You are on page 1of 431

GİZLİ TARİH

Yalçın Küçük
Salyangoz Yayınları
Cemal Nadir Sok. Aksam Han Kat: 2 Cağaloğlu/İSTANBUL
Tel: (212) 528 92 15, Fax: (212) 528 92 14
www.salyangoz.yayinlari.com

Birinci Basım: Haziran 2006 (5000 adet)


İkinci Basım: Temmuz 2006 (3000 adet)
ISBN: 975-6277-27-0

Liste Fiyatı: 40,00 TL. Kitapyurdu Fiyatı: 28,00 TL.

Yayın Yılı: 2006


428 sayfa
İthal Kağıt
16,5x24 cm
Karton Kapak
ISBN:9756277270
Dili: TÜRKÇE
İçindekiler
Önsöz 7
Gizli Tarih 25

Birinci Kitap: Masal


Birinci Bölüm
Kırk Sekiz 29

İkinci Bölüm
Otuz Sekiz 49

Üçüncü Bölüm
Yirmi Altı 63

Dördüncü Bölüm
Yirmi İki 122

Beşinci Bölüm
Çanakkale 184

Altıncı Bölüm
Gelibolu’da Türklerle Savaşan Siyon Katır Birliği 201

Yedinci Bölüm
Kut Savaşları 215

Sekizinci Bölüm
İnönü 231

Dokuzuncu Bölüm
Varlık Vergisi Hediyesi 238
İkinci Kitap: İşaret Fişekleri
Birinci Bölüm
Seksen: Kemalizmin Sonu 279

İkinci Bölüm
Doksan Üç: İsrael Darbesi? 285

Üçüncü Bölüm
Seçimin Galibi TİT 289

Dördüncü Bölüm
İki Bin İki: Cumhuriyete Darbe 293

Beşinci Bölüm
İki Bin Üç: Osmanlı İçin Redd-i Miras 295

Altıncı Bölüm
Güler Hiç Kanırttı mı? 299

Yedinci Bölüm
Semitik Damarlarımız 333

Sekizinci Bölüm
Kemalizm'in Cenaze Töreni 361

Dokuzuncu Bölüm
Türkler ve Kürtler, Müslümanlar ve Yahudiler 368

Onuncu Bölüm
Edirne'nin İstirdatı 382

On Birinci Bölüm
Sol/Sağ! Sol/Sağ!.. 387

İndeks 409
ÖNSÖZ

Yoldaş-öğrenci, ağzını hırıldayan musluğa yapıştırıyordu, musluğu derin derin içine


çekiyordu; Terkos Gölü'nden su çıkarmaya çalıştığını anlıyordum. Yatılı lisedeydik,
İstanbul'un susuzluğu yatılılar için çok zordu, o zamanlar "leyli" diyorduk ve gündüzlüler'e
de "nehari" sözcüğünü kullanıyorduk ve öğle yemeğine giden, anlamındadır, Farisi "nehar
hordan" birleşik fiilinden geliyor; ben ise susuzluktan geliyorum, susuz kentlerde susuzluk,
hürriyet hallerde, "dışarıda" demek istiyorum, daha kolaydır. Ben yapmadım ama gördüm.

Benim yaptığım başka idi, ağzımı, var olan, tek ve en minimal deliğe yapıştırıyordum, hava
çekiyordum. Bir pencere vardı, boyumdan yüksekteydi, havalandırmada çıkmaz bir yere
bakıyordu ve sadece postal ve eski ayakkabı görebiliyordum, toz ateşliyorlardı ve bir metre
kadar uzakta duvar vardı ve gök'ü göremiyordum. Gök görmek insanlığın büyük
ayrıcalığıdır, yoksundum ve yoksulu idim.

Gök görebilmek de bir hürriyet hali'dir.

Sözde Şahin de burada olacaktı, Şahin, sevimli delimizdir. Varlıklı bir ailenin çocuğu olmalı
ve o zamanlar, sanki Marx'tan önce ve Marx'tan sonra, Proudhon vardı, sanki "la propriété,
c'est le vol" dictum'u, hüküm sürüyordu, Şahin'in bunu bildiğini sanmıyorum, o tarihte hiç
bilmeyenler yeni yeni çıkıyordu, onlardandı, daha sonra hiç bilmeyenlerin kütle imalatı için
imam-hatip liseleri çoğaltıldı; ama Osmanbey'de iki arkadaşı sırt sırta verip, bir sayı
söyledikten sonra adımlıyorlarmış ve adımlarına denk çıkan mağazayı soyuyorlarmış, bu
hesaba göre her oyunda iki mağazaya giriyorlardı. Ol zamanlar mı, eskide kaldı, büyük
korku saldı, korkusu hala hükümdardır ve en büyükler en çok korkanlardır, "mülkiyet,
hırsızlıktır", Proudhon'un bu sözünü doğru sayanların, büyük bir rahatlıkla ve hiç engelle
karşılaşmadan "kamulaşma" yaptıkları yıllardı; sonunda hapse düşmüştü, işte beraberdik.
___________
NOTLAR:
Bkz. KİTAPLAR “Pierre Joseph Proudhon – What Is Property? / Philosophy Of Misery?”)

7
Bazı açılardan, İngiliz Devrimi, On Yedinci yüzyıl ve adı üzerinde "Glorious Revolution",
Büyük Fransız Devrimi'nden daha zengindir; sol ton, giysili geliyordu. Orada çok daha
dinsel-kisveliydi, ama derin solcudur; devrim ve ebedi kurtuluş ya da sonsuz mutluluk iç
içe, başka bir söyleyişle, ayrılmaz bütünlüktedir.

Yine solculuk ile gasp'ı, dışarıda da içerde de, ayıramadığımız günlerdeydik ve o kadar
kamulaştırma yapmıştı ki, "kurtuluşumuz, deliliğimizdedir" inancına varmıştı, sanki "tek yol,
delilik" diyordu. Bunun ailesinin nazariyesi olduğunu biliyorduk, fakat “eyi” tatbik ediyordu,
gündüzleri düz duvarlara mükemmel tırmanıyor ve geceleri sabaha kadar mükemmel
horoz oluyordu, güzel ötüyordu; "idare", Şahin'in deli olduğuna inanıyordu. Deliliğini
ölçtürmek üzere hastaneci olduğu zamandaydık ve ben yalnızdım.

Şahin deli taklidi yapıyordu. Ben akıllı taklidi yapıyordum.

İnsan, bir tarifler bütünüdür. Tariflerden çıktığı zaman ise sürü'dür.

Determinizm ise, insanın, kendisini, tariflerinin zembereğinde bulması hali'dir; iradesinin,


tariflerinin esiri olduğu zamanları kast ediyorum. Böyle hallerde hem hür'dür ve hem de
tutsak; benim öyle olduğum hallerim ise çoktur. Hem açlık grevlerine ve hem de ölüm
oruçlarına inanmıyordum, "doğru" bulmuyordum, denmek istiyorum; ama katılıyordum.
Öleceğime inandığını anlar oldu, hiç dönmeyi düşünmedim, ancak, yaptığımın doğruluğuna
inanmadan, ve ancak kendi tariflerime bağlı kalarak ölmekte olduğumu görüyordum. Ve
ölüm yolundan dönemiyordum.

İnsanın tarifleri gereği ölümü mü, büyük bir sevinç'tir.

8
Kıbrıs'ın Türk kesiminde savaşmıştım. Savaşta bir ara, karargahtan sarıldığımız ve yakında
imha edileceğimiz haberi de gelmişti, "Varaşo" denilen ve bizim "Maraş" çığırdığımız
mevziiye ulaşmış ve almıştık, karşıda İngiliz üssünün, Dikelia, ışıkları yanıyordu; sıcak bir
Akdeniz gecesinde ılık rüzgarla makiler oynuyordu, bilmiyorduk, düşman-ordularını hücum
halinde görüyorduk ve ölmek üzere olduğumuza inanıyorduk. İnandık, ölümü gördük, ama
ölmedik; unuttum ve yıllar sonra, Kıbrıs'ın Elen kesiminde konferanslar veriyordum ve
konferansları da televizyonlar naklediyorlardı. Başpiskopos Hazretleri dinlemiş, tanışmak
istemiş, "insana benzemiyor" demiş, çoklukta, başta Annem, beni hiç benzetemediler,
görmek istiyormuş, Elen-Ortodoks dünyasının en yükseğindedir, adı bana hediye ettiği
gümüş tütsüde yazılıdır, bir sabah götürdüler. Ben, "insana benzemeyen insan"
rolündeydim, çok hoş bir gün geçirdiğimi hatırlıyorum. Ben, Başpiskopos Hazretleri'ne,
ölüm yolunu anlattım, her gün biraz daha yükselmektedir, nedense beyaz ve mavi'dir, pek
güzel'dir ve Başpiskopos Hazretleri, karışık bir köyde büyümüş, Türk çocukluk-
arkadaşlarını anlattı ve çok güzel söylüyordu. O gün ikimiz, bir "Rum" Başpiskopos ve bir
"Türk" insana benzemeyen insan, insanlığa doymuştuk. Güzel'dir.

İnsan mı, bitmeyen güzellik'tir.

Böyle düşünmek mi, solculuğun temeli'dir.

***

Şahin'i, taammüden vermediklerini hala düşünüyorum.

9
Şahin yoklu, ama fareler çoktu. Yerin altındaydı ve karanlıktı, hava'ya fareler ortak
oluyorlardı, çabuk bittiğinden anlıyordum.

Ben, eyleme inanmıyordum, ama "idare", hapishanede gardiyanlar kolejine "idare" diyoruz,
beni direnişin ele başı görüyordu. Ben o zamandan beri biliyorum, köylülerin idare lambası
hariç, idare'ler hep yanlıştılar; ancak, bu konuda, yanlış olduklarını söyleyemiyordum.
Çünkü tariflere aykırıdır; grev kırmak, tariflerimde yoktur.

O zaman da adım biraz daha küçük olsaydı, grev kıramazdım. Halbuki ad, tariftir ve
tariflerimiz, insanı yönetmektedir.

İdare, üst üste'dir ve en üstteki de beni "elebaşı" sayıyordu ve yıldırmak istiyorlardı. Bu


karanlık, Rusça sözcükle "izbe", yerin altında, sadece farelerin çok olduğu ve bir de her
halde rutubeti arttırmak için hela suyunun sel olup aktığı yere, işte beni, yıldırmak üzere
koydular, öyle düşünüyordum. Yılmamaya çalışıyordum. Gün ile geceyi birbirinden
ayıramıyordum.

Bir tek sorun vardı, hava bitiyordu.

Üstteki pencereyi açmak da yetmiyordu. Kaldı ki açık pencerede soğuğa dayanmak


zordur. Fareler de havamı kemiriyorlardı, hırsız ve insafsızdırlar. Biz zaten küçük hırsızlara
hep fare diyoruz.

Hücrenin en küçük ve tek deliğine ağzımı dayayıp hava çekmeye çalışıyordum.

İşte o zaman hava'yı anladım.

Hava, olmadığı zaman, var olduğu bilinen "şey" idi. Bu sözcüğü, şey'i, tırnak içine aldım,
çünkü kullanmaktan çok korkarım, çünkü Baba'm, bilgisizliğin işareti sayardı ve "şey"
dediğimiz zaman çok kızardı, "şey ne", bilmiyor musun, "öğrenmelisin", bu nedenle ben,
şey'i ve Farsçası, falan ve filan'ı hiç kullanamıyorum. Baba'mdan korkuyordum, sonra
Değerli Yargıcımız Turgut Okyay'dan da korkmaya başladım, hala "Kürt" ve "İstan"
sözcüklerini yan yana getiremiyorum, her yan yana getirdiğimde bana beş yıl hapis
veriyordu; herkes yan yana getiriyor, onlara, "bir şey" demiyordu ve bana hep beş yıl
kesiyordu.

10
Aslında “bu şey” bahane, bana, hep beş yıl vermek istiyordu. Değildir, demekle de,
hava'dır desem de, kurtulamıyordum, denedim. Şimdi daha çok söyleniyor, çünkü kopmak
üzeredir. Şimdi artık en çok koparmak isleyenler, en çok "şey" ediyorlar. Bu beş yıllar, bu
fareler; her halde havasız, bırakarak yıldırmak istiyorlardı. Ama ben yılmıyordum ve çünkü
anlıyordum; bu vesileyle ben de, hava'yı havasızlık’ta anladım Çözümleyebildim ve bu
vesileyle yetkinleştim, demek istiyorum.

Sadece hava'yı değil, orkestra şefi'ni de böylece kavradım.

Mustafa Kemal Paşa, kurtuluş mücadelesinin orkestra şefi'dir.


Varken, yok olduğunu düşünebiliyorum.
Yokluğunu düşünürken, varlığını görebiliyorum.
Ve bir masal yazıyorum.

Kazım Paşa Hazretleri, belki başta konsert maister idi. General Harbord Misyonu, manda
şartlarını tetkik için, 1919 yılı sonunda, Erzurum'a geldiğinde, Kazım Paşa bir "ahenk"
tertiplemişti. O zamanlar, konsere, "ahenk" diyorduk, ordumuzun genç zabitleri piyano,
keman ve flüt icra ediyorlardı. Minimalistler'in her yıl bir kez maksimalistleri taşlama ayini
yaptıkları Sarıkamış yakınındaydık. Belki sonra İsmet Paşa Hazretleri, konsert maister
oldu. Belki de bu yüzden, daha sonraki yıllarda, konserleri hiç kaçırmadı. "Tutum Haftası"
salonu, yine son başbakanlıklarının birinde, konser salonuna çevrildi, hala oradadır.

Sadece konsert maisterle ahenk olmaz mı; masal'dır ve soruyorum.

Koltukları tahta hatırlıyorum, araları dardılar, Paşa başbakan ve ben başbakanlıkta uzman
yardımcısıydım, ama, bize de protokol davetiyesi geldiği oluyordu; Başvekil Paşa önde, biz
birkaç sıra arkada, bazen solistleri ve çok zaman da Paşa'yı izlerdim.

11
İzleyerek büyük adamlığı kavramaya çalışıyordum.

Artık heykellerine benzememeye başlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa'nın da, heykellerine benzediğini hiç düşünmedim. Çünkü


heykellerinde bütün kahramanlar vardı. Heykelleri mi; onlar, bütün kahramanlarımızın tek
heykelidirler.

Resmi Tarih, işte budur.

Tarih'e hiç benzememektedir. Bütün kahramanlardan bir kahraman heykeli yapma işi'dir.
Hiç birine çalmamaktadır.

Tarih olan, gizli tarih'tir.

Gizli Tarih'i yazıyorum. Zor olduğunu biliyorum.

Artık resmi tarih, sadece hutbe'dir.

Bundan böyle ne camilerde ve ne de üniversitelerde yeri var. Yeri, sadece ana okulları'dır.

Önceki "Fatih Sultan Mehmet" çalışmamı hatırlıyor ve hatırlatıyorum. Orada Osmanlı'nın


kuruluşundaki resmi uyum ile ahenk'i yok etmiştim. Burada da aynı yöntem var; kurtuluş
savaşı'nın kendisi bir savaş'tır. Çok kavgalı ve çok kanlı bir masal yazmış bulunuyorum.
Savaşanların iç savaşını, ihmal edemeyiz.

Ne kadar şaşırtıcı değil mi; İzmir'in ve İstanbul'un işgalinden sonra, İstanbul, Kemal Paşa
Hazretleri'nin İngilizler'den pasaport alarak Samsun'a sefer eyleyebildiğini bildiğimize göre
çok erkenden işgal edilmişti ve iki büyük şehrimizde, "kurtuluşa kadar", bir tek bombalama,
bir tek suikast, bir tek siyaseten yangın çıkmamıştı. Öyle mi, değil mi ve eğer öyleyse
bihakkın utanç vericidir. Gecikmiş utancımızı kayıtlara düşüyorum ve “milli” bir iş
yapıyorum.

12
Doğru mu, o halde, işlerimiz çok kolaydı. “Kolay Devrim” diyebilir miyiz; isteyen bu masal'ı
okur ve cevabını kendisi bulur, ben, bana yakışmayan "kaçamak" bir cevap verebiliyorum.
1908/1909 Devrimi, hayli kolaydı. Üç genç zabit, dağa çıktılar ve devrim oldu. Selanik'ten
bir gönüllü ordusu, bazı kayıtlara göre yedi yüzü kayıtlı Yahudi idi, hareket etti ve devrim
kurtuldu. Kolaydı ve "kolay oldu" diyebiliyorum.

İç savaşlarıyla birlikte 1906-1926, sürekli devrim'dir.

Ne kadar calib-i dikkat değil mi; Ankara'daki muvakkat hükümet, sonuçtan hiç tereddüt
etmedi, 1919 başlarından 1923 sonlarına kadar, "kritik" ve dramatik anı olmayan bir
tarihimiz var. İnönü'yü deşifre etmiştim, Sakarya'da bile en mühim meselenin enderunî
olmaları mühimdir; masal'da var. Sanki zaferden emindiler.

Cumhuriyet, 1925/1926 yılında kurulmuştur.

Sosyal bilimlerin ve bilimsel tarihin kavramlarını kullandım. Leveller-düzleyiciler ve


minimalist vs maksimalist kavgası bunlar arasındadır. Sonunda düzleyiciler düzlendiler ve
minimalistler, maksimalistleri tasfiye ettiler. Kanlı'dır ve tasfiyede kan zorunludur.

Musul bir hediye'dir. Minimalist felsefenin icabı sayabiliyoruz.

Diğer taraftan "Varlık Vergisi", bir facia olmayıp, bir başka hediye ameliyesi'dir.
Buna "primitif akümülasyon" diyoruz.

Cumhuriyet tarihinde üç büyük primitif akümülasyon ya da "ilkel birikim" süreci ve dönemi


var.

Birincisi, savaş ve sürprizli mübadele işlerindedir.

İkincisi, varlık vergisi yoluyladır.

Üçüncüsü özelleştirme ve globalleşme dönemindedir.

Üçüncüsü ile aktüel zamandayız ve bu masalda sadece ikincisi var.

_____________
NOTLAR (KŞ):
enderun=(Farsça) iç, yürek

13
Marx'ın primitif birikim formülasyonuna en çok Proudhon'un, "la propriété, c'est le vol"
teoremine uymaktadır. Öyleyse “Marx vs Proudhon” tartışmasına da, bana hiç yakışmayan
ortak bir çözüm buluyoruz, Marx, primitif akümülasyonu arızi görüyordu, daha temelli ise,
Proudhon’un teoremi önem kazanmaktadır.

Birincide büyük toprak ağalarını, ikincide büyük sanayi ve ticaret zenginlerini ve üçüncüde,
"dünyaca ünlü" dolar-milyarderlerini yaratabildik.

Öyleyse benim "iç savaş" nazariyelerimi daha ciddiye alma zarureti var.

İç savaş mı, "c'est vol" (hırsızlık) diyebiliyoruz.

Varlık Vergisi'nde mülklerin türkifikasyonunu görmek, tam bir falsifikasyondur. Ya iktisat


tarihi ya da türklük falsifiye edilmektedir ve sanıyorum, ikisi birden işlenmektedir. Şimdi
buradayız ve demek, gözümüzü açıyoruz.

Daha önce de not etmiştim, alışkanlık, insanın en büyük dostudur; yaşamı kolaylaştırıyor.
Zaman zaman ise en büyük düşmanı oluyor ve direnci azaltıyor; bu da insani damarların
zayıflaması anlamındadır.

Bilimde "association" ile bir benzetme yapabilirim; birlikte değişmeleri görebilmek,


çözümlemeleri başlatabilmekte çok verimlidir. Ancak aynı zamanda çok yanıltıcı olabiliyor
ve yanıltıcı neden-sonuç ilişkileri kurabiliyoruz.

Bu uyarılarla, bir birlikte çıkışı tespit edebiliyorum; siyonizm ile turanizm çıkışları, nerde ise,
aynı on yıldadır. İkisinde de bir "ana" yurt tarifi ve tespiti var; bizde "turanizm" tespiti Ziya
Bey'e bağlanıyor ki, en yakın çalışma arkadaşının Moiz Kohen olduğunu biliyoruz. Daha
sonraki yıllarda Munis Tekinalp adıyla kemalizmi kodifiye eden Kohen'in, siyonist
kongrelere katıldığını ve Osmanlı topraklarını "vaad edilmiş" ülke ilan ettiğini biliyoruz.

O halde siyonizm ile turanizm'i simetrik iki program olarak düşünebiliriz ve her halde,
siyonizm, etkileyen rolündedir.

14
İki yanı var, turanizm’den söz ediyorum, birisi “Büyük Türkiye” çağrışımını içeriyor ve
ikincisi, “Büyük Türkiye” projesini ölüme götürüyor. Bir bataklıkla ölümdür ki ölümlerin en
kötülerinden birisi sayıyorum.

Bu ayrı, ancak turanizm’in “Büyük Türkiye" çağrışımını görmeden hep kötülemek


minimalizm'i açığa veren bir yaklaşım olmalıdır. Bu çerçevede, her yıl yapılan ve bir ilkokul
müsameresini aşamayan Sarıkamış Gösterileri de minimalist ayinler arasında yer alıyorlar.
Bazen daha gürültülü yapıyorlar; gürültünün yüksekliği ile ülkenin küçülmesine yatkınlık
arasında bir korelasyon kurabiliyorum.

Açıklaması, masal'dadır.

Jön Türkler, bugünkülerden çok daha az dindardılar.

Kompozisyonları da daha laik olmalarını zorluyordu. Kaldı ki, Alliance Universelle Israelite
programı da laisizmi gerektiriyordu; marjinal olduğunu düşünmek de bir falsifikasyon'dur,
dolayısıyla, jön türkizm'de pan-islamizm sadece dildedir. Jön Türkler'in büyük önderi
Enver'in İç Asya'da ölmesine rağmen turanist bir ideolojisi yoktu; Enver, maksimalist
olmakla beraber turanizmi ciddiye almıyordu. Ciddi olduğunun kanıtlarından birisidir.
Mustafa Kemal ise minimalist olduğu için, by definition, turanizme uzaktı. Ancak Enver'in
pan-türkist programı daha ciddiye aldığını düşünebiliyoruz. Bununla birlikte Suriye'yi
tahkim etmeyi ve Mısır'ı yeniden almayı planladıklarını biliyoruz. O halde ortada hayli
sulandırılmış bir pan-türkizm olduğunu tespit edebiliyoruz.

Aklımız, varolana, yaşayabilene, rasyonalite ve jüstifikasyon yükleme eğilimindedir.


Marx'ta kaybedenlerin hiçbirine rasyonalite yüklenmediğini fark ediyoruz, Levi-Srauss'un
en büyük itirazı buradadır; milletlere, büyük uygarlıklara ulaşanlara asimilasyon kapısı
göstermesi de bunun dikkate değer bir ispatıdır. Ne yazık kaybedenlerde hiçbir mantık ve
rasyonalite bulamıyoruz.

15
O halde "imanlı" bir marksist dürtü ile, minimalizm ve Mustafa Kemal kazandığına göre,
"doğrudur" demek durumundayız. Ayrıca, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan
olma, ihtimali de anti-maksimalist bir ton taşıyor. Orkestra Şefi'nin temkini övülürken bu
noktalar ön plana çıkıyor ki münasiptir.

Ancak yazdığım masal'da kemalistler bir kollektivitedir.

Kuruluşta, Mustafa Kemal'den çok daha komple "kemalistler" teşhis edebiliyorum.

Kemal Paşa Hazretleri, adını verdiler.

Heykeli oldular.

Kuruluşta kemalistler, Mustafa Kemal'den ilerdedirler.

Kaldı ki çökmektedir.

Zaman-dışı rasyonalite var mı; henüz çöküşü, minimalizme bağlamak aşamasında değilim.
Ancak çöküşü kavrayamayanların minimalist olduğunu kavrayabiliyorum.

Sovyetler, tepeden çökmüştü. Önce tepeleri çürüdü ve sonra yıkmak için alttan bir tek taş
bile atmadılar. Çökerken farkında bile görünmediler; tepedekiler kavrayamadı ve
tabandakiler fark etmediler.

Şunları her okuyuşumda titriyorum: "Kuşlar nasıl sevişir? Kediler nasıl sevişir? Biliyorum.
Lakin, bu köy halkının nasıl seviştiklerini tahmin edemiyorum. Bizim gibi, göz göze
bakışırlar mı? El ele tutuşurlar mı? Dudak dudağa gelirler mi? Okşayışları nasıldır? Kalbin
bir süt çanağı gibi kabarıp taştığı dakikada, ağızların çıkan sesin anlam ve ahengi nedir?”.

16
Burada, bu son okuyuşumda beni titreten nedir; en çok artık "köy halkı" sözcüklerini
"üniversite halkı" olarak okuduğum zaman ilahi bir seda'nın titreşimlerini hissediyorum.
Öğrencileri ve profesörleri beraber üniversite halkının sevişme ile bol ketçaplı bir mac-
donald hamburgerini dişleme arasında bir fark duyamadıklarını biliyorum. Artık bu ülkede
"her şey", üniversite öğrencileri için, farksızlık eğrileri üzerindedir. Bir söğüt bedeni kadar
idraksızdırlar; ülke, bağımsızlık, insan veya aşk ve onur kavramlarından yoksundurlar.

Yakup Kadri, Yaban'da, "bunu yazarken, elim titriyor" diyordu. Şimdi üniversite halkı,
öğrencisi profesöründen ve profesörü öğrencisinden cahil üniversite halkı, şimdi ülkenin
en yabanı'dırlar. "Her memleketin üniversite halkıyla okumuş yazmış zümresi arasında,
aynı derin uçurum var mıdır, bilmiyorum. Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir
üniversite halkı arasında fark Londralı İngiliz'le bir Pencap'lı Hintli arasındaki farktan daha
büyüktür." Anlaşılıyor, bazı küçük değişikliklerle Yakup Kadri'nin discours'unu bugüne
getirdim, doğru, artık üniversite sürüsünde hiçbir titreşim yoktur. Ne yazık ülke bölünmüştür
ve bir avuç okumuş ile hiçbir titreşimi olmayan büyük bir sürü olarak ayrılmış haldeler. Ama
barış içinde yaşıyorlar.

İşte bunu yaparak, ebedi barış'ı sağlayacaklarını sandılar; sürüleştirme planlıdır ve en


tepeden başlatıldığını biliyoruz. İşte böyle çökerttiler. Ve çökerttiklerini ve çöküşü
kavrayamıyorlar. Bu da, bozanların bozulacakları teoremine uygundur.

Köylüler mi; en çok gördüklerini ve ayrıca yalnızca gördüklerini seviyorlar.

Sevmek mi, samandan aldıkları hazzı çıkarıyorlar. Üniversite öğrencileri mi, hazzı ve
duymayı hiç bilmiyorlar. İnsan'dan çıkışı tarif ettiğimi biliyorum.

Ey Türk Gençliği!, artık uçurumun dibindedir.

Ve gerçekten bu düzenin temellerindedir.

Çöküş mü, işte budur.

17
Bu nokta ise bizim masalımızda mühim bir yere sahip görünmektedir; insan şeması
maymunu anlatıyor ve bugünkü üniversite halkı, Mütareke Çağı'nın "köylü halkı" ya da
Osmanlı Halkı'dır, artık görüyoruz. Yakup Kadri, Yaban'da bunu yazıyordu, bugün
ülkemizde "en yaban", hocası ile talebesiyle, üniversite cemaatı'dır, şimdi bu bilinçteyiz. Ve
Yakup Kadri'nin Yaban'ı, gerçekten daha gerçektir; bütün yabancı müşahitlerin aynı sürüyü
teşhis ettiklerini okuyoruz. Savaş istemeyen, mücadeleden kaçan, duyarsız ve
vurdumduymaz ki, buna fiziksel dayanıklılıkla birleşince "direnç" diyoruz, bir halk vardı. Bir
koltuğunu yastık yapıp varsa ceketini yorgan sayıyor, sanki kuş tüyü yatakta mışıl mışıl
uyuyordu, "ne sağcı ve ne solcu idiler, sadece futbolcuydular", biz üniversite yıllarımızda
sürü'yü böyle tarif ediyorduk. Bugün darülfünun sürüdür ve dün halk yok ve sürü vardı.
Buradayız.

Ancak buradan bakarsak kurtuluş savaşını anlayabiliriz. Mucize, işte bu sürü'yü,


mücadeleci bir halk yapabilmededir. Bunda, çoğu küçük zabit ve genç subay olan Teşkilat-
ı Mahsusa'nın rolünü birincil teşhis ediyoruz; Enver, Türk coğrafyasında ihtilaller çıkarmak
üzere kurmuştu, isyan örgütlemeyi ve muvakkat hükümet kurmayı biliyorlardı,
yetkinleşmişler. Buna bir de Ermeni ve Elen mülklerinin göz kamaştırıcı etkisini eklemek
zorundayız; Ermeniler hedef oldular, Yahudiler ve Kripto'lar da hücuma geçtiler, Elenler,
sessiz kalmayı tercih ettiler, belki de kurtlarla birlikte uludular, fark edilmemeyi ve
unutulmayı hesapladılar, ama yine de mübadeleden kurtulamadılar, bunlar da var.
Talan'da Kürtler baş müttefik ve birincil pay sahibi oldular ve bunun için de hem Sevr'e
daha çok karşı çıktılar ve hem de Musul'u almayı hırsla istediler. Masal'ımız işte bu kadar
basittir.

Savaşlar'ın masalı mı; hemen izleyecek "savaşlar" kitabıma bırakıyorum.

18
Gizli Tarih’te çöküşü yazmıyorum.

Çöküşü kabul ediyorum.

Çöküş varsa, temellere ve kuruluşa bakmak zorundayız.

Eğer bugün burada isek hiç birisini mistifiye edemeyiz. Tepeden çökertildiysek, kusur
temellerdedir. Bu kadar kolay ve mukavemetsiz olarak çöktüyse, çok kolay kurulmuş
olduğu sonucuna çıkıyoruz.

Eğer deseleksiyon temelde varsa, temelden çöker, artık başka bir düşünce temeline
açılıyoruz.

Her aşamada, her adımda, Mustafa Kemal'den daha çok "kemalistler" varsa, bunu masal
yapıyorum, bunlar bir sonraki adımda tasfiye edilmiş olsalar da, böylece ve belki de
Mustafa Kemal'i ibra ediyorum. Katkıyı azaltmak, ibra etmektir ve belki de daha yükseklere
çıkarıyorum. Bilmiyorum.

Eğer çökecek olarak kurulduysa rolü azaltmak, ibra etmektir.

Bu, "yaşasaydı çökmezdi" türünden mesih-görme rüyaları yerine, "kursaydı belki daha
sağlam olurdu" türünden masalımsı anlatımı koymak demektir. Demek, başa dönüyoruz ve
eksikliği orada görüyoruz; artık tamiri mümkün olmayan bir yerdeyiz ve o halde baştan
almak zorundayız.

Düşünmek, başlamaktır ve ancak başlayarak, düşünebiliyoruz.

Masal'ın içinde sık sık, "Ey Türk Gençliği, birinci vazifen bu masala inanmamaktır" diyorum.
Bunun için söylüyorum.

Kaç kişi inanır; sayı, karpuz ticaretinde önemlidir. Ben, bu masal'a bir kişinin inanması
halinde de, resmi tarih'in tarih olduğuna inanıyorum. Bana göre artık Bor'un pazarı bitmiştir,
önde Niğde var.

19
Ama yine de emin değilim. Bu nedenle pek çok arkadaşımdan okumalarını istedim, daha
çok vurgularla ilgili değerlendirmelerini almak istiyordum. Aldığım tepkilerin hepsinin özeti,
"yeni" olduğudur; ancak bu akılcı ve haklı buldukları anlamına gelmiyordu. Ben bütün
tepkilerden, çok eleştirenler dahi, çok sevinç duydum.

Londra'da İlhan ve Sabri, İstanbul'da ve Ankara'da Cevat Hocam ve Mehmet Hocam,


Fikret Bila, Soner Yalçın, Murat Yetkin, Gürkan Hacır ve İlber Hocam ve ayrıca benim ortak
çalışma takımım, Deniz Hakyemez, Barış Zeren, Ufuk Berksoy hep okudular. Masal'ın
sonu olan, "Varlık Vergisi Hediyesi" bölümünü hiçbir arkadaşıma göndermek imkanını
bulamadım; ancak yazmak çok yaratıcıdır ve büyük heyecan kaynağıdır, bu bölümü
yazarken çok heyecan duyduğumu not etmeden geçemiyorum. Bütün okuyucularıma,
güçlenen arkadaşlığımla, derin şükranlarımı kaydediyorum.

Ne mi dediler; söylenmesi tarif dışıdır. Ama ikisinden söz etmemin bizim mesleğimiz için,
yazarlık mesleğinden söz ediyorum, yararlı olacağım biliyorum; Soner, malum tenkitlerin
canlanabileceği kaygısını dillendiriyordu. Katılmadım, "Soner, biz o muharebeyi çoktan
kazandık" dedim ve malum tenkitlerin her türlü iyi niyetten yoksun olduğunu biliyordum, yol
açılmıştır ve bir tarik-i ilm oldu, hep birlikte başardık, kısır bilgi dünyamızı zenginleştirdik.
Bu masalda "sabetayizm" hiç yoktur ve sadece, tarih, coğrafya veya dil bilgisi misali
gerekli yerlerde ve minimal ölçüde yararlanmış bulunuyorum. Kuşkusuz Soner'in başka
işaretleri de vardı, bendedir.

Murat, ilk sekiz bölümü çok ciddi inceledi, yazılı olarak ciddi eleştiriler formüle etti. Uzun
eleştirilerinin sonunda şunlar yer alıyordu; "...her siyaset müellifi gibi muhakkak Yalçın
Küçük de, Mustafa Kemal'in yerinde olsa, Batı Cephesi'ni, ne zaman konuşulup, ne zaman
iş yapılacağını bilen İsmet Paşa'ya emanet ederdi. Geçmişi yargılarken, biraz empati de
gerekiyor." Burada tartışmayı usule uygun bulmuyorum, ancak Murat Yetkin'in notlarından
bu çalışmamın çok tartışılacağını bir kez daha anlamış oldum. Buna çok sevindiğimi,
bilineceğini varsaymakla beraber, yine de haber veriyorum.

20
Bütün aktörlerin yerine geçebilmeyi, empati, onlar misali düşünüp duyabilmeyi,
becerebileceğimi düşünmüyorum. Her yeni çalışmamda , yapıyorum, bu nedenle o
zamanların romanları ve anılarım tekrar tekrar okuyorum, fakat hepsi için empati mümkün
görünmüyor. Ama aklımın çalışma dinamiği ile tarih içinde ve şimdiki zamanda
toplumumuz işleyiş yasalarını, mümkün olduğu kadar, özdeşleştirmeye çalıştığım kesindir.
Hiç kimsenin göremediklerini bulabilmemi buna bağlıyorum.

Gizli Tarih'in bir ikinci cildini planlamış haldeyim, daha temelli ve kaynaklı, dip notlarla
zenginleşmiş ve bin sayfaya yakın olmasını umut ediyorum. Masal, amma, bu tür bana
yepyeni imkanlar veriyordu; ayrıca "gizli tarih" yazımlarında hep masal imkanlarından
yararlanılmıştı. Hem Moğolların Gizli Tarihi'nde ve hem de Bizans'ın Gizli Tarihi'nde masal
unsurlarını buluyoruz. Benimki bu adla yazılanların üçüncüsüdür.

Bu ciltte bir de "işaret fişekleri" başlıklı ikinci kitap var. Burada da, konuyla ilgili bazı eski ve
bir kısmı bilinmeyen işaretlerime yer verdim. 1979-1980 yılında, yüksek komutanların
idareye el koymakla, Necmettin Erbakan'ı hapse atarak Erbakan'dan daha derin islamcı-
dinsel bir düzen getireceklerini haber veriyordum. Bu haberim üzerine benimle alay edip
etmediklerini hatırlamıyorum, ancak tahmin ettiğimden çok daha fazla doğru çıktığı
kesindir. İşte bunu, düşünülmesi mümkün olmayanı görebilmeyi, toplumumuzun çalışma
yasaları ile aklımın çalışma dinamiklerini birbirine yaklaştırabilmeme bağlıyorum. Murat'ın
söylediği empati değil, ancak bu yakınlığı kurduktan sonra ve bir başlangıç temeline bağlı
olarak, toplumu bırakıp aklımı çalıştırmakla yetiniyorum; yazdıklarım, bu çalışmanın
verimleridirler.

Her halde genel olarak teori ve özel olarak teorik tarih bu olmalıdır.

Amprisist bir yaklaşımdan uzağım, Einstein'in "önce teori" düsturuna bağlıyım; demek ki
teoriyi kurduktan sonra maddeye iniyorum. O halde "masal", teori'dir, tekrarlıyorum.

21
Bu ikinci kitapta, "İşaret Fişekleri”, bazı mülakatlar da var, işaret fişekleri değerinde
olduklarını sanıyorum. Sorularıyla, bu fişekleri ateşlemek üzere beni tahrik eden, Filiz
Kıroğlu, İlhan Han, Nesrin Yanık Çorakbaş, Erol Elmas, Alper Görmüş ve tabii Gürkan
Hacır'a sevgilerimi ve dostluklarımı yazıyorum. Nesrin Hanım ile buluşmamız Filiz Hanım
ve İlhan Bey Dostlarımız ile yaptıklarımızın hemen arkasından geldi, birini ve sonuncuyu
buraya aldım. Ancak ortaktır ve en çok ortaklığın, yaratıcılığına inanıyorum.

Masal'a dönüyorum; İlber Ortaylı Hocam, bir resim profesörü misali, "şurada tonu arttır ve
şurada azalt" dedi, bunun dışında hoşnut idi ve sevindim. Daha çok sevinmek mi, benim
hevesimi Murat Bardakçı yazdı, rahatladım; İlber Hoca artık günlük işgallerini azaltıp tarih
teorisine kapanmalıdır ve çok doğrudur. İlber kadar mükemmel donanımlı ve aynı zamanda
parlak bir kafanın tarih mesleğine bir daha ne zaman düşeceğini kestiremiyorum.
Bardakçı'ya bu işaretinden dolayı teşekkür ile duamızın kabulünü bekliyorum. Benim adıma
da not etmiş olmaktadır.

İşte böyle bakıyorum, öğretmenliğin peygamberliğe en yakın meslek olduğu yollu inancımı
tekrarlayarak, yıllardır Fikret'in, bir üniversitede ders vermesini öneriyordum. "Doğuştan"
sözünü pek sevmem, ama Fikret için kullanıyorum, doğuştan gazetecidir ve bunları
öğretmek zorundadır. Başladığını sanıyorum; ilk sekiz bölümü hem okudu ve hem de
inanılması zor bir dikkatle "tashih" etti, sayesinde bazı önemli yanlışları düzeltme imkanını
buldum. Makineden çıkarıp okumuştu ve bazı yerlerin altını çizmişti; altını çizdiği yerlerin
önümüzdeki yıllarda çok tartışılacağım tahmin edebiliyorum.

Fikret Bila'ya da sevgilerimi yazıyorum.

22
İlhan Tekin, Sabri Çarmıklı, Cevat Hocam, Mehmet Hocam, bir an önce kitap olarak
görmek istediler. Hakları var, bu arkadaşlarıma bir de Doktor Ekin Hanım'ı ve Fatma
Hanım'ı katarsam, Hürriyet, büyük bir gazetecilik ile “beyaz şapkalı esrarengiz hanım”
olarak tanıtmıştı, Fatma Hanım ve eşi Doktor Raşit Bey, bizim dostumuzlar ve beni hiçbir
zaman kaynak sıkıntısında bırakmadılar. Bizim genç, takım da, Barış, Deniz, ve Ufuk,
aradıklarımı bulmamda çok dakik ve istekli oldular, hepsine sevgilerimi yazıyorum. Daha
verimli çalışmalar umut ediyorum.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi kütüphanelerine ve kuşkusuz


yöneticileri ve kütüphanecilerine sonsuz şükranlarımı yazıyorum. Beni Ankara'ya
bağlıyorlar.

Tanrı'lar mı peygamberleri, yoksa peygamberler mi Tanrı'ları seçtiler; İnönü, Atatürk'e ve


Lenin, Marx'a ne kadar muhtaçtılar, sorabiliyoruz. Belki de peygamberler, Tanrı'sız,
kendilerini güvende hissetmiyorlar. Bunlar mı, akla gelmeyen sorulardandırlar ve
masal'ımızda bunlar ve benzeri sorulardan daha çok var.

Kabiliyetimin olmadığı yerleri saymakla bitiremiyorum, ama, en çok müzik ve resimde,


yetenekten yoksun olduğumu biliyorum. Belki de bu nedenle, ressam ve kompozitörü hiç
anlayamıyorum; bana hep erişilmez yaratıcılık verimleri olarak görünüyorlar.

Belki de kompleks duyuyorum, yazarken, Türkçe sözcüklerle müzik ve Türkçe cümlelerle


resim yapmaya çalıştığımı saklamıyorum. Masal, daha imkanlıdır.

yalçın küçük
17 Şubat Beşinci Yıl
ankara

23-24
YALÇIN KÜÇÜK

GİZLİ TARİH 1

25-26
BİRİNCİ KİTAP

MASAL

27-28
BİRİNCİ BÖLÜM
KIRK SEKİZ

Şu sözü; "uydurma", ancak gerçekten daha doğru'dur, biliyoruz.

Bizi uydurmaya özendiriyor; gerçek'e olan inancı sarsıyor mu, bilemiyoruz.

İnsanlar, hangi coğrafyada ve hangi çağda uydururlar; daha doğrusu, çoklukla uydururlar,
cevap vermek çok zor görünüyor. Ancak cevap ararken herhalde, ütopyaları ve ütopistleri
incelemek yerindedir. Tek yol olduğunu sanmıyorum, yine de en verimlisi sayabiliriz.

Ütopyacı geleneğimizin, nerede ise, hiç olmadığını , çok önceleri, işaret etmiştim ve her
fırsatta devam ediyorum. Bundan ayrı olarak "red" alışkanlığımızın da eksikliğini hep
söyleyip yazıyorum; birbiriyle bağlantılı olduğunu not etme zamanıdır. Ütopya, her zaman,
var olan aklın dışına çıkmaktır ve yeni bir akıl kurmak üzere yola çıkmak'tır. Ütopya için,
önce, bir " reddiye" gerekiyor; kurgu, bunu izliyor, bir akıl çerçevesindedir.

Akıl ise her zaman dışarıdadır.

Yeni akıl, varolanın dışına seyretmektir.

Akıllı, dışarıda olanı içselleştirebilen'dir.

29
Ütopya kurucusu, var olan akıl düzleminin dışına çıkıyor, ama ne yazık, yine de bağlıdır.
Öyleyse, Ütopyacı, hiçbir zaman, dışarıdaki akla ulaşamıyor ve bu yetersizlik, dışarıyı yok-
toprak olarak tarif etmelerinden kaynaklanmıyor. Çünkü pratikte ütopyacı, akılda büyük
sıçramayı ifade etmekle birlikte, mutlak olarak yetersiz kalabilmektedir; yok-toprak
üzerinde "eski" akıl ile iş görmektedir. Not ediyoruz.

Ne yazık, hem ütopya düzenlemede ve hem de kurgu'da çok zayıfız; "polisiye" kıtlığı, kurgu
zaafiyetinin en göz alıcı göstergelerinden birisi olmalıdır; dünyada doğuşu, her halde
tekeliyet düzeni ile eş zamanlı görünüyor, bir rastlantı sayamıyoruz. Çünkü tekeliyet, aynı
zamanda, bilimsel anlatıma elverişli cinayetler ile komploların da sera'sıdır; küçülen
insanların, mükemmel cinayet ve iyi kurulmuş komplolar ile var oldukları dönemdir, demek
istiyorum.

Tekellerle küçülen insanların, mükemmel cinayetler ve iyi örülmüş komplolarla büyümeyi


denemeleri, insanlığın bir talihsizliğidir ve insanlığın topyekün bir talihsizliği olan tekeliyet
düzeninin hükmüdür, de diyebiliriz. Aslında, mahkumiyet düzenidir.

Devrim de bir büyüme yoludur ve ütopyacıların, devrim'i ihmal ederek sadece akla
dayanmalarını da bu güzel insanların büyük eksikliği sayabiliriz. Kaybımız büyüktür, hala
yaşıyoruz ve hala ödüyoruz.

İyi kurulmuş komplolar, Orta Çağ'da ve feodal düzlemde de vardı. Mükemmel cinayetleri,
tekeliyete borçluyuz. Aslında, toptan cinayet düzeni'dir.

Bu üçlü yoksulluğumuza bir de masal'sızlığımızı eklersem, acaba tekrar mı yapmış


oluyorum; hiç kuşkusuz tekrar sayabilirim. Çünkü diğer üçünde var, daha doğrusu üçlü
yoklukta, masal kıtlığı da yatılıdır. Ama, öyle olsa da, masalsızlığımızı da kaydetme gereğini
duyuyorum. Pekiştirme yerinedir.

Pek masalsız bir toplumuz.

Her halde Osmanlı resmiyeti ile bir bağı olmalıdır, bizanten "bürokratizm" demek de
mümkündür, hem mirası ve hem de viranesi olarak tarifi daha da isabetlidir; bunu ise,
bürokratizmi, arkası boş bir güç olarak tanımlayabiliyoruz. Derinlikten yoksunluk veya
sığlık, bürokratizmin tarifleri arasındadır; "bürokratizm", güç giymiş sığlıktır ve masalsızlık
da budur. Sığ toplumların masalı yoktur veya azdır; biz de, Dede Korkut’unki bir yana
bırakılırsa, nerede ise masal fakiriyiz.

30
Ütopyacılar, geleceği gözlüyorlar. Masalcılar daha çok geçmişe bakıyorlar. "Bir varmış, bir
yokmuş" ile başlamaları da büyük talihsizliğimizi tarif ediyor.

Masal da, aklın sınırlarını taşırma işidir. Ne yazık bunu da verimlerimiz arasına koyamadık..

Dede Korkut'a gelince, daha çok, tarih sayıyoruz. Nerede ise “resmi tarihimiz” kabul
ediyoruz. Ben ise hala masal biliyorum.

Ancak yine de kuşku içindeyim, çünkü, bebekliğimde Annem'in anlattığı tarih'in "Dede
Korkut Masalı" olduğunu çok sonra, "büyük" olduğum zaman öğrendim. Bunu
öğrendiğimden beri ise "büyüklere masal " yazmaya ahdettim; işte bu odur.

Amma, geçerken not etmem gerekiyor, bütün resmi tarihlerin başında da söylenmiş bir
masal var. Fakat bir ara ciddi kabul görse de zamanla çürüyorlar ve çürüdükçe, tekrar
masal oluyorlar. Yalnız çürümüşlüğün masalı da çürüktür; bu nedenle de, yeni masallar
kurmak durumundayız.

Hep, kutsal kitapları masal olarak okuduk ve okumayı sürdürüyoruz. Masalsızlığımız belki
de bu okuma'dan kaynaklanıyor. Ve kutsal okumaların söndüğü dönemde, ütopya
doğuyor. Thomas More, u-to-pia mucididir, bana, tanıklık ediyor.

Her gizli tarih, büyükler için yazılmış bir masal'dır.

Uydurma'dır, demek istiyorum.

Uydurmak ise, yaratmak'tır.

Buna, yaratma'ya, çok ihtiyacımız var. Ve buradayız.

Buradan ve bununla başlıyoruz.

_____________
NOTLAR:
Bkz. KİTAPLAR (“Thomas More – Utopia” / Karl Kautsky "Thomas More and His Utopia)

31
İÇ SAVAŞ
Sanki çok işlek bir akıl sistemimiz var. Sanki sürekli olarak büyük imlaları gözetleyen, hep
nöbette, bir kavim olduk; halbuki, tam tersine yıllardır eleştiriye uzak düştük. Artık matbuat,
birbirinin, gözlerimizi tırmalayan ve dilimizi sevenleri dilhun eden hatalarını bile idrak
etmiyor, umursamıyor; daha doğrusu arlık göremiyor. Ihı, artık bir kavim olarak doğru ile
yanlış'ı ayıramadığımız anlamındadır, fark etme kabiliyetimizin çözüldüğünü fark
edebiliyoruz. Böyle olmakla birlikte, İkinci Dünya Savaşı'nı hemen izleyen yıllarda
Türkiye'nin bir "iç savaş" yaşadığını söyleyen, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı
Rice'a, "gaf demekte hiç gecikmedik. Demek ki ana okullarında, üniversite ve cami
kürsülerinde tedris edilen resmi tarihte "iç savaş" yok, sevmiyoruz, yasak biliyoruz ve bu
nedenle bu söze, "iç savaş", hemen, kulaklarımızı dikerek yaklaşıyoruz.

Çok az yaklaşıyoruz ve belki de yaklaşmıyoruz.

Profesör Rice'in, kendisini gaföz, gaffeuse, damgalayanları duyduğunu sanmıyorum, öyle


anlıyoruz, bir başka konuşmasında, "iç savaş" teşhisini tekrarlamıştı, bu kez,
memleketimizden "ikinci gaf sesleri yükselmişti. Buradan çıkarıyoruz, hepsi bu kadar ve
burada kalıyor; ne kadar acı ve öğretici, "gaf sözcüğü ile kapatabiliyoruz. Her halde
"dejenerasyon" budur. Bitkisellik ile köylülük arasında bir yer'dir; "gaf işareti yetmektedir.

Çok hoş, akıl dikkatimizi de yitirdik, ancak yine de bu sözcüğü, "gaf, aslı "gaffe", o kadar
benimsedik ki, belki de Türkçe olmadığını bile bilmiyoruz; asimile ettiğimiz sözcüklerden
birisidir. Tutmak, yakalamak ve dikkat etmek anlamındadır; tetikte olmak anlamı da var ve
böylece yakalanabilen büyük hatalara, "gaf diyoruz. Öyle tespit ediyoruz, Profesör Rice'in
bir büyük hatasını, iki kez yakalamış olduk, Amerikan Dışişleri Bakanı'nın birinci ve ikinci
gafları var.

Güzel, ancak, bunu kim yakalıyor; bu sorunun, her halde, masalımsı bir cevabı olmalıdır.
Çünkü, Profesör Rice'ı, gaföz ilan edenler sadece gazetelerin sayfa düzenleyicileridir;
haberlerin ambalajcılarıdır, demek istiyorum. Profesör Rice'in bu ifşaatını haber yapan
gazete sekreterleri "gaf ambalajını seçtiler; demek ki savaşı ve özellikle “iç” olanı
sevmiyorlar; İngilizce, "civil war" veya Fransızca, "la guerre civile" karşılıklarını bilselerdi,
belki de sevebilirlerdi, her "civil", sivil'i, "medeni" telakki etmemiz de ihtimal dahilindedir.

_______________
NOTLAR:
dilhun: (Farsça) yüreği kanamış olan, pek dertli olan – Osmanlıca Türkçe Sözlük (Mustafa Nihat Özön)

32
Ermeni Meselesi'nde, bir Avrupa ülkesinde alınan bir kararı imzalarıyla protesto
ettiklerinde, adları olmasa bile, sayılarını öğrenebilmiştik, dört yüze yakın imza olduğu ilan
edilmişti, bu üniversitelerdeki tarihçi nüfusunun, muhtemelen muhafazakar, tahminidir. Bu
muhafazakar tahmine dahil olanlardan hiç birisi, Profesör Rice'in gafını ele alan bir yazı
yayınlamadı, biliyoruz, ve kuşkusuz, bir tek onaylama da olmadı. Daha da önemlisi, fark
edenin de olduğunu duymadık; benden başka duyanın olduğunu da sanmıyorum. Haber
olarak okuyanlar olmuştur, ama, duyduklarını düşünemiyorum.

Ayırabilen toplam aklımızın çözülmekte olduğunu tespit edebiliyoruz.

Tarih ve bilim düzleminde heyecan ya da bir ilgi yaratmaması çok şaşırtıcıdır, ama dış
ilişkiler planında da, fark edilmediğini ve üzerinde durulmadığını görüyoruz. Bunu anlamak
ise çok daha zor olmalıdır; çünkü "büyük devletler" yönetenlerinin ve özellikle dış işleri
bakanlarının rastgele konuştuklarını düşünemeyiz. Bir dışişleri kançılaryası vardır,
sistematik olmasa bile tarihi vakalara bakma yollarını, kıssadan hisse çıkarma usullerini,
biliyoruz, dış işlerini çok büyük ölçüde böyle, vaka analizlerine dayanarak yürütüyorlar.
Bunun için de böyle bir açılım veya deklarasyon yapmadan önce ya arşivlere bakıyorlar ya
da ayrıntılı bir etüd sipariş ediyorlar. Öyle ilerlediklerini düşünmek durumundayız.

Miniskül "Mahabat" Kürt Cumhuriyeti üzerine en önemli kaynağın, bir Amerikan Dışişleri
Bakanlık mensubuna ait olduğunu, Eagleton jr., burada hatırlayabiliyorum. Profesör Rice'in
"iç savaş" teşhis ettiği zamana aittir; ancak yayınlanması ise 1962 yılındadır. Sovyetler
Birliği'nin desteğiyle kurulan bu pek küçük devletin yıkılması için, Batı ve başta Amerika
Birleşik Devletleri, bastırıyordu; sorun şudur, ne olacak, Moskova direnecek mi yoksa
miniskül devletin çökmesine ve bu arada yönetenlerinin bir bölümünün idam edilmesine
seyirci mi olacak, mesele bu idi. Çünkü o sırada Washington ile Moskova, Küba'da inat
halindeydiler; önemli Sovyet silahları Amerika'nın pek yakınına, Küba'ya ve pek çok
Amerikan füzeleri de, Sovyetler'in böğründe bir yerde, Türkiye'ye, yerleştirilmişti. Kuşkusuz
Küba'dakiler çok ağır ve önemliydi ve inat, o zaman ki değerlendirmelerle, dünyayı
"üçüncü dünya savaşı" eşiğine getirmişti. Washington dışişleri açısından, Sovyetler'in sinir
sistemi ve davranış kalıbını ölçmek gerekiyordu. Miniskül "Mahabad" Cumhuriyeti üzerine
bu ilk kaynak niteliğindeki çalışmayı, bu ölçme kaygısına borçluyuz.

33
Amerikan Dışişleri Bakanı Profesör Rice'ın, dışişleri dosyalarına bakmadan ve ilgili
servislerden not almadan konuştuğunu düşünemeyiz. Daha da önemlisi neden bu
zamanda bunu söyledi; bu soruyu da ihmal edemeyiz. Masallarda olmasa bile bilimde
rastlantıya ve "random" olgulara yer yoktur, rastgele olanların da işlenmiş hallerini
kullanıyoruz.

Bir soru daha var, peki kimsenin fark etmediğini ben nasıl görüyorum; bana göre, bu
sorunun cevabı son derece basittir. Çünkü benim aklımda var. İç savaş veya "terör" benim
kitaplarımda yazılıdır; ayrıca, bu dönemi, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonu ile,
diyebiliriz, Kırk Sekiz yılı hitamına kadar, İran'dan Elenistan'a doğru uzanan hattı, "iç
savaş" kategorileri ile tahlil etmiş olduğum kesindir. Dolayısıyla insan aklıyla görüyor,
diyebiliyoruz; demekten çok, tekrar ediyoruz.

İran'daki iç savaş ile "soğuk savaş" arasında bir neden sonuç ilişkisi bulmak çok
yerindedir. Ben ise daha önceki anlatımlarımda, "sağ terör" tasnif ettiğim, ki Rice "iç savaş"
tabir etmektedir, vak'alar ve politikaları hep "soğuk savaş" içinde gördüm. Şu formülasyon
bana aittir; Türkiye, bir büyük savaşı kaçırmıştı ve yeni bir savaş istiyordu, "sıcak"
çıkaramadı ve "soğuk" olandan ise hayli memnun olduğunu görüyorduk. Gerçekten soğuk
savaş'ı, Kırım Harbi'yle birlikte, Türk dış politikasının en büyük başarılarından birisi
tezekkür etmekte isabet büyüktür. Büyük devletleri kamplara ayırabilmiş ve sıcak ya da
soğuk büyük savaşlara sürükleyebilmiştir.

Başarı, zaman zaman, "iyi" ya da güzel'den uzak düşebilmektedir.

Soğuk Savaş ile "iç savaş" arasında ne ilişki olabilir: bu, kavramlar ya da kategoriler
tartışmasına giriş anlamındadır. Masal'larda ise yeri olmadığını kabul eylemek
durumundayız; masallar, imajlar ve sembollerle gelişiyor, sanat yanları ağır basmaktadır.

Madam Profesör Rice, işte buraya parmak basmaktadır. Ve bunu fark etmemek ise
çürümektir. Demek ki çürümenin sembolik ve sanatsal olduğunu görmeye başlıyoruz.

34
Elenistan'da ve İran'da iç savaş kesindi; Elenistan iç savaşı bir menkıbe düzeyinde
bilinmektedir. İki düzen ve daha doğrusu iki egemenlik birbirine karşı idi, şiddet ve bir türü
olan silah kullanılıyordu. Her ikisi de egemenlik alanları tesis etmişlerdi, aynı coğrafyada
farklı hükümranlıklar görebiliyorduk ki iç savaş öncelikle budur. İran'da da Soğuk Bulag
kasabasında tarihteki ilk "Kürt Devleti" ilan edilmişti; Sovyetler Birliği, destekler
görünüyordu. Bunun dışında İran Azerbeycanı'nda da komünizan bir parti, devlet binalarını
ele geçirebilmişti; sokak savaşları birbirini izliyordu. Sovyet Azerbaycanı'nın yanında
ikincisi mi kuruluyordu, kurulması halinde, zaman içinde, birleşmeleri doğaldır.

İran ile Elenistan arasında, Antik Çağ'ın bu iki büyük rakibi arasında şimdi Türkler
hükümrandılar; zaman zaman İraniler'in ve zaman zaman Elenler'in egemen oldukları
Anatolya'da şimdi Türkiye Cumhuriyeti vardı. Türkiye Cumhuriyeti, iç savaş babında,
Elenistan ve İran'a göre son derece yoksuldu; en çok arandığı bir zamanda "iç savaş
fukarası" olmak tarihin bir cilvesi sayılabilir, tarih de talih misali cilveli oyunları pek
sevmektedir.

İç savaş yok, ama hiç olmazsa "demokrasi" var mı? İki üniversiteden birisi pay-i taht'ta idi;
burada rektör, kaba kuvvetle istifaya zorlanıyor ve hatta yüzüne tükürülüyorsa,
demokrasi'den söz etmek imkansızdır. Ayrıca yasalara uygun olarak kurulmuş pek çok
siyasi parti de, sadece kurucuların kimliklerine bakılarak, bunlara "mahutlar" ya da
"müseccel" deniyordu, kimliklerinin tescil edilmiş oldukları, kayıtlarının bulunduğu, ileri
sürülerek kapatılıyordu; öyleyse, eski başbakanlardan birisinin yakın arkadaşlarıyla bir
parti kurmalarına bakarak, "demokrasi" var demek, zordur. Daha doğrusu şekli demokrasi
nazariyatına göre "yoktur" dememiz isabetli görünmektedir. Resmi demokrasi teorisine
göre, "yok" olduğunu söyleyebiliriz.

Doğrusu, demokrasi'yi, "yok" olduğu zaman "var" sayılan devlet durumu olarak da tarif
edebiliyoruz. Bu ise, "burjuva" nazariyedeki "varlık" ve "yokluk" tartışmasına giriyor; bir
madalyonun iki yüzünü andırıyor. Buradayız, ama, burada kalmıyoruz.

Çünkü demokrasi hep iç savaş'ın eşiğindedir.

35
Bunu, siyaset teorisinin en büyük paradoksu sayabiliriz.

Sanki ölümden önceki canlanma ve yaşam kavgası'dır. Kıyamet'ten önceki kıyam da


diyebiliyoruz.

Üç iç savaş ilan etmiştim; birincisi, 1806-1826 iç savaşı, hakkındaki bilgilerimiz çok kıttır.
İkincisi, 1906-1926 iç savaşı ve üçüncüsü, 1966-1996 iç savaşı, tarihimizin kaydettiği en
tartışmalı dönemlerdir, bunlar düşünce bahçemizde en çok "bin çiçek" peryodlarıdırlar ve
yönetime katılım arayışlarının çok yüksek olduğunu da biliyoruz. Mahallelerden bilinç
akıyordu.

Çok yakında yaşadığımız 1970 yıllan, çok yerde yönetimin mahalle komitelerine geçişine
de tanıklık ediyordu. Bunlara miniskül şuralar idaresi de diyebiliyoruz.
Ne yazık pek kanlıdır, amma böyle olduğu için de kanlı-canlı demokrasi anlayışına
yaklaşıyoruz.

Madam Profesör Rice'ın ifşaatına dönecek olursak, "Tan" Gazetesi ile "Görüşler"
Dergisi'nin tahribini biliyoruz. Birisi Sabiha ve Zekeriya Serteller'in ve ikincisi Profesör
Behice Boran'ın adını hatırlatıyor. Bundan sonra ilk ikisi sürekli dışarıda kaldılar ve
sonuncusu ise içerde ve çok zaman içerde kalmak zorunda bırakıldılar. Tahribatın en ön
planında olanlara bakacak olursak, daha sonra hep yükseklere çıktıklarını biliyoruz; umum
müdür, başbakan ve hatta devlet başkanı ve çoğu, en azından bakan oldular. Bu duruma
bakarak, tahribatın, ex-post olarak bir devlet işi olduğunu anlıyoruz. Zamanın en önemli
gazeteleri olan, Tanin ve Cumhuriyetin tahribat sabahı çağrılarına, bunlar içinde "kalkın ey
ehl-i vatan" da vardı, bakacak olursak ex-ante umur-u devlet olduğuna da karar verebiliriz.

Düşünce gazeteleri, "Zincirli Hürriyet", Mehmet Ali Aybar'ın adıyla özdeştir, mizah dergileri
"Marko Paşa", Sabahattin Ali, Rıfat İlgaz ve Aziz Nesin tarafından çıkarılıyordu,
kovalanıyordu. Öğrenci derneklerinin fakir idarehaneleri da tahrip ediliyordu. Bütün bunlara
ilaveten Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den toprak ve üs istediği masalı da şiddetle
yayılıyordu. Sadece bu masal ile geniş yığınların terörize edildiğini kaydetmek yerindedir;
hemen öncesinde çok büyük cadı kazanları kaynatılmıştı. Memleketin en popüler şairi,
millici-komünizan Nazım Hikmet, bahriyede ve kara ordusunda komünist ihtilal için
komiteler kurma bahanesiyle muhakeme edilmişti; yürekleri ve beyinleri tahrip edici
şiddetle mahkum edilmişti.

36
Bunlarla gözetilen hedefin, bahriye'de, merakı ve okumayı kurutmak olduğunu artık
biliyoruz; hikmet değil, yeni harbiyeliler ve onların omuzlarından tüm yüksek tahsil gençliği
terörize ediliyordu. Bu düşünmeyi ve hayal etmeyi durdurmaktır.

Nazım Hikmet Davaları, McCarthy'den önceki "McCarthyizm" idi ve oldular.

Memleketin her karış toprağında derin korku kuyuları kazılmıştı. Bütün egemenler tasfiye
edilmiş, korku egemen edilmişti.

İşte bu dönemde, diplomatik kanallarla, Washington'a "iç savaş" ihbarı yapıldığından kuşku
duyamayız. Kendilerinin ne ölçüde korktuklarını, yoksa "korkmuş taklidi mi yaptıklarını,
bilemeyiz. Ancak bir ölçüde korktuklarından kuşku duyamayız.

Hükümet'in kendi kendini ihbar ettiğini ve Madam Profesör'ün de şimdi bu ihbarı


okuduğunu çıkarmak zorundayız.

TRUMAN DOKTRİNİ
Siyaseten doktrin vazedenler, hep alık mı; Harry Truman'ın adındaki "S." harfinin sırrı
henüz çözülmemiştir, anne-babasının, Harry'nin, "Shippe" ve "Solomon" dedesinin
adlarından birisine karar verememeleri nedeniyle, bir harf olarak bıraktıkları rivayet edilse
de, biz yine de "smiling" sözcüğü yerine geçtiğini düşünmekte hiçbir sakınca görmüyoruz.
Hep gülüyordu; Roosevelt'in vakitsiz ölümü üzerine, başkan yardımcısı olan bu köylü oğlu
çiftçi birden bire kendisini Amerikan başkanı bulmuştu, adı, Amerika'nın "büyük" başkanları
arasında geçiyor. Anılarında, ağlamasa bile pek şaşırdığım ve büyük bir panik yaşadığını
haber veriyor; entelektüel Roosevelt'in yerine gelen bu üniversite görmemiş taşralı, atom
bombasının atılması emrini verirken ise fazla tereddüt göstermiyordu. Hep gülen bir
adamdı.

Japonya teslim olmak üzereydi, bu masal-dışı bir haldir ve bütün kayıtlar bu merkezdedir,
peki öyleyse atom bombası neden atılıyordu,

37
bu soru zorunludur. Bu soruya belki şöyle cevap verebiliriz; Birinci Savaş sonunda dünya
liderliği, bunu emperyalizmin liderliği olarak anlıyoruz, imkanlı hale gelse de, Amerika'nın
bu liderliği kabul etmediğini anlıyoruz. Şimdi hazır haldedir, ancak, her emperyalizm,
korkutan bir silaha muhtaçtır. Korku, en büyük silahtır ve insan aklının çıkarabileceği en
korkutucu silah dahi, bir silah olarak korku'nun önüne geçememektedir.

Bu alanda örneklerimizi hep Cengiz sürülerinin yayılmasından çıkarıyoruz. Bu sürülerden


birisi, bir yerde, muhtemelen Kürt ikliminde, bazı yerlileri yakalamış ve tam boğazlayacağı
zaman, birden yanında elverişli bir bıçağı olmadığını fark etmiş, yatırmış, "kımıldamayın ha,
ben bıçak alıp geleyim" demiş, döndüğünde hiç birisinin kımıldamadığı rivayet ediliyor.
Hepsini doğradığı eklenmektedir; Cengiz'in bu müthiş silahına, "atom bombasından önceki
atom bombası" adını verebiliyoruz.

Her yere, Cengiz'den ve sürülerinden önce, dehşeti geliyordu. Korku, aklı darmadağın
ediyordu. Halkların paralize oldukları bir ara dönemdir.

Ama salt korku'yu patlatmak için bu müthiş silahı patlattığını söyleyemeyiz, bir neden daha
var; Sovyet kuvvetleri de ilerliyordu ve Japonya'da işgal idaresine ortak çıkması
mümkündü. Tokyo, bir ikinci Berlin olmamalıdır; bunun için yüz binlerce masum Japon
kurban edilebilmektedir. Sovyet kuvvetlerinin Doğu'da da daha fazla ilerlemesini
durdurabilmek için, Truman, atom bombası atmakta gözünü kırpmıyordu. Artık bunu
çıkarabiliyoruz.

Köylü ve taşralı damarları ne emrediyor; Roosevelt, her halde fazla sofistike geliyordu,
Truman'ın, Sovyet düzenini de, bir insanlık merhalesi sayması mümkün değildir, atom
bombasından gayri "Soğuk Savaş" da, Truman zamanında ilan edilmişti. İşçi hakları ve
sendikal hukuka karşı sert bir mücadele de yürüttü; ama Roosevelt'in New Deal düzenini,
Marshall Planı adı altında, Avrupa'ya kadar yaymaktan geri kalmadı. Türkiye'de gıdasız bir
kısım ilk okul bebeleri de, Amerikan cheddar peyniri ile toz süt ile işte bu "Plan"
çerçevesinde tanışıyordu.

38
Yıllar sonrası anlatılan masallarda, ülkelerin tabîyetleri coca cola ile değişmektedir, çok
yakın zamanlarda, boyun atkıları ilk haberi vermektedir, atkıların renkleri değişse de, atkılar
meydanlara yığılınca, bunun arkasından Amerikan garnizonları gelmektedir. Ama bizim bu
masalımız da, o zamanlar henüz, emperyalizm ile donanma birbirinin yerini alabiliyordu,
İngiliz emperyalizminin hatırasıdır. Washington'da mezarında yatan eski büyükelçi
Ertegün'ün kemiklerini taşıma bahanesiyle, Missouri harp gemisi başta, Amerikan
donanmasının da İstanbul'a gelişi Truman dönemindedir. Missouri, Truman Doktrini'nin
keşif koludur.

Korku'yu büyüttüler ve yaydılar; terörize olanların terörü bir silah olarak kullanmalarına,
pek çok korkanların daha çok korkutmaya çalışmalarına, ilk kez rastlamıyoruz. Roma
İmparatorluğu, büyük kentlerinin girişlerinde dizi dizi direklere dört çivi ile, Farsça "çar-
mıh", çakılmış dizi dizi insanları, stadyumlarda gladyatör oyunları ve çok daha ötesinde,
zırhlı askerlerin, eyaletlerde, zaman zaman kahredici bir uğultu ile defile yapmaları,
somutlaşmış korku idi. İmparatorluklar, korkuya dayanmaktadır.

Roosevelt, ve daha sonra sadece Kennedy, birlikte yaşanabileceğini düşündüler.

Ama Hitler'in tecavüzü defedilmiş olsa da, miras olarak sadece bir Israel Devleti'ni
bırakmadı, üstelik bu daha sonra idi, Fransa'nın ve hatta İtalya'nın faşistler tarafından
işgali, faşizme karşı en iyi mukavemet gösterenler komünistler olduğu için, komünizmi
güçlendirdi ve yaydı. Fransa'da atılan oyların en az dörtte birini komünistler alıyordu,
ülkenin en önde gelen sanatçıları, bilim adamları komünizme meylediyorlardı ve sendikalı
işçiler ayrı bir düzen olmuşlardı, yeni düzeni savunuyorlardı. Paris düşebilirdi; "cumhuriyet"
olmuştu, Avrupa, Paris'i izlemişti. Truman'ın, Dışişleri Bakanı'nın adıyla bilinen Marshall
Planı, Fransa'nın düşüşünü, masalımsı bir dil kullanacak olursak, yükselişini, önlemeye
yönelik idi; Taşralı Truman, General Marshall vasıtasıyla, Avrupa'nın ekonomisini
kalkındırmaya çalışıyordu, gerçekten masalımsı bir iş olmalıdır.

Yeni düzen Berlin'e kadar uzanmıştı. Bu da korkutucudur.

39
Fakat geriye dönüp baktığımızda, ne Nato'nun kuruluşu ve ne de Kore Savaşı'nın, en derin
korkuyu içerdiğini söyleyemiyoruz. Asıl korkunun, Rusya'nın, Batı teknik çalışmalar bir
yana Sovyetler Birliği'ni "Rusya" olarak görmeyi sürdürdü; analitik araçları da devamlılığı
yansıtıyordu. Bu nedenle de "Rusya", öncelikle Güney'e sarkmak zorunda olan, bir
canavar, bir "ayı" olarak görülüyordu. Güney'de ise Akdeniz ve daha da önemlisi Ortadoğu
var.

Churchill'in Iron Curtain, "Demir Perde" nutku ile Kennan'ın, containment, zarflama veya
kuşatma, mektubu bir birini tamamlamaktadır. Mart 1947 tarihli "Truman Doktrini" ise, bu
çerçevede en somut adım olmaktadır; bu da, Washington'un, Ortadoğu'nun koruculuğunu,
Londra'dan alması anlamındadır. Daha da doğrusu "Soğuk Savaş" ilanıdır; Truman, büyük
kısmı Elenistan'a olmak üzere iki ülkeye dört yüz milyon dolar "yardım" ile, gireceğini ilan
ediyordu. Elenler'in daha miniskül olmalarına karşılık bu yardımdan çok büyük payı
almalarını, oradaki iç savaşın ciddi olmasıyla açıklıyoruz. Elenistan'da korku reeldir ve
Amerikan yardımı daha büyük olmaktadır. Tespit ediyoruz.

Şimdi Madam Profesör Rice'in, Türkiye'nin de adını söyleyerek, "iç savaş" referansı
yapmasının gerekçesini daha iyi anlayabiliyoruz. Demek ki, Ortadoğu'nun, zayıf Büyük
Britanya imparatorluğundan silinip Amerikan İmparatorluğu'na kaydedilmesi, iç savaş
serisi ile bağlantılıdır. Bunu çıkarabiliyoruz.

Şu sırada Irak İşgali, bir bağımsızlık savaşı doğurmasının yanında, bir iç savaşa dönüşmüş
durumdadır. Yeni doktrinler vaaz edilmekte olduğunu düşünmemiz yerindedir. Eğer
düşünebiliyorsak, yaşıyoruz.

TAMPON MESELESİ
Dünya savaşlarının arkasında sermayenin kavmiyeti teoremi var.

Savaşlar, yeni alanlar kazanımı içindir. Sona ermelerinde hep tampon meselesini
görüyoruz. Eğer gerçekten yeni paylaşımlar oluyorsa, tampon düzenlemek kaçınılmazdır.
Bu, ya revizyonist ya da otantik ekspansiyonist olanlar ile araya tampon devletler koymak
anlamındadır.

İki nokta var, müsait olan varsa, meselenin çözümü zor olmayabiliyor.

40
Yoksa tampon yaratmak zorunludur. Çok zaman bunu teşhis ediyoruz. İkinci nokta ise,
tampon olanın bir ileri mevzi haline gelmesi herzaman ihtimal dahilindedir.

Hünkar İskelesi Antlaşmasından sonra, Avrupa, Osmanlı Türkiyesi'ne, hep bir tampon
gözüyle baktı. Doğal ömrünü pek çok aşmasını buna bağlayabiliyoruz; 1856 Paris
Konvansiyonu, doğal ömrünü uzatabilmek için canlandırma ve reformasyon kararıdır.
Başkaları bir yana, Ermeniler'in 1895 başkaldırısı ve bunun tenkili ile "tehcir", göçertme,
politikasının yol açtığı kırım, başka nedenler bir yana, Osmanlı'nın viability sorununu ortaya
çıkarıyordu, Konvansiyonel yaşamı sona ermişti, doğal ömrü ise çok geridedir.

Paylaşma mutabakatları ile "tehcir" nerede ise eş zamanlıdır. Harita üzerinde devlet icadı
dönemine giriyorduk.

Ancak birinci büyük savaşın hitame ermesi, Osmanlı Devleti'nin tarih sahnesinden
çekilmesi, tampon meselesini yeniden ortaya atmaktan geri kalmamıştır, normal
karşılamak gerekiyor. Amma, geçerken not etmek durumundayım, "tampon ülke", no
man's land kategorisinden faklıdır. Yer yer ve zaman zaman iki büyük gücü barındırıyor,
birisinin yukarı çıkmasını ve diğerinin aşağıya inmesini önlemektedir.
Birinci Dünya Savaşı sona erince, bazı tereddütlerden sonra, bu kez Cumhuriyet
Türkiyesi'ne, yeniden bir tampon değeri biçiliyordu. Harbord Raporu'nda bu proje gizlidir;
ne yazık Sivas Kongresi "mandater" daveti yaptığı için bu önemli belgeyi analiz etmekten
korkuyoruz.

Resmi tarihte bu tampon değeri'ne "stratejik önem" de denmektedir; doğru bulmuyorum,


mitik ve mistik bir radrasyonu var. Masallara daha uygun olmasına karşın "stratejik"
sözcüğünün resmiyette kullanılması şaşırtıcıdır. Belki de dinsel niteliğine uygun
düşmektedir.

Ekspansiyonist olan Rusya'nın Güney'e doğru sarkmasında, 1854-1856 Kırım Savaşı


önemli bir baraj örmüştür. Kırım'ı, Türkiye'nin, Soğuk Savaş'tan önceki en önemli
diplomatik başarısı ve Osmanlı Türkiyesi'nin ise son büyük zaferi sayabiliriz. Ne yazık
Doksan Üç Savaşı ile tekrarlanabileceği umulmuştu, Rus çizmeleri, Aya Stefanos'u
çiğneyebildiler. Doksan Üç Savaşı'nda Rusya, Akdeniz'e çok yaklaşabildi, aşağıya inişi,
Büyük Britanya Başbakanı Disraeli'nin müdahalesi ile Kars'ta durdurulmuştur;
İskenderun'un Kars’a yakın olduğunu hep not etmek zorundayız.

41
Ayrıca sadece Kürtler değil, o tarihlerde Van'dan İskenderun'a yoğunlukla Ermeniler
yaşıyordu; Kürtler, Rusya'yı zaman zaman kurtarıcı ve Ermeniler ise hami sayıyorlardı.
Londra'nın defterlerinde bu noktalar hep kayıtlı idi ve Disraeli, bu durdurma karşılığında,
Kıbrıs'ın kontrolünü ele geçirmişti, İskenderun ile birbirine bakıyorlar. Buna, hemen sonra
Mısır'ın kontrolü ekleniyordu, Mısır Komutanı ve daha sonra Londra'da Harp Nazırı
Kitchener, İskenderun'a Gelibolu'dan daha çok önem veriyordu. Hileli bir şekilde Musul'a
girilmesini bir kenara bırakacak olursak, Mondros Silah Bırakışması'ndan sonra, Misak-i
Milli sınırlan içinde ilk işgalin İskenderun'da olması da bu değerlendirmeyi
desteklemektedir. 1915 yılında, Osmanlı İmparatorluğunun, yapay solunum makineleri
durdurulmuştur; bundan sonra, Çanakkale bu tarihtedir, Kut'da ve Bakü'de büyük beceri
ve kahramanlıklar sergilemekle birlikte, yaşamını sürdürmesi imkansız görünüyordu.

Bu arada kaydetmek ihtiyacını duyuyorum, resmi tarihin Kut'tan ve Bakü'den hiç söz
etmemesini, dinselliğinin bir işareti sayabiliriz. Hutbeler hep seçmecidirler; Cumhuriyetin,
kendine büyük güvensizlikle, bu son derece kolay realizasyonu ile açıklanabilir ve bir de
reel kuruluşunda, 1926, önemli hazırlayıcılarının topyekün likidasyonunu ekleyebiliyoruz,
Osmanlı'yı insafsız mahkumiyetinin tabii sonucu olarak görebiliyoruz.

Fakat, buradaki ihmal, masalların çekiciliğini arttırmaktadır. Yer açıyor.

Kırım, bu sonradan gelen emperyalizmin, Güney'e doğru genişlemesine sınır çekmişti.


Sibirya'nın kolonizasyonu ve Türki kavimlerin rusifîkasyonu bundan sonradır. Ancak, 1904-
1905 yılında, Doğu'da adı hiç duyulmamış bir kavim, Japonlar, bu sürekli hanlar, beylikler
ve devletler yıkan, Hıristiyan ve Beyaz ırktan dev'e, hiç umulmadık bir zamanda büyük bir
ders veriyordu; Japonlar'ın Rusya'ya tattırdığı hezimet, 1905 Burjuva Devrimi'nin
hazırlayıcıları arasındadır. Japonya'nın birden bire mazlumların umudu haline geldiğini
görüyoruz, daha sonra Moskova'da önemli bir komintern dirijanı olan Roy, Hindistan'ı
kurtarma yoluna, Japonya ile başlıyordu ki, tekil olmadığını biliyoruz.

42
Japonlar'ın inşa ettiği bu set, Rusya'yı, yine Güney'e yöneltti, ama hem Kırım Savaşı
yenilgisinden ve hem de Doksan Üç Harbi sonunda, Aya Stefanos'ta kazandıklarının bir
bölümünü, Berlin'de vermek zorunda kalışından dersler çıkardığını anlıyoruz. Kaldı ki,
Doksan Üç Savaşı'nı kazanmış olmasına karşın, hemen arkasından, Büyük Britanya
askerlerinin Kıbrıs'a ve Mısır'a yerleşmesinden daha büyük dersler almaması imkansızdır.
O halde başta Büyük Britanya olmak üzere Garbin büyük devletlerini ikna yolu ile anlaşma
arayışlarını bu yolda değerlendirmek durumundayız.

Ancak şimdi çok daha hırslı bir rakip ile karşı karşıyadır. Almanya, "Doğu'ya Doğru"
politikasını o zaman formüle etmişti; Alman ekonomisinin yeni alanlar arayışı, Büyük
Britanya imparatorunun kuzeni Kayzerin rekabet hırsı ile birleşiyordu. Kayzer, Doğu'ya
açılırken, hem siyonizmin ve hem de islamın koruyuculuğunu ilan etmişti; İstanbul'u iki ve
Kudüs'ü bir kez ziyaret ettiğini biliyoruz.

İnsan belleğinin, tarihleri karıştırma özelliği vardır. Geçmişte ayrı iki ve birbiriyle ilgisiz,
hatta ters vaka'yı, birbirine bulaştırmasına ve hatta birisinin içinde ikincisini kaybetme
eğilimine sık sık rastlıyoruz. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da Yahudilerin trajik
yazgısı buna örnek olmalıdır; buna bakarak, Almanya'nın hep bir anti-Israeloğulları
politikası izlediğini çıkarabiliyoruz ki son derece ve vehamet ölçüsünde yanlıştır. Birinci
Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında, Almanya, dış politikası ve savaş çizgisi
itibariyle, siyonist idi. Öyle de söyleyebiliriz; siyonizm, Almanya'nın mekanizmalarından
birisidir, bir elinde siyonist ve diğer elinde islamist flamanın olduğunu tespit etmemiz
yerindedir.

Hem Sultan Hamid ve hem de yerini alan İttihat ve Terakki Hükümetleri, Berlin yanlısı
politika izliyorlardı. Bu, siyonist ve islamist politikalardan bir sentez yaptıkları anlamındadır.

Çanakkale'de Komutan, Almanya'da hala ve 1915 yılında Türkiye'de "Gelibolu Kahramanı"


tesmiye edilen Liman Paşa'nın, "Leman" da yazılıyor, Alman general Liman von
Sanders'den söz ediyorum, Yahudi olup bazı kaynaklara göre Çanakkale Savaşı sırasında
hususi koşer mutfağı bulunuyordu. Hem "leman" ve hem de sander veya "sanders" adlarını
Yahudiler taşıyorlar.

43
Bazen tereddüde düşüyoruz; hangisi masal, bu soruyu sık sık formüle etmemiz yerindedir.
Kesin rakamlar bilinmiyor. Sultan Hamid'in hükümranlığının bir bölümünde, 1882-1903
tarihleri arasında, Osmanlı toprağı Filistin'e göçen Yahudiler, 20-30 bin arasında tahmin
edilmektedir. Hamidiye ve İttihat-Terakki devirlerinde, 1904-1914 yıllarında ise 35-40 bin
arasında Yahudi, Filistin'e yerleştiler. 1919-1923 arasında ise 35 bin mülteci not ediliyor;
tahmin edilebileceği üzere savaş yılları hakkında bilgiye sahip değiliz. Ancak bu
bilgilerden, Hamidiye ve İttihat ve Terakki iktidarlarında, Osmanlı Filistini'nde, Yahudi
yerleşimcileri için açık kapı politikası uygulanmıştı; öyleyse, masal ile resmi tarihi
değiştirmek durumundayız.

Gelenlerin çok büyük bölümünün Rusya İmparatorluğu topraklarından göç ettiklerini


biliyoruz. Rusya, başkalarının yanında, "pog-rom" sözcüğünü de bütün dillere ihraç ile
yerleştirebilmiş haldedir, "massacre", katliam ya "kırım" anlamındadır; Yahudilerin
yaşadıkları yerlere giren kosaklar, yakıp yıkıp öldürüyorlardı, bu anlamdadır. Osmanlı
Filistini'ne göçen Yahudiler, pogrom anıları ile Rusya'ya kin taşıdılar ve sakladılar.

Göçenler siyonisttiler. Kalanlar, "bundist" ya da bolşevik oldular; kuşkusuz hepsi değil,


politika yapanlar bunlardırlar. Bundist'leri, "alyansist" ya da benim önerdiğim terminoloji ile
"rezervist" sayıyoruz. Siyonistler içinde Davud Ben-Gurion ile Vladimir Jabotinsky'yi
özellikle hatırlıyoruz. İkisi de Konstantinopol'da bulundular.

Masallar, çok zaman gerçeğe çok daha yakındırlar.

Judaik tarihin son derece tartışmalı ve kavgalı olduğu vakası, bugün masal misali
görünüyor; Jabotinsky, dünya siyonist hareketinin istasyon şefi olarak İstanbul'da idi. Ben-
Gurion, İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirip Meclis-î Mebusan'a girmeyi planlıyordu ve
görünüşte rezervist bir çizgi izliyordu. Rezervizm, proto-siyonizm olarak da tezahür
edebilmektedir; Jabotinsky ile Ben-Gurion'un yolları, Birinci Dünya Savaşı'nda sert bir
şekilde birbirinden ayrıldılar. İlerde Jabotinsky, ayrı bir siyonist örgüt ve Ben-Gurion ise
Israel Devleti'ni kurdular.

44
Ben-Gurion, realist miydi yoksa Rusya'ya kin ile mi yanıp tutuşuyordu; savaşta, Alman-
Osmanlı cephesinin galibiyetini istiyordu, Rusya'nın yenilmesi ile özdeştir, Jabotinsky,
Rusya'ya kinini geri plana atabiliyordu; Israel'in kurulmasını, Osmanlı Devleti'nin tarihten
silinmesine bağlıyordu; siyonist güçleri, İngiltere emrine vermeyi savundu. Cemal Paşa'nın
Filistin'den çıkardığı ve Mısır'a yerleşen Yahudiler'den "sion katır birliği" kurma projesi,
Trumpeldor ile birlikte, Jabotinsky'ye aittir. Bu birliğin Londra tarafından kabulü ile
Gelibolu'da Türkler'e karşı savaşmış olduğunu haber veriyorum, gizli bırakılan tarihtendir.
Demek ki, Türkler, Gelibolu'da sadece Anzaklar ile değil bir de Yahudiler ile savaştılar.
Hoş, Türk tarafına bir Alman Yahudisi komuta ediyordu ve diğer taraftan, Sion Katır Birliği
eratının büyük çoğunluğunun ise Rusya Yahudisi olduklarını tahmin edebiliyoruz.

Burada, en passant, Lloyd George, Truman ve baba-oğul Bush'ları aynı sepete koymanın
zamanı gelmiş olmaktadır. Bu yeni diziye ise, Llyod George'un Sykes-Picot mutabakatını
bir zihin egzersizi haline getirdiğini tespit ile başlamak isabetlidir; tamamını değilse de
önemli bölümünü çöp sepetine atıyordu. Çöp sepetine düşenler, İtalya ve Fransa'ya
yapılan vaadlerden vazgeçmekle, Büyük Britanya'nın, Musul'a, Filistin'e ve Irak'a
yerleşmesi anlamındadır; mutabakatı revizyona tabi tuttuğunu görüyoruz.

Türkiye için iyi mi kötü mü; kısa zamanda, İtalya ve Fransa'yı muğber ettiği mutlaktır;
binaenaleyh, her iki devletin, müttefikler içinde bir tür muhalefete geçmelerini beklemek
durumundayız. Bunun da, 1920 Devrimi'ni kolaylaştırdığını, tespit etme zorunluluğu
duyuyoruz. Yine Yahudilik işe karışıyor, İtalya'da da güçlü idiler ve aynı zamanda İtalyan
mason localarına hakimdiler; müttefikler karargahında olanların çoğu, İtalyan mason
localarından, yeni kurulan Selanik mason localarına, Emanuel Caraso locadadır ve oradan
da Ankara'ya akıyordu. İlaveten Fransa, İskenderun'dan birlik çıkartıp Kilikya Ermenileri ile
saf tutarak bir takım çatışmalardan sonra Ankara ile anlaşma yolunu seçmişti, biliyoruz.
Ankara ise eninde sonunda Londra'yla anlaşmaya büyük değer biçmekle birlikte, Fransa
ve daha sonra Rusya ile destek ve zaman kazanmayı bildi.

Bütün bunları, Başbakan Lloyd George'a ve siyonizm yanlısı çizgisine borçluyuz.

45
Kuruluşta kolaylığın unsurlarını görmeye başlıyoruz.

Lloyd George, 1914 yılından itibaren Haim Weizmann ile temas halindeydi, Weizmann,
siyonist idi ve Israel'in ilk cumhurbaşkanı oldu, yine Rusya doğumludur ve o sırada bir
kimyager olarak İngiltere'de yaşıyordu. Weizmann, İngiltere'de öncelikle, Londra'nın
Osmanlı Filistini'ne göçleri desteklemesini savunuyordu, Londra'nın Yahudiler'e bir "yurt"
olarak Uganda'yı önerdikleri tarihtedir ve Filistin'de, hızla bir milyona ulaşacak Yahudi'nin
Süveyş Kanalı'nı mükemmel bir şekilde koruyacağını ekliyordu. Weizmann da Jabotinsky
misli o demlerde, Yahudiler'in İngiliz emperyalizmi için hayli kıymetli bekçi olacaklarını
reklam etmeye büyük değer biçiyordu. O zamanlarda, siyonizm, Almanya ile el ele
duruyordu; yaptıklarının büyük bir yenilik olduğunu kabul etmek durumundayız.

Bu inatçı siyonist, kabinesine, eski başbakanlardan Balfour'ı dışişleri bakanı olarak almıştı,
Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde, Weizmann'ın işaretine göre, Rotschild'e, daha sonra
"Balfour Deklarasyonu" adını alan mektubu gönderdi ve bununla, Yahudiler'e, Osmanlı
Filistini'nde bir yurt vaat ediyordu. Bundan bir hafta geçmeden Rusya'da Bolşevikler
iktidarı aldılar; bazı tarihçiler, bir hafta sonraya kalsaydı, Balfour Deklarasyonu'nun
olmayacağını speküle ediyorlar; muhtemeldir, ancak, ben, analizini yapmak yerine bir ironi
halinde bırakıyorum.

Lloyd George'a gelince, 1922 yılında, Filistin'de İngiliz mandasını kurduktan sonra,
hükümetten çekildi. Tarih oldu, diyebiliyoruz. Her halde tamponu yerleştirdiğini
düşünüyordu. Mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Balfour Deklarasyonu'nun rafa kaldırıldığını da


görüyoruz. Neden, ihtiyaç mı kalmadı; 1947 Mart Ayı'nda Truman Doktrini'nin ilanını büyük
sevinçle karşılayan Londra'nın, 1948 yılında, Truman'ın inisiyatifi ile Israel Devleti'nin
ilanına karşı çıkması çok düşündürücüdür. Kuruluşu Ben-Gurion ilan etti, Ben-Gurion
başbakan ve Weizmann da cumhurbaşkanı oluyordu. Her ikisi de Rusya Yahudisi idiler.
Stalin, Israel'in kuruluşunu destekledi ve belki hala emperyalizm olarak Büyük Britanya'yı
görüyordu. Britanya ise Israel'in kuruluşuna karşı çıkıyordu ve Britanya'nın karşı çıktığını
desteklemek ise o tarihte Londra’da doğru politika sayılıyordu.

46
Ankara ise, bir yıl önce, Birleşmiş Milletler'in, Filistin'i taksim kararına oy vermedi. Demek,
taksimi sevmiyordu. Ancak Israel Devleti'ni hemen tanıdı ve derhal gizli-açık diplomatik
ilişkilere başladı. Bunu, Israel'in, Türk dış politikasının vektörlerinden birisi haline gelişi
saymamız yerindedir.

HÜRRİYETİN ÇIKIŞI
Israel Devleti'nin kuruluşu 14 Mayıs 1948 yılında ilan edildi. Hürriyet Gazetesi ise 1 Mayıs
1948 tarihinde yayına başladı.

29 Kasım 1947 tarihinde, Birleşmiş Milletler, Israel Devleti'nin kurulmasıyla ilgili kararı
almıştı. Demek kuruluş ve çıkış için yedi aylık bir hazırlık zamanı gerekmişti. Sonra
tartışmaların başladığını hatırlıyoruz.

Gazete, adının yanında, "Türkiye Türklerindir" ilanını yapıyordu, 1948 yılı için çok şaşırtıcı
bulmamız isabetlidir. Ancak Çanakkale savunmasını yerinde izleyerek bize hayli kıymettar
malumat bırakan, Amerika Birleşik Devletleri Konstantinopol sefiri Morghentau, Alman
Yahudisi olup Talat Paşa'nın nerede ise sırdaşıydı, Talat'ın bu lafı çok tekrarladığını da
haber vermektedir. Demek hayli eski bir kelamdır.

Hürriyet neşri tarihinden itibaren "yahudi" damgası yemişti, öyle rivayet olunduğunu
biliyoruz. Resmiyette bu rivayet pek çok defa tekzip edilmişti, gazetenin sermuharririnin,
1949 yılında, bunu yalanladığını, yayınlamıştım. Bazı araştırmacılar da, siyonist
kaynaklarda bir gazete ihtiyacına dair işaretlere rastlansa da Yahudi teşkilatlarınca
sermaye konduğu yollu malumat olmadığına dikkati çekiyorlar. Yerindedir.

Ancak o zaman İstanbul'da bir gazete çıkarmak için büyük bir sermaye gerekmiyordu.
Gerekeni, açık veya kripto Yahudilerden birisinin koyması mümkündür. Bu konuda da
rivayetler babında fazla fukara değiliz ve sonunda "Allah verdi" dahi diyebiliyoruz. Belki
"Verdi" demek de yeterlidir; Allah'ın hep kalpte olduğu düşünülüyor, bu nedenle, çok
zaman gösterilmediğini biliyoruz.

47
Hürriyet, çok sert ve şaşmaz, anti-Arap ve anti-Elen yayın yapmıştı.

Hükümet'in "Kıbrıs bizi ilgilendirmiyor" çizgisinde olduğu tarihten itibaren, Kıbrıs politikasını
bu gazete tarif etmiş ve yürütmüştür. "Kıbrıs Türktür" dernekleri yöneticileri, bu ceridede
çalışıyorlardı. Elen halkı ve kavmine karşı 6/7 Eylül Kıyamı yönetenleri de bu Ceride'den
çıkıyordu.

Kıbrıs'ın Osmanlı'dan koparıldığı zamanda, en güçlü emperyalist ülke olan Büyük


Britanya'da Yahudi kökenli Disraeli başbakandı. Kıbrıs'ın bir bölümünün Türkiye'ye geçtiği
tarihte en büyük emperyalist ülke olan Amerika Birleşik Devletleri'ni de bir Alman Yahudisi
olan Kissinger yönetiyordu. Cumhurbaşkanı Nixon idi, ancak Nixon, şimdi öğreniyoruz, bir
Yahudi gazetecinin açıkladığı skandal ile, "watergate" deniliyordu, paralize olmuştu, istifa
ederek hapisten kurtulmanın yollarını arıyordu.

Demek ki muzaffer askerlerimiz İzmir'e girdiklerinde, 1922 Sonbaharı, Filistin'de İngiliz


mandası kuruluyordu. Ve 1948 yılında, Türkiye, Amerikan mandası altına girerken, ilanı
1947 Baharı'nda idi, Filistin'de, Israel Devleti ortaya çıkıyordu. Bu arada, Türkiye'nin bir "iç
savaş" ile paralize olduğu da iddia ediliyordu. Bir birleşik kap mı, yoksa yapay ayrılık mı;
her halde masal'dır.

Masallar da heyecan verebiliyor, 1922 yılında, Türk askerleri, Elenleri Ege'den kovarken,
Filistin'de, Israel üzerinde İngiliz mandası oluşturuluyordu. 1948 yılında, Truman
tarafından, Israel Devleti kurulurken, 1947 yılında, Türkiye, Amerikan mandasını davet
ediyordu. 1958 yılında ise, Israel Devleti'nin kurucu Başbakanı ve Osmanlı tabiyetinden
Ben-Gurion, tıpkı bir masaldaymış gibi, tebdil-i kıyafet Ankara'ya düştüğünde, İsrailoğulları
ile Türkleri, "tamamlayan kavimler, complementary nations, ilan etmişti. Hepsini not
ediyoruz.

Bu association dizisi masalımsıdır.

İnanmak zordur, demek istiyorum.

48
İKİNCİ BÖLÜM
OTUZ SEKİZ

Copernicus'a, dünyayı tahtından indiren adam olarak bakıyoruz. 1543 tarihli De


Revolutionibus Orbium Coelestium nam eserini de, "masaldır inanmayın" anlamında bir
not ile yayınlamışlardı. Ölümünden sonradır. Notu, Bakırcı'nın, soyadı bu anlamdadır,
kendisinin vasiyet etmesi ihtimal dahilindedir. Akdeniz'in Türk korsanların kontrolüne
geçmesi ve büyük keşifler nedeniyle, ticari değerini yitirmiş bir şehirde dünyaya gelmişti;
dünyasının çöktüğü ve yeryüzünün değer yitirdiği zamandadır.

Hangi zamandadır, Süleyman, alamasa bile Viyana'yı kuşatmıştı ve kuşkusuz, dünya


güzeli Budapeşte'yi almıştı. Bunu, biz şimdi böyle anlamasak bile, zamanında Hıristiyan
Avrupa'nın önemli ölçüde öyle anladığını düşünmek durumundayız; Hristiyan'ların Tanrısı
ve bu arada Papa, Avrupa'yı inançsızlardan, infidel, koruyamıyor ya da korumak
istemiyorlardı. Bu inanç ise, inançsızlık jeneratörüdür.

Osmanlı imparatoru Süleyman ile Martin Luther'in müttefik olduklarını düşünmemiz


yerindedir. Aynı şekilde, Nicolas Copernicus'un içine inançsızlık tohumu düşmüş olmasa,
bu kadar basit ve aynı zamanda böylesine görkemli bir devrimi gerçekleştirmesi mümkün
değildi; Copernicus'un Dönüşüm'ü, Revolutionibus, gerçekten devrimcidir. Ancak yine de
tekrarlamakta yarar görüyorum, çocukça basit ve bebekçe kolaydır.

49
Kuşku yok, Lucien Febvre'nin On Altıncı yüzyılın inançsızlık asrı olduğu yollu hipoteze
reddiyesini reddetmiyorum. Ancak, Martin Luther ve Copernicus'dan gayrı Machiavelli ve
Erasmus da bu çağdadır. Çöküntüsünü, 1550 yıllarına kadar uzatabilen Büyük Veba'nın
da, güçsüzlük ve dolayısıyla çaresizlikleri nedeniyle, Tanrı'ya ve Papa'ya, inançsızlık
ürettiğini reddedemiyoruz. On Altıncı yüzyılda, inançların ve bağlılıkların zayıfladığı mutlak
doğru'dur.

Buna ise "ihtilali hal" diyoruz, "devrimci durum" da dendiğini biliyoruz.

Ancak buraya kadar, ihtilali durum daha çok ihtilafların kuvvatlanması veya ittifakların
zayıflaması misli maddiyat ile tarif ediliyordu; bu tarif hala meriyettedir, amma, zihniyet ile
aidiyet nizamlarını ilave ediyoruz. Demek, inançsızlıkların yaratılmasına ayrı bir önem
atfediyoruz ve buradayız.

Bu durumda ve her halde çöküşlerin dönüştürücü olduğu yollu marksizma teoremi ile bir
kez daha karşılaşıyoruz. Çöküşler inançları da çökertiyorlar ve en sonunda en zor olanı, en
inançlıların inancını, sarsabildiklerini teşhis edebiliyoruz.

Dolayısıyla, marksist analizlerin sadece madde kadarıyla ilgilenmesi ve/veya ücret ve kar
endeksleri çıkartması gerektiği biçimli iddiaları demans sendromları olarak gördüğümüzü
tekrarlıyoruz.

Şimdi "Cumhuriyet" çökmektedir; kendi zıddını, temel yıkıcılarını, yaratabilmiş ve kendini,


kendi devamından koruyabilmek tutuculuğuyla, kendi eliyle, zıddına teslim etmiştir.
Mükemmel, dört başı mamur, bir çöküş tablosunun önündeyiz; her çöküş, dirijanları
babında bir miyobi veya aymazlık halidir, bunu da tekraren müşahade edebiliyoruz. O
halde Cumhuriyet'in zıddı kadroları yetiştirmeyi ve Cumhuriyet'i zıddına teslim etmeyi,
teslimiyetçilerin anlamaları imkansızdır; buna "anlaşılmazlık teoremi" diyebiliriz.

Travesti'lerin eski hallerini anlayabildiklerini sanmıyorum. Yine de daha iyi bir benzetme ile
anlatamadığım için özürlerimi yazabiliyorum; hal şu ki, teslimiyetçilerin, teslim ettikleri ile
şiirsel bir münasebet içinde olmaları mümkündür, bu teslim edenlerin teslim alanlarla
özdeşleşmeleri halidir. Bir başka açıdan yaklaşacak olursak, bakırcının yaptığı ibriğe
tapınması halidir.

50
Teslim eden teslim alanın libasında ise şiiri bir hal var, demektir.

Her çöküş tahlilini, köke kadar uzatmak durumundayız.

Çökenin kökünü pür sıhhat ve inkıraz (KŞ:tükenme) tahlillerinden masun tezekkür


edemeyiz.

Peki ne yapmalı, böyle hallerde, bir başlangıç olarak, şahsi copernicus revolution'ı
sağlıklıdır. Bu sözü, "kopernik devrimi yapıyoruz" deyişini, Kant'tan çıkarıyoruz. Hep salık
veriyordu. Nekahat'a açılan kapılardan birisi diyebiliriz. Yine de zihin alemindedir.

Ne kadar basitti; "çocuk işi" demek yerindedir. Nerede ise hiç gözlem yapmadı ve
gözlemlerin hemen hemen tamamı, Ptoleme Nazariyesi'ne uyuyordu; dünya sabit ve
güneş dönüyordu. Uyumsuz gözlemler ise bir avucu taşmıyordu; bilim ve bu arada, teori
mutlak peşindedir, uyumsuzları silmemektedir. Bilim'in demokrasi'den anarşi'yi anlaması
ve anarşi'ye meyletmesi buradan kaynaklanıyor; isabet teşhis ediyorum. Devrim'in eşiği
anlamındadır ve inatçı uyumsuzlar karşısında, devrim kaçınılmaz oluyordu; her devrimin
kökünde bir tür inat var. Dünyayı hareket ettirdi, tahtından indirdi ve güneşi sabit yaptı;
uyumsuzlar da uyum gösterdiler. Devrim, işte budur.
Ahenkli coşku'dur.

Arşimed'in coşkusunu hep biliyoruz ve Copernicus'un coşkusunu, ürküntüsünden


anlıyoruz.

Paradoks mu yoksa tarihli toplum ile fiziksel toprağın baskısı mı; Balzac kralcı idi ve ancak
burjuva ve cumhuriyetçi romanlar yazıyordu. Çernişevski narodnik idi, ama, naif sosyalist
romanlarını okumaya hiç doyamadık. Tolstoy'un dindar olduğunu biliyoruz; ama Anna
Karenina'da Kont Karenin, çekim güçlerinin hiç dışına çıkamayan bir robottur, Rusya
bürokrasisi sanki Kont'un içine girmiş ve tutsak etmişti. Sanki Karenin değil bürokrasi
hareket ediyor ve davranıyordu; ilk robot-insan Kont Karenin'dir diyebiliriz ve Tolstoy'un
dehası sayesinde, insan olduğundan hiç kuşku duyamıyoruz. Kopernik de bir Aristotales
müridi idi, ama, bir yola çıktı ve sonunda, Aristotales fiziğini yıktı. İstemeden yıktığından
emin olabiliriz.

51
Mustafa Kemal'in de yola çıkarken, bu yolculukla, yıktığını yıkacağını bildiğini
söyleyemeyiz. Masal olması için, başında, bilmediğini söylememiz yerindedir.

Buradayız.

Asıl yaratıcı olan, kollektivite'dir. Ve son derece maddecidir, ekleyebiliyoruz.


Bizimki maddeci masal'dır. Türünün ilki mi; diyemeyiz.

ALTIN ÇAĞ VE MUSTAFA KEMAL


Otuzlu yılları anlamaya çalışırken konstrüktif, "inşaatçı", olduğunu hep unutuyoruz.

Dünyanın, bir şantiye olduğu dönemdi. Devlet, zor'unu inşaata veriyordu.

Kandinskiy'in resimleri habercidir; hem füturist ve hem de inşaatçı-plancıydılar.

Kandinskiy, Rusya Sovyeti'nden çıktı ve Batı'ya yerleşti. Otuzlu yıllarda Sovyetler


Birliği'nde pyatletka ve Amerika Birleşik Devletleri'nde new deal vardı. Otuzlu yıllarda,
nerede ise, sadece bu ikisinin olduğunu biliyoruz.

Türkiye'nin, dünyanın dışında olduğu, kötü bir masal'dır. Hep dünyevi rüzgarları aldı ve
kötü rüzgarlara bir meyli var.

Tarihin kaydettiği çok uzun ve kütlesel bir savaş hala bellekteydi. Savaşlar, demokratist ve
fenimisttirler; cephede ve cephe gerisinde zengin-yoksul ve erkek-kadın ayrımının silindiği
yaşam halleridirler. Savaşlarda, patron-emekçi ve kadın-erkek ayrımı olmadan insanın,
kendisi için, sevildiği epizodlar, savaşsız zamanlara göre, çok olmaktadır. Bu nedenle
demokratizasyon zillerinin daha sık çaldığı aralar olduğunu biliyoruz; ayrıca, Londra'da
kadınların tek başlarına sinemaya gidişlerine ve sokakta sigara içmelerine, ilk kez,
savaştan sonra, rastlıyorduk. Feminist süreçlerdir, demek istiyorum.

Minimalizmin elinde Cumhuriyet Türkiyesi'nin, bu modanın dışında, kalabilmesini


düşünemeyiz. Aksine tüm edebiyata rağmen, Türk elitistlerinin, güveni tam bulduklarını da
söyleyemeyiz. Öyle ki, 1926 yılında, Musul'un Büyük Britanya'ya verilmesini artık sadece
bir "hediye" olarak görebiliyoruz. Bunun arkasında hem güvensizlik ve hem de güvensizlik
olmalıdır; ikincisi, Batı'daki lider emperyalist devlete yaranma kompleksinin bir diğer adıdır.
Demek ki, minimalist ve güveni tam duymamış önderliğin, bu modanın, bu konstrüksiyon
rüzgarından etkilenmemesini düşünemiyoruz.

52
Kaldı ki Gelibolu'da çok ve Sarıkamış'ta çokça ve kütlesel ölçüde, erkek kırımı yaşamıştık,
okumuş erkekleri kaybettik; maddeten, fenimizme giriş yapmak zorundaydık. Öte yandan,
uzun ve büyük savaşlardan çıkmış hiçbir önderlik halk düşmanlığı yapamaz, çünkü
savaşan, eninde-sonunda halk'tır, Gelibolu'da tek kahraman vardır ve halk'tır, Maraş'ta
"kahraman" olan halk'tır, Antep'te "gazi" halk'tır, Urfa'da "şanlı" hiç kuşkusuz emekçi
halktır, dünyadaki rüzgarlar bir yana, bunlar varlar, halkçılığa itiyorlar.

Şüphesiz modernisttir, ancak ne ölçüde orijinaldir, bu soruyu bırakıyorum, ama, Mustafa


Kemal'den daha çok İsmet Bey'in damgasını çalmaktadır, geçerken, buna işaret etmem
verimlidir. Düşündürücü, demek istiyorum.

Bir paradigma var, otuzlu yıllar, Cumhuriyet Türkiyesi'nde "altın çağ" idi. Ayrıca bu
dönemde, yöneten Mustafa Kemal Paşa idi; "ayrıca" yerine "çünkü" diyebilirdim. Analitik
olmaya çalışıyorum; yoksa, sol düşünce ve tarih doktrininde "çünkü" dendiğini biliyoruz.
Sol doktrin, "altın çağ" ile Mustafa Kemal Paşa arasında mutlak bir bağ kuruyor; sebep-
netice rabıtası tabir ediyoruz. Birisi varsa diğeri yoktur; birisi diğeri için sine qua non halidir.

KARANLIK ON YIL VE İSMET PAŞA

Şartlar aynı mı? Moskova Muhakemeleri, Kemal Paşa Hazretleri'nin yaşamının sonlarına
doğru açılmıştı ve bu muhakemelerin anti-sovyetik kullanımı ise soğuk savaş döneminde
realize ediliyordu. Kaldı ki hem İkinci Savaş ve hem de Soğuk Savaş'ı, Kemal Paşa
Hazretleri hiç göremedi. Görseydi; bu soru masalımsı tonik değerdedir. Belki de bu
nedenle hiç sorulmuyor, sormuş oluyorum.

Peki Kemal Paşa'nın hiç değişmeyeceği ve değişmediği bir resmi gerçeklik olmakla
birlikte, bir masal çerçevesinde, bunu, bir soruya dönüştüremez miyiz, gerçi ben hep
soruyu da aşıyordum. Hep 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren bir başka Mustafa Kemal
olduğunu yazıyordum; aslında Amasya buluşması ve "Amasya Tamimi" bir başlangıç
alınmalıdır, doğuş diyebiliriz.

53
Hangi masal?, şimdiye kadar bu sorunun sorulmamış olmasına da şaşmak zorundayız.

Bandırma Gemisi'ne binen Mustafa Kemal ile, bunun da en iyi tanığı "oğul" Abdürrahim idi,
Amasya Tamimi'ni yazan Mustafa Kemal çok farklıdırlar. Birisi İstanbul'da rıhtımda, orada
kaldı, ve diğeri Amasya'da, Erzurum'a geçti. Farklılığın nedenlerinden birisi, hiç kuşkusuz,
ilkinde teslimiyet ve ikincisinde direniş çevresi olmasıdır; buradan hareketle, Kemal Bey'i
çevresinden etkilenen birisi olarak görmek masallara uysa da masal kahramanlarına
uymamaktadır. Masal kahramanlarının ise tarihte yeri yoktur; varsa tarih sayamıyoruz.
Masal ile "resmi" tarih arasında gidip geliyoruz.

Atilla İlhan, "hangi" sorusunu çok güzel çalıştırıyordu, hangi sol, hangi batı ve saire,
okuyorduk. "Hangi Mustafa Kemal" sorusunu soramadan aramızdan ayrılması ayrıca
üzüntü kaynağımız oldu. Ama daha da yaşasaydı sormayacağını biliyoruz; onunki bir
mesih'tir. Mesihlik mesleği, değişmemek üzerinedir. Biliyordu, emindi; mesih'ti, ne yazık
kuşku duyamıyoruz.

Bu masalda Mustafa Kemal değişmektedir. Bu nedenle, hem gözlenenin ve hem de


gözleyenin değiştiği bir hal ile karşılaşıyoruz; quantum fiziğini çağrıştırıyor; zor bir problem
olduğunu kabul ediyorum. Kaldı ki çok erken bir zamanda, bizleri derin üzüntülere gark
ederek, aramızdan ayrılmıştı; problemin daha da müşkül hale geldiğini kabul etmek
zorunda kalıyoruz. En verimli çağında aramızda ayrılmasa, yaşasaydı, kırklı yıllar başka mı
olurdu; son derece spekülatif olduğunu kabul ediyorum. Ama sormayı demans halinden
çıkma da sayabiliyoruz.

Ancak yine de, "hangi" sözcüğünü kullanmaksızın "ne kadar" karanlık sualini formüle
edebiliyoruz. Cumhuriyet'in medarı iftiharı "Köy Enstitüleri", çıkışı ve çöküşü ile, bu karanlık
on yıl içindedir. İsmet Paşa Hazretleri'nin ısrarlı savunucusu olduğu toprak reformu da bu
dönemde formüle edilmişti; son derece radikal olduğunu biliyoruz. Bu reformla, toprak
sahipleri sınıfının düzlenmek istendiğini çıkarabiliyoruz; ancak eninde-sonunda, başta
Cavit Oral, Adnan Menderes ve Emin Sazak, büyük toprak sahipleri, İsmet İnönü'yü
düzleyebildiler.

54
Bunda Paşa’nın Varlık Vergisi denemesinin de çok etkili olduğunu tespit etmemiz
yerindedir; "deneme" diyebiliyorum, çünkü, İbrani kavminden kimseyi zarardide
edebildiğine ihtimal vermiyorum, amma, tüm fincancı katırlarını ürküttüğü kesindir. Buna
ilaveten, kriptolar adı üzerlerinde kripto'durlar ve dokunulması söz konusu değildir,
kamuda memur olarak çalışan yirmi kadar Yahudi yurttaşımızı da işinden attı ki, bu, bana,
dilsizlerin kavgasını hatırlatıyor, çok gürültülüdür. Kuşkusuz bu tür eylemleri tasvip etmek
imkansız; ama çok köktenci olduğunu teşhis etmekten geri kalamıyoruz.

İçerde düzleyici olmaya çalışıyordu. Dışarıda, en muktedir tepeye, emperyalizmin yeni


lideri, Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlanmaya çalışıyordu. İçerde acımasız ve dışarıda
etekleyen bir ahlak uyguluyordu; "ahlak" demek hayli zordur, biliyorum.

On yıllar karşılaştırması yapma imkanımız yok, sadece bu ikinci on yılın, İsmet Bey'li
yılların, pek de karanlık olmadığına işaret etmek istiyordum. Kaldı ki, ilahiyat fakültesi ve
okullara tercihli din dersleri de bu dönemdedir; bunları Truman Doktrini çerçevesinde
mütalaa ediyoruz. Kayzer Vilhem'den net olarak öğreniyoruz, ip uçlarını Mısır'ı işgal eden
Büyük Napolyon'da da buluyoruz, Orta Doğu'ya giriş, bir elde ibraniyet ve diğer elde
islamiyet tutmayı zorlamaktadır. Truman Doktrini ve baba-oğul Bush operasyonu da budur.
Öyle böyle, bu on yılda da, Truman ve öncesinde Missouri donanmasının gelişinden dolayı
biliyoruz.

Dikte mi ediliyor; bu hiç de önem arz etmiyor, tekeliyet nizamlarında, eşyanın tabiatında
var. Bu nizam, dinselliğe muhtaçtır ve Ortadoğu'da ise kendisini daha çok muhtaç
addetmektedir. Hepsi bu, fakat, buradan bir de şunu anlıyoruz ki, islamın judaize olmasının
arkasında başka dinamikler de var. Geçerken not ediyoruz.

Tekrar geriye dönecek olursak, kemalist altın çağ'ın pek de aydınlık olmadığını kolaylıkla
gösterebiliyoruz. Bir kez, dillere destan ve övüle övüle bitirilemeyen Sadabat Paktı'nın pek
de tarafsızlık ihtiva etmediğinden emin olabiliriz. Çünkü, Sovyetler Birliği öyle takdir
etmemek bir yana hayli rahatsız olmuştu. Kaldı ki, İngiliz nüfuz bölgesindeki devletlerle
arasındaki bir ittifakın tarafsızlığı fazla hayalidir; Sadabat Paktı hep Londra çizgisinde
sayılıyordu. Bir edebiyattır ve hiçbir işe yaramadığını biliyoruz.

55
EK BİLGİ (KŞ)
Kaynak: Vikipedi, özgür ansiklopedi (Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinin hazırlamış olduğu "Türk Dış
Politikası" -Editör: Baskın Oran-)

Sadabat Paktı
Sadabat Paktı, Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında, 8 Temmuz 1937'de Tahran'da Sadabad
Sarayı'nda imzalanan dörtlü pakt.

Sadabat Paktı'nın imzalanmasının nedeni olarak İtalya'nın Habeşistan'ı işgali gösterilir. Bu yorum yanlıştır.
Bu pakt İtalya Habeşistan'ı işgal etmeden önce gündeme gelmiştir ve yaklaşık iki yıl süren görüşmelerde
İtalya konusu tartışılmamıştır. Antlaşmanın maddelerine bakıldığında da İtalya'ya karşı açık veya kapalı bir
tedbir bulunmamaktadır.

Bu paktın nedenleri kısaca şunlardır:

1) Sınır sorunlarının kalıcı şekilde çözülmesi (pakta üye devletlerin tümünün İran'la sınır sorunu
bulunmaktaydı. Ayrıca bu sınır sorunları nedeniyle özellikle Türkiye-Irak-İran üçgeninde Kürt aşiretleri sınır
tanımayan isyanlar yapmaktaydı. Bu paktın imzalanmasının en önemli nedenidir.

2) Ülkelerin bağımsızlıklarını vurgulama istekleri (Sömürge ve yarı sömürge dönemlerinden kısa süre önce
kurtulabilen bu devletlerin bağımsızlıklarının vurgulanması son derece önemliydi). İlk defa bu amaçla, 2 Ekim
1935'te Cenevre'de Türkiye, İran ve Afganistan arasında üçlü bir Antlaşma parafe edildi. Buna daha sonraları
Irak da katıldı. Daha sonra Irak-İran sınır antlaşmazlığının çözümlenmesi (Şattülarap uyuşmazlığı), Türkiye ile
İran arasında dostluk çerçevesi içinde sınır sorunu dahil her alanı düzenleyen Antlaşmaların akti, 8 Temmuz
1937 tarihli Sadabad Paktı'nın imzalanmasına imkan vermiştir.

Taraflar antlaşmada genel olarak birbirlerinin iç işlerine karışmayacaklarını, ortak çıkarlarını ilgilendiren
hususlarda birbirlerine danışacaklarını, birbirlerine karşı saldırıda bulunmayacaklarını ve sınırlarının
korunmasına saygı göstereceklerini taahhüt etmişlerdir. Ancak paktın temel nedeni olan Kürt aşiretleri
sorunu, 7. maddenin şu ifadelerinde saklıdır: "Bağıtlı taraflardan her biri, kendi sınırları içinde diğer bağıtlı
tarafların kurumlarını yıkmak, düzen ve güvenliğini sarsmak veya politik rejimini bozmak amacıyla silahlı
çeteler, birlikler veya örgütlerin kurulmasını ve eyleme geçmelerini engellemeyi yükümlenir".

İkinci Dünya Savaşı ortamında antlaşmanın diğer maddeleri işlevsiz kalmış, fakat 7. madde anlaşmanın
devamını sağlamıştır. Sadabat Paktı, 1979'da İran'daki yeni rejim Paktı fesh ettiğini ima edene kadar hukuki
varlığını sürdürmüştür.
Resmi tarih, "Olaylarla Türk Dış Politikası", bu yönde işaretler veriyor ki "pakt,
antirevizyonist devletler, özellikle İngiltere tarafından da olumlu karşılanmıştı" yollu yazıyor.
Devam da ediyor, "aslında Pakt'ın imzalanması sırasında, Irak hala İngiliz nüfuzu altında
bulunuyor", diğer paktçılar, İran ve Afganistan oldular ve hep Sovyetler Birliği'ne karşı
mevzi peşinde koştular. 1937 yılında imzaladılar, Soğuk Savaş başlarında tümden
unuttular. Tam bir hikaye'dir; diyebiliyoruz.

Devam ediyoruz, önce not etmiştim, Truman Doktrini'nden önce Amerikan donanması
İstanbul'a gelmişti; tarihimizde pek az rastlanan bir bayram havasında ve sevinçlerle
karşılanmıştı. İnsanlarımız kayıklarla ve yüzerek Marmara'ya açılıp Missuri'yi karşıladılar.
Benim büyüdüğüm liman kentinde de, her Amerikan savaş gemisinin ziyaretinde, şehrin,
bayramlıklarını giydiğini hatırlıyorum. Çok küçüktüm, ancak babamın kereste fabrikası
umumhaneye çok yakındı, haftalarca önceden umumhanenin temizlendiğini ve badana
edildiğini hatırlıyorum. Geçmiş gün, Türk ve Amerikan bayrakları çekilip çekilmediğini
hatırlamıyorum. Amerikan bahriyelileri, "madam şik şik" diye soruyorlardı, her halde ilkokul
birinci sınıftaydım, okulun adı çok hoştu, "Mithat Paşa", ben sokaktan İngilizce öğrenmeye
başlamıştım, Amerikanca "genelev" böyle söyleniyordu. Bunu hatırladığım için, Missuri
günlerinde, İstanbul'u etüd ederken bu tür detayı ihmal etmiyordum. Abanoz Sokağı
bayramlıklarını giymişti; emperyalizmin girişi bu kapıdandır.

Emperyalistler, pencereden değil genelev'den giriyorlar ve hep, ahlakı genelev'leştiriyorlar.


Bu, ahlaksızlaştırma, aşama aşama'dır; en islami çağda, "fahişelik devrimi" de yapıldı ve
fahişelik butlan ile malul hükmedilerek, genelevler medyada kuruldu. Hem günlük ve hem
de aşikar oldular.

56
Emperyalizm ne zaman mı geldi, donanmalara ve umumhanelere bakmak isabetlidir ve
yerindedir. Bu açıdan tetkik ettiğimizde 1929 yılını görüyoruz, "kahpe" İstanbul bir daha
dekolte giysilerini giyiyor ve gerdeğe hazırlanıyordu; doğru “kahpe”, gerdeğe girmekten
başkasına hiç heves duymamıştı ve Büyük Britanya İmparatorluğu'nun bir filosu İstanbul'a
geliyordu. Geldi, İstanbul günlerce gelinlik ve gerdekliklerini giydi ve çıkarmadı; filo ile
karşılıklı ziyaretler ve balolar hiçbir zaman ihmal edilmemiştir. Baloların, resmi ve mecburi
olduğu yıllardı. Öyleyse, hangi on yılın daha parlak veya karanlık olduğunu söylemek kolay
olmamaktadır. Belki her iki on yılı da gün batımı saymak daha verimlidir.

Türkiye ne zaman mı bağımsızlığı tatmaya başladı; görkemli ve onur taşıran altmışlı


yıllarda, İzmir'in genelev kadınları, evlerinin kapısında, Amerikan bahriyelilerini
almayacaklarını ilan ettikleri zamandadır. Ayrıca Dolmabahçe'den Boğaz'a atıldılar; reel
tarihtir ve çökertme kararının da bu tarihte alındığını hep yazıyoruz.

CUMHURİYETİN KOPERNİK DEVRİMİ


Devrim şudur, altın çağ otuzlu yıllarda da yönetim İsmet Paşa Hazretleri'ndedir. İktidar,
İsmet Bey'lidir, demek istiyorum.

Bu masalda aksini düşünenlere şaşıyorum.

Maddecilik, kaçınılmazı görmek ve çıkarmaktır. Olanı, zorunlu saymak, anlamındadır.


Zorunlu olan ise zor'un türevidir; sonuç, iktidarındır. Böyle bakabiliriz.

İki nokta var; 1937 yılında İsmet Paşa'nın başbakanlıktan tard edildiğini ve yerine Celal
Bey'in geldiğini kabul edebiliriz. Ancak 1950 yılında, resmi tarihte tahsili "hususi" geçen,
rivayete göre ise l'Alliance Üniverselle Israelite de okumuştu, Profesör Avram Galanti
haber veriyor, bizim masalda "gerçek" budur, Celal Bayar'ın daha ilerde cumhurbaşkanı
olduğunu da biliyoruz. Bu son noktaya bakarak cumhurbaşkanı olmayı istediği neticesini
çıkarıyoruz. Her halde daha önce de istemiştir; en müsait dönem olarak, Büyük
Kurtarıcı'nın "son başbakanı" olduğu tarihi teklif edebilirim; başbakan iktidar demektir ve
devletin zor'unu elinde bulundurmaktadır.

57
Peki namzetliğini dahi telaffuz edememesini nasıl izah edeceğiz; şimdiye kadar böyle bir
izahın olmaması, böyle bir sualin bulunmamasından neşet etmektedir. Şimdi, bir masal
mesabesinde, böyle bir suali vaz etmiş haldeyiz. Her halde, demokratik terbiye veya
hürmet ile açıklayamayız. Resmi tarihte olabilir, masallar, daha Darvinisttirler; daha
maddeci cevaplar peşinde koşarlar. Gizli Tarih'in her zaman darwinist olduğunu
tekrarlıyorum, "viable" çizgilerin çarpışmasını anlıyoruz.

Bir de Hipodrom Vaka-ı var, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri cumhurbaşkanı ve Celal Bey
başbakandı, ama, İsmet Paşa'yı tribünlerde gören halk, "bizi neden bırakıp, gittin"
mealinde nümayiş yapmıştı, görülmemiş bir iştir. Bu nümayişten Kemal Paşa'nın çok
rahatsız olduğuna dair rivayetlere sahibiz. Bir de, bu nümayişi, İsmet Paşa'nın "adamı"
Ankara Valisi Tandoğan'ın tertiplediği iddiası var, manasını daraltmak istiyorlar. Güzel
ama, sonra, Tandoğan neden işten atılmadı; demek ki ipler İsmet Paşa'nın elindeydi.
Doğru, masalımız da bu imadadır. Ol tarihte zor, İsmet Bey'lidir ve bir dahi teşhis eyliyoruz.

Yaşamak ve olmak, maddecidir. Büyük Kurtarıcı'nın aramızdan ayrıldığı zaman yerine hiç
kimsenin aday olmayı bile düşünememesi son derece düşündürücüdür; İsmet Bey'den
başkasını düşünemediler. Neden, "minimalist" sözcüğünü kullandım, o kadar mı; artık
üzerinde duramıyoruz. Olan olmuştur; ancak bir gizli tarih söz konusu olursa sorabiliyoruz.

Peki, otuzlu yılların başındaki Serbest Fırka'nın kuruluşunu ne ile açıklayacağız; önümüzde
sadece "demokrasi" denemesi var. Buna ise iki itiraz serd edebiliriz; birincisi, gerçek
tarihte "deneme" olmayacağıdır. Deneme veya deney'in laboraturarda olduğunu biliyoruz
ve kaldı ki, çok acımasız olduğu kabul edilmedikçe, bir liderin en yakınlarını kobay olarak
kullanmasını düşünemiyoruz. Mustafa Kemal Bey'in kadim refiki Ali Fethi, hemşireleri
Makbule, Ayıcı Arif telef edildiğine göre geriye kalan en mutemeti Nuri'nin Serbest Fırka'ya
iltihakları, "deney" hipotezini nakz etmektedir. Bunu, olsa olsa, "ben de oradayım" yollu
telakki eyleyebiliriz; güç yatırılmaktadır. Ve en mühimi yatırılan güç yetmemiştir, sonunda
bunların ne hale geldiklerini hatırlayabiliyoruz; her halde bir masal üslubunda attan
düştüklerini idrak edebiliyoruz.

58
Ne demeli; her halde, Kemal Paşa, altın çağ otuzlu yılların başında, iktidarı, İsmet
Paşa'dan almaya çalışıyordu; egemenler, aralarındaki kavgayı kendi aralarında
çözemedikleri zaman, halka başvuruyorlar. Çok zaman da başvurduklarına pişman
oluyorlar; İzmir nümayişlerinin tahlili kolay olmasa bile, halkın cumhuriyetten hoşnut
olmadığı değerlendirmesi yapılmıştı. Kemal Paşa Hazretleri'nin, yıkılmadıkça, iktidarı İsmet
Bey'den koparmanın imkansızlığını idrak eylediği günlerdi; bir kabul var.

Kılıç Ali mi, Atatürk'ün Kılıcı demek yerindedir, İstiklal Mahkemesi'nin savcısı olarak kaç
kişinin idamını istedi, sadece bu sorunun cevabını bilemeyeceğimizi biliyoruz. Atatürk'ün
zaman zaman sesi ve zaman zaman gözü idi; bir dönem yalnızca "kılıç" oldu, anılarının bir
yerine, Serbest Fırka'nın kuruluşunu anlatırken, "meydanın boş kalması, bu boş meydanda
İsmet Paşa'nın istediği gibi at koşturması Atatürk'ü rahatsız ediyordu" haberini sıkıştırması
çok tuhaftır. Ancak bir masal çerçevesinde okunabileceğini biliyorum.

Masal mı, Kılıç Ali'ninkine bakarsak, hakim-i mutlak olan İsmet Bey'di. Hatıratı, ezbere
değil de benim tertip ettiğim masala göre okunacak olursa gerçekten inanılmaz ve bu
nedenle de masal'dır; Topçu İhsan, İttihat ve Terakki döneminde de önemliydi, katib-i
mesul olmuştu, Kurtuluş Mücadelesi'ne erken katıldı, Topçu İhsan olarak maruftu, İstiklal
Mahkemesi'nde reis olacak kadar mutemet bir kimseydi. Bahriye Vekili dahi idi ve
sonunda, Yüce Divan'a gönderilen ilk bakan unvanını da kazandı. Mustafa Kemal'in
yakınıydı, ama "yavuz-havuz" davasında mahkum olup hapis yattı; yattıktan sonra da
Kemal Paşa'ya "ellerinden öperim" misilli hürmet yolluyordu. Peki neden mahkum oldu,
Kılıç Ali'ye göre, Kemal Paşa Hazretleri, Topçu İhsan'ın masumiyetinden hiç şüphe
etmiyordu, ama, İsmet Paşa'ya da hiç gücü yetmiyordu. Bu masalda güçsüz olan Kemal
Paşa'dır. Kılıç Ali, bunu, "İhsancığım" diye söze başlayıp, "İsmet Paşa'nın, 'ya o, ya ben',
diye ısrarı karşısında Atatürk, onu atıp seni iktidara getiremezdi" cümlesiyle açıklamıştı.
İsmet Paşa, Kemal Paşa'nın çevresinden denizcilik bakanı İhsan'ı önce Divan'a ve sonra
da kodese havale ederek iktidarın ellerinde olduğunu göstermek istemişti. Korkuttuğu ve
gösterdiği kesindir; iktidar oyunu, eninde-sonunda bir korkutma sanatı'dır, bir daha temaşa
ediyoruz.

59
Sonra, Serbest Fırka adına İzmir'de yapılan nümayiş ile yakınında, Menemen'de,
asteğmen Kubilay'ın katledilmesi aynı yönde işaretlerdi. Birisi kapatılmış ve diğeri
idamlarla karşılanmıştı; doğrusu, oldukça müsait şerait içinde oldukça kolay idrak edilen
Cumhuriyet'in idamlara bu kadar kuvvatlı bir temayül göstermesi son derece calib-i
dikkat'tir. Pek de dikkat edilmediğini tespit ediyoruz.

İsmet Bey, kapatılmasında bir dahli olmadığını ima etmektedir. Fethi Bey devam etseydi,
güçlükleri yenerdik ve karşı karşıya iki parti o zaman yerleşmiş olurdu; "ben bu kanaati
muhafaza ettim" diyordu. Amma, ekliyordu, "Atatürk, ilk tehlikeleri gördükten sonra bu
görüşe asla itibar etmedi." Kemal Bey'in "temkinli" olduğunu hep anlatıyorum, fakat, temkin
ile panik arasındaki makul sınırı ölçemiyorum ve makul olmayanı göremiyorum. Mamafih,
tehlikeleri abartmış olması da ihtimal dahilindedir.

