum. Gene de göremedim.. Acele ediyorum. . Allaha ısmarladık sevgilim. ben de senin bayanın olsam. Kusur bende. Kırmızı şeker yedirilecekmiş. Oğlumun o güzel gözlerine Kadriye annesi kurban olsun. bir sözümle sigaiayı nasıl bıraktığına aklım erdi. Allah aşkına bir gün daireye getir de gözümle göreyim. Aman Rahim paraya. Şimdi senin benim uğruma. Ben demek senin beslemen miyim? Sana küstüm. Ne kadai dertli olduğunu anladım. Dünyada senden başka herkes ölsün. baktır. Domuz gibi görünsem beni öyle sevmezdin ki. Haydar'ımı doktora götürün.

Her taraîını kanatacağım. kızı reddetmeye..» «Sevgili efendim. Ne olursa olsun seni içeriye alacağım.. Adıyaman şalvariyle Arap kefiyesinden . Seni iki mememin arasında taşıyorum. Bütün çamaşırlarımı çıkaracağım... Hiç duramıyorum. Birisine iyilik yaptığı için memnundu. Ben senin erkekliğini yiyeceğim.. Ben artık senden hiç utanmıyorum. Ve yüksek sesle. Günler istanbullu için oldukça rahat geçiyordu. Şimdi. Seni öyle özledim ki. Bereket. onların yanında otururken farkef firm eden etime bastırıyorum. Seni göğsümde yatıracağım.Haydai'ı dün daireye getirdin. kalay kakmalı kuka tespihten. O'na anlatmıştı ki erkeklik bıyıktan. Bana artık ne istersen yap. Anadan doğma... dedi. Dünyada senden daha tatlı bir şey yokmuş. Onyedi yaşında bir çocuk. «Ölüm bir gündür. sokağa atmaya kalkarsa.. Yüzünü hiç görmediği bu kızcağızı ruhunun en derin en hasta —yani en dejenere— taraflariyle tanımıştı. Tözey'in yanma. Seni doyuncaya kadar öpeceğim. bir çocuğun sıhhati hakkında 20 liraya haber ulaştıran ve bazı geceler evine sevdalıları kapatıp savuşan Güley ve tabiî. Kocacığım. Anamla babam yarın gece Banazi'ye gidecekler. mektuplarını taşıyan..... Ben senin uğruna deli olmuşum. Abdurrahim beyle anlayacağı şekilde konuşmuştu. «Ölsem senin yanında soyunamam» diyordum ya yalan. pek beşeri bir hisle bu yardımından. Varlık vergisi vermek için. Doyuncaya kadar öptüm. İsterse bayanın görsün. Gözlerini benim yerime öpmedinse ölümü göresin. «Kocacığım. Mektubunu bugün aldım. Hasretine dayanamıyorum. Seni elimle soyacağım.. Sen bana ne yaptın ki ben böyle yanıyorum. O'na kızıp dururken giderek merhamet duymaya başlamıştı. Resmin ne güzel çıkmış. Bu isterik çocuk doğruca Tözey'in yanma gidecekti. bu önündeki kâğıtlar daha edepsiz bir feryad kopararak herkesi buraya toplıyabilirlermiş gibi elini üzerlerine kapattı. içinde böyle çapraşık münasebetlerin gecenin en geç saatlerinde kolayca cereyan eden bir kasaba mahallesi bu işlerden hisselerine göre derece derece mesuldüler. kendi kendisine böyle olamazdı ki.. Tuz gibi eriyorum. evli ve iki çocuk sahibi bir erkek üzerinde kavga eden ana.. Kızını sevdiğinden ayırmak için muska yazdıran baba. inanılmaz bir tesadüfle Kadriye'nin haberdar olmasını istiyordu. Doyana kadar. Gördüm.. Seni benim yatağımda yatıracağım. Hep bunu düşünüyorum. Az kalsın. kızıyla. Deli olmuşum ben..... Arada sırada.. Bir resim daha yollamışsın. Allah senden razı olsun. Ne kadar sevindiğimi tarif edemem. Beni öldür. Beraber yatacağız. Mebus hamamlarında beyleriyle beraber yıkanmak imkânına nihayet malik olan kadınların havadisini kız kardeşine getiren delikanlı. ağlamak üç gün» demişler.. kurşunlarla beraber hacaleti de yalnız başına Kadriye ve bir parça da ailesi mi çekecekti? İstanbullunun tahmini hilâfına pederin bir de namusu ayaklanır..» diye ağladım. Sofrada. Ben senin derdinle artık öleceğim.. Bende seni öpeceğim.. — Dehşet.» istanbullu....... Seni doya doya öpemeden öleceğim diye korkuyorum.

Izollu Ağalarından Ismik Ağa idi. Bu hareketinizin mânasını muhakkak anlar. zulmetseler 12 seneyi aşmaz. — «Geçmiş olsun beyim» diyecek oldum. Meraklılar yolunu bekediler. Üç. uçlarım sanki dua okuyarak hazin ve erkekçe kelimelerle düğümleyip.ibaret değildi. altı sene sonra dışardasınız. İki senesini burada. Bu sözlere karşı Abdurrahim bey bir tek sual sormuştu: — Mektubu yazmayı vadediyor musunuz? Mahkemenin bilmem kaçıncı celsesinde bu celse gizli yapılmıştı Abdurrahim beyin pek sinirlendiği. «İşte denilecek. Yahut İstanbullu bunu pek zor başardığını zannetmekten. .» Anladınız mı? Kadriye hanım. o gün mahpusaneye Abdurrahim beyden daha evvel geldi. hassas bir kızdır. Karşısındaki gözlerde doğup batan imkânsızlığı sezerek lâfını biraz yumşattı: En iyisi yakmamalı. gerekse O'nun ailesini yumuşatmış olacaktır. tabiî. — İşte bu da oldu azizim demişti. Size verilecek ceza. Bir genç kızın bir erkeğe mektup yazması ona olan itimadını gösterir. Burada susmak lazımdı. O zaman elbette yaptığınız fedakârlık daha az değerlidir. bunları alınız.. İşte ben o itimadı en müşkil şartlar içinde suistimal etmedim. Yakında bir af olmazsa beş. benim erkekliğime güvendiniz. çalıştığı dairede müteaddit takdirnamelerle taltif edilen altı sınıflı iptidaî mektebinden mezun hem küçük memur hem zengin bir derebey sülâlesine mensup bulunduğundan iki defa betbaht bir adamcağıza merdane hareket ederek bir genç kızın kalbine gidecek yolu göstermek. İlk karşılayan. Az vakitte kavuşursunuz. mühim bir şey yapıyor gibi Abdurrahim beyin önünde sarmış. ve böyle olduğu için de. hadiseler gerek sizin refikanızı. Hele mevzubahsolan mertlik çarşı ortasında bir kız çocuğunu iki kurşunla yere sermek de olamazdı. Bu vakanın hikâyesi. pek ufak tefek bir adamcağızdı bir tokatta baygın olarak yere serdiği duyulmuştu. Hayatıma karşı sizin şeref ve haysiyetinizi korudum. Bunları itina ile saklayınız. İsmimi her zaman taşıyabilirsiniz.. Tabiî. Mektupları gene o atlas bohçaya. —yani muvaffakiyetini müşkilâtı ölçüsünde kıymetlendirmekten — zevk duyuyordu. namussuzca bir hareket imkânı kalmaz. Yaktıktan sonra. dört sene evveline gelinceye kadar dünya üzerindeki en mühim meseleleri keklik beslemekten ve siklavi tay sahibi olmaktan ibaret sayan. Yüz seneye mahkûm e3ilseniz yolunuzu bekler. bunu O'na inandırmak kolay bir iş değildi. cezadan ucuz kurtulmak gibi sefilce. Eğer sokakta silâhla taarruza uğramak size herhangi bir zarar verirse ben gerek içerde ve gerek dışarda onu da ödemeye hazırım. istanbullu yukarda bulunduğu için meseleyi topal Sefer koşup anlatmıştı. İstanbullu. Anlıyor musunuz? Mektubu ben yazacağım. dört buçuk senesini asri cezaevinde geçirirsiniz. yiğitlikten dem vururken herkesin en namert heriflerin bile duyduğu kolaylıkla ne güzel sözler söylemişti. Mahkûmiyetten sonra güzel bir mektupla bayana yollarız. hattâ salondan çıkarken davacı Avukatını bu pek ihtiyar. En doğrusu hepsini derhal yakmaktır. siz bana.

— Ne olmuş Güley'e? — Demin geldi. Sefer'e aşağıdan bağırdılar. sen bilirsin.. 35 Ay..» diye yalvarıyor. Kürtlük de berbat oldu. demirin önünde konuşuyorlardı. 1943 senesinde piyade askerliğinen 67 ay daha az bir müddet. Çoktan beri Abdurrahim beyle konuşmamışlardi.. Şimdi farkına varıyordu ki kendisinden âdeta kaçmıştı. kendisine temyiz etmemesi de ihtar olunduğu için ceza katiyyet kesbetti... Beyi çekti götürdü. inadına kalabalık... Yıkıl karşımdan!.. İki gün de haber götürecek gardiyan. Neredense. yirmi gün sonra fişi doldurulup bir asri cezaevine gönderilecek.. O Rahim bey ağlamaya başlamaz mı? Güley denilen orospunun eline davranıyor. «Aman sen bilirsin... Kumar erkek işi. Her gelişte çekiyor herifin paralarını. Güley. Güley hep geliyor.. «Allah. — Galiba bir tokat da sen istiyorsun..— Ne var? — Bugün mahkemede Avukata.. Bir aydır. Daha bir hafta sonra Abdurrahim beye ceza verdiler. — Sebep? — Sebebini öğrenemedim. Aralarında ne olmuşsa olmuş.. — Rezilin biri imiş? — Kumara mı başladı? — Keski kumar olsa. Hepsi bu kadar Bir hafta sonra karısının çocuklarını alarak memleketine gittiği duyuldu.. Şimdi sordum hâlâ ağlıyormuş. Hani O'nun yanma bir kan geliyordu? — Güley mî? — Adı batsın. Bırak. Abdurrahim beyin herkesin ortasında hüngür hüngür ağlayarak bir kadına yalvarması için bir tek hadise .. Ceza tasdik olalı.. bahçeye çıksam içeri giriyor.... İstanbullu bu kararı iki gün unuttu. 8 sene 4 ay...» Abdurrahim beyin çekinmesine bakılırsa işi Güley'den öğrenmek daha doğru olacaktı.. Güley'i bulamadı. İçeri girsem bahçeye çıkıyor. Kadına yolu düşerse cezaevine uğraması için haber göndermeye karar verdi. Bugün. Meraklandım doğrusu. Allah.. Geri kalan yedi seneyi bir senesi beş ay sayılarak topu topu 35 ay zarfında bitirecek.. istanbullu sordu: — Ne var ulan Kürt? — Bırak beyim. dört ay. dedi. karının elini öpecek. İstanbullu yalnız kalınca rahatsız rahatsız düşündü... Sebep neymiş bey? Erkek karıya karşı ağlar mı? Sen bir Abdurrahim beysin. Tuu namusuna.. Bunun altıda birini yattıktan sonra yani tevkifinden bir sene.. Kaç gündür geliyor. — Hayır mı? — Şu Abdurrahim bey yok mu? — E. Cuma nihayet karıyı koğdu.... Bir öğleden sonra topal Sefer gene başmı iki tarafa sallayarak odaya girdi. herifin eline gün kâğıdı verdiklerinden beri. Kadının elini öpecek.. İstanbullu telâş etmeye başlamıştı..

— Büyük mü? İzam da etmeyelim... ondan birkaç adım ileri atılıp birtakım düşünceler hazırlardı... — Vallaha beyim.. — Evet beyim. istemeden karıştığı ve epey de marifet gösterdiği bu macerada artık bitaraf değildi. — Mektupları mahkemeye verdiniz mi? — Verdik. pederine söyleyeceği makul ve insaflı sözleri tasarlamaya başlamıştı ki. O bunları yaparken İstanbullu büyük bir sıkıntı içinde söze nerden başlayacağını düşünüyordu. bütün edebiyatçılar gibi.. — Benim sözümden mi? İstanbullu.vukubulmuş olabilirdi. — Avukat bir taraftan. beşinci gün ikindi üzeri Abdurrahim bey odaya girdi.. Genç ve güzeldi.. Âdem Aleyhüsselâm'ı cennetten.. Nihayet. manasız ve kabul edilmeyecek mazeretler sıralamaktansa. istanbullu da... Ben mahvoldum. Hamdolsun sekiz seneye indi. Fakat ne de olsa kendisi de bir insandı. — Rahatsız etmedik ya beyim. — Ne diyorsunuz? Sakın mektupları. Lâkin karı kısmını bilirsiniz. meseleyi kıza münasip şekilde ınlatması lâzımdı. — Keski oniki sene verseydiler de sizin sözünüzden çıkmasaydık. galiba bir hata yaptık.. «Ben» diye başlayacağına: — Biz dedi. Bir kere 12 yıl ceza vermediler. anlamayarak.. bana düşmanlık ettiler.. fakat telâşlanarak gözlerini kırpıştırdı. Mahkemeye verdik. yalvardım. doğrudan doğruya kabahati yüklenmek olduğunu kestirdi. yanlış öğüt verip işi berbat etmiş gibi kendisini kabahatli bularak telâşla yer gösterdi: — Nerdesiniz? Ben de sizi görmek istiyordum. kibirli bir kadının saçlarını arkaya atması gibi başının bir hareketiyle omuzlarına koydu.. Karı bir taraftan beyim. — Estağfurullah. Hele oturun. Yalnız kapıyı âdeti olmadığı halde vurmuştu. Ben «Olmaz» dedim. Evet... en iyi çarenin. Kızdan alınacak cevaba göre. böyle vaziyetlerde. — Hepsini mi? . Cebinden tespihini çıkardı. Gene aynı kıyafetteydi. zaman zaman hayatın gidişine kendi hayaliyle karışır. Büyük bir hata. İstanbullu. Abdurrahim beyin gösterdiği büyüklüğe karşı bu hareket haksızlıktı. kötü birisine veriyordu. Abdurrahim bey bir iskemle çekip oturdu. — Cenneti bırakın.. Şimdi de kıza yazacağı acıklı mektubu. Kefiyesinin saçaklarını. Güley'in önünde ağlamış olmasına rağmen üzerinde yenilmiş bir insanda bulunması lâzım gelen hiç bir kederli taraf yoktu. babasını çağırıp açık açığa konuşmak bile icap ediyordu. Oturun rica ederim. Oturmuyordu. İstanbullu. Mutlaka Kadriye'yi ailesi iyi. Siz neye «Olmaz» dediniz? — Mektupları mahkemeye vermek meselesine. Tekrar ve bu sefer Abdurrahim beyden yana müdahale etmesi.

Burada Kur'an'a el bastırdım. — Babası orada mıydı? — Oradaydı. — Değil mi efendim? — Haketmiş.. Başıma gelen felaketi.. — Tabiî.» dedi. — Yiğit adammışsınız Abdurrahim bey. Kulak asmadı değil mi? — Tamam. — Ne yaptı? — Yüzünü kâğıtla kapattı. — Yalnız alçak mı dedi? — Evet. Benim O isimde kızını yok demiş. — O da oradaydı.» dedi..» dedi. Güley'i gönderdiniz.. Mahkemede mektuplar okundu mu? — Okundu.. Demek hepsini verdiniz. bir satır el yazısı göreyim. «Babası yemin etmiş dedi... O — Ağladınız da. O kadar ucuz olmaması lâzımdır. — Avukat tokadı neden hakketti efendim? — Bana. Bize kendi eliyle düğün yapacaktı. Karardan sonra kıza mektup yazdınız. babası reddedince. — Siz de hayvan gibi bu saçma laflara inandınız mı? — İnandım. — Resimleri de verdik..... Karı dedi ki. hem iğreniyor. — Kendimi kaybetmiştim. Herifin namussuz olduğunu kestiremedim.. Bana söz vermediniz miydi? — Söz vermiştim.. — Durun bakalım.— Hepsini. Burada namustan bahsedemeyecek birisi varsa.. Güley'e yalvardmız. — Yalvardım. Lâkin ben O'nu seviyordum.. Yarısında «Yeter Reis bey tahammül edemeyeceğim. Babası kabul etmez diye düşündüm. İstanbullu aynı zamanda hem öfkeleniyor. hem de hiç bir mesuliyeti kalmadığı için: RAH ATLAŞI YORDU: Aferin. İyi haber almışsınız.. Şimdi anlıyorum... Bizim hanım da yemin etti. salondan çıkarken. «Siz alçak bir adammışsmız. sokakta kalacaktı... Avukatı doğduğunuz celse mi bu? — Evet. İyi Vallaha. Resimleri de verseydiniz bari. — Vay başınıza bir de felâket mi geldi? . — Babası? — Ağlıyordu.. — İyi ama beraber ne demiştik.. Bizim hanım. Tuu. İmkânı yok... — Kızı size vermediği için mi? Daha doğrusu reddetmek suretiyle onu sizin avucunuza ister istemez düşmesini temin etmediğinden mi namussuz. Kız.. — Kadın Aza? Mahkeme Azasını soruyorum.. Aklını celin diye. Bizim hanım alıp beraber memlekete götürecekti.

Sonra yerinden kalktı... Şimdi ne yapalım istiyorsunuz? — Bilmem ki. size yüz verseydi onu kahpece vurmazdınız. ... Ben dilim döndüğü kadar yalvardım. Fakir bir çocuk.. Meğer onları taşımayı haketmişsiniz.. — Düşündüm. kabul etti.. Acıklı bir mektup yazınız. istanbullu birdenbire bu sözle.. Mektupları hiç olmazsa top yekûn vermeyecektin. — Neyi?. Keşki sözünüzü dinleyip mektupları vermeseydim.. Lütfen bir acıklı mektup yazınız.. kendisinin mektupları mahkemeye vermemek nasihati arasında nasıl taban tabana zıt bir düşünce olduğunu anladı.» diyor... Başka bir çare düşünmediniz mi? Meselâ delikanlıya hadisenin içyüzünü bir mektupla anlatıp. Kahkahayla gülmeye başladı. «Kadriye hanım.. Hiç bir şey düşünemiyorum.. hergele. — Açık yazsaydınız.. Fıkara diyerek. — Haklısınız beyim. Allah ne takdir etmişse o olacaktır. Eskidenleri Kadriye'yi severmiş de vermezlermiş.. Şimdi mektup yazmak faydasız mı? Siz ne fikirdesiniz? — Ben şaşırdım. Lâkin bir mektup. inanmadı ki üç günde cevap aidim. İşte muharrirliğin kırk yılda bir kere işe yarar yeri geldi... dünyada deyyus.. — Açık yazdım. — İyi öyleyse.. Vazgeçerdi.... Siz muharrirsiniz. — Vay alçaklar vay. O da kızın babası gibi kabul etti.. Derman bulamadım. Eğer ezelden Kadriye hanım size kısmet ise bunu hiç bir kuvvet bozamaz. Yarısını saklamalıydın.. Çaresizlikle odayı enine boyuna biraz dolaştı. — Abdurrahim bey... Demin büyük hata dedim ya..— Kızı evlendiriyorlar.. Evet. — Orasına amenna.. Sağ yumruğunu sol elinin içine yavaş yavaş vurarak gülümsedi: — Haaa. Bırakalım.. Bu sekiz sene dört ay zarfında kıza kim talip olursa bir tanesini yollardık. namussuz bir tane değil ki. — Sahi. pala bıyıklarınıza lâyık olmayan bir erkek sanırdım. Kızın kalbini yumşatalım. — Değil mi beyim? — İyi ama Abdurrahim bey. Yazdınız mı yoksa?. Şu mesele... Bıyıklarımı mı? Ne münasebet. Bu işi zorlamayalım. Öyle ya... — Söz mü vermiştim? Ben sizi. Şimdi veriyorlar... Daha bir sürü hakaret. pezevenk.. — Vallaha beyim siz keramet ehlisiniz... Komşularında bir genç zabit vardı.. Ben ne budalayım.. İstanbullu yumruğunu gevşetti. — Anlaşılıyor. Ben muharririm. Siz muharrirsiniz.... Zaten söz de verdinizdi... Size danışmadan öyle mi? Kızı reddedip sokağa atacakları yerde. Pekâlâ Abdurrahim bey.... Bu herife Kürtçe de söylese hiç bir şey anlamıyordu. — Yazdım. Meseleyi duymuş.. Mektup yazmış.

«Hayvanı bir kişnemedir aldı. Jandarma süngüsü ve Gardiyan kilidiyle zaptedilir bir adam değildi. 1939 Ağustosunun 31'inci günü de tıpkı tıpkısına aynı sözleri söylediğine yemin ediyorlardı: «Alâmetler belirdi. Malatya mahpusanesine birdenbire ağır bir çekingenlik çökmüştü..) Bir şimşek etrafı yeşile «Gark etmiş». «Allah» diyeni getiriyorlar. kelepçeyle. sırtında siyah cübbe. kendisini Izollu köprüsünün beri tarafında... Kıyamet alâmetleri. kendinden âdeta geçmiş bulmuşlardı.. En kıymetli müridi Kara dayı'yı bile bir göz hareketiyle tersleyip «Yerin dibine» sokmuştu. Sanki alçak sesle konuşuluyor. «Feyekûn..» diye bağırmış. Malatya şehrini bir korkulu dedikodu kaplamıştı. hayvan sanki doğurmuş ta tayına sesleniyor. — Aman ha... Şeyh'efendi ayağını öfkeyle yere vurup.» Erzincan'nm «hâk ile yeksan» olmasından bir gün evvel Şeyhi ziyarete gidenler. Birdenbire dünyayı zelzele tuttu.. sabık tahsildar merhum Ali beyin onaltı yaşındaki kızı Necla (bu Necla da Şeyh Süleyman efendi'nin müridlerinden birisidir) .. O sırada bir şimşek (Silo ağa buna şimşek diyor ama.. Ayağını bir kere toprağa vursa. Ertesi gün duyduk ki Erzincan batmış».. asilzade yerin evlâdı olduğunuzu nasıl unutursunuz? Erkek ağlar mı hiç? Hele sizin gibi bir erkek. Hayvandan yere atlamış. (Silo ağa O gece şehir'den köy'e dönüyormuş. — Aman haaa.. Bu sefer de ortalığı bir beyaz ışık kaplamış. Gökte... iki tane yıldız peydahlanmaz mı? Yıldızlar alçalmişlar. «Aman Yarabbî.» O günlerde... cahil adam ne bilecek kış mevsimi şimşek olmaz ki Nur demeli. Kelimeyi şahadet getirmeğe başladım. Şeyh Süleyman efendi. Almaya razı olursa mektup söker mi? Orta yerde bir namussuz varken muharrir buna hiç bir çare bulamaz. parmağını dudaklarını götürüp «Sus.» işareti vermiş.. belinde bir kocaman boru sokulu olarak görenler olmuştu. Erzincan'ın battığı gece..) çölde Şeyh'i böyle görünce aklı tarmar olay azmış. Hazret'i bir derin murakabeye dalmış...— Mektubu şimdi bırakın rica ederim. Ayıptır. başında yeşil sarık. Süleyman efendi kuluna gazap vermiyesin.. Silo ağa... Onbeş müridiyle Şeyh Süleyman efendiyi getirmişlerdi. Nihayet erkek olduğunuzu unutmamaya mecbursunuz Abdurrahim bey. Durun ağlamayın ama. — Aman ha.» Erzincan felâketinden bir gün evvel de gene böyle mırıldanmıştı ve o gece... Şeyh'in başı üstüne inmişler.. alçalmışlar. kabil olduğu kadar işaretle anlaşmak isteniyordu... diyor. Ben diz çöktüğüm yerde yüzükoyun toprağa kapandım. «Medet ya Şeyh'im.» diye bağırması üzerine Şeyh'efendi. Namussuz herif «Namussuz» kelimesini söylerken zevkten gözleri parlıyordu.. «Hergele'yi. Şeyh Süleyman efendi'yi Dünyanın batacağına bir alâmet canım.. Sona şark tarafının gökyüzünü göstermiş. Aman. Puşt'u bırakıyorlar da hâşa sümme hâşa... demir parmaklıkla. Bir büyük cinayet işlenmiş de insanlar kan üzerinde yürüyormuş gibiydiler.. Gözleri iki kere şaşılaşmıştı ki bunun manasını bilenler bilirdi.

Ağlamağa başladım. Kâşif Hoca'nın bu sözü ne demekti? Bunu Malatya'nın uleması çok düşündü ve iki parçaya bölündü.l dedi. Omuzlarında kar taneleri gördüm. ikinci cihan harbinden daha müthiş bir vaka ile allak bullak edecek bir mucizeyi. Umumiyetle Şeyh Süleyman efendinin bazı taraflarını beyenmeyenler henüz sakal bırakmamasını. Fakat bu bozuk dünyanın birkaç ermiş kulun yüzüsuyu hürmetine durduğu da muhakkaktı ve bu ermiş kullardan birisi de Şeyh Süleyman efendiydi. nefeslerini . esrarengiz esrarengiz gülümsemekle iktifa etti.» diye meseleyi ertesi gün anasına anlatmış.. Lâkin akıl ermez bir cihet var: Yıkılmayan binalardan birisi de Erzincan kerhanesi. Hazreti Muhammet Aleyhüsselâmın âhır zaman Peygamberi olduğu malum iken. Nice nice kerameti zahir olmuştu. Ehli keramet ise Şeyh Süleyman efendi kendisini de müritlerini de halâs etmeli idi. 9 kazası 100 küsur köyü civar Vilâyetlerin ahalisiyle beraber Şeyh'in oribine yakın müridi mahpusluğun ilk haftasında dünyayı. «Bunu Peygambere götürün» diyerek Şeyh Süleyman efendiyi salık vermişti. Efendi. Biraz sonra Şeyh hazretleri içeri girmiş. geliniyle aynı yatakta ölü bulmuşlar. Diğerleri. «Ne demek bu? Allah. orospu kullarına neden merhamet kıldı?» Bunun hikmetini birkaç kere Şeyh Süleyman efendiye sordular. Bu «haklı fikre» ilk günlerde öteki taraftakiler de itiraz edemediler ve bütün Malatya.. sözün son derece sarih olduğu ve başka manalar aramanın icap etmeyeceği fikrindeydiler. hastalara bir kere bakıp. 'Sus çocuk. Bir de bakmış ki efendi yatağında yok.. ticaretle uğraşmasını (bir büyük hazır elbise imalâthanesi işletiyordu) ve diğer emsalinin aksine güler yüzlü olmasını ve muhitindeki büyük tesirini çekemeyenler. batmağa mahkûm bir lânetli memleket olduğu malumdu. Gece yarışma doğru Şeyh efendi kahve istemiş. bu kadar «Ayıp» lı olan bir adama Müslümanın bu derece tapmasını Kâşif Hoca'nın hoş görmediğine ve Peygamber lafını kinayeli söylediğine hükmettiler.Şeyh'in hanesinde misafirmiş. inanmamak kâfir olmaktı. «Dişleri birbirine vuruyordu. Dünyanın bozulduğu muhakkaktı. «İdrâki maâlî bu küçük akla gerekmez. Kahveyi içmedi. Bu rivayetler ağızdan ağıza gezerken Erzincan'ın başına gelenler duyulunca halkı bir merak sardı. Hamamlarında oğlan oynatıp fi'li livata'ya müptelâ imişler.. Erzincan'ın evel eski. 'Dışarı mı çıktınız efendim? ' diye sordum. kadınlara bilhassa genç kızlara el vermesini.. Benim içim bir tuhaf oldu. Sus.. Yalnız bir defasında. Zelzele Malatya ve havalisini de fena halde sarstığı halde mal ve can kaybına sebebiyet vermemişti. Şeyh hazretlerinin hapse mahkûm edilmesi garazkârların ekmeğine yağ sürdü. Dışarı çıktı galiba diye beklemiş. Zâten inkâr kimin haddiki bütün Malatya'nın kerametine iman ettiği Kâşif Hoca bütün parasıyle ekmek alıp köpeklere doğruyan ve sekizinci karısını.» buyurdu. Kıbleye dönüp secdeye kapandı. Ayakları ve entarisinin etekleri ıslaktı. Oğlu askere giden bir herifi bir herifi değil. kız pişirip getirmiş.l Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez. birçok herifleri zelzeleden sonra anadan üryan. oğluyle beraber yakalayıp aklını şaşıran bir derin ulemâ kaç kere hasta okutmağa çağrıldığı evlerde.