Peki, tam bu zamanda, Büyük Kurtarıcı'nın bir trene binerek, mütehassislerden mürekkep
bir erkan ile, Anadolu'da fact-finding turuna çıkışını da analiz etmemiz gerekmektedir.
İsmet Paşa'nın ikinci adamı rolüne mi razı oluyordu; söylemek zor, ama yapılanı, birinci
adamlık sayamayız.

Otuzlu yıllarda gülen hiçbir resmine rastlamıyoruz. Kemal Paşa'nın pek çok sırrını
görünmez mürekkeple yazmaktan geri kalmamış olan Falih Rıfkı, her okuyuşta satırların
arasına sıkıştırdığı bir sırrı daha buluyoruz, Paşa Hazretleri'nin kurulu Cumhuriyet'e artık
çok uzaktan baktığını da not ediyordu. Paşa, müstağni idi ve heyecan duymuyordu; bunu
da, öğreniyoruz.

İrfan & M. Olga, başka yerlerde rastlamadığımız bir tesbit ve teşhis ile karşımıza çıkıyorlar,
he had always been a difficult man to approach, now he became more so, yazıyorlar. He
grew moodier, more lethargic; bunları da eklemekten geri kalmıyorlar; neden ve nasıl
yazıyorlar bilemiyorum. Sık sık karamsarlığa düşen, saatleri birbirine uymayan, yaşam
enerjisini sürekli yitiren bir önder teşhisine, hiç kuşkusuz, masallarda yer yoktur. Belki de
bu nedenle, artık daha çok manevi evlatlarıyla vakit geçiriyordu, bazen, Çankaya
Köşkü'nde, silah arkadaşı yüksek paşalara, soyunmalarını ve güreş tutmalarını
buyuruyordu ve güneş dil teorisi ve tarih tezi ile uğraşıyordu.

60

_______________
müstağni (TDK) sıfat, eskimiş (müstağni:) Arapça
1 . Elinde olanla yetinen, doygun.
2 . mecaz Nazlı davranan.
Diğer işlere ise İsmet Paşa bakıyordu; o zamana ait her türlü işaretten, Büyük Kurtarıcı’nın,
İsmet Paşa Hazretleri’nden çok çekindiğini çıkarabiliyoruz; bu noktada hiçbir kuşkumuz
yoktur. İsmet Bey'i güler yüzlü bulursa rahatlıyor ve asık suratından kaygılanıyordu. Bu bir
intiba olup, maateessüf, İsmet Paşa'nın geriye bıraktıkları arasında bununla tenakuz
halinde bir habere rastlamıyoruz.

PEYGAMBERLER VE ALLAH ÜZERİNE


Savcılar, Türkçe "peygamber" demektir, Tanrı'ya neden muhtaçtırlar; Tanrıları hep
peygamberlerin kelamından tanıyoruz. Şüphesiz, bu kelamın, Tanrı katından indiğini,
bizzat peygamberler söylüyorlar; müminler de hep "peygamberimiz efendimiz buyurdular
ki" demektedirler. Kaldı ki, islamdaki ünlü kelam gerçekten önemlidir; "la ilahe illallah"
sözünde, ilk bölüm, "allah yoktur" anlamındadır. İkinci bölüm ise "benimkinden gayri"
demek oluyor ki, biz yine de, Allah'ı, peygamberden öğrenmiş oluyoruz.

Çok garip, sadece peygamberlerin Allah'larını biliyoruz.

Hıristiyanlık'ta durum bir ölçüde değişik görünüyor; Cesü'süz Allah'ı düşünemiyoruz.


İbraniyet ve İslamiyet'te, Tanrı'yı, peygamber hazretleri haber veriyor ve tanıtıyor;
peygamber de, bu nedenle olabilir, haber-veren anlamındadır. Üç büyük dinde, musevi,
muhammedi ve isevi, bilgilerimiz bu çerçevededir.

Sabetai'de ise daha farklı bir anlatıma sahibiz. Başta büyük otorite Scholem, Sabetay
Sevi'nin, "mesih", Allah demektir, olmak türünden bir fikri ve temayülü olmadığında
nettirler. Bu Filistinli Nathan'ın fikri idi, "sen Tanrı ol, ben peygamber" diyen odur.

Sabetay'ın böyle bir teklif bekleyen bir hali olduğunu kabul ediyorum; ancak, bütün
kurgunun Nathan'a ait olduğunu ise bütün kaynaklar kabul etmektedir. Demek ki, en
azından sabetayizmde, Tanrı'nın, peygamber tarafından yaratıldığını görüyoruz.

Demek ki, peygamberlerin, Tanrı'ya ihtiyaçları var. Öyleyse, Tanrı'ya ihtiyaç, öncelikle
peygamberlerde ortaya çıkıyor. Bunu son derece şaşırtıcı buluyorum.

61
Böyle bir noktaya gelişimde, içimden hiç çıkaramadığını ve bir türlü tatmin edici bir cevap
bulamadığım, bir soru'nun yeri büyüktür. Lenin, neden, "ben marksistim" diyordu; Şto
Delat' (*), Marx'ta yapılmış en önemli revizyondur; kapalı olan sistemi açıyordu. Başka
nedenler de ekleyebiliriz; neden Marx'ı o kadar yücelttiğini ve o kadar bağlı olmamasına
karşın, pek bağlı görünmesini anlayamıyorum. İddiası, iddia'dır.

Aynı sorudan, Kemal Paşa versus İsmet Paşa düzleminde de kurtulamıyorum.

62

________
(*) (KŞ Not:) Şto Delat, “Ne Yapmalı”nın Rusçasıdır. “Ne Yapmalı”, Vladimir İlyiç Lenin’in kitabının adıdır. Bu
kitabın elektronik ortamda kopyası için bkz. http://www.kurtuluscephesi.com/lenin/neyapmali.html
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
YİRMİ ALTI
Üç "iç savaş" ilan etmiştim.

Savaş'lar ile iç savaşların ilanları birbirinden ayrılırlar. İç savaşları bilim adamları ilan
ediyorlar; bazen yorumcular veya politikacılar adlandırıyorlar. Ancak kabul ettirenler, bilim
adamlarıdır. Tarihçiler, demiyorum; iç savaş ilanı da bir hayal gücü gerektiriyor.
Umumiyetle vaka-i nüvis'lerde eksik olduğunu biliyoruz.

Tarihçiliğimizde, her zaman olmasa bile şimdilerde, en çok teori'ye muhtacız. İlaveten, iki
buçuk asır evvelinde büyük müverrih Gibbon haber vermişti, Türk tarihçileri hep kazanan
hizbin kulu oldular; "resmi" tarihçidirler, anlamındadır. Halbuki "iç savaş" bir teorik
konstrüksiyon'dur. Resmiyetten bekleyemiyoruz.

Arada ne fark var, "iç savaş" eninde-sonunda bir peryodizasyon denemesidir; teşhisi ve
tanımının zor olduğunu hemen kabul ediyoruz. Ayrıca adı üzerinde, bir peryodizasyon
mesaii olduğu için, hudutlarım çizmek başlı başına muamma ve münakaşa konusudur.
Normal savaşlar, ilan ya da hücumla başlayıp bir mütareke ile bittiğinden bu tür sorularla
karşılaşmıyoruz.

63
Bu kadar değil, "iç savaş" teorik bir kategori olmak durumundadır, not etmiş haldeyim;
demek ki, devlet kuramını ilgilendiriyor. Peki devlet nedir, "devla" ya da "commomvealth",
her ikisinde de bir "refah" hali var, "devla" sözcüğünün, çok eşli Arabik dünyada, kadın
açısından, sıranın kendisine gelmesi anlamının olduğunu da biliyoruz, işte o geceye
"devla" diyoruz.

Demek, devlet'te mutluluk, mutlak olmamaktadır; "zor hali" diyebiliriz ve bunun mutlak
olması esastır. Şartlı, "meşruti" olsa da , tebaa açısından zor mutlaktır, "şart", zor'un icra
edilmesinin taksimi manasındadır. Öyleyse, devla'yı, gönenç değil, mutlak zor belirliyor;
zor'un kalkması, devlet'in çözülmesine bağlıdır ki teorik planda ve İngilizce lisanında
"wither away" de denmektedir.

Bizde en mükemmel "iç savaş", mükemmeliyet'i yine, teorik planda dört-başı bayındır
anlamında kullanıyorum, "fetret" devri idi, "kardeş savaşı" denmesi cehaletten neşet
ediyor; avami bir tabir diyerek yumuşatabiliyorum, iç savaş idi. Hiç kimsenin zor'u, her yere
işlemiyordu, boşluklar vardı; zor'un işlemesinde boşluk haline "iç savaş" diyoruz.

İç savaş, anarşi'ye yakın bir hal'dir.

Bu demokrasi'ye çok yakın olduğu, anlamındadır.

Demokrasi ile anarşi aynı eşiktedirler. Bunu, bu tespiti, önce Hobbes'a ve sonra
Montesquieu'ye borçluyuz. Tarik-i ilm ile ise buradayız ve bunun dışı, vulgarizasyon'dur.

Demokrasi, vulgarizasyona en yakın durum'dur. Biz çok uzağındayız.

Hobbes, anarşi'yle eşikdaş olduğu için demokrasi'den uzak duruyordu. Biz ise,
vulgarizasyon ile özdeşleşebildiği için uzak kalıyoruz.

Açıklık getirebildim mi, sanmıyorum, doğası gereği karışıktır, bir teori vazı ve bir de bundan
ayrılma var, yan yanadır; birincisinde, genellikle cephe gerisinde, komutanlar ile cephede
"sıra askerleri" var; adsızdırlar. İkincisinde ise seçkinler savaşmaktadırlar. Birincisi
neferlerin ve ikincisi seçkinlerin kırımına yol açıyor. Bu nedenle birincisi bitince,
bitmemektedir; çok büyük felaketlere neden olmuyorsa, bir devamlılık tespit ediyoruz. İç
savaşlar, benim ilan ettiklerim türünden uzun ya da "büyük" ise, mutlaka düzen
değiştiriyorlar.

Üçüncüsünü 1966 yılından başlatıyorum, devrimci-gazeteci ve bir tür kendi halinde filozof,
İlhami Soysal'ın, merkez-i pay-i taht'ta, erkan-ı harbiye zabitleri tarafından, meyanında
küçük zabitler dahi bulunuyordu, güpegündüz kaçırılıp dövülmesi, bir iç savaş ilanıdır.

64
Meşru zor’un durup gayr-i meşru zorun uygulandığı bu anda, bu ayrı zor’un başında Recai
Ergin bulunuyordu; sonradan korgeneralliğe kadar yükselen, genelkurmay "içinde çok
önemli görevlerde bulunan ve Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlığı döneminde, ki iç savaş
devam ediyordu, cumhurbaşkanlığı köşkünde istihdam edilen Recai Ergin'i teşhis ediyoruz
ve yazıyoruz. İlanı, bu çerçeve ve merkezdedir. R.Ergin’in, bunu, kendi inisiyatifi ile
başlattığını düşünemiyoruz.

Bu masalda Korgeneral Recai Ergin'i, bir iç savaşçı teşhis ediyoruz. Özal, Recai Paşa'yı
intihab eylerken kendisini de tespit eylemiş olmaktadır. Duhul eylemektedir ve yerini alıyor.

Bitiş tarihi ise çok zor ve daha büyük, ayrıca daha geniş çevrelerin katılımıyla, tartışmaları
gerektiriyor. 1996 Susurluk Çarpışması'nı veya izleyen yılın 28 Şubatı'nı, bitiş sayabiliriz;
her ikisinde de, bir birbirinden ayrılamıyorlar, bir restorasyon arayışı vardı. Ama burada asıl
soru, şudur; "bitti mi?", bitmemiş olmasına meylediyorum.

Teorik zorluklarımız ortadadır.

Hudutları tartışmalıdır, ancak, "mükemmel" bir iç savaş olduğunu görüyoruz.

Mükemmeliyet, türünün en gelişmiş ve bütün unsurlarını içermesinden kaynaklanıyor;


işaret etmiştim. Mahallelerin mahalle komiteleri tarafından idare edilmeleri bu peryodtadır.
"Devlet" giremiyordu ve çünkü, orada devlet vardı. İç savaş, iç içe iki devletin çatışma
durumudur. Birisinin embriyonik halde olduğunu anlıyoruz, ancak teori düzlemindeyiz ve
ayrıca, devletin sadece rüşeym halde olanı güzeldir.

Demokrasi'ye en yakındılar. "Rüşeym" halden, söz ediyorum.

Small is democratic, bunu diyebiliyoruz. Buradan hareketle "küçük güzel'dir" deyişini de


ekleyebiliyoruz. Eğer sadece Antik Atina demokrasi'yi gördü ise, bütün polis'ler küçük
olduğu içindir. Demek ki "demokrasi" basit meta ile yan yana gidiyor; trampa çağı bile
diyebiliriz. Yüz yüze olmak esas'tır. Ne yazık şimdi sadece iç savaş'ta var.

Öldürmeler de yüz yüze idiler. Öldürülenler bilmiyordu ve öldürenler biliyordu. Failler


meçhul olmayıp malumdular, demek istiyorum.

En güzel insanlarımızı tasfiye ettiler.


______________
rüşeym (TDK) isim, eskimiş, anatomi Arapça
Oğulcuk.

65
Meydanı, en güdük ve en hödük olanlara, bıraktılar.

Bütün kabiliyetleri kuruttular. İdare'yi bütün kabiliyetsizlere devrettiler.

Bütün inançlıları yaktılar. Ortalıkta olanların hiçbir inancı yoktu ve daha da önemlisi, insanın
inançlı olabileceğine de inanmıyorlardı. Bu çok önemli tespiti, Marx'a ve daha doğrusu
Marx vasıtasıyla, Tocqueville'e borçluyuz. Turgut Özal'ın, Tansu Çiller'in, Erdal İnönü'nün
hiçbir inancı yoktu ve her üçü de en çok, inançlı insandan çekiniyordu. Sadece üçünü
seçtim, inançları olmadığı için yaşadılar ve inançlı olanlardan korktukları için, kalan
inançlıları da yok ettiler. Sonunda, meydanı bıraktıklarına bakarak, Özal'ı, Çilleri, İnönü'yü,
başkaları da var ve sadece üçünü adlandırıyorum, arar olduk. İşte bu iç savaş'tır.

Uğur Mumcu'yu, Eşref Paşa'yı ve Özal'ın kendisini de bu savaşta kaybettik. Sivas'ta, bir
tabur güzel insanımızı cayır cayır yaktıklarında, Erdal İnönü iktidardaydı. Beni her zaman
iten yüzündeki gülümseme yine yüzündeydi; iç savaş maskı, işte keşfediyoruz.

İç savaş, devlet idaresini, inançsız, inanç düşmanlarına bırakan savaş türüdür.

Özal, sadece tom miks okumakla övünüyordu. Çiller, ittifaken kabul gören, bir büyük gaföz
idi. Erdal İnönü, bir cümleyi doğru dürüst kurarsa taraftarları bayram yapıyordu. O halde
böylece, tadad ederek, ampirik yoldan ve endüksiyon metodu ile iç savaş'ı göstermiş
oluyoruz; Özal ve Çiller ve Erdal İnönü, gösteren'dirler.

Kontribüsyonlarından dolayı teşekkür hissi ile meşbuyuz.

Tekeliyet'e geçiş mi; tekeliyet'te, yönetenler idyo ve yönetilenler sürü'dürler.

Bir tek kendilerine inançları vardır. Kırımı görmedikleri için, likidasyonu anlayamadıkları
için, geldikleri yere kendilerinin geldiğini sanıyorlar.

Yuvarlandıklarını, itilip kakılarak, bir sandalyeye oturtulduklarını anlamalarını


bekleyemiyoruz. Türü, hep böyledir.

Tekeliyet'te yönetenler, işsizdirler.

66
Sonuçları hep aynı olmuyor, normal zamandan farklıdır. Tanzimat da, Cumhuriyet de bir iç
savaş'tan sonradır. Bu üçüncüden sonra "tekeliyet” mi; bitmemesine meylim bu
nedenledir. Bu bir masal’dır ve hep iyi olanı, dileyebiliyoruz.

Birincinin sonuna dönüyoruz, Kemal, 1840 doğumludur, öyle ise, birinci iç savaştan 14 yıl,
1806-1826, ve Tanzimat ilanından 1 yıl sonra, dünyaya gelmiş olduğunu hesaplıyoruz.
Namık Kemal, Türk aydın tarihinin harika çocuğudur, adı yasak oldu, adı semboldü ve
sadece "Kemal" dediler. İlk tiyatroyu, ilk romanı, bir ölçüde ilk politik gazeteyi, Türk
aydınının siyaseten menfi olmasını, sürgüne çıkmasını, hepsini hepsini, bu mucize çocuğa
borçluyuz. Nazım Hikmet'in, Kemal'i bir put sayıp yıkmaya çalışması çok büyük
talihsizliktir; yıkamadı, seviniyoruz. Hep yüce tuttuklarım arasındadır. Bir kişi değildi ve
yetişemiyorum.

Neden daha önce gelmedi; soranlayız, çünkü, gelemezdi. İç savaşı hemen izleyen
dönemde sadece aparatçikler oluyor; hayal gücü, cesaret ve yeni'ye yönelme kabiliyeti yok
olmaktadır. Kemal, Şinasi, Agâh, son ikisi "bilen" anlamındadır, daha önce gelemezlerdi.
Genellikle, bugünkü Cihangir'de oturdular, Pera'dan Sıra Selvi yolu ile ayrıldılar; sanki
bunlar için kurulmuştu. Avrupa'da, Polonya'da, 48 İhtilali'nde yenilenlerden bir bölüğü
buraya geldiler, Nazım Hikmet'in, muhtemelen Yahudi olan ihtilalci-yüzbaşı büyük-dedesi,
paşa oldu, çoğu, Pera'da kahvecilik yapıyordu, Kemal, bu kahvelere gitti, "hürriyet", sohbet
ediliyordu. Kahveler, mektepleri oldular. Ve bu arada kalem'e girdiler, her sabah, ellerinde
bastonları, Kabataş İskelesi'ne indiler ve buradan ya Bab-ı Ali'ye ya da Üsküdar'a bindiler.
"Genç Osmanlılar" bunlardır ve ilk Meşrutiyet'i ilan edebildiler.

Kazananlar arasında yoksa, ufuk yenildiyse, kalanlar ufuksuzdurlar. Yalnızca bükmede


ustadırlar; marjinalizme meylediyorlar.

Ortada 1906-1926 var; bu iç savaşı, minimalistler ile maksimalistler arasında bir savaş
olarak da yazabiliriz. Başında değilse de sonunda budur. Bu savaşta maksimalistler hep
kırıldılar; kalanlar minimalisttirler.

Cumhuriyet, 1926 yılında kuruldu.

Minimalistlerin galibiyeti ile yaşıttır.

67
Kuranlar da, ekseriyet, minimalisttiler.

İç savaşlar, yeni düzen doğuruyorlar. Doğum sancılıdır, mutlak göbek kesimi gerektiriyor;
az veya çok, ama, mutlak kan var.

Sadece maksimalistler mi; tüm tanıklar, hiçbir tanıklık bırakamadan yok oldular. 1926 yılına
geldiğimizde, Zübeyde Ana, mümtaz evladı hakkında, bir tek sözcük bile bırakmadan bu
dünyadan ayrılmıştı. Üvey Babası Ragıp Efendi'nin akrabası, belki sevgilisi ve belki
metresi, Abdürrahim'den Vamık Volkan'ın başak ettiği bilgi kırıntılarına göre, bir ara
Çankaya Köşkü'nün hanımı Fikriye, bir gün Çankaya yokuşunda ölü bulundu, intihar etmiş
olması mümkündür, ama, öldürüldüğüne inananları da biliyoruz.

Demek ki, iç savaş'lar, bitmemiş yaşamlarla doludur. Biz sadece Çankaya'dan bir Fikriye
geçtiğini biliyoruz. Aslında bilmiyoruz, sadece duyuyoruz.

Modern ve pek feminist, Uşakizade Latife, 1926 yılına gelindiğinde, çoktan Mustafa Kemal
tarafından boşanmış ve diri diri mezara konmuştu. Bu İsviçre'de okumuş cesur kadının,
dişe dokunur bir tek not bile bırakamaması, ne derin korku içinde yaşadığına ve daha
doğrusu yaşatıldığına da işarettir. Sanki, Çankaya'da yaşamamıştır, yaşamların silindiği bir
dünyada idiler.

Ne beceriksiz bir oyun, kötü bir bulvar tiyatrosu, ikide bir Latife'yi anlatma iddiası ile
çıkanlar, yıllar yılı, aynı temcit pilavını sunuyorlar. Bunlardan tek öğrenebildiğimiz, ne
ölçüde kısırlaştıklarıdır; eski ve bunamışlara özgü soruların dahi dışına çıkamıyorlar.

Doğru, iç savaş'lar hep korku üretiyorlar ve korku bırakıyorlar. Latife'den gayrı en yakını
muhtemelen Albay Arif idi, kurtuluş savaşı sırasında bir ayı beslediği için "Ayıcı" Arif olarak
da biliniyordu, Mustafa Kemal ile omuz omuza dolaşabiliyordu, bu hal, çeşitli dedikodulara
da yol açabiliyordu, İzmir Suikastı çerçevesinde asıldı.

Hep asılmayacağına inanıyordu, en yakın arkadaşı Mustafa Kemal baştaydı, "oyundur,


asılmam" diyordu. Asıldı.

68
Ama, Büyük Kurtarıcı, gerçekten başta mıydı; masallar, inanılmaz sorular ile açılmaktadır.
Bu soru, yirmi beş-yirmi altı yılına aittir; Cumhuriyet’in kuruluşu olarak teorize ediyoruz.
Ancak öyleyse, Hegelyen dünyada reel’dir. Ve bu bir masaldır, Cumhuriyet kurulurken,
Büyük Kurtarıcı başımızda mıydı, bunu sorma cüretini kendimizde buluyoruz.

Eğer yoksa, Gazi'yi ibra ediyoruz. Masalımızı bilerek yazdığım kesindir; "ibra" etmenin
kendisinin iyi olduğunu da biliyorum.

Bir soru, bin soru'ya kapıdır. Şimdi açılan şudur, Mustafa Kemal hiç başta oldu mu?

Bize "işte yöneten" dedikleri zaman, hep yönetilen olması ihtimali var. Doğru mu; "masal"
mikyasında doğru'dur ve doğru'dan daha doğru da diyebiliriz. Ama hep kuşku duyuyorum.

MAKSİMALİSTLERİN SONU
Bolşevizm lugatından çıkarıyoruz; kapsamı genişletmeye çalışıyorum. On Dokuzuncu
yüzyılın sonu ve Yirminci yüzyıl başında, Rusya'da sermaye sınıfında demokratik damarlar
bulanlar vardı. Lenin, zaman zaman, kapitalistleri de robot olarak yazıyordu, içlerindeki
reform damarları, Komünist Manifesto'nun kötü mirasıdır, kapitalistleri, mezarlarına
yaklaştırdıklarını bilseler de, belli demokratik programlara mahkum ediyordu. Politik
değillerdi, ekonomist burjuvazi resmediliyordu; bu birinci aşamadır.

Belki narodnik savlardan etkilendiler ve belki gelişen mücadele eğitiyordu, bir adım geri
attıklarını biliyoruz.

Politize olmuş sermaye sınıfını düşünememiş olmak, Marx ve Lenin düşüncesinin büyük
zaafiyetidir. Burjuvazinin çocukluk çizgilerini, olgunluk dönemlerine ve hatta monopoli
düzlemine uzatıyorlar. Zaaftır ve hatta hastalık ve şimdi, dünyanın her yanında
"marksistler", marksizmin bu çocukluk hastalığının ilacını bulmaya çalışıyorlar. Biz de
buradayız.

Devam ediyorum, demokratik programları ileri sürmeseler de, razı olacakları mekanizmalar
olmalıdır; Komünist Manifesto'dan çekildiklerini görüyorduk. Geri adım, demek istiyorum.
Amma çekilme itibaridir; ister yapacakları ve ister tolere edecekleri bir demokratik
reformlar vardır. Bunları hedef saymaya, "minimalizm" diyoruz. Ekonomizm'den
çıkmaktadır.

69
Buradan başka bir düzleme geçebiliyoruz; Osmanlı yıkılmış olsa da, Hünkar İskelesi'nden
beri formüle edilen "tampon" ihtiyacı ortadan kalkmıyor. Duvar veya duvarlar, örmek
zorunludur; peki nerede, Kafkasya olabilirdi. Filistin de muhtemel veya mümkün; başka
yerler neden olmasın, şimdi masalın burasındayız.

İngiliz emperyalizminin, tampon ihtiyacım karşılayan yeni devlete razı olduğu bir tarih
olmalıdır; belki Ağustos 1921, amma Ağustos 1922 kesindir. Tarif buradadır,
emperyalizm'in tamponu'nu, sınır görmeyi, "minimalizm" sayıyoruz. Kuşkusuz bu sayım
mücadele içermektedir ve hiçbir zaman mücadelesiz olmamaktadır.

Dolayısıyla, sınırlar, "rıza" ile değil, savaş ile çiziliyordu. Aksini ileri sürmek, hiç politika
düşünmeden politika yapmaya ve hiç tarih çalışmadan tarih yazmaya kalkan Profesör İdris
Küçükömer ve benzerlerinin mektebi'dir; bunu da bir "ana okulu" tarif edebiliyoruz.
Birbirine zıttırlar ve bir birini tamamlıyorlar.

Mustafa Kemal Paşa'yı "mesih" görmek de, "İngiliz adamı" saymak da, bir ve aynıdır;
bunların yeri ana okulu'dur. En hakiki Kemal Paşa ise, masal'dadır.

Namık Kemal, hayata tek kişi girdi ve çok-kişi oldu. Bu, dahi-aydın hali'dir.

Mustafa Kemal ise çok kişi'nin heykelidir. Bu, sınırlı koşullarda, kazanan önder-hali'dir.

Devamla, Sultan Hamid'i minimalist tesmiye edemeyiz; ürkek idi, çaresizdi, özgürlükten
korkuyordu, tavizkar, fakat hiçbir zaman, minimalist olmadı. İrani Cemaleddin'i, şia
damgası yememesi için, "Afgani" kabul ederek pan-islamizme sarılmasını da böyle
anlayabiliriz. Batı'da kaybedilen toprakların karşılığında, imparatorluğu Şark'a kaydırmayı
planlıyorlardı. Pan-islamizm'inin altında bu yatıyor ve din, Türkler'de hep politika'dır. Bu
nedenlerde, Türkler'in dini oldu, amma imanı olduğunu görene rastlamıyoruz.

70
Avrupa'ya yayılırken, Katolik Avrupa'da büyük bir mukavemet ile karşılaştılar, daha
doğrusu, Avrupa'nın yıkımları geriye bırakıp merkezi devletlere yöneldikleri zamandı, hep
yayılmacı olan Türk şefler, kolay dönemin bittiğini hemen anladılar. Birinci Viyana ve
İnebahtı Bozgunları’nın belki de, Süleyman ve Sarı Selim'den daha çok, kin dolu Yahudi
odaklarına uyarı telakki edebiliriz. Halbuki rezistanı duyar duymaz, İspanya'dan kovulan
Yahudileri kabul ederek Katolizm’e karşı güçlenmeyi hesaplamışlardı ve açık kapılardan
gelenleri, daha sonra partner saydılar. Bir tür "rezerv" devletin ortaya çıkışı işte budur ve
bu zamandadır.

Abayezid, oğlu Selim ve oğlu Süleyman, işte bu çizgiyi sürdürdüler, daha sonra gelen oğlu
Selim'in daha ileriye gittiğini biliyoruz. Ancak Abayezidzade Selim tahta çıktığında,
Türkmen İsmail, Osmanlı sınırında, İran'da genç ve güçlü bir devlet kuruyordu, yeniliyordu.

Anadolu'daki şiilerin Şah İsmail'e bakışı asırlar sonra Ermeniler'in Rusya Çarı'na bakışına
benziyordu; ilaveten, Osmanlı'nın kendi halinde, yazıldığı kadar, güçlü olmadığını,
kaydetmek durumundayız. Selim, iki politikayı birlikte izlemeye başladı; şiileri acımasızca
kırdı. Göz açıp kapayıncaya kadar, kırk bin Osmanlı şiinin canını aldığı haber veriliyor.
Burada kalmadı, ikincisi, hem Garp'te ve hem Şark'ta barajlar örülüyordu, yayılmacıların,
baraj görme refleksleri güçlüdür ve yayıldıkları yerde kaleleri de potansiyel baraj saydıkları
için hep yıktılar; kale fakiri olmamızın nedenlerinden birisi de burada yatmaktadır. Hep
yıktık.

İkincisi, hala buradayız, yayılmaya dayalı bir siyasi organizma idi. İbn-i Haldun'un moda
ettiği sözcükle, Arap topraklarında ise, asabiya çözülüyordu; Arap toprakları, yeni ve
muktedir hakim bekliyordu, Selim ve Süleyman, Arap illerine sarkıp yayıldılar. İnsan
vücuduna tık tık vurup, zayıf ve güçlü bölgeleri teşhis eden pratisyenlere benziyorlardı;
zayıf iklimleri seviyorlardı, atıldılar.

Daha sonra Büyük Napolyon'un, daha sonra Kayzer Vilhem'in, daha sonra Truman'ın,
daha sonra baba-oğul Bush'un çizgisini çok önceden uygulamaya koydular, hem judaizmin
ve hem de islamiyetin bayrağını ellerine aldılar. Yahudiler, belki nüfusça azdılar, ancak
hürmeti daha az tutmadılar; Selim ve Süleyman, Kudüs'ü ihya etmeye büyük değer biçtiler.
Bu kadar değil, Selim'in, yola çıkmadan önce, Yahudi sarraflardan para aldığı da rivayet
arasındadır.

71
Yahudiler, şükran duymasını seviyorlar; Selim adını, Yahudi onamastique'e kaydettiler ve
çoklukla taşıyorlar.

Süleyman'a, "muhteşem" adını, Yahudiler ihsan ettiler. Halbuki en seçkin şehzadesini hem
boğdurmuş ve hem de boğulmasını seyretmişti; muhteşem ve kanuni bir temaşa olduğunu
düşünemiyorum. Birinci Süleyman, hem kanunsuz ve hem de zavallı idi; bizde,
Osmanlı'nın son zamanlarındaki karakollar için yangın talimatnamelerine benzer kanun her
sultanda vardır.

Bu sözcüğü de, Batı dillerinde "canon", Orta Çağ'da, "canun", Elenler'den aldık, aslı
"kanonikos"; Orta Çağ'daki telaffuzunu kullanıyoruz. Aynı sözcükten bir de enstrüman
yaptık, "kanun" diyoruz ve bununla fasılları açıyoruz. Pek münasiptir.

Tekrar devamla, Osmanlı'nın arabize olması ve Ortodoks İslama sıkıca sarılması işte bu
dönemdedir. Taassubun, Osmanlı mülkünü tarif etmesi de, bu tarihten başlamaktadır.

Enver ile Hamid arasında bir devamlılık var. Kemal'de ise ayrı bir devamlılığı teşhis
ediyoruz. Ancak Enver, yine de daha fazladır, gözü pek, hayalci, yenilmeyi bilmeyen ve
hep bir teşkilat kuran'dır. Pan-islamizme, pan-turanizm işte bu dönemde ekleniyor;
maksimalisttiler. İslamı aşıp İç Asya'ya doğru yayılmayı kuruyorlardı; pan-islamizm ve pan-
turanizm dillerindedir. Asıl inandırmak istediklerine hiçbir zaman inandırıcı olamadılar; hem
Osmanist ekspansiyonizmi biliyorlardı ve hem kurtuluşlarını Garb emperyalizminde
buluyorlardı.

Şark'a doğru, panturanizm'a ihtiyaç duydular; Enver eline aldı. Cenub'a doğru
panislamizm'i yol açıcı saydılar. Musul, Bağdat ve Basra elde sanıyorlardı, Suriye ve Mısır'ı
geri alma işini Cemal üstleniyordu. Cemal Paşa, çoktan, Suriye Kralı misli davranıyordu;
maksimalist idiler. Bir büyük savaşta yenildiler ve iç savaşta kırıldılar.

Pratik türkçülüğü incelerken en çok Talat'a bakmak isabetlidir; o zamanlar siyonist


Almanya'ya en çok Talat güveniyordu ve yenilgiden sonra, kendini orada güvenli
hissediyordu. Yerini, Ermeni fedailerine Almanlar'ın haber vermiş olması ihtimal
dahilindedir; İngiliz gizli servis elemanları da olabilir, bilemeyiz, katleden de orada beraat
ediyordu, işi bitmiştir. Belki de en temkinli Talat idi ve triumvira içinde bu dünyadan ilk önce
Talat göç etti; ve yine triumviradan Talat, daha sonraki resmi tarihte, hiç eleştirilmedi.
Dikkat çekicidir.

72
EK BİLGİ

Mehmed Talat Paşa


Vikipedi, özgür ansiklopedi

Mehmed Talat Paşa (1874 Kırcaali — 15 Mart 1921 Berlin) Edirne Lisesi'nden mezun
olmuştur. İttihat ve Terakki kurucularından ve önde gelen siyasetçilerindendir. Meclis
Vekilliği, Dahiliye Nazırlığı, Posta Vekilliği ve 1917'de Sadrazamlık yapmıştır. Ayrıca 1909-
1910 yılları arasında büyük üstatlık yapmıştır.[kaynak belirtilmeli]I. Dünya Savaşı sırasında
Ermenileri sürgün etmek için Tehcir Kanununun çıkarılmasında etkin rol oynamıştır.

3 Mart 1918'de imzalanan Brest Litovsk Barış Antlaşması'na Osmanlı Devleti temsilcisi
olarak imza atan Talat Paşa'nın ısrarları neticesinde Rusya, 1878'de 93 Harbi sırasında
işgal ederek aldığı tüm toprakları, yani Ardahan, Kars, Artvin ve Batum'u Antlaşma'yı
takiben Osmanlı Devleti'ne iade etmiştir.

1921 yılında, yerleştiği Almanya'da bir Ermeni komitacı ve suikastçi olan Soghomon
Tehlirian tarafından suikaste uğrayarak öldürülmüştür.Suikastçı alman mahkesinde 1,5
günlük bir yargılama sonucu beraat etmiştir.

Mehmet Talat Paşa'nın kemikleri, 1943 yılında alınan Bakanlar Kurulu Kararı ile Türkiye'ye
geri getirilmiş ve Hürriyet-i Ebediye şehitliğine gömülmüştür.

TBMM'nin 1926 yılında kabul ettiği bir kanunla ailesine ev tahsis edilmiş ve şehit aylığı
bağlanmıştır.
Bu tarihi kimler yazıyor; ne yazık, en ciddi sorular, masallara kalıyor. Ben, son resmi tarih
yazımını, Leon Cahun ve Herman Vambery ile başlatıyorum. Bu masala göre, hala onlar
yazıyorlar.

Alliance Üniverselle Israelite'de, Edirne'de "öğretmen" idi; bu ise hep saklı tutuluyordu.
Celal Bayar'ın, aynı okullarda talebe olduğu da hep mahfuzdur, o kadar öyle ki, bu
rivayetten bir türlü emin olamıyoruz; ancak, yıllar sonra da olsa, Talat'ın cenazesini
Bayar'ın getirdiğinden eminiz. Mektep bağı mı, Alyans İsraelit mi, tam masallara uygun
düşmektedir.

Hep Selanik ve İzmir'i biliyoruz. Nedense Edirne'de Yahudilerin çok ve güçlü olduklarını
hep ihmal ediyoruz. "Edirne'nin İstirdatı" önemlidir ve Talat'ın canla başla çalıştığını
biliyoruz.

Cemal ile Enver ise çok daha saftılar, "naive" sözcüğü çok daha uygun düşmektedir; her
ikisinin ihtilal haritasına gelince, idrake sığmamaktadır. Moskova'da, Roy ile tanıştılar, Hintli
idi, ihtilalciydi, Cemal ve Enver, Komintern dirijanı Roy'u, Sovyetler'den daha çok
kendilerinden telakki etmek için bu kadarını kafi buldular. Ölümlerini hızlandırabilecek
projelerini, Roy'a verdiler. Peki, Roy, kime; ölümlerinin çok geç kalmadığını biliyoruz.

Almanya ile imparatorluğu kaydıracaklar ve daha geniş olarak, "Türk-İslam" sentezinde


yeniden kuracaklardı, Birinci Savaş'ta Türkiye'de gazetecilik yapan bir Alman, buna
"Greater Turkey", diyordu; "Büyük Türkiye" peşinde koşuyorlardı, kesindir. Hep beraber
perişan oldular; Büyük Britanya emperyalizminin, Osmanlı Devleti'ni, Hemingway'in balığı
misali ufalttığını görüyorlardı ve kin duyuyorlardı. Almanya'ya bağlanmaları bu nedenledir,
güzel, kaybettiler; ama, şimdi, "Şûra" olmuş Rusya vardı, ve Londra ile savaşıyordu;
Moskova'ya seyirttiler. Moskova, dünden ve heyecanla hazırdı; kim olursa olsun, Güney'de
ve Anatolia denilen iklimde, İngilizler ile savaşanları arıyordu. Moskova için solcu sağcı
fark etmemektedir, yeter ki Londra püskürtülsün, bu o kadar öyle ki, daha sultan tahtta
iken işbirliği için adamlarını gönderdiğini biliyoruz. Anadolu canibinde silah tutmak isteyen
kim varsa, Bolşevikler, vaadlerini gönderiyorlardı; bunda, sürpriz göremiyoruz. Şimdi
efsanevi Enver ve "comrade in arms" Cemal, Moskova'ya geliyordu. Arabın istediği tek
göz, Allah verdi iki; böyle düşünenlerin olduğunu düşünebiliyoruz.

73
Amma ne büyük talihsizlik; yirmi bir yılına dönüldüğünde, olayların gelişiminde iki terslikle
karşılaşıyoruz. Birincisi, Londra'nın tampon arayışı Moskova'nın tanınma beklentisi ile
birleşiyordu; 1921 baharına doğru imzalanan pek çok antlaşmada, Sovyet Rusya'nın,
devrimi sınırlamayı kabul edişinin izlerini görebiliyoruz. Londra'da imzalanan Büyük
Britanya-Sovyet Rusya ticaret antlaşmasında, ki Moskova'da imzalanan Türkiye-Sovyet
Antlaşması ile aynı günlüdür, Moskova'nın, Afganistan'da bolşevik propagandadan
vazgeçtiği kuvvetle ileri sürülüyor. Bu iklimde bir detente rüzgarı esiyordu ki bunu tarihin
kötü cilvesi olarak görebiliyoruz.

Cemal'in ise kocaman bir çocuk ve hatta bir bebek olduğunu işte burada kesinlikle
anlıyoruz. Moskova'da, komşu olarak, Roy'u bulmuş, bütün hayallerini anlatıyordu;
Suriye'de başaramadı ama Afganistan'da başaracaktı, bunlar ihtilal yapmayı çocuk oyunu
sanıyorlar, Afganistan'ı devrimcileştirmek, Büyük Britanya İmparatorluğu'nun Hindistan
yolunu tıkamakla eş değerdi. Cemal, Moskova'da sıkılmıştı ve Afganistan'a gidip, eli
değmişken, bir ihtilal yapmak istiyordu; hem Türkmenler hem Türkiler ve hem de koyu
müslümanlar vardı, daha iyisini düşünmek imkansızdır. Modern sözlerle, "Avrasya" veya
"Türk-İslam Sentezi" önündedir; Cemal Paşa'yı bu sentezin ilk büyük şehidi saymamız
isabetlidir. Afganistan fethine çıkmıştı, yolda ve bir yerde öldürüldü; Roy'un, çeka'ya,
çeka'nın da Ermeni fedailerine haber vermiş olması en güçlü ihtimaldir.

Ankara'nın, buna üzüldüğünü gösteren hiçbir işarete sahip değiliz. Zaman zaman
masallar, bilimden daha acımasızdır. Moskova, minimalizmin, kestanelerini ateşten
alıyordu.

İnönü Savaşlarının ilkini saymak ve ikincisini önemsemek için maddi istinatgahlardan


yoksunuz. İçe yönelik propaganda değerini ise reddedenleyiz. Buna mukabil, Sakarya
Müdafaaı da çok büyük olmamakla birlikte, önemlidir. Eninde-sonunda müdafaa idi ve
sonucu "stalemate" oldu, patapat diyebiliyonız, amma psikolojik ve politik olarak mühimdir.
Kemalistlerin Ankara'da tutunabileceklerinin ilk işareti işte budur.

Sakarya Müdafaaı, aynı zamanda, Enver'in yazgısıdır.

74
Enver’in ölümünü, Sakarya’da aramak zorundayız. Masal’dır ve zaman zaman, mekan ve
zaman kayboluyorlar. Mezarı, İç Asya’da değil, Ankara yakınındadır. Bu masalda buraya
alıyoruz.

Enver'in "alamancı" olduğu sadece iftiradır. Yahudi ve siyonist Liman Paşa ile hep
çatıştığını biliyoruz. Nitekim, Leman Paşa, anılarında, "Enver'in bu isabetsiz ve zararlı
emirleri beni rahatsız ediyordu" demekten geri kalmamaktadır. Masalımızda
doğruluğundan artık şüphe etmediğimiz bu çatışma, Enver'in siyonizmden uzak olduğunu
da gösteriyor; o tarihte hem Leman ve hem de Almanya siyonisttiler. Tabii Almanya'ya
karşı durmakla birlikte siyonist kalmak mümkündür; Maliye Nazırı Mehmet Cavit'i,
biliyoruz.. Fakat, David Fromkin dahi, semitik denmese bile Yahudi eğilimini teşhis etmek
zor olmuyor, "after Gallipoli, Enver resumed his earlier campaign to curb german
influence" yollu yazıyor. Ayrıca Şark'ta, Enver'in ve Berlin'in planlarının bir birine karşı
olduklarını, hep kabul etmek zorundayız.

Dram mı, trajedi mi; onurunu, kendine ihanet etmeyerek korumak ve böylece ölmek ise,
trajedidir. Ve trajedi, bütün sanatların en maddecisi ve en newtonian olanıdır. Ölümün
çekim gücünü, kimse yenemiyor; buna, "trajedi" diyoruz.

Mustafa Suphi'nin Velidi Togan'a ve Velidi Togan'ın, Enver'e çok dürüst davrandıklarını
söylememiz isabetlidir. Velidi, Enver'den sonra Sovyetler'e yenilmiş, peşinde "çeka",
Rusça, çerezvıçaymy, olağanüstü, komitenin kısaltılmışıdır, arka arka kaçarken, Baku'da,
Suphi'nin başında olduğu, Türkiye Komünist Partisi'nin merkezinde saklanmıştı, çok
güvendikleri için aramadılar. Togan ise, bir kalkışma başlatmak için, İç Asya'ya gelmekte
olan Enver'e "sakın gelme" diyordu. Dostça'dır.

Togan'ın Sovyetler ile birleştiği zaman var, Validov çağrılıyordu, ayrıldı, ayrı bir devletçik
kurmuştu, savaşı sürdürüyordu; ancak Enver'in gelip de işe karışmasını istemiyordu.
Çünkü Zeki Velidi, başarsa dahi ayakta kalmasının, ancak İngiliz emperyalizminin
desteğiyle mümkün olacağını hesaplıyor ve biliyordu. Enver ise İngiliz emperyalizmine
karşı savaşıyordu; dolayısıyla, İngilizler, Togan'a kurtarıcı ve Enver'e kanlı düşman
görünüyordu. Yolları ayrılmıştır.

75
EK BİLGİ

Enver Paşa
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Enver Paşa (22 Kasım 1881, İstanbul - 4 Ağustos 1922, Tacikistan), Osmanlı Devleti'nin
son yıllarında Türk asker ve siyaset adamı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucu ve
önderleri arasında bulunmuş, 1913'te Babıali Baskını adı verilen askeri darbeyle cemiyetin
iktidara gelmesini sağlamış, 1914'te Almanya ile askeri ittifaka önayak olarak Osmanlı
Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesine öncülük etmiş, savaş yıllarında "Harbiye
Nazırı ve Başkumandan Vekili" sıfatıyla askeri politikayı yönetmiştir.

Dünya Savaşı'nın yenilgi ile sonuçlanması üzerine, Almanya ve Rusya'da Türk halkların
biraraya getirme amaçlı pek çok mücadelelerde bulunmuş, Sovyet hükümetinin desteğini
kaybettikten sonra Orta Asya Türklerini, Rus işgaline karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği
Türkistan'da bolşevik Ruslara karşı yaptığı bir çatışma sırasında ölmüştür.

1914'te Padişah Abdülmecit'in torunu (Şehzade Süleyman'ın kızı) Naciye Sultan'la


evlenerek Osmanlı hanedanına damat olmuştur. Bu evlilikten Türkân Mayatepek ve
Mahpeyker Ürgüp adlı kızları ve Ali Enver Akoğlu (1921-1971) adlı bir oğlu vardır.

Yaşamı
Soğukçeşme Askeri Rüştiyesinde öğrenim gördü. Harp okulunu 1899'da piyade teğmeni
olarak bitirdikten sonra, 1902'te kurmay yüzbaşı olarak Harp Akademisinden birinci olarak
mezun oldu. Selânik'teki üçüncü ordunun emrine girdi. 1906'da binbaşı oldu. İttihat ve
Terakki Cemiyeti kadrosu içinde yer aldı.
II. Meşrutiyet'in ilan edilmesinde önemli rol oynadı. Makedonya Genel Müfettişliği ve Berlin
Ateşemiliterliği gibi görevlerde bulundu. 31 Mart olayında Hareket Ordusuna katıldı.
İşkodra mutasarrıfı ve cephe komutanı olarak İtalyan saldırısına başarıyla karşı koyan
Enver Paşa, 1912'de yarbay oldu.

23 Ocak 1913'te İttihat ve Terakki tarafından düzenlenen Babıali Baskınına katıldı. Yakup
Cemil ile birlikte Sadrazam Kamil Paşa'nın istifasını sağladı. Böylece İttihat ve Terakki
Cemiyetinin askeri darbe ile iktidarı ele geçirmesinden sonra, İkinci Balkan Savaşı
sırasında Edirne'nin ve Kırklareli'nin kurtarılmasında önemli rol oynadı. Bu başarısından
sonra albaylığa ardından da tuğgeneralliğe yükselen Enver Paşa, Padişah'ın torunu
Naciye Sultan ile evlendikten sonra 1914'te 33 yaşında Sait Halim Paşa hükümetinde
Harbiye Nazırı oldu. Orduda bazı düzenlemeler yapan Enver Paşa, Fransız modeli yerine
Alman stilini uyguladı.

Edirne'nin geri alınmasını sağlayan, beklenmedik şekilde ani ve beklenmedik saldırıya


dayalı askeri strateji anlayışıdır. Rusya'nın Kafkaslardan saldırması üzerine düzenlediği
Sarıkamış Harekatında, komuta ettiği ordu bozguna uğrayarak büyük zayiat verdi. 1877-
1878'deki 93 Harbi sırasında da yerli Ermenilerin Osmanlı'ya karşı yayılmacı Rus
ordularının yanında çarpıştığını ve de cephe gerisinde isyanlar çıkarttığını bilen Enver
Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ile birlikte Ermeni Tehciri diye anılacak kararı alarak,
Doğu Anadolu'daki Ermenilerin Suriye vilayetine nakledilmelerine karar verdi. Böylelikle
Doğu cephesinde herhangi bir düşman kuvvetinin oluşmamasını sağladı.

Enver Paşa Kubbetüs Sahra'yı ziyaret ederken (1916)Savaşın Osmanlı Devleti'nin yenilgisi
ile sonuçlanması ve İngilizler'in İttihat ve Terakki üyeleri hakkında yakalatma emri
çıkarmasından sonra partili arkadaşlarıyla birlikte bir Alman denizaltısıyla yurttan ayrıldı,
önce Odessa'ya, oradan da Berlin'e gitti; daha sonra Rusya'ya geçti. Anadolu'daki Milli
Mücadele hareketine katılmak istediyse de kabul edilmedi. [1] [2]

1920 Eylül'ünde Bakü'de "Şark Milletleri" toplantısına katıldı ve Batum'da Türkiye Şuraları
Partisini kurarak Türkistan'ı kurtarma hareketini başlattı. Turan Kağanlığı'nı kurmak için
büyük uğraşlarda bulundu ve Türkistan Türklerini birleştirerek Basmacı İsyanı'nı başlattı. 4
Ağustos 1922'de Kurban Bayramı sırasında Tacikistan'da, Belçivan yakınlarında Agop
Melkovian komutasındaki Bolşevik Ruslara karşı yapılan bir çarpışmada mitralyöz
kurşunlarıyla şehit edildi ve Çeğen köyüne gömüldü.

Tacikistan'daki naaşı 1996 yılında Türkiye'ye getirildi ve ölüm yıldönümü olan 4 Ağustos
1996'da Şişli Abide-i Hürriyet Tepesi'ne defnedildi. Törene dönemin cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel, bakanlar ve Enver Paşa'nın torunları katıldılar
Yenilmeyi bilmeyen Enver, ölümüne yaklaşıyordu. Togan'ın halini de biliyordu; ama, ölüme
koşmaktan başka çare görmüyordu. Aslında Türk-İslam Sentezi'ni öldürmeye koşuyordu;
İç Asya'da Enver değil, "Büyük Türkiye" ölmektedir.

Geriye "Küçük Türkiye" kalmaktadır.

Ölüme, engellenemez bir çekimle, koşmak mı, buna, trajedi diyoruz. Pan-islamist ve pan-
türkist Enver'in sonu, has bir trajedi oldu ve sonra çıkan Türk-İslam Sentezi" ise bir tuluat
idi. Yerindedir ve doğru, hortlaklar en çok tuluatta oynanıyorlar.

Lenin, Enver'in ölümünü önleyemez miydi; Roy, Enver'in İç Asya'da kıyama kalkışacağını
haber vermişti. Lenin'in, Enver'in bu prematüre kıyam projesini mennuniyetle
karşıladığından eminiz. Roy'a inanacak olursak, Lenin, "bırakınız gitsin, bırakınız yapsın"
havasında idi; bunu, "bırakın gitsin, bırakın ölsün" olarak anlıyorum, ölümünün Moskova'da
olmamasını istiyordu. Sovyet misafirseverliğine uymayacağını biliyordu; İç Asya, bir sentez
olmuş, üstü açık mezarlarla doludur, kimse yerini bilmemektedir.

Acaba bir model mi; İzmir Suikastı'na da böyle bakamaz mıyız; bakabiliyoruz, nihayet bir
masal dünyasındayız. Mustafa Kemal'in suikastçılardan, Lenin'in Enver'in projelerinden
daha çok haberdar olduğundan da kuşku duyamayız. O zaman Ankara'nın bağlarında,
İttihat ve Terakki'den kalma pek çok politikacının suikast kelamı ettikleri herkesin malumu
idi. Rüşeym halinde iken derdest edilip söndürülmesi hayli kolaydı; demek ki bir tercih
meselesidir.

Kürt Kıyamı'na da böyle bakabiliyoruz; çok konuşkandılar, aslında açık hareket ediyorlardı,
taharri memurları aralarına giriyordu; Abdülkadir'e giden İngiliz taklidi yapmıştı. Bu o kadar
öyle ki, Hamidiye Alayı'ndan Cibranlı Halit Beg çok önceden yakalanmıştı, hakiki lider
Hamidiye Albay'ı Cibranlı'dır, Sait, zoraki reis oldu. Hiç kuşku yok, büyüdüğü ölçüde
büyümesini istemediler; amma bir kıyam öngörüldüğü, masalımızda anlatılmaktadır.

Minimalizm, hareket halindedir.

Başlı başına bir kurgu olduğunu çıkarıyoruz. Ama, sadece masal'dır.

76
Yirmi iki'nin arefesinde yüksek komutanlar arasındaki yazışmalara bakacak olursak, Enver
de bir düşmandı. Sınırın her noktasından içeriye girmesinden korkuluyordu, , nöbetçilerin
artırıldığını okuyoruz. Gelirse, önderliği eline geçireceğinden hiç endişe edilmiyor; buna,
macera ile kazanılanları tehlikeye atacağı ekleniyordu. Enver, bütün korkuları, şahsında
toplamıştı; hem korkuluyordu ve hem de korkuluyordu.

İç Asya'da 1922 Ağustos başında öldüğü hesaplanmaktadır. Bir tanık yok, sadece hesap
var. Aynı ayın sonuna doğru ise, Büyük Taarruz başlıyordu. Ne ilginç, 1921 Ocak Ayı'nda
da bir birliktelik yaşamıştık, Ethem'in ve Mustafa Suphi'nin tasfiyesi ile "Birinci İnönü"
Zaferi, neredeyse aynı aydadır. Enver'in düşüşü ile Büyük Taarruz da aynı aya düştüler.

Ölümler ve doğumlar yumaktırlar. Yas'lar ve bayram'lar ayrılmıyorlar.

Peki, Enver, huduttan girebilseydi, liderliği eline alabilir miydi; bir masal içinde bile pek zor
bir sualdir. Davetsiz ve izinsiz gelenlere kötü davranıldığını biliyoruz; sınırda öldürülenler
dahi olmuştur, Kuşçubaşı Selim'i unutmuyoruz. Aslında şu teoremi de yazabiliriz;
başlangıçtan kısa bir zaman sonra, katılım izne tabi olmuştu ve hatta bir imtihandan
geçirildiğini bile söyleyebiliriz. Yusuf Ziya, çevrildi ve daha sonra Erkan-ı Harbiye Reisi
olan Fevzi Paşa, ciddi müzakerelerden sonra kabul edilmişti. Bir süre sonra mücadelede
mülkiyet meselesi tezahür ediyordu; açık kapı siyaseti izlenmediğini tespit ediyoruz.

Hiç şüphe yok, içeri girseydi, Enver'in böyle bir muameleye tabi olmazdı. Enver, eninde-
sonunda, Kahraman-ı Hürriyet idi; bugünkü Enver, uzun yıllar süren karalamaların
mahsûlüdür, ki buna resmi tarih adı da veriyoruz. Enver seviliyordu, Kemal Paşa'nın
sevildiği tartışmalıdır; Erzurum Kongresi'ne kabul edilmek istenmemesi, sevilmemesi ve
daha da önemlisi güven duyulmamasından kaynaklanıyordu. Doğru, üniformasını ve
yaver-i şehriyari kordonunu çıkarmadığı için kongre'ye kabul edilmek istenmediği
kaydediliyor; doğrudur, ancak, bu sadece bir bahane idi. Çünkü bütün mücadele sultanı ve
halifeyi kurtarmak adına yapılıyordu ve ağalar ile şeyhlerden terekküp eden bu cemaatı,
1791 Fransız Meclisi ile karıştıramayız. Kaldı ki, Kazım Paşa, daha önce pek çok heyetin
kendisine gelerek, Kemal Paşa'ya karşı tavır aldıklarını da haber veriyor. Kazım'a inanacak
olursak, Kemal'in kabulünü temin eyleyen, kendisidir; tamamen reddedemiyoruz.

77
İlaveten pek bilinmiyordu. Bilinmesi çok sonradır ve yirmi altı'yı bir dönüm noktası alıyoruz.
Samsun Heyeti'nde olan Refet'in bile, yeni yeni tanıdığını belli eden işaretler var. Mustafa
Kemal, Erzurum'a imtihandan geçmiş bir kahraman olarak gelmedi; bu noktada kuşku
duymuyoruz.

Hangisi masal; bütün Birinci Dünya Savaşı'nı, bir Anafartalar-Sarıkamış ikilemine


indirgemek büyük bir marifet ve muzaffariyet'tir. Bu o zamanlar yoktu; o zamanlar o kadar
fukara değildik, demek istiyorum. O zamanlar, Çanakkale ve Kut Zaferleri'ni biliyorduk ve
her ikisinde de Mustafa Kemal'i bulamıyorduk.

Sadece kahramanlar değil kaynaklar ve tanıkların da ortadan kaldırıldığı bir peryod


yaşadık. İdamdan dönen ve susturulan Kazım Paşa'nın evine, yazdıklarını ve evrakı almak
için baskın yapılması son derece semboliktir; resmi tarih yazımı için gerekiyordu. Bu arada
Karabekir'in de yaman komiteci olduğu da ortaya çıkmaktadır, hem "yazdıklarımı yaktılar"
deyu bağırıyor ve hem de kopyelerini almak tedbirliliğini göstermiş olduğunu ilan ediyor.

Arabi karakterlerden Latin karakterlere geçilince tarihimizden ve kökümüzden koptuk


diyorlar; saçmadır. Tarihimizin Arabi karakterle yazılı olduğunu düşünmek de, inandırıcı
olmaktan çok uzak düşüyor; hızla yayılan imam ve hatip okullarında eski yazının
öğretilmesinin tarih bilgisi ve bilincini yükseltmediğini artık netlikle görüyoruz. Şimdi
sadece obscurantist bir kuşak yetiştirmiş olduğunu teşhis ediyoruz.

Arabi karakterlerle Osmanlı belgelerini okuyabilenler, bugün, tarihimizden çok daha


uzaktırlar. Kuşkusuz bu bir teoremdir ve bunun dışında kalanlar olduğunu da biliyoruz. Öte
yandan, bir Profesör Halil İnalcıkta hiçbir tarih bilinci olmadığını, netlikle, teşhis
edebiliyoruz. Hem ilahiyat müderrisleri ve hem de İnalcık, teoremimizi teyid ediyorlar.

__________
obscurantist : bilmesinlerci

78
Latin karakterle okuma ve yazmanın daha kolay olduğunu ileri sürmek ise, artık
başlıbaşına bir cehalet sayılmalıdır. Bütün karakter takımları aynı ölçüde kolay veya aynı
ölçüde zordur; Çin ya da İbrani ve Kiril karakterlerin daha zor ya da daha kolay olduklarını
düşünemeyiz. Bu, şimdi dillendirebiliyoruz, Latin karakterler kabülü, bir minimalist adım idi;
bölgede bir tampon ve/veya karakol olmayı seçiyorduk.

Ancak maksimalist kırımı ile, yakın tarihin, canlı tanıklarının da ortadan kaldırıldığını
söyleyebilecek durumdayız. Öyleyse, minimalizm, aynı zamanda bir tarih yazımıdır; zaferi
gerekmektedir.

Kazım, Gazi Hazretleri'nin kendi yüzüne karşı, şunları söylediğini haber veriyor:
"Muntazam tuttuğunu işittiğim hatıratını vesikalarıyla birlikte getir de göreyim. Hiçbir tarafta
herkes gibi benim İstiklal Harbi'nin banisi olduğumu ve Türk milletini ölümden kurtararak
ona İstiklali'ni bahşettiğimi söyleyeceğine, kendini de benim payeme çıkartacak
propapagandalar yaptırıyorsun! Bir millete ancak bir gazi olur. Bu yürüyüşe ayak
uydurmaya çalış. İstiklal Harbi'ni nasıl emirlerimle başardıksa, bundan sonrası da başka
türlü olmaz!" Kazım Paşa, "hatıramı elden almak için üç kere evimi bastırıp arattı" yollu
eklemektedir. Bir de şu var; "O ancak bir gölge yakalamıştır." Kazım Paşa'nın "O" dediği
Kemal Paşa idi. Kazım'ın evrakın kopyelerini sakladığını anlıyoruz, daha önce de haber
vermiştim.

Bunlara inanacak mıyız; "masal" yazdığımı tekrarlıyorum. Amma ve lakin evraklar için
Kazım Paşa'nın basılmış olduğunu, başkalarının meyanında, Kılıç Ali de teyid etmektedir.
Vakıa, hakikat idi.

Bir imaj yaratıldığından kuşku duymuyorum. Asıl önemlisi buna duyulan ihtiyacı görüp
çıkarabiliyorum. Burada en masum olan, Mustafa Kemal'dir; en doğru olan da, ihtiyaç,
keşfin anasıdır, diyen Engels'dir. Öyleyse, güveni yitirme ile kahraman ihtiyacı arasında
zıtların birliği teoremini kurabiliyoruz. İnsanların en güvensiz ve en çaresiz oldukları
zamanda, güvensizlik de eninde-sonunda çaresizlik bilincidir, "Ya Rab..." demelerini de
böyle tahlil edebiliyoruz.

Tanrı'yı, güvensizler yarattılar. Peygamberler de güvensizdiler. İleriye atılmadılar.


Hepsinde bir hicret var. Büyük kırımlar, güvensizlik çukurları kazıyorlar.

Bizimkinde, maksimalistlerin kırımında, bir de tarih kayboldu. Büyük çukurda, "yeni tarih"
yazmak çok kolay oldu.

79
EK BİLGİ

Musa Kâzım Karabekir


Vikipedi, özgür ansiklopedi

Musa Kâzım Karabekir, (d. miladi 1882-Rumi 1298, İstanbul - ö. 26 Ocak 1948, Ankara)
Türk orgeneral ve siyasetçi. İstanbul'un Kocamustafapaşa semtinde dünyaya gelmiştir.
Babası Karamanlı Mehmet Emin Paşa, annesi ise Hacı Havva Hanım, kızı ise Hayat
hanım'dır.

Gençlik
Mehmet Emin Paşa görevi nedeniyle pek çok şehir dolaşmış 1893 yılında vefat etmiştir.
Kâzım Karabekir'in annesi ise Mehmet Emin Paşa ölünce İstanbul'a göç etmiş ve 1917'de
İstanbul'da vefat etmiştir. Kâzım Karabekir, ailesiyle birlikte Mekke'ye göç etmeden önce
İstanbul'un Zeyrek semtinde İlkokula başlamıştı. Böylece öğrenim hayatı boyunca Kâzım
Zeyrek adıyla anıldı. Çünkü soyadı kullanımının olmadığı bu dönemde öğrenciler okullara
kaydedilirken oturdukları il, ilçe veya semt adlarıyla çağrılırlardı.

Kâzım Karabekir'de İstanbul'da ailesinin oturduğu Zeyrek semtinden dolayı Kâzım Zeyrek
adıyla anılmıştır. 1894 yılında İstanbul'da Fatih Askeri Rüştiyesi'ne giren Kâzım Karabekir,
1896 yılında bu askeri ortaokulu bitirerek, 1897 yılında da Kuleli Askeri İdadisi'ne girdi.
Kâzım Karabekir, Askeri Lise'yi 1899'da bitirdi ve ardından askeri lisenin devamı
niteliğindeki Pangaltı Harbiye Mektebi ' ne 14 Mart 1900 tarihinde girdi. Harbiye'den 6
Aralık 1902'de Mülazım-ı Sâni (Teğmen) rütbesiyle, piyade sınıfının birincisi olarak; 1318 -
P.1 sicil numarasıyla mezun oldu. Kâzım Karabekir, bu okulun ardından Harb
Akademileri'nin karşılığı olan ve kurmay subay yetiştiren Erkan-ı Harbiye Mektebi ' ne
devam ederek, 5 Kasım 1905'te bu okulu Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle bitirdi. 10 Kasım
1905'te Edirne'deki II. Ordu'ya daha sonra da 11 Ocak 1906'da III. Ordu'ya verilen Kâzım
Karabekir; XIII. Süvari Topçu Alayı, XV. Süvari Avcı Taburu ve Manastır Mıntıka K.' lığı
Erkan-ı Harbiyesi'nde görev aldı.

Birinci Dünya Savaşına Kadar Askerî Faaliyetleri


Daha öncede belirttiğimiz gibi askerlik görevine Manastır'da başlayan Kâzım Karabekir,
stajını tamamladığı bu bölgede Manastır Mıntıkası Kurmay Başkanlığı'nda görev aldı. Daha
sonrada Manastır Mıntıka Müfettişliği'ne tayin olan Kâzım Karabekir bu görevi sırasında
Rum ve Bulgar çeteleri ile yapılan çatışmalarda bulundu ve Bulgar çetesinin imhasında
gösterdiği başarılardan dolayı 19 Ağustos 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) rütbesine
yükseltildi.

Kâzım Karabekir bu başarısının ardından 6 Eylül 1907'de İstanbul Harp Okulu Tabiye
Öğretmen Yardımcılığı'na atandı. 19 Kasım 1908 tarihinde Edirne'deki II. Ordu'nun III.
Piyade Tümeni Kurmay'lığında görev alan Kâzım Karabekir, 31 Mart Vakası'nın meydana
gelmesi üzerine Harekât Ordusu'na katılarak Mürettep II. Fırkanın Kurmay Başkanı olarak
İstanbul'a geldi.

1 Nisan 1910'da Arnavutluk Ayaklanması'nın bastırılması için düzenlenen Mürettep


Kolordu'da I. Şube Müdürü ve 15 Ocak 1911'de X. Edirne Tümeni Kurmay Başkanlığı'nda
görevlendirildi. Soyadı kullanımının gerçekleşmediği bu döneme kadar Kâzım Zeyrek
olarak anılan Kâzım Karabekir, 15 Nisan 1911'de Harbiye Bakanlığı'na verdiği dilekçe ile
atalarının ismi olan Karabekir namını soyadı olarak aldı. Kâzım Karabekir, 9 Nisan 1912'de
Bulgar Hududu Edirne Kısmı Komiserliği'ne atandı ve 27 Nisan 1912'de Binbaşı rütbesine
yükseltildi.

I. Balkan Savaşı sırasında Edirne/Kale Muharebeleri'nde (18 Ekim 1912 - 26 Mart 1913 )
X. Tümenin Kurmay Başkanlığı'nı yapmıştır. Bu savaş sırasında Edirne Kalesi'nin teslim
olması ile 28.500 kişi Bulgarlar tarafından esir edildi. Kâzım Karabekir'de 22 Nisan 1913'te
Bulgar'lara esir düştü. 21 Ekim 1913'te Bulgaristan ile imzalanan antlaşma sonucu
esirlikten kurtulan Kâzım Karabekir; 2 Aralık 1913'te Balkan Savaşı sırasında, Rus halkının
uğradığı zararın tespiti için oluşturulan Türk - Bulgar - Rus karma komisyonunda Türk
Temsilcisi olarak bulunan Kâzım Karabekir daha sonrada General Liman Von Sanders
başkanlığında, Türk Ordusu'nun ıslahı amacı ile gönderilen Alman Askeri Heyeti İstanbul'a
gelince, 11 Ocak 1914'te Genel Kurmay İstihbarat Şubesi Müdür Yardımcılığı'nda
görevlendirildi. 28 Mayıs 1914'te Birinci Dünya Savaşı öncesinde Kâzım Karabekir, uzunca
bir dönem Avrupa'ya gönderildi. Bu görev Viyana, Münih, Hamburg, Paris ve İsviçre'yi
kapsıyor ve buralardaki Askeri Ataşelerin nasıl çalıştıklarını yerinde incelemek amacını
taşıyordu.

Birinci Dünya Savaşı Başlarında Kazım Karabekir


Avrupa'nın genel bir savaşa sürüklendiği bu dönemde Kâzım Karabekir görevli olarak
Paris'te bulunmaktaydı. Fakat bu durumu fark eden Kâzım Karabekir, 14 Temmuz 1914'te
İstanbul'a geri dönerek; 3 Ağustos 1914'te Genel Kurmay II. (İstihbarat) Şube Müdürü
olarak görevlendirildi. Karabekir'in savaş konusundaki düşünceleri;

"İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kuvvetlendirmek,


Boğazlardaki kuvvetleri desteklemek,
Savaşa girmekten mümkün olduğunca kaçınmaktı."
Kâzım Karabekir, Genel Kurmay'daki görevini devam ettirirken, Konya'ya bir soruşturma
sebebiyle gönderilmişti. 29 Kasım 1914'te "Üç Yıl Hazerî Kıdem Zammı" alarak; 9 Aralık
1914'te Yarbay rütbesine yükseltildi. Yarbay Kâzım Karabekir, 6 Ocak 1915'te Mürettep I.
Kuvve-i Seferiye K.'ı olarak İran Harekatına gönderildi. Karabekir, Halep'e geldiğinde, III.
Ordu'nun Sarıkamış'da büyük bir felakete uğramış olduğunu, komutasına verilen
kuvvetlerin Doğu Cephesi'ne kendisinde Süleyman Askeri Bey'in yerine Irak Havalisi
Kuvvetleri K.' lığına ve Basra Valiliğine atandığını öğrendi. Böylece Süleyman Askeri Bey'in
yerine geçmek üzere İstanbul'a geldi.

Çanakkale Cephesi'nde Kazım Karabekir


Karabekir Paşa, 6 Mart 1915 tarihinde İstanbul'a gelince V. Kolordu'ya bağlı İstanbul -
Kartal'da bulunan XIV. Tümen K.' lığına atanmıştır. Bu görevde bulunduğu esnada Kâzım
Karabekir,Marmara Denizi ve Karadeniz kıyılarının tahkimatı ile uğraşmıştır. Ancak XIV.
Tümen'in Çanakkale'ye - Gelibolu'ya - gönderilmesi ile bu bölgede Seddülbâhir ve Kereviz
Deresi'ndeki (12-13 Temmuz 1915) savaşlarda bulunmuştur. Kâzım Karabekir'in Kereviz
Dere'de bulunduğu sıralarda Fransızlar, Haziran'dan itibaren Zığın Dere ve Kereviz Dere
bölgelerinde taarruzlar yapmakta idi. Fransızların amacı; Türk Ordusu'nun dikkatini güney
bölgesine çekmekti. Böylece Ağustos ayında Anafartalara yapılacak olan çıkarmanın
başarısını garanti altına almak istiyorlardı. Fransızların planı amacına ulaştı ve Türk
Kuvvetleri'nin çoğu güney bölgesine kaydırıldı. Bu amacın gerçekleşmesi için İngilizler I.
Tüm. ile Türk kanadına, Kereviz Dere bölgesine, 12 Temmuz sabahı saat 07:00'de
taarruza başladılar. Türk Tüm.'leri batıdan itibaren XI., I., VII. ve IV. Tüm.'ler cephede, VI.
Tüm. geride bekletilmekte idi. VII. Tüm. cephesine taarruz eden İngiliz Tüm.'nin her iki
günündeki taarruzları da başarısızlıkla sonuçlandı. IV. Tümen cephesine taarruz eden
Fransızların taarruzları ise beklemedeki VI. Tüm.'inde bölgede kullanılması üzerine
gelişme gösteremedi. Birkaç metrelik ileri geri hareketler şeklinde gelişen muharebede
oldukça fazla kan döküldü ve Türk kaybı 9700 kişiye ulaştı.

Karabekir, Kereviz Dere Muharebeleri sırasında V. Kolordu Komutanlığına bağlı - yarbay


rütbesiyle - XIV. Tümen Komutanı olarak bulunmaktaydı. Bu görevi sırasında 6 -13
Ağustos 1915 Muharebelerinde de görev almıştır. Bu muharebeler sırasında düşman
Arıburnu ve Anafartalar bölgesine, çıkarma ile takviye ederek yapacağı taarruza karşılık
güney cephesinden Türk Kuvveti kaydırılmasın diye 6 - 7 Ağustos günleri bu cephenin
merkezine Kirte istikametine taarruzlar düzenlediler. Ancak her iki taarruzda zayiat
verilerek püskürtüldü. Sonraki küçük çaptaki taarruzlarda sonuçsuz kaldı. Bundan sonrada
bu cephede düşmanın tahliyesine kadar mevzii muharebeleri devam etti. böylece düşman,
çıkarmanın ilk günü almayı plânladığı Alçıtepe'yi ele geçiremedi. Her yönden sayıca üstün
olmasına karşın Türk direnişi karşısında sadece 5. Km. ilerleyebildi. Bu muharebeler
sırasında düşmana karşı 3,5 ay başarıyla savaşan Karabekir, askerî kişiliği açısından takdir
toplayarak Muharabe Gümüş Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi ve "Miralay" (Albay)
rütbesine yükseldi. Ayrıca Almanya'dan İkinci Rütbeden Kron Dö Braş Kılıçlı Nişanını,
Osmanlı'dan da Gelibolu Şeref Nişanını ve Muharebe Madalyasını aldı. Kâzım Karabekir
Paşa, Eylül 1915 - 9 Ocak 1916 Mevzi Muharebeleri'nde Güney Grubu Komutanlığına
bağlı II. Bölge Komutanlığı'nda XIV. Tümen Komutanı olarak görevlendirildi. Muharebeler
devam ettiği sırada XIV. Tümen 11 Ocak 1916'da bölgeden ayrıldı.

Kazım Karabekir in 1915 Sonrası Askeri ve Siyasi Faaliyetleri [değiştir]Çanakkale


Cephesindeki taarruz savaşlarının, siper muharebelerine dönüşmesi ile birlikte Karabekir
Paşa, Gelibolu'dan alınarak 26 Ekim 1915'te İstanbul'daki I. Ordu Kurmay Başkanlığı'na
atandı. Daha sonrada VI. Ordu Kurmay Başkanı olarak Irak Cephesine gönderildi. Bu
arada Kâzım Karabekir Paşa, Gelibolu'daki başarılarından dolayı "Üç Yıl Savaş Zammı"
alarak 14 Aralık 1916'da "Mirliva" rütbesine yükseltildi ve "Paşa" oldu. Mirliva Kâzım
Karabekir Paşa, Almanya'dan ikinci kez "Alman Demir Salib Nişanı" alarak; 24 Nisan
1916'da Kut'ül Amara'yı kuşatmakta olan XVIII. Kolordu K. olarak görevlendirildi. Bu
cephedeki başarılarından dolayı Kâzım Karabekir'e 8 Şubat 1917'de yeniden "Altın
Muharebe Liyakat Madalyası", "İki Yıllık Kıdem Zammı" verildi.

Kafkasya Cephesi
Kâzım Karabekir, Cafer Tayyar Paşa ile o yıllarda yapılabilen karşılıklı yer değiştirme -
becayiş - usulü ile Kafkas Cephesindeki II. Kor. K. olarak atandı. Bu Kolordu; Van
Gölü'nün güney mıntıkası, Bitlis, Muş, Murat Çayı ve Palu Doğusu'na kadar olan geniş bir
araziyi müdafaa etmekle yükümlüydü. Bu dönemde Osmanlı Devleti, toplam dört
kolordusu olan iki ordusunu Van Gölü ile Karadeniz arasında bulundurmaktaydı. Bu
orduların en aşağı tarafta olanı Kâzım Karabekir'in komutanı olduğu II. Kolordu idi. Bu
kolorduda on aya yakın bir süre görev yapan Kâzım Karabekir bölgedeki başarılarından
dolayı 23 Eylül 1917'de padişah iradesi ile yeniden "Kılıçlı İkinci Mecidi Nişanı" aldı.
1878'de 93 Harbi sırasında Rus Çarlığına kaybettiğimiz Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin
ve Batum'u Eylül 1920'de kurtarıp, Türkiye'nin doğu sınırlarında Misak-ı Milli'yi
gerçekleştirdikten sonra kendisine TBMM tarafından 31 Ekim 1920'de Ferik rütbesi verildi.

Kurtuluş Savaşı
Yine bu dönemde; Kurtuluş Savaşı'nı başlatmış olan ve İstanbul'dan gelen telgrafla 3.
Ordu müfettişliğinden azledildiğini öğrenen ve artık sivil olmasının Kurtuluş Savaşı'nı
tehlikeye düşürmesinden endişe eden Mustafa Kemal Atatürk'e, "Ben ve kolordum
emrinizdedir Paşa'm!" diyerek, moral vermiştir. Kurtuluş savaşında önemli başarılar
kazanan Kazım Karabekir Paşa Atatürk tarafından takdir edilmiş ve büyük önem
kazanmıştır. Mustafa Kemal Paşa "Kazım Karabekir Paşa ve adamları kurtuluş savaşında
canları pahasına savaşarak galip geldiler. Bu galibiyet sade onların değil bütün Türk
milletinin galibiyetidir" demiştir.

Sovyetler-TBMM İlişkileri açısından Kazım Karabekir Paşa [değiştir]Sovyetlerle


imzalanacak dostluk antlaşması için Bekir Sami Bey başkanlığında bir delegasyon, 11
Mayıs 1920'de Ankara’dan hareketle 19 Temmuz 1920'de Moskova'ya ulaştı. Dostluk
antlaşmasının esasları 24 Ağustos 1920'de hazır olmakla beraber, Bekir Sami Bey’in bu
antlaşmayı imzalaması mümkün olmadı. Çünkü Sovyetler, Bitlis, Van ve Muş illerinin
Ermenistan’a terkedilmesini istediler.

Fakat Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk Kuvvetleri Eylül 1920'de taarruza geçip,
Brest Litovsk Barış Antlaşması ile Türkiye'ye verilen ve Misak-ı Milli hudutları dahilinde
olan Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum’u aldıktan sonra Gümrü'yü de ele
geçirince, Menşevik iktidarı altındaki Ermeni hükümeti barışa yanaşmak zorunda kaldı ve 3
Aralık 1920 de Ermenistan'la Gümrü Barış Antlaşması imzalandı. Bu arada, Bolşevikler de
Ermenistan’da iktidarı ele geçirmişlerdi. Bu şekilde Ermenistan meselesi kendiliğinden
çözümlenmiş oluyordu. Kazanılan bu zaferler üzerine Sovyetler Milli Mücadele'ye daha
fazla önem vermeye başlamışlardır.

3 Aralık 1920'de TBMM Murahhası sıfatıyla Gümrü Antlaşması'nı imzaladıktan sonra; 18


Ekim 1921'de biten Kars Konferansı'na Türkiye Baş Murrahası olarak katıldı. Ayrıca bu
konferansa başkanlık yaparak; 13 Ekim 1921'de Sovyetler Birliği ile Kars Antlaşmasını
imzaladı. Kütahya-Eskişehir Muharebelerinden hemen sonra yapılan Sakarya Savaşı
sonrasına denk gelen bu andlaşma ile Batum'un Sovyetler Birliği'ne terkedilmesi
karşılığında karşı taraftan belli miktarlarda silah, cephane ve altın alınacaktı.

Bu anlaşmadan sonra Sovyet lideri Lenin'in Anadolu'ya gönderdiği Türkiye Komünist


Partisi başkanı Mustafa Suphi ve arkadaşlarına koruma vermeyerek Karadeniz bölgesinde
yok edilmelerine yol açmış; Türkiye'de siyasi kargaşa çıkarmalarına ve komünist fikirleri
yaymalarına engel olmuştur.[2]

Milletvekilliği
15 Ekim 1922'de Ankara'ya gelen Kâzım Karabekir, Edirne Milletvekili sıfatı ile meclis
çalışmalarına devam etti. 17 Şubat 1923'de Türkiye'de ilk defa toplanan İzmir İktisat
Kongresine başkanlık yaptı ve 29 Haziran 1923'de TBMM'nin İkinci Devresi'nde İstanbul
Milletvekili seçildiği dönemde; Doğu Cephesi komutanlığı görevini de fiili olarak devam
ettirmekte idi. 21 Kasım 1923'de "Milli Mücadelemizde Siyasi ve Savaş Yararlılığı"
görülenlere verilen yeşil ve kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Kâzım
Karabekir Paşa 21 Ekim 1923'de "1.Ferik" rütbesine yükselerek, son askeri görevi olan I.
Ordu Müfettişliğine atandı. 26 Ekim 1924'de bu görevinden istifa ederek sadece siyasi
alanda faaliyet gösterdi.

Kâzım Karabekir, 17 Kasım 1924'de TPCF (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) kurucuları


arasında yer aldı ve bir süre sonra da bu partinin genel başkanı oldu. Korgeneral (1.Ferik)
İsmet Paşa Hükümeti'nin Takrir-i Sükun Kanunu çıkarmasından sonra Doğu'da Şeyh Sait
İsyanı çıkmış ve bu isyanda TPCF'nin de rolü olduğu iddia edilmişti. İsmet İnönü
başkanlığındaki hükümet tarafından bu olay bahane edilerek 5 Haziran 1925'de Bakanlar
Kurulu kararı ile TPCF kapatıldı. Ayrıca Kâzım Karabekir, bu dönemde Mustafa Kemal'e
düzenlenen İzmir suikasti ile ilgili olarak İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıp, beraat eti.[3]
Kâzım Karabekir TBMM'nin ikinci Dönemi sona erince milletvekilliğine son verilmiş ve ordu
açığında iken 5 Aralık 1927'de "Müşir" rütbesine hazırken emekliye sevkedilmiştir. Bu
dönemden sonra uzun bir süre politikadan uzaklaştırılarak inzivaya çekilmek zorunda
bırakılan Karabekir Paşa, yönetimle olan anlaşmazlığı yüzünden sıkıyönetim altında
tutulması istenen 84 kişilik listenin başında yer aldı.[4] 10 sene sürekli takip ve gözaltında
tutuldu ve hatıralarını yazdığı "İstiklal Harbimiz" adlı eseri zamanın hükümetinin kararıyla
"Takrir-i Sükun" kanunu uyarınca daha basılamadan toplatılıp yakıldı. Belki de en sıkıntılı
yıllarını bu dönemde geçiren Kâzım Karabekir, sıkıntılı günlerin ardından Atatürk'ün
vefatının ardından 1939'da İstanbul Milletvekilliği'ne seçildi. 1943 - 1946 yıllarında
milletvekili olarak yerini korudu ve 5 Ağustos 1946'da yapılan TBMM başkanlık
seçimlerimde Meclis Başkanı seçildi. Kâzım Karabekir, 26 Ocak 1948 yılında 66 yaşında
iken geçirdiği bir kalp krizi sonucu, Ankara'da vefat etti.

Kâzım Karabekir Paşa, askerlik yaşamı boyunca büyük başarılar kazanmış ve bu başarıları
sonucu Türkiye'nin bugünkü Kuzeydoğu sınırlarını çizen bir Türk Komutanı ve siyasi bir
kişiliktir. Ayrıca Bulgarca, Fransızca, Almanca ve Rusça konuşabilmekteydi. 1.Dünya
Savaşı sonunda Mustafa Kemal Paşa ile birlikte efsanevi üne sahip olan tek Paşa, Kâzım
Karabekir Paşa'dır

Eserleri
Ankarada Savaş Rüzgarları
Bir Duello ve Bir Suikast [ISBN 975-7369-39-X]
Birinci Cihan Harbi 1-4 [ISBN 975-7369-21-7]
Birinci Cihan Harbine Neden Girdik? [ISBN 975-7369-21-7]
Birinci Cihan Harbine Nasıl Girdik? [ISBN 975-7369-22-5]
Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? [ISBN 975-7369-23-3]
Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? [ISBN 975-7369-24-1]
Cumhuriyet Tarihi Set 1
Cumhuriyet Tarihi Set 2
İstiklal Harbimiz 1-5
Paşaların Kavgası
Paşaların Hesaplaşması
Cehennem Değirmeni 1-2
İzmir Suikasti
Çocuklara Öğütler
Hayatım
İttihat ve Terraki Cemiyeti 1896-1909
Ermeni Dosyası
İngiltere, İtalya ve Habeş Harbi
Kürt Meselesi
Çocuk, Davamız 1-2
İstiklal Harbimizin Esasları
Yunan Süngüsü
Sanayi Projelerimiz
İktisat Esaslarımız
Tarihte Almanlar ve Alman Ordusu
Türkiye’de ve Türk Ordusunda Almanlar
Tarih Boyunca Türk-Alman İlişkileri
İstiklal Harbimizde İttihad Terraki ve Enver Paşa 1-2
İstiklal Harbimizin Esasları Neden Yazıldı?
Milli Mücadelede Bursa
İtalya ve Habeş
Ermeni Mezalimi
Sırp-Bulgar Seferi
Osmanlı Ordusunun Taarruz Fikri
Erkan-i Harbiye Vezaifinden İstihbarat
Sarıkamış-Kars ve Ötesi
Erzincan ve Erzurum'un Kurtuluşu
Bulgaristan Esareti -Hatıralar, Notlar
Nutuk ve Karabekir'den Cevaplar

Kaynakça
1 İnsan ve Asker Kazım Karabekir; YAPI KREDİ YAYINLARI, 2008, ISBN 9750814051[kaynak belirtilmeli]
2. http://www.taraf.com.tr/makale/3716.htm
3. http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=151393
4. http://www.milliyet.com.tr/Default.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=505152&AuthorID=62&ver=44
Bütün bunda Kemal Paşa hazretleri en saf olanıdır; en masumu, demek istiyorum.

Çok hoş, sadece kişiler ve sadece bellekleri kaybolmadı ve ne kadar az maddi kanıta
sahibiz, çoğundan yoksun kaldık. Kemal Paşa Hazretleri'ni, Gelibolu'da, hain bir şarapnel
parçası veya kurşundan, göğsündeki saatin kurtardığını biliyoruz. Fakat bu değerli saati hiç
bilmiyoruz; Albay Mustafa Kemal, bu saati, Leman Paşa'ya hediye etmek kadirşinaslığım
göstermişti, tarihten öğreniyoruz. İlerde, bizim için çok değerli ve hatta paha biçilmez
olabileceğini bilememesini anlayabiliyoruz. Ancak bizim tarihçilerin, bu yaralı saati Leman
Paşa'dan ve zamanında rica etmeyerek büyük bir ihmalkârlık yaptıklarını şimdi daha iyi
idrak ediyoruz. Çünkü Almanya'da emekli evinde, bir hırsızın, Leman Paşa'dan bu saati
çaldığını çok sonradan öğreniyoruz; hoş, bir tarafı ezilmiş saat meraklısı hırsızlara ancak
masallarda rastlanmaktadır. Ama doğru, ben de masal yazıyorum.

Paşa Hazretleri, tarihin yazımından önce, Gelibolu Meselesi'nde son derece mütevazi idi;
kendisinin muhatap alınmasından mahcup olan bir hali bile vardı. Şu sözler, Paşa
Hazretleri'ne ait olup, 1918 başında ve Şişli'de telaffuz edilmişti. Mademki masal
yazıyorum, yeri burası olmalıdır: "Siperler elimize geçtiği zaman içerileri düşman
cesetleriyle, ağız ağıza doluydu. O, müthiş bir şeydi. İngilizler'den bir fert bile
kurtulmamıştır. Bu muharebe cereyan ettiği sırada Kemalyeri'ne teşrif etmiş bulunan Talat
Paşa Hazretleri'yle İsmail Canbolat ve Doktor Nazım Beyler o gün İngilizler'den igtimam
ettiğimiz maddi muharebe hatıralarına da maliktirler. Kiminde kurşun parçalamış bir İngiliz
altını, kiminde ufak tefek nişanlar, dürbün parçaları filan vardır."

Çok hoş ve çok acı; ama onlar yokturlar.

Kemal Bey, kendisinin, Kemalyeri'nde olmadığını haber veriyor; Talat Paşa Hazretleri ve
diğer devlet erkanına gönderdiğini teyid ediyor. Güzel, ancak, bunlardan ilki, Ermeniler
tarafından 1920 yılında katledildi ve diğerleri, İzmir Suikastı bahanesiyle asıldılar. Yok
oldular; parçalanmış İngiliz altınlarının, nişanların, dürbün parçalarının nerede olduklarını
bilmiyoruz, bilseydik savaş müzesine koyardık.

80
Doktor Nazım, İbrani asıllı idi, Ermeni tarafına göre, kırımlardan en başta sorumlu
olanlardan birisi idi; bütün bunlar ayrı, efsanevi devrimci idi. Böylesine becerikli ve
böylesine gözü pek ihtilalci bizde az çıkmıştı ve suikast ile hiçbrir ilişkisinin olmadığını
biliyoruz. Karakaşi, dünya Yahudiliğinin pek muteber adamı ve pek çapkın. Maliye Nazırı
Cavit ile aynı zamanda asıldı; Ulucanlar’da idi ve yakında, Anafartalar’da diyebiliriz, bir
balo vardı. Neden asıldı, neden o gün asıldı; her halde sürekli masal sorusu icat ediyoruz.

Eğer o tarihte yaşayanlar arasında birisine "efsanevi ihtilalci" dememiz gerekiyorsa, Doktor
Nazım, buna en layık olanıdır. Vladimidir Jabotinsky, ol zamanda, dünya siyonist
teşkilatı'nın üst memuru olarak İstanbul'da bulundu, teşkilat yaptı, Autobiography'sinde,
"Nazım Bey, the secretary general of the Young Türk Party, the author and initiator of the
revolution, and possibly the decisive personal factor which accelerated the downfall of the
Ottoman state" minval üzere tarif ediyordu. Bu çok malumattar siyonist dirijana göre, 1908
İhtilali'ni kuran ve başlatan Nazım idi ve Osmanlı devletinin sonunu hızlandırdı; nakletmek
mecburiyetim var.

Bir güzel Ankara gecesinde, Ağustos 1926, asıldığında, çok yakında bir yerde balo vardı ve
Dışişleri Nazırı Doktor Tevfik Rüştü'nün de orada olduğunu tahmin edebiliriz; Doktor Tevfik
Rüştü, İbrani asıllıdır, ve Doktor Nazım'ın eşleri kız kardeştiler, biri asılıyor ve diğeri dans
ediyordu. Belki ikisi de dans ediyorlardı; belki asılmak da dans etmektir.

Doktor Nazım, Mehmet Cavit, Naili Keçeli'nin dedesi Naili ve Hilmi, aynı davadan asıldılar.
Hilmi, Bab-ı Ali'yi basanlar arasındadır, sonra elini çekmiş ve eteğini sıvamıştı, Ardahan'da
ticaret yapıyordu, her halde kalmasını istemediler. Her halde Hilmi de bunu bildi, asılırken,
"benim bir şeyden haberim yok, yalnız ben Babıali'yi bastımdı, bunda böyle kabiliyet vardır,
bir gün bizi de basar, diye, asılıyorum" yollu bar bar bağırıyordu. Bu bağrıştan,
maksimalist-minimalist kavgasının bir de kabiliyet dimansiyonu olduğunu çıkarıyoruz.

81
EK BİLGİ

Tevfik Rüştü Aras


Vikipedi, özgür ansiklopedi

Dr. Tevfik Rüştü Aras (1883, Çanakkale - 5 Ocak 1972, İstanbul), 1920-1938 yılları
arasında 5 dönem milletvekilliği, 1923-1939 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı yapmış,
öncesinde İttihat ve Terakki'nin önemli isimlerinden biri olmuş, sonrasında da gazete
yazıları yazarak hayatını sürdürmüş siyaset adamıdır.

Hayatı
1883 yılında Çanakkale'de doğdu. Beyrut Tıbbiyesi'ni bitirdi ve doktor olarak İzmir, Selanik
ve İstanbul'da çeşitli görevlerde bulundu. İttihat ve Terakki'ye girdi. Bir kaynağa göre
partinin genel sekreterliğini yaptı. Selanik'te Mustafa Kemal ile yakın arkadaş oldu.
1918'de Meclisi Ali-i Sıhhi (Yüksek Sağlık Kurulu) üyesiydi. Bu arada İzmir'in öndegelen
ailelerinden Evliyazade ailesinin reisi Evliyazade Hacı Mehmet Efendi'nin kızı ve dönemin
kadın gazete yazarlarından Evliyazade Makbule Hanım ile evlendi.

1920 yılında Ankara'da TBMM 1. Dönem'e Muğla'dan (müstakil Menteşe livası) milletvekili
seçildi. İlk dönemde Kastamonu İstiklal Mahkemesi üyeliğine getirildi. 1920 sonbaharında,
Türkiye Komünist Fırkası'nın kurucuları arasına girdi. TBMM Hükümeti'nin Rusya Federatif
Sosyalist Cumhuriyeti'ne ilk büyükelçi olarak gönderildiği Ali Fuat Cebesoy delegasyonu
ile Moskova'ya gitti. TBMM 2. Dönem, 3. Dönem, 4. Dönem ve 5. Dönem'de (1923'ten
1939'a kadar) İzmir milletvekilliğinde bulundu.

4 Mart 1925'te 4. Hükümet - 3. İnönü Hükümeti'nde Hariciye Vekili oldu. Atatürk'ün


ölümüne kadar kurulan bütün kabinelerde bu görevi sürdürdü. Atatürk'ün komşu ülkelerle
iyi ilişkiler ve hegemonyacılığa karşı çıkmaya dayalı dış politikasının kilit ismi ve sözcüsü
oldu. Sovyet Dışişleri Komiseri Maksim Litvinov'un davetlisi olarak üç kere Rusya'ya gitti.
1926'da Odessa'da, 1930'da ve 1937'de Moskova'da Sovyet ileri gelenleriyle görüşmeler
yaptı.1937 yılında Milletler Cemiyeti Başkanlığı (bugünkü unvanla Birleşmiş Milletler Genel
Sekreterliği) yaptı. 1939'da Londra Büyükelçiliğine atandı ve üç buçuk yıl İngiltere'de kaldı.
1943'te emekli oldu. Savaşın sonlarında İstanbul basınında (Özellikle Tan Gazetesinde)
yazılar yazdı. Demokrat Parti'nin kuruluş mücadelesini destekledi. (kızı Fatin Rüştü Zorlu
ile evlenmiştir) 1952-1959 yıllarında İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.

Tevfik Rüştü Aras'ın Dışişleri Bakanlığı sırasında verdiği söylevleri Numan Menemencioğlu
tarafından derlenerek "Lozan'ın İzlerinde On Yıl" (1937) ismi altında kitap haline
getirilmiştir. Günlük basında çıkan yazılarının güncel olmayanlarını "Görüşlerim" (1945 ve
1963) adlı iki cilt kitapta toplayan Tevfik Rüştü Aras, 1972 yılında İstanbul'da öldü.
Rumelihisarı'nda toprağa verildi.
EK BİLGİ

Bâb-ı Âli
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Bâb-ı Âli ya da basitleştirilmiş şekli ile Babıali, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde
Sadrazamlık binasına ve daha geniş anlamıyla da Osmanlı hükümetine verilen isimdi.
Günümüz Türkçesinde Yüce Kapı anlamına gelen bu terim aynen tercüme edilerek diğer
dünya dillerine de girmiştir. Cumhuriyet döneminde Babıali binası İstanbul ilinin Vilayet
Konağına dönüştürüldü ve halen de bu amaçla kullanılmaya devam etmektedir. Babıali'nin
bir başka anlamı da Türkiye'nin basın dünyasına verilen isimdir.

Osmanlı Dönemi

Binanın Tarihçesi
Osmanlı Devleti büyüdükçe sadrazamların yetki ve sorumlulukları arttı.Sadrazamlar
Topkapı Sarayı'na yakın olması bakımından İstanbul'un bugünkü Eminönü ilçesindeki
Cağaloğlu semtinde yaptırılan konaklarda oturmaya başladılar. 1756 yılında Sultan III.
Osman tarafından bu semtte yaptırılan Sadrazamlık konağı ilk bilinen resmi nitelikteki
Sadrazamlık binasıdır. Bina 1755, 1808, 1826 ve 1839 yıllarında tamamen, 1878 ve 1911
yıllarında ise kısmen yandı. Her seferinde yeniden inşa edildi. İlk önceleri binaya “Paşa
Kapısı” ve “Bâb-ı Âsafi” deniyordu. 1808 yılında Alemdar Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı
sırasına çıkan ayaklanma sırasında binada olan patlama sonucu bina gene kül olunca,
yeniden yaptırılan binaya dönemin padişahı II. Mahmut’tan dolayı Mahmud-ı Adli dendi. Bu
isim zamanla Bâb-ı Adl ya da Bâb-ı Adli isimlerine, 19. yüzyılın ikinci yarısında da Bâb-ı âli
deyimine dönüştü.

Osmanlı döneminde Babıali1839 yılındaki yangına kadar bina hep ahşap olarak inşa
edilmişti. 1844’te bina ilk defa olarak Stefan Kalfa tarafından kargir olarak inşa edildi.
Ayrıca o tarihten sonra bina sadrazamın yaşadığı yer olmaktan çıkarılarak tamamen bir
devlet dairesi durumuna geldi. O bina, daha sonra yangınlar ve tamirler sonucu
değişikliklere uğramakla birlikte günümüze kadar gelen binanın esasını oluşturmaktadır.
1878'deki yangında Şura-yı Devlet Dairesi, Ahkam-ı Adliye Dairesi, Dahiliye ve Hariciye
nezaretleri tamamen yandı ve yeniden inşa edildi. 1910 yılında Babıali'ye küçük bir yapı
eklendi. 1911 yılındaki yangında gene Şura-yı Devlet ve Dahiliye Nezareti ile Mektubcu,
Teşrifatçı, Beylikçi, Sadaret Kalemi daireleri ve Vakanüvis daireleri tamamen yandı. Bu en
son yangında zarar gören bölümler o zamanlar tek bir bina olan Babıali'nin orta bölümünü
oluşturuyordu. Yangından sonra bu orta bölüm tekrar eski haline getirilmeyerek ortadan
kaldırıldı. Böylece Babıali ilk defa olarak iki binaya ayrılmış oldu.

Babıali baskını
Bab-ı Âli Baskını, 23 Ocak 1913'te, Balkan Savaşı'nın yenilgiyle sonuçlanacağının
anlaşıldığı günlerde Bulgar orduları Edirne ve Çatalca önlerindeyken yapıldı. İttihat ve
Terakki Fırkası'nın önde gelen ismi Binbaşı Enver, yanında çalıştığı Harbiye Nazırı Nazım
Paşa'nın makamını, yanında fırkanın silahşorlarından Yakup Cemil ve adamları olduğu
halde bastı. Baskında Nazım Paşa öldürüldü. Daha sonra Sadrazam Kamil Paşa'nın
makamına giden baskıncılar, sadrazamı silah zoruyla istifaya zorladılar. Bu olay İttihat ve
Terakki'nin yönetime el koymasına giden yolu açtı. Osmanlı İmparatorluğu'nun 1914'te I.
Dünya Savaşı'na Almanya safında girişi ve ne yazık ki dağılmasına giden gelişmeler zinciri
de böyle başlamış oldu.

Cumhuriyet Dönemi ve Türk Basını


Cumhuriyetin ilanından sonra eski Sadaret dairesi Vilayet Konağı olarak kullanılmaya
başlandı. Yapı üzerindeki neoklasik ayrıntılar kaldırıldı ve bina yalın bir biçimde sıvandı.
1980’lerin sonlarında ve 1997 yılında binayı eski görünümüne kavuşturmak için bazı
restorasyonlar yapıldı.

Babıali'nin çevresinde Türk basınının yoğunlaşmaya başlaması, Osmanlı dönemine


dayanır. Osmanlı hükümetinin bu binada çalışması yeni ortaya çıkan Türk basınının haber
kaynağına yakınlığı açısından bu binanın çevresinde odaklaşmasına neden oldu.
Sirkeci'den başlayıp Babıali binasının önünden geçerek giden Cağaloğlu yokuşunun iki
yanındaki ve yan sokaklarındaki matbaa ve gazete binalarını kapsayan yerin adı Babıali
olarak anılmağa başlandı.

Nutuk'ta da belirtildiği üzere Kurtuluş Savaşı'nın organizasyonunun yapıldığı yıllarda


Babıali, "İstanbul basını" olarak anılmış ve Kurtuluş Savaşının hazırlanmasına büyük
negatif etkileri olmuştur. Bu nedenle Ankara'da yeni bir milli basın oluşturulması yoluna
gidilmiştir.

Cumhuriyet döneminde hükümetin Ankara'ya taşınmış olmasına rağmen Türk basını bu


bölgede gelişmesine devam etti. Bütün 20. yüzyıl boyunca Türkiye'nin bütün önemli
gazetelerinin merkezleri ve basımevleri bu bölgede bulunuyordu. Ayrıca birçok kitapevleri
de bu bölgede açıldı. 1950'lerin sonlarında bölgenin yerleşim planında yeri olan başlıca
gazeteler şunlardı: Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Vatan, Akşam, Son Posta, Son Telgraf,
Yeni Sabah, İstanbul Ekspres ve Yeni Gazete. Ancak 20. yüzyılın sonlarında gazeteler bu
bölgeye sığamaz oldular ve yavaş yavaş bölgeyi terkettiler. En son Cumhuriyet
gazetesinin tarihi binasından taşınmasıyla Babıali'nin Türk basınına adını veren işlevi son
buldu.

Necip Fazıl Kısakürek'se Babıali'yi, sanat çevresi olarak ele almış ve Babıali adlı eserinde
hatıralarını yazmıştır...
Tabii aynı soru Mehmet Cavit için de geçerlidir; hayli müeddep Pakalın da kadınlara
düşkünlüğünü kaydediyor ama, çapkınlığı nedeniyle asılmış olduğunu düşünemeyiz. Cavit,
Şehzade Burhanettin'in eşi Aliye Nazlı'nın da gönlünü çalabilmişti; bu ara, sadece adına,
Yahudiler’in İsrael'e göç ve "uçuş" için kullandıkları İbrani "Aliye" ve yine İbrani "Naz" türevi
"Nazlı" adlarına bakmıyoruz, Karakaşi'lerin cinsel ilişkide taassub içinde olmalarıyla da
yetinmiyoruz, Osmanlı şehzadelerinin sabetayistler ile evlendiklerini not ediyoruz. Judaize
oldular mı, cevap vermesek de sormamız zamanlıdır ve nahak yere asılan Doktor Nazım
ve Mehmet Cavit'in yazgılarını çıplak İbraniyet'e bağlıyamıyoruz. Kaldı ki, Celal Bayar'ın,
İbrani asıllı olma ihtimali hayli yüksektir, Talat'a ilaveten, Cavit'in de yerini bularak mezarını
yaptırdığını biliyoruz. Celal Bey, Cumhurbaşkanı olunca, Aliye Hanım'a maaş bağlatmayı
da ihmal etmemiştir, dayanışma tamdır, görüyoruz.

Devamla, Canbolat da büyük bir ihtilalci idi; İstanbul'da pek önemli vazifeler deruhte
eylemişti, Mustafa Kemal Paşa'nın yakını veya pek güvendiği idi, o kadar öyle ki, Paşa,
Mütareke'de, memleketi kurtarmak için Sultan'a gönderdiği istidada, bir yeni meclis-i
vükela arz ile kendisinin ve bu arada Canbolat'ın nazır edilmesini yazıyordu. İzmir'de,
suikast gerekçesiyle asıldı; yiğit bir ihtilalciydi ve belleklerden ve bellekleriyle berabar
silindiler.

Rauf, sadece 27 Mayıs sonrası, nisbi hürriyet havasında yayınladığı hatıratında, pek
kısadır, "en yakın ve mahrem arkadaşları olarak yine Ali Fethi, İsmail Canbulat ve ben
vardım" demektedir. Yine Rauf, mahrem refiki Mustafa Kemal'in, 15 Ekim 1918 tarihinde,
Padişah'a gönderdiği arizayı da neşretmişti ki şöyledir:" "Muhterem Padişahımıza olan
sadakat ve merbutiyetim ve vatanımın temini selameti itibariyle arz ederim ki, sadaretin
Tevfik Paşa Hazretleri'ne tevcihi ve müşaün-ileyhin de esası Fethi, Tahsin, Rauf,
Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve acizlerinden mürekkep bir kabine teşkil etmesi
zaruridir." Rauf, Kemal, İsmail, her gün buluşurduk, diyordu; Canbolat, suikast sırasında
Mısır'da bulunuyordu. Asıldı, Rauf, erken davranıp Londra'ya kaçarak kurtuldu; en kişiliksiz
olan Fethi Okyar idi, kaldı.

Pek çok yiğit idiler ve hepsi asıldılar.

Tarihlerden kazındılar.

Geriye kalan, masaldır.

Hala yazılmadılar.

82
İşte ben yazıyorum.

Masalların savaşını yapıyorum.

KESİNTİSİZ DEVRİM

İkisi birdir. Birbirini sürdürüyorlar ve bu nedenle "kesintisiz" diyoruz.


Sıfır Sekiz ile İki Sıfır, birdir ve "Yirmi Altı" sondur, diyoruz.

Demek ki devrimler bitmiş ve "Cumhuriyet" kurulmuştur ve bundan sonra bir müddet


"reformlar" dönemi başlıyor. Sonra "karşı-devrim" gelmektedir.
Gelişi, bana göre, Altmış Altı'dadır.

Ne kadar da kolay geliyorlardı; o kadar öyle ki "kolay devrimler" de diyebiliriz.


Adları, Eyüp Sabri, Resneli Niyazi ve Enver oldu ve dağa çıktılar; bu üç genç zabit idiler,
nerede ise tek başlarına, Meşrutiyet'i aldılar. Dağa yüklendiler, telegrafname yazıldı ve
"Meşrutiyet" ilanını sağladılar. Eylem planında çok kolay olduğunu kabul etmek zorundayız.

Doğrusu, Kazım Paşa, "O ancak bir gölge yakalamıştır" demekle, Büyük Kurtarıcı için layık
görülen "O" zamiri münasebetiyle büyük bir elem dalgasıyla boğulma tehlikesi yaşasak da,
evrakının telef edilmemesinden hayli memnuniyet duyuyorum. Çünkü, Kazım Paşa'nın,
daha sonra yazdıkları arasında, 30 Ekim Sabahı, müfreze komutanının bir sualine
muahatap kaldığı da vakidir; Ankara'dan, Müdafaa-ı Milliye Vekaleti'nden açık bir telgraf
almakla, bu telegrafnamede, "cumhuriyet ilan olunduğundan yüz pare top atın" ibaresi
bulunuyordu. Müfreze Komutanı, Kazım Paşa Hazretleri'ne "ne yapmalı" sualini tevcih
ediyordu; Erzurum Vilayeti'nin, cumhuriyet ilanatını böylece ıttıla (KŞ: haberdar olma)
kesbettiğini öğreniyoruz.

83
Erzurum Kongresi'nin yapıldığı yerde, Cumhuriyet ilanatı, fukara cenazesini hatırlatan bir
şekilde tesid edilmişti, 31 Ekim Sabahı, Hükümet Konağı avlusunda içtima edilmekle,
Belediye Reisi, mütebbir olduğunu göstermiş bulunuyordu. Vali Beyefendi'ye, eğer bir
nutuk irad edilirse aksine nutuk da mevzubahis edilebileceği için, nutuk irad etmeden tesid
edilmesini teklif etmişler ve Vali, hu teklifi, Ordu Komutanı Kazım Paşa'nın tasvibine arz
etmiş ve Kazım Paşa, hu müdebbirane teklifi maalmemnuniye muvafık telakki eylemişler.
Binnetice, Cumhuriyetimiz ilanı, Erzurum'da nutuk irad edilmeksizin ve ancak bir dua ile
tebrik edilmiştir. Öyle anlıyoruz ki sevincini veya üzüntüsünü bir nümayişe dökenler
olmamıştır. O halde, Cumhuriyetimiz'in kimselere haber verilmeden ve mühim komutanlar
ile müşavere edilmeden ilan edildiğini anlıyoruz. Cumhuriyet'in ilanı üzerine, leyhte ve
aleyhte tezahürat olmaması mühimdir. Her halde fark edilmiştir, öyle tezekkür edebiliyoruz.

Halbuki, Meşrutiyetin elde edilmesi de kolay olmakla birlikte çok büyük bir sevinç
yarattığını biliyoruz; o sevinç dalgasını, Halide Edip Hanım'dan okumayı hep tavsiye
ediyorum, tadına doyum olmamaktadır. İnsanların, sevinçten yüzlerinin değiştiğini ve
mutluluktan al al olduğunu haber veriyordu ve bilumum anasır birbirine dolanmışlar ve hep
fraternite, legalite ve de liberalite çığırmışlar; o gün, suçluların hiç cürüm işlemediği dahi
mervudur. Büyük bayram günüydü ve bu bayram, Cumhuriyet'in ilanatında yoktu;
bayramlardan yorulduklarını tahayyül edebiliyoruz.

Anlamadılar mı; resmi tarih'in iddia ettiği kadar, meçhulleri olduğunu söyleyemiyoruz.

Genellikle sanıldığının aksine, "cumhuriyet" fikri bizde o kadar yeni değildi. Büyük Reşit
Paşa ile Mithat Paşa'nın "cumhuriyetçi" olmakla suçlandıklarını tespit edebiliyoruz;
cumhuriyet için conspirer ettikleri fısıldanıyordu, bu fiil de, ne yazık, biz "fesat" olarak
tercüme ediyoruz, "birlikte fısıldamak" anlamındadır. Bunlar nazariyede olanlardır; pratikte
ise Batı Trakya Muvakkat Hükümeti ile Kars Şurası, birer cumhuriyetti. Her ikisi de çok çok
mühim ve pur-ü ders oldular; Trakya Muvakkat Hükümeti, Teşkilat-ı Mahsusa işi idi ve o
tarihte henüz teşekkül etmemişti. Süleyman Askeri, burada çok önemli roller oynamıştı;
yazık daha sonra bir askeri başarısızlık üzerine intihar etti, mağrur bir kuşaktılar. Amma,
Askeri'nin Batı Trakya'daki muvaffakiyeti, Teşkilat-ı Mahsusa'nın resmen kuruluşunu teşvik
ile hızlandırmıştı. Kars Şurası ise hayli mühim bir iştir. Teşkilat-ı Mahsusa'nın adamlarının
Gilan'a, Küçük Han'a, kadar uzandıkları mevzuunda malumattarız.

84
Bu, "cumhuriyet" fikri ve müessesesi ayrı, biliniyordu, hem pay-i tahtı taşraya çıkarmak
hem de dışarıdan kurtarmak da malumdu. Hem Alemdar Mustafa Paşa ve hem de Şevket
Mahmut Paşa dışardan geldiler. Belki de kurtarmanın dışarılık bir amel olduğu buradan
neşet etmektedir. Masal ve misal, olabiliyor.

Kökü dışarıda olanlar mı, hep kurtarıyorlar; hayır, sanmıyorum. Rusçuk Yaranı, dönüp
kurtarmak üzere, dışarı, "taşra", çıkmışlardı ve Birinci Uzun İç Savaş'ın başındadır. Mahmut
Şevket Paşa'nın ise, Bağdat'ta yetim kalınca, Mithat Paşa Hazretleri, elinden tutmuştu.
Mithat Paşa, Rusçuk'ta da vali olmuştu ve hem pek şakacı ve hem de pek reformcudur.
Hem Bulgar ve hem de Irak reformasyon tarihinde Mithat Paşa'ya mümtaz saifeler
ayrılmasını, tarihteki, mühim paradokslar arasında tadat eyliyoruz.

Önemli olan, "elinden tutmak" işidir. Kesintisizlik'te bu var ve yoksa, kesintilidir. Bunun
anlaşılmış olduğunu zannetmiyorum.

Bu kesintiyi de bırakıp, masala kaldığım yerden devam edersem, şöyledir, 18 Mart 1915
Sabahı, müttefik donanmaları, Çanakkale önünde göründüğünde ise, Haydar Paşa'da tren
çoktan hazırdı; Sultan ve Sultan ile birlikte Pay-i Taht erkanı, Eskişehir'e taşınıyordu.
Amerikan Sefiri Morghentau, anılarında, trende sefirler için yerlerin de ayrıldığını
kaydetmektedir. Akıllarının kolay yattığını tahmin ediyorum, çünkü, bizde payitaht'ı
oynatmak da yeni değildi, Bursa'dan Edirne'ye gittiği ve sonra İstanbul'a döndüğünü
unutmuyoruz. Konya ise daha evvel idi. Başkent'i değiştirmek, bende dahi, değişmeyen bir
programdır.

Benimkiler mi, hep programlı hülya'dır.

O günlere döndüğümde, artık başkentin İstanbul'da kalamıyacağı konusunda ittifak teşhis


ediyoruz. Peki, neresi; Goltz Paşa, Haleb'i önermektedir; hem müslümandı ve hem de
Türkmenler bulunuyordu. Türkmenler'in Anadolu'ya hep Malazgirt'ten girdikleri de bir
tezvirat'tır, Ertuğrul ve klanı, Suriye'den, Halep'ten yukarı çıkmışlardı, mezarlarını da,
boşuna, orada aramıyoruz. Eğer, Musul'da nüfusun küll-ü azamisi ve bahusus Kerkük'de
küllü Türkmen iddia ediliyorsa, sebebi buradadır.

85
Aslında, Halep, İstanbul'dan evvel, "daha çok" anlamında kullanıyorum, zerafet ve moda
merkeziydi, "Halep oradaysa arşın burada" sözü, bu anlamdadır ve ayrıca, bu bapta,
Halep'in İstanbul'a hep faikiyeti meselesinde, estet Ahmet Hamdi Tanpınar'ın da
şehadetine malikiz. Ayrıca, Atay da, "ilk gençliğimizde üç Akdeniz şehrimizle övünürdük;
İzmir, Selanik ve Beyrut!" demiyor mu, İstanbul yoktur. Beyrut, İskenderun ile birlikte
Halep'in deniz kenarı idiler, İstanbul, hep fukaraların tesellisi oldu.

Halep'te Kafkas muhaciri dahi çok idi ve içlerinde İbrani asıllıları teşhis edebiliyoruz.

Bu günlere geldiğimde, üniversite derslerimde, "sana dün başka bir tepeden baktım, aziz
İstanbul" dizesini okuduktan sonra, "say" derdim; "Çamlıca" deyup başlıyorlardı. Fukaralık
ve cehalet, işte budur ve İstanbul ile koyun koyuna yaşamaktadır. Yedi Tepe, Vilayet'ten
başlayıp, tramway yolundan, Bayezid'e kadar dizili yedi tümsektir; Nova Roma olarak
kurulduğunda, "tepe" idiler. Alçaldıkça hayranları arttı ve bu bizde bir ahlak olmaya başladı.
Mütareke yıllarında daha çok "Kahpe İstanbul" veya kısaca "Kahpe" çağrılıyordu, bu gün
daha çok hak etmektedir ve "Şahr-ı Kahpevan" daha münasiptir.

Osmanlı elitinin Halep'i tercih etme ihtimali yüksekti, lakin Sultan'ın seveceği şüphelidir;
başka baş şehirler de aranması tabiidir, Konya, Kayseri, Eskişehir ile Ankara, rekabet
ediyorlardı. Hepsi de demiryolu irtibatına sahiptiler; ve Ankara, köy değildi ve bugünkü
müze uzun müddet yeni meclisi barındırabilmişti. Ayrıca eski ve muhkem bir Yahudi
Mahallesi, Saman Pazarı ve Hamamönü, Şengul Hamamı ve daha sonra Cumhuriyet'in en
muteber zenginini çıkaran bir ticareti vardı. Aktarzadeler ve akrabaları Koç'lar da,
Samanpazarlı'dırlar; şüphesiz iç içe yaşadılar. Ermeni ve Elen zenginleri de vardı, aslında
birisi varsa mutlak diğeri de bulunuyordu, Yahudiler, bir tarafta, ve Elenler ile Ermeniler,
hep rekabet ve zaman zaman gizli savaşlarla, daima bir arada yaşadılar. Ankara'da da
böyleydiler, Ermeniler ile Elenler, zengin bağlarda yaşıyorlardı; Ankara'yı yeni merkez
seçenlerden ilk gelenler, bağ evlerine yerleştiler. Demek ki, Ankara'nın keşfi ve metruk bir
köy olduğu da sadece bir masaldır.

Demek ki her yerde masal var ve masallar masallarla gizli cenk yapmaktalar.

86
Meclis-i Müessesim nazariye ve pratiğini de aramak zorunda değiliz. Çatalca’da ortaya
çıkan Meclis i Milli, bir kurucu meclis ve hatta ihtilal konvansiyonu olarak çalıştı. İlk defa bir
sultanın, meclis-i milli kararı ile tard edilmesine şahit olduk. Bu kadar mı, yerine Reşat
geliyordu ve bir de bunu reye arz ettiler ve böylece Sultan Reşat, meclis-i milli reyi ile
sultan yapılıyordu. Bu da yeni bir usul idi, tarihçi Danişmend, Kesat'ın tahta geçmesine,
"adeta bir Reis-i Cumhur gibi iclas edilmiş" olduğunu tespit ile pek çok kızıyordu. Ve
Meclis-i milli burada da duramadı, ihtilalci kanı bir kez kaynamıştı, Hareket Ordusu'nun
İstanbul'a girişini, İstanbul'un ikinci fethi saydı ve dolayısıyla bu yolla tahta çıkan Reşat'ı da
Fatih'ten itibaren tadat ederek "Beşinci Mehmet" tesmiye etti. Reşat'ın Mehmet'e tahvil
edilmesi işte böyle vaki oldu.

Ne kadar "meclis" idi bilemiyoruz, Ankara'daki kadar diyebiliriz. Demek ki sultan'ın, meclis-i
milli reyi ile tardının ilki Çatalca'da ve ikincisi, Ankara'dadır. "Engürü" de tabir ediliyor ki
"engür" Farisi üzüm olup, bağları ile maruf idi ve yukarıda kaydetmiş haldeyim.

Bir usul ve bir kanuniyet mi, her ikisinde de göremiyoruz. İstanbul'da isyancılardan kaçıp,
Çatalca'da, Hareket Ordusu'nun güvencesine sığınanlar, "meclis-i milli" oldular ve
sığınmayanlar olmadılar. Ankara'da da, bir kısmı, İstanbul'un işgalinden kaçan meclis-i
mebusan azaları idi ve bir kısmı dahi vilayetlerden intihap edilmiş oldukları kabul
ediliyordu. Hepsi kabul'e dayanıyordu.

İki ve çok mühim politikada da tam bir süreklilik tespit ediyoruz. Bunlardan birisi,
turkification'dir ve belki de tekrar etmek zorundayız, maddeci bakış, niyetlerden önce
zorunluluklara dikkat istemektedir. Bu zorunluluğu da şöyle açıklayabiliriz; Enver, milliyetçi
idi ve amma ve lakin milleti yoktu. Savaş ilan eden amma askeri olmayan komutanları
hatırlatıyor; zorunluluk ise, bizi, olmayan milleti yaratmaya götürüyor. Enver, bir millet
peşindeydi. Maksimum tutmak istediğini teyiden ifade edebiliyorum.

87
Osmanlı'da manzara-ı umumiye de türkifikasyonu emrediyordu, çünkü, On Dokuzuncu
yüzyılın ikinci yarısından itibaren, iki büyük cereyan, ortalığı kasıp kavuruyordu. Birisi
nasyonalizm ve diğeri marksizm; birbirini destekledikleri bir dönemden geçiliyordu.
Marksizm, milliyetçi bakışa, sömürülme damarını ekliyordu ki bu cereyanın geniş emekçi
yığınlara, bunlara "halk" diyoruz, nüfus etmesini sağlıyordu. Ayrıca Rusya marksizmi,
narodnizm ile de buluşan kökleriyle, ihtilalci yolları savunuyor ve yayıyordu. Bu nedenle,
Osmanlı'ya karşı mücadele eden nasyonalistler, marksizm ile flört ettiler.

Doğrudur; "Young Türk" sözü de hazır gelmişti, "Young France" ve özellikle "Young Italian"
öncülleri var, nerede bir "Genç" hareketi varsa ve bunlarla bir kavim adı yanyana geliyorsa,
bir milliyetçilik olduğunu kabul etmek zorundayız. O kadar öyle ki Mecid Efendi'nin halife
olduğu zaman, duaların Türkçe söylendiği, unutmak ve unutturmak istesek de bir vakıa'dır.
Kavurucu rüzgarlar esiyordu ve kavuruyordu; dışında kalmak zordur, öyle yazıyoruz.

Zamanında yazılmış bütün kitaplarda, türkifikasyon'un temel çizgi olduğunu görüyoruz;


Cunıhuriyet'ten önce olup Cumhuriyet ile kendisini sürdürmüştür. Bir millet ve hatta "milli
imparatorluk" bir kaçınılmazlık olarak ortaya çıkacaksa, türkifikasyon da elzemdir; madde
bunu tedris etmektedir. Aslında bu kaçınılmazlık dersi'ni, milli devlet olmanın çeşitli
aşamalarında pek çok iklimde teşhis edebiliyoruz. Bu arada, Fransız Devrimi yapıldığında,
Fransa'da Fransızca konuşanların sayısının şaşırtıcı ölçüde az olduğunu not etme
imkanına sahibiz. Bu durumda "millet" devşirmek bir mecburiyet olarak ortaya çıkıyor;
bizde buna türkifikasyon diyoruz.

Devşirme nazariye ve tatbikatının bizde kadim tarihi vardır.

Bu işi, "devşirme", hep sevdik. Köksüzlüğümüzün kökünü sökebiliyoruz.

Devşirmeciler, çok zaman, devşirildiler. Bozanlar, bozulmaktan masun kalamadılar.

Yine böyle bir inkıta akabinde, masal devam ediyor, Osmanlı'nın son zamanında
gelişmeleri dramatize eden iki faktör vardı; hem unsurlar ve hem de merkez,
nasyonalizmin yüksek basıncı altına girmişti. Ve ikincisi, bütün bunlar imparatorluğun en
zayıf olduğu zaman ortaya çıkıyordu. Zayıf ve güçlenme imkanına sahip olmayan
monarkların, merkantilizmin zemberiğine girmelerine benzetebiliriz; trajik-komik hal her
halde budur.

88
O halde, nasyonalizm, zayıfların giydikleri bir zırh mı ve maksat kuvvatlı olmaktır. Artık
bunu tahsil etmiş mertebedeyiz.

Fakat nasyonalizmi ateşleyen başka faktörleri muhakeme edebiliyoruz, o zamanlar, henüz


sadece bir diaspora ile anlatılabilen, "saçılmış yaşayan" demek istiyorum, ve bir "millet" ve
devlet olamamış anasırın da, türkifikasyonu kuvvatla desteklemesi mümkündür;
Yahudilerimizi kastediyorum. Çok zor olmadığını da hemen ilave edebiliyoruz, çünkü,
"Türkisite" kategorisini icat edenler, bulanlar demesek de, bir politik hareket haline
sokanlar, Leon Cahun ve Herman Vambery nam iki Yahudiydi. Bunları yakın zamanlara
kadar, siyonist Bernard Lewis izledi ve izlemeyi sürdürüyor; o kadar öyle ki, eğer hem
kemalizmde ve hem cumhuriyet'te pek çoklarının göremediği faziletler için birisini arayacak
olursak bu siyonist Lewis'dir. Bu bapta, kemalizm'in ideologu olmayı denemiş olan Moiz
Cohen'den çok daha ilerdedir. Moiz Kohen'in önemi, Hamburg Siyonist Kongresi'nde,
vaad edilmiş topraklar olarak Türkiye'ye işaret etmesi ve Türkiye Devleti'nin
güçlendirilmesini istemesidir. Bu ise Cumhuriyet'ten öncedir. O halde kesintisizliği her
yerde görebiliyoruz.

Tarih mi, iki ekstremde kısırlaşmakta ve falsifikasyon batağına dalmaktadır; birisi "arşiv
manyası" ve diğeri de modern kitaplardır. İstatistik, yalan söyleme ve söyletme disiplini
iddiası, burada da geçerli olabiliyor. Modernite, arşivleri, falsifiye etmeye imkan
verebilmektedir; istenenler, söyletilebiliyor. Arşivlere, muassır kitapları ihmal ile sadece
asri bir nokta-i nazar ile yaklaşmak, falsifikatörlerin yolu olmalıdır.

Zamanında yazılmış treteler ise, falsifikasyon tehlikesinden kısmen, masumdurlar.

Bin dokuz yüz başlarını, hem Hamid saltanatını, hem de, daha çok, Jön Türk iktidarını
jüdaizm açısından gören pek çok ciddi kitap ve roman okuyabiliyoruz; o zamanlar telif
edilmişler. Bazılarında Hamid dönemi ibra ediliyor ve tam ters bir kutba yerleştiriliyor; bu
açıdan bakanlar, Mahmut Şevket Paşa'nın İstanbul'u zapt etmesini, Mithat Paşa'nın
intikamı olarak görebiliyorlar. Çatalca Kurucu Meclis'in aldığı tard kararını bildirmek üzere
Yıldız'a çıkan dört kişilik heyette, Yahudi ve mason Caraso'nun bulunmasını da bir
devamlılık olarak arılıyorlardı. Tabii, sadece Caraso'da kalmak bir zaafiyet semptomu
sayılmalıdır, öyle yazıyorum.

89
E. Mears'ın kitabının basımı 1924 olsa da içindeki malzemelerin çoğu en geç 1922
tarihlidir; buna baktığımızda, türkifikasyon politikasından hiç kuşku duymuyoruz. "Its
proponents emphasized the necessity for Turcification of all Ottoman" diyordu ki, bizim
masal ile tam uyum halindedir. İki politika, türkifikasyon ile pan-islamizm; Akçuraoğlu
Yusuf un, "Üç Tarz-ı Siyaset" nam siyaset-sosyolojisi denemesi de işaret eyliyordu,
Cumhuriyet evvelindedir. Akçuraoğlu Yusuf, Cumhuriyet ile birlikte, türkifikasyonu
dayanaklandıracak "tarih tezleri" çalışmalarında önemli rol almıştı.

Demek ki kesintisizlik ile, bu aşamada ve bu düzlemde de karşılaşıyoruz.

Birinci Savaş sırasında İstanbul'da, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ateşemiliteri


Pomiankowski de çok malumatlar görünüyor; Çanakkale müdafaasında, Çanakkale'yi
ziyaretle görgüye dayalı tanıklık bırakan ender kaynaklarımızdan birisidir. Batı'nın ve bir
süre sonra da Sovyetler Birliği'nin tampon ihtiyaçlarının bütün bakışları bozduğu bir zaman
var; Pomiankowiski'nin bu bombardımandan önce yazmış olması da ayrı bir kazançtır.
Şunu aktarmanın son derece verimkar olacağına inanıyorum: "Enver Paşa ve
taraftarlarının yeni panturanizm akımı, İran vilayetlerinden Azerbeycan ile Erdilan,
Kafkasya, Kırını, Volga Bölgesi, Türkistan, Hive ve Buhara'nın Osmanlı İmparatorluğu'na
ilhakını öngörmekteydi. Ayrıca panislamizm akımına göre, önceden kaybedilen Türk
vilayetlerinin, özellikle Mısır, Bingazi ve Traplusgarp'ın tekrar alınması amaçlanıyordu."
Demek, birinci aşamada bir vacuum niteliğindeki Balkanlar'a yayılan, ikinci dönemde, yeni
düzen kurucuları bekleyen Arabia'ya egemen olan Osmanlı, şimdi ve bu üçüncü peryotta,
daha çok bir "Şark İmparatorluğu" olmayı hayal ediyordu. Buna "maksimalizm" diyorum.
"Greater Turkey" diyenler olmuştur; bunlar, "Büyük Türkiye" projesi teşhis edenler,
dışardan ve uzaktan bakanlardır.

Burada bir soru önümüzü kesiyor; peki kırılanların hepsi maksimalist miydi, hayır, zıtlığı
"maksimalizm versus minimalizm" ekseninde koysak da kaybedenlerin hepsinin
maksimalist olduğunu hiç söyleyemiyoruz. Söyleyebildiğimiz, 1926 yılında, maksimalizmin
kökünün kuruduğudur.

İnsanların sadece önlerine baktıkları bir dönem başlamaktadır.

90
Öne bakmak mı, ufuk fukaralığıdır.

Ufuk, ürkütebilmektedir. Minimalist hali diyebiliyorum.

Kurutma da süreklidir; bütün Birinci Dünya Savaşı'nı "Anafartalar versus Sarıkamış"


ekseninde görmeye devam etmek, hem tarihi kıraçlaştırmak ve hem de anti-maksimalist
cenki sürdürmek anlamındadır. Bu o kadar o ki, bazı şarlatanları ileri sürerek, Sarıkamış'ı
taşlama ayinleri hiç ihmal edilmiyor; belleklerimizdedir.

Şarlatansız, taşlama ayini, hiç bilmiyoruz.

Kırılmayı da her zaman ölüm olarak anlamıyoruz; asılma ve bastırılıp öldürme, İttihat ve
Terakki'nin ünlü İaşe Nazırı Kara Kemal misali, var. Bir de saf dışı edilme, yurt dışına
kaçabilme, Rauf ve uzun zaman sesini çıkarmama, kırım içindedir ve belki de asıl kırım da
buradadır. Ali Fuad, Refet, Rauf ve Kazım, ilk aklımıza gelenlerdir.

Bunların belli başlı özelliklerini hiçbir zaman maksimalist diyemeyiz; deseydik mühim bir
tenakuza düşmüş olurduk. Kaldı ki idam edilmediler, darağacından döndüler; resmi hikaye,
asılmamalarını, İsmet Paşa Hazretleri'yle irtibatlandırıyor ki Büyük Komutanlarımızdan
Fahrettin Altay da teyid ediyorlar. Bu irtibat ile teyidi ise bizim masalımızla ahenk
halindedir.

Peki, İsmet Paşa Hazretleri'nin makul görmediklerinin asılmadıklarını söyleyebilir miyiz;


mübalağalara, masallarda dahi mahal olmamak icap etmektedir. Maslup [KŞ: asılarak
öldürülmüş] olmalarını minimalistlerin tensip etmediklerinin, hayatta kaldıklarını ifade etmek
daha münasiptir.

Masal ya, Kemal Paşa Hazretleri'nin mücadeleye başlama tarihini, 1919 Haziranı'na
alabiliriz; "Amasya Tamimi", yüksek komutanların örgütlü bir şekilde bir liberasyon harbine
karar verdikleri tarih ve vesika'dır. "Amasya Tamimi" olmasa, "19 Mayıs" tarihinin her hangi
bir mana ihtiva edebileceğini söyleyemeyiz.

E.Mears'in uzun zaman Türkiye'de yaşadığını ilave etmek durumundayım, İzmir'in


işgalinden bir hafta öncesinde de İzmir'deydi, müşahadeye dayanan bilgiler çok
kıymetlidir; pek çok zevattan derlediği kıymettar incelemelerle zenginleştirdiği bu telifinin, o
zamanlar muteber malumat ve rivayet ihtiva ettiğini düşünmek durumundayız.

91
Bu trete'nin zamanın telakkilerine, zamanı 1922 kabul ediyoruz, mühim derecede, tecavüz
halinde olduğunu akıl-dışı mülahaza eyliyoruz. Mr. Mears şöyle demektedir: "A later
historian may discern the exact character of the relations between Damad Ferid and
Mustafa Kemal, we do know, that the latter was designated representative of both the
Allies and the Ottoman Government, serving the latter as the governor of Erzurum".
Burada önemli üç nokta var, birincisi, Mustafa Kemal ile Damad Ferid arasındaki
münasebetin mutlak mahiyetini ancak daha sonraki bir tarihçinin açıklayabileceğidir. Bu,
sahih bir tespit olmakla birlikte, bu münasebetin, kesin niteliğini, exact character, yazan bir
tarihçiden hala mahrumuz.