münkirlere karşı çıkarmak için altı defa büyük ziyafetler verdiler. . Yüzüme bakıyor da. Bu ilk hafta okadar hailevî geçtiki Cezaevi müdürü Mehmet Erdemir bey bile rahat bir uyku uyuyamadı. Aman haa. Her yere girdi. demişti ki günlerden beri gerek mahpuslar gerek gardiyanlar ve gerekse jandarmalar arasmda tekrar edilen ümitsiz nida ve tehlike işareti işte buydu.. çaylar ısmarladılar ve kahve halkına karşı hadiseyi tekrar tekrar ve yüksek sesle anlatmaya mecbur ettiler. avluda. «Meraklanma. Çıkıp gitse ne yapardık? Hiç. rastladığı insanlara gülümseyerek.. onbeş senelik müdüriyet müddetince hiç basma gelmemişti.. Şeyh efendi. Şu cigara gibi yanayımki. Biz sizi mesul etmeyiz..... Bereket merhametli bir adam.» İşte bu korku ile gardiyanları daireye toplayıp sıkı sıkıya tembih etmişti.. kerametin bu canlı ve samimî şahidini. — Aman haa. Yahu Allah beterinden saklasın..keserek beklediler.» dedi.belki yüzüncü defa anlatırken dudakları kuruduğu için bunları yalayarak şöyle söylüyordu : — Müdür beyin tembihi var... Şu hale göre Şeyh Süleyman efendi de bir emri İlâhî'yi yerine geirmek için kendi arzusuyle nefsini daha doğrusu fânî kalıbını mahpus ettirmişti.. Şeyh hazretleri kapıyı geçip karşıma dikildi.. «Allah beterinden saklasın» böyle bir iş. Şeyh getirildi getireli hepsi abdestli dolaşıyorlar. yapılan tahkikat neticesinde efendinin kerameti sayesinde kilitli kapulardan geçerek.. Parmağını ağzına götürdü. Müdür bey üstüste. Üç besmele çekip kilidi şırpadak kapadım... işte bu elindeki cigaranın dumanı gibi bey. Küçük Ali. Yeminle «Kitap çarpsın» diyerek anlattığına bakılırsa asıl mahpusaneyi müdüriyet dairesinden ayıran büyük demir kapıyı besmeleyle kilitleyip sandaliyesine yeni oturmuştu ki Şeyh Süleyman efendi..» demişim. koğuşlarda dolaşıp duruyordu. Eski muskalarını kuşandı. kapunun demir parmaklıkları arasından «Cigara dumanı gibi» geçip önüne dikilivermişti. duman gibi mübarek. Hangisi nerede rastlarsa Küçük Ali'nin acele işi olduğuna aldırmayarak bîçareyi âdeta zorla kahvelere sürüklediler. Adama deli derler.. Hamailini üstüne aldı. Keramet kırıntısını gardiyan küçük Ali görmüştü. boş vakitlerinde Kur'an okuyup salâvâtı şerife çekiyorlardı. Bu vaka şehrin üzerine gece karanlığı gibi çöktü. gülümsüyor. Döndü de içeri girdi.. Bir hafta sonra bir küçük keramet kırıntısı müstesna akıl almaz bir hadise vuku bulmayınca mahpusaneciler biraz ferahladılar. yallah diyip sırra kadem basarsa meseleyi yüksek Vekâlet'e nasıl arzedecekti? «12l13 Ağustos 1943 cuma gecesi saat 11 raddelerinde nöbetçi gardiyanı falan mahpusları kontrol ettiğinde gizli âyin yapmak suçuyle 3 ay hapse mahkûm olup Kutbülzaman lakabıyle maruf Şeyh Süleyman efendiyi yatağında bulamamış. Aman Şeyh'im. Anahtarı cebime sokmağa fırsat elvermedi. Şeyh efendi. «Aman Şeyh'im. Şeyhin taraftarları. Mübarek gülümsüyor. Aman. Dilim tutulmuş. Apdestsiz yere basmayarak namaza başladı ve içkiyi terk etti.. beyaz ipekten entarisini savura savura koridorlarda...

senede ellibin lira. Şeyh efendinin dünyalığı da ahretliği kadar sağlam.. çayırlardan aldığı da caba.. Şoför tamirden aciz getirince çarnâçar halîfelerden birisi olan Silo ağanın hanesine ilticaya karar vermişler. Namazı tamamladım. üçer lira gelse. göğüs darlıklarına. İşte o sebepten son yedi senedir Şeyh hazretlerini Hükümet rahat bırakıyordu.» diye eteğine davrandım. Mübarek çilehanesine dönmüş. baldızı mı bir bayan derde uğramış. ellerinde tabancalarla «Davranma. Bereket köylü yemek hazırlamakla meşgul bulunduğundan ancak konağın bir odasında . hayır müesseselerim gezmeğe karar vermiş. Bir de ne bakayım... Aynı gün.» diyerek baskın vermiş.. «Sakin ol Hacı. üstüne bir ürperme gelmiş. Şeyh efendiyi koydunsa bul. Yedi sene evel bir âyin esnasında baskına uğrayıp üç ay hapse mahkûm edilen Şeyh efendi. Sırtıma dokunmasıyle aklımı başıma devşirdim. Tabiî üstüste beşer lira gelir.. bahçelerden.» diyerek çiftlikleri. Nitekim. Şeyh efendiyi sağ yanında görmüştü. Lâkin mahkemeye elyazısı delil oluyor diyerek kaç zamandır bu âdeti terk etmiş. Bildiğimiz çay şekerine. hayret edersin. Artık şekere okuyuveriyor....» Eskiden muska da yazarmış. bir müddet sonra gardiyan Küçük Ali'nin şahit olduğu kerameti tasdik eden birisi daha zuhur etti. Medet...» diyerek beni tersledi. İzollu'nun 35 pare köyünü hususî bir kamyonla kamilen dolaşmış. Silo ağanın köyü Fırat sahilinde.. Hatta bir keresinde Elâziz Paşasının karısı mı. bir tepenin üzerinde kâin olup elli haneliktir. Elinde bir gül goncasryle karşıma çıktı. Nahiye müdürü olacak dinsiz zaten baskın esnasında sarhoş bir halde bulunduğuna herkes yemin ediyor diğer bir dinsiz olan karakol komutanı ile birlikte. Sırtımı sıvazladı. Şeyh Süleyman efendinin ortalama bir hesapla onbin müridi olduğu söyleniyordu ve münafıklar ve garazkârlar tarafından şöyle hasis bir hesap çıkarılıyordu: Beher müritten senede birer lira gelse onbin lira. Allanın bir hikmeti canım. Evvelâ küçük dilini yutmuş... istanbul'dan nice nice beylerin ya bizzat geldikleri. Geri dönerken Silo ağanın hanesine iki kilometre mesafede. kısırlıklara çare bulmak için Ankara'dan. Şeyhi götürmekten başka çare bulunamamıştı.. makinenin arıza vermesini müridan Allahm bir lütfü sayarak kadınlı. «Ben beni kaybedecektim. Benim tekrardan dilim dolaştı. Elli hanenin elli hanesi de tekmil Şeyh hazretlerinin müridi olduğundan. büyük Cami'de. tarlalardan. otuzbin. Bu seferki işe kâinat şaşmıştı.. İmalâthanenin kârı. evrakı saklanarak infazı yıllardan beri geciktirilirken birdenbire gelip cezaya yatmayı aklına koymasın mı? «Mademki çileye teslimi nefsedeceğiz. arka saflarda namaz kılarken selâm verdiği sırada. Bu da Şeyh efendinin müritlerinden birisiydi. «Rabbim neye muktedir değil ki be adam.» diye fısıldadı. ikişer lira gelse yirmibin lira.. yağmurlu bir akşam üzeri hikmeti hüdâ kamyon bozulmuş. Hak bereket versin. erkekli ağanın konağına toplanmışlar. evvelâ rızk meselesini halledelim. Koşarak mahpusaneyi tuttum.Hakikatte manevî varlığı serbestti. «Medet Şeyhim.... Bir tek çay şekerine nail olup bunca yıllık cin tutmalarına. yahut mutemet bir adamlarını saldıkları malumdu. Bu seferki iş. mışmış bahçelerini..

Yana yakıla anlattığı hikâyeden yana yakıla. Elli kırat buğday teklif ettik.. iki tane kilim teklif ettik. Hükümet memurunun hali malum. bir kurt ağası olan Silo için ölümden beterdi mahpusanede birkaç aklı eren meselâ istanbullu Murat bey işin içyüzünü sezdiler. Silo ağa saf adamdı. Bir köyün bir kocaman ağası olup da. Bir Acem seccadesi teklif ettik. Mademki ağzı var.. Allah da bir kere Malatya'ya «kaysı verdim» buyurdu mu. Fakat Şeyh Süleyman efendinin Halifeliğini becerecek mertebede diplomat olamamıştı. Razı olmadılar. Çayır zamanı idi. insana beyaz entarisinin altında ayaklarına sopalar bağlamış zannettiren. çünkü kendi köyünde Şeyh hazretlerini Hükümete teslim etmek. esmer 55 yaşlarında bir adam şöyle dert yanıyor : — Para teklif ettik. Delikanlıların silâh altında olması. Hem de Şeyh hazretlerinin birinci Halîfelerinden iken.. mızrak çuvala sığmadı. Gene bereket versin. Haydi oldu olanlar.. yüz verir. Almadılar... Her ne kadar toptancılar vaziyeti fıkara güruhuna belli etmemek istedilerse de. umumiyetle vilâyette mış mış'ın fevkalâde bol olması bu amele noksanını akıl almaz bir dereceye çıkarmıştı. Yevmiyeler her zamankinden iki çeyrek fazlalaşarak otuz kuruşa fırladı. çiçek üstünde iken bir soğuk dalgası ağaçlan tamamıyle yaktığı için bu sene. Anlaşılan mebus bey de. Geçen sene. Belki kendi işinde yani köy ağalağmda kurnazdır... Mahpusanede eskiden beri mahpus olan müritler bu işi duyunca dizlerini döğdüler ve Silo ağaya ağızlarına geleni söylediler. Şeyh hazretleri de. Yetişmesiyle çürümesi bir olur... devlet otoritesine başvurmak mecburiyetini hissederek karakol komutanına ve nahiye müdürüne .ileri gelenlerden on iki kişi Şeyhe o günden beri refakat eden üç halifesiyle on beş nefer erkek ve Şeyhin odasında. Etrafı gözcü koymadan. o kadar uzun boylu ki. dağ. yediden yetmişe kadar sürükleyip Malatya mahkemesine dökeceklermiş. Pekâlâ. Izollu ve havalisini bu sene daha başlangıçta bir amele noksanı sardı. Tabiî onların da yürekleri yanmış. bayramlık ve düğünlük esbablarıyle süslenmiş on sekiz karı ki cem'an otuzüç kişi yakalayabilmişler.» Buna karşı Silo ağa pek uzun boylu. Rüşvet yememiş olmaz. fiyatların umumiyetle yerden yavaş yavaş kalkmak üzere olduklarını. taş kaysı kesilir. bütün köyü. Bahçe sahiplerinin gözü yıldığmdan bahçelerin yüzü ucuza kapatılmıştı. Silo ağanın herkese gizlice söylediğine bakılırsa herifler biraz sabırlı olabilselermiş. derelere cephanelik kazdınlması. Malatya mebuslarından bir zatın ortağı âdeta yanyarıya kapatmışlardı.. Üç toklu teklif ettik. Bu vaziyet karşısında mebus beyin ortağı.. Lâkin ne fayda.. — Neden? Deli mi bunlar? Deli değilmişler.. Izollu Nahiyesinin bütün mışmış (yani kaysı) bahçelerini Şeyh hazretlerinin ortağıyle. dallar meyvayı çekemez hale gelmişlerdi. Malatya cezaevinin karılar koğuşu. însan elli verir.. Elbüstan kilimi. birdenbire boşanıp arşıalâya sıçrayacaklarını sezmişlerdi. oniki mevcuduyle zaten yükünü almış bulunduğundan Müddeiumumi karıları gayrı mevkuf bırakmak zorunda kalmış.. Kaysı pek nazlı bir meyvadır.

Embiyalık. Meseleyi Şeyh efendiye bildirdi. mütegallibe. zaten Mustafa beyin de Başçavuş ve Nahiye müdürü beyle görüşeceğini söyledi. Şey'in . yalvarmak ve tehdit etmekle geçti. Meclis kurdular. rengi uçtu. Müridan meselenin içyüzünü ifşa etmediklerinden. dualar okundu. Köylere jandarma çıktı. Fazladan Elâziz umumhanesinde dostu da vardı. zaman derken Şeyhin kamyonu etrafı süratle dolaştı. beş gün Elâziz'de yaşıyordul Yerine bir sürü ayyaş bırakmıştı. Şeyh efendi. İki gün buradaysa. Rejim. Bey'e vaziyeti anlatacağını» yeminle söylüyordu. cennetin nimetlerini saydı. Izollu mışmışlarının yarısını çürütmemek için Haktaâlâ'yı. Nihayet mesele meydana çıktı. Para etmediğini görünce «başını» açarak «Malatya'ya koştu. memlekete ahlâksızlık. Bir hafta sonra mebus beyin ortağı zevke kanıksamış olarak suyu geçip Izollu'ya girince ateş saçağı sarmıştı. Yarı hatırla. Tavuklar. Mebus beyin ortağı sarhoş bir herifti. irtica» kelimeleriyle dolu bir nutuk çekti. Izollu Nahiyesi. Ahirete geçti. Herif «Makine başına geçip Ankara'da Millet Meclisi'ni bulacağım. Şeyh Süleyman efendi de Allahına sığındı. Başçavuşun korkudan avuçları terledi. Yedi cehennemi. cenneti. iş güzelce yürüyüp dururken birdenbire hangi sebeple akasadığını hemen fark edemediler. Tabiî. karakolun hiç kimseyi şurada. «Müsademeyi efkâr'da barikayı hakikat» doğdu. gün kararmcaya kadar bahçelerde güneş altında terleyerek çalışan adamlara bir din gayreti sirayet etti. Sağa koştular. Bunlar. her ne kadar beş kuruş eksik yevmiye verecekse de. toklular kesildi. burada çalıştırmaya hakkı bulunmadığını. yarı cebren. karıerkek Şeyh'in müridi bulunuyordu. gâvurluk getiren heriflere yardım etmektense aynı zamanda sevap kazanmanın daha kârlı olacağını. dünyanın fânî olduğundan başladı. Gün doğmadan işe başlayıp. Tarikat kardeşliğinin her türlü kardeşlikten üstünlüğüne sözü getirip kendisini hoşnut etmek isteyenlerin yarından itibaren Nakşibendî tarikati halîfelerinden Mustafa beyin bahçelerinde çalışmalarını. Ölü gibi yatağa düşeceklerine her köyde bir eve toplanıp Şeyhlerini ağırlamağa giriştiler. sola koştular. cehennemi. Yemekler yendi. cehennemin azabını.müracaat eyleyip «Muavenet» istedi. Nahiye müdürünü çağırdılar. Mebus beyin ortağı işe şeytan karıştı zannederken bilakis Allah’ın müdahale ettiğini anlayınca dini bütün bir Müslüman gibi kadere riza gösterip Ankara'ya «Takdir'e tedbîr uymadı» diye telgraf çekeceğine Izollu'nun Elâziz'e yakın olmasından ve Elâziz'in cumhuriyetin ilânından bu tarafa «İsyan mıntıkası» olmasından dolayı oraya çekti. yediden yetmişe kadar. yedi cenneti. Bir kamyon tutup Karadayı'yı da yanına alarak yola çıktı. Aman. «bekaya» toplamak meselesinden köylünün ipi gayrı tabiî bir şekilde karakolun eline geçmiş olduğundan amele. Kur'anı ve kıyamet günüyle beraber yardıma çağırdı. mebusun kiraladığı bahçelere döküldü. muavinler de olup biten işlerle Şeyh Süleyman efendinin ziyaretlerini birbirine bağlayamadıklarından birkaç gün de şaşkınlıkla. Jandarma Başçavuşuna «Şeyhlik. Şeyh efendinin ortağı «olaya» evvelâ kendi vasıtalarıyle «çaresaz» olmağa yeltendi. «Şeyh Süleyman efendi gelmiş» sözü kulaktan kulağa yıldırım gibi yayıldı.

sonra «Yarabbî sen nelere kadir değilsin. Fakat Şeyh'efendi'nin mahpusanede misafir bulunduğu zamanlarda ve bilhassa tahliyesinden sonra mahpusları şiddetle alâkadar eden okadar umulmaz hadiseler cereyan etti ki mahkûmiyet sebebi unutuldu.. fiyat temevvüçlerindeki hakları sırası geldikçe nazara alınmak şartiyle 1950 senesine kadar sevgili kardeşimiz. gardiyan küçük Ömer'in de yüreğini sevinçle hoplattı.. Karadayı'nm ezberlettiklerini yüzüne gözüne bulaştırarak sayıp döktü.. bu kadar sarih olarak ancak Şeyh'efendinin cezasını bitirmesine yakın anlaşılmıştı.. Şeyh'in öğrettiklerini. Birşeyler uydurmağa. gündüz Allah'u taalâya niyaz ediyormuş.. ceza evindeki sofuların Reis'i Bunlarm yarısı Reisiyle beraber Şeyh'in mürid'i idiler. Zaten «Şeyh Süleyman efendi tevkif edilmiş. Kanunlarına.» sesleri gecenin içinde kıyameti koparıyordu ki devlet otoritesi derhal tertibat aldı. kükürtlediği mışmışların nereye satılacağı henüz belli değildi ama. Sonra yavaş yavaş Silo ağa'nın saflığını keşfeden «Köpoğlu köpekler» bîçareyi. Emniyet müdürü. Silo ağanın konağındaki âyinde yetiştiler. Müdür hep atlayıp Şeyh'in arkasına düştüler.Karılar odasında basıldı. Sonradan öğrenildiğine göre Şeyh Süleyman efendi bir senedir gece. Şeyh Süleyman efendi'nin tevkifi haberi. Şosede otomobil'in horultusu duyulunca.kuruttuğu. Türk ırkından olduğunu üstlerine ispat etmek için elinde tabancayla pusuda bekliyordu. Kısmı siyasî komiseri. Çavuş. Amerikan filmlerinde gördüğü gibi «Davranma yakarım. Nat Pinkerton romanlarında okuyup. Fakat çok bunaldıkça perdenin. Halifelerine de misafir muamelesi yapıldı. Karılarla erkeklerin tamamiyle ayrılıp ayrılmadığını bizzat kontrol etmek isterken Ne fena tesadüf. Allah Hu. Hacı Hüseyin efendi. ilk haftalar Şeyh'e de. Dönüşte zira artık mürşid'i kâmil'in irşat gezintisi nihayete ermek üzereydi. Şeyh'i teslim etmekle ithama başladılar. Hep bir olup Hükümet'e. Nahiye müdürü.. Bu hikâye. gitti. Bu taraftan da Müddei umumi muavini. Şeyh efendi. Jandarmalar. Almanya'ya toptan devredilmiş bulunuyordu. hiç farkında olmadan. Onun da kendisine göre şeyhine çektirecek (yarması) vardı. . Kanun namına» diyip avlu'ya girdi.» Diyerek sevinçle' secdeye kapanmıştı.» lâfı duyulur duyulmaz. ilk şaşkınlıkla karıları olsun kaçırabilmek için muhtelit âyîn'i derhal harem selâmlık haline getirmek tedbirini düşünmüştü. «Gelsin de şu Murat beyin elinden din'i mübîn'i islâm'ı bir çif lâkırdı ile kurtarsın. geliyormuş. haberi getirene iki kere üstüste «Sahi mi? Sahi mi?» diye sormuş. «Allah Hu. Silo ağa. mebus beyin mahsulâtı.» diye. o tarafa kıvrandı. hiç şüphelenmeden bir tarafını tutup yavaş yavaş kaldırarak işin iç yüzünü çırılçıplak ortaya serdi. mürit'lerine de. Adliye'sine söğüldü. Vali muavini bindiler. En yakın karakoldan telefonla vilâyet makamı hadiseden haberdar edildi. Hadisenin yalnız bir dahilî piyasa meselesi olmayıp devletimizin haricî siyasetiyle yani yüksek politikasiyle sıkı sıkıya alâkadar olduğu akümülatörlü radyosu vasıtasıyle gerek Berlin gerek Bari istasyonlarının Türkçe neşriyatını gece gündüz takip eden ve Tasviri Efkâr gazetesine abone olan Nahiye müdürü tarafından fark olundu. beddua edildi. bu tarafa kıvrandı. Sana büyük demiyen kâfirdir.

Cehalet ve fesat çoğalacak. Baş ağrısa bir adı var. diye cevap verdi. ötekini gâvur niyetine kırdı. ilimden maksat bugün onların mekteplerinde okutulan yalan. Sormak ayıp değil. Karılar erkeğin ekmeğini aldı. Şarab'ı hükümet yapıp satıyor.. Lâkin kitapta buna dair tafsilât olmadığından Karadayı başka bir alâmete geçti: . diğerleri gibi nümayiş yapamadığı halde. — Kitabı rasgele yerinden açtı ve ezberden okumağa başladı: — İlim okunmayacak. Karadayı başıyla tas tik etti: — Sonra beytil mukaddes açılacak... Bele ki ahiretimizi abad etmeğe çalışalım. İşte bu alâmet meydana çıktı. Şeyh Süleyman efendi'nin birinci Halifesi Karadayı. Dizleri üzerinde duran kaim kitabı eline aldı. sorup öğrenmemek ayıp. yüreği ılık ılık bir hoş olacak kadar sevindi. İşbu kitap bize doğru yolumuzu gösterecektir.. Karadayı gözlerini kitaptan ayırmıyarak. Vaktimiz olursa cennet ve cehennem de hikâye edilecek... Zina. haddine bakmadan.. Çeşit çeşit veba oldu. Sen Rabbimin takdirini bozabilir misin? Silo ağa kalın sesiyle: — Hâşâ. İşte biri. Doktor. Silo ağa bu işareti bekliyor gibi.. yollarda karı bolluğu var.. Arapçayı pekçok hatırlatan zorla acaipleştirdiği bir türkçe ile: Kitabülhamdiyye ve Kemalâtülahmediyye nâm eserin muharriri yazıcı oğlu Eşşeyh Mehmet efendi ruhuna fatiha.. Bu çok mühimdir.. Çook.. Eskiden biz bukadar hastalık bilmezdik. Başlıyorum. kocaman bir besmele çekip üç Kulhüvallah bir Elham okudu. Anlamayan sorar. Yüreğimizi Haktualâya açık tutalım. Önümüz mübarek Ramazan'ı şerîf. Bir diğer öksürükle «Hazır» larm dikkatini üzerine çekmeğe çalıştı. Kardeşler kıyamet alâmetleri onsekiz olup cümlesi zaman zaman meydana çıkacak. Şeriat ilmi. Şeyh'in Alevî düşmanlığı meşhur olduğundan yalnız Ali kulları somurttular. Dünyamızı berbat ettik. Cemaat. Hak'kı ve kitabını unuttuğumuzdan felâkete düştük. işte dünya'ya bakın. düzen değil. Aklınızda kalsın. Veba oldu. Kur'an üzerine ilim. Bugünkü dersimiz ihvanlar (Kıyamet alâmetleri) dir. Üçüncüsü: Kadın çoğalıp erkek azalacak. Bir öksürükle boğazını temizledi. nefesini keserek bekledi.. kimini eliyle.... Başı açık dairelerde çalışıyor. Ne ilâcı bre kâfir.. Ortalığı fesat ve cehalet bürüdü. İkincisi: Zina edenlerle şarap içenler ziyadeleşecek. ilâç verir.. Hâlâ kırıyor. Ümmet arasına kılıç girdi ağalar. öğrenir... Şimdi Haktualâ'nın işine karışıyorlar. Karadayı mukaddeme yaptı: — Burada cümlemiz kaza ve kader kurbanıyız.. dedi. kimini gözüyle halkı Karadayı'nm etrafına cemetti.Ve en nihayet yaşı müsait olmadığı için cezası idam'dan 24 seneye düşen ve yedi senedir mahpus yatan Sazlı Mustafa bu havadise. mahpushaneye geldiklerinin haftasında tezgâh'ını koğuşun bir köşesine kurdu.. Hitamında müşkülü olan sorar.. Öğleden sonraydı. Kabil olmayınca derince bir of deyip. hâşâ sümme hâşâ namaz gibi ayıphktan çıktı. Dördüncüsü: Ümmet arasına kılıç girecek ve bir daha kalkmıyâcak. Beşincisi: Cihanda çok veba olacak.

. dini islâmı kabul edecek öyle mi? — Öyledir. Murat beyle her münakaşada tekrarladığı bir meseleyi sordu: — Bu harp... inandırıcı sesiyle'çok iyi bildiği bir meselede rahat rahat konuşuyordu: — Deccal çıkacak. Evvelâ 30 yalancı Deccal çıkacak. bugünkü serbeslik. yani.. Dinar yani bankanot. Kitap bunun bir zaman adını da değiştireceğini söyler... Sultan Aziz devrinde zuhur eyledi. Müslüman tren'in erkeği gibi ağzmdan burnundan duman savuruyor.. ol Padişah'ı tahtından indirdiler. Karıların çıplaklığı. yüz lira. Zira kitabın kavlince otuz deccal'in en sonundaki üç Deccal diğerlerini ortadan kaldıracak.. Kendisini mal fitnesinden kurtaranlara ne mutlu. Bilenler. Bu kırk yıl içinde Deve ile Arslan. Reisleri sakallı bir papas'tı.... Kalkacak gibi bir hareket yaptı. Bir kısmı Sultan Mehmet devrinde zuhur eyledi.. Lâkin bir köyde bir ağanın evinde şeker ancak bulunurdu. Biz âhır zaman ümmetiyiz... İyi bildin. Şalvarları Yeniçerileri kaldırdılar. Kâfir içinden gelecek idi. — Öyleyse bu harbin sonunda Avrupada bir Devlet. Ya Rabbî kudretine inanmıyan kâfirdir.) buyurmuşlar. Karılar bile bu zıkkıma müptelâoldular. Yalancı Deccallar çıktı. Mehdî'nin devri kırk sene. Hacı Hüseyin efendi. Bir kısmı Sultan Hamîd efendimiz zamanında zuhur ettiler.. Kurt ile kuzu beraber yürüyecek.. Lâkin her yerde var. Biz şerre uğradık... Hacı Hüseyin efendi. ve Rum eşkıyasiyle birlikte gelip Abdülhamîd efendimizi hal' ettiler. Yani küfür.. derin bir vecd'içinde. Rumeli kâfiristan'dır. Yüz dinar. ingiliz içinde yaşardı.» diye mırıldandı. Sonra tütün içmek ümumileşecek. Mesrur. kâfirlerle sulh yapılacak. birer emzik Ağızlık Kibrit. Almanya olsa gerektir. Bunlar kıtlık getirdiler. Ey kardeşler. Birisine yüz dinar verilse mesrur olmaya. Rumeli'nden geldi. Yani bir lira. İşte cümlemizin cebinde birer tabaka. Cihan Padişahını hal' eyleyip hitamında katleylediler. Bunlara Cön türk denildi. Karadayı henüz zuhur etmiyen alâmetleri geçmişti. Bu Deccal halka mal verecek. Dünyayı apartman'la doldurdular.. Bu üçten birincisi geldi. Onlar da Bulgarya. Hürriyet yani. Adını değiştirdi. Hürriyet diye bir bid'at çıkardılar. Bir kısmı.. Doğru bir söz. Kavukları. dedikleri. îşte kardeşler.— Sonra mal okadar fazlalaşacak ki birisine yüz dinar verilse. Büyükten küçüğe şefkat... Halka dediyse kendi taifesine mal verecek. benzi sarı. kitabın yazdığı harp değil mi? Altmışa varmam. dünyayı tuttu. işte ünya malı. «Yarabbî. (Âhırı şer. Tamam. Bid'at. Sonra Arapta fitne olacak.. ingiliz'le. Bir kısmı Sultan Murat devrinde zuhur edip... bu alâmetler tekmil olmuştur. küçükten büyüğe hürmet kalmadı. — işte O harp. sevinmeye.... Arapta fitne zuhur etti.. Abdülhmîd zamanında biz şekerin okkasını iki kuruşa yerdik. Gözleri gök. İkinci Deccal . Fransız'la sulh yaptı Arap ureba. yetmişe yetmem.. Murat beyi yakalayıp yere vurmak gayretiyle etrafına baktı.. üçüncü Deccal da helak olunca Mehdî Resul yetişecek. Şimdi şeker inci değerine yükseldi.