İkinci husus, "Erzurum Valisi" olarak tayin edildiği iddiasıdır. Şüphesiz, tayin
kararnamesinde bu ifade yer almıyor, amma, çok geniş bir erkan ile yola çıkması ve tadat
edilen vazifeler, böyle bir enterpretasyonun çok da yanlış olduğu intibaını vermemektedir.
Bu durum ise, Kemal Paşa Hazretleri'nin, Erzurum'da toplanan kongre azaları tarafından
kabul edilmemesini ve hatta reddedilmesini daha da manidar yapmaktadır.

Burada, üçüncü hususa geliyoruz, kelamı dikkate alacak olursak, Kemal Paşa, "hem
müttefiklerin ve hem de Osmanlı Hükümeti'nin temsilcisi", representative of both the Allies
and the Ottoman Government, kapasitesinde, Şark'ta idi. Öyle mi, eğer öyle ise, bunun,
Erzurum Kongresi azaları tarafından da bilinmesi tabiidir. Eğer bu da mümkünse, Kongre
Azası'nın Paşa Hazretleri'nin üniforması ve yaver kordonundan rahatsız olmalarının
sebebine inmiş oluyoruz. Üniforma ve yaver kordonu bahanedir; Heyet, Paşa'nın
müstevlilerin adamı olmasından ciddi mertebede şüphe ediyordu; maalesef, bu netice
önümüzdedir.

92
Masal ya, tekrar ele alabiliriz, Damad Ferid-Mustafa Kemal münasebeti ve tayin sırasında
da mülakatı mühim olmakla beraber, bunun izni, arşivlerde bulabilir miyiz; sanmıyorum.
Peki arşivlerde izi olmasa da, hiç bilinmediğine de ihtimal verebilir miyiz; zannetmiyorum.
Kemal Paşa, o demlerde, Pera Oteli'nde ki pek lüks idi veya yine Meşruiyet Zamanı'nın en
mutena semti olan, "Lüküs Hayat" operetini ve "Şişli'de bir apartıman" nakaratını
hatırlamak zorundayız, Şişli'de temaslar ve kabuller yapıyordu. Kaldı ki, daha sonra çok
ünlendiği için biz hep Mustafa Kemal'i biliyoruz, benzerlerinin, az olmadığım da tahmin
ediyoruz.

Peki kimlerle temas ediyorlardı ve bu sorunun cevabı kimlerle etmiyorlardı ki, olmalıdır.
İsmet Paşa Hazretleri, hatıratında, Seyit Abdülkadir'e, Şeyh Sait İsyanı vesilesiyle asılanlar
arasındadır, taharri memurlarının, İngiliz Hükümeti temsilcileri olarak gittiğini de haber
veriyor. Böyle dönemlerde emperyalizmin doğrudan veya dolaylı temsilcileriyle mülakat
iktidar işareti dahi sayılıyordu; emperyalizmin itibar ettikleri arasındadır, anlamına
geliyordu.

Bir bu var ve bir de o dönemdeki zevatın hareketleri ve temaslarının bugünkü ölçüde


karanlık olmaması var. Daha sonradan karartılmıştır. Dolayısıyla, Kemal Paşa'nın
temaslarının, müphem de olsa, Erzurum'da siyasi mehafilde bilindiğini de hesaba
katabiliriz. Kongre Azası meyanmda, Cevat Dursunoğlu misali uyanık, millici ve sola yatkın
gençlerin de, İstanbul cereyanlarının bir kısmını duyduğunu düşünebiliriz.
Ancak tereddüt göstermediğini, Kongre'deki yerini Mustafa Kemal'e bırakmasından da
anlıyoruz.

Ne tür cereyanlar mı; Harbi Umumi'de ve Mütareke'de İstanbul'daki yabancı muhabirlerin


ne kadarının gizli servis elemanı olduğunu takdir etmek de hayli zordur. Almanlardan,
diplomatik mahfilde, bir diplomattan üstün sayılan gazeteciler vardı; bir menbaada, "belki
de sami ırkına mensup olan bu muhabir" denilen Frankfurter Zeitung muhabiri Paul Weitz,
bunlardan birisidir. Mütareke'de İngiliz Gazeteci Ward Price'ın da İngiliz servisleriyle irtibatı
olduğunu, hatıratından, çıkarabiliyoruz. Mr. Price, Mustafa Kemal'in, İngilizler'e hizmet
arzettiğini yazıyor; muktedir vali olarak düşünülebilir ve Price'ın bunu yetkili İngiliz Albay'a
intikal ettirdiğini de okuyoruz. İngiliz Albay'ın mukabelesi şayan-ı dikkattir, "Türk paşaları
arasında hizmet isteyenler çoktur" dudak büktüğü de yazılıdır.

93
Ancak bu 1918 yılındadır. Kemal Paşa'nın vazife kararnamesi yazılırken, 1919 Mayıs
başlarında idi, bu malumatın hesaba katılmadığını söyleyebilir miyiz; bizim masalımızda,
hesaba katılmış olduğu var. Aksini düşünmek, bu endekslerin etkisi olmadığını ileri sürmek,
hem emperyalizmi tanımamak ve hem de bir işgal idaresinin varlığını bilmemek
anlamındadır. İstanbul'un resmen işgal altında olmamasına bakarak İstanbul'da bir işgal
karargahı ve kontrolü olmadığı noktasına ulaşmak, ahmaklığa yakın bir haldir. Bazı resmi
edebiyatta bu hali buluyoruz.

Nisan 1919 tarihinde İtalyanlar Antalya'ya çıktılar. Mayıs'ın ilk günlerinde Mears İzmir'de
idi, hiç kimsenin yakında bir işgal havası içinde olmadığı konusunda bizi inandırıyor. Acele
bir iş olduğunu düşünmek durumundayız.

Toynbee ne güzel söylüyor, büyük hırsızı, hırsızlık ortaklarının payından çalan olarak, tarif
ediyor. Lloyd George ile birlikte, Londra, ortakları Fransa ve İtalya'nın hırsızlık torbasına el
atan bir büyük hırsızdır. Londra, İtalya'nın Antalya'ya çıkmasından pek çok rahatsızdı, İzmir
için telaşı var.

Kurtuluş Savaşı'nı tahlil ederken, büyük hırsızın cürüm şebekesinin torbalarına el atma hali
ve bu elin yol açacağı husumeti unutmamak durumundayız. Burada "husumet" sözcüğünü
bilerek istimal ediyorum, o zaman düvel-i muazzama'nın her birisi daha muhasım idiler,
birbirinin hasımı durumundaydılar.

1918 yılında, hala, Kafkasya'da bir tampon fikri vardı. Türkiye hakkında romanları ile
tanınan, 1916 tarihli "Yeşil Hırka" ünlüdür, John Buchan, hem istihbaratçı ve hem de
emperyalist vizyonluydu; Kafkasya'yı tutmanın zorluğu üzerine yazdıklarının etkili olduğu
inancı yaygındır. Demek ki 1919 Mayıs ayı yaklaşırken, değerlendirmeler değişmeye
başlıyor; Elen İşgali ile Batı'da bir deneme yapılıyordu. Şark'ta ise hem şuralar kuruluyor ve
hem de mukavemet başlıyordu. Düzleme ihtiyacını görebiliyoruz. Şimdi buradayız.

Peki, Sultan'ın ve Başbakanı'nın tam bir düzleme taraftarı olduğunu söyleyebilir miyiz; en
azından son sultanlar hakkında klişelerden arınmamızın zamanıdır. Onların da bir aile tarihi
vardır, her aile tarihi bir "gizli tarih" sayılmak zorundadır; İran'da Kaçar Han, Küçük Han'ın
mukavemetinden memnun idi ve "el altından" desteklediğini tahmin edebiliyoruz.

94
Osmanlı Sultanı, Şark'taki bir mukavemetin, pazarlık imkanını artıracağını düşünecek tarih
bilincine sahip olmalıdır; dolayısıyla Kemal Paşa'ya, Vahidettin veya Ferid'in verdikleri
sözlü direktiflerde bu noktanın da yer aldığını kabul etmemiz yerindedir.

Ne insanlar geçtiler, Che Guevara ile karşılaştırabilir miyiz, sanmıyorum; devrimci ve halkçı
değildi, amma, Che ölçüsünde serüven-sever olduğunu söyleyebiliyorum. Nogales
Bey'den söz ediyorum, İspanyol ve yerli karışımı olarak Venezüella'da doğmuştu, "Hilal
Altında Dört Yıl" nam hatıratı İspanyolca olarak, 1924 yılında yayınlanmıştı, '
tarihçiliğimizdeki falsifikasyon döneminden öncedir. Tahsilini Almanya'da yaptığı için Batı
Avrupa'ya aşina idi, harp ile birlikte koştu, savaşa katılmak üzere yanıyordu, şu veya bu
nedenle almadılar; "Türkler’e dediler, Rafael de Nogales bizde subay ve "Nogales Bey"
oldu. Hatıratı'nda, Ermeni Kırımı'nı bizzat gören tek Hıristiyan olmakla da övünmektedir,
Hıristiyan idi. Büyük komutanlarımızı yakından tanıdı ve dört cephede, bizim safımızda
savaşmıştı.

Mustafa Kemal'in adı, koca hatıratında, bir kez geçmektedir ve bizim masalımıza denk
düşmektedir. Burada da, Mustafa Kemal, after having been named by the Sultan, Sultan
tarafından atandıktan sonra, kuvvetleriyle birlikte "isyan etmişti", had revolted with his
armies, denilmektedir. Mr Mears,"Erzurum Valisi" ve Nogales Bey ise, "Anadolu Kuvvetleri
Genel Komutanı" tabirini kullanıyor, zamanına ait kitaplarda isyan edinceye kadarki
durumu önemli bulunmuyor. Sözcük aynı olmasa da, "isyan" var.

Bizim masalda bu, Mücadele'ye katılma halidir. Bunun tarihi olarak da Amasya
Toplantısı'nı görüyoruz. Rauf, Ali Fuat, erkanından, Refet ile Kemal Paşa Hazretleri masa
ve Kazım ise makine başındadır. Kazım o sırada Erzurum'da idi, müzakerelere,
telegrafhane vasıtasıyla iştirak ediyordu; demek ki beş kişidirler.

Ne yapıyorlardı, yaptıklarını anlamak çok kolaydır, Batı Trakya Muvakkat Hükümeti veya
Kars Şurası misali bir idare kuruyorlardı ve bütün mukavemeti bu idare altında toplamak
istedikleri kesindir. "Heyet-i Temsiliye" bu maksada matufdur. Reis, Kemal Paşa Hazretleri
oldular.

95
İçlerinde en meşhuru Rauf idi, Bahriye Nazırı mevkiinde bulunmuştu, amma "Hamidiye
Kahramanı" olarak biliniyordu, Hamidiye'nin süvariliğini yapmıştı. Bizdeki son
kahramanlara benziyordu, düşman gemilerini batırmamıştı ve kendisi batmamıştı;
yeterlidir, "kahraman" diyoruz. "Anafartalar Kahramanı" da bu cinstendir; yengi
bulamıyoruz, yenilmemek ya da müdafaa var.

Mustafa Kemal Bey, Anafartalar plajında, müstevlileri durdurdu, ancak denize dökemedi;
ve zayiatımız yüksektir. Bu Anafartalar müdafaaının önemsiz olduğu anlamına
gelmemektedir; amma önemi daha sonra fark edilmiş ve yazılmıştır.

İşgalcilerin son umutları Anafartalar'da kırılmıştı, çekildiler; fakat bunun manasını daha
sonra yazılması nedeniyle idrak ettik. Nitekim Erzurum'a geldiğinde, Kongre Delegeleri,
aralarında, bir kahraman olduğunu bilmiyorlardı; bilselerdi hiç şüphesiz bu kadar itiraz
etmezlerdi. İtirazları bilmemekten ve/veya yanlış bilmekten kaynaklanıyordu.

Amasya İçtimaı'nda en muktedir olan, telegrafhanedeki Kazım idi; Kazım, Erzurum Kolordu
Komutanlığını, aslında Ordu idi ama Komutan Yakup Şevki Paşa, Mütareke emirlerine
rağmen hem silahları müstevlilere vermiyor, mukavemetçilere dağıtıyor ve hem de
komutanlığı bırakmıyordu. Bir çare olarak ordu'dan kolordu'ya düşürdüler; Paşa, İstanbul'a
dönmek zorunda kaldı, yakalandı ve Malta'ya yollandı. Kazım, Erzurum'a gelirken, herkes
ile konuşuyor ve "haydi, Anadolu'ya" diyordu. İsmet ve Mustafa Kemal, konuştukları
arasındadır ve tereddüt ettiler.

Mümtaz bir zabit idi ve Mustafa Kemal'den farklı olarak, Mustafa Kemal bir küçük memur-
esnaf ailesinden geliyordu, elit bir ailenin çocuğuydu. Hiç adı yazılmamakla birlikte, Liman
Paşa'nın erkan-ı harbi idi; müdafaaının içindedir. Mahmut Şevket Paşa'nın komutan ve
Hüseyin Hüsnü Paşa'nın Erkân-ı Harbiye Reisi olduğu Harekat Ordu-su'nda, Mustafa
Kemal Bey ile Kazım Bey, ayrı ayrı tertip edilen tümenlerde Erkân-ı Harbiye reisleri olarak
hizmet verdiler. Alttadırlar; ama ihtilalci orduda büyük tecrübe kazanıyorlardı; siyaset ile iç
içedir. Demek ki Kazım da, tecrübe sahibiydi ve ne yapmak istediğini biliyordu. Kemal
Paşa'yı hep desteklediği ve hep öne sürdüğü kesindir. Şimdi buradayız ve devam
ediyorum.

96
EK BİLGİ

Hüseyin Rauf Orbay


Vikipedi, özgür ansiklopedi

Mustafa Kemal Atatürk ve Rauf Orbay Sivas Kongresinde

Hüseyin Rauf Orbay (1881, İstanbul - 1964, İstanbul), Osmanlı Devleti'nin son
dönemlerinde, Kurtuluş Savaşı'nda ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde önemli görevlerde
bulunan asker kökenli siyaset adamıdır. Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa ve
Fevzi Paşa'dan sonra Türkiye'nin 3. Başbakanı olmuştur.

Mustafa Kemal Paşa'nın Meclis Başkanı olduğu Büyük Millet Meclisi'nde muhalif grubun
lideridir. 1924-1925'te muhalif arkadaşları ile Kazım Karabekir başkanlığında Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası'nı kurmuştur. Tedavi için Viyana'ya gittiği sırada Mustafa Kemal'e
suikast (İzmir suikastı) davasında idamla yargılanmıştır. 1933'de çıkan af kanunundan
”...benim asla ve hiçbir suretle en ufak bir cürümle dahi suçlu olmadığım için, ilan edilen
aftan katiller ve şakiler gibi faydalanmayı düşünmem mümkün değildir” diyerek istifade
etmeyi reddetti. Eniştesinin 1935'te vefatı üzerine ailesinin ısrarıyla yurda döndü. Eski
sürgün mahkumiyeti ile ilgili 12 Aralık 1940 tarihinde Milli Müdafaa Vekaleti aleyhine dava
açtı. Gayesi, murur-u zaman bahanesiyle ele alınmayan mahkumiyetin haksızlığının tescil
edilmesi idi. Askeri Temyiz Mahkemesi 23 Temmuz 1941 tarihli 1342 Esas sayılı kararı ile
bunu tescil etti.

1939'da İnönü'nün ısrarıyla Kastamonu mebusluğu, 17 Kasım 1942'de İngiltere


büyükelçiliği görevlerini kabul etmiş, 1944 yılında istifa ederek İstanbul'a dönmüştür.

Hayatı
Abhazya kökenli Bahriye Birinci Feriki (Oramiral) ve Ayan Meclisi azası Mehmet Muzaffer
Paşa'nın oğludur. Annesi Rüveyde Hanım Girit eşrafındandır. Deniz Harp Okulu'nu
1899'da bitirip deniz kuvvetlerine katıldı. Amerika, İngiltere, Almanya gibi dönemin önemli
ülkelerinde çeşitli dış görevlerde bulundu...

Askeri kariyeri
Trablusgarp ve Balkan Savaşları'na katılmış, deniz savaşlarındaki başarısı nedeniyle
"Hamidiye Kahramanı" unvanını kazanmıştır: Hüseyin Rauf Orbay Balkan Savaşı sırasında
Hamidiye Kruvazörü ile Karadeniz ve Akdeniz’de düzenlediği ani baskınlarda gösterdiği
başarılardan dolayı, "Hamidiye Kahramanı" olarak tanınmıştır. Kıdemli Yüzbaşı Hüseyin
Rauf Orbay komutasındaki Hamidiye Kruvazörü’nün Ege ve Akdeniz’de olağanüstü güç
koşullarda icra etmiş olduğu yaklaşık yedi buçuk ay süren Akın Harekatı, Türk Deniz
Kuvvetlerinin altın sayfalarından birisini teşkil ettiği gibi, Genel Deniz Harp Tarihi açısından
da bu tür harekatın emsalsiz örnekleri arasında gösterilmektedir.[1] I. Dünya Savaşı'nda
İran ve Irak'ta Osmanlı Teşkilat-ı Mahsusası'nın bir görevlisi olarak bulunmuştur. Bunun
üzerine yarbay rütbesine yükselerek Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı'na atanmıştır.
İzzet Paşa kabinesinde Bahriye nazırlığı yapıp, Osmanlı Devleti'nin çöküş belgesi olan
Mondros Mütarekesi'ni imzalamıştır.

Siyasi kariyeri
Mustafa Kemal Atatürk ve Rauf Orbay Sivas Kongresinde Malta'ya sürgüne gönderilmiş,
15 Kasım 1921'de sürgünden dönerek Ankara'ya gelmiştir. Nafia vekilliği (Bayındırlık
Bakanlığı) görevine getirilmiştir. Bakanlıktan ayrıldığı yıl TBMM tarafından Meclis ikinci
başkanlığına seçilmiştir. 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi öncesinde
Fevzi Paşa'nın yoğun çalışmaları sebebiyle Başbakanlık görevine gelmiş ve 12 Temmuz
1922-4 Ağustos 1923 arasında İcra Vekilleri Heyeti Reisi olarak Türkiye Başvekilliği
yapmıştır.

1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulduğunda Rauf Orbay, daha önce İkinci
Grupta başlattığı muhalefetini bu toplulukta sürdürmüştür. Parti, 3 Haziran 1925’de
kapatılıp, yönetici kadro, 17 Haziran 1926’daki İzmir Suikasti olayıyla ilgili görülerek
yargılandığında, Avrupa’da bulunan Orbay da 10 yıl hapse mahkum edilmiştir. 10. Yıl
Affından sonra yurda dönmüştür. Atatürk'ün ölümünün ardından politikaya dönmüş ve
1939 yılında TBMM'nin altıncı döneminde Kastamonu'dan milletvekili seçilmiştir.

II. Dünya Savaşı sırasında 1942'de Londra Büyükelçiliği'ne getirilmiştir. Bu görevden de


1944 yılında kendi isteği ile ayrılmış ve bir daha devlet görevi kabul etmemiştir. 1964
yılında İstanbul'da vefat etmiştir. Mezarı Erenköy Sahra-yı Cedid Mezarlığı'ndadır...
EK BİLGİ:

Fevzi Çakmak
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Mustafa Fevzi Çakmak (d. 12 Ocak 1876 İstanbul – ö. 10 Nisan 1950 İstanbul, lakapları:
Müşir, Mareşal), Osmanlı paşası ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci ve son mareşalidir.
Türkiye'nin Atatürk'ten sonraki ikinci Başbakanı, ilk Milli Savunma Bakanı ve Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin Cumhuriyet dönemindeki ilk Genelkurmay Başkanı'dır.

Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1876'da İstanbul Anadolu Kavağı'nda


Çakmakoğullarından Topçu Albayı Ali Sırrı ile Hesna Hanım'ın oğlu olarak dünyaya geldi.
İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra 29 Nisan 1893'te Harp Okuluna kaydolarak 28
Ocak 1896'da Piyade Teğmen rütbesiyle mezun oldu (1311-c-P.7). Akabinde Mekteb-i
Erkân-ı Harbiye'ye girerek 25 Aralık 1898'de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle bitirdi.
Bir süre Erkan-ı Harbiye (Genelkurmay) 4. Şube'de görev yaptıktan sonra 1899'da 3.
Ordu'ya bağlı Metroviçe'deki 18. Fırka'nın kurmay heyetinde görevlendirildi. Balkanlar'daki
Sırp ve Arnavut çetelere karşı verilen mücadeleye katıldı. Kısa aralıklarla terfi ederek
1907'de miralaylığa (albay) yükseldi. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde 35.
Fırka Komutanı ve Taşlıca Mutasarrıfıydı. 1910'da Arnavutluk'ta çıkan ayaklanmayı
bastırmakla görevlendirilen Kosova Kolordusu'nun kurmay başkanlığı'na atandı. 1911'de
Trablusgarp Savaşı başlayınca Rumeli'nin savunmasıyla görevli Garp (Vardar) ordusunun
kurmay başkanlığına getirildi. Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında 21. Fırka Komutan
Vekilliği ve Vardar Ordusu 1. Şube (Harekat Şubesi) Müdürlüğünü yaptı.

Gazi Fevzi Çakmak'ın, Balkan Savaşları çıktığı dönemde 21. Yakova Nizamiye Fırkası K.
Vekilliği 'nde; 6 Ağustos 1912'de Kosova Kuvay-ı Umumiye Kurmay Başkanlığ ı'nda; 29
Ekim 1912'de de Balkan Harbi Seferberliği'nin başlangıcında Vardar Ordusu K. I. Şube
Müdürlüğü 'nde görevlendirildiğini daha öncede belirtmiştik. Sırp Cephesi'nde Vardar
Ordusu Harekât Şube Müdürü olarak bulunan Fevzi Paşa'nın başarılı askerî faaliyetlerine
rağmen, Garp Vilayetleri'nde 10 Mayıs 1913'den itibaren Türk Hakimiyeti sona ermiştir.
1913'te 5. Kolordu Komutanlığı'na atandı. Mart 1915'de rütbesi mirlivalığa yükseltildi.
I. Dünya Savaşı
I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale, Kafkas, Suriye ve Filistin cephelerinde savaştı. 1918'de
ferikliğe yükseldi.

Çanakkale Cephesi

Fevzi Paşa, V Kolordu (Osmanlı) Komutanı olarak 6 Ağustos ve 13 Ağustos 1915


tarihindeki muharebelere katılmıştır. Fevzi Paşa'nın komutasındaki XIII. ve XIV. Tümenler
muharebeye katılmamış fakat 21 Temmuz'dan itibaren cepheye gelerek, I. Tüm. hariç
yıpranmış ve yorulmuş eski tümenleri değiştirmişlerdir. Ayrıca İkinci Ordu (Osmanlı)
Tümenleri'nin bölgeye (Kereviz Dere-Zığın Dere) gelmeleri üzerine VI. ve VII. Tümenler,
Saros Gurubuna gönderilmiştir.
Düşman Kirte istikametinde yapacağı taarruzlar doğrultusunda Alçıtepe'yi almayı
planlıyordu. Fakat Türk direnişi karşısında amacına ulaşamayan düşman çok fazla
ilerleyememiştir. 6 Ağustos'ta düşmanın taarruz ettiği Arıburnu - Conkbayırı bölgesine
gönderilen VIII. ve IV. Tüm. ile yetinmeyen Vehip Paşa, 9 Ağustos'ta Fevzi Paşa'nın
komuta ettiği V. Kor. Komutanlığına bağlı V. ve XIV. Kolorduların son ihtiyatları olan 41. ve
28. Alayları da bu bölgeye gönderdi. Bölgeye gönderilen bu iki alay Conkbayırı'nın düşman
eline geçmemesine ve Albay Mustafa Kemal Bey'in 10 Ağustos tarihinde Conkbayırı
taarruzuna yardımcı oldu. Mustafa Kemal Bey'in rahatsızlığı nedeniyle 10 Aralık 1915'te
Fevzi Paşa 5.Kolordu Komutanlığı kendisinde kalmak üzere, ek görev olarak Anafartalar
Grubu komutan Vekilliğine görevlendirildi (Mustafa Kemal Bey ise 16 Aralık 1915'de
cepheden ayrıldı). Bu muharebelerde V. Kolordu Komutanı olarak görev alan Fevzi Bey'in
komutasındaki XIII. Tüm. 21 Ekim 1915'te Keşan'a hareket etti. XIV. Tümen ise 12 Ocak
1916'da bölgeden ayrıldı.

Kurtuluş Savaşı
Mondros Mütarekesi imzalandığında sağlık nedenleri ile İstanbul'da bulunuyordu. 24 Aralık
1918'den 14 Mayıs 1919'a kadar Ferik rütbesiyle Osmanlı Devleti'nin Erkan-ı Harbiye
Reisliği (bugünkü Genelkurmay Başkanlığı) görevinde bulundu. 1. Ordu Müfettişliği, Askeri
Şura üyeliği, Ali Rıza Paşa ve Salih Hulusi Paşa hükümetlerinde harbiye nazırlığı (savaş
bakanı, milli savunma bakanı) (Şubat - Nisan 1920) yaptı. Harbiye nazırlığı sırasında
Anadolu'daki ulusal harekete silah ve cephane gönderilmesini kolaylaştırıcı bir tutum izledi.
İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgalinin (16 Mart 1920) ardından Anadolu'ya
geçmeye karar veren Fevzi Paşa, Nisan 1920'de Ankara'ya ulaştı. İstasyonda Mustafa
Kemal Paşa tarafından törenle karşılandı. Birinci dönem TBMM'ye Kozan milletvekili olarak
katıldı. 26 Mayıs 1920'de İstanbul Hükümeti tarafından ulusal hareketin önderlerinden biri
olarak rütbesinin kaldırılmasına, nişanlarının geri alınmasına ve idamına karar verildi.
3 Mayıs 1920'de Milli Müdafaa Vekilliğine (Milli Savunma Bakanlığı) getirildi. 24 Ocak
1921'de milli müdafaa vekilliği üzerinde kalmak üzere İcra Vekilleri Heyeti Reisliğini
(Başbakanlık) de üstlendi. İkinci İnönü Muharebesi'nin zaferle neticelenmesinin ardından 3
Nisan 1921'de rütbesi TBMM kararıyla birinci ferikliğe (orgeneral) yükseltildi. Kütahya-
Eskişehir Muharebeleri'nde mirliva İsmet Paşa komutasındaki Garp Cephesi ordularının
mağlup olup Yunanlıların Temmuz 1921'de Kütahya, Afyon ve Eskişehir'i ele
geçirmelerinden sonra İsmet Paşa'nın (İnönü) yerine TBMM tarafından Genelkurmay
Başkanlığı görevine de getirildi. 3 Ağustos 1921'de Başvekillik, Milli Müdafaa Vekilliği ve
Erkan-ı Harbiye Reisliği görevlerini hep birlikte yürütmeye başladı ve Sakarya Savaşı
sırasında TBMM Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile birlikte bizzat cephede
harekatı yönetti.

14 Ocak 1922'de milli müdafaa vekilliği, 9 Temmuz 1922'de icra vekilleri heyeti reisliği
görevlerinden ayrıldı ve Genelkurmay Başkanı olarak Büyük Taarruz'un askeri planlarını
hazırladı.[1] Zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Savaşı'nın (30 Ağustos 1922)
ardından 31 Ağustos'ta rütbesi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın tavsiyesi üzerine
TBMM tarafından Müşirliğe (Mareşal) terfi ettirildi.

Cumhuriyet dönemi
Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekilliği'nin kaldırılmasıyla; Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği
'ne atanan Mareşal Fevzi Çakmak, 30 Ekim 1924'e kadar TBMM'de İstanbul Milletvekilliği
görevine devam etti. Mustafa Kemal Paşa'nın askerlik yapanların siyasete karışmamaları
gerektiğine dair talimatından sonra, 31 Ekim 1924'te askerlik görevini, siyasete tercih
ederek İstanbul Milletvekilliği'nden istifa etti.
"Millet Mektepleri"nin açıldığı 1 Ocak 1929 tarihinde zamanın Maarif Vekili Mustafa Necati
Bey'in "apandisit patlaması" sonucu Ankara Numune Hastahanesi'nde öldüğü ilan
edilmiştir. Bazıları ise, TBMM kürsüsünde "Millet Mektepleri"nin müfredatıyla ilgili olarak
konuşma yaparken "Kuran-ı Kerim"i yere atıp üzerine basması üzerine Mareşal Fevzi
Çakmak'ın silahını çekip kendisini tek kurşunla öldürdüğünü iddia etmektedirler.[kaynak
belirtilmeli].
Bu dönemde askeri savunmanın geliştirilmesi için o zamanın şartlarında çok büyük bir
para olan 130.000.000 TL ayrılmasına rağmen, askeri teknolojide ileri ülkelerin Türkiye'ye
Milli Şeflik düzeni dolayısıyla silah satmayı reddetmesi yüzünden orduyu modernize
edemedi. 2.Dünya savaşı çıktığında ordu Verdun Savaşı artığı Fransız toplarıyla ve
Sovyetler Birliğinden Moskova Antlaşması gereğince Batum'un onlara verilmesi
karşılığında 1920li yıllarda gelen tüfeklerle donatılmıştı. Sadece 2 zırlı birlik vardı ve ordu
Çakmak Hattı'nı Çatalca'ya kadar çekmişti çünkü Trakya daha geniş olduğu için
savunulamıyordu. Türk ordusunun modernizasyonu ancak 1952 yılında Türkiye NATO'ya
kabul edildikten sonra başlayabildi.
Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği görevini 23 yıl yaptıktan sonra 12 Ocak 1944'de 68
yaşında Askerî ve Mülkî Tekaüt Yasası'na göre Tahdit-i Sin yani yaş haddinden dolayı
emekliye ayrıldı. Fevzi Paşa'nın emekliye ayrılmasından sonra 9 Mayıs 1944'te Milli Şef ve
Başvekili Şükrü Saracoğlu önde gelen milliyetçileri Turancılıkla suçlayarak tutukladı.
1946 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olarak TBMM'de VIII. Dönem
İstanbul Milletvekili seçildi. 5 Ağustos 1946'da milletvekili seçilerek 22 sene sonra tekrar
Meclise katılan Fevzi Paşa, Demokrat Parti genel başkanı Celal Bayar'ın dönemin
Cumhurbaşkanı'nın demokratik seçimlere izin vermesi için söylediği "Devr-i Sabık
yaratmayacağız" (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların
hesabını sormayacağız) demesinden sonra partisinden istifa ederek, 19 Temmuz 1948'de
Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı.
10 Nisan 1950 tarihinde vefat etti. Cenazesi 12 Nisan 1950'de Eyüp Sultan Camiinden
kaldırılırken cenaze namazında yüzbinlerce vatandaş bulundu. Cenazesi İstanbul'daki
Eyüp Sultan Mezarlığında Küçük Hüseyin Efendi dergahı türbesine defnedildi ve ailesinin
isteğiyle Ankara'daki Devlet Mezarlığı'na nakledilmedi.
EMPERYALİZM'E HEDİYE : MUSUL
Bu beşliyi, Rauf, Kazım, Ali Fuat, Refet ve Mustafa Kemal'i, Anadolu'da, bir "Muvakkat
Hükümet" kurmak isteyen komutanlar olarak teşhis ve tespit edebiliyoruz.

İkisi, Ali Fuat ve Kazım, ilki Konya'da Yirminci ve diğeri, Erzurum'da On Beşinci kolordu
komutanı idiler, demek düzenli askerleri vardı. Rauf tanınıyordu, söyledim, nazır olmuştu
ve "Hamidiye Kahramanı" olmakla maruf idi. Daha da önemlisi Mondros Mütarekesi'ni
imzalamıştı ve o zaman büyük başarı sayılıyordu. Çünkü, adı üzerinde, "silah bırakışması"
deniyordu, mutlak teslimiyet ve işgal görünmüyordu ve daha doğrusu öyle sanıldı; ancak
resmen böyle olmakla birlikte pek çok maddeye işgal ve mutlak teslimiyet şartının konmuş
olduğu, bir süre sonra anlaşıldı. Fakat o sırada, "Amasya Tamimi" zamanında diyebiliriz,
ikinci kez "kahraman" olduğu kesindir.

Kazım da "kahraman" idi, "Ermenistan Fatihi" veya "Ermenistan Kahramanı" telakki


ediliyordu; Kazım'ın kızgınlığının en önemli nedenlerinden birisi budur. Zafer tacının sadece
Mustafa Kemal'in başına konmasını hiç kabul etmiyordu; mücadele, "yalnız batı cephesi
gibi gösterilmiştir" demekte ve "Doğu Zafer'i sıfıra erdirilmiş adeta İstiklal Harbi'nden
çıkarılmış" yollu eklemektedir. Doğu Zaferi'nden kastı, Ermenistan'ın fethi olup, bu şöhreti,
Kafkasya Fatihi Vehip Paşa bir yana, kendisine ayırıyordu. O tarihlerde, tabii mezarlar ve
panteon yoktu; sonunda, resmi edebiyat ile birlikte, tek kabirli bir "ulular mezarlığı",
panteon, ile yetinmek zorunda kalıyorduk.

Bu son cümleciği, ben, ekliyorum.

Masal'a duhul edecek olursam, ben de tek mezarlı panteon'u fukaralık sayıyorum.
Kızgınlığımı da saklamıyorum. Biteviye tahrir ediyorum.

İsmet Paşa'yı sevdiğini biliyoruz ve çok ilginç, copernicus revolution yapılınca, bütün yollar,
İnönü'ye açılıyor; demek ki masal masal'dır. Demek ki her masal, resmi tarih'ten ala'dır.
Bunu temaşa ve kıraat ediyoruz.

97
Lozan'dan hemen sonra, Kazım Paşa'nın İsmet Paşa ile bir samimi muhaveresi, daha o
tarihte dahi, Paşa'nın Paşa'yı muhatap kabul ettiğini ortaya koymakladır. Şu sözleri
masalımıza almak zorundayım: "Siz açık söylemiyorsunuz. Fakat herkesin kanaati şudur:
Mustafa Kemal Paşa'yı, Siz, Lozan'dan aldığınız ilhamlarla bir inkılaba teşvik ediyorsunuz
ve bunda, İstiklal Harbi'nde ilk Mustafa Kemal Paşa'yı tutan arkadaşların uzakta
kalmalarını ve hatta ezilmelerini istiyorsunuz!" Müthiş bir öngörüş var, konuşma sanki
Atina'da bir trajedi sahnesindedir, "bu arada ben de dahil olduğum halde mahvımıza kadar
yürümek isteyenler görülmektedir" de demektedir. Henüz İstiklal Mahkemeleri, bu bapta,
işletilmemişti, mücadelenin başında, askerlikten kaçanlar ve daha doğrusu kurtuluş
savaşından yan çizenler için tedvin edilmişti ve bir gün kaçak askerler misli, böyle bir
Mahkeme'nin önünde maznun sandalyasında olacağını düşünmesi imkansızdır, ama yine
de, sanki çok yakında, henüz, "İzmir Suikastı" yokken, idamla yargılanacağını hissetmekte
olduğunu duyuyoruz. Müthiş ve Ankara'dayız.

İzmir Suikastı, bir ihtiyaç'tır.

İhtiyaç, Engels'in öğrettiği üzre, keşfin anası olmaktadır. Prokopyos'un Gizli Tarihi'nde Nika
İsyanı'nı hatırlıyorum. Orada Theodora ve burada İsmet var.

Kararlıdırlar.

Halk arasındaki adıyla, "Bizans'ın Gizli Tarihi", Büyük Jüstinyen'in pek de büyük olmadığı
üzerinedir.

Kararsızdır.

Devamla, "İstiklal Harbi böyle mi oldu, Paşam" dedim. "Beni küçültmek için Türk Milleti'nin
tarihini yalanlıyor", burada, Kazım Paşa'nın işareti, Kemal Paşa üzerinedir. Haksızlık,
diyebiliyorum, Paşa'dan evvel falsifikatörler var; işaret onlarda olmak zorundadır.

Çünkü, minimalistlerin de yüceltme sorunları vardır.

Çünkü çaresizler ve güvensizler, Tanrı'yı keşfettiler.

Demek ki en çaresiz zamanda, "Ya Rab.,." sedası da bir ihtiyaç'tı.

Masal'ı sürdürürken şu dindar kelamı da masal'a ithal etmek istiyorum. "Emeksiz külah
kapan sekiz-on kalem sahibiyle, yirmi-otuz Allahsız'a dayanıyorsunuz!" Bunlar yenidirler.

98
Bunlarla bir idare ve iktidar kurulmaktadır. Çoğunu minimalist görebiliyoruz.

Kült, büyük kırımdan sonra çıkmaktadır.

___________________________________________________________________

İSTİKLAL MADALYALI-İSTİKLAL
MAHKEMESİ ÜYESİ-TBMM ÜYELERİ*

Zekai Bey-Adana, Halil İbrahim Bey-Antalya, Rasih Efendi-Antalya, Sırrı Bey-Ergani, Hacı
Tahir Bey-İsparta, Hüsrev Sami Bey-Eskişehir, Şevki Bey-İçel, Ali Rıza Efendi-İçel, Atıf
Bey-Bayazıt, Osman Nuri Bey-Bursa, Muhittin Baha Bey-Bursa, Necati Bey-Bursa, Veli
Bey-Burdur, Hafız Mehmet Hamdi Bey-Biga, Hamit Bey-Biga, Emin Bey-Canik, Hamdi
Bey-Canik, İhsan Bey-Cebelibereket, Mazhar Müfit Bey -Hakkari, Yusuf Bey-Denizli,
Mustafa Zeki Bey-Dersim, Hamdi Bey-Diyarbekir, Şevket Bey-Sinop, Refik Şevket Bey-
Saruhan, Nebizade Hamdi Bey-Trabzon, Abdülkadir Kemali Bey-Kastamonu, Fikret Bey-
Kozan, Refik Bey-Konya, Tevfik Bey-Kangırı, Neşet Bey-Kangırı, Cevdet Bey-Kütahya,
Necip Bey-Mardin, Tahsin Bay-Maraş, Ethem Fethi Bey-Menteşe, Dr.Tevfik Rüştü Bey-
Menteşe, Hakkı Paşa-Niğde, Bahri Bey-Yozgat.
___________________________________________________________________

Aralarından Mustafa Kemal Paşa'yı çıkarıyoruz, Rauf, Kazım, Ali Fuad ve Refet'e gelince,
maksimalist olduklarını söyleyemiyoruz; ve Kemal Paşa ile aralarında ciddi bir doktrin farkı
da göremiyoruz. Daha tutucu, daha dindar, sultan yanlısı veya halife meraklısı olduklarını
da iddia etmek isabetten uzaktır; hepsi aynı tavdadırlar. Tabii, içlerinde, saltanatı veya
hilafeti korumak yanlısı görünenler olmuştur, ancak, bu sadece görüntüdedir. Sadece
muhalefet programı olarak ileri sürüldüğünü mülahaza etmemiz yerinde ve isabetlidir.
Mesele şurada, esas itibariyle, Kemal Paşa'yı, reis, sultan veya halife makamına layık
telakki etmemektedirler; mesele budur.

________________________
* İstiklal Mahkemesi üye ve savcılarının listesi eksik görünüyor; buradakiler, Meclis'in 22 Nisan 1925 karanyla
madalya verilenlerdir. Burada görünmeyenlerden Ali Çetinkaya ve Ali Kılıç'ı hemen hatırlıyoruz. Başkaları da
olmalıdır.

99
Bir bakıma, "biz yarattık" diyen bir halleri var. Peygamber olma temayülleri ise nakıs'tır.

İçlerinde en çok evrak depolayabilmiş olan Kazım idi ve Kazım Paşa'nın yazdıklarında,
Kemal Paşa'nın sultanlığı, halifeliği ve bütün bunlar olmazsa da niyabeti istediği ve
konuştuğu yönünde işaretlere rastlıyoruz. Rastlıyoruz amma, bu işaret ve rivayetler
sadece Kazım Paşa Hazretleri'nde olsa önemsemezdim ve masala ithal etmeyi pek
tereddüt ile karşılardım. Başka yerlerde de var.

Masal yazıcı olarak bana gelince, Albay Rıza ile Kemal Paşaların yazgılarının pek çok
paralellikler göstermesine hayli şaşırdığımı saklayamam. Birbirine karışmıştır, demek, daha
doğru olmalıdır. Bir, Kemal Paşa, sultan olmayı bekliyordu, cumhur reisliğine razı oldu. İki,
Rıza, Kemal Paşa misali, Cumhur Reisi olmayı pek çok istiyordu; şah yaptılar. Yazgılarıyla,
birbirlerini etkilediler.

Peki yaşasaydı, İkinci Dünya Savaşı sonunda Rıza Şah'ın yazgısıyla karşılaşır mıydı;
düvel-i muazzama tarafından indirildiğini biliyoruz. Yerine yeniden bir Türkmen-Kaçar
prensi getirmeyi pek istediler, ama, seçtikleri Londra'da yaşıyor ve Farsça bilmiyordu; Şah
İsmail Türkçe ve Selim Farisi yazıyordu, Türkler için talihsizliktir. Fakat, buna mukabil,
İsmet Paşa'nın "demokrasi" oyununda, İran'daki oyunların da rol oynadığını düşünebiliriz ki
belki bu, telafi eden bir talih'tir.

Şunu biliyoruz, Rıza'nın hal edildiği tarihlerde Kemal Paşa'ya sevgi ve bağlılık çok zayıftır.
Doğuşu ve güçlenmeye başlaması için bir on yıl bekleyerek, 1956 yıllarını görmek
gerekiyordu. Kuvvetlenmesi için, Sivas Kongresi rüesaı meyanında İsmail Fazıl Paşa ve Ali
Fuad Paşa soyundan, Harekat Ordusu komutanlarından Hüseyin Hüsnü Paşa torunu,
Nazım Hikmet'in akrabası, Mehmet Ali Aybar'ın, Türkiye İşçi Partisi 'nin başına geçmesini
idrak etmeliydik; Paşa'ya bağlılık ve kemalizmin doğumu, solcu ve sosyalistlerin işi oldu.

Solculukla takviye edilmiş Kemal Paşa sevgisi ve aktivize olmuş kemalizme, iç savaş ile
cevap verildi. Bu "üçüncü uzun iç savaş" olup, bir on yıl daha sonra, 1966 yılında
patlatılmıştı; patlamalar, karşılıklıdır.

Üçüncü iç savaşı çıkartanlar, Cumhuriyeti gözden çıkardılar.

100
Çöküş Dönemi'ni başlattılar. İçinden geçiyoruz ve yazımı, boynumuzun borcu'dur ve
demek ki, masal masalı çağırmaktadır.

Peki bir soru formüle edebiliriz, "gizli tarih" gerçekten gizli midir; belki de başka bir akıl ve
ayrı bir göz de diyebiliriz. Bu olunca okuyabiliyoruz.

Var olduğu, yazılı bıraktıkları, için mi okuyoruz, yoksa okurken mi yazıyoruz; bu da sorudur.
Burada belki de masal'ı bırakıp quantum fiziğinin kapılarını çalıyoruz.

Masal'a ve Atay'a dönmeyi öneriyorum.

Her halde adı "Ata-i" olmalıdır, çok yakınında idi, "atadan" anlamındadır ki bu soyadı
alınmıştı; Kara-i "Karay", Karay diyordu, Afganistan’ın ithal malı reisi Karzay ise, Karza-i
çağrılıyor; Falih Rıfkı da "Atay" soyadını tercih ediyor, son derece yakışmaktadır. Ve ne
kadar ilgi çekici insanlar var, hem çok sadık ve hem de hiçbir giz bırakmıyor, ancak, bir
bölüğünü, gizli mürekkep ile yazdığını kabul edebiliyoruz. Masal, Atay'da da var.

Bütün sadıklar, Falih Rıfkı Atay misli düşman mıdırlar; bilmiyorum. Kıssa telif eyliyorum.

Falih Rıfkı Atay, "Atatürk'e, henüz Mustafa Kemal iken, padişahlığı ve halifeliği teklif
ettikleri günleri hatırlıyorum" yollu da yazmıştır; bu ifade de, aşikar, quantum metodunu
yeniden davet ediyor. Nesne ile öznenin birbirinden pek de bağımsız olmadığını artık ben
de ilke sayıyorum. Teklif edenlerin bir tahminleri olabilir: ayrıca, memnun etmek
istediklerini de düşünebiliyoruz.

Her teklifte bir hoşnut etme ümidi var mı; bilmiyorum. Pek çok teklif yaranma da içeriyor
mu; sadece soruyorum. İşte masal kuruyorum.

İsmet Paşa'nın hatıratı'nda da bir ayrıntı ile karşılaşıyoruz. Mücadele yıllarıydı, Şeyhülislam
Hayri Efendi'nin, Üçüncü İç Savaş'tan hemen önce, başbakan olan Suat Hayri Ürgüplü'nün
babasıydı, işte bu sırada asıl başbakan, başbakan yardımcısı S.Demirel idi, Demirel henüz
milletvekili olmadığı için bir hile-i Şeriye gerekiyordu, Eskişehir'e, İsmet Bey'i ziyarete
geldiğini okuyoruz. Masal ya, geçerken not ediyorum, Şeyhülislam Hayri Efendi'nin İbrani
asıllı olması yüksek ihtimaldir, "Hayri Efendi, İstanbul'dan bir şehzadeyi Anadolu'ya
getirelim, İstanbul-Ankara ikiliğini ortadan kaldıralım, teklifinde bulunmuştu."

101
Bu, Ankara'ya bir ve genç Osmanlı şehzade, aslı "şahzade", plante etmek, uzun süre en
ciddi projelerden birisi oldu; İsmet Paşa'nın sözünü ettiği bunlardan birisi bu mu,
bilemiyorum, pek çoktur, Mustafa Kemal, genç şehzadeye naib tayin edilecekti, proje
budur, bunu, biliyorum.

Fakat, Kazım Paşa bir yana, Atay'dan ayrı, bir de İsmet Paşa Hazretleri'nin bu halifelik
meselesine temas etme ihtiyacını hissetmeleri, ziyadesiyle mühimdir. İsmet Paşa'nın hal-i
arzı ayrı; tarihten saklamamak istemeleri hayli şayan-ı takdir bir hal'dir. Buna da ihtiyacı
var, çünkü hilafet-niyabet meselesinin zamanında, pek çok mahfilde münakaşa
edildiğinden eminiz; münakaşaların İsmet Paşa'nın haricinde cereyan ettiği akla
mugayyirdir. Bir genç şehzade plantasyonu projesinden ve Kemal Paşa'ya, hilafet ve
saltanat teklif edildiğinden artık hiç şüphe duymuyoruz.

Bu meselede iki nokta daha var, Altıncı Mehmet, nam-ı diğer Vahdettin, saltanattan feragat
ettiğini asla kabul etmemiştir; iddiasını sürdürdüğü muhakkak idi. Saniyen, hal böyle
olmakla beraber, diğer talipleri olduğunu da duyuyorduk; Afganistan Emiri ile Fas Sultanı
padişah namzetleri arasında zikrediliyordu, bir de malum şahıs var. Bu Ağa Han'dır; Ağa
Han'ın mücadele sırasında Ankara'ya para yardımı yapması bu bapta hayli manidar
olmaktadır. İsmailiye tarikatının şeyhi idi, Hasan Sabbah'a kadar giden bir ağaç'tır, judaizm
ile contamine oldular mı, her halde sual eylemek mecburiyetindeyim. Halifelik mülga
olunca, hayli tehevvür ettiği malumuz ki masalımızdaki bu rivayet ile mana iktizap
eylemektedir.

Masal ya, her hal ü karda rivayetlere dayanmak gerekmektedir ki, membaların birinde, a
more likely choice would appear to be a member of the tribe of Khoreish, pulunu da
buluyoruz ki, sultanat-hilafet meselesinde hikayemizi teyid ediyor ve biz bu puldan, Kureyş
Kabilesi'nden bir şeyhin dahi başımıza tezekkür edildiğini öğrenmiş oluyoruz. Çok mu
şaşırtıcı; Cenup'taki Osmanlı mülkünü hıyar misli kesip kesip başlarına Kureyş Aşireti'nden
bir şef getirmediler mi: demek ki masal, resmi tarih'ten daha hakiki ve hakikatlidir.

102
Öyleyse, Mustafa Kemal’in Saray’a damat olma rivayetinin ehemmiyetini kaybettiğini tespit
edebiliyoruz. Bu, masalımız yanında, resmi tarihin sukut ettiği anlamına da gelmektedir.

Paşa, hatıratında şunları ilave ediyordu: "Meğer kendisini, bana, Atatürk göndermiş.
Hepimizin aynı düşüncede olduğumuzu göstermek istemiş. Bana Hayri Efendi'nin
geleceğini, ne maksatla gönderdiğini bildirmediği halde, ben de, Atatürk'ün gösterdiği
tepkiyi göstermiş oldum." Ne olabilir, İsmet Paşa, "bu teklifi şiddetle ve isyan duyguları ile
reddettim" iddiasındadır.

Pratik, bürokratik usûllere bağlı, modernist birisi idi; kararları uzun zaman gerektiriyor ve
bu mütereddit tabiatlı olduğu manasına da gelebiliyor. Ankara'ya iki kez gelmişti, birinde
kalmadı ve belki sadece "havayı kokladı", sonra geldi; her ikisinde de hoşamedi ile
mukabele edildi. Demek ki itiraz çekmeyen ve müfid değerlendirilen albaydı; bütün bu
tahlillerin arkasından, ben, Paşa Hazretleri'nin şiddet ve isyan ile reddetmiş olduklarına
itibar ediyorum.

Diğer noktaya gelince, resmi edebiyatın bir zaafına dikkat çekmek istiyorum; resmi
yazıcılar, Kemal Paşa Hazretleri'nin pek çok kelamına, lafzının dışında, bir tefsir
getiriyorlar. Bir ölçüde hadis müfessirlerini andırıyorlar; "sınadı", denedi, "teskin etmeye
çalıştı", kişiliğini göstermek istemedi veya "aynı düşüncede olduğumuzu göstermek
istiyordu" misli tefsirler birbirini takip etmektedir. Bu tür iradi tefsirlerin, tarih yazımında
hiçbir değeri yoktur; bunları yan yana getirecek olursak, sözüne hiç güvenilmemesi
gereken bir Mustafa Kemal ile karşılaşıyoruz. Bunu, bir haksızlık ve yanlış yol sayıyorum.

General Harbord, Sivas Kongresi'nin oy birliğiyle Amerikan Mandası kararı aldığı ve bunu
bildirdiği görüşündedir. Harbord'un maruf raporunda, Mustafa Kemal'in şu sözleri de yer
almaktadır: "After all our experience we are sure that America is the only country able to
help us.We gurantee no new Turkish violences against the Armenians will take place". Bu
sözlerin de, Amerikan Mandası'na kuvvatlı bir davet olarak değerlendirilmesini yerinde
telakki etmek icap ediyor. Washington'da, Sivas Kongresi'nin Amerikan Mandası talep
ettiğine mutlak itimat ediliyordu; resmi tarih, ne de olsa, fazla resmi'dir.

103
Sivas Kongresi, Amerikan Mandası'nın tartışıldığı ve karara bağlandığı meclis idi, ateşin
taraftarları biliniyor ve biliyoruz. Amma velakin, kararlı muhalifleri olmadığını da söylemek
durumundayız, var, çok az idiler ve ağırlıktan mahrumdular. Bu arada, "Türkiye'de
Amerikan Mandası Meselesi" mevzulu bir monografi yazmış olan Doktor Mine Erol, "ancak
Mustafa Kemal Paşa niçin Amerikan mandası lehinde konuşanlara, söz alarak, açık ve
kesin bir cevap vermedi" sorusunu da vaz etmektedir. Sivas'ta Kemal Paşa Hazretleri'nin
manda'ya mugayyir bir kelamı olmadığı kesindir.

Dolayısıyla Kemal Paşa Hazretleri'nin, kimseyi ve bu arada Halide Edip Hanım'ı "manda"
ile itham etmesini hakşinas göremiyoruz. Masalımızda hakşinas olmak esas'tır; ne de olsa,
masal anlatıyoruz.

Tabii Harbord, Anadolu'daki nasyonalist hareketin Amerikan Mandası taraftarı olduğundan


emindi ve bunu nasıl izah edebiliyoruz; aynı cevaba geliyoruz. "Bu, ya bir yanlış
anlamadan meydana gelmiştir veya kasten Harbord'a böyle söylenmiştir" Mine Erol,
çaresiz, böyle bir tefsir ileri sürüyordu. Mustafa Kemal, General Harbord'u kandırmaya
çalışıyordu; tefsir budur. Aynı sorunla karşılaşan Doğan Avcıoğlu da, "Mustafa Kemal,
taktik gereği böyle konuşmuştur" diyebilmektedir. Buradayız, söylenenler arasında
taktikleri samimiyetten tefrik etmenin, zor ve uzun cidal istediği ayan beyan ortadadır.

Eğer Gazeteci Price'a, Price'in ileri sürdüklerini söylemişse, bunu, işgalcileri kandırmak
niyeti ile izah edemeyiz. 1918 yılında bir Türk Generali'nin, işgalcileri kandırmaya ihtiyacı
olduğunu hükmetmek mantıka mugayyirdir. Kim bilebilir, en az bir yıl sonra, Erzurum'a bir
komutan gönderilecek ve Kemal Paşa'ya nasip olacak; böyle bir tarih yazımı düşünemeyiz.
Aynı şekilde, Ankara'da bir muvakkat hükümet başkanının, İstanbul'dan gelen bir eski
şeyhülislama, Ankara'daki komutanların, bir silahtan çıkmış mermiler misali aynı olduklarını
göstermek ihtiyacını duyduğunu da kabul edemeyiz. Çünkü böyle bir ihtiyaç yoktur.
Üstelik, İsmet Paşa'nın bu ihtiyaçtan hiç haberi olmadığını da öğreniyoruz.

104
Bu yolu izlersek, hadis tefsircileri misali, tefsirlerin sonunu bulamayız. Buna ilaveten
Mustafa Kemal'in söyledikleri içinde hangisinin samimi düşüncesi ve hangisinin de bir
tertip ya da sınama oyunu olduğunu da tefrik edemeyiz. Burada da, Kemal Paşa
Hazretleri’nin Şeyhülislam Hayri Efendi’ye, “önce İsmet Paşa’yı ikna edin” dediğini ileri
sürecekler, bu kelamı bu yolda tefsir edecekler de çıkabilir; bu son derece çıkmaz bir
yoldur. Bırakıyoruz.

Demek ki masal anlatmak, tarih yazmaktan daha ciddi bir mesai olmak icap etmektedir. Bu
öncelikle masal kahramanlarını, yaşadıkları zamanda ve masal aktörlerinin gözleriyle
görmeyi mecburi kılıyor; bu ise iptida, bir Mustafa Kemal kültü olmadığı manasındadır.
Demek ki, maksimalist-minimalist savaşının sonundan evvel, Mustafa Kemal, henüz kabul
edilen bir lider olmaktan çok uzaktı. Mücadelenin başında Mustafa Kemal'i, 1927 tarihli
Nutuk'da, Mustafa Kemal'in kendisini resmettiği üzre seyredenleyiz. En fazla primus inter
pares [KŞ: eşitler arasında birinci ya da önde gelen] sayabiliriz; amma, bu da bir hipotez
olmalıdır. Masalımızda bunun da gerisinde kalabiliriz.

Amma ve lakin Mustafa Kemal'in kendisini asla böyle görmediği mutlaktır; şatafatı seviyor
ve damat olmayı hep istiyordu. Öyle istidlal eyliyoruz, bu da bir mertebe olmakla,
taliplerinin çok olduğunu da tespit edebiliyoruz.

Selahaddin Adil'in, daha sonra paşa ve pek çok parlak zabit misli Cumhuriyet ile erken
tekaüde sevk edilenler arasındaydı ve tabi-i Çanakkale Savunması'nın hakiki
kahramanlarından birisidir, hatıratında, Mustafa Kemal Bey'in, üst subaylara haber
vermeksizin ve selahiyettar olmamasına rağmen, protokol ziyaretleri yaptığını ve
azarladığını kaydediyordu. Kemal Bey'de protokol ve şatafat merakı son derece aşikar idi;
Sofya'ya ateşemiliter derecesinde tayin edildiğinde en lüks otelde kalması ve Cemal
Paşa'dan hayranlık dolu mektup ile para istemesi calib-i dikkattir. Aynı şekilde Mütareke'de
İstanbul'a geldiğinde Pera Palas'ta ikamet etmesini de izah hayli müşkil olmalıdır; o tarihte
Dersaadet'te Pera'dan daha pahalı ve mutena bir otel olmadığını takdir edebiliyoruz. Her
halde finansmanında karşılaşılan zorluklar nedeniyle bir eve geçmek zarureti hasıl
olduğunda, mütevazı Akaretler yerine, "moda" Şişli'yi intihap etmesini de tabii telakki
eyleyemiyoruz.

Erzurum ve Sivas'ta reis olma arzusunu izhar eden de bizzat Paşa'dır.

105
Diğer paşaların buna ehemmiyet vermediklerini anlıyoruz. Amasya Yaranı paşalardan,
Kemal Paşa Hazretleri dışındaki paşalarımızın, Rauf, Kazım, Ali Fuad ve Refet idiler,
riyaseti istirdatın [KŞ: liderliğin geri alınması] her zaman mümkün olacağını hesaplamış
olması muhtemeldir. Bu hesap yanlış çıkmıştır; işte meselelerden birisi de budur.

İstediği zaman çok tatlı dilli olabiliyordu, İttifak tesisinde üstad olduğuna da
hükmedebiliyoruz. Müfid tezekkür edenlerin çokluğundan şüphemiz yoktur. Yalnız
aralarında birisi görüyorlardı, bu nettir.

İzhar ettiği görüşlerde bir istikrar aramak durumunda değiliz. "Musul" üzerinde hayli müfid
bir monografi telif etmiş olan Profesör Mim Kemal Öke, 30 Ocak 1923 tarihinde, "Musul
Vilayeti, Türkiye devletinin hukuku millisi dahilindedir, buralarını anavatandan koparıp şuna
buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz" buyurduklarını da haber veriyor. Mustafa
Kemal Paşa Hazretleri, 1923 Ocak Ayı başında, Musul'un İngilizlerin eline geçmesini
"hediye" sayıyordu, bu açıktır. Ancak, hemen akabinde, bir yandan, sessiz sessiz İngiliz
emperyalizmine hediye edilmesine itiraz etmemiş ve hatta, diğer yandan, "harita da yok"
misli, Misak-i Milli dahilinde olduğu hususunda da, şüphe kelam eylemiştir. Şunu teşhis
edebiliyoruz, Paşa Hazretleri'nin fikriyatında bir kesintisizlik tespiti kolay değildir ve
süreklilik kesilmektedir. Yeni bir devirdeyiz.

Musul'un Misak-i Milli içinde olduğunda ise hiç kuşku yoktu, Lozan Müzakereleri sırasında
Başvekil Rauf Bey, Meclis'in açık veya gizli celselerinde bunu teyid etmekten geri
kalmıyordu. Kaldı ki inkarı mümkün değildir, yıllar sonra, resmi tarih yazılırken, inkar
edilmemekle birlikte, gölgelenmişti ve bugünkü cumhuriyet sınırları dışında kalan her yerin
Misak-ı Milli haricinde olduğu konusunda mutlak bir kanaat yaratılmaya çalışılmıştı ki
muvaffakiyet de mutlaktır.

Evvela Damad Ferid sadaretinde, 1919 Haziranı'nda hazırlandı ve Paris'te kıraat edildi;
hayli mufassal olarak çizildiği üzere herhangi bir haritaya da gerek yoktu. Buna nazaran,
Musul ve Halep, Misak-ı Milli dahilindedir.

106
Bu masalda tekraren izah etmek zorundayız; o zaman malumat daha sahih idi ve
münasebatı olanlar bunlara vakıftılar. Dolayısıyla, Lozan Müzekeratı'nın inkitaa uğradığı
zamanda, Meclis'in aleni ve gizli celselerinde konuşan milletvekilleri Musul'un alınmasında
hep musır [KŞ: ısrarcı] oldular. Meclisteki Kürt şefleri nerede ise yalvar yakar konuştular.
Hepsi hepsi, Musul'un mukadderatını, ileriye bırakmanın, Musul'u terk manasına geldiğini
gördüler.

Yıl 1923, Musul'un milli hudutlar içinde telakkii mutlaktır ve amma hediye ameliyesi
başlamıştır. Bunun için Musul'un mukadderatını talik etmek bir yol görünmektedir.
Hulasaten, "hediye., hediye.." diye diye hediye edilmektedir.

Buradayız ve yaşıyoruz.

Hüseyin Avni'nin, Erzurum Mebusu, ateşin hitabeti, çok açıktır; "kendi kendimizi
aldatamayız efendiler" diyordu. Devamında şunlar var: "Musul bir sene intizarda
bulunacak. Bu ne demektir, efendiler? Bu milletle istihzadır. İngilizlerden Mısır'ı aldınız mı,
Kıbrıs'ı aldınız mı efendiler? Musul'u bugün sana vermeyen ne için yarın versin?" Demek
ki, Lozan'da Musul Meselesi'ni tehire razı olmanın, İngilizler'e "hediye" demek olduğunu
teşhis edenler vardı; Ankara'da idiler ve seslerini yükselttiler.

Ne yapmalı; Hüseyin Avni, bu soru aklına gelince, Kemal Paşa Hazretleri'ne dönmüştü,
Meclis'tedir ve hitabetini sürdürmektedir: "Başkumandan Paşa'ya söylüyorum ki, Paşa,
ordunun başına otur, başka işin yoktur. Mukaddes tanıdığın işi ben de tanıyorum, ben de
seninle çömez olarak çalışayım. Fakat başkumandanlık vazifesini ifa et ve hudutlara
bayrağını rekzet, bayrağını, süngünü gırtlağa daya." Ordunun başına geç, bayrağı dik;
"başka işin yoktur", söyleneni tekraren okumuş oluyorum. Hüseyin Avni'nin, senin vazifen
cenk yapmaktır, diyen bir hali var.

Mebusların, büyük kırımdan önceki hitap şekli son derece şayan-ı dikkattir, hiçbir yüceltme
veya tapınmaya rastlamıyoruz. Bu hitabetten ise, Hüseyin Avni'nin bir maksimalist
olduğunu anlıyoruz; maslup olmamıştır, fakat, Rıza Nur, Nur Tarihi'nde, "her vesilede
Mustafa Kemal, Kara Vasıf, Hüseyin Avni ve Çolak Selahaddin'i ve hatta Erzurum mebusu
Necati'yi hapse sokuyordu" notunu düşmektedir. Hüseyin Avni'nin Mustafa Kemal'i
önemsediği açıktı, Paşa'nın milletvekili seçilmesini önlemek isteyenlerin karşısında yer
almıştı; fakat maksimalisttir. Kaybolması iktiza [KŞ: gerekli] edenler meyanındadır.
Asılmadı, silindi.

107
EK BİLGİ

Hüseyin Avni Ulaş


Vikipedi, özgür ansiklopedi

Hüseyin Avni Ulaş (1887 - 23 Şubat 1948),


Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve Birinci TBMM milletvekili.

1887'de bugün Erzurum Merkez'e bağlı olan Kümbet köyünde doğdu. İstanbul'da hukuk
öğrenimi gördü. 1919'da Erzurum ve Sivas Kongrelerine katıldı. 12 Ocak 1920'de
İstanbul'da toplanan Son Osmanlı Mebusan Meclisi'nin kapatılmasından sonra, 23 Nisan
1920'de Ankara'da açılan TBMM'ye katıldı. Kendisi gibi Erzurum mebusu olan Celalettin
Arif Bey'le Doğu'da yönetim oluşturma çabaları başarısız olunca 1. mecliste Mustafa
Kemal'in güçlenmesine karşı olan hareket içinde yer aldı ve 1921'in sonlarında İkinci
Grup'u örgütleyen kişilerin başında yer aldı. Bu grubun desteğiyle 9 Kasım 1922'de TBMM
ikinci başkanlığına seçildi. İzmir suikastine adı karışmış olup idamla yargılanmıştır.Ancak
daha sonra suçsuzluğu kanıtlanarak beraat etmiştir. 1923 seçimlerinde meclis dışı kaldı.
23 Şubat 1948'de İstanbul'da öldü. 1945'de kurulan Milli Kalkınma Partisi'nin kurucuları
arasındadır. Hüseyin Avni Ulaş'ın kızı Fethiye ,Türk yazar ve fikir adamı Nurettin
Topçu(Osman Nuri) (1909-1974)ile evlenmiştir.

Her yıl vefat yıldönümlerinde, Beykoz Küçüksu Mezarlığındaki mezarı başında, Öner
Özbek'in organize ettiği bir etkinlik ile anılmaktadır.
Ankara'nın bağ evlerine yerleştiler, yardakları ve havuzları vardı; Ermeniler'den ve
Elenler'den aldılar. Yahudiler'den almadılar, Yahudiler, bu tarafta kaldılar. Ankara'nın güzel
akşamlarında sofralar kuruyorlardı, içiyorlardı ve muhalefet oldular. Vurmaktan söz
ettiklerinden şüphe etmiyoruz, 1906 yılından geliyorlar; üsluplarında vurma var, içkiyi fazla
tutan, daha fazla vuruyordu. Ve hükümet hepsini duyuyordu.

İstiklal Mahkemesi Savcısı Necip Ali Küçüka, resmen, "Erzincan Mebusu Sabit Bey'i
doğrudan doğruya Ankara'daki suikast işinin önünü alan yegane amil olarak telakki ve
kendisini tebrik ederim" buyuruyordu. Sabit'in kendi bildiklerini Rauf’a da haber verdiğini,
Ali Fuad'tan öğreniyoruz; Terakki Perver Fırkası ricali ise, böyle konuşanları duydukça,
onlardan uzaklaşıyorlardı; Kazım Paşa'nın başına gelebilecekleri sezdiğini not etmiştim.
Müdebbirane (Tedbirli şekilde – KŞ) hareket etse de divanın önüne çıkarılmaktan
kurtulamadığını artık biliyoruz.

Suikast ellerinde büyümüştür.

Bilmeye ihtiyaçları da yoktur, amma, bir suikast projesine ihtiyaçları vardı. Ellerinde
büyüttüler.

Neden mi bilmeye ihtiyaçları yok; çünkü çıkarılmasa da yasalar varlar.

Cumhuriyet'e geçilse de zaman çok kısadır; sultan halledenlerden hayatta kalanın olmadığı
kanun haline gelmektedir. Çok yakında, büyük reformatör, Mithat Paşa'dan bahsediyorum,
neden boğuldu; yasa emri olmak gerekiyordu. Yapan önemli değil, Hamid'i tard eden
Hareket Ordusu Komutanı Mahmut Şevket Paşa'nın suikasta kurban gitmesi de çıkarılan
bu kanuna mutabık idi. Peki sırada kim var; düşünüldüğünü düşünmek elzemdir.

Mahmut Şevket Paşa, Hamid'i tard ile, sadarete gelince, İstanbul'un musevi mahfilinde,
"Mithat'ın intikamı alındı" dendiği de rivayet ediliyordu. Ne demek, "gizli tarih içinde gizli
tarih" mi var; bilmiyorum, masallarda soru bırakmak esas üslup'tur.

İsmet Paşa Hazretleri de, chp riyasetinden tard edildiklerinde, son iç savaş zamanında idi
ve memlekette Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Orgeneral Tağmaç'ın düdüğü ötüyordu,
marksist darbeyi idrak ediyorduk, "intikam alınmıştır" seda-ı bir defa dahi fısıldanıyordu; bir
tekerrür mü, resmi tarih, tekerrüre hasmane vaziyet almıştır.

108
EK BİLGİ

Mahmud Şevket Paşa


Vikipedi, özgür ansiklopedi

Mahmud Şevket Paşa, (doğumu; 1856, Bağdat - ölümü 11 Haziran 1913, İstanbul)
Osmanlı asker ve devlet adamı. 31 Mart Olayı olarak bilinen ayaklanmanın bastırılmasında
ve II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinde rol oynamış, V. Mehmet Reşat saltanatında 23
Ocak 1913 - 11 Haziran 1913 tarihleri arasında dört ay on dokuz gün sadrazamlık
yapmıştır.
Basra mutasarrıfı Kethüdazade Süleyman Bey'in oğludur. İlk ve ortaöğrenimini Bağdat'ta
tamamladıktan sonra İstanbul'a gitti. 1882'de kurmay yüzbaşı olarak Mekteb-i Harbiye'yi
bitirdikten sonra bir süre Girit'te görev yaptı; ertesi yıl Mekteb-i Harbiye'de öğretmenliğe
başladı.
Bir süre Baron von der Goltz'un maiyetinde çalıştı, silah satın alma komisyonu üyesi olarak
Almanya'ya gitti. 1884'te kolağası, 1886'da binbaşı, 1889'da kaymakam oldu. 1891'de
miralaylığa yükseldi. Aynı yıl yeniden Almanya'ya gitti ve uzun süre orada kaldı.
Dönüşünde (1899) mirlivalığa (tuğgeneral)yükseltildi ve Tophane-i Amire Muayene
Komisyonu başkanı vekilliğine atandı. 1901'de ferik oldu. 1905'te birinci ferik rütbesiyle
Kosova valiliğine atandı. Bu görevi sırasında Makedonya sorununun çözümü için harcadığı
etkin çabalar nedeniyle ordu içinde ve halk arasında saygınlık kazandı. II. Meşrutiyet'in
ilanından sonra Selanik'te bulunan 3. Ordu komutanlığına atandı. Bu görevdeyken 31 Mart
Olayı'nın çıkması üzerine, daha sonra Hareket Ordusu olarak anılacak olan birlikleri
İstanbul'a gönderdi. Kendisi de 22 Nisan 1909'da İstanbul'a giderek komutayı ele aldı ve
sıkıyönetim ilan etti.
/II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra kurulan İbrahim Hakkı Paşa kabinesinde
harbiye nazırı oldu ve güçlü bir konuma yükseldi. Ama İttihat ve Terakki'nin baskısı
sonunda görevinden istifa etmek zorunda kaldı. İttihat ve Terakki'nin gerçekleştirdiği
hükümet darbesinden sonra (Babıali Baskını) sonra sadrazamlığa getirildi. Bu dönemde
Balkan Savaşı yenilgisinin sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı; Osmanlı Devleti'nin ıslahat
programı konusunda İngiltere, sınır anlaşmazlıkları konusunda da İran'la arasında doğan
sınır sorunlarını çözmeye çalıştı. Bir yandan da hem İttihat ve Terakki'ye karşı gelişen
muhalefetle, hem de İttihat ve Terakki içindeki çekişmelerle uğraştı. Gerek bu iç ve dış
sorunlar, gerekse asıl iktidarın İttihat ve Terakki'nin elinde olması, yapmak istediği
reformları gerçekleştirmesini engelledi.
11 Haziran 1913 günü Beyazıt Meydanı'nda makam otomobili'nin içindeyken uğradığı
silahlı saldırı sonucu öldürüldü ve İstanbul'un Şişli semtinde 31 Mart şehitlerinin anısına
dikilmiş Abide-i Hürriyet'in bulunduğu Hürriyet-i Ebediye Tepesine gömüldü. Suikast
sırasında içinde bulunduğu otomobil, üniforması, öldürülen yaverlerinin kıyafetleri ve
silahlar İstanbul Harbiye'deki Askeri Müze'de sergilenmektedir.
Amma şöyle ki biz cunta reisi Memduh Tağmaç'ın İbrani asıllı olmaları ihtimalini hayli
yüksek görüyoruz. Kaldı ki, "memduh" ismi, "yehud" kelimesinin lisanımızdaki
mübadillerinden birisi olmakla "övgü" ya da "övülmüş" manasını vermektedir. Yalnız,
buradaki rivayet, ilm-i onomastique'den neşet eylemiyor; esasında hayli kuvvatlıdır.

Yalnız masallarda esastır, kahramanlarımızın kişilikleri hakkında duyduklarımızı da


nakletmemiz isabetlidir; Moorehead, Kemal Paşa Hazretleri için claustrophobia teşhisi
koyuyor ki, kuşatılmış ya da kapatılmış olmaktan aşırı korku anlamındadır.

Moorehead, bunu, Gallipoli monografisinde ileri sürüyor ve bir başka monografi yazarı
James de, komutanlarının, "reckless manner" dolayısıyla hep ikaz ettiklerini eklemektedir;
Selahaddin Adil'in ya da Esat Paşa'nın ikazlarını hatırlıyoruz.

Selahaddin Adil Paşa, amirlerine haber vermeden ve üstüne vazife olmazken, Hidiv'e
resmi bir ziyaret tertip ettiğinden şikayet ediyordu; demek Mustafa Kemal o izlenimi
vermemiş, ileri yıllarda başa geçebileceğini hiç hesaplamamış ve azarlamıştır. Yıllar sonra
kaleme aldığı hatıratından okuyoruz ve talihsizliği telakki edebiliyorum.

İsmet Paşa Hazretleri, büyük tehlikelerden geçenlerde "emniyet mülahazası" olduğunu


kaydetmekle bunun yüksek derecelerini işaret edip, "hem devlet emniyeti, hem şahsi
emniyet olarak Atatürk'te de bu mülahaza vardı" demektedir. "Dışardan ve içerden gelecek
herhangi bir tehlike işareti, büyük ilgisini ve dikkatini celbederdi"; ilaveten aktarıyorum. Zsa
Zsa Gabor, Asaf Belge'nin evinde konuşulanları, haftada bir, Kemal Paşa'ya fısıldadığını,
anılarında ileri sürüyordu; Ankara'nın yeni politikacıları da Kemal Paşa'yı sevmiyorlardı.
Gabor'un sözcükleri çok daha ağırdır ve bir sonraki devre uzanmaktadır. Bu nedenle bu,
masalımızın burasında, Paşa Hazretleri'nin "büyük ilgisini ve dikkatini" teyiden yer alıyor.

Mahmut Goloğlu, Terakkiperver Fırkası'nın bir sorusu üzerine başlayan "görüşmelerin


aldığı seyir Gazi'nin kuşku ve kuruntularını iyice artırmış, bir mebus paşalar komplosu
karşısında bulunduğu kanısını pekiştirmişti", diyor ki, 1924 yılındadır. Buradaki "kuruntular"
sözcüğünün, İsmet Paşa'nın tasvirinde de gizli mi; bu bir tahmin meselesidir. Komploya
karşı hazırlıklı olmak ve bir ön darbe indirmek ise mümkündür; "ihtiyaç" ile kastettiğim de
işte budur.

109
EK BİLGİ

Memduh Tağmaç
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Memduh Tağmaç, (d. 1904 Erzurum – ö. 30 Mart 1978). Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 14.
Genelkurmay Başkanı'dır.

Memduh Tağmaç, 1926 yılında Kuleli Askeri Lisesi'ni, 1928 yılında Topçu Asteğmen
rütbesi ile Harp Okulu'nu, 1930 yılında Topçu Sınıf Okulu'nu bitirdi. 1935 yılına kadar çeşitli
Topçu Birliklerinde Batarya Takım Komutanlığı yaptı. 1935 yılında girdiği Harp Akademisi'ni
1938 yılında bitirerek Kurmay oldu. 1956 yılına kadar çeşitli karargah ve birliklerde görev
yaptı.

1956 yılında Tuğgeneral, 1959 yılında Tümgeneral, 1962 yılında Korgeneral ve 1964
yılında Orgeneralliğe yükseldi. Tuğgeneral rütbesi ile Jandarma Subay Tatbikat ve
Astsubay Okul Komutanlığı, 23. Tümen Komutan Yardımcılığı, 3. Jandarma Tugay
Komutanlığı ve 1. Ordu Kurmay Başkan Vekilliği; Tümgeneral rütbesi ile Kara Kuvvetleri
Kurmay Başkanlığı ve Genelkurmay II. Başkan Vekilliği; Korgeneral rütbesi ile aynı göreve
devam ederek takiben 3. Ordu Komutan Vekilliği yaptı. Orgeneral rütbesinde 1. Ordu
Komutanı iken, 23 Ağustos 1968 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. 16 Mart
1969 tarihinde atandığı Genelkurmay Başkanlığı sırasında, 9 Mart 1971 darbe
teşebbüsüne mani olmak için 12 Mart Muhtırasını verip, Milli Demokratik Devrim'in ilk
aşaması olan askeri darbeyi gerçekleştirmek isteyen "genç subay"ları ordudan tasfiye etti.
29 Ağustos 1972 tarihinde kendi isteği ile emekli oldu.[1]

Evli ve iki çocuk babasıdır. 30 mart 1978'de vefat etti. İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı'nda
toprağa verildi.
Öte yandan İstiklal Mahkemesi'nin ara kararlarından birinde şu var: "Suikast olayının Ziya
Hurşit ve adamlarınca Cumhurbaşkanı'na duydukları kin ve düşmanlığın doğurduğu kişisel
bir olay olmaktan çok, sanıkların hükümeti devirmek gibi nefret edilecek bir amaçla
kurulmuş gizli bir komite tarafından kışkırtıldıkları, bu kanı cemiyetle Terakkiperver Partili
olup da suçlulukları gerçekleşenlerden başka feshedilmiş İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri
gelenlerinden bazılarının da ilgili oldukları ve sanık diye yargılanan bu kimselerin suçlu
görülmekle beraber daha geniş çalışmalarda da bulundukları sezilmiş olduğundan"
tahkikatın tevsiine karar veriliyordu. Böylece maksimalist avı yeni aşamalara giriyordu;
ufukları daraltma süreci demek durumundayız.

Gazi Hazretleri, Latife'den, işte bu arada boşanmıştır. Şeyh Sait İsyanı da bu dönemdedir.

Takrir-i Sükun nizamı ihmal edilmemiştir. Buna göre, Kürt İsyanı'nda Ankara'yı bütün
kalbiyle destekleyen, Şevket Süreyya idaresinde Orak-Çekiç kapatılmakla, Şevket
Süreyya ve arkadaşları ağır cezalara mahkum edilmişlerdir. Nazım Hikmet ve Şefik Hüsnü,
kendilerini dışarıya atabildikleri için, biraz daha ağır, on beşer yıla layık görüldüler. Divan
önüne çıkarılmayan "büyük" gazeteci kalmadığını biliyoruz; Ahmet Emin Yalman, hayli
sitayişkar ifade verdiği için hür kalabildi; "zincirli hür" de diyebiliriz. Hüseyin Cahit Yalçın,
ömür boyu Çorum'da yaşamaya mahkum oluyordu.

Bu, bir düşünmeyi mahkum etme divanı oldu.

Her masalda komik unsurlar olmak zorundadır; Kazım Paşa, maznun sandalyesini bir iddia
makamı haline tahvil edebiliyordu. Resmi iddia makamı, fırka kurmanın mahzurlarını
anlatınca, Kazım Paşa, "ellerinde idi, kurdurmamak mümkündü" diyordu ve böylece,
kuruluşunu yasaklamamak bir tuzak kurmak demek oluyordu. Kemal Paşa ise, bütün
bunları dakikası dakikasına haber alıyor ve eninde sonunda azarlamak üzere, divan'dan
başkasını bulamıyordu. İzmir'de, Çeşme'de, balo varmış, bahane tesis etmiş, divanı da
baloya çağırmış, jaket atay'lı, papyonlu divan azalarını, balo salonu yerine, birdenbire bir
odaya toplayıvermiş ve sonra ağzını bir açmış ve bir yummuş; dudaklarının ucundan pek
çok kahramanın ölüm kararı çıkan divan, pusmuş masaların altına saklanmış, bu episod,
resmi tarihte de var. Sonunda Paşa, divanı bırakmış, balo salonundan çıkmış; divan, artık
İzmir 'e dönmekten başka çare bulamıyor, amma balo salonu tek çıkış ve çok korkuyorlar,
ya Paşa bir daha ve orkestranın önünde azarlarsa, acınacak haldeler. Sonunda
azarlandıkları odanın penceresini keşfediyorlar ve İstiklal Mahkemesi'nin üyeleri, birer
hırsız misali, pencereden kaçıyorlar. Resmi tarih, kaçıncı katın penceresi olduğu hakkında
malumat vermemektedir. Ben de bilmiyorum.

110
Bu garb'tadır ve Şark İstiklal Mahkemesi'nde mevkuf maruf sermuharrirlerin de özel dertleri
var. Mevkuflar [KŞ: tutuklu] ama her akşam Ahmet Hey'in konağında, İstiklal Mahkemesi
azaları ile içki sofrası kuruyorlar; bu hiç şüphe yok, dert sayılmıyor, alışkanlıkları var. Divan
Reisi Mazhar Müfid idi, daha sonra "Kansu" soyadını aldılar, her sabah Divan'a gitmeden
önce tevkifhaneye uğrayıp İstanbul'un tanınmış gazetecileriyle sohbeti ihmal etmiyor;
Ahmet Emin Yalman, sohbetin mevzuunun hiç değişmemesinden yakınıyordu. Mazhar
Müfid, her gün bir dilber ile macera yaşıyor, çoğu gayri müslim ve hepsi nefisler, daima
Mazhar Müfid'e mukavemet ediyorlar, Mazhar Müfid peşlerini bırakmıyor, reddedilmeyi
cilve sayıyor, bir şövalye'dir ve sürekli taarruz ediyor, çözülüyorlar, zaten Divan Reisi
Müfid'e dayanmak zordur, her defasında fethi tamamlıyor, zafer Müfid'tedir. Yalman,
"doğrusunu isterseniz, İstiklal Mahkemesi'nde uğradığımız en ağır ceza, bu bitmez
tükenmez aşk hikayelerini dinlemek ve inanır görünmekti" diye yazıyordu. Her halde en
dikkatle ve hayranlıkla dinlemiş olan Ahmet Emin'dir, çünkü, tek Ahmet Emin salıverildi; bu
sayede, Ahmet Emin'in Vatan'ı, beş ay, İstanbul'da tek gazete oldu. Masal ya, bugüne
benziyor. Bugün mü, bütün gazeteler bir ve aynıdır; "tek'tirler" demek istiyorum.

Sabiha ise İstiklal Mahkemesi'nde maznun Zekeriya Sertel'den aldığı telgrafa pek şaşırmış
görünüyordu; telgrafta, "müjde! Üç sene Sinop'ta kalebentliğe mahkum oldum" yazıyordu.
Sinop Cezaevi, deniz seviyesinin altındaydı, hep rutubetli, Sabahattin Ali , şarkılarla
meşhur olan şiiri ile unutulmaz yapmıştı; "kalebent", kale'ye bağlı, kale esiri, anlamlarına
sahiptir, kalenin içinde hür'düler ve Zekeriya Sertel, üç yıl için bayram yapıyordu.
Cumhuriyet'ten önce öyle bir dönem var.

111
İyi ki bunları bırakmışlar, Sabiha, ne güzel not ediyor, masalımızda yerini buluyor:
"Sürgüne giden diğer gazeteciler de dönmüştü. Fakat İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i
Sükun Kanunu'ndan sonra herkes yılmıştı. Gazeteler havadis vermiyor, macera hikayeleri
anlatıyor, fakat memleketin kalkınması, devrimin gelişmesiyle ilgili konulara kimse
dokunmuyordu." Sabiha'nın bu notları düştüğü zamanlar, her halde yirmi sekiz veya otuza
yaklaşıyordu; işte "Resimli Ay" patlaması bu tarihtedir. Nazım Hikmet, asıl bu patlamada,
Nazım Hikmet olmuştur; her halde en kalıcı olan eylemli hayatı idi. Görülüyor, masalın
dışına çıkıyorum, bu çıkış, Nazım'a ve Sabiha'ya "homage", diyebiliyorum.

Üç yıl Sinop'ta kalebent olan Zekeriya bayram yapıyor ve peki, Hilmi Uran'ın sevincine ne
denebilir; her halde Adana'da vali idi ve maznun sıfatıyla Divan'ın huzurunda getirildi; reis
"Kel Ali" şöhretli Ali Çetinkaya idi. Hilmi Uran'ın hatıratından öğreniyoruz, Reis Ali aynı
zamanda İthalat ve İhracat Şirketi'nin de idare meclisi reisliğini yapıyordu; İttihatçılar'ın
kurduğu "millici" şirketlerden birisidir.

İttihatçılar'a varis olduklarını görüyoruz, her halde pek yüksek bir maaş alıyordu ve bunu,
Uran'a yaptığı tekliften çıkarıyoruz. Hilmi Uran'ı, daha sonra Halk Fırkası katib-i umumisi ve
vekil oldu, Kel Ali, Uran'ı, maznun sandalyasından çıkarmakla, bu İttihatçı şirkete umum
müdür yapıyordu; önce üç yüz lira maaş kesmişti ve kabul edince bunu da üç yüz elli lira
yaptı. Reistir, idama hükmetmek ve maaşı çıkarmak hürriyetleri var. Maaş ise, o zaman
için, çok çok yüksektir.

Masalımıza kaldığı yerden devam ederken, kaldığımız yerde, Sabiha, "herkes yılmıştı"
diyordu ve ben, yıldırmayı anlayabiliyorum, peki, yine de, neden bu kadar adam astılar?
Daha az asarak aynı miktar yıldıramazlar mıydı, ellerinde asılan adam sayısı ile yılma
endeksi arasında bir eğri olması gerektiğini düşünüyorum, demek yoktur.

Olsaydı, daha bilimsel olurdu, diyoruz.


Cumhuriyeti mi kuruyorlar; her soru, bir cevaptır.

Bir on yılda, 1915-1925, yabancı dilde çıkan kitaplara bakıyorum; hepsi, "İşte Türkler'in
Adaleti" lejandı ile, çoğu, Harbiye Nezareti önündeki, şimdi İstanbul Üniversitesi ve
Bayezid Meydanı, dar ağaçlarının fotoğraflarını basıyorlar. Yan yana yan yana, insanlar
sallanıyorlar; masluplar, Mahmut Şevket Paşa suikastı davasından idama mahkum
olanlardır. Tadat etmedim [KŞ: tek tek saymadım], amma, Mustafa Kemal Paşa suikasti
nedeniyle asılanlardan çok azlar.

112
Ama orada ölü var, bombalar patlamıştı ve Hareket Ordusu Komutanı ve Başbakan
Mahmut Şevket öldürülmüştü. İzmir'de bir balon bile patlamamıştı ve belki de sadece bir
balon patladı, ortada bir suikast yok ve teşebbüs hali vardı. En çok konuşan Ziya Hurşid'in
de, kendisine bir-iki yıl ceza verileceği vaadi ile konuşmaya ikna edilmiş olduğunu
düşünebiliyoruz. Doğru, neden, birkaç yıl ceza ile yetinmediler ve bu kadar büyüttüler; her
halde cevap buradadır.

Her halde Cumhuriyet'in kuruluşundan evvele rastlıyordu. Genç bir cumhuriyetin bu denli
hesapsız ve acımasız olmasını ihtimal veremiyorum. Mutlak zordalar ve zor ile hareket
ettiler.

Peki neden Takrir-i Sükun nizamı ve Kürt İsyanı ile birleştirdiler ve peki neden, Musul'un
hediye edilmesine tam bu aşırı belirlenme anında karar verdiler; hepsi sorudurlar ve hepsi
cevap'tır. Bizim masalımızda suikast avuçta çözülebilirdi ve Kürt İsyanı, her halde talik
edilebilirdi. Önlenebilirdi, demek istemiyorum ve halbuki denebilirdi; muhtemel bir isyanın
ertelenmesi mümkündü, yapılmamıştır. Burada, bir hediye meselesi ve temelinde de, pek
minimalist bir muamele teşhis edebiliyoruz.

Masal mı; Kürt İsyanı'nın neden çıktığı konusunda, Ermeni asıllı Sovyet tarihçi Gasranyan,
bizi, pek güzel aydınlatıyor ve şunları yazıyor: "Yosstanie Şeyha Saida v ızvestnoy mere
uckorilo reşenie mo-sul'kogo voprosa." Anlıyoruz, Şeyh Said İsyanı, Musul Meselesi'nin
karara bağlanmasını hızlandırdı ve böylece, granıtsı mejdu Tuısiey i podmandatnım
Irakom, Türkiye ile Manda altında Irak arasında sınır çiziliyordu. Güzel, ancak zaman
zaman resmi müverrihlerin (tarihçilerin –KŞ) iddialarının aksine, İsyan'ın başlamasında
hiçbir İngiliz parmağı yakalamıyoruz. Bulabildiklerimiz, Londra'nın böyle bir isyandan çok
kaygılandığıdır; Londra, zayıf Türkiye'de bu isyanın Musul'a yayılmasından ve iki tarafın
birleşmesinden ürküyordu. Bu durumda, önleyememek, ertelememek ve hatta tahrik
etmek şıklarında bir mesuliyet varsa, Türkiye'nin omuzlarına binmektedir.

113
Toynbee ise harika’dır, bu büyük tarihçinin, 1926 yılında bu mesele üzerine yazdıklarını
okumak, insana, müthiş heyecan veriyor; this contrast between Turkish and British policy
in regard to the Kurds is the crux of the Mosul problem, [KŞ: Kürtlerle ilintili Türk ve İngiliz
politikası arasındaki bu tezat, Musul sorununun düğüm/püf noktasıdır] demekte ve teşhisini
yumuşatmak ihtiyacı duymamaktadır. İki ayrı tarz-ı siyaset var, birisi Musul'da ve Londra
izliyor, bu Musul Kürtleri'ni kürdifiye etme politikasıdır ve diğeri ise Türkiye'de, bu da
Türkiye Kürtleri'ni türkifiye etme siyaseti idi, Toynbee, Ankara'nın politikasını böyle
çiziyordu... after the rebellion had been suppressed, the process of "turcification" was
renewed with redoubled vigour, it was the deliberate policy of the Men of Ankara to
"turkify" the Northern Kurds; o zaman emperyalizm deyince İngiltere'yi anlıyoruz,
Türkiye'de turkifikasyonu kabul etmiş görünüyor.

Toynbee'ye güvenecek olursak, o tarihte, İngiltere Musul'da kürdifikasyon politikasını


uyguluyor; Rusya'dan çalıyor, da diyebiliriz. İlaveten, isyandan hemen sonra turkifikasyon
çok hızlanmıştır; Toynbee, bu görüştedir. Buradayız.

Neredeyiz ve herhalde Enver'in problemi ile karşılaşıyoruz. Milliyetçi idi, milleti yoktu ve
millet yaratmak problemi ile karşılaşmıştı. Problemde bir kesintisizlik seziyoruz.

Peki başka ne söyleyebiliriz; masalın dışına çıkıp da "kıssadan hisse" faslına geçecek
olursak, Washington'un hala, Londra'nın politika repertuarını tahsil etmekte olduğunu
çıkarabiliyoruz. İkincisi, Toynbee, Musul Meselesi'nin dibine inmektedir; dibinde
olmayabilir ama o yoldadır. İstifade ediyoruz.

Peki neden dibinde olamıyor; çok basit, bir de millet olduklarını düşünenler vardı ve
devletleri yoktu. Toynbee'nin bunu görebilmesi ve buradan da köke kadar inmesi
imkansızdı. Bize kaldı ve bize düşüyor.

Kürt Meselesi ele alınırsa, Sovyet Kürdolog Lazarev'i ihmal edemeyiz, po suşesrvy,
turetskoe pravitel'stvo vo vremya pervoy mirovoy voynı sredi vojdey turyetskih kurdov ne
imelo ni odnogo deystvitel'no vemogo syuznika, bir çalışmasında, Birinci Dünya Savaşı
sırasında, Türk yöneticilerinin, Türkiye Kürtleri arasında bir tek hakiki müttefik yoktu,
demektedir. Bu tespiti, yeni mülahazaların dayanağı yapmak ve buradan yürümek
elimizdedir.

114
Birinci yürüyüş kolu şudur, eğer Kürt şefleri arasında bir tek de olsa Türk-yanlısı
olmadığını, yıllar sonra, Sovyet tarihçi Lazarev biliyorsa, zamanında da herkes biliyordu,
demektir, Bilmemek için de ah-mak olmaya gerek yoktu, açıkta idiler, dernekleri vardı ve
sefaretlere girip çıkıyorlardı; 1915 yılından 1925 yılına zaman çok kısadır. Biliniyorlar ve
takip ediliyorlardı; İsmet Paşa, "Şeyh Said'in İstanbul'da ayan azasından Seyit Abdülkadir
ile münasebeti olduğu anlaşıldı" yollu anlatıyordu ve anlatımına göre, taharri memurları,
İngiliz Hükümeti'ni temsilen konuşmuş ve konuşturmuşlar. İngiliz yanlısıydı ve ayrıca bu
masalı yazan ve anlatan ben Said ile birlikte isyan ettiği kanaatinde değilim; Osmanlı'da
yüksek yerlere çıkmıştı ve yine de asıldı. İsyan hazırlığının lideri Cibranlı Halit Beg idi, hepsi
misali çok konuşuyordu, bütün konuşmalar biliniyordu ve isyandan önce yakalandı ve idam
edildi. Çok ve açık konuşması henüz iç savaş şeraitinin olduğu anlamındadır. Demek ki
hepsi hepsi biliniyordu; isyancıları tam bu zamanda isyana götürmek, izahı muhtaç bir
haldir. Müşkülümüz dahi var. Çalışıyoruz.

İkincisi, hem kurtuluş mücadelesinde ve hem de Lozan Müzekereleri sırasında müttehid


[KŞ: birlik] oldular ve müttehid seda çıkardılar; o zaman bu bir imkandı. 1913 yılında
müttefik değillerdi ve cenkte ve sulh ararken birlik oldular; bir şans olduğu kadar, bir sual
olmak zorundadır.

Bu suale kolay cevap bulamayız ve amma yine de aramak durumundayız. Birinci cevap,
Sevres'de bir Ermenistan projesinin olmasıdır; Ermeniler'in yoğun olarak yaşadıkları
yerlerde Kürtler daha kalabalık olduklarını iddia ediyorlar; öyleyse, bu Ermeni Tehdidi'ni
def edinceye kadar Türkler ile müttefik ve müttehit olmak bir zaruret idi. Bunun mühim bir
zaruret olduğunu kabul ve not ediyoruz. Masalımız bu cihettedir.

Pejoratif anlamda kullanırsak bir "masal" daha artık çöplüktedir; o dönemde Türk eliti veya
Kürt şeflerinin cehaletine ait nazariyelerin kendileri cehalettir; bizim masalımızda İç Savaş
kadrolarının ne ölçüde sezgili, hesaplı ve hatta kurnaz olduklarını teşhir etmiş haldeyiz ve
devam ediyoruz. Amma Kürt Şefleri de geri kalmıyorlardı; "Ermenistan Devleti" veya
Manda projelerinin, ele geçirdikleri mülke, servete ve kadınlara bir tehdit olduğunu
görüyorlardı. Bu o kadar öyle ki, Ermenistan'a bir manda projesini tetkik için gönderilen
General Harbord Heyeti'ni, gördükleri her yerde taşladılar. Çiçek vermediler ve taş attılar.

115
Devamla, daha önemli bir noktaya geliyoruz; tehcirde, öncesinde ve sonrasında, Ermeni
arazisini, zenginliklerini ve en güzel, aynı zamanda kolejli, kızlarını Kürt şefleri ve
kabadayıları ellerine geçirdiler. Türkler'e, daha çok, Orta ve Batı bölgelerde ve sahil
şehirlerinde mübadeleye zorlanan Elen zenginlerinin arazi ve servetleri kalıyordu ve
burada da aslan payı mübadillere ayrılmıştı. Binnetice, Kürt şeflerin, ellerine geçirdikleri
zengin toprakları, servetleri ve pek güzel kızları tutabilmek için Türkler'e muhtaç olduğunu
da mütalaa edebiliyoruz. Masalımız bu cihettedir.

Masalımızın burasında son nokta ise şudur; "Kahraman" Maraş, "Gazi" Antep, "Şanlı" Urfa,
bu savaşta büyük halk savaşlarının olduğu yerlerdir ve bunu ısrarla ön plana çıkarıyoruz.
Amma bu vilayetler, tarihte "Küçük Ermenistan" denilen coğrafyada ya da civarındadır;
yoğun Ermeni nüfusu vardı. Ancak Kürtler de vardılar ve bir de Yahudiler'i ilave
edebiliyoruz. Bu halk savaşlarında Ermeniler yalnız kaldılar; Elenler, karışmamaya itina
ettiler. Arada bir halk oldular.

Fakat sebep ne olursa olsun ittihad bozulmuştur. Neden ve hesaplı mı; sorular sorudurlar.
Bozmamak, dirijanlann mesuliyetindedir.

Ama bir soru daha var; neden bu kadar acele ediliyordu, isyancıların yakalandıkları
malumdur. Osmanlı'da yakalanan Kürt isyancıları, af ve/veya nefi esas kanun idi; bu
masalda "neden acele" derken, bunu kast etmiyorum. Kanun acilen ihlal edilmiştir ve
burada kesinti idrak ediyoruz. Peyderpey bu kadar Kürt şefini asmak için neden bu kadar
acele edildi; soru budur. Mahkemeler uzun tutulabilir ve kararların icrası talik edilebilirdi;
yapılmamıştır ve en büyük süratle yan yana darağaçları kurulmuştu. Bu aceleci hareket,
Musul'un hediye edilmek istendiği düşüncesini kuvvetlendirmektedir ve kuvvetlendiriyor,
amma, neden hediye edildiği sorusuna, hala cevap bulamıyoruz.

Herhalde cevap bu masalın haricindedir.

Peki bu hediye kararı kaç tarihlidir; bilemeyiz, zaman içine yayıldığını düşünebiliyorum.
Amma yine de elimizde bir vesika var; Kazım, İsmet’i ziyaret etmişti ve İsmet hastaydı,
iplerin kopmakta olduğu zamandadır ve Kazım, tarih düşüp, 30 Nisan 1924 demekleydi
"İsmet Paşa, biraz sukuttan sonra, bambaşka bir zemine geçti", Kazım Paşa’nın haberi
budur ve bu habere göre, ateşli hasta İsmet Paşa Hazaretleri, "Kazım, Musul boş! Şunu
işgal ediverse!" deyiverdi. Bu hayli mühim muhavere oldu; Kazım Paşa Hazretleri'nin,
İsmet Paşa Hazretleri'ne cevabı ise çok acıklıdır, "bu hareket, İngilizler'e karşı 'ilansız bir
harp olur" diyordu ve böylece, bu sözün, seksen yıl sonra, "peşmergeler ile savaş Amerika
ile savaştır" şeklinde tekerrür etmesine şehadet edebiliyoruz. Kazım Paşa'yı "minimalist"
kategoriye derc etmekle masalımız kendi içinde ahenkli kalmaktadır.

116
Paşa, bu mülahazalarında samimi mi idi, bu masalda samimiyet meselesi çok arka
perdededir; bunu Kemal Paşa'nın bir manevrası olarak tahlil ettiğini anlıyoruz.

İngilizler ayrı, artık Musul'da bir başarı ihtimali göremiyor; İsmet Bey'e, "Mustafa Kemal
Paşa'ya da söyledim" demekle, dediğini, "siz Musul'u, hilafeti lağvde acele etmeyerek her
hangi bir şekilde almaya belki muvaffak olurdunuz", bize de nakletmektedir. Atılan
adımların, Musul'u hediye istikametinde geliştiğini iddia eyliyor ki, masalımızla ahenk
kurmaktadır.

Kemal Paşa Hazretleri'nin Musul için Fevzi Paşa Hazretlerini de tahrik ettikleri
anlaşılmaktadır, amma "Musul uğruna kazandığımız istiklalimiz de tehlikeye düşer"
düsturu, formülasyon Kazım'a aittir, minimalistlere hakim olmuş durumdadır. Yapılan iş, Öz
Demir'i gerilla olarak göndermekten ibaret kalmıştı; böyle bir "özel harp" tecrübesi
mevcuttur. Resmi tarih, karartma cihetindedir; karartmayı resmiyetin tabiatında mündemiç
teşhis ediyoruz.

Terakkiperver Fırkası ile Amasya Yaranı'nın arasının açıldığını söylemek isabetlidir; beşten
dördü bir yerde ve biri ayrı yerdedir. Ayrı olan hu birinin, dördünü tasfiye edebileceğini o
zaman tahmin edemezdik Ayrıca bu dördü adına Kazım, "bugün İstiklal Harbi zamanından
daha zayıf halde olduğumuzu" iddia ediyordu. Demek ki mücadelenin seyri, Kazım'ın
beyninden ricat etmeye başlamıştı ve Kazım, Musul'daki bir muvaffakiyetsizliğin "Kürtlük
mıntıkasında akisleri pek zararlı" olurdu, yollu mütalaa ser ediyordu. Çünkü Kazım'a göre,
"Kürtlük İslahı için ilk tedbirler dahi" alınmamıştı; demek tehlike görüyor. Ve henüz Kürt
İsyanı, ufukta görünmüyor; taharri [KŞ: araştırma] raporlarında var ve planlara düşmüş
vaziyettedir.

117
Masal ya, hangisi macera; Sarıkamış mı, İzmir Suikastı mı, ciddiyet sormak'tır. Hangisi,
yoksa Kürt İsyanı mı; Üçüncü İç Savaş'ın başına kadar, 1966 ve hatta 1967 Doğu Mitingleri
öncesinde "başarı" diyebilirdik. Çözüm olmadığı ortaya çıkmış haldedir ve o halde "macera
versus temkin" ikilemi tekrar önümüzdedir.

Toynbee'nin güzel bir teşbihi daha var, hikaye ettiğimi hatırlıyorum, hırsızın müthiş olanı,
asıl büyük hırsız, cürüm arkadaşlarından çalandır, diyordu. Teşbih, Londra içindi; Osmanlı
mülkünü talan etmek üzere, İtalya ve Fransa ile birlikte sefere çıktılar ve evvelinde
paylarını yazdılar; İtalya, Ege'de olacaktı ve Musul, Fransa'ya veriliyordu, Fransa'nın
payını, kendilerine aldılar ve İtalya'nın payını Elenistan'a vermeyi denediler. Çok güzel; o
tarihte hem İtalya ve hem Fransa, Musul'un, İngiltere'nin veya mandater İngiltere'nin eline
geçmesine karşı idi. Türkiye, beynelmilel alemde yalnız değildi; burada da bir açıklık
buluyoruz.

Ama varsa bir dünya efkarı umumiyesi, bunu, Türkiye'nin aleyhine çevirmek için ellerinden
geleni eksik bırakmadılar. Demek ki hediye konspiratörleri, acilci idiler.

Amma bu masaldır. Pek de itikat eylememek pek münasiptir. Copernicus misli itikat
edilmemesini tavsiye eyliyorum. Ve habire masal naklediyorum.

Fakat bu meyanda hakikatlere tesadüf ediyoruz, aydınlar ve solcular hep hayalci olmak
zorundadırlar, hayal vitaminleri idi, gördükleri bütün baskı ve yasaklara rağmen her iki
meselede de, Kürt İsyanı ve Musul Meselesi, hükümeti desteklemekten geri kalmadılar.
Türkiye Komünist Fırkası genel sekreteri Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet ile, tevkifattan
kurtulabilmiş ve Moskova'ya ulaşmıştı; Komintern yayınlarından okuduğumuza göre,
Musul'un İngiltere'ye verilmemesini istiyor ve savaşa açık olarak işaret ediyordu. Bana
haksızlık eylediler, demiyordu; Şefik Hüsnü bu savaşta, Türkiye'nin yalnız
kalmayacağından emindi, istiyordu, destekliyordu ve şunları yazıyordu: "...çıkacak
herhangi bir çatışmanın Türkiye ve İngiltere ile sınırlı kalmaması olasılığı büyüktür.

118
Bu durumda genel bir savaşın çıkması kaçınılmaz olur. Böyle bir durumda, mevcut
emperyalistlerin çıkar çatışmasının nelere varabileceğinin üzerinde fazla durmaksızın,
Sovyetler Birliği'nin ve tüm Doğu halklarının Türkiye'nin safında yer alacağını rahatlıkla
söyleyebiliriz." Güzel, Şubat 1926 tarihli bu açıklamanın, Sovyetler Birliği’nin tasvibinden
geçtiğini tahmin edebiliyoruz. Usulleridir.

Tahmin etmeye de gerek olmamalıdır; çünkü, 1925 yılında, yeni bir Türkiye-Sovyetler
Birliği Dostluk Paktı imzalanmıştı. Sovyetler, uluslar arası ihtilaflarda Türkiye'nin yanında
yer alacağını yedi düvele ilan etmek istiyordu ve ediyordu. Ayrıca, Musul'dan dolayı, Büyük
Britanya ile bir savaş çıkacak olursa, Sovyetler'in bunu kendi savaşı sayması da ihtimal
dahilindedir. Çünkü, İngiltere'nin Orta Doğu'ya yerleşmesini istememektedir. Aşikar bir
noktadayız.

Tekrarlayabilir miyim; Cemiyet-i Akvam, 16 Aralık 1925 tarihinde, Musul'u, Büyük Britanya
lehine karara bağladı. Türkiye ise bir gün sonra bu karara cevap veriyordu; Profesör
Kürkçüoğlu, Türkiye'nin, "cevabı, hemen bir gün sonra 17 Aralık 1925'te, Paris'te,
Sovyetler Birliği ile bir Dostluk ve Tarafsızlık Andlaşması imzalaması olmuştur" diyordu. Bu
güçlü bir cevaptır.

Londra, bu yeni Pakt'tan hayli ürkmüştü ki normaldir, fakat bir süre sonra önemsemez bir
hava takındığını da biliyoruz. Bunun nedenini ise ancak yıllar sonra öğreniyoruz; İngiliz
diplomatik belgelerini okuyanlar, zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü'nün, ossaat,
endişe etmemelerini, Londra'ya fısıldadığını tespit edebildiler. Türk Dışişleri Bakanı, ciddi
olmadığını ve sadece propaganda gözüyle baktıklarını duyuruyor; İngiltere'ye hediye verme
fikrinin köklü olduğunu çıkarıyoruz.

Solumuz, "Atatürk'ün Dışişleri Bakanı" tesmiye eyliyordu ve belki de siyonizmin nazırı idi.
Bilmiyoruz, amma, masalımızda falı böyle çıkmaktadır. Daha sonra, "İnönü'nün Dışişleri
Bakanı" Selim Sarper ile falları benzemektedir; halleri de ayni idiler. İçeriyi dışarıya
fısıldama huyları var. Ve resmi tarihte bunlar ve şüphemiz yoktur, bu nedene binaen,
"Büyük Hariciye Nazırı" resmediliyorlar.

119
Son nokta ise şudur; 1926 İngiltere için bir savaş açısından en elverişsiz zamandı. Çünkü,
Büyük Britanya, yirminci yüzyılda en büyük işçi eylemlerini işte bu yılda yaşadı, daha
doğrusu, 1925-1926 yıllarındadır. Önce "genel grev" ve sonra "madenciler grevi",
İngiltere'yi ve Londra'yı sallıyordu. Maden sahipleri rekabet güçlerini yitirmişlerdi, ücretler
üzerinde baskıyı arttırıyorlardı ve umum işçiler bahusus madenciler ise pek militan
davranıyorlardı. Dünyanın her yerinde ve bu arada Moskova'da, dünya kapitalizminin
merkezinin sosyalizme düşmek üzere olduğuna inanılıyordu; Londra'nın sallandığı
zamandaydık.

Usûlleri var, önce komisyon kuruyorlar, "kraliyet komisyonu" adı yüksektir; başına Sir
Herbert Samuel'i getirmişlerdi. Sir Samuel mühim bir Yahudi idi, siyonisttir, Osmanlı
toprağı Filistin, İngilizler'e verilince, manda döneminin başında, Filistin'e Yüksek Komiser
tayin edildi. Judaik tarihte, Roma'dan sonra, Filistin'e gelen ilk Yahudi vali sayılıyor ve yeri
yüksek tutuluyordu. Ancak Sir Samuel'in maden sektörü raporu da fazla işe yaramadı,
işçiler cephe kurdular. Hükümet de, yakın zamanlarda, belki de ilk ve son defa, silahlı
kuvvetlerini, işçilere karşı mevzilendirdi; Musul'da bir çatışma ihtimalinde, İngiliz askerleri,
içerde meşguldüler. Bu hal de resmi tarihte nakıs'tır, kimseler bilmiyorlar.

Ünlü "Miners' Strike", 1926 Mayıs ayında oldu; bunu, Sendikalar Birliği, "tuc", genel greve
çevirdi. Bütün dünya ayağa kalktı, Sovyetler'de sevinç vardı, "nihayet beklediğimiz gün
geldi", buna inanılıyordu, bazı Sovyet liderleri, madenci grevi'ni ve genel grevi, "the
harbingers of revolution" saydılar ve selamladılar. Marx haklı çıkıyordu, en gelişmiş
kapitalist ülkede ihtilalin ayak seslerini duyuyorduk. Sovyet sendikaları, grev yapan
sendikalara para yardımı gönderdi, sendikalar birliği, "tuc" bu parayı kabul etmedi, ama,
İngiliz Hükümeti, buna dayanarak, genel grevi illegal ilan ediyordu. Askerler, grevci
işçilerin karşına yerleştiler; iç savaşın eşiğindeydik.

Sonunda ayak sesleri, ses olarak kaldılar, umutlar söndü, sosyalizm kurulmadı, fakat,
İngiltere, sınıf mücadeleleri içinde perişan haldeydi. İşte hediye bu şerait altındadır, belki
de acıdıkları için hediye ettiler. Belki de maden ocakları kapanıyor, petrol yatakları verelim,
dediler. İşte o kadarını bilemiyoruz. Bildiğimiz, Musul, emperyalizme hediye edilmiştir.
Görüyoruz ve gösterebiliyoruz.

120
Pek bir ilgisi var mı; 16 Şubat 1926 tarihinde, Türkiye Yahudi Cemaatı, Osmanlı'dan beri
elinde tuttuğu azınlık haklarından, tek taraflı olarak, vazgeçtiğini ilan etti. Artık
Yahudilerimiz, Türkiye Cumhuriyeti'nin ayrıcalıksız vatandaşları ve "Türk" olmayı kabul
ediyorlardı. İşte bu tam overdetermination yılında, Yahudilerimiz, "ne mutlu türküm diyene"
dediler ve Türk oldular.

Musul'un hediye edildiği zamanda, Türk rakamını arıtıyorduk.

Amma ve lakin arıtmanın geçici olduğunu göremediler. 1948 yılında İsrael Devleti'ni
kurdular. Hesapları şaşırttığını artık görebiliyoruz. Bir iç savaşın sonunda kurulan
cumhuriyet, 1966 yılında bir iç savaş ilanı ile riske atılıyordu; "Doğu Mitingleri", 1967
yılındadır. İç savaş sıcak ve sol çözücü idi; el-işi tutkalla bir birine yapıştırılmış kibrit çöpleri
birbirinden çözülüyordu. Minimalizm, dar ufuk, anlamındadır.

Mark Sykes'a gelince, Sykes-Picot paylaşım antlaşmalarının müelliflerinden birisidir, itikat


itibariyle anti-semitik idi, fakat asıl ve baskın mezhebi ise emperyalist olmasıdır, çok görüş
değiştirdi ve 1917 yılından itibaren, Lloyd George'un Ortadoğu haritalarını çiziyordu. En
son kitabı, "Halifenin Son Terekesi" adını taşımakla kulağa küpe düsturlarla doludur.
Evvela, to my mind Musul stands as a menace to the future of the surrounding country.."
diyebiliyordu; çevresi için bir tehdit'tir. Saniyen, ..and if Musul, in its present condition,
becomes the chief town of a flourishing Northern Mesopotamia, it will certainly
contaminate the surrounding locality with the same sinister infuence as Antioch of old
spread over North Syria, eğer Kuzey Mezopotamya'da gelişen bir merkez olursa, yayılır;
Musul'un yayılma kabiliyeti var. Selevkoslar zamanında Antakya da yayılmıştı; tarihler
yazıyor.

İki rivayeti ekleyebiliyorum. Musul'un, "kapı" anlamı da var. İkincisi, bir zamanlar "muslin"
çoraplar aranıyordu, lüks idi, "musulin" kelimesinden geliyor. Bizimki ise, bahusus,
cumhuriyet'in resmi tarihi, Cenub'umuzu aşağılamayı en büyük hedef sayan bir ideolojik
cidal'dir. Ve hala oradayız.

121
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
YİRMİ İKİ

Rusça "grosnıy" sözcüğünü, İngilizce, "terrible" deniyor, "müthiş" anlamındadır, "acımasız"


olarak anlayabilir miyiz; Eisenstein'ın unutulmaz filminin adı, "Grosnıy İvan", idi. Stalin, bu
filmden neden rahatsız oldu, ilk kez seyrettiğimde, ya altmışlı yılların başında ya sonunda,
ya Yale'de ya Birmingham'da, bir üniversite sinematek'inde, hissetmeye ve anlamaya
başlamıştım. Demek, ya Amerika'da ya İngiltere'de, hissetmenin, anlamanın da başlangıcı
olduğunu o sırada kavrıyordum. Eninde-sonunda, insanın, sevdiklerinden ayrılışını, daha
doğrusu kopuşunu, film yapıyordu; görünüşte, bütün bu koparmalar, elindeydi. Elinde
miydi; Marx'ın tanıttığı, görünüşle öz'ün ayrılığı teoremini, hep hatırlıyoruz.

Yoksa İvan, ayrılıklara mahkum muydu; masal yazmak, kaçınılmazlıkları anlatmaktır.


Eisenstein, İvan'ı, kaçınılmazlıkların elinde bir tür tutsak olarak görüyordu. Belki de Stalin,
tutsak olmamak için eylem yapmıştır; Sartre'ın ve bahusus (özellikle -KŞ) Camus'nün,
ekzistansiyalizm'i vaaz etmeye başladıkları yıllardaydık. Amma öyle olsa da, Marx'ın
metodu, eninde-sonunda kaçınılmazlıkları çıkarmak olduğuna göre, "marksist" Stalin'in, bu
1944 yapımı "İvan the Terrible" filmini yasaklaması "marksist" bir edim mi idi, yoksa ne;
masallarda sormanın tadına doyum olmuyor. Sartre ve bahusus Camus, marksist olsun
veya olmasın, hep edim'den yanadırlar.

122
Varolmak, edimli ya da eylemli olmaktır; bu ise insan demek'tir. Sartre ve bahusus
Camus'yü işle böyle okuyorduk. Stalin okudu mu, bilmiyorum ve burada masalın dışına
çıkarak, elli'li yıllar ortasında üniversite gençliğini anlatıyorum, Stalin ekolü Sartre'a da
hasmane tutum aldı ve biz zorda kaldık, Stalin'i kırmaktan çekindiğimiz ve diğer yandan
da, varolmaktan vazgeçemediğimiz için gizli gizli kıraat ediyorduk. Kıraatta gizliye inmiştik.
İnişin basındaydık. Sanki yirmi altı sonrasına dönmüştük.

Ama ne kadar acıdır; bin dokuz yüz yirmi altıya geldiğimizde, yanında, sevdiklerinden kim
kaldı ki ve eğer sevdiklerimiz kalmazsa sevgimiz kalır mı ve pek çok sorumuz var. Artık
Zübeyde Ana yok idi ve Fikriye, intihar mı etti yoksa katledilmiş olmasın; hep beraber
Selanik'ten gelmişlerdi ve bu ikinci şıkkı reddediyoruz. Ya da resmi tarihi reddediyoruz;
çünkü eğer Mustafa Kemal güçlü ise, kati fiilini düşünemeyiz. Peki, Fikriye mi, biz ne kadar
fakiriz, Kemal Paşa Hazretleri'nin sevgilisi idi, Çankaya'da, bugünkü Türkçe ile first "first
lady", Türkçe düşmanlarının telaffuzuyla, "först först leydi", oldu ve bir gün yok oldu;
resimleri dahi yok olmuştur. Vesikalık bir resmi var, uzun yüzlü ve güzelce olduğunu
söyleyebiliyoruz.

Bu kadar merak-fukarası bir cumhuriyetin yaşayabileceğine inanmakla büyük hata ettik.

Modernist ve feminist Latife'yi de tam zamanında, diri diri mezara indirmiştik.

Şimdi, merak-endeksine göre "geri bıraktırılmış" bir ülkede, meraklı solucanlar, bunlara
bazen "gazeteci" de deniyor, Latife'nin mezarından hatıra kemikler çıkarmayı deniyorlar ve
hep aynı kırıntılar ile iktifa ediyorlar. Ve nakarat'a müptela olmuşlar ve biz şimdilerde, üç
öğün saman yiyen ineklerin anti-saman isyanını hiç bilmiyoruz; bu nedenle, meraklı
solucanların çıkardıklarının fark edildiğini dahi söyleyemiyoruz.

İnsan oğlunun en büyük yaşatanı ve en büyük zehiri, alışmaktır. Domuzlar, burunlarını


pislikten, güzel olduğu için değil, alıştıkları için koparamıyorlar.

123
Ve meraksızlık, isyansızlık'tır. İsyan'sızlık ise, insansızlık'tır.

Türkçe'nin düşmanları, hepsi, bizim de düşmanlarımızdır. Ama bu masal'dadır.

Masallar, kaçınılmazlıkların yanında yer yer tekrara da dayanıyorlar, az ve en yakın


arkadaşlarının birisi İsmail Canbulat idi, bir erkan-ı harp ve yaman bir isyancıydı ve
İstanbul'a vali bile tayin edildi ve Mustafa Kemal, birlikte Osmanlı nazırı olmaları için,
Saray'a istida dahi yazmıştı, amma yirmi altı kırımında, evvela Kel Ali Divanı'na çıktı ve
sonra maslup oldu. Arif Albay ile, elleri birbirinin omzunda geziyorlardı; yazık oldu, asıldı.
Rauf, biz geldiğimizde Kara Kemal ile fısıldaşırken bulurduk, diyordu, Şişli'de bir apartmanı
hatırlıyordu; Kara Kemal tam Sarı Kemal'in adamları tarafından yakalanacağı zaman intihar
etti, kendi kurşunuyla ölmeyi başkasının ipiyle sallanmaya tercih ediyordu. Yıl: Bin dokuz
yüz yirmi altı, sevdiklerinden hiç kimse kalmadı. Resmi hesaba göre kırk beş yaşındaydı;
insanın, topyekün, yenileri sevmesi çok zor yıldır.

Badehu mütebessim suretini hiç seyredemedik.

Tanrı katından aşağılara hiç sevgi düştü mü, gören olmamıştır. Bulanı görmedik.

Toptan yeni sevgiler, sevme'yi profesyonelleştiriyor mu; öyle ise, yoktur.

Ben mi, Washington'da, Londra'da, Paris'te en çok satıcı kızlardan nefret ettim. Çünkü
önce, ilk karşılaşmamızda, öylesine baygın ve bana-akışkandılar ki, bana aşık olduklarını
sandım ve sonra, bunun, işleri olduğunu anladım. İş için sevgili gibi davranmak, sevgiyi
kurutmaktır; insan oğluna indirilmiş en büyük ceza olduğuna inanıyorum.

İnsana en büyük ceza, insan'dan çıkarmaktır.

Peki, Amasya Yaranı, ne haldeler; Hamidiye Kahramanı Rauf, Mustafa Kemal'in, Şişli'de
bir apartmanda en çok buluştuğu Rauf, Amasya'ya gelerek, Anatolia'da, muvvakkat bir
hükümet tesisi için, Amasya Tamimi'ni hazırlayanlardan sabık Bahriye Nazırı Rauf, Lozan
Müzakereleri sırasında, Ankara'da Başvekil Rauf, varolabilmek için, Londra'ya kaçabilmişti.

124
Rauf’u İngiliz yanlısı olarak biliyoruz ve bildiğimiz yere nefi oldu. Menfi, sürgünde yaşamak
mı, idamdan daha alçak bir yaşam olduğunu hep anlatıyorum; çünkü yaşayarak biliyorum.

Demek ki, 1925-1926 peryodunda, refik-i sadık'ı Rauf'tan da kopuyordu ve bir dahi birbirini
görmediler. İnsanın yol arkadaşından kopması kadar, insanın içini kavuran pek az vak'a
olmalıdır; bu kavrulma da malumumuzdur. Üzerime yağan cezalar meyanındadır.

Hep sevdiklerinden kopmuş olanlar, hep ve hiç gülmezler.

Belki Kazım, Kemal'i, riyaseti istediği zaman alabileceğini hesaplayarak öne sürmüştü;
Mustafa Kemal Paşa'nın riyaseti alabilmesi için, her yerde Kazım tarafından
desteklendiğini hep naklediyoruz. Bu masalda, Kazım olmazsa Kemal olmazdı, yollu iki "k"
teoremi var. Ama Kazım, İzmir İstiklal Mahkemesi'nde, daha çok gururunu kurtarmak üzere
konuştu, sehpadan korkmayan bir hali hiç terk etmedi; gelecek tarihe adını yazmak, bu
ihtirası, eskiler arasında, en ziyade Kazım Paşa'da buluyoruz. Dar ağacı'ndan döndü,
gururluydu, amma, eski refiki, comrade in arms, Mustafa Kemal Paşa yaşadığı sürece göz
altında yaşamak zorunda kaldı. Ve Kazım Paşa, uzun göz altı yıllarında, ihtilal yolunu ve
riyaset heveslerini terk etti; İsmet Paşa'nın cumhur reisliğinde meclis reisliğine razı oldu.
Amma "big brother is watching you" endişesine hiç kapılmadığına şahadetimiz var.

Hal'i kaçırmıştı, tacı ferda'da giymeye çalışıyordu. Hatıratı ve vesaiki, kızı misli, saklıyordu
ve belki bu nedenle kızına "Emel" ya da "Hayat" ve "Timsal" ismini layık buluyordu. Belki
de İttihat Terakki mazisine binaen Şişli Terakki'ye gönderiyordu; bilemiyorum. Merak tahrik
eden bir insanımız oldu. Masal'ı henüz anlatılmadı.

Bu kadar bilim-tutkusundan mahrum bir vatandaşlar-cemaati'nde, cumhuriyetin, uzun


sürmeyeceğini, akıl edemeyerek pek büyük hata ettik. Çünkü, hala Kazım Paşa hakkında
bir tek bilimsel-monografiye sahip değiliz ve bu bapta da, Fikriye'nin resmi mikyasında,
fukarayız. Amasya Yaranı meyanında diğer ikisine gelince, Divan'ın önünde maznun
oldular ve akabinde sehpadan kurtuldular. Peki? Hal-i pür melalini Ali Fuad Paşa
Hazretlerinden öğreniyoruz. Hikayesine, "bir gece Ankara Palas otelinde verilen kostümlü
bir balo münasebetiyle otele gelen Atatürk" yollu başlıyordu, "beni evimden acele otele
çağırtmıştı", böyle devam ediyor.

125
EK BİLGİ

Ali Fuad Cebesoy

1882 yılında İstanbul'da doğdu. Babası İsmail Fazıl Paşa'nın gönülsüzlüğüne rağmen, girdiği Harp Okulu'nda
Mustafa Kemal ile aynı sınıfa düşmesi bir bakıma gelecekteki kaderini çizmiş oldu. Cebesoy'un Beyrut'ta
başlayan kıta hizmetleri, 1908'deki Roma Askeri Ateşeliği dışında, çok hareketli geçti.Trablus'ta savaş başlar
başlamaz (1911) oraya ilk gidenler arasındaydı. Balkan Savaşı sırasında Karadağ'da, Yanya Kalesinde, Pista
ve Pisani muharebelerinde, 1. Dünya Savaşının başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Hareketinde,
büyük başarılar gösterdi. İstanbul Hükümeti'nin İçişleri Bakanı, Mustafa Kemal'in görevsizliğini bir genelgeyle
açıklayınca Ali Fuat Paşa'da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre
hareket edilmesini bildirdi (1919). Ayrıca, her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin
kurulacağını ilgililere hatırlattı. Bu çabaları takdirle karşılandığı için, Sivas Kongresi sonrasında Cebesoy,
Umum Kuvayı Milliye komutanı olarak görevlendirildi. Kendisini çekemeyenlerce Çerkez Ethem taraftarlığıyla
suçlandı. Doğru olmadığı sonradan belgelerle ortaya konan bu suçlama üzerine, ayaklanmaların
bastırılmasından sonra, Ankara'ya çağrılarak Moskova Büyükelçiliğine atandı. Mustafa Kemal'in talimatını
yerine getirmekle yükümlü olduğu bu zor görevi başarıyla yürüttü ve 10 Mayıs 1921'de Ankara'ya dönerek
Mecliste siyasi çalışmalarına başladı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı. 1925'te Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı. Ertesi yıl (1926) İzmir Suikasti dolayısıyla Ali Fuat Paşa
da tutuklandı, yargılandı ve beraat etti. Cebesoy'un ikinci dönem siyasi hayatı İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı
yıllarında başladı. Milletvekili olarak tekrar Meclise girdikten sonra Bayındırlık Bakanlığı (1939-1943) ve bir
ara TBMM Başkanlığı da (1947-1950) yaptı. 1968 yılında öldü.

ESERLERİ

Sınıf Arkadaşım Atatürk


Okul ve Genç Subaylık Anıları

İnkilap Kitabevi / Atatürk İle İlgili Kitaplar

Mustafa Kemal'i altmış yıl önce bir cuma akşamı tanımıştım. Harp Okulu'nda ve Harp Akademesi'nde sınıf
arkadaşımdı. 1905 yılı başlarında birer Kurmay Yüzbaşı olarak şanlı Türk Ordu'suna katıldık. Önce Suriye'de
Beşinci, sonra da Makedonya'da Üçüncü Ordu'larda kurmay stajlarımızı birlikte yaptık. İttihat ve Terakki
Cemiyeti'nde aynı safta bulunduk. Mücadelelerimiz ortaktı. Hürriyet hareketlerinde de birlikte çalıştık. Bu
kitap, okul ve genç subaylık hayatımızın anılarını içine almaktadır. --

HAKKINDA YAZILANLAR

Ali Fuad Cebesoy


(1882-10 Ocak 1968)
Ayfer Özçelik
Akçağ Yayınları / Biyografi İnceleme Dizisi

... Türk Milli Mücadele Tarihi'ne yeni bilgiler ilave edeceğine inandığımız bu çalışmamız, ilmi ölçüler içinde
yapılacak başka biyografik eserlerle daha iyi anlaşılacak, yorumlanacak ve en önemlisi Türk Tarihi'nin önemli
bir devresini yani Milli Mücadele ve onun ayrılmaz bir parçası olan Türk İnkılapları ve İnkılapçılarının hayatı
gözler önüne serilecektir.
-Ayfer Özçelik-
Neden mi, "Refet Paşa ile görüşmek için, tavassutumu lüzum görmüş"; buradan istidlal
ediyoruz, artık Ali Fuad, kostümlü baloların müdavimi olmaktan tart vaziyettedir, amma, bir
tavassuta lüzum var, bir taharri memuru ile gece yarısı Ankara Palas'a celp edilmekte
olduğunu anlıyoruz.

Bir yüksek paşa için utanç verici bir hal'dir.

Bu, bir kahramanın düşüşü tablosu'dur. Duvarlara asıyoruz.

Ali Fuad Paşa'nın artık utanmadığında bir şüphe yok; kırımdan geriye yüzsüzlük
kalmaktadır ve her halde yaşadığına şükrettiği zamanlardır. Bu demleri geçmek gerektiğine
inanıyor olmalı, başka zamanlar gelecektedir; gerçekten de, 1950 Mayıs ayında, cumhur
reisi intihap edileceği dedikodusu çok yayılmıştı ve Paşa Hazretleri de buna inanmıştı, bir
teklif götürülmüş olması kuvvetle muhtemeldi, riyasette Ali Fuad'ı emniyet sübabı mütalaa
ettikleri melhuz idi, amma Celal Bayar, kimseye bırakmamaya kararlı çıktı. Düş kırıklığı, Ali
Fuad'ın yazgısıdır.

Müşir Mehmet Ali Paşazade İsmail Fazıl Paşa mahdumudur; İsmail Fazıl Paşa da millici
olup Sivas Kongresi'ne iştirak edenlerdendi. Müşir Mehmet Ali Paşa'nın diğer mahdumu
ise Hüseyin Hüsnü Paşa olup, Hareket Ordusu komutanlarındandır; Türkiye İşçi Partisi'nin
ilk büyük genel başkanı ve sosyalizmi legalize edip yığınlara götürmede büyük hizmetlerini
bildiğimiz Profesör Mehmet Ali Aybar işte bu Hüseyin Hüsnü Paşa'nın torunudur. Nazım
Hikmet'e gelince, Müşir Mehmet Ali Paşazade Ferik Enver Paşa kerimesi Celile Hanım'ın
mahdumu idiler; Nazım Hikmet, mektuplarında, Ali Fuad'a "bizim dayı" diyordu. Nazım
Hikmet, orduyu isyana tahrikten zindanda olduğu demlerde Ali Fuat, İsmet Paşa
riyasetinde Nafia Nazırı koltuğuna oturuyordu; Nazım'ın kaderi ile alakadar olsa da hep
iktidarsız kalmıştır. İyi bir insandı, sol cenaha mütemayil olarak tanıyoruz. Çerkez Ethem'e
taraftar olduğu mervudur.

Mustafa Kemal ile sınıf arkadaşıydılar, sınıf birincisi Ali Fuat olmakla Mustafa Kemal hep
gerilerdedir. O demlerde belki de pijamasını giymişti, kapıya bir taharri memuru gelerek,
Cumhur Reisi tarafında talep edildiğini haber verdiğinde ne düşündüğünü bilemiyoruz.

_______________________
tavassut : [1] (eskimiş) aracılık [2] (eskimiş) araya girme
istidlal : (mantık, eskimiş) çıkarım
tart : (eskimiş) Kovma, çıkarma
riyaset :(eskimiş) Başkanlık
melhuz : Mülâhaza edilen, düşünülen (Arapça)
nafia : Bir yeri bayındır duruma getirmek için yapılan işlerin tümü, bayındırlık işleri.

126
Korku ve hayalin bir yumak oluşturduğundan şüphe edemeyiz; oryantal despotik hallerden
istidlal ediyoruz. Amma, Ankara Palas'a duhul edince, davette korkuya da hayale de yer
olmadığını anlamakta gecikmiyor; "Atatürk bana Refet Paşa'yı göstererek" demekle,
rahatlığını ifşa ediyor. Paşa'nın Paşa'ya, bu gösterişten sonra, söyledikleri şudur: "O'nun
masasına gidiniz ve kendisine tarafımdan şampanya ısmarlayınız ve ikiniz de kadehinizi
kaldırarak beni içmeğe davet ediniz. Ondan sonra ben ikinizi de masama davet
edeceğim." Ali Fuad'ın bu ifşaata ilave eyledikleri ise şöyledir: "Gazi'nin arzusunu yerine
getirdim." Peki, başka ne yapabilirdi; demek ki sehpadan kurtulmuş bir milli kahraman artık
sadece kukladır. Gazi, bunlar için roller tanzim etmekte ve sadece icraına intizar
etmektedir.