Bağlama. Karadayı'ya satmak ta günah olup olmadığım danıştıktan sonra ucuz pahalı defetmeğe karar verdi. Bir nar yiyenler doyacak. Cümle yıldızlar güz yaprağı gibi dökülecek.. Onbeşinci senede geberdi. Gökyüzü kuru toprak gibi yarılacak. bin yılı düz. Karadayı şimdi de Sırat'ı hikâye ediyor.. Figan edecekler. Hâşâ sümme hâşâ. Kâat kebabı yemiş gibi. Derisi kaplan derisi.. İşte bunun da dört senesi geçti. Bin yılı yokuş. Mümin'ler kürsülerde oturacaklar.. Zaten çoktanberi Hanım'ın Ali talipti. Mahşer'e yalın ayak başı kabak çıkılacak. mahşer yerine serhoşlar serhoş olarak gelecek... bir kısmı göğsüne kadar. Ama müminlere bir bulut gölge salacak. Başı öküz başı. Fil kulaklı... Acı denizler kalmıyacak. köyler harabeye dönecek. yüz dinar'a çıkacak.. Oklarının ucu. Bu esnada Karadayı: «Nasıl. Mecüş var.. dünyada bolluk olacak. Bir de Yecüş. yani cansızlara tesir edecek.. Yüz dinar. Uçuncusu yolda. Şurada üç sene bir sıkıntı kaldı. Başını yere iğerek içinden bir daha bağlamayı eline almamağa yemin etti. Bazı ulema bir mızrak boyu yaklaşacak buyurdu. duvara asılı bağlama'ya baktı. olduğunu. Şimdi gelelim Mahşer'e: Güneş bir mil miktarı mahşer halkının başı üzerine yakın gelecek. kardeşlerim. Zira ogün her kes can kaygusuna düşecek kimse kimseye bakmıyacak.. Çalgı çalanlar çalgılarıyla birlikte gelecekler. bir rivayete göre şarktan gelecek. Kâfirlerden bir kısmı boğazı çukuruna kadar. Lâkin ne fayda. Hmzır'a benzer gözleri.» Ey kardeşler. Peygamberimiz efendimiz eshabma mahşeri vasf eder ken Ayşe anamız sual etti :Ya Muhammet. Avrat kısmına baş açıklığı yalın ayaklık vebal değil mi? Hazreti Muhammet cevap verdi: Hayır.. Tabariye denizinin suyunu kamilen içip tüketecekler. Destileri ve kadehleri boyunlarına asılmış olacak. Bunlar mahvolünca bir rahmet yağacak. ayakları deve ayağı. Mehdî bir rivayete göre magrip'ten. ok atacaklar. Birinci Deccal onbeş sene hüküm sürecekti. Bunlar sedleri yıkıp Şam'ı şerîf'i geçecekler. İşte o zaman kıtlık olacak. Sonrası selâmet. Sazlı Mustafa'nın güzel yüzü birdenbire kıpkırmızı oldu. Silo ağa meseleyi onlara kürtçe anlattı.başımızdakidir. boynuzu var keçi gibi. Sûr'u İsrafil Sûr'unu öttürecek. Çalgılarıyla. Türkçe bilen cemaat korkunç bir kederle içini çekince dil bilmez kürt'ler de korkuyla birbirlerine bakıştılar. Bir sığır başı. kıldan ince. Karadayı va'zın burasında. iki kanadı var ve Arapça konuşur. İkincisi yedi sene hüküm yürütecektir. Halk yerinde dururken dağları gitmiş görecek. kuyruğu koç kuyruğu... Boynu devekuşu'na göğsü arslan'a benzer. Lâkin harareti.. Gök yüzüne. Sonra parmağını ıslatıp kitabın bir sayfasını çevirdi: — Alâmetler tamam olunca. bir kısmı göbeğine kadar ve bir kısmı dizine ve bir kısmı topuğuna kadar ve kimi hamamda oturur gibi baştan ayağa terliyecekler.. Yer yüzü dümdüz olacak. Haktaalâ tarafından kana batırılıp geri çevrilecek.. Bu esnada birden bir canavar çıkacak. Ben size demedim mi?» manasına gelen kibirli bir duruşla Silo ağa'nm tercümesini bekledi. vebal değil. Şehirler. .. Bu öyle bir avaz ki evvelâ cemâdâta. bin yılı iniş.. Sazlı Mustafa'nındı.. yalnız kâfirlere tesir edecek. yani yüz altın. kılıçtan keskinliğini. üçbin yıllık yol olduğunu..

bizi cennet bahçelerinde besledik. «ZulmetmemişJerdir Yarabbî. Yedikten sonra kemikleri Haktaalânm emriyle toplanıp. Şerefeleri yani. Sonra deftere geçti..» Zira orada yalan söylemek mümkün değildi. bundan sonra rastlanan köşk etrafı bahçelik bir köşktür. sedirleri. Karadayı. Defterde cümle insanların günahı ve sevabı kayıtlı idi. İlk rastlanan köşk safî gümüşten olup şerefeleri altındandır. kurban kesenlerden kurbanları kabul olanların koçlar üzerinde. Yedi göğü. Elbiseleri okadar lâtiftir ki vücudu örtüp gizlemez. İçinde bu yalan dünyada nikâh ettiğin helâl'in seni bekler.. Kâselerde türlü şerbetler doludur. Dedi. Köşklerinin altında Kevser ırmakları akar.cehennem üzerinde kâin bulunduğunu. Lâkin cümle mümin kullarına yer vardjr. Sekiz cennet var demişler. baldan tatlıdır ve çekirdekleri diş altında kolayca erir. Bir sofra kuruludur ki tabakları nur'dandır. fânî insanların görmeğe ve tatmağa muktedir olamadıkları güzellikleri ve lezzetleri seyredip hissetmekteydi. hardal tanesi gibi parçalasalar. yetişir. — Cennet. Kevser havuzundan sular içtik. Selsebil ve kâfur pınarlardan. cennet Allah'ın kullarına bir lûtfudur. Kul da cevap verecekti. Şeyh'ini. Yol üzerindeki ağaçlar cennetliklere şenlik eder. Meyvaları kaymaktan yumuşak. söğüş mü. parmaklarım tükrükliyerek bir sayfa daha çevirdi. Kırçıl kıvırcık kaşlarının altındaki kurnaz ve hain gözlerine. herbir ağacın herbir yaprağı bir avaz verip cennetliğe yetmiş hülle giydirir. Etimiz semiz ve tatlıdır. Bizi yermişiniz? Derler böylece sizi. Kiramen Kâtibin Yani sual melekleri ziyade yazıp sana zulmetmişler mi?» diye soracak. dolma mı. Mahşerde herkesin önüne kendi defteri açılacak «Defter'i âmâl'ini oku» denilecekti. dini bütün müslümanlarm kanatlanıp geçeceklerini anlatıyordu. sırmalı ve incili yastıklar serilidir. yemeğe teşvik ederler. Kızıl yakut'tandır. lâkin yüz yıllık yoldan tatlı kokusu burnuna vurur. Ehli cennetin cam çekerse. Dünyada okuma bilmiy enler ahrette Arapçayı okuyacaklardı ki defter arapça üzerine tutulmuştu. Her nakadar içsen yeniden dolar. Orada türlü ipekle işlenmiş döşekler. bunlar canlanarak . kardeşler.. Melekler O'na müjde götürürler. Helâlin ayak üzeri durup seni karşılar. Cennet'in sekiz kapusundan yedisi fıkaraya birisi zengine mahsustur. Şehit'ler bizden evel girecekler. kebap mı. akıllarından geçtiği gibi. Fakat kitaba bakmağa sanki tenezzül etmiyordu. Haktaalâ herbir hesapta kullarına nida edip «Ey kulum. Ağaçların meyvaları da yenildikçe gelir. hocasını memnun edenler girecek. Çünki cennette asla birşey noksan olmaz ve ağaçların kökleri altın ve gümüş ve dalları yeşil yakut ve kızıl yakut ve beyaz incidir. nurdan tabaklarla önlerine gelir. Ve toprakları misk ve çakılları inci mercan'dır. daha sonra fıkaralar girecek. yedi yeri bir yere cem'edip bir havanda döğseler. onlardan sonra kulluğunu iyi yapıp. işte Rabbimin bukadar cenneti vardır. her ne çeşitse pişip. O anda sanki bir başka âlemde. Cennet'in kapusu Nur'dan ve altın ve gümüş ve kızıl yakut ve yeşil zübercet ve ak inci'dendir. Dallarındaki kuşlar makam ile ötüşüp ehli cennete derler ki «Biz. çizgilerle dolu esmer yüzüne birdenbire tarif edilmez bir azemet ve hassasiyet gelivermişti. Sonra bir köşk dahi görünür.

. Karılar da her gece yeniden bakire olup her sabah kızoğlan kız halinde uyanacaklar. Dudakları şekerli ve ballıdır. kara gözlü. Nurdan olduğu için kemikleri. Bunların içinde öyle huriler vardır ki belinden yukarısı oğlan. Her gece cima edip bakireliğini size bırakıp sabahleyin tekrardan bakire olurlar. Orada öyle ağaçlar vardır ki gölgesi hiç gitmez ve seğirtsen yüzyıl atlı geçemez. Her mümin'in ayak ucunda ikisi her daim oturup saz çalarak türkü söyliyeceklerdir. selâma durmuşlardır. avrat erinin yüzünde kendi cemalini görede aşk duya. mercan dudaklı. sekizbin dul kadın. ortaları amberden. Hepsinin derisi beyaz olup saçları kıvırcıklaşmıştır. Bir kere yüzlerimiz ayna gibi parlak olacak ki er avratının. Atlara ve develere yakut işlemeli eğerler vuruludur. Çünki cennete gidecekler. Sırat'tan beride iki havuz. türlü seslerle türkü söylerler. inci dişli. Cennet ehlinin hali tarife sığmaz. Bunlardan birisi denizlere tükürse deniz tuzunu kaybedip şerbet gibi tatlılanır. hülleleri vardır.. Kötü karıya düşenler. Her evde. Bizim kölelerimizdir. Cennet içinde bir büyük pazar vardır.. kocası ölüp. Herkes istediği sureti alıp yüzüne geçirir. gözleri sürmeli görünecek. Gulmanlar ab'ı hayat gibidir. Bundan başka her mümine seksen biner tane hizmet oğlanı verilecektir ki güzellikleri akıllara hayrettir. Cennet ehlinin erkeği. Cennete fıkaralar zenginlerden kırk yıl evel girecekler. Ayrıca Peygamberimiz efendimiz de ümmetine yetmişer huri. Yolda iki havuza rastlanacak. . kâffesi onikibin beşyüzdür. Sakın benim bahtım ne kara deme. belinden aşağısı kızdır. gözlerinden yaş ve çapak akar. Hurilerin ve gulmanların vücudu de nur'dan halkedilmiştir. Okadar güzeldirler ki birisinin parmağı dünyaya çıksa güneş'in nurunu mahveder. mahşerde birer hülle giyecekler. Aşağı yerleri misk'ten. şeker sözlü güzeller bulunacak. içinde bulunanı aklından çıkaracaksın. servi boylu huriler ve gulmanlardır. Bu pazarda suretler satılır. Cennete en önde Muhammet Mustafa aleyhüsselâm efendimiz girecek. Herbirinin üzerinde bir saatte yetmiş türlü renk verir ve yetmiş türlü çeşide döner. türkçe değil Arapçadır. Eğer bir avrat. Bundan başka Rabbim her mümine huriler ve gulmanlar ihsan edecek. Zira dünyada çok sıkıntı çektiler. Orada hepimiz Kur'anı söyleşeceğiz. kamer yüzlü. En adî kimseye onbin kul verilecektir. yetmişer gulman hediye edecek ki yüzleri güneş ve ay'ı utandırır. Melekler orada saf tutmuş. Çünki bunlar gâvur çocuklarından akıl baliğ olmadan ölenlerdir. Cennet ehlinin kelâmı Acemce. eğer sabrederlerse orada karılarına can'u yürekten âşık olacaklar. işveli nazlı. Birgün bir Arabi gelip Resulü kâinat Muhammet Mustafa aleyhüsselâma sordu. gül yanaklı. yukarıları kâfur'dan halkedilmiştir. Bunlar temiz saçlı. birinden içeceğiz. dişisi 33 yaşında bulunacak. her minderde. yahut boşanıp başka bir kişiye varmışsa O'na sorulacak. Bunlar karşımızda el kavuşturup hizmet bekliyeceklerdir. hilâl kaşlı. Cennete girecek erkek taifesinin vücudünde kıl kalmryacak. Rabbimin beher mümine vereceği huri ve gulman beşer yüzdür. Hangisini gönlü çekerse onunla oturacak. kemiklerinin içindeki ilikleri dahi görünür. Bundan başka dörtbin kız. Birinden abdest alınacak.mahallerine uçar. Lâkin bulibaslar cam gibidir. Sakalları çıkmıyacak. Zira dünyada öyle karıcıklar vardır ki saçları ak.

sonra bin yıl yakut siyah olarak yaktı. Budakları.» «Pekâlâ biz bukadar bakirenin hakkından nasıl geleceğiz?» «Çünki rabbilerbab öyle emir buyurdu ki cennet içre her müminin yüz erkek kuvveti kadar fetahal'bab kudreti ola.» Derin bir lezzetle gözleri ufalan Hacı Hüseyin efendi: — Yarabbi. Öyle mi?» Resulü kâinat «Evet öyle» buyurdu. kül olurdu. Arabi sordu: «Nurdan yaradılmış bir mahluk nasın öpüp koklanır?»... Cehennem elbisesi katrandan olup cehennemliklerin vücutlarına yapışır. Diye haykırdı. Demiştir ki: «Ey avratlar. Karadayı belli belirsiz gülümsiyerek bir sayfa daha çevirdi: — Velhasıl. Koğuşu kindar bir inilti dolaştı. Haktaalâ cehennemi halkeyleyip bin yıl yakut kırmızı olarak yaktı. Yolda Adem aleyhüsselâm'm meyvasını yiyip cennetten kovulmasına sebep olan ağaca rastlıyacaklar.» demiştir.. Sonra bin yıl yakut beyaz olarak yaktı. Yani kendisine damat edecek. Ve hurilerle gulmanlar nur'dan yaradılmışlardır. Seni inkâr eden kâfirdir. Ben akılda. Cemaate girmiyeceksiniz. sihir ve büyü yapanlar. dinde. Dedi. şeytan'm iğvasiyle bu meyvadan yedirmiştir. avrat kısmı ne müslümandır ne frenk. Lâkin sıtku sadakatle töbe ederlerse. yetmişbin gulman verilecek. Arkadaşlar. Cümlesinin visaline erecek ve sahifeyi muhabbete eriştirecek. alevlenir ve cehennem ateşini . rüşvet yiyenler. Şeyhine asî olanlar.. meyvası beyazdır. İşte okadar. şarap. Rabbim cemi cümleyi avrat şerrinden emîn eyleye. yetim malı yiyenler . içenler cehennemliktir. işte o sebeple Rabbim karı kısmına öfkelenmiştir. Orada bir korkunç ve pis şey görmüş gibi suratını astı: — Cehennem'e geldik. cenneti âlâda kendisinden daha alâ kimse yoktur bilecek. Karadayı bir sayfa daha çevirdi. işte bu düğünde Haktaalâ cennet ehline mübarek yüzünü gösterecek. Size yalnız haya ve merhamet verdim. zina edenler. her kişi. Bu sırada Haktaalâ Muhammet alehüsselâmı cennette evlendirecek. «Çünki nur can'dır. mirasta sizi natemam ettim. Sizi esîr eyledim. Ve eğer ehli cehennemin esbablarından birisi gök ile yer arasına asılmış olsa. Bu düğünde Peygamberimize Fir'avunun hatunu Asiye ile Meryem'i birden nikâhlıyacak. fesat çıkaranlar. Cennetin bir de cehennem'i var. Sen nelere kadir değilsin. Hak'ka şerik koşanlar adam öldürenler...anasına. dedi. kurtulsalar gerektir. Lâkin bir tanesi bir müslümana gerek. hararetinden ve kokusundan cümle halk ölürdü. babasına. El'an siyahtır. Şahadetiniz makbul olmıyacak.. Cehennemden iğne deliği kadar bir delik açılsa ehli dünya yanar. Sonra herkes yerli yerine gidecek. Amin. Bütün müminler düğüne davetli olup her davetli iki mahbûb hediye götürecek. düşman önünden kaçanlar. Öpüp koklamak mümkündür. Oğlan doğuracak ve çamaşır yıkayacaksınız ki ikisini de erkekler yapamaz.«Ya Muhammet. Alevinde asla ışık yoktur ve ateşi sönmez. Oğlanların sizden doğmasını mukadder eyledim ki ölüm acısını ölmeden tadasmız. namuslu kadınlara orospu diyenler. sen diyorsun ki cennette her mümine yetmişbin huri. hırsızlık edenler. Havva anamız Adem babamızı kandırıp. Hayatınızda cefa ve keder çekeceksiniz. Doğururken ölürseniz sizi şehitlerle bir tutarım.

Eğer cehennem zincirlerinden bir endazesi ulu dağlar başına.. suçsuz var. oruç tutmıyanlar. Bunlar küffar'm gırtlağına takılır. Su diye yalvarırlar. her kuyuda ateşten yetmişbin tabut vardır ve her tabutun içinde yetmişbin akrep vardır. Gâvurların derisi cehennemde okadar kalın olacak ki üç günlük yol kadar. katra yani damla su çıkarıp dünya dağlarının üzerine bıraksalar cemi sular ve taam'lar onun pisliğinden maazallah fasit olurlar. Allah size lütfetti Bir mürşid'i kâmil gönderdi. Boyunlarına ateşten birer değirmen taşı asılacak ki ateş bu taşı sağa sola savurup göğüslerine çarpacak. Gayya deresinden gelir. meselâ bizim Beydağı gibi bir dağın tepesine konulsa yedinci kat yere kadar erirdi... Hiç olmazsa ahretinizi âbâd ediniz. cehennemden gelen müslümanın alnı ortasında bir siyah damga bulunacaktır. Ebedi. Ama dayanılmaz derecede aç olacaklar. livata yani oğlancılık edenler. Cehennem ne zaman sakinleşse Haktaalâ O dereden su serper. O'nu cehennemden kurtarır.. Kardeşler bizim dinimiz Hak dinidir. ikisi gündüz üçü gece akar. İçinizde suçlu var. Suyunu içenin barsakları doğranır. Bir de namaz kılmıyanlar. ateşi hızlandırır. İki yüzlü bir kılıçtır. hem de zordur. Hepiniz dünya yüzünde. Her tarafı dikenli ve boynuzludur. Lâkin küffar için cehennemden çıkmak yoktur. zina ve livata. bir dudağı göbeğine inecek. Yalnız. Kaza kader kurbanı olarak bu dar yere düşmüşsünüz. Kendilerini bir hararet sarar. Cehennemin yedi kapusu vardır. Birkaç sayfa çevirdi ve adeta okudu: Herkim vaktin imamını . Karadayı kocaman bir körük gibi içini çekti. Ahır zaman Peygamberidir. evladınızdan uzak cehennem azabı çekiyorsunuz. zakkum ağacının meyvasım verecekler. her mahallede ateşten yetmişbin bahçe vardır. hurma ağacı kadar kuyruğu vardır ve her tabutun üzerinde bin zakum ağacı vardır. Müslüman kısmı cehenneme gitse bile günahı kadar yanıp cennete geçecektir. Gavurlar cehennemde herzaman aç olacaklar. Bu deri kamilen yanıp tükenecek ateş etine ve kemiğine dayanınca yeniden deri peydahlanacak. Bu ağacın meyvası şeytan başına benzer. — İşte kardeşler.. Zebanilerin verdikleri su kan ve irin'dir. İşte dünyanız berbad olmuş. Ve her akrebin ateşten. Lâkin müslüman kısmı dünyada tobe edip gitmişse. O'nun eline. Peygamberimiz Hak Peygamberidir. Ve yedi kattır. Gayya deresi cehennemin öteki derelerinden hararetçe okadar fazladır ki öteki dereler onun sıcaklığından ve pisliğinden günde bin kere Allah'a sığınırlar. şarap içenler ve zulmedenler ve yetim malı yiyenler içindir. cehennem böyle bir cehennemdir. zekâta mâni olanlar. Cehennem'den bir katra. Kâfirlerin bir dudağı başının üzerine. Ve herbirinin uzunluğu yetmiş arşm'dır ve her birinin yanında yetmiş yılan vardır. çok cezalılar çilesini dolduracak. eteğine sarılınız Gösterdiği yola giriniz. Bakın işte kitap ne yazıyor. İslam dini hem kolaydır. Az cezalılar çıkacak. Rabbin merhameti hadsiz. işte bunların hepsi gâvurlar içindir. Her katta ateşten yetmişbin şehir vardır ve her şehirde yetmişbin mahalle vardır. Arş'tan cehenneme beş dere daha akar ki bunlar erimiş kurşun ve erimiş bakırdır. Ekmek diye çığrıştıklarında zebaniler. hesapsızdır.ziyadeleştirir. Hepiniz Elhamdülillah Islanışınız. her yılanın ağzında bir zehir deryası vardır. her bahçede yetmişbin kuyu vardır. Aşağı zorlasalar gırtlakları paralanır.

Çünki mezhebi sünnette müminler üzerine şer'an vacip oldu ki: Bir mürşid'i kâmil bulup Ana bîat edeler.. Çay pişirdik te. İşte kitap ne yazıyor.. Gece koğuşlarda hep seni konuşuyorlar...... Sefer oğlum.. Yatağa girsem kurtulur muyum? — Bugünü atlatırız. — Nerede? — Koğuşta. suratını bir karış asarak teşbihi öfkeyle uzattı. Koğuşta çay hazırlıyorlar. Şeyh Süleyman efendi ile seni biribirinize koyuverecekler.. Ben (UYUYOR) derim. — Yarın? — Yarma Allah kerim bey. Tayına topal Sefer. Dinleyenlere gülümsedi. Seni almağa gel — Nereye? — Bize gideceğiz. Şuradan teşbihi ver. Her kula müyesser değildir. Silo ağa bile O'nun okumadan yazmadan bihaber... Euzubillâh. Ortalığı karıştıran hep Hacı Hüseyin efendi.. — Eyvah. — Sağlığına duacıyız. Yat haydi. — Bey. — iş kötü beyim... Çünkü senelerdenberi duymaya alıştığı ve aksini hiç işitmediği şeyleri söylüyordu....... Biz cahil olduğumuzdan.. — Ne zahmet.. — Anlamadım. — Aman yatıvır bey... Şeyh Süleyman efendi seni berbad edecekmiş. — Sebep.. Yatağa giriver. Karadayı kitabı kat'î bir hareketle kapattı.. Şeyh Süleyman efendi var.) Diyorlar. — Ciddi mi? — Vallaha. Asıl buraya toplanacaktık. Seni imtihana çekecekler. O'nun gösterdiği yola gitmiyen... bir kara cahil olduğunu bildiği halde elindeki kitabı olsun hiç yadırgamamıştı. Sabahtan beri çay hazırlıyorlar. Şeyhlik bir büyük mertebedir. Yarına kadar sen kitapları devredersin. iyi öyleyse. Ben gelirim. sakat ayağının üzerinde seke seke Murat'ın odasına girdi........ Başgardiyan müşade etmedi. Silo ağa var.. . bu esnada kapuyu açtı. — Sen bilmiyorsun beyim. Topal Sefer. Sen kitaplara falan atıyorsun ya. O'nun arkasından sözünü eden cehennemlik kullardandır... — Yatağa girip kendimi naza mı çekeyim? — Niyetleri kötü bey... Bizim mürşidi kâmilimiz Şeyh Süleyman efendi hazretleridir.bilmeden ölse cahiliyet ölümü ile ölür. Seni davet edecekler. (Haydi. Hacı Hüseyin efendi. — Hayr'ola.... — Merhaba Sefer oğlum... — Burada mısın Murat bey? Diye sordu... Sayfaları çevirerek aradı ve nihayet buldu: Şeyh'ine yalan söyliyen. erkekse Şeyh'efendi'nin karşısına çıksın. Ve işine gelen şeyleri. Bir güzel karı mı geliyor? — Hacı Hüseyin efendi geliyor.

. Kölelerin sefil düştü. Merdiveni inerlerken Murat sordu: — Şeyh'efendi alıştı mı mahpusluğa? — Alıştı. Aç bakalım kapuyu Ömer efendi.. — Şeyh'efendi'yle aranız nasıl? — iyidir. Ve kalkmak için davranan Şeyh'i omuzuna bastırarak oturttu: — Rica ederim rahatsız olmayın. Bir sırasını düşürürsen bizim meseleyi aç. Sakalsız. İyidir. Tevfik uğrayacak.. Namazla şaka olmaz. — Hâşâ mı? — Murat. Şeyh Süleyman efendi'ye gülerek döndü: Duydunuz mu? — Duydum ve üzüldüm.. Bunların namazlarım Hazreti Ali toptan kılmış imiş. telâşla anahtarları şaşırmış desteyi şıkırdatıyordu. — Şaka etmiyor ki. O sebepten bana birvakit namaz iktiza etmez. Dedi.. Şeyh Süleyman efendi'nin yüzündeki tebessüm silindi. — Meraklanma açarım. Gardiyan küçük Ömer. kırmızılığını daha çok arttırmıştı.. Ben de kendisiyle zaten görüşmek istiyordum. seni gördük daha sevindik. — Duyduğuma göre Şeyh'efendi'nin hatırı için namaza başlamışsın. İpek entarisinin içinde vücudu zaif fakat kuvvetliydi. — Sağolsun.. — İşte gördün mü. — Gelen olursa (Evde yok) dersin eşek..— Çabuk gel beyim. — Merhaba. Selâmı var..) Diyor. — Hâşâ bey. belini bükerek yol verdi. biraz mahcup ve sessiz bir adamdı. Adeta ayakları yere değmiyor.... Parmakları . Sağolsunlar... Büyük kara gözlerî bir ışıkla parlıyordu. Dedi. Murat. fırsat elverdi.. Murat oturdu. Sağ tarafa.... — Estağfurullah. Her zaman büyük bir dalgınlık içinde bulunan. — Olmaz. takma dişlerini meydana çıkaran gülümsemeyi belli etmemek için zorla kaşlarını çatıyordu. (Ben Allah'ın bir günahkâr kulu değilim. Şeyh Süleyman efendi sesinde ağdalı bir ciddiyetle fakat yüzü gülümser: — Merhaba... Merhaba arkadaşlar. Siz daha misafir sayılırsınız. Nasılsın dede? Adam öldürmekten onbeş seneye mahkûm kocaman kırçıl sakallı Hüseyin dede: — Gönlümüz hoş... Burası bizim evimiz.. şöyle buyuracaksın.. takunyalarını kapu dibinde bırakıp. Belki aşağıdan da gelen olur. Şu işi bitirelim. Bir taraftan anahtarı kilide sokarken bir taraftan Murat'ın kulağına fısıldadı: — Aman beyim. Düşük siyah bıyıklan kalın dudaklannı gölgelemiş. bit bizi yiyecek. Hacı Hüseyin efendi. oturmalarına işaret ederek ve bazısını okşaya okşaya Şeyh Süleyman efendi'ye yaklaştı. Üzerinde şişman vücudüne hiç yaraşmıyan bir çeviklik vardı. muntazam yüzü ancak kırk yaşında gösteriyordu.

Şeyh Süleyman efendi başıyla tasdik etti ama hiç inanmadığını da saklamadı.. Nasıl rahatsınız ya.. — Sizin nakadar? — Onbeş sene. — Peder sağ mı? — Sağ.. — Valde? — Sizlere ömür. biz dede ile her zaman lâtife ederiz. Dede'ye: — Temyiz'den haber çıktı mı erenler? Diye sordu. kusura bakmayın.. Ben komünist'im.... — Daha birşey yok.. — İstanbulluyuz. — Hayır iftira değil. Murat. Tabi iftira. vah.. — Bir zanaat mı tuttunuz? . — Birader falan yok mu? — Birisi asker. — Estağfurullah. Şimdilik namerde de merde de muhtaç değiliz....... Birisi mahpus.. — Asrî ceza'evi diye birşey icad etmişler. — Rahatız. — Vah. — Öyle... Cigarayı yaktıktan sonra: — Geçmiş olsun efendim.. Allah bu sırayı takdir buyurmuş. — Vah. Yerleşmek te bir mesele. Biz hükümet'e karşı geldiğimizden nizamname bizi kabul etmez. Murat umurlamadı.. — Hayır. — Aslen nerelisiniz bey? Diye sordu. Temyiz'den evrak gelmişti de.. insanın insanı her ne suretle ve her ne bahanesiyle olursa olsun soymasına razı değiliz. birkaç günden beri hazırlandığını duyduğu bu imtihana umduğundan daha sakin girdiğine şaşıyordu. Üç ay da evelden vardı. Şeyh Süleyman efendi.. dedi. vah. — iyi olur inşallah. Epi oldu mu? — Beş sene oldu. Bu rahatlık herhalde kendi evinde olmaktan gelmişti. vah.beyazdı.. Karadayı'ya bir göz işaretiyle cigara vermesini emretti. — Komünist'lik nedir? Vatan hainliği. — Vah. — Üç ay mı verdiler? — Hayır hepsi altı ay. Rahatsız etmiyeyim dedim. Daha evvel ziyaretinize gelecektim. — Tabi kusur ettik. Bari namerde muhtaç olmuyorsunuz ya.. Bize göre en kısaltılmış tarifi şu: Biz.... bir münasip zaman bekliyorduk... Oradan istifade edilemiyor mu? — Hayır. Ve asla iş görmemiş olduğundan sonderece nazikti. Mesele neydi? — Komünist'lik. Çalışıyoruz.

Ruh nedir? — Çok zor bir meseleye parmak basmışsınız. Ruh'un tarifini kendimce de yapacağım. (işte tam burası. idam edilen Anadolu kavağındaki Nakşibendî der surat asan Karadayı ya işaret ederek: — Arkadaşınız mı efendim? Dedi. — Neye karar verdiniz? — Hiç birşey'e karar veremedik.. Asıl maksada okadar acemi girmişlerdi ki Murat. Bakın bu neye benzer: Hoca Nasrettin zamanında Akşehir'e bir Keşiş gelmiş.. Sorun bakalım müşkülünüzü. Bedene sirayet etmiştir ve hasete müşabik ve müşabihtir. Karadayı W bildiği ve inandığı gibi de yapacağım. Hoca hiç tereddüt etmeden ayağını yere vurmuş. bu isyanla hiçbir alakası olmadığı halde. Hafız ibni kesîr. Size danışacağız. bir taraftan da Şeyh Süleyman efendi'yi tetkik ediyordu. Meydana çıkmışlar.. Getirsinler bakalım. — Fena olmaz. Romanlar yazıyorum. Getiriyorlar. Çayları verdiler. Eğlenceli romanlar.. Veya ruh cismi lâtiftir. Hacı Hüseyin efendi birşey mi diyecektin? Hacı Hüseyin efendi. Murat. Arkadaşlar da dinler istifade eder.) Diyivermiş. Tarikat'mı sordu. mahpuslara kendi hususiyetleriyle biraz takıldı. — Evet. Nakşibendî imiş. — Ruh'u.) Demiş. Murat'a bakmamağa çalışarak yarım yırtık anlattı: — Karadayı ile bir münakaşamız var şeyh'im. Menemen isyanından. Amca demiyorlar getiriyorlar.. — Ekmek parası çıksın da efendim.. Meselâ: Ruh hakkında ihtilâfat'ı kesîre vardır ruhun hakkında bahsolunmamak doğrudur. Adı Karadayı'dır.. Desem herhalde Karadayı itiraz etmez. Hocayla imtihan olmak istemiş. Veyahut dönsem de ruh maddenin bir şeklidir ki henüz vücudümüzdeki hangi azanın ve hareketin neticesinde meydana geldiğini fen keşfedememiştir. fena olmaz. Hemen telâşlanmayın. Durun canım.— Bizim eski zanaat. Beyfendi cevap versin. Bir şeyin esası ilmen tesbit edilememişse onun üzerinde münakaşa etmek biraz da beyhudedir.. Saçma. ibni eba şebih.. — Evet. Ben de böyle birşey söyliyebilirim.. Keşiş: (Dünyanın orsası neresidir?) Diye sormuş. Okadar kibar bir hali vardı ki binlerce cahil köylüyü peşi sıra nasıl sürüklediğine akıl erdirmek kabil değildi. insana ağırlık veren bir adam değildi. eğlenmek için olsun işi uzatmadı. Bizim yar'ı garibimiz. Veyahut iki diz üstüne gelsem de İmam mücahit. Karısını öldürene «Karı öldürmeğe töbe mi Abuzer?. sapan şeyler.. Keşiş itiraz etmek isteyince (Dilersen ölç efendim. Fakat günün birinde belki bunu da bulacak ve bize gösterecektir desem Karadayı somurtur. — Karadayı neyi öğrenmek istiyor Hüseyin efendi? Diye sordu. Yalnız daha evel anlaşılması lâzım gelen bir noktada mutabık da kalsak bu hiç birşey halletmez. Ruh üzerine bir münakaşa. .» Diye soruyor. Fen henüz Ruh'un esasını keşfetmiş değil. — Dayı.

onun fikrini hayırlı şeylerden hayırsız şeylere çekmek için bir oyun.Ibni mende. Madem ki bizdeki (Terazu) çekemiyor. radyo dinlemenden hiçbir şey hasıl olmaz. Biz şimdi çektiklerine bakalım...B.B. Halbuki mahpusa nasıl gelmemeli? Mahpusta kimleri nasıl kurtarmalı? Diye düşünseydiler.N. Takdiri tedbîr bozamaz. Eğer bunları hiç duyma dmsa gazete okumandan. Havalarda.. Ya akılsızlık.. Hacı Hüseyin efendi bu bahsi tekrar açmağa cesaret edemezdi.. Belki yüz defa münakaşa ettikleri bir noktaya gelmişlerdi. Murat öfkelendi: — Yani bizim buraya gelmemizi Allah mı takdir etmiş? Diye sordu. Öyle değil mi Şeyh'im? — Efendim? — Malûm ya. cennet şerbetlerinden içerler. Binaenaleyh hiç şaşırmazlar. ebuheride derler ki birgün eshab Hazreti Muhammed'e Ruh'dan sordular. Tiyatrolarda ve Şiirlerde boğuşuyorlar. — Yani müşahede olunmaz.. Ufak bir gayretle akıl erdirilecek faydalı şeyler ortada dururken Peygamberin bile hakkından gelemediği meseleleri kurcalamak akılsızlık olur. Mevzuu bahis kuşlar ve kandiller tabirinden dünyadaki kuşlar ve kandiller gibi birşey zannetmemeli. Ruh bahsi da maal'esef üçbin senelik karanlığında kaldı.. Bu iki ajans ta. Şeyh Süleyman efendi olmasaydı. bilinmez. ikisi başbaşa verip Ruh'u merak etmişler.. Bizim buraya gelişimiz alnımızın yazısı... yahut ta bir maksat gütmek. — Şu halde. Buraya Karadayı geleli on gün oluyor.. Milletin zihnini karıştıracak. Rueyter İngiliz Ajans'ıdır. Duymadım.. Karadayı sen bunları hiç duydun mu? — Hâşâ. Bizim Hüseyin efendi de iki senedir mahpus..N. — Tabiî.. orada cennet yemişlerinden yerler. İmam kurtuba bin Malik. «Müminlerin ruhları yeşil kuşlar kursaklarındadır.. Filmlerde. Bize şimdi onu sorsaydılar. . Yi görünce Alman menfaatmı anlarlar.B. Bilenler Rueyter'i görünce İngiliz menfaatim D. Arş'ı azimde muallak kandillerde ârâm ettiği rivayet olunmasına rağmen karanlıkta kaldı.. ben Karadayı'ya hiçbir şey söylemiş olmadım.N. Dedi. Ossaat. Gazete oku maktan ve radyo dinlemekten hiçbir şey hasıl olmazsa bu dünyada yaşamak hakikaten zordur. — Bu Rabbin bir hikmetidir öyleyse. O'nu yerinde rahat bırakmalı.. — îşte olmadı Karadayı. sonra dünya'ya gelip Ezrail marifetiyle Arş altında bulunan altın kandillere rücu ederler.. diye bir işaret. Mesela: Rueyter diye bir kelime var. Hoparlör'lerde. Zira bu başka bir keyfiyettir ki hakikati fânî insanlar tarafından idrak olunamaz...» Buyurdu diyecek olsam Karadayı «İşte bu doğru.. Bir de D. sayfalarda. — Evet.. tıpkı bu iki milletin orduları gibi senelerden beri boğuşuyorlar.» Diyerek gülümserMurat birden bire Şeyh Süleyman efendi'ye döndü: işte böyle Şeyh'im. îmam bezzar. de Alman Ajansı.. D. — Bu mukadderat bey. — Evet.

. Eskiden beri bir takım hırsızlar var. sen beraat etmek için Ağır ceza azasına beşyüz lira rüşveti neden teklif ettin.. — öyledir. Cehennem yalan olunca Din'in tam yarısı yalana çıkar. — Şu halde. — Onlar da çekecek... Bu günah mı? — Elbette günah. (Sen sıdkile yapış ben sana sebep halkederim. — iyi ama bunu kendisi takdir etti ya. takdiri İlâhî yok. Mukadderat da yalnız fıkaralar için mi? hiç bir zengini mukadderat neden çarpmıyor. Ne dersiniz Şeyh'im? — Haklısınız.. iyi ama çalan yalnız sen değilsin ki.. Bir şeyin tam yarısı yalana çıkarsa öteki yansından şüphe etmek haklı birşeydir. Öyleyse fakir. Baştan çıkarıp ırzına geçiyorum. — Bunun azabını Allah bana ahrette çektirecek mi? — Çektirecek. Uzatmıyalınr Herşey takdiri ilâhî ile mi olur? Hacı Hüseyin efendi. Şu halde cehennem lüzumsuzdur. demiş ki: «Milyonla çalan baş üstünde gezer. bundan şukadar sene evel Abdülhamit devrinde.» — Evet.. Şeyh Süleyman efendi'den imdad istedi. Meselâ ben komşunun namuslu karısını iğfal ediyorum. Allah'ın takdirine nasıl karşı gelebilirim. Rabbim. Gözlerinden birşey anlamayınca telâşla tasdik etti: — Amenna ve saddakna. Makbuzlarda tahrifat yapmamak. — Öyleyse. Bunların aklı ermediğinden takdiri Ilâhî'yi yanlış tefsir ediyorlar. sıdk'ile yapışmak.. Allah'ın hiçbir fil'im için beni cehennem'e sokmağa hakkı yoktur.. Onlar da bu dünyada çekmezse ahrette çekecek. Yani biz. Yahut ta Haktaalâ'nm kanunu yalnız fıkaralar bu dünyada ceza çeker. Demiştir ki eğer böyleyse Allah'ın kanunu bizim kanundan daha kötü. — Ahreti karıştırma.. Ne biçim bir iş. Hiç olmazsa bizimki sıkılmıştır da... Kanun iki türlü olmaz.» Demiş.. «Birkaç kuruşun mürtekibi çayı kürektir. «Milyonla çalan mesned'i izzette serefraz.— Elbette..? — İradeyi cüz'iyyen var. birkaç kuruş irtikâp eden mahpusu boylar. sureta bir müsavat göstermiştir. Takdiri ilâhi varsa ahrette sorgu sual olamaz.. Haktaalâ. Beşyüz lira ile Allah'ın takdirine karşı mı gelecekdin? — Hâşâ. Ben âciz bir kul.) Buyurmuyor mu? — Şuhalde mesele mukadderat değil. Şeyh'efendi. Ve yalandır. — Öyleyse. Yani Allah'ın kanunu böyle yazmıştır. Peygamberlere de lüzum kalmazdı.. Hele Allah'ın kanunu. Şüphen mi var? — öyleyse. zengin kullarım ahrette hesap vereceklerdir.. Ben ahrette hepinizin günahını çekmeğe razıyım. zengin herkes cezasını bu dünyada çekecektir... Ziya Paşa'yı galiba tanıyorlar. Ya bu dünyada yaptığımızın cezasını çekmek vardır. — Yani Ziya Paşa isminde bir şair.. Tabi kendimizi kurtarmak istedik. Eğer herşey ezelden mukadder ise.

Bu bahsi evelce görüştükleri anlaşılıyordu. Ayet'i Kerîme ve ehadîs'i şerife tefsir ve rivayeti ülema'yı kiram vazifesidir.. idraki maali ile hiçbir alâkası yok. Bu ruh bahsına benzemez. rezil olması Allah'tan değil. Malûm'u âlîniz. — Lütfen Şeyh'efendi. — Yani yalan mı? — Efendim.. Şunlara günde yüz defa bunu anlatınız.. Hacı Hüseyin efendi son bir gayretle davrandı: — Şeyh'im dünya'nm yuvarlak olmasına ne dersin? Şeyh Süleyman efendi. içiyorlar. Gülme Hüseyin efendi. Gösterdiği yollardan gidersek kendimizi kurtaracağız. Şeyh Süleyman efendi'nin deminden beri farkedemediği diğer bir cephesini... Keder ve acıma Murat'ın hesabına görünmüş şeyler olacaktı. Komşularını vurup öldürüyorlar Müslüman Allah'tan başka kimseden korkmıyacak. Allah zâlim olamaz... Herşey Allah'tan. Zulüm Allah'tan değil de insanlardan geliyorsa mücadele edip zafer kazanmak kabildir öyle ya. Sonra buraya gelip esîr oldular mı. Hazretin güzel yüzüne bir derin keder. — Siz iyi bir Şeyh'siniz.. Şimdi çocuklara okuttukları bu. .. Şarap. Murat tecavüzkâr bir hareketle kımıldadı ve gözlerini kırpıştırdı: — Lâkin Süleyman efendi.. işte o anda Murat. Yok takdire tedbir uymazmış. îdrak'i maâlî. Fakat yanlış anlaşılırsa. Hemen . insanların ıstırab çekmesi. Şeyh'efendi bıyıklarına rağmen bir mahcup kadın gibi gülümsedi: Başka manalar verebilecek bir muhitte bulunuyoruz. dilleri dönerken her işi kendileri yapmağa kalkarlar. Gözlerini telâşla kırpıştırdı. iradeyi cüz'iyemizi elimize vererek bizi yaşamağa bırakmıştır. hatta biraz acıma çökmüştü. Sizinle anlaşacağız.. Mukadderat imiş. — Şu halde. Murat ihtiyatla hazırlandı. Elleri tutar.... — Evet. tevekkül'e saplanırlar. kötüye saparsak mahvolacağız. böyle söyliyerek Şeyh'in yüzüne baktı. söz uzağa varacak. Dün ya portakal gibi yuvarlaktır ve fırıl fırıl dön mettedir. Korktukları için de yalancıdırlar.. — Hâşâ.... gardiyan küçük Ömer bîçaresinden ötleri kopuyor. — Ne olmuş... Bunlar bir de kendilerine müslüman derler. sürünmesi. — İşte buyrun. Tabi tek başlarına yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Zina ediyorlar. Biz bunu sizinle kaç kere konuştuk? Çok şükür Süleyman efendi hakiki bir âlim. birdenbire ciddileşti....dünyayı ve insanları yaratmış.. tezgâhtarlık tara fini görüyordu. Bunlar. — Tabiî. Öyle değil mi Şeyh'im? — Evet. hemen hepsi adam öldürmüş oldukları halde. Ben iki senedir inandıramadım. Yoksa dünya yuvarlak değil mi? Şeyh Süleyman efendi çekinerek cevap verdi: — Bu da ruh bahsi gibidir. Maksat millete faydadır. ilim herke'sin harcı değil. Dinleri hiçbir şey câhil müminler kadar çabuk batıramaz. Şüphesiz millete faydalı olmak için konuşuyorsunuz. ilk mektepteki çocuklar bunu biliyorlar.. — Hayır Şeyh'im.. Hacı Hüseyin efendi.

Burnu kanamadan şapkayı giyen. Akıllı ve tecrübeli mahpuslar hatta bunu da beklemezler. Murat. İşte bütün bu sebeplerden ve bilhassa. Daha akıllı ve daha tecrübeliler ise. Böyle haller koğuşun yeknesaklığını giderdiğinden ötekiler de alâkadar olurlar. iki gün evel birisini ölesiye söven arkadaşların iki gün sonra methü senadan usanarak biribirleri aleyhinde söylendiklerine pekâlâ raslandığı gibi. bir ağızdan fena fena söğerler. tekke'lerin kolayca kapanmasına ses çıkarmıyan. dedikodu 'yu hiç duymamış gibi davranırlar. hele Dîvân edebiyatının mısra'ı bercistelerinden bir sürüsünü ezber biliyor ve icab ettikçe lâf arası sarfediyordu. zaten bazı münevverlerin bilhassa Sebilürreşat'çıların zannettikleri gibi müteassıp Mürteci değildi. Adeti bildiklerinden arkadaşlarının kendi aleyhinde kötü bir söz söylediklerini duyar duymaz. durup dururken iki ahbabı kıskanan bir üçüncü ahbabın arada lâf götürüp getirmeğe başlıyarak bir dargınlığa sebep olduğu da çoktur. Anladın mı Hüseyin efendi? Hüseyin efendi. Şeyh Süleyman efendi'nin kendisi için «Akıllı bir delikanlı ama. bir Şeyh'efendi'ye baktı. Hele Şeyh'efendi'nin biraz şair ve pekçok şiir meraklısı olduğu. Alevî dedesi Hüseyin. iki arkadaş derhal barışır ve arada lâf taşıyan müzevvir'e. mahpusanede böyle ufak tefek lâfların hiçbir değeri olmadığını. mahpusta çok yattığından biraz sapıtmış zavallı. Medrese'lerin. Fuzulî'ye bayılıyor. Zira küfürden korkulur buyrulmuştur. yeni karşılaşanların duyduğu manasız yadırgama hissi geçtikten sonra Bu his ekseriya trende kompartmanlarda ve bir de mahpusanede pek şiddetlidir Şeyh Süleyman efendi ile Murat pek iyi dost oldular. sen bana şöyle. Murat ta öyle davranmıştı. Murat. umumiyetle lâfın bir manada değersizliğini öğrenmişti. Zira herkes olabildiği kadar müslümandı. gidip «Yatağına» otururlar. şöyle demişsin. kadın kıyafetlerine yavaşça söylene söylene pekala alışan türk milleti. Zaten Şeyh Süleyman efendi'ye mürid'leri ve takdirkârları huzurunda öyle yüklenmesi de doğru değildi. meydana çıkınca anlaşmaları daha kolaylaştı. Böyle dargınlıklar ekseriya diğer arkadaşların bir çay ziyafeti verip ikisini naz etmelerine rağmen adeta zorla davet etmesine. ertesi gün. söylemediyse söylemedim der. Velhasıl. şaşkın şaşkın bir Murat'a.» Derler. Ayıptır. Ötekiler hep vesileden ibaretti. Tanzimat'tan beri sürüp gelen inkılâp 'lardan ziyade. Türk milleti yüzyüze iken kötü sözden ekseriya utanır. Efendi. Bunun kabahati. Eğer binlerce müridi ve bunlardan gelen . eğer yakmsalar Bayramlardan birisine kadar sürer.cahillere sükût ve istîma lâzımdır. İnsanları biribirine dost veya düşman eden kâr ve zarar meselesiydi.» Dediğini işitti. kırçıl sakallarını sıvazlıyarak kurnaz kurnaz gülümsüyordu. Şeyh'lerin pek cahil ve korkunç derecede menfaat perest olmalarmdandı. herhalde. Hocaların. Söylediyse tevil eder. «Ağa.. Yüzlerce insan kapalı yerde bomboş oturmağa «Mahkûm» edilirse dedikodu'dan başka bir iş kalmaz. koğuşun ortasındaki din münazarasında yenmek te yenilmek te pek ehemmiyetsiz birşeydi. Bu olabildiği kadar ölçüsü de gitgide azalıyordu. Zaten ham sofu değildi.

Silo ağa da mahpusun fakirlerine yardım edeceklerdi ama O kara herif aman vermiyordu. — Ne yapalıım. iyi bir kahve arkadaşı. hatta. — Orası öyle. O gün öğle üzeri Silo ağa elinde iki tane armutla Murat'ın odasına girdi. Murat onda sadakattan fazla hilekarlık ta sezmişti. İşte. — Sen hep okuyorsun... Geçenlerde Arslan'a Bir kısa dondan başka elbisesi ve bir tek eski çuvaldan başka yatacak şeyi olmıyan bir mahpus Silo ağa para verecek olmuş ta. insan bir vakit boş oturmamalı... mucizeye yakın keramet propagandasını da gene bu adam idare ediyordu. siyah ipekten Arap meşlah'ma birkat daha bürünerek savuşuyordu.. kendisi gelmezse bu küçük hediyeleri Silo ağa ile yolluyordu. yahut üç tane ceviz.hudutsuz menfaat olmasaydı pek sevimli bir komşu. Bu adamın Şeyh Süleyman efendiye karşı adeta bir köpek sadakati vardı. . herzaman aranır bir meyhane ahbabıydı. — İkiniz de sağolun.. Buna dair yazılmış bir Fransızca kitabı Murat mahsustan iki gün masanın üzerinde bırakmış. Nezaman gelsem elinde bir kitap. Silo ağa herhalde bu dervişlerin arasında böyle şaşırıyor olmalıydı. Bu armut Şeyh hazretlerinin hediyesi. Silo ağa oturdu.. Sevmez. büyük bir servet sahibi olmasına imkân mı vardı. bu ahbaplıktan memnun değildi. Boş oturmak haşa sümme haşa şeytan'a mahsus. bu vesileyle lâfı açarak tam bir saat her erkeğe lüzumlu bazı fenni malûmat verivermiş O zamandan beri aralarında adeta hususiyet ve dostluk başlamıştı. (Murad'a henüz açılmamıştı ama.. Buyur. Herhalde. Daha abdest almadım.) Hele cinsî münasebetin hıfzıssıhha meseleleriyle sonderece alâkadardı.. Her gelişte yaptığı gibi kitap raflarını biraz hayretle ve çok çok hürmetle baktı: — Bunları hep okudun mu bey? — Okudum. Okadar ki Şeyh Süleyman efendi artık hergün Murat'ı ya bir tek Armut. — Yok oturmıyacağım bey. Şeyh'efendi'nin gösterdiği yakınlık köylü mürid'ler üzerinde de iyi tesir yapmıştı. Şeyhin maddî menfaatlannı bu adam kolluyor. yahut ta iki tane gülle ziyarete geliyor. Tayıncı topal Sefer'in sözüne inanmak lâzım gelirse Şeyh Süleyman efendi de.. — Merhaba beyim. Sana armut yolladı. Bu da benim. Şöyle otur bakalım. — Merhaba Silo ağa. Murat'ı her görüşte esmer suratını asıp. Yoksa elli hanelik bir köyü senelerden beri idare etmesine. Efendisini bir hayvan muhabbeti ile hiç konuşmadan yalnız gözleriyle seviyor.. Murat yattığı yerden doğrulup kitabı yanma koyduŞeyh'efendi nerde? Nasıl. Şimdi bu kitap ne yazıyor bey? Bu okuduğun kitap.. Yalnız Karadayı... Namaz vakti. Malûm ya boş oturanı Allah sevmezmiş. iyi mi? — iyidir selâmları var. Vakit geçmiyor. kara herif bîçareyi tersleyivermiş. evde bazı bazı «İlaç içtiği» rivayet olunuyordu. yalnız dudaklarını aralayıp bembeyaz dişlerini gösteren hayvanı bir hareketle koruyordu.

Pol Valeri. — iyi ama. — Öyleyse namaz kıl. günahtır diyerek. . Baba duası almak gibi yok.. Şeyh efendi sana da el verir. işte onu yazıyor.. Allah. — Hani. 12 yaşında kız sevmiş köpoğlusu. teşbih verir. Seni de pek seviyor.. Kendi başına mırıl mırıl teşbih çekersin. —Her babanın değil. Cennet babaların ayakları altındadır. Haydi bey.. Beraber namaza gidelim. Kapıya bakarak sesini alçaktı: Bir kere namaza başla... Şeyhlefendi ele mi geçer. sana teşbih verir.. Namaza haydi. Babasiyle karısını bir yatakta yakalamış ta ikisini de öldürmüş. Bizimkiler elbette hak âşıkı. — Töbe de. Biz iyi babalardan konuşuyoruz. O herif dünyasını da. — Maniler. Avrat âşıkıdır. Yani.. olmaz mı? — Kulak verme beyim..... — Ne yapmış O kâfir? — Maniler. Bunlar gâvur sözü beyim. — Çok müslümandır. — Fena değil. — Var. — Bizimkiler hep hak âşıkı mı? — Töbe de beyim. Yüreğin ferahlar. — Onlar hep temsil beyim. Namazdan üşenmiyeceksin. dağlar. Allah demek gâvurda da âşık var. na haddim olmıyarak bir lafım var. Sen neden namaz kılmıyorsun? — Üşeniyorum.. Gâvurun âşıkı.. Karacaoğlan bak ne diyor: Ak gerdanı ab'ı zemzem pınarı verdi ağzıma da kandırdı beni. Böyle kitaplar yazar. Namaz kıldığını duyarsa sevinir mi? — Elbette. kalk bir abdest alalım. Geceleri. Senin aklın ermiyor bey. — Gördün mü? Şeytan senin yüreğini mühürlemiş.. Aman fırsatı kaçırmıyalun.. sizin koğuşta Adıyaman'lı Mehmet var.. ismi âzam duası verir.. koşmalar yazmış. Oooohh. Bak. Bak bu hiç aklıma gelmemişti. Namaza başlarsın. Bu dünya ibadet üzerine duruyor..... Sen mektepte okutulan gâvur lâflarına kulak asma. Daha neler söylüyor. Ben duydum. Ben Şeyh'efendi'ye söylerim. Bir büyük gâvur var. Diyor... ağaçlar. Adı. evler hep yerli yerinde duruyor.. Şimdi cennet Mehmed'in babasının ayağı altında mı demek? — Haşa. koşmalar... Namazını hiç bırakmaz.. gâvurca bir kitap. — Gördün mü? Allah selâmet versin.. Silo ağa. Senin baban müslüman bir adammış. ahretini de kaybetti... şöyle şöyle yapılmasın. Bileşen Haktaalâ sana büyük bir nimet gönderdi..— Bu Fransızca bir kitaptır. hak âşıkı değildir. Sana günahtır. — Nasıl nimet? — Bizim Şeyh'efendi'yi sana yolladı. Rahmetli mutlak mesel getirmiştir. — Haydi öyle olsun ağa efendi.

— Bunu Şeyh'efendi ile görüştünüz mü? — Hayır. Bir kere olmaz derse nafile.. Keyfetmeğe gelmiyor ki. Dünyada O herif kadar gaddar pezevenk yoktur beyim. — Elbette fenalık yok. Şeyh'efendi ne diyecek... — Başüstüne Silo ağa.. Sevinir. — Pekâlâ icabeder. — Sus beyim.. — Allah razı olsun beyim. iyice sarınsın da uğrasın. sen hele bir kere Şeyh'efendi'ye kendiliğinden danış. — Yok canım. — Adam sen de ağa efendi. hay hay. «Olur. Karda pusta ne işi var? İcab etmez. Günaha girersin... Şeyh'efendi'ye nerdeyse çıkışacaktı. Bana da yalvardı beyim. Sağolsun Şeyh iyidir. Haşa sümme haşa.. Hiç utanırını? Şeyh hazretlerini koğuştan dışarı çekti. tenhada. . Kız.» Diye tersledi. elin ağzı torba değil ki büzesin. — Düşündüğü ne olacak? Alem bize mi bakıyor.. — Nasıl başka beyim. Lâkin çok oturmıyacak ha. sesini bu sefer daha çok kıstı. Vay başıma gelenler. Belki O'nun da bir düşündüğü vardır. biraz eğilerek korka korka konuştu: — Ömer köpek gibi yalvarıyor. Olur derse.. İki saat aralıkta gidip geldiler. bu iş başka. Sen bizim Karadayı'yı bilirsin.. hoştur. herkese yalvardı. geri söyleniyorlar. O bir aydan beri gardiyan küçük Ömer yalvarıyor da... oturamıyor. vermiyor. Sana esma'i şerîfeyi belletir...... Sevaptır. Neticede Şeyh'in aklını çeldi.» Dediydi. Olmaz dedi. — Töbe Yarabbî. Tekrar kapıya baktı. Konuştular. Şeyh'efendi «Sen karışma. Ömer'e Şeyh efendi nikâh ediverdi. Baksana. Hafakan'ı varmış.. Pazar günü.. . Bir de el verir. Mûlevves.. O rezili müridliğe kabul etmiyecekti. Zaten elinde büyüdü gibi birşey. sana da mı açtı? — Bana da açtı. lâkin yüzü yumuşaktır. Kürtlük devri olsa da bunlar birgün bizim köye misafir gelseler ben Vallaha Karadayı'yı Fırat'a attırır geberttiririm. Bizim Şeyh'in düşmanı çok.. Sen razı ol gerisine karışma. Geçen gün düşünürken aklıma geldi. bu bizim Karadayı olacak ta Şeyh'in şeytanı beyim. Herkes bir lâf ediyor. Yalvarıyor. Şeyh acıdı da razı geldiydi. Şeyh'efendi biraz hasisçe.. Murat fena halde şaşırmıştı. Ömer'in işi başka.. Şeyh efendi nefes etmeyince yatamıyor.. — Neden razı olmuyor sanki. — Hiç ummuyorum Silo ağa. Lâkin dünya bir kere bozulmuş. — Töbe Yarabbî.. Şeyh efendi'ye pek düşkün beyim. Karılara el verdiğinden zaten ileri. Fakat şaşkınlığını sezdirmeden Silo'nun ağzını aramağa devam etti: — Hem Şeyh'efendi'ye namahrem olur mu? Birdenbire Ömer'in yeni aldığı kızın da Şeyh'in mürid'lerinden olduğunu ve bu hususta dolaşan dedikoduları hatırlamıştı: Kıza da yazık. — Yazık ama ne yaparsın? Silo. Hiç öyle iş sevap olur mu? — Neden? Ben O işte fena birşey görmüyorum..

Eskiden de. Sabaha İcadar öyle oturuyormuş. Bu Mağribî Yasin'i. Şeyh'efendi. Lâf aramızda «iş Karadayı ile bitecek» dedim de.. Sen gene bir daha söyle. — Neden? — Sus beyim. Mağribî Yasin'ini bîçare neylesin. Adam korkar. dalar dalar gider fıkara. Şeyh'efendi'ye iltimas edeceksin. Sen bizim tarikata girsen beyim. Hani söz verdi ya. Altı ay nefes etmezse karı ölecek.. Adam çarpulur.. Ben adamımı bilirim. Tamam. Tesbih'e başla. Şimdi şuraya gelse de okunuverse fena mı olur canım? — Kabahat hep Karadayı'daymış. sonunda bir de yalan uydurdu.. (Seni mahfederim. Peygamber gibi mübarek.. Zaten beyim. — Yalvaracağım... İşte uyuması okadar.) Dedi. Ben ağlıyorum bir tarafta. Yatağa girmek ne mümkün.. Bu iş öyle kolay mı bakalım.. — Bilirim.. belki seni birinci halife yapar.) Dedi.. Şu Karadayı rezilinden kurtulurduk. yalana. Lâkin neylersin. Bir ağlama. ha? — Sen ne diyorsun.. Demin sana namaz kıl dememin sebebi ne? Haydi bil bakalım. Görmez misin. Yüreği temizdir. «Alışmış kudurmuştan beterdir» derler. aklı biraz oynaktır. — İyi öyleyse. (Mağribî Yasin'i istiyor. bu Mağribî Yasin'i müthiş birşey. Eski karı öleli iki sene oldu. tabi bu konuştuğumuzu Şeyh'efendi duymasın. Şeyh'efendi iyidir beyim. Mağribî Yasin'i abdestsiz ağza alınmaz. Besbelli gizliden kullanıyor. E bu herif genç herif. Bilmezmiyim. Bir de bizim Şeyh bu yüreksizi birinci halife yapmış. Karadayı'ya da yasak etti. Bunu alalı altı ay. — Bir kere daha yalvar.. — Mağribî Yasin'i ne oluyor. Zamane kötü. Hele bir kere mürit ol. — Pekâlâ. «Karıya doyamadım Silo ağa. Ömer'e de dediğin gibi yazık. Sabahleyin biraz bayılıyor... Şeyh'efendi sana her sırrı söyler. sen abdestsizsin. Omere de yazık. O ne domuzdur. Hafakan'ı tuttu mu kızın aklı başından gidiyormuş. Bir nefesi var... Benden birşey saklamaz. — Karadayı'da elbet.. karı ağlıyor bir tarafta.... şeytan işine girmez. Lâkin Karadayı müsade etmez. Lâkin Şeyh efendi öyle cin işine... beyim? — Dere*1: Şeyh'te O Yasin'den yok mu? — Şeyh'te de var elbet. Lâkin. Töbe.. Şeyh'e sözünü okadar geçirir mi A. Evvelki gün gardiyan Ömer.. . bu Mağribî Yasin'i Karadayı'da var mı? — Olmasa. Bir nefes etse. Bildiğimiz Yasin'den başka mı bu? — Başka mı ne demek beyim? Asıl Yasin bu Mağribî Yasin'i. Kızcağız madem ki Şeyh'in nefesine bir kere alışmış. Hem de sevaba girerdim. duramaz. Dedim ya... — Demek. kanlı gibi yalvardı. Bize de «günah yahu» diyerek kafasını yumrukluyor. Yeni evli.. bir bayılma. Ağabeyimsin.. Yalana bak.. Sen benim tarikat kardeşimsin. haftada bir Şeyhe getirir nefes ettirirdi.. töbe. Ben abdestsizim. kürtlük devri olsa ben O herifi gâvur niyetine keserdim beyim. Töbe Yarabbî. İslâm dini aşikâre.. — Hiç duyar mı? Sen ağzı sıkı bir adamsın beyim. Halden de anlarsın..