Kurtuluş mücadelesinde Konya'da Yirminci Kolordu Komutanı, üstün kahraman, İsmail


Paşazade Ali Fuat Paşa, sanki artık sinemalarda bir yer göstericisi veya bir messenger idi;
"git, şampanya bardağını, bana doğru kaldır, gözlerini bana dik ve süz", eğer bunları
kendisi nakletmese inanmazdık. Timur'un Birinci Bayezid'i bu kadar sukut ettirmediğine
dair rivayetlerimiz var. İnanmak istiyoruz.

Sukut-u hayal Ali Fuat'ın kaderidir.

Büyük Kurtarıcı, artık sağ kalan ve görmeye tahammül ettiği diğer kurtarıcıları, birer pigme
sayıyordu. Terzil etmek üzere her fırsatı hüsn-ü istimal ettiğini müşahede eyliyoruz. Ya da
manevi evlatları ile oynaya oynaya çocuk temsillerini sevmeye başlıyordu; Ali Fuatlı bu
senaryoyu, ancak böylece yüceltebiliyoruz.

Artık kalanlar mı; üniversiteye girer girmez talebe cemiyetlerinde reis oldum. Amme
Hukuku Hocam Yavuz Abadan, asistanı Nermin Abadan Hocamız ile izdivaç yapmıştı, ve
Nermin Hocamız'ın, derslerinde her vesile ile, "Hocam ve Kocam Yavuz Abadan"
demesine pek bayılırdık, Yavuz Hocam da bizleri teşci ederdi ve "siz memur doğarken amir
doğarsınız" buyururdu. Bahtiyar olurduk ve ben de cemiyetler mücadelesine, doğrudan
"reis" olarak başlamıştım. O zamanda bu cemiyetler birer nim-resmi müessese idiler;
vazifelerim arasında büyüklerimizi hatırlamak ve hatırlatmak da vardı.

127
Refet Bele
Vikipedi, özgür ansiklopedi

İbrahim Refet Bele (d. 1881, Selanik – ö. 3 Ekim 1963, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi.

Kurtuluş Savaşını başlatan beş komutandan birisidir (diğerleri Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa, Kâzım
Karabekir ve Rauf Orbay). Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma
Bakanlığı görevlerinde bulunmuştur.

Gazze Savaşı kahramanı olan Refet Paşa, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal ile Samsun’a çıkarak Kurtuluş
Savaşı’nı başlatanlar arasında yer almış ve Atatürk’ün çalışma arkadaşları arasına girmiştir.

Kurtuluş Savaşı'nı sonlandıran Mudanya Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra Ankara hükümetinin


İstanbul'daki temsilcisi sıfatıyla Saltanatın kaldırıldığını Sultan Vahdettin'e tebliğ eden, 4 Kasım 1922'de
İstanbul'un idaresine TBMM namına el koyan, Vahdettin'in İstanbul'dan kaçışından sonra Abdülmecit Efendi
ile görüşen ve TBMM tarafından halife seçilmesi üzerine ona uyması gereken şartları tebliğ eden kişi Refet
Bey olmuştur.

I. dönem İzmir, II. Dönem İstanbul milletvekilliklerinde bulunan Refet Bele, cumhuriyet döneminde Mustafa
Kemal Paşa ile görüş ayrılıklarına düşmüş ve Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası kurucuları arasında yer almıştır. İzmir suikastı sanıklarındandır. Suikast girişimi nedeniyle yargılanıp
beraat ettikten sonra Atatürk’ün sağlığında tekrar milletvekili olabilen iki kişiden biridir (diğeri Ali Fuat Paşa).
V. dönem İstanbul bağımsız milletvekilliğinin ardından üç dönem Demokrat Parti milletvekili olarak mecliste
yer almıştır.

Yaşamı
Ailesi ve öğrenim yılları
1881 yılında Beşiktaş, İstanbul'da doğdu. Babası Mehmet Servi Bey, annesi Emine Hanım’dır.[1] Selanik’te
yaşayan Bulgar kökenli bir aileye mensuptu. Soyadı Kanunu’ndan sonra aldığı Bele soyadı, Bulgaristan’da
dedesi Beleli Mehmet Bey’in sahip olduğu Bele kasabasından gelmiştir. Balkanlar’daki karışıklılar nedeniyle
İstanbul’a gelen ailesi, bebekliğinde Selanik’e geri dönmüşlerdi. İlk ve orta öğrenimini İstanbul ve Selanik’te
tamamladıktan sonra girdiği İstanbul’daki Harp Okulu’nda ileride milli mücadelenin lideri olacak kişilerle
birlikte okudu.

1898 yılının sonunda piyade teğmen rütbesi ile mezun olup 3. Ordu ermine verildi. 1903 yılındaki Bulgar
ayaklanmasının bastırılmasında rol aldı. 1903’te üsteğmen, 1906’da yüzbaşı oldu. 1908’de Hareket Ordusu
Jandarma Taburu’nu komuta etti. Bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi oldu. İttihat ve Terakki’nin
kurucularından Talat Paşa’nın en yakın arkadaşlarındandı. 31 Mart Vakası’ndan sonra toplanan İttihat ve
Terakki Kongresi’nde cemiyetin siyasi parti haline gelmesi ve askerin politikadan çekilmesi gerektiğini
savunan Mustafa Kemal’i destekledi.[1]

Ekim 1909’da başladığı Harp Akademisi’ne devam ederken önce İtalyan seferberliğine, sonra Balkan
Savaşı’na katıldı. 1 Kasım 1912’de Harp Akademisi’ni birincilikle bitirip Genelkurmay Karargahı’na atandı ve
1914’te I. Dünya Savaşı’na katıldı. Savaşta Sina-Filistin Cephesinde, özellikle İkinci Gazze Muharebesi’nde
büyük yararlıklar gösterdi, bir çok madalya ve nişan kazandı; savaşın son günlerinde dönemin iç işleri bakanı
Sina da başarı göstermiş olan Refet bey'in Jandarma Genel Komutanı olmasını önerdi.Yıldırım Orduları
komutanı Liman von Sanders, bir İngiliz saldırısı beklediği için Refet bey'i göndermedi.

Kurtuluş Savaşı
İstanbul'daki Mücadeleler
Refet Bey, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İstanbul’a dönebildi. Üstlendiği Jandarma Genel
Komutanlığı görevi, ülkeyi birarada tutmaya çalışırken jandarmayı alternatif bir güç olarak gören milliyetçi
subaylar için önemliydi.[1] İstanbul’un asayiş sorunu ile ilgilenirken bir yandan da Anadolu’ya silah gönderen
Refet Bey, İzzet Paşa Kabinesinin kurulduğu bu günlerde; İstanbul’da kasten bir anarşi ortamı oluşturarak bir
asayiş problemi ortaya çıkarmak ve dıştan yapılacak bir müdahaleye zemin hazırlanmak isteniyordu 19
Ocak1919’da [Vahdettin]'in ve Damad Ferit Paşa'nın işine gelmediği için görevinden azledildi.

Jandarma Genel Komutanı olarak görev yaptığı günlerden itibaren, Milli Mücadele planları için Mustafa
Kemal’in evinde yapılan toplantılara katılmaktaydı. Mustafa Kemal, Ali Fuat, Rauf, Kazım Karabekir Beyler ile
birlikte “Kurtuluş Savaşı’nın İlkleri” diye anılan grubun parçası oldu. Bu toplantılarda Anadoluda ki gücün
başına Mustafa Kemal'in geçmesini önerdi. Bir diğer hatıraya göre İstanbul-Erenköy'deki bir toplantıda bu
görev için Nuri Paşa seçilmiş fakat bu karar Refet Bey'in de baskısı ile değiştirilmiştir. Refet Bey bu
toplantılarda bu savaş kazanılırsa Mustafa Kemal'in liderliği bırakmayacağını da sözlerine eklemiştir.

Anadolu'ya geçiş ve resmi görevden ayrılma


16 Mayıs 1919’da, 9. Ordu Müfettişi göreviyle ve Milli Mücadele’yi başlatma maksadıyla Anadolu’ya giden
Mustafa Kemal’i götüren Bandırma Vapuru’na binerek birlikte Samsun’a gitti. Bu yolculuğa katılmasını
Mustafa Kemal istemişti. Gidiş izni yoktu 15 Mayıs 1919 da İngilizlerden vize alabildi. Mustafa Kemal'e
İngilizlerin gemiyi batıracağını söyledi. 17 Mayıs günü kendisi de 9. Ordu'ya bağlı, merkezi Sivas’ta bulunan
3. Kolordu Komutanlığı ile görevlendirildi.

Samsun’a vardıktan sonra başlatılan Milli Mücadele’nin gerekçesini, amacını, yöntemini açıklayan bir belge
niteliğindeki Amasya protokolünün hazırlandığı toplantılara katıldı. 21 Haziran 1919 da gizli bir genelge ile
duyurulan protokolde imzası olanlardan birisiydi.

Amasya Protokolü’nün imzalanmasının ardından Mustafa Kemal ve Rauf Bey’lerle Sivas’a giden Refet Bey,
diğerleri Erzurum Kongresi’ne katılmak için yola devam ederken Sivas Kongresi hazırlıklarını tamamlamak
için bu şehirde kaldı.

İngilizler’in temmuz ayı başında Samsun bölgesine asker çıkarmaları üzerine Refet Bey Kavak civarına topçu
birliği koyarak bu harekatı durdurdu. Harbiye Nezareti’nden kendisine gönderilen ve Mustafa Kemal'in
emirlerini dinlememesi gerektiğini aksi halde bu durumun İngilizlere işgal hakkı tanıyacağını bildiren telgrafa
uzun bir yanıt vererek “Mustafa Kemal'in Erzurum’da olduğunu, onun bu durumla ilişkisi olmadığını, bunun
yurtsever herkesin yapacağı bir hareket olduğunu” bildirdi. 13 Temmuz 1919'da Takvim-i Vekayi de
yayınlanan yazı ile ordudaki görevinden alındı. Görevden alınacağını hisseden Refet Bey ise 12 Temmuz’da
Kavak’tan gönderdiği telgrafla istifasını bildirmişti. Böylece 3. Kolordu Komutanlığı görevini yerine atanan
Albay Selahattin Bey’e devretti.

Erzurum ve Sivas Kongreleri


Refet Bey, ordudan ayrıldıktan sonra Erzurum Kongresi’ne ve ardından Samsun delegesi olarak Sivas
Kongresi’ne katıldı. Erzurum Kongresi sürerken bölgedeki askeri ve mülki makamlara Mustafa Kemal Paşa
ve Refet Bey’in yakalanıp İstanbul’a gönderilmeleri emri iletilmiş ancak Kazım Karabekir Paşa, bu kişilerin
tutumlarında kanunlara aykırı bir hal görülmediğini bildiren bir telgrafla yanıt vermişti.

Erzurum Kongresi’nde Milli Mücadele’yi sürdürebilmek için geçici bir hükümet gibi çalışmak üzere 9 kişilik
Temsil Heyeti seçilmişti. Sivas’a geldiğinde Refet Bey, Temsil Heyeti tarafından onuncu kişi olarak heyete
dahil edildi; onun önerisi ile kongrede temsilcisi olmayan bölgelerden 6 üye daha Kongre tarafından
seçilerek heyetin üye sayısı 16’ya çıkarıldı. Refet Bey, Sivas Kongresi'nde Amerikan mandasını savunan
grupta yer aldı ve 8 Eylül günü uzun bir konuşma ile mandayı savundu.

Kongre sırasında Konya Valisi’nin İstanbul hükümetine bağlı tutumunu devam ettirmesi üzerine Mustafa
Kemal, Temsil Heyeti adına Refet Bey’i Konya’ya gönderdi. Ancak Refet Bey henüz Ereğli’de iken valinin
İstanbul’a kaçtığı, halkın seçtiği yeni valinin vali vekili olarak göreve başladığını öğrendi.

Aydın Cephesi Komutanlığı


Batı Anadolu Kuvayı Milliye Ordusunu’nun komutanlığına Ali Fuat Paşa’yı atanmıştı. Ali Fuat Paşa da efeler
tarafından idare edilmekte olan Aydın Kuvayı Milliyesi’ni idare edecek bir komutan ihtiyacını hissederek bu
göreve Refet Bey’i önerdi. Konya’da bulunan Refet Bey, Heyet-i Temsiliye tarafından Aydın ve Salihli
cephesine komutan olarak gönderildi. “Nazilli Komutanı Servet Bey“ kod adı ile Nazilli’ye yerleşti. Cephede
Demirci Mehmet Efe’nin Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye’ye karşı tereddütlerini giderip Kuvay-ı Milliye
taraftarı olmayan danışmanlarını görevden almasını sağladı. 1920 başlarından itibaren fiilen 23. ve 57.
tümenleri idare etti. Bu görevi Düzce Ayaklanması’na kadar devam ettirdi. Bir yandan da İstanbul’dan
Anadolu’ya silah ve mühimmat kaçırılması; İtalyan işgalindeki Antalya depolarında bulunan silah ve
mühimmatın Kuvay-ı Milliye’ye kazandırılması ile ilgilendi.

Milletvekilliği, İçişleri Bakanlığı


Refet Bey, Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı seçimleri sırasında İzmir milletvekili olarak seçildi ancak
rahatsızlığını ileri sürerek İstanbul’a gitmedi. İstanbul’un işgali ve mebusan meclisinin feshedilmesi üzerine
19 Mart’ta başlayan 1. TBMM seçimlerinde İzmir millletvekili seçildi. İstanbul’un işgalinden sonra Konya
valisinin ve komutan Fahrettin Bey’in İstanbul’la ilişkileri kesmemesi üzerine o sırada Nazilli’de bulunan Refet
Bey, Konya’ya yöneldi; vali, komutan ve şehrin ileri gelenlerinden oluşan bir heyeti emrivaki ile Ankara’ya
götürdü. Buradaki görüşme sonucunda farklı görüşler giderilmiş ve Konya’nın da milletvekili seçmesi
sağlanmıştı.

Refet Bey, hilafet yanlıları tarafından Nisan ayında Düzce’de başlatılan ve gittikçe yayılan isyanın
bastırılmasında, ardından Haziran ayında başgösteren Yozgat İsyanının bastırılmasında görev aldı; Ağustos
ayında Ankara’ya döndü. Bu arada 14 Temmuz günü verilen ve 25 Temmuz’da padişah tarafından
onaylanan bir kararla idama mahkum edilmişti.

İzmir milletvekili olarak TBMM’ye takdim edilen Refet Bey, 16 Eylül 1920’de Dahiliye Vekilliğine (İçişleri
Bakanlığı) getirildi. İçişleri Bakanı iken Konya’da çıkan Delibaş Mehmet ayaklanmasını bastırmak üzere
görevlendirildi, bu görevi başarıyla tamamladıktan sonra Ankara’ya döndü. Bakan sıfatını 18 Mart 1921’deki
istifasına kadar taşımıştı ancak sürekli cephede görev yaptığı için bakanlığa Adnan Bey (Adıvar) vekalet
etmekteydi.

İçişleri Bakanı olduğu dönemde, Mustafa Kemal'in diktatör olacağından şüphelenen Eyüp Sabri (Akgöl),
Adnan Adıvar, Şeyh Servet, Hakkı Behiç, Nazım Abalıoğlu, Yunus Nadi Abalıoğlu gibi Yeşil Ordu'nun
mensupları Yeşil Ordu dağıtılınca 1920 Temmuz ayında sol bir oluşum olan Halk Zümresi'ni kurdular. Bunun
üzerine Mustafa Kemal’in emriyle 18 Ekim 1920’de kurulan danışıklı bir parti olan Türkiye Komünist Fırkası
kuruldu. Mustafa Kemal Halk Zümresi içindeki ılımlıları ikna edip bu partiyi kurdurdu. Milliyetçi hareketin daha
Sovyet desteğine ihtiyacı vardı. Bu nedenle sol kanadı bastırma politikası gütmedi. Bu partiyi kontrol altında
tutmak için de Refet paşa ve diğer paşaları bu partiye üye yaptırdı. Ancak Refet Bele'nin parti ile ilgili hiç bir
faaliyeti olmadı.

Güney Cephesi Komutanlığı ve Ayaklanmalar


22 Haziran 1920’de başlayan Yunan saldırısı ile Balıkesir ve Bursa’nın işgal edilmesi üzerine, ancak düzenli
ordunun Yunan kuvvetleri ile başa çıkabileceğine karar verilmiş; Kuvay-i Milliye’nin tasfiye edilip düzenli ordu
kurulmasına başlanmıştı. Bu sırada batı cephesi kuzey ve güney olarak ikiye bölündü; kuzey cephesi
komutanlığına İsmet Bey (İnönü), güney cephesi komutanlığına Refet Bey getirildi.

Refet Bey, Ankara Genel Kurmayının acilen süvari birliği kurması istemi üzerine Demirci Mehmet Efe, Sarı
Efe, Yörük Ali Efe gibi milli müfrezelerden bir süvari birliği kurmaya başladı. Milis kuvvetlerin sona erdirildiğini
kendisini de Atlı Takip Kuvvetleri Komutanlığına atadığını Isparta da bulunan Demirci Efe'ye bildirdi.
Ankara'daki Genelkurmay'ı, düzenli ordu birliklerine katılmayı reddeden Demirci Efe'nin Çerkez Ethem'in
güçleri ile birleşme konusunda mektuplaştıkları konusunda bilgilendirip, Demirci Efe'ye karşı hemen harekete
geçilmesi konusunda uyardı. Mustafa Kemal onayı ile Refet Bey, 700 kişilik askeri ile 800 kişiden oluşan
Demirci Efe'nin birliğini 16 Aralık 1920 de İğdecik köyün de bastı. Bu çatışma da Demirci Efe yakın adamları
ile Uluborlu'ya kaçtı;18 Aralık 1920'ye kadar 700 kadar adamı yakalandı. Bunların suç işlememiş olanları
düzenli orduya alındı. Refet bey 1956 da İğdecik baskınını yapan Şerif bey ile yaptığı söyleşide 8 senelik
arkadaşını öldürmek istemediğini anlatmıştır. Demirci Efe 30 Aralık 1920’de teslim oldu. Olayın ardından
Demirci Efe ’nin servetine el koymakla suçlanıp, bu konuda mecliste yapılan görüşmede kendisini savunmak
zorunda kaldı. Savunmasında hazinesini Isparta daki devlet kasasına koymayı düşündüğünü fakat baskın
olur diye kendisinin sakladığını belirtti. Sakladığı hazineyi Demirci Efe'ye verdiğini söyledi

Çerkez Ethem ile Refet bey'in arası Yozgat ayaklanması]]'nın bastırılması sırasında açılmaya başladı. Çerkez
Ethem Yozgat'a 300 kişilik müfrezesi ile giren Refet bey'i isyancılarla çatışmamakla suçladı ve bu konuda
Mustafa Kemal'e bir telgraf çekti. Bu arada Refet bey halkın şikayeti üzerine zorla asker için halktan adam
toplayan Çerkez Ethem'in adamlarını engelledi. Bu olaydan sonra Ankara'ya giden Refet Bey, Çerkez
Ethem'in birliklerine katılmak isteyen kişilere engel oldu. Bu olaya kızan Çerkez Ethem Refet Bey'e hakaret
dolu bir mektup yazdı. 23 Ocak 1920’de Salihli yöresinde çetecilik yapan ve düzenli orduya katılmayı
reddeden Çerkez Ethem’in birliklerinin büyük kısmını silahlarıyla teslim aldı. Çerkez Ethem Batı cephesinin iki
komutanlığa ayrılmasını istemedi ve bu cephenin de komutanlığına İsmet İnönü'nün getirilmesini istedi.
Mustafa Kemal ile yaptığı özel görüşmede Refet Bey'e güveni olmadığını söyledi. Aralık 1920 nin başlarında
Çerkez Ethem padişaha bağlılığını bildiren bir telgraf çekdi. Ankara daki bakanlar kurulu kardeş akmaması
için bir "Nasihat heyeti" gönderilmesine karar verildi. Heyet Refet bey ve Fahrettin bey'in görevden alınmasını
isteyince Mustafa Kemal Nasihat heyetinin gönderilmesi engeller ve Çerkez Ethem kayıtsız şartsız Milli
kuvvetlere katılırsa affedeceğini bildirir. Çerkez Ethem bu teklifi reddeder. 3 Ocak 1921 de Refet Bey ve
İsmet Bey'in kuvvetleri Çerkez Ethem'in kuvvetlerine hucum eder ama fazla dirençle karşılaşmazlar ve
asilerin çoğu milli orduya katılır. Çerkez Ethem ve kardeşleri ise Yunanlılar’a sığınıp kaçtılar. Mustafa Kemal,
Nutuk’ta Çerkez Ethem ve kardeşlerinin canlarını kurtarabilmelerinden ötürü Refet Bele’yi eleştirdi. Refet bey
ileri ki yıllarda yaptığı bir söyleşi de Çerkez Ethem'in kaçarken hiçbir asker ve cephaneyi götürmediğini
yakalanan askerlerin ifadesine göre Çerkez Ethem'in askerlerine milli orduya katılmalarını nasihat ettiğini
söyler.

Çerkez Ethem isyanını fırsat bilen Yunanlılar'ın 6-11 Ocak 1921’de gerçekleştirdiği saldırı harekatının Türk
kuvvetleri tarafından püskürtülmesinden sonra rütbesi mirvalığa (tümgeneralliğe) yükseltildi. 18 Mart 1921’de
İçişleri Bakanlığı görevinin daha fazla vekaleten idare edilmesi mümkün olmadığından ötürü bakanlıktan
çekildi.

Yunan kuvvetlerinin Mart ayında başlattıkları yeni taarruz II. İnönü Zaferi ile sonuçlanmıştı. Ne var ki bu zafer
sonrasında Refet Bey komutasında gerçekleşen Aslıhanlar ve Dumlupınar Muharebeleri’nde kesin bir sonuç
alınamadı. Mustafa Kemal bu savaşları yenilgi olarak gördü . Batı Cephesi’ni tek komuta altına almaya karar
veren Mustafa Kemal Paşa, Güney Cephesi’ni Batı Cephesi’ne bağlayarak İsmet Paşa komutasına verdi.
Refet Paşa’ya Milli Savunma Bakanlığı teklif ettiyse de o reddederek Genelkurmay Başkanı olmayı istedi; bu
isteği kabul edilmedi. Refet Paşa, cepheden ayrılarak Kastamonu’da bir sayfiye yeri olan Ecevit tesislerinde
dinlenmeye çekildi.[1] Refet Paşa’nın bu sırada İnebolu’da İstanbul’daki Müttefik orduları başkomutan
General Harrington tarafından görevlendirilmiş bir İngiliz subayı ile yaptığı görüşmeler Anadolu’nun sesini
İngiltere’ye duyurmak açısından faydalı olmuştur.

İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıkları [değiştir]Refet Paşa, Kastamonu’daki dinlenme döneminden sonra 30
Haziran 1921'de ikinci defa Dahiliye Vekilliğine seçildi. Yunan taarruzu sırasında meydan gelmiş ve
bastırılmış olan Koçigiri ayaklanmasından sonra Dersim halkının ayrı yönetim isteği gündeme gelince şiddetle
karşı çıktı.

Mustafa Kemal Paşa’nın Başkumandan olduğu 5 Ağustos 1921'de ek olarak Milli Müdafaa Vekâletini de
üstlendi. Ordunun silah ve donatım ihtiyaçlarını süratle karşılamak için çok büyük çaba sarfetti. Kilimlerden
asker kaputu, gaz tenekelerinden ilaç kutusu, sapan demirlerinden kılıç yaptırmak gibi fikirleri uyguladı. Bu
çabalarıyla ordunun zafere ulaşmasına yaptığı büyük katkı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve
Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’dan takdir aldı. 10 Ocak 1922’de sağlık durumunu gerekçe göstererek Milli
Müdafaa Vekaleti görevinden ayrıldı.

Refet Paşa, bakanlıktan ayrıldıktan sonra Hilâl-i Ahmer (Türk Kızılay Derneği) Başkanlığını üstlendi. Yeni
savaş hazırlığı sırasında kendisine 1. Ordu Komutanlığı önerildiyse de kabul etmedi. Başkomutanlık Meydan
Savaşı’nın kazanılmasının ardından gerçekleşen Mudanya Mütarekesi görüşmeleri sırasında gerektiğinde
delegasyona yardım etmek için Mudanya’da kalması uygun görüldü.

İstanbul Temsilcisi
Mudanya Mütarekesi gereği Trakya topraklarının teslimi yapılırken Türkiye’yi temsil edecek kişi olarak
Mustafa Kemal’in isteği ile Refet Paşa görevlendirildi. 19 Ekim günü TBMM Muhafız Grubu’ndan 100 kişilik
bir kuvvetle Gülnihal Vapuru ile Mudanya’dan ayrılıp İstanbul’a geldi. Onun gelişi ile Ankara hükümetinin
İstanbul temsilciliği görevi, o güne kadar temsilciliği yürütümüş olan Hamit Bey’den kendisine geçti.

Bu arada İtilaf devletlerinin nota vermesi basına yansımıştı.Bu tartışma konusu olunca Refet Paşa basına
ankara hükümetinin bazı isteklerde bulunduğu açıklamasını yaptı. Refet paşa karargahını hazırlanmış olan
Şark Mahfili ne kurdu. Daha sonra 8 Kasım da Bab-ı Ali Sadaret dairesine yerleşti. Bu arada İstanbul da ki
Felah gurubunu lağvedip burada ki subayları karargahına aldı. Gümrük tarifelerini değiştirdi. Bazı amllarda
gümrük vergisini düşürdü veya yükseltti. Bazı kuruluşlarına mal varlığına el koydu. Bazı işgal yasaklarını
kaldırdı bazılarını hafifletti. İşgal kuvvetlerinin basın sansürünü kaldırdı ve kendi yeni kurallar koydu.
Karargahın da sansür kurulu kurdu. İstanbul basının Ankara hükümeti ile ilgili karşıt yayınları sansürlendi.
Ankara dan gelen emirle Renin gazetesini kapattı. Bu gazete eski adı olan Tanin ile yayın hayatına devam
etti. İşgal kuvvetlerinin olağanüstü hal mahkemeleri kaldırıldı burada yargılananların yargısı Türk
mahkemelerine kaydırıldı. General Harrington takviye kuvvetleri gönderilmemesi konusunda Lord Curzon ve
hükümetini eleştirirken Lord Curzon da Harrington'ın Refet Paşa'nın karşısında sıkı duramadığından yakındı.

Mudanya mütarekesi nde olmamasına rağmen Gelibolu'nun Türk idaresi altına alınmasını sağladı.
Antlaşmaya göre Türkler asayiş için 8.000 kişilik jandarma çıkarttı. Refet paşa asayiş için bu miktar
jandarmanın yetersiz olduğunu itilaf devletlerine kabul ettirip ek jandarma birliği çıkartmıştır. Jandarma iki
kıtaya ayrıldı. Sabit jandarma en yüksek yerel mülki amire bağlı kalarak iç güvenliği sağlayacak seyyar
jandarma kıtası da eşkiyalık ve çeteciliği önlemekle görevlendirildi.

2 Kasım 1922 de Ankara hükümeti Sağlık Bakanı ve Sinop milletvekili olan Dr. Rıza Nur ve arkadaşlarının
saltanatın kaldırılması için verdiği tasarı kabul edilince bu haberi Sultan Vahdettin'e bildirme görevi Refet
Paşa'ya verildi. Saraya gidip bu haberi Sultan Vahdettin'e verdi. İstanbul daki işgal kuvvetleri başkomutanı
General Harrington Sultan Vahdettin'in ülkeden ayrılışını bir mektup ile Refet Paşa’ya bildirdi. İşgal kuvvetleri
komutanlığına da yetkinin Ankara hükümetinde olduğunu bildirdi. Ankara'dan gelen emir ile veliaht
Abdülmecit ile görüşüp halifeliği kabul edip etmemesi konusunu görüştü. Bu konuda padişahlık hevesinde
olmaması için teminat senedi imzalattı. Ankara ayrıca Kutsal emanetlerin kaçırılmaması için korunması emrini
verdi. Veliaht bu görüşmede halife olrak tahta geçmek istediğini söyledi. 4 Kasım 1922 de Ahmet Tevfik
Paşa hükümeti istifa etti. Resmi Gazete Takvim-i Vekayi son sayısını çıkardı. 5 Kasım 1922 de Refet paşa
İstanbul'daki bakanlıklara görevlerini bırakmaları emrini verdi. Halife Abdülmecid e aşırı saygı göstermesi ve
Konya adında bir at hediye etmesi Mustafa Kemal'i rahatsız etti. Bu olaydan hemen sonra İstanbul daki
görevine son verildi Mustafa Kemal Büyük Nutuk da bu konudan bahsetmiştir. . 29 Kasım 1922’de Doğu
Trakya’nın tamamı TBMM hükümeti idaresine alındığında kendisine verilen temsil görevi sona ermişti.
İstanbul temsilciliği görevine Adnan Bey getirildi; Edirne valisi Şakir bey de Trakya nın teslim alınmasını
gerçekleştirdi. Kendisi ise Trakya’da bir ordu kurmakla görevlendirildi. Karagahını Tekirdağ'a kurdu. Bölgenin
işgal hasar raporunu hazırladı. Bu rapora göre 130 000 Türk öldürülmüş çok önemli miktarda mal ve eşya
zaiyatı verilmişdi. Bu zararlar Yunanlılar Trakya yı boşaltıp İtilaf devletleri heyetlerine teslim ederken verilmiş
çoğu götürülmüşdü. Oysa Mudanya antlaşmasına göre işgal kuvvetleri çekilirken İtilaf devletleri önlem
alacaklardı fakat hiçbir şekilde almadılar. Bu arada Genelkurmay başkanı mareşal Fevzi Çakmak Paşa nın
emri ile komitacı Fuat Balkan 1923 yılı Ocak ayından itibaren Refet paşa ya bağlandı ve en az haftada bir kez
rapor verdi. Lozan antlaşması görüşmeleri başlayınca Refeet paşa Fuat Balkan'a tahsisat verilmeyeceğini ve
müfrezesinin lağvedileceğinin karara bağlandığını bildirdi. Aralık 1922 de Lozan konferansının kesilmesinin
gündeme gelmesi üzerine 21 Aralık 1922 de askeri tedbirler alınmaya başlandı. Bu harekata göre ordular
önce Boğaz'ı tutacak düşman gemilerinin geçişini engelleyecek ve Anadolu yakasındaki İngilizler denize
dökülecekler Refet paşa da kuvvetleri ile İngiliz kuvvetlerini imha ve esir edecekti. 23 Nisan 1923 de ikinci
dönem müzarekeler başlayınca bu plan durduruldu. Trakya’daki görevini sürdürürken meclis seçimlerine
katıldı ve II. dönem meclis seçimlerinde İstanbul milletvekili seçildi. 8 Ekim 1923’te ordudaki görevi sona
erdikten sonra milletvekilliği görevine devam etti.

Cumhuriyet Dönemi

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası


Milli Mücadele sonrasında köklü ve hızlı devrim hareketlerinden rahatsızlık duyan Refet Bey, 9 Kasım 1924'te
Halk Fırkası’ndan istifa etti.ve 17 Kasım'da kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında
yer aldı. Mustafa Kemal Büyük Nutkunda sık sık İstiklal Savaşını birlikte başlattıkları Ali Fuat Paşa, Kâzım
Karabekir ve Rauf Orbay gibi, kendisini de eleştirmiştir. 1922-1923 yıllarında Sovyetler Birliğinin Ankara
büyükelçisi Semyon I. Aralov yazdığı kitabında Rauf Orbay ve Refet Bele'nin Sovyetlere karşı olup
komprador burjuvazinin temsilcisi olduğunu yazdı.

Partinin kapatılmasından sonra, Atatürk’e karşı yapılan İzmir Suikastı girişimi nedeniyle kendisi de Ali Fuat
Paşa, Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay ile birlikte tutuklandı, Refet paşanın tutuklanma nedeni suikastın en
önemli organizatörlerinden İzmit milletvekili Şükrü bey'in tutuklanmasından hemen sonra Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası kurucularının Refet paşa nın evinde buluşmasıdır. Refet paşa mahkemede, Şükrü bey'in
milletvekili olarak tutuklanmasının önemli bir konu yüzünden olabileceğini düşündükleri için bu toplantıyı
yaptıklarını söyledi. Yargılandığı İstiklal Mahkemesi’nden beraat etti. Refet paşa İstanbul da Kalamışta ki
köşkünde oturuyordu.

1 Kasım 1926'da milletvekilliğinden istifa etti. 8 Aralık 1926'da kendi isteğiyle askerlikten emekliye ayrıldı.
1935 yılına kadar politikadan uzak kaldı.

Demokrat Parti Milletvekilliği


II.Dünya savaşı başlamadan önce İsmet İnönü, Mustafa Kemal'in siyasetini eleştirdikleri için anlaşmazlığa
düştüğü silah arkadaşları ile temasa geçip ılımlı siyaset izlemeye başladı. 1939 genel seçimlerinde Kılıç Ali
ve Şükrü Kaya gibi Mustafa Kemal Atatürk'ün yakın çalışma arkadaşları TBMM ye giremezken Kazım
Karabekir, Hüseyin Cahit Yalçın, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy gibi muhalifler İsmet İnönü'nün yeni siyaseti
ile TBMM ye girdi. Refet Bele, 1938 yılı V. Dönem seçimlerinde seçime katılan tek parti CHP den
İstanbul'dan milletvekili seçilerek yeniden TBMM ye girdi. VI, VII, ve VIII. Dönemlerde de İstanbul Milletvekili
seçilerek TBMM'deki yerini 1950'ye kadar korudu.

8 Nisan 1950'de Beyrut'taki Birleşmiş Milletler Ortadoğu Filistin Mültecilerine Yardım ve Bayındırlık Ajansı
Türkiye Delegeliğine atandı. 22 Şubat 1961'de bu görevden ayrıldı. Lübnan’da El Pasha lakabı ile tanındı.

1949’da Perihan Hanım ile evlenen Refet Bele’nin Birleşmiş Milletler’de görev yaptığı 1953 yılında dünyaya
gelen Zeynep Asuman Begüm adlı bir kızı vardır.

1909`da kurulan Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası`nın üyesi idi.

Vefatı
Ölümünden bir kaç gün önce geçirdiği beyin kanaması sonucu 3 Ekim 1963'te İstanbul'da hayatını kaybetti.
Kabri İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı’ndadır. Kendisinin vasiyeti ve ailesinin isteğinden dolayı kabri Devlet
Mezarlığı’na nakledilmedi.
Vefat tarihlerini kaçırmazdık, bir büyüğümüzün mezarını ziyaret etmek için elyevm (hâlâ -
KŞ) hayatta bir büyüğümüzü bulur, bir foto muhabiri ile bir taksi tutup, Cebeci-Asri
Mezarlık'a sefer tertip ederdim. Mezar başında büyüğüm uzun konuşurdu ve ben, ezcümle,
"emanetiniz omuzlarımızdadır, Türk gençliği size minnettardır" misli bir nutuk irat ederdim,
nutuklarımı kendim telif etmişimdir ve taksiciye fazla ödememek için, mümkün olduğu
mikyasta, kısa tutardım O günlerdeydik.

Büyüğümüzü evine bırakmak da vazifelerim arasındadır; dönerken daha rahat olurlardı, ne


de olsa bir tür ayin icra etmiştik, ayinler rahatlatırlar ve Kemal Paşa Hazretleri'nden
konuşmak ihtiyacı duyuyorlardı. Şunun şurasında "Ey Türk Gençliği" reislerinden birisiyle,
o halde ben, beraberdiler ve fırsat biliyorlardı; ne de olsa istikbalin iktidarını temsil
ediyordum, fakat maalesef o zamanlar "şizofren" kelimesinin manasını bilmiyordum, ikiye
ayrılmışlık olduğunu, şimdi biliyorum. Bir sol omzuna dönüşü vardı, bu halde, sanki "mavi
gözlü dev" diyordu ve sonra bir de sağ omzuna bakıyordu, nerede ise "diktatör" telaffuz
ediyordu, emin değilim. Daha ağır elfaz duyuyordum, amma, "mavi gözlü dev" derken
bağırıyor ve sağ omzuna dönünce sesini çok ama çok kısıyordu. Söylediklerini hala Kemal
Paşa'nın duymasından korkuyordu; halbuki Büyük Kurtarıcı'nın aramızdan ayrılışı nerde ise
yirmi yıla yaklaşıyordu. Ama büyüğüm sağa dönünce sanki hatıratını küllüyen feramuş
ediyordu, fısıltı çıkıyordu. Binnetice bana tevdi ettiği sırların tamamını duyamadım. Korkuyu
duyuyordum.

Hiç duymadığım sırları hala saklıyorum.

Bir korku kasırgasının unutulabilmesi için en az yirmi ve belki de yirmi beş yıl elzemdir.
Türk tarihinden çıkardığım kanunlardan birisi de işte budur. Çünkü korku, eğer kasırga
olmuşsa, vücuda nüfuz etmektedir, incarne korku da dolaşabilmektedir. Korku sonrasında
doğanlara ihtiyaç var.

Şüphesiz bu yazdıklarım masaldır.

Amma ben bu masalın âlâsını büyüğümüz İlhamı Soysal'dan da dinlemiştim. İlhami de çok
meraklı idi ve aynı zamanda kitap kurduydu, o tarihte maruf bir gazeteci olduğu için
İlhami'ye daha rahat anlatıyorlardı. Ben nim-resmi (yarı resmî-KŞ) idim. Paşa'nın paşa
arkadaşları, paşa mevzu bahs olunca şizofreniye yakalanıyorlardı.

128
Hiç birisi, şanlı ve pek yaşlı-kahraman komutanların, Çankaya Köşkü'nde, sin-i
müterakkilerinde, birbiriyle güreş tutmaya davet edilmelerini unutamıyor ve
hazmedemiyordu. Elli veya altmış yaşında kahraman paşalar, soyundular ve Çankaya
Köşkü'nde, birbiriyle güreş tuttular. Ve bunu bana anlattılar.

Ama bu masal'dır.

Şimdi bir masal anlatıyorum. Belki duyduğum da masaldır. Belki hiç duymadım,
uyduruyorum. Kulağıyla duymadıklarını anlatabilenler, "masalcı" tabir edilmektedir.

Amma masal uydurmak'tır.

Ve kemal-i ciddiyetle, "ey Türk gençliği, birinci vazifen, bu masala inanmamaktır" diyorum.
Copernic'in yolundan gidiyoruz.

Ben ise sadece kopernik devrimi telif ediyorum.

Devam ederken bir nokta üzerinde çok kısa durmak istiyorum, Paşa Hazretleri'nin
"çocuklar" hitabı çok zaman yanlış anlaşılmıştır. Kemal Paşa'nın koca koca paşa
arkadaşlarına da zaman zaman "çocuk" ya da "çocuklar" yollu hitabının, masalımızdaki
aşağılama hikayeleriyle bir ilgisi yoktur; dilimizdeki Farisi hegemonyasından kaynaklanıyor.
Farisi'de hitap şekli "baççe" idi ki "çocuk" demektir, "baççeha" ise "çocuklar" anlamına
geliyor. Bu gün dahi İran'da, üniversitelerde profesörler öğrencilerine "baççe" hitap
ediyorlar. Bizler, Fransızca'nın hegemonyasına girinceye kadar, Farsça'nın sömürgesi bir
dille konuşuyorduk. Mustafa Kemal, yaşıtlarına dahi, "baççe", çocuk, diyordu; burada bir
aşağılama bulamıyoruz.

Bu bapta hala Paşa'nın izinde yürüyorum.

Ancak 1926 yılından sonra Paşa Hazretleri'nin, geriye kalanları, gerçek anlamda da
"baççe" gördüğünü ayrıca not ediyoruz. Bu durum ise önümüze yeni bir sual çıkarıyor;
Paşa Hazretleri, çevresindekileri böyle gördüğü için mi, "evlatlık" edinme merakına kapıldı,
yoksa, evlatlıkları, ya da "manevi evlatları" çok arttığı için mi, etrafını "baççeha"
seyrediyordu, soru budur. Pek çok manevi evladı olduğunu biliyoruz ve zamanının önemli
bir bölümünü manevi evlatlarına ayırıyordu. Kesin sayısı hakkında malumatımız yoktur,
çoğu dohter (kız çocuk-KŞ) idiler ve Paşa Hazretleri, bunlarla, daha çok rahat ediyordu.

129
Bahusus her birine yüksek alaka ve şefkat izhar ediyorlardı. En ziyade müşfik oldukları
evlatlarıdır.

Paşa Hazretleri'nin bu manevi evlat temayülü üzerinde de ilmi tetetbuat'dan hala


mahrumuz. Sosyolojik-psikolojik nokta-i nazardan ve ilaveten tarihi bir nazar ile ele
alınması iktiza ediyordu ki ihmal edilmiştir. Bu ihmali bu masalda telafi etmek ise haddimizi
bilmemekle müsavidir; buna teşebbüs etmiyoruz. Sadece şu kadarını not ediyoruz ki,
çocuk, kendisine, az mikyasta sevgi gösterilmesi halinde, bir sevgi jeneratörü
olabilmektedir; gösterilen sevgiye multiplier tatbik ile iade etmektedir. Paşa Hazretleri'nin
bütün sevdiklerinden koptuğu bir zamanda sevgi multiplier'larına muhtaç olduğunu kabul
ediyoruz.
Her hal-ü karda hakkıdır. Hak etmişlerdir.

Fakat bir tenkit mertebesinde ifade etmiyorum, Paşa Hazretleri'nin zaman zaman
baççeha'ya, şefkat ve alakada pek cömert hareket ettikleri de olmuştur. Bunlar da,
umumiyetle yanlış telakki edilmekle müessif gelişmelere yol açıyordu; Cahid Uçuk Vaka'ı,
bir başka vesile ile, hikaye edilmişti. Cahid, asıl soy adı "Üçok" olmakla, Profesör Coşkun
Üçok vasıtasıyla büyük martirimiz Profesör Bahriye Üçok ile akraba idi ve Antalya'da,
mübadeleden çok zengin bir ailenin henüz teen-age'inde pek güzel bir kızıydı. Paşa
Hazretleri'nin Antalya'yı şereflendirdikleri zaman, üç teen-ager kız olup Afet ile dördü
buldular, Afet de ol zamanda teen-age'indeydi, henüz profesör olmaktan uzaktı, Paşa
Hazretleri dersleriyle yakinen alakadar oluyor ve bu nedenle her yere götürüyordu, bu dört
kız Paşa'nın huzuruna çıktılar, huzurunda kalıp bira dahi içtiler, pek şatafatlı elbiselerle pek
güzel danslar yaptılar. Ancak Antalyalılar bu güzel geceyi hazmedecek moderniteden pek
uzaktılar ve bir de, hainane bir tarzda, Paşa Hazretleri'nin bu üç teen-ager ve güzel kızı da
manevi evlat yazacağı dedikodusunu çıkardılar. Müessif gelişmeler olmuştur.

Teen-ager kızlı aileler evlerine kapandılar. Paşa Hazretleri büyük bir teessüre kapılarak
derhal Antalya'yı terk ettiler. Mutat merasim aksamıştır. Danslarla göklere uçan Cahid
Uçuk ise, nişan yüzüğünü havaya atarak nişanı bozdu, oğlan ailesi pek muğber oldular,
belki de nişanı oğlan tarafı iptal etti, bu daha ziyade hem mümkün ve hem de muhtemeldir
ve Uçuk kız da terk-i diyar etti ve yavrucuk pek küçük yaşta İstanbul'a vasıl oldu.

130
Amma bundan böyle pek çok ve izahı hayli müşkül izdivaç ile "Kadın Yazar" rütbesini
iktisap etti. Paşa Hazretleri’ni bir kez dahi gördüğüne dair hiçbir rivayete sahip değiliz.

Öyle olmakla birlikte bu terk-i diyar meselesini kolaylıkla terk ediyoruz. Bu nedenle bir
nebze, Corinne üzerinde tevakkuf ediyoruz; Osmanlı'da kızlık soyadı "Tergiman" olmakla,
Balkan Savaşı'nda şehit Yüzbaşı Ömer Lütfü ile evliliği nedeniyle Corinne Lütfü biliniyor.
Ömer Lütfü'den oğluna alınan soy adı "Ersü" olmakla dikkat çekiyor, Tergimen'lerin
nouveau cretien olmaları ihtimal dahilindedir ve Corinne ve kız kardeşi Ediz'in, eşlerinin
dahi sabetayist olmaları ihtimali var.

Balkan Savaşı'nda ve Edirne'nin istirdatında Yahudiler ve Sabetaistler büyük fedakarlıklar


gösterdiler; şehit ve mutilé olanlar çoktur. Fransız Brigitte Peskine'in, Les Eaux Douces
d'Europe nam maruf romanının kahramanı Rebecca'nin kardeşi Vitali de, Balkan
savaşında voluntaire oldu, hem gazi ve hem de mutilé idi. Yazıklar olsun, hakikatin bu
veçhesinin hayli cahili bırakıldık, habire telafi eylemeye çalışıyorum, ancak bizim
masalımızda bunlara ve burada önem atfetmiyoruz, ve bu malumatı sadece sahnemizi
hazırlamak üzere sıralıyoruz.

Güzel, İstanbul'da Corinne'in bir salonu var; Ediz'in Profesör Santor'dan olan kızı
M.Özverim'in haberine göre, bu salonda Corinne piyano resitalleri vermekte ve
chanson'lar söylemektedir; Mustafa Kemal Bey'in de bu salonun müdavimleri arasında
olduğu mervudur. M.Özverim, Mustafa Kemal'in buraya hep Rauf ile birlikte gittiğini ve bir
defasında Corinne'in, Kemal'i, "beraberlerinde iki kişiden fazla getirmemeleri" için ikaz
ettiğini öğreniyoruz. Bu ikaz, Kemal Bey'in Corinne'in salonunu, matine telakki ettiği
intibaını uyandırıyor ki münasip bulmuyorum.

Devr-i hayatlarında Mustafa Kemal'i ikaz hatasını irtikap edenlerden daha sonra pek
malumat alınamamıştır. Unutulmaya terk edildiler.

Bu salondakilerle ilgili fotoğraflarda Kemal'i bulamıyoruz, ancak mektuplar var ve bunlar


daha çok sonraki yılların pen correspondence'ini andırıyor, belki ve kısmen birisi hariç
diğerlerinde kayda bilgiler bulunmamaktadır.

131
Doğrusu Mustafa Kemal'in bulunan mektuplarında politika dozajının çok düşük olması çok
dikkat çekicidir; bunlara bakarak pek politik olmadığına bile karar verebiliriz.

Corinne'in önemi, bir gün Kemal Bey, bu salondan ayrılırken, Corinne'in yanındakine,
"bütün dünyanın en meşhur adamı olacaktır” demiş olduğudur. Corinne, bunu birisine,
birisi bir diğerine, o öbürüne, öbürü de vaka-i nüvis'lerden birisine söylemiş ve sonra da
resmi tarihte yerini almıştır; bize de intikal etmiş haldedir. Böylece Corinne Kemal Paşa
Hazretleri'nin çok büyük adam olacağını ilk önce gören çok büyük olmadan önce teşhis
eden ilk ve son kişi olmaktadır. Buna büyük değer biçiyoruz.

Güzel, bu ilişki duygusal doz da yüklenerek yazılsa da mektuplarını okunmasından bu


sonucu çıkaramıyoruz. Bir centilmen adayının yüksek bir kadına yazdığı protokoler ibareler
ile meşbu, namelerdir; amma masalımızın akışında bu nokta da öneme haiz görünmüyor.

Önemli olan ise şudur; Corinne'in böyle bir kehanette bulunduğunu bir an için sahih farz
edelim ve bir an için bu faraziyeye yüksek sevgi enjekte edelim, güzel, amma, Corinne,
Mustafa Kemal'in tam yükseldiği zaman, Ankara'da muvakkat bir idarenin başına
geçtiğinde, Türkiye'yi terk ediyor ve Mustafa Kemal bu dünyadan çekildikten sonra
dönüyor. Bu, çok tuhaf bir haldir; daha da tuhaf olan, bu uzun ömürde, Roma'da konserler
veren Corinne'e hiç kimse Mustafa Kemal'i sormamaktadır.

Sahib-i malumat olanlara hiç sual edilmemiştir. Merakların tehlike ve düşman sayıldığı bir
tarih'tir.

Mustafa Kemal Bey'i tanımış, birlikte okumuş ve çalışmış olanların hiç birisine bir sual
tevcih edilmeden bugünleri idrak edebildik.

Kimse Corinne'i Türkiye'ye davet etmiyor ve Corinne de, bir kez de olsa Mustafa Kemal'imi
göreyim, demiyor veya diyemiyor. Roma'daki Türk elçiliğinin bekçilik yaptığını
düşünebiliyoruz. Ve Corinne, "büyük özlemini çektiği İstanbul'a 1941 yılında döner" notunu
seyrederken, daha önce dönmesine izin verilmediğini düşünmek zorundayız.

132
Masal’lar, zorunlulukların yazımıdır ve bu da bir masal’dır. İyi bir “masalcı” sorulmayan
sorular sormak ile mükellef’tir.

Bir kuşak saman-tüketen "bakar" olduk. Kuran-ı Kerim'den "bakara suresi" ihmal edilmiştir,
bir masal anlatıcısı olarak ben ise, son derece meraki'yim ve hatta bu bapta önümde bir
Balzac ve bir de Leonardo da Vinci görüyordum. Her halde avam diliyle "onları da
solladım". Ben de "sollamak" için başkalarını bulamadım, "sollayabilmek için de gayri-solcu
arıyordum." Merak mı, Mustafa Kemal nasıl severdi, hayli merak ediyorum, nasıl sevişirdi,
bunu dahi merak üzre cüret eyliyorum, Murat Belge'nin analığı Zsa Zsa Gabor, bekaretini,
Murat'ın babası Asaf’ın değil de Mustafa Kemal'in, izale ettiğini iddia ediyor ki, ben, bu
kanaatte değilim. Meşhur analık, daha da meşhur olmak üzere mübalağa etmektedir.
Analıkların hep kötü olduklarını ise masallardan biliyoruz. Nasıl severdi, aşkla mı, yoksa
manevi evlatlarım sevdiği türden mi; meraksızlar ülkesindeydik. Peki Corinne'in hiç elini
tuttu mu; büyük aşk intibaı verilmek istenmesine karşın, baş başa tenha kaldıklarından dahi
emin değiliz. Peki Fikriye'yi nasıl severdi, hiç bilmiyoruz; Rıza Nur'un Nur Tarihi'ndeki
rivayetleri her halde kazip olmalıdır. Amma Murat Belge'nin analığı, Macar Yahudisi
Gabor'a da itibar etmemek münasiptir. Ortada tek şahit, eğer rivayetlere itimat edecek
olursak, Abdürrahim'dir; amma, mateessüf, bu evlat da gölgede yaşadı ve Beyaz Saray'a
da servis veren entelijans adamı-psikiatrist Vamık Volkan'a ettiği iki mısra lafın dışında
kayboldu, gitti. Pek üzülüyoruz.

Peki ama neden bütün şahitler konuşamadan gittiler ve resmi tarih, tanıklar açısından bir
vacuum yaratıldıktan sonra yazılmaktadır. Yoksa vacuum, resmi tarih için mi gerekiyordu;
bu kadar acımasız veya korkunç olmak da istemiyorum. Bu sebebe binaen, yazıyorum ve
derhal siliyorum. Sildikçe bir boşluk çıkıyor ve isteyen istediği çizgiyi çizebilmektedir. Ve
bunun için sormayı unutmak icap etmektedir; bu artık kalanlar için bir icap idi. Unutuyoruz.

İnsanları silmek ve tanıkları silmek, bir birine ne çok yakın oldular; çok sildik. Önce "bir
varmış-bir yokmuş" yaptık ve sonra yazıcıları çağırdık. Seyirdiler.

133
İslam Ansiklopedisi'ne maruf bir heyet taralından telif edilen resmi biyografi tam bir
masal'dır. Muhtaç olduğumuz isyan'ı, oradan da alıyoruz.

Öyleyse masala muhtacız. Ve uydurmaya mahkumuz.

Bu masalda minimalistlerin kutsallaştırmaya muhtaç olduklarını da nakletmiştim; masal iyi


ise bütün madde ve bütün tarihler uyum gösteriyorlar. Şöyle de söyleyebiliriz, masal
maddeci ise, bütün vakalar ve bütün peryodlar pek nazik davranarak icabet ediyorlar.

Bu dünyada a la Huxley epsilonlar var. Minimal'dirler. Minimaller varsa Tanrı'ya ihtiyaç da


vardır.

Bu öldürme yoludur; bir insanı öldürmek mi istiyorsunuz, "Tanrı"! yapınız, böyle diyoruz.
1925/1926 takvimindeyiz, çok insan kırıldı, "Tanrı" icat mevsimindeyiz.

Aydınlık'tan mı korkuyorsunuz, "Mesih" bulunuz; bunu da mükaleme eyliyoruz. Mesih'in


ışığı hayli kuvvetlidir, gözü öyle alır ki, artık göremezsiniz; bunu da ilave ediyoruz.
Obscurantisme başlar ve neden-sonuç ilişkisi ortadan kalkıyor; Mesih, bunun için iniyor.
Aslında ışık ya da "nur" öylesine kuvvatlı ki, iniyor mu çıkıyor mu, buna da karar
veremiyoruz.

Mesih, karar verememe hali'dir.

Başkaları veriyorlar, judaik ilm ve hurufiye bu konuda hayli vazıhtır; hurufatın rakamları var.
Mustafa, 199 ve Kemal, 91 ve elgazi, 1049; yekûn, 1339 olmaktadır. Mükemmel, Gazi
Mustafa Kemal, yekünen, 1339 olmakla, işte bu 1339, İsevi takvimle 1923 veriyor ve
buradan Gazi Mustafa Kemal'in 1923 yılında cumhur reisi intihap edileceğini ve de
bihakkın edildiğini çıkarıyoruz. Bunu bize ifşa eden de, Türkiye Yahudiliği'nin büyük alimi
Avram Galanti'dir. Galanti'nin aydınlığı gözlerimiz kamaştırmaktadır; medyun-u şükran
olduk.

Ve biz hala 1925/1926 takvimindeyiz ve bir büyük kırım var ki kasıp kavurmaktadır. İşte bu
ateşin kasırga eserken memleketteki büyük münakaşalardan biri de Mustafa Kemal'in
heykelinin dikileceği yerdi, Bayezid mi Eminönü mü, çok mühim bir tartışmaydı. Avram
Galanti, New York'taki Hürriyet Heykeli'ne teşbih ile Saray Burnu'na dikilmesine şiddetle
itiraz ediyordu.

________________
telif (TDK) isim, eskimiş (te:lif) Arapça : 1. Uzlaştırma. 2. eskimiş Kitap yazma. 3. hukuk Telif hakkı. 4. sıfat
Özgün bir biçimde oluşturulan:
mükâleme (vikisözlük) : eskimiş, Arapça Karşılıklı konuşma
maruf (TDK) sıfat (ma:ruf) Arapça : 1. Herkesçe bilinen, tanınan, belli, sanlı 2 . hukuk Dinî bakımdan uygun
görülen, beğenilen, buyrulan.
hurufat (TDK) çokluk, isim, eskimiş (huru:fa:tı) Arapça : 1. Harfler. 2 . Basımda, baskı işinde kullanılan metal
vb. bir maddeden yapılmış harf, rakam veya başka işaret kalıpları. 3. Dizgi işinde kullanılan harf türlerinin
bütünü:
intihap –bı (TDK) isim, eskimiş (intiha:bı) Arapça : 1. Seçme. 2. hukuk Seçim.
medyunu şükran (TDK) sıfat, eskimiş (medyu:nuşükran) Arapça :Teşekkür borçlu.

134
Bunu, Mustafa Kemal’i kavramamak, saymaktadır, haksızlık telakki ediyor.

Daralfünün'da müderris ve daha sonra saylav Galanti, sual etmektedir: "Memalik-i


muhtelifede, değişik memleketlerde, çıkan ve birinci derecede alakadar olan Arapça
matbuat, ne gibi evsaf, vasıflar, ile Mustafa Kemal'i tavsif etmedi?" Bu pek mühim suale
cevabı, yine Galanti'de, buluyoruz. "Hatırımda kalan evsaftan bazılarını sıralıyorum: Esed-i
İslam, İslamın Arslanı, Aynü'l İslam, Aynü'l Ayanü'l İslam, Mellah-ı Zevrak-ı İslam, İslam'ın
Kayığının Kaptanı, Seyyacü'l İslam, İslam'ın Kalesi, Ekber-i Müşir-i İslam, Battal-u İslam,
İslam'ın Kahramanı, Münci-i İslam, İslam'ın Kurtarıcısı, Şemsu'l İslam, İslam'ın Güneşi,
Kevkebu'l İslam, Necmü'l İslam, Zührü'l İslam, Melcü'l İslam, Setfü'l İslam, Tacı'l İslam,
ilaahir.." Devam edebiliriz, ancak Profesör Avram Galanti, bunlarla tatmin olmamaktadır.
Devam ediyoruz.

Peygamber İşaya'nın bundan yedi asır önce söyledikleri var ve şudur; "Allah mütevazi ve
mazlumlara beşaret, müjde, getirmek, mün-kesiru'l kalb, kalbi kırılmış, olanlara şifa
vermek, esirleri hürriyete davet etmek, mahpuslara da mahbes, hapishane, kapılarını
açmak için beni mesih etti." İşte Tevrat'ta yazılı olan budur ve, "bu yüksek ve beliğ sözler,
Mustafa Kemal'in mümtaz şahsiyetine tamamıyla tatbik olunur"; böylece Kemal Paşa
Hazretleri'nin mesih ilanatı tamamlanmış olmaktadır. Her halde ilandan daha çok zamanı
önemlidir ve masalımız kaçınılmazlık üzerinedir. Tekrarlıyorum.

Peki bu mesih mertebesi yeterli mi; çok yüksek olmakla birlikte hayli abstre olduğunu kabul
ediyoruz. Profesör Galanti'nin de bunu bildiğini anlıyoruz, gerçi yıllar sonra bir kısım Türk
mütefekkirlerinin bu mesih ilanını çok ciddiye alarak musirrane bir şekilde (ısrarla, ısrar
ederek-KŞ) istimal etmelerine (kullandıklarına - KŞ) şahit olduk, amma, Galanti'nin bu
hayırlı geleceği tahmin etmesine imkan yoktur. Bu nedenle bir de peygamber ihtiyacı
duymuş olduğunu görüyoruz.

Mesih, İbraniyet'te "Allah" mertebesindedir, çok uzakta ve Peygamber, aramızdadır.

Hıristiyanlığın büyük dehası işte buradadır. Hristo, hem Mesih ve hem Peygamber idi. Bu
hem uzak ve hem yakın, hem ruhani ve hem de cismani olduğu anlamındadır.

135
Bu bapta bütün icatların en akilane olanıdır, takdir ediyoruz.

Avram Hoca, aynı takvimde şu vaazı yapmaktadır: "Otuz beş asır evvel yaşamış İbrani
peygamber ile, elyevm yaşayan Türk peygamber arasında dünya işlerinde büyük bir
müşabehet vardır. Musa, büyük bir seciye sahibi idi. Mustafa Kemal de, büyük bir seciye
sahibidir. Musa, Mısır'da esarette inleyen İbranileri kuvvetli pazu ile kurtardı. Mustafa
Kemal de, esarete alınmak istenen Türkleri dahi kuvvetli pazu ile kurtardı. Musa, esaretten
kurtardığı İbranilere hayatın ehemmiyetini anlatarak, hayat-ı içtimaiyelerini dünyevi kavanin
ile tesbit, takviye ve tersin etti. Mustafa Kemal de, esaretten kurtardığı Türklere, hayatın
ehemmiyetini anlatarak hayatı içtimaiyelerini dünyevi kavanin ile tespit, takviye ve tersin
ediyor. Musa, beni beşerin saadeti için çalıştı. Mustafa Kemal de, beni beşerin saadeti için
çalışıyor..." Ve böyle devam ediyor, "Musa, ilahi peygamber olmakla beraber, dünyevi,
sosyalist ve hatta biraz komünist bir peygamberdir" vaazı karşında tereddüde düşecekler
için, "Tevrat meydandadır" yollu buyurduktan sonra, "Mustafa Kemal, peygamberlik
sahasında Musa'ya benziyor" kelamı ile damgayı vuruyor. Artık hem bir Mesih ve hem de
bir Musa Peygamber'imiz var. Türkiye judaizminin müderris-i azam'ı Avram Galanti
Hoca'ya borçlarımız, her sayfada artmaktadır. Okumayı sürdürüyoruz.

ANTİ-LEVELLER
Ne güzel de uyduruyor! Ne güzel de yakıştırıyor, demek istiyorum.

Almanca uydurması, "du hast ja keine ahnung wie gross du bist Mustafa Kemal" idi, bunu
da, Profesör Avram Galanti'ye borçluyuz. Türkçesini de, "Sen, büyüklüğünün farkında
değilsin ey Mustafa Kemal", Avram Hoca'dan öğreniyoruz. Çok doğrudur; aslının, "sen
güzelliğinden haberdar değilsin, ey Berlin!", Almanca bir şarkı sözü olduğunu da Galanti
haber vermektedir. Kırım yıllarındadır.

Ne kadar isabetli, anlatmak zordur.

Büyüklüğünü anlatmak da, en çok Mustafa Kemal'e zordu. Zorluk, hep baştadır.

136
Bu zorluğu yenmek için de bir anti leveller dönemden geçmemiz gerekiyordu. Buna
"düzleyicileri düzlemek" de diyebiliriz. Bunu, "leveller", düzleyici, kategorisini, Büyük İngiliz
Devrimi'nden alıyorum, demek ki 1640 yılları ve sonrasını hatırlıyoruz. Amma, "anti-
leveller" veya "düzleyicileri düzlemek" kavramları, bana aittir; bu masal için uydurdum.
İhtiyaç olursa, uydurmak da var. Kaç etaplıdır; 1925/1926 her halde düzleyicilerin
düzlenmesinin nihai etabı olmalıdır. İlk ve önemli etap ise, yirmi iki'de tamamlanmıştır ve
şimdi yirmi iki'deyiz.

Bu yüz yılı, On Yedinci yüz yıl çok az biliyoruz ve belki de Hill'e kadar yanlış demesek bile,
pek eksik biliyorduk. Christopher Hill, Yirminci Yüzyıl tarihçilerinin en önemlilerinden,
muhtemelen de başta gelenlerinden birisi sayılmaktadır, öyle sayıyoruz, şüphesiz marksist
olmakla ve marksist mütalaa edilmektedir. Fakat marksist tarihçilikte de ufuk ve çığır
açıyordu; sınıf analizlerini, kar-ücret veya grev istatistikleri derlemenin ve tablolarını
sunmanın çok ötesine çıkarıyordu. Ahlak, din ve ideoloji tetkiklerinden düzen karşıtı ve
yıkıcı hareketleri teşhis edebiliyordu; "Alt-üst Olmuş Dünya", bu kapsamda, bir şaheserdir.
Ve artık, 1640'larda başlayan İngiliz Devrimi'ni "burjuva" ve kapitalizmi ilerleten yönde
görüyorsak, bunu en çok Hill'e borçluyuz.

Burada ele aldığımız düzleyiciler de, leveller, işte dünyanın altını üstüne getirenler
arasındadırlar. İngiliz Devrimi'nin itici gücü "düzleyiciler" oldular; devrimde, ranter'ler,
puritain'ler, the fifth monarchist'ler, digger'ler, hepsi vardılar, amma en güçlülerinin
"düzleyiciler" olduklarını biliyoruz. Halkın iktidarının önündeki tepeleri veya duvarları
yıkmak istiyorlardı, "düzlemek" de diyebiliyoruz.

Kilise'yi, insanların boynunda bir boyunduruk olarak görüyorlar; devlet ile kilisenin
birbirinden ayrılmasının ateşli savunucuları oldular. Aynı şekilde krallığı da gereksiz
sayıyorlar; dolayısıyla hem laik ve hem de cumhuriyetçi bir programa sahiptiler. Öyleyse
düzleyicilerde, akılcılığın ilk formülasyonlarım ve çıkışlarını buluyoruz. Fonksiyonsuz olanı
ve duraklatanı kaldırmak, akılcılıktır ve hep kestirme olanı savundular. Bu nedenle
komünist sayılmaları yerindedir.

137
Hill'in güzel bir tespiti var, bu iç savaşta, pek çok yer-altı teorisi su yüzüne çıkıyordu,
komünizm de yer üstüne çıkan yıkıcı nazariye ve akımlardan birisidir ve ancak fışkıranların
hiçbiri saf değildi ve daha doğrusu hepsi birbirine bulaşık geldiler. Ne öyle değil ki, en
güzel, yaratık, çocuk demek istiyorum, bebek olarak, bu dünyaya gelirken ne kadar
bulaşıktır, hep biliyoruz. Çıktılar ve geldiler, yalnız hiç birisi emek-sermaye formatında
konuşmuyordu, ama, hepsi, zenginlere zenginlerin koruyucusu Tanrı ile eninde-sonunda
zenginleri haklı çıkaran ruhban sınıfından nefret ediyordu. Liderlerinin önemli bir bölümü
ise rahipti; demek ki, rahipler tarafından çekilseler de bağnaz-dinsel değildiler.

Komünist temayülleri, eninde sonunda, akılcılık ve bu nedenle kestirmecilik ile parazitleri


temizlemek ve her türlü tepe ve duvarlara savaş açmak olarak anlarsak, düzleyiciler,
komünisttiler. Kilise'ye ve kral'a böyle baktılar. İçlerinde ateistler az değildi; yoksulluğun ve
açlığın kol gezdiği o tarihte halk Tanrı'ya yüzlerini döndürmüyordu. Ayrıca saygısızdılar.
Tanrıların itibarsız olduğu bir yüz yıldaydık.

Tanrısızlıkları, hem kilisenin zengin ve iki yüzlü olmasından ve hem de Tanrı'nın açlıklarına
bir çare olamamasından kaynaklanıyordu. Yoksul halkın içinde idiler ve onların hükümetini
istiyorlardı; buna "restoration" dediler. O tarihte, henüz "revolution" sözcüğü politik değildi
ve eski güzel günleri yeniden kurmak, "restorasyon", bugünkü "devrim" yerine geçiyordu.
Hürriyet ve refah eski günlerde kalmıştı, şimdiki zamana baktığında Leveller Winstanley,
İngiltere'deki mevcut düzenin, what freedom then they have in England more than we can
have in Turkey and France, İngilizler'e, Fransa ve Türkiye'den, Osmanlı'ya hep "Türkiye"
dediler, daha fazla hürriyet vermediğini ve veremeyeceğini ileri sürüyor ve reddediyordu.
Fransa ve Türkiye despotik kabul ediliyordu; reddedilen modeldiler. "Devrim" sözcüğünü
bilmiyorlardı ve ama çok politik ve devrimci olabildiler.

Özel mülkiyete gelince, resmi açıklamalarında kabul ettiler, levellers "never had it in our
thoughts to level men's estates ", insanların malikanelerini düzlemeyi hiç düşünmediklerini
söylüyorlardı, amma, önde gelen sözcüleri, hep ortak mülkiyeti savunuyordu. Winstanley,
landlords, toprak ağaları varsa, "restoration yoktur" doktrinini savunuyordu; On Yedinci
yüzyılın ortasındalar.

138
Ordu içinde güçlüydüler ve bu güçlerini yitirince, kaybettiler.

En büyük rakipleri Fifth Monarchist'lerdi, bunları "Beşinci Krallıkçılar" veya "Beşinci


İmparatorlukçular" olarak anlayabiliriz. On Yedinci yüzyılın bu pek güçlü ve "devrimci"
hareketi, Danyal Peygamber'in bir rüyasından hareket ettiler, beşinci krallık ve dolayısıyla
altın çağ'ın geleceğine inandılar. Bu açıdan evangelist'leri hatırlatıyorlar; bütün Yahudiler'in
eninde-sonunda, İsa'yı mesih kabul edeceklerinden eminler ve bu nedenle bir Yahudi
düşmanlığı sergilemiyorlar, yarın'ın Hristiyanları olarak görüyorlar. Kudüs, mutlak Hıristiyan
olacaktır, bu itikat ile Yahudiler'e dostça baktılar. Yahudileri, kendileri adına, Müslümanlar'ı
Kutsal Toprak'tan kovacaklar olarak gördüler ve sonra isevi yola gelecekler, bundan,
kuşku duymadılar.

Düzleyiciler ile ise rakiptirler; en büyük rakipleri olduklarını söyleyebiliriz. Düzleyicileri


avam buluyorlar, Monarchist'ler ise açıkça elitistler. Ve her ikisi de devrim ordusunda
güçlüler ve ordu içinde, birbirleriyle rekabet halinde oldular. Düzleyiciler'in rahipleri ve
Beşinci Monarkistler'in ise albayları ve generalleri var; Cromwell ile yakındılar ve daha
devrimci oldukları için yollarını ayırdılar.

Monarkistler de devrim yolundalar, İsa'nın Ülkesi'ni yer yüzünde kurmak istiyorlar, bir
konspirasyon üzerine diğerini düzenliyorlar. Ama Cromwell'in generalleri, sürekli olarak
orduda tasfiyeler yapıyor ve Monarkist subayları temizliyorlardı. Bellerini kırdılar. Geriye
martyr'lerini bıraktılar.

Bu düzleyicileri düzlemek demektir.

Cromwell mi; masalımızın geçtiği zamanda hemen Şark'ta Rıza var. Müthiş bir
"düzleyicileri düzleme" kapasitesi sergiledi ve şah oldu. Aslında şahbaz'dır.

İki İnönü arasında bir tarihte, bir aydın-gazeteci ile bir darbe yaptı, 21 Şubat 1921
tarihindedir; gazeteci Seyid Ziya, İngilizler'e yakındı, başbakan oldu. Küçük bir aşiretten,
okuma ve yazması kıt, muhtemelen evinde Türkçe konuşulan İrani Rıza da serdar-ı sepah,
baş komutan demektir, atandı; tahtta hala Türkmen-Kaçar Han vardır. Seyid Ziya halkçı
davranıyordu, toprak reformu istiyordu ve bu arada, Sovyetler ile 26 Şubat 1921 tarihinde
bir anlaşma imzaladı ki, bizim Mart 1921 tarihinde imzaladığımızın aynı'dır.

139
Bizimki biraz gecikti, Moskova aynı gün İngiltere ile bir ticaret anlaşması imzalamayı
planlıyordu. Ve amacına ulaştı ve aynı günde, Moskova-Londra ve Moskova-Ankara
Anlaşmaları imzalandı. 1921 Mart sonudur ve bu, genç Sovyet Devleti'nin de facto
tanınması anlamına gelmektedir. Moskova için çokı büyük bir başarı ve Londra için ise
büyük bir tedirginlik işaretidir; öyle anlaşıldı ve öyle anlıyoruz.

Londra çok rahatsızlık duyuyordu; haklıdır. Çok rahatsız olmasa, bunu imzalamazdı. Bunun
karşılığında, Türkiye, İran ve Afganistan'da, devrimden vazgeçme vaadini aldığı rivayet
ediliyordu. Bu daha sonraki bir rivayettir; o zamanlar bilmiyorduk. Amma gelişmeler teyid
etmektedir.

Peki masal nedir; en eski masallarda dahi bugünkü uzay füzelerinden daha hızlı kuşlar
olduğuna inanılmaktadır. Dev kuşlar ve füze hızlı kuşlar, bizi, İngiltere'den alıyor, İran'a ve
oradan da İnönü Ovası'na uçuruyor. Ama ne kadar hızlı uçarlarsa uçsunlar, bu uçuşlar,
270 yıl sürmektedir. Yeni çağ'da çok uzun ve eski çağ'da çok kısadır.

Şimdi İnönü Ovası yakınında Eskişehir'deyiz. Eskişehir'de "Yeni Dünya" intişar etmektedir.
1920 sonlarındayız, Yeni Dünya'da, "dün Kuvvay-i Seyyare muhabir-i mahsusumuzdan
aldığımız telgrafnamede, Milli Kahramanımız Ethem Yoldaş kuvvetlerinin karşısında
bulunan Yunanlıların...", ne yapabilirler ki, karşılarında Ethem Yoldaş kuvvetleri var ve
"mağlup ve münhezim olarak bütün hatt-ı harp üzerinde ricat eylemek" her halde tek
yollarıdır. Ethem karşısında, Yunaniler'e kaçmak düşüyor ve ricat ediyorlar.

Ethem, o zaman "Mücahid-i Muhterem Ethem Yoldaş" idi, "saygın savaşçı Ethem Yoldaş
gece şehrimizi teşrif etmişlerdir"; bu Kemal Paşa'dan öncedir. Kemal Paşa da, Ethem
Ankara'yı teşrif ettiklerinde garda karşılıyordu. Demek ki düzlenmeyi hak etmektedir; çok
önde gidiyordu ve maksimalist bakıyordu, masalımız bu hat'tadır.

Yeni Dünya'nın, 22 Kasım 1920 tarihli 58 inci nüshasında önemli bir yazı var. Masalımızda
şimdi, bundan, iktibaslar yapmak istiyorum. Önceki sahne hemgin'dir ve şöyle idi:
"Efganistan'da sıkı ve şedit bir İngiliz kontrolü, İran'da İngiliz himayesinin icap ettirdiği
müdahalet ile kuvvetli bir mukavemet teşkilatı, Türkiye ve Arabistan arasında Fransızlar'ın
bilfiil işgali tahtında bir tıkaç mıntıkası, Azerbaycan ile Türkiye arasında kuvvetli bir
Ermenistan Taşnak Hükümeti, Batum'da ve Tiflis'te bilfiil İngiliz işgali ile tehdit ve temrin
edilerek bir Gürcistan müzahareti, garpta Polonya, cenupta mürteci Rus orduları.."
Doğrusu okuması dahi insanın içini sıkmaktadır; amma birden ufuk açılmaktadır.

140
Amma birden bire değişmektedir: "Birden bire Efgan İngilizleri kovdu, birdenbire İran
milliyetperverleri Himaye Ahitnamesi'ne isyan ederek Küçük Han'ın başında toplandılar,
birden bire Türkiye ile Arabistan arasındaki Fransız mıntıkası kan ve ateşle doldu, birden
bire Ermenistan Taşnak Hükümeti Türkiye kızıl ordularının inkılapçı ateşlerine teslim-i
mevcudiyet etti, birden bire Polonya akt-i sulh etti, birden bire değil uzun mücadele ile birer
birer, Denikin, Kolçak ve Vrankel irtica orduları perişan edildi, nihayet emperyalist
dünyanın Şark İnkılabı'na çevirdiği demir çemberden bir küçük halka, Batum'da bir avuç
İngiliz'in tazyik ettiği bir Gürcistan, Türkiye'de her gün kademe kademe çekilmek
bedbahtlığına düşen bir Yunanistan kaldı." Demek ki 1920 sonu ve 1921 başında,
emperyalist dünyanın Doğu Devrimi için ördüğü demir ağlar birer birer parçalanıyordu.
Bunun yerine, daha doğuda, 1960 yılları ikinci yarısındaki terminoloji ile, "Doğu Devrimci
Çemberi" çevriliyordu. Londra korkmakta haklıdır. Doğu'da da düzleyiciler hareket
halindeler. İngiltere için düzleyicileri düzlemek elzemdir. Bir arayış içindedir. Ayrıca,
korkmak için başka nedenler de var; 1920 sonunda, Bakü'de Doğu Kurultayı
toplanmaktadır. Enver Paşa, salonda olmasa da, kulislerdedir. Küçük Han ise bir yıldızdı;
"Doğu'nun Lenin'i" sıfatı yakıştırılıyordu. Ne getirir, hiç bilinmiyordu; ayrıca John Reed'in bu
toplantıya, "Zinovyev'in Sirki" dediğini de ol demlerde bilmiyorduk, Marx'a uyumsuzluğunu
da ihmal ediyorduk, güçlü bir propaganda değeri vardı ve sadece bunu biliyoruz.

İşte o zamanlardayız.

Bildiğimiz, İngiltere'nin Kafkasya'dan çekildiği ve Anadolu ile İran ve Azerbeycan'ın


bolşevik olmasından pek ciddi bir şekilde kaygılandığıdır, korktuğunu söyleyebiliriz. Çünkü
Şark'ta şura hükümetleri bir birini izliyordu, Kars'ta kurulanı İngilizler dağıttılar, amma,
Küçük Han Gilan'da bir sovyet cumhuriyeti kurmuştu; demek düzleyicileri düzlemek
arayışındalar.

141
Kemal Paşa Hazretleri'nin Şark misyonunda, vazife kağıdında, "şuraları dağıtmak"
maddesinin de olması dikkat çekicidir. Londra çare arıyor ve yeni politikalar peşinde
koşuyordu, İngiliz siyasetine yakın Seyit Ziya, İran'da ve bir darbe ile başvekil olmuştu;
güzel ama, Sovyetler ile pakt yaptı ve popülist bir discours başlattı. Buna rağmen Londra
Seyit Ziya'dan umudunu kesmedi, adamları sayıyorlardı ve tam bu sırada, Rıza, Seyit
Ziya'yı derdest edip İsviçre'ye postaladı, 1921 Mayıs Ayı'ndayız. Ziya, 1943 yılında döndü
ve bizimkilere gelince, Halide Edip veya Rauf, başkaları da var, daha önce dönebildiler mi;
sual ediyorum ve soruları ihmal etmiyoruz.

İşte burada, Digard ve iki çalışma arkadaşı tarafından yazılmış, "L'Iran au XXe Siécle" adlı
çalışmada şunları okuyoruz; "La légation britannique resta inquiete pendant le deuxieme
semestre 1921. Elle avait perdu Seyyid Ziya, son homme de confiance, et, voyant rouge
partout, soupçonnait Reza Khan de s'entendre trop bien avec les Sovietiques."
Tam masalımızda beklediğimiz üzere, İran'da İngiliz "himayeci" heyet, protector, pek
kaygılıydı, hem adamları Ziya'yı kaybettiler ve hem de Rıza, Sovyetler ile iyi geçiniyordu.
İlaveten, Londra, Şark'ta her yerde ve Tahran'da , baktığı her yerde "kızıl", des rouge
partout, görüyordu. İşte yine tam bu sıralarda, bir de Ankara'da Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi
Paşa Hazretleri de kırmızı fes giymeye başlamıştı; biraz fazla olmuyor mu, Şark'ta ,
Adamo'nun şarkısıyla "her yerde kızıl var", binaenaleyh, emperyalizm için hep korku var.

Bundan sonra mı, Digard ve arkadaşlarının çalışması, kaldığı yerden devam etmektedir.
"Ce fut seulement apres la victoire définitive de Reza Khan sur les Jangali que la
confiance s'établit peu a peu." İşte yine tam bu sırada, Rıza, Gilan'daki Sovyet
Cumhuriyeti'ni bastırdı ve Küçük Han'ın başı kesildi. Ve Londra, Rıza'ya güvenmeye
başlıyordu; Rıza düzleyicileri düzlemede kabiliyetini gösterdi. Artık yükselme kapıları
açılıyordu.

Küçük Han'ın öldürülmesi ve Çerkez Ethem'in tasfiye edilmesi aynı niteliktedir.

142
Ethem de bir düzleyici idi, “leveller” demek istiyorum, ve leveller şefleri, bize hem Küçük
Han’ı hem de Çerkez Ethem’i haber veriyorlar. Leveller şeflere bakacak her ikisini daha iyi
görebiliyoruz. Aynı yılda düzlendiler.

Masallarda soruları ihmal etmemek durumundayız, çünkü masallar akıl düzleminde


gelişiyorlar ve gelişme sualler ile olmaktadır; hangisi hangisini etkilemektedir, münasip
sual işte budur. Kemal Paşa mı Albay Rıza'yı, yoksa tersi mi; bu soru saçma'dır. Doğrusu
birbirini pek çok etkilediler ve buna mecburdular.

Kemal Paşa ile Albay Rıza, birbirini takip ettiler ve bir kaçınılmazlıktan söz ediyoruz.

Takip ettikleri için İran'ı bilmiyoruz. Gözlerimizi kapatmak için, nahak yere, İran'ı
küçümsüyoruz.

Bu, bilmemek için, gözleri kapamaktır.

Ve insanlık tarihini sadece gözleri açma olarak görmek, sadece gözleri kapamaktır.
Obscurantisme dahi, diyebiliriz. Tarihe bir de obscurantisme açısından bakmak
zorundayız.

Küçük Han hakkında, meraki acizlerinin bir faslından başka hiçbir malumat olmaması,
sadece karanlığa düşmektir. Tutulmak ya da aşık olmak, demek istiyorum.

Jean-Pierre Digard ve çalışma arkadaşları, sanki, bizim masalımız için tetkikat yaptılar,
haberlerini derc ediyorum: "Le statut de la région pétrolifere du Sud-Ouest était
particılierment délicat. Le sheykh Khaz'al, émir de l'Arabestan, depuis l'assassinat de son
frere en 1897, était protégé par un traité de 1902 avec les Britanniques contre les
exactions des douaniers belges, agents potentiels des Russes. Les Anglais durent ici
concilier deş interets et des alliances contradictoires, pusque l'autonomie du Khouzistan
ne reposait sur aucun accord juridique et s'opposait a la politique centralisatrice du
governement. En octobre 1924, pendant les congés en Europe du ministre anglais
Loraine, Reza Khan mena une campagne vers le sud et obligea Khaz'al a se mettre en
etat de rébellion ouverte." Çok hoş, Rıza'nın, tam Ekim 1924 tarihinde , İran'da, Arabistan
Emiri Şeyh Hazal'ı, isyana zorladığını öğreniyoruz; Şeyhe, bir isyanı başlatmaktan başka
çare bırakılmamamıştır, bunu okuyoruz.

143
Bölge pelrol yatakları acısından zengin ve Şeyh Emir de Londra tarafından kollanıp
korunuyordu. Şeyh Sait isyanından bir kaç ay öncesi idi; bu nedenle teşrih ediyorum.

Birbirini gördüler ve dolayısıyla resmi tarihe görmemek düşüyordu. Düşeni yaptılar.

Bizim masalımızda da Şeyh Sait'in isyana zorlanması büyük ihtimaldir. Üstelik, Şeyh
Hazal'ın açık isyana zorlandığı tarihte, Ankara'dan İstanbul Vilayeti'ne, bizim Kürtlerimiz'in
isyana hazırlandıklarına dair yazılar gittiği de rivayetler arasındadır. Gitmiş mi; ben de
resmi makamların, Kürtler arasındaki her türlü hareketi bildiklerine itikat edenlerdenim. O
halde zor bir paralellik bulmuş oluyoruz; masallarda adettendir.

Paralel olmayanlar da var. Kemal Paşa Hazretleri'nin halifeye niyabet ve hatta saltanat
teklifleriyle karşılaştığını artık biliyoruz. İstedi mi, o yönde rivayetler de olmakla birlikte, bu
kadarı yeterlidir. Vahdettin'in kerimesi Sabiha ile izdivaç eylemek arzuları hepimizin
malumudur. Halil Paşa, hanedan kızları ile izdivacın bir ara "devrimci" biri politika olduğuna
işaret ediyor, Enver, Naciye ve Hafız Hakkı bir diğeri ile evlendiler; Mustafa Kemal'in bir
eksiği yoktur. Ama damatlık ve Saltanat nasip olmadı ve cumhur reisi oldu; bu noktada da
mutabıkız. Albay Rıza'ya gelince, Kemal Paşa Hazretleri'nin arkasından cumhurbaşkanı
olmayı çok istiyordu; vermediler ve şah oldu. İddiaya göre İrani ekabir, Türkiye'de,
cumhuriyetin arkasından hilafetin ilga edilmesinden ürktüler, sanki kaderler bağlanmıştı,
Rıza'nın da laik adımlar atmasından endişe ettiler ve şahınşah yaptılar.

Ve binnetice, 1920 yıllarında, birisi Türk ve diğeri Türkmen, Vahdettin ve Ahmet, tahtlarını
kaybettiler. Asil ailelerden gelmeyen iki fermande yerlerine geçtiler.

KÜÇÜK HAN VE ÇERKEZ ETHEM

Masal'ın en zor bölümlerinden birisinin kapısmdayız. İki nedenden dolayı zorluğumuz var;
birincisi, Anatolia ve özellikle Zakafkas nüfus ve isyancı eğilimler itibariyle son derece
karışıktı, Birinci Dünya Savaşı ve hemen sonrasından söz ediyorum, "Zakafkas", Rusça
söylenişidir, Moskova'dan bakışa göre söylüyorlar ve "Kafkas-Ötesi" anlamında olup, Batı
dillerinde "Transkafkasya" ve Arabi "Mavere-i Kafkas" çağrılıyor, bizim yamaçtan ise
"Kafkas-Berisi" demektir, Rusça "Pred-kafkas" diyoruz, Azeriler, ki Rusyalılar ve bunlardan
etkilenerek Batılılar "Tatar" tesmiye ediyorlar, Gürcüler ile bilhassa Ermeniler yaşıyorlardı,
içiçedirler.

___________
teşrih : isim, eskimiş Arapça (TDK) : 1 . Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına
kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2 . tıp (***) Anatomi 3. halk ağzında İskelet.
kerime : isim, eskimiş Arapça (TDK) : Kız evlat.

144
İçlerine, Hazer Yahudileri, sürgünde gelip İsrael ile bağları kopuk Yahudiler ile Kripto-
Yahudiler mebzulen karışmışlar. Hakiki Tatarlar, Kırım Tatarları, Çerkezler ve Dağıstani'ler
meyanında pek çok Yahudi ve Sabetayist teşhis ediyoruz. O kadar öyle ki "dağlı" ya da
Moğolca "-tay" ile yapılanı "berktay", ki melezleme ile "dağlı" anlamına gelmekte olup,
"Yahudi" karşılığında da istimal edilmektedir. Bu hal, hem her hareketin seyrinde
zigzaglara sebebiyet veriyor ve hem de teşhis ve teşrihini müşkül hale getiriyor; zemin had
safhada kaygandır, diyebiliyoruz.

Bu arada en passant not edebiliyorum, L. Dominian'ın , Amerikan Coğrafya Cemiyeti


tarafından 1917 yılında yayınlanmış eseri hayli mühim olmalıdır, Avrupa'da dillerin ve
milliyetlerin sınırını çiziyordu ve bu meyanda, "in race, language and religion the
Circassions of Turkey", ırk, dil ve din itibariyle Türkiye Çerkezleri'nin hayli karışık
olduklarını buyuruyordu. Bazı hallerde Hıristiyan adı taşıyorlar ve amma camilerde ibadet
ediyorlar ve ayrıca, representatives of Central Asiatic, European and even Semitic races
are found among them, içlerinde İç Asya, Avrupa ve hatta Yahudi ırkından olanlar da
bulunuyordu, ehemmiyetine binaen iktibas etmiş oluyorum. Ben de, pek de nakilci
kalmamak üzere ve kendi keşfim itibariyle, Çerkez, Yahudi ve Sabetayistler, kurtuluş
savaşında çok önemli ve verimli işler yaptılar, diyorum. Bu masalda bununla iktifa
ediyorum, uzatmıyorum, bunlar, rezerv devlet nazariyesine yatkındılar.

Ancak yanlış intiba vermek istemem, Ethem hakkında hususi bir malumatım yoktur, olursa
arz ederim, Teşkilat-ı Mahsusa'da çoktular. Devamla, ayrıca, bu ikincisi, şimdiye kadar
hayli karartılmıştır; bizim tarih kitaplarımızı tetkik edenler, bahusus bu bölge tarihinin cahili
olarak çıkıyorlar, çünkü bizim tarih tedrisatımızda maksat cahilleştirmektir. Acizleri, yıllardır,
bunu tespit ile, "tarihimiz batıya-çarpık yazılmıştır” vaazında bulunuyordu, her vechede
çarpıktır, bu, Şark'ta cenk ve bahasus kahraman olmadığı anlamındadır.

_________________
EK BİLGİ (KŞ)
AVOTAYNU [Yahudi Soyadları]
Soundex Name Databases
795000 BERK ABCDGHJKLMNORVWXZdgiop
300000 TAY ABp
350000 DAG CKU

145
Resmi tarih talibanı için, Şark'ı bilmemek esastır; ilaveten tek mezarlı pentao mimarisi
peşinde olduğumuzdan, Şark'taki kahramanları silmek zorunda idik.

Şark'a nazaran sadece Sarıkamış yenilgisini biliyoruz, o kadar öyle ki her yıl bir kez
Sarıkamış'ı büyük bir bayram olarak tesid ediyoruz "sarıkamış soytarıları" hiç eksik
kalmıyorlar, resmi tarih afyonu ile kendimizden geçmiş mağlubiyetten haz çıkardığımızı bile
fark edemiyoruz ve kurtuluş savaşını "Anafartalar versus Sarıkamış" mukayesesine
dayandırıyoruz, hala oradalar. Doğrusu acizlerininki dışında, şimdiye kadar bu acı ihmale
top yekun bir isyan görülmemiştir; ancall acizleri dahi bu isyanı tertip eylemekle beraber bu
misli ihmali olan bifl cumhuriyetin çökeceğini, sukuta mahkum olduğunu, daha önce göre*
memiştir. Kusur etmiştir, demek ki cumhuriyet aşkı ve cumhuriyeti] daha ileriye çıkarma
hayali, gözlerini bağlamıştır, şimdi anlıyoruz.

Hep birlikte gözlerimizi açıyoruz.

Resmi tarihin uyuşturucu yanını şimdi daha iyi kavrıyoruz. Ve resmi tarihi dahi halkların
afyonu sayıyoruz. Müşkülatımızı tadat ile devam ediyoruz.

Başkaları da olabilir, Paul Dumont'u zikredebilirim, önemli bir nazar'dır, işte bu dönemde,
chez les revolutionaires d'orient, l'idee etait courante, a cette epoque, d'une concordance
partielle entre les enseigments respectifs de l'islam et du socialisme, doğulu ihtilalciler,
islam ve sosyalizm doktrinlerinin, kısmen birbirine uyuştuğuna inanıyorlardı. Demek ki
islarni ihtilalciler, Rusya'daki Bolşevik iktidara düşmanca bakmadılar. Enver ise, tabiatı
itibariyle, bir adım ilerdedir, que le socalisme pouvait aider le monde musulman a sortir de
l'impasse, sosyalist iktidarın yardımıyla, müslüman dünyasının bu çıkmazdan
çıkabileceğine itikat etmektedir. Hep çıkış arıyordu.

Yeni, ne olduğunu bilmedikleri kesin; tıpkı hemen hemen aynı zamanda çıkan manda'yı
bilmemelerine benziyor. 1919 Sonbahan'nda, Sivas'taki kurtuluş kongresinin, müttefîkan
manda lehinde karar almasının bir nedenini burada buluyoruz, heyet, pek bilmiyordu.

146
Çok yeni idi ve çıkartanlar, kötü emellerini diğerkam bir ambalaj arkasına saklıyorlardı.
Buna ilaveten, Türk eliti, 1960 yılında esen yüksek dalga bir yana, hep bir büyük devlete
dayanarak kurtulma ve ayakta kalma dogmasına bağlıydı. Demek ki bilgisizlik ve
güvensizlik, Sivas kararında çok etkilidir.

Bu nedenle acizleri, Sivas Kongresi hazirunun silme manda oyu vermelerini hiç
önemsememişimdir; ancak, Kemal Paşa Hazretleri'nin, kendisini ayırarak diğerlerini
suçlamasını da, hakkaniyet düsturlarına mugayyir bulmuşumdur. Kazım Paşa
Hazretleri'nin de buna mümasil işaretleri olmalıdır, kıymettar evrakında da benzer imalar
bulabiliyoruz ki haklıdır; bu haksızlığa işaret eden ender zevat arasındadır.

Kazım Karabekir, bir yerde, "M. Kemal Paşa, kendisini bağrına basan ve başına kadar da
çıkaran Erzurum Kongresi'nin toplanmasında fikir ve emeği olmadığından, onu, en tehlikeli
ve karanlık günlerde toplayan ve himaye edenleri ve topyekün azalarını küçültüyor ve
Sivas Kongresi ve azalarını da - kendisini işin içinden sıyırarak- Amerikan mandası
istediler, diye lekeliyordu" demektedir. Doğru, Kazım Paşa Hazretleri yerinde
konuşmaktadır, gerçekten Mustafa Kemal Paşa'nın kendisinin olmadığı tarih sayfalarını
yok sayması bir zaafıdır, ama ne de olsa bunu, diğerleri yanında, bir kişisel zaaf mütalaa
edebiliyoruz. Ancak Kemal Paşa'nın olmadığı ve görmediği yerleri çıkararak tarih yazmayı
ise bir milli felaket telakki eyliyoruz. Bu nedenle resmi tarihimiz, bir milli felaket'tir.

Bunu önceden görebiliyordum, amma ve lakin, ne yazık, "milli felaket" bir tarihle ayakta
kalamayacağımızı göremiyordum.

Ne kadar az gördüğümü şimdi daha iyi anlıyorum.

Bolşevizme dönecek olursak, Doktor Dumont'un şu notu da umumi olmakla birlikte tekrar
kayda değiyor; de 1919 a 1921, la sovietisation de l'Anatolie au moyen des dirigeante
unionists fut considereee, au Quai d'Orsay et au Foreign office, comme un danger
imminent, hem Fransız ve hem İngiliz dış işleri bakanlıkları, 1919-1921 arasında
Anadolu'nun sovyetizasyonunu çok yakın bir tehlike sayıyorlardı. Esasen, Quai d'Orsay ile
Foreign Office'nin, Anadolu'yu, sovyetizm'e düşmek üzere değerlendirdiklerini tespiti
ziyadesiyle doğru olmakla birlikte ayrıntıları çok yanlıştır.

147
Eğer bir tehlike varsa, kaynacında. İttihatçılar yoktu ve Kemalistler vardı; ancak bu o kadar
önemli değil, çünkü, Garp payitahtlarının bu tehlike tespiti, politika kurmaya zorluyordu ve
masalımız için mühim olan bu olup, bunu kabul etmeden, iyi bir masal kurmamız
imkansızdır.

Burada çok mühim bir nokta var; resmi tarihin en büyük zaafiyetlerinden birisini de bu
vesile ile tespit ediyoruz. Buna göre sadece Anafartalar var idi ve bunun ötesinde Osmanlı
sadece zavallıdır. Böyle bakılırsa, Düvel-i Muazzama'nın Türkiye'den korkmasını ve
çekinmesini anlayamayız ve anlatamayız. Halbuki Çanakkale'den daha önemli zafer ve
kahramanlıklar var, Kut ve Medine'yi ve Büyük Savaş'ın hemen sonuna doğru, Baku'nun
zaptını unutamayız. Biz unutabiliriz, amma, bize karşı savaşan Düvel-i Muazzama
unutmuyordu. Kut'ta İngilizleri utanç verici bir yenilgi aldılar ve Bakü'de, Osmanlı
kuvvetlerinin bu menkibevi başarısı karşısında şaştı, kaldılar.

General Harbord'un raporu da, resmi tarihin aşağılayıcı şartlandırmalarından sıyrılarak


okunabilirse, çok önemli bir teşhisi muhtevidir. Generaller Harbord ve Moseley, bu bölgeyi
ancak Türkler'in tutabilecekleri sonucuna ulaştılar. Ermenya mandası için geldiler ama,
Türkler ile birlikte ele alınmazsa beyhude'dir, sonucuna vardılar. İşte bu mülahazalara
binaen, yoksa hayali ve iç propagandaya yönelik "İnönü Zaferi" ve nihayet düşmanın
ilerleyişini durdurmaktan ibaret olan Sakarya Savaşı ile değil, bunlar var ve ancak
gösterildiği kadar kıymet-i harbiyeyi haiz değildiler, bir tampon devlet arayışında olmakla,
1921 yılının ikinci yarısına geldiğimizde, Londra, Ankara ile uyuşma kombinezonları peşine
düşmüştü ve bir kez düştükten sonra, arkası zor olmamaktadır.

Masal'lar kaba tarihlerden daha incedirler, okunmaları da zeka istemektedir, Nasreddin


Hoca'mn fıkraları paradoks ve ince çelişkilerle meşbudur. Dolayısıyla vulgarizasyona gerek
yoktur, böyle bir durumda taraflardan birisini diğerinin casusu veya metbuu görmek ise
ahmaklıktır, teyiden yazıyorum. Binaenaleyh ve şüphesiz kimse kimseyi idare etmiyor ve
beş taş oynanmıyordu, kurtuluş savaşı, devam etmektedir. Ancak unsurlarında nitelik
değişiklikleri görüyoruz ve düzleyicilerin tasfiye ve maksimalistlerin telef edilmelerini bu
cümleden mütalaa etmek zorunda kalıyoruz.

148
Düzleyiciler düzlendikçe ve maksimalistler kırıldıkça uyuşma noktasına daha çok
yaklaşılıyordu; resmi tarih kıraat edenler bundan habersiz kaldılar.

Tekrar dönecek olursak, Wilson dahi, tarih sahnesine yeni gelen Bolşevizm'i bilmiyordu,
"manageable" saydığı kesindir. Kemal ve Kazım Paşalar, esasta birbirinden hiç
ayrılmadılar, doktriner değildiler ve yararlanmak istiyorlardı. Sınıfi açıdan, Enver'den önce
ve daha çok, sosyalizme karşıydılar ve Sovyetler'e doğru her adımda, içerdeki sosyalist
elemanları kırmak ve sütunları yıkmak ihtiyacını daha çok duydular. Duyduklarını, en kararlı
bir biçimde, yapmaktan hiç geri kalmadılar.

İsyancılar, iktidan görünce, en çok yoldaş-isyancılardan korkarlar. Ve korktular.

Bolşevikler, iktidara geldikten sonra, nerede ise hiç sosyalist iktidar istemediler.

Devamla, sadece elit tabaka da değil, altta da bir düşmanlık göremiyoruz, 1920 yılı
sonunda, Bakü'de Zinovyev'in inisiyatifi ve başkanlığında düzenlenen Doğu Halkları
Kongresi'nin açılış konuşmasında Zinovyev'in söyledikleri şayan-ı dikkat idi. Zinovyev,
Kemal Paşa önderliğindeki hareketin hedefinin, halifenin "kutsal kişiliğini" düşmandan
kurtarmak olduğunu belirtmekle, "bu komünistçe bir görüş mü, hayır" deyip saygı ile
karşıladıklarını ilave etmektedir. Saygı, iş birliğine kapı'dır.

Amma ben, Zinovyev'in konuşmasının bu bölümünün bu paragrafını o kadar önemli


bulmuyorum, "kendisine liberal diyen" bir Türk politikacısı ile karşılaşınca, "Türk
köylüsünün Bolşevizm'den ne anladığını sordum" diyordu; riyaset kürsüsündedir, liberal
Türk politikacısı ise, Zinovyev'e, "biz, genellikle bu kelimeyi, İngilizler'e karşı mücadele
etmek ve bize de yardım etmek isteyen kişiler için kullanırız" cevabını vermişti, mühimdir.
Gerçekten de öyledir; "Bolşevik demek İngiliz'e karşı olmaktır", bu kadar basit
anlaşılıyordu. Yalnızca basit köylü değil, güzide tabakanın çoğu da böyle telakki ediyordu;
masalımız için tespit ediyoruz.

149
Bu açıdan baktığımızda, İngiliz emperyalizmine karşı cenge çıkmış olanların dışında
Şark'ta, Bolşevizm'in fazla ilgi çektiğini söyleyemeyiz. Lenin'in müsbet işaretlerinin aksine
1905 Burjuva İhtilali'nin de fazla bir heyecan yarattığını mütalaa edemiyoruz. Şark'ta,
Rusya'dan esen asıl kuvvetli rüzgar yine 1905 tarihindedir ve Burjuva Devrimi'nin önemli
saikleri arasındadır. Bu, Japonya'nın 1904-1905 Harbi'nde Rusya'yı mağlup ve perişan
etmesidir. Büyük bir sevinç yarattığını tekrar etmek durumundayım.

Şark'ta nasıl mı anlaşıldı; tarihçi Grousset, les repercussions de victoire japonaise furent
incalculables en Asie, diyordu ve ben, ikij ayırabiliyorum. Birincisi, Şark Garb'ı
yenebilmektedir ve beyaz ırk yenilmektedir. İkincisi, adı duyulmamışlar, o tarihe dek
Japonlar'ın esamesi pek okunmuyordu, adı bilinenleri perişan ediyordu; başka bir nefes'tir.

İttihatçılar da bu nefesi duydular ve içlerine çektiler, sanki kuruluşlarını Reval Mülakatı'na


bağlıyorlar, Büyük Britanya İmparatoru ile Rusya Çarı, Reval'de buluştular ve Türkiye'yi
paylaşmakta anlaştılar. Eyüp Sabri, Resneli Niyazi ve Enver, bu sonuncuya "Kahraman-ı
Hürriyet" dediler, işte Reval'dan sonra dağa çıktılar. Düvel-i Muazzama'yı ve müstebit
idareyi yenebileceklerine inanmaya başlamışlardı. Öte bir yerde, Hintli Roy'un devrim
aramak üzere daha Şark'a çıkışı da bundan sonra idi ve bir ilgisini kurabilir miyiz,
bilemiyorum, Ağa Han da , "Ali India Moslem League", Tüm Hindistan İslam Birliği'ni yine
1906 yılında kurmuştu. İran'da da Küçük Han, 1906 yılında, jengel'e, Farisi "orman"
demektir ve İngilizce "jungle", çıktı ve isyan için hazırlanmaya başlıyordu. Küçük Han'a,
Mirza Bozorg'un oğludur ve "bozorg" Farisi "büyük" anlamındadır, "İran'ın Lenin'i" deseler
de, Şark'ın Robin Hood'u tabiri daha da uygun düşüyordu. Zenginleri yakaladı, fidye aldı ve
aldıklarını fukaraya dağıttı; Şark'ta da vardılar.

Boryan'ın 1928 tarihli telifini her daim istifadeyle tetkik ediyorum, v şest vilayetah
turyetskoy armenii, Van, Diyarbekir, Bitlis, Erzurum, Muş i Harput, annene sostavlyali po
sravneniyu s musul'manami bol'şinsvo naseleniya, isimleri tadat edilen bu altı vilayette,
Ermeniler'in müsliimanlardan daha kalabalık olduklarını iddia etmektedir. Tartışmalıdır,
ancak daha önemlisi ise, 1878 Berlin Konvansiyonu sonrasında, “Armeniya” sözücüğünün
çizildiğini ve zamanev ego Kurditanom, değiştirildiğini ileri sürmektedir.

150
Bu noktayı tekraren not etmeden geçemiyorum; Türkiye Kürtleri'nin Sevr'e karşı ve
kurtuluş mücadelesinde Türkler ile neden, et ve kemik misali, birlikte olduklarını
açıklamaya mühim yardımda bulunmakladır. Buradan devam ediyoruz.

Ermeni asıllı, Sovyet tarihçi Boryan doğru mu hesap ediyor; burada bizi ilgilendirmiyor.
Van'da diğer anasır ile Türkler'in toplamına galebe çaldıklarına kesin gözüyle
bakabiliyoruz. Baku ise bir Ermeni şehri idi; Baku'nun Ermeni hegemonyasında olması ve
tüm Zakafkas'da Bolşeviklerin yalnızca Bakü'de bir güç edinebilmelerini, masalımız
açısından dikkate değer buluyorum.

Ne müthiş bir transformasyon, Berlin Antlaşması'na kadar "Ermeni" olanlar, Sevr'e ve


kurtuluş mücadelesine gelindiğinde, zamanev ego Kurdistanom, Kürt oldular. Demek ki
Kürtler, Ermeni'lerden kazanımlarını koruyabilmek üzere, Türkler ile birlikte savaşmak
zorundaydılar. Demek ki masallar, gerçekten kaçınılmazlıklar ve zorunluluklara
dayanmaktadırlar. Amma ne yazık, yönetici kadrolar, bunu ve zorunlulukların
eskiyebileceğini göremediler; belki de görüyorlardı ve görmek istemediler. Görebilselerdi,
Sait'in isyanını önlemek için daha özenli olurlardı ve tersini yaptılar ve belki de zorladılar.

Masal'ı bir nebze terk ile bir devamlılıktan söz edebilir miyim; Sultan Hamid, bu yola ve
ciddiyetle, 1895 yıllarında koyuldu ve 1915 yılında, haleflerinin eliyle, önemli bir mesafe
kaydedilmişti. Burada Kürtler'i kullandılar ve Hamidiye Alayları, Kürtler'in Ermeniler'e karşı
düzenli birlikleri oldular. Ermeniler'e karşı "kürt rolü", 1945 ve 1947 arasında üniversite
gençliği tarafından oynanıyordu ve hedef yeni'dir, bu kez, Tan Matbaası'nın basımında ve
Ankara Üniversite Rektörü Kansu'nun makamında, yüzüne tükürülerek, elinden
itiramameler alınıp tasfiye edilmesinde, geleneksel hamidiye alayları askerleri, bu kez
üniversite gençliği idi. Üniversite gençliği, daha sonra içlerinden cumhurbaşkanları ve
maruf gazeteciler çıksa da, bir güruh oldular ve yeni üniversiteyi yıkmayı denediler ve
aydınları terörize ettiler. Üniversite'yi soldan sağa döndürmekte bu "sağ terör" hayli mühim
idi. Daha sonra ise, üçüncü büyük iç savaşta, hamidiye alayları, "ülkücüler" ile takviyeli
"özel kuvvetler" olarak göründüler.

151
İsim ve işler değişti, ama mahiyeti aynı kaldı; devamlılık mahiyettedir.

Türkler, birincisi, 1945-1947 ve ikincisi, 1956-1960, üçüncüsü, 1968-1972 ve dördüncüsü


1977-1983, üniversite'ye tahammül edemediler. Moğol sürüleri misali saldırdılar ve
üniversiteleri sürülerle doldurunca mesut oldular. Şimdi çok mesutturlar ve o kadar öyle ki
çöktüklerini dahi fark edemiyorlar. Bu masal'dır ve masalımızın acıklı yanıdır, artık
gözlerimiz kuruduğu için yaş dökemiyoruz.

Devam ederken bir soru daha formüle edebiliyorum; acaba, 1915 Tehciri, hemen
öncesindeki, Selanik'in kaybını telafi maksadına mil matuf idi, sormak iyidir. Devamında da
mübadele var; o halde, en azından, bu bapta, hamidiyen, talatist ve kemalist çizgilerde bir
ayniyet ve devamlılık görebiliyoruz. Masal içinde olsa da bilim, öyleyse, hep devamlılıklar
peşindedir. Devrimler ise kopuklukları abartmak zorundadırlar.

Devamla, ne kadar dolduruldu, Lord Kinros, bir seyyah kisvesinde ve 1950 yıllarında,
uğradığı Van'ı hala tenha bir şehir olarak tasvir ediyordu; sanki terk edilmişti. Baku ise
1918 tarihinde dahi bir Ermeni kenti görünümündeydi; hemen gözümüze batan iki özelliği
var. Birincisi, o tarihte, Amerika'nın toplamına eşit petrol çıkarıyordu. İkincisi, bütün
Kafkasya'da, Bolşevikler sadece Bakü'de bir varlıktılar. Çoğu Ermeni idi ve çok olmamak
üzere, Azeri işçi ve bazı aydınlar da, Bolşevizm'e meylediyordu. Bu, bölgenin de
Bolşevizm'in de, önemli sorunudur.

İşte böylece masalımızın bilmecelerinden birisine çok yaklaşmış durumdayız. Tekrar etmek
istiyorum, Bolşevikler, Kafkasya'da hayli zayıftılar. Gürcüstan'da Menşevikler hakimdiler,
Ermenistan'da Daşnak'lar ve Azerbeycan'da ise Müsavat tek önemli harekettiler ve
bunların hepsi milliyetçi hareketlerdi. Nitekim çok istifadeli ve güvenilir çalışmasında
Kazemzadeh, biz Kazımzade diyebiliriz, once the most important rival of the Bolseviks in
Azerbaijan was undoubtedly the Müsavat dedikten sonra the Soviets forces was much
smaller than either those of the Musavat or the Dashnaktsutiun ibaresiyle de Bolsevikler'in
çok geriden geldiklerini teyid etmektedir. Peki öyleyse ya da vaziyet bu merkezdeyse,
Kafkasya'nın sovyetizasyonu nasıl oldu; hayli zor bir sualdir. Cevap için de, bir Kopernik
İhtilali'ne daha muhtacız.

152
Ermeniler, Bolşevikleri, rusifikasyon ve Musavat'ı turkifikasyon mekanizmaları olarak
görüyorlar ve her ikisine de şiddetle karşı duruyorlardı. Gürcüstan'a hakim Menşevikler ise,
Savaş sonrasında tam mililliyetçi ideolojiye büründüler ve dış desteklerle birlikte
Bolşevikler'e şiddele karşı çıktılar. Azeri Musavat ise kemalistler ile karşı karşıya ve
İttihatçılarla yan yana konuşlandılar. Tarihin paradokslarından birisini burada okuyoruz.

İkinci paradoksu bunun yanına koymak zorundayız; Sovyet komünistleri, millici


komünistlere çok karşıydılar ve nefret ettiklerini söyleyebiliriz. Soğuk Savaş döneminde
başta Bennigsen'in çalışmalarıyla, poshumous bir şöhret olan Sultan Galiev en çok nefret
edilenlerin başındaydı; Galiev, radikal "komünist" olmasına komünistti, o kadar öyle ki,
Küçük Han'ın Sovyet Cumhuriyeti'ni tasvip etmekte ve Küçük Han'ı desteklemekle birlikte,
yeteri kadar komünist bulmuyordu. Sovyet komünistlerinden ayrıldığı nokta hem Batı'ya ve
hem de işçi sınıfına güvenmemesindedir; Şark'a ve emekçi köylülere bakıyordu. Galiev,
Rıza'ya çok karşıydı ve Mustafa Kemal'i ise hiç önemsemiyordu. Bu da, Moskova'ya ters
düşüyordu ve ayrıca hem Anadolu'da ve hem de İran'da örgütlenmek üzere temaslar
yapıyordu. Bu, ikinci paradoksa giriş'tir.

Masal mı, kutu kutudur.

Hem Galiev'i ve hem de kemalizmi tutan mütefekkirlerimizi hiç kavrayamadım.

Soğuk Savaş'ın araştırmacısıydı, bir Soğuk Savaş süvarisi olarak Galiev'i kamçıladı,
Fransızca yazıyordu ve bizde Atilla İlhan'ı çok etkiledi, Bennigsen'den söz ediyorum,
amma ne olursa olsun şu tespiti, Moscow's preference for neutralistic moderate regimes
over revolutionary movements in the East underscores the limited nature of the October
Revolution from the beginning as well as the inherent Russian distrust of forces which they
neither could control nor understand, harikadır; "Ruslar", anlamadıkları ve kontrol
edemedikleri güçlere hiç güvenmediler, Bu güvensizliğin Marksizm'e ağır bastığı durumları
biliyoruz,

153
Moskova'nın, radikal millici komünistler yerine, Mustafa Kemal ve Albay Rıza ile işbirliği
yapması, kendi doktrinlere tam bir tenakuz halidir. O halde, Moskova'nın, işte bu tarihle,
Ankara ile kurduğu dostane ilişkileri, Rusya Marksizmi'nin büyük bir tenakuzu telakki
etmede, benim önümde olanlar çoktur.

İç Asya'da Galiev, Batı Anadolu'da Ethem, Gilan'da Küçük Han ile zaman zaman işbirliği
yaptı; ama geçicidir. İlk fırsatta bunları tek ediyordu ve hem Ethem ve hem Küçük Han'da
ve hem de Mustafa Suphi'de, Ankara ve Tahran'ı "terbiye edici" bir potansiyel görüyordu.
Bunu şuradan da çıkarıyoruz, Moskova'nın Mustafa Kemal'i ve Rıza'yı desteklediği halde
komünistlerin ayrı örgütlenmeleri için ısrar etmelerinin arkasında da bu saik var; ayrı
örgütleri ve zaman zaman, Ankara ile Tahran'ı rahatsız etmek üzere harekete geçirmek
mümkündür. Buna "terbiye edici" potansiyel adını veriyorum.

Bir sorunu daha var, İç Savaş Bolşevikler'in zaferi ile bitince, komünist partileri dolmaya
başladı; Sovyetler'e karşı savaşanların da bir bölümü "komünist" oldular. Bu, bu partilerin
muhafazakar nitelik kazanması demektir, Müslüman yörelerdeki partiler, Azeri partisi,
Gürcü partisi ve çeşitli partilerde Yahudiler, en muhafazakar "komünist" partileri ve
partilileri oldular; Moskova, bunun farkındaydı. Millici komünistlerin bu partiler içinde
müttefikler kazanmalarından korkuyorlardı. Korkuyorlardı, ama, olanların hepsini
bilmiyorlardı; Velidi Togan'ın Bolşevikler'e yenildikten sonra, Çeka peşinde kaçarken,
Mustafa Suphi'nin evinde saklanması çok öğreticidir, üzerinde ayrıca durmak zorundayım.

Millici komünist mi, her hal ü karda, Rusofob'turlar.

Sovyet komünistleri, Rusları sevmeyenlerden çok çekindiler.

Ayrıca masalın ileri bir bölümünde değinebilirim, İkinci Dünya Savaşı'nı hemen izleyen
zamanda, Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den üs ve toprak istediği masalı çok alevli bir sorun
haline getirilmişti, acizleri ve sadece sezgilerine dayanarak buna da itiraz etmişti. Şimdi bu
itiraz doğrulanmaktadır. Yalnız, Azeri ve Gürcü tarafının, Türkiye'den toprak istemede
büyük şamata yaptığını da hiç inkar etmiyorduk. İşte bu şamatayı yapanlar bu
muhafazakar ve komünist partideki "millici" kanat idi. Moskova'da Stalin, bunları
durdurabilmiştir.

154
İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonunda, Türkiye'den toprak ve hatta üs istenmesine karşı
çıkan ve şamataları susturan Stalin, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda ise, so, the interests
of the peoples masses dictate that the demand for secession of the border regions at this
stage of the revolution is profoundly counterrevolutionary, "kendi kaderini tayin etme"
ilkesini mutlak olmaktan çıkarıyor ve sınır bölgelerinin Sovyetler'den ayrılma isteklerini ve
ayrılmalarını da karşı-devrimci ilan ediyordu. Demek ki, Ermenistan ve Azerbeycan ve
Gürcistan, sovyetize edilmek durumundadır. Aksi, karşı-devrimcilik'tir. Ama nasıl ve
Bolşevikler çok zayıftılar.

Artık bu masalda sıra Halil Paşa'da, Kut-ul Amara Kahramanı ve Kurtuluş Savaşı'nın doğal
lideridir. Mustafa Kemal'in, liderlik yarışında en tehlikeli rakibi saydığını söyleyebiliyorum.
Diğer taraftan, Enver'in amcası olmakla, hatıratına "bitmeyen savaş" adını koyması da
şayan-ı dikkat idi; Enver'in amcası Halil de, yenilgiyi kabul etmiyordu, maksimalist
diyebiliyoruz. Kafkasya'da mücadele ederken, Kazım Paşa'dan iki şifre aldığını söylemekle
hatıratına derç ediyor ki birisi şudur; "sizin, Enver ve Nuri Paşalar'ın, şimdi başta gelen
vazifeleriniz, Sovyet idaresini Türk hududuna kadar ulaştırmak olmalıdır. Bu yolda
yürünmesi lazımdır, aksi takdirde hareket edilecek olursa, bu başkalarının durumuna
yarayacaktır." Çok enteresan, "Sovyet idaresini, Türk hududuna kadar ulaştırmak"
formülasyonunu burada buluyoruz. Doğru mu, inanmak zor olsa da inanmak zorundayız.

Başka bir şifrede de, Kazım Paşa, "bu durumda Nuri Paşa'nın, Bolşevikler'e karşı
Dağıstan'da cephe alması teessüfe şayandır" deniliyordu; Nuri, Halil'in diğer yeğeni ve
Enver'in kardeşidir. Kafkasya İslam Orduları komutanı idi ve Bakü'yü almıştı. Her yerde,
Bolşevikler ile savaşıyorlardı ve özellikle Azerbeycan'ın sovyetize edilmesine itiraz
ediyorlardı. Maksimalist'tir.

Kafkasya'yı kemalistler sovyetize ettiler.

Güzel, yeni çalışmalarda, belki de Tezler'in rüzgarıdır, bu noktada ittifak var. Nitekim
Doktor Gökay, "Turkey Between Russian Bolshevism and British Imperialism" nam
kıymetdar eserinde, Sovyet kaynaklarına da vakıfen, "Kemal urged, the Turks should do
everything in the Caucasus to facilitate the Bolshevik control of the region" tespitini
yapıyordu.

155
Bu bir direktif idi ve General Veysel Ünüvar da, o tarihte binbaşı, "Kurtuluş Savaşında
Bolşeviklerle Sekiz Ay" başlığında topladığı hatıratında, Azerbeycan'ın bolşevizasyonu
sırasında, emir gelince, Bolşevik subay işaretler taktıklarını ve birliklerinin adını da, "İnkılab-
ı Türkiye Şark Cephesi Kızıl Müfrezesi" olarak değiştirdiklerini de haber veriyor. Benzer
haberleri, Profesör Sonyel ve Profesör Dumont'un kitaplarından da alıyoruz. Öyleyse
masalımızın bu faslı hayli sahih olmakla inanmak zorundayız.

Binbaşı Ünüvar'ın, muhtasar amma kıymetli hatıratına ilaveten Azerbeycan'ın mühim


komünist şeflerinden Bagirov da "Bakü'deki Sovyet darbesinin hazırlanmasında
Bolşevikler'e yardım eden Mustafa Kemal yanlısı Türk subayları, askerleri ve memurları
vardı" yollu yazmıştır. Azerbeycan'da Sovyet düzeni kurulduktan birkaç gün sonra Kirov ve
Orconikidze, Lenin'e gönderdikleri raporlarında, "Türk askerleri ve subayları Bakü'deki
devrim yararına son derece etkin bir rol oynadılar" diyordu. Musavatist hükümetin yolunu
kesen ve yakalanmasını sağlayan da kemalistler oldular. Stalin'in karşı-devrimci tabir ettiği
Azerileri, maksimalistler kurtarmak istediler ve minimalistler ise derdest ettiler.

Paradoks ile trajedileri ayıramadığımız haller de var.

Maksimalistler ile minimalistler arasındaki çatışmanın en keskin olduğu cephelerden birisi


işte Kafkasya'dır. Bu ise, başlı başına bir açıklık olmakla masalımızın en zor kapısından
içeriye giriyoruz. Şimdi yüksek bir aydınlık var.

Büyük Britanya İmparatorluğu, düzleyicilerin düzlenmesinden yanadır. Çünkü


düzleyicilerin anti-emperyalist olmaları bir yana hepsinde İngilizler'e karşı kin var.
İttihatçılar'dan "bitmeyen savaş" düsturunu benimseyenlerde, Küçük Han ve Galiev'de bu
kin çok şiddetlidir. Ancak Sovyet tarafı da, bunlarla bir süre oynadıktan sonra, bu millici
komünistlerin ya da Digard ve çalışma arkadaşlarının tespitiyle, bu panislamiste,
nationaliste, popüliste veya cryptocommuniste'lerin düzlenmesini tercih etmiştir. Aradaki
farkı oyun zamanında, "teneffüs" buluyoruz. "Teneffüs" mü, soluk alma olup tamamen
ihmal edemiyoruz.

156
Fransız yazarlar, Küçük Han'ı "Kripto-Komünist" sayıyorlar ve ben de bu sayımı
genişletiyorum. On Yedinci yüzyıl İngiliz devrimcilerini hatırlıyoruz, hepsi embriyonic
aşamada komünist idiler, "Gizli Komünist" denebiliyor ve dinselliğe had safhada
bulaşıktılar; kuşkusuz, ezcümle, Çerkez Ethem'i de kripto-komünist telakki etmeyi münasip
buluyorum. Çerkez Ethem, Ankara'nın Sovyetler ile bir antlaşma ve Sovyetler'in de Londra
ile uzlaşma görüşmeleri sırasında tasfiye edilmişti ve Küçük Han ise Sovyet-İran ve
Sovyet-İngiliz antlaşmalarından hemen sonra ortadan kaldırılıyordu. Düzleyicilerin
düzlenmeleri ile Londra'yla uzlaşma arasında bir ilişki çıkabiliyor; abarttığımızı
sanmıyorum.

Bir de şu var, Halil Paşaya güvenecek olursak, Kazım Paşa, sovyetizmin açıkça Türk
sınırına uzatılmasını istiyordu; bunu gerçekten şifre'ye döktü mü, bilemiyorum. Amma icraat
bu merkezdedir ve Şark'ta Sovyetler ile komşuluk realize edilmişti. Cenup'ta ise, Musul'un
hediye edilmesine razı olmakla Büyük Britanya ile komşuluk perçinleşmişti. Bu, sınırları,
Düvel-i Muazzama'ya dayadığımız anlamındadır.

Şimdi soru şudur; Küçük Han ile bir temas var mıydı, pek kuşku duyamıyoruz.

İran'da olabilir, bilmiyorum, Küçük Han hakkında, Batı dillerinde en eski ve belki de en
değerli bilgilere ulaşmış haldeyiz, 1920 Sonbahan'nda, Revue de Monde Musulman
Dergisi'nde yayınlanmış, yazarı sadece Martchenko olarak kaydedilmektedir. Müstear mı,
bunu da bilmiyoruz; amma içinden olduğu izlenimini vermektedir. Ve hem Ethem'in ve hem
de Küçük Han'ın prestijlerinin yüksek olduğu bir zamanıdır. Bu tarihte toplanan Doğu
Kurultayı, İrani komünist Sultanzade'nin teklifi üzerine Küçük Han'a bir mesaj gönderme
kararını alıyordu. Martchenko'nun tebliğinin bu tarihe yakın zamanda kaleme alındığını
çıkarabiliyorum.

Ethem ile Küçük Han arasında çok büyük bir yakınlık kurduğum kesindir. Küçük Han bir
vaiz ve Ethem ise bir küçük zabit idi. İkisi de fukaradan yana, zenginlere sevgisiz ve
İngilizler'e düşmandılar. Ethem ile bağlantılı görülen Eskişehir'deki "Yeni Dünya"
komünizandı ve "yoldaş" sözcüğünü hitap sekli olarak seçmişlerdi.

157
Burada komünist fırkaların hangisinin "resmi" ya da sahte ve hangisinin "sahih" olduğunu
önemsememeyi öneriyorum. Çünkü sahih'ler sonra "kemalist"! ideolog oldular ve sahte'ler
kayboldular. Demek Ethem'e partizanları! "yoldaş" diyorlardı, Ethem de "devrimci"
yöntemler uyguluyordu, savaşın finansmanını zenginlere yüklüyor ve yolsuzları,
karargahının önünde astırıyordu. Bu kadar benzerlik yeterlidir.

Peki neden Küçük Han ölçüsünde olsa da parlamadı; güzel sorudur, üç cevap arz
edebiliyorum. Birincisini, Martchenko'dan ödünç alıyorum, "La Perse, qui est l'Espagne de
l'Asie", diyordu ki, müthiş bir formülasyondur. "İran, Asya'nın İspanyası'dır" ve bölge-
şovenizmi ile söyleyecek olursak, "İspanya, Avrupa'nın İranı'dır" ve her zaman patlamaya
ve kıyama hazır olduğu anlamındadır. Bu yakıştırma ise en çok Küçük Han'ın memleketi
Gilan ve Rest için doğru idi; önce toprakların verimini karşılaştırıyoruz.

Şimdiki Türkiye'yi bırakıyorum, Güney ve Doğu Asya isyancı olabilmiştir, fakat, Ethem'in
bölgesi, Batı için sadece miskindiler diyebiliriz, İsmet Paşa'ya izafe edilen, kurtuluş
zamanında, halka gideceklere,! dikkatli olun önce isyancıları keserler, anlamındaki rivayeti
yok sayamayız. Kazım Paşa, İzmir'in işgali üzerine sergilenen tepkisizliğe lanet okuyordu,
İttihatçılar, teslimiyetçi Batı'yı ayağa kaldırmak üzere çareler arıyordu. Kemalistler, İstiklal
Mahkemesi'ni uyuşuk ve kurtuluş savaşı kaçkını askerlerin boynunu koparmak için
kurdular.

İkincisi, Küçük Han, Resti idi, İrani'ler Kilekler'e, Gilan da deniyor, "Resti" diyorlar, Hazar'ın
zengin petrol yataklarını tutan Gilan'lılar, Farisi konuşuyorlar, amma İrani sayılmıyorlar.
Küçük Han, genç yaşından itibaren ilerici ve devrimci hareketlere karışıyor, bizim
Meşrutiyet'e denk düşen Anayasa Devrimi'nde de var, geniş açıdan bakıyor, zenofob
olduğu kesin, Ruslar'ı ve İngilizler'i ülkesinden kovmak üzere savaşıyor, İngilizler bir millici
politikacıyı tutuklayınca Binbaşı Noel'i ve konsolosu jengele kaldırıyor ve sonra takas
ediyor. Fransız araştırmacılar, "maquisard jangalais" tabir ediyorlar, bunu asıl, İkinci
Savaş'ta işgalci Alman faşistlere karşı savaşan mukavemetçiler için kullanıyorlardı,
çoğunluğu komünist olan rezistans'çılara "maquisard" derler, maki'den geliyor; Küçük Han,
sabırlı ve kurnazdır. Kayboluyor ve tekrar çıkıyor; uzun erimli bir devrimcidir.

158
Ethem, böyle bir tarihten mahrumdu. Teşkilat-ı Mahsusa'dan olduğunu biliyoruz; Enver
Teşkilatı Mahsusa'yı, Şark'ta ve Müslüman topraklarda ihtilaller yapmak üzere kurmuştu.
Pogosyan, bunu, Turyets-kiy voenno-strategiçeykiy plan, predusmatrival takje
ispol'zovanie intısurnıanskih naradov dlya organizatsü vosstaniya protiv stran an-tıınlı, s
tzel'yu sozdaniya "Velikoy Turtzii", açıklıkla not etmektedir; Birinci Savaş'ta temel strateji,
"Büyük Türkiye" oluyordu. İsyanlar ve ihtilaller hazırlamak esas'tır ve Pogosyan da, "dlya
organizatsi-vosstania" sözüyle bunu belli ediyor; bununla, Mısır'ı tekrar almak bir yana, s
tzel'yu zahvata Kavkaza, Povolj'ya, Sredniy Azü, İrana, Afganistana i Severnoy Indii,
burada isyan bölgesi çiziliyor, Kafkasya, Volga Boyu, Orta Asya, İran, Afganistan ve Kuzey
Hindistan'ın zaptını hedef alıyordu. Ethem de buradadır.

Teşkilat-ı Mahsusa şefi Ethem ve Ethem ile Kılıç Ali gibi küçük zabit, Teşkilat-ı
Mahsusa'dan Osman Dede'm misli Kafkasyalı Kuşcubaşı Kşref in anlattıkları da bu
yöndedir. Anadolu'dan önce Trakya'da "Muvakkat Cumhuriyet" kurmada Eşref ile kardeşi
Hacı Sami çok büyük işler başardılar; yaman ihtilalci Hacı Sami'nin Enver'i İç Asya'da
savaşa ikna ettiği rivayeti de var. Özel savaş ve isyan mimarı Eşref, Hindistan'a kadar
uzanmak istediklerini de teyid etmektedir, uzanamadıysa eli değmemiştir. Sonra mı, Eşref
bir çiftlikte yaşamaya razı oldu, bir yabancı bir Amerikalı olmasa belki hatıratını bile
anlatmaya cesaret etmezdi ve Hacı Sami ise, kendisine yasak topraklara, Türkiye'ye,
girmek isterken sınırda öldürüldü. Bunlar, hep, maksimalisttiler ve Ethem dahil bir tarih
yazamadan tasfiye edildiler.

Doktor Stoddard'ın eserinde "Eşref Kuşçubaşı and the Role of the Teskilat-ı Mahsusa in
the Campaign against Egypt" bölümü bahusus mühimdir. Öyle anlıyoruz, bu
maksimalistler islam nüfuslu yerleri bir t't'iık meydanı sandılar; gözlerini kırpmadılar ve artık
seçtikleri zemini biliyoruz, fakat, kaç kişi ve kimler, işte bunu bilmiyoruz. Bildiğimiz, Doktor
Stoddard'ın listesinin natamam olduğudur ve Cumhuriyet, tamamını bilmeyi ise hiç
istememektedir. Teşkilat-ı Mahsusa efradı ve bahusus tarihi bilinirse, resmi tarihin
"macera" dediklerinin "Büyük Türkiye" cengi olduğu anlaşılabilecektir, kaygı bu olabilir;
minimalistler, bilmeyi hep reddettiler.

159
Minimalizm, eninde-sonunda, obscurantizm'dir.

Üçüncüsü ise cevap değil ve sual'dir, acaba bir tarih yazılmaması için mi, erken tasfiye
edildiler; isyana zorlandığı kesindir. Emr-i vaki ile sonu belli isyana mecbur etmek, Şark'ta
tasfiye yollarından en mü¬himi ve başarı şansı en yüksek olanıdır. Ethem meselesinde de
bunu ve evvela acizleri deşifre eylemişti;bu deşifrasyonun akabinde, "hain değildir",
ilanatında bulunmuştu. Bir başka vesile ile, daha yakın za manlarda, isyana sürükleyip
düşmana ilhak ettirmek oyunundan sc ederek buna "Çerkez Ethem Oyunu" adı dahi
vermiştir. Bu oyunu deşifrasyonu bildiğimden beni hiç kimse prematüre isyana tahrik
ede¬mediler ve Ethem'de has çıktı, kurşun değil lastik sapandan bir taş b le sıkmadı,
tevekkül gösterdi, canını kurtarmak ile yetindi. Ama tas ye için bu yetmemektedir, "hain"
demeye mecburdular; masall mecburiyetleri de yazmaktadırlar.