Öyle ya. Murat.— Orası kolay. Bu zavallılar beni her şeye muktedir sanıyorlar.. Sözü ustalıkla çevirdi: — Kusuruna bakmayın. Dediniz. — Şimdi anladım.. Farkında değil misin. — İşte gördünüz mü? Ben de sizin kanaatınızdayım. kâr yılı. Yokuş aşağı kayıyoruz. Silo ağa... Lâkin erkekler üzerinde .. aşağıya doğru. Bütün bunları bildiği ve bildiklerinden İstırap duyduğu halde. müritlerimi de. O'nun nazarında ben bir çeşit Allah'ım. Halbuki Silo'ya bunlar hiç birşey ifade etmez. Şimdilik böylece.. kör. O'nun nazarında benim değerim kerametle ölçülür. İyi ahbabız. — Başüstüne. Ne dedi Allah aşkına.. Gelin de. Size meseleyi nasıl açtığı enteresandır. kibar bir adam oluşumdan ve şiirden biraz anlayışım ibarettir. Hem de... Haberim var. Şeyh Süleyman efendi'nin güzel yüzü kederlenmişti. dedi. Namazdan sonra Şeyh Süleyman efendi gülümsüyerek odaya girdi.. gibi bir söz. Ama.. maal'esef müdahale edemiyorum.. topal gidiyoruz. Aklınızda mı? — Nasıl? — Herkes'in Allah'ı kendisine göredir. — Yok canım.. Silo başka türlü metheder. Belki bakkallık eder.. şeyhefendi sözüne nasıl tahammül ettiğini Murat biran düşündü. müridiyîe. Selâm verdi. Geçenlerde gene bir söz söylediniz: Dini kötü ve cahil dindarlar bugünkü hale getirmiş. Herkes'in Şeyhi de kendisine göre oluyor. Oğullarım bana inanmıyorlar ki. Haydi abdest al da cemaata yetişelim. Böyle bir iddiada bulunmadığıma siz şahitsiniz. — Allah senden razı olsun müslüman. insanları bir okuyuşta türlü illetlerden kurtarıyorum.. Ben O'nu severim. Haklısınız. kibirli bir ciddiyetle ayağa kalktı... ama. Aklına birdenbire (Ar yılı değil.. (Şeyh'i Şeyh eden mürittir.) Ne demek? — işte bu dernek. hiçbir mukaddemeye lüzum görmeden: — Silo'nun kusuruna bakmayın.. — Bugün Salı.. hem O'nun kusuruna bakmayın. inşallah yarın başlarız. kibar olmak ve şiirden anlamak zordur. Artık bizi hiçbir kuvvet durduramaz. Tabi böyle bir teklifi size benim yaptıracağımı zannetmezsiniz elbette.) Diyen darbımesel geliyordu. Halbuki ben keramet sahibi değilim. Erzincan zelzelesini ben yaptırdım.. Geçen gün bir doğru lâf söylediniz. Kaba olmak kolaydır da.. Uğursuz bir gün. sizi de kurtarırım.. Gülümsiyerek gözlerini kaçırdı: Sizin nazarınızda benim kıymetim. Hacı Hüseyin efendi'ye Şeyh efendi için böyle söylediğini hatırladı. dedi. alay etmek istemiyordu. Bazı hallerde. Aman namaz gidiyor. şu adam. seni tarikata kabul ettiririm.... Fakat nedense bunu istemiyorum.. bunu Silo'ya anlatın. kendimi alâkadar ettiği halde. Kapunun önünde durup döndü ve: — Merak etme beyim. Şeyh Süleyman efendi. Şu anda istesem bu mahpustan kendimi de. Siz beni başka türlü methedersiniz. Meselâ. eğer Şeyh Süleyman efendi olmasa da yalnızca Süleyman efendi olsa. Cahilane bazı rivayetlerin kulağınıza kadar geldiğine eminim. Bahusus bunu Silo vasıiasiyle yaptıracağım.

İçinde dünyanın yuvarlak olduğu.. — Hayır zannetmem.. Velhasıl şeyh efendinin içinde. ne de ben. Bir başka zamanda olsaydı. Dünyanın yuvarlaklığı ve döndüğü Muhammed'in zamanında henüz keşfedilmemişti. dikkatli Murat'ın yüzüne bakıyor. Deminden beri dimdik bakan şehvetli siyah gözlerini kırpıştırdı. Ne siz bir adım geriliyebilirsiniz. Yerinizde bir başkası olsa af buyrun. Onları fenalıktan kabil olduğu kadar kurtarıyoruz. yok demek malûmu ilâm olur. Zamanında Arap milletine iyiliği dokunmuş bir kitap.... Siz sadece onları. Hiç değilse. falan hiç inanmadığım halde. Nüzhet efendi'nin çok sevdiğiniz bir beyti var : «Fena bulmaz. bunlara daha çok büyük fenalıklar edebilirlerdi. kendi yarattığı şey hakkında nasıl bukadar cahil olabilir? Bu sualin de hazin bir cevabı var üstadım. — Töbe mi? Anlaşıldı şeyh'im. Akıllısınız. hareketlerinde hiçbir sır. Silo ağa ile beraber olmanın kederiyle bukadar samimî konuşmuştu. Ben kendimden eminim. Süleyman efendi. gözlerinde. Ümitsizliği ahretteki hayatla biraz olsun gideriyorum. buna senelerdir alışmanın kibrini ifade ediverdiler.. Ya ahret varsa?. — Günaha giriyorsunuz. Fakat mahvolan samimiyete acıdığından insafsız davrandı: — Hiçbir şeyden kurtulduklarını zannetmiyorum. Size geldikleri yerde. Sözlerinde. — İyi ama bakalım Ahret var mı? — Töbe diyin Murat bey.de kadınlar üzerinde de hiçbir değeri kalmaz. Sakın ayrılma bu azm'ü kararından. Murat'ı öfkelendiren bir geri çekilme hadisesi vuku buldu. kendi kanaatınıla. bukadarcık bir iddiayı hoş görürdü. Murat.» Diyor. Töbe.. Mamafi siz. inanmış görünenlerden daha doğru yürüyorum.. insanların birkaç kademe üzerinde yaşamanın. Ve bütün zaaflariyle bir iyi insansınız. bu devirde din onların ümitsizliğinden istifade ediyor ve bu istifadenin hatrı için onları ümitsizlikte bırakıyor. güneşin etrafında döndüğü de yazılı değil. zeval ermez bu çarkın var bir üstadı. Yoksa.. hiçbir kıymet vehmetmezler. Ne bileyim. düşüncelerini sezmeğe uğraşıyordu.. Yani Galile henüz doğmamıştı. Ağzında garip bir değişme oldu. Ya ahret varsa. Birdenbire pek ileri gittiğini de galiba farketmişti. Tahtından inmiş olur... — Aman Nüzet. Varsa yok dememden birşey çıkmaz.. ümitsizlikleri içinde bırakıyorsunuz. olmasanız Şeyh Yusuf sizin işinizi yapacak. Mesele bukadar basit olunca ben Kur'an'ı bazı güzel mısralar yazılı bir şiir kitabı sayıyorum. dedi. Dudakları hemen de hiç kıpırdamadıkları halde.. Ahrete. bu iptidaî insanlara yol gösteriyoruz... Şiiri seviyorsunuz. Fakat .. dediğim gibi. Nitekim fetva verir gibi ağır bir ses tane tane konuştu: — Mamafi. gene de bir büyük hizmet yapıyoruz.. Ben Kur'an'ı merak ettim de okudum.. ikimiz de sınırlarımıza geldik. Herhalde Murat'a karşı. Gülümsedi. diye cevap verdi. Oluversin şeyhim... Üstad. Mesele bukadar basit. açık açık konuşuyorum.. Varsa ben birşey kaybetmiyorum ki.. İçini tamamiyle dökmüş gibi ferahlayıverince kendisini topladı.

şunu anlatsana.. — Aman yoksa söylemedin mi? — Tabi söyledim.. (Şu bizim Ömer'in işini lütfen görüver. Eğer samimiyetim hususunda birisinden bir santim aşağı kalsam kendi kendime hakaret etmiş gibi birşeyler hissederim. benden sır çıkar mı? Şuna bak.. (Birisine birşey çıtlatırsan bak sen düşün. Lâkin tenbihi var. yani dünyadan konuşuruz. Ben gene bilmemiş olurum. Söyledin mi beyim? — Yahu ben ne söyliyeceğim? Hem beni elçi tayin edersin hem de meseleyi anlatmazsın. Siz de benim görüşmemden hazzediyorsanız böyle bir konuşma lâzımdı. İşin iç yüzünü bilsem. Meselâ ben . siz demin bir an samimî oldunuz. insanı kızdıran bir mahlûktu. omuzuma. Şeyh Süleyman efendi. bacakları bir misli daha çarpılmıştı. — Dinin bir ahlâk tarafı var ki hiç değişmez. kadınlardan.eskidikçe zarar vermeğe başlamış. O da böyle cevap veriyor. Şeyh'efendi de dikkatle dinlemişti... (Görülecek bir iş değil ki. Öyle ya. eski iyiliklerini ileri sürmek biraz müşkül. Ama şimdi. Meseleyi Silo ağa biliyor. Şiirden.. Ben de sizi öyle buluyorum Şeyh'im.. Böyle kederli ve korkmuş olmasa.. Yemin verdirdi. Haklısın. Ben sizin sohbetinizden lezzet alıyorum. dedi. — Şeyh'efendi bugün benim omuzuma vurdu. şirin bir adamdı. Herkes biliyor. Daha beş ay kadar bir aradayız. — Senden saklı bir şeyim yok beyim...... Zaten bizim millet böyledir. iyi olacak diye bana güldü. Artık biribirimizi kollamayız.. siz beni Nakşibendî tarikatine celbetmek istemezsiniz artık. gözleriyle Murat'a yalvarır ve birşeyler sorarken pek acaip.) Dedi. — Öyle söyledi. yaşını göstermiyor. — Canım. Aman Hey Allah... Sözlerimizden başka başka manalar çıkarmayız. Ben ölürüm beyim. — Kusura bakmayın. — Teşekkür ederim.. Bilhassa Libido bahsinde birçok sualler sordu ve neticede galiba (Froyd)e hak da verdi. kıyafeti eskisinden daha perişandı. Aman Yarabbî. 35 inde gibi duruyordu. Murat bir saat kadar Froydizm'den bahsetmiş.) Dedi..Gardiyan küçük Ömer'in son günlerde boynu çöp gibi incelmiş. — Ulan... Kılığı. Karadayı biliyor.... 45 ini çoktan geçtiği halde henüz 30. Bu halinde simsiyah. Ahlâk değişir. Olmaz mı? — Hoş bir adamsınız Murat bey. — Olmaz mı? Neden olmaz mış. Hani ben söyleyince senin bana herşeyi anlattığın meydana çıkacaksa başka türlü yaparız..) Dedim. Benden saklıyorsun. Bütün ufak tefek insanlar gibi. Galiba bugün zararı okadar yığılmış ki. artık ben de sizi komünist partisine aza yazmağa tabi çalışmam. Hep böyle söylüyorum... fayda göreceği yere yardım etmez. gür saçlarının da pek tesiri olmalıydı. ogün Murat'ın odasından kalbi kırılmış ayrılmadı. — Şimdi gene (Yapılacak bir iş değil) mi dedi beyim. (Olmaz) diyor vesselam. elbet ben de bir karşılık bulurum...

. Murat.. — Yoktur. Makineyle dikiş dikerdi.. Ben sana anlatacağım. Bir de beyim... ardından kız doğdu.. Biz bir derde düştük bey. Elimden naçar kalınca yallah.. Hitamında ağzı köpürdü. yirmi kılar.. Sen yabancı değilsin bana kalsa. Dinle. O'nun yumruklarını bu hastalıklı göğse vurarak kendisini yerden yere atacağından korktu. Allah rahmet eylesin çok iyiliğini gördüm. Yalvarmak. Ettehiyyat'ta oturur gibi dizlerinin üstüne koydu.) diyerek düşüyor... Oğlan doğdu. Gittik.. Haftada. Elleri kilitlenir. Bu bizim kan. Bizim derdimize Allah rizası için bir çare.. Beni adam gibi adam eden O'dur.. Kan ferah ferah otuzunda vardı beyim. doktorlukta.. Lâkin Cumadan Cumaya da razı olduk. Yahut Silo ağa'ya yolunu gösteririm. onbeş günde bir kere Şeyh'e gitmezse derde düşer.. Elleri titriyor.. Kederli bir çocuğa benziyordu: Karıdan yana bu bizim derdimiz bey. horoz öter. döner bir ağlama tutturur...... Onaltı yaşında beyim. — iyi söyledin. elli kılar.. Kızarım. Biz de körpe kan görmemişiz. Şeyh Süleyman efendi'nin nefesiyle yaşar beyim. Hem bu şeriat üzerine bir mesele. orucunu tutar. Bu da bir hastalık.... Cuma gecesinden Cuma gecesine Allah'ın emrini icra edeceğiz. ayıp yok. Şeriatta ayıp yoktur öyle ya.... Sülâlesi deli. Lâkin avratm talii yokmuş... namaza durur. Bize teşbih verdi. Üstüne varsan bayılacak. Şeyh efendi'ye rica edersin. Bekârlık rezalet. Ben bakarım. Hem de körpe. sızlanmak bende.. Nöbette misin? diye sordu. Bir taraftan nikâhta keramet oluyor. İskemleye oturup ellerini.. galiba demincek biraz hızlı konuştuğundan kanburca göğsü körük gibi hışlıyordu. Bir gülme tutturur bir eyyam. Bir fena derde düştük.... Gece sabahlara kadar yalvardık.. Bu da müritlerdendir. — Amin beyim.sana akıl öğretirim. Kızda meğer illet varmış.. — Nöbetten çıktım beyim. Tarikattan.... Çocuk kısmı bakılmak ister. Şeriatta. Hasta olduğumuzdan biz de fıkara olduğumuzdan bize dul kan aldılar. Onyedi yaşındaydım. Derdini söylemiyen derman bulamaz.. sonunda teşbihe oturur... her gece canım çekiyor... — Allah rahmet eylesin. Namazını kılar.... Bize bu karıyı aldı. Bizim on sene çocuğumuz olmadı... Al canımızı Allah'ım. O işe müptelâ değil.. Gece gündüz içer bir herif.. vicdanına. Artık senin namusuna. Arada bir (Ayyy. İstemez bir türlü. Sar'ah besbelli.. Ağzından bir san su boşanır. Velhasıl bir çare buluruz.. Lâkin bunun babası ayyaş bir herifti. teşbihine sağlam. Yetimlerle kaldık. it gibi kudurdu da öldü. yetimlerin anasını aldığım zaman ben kaç yaşındaydım bakalım. On kılar. — Sahi beyim... (Suphanallah) demiye bir başladı mı. Şeyh'e gittiği .. Tam rahat edeceğimiz sıra sizlere ömür. Allah'ım gayrı canımızı al. — Hele otur şuraya... Hitamında bu Şeyh Süleyman efendi'yi söylediler. Namaz kaç rekeal olur yahu. dedi.. Gittim bizim Şeyh'efendi'ye dehalet ettim. Ömer nerdeyse ağlıyacaktı. Yahu biz karıdan yana demek ki talihsiz bir herifiz bey. Dişlerini gıcırdattığı zaman duysan korkarsın beyim. Karı da Ben de el aldık. Boynumu büker beklerim.

.. — Anlamıyorum bu nasıl bir iş. Bazan sana büyü mü yaptılar? Diye sorarım.) Diye gene kızar.. Gardiyan küçük Ömer. Bir aydan beri karıya nefes edemedi. Ondört yaşındayken bir Ramazan'da 99 bin kere esma çekmiş.... Çocuklar bakımsız. keyiflenir. El sürmemeğe razı olduk... Buz gibi... Uyku arasmda (Süleyman. uyandırmasam da sabahleyin söylesem. Onda hararet yok beyim. Ertesi sabah Şeyh'e gittim. Ölüyorum Şeyh'im.zaman üçgün iyidir. Dul çıktı. Şeyhin nefesi şifa canım... Halbuysa evlendikten sonra gelmiyecek. İşte bunun üzerine bizim Şeyh'in perisi musallat oldu... Birşey demezler. (Beni neden uyarmadın. — Pekâlâ sen şimdi ne istiyorsun? — İstediğim şu: Süleyman efendi mahpus... Şaştım kaldım.... Uyandırsam kızar. ellerini dua eder gibi açıp müthiş bir ümitsizlikle tekrar dizle rine bıraktı. Bunu da bizim Şeyh'efendi'nin perisi tutmuş meğer. Abdülvahap gazi tepesinde bunların düğünü olmuş. Kim ne bilecek? Şuraya getiriveririrn. Başına gel medi ki nerden bileceksin.. — Öyle şey olmaz.. ...) Diye ağlıyor.. — Töbe de beyim. işte sabaha kadar bana bir etmediğini bırakmadı. Şartı bu. Söylemesi ayıp. Ne öldürdü. yahut ayağın bağını çözer bırakır. Sabahleyin namaz vakti getirmişler de Şeyh'in kapusuna alıvermişler. tesbih'ten geldi. Ya gerdek gecesi boğar öldürür. Üç gündenberi dört kere bayıldı. Kokusuna alışmışım beyim.. Murat büyük bir nefretle bıyıklarını dişliyordu.. Her insanın bir perisi var ya. (Şuraya getireyim bir nefes ediver. Şeyh'in kapusunda bulmuşlar. (Sonra öğrenirsin. Karı benden kendisini çektikçe bizim' muhabbetimiz artıyor. sen yabancı değilsin.. Ertesi sabah. peri düğünü. (Ana beni götürüyorlar. Olmaz ne demek? Bazı bazı gelir. İslam sözü aşikâre.. namaz vakti. Dejenere belki de frengili bir babanın ondört yaşındaki kızına bir ramazanda 99 bin defa teşbih çektirmek. Yüzü bile kırmızı elmaya döner karının. başını duvara çevirir..) diye bağırarak gece vakti sokağa düşmüş. Hitamında meseleyi öğrendik... Dedi.) Diye söylenir.... Ben dersen işte böyle. Üstüne bu hal neden geldi. Karanlıkta kaybolmuş. Türkü söyler.. Bir gece Ana.. Meğer Süleyman peri'nin kaçırdığı gece... Dedikodu yaparlarmış.. biz bunu kız diye aldık. — Ümit vermenin bu çeşidine.. Ben de şaştım Ömer efendi. Taşta hararet var. — Neye beyim?. yüzünü örter. Süleyman. Sesi de fena değil.. adamdan azma beyim. Lâkin ne mümkün. (Beni götür yoksa ben ölürüm. Peri kısmı.... Kapuya bakarak sesini alçaktı:Daha türkçesi.) Dedi. ne bıraktı... Şeyh'e yalvarıyorum. Sen böyle şeylere inanmazsın.. kim ne bilsin halbuysa.. Sabret. Razı olmuyor. Anası da tarikat'tan. Deli olacağım.. On gündür gayrı yatağa da girmiyor. razıyım. yanımda yatsa.. kız teşbih çekerlerken iyi saatta olsunlar tutmuş bunu... beyim.) Diyorum. sonra da tutup ırzına geçmek. şeriatta ayıp yoktur.. Lâkin üçgün sonra o işe geldi mi gene domuzlaşmış bakarsın. Bir aydan beri ben neler çekiyorum beyim..

Buraya gelsin.. öbürgün. — Anası da olmaz. — Bu da oda kirası mı? — Ne münasebet. haber vermeden getirmeli. .. — Nefes etse.. — Estağfurullah. Sen de aşinalık etmezsin. belki şeyhi edersiniz.. Al gözünden peynir helvasiyle kâat kebabım beyim. Başka bir isim verip yukarı çıksın.... ben de mürit değilim. Yeriz anasını satayım. Sonra. Benim odamı. Nefes ediverir. Cebinden dört tane ceviz çıkarıp Murat'a uzattı: — Buyur beyim... Gardiyan Ömer. çarpuk bacaklarının üzerine sıçradı. aman ellerini öperim düşün. Yalnız Şeyh'efendi benim haberim olduğunu bilmesin emi? Ayıp düşer.. Hep senin sayende.. Başını kaldırıp bakmaz. Razı olmadı mı. — Senin sayende beyim. Hem Silo'ya da bunu açarsın.... Şimdi benim söylemem icab etmez. — Kızmaz.. benim odama gelir. Haa?. Canı sıkılırsa.. Canım sana kurban. burada kimse bulunmasın... söyle. Arkadan şeyhi bir usulla içeri sokarız... Sen düşman lâfına bakma.. — Benim yanımda nefes edilmez. Allah senden razı olsun. — Düşün beyim. Tabi bir kere söyliyeceğim. Bir kere nefes ediverse. Şeyhi de çağırırız.. — Aferin.. Hangi saat geleceğinizi ben de bileyim de. — Getir.. işte bu doğru.. Karıyı buraya kaparız. — Bu halvet işine şeyhin kansı ne der? — Hiç ne diyecek? Arada bir fenalık yok ki beyim.... Sanki birdenbire gençleşmiş. Yarın değil. Töbe yarabbi.. Eski birşey örtünüp gelsin. — Yani Şeyh hazretlerine yalvarmıyacak mısın? — Yalvarmaz olur muyum... Yani tarikat meselesi olduğundan. Bu işte pekâlâ... O da bir evlât.. — Yani. — İyi ama kızarsa.. Anahtarı sana veririm..— Ne çeşidi.. Eniyisi böyle yaparız. Buraya. — Sahi. O da Şeyh'efendi'ye geldiğini söylemez. işin kolayını bulduk Ömer efendi. Kır da afiyetle yiyiver... Sen de gelirsin. Bana kızsa da bizimkine hiç kızmaz. — Razı olmazsa. — Nerden bilecek? Bildirmeyiz. Elinde büyümüş beyim. zarar yok. Öyle aklıma geldi...münasip görürsen.. Gene sen söyle.. Haşa. Gülüverir. Tamam.. mesut olmuştu. Ben bunu düşünmemiştim. Bu ziyaret günü getiririm.. — Eksik olma beyim.. Şeyh hazretleri ahır zaman Peygamberi sayılır. Halvet'te nefes edilecek. — Buraya gelsin ama.... bak ben ne diyorum...... Hiç...... Baksada mürit ne demek? Öz kızından ileri. Doğrusu bu.. — Allah seni sevdiğine kavuştursun Murat bey. anası da mı gelmeli... Gözünü keyifle kırptı: Şeyhi alıştırdık mı her hafta gelsin. Her hafta. Sen kızmazsan tabi O da kızmaz.. — Ya. şeyhin perisi belki büsbütün öfkelenir. sırrı faş edersek.

yardımcı bulmuş bir haklı adam gibi tekrar ayak diredi. — Ne münasebet. gardiyan küçük Ömer. dünya. evrak tasdik dediler. yırtık şalvarı. Nahiye müdürü. İzollu'nun İmik uşağı köyünden İmik ağa önde. Bu sözle hiçbir münasebeti olmadığı halde. Köy kâtibi. İş işten geçti. Sonderece asabî ve kibirli bir adamdı. tanıkan bir numuneydi.. başında Tavşan tüyünden bir fötr şapka. bostan korkuluğuna. Ulan eşek. pek ince. asrî bir mankene faian benziyordu. Murat dünyaya akıl erdirdi erdireli ilk defa birisine iyilik mi. — Nerde o müslüman beyim. Geldiği zaman kış olduğu halde alpaka ceketiyle titriyerek kendi tabiriyle «Çay kuvvetine yaşıyarak» geçirmişti.. Kürt ağalarından. gözünde numarasız gözlükler. «Birden.. Murat'ın omuzuna dostça vurarak yürüdü. aynı renkten podösüet iskarpinler. Köy bekçisi. göğüs cebinde mavi kenarlı bir ipek mendil. Göster de ayak turab'ı olalım. köyün yetmiş hanesinden atmışdokuz hanesi bize düşman olduğundan. Müslüman mı kaldı? — Sahi O da doğru. İmam.. Dünya bozuldu. Efendi diyoruz. Sırtında. Pulluk'la ve biçme makinesiyle ziraat yaptığı için» asabiyeti ve . onbeş senedir olup biten işler karşısında fena şaşırıp ipin ucunu kaçırarak. fenalık mı etmekte olduğunu kestiremedi. Murat'ı görünce. ayaklarında. sulh ceza'ya iş kıyafetiyle gidip geliyormuş ki.» O kılıkta. Bir haftadan beri evrakı Vekâletten gelip Belediye işlerinde çalışmağa hak kazandığından şimdiki elbiselerini satın almıştı.. eşek... Bir sene cezasının tamam altı ayını. on.. Diğer emsalinin yüzde doksanı. efendi demek senin anana söğmekle birdir. İmik ağa. O'nu munis bir gülümsemeyle iterek arkada. Karakol kumandanı.. bir acaip yaltaklanmaya ve korkuya kapıldıkları halde.. mahpusa getirmişler. eski bir şalvarla gelmişti. «Çift at'la.. elinde baston ve bir de krokodil taklidi Portmen vardı. Hani O müslüman. ensesin bakılınca. Sapan çaldığı iddiasiyle mahkemeye verildiğinden ve muhakemesi gayrı mevkuf cereyan ettiğinden. biçiminden ve renginin solmazlığmdan belli. Nesli münkariz olmağa yüz tutmuş.— Zahmet ettin. yarı divane uşak eskilerine döndükleri. Müslüman kısmı müslüman kardeşine elinden geldiği kadar yardım edecek. mahpusa. pek uzun boyuna ve pek esmer yüzüne hiç yaraşmıyor. aklın biraz erse ya.. Bağırarak içeri girdiler. Şeyh Süleyman efendi. fevkalâde şık bir kahverengi kostüm. Burada yük mevzuubahis olamaz. Hem de fena bozuldu. İmik ağa. Sakin gecenin içinde betonda sürüdüğü ayakları yılan gibi hışırdıyordu. — İyi bildin beyim. — Ne zahmeti. Halep'ten kaçak getirildiği dayanıklılığından. Bütün bunlar.. Senin aklın erse. Ve dönüp kapudan dışarı haykırdı: — Efendi... okuma bilmemesine rağmen demir çenberleri altın suyuna batırılmış bir dolma kalem. yazma. ben bu iyiliğin altında kalmam.. Muhtar... eşek. Hele işimiz hayırlısıyla yoluna girsin.

mukavva ve teneke kutular. ahlat kurusu ile dolu torbalar. kuru üzüm. gelmiyenlere dakikalarca yalvarır. kâseler. türlü türlü turşular. sepetler. incecik kemik parmaklan titremiye başlar. süzme yoğurt. yenidünya. öğle ve akşam yemeklerinde. bal. mışmış. Misafirlerini iki kap yemekle tıkabasa doyurduktan sonra. ceviz. Ziftlensinler. çökelek. bunlardan yemeğe zorlanır. kuru incir. badem.. Hepsi gösterilip hepsi tadıldıktan sonra. dut pestili. Burada itirazın zerre kadar faydası olmazdı. karşısındakiyle mi alay ettiğini anlamak imkânsızdı. yalnız yediği vaki değildi. bahçeye koşar. zeytin.kibri üstünde kalmıştı. Bu da fayda vermezse. kese kâatları. dışarı çıkıp tekrar döner. Karnı iyice doymuş misafir yahut misafirler. karyolasının altından kavun. yemiyenlere bir haftadan on güne kadar küserdi. İmik ağa.. Misafirleri dağılır dağılmaz. Kahve fincanı denilen küçük şeylere dekilerden mada. kurudut. leblebi. kısa bir samimiyetle biribirlerine kurnaz kurnaz göz kırparlardı. elma. Ozaman derhal asabileşir..» işaretiydi. kabak çekirdeği. kızılcık. kahveler ellerdeyken çaydanlık ateşe sürülürdü. karpuz.» Diye seslenirdi.. Oturup yeniden yeniye lâf açmak imik ağa'yı çileden çıkarmağa elverirdi. dört. birisini. son kalanını bulundurmağa meraklıydı. Bunlarda. ister istemez ikramın tadına bakılacaktı. Misafir de kaç kere. . gardiyanları çekiştirmek bile gardiyanları çekiştirmeğe başka hiçbir zaman dayanamazdı O'nu teskin edemezdi. Cumhuriyet ağasıyız. boy boy tabaklar. Mutlaka. peynir. sabah.. alıp yemeğe götürürdü. Çay demlenip kadehlere koyulur koyulmaz.. Bunu anlryamıyanın yay haline. yahut birkaç kişiyi... kalabalıktan kaşgöz işaretiyle ayırıp kenara çekerek davet eder. artık kahveyle çayın üzerine ayran içilemiyeceğini ileri sürsün. armut. kahve pişirilir. imik ağa ortaya bir kocaman bakır tas. içeriye «İmik ağa.. Bu son hareket misafirler için «Kalk git. ayva. petmez bulunurdu. herşeyin daima turfandasını Yani ilk çıkaniyle. aşılı mışmış çekirdeği. suratı asılırdı. en arkadan sıra gazocağı'na gelirdi. Sanki hiç kullanılmamış gibi parlardı. tahta kaplar. dişlerini gösteren bir gülümsemeyle yerinden sıçrar. suç ortaklığından gelme. «Biz ağa'yız ama. İmik ağa. mahpusanede. çaydanlığı ve ayran kâsesini uzatarak: «Şunları bizim kapu köpeklerine götür. birkaç saniye sonra da koridorda raslayıp talimat verdiği herhangi bir mahpus. İçeri geldi geleli. Sık sık kapuya bakmak başvurduğu son kibar çareydi. Kapudan seslenen de( bu seslenme üzerine «Bize artık müsade imik ağa» diyenler de. köpük pestili. Bu ocak parıl parıl tertemizdi. Ocak harlamağa başlayınca üstüne misafir adedine uygun bir cezve koyulur. incecik vücudunu ırgahya ırgahya ayran döğmeğe girişirdi.» Diye nöbetçi gardiyanlara yollardı. Yemek pişirmeğe. çıkarıp önlerine sıralardı. bunları da and vererek tattırıp yerine iade eder.. şeker sandıklarının Bunlar üç tane idiler önüne çömelir.» Diye bir lâfı vardı ki. söylerken kendi kendisiyle mi. aluç. beş çeşidini daima yanında bulundurmakla iftihar ediyordu. yüzünde birdenbire peydahlanan derin bir nefretle ilk gözüne ilişen mahpusu huzuruna çağırır.. Seni daireden çağırıyorlar. bir tahta kaşık getirerek. ağanın perişan ve acele istirhamlariyle başka misafirleri böylece deflemek işine yardım etmişlerdi. tussuz yağ. kâatlar çeker. Böyle sıralarda. Kimin haddi ise. Hepsini kaldırdıktan sonra. belli etmeden gülümserler..

. Muhtar. — Neden? Diye hayret ediyordu. Ulan Şeyh Sait...» Derlerdi. Sonra tussuz yağ gelmiş. Şeyh efendi de bilmez. Kaçılacak bir yer olsa evvelâ sen kendin kaçacaksın. Derebeği âdetine uyarak. nakadar gizli çağırılırlarsa çağrılsınlar. Kâtip olur. bu âdet mahpusaneyi şaşırtmışsa da^jgiderek hepsi de alışmışlardı. Şimdi. Belediye'de çalışanlar gideli bir saat olduğundan. Halis kurt pilavı.. Asri rençber olmasına rağmen. rezil yatağıdır. Ekmeklerine çalıverdim. Pilâv vardı. Karıştırdım balı. Ne yedirdiğini birazdan gelip size hikâye eder. parayı borç vermeği hiç sevmez.. bizim Elâzız Vilâyetine benzemiş.» diye ağayı gönderdikten sonra etraftakilere «Hele gidelim de İmik ağa karnımızı doyursun. İçeriye yetmişiki lira borcun var. Kahveleri içtik. biz geliyoruz.. . Bekçi. Peynir getirmişler..» Herkes hürmetle susup dinler. yiğitlik vurmakla. oradan alıp gelmek lâzımdı.. Ulan Şeyh Sait. Ağa'yı dışarıya salıvermemişler. hayvanlarımı. «Sen git. İlle yatağının başına kadar bizzat gitmek. Çayları demledik.. Murad'ın odasına girdiği zaman.. Bizim nakadar rezilimiz varsa. kapudan dışarıya. İmam. Ayıları tekmil gardiyan yazmışlar. «Ağalık yedirmekle. Dağda nakadar ayı tutmuşlarsa getirip buraya gardiyan etmişler beyim. Artık davetliler. Ulan eşek. ben kaçar mıyım? Ben çiftliğimi... Yediler.. Sen köyleri bilmezsin beyim. İlk günler.. ne de birisiyle gönderirdi. «Ağalık yedirmekle... Murat: — Bu herifler aylık alalı üç gün olmadı. mecbur kalsa dişini çektirecekmiş gibi suratını asıp.. parayla birşey satmayı.yahut başka bir koğuşa seğirtir.. Sayar tek tek. orada kim olursa olsun birisini karşısına alarak var kuvvetiyle bağırmağa başlardı: «Sen neredesin? Bir saattir seni aradım. Allah eksik etmiye. ihtiyatla bağırırken gene ağzını iki kere açmıştı. Dedi.. Şimdi borç istemenin sırası mı ya. Köy yeri.. Karınlarını birgüzel doyurdular.» diyerek kalabalık bir aksi şada gibi cevap verirdi. Allah kabul etsin. Biz babadan böyle görmüşüz... Mesele bu sefer borç istemek değilmiş. üzerinde para gezdirmeği. oğlanları ve düşmanları bırakıp nereye kaçar mışım bakalım. Yemeğe davet etmek için. Yağlı davar yoğurdu da vardı. bir kaşık yoğurt istese. Yahu burası Bizim köye. Birisi hastalansa da. arkadaşlardan biri şeker almayı unutmuş.. Etli patates. Pilavdan başka patates pişirmiştim. Efendi ve eşek demesinden belli pek işittirmeden. kendisini öfkelendiren gardiyana Mutlaka gardiyana kızmıştı. yahut ısmarladığı henüz gelmemiş te borç olarak on tane şeker talep etse İmik ağa bunları ne getirir. Mehmet Emin’i bir de Kayserili Tevfik efendiyi çağırdım. Benim küçük tencereyi bildin mi? İşte ona tamam yüz dirhem yağ koydum. ayran yaptım... öyle herkes'in keyfine burada hizmet edilemiyeceğinden bahsederek O'nu alıkoymuşlar. bizim nahiye'ye... ismet Paşayı. ağzını bir karış açardı. Şöyle şöyle el kadar kesip yedirdim. Ben pilavı yavan sevmem.

haşa huzurunuzdan çingene eşeği. Töbe Yarabbî. İmik ağa. birkaç ay sonra kaymakam yapacaklârmış. Eskiden burada Vali muavini idi.. sehpa gözüme görünmez. «Sayende hayır elbet beyim. Meğer... Kızma.. köy mazbataları.. Hele otur... Hayır mı? » Diye sordu. makbuzlar. dedim. dedim.. Dün bize et getirmişler. İstida'lar. Murat gülümsedi: — Bizi yemeğe davet edeceğine. Bizi mütegallibe damgasiyle sapan hırsızlığından hapse atınca «Tamam. pencerede beklerim.. Lâkin bugün bana misafir gelecek. Öyleyyse şeyh erendi buyursun. Biz.. Artık kaymakamlığa lâyık... Acemi nalbant.. — Kim? — Şefik bey. ben senin yerinde olsam. Bana dedi ki: «imik ağa. hayretle baktı: — Rahmet mi? Ne rahmeti.. Diye içini çekti. Gözlüğümü bir kere düzelttim: «Bana bak bey. Buraları isyan mıntıkası. Benim aklım başımdan bir kere giderse kendir. dedi.» Dedim. Allah rahmet eylesin. Şimdi îzmir tarafında kaymakam. celpname'ler. Hiç gider miyim? .. Orası sanki.— Şeyh'ten ne istiyorsun ağa. Biz baltayı taşa çalmışız.. Dahiliye Vekâleti.. Sen de beraber gidersin.. Sağol ağa.. İmik ağa. Kapuyu vurup girdim. müdürlüğü işte hatmetti. Yeriz.» Diye bağırdıysa da durur muyum? Meğer bize gönderdikleri Nahiye müdürü. keskisini nasıl kullanacak orada öğrenir.. Üç aya kadar Siirt vali vekili olur. hiç Vali görmemiştir.. hep O'nun sürdüğü lekelerin altındayız... Yemeğe. . haydi ikiniz de buyrun. — Ben de niyetliyim.. Vali makamında oturuyor. Sürt Vilâyet sayılalı.. Anasının adıyla anılır bir Nahiye müdürü. Dahiliye Vekâletine yazHığım bütün istidalar Fazıl beyin eline varmış. Duydum ki Dahiliye Vekâletinden Müfettiş gelmiş. dedi. Kürdüstan. Eteğine vardım. Kaymakam.. dördüncü müfettişin karısının yeğeni imiş. Arkamdan «Hele gel.... ben şaka ettim. biliyoruz. dedim. Yüzünü astı da bana ne dedi bakalım. biz. Eşek. size Şeyh Sait'ten başka Nahiye müdürü.. Şimdi nerdeyse arkadaşlar öğle paydosunda yemeğe gelirler. Çantaya koydum.. Mutasarrıf. ademi takip kararları...» Diyerek terfi etmişler. İzollu ağalarını iyi tanıyor... Bizi sapan hırsızlığından bir seneye mahkûm ettiren Nahiye müdürüyle uğraşıyoruz. «Hele buyur İmik ağa.» Diyerek lâfa girişecek oldum.. karısı kızları. — Eyvallah. «Bize bir Nahiye müdürü yollamışsınız. Hep vekillikle idare ederler. Vali yaramaz.. Akşam pişirdim... işte orada aklım başımdan gitmiş. Eliyle kâatları itiverdi. Aslı da buralı. — işte du olmadı. Atlatıp buraya koştum. Bir de baktım ki bizim Fazıl bey.. dedi. İzolluya demişler ki. çekicini. Bırak Şeyhim sen O mendeburun bize ettiğini bilmezsin. böyle söyliyen Şeyh Süleyman efendiye.. Bizim çanta ağzına kadar evrak dolu. Çantaya davrandım. O'nu görmemle dünya bana verildi sandım. Hepsini tomarıyla önüne koydum.» Dedi. zabıt varakaları. vekâletnameler.» Dedim.. hayret ve kederle baktı. . isyandan buyana bizim hakkımız var da alacağımız yok. — Töbe.. Tekrar kapuya döndü: Eşek. aşağı iner de. Kâatları topladım. ikisine de.

. yumurtayı pişirir karşısında.. efendiyi de beğenmezler de.. El'in eşeklerine tekmil (Efendi) demeli. Allah divanı gibi el bağlarız. Tavuğu. Karı keyfe gelmedi ki.. İlerden bir otomobil geldi. Yanımda durdular.. Karı köyde. — Ne zararı var. Gölgeye iki yatak sereriz. aşağıya baktılar. Hele Almanya kazansın.) demez mi? İnsan vilâyette oturacak....) Dedim.. Balkanları..... Ada'lan. Tevkifimden bir ay evel ekin satmağa gelmiştim. (Bey) demeni isterler. Sağa baktılar... (Gelsin de doktora çıksın.. — iftiradır.. ha Elâziz.. Bana müsade.. Elâziz neresi? Dersim'in hududu. Ha bizim İmik uşağı. İmik ağa. birisi emniyet müdürü... — Yahu. bukadar öfkelenmen. jandarmadan bıktım. — Canım benden gizli mi? Hanım yenge dün geldi ya. (Efendi) diyeceksin. Sen bari bilirsin şeyhim. Fabrikanın canavar düdüğü öğle paydosunu haykırmağa başlamıştı. Bir de düşündüm.. Yürüyüp geldiler.. İçinden iki herif indi. Malatya'ya yerleşeceğim. Meseleyi anlatalım.. yukarıya.— Artık bizden gitmek geçti.. Sonra savuştular. Kafkasya'yı. Burada Vali'yi adam hesabına alan yok. — Töbe. Karnı ağrıyormuş.. Ben ayağımı ayağımın üstüne atmış oturuyorum.. Köy demek mahpusane demek beyim. Töbe Yarabbî. Ben buraya yerleşeceğim. Mahpusane gardiyanı neyse. (Birisi Vali.. — Duydum.. — Neden Elâziz'e değil. Hastaneye geldi. Duydun mu şeyhim?.. Ekini Allah'ın izniyle sattık... Nöbetçilere tenbih etsin. köyde jandarma odur. Yanyana koşan iki askeri kamyon uzaklaşınca düdüğün sesi büsbütün arttı.. Durup... korkma. Hancı'ya «Kim bunlar...... Abdullah Paşa adam asıyor. Senin bukadar süslenmen. iyi vallaha... — Öyleyse Almanda (efendi) tükenmiştir... — Kim söyledi? Yalana bak.. yerinden sıçrayıp çantasını yakalamıştı: — Ameleler şimdi gelir. Onbaşıyı bulalım da. Aspirin Bayer gibi.. Elâziz'i ben vilâyet saymam. İsyandan beri EIâzizrde adama istida verdirmezler. Bastonlu iki efendi.. Ne karısı..» Diye sordum. sola baktılar. «Güneş çekilsin de köye gideyim diyerek Han'ın önüne bir iskemle atıp oturdum.. Benim haberim yokmu sanki. — Kendisine ne kalıyor? .. Zaten Almanya bizim için döğüşüyor. Ben onbaşıdan.. Kardeşimiz değil mi? Hele harbi kazansın. Şu cezayı bitirsem. Bizim karıya gideceğimiz demek ki mahpusa yayıldı. — Kabul etmem. — Bize efendilik beğlik Almandan mı geliyor? — Almandan. Haydi Murat bey sorsa bilmez de sorar. Bizim imik uşağı'na bir jandarma gelse bizim nefesimiz daralır. vilâyette. — Yakında. Nüfusumuz ikiyüz milyona çıkacak. Hanım yengemiz Malatya'daymış. başını uzattı. Arabistanı hep bize verecek.

. 350400 asker var. Murat gözlerini kısarak Şeyh'efendi'ye sordu: — Neden mürid'iniz değil? — Kim İmik ağa mı? — Evet. Vali.. Tuttuğunu altın eylesin. Ne dersin şeyhim.. jandarma . — Gelmez mi? Gelmeyip te ne halt edecek? Vızır vızır gelir.. haydi diyelim. Şimdi anlatacağımı siz muhakkak duymadınız. — İşte gördün mü? Hepimiz hak dinini kabul edeceğiz. Kimse de duymadı.. İmik ağa.. — Şapka gidecek. — Yani? — Yani isyan mıntıkasında. Ertesi sabah. Bir Salı günü akşam üzeri Fırat'ı geçti.. Kâfirler biribirlerini kıracak. Görüyorsunuz... aşağı. yukan 200 mermi yaktılar. Kuşluk zamanı gürültü biraz kesildi... Palo'ya kadar yumurta yuvarlasanız gidişini seyredersiniz.. Bu fanî dünyada şimdilik galip gelenler haklı görünüyor. İsyan. — Ne sebepten? — isyan sebebiyle. Gülleler muttasıl kayaları tarıyor. Bir büyük muharebe olacak. kazanan da hak dinini kabul edecek.Bana cenneti âlâ ve Peygamber Muhammed'in şefaati elverir diyormuş.. — İnşallah İmik ağa. fena birşey. Mitralyözler ve avcı koluna yayılmış askerler durmadan kurşun sıkıyorlar.. 12 Top sahra top'u... Şehir Alay merkezi. Alişam köyüne geldi. (Şeyh Şerif Palu'yu bastı) haberi geldiği zaman ben de Elâziz'deydim. Toplar.. Bu huy bizde fazlasiyle mevcut. Depo aynı zamanda cephaneliktir. şefakla beraber toplar patlamağa başladı. iki keresinde de Karadayı el vermedi. Oymıyarak. bu akıl almaz zaferi sanki daha şimdiden çantasında taşıyormuş gibi azemetle çıktı. Mitralyöz'ler de bu deponun önünde. gevezenin biri. Bilenler de unuttular. — Halbuki ben Elâziz'i başka türlü hayal ediyordum. Pekâlâ. siyah bağa çerçeveli gözlüğünü burnunun üstüne iyice yerleştirdi... — İyi. Sonra anladık ki topların ağzını Karakaya mevkiine çevirmişler. Orasını bana buradan daha «asrî» anlattılar. Dört top bey yurdu tepesine tayin edilmiş. — Eski harfler de gelir.. Elâziz'de Dellal çağrıldı ki bir kul dışarı çıkmıyacak. İki kere müracaat etti.. Bastonunu birisine vuracakmış gibi kaldırdı: — Alman'a Allah kuvvet versin öyleyse. — Köyü suyun ötesindedir. Bir işin baş tarafında haklıyken sonuna doğru haksızlık etmek kötü bir huy. Hitamında bir taraf kazanacak. Şehirden dışarda ve ovaya hakim bir mevkide. Dört tanesi askeri depo gerisinde. İmik ağa. ortasına parmağıyla dokunarak. Tabi Şeyh Sait isyanını konuşuyoruz. — Şapka gider öyleyse. Ova 6 saat çeker.. — Zaten kitaplar yazıyor. — Amin. Öğle yaklaştı. Köy ikiyüz haneliktir..

Halbuki kulaktan duyduğumuza bakarsanız bunlar üzerinde Kur'an'ı kerimlerle geleceklerdi. cephaneleri bölüştüler. eskidenberi Dersim çapulcularından korkar. Bunların da dört tanesi tüfekli. Ayrıca idareyi örfiye müfrezeleri de kol geziyor. Ali ağanın çobanıyım.. (Senin dinin nedir?) diye sorun. Kaçanlar.) diye bir feryad duyuldu. Dere boyundan.. herşeyi bırakıp kaçmağa başladılar. Baktık ki bizim Dersim eşkıyası.. pantalonunu çıkarıp atıyordu.. Bir karaltı daha atladı. Kapu tokmaklarına yapışıp kelimeyi şahadet getirerek içeri alınmasını istiyen hangisi.. Bellerinde çıplak kılıç taşıyanları da silâhlı sayarsanız 1520 kişiyi geçmezler. Silâh sesleri birdenbire kesilmişti. Bizim Elâziz. isyana biz de iştirak ediyoruz. Posta ile müzakereden sonra. Zaza'ların hiçbirinde tüfek yoktu ya birden baktık. Lâkin Palu ve Çemişkezek razı gelmemiş. Biz dürbünle harekâtı seyrediyoruz.kumandanı otomobille şehirde dolaşıyorlar. Şeyh Şerife haber yollamış. beheri dörder tüfek omuzlamış... ricat hatlarında görünce (Sarıldık) diye bağırdılar. Alay çil yavrusu gibi dağılıverdi. Palu'ya giremeyince. Piyadeler de tepeyi atlayıp beıi yakaya. Otomobile atladıkları gibi hey Malatya nerdesin.. Herkes Bismillah diye silâhlarını hazırladı. böyle hengâmede sükûttan daha çok ürküyor. eşkıyayı. Karşı tepeden bir karaltı bu tarafa atladı. Yado cenuptan kayaları dolaştı. mecburen oranın depoyunu basmış. Asker.. Güney çay mevkiinden top menzilinin altına geçivermişler. birtek kurşun sıkıldı. Meselâ gelenler. uçlarına çarıklarını asmışlar. Herifler eskidenberi soyguncu olduğundan. beyim. Palu. 3035 kişi iken bir hamlede dörtyüz kişi oldular.. (Elâziz'e hücum et) . Ahali damlara çıkmış. Yado.) diye cevap verirler. — Halk ne yaptı? — Halk ne yapsın? Evvelâ kim geliyor belli değil ki. Yada. (Ben din bilmem. hem kaçıyor. bozgunu işte orada gördüm.. Ön saftakilere asla kurşun ve gülle tesir etmez deniliyordu. Silâhları. oturup başını yumrukluyarak ağlayan hangisi. Ben. Esasında. Fakat kalabalığa malumaliniz her çeşit insan karışır. araziyi bildiklerinden. Palu'ya da. Yado'yu. Kur'anı bırakalım. Dersim'in meşhur eşkıyası. eşyalarını zaten beşkardeşler mevkiinde hazırlamışlar. iki eşek yükü silâh alıp halka dağıtmış. Maiyetinde sekiz süvari var.. insan.. — Halbuki adı şapka isyanı. Zaten Elâziz de isyan edenlerin topu topu 37 kişi olduğu sonradan anlaşıldı. İsyan havadisi üzerine bu iki kasabayı çevirmişler de (Bizde Şeyh Said'in mektubu var. Meğer Vali ile kumandanlar ailelerini. hem ceketini. salâvat getirmesini bilmezler. Meğer bunlar eşkıya Yado'nun maiyeti imişler. Gelin teslim olun. Dersim aşiretleri.) Demişler. — Esası tabi din uğruna. Emre itaatsizlik edip sokağa çıktığı için Vali Hilmi bey bir küçük çocuğu tabancasiyle gözümüzün önünde öldürdü. Neferlerden birisi kolundan yaralanınca ötekiler de. geçiyorlar. Gerisi omuzlarında birer sopa. Depo yağma ediliyormuş lâfı ortalığa yayılınca evlerden uğradılar. Çemişkezek'e de evelden beri düşmandırlar. Palu Kaymakamı Hakkı bey Dersimli olduğundan bize kancıklık yapar diyerek onu uzaklaştırıp yerliden birisini Kaymakam nasbetmişler. (Canını kurtaran kaçsın. depo önündeki mitralyözlere doğru.

Dersim'li paket f iatmı nerden bilecek. şeyh'i şerife müracaat etti. Mahpusaneyi yakacaktı bırakmadılar.» Yado.... 30 kuruşa on paket. eşkıyayı görünce Elâziz'in abdesti Hozuldu. Bir taraftan da kuvveyi maneviyeyi kırıcı haberler geliyor. battaniyeleri çuvallara doldurmuşlar. müsade alıp dükkânlarını evlerine taşıdılar. Hükümet konağına girdi. askerî teçhizat anbarını bastı. Bir de baktık.. Herkes ikişer üçer çarşıyı tuttu.. Elâziz'e Vali tayin edeceğim. Meydan feslerden sarıklardan görünmüyor. pahada ağır malları hayvanlara yükletiyorlar. Bunlardan iş çıkmıyacağı anlaşıldı. Aynalar.bahanesiyle başından defetmiş. büsbütün yabani değil. Başına Kalpak. sandığını yüklenen savuşuyor. Sivas ta iltihak etmiş. O zamana kadar evlerinde oturan Elâziz'liler. birkaç pantalon giyiyorlar. Ordu kamilen Şeyh Sait efendiler Sancak'ı şerif çıkarmışlar. kitapları yakıyorlar. Sırtında zabit elbisesi vardı. Kapuları arkasına kadar dayadı. Eskiden dersim içinde Nahiye müdürlüğü falan yapmış. nen gcıcıı iiıcuıuııaı. Defterleri. Mahpuslara umumî af verdi. Bir iskemle vermişler. Ankara'ya kadar yolumuz var. Şehrin ayanı. Bizim Elâziz eskiden beri şarkın ticaret merkezidir. Uzun boylu. Şaşılacak birşey. Ne olursa olsun. Türkçe bilmez bir ihtiyar. Herhalde cinayet işleyip Surye'de yaşıyanlardan. Ağlayan. ağzında da altın dişleri parlıyor. Atını direğe bağladı. salonda oturmuş. Dükkânların daramaları (Kepenkleri) kapalı. masalar. Yeniceler. Helîfe hazretleri İngiliz zırhlıları ile İstanbul'a dayanmış. baldırı çıplaklar. iskemleler. Şehirli beyzade Mehmet efendi'yi . «Malatya Şeyh Said'e iltihak etmiş. haşa huzurunuzdan eşekleri nereden buldunuz? Yükte hafif. Bu esnada Yado. Hemen mapushaneye gitti. — Siz şeyhi şerifi gördünüz mü? — Gördüm. Bir taraftan yerli Milis teşkilâtı kuruluyor. der'akap katırları. salâvat getirenin haddi hesabı yok. Mallarından korkan tüccarlar. Kaputları. Çapulcular üstüste birkaç ceket. Harput ermenileri Amerikaya kadar nam salmış tüccar idiler. Beylik battaniyelere paketleri doldurup sokakların köşesine devirdiler. Baframaden'ler. «Bu gidiş hayırlı alâmet değil. Tekbir çekenin. fes giymeden yanma gidenleri falakaya yatırdı.» jseıeuıye js. Akşama doğru nihayet lisana geldi: «Biz burada durucu değiliz. Serkliler. yakışıklı bir adamdı. Mal rüsvay oluyor.. silâhlanıp dışarı uğradılar. eli silâh tutanlar. Dersim çapulculuğu tarihlerde meşhur. hazin oluyor beyim. 3 kuruş verdi mi bir paket. yere kapanan. koltuklar pencereden aşağı atılıyor. Şu halde. Ben Yado'yu gözümle gördüm. tüccarlar. Yado kahveyi içer içmez tekrardan atladı. Yağma. Kimi münasip görüyorsunuz?» diye sordu.» diye bir fısıltı yayıldı. Adamlarına emir verdi. kara sakallı. ahzı asker şubesini dağıttılar.eısı. Davranın. ahaliler yerlerde. Seksen yaşındaymış ama. A. O'nu da Vilâyete misafir ettik.. yatağını bırakan. Umumuna üstüste 3 kuruş paha biçmiş. «Hani Şeyh Sait? Nerde şeriatçılar?» derken «Şeyhi şerif hazretleri geli yor. halıları topluyorlar. Reji dairesinin ambarını yağmalamışlar. Uzun boylu. karşı çıktılar. Delikanlılar.. Bereket versin. Milis'e yazıldık. Esnaf kol geziyor. Evelâ kolordu merkezini.. Keçe külah. mahpusane kâtibi esas defteri evine aşırmış.. Çapulu görünce tüccar taifesi aklını başına devşirdi.

arkadaş: «Paketleri de.» diye fetva çıkardı. Allah diyeni kesecekler. Akşam üzeri Vilâyette akıllılar toplandı. Bizim arkadaşlar teslim olan iki Dersim'liyi de hemen temizlediler. Cephanelik ateşlendi sandık. Sese koştuk. Mevcudunu cebren almışlar. Her tarafta silâh sesleri.. Hükümet arkasından silâh açıldı. Ücreti bizden. Biz mahallede onbeş delikanlıyız.. Ogün akşama kadar Bankalarla meşgul oldular.. Bir dua okudular. Akıllılar araya girdi. (Bırak. kimseyi öldürmedim. .. çavuşlar. Amin dediler. Şehir yanıyor. Elâziz'li çapulculara girişti beyim. Nedir bu taşıdığınız?» Herifler hâlâ tütün paketi çekiyorlarmış. Başları. Herkes kendi mahallesinde bekliyecek. Üç sene sürecek.» Dedi. ermeni doktoru Piyer'in evini basmışlar.. Şeyhi şerif kürtçe birşeyler söyledi. Herif fısıltıyı sezmiş. Asıl adamlarım topladı.. (Çık.seçtiler. Üçüncüleri mışlı'ya davranacak oldu.. Şeyhi şerife davacı gitti. Eğer fırsat bulsalar.. Hırlıyarak düştü. rezalet var. Ötekilerin silâhlarını aldık. haram.. «Durun bakalım ağalar. Sonra kurt aslından bir mehdî gelecek. Sabahleyin birkaç eve daha girmek istediler. Bölük başları seçildi. Diyormuş ki: «Biz kitapta yerini gördük. Çarşıyı koruyun.» Türkocağı'nda misafir edilen şeyh'i şerife başvurdular. Lâkin kasaları açmak mümkün olmadı. Daha da istemişler.) diye Allaha yalvarıyor..) (Çıkmam. Akşam üzeri Milis teşkilâtı tamamlandı. (Ayıptır. îşte üç sene tamam oldu.. Dediler. «Günah. Yado.) dedi. İkiyüz kişi zayiat var. silâhlan da bırakın.. Cephanelik ağzına kadar top mermisi dolu. kuruldu. Meğer Baruthane ateşlenmiş. Bunlar Firavun tohumudur. Milis'e davran emri verildi.).» diyorlar. halkın galeyanmı görünce taban tutturamadı. Görelim sizi delikanlılar. Cadde üzerinde dururken baktık ki Yado'nun adamlarından" üç kişi büyük bir örtü içinde birşey getiriyor.» Demiş. günahtır. Söz doğru ama. herhalde şehirliye emniyet etmiyor. — Sonra? — Sonrası. «Marifet bu geceyi geçirmek.. — Siz de attınız mı şeyhim? — Biz o zaman henüz tarikata intisap etmemiştik. Dini bir uğruna cihad farzoldu.. Lâkin Dersim'li kulak asar mı? Aklı erenler. Biz bu tarafta uğraşırken birdenbire bir patlama Elaziz'zi temelinden sarstı. çapulcuları önlerine katmışlar.. Ortada şeriat yok. Dersim'li kulak asar mı? Dersim'li evelden beri (Elaziz'zi bir talan etsem. Üstlerine gaz serpip yakıyorlar.. Feryadına bizim Milisler yetişmiş.) (Bırakmam). Rabbim günah yazmasın ben de ateş ettim ama. Şeyh hazretleri emir veriyor ama. Yado'nun adamları. Seksen bin Mason olup Padişahımızın tahtına hücum edecekler.. Tüccar: «Aman çarşı. Milisler. Arkadaşlardan biri önledi. Gece yarısı. Padişahı indirip başlarındaki zındığı Şah yapacaklar.. Karar: «Bunları telefatsız Elâziz'den çıkarmanın kolayı... Tercümanı türkçeye çevirdi.. İş zora binmiş. Şeyhi şerif çapul istemiyor. Kurşunu tam gırtlağından yedi. Yirmi metre mesafedeki adamlar kamilen berhava olmuş. Her mahalleye Yado'nun çapulcularından da iki silâhlı geldi.» diyerek bizim sırtımızı sıvazlıyorlar. Kasalara tüfek ile ateş ediyorlar. iş doğru değil. Halk meydan vermedi. Şeyh hazretleri de razı. Mehmet efendi Vali makamına geçti. Gece iki saatte bir değişerek devriye gezdik.