Ama masallara inanmamak hürriyeti de var.

Gizli tarih ise can-veren'dir.

Küçük Han çekildi ve tekrar çıktı. Ethem çıkamadı.

İşte şimdi Nur Tarih'inden bir rivayet aktarmamın zamanıdır; Rıza Nur, şunları da
yazıyordu: "Mustafa Kemal, Ethem'in kazandığı şöhreti bir türlü hazmedemiyordu. İçini
kurtlar yiyordu. Ethem'i kendisine tehlike görmeye başladı. Onu imha fikrine düştü. Ali
Fuad'ın Ethem ile beraber olduğuna kani idi. Ordu Kumandam Ali Fuad ve Ethem'in
kuvvetleri o vakit Şark Cephesi müstesna yegane kuvvetti. On bin kişi kadar idiler."
Mukayese için veriyorum, Küçük Han iki bin askere sa hipti, demek ki kıymet-i harbiyesi
var. İnkar edemiyoruz.

Güzel, ancak, iki sual karşımıza çıkıyor, bu tespite değer biçecek miyiz, birincisi budur.
Peki, Ethem'in şöhretini hazmedemeyen neden j İsmet Bey olmasın, ikincisi budur ve
Ethem ile aynı zeminde savaşan' İsmet Bey idi. Nitekim "Fiktif İnönü Zaferi", Ethem'in
tasfiyesi ile, zaman planında, içiçedir. Son nokta ise şu olabilir, bu da bir masal'dır.

Bu kadar erken tasfiyeye, ki Mustafa Suphi'ninki ile, eş zamanlıdır, hayran olmamak


elimizden gelmiyor, ne büyük cüret'tir, bunu görebiliyoruz. Bunu ve de "İnönü Zaferi"
fiksiyonunu deşifre ettiğimde, hiç mahkum etmiyorum, oyunlar repertuarının zenginliğine
methiye düzüyorum.

160
Minimalist denebilir, amma, mükemmel senaryolar yazdıklarını hiç inkar edemiyoruz.

Belki de minimalistler olmasa, "Küçük Türkiye" olmazdı. Olur muydu, sorular güzeldir,
amma, bu saçma'dır. Tarihi yazabiliyoruz, amma, yeniden yaşayamıyoruz. Ve sadece
kuruyoruz. Dolayısıyla tarih yazımı, Einstein'ın biliminden çok daha rölativite yüklüdür.
Ancak iradenizde, görecelik yoktur ve daha doğrusu yoksa, irade var.

Öylesine erken ve riski çok yüksek tasfiyeler müşahede ediyoruz; beki nasıl
değerlendireceğiz, her teşhis, bir izah davetiyesidir. "Kıssa-Itlan hisse" deyişi de bu
anlamdadır; bir izah, kendilerinden çok emin fclmalarıdır. Sanmıyorum, muhtemelen hala
"muvakkat hükümet" bi-Bncindeydiler, açılan yolda tereddütleri vardı ve buna ilaveten
Kazım Paşa-Mustafa Kemal Paşa ikilisi, her türlü rekabete karşı olmakta hep Birleştiler.
Çok erken bir demde yapılan Halil Paşa-Mustafa Kemal Paşa mülakatı, bu bapta, hayli
açıklayıcıdır, Kemal Paşa'nın işin başından itibaren en kuvvetlileri bugünkü Türkiye'nin
dışında tutmak istediğini görebiliyoruz. Kemal Paşa'nın Amasya öncesi çok rölativite
yüklüdür. Yüklü ise zayıftır, bunu çıkarıyoruz.

Resmi tarih, zayıfı güçlü göstermektedir. Gizli tarih, gizli güç'ü açıklamaktadır.

Buradan devam ederken, Küçük Han ile irtibatları olduğu hususunda artık şüphemiz
kalmadığını tespit edebiliriz. Kaldı ki, Küçük Han hakkında en güvenilir kaynaklardan birisi
saydığım Martchenko, Küçük Han Hareketi'nin, pek çok noktada, İrlanda ve
Hindistan'dakiler ve celui de Kemal Pacha et de ses contingents nationalistes turcs, Kemal
Paşa hareketi ile millici Türk birlikleri ile, eşgüdümlü ve birlik içinde, coordonné et
combiné, geliştiğini haber veriyor. Bu önemlidir; umma, buradaki "Kemal Paşa" sözcüğünü
umum millici Türk hareketleri olarak anlıyoruz. Çünkü, o zaman ve uzaktan bakıldığında,
şimdibile, bizim işaret ettiğimiz tefrik yapılmıyordu. Uzaktan bakıldığında hepsi Kemal Paşa
Hareketi'dir. Kaldı ki aynı Martchenko, Küçük Han'ın, Bağdat'ın düşüşü tarihinde, Enver
Paşa ile görüştüğünü de not etmektedir.

161
Bu haberlerin sıhhatinden şüpheye düşmemiz, için bir sebep bulamıyorum ve şunu da
ilave edebiliyorum, bu dünya o tarihte belki de Bolşevik Devrimi'nden sonrakinden daha da
"enternasyonalist" idi, birbirlerini biliyorlar ve buluyorlardı. Hem Türkçe bu dünyada
muhavereyi temin edebiliyordu ve hem de elit olanlar Fransevi lisanına vakıftılar. Kaldı kî
İttihat ve Terakki, savaşı kaybetse de prestijini kaybetmedi; Rusya'nın garbında da
şarkında da ihtilalciler "İttihat ve Terakki" adıyla ihtilalci cemiyetler kuruyorlardı. İrani
ihtilalciler de darda olduklarında İttihat ve Terakki'li refiklerine imdat işareti gönderiyor-
lardı; burada malumatımız hakikidirler.

Enver'in Mustafa Kemal'e gönderdiği 29 Eylül 1920 tarihli mektup, bütün bunları teyid
etmekte ve daha ileriye gitmektedir. Bu mektupta, Enver'i, Küçük Han'ın Ağabey'i rolünde
görüyoruz; önce, Kuzey İran'a, giren Sovyet askerlerinin yağmacılık yapmalarının Küçük
Han'ı rahatsız ettiğini öğreniyoruz, Küçük Han, ittifaktan ayrılıyor ve Enver'in sözleriyle
"vaz'ı muhalefet olmaya mecbur" kalıyor. Enver, bundan sonra da, "mamafih Küçük Han'a
da yazılan mektupta aradaki su-i tekeffürü kaldırarak menafi-i umumiye için çalışmasını
bildirdim" diyor, nasihati ihmal etmediğini çıkarıyoruz. İlişkileri var.

Küçük Han'ın hareketinin adı "İttihad-ı İslam" idi; ancak, İttihat ve Terakki'den daha fazla
pan-islamist veya Leveller'lerden daha ileri dindar olduklarını söyleyemeyiz. Küçük Han,
her daim, Sünniler ile Şiiler arasında birlik peşinde koşuyordu ve hem kadın-erkek
eşitliğini, ve hem de devlet işleri ile siyaset'i, dinden ayırmayı müdafaa ediyordu. Ve
Martchenko'nun bize verdiği bilgilere göre, programında "raprrochement de la Perse et de
la Turquie" maddesi , "Türkiye ve İran Yakınlaşması" açıkça yer alıyordu. Bu, 1920 yılı için,
çok ileri ve hül-yalı bir adım'dır.

Diğer taraftan K.M. Ahmad, Kurdish during the Fist World War nam eserinde Jengeli
Hareketi'nin multi-ethnic mahiyetine haklı olarak işaret etmektedir; Küçük Han'dan sonraki
ikinci adam Halu Kurban olup bir Kürt idi. Tabanda çok Kürt köylü ve yukarıda başka Kürt
şef vardı; Doktor Ahmad, Birinci Savaş sırasında hem Almanlar ve hem de Türkler'in Gilan
bölgesinde aktif olduğunu da haber veriyor. Ahmad, Türk Ordusu'ndan Yarbay Hüseyin
Tebrizi'nin, bu bölgede, Rusya'ya karşı savaştığını da eklemektedir; Jengeliler ile birlikte
demiyor, ama, öyle anlıyoruz.

162
Diğer başka kaynaklardan da, Jengeli gerillalarını, Türk ve Alman subayların eğittiklerini
öğreniyoruz.

Programlarında, "İran İranlıların" ve "Toprak İşleyenin" maddeleri önemli bir yerdedir.


"Fukaralar Yaşasın" ve "İngilizlere Ölüm" ile "Sonuna Kadar Savaş" sloganlarını da
buluyoruz. Diğer yandan, Tahran'da Şah'ın sarayını, Rus Kosak Birliği savunuyordu ve
Rıza'nın yükselişinde ilk merdiven bu saray muhafızlarının komutanlığı idi. Küçük Han ise
hem Ruslar ve hem de İngilizler ile ölümüne bir savaş için yeminlidir ve bu nedenle Kosak
Birliği'nin lağvını da programına koymuştu. Böyle bir programla, komünistlerle işbirliği
yapmaktan çekinmedi ve Sovyetler, 1920 yazında, Enzeli'ye kızıl ordu birlikleri göndererek
İran "Sovyet Cumhuriyeti" kurunca, buna da katıldı. Artık, hükümetiyle, zirvededir.

Küçük Han Hükümeti'ni Moskova, "Kardeş Hükümet" olarak karşıladı, 16 Haziran 1920
tarihli İzvestia, Doğu'daki bu yangını selamlıyordu. 20 Haziran 1920 tarihli Krasnaya
Gazyeta'da ise Sultan Galiev yazıyordu, Küçük Han'ın yaptıklarını, Doğu için, bir başlangıç
sayıyor ve devrimci heyecan ile gözüpek partizanları kutluyordu; Galiyev, daha komünist
olmalarını da istemektedir. Masalımızda bu da var, eksik kalmamasını istiyorum.

Bundan sonraki gelişmeleri şöyle özetleyebiliyorum. Bir, bizimkine yakın bir zamanda,
İran, Moskova'ya elçi gönderdi, Ekim Sonu-1920 tarihindedir. İki, bizimkine yakın bir
tarihte, Şubat Sonu-1921, Sovyet-İran Dostluk Antlaşması imzalandı. Üç, Nisan Ayı'nda,
Sovyet Elçisi Theodore Rothstein, Tahran'a geldi. Dört, 1921 Mayıs başında, Ankara'da
Tokat Mebusu ve arkadaşları mahkum edildiler, bu Yeşil Ordu'nun lağvı ve Halk İştirakiyun
Fırkası'nın yasaklanması anlamına geliyordu. Yine aynı ayda, Sovyetler, önce Küçük Han'a
bütün yardımı kestiler ve 30 Mayıs 1921 tarihinde de, Kızıl Ordu'yu çektiler. Bundan sonra
da Albay Rıza gitti ve Küçük Han'ın kafasını kesti; Gilan'ı zaptetmesi kolay olmuştur.
Digard et la, le Jangal avait ete definitivement vaincu en decembre 1921 apres la mort de
Mirza Kuchuk Khan, yollu yazıyor. Bundan da sonrasının da kolay olduğunu biliyoruz.

Düzleyicileri düzlediler. Merdivendedirler.

163
MUSTAFA SUPHİ VE ENVER PAŞA
Manabendra Nah'ın, sosyalist edebiyatta "Roy" olarak biliniyor, Roy'un, hülya ve düş
kırıklıkları ile dolu ve hep heyecan veren hayalının incelenmesinden, acaba, devrimci anti-
emperyalizm ile komünizm arasındaki yolun çok kısa olduğu sonucuna varabiliyor muyuz;
adının sadece Lenin ile polemiklere hapsedilmesinden hep acı duydum. Millici bir felsefe
ile başladı, komünist oldu ve duramadı, hümanizme kaydı, orada kaldı; dolayısıyla ne
İsa'ya ne de Musa'ya yaranabildi. Hiç cemaatı olmadı ve belki de tüm acunda, bütün
cemaatsizlere cemaat olma hevesinden bir türlü kurtulamayan acizlerinden başka tetkik
eden de çıkmadı. Ne yapalım, yapılmayanları yapmak türünden bir meslek edindim.

Ne müthiş gözlemleri var, Enver'i sevdiğini anlıyorum, çok yakışıklı olduğunu ve kibar bir
Fransızca konuştuğunu not ediyordu. Harold Armstrong da benzer izlenimleri naklediyor,
kim mi; Kut'ta esir düşen İngiliz subaylarından, İstanbul'a gelinceye kadar perişan oluyor,
kötü bir revirde, Enver orayı ziyaret ediyor; ufak-tefek, temiz ve yakışıklı buluyor, kendine
büyük güveni ve sonsuz cesareti var, bunları yazıyor. Öyle ki beğeniyor, ama birden
başına gelenlerin tek sorumlusunun karşısındaki Enver olduğunu akıl ediveriyor, Enver'in
geçmiş olsun dileklerine, esir Türkçesi ile, "defol" cevabını veriyor, "şeytan yüzünü
görsün", bunu da eklediğini okuyoruz. Enver mi, hiç etkilenmiyor, Fransızca olarak, kibar
davranmadığı için üzüntülerini ifade ediyor ve Harbiye Nezareti'ndeki hapishaneye naklini
emrediyor. Bunun iltifat ve lütuf olduğunu öğrenmekte gecikmiyoruz, Bekir Ağa'ya
nakledilmektedir. Ama Roy, hiç lutüfkar ve sonraki itikatı ölçüsünde hümanist davranmıyor,
Enver'i Lenin'e Roy ihbar ediyor. Kararı Lenin veriyor, ölümü, bu yoldandır.

Kemalist hareket için, neither a Pan-Islamist nor a Pan-Turanian teşhisi, Roy'a aittir. Bu,
bu masal için icat ya da ithal ettiğimiz niteleme ile "maksimalist değiller" demektir ki,
doğrudur. Minimalist bakışın, pan-islamizme de pan-turanizme de ihtiyacı yoktu; bunu
görebildiği için kutlamamız yerindedir. Ayrıca Roy, 1919 yılını, Rusya İhtilali'nin en kötü yılı
olarak değerlendiriyor; bu nedenle, her yerde ve çevrede devrimci hareket ve yoldaşlar
arıyorlardı.

164
Normaldir; bir yıl sonra da arıyorlar, fakat, bu kez, mutedil burjuva-devrimciler peşinde
koşuyorlar.

Soğuk Savaş propagandistleri, Roy'a ihtiyaç duymadılar, o zamanda, pour l'Orient,


Bennigsen vardı, 1919 Türkiye'sini devrimci potansiyel ve zenginlik açısından, 1917 Çarlık
Rusyası'na benzetmektedir. İçerde, 1919 yılında, Türkiye İşci-Köylü Sosyalist Partisi'nin
kuruluşundan söz ediyor, Spartakus'lardan etkilenmekle beraber Leninist yönelişe sahip
olduğunu da eklemektedir. Dışarıda, Kafkasya'da, savaşın başlarında esaretten bir
komünist olarak çıkan Mustafa Suphi, esir yoldaşlarından bir komünist parti ve bir kızıl
tugay kurma hazırlığına başlıyor . Koz'min, 1922 yılındaki bir incelemesinde, turyetzkie
spar-takovtzı uçastvovali, Türk spartakovyets'lerin Bakü'de kurulan Türkiye Komünist
Fırkası'nda da yer aldıklarını ve ikisinin, Mustafa Suphi ile birlikte boğularak öldürüldüklerini
kaydediyor; demek o zamanlarda, spartakovyets olmak önemlidir.

Sık sık görüş değiştirdiğinden kuşku duymuyoruz, sadece "W" imzasıyla yazan bir kaynak,
"fils de Ali-Bey, Vali de Janina", bilgisini veriyor, Yanya Valisi'nin ve Samsun Belediye
Başkanı'nın kızı Memnune'nin oğludur, Paris'te üniversite tahsili görmüştü. W'ye göre
Meşrutiyet Devrimi'nden sonra, Paris'te, sık sık mevzi değiştiren yaşlı zengin ve çapkın
Şerif Paşa ile Meşveret-i Milli Partisi kuruyor; Şerifin Kürt olduğunu o zaman bilmiyoruz.
Şerif de, yasak olmamasına rağmen, kurtluğunu sonradan açıklayanlardandır.

Suphi çok parti değiştiriyor, İttihat ve Terakki'li de olmuştur ve sonra da sert bir muhalif
görüyoruz; Sinop Kalebent'ine gönderilmesi bu nedenle idi. Ünlü de olsa, Sinop
Zındanı'nda kalacak adam değil; Karadeniz'i aşıyor ve bir kez aşabiliyor, ne yazık, bir defa
aşabiliyor ve ikinci kez, iradesi dışında açıldığında boğuyorlar, ilkinde, Rusya'da
Bolşevikler'e katılıyor; kısa tercüme-i hali işte budur. Bizi bundan sonrası daha çok
ilgilendiriyor. Geliyoruz.

Mustafa Suphi, "iyi" bir komünist mi; sual güzel, ama, "iyi" komünist ne demek, bunu
bildiğimizden eminim değilim. Türkiye'de resmi "komünist" tarih, Suphi'yi göklere
çıkarmaktadır, Suphi Yoldaş'ı göğün yedi katının da üstüne koyuyorlar, buna seviniyoruz,
bir büyük komünistimizin olmasını iyi buluyoruz, ancak nedenlerini pek okuyamıyoruz.

165
Kaldı ki mühim işler yapmasına fırsat vermediler ve boğdular.

Bolşevik Parti'ye bağlılık ise, Suphi hiç bağlı olmamıştır. Velidi Togan, sovyet gizli polisinin
takibindeyken "Ben Bakü'de Türkiyeli komünist Mustafa Suphi'nin evinde kaldım" yollu
yazıyor ki, bu Suphi'nin cesur olduğunu da haber vermektedir. Roy, ihbar ediyor ve Suphi
saklıyor; "o komünist ise de Rusların Şark siyasetini beğenmiyordu"; bunu da Validov'tan
öğreniyoruz.

İyi mi, bunu bilemem, bizim masalımızda Suphi çok yüreklidir.

Bizim masalımızda Suphi, iyi okumuş, aydında okumanın sınırı olmadığını bilen, hep
arayan, hep mücadele eden iyi bir solcudur. Daha fazlasını söyleyemiyorum, amma, bu
zaten çok fazladır.

Bir, kemalistlerin büyük katkısı ile Azerbeycan sovyetize olunca Gence Azerileri kıyam
ettiler ve komünistler kanla bastırdılar. Suphi'nin Türkiye Komünist Partisi reisi olarak buna
itiraz ettiğini ve bir tetkik heyeti kurduğunu biliyoruz. İki, Azerbeycan Komünist Partisi, Yeni
Dünya'nın yayınlarını muhtemelen yanlış ve tehlikeli bulmuştu; Suphi, cevabi yazısında,
tenkidlere itibar etmediğini bildirmiştir. Üçüncüsü, Doğu Kurultay'ında kenardadır. Demek
ki Sovyet Komünistleri tarafından sevilmiyordu; Togan, Suphi'nin, bu yönde şikayetleri
olduğunu not ediyordu.

Önce anti-emperyalist, sonra Bolşevik, Lenin ve Stalin'in polemiklerinde Validov, daha


sonra anti-bolşevik ve Türkiye'de Türkçü, İkinci Savaş sırasında, Turancılar Davası'nda
Albay Türkeş ile birlikte tutuklu, mühim tarihçilerimizden Zeki Velidi Togan, hatıratında,
bazen evinde dese de, "Sovyetler, benim bir Komünist Parti Merkezi'ne yerleşeceğimi hiç
zannetmediklerinden, burası benim için sağlam bir kale idi" haberine bakacak olursak,
Parti merkez binasında saklanıyordu. Muhtemelen aynı zamanda Suphi'nin eviydi ve
Suphi, arananları parti merkezinde misafir ediyordu ve başkaları da vardı; her halde
bilmeseler de sezmiş olmaları ihtimal dahilindedir, Sovyetler'in, Suphi'yi değil de,
Türkler'den bazılarını has komünist saydıklarını çıkarabiliyoruz. Mustafa Suphi'yi de "millici
komünist" tasnif edebiliyoruz.

166
Bunların çoğu ya millicilikle ya da komünizmde kalmadılar; Suphi ise hayatta kalamadı, acı
duyuyoruz.

Mustafa Suphi gelirken Ali Fuad, Moskova sefiri olarak, gidiyordu; kötü fal, diyebiliriz. Kim
gönderiyordu; daha sonra bazı komünistlerin, Şerif Manatof misali, "gitme dedim" söz ya
da imalarını biliyoruz, reddedemeyiz, ancak ciddi seferine ciddi bir engelleme olduğunu
söylemek zordur. Lenin'in "Çocukluk Hastalığı", Lenin'in bakışında, Nisan Tezleri'nden
sonra ve ters yönde bir dönüş ifade ediyordu, "Nisan Tezleri" sola ve "Çocukluk Hastalığı"
sağa keskin virajlardır; artık bir yıl önce itilenler şimdi çekiliyordu ve ılımlı solcular ile
mutedil burjuva-demokratlar itibarlı idiler. "Cordone Sanitaire" dediler, "tampon Devlet"
daha açıklayıcıdır, Moskova da, sovyetize edilen Kafkasya'nın ötesinde, Moskova'ya
hayırhah ve o zamanın emperyalizmi olan Büyük Britanya ile sorunlu devletler arıyordu.
Mustafa Suphi'nin değerinin indiği bir zamandır.

Peki Mustafa Suphi Vakaı'ndan ne öğreniyoruz, kıssadan hangi hisse'yi çıkarmak


durumundayız, Kazım Paşa Hazretleri'nin de yaman bir hudut muhafızı olduğunu ayan-
beyan görüyoruz; Mustafa Suphi'nin gelişi ve ülkeye girişi konusunda derhal müteyakkız
olmuştur. Ankara'ya,tard edilmesi gereğini ve Kafkasyalılara da, daha önce Hürriyet ve
İtilaf mensubu olduğuna binaen sadece İngilizler'in adamı olarak ülkeye girmek istediğini
duyurmakta hiç vakit kaybetmediği kesindir. Mustafa Kemal Paşa ise, önce daha dikkatli
kelam ederken, sonunda, "idaresiz ve milliyetsiz bir adamdır" hükmünde karar kılmıştı;
tehlikeli ve zararlı olduğunda ittifak ettiler.

Şimdi burada resmi "komünist" tarih'in bir mühim meselesini ele almak istiyorum, bu çok
zalim operasyon nedeniyle, failleri mesul tutma temayülünü biliyoruz, amma bunu ciddiye
alanlar azdır. Bu aşıldıktan sonra kim karar verdi, Kazım Paşa mı Kemal Paşa mı sorusu
ortaya çıkıyor; müfrit kemalist komünistler, kısm-ı azami-i "kemalist komünist" idiler ve
bazıları müfrit oldular, bu değerli aydınların boğulmasının sorumluluğunu, hep, Kazım
Paşa'nın omzuna koydular. Çok doğru ve çok yanlıştır.

Mücadelenin ilk etaplarında, bütün fikirler, Kazını Paşa'dan çıkıyordu ve Kemal Paşa da,
Kazım Paşa'nın sözünden çıkmıyordu.

167
Peki Kazım Pasa, ayrı bir yol mu tutturuyordu; kesinlikle yanlış, bu aşamada Kazım Faşa,
Mustafa Kemal Paşa'dan çok ileri "kemalist" idi. Daha sonra aynı yerde İsmet Paşa'yı
buluyoruz; motor İsmet Paşa'dır ve Kemal Paşa, İsmet Paşa'nın programının dışında
kalmaktan hep çekinmiştir. İşte bu ileri etaplarda ise, İsmet Paşa, Mustafa Kemal
Paşa'dan daha gelişmiş bir "kemalist" kisvesiyle temayüz ediyordu. Hepsi birdirler. Güzel,
peki, bir mukayese imkanı var mı; üçü birlikte ele alındığında, Mustafa Kemal, Kazım
Karabekir ve İsmet İnönü arasında, en az kemalist olan, Mustafa Kemal Paşa'dır. Adını
veren'dir.

Öyleyse, burada son suale geliyoruz, neden böyle uzun ve dolambaçlı bir ölümü seçtiler;
cevabı hayli basittir. Moskova'nın çok değe verdiğini ve dolayısıyla kötü tepki göstereceğini
tahmin ediyorlardı; yanıldılar. Moskova'nın tepkisi, ölümlerini, Türk-Sovyet ve İngiliz-Sovyet
antlaşmalarının imzalanmasına kadar saklamakla sınırlı kaldı ve yanmadan unuttular.
Frenkler'in sözü ile Ankara, Moskava'nm bir kestanesini da ateşten almıştı; elleri yanmadı.
Tampon loğlamyordu; 1922 yılına hazırlanıyoruz.

Düzleyiciler düzlendiler.

Sovyetizmin ilk oportünizmi oldu. Acı'dır.

Küçük Han, hemen arkasındadır. Gazi Muhammed'e gelinceye kadar arada yıllar var.
Kurban oldular.

Castro, Darwin'i şaşırtan bir tür çıktı, yer üstünde kalma kabiliyeti müstesna'dır. Gözü kör
eden tuzaklarda, sezgilerini ışık ve tırnaklarını çilingir yaptı, kulakları radardır, hep yaşamda
kaldı. Hep oportünizmin panzehiridir ve Castro'yu gördükçe, yaşamayı öğreniyoruz,
yaşamı seviyoruz, çünkü yaşam-gücü dağıtmaktadır.

Suphi, komünistti ve aynı zamanda millicidir. Enver, millicidir ve komünist olmadı. Amma
kurtarıcı olan hiçbir çareye düşmanlık yapmadı. Belki de Balkan yenilgisiyledir, daha da
küçülme tehdidini teşhis ediyordu; içinden "yaşamak, büyümektedir" diyordu. Dememiş
olabilir, ben duyuyorum.

Ataları, Doğu'dan Batı'ya yayıldılar. Enver'e, Batı'dan Doğu'ya kaymak düşüyordu ve bunu
görmek de marifet'dir.

168
Peki, anti-emperyalizm nedir, çöküşü görmek ve çöküşün en önemli nedenini dışta
aramaktır. Anti-emperyalizm, çökertene düşmanlık olup, komünizm'e dostluktur. Devrimci
anti-emperyalizm, komünizm'den zarar gelmeyeceğine inanmaktır. Bunun için Moskova'ya
gitti ve bir tesadüf, misafirhaneleri, Roy ile komşu düştü. Ama ne yazık, kimseler duymadı,
Roy'un Enver ile ilgili hikayelerini, acizlerinden başka kimsenin okumamış olması ise çok
acıdır. İçimizi yakıyor.

Yenilgiyi hiç bilemedi, Roy'un da bunu görmesi beni yine şaşırtıyor, "Enver Pasha still only
conspiring, building castle in the air"; bu tespit de Roy'undur. Belki de Roy'a bir zaafım var,
çünkü daha fazlasını, harp-esiri Armstrong da görüyor ve üstelik gördüğü zaman da,
"yüzünü şeytan görsün" diye bağırmaktan da geri kalmıyor. "Devamlı çabalamak gücü var
ki bu Doğu'da pek yoktur" diyordu; he had that element of drive and energy that the Turks
as a rule lacks, enerji doluydu ve insanları devamlı harekete geçiriyordu, iş becerme ve
kampanya örgütleme kabiliyeti çok yüksekti, demek ki hep motordu ve Türkler, bu
kabiliyetten yoksundurlar. Enver, hep sefer yapan adamdır.

Ne kastediyorum, ne demek "yenilgiyi bilmemek", ben de yenilgiyi bir türlü öğrenemediğim


için, yenilgiyi bilmeyenleri hemen anlayabiliyorum. Güya yenilmiş, bu günler için kurduğu
Teşkilat-ı Mahsusa'yı, Albay Hüsamettin'e emanet ediyor, Dersaadet'i terk etmek üzeredir,
"ben şimdi huzur-u kalb ile İstanbul'dan ayrılıyorum, Harb'in son yıllarında Kırım'da
kurduğumuz İslam Cumhuriyeti ve onun değerli Reisi Seyyid Cafer Bey'e de talimat
gönderdim", konuşmaya böyle başlamıştı. Küçük Han'a da talimat gönderdiğini
hatırlıyoruz. "Teşkilat-ı Mahsusa'yı hemen lağvedeceksiniz, fakat hakikatte bu teşkilat asla
ortadan kalkmayacaktır", sözlerini böyle sürdürmüştü. "Hüsameddin Bey, size çok
itimadım var, Teşkilat-ı Mahsusa'nın bundan sonraki ismi, 'Umum Alem-i İslam İhtilal
Teşkilatı' olacaktır", asıl emir budur. Öyle görünüyor, yenilgiden haberi yok, ülkesini terk
etmek zorunda kalıyor, hala, geniş bir bölgede ihtilaller yapmak üzere direktifler
vermektedir. Yenilgiyi bilmemekten, bunu kast ediyorum.

Bazı insanlarımızın ümitsiz olma organları eksiktir. Biliyorum.

Kurtuluş Hareketi, en son çözümlemede, Teşkilat-ı Mahsusa'nın bir hizmet ve başarısı


olmuştur.

169
İttihatçılar'a bir düşmanlık var mıydı, başlarda liderlik kaygısı olabilir, sonra uzlaşma
gereğidir; Alem-i İslam'da ihtilal teşkilatları kurmak, her yerde, emperyalizm ve müşahhas
olarak da Büyük Britanya ile savaşmak anlamındadır. Halbuki hem savaşmak ve hem
anlaşmak mümkün değildir ve her kim, Londra ile anlaşmayı planlıyorsa, İttihatçılar'la
savaşmak zorundadır. Demek ki, Lenin'in Enver ile işi bitince, Enver ölmek üzeredir.

Halkta bir düşmanlık var mıydı, neden olsun, halkın işgalcilere ciddi bir itirazı yoktu. Bir
avuç aydını, İzmir'in işgalinden çok işgale karşı hiçbir mukavemet olmaması yakıyordu;
Kazım Karabekir Paşa'nın evrakı yeterli delildir. Bu tevekkül karşısında, evrakının her
sayfasından, göz yaşı fışkırmaktadır; bizim yıllardır naklettiğimiz masalda, en sahih olan,
"ilk kurşun" lafının çok sonradan uydurulmuş İbrani bir masal olduğudur. Şimdi,
sabetayistlerimizin mezarlığı olan İstanbul'da Bülbül Deresi'nde yatan Hasan Tahsin nam
Osman Nevres'in, işgalcilere kurşun sıktığı masalı, İbraniyet'in, Kurtuluş Savaşı'na el
koyma teşebbüsüdür ve hep bozuyorum. Bu tür İbrani hikayeler bir yana, direnmeyen bir
halkın, İttihat ve Terakki düşmanlığı olmasını mantıklı bulamayız.

Mücadele, Ermeniler'in yoğun ve zengin oldukları yerlerde başladı. İşgalci ordularla ve


askerler olarak geldiler. Tahrik büyüktür. Dörtyol, çok zengin bir Ermeni beldesidir.
Kurşunları orada buluyoruz.

Harp esiri Harold Armstrong, Kut'tan çıkıp, Anadolu'nun içinden çok zaman yürüyerek ve
pek çok yerde bekleyerek, İstanbul'a kadar götürülmüştü; müşahedeleri ne kadar
zengindir; resmi tarih, zengin kaynaklara düşmandır. Bir tanesi, samimi ancak biz Türkler
için utanç verici olmalıdır, "during these years of captivity we held a moral superiority over
Turk" diyordu; esir alan Türkler, ama Türkler, yaptıkları her işi esirlere beğendirmek
istiyorlar, yüksek saygı gösteriyorlar ve takdir edilmek istiyorlardı, buna "aşağılık
kompleksi" diyoruz. Bizans'ı zaptettikleri zaman da öyle olmuştu, nakletmiştim, biz hep
yendiklerimizden alçak olduğumuzu düşündük. Zamanla düşüncemiz şiddetlendi, bizde
kimlik olmuştur, tekrarlıyorum.

170
Ama harp esiri Armstrong, Türk halkının dayanıklılığına hayran kalmış. kollarının birisini
yastık yapıp hep toprakta uyuyorlar. Hiç savaş istemiyorlar ve hep savaştan kaçıyorlar.
Ankara'yı dehşet verici yayıyor, şehrin yarısı yanmış, Pazar yeri, "full of triangles",
darağaçları ile doluydu, haydutları ve askerlikten kaçanları asıyorlar; Medine Kahramanı
Fahreddin Paşa da, "firarileri asma kararını ben vereceğim", diyordu. Osmanlı'nın son
zamanlarında bizde savaşlar, savaştan kaçma zanaatı olmuştur. Öyleyse, bu kadar savaş
kaçkını bir halktan, İttihat ve Terakki düşmanlığı bekleyemeyiz.

Ölüm her yere ve halka sinmiş, uzun yıllardır savaşıyorlar ve artık Enver Paşa ile Alman
tayfasına lanet yağdırıyorlar, they cursed Enver Pasha and German crew, ancak bunu bir
İttihat ve Terakki ya da Enver düşmanlığı sayamayız, çünkü bu sırada yenilgi çok
uzaktadır, zafer yakındadır ve bu aslında, savaşa lanettir. Halkın Enver'e bakışına gelince,
General Harbord'un raporu bu açıdan da değerlidir ve resmi tarihi nakzettiği için hep
karanlıkta bırakılmaktadır; General Harbord, this man is in Turkish eyes a heroic figure,
Enver'in, Türkler'in gözünde bir kahraman olduğunu not etmektedir. Sivas Kongresi ile
tamamlanan müşahedelere dayalı Harbord Raporu, 1919 yılında, Amerika'ya dönerken
gemide kaleme alınmıştı; demek ki Enver imajı değişmemektedir. Savaş kaçkını, ancak
savaşçı Enver'e hayran bir halktır.

Enver ile İttihat ve Terakki'yi birbirinden ayıramıyoruz ve ayırmıyoruz.

Kemalistlere gelince, düşmanlık çok sonradır ve bu masal'da anlattığım kaçınılmazlıkların


sonucunda çıkıyordu. Minimal bir Türkiye tutulunca, husumet zorunludur; o halde aradaki
savaş, iki yolun savaşı idi. Bunu saklayıp ve bir kişisel çekişmeye indirmek, bir
falsifikasyon olup, resmi tarihte var.

Resmi tarihi cerh, halkı diriltme savaşıdır. Masalımız ile yapıyoruz. Kurtuluş savaşımızda
halk dirilmiş ve resmi tarihle indirilmiştir. Halksız iktidarlarda halkı dizlerinin üzerine
indirmek, "çökertmek" demek istiyorum. Bu, mutlak çöküş, yoludur.

Devamla, Murat Bardakçı, Yarbay Mustafa Kemal'in, Sofya'dan Cemal Paşa'ya yazdığı bir
mektubu yayınladı, önemlidir. Mustafa Kemal Bey, İstanbul'da veya Sofya'da
anlayamadığımız nedenlerle ve ölçülerle, çok pahalı ve şatafatlı otellerde kalmakta, paraya
ihtiyacı olmakla, istemektedir.

171
Mektupta bir paragraf şudur; "bugün ordunun basma geçirdiğiniz genç arkadaşımızdan
(Enver Paşa'yı kastediyor, Bardakçı'nın açıklaması), hakikaten, buyurduğunuz gibi, çok
şeyler bekleyebiliriz; artık zat-ı alileri de hükümetin başına geçerek yalnız ordunun değil,
memleketin her bakımdan muhtaç olduğu faydalı faaliyet ve ciddiyet sahasını açarsınız."
Doğrusu bu mektubun bu kısmının ve tümünün okunmasından, Corinne'e izafe edilen
kehaneti hissedemiyoruz ve Enver'e bir sevgisizlik ve İttihat ve Terakki'ye bir itiraz
çıkaramıyoruz. Mektup, büyük bir mesafe telkin ediyor, yükseğe bakmaktadır, bunun
ötesinde, sitayişkar ve saygılıdır.

Rekabet hikayesi çok sonranın icadı idi. Bir ihtiyacın verimidir. Masalımız bunun üzerinedir.
E. H. Carr, Enver'in yaşamını "melodram" olarak niteliyor; belki trajedi'dir. Enver kaçınılmaz
sondan kaçamamaktadır. Kardeşi, Baku Fatihi Nuri Paşa veya Amcası Kut Kahramanı
Halil Paşa, kaçabildiler; güçlenmiş Mustafa Kemal, Türkiye'de her türlü değerli eylemliliği
yasaklayınca bir köşede yaşamaya razı oldular. Kuşçubaşı Eşref de yasaklıdır ve bir
parentez ile, Cumhuriyet'ın başından itibaren uyguladığı bu yasaklama teoremini daha
önce görememem, büyük hatam'dır. Kabiliyetler ve inisiyatif sahipleri ve dolayısıyla
büyüme tutkunları, yasaklandılar ve kapatıldılar; bu mu, çöküşün dinamiklerini barındırmak
demektir. Fakat Kahraman-ı Hürriyet için bu yol kapalıdır; kendi kendisine kapatıyor;
insanın kendi içinde kendinden gelen bir zor yoksa, trajediyi kuramıyoruz. Çünkü içleri çok
esnek ve uyumlu insanlar, trajedi dışındadırlar.

Çöküşü önceden ve zamanında göremedim. Acı veriyor.

Bir, artık Avrupa kapalıdır, Sait Halim, Talat'ın başına gelenler var ve Cemal Paşa'yı Şark'ta
vurdular. Yapacakları var ve ölmek istememektedir. İki, Mustafa Kemal, Küçük Türkiye'de
bir çiftlikte yaşamasına dahi kapı açmamaktadır. Bir tümen ile gelmesi ise akıl dışıdır; eline
jilet dahi verilmesi büyük tehlikedir. Şimdiki "ufo" masallarının benzerleri o zaman da
oluyordu ve bazen Enver'in Türkiye'ye girmek üzere harekete geçtiği haberleri çıkıyordu;
telgrafhaneler işlemekte ve Kazım Paşa, tüm sınıra asker dizdirmektedir.

172
Tatlı tatlı mektuplar tanzim etti, Kemal Paşa'ya, "Kardeşim Efendim " dedi, Halil Paşa'ya
"Amca" diyordu, amcasıdır, ikna etmesini bekliyordu, ama hiçbir kapıyı açamadı. Ankara,
Mustafa Suphi'yi, Enver'i ve hiç birisini istemiyordu; çok katıdır. Sadece dışardan mı, Der-
saadet'ten veya Malta'dan da gelecekleri kapıları kapatıyordu; engelleneıneyenler, erken
tasfiye edildiler.

Dar kadrolu mücadeleyi seçtiler.

İhtilal meydanlan, Nuh'un Gemisi'ne benzerler. Ankara, minimalisttir.

Alternatifleri yok etme ve dolayısıyla "sürekli tasfiye" işleyen yasa'dır.

Ama bu masal'dır ve inanmamak esas'tır. Masalıma inanılmamasını salık veriyorum.


Peki, Türkistan; bir ölüm kapısı idi. Evvela, ora halkları, Sovyetler'e karşı savaşıyorlardı ve
Enver, hala, Sovyet dostluğunu savunuyordu. Türkiler, Büyük Britanya'ya dayanmak
istiyorlardı ve Bagirov, "Enver Paşa, bu dönemde Türkistan'da Cengiz Han İmparatorluğu
tipinde bir Orta Asya İmparatorluğu kurma ve İngilizler'e Arabistan'daki kum çöllerini verme
planları kuruyordu", demektedir, Enver, İngilizler'e ölümüne savaş halindeydi. Salisen,
Türkiler'in ufku köyleriyle sınırlıdır ve Enver, buradan, Anadolu ve İstanbul'a çıkmak
istiyordu. Türkistan'a çıkarken, Enver, umut ve heyecan ile ölümüne koşmaktadır.

Her halde bu tür insanlar, çocuklar kadar saftırlar, Enver ve Cemal, Roy'un Hintli ve eski
bir millici olduğuna bakıp, "kardeş" sandılar ve kafalarında ne varsa, Roy'a anlattılar.
Enver, İç Asya'ya bir kıyam için yola çıkacağını Roy'a anlatırken, cellatlarına haber
verdiğini bilmiyordu. Kim bilir, belki de bilmektedir.

Roy, Enver için, "the dangerous Türk" diyordu ve önce bu tehlikeli Türk'ü, Doğu
Türkistan'da bir müslüman devlet kurmaktan vazgeçirmeye çalışmıştı. Sonra, I reported
the talk to Chicherin, sonra Çiçerin'e rapor etmişti, Karakhan was also present, Karahan
da yanındaydı. Sonra Lenin'e, next day I saw Lenin, anlattı. Lenin'in canı sıkıldı, ancak
hemen el koymak istemedi, sanki Mustafa Suphi'nin ölüm senaryosu tekrar ediliyordu,
Moskova'da bitirmek yakışık almazdı,"let the chap go", bırakınız gitsin, diyordu ve with the
illıısion that he was deceiving his hosts, ev sahiplerini aldattığını düşünmeye devam etmesi
iyi olur, bu da Lenin'in direktifi idi.

173
Bildiklerini, Enver'e hissettirme-meğe karar verdiler. Bundan sonra mı, pratikler üstadı
Lenin'in tedbirleri var; Enver, Türkistan'a varmadan, tedbirler tamamlanıyor ve kuvvetler
takviye ediliyor, tuzak hazırdır. Ölüm, Enver'i beklemektedir.

Enver'in ölümünü, kimseler duymadılar.

Artık, "4 Ağustos", resmi ölüm tarihi kabul edilmektedir. Bundan yirmi iki gün sonra, Büyük
Taarruz başlamaktadır. Demek ki yirmi iki yılında, Enver'in ölümünden yirmi iki gün sonra,
büyük-taarruz ettik. Bunu ve sonucunu hep biliyoruz. Sevincimiz tamdır ve kurtuluşumuz
artık bizimdir.

Peki neden, başlarken, "ilk hedefiniz Akdeniz'dir" dedik; bir coğrafi yanlışlık sayamayız.
Yoksa asıl zor olan hedefe, Akdeniz'de, İskenderun Körfezi'ne mi, dönecektik; bilemiyoruz,
sadece çok silik işaretlere sahibiz. Önce öyle düşünmüş olsak da, daha sonra temkinli
davranıp, gitmedik; belki de hiç akıl etmedik, sadece fikir yürütüyorum. Çünkü masal
dünyasındayız.

MANDA VE TAMPON
Biz hepimiz mandacıyız.

İzmir'in işgalinden üç gün sonra, 18 Mayıs 1919 tarihinde, İstanbul'dan, Amerikan


komiseri, Washington'daki Dışişleri Bakanlığı'na bir rapor çekiyor ve bir gün sonrası için,
Darülfünun gençliğinin bir miting düzenlediğini haber vermekle, "onlar açıkça Amerikan
mandasından yana" diyordu, sokaktaki insan, gençlik ve seçkinler, hep manda peşindeler.
Aynı yılın sonuna doğru Sivas Kongresi, ittifakla, manda kararı verdi ve manda çağırdılar.

O tarihte başta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, adım bildiğimiz herkes, manda istiyordu.
Henüz "manda" kötü sayılmıyordu, o zamanlardaydık ve sonra mahiyeti anlaşılınca ya da
bir kısmı diğerlerini kötülemek ihtiyacını duyunca, "seni mandacı, seni" dediler; mandayı ve
birbirini kötülediler, yaptılar, bunu yakışık bulmamakla birlikle, önemli saymıyorum.

174
Çok yeni idi ve belki icat edenler dahil ne olduğunu bilmiyordu; riınkü her milletin bir
devlete sahip olması ilkesi çok kışkırtıcı olmuş-tıır. Lenin bunu ortaya atmış ve Wilson
geride kalmak istememiştir. Ancak savaş bitince de bu vaadin, hegemonik devletler
açısından yerine getirilemez bir laf olduğu anlaşılmıştır; ne olacak, "hem vermek ve hem
vermemek" böyle bir yol aranmıştı, manda, General Smuts'ın icadı'dır. Kağıt üzerinde
topraklar sahiplerine veriliyordu ve amma, ıslah etmek ve kalkındırmak bahanesiyle,
mandater'de kalıyordu, hoş bir icat olduğunu kabul ediyorum.

Daha çok yer altı kaynakları açısından zengin Osmanlı mülkü için tanzim edildi; ortada bir
"egyptization" modeli var, Rusça egiptatzia, görünüşe bakılırsa, Osmanlı hakimiyetinde idi
ve hatta bir de "hidiv" vardı, "vekil" demektir. Ama Mısır'ı, Şark'ın en uzak noktası anlamına
gelmektedir, Londra yönetiyor, buradan savaş yapıyor ve hatta, Osmanlı Devleti'ne Sina'yı
terk etmesi için ültimatom da veriyordu. Güney Afrikalı Smuts'ın, egyptization modelinden
yararlanmış olmasını düşünebiliyorum.

Osmanlı mı, iki yüz yıldır hep yeniliyordu ve yenile yenile kendilerine güvenini yitirdiler;
Amerikalılar'm gelip "Big Brother" olarak yol göstermesinden sadece sevinç duyuyorlardı,
Amerika'yı da bilmedikleri kesindir. Bilenler ise "çok iyi biliriz" diyorlardı; sadece Amerikan
mandası istemeleri de bu nedenledir, başka mandateri istemediler. Demek ki, seçkinler
pek de tam bağımsızlıkçı olamadılar.

Bir küçük nokta daha var, Mustafa Kemal başta hepimizin manda davetçisi olduğumuz
zamanda, aslında yalnızca kendi kendimize "gelin-güvey" oluyorduk. Kimse bize manda
olmayı bile layık görmüyordu; nitekim, Sevr'de veya başka bir kayıtta, bize manda teklifi
görülmemektedir. Mesele, Ermenistan'dan çıkmaktadır ve doğrusu, bu ilk Hıristiyan
kavmin, Birinci Dünya savaşı soncunda unutulması çok şayanı dikkattir. Bu zamanda,
Küçük Ermenistan'a, İskenderun, Adana, Antep ve çevresine deniyordu, Fransızlar asker
çıkardılar; amma 1878 Berlin Konvansiyonu'na kadar "Ermenistan" tabir edilen yerler
unutuldular.

175
İnanan bir hıristiyan olan Başkan Wilson, bu unutkanlığını telafi etmek istiyordu, buradayız.

İlk başında, Wilson'un, Ermenistan'a mandater olmayı kabul ettiği kesindir ve Hoover'e
mandater-valilik önerildiğini de biliyoruz. General Harbord başkanlığındaki heyet, ki
General Moseley de var, Kazım Paşa ise generalleri üç olarak gösteriyor, bu maksatla
geldiler. Niha-i karar, raporlarına göre verilecekti; Harbord-Moseley çok yaman
teknisyenler çıktılar ve bozdular.

Kazım Paşa'nın evrak-ı metrukesi arasında yer alan, "General Harbord Cenaplarının
Riyasetindeki Amerika Heyet-i Muhteremesi istikbal programı" harika'dır, masalımız pek
eğlenceli faslı telakki ediyorum. Bu programda, İstanbul Kapısında karşılamadan sonra
Paşa'nın çay ziyafeti verdiğini ve bu esnada gürbüzlerin şarkı söyleyip, mızıka çaldıkları ve
bir de idman yaptıklarını öğreniyoruz. Akşam yemeğinde, zabitler, piyano, keman ve flütten
ibaret bir ahenk vermişler ki "büyük takdir celp" ettiğini de okuyoruz. Ben de takdir
ediyorum, Erzurum'da subaylarımızın piyano, keman ve flütü eksik görünmüyor, 1919
sonbaharındaydık, bugün inanamıyoruz, "ahenk", konser ve "gürbüz", şehit yavrusu, yerine
geçmektedir; bunlar var ama, "pehlivan güreşleri" de eksik edilmemektedir. Hep birlikte
eğleniyoruz.

Peki istememize rağmen manda'yı neden getirmediler; mandanın gelmemesini hiçbir


zaman kendimizde arayanlayız, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri dahil, hepimiz, böyle bir
övünç'ten yoksunuz. Neden, bu mükemmel tarih-raporundadır ve üç noktada
özetleyebiliyorum. Bir, Türkler, bölgede, devlet kabiliyetine sahip tek kavimdir ve Türkler'in
kaderi çizilmeden manda çok riskli sayılmaktadır. İki, tek başına Ermenistan için bir manda
çok zor görünmektedir ve mutlaka Türkiye'yi de içine almak gereklidir. Üç, mutlaka asker
de getirmek icap etmektedir. Bu şartlar, manda projesini dinamitlemektedir, övünç
şartlardadır ve manda'sızlığı, Kemal Paşa Hazretleri'ne değil General Harbord'a borçluyuz.

Kazım Paşa Hazretleri, General Harbord'un askeri birlik ihtiyacını kendisine açtığını ve
fikrini sorduğunu doğruluyor ve ayrıca raporda da notu var. Harbord, bizi ıslah için
getirecekleri sermayeyi koruma ihtiyacından söz ediyor.

176
Amerika ise o tarihte, Ortadoğu'ya asker çıkarmaya pek istekli görünmüyor; böylece
manda'yı kapatıyoruz. Demek ki bizim masalımızda "manda" miniskül bir meseledir ve
kolaylıkla atabiliyoruz.

Ne manda kahramanlarımız ve ne de manda hainlerimiz var.

Demek ki "gizli tarih" ile resmi tarih, ehem ile mühim olanı birbi¬rinden tefrik ederken de
birbirinden ayrı düşmektedir; resmi tarih bir tür "din" olduğu için bir manda savaşı icat
etmektedir ve ancak, Bekir Sami meselesini tümden ihmal etmektedir. Bekir Sami,
Londra'dan çok başarılı dönmüştü, hem heyet-i temsiliye azası ve hem de Ankara'nın ilk
Hariciye Vekili idi; 1921 başlarında Batı Avrupa'ya gitti ve büyük basanlara, bozuk Türkçe
ile, "imza attı", döndü. Başarılardan birisi, hem İtalya ve hem Fransa ile antlaşmalar
imzalayarak, her ikisini de muhasım olmaktan çıkardı ve dost yaptı. Her ikisi de bundan
böyle Türkiye'nin dostu oldular ve özellikle galip taraf karargahındaki gelişmelerden sürekli
olarak Ankara'yı haberdar ettiler. Uluslararası münazaralarda Türkiye'nin yanındalar.

Bekir Sami, Tevfik Rüştü'den çok millicidir ve derhal tasfiye edilmiştir. Bu masalımızın
acıklı faslı olup ihmal ettiğimiz ağıtımızı icra ediyoruz.

İkincisi, Ankara'dan Hariciye Vekili Bekir Sami, Londra ile beklenmedik bir anlaşma daha
imzalıyordu; iki taraf esir mübadelesinde anlaştılar. Bu, İngiliz esirleri verip, Malta
tutsaklarını almak, anlamına geliyordu; müthiş bir başarıdır, bugün daha çok öyle
görebiliyoruz.

Esir mübadelesi, masalımızda, manda savaşına göre çok daha önemlidir.

Ancak daha mühim olan bir nokta var, Bekir Sami, bu "Kunduh" ve diğer Bekir Sami,
"Günsav" o da tasfiyeye uğramıştı ve her ikisi de Kafkasya halkından geliyorlar, neden bu
kadar erken saf dışı edildi; hiç sorulmamış bu soruyu da ortaya koyuyoruz. Şöyle de
söyleyebiliriz, her adımı başarısız bir Tevfik Rüştü, yıllarca dışişleri bakanı kaldı; yoksa
başarılı olanı tasfiye etmeye çok erken mi başladık, hayır, cevabını aramıyorum.

177
Masal anlatıyorum ve öyleyse soruyorum.

Peki İngilizler, "azılı" İttihatçıları ve bu katlar erken bir zamanda, serbest bırakırken
Ankara'ya bazı sorunlar çıkararak, Ankara'yı terbiye etmeyi mi planladı; soru olarak
kalması isabetlidir. Amma bu erken tahliyeden Kemal Paşa Hazretleri'nin, hiç memnun
olmadığını daha sonraki gelişmeler gösteriyordu ve ben de masalımızda habire göstermiş
bulunuyorum.

Bekir Sami'nin yaptığı bir iş daha var, Lloyd George ile tampon meselesini de görüştü ve
tampon meselesi ise ol tarihte Londra'nın en önemli meselesi idi. Bekir Sami, İngilizler'e,
Sovyetler'e karşı, Kafkasya'yı bir tampon bölge yapmayı öneriyordu; Kunduh, Çerkez
kavmin-dendir. Bu nedenle mi tasfiye edildi; söylemek zor'dur ve söyleyemiyoruz.

Zorluk şuradan geliyor, Londra da Kafkasya'yı tampon olarak düşünmüştü, ama, bu bir-iki
yıl önceydi, aynı tarihlerde Rawlison'un aynı öneriyi, Erzurum'da Kazım Paşa'ya da ilettiğini
biliyoruz. Ancak Londra, daha çok istihbaratçı-romancı John Buchan'ın raporlarına
dayanarak, Kafkasya'yı hiçbir şekilde tutamayacağına karar vermişti; o halde, Bekir
Sami'nin ıskartaya çıkartılmış bir kartı yeniden oynamaya kalkıştığını görüyoruz. Düşerler.
Büyük devlet mi, büyük ve uzun savaş yapan devlet'tir.

Büyük savaş mı, hem önünde ve hem sonunda, hep tampon meselesi olan savaştır.

Büyük Britanya mı, önce İspanya'yı durdurdu ve sonra Fransa'nın Şark'a yayılmasını
engellemeye kalktı, Napolyon Mısır'dan ricat etmeye mecbur kaldı ve daha sonra da en
önemli sorunu, Rusya'nın Gü-ney'e inişine sürekli barajlar örmek idi. Üstelik Birinci
Savaş'tan hemen önce, Mezopotamya'ya sarkmak isteyen bir başka büyük devlet çıkmıştı;
Rusya ile müttefik olması bu sorunu çözmüyordu ve bir de Almanya için tamponlar
gerekiyordu. Kaldı ki 1917 sonunda, Londra'nın dostu Rusya, tekrar hasmı olmuştu;
tampon meselesi var.

Küçük Han'ın Moskova için ne değeri varsa, Elenler'in, Londra için yeri, aynı olmuştur.
Tamponlar inşa edilirken, destekler çekilmiş, bir yıl arayla, önce Kilekler ve sonra
Yunaniler düşmüşlerdir. Londra’nın Elenler’in altından desteklerini çekmeye
başlamalarının tarihi ise, 1921 Ağustos ayı olarak tespit ediyoruz.

178
Sevr'den bir yıl sonra, Enver'in düşüşünden bir yıl öncedir; masal ya yeni tarihler
yazıyorum.

Lloyd George, Truman ve Bush'u birbirine bağlayan bir çizgi görebiliyorum. Toynbee'mn
tasviri ile büyük hırsızdır, çünkü hırsız ortaklarından çalmayı seviyordu, Picot-Sykes
Mutabakatı'm işlemez saydı ve Fransa'ya ayrılmış Mezopotamya'ya yerleşme kararı
alıyordu. Ayrıca, Dıyarbekir Bölgesi'ni gördü; burayı Musul'a bağlamayı hiç uygun bulmadı
ve tam tersine, İngiltere'nin Musul'u ile kurulmakta olan Türkiye arasında bir tampon işlevi
yüklüyordu. En fazla, Diyarbekir ve çevresini yeni ve daha zayıf bağlarla, bir "Mısır" olarak
tutmak istiyordu. Dolayısıyla, Şeyh Sait İsyanı, bu tutuşa aykırı düşüyordu, o sırada Lloyd
George başbakanlıktan ayrılmış olsa da, Londra'nın kaygıyla izlediğini biliyoruz. Demek ki
masalımızda büyük açıklıklar var.

John Buchan'ı andım, Lloyd George'm emperyalist bürokratlarındandı, roman da yazıyordu


ve çoğu Türkiye üzerinedir, 1916 yılma ait ' olan Greenmantle, "Yeşil Hırka", romanının
çok etkili olduğunu çıkarıyoruz. Bütün Doğu'yu, alev alev yanmak için, bir kibrit bekleyen
kuru otlardan ibaret tasvir ediyordu; devrimci ve Londra kaybetmeye mahkumdur,
Londra'nın Doğu'dan ve İttihat Terakki'den çok korktuğu zamandadır. Ayrıca Buchan,
başka nedenlerle de, politika belirlenmesinde önemli roller oynuyordu, çok kısaca not
etmek zorundayım. Lloyd George'un yakın çevresinden Buchan, "Yeşil Hırka" romanında,
Jön Türk iktidarını tamamıyla bir Yahudi yönetimi olarak gösteriyordu; ellerindedir, bu
nazariyede de, yalnız olmadığını biliyoruz. İmparatorluk'un İstanbul sefiri de, Londra'ya
benzer raporlar göndermektedir ve Mark Sykes ise bir anti-semit idi, yalnız, son Petrograd
ziyaretinde Yahudiler'in gücünü görmüş ve şaşırmıştı. Bu bürokratlar, yeni politikalara
zorladılar ve Mark Sykes da, Filistin'de Yahudi yığılması taraftarlarına dönüyordu, bu parlak
kafalı İngiliz'in sık sık döndüğünü de ekleyebiliyoruz.

Son Rusya gezisinde, anti-semitik reflekslerini yenerek, Filistin'e Yahudi yığma fikrine
dönse de, Sykes, ilk mühim Osmanlı tarihi iddiasıyla telif ettiği , "Halifenin Son Terekesi"
nam 1915 tarihli eserinde, Jön Türk iktidarı için,"zionism was backed because it was bad
cosmopolitanism and fınance" ifadesine yer veriyordu; Sykes, yeni iktidarı siyonist taraftarı
damgalarken yanlış ve eksik gerekçeler buluyordu, yanlıştır.

179
Tarihimizde meşum bir yere sahip baş tercüman Fitzmaurice ise iktidarın yapısı üzerinde
duruyor ve Young Türk movement fifty per-cent crypto-jew and ninety five percent
Freemason, tespitini yapıyordu; yarısı kripto-yahudi ve hemen hemen tamamı ise
masondur. Kuşkusuz, burada, Fitzmaurice'in "gizli- yahudi" sözünden sadece
sabetayistleri anlamıyoruz, sabetayist olmayıp da müslüman görünmeyi tercih edenler
hala varlar; Fitzmaurice, Londra'da da güçlü idi. Türkiye'yi çok iyi biliyor ve sefareti
yönetiyordu; amma müthiş baş tercüman'ın rakamları ve oranları her zaman tartışmaya
açıktır. Bırakıyorum.

Hep "Balfour Deklarasyonu" diyoruz, o demde, Başbakan, Lloyd George idi ve bir taş ile iki
kuş vurmayı planlıyordu. Londra, Türkler karşısında aciz kalmıştı, Çanakkale'yi
geçemediler ve daha da acısı, Kut-ul Amara'da içlerinde birisi de general olmak üzere bir
birliği Türkler'e esir verdiler; İngilizler için utanç vericidir, yakın tarihte benzerini
yaşadıklarını sanmıyorum. Şimdi Lloyd George, çok kısa zaman içinde mandater olacağı
Filistin'de, İsrael oğullarına bir "ev" vaad emekle, Yahudiler'in İttihat ve Terakki iktidarına
desteğini söndürebileceğini hesaplıyordu. Demek ki Balfour Deklerasyonu, esasta, İttihat
ve Terakki'nin ayağının altındaki toprağı kaydırmak için bulunmuştu. İkincisi, Kayzer,
yirminci yüz yılın başlarında, siyonizmin koruyucusu rolündeydi, Hitler'e bakıp yanılmamayı
ve Hitler'de bir tepki görmeyi de öneriyorum, Almanya siyonist politika izleyen tek büyük
devletti ve Londra, Almanya'nın elinden bu silahı da almak istiyordu. Müthiş bir volte-face
ile karşı karşıyayız.

Yirminci yüz yılın başında, siyonizmin savunucu Almanya ve en güçlü olduğu yer ise
Türkiye'dir.

O tarihte İsrael mi, çoğu, Rusya'dan ve Polonya'dan göç ettiler ve hepsi, Sultan Hamid ve
izleyen İttihat ve Terakki devrinde Filistin'e göçtüler. Filistin'de devlet kuranlar, Sultan
Hamid zamanında, Filistin'de kökleştiler ve mücadeleyi öğrendiler; Rusya'dan çıktılar ve
Rusya'dan nefret ediyorlardı.

180
İster Rusya ve isterse "Sovyet", çok değişmediler ve daima bir tampon sayıldılar; Filistin'e
transplante edilen Yahudiler, Rusya veya Sovyetler'e baraj oldular.

Truman, 1947 yılında, Türkiye'nin üzerine Amerikan şemsiyesi açtı ve bir yıl sonra, İsrael
Devleti'nin kuruluşunu başlattı. Demek ki tampon, tampon'dur.

Rawlison, önce Kafkasya'yı önerdi ve daha sonra, Kazım Paşa'ya, Yunanistan'ın hiç
önemli olmadığını anlatıyordu. Londra ile her temasta, Elenler'e destekten vazgeçmek
önerisini alıyorduk. Yirmi iki yılında ise, Elenler'in arkasında hiçbir destek kalmamıştı ve
Anadolu'daki askerleri, silah ve mühimmat kıtlığı çekiyorlardı, maaşlarını bile alabildikleri
bile şüphelidir. Moralsizdiler.

İşte bu süreç içinde, Anadolu'da da, düzleyiciler düzlendiler.

MENFİ MALTA SÜRGÜNLERİ


Işık, masallardadır.

Bilmiyorum, ancak, masalımızı hem anlatıyorum ve hem de dinliyorum, her faslında


kollektif meraksızlığımıza daha çok şaşırıyorum. Malta dönüşünde ne kadar sevinçlidirler,
öyle olması gerekiyor, fakat bir bilgi ya da bir kaynak bir yana bir romana dahi sahip
değiliz. Sanki sadece sürgünleri unutmaktan sevinç duyuyoruz. Menfilerden söz ediyorum.

Diplomat-tarihçilerimizden Bilal Şimşir'in "Malta Sürgünleri" var, son derece resmi'dir, ama
yine de büyük hizmet sayıyoruz. Yalnız Doktor Şimşir de yalnızca İngiliz diplomatik
belgelerine dayanmaktadır. Demek ki sürgünleri unutmayı ve unutturmayı tarih telakki
ediyoruz.

Doktor Şimşir'in işi zordu, tarihçilik hoş olsa da zor meslek ve şu paragrafı yazabilmek
daha zor olmalıdır, kolaylıkla kopye ediyorum: "Mustafa Kemal Paşa'dan önce
tutuklanması gereken komutanlar vardı. Mustafa Kemal Paşa, tanınmış İttihatçılar arasında
de gözükmemektedir. İngilizlerse öncelikle İttihatçıları yakalatmaya çalışıyorlardı." Böylece,
Mustafa Kemal Paşa'nın neden Malta'ya sürülmediğinin bir izahını elde etmiş oluyoruz.
Ancak, Doktor Şimşir, bu izahattan hiç de tatmin olmuşa benzememektedir ve devam
ediyor:

181
"Mustafa Kemal Paşa, o nazik günlerde büyük bir taktisyen olarak davranmıştır. Damat
Ferit Paşa'ya güven vermeyi başarmıştır, Hatta İngilizler'in kuşkularını da kısmen
giderebilmiştir." Demek Kemal Paşa, hem saraya ve hem de Londra'ya güven vermeyi
önemli buluyordu; öte yandan, henüz Mondros'tan önce dahi, savaşta ısrarın yararına
inanmadığını ve bunu bildirdiğini biliyoruz. Öyleyse sürgünler arasına konmamasını iyi
anlayabiliyoruz.

Sürgünden dönmelerine rağmen "menfi" olacaklarını hiç akıllarına getirmemiş olduklarını


düşünebiliyorum. Kim akıl edebilir ki; "menfi" demek, sürgün demektir, Arabi "nefy" fiilinin
mefülü olup "nefi" de di-yebiliyoruz. Öyleyse şimdi, direnişçilerin çifte sürgün olduklarını
teşhis edebiliyoruz. Hem Londra ve hem Ankara, sürdüler.

Ali İhsan Paşa, "Musul'dan çıkmam" diyordu, İstanbul'a gelince yakalandı ve Malta'ya
sürüldü, bir numaralıdır. Heyecanla geldiğini biliyoruz, çok kısa bir zaman, Batı
Cephesi'ndeydi ve "geçimsizlik" bahanesiyle tasfiye edildiğini hatırlıyoruz. Yirmi ikide
olabilir, hizmetten dışarı sürülmüştür, sınıf birincisiydi, acı yazıyorum.

Fahrettin Paşa, "Medine Kahramanı" olarak biliniyor, Medine'de ümitsiz bir direniş
sergiledi, sonra İngilizler aldılar ve Mısır'da esir kampında asker tayınına bağladılar.
Malta'tan sonra ve büyük heyecanla, Rusya üzerinden Ankara'ya kavuştu. Görev mi,
Kabil'e sefir yaptılar, Kabil o zaman da bir köydü ve Afganistan sefiri olarak tasfiye ettiler.
"Türkkan" soyadını aldı ve bize bıraktı, hoş seda'dır.

Yakup Şevki Paşa olmasa, kurtuluş savaşı kazanılabilir mi, Erzurum'da ordu komutanıydı,
mütareke emirlerini dinlemedi, silahları direnişçilere dağıtıyor ve direniş hazırlıyordu;
"Yakup Paşa vermem diyor", neden böyle bir Türkü yok, bilmiyorum. İngilizler, komutanlığı
bırakmazsa, İstanbul'u işgal etmekle tehdit ettiler, orduyu kolordu yapıp Kazım Paşa'ya
verdiler. Yakup Paşa, İstanbul'a döndü, kömürlüklerde saklandı, gizli oldu ve yakaladılar ve
menfi yaptılar. Malta'tan dönünce kısa bir süre ordu komutanı idi ve yirmi iki yılından sonra,
şuraya aldılar ve orada öldüler.

Rauf, bir süre itibarda oldu ve sonra Londra'ya kaçarak hayatını kurtardı. Yirmi altıda
tasfiye edilenler arasındadır. Peki neden Malta'da kalmadılar, masalımızda sualleri
bitiremiyorum.

182
İsmail Canpolat, yirmi altıda idam edildi. Kara Kemal idam edilmemek için intihar ettiler,
demek, Malta'dan dönenleri, kötü yazgı bekliyordu. Ankara'nın sürgünlerden bu kadar
korkacağını hiç bilemediler. Ben de bu masalı anlatırken fark ediyorum.

Kut-ul Amare Kahramanı Halil, Malta'ya gönderilmek üzere, Bekir Ağa'da depo ediliyordu.
Kaçmasını başardı. Nuri, yine Malta'ya gitmek üzere Batum hapishanesindeydi, Nuri Paşa,
Bakü'yü zapt etmekten suçluydu. O da kaçabildi ve her ikisi de Malta'dan kurtuldular.
Ancak Ankara, bu kahramanlara, hiçbir askeri görev vermedi ve sadece hayatlarını
bağışladı. Masalı anlatırken içim yanıyor.

Doktor Şimşir, "yedilerin hepsi Malta adaylarıdır" diyordu, İngilizler'in eline geçseler,
Malta'ya sürülecekler, İngiliz belgeleri bu yönde ışık saçıyor. Bunlar, Enver, Talat, Cemal
Paşalar ve Doktor Nazım, Bedri, Azmi ve Bahattin Şakir Beylerdiler. Doktor Nazım, yirmi
altıda asıldı ve Enver, Talat, Cemal, yirmi ikiyi idrak ettiğimizde öldürülmüşlerdi. Öyleyse
masalın bu faslı hem çok acıklı ve hem de çok menfi'dir ve bu acıyla, ayrıca menfi olmamak
için, şimdi ben, ne Adam Smith'in görülmez elinden, invisible hand, ne de Adam Smith'in iş
bölümü'nden, division of labour, söz edebiliyorum. Hürmeten etmiyorum. Malta
sürgünlerinden sadece Fethi ve Ali Çetinkaya yükseldiler. Ali Fethi Okyar, yükselebileceği
en yüksek yere kadar çıktı ve Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne yaver oldu. Çetinkaya'ya,
"Kel Ali" de deniyor, İstiklal Mahkemesi reisi olarak, eski arkadaşları için, sürekli, idam
kararlan veriyordu. Kel Ali, adı masallara uygundur, "sürekli tasfiye" döneminde, bir giyotini
aratmıyordu, bunu, artık böyle biliyoruz.

Öyleyse Malta sürgünlerinden geriye bir yaver ile bir giyotinin kaldığı kesindir.

Bütün kabiliyetler, tüm gözü pekler, hep ufku genişler, kırıldılar. Ve masalımıza inanmamak
yerindedir. Diğerleri daha zor olduğu için, ben de, kopernik devrimi yapıyorum.

183
BEŞİNCİ BÖLÜM
ÇANAKKALE
Mademki Kemal Paşa'dan çok daha ileri kemalist tarif edebiliyoruz, öyleyse artık orada
duramayız. Masalların mümeyyiz vasıflarından birisi de, mantığı sürdürme hali'dir, mantığın
işleyişinin önünde baraj tanımıyoruz. Öyleyse, bu mantığın ötesinde çıktığımızda, Mustafa
Kemal Paşa'yı sevmeyen ve ancak "kemalist" olanlarla karşılaşıyoruz. Bunu, Kemal
Paşa'yı kabul etmeyen kemalistleri, tarih edebiyatımıza küçük bir kontribüsyon olarak
düşüyorum. Şimdi buradan ilerliyoruz.

Mustafa Kemal Paşa'yı kabul etmeyen ya da sevmeyen amma mühim kemalistler var ve
bu bir kategoridir. Az idiler.

Kemalizm'e düşman amma Kemal Paşa'yı sevenler çıktılar, yeni türediler ve hızla
çoğalıyorlar. Şimdi çoklar.

Birinci kategoriyi anlamamız mümkündür, fakat, başka bir tarih gerekiyor ve belki de "gizli
tarih" bu açıdan da zorunlu ve verimlidir. İkinci kategoriyi anlamaya ise mecburuz, çünkü
somutu bunlar zenginleştiriyorlar; çok olan somut'u anlamamak için ise ahmak olmak
yeterlidir. Kemalizm'in cenaze töreni sırasında sürekli Kemal Paşa'ya methiye düzmek ve
hatta mesihleştirmek işte budur. Kemalizmin içini boşaltmak ve Kemal Paşa için kollektif
ayinler düzenlemek, cumhuriyetin son aşamasıdır ve çöküşün eşiğindeyiz.

Mesih yapmak, öldürmek'tir.

184
Kemalizm cumhuriyet’in kuruluşunun kodilikasyonu idi ve çaresizlikte çare görüldü. Bu
sırada, modern cumhuriyetin kurulusuna çok büyük emek verip de Mustafa Kemal Paşa'yı
hiç kabul etmeyenler, bu dünyadan göçüyordu. Boşluk var; belki "Hint Yazı" diyebiliriz,
hem Kemal Paşa'yı yüceltiler ve hem de kemalizm'i bir yol yaptılar. 1956-1966 yıllarını
öneriyorum ve hep tartışma'ya işaret ediyorum. Doğru mu, amma, işte masal'dır.

Masallar, büyük açıklıktırlar. Masallarımızı yaşatmak zorundayız.

Kimler, cumhuriyetin kuruluşuna büyük katkı yapmakla beraber Mustafa Kemal Paşa'yı hiç
sevmediler ve/veya kabul etmediler; Rıza Nur'u, başka bir yerde tasnif etmiştim. "Türkiye"
adını bulan ve teklif edendi ve Lozan Konferansı'nda ikinci delege idi; artık tarihe katmış
haldeyim. İstiklal Mahkemesi'nde yargılanan hırçın gazeteci Hüseyin Cahid'i buraya
koyuyorum, aslında bu kategoriyi, Rıza Nur ile birlikte Hüseyin Cahit'ten çıkarıyorum. Ne
güzel bir "model", üstelik Falih Rıfkı var, yazılarında, her zaman bizim için, modellerin
dişisini de saklıyordu; Falih Rıfkı, Hüseyin Cahit için, "Mustafa Kemal ile aynı şeye
inanmakla beraber Mustafa Kemal'e inanmıyor" diyordu. Bir yazarın çağdaşı bir yazarı bu
kadar derin görebilmesi müthiştir; ayrıca, bize bırakma cesareti var. "Handan" yazarı,
mücadelede Halide Çavuş, oradadır, pek az toplum böylesine romanesque bir türe sahip
olmuştur; kendi kendimizi kutluyorum, önce Mustafa Kemal'i beğendi ve hemen
desenchante olduğunu biliyoruz. Bu arada, burada, yeri gelmişken itiraf ediyorum, Manda
Savaşı'na savaşı, bir ölçüde de, Halide Edip'i yüksek yerine tekrar çıkarmak için açmıştım
ve biliyoruz, "savaşa savaş", bilim yoludur, masal alemindeyiz.

Yola inanıp Mustafa Kemal'e inanmayanlar, çabuk dezanşante olanlar, çok değiller, ama
yine de hepsini saymak kolay görünmüyor; amma ve lakin Refet Paşa'yı unutmuyorum.
Çanakkale Kahramanı Esat Paşa ve kardeşi Kafkasya Kahramanı Vehip Paşa buradalar,
hiç kuşkusuz, Yakup Şevki Paşa var, ve olmasa, "Erzurum Ordusu" bize kalmazdı ve
borcumuzun büyüklüğüne işaret etmekle yetiniyorum.

185
Peki kemalist olduklarını nasıl biliyoruz, masalların cevapları doğrudan’dırlar, bir kez
kurdular. İkincisi, hemen tasfiye edildiler. Üçüncüsü sustular. Zarar vermemek için çok
temkinli davrandılar, cumhuriyeti vikaye edebilmek için bir kenara razı oldular.

Kurdular, tasfiyeye uğradılar, sustular, işte bunlar, Mustafa Kemal Paşa'ya güvenmeyen
kemalistlerdir. Yok sayamayız ve bu masal biraz da yok sayılanları yaşatmak üzredir.
Demek zenginleşiyoruz.

Gizli tarihimiz zengin damarımızdır. Yaşatıyor.

Marjinal kalan ve en iddialı olan Kazım Paşa, yaşayabilmek için tarihe sığındı, aynı tarihi,
Mustafa Kemal Paşa'yı önemli ölçüde minimize etmeyi hedef alarak yazıyordu; evrakı
baskınlardan saklayıp, habire yazıyordu, onunki de resmi'dir, ancak, resmi tarihe ithal
etmiyorlar, Ali Fuad Paşa'nın anılarında ise çok işaretler var, fakat, görülmez mürekkep ile
yazılmış duruyorlar. Bir masalcı gözü ile okunduğu zaman görülüyorlar; "İnönü Zaferi" ile
gizli bir alayı okuyabiliyoruz.

Kemal Paşa'ya güvenmeyen kemalistler, en çok İnönü Zaferi ile eğlendiler.

Her halde ihtiyaç oldu, solun bütün ağaçlan salladığı zamandı, Hikmet Bayur, bir ara
komünistlerin milli mücadeleye el koymak üzere olduklarını iddia ediyordu. Kazım ve Ali
Fuad Paşalar'ın ahfadı, İsmet, Fevzi ve Mustafa Kemal Paşa'larda bir el koyuş buluyorlar.
Etkilendiler mi, yüreklendiler mi, şimdi daha yüksek ses çıkarıyorlar. Ne de olsa "Tezler"
var, artık daha çok çığırıyorlar.

Mehmet Ali Aybar, Ali Fuad ile aynı ailedendir, Sivas Kongresi reis-i sanisi İsmail Fazıl
Paşa Hazretleri büyük amcası ve Hareket Ordusu Komutanlarından Hüseyin Hüsnü Paşa
Hazretleri dedesi idi, sosyalizmin legalizasyonu ve küreselleşmesinde emeği büyüktür.
İsmet Paşa'ya, ailesinden gelen sevimli husumet, "kin" demiyorum, yolunu açıyordu;
sevimli husumet açıcı ve "kin", burada, yol şaşırtıcısıdır, her açıdan çok daha adil ve
yaşayabilir bir cumhuriyet projesini ortaya koymuştu. Aybar'ın zamanında Türkiye İşçi
Partisi işte budur; ama ne yazık, çok daha adil ve yaşayabilir bir cumhuriyetin
yaşayamayacağını gördük. Acımız büyüktür, yaşayarak biliyoruz.

186
Cumhuriyet, bir trajedi oldu. İyileşmek için çabaladıkça, kötüleşiyordu. Ama iyileşmek için
çabalamak, zorunluluktur. Ancak ve ne yazık, tüm çabalayanlar, tüm kabiliyetler, tüm iyiler
öldürülüyordu, bütün fidanlar kırıldılar. Altmış altı yılında başlayan üçüncü büyük iç savaş
işte budur. Bir büyük kırım için başlattılar. Kırım'lar her zaman içiçedirler.

Altmışlı yılların aydınları, yüksek bir cumhuriyet hayalindeydiler, kendileri de yükseldiler,


ütopya olduğunu göremediler, vuruldular ve düktüler. Henüz kalkmadılar ve sürüngenler.
Acizleri, a la Huxley bir fabrikasyon hatası türünde kaldılar.

Masal ya, İsmet Paşa başbakan ve aynı zamanda yüksek planlama kurulu başkanıydı, ben
junior bir plancı halindeydim, bugünkü meclis binasındaki güzel kurul salonuna, bazen
süzülürdüm, Ekrem Alican koalisyon ortağı ve başbakan yardımcısıydı, Paşa'yı üzmek için
hep geç geliyordu, her gecikmesinde koalisyonu dağıttığı havası veriyordu ve o sırada
büyük toplantı masasının üzerinde gazeteler vardı, Paşa üzüldükçe, bakıp bakıp, "bugün
Koçero" ne yapmış, diyordu; bir eşkıyadır, dağdaydı, "iyi eşkıya" şöhreti vardı, mazlumdan
yanaydı, dağdan indirilemiyordu ve bıyıkları da Aybar'inkine benziyordu ve o zaman
gazeteleri her ikisi kaplıyordu, İsmet Paşa, Aybar'a, "Koçero" diyordu. Fakat bu iç savaşta
Koçero'lar dağdan indirildiler ve şimdi, ekonomidedirler. Çok daha adil ve yaşayabilir
cumhuriyet ülküsünü söndürmek savaşının sonunda, ekonomiyi ve cumhuriyeti koçero'lar
ele aldılar. Şimdi yaşamı sevmiyorlar, düşmanlar. Bir de mazlumlar varlar. Yaşama
düşmanlara tebaa'yız.

Yaşama düşman yaşayanlann, mutlak ölümleri mutlaktır. Önceden göremedim.

ÇANAK
Morghentau, "the city Tchanak, or to give it its modern European name, Dardanelles"
yazıyor, öyle anlıyoruz, o zaman "Çanak" deniyordu. Morghentau, İstanbul'da Amerikan
sefiri idi ve Enver, bunları, Çanak'a davet etmişti. "Djevad Pasha, the Turkish Commander-
in Chief at the Dardanelles, met us and escorted our party to headquarters",
Morghantau'nun anlatımından anlıyoruz ki, Cevat Pasa, Çanak'ta yüksek komutandır,
müstahkem mevki komutanı, olarak biliyoruz.

187
Bundan kuşku duymuyoruz, müdafaa sırasında Çanakale'yi ziyaret eden Mithat Paşazade
A.H. Mithat da, hatıratında, "istikbalimize gelen Çanakkale Kumandanı Cevat Paşa" dese
de, Amerikan sefirinin sözüne daha çok güvenilen bir dünyadayız, he spoke excellent
German, Almancası mükemmeldi ve Morghentau da Alman Yahudisi olduğu için
çevirmene ihtiyaç kalmıyordu. Fakat o tarihte ve artık Wilson'un büyükelçisidir.

Çanak'ta bir de Selahattin Adil var, o zaman Albay ve tüm topçu birliklerinin komutanıydı;
bizim bayram olarak kutladığımız, ilkokullarda "Çanakkale geçilmez" oynadığımız,
"Çanakkale Zaferi" işte budur. Müttefikler, Çanakkale'den geçip İstanbul'a varmak ve
oradan da Karadeniz'e geçerek,. Ruslar ile birleşmek istiyorlardı. Başarıyı emin
görüyorlardı, İstanbul'un boşaltılması hazırlıkları tamamdı, Sultan ve sefirler için Eskişehir'e
tren hazırdı, Pomiankowski, İstanbul'da yunanilerin ve ermenilerin yüzlerinin güldüğünü de
haber veriyor, fakat, Cevat Paşa ile Albay Selahattin komutasında topçular ve mayıncılar
bütün oyunları bozdular. Mucizevi'dir.

Fahrettin Paşa, Altay, pek güvenilir kaynaklarımız arasındadır, sahih ve önemli bilgileri,
hissettirmeyen bir üslup ile bize bıraktılar, hep yararlanıyorum, Çanakkale ve Gelibolu'da,
Von Sanders'in altında, en yüksek komutan olarak, Esat Paşa'yı teyid ediyordu. "Üçüncü
Kolordu Kumandanı General Esat", kurmay mektebinde ders nazırı olmakla, "Balkan
Harbi'nde Yanya Kalesi'ni savunmuş tecrübeli, bilgili, nazik, üstüne çok bağlı ve itaatkar bir
insandı" demektedir. Paşa, Çanakkale'ye gittiğinde ise Komutan Cevat Çobanlı ile "kurmay
başkanı" Selahattin Adil'i üzüntülü hatırlıyor, çünkü Enver, orduda bir büyük tasfiye ile pek
çok rütbeyi bir derece indirmişti, amma Selahattin Adil, Enver'in sınıf arkadaşı olduğu için,
eski rütbelerine iade edilmelerini sağlamıştı, sevindiler.

Fahrettin Paşa'nın kayıtları arasında bir de şu var; "on dokuzuncu tümenin yeniden
teşkilinde ve tümen komutanlığına Sofya ateşemiliteri kurmay yarbay Mustafa Kemal
Bey'in tayin edildiğine dair başkumandanlık emri gelmişti", böylece bir daha öğreniyoruz ki,
Mustafa Kemal Bey, yeni kurulmakla olan ihtiyat tümenininkomutanı idi.

188
Çanak'ta hiç yoklar, gördüğü dahi şüphelidir, Gelibolu Cephesi'nde bir ihtiyat tümeni
komutanıdır; ve biz bütün cepheleri, bütün savaşı, "18 Mart Zaferi" dahil hepsini ama
hepsini Mustafa Kemal adına yazıyoruz. İşte resmi tarih budur.

Zafer, 18 Mart 1915 tarihindedir ve M. Larcher, 1926 yılında yayınladığı, "La Guerre
Turque" adlı çalışmasında, la victoire dont les Turcs accordaient tout le merite a Djevad
Pacha, Türkler'in bu zaferin tüm şerefini Cevat Paşa'ya verdiklerini yazıyordu. Ordu
Komutanı Liman Sanders de, hatıratında, "18 Mart, Çanakkale Müstahkem ve Boğaz
Komutanlığı için şeref günüdür ve öyle kalacaktır" demişti. Gerçekten bizde de, ilk
tebriklerde, sadece Cevat Paşa'nın fotoğrafı vardı ve sonra Mustafa Kemal Bey'inki de
eklendi, sonra Cevat Paşa'nınki çıkarıldı, pek öyle kalamadı ve Cevat Paşa'nın da buna bir
itirazı olduğunu hatırlamıyoruz. Zaferi vermiş ve tasfiyeden kurtulmuştur, "trampa"
diyebiliyoruz.

Öyleyse, bir teoreme daha yaklaşıyoruz, direnmiş olanlar, zafer sağlayanlar ve alçak sesle
olsa da konuşanlar, tasfiye oldular. Seslerini kısıp tarihi gerçeklerin falsifikasyonuna razı
olanlar, asimile oldular ve kaldılar. Selahattin Adil Paşa da çok erken emeklilik yoluyla
tasfiye olanlar arasındadır.

Belki de bu nedenle, hatıratında, şunları okuyabiliyoruz; "bu sebepledir ki ikinci grup olarak
gelen ve hastalanmasından dolayı İskenderiye'de hastaneye yatmış olan Mustafa Kemal
Bey'in, hastaneden çıkar çıkmaz İskenderiye'deki Reis el-Vecd sarayında Hidiv Abbas
Hilmi Paşa'yı ziyaret etmesini gerek memleket çıkarlarına ters düşmesi gerek şahsi
görevime karışılma sayarak bir an evvel cepheye hareketini Ömer Fevzi Bey vasıtasıyla
bildirmeye mecbur olmuştum." Belki de bu nedenle erken emekli olmuştu, o sırada milli
müdafaa vekaletinde müsteşar idi, İstanbul'u düşmandan teslim alması için de
görevlendirilmişti; beklemediğini çıkarabiliyoruz.

Pomiankowski, Avusturya-Macaristan İmparatroluğu'nun İstanbul'da ateşemiliteri idi,


yazdıkları değerlidir. Çanak'a gidenler arasındadır, "öğrendiğimize göre Enver Paşa bu
geziyi, Amerikan Büyükelçisi Morghentau için tertiplemişti" demektedir; Enver'in, herkesin
Çanakkale'nin delineceğinden emin oldukları bir zamanda, bu geziyi tertip etmesi bir cüret
işidir.

189
Pomiankowski de hatıratını yirmili yıllarda yazmıştı, bu tarihte, Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri Cumhurbaşkanı olmakla birlikte, anılarda fazla görünmemektedir.

Morghentau da, Çanakkale'yi önemsemekte ve Gelibolu'dan hemen hemen hiç söz


etmemektedir. Morghentau, Çanakkale'nin savunmasında Alman subaylarından
ziyadesiyle söz etmektedir; Alman General Mertens, Morghentau'ya, savaştan sonra
Çanak'ı büyük bir turistik merkez yapacaklarını, and sell relics to you Americans, ve
Amerikalılara savaş hatıraları satacaklarını söylüyor; Almanlar da moral dolular.

Bizim Çanakkale Zaferi'nde, Mustafa Kemal Bey hiç yoktular.

GALLIPOLI
Gelibolu müdafaaı üzerinde bir monografi yazmış olan Robert James, "Gallipoli" adlı bu
çalışmasında, "outside Turkey, no one had heard of Kemal Bey by 1915, and even in
Turkey he was generelly unknown" diyordu, demek ki, Mustafa Kemal Bey, 1915 yılına
kadar, dışarıda hiç duyulmamıştı ve Türkiye içinde ise genellikle bilinmiyordu Yine
"Gelibolu" hakkında başka bir monografi çalışması yapmış olan Moorehead de, elçilik
davet listelerinde adına rastlanmadığını not ediyordu; indeed, it could hardly have occured
to the British Embassv to have invited Mustafa Kemal, for he was still unknown in Turkey,
başkentlerde büyükelçiliklerin davet listeleri, güvenilir bir ünlülük endeksidirler Mustafa
Kemal Paşa Hazretleri'ni "maruf” adamlar listesinde bulamıyoruz.

İlaveten, Mustafa Kemal Bey'in Çanakkale Müdafaaı'nda, yakından ve uzaktan hiçbir ilgisi
ve rolü olmadığını hep tespit ediyoruz. "Çanakkale Savunması" başka ve "Gelibolu
Direnişi" ise bambaşkadır, kadroları da ayrı ayrı yerlerdeler, ortak yanları her ikisinin de
şanlı olmasından ibaret idi. Masal için bu netliğe ihtiyacımız var, masallar nettirler; bütün
bunlara, Gelibolu Müdafaası'ndan ne önce ve ne de sonra bir şöhret olmadığını
ekleyebiliyoruz; dar bir çevrenin dışında bilinmiyordu. Kesin olan şudur, Mustafa Kemal'in
yıldızı, Samsun'dan itibaren parlamaya başlamıştı; bununla birlikte, yirmili yılların ortasında
yazılmış eserlerde de fazla parlatılmadığını görüyoruz.

190
Üçüncü Kolordu Komutanı Esat Paşa ve Kurmay Başkanı da Fahrettin Altay'dılar, Kemal
Bey, ihtiyat tümeninin başındaydı, Larcher, réserve générale de la zone d'Europe, la 19e
division, Mustafa Kemal Bey, rassemblée au nord-ouest de Maidos, yazıyordu ve düşman
bütün plajlara çıkmıştı, her sırt veya tepe için müdafaa savaşı yapılıyordu, plajlar düşmanın
elindedir. O halde bir tepede yapılan bir müdafaa savaşını abartamayız; bir ihtiyat birliğinin
yaptığı bir çıkış ne kadar önemli olursa olsun, diğer bütün tepeler ve plajlardaki savaşların
üstünü örtemeyiz. Bir sırt veya tepenin tek başına kıymet-i harbiyesi olmadığını tespit
etmek zorundayız.

Selahattin Adil Paşa'nın bir tespiti var, "ne bir sırtın en yüksek hattının düşman eline
geçmesi ne de bir yan siperin kaybedilmesinin, Çanakkale Savaşı gibi yakın siper
savaşlarında önemli bir etkisi olmadı " bilinmektedir, diyordu; resmi tarihçiler ve bu arada
savaş tarihçilerimiz, Gelibolu ile bir kaleyi karıştırmış oluyorlar, böyle bir tarih anlatımıyla
general yetiştirmek imkansızdır, yanlış generaller çıkarmış oluyoruz. Kale'de bir kapıyı
tutmak çok önemlidir, filmlerden hatırlıyoruz, delik açılınca açılmış olmaktadır ve bu arada
not ediyorum, “Ulubatlı Hasan" da bir resmi tarih icadıdır, surlardan bir kapı açık
yakalanmış ve o kapıdan üşüşmüştük, amma pek çok plajda ve sırtta siper savaşları
yapılıyorsa, bir tepeyi kutsallaştıramıyoruz, buradan da, böylece savaş tarihinin
öğretilemeyeceğini söyleyebiliyoruz. Savaş tarihi tedrisatını değiştirmeyi öneriyorum.

Kaldı ki, tümen komutanı Mustafa Kemal Bey'in ilk raporlarının aksine, Anafartalar'da,
düşmanın denize dökülemediği de anlaşılmış haldedir. Bütün monografilerden ve bizdeki
daha hassas teliflerden bunu öğreniyoruz, burada da bir netlik var. Amma olsa ne olur,
dökülmesine de fazla önem atfedemiyoruz; çünkü diğer plajlarda ve siperlerde duruyorlar.

Bunlar "meçhul asker" savaşlarıdırlar ve Gelibolu, her iki taraf, hem düşman ve hem de
dost tarafları için, bir epope olmuştu; bir destandır. Karşı taraf da insanüstü bir çaba
gösteriyordu; bu o kadar öyle ki, Avustralyalılar, Gelibolu Şavası'nı, nerede ise milli
oluşlarının kaynakları arasında görüyorlar ve ya Gelibolu'yu almak ya da benzerini yapmak
istiyorlar.

191
Binaenaleyh, Gelibolu'da yenilen taraf yoktur ve yenen tarafı da göremiyoruz; işgalciler
geldiler, zaptedemediler ve gittiler. Bize büyük moral sağladılar.

Peki Anafartalar'ın hiç mi önemi yok; var. Bu, sonuncusu oldu, uzun siper savaşları
yapılıyordu, plaj plaj, sırt sırt, tepe tepe birbirini öldürüyorlardı, sadece Zığındere'de on altı
bin insanımızı kaybettik, her dere veya tepe'nin bir de İngilizce adı var, bununki "Gully
Kavine" idi, Gelibolu'da en kanlı savaş budur; Mustafa Kemal Bey olmadığı için
unutuyoruz. Gelibolu mu, savaşa benzemeyen bir savaştır, siperleri birbirine komşu idi,
akşam olunca birbirine çorba ikram ediyorlar ve sabahları birbirine saldırıyorlardı, "meçhul
kahramanlar" cengi dememiz daha isabetlidir. Her deresi, her sırtı, her tepesi isimsiz
kahramanları yuttu ve Anafartalar'dan sonra müstevliler, ısrarın beyhude olduğunu
anladılar. Öncesinde, Londra'da, çekilmeyi tartışıyorlardı, Anafartalar'da bardak taştı.
Döndüler.

Kolordu Komutanı Esat Paşa, Liman Paşa'dan sonra en yüksek komutandı ve yazdıklarının
dört cilt olduğunu biliyoruz, amma, bunların, tamamını ve en önemli yerlerini, "yayınlamak
istememiştir". Neden mi, çünkü, Esat Paşa, "sonradan büyük görev almış insanları
incitmek" istemiyordu; incitmek istemediklerinden birisinin Mustafa Kemal Bey olduğunu
tahmin edebiliyoruz.

Yayınlanan kısımdan ise şunu aktarmamız yerindedir: "Bu sırada Mustafa Kemal Bey,
yanıma geldi. Tümenin düşman donanması tarafından yapılan ve birçok kayıplara
sebebiyet veren ateş yağmurundan kurtarmak için Esentepe'ye geri çekmek düşüncesinde
olduğunu söyledi. Yanımda Topçu Kumandanı Hasan Rıza Bey ve emir subayım süvari
yüzbaşı Selami Bey bulunuyordu. 'Beyefendi askerinizin eğitimi henüz noksan olduğundan
tarihte bir çok örnekleri görüldüğü gibi bu çekilişi bozgun sayarak istediğiniz yerde
durmayarak kaçmaya kalkışacaktır, bunun içindir ki tümeniniz yerinde kalarak gerekirse
düşmana saldıracaktır, Ölmek var, dönmek yok' dedim." Buradan anlıyoruz ki, bu meşhur
söz, "ölmek var, dönmek yok", Esat Paşa'ya aittir; Kolordu Komutanı Esat Paşa, bu
iddiadadır ve şahit göstermeye özenlidir, anlıyoruz.

192
Aslında şahide muhtaç değiliz, Esat Paşa'nın çok sınırlı işaretleri ile Fahredin Bey'in
haberleri arasında paralellik kurabiliyoruz.

James'in monografisinde, bir not buluyoruz, if it had been left to Kemal, there would hardly
have been a Turk soldier alive in the Anzac arca by the beginning May, bu, Mustafa Kemal
Bey'in elindeki bütün askerleri ateşe sürdüğü anlamındadır; Kemal Bey'e kalsa, Mayıs
sonuna kadar canlı bir tek Türk askeri kalmayacaktı, Robert James bu mülahazadadır,
kuşkusuz sert bir suçlama ile karşılaşıyoruz. Moorehead de, Kemal Bey ile Enver Paşa
arasındaki tartışmaların bu noktada yoğunlaştığına işaret ediyor, Kemal, he said, was too
much given to the squandering of troops, birlikleri çarçur, squandering, ediyordu ve Enver,
sık sık müdahale etmek zorunda kalıyordu. Bu müdahalelerin sonucunda Kemal Bey'in
istifa ettiğini de biliyoruz, istifalara rastlıyoruz. Ne kadar doğru, burada bir görüş
bildirmemiz zor görünüyor, ancak, zayiatın çok yüksek olduğunu biliyoruz. Diğer yandan,
Mustafa Kemal Bey'in zaman zaman umulmadık inisiyatif aldığı doğrudur, ancak pek çok
vazifeyi kabul etmediği haller de var; ayrıca, erken ve hemen Dersaadet'e çekilmesini de
bir inisiyatif alma sayabiliyoruz. Mesuliyet almamada inisiyatif var.

Aynı çalışmada, James'in monografisinde, misled by inaccurate reports that was being
made, Essad ordered the attacks to be renewed, Essad Paşa ile Kemal Bey arasında,
raporlar üzerinde de anlaşmazlık ve tartışma çıktığının işaretlerini okuyoruz. Bu rapor
tartışmasını, Fahrettin Paşa da kaydediyor, Fahrettin Paşa'nın anlatımına göre Kolordu
Komutanı Esat Paşa durumu daha net görebilmek için ileri hatlara doğru hareket edince,
Mustafa Kemal'in de geri geldiğini görmekle "Mustafa Kemal'a niçin geri geldiğini" soruyor
ve "o da düşmanın ilerleyecek hali kalmadığını" söylüyor; işte tartışma buradadır. Bunun
üzerine Esat Paşa'nın tepkisi çok sert'tir: "Bu raporda bir yanlışlık olacak. Kabatepe
kumsalına yeni bir çıkarma yok. Siz geri dönün. Bütün kuvvetlerinizle düşmanı denize
dökmeye çalışın." Bu episodu anlatan Kolordu Kurmay Başkanı Fahrettin Bey'in, daha
sonra Fahrettin Altay Paşa, hatıratında, Mustafa Kemal Bey'i korumaya çalıştığını da teşhis
edebiliyoruz.. "Mustafa Kemal, cepheye gidince Merkeztepe'ye düşmanın çıktığını görüyor,
elindeki yetmiş ikinci alayı bu düşmanı atmak için ileri sürüyor.

193
Bu alay daha önce belirtildiği gibi savaş kudretinden yoksun olduğu için saldırıyı
başaramıyor, biraz da zayiat verince geri çekiliyor, akşam oluyor, gece düşman dar
cephesini makineli tüfeklerle kuvvetlendirip sona kadar orada kalıyor." Hal ve vaziyet bu
ise, net bir manzara çıkarabiliyoruz.

Çanakkale ayrı, Gelibolu'yu, bir kale savaşı veya meydan muharebesi görmek çok yanlış
ve yanıltıcıdır; düşman savaş gemileriyle sahildedir, sürekli birlik çıkarmaktadır, plajlarda
İngiliz savaş muhabirleri, special correspondents, cirit atıyorlar ve plajlar birbirine
akmaktadır. Ne bir tek komutan ve ne de bir tek kahraman var; hep doğru yapan
komutanlar ise ancak resmi tarihte yaratılabilmektedir. Mustafa Kemal Bey'e gelince,
Gelibolu'da, zaman zaman harikalar yaratırken zaman zaman da büyük hatalar yapıyor ve
hem Esat Paşa'dan ve hem de Enver Paşa'dan azar işitiyordu. Esat Paşa da belki de bu
nedenle, yazmış olmasına karşın, hatıratının tamamının yayınlanmamasını istiyordu, ortaya
çıkan eseri yüksek tutuyorlardı, Mustafa Kemal'i çok fazla önemsediklerini düşünemeyiz,
ama eseri koruyorlardı, susmak durumundalar.

Bu tedbirlilik var, Esat Paşa'nın erken tasfiye edildiğini biliyoruz. Kardeşi Vehip Paşa ile
birlikte bu cephede komutandılar; Vehip Paşa, bir mahir rezistans paşasıydı, şüphesiz
Malta'yı gördü, amma, Malta'dan kaçtı, İtalya'ya çıktı, fakat, Türkiye'de değil, Habeşistan'da
savaşabildi. Muhtemelen Türkiye'ye kabul edilmedi; teorem budur.

Kurtuluş savaşımız bir de kayıp kahramanlar tarihidir. Ben de habire kahraman


çıkarıyorum.

Gelibolu'da iki kolordu kahramanı iki kardeştiler. İşgalcileri düzlediler ve sonra kendileri
düzlendiler. Resmi tarihte adları bile yok, bilinmemeye mahkum oldular.

İhtiyaç keşfin anasıdır, bir kahraman ihtiyacı olunca, yaratıyoruz. Yaratma işine
Gelibolu'dan üç yıl sonra başlıyoruz.Yeniden yazıyoruz.

Bin Dokuz Yüz On Sekiz başında, henüz "Anfartalar Kumandanı" idi, Gelibolu'daki diğer
plaj ve sırtlar bir araya getirilmemişti; Ruşen Eşref, "bana Kanije müdafii Tiryaki Hasan
Paşa ile yahut Plevne Arslanı Gazi Osman Paşa ile görüşmek mukadder olsaydı bugünkü
muhareveden daha fazla mı heyecan duyacaktım", kahraman arayışına böyIe
yaklaşıyordu.

194
Büyük bir yenilginin eşiğindeyiz, yenilgi varsa mevcut kahramanlar da yenilmişlerdir ve
bilinmeyenden kahraman bulmak mantıklı ve zorunludur. Mustafa Kemal Paşa ise, henüz
o tarihte, pek çok kahramanlığın kendisine izafe edileceğini anlamış olmaktan uzaktır. Son
derece mütevazi davrandığını görüyoruz.

Bir yıl sonra, 1919 Mart Ayı'nda, Zekeriya Sertel, kahraman inşaaında önemli bir mesafe
daha kaydetmiş görünüyor, "tarih Çanakkale Vak'asını kaydederken hiç şüphesiz Mustafa
Kemal ve Cevad Paşalar'ın isimlerini altın harfle yazacaktır" demekle, Çanakkale
Savunması'nın asimilasyonuna başlandığını haber veriyordu. Zamanla, Cevad Paşa
sindirilmekle, Çanakkale'den silinmiştir, alturist bir paşamız olduğu için hiç bir itirazını
hatırlamıyoruz. Ancak bu silme işinde Zekeriya Sertel'in piştar rolünü inkar etmiyoruz,
Çanakkale Savunması, "bir de Mustafa Kemal gibi büyük bir kahramana malik
olduğumuzu gösterdi" diyebiliyordu; halbuki Mustafa Kemal Hazretleri'nin hiçbir yerde
böyle bir iddiası olmadığını biliyoruz.

Yazmak mı, yeni'yi yazmaktır ve hem Ruşen Eşrefin ve hem de Mehmet Zekeriya'nm
üsluplarından, yazdıklarının, okuyucuları tarafından, pek de bilinmediğini farz ettiklerini
çıkarabiliyoruz. Zekeriya'nın bir yıl sonra yayınlanan makalesindeki, "büyüklerimizi tanımak
mecburiyetinde olan gençlik 'Mustafa Kemal' namını da hafızalara ilave etmeli ve
halaskarlarımızdan birinin de o olduğunu unutmamalıdır" laf ve tavsiyesi, bu konuda hiçbir
şüphe bırakmıyor. Kahramanlar listesine bir yenisi ekleniyor; bu bir giriş olmalıdır ve
zamanla diğerlerini siliyoruz.

Güzel de, buradan kahraman inşaı meselesine de bir entrodüksiyon yapmış durumdayız.
Tabii mekanı dar düşünmek ayrıdır ve mevcutları ihraç edebiliyoruz; doğrusu bunun
gereğine pek inanmıyorum. Amma ne olursa olsun, kahraman yapmak, bir ölçüde heykel
yapmaya benziyor; iki metodu var, birisi mermer veya benzeri katı malzemeyi yontma
yoludur ve burada bizi çok ilgilendirmiyor. Diğeri modelage denilen metod olmalıdır, kil
alınıyor, model var, buna göre kil yapıştırılıyor ve düzeltiyor; ortaya çıkan heykelde
düzeltmeler yapılmaktadır.

195
Heykel, tomak tomak alınan kilin yapıştırılması ve ıslatılarak yapışma yerlerinin silinmesi ile
ortaya çıkmaktadır.

Marx'ın düşünce sistemi anlatılırken de Hegel'in felsefesi, Ricardo'nun iktisadı deniyor ki bir
heykel yapımıdır. Buna hiçbir itirazım yok, doğru yöntem saymak durumundayız; yazmak
da budur ve mermeri yontmaya benzetiyorum. Ancak kilden tomak tomak alıp heykel
yapmaya gelince, kahraman yaratma amelimize pek müşabih'tir; bir tek fark var, alınan ve
yapıştırılan tomak'lar başkalarının kahramanlıkları olabiliyorlar. Güzel, öyleyse kollektif
kahramanlık konseptine yaklaşıyoruz ki kahramanlıkta özel mülkiyetin reddi anlamına
gelmektedir. İtiraz etmiyorum ve kahramanlığın sosyalizasyonunu tarif etmiş oluyorum.

WARD PRICE MASALI


Eğer Antikite, heykel sanatının altın çağı ise, gazetecilikte de, On Dokuzuncu yüzyıl sonu
ve Yirminci Yüzyıl başı altın çağ olmalıdır. Bir nedeni rakibinin olmaması ise diğeri en
kabiliyetlilerin gazeteciliğe yönelmesidir; uluslararası telefon yoktu, uçak bilinmiyordu ve
telsiz günlük yaşama girmemişti, dolayısıyla, insanlar uzak diyardan ne öğrenebiliyorlarsa,
gazeteciler nedeniyle öğreniyorlardı. Dolayısıyla gazetecilik uzak yer işidir ve gazeteci
hızla yer değiştiren, bir tür, seyyah idi. Bir yerden diğerine koşuyorlar, öyleyse "büyük
gazeteci", envoye speciale ya da special correspondent olmak durumundadır; daha çok
savaşları ve barış konferanslarını izliyorlar, iyi bir üniversite tahsili ve geniş bir ilgi ile kültür
şarttır.

Elis Ashmead-Bartlett bunlardan birisi idi, 1904-1905 Rus-Japon Savaşı'nda Port Arthur
Kuşatması üzerine de kitabı var, görgüye dayalıdır, büyük savaşları izliyorlar ve bir diğeri
de "With the Turks in Thrace" başlığını taşıyordu, 1913 tarihlidir. Balkan Savaşı ve
yenilgisini yazıyor; Jön Türkler'in Edirne'nin teslim edilmesine razı olmayacağını da
önceden haber verdiğini iddia ediyor ki, bu özel gazetecilerin, bulundukları yerlerde politika
ile çok yakından ilgilendiklerini de gösteriyor, biliyoruz. Haklı çıktığı kesindir, Bab-ı Ali
Baskını ve arkasından Edirne'nin istirdatını hatırlamak durumundayız.

196
Sanıyorum, Türkiye ile son bağlantısı, Gelibolu’da, İngiliz’lerin özel muhabiri idi, esas
olarak Daily Telegraph'ta çalışıyordu; bu tür gazetecileri, aslında, gazeteciden fazla telakki
etmemiz yerindedir, İngiliz Komutanlık'ın denetiminde geçmeksizin hiçbir haber
göndermemeyi taahhüt etmesine rağmen duramıyor, bir tarafa sorumluluğu var, Başbakan
Asquith'e bir mektup yazarak baş komutan Sir lan Hamilton için "yetersiz" deyip şikayet
ettiğini anlıyoruz, çünkü, mektubu sansüre takılmıştı. Sonra General Hamilton'u ve daha
önce de Ashmead-Uartlett'i attılar. Yerine Daily Mails'den Ward Price geldi; bizi çok
ilgilendiriyor. Şimdiye kadar ihmal edildiğini fark ediyoruz.

Cambridge'ten mezun, kendine "extra-special correspondent" diyor, kitabının da adı,


olağandışı özel muhabir, olarak algılayabiliriz, hak ediyor. Gallipoli plajlarında da savaş
muhabirliği var; İngilizler'in Gelibolu'yu terk etmelerinden acı duyduğu kesindir. Sadece
Price mı, Gelibolu da, ne kadar olağan-dışı bir boğuşma, insanların her bakımdan insan
oldukları bir theatre'dayız ve Price'ın anlattıklarının bir kısım görgüye dayalıdır. Türk
tarafından Anzac tarafına bir paket sigara uçuyor ve üzerinde, "a notre heroic ennemi"
yazıyor, o tarihte Türk elit frankofon idi, Türk zabitler, Fransızca "bizim kahraman
düşmanlarımıza" yazıp, az sigaralarından bir paket uçuruyorlar, demek hapishane misali
savaşta da uçurtma iyi bir nakliyat sistemidir. Anzac'lar, konserve et ile mukabele
ediyorlar, konuşuyorlar, Türk zabitler, "şu Almanlar olmasa sizle savaşmayız" diyorlar,
düşmanlarına büyük sevgi duyduklarını anlıyoruz. Sonra Türkler'den bir işaret, "saklanın
saklanın" anlamındadır, çünkü komutan yaklaşmaktadır. Sanki oyun var ve aşkla
savaşıyorlar ve birbirini severek öldürüyorlar.

Price, Latife'yi tanıyor, konuştuğu mükemmel İngilizce nedeniyle şaşırıyor, Latife'nin "and I
speak French as well" cevabını okuyoruz; demek o zamanlar, fevkalede güzel İngilizce ve
Fransızca konuşan cumhurbaşkanı eşlerine sahiptik. Ward Price'ın, İzmir'in
kurtarılmasından hemen sonra, Mustafa Kemal Paşa ile İngiliz Komutanlığı arasında
aracılık yaptığını da öğreniyoruz; İngilizler, muzaffer orduların, Çanakkale'ye devam
edeceğini ve orada İngilizler'i söktükten sonra İstanbul üzerine yürüyeceğinden
kaygılanıyorlar, heyecanlı birkaç gün var, amma, Türk tarafı yanmakta olan İzmir'de
durmayı tercih etmiştir.

197
Doğrusu, Türk tarafının, İskenderun ya da Çanakkale yönünde yürümemesi bir
muammadır. Bilmiyoruz, masallarda az da olsa muammaya da yer ver.

Ward Price'in 1957 yılında yayınlanan bu kitabında, resmi tarihi alt üst eden rivayetlerine
rastlıyoruz. Her halde Mütareke'nin hemen başındaydık, Price, Pera Palas'ta Liman Paşa
ile görüşürken, otel müdürü başka bir Türk Paşa'sının görüşmek istediği haberini getiriyor;
kahve içip görüştüğü Mustafa Kemal Paşa idi. Bu görüşme ile ilgili Price'in yazdıkları,
resmi tarihçiler tarafından da kaydediliyor, ancak hepsi, Kemal Paşa'nın müttefikleri
şaşırtmak istediğinde ittifak halindedirler. Bu mülakattan net olarak çıkan ise, Kemal Paşa,
İngiliz yetkililerle görüşme peşindedir.

Kemal Paşa fes ve redingot, frock-coat, "cübbe" demek istemiyorum, ama "İstanbulin" de
olabilir, giymiş ve Price, hem yakışıklı buluyor ve hem de yüzünde virilite teşhis ediyor;
Paşa, savaşta yanlış tarafta cenk eylediklerini söyleyerek mülakata başlıyor. İngilizlerin
Anado¬lu'yu parçalayacağından ve buraya geleceklerinden emin görünüyor, bir itirazı yok
ve temenni ettiği izlenimini veriyor ve İngilizler'in deneyimli Türk valilelere ihtiyacı olacağını
ekliyor. "What I want to know, is the proper quarter to which I can offer my services in that
capacity", İngiliz valisi olarak hizmet vereceği yeri öğrenmek istiyor, mülakatta meselesi
budur.

Price'in anlattığı masallardan birisi de işte budur. Kemalist tarihçiler, Price'in bu masalını
nakzetmiyorlar; Paşa'nın İngilizler ile siyaset oyunu oynadığını düşünmekte inatçıdırlar.
Burada duruyorum.

Üç nokta üzerindeyiz, Ward Price, daha sonra beklenmedik üne erişen bu ziyaretçisi ile
daha çok ilgilenmediği ve gözlem yapmadığı için üzüntülerini dillendiriyor ki her
gazetecinin, benzer durumlarda benzer tepki gösterdiğini okuyoruz. O zamana kadar adını
duymamışsa, normaldir ve İkincisi, bu tür gazeteciler başkadır, hem görüşme öncesinde ve
hem de sonrasında istihbarattan sorumlu Albay Heywood'a haber veriyor, izin alıyor ve
rapor veriyor; Heywood, önemsemiyor, görev isteyen Türk generallerin hızla artacağından
emin görünüyor, istihbaratçı tavrı olmalıdır. Kürtlerden de dilekçe alıyorlar.

198
Üçüncüsü, çok daha teoriktir, acaba, samimi olmak im olmamak mı. Kemal Paşa'yı
yüceltir; Price, görüşmede hazır bulunan Rifat adlı bir Türk generalinin yıllar sonra,
Mustafa Kemal Paşa'nın samimi olduğunu ve İngilizler'in ciddiye alarak Anadolu'ya
gelmemekle büyük hata yaptıklarını, kendisine söylediğini de, aktarıyor, General Rifat,
İngilizler'i Anadolu'da kök salmış görmekten yanadır.

Kemalist tarihçiler, Kemal Paşa'nın doğduğu andan itibaren kurtuluş mücadelesine kararlı
olduğu konusunda yemin ediyorlar, doğru olması da muhtemeldir. Ancak Mustafa Kemal'i
bir on dokuzuncu yüz yıl paşası olarak düşünürsek, bu türde, kuvvet görünce isyan refleksi
var; kuvvet toplamaya eğilimlidirler. Bu da kurtuluş savaşındaki rolünü jüstifiye etmek için
yeterli görünüyor; buradan devam ediyorum.

Price'in anlattıkları arasında başka masallar da var. 1938 yılındaki cenazede bulunmuş,
hemen önce de gelmiş, Gazi'de, en kibar sözcükle, "gerileme" teşhis etmektedir. Otuzlu
yıllarda önemli hiçbir işle uğraşmadığı ve hep manevi kızlarıyla vakit geçirdiğini haber
veriyor. Manevi kızlar ise Paris'ten giyiniyorlar ve Paşa Hazretleri bunlarla oynamayı
seviyor; bir Ankara akşamı yüzme havuzunun başında eğlenirlerken birden bire iki manevi
kızma öylece havuza atlamalarım emrediyor, kızlar güzel roplarıyla havuza dahveriyorlar,
neşeli oldukları rivayet edilmektedir. Aynı gece Paşa Hazretleri, birden bire kızların
annesine de aynı emri veriyor; anne de havuza dalmakta tereddüt göstermiyor, ancak
yüzme bilmediği için bir miktar sorun yaşandığı da kayıtlarda var.

Bir tek İsmet Paşa Hazretleri bu eğlencelerin dışında kalabilmektedir. Mevhibe Hanımı da,
mümkün olan ölçüde uzak tutmaya çalışıyor; Kemal Paşa çok ısrarcıdır, bu sahnelerdeki
davranışlarını göz önüne getirdiğimde, İsmet Paşa ile Kont Karenin arasında bir akrabalık
tespit edebiliyorum. Ciddi, hürmetkar ve buz soğukluğundadır; izin isteyerek işine
dönmektedir.

Price'in masalında son detayı buraya bıraktım, Gelibolu ile ilgilidir. Price'dan aktarıyorum:
"The manager of the Pera Palace brought me another invitation - this time to take coffee
with a Turkish general who had commanded one of the armies at the Dardanelles.

199
His name - Mustapha Kemal Pasha – conveyed nothing to me at that time.” - Palas
Müdürü, konuşmak isteyen için, Dardanel'de orduların birine kumandanlık yapmış, bilgisini
getiriyor ve Price, "o tarihte adı bana hiçbir şey ifade etmiyordu" diyor. Neden bu detayı
yazıyor; belki de sadece kendisini ve/veya notlarını naklediyor, bunlar farklı türdendirler.
Demek ki, Gelibolu'da savaş muhabirliği yapmış olağan-dışı özel muhabir Price, Mütareke
Dönemi'ne kadar, Mustafa Kemal adını hiç duymamıştır. Resmi tarihçilerin buna neden
itiraz etmediklerini hiç anlamıyorum; aslında Price'ın kitabının tamamını ihmal eğilimi daha
güçlüdür. Bizim masalımıza göre ise, bu kaydın doğru olması çok muhtemeldir; Mustafa
Kemal Bey'in, Gelibolu'daki savaşı, 1918 yılına kadar Gelibolu'da savaş alanı ve
kayıtlarının içinde kalıyordu; orada o ölçüde pek çok subayımız var. Gösterilmek istendiği
ölçüde yoksul değiliz ve ben de masalımızda habire bunu naklediyorum.

Batı dillerinde "theatre" iki anlama geliyor; birisi savaş alanı ve diğeri de tiyatro'dur.
Tiyatroyu ise, eninde-sonunda, ışık oyunu olarak görebiliriz; çok zaman, sahnede olanların
hepsini karartıp ışığı birisinin üzerine yoğunlaştırıyoruz, hep ışıklandırdığımızı görüyoruz.
Öyleyse, resmi tarih karartma ve gizli tarih aydınlatmadır; ışık oyununu tersine çeviriyoruz.

200
ALTINCI BÖLÜM
GELİBOLU'DA TÜRKLERLE SAVAŞAN
SİYON KATIR BİRLİĞİ
Bunları bilmiyorduk, acizleri de bilmediğimizi bilmiyordu ve bu nedenle Cumhuriyet'in bu
kadar erken çökeceğini göremedim. İçinden çökertildi, şimdi biliyorum.

Hain kimdir; hep "güven verendir" diyoruz. Hain, güven radyasyonu olandır ve artık
Cumhuriyet'i, en çok itimat iddiasında olanların çökerttiğinin şuurundayız. İçinden
çökertilmiştir, yavaş yavaş, soğukkanlı ve taammüden çökerttiler. Artık biliyoruz.

Kim ihanet yoluna girerse, önce karanlığı açmaktadır. Cehalet ya da bilgisizlik daha da
önemlisi obscurantizm olmadan ihanet realize edilemiyor. O halde nerede obscurantizm
iniyorsa, hainler büyüyorlar ve mevzi tutuyorlar, demektir. Düstura mutabıktı, bizde de
ihanet ile obscurantizm birlikte çıktılar.

Bilmek devrimcidir, diyorsam, bunun için diyorum. Bunun için habire bilgi taşıyorum.

Dilimizde "i" ile "e" arasında bir fark yoktur, eski karakterlerle "bn" yazılıyor, arasına "i" de
"e" de konabilir, birisi "bin" ve diğeri "ben" oluyor, şu anlamda fark yoktur, "bingür", aslında
"bengur" oluyor, "Ben-Gurion" hep malumdur. "Liman" sözcüğünü, Batı dillerinde "Le-man"
yazmak daha doğrudur, ancak bu adı Hıristiyan kavimlerde göremiyoruz. Liman Paşa'nın,
Çanakkale ve Gelibolu dahil Birinci Ordu Komutanı Leman Paşa'dan bahs ediyorum,
Hıristiyan olmayabileceği şıkkının peşine, bu küçük ayrıntı nedeniyle düşmüştüm.

201
Demek ki, ha husus ilm-i tarih'te, ilm-i lisan ile onomastique disiplinini ihmal ede miyoruz.

Şimdilerde Almanya'da da sakınıyorlar, arkadaşlarım kanalıyla, dedektiflik yapıyorduk,


sanki bir cani peşindeydik, "ne var sanki" diyorlardı, korku seziyorduk, amma, araştırmada
inat önemlidir, musiri olduk, teyid ettiler. Ayrıca "sander" versiyonunun da bu yönde işareti
verdiğini biliyordum, "bin" ya da "ben ve "-son", Nobel'li iktisatçı "Samuelson" var ki Yahudi
idi, ile "-s", "oğlu" manasındadır; "sander" veya "sander-ogli" bizde ve dünyada öylece
taşınmaktadır. Devam ediyorum.

Sion, aslında "tzion" veya "tsion" yazılıyor, "t" manger edilince "zion" ya da "sion"
söylüyorlar, Gelibolu'da, düşman askerlere ve topçu ve piyade ateşimiz altında, katırlarla
su ve cephane taşıyan bu nakliyat birliğinin adı da, çok zaman, "Zion Mule Corps" olarak
yazılıyor; bizde "sion" ve çokça da siyon'dur. Ancak bu tsadik karakterini Selanik'in İtalyan
kesimine yakın olanlar "ç" olarak da söylüyorlardı ve biz de "ç" aldık; sander'e, çander veya
"çandar" da diyoruz ki Liman Paşa ile aynıdırlar. Fakat bu ayniyet, şimdi bizim kapsam
alanımızın dışında kalıyor.

Öyleyse arayan buluyor, Doktor Rigg, Hitler's Jewish Soldiers adlı çalışmasında, kapsam
dışı olmasına karşın, "the commander and chief of the military mission in Turkey who
masterminded the Allied defeat at Gallipoli in 1916, General Otto Liman von Sanders",
Liman Paşa'ya da uzanarak, hem Müttefiklerin Gelibolu'da mağlubiyetinin tüm şerefini
Liman von Sanders'e veriyor ve hem de Yahudi olduğunu not ediyor, böylece bulmuş
oluyoruz. Başkaları da olmalıdır, başka yerlere bırakıyorum.

Peki ne var, çok mu önemli, böyle sorularla hep karşılaşıyoruz. Bu tür sorulara karşı
Jabotinsky, "The Jewish War Front" nam eserinde, maruf Talleyrand'ın, si cela va sans le
dire, cela ira mieux en le disant, deyişini tekrarlıyor; eğer söylemeden de oluyorsa,
söylemek çok daha iyidir, anlamındadır; tabii buradaki ilk ibareyi, "söylemeye gerek yok"
olarak da anlıyoruz, öyleyse de söylemekte sakınca yoktur, ayrıca isabet buluyoruz.

202
Kaldı ki çok yararlıdır; o tarihte Almanya hem siyonist idi ve hem de siyonizmin bayramını
taşıyordu. Biz, resmi tarihle. Kavzer'in, Sultan Hamid zamanında İstanbul'u ziyaretini
yazmaktan hep gururu çıkarıyoruz, Osmanlı Kudüs'üne gidip "hac" yaptığını ise örtüyoruz.
İlaveten, eğer, Almanya, Yahudiler'in koruyuculuğunu üstlendiyse, bir Yahudi ve
muhtemelen siyonist bir Alman generali, Türk ordusuna komutan tayin etmesini beklemek
durumundayız.

Bazı kaynaklarda ve özellikle Ermeni iddialarında, Liman Paşa'nın her cephede özel
mutfağının yanında olduğu da bildiriliyor, İbraniyet'te "koşer" diyoruz; binnetice, Liman
Sanders'in Musevi dininin emirlerine harfiyen riayet ettiğini de idrak eyliyoruz. Güzel ve
çok hoş, bunu, birlikte savaştığı hiçbir zabitimiz ve paşamız görmemiş haldeler; hiçbir
yerde kaydına rastlamıyoruz. Demek ki sadece bizim masalımızda var ve hep inanmamayı
tavsiye ediyorum.

Hemen yukarıda adım andım ve biz Jabotinsky'i dahi bilmiyoruz, bir mühim şahsiyettir.
Rusya gazetelerinin muhabiri olarak Türkiye'de bulundu, ancak bir de, dünya siyonist
teşkilatı'nın İstanbul temsilciği var; "otobiyografi" yazdığını biliyoruz, fakat Yiddiş olduğu
için henüz yararlanamıyorum. Parça parça Rusça da olmalı, İttihat ve Terakki şefleri
hakkında hiçbir yerde olmayan malumat verebilir, iktibaslannı bilebiliyoruz. Bir
eksikliğimizdir.

Bununla birlikte, Vladimir Jabotinsky'nin "The Story of the Jewish Legion" nam eseri de,
kısmi bir otobiyografi telakki ediliyor; burada "I had been chief editor in Constantinople of
four Zionist newspapers at the same time" ifadesini okuyunca extra-mühim olduğuna
hemen karar verebiliyoruz. İstanbul'da aynı zamanda, 1919 yılıdır, dört siyonist yayın
olduğunu öğrenmekle hayli şaşırıyoruz; Jabotinsky bunların dördünün birden genel yayın
yönetmeni idi. Encyclopedia Judaica, bunların, Fransızca, İbrani ve Ladino yayın yaptığı
konusunda bizi malumtar yapıyor; birinin adı son derece enteresan olup, "Jeune Turque",
Fransızca neşriyat yapıyordu. Günlük idi, TAurore" haftalık olup yine Fransızca çıkıyordu,
"El Hudeo" Ladino ve "Hamevasser" İbrani çıkıyordu ve alayını Jabotinsky idare ediyordu,
büyük bir siyonisttir. Adları, Yehuda Benari'nin "Zeev Vladimir Jabotinsky" adlı biyografi
eserinden aktarıyorum.

203
Demek ki Jön Türk iktidarında, Dersaadette, Türkçe söylenişi ile, "Jön Türk" adıyla bir
günlük çıkıyordu ve siyonisttir. Doğrusu böylesini ancak masallarda duyabiliyoruz ve
bizimki de masal'dır. Ayrıca ben, Jabotinsky'nin itirafına itibar ediyorum.

Ladino olanı anlıyorum, Yahudilerimiz Yidiş konuşan pek az Eşkenazi haricinde Sefarad
idiler ve Ladino kelam ediyorlardı, Fransızca'ya gelince, ol tarihte bizim güzidelerimiz
frankofon idiler, dolayısıyla, Jeune Turque'ü, hem siyonist ve hem milli, dolayısıyla milli-
siyonist mütelaa ediyorum. Demek ki millicilerimizin bir kısmı siyonisttiler ve bu millici-
siyonistler, benim "rezervist" tabir ettiğim, Rusya'da "bundist" ve başka diyarlarda alelıtlak
"alyansist" tesmiye edilenlerle kavga halindeler. İbrani neşriyata gelince şaşırtıcıdır, İbrani
bilenlerin son derece az olduğunu takdir ediyoruz; bu nedenle gösteriş yayını sayılıyordu.
İbrani konuşmak ve yazmak, o zamanlar, siyonizme bağlılığın işareti de telakki ediliyordu;
iktidar gösterisindedirler. Jabotinsky, siyonizmi revizyona tabii tutmak üzere bir cenk
başlatmıştı ve diaspora'da İbrani hegemonyası kurmak önemli hedeflerindendir.

Constantinople'da ne yaptı; Jabotinsky'nin en otoritatif biyografisini yazan Schechtman,


buna "Rebel and Statesman" adını vermişti, İstanbul'da Jabotinsky'nin, "zionization of
Turkish Jewry", Türkiye Yahudileri'nin siyonizasyonunda, çok büyük başarılar elde ettiğini
haber vermektedir. Schechtman'dan İstanbul'daki bu dört siyonist yayını Rusya
Yahudileri'nin finanse ettiğini de öğreniyoruz. Jeune Türe için, Yahudi kaynakları "Turque"
ya da "Türe" kullanıyorlar; Jeune Turque'ün, Jabotinsky sayesinde, İstanbul'un en öne
gelen ve etkili gazetelerinden birisi haline geldiğini de eklemektedir.

Başta Jeune Turque olmak üzere bu yayınların siyonist olduklarını, iktidarın bildiğinden
şüphe etmiyorum; Jabotinsky, Jön Türk liderleri ile temas halindeydi. Bunların Paris'teki
grubunun siyonizme sempati ile baktığım ve İstanbul'daki şeflerin uzak durduğunu not
ediyordu. Ancak bu tasnifte bir tarif meselesi teşhis ediyorum; revizyonist-siyonist
Jabotinsky, siyonizmi, Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak olarak anlıyordu. Halbuki bu, o
tarihte resmi tarif değildi; resmen devlet telaffuz edilmiyordu, Jacop Cahn misali ağza
alanlar şiddetle takbih ediliyorlardı, Filistin'e göçmen yığılmasına razı olanlar siyonist
sayılıyordu.

204
Bu tarif ile bakarsak, sempati meselesini de derkenar etmiş oluyorum.

Odessa, 1792 yılına kadar Türkler'in elindeydi, Zeev Jabotinsky, 1880 yılında Odessa'da
doğdu, Rus kültürü ile büyüdü, bir şair ve tiyatro yazarı olarak isim yaptı. Gazeteci oldu,
savaş başlayınca gazetesi adına çeşitli yerlerde, halkın savaşa tepkisini ölçmek üzere
dolaşmaya başladı, dile çok kabiliyetli idi ve çok dil biliyordu; Kuzey Afrika'dan gazetesine,
İstanbul'da ilan edilen cihad'ın müslümanlar üzerine hiçbir etkisi olmadığını ve
olmayacağım göndermesi şayanı dikkattir. Bir başka yerde ise, savaşın sonunda
Almanya'nın yenilmesini önemsemediğini kaydediyor, Almanya Almanya'dır, diyordu,
amma, en ağır fiyatın Türkler tarafından ödeneceğinden şüphe duymuyordu; tabi-i temenni
de etmektedir. Her halde bunları, sanat ve edebiyat adamı olmasına bağlayabiliriz, seziyor
ve görebiliyordu; gördüklerine, şiddetle bağlanıyor ve yalnız kalabiliyordu. Bir yerde de
ruhen Yahudi ve aklen Hıristiyan, bir tür "goyish kop" sahibi olduğunu anlatıyordu; "goy",
Yahudi olmayanlara verilen addır. Böyle bir adam, Siyonizmi bölebilmiştir; "revizyonist
siyonist" hareketin şefidir.

Jabotinsky, Türkofil siyonizmi, Türkofob siyonizme çevirmek üzere bir mücadele ilan etti;
bunu biraz yumuşatarak, Türkler'i "idare eden" Siyonizm yerine, Türkler ile savaşan bir
siyonizm yaratmak istiyordu, demek daha münasiptir. Ayrıca siyonist harekete, silah ve
savaş boyutunu sokuyordu; Yahudiler'in Türkler'e karşı savaşı Jabotinsky'nin marifetidir.
Bunda çok önemli ölçüde başarılı olduğunu da biliyoruz, ama, bunun zerresini bile
bilmiyoruz. Çünkü, resmi tarih karanlıktır, obscurantist'tir demek istiyorum.

Kitaplarında, where the Turk rules neither sun may shine nor gross may grow, bir yeri
Türkler yönetiyorsa, ne güneş doğar ne de çimler yeşerir, diyebilmektedir. İsrael devletinin
restorasyonunu ise, tekrar bir Yahudi Devleti'nin kurulmasını da, Osmanlı Devleti'nin
parçalanmasına bağlamaktadır. Bunu, yaşamının felsefesi haline getirdiği, ortadadır.

Demek ki Jabotinsky'nin de bir küçük "kopernik devrimi" var.

205
EMMİOĞLU YİŞMAEL
Türkler'in harbe duhul etmelerinden hemen sonra Ben-Gurion ve Ben-Zvi, Kudüs'teki
Osmanlı Komutan'a bir istida vererek, bir gönüllü lejyon kurmak istediklerini bildirdiler,
kabul görmüştür. İlk etapta kırk gönüllü çıktı ve talime başladılar; Türkler yanında
İngilizler'e karşı cenk etmek esastır. Türkofil Siyonizm'den kastım budur, o tarihte
siyonizm, Filistin'e Yahudi yığmak anlamına geliyordu, daha önce de nakletmiştim, devlet
fikri asla telaffuz edilmiyordu. Siyonistler arasında, Türk yöneticilerini teskin etmek temel
politikadır; Türkler ile birlikte savaşacak Yahudi lejyonu hoş karşılanmıştır, tabii buluyoruz.

Fakat Komutan Cemal Paşa, Büyük Cemal Paşa da deniyordu, artık Yahudiler'den hayli
şüphelenmeye başlamıştı, silahların, Türkler'e karşı dönmesinden endişe ediyordu; bu
projeyi durdurdu. Cemal Paşa, asla anti-semitik değildi, amma siyonizme karşı tutum
almak zorunda kalmıştı, çünkü, Suriye'nin elde tutulabileceğine ve Mısır'ın geri alınacağına
inanıyordu, Yahudiler'in ise gizli örgütleriyle ve Araplara karşı tedhiş uygulayarak ayrı bir
devlet kurmak için çalıştıklarını görmüştü, çok geç olmakla birlikte zecri tedbirler aldığını
biliyoruz. Türk yanlısı Yahudi lejyonunu durdurmak bu tedbirlerden birisidir.

Durdurdu ama, Jabotinsky'nin işi hiç de kolay görünmüyordu; çünkü dünya Yahudi şefleri,
açıkça Türkler'e karşı savaştan çok korkuyorlardı. O tarihte Türkler hala çok güçlüdürler ve
o halde Türkler'e karşı savaşmak, Filistin'deki Yahudileri tehlikeye atmaktır, bunu ileri
sürüyorlardı; bu nedenle, İngilizler ile birlikte savaşacak bir Yahudi lejyonuna hep
karşıdırlar. Amerikan Yahudi örgütleri, Jabotinsky'yi aforoz ediyorlardı, Jabotinsky tek
basınadır. Siyonist yayınlara sansür koydular.

Bir de sadakat meselesi var, İspanya'dan kovulan Yahudiler'e tek kapıyı Türkler'in açtıkları
ve bu nedenle de sadakat hislerinin de bu projeye karşı düştüğü yollu argümanları bir
kenara koyuyorum. Yahudiler'in sadık olmadıkları nokta-i nazarı değil, Yahudiler gıpta
duyulacak kadar, sadıktırlar; "tek kapı nazariyesi" ise bir hikayedir, her yere gittiler ve
tekrar dağıldılar. Tek kapı nazariyesini, İsrael Devleti kurulduktan sonra, yalnız İsrael'liler,
uydurdular; Türkiye-İsrael yakınlaşması için gerekçeler aranıyordu, bunu da, çıkardılar.

____
zecrî : esk. Zorlayıcı, zorlayan, yasaklayan. [TDK. Güncel Türkçe Sözlük]

206
Tek kapı nazariyesi bir propagandadır ve yine de kuvvatla inananlar olduğunu biliyoruz, bu
cihetle, ahfadına, "abayezid" ya da "bayezid" misli, müslümanlıkta hoş bir sedaı olmayan
isimler takıyorlar. Hikaye'den neşet etmektedir.

Bitmiyor, başka ve daha büyük bir mania var; Filistin'e göç etmiş Yahudiler'in kısmi
azamisi, Rusya'dan gelmedirler, hepsinin pogrom anıları var, Rusya'dan nefret ediyorlar.
Jabotinsky Projesi ise, eninde-sonunda Rusya için savaş anlamına gelmektedir. Türkler'e
karşı lejyon, Türkler'in yenilmesi ve Rusya'nın kazanması için savaş demektir; güzel,
Türkler'in yenilmesi kabul edilebilir, amma, Rusya'nın
kazanmasını istemek ise zordur. İşte mania budur.

Şair Jabotinsky'nin bu meseleye bulduğu çözümün hayli şairane olduğunu kabul etmek
zorundayız; bir büyük aşk bir büyük nefreti ortadan kaldırır, demektedir. Yahudiler için
önemli olan Kutsal Toprak-lar'da yeniden devlet olmaktır, büyük aşk budur ve bu büyük
aşk, büyük nefretten üstündür, cevabı budur. Bu büyük aşkın üstünlüğü na¬zariyesi, ne
kadar ikna edici oldu, bilemiyorum. Fakat böylece masalımızda bir büyük aşkın da eksik
olmadığını tespit etmekle, ben, hayli bahtiyar olabiliyorum; çünkü masal masal'dır ve her
daim içinde bir büyük aşk olmalıdır. Koyuyoruz.

Yalnız bu projesini müdafaa ederken ve Türk-düşmanı bir siyonizm inşa ederken,


Jabotinsky'nin önüne bir eski nazariyenin daha çıkmış olduğunu müşahede ediyoruz; bu
da "Emmioğlu Yişmael" meselesidir ki, İngilizce metinde "our cousin Ishmael" olarak
geçmektedir. "Kuzen İsmail" de diyebiliriz, ben "Emmioğlu Yişmael" deyişini daha yerinde
görüyorum.

Ne tesadüf diyebilir miyiz, Hamburg'la toplanan Dokuzuncu Dünya Siyonizm Kongresi'ne,


1909 yılında idi, İstanbul'dan iki delege gidiyordu; şimdiye kadar birini dahi bilmiyorduk.
Acizleri, Moiz Kohen'in Osmanlı Yahudileri adına, Hamburg'a gittiğini, teknik kitaplardan
çıkarıp genel trete'lere yerleştirmiş idi. Daha sonra Munis Tekinalp imzasıyla kemalizmin
kodifikasyonunu deruhte eden bu "alyansist", Tevrat'ta ifadesini bulmakla sınırları pek
müphem olan Vadedilmiş Topraklar'ın adeta bugünkü Türkiye olduğunu ileri sürüp,
kendilerine bir yurt arayan tüm Yahudilere bir davetiye çıkarmıştı.

207
Bilmiyorduk, öğrendik, hayli ateşin münazaralar olmuşmuş, Jabotinsky taraftarları, buna
şiddetle itiraz eylediler. Bu "emmioğlu Yişmael" nazariyesini, Türkler ile Yahudiler
arasındaki akrabalık doktrinini, aptalca ve ahmakça gördüklerini açıkça dile getirdiler.

Jabotinsky, bu nazariyeyi ileri sürenlere, açıkça, "aptal", foolish ve "ahmak", idiot, sıfatını
layık görüyordu; Yahudilerin, Tükler için, bizim "emmioğlu Yişmael" kavmi, aptalca ve hissi
temayüller beslediklerini tespitle ateş püskürüyordu. Bir Turanyan kabile olan, a Tourani-
an tribe, Türkler ile semitik İsmail arasında hangi akrabalık, relation, olabilir; bu nazariyeyi
müdafaa edenlere bakarak Yahudiler arasında ahmakların olduğuna karar veriyordu. Bu
idyotlar, bize, politikamızı dikte edemezler; Jabotinsky çok sert konuşuyordu, edebiyatçı
yanı ağır basmaktadır.

Bir noktayı tasrih etmek zorundayım, Hamburg Kongresi'nde, Jön Türk davetine şiddetle
karşı çıkan, Jabotinsky değil, maruf Siyonist Max Nordau idi, Doktor Nordau, kürsüden,
asimile olmak için, "Türkiye'ye neden gideceğiz" yollu haykırmıştı, iş asimile olmaksa,
herkes olduğu yerde muradına ulaşabilirdi. Ancak Jabotinsky, Doktor Morda-u'yu çığlıklarla
alkışlamıştı, yaşlı siyonist, Jabotinsky'nin revizyonunu ilk destekleyenlerden birisidir.

Jabotinsky, Rusya'da yetişti, o zaman bütün akımları, sosyalistler söndürüyordu; Yahudi


gençler de ya narodniçestvo ya da marksizme kayıyordu, Jabotinsky'nin de böyle bir
dönemi var. İtalya'da iken Avanti'ye yazacak kadar sosyalist olmuştu, Rusya marksizminin
tesirine bağlayabiliriz, kendisini Avrupalı görüyor, Filistin'de kurulacak Yahudi Devleti'nin,
Avrupa'nın, as far as Euphrates, Fırat kenarına kadar, uzaması sayıyordu. Bütün Yahudi
gençlerinin sosyalizme meylettikleri bir zamanda, siyonizmi reaksiyoner bir ütopya
saysalar da, bundizm'i siyonizme açılan bir kapı olarak görüyor ve olumlu kabul ediyordu.
Acizleri, Rusya alyansizmi telakki etmektedir.

Zeev Vladimir, Türkler asla bizim kuzenlerimiz değildir, diyordu ve kaldı ki even with the
real Ishmael we have nothing in common, hakiki İşmail ile de ortak yanımız yoktur,
ibaresini ekliyordu

208
Buradan, emmioğlu Yişmael nazariyesinin pek de Abraham'ın Hacer'den olma oğlu
İsmail'e bağlayamıyoruz, daha doğrusu bağlamadıkları intibaını ediniyoruz. Nereden
çıkarıyorlar; kaldı ki, acizleri, Jabotinsky'nin büyük rakibi Ben-Gurion da, Türkler ile
Yahudiler'in birbirini tamamlayan, complementary, kavimler olduklarını ileri sürmüştü,
öyleyse Yahudi şeflerinin dillerinin altında bir bakla var.

Tutuyorlar.

Ne olabilir, buluruz. Ve bulursak, Şebeke'nin ikincisinde naklederiz.

Masallarda merak iyidir. Kaldı ki biz hayli meraksız bir kavim olduk.

GELİBOLU'DA SAVAŞAN YAHUDİLER


Jabotinsky, 1914 sonlarında, Bordeaux'ya gelinceye kadar savaş ile ilgilenmiyordu, nemli
bir Bordeaux sabahı, bir duvar ilanından, Türkiye'nin merkezi ittifak tarafında savaşa
girdiğini okuyunca, birden, kendi kendine "benim savaşım" diye seslendiğini hatırlıyor; o
andan itibaren sadece savaşla ilgilenmektedir. Artık tek düşüncesi Yahudileri, bu savaşa
sokmak ve Türkleri yenmektir; İngilizler'in yanında savaşmak ve Yahudiler'in savaş
kabiliyetini ispat etmek hırsı içindedir. Schechtman, bu tarihten itibaren Jabotinsky'nin bir
fanatik olduğunu ve "zafere kadar savaş" dediğini yazıyor .Yahudi Devleti'nin kuruluşunu,
Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihten silinmesi ve Britanya İmparatorluğu'nun galip
gelmesinde görüyor, artık "tek düşman Türkler'dir". Revizyonist siyonisttir, resmi tarih telif
ve tedris edenlerden kimseciklerin, bunlardan, haberleri olmadığını biliyoruz.

Peki kimler yazıyorlar, belki de bu masalda aklıma uçan en kışkırtıcı sual budur; Cahun-
Vambery yolunu anlıyorum, ama, bu sansürü hiç anlayamıyorum. Peki resmi tarihi
yazanların alayı mı, masallarda da olsa bu pek muharrik sualin devamını akıl edemiyorum.
Nasıl edebilirim ki, eğer Kurtuluş Savaşı'nda istihbaratçı, sonra marjinal tarih yazarı
Kandemir olmasa, izine bile rastlamamız mümkün görünmüyor. Kandemir de umulmadık
bir yerde söz ediyordu, ancak acizleri misli kitap-oburları ve detay-fanatikleri avlayabilirler,
"Medine Kahramanı" Fahrettin Paşa'yı anlatırken, kaleminin kaydığım anlayabiliyorum,
mesut bir av oldu.

209
"Hele" diyordu, "Çanakkale'de İngilizler’e yardımcı olarak Mısır'dan gelip bizimle aylarca
savaşan o merini gönüllü Yahudi taburundan hiç biri, esir olarak da elimize geçememiştir."
Güzel, iz düşüyor, şükran duyuyorum ve ben de iz düştüğünü kay dediyorum, ancak,
Gelibolu esir alma değil, öldürme savaşıydı. Bizimkiler, sırtlarda ve tepededirler, Yahudiler,
plajlarda, İngiliz gemilerde gelen cephane ve buldukları suyu, anzaklar'a taşıyorlardı, esir
al zordur.

Proje Jabotinsky'nindi, kurdu, İskenderiye'de toplandılar, orada eğitim gördüler, altı yüz
kadardılar, net rakam 657, çoğu Kudüs'ten; kovulmuş Rus Yahudileri idi, altı ölü ve yirmi
beş yaralı verdiler. İçlerinde madalya alanları var. Roma dönemini saymazsak, bütün
tarihte, savaşan ilk Yahudi birliği oldular. Demek, Türkler ve Yahudiler ara- ! sında "hep
kardeşlik" bir hikayedir. Resmi tarih mi, tümden bir hikaye'dir. Bendeleri mi, masal telif
ediyorum.

Yıllar sonra, İkinci Dünya Savaşı başında yayınladığı, "The Jewish War Front" adlı
çalışmasında, "Yahudi Nakliyat Birimi" olarak Siyon Katır Birliği'nden söz etmektedir;
maksat, Yahudiler'in Yahudi olarak savaşmalarıdır. Jabotinsky buna çok önem veriyor,
yoksa savaşlarda Yahudiler vardılar ve şimdi kendi sancakları altında savaşabildiklerinin
gösterilmesi ve görünmesine büyük değer biçiyordu. Savaş sonrasında masaya bir istidacı
olarak değil, savaşmış bir taraf kisvesiyle oturmak istiyordu; not ediyorum.

Gazeteci olarak İskenderiye'ye geldiğinde, on bir bin göçmen Yahudi vardı ve dörtte üçü
Rusya'dan Filistin'e göçmüşlerdi, Sultan Hamid ve izleyen Jön Türk iktidarlarında Filistin'e
doldular, Eşkenaz olduklarını anlıyoruz. Ancak Cemal Paşa, Filistin'de Yahudi istihbarat ve
ihtilal örgütlerini deşifre etmişti, kovuyordu, hoş bir Osmanlı toprağından, Kudüs, kağıt
üzerinde diğer Osmanlı toprağına, İskenderiye'ye geliyorlardı. Yeni gelenleri, Jabotinsky,
Gabbari ve Mafruza kamplarında buldu. Derhal, İbrani dahil eğitime başladı, bir polis
örgütü kurmaya girişti, gökte ararken yerde buldu, da diyebiliriz.

210
İlk ve en büyük yardımcı Rus Konsolos Petrov oldu, bu Rusya göçmenlerinden kurulacak
birliğin, Rusya cephesinde savaşmasını istiyordu, ama çok vardım ediyordu. Bunun
dışında Amerikalı iş adamı G. Kaplan var, onomastique disiplinini küçümseyemeyiz,
"kaplan", Rusya Yahudileri'nin "kohen" karşılığı taşıdıkları isimlerden birisidir, "h"
söyleyemezler, "kağan" da, "cohen" yerine geçmektedir. Fakat asıl kesif, İyusif Trumpeldor
oldu, Batı metinlerinde "Joseph" ama ben Rusçasmı yazıyorum. Dişçi idi, savaşçı oldu,
1904-1905 Japon-Rus Savaşı'nda bir kolunu kaybetti, Hamid-Jön Türk dönemlerinde
Kudüs'e indi. Jabotinsky, Trompeldor'a hayrandır, arkasından ihtilalci bir gençlik örgütü
kurdu, adını yaşatmak istiyordu.

Jabotinsky, Gelibolu'da savaşmadı, "Siyon Katır Birliği" ile Dışişleri Bakanlığı arasındaki
irtibatı kurmak üzere Londra'ya geçmesi gerekiyordu. Ancak bu tek kollu Yahudi
Kahramanı, İyusif Trumpeldor, Gelibolu'da Türkler'e karşı savaşan Yahudi Birliği'nin ruhu
olmuştu, buna da ihtiyaç; çünkü Yahudiler bir arada ve Yahudi olarak ilk kez
savaşıyorlardı. Çok disiplinsizdiler, hareket etmeden önce Haham Başı Rfael de la
Pergola, komutanlara itaat yemini ettirmişti ama, seferad askerler eşkanaz komutanları
kabul etmiyorlardı, ayrıca savaş başkadır, kaçıyorlardı; Siyon Katır Birliği'nde kırbaç en
önemli disiplin malzemesi oldu, gönüllü Yahudiler sık sık kırbaçlandılar.

Kerensky Hükümeti'ne bir Yahudi Alayı önerdi, olmayınca Kudüs'e döndü ve Türkler'i
Filistin'den çıkarmak için savaştı; İyusif, "to get the Turks out of Palestine we've got to
smash the Turks" diyordu, Türkler'i Filistin'den çıkarmak için Türkler'i ezmek zorundayız.
Kuzey'den mi Güney'den mi, bu çok teknik bir meseledir, hangi cepheden başlanırsa
başlansın, any front leads to Zion, Türkler'e karşı her cephe Zion'a çıkar, hep bunu vaaz
ediyordu. Ne tuhaf, bu Türk düşmanı Yahudi, 1920 yılında, Tel Hay'da, Araplar'la
savaşırken, bir Arap kurşunu ile, öldürüldü. En çok sevdiği söz, İbrani "en davar" idi, biz
"daver" diyoruz, "boş ver" anlamındadır ve ölürken de "en daver" diyordu. Adı
yaşatılmaktadır, ne tuhaf, bizde de, Hasan Ali Yücel, "Hay" çağrılmaktadır, bir ilgisi var mı,
bilemiyorum. Hem ben de "en daver" diyorum, ne de olsa masal anlatıyorum.

Siyon Katır Birliği'ne bir komutan aranınca Yarbay John Patterson bulundu, Hindistan'da
ve Boer savaşında bulunmuştu, Hristiyan olmakla beraber iyi bir Tevrat okuyucusuydu,
tevratique Yahudi kahramanlara hayranlık duyuyordu,

211
Gelibolu Savaşı iciıı "felaket" ancak Siyon Katır Birliği için "mükemmel" diyordu, General
lan Hamilton da, Jabotinsky'ye, men have done extremely done ifadesini de muhtevi
mektup yazmıştı, methiye umumidir, fakat Patterson Gelibolu'da hastalandı ve İngiltere'de
tedavi gördükten sonra Albay olarak Yahudi Lejyonun başına geçti. Türkler'i Filistin'den
Yahudi Lejyonu'nun sürdüğü iddiası var.

FİLİSTİN'DE YAHUDİ LEJYONU


Asıl hedefi, "Yahudi Lejyonu" kurmaktı, siyonizme savaş boyutunu yerleştirdi, Türkler'e
düşmanlığı içselleştirdi, "hagana" kurucusu da sayılabiliyor, 1940 yılında bu kez Naziler'e
karşı bir birlik kurmak için çalışırken, New York'ta, Betar Kampı'nda, aniden öldü. "Betar",
Trumpeldor adına kurulan gençlik örgütünün adıdır, Erez İsrael'de gömülmek istiyordu.
Yıllar sonra Har Herzl'e, Herzl'in mezarına yakın bir yere, gömdüler. Har Herzl'i, biz, "Ar
Erçel" veya "Er Erçel" olarak da söylüyoruz.

Kişi olarak Herzl'e hayrandı, siyonizmin kurucusu Herzl'e, "devleti olmayan devlet adamı"
da deniyor, hakkıdır; devleti yokken, devlet adamlarıyla devlet işlerini görüşüyordu.
Makyavelist ve hatta oportünist demek daha isabetlidir; Devrim'den önce Rusya'da Yahudi
gençler, ya Sosyal Devrimci, narodnik, ya da marksist, bolşevik, oluyorlardı ve Herzl,
Petrograd'ta en gerici Rus devlet adamlarıyla görüşüyor ve pazarlık yapıyordu. Yahudi
gençleri, devrim yolundan caydırabileceğini ve karşılığında ise Petrograd'ın, Filistin'e
Yahudi göçü için İstanbul'a baskı yapmasını istiyordu. O tarihte Siyonizm, Filistin'e Yahudi
yığmaktır.

Theodore Herzl, Abdülhamit tarafından da kabul ediliyordu, burada ticaretini yaptığı meta
başkadır; Hamid'in, Filistin kapılarını, daha fazla Yahudi göçmene açması karşılığında,
Osmanlı mülkünde Ermeniler'e yapılanlara, dünya matbuatının gözlerini kapatmasını,
öneriyordu. Herzl, dünya matbuatındaki Yahudi hegemonyayı pazarlık ma¬sasına hep
getirmiştir ve dünya Yahudileri de hala bu noktadadır. Ve Dersaadet'te ticaret budur ve bu
ticaretin yapıldığından şüphe duymuyoruz. Masalımız masal'dır ve masalımıza
güveniyoruz.

212
Jabotinsky'yi'de bir makvavelist ve hatta oportünist demek çok isabetli ve çok verimli
görünüyor. Bir sohbetlerinde Doktor Nordau'mın, "güzel, dostum, ama bu mantıktır, mantık
ise Grek sanatı olmakla Yahudiler nefret ederler" dediğini, kendisi aktarıyor. Mantığı ucuna
kadar götürmek ise makyavelizm olarak biliniyor, en kısa dönemli makyavelizm de
oportünizm'dir; her oportünizmde bir mantık teşhis etmek durumundayız.

Türkler'in perişan olması ve İngilizler'in kazanması bir programdır; buradan İsrael Devleti'ni
bekliyordu. Soğuk mantık çalışıyordu ve bütün aşklar ve bütün nefretlerin üstü çiziliyordu;
ama, işlememiştir. Birinci Dünya Savaşı'nda Dersaadet, Cihad ilanım abartmıştır, hiçbir
kıymet-i harbiyesi olmadığını ilk görenlerden birisi de Jabotinsky'dir. Birinci Dünya
Savaşı'nın sonunda Osmanlı mülküne yerleşen İngili/, emperyalizmi de bir İsrael Devleti
kurulması nedeniyle doğacak Arap husumetini ekzejare ediyordu; karşı çıktığını biliyoruz.
İsrael Devleti'ni, Jabotinsky'nin mantığının aksine, Truman kurdu ve "Londra'nın istemediği
bizim yararımızadır" kaba mantığını sürdüren Stalin destekledi ve Türkiye önce taksimden
rahatsız oldu, amma, ilk destekleyenlerin başındadır. Kısa özetimiz budur ve devam
ediyorum.

Yahudi Lejyonu, önce hiç taraftar bulmadı ve öyle düşünebilirim, Jabotinsky, Siyon Katır
Birliği'ni bir eşantiyon sayıyordu, Gelibolu'da savaşan Yahudiler'in siyonizm için iyi bir
propaganda olduğu kesindir. Baron Edmond de Rothschilled, duyunca, çok
heyecanlanmıştı ve bu, you must continue, "devam edin" mesajını verdi. Gelibolu tahliye
edilince Katır Birliği'nden 120 savaşçı Londra'ya geldi ve devam ediyorlardı, bir heyecan
dalgası yarattığı kaydediliyor, 1916 sonundadır.

Amma savaş hiç de Müttefikler lehine gelişmiyordu, Türkler Çanakkale'nin dışında Kut'ta
daha büyük bir zafer elde ettiler, Almanya üstündü, Kraliçe Victoria'nın torunu Kayzer, Orta
Doğu'ya yerleşmek üzereydi, siyonizm silahı, Almanya ve Jöntürkler'in elindeydi. İşte bu
hava içinde ve Balfour Deklarasyonu'ndan kısa bir zaman önce, 23 Ağustos 1917
tarihinde, resmi gazetede, London Gazette, judaik literatürde "Jewish Legion" bilinen
birliğin kuruluş kararı açıklandı. İlk önce "Jewish" adı kullanılmadı, "Royal Fusilier"
deniyordu, "Tüfekçi Alayı" anlayabiliyoruz. Komutan, yine ama bu kez Albay Patterson'dur.

213
Önce İngiliz Yahudiler'den kuruldu, sonra Türk Yahudiler katıldılar, Türkler yanında
savaşırken esir düzeri ve Mısır'da esir kampında olan Yahudiler de, Yahudi Lejyonu'nda
yerlerini aldılar. O sırada Amerika'da olan Ben-Gurion ile Ben-Zvi hala karşıydılar, ancak,
Yüksek Mahkeme üyesi siyonist Brandeis, Yahudi Lejyonu lehine propagandaya
başlayınca, Amerikan Yahudileri de koştular. Yahudi Lejyonu, Haziran 1918 tarihinde
Filistin'dedir.

Kudüs'ten yirmi mil uzakta mevzi tuttular, karşılarında Türk asker¬leri vardı. Komutan
Patterson, şiddetli bir hücum başlattı, Türkler o j kadar korktular ki bizim cepheye hiç
gelemediler, diyordu ve sonra Ürdün Vadisi'nde savaştılar. Malarya vardı, yakalandılar ve
kayıp verdiler ve bir kısmı Ürdün Nehri'nin en sığ yerlerini tuttu, böylece Şam irtibatını
kestiler; İngiliz komutanlar, bunun, İngilizler'in "Şam zaferi" için çok önemli olduğu
kanaatindedirler. Bir tarihtir.

Öyle mi, kim bilir, kimseler yazmadılar.

Bizimki mi, ne de olsa masaldır. Acizleri masalcı da inanmamayı tavsiye etmektedirler.

214
YEDİNCİ BÖLÜM
KUT SAVAŞLARI
Nogales Bey'in, Türk Ordusu'ndaki yıllarına ait hatıratım İngilizce'ye çeviren Muna Lee, ne
güzel tarif ediyor, "pek çok bayrak altında savaşmış bir freelance" idi, bu "freelance",
şimdilerde daha çok "serbest muhabir" anlamında kullanılsa da "macera-perest muharip"
demektir, Rafael de Nogales tam bir serbest-savaşcıdır. Kızıl derili-İspanyol bir çiftin oğlu
olarak Venezüella'da doğmuş, Almanya'da okumuş, harp çıkar çıkmaz, bir tarafa katılmak
üzere Avrupa'ya koşmuştu. Çeşitli nedenlerle bütün harp kapılan yüzüne kapanmıştı,
ancak Osmanlı tarafında savaş mümkündü, Almanya için savaşmak demektir, "olsun",
oradan girdi ve Türk Ordusu'nda yükseldi, Ermenistan'da Türk Kuvvetleri umum-müfettişi
oldu, önemli bir makam olmasını daha sonra Mustafa Kemal Paşa'nın da "umum-müfettiş"
atanmasından çıkarabiliyoruz. Osmanlı savaş alanında, her cephede var, Muna Lee, bir
ara "Nogales Bey's very footsteps from Kut-el-Amara to Baghdad" da demektedir, burada
bizi ilgilendiren yerlerdedir.

Hatıratı'nda, Ermenilere yapılanların tek Hıristiyan görgü-tanığı olduğu iddiasındadır, bu


nedenle de öldürülmek istendiğini ısrarla yazıyor ve buna inanıyor. Kısaca mesele şudur,
Ermenistan'da Türk Kuvvetleri Umum-Müfettişi Nogales Bey, Ermeniler'e verilen acıların
birinci derecede sorumlusu olarak Halil Paşa'yı işaret ediyor; biz Halil Paşa'yı, Kut-al-
Amara Kahramanı olarak biliyoruz. Nogales Bey, hem kendi rolünün ve hem de
yapılanların hiç bilinmemesini istediği için Halil Paşa'nın, Nogales Bey'e, müteaddit
suikastlar tertip ettiğine kanidir, Halil'den nefret ediyor ve bunu anlıyoruz. Hakkında çok
kötü yazmaktadır.

215
Öyle söyleyebilir miyiz, Rafael de Nogales'in "Four Years Beneath the Crescent" adlı
hatıratını, Halil Paşa'nın gizli tarihi sayabilir miyiz; ne kadar sahih ve darwinisttir, hemen
cevap veremeyiz, buna bakmak durumundayız. Daha sonraki yıllarında, sanki en çok Halil
Paşa'yı hatırlıyor, Enver'in "akrabası" olmasa hiçbir yere gelemezdi, ancak bir gerilla
komutanı olabilir, diyor; "amcası" olduğunu yazmamaktadır. Bilmemesi imkansız, lüzumlu
telakki etmemiştir, öylece mütalaa ediyorum.

Hatıratı'nı ilk önce Madrit'te ve 1924 yılında yayınlamıştı, ol tarihte Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri, yeni cumhuriyette, cumhurbaşkanı idiler, bir kez söz ediyor; "Mustapha Kemal,
after having been named by the Sultan Commander-in-Chief of the armies in Anatolia, had
revolted with his armies.." diyordu, Sultan tarafından Anadolu kuvvetlerine komutan atandı
ve sonra isyan etti, Gazi ile ilgili hatırladıklarının hepsi bu kadar, başka bir yerde anmıyor.
Türk komutanları'nı beğenmiyor, Halil için, Fransızca, "sale type" diyor ki "pis herif” olarak
anlayabiliriz.

Fakat pek beğendikleri var, Nihat, Vehip, Ahmet İzzet ve Enver'i çok parlak bulmaktadır.
Vehip için, meçhul kahramanlarımızdandı, "a tiger", bir kaplan, nitelemesini kullanıyor, hem
cesur bir asker ve hem de "grand-seigneur" saymaktadır. Resmi tarihte pek ihmal edilse
de, Ağabeyi Esat Paşa ile birlikte Gelibolu Cephesi'nde, bir de Feyzi Paşa var, kolordu
komutanıydılar. Vehip, daha çok Kafkasya Cephesi'nde büyük bir komutandır ve Karabekir
pek haklıdır, resmi tarihte, Kemal Paşa'nın olmadığı yerler ve cepheler, hep
karartılmaktadır. Nogales Bey, Vehip Paşa'nın, davullar çalarak ve sancakları
dalgalandırarak, Sivas'tan Bakü'ye yürüyüşünü, he advanced from Sivas to Baku with
drums beating, hassaten yazıyor. Belki de unutturulacağını tahmin ediyordu; tabii
imkansızdır, ama, biz de masal yazıyoruz.

216
Nogales Bey, kendisini seven bir kaymakamın, Halil'in aldığı ölüm kararını söylediğini de
ifşa ediyor; I had been the only Christian, Ermeniler Hıristiyandılar, İsevi yolu kabul eden
ilk kavim olmakla hep övündüler ve Halil Paşa, olanları, bir tek Hıristiyan'ın bilmemesi
lüzumna inanıyordu, Yahudiler mi, her halde bilebilirler, tabi-ı bu ifadeye yalnızca bizim
masalımızda yer var ve Nogales Bey, hatıratını yazarak, her halde, intikam da almaktadır.
Halil'in şöhreti için, hırsızlama", demektedir; Nogales Bey'e göre, sahici Kut al Amara
Kahramanı Albay Nurettin'dir. Halil, Nurettin'in kahramanlığını çalmıştır; Nogales Bey, bu
noktada çok ciddi görünüyor. Hırsızlık mı, bizim masalımız nokta-i nazarından bu meseleye
bir değer biçmiyorum, çünkü, önemli olan Kut'taki kahramanlıktır ve Nogales Bey de
kahramanlığı teyid ediyor. Ben de habire başka kahramanlıklar da olduğunu naklediyorum,
dolayısıyla Nogales Bey, ilm-i tarihte, benim yanımdadır. İşte, meselemiz budur.
Kaybolmuştu, çıkarıyoruz.

KUT AL AMARA
Arşivler gereklidirler, reddetmiyorum ve öyle sanıyorum, doğruları çıkarmaktan çok,
yanlışları ispat etmemize yarıyorlar. İstatistik disiplinine benzeyebilir, "yalan söyleme
zanaatı", sayıyorlar; arşivlere inerek çok yalan icat edildiğini görebiliyorum, binaenaleyh,
şimdi tarih mesleğinde daha çok teoriye ihtiyaç var.

Masal mı, teorik kurgu değilse nedir; buradayım.

Kaldı ki bir olağanüstü özel gazeteci, Gelibolu Plajları'nda muhabirlik yapmış, İstanbul'da
ve İngiliz istihbaratı ile yakın temas halinde, 1918 sonu veya 1919 başına kadar Mustafa
Kemal adını duymamış, anılarında okuyoruz. Bunu arşivlerde bulamayız, çünkü bir
kimsenin tanmmamışlığını arşivlerde bulmak imkansızdır. Olmayanları arşivlerde
göremiyoruz. Mustafa Kemal Paşa, Ward Price'tan randevu isteyince, Price, bunu,
istihbarattan sorumlu İngiliz Albay Heyvvood'a haber veriyor; bir bilgi çıkmadığını tespit
edebiliyoruz.

Nogales Bey de çok söz etmiyor; buna mukabil, Kut'u, Halil Paşa'nın almadığını anlatıyor.
Güzel, ancak önümüzde, Harold Armstrong'un anılan var, Kut Kuşatması'ndaki İngiliz
subaylarından, Türkler'e esir düşüyor, hatıratına, "it was 3rd of December 1915" ifadesiyle
başlıyor, üç subay, palmiyelerin gölgesinde, alçak, çamurdan yapılmış bir duvara
rastlamışlar, çöle bakıyorlar, Türk kuşatmasının başladığını gördüğünü anlıyoruz.

217
Bazı kaynaklar 8 Aralık tarihini düşüyorlar, 146 gün süren bir muhasaradan sonra İngilizler
tutsak oldular; ne zamandan beri ilk defa mı, Komutan Sir Charles Townshend ve
Armstrong da esirler arasındadırlar. İngilizler bunu büyük utanç saydılar.

Armstrong, sıra olup Kut'tan çıkarıldık, diyor; dörtlü sıradalar, The Turkish commander
Khalil Pasha and his staff, with the German officers on it, watched us march out in fours,
Komandan Halil Paşa seyrediyor, esirler açlar, Türk askerler, Armstrong'a inanacak
olursak, İngilizler'den ganimet topluyorlar, canlı canlı soyuyorlar, demek istemektedir ve
Armstrong, Halil Paşa'ya, engellemesini seslenmektedir, Halil Paşa'nın gülmekle iktifa
ettiğini de kaydediyor; Armstrong'un esaret hayatı işte böyle başlıyor. Türkler'in çok
dayanıklı oldukları tespiti de işte buradadır; okurken acı bir hoşluk duyuyorum.

Hatıratını 1925 yılında yayınlamış olduğunu anlıyoruz. Mütareke'den sonra önce


memleketine dönüyor ve sonra işgal idaresinde çalışmak üzere İstanbul'a geliyor, artık
jandarma subayıdır, yalnız Yüksek Komiserlik'te çalıştığı için yazdıklarının çok değerli
olduğunu hemen anlıyoruz; değerlendirmelerinin bir kısmını "gizli" bilgi kabul ediyorum.
Yeterli ölçüde değerlendirildiğini söyleyemiyorum. İngiliz arşivleri oradalar.

Şüphesiz en değerlisi değil, sadece bir ayrıntı, Harold Armstrong'un, esir olarak sıra sıra
yürürken, Arapların taş yağdırmalarından fazla üzülmüşe benziyordu, bir de açlık var,
sinirler zayıflatıyor, biliyoruz. Üzüntüsü daha çok, Kut düşmeden önce aynı Araplar'ın
İngilizleri alkışlamasından kaynaklanıyor, böyle bir izlenim alıyoruz. Böyledir, bu bir Arap
hali değil, ezilmiş ve sömürgeleşmiş halk halidir; sürü hali, diyebiliyorum.

İnsanın en kötü hali sürü hali'dir, sömürgelerde çoklar, ezilmişler ve insanlıktan çıkış
kapısındadırlar.

Yoksa biz sömürge haline mi geçiyoruz, hiç açıkça işgal etmiyorlar ve belki de
kazandığımız zaman da ezik-taklitçiler olmamızdan mı, bütün kurumlarımızı, yendiğimiz
Bizans'tan almıştık. Armstrong, tutsaklığında, gardiyanlarının, her adımlarını, tutsak-
ecnebilere beğendirmek için gayretkeş hallerini kaçırmamış, hatıra yapıp yüzümüze
vuruyor. Her halde bir İngiliz'i esir etmekten utanıyorduk, ne tutsak¬larımıza ve ne de
kendimize yakıştırıyorduk.

218
Girişte, Türkler'in, the severe defeats of Gallipoli and Kut-al-Amarah, Gelibolu ve Kut al
Amara'da, İngilizlere'e büyük yenilgi yaşattıklarını da not ediyor. Doğru, resmi tarih
yerleşinceye kadar, bu ikisi hep beraber anılıyordu; nitekim, Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu’nun İstanbul Ateşe Militeri Pomianowski, yaşadıklarına dayanarak,
"Çanakkale ve Kut-ul-Amare'deki zaferler, imparatorluğun dört bir yanında heyecanla
kutlanıyordu" diyordu, 1916 sanki bir zafer yılıdır. O kadar öyle ki, aynı yılda, Bab-ı Ali,
Berlin ve Viyana'ya verdiği notalarla, 1856 Paris ve 1878 Viyana andlaşmalarını
feshettiğini bildiriyordu, hakikaten, masala benzemektedir. Ve güven, teorik değil pratiktir,
yenmeye ve kazanmaya alışmış insan halidir.

İngilizler, pek çok kez, rüşvet de dahil çeşitli öneriler ile itibarlarını kurtaracak bir mütareke
arıyorlardı, kuşatma sürerken komutan Nurettin Albay idi, Halil, anılarında, Nureddin için,
"boynuma sarıldı, öpüştük ve kumandayı bana bırakarak cephe gerisine doğru hareket etti"
diyordu. Kut düştükten sonra, askerlere "aslanlar" diye hitap ederek, "bize iki yüz seneden
beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah'a hamd-u şükür eylerim"
demişti, gerçekten Kut ile bir zapt fiili gerçekleştiriliyordu; bir müdafaa değil, bir müdafaa
kırılmıştı. Konuşmasını, "bugüne Kut Bayramı namını veriyorum" sözleriyle bitiriyordu;
demek, sonradan unuttuğumuz bayramlarımız da var.

Savaş başlar başlamaz, İngilizler, Basra'yı zaptettiler, petrol yatakları pek zengindi, o
zaman da biliyorlar, bu işi, Hindistan birliklerine bıraktılar. Türkler, Basra'yı geri almak için
yığınak yaptılar, İngilizler, Dicle kenarında Kut'u alıp oradan Bağdat'a yürümek istiyorlardı.
Kut'u aldıkları kesindir, ilerlediler, ancak Türkler karşı hücuma geçince, General
Townshend tekrar Kut'a sığındı, böylece ünlü "Kut Kuşatması" başlamış oluyordu. 143 gün
sürdü, içindekiler ve dışındakiler için bu da bir epope'dir.

219
Önce Nureddin ve sonra Halil Beyler komutasında Türkler, bütün yardım yollarını kestiler,
yardım birliklerinin hepsini püskürttüler. İngilizler, kuşatma içindeki general ve subayları ile
askerlerini kurtarmak ve hiç olmazsa yardım götürebilmek için, 23 bin askerini kaybetti,
içerde açlık ve salgın vardı, Kut'ta ölenlerin sayısı da on bini aşıyordu. Teslim olmadan
önce Londra, Halil ile pazarlık için Lawrence'i görevlendirdi, 2 milyon pound rüşvet
önerdiği kesindir. Halil, ünlü casus Lawrence'in gözlerini bağlattı.

John Buchan'dan söz ediyorum, istihbaratçı, vali, roman ve polisiye yazarı, 1916 tarihli
"Greenmantle", Şark'ın Batı için kaybolmakta olduğunu yazmıştı, o zamanki havadır,
biyografisini telif eden Janet Adam Smith'de küçük bir not buluyoruz. Kaptan A.Herbert ile
beraber gittiler, Herbert, "Mons, Anzac and Kut" nam eserinde, Türk hatlarından geçip Halil
Paşa'nın önüne çıkarken, gözlerinin bağlandığını da, they were led blinfold through the
Turkish lines to negotiate with Khalil Pasha, anlatıyor. Rüşvet vermeye gitmişti, Halil
gözlerini bağlayıp, Türk erlerin önünden geçirdi, amma ve lakin gözleri bağlı Lawrence,
resmi tarihte, yer almıyor; nedenini izah etmiş durumdayım.

Savaş başkadır, sadece alçak değil, çok zaman da kahraman üretiyorlar. Halil, rüşvet
teklifini yüzüne vurmuştu, öyle yazıyorlar.

David Fromkin, "Barışı Bitirmek için Barış" adını taşıyan ve çok bilinen eserinde, bu
bölüme, "Dicle Kenannda Türk Zaferi" adını koymuştu; Türk-Rus Savaşı'ndaki Plevne ve
Boer Savaşı'ndaki Ladysmith kuşatmalarından daha uzun sürmekle bir rekor olduğu
bilgisini de veriyor, Sir Charles Tovmshend, bu kuşatmadan, sinir sistemi bozularak çıktı
ve Harp sonuna kadar, Ada'da kaldılar. İngilizler, bu nezaketi, "Çöl Kaplanı" Fahrettin
Paşa'ya göstermediler.

Kut'ta, yenilmez olarak bilinen İngilizler, bir generallerini, esir verdiler.

220
MEDİNE MÜDAFAASI
Ali İhsan Paşa, Musul'u teslim etmemek yollarını aradı, Yakup Şevki Paşa, müşahhas
olarak, Mütareke'ye uymadı, Kars'ı geç teslim etti ve silahlan işgalcilere değil, direnmek
isteyenlere verdi. Her ikisi de, başkalarıyla birlikte, Malta sakini oldular. Enver ve
arkadaşları sadece bir round'ı kaybettiklerini düşünüyorlardı, savaş., daha Şark'la devam
etmekledir.

Fahrettin Paşa'ya gelince, çok az bilgimiz var, resmi tarihte, "Medine Müdafaası" da pek
yer edinemiyor. Burada iki nokta var, birincisi, İngilizler'e güvenerek isyan eden Emir
Şerife karşı başarılı bir savunma sürdürmesidir. İkincisi, Mütareke'den sonra Dersaadet'ten
Medine'nin teslim edilmesi yazısının gelmesine rağmen direnmesidir. Fahrettin Paşa ile
birlikte, ihtiyat zabiti olarak savaşan, Feridun Kandemir, "Medine Müdafaası" nam
eserinde, "Mütareke Hükümlerine uyup hemen teslim olmadı" demektedir. Kandemir'den,
Paşa'nın son derece onurlu olduğunu da öğreniyoruz, Mısır'da esir iken, asker tayını
veriliyor ve çok kötü yerlere kapatılmasına rağmen hiç şikayet etmediğini de haber
alıyoruz. Kuşkusuz Malta sürgünleri arasındadır.

İsyancı Araplar'a karşı, Medine'de güçlü ve moralli bir savunma düzenlemiş olduğunu da
duyuyoruz. Dindar, disiplinli, titiz bir komutan olduğu kesindir; Medine'yi adına yakışır,
"şehir" demektir, bir kent yapmak için hep çabaladığı anlatılıyor, tarımcılığı ve bir de çekirge
salatası hayli meşhur olmuştu. Çölde sürüler halinde bulunan çekirgeleri toplayıp, zabitan
ve erata, salata yapmayı öğretmiş ve birliğin tabldotuna koymuştur; Fahrettin Paşa,
yemekhanede, yemeğe, çekirge salatası ile başlamayı da usul ittihaz etmişti, hayli lezzetli
olduğu rivayetleri de var. En çok ve en ucuz bulunanı çok yemek, bir mutfak dehasıdır,
çekirge misli üreyen tavşanı, Fransızlar çok tüketiyorlar, harikadır; Paşa'nın çekirge
salatasını keşfetmesini de aynı ölçüde mühim mütalaa ediyorum.

Medine Müdafaası'nın kaldırılmasının kararlaştırıldığı bir zamanda, 1917 yılında olabilir,


Mustafa Kemal Paşa'yı, Ordu Komutanı yaparak, tahliye ile vazifelendirdiler. Kemal Paşa
Hazretleri, önce komutanlığı ve bu tahliye işini kabul etmekle sonra imtina etmişti, nedenini
bilemiyoruz. Bildiğimiz, Mustafa Kemal Paşa'nın Medine savunması ile aşina olduğudur.

221
Çöküş halinde bir imparatorluğun ordusu'dur, zaman zaman komutanlar özerkleşiyor; en
çok Mustafa Kemal'in hayatını biliyoruz, bu nedenle mada dalın çok görüyoruz. Paşa'nın
resini biyografisi, İslam Ansiklopedisi'ndedir, on kişilik güzide bir heyet telif etmişti,
Çanakkale'den sonra, ki David Fromkin, after the battle of 18 March diyor, ölüme mahkum
Osmanlı İmparatorluğu, bir son-dakika uzatması kazanmıştı, diyordu, Ansiklopedi'de ise,
10 Aralık 1915 tarihinde, Paşa'nın, "ordu komutanlığına istifa ettiğini bildirdi" ibaresini
buluyoruz. Liman Paşa, araya girip, tebdil-i hava'ya çevirmişti. Mustafa Kemal Paşa'nın bir
de Yıldırım Orduları'nda vazifesi var; adı çok parlak bu kuvvetin ismiyle müsemma işler
yapamadığını da takdir edebiliyoruz. Paşa Hazretleri önce bu grupta yedinci ordu
komutanıydı, İslam Ansiklopedisi, "Mustafa Kemal, kendi kendini bu ordu komutanlığından,
kendi tabiriyle, af ve vekilini tayin ederek ayrıldı" demektedir. Çöküş ordusu'dur.

Bir Osmanlı Paşası olduğunu anlıyoruz, "Yakın Tarihimiz" ceridesi ilk nüshasında, "Çöl
Kaplanı Fahreddin Paşa'nın Medine Müdafaası" makalesini de neşretmişti, Altmışlı yılların
başıdır, bir patlama çağı idi, resmi tarihi delen yazı ve hatırat birbirini izliyordu. Zübeyde
Ana-mız'ın ikinci kez evlendiğini de, Aydemir'in kaleminden, işte bu çağda öğrenmiştik, yer
yerinden oynadı, sanki "yıkıldık", hiç ummuyorduk. Öyle endoktrine edilmiştik, belki bizde
de bir "Çöl Kaplanı" olduğunu, bu görkemli özgürlük ve yükseliş çağında duyduk.

Peygamber Hazretleri'nin Merkad-i Mübarek'ini vermemek istiyordu, cemaati toplamış,


kaldı ki cumaları Harem-i Şerifte eda ediyordu, "Ey Nas!" deyu başlayan bir hitabesi var ki
müdeyyin sektörde hayli maruf dır. Şöyle hitam bulmaktadır: "Ey bütün tarihi eşsiz
kahramanlıklar, şan ve şereflerle dolu olan Osmanlı Ordusunun yiğit zabitleri, ey her
cenkte cihanı tir tir titreten, asla boyun eğmeyerek daima namus ve din borcunu kanıyle
ödemiş şeci Mehmetçiklerim, kardeşlerim, gelin hep beraber, Allanın ve işte karşısında
huşu ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Yüce Peygamber'in huzurunda hep beraber,
aynı yemini tekrar edelim." Okuyoruz ve görüyoruz, Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa, henüz
türkizme yaklaşmamış, bir Osmanlı Ordusu Paşası'dır. Namuslu, gururlu, müdeyyin ve
amma Osmanlı'dır, Peygamber Hazretleri'nin mezar yerini, düşmana, vermek
istememektedir, bunun için ölmekten korkmuyor, hepsi budur.

222
Ne demek, daha sonra vali, Medine'de ınnhanp Naci Kasıl Kıcıman da "Medine Müdafaası"
telif etmiş, müstefid oluyoruz, bir gece yarısı çağırtmış, "Filistin Cephesi bozuldu, Liman
von Sanders Pasa pijamasıyla kaçtı, Şam telsizi 'elveda' diyor, ne yapacağız Kaşif; Paşa
Hazretleri bu soru ile uykusuzdu. Kaşif Kıcıman'ın ise bir ihtilalci olduğunu anlıyoruz, ol
tarihte münevveran arasında çoğ idiler, Kaşif, Padişah'a bir telgraf çekilmesini ve
"Medine'de muvakkat bir hükümet kurulduğu maruz'dur" denmesini önermiştir, "arz ederiz"
manasmdadır, resmi tarih yerine teklif ve naklettiğimiz masalımız açısından önemli telakki
ediyorum. Zenginleştiriyor.

Demek ki, çöküş halinde, "muvakkat hükümet" kurmak, aydın vasfı idi; hayli çoktur, o
halde, Amasya Yaranı, Mustafa Kemal, Karabekir, Ali Fuad, Refet ve Rauf, liderliğinde
Anadolu'da kurulan muvakkat hükümet'in ilk olmadığım tekrar tespit ediyoruz. Trakya'da ve
Kars'ta varlar, Kars'taki açıkça mülti-nasyon idi, idarede, Ruslar, Elenler ve bahusus
Türkler bulundular, bunlar da daha sonra Malta'da toplandılar, başkalarını da biliyoruz, Nuri
Paşa Dağıstan'da dahi denedi, çekirge sürüsü kadar olmamakla birlikte, pıtrak misali
ürediler. Bolşevik Şurası, Türkler "sovyet" yerine "şura" dediler, bu temayülü
güçlendirmişti, Münevverandan Naci Kaşif dahi, Medine Geçici Hükümeti'ni münasip
buldular.

Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa ise, "yapamam Kaşif diyordu ve Kaşif ısrar ediyordu, tahrik mi
etti, tabii genç subay olsaydı, yapardı; bu sözler de Kaşife ait ve Paşa'nın pek dürüst
olduğunu, cevabından anlıyoruz, "o vakit yapardım, Kaşif diyorlardı. Demek ki Paşa, ne
yapamayacağını ve ne yapabileceğini bilenlerdendir.

Malta'dan tahliye olunca, Almanya üzerinden Moskova'ya ve Ankara'ya ulaşıyor; sanki


koşuyor, yüksek komutanların altında savaşmak için yanmaktadır. Mustafa Kemal Paşa'ya
çıkıyor, Paşa Hazretleri, Fahrettin Paşa Hazretleri'ni, Kandemir'in yazdığına göre,
"sağlığında adını tarihe altın harflerle yazdıran kahraman" deyip methediyor ve sonra, her
halde bir kadroya bir de duruma bakılıyor, artık harp için kahramanlara ihtiyaç kalmamıştır,
bu çıkıyor. Kadro sıkıntısı var, ne yapılabilir ki, böylece Çöl Kaplanı'nı, sefir-i kebir olarak,
Kabil'e gönderiyorlar; orada herhalde "Köy Aslanı" olmuştur, 1922-1926 yıllarını, işsiz
güçsüz bir büyükelçi olarak Kabil'de geçirmişti.

223
O zaman da Kabil bir köydür. Kaşif Kıcıman, bu tayin için, "bu suretle anavatandan
uzaklaştırılan bu şöhretli kahraman" izahatını yapıyor; münasip ve isabetlidir. Teoremimiz
bir kez daha doğrulanmaktadır. Görüyoruz.

Fahrettin Paşa, bildiğimiz kadarıyla, hatırat bırakmadı, ancak ben bazı hatıratı kıraat
ederken, Kabil'de, Paşa'nın, evinin çatısını kendisinin yaptığını görenlere dahi rast
gelmiştim. Demek Çöl Kaplanı'nın tercüme-i halinde çekirge salatasından gayri bir de köy
yerinde çatıl yapmak da var. Hoş, bunlar Osmanlı Paşaları'dırlar ve Darvvin'in türlerinden
çıkıyorlar.

BAKÜ'NÜN ZAPTI
Kullanılmayan kaynak, yeni kaynaktır ve ilm-i tarihte yeni kaynak bulmak da mühim
olmalıdır. Not ediyorum. İstihbaratçı, polisiye ve roman yazarı, genel vali ve daha sonra
tarihçi Buchan, bir memba itibariyle, ne kadar kullanıldı; ihmal edildiğini tahmin ediyorum.
Büyük Britanya İmparatorluğu'nun Orta Doğu'ya yerleşme politikasını kuran Lloyd
George'un yakın çevresindendi. David Fromkin, Başbakan Lloyd George'u, barajın
Kafkasya'da kurulamayacağı fikrine, Buchan'in ikna ettiği kanaatindedir. Başka yerde baraj
aramaya başladılar.

Romanları dışında John Buchan'm bir de, Baltık ve Kafkasya devletleri tarihi yazdığını
görüyoruz, 1923 yılındadır; aslında bazı bölümlerini başkasına yazdırmış, bu nedenle
"derlemiştir" dememiz daha isabetlidir. Burada bir yerde, "thereupon the Turkish
Command, in spite of German opposition, began to move troops along the railway to the
Tatar canip at Elisavetpol" ifadesini okuyoruz. Batılılar, Azeriler'e "tatar" diyorlar, hep
hatırlatmak gereğini duyuyorum, Türk Komutanlık birliklerini, Azeri kampına kaydırıyorlar,
Almanlar'ın muhalefeti var. Komutan, Kafkas-İslam Orduları Komutanı Nuri Paşa idi,
Enver'in kardeşidir ve arkasında Halil Paşa vardı, Enver'in amcası olduğunu artık biliyoruz.

224
Bu tarih kitabında, anlatım, by the end of June a combined Turko-Tatar army, under Nuri
Pasha, numbering about 13,000 men, was concentrated there, ready to march on Baku,
Nuri Paşa komutasında ki Türko-Tatar ordusunun, Bakü'yü zaptetmek üzere hazır olduğu
kaydedilerek devam ediyordu. Bu tarihte, Baku'yu, Bolşevikler, İngilizler, Alınanlar almak
istiyorlardı, o tarihte Amerikan petrolünün tümüne sakın petrol çıkarılıyordu ve yerli halk,
daha çok Ermeni ve Türkler de, Tatar demek istiyorum, vermek istemiyorlardı, Türkler,
Anadolu Türkleri'ni kast ediyorum, aldılar. 1918 yılında, uzun yüz yıllardan sonra, bu ilk idi
ve Hatay'ı tadat etmiyorum, 1938 yılında Hatay ayrı bir yerde, 1974 yılında, Kıbrıs'ın bir
parçası, ikinci oldu.

Bir nokta var, Jön Türkler'in, Almanlar'ın oyuncağı oldukları iddiasının kaba bir karalama
olduğunu görüyoruz, kibarca vulgarizasyon veya "vulgar tarih" de diyebilirim, Enver her
noktada Liman Paşa ile çatışıyordu ve Halil ile Nuri Paşalar, Almanlar'ın kendileriyle
beraber Baku'ye girişini önlemek için, telsizleri kestiler ve köprüleri yıktılar, girenin kaldığını
biliyorlar ve biz de Truman'ın teslim olmuş Japonlar'ın üzerine atom bombası atmasını,
Sovyetler'in girişini önleme motifine bağlayabiliyoruz. 1916 yılında Kut'ta kuşatılan
İngilizler, 2003 yılında, yine Basra'dan olmak istediler ve Amerikan işgaline ortak oldular.
Halil ve Nuri, bunu, çok önceden bildiler.

Türkler, Baku'yu aldılar, şehirde kaos vardı, 17 Eylül'de, 1918 yılındayız, kısmi sükunet
sağlandı ve bundan sonra, sözünü ettiğim tarih, şunları ilave ediyor: "..Nuri and Khalil
Pashas, accompanied by the Mussavetist leaders, established themselves in the town.
The capture of Baku was a remarkable triumph for the Turks. For the first time the wild
dreams of the Young Türk idealists seemed capable of attainment." Güzel, Baku'nun zaptı,
Türkler için çok parlak bir zaferdi ve Genç Türk idealistleri büyük rüyalarının gerçekleşebilir
olduğunu ilk kez görüyorlardı; ezcümle böyle hülasa ediyorum. Gerçekten de resmi tarihte
üzerine gece indirilecek kadar önemlidir; bir yıl sonra, Yakup Şevki Paşa'nın Şark Ordusu,
kemalistlere, Kazım Karabekir Paşa'yı kastediyorum, geçince bu politikayı tersine
çevirdiler.

Küçük bir nottan, John Buchan'm Kafkas tarihinin bu bölümünün, Ailen tarafından yazılmış
olduğunu öğreniyoruz, W.E.D.Allen, Kafkasya savaşları tarihi üstadı idi, "Türk-Kafkas
Harpler Tarihi" çok mühim olmakla Genelkurmay tarafından, tercüme ettirilerek,
yayınlanmıştır.

225
Burada, Nuri Paşa, Bakü’ye yürümek üzere iken, İngiliz Komutanı Dunsterville'in,
"Bakü'yü, Türkler'in ellerinden alacak hiçbir kuvvetin yer yüzünde bulunmadığını" beyanla
kuvvetlerini geri çektiğini okuyoruz. Artık Baku'nun savunulamayacağı ibaresi, Sovyet
kaynaklarda da var.

Bakü, 1918 yılının başında, Rusçası ile Ermeni Şaumyan'ın öncülüğünde Sovyet
Cumhuriyeti kurmuşlardı, sonra kaybettiler, A.N. Heyfets, bu konulan da içine alan
monografisinde, eseri, menşeviki i daş-naki, zahvativ vlast, v svoi ruki, priglasili angliçan v
Baku, eserler'in, menşevikler'in daşnaklar ile birleşerek iktidarı alıp, İngilizler'i Bakü'ye
davet ettiklerini kaydediyor. Bir de, hi novoe 'pravitel'stvo', ni angliçane ne bılo sposobnı
obronyat'sya, ne, tırnak içinde, yeni hükümetin ne de İngilizlerin Baku'yu savunması
imkansızdı, demektedir. Sovyet yazarlarına göre sadece Bolşevikler vardı, ancak yenildiler.

Bütün bu analizlerde adı geçen "musavatistler" sözcüğü, Müsavat Partisi taraftarlarını


anlatıyor; bazı kaynaklarda ileri sürüldüğü üzere, ırkçı değiller, Bolşevikler'e karşı millici-
burjuva idiler, Ankara'daki Cumhuriyet Halk Fırkası'na benzetebiliriz. Baku'nun zaptından
sonra Musavatçılar, Azarbaycan Hükümeti'ni kurdular, aslında Türkiye ile birleşmek
istiyorlardı, Dersaadet, o tarihte bunu politik bulmadı; ama Heyfets, faktiçeski Azerbaycan
prevratilsya v provintsiyu Turtsii, artık Azerbeycan'ın Türkiye'nin bir eyaleti olduğunu ileri
sürüyordu. Öyle veya böyle, fazla uzun sürmedi, daha önce de naklettim, daha çok ke-
malist kuvvetlerin desteğiyle Azebaycan bolşevize edildiğinde, 1920 yılındaydı, musavatist
liderlerin bir kısmı yakalanıp idam edildiler.

Sovyet tarihçileri, Kafkasya savaş alanında ikili bir politika izledik¬lerini yazıyorlar;
kuşkusuz, Bakü'de ve petrolünde gözleri var. Ancak eğer Türkler Kafkasya'da geniş bir
cephe açarlarsa, Mezopotamya'da fazla birlik tutamazlar; bu analizde bir mantık olmalıdır.
Çünkü, son çözümlemede, İngilizler için Mezopotamya ve Türkler için de Kafkasya
öncelikli idi; bizden bakıldığında, Ön-Kafkasya demek istiyorum.

226
Halil'in "Bitmeyen Savaş" serlevhalı hatıratı ile analizler arasında önemli bir mübayenet
bulamıyoruz; verdiği bilgilere göre 1918 yılında Şark'ta kuvvetler, Üçüncü Ordu'da
Komutan Esat Paşa, Gelibolu'daki Esat Paşa ve Vehip Paşa’nın büyüğü, Altıncı Ordu'da
Ali İhsan Paşa. Dokuzuncu Ordu'da Yakup Şevki Paşa komutandılar. En güçlüsü Yakup
Şevki Paşa'nın dokuzuncu ordusuydu; ve hatıratında Halil, "biz, yani İttihatçılar daha
silahları bırakmamak kararındaydık" diyor ki, Yakııp Şevki çok inatçı çıktı, vermiyordu. Halil,
hatıratında bir de, "İstanbul'da toplanmaya başlayan İttihatçılar, şuna karar vermiştik ki
daha savaş bitmemiştir", malumatını sağlıyor; Kafkas-İslam Orduları kuruluyor ve başında,
Enver'in küçüğü Nuri Paşa var.

Amca-yeğen, Baku'nun zaptına Almanları sokmamak için çok kurnazca davranmışlar, Von
Kreş, "bekleyin, geliyorum" telgraflarını gönderince, telgraf sistemini işlemez hale
getiriyorlar ve demir yolları köprülerini atıyorlar; bundan sonra Halil, "Von Kres'in
birliklerinin de Baku'nun zaptına katılmaları ihtimali ortadan kalkıyordu" notunu
düşmektedir.

Halil'in düştüğü notlar arasında, Enver'in, "Reval'e karşı devleti kurtarmak için dövüştük"
dediği var. Hükümet düşerken de kardeşi Nuriye bir telgrafla, "Şarki Kafkas Hükümeti"
kurulmasını emrediyordu. Halil Paşa, yeğeni Enver Paşa için, "o bir liderdi ve ölünceye
kadar da lider kalmasını bilmişti" teşhisini de yapıyordu. Bizim masalımızda ise maksimalist
oldukları anlatılmaktadır.

Kazım Paşa, Yakup Şevki Paşa'nın koltuğuna oturduktan sonra yavaş yavaş bu
maksimalist çizgiyi zıddına döndürmeye başladı. Ön Kafkasya'yı Türkiye'ye bağlamak
isteyen Nuri ve Halil Paşalar'a, azarlayan telgraflar göndererek, bu yoldan dönmelerini
istedi, Halil'in terekesinde bu telgrafları bulabiliyoruz. Nuri'yi de, Dağıstan'da muvakkat
hükümet kurduğu ve Sovyetlerle çatıştığı için şiddetle tenkid ediyordu. İstedikleri oldu,
diğer yandan, Mütareke'den hemen sonra, Kasım 1918 tarihinde, Nuri Batum'da ve Halil
İstanbul'da yakalandılar, Mal-ta'ya sürülmeyi beklerken kaçtılar. Hepsi bu kadar.

Masalımızda iki küçük episod var ki nakletmeden edemiyorum. Bir defa, o sırada
Türkiye'de bulunan bazı askeri zevatın yazdıklarına da bakıyoruz, Halil, yeni bir mücadele
ve kurtuluş savaşının doğal lideri olarak görülüyor. Halil'in hatıratının bu kısmına itimat
edecek olursak, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri de bu kanaatte olabilirler.

227
Halil Paşa'ya yüksek değer biçtiği anlaşılıyor; buluşuyorlar, "bak Halil, benim başlayacağım
hareketteki muvaffakiyet ihtimali, senin başlayacağın bir hareketten daha ümitlidir" diyor,
çok önceden bir liderlik pazarlığı okuyoruz. Kemal Paşa, Sivas'ta, Halil Paşa'ya,
mücadeleye İttihatçı rengi verilmesinin, İngilizler'i çok rahatsız edeceğini söylüyor; liderlik
iddiasını bırakan Halil'e şimdi, Kafkasya telkin ediliyordu. Halil Paşa'nın, ilk
görüşmelerinde, "temin ederim ki senin haberin olmadan hiçbir harekete geçmeyeceğim"
teminatı aldıktan sonra, Kemal Paşa'nın liderliğini kabul ettiğini anlıyoruz.

Görüşmeleri fazla değil, ilk görüşme mühimdir, Mustafa Kemal Paşa, "şayet, henüz ortada
bulunmayan Enver Paşa meydana çıkarsa işi nasıl idare edersin" sualini de tevcih ediyor;
Halil Paşa'nın cevabı müphem, ancak tatmin edici dozdadır. Detayına girmiyorum, fakat
Halil'in yazdıklarına güvenecek olursak, Kemal Paşa Hazretleri'nin bir mücadeleyi çok
önceden ve liderliği her zaman düşünmüş oldukları ihtimalini kabul etmeye mecburuz.
Halil'in anıları, bu yönde kıt işaretlerden birisidir ve memnuniyet vermektedir.

İkinci episod mu, acıklıdır, Halil, İstanbul'a Kemal Paşa Hazretleri'nin izni ile girebildiğini
iddia etmektedir. Halil ile hususi bir münasebeti olduğunu, Çankaya Köşkü'ne kabul
etmesinden çıkarıyorum. Halil Paşa, meseleye direkt olarak giriyor, "orduda bir vazifeye mi
tayin edeceksiniz, yoksa serbest kalmaklığımı mı istiyorsunuz", bunu soruyor. Paşa
Hazretleri, iki gün müddet istiyorlar ve bir yaver ile Halil'i Köşk'e çağırıp, "Halil Paşa,
düşündüğün gibi hayatta serbest kalmaklığın daha muvafık olacaktır" karar ve emrini tebliğ
ediyor. "Kut al Amara" Kahramam'nın sonu, işte budur. Önce Halil Paşa unutulmuş ve
sonra "Kut al Amara Bayramı" silinmiştir. Artık sadece masallarda varlar.

Enver'in küçüğü, "Bakü Kahramanı" Nuri Paşa'ya gelince, hakkında malumatımız hayli
nakıs'tır; tek-kahraman devrinde tüm kahramanlar ay tutulması yaşadılar. Amma, yine de
ve bu arada, Bulgaristan'da komünizmin kurucularından Bagirov'un yazdıklarından, bazı
notlar çıkarabiliyoruz. Bagirov, "musavatist hükümet, 1918 Eylül'ünde Bakü'yü ele geçiren
Türk istilacılarının desteğinden yararlanarak Sovyet yönetiminin Bakü'deki tüm sosyalist
reformlarını ortadan kaldırdı, toprak hareketleri sırasında toprak ağalarından toplanan
bütün toprakları onlara geri verdi" demekte ve "Jöntürk işgalcilerin" de soyguna katıldığını
eklemektedir.

228
Ancak Bagirov'un anlatımından, Nuri Paşa Komutanlığı'ndaki Jön Türk kuvvetlerin, 1920
Bolşevik Devrimi'nden sonra da, minimalist Kazım Paşa'nın işaretlerini dinlemeyerek
mücadelelerine devam ettiklerini ve Karabağ'da ayaklanma düzenlediklerini öğreniyoruz.
Bagirov, "ayaklanmaya, Azerbaycan'daki Türk işgal ordularının eski komutanı ve 1919-
1920 yıllarında Kuzey Kafkas-va'daki serüvenleriyle tanınan, Enver Paşa'nın kardeşi, Nuri
Paşa önderlik ediyordu" diyordu, ama, Bolşevikler, Nuri Paşa'yı yenerek kaçmaya mecbur
ettiler. İran Azerbeycanı'na ve oradan Türkiye'ye geçtiğini tahmin edebiliyoruz.

Daha sonra mı, yaşamayı seçerek, kendisini tümden unutturmak istediği anlaşılıyor; başka
bir yolu, her halde, yoktu. 1926 yılı maslubları listesinde adı geçmemektedir, o halde derin
bir sessizliği seçmiş olmalıdır, bu nedenle encamını bilemiyorum, sadece Varlık Vergisi
literatüründe tarh edilen vergiyi yüksek bularak tenzilat isteyen bir tüccardan Nuri Kıllıgil
var, Nuri Paşa olabilir. Varlık Vergisi, itiraz istidası üzerine, mühim mikyasta tenzil edilenler
meyanındadır.

Tüccardan Nuri Kıllıgil, "Baku Kahramanı" Nuri Paşa mı, yanlış çıkmayı hep ve çok
istiyorum. Ama ne yazık, çıkamıyorum. Uğur Mumcu, yanlış çıkmama izin vermemektedir,
sevgiyle anıyorum.

Mumcu'nun, "40'ların Cadı Kazanı" nam çalışması, Tezler'in münderecatını yeniden ele
almak babında bahusus değerli olmakla beraber son derecede minimalist bir felsefeyi de
yansıtmaktadır. Mumcu, turanistlere kızgınlıkla yaklaşırken, Nuri Paşa'yı da ihmal
etmemektedir ve bu vesileyle bizi aydınlatmış olmaktadır. Bu sayede, İkinci Dünya Savaşı
yaklaşırken Nuri Paşa'yı, bir silah taciri ve fabrikatörü olarak buluyor ve görüyoruz;
Almanlar ise, Sovyetleri, İç Asya'dan destabilize edebilmek için Nuri Paşa'nın
ekspertizinden yararlanmak peşinde idiler. Alman arşivleri, sonuçsuz kalsa da, ciddi
görüşmelerin yapıldığını gösterebiliyor; Nuri Paşa artık silah fabrikatörü Nuri Kıllıgil'dir.

229
Uğur Mumcu'nun, Alman kaynaklarından çıkardığı bilgilere göre, Nuri Paşa, hala
Almanlar'a muğber idi ve "yüz binlerce Türk'e mezar olan Gelibolu zaferini, Almanlar'ın
kendilerine mal etmelerini 'link ler'in hiç de hoş karşılamayacağını" dile getirmişti.
Şüphesiz, Almanlar'ın yüzüne karşı bu tenkid, minimalist tarihçi ve gazetecilerimiz için pek
de sürprizlidir, çünkü, Gelibolu Zaferi'ni, Almanlar'ın sahiplendiklerini hem bilmiyorlar ve
hem de yazmıyorlardı; doğrudur. Doğrusu, Gelibolu'yu, "zafer" saydığımızda Almanlar ve
bir "kahramanlık" gördüğümüzde de Avustralyalılar "bizim" deyu haykırıyorlar. Bunu,
zafer'in bize bırakılmadığını, böylece, maksimalizmin reddi sırasında öğrenmiş oluyoruz.
İlaveten, Enver Paşa'nın küçük kardeşi Nuri Paşa, Araplar'ın devlet kurma kabiliyetinin
zayıf olduğu kanaatindedir, amma, "buna rağmen bir Arap Ülkeleri Birliği kurulmasına
çalışılmalıdır" demektedir. Bunu, Nuri'nin, kendisini politika alanında yetkinleştirdiği
şeklinde anlayabiliriz.

Bir nokta daha var, Mumcu, "turanizm" görüp aşağılasa da, Nuri Paşa'nın, kaldığı yerden
devama hazır olduğundan kuşku duymuyoruz. Kafkasya'nın zaptı, Almanya ile Nuri Paşa
arasında müzakare edilmiştir; yazılanlardan, bu planın, hükümet seviyesinde tartışıldığını
da çıkarıyoruz, o kadar öyle ki, dış işleri, Londra'nın fikrini alma ihtiyacını duyuyordu. Eden,
Dışişleri'nde Müsteşar Menemencioğlu'na, "Kafkasya'yı işgal ederseniz, bütün dünyadan
soyutlanırsınız" tavsiyesinde bulunmuştu; bunu tehdit telakki etmek daha münasiptir. Uğur
Mumcu ise bunlara, "Atatürk'ün Dışişleri Bakanı, deneyimli diplomat Tevfik Rüştü Aras da
bu görüşe katılıyordu" malumatını eklemektedir, lehte yaklaşımı var. Benim ekleyeceğim
ise, Aras'ın, incarne minimalizm olduğudur.

O tarihte artık dışişleri bakam değildi, ama, "Atatürk'ün Dışişleri Bakanı" sıfatım adından
daha çok kullandılar. Doktor Nazım ile iki kız kardeşi eş seçtiler, Nazım, Ulucanlar'da
asılırken, yakında bir salonda balodaydı, kızını, daha sonra dışişleri bakam olan Fatin
Rüştü Zorlu ile evlendirdi, Zorlu, Bedirhan soyuna da bağlanıyordu, 1961 yılında asıldı; işte
bu Tevfik Rüştü Bey, İbrani asıllı olup Musul hediye edilirken Atatürk'ün Dışişleri Bakanı idi
ve daha önce de "Mübadele" Komisyonu azası olduğunu biliyoruz. Öyleyse, bir insan
yerine, herhalde o da var, bir yürüyen-minimalist olarak görebiliyoruz.

230
SEKİZİNCİ BÖLÜM
İNÖNÜ
Bir nazariye var, İzmir işgal edilmeseydi mücadele başlamazdı, buna pek katılmıyorum.
Güney'de ve Güneydoğu'da daha önce başlamıştı; Ermeniler ile başlayan, bir yanıyla, bir
iç savaş idi. Bir başka iddia var, İzmir'i, Türkler'i cezalandırmak için değil, İtalyanlar'ın eline
geçmesini önlemek üzere, işgal ettirdiler, buna katılıyorum. Çok acele ve hazırlıksız olarak
işgal ettiklerini not etmiştim, hatırlıyoruz.

Bir umulmadık yararı oldu, Picot-Sykes Mutabakatı'nda, Musul'un Fransa'ya pay


edilmesine rağmen vazgeçilerek İngiltere'ye tahsis edilmesi ve İtalyanlar'ın Antalya'ya
çıkmalarından hemen sonra önlerini kesmek üzere İzmir'in zaptı, hem Fransızlar'ı ve hem
de İtalyanlar'ı rahatsız etti. Fransızlar ve İtalyanlar, müttefikleri İngilizler'i demek istiyorum,
sabotaja başladılar, planları ve muhtemel gelişmeleri, anında Ankara'ya ihbar ettiler.
Emanuel Carosu ve diğer mason Yahudiler de, İtalyan mason Yahudiler ile hep temas
halindeydiler, devamlı besleniyorlardı; mason ve/veya Yahudiler, ol tarihte, Roma'da,
iktidarda güçlüdürler.

Kut esiri ve daha sonra İstanbul'da işgal yöneticisi Harold Armstrong, Kut'tan İstanbul'a
kadar tutsak yürüyüşü yaptığı için gözlem yapma imkanlarını bulmuştu, gözlem kabiliyeti
dikkat çekiyor, the Turks were worn-out, dead-tired and without bitterness waiting their
fate, Türkler bitmiş, ölesiye yorgundular, diyordu ve yazgılarına razıydılar, hiç acı
duymadan bekliyorlardı. Gerçek payı var, ama aharllıftı da kesindir. Fakat bir nokta var ki,
münevveranın kısnı-ı a/aınisi, acı duysalar da kaderlerine esir düşmüşler, bu da kesin'dir.

231
İsmet Bey'in, 1919 yazında, Kazım Bey'e yazdığı mektup yürekleri^ mizi dağlıyor, okurken
dilhun oluyoruz. Bir yeri şöyleydi: "sen Erzurum'a giderken, bana, 'korkuyorum ki seni bir
şeye karıştıracaklar' demiştin. Evimdeyim, dışarı çıkmadım ve hiçbir şeye karışmadım.
Fakat muhitim karıştı. Ben karışmadım da ne oldu. Hiç." İsmet Bey'in mektubunun bu
kısmı, ajandasına düştüğü günlük kısa notlarla tamamen teyid edilmese de, esas itibariyle,
doğru görünüyor. Şu kısmı ise insanı dilhun ediyor, yüreğini kanatıyor, ve böylece iktibas
ediyorum: "İşte biz evimizdeyiz, hükümetin kanaatine rağmen, hiçbir kimse ve hiç bir şeyle
alakadar olmaksızın ahvali böyle teessürle görüyoruz. Dilhun oluyoruz. Duadan başka
elimizden bir şey gelmez." Bu sırada Harbiye Nezareti Müsteşarı İsmet Bey'in ol tarihte
halet-i ruhiyesi bu idi. Daha sonraki yıllarda kahraman ve cumhurbaşkanı oldu, sonradan
cumhurbaşkanı olamayanlar da var, çoklar, ancak cumhuriyeti kuran seçkinlerin ruh halini
temsil ettiğini sanıyorum. "Yorgun Savaşçı" mı, hiç katılmıyorum, ufukları dardı, uzağa
bakamıyorlardı, kendilerine güvenmiyorlardı; Teşkilat-ı Mahsusa kadroları ise ayrıdır.

İsmet Bey, Ankara'ya iki kez gelenlerdendir, belki de eşsizdi, Mevhibe'nin rahatsızlığını
söyleyerek döndü. Daha sonra, bir vesile ile Rauf un da, selametten, İstanbul'a döndüğünü
biliyoruz; Rauf kendisini yakalatmak istiyordu. O zaman da "Hamidiye Kahramanı" idi,
münevveran bütün tariflerini yitirmişti, kaderine razı insanlann umursamazlığı içinde, her
felaketi minimize ve sonra da asimile ediyordu, yakalanırsa, İstanbul'un işgal edildiğine
inanacaklarını düşünüyordu, kıvılcım çakmak istediği muhakkaktır. Askeri propagandayı
bildiğini anlıyoruz.

İsmet Bey, 1919 yılı başından beri, ajandasının sayfalarına notlar almış, bunlara
baktığımızda, pek de temsili olmayan bir münevver ile karşılaşıyoruz; "satranç oynadık",
"bilardo oynadık" türü ifadelere çok rastlıyoruz, Ankara'ya geçince, "akşam tenis" notları,
satrancın yerini almış görünüyor. İstanbul'da iken akşamları "kıraathane" ziyaretleri de
yapıyor; görüşmeleri az değil, 3 Mayıs 1919 tarihli notunda, "bugün dairede Mustafa Kemal
Paşa ile görüştük” var. “Müfettişliği takarrür etmiş”, bir talimat yazmışlar ve arkasından bir
daha yazmıslar. Kemal Paşa, selahiyet ve finansmanı hep abartırdı, İsmet de sıradan bir iş
olarak söz ediyor. Halbuki Samsun'a çıkıyordu; İsmet Bey'in olacakları sezebildiğini
gösteren hiçbir işarete sahip değiliz.

232
Bir yerde "Mevhibe, ağladı, ağladı" notu da var, yanında, "dedikodu" izahatını buluyoruz.
Bir başka sayfada, "oğlum olmuş" haberini görüyoruz, sevinmiş, "ne güzel oğlum" işareti
izliyor. Bu "Erdal" değil, Krdal'dan önceki, "İzzet", onamastique analiz, bana, isimlerin
Mevhibe Hanım tarafından konduğu izlenimi veriyor, probalistik'tir. Ama nasıl da bulmuş,
Erdal'dan önce "erdal" adı bilmiyorum, İsmet Bey'in marifeti olabileceğine ihtimal
vermiyorum, demek ki "erdal" adı, Erdal İnönü ile birlikte ithal edilmiştir, masal ya, ithal
edildiğini yazıyorum. Daha sonra, "İzzet zayi olmuş" haberini okuyarak üzülüyoruz, bebek
İzzet'in öldüğünü anlıyoruz.

Daha sonra, 12 Mayıs'tayız, "İzzet Paşa çağırmış", Ahmet İzzet Paşa olabilir, birlikte
yemek yemişler; 12 Mayıs'tan 26 Mayıs'a kadar hiçbir not düşülmüyor, bugünün en önemli
haberi, "bugün İngilizce hocasına mektup yazdım" oluyordu, derslere ara veriyor. İlginç bir
müsteşar ile karşı karşıyayız, o sıkışıklıkta, öğretmen tutarak İngilizce ders alıyor.
Cumhurbaşkanı iken, Çankaya Köşkü'nde ayrı ayrı fizik ve kimya laboratuarları kurup
değerli öğretmenler ile ders yaptığını biliyoruz. Günlük notlarında var.

Bunlar var da, bu günlük notlarda, ne İzmir'in işgali ve ne de Mustafa Kemal Bey'in
Bandırma Vapuru'na binip Samsun'a azimet etmesi var, teşci etmediğini de çıkarıyoruz,
"Oğul" Abdürrahim, el sallayanları bize haber vermişti, yoklar. O halde Kemal Bey'in yeni
görevinin de heyecan yaratmadığını istidlal ediyoruz. Tutuklanmadan kıl payı kurtulduğu
rivayetine ise inanmak zordur; Jaesckle de, Paşa Hazretleri'nin Vahdettin nezdinde,
persona gratisisma, "makbul şahıs" olduğu için, İngilizler bakımından da makbul olduğunu
kayıtla, tutuklanma hikayesini ciddiye almamaktadır. Bu misyon, Amasya'dan sonra
heyecan verici olmuştur, öyleyse böylece Paşa Hazretleri'nin yıldızının parlamaya
başladığı yeri, böylece tespit ediyoruz.

233
Tarihsiz, ancak Mayıs ayının sonunda, toplu bir not okuyoruz.

"Mayıs, karanlık günler.

İzmir'i Yunanlılar işgal etti. Tevessü ediyorlar. İzmihlal-i kati'dei bahsolunuyor. İstanbul'dan
bizi çıkarıyorlarmış. Mukavemet yok. İmkan yok. Hükümette o fikir de yok.
Mitingler. Siyah Osmanlı bayrakları."

Kesin-bitiş'den söz ediyorlar, "izmihlal-i kati" bu anlamdadır. İzmir'e çıkan Elenler,


yayılıyorlar; hiçbir mukavemet yoktur. Kazım Karabekir, infial duyuyordu, Harbiye Vekaleti
Müsteşarı İsmet, dılhun olmaktadır, yüreği kan ağlamaktadır, onur kurtarıcı bir tek
mukavemetin olmadığı kesindir, görgü tanıklarının hepsi bu yönde ifade veriyorlar; işte bu
ahvalde, yıllar sonra, sabetayist Hasan Tahsin'in kurşun sıktığı yollu rivayetleri tam hikaye
sayıyoruz. Artık üzerinde dahi durmuyorum.

Bir de 22 Haziran notu var ki içi sır doludur; Mustafa Kemal Paşa, bu sırada, Samsun'dan
Güney'e iniyordu. Havza-Amasya güzega-hı'ndadır.

"Miralay Ömer Lütfi Bey geldi. Havadisleri M. Kemal Paşa beklemiyor imiş. Bandırma
tarafinda toplanıyorlarmış. Yunanlılar Bergama'ya tekrar ve cebren girmişler. Hükümet bu
işlere muarız imiş. Sonra Kazım Paşa geldi. M. Kemal Paşa vazifesine devam ediyor imiş.
Garip vaziyet. İsyan mı edecek." Kim bilir, ol tarihte İsmet Paşa düşünmemektedir.

1920 yılı başında ise, İngilizlerin, İstanbul'u resmen işgali "iyi" olmuştur. Çok tahrik edici
olduğunu ifade etmek istiyorum.

Armstrong'a ve son defa dönüyorum, işe, Büyük Britanya Sefareti'nde, askeri ataşe
yardımcısı olarak işe başladığını söylüyor, my life became full of politics, politikanın içine
gömülmüştü; dolayısyla yazdıklarının çoğunun, dışişleri bakanlığın açık-kapalı bilgileri
olduğunu kabul etmek durumundayız. Armstrong, the Greeks were from the beginning bad
position, Elenler'in, başından itibaren kötü bir durumda olduklarını yazıyor; sahile çıkar
çıkmaz, müttefikler tarafindan terk edildiklerini iddia ediyor. Hem mühimmat verilmemiş ve
hem de kısa bir zaman sonra, tahliye etmeleri için ısrar başlamış; buna mukabil, Atina, bir
zafer peşindedir.

234
Küçük Han ileri sürüldü ve sonra terk edildi.

Yunaniler, İzmir'de çıkarıldılar. Sonra arkalarını doldurmadılar.

Eskişehir'e doğru giderlerken, Armstrong'un diliyle, in this they received no support from
Allies, müttefik desteğinden mahrumdular. They were advised not to persist, ısrar
etmemeleri de söylendi, kısmen dinlemediler.

MASAL İÇİNDE MASAL


Ayşe Cebesoy, Ali Fuad Cebesoy'un yeğenidir, yakın bir zamanda, Cemal Kalyoncu'ya
verdiği mülakatta şunlan da söylemişti: "30 Ağustos programım dinledim. Bir profesör
konuştu. Hicap duydum. 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi'ni anlatırken
İsmet Pa-şa'nın I. Ve II. İnönü Savaşları'na değindi. Ve onlan büyük zafer olarak
nitelendirdi. Halbuki askeri olarak, ben bunu amcamdan ve harp tarihinden biliyorum,
bunlar savaş değil. Yunanlıların yaptığı keşif taarruzlarıdır, bizim gücümüzü ölçmek için."
Ayşe Cebesoy hayli sahih konuşuyor; Genelkurmay tarafindan yazdırılan harp tarihleri de
bu merkezdedir; acizleri, Tezler'de, bunun bir masal olduğunu gösterebildiği için burada
kalıyorum.

Hem sonra, eğer Eskişehir yakınında çifte zafer varsa, Sakarya'da nasıl zafer oluyor;
Ankara'ya altmış kilometre mesafede, Polatlı'da durduruldular. Demek ki, İnönü'de
durdurulmadılar. Çünkü. İnönü'de durdurulmuş olsalar, Polatlı'ya gelemezlerdi, o günleri
Ankara'da yaşayanlar, top seslerinin duyulduğunu haber veriyorlar. Merkezi, Konya'ya
nakletmek isteyenler de var.

Acizleri çok evvel bunlan çıkarmıştı ve de "İnönü Zaferi" olmadığını iddia etmekle çok
hakarete uğramıştı. Yirmili yıllarda yazmış ecnebi müşahitler de, İnönü Ovası'nda önemli
bir çatışmadan habersiz görünüyorlar. Genelkurmay Tarihi dahi Türk karakolları çekilirken
bir çobanın, Yunaniler'in gerisin-geriye gittiklerini haber verdiğini kaydetmektedir. Keşif
yapıyorlardı, savaşta keşifler, trafik kazası keşiflerine benzemiyorlar, acizlerinin bilfiil
tecrübesi var, çatışma da olabilmektedir, ölü ve yaralı mümkündür; ama savaş ve "zafer"
başkadır, artık biliyoruz.

235
İsmet Paşa Hazretleri mi, ne demiş ki, bir üslubu vardı ye müziği seviyordu; bu nedenle
vurgularla anlatıyordu. 1954 yılında, kendisine tebrik için gelenlere söyledikleri işte şudur:
"Birinci İnönü Muharebesi, yeni teşekkül etmeğe çalışan Milli Mücadele'nin aleyhine,
Büyük Millet Meclisi içindeki bazı siyasetçilerin harekete geçmesine karşıdır." Demek ki bu
"Zafer", Ankara'daki muhaliflere karşı alınmıştı; bundan daha açık söylenebileceğini
sanmıyorum. İkincisi için ise, "milletimizin, İstiklal Harbi güçlüklerine karşı kendine güveni
o kadar artmıştı ki" diyordu ve "siyasi tesiri çok daha feyizlidir" yollu ekliyordu. Askeri
verimi ve ehemmiyeti yoktur, anlamındadır.

İnönü'yü geçip Polatlı'ya geldiler. İnönü'de değil Sakarya'da durduruldular.

HAİNLER VE KAHRAMANLAR
Cemal Kutay'ın yazdıklarına fazla güvenmemeyi öğrendim. Şüphesiz bunda, Osmanlı'da
ilk büyük Kürt-isyancı Bedirhan'ın ahfadından gelmesinin ve/veya kızlarının Yahudilerle
evlenmesinin hiç rolü yok, çok abartılı yazıyor ve elindeki belgeleri fazla zorluyor,
itimatsızlığım buradan kaynaklanıyor. Resmi tarihçiler arasındadır.

İşte bu nedenle, Kutay'ın yayınladığı Çerkez Ethem anılarından iktibas ediyorum. Ethem,
"beni ihanetle itham edenlere soruyorum" diyordu ve ekliyor: "Ben, ne zaman, hangi tarihte
ve mevkide, esasen müdafaa ettiğim cepheden bir adım dönmüşümdür de bir tek kurşun
attırmışımdır? Bir tek kardeş kam döktürmüşümdür?" Güzel, ben de soruyorum, peki ne
denecekti, "kahramandı, tasfiye ettik" mi diyeceklerdi; kahramanlar ortadan kaldırılınca
"hain" çağırmak esastır.

Ethem, kurtuluşçulara bir taş bile atmadı ve en yakınlarını, mücadeleye devam etmeye
özendirdi, bunlardan Parti Pehlivan'ın mücadelesi menkıbevi idi. Tasfiyesi, sınıfi ve siyasi
ihtiyaç oldu; kurşun sıkmamak için bir yol kalmıştı, Elen tarafına geçti. Hepsi bu kadar.

236
İhtiyaç keşfin anasıdır.

Anadolu İhtilali, o kadar solu kaldıramıyordu. Ethem ile Suphi, aynı ayda tasfiye edildiler.
Ancak o zaman, halk ve mücadeleye girenler, Çerkez'in başarılarına ve Suphi'nin
sağlayabileceği desteğe ümit bağlarken, Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşalar'a, henüz
güvenmiyordu, Her ikisi de o tarihte kendilerini kanıtlamış komutanlar değillerdi; Sakarya
Savaşı'nın eşiğinde dahi Meclis'in çoğunluğu Kemal Paşa'ya ve üstelik komutanlık
maharetine güvensizlik ifade ediyordu, muhalefetin membaında bu var. Öyleyse, bunlar
ortadan kaldırılırken yerlerine kahraman koymak zorundayız.

Acizleri'nin İnönü Zaferi'nin negasyonu, başlangıçta ampirik değil, teorik idi, hep "önce
teori" deyişimin dayanaklarından birisi de buradadır. Yokluğunu varsayarak arşiv peşine
düşmüştüm, sonra anladım ki, arşive hiç gerek yok, hepsi ortadadır. Karanlık perdenin
arkasındalar.

Obscurantist perdeler var ve kaldırınca görünmez mürekkeple yazılanları da görebiliyoruz.


Görebildiklerimizden birisi de, Falih Rıfkı'nın, "fakat kendi varmak istediğine ulaşmaktan
başka bir şey düşünmeyen, dostluklarının, yakınlıklarının, sözde sırdaşlıklarının üstünde
bilhassa 'kendi kendine vefalı' bir lider olduğu söz götürmez" notu olmalıdır; Percy
Loraine'in maruf telgrafı veya H.C. Arms-trong'un, daha çok bilinen, "Grey Wolf kitabında
yazdıklarının daha acımasız olduğunu söyleyemeyiz. Atay, Kemal Paşa Hazretleri'ni,
sadece "kendi kendine vefalı" tasvir ediyor ve İsmet Paşa'yı da buraya koyabiliyoruz.

Kendisi olabilmiştir, demek istiyorum. Çok zaman korkutmuştur ve belki de İsmet Paşa,
hep kendisini disipline etmeye çalışmıştır, peygamber rolünü de bu kadar istekle kabul
etmesini, buna, bağlıyabiliyorum.

Hiç kimseye yapmadılar, yoktan, "İnönü Zaferi" tacı giydirdiler. Lozan Tacı'nı, ne kadar
taçtır, kendilerine ayırdılar. Şeyh Sait İsyanı'nı bastırmaya davet aldılar ve İstiklal
Mahkemeleri'nde hem mahkum eden ve hem de kurtarıcı oldular.

İktidar topladılar.

__________
obskürantizm : Fr. obscurantisme
a. Egemen güçlerin kendi hoş görmediği kavramlara, kişilere, topluluklara ilişkin toplumun bilgi erişimini
sistematik olarak kısıtlama çabası. [TDK. Güncel Türkçe Sözlük]

237
DOKUZUNCU BÖLÜM
VARLIK VERGİSİ HEDİYESİ
Birkenau ölüm kampı ile Aşkale çalışma kampı arasında bir tercih mi, bunu düşünmek bile
zordur. Peki, düşünmek mi, mantıklı akıl yürütmek değilse nedir ve mantık ise resmi tarihte
yok ve ancak, gizli tarihte var.

Gizli tarih mi, masal mı, eğer masalsa ve bir evde, 1942 sonu ile 1943 başında, İstanbul'da
ve Teşvikiye'de, postacı kapıyı her çalışta, ya ölüm kampı ya çalışma kampı haberi ile
yürekler hop kalkıyordu; şimdi masal anlatıyorum, daha çok mantık oynamaktadır. Ve
sadece bir masalda, iki kampı yan yana ve birbirine alternatif olarak düşünebiliyorum.

En imkansız birliktelikleri ancak masallarda kurabiliyoruz. Var olan aklın dışına çıkıyoruz ve
ne yazık, tıpkı ütopya, yine o akıl ile bağlıyız. Bu nedenle fazla ileri gidemiyoruz. Uzayda,
gemisinden çıkmış ve yine de gemisine bağlı bir astronot düşlüyorum, her zaman halatı
kopmuş astronotları tercih ediyorum.

Evin kızı, Dayı'sına, üzerinde "unknown" yazılı zarfı uzatırken, şunları söylüyordu: "Bu
sabah postacı kapımızı çalınca felaket haberi getirdiğini hissetmiştim. Zaten bu son yıllar
peş peşe gelmedi mi felaketler? Savaş, Varlık Vergisi...Bak dayı, işte postacının getirdiği!"
Mektup, Selanik'ten dönüyor, zarfın üzerinde Alman işgal gücünün damgası var. Demek
toplama kampına götürmüşler, bundan artık kuşku duyamıyoruz. Ölüm kampına
götürülenler bundan böyle, unknown’durlar, artık bilinmiyorlar ve istatistik oldular.

238
Moses Cohen'in sorusunu duyuyoruz, "topladılar mı, hepsini mi", yavaş yavaş hepsini
topluyorlar. Uzakta, ölüm kamplanna gönderiyorlar; yeğeni, "hepsini, hepsini" diyordu,
hepsi hepsi Selanik'te idiler ve zarfı iade edilen dahil hepsi artık bir kamptalar. Selanik'ten
göç etmiş olanlar kurtuldular mı, bir kısmı daha önce buraya gelmişti, Selanik elden çıkınca
ve mübadelede geldiler; peki burada da toplarlar mı, u/amrlar mı, tedbir almak gerekiyor.
Buraya kadar gelebilirler, sınırda lar, amma, Aşkale uzaktadır.

Öyle ya, "başka ne yapılabilirdi ki" ve belki de araya "hatırı sayılır birkaç dost" girdi ve
"Munis Tekinalp Aşkale'ye gönderilmedi", bundan da malumattar olduk. İngilizce adıyla
Moses Cohen'in, başka iki ismi var, bunlar, "Moşe" ya da Moiz Kohen ile Munis
Tekinalp'tırlar. Yakınları, kız kardeşi ölüm kampına sevk edildiler ve Tekinalp ise Aşkale
kampını atlattı. Peki ol tarihte hangisi tedbirlilik ya da talih idi, Aşkale'ye gitmek mi
gitmemek mi; sonrası ayrı, işte mesele budur.

Yalnız bir mesele daha var, neden Aşkale; eğer iş taş kırmak ve yol yapmak ise, yapılacak
yol ve kırılacak taş mı kalmadı, Aşkale çok uzaktadır; üstelik, Aşkale'ye gidenlerin hiç
birisinin taş kırıp yol yapmadığını biliyoruz. Evlerde veya otellerde kaldılar, evlerinden
uzaktılar, sıkıntı çektiler, ama güven içindeydiler. Her halde taş kırmak bahane, Aşkale
Şark hududunda ve Garb hududundan çok uzakta, muhtemelen ve bu sebebe binaen
seçildi. Tabii mantıken naklediyorum, nihayet masal dünyasındayız, mantıklı olmak şartıyla
istediğimiz muhakemeyi yürütüyoruz.

Bir ihtimal daha var, tazyik altında tutarak inatları kırmak; bu ise devlet'i mafya tasvir
eylemektir. Masal ya, şimdilik reddediyorum.

Ama bir mesele daha çıkarabiliyorum, ol tarihte yevmiye iki lira, yevm-i sabat
çalışmadıklarına göre, yılda üç yüz günden, altı yüz lira ediyor ve en az yüz bin lira vergi
teklif edilmişse, bu yolla vergilerini ödeyebilmeleri için, her birisinin, yüz altmış yıldan fazla
çalışması gerekiyor, hesap budur. Bu ise saçmadır; dolayısıyla, başka mantık bulmak
durumundayız. Belki de satışa zorlamak için "tazyik operasyonu” idi, işkence diyebilirim;
masallarda “kırk katır mı kırk satır mı” diyorlar.

239
Öyle mi, "varlık vergisi faciası" mı, bizim masalımızda ise bir tedbir ve bir hediye'dir.
Kimden kime hediye, işte şimdi bunun peşindeyim ve bu nedenle, varlık vergisi üzerine,
dün ve bugün yazılanların hepsi ni unutmayı öneriyorum. Şüphesiz içlerinde yararlı
malumat var, ancak aynı miktarda tahrifat ile verilmişler; atıyoruz.

Finansman yanı var, her savaş, kıtlıklara ve yüksek karlara yol açıyor, biliyoruz, savaş
sırasında çok kolaylıkla ve çok yüksek karlar sağlayanlar olduğu gerçektir; savaşın
finansmanına bunlann katılması ise, çok adil ve yerindedir. Varlık Vergisi, işte budur ve
prensip düze¬yinde, çok haklı bir vergi'dir; gerekçedeki sözcükle "ihtikar" yapanlar,
vurgunculuk, vardı ve bunlardan vergi alınacaktı, bu kadar basittir. Sayılan az olan
sanayiciler, tekstilde ve kimyada mevcutlar ve ithalatçılar ihtikar yapabiliyorlardı, döviz çok
kıt ve mantıklıdır, bunlardan vergi almak icap ediyordu; bunların önemli kısmı, ecnebi ve
gayri müslim oldukları cihetle de vergi yükü bunlara bindiriliyordu. Mesele bu kadar açık ve
adildir, başkasını düşünemiyoruz.

Maliye disiplinine göre, servet vergisi'dir; servetler tahmin ediliyor ve vergi alınıyordu, bu
da net ve adildir. Hangi oranda; işte bu sorunun cevabını bulamıyoruz, ayrıca oran
hesabında da pek ihtiyaç görülmüyor, çünkü serveti tahmin etmenin kayıtlara ve
objektiviteye dayanan bir yolu yok ki, çok iptidai bir vergi olduğunu çıkarabiliyoruz. Bir tür
götürü usulü diyebiliriz; Kurtuluş'taki Çerkez Ethem vergisine benzemektedir. Bir farkla ki,
bunda, o zaman mevcut en yüksek ve bilgili maliyeciler çalıştılar, içlerinden, daha sonra
pek çoğu bakan oldular veya daha yüksek yerlere geldiler; Cahit Kayra'nın ve Memduh
Aytür'ün adlarını verebiliyorum. Daha sonra her ikisini de tanıdım, Memduh Bey ile birlikte
çalıştım; müsteşar iken de memur maaşı ile yaşıyordu ve Cahit Kayra bakan ve ben
gazeteci iken çok yakın olduk, Cahit Bey'e de şahitlik yapıyorum. Çalmadılar ve
çırpmadılar; takdir ettiler. Savaşın finansmanının en adil yolu servet vergisidir, "facia" değil,
servet vergisi idi, burada da bir şüphe taşımıyoruz.

Kamplar, verginin mantığında bulunmuyor, eklenmiş görüyoruz.

240
Şöyle de söyleyebiliriz, bir tedbire ihtiyaç duydular ve servet vergisini kullandılar. Kampın
ilkini Moda'da kurdular; Moda'ya yakın Kuzguncuk, dün de bugün de Türkiye Yahudileri'nin
toplandıkları yerdi, Kuzguncuk'u çok seviyorlar, Moda ise sabetayistlerimizin tercihi oldu.
Çok sıkıntı çekmemiş olmalarını temenni ediyorum ve bir bölüğü buradan Aşkale'ye sevk
edildiler.

Güzel de, sorularımız bitmiyor, vurguncular pek çoklar, amma, 1942 sonu ve 1943 başında
bitmedi ki ve savaş da devam ediyordu, harp sürdükçe ihtikar da büyüyordu, neden tekrar
almadılar ve 1944 veya 1945 yılında neden tekrar koymadılar, mühim sorudur. Mühim soru
ise, daha mühimi, neden 1942 sonunda çıkardılar; işte bu sorudan sakınamıyoruz.

Yukarıda, tırnak içinde olan, Tekinalp hikayesini, Liz Behmoaras'ın Moiz Kohen
biyografisinden iktibas ettim. Buradan, yine İbrani asıllı tarihçi Mark Mazower'in, "to
Marwa" diyerek, biz olsak, "Merve'ye" veya "Merva'ya" derdik, Yahudi adıdır, ithaf ettiği
"Salonica" telifine geçiyorum, yirmi ikinci chapter "genocide" başlığını taşımakla bizi çok
enterese etmektedir. Bu bölüm, "on April 1941, German troops attacked Greece from the
North and three days later, they entered Salonica" cümlesiyle başlıyor. Acizleri de işte bu
zamandan itibaren, Almanlar'ın Selanik'e girişleriyle birlikte, Ankara'nın bir tedbir arayışına
girdiğini postüle ediyorum. Selanik ve İstanbul arasında, mükemmel bir senkronizasyon
çıkarabiliyorum.

Önce işler iyi gidiyor, ancak, Sovyetler Birliği'ne taarruz ile birlikte gestapo'nun harekete
geçtiğini, Siyonist derneklerin basıldığını ve Miyaolis ve Mizrahi caddelerindeki Yahudi
evlerinin boşaltıldığını görüyoruz; Doktor Mazower, Christian-owned houses were not
touched diyor ki bizde alışık olduğumuzun tersi, 6/7 Eylül kıyımında Yahudilerimize
dokunmamıştık.

Sekiz Temmuz 1942 tarihinde, Selanik'te, 18-45 yaş arası bütün Yahudiler'in kayıt
edileceği ilan edilmişti, kuyruğa soktular; 'Whoever belonged to the Jewish race is
considered a jew", Yahudi ırkından olanların hepsi Yahudi sayılıyordu, dine
bakılmamaktadır. Demek, kaldıysa ve bulunabilirse, dönme ya da sabetayistler de Yahudi
telakki ediliyorlardı, Alınanların malumat toplayarak geldiklerini görebiliyoruz.

241
Öte yandan bu tarihten itibaren, Türkiye'de, "varlık vergisi" üzerine komisyon çalışmalarının
hızlandığını, bir malumat olarak, not edebiliyorum.

Dokuz Kasım 1942 tarihinde ise, Atina gazeteleri, Hitler'in, "international Jewry will
disappear from Europe" demecini yayınladılar, enternasyonal Yahudiliğin, Avrupa'da,
kökünün kazınacağı ilanını haber yaptılar. Bundan üç gün sonra, 12 Kasım 1942
tarihindeki Ankara'da, Yüce Meclis, Varlık Vergisi yasasını kabul etti, çıktı ve resmi
gazetede yayınlandı. Tam bir senkronizasyon buluyoruz; iki yanlı tedbir, tehdit'e karşı hem
yaranma ve hem de koruma görüyoruz. Müthiş bir adım, demek, zorundayım.

İcraatı, İstanbul defterdarı yapıyordu, Faik Ökte, 12 Eylül 1942 tarihinde bu vazifeye tayin
edildi; daha sonra "Varlık Vergisi Faciası" kitabını yazmıştı, tek kaynak kaldı ve burada,
önce "defterdarlığı kabul etmemekte ısrar ettim" dedikten sonra, kendisi için, "vergiyi
İstanbul'da yürütecek bir kurban" seçtiklerini söylüyordu. Doğru, Selanik'teki adımlara denk
düşen bir tempo ile, ol yaz, İstanbul'da da hazırlıklar, büyük ölçüde, tamamlanmıştı, Ökte
de, kurbanların kurbanı oluyordu, tesadüf saymıyorum.

Neden mi, güvendiğim Yahudi otoriteleri, Türkiye Yahudilerini tadat ederken Faik Ökte'yi
de zikrediyorlar; bu listede sabetayistler yer almamaktadır. Demek ki Varlık Vergisi'ni icra
eden, bir Kripto-Yahu-di idi; Ökte, şimdi pek sevilen söyleyişle, "facia" senaryosunda,
ceo'dur, chief executive, demek istiyorum.

Komisyon başkanı ise İstanbul Valisi Lütfi Kırdar'dır; defterdar'ın, doğrudan "defter" ile bir
ilgisi yoktur, Farisi'de "defter", daire, devlet dairesi, anlamındadır ve dolayısıyla, defterdar
Ökte'yi, tabi-i mali meselede, en yüksek devlet dairesinin başı olarak anlıyoruz. Kırdar'a
gelince, "malumatdar" veya "hissedar" sözcüklerini de biliyoruz, "malumatlı" veya "hisseli"
anlamındadır. "Kırdar" da "kır-lı" veya "kırca" ile özdeş veya çok yakın manadadır, "kırcı" da
anlayabiliriz ve "kırcan" harika'dır.

242
Güzel, peki "kır"; "cyrus" karşılığıdır, cyrus ki ilk bölümü "kır" telaffuz edebiliyoruz.
Uzatmadan, Cyrus, Yahudiler için nerde ise kutsal bir İran İmparatoru idi, Asuri esaretlerini
kırarak, sürgünlerine son verdi ve Ben-i İsrael tarafından, kutsal bir isim misli, sanki
tevratik, taşınmaktadır. Lütfi Kırdar'ın da İbrani asıllı olma ihtimali çok yüksektir. Kaldı ki,
Erbil'den İhsan Doğramacı ile akraba olmakla, Doğramacı'nın ana-dili mikyasında İbrani
konuştuğu da artık cümlenin malumudur. Bu kadar ile iktifa eyliyorum.

Maliye Bakanlığı müsteşarına gelince, Ökte'nin "Varlık Vergisi Faciası" nam eserinden şu
aktarmayı yapmam münasiptir: "Siderman, Selim Osman Seynur'un mektep arkadaşı ve
yakın dostu idi. Son senelerde büyük servetler iktisap ettiği mülahazasıyla, Seynur'a, 300
bin liralık varlık vergisi tarh edilmişti. Siderman, Seynur'un vergisi üzerinde tetkikat
yapılması için Ağralı'yı çok zorladı ve nihayet ona istediğini yaptırdı. Ben, Siderman'a karşı
cephe aldım. M Grubu üzerinde bu yolun açılmaması lazım geldiğini defaatla Ağralı'ya
söyledim." Burada adı geçenlerden, Ağralı, zamanın Maliye Bakanı Fuad Ağralı ve Zeki
Siderman da, Maliye Vekaleti müsteşarı Zeki Siderman'dırlar. Geliştirdiğimiz disiplin
çerçevesinde, artık, Siderman'ın da bir sabetayist olduğuna, büyük ihtimalle,
hükmedebiliyoruz. Tabii, büyük servetler iktisap etmiş olan Selim Osman Seynur'u da aynı
kategoriye koyabiliriz. "M", muslim olmakla, böylece, sabetayistlerimiz için ayrıca bir cetvel
olmadığını da görmüş oluyoruz. Varlık Vergisi "Faciası" manzumesinde, dönmelerimiz
alelıtlak "Müslüman" ve "Türk" sayıldılar; birincisi kabul ve ikincisi tarif idi. Biz "Türk'üm
diyene" , Türk diyoruz ve bu nedenle "Ne Mutlu Türküm Diyene" vecizesini her yere
asıyoruz. Burada vurgu, Türklük'ten çok "demek" fiilindedir. Demek ki "diyene", yüksek
değer biçiyoruz.

Demek ki, bir sonuca ulaştık; bu sözde "facia" ile, Yahudilerimiz'e ve sabetayistlerimize her
hangi bir zarar gelmesi imkansızdır. Yahudilerimiz, Alman tehdidi karşısında en uzak
noktaya nakledilmişler ve sabetayistlerimiz de, çok karlı çıkmışlardır, başkalarını bilemem,
bu sonuç bir masal yazıcısı ve anlatıcı olarak, beni şaşırtıyor ve çok heyecan veriyor.
Öyleyse, buradan devam ediyoruz.

__________
alelıtlak Ar. zf. (ale'lıtlak) esk. Genel olarak. [TDK. Güncel Türkçe Sözlük]

243
VARLIK VERGİSİ VE ONAMASTIQUE DİSİPLİN
Devam etmeden önce bir tashih elzem görünüyor; Varlık Vergisi tatbikatında dönmelerin
bahusus mağdur oldukları ve artık "sabetayist" tabir ediyoruz, ayrı bir cetvel ile yüksek
vergi ödedikleri iddia ediliyor ki külliyen kazip'tir. Tarihin mühim falsifıkasyonlarmdan birisi
ile daha karşılaşıyoruz, bunu yapan, maruf falsifikatör ve siyonist Bernard Lewis olup,
ilerde Lewis'in tüm falsifikasyonlarım bir arada incelememiz münasiptir, zamanını
bekliyorum. Zamana ihtiyacım var.

Falsifikatör Profesör Lewis, The Emergence of Modern Turkey nam eserinde, "dönme paid
about twice as much as Muslims" demekle bu tahrifatı, pek çok yerde ve bu arada,
Ökte'nin kitabının, "The Tragedy of the Turkish Capital Tax" adıyla İngilizce baskısına
eklenen giriş yazısında da tekrarlanmaktadır. Külliyen kazip olduğunu ve aslının olmadığını
tekrarlamamız yerindedir.

Doğrusu şudur, verginin hazırlık çalışmalarında, "dönme" mükellefler için ayrı bir cetvel
yapılması ve bunda da sabetayistlerin, müslümanlara göre iki misli vergi ödemeleri teklif
edilmişti; ayrıca bu öneri, Ökte'ye bakacak olursak, kabul de edilmişti. Ancak ya sonradan
vazgeçildi ya da uygulayıcılar uygulamadılar; vergi "m", müslim ve "g", gayri rimüslim
olmak üzere iki kategori üzerinden icra edildi, tahakkuk tablosu da bunu teyid etmektedir.

Bu falsifikasyon, Lewis'in, Ökte'nin kitabını üstünkörü okumasından kaynaklanmış olabilir;


gerçekten de, Kırdar dahil icracıların bir Ankara seyahatiyle ilgili olarak Ökte'nin yazdığı
şudur: "Bu seyahatte, Merkez'in şifahi emriyle, Dönmeler için bir D Grubu ihdas edilmiştir.
Bunların vergisi, M Grubu'nun iki misli olacaktı. Bunun neticesi olarak bir kısım D'ler adi
cetvellerden alınarak fevkalade sınıfına itha olundu. Bir kelime ile sinir manzumemizden
Hitler'in isterik raşalar geçmeye başladı." Öyle görünüyor, Profesör Lewis, bu ifadeyi
ciddiye almış ve kitabın bütününe bakmaksızın, uygulamanın bu yönde olduğunu yazmıştır.
Bunun işine geldiğinden de şüphe edemeyiz. Kaldı ki burada dahi, sabetayistler için ayrı
bir cetvel düzenlendiği iddia edilmiyor ve sadece bir kısım sabetayistlerin, "fevkalade"
cetveline alındığı söyleniyor, hepsi burada kalmaktadır. Teşhis edilmişler ve "fevkalade”
vurguncu tarif edilmişlerdir, buna göre vergi verdiler mi, hiçbir işarete sahip değiliz.

244
Öte yandan "fevkalade" sınıfı, müslimler için de var. Bunun dışında hem Faik Ökte'nin
kitabında ve hem de falsifıkasyonu sürdüren, önsözünde Lewis'in tavsiyelerinden
yararlandığını söylüyor, A. Aklar'ın "Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları" adlı
çalışmasında da yer alan tabloda, dönmelerin, dönme olarak vergi ödediklerini gösteren bir
endekse rastlamıyoruz.

Peki falsifikasyon ile cehalet ve tembellik arasında bir bağ var mı; hüsn-ü niyet eksikliği
kesindir ve diğerleri tamamlayıcı cüz durumundadırlar. İncelememişler ki, Varlık Vergisi
Kanunu'nun altıncı maddesi, vergiyi tarh üzere, yedinci madde ile, "komisyonlar" kurmakla,
ne yapacakları ile ilgili bazı teknik uyanlarda bulunduktan sonra, her mükellef için vergi
miktarını, mülki amirlerin riyasetindeki bu komisyonlar, "..bunlarla mukayyet olmaksızın
edinecekleri kanaate göre takdir ve tespit ederler" demektedir.'Demek ki, varlık vergisi,
takdire dayanan bir vergidir ve burada oran ve hatta, müslim ve gayri müslim, ecnebi ve
"dönme" klasifikasyonunun hiçbir önemi yoktur, "olmamıştır" diyebiliyoruz.

Ökte,"verginin en affedilmez tarafı" başlığıyla şunları yazmaktadır: "Alakalı fasılda tebarüz


ettirdiğim gibi, Varlık Vergisi'nin en affedilmeyen tarafı, ecnebi vergileri üzerinde bize
cebren yaptırılan tadillerdir. Hükümetin ecnebileri M Grubu gibi teklif etmemizi emrettiğini,
ınahza adres ve kayıt noksanlığından dolayı ecnebileri teşhis edemediğimizi, tahakkuk için
verilen 15 günlük zamanın bu işi başarmaya yetmediğini, mücerret isimleri dolayısıyla
ecnebilerin G olarak teklif edildiğini yukarıda açıklamıştım." Ne anlıyoruz, bir, Hükümet'ten
gelen baskı ile yabancıların vergileri dahi en düşük, "müslim" seviyesine indirildiğini ve
ecnebileri teşhis için isimlerin analizinden yararlanıldığını ve müslüman görünen bazı
kimselerin isimlerine bakılarak gayri müslim sayıldığını öğreniyoruz.

Bu da çok önemli bir ifşaattır, demek ki, kriptolardan oluşan bir bürokratik heyet,
sabetayistlerimizi bilmemekte veya bilmemezlikten Delmektedir. O kadar öyle ki, Selim
Osman Seynur nam vurguncu-mükellef dahi, sabetayist, eski tabir ile "dönme" telakki
edilmemiştir, diğerlerine işaret etme imkanım var.

245
Bilinen yok mu, judaik ve türkik tarih yazımına bakarsanız, Jön Türkler arasında "dönme"
olarak sadece Mehmet Cavit vardı ve Cumhuriyet döneminde ise Ahmet Emin Yalman ve
Bezmenler ile yetiniyorduk. Nitekim Ökte de, "dönme" olarak sadece Bezmen'lerden söz
ediyor ve "D grubundan oldukları için Bezmen'lerin vergisi bir milyonu aştı" diyordu. Demek
ki, hem bilmiyoruz ve hem de öyle bir cetvelden yoksunuz; falsifikasyon kesindir ve
buradayız.

İki ara sonucu yazıyorum; Varlık Vergisi'ni icra eden heyet sabetayist idi. İki, bu işten çok
kazançlı çıktılar ve bu ikinci, "ilkel akümülasyon" idi; Marx, Capital'da "Primitive
Accumulation" diyordu, öncesi de var. Birincisi, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'in
kuruluşudur; yenilenlerin ve çıkartılanların arazi,mülk, fabrika ve altınlarına el koydular.
Masal mı, asıl zenginliklerini, Varlık Vergisi'ne borçludurlar.

Devam etmeden iki küçük açıklığa ihtiyacını var, buradaki "teklif” kelimesi mükellefiyet
yükleme ve vergi belirleme anlamındadır. İkincisi, Defterdar Ökte'nin yazdıklarına ne kadar
güvenebiliriz, Bezmen'lerin vergisi ile ilgili olarak yapmış olduğu işretler güvenimizi
sarsmaktadır. Hem Ökte'nin gösterdiği kadar vergi ödemediklerini ve hem de bu facia'dan
çok karlı çıktıklarını bilebiliyoruz.

Defterdar Ökte, bir yerde, "tatbikatta aldığımız garip soyadları M lerle G lerin ayırt
edilmesini fevk-al had güçleştirdi" diyordu, "fevk-al had", üst sınırdadır. Buradan, tasnifleri
yaparken isim-bilim telkinlerine dayandıklarını anlıyoruz; insanların ad ve soyadı koyarken
bağlı oldukları ve çok zaman dışına çıkamadıkları kuralların varlığı ilkesi, isim-bilim'in,
onamastique de diyoruz, temelidir. Zorunluluk ve kural varsa, bilim de var; kuralların
peşinde koşmak, anlamındadır. Masalımızda da hep zorunluluk ve kaçınılmazlıklar
nümayiş yaptılar.

246
İsim Vergisi Muaddel Vergi
Osman Şakar K.Ş. 120 000 10 000
A. Arslan 2 000 100
A. Karahan 1 500 0
Mirza Özgencik 4 500 1 000
M. Nacar 60 000 5 000
Çakır Ayman 30 000 4 000
Nurullah Dıraz 20 000 0
Zülfü Piran 15 000 7 000

Bu tabloyu, Ökte'den ve olduğu türden iktibas ediyorum; adların dışında, İngilizce çeviride
"şakar" doğallıkla "sakar" olmaktadır, ilk sütun komisyonun teklif ettiği, başka söyleyişle,
bindirdiği vergi miktarıdır. Son sütun itiraz ile değiştirilen ve adları yazılı mükelleflerin
ödedikleri miktarlardır. Ökte, işte burada, "tenzillerin bir kısmı M lerin G ad edilip o suretle
teklif edilmelerine istinat eder" demektedir. Bu da şudur, komisyon bu mükelleflerin ad ve
soyadlarına bakarak bunların "muslim" olmadıklarına ve "gayrimüslim" olduklarına karar
vermiştir. "Gayrimüslim" kim olabilir, kripto olabilirler, gizli Hıristiyan veya Yahudi
düşünülebilir ve şüphesiz o zamanki tabirle "dönme" ve şimdi sabetayist telakki edilmeleri
mümkündür. Başka çareleri yok; heyetin, çoklukla, Kripto-Yahudi ve bahusus sabetayist
olduğunu not ettim, netlikle bilmemelerini kabul ediyorum, gizli din taşıyorlar ve içlerinde
kolları var, bu nedenle isim işaretlerine dayanıyorlar.

Detayı bırakırsak, varlık vergisi komisyonu, bu isimdeki mükellefleri "sabetayist" yazmış,


bunu anlıyoruz. Özellikle, sak-ar, nac-ar, -ar'lı ve ay-man, -man'lı soyadları, direkt
sabetayist biliyorlar ve "piran" soyadı bana fazla önemli gelmiyor, "zülfü" adına parmağını
basıyorlar. Her halde Zülfü'ye, acizlerinin de, bastığı cümle alem malumdur. "Öz" veya "öz"
ile "kara" ve her halde "lev" ile bağ kurarak "arslan" soyadında da tereddüt göstermiyorlar.
Yanında "Allah" olsa da, "nur" adı da, "nurullah", dikkatlerinden kaçmıyor. Demek ki
onamastique, acizlerinden çok evvel var idi ve devlet de yararlanıyordu; karalanması, 1967
yılından sonralara denk geliyor. Acizlerinin gayreti, disipline etmekten ibarettir.

247
Dönme tadat eylediler, amma, bunlar da komisyonun huzuruna çıkıp, yemin üzerine yemin
ettiler, yemin heyeti de sabetayist olabilir, böylece sabetayist olmaktan kurtuldular.
Kurtulmak mı, para geliri yordu; bir kısmının vergisi siliniyor, indirimler ise, sanki "batan
gemi nin mallan", varlık vergisinin son derece ucuzladığını görüyoruz.

Halil Lütfü Dördüncü, yayıncı olarak biliyorduk, gayrimüslim telakki ediliyor, acizleri de
sabetayist olduğunu şahadet ediyorum, bir itirazına rastlamıyoruz, ancak aracılar
vasıtasıyla ve pazarlıkla vergisini, 50 bin liradan yarıya indirtebiliyor; Ökte, Yunus Nadi'nin
bir milyon liralık vergisinin silindiğini haber veriyor, Karay İbranisi olma ihtimali çok
yüksektir ve biz de N. Kara Osman'ın vergisinin kaldırıldığını ekliyoruz. Pazarlık var, Nuri
Kıllıgil 50 binden 26 bine, Kamhi, 90 binden 25 bine, Mehmet Ali Kunt, 40 binden 8 bine
düşüyorlar; ucuzluk var. Malum geminin mülkleri, ucuz ucuz, sabetayistlere aktarılıyor;
"facia" bunun neresinde, olsa olsa hediye'dir.

B'NAI B'RITH VE HAKKO İLE HAS


Peki ödemeler olmadı mı; tahsilat var ve bazı ödemeler yapıldığı kesindir. Bir, Ermeni ve
Elen zenginleri ve içlerinden vurguncular, çok ödediler. O kadar öyle ki, bir bölüğü
mülklerini satmak zorunda kaldılar, azaldılar; öyleyse, Varlık Vergisi'nin de, bu arada, bu
topraklardan Hıristiyanları çıkarma harbinde önemli bir silah olduğundan kuşku duyamayız.
Yahudiler'e gelince, Yahudiler'den mallarına ve mülklerine, ortakları tarafından göz
dikilenlere, ortakların güçlü olduklarını farz edersek, hiç acımadılar. Göz dikilenlerin, han
ve fabrikaları gitti ve sadece güçlü ortakları değil, göz dikebilenleri, ilke planında,
sabetayist varsayabiliriz, acizleri iktisatçı idiler ve iktisat tedris etmek, müderrise faraziye
alışkanlığı sindirmektedir, böylece, fabrika ve mülklerinin sabetayistlere geçtiğini istidlal
etmiş oluyoruz. Hayli kuvvatlı bir faraziye çıkarmış oluyoruz.

Devamla, ihtikar ayrı, bu meseleyi analiz etmiş haldeyiz ve şimdi ödeme safhasına geldik;
Kamhi'yi zikrettim, çok az ödemişti; amma ödemiştir. Yahudilerimizin az da olsa vergi
ödediklerini biliyoruz; tediyat yol ve metodlarını analiz edecek olursak, "B'nai B'rith",
İngilizce "Sons of Covenant" ve Türkçesiyle, Ahit’in Oğullarından söz etmek
durumundayız.

248
İngilizce yazılısı bırakırsak, Türkçe seslerle "Bney Brit" okuyabiliriz, bney'i, Arabi "ehli"
olarak da anlayabiliriz, brit'i, birlik veya frater-nilo, kardeşlik veya tarikat sayabiliriz; "ahilik"
benzeri bir yapı ile karşılaşıyoruz. "Kardeşler" de diyebiliriz. Masonizmde "birader" lafzı
mevcut idi, karşımıza çıkıyor.

Dünyanın her tarafında varlar, masonik teşkilatlanmayı andırıyorlar, localar sistemi ile
örgütleniyorlar; 1843 yılında kuruldu ve Sultan Hamid'in devr-i hükümranlığında Filistin'de
de örgütlenmeye başladı. 1901 yılında, Rusya'dan Filistin'e gelen Yahudi göçmenlerin
sayısında niteliksel değişmeler olunca, dikkatini daha çok Erez İsrael'e çevirdi; kuruldu,
yayıldı ve ilgi alanının genişlediğini de biliyoruz.

Almanya güçleniyordu ve Kayzer Siyonist bir politika izliyordu; hem İngiltere'de ve hem de
Amerika'da anti-semitizm yükseliyordu. İsle bu zamanda, Bney Brit, anti-defamation
league'in kuruluşuna öncülük etti, 1913 yılındadır ve "adi" olarak tanıyoruz, "karalama
karşıtları birliği" de diyebiliriz. Ahit'in Oğulları'nın en önemli işlerinden birisi budur, bir de
anti-semitizm'in yayıldığı zamanlarda dinler arası yakınlaşma ve diyalog programları
geliştirdiğini görüyoruz; Encyclopedia Judaica, bu noktada, çok nettir.

Bütün bunlardan önce ve bunların ötesinde bir yardım kuruluşudur; Yahudileri zor durumda
bırakmamak için fonları hazır bulunduruyor. Depremzedelere yardım misali yetişiyor ve
yetiştiriyorlar, Varlık Vergisi'ni de bir sosyal deprem mütalaa ettiklerini anlayabiliyoruz.

Vitali Hakko'nun varlık vergisi ödeme usulüne gelmiş bulunuyorum; amma ve lakin
önceleyin, şu "zede" ve "zade" sözcüklerine el atmadan duramıyorum. Birincisi, "zede",
Farisi "çarpmak" fiilinin pasif participe'idir, "çarpılmış" anlamını veriyor ki, "depremzede",
depreme çarpılmış, oluyor. İkincisi, ne yazık şapkaları attık, "a" yüksek seslen-dirilmelidir,
yine Farisi "doğmak" fiilinden olup ve yine past participe olmakla, "oğlu" ya da "doğan"
veya "ahfad", demektir, "şehzade" ki yanlıştır ve "şahzade" isabetlidir, şahın ya da sultanın
oğlu manasını veriyor. Bütün bu izahattan benim sorunum çıkıyor, "varlıkzede" mi "varlık-
zade" mi demek gerektiğine karar veremiyorum. İkincisinde, "devla" ve talih var.

249
Hakko'nun hatıratı mevcud, "Hayatim Vakko", ki nefis bir kelime ve ek oyunu ile
karşılaşıyoruz, "hayatım", vitali anlamındadır; söyle ki, : "Vital" Latin kökenli dillerde "hayat"
ve -i de İbrani "benim" veya " m" olup, buradan ve böylece, "hayatım" ve "vitali" adlarının
özdeş olduğunu okuyoruz. Yahudi ve sabetayistlerimizde bu tür oyunlar çok yaygındır,
artık biliyoruz. Bilmediğimiz ise şudur; Vitali Hakko, "varlık-zede" mi, yoksa "varlık-zade"
mi, şimdi de işte bunu araştırıyoruz! Devlet kuşu, konmak üzeredir.

Hakko, Varlık Vergisi kapsamındadır, hatıratında teklif edilen miktarı vermiyor, çok ama
çoğ idi, diyor, sıkılmış, terk-i vatan eyleyecek, fakat, gidecek yeri de yoğ imiş, her yerde
Alman faşistleri var imiş, gerçi Amerika'da yoktular ve bu nedenle pek inandırıcı olamıyor,
çünkü biliyoruz, zenginler kazanç yerlerini bırakmıyorlar, 12 Eylül Darbesi öncesinde de
gidecek oldu, zenginliği ve iktidarı bırakamadı; "gidecek yer yoğ" misli inliyor ve "daha
doğrusu bir tek yer var, Aşkale" demekten de geri kalamıyor. Aşkale, hep alternatif yerdir,
öyle anlıyoruz.

Ne yapsın, bahtını Anadolu'da deniyor, mutlak bir çare bulur; "ey Anadolu sen nelere kadir
değilsin ki..", bunu söylemiyor ve ben içinden geçtiğini çıkarıyorum, Eskişehir'e geliyor ki,
şeker gibi çare, Vitali'yi beklemektedir. Niyazi Şeker, Hakko'nun mühim bir müşterisi
olmakla para teklif ediyor ve güzel amma, bir küçük şartı var, ortak olmak da istemektedir.
Ne yazık, içlerine ortak almıyorlar ve reddediyor; demek, vergi iddia edildiği kadar çok
değilmiş, bunu çıkarabiliyorum.

Buradan Ankara'ya geçiyor, içi gamlıdır ve dolaşıyor, amma yine de "ankara ankara güzel
ankara"; şapkacı Hacıbaba'ya uğruyor, gerçek adını bilmediğini söylüyor, amma "nur
yüzlüydü" diyor, beni kandırmamaktadır. Hacıbaba, eski müşterisi, siparişi alıyor, fakat
adını bilmiyor; inandırıcı bulmuyorum, bir locadan olabilir, masal'dayım, her ihtimali
düşünmek zorundayım. Neden mi, Vitali Hakko, bu hikayeyi yazarken, şunları da düşüyor:
"Ben, o karanlık savaş yıllarında, o Varlık Vergisi dramı sırasında, insanlığın ölmediğini
gördüm." Güzel, buna bakıp, acaba Hakko'nun "insanlık" dediği, Hacıbaba mı, yoksa
"Ahit'in Oğulları" mı; böyle sorular masallarda var.

250
Hacıbaba, "Ali Baba” veya “Babacan” da olabilirdi, dizleribe döverek “duydum” diyor ve
"Allah büyüktür, üzülme", ekliyor. Sonra mı. “çıkarken, cebime bir zarf koydu" ve "haydi
şimdi, git, göreceksin Allah büyüktür" yine ekliyor; Hakko, Anafartalar'a çıkıp ve elini
cebine sokup, zarfı okşayınca, birden ol zarfın da büyük olduğunu anlıyor. Demek aynı
anda hem Allah ve hem cebindeki zarf büyüktür. Hakko'nun adını bilmediği Hacıbaba,
zarfın içini bangonot ile doldurmuş ile doldurmuştur ve bu da Allah'ın büyüklüğüne alamet
oluyor, hikaye budur. Güzel bu hikaye ve ben, "masal içinde masal" da diyorum.

Devamı mı? "Hele az sonra uğradığım Olgunlaşma Enstitüsü'nden , peşin parayla, 120
parçalık fötr siparişi aldığımda buna daha çok inandım"; Hakko'nun inandığı insanlık'tır.
Demek tam zamanında Olgunlaşma Enstitüsü, peşin parayla, Hakko'dan 120 şapka alıyor,
demek bu düzen, hem eşeği kaybettiriyor ve hem de bulduruyor; peki, Olgunlaşma
Enstitüsü bu kadar fötrü "ne yapacak", öğrencileri kız idi, kızlara mı giydirecek, bu soru var,
ancak bu sualin mürur-u zaman-zede olduğunu biliyorum.

Tekrar metne baktığımda, Hakko'nun insanlığa binip İstanbul'a uçtuğunu okuyorum, doğru
Faik Ökte'nin karşısına çıkıyor; "İstanbul Defterdar'ı, masasından kalkıp alnımdan öptü"
diyor; gizli tutmuş olabilir, birbirini öptükleri mutlaktır. "Varlık Vergisi Faciası" işte budur. Bir
cebinden alıyor ve öbür cebine aldığından fazlasını koyuyor; Vitali de varlık-zadeler
arasındadır.

Burada da Beki Bahar'a bakmak gereği duyuyorum, "Ankara Yahudileri" kitabında çok
önemli ipuçları buluyorum, acizlerinin Yahudi isimlerine merakından sonra yazmışlar, çok
yararlanıyorum. Transformasyonlara misaller veriyor; Yahudi "simla", bizde, yine Yahudiler
arasında "semahat" olabiliyor; bir ima mı, eski bir gazeteci olan Beki Hanım'ın çocukları
arasında "zeki" veya "deniz" adları ve "berk" soyadını da görüyoruz. Rezzan Özsarfati ise
kızı olmalıdır, bu ad, "rezzan" hem Yahudiler'de ve bahusus Türklerde yoktur, sanıyorum,
Türk ve Arap isim sözlüklerinde bulamıyorum, İbrani adı "Raz" ile ilgili olabilir, "Razzan"
normal bir türetme yolu görünüyor. Daha çok sabetayistler taşıyorlar; Ahmet Emin
Yalman'ın Beki Hanım misali gazeteci eşi de Rezzan idi. Rezzan veya Razan'a, acaba,
"Esra" olmasa da "Esrar" veya "Sırlar" diyebilir miyiz; bu soruyu, İbrani dili ve onamastique
uzmanlarına hediye ediyorum. Belki canlanırlar.

251
Beki Hanım, Aşkale yolcularından söz ederken hüzünleniyor, "Aşkale'ye gönderilenler
Ankara'dan geçiyorlardı, istasyona gidip onları görmek, uğurlamak çok azap bozucu ve
korkutucuydu" demektedir. Beki'nin bundan önceki cümlesi ise şudur: "Kendi ülkelerindeki
Yahudiler'e hiç de hoş davranmayan bazı ülkeler, Türkiye'deki Yahudiler’e arka çıkmışlar,
maddi yardımda bile bulunanlar olmuştu." Güzel, Beki Hanım, herhalde Bney Brit ile
devleti karıştırıyor; böylece, localardan localara para geldiğini de teyit etmiş oluyoruz. Ahit
Oğulları'nın locaları elliden fazla devlette varlar.

Tabii, Aşkale bilinmiyor ki, bilinmeyene gidiş hep korkutucudur; ölümden sonra yaşama
inananlar, ölümü hiç korkutucu bulmuyorlar, Ahmet Emin Yalman ise, daha sonra Aşkale'yi
gördüğü için şu notu bize bırakıyor: "Sonradan Aşkale'ye iki defa yolum düştü. Sağlığa
yararlı olan bu saf ve zinde dağ muhitini yakından gördüm ve oraya sürgün edilenlerin halk
tarafından ne kadar iyi muamele gördüklerini, ne kadar rahat yaşadıklarım ve sıhhate
kavuşmak için ne kadar iyi imkanlar bulduklarını haber aldım." Çok güzel, Yalman'ın
şehadetinden de Aşkale'nin iyi bir seçim olduğunu anlıyoruz. Türk Devleti'nde "iyi bir
seçim" olması elzemdir ve bilim de, elzem olanı sürme işidir. Ama ben masal anlatıyorum.

Ne büyük falsifikasyon, Yalman'ın da Aşkale'ye gönderilenler arasında olduğu çok yazılıp


çiziliyor; bunun doğru olmadığım da tespit etmiş durumdayız. Kuşkusuz, Varlık Vergisi'ne
çok kızanların başındadır, fakat, ilkesel planda savunmaktadır. Şuradan çıkarıyoruz; "Hiç
şüphe yok ki harp zamanındaki şartlardan faydalanmak suretiyle büyük gizli kazançlar ele
geçirenler olmuştu. Karaborsada hile ve sahtekarlık yoluyla elde edilen böyle haksız
varlıkların üzerine yürümek, , halkın adalet hislerini okşamak ve hazinenin ihtiyaçlarını
karşılamak lazımdı." Bunlara, "bu iş dürüst bir şekilde ele alınsaydı, kimse sesini
çıkarmazdı" görüşünü ekliyor; haksız mı, doğrusu "dürüstlük" itirazı hep haklıdır ve öte
yandan, Ahmet Emin Bey'i hep iyimser birisi olaak hatırlıyoruz.

252
Bütün bunlar güzel, amma, Yalman’ın bizlere bıraktıkları arasında çok daha güzel noktalar
var. Bu çok tanınmış sabetayistimiz, bize, bir de şunu bırakıyor; "çok geçmeden gadre
uğrayanların üzerine ecnebi kaynaklardan lütuf ve yeni imkan yağdı. Vergi yoluyla
ellerinden alınanların çok fazlasına sahip oldular." Her halde "müthiş" dememiz gerekiyor;
masallar harikadır, demek istiyorum. Demek ki her yerde varlıkzade var.

Buraya nereden ve nasıl geldik, şuradan, bu masalı kurarken, Varlık Vergisi'ni doğru-
dürüst verdiğini söyleyen ve yazan hiçbir mükellefe rastlamadım. Hiç birisinin kaydı yok ve
hiç birisi ne kadar miktar ödediğini de not etmiyor; Vehbi Koç bir rakam veriyor, ancak,
hem itirazlarla karşılaşıyorum ve hem de Vehbi Bey, hiç önemsemiyor. Şimdilik burada
duruyorum.

Çünkü sırada Kadir Has var, Kayseri kökenli ve Adanalı zengin olarak biliyoruz, İstanbul'da
yaşıyor. Henüz hatıratına erişmiş değiliz, gazetelerde çıkanlarla yetinmek zorundayız.
Boğaziçi Lisesi mezunudur, başka bir mezuniyeti olduğunu bilmiyorum. Lise mezunudur.

Şimdi yok, İstanbul'da, yatılı kısmı ünlü liselerden birisiydi, sabetayistlere aittir, Emin Galip
Sandalcı'nın babası müdürüydü, amma Şişli Terakki ile mukayese edemiyoruz. Çok kolay
bir liseydi, diğer liselerde başaramayanlar ve zengin ailelerin tembel öğrencileri itibar
ediyordu; Kadir Has oradadır.

Kayserili Germirli'lerin kızı Rezzan ile evlendi, soyadındaki "ger" bizim için çok güçlü bir
işarettir, judaizm'de ayrı bir kategori olmakla burada üzerinde durmuyorum. Kayseri'de
İbrani asıllılar çoktur, öte yandan, Rezzan veya Razan adı üzerinde durdum, demek bir
tesadüf "Rezzan" adını öğrendik, Rezzan Germirli, Belma Simavi'nin kuzeni idi; Belma,
Hürriyet'in kurucusu Sedat Simavi'nin gelini ve diğeri ise Çiğdem Meseretçi, bir ara Rahmi
Koç ile evlendiği için, Çiğdem Koç idi, Vehbi Bey'in torunlarının anası işte bu Çiğdem'dir ve
Sedat Simavi'nin de Selanikli olduğunu biliyoruz. Buradayız.

Has, bir yerde tarih anlatıyor ve "savaş süresince ve işgal yıllarında, Osmanlı uyruğundaki
Ermeniler ve Rumlar, maalesef Türkler'le savaşan ülkelerin saflarında yer almıştı" diyor;
Ermeniler için kısmen doğru, Elenler için böyle bir işarete sahip değiliz. Güzel o kadar
önemli bulmuyorum, önemli olan şudur: "Adana'da, gayri müslimler tarafından işletilen
fabrikalar, bir anda sahipsiz kaldı.

253
Azınlıklar, yaşadıkları yöreleri terk etmeye başladı." Güzel, amatör tarihçi Kadir Has,
Yahudilerimizi "azınlık" saymıyor ve eklememiz gerek, mübadele ile, yalnızca fabrikalar
değil, bağlar ve bahçeler, uçsuz bucaksız araziler, konaklar, hep sahipsiz kaldılar. "Yüce
Devlet" bunlara yeni malikler tayin etti ve devlet, aslı "devla" ile talih sözcüklerinin
anlamdaş da olduklarım hatırlatıyorum, yeni malikleri özenle ve bilerek seçmiştir. Şimdi,
kurtuluş savaşı ve mübadele yılları, devlet, "devlet kuşu" olup, konmaktadır.

Sonra, Adana'da Simyonoğlu Bez Fabrikası, Kayseri'den gelen Kadir Has'ın babasına,
Nuri Has olabilir, veriliyor; kurtuluş ve kuruluş yıllarındayız. Bir soru ve bir de sonuç var,
soru şudur, Adana'da sabetayist yok mu idi ve var olması gerekiyor. Muhtemelen onlara da
verilmiştir ve zenginliklerinin başladığını anlıyoruz; bunu da ilk sonuç mütalaa ediyoruz.

Devlet, önce mülkleri verdi. Sonra devlet, devleti verdi.

Sonra, Varlık Vergisi dönemine geliyoruz. Kadir Has, "hiç unutmuyorum, bir gece vakti,
evimizin mutfağından gürültüler gelmeye başlamıştı" deyup anlatmaya başlıyor. İşçiler
beton zemini kırmışlar, betonun altından, "çil çil Reşat altınları" çıkarmışlar; neden mi,
"babamların ödemesi gereken Varlık Vergisi'nin çok büyük miktar olduğunu söylemiştim"
demekle, Varlık Vergisi tediyatı için hazırlık yaptıklarını anlıyoruz; iddialarına göre, hepsinin
vergileri çoktur, fakat verginin toplamı azdır, en passant bunu da çıkarıyoruz. Onlar da
altınları çıkarıyorlar, çil çil altınları bir valize doldurarak, Kadir Has'a yüklüyorlar; "valiz,
gülle gibi yerinden kalkmıyor", bu da, Has'ın hatırladıkları meyanındadır.

İnanmamız gerekiyor mu, eskiden inanıyorduk. Ancak modern dönemde, bu zenginlikler,


"oğlumun düğününde takılan altınlardan geliyor" sözüne inanmamayı öğrendik. Ayrıca
verilen vergilerin de bir kısmını not ettim, Vehbi Koç da, 600 bin rakamını veriyor, "ödedim"
demektedir; Vehbi Koç'un büyümesi ve daha büyük zengin olması, Varlık vergisi sonrası
zamana denk geliyor. Has’a “gülle gibi yerinden" kalkmayan bir valiz dolusu Reşat ile
ödeyebileceği miktarda vergi teklif etmelerini çok üzücü buluyorum. Umarım, yanlışlık var
ve maslımızı, yanlışlıkları düzeltmek için kurdum.

254
Doğru-dürüst kaydı olan bir Varlık Vergisi mükellefi bulamıyorum. Hiç birisi bir muhasebe
veya banka kağıdı gösteremiyor; hiç birisinde bir mülkiyet temlikine rastlamıyoruz. Bunlar
içinde Varlık Vergisi sonrasmda yoksullaşanları da göremiyoruz; sanki Varlık Vergisi
bunlar için, "yürü ya kulum yürü" işaret fişeği idi. Bezmen'ler de yürüyenler arasında ve
başındadır.

Simyonoğlu Fabrikası, Has'a geçince, "Milli Mensucat" oldu. Ben de ne zaman "Türk" veya
"Milli" başlıkları görünce, bir tuhaf olmaya başladım. Bu açıdan, Bezmen'lerinki "Santral
Mensucat" olunca, mensucat" ol tarihte "tekstil" karşılığı idi, rahatlıyorum. Bezmen'ler,
"Varlık Vergisi Faciası" sırasında ortakları Taranto'lardan kurtuldular ve zamanında
Türkiye'nin en büyük fabrikasının tek sahibi oldular.

Taranto'lar Yahudi ve Bezmen'ler dönme idiler. Varlık Vergisi Faciası sırasında, Elenler'in
ve Ermeniler'in fabrikalarının malik değiştirdiğini biliyoruz ve bazı Yahudiler'in fabrikalarının
ortakları sabetayistlere geçmesini hakiki facia telakki ediyoruz. Elenler ve Ermeniler'in
fabrikaları mı; "bal tutan parmağını yalar" ata sözü her halde bu günler için söylenmiştir.
Sahip değiştiren fabrikaları, bu açıdan, yeni malikleri itibariyle, kategorilere ayırmamız için
bir neden göremiyorum.

Kaldı ki Ökte'nin ender olarak verdiği haberler de bunu doğruluyor, birisi şudur: "Varlık
vergisi, bir takım M mükelleflere ümit vermişti. G lere ait ticarethane fabrika ve emsali
şeyleri vergi borcu ile satın alacaklar, vergiyi M Grubuna mal ettikten sonra, kısmen
ödeyecek ve kısmen tecil ettireceklerdi. Bu şekilde düşünenlerin başında Raif Minkari gelir.
Minkari, 90 bin lira vergi ile teklif edilen bir Yahudi mükelleften verginin yegane karşılığı
olan lastik fabrikasını almıştı." Raif Minkari, böylece fabrikatör olmuştu; Yahudi yurttaş için
teklif edilen vergiyi üzerine almıştı ve bu arada fabrikayı da almayı unutmadı, benim
tespitlerime göre Raif Minkari, sabetayist idi ve amma ve lakin burada sabetayizm ile
uğraşmıyoruz, sonuçlarını analizlerimize katıyoruz, binaenaleyh, dayanaklarını buraya
koymaya gerek görmüyorum ve öylece mütalaa edilmesini teklif eyliyorum.

255
Varlık Vergisi'nde, bir kısım müellifin icat ettikleri "türkleştirme" işte budur. Tam bir
falsifikasyon'dur. Bu bir tarif ve kabul meselesidir, buraya kadar gelmiş bulunuyoruz.

Bu kazip "türkleştirme" işinde , Taranto-Bezmen Davası, modele Şimdi tam buradayız.

Ama önce Beki Bahar'dan küçük bir not aktarmak istiyorum. Çünkü bu modeli görmemde
Beki Hanım'ın şu küçük notu, benim için, çoİ uyarıcı oldu: "Okula gitmeden kendi kendini
yetiştirmiş iş adamı Yasef Esendemir Ruso'nun servetinin büyük kısmı da vergiye gitmiş
Vehbi Koç'la ortaklığı bozulmuş, bunun üzerine İstanbul'a göç etmiş ti." Beki Hanım'ın bu
notundan, Yasef Ruso'nun Vehbi Koç'un ortağı olduğunu ve bu krizde, Koç'tan yardım
görmediğini çıkarıyorum. Buna, işini ve mülkünü, ortağı Vehbi Koç'a kaybettiğini ekleyebilir
miyiz! bilemiyorum. Daha ayrıntılı etütlere ihtiyaç var, Vehbi Bey, yola, Jön Türk
döneminde haham başı Hayim Naum'un oğlu Bernard Naum ve İsak Eskanaziz gibi
Yahudiler ile yola çıkmıştı, demek Yasef Ruso da varmış, başkalan da olmalıdır, etüd ve
zaman gerekiyor; "Taranto-Bezmen Dava Dosyası" ise yeteri kadar ayrıntılıdır. Çok açık
görebiliyoruz.

TARANTO-BEZMEN DAVASI
Dava, Halil Ali Bezmen ile Bedi ve Leon ve Selim Taranto kardeşler arasında olmakla
beraber Fuad Bezmen'in yayınlanmış hatıratından, meselenin, Bezmen'ler nokta-i
nazarından izahatını bulabiliyoruz. Buna ilaveten, Defter Faik Ökte, Bezmenler'i İbrani asıllı
ve "dönme" ilan etmiş haldedir, malumumuzdur. Buna ilaveten de "baz", İbrani'de "şahin"
olup biz "bez" okuyabiliriz ve "bazman" da, "bezmen" söyleyebiliriz, zamanında veya dakik
anlamındadır; dünyanın her yanında İbrani asıllılar, İbrani isimleri, yerel seslere asimile
ediyorlar. Faydası, biz "bez" ile çağrışım yapıyoruz, halbuki New York veya Tel-Aviv'de
"bazman" anlaşılıyor; biz ısrarla "Öz" diyoruz, ama New York'ta "Oz" söylüyorlar ve İbrani
“güç” demektir. Bu notu, uzun da olsa, müfid telakki ediyorum.

256
Buradan, resmi anlatıma göre, Halil Ali'nin, Tarantolar ile 1929 yıIında ortaklığa
başladıklarını öğreniyoruz. Bir ortakları daha var, daha sonra çıkarıyorlar ve Varlık vergisi
dönemine, muhtemelen o tarihte Türkiye'nin en büyük tekstil tesisine, santral mensucat,
Tarantolar ile ortak olarak giriyorlar.

Fuad Bezmen'in evrak-ı metrukesinde, "Varlık Vergisi'nin ilanından bir müddet evvel,
babama el altından, böyle bir uygulamanın gerçekleşeceğine dair haberler gelmişti" notu
hayli mühimdir. Haberin başka makbul vatandaşlara da sızdırıldığını tahmin ediyoruz;
hazırlıklar yapıldığını tespit ediyoruz. Yahudiler, tedbir mahiyetinde, Türk Sabetayist ortak
buldular ve yeni şartnameler yaptılar.

Taranto'ların yayınladığı dosyadan, Yüce Devlet'in, bu büyük tesisin Bezmen'lere


geçmesini istediğini ve ol bapta engeller ve kolaylıklar çıkardığı izlenimini alıyoruz.
Sanayiin "türkleştirilmesi" dedikleri bu olmalıdır, daha yakından görebiliyoruz.

Bezmen tarafının açıklamaları arasında, Tarantolar ile ortaklığın, 1942 yılında anonim
şirkete çevrildiği yoktur; ayrıca iki taraf, 1942 yılında, diğerinin rızası olmadan, yeni ortak
almamayı veya hisselerini satmamayı taahhüt ediyorlar. Mühimdir.

Bu şartın önemi şuradadır; Taranto kardeşler, vergilerini ödemek üzere hisselerini satışa
çıkardıklarında, çok iyi bir alıcı buluyorlar; Bezmen'ler bu satışa muvafakat etmiyorlar ve
sonunda bunun üçte biri fiyatına alıyorlar. Bunun dışında, Fuad Bezmen, Halil Bezmen'in,
"varlık vergisi'nin yükü ile beraber, İş Bankası'ndan sağladığı sekiz yüz bin lira kredi,
ailenin hayatta ilk aldığı borçtu" demektedir; İş Bankası'nı, ol tarihte kesin devlet bankası
kabul ediyoruz. Devlet, bazı Türkler için koyduğu vergiyi, kendi bankasından açtığı kredi ile
ödettiriyor; bu kredi, "vergi olarak hemen Maliye'ye devredildi" haberi de var.

Burada bir haber daha okuyoruz: "Aşkale yolunda hareket başladığı devirde, Osmanlı
Bankası Müdürü Bay Vafidis, Halil Ali Bey ile bir toplantı istedi ve Tarantoların hissesini
satın alarak onların payından sorumlu olmasını rica etti." Bunun çok kullanılan bir yol
olduğu artık aşikardır ve Bezmen'lerin ifşaatını okumaya devam ederken, "Validis, Osmanlı
Bankası'nın vereceği borç için karşısında Halil Bezmen'i görmek istiyordu" notu da
karşımıza çıkıyor.

257
Demek, kendi ifadesine göre iki milyon varlık vergisi yüklenmiş, Defterdar Ökte'ye göre de
"dönme" Ali Bezmen, çok sevilen ve itimat edilen Türkler'in başında bir yerdedir. Vergisini
vermek üzere kredi açılıyor ve Yahudi Taranto'nun fabrikasını alması şartıyla, Bezmen'e
göre bu iyiliği yapması için, baskı yapıyorlardı, kredi yağdırılıyor; işte "türkleştirme" budur.

Taranto'ların dava dosyasından ise şunları okuyabiliyoruz: "Bütün bu imkansızlıklar üzerine


Mithat Selim Taranto, selahiyettar makamlardan varlık vergisi borcumuzu ödeyebilmemiz
için kolaylık istemek üzere Ankara'ya gitmişti. Fakat, orada, henüz bir netice elde
edemeden tevkif olunarak Moda'daki toplama kampına sevk olunmuştu, beni de aynı
zamanda bu kampa kapatılmış bulunuyordum." Devletin bütün organlarının harmonik bir
çalışma içinde oldukları ortadadır. Sol örgüt mensuplarını toplarken de böyle mükemmel
bir harmoni görmüştük, daha ileri yıllardadır.

Moda'dan sonra Aşkale geliyor, harmoni her tarafta var, matbuat Taranto'ları, varlık
vergisini ödemeyenler arasında teşhir ediyor ve Taranto tarafı, Bezmen'e yardım için
başvuruyor; "yardım için paramız yok, hisselerinizi satın almak için vardır" cevabını alıyor.
Halil Ali Bezmen, hisseleri bir milyon liraya almak isteyen bir talip olduğu haberini alınca
da, "aile içine yabancı sokmayacağı" karşılığını veriyordu. Durum, nettir.

Demek ki 1942 ve 1943 yılı, Marx'ın "ilkel akümülasyon" dediği birikim yolu, mükemmel bir
şekilde realize edilmiştir. Bezmen, şecaat arzederken merd-i kipti sirkatin söyler, darb-ı
meseli'nde olduğu üzre, şu haberi de veriyor: "İzmir tüccarlarının çoğu gayri müslim olduğu
için batırıldı. Ama, ona mukabil Adana'da vergi azdı. Dolayısıyla, varlık vergisi'nden sonra,
yıllardır çalışan gayri müslimlerin birikimleri tüketildi ve yerlerini Adana'dan çıkan tüccarlar
hemen doldurdu." Sanki Bezmen değil Marx yazıyor ve ben de habire dolduranların da
İbrani asıllı olduklarını anlatıyorum. Masal ya, bu nedenle inanılmamasını teklif ediyorum.

Fuad Bezmen, iki milyon vergi istendiğini iddia ediyor ki, bunu, Defterdar Ökte
doğrulamamaktadır. Doğru olan ise, Bezmen not ettiiğine göre, şudur: "Fuad Bezmen,
1942'nin başlarında, Yeşilköy Perelli evini bu rakama almıştı, henüz. Ev, dokuz yüz metre
kare üzerine kuruluydu. Deniz kenarında bir tenis sahası, yolun diğer tarafında da sekizbin
metre kare arazisi vardı." Bu haber de, Varlık Vergisi hazırlıklarının 1941 yılı ikinci yarısında
başladığı yollu tespitlerime uyuyor ve Bezmen'lerin, hazırlıkları çok önceden sızdırdıklarına
dair ifşaatını teyit ediyor; ben de masallar mantıklıdır, diyorum.

Varlık Vergisi ile zenginleştiler.

Son haberi de veriyorum: "1946 yılında, fabrikada işçi sayımız, iki bin beş yüzü bulmuştu.
Tezgahlar, sesleri bir an kesilmeden çalışıyordu. Günde muntazam üç öğün yemek
çıkarıyorduk. Artık profesyonelce, modern bir sistemle yemek pişirme gereği duyuluyordu.
Arkadaşım Ekrem Yeğen, o esnada yemek ve pasta kitapları çıkarmış, meşhur olmuştu.
Onu organizasyonun başına getirdim. Muazzam bir tezgah kurdu." Güzel, demek üç
vardiya çalışıyorlar ve belki de ol tarihte Türkiye'nin en büyük fabrikasının sahibidirler.

Varlık Vergisi'ne "facia" demek, falsifikasyondur. Biz "hediye" görüyoruz. İlkel


Akümülasyon işte budur.

Ekrem Yeğen'e gelince, Talat Paşa'nın yeğenidir.

259
260
ESAT PAŞA
ÇANAKKALE SAVAŞI KAHRAMANLARINDAN

EK BİLGİ (KŞ)

Esat Paşa, son devir Türk tarihinin değerli askerlerindendir. 1862’de, babası Mehmed
Emin Efendi’nin belediye reisi bulunduğu Yanya’da doğdu. 1890’da askerî tahsilini
tamamladı ve kurmay yüzbaşı oldu. 1897 Türk–Yunan Savaşı’na, Yanya kolordusu
kurmayında vazife alarak katıldı. Sonra Harbiye’ye muallim ve 1899’da miralay (albay)
rütbesiyle ders nazırı oldu. Zamanla rütbesi mîrlivâ ve ferikliğe yükseldi. Meşrutiyet’ten
sonra rütbelerin tasfiyesi kanunu mucibince, rütbesi mîrlivâlığa indirildi. 1911’de
Gelibolu’daki 5. Fırka (Tümen) kumandanı ve Çanakkale Savaşı’nda kolordu kumandanı
oldu. Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey’in 19. Fırkası, bu kolordunun 3 tümeninden birini
teşkil ediyordu.

Çanakkale Savaşı’nda Esat Paşa’nın adı dünyaca tanındı. Bu savaştaki başarılarından


dolayı rütbesi tekrar ferikliğe (korgeneralliğe) yükseltildi. Çanakkale Savaşı’ndan sonra I.
Ordu kumandanı olarak İstanbul’a geldi. Askerî Mektepler Umumî Müfettişi, II. Ordu
Kumandanı, 1920’de Sâlih Paşa kabinesinde iki hafta kadar Bahriye Nazırı oldu. İsteğiyle
emekliye ayrıldı.

Esat Paşa, Harbiye’de okunmak üzere telif ve tercüme ettiği matematik ve geometri
üzerinde 4 basılı eserin sahibidir. Bunlardan çok daha önemli olarak, askerî hatıralarını
gayet etraflı şekilde kaleme almıştır. Birinci Dünya Savaşı ve ondan önceki devre için
orijinal bilgi veren bu hatıraların yakın tarihimiz bakımından önemi büyüktür.

261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
OSMANLI ORDUSUNDA ALBAY RAFAEL DE NOGALES BEY

EK BİLGİ (KŞ)

Nogales Bey (1877 - 1937)


Asıl adı Rafael De Nogales Mendez'dir. 14 Ekim 1877 tarihinde Venezüella’nın Taçira
şehrinde dünyaya geldi. 18 yaşındayken kaybettiği ebeveyninden kendisine yüklü bir miras
kaldı. Sahip olduğu servetle gününü gün etmek yerine, askerlik mesleğini tahsil etmek için
Avrupa’ya gitti. Almanya ve Belçika’da muhtelif harp akademilerini okudu. 1898 yılında
İspanyol ordusuna katılarak Amerika Birleşik Devletlerini karşı savaştı. Ağır bir yara aldığı
İspanyol-ABD harbinden önce teğmen, sonra yüzbaşı rütbesine yükseldi.

Harpten sonra dünyayı dolaştı; Küba, Haiti, Fas, Tunus, Mısır, Eritre, Cibuti, Yemen,
Afganistan, Endonezya, Güney Afrika, Angola ve Arjantin’i gezdi. Birinci Cihan Harbi’nin
başladığı Ağustos 1914’te önce Belçika, sonra Fransız ordusuna yazılmak için teşebbüste
bulundu, fakat Venezüella vatandaşlığından vazgeçmesi istendiği için bu ordulara
katılmaktan vazgeçti.

Nogales Bey'in "Hilalin Altında Dört Yıl" adlı kitabı 1924 yılında Buenos Aires'te bir Alman
yayınevinden çıktı.

Osmanlı İmparatorluğu ’nun savaşa girdiği günlerde, Sofya’da, tarihçi olarak da bilinen
General Savoff ile tanışması, hayatında bir dönüm noktası oldu. Savoff, Rafael De Nogales
Mendez’e,”Biliyorsunuz, Fransızlar ve İngilizler Latin Amerika haklarının düşmanlarıdır.
Asya ve Afrika’nın yoksul insanlarını da eziyorlar. Onlar için ne diye savaşacaksın? Sana
Türk ordusunda savaşmak yakışır, onlar senin kardeşlerindir.” dedi. Osmanlı bayrağı
altında savaşmak için Venezüella vatandaşlığından çıkması gerekmediğini öğrenen
Mendez, General Savoff’un tavsiyesi üzerine, soğuk bir kış sabahı, Sultan V. Mehmet’in
ordusuna katılmak üzere Sofya’dan İstanbul’a hareket etti. Osmanlı başkentinde Harbiye
Nazırı Enver Paşa ile görüştü. Venezüellalı subayı çok seven Enver Paşa, ona tugay
komutanlığı görevini tevdi ederek, emrine bir Arnavut yaver verdi. Üzerinde Türk
üniformasıyla Kafkas cephesine gideceği zaman, Haydarpaşa Garı’nın müdürü tarafından
sıcak bir şekilde “Merhaba Nogales Bey” diye karşılandı ve o günden sonra hep “Nogales
Bey” diye anıldı.

Nogales Bey’in pek çok kahramanlığından bir tanesi, Ermeni komutan Aram’ın 30 bin
kişilik birliğini 12 bin Türk askeriyle bozguna uğratmasıdır. Türkiye-İran hududundaki Kotür
Dağı mevkiinde iki Rus birliğini durdurması da kayda değer. Hilalin Altında Dört Yıl adlı
hatıratında (Buenos Aires,1924) Ermeni çetelerinin “sivil savunmasız Türkleri gördükleri
her yerde hunharca katlettiklerini” yazan Nogales Bey’e göre, Osmanlı Ordusu, bazı
iddiaların aksine, sivil Ermenilere saldırmamış ve hatta Ermeni askerlere karşıda
savaşmamıştı. Çünkü Rus ordusuna katılan Ermenilerin Rus olarak görülmesi gerekirdi.
Doğu Anadolu’dan sonra Irak ve Filistin cephelerinde geçen ve Gazze müdafaasında
önemli bir rol oynayan Nogales Bey, Türk ordusunun terhis edildiği 1918 yılı sonunda
Avrupa üzerinden Venezüella’ya döndü.

272
EK BİLGİ (KŞ)

Halil Paşa
İttihad ve Terakki'den Cumhuriyet'e
Taylan Sorgun

Destek Yayınları / Araştırma Dizisi

Halil, Enver Paşa'nın kendisinden yaşça büyük amcasıdır o...


İttihat ve Terakkinin önemli ve kudretli paşasıdır o.....
Makedonya dağlarının çete reisidir o...
Kutülamare kahramanıdır o....( ki soyadı da buradan gelir Halil Kut)
Bakü kahramanıdır o...
Anadolu'ya Rusya'dan ilk silah ve paraları getiren kişidir o.....

Usta gazeteci Taylan Sorgun'un kendi üslubuyla gerçeklere dayanarak hazırladığı Halil
Paşa'nın başka hiçbir yerde olmayan anıları

288 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9789944298735; Boyut: 14 x 21 cm; Baskı Tarihi: Haziran
2010

273
EK BİLGİ (KŞ)

Selahaddin Adil Paşa, Çanakkale Savaşlarının hem deniz hem de kara muharebelerine
katılarak bu savaşlarda başka bir komutana nasip olmayan bir ayrıcalığa sahip olmuş bir
askerdir.
Elinizdeki kitap Paşa’nın, 18 Mart Deniz Zaferi’ne dair, 1920′de İstanbul’da kurmay subay
adaylarına verdiği konferansla başlamaktadır.
Paşa’nın tümen komutanı olarak katıldığı Çanakkale kara muharebelerinde, hem
Seddülbahir hem de Anafartalar cephesinde görüp yaşadıklarını anlattığı hatıralar ikinci
bölümü oluşturmaktadır.
Kitabın üçüncü bölümünde ise Selahaddin Adil Paşa’nın Çanakkale cephelerinden eşi
Sîret Hanım’a yazdığı ve ilk defa yayınlanan mektupları bulunmaktadır.
Bu mektuplar bize bir taraftan savaşın ortasındaki sorumlu bir komutanın savaş hakkındaki
düşüncelerini, endişelerini okuyarak duygularına yakından tanıklık etmek imkânı veriyor.
Diğer taraftan ise; ailesinin geçim derdini düşünen, onların sağlığını merak eden, yeni
doğmuş kızına hasret duyan mesuliyet sahibi bir eş, müşfik bir babanın insanî yönünü
okuyarak savaşın ve gündelik hayatın nasıl iç içe girdiğini gösteriyor.

Sunuş
Çanakkale Savaşı denince aklınıza kim gelir diye sorulduğunda, ekseriyetle Çanakkale ile
özdeşleşmiş, sembol olmuş birkaç isim dışında kimse hatırlanmaz. Bu amansız ve kanlı
harp meydanında düşmana göğsünü siper etmiş, canını feda etmekte tereddüt etmemiş
binlerce isimsiz kahraman er bir tarafa, Çanakkale muharebelerinde kolordu komutanlığı
yapmış, tümenleri yönetmiş subaylar bile bilinmez çoğunlukla.
Selahaddin Adil Paşa da kendinden bahsetmeyi, övmeyi sevmeyen mütevazı kişiliğiyle bu
subaylardan biridir. O’nun adını, Çanakkale Savaşı’ndaki rolünü ve önemini ancak bu
savaşla yakından ilgilenenler bilir. Hâlbuki Selahaddin Adil Paşa, Çanakkale Savaşı’nda
çok özel yere sahip bir subaydır ve Çanakkale onun kaderinde, zafer ve sevincin, üzüntü
ve kederin peş peşe yaşandığı mekândır.
Selahaddin Adil Paşa Çanakkale Savaşı’nda özeldir; çünkü hem 18 Mart Deniz Savaşı’nda
Müttefik donanmaya karşı hem de 25 Nisan’da başlayan Çanakkale kara muharebelerinin
Seddülbahir cephesinde Fransızlara, Anafartalar cephesinde İngilizlere karşı savaşmıştı.
Böylece Paşa, deniz ve kara muharebelerinin her iki cephesine katılarak belki de başka bir
komutana nasip olmayan bir ayrıcalığa sahip olmuştu.
Çanakkale, O’nun kaderinde zafer ve sevincin, üzüntü ve kederin peş peşe yaşandığı
mekândır. Zira Çanakkale zaferinin kazanılmasıyla iftihar eden Selahaddin Adil Paşa; I.
Dünya Savaşı’nın son günlerinde Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olduğu sırada,
Mondros Mütarekesi şartları gereği, her cephesinde savaştığı, savunulmasında binlerce
askerinin şehit veya yaralı olarak kanını döktüğü Çanakkale’yi 11 Kasım 1918′de büyük bir
teessürle İtilaf Devletlerine teslim etmek zorunda kalmıştı.
Her türlü kötü durumda ve olumsuzluk altında bile inancını kaybetmeyen, geleceğe olan
güvenini yitirmeyen, verdiği konferansta genç subaylara bu yönde telkinlerde bulunan
Paşa, bu inancının karşılığını çok güzel bir biçimde görmüştü. Selahaddin Adil Paşa
1922′de Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak İstanbul Kumandanlığı görevindeyken,
Lozan Antlaşması hükümlerine göre İstanbul’daki işgalci devletlerin komutanları ile
İstanbul’un tahliyesi anlaşması imzalamış ve 2 Ekim 1923 günü İstanbul’u işgal
kuvvetlerinden geri almanın sonsuz mutluluğunu yaşamıştı. Bu anın, 1918′de Çanakkale’yi
düşmana teslim etmek zorunda kalmış bir asker için ne büyük bir bahtiyarlık ve mükâfat
olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildir şüphesiz.
Bu kitapta Selahaddin Adil Paşa’nın Çanakkale günlerini, hatıralarını üç bölüm hâlinde
hazırladık.
Birinci bölümde, Paşanın Şubat 1920′de İstanbul’da Erkânı Harbiye Mektebi’nde, kurmay
subay adaylarına vermiş olduğu Çanakkale Deniz Savaşı’na dair konferans bulunmaktadır.
Aynı mektebin matbaasında basılan konferansın Osmanlıca metnini, günümüz Türkçesine
göre sadeleştirerek verdik.
İkinci bölüm, Selahaddin Adil Paşanın Hayat Mücadeleleri adıyla 1982′de yayınlanan
hatıratının Çanakkale savaşları ile alâkalı kısmından oluşmaktadır. Paşa’nın hatıratının
orijinal metnine sadık kalınarak yeniden redaksiyonu yapılan metnin içerisinde geçen ve
bugün anlaşılmayacak derecede ağdalı Osmanlıca kelimeleri günümüz Türkçesine
uyarlayarak verdik.
Üçüncü bölümde ise, Selahaddin Adil Paşanın Çanakkale’den eşi Siret Hanıma yazdığı
mektuplar bulunmaktadır. İlk defa yayınlanan bu mektuplar, Paşa’nın Çanakkale’ye tayin
edildiği Ağustos 1914 ile Çanakkale cephesinden ayrıldığı Ekim 1915 ta rihleri arasında
yazılmıştır. Mektupların Osmanlıca metninin transkripsiyonunu yaparken, orijinalliği
bozmamak adına, konferans ve hatırat metninde yaptığımız gibi mektupları günümüz
Türkçesine uyarlamak yerine, yazıldığı haliyle çevirmek yolunu seçtik. Yalnızca anlama
kolaylığı sağlamak amacıyla, mektupların üslubuna müdahale etmeden, günümüzde
kullanılmayan Osmanlıca kelimelerin bugünkü karşılığım parantez içinde vermeyi uygun
gördük.
Bu mektuplarla bir taraftan savaşın ortasındaki bir subayın, sorumlu bir komutanın savaş
hakkındaki düşüncelerini, endişelerini okuyarak duygularına yakından tanıklık ediyoruz.
Diğer taraftan ise; ailesinin geçim derdini düşünen, onların sağlığını merak eden, yeni
doğmuş kızına hasret duyan mesuliyet sahibi bir eş, müşfik bir babanın insanî yönünü
okuyarak savaşın ve gündelik hayatın nasıl iç içe girdiğini öğreniyoruz.
Babası tarafından yazılan ve annesinin yıllarca özenle sakladığı bu özel mektupları
neşrederek bizlerle paylaştığı için Semuh Adil Beyefendi’ye burada teşekkür etmeyi borç
biliriz.
Son olarak bu kitapla, başta Selahaddin Adil Paşa olmak üzere Çanakkale’de bu vatan ve
din uğruna sonsuz bir fedakârlıkla canını vermiş, kanını dökmüş aziz şehit ve gazilerimizi
hatırlatabildiysek, asla ödeyemeyeceğimiz şükran borcumuzu bir nebze olsun yerine
getirebilmenin mutluluğunu yaşayacağız.

İstanbul, Ocak 2007


Muzaffer Albayrak

Önsöz
Babam Selahaddin Adil Paşa savaş hayatından hiç bahsetmezdi. Öyle ki onun
Çanakkale’de 18 Mart 1915 günü zaferimizle sonuçlanan deniz muharebesini idare ettiğini
bile ancak yedek subaylığımı yaparken öğrendim.

İnşaat mühendisi olduğum için asteğmen olarak Harbiye’de I. Ordu İstanbul Askeri İnşaat
ve Emlak Müdürlüğünde görevli iken, 1953 senesi 18 Mart günü diğer mühendis
arkadaşlarım, Yıldız Teknik Okulu’nda 18 Mart Deniz Zaferimizle ilgili tören yapılacağını ve
oraya girmek için yüzbaşıdan izin almamızı önerdiler. İzin alıp gittiğimizde ise Yıldız Teknik
Okulu’nda babamla karşılaştım. Şaşırdım, çünkü annem ve babamla aynı evde
oturuyorduk ve babam bana Yıldız’a gideceğini söylememişti. Babama; “Ne için
buradasınız?” diye sorduğumda; “Bir şeyler anlatayım diye rica ettiler. Ben de hayır
diyemedim” diye cevap verdi. Salona girdik ve babam kürsüde 18 Mart’ı anlatmaya
başladı. Dinledikçe hayret ediyordum. Babam hiç kendisinden bahsetmeden, 18 Mart
Deniz Savaşı’nı neredeyse dakikası dakikasına anlatıyordu. Bir aralık; “Babam savaş
tarihini amma da iyi biliyormuş!” diye düşündüm.

Konferans bitince kürsüye tanımadığım bir bey geldi (deniz savaşları uzmanı Abidin Dâver
Bey olduğunu sonradan öğrendim). Bu bey şöyle konuştu: “Selahaddin Adil Paşa
18 Mart’ı çok güzel anlattı ama kendinden hiç bahsetmedi. Sizler onun orada misafir bir
izleyici veya bir gazeteci olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Size şunu açıklamam lâzım ki;
Paşa, o zaferi kurmay başkanı olarak hazırlayan ve o gün kumandan Cevat Paşa Kirte’ye
teftişe gittiği için onun vekili olarak savaşı idare edip zaferi kazanan şahıstır”.

Bu sözler üzerine diğer dinleyicilerle beraber ben de babamın 18 Mart’taki rolünü öğrendim
ve tabii ki salondakiler bu kadar mütevazı bir kahramanı olağanüstü bir şevkle alkışladılar.

Sonra babam hatıralarını yazdı ve ben de 1961′deki vefatından uzun seneler sonra
1982′de Hayat Mücadeleleri ismini verdiği bu hatıralarını aile dostumuz Enver Koray’ın
yaptığı editörlük çalışması ile olduğu şekilde neşretmek imkânını buldum. (O zamanki
teknik imkânlarla bir hayli yüksek olan kitap basma masraflarını karşılamak için, Merter’de
Sosyal Sigortaların yaptırdığı bir sosyal konut kooperatifindeki dairemi devretmiştim).

Ancak babamın anılarını neşrettikten sonra, onun savaş hayatı hakkında anlatmadıklarını
okuyarak öğrendim ve bana neden savaş günlerini anlatmadığını anladım. Artık babamın
katıldığı savaşları öğrenmiştim. Bunlar;

1911 1912 Osmanlı İtalyan Harbi (Trablusgarp Savaşı),


1912 1913 Balkan Savaşı,
1914 1918 I. Dünya Savaşı,
1919 1922 İstiklâl Savaşıydı. (Paşa, 19 Haziran 1920″de katılmıştı).

Hayatının en verimli senelerini savaşlarda geçirdikten sonra nihayet memleketimiz devamlı


bir barış dönemine girince, savaş dönemlerini bir kenara bırakıp barış içinde vatanını
kalkındırmak için çalışmış olduğunu gördüm ve babama hak verdim.
Selahaddin Adil Paşa, hatıralarının önsözünde bu hatıraların yazılma gayesi için; “Uzunca
süren, değişik, çalkantılı bir geçmişi, bazı görüşlerin ilavesiyle bizden sonrakilere anlatmak
ve onları kendilerinin inceleyip düşünceye sevk ermekten ibarettir” dediğine göre artık
savaş dönemlerini de anlatmasını tabii olarak karşıladım ve ilgiyle okudum.
Fakat bundan sonraki iki hadise bana babamı daha iyi tanıma fırsatı verdi. Birincisi Uğural
Vant Hooft Bey dostumun, babamın 1920 yılında İstanbul’da Erkân ı Harbiye Mektebi’nde
verdiği ve bu mektebin matbaasında 15 Şubat 1915′te basılmış olan konferansı bana
vermesidir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki iki dostumun transkripsiyonunu yaptığı bu
konferans, bana babamı daha iyi tanıttı. Çünkü bu konferans işgal altında İstanbul’da
kurmay subay adaylarına verilmişti ve konusu, o günkü işgalcileri 18 Mart 1915′te nasıl
yendiğimizi anlatıp gençlerin maneviyatını yükseltmekti. Ayrıca konferansın sonunda
söylediği sözler çok mühimdi: “Bugün mütareke ve genel durum tesiriyle herkeste az çok
mesleğinde bir tereddüt fikri mevcut ise de gelecek hiçbir zaman belli olmadığından bütün
arkadaşlarımın her bir hâle karşı hazır olmaları ve çalışmaları lâzım geldiği kanaatindeyim.
Karamsarlığın fena olduğunu en küçük cüretkârane teşebbüsatın muvaffakiyetli netice
vereceğini, gayeye doğru yürümek lâzım geleceğini söylerim”.

Bu sözler çok mühimdi, çünkü Anadolu’ya geçmeye hazırlanan ve dört ay sonra 19


Haziran 1920′de Millî Mücadele’ye karılmak üzere Mudanya’dan Anadolu’ya geçecek bir
Türk albayın, işgal altındaki İstanbul’da, kurmay subay adaylarını adeta Anadolu’ya
geçmeye teşvik eden bu sözleri söylemesi büyük cesaret isteyen bir hareketti. Babamın
cesaretine hayran olmuştum.

Aynı cesareti Selahaddin Adil Paşa, Ankara Hükümeti temsilcisi olarak İstanbul kumandanı
iken şöyle göstermişti: “İstanbul’un işgalinde tarihi yarımadanın kara surlarının dışı işgal
edilmemişti ve sur haricindeki Davutpaşa Kışlası’nda 81. Piyade Alayı’nın Türk askerleri
bulunuyordu. İşgal kuvvetleri tarafından yapılan çeşitli gösteri yürüyüşleri, özellikle
Balkanlardaki askerî hareketleri yönetmiş olan Fransız General Franchet d’Esperey’nin
İstanbul’a gelmesi dolayısıyla yapılan büyük karşılama merasimi ve geçit resimleri
karşısında; Türk süngüsünü yıllardan beri bir arada görmekten yoksun kalmış olan
Müslüman halkın üzüntüsünü azaltmak ve millî duygularımızın uğradığı acıyı gidermek
amacıyla eğitimlerine ve giyimlerine gayret edilmiş olan bu alay, 25 Mart 1923 günü
başlarında bando bulunduğu halde TopkapıAksaray yolu ile Beyazıt’taki Harbiye Nezareti
meydanına (bugünkü Beyazıt Meydanı) gelmiş ve burada teftişleri yapılarak coşkun
gösteriler arasında kışlalarına gönderilmişlerdi”. (Selahaddin Adil Paşa, Hayat
Mücadeleleri, s. 415).

274
Yazarı: MELDA ÖZVERİM
Yayınevi: MİLLİYET
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 975-313-07-9
Yayın Yılı: 1998

''Çarşamba akşamı, sizinle geçirdiğim günün tatlı hatırasıyla İstanbul'dan ayrıldım. Beni
sizden uzaklaştıran tren tahmin ettiğim gibi 18.30' da değil 17.20'de hareket etti.'' ''Şu anda
Hotel Bulgarie' deyim fakat bu otelden memnun değilim, yarın değiştirmeyi
düşünüyorum.'''Ertesi gün şehirde kısa bir tur yaptım. Ekseriya sefarethanede,
büromdayım ve çalışıyorum. Fethi Bey'e başka bir şey yapmıyor.'' ''Kaymakamlığa
(yarbaylığa) terfiim münasebetiyle yolladığımız çok sevimli tebrikler beni derinden derine
mütehasıs etti ve bu vesile ile bana yazdığınız güzel sözler dosdoğru kalbimde yer aldı.
Kendi kendime izah edemediğim sükütumun bir çok amilleri vardı.

Doğan Kitapçılık;
İstanbul, 2007
'Arkadaşlar, Corinne memleketin en zeki kadınlarından biridir. Kendisinden ve ailesinden
bir çok konuda esinlendim. Batılı yaşam tarzını, Fransızca'yı Batı müziği zevkini bu aileden
öğrendim'

- Mustafa Kemal Atatürk

'Bu dostluğun aşamalarını tarihsel ortamı içinde izliyoruz. Kanımca Melda Özverim bu
kitabıyla devrim tarihimize katkı yaparken, teyzesinin anılarını da ölümsüzleştirmiştir.'

- Erdal İnönü

275-276
İKİNCİ KİTAP

İŞARET
FİŞEKLERİ

277-278
BİRİNCİ BÖLÜM

SEKSEN: KEMALİZMİN SONU

En yüksek noktada bitmiştir; güvenilen dağlara kar yağdı, diyebiliyoruz.

Önce, 1979 yılında, "Sosyalist İktidar" Dergisi'nde ve bir yıl sonra da, "Bir Yeni Cumhuriyet
İçin" adıyla çıkan kitabımda yer aldı. "Yeni Cumhuriyet", 1980 Eylül Ayı, başında
okuyucuya ulaşmıştı ve silahlı kuvvetlerin iktidara el koyacağını da haber veriyordu. Kitap
çıkmıştı ki, 12 Eylül'de, haber verilen "el koyma" gerçekleşti.

Eylülist Darbe'nin üniversitelerde yaptığı tasfiye hareketi de, Profesör Erdem Aksoy ve
Profesör Tuncer Bulutay ile birlikte benimle başlıyordu; önce biz üçümüz üniversitenin
dışına çıkarıldık ve sonra arkasının geldiğini biliyoruz. Arkasından "Yeni Cumhuriyet"
yasaklandı ve ben de sekiz yıl hapse mahkum edilerek Sultan Ahmet mahpesine
kapatıldım. Başka nedenler ileri sürülmüştür, gerekçe de farklıdır, hükümde, benim,
"şeytana pabucunu ters giydirecek kadar zeki" olduğum da yazılıdır. Bunlar ayrı, ben hep,
buraya aldığım birkaç sayfadan dolayı mahkum edildiğimi ve kitabın yasaklandığını
düşündüm. Kararda yoktur, ancak, hala aynı düşünceyi koruyorum.

Silahlı Kuvvetler'in yönetime el koyacağını, Necmettin Erbakan'ı hapse atmakla,


Erbakan'dan daha çok dincilik yapacağını haber veriyordum. Bunlar "inanılması çok zor"
haberlerdi; doğru çıktılar.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin zoruyla, ülkeye görülmemiş bir dinsellik giydirdiler. Daha
önceden başlamıştı, ancak, eylülist rejim, dincilikle, ölçü tanımıyordu, yaşadık.

279
Düzen, insanını değiştirmek ve edilgen yapmaya muhtaçtı, başka yol bulsaydı öyle yapardı
ve dinsellik tek yol göründü. Neden-sonuç ilişkisini kuramayan, akıl yürütme kabiliyetini
yitirmiş bir halka ihtiyaç vardı; bu halkın sürüleşmesi demektir. Türk Silahlı Kuvvetleri, bunu
"kurtuluş" sayıyordu ve saymayanları tasfiye ettiler.

Din eğitimi veren okulları, islamı ve diğer dinleri öğretmek için değil, halkı, bilgisizleştirmek
için açtılar. Bilgisizleştirmede kütle üretimi için en iyi fabrikaları bulduklarına inandılar.
Bunun, kemalizmin sonu olduğunu biliyorlardı ve tereddüt etmediler.

Oligarşi, fabrikalarda sükuneti, böylece bulabileceğini görüyordu. Amerika Birleşik


Devletleri, Sovyetler Birliği'ni için yıkmak ve dışından kuşatmak üzere islamı bir politik
program haline getirmişti. Silahlı Kuvvetler, aynı yörüngeye girmekte hiçbir güçlük
görmüyordu. Kemalizm'i red sürecini hızlandırdı. 12 Eylül, 12 Mart'ın eksikliklerini
tamamlama ve programı çabuklaştırma rejimidir.

Doğru mu, peki, doksan beş seçiminden sonra kurulan Erbakan Hükümeti'ni ıskata varan
girişimleri nasıl açıklayacağız, dönüş mü; hayır, zaman zaman kemalist restorasyon
çabaları olmakla birlikte başarısız kalmıştır. Necmettin Erbakan'ı başbakanlıktan
uzaklaştırmanın nedenleri başka yerdedir; kaldı ki ak-ist hükümet, Erbakan'dan çok daha
derin bir dinsellik içine girdiği halde, yüksek komutanların bir itirazını görmüyoruz.

Frenklerin güzel bir deyişi var, bir insanı büyü ile öldürebilirsiniz, yalnız kahvesine biraz
arsenik de koymak gerek; burada üç kaşık arsenik analiz edebiliyoruz.

Bir, döviz sağlamak nedeniyle, Almanya'dan kullanılmış otomobil ithalatını, bedelsiz ithalat,
kapısını açtı. İki, Fadıl Akgündüz'e, Malezya'dan otomobil ithalatı imkanı veriliyordu. Daha
ucuzdu; bunlar, tofaş ve renault satışlarını tehdit ettiler. Krizde olan otomobil imalatı daha
büyük bir krize bağlanıyordu. Üç, kamu gelirlerinde "havuz sistemi" getirmeyi denediler,
Abdüllatif Şener'in başkanlığında, başbakanlıkta bir düzen ihdas edildi.

280
Böylece devletin gelirleri ve borçları bir bütün olarak görülebiliyordu; bu düzenleme ile,
bazı kamı kurumlarının gelirleri, bazı özel bankalarda dururken bazı kamu kurumlarının da
başka özel bankalardan borç aldıkları görülüyor ve izleniyordu. Devlet, parasını, düşük
faizle bazı bankalarda tutarken, yüksek faizle başka bankalardan kredi arıyordu;
önlenmese bile büyük bankalar yüksek karları için bir tehdit gördüler.

Üç kaşık arsenik bunlardı ve "irtica" ise büyü oldu.

Necmettin Erbakan, 1958 antlaşmasından sonra 1996 yılında İsrael ile bir yeni antlaşma
imzalayarak hükümetten istifa etti. Her iki antlaşma da gizlidir ve Başbakan Erbakan'ın
imzaladığı antlaşmaları bilmemesi büyük ihtimaldir. Görünüşte judaizmin büyük karşıtı
Erbakan, başbakan olduğunda, İsrael ile güvenlik-ortaklık anlaşması imzalanıyor ve Türk
Silahlı kuvvetler iktidarı alınca kemalizm iktidardan uzaklaştırılıyor ve silinme dönemine
giriyor. Devlet kadrolarının tasfiye zamanıdır.

Demek ki, görüntü ile esas, gerçekten, ayrıdırlar. Bilime, bunun için, muhtacız.

Kemalizm analizlerini alt-üst eden bu sayfalan aktarıyorum.

ORDU YÖNETİME EL KOYACAK ERBAKAN'DAN DAHA ÇOK DİNCİLİK YAPACAK

Öyleyse başka gerçeklere gerek yok. Türkiye, Asya ile Avrupa arasında "köprü" olan,
Afrika'da bir denizle ayrılan (*) bir yerde bulunuyor. Bir İslam ülkesi. Ayrıca NATO üyesi
olan tek İslam ülkesi. Bütün bunlardan şu çıkıyor: Türkiye, çok yakın gelecekte,
emperyalist ülkelerden gelen çok yoğun bir İslam propagandası hücumuna uğrayacak.

(*) Akdeniz, İngilizce Mediterreanean Sea ve Rusça Sredizemnoe More adını taşıyor. Her ikisi de topraklar
arası deniz anlamına geliyor. Fransızcası da aynı anlamda. Üç kıta arasında bulunduğu için.

281
Bu, bir. İkincisi Türkiye derin bir ekonomik bunalım içinde bulunuyor. Bir Döviz Manyaklığı
içinde, Türkiye'nin tek sorununun döviz olduğuna inandırılmak isteniyor. Dövizin de petrol
zengini Arap şeyhleri veya hükümetlerinin elinde bulunduğu kabul ediliyor. Arap şeyhleri
ise hep Müslüman. Öyleyse ikinci sonuç çıkıyor: Türkiye, dış dinamiğe ek olarak kendi iç
dinamiğinin etkisiyle, yoğun bir İslam dinselliğine gebe görünüyor.

Üçüncüsünü biraz açmak gerekli. Ayrıntısını tablolarla " Planlama, Kalkınma ve Türkiye"
kitabında yaptım. Burada çok kısa bir özet olacak. Şöyle: 1967-1977 veya daha geniş
tutularak 1965-1980 döneminde Türkiye'de ithal ikamesiyle başlayan ve bunu çok aşan bir
dayanıklı tüketim malları "patlaması" oldu. İhracı mümkün değil. Buzdolabı, çamaşır
makinesi, süpürge, televizyon ve benzerleri milyonlarca üretilecek ve içerde satılacak.
Üretmek yetmez, satmak da gerek. Üreten alıcıyı da yaratmak zorunda. Türkiye
sanayicileri bu dönemde işçilerin bir bölümünün ücretlerini ve memurlarının maaşlarını,
görece olarak da olsa, yüksek tutmak zorunda.

Söz konusu dönemde Türkiye kapitalizmi bazı sendikaların başarılı olmasını yaratmak
zorunda. Tüketim kamçılanacak. Televizyonu yalnızca zenginlere satmak olmaz. Bu
dönem yaşandı. Şimdi Türkiye bu dönemin sonuna geldi ve bu dönemi geride bıraktı.
Şimdi işçi ve emekçiler için "fakirleşme dönemi" başladı. Bu yüzden sanayi bur¬juvazisi,
ithal ikamesini bırakıp ihracat bayrağını açtı. Bu yüzden Dr. Sencer Divitçioğlu ve
etkileyebildiği az sayıda iktisatçı "solculuk sevdası" ile sanayi burjuvazisinin bu eğilimine
alkış tutmaya başladı. İhracat da işçi ücretleriyle emekçi maaşlarını azaltmayı gerektiriyor.

Türkiye aşırı bir tüketim kamçılamasından sonra işçi ve emekçiler için tüketimin zor olduğu
bir döneme giriyor. Türkiye işçi ve emekçileri taş devri, tunç devri ve Ecevit devri'nden
sonra "lahmacun devri" denilebilecek bir devre giriyor. Her köşede lahmacuncu açılıyor.
Fakirleşme rejiminin zorunlu bir sonucu olacak. Lahmacun, hamur, soğan, acı biber ve et
kokusundan yapılıyor.

282
İnsanlar her öğün lahmacunu kolay kolay kabul etmezler. Gerçekten insanlar güzel şeylere
layıktır. Ancak Türkiye'nin kapitalizmi bundan sonraki dönemde işçi ve emekçiye yalnızca
lahmacun vaat edebiliyor. Bunun tek basına yenmeyeceğini bilecek. Bu yüzden
lahmacunla birlikte işçi ve emekçiye, bir de "öbür dünya" vaat edecek. Öyleyse, Türkiye
kendi iç dinamiğiyle, bir daha aşırı bir dinselliğin baskısı altına girecek.

Örnek olsun, DİSK'e bağlı Maden-İş ile TİSK'e bağlı MESS'in geliştikleri dönem geride
kaldı. Şimdi ayrı ayrı gelişmek zorundalar. Metal işleyen sanayi dallarının gelişmesi için,
daha önceki dönemde, işçi sınıfı içinde bir bölümün görece olarak yüksek ücret alması
zorunlu idi. Şimdi tam tersi. Metal işleyen sanayi kolları, belli gelir bölüşümünde, iç
pazarda doyum noktasına ulaşmış görünüyorlar. Bu yüzden kütlesel olarak ürettikleri
malları ihraç etmek zorunluluğuyla karşı karşıya geliyorlar. Bunun için de Türkiye
ekonomisi düşük ücret dönemine girmiş oluyor.

Fakat bu kadar değil. Türkiye burjuvazisi on beş yıldır vergi yasaları çıkarma pratiğini
kaybetti. Tasarruf ve vergilerle finansman, yerini, en adaletsiz vergi olan enflasyona
bıraktı. Enflasyon ile aynı zamanda, "Türk Mucizesi" diyebileceğim bir yöntemle, işçi ve
emekçilerin vergi ödeme oranlarını iki misline çıkardı. Kısaca şöyle oldu: Bundan on beş yıl
kadar önce on yıllık bir memur veya işçi yüzde 25 çevresinde bir oranla gelir vergisi
öderken, şimdi yüzde 50 düzeyinde bir oranla vergisini ödüyor. Çünkü fiyat artışlarını
yakalamasa bile, ücret ve maaşlardaki artışlar işçi ve memurları çok daha yüksek vergi
oranlarına çıkarıyor. "Türk Mucizesi" ile işçi ve emekçiler fiilen fakirleşirken, Gelir Vergisi
yasası önünde zenginleşiyor. Bugün işçi ve memurlar gelir vergisi yasası çıkarıldığı zaman
Türkiye'nin büyük zenginlerine layık görülen oranlar üzerinden gelir vergisi ödüyorlar.

Kayıp her taraftan. Kaybedenler var. Yalnız şu da var: Kazananlar olmasa kaybedenler
olmaz. Tersi de doğru. Yoktan var olmaz.

(**) Burada fazla ayrıntıya girmeden işçi dövizlerinin pek ihmal edilen bir yanına değinmek zorundayım.
Resmi ve gayrı resmi kanallardan gelen yılda 3 milyar dolar sadece döviz sayılmamalı. 3 milyar dolar
karşısında bir yılda bugünkü raiç ile 210 milyar liralık Türk parası bu Almanyalı işçilerin aile ve yakınlarına
transfer ediliyor. Bunun çok büyük bir harcama kalemi olduğunu kabul etmek gerek.

283
Vardan yok olmaz. İşçi ve emekçiler kaybediyor. Çok kazananlar var. Gelir bölüşümü
insafsız bir hızla daha da bozuluyor. Bundan bir sonuç çıkıyor: Türkiye'de lüks tüketim için
üretim ve gerçekten lüks tüketim için harcama alanları açılıyordu. Bu yüzden Türkiye
ekonomisi artık fakirleşen işçi ve emekçileri için, İslam'ın "tevekkül felsefesi"ne daha çok
muhtaç duruma geliyor.

Siyasal iktisadın duygusuz fakat açıklayıcı mantığıyla bakınca ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:
Ufukta İslam var. Aslında İslamcı baskı şimdi de var. Ufukta olan daha derin bir dinsellik.

Türkiye'de daha yoğun İslamcı dinsellik nasıl artabilir? Kısaca üç yoluna işaret etmek
gerekir. Birincisi başında Erbakan'ın bulunduğu dinsel ve siyasal akımın güçlenmesi.
İkincisi, bu güçlenmenin, MHP, CHP ve AP gibi sermayenin diğer partilerini daha çok etkisi
altına alması. Burada "daha çok" diyorum. Çünkü halen almış durumda. İlk zamanların
kımız içen dinsiz Türk boylarını model alarak yola çıkan emekli albay Türkeş'in hacı olması
veya "laik" Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit'in "Allah" demeden
konuşmasını bağlamaması alınmış olan mesafeyi gösteriyor. Üçüncü bir yol da, dinselliği
çok daha açık bir devlet politikası haline getiren, albay Kaddafi türünden bir hükümet
başkanının bulunması oluyor.

Bu üçüncü yolu şöyle formüle etmek de mümkün: 12 Mart Süleyman Demirel'i


başbakanlıktan indirdi. Ancak, esas olarak, Süleyman Demirel'in politikasını uyguladı.
Demirel'in bütün rakiplerini politika sahnesinden sildi, Türkiye İşçi Partisi'ni kapattı,
İnönü'yü tarihin derinliklerine gönderdi, Necmettin Erbakan'ın partisini kapattı, kendisini
İsviçre'ye ikamete raptetti. Şimdi çok daha kapsamlı bir yeni askeri müdahalenin bunun
tersini yapması mümkün. Tersi şu: Erbakan'ı Türkiye'nin siyaset sahnesinden silip,
Erbakan'ın temsil ettiği İslamcı dinsel politikayı daha yoğun bir biçimde uygulamak.

Mümkün mü? Açıktır, bu üçüncü yol, Silahlı Kuvvetler'in Türkiye'nin yönetimini ele
almasına bağlı görünüyor. Bu yüzden bu üçüncü yolun mümkün olup olmayacağı, Silahlı
Kuvvetler'in yönetime gelip gelmeyeceği tartışmasıyla ilgili görünüyor.

284
İKİNCİ BÖLÜM
DOKSAN ÜÇ: İSRAEL DARBESİ?
İki doğru ile iki yanlışım ile başlamak istiyorum; iki doğru hiçbir zaman iki yanlışı ortadan
kaldırmamaktadır. Doğrunun birisi şudur, bir kitabımın önsözünde, hangi vesile ile olduğu
önemi haiz değil, o tarihlerde adı pek duyulmayan Hüsamettin Cindoruk'tan söz ederek,
dp-ap çizgisinde bir partinin başına geçebileceğine işaret etmiştim ki doğrulandığını
biliyoruz. Daha sonra, popülaritesinin çok yüksek olduğu bir zamandı, isteseydi, Profesör
Çiller yerine genel başkan seçilebileceğini, ancak, Demirel'in önlemiş olabileceğini ileri
sürdüm, hiç bir bilgim yoktu, imkansızdı, teorik olarak düşünüyordum. Daha sonra iki kez
ve çok net olarak, Hüsamettin Cindoruk, Demirel'in, kendisini önlediğini açıkladı; ilkinde,
ikna olduğunu belirtirken ikincisinde "hata ettim" diyordu. Gelişmelerin akışını
değiştirebileceğine inanıyordu; ben izlenen akışın realize edilmesinin zorlaşacağını
söyleyebiliyorum.

İki yanlışımın ikisi de kısmidir; ama yanlış yanlıştır. Bu darbenin, Demirel'e karşı olduğu
kısmen doğrudur; Demirel'in koruduğu sermaye gruplarına karşı idi ve bunlardan Çağlar,
daha sonra, cezalandırıldı. İkincisi, Washington'u hoşnut eden bir darbedir ve Amerikan
Dışişleri Bakanı nezaret ediyordu, güzel, ancak, manivelaları, İsrael'in kullanması ihtimalini
göz ardı etmemek gerekiyordu, artık geriye de giderek darbelerin realizasyonunda, İsrael'i
düşünmemiz daha isabetlidir. Buradayız.

285
Çok kanlı geldi ve çok kanlı yerleşti.

Önce, Uğur Mumcu katledildi ve bunu Jandarma Umum Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'e
suikast tamamladı. Uçak kazasıydı, ama ben anında, "vezir düşürmesi" tabir ettim, Eşref
Paşa, Almanya'da yetişmiş tek yüksek komutandı ve arkasından Devlet Başkanı Özal'ın
beklenmedik ölümü geldi. Şu anda, başta ailesi olmak üzere, Turgut Bey'in zehirlendiğine
inananlar artmaktadır. Demek ki, darbe darbedir ve bütün unsurları ihtiva etmektedir.
Devam ediyoruz.

Profesör Çiller'in soğuktan gelerek başbakan ve Demirel'in de cumhurbaşkanı olmaları,


işte bu kan selinden sonradır. O tarihte shp başında Erdal İnönü olmasaydı, Çiller
Başbakan ve Demirel Cumhurbaşkanı olamazdı, çok gayretkeş olmuştu. Şimdi Erdal
İnönü'nün önemli katkısı olan her işte, İsrael parmağı görüyorum.

Yetmedi, görev taksiminden sonra Sivas Katliamı geldi, aydınlar, Sivas'ta diri diri yakıldılar.
Demirel, cumhurbaşkanı, Çiller başbakan ve Erdal İnönü yardımcısı idiler. Aydınlar
saatlarca yakıldılar.

Çiller, daha sonra, bir İsrael gezisinde, bir zamanlar Osmanlı mülkü olan topraklar için,
tevratik "vaad edilmiş" topraklar kabulünü tekrarladı. Önceki bölümde sözü edilen,
Erbakan'ın İsrael ile gizli ve çok önemli antlaşmayı imzaladığı zaman, başbakan yardımcısı
ve dışişleri bakanıydı. Böylece misyonunu tamamladı, şimdi daha iyi görüyoruz.

Geldiler, imzaladılar, gittiler.

Darbe'den üç gün sonraki basın açıklamasını buraya alıyorum.

286
BASIN AÇIKLAMASI:
ÜÇÜNCÜ DARBE GERÇEKLEŞTİ
YALÇIN KÜÇÜK 15 Haziran 1993
Karakusunlar Köyü

13 Haziran 1993 tarihli DYP Kongresi, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 türü bir darbeye
sahne oldu. Üçüncü darbedir.

Önceki iki darbe gibi, görünüşte Süleyman Demiral’e karşıdır, özünde İstanbul-Washington
diktatoryasıdır. ABD Dışişleri Bakanı Christopher, bu darbeden hemen önce geldi ve
Ankara'dan, daha çok İstanbul'dan darbenin son hazırlıklarını yönetti. Profesör Çiller,
Profesör Nihat Erim ve Amiral Ulusu kan grubundandır.

13 Haziran 1993 tarihinde Ankara'da toplanan Doğru Yol Partisi kongresinde 12 Mart 1971
ve 12 Eylül 1980 ile aynı türde ve aynı karakterde bir darbe gerçekleştirilmiştir.

13 Haziran 1993 darbesinin, ilk ikisine göre, tanksız-askersiz yapılmış olması sadece
görüntüdedir. Bugün Türkiye'de tanklar kullanılmaktadır ve süreklidir. İstanbul ve
Ankara'da silah kullanılmasını gerektiren bir devrimci sosyalist hareketin olmaması bir
yana "infaz" sistemiyle sürekli bir yok etme politikası zaten uygulanmaktadır.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri Süleyman Demirel'e karşı gerçekleştirilmiştir. Bu


görünüştedir. Bugünlerde gerçekleştirilen darbe de görünüşte Demirel'e karşıdır, ancak
özünde, darbeler dışında yumuşayan İstanbul oligarşisi-Washington diktatoryasını yeniden
pekiştirmek girişimidir.

Tansu Çiller türünden tamamen politika dışı, belediye müfettişi babasının edindiği arsa
spekülasyonu ile bugün Amerika ölçüsünde de zengin olmuş bir hanım, ancak bir darbeyle
başbakan koltuğuna oturtulabilirdi. Bu darbe DYP Kongresi'nde yapılmıştır.

Profesör Çiller, 12 Mart 1971 darbesinin başbakanı Profesör Nihat Erim ve 12 Eylül 1980
darbesinin başbakanı emekli amiral Bülent Ulusu kadar politikanın dışındadır ve ikisinin
karakter ve rollerini üstlenmiştir.

13 Haziran darbesinin hemen öncesinde ABD Dışişleri Bakanı W. Christopher'ın


Türkiye'ye gelişi dikkat çekicidir. Bakan Christopher'ın Ankara yerine zamanını İstanbul'da
geçirmesi, darbenin karargahının İstanbul olmasından kaynaklanmıştır. Bu darbe
Washington'un olduğu kadar İstanbul sermayesinin darbesidir.

287
Demirel başbakanlığında ekonomik yönetim, Yaşar Holding aracılığıyla Ege ve Çağlar
Holding vasıtasıyla da Bursa sermayesine verilmiştir. Çiller ile İstanbul karşı darbesini
yapmıştır. Ayrıca Demirel, Amerikancı olmakla birlikte zaman zaman yan çizen bir çizgi
izlemektedir. Çiller, Özal'ın ölümüyle eksilen Amerikan diktatoryasını tamamlamak üzere
başbakanlığa oturtulmaktadır.

İsmet Sezgin ve Koksal Toptan'ın ilk turdan sonra adaylıktan çekilmeleri şaşırtıcı ve
ilginçtir. Herhangi bir örgüt tabanı olmayan Çiller'in ikinci turda perişan olması ihtimal
dahilindeydi. Sezgin ve Toptan, politik üslup gereği değil, Washington ile bağları tümden
koparmamak ve Washington diktasına karşı çıkmış görünmemek için adaylıktan
çekilmişlerdir.

13 Haziran darbesinin öğrettikleri üç noktadadır.

Bir: Demirel türünden politikacılar, kütleyi ve partililerini öylesine yozlaştırıyorlar, öylesine


sürü haline getiriyorlar ki, sonunda kendileri de kontrol edemiyorlar. Bu tür politikacılar
bütün onur kalelerini bir bir yok ederek diktatörlüklere kapı açmaktadırlar.

İki: Ben bir süredir, Özal'ın ölümünden önce de, bu tür politikacıların, '90'lı yıllarda politika
sahnesinden temizleneceğini ileri sürüyordum. Tahminimden de önce gerçekleşiyor.

Bu arada Türkiye'nin en yıpranmış politikacılarından olan Demirel'i Türkiye'nin en sığ ve


kökü en dışarıda Profesörlerinden birisi tasfiye ediyor.

Üç: Her tür görüntü ve gerekçe, ortadan kalkmıştır. Hükümet ortağı olarak bu üçüncü
darbeye bir "sosyal" bir "demokrat" bir "halkçı" partinin iştiraki ancak adına ihanet etmesi
demektir. Gerçekten de SHP için artık ihanet edebileceği sadece ismi kalmıştır.

Kongre, artık DYP delegelerinin Demirel ya da Parti yöneticilerinden değil, ticaret, sanayi
ve borsa odaları birliği karargahından emir alan bir sürü, topluluk olduğunu ortaya
çıkarmıştır. Sergilemiştir.

288
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
SEÇİMİN GALİBİ TİT
Basın Açıklaması
Prof. Dr. Yalçın Küçük
Haymana, 20 Nisan 1999

Prof. Dr. Yalçın Küçük, Haymana Zındanı'nda seçimler üzerine tezler saptamıştır.

Özetle duyuruyoruz:

Seçimden kimse muzaffer çıkmamıştır. Zafer, karşı alternatifleri ortadan kaldırma


durumudur.

Seçim sonuçlarına göre, seçimlerin sözde muzafferleri, Dsp ve Mhp'yi beş yıl boyunca
hükümetten uzak tutmak mümkündür.

Bugünkü tabloda görünenler, seçimden bir ay kadar önce alınan kararların sonucudur:
Seçimden bir ay önce, Mhp'nin barajı geçmesi zor ve Fazilet Partisi'nin yüzde 24 oranını
bulması büyük ihtimal görülüyordu. Seçimlere bir ay kala, idam fezlekeleri ve anayasa
mahkemesi'nde kapatma tehditleri ile Fazilet seçmeni taciz edilmiş ve ürkütülmüştür. Aynı
zamanda, Genelkurmay, seçimleri erteleme doktrininden vazgeçtiğini ve 312 ile 8/1'in
değiştirilmesine karşı olduğunu açıklamıştır. Bu açıklama aynı zamanda Mhp kapısına
işarettir.

289
Ürkütülen seçmen Mhp'ye kaçırılmıştır. Milliyetçiliğe kaçış ve kayışın nedeni:

• Mhp+Rp+Fp 1995 oyları karşılaştırıldığında toplam oy oranlarında önemli bir artıştan söz
etmek mümkün değildir.
• Mhp oylarını, "terör" ile değil, birleşik kaplar teorisi ve Tit ile; Türk-İslam Tarruzu ile izah
etmek zorunludur.

a) Mart 1999 ortasına kadar Mhp'nin baraj sorununun tartışılması, "terör" ile açıklamayı
imkansızlaştırmaktadır.
b) "Terör" etkili olsaydı, bu etkiyi, "beyaz" terör doktrinini uygulamaya koyan Çiller-Güreş
kampında görmemiz gerekirdi.

• Ancak Hatay, Adana, İçel ve Antalya'da Mhp oylarındaki speküler artış, istatistik bir
analize imkan vermektedir. Buna "Le Pen Sendromu" demek mümkündür. Fransa'da, fazla
göç alan ve işsizlik sorunuyla karşılaşılan yerlerde, Avrupa merkezi Strasbourg örnektir,
faşist Le Pen'in oylarında sıçrama görülmüştür.

• Bütün tahminleri yanlış çıkan fıkra yazarı, tv spikeri ve sondaj tacirlerinin, seçim
sonuçlarını, sadece konjonktürel oluşumlara bağlamaları ve yalnızca bunların duyulması,
ülkemiz açısından karanlık bir tablodur.

Seçimin galibi, Türk-İslam Taarruzu'nu uygulayan generallerdir. Seçim, 12 Martçı ve


Eylülist Paşalar'ın ortaya attıkları ve şiddetle uyguladıkları Türk-İslam Taarruzu, Tit ile
açıklanmalıdır. Eylülist generaller, Türk-İslam sentezini resmi politika yapmıştır; okullarda
bu okutulmuş, kültür bakanlığı, yargı ve güvenlik düzeni, tümüyle Türk-İslam Taarruzu ile
teslim alınmıştır.

Mhp ile Fp ilişkisi, birleşik kaplar ilişkisidir:

• Rp-Fp ve Mhp, Tit'in, birleşik kaplar teorisi ile çalışan iki siyasal örgütüdür. 1991 seçimine
aynı biletle girmişlerdir. Poliste, yargıda, kültür bakanlığında, Çeçenya'da, Bosna'da
Azarbeycan'da birlikte hareket etmektedirler.

• Kişi düzeyinde, seçim, erken seçimi inatla provoke eden Baykal ile erken seçimi erteleme
yolunu kapayan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun garantilediği bir sonuç
olmuştur.

290
• Bu sonucu çok önemsemek mümkün değildir. Çünkü meclis önemini yitirmiştir.

• Demirel'in tekrar seçilebilmek için aşırı zorlaması ve varolan sistemi tebdil ve tağyir
etmesi ile Ecevit'in aşırı ödüncü çizgisi, başkanlık sistemini de facto sistemi haline
getirmiştir. Bu da meclisteki deplasmanı önemsiz yapmaktadır.

'99 seçimleri Türk-İslam Sentezi'nin oy tabanına oturtmuştur.

Türk-İslam Sentezi'nin devlet politikası olması ve TİT nedeniyle, Mhp-Fp oy oranının


yükselmesinde, Erbakan veya Türkeş'e ya da Kutan ya da Bahçeli'ye herhangi bir rol
vermek mümkün değildir. Bunlar Washington tarafından desteklenen otuz yıllık devlet
politikasının imal ettiği oyları derlemişlerdir. Rolleri pasiftir. Yerlerine kim konsa, sonuç
değişmeyecektir. Fakat, Mhp-Fp oylannda, yoksul halklara hoş gelen popülist bir tınının
etkisi mutlaka vardır.

Çiller'in bütün yıpranmışlığına karşın, anti-tekel ve anti-kartel diskuru etkili olmuştur:

Kişi düzeyinde seçimin tek galibi Tansu Çiller'dir.

Çiller barajı aşma ihtimalinin çok düşük olduğu bir noktadan başlayarak ve politika
tarihinde görülmemiş bir kampanyaya karşın, politikada mevziini koruyabilmiştir.

Seçimin tek mağlubu medyadır: Yazılı ve sözlü medya, artık tümüyle, "meyhane baskısı"
durumuna düşmüştür. Sarhoşların okuduğu değil, sarhoşların ürettiği, ancak hiçbir siyasal
etkisi olmayan bir parazit sektör olmuştur. Yılmaz'ı yükseltmek istemiştir. Yapamamıştır.
Çiller'i silmek istemiştir. Silememiştir. Ayrıca Ankara ve İstanbul belediye seçimleri de
medyayı mahkum etmiştir.

Seçimlerin tek galibi, Hadep'tir: Hadep, liderlerin ve tüm dostlarının zindanda olduğu,
mitinglerine gelenlerin üzerinde sandalyelerin kırıldığı bir ortamda, önceki seçimdeki
konumunu korumuştur. Bu her türlü tahminin üstünde bir başarıdır.

Ödep seçim kampanyası itibariyle olmasa da sonuç itibariyle başarılıdır: İsteyen başka
kriterler seçebilir, ancak yerel oylar esas alındığında, Ödep, yüzde yarımı bulmuştur. Bu da
sevindirici ve güven veren bir sonuçtur.

291
İp, tok ve devrimci bir kampanya sürdürmüştür: Yalnız kemalizmi ve cumhuriyet yasalarını
yüksek perdede tutan bu kampanyanın çubuğu tersine bükme işlevi olmuştur. Bu işlev,
Chp ve Dsp için oy istemek anlamındadır ve sonuç da buna uygun çıkmıştır.

Chp değil, teslimiyetçi Baykal kliği mağlup olmuştur: Bu ise üzülecek değil, çalıştırabileceği
dinamikler nedeniyle sevindirici bir sonuçtur. Teslim olmuş işbirlikçi bir yönetime karşın
Chp'nin yerel seçimlerde aldığı sonuçlar, bir panik ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.

Sol, tabana indikçe bütünleşmektedir: İzmir'den Hakkari'ye kadar uzanan coğrafyada,


yerel yönetimler, "sol", "halk" ve "halkın" bayraklı yöneticilerine geçmiştir. Bunlar, önemli
mevzilerdir ve mevzilerin ortak olduğu bilinmelidir.

• Meclis aritmetiği ve politik dinamikleri, erken seçim'in eskisinden daha kolay ve


muhtemel olduğunu göstermektedir.

1999 seçimleri, sağ'ın imkanlarını daraltmakta, solun imkanlarını genişletmektedir.

292
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
İKİ BİN İKİ:
CUMHURİYETE DARBE
Seçim gecesi kaleme aldım. Bu kadar doğru çıkacağını tahmin etmiyorumdum.

Cumhuriyet, bu krizi kavrayamamaktadır; çürümüş bir vücut çürümeyi teşhis


edememektedir.

Zaman zaman, kurulan hükümetin, yüksek bürokrasi tarafından en çok aranan ekip
olduğunu söyleyip tekrarlayarak, bunun, bu Tezler'de olduğunu not ediyorum. Hayır, yok;
aynı zamanlarda verdiğim mülakatlarda yer alıyordu. Yüksek bürokrasi'de yüksek
komutanlar da varlar; Genelkurmay Başkanı Hilmi Paşa Hazretleri'nin bazı açıklamaları,
beni çok fazla doğrulamakla birlikte, beni ziyadesiyle üzüyordu. Demek ki bilimsel olarak
doğru çıkmak çok zaman da üzücüdür, yanlış çıkmayı istiyorum.
Bir düzeltme yaptım, aktarıyorum.

293
yalçın küçük 4 Kasım, B.Y.

Üç Kasım Tezleri
(ilk taslak)

Birinci Tez: Tasfiyeciler tasfiye edildi.

(1965 yılından beri, Türk aydınına ve soluna savaş açmışlardı, kurumlarını ortadan
kaldırdılar. Şimdi yok edildiler.)

İkinci Tez: Barbarlık, ilkellik ile yenildi.

Üçüncü Tez: Cumhuriyet, ileriye gitmemek için, bir silah olarak islamcı parti yaratmış ve
kurucu partisini deforme etmişti. Şimdi bunlar hükümet ve muhalefet olarak Cumhuriyet'in
karşısındadır.

(12 Eylül'den hemen önce çıkan "Bir Yeni Cumhuriyet İçin" adlı kitabımda, "asker yönetime
geliyor, Erbakan'ı hapse atacak, Erbakan'dan daha çok Erbakancılık yapacak" demiştim.)

Dördüncü Tez: Potansiyel hükümet ve muhalefet, üçüncü uzun iç savaşın arta


kalanlarıdırlar. Cumhuriyet, arta kalanları* karşısında acz halindedir. Cumhuriyet,
kaynaklarını kurutmuş ve sadece arta kalanları yaşatmıştır.

Beşinci Tez: Cumhuriyet, tarihinin en büyük krizi ile karşı karşıya gelmiştir.

Tanımlarını reddeden bir fiili durum var ve Cumhuriyet, düşünebilen ve çözüm arayabilen
kadrolarını ve kaynaklarını tüketmiştir. Krizi kavraması imkansızdır.

Altıncı Tez: Bu üçüncü iç savaş, Türkiye aydınının ufkunu hapsetmeyi başarmıştır. Bu


aydının regresyonu'dur; nitekim, seçime giren, ödep, ip, tkp vs, "23 Nisan" müsamereleri
sunmuşlardır. Buna gizemli bir tepki olabilir, oligarşik televizyonlar, seçim sonuçlarını, dizi
dizi çocuk oyunculara ve şarkıcılarına tahlil ettirmişlerdir.

Yedinci Tez: 1965 Seçimi, umudu da getirmişti ve iç savaşın nedeni sayılmıştır. 3 Kasım,
acı tad vermektedir. Bir interregnum'a girilmektedir.

(sadece okunması için, aktarılmaması rica)

_________________
* İlk yazımdaki sözcük yerine "arta kalan" sözcüğünü koyuyorum.

294
BEŞİNCİ BÖLÜM
İKİ BİN ÜÇ:
OSMANLI İÇİN REDD-İ MİRAS
Demirel'in konumu ayrıdır, "minimalist" jenerasyondan sayabiliriz, Adnan Menderes ve
Turgut Özal dahil, Cumhuriyet'te hiçbir hükümet, Birinci Dünya Savaşı'nın sona erdiğini
kabul etmemişti. Doğru veya yanlış, Kıbrıs'ın bir parçasını zapt ve Musul'u hep göz önünde
tutmak, bu yönde işaretlerdir. Bu ekibin hükümete getirilmesi bu maksatla olmuştur, artık
daha açık görüyoruz.

Musul'daki özel harp dairesi ekibinin başına çuval geçirilmesi, Musul'un yasaklanması
demek oluyordu. Yüksek komutanlık bunu kabul etmiş görünüyor. Böylece Kemal ve İsmet
Paşalar'ın vasiyetleri de çizilmiş olmaktadır.

Bu vasiyeti bir televizyon programında açıklamıştım, vasiyet, İsmet Paşa Hazretleri


tarafından, başbakan olma ihtimali belirir belirmez, Bülent Ecevit'e nakledilmişti ve Bülent
Bey teyid ettiler. Buna genelkurmay adına verilen cevapta, Kemal Paşa'ya hiç inandırıcı
görülmeyen yüksek bir övgü ile birlikte reddin tekrarını görmüştük. Demek ki, Osmanlı için
redd-i miras babında, yüksek komutanlık ile ak-ist ekip aynı noktadadırlar.

Günü gününe tarih yazımı olarak sunuyorum.

295
yalçın küçük balgat, 11 Temmuz İ.Y.

Dört Temmuz Tezleri


(ilk taslak, sadece okunmak için yayınlanmaması rica)

Birinci Tez: Dört Temmuz, Amerika'nın İngilizler'den ve Türkiye'nin Amerika'dan kurtuluş


günü'dür.

İkinci Tez: Koç Matbuatı'nın ilk yaklaşımı hayvani'dir. a-Kurtlar ile birlikte uluyorlar. Kurt
sürüsünün içine düşen çakalların yöntemidir. Yoksa yem olurlar. b-Timsah göz yaşları
döküyorlar. Uzun zamandır, Birinci Dünya Savaşı'nın asıl sonu, diyordum. Şimdi bunun
anlaşılmasını istiyorlar ve bunun için timsah göz yaşları döküyorlar. Bir süre sonra, Birinci
Dünya Savaşı'nın sona erdiği anlaşılıp kabul edilince, önemsiz olduğunu ve telafi edildiğini
yazmak zorundalar.

Üçüncü Tez: Ottoman Empire of America kurulmaktadır, plan budur ve burada, "Türkler"
için yer yoktur.

Dördüncü Tez: Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu, İsrael Devleti'nden öncedir ve o zaman


hayal edilmemektedir. Dışarıda "ünlü' içerde okunamayan bir "yazar", Yahudi asıllıdır, New
York'ta, "biz bir devlet gerekiyordu ve bunun için müslüman göründük" demiştir; demiş
midir, bilemeyiz ve ancak uydurulmuş olsa bile güzel uydurulmuştur, gerçekten çok daha
gerçektir.

Beşinci Tez: İleri sürdüğüm "rezerv devlet" kavramı tartışılmalı ve geliştirilmelidir. Polonya
ile Irak'ta kurulmakta olan kürdo-judaik devletler ele alınmalı ve incelenmelidir.

Altıncı Tez: İslam'dan sonra Yahudi Devletleri, benim önerdiğim yeni bir kavramdır, a -
İspanya 'daki Arap Devleti'ni, Müslüman-Yahudi, b- 1550-1600 İstanbul'dakini Türko-
Judaik sayabiliriz. Tartışılmalıdır, c- Washington, bu açıdan ele alınmalıdır.

Yedinci Tez: Washington, Sovyetlerin Afrika'da renkleri uygun Kübalıları ileri sürmelerini
gıpta ile karşıladılar. Sovyetlerin yıkılmasını Punic Savaşı saydılar. Roma, Doğu ve Batı ile
ikiye ayrıldı ve eğer Punic Savaşı ise, önce Doğu Roma'yı, bu Osmanlı İmparatorluğu
demektir, kurup sonra tekrar birleştirmek mümkündür.

296
Bunun için, Doğu’dan, Yahudiler, kripto Yahudiler, azeriler ve sabetayizmin de vatanı
Polonyalılar önem kazanmaktadır. Türkler’e yer yoktur ve ayrıca Türkler, bölgeyi hiç
benimsemediler. Yayılmak ya da kimlik değiştirmek peşindeler.

Köprüler, üzerinden geçmek ve yıkmak içindir.

Sekizinci Tez: "Türk-İslam Sentezi" veya "Avrasya Birliği", Amerikano-Judaic yayılmanın


paravanasıdır.

Dokuzuncu Tez: 4 Temmuz, 15 Mayıs 1919 tarihini de hatırlatmaktadır, İzmir'e Elenler


çıkmıştır. Fakat artık bir Halide Edip yoktur. Bu durum, Türkiye kurtuluş mücadelesinde,
yahudilerin, kripto-yahudilerin, sabetayistlerin, çerkez ve kürtlerin ne kadar önemli
olduğunu da göstermektedir; son ikisi içinde yahudi asıllıların sanıldığından çok olma
ihtimali var. Demek ki, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun sabetayist olduğunu eklersek,
"Yaban" çok gerçekçidir. Yaban, kurtuluş mücadelesine Türklerin isteksizliği üzerinedir.
Kemal Tahir'in "Yorgun Savaşçı" yazısı da aynı yöndedir ve önemleri ya da abartılmaları,
edebi olmaktan çok, belgesel niteliklerindendir.

Onuncu Tez: a-Mustafa K, Wolfowitz geldiğinde evini, misafirhane yapmıştı. Burada


K.Derviş ve önemli kriptolar buluştular. b-Mhp yöneticisi Bülent Yahnici, Grossman
geldiğinde evini rasathane yapmıştı ve dışişlerinden Ü. Dinçmen özel kalemiyle
toplanmışlardı. c.Öz-ilhan, New York'ta musevi cemaatı ileri gelenleri ve arkasından da
Wolfowitz ile buluşmuştu. Yakınlıkları olduğu anlaşılıyor, d- M.A Birand ve Osman Cengiz,
Wolfowitzin İstanbul uzantıları durumundalar.
Bütün bunları ise, liderlerinden birisinin Wolfowitz olduğu bir parti yapmaktadır. Kelepçe
takma emrinin kaynağı bellidir. Bu durumda, bunlara ve New York'ta musevi cemaatı ile
irtibatı olanlara, Washington Institute müdavimlerine en az bir telefon etmeleri
düşmektedir. Bir telefon etmeleri gerekir, W, özür diler; aksi taktirde izahı zordur. Kurtuluş
Bayramı'nda değillerse, açıklaması yoktur.

On Birinci Tez: Dünya Yahudi Partisi'nin Türkiye Chapter'i ve İslamist Parti çökmektedir.
Bu zıtların birliği değildir. Görüntü ile özün birliğidir.*

____________
*İlk taslakta "zıtlığıdır" yazılmıştı.

297
On İkinci tez: Cumhuıriyet'in kurucu sütunları sallanmaktadır. "Üç Kasım tezleri"ile, 4
Kasım B.Y. tarihlidir, bir interregnum'u haber vermiştim. Henüz yeni bir düzen
görünmemektedir.

298
ALTINCI BÖLÜM

GÜLER HİÇ KANIRTTI MI?


Hükümet-ordu ilişkileri son günlerde bilindik seyrinden biraz daha farklı gitmeye başladı.
Özellikle Genel Kurmay Başkanı Org.Özkök'ün açıklamalarıyla bu seyir biraz da değişti.
Türkiye'de hemen herkesin bildiği demokratik anlayışın bir noktasını işaret eder gözükse
de ama herkesin aklında olan bir ordu-hükümet ilişkisinin dışında bir tanımlamaya gerek
duydu Öz-kök. Bu son gelişen süreçte Gen.Kur.Bşk. Özkök'ün çıkışlarını ve hükümetle
olan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Efendim, şöyle başlayabiliriz, Genel Kurmay Başkanı Hilmi Paşa Hazretleri, geçen ayın
sonunda olabilir, ya da bu ayın başında idi, "biz siyasi iktidarın altındayız, denetimindeyiz,
siyasi iktidara bağlıyız" buyurdular ve bu da 'malum matbuat' ve dahi malum
televizyoncular tarafından pek ziyade sitayişkar elfaz ile mukabele edildi. Paşa Hazretleri
bir daha "demokrat" unvanı ile taltif edildiler. İptida bunu ele alabiliriz.

Evvela, elbette son derece güzel bir hitabet olduğuna iştirak ediyorum. Ancak burada
Bedri Gürsoy Hocamı hatırlamadan edemiyorum, kısa bir süre Maliye Bakam da olmuştu.
Müteveffa Hocam Gürsoy, bize maliye nazariyelerini tedris eder iken sık sık, bazı nazariye
hakkında, "cazip amma ve lakin kazip" diyordu. Bu bana, cazip nazariyelerin doğruluğunu
sınama terbiyesini vermişti ve sınamadan duramıyorum. Bu nedenle Paşa Hazretleri'nden
affımı niyaz ediyorum.

299
Elbette, Hilmi Paşa Hazretleri'nin bu kelamına kazip demiyorum, hürmetim var, ayrıyeten
Hilmi Paşa Hazretleri siyasi iktidarın üstünlük ve önceliğini, tebarüz ederken çok isabet
etmektedir. Amma benim yakın zaman tarih bilgilerim de bazı noktalan tespit ile
kaydetmemi emrediyor ve bunu yerine getirmek durumundayım.

Bir defa Hilmi Paşa Hazretleri'nin Harbiye'ye duhulü 1957 yılındadır, aynı zamanda yüksek
öğrenim görüyorduk. Bizler, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde, siyasi iktidarı devirmeye
çalışıyorduk, seçimle gelmişti, ancak laik ve "demokrat" bulmamaya başlamıştık.
Harbiye'nin de bize iltihak ettiği hep malumdur. Demek ki, evveliyetinde, Hilmi Paşa'nın,
genç bir teğmen olarak, 1960 yılında, seçimle gelmiş bir siyasi iktidarı devirmişliği var.
Aksini düşünemeyiz, devirmeseydi, ordunun dışında kalırdı ve subaylık kariyeri sona
ererdi, şükürler olsun, sona ermemiştir. Sonra 12 Mart 1971 "Vak'a-ı Makus'u" var, bu
vakada, Hilmi Özkök'ün, bu kez genç bir subay olarak, seçimle gelmiş bir başbakanı tard
ettiğini görüyoruz. Süleyman Demirel Hükümeti'nin devrilmesi bu tarihtedir. Özkök'ün bu
tard işine müdahil olduğu da şüphesizdir.

Üçüncüsü, 12 Eylül'dedir, Hilmi Özkök, bu defa bir üst subay kapasitesinde, Demirel'i bir
daha deviren ve tarihimizin en karanlık dikta-toryalarından birisini kuranlar meyanındadır.
En küçük bir itirazı olsaydı, hemen sonra general rütbesini idrak edemeyeceğinden eminiz.
Demek ki Hilmi Paşamız üç defa, seçimle gelmiş siyasi iktidarların devrilmesine rol
almıştır. Dördüncüsünde, 28 Şubat 1997, ise en ön plandadır.

Peki bundan ne çıkıyor?

Devire devire aradığını buldu mu, diyeceğiz? Şimdilik sadece, siyasi iktidarın altında olma
sözünün, Orgeneral Özkök söz konusu olduğunda, bazı pürüzlerle karşılaştığını teşhis
edebiliyoruz. Tarihi hakikatlere tetabuk etmemektedir, görüyoruz.

Demek ki bizde devire devire seçim var. Ekleyebileceğimiz bir nokta daha var.

300
Yüzde elliye yakın bir oy desteği olan Ecevit Hükümeti’nin, Bülent Bey’in hastalığı bahane
edilerek, tard edilmek islendiğini biliyoruz. Hastalık senaryosundan önce, Financial
Times'ın, Ordu'nun Ecevit'in yerine Hüsamettin Özkan'ı getirmek istediği haberini yazdığını
da hatırlıyoruz. Yüksek komutanlar, Özkan ile, oligarşi ile görüştüler, bazı gazetecileri
harekete geçirdiler. Bunlardan birisi çok dürüst davranarak Ecevit'i haberdar etti, Ecevit
çok şaşırmıştı, sigarasını yakıp koltuğuna yaslandı, Hüsamettin Özkan ile dramatik
yüzleşme ve vedalaşma anıdır, "kimler, Yaşar Paşa mı?" yollu sormuştu. Hakikatte,
Orgeneral Büyükanıt yoktu, Orgeneral Özkök vardı.

Hal bu ki, istifa ettiremedikleri hükümeti erken seçime zorlayabildiler.

İslamcı bir partinin ön plana çıkacağı tahmin ediliyordu. Washington istiyordu.

Öyleyse, siyasi iktidarın emrinde olma kelamını bir kenara koymak zorundayız.

Kaldı ki bu hükümetin seçilmişliği de pek tartışmalıdır. Oyların dörtte biriyle halk temsil
edilmiş olmamaktadır; doğru nazariye, silahlı kuvvetlerin halkın emrinde olması ve siyasi
iktidarın da bihakkın halkı temsil etmesidir. Yüzde yirmi beş..

Hocam nasıl yüzde yirmi beş olur, yüzde otuz dörtle geldiler?

Oyların yüzde yirmi beşidir. Kendi kalemşorları dahi bunu yazıyor...

Kullanılmayan oylar karşı tarafa mı sayılacak?

Hayır ama aldıkları üçün biri değil, bütün oylann dörtte biridir. Karşı taraf veya bu taraf,
aldıkları oylar, bütün oylann sadece dörtte biridir. Bunu iktidann adamları söylüyor, benim
rakamım değil. Ayrıca yüzde otuz dört olsa üçün biridir ve peki anayasa ne diyor? Eylülist
diktatoryanın yaptığı anayasa bile, seçim sisteminde, bir, istikrarlı bir hükümet ve bir de
temsilde adalet şart koşuyor. Temsilde adalet yoksa halk egemenliği ve meşruiyet yoktur.
Dörtte bir veya üçün birine anayasayı değiştirecek kadar sandalye vermek, seçmek değil,
hükümeti ihsan etmektir.

301
Bu bir ihsan hükümet i'dir. Adalet bunun niresinde?

Bu arada bir düzeltme yapmama izin verin lütfen, "3 Kasım Tezleri" içinde not ettiğimi
tekrarlıyordum, orada değil, hemen izleyen mülakatların birindedir; bu hükümetin, yüksek
bürokrasinin son otuz beş yılda en çok istediği ekip olduğunu ileri sürüyordum. İşte budur.

3 Kasım'dan itibaren "diktatorya" tabir ettim.

Şimdi ilerliyoruz ve "oryantal despotizm" tarif ediyoruz.

Hocam burada şeytanın avukatlığı rolüne gireceğim. Daha önce Bülent Ecevit hükümeti de
yüzde on sekizler, on dokuzlar, yirmilerle iktidar oldular, koalisyon hükümetleri kurdular
DSP'nin oyu da hatırlayabildiğim kadar yüzde yirmi bir, yirmi ikiydi. 12 Eylül döneminden
Turgut Özal hükümetinden sonra belki yüzde otuz dört çok az, ilk defa tek başına bir
partinin aldığı oy ama bu partinin ideolojisi, kimliği ve yaptıkları onun meşruiyetini etkiler
mi?

Çok yanlış bir yerdesiniz, koalisyon hükümetleri vardır. Hükümeti kuran parti yüzde beş
veya daha az oy almış olabilir, ama, mecliste o hükümete oy veren partilerin oy toplamı
çoğunluk olmak veya çoğunluğa yaklaşmak zorundadır.

Yüzde dokuz veya yüzde yedi oranında oy alan partilerin meclise kimse sokamadıkları bu
sisteme, "bul karayı al meclisi" sistemi diyebiliriz. Bu, budur. Kumar oynamıyoruz,
"demokrasi" oynuyorsak, kuralları olmak zorundadır.

Bugün tartıştığımız noktaya bir de şunu ekleyebiliyoruz. Seçim günü, 3 Kasım 2002,
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök, oyunu verdikten sonra, Washington'a uçmuştu,
teamüllerimizde yoktur. Zamanında yadırgadığımızı tespit etmiş ve duyurmuştum. Aceleye
gerek yoktur, devam etmektedir.

Gürkan Bey Dostumuz,

Hilmi Paşa Hazretleri'nin emrinde olduğu hükümeti, hukuka uygun bulmadığımı defaatla
not etmiş bulunuyorum. Özetlememe izin verir misiniz? Bir, Tayyip Bey'in seçime girmesini
önleyen kararlan ben hep hukuka aykırı buldum, cezaların erteleme yasası çıkmıştı ve
seçime girme hakkı vardı.

302
İki, daha sonra bu karardan vazgeçmek daha büyük hukuksuzluktur. Üç, mecliste yemin
etmiş bir milletvekilinin, usulüne uygun olarak dokunulmazlığı kaldırılmadan meclisten tard
edilmesi, Siirt Milletvekili Fadıl Akgündüz'den söz ediyorum, bir anayasa ihlalidir. Dört,
yenilenen Siirt seçimine ancak önceki seçime girenler katılabilirdi, Erdoğan'ın sokulması
ayrı bir ihlaldir. Beş, Siirt'te üç sandıktaki oy verme usulüne aykırı bulunarak seçim
yenilenirken, Hadep'in tüm oylarının geçersiz sayılmasına rağmen, meclisteki, temsilde
hiçbir değişiklik yapılmaması ayrı bir hukuksuzluktur.

Gürkan Bey Dostumuz, deveye demişler ki boynun eğri ve deve de "nerem doğru ki"
demiş; demek ki, 1946 seçimleri, 2002 sandık sayımına göre, bir seçimdir. Demek ki,
Adamo'nun şarkısıyla "her yerde hukuksuzluk var." Bunu görüyoruz.

Demek ki, bu açıdan da, Hilmi Paşa Hazretleri'nin bu hitabetini yerinde bulamıyoruz.

Tarihimizin utanç yüklü sandık sayımıdır.

Peki hocam buradan duyduğunuz rahatsızlığı Erdoğan'ın şiir yüzünden girdiği hapis
dolayısıyla aldığı siyasi yasak konusunda da duyuyor musunuz?

Benim yasalarım var. Tayyip Bey'in seçime girmesini engellemenin bana göre hiçbir
hukuki temeli yoktu. Ancak o kararlar olduktan sonra Tayyip Bey için bir ilin seçimlerini
iptal etmek ve ayrıca usule aykırı olarak bu seçime sokmak, hukuk dışıdır. Bu hükümetin
hukukiliği tartışmalıdır.

Ama sonradan bir fiili durum çıktı ortaya...

Ne demek?

Fiili durum şu; halk, herkes biliyordu ki, Tayyip Erdoğan'a veya partisinin genel başkanı
Tayyip Erdoğan'a oy vermek istiyordu fakat siyasi yasağından dolayı...
Beni hiç ilgilendirmiyor, açıkça şunu söylüyorum; seçim bir hukuk işidir. Hükümet kurmak
bir hukuk meselesidir.

303
Hukuk yoksa meşruiyet de yoktur.

Bir temsil sorunu çıkmıyor mu ortaya?

Bir temsil sorunu varsa, oyların dörtte birini alan bir ekibe hükümet verilmemelidir. Fiili
durumun ise sonu yaklaşmış olabilir.

Ne demek?

Son sözlerinden dolayı AKP kapatılabilir.


Tayyip Erdoğan, yeni bir seçim yasağına yaklaşmaktadır.
Ayrıca benim savcılıklara başvurularım devam edecektir, Erdoğan'ı, bir yerlere yaklaştırma
çabası içindeyim.
Gürkan Bey Dostum, "halk istiyordu" sözü yersizdir. Hukuk önce hukuk çerçevesinde
olmak zorundadır.
Ayrıca oyların dörtte biri "halk iradesi" veya tercihi değildir. Hilmi Paşa Hazretleri, bu
meselede de, Washington'da, yanılmışlardı.
Washington'un istediği kesindir.
Oligarşi görüş değiştirerek, "bizdendir", bizim millettendir, demiş ve kapılar açılmıştır. "Açıl
susam açıl" olmuştur, hukuk bulamıyoruz.
Yarın öyle durum olur bugünkü sözlerinden dolayı AKP kapatılır. Erdoğan siyasi yasaklı
hale gelir, halk istediğini yapsın. Halktan daha önemli olan hukuk düzenidir. Tekrar
ediyorum; Tayyip Beyefendinin milletvekili olmasını yasaklamakla ilgili kararları, başkaları
bana alaylı hukuk profesörü diyorlar, çünkü hukuka çok meraklıyım, hep kendimi
savunmak zorundaydım, belki de hakkında en çok dava açılan insanım, bana anlatmak
mümkün değildir. Ama o karar aldıktan sonra ABD istedi, oligarşi istedi, "Aaa bu da
bizdenmiş" deyip bütün kapılar açıldığı için... Bu tespit ile dindarlığı hesaptan çıktı,
itikadından "döner" teşhis ettiler. Haklı çıktılar.

Bir dakika hocam ne demek bu?

Açmıyorum, açıktır. Devam ediyoruz.

Net olan şudur, "yahudilerin elini öperim" diyebileceğini gördüler. Kapıları açtılar.

304
Önemli olan, siyasi otritenin altında olmakla birlikte bir hükümetin destekçisi olmak
arasındaki ayrımı dikkatle yapabilmektir. Bu bir sırat prüsüdür.

Bu yapılmıyor mu?

Peki, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Büyükanıt, Danimarka başkentinde basın


toplantısından kaçan Erdoğan için "bravo" derse, bunun yapıldığını söyleyebilir miyiz?
Sadece hükümetçilik oyununda değil her işte, altın üste "bravo" çekmesi, yoktur. Büyükler,
küçüklere, "aferin" diyebilir, alt üste "tebriklerini sunar" veya "kabulünü arz eder", usul
budur.

Galiba Erdoğan'ın basın toplantısını terk etme restini tasvip etmiyorsunuz?

Neredeyiz?

Aşiret devletinde bile reisler bunu yapmıyorlar. Tayyip Bey, "bedelini öderim" diyor, siz
kimsiniz, devlete verilen zararları "öderim" demek nedir, bir lokantada bardak kırmaya
benzemez, mahkemede ödemek zorundadır. İrecep İrdogan bunu yaparken kime danıştı,
yanında bir devlet görevlisi var mıydı? Şimdi ne olacak, Avrupa'da hiçbir yerde basın
önüne çıkmayacak mı? Her yerde varlar.

Montesquieu'nin yazdığı "oryantal despotizm" budur. Şimdi devlet bir ehliyetsiz tayfaya
kiraya mı verildi; "bedeli" çok yüksektir. Yüz yıl ödeyebileceğini sanmıyorum.

Artık Erdoğan, başbakan olmayacağını, ispat etmiş haldedir.

Çıktığı gibi indirilmelidir.

İndirmenin hukuki ve anayasal dayanakları vardır. Eskiden her dış görüşme masasına
otururken "pkk'yi yasaklayın" deniyordu. Şimdi her gittikleri yerde "Senem'i istemiyoruz"
mu diyecekler. Bir ülkenin, bir devletin ölçeği bu kadar düşürülür mü? Senem, her
toplantısına katılıyor ve soru soruyordum, diyor; bu defa öyle esti mi, diyeceğiz. Senem,
gülüyor. Avrupa Birliği Komiseri, İrdogan'a, "Avrupalı gibi davran" direktifini gönderdi.
Demek ki hukuki temel çıkmıştır.

305
Artık Avrupalı başbakanların karşılarında görmek istemediği birisidir.

Bu arada, Sevgili Arkadaşını Murat Yetkin'e, bir "mesaj" yazabilir miyim? Ak-istler'in üç
yılında, Türkiye Avrupa'dan altmış yıl uzaklaşmış durumdadır. Bunlan destekleme
dayanakları yıkılmış durumdadır ve işte hakikat budur.

Artık rüyalardan uyanmalarını öneriyorum.

Yaşar Paşa, her halde, kötü manevraları bozmak için bunu söyledi. Buna,
Kopenhagen'dan ricat etmeye, pireye kızıp yorgan yakma, diyoruz. Senem ve
arkadaşlarının pek sevindiğini tespit edebiliyoruz. Artık atım vuran kovboylar diyarındayız.

Artık ilk hedef, başbakanlığı kurtarmak'tır.

Artık ilk hedef, devleti, İrdogan'dan ihlas etmektir.

Şimdi orada yasadışı örgüt diye bilinen PKK'nın bir yayın organı var Roj TV bunun
muhabirinin orada bulunmasını TC'nin bir başbakanı kaldırabilir mi?

O muhabir "kırk defa bulundum, kırk defa da soru sordum" dedi. Türkiye'de Sovyetlerle
ilişkilerimiz bozuktu, Sovyet temsilcileri gelirdi, basın toplantılarına katılırdı. Tass Ajansı
temsilcilerini kıpkızıl komünist görürdük, neyi değiştirecek bu, daha önce olmuyor muydu
bu, "esti" mi? Prof. Haluk Koç ikide bir, psikiatr'a gitmesini söylüyor; Chp yöneticisi olmak
bir yana tıp profesörüdür. Tıp Profesörü H. Koç, Tayyip Bey'i, "psikiatra gönderin" diyor,
ısrar ediyor. Güzel, ama bana göre, ilave olarak, yaz tatilinde de, Mesut Barzani'nin yanına
gönderilmelidir, biraz devlet adamlığı stajı görmelidir...

Beğeniyor musunuz hocam Barzani'yi?

Barzani'yi beğenip beğenmediğim ortadadır. Barzani'nin başına geçtiği devletimsi


organizmanın Türkiye'yi bölmek üzere olduğunu hep tekrarlıyorum. Musul alınmazsa
Diyarbakır verilir, diyen de benim. Aşiret reisidir. Ama Tayyip Bey'e göre bir devlet adamı
tablosu çiziyor, ağır başlı ve saygı uyandırıyor. Bölgede, Türkiye'ye rakiptir ve bu nedenle
de artık Erdoğan'ı indirmek bir zorunluluktur.

Papa'ya gidiyor, saygı uyandırıyor...

306
Barzani, Erdoğan’ı, başkanlık sandalyesinden, çoktan indirmiş haldedir.

Erdoğan orada oldukça artık bölgede Barzani var.

Tayyip beyde bunlar yok mu?

Hiç biri yok.

Sezar'ın hakkını da Sezar'a vermek ve bizde başbakanlık koltuğuna oturtulan kimsenin


davranışlarıyla karşılaştırıldığı zaman derin acı duymak gerekir. Benim içim yanıyor,
başkalarının da yanması için yazıyorum. Beyaz Saray'dan çıktığında söyleneceklerin
dışında bir tek söz söylemiyor. Gereksiz gülümsemeler, kabadayı haller, bunlar yok, daha
misafir hiçbir başbakana elense çektiğini görmedik. Hiçbir büyü kelçiye "gece fazla mı
kaçırdın" dediğini duymadık.

Üçüncü Selim'den beri batıhlaşıyoruz. Ama dünyada "müslüman" bakan eşi sadece bizde
var.

Şu bakanlara bakın, Barzani kadar bile dil bilmiyorlar. Barzani'ye bakarak boş övünmeyi
bırakmayı öneriyorum. Hepsi budur. Barzani, oturduğu sandalyeyi dolduruyor. Erdoğan,
oturduğu sandalyenin adamı olmadığını ispat ediyor.

Hazır bu dil sorununa gelmişken bir Türkçe sorunu da yaşanıyor mu acaba hocam?
Başbakan ne medyayla ne muhalefetle anlaşamıyor. "Ben ülkeyi pazarlarım" dedi
muhalefetten yoğun eleştiri gelince "sizin aklınız neredeydi, ne düşünüyordunuz ki bunu
yanlış anladınız" dedi. Şimdi de bir "ulema" tartışması çıktı. Bu sefer de beni yanlış
anladınız dedi. Başbakan kastettiğini mi aşıyor?

Beni hiç ilgilendirmiyor, bunlar.

Bu ara hem yeni çalışmalarım nedeniyle ve hem de sizi beklediğim için, bütün kartlarımı ve
notlarımı gözden geçirdim. Tayyip Beyefendi'nin ulema tevili beyhudedir, yeni
formülasyonu da aynı ölçüde vahimdir. Korkmuş olduğunu çıkarıyoruz, ama korkunun
ecele faydası olmadığını da biliyoruz.

Neden korkuyor?

307
Kapatılmaktan.

İmam ve Hatip Tayyip Beyefendi, partisini kapatılmanın eşiğit getirmiş durumdadır.

Hazırlıkların gecikmeyeceğini görebiliyoruz.

Kimin hazırlıkları ?

Kim mi, hazırlık yapacaklar çoktur...

Hangi gerekçeyle kapatılır?

Gerekçeler birikmektedir. "Aşiret Devleti" olmak çok ciddi bir gerekçedir. Kurullar ezilmiştir;
Tayyip Erdoğan, ihale kurullarının yerini almaktadır, sorumsuz kişiler kamu mülkünü
satıyorlar, bu devletin sonudur, bundan daha önemli gerekçe olur mu? Devlet, tebdil ve
tağyir ediliyor, ceza yasasında karşılığı ağırlaştırılmış müebbet hapis olmak durumundadır.
Bunun dışında, Danimarka Büyükelçisi, "rönesanstan beri ulema dinlemiyoruz" demek
zorunda kalmıştır. Devleti dini esaslara göre kurmak, çok vahim bir hal olup doğrudan
kapatılmayı gerektirmektedir.

İster bilirkişi ister kadı, bu sözler ağızdan çıkmıştır. Başkaları da var; artık dosya hazırlama
aşamasındayız.

Bunu her bilirkişi yapabilir.

Kuşkusuz önemli olan Baş Savcı'mn hazırladığı dosyadır.

Ama birleşik kap düzeninde yaşıyoruz.

Ayrıca artık aşırı kibar Ağar'dan başka, Baykal, Bahçeli, Mumcu yüce divan sayıyorlar.
Tayyip Bey ve bazı nazırlarının adları çağrılıyor. Ben buna bir de Cemil Çiçek'i ekliyorum..

AKP ciddi paradoksal bir durum içinde gözüküyor. Hem kendi tabanına karşı iyi gözükmek
mecburiyetinde, hem de Türkiye'deki sisteme muhalif sözler etmemeye gayret ediyor. Bu
durumun bir benzeri de AİHM' in türban konusunda verdiği kararda yaşandı. Eski Yargıtay
Cumhuriyet Baş Savcısı Sabih Kanadoğlu'nun da söylediği gibi bu karara "Türkiye dava
kazandığına üzülür" şeklinde bir beyanda bulunuldu. Bu çerçevede sıkışmış bir AKP'den
söz edebilir miyiz?

308
Hayır sıkışmışlık değil, tabanını memnun etme olarak da göremeyiz. Tabanın kaydığını
görüyor; muhtemelen de bir erken seçim hazırlığı yapıyor. Hep öyledir; bu tür hareketler,
tabanları kayınca, bir, kürdizm'e ve bir de, aşırı dinselliğe dalıyorlar.

1950 yıllarının ortasında da böyle olmuştu, ekonomik ve diğer sıkıntılar, Menderes'in


desteğini kemiriyordu. Bu durumda, birden bire, Said-i Nursi'yi harekete geçirdi, yeşil
bayrak açıldı ve diğer taraftan da Abclülmelik Fırat'ı, Şeyh Said'in torunu olduğu
gerekçesiyle, yaşını büyüterek milletvekili yaptı. Erdoğan'ın "Kürt Sorunu" ve "Ulema"
keşifleri buraya giriyor.

Sonunda Menderes idam edildi ve partisi kapatıldı. Temenni etmiyorum. Ama kapatılma
süreci başlamıştır. Yüce Gök'e şükürler olsun, idam kalkmıştır. Yerine ağırlaştırılmış
müebbet hapis koydular.

Bunlar ayrı, Başsavcı Kanadoğlu'nun açıklamalarında başka bir nokta var, bu arada not
ediyorum, Kabataş Lisesi'nden sınıf arkadaşıyız, beyanatı üzerine, telefonla kutladım,
Sabih Bey, bir de tarikatların anayasa mahkemesine de girdiğinden söz ediyor ki, 12
Eylül'den beri yargıya tarikatlar sızmış ve yer yer hakim olmuş haldedirler. Kanadoğ-lu, bu
nedenle, çok büyük isabetle konuşuyor; yalnız benim küçük bir ilavem var. Mahkeme
Başkan vekili Haşim Kılıç muhafazakar tandanslıdır; ancak, anayasa mahkemesinin önemli
kararlarını inceledim, Haşim Beyefendi, çok zaman, özgürlükleri genişletici yönde oy
kullanmış görünüyor. Biz buna da bakıyoruz.

Amma Kanadoğlu çok önemli bir hastalığa cesaretle parmak bastılar.

Görevdeki Başsavcı Ok ise, yargının tümden tarikatların ve siyasetin kontrolüne girmekte


olduğunu tespit ile işaret ettiler. Bu son noktada Çiçek, bardağı taşırmıştır. Yüce Divan'da
sandalyesini rezerve ediyoruz.

309
Peki bu konuyu bırakalım, hocam. Askerle ilgili iki önemli sorum var. Biri, son günlerde çok
tartışılan ve ulusalcı kalemler tarafından yoğun bir şekilde eleştirilen, gazetelere de haber
olan bir bröve konusu var ve bir de zamanlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok iyi değerlendirmeler oldu ama bütün bu değerlendirmelerde işin özüne girilemedi.
Bana göre bu bröve değişikliği, hiç sevmediğim bir söz ile, "olayı", ilk bakışta sanıldığından
daha ciddi görünmektedir. Üzerinde bizim de durmamız yerindedir, ayrıca bu yeni bröveyi
Hilmi Paşa Hazretleri'nin çizdiği de rivayet ediliyor; beğenenler bir saf ve be¬ğenmeyenler
bir başka saf oluşturuyor.

Saflar burada da oluştular, abe-istler, barzaniciler, yeni bröveyi beğendiler, sade ve parlak
tasvif ettiler. Milliciler-kemalistler-sosyalistler karşı çıktılar. Ele almak durumundayım.

Evet "Yunanistan çok beğendi" diye Hürriyette yayınlanmıştı.

Yüksek komutanların, a- Atina'nın, b- Erivan'ın c- Diyarbakır'ın Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne


girişinin ateşin taraftan, abe-ist, olduklarını görememesi büyük zaafiyetidir. Bunu, "kurmay
sınıfı sınıfta kaldı" cümleciği ile özetliyoruz.

Devamla, tabii beğenir. Bak güzel kardeşim, kimdir bizim kahramanlarımız, tarihler ne
yazıyor, ana okulunda ne okutuluyor, sayısı üçtür. Bir, Kanije Kahramanı Tiryaki Hasan
Paşa, iki, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa ve üç, Anafartalar Kahramanı Mustafa
Kemal Paşa, hepsi üçtür. Üçünün ortak yanı ise bir'dir; üçü de savunma üzerinedir.
Demek, biz hep müdafaada "kahraman" çıkarmışız, ve "Koca Tepe" figürü ise, tek taarruzi
kahramanlıktır. Hangi Paşamız ise, bu ender kahramanlığı hedef almış olmaktadır;
Yunaniler'in sevinmeleri yerindedir.

Bu öyle vahim bir hal ki ben buna hiç niyet atfetmiyorum. Buna "basiret bağlanması"
diyebiliyoruz.

Ama yerine kılıç kondu..

Basiret bağlanması demeyi sürdürüyoruz. Bu kılıç nereden çıktı?

310
Nereden?

Biz hiç kılıçla savaşmadık.

Gürkan Bey Dostum, bir savaşçı kuruma hiç savaşmadığı bir silahın resmini koymak
basiret kaybıdır. Kılıç olursa, zambak neden olmuyor? Zambak ile de hiç savaşmadık. Biz
kılıçla hiç cenk eyleınedik, peki neden koç olmuyor, bir saban dahi olabilirdi.

Ama nasıl?

İşte öyle, biz ya pala ile savaştık ya da süngü ile cenk ettik. Meşhur "kılıç kalkan" oyununda
dahi kılıç yoktur, pala vardır ve oyuncular sıçraya sıçraya bir birinin kalkanına binerler. Ben
her gördüğümde saklanıyorum. Kılıçları yok, palaları var.

Gürkan Bey, bizde, kılıç yoktur.

Bunu nereden çıkarıyorlar...

Peki nereden çıkarıyorlar...

Yoktur. Önce bu noktadayız. Bakın Gürkan Bey, Gelibolu ile ilgili çok önemli bir kaynakta,
"le 10 aout, Mustapha Kemal lance la 8e division, a la baionette sur le group Baldwin.."
yazıyor, Anafartalar'da Mustafa Kemal, birliğini, " a la baionette", süngü hücumuna
kaldırıyor. Bizde kılıç yok, göğüs göğüse savaş, eskiden pala ve sonra süngü ile
yapılıyordu. Kore'de bile askerler süngü savaşı yaptılar.

Kara ordusuna kılıç, uydurmadır.

Bu ordu'da tarih bilen hiç kimse kalmadı mı? Daha önce de yazdım, eskiden "cahil"
diyorduk ve şimdi, "uluslararası ilişkiler profesörü" tesmiye ediyoruz, hepsini harp
akademilerine aldılar. Yeni bir söz çıktı, "Aydın Doğan televizyona çıkarır, Harp
Akademileri ders çıkarır", yazık; sadece gördüklerine uzanıyorlar.

Peki neden..

Bir dakika; bizde kılıç sadece seremonyaldır. Törenseldir; bu da önce sultanlar tahta
çıkarken "kılıç kuşanma" merasimleri yapılıyordu ve daha sonra Avrupa'da kılıç törenlere
girince biz de aldık. Bakın Fahrettin Paşa, Fahrettin Altay, anılarında, "Conkbayırı'ndan
sonra Mustafa Kemal üç yıl kıdem zammı kılıçlı altın imtiyaz madalyası ile taltif edilerek
albaylığa yükseltildi" demektedir. Demek ki bizde kılıç bir savaş aracı değil bir nişandır...

Demek yine de var..

Hayır yok. Bu kılıç, yeni bröveye konan kılıç bizde yoktur.

311
Size Büyük Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın 1938 yılında, Kemal Paşa Hazretleri'nin
cenaze töreninde taşıdığı kılıç resmini sunuyorum. Bu kılıç dümdüzdür, şakulidir ve çok
uzundur. Öyle brövedeki gibi tıknaz, kubbeli, islami bir kılıç değildir. Devrim'in de var, Sabri
Dedesi'nden kalma olup son derece uzundur, sizinle konuşmadan önce, evine gittim,
baktım. Bu kılıçların veraset yoluyla geçişi de usûllere bağlanmıştır, madalyalara benziyor.

Bröve'deki islami mi dediniz, yoksa yanlış mı anladım..

Önce şöyle veya böyle kılıç'ın kara ordusu ile bir ilgisi olmadığını söylemek durumundayız,
kılıç sözcüğü, Arabi "seyf' olup, bizde savaşçı sınıfa "seyfiye" deniyordu. Bahriye'de
seyfiye'dir, demek ki bu açıdan da kara ordusunun alamet-i farikası olması mümkün
değildir. Nerden bakılırsa bakılsın hiçbir isabet bulamıyoruz.

Sorunuza gelince, tabii islami kılıç seçilmiş olmaktadır.

Bu kadarı da olamaz hocam!

Oluyor. Encyclopedia Britannica, volume 21, "a special category of swords comprises
those used in state ceremonies and those presented to individuals as mark of esteem or
honour" demektedir. Bunu not etmiş bulunuyorum, kılıcın bir türü, Fevzi Paşa'nın belinde
ve Devrim'in evinde olanı, seremonyaldir ve nişan olarak da verilmektedir. Bizde sadece
bu var.

Devam etmeden önce bir parantez açmama izin verir misiniz, kurmay sınıfının sınıfta
kaldığını tekrarlayıp duruyorum. Bu bröve icat edilirken, bir kurmay albay çıkıp da, "Paşam,
yapmayalım, Yalçın Küçük bunu fark eder, zor duruma düşeriz" dememiş, benim kastim de
budur. Sınıfta kaldılar.

Bundan sonra bu kılıç meselesini bitirebiliriz; Britannica'da, "whereas the straight sword
was favourite in the west, the curved sword predominated in the eastern Europe and Asia"
bilgisini de buluyoruz. Batı'da düz, Doğu'da "curved", kubbeli kılıç var; Batı'da ayrıca uzun,
Doğu'da kısadır. Bröve'de kubbeli ve kısa kılıç görüyoruz.

Bizim palaya, "scimitar" diyorlar, Farisi "şemşir" sözcüğünden gelmesi mümkündür; islami
kavimler bayraklarını bu tür kılıç alıyorlar.

Bizimki bilerek yapılmamışsa. büyük bir basiret bağlanmasıdır. Bunu tercih ediyorum.

312
Bilerek yapılabilir mi?

Sanmıyorum. Ama Ortadoğu'da "büyük proje" oluyoruz, şeyhleri tahrik edebiliyor. Daha
çok döner kule yapmaya gelebilirler, "öyle düşünüyoruz."

Britannicca'da, volume 2, bir de Ku'ran'da, "the sword is the key to Heaven and Hell"
ifadesine olduğu yazılıyor, Kur'an'da, "kılıç cennetin ve cehennemin anahtarıdır" sözünün
yazılı olduğu iddia ediliyor ki biz bunu, Cevat Hocam'la birlikte araştırdık, bulamadık. Ancak
Batı, bu kılıç ile, Bröve'de olanla, islami özdeşleştirmektedir. Brövedeki kılıçlarla
Cumhuriyet, biraz daha müslümanlaşmakta ve biraz da Şark'a kaymaktadır. Öyleyse
manzara-i umumiye vehametini muhal a za eylemektedir.

Derhal değiştirilmesini ve eski bröveye dönülmesini öneriyorum. Bu kılıcın islami kılıç


olduğundan kuşku duyanlar için Riyad'da açılan islami silahlar sergisinden sayfalar
sunuyorum. Brövedeki kılıç islamın kılıcıdır; görüyoruz.

Orgeneral Özkök, 29 Ekim'de galiba kendisine yapılan eleştirilerle ilgili olarak "kendilerini
aslan terbiyecisi bizi de aslan yerine koyuyorlar" dedi. Kimi kastediyor olabilir, üzerinize
alıyor musunuz?

Hayır, benimle rabıtasını kurmak için hiçbir neden göremiyorum. Kaldı ki Hatip Dicle, Hilmi
Paşa'yı, "demokrat general" sıfatı ile göklere çıkardı. Birand, gelmiş geçmiş en büyük
genelkurmay başkanı ilan etti; bu kadar övgü varsa, eleştiri de olmalıdır. Bir avuç aydın,
yazar, bunu yapıyorlar. Yerindedir.

Bana gelince ben "gazi" unvanına sahibim, bu Ordu ile birlikte savaştım, "bizim sol",
bundan dolayı beni nerede ise "alçak" ilan ediyordu. Kuşkusuz savaşa gitmek istemezdim,
ama kaçmadım, olağan üstü bir deneyim kazandım.

Uzun müddet saklı tuttum, bu deneyimi, ilk önce Elence anlatacağıma, savaşta, kendime
söz vermişimtim, bekledim ve öyle yaptım.

313
Atina'da bir kitap çıktı, sevmediğim sözcükle , "best seller" oldu, daha da önemlisi, Eleniler,
şimdi Bedri Paşa'yı nerede ise "evliya" sayıyorlar. Kıbrıs Komutanı idi, Bedrettin Demirel
Paşa'dan söz ediyorum, savaştı, ancak, "düşman" tarafa, hiçbir ilave zarar vermemek için
üstün çaba sarf ediyordu, "bir kiliseyi altı defa soydular, asteğmenim" deyip bağırıyor ve
için için yanıyordu ve yanan içini bana döküyordu. Her savaşın kötülüğü vardır, her savaşta
kötüler vardır, bunlar vardı ancak mükemmel subaylarla, mükemmel insanlarla birlikte
savaştım. Bunları anlattım. Yunaniler sevdiler. Kabul ettiler.

Dolayısıyla benim hakkımdır.

Ben, Doğan Avcıoğlu ile birlikte "orducu sosyalist" sayılıyoruz. Ne demek? Biz bu Ordu'yu
Koç'lara, Sabancılara bırakmayız. Yıllardır bunu tekrarlıyorum. Bu nedenle Hilmi Paşa'nın,
holding başı olunca Güler Sabancı'yı tebrik etmesini ve hele iade-i ziyarete kabul etmesini
kabul etmem mümkün değildir. Teamüllerimizde yer almıyor; içimizi yakıyor. Söyleyeceğiz.

Ama Hocam, gazetelerde çıktı, Güler Sabancı Avrupa'nın sekizinci güçlü kadınıymış...

Gürkan Dostumuz, nasıl güçlü oluyor, halterde mi, güreşte mi? Güler Sabancı hiç güreş
tutmuş mu ki, sekizinci olsun? Hiç kanırtmış mı..

Ne demek, ne alakası var?

Anlatmama izin verir misin, biz küçüktük, ama bizim yetiştiğimiz yerde, poker bir eğitimdi,
akşamları ders çalışmak bahanesiyle, birbirimizin evinde toplanır, hem çalışır ve hem de
poker öğrenirdik. Henüz ilkokulda idik, o sıralarda, güreşçilerimiz yeni çıkıyorlar, dünyada
ve Türkiye'de fırladılar, o yıllardı. Radyo güreşleri verirdi, bir de bunu dinlerdik. İtalya'da
olurdu, kulağımızı radyoya dayar, hem çalışır ve hem de dinlerdik, İtalyan spiker, spori
greko-roman Nasuh Akar Lombardi tuşi, derdi biz sıçrardık, sevinçten bayılırdık. Nasuh,
Lombardi'yi yakalar yakalamaz güreş bitiyordu. Kısadır, pek tadına varamıyorduk. Ama
Eşref Şefik Üstadın güreş anlatmasına doyamazdık..

314
Nasıl?

Bir yerde "Yaşar, yakaladı" derdi. Yaşar yakalardı ve biz dersi ya da pokeri bırakır kulak
kesilirdik ve sonra Eşref Şefik anlatırdı, "Yaşar kanırttı, kanırttı..", Yaşar Doğu rakibini hep
kanırtırdı. Eşref Şefik'ten öğrendiğimize göre güreş demek kanırtmak demektir, kuvvat ise,
güreşmektir, Güler kuvvatlı ise hem güreşecek ve hem de kanırtacak, bu nedenle
soruyorum, hiç kanırttı mı, kimi kanırttı. Bunu bilmiyoruz. Kilolu ama yetmez, kanırtmak
gereklidir; yüzü de güreşe müsait, amma ille de kanırtması gereklidir. Eşref Şefik sonra
devam ederdi, "Yaşar alttan girdi, girdi ..girdi.." daha çocuktuk, ne nereye giriyor,
kavrayamazdık, ama, heyecandan ölürdük, girdi..girdi. Girince, ders veya pokere dönerdik.
Birden Eşref Şefik'in sesi gelirdi, "tuh kaydırdı." Biz ders çalışırken birden heyecanlanırdık,
tekrar kulak olurduk, Yaşar arkasına geçti, silkeledi..silkeledi.. Yaşar, hep arkadan
silkeliyordu Peki şimdi Güler hiç arkadan silkeledi mi, biz buna bakmayı öğrendik. Sonra
Yaşar arkasında, bastırıyor, bastırıyor..yatırdı, yatırdı., bastırdı. Ama yine kaymasın mı, ve
biz derslerimize dönerdik. Derse veya poker dersine dalmışken, Eşref Şefik, birden o tok
ve yaşlı erkek sesiyle başlardı, Yaşar kanırttı, kanırttı.. Yaşar güreşi kazanır, yeni güreş
başlardı ama Eşref Şefik hala kanırttı kanırttı demeyi sürdürürdü... Ka-nırttı..kanırttı...

Kuvvatlıymış, hiç kanırttı mı? İşte mesele budur.

Şimdiye kadar sadece halkımızı kanırttılar. Hala da halkımızı kanırtıyorlar. Bu nedenle bu


kabulden dolayı içim acıyor.. Bu nedenle Hilmi Paşa Hazretleri'nin Rektör Yücel Aşkın için
içi yanan rektörler hakkında, toplu gelselerdi görüşmezdim, anlamında sözlerine içim
ağlıyor. Hilmi Paşa Hazretleri seyfiye sınıfından ise rektörler de ilmiye sınıfındandırlar;
topluca ve her daim görüşmek yerindedir. Güler Sabancı ile görüşmekten daha elzemdir.

Güler hanım güreş mevzusunu bilemem ama zenginliği su götürmez herhalde. Çağımızda
da güç demek...

Hulagu Bağdat'ı alınca son Abbasi halifesinin bu dünyadan nasıl ayrıldığı tartışmalıdır. Bir
rivayete göre Hulagu, zengin halifeye, altınlarını teker teker yutturmuş ve bir diğer rivayete
göre altınlarla dolu hazineye kapatmış, yemek vermemiş. Altınların karın doyurmadığı
tarihlerde yazılıdır.

315
Tam bu noktada başbakanın "ülkemi pazarlarım" sözü ve bunun çok somuta indirgenen
hali var. Bırakın özelleştirme ihalelerini İstanbul'un belli önemli arsalarının uluslararası
sermaye gruplarına verilmesi şeklinde devam ediyor. Şimdi buradaki estetik, kent
mimarisi, şehir planlamasına aykırı durumlar bütün bunlar bir tarafa, bir kere usulen nasıl
değerlendiriyorsunuz?

Usulden önce, bize bilgi geliyor, ülkesini sevenlerin çoğu en önemli bilgileri bana bir
şekilde iletiyorlar, o yüzden Yeni Harman'da da çıktı "onların Mossad'ı, Mit'i varsa
Türkiye'nin de Yalçın Küçük'ü var" demiştim." Musul Vasiyeti" bilgisi de bana geldi.
Gelenlerden neyin doğru olabileceği veya olmayacağını biliyorum; öyle bir yoldan gelir ki
doğruluğundan kuşku duymuyorum.

Yine böyle bir bilgimiz var. Londra'dan geliyor, doğru olması ihtimali çok güçlü görünüyor.
Mustafa Erdoğan'ın, Londra'da elinde dosyalarla, parası olan Arap aradığı söyleniyor.

Hangi Mustafa Erdoğan?

Gülben'gillerinki değil, Tayyipgillerinki..

Tayyip Erdoğan’ın kardeşini mi kastediyorsunuz?

Ofer'de çalışan, tayfa olan, Mustafa Erdoğan. O Londra sokaklarında ellerinde böyle
dosyalarla para arıyormuş, "size şunu veririz, bunu veririz", tıpkı "yağ satarım bal satarım"
oyunu misali, dolaştığı söyleniyor. Dubai'den gelen yirmi cent dahi olmadığı ve ortada
hiçbir projenin olmadığı da ekleniyor..

Güngör Uras da buna benzer bir yazı yazmıştı..

Evet, Sinan Aygün'ün "biz de yaparız" demesi üzerine, Topbaş'ın, "burayı size veririz,
Şeyh'e başka yer veririz" demesi de gelen haberi doğruluyor. Bundan da ortada ne dolar
ne de mimari proje olmadığı sonucunu çıkarabiliyoruz...

İstanbul Belediyesi'ndeki son ihtilafın bununla bir ilgisi olabilir mi?

Sanmıyorum.

316
Bundan dolayı kavga etmezler, rant ranttır.

Gürkan Dostumuz, bu soruna cevap veremiyorum, ama sormadığın sorulara cevap


verebilirim. Topbaş'ın baş danışmanı Profesör Erman Tunçer'dir, karısının adı güzeldir,
"Özleyiş" diyorlar. Vekili ise İdris Güllüce...

Hocam, yine mi sabetayizm..

Hayır, ne münasebet, eksiğimi kapatıyorum. Bu arada Roj'dan Senem Günseler'in


sabetayist olma ihtimali var. ç'ok sakin davranıyordu, Aydın Doğan'a televizyoncu kızlarının
bir kısmını Senem'in yanına göndermesini tavsiye edebiliyorum. Sakin durmayı öğretmeleri
isabetlidir.

Bu arada zamanım yok, ayrıca başkalarına bırakıyorum, şu Kürt politikacılarımız arasında


İbrani asıllıları yazmayı ihmal ediyorum Hadep ile başlayabilirdim.

Hocam, yan bir soru. Merak ediliyor, neler okuduğunuzu geçen sayı öğrendik, peki kimlerle
görüşüyorsunuz? Mesela Güngör Uras'la buluştuğunuzu duymuştum?

Nerede, sadece tesadüfen oluyor.

İstanbul'da çalışma dairem tamamlanıyor, o zaman görmeyi umu¬yorum.

Yemekli toplantıları da artık sevmiyorum, kaçıyorum, çünkü içkili seminere dönüşüyor. Çok
ters bir durumdur. Aydınımızın kurumasına denk düşüyor. Roman okumayan, şiir
okumayan, mizah yapmayan bir aydın türü çıkıyor, bu kurumadır. Tabii klasik müzik
baştadır.

Bugün ülkemizde eleştiri tükenmişse mizah tükenmiş demektir ve tersi de doğrudur.

Mizah çelişkiyi görme yeteneğidir. Özellikle gülünçlü çelişkiyi sezebilme işidir. Bu da


eleştirinin kaynağı anlamındadır. Bunun için mutlaka zeka gerekiyor, ama tersi de
doğrudur; mizah yapa yapa zeka gelişiyor.

Mizahı kurumuş bir toplum aptallaşmaya mahkumdur.. Aptallar mizah yapamazlar. Mizah
yapamayanlar aptallaşırlar. Bu arada eklemek gerekiyor, solcu olamazlar.

317
Aziz Nesin gibi konuşuyorsunuz...

Aziz Nesin'li günlerimi özlüyorum. Saatlerce gülerdik.

Türkiye'de "halkımızın aptallaşma sürecine girdiğini" Aziz Nesin'in bulması bir rastlantı
değildi. Zeka ile mizahın içiçeliğini yaşıyordu; bakın, mizahın eleştiri olduğunu da biliyordu.
Mizah, barışçıl silahların en ateşlisidir ve aynı şekilde barışçıl yolların en imkanlısıdır.
Unutamayız, bu nedenle, bütün silahların sustuğu bir zamanda, 1946-1956 döneminde,
Aziz Nesin tek başına eleştirir olmuştu. Tek silahlı dönemidir. 1956 yılında ben üniversiteye
girdim, yetiştik.
Bunun tersinde Levent Kırca var, ne çok severdim, hiç tanışmadım, pek yetenekli
bulurdum, ama, mizahın eleştiri olduğunu unuttu, oligarşinin mengenesinde sıkıştı, bir
sarhoş tipi ile kaldı. Çok üzülüyorum. Mizah yapamadığı için de zekasını yitirmeye başladı,
acıyla seyrediyorum.

Mizah, en zeki taş atma yoludur.

Aydın Üzerine Tezleri yazarken, "Aziz Bey Marko Paşa'yı nasıl değerlendiriyorsun" dedim,
Sabahattin Ali ve Rıfat İlgaz ile Aziz Nesin adına yazılıdır, cevabı, "Yalçın, abartma, bir taş
atmamız gerekiyordu, attık" oldu. Hep gerekli taşları atmaya çalışıyoruz.

Birlikte olduğumuzda çok gülerdik, her mizah anlatıcısı misali Aziz Bey anlatırken oynardı.
Anlattıklarına en çok kendisi gülerdi, tombul yanakları kızarır, gülmekten daha da tombul
olurdu.
Lokantada olmaz, anlatırken oynamak gerekiyor. Aziz Nesin Yasası çalışıyor,
aptallaşıyoruz.

Bir tane aktarır mısınız?

Aziz Nesin, Ankara'ya geldiğinde, Tahsin Saraç'ın, Şair Tahsin erken göçenlerdendir,
Emek'teki küçük çalışma yerinde kalırdı, Tahsin başka yere giderdi, orada buluşurduk. Aziz
Bey, herkesin bildiği fıkraları da güzel anlatırdı. Benim en çok sevdiğim, "kuvvatlı" fıkrası
idi.

318
Eskiden Dubai Şeyhleri tatil için İstanbul'a geliyorlardı, birisi gelmiş dört yıldızlı bir otele
yerleşmiş, eskiden katip deniyordu, simdi resepsiyonist diyoruz, şeyhe adını sorunca, şeyh
başlamış saymaya..Salih bin ebu Ahmet... Bir takım isimler, aralarında "ebu" veya "bin"
devam ediyor; zavallı katip bir zinciri yakalamış; aşina sedalar var, ebu Tayyip bin
Abdullah ul Gül Barani.. Sevinçle bunu kaydetmiş, Ebu Tayyip bin Abdullah ul Gül Barani,
ama bundan sonra, bir şeyhe bakmış, kefiyesinde sadece gözleri görünüyor, çıkaramamış,
dolduracak, çaresiz, "seks?" yollu sormuş, kayda geçirmesi gerekiyor. Hayret, bunu, seks
ile ilgili soruyu duyunca, Şeyh'in göz bebekleri sevinçten yanmış sönmüş, yanmış sönmüş;
gözleri pilli oyuncak bebeklerin ceşmi misli yanıp sönüyor, vallahi azim, "mütheş mütheş"
diye düşünüyor muş, pazarlama-i azim, müthiş, room service-i kerim, ne servis ne
pazarlama, soruyorlar, ona göre oda servisi, pazarlama-i harika deyi düşünmüş, sevinmiş,
canlanmış ve hemen cevap vermiş, "kuvvatlı kuvvatlı.." Aziz Nesin buraya gelince
gülmekten patlayacak oluyordu, tabii biz de gülüyorduk. Seks? Kuvvatlı kuvvatlı. Ebu
Tayyip bin Abdullah ul Gül Barani, "seks" denince "kuvvatlı kuvatlı" diyor. Katip pek
şaşırmış, "hayir.. kiz yoksa oğlan.." deyivermiş, yazması gerekiyor. Şeyh Ebu Tayyip bu
soruya daha ziyade mest olmuş, pazarlama-i azim, en büyük Türk, vallahi sual ediyorlar,
kiz yoksa oğlan diyorlar, demek ki intihabat hurdur, Türk-i azim, pazarlama-i kerim, room
service-i muhteşem ve hatta Muhteşem Süleyman'dan dahi muhteşem, müthiş vallahi ki
müthiş deyu içinden geçirdirdikten sonra , daha heyecanlı ve daha canlı, cevabını vermiş,
"fark etmaz fark etmaz.." Çok gülerdik ve bundan sonra en az bir hafta "kuvvatlı kuvatlı" ya
da "fark etmaz fark etmaz" derdik. Birisi Tahsin'e, Tahsin Ağabey, "rakı nasıl olsun" derse
Tahsin "kuvvatlı kuvvatlı" derdi, bu susuz demektir. Arkasından "buz" sorusu eklenince,
"fark etmaz fark etmaz" cevabını alıyorduk..

Aydınca yaşıyorduk.

Fıkra çok hoştu ama kimlerle görüştüğünüzü sormuştum.

Güngör'ü yakında ve tesadüfen gördüm. Londra'dan arkadaşım İlhan gelmişti, öğle seninle
beraberdik, Nazmi'nin Körfezinde idik, akşam Sheraton'da buluştuk, önündeki yeşilde
akşam güneşinin batışını seviyorum, güneş en güzel Polatlı'da ve sonra Ankara'da batar,
İlhan ile Sabri Çarmıklı kardeş kadar yakınlar, geldiklerinde orada buluşuyoruz,

319
Nurettin Bey, Nurettin Çarmıklı, lokantasını değiştirdi, kış için çok çok güzel oldu, insanlar
birbirini görmüyorlar, bir kez yine eratlaydık, ancak kalkınca fark ettik, Fehmi Koru, Nuray
Mert, bir minibüs dolusu ak bakanlar oturuyorlarmış görmemişiz, o akşam da Fikret Bila,
Serpil Hanım, Doktor Asena toplandık, içkili seminer yapmadık, Biraz da bunları anlattım,
Güngör'ü özlediğimi söyledim. Makul bir saatte çıkıyorduk ki, kapıdan Güngör ve Nuran
giriyorlardı, döndük ve bunları konuştuk. Aydın gecesi oldu.

Van'da Yücel Aşkın birkaç aydır tutuklu. Genel sekreter yardımcısı da cezaevinde iple
kendini astığı söylendi. Bunu nasıl görüyorsunuz.

Yüzüncü yıl üniversitesinin üç dört aydır tutuklu olan genel sekreter yardımcısı
hapishanede intihar etti. Yücel Aşkın'ın biz hapisçilerin deyimiyle cürüm ortağı, aynı
dosyadan yargılananlara "cürüm ortağı" diyoruz... Burada öyle mutlak bir sonuca varmak
zor. Ancak eğer bir insan irtikaptan, zimmetten tutuklanırsa ve gerçekten bu işi yapmışsa
intihar etmez, böyle düşünebiliyoruz. Bu işi yapanlar hesaplarlar; 2 yıl yatarım, çıkarım,
derler. Bu işi yapanlar bu işten çok fazla üzülmezler. Onurlarının kırıldığını düşünmezler.
Kesin konuşamayız ama genel sekreter yardımcısının hayatına kıyması bu dosyanın boş
olduğunu gösteriyor. İkinci nokta ise, toto oynar gibi yüce divan listesi yapıyorlar. Hiç toto
oynamadım, amma, bu listeye Çiçek adını da düştüm, not etmiştim.

Neden hocam?

Bir çok nedenle. Normal işleyen hukuk devletinde bir adalet bakanı hükümet sözcüsü
olmuyor. Bu kadar çok konuşmaz; adalet bakanlarının her sözü yargıyı etkilemek
durumundadır. İkincisi, Ermeni meselesinde konferans toplanırken bir mahkeme
konferansı durdurdu. Ama Çiçek, bu mahkeme kararını işlemez yapmak üzere, açıkça
hukuk dışı ve hukuka aykırı yol gösterdi. Mahkeme kararlarını çiğnemek üzere yol bulan
adalet bakanı adalet dışındadır. Ayrıca, hakkında da Adalet'i siyasileştirdiği ve tarikatlara
yol açtığı yollu çok çeşitli şikayetler var. Bazı yerlerde, Van veya Malarya misallerini
verebiliyoruz,

320
yargı sanki tamamen yürütmenin denetimindedir, maksada mutabık tutuklama veya
yasaklama kararı çıkarılmasından anlıyoruz. Diğer taraftan, Kenan Evren diktatoryasında,
muhtemelen tarikat bağlantısı nı-deniyle, milletvekili adaylığı veto edilmişti...

Devam etmemi ister misiniz, Napolyon bile sizden insaflı idi. Çavuş, bu top neden ateş
etmiyor, sorusunu yöneltince, çavuş, "on sebep var İmparatorum" demiş, Napolyon da
"say" komutunu veriyor. Bir, barut yok... Bunun üzerine Büyük Napolyon bile "yeter" diyor.
Gürkan
Hey Dostum, yetmez mi?

Peki bu olayla ilgili olarak ne diyeceksiniz.

Çiçek, çiçek misali bir kelam etti, çamaşır ipi gerekmez, hapiste- in tihar için, nevresim
yeterlidir, buyuruyordu. Bu cazip amma aynı zamanda kazip bir kelamdır; nevresimle,
battaniye ile intihar enınivd müdürlüklerinde oluyor, amma, emniyet müdürlüklerinde
insanlarıdurup dururken sekizinci kata çıkıyorlar, oradan düşüp intihar dahi ediyorlar. Bu
ayrı bir hikayedir.

Nevresimle olmaz, biz hapisçiyiz..

Ama sayın adalet bakanı olur diyor, bir bildiği olmalıdır..

O bilgiler bizde daha çoktur. Bu yeni tip ceza evlerinde , üstelik iki katlı hücrelerde, üç
nevresim denemesi olmuştur, başarısızlıkla sonuçlandığını biliyoruz..
Ama bakan çok inat ediyorsa evinde deneyebilir; bilimde gerçeklere deneme yoluyla
ulaşılabiliyor. Denemelidir, ben olmayacağını biliyorum. Ancak herkes bana çok güveniyor,
Cemil Bey'e yine de bana fazla güvenmemesini, tedbirli davranmasını tavsiye ediyorum.

Ne demek, ne tedbiri..

Efendim, olmaz, diyorum ama, boynunda nevresimden ilmik, sandalyenin üstünde,


sandalyeye vurmadan önce evlad-ü eyal ile halelleşmek yerindedir. Çünkü, Allah
göstermesin, ya olursa... Bir de vazife başında olduğu kayda geçmelidir. Çünkü, can, Hak
Tealaya aittir, islamda, kul bu canı alamaz, alırsa, cennet kapısı kapanmaktadır. Ancak iş
kazası kağıdı olursa mümkün olabilir.. Kapıda bu kağıt işe yarayabilir.

321
Genel Sekreter Yardımcısı ve Yücel Hoca'ya gelince...

Gürkan Bey, Hüseyin Hüsnü Paşa'yı biliyor musun?

Bizim Mehmet Ali Aybar'ın, Türkiye İşçi Partisi'nin genel başkanı idi, sosyalizmin
yerleşmesinde yeri büyüktür, dedesi oluyor. Mütareke'de, bir gece, yatağından, gecelik
entarisiyle aldılar, Bekir Ağa Koğuşu'na tıkadılar. Neden mi Harekat Ordusu'nun
komutanlarındandı, ilk gelen komutanlardandır, Mahmut Şevket Paşa başa geçince erkan-ı
harbiye reisi oldu. Bunun için yatağından entarisiyle aldılar, zindana koydular. İntikam
alıyorlardı.

Yücel Hoca'ya yapılan budur.


Kin kusuyorlar, intikamla hareket ediyorlar.

Yok Başkanı Teziç Van'da Rektör Aşkın'ı ziyarete girerken Teziç'in üstü arandı. Ve
ardından Yok Başkanı Teziç katıldığı bir canlı yayında ben yan yana geleceğiz
zannediyordum ama camın arkasından telefonla konuştuk dedi. Böyle olduğunu
bilmiyordum dedi. Teziç'in önemli bir anayasa hukuku profesörü olduğunu hesap edersek
cezaevlerini ilk kez görmesi biraz tuhaf değil mi?

Ben buna çok üzüldüm. Erdoğan Hoca asistanken çok parlak birisiydi. Anayasa
profesörüdür. Cezaevlerinin durumunu bilmemesi çok acı, demek ki bir cahilleşme
dönemindeyiz. Toptan cahilleşiyoruz. Bir anayasa profesörünün, asistanlığında faal bir
aydınımızın ceza evlerini bilmemesi; hepten cahilleşiyoruz.

Hem bilmiyor ve hem bilmiyor.

Şimdi intikam varsa, görüştürmüyorlar.


Erdoğan Hoca hiç bilmiyor, ceza evleri bir savcıya bağlıdır, savcı da başsavcıya ve adalet
bakanına bağlıdır. Van'da başsavcı bu davayı açandır, bütün avukatları pkk militanı
sayandır, Adalet Bakanı Çi-çek'tir. Onlar orada oldukları sürece, mafya reislerine tanınan
imkanlar Yücel Hoca'ya ve Yok Başkanı'na tanınmıyor. Bunu bilmesi gerekiyordu.
Bak, Gürkan Bey, İmam ve Hatip Tayyip Bey, Trakya'da hapiste iken,

322
Doğu Perinçek kardeşimiz ile ben Haymana Zındanı'nıdaydık. İmam ve Hatip Tayyip
Bey'e, her ziyaretçi, odasına kadar gülebiliyor ve istediği kadar konuşuyordu. Güzel de,
Hasan Celal Bey hapse girince özel odalar yapıldı, isteyen görüşüyordu. Biz, Doğu ve ben,
haftada bir gün, kısa bir süre, ancak demir parmaklıkların arkasından ziyaretçi
görebiliyorduk.

Bu aydına duyulan kindir.

Sabih Kanadoğlu'nu bu nedenle aradım, bütün bunlar, 12 Eylül'de başladı, diyordu ki, çok
doğrudur. 12 Mart'ı saymazsak, asıl başlangıç 12 Eylül'dür.

Ordu eliyle ülkenin karanlığa buğulusunun başlangıcıdır.

Gürkan Bey, görmek derini görmektir. Hem göremiyoruz, hem gülemiyoruz. Necip Fazıl'ın
eşi bile daha çok görüp gülüyordu..

Bu da nereden çıktı hocam?

Bunlar Büyük Doğu'cu imişler, "ibda-c" de devamıdır. Sık sık Necip Fazıl'ı ziyaret
ederlermiş, ayakkabılarını kapıya koyarlar, çıkarlar, biraz iş görüyorlarmış; Necip Fazıl'ın
eşi, daha önce Necip Fazıl demiştim, düzeltiyorum, "gamlı sesli Abdullah'ım geldi" diye
seviniyormuş; mizah seven bir hanımefendi olduğunu anlıyoruz. O zaman Tayyip Bey
arkada duruyormuş;

Necip Fazıl'ın eşi görebiliyordu ve tebessüm ediyordu, bunu da çıkarabiliyoruz.


Şimdi ise ne görebiliyoruz, diktatör Kenan Evren bir parti kurdu, başına General Turgut
Sunalp'ı getirdi, diktatoryanın başbakanı Amiral Bülent Ulusu da oradaydı, dikyatoryayı
bunlara emanet etmeyi planlıyordu. Olmadı; sandık sayımı tutmadı.

Öyle görünüyor, ama, yine de olmuştur, veb derini görüyorum. Çünkü, Tayyip Bey'e
baktıkça, hep Sunalp'ı görüyorum, o da sık sık çam deviriyordu ve pek kabadayı idi. Anlamı
olmayan sözlere bayılıyordu. Ulusu'ya bakınca da Abdullah Gül'ü buluyorum, sanki hık
demiş burnundan düşmüş, devam ediyorlar; sanki Evren'in senaryosundayız. Belki de
Hilmi Paşa'nın rahatlığı buradan kaynaklanıyor, emanet, emin ellerdedir. Bilemiyorum.

323
Bildiğim o diktatoryanın, bugünkünden daha özgür olduğudur, o zaman karikatür dahi
vardı, Ulusu'yu hep baş örtüsü ile zenne çiziyorlardı. Gözümün önüne baş örtülü Gül
geliyor. Çok hoşuma gidiyor; boş zamanlarda, gözümün önüne davet ediyorum ve pek
gülüyorum.
Ve Deccal'i de görüyorum.
Bir Deccal var. Geziyor. Bütün çizgileri bozuyor. Bütün kabulleri yok ediyor.
Deccal var, dolaşıyor. İnsan sanıyorlar, imam diyorlar, görüntüye aldanıyorlar, o,
oligarşidir, görüntüsüne bakmamalı, oligarşi'dir.
Oligarşi, kıran'dır. Kıran kırıyor.
Ahlaksızlıktır ve herkes bir gecelik aşık oluyor. Efemer yaşıyorlar.
Karanlıkta ve ancak kin ile yaşayabiliyor. Yaşadıkça dolaşıyor ve siliyorlar.
Tek sevdikleri sürüdür. Sürü ile yattıkça mutlu oluyorlar.
Bunun için matbuat ve ekran, sürü imal ediyor. Mamulleri, kendilerine benziyor. Sadece
kendileriyle yatabiliyorlar. Bu yüzden homo-seksüalite kural'dır.
Çizgileri kazınmış, kabulleri ezilmiş olan artık sürü'dür.
İnsan, Kant'ın çok güzel söylediği üzere, insan, aklındaki design ile, görüyor. Deccal, bütün
dizayn'ları siliyor; buna sürü imalatı diyoruz. Mamulatı kör'dür. Aydın Doğan, bir kör
fabrikatörüdür. Genel yayın müdürleri, kör imalatında usta başıdırlar.

Yök de buradadır.

Nasıl buradadır?

Gürkan Bey, çok güzel, pek çok rektörümüz, başlarında Erdoğan Hocamız, Van'a gittiler.
Yücel Aşkın için gösterilen destek son derece sevindiricidir. Ancak, bakın, üç üniversite
öğrencisi çıkmadı, üç öğrenci gül verebilirdi. Vermediler. Üç öğrenci çıkmadı, çıkabilir ve
domates atabilirdi. Atmadılar. Çünkü sürüdürler. Çürük domates atmayı sürülere bıraktılar.
Şu üniversite öğretim üyelerinin haline bakın, hiç birinden ses çıkmıyor. Sürüdürler.

324
Belki çoğunun Van’da olanlardan haberi yoktur. Çünkü sürülerin haberi olmuyor.

Sürpriz mi? Yazdım, Teziç'e de götürdüm, verdim. Bir, kışlayı bili yorum, savaşta bu ordu
ile birlikte oldum, her kışla bugünkü üniversiteden daha özgürdür ve daha tartışmalıdır. İki,
hapishaneleri bilirim, koğuşların maltası ve bir de bütün koğuşların açıldığı ana malta
vardır, burada volta atarız. Her ana malta, bugünkü her üniversiteden daha üniversitedir.
Orada dünyada olup bitenlerin hepsi tartışılır.

Bunları yazdım ve Teziç'e verdim.

Şimdi seksen adet sıfırın başındadır.

Ama çok "paper" çıkarıyoruz, diyor.

Övünüyor. Buraya her girerken kapıdaki ismi okuyorsun, "duatepe" yazıyor. Şimdi Prag
Büyükelçisi, Cenk Duatepe'dir. Aile buluşmaları olur, bazen söz biter, sonra fark ettim, tam
bu anlarda ben "Cenk Dayın ne halde" diyordum. Cenk de "Ağabey doktora yazıyor"
diyordu, Paris'te idi. Sonra aradan zaman geçiyor, aile toplantısı var, sessizlik var,
sessizliği bozmak bana düşüyor, "Cenk, Aslan Dayı'n ne yapıyor", cevaben, "doktora
yazıyor, Ağabey" geliyordu. Bir defasında baktım, yirmi yıl olmuş, canım sıkıldı, "Cenk
doktora bitmedi mi hala" deyiverdim. Cenk, cevaben, "Ağabey, yanlış anladın, Dayı'm,
Saint Germain'de doktora işi yapıyor, başkalarının doktorasını yazıyor" deyiverdi. Ben de
Erdoğan Hoca'ya haber veriyorum, doktora yazma sanayii ülkemize de gelmiştir ve
benimle gizli celse yaparsa, sanayii ve bazı adları verebilirim.

Bizimkiler sömürge üniversitesidir; terfi etmek için yabancı dilde yazmak şarttır. Bazı çok
değerli rektörlerimiz dahi bu utanç verici kuralda ısrar ediyorlar; gaflet içindeler, internet
icat edildi, mertlik bozuldu, internetten, her dilde makale yazma sanayimiz de kurulmuştur.
Kendi kendimizi aldatıyoruz.

Bir tek yenilik var mı? Murat Bardakçı ve Turgut Özakman'dan baş¬ka tarihçi var mı? Bu
kadar tarihçi var da, Ermeni Sorunu'nda bir tek yeni makale var mı, bir tek yeni tahlil var
mı? Bunlar yoktur.

Ancak mahkeme zabıtlarına göre kansını döven profesörler var.

325
On yedinci yüzyıl Osınanlısı'nda cerre çıkan softalar misali, ay boyu, oligarklardan para
toplayanlar var. Para toplamaktan, maç anlatmaktan, varlıklı kasapların sağlıklı oğulları tipi
ile televizyonlara çıkıp millicilere küfretmekten hocalığa zaman bulamayanlar var. Öyleyse
yök, yok'tur.

Yök Yok mu?

Bir ülkede Güler Sabancı rektör tayin ediyorsa, Rahmi Koç rektör seçiyorsa, üniversite
öğretim üyelerinin rektörlerini seçmemeleri ayıptır; eskiden seçiyorlardı. Bu korkudan aklı
durmuş 12 Eylül'ün icadıdır. Erdoğan Hoca'nın ilk işi, rektörlerin üniversitede seçilmesini
istemek idi, yapmadı.

Rektörlerin öğretim üyeleri tarafından seçilmesini mi savunuyorsunuz?

Eylülist diktatoryadan önceki durum budur. Yalnız burada her hangi bir illüzyona
kapılmıyorum.

Bugün seçim üniversitelere bırakılsa, yüzde seksen rektörler, tarikatlardan çıkar. Bunların
pek çoğu da fethullahçıdır..

Peki neden?

Doğrusu budur. Tarikatçılık ise 12 Eylül'ün yoludur. Biz, üniversitelerde asistan seçme
özgürlüğüne sahip değildik. Güvenlik tahkikatı vardı, bu nedenle, üniversiteleri tarikatçılarla
doldurdular. Bu da Ordu'nun tercihlerine uygundu, bakın, çok yakında, ailesinde bir töb-der
üyesi, öğretmen olduğu için bir astsubay öğrenciyi tard ettiler. Töb-der tarih oldu ve hala
korkusu sürüyor. Bu nedenle ancak "bulaşmamış" olanları asistan alıyorduk, alabilmek
için, akademik kariyere yatkınlığına hiç bakamıyorduk. Yeter ki tarikatçı olmasın, dolayıyla,
tarikatçı olmayanların da çoğu bilime yatkın değildi. Değildir.

Ancak bu var olduğu için bu günkü yola mahkum değiliz. Çözümü var; Kemal Paşa
döneminde, otuzlu yıllarda bir kez denendi, "kemalist üniversite reformu" olarak biliyoruz,
bir kanun çıkarıldı ve üniversite kapatıldı ve on gün sonra tekrar açıldı. Onlar dışarıda
kaldılar.
Eylülist yol çare değildir. Üniversiteleri, toptan, bir kez kapatıp yeniden açmak gerekiyor.

326
Kuşkusuz yeniden açarken, sabancı, koç, has, okan hepsini ve hepsini kamulaştırmak
durumundayız. Bu "açtım-kapattım" operasyonunda ise, mevcut "hocalar" içinden üçte
ikisini, camilere atamak yerindedir. Bekir Coşkun, umum cami imamlarını, müsteşar ve
genel müdür yaptıkları için camilerde imam-hoca kıtlığı olduğuna işaret ediyordu. Böylece
bir kıtlığı dahi telafi etmiş oluyoruz; Robert College Rektörü Ayşe Hanım'ı, Bebek
Camii'nde "hoca" düşünebiliyorum. Pek güzel, türbanını takar, matematiğini anlatır ve
sonra yakın lokantalara; pek güzel, tayyibi islamda dudak boyamak, düşük bel, açık göbek
usuldendir. Bir tek türban yeterlidir; böylece camilerde, istatistik ve bahusus iktisat ve
matematik dersleri de başlamış ola çaktır. Bir gün bunun yapılacağını biliyorum.

Tek sorun, üniversiteleri özgürleştirmektir. Biz, Kenan Evren diktatoryasına karşı


çıkardığımız "aydın belgesi" içinde, bir eş güdüm kurulu olarak yök'ü koruduk. Ama hiçbir
işe yaramamıştır ve sadece bir eylülist alet olarak kalmıştır. Erdoğan llo ca'dan çok
umutluyduk, hiçbir işe yaramadığını görüyoruz.

Artık yÖk, yok olmalıdır.

Peki Hocam, konuşmamızın sonuna geldik, Şemdinli'yi saymazsak iki sorum kaldı, kısaca
cevap verir misiniz, birincisi, Harold Pinter ile ilgili, Pinter Nobel alınca hepsi övündüler,
başta Yalçın Doğan, sonra siz söylediniz, yazdıklarının dışında şeyler çıkınca biraz
sustular.

Ne demelerini bekliyordunuz, ben, belgelerle konuşuyorum. Yalçın Doğan, "sıkılmıyor".


Orada kavga var, Strausz-Hupe, Pinter'i kovuyor, Pinter önce Nazlı Ilıcak'ın üzerine
yürüyor. Amerikan Büyükelçisi Strausz-Hupe, "olur, demokrasilerde tartışma olur" deyince,
Harold, "not if you've got an electric fire hooked to your genitals", penisine elektrik kablosu
bağlanmışsa hangi tartışmadan söz ediyorsunuz, diye çıkışıyor. Nazlı, her zamanki
nazhlığındadır, Harold'a, "biz buralıyız, sen gideceksin, yine bir oyun yazacaksın, para
kazanacaksın" demeden de geri kalmıyor. Harold ise hemen Nazlı'nın üzerine bir hamle
yapıp, "that is an insult and was meant an insult and I throw it back" yollu, bağırıyor;
hakaret ediyorsun, bilerek yapıyorsun, hakaretini yüzüne fırlatıyorum, demektir.

327
"Sakallı gazeteci” kayıtlarda, Yalçın Doğan böyle, "a bearded journalist" olarak geçiyor,
zavallı övünmeye kalkmasa hatırlamayacaktım. Sıkılmadan bunları ve bulunanların hiç
birisini hatırlamadığını yazıyordu...

Amerikan Büyükelçisi'nin, Arthur'un konuşmasından sonra konuklardan konuşmalarını


istiyor ki, Erdal İnönü dahi Yalçm'dan dürüst ve cesur davranıyor, Miller'e, "size
katılmamak elimden gelmiyor" diyor; belki de Erdal İnönü Tarihi'nin en cesur sahifesidir.
Sıra Yalçın Doğan'a geliyor, yazarken utanıyorum, kayıtlarda, "he chose simply to rub his
hands together" geçmektedir, ellerini oğuşturmuş ve demek ki Aydın Doğan'ın kulu
olmaya dünden razı imiş, bunu da anladık, sadece hem Arthur'e ve hem de Strausz-
Hupe'ye teşekkür ediyor. Bu sakallı gazeteciye ise her zaman tutkulu Pinter şaşırıyor,
Arthur'e, "sen konuşurken bana hep tasvip ettiği işaretini gönderiyordu", demektedir.
Umursamıyorlar mı? Umursuyorlar, ama, artık umursadıkları biz değiliz. Kafkaesque bir
metamorfozdan geçmişler, hem cinslerini umursuyorlar, Kafka ise, hem yeni hemcinslerini
ve hem de bunların, l umursama organlarını yitirmiş yaratıklar olduklarını anlatıyor.
Hava Alanı'na doğru yol alırken Harold, mutluluktan uçuyordu, bu emekçi çocuğu emekçi,
Amerikan Büyükelçiği'nden kovulan yazar olduğu için kendi kendisiyle iftihar ediyordu.

Önemli mi?

Gürkan Bey Dostum, bir ders veriyoruz, bırakılırsa , "yalan tarih" yazacaklar, önlüyoruz.
Strausz-Hupe önemlidir, yaşlı profesör kampanya direktörü idi, benim bilgilerime göre,
izliyorduk, Özal yerine yeni bir başbakan arıyordu. Seksenli yıllardır, Mehmet Barlas'ın
evinde Bedrettin Dalan ile buluştuğu haberlerini alıyorduk, Bedrettin Bey hayattadır. Tarihe
doğru not düşmek zorundayız.

Asıl önemlisi, Strausz-Hupe, basında kadrolaşma peşinde idi; Hasan Cemal, ilk başarısıdır.
Hasan Cemal'i, soldan soyup Amerikan çizgisine yatıran Strausz-Hupe oldu. Hasan, o
zaman yakını Ufuk Güldemir'i sağladı ve Yasemin Congar, ise Güldemir'in çok yakınıydı, ilk
hasat bunlardır. Yirmi yıllık bir tarihten söz ediyorum.

328
Devamı?

Semih İdiz, kimin keşfidir, bilemiyorum. Ancak Amerikancılık'ta Hasan Cemal'i, İsraelcilik'te
Yalım Eralp'i, Barzanicilik'te İlnur Cevik'i geride bırakıyor. Ve Sedat Ergin'i kutluyorum,
İdiz'e, Milliyet'in her sayfasını açan odur. Yazmakta olduğumuz basın tarihinde yeri
sağlamdır. Burada duruyorum ve tekrar tekrar kutluyorum.

Terim'i geçiyor muyuz..

K. Aksu'nun damadıdır. Futbol bilmez, bildiği kadarını da anlatamaz; aynı şebekedendir ve


hem "ak", hem "su" ve hem de terim'i var, ak-istler bol para veriyor. Ağar ile ilişkisi,
Şemdinli'den "müdürüm, sos.." diyen polis müdürünkini andırıyor. Diğer yandan,
futbolcuların çoğu tarikattandır, hem sabetayist hem fethullahçı, klüp başkanları tit'tendir,
inşaat ve tekstil ve turizm, demek istiyorum. Tit sektörü mafya ile iç içedir.
Hepsi bu kadar..
Sabetayist-tarikatçı olmayanın takıma alınması zordur. İsim vermiyorum, yazdıklarım
kitaplardadır.

Şemdinli'ye Geliyoruz...

Susurluk nire Şemdinli nire?


Aydın Doğan matbuatı, Şemdinli'de patlayan bombalardan hareketle, Jandarma Umum
Komutanlığı'nı pasifize etmeyi ve bir zamanlar genelkurmay başkanı olması için davul-
zurna çaldıkları Yaşar Paşa'nın, şimdi "millici" sayıp, yolunu kesmeyi denediler. Yine
yanıldılar.

Neden?

Susurluk'ta cesetler ve dolayısıyla ipuçları vardı "beyin" ya da "merkez" aranıyordu.


Bulamadılar. Burada hem Jandarma Komutanlığı ve hem de Kara Kuvvetleri, başında, "biz
varız" dediler. Dolayısıyla , Tayyip Erdoğan, bizim Murat Yetkin'i bir daha yanılttı, "sonuna
kadar" gidecekti, patinaj oldu.

Kim kimi yanılttı..?

Murat benim arkadaşımdır.

329
Peki "biz varız" demek ne anlama geliyor?

Artık teoremlerimiz genel kabul görüyor. a-Musul alınmazsa Diyar-bekir verilir, b- Hem
Musul ve hem Diyarbekir bölge adlarıdırlar, c-Musul'da Kürdo-Jüdaik devletsi
organizmadan sonra, Diyarbekir, daha çok, iskeleye bağlanan halatı kopmuş mavnadır,
hareket ediyor, kopuyor ve kayıyor, d- Kara Ordusu ve Jandarma Umum Komutanlığı "izin
vermeyiz" demektedir. Şemdinli işte budur.

Peki?

Kuvvet Komutanları'nın bu refleksini anlamak isabetlidir. Ancak bu yolun başarı


sağlayacağını sanmıyorum. Hatta en çok başarılı olduğu halde hedeften o ölçüde
uzaklaşma ihtimali var; yeni teoremi böyle formüle ediyoruz. Çünkü, artık ülke bütünlüğüne
yönelik "tehdit" yer değiştirmiş durumdadır, şiddet'in merkezi Musul'a kaymış haldedir.
Görüyoruz.
Artık Diyarbekir'i avuç içindeki sabun saymak zorundayız, sıkıştırılırsa sıçrar, uzağa düşme
ihtimali var. Anlıyorum, amma, yol olarak görmüyorum.

Çözüm yok mu, Hocam?

Hayır, her zaman var, "Edirne'nin İstirdatı" önümüzdedir.


Çalışılmasını öneriyorum.

Teşekkür ederim, son sözleriniz varsa..

Ne yazık çok, özetleyebilirim.

Bir; arkadaşımdır, yine Murat'a dönebilirim. Tayyip Bey, bitmiştir, "çözüm" görmeye
çalışmak, gazetecilik açısından çok tehlikeli görünüyor. Bitirebilir. Burada gazetecilik veya
tahlil göremiyorum, zaman ve kağıt israfına benziyor.

Gazeteci mi? Cheney'in danışmanı Libby yargı önündedir, "neo-con" imiş, bu kadar mı?
Amerika'da yayınlanan Counter Punch Dergisi'ni tavsiye ediyorum, 3 Kasım 2005
sayısında, Profesör James Petras'ın yazısı var. Buradan öğreniyoruz, İrving Lewis Libby bir
Yahudi olup, "Wolfowitz, Elliot Abrams, Douglas Feith, Sagan, Cohen, Rubin, Pollack,
Chertoff, Fleisher, Kristol, Marc Grossman, Shumsky", hepsi birlikteler, sionist Likud
Partisi’nin “zionism linked with the right wing Likud Party of Israel", Amerikan kolu’durlar

330
Bunlar bir parti'dirler; bunu okuyoruz. Güzel, demek gazetecilik de tükenmek üzeredir.

İki sorumuz, çıkıyor, demek ki, Işık Tarikatı'nın İhlas Holding'i, üzerinde ayrıca durmamız
gerekiyor ve şimdi başında Albay Hilmi Işık'ın damadı Enver Ören bulunuyor, kendisine
danışman olarak sionist Grossman'ı seçiyor. Nokta.

İkincisi, Wolfowitz'in de, Şaron'un fazla sionist olduğu için ayrıldığı Likud Partisi'nden
olduğunu öğreniyoruz. Bu da güzel, buraya gelince kimlerle konuşuyordu, hangi evde
toplanıyorlardı; gazetecilik sormayı gerektirmektedir. Yoksa...

İkinci son-sözüme geliyorum.

Aşk da bilim de ayrıntıdadır, hep söylüyorum. Rahmi Bey'i yakalamışlar, biz tekne sefası
yapıyor, sanıyorduk, Avustralya denizinde, teknesinde aşırı silah olduğu için Rahmi Koç'u
göz altına almışlar. Bunu, bununla birlikte, bir de küçük ayrıntıyı yakaladık, kaptanı, "eski
bir İsrael askeri" olup adı Yasef Catalan imiş, çok hoş, Koç, Katalanya'lı, seferad bir
Yahudi ile iş tutuyormuş, ayrıntı müthiş görünüyor. Acaba mossad'tan mı, acaba askeri bir
sefer mi; yerim yok, soruları burada bırakıyorum.

Üçüncü son-sözüm, bir rastlantı üzerinedir, tam bröveden Atatürk resmi çıkarılırken
Mustafa Koç'un Londra'da mumya Atatürk'ü daha yakışıklı yaptığını öğreniverdik. Kul
matbuat bunu bir koç bayramı haline getirdi, sevindik. Amma bayramlık fotoğrafta,
yanlarında, hala hazırol vaziyetinde İbrahim Fırtına vardı, ne arıyor? Daha düne kadar
Hava Kuvvetleri Komutanı idi ve o sırada, sık sık, uçağa binip Tel Aviv'e sürdüğünü takip
ediyorduk. Şimdi öğreniyoruz, Koç ile golf arkadaşı imişler; çok hoş, halkımızın ordusunun
komutanları oligarklarla devamlı golf arkadaşlığı yapıyormuş, daha halkçı gerekçeler
bekliyorum. Bir de uçak parası ile oteli kimin ödediğini, Kemal Tahir Türkçesi ile, müthiş
merak ediyorum.

331
Son sözümün sonuncusu şudur; Geçen Pazar, Hürriyet'te, fevziye mektepleri ile ilgili yeni
bir kitabın reklamı vardı, tam sayfa idi, okudum, kestim ve bir de arkasına baktım. Tam
sayfa Ahmet Altan ile karşılaştım, ne yapayım, itiraf ediyorum, edemedim, ilk cümle-
paragrafı okuyuverdim. Aktarıyorum, "hepimiz, içimizdeki o sırrını elevermeyen esrarın
peşindeyiz." iyi oldu okudum, çok çok güldüm, "esrar" sözcüğünün "sır" sözcüğünün
çoğulu olduğunu bilmeyen bir yazarla yüz yüze geliverdim. "... o sırrını ele vermeyen
sırların peşindeyiz", deme "bab-ı ali kapısından geçiyoruz" demekle özdeştir.

Bu da, Ahmet Altan, Ertuğrul Özkök'ün büyük keşfidir.

Tarihe not düşüyoruz.

332
YEDİNCİ BÖLÜM

SEMİTİK DAMARLARIMIZ
İran devlet başkanı Ahmedinecat'ın önce İslam Konferansı Örgütü'nde ardından da
ülkesinde yaptığı bir takım açıklamalar çok tartışma yarattı. İkinci dünya savaşının
sonuçlarını tartışmaya açmaya davet etti Ahmedinecat ve dedi ki "İkinci dünya savaşında
böyle bir Yahudi soykırımı olmamıştır, bir an için olduğunu farz etsek bile, o zaman neden
Filistinlileri topraklarından ediyor, madem Yahudiler Avrupa'dan sökülüp atılmışlar Avrupa
devletleri toprak versin" dedi ve kızılca kıyamet de koptu. Ahmedinecat'ın bu
değerlendirmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Efendim, İran Devlet Başkanı Ahmedinecat'ın Yahudilerle ilgili bir soykırım olmadığı
iddiasına bütünüyle katılmam mümkün değil; ancak böyle bir soykırımın olmadığını ileri
süren çok ciddi Yahudi yazarlar da var. Dolayısıyla Ahmedinecat bu dünyada o kadar
yalnız bir düşünceyi ileri sürmüyor. Şunu söyleyebiliyoruz, var ve abartılmıştır. Hatta
kutsandığını biliyoruz. Hitler'in yaptıkları, semitizm'i ve bu yolla da siyonizmi güçlendirdi;
semitik ve siyonist politikaların üzerine bir şal örttü. Semitizm ve siyonizm şimdi
"untouchable" haldedir.

Ne demek?

Bu sözcüğün, Amerikan İngilizcesi'nde iki anlamı var; untouchable, birisi, Hindistan'daki


kutsal inektir, dokunulmuyor.

333
İkincisi, otuzlu yıllar Amerika'sında mafya babası'dır ve yine dokunulannyor. Siyonistler,
yaparlar ve birisi işaret ederse, "vay, seni gidi seni, anti-semit" yaygaraları başlıyor.
Gizleniyor.

Kimden?
Hitler öncesinde daha özgürdük. Yahudi'ye "yahudi" denebiliyordu, şimdi denmiyor. Sis
perdesi var. Yah.... derseniz, biber bombası fışkırtıyorlar...

Hocam ama bu biberler sizi pek etkilemiyor anlaşılan.. Yendik. Bunu da kazandık.

Ama izin verirseniz, Ahmedinecat ile başlayan sorunuza devam etmek istiyorum, bunun,
bir de bizimle ilgili bir tarafı var; ikinci dünya savaşı sırasında ve hemen öncesinde
Almanya'da Hitler'in şansölye olmasından itibaren Yahudilere karşı toplama, kamplara
gönderme, politikası vardı. Alelıtlak yahudilere uygulanıyordu, jenosit tarifi buradan çıkıyor,
bu tarife göre, bizim Ermeniler'e ve Kürtler'e yaptığımız jenosit değildir. Çünkü "iyi ermeni-
kötü ermeni" veya "iyi kürt-kötü kurt" ayrımı yapıyoruz. Demek ki bir tek Kürt veya Ermeni'yi
ayırıyorsak, çok ayırdık, jeneosit yoktur. Hitler döneminde böyle bir ayrım olmadı.

Gerçekleştirilenlere bakarak Almanya'nın bütünüyle ve her zaman antisemitik ve


antisiyonist olduğunu düşünmek çok yanlış olur. Çok yanlıştır ve bu nedenle de tarihimizi
yanlış okuyoruz. Çünkü yirminci yüz yılın başında Almanya, semitizmin ve siyonizmin
bayrağını elinde tutuyordu. Kayzer Wilhem, sadece İstanbul'a gelmedi, Kudüs'e de gitti.
Hem Sultan Hamid ve hem Jön Türkler, Kayzer'i stratejik müttefik ve kurtarıcı sayıyordu.
Bunun anlamı, hem Hamid ve hem de Jön Türk dönemlerinde, Türkiye, siyonizme
meylediyordu..

Abdülhamit derken nasıl formüle ediyorsunuz bunu? Kitaplarınızda Abdülhamit'in


siyonizme çoğu zaman karşı geldiğini yazıyorsunuz.

Hayır tam tersi. Yarın dergisiyle yaptığımız mülakatta "bütün islami düşünce Abdülhamit'i
anti-semitik gösterir" dedim. Hiç alakası yok. Filistin'de Yahudilerin yerleşme tarihi
Abdülhamit'in dönemidir.

334
İsrael’in kurucuları, Osmanlı toprağı Filistin’e, en çok Hamid ve Jön Türk iktidarlarında
yerleştiler. Kesin rakam yok, 1882-1903 düneminde, 20 binle 30 bin arası Yahudi
Osmanlı toprağı Filistin'e göç etmiş...1904-1914'de 40 bin, asıl kurucular bunlardır.

Ben Gurion kimdir?

İsrail'in kuruluşunu ilan eden ilk başbakandır. Kimin zamanında Filistin'e gitmiştir? Rusya
topraklarından ve Abdülhamit zamanındadır. Jabotinsky de önemli bir siyonisttir, bu da
Abdülhamit zamanında Rusya'dan kalkıp oraya gitmiştir. Jabotinsky'i yeni kitaplarımda
bulacaklar, Sion Katır Birliği'ni kurmuş ve Gelibolu'da Türkler'e karşı savaştırmıştır.

Gürkan Dostum, bu Hitler'in hediyesidir, bakın benden başka kimse yazamaz, Osmanlı
toprağı Filistin Yahudileri'nden, itibari olarak Mısır'da kurulan bir "Sion Katır Birliği",
Gelibolu'da, milli kahramanlarımızın karşısında cephe tuttular, bunu yazamazsınız.
Yazarsanız, "anti-semitik" olursunuz. Korktukları için olabilir, kahramanlarımız, ne kadar
kahraman olurlarsa olsunlar, korkarlar. Söyleyemiyorlar.

Dürüst tarih yazma özgürlüğümüz kalmadı. Yamuk tarih yazanlar, İbrani asıllılardır.

Demek ki, İsrail'in kuruluşunun temelleri Sultan Abdülhamit zamanında atılmıştır. Sultan
Abdülhamit bunu istiyor muydu? Hayır, sanmıyorum. Benim demin söylediğim noktalarla
ilgilidir. Alman ittifakı kesinlikle o kapıyı açmıştır.

Şimdi Amerikan ittifakı, Barzani ittifakı da aynıdır.

Sultan Hamid-Jön Türk döneminde Osmanlı Filistin'inine yerleştiler.

Recep Tayyip-Hilmi Özkök döneminde, şimdilerde, taksit taksit, Anadolu'ya yerleşiyorlar.


Taksit taksit alıyorlar.

Orgeneral Hilmi Özkök neden...?

Tarih yazıyoruz, tarih böyle yazılacaktır. Ülke bütünlüğünü, vatan topraklarını tehdit eden
bir durum varsa, görevli genel kurmay başkanını ihmal edemeyiz. İhmal edersek
saygısızlık etmiş oluruz, yapmayız.

335
Aslında sadece"Hilmi Özkök Dönemi" dememiz daha doğru olurdu, demiyoruz.

Ve buradan devam ediyoruz, o tarihte, anti-siyonist politika izleyen İngiltere'nin,


İsraeloğullarına, "home" olarak, yurt olarak, teklif ettiği yer Uganda'dır. Demek ki oraya
dışarıdan geldiler bu doğrudur. İsrail devletini kuranlar Filistin'de doğmadılar, Filistinli
değildiler, o toprakların çocukları değildiler. Hem Sultan Abdülhamit'in uzun hükümdarlığı
döneminde, hem İttihat-Terakki döneminde, hem de ondan sonraki hemen izleyen
dönemde gittiler, kurdular. Dolayısıyla İsrail; devletini dışarıdan gelenler Osmanlı
topraklarında kurdular. Ahmedinecat bunu kastediyorsa, bu doğrudur.

Peki " Avrupa'dan sökülüp geldiklerine göre Avrupa devletleri topraklarından versin"
teorisine nasıl bakıyorsunuz?

Ben bunu söylemiyorum, ama Ahmedinecat bunu söylüyorsa o aynı zamanda benim
fikrimdir. Şimdi yazıyorum, "gizli tarih" yazarken de bunu yazıyorum, 1947'de Truman
Doktrini oldu. Amerika Türkiye'ye geldi. Bu, bu demektir.

Marshall Yardımı!

Evet Marshall Yardımı, ilk okullar, süt tozunu öğrendiler, Amerikan tarımcılarının
satamadıkları cheddar peynirini tattılar. Daha önce Missuri Donanması gelmişti, nasıl
geldiği, Tezler'de var, Truman Doktrini izledi ve Türkiye, Amerikan himayesine girdi, bir tür
manda olduk. 1947 yılındadır. 1948 yılında ise Truman, İngiltere'nin muhalefetine rağmen,
İsrael Devleti'ni ilan etti. Türkiye'yi himaye etti ve İsrael'de devlet kurdu.

Türkiye'ye yardım ve İsrael'e devlet; bunların ikisi bir karakol oluyorlar.

Bugün aynı yerdeyiz.

İsrael'i yaşatmak, Amerika'yı yerleştirmek için, "Büyük Orta Doğu" ortaya çıkıyor. Truman
Doktrini-Marshall Planı'mn devamıdır. "Recep Tayyip-Hilmi Özkök Dönemi" demek
zorundayız.

Ahmedinecat, sözcükleri ve cümleleri kendisine aittir, bunu görüyorsa, sadece "bravo"


diyebiliriz.

336
Artık, bölgemizi özgürleştirmek, Amerika'yı atmak demektir. Bu, İsrael'i çıkarmakla
mümkündür. C’est simple.

Barzani eklemlenmektedir.

Ahmedinecat'ın bu çıkışları Amerika'nın İran'a olası saldırı konusunda elini güçlendirmiyor


mu? Gerekçe vermiyor mu daha doğrusu?

Bunları yüreksizlerin ve işbirlikçilerin itirazı olarak görüyorum.

Eğer, "seni yiyeceğim" diyorsa, gerekçesi vardır ve hiç de önemli olmadığını gördük. Şimdi
ortaya çıktı, Irak'taki bütün gerekçeler yanlıştı; ne oldu, "affedersiniz" mi dediler, işgal bütün
acımasızlığıyla gidiyor. Ahmedinecat bunu söylese de söylemese de yapacaksa yapar,
yapmayacaksa yapmaz. Yaparsa da sonucuna katlanır. Yorgun Irak'ta dahi
katlanmaktadır.

Münih'i de gerekçe vermemek için verdiler.

Bana göre Türkiye Genel Kurmay Başkanı Ahmedinecat'ın sözlerini not etmelidir, Giysisini
beğenmiyoruz, sakalını beğenmiyoruz, küçümsüyoruz ama Amerika'ya eşit düzeyde hitap
edebiliyor, "al adamlarını buradan, git diyebiliyor" diyor. Ama Türkiye Genel Kurmay
Başkanı, "peşmergelerle savaşamayız, peşmergelerle savaşmak Amerika ile savaşmaktır"
diyebilmektedir. Amerika ile savaşmak günah mı? Böyle diyorsak, seksen yıllık
discours'umuzu, Arapları ve İranileri küçümseyen dilimizi, tartışmaya açmak zorundayız.

Dünyanın şamar oğlanı olduk.

Övünmeyi hiç bırakmıyoruz.

Bakın, Gürkan Dostum, bir avuç baas'lı, bir avuç sünni, Bush'un tahtını sallıyor, kravatsız,
traşsız, çok zaman taraksız, Ahmedinecat, "adamlarını da al git" çağırıyor, bizim Kara
Kuvvetleri komutanımız, Amerika'daki muadillerinden madalya alıyor. Ne yaptı, nasıl hak
etti, bu nedir, neden alıyor, neden reddetmiyor, eşitler arasında madalya oluyor mu? Bir de
sürekli övünüyoruz. Neyimiz var, Tarkan mı, Yaşar Kemal mi? Tarkan'da onlardan, Paris
sokaklarında tümen tümen var. Pigalle'e yakın geziyorlar. Yaşar Kemal'i de artık turşu
markası sanıyorlar...

337
Neye yarayacak? Yarın emekli olacak, kuş uçmaz kervan geçmez ve çok iyi korunan bir
askeri lojmanda oturacak, ne yapacak bu madalyayı, belki torunları gelirse, pek geleceğini
de sanmıyorum, çocuk o kadar koruma barajını aşarken sıkılır, gelirse, belki bu
madalyalarla oynar. İyi olması lazım, renkli olması lazım; mümkünse pilli olmalıdır,

Gürkan Dostum,

Şimdi sorma sırası bendedir.

Bu Amerikalılar henüz pilli madalya keşfetmediler mi?

Sonra bana niye vermiyorlar, şimdi öğreniyoruz, yazmak günah mı, Nixon'un ayağını
kaydıran gazeteci Yahudi çıktı, "watergate" skandalını patlatmıştı, Clinton'u rezil eden de
Yahudi idi, ilerde yazabilirim, Kennedy'i düşüren parmağı çıkarabiliriz, Nixon paralize
olmuştu, Nixon'un Yahudileri hiç sevmediği kayıtlıdır, Kissinger ile denge tuttuğunu
anlıyoruz, Kissinger sadece dışişleri bakanı değil, de facto başkan idi ve yahudi'dir, işte bu
zamanda biz Kıbrıs'ı aldık, ben gazi oldum, bana neden vermiyorlar? Yaşar Paşa gazi
değil ki...

Amerikalılar hala pilli madalya icat etmediler ve hala bana bir madalya vermediler....

Askerin kafasının karışık olduğunu düşündüğüm bir konu da "kimlik tartışmaları" Türkiyelilik
mi, yoksa Türklük mü? 1926'nın en kritik tartışmalarından bir tanesiydi bu. Özellikle bazı
Kürt gruplar Mustafa Kemal'in 1920'de yaptığı konuşmalara atfen "bu parlamentoyu biz
Türk ve Kürt kardeşlerim beraber kuruyoruz" şeklindeki açıklamalarını öne sürüyorlar
ancak göz ardı ettikleri bir şey var, 1930'larda, Mustafa Kemal'in Türk milletine gönderme
yaptığı çok sayıda açıklaması, değerlendirmesi var.

Bir defa artık bu noktaya geldik. Türkiye Cumhuriyeti çöküyor. Çöktüğü zaman da daha
soran ve tartışan olmak zorundayız ve dolayısıyla, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nin her
sözünü bir hadis kabul edemeyiz. Senin de söylediğin gibi Mustafa Kemal Paşa
Hazretlerinin birbirini naks eden pek çok sözü vardır. Kurtuluş savaşının ilk belgelerinde bu
savaşın hilafetin ve saltanatın esaretten kurtulması için ya¬pıldığına dair yüzlerce hitabe
bulabiliyoruz.

338
Aynı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, saltanatı ve hilafeti, yıkmıştır. Demek ki, Nutuk’tan
her nabza şerbet bulabiliyoruz. İmam ve hatip Tayyip Hey de o nutuktan kendine uygun
sözler buluyor. Ahkam kesiyor, demek istiyoruz.

Peki bu kimlik tartışması için ne diyeceksiniz?

Efendim, bu Süleyman Bey'in siyasi lügatimize soktuğu cümle ile "abesle iştigaldir" Bunlar
çözülmüştür. Kuyuya atılmış taş mesabesinde dahi görünmüyor..

Nasıl çözülmüştür?

Efendim. Bunu özel sohbetlerimizde size de söyledim. Ben Fransa'ya sürgüne gittiğimde
Başbakan Eduard Baladour'du. Paris'te Fransızlar'la sohbetlerimizde, Baladour için
"Ermeni" derdik. Anlamazlardı, "hayır, Türk" derlerdi. Bu ara not ediyoruz, Frenkler, On
Dördüncü yüzyıldan beri bize "Türk" dediler, biz bize "Türk" demeyi, yirminci yüzyılın
başında öğrendik. Ne tesadüf, kendimize "Türk" demeyi, bize, Leon Cahun ve Herman
Vambery adlı iki Yahudi öğrettiler. Bir Fransız'a göre, Bir Osmanlı, bir Türk'tür ve Baladour
da Türk'tür. Ayrıca Ermeni'dir.

Burası "Kürdiye" olsa biz hepimiz "Kürt" oluruz. İrecep İrdogan mı, öküzün altında buzağı
arıyor.

Biz Washington'da iken, Temren, Devrim'i Du Pont Plaza'ya götürürdü, bebekti,


Amerikalılar yaklaşırdı, çok yakında anlattığı için, hatırladım, sorduklarında, "we are turkish"
dediğinde hemen soruyorlardı, "what Türk, Irish Türk, Italian Türk", nasıl Türk, ayriş türk,
italyan türk? Demek ki, önce devletin adıyla söyleniyor, Fransız, Amerikan ve Türk;
arkasından da basklı, brötan, kurt, türk, ermeni... Deveciyan Fransız'dır, ama " Ermeni asıllı
Fransız". Şarkıcı Haled çok iyi bir çocuktu, Fransızlara'a çok kızardı, dışarda bana "Fransız
diyorsunuz, övünüyorsunuz içerde, Cezayirli..." Bunun için daha ağır sözler var. Çok
terbiyeli Zidan, Zeyneldin, Fransız'dır.

Demek ki İrecep İrdogan, Kürtleri gıdıklamaktadır.

Çok zayıflamış hissediyor kendisini, sinirleri de bozuk. Tabanını yitirmiş, Kürtleri gıdıklamak
istiyor ve daha daha daha müslüman olmaya çalışıyor. Toprağı kaymış..

339
Gürkan Dostum, şimdi eğri oturup, doğru konuşmanın zamanıdır: Son yirmi otuz yılda
gelişen mücadelede İslamcıların hiçbir katkısı yoktur, Kürtlerin de katkısı olmamıştır. Çok
açık. Ne söylüyorlar. Bu ülkede "Kürt vardır" diye bir Kürt mü hapse girdi? İsmail Beşikçi
girdi, Yalçın Küçük girdi, Behice Boran girdi. Türkiye İşçi Partisi'nin Dördüncü Büyük
Kongresi'nde, 1970 yılının sonudur, ben oradaydım, "Türkiye'de Kürt Halkı vardır" kararı
çıktı. On beş yıla mahkum oldu, Parti, kapatıldı. Kürt idiyseler, neredeydiler. Korkaklar!!!
(Bağırıyor) Şimdi Amerika onlardan, Hasan Cemal yanlarında, Avrupa Birliği yanlarında,
Semih İdiz önlerinde, alt-üst oynuyorlar.

Hepsini biliyorum, bir tanesi bunların Kürt türküsü söylemediler, Bilgesu söyledi. Mardin'de
Kürtçe türkü söylediği için gözaltına alınmıştır. Basın özgürlüğü imiş, şu imiş, bu imiş,
Öcalan ile mülakat yaptım, Toplumsal Kurtuluş'ta yayınlayacağız, Kürt "yiğitler" ile teker
teker konuştum, yazı işleri müdürü bir Kürt olsun, dedim, duyan kaçtı, duyan kaçtı ve hele
birisi var, "olur olur, şimdi bir paket sigara alayım,geliiim, hemencik evrakı doldururum"
dedi, adı Mustafa'dır, avukattır, soyadını vermiyorum, sonra Berlin'den çıktı. Berlin'e sigara
aramaya gitmiş... O zaman İsmail Beşikçi'nin arkasında idiler ve şimdi Soli Özel'i
çağırıyorlar. Bunlar mı kimlik peşindeler. Kimlik için önce yürek gerekmektedir. Öcalan
mülakatının yayınlandığı Toplumsal Kurtuluş'un yazı işleri müdürü de Türk'tür.
Bu ders Kürtler'e yeter; bir de bizim türümüz Türkler var.

Bunları, ellerim kelepçeli götürüldüğüm dgm'lerde de söyledim. "Değerli Yargıç, Turgut


Beyefendi, Kürtler, benim gibi Türkler olduğu için bu topraklarda birlikte yaşayacaklar"
diyordum. Beş taş oynamıyoruz. Ne yaptığımızı biliyoruz.

Hele İrecep İrdoğan'a gelince, ondan da emin değilim, ama biliyorsa, sadece "ümmet
meselesi" biliyordur, sanmıyorum, "millet meselesi" hiç bilmemektedir. Ağzını kapaması
yerindedir..

Gürkan Dostumuz, şu Türkiye'nin haline bakın, iki yüzlü, altı bomboş bir memleket, olduk.
Sol parti kuruyoruz, içinde solcu yok. Sol parti kuracaklar, kırk yıldır, bu ülkede sol
dernekler var, konferanslar var, partiler var, hiç birinde yoklar, şimdi sol parti
kuracaklarmış, gülüyoruz.

340
Bunların solla ne ilgileri var, hiç karakol gördüler mi, hiç hücre tanıdılar mı, hiç hapis yattılar
mı; peki nasıl solcu olurlar? Sonra kuruyorlar, neden Elif Şafak yok, Elif Şafak’sız sol parti
nasıl olur, hem Ermeni uzmanı, hem roman yazıyor, başında türban yok, bileziğinde "Allah"
var, üstelik izmirli, üstelik Aydın Doğan'a gelin oldu, Eyüp'lerinin birisiyle evlendirdik,
sabırlıdır, yakında ayrılırlar, çilingir misali bir kız, her kapıyı açıyor, Derya Sazak'm kapısını
da açmıştır, Amerika'da hoca, Aydın Doğan'da gelin, bunsuz sol mu olur, bütün
konferanslarda var, adı üstelik "Elif, New York'ta çok "Elif var, soyadı "Şafak", neden "Tan"
değil, bu memlekette çok yükselir... Bence, Ahmet Türk Dostumuz yol açtı, Parti'sine bir
hanım "eş-başkan" buldu, Aydın Doğangillerden Eyüp izin verirse, bu sol Parti'ye "eş"
olarak ben Elifi öneriyorum. Üstelik de Şafak'tır.

Gürkan Dostum, Zekeriya Temizel, Maliye eski bakanı, ama asıl mesleği maliye müfettişi,
Abant'taki kağıtları tetkik etmiş, sol parti toplantısı yapıyorlarmış, ama, maliye müfettişi,
müfettiş misali bakmış, bir yerde "ab tarafından finanse ediliyor" notunu görünce... Şunlara
bakın, sol parti deyup Abant'ta eğleniyorlar ve parayı Brüksel'den alıyorlar...

Bana göre Zekeriya Dostumuz, bu nedenle çekilmiştir. Derya Sazak, neden çekildi
bilemiyorum; yerlerine Elif Kızı almak isabetlidir.

Sol parti kuracaklar solcu değil. Kürt meselesinde konuşanlar, bu işte hiç olmamışlar.
Ermeni Konferansçılar'dan birisini Türk dışişleri, "para ile konferans veriyor" yollu deşifre
etti. İçlerinde Ermeniliği bileni yoktur, şimdiye kadar Ermeni sorunu üzerinde kalem
oynatan yoktur, böyle bir mesele olduğunu da bilmiyorlardı.

Mehmet Ali Aybar, bel kemikleri yok, derdi. Dipleri de yoktur. O kadar öyle ki Allah'lı
bilezikli Elifi bile ihmal ediyorlar...

Parti mi, konferans mı, imza mı, artık bunlar travesti mesleğidir. Kapuda, portmantoda
"vesti" var, dizi dizi, "giysi" demektir, giyiyorlar, çıkıyorlar. Aslı, transvesti'dirler...

Ciddiyet planına geçecek olursak, odtü'de bizim komi Satılmış kadar kendilerini bilmiyorlar,
öğrenciler, "satılmış rektör, satılmış rektör..." diye bağırırken, "yapamam yapamam" yollu
kıvranıyordu, bu dürüstlügü hep hatırlıyorum ve hep anlatıyorum, "Satılmış" olup, çok mu
zor Satılmış olmaları, "yapamam" demiyorlar... Tayin edilmişler.

341
DİSK'in genel başkanı Süleyman Çelebi Başbakanla polemiğe giren ve hakkında
soruşturma açılan Mustafa Koç için gerekirse Ankara'ya yürürüz dedi. Bugüne kadar
yürünecek hiçbir şey yok muydu?

Hayır efendim, oligarşinin sendikasıdır. Bugün devlet ya da aynı anlamda oligarşi istese bir
tek yetkili sendikası kalmaz, bitirdiler Disk'i. Bunlar Disk'in cenazesiyle idare ediyorlar.
Onlar oligarşinin ve devletin merhametindedirler, o olmazsa maaşlarını bile alamazlar.

Dereyi görmeden paçayı sıvadılar. Tüsiad'a yaranma imkanını kaçırdılar. Fındıkçı


Zapsu'nun "yumuşattığını" öğrendik. Hem Ankara başsavcısı, hem de disk havada
kaldılar...

Yeni Harman'daki bir söyleşimizde "önemli olan Kandil Dağı'ndaki silahı susturmak değil
yönünü çevirmektir. Türkiye Apo'yu bir şekilde kullanmalıdır" demiştiniz. Ardından Ertuğ-rul
Özkök de yazdı, MİT' ten bir üst düzey yetkilinin gidip Abdullah Öcalan'la görüştüğü ve bu
görüşmede Abdullah Öca-an'ın 1999'daki savunmasında da söylediği "demokratik
cumhuriyetin ne demek olduğunu Apo'dan sorduğunu biliyoruz. Bunun üzerine o güne
kadar Apo'nun avukatlarına giriş izni verilmezken izin verilmeye başlanmış. Abdullah
Öcalan nasıl kullanılabilir?

Şurada ve şu zamanda yeni kitaplarım için çalışırken kartlarıma bakıyorum, Lazarev'den


yıllar önce çıkartmış olduğum bir kart var; po suşestvu, turyetskoe pravitel'stvo vo vremya
pervoy mirovoy voinı sredu vojdey turetskih kurdov ne imelo ni odnogo deystvitel'no
vernogo soyuznika", harika! Lazarev, Sovyetler Birliği'nden en ciddi kürdolog idi, "Kurdiy
Vopros" adlı çalışması özellikle değerlidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1915 diyebiliriz,
Türkiye Kürtleri arasında Türkiye'nin gerçek müttefiki bir tek kürt lider yoktu, demektedir ve
çok doğrudur. Bugün de yoktur. Parlamento'da ise hiç yoktur; sorunuzun ce¬vabına böyle
başlamamız isabetlidir.

342
Bu yıldan, 1915, doksan yıl geçmiş, hala aynı yerdeyiz. Atını vuran kovboylar diyarındayız.
Birinci nokta, budur.
Türkiye İşçi Partisi ve sonra ben, bunu, tersine çevirmeye çalışıyoruz.
İkinci nokta biraz içimiz yanarak, Yaşar Paşa hazretleri Amerika'ya niye gitti?
Bununla ilgili çok büyük spekülasyonlar var.

Nedir o spekülasyonlar?

Türk devleti son 3-4 ay içinde yeni bir doktrine ulaştı, vahim bir doktrine ulaştı; bu
spekülasyon değil vakı'a'dır. Türk Devleti, Barzani liderliğinde bağımsız bir Kürt Devleti
kurulmasını, büyük gönül rahatlığı ile, kabul etmiştir. Washington, bunu çok istiyordu ve
son üç-dört ay içinde istediğini almış ve çok rahatlamış görünüyor.

Bunun çok büyük işaretleri var, saymayacağım. Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilen
diplomat Osman Korutürk'ün siyası mülakatı, son derece safiyane, bir dua idi ve bunu da
açığa vuruyordu. Amma, 21 Mart tarihli Milliyet'te Sami Kohen, Rice'ın, Türk-ABD
ilişkilerini "son derece önemli stratejik ortaklık" olarak tarif ettiğini yazdı. "Stratejik Ortaklık"
sözü muz türüdür, lezzeti ağza göre değişiyor, "ilişki" oluyor, "münasebet" sayılıyor ve
şimdi birden bire hem "ortaklık" oldu ve hem de otuz üçüncü dereceye çıktı ki, üstü yoktur.
Çünkü, Ankara, Kürdo-Jüdaik Devleti, kabul etti.

Ölümünü kabul eden bir hastaya benziyor. Kumasını kucaklayan yaşlı Kürt kadını
hatırlatıyor. Artık İsrael daha sağlam ellerdedir.

Burada spekülasyon görmüyorum, Yaşar Paşa'nın Washington ziyareti, madalya,


Washington'da Likut'un karargahı Enterprise Institu-te'de kapalı görüşmesi, talihsizdir, iç
politika ile ilgili değildir, burada spekülasyon yok. Washington, bu yeni karardan emin
olmak istiyor. Çünkü Yaşar Paşa Hazretleri, bir süre önce, "Hükümet'in Irak politikası yok"
demişti, bu ne demektir, bu araştırılıyor. Hilmi Paşa Hazretleri çoktan kabul etmişti..

343
Barzani'yi mi hocam?

Tabi,tabi.

Peki Barzani gerçekten toprak istemez mi?

O noktaya geleceğiz. Hilmi Paşa Hazretleri çok yakın bir tarihte "eskiden peşmergeydi
şimdi devlet başkanıdır" dedi. Hilmi Paşa Hazretleri Barzani'yi çoktan devlet başkanı olarak
kabul etti. Bunu anlıyoruz. Hal bu olunca, tam bu sırada, rüşvet veriyorlar Yaşar Paşa'ya...

Madalyayı mı kastediyorsunuz?

Evet ama Yaşar Paşa bu ülkenin değerli bir komutanıdır, bu madalyayı nezaketen kabul
ettiğini düşünebiliriz. Bunlara aldıracağını sanmıyorum. Kaldı ki, Yaşar Paşa Hazretleri ile
ilgili olarak, internette bir yazı okudum, yakın zamanlarda, akrabalarının soyadları arasında
bir de "yanç" var, Anne'min annesinin soyadı "sabuni", Teşkilat-ı Mahsusa'dan babasınınki
ise "yanç" idi, chp ve belediye başkanı olan Dayı'm da Orhan Yanç idi. Demek ailesi bizim
oralara kadar gidiyor, bunlara aldıracağını sanmıyorum.
Hilmi Paşa Hazretlerinin "eskiden peşmergeydi şimdi başkan" demesine gelince, kendi
tarihimizle ve kendi doktrinimizle tezaddır. Hilmi Paşa Hazretleri'nin tarihimizi ve doktrini
geçersiz yaptığını tespit etmemiz yerindedir. Ülkeyi, doktrinsiz bırakıyorlar..

Neden ve Nasıl?

Çok eskiden beri, bizim doktrinimiz şuydu; Mustafa Barzani ve Mesut Barzani'nin
peşmerge başı olmasında bir sakınca yok, amma velakin başkan olurlarsa bir siyasi
organizma olursa o zaman bölünürüz. Bütün doktrin budur. Şimdiye kadar Suriye, İran,
Türkiye devlet yöneticileri hep bu doktrini sahiplendiler. Bir çok müşahide göre, 1937 Sa-
dabat Paktı da buna dayanıyordu. Hilmi Paşa Hazretleri, bu nazariyeden inhiraf etmiştir.

Görüyorsunuz, aslında Erdoğan'ı önemsemiyorum. Çok daha önceden bunun için o


koltuğa oturtulduğunu not etmiştim. Önemli olan Erkan-ı Harbiye Reisi olarak Hilmi Paşa
Hazretleri'nin doktrin değiştirmesidir. Peki Yaşar Paşa Hazretleri; işte mesele budur.

344
Ne demek hocam?

Şöyle: “peş” bizim peşkir’deki sözcüktür, "pişaver" sözcüğünde de var, biz "peşkir"
diyoruz,, "peş", Kırmanci ve Farisi, "ön" demektir, "merge, Kırmanci, "ölen" ve ikisi birden,
ölmek üzere öne çıkan, anlamındadır. "Peşkir" de önü tutan, anlamına geliyor ve
Barzani'nin, ölmek için öne çıkanların başı olmasında sakınca yoktu. Şimdi Hilmi Paşa
Hazretleri, tersini söylüyor, "başkan" olmasında mahzur yoktur, demektedir. Bunu
söylemek Hilmi Paşa Hazretleri'ne nasip olmuştur.

T. Erdoğan'ın bunu anladığını sanmıyorum. A. Gül, "daha iyidir", demektedir. Üye Paksüt,
haddini aşarak, teyit etmektedir. Bu ise, en kibar sözcükle tarihi bilmemektedir. Yazık,
hariciye mesleği tarihi bil¬meyenlerin eline kalmıştır, kurmay okullarında kürsüler ise,
önceleri, Aydınlar Ocağı'nın ve şimdi de bilgisiz "uluslararası ilişkiler" profesörü kızların
tekelindedir.

Gürkan Dostum, şu kitabın yazarı, E.J. Edmonds, içinde komisyonun fotoğrafı da var,
Musul Komisyonu'nda vardı, bakın, "Kurds, Turks and Arabs" kitabında Sevre'in 64 üncü
maddesini yazıyor. Daha önceki maddede, Kürtler'e otonomi vaadi ile, Kürtler'in, Türkiye
Kürdleri'nin, bu bağımsızlığı devlet lehine reddedebileceğini not ediyor. Oldular, Sevr'e
göre otonomiyi red ile bağımsız devlet oldular, Edmonds yazıyor ve 64 üncü madde şöyle
devam ediyor: "If and when such renunciation takes place, no objection will be raised by
the principal Allied Powers to the voluntary adhesion to such an independent Kurdish
State of the Kurds inhabiting that part of Kurdistan which has hitherto been included in the
Mosul Wilayet." İşte Sevr'in 64 üncü maddesi budur.

Okuyucularımız için açar mısınız?

Bakın, Gürkan Dostum, "Kuzey Irak" yok, ve benim ısrarla işaret ettiğim üzre, "The Mosul
Wilayat" var. İkincisi, bir "Kurd...tan" tarif ediyor, kusura bakmayın, hiç yasa değişmedi, bir
varmış bir yokmuş, ben her söyleyişimde beş yıl hapis alıyordum. Bu nedenle bu sözcüğü,
"Kurd...tan" artık söyleyemiyorum.

Devam edebilir miyim,

345
Buyrun Hocam..

Peki "utanmaz" diyebilir miyim? Şimdi drink mi hrant mı bir çocuk buldular, pamukları vardı,
Radikal, "düşünce özgürlüğü nerede" deyu sekiz sütun bağırıyor. Nerde idiniz, bir gün
mahkemede, dgm'de, iddianame okunduğunda, sevindim, çocuklar misali ellerimi çırptım,
"bakın bakın, değerli yargıç, kürd...tan sömürge değildir, demişim, bakın bakın..",
neredeyse sevinçten zıplıyordum, "sömürge değildir" diyordum ve iddianamede var, beş yıl
istiyorlar, ters bir cümlecik monte ettiklerini sanıyordum, bu kez etmemişler. Sonra aklım
başıma geldi," Değerli Yargıç, aptalım ama o kadar da aptal değilim, Beşikçi, 'sömürgedir'
diyor, beş yıl veriyorsunuz, ben 'değildir" diyorum, şimdi bana da beş yıl vereceksiniz,
biliyorum, aptalım aptal olmasına ama o kadar değil"; ve hemen verdiler. Peki bu drink-
pamuk özgürlükçüleri, o zaman nerede idiler, mahkumiyetlerimi gazeteler yazdılar, şimdi
"sayın" diyene hüküm kesiyorlar. Bir kez bana da beş yıl kesiyorlardı, "sayın Türkeş
katildir-sayın Ecevit hırsızdır" tekerlemesinden dolayı "sayın" sözcüğünden tiksindiğimi, hiç
kullanmadığımı söyledim de, inandılar. Bir beş yıl eksik verdiler.

Bunların, drink ve pamuk hiç aklından çıkmıyor. Bunlara avucumun içinde ne var deseniz,
"pamuk" diyorlar, pamuk pamuk akıllarına geliyor. Peki, Gürkan Dostum, şimdi "utanmaz"
diyebilir miyim?

Kime?

Kendime. Bunların bir kısmıyla bir zamanlar beraber olduğum için kendimden utanıyorum.

Devam ediyorum. Edmonds, Musul Komisyonu'nda çalışmıştı ve hem bir bütün


Kurd...stan'dan söz ediyor ve hem de Sevr'in bir birleşik kap formüle ettiğini hatırlatıyor; bir
parçada devlet olursa, diğer parçalar ile birleşir. As simple as this; diplomasi okumuşlar,
"inşallah ve maşallah" ile idare ediyorlar.
Burada asıl sorunuza dönüyoruz.

İşte Abdullah Öcalan meselesi burada ortaya çıkmaktadır.

İşte 4 Temmuz 2004-Çuval Giydirme, tam bu sırada tekrar hatırlanmaktadır.

346
Sezar’ın hakkını Sezar’a ve Özkök’ün hakkını Ertuğrul’a vermemiz yerindedir. Ertuğrul
Özkök, Hürriyet’te, çok mühim bir iş yaptı…

Ne yaptı?

Musul'da bizim özel kuvvetler'in, Amerika'ya kendisini bildirerek iş yaptığını öğrendik.


Senin elin benim cebimde, böyle oynanmış, sonra Amerikalı Albay, düdük çalmış, "oyun
bitti", başta özel kuvvetler'den Aydın Binbaşı olmak üzere, Musul'daki özel kuvvetleri,
kelepçeledi ve başlarına çuval geçirdi. Hürriyet, bütün tanıklarıyla bunu ortaya çıkardı,
teşekkür borçluyuz.

Türk yüksek komutanları, Amerika'nın, Musul'dan, özel kuvvetleri çıkartmasını kabul etti.
Bakın, akp demiyorum, bana göre bir kıymet-i harbiyeleri yoktur.

Şimdi Öcalan meselesine gelebilir miyiz?

Evet.

Aslında, buna "Öcalan Meselesi" demek doğru değildir.

Bana Bekaa'ya neden gittin, diyenler oluyor. Ne yapacaktım, gaflet varsa, ben de mi
katılacaktım, izin mi alacaktım? Biz bunları, Bekaa'da, Öcalan ile konuştuk. Beş taş
oynamıyoruz.

Mesele şudur. Bir, Musul'u verirlerse Diyarbekir'i tutmak mümkün değildir. İki, iş Kandil'de
silahlan susturmak değil, yönünü değiştirmektir.

Öcalan Meselesi, işte buradadır ve bu Ankara'nın kabul ettiği Kürdo-Jüdaik Devlet'e karşı
doktrindir.

Şimdi taraftar kazandığını görüyoruz.

Bir ara soru, bunun için mi Aydın binbaşıyı kelepçelediler..

Gürkan Bey dostum bilir misin, kelepçede bileğin ne olur? Ben yapmazdım benim
yazgıdaşlarım "gardiyan bileğim koptu şu kelepçeyi aç", derlerdi, aslında jandarma takardı.
Demek Binbaşı Aydın'ın kelepçesini bilerek sıkmışlar. Biz biliriz, yaşadık bunu, bilerek
sıkanlar oluyordu. Kemiklerin gider. Genç çocuklar "çavuş gardiyan şunu aç" derlerdi.
Aydın Binbaşı da dememiş, var gazetede resmi, "gösteriyorum kelepçemi, neler yaptılar
bana" diyor.

347
Bu devlet bizi de çok kelepçeledi. Biz de Aydın Binbaşı misali "şu kelepçemi gevşetin"
demedik. Onurumuz vardı. Bilek kemiğimize dayandılar..

Beni kelepçeleyenlerin hep Amerika olduğuna inandım.

Beni kelepçeleyenler, Aydın Binbaşı'yı kelepçeleyenlerdir. Bize hep Amerikan malı kelepçe
taktılar, tık tık, sıkılabiliyorlar.

Onun için biz Yeni Harmanda tarih yazıyoruz. Demek ki Hilmi Paşa hazretlerinin
zamanında Musul'daki özel kuvvetler başlarına çuval geçirilerek kovuldular. Niye ben Özel
Kuvvetlerden bahsediyorum, ne demektir Özel Kuvvetler? Özel Kuvvetler sadece TC
sınırları içinde solcu ve Kürtleri mi avlayacaklar? Özel Kuvvetler orada olmak
durumundadır.
Bunun için kuruldular.

Bakın, şu resmi görüyor musunuz..

Tuğgeneral Kenan Çoygun.

Kenan Çoygun, Kıbrıs'taki Özel Kuvvetler Komutanı, bir gün ölüm ilanı çıktı, ama hiç haber
yok, kendi kendime, "aaa... Hürriyet'teki mitçiler uyuyorlar" dedim, zavallılar, Kenan
Paşa'yı bile bilmiyorlar. Her halde Nur Batur'a kızmışlardır, hemen birinci sayfa haberler
başladı. "Efsane" dediler, bir de ben yazsam, pek çok solcuyu hapse attı, daha fazlasını
yaptı, despot idi ve bu yüzden 1974 yılından sonra Kıbrıs'a gidemedi. Ama özel kuvvetler
komutanı idi.
Güzel, Fatin Rüştü Zorlu'yu astık, ama, Kıbrıs'ta özel kuvvetleri kurandır.
Kıbrıs'ta vardı.
1922 yılında, Musul'da da Özdemir kod adlı özel kuvvet vardı. Kurmay mekteplerinde
okutulmadığı anlaşılıyor, ben yazarım.

Kime?

Yeni kuşaklara yazıyorum.


Bir yanlış anlama var, bana sözlü olarak da soruyorlar, hayır, bütün bunları, Hilmi Paşa
Hazretleri'ne, Yaşar Paşa Hazretleri'ne yazmıyorum, söylemiyorum.

348
Biz şunu söylüyoruz; şu anda yapılacak iş, orada, Amerikalı himayesinde, Amerikan
mandasında, Kürdo-judaik devletin kurulmasını zorlaştırmaktır. Ben, anti-Amerikan
mücadelenin merkezinin Musul olduğunu ilan ediyorsam, bunu, Türkiye soluna
söylüyorum, Hilmi Paşa Hazretleri'ne hitap etmiyorum.

Hocam hangi sol?

Olmayan sola hitap ediyorum.

Her yeni dönem bir sol'dur.

Eskisini yitirdik, yenisini çıkaracağımız için, hükmü yoktur.

Tamamen yok mu sayıyorsunuz?

Mümkün mü? Hayır. Türkiye İşçi Partisi, Tkp değildi. Şimdi de altmış sonrası sol
olmayacaktır.
Ancak bu birikimi toptan red anlamında değildir. Gürkan Dostumuz, size, bir Komintern
Belgesi okuyabilir miyim? B.Ferdi'nin 23 Şubat 1926 tarihli konuşmasıdır ve "B.Ferdi",
Şefik Hüsnü'nün adlarından birisidir.
"Dolayısıyla, İngiliz emperyalizmiyle Türk milliyetçiliği arasında çıkabilecek silahlı bir
çatışma karşısında devrimci proletaryanın tutumunu saptamak, son derece acil bir
görevdir. Musul meselesini devrimci proleterya nasıl değerlendirmektedir ve bu konuda
Türkiye'nin işçi ve köylülerine nasıl bir tutum salık vermektedir? Her şeyden önce, bugün
bir sınır meselesinden çıkabilecek bir savaşın haklılığı konusunu açıklığa kavuşturmak
gerekiyor."
"...çıkacak her hangi bir çatışmanın Türkiye ve İngiltere ile sınırlı kalmaması olasılığı
büyüktür. Bu durumda genel bir savaşın çıkması kaçınılmaz olur. Böyle bir durumda,
mevcut emperyalistlerin çıkar çatışmasının nereye varabileceğinin üzerinde fazla
durmaksızın, Sovyetler Birliği'nin ve tüm Doğu halklarının Türkiye'nin safında yer alacağını
rahatlıkla söyleyebiliriz."
Demek ki, Sovyetler'in desteği görünüyordu. Peki, Türkiye Komünist Hareketi'nin kurucusu
Şefik Hüsnü, Ankara'nın muhtemel tavrı hakkında ne bekliyordu? Şunları da okuyoruz;
"Peki, bu durumda kemalistlerin tutumu ne olacaktır?

349
Büyük bir olasılıkla onlar, direnişi, ilişkileri tamamen kesme ve savaş ilanı noktasına kadar
vardırmayacaklardır." Öyleyse aynı noktadadırlar ve aynı noktadayız.

Sol, biter biter yeniden doğmaktadır. Toprağı ve kökü var. Diğerleri havadadırlar.

Bakın, kimle karşı karşı otururlarsa, sadece "pkk" konuşuyorlar. Şimd, de cia başkanından
birkaç "pkk-başı başı" istediler..

Çok ilginç hocam, kim o zaman, PKK'nın lider kadrolarından mı?

Türkiye'nin altını üstüne getirdiler, bir cia başkanı geldi, içişleri-dı-şişleri bakanları
konuşmadı, Tayyip Erdoğan konuştu. Böyle devlet olur mu? Ama şimdiye kadar satış
konuşuyordu, bu kez sipariş verdiğini sanıyoruz. Cia başkanından hemen önce mit'e
Mehmet Eymür gitmişti..

Tam o noktaya gelmişken, Mehmet Eymür'ün MİT'e gitmesiyle CİA başkanının gelmesini
ortak bir operasyon çerçevesinde mi değerlendiriyorsunuz?

Efendim, pek "ortak operasyon" diyemeyiz, ama Mehmet Eymür, adını en çok, 1995
seçimlerinden hemen önce, bozulan bir operasyon nedeniyle hatırlıyoruz... Çiller, seçim
şansını artırmak için, seçimden bir hafta önce, Suriye'den, mümkünse bir kafeste,
Öcalan'ın getirilmesini istiyordu. Şimdi Tayyip Bey de aynı sevdaya yakalanmış görünüyor,
Öcalan burada, "bir kaç baş" olabilir... O zaman Sönmez Koksal, mit müsteşarı idi, bu
tehlikeli operasyonu kabul etti, Şenkal Atasagun operasyonlar dairesi başkanı idi, imzaladı,
Mehmet Eymür, operasyon şefi oldu..

Ve size sızdırdılar...

Belki başkalarında da.. Kim?

O konuya girmek istemiyorum. Sanıyorum, "devlet politikası" idi. Çiller hariç kimse uygun
görmüyordu.

350
Şimdi, sipariş üzre, Eymür’ün uzmanlığına başvurulmuş olması mümkündür...

Evet ama bir de örtülü ödenek davasıyla yansıyan Abdullah Çatlı ve ekibi vardı.

Abdullah Çatlı ve ekibi daha sonra, bu 1995 projesidir. Diğeri, 1996'dır.


Eymür, Atasagun ekibinin sızdırdığına hep inandı ve husumet duydu.

Eymür mü?

Evet. Çünkü büyük kahraman olacaktı; belki de müsteşarlığı bekliyordu. Bunlar üçlü idiler,
Hiram Abas, Eymür ve Atasagun; Hiram öldürüldü, Eymür tasfiye edildi ve müsteşarlık, en
hazırlıksız olan Atasagun'a kaldı. Eymür, bunu, hiçbir zaman hazmedemedi. Şimdi yeni bir
müsteşar var.

Emre Taner.

Yeni müsteşar Eymür'den bu operasyonu dinlemek istemiştir.

Şifreler çözüldü.

Tabi. Ne işi var? Ertuğrul'a da bu bilgi verilmiştir. İlginç konuk! Zaten Mehmet Eymür
Washington'a gittiğinde Mit'e cephe almadı ve sadece Atasagun'u yıprattı.

Peki hocam, Orhan Pamuk konusu bu ay çok tartışıldı. Fakat İlber Ortaylı hocanın ilginç bir
açıklaması oldu. Orhan Pamuk için "o tarihi bilmez" dedi ama Avrupa'nın da çok hoşuna
giden açıklamalar yapıyor Orhan Pamuk bir yandan?

Şimdi küçük de olsa sevindirici işaretlerimiz de oluyor. Meclis Komisyonunda arazilerin


yabancılara satışı konusu Milli Savunma Bakanlığını temsilen ve adını vermeyen bir
Albayımız, çok ilginç ve değerli açıklamalarda bulundu. Bu yasa ile "yakında Hakkari
elimizden çıkar" dediler. Gap'ta, arazinin başkasının adına alındığını da eklediler. Sizinle
sohbetlerimizde hep bunu konuşuyorduk.

Artık kimin eli kimin cebinde bilmiyoruz, Tüpraş'ı, "Koç aldı" diyoruz.

351
Öyle mi? Demir-Çelik yerli sermayede kaldı; deniyor. Bilemiyoruz.Hep söylüyoruz, İsrael,
Urla bölgesini kendi adlarına almayacak kadar akıllıdırlar. Adamları var.

Pamuk meselesine de artık "adamları" açısından bakmalıyız.

Gürkan Dostum, izin verir misiniz, ben size bir cezaevi hali anlatayım...

Cezaevinde zaman başkadır, ben kendim buldum, sanıyordum, sonra mektuplarında


okudum, Nazım Hikmet de yakalamış, görüş haftada birdir, iki haftada bir olsa, zaman
daha hızlı akar. Çok gariptir. Doğrudur. Pratik zaman bir ritm'dir.

Birisi hasta olunca yazılır, belki bir ve belki iki sene sonra hastahaneye giderler. Öyle
olmuş, kolunda, yara varmış, iki yıl sonra sıra gelmiş, gitmiş, gelmiş, bir kolu eksik;
kesmişler. Bir daha yazmış, bir yıl geçmiş, gitmiş, gelmiş, bir ayağı eksikmiş, kangren
olduğu için kesmişler. Bir daha, gitmiş gelmiş, kalan kolu da kalmamış, kesmişler. Zaman
geçmiş, bir yazı da yazılmış, hastahane sırası gelince uyanık gardiyan anlamış, "anladiim"
demiş, "ulan sen taksit taksit kaçisin"... Şimdi ben de böyle uyanık bekçiler arıyorum. Ülke
topraklarını taksit taksit götürüyorlar. Böyüklerin habarları olmuyor.

Şimdi Orhan Pamuk'a geldiğimizde; ben Londra'da Paris'te olduğum zaman, çok meraklı
olduğum için, o ülkelerin parlamento tartışmalarını izlerim. Bazen televizyonda canlı
yayınla verirlerdi, kaçırmazdım. Londra'da çok hoş bir Lord vardı, yıllar önce, Lordlar
Kamarası'nda konuşmuş ve bir tarif vermişti; "a dog lover is a dog who is in love with a
dog" diyordu. Bir köpeksever, bir köpeğe aşık olmuş, bir köpektir. Çok güzel, ben de artık,
"a pamuk lover is a pamuk who is in love with a pamuk" diyorum. "Bir pamuksever bir
pamuk ile yatağa girmek isteyen bir pamuktur", hepsi bu kadar.

Artık bunların hepsi pamuk'turlar. Pamuklar pamuk'a aşıktırlar.

Pamuksever Doğan Hızlan, son linç denemesinden sonra, birlikte yemek yiyenleri ilan etti.
Malum kimseler, eskiden bunlara "mahutlar" veya "müsecceller" deniyordu. Drinkçiler,
Ermeni Konferansçılar...

352
Linç Denemesi mi dediniz?

Evet. Bir "Ali Kemal Vaka'ı", deneme safhasında kalmış görünüypr.

Çok üzücüdür. Aydın veya maydın, düşünür veya miişiiniir, ya/ar veya ma/ar, kendisini
nasıl bu hale düşürüyor; nefret ediyorlar. Yazık yazık, kaç koruma? Ben sonradan
haberdar oldum.

Nasıl sonradan?

Mersin'de konferans veriyordum. Beş saat sürdü, sabah gazete okumamıştım, bir tek
kimse de sormadı.
Şimdi durum şudur, ben yazmasını bilmediğini yazdım. Çok acemice Yahudi tarihi
çıkarıyordu, Beyaz Kale'de Yahudi "Hazar Devleti" var. Yeni Hayat'ta, Kabala ve İbn-i
Arabi var. Kırmızı'da, devletin ortağı olan Yahudiler'e, 1600'lü yıllarda kıyam ile Kira
Ester'in parçalanması var. Edebiyat yoktur. Türkçe ve yazmasını bilmemektedir. İlber
Hocam da şimdi tarih bilmiyor ve gevezelik var, demektedir. Bizim müslümanlanmız,
Kabala, tasavvuf olarak sunulduğu için, anlayamasalar da alıyorlardı, Şebeke'den sonra
artık almıyorlar, Konya, anti-pamuk flamalar açtı. Pamuk, "konyalılar okumasın, koreliler
var" deyince ipler tümden koptu. İpi kopmuş görünüyor. Üzerimize yığılan sömürge'dir. Ve
artık Pamuk hiç önemli değildir.

Peki ne önemli?

Bakın, Profesör İlber Ortaylı, şu anda şeyh-ül müverrihin mertebesindedir, başta


tarihçimizdir. "Tarih bilmez, gevezelik yazar" diyor; Top Kapı'da yabancı prensesleri
karşılarsa haber oluyor, ama şimdi hiç ses çıkmıyor. Küçük bir haber Milliyet'te var, ama,
İlber Hoca Milliyet'in yazarıdır, bu kadar da yapmasalar çok çok ayıp olurdu.
Gürkan Dostum, sizin yanılgınız buradadır, siz bunları hala gazete sanıyorsunuz. Bunlar en
kötü parti gazetesinden daha partizandırlar. Bakın, Amerika'da çok önemli iki eleştiri
dergisi, Pamuk ile ilgili çok ağır yazılar çıkardılar. Yazmazlar.

Çünkü sömürgecidirler ve bir avuç kompradorları var.

Gürkan Dostum, bu Pamuk Meselesi kabak tadı verdi. Ben aynı planda başka bir konudan
bahsedebilir miyim?

353
Peki, buyrun.

Bakın, Tayyip Bey, "mehmetçik Muhammedin küçüğüdür" dedi, ne oldu? Kimse sesini
çıkardı mı, doğru mu, bu ülkede üniversite yok mu? Kemal Paşa Hazretleri'nin en önemli
kurumu, Dil-Tarih ve Coğrafya'dır, dilini seven bir tek kimse yok mu? Hakkı Devrim mi?
Kendisi, kızı ve belki torunu, Aydın Doğan'dan maaş alıyor, Aydın Doğan, Hilton'u alıyor,
Star'ı alıyor ve Dış Bank'ı kim alıyor, bunu pek bilmiyoruz, bu ne korkudur? Hakkı Devrim'i
özellikle anıyorum, Türkçe meraklısı ve bileni olduğu iddiasındadır. Peki, "atma recep, din
kardaşıyız" neden diyemiyor; Aydın Doğan, Hilton'u, Star'ı alamaz, Dış Bank'ı kim aldı,
sorarlar ve sonunda Hakkı Devrim, kızı ve sülalesi maaşından olur, hepsi budur.

Üniversite yok mu, üniversiteler yasasına göre, halkı bilgilendirmedeki yanlış olanı
düzeltmek, üniversite öğretim üyelerin sorumluluğudur; yok mu, bir tek, dürüst, dilini ve
ülkesini seven profesör kalmadı mı? Atma Hatip, din kardaşıyız. Atmam imam, din
kardaşıyız.

Bir; bizde "Muhammed" adı yoktur. Ne zamandan beri yoktur; bizde, Birinci Mehmed var
ve beşinci Mehmed var. Bizde sultanlar, Muhammed değil, Mehmed'tir. Tayyip Bey, önce,
burada uydurmaktadır.

İki, "annecik" deriz, "anneciğim" diyoruz, "Küçük Anne" mi demek istiyoruz, ikinci
uydurmayı kaydetmiş oluyoruz.

Üçüncüsüne gelince, dilimiz denince, Deny'ye bakarız, ilk baskısı 1920 yılındadır,
Gramaire de La Lanque Turque-Dialecte Osmanlı, mükemmeldir. Hem eski karakterde
var, hem de "petit Osman" dedikten sonra, "c'est le nom que donnet les historiens turcs a
Osman, fondateur de l'Empire" ekleniyor; peki Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusuna
Osmanlı tarihçileri, "Osmancık" diyorlarsa, bu gerçekten "Küçük Osman" mı demek oluyor,
büyüğü var mı? Hayır, Deny, buradaki "cik" veya "çek" ekinin, "sevdiceğim" anlamında
olduğunu açıkça yazıyor ve "terme de caresse" anlamında olduğunda ise hiç kuşku
bırakmıyor. Buradaki "-cik" ve "-çek" şefkat ve sevgi anlatmaktadır. "Mehmetçik" de Küçük
Muhammed veya Küçük Mehmet anlamında değil, "Mehmetimiz" veya "Sevdiceğim
Mehmet" demektir. Hepsi bu kadar.

Bir bilgisiz konuştukça konuşuyor. Hiç kimse "atma recep, din kardaşıyız" demiyor.

354
Buna obscurantisme diyoruz..

İşte Orta Çağ'a dönüş budur.

Bütün matbuat ve bütün ekranlar, bitmez tükenmez para hırslarıyla, sonsuz


tamahkarlıklanyla bağlanmışlar.

Pamuk'a gelince, bize, zorla kakmak istiyorlar. Artık deşifre edilmiştir.

Yalnız yanlış anlaşılmak istemem, hiç kimsenin ceza almasını iste miyorum. Hapis insan
tabiatına aykırıdır. Hiç kimse linç edilmemelidir.

Ve çürük domates ile yumurta yeterlidir ve medenidir. Avrupai'dir, demek istiyorum. Gerçi
Avrupa'da bu işi pasta ile yapıyorlar, anm, biz yoksul bir ülkeyiz. Avrupa, tarımcılarımızın
belini kırdı. Domates ve yumurta ucuzladı, bol bol atılabilir; hiç sakınca görmüyorum.

Hasan Cemal yeni kitabında ortalığı taradı. Daha da ilginci Cumhuriyet'! doğrudan hedef
aldı. Burada Hasan Cemal'e Doğan grubundan muazzam bir destek geldi. Doğan grubu
başta olmak üzere medyamızın bu Cumhuriyet ilgisine ne diyeceksiniz?

Bir itirafçıdır.

Bütün hücumları kendi kendinedir. Kendinden nefret ediyor, bunu anladım. Kime ne
söylediyse, kendi kendisini hedef almaktadır. İtirafçı kimdir; ölümle yargılanandır, itirafa
başlar. Sonra hücresine döner, düşünür, kurtulmam, der, tekrar dilekçe verir, tekrar itiraf
eder ve böyle devam eder. Sonra polisi de bıktırır, Hasan budur.

Bakın, Gürkan Dostum, Uluç Gürkan ile birlikte, Devrim Gazetesi'nde, Doğan Avcıoğlu'nun
yardımcısı idiler, Avcıoğlu, ihtilal yapmak istiyordu. 9 Mart 1971 tarihinde yenildiler. Kaya
Hasan, 1970 yılında, Avcıoğlu'nun yardımcısı olarak bana geldiğinde, o zaman odtü'de
hoca idim, adını böyle söylemişti, ben de "Kıbrıslı mısın" dediğimi hatırlıyorum. Demek,
"juntacı" deyip kötülerken, hedefi kendisidir.

355
Gürkan Dostum, Doğan tutuklanınca, o baskı döneminde, Uluç'un ve Hasan'ın ellerinden
ben tuttum, Kemal Bisalman'ın dergisinde ça lışıyordu, her hafta buluşurduk, yazılarını
birlikte yazardık, sonra Anka'da ve sonra Cumhuriyet'te beraber olduk. Ne kendisinden ne
de ölümüne kadar gizli gizli ziyaret ettiği Doğan kanalıyla, biz Doğan ile her şeyi
konuşurduk, bunların imasını bile duymadım...

Gizli Gizli ne demek?

Geceleri Necla'dan ve gündüzleri İlhan Selçuk'tan korkardı. Doğan, İlhan'ı görmek


istemezdi, Doğan veya Gülseli, "Hasan, öğleyin geldi, bir duble içti, gitti" derlerdi. Bu
yazdıklarını o zaman aklından bile geçirmediğinden eminim..

Avcıoğlu ne derdi?

Doğan çok kibardır. Ayrıca hem Uluç'a ve hem Hasan'a toz kondurmazdı. Nazmiye'nin
Uluç'u ve Necla'nın Hasan'ı ezdiğini düşünürdü. "Hasan'ı tanımasam, Cumhuriyet, cia'in
eline geçti, diyeceğim" diyordu. Bu sözü, sanıyorum, beni kaynak göstererek, Emin
Karaca'nın "Cumhuriyet" kitabında var. internet'te de yayılıyor. Bu Hasan Cemal'in
Cumhuriyet'in başında olduğu zamanlarla ilgilidir. Hasan, Cumhuriyet'i çok sağa çekti..

Uğur Mumcu'nun Mit'le işbirliği...

Hasan'ın yazdıklarında yeni görmüyorum.

Yeni varsa güzel değil, güzel varsa yeni değil; eskici bir hali var.

Bu çok yazıldı; ben önemsemiyorum. Sabahattin Ali de, Uğur da, gizli servisleri
etkileyebileceklerini düşündüler. Yanlış idi, ama, Uğur, kimseyi mit'e söylemedi. Beş parası
olmadı, Hasan Cemal misali milyon dolarlık villa almadı. "Mossad ve Barzani" ilişkisi
üzerine yazdıktan 17 gün sonra öldürüldü. Hasan, Öcalan dahil her kime gidiyorsa önce
servislere uğruyor ve dönüşünde bilgi veriyordu.

Cumhuriyet için "cia'in eline geçti" sözü Avcıoğlu'nundur. Ben "tüsiad gazetesi" olarak tarif
ediyordum. Cengiz Çandar, Kenan Mortan, Hasan'ın takımıdır.

356
Bu arada ilginç bir not. Koca kitapta sizden hiç bahsetmemiş.

Doğal, benden çok korkar. Korkarlar.

Çok güvensizdir.

Biz Doğan'la, Hasan'a, "eskici" derdik..

Ne demek?

Ünlü aydınların eski sevgilileri ile yatağa girmek isteyen adamdır.

Necla, dahi hukukçumuz, Muammer Aksoy'un yeğeni ve büyük doktorumuz Profesör


Muzaffer Aksoy'un kızı idi. Evli iken, Teşvikiye'deki evde kalmıştım. Hasan da
Cumhuriyet'te yönetici iken, Ankara'da olduğunda, bize yemeğe gelirdi. Yakınlığımız budur.
İnsanın, eski de olsa eşine, kızının annesine, "alkolik" demesini anlayamam. Buçocuk,
ölçüleri tümden kaybetmiş; tanıyamıyorum.

Şimdiki karısı da çok sevdiğimiz müsteşarımız Osman Nuri Torun'un, daha sonra
Cumhuriyet'te yönetim kurulu başkanı oldu, gelini idi. Hasan budur, eziktir, güzel'i bilmez;
seçimi budur. Babasından hiç söz etmez, Cemal Paşa'nın oğlu olarak çok silik kalmıştır.

Artık itirafçıdır. Eskidedir ve eski Hasan'dan nefret etmektedir. Bu bir nefret kitabıdır.

Hasan, bizim sevdiğimiz Hasan'ı kusmaktadır. Gazetelerde okuduğum kadarıyla


uydurmaktadır.

Nasıl?

Sami Karaören'in bir gün geldiğini ve mit'in Bahriye Üçok'un yazısını üç gün öne alınmasını
istediğini ve bunu Hasan'a haber verdiğini yazıyormuş, kitabını ilginç yapabilmek için icat
ediyor. Hayır, gazetelerde okudum, yazı işleri müdürü Bülent Dikmener'den de söz ediyor,
Bülent ile Çeto, Çetin Özbayrak, diğer yazıişleri müdürü, Sami Karaören ile konuşmazlardı,
"mitçi" derlerdi. Gazete'nin ikinci sayfa yazılarının mit tarafından denetlendiğini herkes
biliyordu; kimse karışamazdı. Karaören, karısının mit'ten emekli olduğu ileri sürülüyor,
Cumhuriyet'te her darbede darbecilere katılır, sonra yerine dönerdi. Bunu bilmeyen yoktur;
mit'in Karaören'den ricada bulunduğu ciddiyetten uzaktır. Cunıhuriyet'in ikinci sayfa
yazıları, mit'e göre düzenlenirdi. Ben İlhan Selçuk'un bile müdahale edemediğini
sanıyorum.

357
Bildiklerim bu yöndedir, Cumhuriyet’te herkes, ikinci sayfanın mit'in elinde olduğunu
biliyordu.
Satacağını sanmıyorum.

Hocam satmaz diyorsunuz ama 20 bin baskıyla girdi. Yani belki satar ama okunmaz!...

Hayır efendim buna hiç inanmam. Hiçbir tartışma olmadı.

Ne yazık, bunlara ilgi duyan bir okuyucu kalmadı. Siz sormasanız, beni de pek
ilgilendirmiyor.

Bundan dolayı Cumhuriyet'in tiraj aldığı iddiası da bana makul gelmiyor. Bir uyanma var.
Bir kıpırdanma var. Akp, cami duvarına ...di, bu artık anlaşıldı; bundan dolayı Cumhuriyet'in
okuyucusunun artmasını bekleyebiliriz. Arttı ise, seviniyorum.

Hocam neyse...Atatürk Galatasaraylı mıdır diye bir tartışma başladı. Sizce biraz tuhaf değil
mi Atatürk'ün tuttuğu takımla uğraşmak veya bir kulübe mal etmeye çalışmak?

Çok açık olarak söyleyecek olursak bu tartışma utanç vericidir. Bu tartışma, Mustafa Kemal
Paşa Hazretleri "Kapani midir Karakaşi midir" tartışmasıdır. Aralarında tartışıyorlar.

Sabetayizme mi bağlıyorsunuz?

Vehbi Koç'un damadı olmak bir kimseye böyle bir iddia ile ortaya çıkma hakkını veriyor
mu? Tarihçi mi, o dönemi yaşadı mı; peki nereye bağlayacağız; günlerce sürdürdüklerine
göre bir maksad-ı mahsus olmalıdır.

Dayanak noktalan da çok ilginç. Fransızca konuşuyormuş, Harbiye'den mezun, bir kimse
ne kadar Fransızca biliyor ki? Fikret'i seviyormuş; Fikret, 1915 yılında öldü ve biz hepimiz
seviyoruz. Biz hepimiz Galatasaraylı mıyız? Bunu ciddiye alıp programlar yaptılar, demek
aralarında tartışma var.

Galatasaray Lisesi'nden üç başbakan çıkmış; bunun Kemal Paşa Hazretleri'nin


Galatasaraylı olmasıyla bağlantısını kuramıyorum. Bağlantı şudur, Fenerbahçe, "İzmirim"
de denilen Kapani'lerin egemenliğindedir. Galatasaray'da ise Karakaşi egemenliği var. Alp
Yalman istisnadır.

358
Alp Yalman ne hocam?

Yalmanlar Yakubidir. Esas itibariyle onların Beşiktaşlı olması gerekir. Bize en yakın
olanlar, Yakubi'ler, "arabacı" takımına denktir. Karakaşi'ler, "aristokrat" sayılıyor,
Galatasaray'ı veriyoruz. Arada bir yerde olanlar, Kapaniler, tamı tamamına, Fener'i
seçiyorlar.

Anlamsız bir tartışmadır.

Ama ben tartışmayı tatlıya bağlamak için Fikret'ten bir şiir okumak istiyorum.

HAN-I YAĞMA

Bu sofracık, efendiler, -ki iltikaama muntazır


Huzurunuzda titriyor -şu milletin hayatıdır;
Şu milletin ki muztarib, şu milletin ki muhtazar!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır..

Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştaha sizin;


Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta, say:


Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray;
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin hazır hazır, kolay kolay..

Yiyin, efendiler, yiyin, bu han-ı iştiha sizin;


Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Hocam son soru. Ne olur kusura bakmayın sormadan edemeyeceğim. Sizin özel
portföyünüzde bulunan Hülya Avşar ilginç bir açıklamada bulundu. Ve Kaya'dan bir çocuk
daha yapabilirim dedi. Ama bir şartla fiziksel temas olmadan?

Bu demektir ki renkli gözlü beyaz tenli birisinden çocuk yapmaya karar verdi. Anlaşılır bir
durumdur. Bunu anlamayacak ne var; ancak, "böyük" gazeteciler bunu anlayamıyorlar.
Durmuşlar.

Gürkan Dostum, izin verirseniz, son soruyu ben sormak istiyorum. Peki Helin, kızı mı
kardeşi mi? Bunu "böyük" gazetecilerin aptallaşma sürecine girdiklerini gördüğüm için
soruyorum. Belki zihinleri açılır.

Teşekkür ederim Hocam.

359 -360
SEKİZİNCİ BÖLÜM
KEMALİZM'İN CENAZE TÖRENİ
Mustafa Kemal'i sizin gibi bayrak yapan iki yazarın adları bu aralar herkesin dilinde: Ölümü
vesilesiyle Attila İlhan ve "Şu Çılgın Türkler" kitabı üzerinden Turgut Özakman... İkinciden
başlayalım: Kitap çevresinde oluşan ruh hali, sizin Kemalizm'den anladığınız şeye karşılık
gelen bir ruh hali mi? Adeta bir hâle oluştu kitabın etrafında...

Burada "hale" sözünüz çok doğru, biraz daha fazla, kampanya demek lazım. Tek tek basın
organlarının Türkiye'de gücü yok. Ancak bir kampanya oluşturulduğunda etkili olabiliyor.
Bugün, Turgut Özakman'ın kitabıyla ilgili olarak da bir kampanya yürütülüyor. Attila İlhan
oldukça farklıdır, ama Attila'nın ölümünde de bir kampanya oldu.

Ben haliyle gerek Özakman'dan gerek Attila'dan farklı bir Kemal Paşa yazıyorum. Ama
isterseniz önce şu sorudan başlayalım: Nedir Turgut Özakman'ın kitabının arkasındaki
kampanya? Bana göre, Özakman'ın kitabı dolayısıyla Kemalizm'in gecikmiş bir cenaze
töreni yapılıyor. Bugün Kemalizm bitmiştir ve Kemalizm'in en çok bittiği yerde bu
kampanya yapılıyor. Neresidir en çok bittiği yer? Türkiye'de artık yüksek komutanlar
Kemalist değildir. Kemalist olmadıkları için bir cenaze törenine ihtiyaçları var. CHP'nin üst
yönetimi de artık Kemalist değil, onların da bir cenaze törenine ihtiyaçları var. Nitekim ikisi
de kitabın toplu alımlarını örgütlüyorlar, promosyon yapıyorlar.

361
Fakat "cenaze"den çok "düğünü" andırıyor etraftaki hava.

Kemalizm muz değildir. Ölçüleri vardır. Her şeyden önce bağımsızlıktır. Düvel-i
Muazzama'dan uzak durmaktır.

Siz, "oligarklardan uzak olmayı" da bir ölçü olarak alıyorsunuz. Mesela Güler Sabancı'nın
Genelkurmay'da kabul edilmesini de içinize sindiremiyorsunuz...

Daha da ötesi oldu, tebrik ettiler. Genelkurmay yüksek yetkililerinin Güler Sabancı'yı tebrik
etmeleri Kemalizm'le bağdaşmaz. Kemalizmde, namazda saf tutmak da yoktur. Kemal
Paşa bunu yapmamıştır, İsmet Paşa bunu yapmamıştır.

Kemal Paşa'yı seversiniz, sevmezsiniz, o Türk Müziği'ni sever ve dinler ama resmî
toplantıların hiçbirinde Türk Müziği dinletmezdi. Ama yüksek komutanlarımız, Muzaffer mi,
Muazzez mi, Ersoy'la, efendim Sertab Erener'le...Bunlar kabul edilebilir şeyler değildir. Biz
devlet günlerinde Suna Kan dinlemek isteriz. İdil Biret dinlemek isteriz. Sertab dinlemeyiz,
utanırız. Gitsin paşalar evlerinde dinlesinler.

Peki, Neşet Ertaş olabilir mi mesela?

Hayır. Olur, halk türkümüz de olur, ama operadan sanatçılar gelip söyleyecek. Eğitimli. Biz
eğitimciyiz, biz güzel müzikten yanayız. Niye olmasın; güzel bir harmandalı, bizim
tenorlarımız söylüyor...Benim öğrenciliğimde, bizim sol kültürümüzde türkü dinlemek ayıptı.
Türkü, bizim kültürümüze misafir olarak geldi, sonra herkesi kovdu. Biz halkçıyız ama halk
dalkavuğu değiliz. Halkın kültürünü yükselteceğiz. Bizim müziğimiz modern müziktir.

Attila İlhan'ı artık görüntüden ibaret saydığınız bu Kemalizm çerçevesinin dışında


tutuyorsunuz sanırım...

Attila İlhan oldukça farklıdır. Cenazesine katılmak isterdim, fakat mümkün olmadı. Ama
Attila'nın cenazesine katılanları, bazı yazar arkadaşlarımı biraz korkmuş gördüm. Bana
biraz Stalin'in cenazesini hatırlattılar. Korkudan kurtuluşun sevinci vardı sanki yüzlerinde;
onlar Attila'yı o kadar sevmezlerdi.

Mesela...

362
İsim vermeyeyim. Ama çok isliyorsanız söyleyeyim: Mesela Adalet Ağaoğlu. O ve dilcileri
hepsi Attila'dan çok korkarlardı. Bunlar korkudan kurtuluyorlardı. Dediğim gibi, orada da bir
kampanya vardı.

Siz Attila İlhan'ı da, Turgut Özakman'ı da "Mustafa Kemal'i mesihleştirmek"le


eleştiriyorsunuz...

Evet, beni Kemal Paşa değerlendirmesinde onlardan ayıran en önemli fark budur. Çok
sevdiğim, sevimli bulduğum için zaman zaman izlerdim; Attila'nın televizyondaki
programlarını. Anlattığı su dur: Bizi birileri boğmaya çalışır, tam başarmak üzereyken...İşte
o an da Attila bir kâğıt çıkarır, o kâğıda da ne kadar çok yazı sığar, işte "Gazi" der ve Gazi
bizi kurtarır. Her hafta Gazi bizi bir kez daha kurtarır. Attila'da Gazi bir mesihtir, oysa benim
anlatımım bu değildir.

Ben gösterdim; 19 Mayıs 1919'dan önce Mustafa Kemal Paşa Hazretleri çok önemli bir
insan değil. Mustafa Kemal'in daha Şam'dayken "Hürriyet Partisi" kurduğunu birileri
1930'larda yazarsa, üstelik kurulduğu tarihten hiçbir kanıt getirmeksizin yazarsa, ve
Mustafa Kemal bunu ortaya çıkaranları saylav yaparsa, biz o bilgiyi ciddiye almayız.

Gene, tarihçiler yazmadı diye bazı şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Bakın şu mektubun
tarihine: 1914. Altındaki imza: Mustafa Kemal. (Y. Küçük, başka bir ülkede basılmış bir
kitabın yan yana iki sayfasını gösteriyor-A.G.), hangi harflerle yazılmış: Latin
harfleriyle...Demek ki biz Latin harflerini çok önceden kullanıyoruz; yani resmî tarihimizin
bize anlattığı şey doğru değil. Demek ki her şeyi Kemal Paşa'yla başlatamayız.

Attila İlhan büyük bir aydındı, ülkesini bağımsız, onurlu bir ülke haline getirmek istiyordu
ama...

Ama, Mustafa Kemal değerlendirmesinde yeterince sorgulayıcı değildi...

Hiç değildi. Hiç değildi. Mesihler sorgulanmaz ki. Benim hepsine birden açık olarak
söylediğim şudur: Bütün bir mücadeleyi bir tek kişiye bağlayarak Türkiye'yi
yoksullaştırıyorsunuz. Bizim ulusal mezarlığımız tek mezarlıdır. İsmet Paşa Hazretleri'ni
bile atmışsınız öbür tarafa.

363
Bu yoksullaştırma, sadece Kurtuluş Savası değerlendirmesinden ibaret değildir. Benim
bütün Kemalistlerden ayrıldığım en önemli iki nokta şunlardır: Tanzimat ve İsmet
Paşa...Tanzimat, Cumhuriyet'ten çok daha büyük, çok radikal bir harekettir. Tanzimat bir
orduyu yıktı, yepyeni kurumlar kurdu. Tam bir transplantasyondur. Yenileşmek istiyorsan,
mevcut orduyu değiştireceksin, onun bağlı olduğu büyük kurumları ortadan kaldıracaksın.
İkinci Mahmut bunu yaptı.

Resmî tarihin Mustafa Kemal'in annesiyle ilişkisini silikleştirme çabasını da onun


mesihleştirilmesinde kullanılan bir araç olduğunu yazdınız: "Anadan koparmak dünyadan
çıkarmaktır..." İlaveten, anneyle ilgili bilgilerimiz de eksik ya da çarpıtılmış. Mesela, sizin
için artık eski bir bilgi ama, şu anda bile insanların çoğunluğu, Zübeyde Hanım'ın Ali Rıza
Bey'in ölümünün ardından ikinci bir evlilik yaptığını bilmez.

Evet, 1960'larda Şevket Süreyya Bey bu gerçeği ortaya çıkardığında ülkede bir deprem
oldu. Hepimiz ağlamaklı olduk, birileri geldi de hepimizin annesine bir şey yaptı gibi
hissettik. Nasıl olur da paşamızın anası bir daha evlenir.

Türk Kemalist tarihi Zübeyde Ana'mızı hödük bir kadın olarak gösterdi. Kesinlikle yanlıştır.
Ben çok acı çektim şunu tespit ettiğimde: Kemal Paşa Hazretleri 1919'dan sonra annesini
bir daha hiç görmemiş. Bu ne biçim tarihçiliktir ki bunu dahi tespit edemiyor yahut
kaydetmiyor. Bu nasıl tarihçiliktir ki, mensuplarından biri bile gidip kendisiyle konuşmamış.
İstese yapar, ama konuşmak istemiyor, sormak istemiyor.

Ama ben açık söylüyorum: Kemal Paşa Hazretleri'nin doğum tarihini dahi net olarak
bilmiyoruz, çocukluğu nasıldır bilmiyoruz. Resmi tarihimiz, Turgut Özakman da öyle yazar,
Atatürk'ün başarısızlıkları için iki figür saptar: Çocukluğunda Zübeyde Ana, yetişkinliğinde
Enver paşa. İkisi de doğru değildir.

Bu durumda, Kemalizmin gecikmiş bir cenaze töreni dediğiniz "Şu Çılgın Türkler" kitabını
aynı zamanda Mustafa Kemal'in tanrılaştırılması sürecinin zirvesi gibi görüyorsunuz; doğru
mu?

364
Tabii... Aslında yazdıklarını ancak ana okulundu okutabilirsiniz.. Size bir gözlemimi de
aktarayım: Bazen Ankara'da yemekler yiyoruz, gazeteciler falan... Bu yemeklere bazen bu
hükümetin bazı bakanları da katılıyor. Gene bir yemekteydik, kitap yeni çıkmıştı ve
masadaki herkes "Şu Çılgın Türkler"i almışlardı. Dört-beş kişiydik ve hepsi, Abdüllatif
Şener Bey hariç, aldık bıraktık dediler. O da, henüz okumaya başlamamıştı, madem öyle
ben de okumayayım, dedi.

Tuhaf. Gazeteciler öyle konuşup başka türlü yazıyorlar demek ki. Yazdıkları gazetelerde
"Şu Çılgın Türkler" güzellemesinden geçilmiyor...

Zaten kimdir bu Turgut Özakman? Kemalizm'le hiçbir ilgisi bulunmayan hükümetler


döneminde Turizm Genel Müdürlüğü yapmıştır. Bu hükümetler döneminde Devlet
Tiyatroları Genel Müdürlüğü yapmıştır. TRT'nin en ideolojik dönemlerinde evvela daire
başkanı, sonra genel müdür yardımcısı ve genel müdür vekilliği yapmıştır. Bu bilgileri yan
yana getirdiğimiz zaman, Turgut Özakman'ın devletin istihbarat güçlerince çok güvenilen,
çok beğenilen bir insan olduğunu düşünmek durumundayız. 1997'de bana karşı yazdığı
"Vahdettin" kitabı öyledir. Genelkurmay yahut istihbarat, devletin iç çalışmasıdır bu. "Sen
bunu yap" demişlerdir.

Mustafa Kemal'in tanrılaştırılması bahsini son bir soruyla kapatmak istiyorum. Böyle bir şey
politik olarak ne tür sonuçlara yol açıyor?

Şöyle: Siz bir daha kurtulamazsınız. Çünkü o bir daha dünyaya gelmez. O mesihtir,
eşsizdir. E, bu kadar zor bir durumda, bu kadar gelmesi mümkün olmayan birisiyle
kurtulduysak, bir daha kurtulamayız. Çok kötümserdirler. Oysa benim anlatımım umut
verir. Çünkü ben her mücadeleden bir Mustafa Kemal çıkabileceğini söylerim.

Bu ülkeye yazıktır. Fransız Devrimi'nde herkes herkesi idam etti, giyotine gönderdi, ama
şimdi hepsinin heykelleri var. Hepsi ulular mezarlığında, hepsi büyük. Kurtuluş savaşları,
devrimler aynı zamanda içerde iktidar mücadelesi demektir. Bunda da günah bir şey yok,
her yerde böyle olur bu. Ben şimdi Nutuk'a bakarak bizim tek bir kahramanımız var
diyemem.

365
Turgut Özakman yazmış, bizim kurtuluş savaşımız en ahlaklı, en bilmem ne, en bilmem
ne...İnsaf. Bütün kurtuluş savaşları öyledir. Bunlar karşılaştırılamaz. Onların tarih yazımı,
Sovyetler'in tarih yazımına benzer: Biz yaptık, bir daha olmaz. İlahidir Sovyet Devrimi,
bizimkini de öyle yaptılar. Benim isyanım bunadır.

Biraz günümüze gelelim...Muhtemelen ilk benden duyacaksınız: Cumhuriyet Gazetesi


kaynaklı yeni bir tartışmaya kendinizi hazırlayınız. Erol Manisalı 17 Ekim'de Cumhuriyet'te,
28 Şubat'ı ABD'nin yaptırmış olması ihtimalini ciddi olarak düşünmemiz gerektiğini yazdı.
Teze göre, ABD böylece askere İslamcıların önünü kesin bir şekilde kapattırdı, sonra da
bölgede benim politikalarımı uygularsan önünü yeniden açarım, dedi.

Erol Manisalı hocam iktisada dönsün biraz. Benim devalüasyon levhalarım vardır, her
büyük devalüasyon rejim değiştirir. 1958 devalüasyonu, 27 Mayıs; 1970 devalüasyonu, 12
Mart; 1980 devalüasyonu, 12 Eylül...Ve en büyük devalüasyonlardan biri 2OO1'de oldu.
Böyle dönemlerde rejim korkar, tepkileri durdurmak için çareler arar.

Erol Manisalı'ya hiç katılmıyorum. Hilmi Paşa Hazretleri 28 Şubat'ı yapan paşaları tasfiye
etti. Bir de şunu açıklıkla söyleyelim: İşte Türkiye'de istediğini kukla gibi getiriyorsun,
istediğini götürüyorsun, benim bu tür analizlerle işim yok. Tarihimize bakacaksınız...
Amerikalılar böyle istiyor, isteyebilirler, ama bizim iç kuvvetlerimiz var bir de. Ayrıca
haksızlıktır böyle bir analiz yapmak. 28 Şubat'ı yapan paşalar 10. Yıl Marşı'nı söylerken
ağlıyorlardı. Oyun mu oynuyorlardı yani? Ama ben Hilmi Paşa Hazretleri'nin ağladığını
görmedim.

Ordunun üst yönetiminden memnun değilsiniz, öte yandan siz kendinizi orducu bir
sosyalist olarak takdim ediyorsunuz. "Doğan Avcıoğlu ve ben" diyorsunuz kitabınızda, "biz
ayrı bir mektebiz. Biz orducuyuz. Biz, bizim türümüzde olmayan solu ah-mak buluruz."
Sizin zihninizdeki sosyalist iktidarda ordu mensupları da olacak mı?

Hem Bulgaristan'da hem Rusya'da devrimi ordu yaptı. İşçi sınıfımızı abartmayalım. Belki
onlar yapmasaydı başka türlü olurdu. Ben bu tarihten sonra artık Türkiye ordusunun darbe
yapacağına inanmam; devrim yapabilir.

366
Lozan'daki koalisyon, "Bağımsızlık, anti-emperyalizm, Kemalizm" gibi sloganlara rağmen
sizin onayınızı alamadı. "Güzel bir 23 Nisan müsameresi" olarak seyrettiğinizi söylediniz...

Tabii... Bilgisizler bir kere. İkincisi, bir ülkenin bağımsızlığı bir anlaşmayla olmaz ki.
Amerika o anlaşmayı imzalamadı, Lozan'ı, o zaman neden bu kadar fetişleştiriyorsunuz?
Sevr'i fetişleştirmek de cehalettir. Sevr, bir Kürt devletinin olmadığı zamanda Kürt devleti
kurma girişimidir; var şimdi. Sevr, bir Ermeni devletinin olmadığı zamanda Ermeni devleti
kurma girişimidir; var şimdi. Sevr, onların yaptığı egzersizlerden biridir ve geçmişte
kalmıştır.

Madem söz Kürtlerden açıldı...Şu sözleri Barzani yanlısı Kürt politikacı Hikmet Fidan'ın
öldürülmesinden hemen sonra söylemişsiniz: "Bu topraklarda Halaskar (Kurtuluş)
Komitaları'nın olabileceğini düşünmek mümkündür. Hem PKK ve hem de devlet yapmamış
olabilir. Bu topraklarda yönetenler gaflet ve dalalet içinde olsalar bile Diyarbakır ve diğer
topakları Barzani'ye vermemek için çalışacak insanlar çıkabilir." Ordunun dışında, devletin
dışında bazı paramiliter güçlerden sempatiyle söz ediyorsunuz. Böyle bir ihtimal sizi hiç
ürkütmüyor mu?

Efendim, benim bugünkü Türkiye'ye ilişin tespitlerimle 1919-20'lerin Türkiye'si için yaptığım
tespitler aşağı yukarı aynı matriksin içindedir. 1919'da da ülkenin çok çeşitli yerlerinde
pıtrak gibi şûralar, müdafaa-i hukuk komiteleri kurulmuştu.

Bugünkü Türkiye'de iki noktayı tespit edebiliyoruz: Bir, devlet çok zayıflamıştır, her yere
egemen değildir. İkincisi, Türkiye'de pek çok yerde devlet olma iradesi zayıflamıştır. Böyle
durumlarda küçük küçük halaskar komiteleri çıkar. Ben bunu tespit ediyorum, işaretleri de
vardır. Bana gelince, benim gibi bir insan bundan neden rahatsız olsun ki...

367
DOKUZUNCU BÖLÜM
TÜRKLER VE KÜRTLER, MÜSLÜMANLAR
VE YAHUDİLER
Tanzimat döneminden bugüne kadar, topraklarımızda Müslümanların ve Türklerin de
kullanıldığı bir Yahudi-Hıristiyan savaşı yaşandığını ileri sürüyorsunuz...Bugünkü birçok
gelişmenin ve olayın da bu savaşla izah edilmesi mümkün mü? Elenizm ve Judaizm olarak
kodladığınız tarihsel diyalektiğin iki karşıt irade olarak bugünkü karşıtları nelerdir?

Yeni bir tarih anlayışı ve tarih bilincinin eşiğindeyiz.

Bir defa tarihi, özellikle son yüz elli yılı, 1840'lardan başlatabiliriz, Türkiye'deki birçok
gelişmeyi, belki yüz elli yıllık "Yahudi-Hristiyan Savaşları" olarak görebiliyoruz. Açık ya da
Kripto Yahudiler'in, Hıristiyanları bu topraklardan çıkarma ve hatta kovma harpleri var. Biz
Türkleri de bu harplerin bir tür figüranları sayabiliriz, daha doğrusu bu durumdayız.

Böyle bakıyoruz.

Bakmak, görünmeyeni görmektir. Şimdiye kadar göremiyorduk.

Önemli olan görebilmektir ve görmeye başladığımızda, madde değişiyor ve yerli yerine


oturuyor.

Tabii hala bazı kuşkularımız ve sorunlarımız var; 1840 yılları diyorum, üç maddi tespitimiz
var, birincisi,Tanzimat'ı hemen izleyen yıllardır. İkincisi, "Kürdistan
Madalyaları" çıkarıldığı bir zamandır, İkinci Mahmut’a "Kürdistan’ın İkinci Fatihi" de
deniyordu, Kürt feodallerini kırıyordu. Üçüncüsü, Bedirhan İsyanı'dır, ilk büyük Kürt
Kalkışması sayıyoruz.

368
"Kürt İsyanı" olarak da görülse, Bedirhan, Yahudi mi idi, bu soruyu formüle edebiliyoruz ve
güçlük buradadır. Çünkü, bazı kaynaklara göre kırk bin Süryaniyi üç günde yok etti, on bin
de olabilir, bunu "Yahudi-Hıristiyan Harpleri" manzumesine dahil edebilir miyiz, soru
ortadadır.

Tartışmak zorundayız,
a- bu bilgin kavmi, süryanileri, kahretmek için, ibraniyet bir gerekçe olabilir mi? Yoksa,
ciddi neden bulmak zorundayız.
b- Bedirhan'ın birinci kuşak ahfadının İsrael casusu olduklarını İsrael kaynaklarına
dayanarak, İsyan'da, göstermiş, bulunuyorum.
c- Vasıf Çınar ve Cemal Kutay da ahfadındandır, aşırı kemalist Cemal Kutay'ın, Yahudi
damat meyli gösterdiğini biliyoruz,
d- Sabetayist tesmiye edilen d