Tam kırkiki gün vilayeti.. Evi yakacaklar. Öyle bir yerde bulunuyor ki Hem Diyarbekir yoluna. «Bre koman. bizim taraftan 100150 adam telef oldu. Fatih Sultan Mehmet efendimizin döktürdüğü balyemezlerden.. Bizim mahalle yol üstünde olduğundan Önünü kestik. Horlayanları. Hem de kurnazdırlar. omuzundan kurşunu yiyiyor. bîçareler hiçbir işe yaramaz. Yuvarlak taş gülle endaht eder bir cins. ortalarında. Ankara'yı buldu. Keçe külahlarını bir sopaya takıp pencereden gösteriyorlar. Elâziz'deki adamların birçoğu Harput'ta oturduğundan. Vilâyet merkezi sakindir.. İlk silâh seslerini duyunca şeyhi şerif te savuşmağa yeltenmiş. Bir odaya hapsetti.) dedi. çete Reisleri bacağından çekiyor.» Gitmezler. Kaçırmayın. Oraya iltica ettiler. Bir kıyamet ki sorma.» Mustafa Kemal. Hükümet iade olunmuştur. Kamasız top kullanılmaz. Ümidimiz kesildi. «Aman çevirin. Geri tarafı dağa sardı. Şöyle bir telgraf çekti: «Palu'dan kopup gelen Şeyh Sait avenesinden Şeyh Şerif nam çapulcu Elaziz'i işgal etti ise de. döğüşe döğüşe harice çıktılar. Tekerlek üzerinde duruyor.... Lâkin bmsi pencereden içeri girse onu girmiyor.. Karılar dua ediyorlar. Adamları ata bindirip kaçırdılar. Zaten kaç gecedir millet uykusuz. Milis konağı çevirdi. Size bir zararımız dokunmaz. sekiz kişi düştü. sabaha karşı. «Yahu..» Ne mümkün. Kırkiki gün sonra asker geldi. hem de Harput caddesine hâkim.» birkaç tanesini tesadüfen düşürdüler. maiyetini üç bölüğe ayırdı... Tüfeği kucağında serilen serilene. Gece yansına doğru Milis'i uyku bastırdı. Belediyenin Ramazanda kunısıkı attığı fitilli bir top. Bizim nişancılar vurmak için davranmca alnından. Akşam oldu. Elâziz'li idare etti. Bre.» dediler. Başladık yalvarmağa: «Haydi defolun gidin. Arada sırada top ateşleniyor. Valisiz. sonra tekrar harbe dönüyor. Dersim'li mavzer'i makineli tüfek gibi atar beyim.. memursuz. bina zaptedilmezse o akşam evlerine gidemiyecekler. Bir yaylım ateş dünyayı sarstı... Orada. Milis çetelerinin Reisleri muhasarayı tamamladılar. Fakat dağa doğru yolu açamadılar. Nihayet yağlı paçavralarla sıkıladılar. İki taraftan yedi. Elâziz'in şarkın da kırmızı konak denilen bir taş bina vardır.» dediler. ortalığı yanmış paçavra kokusu alıyor.. Taş dolduruyoruz saçma gibi etrafa dağılıyor. Bereket versin. Hepimiz siperlere girdik. üçüncü bölük. gitsin. Malatya caddesini tuttu. Şehrin merkezinde toplananlar. Bereket bütün çapulcular asker kıyafetinde olduğundan Milislerden ayırd ediliyor.. Toplan sürüdük lâkin kamalanm hep yok etmişler.. Emri alilerine muntazınz. Savuşun. Avcıya yayıldılar.(Biz Malatya'yı teslim almağa gidiyoruz. Acıkanlar şehire dönüp karnını doyuruyor. eve iltica eden eşkıya huruç hareketi yaptı. Allah'ın inayeti ve halkımızın gayretiyle hayyen istihsal edildi. talan eşyasıyla beraber ağır ağır yürüyor. 30 odalı bir mevkii müstahkem. Orada Yado'yu ayağından vurdular.. bizzat «Elaziz'lilere teşekkür ederim. îki bölük önlü arkalı döğüşüyor. Beşkardeşler'de yaktıkları mektep binasının yanından dereye saptılar. Lâkin Dersim'liler pek silâhşor heriflerdir beyim. Yoksa Dersimli şakiler bizi hep kıracak.» diye cevap verdi. Güllesi yok. Fakat şehirli yakaladı. Gece bastırdı. Sesi dehşetli ama.. Hitamında akıllılar «Top getirmeli.. . Yado. Mecburen Bayram toplarını getirdik.

. vak'ada yaralananlarla beraber topyekûn istiklâl mahkemesine verdiler. Geçen tedip hareketinde de Dersim'i temizlediler...— Çabuk gelmişler. Lâkin sebebi işte bu. Evet. sonunda elbette sıra onlara geldi. Fabrikanın düdüğü ötmeğe başlamıştı. — Tuhaf insan inanamıyor. Mallan fıkaraya mı dağıtacaklardı? Buna bolşeviklik derler.. Susup sonuna kadar dinlediler. Dersim tekmil Alevî'dir. Hükümet'ten yana görünüp. . — Gelsene oğlum. Hiç duydunuz mu? Biz bu ifriti Lozan'da memleketimiz için muvakkaten zararsız hale getirmiştik. Cumhuriyetin bânîsi sayılmak lâzım gelirken Elâziz'de.. ben alevî düşmanıyım. Sazlı Mustafa'nın karısı Emey. Elâziz'liler de hâlâ âsî farzedilir. alacağı yok. Şeyh Sait isyanında alevî'lik.. Elbette bizim ihata edemediğimiz bir hikmeti mevcuttur. Asker Elâzize gelince. Muntazam orduya karşı çete sökmez. Çocuk yüzünü buruşturdu. — Bu hükümet pek kurnaz beyim. sünnî'lik davası açarak din uğruna harekete geçmedi. dana beter budalalık.. — Bizim ihata edemediğimiz hikmet: ingiliz lirası Şeyh'im. Şeyh Said'in yenilmesine yardım etti. 1926 daki isyanın 1941 e kadar devam etmesi bundan... — Yado'ya ne yaptılar? — Tuhaf bir iş beyim.. Dersim'liler Palu'yu bastılar. — Ediniz. Dersim Şeyh Said'e iltihak etmedi. Milleti biribirine kırdırdı. gene sonu mağlubiyetti. ürkek ürkek duran oğlunu arkasından hafifçe babasına doğru itti. — Lüzumsuz bir düşmanlık gibi geliyor bana. Derebeyliğ'i ihya etmek ise. — Anlıyamadım. Sonra. Şarkta biraz kımıldadı. — Fena olmamış. Palu'nun Dersim'li kaymakamı Hakkı bey her tarafı kendi aşiretine yağmalattırdı. Bana (Alevî düşmanı) derler beyim. Kürt ağalarının mallarını kamilen kurt fıkarasına dağıtıp işin kökünü kazıyacağımıza ağaları istanbul'a sürgün edip fıkarayı temizledik. Şeyh Sait. Hepsi isyanla alâkadar gösterildi. — işte O sebepten dağıtmadılar ya. — Neden? — Çünki Dersim de iltihak etseydi. Hem çabuk geldiler. kocasının demirlerin arasından uzattığı elini hürmetle öpüp başına koydu. — Sade Hükümet'in kurnazlığından değil. gâvurluğa karşı ayaklananlara Allah neden yardım etmedi dersiniz? Bu ciheti hiç düşündünüz mü? — Düşündüm. — O zaman fena olmadı ama. Çoğu mahkûm oldu. — Evet. imik ağanın dediği gibi hakkı vardır. falan hep yaldızı. Akıl erdiremedim. — Zannetmem. Hem de hizmete mukabil Milis çeteleri Reislerini. Emperyalizm diye bir ifrit var. — Evet kurnaz. Bir nokta daha var: Şapka istemiyenlere. isyanı Entelicens servis çıkardı..

(Sebep?) Başını yere eğdi. Cigara içerim.— Gelmem.) Dedi. Karı işi sezdi... uğruna kan dökülmüş ve hapse girilmiş bir kadın olmasından.. Muhtar önümü kesti.. Kocasına öyle kuvvetli bir saygıyla bakıyordu ki gözlerinin bu manasiyle olduğundan birkaç misli daha güzel görünüyordu.. Kuru üzüm alırsın. Nah mecidiye kadar simsiyah. Ben para istemem. aynı telâşsız ifadeyle şöyle anlatır: — Meğer bizim karıya göz koymuş. Bu sebeple insan sekiz yaşındaki oğluna rağmen O'nu küçük bir kız çocuğu zannederdi. Adamın yüzüne hasta köpek gibi bakar. benim oğlana da yüklü. Yüklü karının göğsüne bir tekme vurdum.. (Para alırsan. Sazlı Mustafa bacanağını öldürmüştü. — Anam döğer. Bizimkini ikidebir... bilmez misin. Ağzından meseleyi aldım. Anam dedi ki... seviyorum karıyı. Kolunu gösterdi. bir sülâlenin edepsizliği tekmil onlara gitmiş te buna hiç bir şey kalmamış. surdan burdan lâf getirdim.. Bir cigara daha içerim. okadar. Benim birşeyden haberim yok. — Haltetmiş. böyle şeyler ayıptır.) Derler.. oğlunu koltuklarından tutup pencerenin içine bastırdı. sen düşün. — Niye? Bak sana para vereceğim.. Eve girdim. — Olmaz. Sazlı Mustafa 24 seneye mahkûm edilmek için gidip karakola teslim olduğu zaman Emey ondört yaşındaydı ve bir senelik gelindi. — Ne haddine köpoğlusu. Benim karının anası edepsizdir. (Ben oraya bir daha gitmem.. büyük ablalan edepsizdir... Bacanağın babası muhtar olduğundan odasında misafir çoktur. tenhada etini sıkmış. Cahil de söz mü daha çocuk.... Sabah . Ağlamayı da bilmez fıkara.) Diye başını şu tarafa çevirdi. Ufak tefek bir kadındı.. — Para almam. Bunu kendisi hemen daima aynı kelimelerle. Bir cigara daha. Gel.. Üzerindeki ciddiyet.. Sanki birader. Baldız demek. islâm dini aşikâre. Lâkin bereket versin daha cahil.. Kenara çekildi. Kızdığım zaman da seslenmediğine büsbütün öfkeleniyorum. (Sebep?) Ses yok.. Köy yerinde. Emey.. (Hayır mı Emmi?) Dedim. (Ulan sen mi tenbih eyledin kopuk. Gece yatakta. Seğirtti çarıklarımı çıkarmağa önüme çömeldi. Başladı içini çekerek ağlamağa. bir de sekiz yıldanberi erkeksiz yaşamanın verdiği ağır can sıkıntısından ve mahzunluğundan ileri geliyordu... herhalde. O gece sabah olmaz. — Olmaz mı? — Olmaz. hizmete çağırırlar. durur. Adama ne derler? (Bir karıya sözünü geçiremiyor. Şuraya kadar yuvarlandı. Bir taraftan da. (Karma haber yolladım.) Dedi. (Niye gitmedin enişten gile?) Dedim. Bacanağım olacak namert. Yani gelip karıyı döğeceğiz. Bu karıyı alalı bir sene oldu olmadı. Gel şuraya. — Şeker alırsın. bacı demek ama dünyada yüreksiz mi ararsın.. işte gebert.. Gelmedi..) Dedi. Ekmek yapılacak. Öfkelendim bilir misin? (Şuna bir güzel kötek atayım) dedim.. Birgün çiftten geliyorum.

Belli birşey. Ben fıkaraymışım.. Kırılan kolu. Sordum. «Lâilâhe illallah.. Karı işi anladı. Ogün odada bacanakla kâat oynadık akşama kadar. însan odadan dağılınca. ne yapsam. Ay ışığı tam gözlerine vuruyor.. Bir damla kan çıkmadı ne dersin. Onların bir de bağı var. Üzüm kesti. karıyı kendine alacakmışsm bacanak. Şaşırmışım. Gülüversem yok mu. (Beni vurup. Senin yüreğin temiz olduktan sonra. (Sen ne dedin bakalım kan?) Dedim. Bıçağı çektim. Gönlü var. rahatlaştı. Araba tekeri gibi.. Ayağa kalkmadı da. Ben o sıralarda güreşiyorum efendi. dizlerinin üzerine döndü. Gün doğunca göğsümün üzerinden sanki bir değirmen taşı kaldırdılar.. Bir tekme daha.seni hapse götürürler... (Mustafaya söylerim.. Hani gidip öldürecektik ya. Ben hiç görünmüyorum. bizim karının etini sıkmışsın bacanak... bizden birşey anlıyamayınca rahatladı.. (Kaçarsa) diyorum... Kütüğün birine siper alarak çömeldim. Kurtuluş yok...» Demiş. Şart ettim.» Diyerek başladı yalvarmağa. çifteyi aldım.» Dedim. iftira) Bile diyemedi... Ne demek. Ay ışığı tam yüzüne vuruyordu. köye yarım saat çeker. Onlara gelin giderse bir köyün bir karısı olurmuş..) Dedim. Bacanak beni çifteyle görünce biraz bozuldu ama baktı ki sırıtıyorum durmadan. Bağlar bozuldu. Onların bağın üzerinde bir keklik var. Kapudan çıktım. Korkmuş. Kafasını kaldıracağını sezdim. Beni görmeyince ümitlenmiş besbelli. Gideceğim ama. Yemin ettim.. Onlar zenginmiş. Arka arka yürüdüm.. «Ablanı boşayacağım da seni alacağım. Kolunu kırdık ya. öldü de kurtuldu diye korktum.. Kuşağından tutup sırtüstü yatırdım.oldu. Aklıma geldi. Ayağıma sarıldı. Bana farkettirmeden kaçacak. iki diziyle sol eline dayanarak topal Kudret gibi sürünerek gidiyor.. Karı büsbütün korktu. .... Bizi delirmiş sandı besbelli.. içim bir ferahlasın. Arka arka. Deri yağ gibi açılıverdi okadar.) Gibi seviniyor. Lâkin ne mümkün. duman olup havaya çıkacak sanıyorum. farkındayım. (Şuralarda bunun destiyle suyu vardır elbette) Dedim.. «Vurma. yanıbaşmda sallanıyor.. Tabancaya davranıyor.. Gırtlağını hafifçe kestim. Aklıma su geldi.) Dedim. Dönüyor. Getirdi. Dişlerimi sıktım. iki gözünü de domuz saçmasıyla doldurdum. (Yalan. Yedik...» Diyor. Ağzı açılıverdi.. «Vurmam. Hâlâ bakıyor. Boyuna beş tane de altın takacakmış. Avcı olduğumu herkes bilir. Yuvarlanmağa başladı. Mustafa vururum ha. Biraz süründü. Dizimi göğsüne dayadım. (Hüseyin. Lâilâhe illallah.... Beni göremeyince oturdu. Bir taraftan da. eve gittim. içime bir gülme geldi. bozulacak. tuttuğumu koparıyorum. Boğazı kesilmiş gibi bir hırıltı koyuverdi.. Birden elini beline attı. sabaha yakın da kekliğe gideceğim.. Karnım çatlıyacak.. Ben bağa uğramışım ki biraz üzüm yiyeceğim. (Sen benim karıya altın takacakmışsm bacanak ben de sana bir altın takayım. Sıktım dişlerimi. Başını kaldırdı.) Dedim dedi.. Önce gözümün içine korkak korkak bakıyordu ya. bir ferahalsın. Gözleri hâlâ o biçim.. Gözleri yumruğum gibi fırlamış dışarı. Ayağa kalktım. Gözlerim üzerinde..) Dedim. Şose'nin üzerinde olduğundan bizim bacanak bekliyor. Sıktım. Şuradan.. (Karı kocasına birşey söylememiş.. buradan konuşurken lâfı birdenbire karı işine getirdim. Tutar tutmaz kolunu dirseğinden kırmışım. Vay kurnaz vay.. Günlerden songüz.. Ne yapsam Hey Allah. Bileğinden kavradım. Bayram günü gibi keyifliyim.

. Meğer dizlerini bükmüş imiş.. Bal da öyle değil. Kurşunu tam bel kemiğinden yemiş. Derken hızlı nefes almış olacak. (Aman. Bereket suya girerken tüfeği yanıma almışım.... Tam alnına hizaladım. Bir zaman da böyle eğlendik. îşte ozaman beni bir gülmedir aldı.. Başına dikildim tekrardan. Hâlâ söyleniyor... can korkusuyla yüzüne tuttu. Sanki domuz kurşunu. Türküyü nerdeyse tutturacağım. Ulan desti.) Dedi bir. yüreğime bir korku düştü. Yorulmuş ta elini yüzünden indirmiş... Ağzımın içi birhoş. pisin kanını getirip ıslak ıslak. Kalktım. Beni öldürme. Tekrar başına dikildim. Gene ateş almadı. bir tatlı geldi... elimden biri alır. Vallaha farkında değilim.. Gene patlamadı.. Uzaktan bir köpek uludu...Artık bilmem. ya kuvvetten kesildi... Kafa dörde ayrılınca ayaklan da boşandı. Gene birden aklıma geldi... îki kere kalkıp indi... (Zarar yok bacanak. Tüfeği Bismillah diye kaldırdım. (Boş gözün tetiğine bastım.) Diye tekbir getirerek. Domuz kurşununu alnının ayasına sıktım. Cebimden bir kapsül daha çıkardım. Birden aklıma geldi. Suratıma da rüzgâr çarpıyor... Horoz düştükçe gözlerini kırpıştırıyorum du. Geri çekildim. Yüreğim sevinçten çatlıyacak. Suratıma çarpıyor ama. Gördün mü... (Allahuekber. Allahuekber. Tepesine dikildim. Öyle dikilince. Çiğ et çiğnemişim gibi.. (iyi öyleyse) Dedim.. Başını döndürmeden biraz dikildi. Mübarek kurşun. (Ölmedim. Yok da yok.. Etrafta iki kere döndüm.. Gülüyorum ama dağlar çm çın ötüyor. Elini gene kaldırdı.) Dedi. Ellerim titriyor.) Dedim. Cebimde barut var bir kâadm içinde...) Dedi. Siper ediyor.. Ne mümkün.) Dedim. İki adım öteye oturup bir cigara yaktım. sıcak sıcak vuruyor etime. Öyle. Destiye koştum.... Memeye geçirdim.. Uğraşmışım bir saat. yüzüne iki parmak mesafede gülüyorum. Mustafa... Ölmeyiverir.. Arkasının üstüne geldi. mübarek gündüz gibi. Mahsustan boş gözün tetiğini çektim.. kapsül düşmüş. Hani kurban keser hesabı.) dedi. Bir kere yüzü üstüne gâvur gibi kapandı.) Dedim.Murdar ilikten. Gözleri hâlâ açık.. Öteki horozu kaldırdım. Ay ışığı.. Sonra beli yukarı doğru kanburlaştı. Memeye barut koydum.. Şurama Sazlı Mustafa sağ dizinden üç parmak aşağısın gösterir bir tekme indirdi. elimden kurtuluyor gibi.... (Ulan ölmesin ha.. Horoz şak diye düştükçe gözlerini kırpıştınyor. kafayı tuz kabağı gibi dört parçaya böldü.. Bir daha çaktım. yahut durup bana kulak verdi. Eğilip kulak verdim.) Dedim. sanki rüzgâr değil. Bir kere çaldım.. Hey Allahım bir avuç su. Aklıma geliverdi. Tüfeği gözüme aldım. Barut kokusunu duyuyorum.. Ateş almadı...) Dedim.. Tuzsuz çiğ et.. ölmez misin? Haydi yiğitsen ölme bakalım bacanak. (Ölmedin mi?) Diye sordum... Gülmem geçiverdi... Aklım başıma geldi... Bu zehir bana bir tatlı geldi efendi.. Birşeyler söylüyor. (Hıhhh. kanı yüzüme sıçradı. mırıl mırıl... O da sağlam elini. Eyvah. (Mustafa) Dedi. (He. Çifteyi gözüme alıp sıktım. Canın sağolsun. el ayası dinler gibi. kana doğru koştum. (Buyur bacanak. yüzüm.. Meğer ayağımın dibindeymiş te biz sevinçten görmemişiz... memedeki barut dökülmüş mutlaka.) Dedim.. (Mustafa. Destiyi bulamadım. Artık nakadar gülmüşüm. Hele bekle bacanak. Kürt isyanı zamanında... Dersim'de bir . «Yılan akar kayadan Ben ölmem bu yaradan» Diye bir türkü. (Ben bu yaradan ölmem.. Bir daha çaldım.

Bunları şimdi düşünüyorum. Alemin piçini bize yamar vesselam. Ben de bacanağın yanma arkaüstü yatıverdim.. Hiç birşey söylemedi. Onbir gün olsa kabul etmem. Lâstik gibi uzadı. Düğme gibi başı görünüyor. dizlerim büküldü. Bugün günlerden neydi?) Aklıma gelmez. Başladım hesaplamağa. Zaten gözler falan kalmamış ya. Bıçakla dişlerini araladım... Mustantik şaşırmaz ya. Bir.. dedim. Etrafına üfledim.. Nefesim daralmış. bu durgunluğun yalancı birşey olduğu meydana çıkar. Demek ki sabah yaklaşmış. Bize cezayı çok verirler. Donu sıyırdım... ozaman işin içinden çıkamadık ta karakola gidip teslim olduk.. Lâkin bu gecenin hesabını bulmak ne mümkün. Nah şöyle... Ay ışığı elimdeki çıplak bıçağı parlatıyor. Şalvarın uçkurunu kestim.. Şimdi beni aldı mı bir düşünce.. Yedi senedir hâlâ eskisi gibi.. Yaylı gibi kendiliğinden kapandı... Lâkin biraz dikkat edilirse.. Bizim zabitleri vurunca bilmem nesini keser de ağzına sokarmış. tarihi de bulamadık.. Meret haşa huzurundan ufaaalmış gitmiş..kurt beyi varmış.. Cezası temyizden tasdik edilip gelmeden evel gece gündüz durmadan namaz kılarmış. Tutup çektim. Kurtulmak ümidi kalmayınca karısını mahpusaneye çağırıp meseleyi anlatmış. Ay tepsi gibi mübarek.. Aylarca yanyana yatanlar... Bizden sonra başkasına elverir de çocuğa kalır. (Buyur Allasen bacanak. ağzı açılmaz. Bulamayınca.. Oğlunu sımsıkı tutup yere bakarak kocasını dinledi. O'nun böyle bir tam delilik batağından tepeden tırnağa kana bulanarak sürüne sürüne çıkıp geldiğine ihtimal vermezler.. İki adım attım atmadım. işte ozaman dizlerime bir kesiklik geldi. Şeriatçası şimdi artık biz birbirimize namahrem olduk. tavuk ölüsü değil.) Dedim. bu işe bilmem nesinden uğramadı mı? Bıçağı çıkardım. diyorum. Bizim bacanak da.. Sen günleri şaşırdınsa Onbaşı. Ağzı.. (Yahu. (Başka çare yok Mustafa. yirmibiri bitirmemişiz. heray çamaşırları götürür. asla bulanmıyan bir . Okumayı mahpusta öğrenmiştir. Yaştan indirdiler de yirmidört sene verdiler. Adam öldürmüşsün. Emey.. Bu sefer. diyorum.. Ay tepsi gibi incecik bulutların arasından yuvarlanıyor. macerasını hikâye etmedikçe ruhunun büyük bir parçasını insanlardan inatla saklıyan bir adamdır. Demiş. Boğazım kurumuş.. Üç kulhuvallah okudum. günü de. Onsekizi bitirmişiz de.) Diyorum. (Bu gecenin tarihini aklımda tutarım. Yere çöktüm.) Halbuysa. terbiyeli. Lâkin Emey Şeriatça ile namahremden anlıyacak kadın değildi.. Gebe karı hiç yeniden çocuğa kalır mı? Bizde cahilliğe bak.. Tüfeğe dayanırım. Uzaktan bir bakışta durgun bir kadın gibidir. heray mutlaka mahpusa gelir. sakin bir çocuktur. Karı yedi aylık gebe. (Dün neydi?) O da aklıma gelmez.. Bir. efendi. Velhasıl.. Giderken gene eskisi gibi çamaşırlarını yıkamağa götürdü... Sonra önüne kat kat çekilen mahpusluk senelerini unutmak için bir müddet esrar içmiş.. Dokuz ay on günü hesaplarım. Köyden bir horoz öttü. Dibinden kesiverdim... Bir de Elham. gidip karı ile son defa yatsam nasıl olur ki..) Dedim de dilinin üstüne koyuverdim. Elbet tarihini bir yere yazarlar. Sazlı Mustafa. Okadar uysal. Bereket versin yaşımız müsait çıkmadı. Buyur afiyet olsun. karı ile yatmak olmaz. Sonra saza başlamış. haydi karakola. kalkmak nerede? (Bizi kan tuttu mutlaka. Bizim mesele bal gibi idamlık..

Ben çıkınca. Ben diyorum ki.. Koca gardiyan köpekler gibi yalvarmakta... bir mübarek kitap. Öküzün tekini satarız. Allah bir âfet vermezse.. Kurt paraladı. Yiyeceğimizi oradan alacağım. — Kolay elbet......... Bir gardiyan Ömer var. — Sus töbe de. Töbe estağfurullah. Yani parayı bulursan. salmayı fazla yazmış. Öküzün tekini sat gitsin.. Evrak bozulacak. Bir Karadayı.. Karadayı kime alalım derse ona satıyor. bir kitap getirir satarmış.. Biz onbeş gündür seni bekliyoruz... Mustata ağır bir ciddiyetle neler söylüyor.. Sen razı olursan ben el alacağım. fısıl fısıl konuşurken birden durdu: .. Öküzün tekini de kurt paraladı. her sözde ruhu gizlice ürperir ve bu ürperti seyredenler için belli belirsiz bir şehvet titremesini andırır.. — Çook.. Sat gitsin.. Bu kitap.. Bizi kurtarsa bu kurtaracak sen ne anlarsın. Bu yıl zahire fiyatlı. Emey onun dehşetli üzüldüğünü zannederek telâşsız ve emniyetli konuştu: — Ali Emmi bize ortak oluyor. öküz parası çıkar. iplik isteyen kıyamet gibi. Kolunu demire dayamış.» Dediydi.. Köyden kötü havadis getirmek âdeti değildi... Mustafa: — Bu Yasini şerif. Sonunda tashihi karar yapacağım. Mısırdan bir Arâbî gelmiş. Meraklanma. Biz alacağız. Mustafa'nın ağzı açık kalıverdi.... hükümet adamı olduğundan ona satmak icab etmez. Tam ikiyüz lira veriyor. Köyde öküzünün teki ölen çoktur ha... — Öküz öldü ha. Hele bir magrib Yasin'i Hele magrib Yasin'i. Hey Yarabbi Karadayı'ya malum olduydu.akar suya benzer... Ötekine bir ortak buluruz.. Bu kitaba tam bir ay hizmet edeceğim. Halbuysa. — Öküzün teki öldü... Onun burada bulunması bize bir devlet. Ben bir kere buradan çıksam öküz kolay. ikiyüz lira eder. O öküz mü? Tamam... Tarlaları birlikte ekersiniz.. el'leri Hükümet hissesini götürmeğe bir kere yolladıysa O'nu üç kere yollamıştı. El aldım mı. mağribî Yasin'i hazır. Onun kadar hareketli ve temizdir..... Bak karı gider gitmez öküzü satarsın. Bu kitabı alacağız karı.. Mahsul iyi. — îyi öyleyse.. küçük Ömer. Herzaman hayırlı şeyler anlatmak istediğinden böyle susuyordu... — O kitaba baksa da çıksa ya. Güzel çocuk yüzü hiçbir zaman sükûnetini kaybetmediği halde. — Ben de Allah'ın izniyle çıkarım. diyordu.. Karadayı razı değil. Sen bilir misin.. Karı. Muhtar düşmanlık edip ofis hissesini fazla yazmış. Halbuki. «Eğer Haktaalâ.... Şimdi arab'm gelmesi yakm. Şimdi de kocasını öylece dinliyordu. Geldi geleli bir Şeyh tutmuşBir Süleyman efendi.. Ben çırçır Yusuf gülere iplik eğiriveriyorum.. — Karadayı da mahpus mu? — Mahpus. Beni dinle. Karadayı... Yedi senede bir gelir. sana hidayet eriştirirse bir taraftan bir işaret zuhur eder. Bilirsin. Yasini şerif onun malı.

ne yapacağını söyler. hayırlı bir işe. Ikiyüz lira dedim.. Bu da bir hikmet. Yüz kazanır.. siyah meşlâh'ına sarılmış. O da bana söyler.. Paradan yana. işte okadar bulunursa Mustafa'nın işi olur. Zarar yok. — Borç nasıl söz...— Hele bekle. Her işte Allah'ın bir hikmeti vardır. — Kaç yaşındasın. Sen de kimseye bir söz açmazsın. Bir veren. ekinden yana.. Dedi. bizden istiyeceksin. inşallah. Şeyh hazretleri de acıdı. Böyle şeyler gizli olacak.. Allah indinde. Oğlanın yanağını okşadı. Birşey iktiza ederse gel. . Öküzü kurtlar paralamış. — Eksik olma amca.. Lâkin. Biz zaten rüyasını görmüştük. — Kul cezası Allah'ın emrine karşı gelmez. kunduradan yana sakın canını sıkma... Mustafa'ya döndü: Nakadar getireceğini söyledin mi? — Söyledim. Baba ile evlât arasında borç olur mu? Her ne iktiza ise.. Komşulara ekmek yapsam.. bir oğlumu Allah sayesinde geçindiririm. Biz Mustafa ile gayrı ahret kardeşi olduk sayılır. Mustafa'ya söyle... kurtulur mu? — Mutlaka çıkar. basmadan. ben de şeyh'efendi'ye söylerim. icabına bakarız. Biz sana kızımızsın dedik.. — Senin adın ne yeğen? — Hüseyin. Tarikat yoldaşlığı bildiğin gibi değildir. — Aferin. — inşallah. Biz geçiniriz.. şuradan Karadayı'ya seslenmeden olmıyacak. Pekâlâ.. Sakın bir şeye canın sıkılmasın. ağır adımlarla Mustafa'nın bir adım önünde pencereye yaklaştı. Allah'ın emrine karşı mı gelirmiş. Barınılmaz mı? Cırcıların ipliğini büküyorum. bugünden sonra.. Kocan sana. Karadayı. efendini kurtaracağız. Parayı mahkemeye mi vereceksiniz? — Sen oralarına karışma. — Öküzü satsak.. Köyde barınacak mısın. Tamam. Anladın mı? — Anladım. Gözlerini lütfeder gibi Emey'e çevirdi: Kızım safa geldin. Karadayı. — Lâkini neymiş? — Ben borçtan korkarım... — iyi demişsin. Sen artık bizim kızımız yerindesin. Yalın ayak gezeyim de kapuma borçlu gelmesin. — Aferin. — Dokuz.. Kul cezası.. alt dudağını ısırarak düşündü: — Öyleyse. — Barınırım. Hiç kimseye anladın mı? — Anladım.. Mustafa bize bir haber verdi.. Ben size acıdım. Bu parayı sokağa atmıyacaksınız ki. öz kızımızdan da ilerisin.. — Şimdi öküz tek kaldı.. Canın sıkılmasın...

kızımızı köy yerinde bir başına bırakır mı? Sen çıkıncaya kadar buraya gelsin. Sevaptır.— Daha ne var ki. Asıl sonuna bakılacak. Versin ya... Pekâlâ. «Ya gelmezse... Hey Allah'ım Hey Allah'ım.. Şimdi başına şeyhefendi gibi bir baba..... Şeyh hazretlerinin evinde misafir olur. Ne dersin Mustafa? — Olur Dayı. Bakalım. Birşey mi diyeceksin.. Rahatsızlık vermesin de. Bak kızım.. sözün hiç ummadığı bir tarafa doğru nasıl olup ta döndüğüne şaşakalmıştı. Karadayı'nın anlattıklarından okadar sevinmişti ki az kalsın.. Hanımı da tarikatten.. Onu mektebe yazdırırız. Onbeş kişi..... Sana usul. Ben senin yerinde olsam onu da satarım... Kocan tabi.. seninki benim.. Bakalım Şeyh'efendi ne diyecek. Köy yerinde.... Şeyh hazretlerinin hanesi. Bunun burada boynu bükülür. Bir de bu burada.» . içine düştüğü karanlık ve havasız kuyudan kurtulmak üzere olduğuna inanıyordu. Mustafa.. Tabi bunları sonra görürsün. Çocuklu bir kan.... Tarikat ehli böyledir. merkebi de satarım. erkân öğretir... Mahpusluk bir taraftan. — Çalışırım. akşamları getiri getiriversin. ayrılık hasretiyle. Ya bizi bırakır başkasına giderse. Çocuk babasının ekmeğini ne güzel.. Yalnız tarlalar durur. «Şeyh'efendi razı gelse. bu da kızı sayılırsınız.... Evimizde kimsemiz yok bizim. sizin hasretiniz bir taraftan... — Aferin sana. Şeriatta ayıp yoktur. Muhtar düşmanınız olmasa ne alâ. köyde çektiklerini. kızım? — Ben köyü bırakamam... Şeyhefendi razı gelse. Hem dünyanı. Toprak satmak Allah'ın gönlüne güç vardığından toprak dursun. Yüreği hızlı hızlı vuruyor. öğrenirsin.. Baksana şeyhin müritlerine. İçlerinde bir Silo ağa zengin. — Bozulmaz mı? iyi bildin. Ötekileri hep sat. babayı evlâda kavuşturmak. Senin gibi kaç kişi barınır.. Saray gibidir. Mektebe gider misin yavrum? — Giderim..... Akşamlan ellerin yemeği gelir. — Eviniz. Sen de onlara elinden geldiği kadar çalışırsın. Bugünden sonra sen oğlu. Emey sustu. Benim malım senin. — Ben Şeyh'efendiyle konuşurum.. Babası değil mi? Bugün senin başına bir hal gelmiş oğlum. öyleyken ellerini ceplerine attırıyor muyuz. Oğlan maşallah büyümüş. Ben işlemekten birvakit yılmam. onbeş günü. Müslüman dardaki kardeşine yardım edecek. Sen daha tarikata girmediğinden bilmezsin.. hele yeni yetişen delikanlılardan nakadar korktuğunu bir solukta anlatıverecekti. — Rahatsızlık ne demek..» azabiyle geçmekteydi.... Parayı cebine sok. Şimdi zamane bozuldu. Bakılmak ister. Duydun mu? — Sen bilirsin.. hem ahretini kurtar. Dünya üzerinde artık yalnız değillerdi. — Gördün mü ya.. Evlâdı babaya. Her ayın onbeş günü... Sonra... Elini öper yalvarırım. Karısını çok düşünüyor... çok kıskanıyordu. Hem senin köy yerinde bir başına durmanı da ben beğenmedim. Sonunda şeyh'efendi sana da el versin.» Diye yutkundu.. yedi senedenberi ilk defa.

Şeyh'efendi ogün diş doktoruna gittiğinden akşam görüşüp meseleyi halledecekti. Hüseyin'in beş.. şeyhefendi için değil ya. Büyüklüğü bir tarafa..» diyerek yanağını on defa öpmüştü. buna memnundu. şehirde iki gün kalıyordu. Tuzlu suya koymazlarsa. Şeyhin karısı doğurmadığından küçük çocuklardan pek hazzediyordu. Hep kendisi için. Bu da pek körpe bir kızdı. illetli karı bir lâf edermiki ola.. Hüsniye hanım «Kusuruna bakma..» diyerek ağzını şakadan şamarlamıştı. Evde hizmetkâr mı ararsın. Sanki oraya giderse bir umulmadık felâket vuku bulacak. göç te kalmazmış... Mustafa da biraz gayret sarfedecekti. hem ahretini kurtarmağa elverir. her odanın duvarında Kur'an yazıları asılı. diyordu.Karadayı. Şeyh'efendi Peygamber gibi bir adamdı... Tabi. Bir çare olsa da. bir takım vazifeler yüklenmek. Artık. Bir kere Hüsniye hanım vardı ki. ulu camii gibi büyük bir ev. Emey'in beli kadar şişmişti. başını sallayıp duruyordu. Dün gece sabaha kadar uyuyamamıştı. artık buradan hiç ayrılmasa. nah. karısıyla çocuğunu Şeyh'efendi'nin evine almağa razı olduğu müjdesini Karadayı kulağına fısıldar fısıldamaz. Karadayı'nın ellerine kapandı.. Hem dünyasını. derslerin en . eğer isterse. oğuşturmazlarsa yatamıyordu. ihtiyardı.. Malatya'nın. Hüsniye hanım «Gördün mü ne âlâ.. Şeyhin karısı da iyi yürekli bir kadındı. Verdiği dersleri gücü yettiği kadar yapmak.. Biraz da illetliydi.. Birkere Şeyh'efendi'nin evi camiye benziyordu. Yol göstermesini. Hüsniye hanımla bir odada yattığından karının sabaha kadar ağzını aradığını söylerken Emey kurnaz kurnaz göz kırpıyor. Arada sırada bayılır» demişti. Emey'in. Emey. Kendisine ters ters bakmış.. kız asla geri dönmiyecekti. «Vay yavrum. Erkek lerden ziyade karılarla geçineceğini biliyor.. Bir kere bacakları.. Bu el vermek her neyse. arada kaç. altı senede kocaman jandarma ça vuşu olacağım. Malın ne değeri var. Günaha girdin. buna yemin ediyorlardı. malları ucuz pahalı satması için bile köye gitmesine razı değildi. derin derin içini çekerek. Cinlidir.» Hüsniye hanım «Töbe. Şeyhin karısını gördükten sonra karar vereceğine seviniyordu. kalın sesiyle kızıyla konuşan çok daha yaşlı bir dedeye benziyordu. kendisini tasdik edilmiş 24 sene cezadan kurtaracağma emindi. Biraz somurtkandı. Hem de kendisine el vereceğinden. beş yukarı. «Erkekler böyle şeyden anlamaz. Şeyh Süleyman efendinin. Emey yedi senedenberi ilk defa. Hüseyin'i de pek sevmişlerdi. Uç aşağı. karakol kumandanlığına geçeceğini müjdeledikten sonra karıkoca'yı baş başa bıraktı.. Gece Şeyh Süleyman efendi'nin evinde misafir olacaktı. ertesi sabah mahpusaneye bir sürü iyi havadisle geldi. bir laf etmeden başını öteye çevirmişti ama.. Mustafa iki günde hayatının bukadar değişebileceğine bir türlü inanamıyor.» demişti. Emey orada gardiyan küçük Ömer'in karısını da görmüştü. bu minneti daha şimdiden ödemeğe başlamak arzuları duydu. Gayret te.Okadar sabırsız diki. Gözleri yaş içinde. Mustafa'ya birşey söylemedi ama... Köyü bırakıp oraya yerleşeceğini haber vermişler besbelli. sen ne de güzelsin. Burada oturur keyfine bakarsın. Bütün müritleri.

huyuna göre ders vermiş oluyordu. Batan. Dön bir.. çıkan soyu. Pekâlâ..... Zaten rahmetli son zamanlarda dünyadan elini çekti.. doğrusu neden saklamah. işaretler eder.. Yasini şerifi gardiyan Ömer alırsa. Çabuk gelmeli. Etrafı cerahatli de başının ortası başının ortası siyah kabuklu. Bir kat yatak. Allahın bir hikmeti canım. dişlerini yaptırmaktan erken dönmüştü. Senin aklın mı erer. Dünya münafık oldu. vücudunu bir çıban kaplamıştı. Bir hikmeti!. Sana bir kat yatak elverir. hikmeti hüda. ecinnilere karıştı idi ya... kunduraları ve fötr şapkasiyle orta yaşlı bir mektep muallimine benzemişti. dille açılır... Böyle acele değil.. Sevinirsin de. Lalan madem ki ders istedin. Ehli tarikat sır tutacak. Altı güne kalırsan gerisini artık sen düşün. Yemekten sonra. kabı. derin hocalardan ikisi taa Erzincandan baldırındaki yazıyı okumaya gelmişlerdi. bir az karnını bulandırmıştı.. arap içindeyken..... Çok şükür. orada. ayrılırken Mustafa kimbilir kaçıncı defa aynı sözü tekrarladı.... iyi saattelere... Çocuğuyle karısını bedavadan besleyecek insanlar kendisini elbette dolandıracak değillerdi. Oğlanı mektebe verecekler. Kara dayı... dağları bayırları gezerdi. Eski harflerle (Allah) yazısı.... Seni göreyim. her halde. Şimdi artık duyduğu bu şeylerden utanıyor.. O sıra Murat yemek yiyordu. Hepsinin sırası var. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun bana haber vereceksin. Beraber yediler.... dille örtülür. Yiğitsen dört günde gelirsin... dört muharebeye girmiş.zorunu. Öküzü.. Yabancılar sana bizim için birşey söylerse. Demişti. Cennet'in kapusu. Paraya bakma. beş günde. Kendi kendine söylenir. kaçağı sat.. Dur hele nereye kız?.. Yorgun değildi.. temiz elbisesi. Allah rahmet eylesin. «frengi» olmalıydı. Sahifaları ayırıp uzattı: — Buyurun bu da bizden bir hatıra olsun. O cumartesi. Emeyin babasına lütfettiği allahın bu hikmeti. şeyh Süleyman efendi. Ulan kan!. Sana tarikatın yolunu ben anlatacağım. insanın içini ürperten esrarlı bir gülümsemeyle «Yook... Gülersin... Babanın kızı isen. Baban. en ağırını vermesini rica etti. Şeyh efendi.. O dehşetli arapça yasini için ikiyüz lira istenmesi. Ozaman Karadayı. — Bak ben bekliyorum karı! Beş gün dedi mi burada olmalısın.. Hocası okuduydu. adeta bir borç ödüyormuş gibi. O lâf nasıl bir lâf olursa olsun İcarına bile söylemiyeceksin. ona. Muazzep yasinini. ilk ders: Sırrımızı saklamaktır.. yüreği düzelmiş. Kara dayının yüzüne bakamıyordu.. cebinden Muradın defterini çıkardı... Fevkalâde güzel bir yazıyla sabık mebuslardan Nüzhet efendinin şu gazeli yazılmıştı: Siyah bahtın nedir farkı cihanın bahtiyarından . Yüzüne bakmayalım mı eşşoğlusu.. İkiyüz lirayı da bekliyorum.. Emeyin babası. Her kafadan bir ses çıkıyor. Duymuşlarda. Batınca yerinde yılan zehri gibi mosmor lekeler lekeler bırakmış ve sağ baldırında bu lekelerden bir yazı hasıl olmuş.. Acımaz cinsden bir çıban. Mustafa zaten 350 kişilik mahpusanede bir başına yaşayan adamlardandı. Biz sana birşey söylersek. Mustafa gizlice sevindi. yaman bir herifti. Koğuşa gitmeden Muradın odasına çıktı.. Ingilizde esir kalmış. merkebi. Murat defteri aldı.

Halbuki ben ümitli bir adamım. — Neden? — Sizin hislerinize uymayacak. O zamanlar kurtluk devri bey!. Candarma bize karışmazdı. Malûm ya bizim hattatlığımızda bir güzel san'atlar şubesidir. Ne güzel yazınız var. Vadinizde duruyor musunuz? — Siz bu şiiri beğendiniz mi? — Hayır! Pek ümitsiz bir havası var! Nüzhet baba işin farkında..» Murat gülümsedi: — Bu şiir. Beğenmediğiniz bir şey üzerinde ruhunuzla çalışamazsınız. Deftere bakarak sustu. «candarmalara (çözün şunu teresler!) diye bağırdım. Bir bakalım.Feragat etmedik var mı hayatmüstearından Felâket bağbânın ektiği tohmu felâkettir Anınçun kurtulan yoktur felâket intehaınndan Ne sırdır hayret efza böyle yokluk içre bu varlık Ne duyduk bu hayatın devreden leyi ü niharından Mutalsam bu vücudun asimi idrak eyleyen kimdir Sual ettim bilen yık nevcivan u ihtiyarından Düşün bu kasvetabâdı felekten kâm alan varmı Bütün şekva ederler hasta hali intizarından Nebilerden şada gelmez delilerden eser yoktur Haber çıkmaz safvet ü garibanından Gelenler bize ban eyvah gidenler ebkem olmuşlar Bağırsan kimse kaldırmaz başın mermer mezarından Gel ey dil gezme sahrayı beyaban! teallukda Acep kimdir haber vermiş bu deryanın kenarından Kurulmuş haymeinuru mesaffa içre âşıklar Temaşayı cemalengiz geçip dar ü diyarından Fena bulmaz zeval ermez bu çarhın var bir üstadı Aman Nuzhet sakın ayrılma bu azm ü kararından. Bana bir de levha yazacaktınız. Garip bir tesadüfle bu şiirin yazıldığı sahifanm karşısında cumhuriyetten evvel ve cumhuriyetin ilk senelerinde kürdistandaki dere beylik âdetlerine ait notlar vardı... mısraları bir yere kaydetmiştim. Ümitsizlikle dolu.. şeyhim. Haksız taraf beş altun verdi. . — Zarar yok. Dokuzuncu beyiti neden işaretlediniz? — işte onu levha yapıp size hediye edecektim... Bitirince şeyh efendi sordu : — Nasıl beğendiniz mi efendim? — Teşekkür ederim. bizzat kendisi de pek beğenmiyor ki (Bu herifin üstadını aman inkâr etme!) diyerek yüreğine kuvvet vermeğe çalışıyor.. Yalnız bu şiir karşısında ümidim kırıldı. Siz de bir şeyler hazırlayacaktınız. — Aklıma gelen bazı beyitleri. Murat bunu yüksek sesle vezne uyarak okudu. Hatta kendisi. Oturdum taşın üstüne mahkeme ettim.

insan nihayet insanda kalmağa. cehennem.. parlak.. Ne dersiniz? Süleyman efendi. Allah. Mutasavvuflar. — Öyleyse. Birisini seçerim. Buna bir haftadanberi aklına gelen bazı şiirleri kaydediyordu. sur.. Ben okuyacağım. şehevi hislere pek fazla düşkün gibi geliyor. Temize çekiveririm. lezzet aldığı. Bazı kitaplar. — Zannetmem. Zaten insanlar tarafından hikâye edilen ve diğer insanların idrakine arzolunan hiç bir hayal yok ki esasını maddeden almış olmasın. ellediği. Bunun şairini unutmuşum: — Bu güzel. tattığı. sanki mistik insanlar. îsanın kadın düşmanlığı ile Muhammedin kadm düşkünlüğü bile bence hemen hemen ayni şey: Ayni behimi his coşkunluğunun iki zıt tezahürü. kıyamet. kitap rafının üzerinde duran bir kâğıdı aldı.. ne güzel bir çare bulmuşlar. Ona izafe edilen sıfatları ben hep böyle düşündüm. adeta iyi ve kuvvetli taraflariyle. diye tane tane cevap verdi. hepsi akıl almaz derecede büyütülmüş. — Buyurun. yahut ıztırap çektiği şeylerle konuşabiliyor. Hangisini münasip görürseniz. agraf. kara gözlerini kırpıştırarak düşüncelerini saklamağa çalıştı. Cemal âşıkı olmakla Allaha âşık . miraç. Bilmem nasıl anlatayim: Meselâ. Akif beyi şu mısraını ben pek severim : Olsa haşa dâğm çoktan ederdim çâk çâk Böyle mi birlik yarab sadhezaran yarabbi Avni beyden : Kimse idarak etmedi manasını davamızın Biz dahi hayranıyız davayi bimanamızın — Pek âlâ o kâğıdı bana verin. — Bunların aslını pek bilemiyoruz ki. Mamafih siz de ham sofulardan değilsiniz şeyhim. yani ruhaniyete fazla bağlanmış olanlar. Ben onları temize çekeyim. Pek acele kaydettim.. öyle ki allah muhabbetinde bile bir çeşit aşk. Hem de ben nerdense bir kanaat peydahlamışım: Bana.Murat. Onları da oku^ yayım da gene siz bilirsiniz. — Bir kaç tane daha var.. Cennet. Basit insanların aklına sokmak için.. Çünkü bizzat allah fikri —yani allah tarifi— bile pek çok beşeri. çoklukla yokluk nihayet bir yerde buluşuyorlar. terazi. Allah sevgisi maddiyatla izah edilir bir duygu değildir. Başka çare yok. ama bütün ihtiraslariyle maddi bir aşk ihtiyacı seziyorum. gördüğü. ruhu bile (siz ruhu pek merak ediyorsunuz) ölüm esnasında bir insan gibi tehayyül etmişler. — Ben bilâkis zannediyorum. mahşer. Malum ya. ben anlıyorum merhametiniz var onun için sevimli bir adamsınız.. tıpkı. tıpkı muhayyel bir insandan ibaret. hatta kötülükleri ve zalimlikleri ile pek alâ büyütülmüş bir insandan. Melekler onu vücudümüzden nazikâne çıkarıp izzet ve ikramla gök yüzündeki yerine götürürler: Bu bana her zaman koltuk merasimindeki bir taze gelini hatırlattı. — Değil mi ya. İnsanların zaaflarına.

. vermemekten iyi.. Allahda sevgiliyi görmek biricik çaredir: Bu.. Edebiyatlarında hristiyanlığın kadın düşmanlığı yoktur. ne bileyim. hatta tükenmesi neticesini veriyorsa.. Tek beni boşamasın da. saklamağa çalıştığı bir gururla gülümsedi: — Hiç olmazsa ben bu dindarlardan değilim.. Fransızlar... — Lâkin her zaman kendinizi aynı kudretle kontrol edebilirsiniz.. Halbuki ruhiyatçılar bu iki milletten ingilizlerin ruhî âlimlerinde yani cemiyetten ayrı tek başlarına kaldıkları zaman Fransızlarla kıyaslanamayacak kadar ahlâksız ve behimî hislere mağlûp olduklarını tesbit etmişler. demek ki. İnsanlar hiç bir şey söylemezlerse iftira ediyorlar. fazla ibadete verenlerde ben daima maddi bir aşk ihtiyacı görüyorum. böyle bir ceht yapmağa şimdiye kadar lüzum görmedim. bu duyguyu bir miktar tatmin ediyor. Bakın şeyhim. Canım meselâ şeytan beni iğfal etse mi daha çok zevk duyar..olmak arasındaki farkı kaldırıvermişler. Tabii. benden daha fazla bunlara düşkünsünüzdür.. kendime küstürmeden de pek âlâ duyduklarımı anlatabilirim. sizi iğfal edebilse mi? Kadına da bir çok kitaplar şeytan diyorlar.. yanıldığımız halde. — Haşa! — Evet... değiştirmeğe lüzum görmediğimiz ne kadar düşüncelerimiz vardır. —Karın ner şeye razı. Umumiyetle memnu şeylere karşı duyulan acaip arzu ile. Hemen çık. dünya pek ziyade bozuldu. harici görünüşleriyle bilhassa edebiyat katolik ahlâkına sim sıkı bağlı gibidirler... ikisi hatta üçü için de üçü yani allah. Şeyh birdenbire ayağa kalktı. Yüzü müthiş bir hal alıvermişti. bir çokları gulamperestliği dahi... Buna bir başka misal verirler. iddia edecek değilim. bazı münasebetlerden kendinizi uzak tutmağa mahkûm olduğunuzdan şüphesiz.. Çık.. Şeyh Süleyman efendi. . ingilizler. kocaman bir şeyhi baştan çıkarmanın vereceği edepsiz zafer hissiyle. benim gibi konuşmamağa. ahrete. samimiyetimi başka manalara çekmenize razı olamam. yüreğiyle daha hayasız oluyor. Elini vuracak gibi kaldırdı: — Defol. sizin gözünüzde acaiplîir parıltı var ki. Binaenaleyh gene allaha gönül vermek... Siz. — Böyle de düşünseniz. Kendi içimde cereyan eden hislerin ancak bana zararı olur.. Ahlâk kayıtlariyle kendisini öteki insanlardan daha fazla bağlamağa mecbur sayan hemcinsimiz. manevi bir aşka karıştırmış. Nasıl diyeyim.. kendisini.. Sevgilide Allahı. üstüme ne halt ederse etsin diyor. Yok yok. Ben hakkınızdaki dedikoduları böyle dolambaçlı bir yoldan anlatacak adam mıyım? Sizi hiç kırmadan. Küfretmek nasıl bazı insanlarda ötkenin azalması. en cahil bir kadın bile bunun manasını kolayca anlar. Siz. İşte böyle düşündüğümde. — Yok şeyhim.. cinsi münasebette son derece açık bir millettir. sevgili ve âşık için de bir büyük kolaylık. dine. şehevî hislerin lâfını etmek de. Ben belki yanılıyorum amma. mesleğiniz icabı. dedi..

Murat böyle bir kepazeliği asla beklemediğinden öyle şaşırdı ki müdahaleyi bile akıl edemedi. Nihayet sinir nöbetleri bu hale gelince duydum.. Pek ziyade beklediği halde ikisi de bir tek kelime olsun söylemediler. Bir kere etrafına bakındı. Bunu bana ısmarlamıştı. Ahlâksız. Gardiyan Ömer ise. Uzun müddet bizden sakladılar.— Çıkmayacağım. Galiba bu izdivaçla yanlış bir iş yaptık. bu acaip adamla nasıl yüz yüze geleceğini.. oyluklarının arasına saklamağa çalışıyordu. Her tarafımda dişlerinin yeri var.. Bu kendisini çektikçe öteki İsrarı arttırıyor. Yüzü eskisi gibi sakindi ve belli belirsiz gülümsüyordu.. baş başa kalmanın deminki vaziyetten daha beter olduğunu düşünüyordu ki şeyh Süleyman efendi sakin bir sesle. Malumu âliniz şeriatta ayıp olmaz. Gardiyan Ömerin genç karısı birden bire sustu. Anlıyorsunuz değil mi? bir anlaşamamazlık başlamış. Mütecaviz dudaklarını bir titreme kapladı ve birden bire pek alışık bir hareketle kendisini şeyh Süleyman efendinin ayaklarına attı. bu biçarenin buraya gelmesini istememiştim efendim dedi. — Affet! affet! Sen benim allahımsın. Kendimi suçlu gördüğümden her sözüne katlanırım. Ufak tefek olduğuna aldanmayın. Gardiyan Ömere ben verdim. yarı delidir: Zaten pederi de ayyaştı: Rakıdan çatlayıp öldü. Kadın... ilk gece. Evet. Demek ki gözleriyle anlaşmışlardı. Yüzü müthiş ve ümitsiz bir kederle sarktı.. insanlar mahrum kaldıklarına haris olurlar. Nasıl biteceğini bilemediği şaşırtıcı bir vaziyetten pek kolay kurtulmuş gibi yüzüne bir rahatlık gelmişti....Süleyman efendinin eli öyle havada kalakalmıştı. Hayvan!. Şeyh. alışık bir hareketle kadını yerden kaldırmağa uğraşıyordu... Halbuki . Kadın ayaklarını sürükleyerek çıkıp gitti. — işte bunun için. Bak. Beni bu hale sen getirdin... son sözleri nefes darlığına uğramış bir adam gibi göğsünden hırıltı ile çıkıyordu. yüzünü betona sürerek. her hışırtıyı.... — Siz elbette her şeyi anladınız diye devam etti.. Murat. Fakat sanki sade kulak kesilmişti her fısıltıyı. Ses gittikçe kısılıyor. birden bire zorlayinca.. Affet! diye yalvardı. koğuyor. Murat arkasını dönmekten başka çare bulamadı... Tenasül âleti son derece büyük imiş. «Ne yaparsın birader!» manasına Murada bakarak başını salladı... Ah. başını. Dünyanın en alçak adamısın. Şimdi ikisi de benden imdat istiyor. Şeyh Süleyman efendi. sonuna kadar duyuyor. Rahat gözlerle Muradın gözlerine dikkatli dikkatli baktı: Hata ettik.. Halbuki sonunda biçarenin yarı deli olduğunu gördünüz.. entarisinin yakasını bir çekişde açtı: Etimi yedin.. küçük vücudünü.. Vursana. Bütün Malatya duysun!. Sanki demindenberi aklını kaybetmişti de şimdi kendine geliyordu... Beni yaktın.. ilk önce belki alelade bir kadm kıskançlığı zannetmiştiniz. ve bir daha unutmamak üzere içine yerleştiriyordu. Beni baştan çıkardın. Haydi vursana. Hergele. şeyh efendi ümit edilmez bir kuvvetle yukarı çekerken dizlerine sarılıyor. Namussuz! Şeytan! Bana büyü yaptın. Kızı verdiğimiz zaman henüz onbeş yaşında idi. şeytan şeytan Yeni karıyı buldun beni. Vur haydi vur... yüzü toz içinde kalkmamakta inad ediyor...

..Malatya Cezaevi Notları http://genclikcephesi..» Bu kitabeyi okudunuz mu? tabii. elini uzattı. Eli ter içindeydi: Size Erzurumlu Hakkı efendiden bir mısrağ yazacağım: «Katreyiz âlemde lâkin dilde derya olmuşuz. SON Kemal Tahir ..Namuscular . değil mi efendim?..com . Murat şaşkın şaşkın teşekkür etti..blogspot. Size bu mısrağı hattı talik ile yazacağım. Ben de aptal gibi sordum. Bir an gülümseyerek durdu: Müsadenizle..ben ne yapabilirim!.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful