P. 1
Hanefi Avcı - Haliç'te Yaşayan Simonlar

Hanefi Avcı - Haliç'te Yaşayan Simonlar

|Views: 1,311|Likes:
Yayınlayan: teon60
Hanefi Avcı’nın "Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat" adlı olay yaratan kitabında,
büyük yankı bulan cemaatçi yapılanmaya ilişkin iddialarının yanı sıra JİTEM’in yapısı, Cem Ersever
cinayeti ve Uzan operasyonu hakkında da gizli kalmış detaylar anlatılıyor.
Hanefi Avcı’nın "Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat" adlı olay yaratan kitabında,
büyük yankı bulan cemaatçi yapılanmaya ilişkin iddialarının yanı sıra JİTEM’in yapısı, Cem Ersever
cinayeti ve Uzan operasyonu hakkında da gizli kalmış detaylar anlatılıyor.

More info:

Published by: teon60 on Sep 06, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

09/19/2013

pdf

text

original

Sections

HALİÇ'TE YAŞAYAN SİMONLAR

D ü n Devlet Bugün C e m a a t

H A N E F İ AVCI

ANGORA

İÇİNDEKİLER

1.Bölüm:
Simon

DEVLET
3 10 18 21 22
27

N e d e n yazıyorum? Haliç'te Yaşayanlar Kitabın Dilindeki Sertlik Köydeki Okul Yıllarım
MERSİN

Gülnar İlçe Emniyet Komiserliğim Gençlik Parkı'ndaki Garsonlar İdeolojik Konularda Benden Bilgiliydi

27 34

Mut İlçe Emniyet Komiserliğim..........................................................36 Pavyoncuların Şikâyetleri...................................................................40 İlçede İki Hükümet Tabibi ile Çalışma İki Öğrencinin Vurulması Mersin Merkezdeki Görevlerim Mafyanın Gücü Namık Astsubayın Mafyayla Kurtarılması PKK'lılann Banka Soygunu Acilciler Operasyonu İhvancılar Operasyonu ve Halit Musto. Telsiz Telefon Kullanan Fabrikatör Tutuklandı Ehliyet Yolsuzluğu Altın Kaçakçılığı Davası Kaçakçılık Kültürü Atadan Gelir. DİYARBAKIR Güneydoğu'daki Güvenlik Kuvvetleri PKK'yı Bilmiyor Küçük Ağa PKK'nın Yakın Geleceği Neşet Çiçek... Almanya Ziyareti İki TİKKO'lunun Yakalanması Burhan Nart Olayı Aranan Üç Kişinin Yakalanması Seren Operasyonu lii 45 48 51 52 57 61 63 72 79 81 83 90 93 93 94

Haliç'te Yaşayan Simonlaı C e z a e v i n d e Tünel Bulunması ve Eğitimin Önemi Diyarbakır'da İlk Teknikle Tanışmam A B D Kimi Destekliyor? PKK'yı mı, Türkiye'yi mi? Talabani'nin Türkiye Harekâtı İSTANBUL İstanbul'da Bilgisayar Sistemini Kurmam İstanbul Operasyonları C e m Ersever Olayı Cihaz A l m a k İçin İsrail'e Gidişimiz Dış Güçlerin Etkisi ANKARA PKK'ya Teknik Bilgiler Sızdı Susurluk Olayı Termal Kameralı Uçak A l ı m ı A n t a l y a ' d a P K K Operasyonu Devletin Güvenlik-Bütçe İlişkisi K O M Dairesi'nde Yenilikler Uzan Olayı
ÇEAŞ ve K e p e z Elektrik Berke Barajı İnşası Yapılanların Kısa Özeti

129 139 155 156 160 160 174 186 209 213 215 215 217 225 231 235 237 238
242 244 248

Neşter 2 Operasyonu Kayseri Uyuşturucu Operasyonu Lodur Operasyonu EDİRNE Kapıkule Tahkikatı
Kapının Düzeni İçin Alınması Gereken İdari Tedbirler

263 268 272 .-277 277
298

Edirne Belediyesindeki Yolsuzluklar Su Davası Diğer Görevlerimiz
Şentürk Demir al ve Çanakkale'de Kayıp Bir Çocuğun Bulunması Olayı Kaçak Çay Operasyonu Yolsuzluk Olmadan Türkiye'de Ekonomi Olmaz

302 309 316
316 326 329

ESKİŞEHİR Terörde Bilimsel ve A k a d e m i k Araştırmanın Ö n e m i iv

330 330

İçindekiler

Psikolojik Harekât: Halkı Birbirine Karşı Kullanmak Kendi Halkım Yönlendirme Faaliyetleri Ergenekon Devlet N e d i r ? Yetkileri Ne Olmalı? Bugün " B ö l g e " d e Kişilikli İnsan Yetiştiremeyiz! Gelişmiş ve Geri Kalmış Ülkelerdeki Yapı: Resmi ve Sivil Doku Köleliğe İtiraz Resmi Kurumlardaki Ast-Üst İlişkisi
Yanlış, A m a Sadece Yanlışla Kalsa! Olayın Mağdurları: Bu Uygulamalara Tâbi Olanlar Açısından Bakmak Özgürlük ve Demokrasi: İki Sihirli Anahtar

333 335 338 346 352 356 357 359
363 368 368

Demokratik A ç ı l ı m Sorunun A d ı PKK mı, Bölücülük mü, Yoksa G ü n e y d o ğ u Sorunu mu? Öcalan: H e r k e s e Mektup Yazdık PKK Konusunda Kaçan Fırsatlar Balkanlarda Benzer Durumlar Yunan-Bulgar-Türk İlişkileri N e d e n A B ' y e Girmeliyiz? Bu Sistem, Fikri Olana Karşıdır Komplo Teorileri

369 373 375 376 378 379 384 387 389

2. Bölüm: C E M A A T
Din ve İnanç Dünyam Din ve İnanç Dünyamdaki Gelişmeler 28 Şubat D ö n e m i Yaşadıklarımız Tutuklanmam ve Kısa Süren Hapis Hayatım K O M Daire Başkanlığından A l ı n m a m A h m e t İlhan Güler'in İstanbul İstihbarat Şubesinden Alınması İstihbarat ve K O M N e d e n Ele Geçirilmek İstenir? Emin A s l a n Hakkındaki İftira
Emin Bey'e Kurulan Komplonun Başlangıcı

397 397 407 412 415

Sabri Uzun'un İstihbarat Daire Başkanlığından Alınması... 421 427 433 435
436

İki Emniyet G e n e l Müdür Yardımcısı Hakkındaki İzmir Tahkikatı v 465

Haliç'te Yaşayan Simonlaı

Sakarya Tahkikatı
Genel Müdür Yardımcılarını Yiyen Yapı Ne Yapmak İstiyor?

474
479

Benim Hakkımdaki Çalışmalar İhbar ve Şikâyetlerim Danıştay Olayı Erzincan Olayı
Erzincan Olayı ile İlgili Genel Bilgilerim

480 486 504 508
509

Alışılmadık Savcılar Alışılmadık Polisler İlk Yanlış İşlemler Ergenekon Örgütü
Davada Yanlış Olan Birinci Konu Davada Yanlış Olan İkinci Konu

521 525 527 531
532 538

Bazı Yerler N e d e n A r a n m a z ? Ankara E m n i y e t Müdürleri Toplantısında İçişleri Bakanı'ndan T a l e b i m Bugüne Kadar Cemaat Tarafından Yapılan Operasyonlar ve Çalışmalar A s k e n B e l g e l e r Nasıl Değerlendirilmeli?
Türkiye'de Bazı Şeyler Birbirine Karışıyor E M A S Y A Planları Savaş Oyunları, Planları Siyasi Hayata Müdahale. Darbe Hazırlıkları

541 542 544 547
547 548 550 551

Nasıl Yönetiliyor, Kimler Yönetiyor? Cemaatin P r o p a g a n d a Araçları Garip Bir K a s e t Olayı Güncel İttihat ve Terakki Bu Bölümü N i y e Y a z d ı m ? Cemaati Y ö n e t e n l e r e Bugün Yaşananları Nasıl Yorumlamalı? Bütün Kurumlar ve Kişiler Kof mu? Kanunsuz Dinlemeler Devleti Kim Yönetiyor? Ne Yapılabilir? Ankara E m n i y e t Müdürünün Tutuklanması Dizin

555 565 566 569 569 573 575 578 578 579 580 586 689

vi

Haliç'te Yaşayan Simonlaı

HANEFİ AVCI
1956 yılında K a h r a m a n m a r a ş 'm Pazarcık ilçesinin Karabıyıklı k ö y ü n d e dünyaya gelen Hanefi Avcı, ö ğ r e n i m y a ş a m ı n a d o ğ d u ğ u k ö y d e k i Karabıyıklı llkokulu'nda başladı. Ortaokulu Gaziantep'teki Karşıyaka Ortaokulunda, liseyi ise Ankara'daki Polis Kolejinde bitirdi. Ardından Polis Enstitüsünde eğitimine de­ v a m etti ve bilahare A n k a r a Üniversitesi H u k u k Fakültesi'nden 1980 yılında m e z u n oldu. Polis A k a d e m i s i n d e n m e z u n olduğu 1976 yılından 1984 yı­ lına kadar M e r s i n ili Gülnar ve Mut ilçe Emniyet Komiserliği ve Mersin T e r ö r l e M ü c a d e l e Şubesinde görev yaptı. 1984 yılında G ü n e y d o ğ u ' d a artan terör olayları sonrası Diyarbakır İstihba­

rat Şubesine atandı. Burada 8 yıla yakın görev yaptıktan son­ ra 1992 yılında İstanbul İstihbarat Şube M ü d ü r l ü ğ ü görevine atandı. 1996 yılındaki terfisi sonrası İstihbarat Daire Başkan

Yardımcılığı görevini yürüttü. Susurluk olayları sonrası T B M M Araştırma K o m i s y o n u n d a Terörle Mücadele adı altında güven­ lik kuvvetleri içerisinde çeteler oluşturulduğunu ifade etmesi üzerine h a k k ı n d a davalar açıldı. Tahkikatlara uğradı. B a s m a yaptığı açıklamalar üzerine açığa alındı. Devletin gizli bilgilerini temin e t m e k ve açıklamak suçlarından A n k a r a Devlet Güvenlik M a h k e m e s i n c e tutuklandı 10 gün hapis yattı. Ardından berat etti idare m a h k e m e s i kararı ile görevine d ö n d ü . 2003 yılına kadar geri hizmetlerde çalıştıktan sonra 2003 yılında E m n i y e t Genel M ü d ü r l ü ğ ü Kaçakçılık ve Organize Suç­ larla M ü c a d e l e Daire Başkanlığına atandı. B u r a d a yaptığı yol­ suzluk operasyonları hoşa gitmeyince 2005 yılında geçici ola­ rak, 2006 yılında ise asaleten Edirne İl E m n i y e t M ü d ü r l ü ğ ü n e getirildi. Edirne Kapıkule h u d u t kapısında polis ve gümrükçü­ leri rüşvet alırken gizli kameraya kayıt ederek m a h k u m olma­ larım sağladı.

vii

Haliç'te Yaşayan Simonlar 18 Haziran 2009 tarihinde Resmî G a z e t e d e y a y ı m l a n a n or­ tak k a r a r n a m e ile Eskişehir İl Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü ' n e atandı. H â l e n Birinci Sınıf E m n i y e t M ü d ü r ü olarak Eskişehir İl Emni­ yet M ü d ü r l ü ğ ü görevini sürdürmekte olan Hanefi Avcı, 2006 yılında T A S A M ' m Stratejik Vizyon Sahibi Bürokrat ö d ü l ü ' n ü kazanmıştır. Avcı, E m n i y e t t e teknik-elektronik istihbaratın ku­ rucusu olarak bilinmektedir.

viii

1. Bölüm

DEVLET

1. Bölüm: Devlet

Neden Yazıyorum?
N e d e n y a z ı y o r u m ? Y a z m a k için k i m s e n i n bir sebebi olma­ malı. O k u m a k d ü n y a d a elzem olduğu halde, o k u m a y a n ülkem­ de y a z m a n ı n sebebi aranıyor, arıyoruz. İnsan kendine de soru­ yor: N e d e n y a z ı y o r u m ? Neden yazmalıyım? Herkesin, bırakın kolayca, bin bir çabayla dahi gelemeyeceği bir n o k t a d a y ı m . Sayısını bilemediğim kadar çok olay içerisinde yer aldım, çok şey yaptım; ama yaptıklarımın bir kısmını yıktım ve t a m a m ı n ı n yıkılması gerektiğine inanıyorum. Bu kitapla bir kısmını d a h a y ı k m a y a çalışacağım. K e n d i m c e sağ görüşle, bazı değerlerle, belirli bir vatan, millet, ülke ahlak anlayışını kap­ sayan inançlarla b ü y ü d ü m . Daha yücesine özenerek y a ş a d ı m ama geçen z a m a n d a , yaşayarak g ö r d ü ğ ü m olaylar sonrasında bu yüce değerlerin bir kısmını sorgulamaya başladım. Bunlar­ dan yalnız biri veya bir kısmı bile y a z m a m için yeterliydi. Kaç y a ş ı n d a y ı m ? Yaştan kasıt ne? Eğer kastedilen d o ğ u m ­ dan itibaren geçen z a m a n ise nüfus kağıdımda yazan tarihe göre 54 y a ş ı n d a y ı m ; biyolojik olarak sağlığım veya hissettiğimse 35-40; d u y g u d ü n y a m d a yaşadığım ve g ö r d ü ğ ü m olaylar, aldığım dersler, çektiğim acılar ise o z a m a n kendimi 100-150 yaşında hissediyorum.

Hiçbir polis b e n i m kadar değişik olay yaşamamıştır. Ülke­ nin en g ü n e y i n d e n en doğusuna, oradan en batısına kadar her yerinde g ö r e v y a p t ı m . 12 Eylül öncesi sağ-sol çatışmalarının 1984 sonrası

ülkeyi iç savaş aşamasına getirdiği olaylardan,

PKK'nın yarattığı G ü n e y d o ğ u katliamlarına; 19901ı yılların ba­ şında y e n i d e n hız kazanan (başta İstanbul olmak üzere) büyük illerimizdeki suikastlara; siyaset ve terör olaylarına kadar t ü m ideolojik çatışmaların soruşturulması safhasında yer aldım. Büyük hayali ihracat şebekelerinden, büyük banka dolan­ dırıcılıklarına; ihalelere fesat karıştırma olaylarından, ulusla­ rarası u y u ş t u r u c u şebekelerinin soruşturulmasına kadar çok geniş bir k r i m i n a l yelpazede çalıştım. Bu görevler esnasında so3

Haliç'te Yaşayan Simonlar kakta adam da kovaladım, daire başkanı olarak ülke genelinde ve hatta uluslararası alanda polis teşkilatları ve kuruluşlarıyla işbirliği içinde p l a n l a m a da yaptım, m ü ş t e r e k operasyon icra­ sında da b u l u n d u m . Suçlu g ö r d ü ğ ü m kişilerle fiziken ve ruhen mücadele e t m e k t e n , silahlı çatışmaya; en teknik cihaz ve sis­ temlerle onların karşılarına çıkmaya kadar her sahada ve her türlü polisiye olayda yer aldım. Sonra bir anda polislikten, devletin güvenlik gücü olmak­ tan, yani avcılıktan sistemin istemediği, yanlış bulduğu bir he­ def, bir av k o n u m u n a düştüm. Bunlar da gerçek m a n a d a kendimi 100-150 yaşında hisset­ m e m e neden oldu. Y a ş a d ı k l a r ı m d a n dolayı, sanki yüksek bir tepeden kendi sa­ h a m d a t ü m d ü n y a y ı seyreder gibiyim. K e n d i m i , herkesin geçe­ ceği yollardan çoktan geçmiş biri gibi hissediyorum. Şu tepenin arkasında bulunanlar biraz sonra karşıdan gelecek olanlara

tuzak kurmuşlar, eyvah yine kan dökecekler, biri bunları uyar­ sa... Ben, " E y tuzak kuranlar değmez, y a p m a y ı n , düşmanlık büyük hata, bu tuzağa kendiniz düşeceksiniz, y a p m a y ı n , etme­ yin!" d e m e k istiyorum. B u l u n d u ğ u m noktaya nasıl geldim? Bu m u c i z e d e n öte bir şeydi. Ne m u c i z e y l e ne de b e n i m çalışma ve gayretimle olacak şey değildi; ne akıllı ne de cesur o l m a m yeterliydi. Belki mistik­ çe d ü ş ü n ü l ü n c e , akıl üstü bir irade buraya g e l m e m i istedi. Bu noktaya gelişim fiziki bir m ü c a d e l e y l e olsaydı, derin va­ dilerden g e ç m i ş , aşılması imkânsız dağları aşmış, masallarda­ ki ejderhalarla kavga etmiş, hiç kimsenin bilmediği tehlikeler­ le boğuşmuş o l m a k gerekirdi. Fiziki tehlikeleri geçmek, kavga etmek zor şeylerdi ama bunları gerçekleştirmek m ü m k ü n d ü ; oysa insanın kendi ruh dünyasındaki kavgası, kendi içindeki tehlikeli y o l c u l u ğ u çok daha zor, çok daha a m a n s ı z mücade­ le gerektiriyordu. Daha önemlisi sadece kavgayla ve akılla da zihinde ve kişilikte bazı şeyleri a ş m a k m ü m k ü n olamıyordu, 4

1 Bolüm: Devlet tüm bunlar yeterli değildi. İçte ve dışta milyonlarca, milyarlar­ ca tesadüfün art arda, sistemli, düzenli bir biçimde etrafımda m e y d a n a g e l m e s i ve tüm r u h u m u , benliğimi etkileyerek beni b u l u n d u ğ u m yere itmiş olması gerekirdi. M a d e m k i herkesin kolayca gelemediği bu yere, mucize üstü bir şekilde savrulmuştum, olan ve olacak birçok olayın perde arkasını ç o k az da olsa görebiliyordum. O z a m a n arkadan ge­ lenlere söyleyecek sözüm olmalıydı; yaşadıklarımı, yollardaki tehlikeleri, kendilerine kurulan tuzakları a n l a t m a m ve bunlar­ dan kurtulma yollarını, bildiklerimi s ö y l e m e m gerekiyordu. Görev u ğ r u n a tüm yaptıklarımın doğru o l d u ğ u fikrini zih­ nimde yıktım. Bir z a m a n l a r y o k etmeye bütün gayretimle çalış­ tığım t ü m d ü ş m a n l a r ı m ı n , silaha ve şiddete sarılmayan halleri­ ni şimdi e l z e m g ö r ü y o r u m . Onları silaha ve şiddete itenin de as­ lında doğru o l d u ğ u n u zannettiğim değerler olduğunu anladım. Bu öyle b ü y ü k bir şeydir ki; ne dağa, ne tepeye benzer. Ruh dünyasında bu kadar büyük bir değişime d a y a n m a k m ü m k ü n müdür? Karanlıktan aydınlığa, soğuktan sıcağa, inançsızlıktan inanmaya gidiş gibi; birbirinin zıddına dönerek öncekinin tam tersine yol a l m a k o kadar zor ki... Sözlerle tarif etmek, yaşama­ dan a n l a m a k m ü m k ü n değil. H a y a t ı m boyunca, y a p m a m gereken işin gereği ne ise onu yapmaya çalıştım. Ne para, ne m a k a m , ne de başka bir men­ faat, hiçbir z a m a n eylemlerime etken olmadı. Yaptığım işin ya­ pılmasının gerekliliği ö n e m taşıyordu. Bütün enerjimle, gayre­ timle, aklımla, yaptığım işe kilitleniyordum. Ne özel hayatım, ne eğlencem ve m e r a k ı m , ne istirahatim vardı. Sabah uyanınca işe başlar, y o r u l u n c a uyur, uyanınca tekrar hedefime yönelirdim. Bir derviş edası, bir ideal tutkusu, bir iş sevdasıydı benimki. Her iş tehlike, her iş riskti aynı z a m a n d a . D ü n y a d a herkesin hayran olduğu, hakkında şiirler yazılan, aşıklarının her tepesi için ayrı eser verdiği İstanbul'da dört koca yıl çalışmış; her türlü lüks y a ş a m ı sağlayacak imkân ve konu5

Haliç'te Yaşayan Simonlar ma sahip o l m a m a r a ğ m e n bir defa bile ne İstiklal Caddesi'nde ne Bağdat C a d d e s i ' n d e g e z m e d i m . Bir defa bir gazinoya gitme­ dim, resmi m e c b u r i y e m e k l e r i n haricinde bir defa bile lüks de­ ğil, sıradan bir restorana gidip y e m e k y e m e d i m , bir arkadaşı­ mı y e m e ğ e g ö t ü r m e d i m . İş varken, ülke tehlikedeyken, y e m e ğ e gidilir mi? H a y a t ı m b o y u n c a hiç 20 gün izin k u l l a n m a d ı m , hiç k a m p a veya tatil anlayışı ile bir yere g i t m e d i m . Gitmeyi de uy­ gun görmez, gidenlere ise görevden kaçıyorlar diye kızardım. Bu konudaki en b ü y ü k l ü k s ü m restoranlardan paket servis olarak acılı, baharatlı y e m e k l e r getirtip, bu yemekleri şubenin m a k a m odasında çalışma arkadaşlarımla birlikte yemekti. Arkadaşla­ rım beni, y a n ı m a gelene y e m e k ısmarlarken olsa olsa: "Tostun neli olsun?" diye soran; şube çaycısının yaptığı tosttan başka bir şeye z a m a n a y ı r a m a y a n biri olarak tanımlıyorlardı. Böyle bir anlayış, çalışma ve inanç nasıl olabilirdi? A m a en mütevazı haliyle b e n i m g e r ç e ğ i m buydu. İçimde k a y n a y a n iş ve çalışma isteği ise b u n d a n öte bir şeydi. Bu kadar çalışma ve gayret sonucunda elde ettiğim tecrü­ beyle olağanüstü eserler ortaya çıkmıştı. Daha iyisini, daha üs­ tününü, daha sihirlisini y a p m a k gerekiyordu; bir öncekinden elde edilen bilgiler daha üstünün yapılmasını sağlıyordu ama ben gerçek m a n a d a yaptıklarımızı asla yeterli g ö r m ü y o r d u m . Kaçırdığımız fırsatlara, boş geçen z a m a n a ve karşımızdaki güç­ lerin gerçekleştirdiği en küçük bir olaya bile nasıl geçit verdi­ ğimize hayıflanarak yaptıklarımızı yetersiz b u l u y o r d u m . Daha çok çalışmalıydık, daha çok gayret etmeliydik... Herkesin beğendiği, hayran olduğu teknik ve elektronik araç­ lar ortaya çıkıyordu. Daha iyisi, daha üstünü derken sonunda yaptığımızın ne d e m e k olduğunu, değerini, ancak kendimiz anla­ yacak hale gelmiştik. Sihirli teknolojiler, sihirli çözümler o kadar olağanüstüydü ki anlatmak ve anlamak için kendimizden başka kimseyi b u l a m a z olmuştuk. Bu hal aslında korkunç bir teknolo­ ji tapıcılığı haline gelmişti. Suçluları bulup ortaya çıkaran, yeni 6

1. Bölüm: Devlet tasarladığımız sistemler çok değerliydi, uğruna her şey yapılma­ lıydı. Aslında bunlar bu ülke için gecikmiş araçlardı ve bunlara yönelik çalışmaları sınırlayıcı hiçbir ölçü kabul etmiyorduk. Sonunda, aslında sonunda değil daha başında, çabalarım meyve vermişti, isteğim olmuş, m u c i z e gerçekleşmişti. Anlattık­ larımı anlayacak, ana planını k u r d u ğ u m kafamdaki sistemin işleyişinde b a n a gerekli teknolojiyi sağlayacak insanla karşılaş­ mıştım. S i s t e m kurulmuş, az sayıda personel ve teçhizatla t ü m illegal yapılarla mücadele edilir hale gelinmişti. İnanılmazlar yapılabiliyordu artık, her şey ilim, akıl ve teknolojiyle oluyordu. O güne k a d a r yapılanlara bakıldığında, m u c i z e ötesi şeylerin gerçekleştiği görülebiliyordu İllegal örgütler, casusluk şebekelerine tas çıkartacak gizli y ö n t e m l e r ve yollar kullanıyorlardı. A m a ne yaparlarsa yapsın­ lar o l m u y o r d u . Onlar, adı sanı hiç bilinmeyen en gizli eleman­ larını gönderiyor, biz onları kısa sürede tespit edip etkisiz hale getiriyorduk. Yurtdışında işleri y ö n e t e n Dev-Sol lideri Dursun Karataş, aldığı her tedbire r a ğ m e n gönderdiği en gizli adamları­ nın hiçbir e y l e m y a p a m a d a n en kısa sürede yakalandığını gör­ düğünde, "Alnınıza Dev-Sol yazsak, polis sizi bu sürede bula m az, sız nasıl y a k a l a n ı y o r s u n u z ? " diyordu. G e r ç e k de böyleydi. Eğer alınlarına kırmızı yazıyla Dev-Sol militanı, terörist yazsalar o kadar kolay bulamazdık onları. Ama en gizli örgüt m e n s u b u ne kadar yeraltında kalsa da kısa sürede yakalanıyordu, artık m e y d a n h e r k e s i n kullanabileceği kadar boş değildi. T ü m illegal yapılarla yıllarca m ü c a d e l e ettik. D a h a eyleme­ lerine b a ş l a m a d a n , en gizli saklı hücrelerinde onları tek tek ya­ kaladık. Asıl ö n e m l i olan, eylemcileri sadece teknik sistem ve akıl üstünlüğüyle y e n m e k değildi. İşin kökenine i n m e k gerekti. İnsanlar n e d e n bu yola girer, hayatlarını, varlıklarını, gelecek­ lerini neden tehlikeye atardı? Ne y a p m a k istiyorlardı, bunlar deli miydi, bu k a d a r önemli olan sebepleri neydi diye sorgula­ maya başladım. 7

Haliç'te Yaşayan Simonlar

.

.

...

.

...

. .

Yıllar yılları kovaladı, olaylar olayları... Bir süre sonra, top­ lumsal y a ş a m için yıllarca d ü ş m a n g ö r d ü ğ ü m grup, d ü ş ü n c e ve örgütlerin aslında sağlıklı bir demokrasinin o l m a z s a olmazı olduklarını; m o d e r n bir t o p l u m için asıl tehlikenin, bunların aksine her muhalefeti y o k e t m e y e o d a k l a n m ı ş olan b e n i m sa­ v u n d u ğ u m değerler o l d u ğ u n u anladım. B u n u n acısını derin­ den y a ş a d ı m . B u açıdan eskiden s a v u n d u ğ u m t ü m düşünceleri d ü ş m a n g ö r m e k tarif edilmez bir duyguydu. G e ç m i ş yıllardaki anlayışıma göre, bütün radikal muhalefeti yok etmeli ve b u n u y a p a c a k sistemi kurmalıydım. Mesleğe yeni başladığım M e r s i n ' d e görev y a p t ı ğ ı m yıllarda, b e n i m için siste­ min ve rejimin muhalifi olan; devleti, orduyu ve polisi eleştiren herkes kötü niyetli, hain ve ajandı. T ü m solcular Rus ajanı ve vatan haini idi, onlara en ağır ceza verilmeliydi. A m a duygu d ü n y a m d a k i büyük değişimlerin olduğu, anlatılamaz şeylerin r u h u m a çarptığı o çileli günlerim ve biraz da k a r ş ı m d a olan insanlarla t e m a s ı m sonucunda, onların inançları uğruna kat­ landıkları kişisel fedakârlıklarını görerek d e m o k r a t i k muhalefe­ ti hoş g ö r m e y i ö ğ r e n m i ş t i m . B u n u n l a birlikte radikal olan, hele eline silah alan ve şiddet kullanan herkes, her örgüt mutlaka durdurulmalı, y o k edilmeliydi. S o n u n d a tapacak kadar bağlandığım, yaratılması uğruna bu kadar gayret gösterdiğim, her şeyimi v e r d i ğ i m değerlerin yıkılması için gayret gösterdim, yıkılmasını istedim. Bu kadar büyük bir d e ğ i ş i m , bu kadar büyük bir d ö n ü ş ü m m ü m k ü n m ü y d ü ? Y a ş a m ı n gayesi vatan, millet, bayrak, ülke, Allah, din, ahlak, k a n u n l a r değil miydi? Bunlar o kadar önemliydi ki uğ­ runda binlerce insan ölmüştü, gerekirse daha binlercesi ölme­ liydi. Asla bu kutsal değerler ihlal edilmemeli, hiç kimse bu değerleri kirletmemeli, bunlara karşı gelenler bertaraf edilme­ liydi. B u g ü n hâlâ bu düşünceleri savunanlardan o z a m a n bir tek farkla ayrılıyordum; ben her şeyin meşru, aleni ve herkesin h u z u r u n d a olması gerektiğini d ü ş ü n ü y o r d u m ; 8 Susurlukçula-

1. Bölüm: Devlet rın yaptığı gibi gizli, kaçak değil. Sağ düşünce ülkenin iyiliği, güzelliği ve t ü m yüce değerler için vardı; sol düşünce ise k o m ü ­ nizm, inançsızlık, S S C B demekti; mutlaka y o k edilmeliydi. Dev­ leti eleştirene m a n i olunmalı, durdurulmalıydı. Ecevit nasıl sol, ortanın solu diyerek, binlerce şehit verilerek kurulan bu devleti eleştirebilirdi? Nasıl S o v y e t l e r i n rengine benzer sol, sosyalist anlayışı savunabilirdi, buna niye m ü s a a d e ediliyordu? Yıllar, yıllar sonra şu sonuca vardım: İnsanların eylemlerini kafalarındaki fikirleri; fikirlerini ise inanç ve düşünce sistemle­ ri, dolayısıyla d o g m a t i k olarak kutsal kabul ettikleri ve hayatla­ rının anlamı olan ve uğrunda ö l ü m ü göz aldıkları y ü c e değerler belirliyorsa; bu ülkede bunca olumsuzluk varsa ve yıllardan beri d e v a m ediyorsa, her şey kötü ve yanlış ise, bunun sebebi ufak tefek şeyler ve kişilerin hatası olamazdı. Hata, t ü m eylemleri­ mizi yönlendiren, anlamlandıran fikir ve düşünce sistemimizin kaynağı olan d o g m a t i k inançlarımız ve kutsallarımızdaydı. Yani bizim yücelttiğimiz, uğruna her şeyi feda ettiğimiz, canımızdan çok sevdiğimiz, varlığımızın sebebi, k e n d i m i z olmamızı sağla­ yan, bizi başkasından farklı kılan, bize ruh veren, başka ırk ve millet o l m a m ı z ı sağlayan değerlerde sorun vardı. Yoksa bunca hata, bunca anormallik niye olsundu ki? İşte bu en büyük değerleri eleştirmek, bunca yıl inandı­ ğımız, bizi biz y a p a n şeylere yanlış d e m e k hiç kolay değildi. Ruhsuz insan olmak, motorsuz araç o l m a k gibi bir şeydi. T ü r k milliyetçiliğinin, T ü r k gelenek ve ahlak anlayışının, kanunla­ rımızın, hatta dinin, bu ülkedeki uygulanış biçimi yanlıştı; en azından z a m a n a ve şartlara uygun değildi. Yoksa ülkemiz bu halde olur m u y d u , dünya ile yarışta bu kadar geri kalır mıydı? Terör 40 yıldır d e v a m eder miydi? Bu kadar yolsuzluğun ülkede kabul görmesi, kimsenin bunlardan rahatsız olmaması, hatta

yapılanları olağan bulması m ü m k ü n m ü y d ü ? Başta fark e d e m e s e m de y a ş a d ı ğ ı m her olaydan bir emare alarak 32 yılın sonunda; çok samimi olarak inandığım, hiçbir 9

Haliç'te Yaşayan Simonlar karşılık b a k l e m e k s i z i n uğruna gece gündüz çalıştığım, varlık sebebi g ö r d ü ğ ü m değerlerin, ihtiyaca cevap vermediğini, hat­ ta t ü m sorunlarımızın kaynağı o l d u ğ u n u anladım. Bu gerçeği k a b u l l e n e m e m e n i n , k e n d i m e bile itiraf e d e m e m e n i n , öldürücü tesirini y a ş a d ı m . Yanlışı ayıklayıp doğruyu b u l m a k istiyorum. Hiçbir önyar­ gı taşımadan, neyin yanlış neyin doğru olduğunu söylemeden; yanlışla d o ğ r u y u b u l m a n ı n yöntemini, bunu anlamanın şeklini s u n m a k istiyorum. Bir ölçü, bir terazi olacak; yanlışla doğruyu anlamaya y a r a y a c a k mikyaslar, değerler, fikri teraziler yarat­ m a k istiyorum. 32 yıllık meslek hayatımın her olayı, her konusu bir kitaba, bir filme konu olacakken, t ü m yaşadıklarımı ve hayatımı bir ki­ taba s ı ğ d ı r m a m m ü m k ü n değil. Bu nedenle iddialarımın ispatı, vardığım neticelerin anlaşılması ve düz fikirlerin hazmedilebilir kaplarda sunulması için sadece beni etkileyen, fikir dünyamı değiştiren, yukarıdaki çerçeve ile sınırlı konularda yaşadıkları­ mı kısaca anlatıp vardığım neticeleri özetleyeceğim.

Simon
İnançları ve idealleri uğruna çalışan, bu uğurda fedakârlık gösteren, her şeylerini bırakıp illegal örgüt m e n s u b u olan in­ sanlara eskiden beri aşın saygı duyardım. Bu insanlara karşı m ü c a d e l e veriyor, ama aynı z a m a n d a onların çok idealist ol­ duklarım, bir inanç uğruna çalışmalarının, fedakârlıklarının

çok değerli o l d u ğ u n u ve bu işlere büyük oranda kendi özgür iradeleri ile girdiklerini düşünerek onlara saygı d u y u y o r d u m . Başka insanlara zarar v e r m e d e n , doğru bir amaç, fikir ve ideal u ğ r u n a bu k a d a r fedakârlık y a p a b i l m e , böyle bir anlayışı be­ nimseyen siyasi veya sosyal yapının içerisinde bulunma, böyle insanlarla dost ve arkadaş olma ö z l e m i m i hep taşıdım. İllegal örgüt mensupları kadar değil ama onların onda, hatta y ü z d e biri kadar idealist arkadaşlar b u l d u ğ u m u zannettiğim her kad10

. 1. Bolum: Devlet rodan ayrıldıktan sonra, arkadaşlarımın m a k a m ve mevki gibi basit çıkarlar u ğ r u n a birbirlerini kırdıklarını, kutuplaştıklarını görünce ü z ü l d ü m , galiba n o r m a l şartlarda böyle bir ortamı ya­ kalamak m ü m k ü n olmuyor. Benim özendiğim illegal örgüt mensuplarının eylem ve faa­ liyetleri değil, dünyanın maddi nimetlerini bir kenara iterek bir fıkir-ideal uğruna yaptıkları fedakârlıklardı. Hatta özenerek, on­ ların yerinde olmayı bile düşünmüşümdür. Hayatın asıl manası­ nın, varlık sebebimizin, manevi varlığımız olan fikir ve düşüncele­ rimiz doğrultusunda çalışmak, bu uğurda mücadele etmek oldu­ ğunu, insanların inançları uğruna ölürken bile maddi zenginlik için yaşayanlardan daha mutlu olduklarını düşünmüşümdür. Ne de olsa çevremde g ö r d ü ğ ü m devlet memurları üç beş ku­ ruş rüşvet a l m a k için haksız ve hukuksuz davranışlara girişip vicdanlarını satarken; her şeyi para için y a p a n a m a kendilerini vatansever olarak tanıtan mafya m e n s u b u organize suç şebe­ keleri birkaç kuruş için namuslarını ayaklar altına alarak cana kıyıp insanlara eziyet ederken; ülkenin ve b e n i m d ü ş m a n ı m olduklarını d ü ş ü n e r e k karşı o l d u ğ u m illegal örgüt mensupları kendi idealleri uğruna her fedakârlığı yapıyordu. Banka soyu­ yor ama beş kuruşunu almak akıllarına gelmiyordu. Bizimkiler aleyhte yalan yanlış hikâyeler uydurarak birbirini ispiyonlarken, onlar yakalanıyor ama arkadaşlarını ele v e r m e m e k için her tür­ lü zorluğa katlanıyorlardı. Bu ve benzeri karşılaştırmalar, inanç ve ideallerini hiçbir z a m a n kabul etmemekle beraber, içimde il­ legal örgüt mensuplarına karşı hayranlık uyandırıyordu. Ancak yaşadığım bir olay, o alemin, o dünyanın da göründü­ ğü kadar idealist olmadığını, bu insanların özgür iradeleriyle her türlü yanlışa değil yalnızca onlara hedef gösterilen belli kötülük ve yanlışlıklara karşı olduklarını anlamamı sağladı. Bu insanla­ rın kendi inanç ve idealleri yanında kendilerine sürekli empoze edilen propagandaları doğru zannederek, bu uğurda mücadele ettiklerini, asıl gerçeklerin farkında olmadıklarını g ö r d ü m . Do11

Haliç'te Yaşayan Simonlar layısıyla bu tip insanları ideal ize e t m e m i n yanlışlığını g ö r m e m , belki de onlara olan saygımın azalmasına sebep oldu. Diyarbakır'da görev yaptığım d ö n e m d e (1984-1992) P K K ' n ı n şehir hücreleri, şehir faaliyetleri yeni yeni artmaya başlamıştı. PKK merkezi, kırsal alana destek çıkılması amacıyla, devletin kırsaldaki askeri baskının hafifletilmesi için, şehir eylemlerinin başlatılması talimatını vermişti. Böylece P K K ' n m şehirdeki faaliyetlerini izlemeye ve kırsal sa­ hada faaliyet gösteren militanları tespit edip y a k a l a m a y a yönelik çalışmalarımız başladı. Kısa sürede Halide k o d adlı eski bir ka­ dın militanın Diyarbakır bölgesini örgütlemek ve buraları orga­ nize etmek üzere görevlendirildiğini tespit etmiştik. Bir müddet sonra, geçmiş d ö n e m d e faaliyet göstermiş ve P K K mensuplarını iyi tanıyan insanlar sayesinde, Halide'nin gerçek kimliğinin tüm aile üyeleri P K K taraftarı olan. 1975 yılından beri P K K safların­ da faaliyet gösteren, 1980 dönemi öncesi militanlarından Güler Çelik o l d u ğ u n u tespit ettik. Elazığlı olan Çelik ailesinin h e m e n hemen tüm fertleri geçmiş yıllardan beri örgüt içinde faaliyet göstermiş, örgüte önemli destekler vermişti. Ailenin 3-4 ferdi, 12 Eylül d ö n e m i öncesinden beri örgütün ileri kadrolarında yer almıştı. İşte Güler de örgütün eski kadrosundandı ve uzun süre cezaevinde y a t m ı ş , cezaevinden çıktıktan sonra örgüt kampına, Beka'ya gitmiş, burada uzun süre kaldıktan sonra grupları tek­ rar örgütlemek üzere Türkiye'ye gönderilmişti. Biz Güler'in faa­ liyetlerini takip ediyor, onun ilişki ve irtibatlarını biliyor, ancak olayın olgunlaşması, örgütün tüm hücrelerinin ortaya çıkması için bekliyorduk. Bu arada önemli bir gelişme oldu. Umulma­ dık bir şekilde kırsal alanda bir kuryenin varlığını tespit ettik. Kuryenin mektuplarını ele geçirdiğimizde, bahar atılımı dolayı­ sıyla Lübnan-Beka'daki kamplarda bulunan P K K militanlarının bölgelerine gönderilmek üzere sınırdan geçtiklerini, bu arada Diyarbakır-Elazığ civarında faaliyet göstermek üzere gönderilen bir grup militanın Mardin bölgesinde çatışmaya girmesi üzerine 12

1. Bölüm: Devlet grubun ikiye bölündüğünü, yurtdışından gelmiş olan lider kad­ rodaki bir g r u p militanın Mardin'de sıkışıp Diyarbakır-Genç böl­ gesine geçemediklerini öğrendik. Bölgeye geçebilmek için kurye­ lerle haber göndererek kendilerini alabilecek bir kılavuz-kurye sisteminin kurulmasını istiyorlardı. Bu gruplarla b u l u ş m a k üzere Diyarbakır merkeze gelen kur­ yeyi yakaladık. Üzerindeki gizli nottan, Mardin kırsalında kendi gruplarından k o p a n ve yolu bulamadıkları için dağa g e l e m e y e n iki militanın Diyarbakır şehir merkezinde o l d u ğ u n u anladık ve kuryenin y e r i n e geçirdiğimiz eski bir itirafçıyı b u l u ş m a y a gön­ derdik. Gelen kişilerin d u r u m u n d a n önemli kişiler o l d u ğ u n u n anlaşılmasıyla da yakalamayı gerçekleştirdik. Mardin kırsaldan k o p m u ş iki ö n e m l i militanı Diyarbakır m e r k e z d e yakaladık. İlginç bir d u r u m ortaya çıkmıştı. D a h a ö n c e yakaladığımız başka militanların ifadelerinden ve onlardan ele geçirdiğimiz d o k ü m a n l a r d a n anlaşıldığı üzere, yakaladığımız militanlardan biri Beka k a m p ı n d a k a m p komutanlığının yanı sıra, k a m p t a suç işleyen kişilerin yargılandığı, kendi deyimleriyle "devrim m a h k e m e l e r i n i n " başkanlığını da y a p a n , S i m o n kod adlı biriy­ di. Simon'un gerçek adı Yılmaz Çelik'ti. Yani Diyarbakır şehir örgütünün lideri olan Güler Çelik'in erkek kardeşi. Avrupa'da uzun süre kalmış, orada faaliyet göstermiş, bir ara örgüt ta­ rafından G ü n e y Afrika'ya bile gönderilmişti. Avrupa'dan Beka k a m p ı n a g e l m i ş , kampta uzun süre bulunmuş, bu d ö n e m içe­ risinde de d e v r i m m a h k e m e s i başkanlığı yapmıştı. Aslında P K K kamplarındaki militanların k a m p hayatı, ya­ sam tarzları, yetiştirilme biçimi, orada nelerin suç olduğu gibi konular başlı başına bir kitaba, belki de birden fazla kitaba konu olacak nitelikte ve orijinalliktedir. Eğer bir gün biri, hele de orada y a ş a y a n biri çıkıp o günkü k a m p hayatım, o orta­ mı, kuralları, orada suç ve cezanın ne olduğunu, sistemin nasıl çalıştığını yazarsa, ben veya benim gibi oradaki hayatı biraz bilen birkaç kişi dışında kimsenin okuduklarına inanacağını 13

Haliç'te Yaşayan Simonlar z a n n e t m i y o r u m . Bu k a m p l a r tarif edilemez, oranın bu d ü n y a d a olduğuna ve o r a d a yaşananların gerçekten y a ş a n m ı ş olduğuna i n a n m a k m ü m k ü n değil. Zaten P K K gerçeği buradadır, bizim g ö r d ü ğ ü m ü z savaşan, pusu kurup katliam yapan, inanılmaz olayların faili militanlar bu gerçeğin b i z e y a n s ı y a n neticeleridir. Asıl gerçek, asıl anla­ şılması gereken ise o kamptaki insan, hava, y a ş a m , eğitim, de­ ğerler sistemi, y a n i o kampın kendisidir. Orası insan ruhunun ve kişiliğinin değiştirilmesi k o n u s u n d a Dr. Moro'nun Adası adlı kitapta anlatılanların on katı oranında netice elde etmiş gerçek bir psikoloji laboratuvarıdır. Orası dehşet bir yerdir, orayı anla­ mak öyle kolay değildir. P K K kamplarında bulunan militanlar inanılmaz bir yönlen­ dirmeye tâbi tutuluyor ve inanılmaz bir inanç keskinliği içinde yetiştiriliyorlardı. Orada örgütün isteği dışındaki en ufak bir fa­ aliyet ciddi suç olarak yargılanıp değerlendiriliyordu. Kampta bulunan bir militan, eğer, "Ben bir yıl önce İstanbul'da şöyle gezmiştim, kız arkadaşımla beraber deniz kenarında dolaşmış­ tım..." şeklinde konuşursa, en hafifıyle bu kişinin cezası idamdı. Militanların kafasını karıştırarak onları devrimcilikten ve savaş­ tan soğutmak gibi bir suçla yargılanıyorlardı. Bu sözü söyleyen, dünyanın en adi yaratığı gibi oradaki topluluk tarafından dışla­ nır, horlanır ve tecrit edilirdi. Hatta bu tür suçlar için o zamanlar PKK liderinin tanımladığı bir ad vardı: objektif ajanlık: burada Türkiye Cumhuriyeti devletine ajanlık yaparak bilgi vermemekle birlikte kişinin örgüte verdiği zarar aynı düzeydedir. Dolayısıyla bu kişiler ajan olmasalar da gerçek bir ajan rolü oynadığından, onların yaptığına objektif ajanlık deniyordu. Yüzlerce insanın bu suçlardan kurşuna dizildiği ğü bir realitedir. Eğer bir gün P K K ' n m Bekaa Vadisi'n| sun K o r k m a z Akademisi ismini verdiği gerilla k a m kazılırsa, örgüt tarafından kurşuna dizilmiş y ü z l e r e daha fazla sayıda P K K militanının kemikleri çıkarılac 14

1. Bölüm: Devlet

A l m a n l a r ı n , 1984-1986 yıllarında A l m a n y a d a P K K ' y a yöne­ lik yaptığı o p e r a s y o n d a örgütle ilgili çok önemli belgelerin ya­ nında Bekaa'da yargılanan ve suçlu bulunan militanların zılgıt eşliğindeki sevinç gösterilerinin, halaylarla gerçekleştirilen ve seyredenlerin kanını d o n d u r a n infaz görüntülerinin bulundu­ ğ u n u biliyorum. İşte o r a d a bu tür suçlar işleyen, P K K çizgisine u y m a y a n in­ sanlar platform denen ve kamptaki tüm militanların bulundu­ ğu topluluk ö n ü n e çıkarılıyor, orada bir m a h k e m e kuruluyor, m a h k e m e y a r g ı l a m a y a başladığı z a m a n , k a m p t a bulunan her­ kesten bu kişi hakkında suçlamalar isteniyordu. Herkes ayağa kalkarak bu kişinin suçlarını sayıyor, o n u n hakkında iddialar­ da b u l u n u y o r d u . Tabii bu öyle bir yarıştı ki eğer bir kişi plat­ forma çıkarılıp y a r g ı l a n m a y a başlanmışsa. bu. kişiye ne kadar büyük suçlar isnat edebilirse o kadar iyi olacağı düşünülerek herkes y a r g ı l a n a n kişinin suçlarını saymakta birbiriyle yarışa giriyordu. İşte bu m a h k e m e n i n bir d ö n e m başkanlığını y a p a n kişi, S i m o n k o d adıyla bilinen ve bizim kimliğini ç ö z d ü ğ ü m ü z Yılmaz Çelık'ti. Bu kişi, orada b u l u n d u ğ u d ö n e m d e , birçok kişi­ nin yargılanması sırasında m a h k e m e başkanlığı y a p m ı ş , birçok kişi i d a m edilmiş veya verilen idam kararları bilahare örgüt ta­ rafından y u m u ş a t ı l a r a k uygulanmıştı. Bu yargılamaları, o tarihlerde fiilen kampta bulunmuş,

daha sonra gelip teslim olan insanlardan çok dinlemiştim. Ay­ rıca y a k a l a n a n kişilerin üzerinden çıkan d o k ü m a n l a r d a n bu m a h k e m e l e r h a k k ı n d a epeyce bilgi sahibi olmuştuk. Yılmaz Çelik'in kampta komutanlık yaptığı dönemde, kız kar­ deşi Güler Çelik de kampta bulunmuş ve bir d ö n e m m a h k e m e ta­ rafından yargılanmıştı. Güler'e isnat edilen suç ise "baygın baygın bakmak suretiyle erkek kadroların kafasını karıştırmak, devrim­ cilikten soğutmaktı." Bundan dolayı Güler Çelik idama m a h k u m olmuştu, a m a sonra Öcalan tarafından galiba partinin kuruluş yıldönümü nedeniyle affedilip tekrar görevlere gönderilmişti. 15

Haliç'te Yaşayan Simonlar İşte biz bu o l a y d a n ayrıntılarıyla haberdardık. T a k i p ettiği­ miz şehir faaliyetlerinde G ü l e r Çelik'in ekibi her gün biraz daha genişliyordu, d a h a fazla b ü y ü m e d e n bu o p e r a s y o n u başlatma­ ya karar verdik. Planımızı yaptık Güler Çelik ve onunla irtibatlı olan kişileri gözaltına aldık. Tahkikatı y a p a r k e n bu iki kardeşi de z a m a n z a m a n bir a r a y a getirdik ve orada, kafama takılan önemli bir şeyi Yılmaz'a s o r m a k istedim Yılmaz Çelik ilk çatışmada örgütten kopmuştu ama aslında (bana göre inancı gereği) örgüt ideolojisi gereği tekrar örgüte katıl­ mak ve savaşmak istiyordu, inançlıydı. Ona dedim ki: "Yakalanmaşıydın tekrar kırsala çıkıp savaşa katılacaktın. Eminim ki dağ­ da ölebileceğini tahmin ediyorsun. Kendi inançların doğrultusun­ da bu bölgedeki insanların haklarım, özgürlüklerini kendince sa­ v u n m a k ve onlara yönelik haksız olarak nitelediğin uygulamalara karşı durmak adına buraya geliyorsun. Burada samimi olarak savaşacaksın, bu konuda samimiyetinden asla şüphem de yok, doğru bildiğin için yapıyorsun. Kampta bulunduğunuz dönemde k a m p komutanı olarak sen olayı en iyi bilen insansın. Güler Çelik senin kardeşin. Kardeş olmayı da bir kenara bırakırsan, iyi bir yoldaşlık ilişkisi içerisinde, h e m örgüt mensubu olarak hem de kardeşi olarak devrimciliğini çok eskiden beri biliyorsun. Güler gerçekten kampta isnat edilen suçu işlemiş miydi?" "Kesinlikle Güler Çelik öyle bir suç işlememişti, asla böyle bir tavrı yoktu. Ben bunu kardeşim olduğu için değil yoldaşlı­ ğına inandığım için söylüyorum." dedi. İnsanlar kabullenmek­ te zorlanabilirler ama illegal örgütlerde akrabalık, arkadaşlık, dostluk, hatta anne-babalık gibi insanlar arasındaki yakınlık bağlan feodal ilişki olarak tanımlanır. Bu tür ilişkilere değer vermek, iyi k a r ş ı l a n m a z ve aşağılanır. B u n u n yerine örgütlerde aynı inanca sahip olmak, yoldaşlık ve devrimcilik yeni bir ya­ kınlık bağı olarak kabul edilir. Zaten örgütler insanların değer yargılarını bu kadar değiştirerek insanlarda yeni bir kişilik ve 16

1. Bölüm: Devlet yeni bir değerler sistemi yarattıkları için onlara istedikleri şekil­ de hükmedebilir, aksi takdirde kişiler bu değerleri benimseyip kişilik d ö n ü ş ü m ü n e u ğ r a m a d a n eylemleri gerçekleştiremez. "Peki o z a m a n sen kardeşin, daha ilerisinde heval/yoldaş olarak bildiğin Güler Çelik'in bir örgüt mensubu olarak bu suçu işlemediğine inandığın halde neden m a h k e m e başkanı olarak orada açık bir tavır koyup kardeşini veya hevalini savunmadın. İdama m a h k u m edildiği halde buna karşı koymadın. Halbuki ta­ nımadığın insanların hakkını korumak için çatışmayı, ölmeyi ve öldürmeyi göze alıyorsun, burada güvenlik kuvvetleriyle, asker­ le, polisle hiç tereddütsüz çatışıyorsun. A m a başka bir noktada haklı bildiğin bir kişinin hakkını korumak, bir haksızlığa karşı durmak için en ufak bir tavır gösteremiyorsun. Eğer insanlar hak, hukuk, adalet ve eşitlik gibi değerler uğruna, doğru bildik­ leri inançları ve idealleri uğruna fedakarlık yapıyor, çatışıyor ve ölüyor ise senin de orada haklının yanında tavrını göstermen gerekirdi. D e m e k ki senin hakkı hukuku savunma noktasındaki tavrın her z a m a n aynı değil; sana örgütün e m p o z e ettiği konu­ lardaki haksızlıklara karşı savaşıyorsun, a m a başka bir nokta­ da, başka bir haksızlığa karşı duramıyorsun," dediğimde verdiği cevap beni tatmin etmemişti. İşte o z a m a n a kadar devrimcilerin inanç ve idealleri uğruna savaşan insanlar olduğu y ö n ü n d e kafamda k u r d u ğ u m imaj ve onlara d u y d u ğ u m saygı yıkıldı. D e m e k ki onların gerçek bir doğ­ rusu yoktu; gerçek idealler ve inançlar u ğ r u n a savaşmıyorlar­ dı. Onlara e m p o z e edilmiş, belki de binlerce kez tekrar edilerek beyinlerine işlenmiş örgüt gerçekleri uğruna savaşıyorlardı; bu gerçekler uğruna fedakarlık yapıp, ö l ü m ü göze alıyorlar bunun dışındaki haksızlıklara ses çıkarmıyorlardı. Sağcı-solcu, laik-anti laik, demokrat-darbeci, A veya B par­ tisi gibi k a m p l a r a ayrıldığımızda hep kendi tarafımız haklı, kar­ şı taraf yanlıştı; karşı d u r m a cesaretimiz, yalnızca g r u b u m u z u n karşı olduğu kişi ve fikirlere yönelikti. 17

Haliç'te Yaşayan Simonlar Sonra k e n d i m i z e baktım, biz de öyle değil miydik? Kendi teşkilat m e n s u p l a r ı m ı z ı n suçlarını gizlemeye çalışıyorduk ama vatandaşın işlediği suçlara en ufak hoşgörüde b u l u n m u y o r d u k . Vatandaşa kötü m u a m e l e eden, darp ve işkence eden, görevini kötüye kullanan, rüşvet yiyen meslektaşlarımızı yakalayıp suç­ larını ortaya ç ı k a r m a k konusunda ne kadar gayretliydik? Susurluk da bu anlayışın daha büyük çapta bir tezahürü değil miydi? Ö l ç ü , suç işleyen herkesin yargılanması ve ihlal ettiği kural için yasalar çerçevesinde gerekli ceza ile cezalandırılmasıydı. O y s a a d a m öldürenler, yaralayanlar eğer sıradan insanlarsa veya bir örgüt m e n s u b u ise bu kural işletiliyordu, bunun dışında devlet görevlileri bazı kişileri kaçırır, infaz eder­ se bu kişiler y a k a l a n m ı y o r d u . Bu d u r u m u birçok olayda görmek m ü m k ü n d ü ; bizler de her suçu değil, yalnızca bize öğretilen ve e m p o z e edilen hususları suç görüyor, bizim tarafımızda olan kişilerin kusurlarım suç olarak nitelendirmiyorduk. Bu duruma, bu tip davranışlara "Simonlaşmak" adını ver­ dim. İşte bu d u r u m u düşündükten sonra kendime söz verdim; ben Simon gibi olmayacaktım, ben Simonlaşmayacaktım Yan

lışı kim yaparsa yapsın karşı çıkacaktım; suç işleyenler kendi tarafımdan insanlar, kendi arkadaşlarım bile olsa veya ne kadar güçlü olursa olsun, bedeli ne olursa olsun karşı duracaktım... Aslında Simonlar her yerde, her örgütte var; insana değer ver­ meyen, özgürlüğü önemsemeyen, itaat kültürünün hâkim oldu­ ğu, grup menfaati için itaatin istendiği her yerde Simonlar var.

Haliç'te Yaşayanlar
İstanbul'da görev yaptığım 1992-1996 yılları arasında görev yerim Gayrettepe'deydi, evimiz ise Ataköy'de. H e r gün akşam geç saatte özellikle saat 23.00 sularında Gayrettepe'den çıkıp evimize giderken Haliç'ten geçiyorduk. Haliç o z a m a n l a r inanıl18

1. Bölüm: Devlet m az kötü k o k u y o r d u , tam olarak lağım kokusu duyuluyordu ve ben bu k o k u y a d a y a n a m ı y o r d u m . Arabanın bütün camları­ nı k a p a t ı y o r d u m . Koku gelmesin diye b u r n u m u parmaklarımla k a p a t m a m a r a ğ m e n Haliç'ten gelen hafif bir koku bile m i d e m i bulandırmaya yetiyordu. Haliç'ten geçmek benim için bir ölüm­ dü, daha y a k l a ş m a d a n Ok M e y d a n ı ' n d a b u r n u m u k a p a t m a m gerekiyordu, fa ki tüneli geçinceye kadar. Fakat Halic'in etra­ fında y a ş a y a n insanlara bakıyordum; onlar parklarda geziyor, y e m e k yiyor, hatta bir kısmı piknik yapıyordu, bu kötü koku­ dan sanki hiç rahatsız değillerdi. Bu durum bana çok tuhaf gel­ mişti. D e m e k ki, kötü bir ortamda bulunan insanlar bir m ü d d e t sonra oraya u y u m sağlayıp alışıyorlar ve bu ortamın çirkinliğini göremiyorlardı. Ne kadar kötü ve sağlıksız bir ortamda bulunu­ lursa b u l u n u l s u n bir süre sonra, kişinin bünyesi bu d u r u m a uyum sağlayarak kötülüğün farkına v a r a m ı y o r d u . Bir an için d ü ş ü n d ü m . İnsanın içinde b u l u n d u ğ u koşullara gösterdiği u y u m , pis kokan bir ortama bile uzun süre kalın­ ca alışması, b u n u kabullenmesi sadece fiziki ortamla mı ilgi­ liydi? Y o k s a düşünceler, sosyal davranışlar, etik kurallar gibi toplumsal hayatı etkileyen unsurlar için de geçerli miydi? Aynı şekilde o r t a m a u y u m sağlama anlayışını toplumsal hayatın bü­ tün alanlarına yansıtarak, içinde yaşadığımız çok kötü ortamı bile normalleştirmiştik, dolayısıyla hiçbir rahatsızlık d u y m a d a n yaşıyorduk. İnsanlar u z u n süre kaldıkları ortamda yanlışlıklara, hata­ lara, ve b ü t ü n anormalliklere alışıyor, u y u m sağlıyor. T ü r k i y e için de aynı şey söz konusu. Hürriyetlerin kısıtlandığı, baskı­ nın h â k i m olduğu, yanlış ve mantığa uygun olmayan bir T ü r k idari sistemi, T ü r k toplum yapısı ve özellikle kirli, y o z l a ş m ı ş bir k a m u sistemi içerisinde u z u n süre kalan ve bu atmosferi teneffüs e d e n insanlar, bizler hepimiz, bu ortamın kötülüğünü, pisliğini artık algılayamıyoruz. Bu d u r u m bizi rahatsız etmiyor. Haliç'teki pis kokuya r a ğ m e n piknik havası içinde yiyip içip oy1.9

Haliç'te Yaşayan Simonlar nayanlar gibi, biz de bu pis ortama en ufak tepki koyamıyoruz; halbuki dışarıdan bakıldığında bu d u r u m dayanılacak ve kabul edilecek gibi değil. Herkes biliyor ki bu ülkedeki ihaleler büyük o r a n d a hileli. Bu ülkede tapu, trafik, g ü m r ü k gibi birçok k u r u m rüşvet bata­ ğında. Y o l s u z l u k ve usulsüzlük usul, esas haline gelmiş; a d a m kayırma, torpil, her türlü hile yaygınlaşmış. T o p l u m u n çoğun­ luğu bu ülkede işlerin doğru ve dürüst y ü r ü t ü l m e d i ğ i n e inanı­ yor, a m a en b ü y ü k usulsüzlüklere toplum tepki göstermiyor. Hile, fesat ve rüşvete en çok karıştığına inanılan kişi en fazla oyu alabiliyor; en rüşvetçi kişi en itibarlı kişi olarak kabul görü­ yor. Bu örnekleri alabildiğince çoğaltmak m ü m k ü n . D e m e k ki çoğunluk pis ve kirli, her türlü yanlışlığın bol olduğu bu ortama u y u m sağlamış, bu d u r u m u kanıksamış ve normalleştirmiş. Bu d u r u m u g ö r e b i l m e k ve algılayabilmek için ancak bu sistemin dışına çıkmak gerekiyor. Başka bir ülkede bir m ü d d e t kalıp oradaki şartları g ö r d ü k t e n sonra o pis kokan Halic'in durumu­ nu fark edip b u n u n yanlış olduğunu göreceğiz. Y o k s a içinde b u l u n d u ğ u m u z şartlarda pislik her yana yayılmasına r a ğ m e n maalesef hiçbirimiz T ü r k i y e d e k i bu sistemin yanlışlığım algılayamryor. Belki de uzun süre kötülükler, yanlışlıklar, haksız­ lıklar ve hukuksuzluklar içerisinde yaşamak, b u n u n içerisinde var olmak g ö z ü m ü z ü kör etmiş; tüm bu olumsuzluklara uyum sağlayarak bu anormalliği normalleştirmişiz. Aslında en fazla itiraz e t m e m i z ve karşı k o y m a m ı z gereken d u r u m l a r d a çok ma­ kul ve kabul edici tepkiler vermişiz. Kurtuluşumuz önündeki en büyük e n g e l i n de bu olduğu kanaatindeyim. Bu bilince eriştikten sonra, içinde yaşadığımız şartlan ka­ bul e t m e m e y i ; bu rüşvet, yolsuzluk, riya ve yalanla dolu ortam­ da y a ş a m a y a m e c b u r olsam da asla bu d u r u m u n o r m a l görme­ meyi; en k ü ç ü ğ ü n d e n en b ü y ü ğ ü n e her türlü yolsuzluğa, hır­ sızlığa, usulsüzlüğe tepki göstermeyi ve g ü c ü m ü n yettiği kadar karşı k o y m a y ı h a y a t ı m d a düstur edindim. Hiçbir pisliği n o r m a l 20

1. Bölüm: Devlet g ö r m e m e l i y d i m ; etrafım ne kadar kirli de olsa k a b u l l e n m e m , u y u m s a ğ l a m a m söz konusu olmamalıydı.

Kitabın Dilindeki Sertlik
Bu kitabı yazarken kimseyi kırmak ya da incitmek isteme­ dim. Beni tanıyanlar bilirler ki kimseyi kırmamak, ü z m e m e k için aşırı hassasiyet gösteririm. Aslında bu, bilinçli olarak dik­ kat ettiğim bir husus değil, bir y a ş a m biçimidir, hayatımın te­ mel esasıdır. Eğer biri b e n i m l e konuşurken ses t o n u n u biraz yükseltirse, biraz kızdığını belli edecek şekilde konuşursa bir hafta mora­ lim bozulur. B u n d a n dolayı ben de hiç kimseyle yüksek sesle k o n u ş m a m , hiç kimseyi k ı r m a m . Kabahati olan, suç işleyen ki­ şilerle bile asla onları incitici şekilde k o n u ş m a m , gururlarını kırmam. Bağırarak veya karşımdakini kıracak şekilde konuş­ tuğum çok nadirdir, birçok astım/ arkadaşım benim için "hiç kızmaz, sinirleri alınmış" der. A m a bu kitap taslağını o k u t t u ğ u m t ü m arkadaşlarım yazı­ daki dilimin y e r yer sert, kırıcı, hatta bazı bölümlerin davalara konu olabileceğini söylediler. Ben de bu kadar olmasa da yazı dilimin sert, bazen de itici olduğu kanaatindeyim, ama yazar­ ken kimseyi incitmek gibi bir niyetim yok. İ s t e m e m e m e r a ğ m e n bu kitapta anlatılanlardan incinecek, kırılacak herkesten baş­ tan özür diliyorum. A m a c ı m asla kimseyi kırmak ya da ü z m e k değil; zaten b e n i m s o r u n u m tek tek kişilerle değil, ben sistemi, yöntemi, usulleri sorgulamaya, bunların yanlışlığını ve eksikli­ ğini göstermeye çalışıyorum. Bu amaçla olayların anlaşılması için, i s t e m e d e n de olsa, sınırlı olarak kişilerden de i s m e n bah­ settim. Şu da u n u t u l m a m a l ı ki ben y a z a r değilim. Hissetme ve al­ gılama kabiliyetim oldukça iyi olmasına r a ğ m e n ifade kabili­ yetim o k a d a r iyi değil. Ayrıca yazı dili ile k o n u ş m a dili aynı o l m a d ı ğ ı n d a n konuşurkenki m ü l a y i m l i ğ i m e karşın yazı dilinde 21

Haliç'te Yaşayan Simonlar istemeden de olsa ü s l u b u m farklıklaşabiliyor. Ayrıca anlatılan konular basit şahsi meselelerden ziyade ülkenin güvenliği ve toplumda geniş kesimlerin hayatım ve ö z g ü r l ü ğ ü n ü ilgilendi­ ren hususlar o l d u ğ u n d a n , üslubu y u m u ş a t m a adına konuları basite i n d i r g e m e ve ö n e m s e m e m e riski de var. İnsanları sarsan anlatım ve ifadelerin d a h a kalıcı bir iz bıraktığı ve daha iyi al­ gılandığı da bir gerçek. Dolayısıyla kitabın şekline ve diline ta­ kılmadan içeriğine değer verilmesini, zarfa değil mazrufa ö n e m verilerek o k u n m a s ı n ı arzu ederim. Bir kitap y a z m a y ı emekli olunca d ü ş ü n m ü ş t ü m , genel ka­ naat de bürokratların ancak emekli olunca yazmaları gerektiği yönündedir. A n c a k her şeyin bayatı tatsız olduğu gibi bilginin bayatı bir işe y a r a m a y a c a ğ ı , z a m a n ı n d a y a p ı l m a y a n uyarıların anlamını yitireceği için kitabı bir an önce y a z m a y a karar ver­ dim. B u n d a n dolayı dilin, üslubun ve eksikliklerin hoş görül­ mesini diliyorum.

K ö y d e k i Okul Yıllarım
H u k u k e n M ar aş'a ama diğer açılardan fiilen Gaziantep'e bağlı Karabıyıklı K ö y ü m d e doğup, b ü y ü d ü m . Şehirdeki çocuk­ lar okuldan k a ç a r k e n biz tarlada çalışmak, hayvanları otlatmak gibi işlerden k u r t u l m a k için okula sığınırdık; okulların açılması bizim için t ü m bu işlerden kurtuluştu. Köy okulları, çocukların tarlada çalışacağı düşünülerek nisan sonu veya mayıs başında kapanır ve e k i m veya kasım ayında açılırdı. B e n i m ç o c u k l u ğ u m d a ya nüfusu fazla ya da yolu olan bi­ zimki gibi k ö y l e r d e ilkokul vardı. Okulda, tek bir bina içinde 5 sınıf, yani 1, 2, 3, 4 ve 5. sınıflar aynı derslikte, aynı odada ders görürdük. Ö ğ r e t m e n 5. sınıflara ders anlatırken, diğer y a n d a n 4. sınıflar 2. sınıflara, 3. sınıflar da 1. sınıflara ders anlatırdı veya buna b e n z e r şekilde öğretmen 3 ve 4. sınıflara ders an­ latırken 5. sınıflar 1. sınıfları ders çalıştırırdı. Yani aynı odada beş sınıf ders yapardık. T a m a n ı m s a y a m ı y o r u m ama ü ç ü n c ü 22

1. Bolum: Devlet veya d ö r d ü n c ü sınıfa geldiğim sene köye ikinci bir öğretmen atandı ve eski karayolları binasını bize ek bir derslik yaptılar. 4 ve 5. sınıflar ayrı binada 1, 2 ve 3. sınıflar ise başka bir binada ve ayrı öğretmenlerle ders işlemeye başladı. İkinci sınıftayken her hatada kara lastik ile bizi döven öğ­ retmen g i t m i ş yerine Hüseyin Güzel isimli genç bir öğretmen gelmişti. Y e n i öğretmen, yeni ders yılı başında Atatürk'ün ölüm y ı l d ö n ü m ü dolayısıyla tüm sınıflara ortak ders veriyordu. Hüse­ yin ö ğ r e t m e n Atatürk'ün d o ğ u m u n d a n ö l ü m ü n e tüm hayatını ve Kurtuluş Savaşı'nı tam bir saat aralıksız anlattı. Okulun en k ü ç ü k l e r i n d e n o l d u ğ u m d a n en önde oturuyordum, ikinci saat öğretmen A t a t ü r k hakkında anlattıklarını tekrar edecek var mı diye sordu. P a r m a k kaldırdım, herkes benim gibi p a r m a k kal­ dırdı z a n n e d i y o r d u m , m e ğ e r tek kaldıran b e n m i ş i m . Benden üst sınıftakiler p a r m a k kaldırmamış, ama ikinci sınıf öğrencisi olan ben p a r m a k kaldırmıştım. Ö ğ r e t m e n i n anlattıklarından aklımda kalanları tam y a r ı m saat tekrar anlattım, u n u t t u ğ u m kısımları hoca tamamladı. Be­ nim a n l a t ı m ı m d a n sonra tekrar anlatmak isteyen var mı diye sorduğunda birkaç öğrenci daha parmak kaldırarak konuyu anlattılar. Sonra k ö y kahvesinde köylülerle sohbet eden Hüseyin öğ­ retmen b a b a m ı bulmuş ve çok zeki o l d u ğ u m u , mutlaka beni okutması gerektiğini söylemiş. B u n u n üzerine adım okulun ça­ lışkan öğrencisine çıktı, ne yaptığımın farkında değildim ama herkes çalışkan o l d u ğ u m u söyleyince m e c b u r e n çalışkan rolüne bürünüp bu rolü o y n a d ı m . Bu şekilde hiç ders ç a l ı ş m a d a n ama derslerde ö ğ r e t m e n i dikkatle dinleyerek okulun en iyi öğrencisi olmuştum, bu d u r u m bana farklı bir m i s y o n y ü k l ü y o r d u . Her sorulanı bilmeli, öğretmenin her sorusuna cevap vermeliydim, başka köy okullarıyla yapılan bilgi yarışmalarında bizim okulu ben temsil e d i y o r d u m . Belki gerçekten zekiydim, belki değildim ama b e n d e n b e k l e n e n rolü o y n a m a k mecburiyetiyle dersleri iyi 23

Haliç'te Yaşayan Simonlar izlerdim. T ü m okul hayatım boyunca ilk beş arasına girmek m e c b u r i y e t i m d e y d i m ve her z a m a n da girdim. İlkokul bitmişti, o yıllarda şehirlere gidip o k u m a k sık rastla­ nan bir şey değildi. İlkokul bitince babam yakın akrabamız olan Ş. Ali ile birlikte bizi Antep'te yeni açılan bir ortaokula kayıt et­ tirdi. O zamana kadar hep şalvar giymiş, hiç pantolon giymemiş­ ken bir anda t a k ı m elbisem, kravatım ve okul şapkam olmuştu. B a b a m bize bir oda kiraladı. Bizden iki yıl önce ortaokula kayıt olmuş, a ğ a b e y k o n u m u n d a bir k ö y l ü m ü z de bizimle ka­ lacaktı. Burası, kapısı sokağa açılan, içindeki k ü ç ü k bölmede lavabo bulunan, bir köşesine k o n m u ş tahta, m a s a vazifesi gö­ ren bir odaydı. Y e m e ğ i m i z i kendimiz yapıyor, çamaşırları hafta sonu köye gittiğimizde evde yıkatıyorduk. T ü m hazırlıklar yapılmış, t ü m eşyalarımız alınmış, ütülü elbiselerimle okula başlamıştım. Birinci hafta okulda hiç kim­ seyi t a n ı m a d ı ğ ı m d a n korkunç bir yalnızlık hissine kapılmış, köydeki arkadaşlarımı, insan yakınlığını kaybedince okumak­ tan v a z g e ç m i ş t i m . Hafta sonu köye gittiğimizde çok mutlu ol­ m u ş t u m ama pazar öğleden sonrası gelip çatınca beni tekrar Antep'e g ö n d e r m e k istediklerinde, ben g i t m e m diye tutturmuş, o z a m a n trikotaj atölyesinde çalışan ağabeyime özenerek onun gibi çalışacağımı söylemiştim. Babam, sana bu kadar masraf ettik, o k u m a y a m e c b u r s u n diye ısrar edince g i t m e m diyerek ağlamıştım. Fazlaca direndiğimi gören y a k ı n l a r ı m ve yaşlı bü­ yük a m c a m bu hafta git, o k u m a k istemezsen biz hafta içinde gelip seni o k u l d a n alırız, bir işe koyarız diyerek beni kısmen ikna ettiler ve ben nasıl olsa hafta içinde o k u l d a n ayrılacağım diyerek ikna o l u p gittim. İkinci hafta okulda benim gibi yeni olan R e c e p C i n l e ta­ nıştım. Onunla hâlâ y a k ı n arkadaşlığımız ve d o s t l u ğ u m u z de­ v a m eder. A y r ı c a bizim gibi okula yeni gelen başka çocukları tanıdıkça okula alıştım. B ü y ü k a m c a m beni o k u l d a n alıp işe k o y m a k için gelmedi, ben de o k u m a k i s t e m i y o r u m d e m e d i m . 24

1. Bölüm: Devlet Daha sonraki hayatımda benzeri şekilde insan sıcaklığının y o ­ ğun olduğu ortamlardan ayrılıp başka yerlere, okula, özellikle de askere gidip oralara alışmayan ve "yerimi değiştirin yoksa firar e d e c e ğ i m " diyen herkes için aynı y ö n t e m e b a ş v u r d u m . Bir ay sabret yerini değiştireceğim dedim. A m a hiçbir şey y a p m a ­ dım, 15. gün o talepte bulunanlar artık yerlerine alışmış, başka yere gitme arzuları k a l m a m ı ş oluyordu. O r t a o k u l u m u z Karşıyaka Ortaokuluydu, daha sonra adı İs­ met İ n ö n ü O r t a o k u l u oldu. Bir yıl önce kurulmuştu, biz birinci sınıftık, bizden önce başlayan ikinci sınıflar vardı. Okul mü­ dürümüz, z a n n e d e r s e m A b d u r r a h i m Karakoç'un kardeşi veya amcaoğlu olan Ertuğrul Karakoç'tu. Kan Ağrısı isimli bir şiir ki­ tabı vardı, b u n c a yıl sonra bile nedense ortaokul aklıma gelince manasını a n l a y a m a d ı ğ ı m bu kitabı hatırlarım. O k u l u m u z yeni olduğundan kendi binası yoktu. Körler oku­ lunun fazla olan bir b ö l ü m ü n ü kullanıyorduk, kör öğrencilerle birlikte aynı bahçeyi ve koridoru kullanıyorduk, ancak gerçek kör olanlar biz mi yoksa onlar mı a n l a m a k biraz zordu. Okulun asıl sahipleri koridorları hızla koşarak geçiyor, için­ de hareket ettikçe çıngırak sesi çıkaran topla futbol oynuyor, her türlü toplu sporu yapıyor ama asla çarpışıp birbirlerini yaralamıyorlardı. H e m e n h e m e n hepsi bir müzik aleti çalabi­ liyordu. G ö z l e r çok önemli, a m a gözleri o l m a y a n veya az gören insanların diğer duyularını kullanarak, görenlerden daha iyi şeyler yapabildiklerine şahit o l m u ş t u m . İkinci yıl o k u l u m u z Yeşilova Mahallesi nden, Karşıyaka

Mahallesi'nin kuzey doğusundaki bir ilkokulun kullanılmayan kısmına misafir olmuştu, son iki yılımızı burada geçirdik. Biz­ den sonra bu ilkokulun y a n m a yeni bir bina daha y a p ı l m ı ş ve adı değişerek İ n ö n ü Lisesi olmuştu. O k u l u n son yılı ne kadar devlet parasız yatılı okulu var­ sa onların sınavlarına girdik, çünkü tek o k u m a şansımız yatılı okul k a z a n m a k t ı . 25

Haliç'te Yaşayan Simonlar Yatılı lise, yatılı sanat okulları, polis koleji, fen lisesi, tüm sınavları k a z a n m ı ş t ı m , sanat okulları önemli değildi, a n c a k bazı okulların ikinci bir mülakat sınavı vardı, ilk neticeler arasında Polis Koleji de y e r alıyordu. En yakın arkadaşım R e c e p l e bera­ ber aynı okula gitmek istiyorduk a m a polis koleji hariç ortak okulda buluşamryorduk. Hangisine gitmeliydim b i l m i y o r d u m . O yıllar Türkiye liseler arası bilgi yarışmasında birinci gelen Ga­ ziantep Lisesinin yatılı kısmını k a z a n m a k en prestijli olaydı. Polis Koleji ilk açıklanan sınavlardandı, Antep'ten 4 öğrenci sınavı kazanmıştı. Ankara'ya gitmemiz gerekiyordu, ama biz hiç A n a k a r a y ı görmemiştik, daha doğrusu Antep'ten başka yer gör­ memiştik ve yakınlarımızdan hiç kimse bizle Ankara'ya gelecek halde değildi; durumları müsait değildi. Biz okulun nerede ol­ duğunu, sınavın nasıl olacağını bilmeden 14 yaşında iki öğrenci olarak Ankara'ya geldik. Annelerimiz paraları çaldırmayalım diye iç giysilerimizin içine gizli cepler dikip paraları bu ceplere paylaş­ tırdılar. Zannederim 50 liram vardı; on liram cebimde, diğer 20'si ağzı dikişle kapatılmış iç atletimin bir cebinde, diğer 20 lira yine başka yerde gizli şekilde olmak üzere saklayarak tedbir almıştık. Ankara'ya gelince bir günde biteceğini zannettiğimiz sınavın aslında beş g ü n süren ciddi sözlü sınavlar ve sonunda da bü­ yük bir m ü l a k a t olduğunu anladık. Biz bir gün için gelmiştik, a m a bir hafta Ankara'da k a l m a y a mecburduk; ne telefon ne de başka bir haberleşme sistemi vardı. R e c e p l e ikimiz Maltepe'de bir otel bulduk, ikinci gün bizim gibi sınava gelmiş Tokatlı ar­ kadaşlarla başka otele giderek orada bir hafta kaldık. Ne y e d e k çamaşır ne de başka i m k â n ı m ı z vardı, ama paramız idareli kul­ l a n m a k şartıyla bize yeter oranda idi. Sınavları takip ediyorduk, bizden önce girenlerden aldığımız bilgilere d a y a n a r a k h e m e n gidip edebiyat ve dil bilgisi kitapları aldık ve u n u t t u ğ u m u z kı­ sımlara çalışmaya başladık. Arka arkaya sınavlara girerek son gün t ü m aday ve ailelerinin bulunduğu bahçede tek tek isimler okunarak k a z a n a n 63 kişi ile içeri alındık. 26

1. Bolum: Devlet Bizim gibi birkaç kişi hariç diğer çocuklar aileleri ile gelmiş­ lerdi. 14 y a ş ı n d a hiç görmediğim Ankara'ya R e c e p l e tek başımıza gelmiş, bir hafta kalmış, tüm işlemleri t a m a m l a m ı ş ve sonunda sınavı kazanarak eve dönmüştük. Bu olayda hiçbir fevkaladelik görmemiştim, a m a yıllar sonra kendi o ğ l u m ve kızım üniversi­ teyi kazandıklarında onları yalnız başlarına şehir dışına gönde­ rememiştim. Ne yaparlar, nasıl yaparlar, yanlarında ben olma­ lıyım, onlar daha çocuk diyerek hep yanlarında olmak istedim. Onların her şeyi halledebileceklerine i n a n a m a d ı m , ama ben 14 yaşında taşralı bir çocuk olarak tek başıma bunu başarmıştım. Çamaşırlarımızı yıkamış, paramızı yetirmiş, sınavı kazanmış ve artan paramızla da Antep'e k ö y ü m ü z e dönmüştük.

MERSİN Gülnar İlçe Emniyet Komiserliğim
1976 yılı t e m m u z ayında okul bitmiş, 6 yıllık yatılı hayatı (kimimize göre hapishane hayatı) sona ermişti. Kura çekilecek, herkes bahtına neresi çıkarsa oraya gidecekti. Okulu ilk ona girerek bitiren öğrencilere belirli illeri kurasız seçme hakkı ver­ mişlerdi, ben de dereceye giren öğrencilerdendim, yani istedi­ ğim ile gidebilecektim. Mersin (İçel) ilinde bir kişilik kontenjan vardı. Hiç görmedi­ ğim, nasıl o l d u ğ u n u bilmediğim bir ildi ama bir avantajı vardı, m e m l e k e t i m e yakındı. Tercih hakkımı kullandım ve Mersin'e tayin o l d u m . 15 g ü n l ü k mehil müddeti sonunda Mersin Emniyet Müdür­ lüğüne gelip göreve başladım. O z a m a n k i adıyla Personel Şu­ besi kanalıyla beni Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü n e çıkarıp oradan seni Gülnar ilçesine verelim dediler. Okul yıllarında hayalimde hep müstakil amir o l m a k vardı ve hiç u m m a d ı ğ ı m bir anda ö n ü m e bu fırsat çıkmıştı. Gülnar'ın Emniyet Komiseri, yani o ilçede­ ki Emniyetin amiri olacaktım. Bu, komiser olmaktan farklı bir şeydi. İlçede K a y m a k a m t ü m birimlerin bağlı olduğu amirse, 27

Haliç'te Yaşayan Simonlar her bakanlığın uzantısının da birim amiri vardı; İlçe Milli Eğitim Müdürü, Bayındırlık M ü d ü r ü gibi Emniyette de İlçe Emniyet Komiseri vardı. B e n i m rütbem en alt b a s a m a k t a Komiser Yar­ dımcısıydı a m a m a k a m ı m İlçe E m n i y e t Komiseri olacaktı. Adli olaylarda h â k i m l e r k a n u n u n a bağlı olan onurlu bir işti. İlçenin müstakil sorumlusu olacaktım. ö ğ l e n üzeri, Vali Bey seni istiyor dediler. O z a m a n k i adıyla 2. Şube Şefi olan Başkomiser Ali T e m e l beni alıp İl Valisine götür­ me görevini üstlenmişti. Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü n e 100-150 metre yakınlıkta olan Valiliğe yaya giderken Ali Bey'e, "Başkomiserim Gülnar nasıl bir yer?" diye sordum. Ali Bey, "Toroslar'm eteğin­ de şirin bir kasaba." dedi. Bu 'şirin bir kasaba' sözü çok ho­ ş u m a gitmişti. Beş dakika sonra Vali Bey'in m a k a m ı n a vardık ve Vali N e c m e t t i n K a r a d u m a n (kurucu meclis üyeliği ve meclis başkanlığı da yaptı) beni yalnız başıma m a k a m ı n a aldı. "Sen il­ çede ne yapacaksın, ilde kal?" dedi. Ben ilçede görev y a p m a n ı n daha iyi olacağını söyledim. Vali, "Sen yenisin, tecrübesizsin, zorlanırsın, ilçe görevi ağırdır," dedi. "Nasıl olsa bir gün zorla­ n a c a ğ ı m efendim, başta zorlanayım." diye karşılık v e r d i m . Aslında V a l i benim ilçeye gitmemi istemiyordu a m a ben bu şirin ilçeye gitmek, okul yıllarından beri idealimdeki görev olan müstakil amirliğe getirilmek istiyorum diyerek ısrar ettim. Bu g ö r ü ş m e sıradan bir görüşme değildi aslında, a m a sebebini pek anlayamamıştım. H e m e n hazırlanıp atandığım ilçeme g i t m e m gerekiyordu, biz Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü n e d ö n ü n c e Vali a r k a m ı z d a n Emniyet Müdürü'ne b e n i m için, "Bu çocuk çok genç, 15 gün il merkezin­ de kalsın, t ü m birimleri dolaşsın, her birimde ona bilgiler veril­ sin, o n d a n sonra Gülnar'a gönderin," demiş. İlçeye bir an önce gidip amirlik y a p m a hayalim geçici olarak ertelenmişti. Ertesi gün çalışmaya başladım. 2. Şube, 3. Şube ve karakollarda res­ m e n staj y a p ı y o r d u m , tecrübeli amirler ve işi bilen polisler bana işlerle ilgili sürekli bir şeyler anlatıyorlardı. 28

1. Bölüm: Devlet Bu arada gideceğim ilçe hakkında bilgi de almaya başladım. İlçe Mersin'in en küçük ilçesiymiş, zaten polis teşkilatı da ilçeye 1972 yıllarında kurulmuş. Hiç amir gitmezmiş, her giden kaçma­ ya çalışırmış, en sonunda Emniyet Müdürü bu sorunu çözmek için geçici görevlerle ildeki t ü m amirleri birer ay nöbetleşe bura­ ya gönderiyormuş. Yani ilçem hiç kimsenin gitmek istemediği bir yermiş. Bu, daha sonraki meslek hayatımda da gördüğüm bir durumdur, Emniyette hiç kimse küçük ilçelere gidip çalışmak istemez; kimi eşinin işi, kimi çocuğunun okulu gibi sebeplerle il merkezinde kalmak ister. Ama ben o gün ilçeye gitmek istemiş­ tim; başta epey zorlansam, hata yapsam da ilçenin genelde olay­ sız ve sakin olmasından daha ağır bir şey yaşamadım, ama daha sonraki yıllarda ilçede müstakil sorumlu olmanın özgüven, so­ runlarla direkt yüzleşmek, hiç kimseden yardım istemeden işleri yönetmek gibi bana önemli tecrübeler kazandırdığını fark ettim. Vali N e c m e t t i n K a r a d u m a n , ilk valiliğini m e m l e k e t i m olan K a h r a m a n m a r a ş ilinde y a p m ı ş , M ar aş'ta çok sevilmiş. Kendi­ si de M ar aş'ı ve Maraşlıları çok sevmiş, Sanıyorum Maraş ile kendi m e m l e k e t i olan Trabzon'u kardeş şehir y a p m ı ş . Şimdi Maraş'm en b ü y ü k caddesinin adı Trabzon, Trabzon'un en işlek caddesinin adı Maraş'mış. Vali B e y Maraş'ı o kadar sevmiş ki her M ar aslıya yardım etmek istermiş, bu y ü z d e n kimsenin gitmediği bu ilçeye gön­ d e r i l m e m e , E m n i y e t i n acemi yeni bir komiseri bu ilçeye gön­ dermeye kalkmasına karşı çıkmış. Asayiş saatinde Emniyet

M ü d ü r ü ' n ü n Allahsız Sami namlı Sami Alhan'a b e n i m gönüllü o l d u ğ u m u söylemiş olmasından şüphe duyup en azında kara­ rımdan v a z g e ç i r m e k için beni çağırmış, a m a ben sanki en iyi yere atanıyor gibi illa ilçeye gideceğim diye ısrar edince kara­ rımdan vazgeçiremeyeceğini anlamış, tecrübesizliğimi görünce de biraz şubelerde staj g ö r m e m i istemiş. B e n o z a m a n bilmi­ y o r d u m a m a Gülnar'ın politik yapısı, şikâyet sever halleri ül­ kede n a m salmış, fıkralara konu olmuş. İlçeye gidip de şikâyet 29

Haliç'te Yaşayan Simonlar

edilmeyen ya da en ufak olayda hakkında onlarca dilekçe ya­ zılmayan m e m u r y o k m u ş , İlçede herkes aşırı partizan, herkes siyasetle meşgul, hatta halk siyasi partilerine göre kamplaşmış halde y a ş a r m ı ş , kime yanaşsan diğerinin şikâyet ettiği bir ilçeymiş. Vali böyle bir yerde çalışamayacağımı düşünerek beni caydırmaya çabalamış.

Mersin m e r k e z d e Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü n ü n muhtelif birimle­ rinde (karakol, asayiş şubesi, vs.) kısa süreli çalışmaya başla­ dım. Stajda d a h a ilk hafta dolmamıştı ki bir gün Emniyet Mü­ dürü, "Vali y a r ı n Gülnar'a gidiyor, yeni atanan komiser acele ilçeye gitsin," diye haber salmış. H e m e n aceleyle valizimi topladım. Gülnar'a gidecek otobüs­ leri araştırdım. B e n i m ilçe köy gibi bir yermiş, ilçeden her sabah iki otobüs gelir, yine her gün iki otobüs ilden ilçeye gidermiş. Bu otobüsü kaçırdın mı Mersin'den direkt başka bir araç yok­ muş. Bu defa Silifke'ye gidip oradan taksi ya da dolmuş bulmak gerekiyormuş. Staj y a p t ı ğ ı m Çarşı Karakoluna yakın olan gara­ ja polisler beni götürdüler, Gülnar otobüsüne bindim. Kıvrılan yollardan dolanarak gidilen 3,5-4 saatlik yoldan sonra ilçeye v a r d ı m . Emniyet Komiserliği ilçenin merkezinde, altında gazyağı vs. satılan bir işyerinin 2. katında bulunuyor­ du. Merdivenle çıkıldığında, uzun koridor b o y u n c a sağlı sollu sıralanmış 5 k ü ç ü k oda vardı. Vali N e c m e t t i n K a r a d u m a n köyleri dolaşmaya, köylerdeki yol, su, elektrik gibi devlet yatırımlarım g ö r m e y e gelmiş, ince­ lemesi bitip d ö n e r k e n Belediye Başkanlığında heyet üyeleri ve Belediye B a ş k a n ı ile konuşuyordu, beni de çağırtmıştı. Yanları­ na gittiğimde beni oradakilere tanıtıp komisere sahip çıkın di­ yerek nasihatlerde bulundu. İlk g ü n ü n akşamı çoğu işledikleri muhtelif suçlar nedeniyle ilçeye sürülen polislerden oluşan 4-5 kişiyle birlikte karakolda otururken, ilk vukuatımız gerçekleşti. Mal M ü d ü r ü Vekili'nin de içinde o l d u ğ u bir grup m e m u r , aşırı alkollü olan emekli bir 30

1. Bölüm: Devlet ö ğ r e t m e n l e küfürlü bir kavgaya tutuşmuşlardı. K a v g a y a karı­

şan kişileri polisler karakola getirdiler. Kısaca tarafları dinle­ dim. Sonra aklımda kaldığı kadarıyla alkollü olup olmadıklarını araştırmak gerekiyordu, bunun için de o z a m a n l a r alkolmetre o l m a d ı ğ ı n d a n , h ü k ü m e t tabibine veya sağlık ocağına g ö n d e r m e k gerekiyordu. Tarafları kısaca dinledikten sonra hepsini nezare­ te attırdım. B e n i m memurlar, taraflardan birinin Mal M ü d ü r ü Vekili o l d u ğ u n u söyledilerse de ben, "Olsun, atın hepsini içeri," d e d i m . Halbuki o kişiyi nezarete a t m a y a y e t k i m olmadığı gibi, Mal M ü d ü r ü Vekili ne d e m e k onu da bilmiyordum. Mal m ü d ü r ü benim için hiçbir şey ifade etmiyordu, hatta mal m ü d ü r ü gibi bir isim mi o l u r m u ş derdim. Aylar sonra Mal M ü d ü r l ü ğ ü n ü n b e n i m E m n i y e t Komiserliğinden daha önemli bir m a k a m oldu­ ğunu ö ğ r e n d i m , ama devletin temel m a k a m l a r ı hakkında hiçbir bilgi v e r i l m e d e n okuldan m e z u n oluyorduk. Stajlar k a y t a r m a k için bir bahaneydi, öğrenciler okula döndüklerinde öğrendikleri işleri değil, stajlardaki derslerde nasıl kaytardıklarını özenerek anlatıyordu. K a y t a r m a k ideal ize edilen bir y ö n t e m d i . Neyse Mal Müdürü Vekili'ni de nezarette koyduktan sonra alkollü olanları doktora (sağlık ocağı tabibine) sevk ettim. Biraz sonra d o k t o r d a n geldiler, zil zurna sarhoş olan kişi için doktor alkollü değildir raporu vermişti. Okulda anlatılanlar aklımdaydı, h e m e n savcıyı aradım, savcıyı manyetolu telefonla evinde b u l d u m ve k o n u y u aktardım. Komiserin ilçeye atandığını yeni duyan savcı, hoş geldin safhasından sonra ben geliyorum dedi ve biraz sonra geldi. Olayı dinledi, sonra telefonla doktoru evin­ de buldu ve karakola çağırdı. Ç o k kibar, a ş ı n dindar ve efen­ di olduğu her halinden anlaşılan doktor M e h m e t Bey sarhoş emekli ö ğ r e t m e n i n eski öğretmeni olduğu için saygısından ona böyle bir rapor verdiğini söyledi. Karakolda bizim y a n ı m ı z d a al­ kollüdür şeklinde yeni bir rapor hazırladı. Böylece h e m kendini savunmuş h e m de bizim dediğimiz olmuş ve y u m u ş a k ç a olayı çözmüştük. 31

Haliç'te Yaşayan Simonlar

.. .

D a h a sonra bu olayda Mal Müdürü Vekili nin nezarete atıl­ masına kinlenen Mal M ü d ü r l ü ğ ü personelinin polislere yönelik bir iftira olayında rol aldıklarını öğrendim. Mal M ü d ü r l ü ğ ü dakti­ losu ile yazılmış ihbar ve iftira mektuplarını bulup, bu görevliler hakkında k a n u n i işlem başlatılmasını istedim. O gün bu olayın zorlarına gittiğini, k a y m a k a m ı n bu olaya çok b o z u l d u ğ u n u ama bir şey diyemediğini d u y d u m . Aslında benim hatalı olduğumu, Mal M ü d ü r l ü ğ ü çalışanlarının görev gereği bir m a k a m sahibi olmaları nedeniyle görevleri esnasında herhangi bir suça karış­ maları halinde bile direkt nezarete atılamayacağım öğrendim. B e n polis komiseri idim, yüksek meslek o k u l u n d a 3 yıl oku­ m u ş t u m , d e r e c e ile okulu bitirmiştim, a m a devlet yapısı bana anlatılmamıştı. En temel konular olan devlet memurları kanu­ n u n u ve r u h u n u b i l m i y o r d u m . Bir ilçenin E m n i y e t Komiseri o ilin huzuru ve güvenliği için en önemli k a m u görevlisi olmasına rağmen, atanması ile ilgili bir ölçüsü y o k t u . E m n i y e t teşkilatı, okulu y e n i bitirmiş, hiçbir tecrübesi o l m a y a n 19 yaşındaki beni Emniyet Komiseri yapı­ yordu; bu k o n u d a hiçbir ölçüsü, sistemi yoktu. İlçede 7 m e m u r u m vardı, mesleğe yeni atanmış iki tanesi hariç hepsi çeşitli suçlar işleyerek buraya sürülmüşlerdi, ken­ dilerine haksızlık yapıldığına inanıyorlardı. Emniyet Komiserliğinde bir m a k a m odası, bir tane memur­ ların odası ve bir tane de yazı işlerinin yapıldığı k a l e m odası vardı. Ayrıca bir başka oda da demir kapı ile nezarethane haline getirilmişti. B a ş k a bir odayı k e n d i m e yatak odası y a p m ı ş t ı m . Bir oda mutfağımızdı, bir diğer odayı da bekar olan polis me­ muru Erdal k e n d i n e yatak odası yapmıştı. B e n d e n ö n c e k i E m n i y e t Komiseri, Başkomiser rütbesinde mesleğin k u r d u denilen vasıfta imiş. Farklı bir y ö n e t i m anlayışı ile her şeye h ü k m e d e r e k idare etmiş, ağır bir amirlik duygusu­ nu herkese her vesile ile hissettirmiş. B ü t ü n yazı dolaplarını

32

1. Bolüm: Devlet kapattırır, hiçbir m e m u r u n yazışmaları görmesine izin v e r m e z , her şeyi tek bir yazıcı m e m u r l a yaparmış. Ben gelince amirlikte ve meslekte yeni oluşum, herkese eşit mesafede d u r u ş u m , gerekmedikçe amir o l d u ğ u m u hissettirme­ yen t u t u m u m , amirden çok bir arkadaş halim yeni m e m u r l a r üzerinde o l u m l u etki yapmıştı; bana yaklaşmışlar, sürekli ya­ nımda gezer olmuşlardı. Bu d u r u m d a n en çok yazıcılık görevini yürüten m e m u r ra­ hatsız o l m u ş t u , her fırsatta kendisinin ne kadar önemli oldu­ ğunu a n l a t m a y a çalışıyordu. Bir gün bir kavga olayına karışan kişilerin ifadesini alıp savcılığa üst yazısını yazmasını istedi­ ğimde, daktiloyu kucaklayıp m a k a m ı m a getirdi, siz söyleyin y a z a y ı m dedi. Aslında bir kişinin ifadesinin alınması veya sav­ cılığa fezleke y a z m a k o n u n için sorun değildi, ama o b e n i m o işi y a p a m a y a c a ğ ı m ı , kendisine m u h t a ç o l d u ğ u m u hissettirmek için b u n u y a p ı y o r d u . Kavgaya karışan şahısları dinleyerek ifadeyi yazdırdım. P o ­ lis tarafından a l m a n her ifade tutanağının sonuna klasik ka­ lıp halinde " .... sayfadan ibaret işbu ifade tutanağı kendisine o k u n d u k t a n sonra başka bir diyeceğim y o k t u r demesi üzeri­ ne birlikte i m z a altına alınmıştır" ifadesi eklenirdi. Ben de ifa­ desini a l d ı ğ ı m kişinin anlatımları bitince s o n u n u şöyle şöyle klasik şekilde bağlarsın dedim. Yukarıdaki gibi klasik kalıpla ifadeyi sonlandıracağını d ü ş ü n d ü m . İfadeyi daktilodan çıkardı, genellikle k e n d i m tek tek dikte ederek yazdırdığım için okuma­ ya gerek g ö r m e z d i m ama o gün tesadüfen yazdırdığım ifadenin t a m a m ı n ı o k u d u ğ u m d a bir de ne göreyim. Son c ü m l e d e " şöyle şöyle klasik şekilde bağlarsın" yazıyor. Altında da yazanın, yaz­ dıranın ve ifade sahibinin isimleri yer alıyor. Bu şekli ile ifade tutanağı adliyeye gitse rezil olacaktık. O n d a n işlerle ilgili herhangi bir şeyi y a z m a s ı n ı istediğim­ de, her defasında siz söyleyin ben y a z a y ı m diyor veya verilen konunun ç o k zor olduğunu istenen 33 sürede y a p a m a y a c a ğ ı n ı

Haliç'te Yaşayan Simonlar söyleyerek ö n e m l i olduğunu hissettirmeye çalışıyor, aksi halde işleri zora koşacağını ima ediyordu. Baktım böyle olmayacak, G ü l n a r d a E m n i y e t Komiserliğinin kurulduğu 1972 yılından

atandığım 1976 yılma kadar yapılan t ü m yazışmaları ve tüm dosyaları g ü n l e r c e o k u d u m , bu süre sonunda tüm yazışmaları, y ö n t e m i ve sistemi artık öğrenmiştim. Bu y a ş a d ı ğ ı m tam bir şoktu. Polis Koleji ve Polis Akademi­ sini (enstitüsünü) dereceyle bitirmiştim ama en basit polisiye konuyu b i l m i y o r d u m . Yazıcı bir m e m u r bana "ben senden iyi bilirim, bana muhtaçsınız" demeye gelen tavırlarda bulunabili­ y o r d u . 6 yıl okutulan meslek okulu meslekle ilgili pek çok şeyi vermemişti. En başarılı öğrenci bile eski anlayışa sahip bir me­ m u r a m u h t a ç bırakılıyordu. Bunca süre o k u t u l m u ş t u m ama bir şahsın ifadesinin alınması tatbiki olarak yaptırılmamıştı, mesleki hiç bir y a z ı ş m a ve usul öğretilmemişti. Bu anlayışla ye­ nilik y a p m a k , yeni bir anlayış geliştirmek nasıl olacaktı. Eğitim meslek sahiplerine bir şey vermiyor, yine eğitimi o l m a y a n eski çalışanların anlayışına mahkum ediyordu.

Gençlik Parkı'ndaki Garsonlar İdeolojik Konularda Benden Bilgiliydi
1976 yılı y a z ı n d a Polis A k a d e m i s i n d e n m e z u n olmuş, göre­ vime başlamıştım. Polis Akademisini derece ile bitirmiştim ama sokakta karşılaşacağım temel konular hakkında yeterli oranda bilgili değildim. Her karşılaştığım olayda ve görevde bunu gö­ rüyordum. Bu arada Polis Kolejini bitirirken bizde diplomaları vermezler sadece m e r a s i m esnasında ıınzetsız diplomalar verilir ve sonra geri toplanırdı. Sınavlara girip kazansak bile üniver­ sitelere g i t m e m i z e m ü s a a d e edilmezdi. Bu yüzden ben de lise emsali sayılan Polis Kolejini bitirdikten sonra üniversite sınav­ larına g i r e m e d i m . Fakat yüksekokul sayılan Polis Enstitüsünü bitirince, okulu bitirdiğim yıl müracaat ederek üniversite sınav­ larına girdim. O tarihlerde üniversite sınavlarına girerken ne34

1. Bölüm: Devlet reye girmek istediğinizi, müracaatınızla birlikte yazıyordunuz. Sınav s o n u c u n d a aldığınız puana göre kaydolabileceğiniz okul belli oluyordu, şimdiki gibi önce sınava girip sonra tercihte bu­ lunma y o k t u . Ben sınava girerken 20 tercih hakkımız olmasına rağmen y a l n ı z c a iki tercihte bulundum: birinci tercihim Ankara Hukuk, ikincisi de İstanbul Hukuk'tu. O k u l u bitirdiğimiz sene sınavlara girdim. 1. tercihim olan A n k a r a H u k u k Fakültesi'ni k a z a n d ı m . Bir y a n d a n komiserlik görevine başlayıp Gülnar'da Emniyet Komiserliği görevini yürütürken, diğer y a n d a n da hu­ kuk fakültesine kaydımı yaptırdım. İlk sınavlar olacaktı, sınav­ lar dolayısıyla iznimi alıp Ankara'ya gidiyordum. Ankara'da bin bir güçlükler içerisinde, sınav aralarında ders çalışarak sına­ va girmeye çalışıyordum. O zamanlar Polisevleri gibi kalınacak sosyal tesisler pek fazla yoktu, otellerde veya bulabileceğim mi­ safirhanelerde zorlukla kalabiliyordum. Ders çalışmak için çok uygun yer o l m a y ı n c a sabah erken saatte G e n ç l i k Parkı'na gidip oradaki çay bahçesi ve kafelerde simit ve çayla kahvaltı yapar­ ken bir y a n d a n da ders çalışıyordum. İşte bir g ü n y i n e sabah erken saatte G e n ç l i k Parkı'na gittim. Ç a y içerek ders çalışmaya başladım. Bu arada garsonlar kendi aralarında konuşuyorlardı. Sanırım 1977 yılının mayıs-haziran ayıydı, belki de 78 yılıydı, açıkçası çok net hatırlayamıyorum. A m a 1. veya 2. sınıftaydım. Garsonlar aralarında konuşurken, bir garson diğerine, " O ğ l u m bu senin Dev-Yol hareketin nasıl bir hareket, bana bir broşür ya da dergi varsa ver, ben de senin hareketine g e ç e y i m . " dedi. Diğer garson da, " B e n i m hareket öyle büyük bir hareket ki, öyle bir broşürle falan olmaz, bu çok mü­ him bir harekettir." diye karşılık verdi. Ben devletin komiseriy­ dim, a k a d e m i d e , yüksekokulda okumuş, güya yetiştirilmiştim ama bu garsonların konuştukları konuları anlaya

Sadece Dev-Yol diye o z a m a n l a r için illegal bir terör I olduğunu biliyordum, a m a hareketin arka planı ned lerde neler anlatılıyor, nasıl bir şey, bunu k a v r a m a | 35

: anamda

W

Haliç'te Yaşayan Simonlar m a k t a n ve algılamaktan acizdim. Ne var ki b e n d e n yaşça küçük çay satan bu sıradan garsonlar ise bir Dev-Yol hareketinden, bu hareketten başka bir harekete g e ç m e k t e n ve bu siyasi fa­ aliyetten bahsediyorlardı. Polis A k a d e m i s i n d e 3 yıl o k u m a m a r a ğ m e n gerçek hayatta karşılaşacağım bu örgütlerle ilgili bilgi verilmemişti; D e v - Y o l nedir, Dev-Sol nedir, bunların ideolojileri nedir, aralarındaki farklar nelerdir gibi konular okulda bizlere anlatılmamıştı. Bunların adını bile d u y m a m ı ş t ı m , a m a sokak­ taki garsonlar biliyorlardı. Böyle bir eğitimden geçerek, adının ne olduğunu dahi bil­ m e d e n sokağa çıkan bizlerden bu örgütlerle mücadele etmemiz bekleniyordu; b u n u n nasıl olacağı sorusunun cevabını bulamı­ y o r d u m . Bu d u r u m , b e n i m göreve başladığım g ü n böyleydi, bu­ gün de böyle. İşte bugün gündemimizin önemli bir problemi olan demokratik açılım meselesi ve G ü n e y d o ğ u sorununun ç ö z ü m ü tartışılıyor, k o n u ş u l u y o r ama bu işi uygulayacak, yapacak olan güvenlik sistemi içindeki insanlara bu konuyla ilgili bugüne ka­ dar herhangi bir aydınlatıcı bilgi ya da yazılı d o k ü m a n verilmiş değil. D e m e k ki bu sistem maalesef hep böyle çalışıyor.

Mut İlçe Emniyet Komiserliğim
1980 yılı 12 Eylül darbesinden önceydi. Gülnar'da görev ya­ parken 7-8 polisim, 16 kadar bekçimle birlikte k e n d i m i z c e güzel bir düzen k u r m u ş t u k , kendi halimizde Mersin'in bu en küçük yayla ilçesinde mutlu bir şekilde yaşayıp gidiyorduk. K o m ş u ilçemiz olan Mut'ta ise olaylar galiba hiç iyi gitmiyordu. Küçü­ cük bir ilçe o l m a s ı n a rağmen 2 tane pavyonu vardı, o pavyonlar dolayısıyla ilçenin h u z u r u da bozuluyordu. Etrafta yaz boyunca kimi tarım, k i m i hayvancılık yaparak 3-5 kuruş kazanan köylü­ ler çeşitli bahanelerle ilçe merkezine geldiklerinde o pavyonlara gidiyordu. Bilmedikleri ve tanımadıkları bir d ü n y a d a açık saçık giyinmiş kadınlar karşısında ağızları bir karış açık kalıyor, 2 kadeh rakı içtikten sonra da kendini bilmez halde en pahalı 36

1. Bolum: Devlet

içkileri veya öyle olduğunu zannettikleri renkli suları, konso­ matris kadınlara ikram ederek t ü m paralarını harcıyor, parala­ rı y e t m e y i n c e senet imzalayarak bir ton borç içine giriyorlardı. Pavyon sahipleri hesabı ödeyemeyenlere imzalatılan senetleri evlerini, ürünlerini icra ile sattırarak tahsil ediyorlardı. Bu p a v y o n l a r bütün o köylülerin yuvalarının yıkılmasına, o insanların bütün emeklerinin ellerinden alınmasına sebep olu­ y o r d u . Tabii ki bununla birlikte polis teşkilatı da pavyonlara bu­ laşıyor, bazı polisler pavyondaki kadınlarla ilişkiye giriyorlardı. Diğer k a m u görevlilerinin, k a y m a k a m vekiline kadar hepsinin, buradaki kadınlarla bir şekilde ilişkisi oluyordu, ç ü n k ü küçük bir A n a d o l u kasabasında y a ş a y a n erkekler o günkü şartlarda pavyonda çalışan kadınları g ö r d ü ğ ü n d e , hepsinin dünyası de­ ğişiyor, bu kadınlar hepsini etkiliyordu. B u n d a n dolayı o ilçede sürekli olaylar olmaktaydı. Böyle d e v a m ederken, oradaki po­ lislerin bu pavyonlarda çalışan kadınları alıp dışarılarda alem yaptıkları y ö n ü n d e k i iddialar ve onlarla olan ilişkileri tahkikata konu edilmişti. Birçoğu yanlış şeyler yapmışlardı. Suç işleyen bu polisler h a k k ı n d a o z a m a n k i 3. Şube Şefi Başkomıser, mü­ fettiş olarak tayin edilmişti. B a ş k o m i s e r tahkikata gelmiş, bu defa haklarında tahkikat yapılan polisler uyanıklık y a p ı p Başkomiser'i i ç m e k için pav­ y o n a götürmüşlerdi. Başkomiser'e birtakım kadınları yakınlaş­ tırarak u y g u n o l m a y a n görüntülerini çekmişlerdi. B a ş k o m i s e r bu görüntülerin çekildiğini anlamış, fotoğrafçının filmine el koymuş, d a h a sonra da bunu tutanağa geçirmişti. Bu defa bu olayı da tahkik e t m e y e , başka bir m u h a k k i k e gerek vardı ve polislerin bir kısmı açığa alınmıştı. İşte bu kargaşa içerisinde ilçenin Emniyet Komiseri de açığa alınmıştı. B u n u n üzerine bu ilçeye komiser aranırken il merke­ zinden g ö n d e r m e imkânı olmayınca beni düşünmüşler. B e n i m tavrım itibari ile alkolden, kumardan, bu tür kadınlardan çok uzak o l d u ğ u m bilindiğinden ve o zamanın tabiriyle hocavari gö37

Haliç'te Yaşayan Simonlaı

züktüğüm, beş vakit namaz kıldığım için bu ilçeye göreve gitme­ me karar verilmişti. Bir gece bir mesaj aldım, 24 saat içerisinde Gülnar'dan ilişik kesip Mut'ta göreve b a ş l a m a m gerektiği yazı­ yordu. Mut'a geçici görevli olarak tayin o l m u ş t u m . Mersin'in en küçük, en m a h r u m ilçesi kabul edilen Gülnar'da görev yapıyor­ dum, a m a buraya, yarattığımız aile ortamını aratmayan iş orta­ mına, arkadaşlarıma, Emniyet Komiserliği içerisindeki dünyaya ve Gülnar'a çok alışmıştım. Ayrılmak çok ağrıma gitmişti fakat m a d e m görev verilmişti yapacak başkaca bir şey yoktu. Emniyet teşkilatında titiz, yolsuzluklarla mücadele eden ve Güneşin Oğlu diye bilinen z a m a n ı n efsanevi Mersin Emniyet M ü d ü r ü Ahmet Karakurt'a telefon açtım, gitmek istemediği­ mi söyledim. E m n i y e t M ü d ü r ü oraya gitmem gerektiğini, Vali B e y l e görüştüklerini, beni her konuda destekleyeceklerini, ora­ da bana ihtiyaç olduğunu ve orayı d ü z e l t m e m gerektiğini söy­ ledi. M e c b u r e n tayinimin çıkmasından beş-altı saat sonra gece kalktım, Mut'a gittim ve göreve başladım. Bir müddet bu ilçede görev yaptıktan sonra pavyonlarla ilgili topladığım bilgilere göre durum çok kötüydü. Sahipleri sabıkalı, işletme y ö n t e m i kötü ve ilçe için çok olumsuzdu. Pavyonlarda çalışmak için getirtilen kadınların tüm idari işlemlerini Emniyet olarak biz yapıyorduk, daha önce işlemler elden ve aracılar vası­ tasıyla ilgili illere telgraflar çekilerek çok hızlı yapılıyormuş. Ben her şeyi kanuna uygun ve aracısız y a p m a y a başladım, yeni baş­ layan kadınların tahkikatlarını resmi yazıyla yapınca süre uzu­ yor, izin alamadıkları için de kadınlar çalışamıyorlar ve sıkıntı­ ya düşüyorlardı. Uzayan z a m a n ve diğer işlemler pavyoncular için sorun o l m a y a başlamıştı. Ayrıca meydana gelen her olayda, olayla ilgili pavyonların geçici olarak kapatılması için Kayma­ kamlığa teklif yazıyordum, ama K a y m a k a m Vekili onlarla irti­ batlı o l d u ğ u n d a n kapatmalar kısa süreli oluyordu. Bir müddet sonra iki pavyonu da ö m ü r boyu kapatacak olan, ruhsatların ip­ tali ile ilgili işlemlere başladım. Sonunda İlçe Kaymakamlığına, 38

Bolum Devlet

yeni K a y m a k a m Vekili olarak Mahiyet M e m u r u Mustafa Bey'in gelmesi üzerine pavyonlardan biri için dışarıya fuhuş maksatlı kadın g ö n d e r m e s i iddiasıyla, diğeri içinse sahibinin sabıkasını bahane edip her ikisinin de ruhsatlarının iptali onayını aldım. P a v y o n c u l a r ilk başta işyerlerini k a p a t m a m ı , yine eskiden olduğu gibi bir süre kapalı kalır, sonra açılır diye düşünerek ö n e m s e m e d i l e r . Beni geçip irtibatta oldukları siyasi parti teş­ kilatlarına, M e r s i n d e k i irtibatlarına güvendiler olmadı, sonra milletvekillerine güvenip onların etrafında dolaşarak pavyonları açtırmaya ve beni tayin ettirmeye çalıştılar, a m a o da olmadı. Daha sonra işyerini haksız yere k a p a t m a k t a n dolayı, ticaret­ hane sayılacak p a v y o n u n kayıp olan ticari kazancı nedeniyle ağır tazminata m a h k u m olacağı y ö n ü n d e K a y m a k a m Vekili'ni korkutup p a v y o n u açtırmak istediler. B u n u n üzerine ilçede

Emniyet ve K a y m a k a m l ı k ç a yapılan işlemlerin hukuki d u r u m u hakkında vilayet merkezine danışıp Emniyet M ü d ü r ü ' n ü n des­ teğiyle, ilde yaptığımız işlemin h u k u k a uygun olduğu y o l u n d a görüş alarak K a y m a k a m ' ı rahatlattım. Emniyet M ü d ü r ü ve Va­ lilik bizi destekliyordu. Bu arada z a m a n geçiyordu, pavyoncular nüfuzlu dostların­ dan, parti başkanlarından, milletvekillerinden u m u d u kesince dava a ç m a y a karar verdiler. O z a m a n l a r idari davalar yalnızca Danıştay'a açüabiliyordu, illerde idare m a h k e m e l e r i yoktu. Da­ vayı açtılar a m a dava açımı için 90 günlük süreyi geçirmişlerdi. Bu arada 1976'da girdiğim Ankara H u k u k Fakültesinde son sı­ nıfa gelmiştim, okuduklarımın faydasını g ö r ü y o r d u m . Öğrendi­ ğim kadarıyla süresi içerisinde açılmayan davalarda, iddialara cevap verilirse Danıştay davaya bakıyordu, ama sadece z a m a n aşımı iddiaları dile getirilirse, dava gereken süre içerisinde açıl­ madığından r e d d e d i y o r d u . Ben de davaya cevap olarak idare adına s a v u n m a yaparken, sadece dava a ç m a süresinin geçiril­ diği iddialarında bulunup diğer hususlara hiç cevap v e r m e d i m .

39

Haliç'te Yaşayan Simonlar Ve sonunda Danıştay davayı süresi içinde açılmadığından red­ detti. Yıllarca M u t halkının başına bela olan pavyonları bir daha a ç ı l m a m a k üzere kapatmıştım. Mut halkı i s m i m i öğrenene ka­ dar "pavyonları kapatan komiser" olarak anıldım. Özellikle il­ çenin köylü kadınlarının bu d u r u m d a n m e m n u n olduklarını zannederim. Pavyoncuların Şikâyetleri Bir m ü d d e t sonra hükümetlerin değişmesiyle birlikte hak­ kımda şikâyetler başlamıştı, çeşitli bahanelerle, sudan sebep­ lerle vilayete ve Bakanlığa şikâyet ediliyordum. Önce merkez, şikâyetler h a k k ı n d a bizden bilgi istiyordu, sonra iddiaları araş­ tırmak üzere il m e r k e z i n d e n bir araştırmacı gönderiliyordu. Bir iki araştırmacı gelip gittikten sonra bu defa m e r k e z d e n z a m a n ı n 2. Şube Şefi olan Başkomiser Ali T e m e l bu işle görevlendirilmiş­ ti. Polislik yetenekleri gelişmiş olan Ali Bey ilçeye gelmiş a m a bize, Emniyete uğramamıştı. Beni telefonla aradı, bu ilçede seni kim, ne için şikâyet eder, kimler senin görevinden rahatsız olur diye sordu. B e n de ilçedeki genel d u r u m a bakarak pavyoncula­ rın işlerini takip eden, pavyonlardan dolaylı faydalanan, men­ faati olan bazı kişileri ve özellikle parti içerisinde ve y ö n e t i m d e olup ilçe m e r k e z i n d e bir restoran işleten şahsın ve yakınlarının olabileceğini söyledim. Pavyonda konsomatrislik y a p a n kadın­ lar burada y e m e k yiyor ve bu sayede de restoran y o ğ u n l u k ya­ şıyordu. Ali B e y ilçede kendisini farklı kimliklerde tanıtarak do­ laşmış, s o n u n d a da tarif ettiğim restorana gitmiş ve kendisini, pavyonlara k o n s o m a t r i s kadın g ö n d e r e n Ankara'daki bir acen­ tenin avukatı olarak tanıtmış ve restoranın sahibi ile g ö r ü ş m e k istemiş. Y e r i n d e o l m a m a s ı üzerine o an orada bulunan oğlu ile görüşmüş ve oradakilerle bir iki k a d e h içip sohbet etmiş. Aralarında geçen diyaloga göre:

40

1. Bölüm: Devlet

- G ö n d e r d i ğ i m i z her kadın çalışamıyor, günlerce bekliyor, sık sık pavyonlar kapanıyor, ediyoruz. Ne oluyor burada?

- Hiç s o r m a y ı n buraya bir komiser geldi. Her işte zorluk çıkarıyor, işleri engelliyor. - B u n u n kolayı var. Her yerde olur, üç beş kuruş verirsiniz işler y o l u n a girer. - Yok, bu a d a m bildiğiniz gibi değil, rüşvet almaz. - Öğrendiğim kadarıyla bekar genç biriymiş, kadın gönderin. - (hafif h a k a r e t a m i z bir sıfat kullanarak) Bu a d a m hoca, kadını da k a b u l etmez. - O z a m a n bir k o m p l o kuran, tuzağa düşürün. - O n u da düşünüyoruz, fırsat kolluyoruz, planlıyoruz a m a a d a m hiçbir yere gitmez, bir yere çıkmaz. Karakolda yatar kal­ kar, göreve gider, gelir, fırsat bulamıyoruz Bu sohbet ve benzeri sohbetlerde bilgi topladıktan sonra, Ali Bey Emniyet Komiserliğine geldi ve bu sohbeti bana da anlattı. Bu şekilde elde ettiği bilgileri de belirterek raporunu Mersin merkeze v e r m e s i üzerine bir süre şikâyetler dolayısıyla rahatsız edilmedik a m a bir m ü d d e t sonra yine şikâyetler arttı. Bir gün Emniyet M ü d ü r Yardımcısı Rıza Işıkoğlu geldi ve bazı kişilerin ifadelerini a l m a y a başladı. O z a m a n bu kişilerin bizi şikâyet eden kişiler o l d u ğ u n u anladım, içlerinden biri enteresan ifa­ de veriyordu, emekli öğretmen o l d u ğ u n u zannettiğim parti ilçe y ö n e t i m kurulu üyesi olan şahıs, "Genel b a ş k a n ı m başbakan, bizim parti iktidar ise b e n i m de ilçede s ö z ü m ü n geçerli olması gerek. H a l b u k i bizim hiç etkimiz olmuyor." diyerek bana tesir e d e m e m e s i n i eleştiriyordu. Emniyet M ü d ü r Yardımcısı tahkikatı y a p ı p gitti. A r a d a n bir süre geçmişti ki bir gün ilçeye İl Valisi, E m n i y e t M ü d ü r ü , Jan­ darma Alay K o m u t a n ı m ı n geldiğini, K a y m a k a m l ı k t a olduklarım ve beni de çağırdıklarını d u y d u m . K a y m a k a m l ı ğ a gittiğimde Vali Bey m a k a m a o t u r m u ş , iki y a n ı n d a E m n i y e t M ü d ü r ü ve Alay

41

Haliç'te Yaşayan Simonlar K o m u t a n ı vardı. Ayrıca odada ilçe Belediye Başkanı ve Kayma­ k a m Aslan Yıldırım ile birlikte iki kişi daha bulunuyordu. Vali Bey, Belediye Başkanı'na, "Bir komiserin tahkikatına başkomiser gelir, bilemedin emniyet amiri, belki en fazla emniyet müdür yardımcısı gelir ama asla bir vali gelmez ama siz şikâyet ettiniz, tahkikat için başkomiser gönderdik, olmadı emniyet mü­ dür yardımcısı gönderdik, o da olmadı bakın bu defa ben gel­ dim, yanımda da emniyet müdürü ile alay komutanını getirdim. Ne deliliniz varsa getirin, bugün bu işi burada halledeceğiz. Ne kadar şahidinizi varsa getirin, ben dinleyeceğim," dedi. Ayrıca şikâyet dilekçesinde imzası olduğunu konuşmalardan anladığım bir parti ilçe başkanını da sordu. "Nerede o? Gelsin, o da şa­ hitlerini getirsin," dedi. Bunun üzerine Belediye Başkanı kapıda bekleyen adamlarını çağırıp bazı isimler verdi, o insanların geti­ rilmesini istedi. Adamlar hızla çıktılar, bir süre sonra tanıdığım ve yakın z a m a n d a hakkında tahkikat yaptığım bir kişi geldi. Vali Bey'in soruları üzerine taksi şoförü olduğunu, kendisini bir kız kaçırma dolayısıyla karakola aldığımı, kaçırılan kızın yerini gös­ termesi için d ö v d ü ğ ü m ü söyledi. Vali Bey, "Seni döverken hangi partiden olduğunu sordu mu? Senin hangi partiden olduğunu biliyor m u y d u ? " gibi sorular sorunca şoför beni kast ederek, "Ha­ yır, komiser b e n i m hangi partiden olduğumu sormadı, hiç siyasi parti sözü geçmedi, kaçan kızın yerini göster diye dövdü, ben yerlerini bilmiyordum." dedi. Vali Bey Belediye Başkanı'na döne­ rek, "Hani reis, bak sen dilekçende siyasi partisinin sorulup par­ tili olunca dövüldüğünü belirtmiştin, ama böyle bir olay yok?" dedi. O z a m a n ben söze girip, "Sayın valim bu adam kızın yerini bilmiyorum, kaçtığını da bilmiyorum diyor ama kaçıran kişi evli, bu kızı ikinci evlilik için kaçırıyor, bunun amcaoğlu, kaçırılan kız yakın akrabası, gece köye kendi taksisi ile götürüyor, sonra da yerini söylemiyor, bu nedenle onu dövdüm." dedim. Vali Bey Belediye Başkanı'na başka tanıklarınızı da getirin dedi. Bu a r a d a yine yakın z a m a n d a hakkında işlem yaptığım 42

1. Bolüm: Devlet bir bsşlcsı kişiyi hmzur3. getirdi ler ve bu kişi de Vali'nin sorusu üzerine, pavyonda m e y d a n a gelen ve pek çok kişinin karıştığı kavgada y a r a l a m a olayı dolayısıyla firar eden kişilerin saklan­ dığı yerleri söylemesi için kendisini d ö v d ü ğ ü m ü anlattı. Vali Bey'in sorusu üzerine dövülmesi sırasında hangi partiden ol­ d u ğ u n u ve siyasi görüşünü sormadığımı söyledi. Bu defa ben yine k o n u ş m a y a girerek bu kişinin pavyonda hesap ö d e m e me­ selesinde diğer garson arkadaşlarıyla müşterileri darp ettikleri­ ni, bir müşteriyi yaralayan garson arkadaşının ismini ve yerini söylemediğini, bu y ü z d e n o n u d ö v d ü ğ ü m ü söyledim. Vali'nin huzurundaki konuşmalarda artık Emniyetteki da­ yak olaylarını rahat konuşuyorduk, bu hiç anormal değildi. So­ ruşturulan dayak olayı değil, aranan kişileri döverken siyasi gö­ rüşlerini sorup sormadığım, X partili olunca d ö v ü p dövmediğimdi. Suç, d ö v m e k değil, siyasi görüş farkını anlayınca dövmekti. Vali C ö m e r t o ğ l u Belediye Reisi nden başka tanık varsa ge­ tirilmesini söyledi. Başka tanıklar da getirmek istediler ama olmadı, getiremediler. A n l a d ı ğ ı m kadarıyla h a k k ı m d a vilayete gönderilen şikâyet dilekçesinde birçok imza varmış, ama en önemlisi Belediye Başkanı ile X partisi ilçe başkanı Y . İ . idi, o da ilçede y o k t u veya çağrılmasına rağmen kendisine y o k dedirte­ rek oraya gelmedi. Dilekçedeki iddialar çok ciddiydi. Bu iddialar arasında, b e n i m karakola gelen herkese hangi partidensin diye sorduğum, A P l i l e r bu tarafa, D P l i l e r bu tarafa, M H P l i l e r bu tarafa diyerek, X partili olanları başka tarafa çekip d ö v d ü ğ ü m , darp ettiğim, hatta bazı kişileri d ö v ü p kanları ile alınlarına üç hilal işareti y a p t ı ğ ı m y ö n ü n d e inanılması m ü m k ü n olmayan id­ dialar vardı. Vali Bey okurken duyduklarım arasında daha ağır ithamlarda da bulunulduğunu g ö r d ü m . Vali N a i m C ö m e r t o ğ l u ' n u n başkanlığındaki m a h k e m e ( ! ) , en önemli tanıkları dinledikten sonra hakkımdaki iddiaların yalan olduğu, hiçbir siyasi görüş ve düşünce y a n ı n d a yer almadığım veya başka bir siyasi düşünceye karşı tavır almadığım anlaşıl43

Haliç'te Yaşayan Simonlar dı. B u n u n ü z e r i n e Vali Belediye Başkanı'na d ö n ü p , "Bak Reis, sen emekli ö ğ r e t m e n , aklı başında bir insansın, sana değer ve­ ririm ama b a k neler iddia ediyorsun." Beni kast ederek, " K o m i ­ serin karakola gelen kişilere siyasi görüş ve partilerini sorup X partili olanları d ö v d ü ğ ü n ü , onlara kötü m u a m e l e ettiğini, hatta alınlarına üç hilal yazdığını söylüyorsun. K o m u t a n ı n , müdü­ rün, k a y m a k a m ı n herkesin y a n ı n d a senin getirdiğin tanıklara ısrarla sorduk, komiser birine bile siyasi g ö r ü ş ü n ü sormamış, bu kadar b ü y ü k iddialarda bulunuyorsunuz, a m a azıcık vic­ danlı olmak lazım. Bir kişi bile en ufak bir iddiayı doğrulama­ dı," dedi. Yaşlıca olan Belediye Başkanı öğretmenliğin verdiği o ruhi o l g u n l u ğ u n etkisiyle üzüldü, utandı ve sıkılarak, "Özür dilerim Vali B e y , ben aslında o dilekçeyi o k u m a d a n imzaladım. Arkadaşlar hazırlamışlardı, bana da imzala dediler. Ben de

onlar hazırlamış ise mutlaka doğrudur diyerek i m z a l a d ı m , siz telefonda sorunca da içeriği doğrudur dilekçeyi biz hazırladık d e m e k m e c b u r i y e t i n d e kaldım." dedi. A n l a d ı ğ ı m kadarı ile Vali Bey h a k k ı m d a şikâyet alınca daha ö n c e B a ş k o m i s e r Ali T e m e l Bey ve Emniyet M ü d ü r ü Yardımcısı Rıza Bey'in benzeri iddialarla ilgili olarak yaptığı tahkikat sonuç raporunu bildiğinden bu iddiaların boş çıkabileceğini düşün­ müş. Pavyonları kapattırdığım ve biraz da geçmişteki Emniyet amirlerine kıyasla tavizsiz ve sert mizaçta o l d u ğ u m için pavyon­ cuların tahriki ile h a k k ı m d a ortaya atılan şikâyetlerin doğru ol­ d u ğ u n a i n a n m a m ı ş . Fakat İlçe Başkanı ve Belediye Başkanı'mn imzası olunca ikisini de telefonla arayarak bu iddiaları tahkik için daha ö n c e b a ş k o m i s e r ve m ü d ü r görevlendirdiğini, inceleme sonucunda iddiaların doğru olmadığının anlaşıldığını söylemiş. A n c a k şimdi gelen evraklarda kendi imzaları o l d u ğ u için bu id­ dialardan e m i n olup olmaklarını sormuş. " E m i n i z " karşılığını alınca Vali B e y gelip bizzat tahkikat y a p m a y a karar v e r m i ş . Vali Bey Belediye Başkanı'mn beyanlarını aldı. Daha sonra diğer önemli şikâyet m e k t u b u n d a imzası olan X partisi ilçe baş44

1. Böiüm: Devlet

kanı Y . İ . geldiğinde yerine getirilmek üzere, K a y m a k a m Bey'e, "Bu konuda ifadesini alın, varsa tanıklarını dinleyin ve bana gönderin" diyerek görev verdi. Ardından Belediye Başkam'na dönerek, "Siz olgun ve aklı başında bir insansınız, yıllarca k a m u görevi y a p m ı ş birisisiniz, bu tür şikâyetler iyi değildir, sizin daha olgun d a v r a n m a n ı z lazım," şeklinde h e m eleştiren, hem de do­ laylı olarak ö v e n bir tarzda konuştuktan sonra ayrıldı. Vali B e y ayrılınca Belediye Başkanı bizi m a k a m ı n d a çaya davet etti, b e r a b e r Belediye'ye gittik. H a k k ı m d a bunca iftira di­ lekçesi hazırlamalarına, yalan yanlış iddialarda bulunmalarına r a ğ m e n tuhaftır onlara karşı kin, öfke ve kızgınlık duymuyor­ d u m . T a n ı k l a r d a n bin ifadesinde. "Evet bizi siyasi görüşümüz­ den dolayı d ö v d ü . " demiş olsaydı mesleki hayatım bitme nokta­ sına gelebilirdi. T ü m bunlara kızgın o l m a m , hatta daveti kabul etmeyerek direkt karakola g i t m e m gerekirken, Belediye'ye git­ tim. Hatta orada bir ıkı saat kadar kaldım, içimde hiç kızgınlık d u y m a d ı m , hatta Başkan'a biraz da acımıştım. Parti arkadaş­ ları imzala dedikleri için belgeyi imzalamış a m a şimdi yalancı d u r u m u n a d ü ş m ü ş , zorda kalmıştı. Belki de o yaşlı haliyle Vali Bey'd en s a m i m i olarak özür dileyerek o k u m a d a n imzaladığını kabul etmesi beni yumuşatmıştı Aslında o ana kadar ilçede herhangi bir partiyi kızdıracak ya da küstürecek bir şey y a p m a m ı ş , bir icraatta b u l u n m a m ı ş t ı m . Fakat pavyonları k a p a t t ı r m a m ve tavizsiz tavrım, dolaylı olarak bazı kişileri rahatsız etmişti. Onlar da dolaylı olarak siyasi açı­ dan beni istemiyorlardı; tabii bunda geldiğim Gülnar'daki aynı partinin ilçe yönetilirinin yeni ilçem Mut y ö n e t i m i n e d a h a ben gelmeden, " G e l e n komiser, M H P l i ülkücü," gibi abartılı anla­ tımların yarattığı önyargıyı da u n u t m a m a k gerekir.

İlçede İki Hükümet Tabibi ile Çalışma
Mut'ta çalışırken ilçede ufak tefek siyasi olaylar m e y d a n a ge­ liyordu, sağcılar ve solcular kendi aralarında sürekli sürtüşme 45

Haliç'te Yaşayan Simonlar

.

yaşıyorlardı. H ü k ü m e t i n değişmesi ile birlikte m e m u r l a r da deği­ şiyordu. O d ö n e m Demirel'in Milliyetçi Cephe (MC) koalisyon hü­ kümetleri, sonrasında Ecevit'in Güneş Motel transferleri sonucu C H P hükümetini kurması gibi h ü k ü m e t sık sık değişiyordu. B e n i m ilçeye a t a n m a m d a n önceki d ö n e m d e görev y a p a n hükümet tabibi Dr. Nihat sol görüşlüydü, C H P hükümeti döne­ m i n d e göreve getirilmişti ve ilçe halkmdandı. H ü k ü m e t değişip o zamanki adıyla MC hükümeti kurulunca, yerel parti teşkilat­ larının baskısıyla Dr. Nihat görevinden alınmış, yerine başka bir h ü k ü m e t tabibi atanmıştı. B u n u n ü z e r i n e Dr. Nihat, görevden alınma k a r a r m a karşı dava açmış ve Danıştay Dr. Nihat'ın tekrar görevine d ö n m e s i n e karar vermişti. O z a m a n l a r idarelerin İdare M a h k e m e karar­ larına ve h u k u k a u y g u n hareket ettikleri tartışmalıydı, daha doğrusu h u k u k a nasıl uyacakları çok belli değildi. Danıştay'ın kararlarına ç o k uymuyorlardı, yeni h ü k ü m e t tabibi görevdeydi, eski h ü k ü m e t tabibi de m a h k e m e kararıyla tayin o l m u ş ve o da gelip göreve başlamıştı. İlçede hiç g ö r ü l m e m i ş bir d u r u m oluşmuştu, iki tane hükü­ met tabibi v a r d ı . Biri yeni gelen, diğeri ise Danıştay kararı ile tekrar görevine başlayan doktordu. İkisi de aynı anda görevliy­ di, a m a b u n u n zararını en çok biz çekiyorduk. İlçede sağcı ve solcu gençler arasında sürekli kavgalar oluyor, kavgada yarala­ nan kişilerin y a r a l a n m a şekilleri ve y a r a l a n m a n ı n niteliğinin tıp diliyle ifadesi (hayati tehlike var, 1 günlük işgücüne mani olur, 20 günlük i ş g ü c ü n e mani olur vb.) davanın seyrini değiştiriyor­ du. Eğer k a v g a d a yaralanan kişinin yarası doktor raporuyla "on g ü n d e n az süre ile işgücüne manî olur" şeklinde ise dava ba­ sitti, takibi şikâyete bağlı idi; sanıklar gözaltına alınmıyor, tu­ tuklanmıyor, d a v a basit darp sayılıyordu. Fakat doktor raporda "yaralamanın neticesi 10 g ü n d e n fazla işgücüne m a n i " derse dava k a m u davası şeklini alarak ağırlaşıyordu. Eğer "20 gün, 30 g ü n işgücüne mani olur" veya "hayati tehlikesi var" şeklinde 46

1. Bölüm: Devlet bir rapor verirse, dava daha da ağırlaştığı gibi sanıklar kesin tutuklanıyor ve suç, ağır cezalar verilmesini gerektirir hale ge­ liyordu, a m a bu d u r u m u halk bilmiyordu; gözaltına alınmalara ve hatta tutuklamalara polisin karar verdiği zannediliyordu. İlçede son z a m a n d a özellikle öğrenci olayları çok fazla olu­ yordu, şikâyet dilekçesi üzerine Savcı d u r u m u hükümet tabibi­ ne sevk ettiğinde, sağcılar sağcı h ü k ü m e t tabibinden, solcular ise solcu h ü k ü m e t tabibinden rapor alıyorlardı. Tabibe doğ­ rudan biz sevk ettiğimizde ise solcu doktor sağcılar hakkında kafaları dahi kırılsa hiçbir şeyi y o k diyor, solcuların y ü z ü n d e kızarıklık olsa bir ay rapor veriyordu; aynı şekilde sağcı doktor sağcılara 20-30 gün rapor veriyor, a m a solculara hiçbir şeyleri y o k diyordu. Genellikle de m a ğ d u r olduğu için kızgın g ö z ü k e n solcu Dr. N i h a t daha abartılı ve yanlı raporlar veriyordu. Kavgaya karışmış insanların benzer durumlarına farklı fark­ lı raporların verilmesi, tüm dava sürecini, mahkemelerin tutuk­ lama sebeplerini ve cezaları etkiliyordu, a m a kimse bu doktor raporundan kaynaklanan farklı işlemi görmek istemiyordu.

Herkes polisin farklı işlem yaptığını söylüyordu ve biz bu dam­ gadan bir türlü kurtulamıyorduk. Bu iş böyle devam ederken, tabii görevliler arasında da benzer bir ayrım oluyordu; örneğin o zamanki Savcımız okul yıllarında sol görüşlü olarak bilinen, kendini öyle lanse etmiş biriydi, onun da benzer tavırları vardı. O zamana kadar hükümet tabipliği m ü h r ü idari memurlarda bulunur, her iki doktorun raporlarının kayıt ve m ü h ü r işlem­ lerini m e m u r l a r yapardı. Bir gün hükümet tabiplerinden solcu olan Dr. Nihat, hükümet tabipliği m ü h r ü n ü alıp cebine koyarak, diğer doktorun raporlarını mühürlemesine engel olmuştu. Sav­ cı, mühürlü olan doktor raporlarım kabul edeceğini söylemişti. K a y m a k a m l ı k m ü h r ü alamadı ve böylece normal muayenelerde iki ama adli konularda tek doktor yetkili hale gelmiş oldu. Bu defa adli olaylarda herkesi solcu doktora g ö n d e r m e k m e c b u r i y e t i n d e kaldık. Solcu doktor ise raporları solcular lehi47

Haliç'te Yaşayan Simonlar ne veriyor, sağcılar hiç rapor alamıyordu. Bu durum da mah­ k e m e d e haklı olan tarafın hep solcular olduğu, sağcıların hep haksız o l d u ğ u gibi bir görüntü yaratıyordu. Fakat yine de in­ sanlar bu d u r u m u n doktordan değil de E m n i y e t t e n kaynak­ landığını d ü ş ü n ü y o r d u , çünkü Adliye ve Savcılıktan hiç kimse m a h k e m e dışına çıkmıyordu; sanıkları yakalayan, m a h k e m e ­ ye getirip götüren, karakolda tutan bizlerdik ve her z a m a n bu olayların m u h a t a b ı haline dönüşmüştük. İşte burada, bir ilçede iki h ü k ü m e t tabibinin olduğu, iki görevlinin aynı olayda farklı farklı raporlar verdiği ama bu d u r u m u n bütün bedelini polisle­ rin ödediği u z u n bir polislik hayatı yaşadım.

İki Öğrencinin Vurulması
Gülnar'da görev yaptığımız zamanlar çok enteresandı. İlçe­ nin dünya ile irtibatı kışın neredeyse kesiliyordu. Üç bin nüfuslu küçücük bir ilçeydi a m a yazları yaylaya çıkanlarla nüfusu 6 bini buluyordu. Telefonumuz, eski manyetolu telefonlardandı, yan­ daki kolu çevirerek önce postaneye ulaşıp görüşmek istediğimiz yeri söylüyorduk, santral m e m u r u jakı takıp karşı tarafı bulu­ yor sonra bize k o n u ş u n diyordu; başka il veya şehirle görüşmek hiç de kolay değildi. Telsizimiz de yoktu, yani telefon bağlantısı koptuğu z a m a n tüm dünya ile bağlantımız kesiliyordu. Daha sonra Gülnar'dan Mut'a atandım. Mut'ta çalışırken, ülke genelinde o l d u ğ u gibi burada da k ü ç ü k çapta bile olsa le­ gal, illegal örgütlerin taraftarları bazı geceler duvarlara siyasi sloganlar yazıyor, z a m a n z a m a n da özellikle lisedeki öğrenciler arasında kavgalar çıkıyordu. Ben tüm yazılan duvar yazılarını gördüğüm an sildiriyor, hatta silinmesi için başında duruyor­ d u m . Kimi z a m a n gece yazanlara özel pusular kurarak yaka­ lıyor, daha y a z ı l a r t a m a m l a n m a d a n yazılanları sildiriyordum. Genellikle d u v a r yazılarını sol gruplar yazdığından, siyasi görüş farkından dolayı yazıları sildirdiğim z a n n e d i l m i ş ve sol gruplar­ ca hakkımda bir olumsuz hava oluşturulmuştu. 48

1. Bölüm: Devlet Bir gün sağ-sol gruplar arasında daha önce m e y d a n a gelmiş bir y a r a l a m a olayının m a h k e m e s i n d e n çıkan ve motosikletle il­ çedeki lisenin yanından köye giden ülkü ocakları başkanı ile bir arkadaşını, lisede bulunan öğrencilerin taşladığı, b u n u n üze­ rine ülkü ocağı başkanının silahla ateş edip iki öğrenciyi aya­ ğından yaraladığı haberi geldi. Süratle olay yerine gittim, ateş ettikten sonra köye doğru motosiklet ile kaçmışlardı. Yanıma aldığım iki polisle, bir iki gün önce egzozu patlamış ve henüz y a p t ı r a m a d ı ğ ı m resmi oto ile köylere doğru takibe başladım. J a n d a r m a ve az sayıdaki polisle yakın çevreyi arayıp bulama­ yınca, şahısların gidebileceği ihtimali olan yakın ilçenin köyleri dahil o istikametteki köylerde a r a m a y a p m a y a başladım. G e c e yarısına k a d a r dağ taş arayıp artık ilk acil y a k a l a m a y ı y a p a m a ­ yacağımı anlayınca gece yarısı ilçeye d ö n d ü m . O z a m a n l a r telsiz veya cep telefonumuz o l m a d ı ğ ı n d a n il­ çede bu a r a d a olup bitenden haberdar o l m a m ı ş t ı m . X parti­ liler olayı çok abartıp ilçede benimle irtibatlı, hatta b e n i m ta­ limatımla hareket eden ülkücülerin, sol grup öğrencilere ateş açtığı, halkın ayaklanıp karakola y ü r ü d ü ğ ü , h e m e n görevden a l ı n m a z s a m v a h i m olayların olacağı, karakolun basılacağı gibi şikâyetlerini il merkezine aktarmışlar, bunun üzerine aceleyle tayinim M e r s i n m e r k e z e çıkmıştı. O zamanlar az sayıda oldu­ ğu için hiçbir yere personeli taşımaya resmi araç gönderümezken, y e r i m e a t a n a n Başkomiser Emniyete ait bir araç ile ilçeye gönderilmişti ve aynı araç beni alıp götürmek üzere bekliyordu. Yeni atanan B a ş k o m i s e r e d u r u m öyle bir anlatılmış ki sanki ben ilçede d u r u r s a m kızgın halk karakolu basacak. Bu yüzden hemen alıp g ö t ü r ü l m e m gerekiyormuş. Aslında anlatıldığı gibi bir d u r u m söz konusu değildi a m a iktidar değişikliğini kulla­ nanlar ilde öyle bir hava yaratmışlardı. Bu o l a y d a n üç beş gün önce Emniyete ait olan ve hurdaya çıkmaması için gayret ettiğim, hem tamirciliğini h e m şoförlü­ ğünü yaptığım araçla devriye gezerken, şehrin ana caddesinde 49

Haliç'le Yaşayan Simonlar hiç sevmediğim, pek çok olaya da karışan ülkü ocakları başka­ nını g ö r m ü ş t ü m . O günlerde bir sorunu da vardı, araçtan in­ m e d e n onu y a n ı m a çağırdım ve ona kızarak rahat durmadığını, böyle giderse canını yakacağımı söyledim. Tabii ben hesaplaya­ mamıştım, daha doğrusu hiç aklıma gelmemişti, gerçi uzaktan da olsa bakılınca ona kızdığım belli oluyordu a m a sonradan bu olay aleyhime kullanılmıştı. Güya ben ilçe m e r k e z i n d e gördü­ ğüm ocak başkanına olay çıkarmasını söylemişim. Egzozu da imkânsızlıktan değil, kovalama sırasında hızımı kesip aracın se sini d u y u p kaçmalarına izin verebileyim diye y a p t ı r m a m ı ş ı m . İlçeden böyle ayrılmak ağırıma gidiyordu; üstelik korktu kaçtı gibi algılanacak bu d u r u m hoşuma gitmiyordu. Adı gibi aslan olan K a y m a k a m Aslan Yıldın m'a d u r u m u anlattım. Aslın­ da tayinimin çıkıp il merkezine gitmemin benim için iyi olacağını düşünüyordu a m a bu şekilde gitmek konusundaki itirazımı da haklı gördü, beni kırmayarak o gün itibarıyla izinli gösterip son­ ra da rapor alarak ilçe merkezinde kalmama yardımcı oldu. Kızmıştım; sözüm ona şikâyet edenler bana kızgınlarınış, olay yaratacaklarmış, karakolu basacaklarmış, ben hemen alı­ nırsam ancak sakinleşirlermiş... Ben de aksine ilçeyi terk et­ m e d i m , beni bekleyen araca b i n m e d i ğ i m gibi rapor alarak üç ay ilçede kaldım, h e m de daha rahat ve daha pervasızca. Şikâyet edenlere m e y d a n okurcasına tek başıma ilçe m e r k e z i n d e gece g ü n d ü z her y e r d e dolaşıyordum, hani bir şey y a p a c a k olan var­ sa gelsin dercesine... Beni m e r k e z e alan yönetim, şikâyet edenlerin isteğine uy­ gun olarak m e r k e z e solcu, C H P l i olarak bilinen Başkomiseri atamıştı, ama yeni atanan Başkomiser buna o kadar kızıyor­ du ki, yanına ziyarete gelen ve kendini solcu ve C H P l i tanıtan herkese küfür e t m e k hariç her şeyi söylüyordu. "Bunca yıl sol­ cu olduğum için ücra köşelere, pasif işlere sürüldüm. İlk defa sol hükümet kuruldu, ben de iyi bir şubeye tayin olacağım diye bekliyordum. A m a sizin sayenizde bu defa da buraya sürüldüm, 50

1. Bolum: Devlet size de ilçenize de..." şeklinde duruma isyan ediyordu. Fakat sol görüşte o l d u ğ u için bu sözlerine ve küfürlerine bir karşılık gel­ miyordu, Başkomiserin u m d u ğ u ile bulduğu farklı idi. Mut ilçesine yeni tayin olduğumda benden önceki komiser, kiralık belediye dükkanlarının ikinci katında bulunan üç odadan müteşekkil Emniyet Komiserliğinde m a k a m odasının ortasına bir perde germiş, ön cepheye bakan yüzü makam, arka yüze bakan kısmı ise yatak odası haline getirmişti. Ben de bu şekilde odanın yansını evim, diğer yarısını m a k a m odam olarak kullanıyordum. Tayinim merkeze çıkınca artık burada kalmam uygun olmayaca­ ğı için ben de bekar polislerin kaldığı otele çıktım. Üç aydan fazla bir süre burada kalıp artık arkamdan kimsenin bir şey diyeme­ yeceği kadar bir z a m a n geçtikten sonra 1980 yılı başında ilişiğimi kestim ve Mersin merkeze gelerek göreve başladım.

Mersin M e r k e z d e k i G ö r e v l e r i m
M e r s i n d e o z a m a n k i adıyla 1. Şube, şimdiki adıyla Terör­ le M ü c a d e l e Şubesinde göreve başladım. O z a m a n a kadar bu şubeler, gelen yabancıları takip eder, özellikle Mersin limanına gelen Rus gemilerindeki Rus yolcuları, eskiden siyasi bir olaya, gösteriye katıldığı için fişlenen kişileri izlerdi. A m a yeni d ö n e m ­ de birçok ideolojik örgüt ortaya çıkmış, b ü y ü k illerde eylemler başlamıştı. M e r s i n gibi illerde ise daha çok duvarlara yazı yaz­ ma, afiş asma, Molotof atma olayları ve gösteriler gerçekleşi­ yordu. A m a bunları gerçekleştirenler kimdi, adı duyulan çeşitli dernek ve dergiler etrafında örgütlenen bu gruplar neyin nesiydi doğru dürüst bilgimiz yoktu. Şubede görevli ve benden daha eski olan başkomiserlerle Aydınlık dergisinin belli sayılarındaki bilinmeyen sol yayınla­ rından faydalanarak, hangi örgütün nerede çıktığı, hangi frak­ siyonlara ayrıldığı gibi bilgileri ö ğ r e n m e y e çalışıyorduk. Örgütleri, siyasi hareketleri, fraksiyonları öğrenmek için Em­ niyetin bu k o n u d a hazırladığı herhangi bir belge, kaynak yoktu. 51

Haliç'te Yaşayan Simonlar

...

İdeolojik yapıları ö ğ r e n m e k için Aydınlık haricinde ikincil kaynağımız y a k a l a d ı ğ ı m ı z örgüt mensupları veya sempatizan­ larıydı. Onları sorgularken anlattıkları ile m e n s u b u oldukları grup hakkında bilgi alıyorduk. Ülkede siyasi olaylar güvenliği sarsacak boyuttaydı, biz terör­ le mücadelenin ekip amiriydik ama mücadele edeceğimiz grup­ ları tanımıyorduk, haklarında hiçbir şey bilmiyorduk. Devlet bizi 6 yıl meslek okulunda, okutmuş, bunca masraf etmiş, bunca za­ man harcamıştı ama asıl gerekli olan bilgileri bize vermemişti. Devletleri etkin ve güçlü kılan unsur, ellerindeki imkânları kullanmasını bilmeleridir. Etkisiz y a p a n ise ellerindeki i m k â n ve kabiliyetleri bilmemeleri, kaynaklarını kullanamamalarıdır. Ülkeler için asıl önemli olan, y e m kaynaklar yaratmak, yeni malzemeler, silahlar ve teknolojiler almak değil, önce elindeki insanı iyi yetiştirmek, en büyük silahın bilgi olduğunu anlayıp insanını bilgilendirmek, sonra güçlü bir sistem k u r m a k ve ku­ rumsal bir yapı içinde tüm birimlerini koordineli olarak yönet­ mekti. B u n u a n l a m a y a n bizim gibi ülkeler, sebebi hep başka yerlerde aramışlardı.

Mafyanın Gücü
1980 yılında. Mersin'de görev yaptığım d ö n e m d e yaşadığım bir olay, bu ü l k e d e k i mafyanın gücü ve yargı sisteminin nasıl çalıştığı konusunda, zihnimde çok derin izler bıraktı. O yıllardaki adıyla 1. Şube veya Siyasi Şube denen Terörle M ü c a d e l e biriminde çalışıyorken Türkiye'nin her yerinde oldu­ ğu gibi Mersin'de de o zamanlar siyasi olaylar çoktu. İdeolojik eylem ve olaylarda yer alan yüzlerce sağcı, solcu, dernek ve ille­ gal örgüt vardı. Bunların gerçekleştirdiği afiş ve pankart asma, bombalama, ateş etme, yaralama, korsan gösteri gibi yüzlerce olay patlak veriyordu. Bu olaylara koşturmaktan diğer adli olay dediğimiz, hırsızlık, gasp, y a r a l a m a vakalarına bakmaya da pek z a m a n ı m ı z o l m u y o r d u . A m a aynı telsiz kanalını kullandığımız52

1. Bölüm: Devlet dan Asayiş Şubelerinin baktığı bu tür olaylar hakkında da ge­ nelde bilgi sahibi oluyorduk. O yıllarda hatırlıyorum, çevresinde kendini kabadayı veya mafya gösteren, bazı insanları korkutan, tehdit eden ve yara­ layan bir kişi, yine o z a m a n ilin ileri gelenlerinden birinin evine veya işyerine k o r k u t m a k için ateş etmiş. Bunun üzerine Emniyet Müdürü İ b r a h i m Ulus asayiş görevlilerine telsizde kızgın kızgın anons geçiyor, bu kişinin yakalanmasını istiyordu. "Bu şahıs ge­ çen gün de birine ateş etti, zaten aranıyor, bakın yine ateş etmiş, bulun onu y o k s a sizin hakkınızda işlem yaparım," diyordu. Bu telsiz k o n u ş m a l a r ı n d a n sanırım bir ay kadar sonra, ha­ ziran ya da t e m m u z ayıydı. Bir akşam göreve çıkmak üzerey­ dik. G ü n e ş i n batmasına az bir z a m a n vardı. Ekibimle birlikte üst katları lojman olan, giriş katında C u m h u r i y e t K a r a k o l u n u n bulunduğu binanın ö n ü n d e konuşuyorduk. Karakol amiri Baş­ komiser H ü s e y i n Bey, benim ve şoförümüz H a s a n ' m s a m i m i olduğu bir hemşerimizdi. B e n d e n üst rütbedeydi. O n u n yanına uğramış, beş dakika karakolun girişinde konuşuyorduk, daha sonra göreve çıkacaktık. İşte tam o esnada 16-17 yaşlarında bir çocuk koşarak ka­ rakola geldi, korku ve panikle "Arkadaşlarımı vurdular, yetişin, biri arkadaşlarımı öldürdü." diye bağırıyordu. B u n u n üzerine çocuğun gösterdiği yere doğru koştuk. Yolu geçtik, karakolun karşısında y ü z metrelik mesafede incir ağaçlarının arasında

saklanmış, elinde k o c a m a n 16'lı Beretta dediğimiz bir tabanca olan, zebellah gibi e s m e r bir a d a m g ö r d ü m . Silahlarımızı çektik, şahsı teslim aldık. A d a m zaten k o r k m u ş , ü r k m ü ş , gözleri fal taşı gibi açılmıştı ve panik içerisindeydi. Karakola getirdiğimiz­ de, şahsın üst aramasını yaptık. B o y n u n d a kolyeleri, kolunda altın künyesi ve y a n ı n d a tabancası vardı. Eskiden asayiş şube­ de çalışan şoförümüz Hasan ve Karakol Amiri şahsı tanıdılar; bu kişinin bir ay kadar önce etrafa ateş ederek insanları korku­ tan ve kendini mafya gibi gösteren kişi o l d u ğ u n u öğrendim. 53

Haliç'te Yaşayan Simonlaı Orada d u y d u ğ u m kadarıyla olay şu şekilde gelişmişti: Bu a d a m ı n o m a h a l l e d e dul bir kadınla ilişkisi varmış. Ara sıra kadının evine geliyor, mahalleye girip çıkıyormuş. Bu üç lise öğrencisi, bu kişinin kadının evine girmesini ve uzun süre evde kalmasını k e n d i onurlarına yediremiyorlarmış. O gün a d a m yine kadının evine geldiğinde, mahallemizdeki kadın bizim namusu­ m u z d u r diyerek a d a m ı n y o l u n u kesmişler. Bu lise öğrencileri ile a d a m k a v g a y a başlamış. Çocuklar a d a m ı d ö v m e y e girişince, kabadayı silahını çıkarıp öğrencilere ateş etmeye başlamış. İki öğrenciyi ayaklarından vurmuş, üçüncüsü de oradan kurtula­ rak gelip bize haber vermiş. Şahsın ve öğrencilerin verdikleri ifadelerden olayın genel hatlarının bu y ö n d e o l d u ğ u n u öğrenmiş o l d u m . Tutanağımızı tuttuktan sonra, göreve çıkma z a m a n ı m ı z da gelmişti, karakol­ dan ayrıldık. Genellikle her olayda, tuttuğumuz her tutanaktan ve yaptı­ ğımız her i ş l e m d e n dolayı m a h k e m e l e r daha sonra bizi çağırıp, o zamanki adıyla Zabıt Mümzisi, yani evrak tanzim eden kişi olarak tanık sıfatıyla ifademizi alırdı ve bu formalitelerden bık­ mıştık. Her olaydan sonra m a h k e m e y e çağrılıp, ifade vermekten kendi işimizden geri kalıyorduk. Bu olayla ilgili olarak da ben yine çağrılırım diye bekliyordum. A m a çağrılmadım. Aklımın bir tarafında bu o l a y d a n dolayı çağrılacağım düşüncesi vardı. Y a n ı l m ı y o r s a m bu olayın üzerinden yedi-sekiz, belki de on ay geçmişti. Bir gün başka bir k o n u d a talimatla ifademin alın­ ması icap ediyordu. İfade v e r m e k üzere m a h k e m e n i n başkati­ bine gittim. Bir odada başkatip ile bir iki katip birlikte oturu­ yorlardı. K ö ş e d e oturan bir kişi vardı. Ben içeri girerken hazır ola geçerek b a n a saygı, hürmet işaretleri gösterdi. O t u r d u m , katiple k o n u ş m a y a başladık. O bana ifademin ne olduğunu sordu, biraz sonra yazacaktı. Köşede oturan kişi, tedirgin hareketlerle bana bakıyor, göz göze geldiğimizde saygı ve h ü r m e t ifadeleriyle başını öne eğiyordu, 54

1. Bölüm: Devlet

bir y a n d a n da y ü z ü n d e sanki beni niye tanımadınız der gibi bir ifade vardı. Biraz sonra dayanamadı, "Abi, sen beni galiba t a m y a m a d m ? " dedi. Ben de evet t a n ı y a m a d ı m d e d i m . Bana o a k ş a m silahla yakaladığımız kişi olduğunu söyledi. B u n u n üze­ rine, "Nasıl olur, çok değişmişsin," dedim. Gerçekten çok değiş­ miş, kilo vermişti. "Ayrıca nasıl böyle çabuk çıktın," d e d i m . "Abi yeni çıktım," dedi. Ben yakaladığımız olayı a n l a t m a y a kalkınca, "O olay değil, o olaydan daha önce çıkmıştım. Sonra başka bir olaydan daha yakalanıp çıktım," dedi. A d a m iki vukuattan da önce tutuklanıp sonra çıkmıştı. "Nasıl oldu, nasıl çıktın bu kadar kısa z a m a n d a ? " diye sor­ dum. "Abi, beni iki şey kurtardı; biri sizin tuttuğunuz, b o y n u m d a altın kolye ve bileğimde altın künye olduğunu belirten tutanak ve ikincisi de yaralı öğrencilerden namuslu bir tanesinin verdiği düzgün ifade. O beni kurtardı." dedi. "Nasıl düzgün ifade verdi, nasıl namuslu hareket etti?" diye sordum. İki kişiyi silahla yara­ lamaktan veya belki öldürmeye teşebbüsten, yani ağır bir suçtan yargılandığı dava d e v a m ederken, yaralılardan bir tanesi vicdan azabı çektiğini, dayanamadığını ve gerçeği anlatmak istediğini söylemiş. Gerçeğin ne olduğu sorulduğunda şöyle anlatmış: "Bu kişinin boynundaki kolyesi ve bileğindeki altın künyesini görün­ ce biz üç arkadaş gittik birlikte silah bulduk. Geldik, bu şahsı soymak için yolda tabancamızı çektik. A m a bu şahıs daha yiğit davrandı. Silahı elimizden aldı ve boğuşurken silah patladı ve biz yaralandık. B e n doğruyu itiraf ediyorum." Bu ifade üzerine şahıs beraat etmiş. İki öğrenci ise m a h k u m olmuşlar. Olayı itiraf eden öğrenci ise biraz daha hafif bir cezaya m a h k u m olmuş. B u n u d u y u n c a k a n ı m dondu. Suçlu o l d u ğ u çok aşikardı, ö ğ r e n c i l e r i silahla vurmuştu, olay her şeyiyle belliydi. A m a mafyaydı, babaydı. Daha önce başka olayları vardı. T ü m bunlar u n u t u l m u ş , gerçek olma ihtimali b u l u n m a y a n bir beyan üzeri­ ne a d a m serbest bırakılmıştı, ö ğ r e n c i l e r i n o tabancayı bulma­ sına imkân y o k . O tarihte, 1980 yılında 161ı Barettayı, o mafya 55

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

babasından başka kimse bulamazdı. Bu silah çok az sayıda insanda vardı, öğrenciler nereden bulacak? Dahası akşama

birkaç saat v a r k e n , gündüz vakti mahallenin orta yerinde bu adamı s o y m a y a kalkacaklar... B u n u yapacak öğrencilerin daha ö n c e d e n en az beş-on tane soygunlarının olması gerekirdi. Ama tüm bunlara ve diğer iki öğrencinin aksi ifadelerine r a ğ m e n bu öğrencinin ifadesi üzerine bu şahıs beraat etmişti. Bu olayın gerçeğini bu kararı veren hâkimlerin hepsi de bili­ y o r d u . Ağır cezada onu savunan avukat da biliyordu. Davada rol alan, ilgilenen herkes biliyordu. Bu korkunç bir olaydı. Burada önemli olan sadece bu kişinin beraat etmesi, mafyavari yöntem­ lerle işini ayarlaması değil; bu iki öğrencinin haksız yere zulüm görerek m a h k u m olması, hayatlarının karartılması da değil, asıl önemli olan organize bir biçimde avukatıyla, sanığıyla, mahke­ mesiyle, hâkimiyle hepsinin birlikte bu suçu işlemesiydi. Hepsi, vicdanlarda derin yaralar açması gereken bu işi kabul etmiş ve bu olayı kabullenmişti. Halbuki hukukta bir tabir vardı; en ay­ kırı şeyi de savunsa, m a h k e m e n i n 'anlatılanlar hayatın olağan akışına aykırıdır, bu o l a m a z ' diyerek bu kararı v e r m e m e s i gere­ kirdi. A m a m a h k e m e bu kararı vermişti, i n a n a m a d ı m . Mafyacı y ü z d e y ü z suçlu olduğu halde h e m beraat etmiş, h e m de iki ç o c u k t a n dayak yediği için silaha davranan bir kor­ kaktan, kendini soymaya kalkan silahlı kişileri bertaraf eden yiğit bir a d a m a d ö n ü ş m ü ş t ü . Bu kadar oyunu, bir taşla üç ma­ s u m u vuran o y u n u şeytan planlayamazdı. D e m e k ki insanlar her şeyin alenen belli olduğu, her delilin b u l u n d u ğ u suçüstü halinde bile şeytani fikirleriyle bütün ger­ çeği ters yüz edebiliyorlardı ve bunu yapanlar arasında adalet sisteminde en y ü c e k o n u m d a bulunan ağır ceza m a h k e m e s i ve hakkın savunucusu avukatlar yer alıyordu. Onların böyle bir olaya katılmamaları gerekirdi. Bu olay ü s t ü n d e n sanırım 28 yıl geçti, belki de daha fazla, a m a hâlâ üzülerek hatırlarım.

56

1. Bölüm: Devlet İnsanların nasıl böyle kötüleştiğini, nasıl böyle şeytanlaştığını, her şeyi ters y ü z edebildiklerini gösteren örnek acı bir olaydı. D ü ş ü n ü n ki d u r u ş m a d e v a m ederken, mafya babasına mutlaka ceza verilmesi gerektiği ortaya çıkıyor, başka hiç kur­ tuluşu yok. Sonra avukatlar tarafından nasıl kurtuluruz diye

formül aranıyor, böyle bir şeytani akıl bulunuyor, ö ğ r e n c i l e r ­ den bir tanesinin fakir ailesine para veriliyor. Bu fakir ailenin çocuğu bu ifadeyi veriyor. İşte Türkiye d e k i adalet sisteminin çalışma biçimi. Türkiye'deki h u k u k savunucularının durumu. Bu, Türkiye'deki mafyanın gücü ve kabiliyetinin nerelere var­ dığının en güzel örneklerinden bir tanesiydi ve mutlaka b u n u n daha binlerce örneği vardı. Bence d a h a önemlisi de bu olayda böyle davranan insan, böyle karar veren vicdan başka olaylarda da aynen bunun gibi hastalıklı karar verecekti, hatta bu olayda bilerek rol alan in­ sanlar başka meselelerde benzer davranacaklar, yanlış şeyler

yapacaklardı. Dış dünyada ise her z a m a n kendilerini yüce de­ ğerleri savunan, saygın kişiler olarak göstermeye çalışacaklardı. Gerçeğinde ise vicdansız, haksızlık yapan, para için insan satan ama bunu kimseye söyletmeyen kişiler olacaklardı. Bu insan tipinin ülkede çoğaldığını z a m a n içerisinde gördük, aynı tipin hukukçusu, polisi, askeri, mühendisi, hepsi kendi sahasında

benzer davranışlar sergiliyordu. Aslında sorun, bu tipte, bu ki­ şilikte idi; bu kişiliklerden nasıl kurtulacaktık. Bu insanların adalet sistemi içerisindeki gücü hiç yabana atılır gibi değildi.

Namık Astsubayın Mafyayla Kurtarılması
Mersin'de görev yaparken çalıştığım 1. Şubenin görevi ge­ reği, işimiz terör ve ideolojik olaylardı. T e r ö r olayları biraz azalınca boş k a l a n z a m a n d a yaptığımız tahkikatlarla, o z a m a n a kadar g ö r e m e d i ğ i m i z , yeraltında kalan çok önemli yolsuzluk olaylarının o l d u ğ u n u da fark ettik.

57

Haliç'te Yaşayan Simonlar Sıkıyönetimin ikinci yılı dolmuştu. Bir sabah şubeye geldi­ ğimde öğrendim ki M e r s i n d e n başka bir ile ataması çıkan Alay Komutanı'nm evi sıkıyönetim görevlilerince aranıyordu. Bayan polis memurları, bir grup asker evi aramıştı. Alay Komutanı ve yardımcısı daha önceki büyük rüşvet ve kaçakçılık olayından dolayı sıkıyönetim kuvvetleri tarafından gözaltına alınmıştı. Bu olaylar üzerine yeni gelen bir Alay Komutanı göreve başlamıştı. Onunla iyi bir diyalogumuz vardı. Bir gün Emniyet Müdürü'nün tertiplediği bir yemekte tesadüfen Alay Komutanı ile karşı karşı­ ya oturuyorduk. Laf açıldı ve Sivas'a tayini çıkan arkadaşım Na­ mık Astsubay hakkında şöyle dedi: "Yeni tahkikatla onun da def­ terini durdum, evrakını gönderdim, bugün tutuklaması çıktı." Bir anda, "Ama nasıl yapabilirsiniz?" dedim. N a m ı k Astsu­ bay sıkıyönetim öncesi bütün olaylarda y a n ı m d a olan, bana

destek veren en yiğit J a n d a r m a Astsubayı idi. Terörün ve olay­ ların artmasıyla birlikte herkesin kaçtığı dönemlerde, cenaze merasimlerinde büyük olayların çıkma ihtimaline karşı, herke­ sin kaybolduğu, kenara çekildiği, yalnız kaldığım zamanlarda tek desteğim N a m ı k Astsubay'dı. On-on beş askeriyle gelirdi. En ciddi desteği bana o verirdi. Onun böyle bir olaya muhatap ol­ ması çok ağrıma gitmişti. B u n u n yanlış olduğunu, buna karşı çıktığımı söyledim. Benim oradaki görevlerim nedeniyle d u r u m u bilen Albay Cengiz Kat un -ki o da vatan millet duyguları gelişkin biriydi- itirazım üzerine, "Ben böyle bir olduğunu bilmiyordum, böyle ise hemen arkadaşınızın haberi olsun, koruyun." dedi. He­ men y e m e k t e n çıktım ve Sivas'ta görev yapan N a m ı k A s t s u b a y ı aradım. "İvedi gelmen lazım," diyerek d u r u m u anlattım.. Neyse ikinci gün sabah erkenden Namık geldi, tabii hakkın­ da gıyabi tutuklama kararı çıkarılmış; haber v e r m e s e m Sivas'ta tutuklanacak, o r a d a n tutuklu olarak Mersin'e getirilecek, çok zor d u r u m d a kalacaktı. Oturduk, N a m ı k Astsubay cezaevine girmeden bir çare b u l m a m ı z gerekiyordu. Namık'ın durumu­ nu bilen Şube M ü d ü r ü m ü z ve diğer arkadaşlarımızla birlikte 58

1. Bölüm: Devlet Namık'a bir ç ö z ü m aramaya başladık ve tanıdık avukatlar bul­ duk. Avukatlar gıyabi tutuklama kararı çıktığı için m a h k e m e y e çıkması gerektiğini, m a h k e m e d e ya tutuklanacağını ya da ser­ best bırakılacağını söylediler. Onca görev y a p m ı ş birinin içe­ ri alınması hoş olmazdı. Bir başka ihtimal de hiç m a h k e m e y e ç ı k m a d a n karara itiraz etmekti. Bu şekilde kararın kaldırılması m ü m k ü n d ü a m a kaldırılmama ihtimali de vardı. B u n d a n emin olmak için avukatlar ve Emniyetteki tanıdıklar vasıtasıyla da­ vaya bakacak olan hâkimle görüşmeye başladık. A m a tüm ısrarımıza, tüm görüşmelere rağmen hâkim isteği­ mizi kabul etmiyordu. "Ben m a h k e m e y e gelmeden tutukluluğu kaldırmam, hatta bu adamı içeri alacağım," diyordu. Hâkim, eğ­ lenceye, alkole merakı olan, dünya görüşü olarak solcu bilinen biriydi. N a m ı k ise biraz ters açıdan, milliyetçi olarak tanınıyordu, tki-üç gün uğraştık, bütün ısrarlarımıza rağmen hâkim ikna ol­ muyordu. Çare aramaya başladık, ne olur ne olmaz, bu hâkim üzerinde kimin etkisi olur, kimin sözü geçer, kim ne yapabilir diye düşündük. O z a m a n dediler ki bu hâkim üzerinde sözü ge­ çebilecek bir kişi var. Bu kişi, kendi çapında kabadayı, mafya olarak bilinen bir adam. Mersin'in batı kısmında daha çok otel ve restoranların olduğu semtte etkin biri. O semtte bir otel var. Ye­ mek y e m e k ve eğlence için birtakım sanatçıların gelip gittiği lüks bir yer. Bizim h â k i m de sürekli buraya gidiyor, otelciye karşı çok mahcup ve bağımlı. Otelci üzerinde en büyük etkiye sahip olan da bu kabadayı. Kabadayıyı bulursanız bu iş hallolur dediler. Biz 1. Ş u b e polisi olarak hep terör işlerine baktığımız, o za­ m a n kadar asayiş olaylarına hiç b a k m a d ı ğ ı m ı z d a n kim mafya, kim baba, mafya ne yapar, gücü nedir, bilmiyoruz. Onlar da bizim g ü c ü m ü z ü , sıkıyönetimde olan etkimizi, hiçbir şeyin bizi etkilemeyeceğini, o p e r a s y o n ekiplerimizin kabiliyetini bildikle­ rinden hiç k a r ş ı m ı z a çıkmıyorlar, hatta bütün mafya babası bi­ linen tipler genellikle biraz sağcı milliyetçi bilindiklerinden terör polisine aşırı saygı duyuyorlardı. 59

Haliç'te Yaşayan Simonlar

Bu a d a m ı m u t l a k a b u l m a m ı z gerekiyordu. G e ç m i ş t e Asayiş Şubenin en aktif birimi olarak bilinen ve şimdiki cinayet, gasp, hırsızlık gibi t ü m suçlara bakan araştırma biriminde uzun süre çalışmış ve s o n z a m a n d a bizim şubeye atanmış, şoförlüğümü­ zü y a p a n polis H a s a n bu kişileri tanıyordu. Mersin çapında etkili olan bu mafya babasının telefonunu buldu. Şube Müdü­ rümüz Ö m e r A ğ a b e y şahsı arayıp kendisiyle g ö r ü ş m e k istediği­ mizi söyledi. A d a m kabul etti. Polis Hasan, Şube M ü d ü r ü m ü ­ z ü n aracı ile şahsı alıp getirdi. A m a a d a m içeri girince, büyük bir m a h c u b i y e t içinde, " A m a n nasıl olur ağabeylerim, siz bana araba göndermişsiniz, size zahmet oldu, siz emretseydiniz ben h e m e n gelirdim." diyerek aşırı bir saygı gösterisinde bulundu. Biz a d a m d a n m e d e t u m a r k e n , a d a m ı n bu m a h c u p , çekingen ve abartılı saygılı hali, bu adam ne yapabilir, bizi bir kenara bırak, b e k ç i m i z d e n , polisimizden bile çekinip ayağa kalkıyor, böyle biri bu işi nasıl başaracak şeklinde d ü ş ü n m e m i z e neden oldu. Sonra a d a m a d u r u m u anlattık, bu işi halledebilir mı diye sorduk. A d a m , "Eğer ış buysa, çok kolay ağabeyler, he m e n hal­ lederim. Bu işi siz m e r a k etmeyin, lafını bile etmeyin." dedi. Bir y a n d a n m e r a k e t m e m e m i z için bize çok güvence veriyor­ du, ama diğer y a n d a n da adamın m a h c u p haline baktığımızda bu işin altından kalkacak gibi d u r m u y o r d u . Fakat ertesi gün a d a m iş halloldu dedi, sonra avukatlar müracaat etti ve Namık Astsubay'm tutuklaması kalktı. Yani devletin görevlilerinin, avukatlarının, şube müdürleri­ nin ısrarını d i n l e m e y e n h â k i m maalesef o kabadayının ısrarını, otelcinin isteğini kabul etmiş, otelde temini basit şeyler uğru­ na tutuklamayı kaldırmıştı. Belki bunun çok fazla örnekleri ve başka çok fazla teferruatları da vardır, bu kadar basit değildir ama benim a ç ı m d a n bu, genelde bu sistem ve bu sistem içeri­ sindeki insanların d ü ş ü n c e yapısı ve davranışlarının görülmesi açısından ibretlik bir olay olduğu için çok önemliydi. 60

1 Bolum Devlet Mafyanın ve yandaşlarının etkisi küçük bir A n a d o l u ilinde böyle ise İstanbul, A n k a r a ve İzmir gibi büyük illerdeki d u r u m u tahmin e t m e k güç değil.

PKK'lılarm Banka Soygunu
1980 yılı yazında, muhtemelen T e m m u z ayı başında sabah saat 10 civarıydı. Mersin Terörle Mücadelede, o zamanki adıyla 1. Şubede, sorgu operasyon bürosu amiri olarak çalışıyordum. Polis Akademisini o yıl yeni bitirip Mersin'e benim şubeye atanan komiser yardımcısı Adem'i de yanımıza almış araçla şehri gezi­ yorduk, a m a c ı m ı z ona biraz şehri tanıtmak ve bilgi vermekti. Daha şubeden yeni ayrılmıştık ki telsizden Karaduvar

Mahallesi'nde bir bankanın soyulduğu haberi geldi. Orada bu­ lunan polisler karakoldaki külüstür bir araçla kaçan soyguncu­ ları takibe başlamıştı. A n o n s üzerine bütün Mersin'de bulunan ekipler o istikamete doğru yöneldiler. Soyguncuların kullandığı araç önce T a r s u s İlçesi yoluna çıktı, sonra y o l u n ilerde polis ta­ rafından kesileceğini tahmin edip Toros Dağları istikametindeki köy yollarına saptı. Bir süre ilerledikten sonra aracın gidemeye­ ceği yollara gelince soyguncular aracı terk ederek dağlara doğru yaya k a ç m a y a başladılar, biz de hiç hazırlık y a p m a d a n h e m e n takibe katılmak üzere hızla hareket ettik. Soyguncular orta boy ağaçlar ve kayalıklardan oluşan ma­ kilik, o r m a n l ı k alana doğru kaçmaya başladılar. A r k a d a n ge­ len, planı p r o g r a m ı o l m a y a n ve sadece telsiz anonslarını duyan polis ekiplerinin hepsi de peşlerinden aynı istikamette köy y o ­ luna girdiler. J a n d a r m a da haberdar edilmiş, onlar da y a r d ı m a çağrılmıştı. Soyguncular ö n d e , polisler arkada gelişigüzel bir arama ve k o v a l a m a c a başladı. Birkaç saat süren bu harekâtın sonunda soyguncular arazide kayboldular. O z a m a n A d a n a ' d a bulunan Sıkıyönetim K o m u t a n l ı ğ ı n d a n helikopter istenmişti, bir-iki saat sonra helikopter geldi. Helikopterle aynı arazide

tarama ve uzaktan gözetleme faaliyetleri yapıldı a m a şahısları 61

Haliç'te Yaşayan Simonlar b u l m a k çok z o r d u . Bu arada kaçamayıp arkada kalan banka s o y g u n c u l a r ı n d a n bir tanesi silahı ile birlikte yakalandı, diğer­ leri u z u n a r a m a l a r a r a ğ m e n bulunamadı. Soyguncuların araçta 4 kişi olduğu tahmin ediliyordu, yakalanan kişiyi sorgulamak üzere Mersin E m n i y e t M ü d ü r l ü ğ ü n e getirdik. O z a m a n k i Ma­ ğazalar K a r a k o l u n u n üstündeki Terör Şubesi koridoruna getir­ dik. Şahsı bir sandalyeye oturttum, karşısına da ben oturdum. A d a m ı sorgulayacağım, a m a bu arada olayla ilgilenmiş, arama­ ya katılmış, dağlara t ı r m a n m ı ş , koşturmuş ne kadar polis var­ sa hepsi bu emeklerinin karşılığı olarak evlerine g i t m e m i ş , ola­ ğanın aksine hepsi birden şubeye çıkmışlardı. Başta Emniyet M ü d ü r ü ve d i ğ e r Şube Müdürleri, amirleri o l m a k üzere, hatta k o v a l a m a y a katılan trafikçilerin t a m a m ı n a yakını etrafımızı ka­ labalık bir h a l k a şeklinde sarmışlardı. Ben şahsa sorular sormaya başladım. İlk soru, "Hangi si­ yası hareketin m e n s u b u s u n , hangi örgütün adına soygun yap­ tınız?" oldu. A d a m önce k o n u ş m a k istemez gibi hareket etti, ama bunu bir örgüt adına yaptığını söyleyip hangi örgüt/ha­ reket o l d u ğ u n u sorunca, P K K dedi. D a h a doğrusu kendi tabiri ile P E K E K E . Tabii bu örgüt ismini o güne kadar hiç d u y m a m ı ş olan orada b u l u n a n herkes, adamın yalan söylediğini düşüne­ rek doğruyu söyletmek için ona saldırmaya başladılar. Onlar için P E K E K E hiçbir a n l a m ifade etmiyordu. "Durun," dedim. Bu olaydan kısa bir süre önce Ankara'ya s o r g u l a m a kursu için çağrılmıştık. Bu kursta y e n i örgütler, bölünen ve birleşen siyasi gruplar vs. h a k k ı n d a son bilgileri almıştım. O r a d a anlatılanlar­ dan bu ö r g ü t ü n yeni kurulduğunu, o z a m a n a kadar Apocular veya Ulusal Kurtuluş O r d u s u ( U K O ) diye bilinen örgütün ad değiştirerek P K K , y a n i Kürdistan İşçi Partisi adını aldığını öğ­ renmiştim. Bu o z a m a n kadar Mersin'de çok duyulan bir örgüt değildi, ama örgüt 1977'de kurulmuş ve 1980 yılında soygun olmuştu. A r a d a 3 yıllık bir z a m a n vardı, şahıs a n l a t m a y a baş­ ladı. Daha sonra u z u n sorgulamalar sonunda şahsın ifadelerin62

1. Bölüm: Devlet den diğer sanıklara ulaşmak, en azından onlara karşı operas­ y o n y a p m a imkânlarımız oldu. Gerçi soyguna katılan şahısların büyük bir kısmı A d a n a 'tun m e ş h u r Dağaloğlu Mahallesi'nden gelmişti. Orası o dönemler bir ekibin kolayca gireceği bir y e r değildi. Girilmesi zor olan ve o z a m a n k i tabirle kurtarılmış böl­ gelerdi, d a h a sonra operasyona gittiysek de diğer kişileri yaka­ lamak kolay o l m a d ı . Y a k a l a d ı ğ ı m ı z kişiden bazı bilgiler alsak da dikkatimi çe­ ken şuydu: H e p i m i z devletin güvenlik kuvvetleriydik; büyük bir kısmımız y ü k s e k o k u l veya lise m e z u n u y d u k , ç o ğ u m u z devletle ilgili her k o n u d a bilgi sahibi o l d u ğ u m u z u zannediyorduk. A m a böyle bir ö r g ü t ü n a d ı m bilmiyorduk. Bunların niçin banka soy­ d u ğ u n u anlayamiyord.uk. Örgütün adı ilk defa d u y d u ğ u m u z bir kelime gibiydi, fakat okuryazarlığı zayıf, ilkokulu bile bitirme­ miş olan karşımızdaki kişi bu örgütün ne olduğunu biliyor, ör­ gütün a m a ç ve ideallerini kavrayarak bu a m a ç ve idealler doğ­ rultusunda b a n k a soyabiliyordu. ve büyük bir farklılık vardı. Biz, b i l m e m i z gereken birçok şeyi bilmiyorduk ama o kişi çok az o k u r y a z a r olmasına r a ğ m e n ideolojik bir örgütün ama­ cını biliyordu ve örgüte para bulma uğruna bir banka soyacak kadar bu ideolojiye inanmış, bu ideolojinin içinde ve bilincin­ deydi. A s l ı n d a belki de en büyük çelişki veya güvenlik kuvvet­ lerinin b ü t ü n bu olaylarda başarılı o l a m a m a s ı n ı n en büyük Arada büyük bir orantısızlık

sebeplerinden biri de bence buydu. Karşı tarafı tanımıyorduk, ö ğ r e n m i y o r d u k ve ö ğ r e n m e isteğimiz de yoktu. Bu d u r u m a yıl­ larca hep şahit o l d u m , bu k o n u d a çok da büyük ilerleme kay­ dedilmedi, b e n c e hâlâ da böyledir.

A c i l c i l e r Operasyonu
1980 yılı, m u h t e m e l e n de kış aylarıydı, Mersin m e r k e z d e Asayiş Şubesinin hırsızlık masasına atanmıştım. Bu şubenin

iki kısmı vardı, biri cinayet ve gasp gibi ağır suçlara bakan bi63

Haliç'te Yaşayan Simonlar rinci kısım, diğeri ise hırsızlık ve dolandırıcılığa bakan ikinci kısımdı. Beni ikinci kısma almışlardı, önce bu kısımda göreve başlamıştım a m a o z a m a n k i kadrodaki görevli sayısının azlığı nedeniyle ciddi olan bütün olaylara bakıp koşturulabiliyordum. Bu yıllarda M e r s i n m e r k e z d e siyasi olaylar m e y d a n a geliyordu. Bir gün karakola gelirken ağır ceza reisinin saldırıya uğra­ yıp vurulduğu söylendi. B e n olay yerine gitmemiştim a m a giden ekiplerin verdiği bilgilere göre olay yerinde bir şarjör düşürül­ müş, ayrıca örgüt bayrağı bırakılmıştı. Olay şöyle gelişmiş: Kapı çalınmış, biri kız o l m a k üzere üç kişi gelmişler, eşi kapıyı açınca hâkimi sormuşlar, h â k i m kapı­ ya gelince de makineli tüfekle ateş etmişlerdi, h â k i m olay yerin­ de ölmüş, eşi yaşlı kadıncağız ise ağır yaralanmıştı. O z a m a n bu olayla ilgili çizilen eşkale benzeyen kişiler yaka­ lanıp teşhis için hâkimin yaralı olan eşine getiriliyordu. Bu ge­ tirme götürme işlerine ben de birkaç defa katıldım. Kimi z a m a n eski olaylara karışmış bazı insanların da teşhisi gerekiyordu. Bir gün ilginç bir olay oldu. 701i yılların örgüt mensuplarından biri olan Pınar Erdemil isimli genç ve güzel bir kızı teşhis için gö­ türmüştük. H â k i m i n yaralı eşi kızcağızı uzaktan görünce, "Evet kesinlikle bu, tanıdım onu" dedi. Kız panikledi, " N e olursunuz teyzeciğim, bir daha bakın lütfen, dikkat edin, bakın ben deği­ lim," diyerek iyice yaklaştı. Yaralı kadın y a k ı n d a n daha dikkatli baktığında, "Evet sen değilsin, a m a o kadar çok benziyorsun ki sen zannettim," dedi. Fakat bu olay, fail hakkında bana bir fikir vermişti. Bununla birlikte T ü r k i y e d e yaşayan bir insanın, bir ağır ceza reisini, ortada hiçbir sebep y o k k e n öldürebilmesini aklım almıyordu. Neden öldürmüşlerdi? K e n d i m c e olayı tam manasıyla kavramış değildim, bu olaya anlam v e r e m i y o r d u m . ö r g ü t l e r e girmiş genç insanlar ideolojik a m a ç l a n için siyasi eylem y a p ı y o r d u , ama ben devletin görevlisi olarak bu eylemle­ rin niye yapıldığını anlayacak zaviyede bile değildim. Benim gibi t ü m meslektaşlarım da aynı seviyedeydi; bunlar anarşist, terö64

1. Bolum: Devlet rist, vatan haini, satılmış ve kandırılmışlar gibi beylik sözlerden ilerisini bilmiyor, kavrayamıyorduk. Bu olay m e y d a n a geldikten bir m ü d d e t sonra ataklığım do­ layısıyla beni 1. Şubeye almışlardı. İşte o z a m a n k i adı ile birin­ ci, şimdiki adıyla Terörle Mücadele Şubesinde göreve başlamış oldum. Bu görev, 1997 yılında İstihbarat Daire Başkanlığındaki görevimden a l ı n m a m ı talep eden dilekçeyi verip görevden alı­ nıncaya k a d a r geçen tam 17 yıl boyunca sürdü. Bu h i z m e t t e çok çalışanlar günde 8 saat, bazıları ise 12 saat çalışıyordu a m a ben sabah uyanır u y a n m a z göreve başlıyor,

u y k u m gelince yatıyor, tekrar uyanınca çalışmaya d e v a m edi­ y o r d u m . M e s a i m herkese göre iki kat fazla idi. Ayrıca birçok kişi mesainin büyük b ö l ü m ü n d e basit devriye, koruma, bek­ leme tedbirleri vs. ile uğraşırken, ben en y o ğ u n sorgular, ope­ rasyonlar, çatışma ve kovalamacalar ile örgüt dokümanlarını inceleyerek m e s a i m i geçiriyordum, yani sıradan görevlilere göre 3-4 kat daha y o ğ u n çalışıyordum. Bir gün günlük çalışmalara d e v a m ederken Silifke'de bir banka s o y g u n u haberi geldi ve bütün polis ekipleri araçlarına binerek ellerindeki t ü m imkânlarla olay yerine, Silifke'ye doğru gitmeye başladılar. Biz biraz daha donanımlıydık; çelik yelek, dürbünlü silah gibi malzemeleri toplayarak bir jiple yola çık­ mıştık. O z a m a n k i cinayet masasının amiri rahmetli Natık Ka­ radeniz ve ekibi bizden önce olay yerine varmıştı. Bankayı soyan dört kişilik T H K P - C Acilciler grubu üyeleri, soygundan sonra iki m e n s u b u n d a n silahlarını bırakıp sıradan yolcular gibi gitmelerini istemiş. Biri ilçe halkından olan diğer iki kişi G ö k s u Irmağı'na yakın bir bağ evinde k a l m a y a başla­ mışlar. İlçe dışına gitmeleri istenen iki üye şüphe üzerine ilçe polisi tarafından y a k a l a n m ı ş ve soyulan b a n k a görevlileri tara­ fında teşhis edilmişti. H e m e n akabinde bu kişiler ilçeye gelen cinayet masası görevlileri tarafında sorgulandıklarında diğer iki arkadaşlarının kaldıkları evi gösterebileceklerini söylemişlerdi. 65

Haliç'te Yaşayan Simonlaı

. .

B u n u n üzerine kaç kişi olduklarını, silahlarının ne olduğunu, daha doğrusu ideolojik örgütleri hiç bilmeyen cinayet masası aceleyle söz k o n u s u eve doğru soygunculardan biriyle birlik­ te yola çıkmıştı. Eve varılıp çatışma başladığında yakalanan soyguncu ile cinayet masası amiri başkomiser Natık Karadeniz vurulmuş, b u n u n üzerine ekip panikleyince diğer sanıklar kaç­ maya başlamışlardı. Bu olayın il merkezinde duyulması üzerine bizler her şeyi alarak yola çıkmıştık. Çatışma ile birlikte kaçan kişiler ırmağa doğru gitmişler ve Göksu Irmağı'nı geçerek arazide k a y b o l m a y a çalışmışlar­ dı. Olay yerine varınca hepimiz birden bütün araziyi aramaya başladık, her tarafa bakıyorduk. G ö k s u bahar aylarında sert akardı, suyu g e ç m e y e kalkarken faillerden hücrenin lideri olan R e c e p boğulmuştu, cesedi bulundu. Böylece iki fail sağ yaka­ lanmış, biri çatışma anında polislerin veya arkadaşlarının ateşi ile vurulmuş, birinin cesedi b u l u n m u ş ve diğeri kaçmıştı. Sağ y a k a l a n a n kişi getirilip sorgulanmaya başlandı. Şahsın verdiği bilgiler üzerine Hatay'dan bazı isimler getirildi, bu olayın o za­ manki adıyla T ü r k i y e Halk Kurtuluş Partisi Cephesi Acilciler örgütü tarafından yapıldığı anlaşıldı. Şahısları sorguladık. Örgüt mensuplarının isim ve kimlikle­ ri belirlenmeye başlandı. İlk y a k a l a n a n failler m a h k e m e y e gön­ derildikten s o n r a d e v a m eden araştırmalar s o n u c u n d a örgütle ilgili önemli bilgiler elde edilmeye başlandı. Bu arada hâkimi öldüren en ö n e m l i sanıklardan ikisinin, bir süre önce evlenen, Mersin'in yerlisi olan kadın militanla Hataylı bir erkek militan olduğunu ö ğ r e n d i k . Bu şahsın tespit edilmesiyle birlikte hızla araştırmaya başladık ve o gün bu kişilerin bir d ü ğ ü n e gitmek üzere A n k a r a ' y a gittikleri bilgisini aldık. Y a n ı l m ı y o r s a m bir askerin, h e m de general rütbesindeki bir kişinin d ü ğ ü n ü için bu iki terörist kız ve oğlanın Ankara'ya git­ tiğini öğrendik. H â k i m i n öldürülmesinin, banka soygununun, daha önce s o y u l u p da faili belli o l m a y a n diğer banka soygunla66

1. Bolüm Devlet rının da bu örgüt mensuplarınca gerçekleştirildiğinin belirlen­ mesi üzerine, Ankara'ya gidişin sıradan bir düğün olmayaca­ ğı veya n o r m a l düğünse bile örgütün eylemine dönüşebileceği ihtimalini dikkate a l m a m ı z gerektiğine karar verdik. O akşam için h e m e n A n k a r a Emniyetine o z a m a n k i kısıtlı imkânlarla te­ lefonla bilgi verildi, mesaj çekildi. Biz d ü ğ ü n ve d ü ğ ü n evi hak­ kında bilgileri aldıktan sonra, oluşturulan dört kişilik bir ekiple h e m e n Ankara'ya hareket ettik. Ekipte, cinayet masasının iki polis m e m u r u y l a birlikte o zamanlar başkomiser, şu anda ise polis başmüfettişliğinden emekli olan, felsefe profesörlerine taş çıkartacak entelektüel birikime sahip, hâlâ en yakın dostum ve ağabeyim Nerrin Sarı vardı. Biz g e c e yarısı Ankara'ya vardık. süratle yola çıktık ve sabah erkenden dayım

Nerrin Ağabey'in

Genelkurmayda,

dediği Sadi Sevük Paşa isimli yakın bir akrabası vardı. Örgüt mensuplarının d ü ğ ü n ü n e katılacağı general rütbesindeki dü­ ğün sahibinin evi ve d ü ğ ü n yeri hakkında bilgi a l m a k istedik. Bu kişiler teröristti ve d ü ğ ü n d e de eylem yapabilirlerdi. Doğru dan olay y e r i n e gidecektik, çünkü onlar d ü ğ ü n e katılacaklardı. Nerrin Ağabey'in G e n e l k u r m a y d a yaptığı araştırmada edindiği bilgiler t a m teyit edilemedi, böyle bir general ve böyle bir üst rütbeli subay yoktu, bir gariplik vardı. B u n u n üzerine sıkıyö­ netim görevlileri ile görüşmek ve daha temel bilgiler almak için Ankara E m n i y e t M ü d ü r l ü ğ ü n d e buluşmaya karar verildi. Ankara Emniyet Müdürlüğüne vardığımızda, operasyon ha­ zırlığı yaparken ve yer tespitiyle uğraşırken oradaki görevliler, dün bizim yaptığımız bildirim üzerine iki kişi yakaladıklarını söy­ leyerek, giderken onları da yanımıza almamızı istediler. Meğer on­ lar bizim y a k a l a m a k için plan yaptığımız kişilermiş. Daha biz yola çıkmadan, Ankara Emniyeti telefonumuz üzerine garaja gitmiş, bu kişileri sabah erken saatte daha otobüste iken yakalamış. Mersin'e bilgi vermişler a m a o zamanlar telsiz, telefon ben­ zeri cihaz b u l u n m a d ı ğ ı n d a n ve biz yola çıktığımız için merke67

Haliç'te Yaşayan Simonlar zimizle irtibatımız olmadığından dolayı bu bilgiden haberimiz yoktu. Sonra A n k a r a Emniyetine geldiğimizde yakalayacağımız kişilerin zaten yakalanmış olduğunu görünce operasyondan

vazgeçtik ve sanıkları h e m e n alıp yola çıkmaya karar verdik. Hiç beklemememiz, h e m e n hareket etmemiz gerekiyordu. Ekip üye­ lerine, "Yolda d u r m a k yok, herkes hazırlıkları yapsın, her ihtiya­ cını gidersin, h e m e n hareket edeceğiz" dedik. İki sanık, dört de biz, toplam altı kişi, sıkış tıkış eski model bir Mercedes arabaya, bir polis m e m u r u ile ben, ortamıza iki sanığı alarak arkada, başkomiserimiz ön tarafta oturmak üzere binip hareket ettik. Hiç d u r m a d a n Mersin'e gitmemiz gerekiyordu, takip ettiği­ miz operasyon d e v a m ediyordu. Ayrıca bu kişiler çok tehlikeli insanlardı, y o l d a d u r d u ğ u m u z d a yandaşları sorun çıkarabilir­ di. O z a m a n l a r çok güçlü silahlarımız da yoktu, elimizde bir tane makineli tüfeğimiz vardı, M P 5 iki şarjörü doldurup bantla ters yüz bağlamıştık, aynı anda 64 mermi atabilecek imkâna sahiptik. B u n u n y a n ı n d a kişisel silahlarımız da mevcuttu. Yola koyulduk. Epey yol alınca aracın arka koltukları dar olduğundan ve o p e r a s y o n dolayısıyla son üç-dört gündür doğ­ ru dürüst u y u y a m a d ı ğ ı m d a n çok rahatsız o l m u ş t u m . B u n u n üzerine arkaya Nerrin Başkomiser, öne de ben geçtim. Makineli tüfeği de ben aldım. Yorgunluktan sabaha karşı u y u m u ş u m , Pozantı'ya gelmiştik. Pozantı'ya yaklaşınca hiç d u r m a y a l ı m diye anlaşmamıza r a ğ m e n şoför, Başkomiserimiz ve bir arkadaş, mola verelim, bir çorba içip biraz dinlenelim, u y k u m u z kaçsın diyerek Pozantı'daki bir restorana girmişlerdi, onlar giderken uyandım, sanıkları da yanlarında götürüyorlardı. Aracın içinde biraz durduktan sonra, çıktım. Araçtan iner­ ken elimdeki silahı arabada bıraktım. Dışarıda onunla dolaş­ m a k i s t e m i y o r d u m , çünkü etrafta mola vermiş y o l c u otobüsleri ve yolculardan oluşan küçük bir kalabalık vardı. Çift şarjörü bantla sarılmış M P 5 makineli tüfeği arabanın içerisine k o y d u m ve bizim arkadaşlara, silah arabada takip edin diye işaret ettim, 68

1. Bölüm: Devlet onlar da t a m a m anlamında başlarıyla işaret verdiler. Ben lava­ boya gidip y ü z ü m ü yıkayarak u y k u m u a ç m a y a çalıştım. Dön­ d ü ğ ü m d e iki sanığın arabanın arkasında oturduğunu g ö r d ü m . Yanlarında da hiç kimse yoktu. Önce polislerin benim makineli tüfeği arabanın ö n ü n d e n aldıklarını zannettim. Şahıslara bak­ tım, bizim arkadaşlara baktım, hepsi gayet sakinler. Bunların y a n m a v a r d ı m , "Sanıkları oraya gönderdiniz, silahı aldınız mı?" diye s o r d u m . Almadıklarını söylediler. Ağır ceza reisini öldür­ müş, banka s o y m u ş ve daha birçok olayın faili, o z a m a n a kadar en çok silahlı eylem yapan Acilciler örgütünün iki önemli sanığı, üzerinde çift şarjörleri dolu makineli tüfeğin yarandaydılar. Biz de ise 5-7 m e r m i s i olan basit silahlar vardı. Çevrede olaylardan bihaber y ü z l e r c e yolcu bulunuyordu. Ve sanıklar kelepçesizdi. Sanıkları daha Ankara'da araca bindirirken onlara kelepçe takalım demiştim, ama yanımızdaki cinayet masasının polisleri, onları tanıdıklarım ve kelepçeye gerek olmadığını söylemişlerdi. Cinayet masası polisleri ile tanışıklıkları da şuradan kaynaklanı­ yordu: Bu karı koca görünümündeki sanıklar hakkında, hâkimin vurulması sonrasında ihbar olmuş, cinayet masası da bunları o zaman Hatay'da yakalayıp (hâkimi vurunca Hatay'a, oğlanın ailesinin y a n m a gitmiş gözüküyorlardı) teşhis için getirmişler­ di, fakat hâkimin yaralı eşi Ankara'ya sevk edildiği için sanıklar da teşhis için Ankara'ya sevk edilecekken, yaralı kadının öldüğü haberi alınmış. Dolayısıyla sanıklar teşhis edilememiş. Militanlar birkaç gün cinayet masasında sanık veya misafir gibi kalmışlar, o arada da polislerle samimi olmuşlardı, teşhis olmayınca şube­ de bir hafta tutulduktan sonra serbest bırakılmışlardı. Ankara'da kızı g ö r d ü ğ ü m d e katilin büyük ihtimalle o oldu­ ğunu d ü ş ü n d ü m , çünkü hâkimin eşi kafili Pınar Erdemil isimli bir kişiye çok benzetmişti. Bu kız da Pınar Erdemil'e benziyor­ du. Arada gerçekten sadece y a ş farkı vardı; y ü z hatları ona çok benziyordu. B u n u n üzerine bu olayın doğru olduğuna kanaat getirdim, b u n d a n dolayı da ö n e m s i y o r d u m . Fakat arkadaşla69

Haliç'te Yaşayan Simonlar rın, kelepçe v u r m a y a l ı m , biz bunları misafir ettik, bir hafta bi­ zim şubede kaldılar, kelepçe v u r m a k ayıp olur demeleri üzerine Nerrin A ğ a b e y onlara kelepçe t a k m a m ı ş , biz takarsak korkuyor derler, demişti. K o r k t u ğ u m u d ü ş ü n d ü r e c e k şeyler her z a m a n beni rahatsız etmiştir, bu y ü z d e n her türlü riski göz alarak iç­ lerinde bu kişilerin katil olabileceklerine en çok inanan ben ol­ m a m a r a ğ m e n zanlılara kelepçe takmamıştık. Aslına bakarsak bu insanlar hâkimin katili, Acilcilerin iki önemli militanıydı. A m a diğer y a n d a n polisimiz bu kişiler bizde bir hafta misafir kaldı, onlara çok alıştık, onlara kelepçe takar­ sak çok ayıp olur gibi düşünceler içindelerdi. İdeolojik örgüt, siyasi örgüt ne demek, nasıl düşünür vs. bilinmiyordu. Şimdi ellerinde kelepçe o l m a y a n ve çok iyi silah kullanabilen iki kişi arabanın içerisinde ve önlerinde çift şarjörü takılmış bir maki­ neli tüfek vardı. Biz ise karşılarında dört kişi ve hiçbir şekilde onlara karşı k o y m a şansına sahip değildik. Ayrıca etrafta bir­ çok insan vardı, bu silahı kullansalar çok zorda kalabilirdik. Ben polislerin yanlarına vardım. Hiç hissettirmeyin, paniğe kapılmayın, y a v a ş yavaş arabaya yaklaşalım ve binip sessizce gidelim dedim. Hiçbir şey o l m a m ı ş gibi panik yapmaksızın uy­ gun şekilde arabaya bindik ve hep beraber Mersin'e döndük. Daha sonra şahısları sorgularken bu olayı da onlara sor­ d u m . " N e d e n ö n ü n ü z d e makineli tüfek dururken alıp kaçmadı­ nız. En azından bir ikimizi öldürüp kaçabilirlerdiniz. Bu işlere bulaşmış insanlarsınız, niye y a p m a d ı n ı z ? " dedim. E r k e k olan bana şöyle dedi: "Ben enayi m i y i m ? Sen o silahı oraya bilerek bıraktın. A r a b a d a n en son sen inmiştin, inerken silahı boşalt­ tın. Biz silahı elimize alsaydık, kendinizi k o r u m a bahanesiyle bizi vurup öldürecektiniz. Bizi öldürmek için bir senaryo kur­ d u n u z . N u m a r a n ı z ı yutmadık, o y ü z d e n silahı almadık." Yani bizim arkadaşların saflığı, onlar tarafından çok büyük şeytani bir plan zannedilmişti. Halbuki gerçekten safça ve tedbirsizlikle silahı oraya bırakmıştık ve alıp kullansalardı bugün bu kitap 70

1. Bölüm' Devlet

yapılamayabilir, telafisi m ü m k ü n o l m a y a n olaylar çıkabilirdi. İşte bizim bu kadar saf ve tedbirsiz oluşumuz, karşı tarafça olağanüstü bir tedbir ve olağanüstü bir tuzak olarak algılanmış ve öyle g ö r ü l m ü ş t ü . Buna benzer olayları polis teşkilatı ve ben­ zeri güçler ç o k yaptılar, çok yaptık daha doğrusu. Ç ü n k ü biz karşımızdaki insanları ve onların zihinsel yapılarını, güçlerini ve niteliklerini a n l a m a k ve idrak etmekten çok uzaktık. Bu farklılığı soruşturma boyunca, her z a m a n görmek m ü m ­ kün oluyordu. G e c e geç saatlere kadar C u m h u r i y e t Savcısı Yu­ suf Bey, Şube M ü d ü r ü m ü z ve tüm amirler sanıkları sorguluyor, hangi olaya k i m i n katıldığım, kimin ne rol oynadığını öğren­ m e y e çalışıyorduk. Militanlar olayları saklamıyorlardı, sadece birlikte oldukları diğer militan arkadaşlarının adını v e r m e k is­ temiyorlardı. Bir ara bir militan, örgütün isteği üzerine Hatay'dan Mersin'e geldiğini, b a n k a soygunundan bir gün sonra tekrar Hatay'a git­ tiğini anlatınca, Şube M ü d ü r ü m ü z ona banka soygununda ne kadar para aldığını sordu. Militan para a l m a d ı ğ ı m söyleyince, ' M u t l a k a almışsındır, ne kadar aldın, söyle'' diye ısrar ettik. O da almadığı y ö n ü n d e ısrar ediyordu. Bu arada dünyanın belki de en temiz, en saf polis amiri olan Ö m e r Ağabey, "O z a m a n bankayı b a b a n ı n hayrı için mi soydun?" deyince günlerce yo­ rulmuş, sinirleri b o z u l m u ş ekip üyesi herkes epey gülmüştük. Ama asıl tuhafı şuydu: Bize göre bankayı soyan kişilerin para­ yı bölüşmeleri gerekiyordu, bu şahıs t ü m risklere katlanarak banka soygununa katılmış ama paradan beş kuruş almamıştı, o zaman banka soygununa niye katılmıştı; biz ideolojik örgüt içinde militanların inanç ve idealleri için fedakarlık yaptıklarını, banka s o y g u n u n d a para alma diye bir a m a ç ve mantıklarının olamayacağını bilmiyorduk. Militanların iç dünyasını ve inançlarını ö ğ r e n m e m epey za­ m a n almıştı, a m a sonunda artık onlar gibi d ü ş ü n ü p onlar gibi hissetmeyi başardım. En garip eylem ve olayları diğer meslek7i

Haliç'te Yaşayan Simonlar taşlarım garip karşılarken, ben hangi örgütün bunu y a p m ı ş

olabileceğini t a h m i n edebiliyor, eylemleri hiç de garip karşıla­ mıyor, bizim gibi insanlar için manalı olmayan eylemlerin örgüt mensupları için makul, hatta bazıları için geç kalınmış eylemler olduğunu t a h m i n edebiliyordum. Pek çok olayın hangi örgüt tarafından y a p ı l m ı ş olduğu konusundaki tahminlerimde çok az yanılır o l m u ş t u m .

İhvancılar Operasyonu ve Halit Musto
1982 yılında Mersin'de görev yaparken bir gece Şube Müdü­ rümüz arayıp acele toplanmamız gerektiğini söyledi. O zamanlar m a k a m aracı vs. yoktu. Hibe alman eski model bir Mercedes'le Şube M ü d ü r ü m ü z Ö m e r Bey ve ben onun tarif ettiği Mersin Yeni Mahalleye gittik. O araçtan indi, bazı gülüşmelerde bulunmak üzere bir eve girdi, şoförle ben beklemeye başladık. Eve birtakım insanlar girip çıkıyordu ama Müdürümüz bir türlü çıkmıyordu. Artık sabırsızlanmaya başlamıştık, saat 24'e doğru müdürümüz geldi. Olayı nasıl ve neresinden başlayarak anlatacağını bileme­ diğini söyledi. Kısa süre sonra şubeye geldik, bana kısaca olayı özetledi. O zamanlar Mersin'den Kıbrıs'a ve oradan da Suriye'nin Lazkiye İli'ne düzenli gemi seferleri vardı. Her gün feribot Kıbrıs'a gidip geliyor, ancak haftada bir veya iki defa da Mersin-KıbrısLazkiye ve Lazkiye-Kıbrıs-Mersin şeklinde seferler oluyordu. G e m i ile Suriye Lazkiye'den yola çıkıp Kıbrıs üzerinden Mersin'e g e l e c e k olan Suriye asıllı bir kişi, Mersin'deki karde­ şinin Türk eşini telefonla arayarak, kendisinin Kıbrıs'ta gemi­ yi kaçırdığını, g e m i d e kendilerine hediye olarak aldığı bir kutu marmelat o l d u ğ u n u , bu kutuyu mutlaka gemiden alması ge­ rektiğini, m a r m e l a d ı n k a y b o l m a m a s m ı özellikle ısrarla tem­

bih ediyordu. Bu kadar ısrar etmesi üzerine kardeşinin eşi de, gümrükte çalışan insanlarla yakın diyalogu olan görevliler ara­ cılığıyla gidip g e m i d e k i o marmelat kutusunu alıp, eve getiriyor. Daha sonra şahıs tekrar telefonla arıyor ve kutunun alındığını 72

1. Bölüm: D e v l e t

öğrenince h e m çok seviniyor h e m de kutuyu a ç m a m a l a r ı m , gü­ venli bir y e r d e saklamalarım ve kimseye v e r m e m e l e r i n i sıkı sıkı tembih ediyor. B u n u n üzerine bu kişiler işkilleniyor, bunlarla beraber hareket eden bir grup insan evde toplanıp marmelat kutusunu açıyorlar.

Beş kiloluk marmelat kutusunu açınca, içerisinde orijinal susturucusu olan ve Fransız onlusu denen n a m l u s u n d a sus­ turucu t a k m a k için vida açılmış bir tabanca, bir susturucu ve bir kutu 7.65 m m l i k m e r m i olduğunu görüyorlar. O anda evde, Suriye'den k a ç m ı ş ve birbirleriyle irtibatlı olan 5-6 kişi, gelen kişinin kendilerine eylem y a p m a k üzere geldiğini anlayarak, o n u n öldürülmesi için plan y a p m a y a başlıyorlar. A n c a k ö l d ü r m e işi k o n u ş u l m a y a başlanınca, marmelat ku­ tusunu alan ev sahibesi korkuyor, bir sıkıntı çıkar başım be­ laya girer düşüncesiyle g ü m r ü k m ü d ü r ü n e olayı anlatıp silahı söylüyor. O g ü m r ü k m ü d ü r ü de bizim m ü d ü r ü m ü z ü n yakını olduğu için, m ü d ü r ü m ü z ü arayıp bilgi veriyor ve biz d u r u m d a n haberdar oluyoruz. Biz olayı biraz daha deşince pek çok bilgiye ulaştık. İhvan-ı Müslimin ( M ü s l ü m a n Kardeşler) isimli Suriye'deki rejim mu­ halifi bir g r u b u n birçok eyleme karışan üst düzey militanla­ rı, Suriye'den kaçarak Irak tarafından verilen farklı belgelerle Mersin'de kalıyorlardı. Hatta bazıları Arapça bilen T ü r k kızlarla evlenerek T ü r k i y e ' d e kolayca ikamet ediyordu ve ev sahibi ka­ dın da böyle biriydi. Evde b u l u n a n diğer kişiler de Suriye'deki örgütün m e n s u b u y d u . Marmelat kutusunu g ö n d e r e n ev sahi­ binin kardeşi ise Suriye Muhaberatının gizli ajanı olan Halit Musto'ydu ve Mersin'de ağabeyi ile irtibatlı diğer îhvancıları öldürmek üzere geliyordu. Bu amaçla silah ve susturucu geti­ riyordu a n c a k Kıbrıs'ta gemiyi kaçırınca planı b o z u l m u ş t u . Ev­ deki örgüt m e n s u b u kişiler zaten eskiden beri Halit M u s t o ' n u n devletin ajanı o l d u ğ u n d a n şüphelendiklerinden, silah ortaya

çıkınca her şeyi anlamışlardı. 73

Haliç'te Yaşayan Sımonlaı T ü m bu kişiler, Suriye'deki rejim muhalifi M ü s l ü m a n Kar­ deşler teşkilatının önemli üyeleriydi. Bu insanlar Suriye'de bir­ takım olaylara ve faaliyetlere karıştıkları için ülkeden kaçmış ve Türkiye'ye sığınmışlardı. Bir kısmı da başka ülkelerde bulunu­ y o r m u ş . Biz bu olayın teferruatını o z a m a n çok öğrenememiştik a m a gelecek olan kişinin hakkında bilgi sahibi olduk. O zamanki Emniyet M ü d ü r ü m ü z , eski adıyla Önemli İşler Daire Başkanlı­ ğı, şimdiki adıyla Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevini yürütmüş, O r t a d o ğ u kökenli örgütler konusunda u z m a n sayı­ lacak bir isim olan Mustafa Yiğit'ti. Olay Emniyet Müdürü'ne genel hatlarıyla m ü d ü r ü m ü z Ö m e r Bey tarafından anlatıldıktan sonra, o z a m a n k i Sıkıyönetim Komutanı ile M İ T Mersin Şube­ sine de bilgi verildi. Sabah gemi limana gelirken, olağanüstü tedbirler aldık. Tabii ilk defa böyle bir olayla karşılaştığımız için iki kişinin yapabileceği bir olayı, biz yüzlerce insanla tedbir ala­ rak yapmıştık. Şahsı takibe aldık ve eve gittiğinde fazla z a m a n geçirmeden şahsı alıp Emniyet Müdürlüğüne getirdik. A d a m ı s o r g u l a m a y a başladık. O n u n anlatımlarından ola­ yın ne o l d u ğ u n u , teferruatını ö ğ r e n m e y e çalıştık. Bu arada onu dinlerken diğer kişiler hakkında da bilgi sahibi o l m a y a başla­ dık. G ö r d ü k ki Suriye'de rejim muhalifi olan M ü s l ü m a n Kardeş­ ler teşkilatı çok ciddi örgütlenmiş; çatışmalar, askeri birliklere saldırılar, b o m b a l a m a olayları gibi yüzlerce e y l e m gerçekleştir­ miş. Örgüt üyelerinin bir kısmı yaralanmış, bir kısmı muhtelif olaylara karışmış, daha sonra deşifre olan ve ağır suçlardan arananlar Suriye devletinin y a k a l a n a n kişilere uyguladığı ağır tedbirlerden dolayı ü l k e d e n kaçmışlar. H e p s i n i n üzerinde Irak pasaportu ve vatandaşlık belgesi vardı, o z a m a n Irak rejimi Su­ riye ile d ü ş m a n o l d u ğ u n d a n bu insanları her açıdan destek­ liyordu. S a d d a n ı rejimi bu örgüt mensuplarına m a a ş veriyor, pasaportlarını, belgelerini, vs. tanzim ediyordu. Yani bu örgüt, t a m a m e n Irak tarafından desteklenen ve Suriye rejimine mu­ halif bir gruptu. T ü r k İstihbaratı da belli oranda bilgi sahibiydi, 74

1. Bölüm: Devlet

bunları u z a k t a n izliyordu. Bu kişilerin ç o ğ u n u n evlilikler yapa­ rak belli o r a n d a Mersin'de kümelendiklerini ve akrabalarının yanında kaldıklarını tespit ettik. İşin özetini anladıktan sonra Halit Musto'yu ve M ü s l ü m a n Kardeşler teşkilatına üye olan Türkiye'deki diğer kişileri de çe­ şitli baskınlarla yakaladık. Üzerlerinden çıkan Irak'tan verilmiş pasaportları, sahte belgeleri ve diğer evrakları aldık. Böylece örgüt h a k k ı n d a epey bir bilgi sahibi olduk. Bunların ifadelerini aldık. Tabii böyle bir olayın adli işleme nasıl k o n u edileceği, o zamanki askeri yönetimin süreçten haberdar edildikten sonra vereceği talimata bağlıydı. Dolayısıyla bu süreç çok uzun bir süreyi kapsadı. M ü s l ü m a n Kardeşler örgütü mensupları Irak vatandaşı gö­ züküyorlardı, bu yüzden işleri kolaydı, a m a Halit M u s t o ko­ n u m itibarıyla biraz daha farklı bir kişiydi. B a ş k a bir ülkeden Türkiye'ye e y l e m e gönderilmişti. Bu sıfatı itibariyle de özel işlem yapılması g e r e k i y o r d u . Şahsı normal karakol yerine İstihbarat şubesinde bir kısmı bizim şubemizden, bir kısmı İstihbaratta olan görevlilerle, E m n i y e t İstihbarat Şubesine ait lojman görü­ n ü m l ü olan binada bekletmeye aldık. Bir gün istihbarat, bir gün bizim 1. Şube personeli başında duruyordu. Z a m a n geçtikçe, görevlilerle bu kişi arasındaki samimiyet ve güvenin artması ve nasıl olsa bir y e r bilmiyor, bir yere kaça­ maz d ü ş ü n c e s i ile tedbirlerin yavaş yavaş gevşediğini, bir gece görevlilerin u y u m a s ı n ı fırsat bilen Halit M u s t o ' n u n da kelepçe­ lerini gevşeterek binanın ikinci katından atlayıp kaçtığını öğ­ rendik. Tabii bu şahsın içeriden veya dışarıdan hiçbir y a r d ı m alma­ dan k a ç m a s ı n a inanmamıştık. Emniyet M ü d ü r ü m ü z geçmişte İstihbarat D a i r e Başkanlığı y a p m ı ş , bu k o n u l a r d a birikimli ve oldukça y e t e n e k l i , dünyayı ve olayları tanıyan biriydi. Bu kaçı­ şın sıradan olamayacağını, Suriye ile irtibatlı birilerinin yardı­ mıyla gerçekleştiği gibi inanılmaz teoriler ü r e t m e y e başladı. 75

Haliç'te Yaşayan Simonlar

..

O gece nöbette olan İstihbarat şubesindeki arkadaşlarımız da çok zorda kalmışlardı. Ne yapıp ne edip adamın bulunması gere­ kiyordu. B u n u n üzerine ben ve arkadaşlarım adamın gidebileceği her yeri aramaya başladık. Onu tanıyan ve gidebileceği herke­ si dolaşıyor; gelirse mutlaka bilgi vermeleri gerektiğini, ona yar­ dım ederlerse çok ciddi bir suç işlemiş olacaklarını söyleyerek bir yandan onları korkutuyor bir yandan da itimatlannı kazanacak konuşmalar yapıyorduk. İkinci günün sonunda inanılmaz, muci­ zevi bir çalışmayla şahsın yerini belirledik. Bulunduğu evdeki ev sahiplerini de ikna ederek onu banyo yaparken yakaladık. Kimse y a k a l a n a c a ğ ı n a inanmıyordu, ama biz ikinci gün şahsı yakalamıştık. Bu tabii bizim oradaki itibarımızı çok artır­ mıştı. Herkes Mersin Emniyetinin ve İstihbaratın itibarını kur­ tardığımızı söylüyordu. Zaten Mersin'in en iyi ekibiydik, tüm siyasi olay, o p e r a s y o n ve sorguları yapan, hiçbir şeyden yılmayan, her olayı çözen bir ekiptik. Fakat kaçan, y a k a l a m a umudu olmayan bir casusu iki günde y a k a l a m a k ayrı bir başarıydı. Şahsın sorgusu uzunca bir z a m a n sürdü, sonra yapılacak işlemler k o n u s u n d a Ankara'nın bilgi vermesi aylar süren uzun bir süreci kapsadı. Bu kişileri sanırım altı aya y a k ı n bir süre tutmak m e c b u r i y e t i n d e kaldık. S o n u n d a Halit M u s t o taban­ ca ve silahtan adli işlem gördü ve diğer işlemlerin büyük bir kısmı o z a m a n k i genel güvenlik politikası gereği fazlaca resmi evraklara y a n s ı m a d ı ve şahıs o haliyle m a h k e m e y e gönderildi. Zaten hiçbir e y l e m de yapmamıştı. Daha sonra hapisten çıkın­ ca Suriye'ye iade edildiğini t a h m i n ediyorum. Suriye ile ara­ mızdaki a n l a ş m a l a r a bağlı olarak hareket edilmiş olabilir. A m a bu olayda Suriye'deki rejim muhaliflerinin Irak tarafından nasıl desteklendiğini, bir ülkenin başka bir ülkenin iç işiyle ilgili ola­ rak nasıl bu k a d a r güç sarf ettiğini, ikisi arasındaki bu çekiş­ m e y i çok net g ö r m ü ş t ü k . Diğer İhvan-ı Müslimin üyeleri ise Irak vatandaşlık belgeleri olması ve Irak'a gitmek istemeleri üzerine Irak'a h u d u t dışı edil76

1. Bölüm: Devlet diler. T ü r k i y e yıllarca îhvancıları desteklediği iddiası ile Suriye tarafından suçlandı, hatta bundan dolayı Suriye'nin de PKK'yı desteklediği söylendi. Fakat Türkiye (hem de askeri yönetim z a m a n ı n d a ) Îhvancıları desteklemedi, T ü r k kanunlarına göre hiçbir suç i ş l e m e m e l e r i n e r a ğ m e n bu kişilerin hepsini hudut dışı etti. A n c a k Türk vatandaşları ile evli olan ve bundan dola­ yı kanunen h u d u t dışı edilemeyen kişilerin ülkede kalmasına m ü s a a d e edildi. Aradan yıllar geçti. Daha sonra görev dolayısıyla Hatay'a gittiğimde İhvan-ı M ü s l i m i n örgütünün oradaki varlığını da g ö r d ü m . B u r a d a k i A r a p asıllı vatandaşlarımızın çokluğu ve Su­ riye ile ilişkilerin kolaylığı gibi nedenlerle Suriye'den kaçanların Hatay'da y a ş a m a y a başladıklarını gözlemledim. Tesadüfen ora­ da, bir T ü r k ile evlenerek kanunen ikamet hakkı elde eden bu örgütün ileri gelenlerinden bir tanesiyle tanışma i m k â n ı m oldu ve onunla biraz konuştuk. Tabii bu karşılaşma, Halit M u s t o olayından on sene son­ raydı, 90 veya 91 yıllarmdaydı. Aradan geçen z a m a n içerisinde Suriye'nin çok değiştiğini, rejimin yumuşadığını, bütün Müs­ lüman Kardeşler örgütü üyelerinin affedildiğini, bunlarla ilgili özel af çıktığını, yurtdışına kaçan kişilerin aileleriyle irtibata ge­ çerek onların da affedildiğini, ülkeye dönmeleri y ö n ü n d e çağrı­ da b u l u n u l d u ğ u n u öğrendim. Suriye gibi bir ülke bütün rejim muhaliflerini ülkesine davet etmişti. B u n u n üzerine İhvancıların büyük bir ç o ğ u n l u ğ u ülkelerine dönmüşler, bu kişilerin bü­ yük bir kısmı da affedilmişti. Çok az kişi yurtdışında kalmıştı. Suriye, İhvan-ı M ü s l i m i n örgütü sorununu baskı ve şiddet­ le çözememişti, a m a sistemi yumuşatarak, af çıkararak, baskı­ cı tutumlardan vazgeçip demokratik adımlar atarak sorununu kısmen ç ö z m ü ş t ü . Kapsamlı bir af çıkarmış, rejim muhalifle­ rinin ailelerine, akrabalarına ve yakınlarına eskiden gösterdi­ ği sert t u t u m u g ö s t e r m e m e y e başlamıştı. K o n u ş t u ğ u m kişi,

"Devlet, akrabalarıma harcırah vererek y a n ı m a gönderdi, bana 77

Haliç'te Yaşayan Simonlar

pasaport getirdiler. Af yasasından yararlanarak Suriye'ye dö­ nebileceğimi, bir d a h a herhangi bir olaya k a r ı ş m a m a k şartıy­ la serbest k a l a c a ğ ı m ı bildirdiler." dedi. D a h a sonraki yıllarda Suriye'ye gittiğimde, H a m a ' d a uçaklarla b o m b a l a n a n bazı bina­ ların yıkıntılarının hâlâ d u r d u ğ u n u g ö r d ü m . 19801i yıllarda, Suriye'deki Ihvan-ı Müslimin teşkilatı, şehirler­

b o m b a yüklü araçlarla askeri karargahları patlatma,

de isyan ç ı k a r m a gibi büyük eylemleri gerçekleştirebilecek güce ulaşmıştı. Devlet bu örgütü bastırabilmek için H a m a ve H u m u s şehirlerini uçaklarla b o m b a l a m a y ı göze almıştı. A m a z a m a n içerisinde devlet, örgüte ve taraftarlarına yöne­ lik bu kadar baskıya r a ğ m e n sorunun halledilemeyeceğini gör­ müş ve s o n u n d a özel yasalarla rejimi y u m u ş a t a r a k olayların önüne geçebilmişti. B u g ü n İhvan-ı Müslimin örgütü Suriye'de varlığını hâlâ d e v a m ettiriyor mu bilmiyorum, a m a h e m e n he­ men hiçbir olayını d u y m u y o r u z . Daha doğrusu 901ı yıllardan sonra hiç d u y m a d ı k . Bu kadar çok olay ve e y l e m y a p a n bir teşkilatın y a v a ş yavaş s ö n d ü ğ ü n ü görüyoruz. Bu demektir ki bu tür olayların, eylemlerin, örgütlerin susturulması için şid­ det değil, rejimin baskıcı t u t u m u n d a n v a z g e ç i p y u m u ş a m a s ı , topluma d e m o k r a t i k haklar tanıması gerekir. Suriye gibi bir ül­ kenin bile bu sorunu bu yolla halletmesi, ibret a l m a y a değer örnek bir olaydı. Suriye'deki îhvancıları Irak destekliyor, hepsine m a a ş veri­ yor, tüm ihtiyaçlarını karşılıyordu. A m a bu, örgütün yaşaması için yeterli değildi, ö r g ü t ülke içindeki koşullar nedeniyle ku­ rulmuş ve y i n e ülke içindeki koşulların iyileştirilmesiyle Irak'ın her türlü desteğine r a ğ m e n varlığını d e v a m ettirememişti. Sonraki yıllarda, PKK'ya yönelik çalışmalar sırasında,

Suriye'nin T ü r k i y e ' d e -özellikle M a r d i n bölgesinde- İhvancı bi­ linen bazı kişileri dolaylı yöntemlerle P K K ' y a öldürttüğünü tes­ lim olan s a m i m i P K K l ı itirafçılardan d u y m u ş t u m .

78

1. Bölüm: Devlet Benzeri d u r u m l a r birçok ülke için de söylenebilir. Geçmişte ülkemize z a r a r verdiğini, ülkemize yönelik terör faaliyetlerinin m e r k e z i n d e y e r aldığını veya P K K ' y ı desteklediğini açıkça bildi­ ğimiz Suriye'ye. Yunanistan'a ve benzeri ülkelere karşı biz de Türkiye olarak her halde birçok şey y a p m a k , b u n u n karşılığını vermek istedik, ama bu ülkelerde bir grup y a r a t a m a d ı k veya bir eylemsel faaliyete dönüştüremedik. Bu açık olarak göstermektedir ki, bir ülke içerisinde mey­ dana gelen kargaşanın, terörün ve büyük olayların asıl sebebi, o ülkenin kendi içerisindeki çelişkiler, huzursuzluklar, y ö n e t i m ve idari yapısındaki bozukluklar, halkın taleplerinin karşılan­ maması, z a m a n a ve çağa u y g u n olmayan bir y ö n e t i m anlayı­ şının h ü k ü m sürmesidir. Dış güçler sadece b u n u kullanmak, b u n u tahrik etmek derecesinde faydalanabilir, yoksa bu olay­ ları yoktan y a r a t m a imkânları bulunmamaktadır. O açıdan

Türkiye'de üretilen k o m p l o teorilerinin de temeli ve mantığı doğru değildir.

Telsiz T e l e f o n Kullanan Fabrikatör Tutuklandı
Mersin ili T a r s u s ilçesinde fabrika sahibi bir kişi, işi gereği gittiği U z a k d o ğ u ' d a n , bir tanesi evi ve bahçesinde yaklaşık 50 metre çapında bir alanda, diğeri ise fabrikasında ve gerektiğin­ de şehir içerisinde yaklaşık 2-3 k m l i k bir alan içinde kullanıla­ bilen iki tane telsiz telefon almış. Birini evinde, diğerini fabrika­ sında ve gerektiğinde arabasında kullanmaya başlamış. O z a m a n l a r her isteyenin P T T ' d e n h e m e n telefon almasının m ü m k ü n olmadığı, sıraya yazılıp yıllarca bekledikten sonra bir telefonun çıktığı, acil telefon bağlatmak için Ulaştırma Bakanlı­ ğından torpil, o n a y beklendiği yıllardı. İhbar üzerine evine ve işyerine kablosuz telefon alan fab­ rikatörü, telsiz k a n u n u n a muhalefetten tutuklamışlardı, tele­ fonlarına da el k o n u l m u ş t u . İnceleme bahanesi ile m a h k e m e

79

Haliç'te Yaşayan Simonlar

bitene kadar telefonları ben alıp iş yerinde ve a r a b a m ı z d a kul­ lanmıştım. Evet, 1980 yılında bugün herkesin evinde bulunan kablosuz telefon kullanmaktan bir fabrikatör tutuklanmıştı. Şimdi ilkoku­ la giden çocuklar, dağdaki çoban bile cep telefonu kullanıyor. Yine 1980 yılı ve öncesinde Mersin'de mali polisin en önemli işlerinden biri, yabancı menşeli sigara satan çocukları yaka­ lamak ve y a b a n c ı sigara satışına mani o l m a k ve a y n c a Kuzey Kıbrıs'a giden ve yanlarında yabancı para b u l u n d u r a n kişile­ ri yakalamaktı. Araçların hava filtreleri içerisinde, motorların muhtelif yerlerinde hep dolar yakalanırdı. O yıllarda dolar veya başka bir y a b a n c ı para taşımak suçtu; k i m d e yakalanırsa gö­ zaltına alınır, hatta hapse atılabilir, dövize de el konulurdu. Ç o k eski değil, 1980 yılında, hatta 1983'e k a d a r Türkiye'de döviz taşımak, kablosuz telefon bulundurmak, yabancı sigara taşımak ve satmak suçtu, h e m de ciddi suçlardandı. O günlerde o kanunlar çok doğru gözüküyordu, bu kanun­ ları u y g u l a m a k için polisler ciddi çalışıyor, savcılar ve mahke­ meler mesai sarf ediyordu. A m a bugün bu kanunların ve suç kabul edilen eylemlerin yalnızca bugünün kurallarına göre de­ ğil, o günün kurallarına göre de ne kadar s a ç m a suçlar olduğu anlaşılıyor. E v d e rahat ve konforlu bir şekilde telefonla konuş­ m a k niye suç olurdu, dolar taşımanın kime zararı vardı, sigara­ nın yerlisi ile yabancısı arasında fark neydi? Bu türden eski saçma yasaklara daha birçok örnek verile­ bilir. Fakat asıl önemli olan, bugün de bize çok doğru gözüken a m a aslında a n l a m s ı z ve saçma yasaklarımızın hâlâ olmasıdır. H e m de çok miktarda... Daha da önemlisi suçlar çok düşünülüp ciddi incelemeler sonunda k o n a n kurallardır. Üzerinde bu kadar çok inceleme ya­ pılarak, hassasiyet gösterilerek oluşturulan bu kurallarda bu ka­ dar hata ve çağ dişilik oluyorsa, diğer günlük hayatı düzenleyen kuralları durup bir d ü ş ü n m e m i z gerekir. Kurallarımızı çağdaş 80

1. Bölüm; Devlet

dünya değerleri ile kıyaslamadan sadece alışkanlık olduğu ya da gelenek haline getirdiğimiz için doğru kabul etmek yanlıştır.

Ehliyet Yolsuzluğu
12 Eylül İhtilali olduktan sonra olaylara karışan t ü m örgüt mensuplarını veya terör olaylarına karışan bütün tarafları bü­ yük o r a n d a y a k a l a m ı ş , gözaltına almış ve m a h k e m e y e sevk et­ miştik. B u n l a r ı n büyük kısmı tutuklanarak Sıkıyönetim M a h ­ kemelerinde yargılanıyorlardı. Şehirde genel bir düzen h â k i m olmuştu, sıkıyönetimin verdiği havayla da h e m e n h e m e n hiç olay olmaz hale gelmişti. Galiba 1983 yılı idi, terör olayları veya illegal örgüt olayları azalınca b a ş k a olaylara b a k m a y a z a m a n ı m ı z olmuştu. O za­

manki İstihbarat birimi Emniyet M ü d ü r ü ' n e ehliyetlerde b ü y ü k yolsuzluk o l d u ğ u n u , ehliyet sınavlarına giren trafik polislerinin, karayolcuların ve şoförler cemiyetinin para alarak insanlara eh­ liyet verdiklerini söylemişler ve yaptıkları çalışmalarda da para alarak ehliyet veren görevlilerle irtibatı olan kişiler bulmuşlardı. Bu kişiye bir elemanlarını yaklaştırıp belli miktar para vererek, ehliyet sınavını kazandırma sözü almışlardı. E m n i y e t M ü d ü r ü üzerinden bana geldiler. O z a m a n böyle bir o p e r a s y o n u ancak terör şubesi ve biz y a p a c a k kapasitedey­ dik. B e n olayı inceledim. Bizim bildiğimiz kişinin dışında baş­ kaları da vardır, m a d e m k i böyle bir operasyon yapacağız, onları da ortaya çıkarmalıyız diye d ü ş ü n d ü m . Öğrendiğimiz kadarıyla para veren kişilere k o m i s y o n üyeleri sınavda soruların cevapla­ rını gizlice veriyorlardı. T e r ö r örgütleri üzerine yaptığımız operasyon ve tahkikatlar nedeniyle e p e y deneyim kazanmıştık. Bir plan yaptım, ehliyet sınavına girip kazanan kişileri tekrar yeni bir sınava almaya ka­ rar verdim. Olay günü ehliyet sınavına giren yaklaşık 40 kişi dağılmayıp, birazdan asılacak olan sınav sonuçlarının listesini bekliyorlardı. İnsanların etrafını tutarak kimsenin dışarı çıkma81

Haliç'te Yaşayan Simonlar masını sağladık. Bu insanların hepsine aynı sorularla, aynı za­ m a n aralığında, aynı salonda, aynı şekilde tekrar sınav yaptık. Beş on d a k i k a önce sınavı geçmiş olan 6 kişiden yanlış ha­ tırlamıyorsam 5 tanesi sorulara hiç cevap v e r e m e m i ş , çok dü­ şük puanlar almışlardı. Bunun üzerine bu kişileri çağırıp, "İlk sınavda 80-90 p u a n almanıza r a ğ m e n şimdi aynı sorularda 10 puan bile alamıyorsunuz. Anlatın bakalım, bunun sebebi ne­ dir?" diye sorduk. İçlerinden biri İstihbaratın ayarladığı kişiydi, o zaten belliydi. Bir kişi polis m e m u r u y d u , ona görev nedeniyle galiba bir kolaylık sağlamışlardı. Diğer iki kişi rüşvet veren ki­ şilerdi, rüşvet verdiklerini itiraf ettiler. D a h a sonra bu tahkikatı büyüttük. O tarihlerden bir-iki yıl öncesine kadar, biri sınıf arkadaşım, dürüstlük abidesi komi­ ser Şükran T a m e r olmak üzere iki dürüst komiserin haricin­ de Şoförler Cemiyetinin, Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü Trafik Şubesinin ve Karayollarının ehliyet sınavlarında görevli tüm memurlarını rüşvet s u ç u n d a n dolayı gözaltına aldık. M a h k e m e bir kısmını tutukladı, b ü y ü k bir kısmı da daha sonra ceza aldı. A m a burada önemli olan şuydu. Yıllardan beri ehliyet ko­ misyonlarının rüşvet alarak ehliyet verdiği söyleniyordu, bu

söylenti T ü r k i y e ' d e o kadar yaygındı ki, d u r u m u n varlığına inanılmayan il yoktu, her sohbette konuşulan bir olaydı, ama bunu ö n l e m e y e yönelik o güne kadar ciddi hiçbir faaliyette b u l u n u l m a m ı ş t ı . Belki İstihbaratın yaptığı faaliyet önemli bir şeydi a m a en a z ı n d a n bizim yaptığımız gibi en basit haliyle sı­ navdan çıkan kişileri tekrar sınava tabi tutmak suretiyle kimin kopya çekerek veya rüşvet karşılığı sınavı geçtiği ortaya çıkarı­ labilir ve bu d u r u m önlenebilirdi. Bizim yaptığımız uygulama bile caydırıcı olmuştu. Bu şekilde trafiğin yazılı sınavlarında rüşvet olaylarının ciddi o r a n d a ö n ü n e geçildi. Belki direksiyon

sınavlarında y i n e rüşvet alındı ama en azından yazılı sınavlarda para almasının engellendiğini, bunun da önemli o l d u ğ u n u zan­ nediyorum. Bu bir bakış açışıydı ve olayları ö n l e m e d e istenirse 82

1. Bolüm Devlet

birçok şeyin yapılabileceğini göstermesi b a k ı m ı n d a n önemliydi, yeter ki ö n e m s e n s i n veya o niyetle bir faaliyet gösterilsin. Bu olay ö r n e k olması açısından anlamlıydı. N e d e n çok basit olan bu y ö n t e m bunca yıl yapılmaz, herkesin bildiği şekilde ehliyet­ ler rüşvetle satılırdı?

Altın Kaçakçılığı Davası
Türkiye'de bir z a m a n l a r çok ciddi ses getirmiş, önce Sıkıyö­ netim M a h k e m e l e r i n d e daha sonra Ankara 4 numaralı Devlet Güvenlik M a h k e m e s i n d e yargılamasına d e v a m edilmiş ve bu­ g ü n ü n ö n e m l i simalarının adının karıştığı altın kaçakçılığı ola­ yının takibatını ilk defa Mersin'de biz yapmıştık. Yaptığımız tahkikata göre birtakım insanlar yurtdışına

önemli m i k t a r d a m a l ihraç ediyor, sanki bu malın parasıymış gibi T ü r k i y e ye kendi adlarına döviz cinsinden para getiriyor­ lardı. İhracat bedeli olarak gelen bu paralar b a n k a hesapların­ dan ç e k i l m e d e n çekilmiş gibi gösterilerek döviz alım bordosu imzalanıyor ve y e n i d e n İstanbul'da başka adreslere havale edi­ liyordu. Bu kişiler, sanki bedelini peşin aldıkları mallarını (özellikle de canlı hayvan) Beyrut'a ihraç ediyorlar, ihraç ettikleri hay­ vanların parası ise sonradan geliyordu. Bu suretle h e m ihracat­ larını kolaylaştırıyorlar, h e m de devletten vergi iadesi, kur farkı adı altında birtakım fazladan paralar alıyorlardı. Tabii İstanbul'da bu paraları getiren ve götüren insanlar da ayrı şeyler yapıyorlardı. İşte böyle bir faaliyet esnasında

Mersin'de canlı hayvan ihracatı y a p a n bir kişi yurtdışından bu şekilde b ü y ü k miktarda para getirmiş. Hayvanlarının karşılığı diye imza atarak döviz alım bordosu almış, a m a paraya hiç dok u n m a k s ı z m İstanbul'da belli kişilerin adına havale etmiş. Şa­ hıs daha sonra hayvanlarını Beyrut'a göndermiş, a m a hayvan­ larının karşılığı para g e l m e m i ş . Bu ticarete aracılık y a p a n bir Türk ve etrafındaki insanlar şahsı dolandırmış gözüküyordu. 83

Haliç'te Yaşayan Simonlar Şahıs uluslararası ticaret hukuku kurallarına göre parasını isteyemiyordu, ç ü n k ü parası daha önce peşin gelmiş gözükü­ yordu. B u n u n l a birlikte parasını gerçekten almamıştı. Malla­ rının karşılığı olarak gelen para banka havalesiyle İstanbul'a gönderilmişti. Şahsın ihracatı karşılığı alacağı para Lübnan'dan gelmiyordu ve alacağını peşin almış g ö r ü n d ü ğ ü n d e n evrak üze­ rinde hakkını iddia e d e m i y o r d u . Dava a ç a m a z d ı veya açsa da elinde herhangi bir delil yoktu. Lübnan'daki alıcılar da onun Mersin'deki arkadaşlarının yakınları idi. Bu olayın tahkikatının yapılması için bize getirdiler. Biz bu kişiyi alıp dinledik, kişinin anlattıklarını u z u n c a bir süre anla­ makta ve algılamakta zorluk çektik. Bu apayrı bir sahaydı ve olayı k a v r a m a k t a zorlanıyorduk., İhracatla ilgili bir olaydı; ken­ dine ait terminolojisi, özel tabirleri, özel kuralları vardı. Fakat işin içinde bir garipliğin olduğu görülüyordu. Şahsın verdiği bil­ giler üzerine k a m u o y u n d a daha sonra adı sıkça duyulan meş­ hur Nasrullah Ayan'ın kardeşi Abdullah Ayan ve babasını, o zamanlar G ü n e y d o ğ u İhracatçılar Birliği Başkanı Hadi D o ğ a n ! ve başka birçok ihracatçı grubunun başkanını gözaltına aldık. Burada şöyle bir manzara gözüküyordu: o d ö n e m d e yurt­ dışında yaşayan Nasrullah Ayan, Lübnanlı M u h a m m e t Şekerci ve benzeri insanlar birlikte Türkiye'den İsviçre'ye gizli altın tica­ reti /kaçakçılığı yapıyor. Aynı d ö n e m d e Türkiye'de altın fiyatları düşük, yurtdışında yüksekti. Türkiye 'den kaçırdıkları altınları İsviçre'de yüksek fiyattan satıyor, paraları Türkiye'ye getirip tek­ rar düşük fiyattan altın alarak yeniden yurtdışına çıkarıyorlar­ dı. A m a bu p a r a l a n Türkiye'ye getirirken de yeniden kullanmak, kâr elde etmek istiyorlardı. Bu paraları Türkiye'ye sokmak için sanki Türkiye'den ihracat y a p a n kişilerin ihraç ettikleri malların bedeliymiş gibi, ticari tabirle prefinansman döviz havalesi şek­ linde Türkiye'ye ihracatçı kişiler adına gönderiyorlardı. K i m ihracat yapacak, hangi firmanın veya şahsın ihtiyacı var­ sa o kişiler a d ı n a havale gönderiyorlardı. İsviçre'den Türkiye'ye 84

1. Bolum- Devlet

istedikleri firma adına istenen iş karşılığı gönderilmiş gibi gös­ tererek, havale yapabiliyorlardı. Bu şekilde gelen para gerçek sahiplerine, İstanbul'daki gizli altın ihracatçıları adına hareket ettiği söylenen kişilere (o zamanlar özellikle Berber Yaşar'm adı çok m e ş h u r d u , onun adamlarına) tekrar havale ediliyordu. Bizim g ö r d ü ğ ü m ü z kadarıyla Mersin'e gelmiş g ö z ü k e n para için bankaya gidiliyor, b a n k a d a para çekilmiş gibi imza atılıyor ama para asla ç e k i l m e d e n tekrar İstanbul'daki belirli adreslere havale ediliyordu. Bu işi y a p a n dört bankanın genel müdürle­ rinin bu d u r u m hakkında bilgisi vardı. Sanıkların anlatımları­ na ve olayın oluş biçimine göre başka türlü olmasına da zaten imkân yoktu. Bir iddiaya göre, dört bankanın Genel M ü d ü r ü o zamanki E k o n o m i ve Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Turgut ö z a l ' ı n zımni müsaadesiyle bu işi yapıyorlardı. T ü m bu işlemlerle ilgili belgeleri bankalardan istedik, şa­ hıslar bu d u r u m u ifadelerinde anlattılar. Araştırmaya başladık. Başta i n a n a m a d ı ğ ı m ı z bu olaylar, bankalarla görüştükçe doğ­ ru ç ı k m a y a başladı; bankalarda paralar çekilmiş gözüküyor­

du, ama çekilen miktardaki para aynı kişi tarafından tekrar İstanbul'daki belli adreslere havale ediliyordu, aslında çekilme ve yatırılma y o k t u , kâğıt üzerinde öyle gösteriliyordu. Bu işlem­ ler çok b ü y ü k rakamlardan oluşuyordu, en k ü ç ü ğ ü birkaç y ü z bin dolardı. M i l y o n dolar civarındaki bir paranın sürekli ola­ rak d ö n d ü ğ ü n ü görüyorduk. Tabii bu olayları belli bir şekilde toparlayıp, olayın gerçek boyutunun ne o l d u ğ u n u anladıktan sonra d u r u m h a k k ı n d a sıkıyönetim yetkililerine v e r i l m e k üzere bir rapor hazırladık.

12 Eylül'den sonra uluslararası ilişkilerde ö n e m l i sıkıntı­ lar y a ş a n ı y o r d u . D e m o k r a t i k ülkeler askeri y ö n e t i m i tanımıyor, e k o n o m i k ve siyasi ilişki geliştirmiyor, y a r d ı m yapmıyorlardı. Diğer taraftan ithalat yapabilmek için acil dövize ihtiyaç du­ yulmaktaydı. T u r g u t Özal, Türkiye'ye döviz gelsin diye bu ko­ şullar altında altın kaçakçılığına dolaylı olarak göz y u m m u ş 85

Haliç'te Yaşayan Simonlar tu. Altın kaçakçıları, yurtiçinde altını ucuza alıp kaçak yollarla yurtdışına çıkarıyor, orada satıyorlar ve karşılığını döviz olarak Türkiye'ye havale ediyorlardı. Türkiye'den çıkan altının parası­ nı, sanki Türkiye'den ihraç edilecek bir malın bedeli, prefmansm a n döviz havalesi olarak çeşitli ihracatçılar adına getirtiyorlar, evrak üzerinde böyle gösteriyorlardı. Bu suretle gösterilen pa­ ralar üzerinden yüzde on oranında komisyon alıyorlardı. Yani altıncılar paranın d ö n ü ş ü n ü de değerlendirmiş oluyorlardı. İh­ racatçılar da kazançlıydı, çünkü onlar da bu paralar geldikten sonra sanki malları peşin satmış gibi o d ö n e m d e geçerli olan bütün k a m b i y o işlemlerini kolaylıkla atlatıyor, paralarını peşin almış gözüktüklerinden mallarını çok rahat ihraç edebiliyor­ lardı. Ayrıca ihracatın yapıldığı tarih ile paranın geldiği tarih arasındaki kur farkı ne kadar yükselmişse (o z a m a n l a r hatırla­ nırsa enflasyon d ö n e m i n d e kurlar sürekli artış halindeydi) bu fark da tahsil ediliyordu. Üstelik bir taraftan altın kaçakçılığın­ dan gelen para, diğer taraftan malların gerçek karşılığı olarak yurtdışından gelen para kadar ihracat y a p m ı ş oluyorlardı. Bu işlem karşılığında devletten vergi iadesi adı altında para alıyor­ lardı; çoğu z a m a n bu rakamlar malın % 15-20'sini buluyordu. Ayrıca fatura üzerinde malın fiyatlarını istedikleri gibi yüksek tutuyorlardı. Böylece y ü z bin TL değerindeki malı iki yüz bin TL değerinde göstererek, on beş-yirmi bin TL vergi iadesi alacak­ ken 30-40 bin TL vergi iadesi alıyorlardı. Bu işlemlerden herkes kâr ediyor, sadece devlet zarara uğruyordu. Canlı hayvan ihracatçılarıyla ilgili olayı soruştururken as­ lında başka tür mal ihraç eden, özellikle sanayi ürünleri ihraç eden firmaların / holdinglerin de benzeri işlemleri yaptıklarını tespit ettik. Yurtdışında farklı kaynaklardan (işçi dövizi gibi) buldukları dövizleri kendi ihraç ettikleri malın bedeli olarak göstermekteydiler. O D ö n e m d e geçerli olan ihracatta vergi iade­ si teşviklerinden y a r a l a n m a k için ihraç ettikleri malların ticari fiyatını birkaç kat fazla gösteriyorlardı. Hatta o kadar ileri git86

1. Bolum. Devlet mislerdi ki, anlattıklarına göre sanayi mallarında y ü k s e k vergi iadesi ve y ü k s e k ihracat rakamlarında k a d e m e l i vergi iadesi uy­ g u l a m a s ı n d a n y a r a r l a n m a k için plastik terlik gibi bazı çok ucuz malların fiyatlarını bile çok y ü k s e k (örneğin 1 liralık malı 5 lira) fiyatlardan gösteriyorlardı. İhtiyaç fazlası terlikleri ucuz fiyat­ tan alıp,ihracat işlemlerini gerçekleştirdikten sonra kamyonla­ ra yükleyerek Irak'a götürüp, orada boş bir araziye döküyorlar­ dı. B u n u n karşılığında devletten yüksek gösterdikleri ihracat bedelleri için çok ciddi miktarda vergi iadesi alıyorlardı. Yani

ihraç bedeli olarak 5 lira gösterdikleri 50 kuruşluk terlik için en az 1 lira vergi iadesi alıyorlardı. Böylece b e d a v a d a n para kaza­ nıyorlar a m a ü l k e n i n milli serveti sokağa atılıyordu. Bu teşvik uygulaması öyle ölçüsüz bir hale gelmişti ki sanayi m a m u l ü ihracatçıları vergi iadesinden aldıkları paraların karşılığı olarak ihracat mallarının değerini iki-üc kat fazla gösterip devletten daha büyük o r a n d a vergi iadesi almaya başlamışlardı. Bu k o n u d a tahkikat y a p a r k e n ihracatın teşvik edilmesi adı­ na iyi d ü ş ü n ü l m e d e n , p l a n l a n m a d a n alınmış olan bazı kararla­ rın yeni y o l s u z l u k türlerine davetiye çıkarttığını gördük. Devlet ihracatı teşvik e t m e k ve büyük ihracat şirketlerini desteklemek için kademeli vergi iadesi sistemini u y g u l a m a y a koymuştu; bu sistemde söz gelimi 1 m i l y o n dolara kadar ihra­ cat y a p a n şirketlere ihracat miktarlarının % 10 oranında, 1-30 milyon dolar ihracat y a p a n a %15 oranında, 30 m i l y o n dolardan fazla ihracat y a p a n a % 20 oranında, 300 m i l y o n dolardan fazla ihracat y a p a n a %25 oranında teşvik primi veriliyordu. N a m u s ­ lu insanlar 1 m i l y o n dolar mal ihraç edip %10 vergi iadesi ile 100 bin dolar vergi iadesi alıyorken, aynı miktar ihracat gerçek­ leştirip b u n u büyük bir holding üzerinden y a p m ı ş gösteren orta çaplı başka bir ihracatçı, 250 bin dolar teşvik alıyordu. B u n u n 50 bin dolarını hiçbir iş y a p m a y a n sadece üzerinden ihracat ya­ pılmış g ö z ü k e n büyük holding alıyor, geri kalan 200 bin dolar vergi iadesi de ihracat y a p a n şirkete kalıyordu. Bu şekilde içte 87

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

ve dışta dürüst hareket edene karşı haksız rekabet ortamı do­ ğuyordu. Bu d u r u m u gören, u s u l ü n e uygun davranan tüccar da usulsüzlük y a p m a y a m e c b u r oluyordu, aksi takdirde fiyat rekabetinde rakibine yeniliyordu. Böylece k ü ç ü k ihracatçılar t ü m ihracatlarını büyük firmalar üzerinden gösterip devletten almaya hak ettiklerinden daha fazlasını kazanıyor, büyük ih­ racat firmaları ise hiçbir iş yapmaksızın, mal dahi satmaksızın otomatik olarak devletten para alıyorlardı. Devletin dövize ihtiyacı vardı; askeri y ö n e t i m olduğu için d ü n y a d a n destek alamıyordu. Turgut Özal devletin döviz sıkın­ tısına ç ö z ü m olarak farklı politikalar u y g u l a m a y a k o y m u ş ama bu politikalar da kısa sürede yolsuzluklara davetiye çıkarmaya başlamıştı. T ü m bu süreçlerde öğrendiğim birçok şey beni derinden yara­ lıyordu. İhracatta teşvik amacıyla iyi hesaplanmadan alman ka­ rarlar yüzünden, her şeyi birkaç kuruşluk menfaatleri ölçeğinde gören bazı ihracatçılar tarafından ülke mallarının dünya piyasa­ sında değer ve pazar yitirmesine sebep olunuyordu. Ölçüsüz ve hesapsız verilen bu teşvikler ülkenin zararına dönüşüyordu. Gözaltına aldığımız ihracatçıları z a m a n ı n h u k u k u n a göre üç ay gözaltında tutabiliyorduk. Bu üç ay içinde onlarla samimi­ yeti ilerletip, bu k o n u d a k i sorunları bize anlatırlarsa yukarıya rapor edeceğimizi söyleyince yapılan usulsüzlükleri anlatmaya başlıyorlardı. Onların anlatımına göre devlet ihracatı teşvik için bankalar aracılığı ile düşük faizli ihracat kredisi veriyordu. Bu d ü ş ü k faizli krediler ihracatçının d u r u m u n u avantajlı hale ge­ tirirken, kredi almasına rağmen ihracat y a p a m a y a n l a r ı n kredi­ leri üzerinde cezalı olarak normal faiz işletiliyor, ayrıca k a m b i y o h u k u k u n a g ö r e de başka cezalar alıyorlardı. İhracatı teşvik için verilen ölçüsüz krediler iyi hesaplanamadığı için a m a ç l a n a n ı n aksi sonuçlar doğuruyordu. Örneğin, Türkiye'nin t ü m üretimi on birim olan narenciye için yirmi bi­ rimlik ihracat kredisi verilebiliyordu. Bu ise iç ve dış piyasa88

1. Bölüm: Devlet larda rekabeti şiddetlendiriyordu. Cezalı h a d d e d ü ş m e m e k için on birimlik ülke içi üretimi erken a l m a k isteyen tüccarlar önce iç piyasada fiyatları yükseltiyorlar, sonra dış piyasada da malı satmak için fiyatları düşürüyorlardı. Anlatılanlara göre ülke­ mizdeki tüccarların bu d u r u m u n u bilen alıcı ülkeler (özellikle Rusya), her gün bir tüccarla pazarlık yapıyor ve her defasında fiyatları d a h a da düşürüyorlardı. Rekabet o kadar şiddetlen­

mişti ki bir ö n c e k i yıla göre dış satım fiyatları yarı yarıya iner­ ken, yurtiçi fiyatlar iki k a t m a çıkabiliyordu. Böylece T ü r k halkı bir y a n d a n vergileriyle toplanan parasını kaybediyor, diğer y a n d a n da kendisi içeride daha yüksek fiyatla ürün a l m a k zorunda kalıyordu. Rus halkı ise daha düşük fiya­ ta narenciye y i y o r d u . Bu olay, biraz abartılı anlatılsa da gerçek­ lik payı çoktu. İyi niyetle a l m a n kararlar, incelik ve hassasiyet gösterilmeyince zıddına dönüşüyordu. İşte biz farklı firmaların yaptığı çok sayıda ihracat yolsuzlu­ ğunu ve devletten haksız yere para alma olaylarını tespit ettik. Geniş bir y e l p a z e hakkında bilgi toplamaya başladık. Bu konu­ larda topladığımız bilgiler üzerine raporlarımızı hazırladık. Bu raporlarda, kullanılan hileli yöntemleri ve yapılan yolsuzlukları en ince ayrıntısına kadar yazdık. İlgili m a k a m l a r a gönderdik. Bu iddiaların algılanması ve m a h k e m e l e r c e kıymetlendirilebilmesi s a n ı y o r u m altı aya yakın sürdü. Daha sonra, sıkıyönetim d ö n e m i n d e b u n l a r ı n hepsi altın kaçakçılığı davası olarak Anka­ ra 4 numaralı Devlet Güvenlik M a h k e m e s i n d e birleştirildi, dört bankanın G e n e l M ü d ü r ü ve Berber Yaşar'm ve hatta dolaylı ola­ rak Turgut Özal'ın adının geçtiği dava uzunca bir süre d e v a m etti, daha sonra z a n n e d i y o r u m çıkan af yasaları ile kapandı. A m a böyle büyük bir yolsuzluk olayının nasıl yapıldığını ilk defa bu olayda gördüm. Yıllarca sadece terör faaliyetleriyle uğraşıyorum. Oysa bu olayla ilgilenmeye başladıktan sonra iyi niyetle çıkarılmış kararnamelerin arkasına saklanarak birileri­ nin büyük vurgunları nasıl gerçekleştirdiğini, ülkeyi nasıl dolan89

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar . ..

dırdığını, devlet imkânlarını nasıl kötü kullandığını gördüm. İlk defa bu olayların çok daha önemli olduğunu, yapılan büyük yol­ suzlukların ülkenin sosyal durumu açısından çok daha hayati olduğunu o z a m a n fark etmiştim ve bu şekilde hatalı bir biçimde çıkarılan teşvik kararnamelerinin sistemin içerisindeki insanları kolaylıkla kötü olmaya, yanlış yapmaya, yolsuzluğa ittiğine şahit olmuştum. Açıkçası, alınacak en basit kararın bile inanılmaz de­ recede iyi hesaplanması, bir tek kelimeden bile bütün piyasanın etkilenebileceğine dikkat edilmesi gerektiğini fark etmiştim. Devlet m a k u l karar alamaz mıydı? E k o n o m i n i n kuralları gereği eğer alınan kararlar makul ise bu kararları birilerinin kötü k u l l a n m a m a s ı için diğer devlet kurumları (polis, savcılar, maliye, hazine, d e n e t i m elemanları) tedbir almaları için uyarılamaz mıydı? Bin lira için bazı insanların hayatlarının karartıl dığı bir yerde, birilerinin milyonları çalmasına neden m ü s a a d e edilirdi? Beş TL değerindeki bir malın ç a l m m a m a s ı veya çala­ nı y a k a l a m a s ı için polis görevlendirilir ama milyonları çalanlar için hiçbir i ş l e m yapılmaz.

Kaçakçılık Kültürü Atadan Gelir
Mersin'deki siyasi sorgu ve operasyon biriminin amiri oldu­ ğ u m d ö n e m d e bana bağlı olarak çalışacak şekilde başında bir komiser yardımcısı ve dört m e m u r d a n oluşan dört ayrı sorgu ve operasyon timi k u r m u ş t u m . Her tim belli örgütleri sorgula­ yacaktı . T a m b e n i m istediğim, en iyi y a p a c a ğ ı m işti. D a h a önce de sorgu o p e r a s y o n u n a b a k ı y o r d u m a m a sorgulama ve nezaret

için doğru dürüst bir yer yoktu, gözaltı süresi kısaydı, örgüt­ ler sokakta aktifti. Onlarla fiili m ü c a d e l e sürdürmek, devriye g e z m e k ve olayları ö n l e m e y e çalışmaktan sorgu ve operasyona yeterli z a m a n ı m o l m u y o r d u . İhtilal olunca sıkıyönetim ilan edil­ di. Başka u y g u n y e r olmayınca, sorgulamalar için kapalı spor salonunu vermişlerdi. 90

1. Bölüm: Devlet Kaçakçılık olayları ihtilal öncesinde y o ğ u n d u . Mersin'in

uzun bir d e n i z kıyısının olması, çok yakın mesafede Kıbrıs'ın bulunması, Kıbrıs'a günlük ve Suriye'ye ara sıra gemi seferle­ rinin b u l u n m a s ı gibi nedenlerle Mersin bölgesinde kaçakçılık faaliyetleri y o ğ u n d u . İdeolojik örgütlerin eylemlerini takip eden askeri birimler, Tarsus'ta sahil istikametinden gelen o r m a n içi yoldan ülkeye kaçak olarak sokulmuş 2 tır dolusu oyun kâğıdı yakalamış­

lardı. O g ü n l e r d e oyun kâğıdı çok rağbet edilen bir kaçakçı­ lık m a l z e m e s i y d i . Tahkikatı derinleştirmek maksadıyla Adana, Mersin, K a h r a m a n m a r a ş , Gaziantep ve A d ı y a m a n illeri sıkıyö­ netim komutanlığı bölgesinde kaçakçılık y a p a n kişileri sorgula­ m a k üzere asker ve polislerden oluşan bir tim kurulmuştu. Bu time benden de a d a m istediklerinde, en iyi e l e m a n ı m sayılan komiser A d e m ' i gönderdim. Bu tim Mersin bölgesinde yaka­ lanan kaçak mallarla da irtibatı olan M e h m e t T a n e r isminde Gaziantepli birini y a k a l a m ı ş a m a şahsı k o n u ş t u r a m a m a k t a y d ı . T i m elemanları başlarında yüzbaşı olduğu halde gelip bu şah­ sın sorgulanması k o n u s u n d a benden y a r d ı m istediler. Bir gün bu timin sorgu yaptığı askeri birliğin içindeki yer­ lerine gittim. M e h m e t Taner'i sorgulamaya başladık, bir ara t a m a m her şeyi anlatacağım dedi. Biz de en başından, ilk ka­ çakçılık faaliyetinden başla deyince, M e h m e t T a n e r bu işin baş­ langıcı yok, b e n i m atalarım kervancıymış, Y e m e n ' d e n , Şam'dan Arabistan'dan kervan yükleyip İstanbul'a götürür, oradan da ters istikamette ne para ederse onu taşırlarmış. Z a m a n l a sınır­ lar değişmiş, deve kervanlarının yerini tırlar almış a m a onlar yine aynı işi yapmışlar. İçerde aranan ve pahalı olan, dışarıda ucuz ne varsa o n u getirip satıyorlarmış, A n l a d ı m ki bir anda kaçakçı o l u n m u y o r d u . Aslında bu, sü­ rekliliği olan her suç için geçerliydi a m a kaçakçılık için daha da geçerliydi. K a n u n s u z ticarette karşılıklı olarak taraflar bizzat

birbirlerini tanıması zorunludur. Hileli a l m a n bir malı veya be91

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

deli ö d e n m i ş a m a teslim edilmemiş bir kaçak eşyayı m a h k e m e ­ de icra yoluyla istenemeyeceğine göre bu işin bu piyasada uzun süredir bulunan, birbirini tanıyan insanlar arasında olması ge­ rekiyordu. İşin doğası bunu gerektiriyordu. Hele uluslararası kaçakçılık çok daha fazla karşılıklı itimat istiyordu. Antepli o l d u ğ u m için büyük kaçakçıları i s m e n tanırdım ama M e h m e t T a n e r b a n a hiç tanıdık gelmiyordu. Bir ara "Senin adın şanın nedir, sana ne derler," diye sordum. Şahıs "Tabii efendim, yiğit lakabı ile anılır, bana Çello M e h m e t derler, ben soyadımı değiştirdim," dedi. Sorgulanan M e h m e t Taner'e büyük kaçakçı deniyordu, sıkıyönetim öncesi bir defasında Gaziantep'te ken­ disine ait iki tır dolusu silah yakalanmıştı. Son olayda ise bir tır dolusu oyun kâğıdı yakalanmıştı, yani uluslararası kaçakçılık yapıyordu. Şahıs bu ismi söyleyince, sorguyu d u r d u r d u m , o anda sor­ guda bulunanlara işaret ettim, şahsın gözü bağlı olduğundan bizi g ö r m ü y o r d u , h e m e n dışarı çıktık ve yan o d a d a toplandık. Onlara, "Siz kiminle k o n u ş t u ğ u n u z u bilmiyorsunuz. Bu a d a m sizin, b e n i m sorgulayacağım biri değil. Bu a d a m A n t e p bölgesi­ nin en ünlü kaçakçısı, çok geniş bir ailenin üyesi, ailede herkes yılların b ü y ü k kaçakçıları, bu a d a m ı n ve ailesinin kaçakçılık faaliyetlerini bilen birilerini bulmalısınız. Bu a d a m bizim için birkaç n u m a r a büyük, siz daha kiminle k o n u ş t u ğ u n u z u bile

bilmiyorsunuz, bu sıradan biri kişi değil," d e d i m . A m a daha sonra baktım ki M e h m e t Taner'in yaptığı ve birçoğu geçmiş za­ m a n l a r d a gerçekleştirilmiş kaçakçılık eylemleri ile ilgili ifadesi alınmıştı. Bu ifadelere dayanılarak: çeşitli araştırmalar yapıldıy­ sa da ciddi bir sonuç elde edilemedi. M e h m e t T a n e r ile biraz konuştuktan sonra ayrıldım. Bu olaydan birkaç gün sonra bir sabah erkenden b a b a m eve geldi, hiç beklediğim bir d u r u m değildi. Köydeki işleri dolayısıyla an­ cak yılda bir-iki defa evime gelebilen b a b a m ı n ne z a m a n gele­ ceğini çok ö n c e d e n bilirdim. Bu ani gelişin sebebi bir iki dakika 92

1. Bölüm: Devlet

içinde belli oldu. M e h m e t Taner'in yakınları babamı bulmuş­ lar ve araya hatırlı kişileri koyarak ısrar etmişler, a d a m c a ğ ı z bakmış rahat y o k mecburen onlarla birlikte Mersin'e yanıma gelmiş. İlla git oğlunla konuş, bizim a d a m ı n soruşturmasını o y a p ı y o r m u ş v e y a o soruşturma üzerinde etkin imiş, bize y a r d ı m etsin, kendisine ne istiyorsa veririz demişler, b e n i m soruşturma ile a l a k a m k o n u s u n d a epey şeyler anlatmışlar, benim istersem onu kurtarabileceğimi söylemişler. Aslında b a b a m b e n i m böyle bir şey y a p m a y a c a ğ ı m ı bilmesine ve b u n u onlara söylemesine r a ğ m e n fazla ısrar üzerine geldiğini söyledi. Bu işle ilgimin ol­ madığını söyleyerek onu gönderdim. Onca örgüt mensubu, ağır suçlular hakkında tahkikat yap­ mıştım, hiç birinde kimse benim k i m o l d u ğ u m u , ailemi tespit edememişti. A m a büyük kaçakçılarda d u r u m farklıymış, sıkı­ y ö n e t i m k a r a r g a h ı n d a özel bir b ö l m e d e tutulan ve hiç kimseyle görüştürülmeyen, benim kim o l d u ğ u m u bilmeyen bu kişi için bir defa sorguya katıldığımı çok az insan bilmesine r a ğ m e n kimliğim tespit edilmiş, ailem b u l u n m u ş ve torpil olsun diye b a b a m Mersin'e kadar getirilmişti. Parası olan, sistemi bilen, devletin içinde adamı bulunan kişiler her yere ulaşabiliyordu, devlet içinde kaçakçıların neler yapabileceğini g ö r m ü ş t ü m .

DİYARBAKIR Güneydoğu'daki Güvenlik Kuvvetleri PKK'yı Bilmiyor
Diyarbakır'da görev yaptığımız d ö n e m l e r d e bölgeye ilk defa göreve gönderilen güvenlik kuvvetlerinin bölgede yaşayan halk­ la ilgili olarak, burada y a ş a n a n olaylar ve P K K örgütü hakkın­ da bilgi sahibi olmadığı görülmekteydi. Bu nedenle güvenlik

kuvvetlerinin bölgeye gelmeden ö n c e bölge halkının gelenek­ leri ve değer yargıları, bölgedeki illegal örgütlerin faaliyetleri, eylemleri ve aranan militanları ve bölgenin aşiret yapısı hak­ kında bilgilendirilmeleri ve eğitilmeleri z o r u n l u y d u . Bu a m a ç l a 93

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

Diyarbakır'da bir hafta süreli eğitim programı planlanmıştı. Biz de eğitim p r o g r a m ı n a Ankara'dan gelen görevlilerle birlikte ders v e r m e k için katılıyorduk. Bu eğitim programının kursiyerleri, G ü n e y d o ğ u A n a d o l u Bölgesinde P K K ' n ı n aktif olarak faaliyet gösterdiği illerde terörle m ü c a d e l e biriminde görev y a p a n po­ lislerdi. Bir haftalık kursun sonunda kursu t a m a m l a m a k için sınav y a p ı l m a s ı gerekiyordu. Hatırladığım kadarıyla sınavda

herkesin tereddütsüz bileceği türden s o r d u ğ u m u z , her polisin h e m e n cevap verebileceğine, daha doğrusu cevap vermesi ge­ rektiğine i n a n d ı ğ ı m ı z sorulardan bazıları şunlardı: 1- B ö l g e n i z d e / i l i n i z d e aranan 3 P K K militanının adını sayı­ nız. 2- A b d u l l a h Öcalan haricinde P K K ' n ı n yöneticilerinden beş kişinin adını yazınız. Çıkan netice, kursiyerlerin y ü z d e doksa­ nının bu soruların hiçbirini bilmediğiydi. Yani kendi bölgelerin­ de aranan 3 P K K l ı n m ismini sayamıyorlardı. P K K ' n ı n içerisinde Abdullah Ö c a l a n haricinde örgütü y ö n e t e n a d a m l a r d a n 5 ta­ nesinin ismini veremiyorlardı. Belki bunlar çok önemli bilgi­ ler değildi, a m a bir açıdan da çok hayatiydi; ç ü n k ü çalıştığı ve bu kadar ağır olayların yaşandığı bu bölgede m ü c a d e l e ettiği gücün militanlarının isimlerini bile bilemezken örgütün arka planındaki teorisini, ideolojisini, dağa çıkmasının altında yatan sebepleri nasıl anlayacak, kavrayacak ve b u n a karşı faaliyet

yürütebilecekti. Maalesef o bölgelerde çalışan görevliler, hatta bu işlerin fiilen bizzat içinde olanlar hiçbir z a m a n bu örgütleri tanıyamadılar, anlayamadılar, a n l a m a k istemediler. B u g ü n bile bu örgütlerin ne için m ü c a d e l e ettiklerini, amaçlarını, hedefleri­ ni, niçin illegal eylemlere yöneldiklerini a n l a m a k ve sorgulamak istemiyoruz. B u n u n yerine onları terörist, anarşist, vatan haini olarak beylik tanımlamalarla geçiştiriyoruz.

Küçük A ğ a
Yine bir a n ı m var ki bu da çok keskin ve çok k a n a a t uyan­ dıran bir ö r n e k olaydı. Diyarbakır İstihbarat Şube M ü d ü r ü ola94

1. Bölüm: D e v l e t

rak görev y a p ı y o r d u m . O z a m a n l a r küçük yaşta kandırılarak P K K ' y a katılmış 13-14 yaşlarında kendiliğinden teslim olarak itirafçı olmuş çocuklar vardı, çoğu 15'ine gelmemişti. Bu ço­ cuklar kısa için bir yargılamanın serbest sonunda yaşları ama küçük olduğu köylerine

mahkemece

bırakılıyordu

kendi

de dönemiyorlardı.

Örgütün y o ğ u n olarak bulunduğu Here-

kol Dağlarımın eteklerindeki Botan Bölgesi nde bulunan Besta Vadisi'ndeki köylerine gitmeleri çok zordu. Aileleri çocuklarını sevse bile yanlarına alamazlardı, örgüt öldürebilirdi. Bu çocuk­ ların gidecek yerleri yoktu. O d ö n e m y a y ı n l a n m a k t a olan TV di­ zisi Küçük A ğ a ' d a n etkilenerek Küçük Ağa dediğimiz içlerinden 14 yaşında o l a n bir tanesi bizim h i m a y e m i z d e kalmıştı. Geceleri polis evinin bir odasında kendisi gibi bir iki kişiyle birlikte kalı­ yor, etrafı temizleyerek bizim imkânlarımızla geçinmeye çalışı­ yordu. S e m p a t i k bir çocuktu. Bir gün o d a m d a oturmuş gazetelere bakıyordu. Hiç okula gitmemiş o l m a s ı n a rağmen kırsalda, P K K k a m p ı n d a kaldığı dö­ n e m d e militanların öğrettiği kadar biraz okuyabiliyor, biraz da fotoğraflara bakarak anlam çıkarıyordu Örgüt kendisine bir an­ lamda okuryazarlık öğretmişti. Örgütte kaldığı süre tahminen 6 ayı g e ç m e m i ş t i . Başlangıçta daha iyi bir hayat vaadiyle örgüte katılmış, bir m ü d d e t örgütle dağda gezmiş ve daha sonra kaçıp teslim o l m u ş t u . Küçük A ğ a o d a m d a gazeteleri okurken "ben bunların yü­ z ü n d e n bu hallere geldim, bunların y ü z ü n d e n başıma bu ka­ dar bela geldi" diye kendi kendine söylenmeye başladı. "Küçük Ağa ne var, n e y e kızıyorsun bakayım?" d e d i m . Gazeteyi bana gösterdi. M u h t e m e l e n 1 Mayıs olaylarıyla ilgili gazete haberinin arka fonunda Marx, Engels ve Lenin'in olduğu kızıl bayrağın fotoğrafını işaret ederek, onlara kızdığını söyledi. " K i m onlar?" diye sorunca "Marx, Engels ve Lenin" diye cevapladı. " B e n i m başıma en çok belayı bunlar açtı" dedi. Örgütün Marksist ol­ masından b a h s e d i y o r d u . B u n u n üzerine d e d i m ki " K ü ç ü k Ağa, 95

Haliç'te Yaşayan Simonlar

.

şimdi cık, şu şubedeki herkese bu fotoğrafları göster ve bunla­ rın k i m o l d u ğ u n u sor. Sonra gel bana neticeyi anlat." Küçük A ğ a şubedeki t ü m personele göstermek üzere gazete­ yi alıp, çıktı. O z a m a n l a r 20-25 kişilik personeli olan 3 o d a d a n ibaret İstihbarat Şubesinin t ü m odalarını dolaşıp geldi. O anda şubede 7-8 görevli vardı. "Söyle bakalım," d e d i m , "Kimler bildi?" K ü ç ü k Ağa c e v a b e n "Yalnızca bir kişi bildi," dedi. Bir başkası niye s o r d u ğ u n u m e r a k etmesi üzerine K ü ç ü k Ağa b e n i m sor­ d u r d u ğ u m u söyleyince "Amir soruyorsa mutlaka bunlar solcu büyük adamlardır, teröristlerin büyükbabalarıdır, hatta liderle­ ridir," dediğini, diğerlerinin resimdekileri tanımadığını söyledi. Burası istihbarat şubesiydi, yani terör örgütleri konusunda en iyi bilgiye sahip olması gereken, istihbarat toplayan, bunlarla m ü c a d e l e n i n asıl büyük boyutunu bilmesi ve görmesi gereken kişilerin çalıştığı birimdi. Bu insanlar uzun süredir bu görevde bulunuyorlardı, bu k o n u d a kurs görmüşlerdi. T e r ö r gruplarının her şeyini en iyi bilmesi gereken İstihbarat Şubesindeki polisler ve görevliler Marx'ı, Lenin'i ve Engels'i tanımıyordu. Bu insan­ lar, Marx ve L e n i n ' i n düşüncelerinden etkilenerek dağa çıkmış, dağda gerilla savaşı sürdüren kişilerle m ü c a d e l e edeceklerdi, a m a karşılarındaki grubun ideolojik alt yapısını şekillendiren düşünür ve liderleri tanımıyorlardı. B u n a karşın okuryazarlığı o l m a y a n k ü ç ü c ü k bir köylü çocuğu, h e m de Herekol Dağı'nın eteklerinde k a l m ı ş , dünya ve medeniyetle irtibatı o l m a m ı ş bir bölgede y e t i ş m i ş bir çoban, örgüt tarafından verilen 4-5 aylık eğitimin a r d ı n d a n pek çok şeyle birlikte bu insanları da bili­ y o r d u . İşte m ü c a d e l e ederken aramızdaki en ö n e m l i farklardan bir tanesi b u y d u ; bu, u n u t u l m a m a s ı gereken ve aradaki kalite farkını g ö s t e r e n çok önemli bir olaydı. B u n a b e n z e r olayları hep yaşadım; bu olaylar aslında mü­ cadele ettiğimiz grup ile k a m u görevlilerinin d u r u m u n u gör­ m e m i z a ç ı s ı n d a n çok önemliydi ve asıl dikkat edilmesi gereken k o n u buydu. 96

1. Bolum: Devlet

f^ICiiîCö

mı XI sı

İç

m

C3?c*

J«Cîc#c#Cj|'i

J^îc^şct Cği*ıip>^»€îlî>

Z a n n e d e r i m 85 yılı sonu veya 86 yılı başlarıydı. O d ö n e m sıkıyönetim vardı ve her şey sıkıyönetim komutanlığı emir ve k o o r d i n e s i n d e yürüyordu. Biz de Diyarbakır E m n i y e t İstihbarat Şube M ü d ü r l ü ğ ü olarak 7. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı İstihbarat birimleri ile beraber çalışıyorduk ve dayanışma içe­ risindeydik. Birçok d u r u m d a beraber hareket ediyorduk. Yine böyle bir z a m a n d a Kolordu İstihbarat birimiyle beraber çalışma yaparken, ö n ü m ü z d e k i günlerde G e n e l k u r m a y ' d a n bir askeri yetkilinin, muhtemelen G e n e l k u r m a y İstihbarat Başkam'mn

geleceğini ve denetleme yapılacağını öğrendik. Bu yetkiliye ve­ rilmek üzere brifing hazırlamak gerekiyordu. Bizim de bu bri­ fingin bir b ö l ü m ü n d e bu bölgedeki bölücü faaliyetlerin, P K K nm yakın geleceğinin nasıl olabileceği ihtimalleri üzerine istihbari bir y o r u m u k a p s a y a n bir analiz hazırlamamız gerekiyordu. Kolordu İstihbarat Şubesinde, birimin k o m u t a n ı bir yar­ bay, bir yüzbaşı, ben ve y a r d ı m c ı m E m n i y e t Amiri Abdurrahm a n bu k o n u y l a ilgili bir çalışma içerisindeydik. Beraber taslak bir metin hazırladık ve metni makul bir şekle getirdikten sonra Kolordu K u r m a y Başkanı'na çıkardık. K u r m a y Başkanı metni okudu, bazı yerlerin değiştirilmesi, bazı e k l e m e ve çıkarmaların yapılması için bize geri verdi ve tekrar aşağı indik, alt katta metni d ü z e l t m e y e başladık. Bu arada aklıma örgütten kaçarak, o gün bize teslim o l m u ş Neşet Çiçek geldi. Çiçek ö ğ r e t m e n k e n 19701i yılların sonunda örgüte katılmış, t a h m i n i m c e örgütün içerisinde iyi sayılabilecek bir k o n u m d a bulunmuş, a m a dağ hayatından ve örgüt içeri­ sinde olup bitenlerden, katliamlardan rahatsız o l u n c a teslim o l m u ş . Şahıs soruşturma y a p ı l m a k üzere E m n i y e t 1. Şubeye getirilmişti ve o z a m a n k i E m n i y e t Sorgu B ü r o s u n d a bulunu­ y o r d u . "Arkadaşlar biz bu kişiye soralım, örgütten yeni geldi, k o n u y u en iyi bilecek olan budur, bundan aldığımız cevabı kul­ lanalım," d e d i m . H e m e n bir kâğıdın üzerine şu soruyu y a z d ı m 97

Haliç'te Yaşayan Simonlar " P K K ' n ı n y a k ı n z a m a n d a geleceği ne olabilir?" Şoförümüzü ça­ ğırdım, d e d i m ki "bunu götür sorgudaki büro amirine ver, yeni teslim olan N e ş e t Çiçek'e bir odada masa ve sandalye versinler, bu soruya cevabını yazsın, bittiği z a m a n da bize haber etsinler biz aldırırız." Y a z d ı ğ ı m soru kâğıdını şoförle gönderdim. Ben birkaç saat sonra cevabın geleceğini tahmin ediyordum. Şoför gitti, çok kısa bir süre içerisinde, 25-30 dakikayı geçme­ mişti ki geldi. Elinde soruyu yazdığım kâğıdı tutuyordu. Çiçek nezarethanenin deliğinden gelen ışıkla duvara k o y d u ğ u kâğıdın arkasına bizim sorumuza cevaben kısa ve hızlı bir şekilde bir sayfayı b u l m a y a n bir metin yazarak vermişti. Neşet Çiçek'in yazdığını o k u d u ğ u m u z z a m a n metnin mü­ k e m m e l o l d u ğ u n u gördük. PKK'nın yakın geleceğinin devletin yapacaklarına, dış ve iç dünyadaki gelişmelere bağlı olduğunu ve buna paralel olarak örgütün yapabileceklerini anlatan gü­ zel bir metindi. Bana göre hangi hal ve şartlar olursa PKK'nın yapabileceklerini çok güzel özetleyen m ü k e m m e l bir nottu. Bu notu alıp, t e m i z e çektik ve yukarıya çıktık. K u r m a y Başkanı'mn önüne koyduk. D e d i k ki "Efendim bizden istediğiniz brifing no­ tumuz." K u r m a y B a ş k a n metni okur o k u m a z ayağa kalktı. "Bu met­ ni, siz yazamazsınız, ben de y a z a m a m , " sonra p a r m a ğ ı ile yuka­ rıyı göstererek üst kattaki o z a m a n ı n sıkıyönetim ve 6. Kolordu Komutanı rahmetli Kaya Yazgan Paşa'yı kast ederek "O da ya­ z a m a z . B u n u k i m d e n aldınız? Hangi profesöre, öğretim görev­ lisine yazdırdınız? Bana doğru söyleyin." dedi. Ö n c e biz yazdık diye ısrar ettik, ikna olmayacağını anlayınca "Efendim maalesef üniversite hocasına değil, yeni teslim olmuş bir P K K mensubu­ na sorduk, 15 dakika içerisinde verdiği cevap bu," dedik. B u n u n ü z e r i n e K u r m a y Başkan "Arkadaşlar sorun bu, ba­ kın şu ifadelere, bu tahlili bu a d a m yapıyor, a m a biz y a p a m ı y o ­ ruz. İşte aradaki kalite farkı, sorun da budur. Biz k e n d i m i z i ve kendi insanımızı bu hale getirmediğimiz müddetçe, bu iş zor." 98

1. Bölüm: D e v l e t

dedi. Evet, gerçek buydu; bu insanlar çok okuyan, çok yazan, olayları doğru değerlendiren kişilerdi. Bizler ise bu işin çok uza­ ğındaydık ve uğraştığımız olayları tam manasıyla bilip kavrayamıyorduk. S o r u n buydu.

Almanya Ziyareti
1986 y ı l ı n d a ben Diyarbakır İstihbarat Şube Amiri, Kazım Abanoz ise İstihbarat Daire Başkan Yardımcısıydı. Onunla bir­ likte Federal A l m a n y a ' y a gitmiştik. A l m a n İstihbarat birimleri B N D (dış istihbarat), Anayasayı K o r u m a Teşkilatı (iç istihbarat) ve A l m a n güvenlik birimleri B K A (Alman federal kriminal polisi) ile P K K k o n u s u n d a 3 gün süren ayrı ayrı görüşmeler yaptık. A l m a n y a ' y a gitmeden önce Diyarbakır'da önemli bir bilgi kaynağım A l m a n y a ' d a n örgüte katılıp oradan Bekaa kampla­ rına gelen, k a m p eğitimi sonrası örgüt tarafından ülke içeri­ sinde yeni gerilla açılım bölgesi olarak seçtiği Siverek-ÇermikA d ı y a m a n bölgesine gönderilen militanlardan, Ö c a l a n ' m kendi köylüsü de olan Şahin k o d adlı Nusret Aslan örgütü terk etmiş olduğunu, k e n d i imkânları ile A l m a n y a ' y a geçip A l m a n polisi­ ne teslim o l d u ğ u n u ve örgüt hakkında bildiği her şeyi A l m a n polisine a k t a r m ı ş olduğu bilgisini vermişti. Almanya'da, örgüt hakkında d e v a m etmekte olan tahkikat bu kişinin anlatımları ile daha da genişlemiş, operasyonlar b ü y ü m ü ş ve birçok kişi y a k a l a n m ı ş ve çok miktarda örgütsel d o k ü m a n ele geçirilmişti. Bu d o k ü m a n l a r arasında k a m p t a hain ya da ajan olduğu suçla­ masıyla yargılanıp kurşuna dizilen kişilerin infazı sırasında ha­ lay çeken militanların görüntülerinin olduğu kasetler, örgütün kullandığı sahte belge ve pasaportlar, örgütsel raporlar vardı. Bu tür k u r ş u n a d i z m e görüntülerinin sadece filmlerde kaldığını d ü ş ü n e n A l m a n l a r a bu d o k ü m a n l a r ı n çok ciddi şok etkisi ya­ rattığını z a n n e d i y o r u m . P K K içerisinde SS benzeri bir örgütlenme olan H P P isimli parti güvenliği ve parti içi istihbaratı görevi gören gizli bir biri99

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

. . .

min varlığını ilk defa Almanlar tespit etmiş ve örgüt içerisindeki infazları bu g r u b u n yaptığını belirlemişlerdi. Almanlar bütün olarak P K K ' y ı değil, H P P adlı bu alt birimi yasadışı kabul edi­ yorlardı. Bu bilgileri biz ancak yıllar sonra 1993'te teyit ettik. Örgütten ayrılan ya da bizim yakaladığımız eski H P P sorumlu­ larından, Bekaa'daki k a m p t a bu grubun örgüt içerisinde sorgu­ lamalar, işkenceler ve infazlar yaptığım öğrendik. Avrupa'da örgüte katılmış, sonra örgütten k o p m u ş bir kişi­ den aldığım bilgilere dayanarak örgütün Avrupa'daki ve özellik­ le A l m a n y a ' d a k i yapısı hakkında epey d o n a n ı m l ı y d ı m . Alman­ larla bu faaliyetleri konuştukça, yaptıkları işleri ve aldıkları istihbaratları da kısmen anlattılar. Bir ara bana Cemil Bayık'ırı Avrupa s o r u m l u s u olarak atandığını ve Fransa'da olduğunu

duyduklarını, bu k o n u d a bilgim olup o l m a d ı ğ ı m sordular. Ben de hiç d u y m a d ı ğ ı m ı söyledim. Fakat Türkiye'ye d ö n d ü k t e n son­ ra bu bilginin d o ğ r u olduğunu, aslında dinleme takibine aldı­ ğım bir militanın dinlediğim bazı konuşmalarını Fransa'daki

Cemil B a y ı k l a yaptığını a m a konuştuğu militanın Cemil Bayık olduğunu fark etmediğimizi anladım. Devletin arşivinde Cemil Bayık'm ses örneği yoktu, bu y ü z d e n k i m o l d u ğ u n u tespit ede­ memiştik. D a h a sonra dinlettiğim eski bir P K K 1ı itirafçı sesin Cemil Bayık'a ait o l d u ğ u n u doğrulamıştı. Ç o k ö n e m l i bir fır­ sat kaçırmıştık, Fransa'da o tarihte örgütün ikinci a d a m ı olan Bayık'ı y a k a l a t m a k m ü m k ü n d ü , çünkü kaldığı irtibat nokta­ larından bazılarım biliyorduk. O tarihte A l m a n l a r buldukları belgelere dayanarak, Almanya'daki operasyonlar nedeniyle

Fransa'ya k a y a n örgüt merkezindeki elemanları takip e t m e k için Fransız iç istihbaratı içerisinde bir grubun P K K ' y ı takip et­ mesini sağlamışlardı. Tecrübesizliğim neticesi çok ö n e m l i bir fırsat kaçırmıştım. Cemil Bayık u z u n süre Avrupa sorumluluğu y a p ı p tekrar Ortadoğu'ya d ö n m ü ş t ü . 1986 y ı l ı n d a Ali Haydar Kaytan başta o l m a k üzere P K K nm A l m a n y a ve A v r u p a sorumluları ve birçok yöneticisi y a k a l a n 100

1. Bölüm: Devlet mış, örgütün A l m a n y a ve Avrupa'da gerçekleştirdiği ona yakın olay aydınlatılmış, örgütün çalışma biçimi ve yapısı çözülmüş­ tü. A l m a n Federal Kriminal Polisi P K K hakkında çok önemli bil­ giler ele geçirmişti. Almaların verdiği bilgiye göre bu tahkikatlar k a p s a m ı n d a y a l n ı z c a tercüme için 5 milyon m a r k harcamış, 20 milyon m a r k a P K K l ı l a r ı yargılamak için özel m a h k e m e binası yapmışlardı. G ö r ü ş m e l e r d e biz ülkemizde terör ve güvenlik zafiyeti var­ mış gibi g ö s t e r m e m e k için PKK'yı etkin, yaygın eylem yapan bir örgüt olarak görmediğimizi, üç beş eşkıya grubu olarak nitelen­ dirdiğimizi söylerken, orada Almanların P K K ' y ı bizden daha iyi tanıdıklarını g ö r d ü m . Bilgi v e r m e k için söz alan B K A görevlisi "Bugün için gerçek d u r u m u tam gözükmese de P K K , bu militan yapısı ve i m k â n l a r ı ile Türkiye'de bir gerilla savaşı yürütebi­ lir, A l m a n y a ' d a ciddi sorunlar yaratabilir, gelecekte çok ciddiye alınması g e r e k e n bir gruptur," diyerek d u r u m u özetlediği ko­ n u ş m a s ı n d a aslında P K K ' d a k i militan yapısını, geleceğe yönelik planlarını ve ö r g ü t ü n bugünkü d u r u m u n u o gün bize anlatmış­ tı. Dolaylı o l a r a k aslında bize, siz de Alman güvenlik makamları da PKK'yı c i d d i y e almıyorsunuz ama yanıldığınızı anlayacaksı­ nız imasında b u l u n m u ş t u . Almanlar bize çok önemli açıklamalarda bulundular, çok ustaca bize yol gösterip y a p m a m ı z gerekenleri anlattılar. Maale­ sef her z a m a n k i k ö r l ü ğ ü m ü z ve ş u u r s u z l u ğ u m u z asıl rolümüzü o y n a m a m ı z ı engelledi. Almanların anlattıklarına göre, örgütün çok önemli kadrolarını yakalamışlar ve ciddi suçlarla yargılıyor­ lardı. O n d a n fazla cinayet vardı ama tanık b u l m a d a çok ciddi sıkıntı çekiyorlardı. Bazı kişiler poliste ifade vermiş ama daha sonra örgütün baskısı ile m a h k e m e d e ifade veremeyecekleri an­ laşılmıştı. A l m a n yasalarına göre tanık bu tür d u r u m l a r d a ifade vermezse, o n u sorgulayan polis tanık gibi ifade veriyordu a m a esasen tanığın m a h k e m e d e ifade vermesi, soruları cevaplaması gerekiyordu. Ellerinde onların tabiriyle bir b u ç u k tanık vardı. 101

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

Biri örgütün y ö n e t i c i kadrosundan önemli biriydi, sağlam ifade veriyordu, bu kişiyi koruyorlardı. Diğeri ise örgütün Almanya'da ve kamptaki faaliyet ve eylemlerini bilen, başta ifade veren ama istikrarlı o l m a y a n , bazı zikzaklar çizen, tam güven v e r m e y e n biriydi. Bu kişi Türkiye'deki akrabalarının örgüt baskısı altında olduğunu, onların güvenliği tehlikede olduğu için ifade v e r m e y e korktuğunu söyleyerek özellikle Urfa'daki kardeşi ve ailesinin Almanya'ya getirilirse konuşacağını ima e d i y o r m u ş . A n c a k bu­ nun yapılması halinde m a h k e m e d e A l m a n devletinin tanıklar ve yakınlarına menfaat vaat ettiği anlaşılırsa bu d u r u m d a Al­ m a n h u k u k u n a göre tanığın tanıklığı kabul edilmiyordu. Alman polisi için böyle bir d u r u m u n ciddi sorunlar yaratacağı söyleni­ yordu. Bu kişinin Türkiye'deki yakınları güvenlik altına alınırsa ve aile A l m a n y a ' d a k i tanığa güvende olduklarım söylerse, tanık rahat ifade verebilecekti. Bahsedilen kişi hakkında bilgi sahi­ biydim, anlatılanlar doğruydu. Dönünce hemen rapor yazdık ve Almanya'daki dava­

da P K K ' n ı n m a h k û m olmasının çok önemli olduğunu, orada m a h k û m o l m a s ı n ı n t ü m d ü n y a d a terörist sayılması anlamına geleceğini, bu kişinin rahat ifade verebilmesi için Urfa'daki aile­ si ve kardeşinin uygun bir batı iline gizlice nakledilerek güven altına alınması ve kardeşinin işe yerleştirilmesinin sağlanması gerektiğini, aile güvenlik altına alınır ve bazı imkânlar sağlanın­ ca A l m a n y a ' d a k i kişinin tanıklık y a p a c a ğ ı m belirttik. Devletin bu y ö n d e talimat vermesini bekledik. 40-50 bin TL masrafla bu iş halledilebilirdi. Aslında böyle bir iş için 40-50 milyon dolar harcamaya bile değerdi. Aylar yıllar geçti, aileyi arayıp soran ya da ilgilenen o l m a d ı . K o n u ş m a y a gelince t ü m Avrupa özellikle Almanlar P K K ' y ı destekliyor denir, aslında P K K ' y ı A l m a n l a r mı, yoksa bizimkiler mi dolaylı olarak destekliyor bilemiyorum. O z a m a n ülkemizde P K K eylemleri daha yeni başlamıştı. Biz PKK'nın b ü y ü y ü p güçlenmesinde Almanya'daki d u r u m u n u n çok önemli olduğunu, Avrupa'da PKK'nın ciddi destek ve güç bul102

1. Bölüm: Devlet

duğunu söyleyerek Almanlardan daha fazla yardımcı olmalarını, daha fazla bilgi vermelerini istiyorduk. Alman makamları ise P K K hakkında bize teorik sahada tafsilatlı bilgi veriyorlardı ama pra­ tik operasyonlara yönelik, kişilere yönelik bilgi veremiyorlardı. T a h m i n i m e göre T ü r k i y e d e k i insan hakları ihlalleri, sıkıyönetim halinin d e v a m ı nedeniyle bilgi vermekten kaçmıyorlardı. Bu arada k o n u ile ilgili çok ısrarcı konuşunca, bir Alman görevli bize ş u n u anlattı: "Bakın, dünyada k o m ü n i z m e karşı en ciddi m ü c a d e l e y i Almanlar vermektedir. Ç ü n k ü Almanya, D o ğ u ve Batı A l m a n y a olarak ikiye bölünmüş durumda. Halkımızın yarısı Doğu B l o k u n d a kalmış ve aramızda utanç duvarı denen o meşhur d u v a r var. Her yıl, bu duvar ve tel örgüleri g e ç m e y e çalışan yaklaşık 150 insan ölmektedir. Biz bu insanlarımızın

bize gelirken öldüklerini görüyoruz, bundan dolayı da t ü m dün­ ya ile k o m ü n i z m e karşı m ü c a d e l e ve işbirliği yapıyoruz. Bütün dünya ülkeleri, Amerikalılar, sizler, her ülke; kim k o m ü n i z m e karşı m ü c a d e l e yürütüyorsa, kendi topraklarımızı, kendi üslerimizi açıyoruz ve her konuda destek oluyoruz. A m a t ü m bun­ lara rağmen, A l m a n y a d a komünist partisi serbest ve komünist partisi üye sayısına veya çıkarttıkları yayın organlarına göre, diğer d e m o k r a t i k kitle örgütleri ve partiler gibi devletten y a r d ı m ve destek alırlar ve faaliyetleri A l m a n y a d a serbesttir." O z a m a n b u n u pek a n l a m a m ı ş t ı m , a m a daha sonra düşün­ d ü ğ ü m d e , onların rejimlerinin ve sistemlerinin ayakta kalmasını bu anlayışa borçlu olduğunu kavramıştım. D o ğ u A l m a n y a d a n k a ç a n insanların ö l ü m ü göze alarak Batı Almanya'ya gelme­ lerinin sebebi, Batı Almanya'daki bu özgürlük düzeniydi. Bu kadar şiddetle muhalif olduğu komünist sistemin kendi için­

de s a v u n u l m a s ı için özgür bir ortam sağlıyordu. Almanya'yı bu kadar değerli hale getiren de bu özgür ortamdı. anlayışın çok ö n e m l i o l d u ğ u n u d ü ş ü n ü y o r u m . Ayrıca hatırlıyorum, o z a m a n A l m a n istihbaratı ile görüş­ m e y e giderken Almanlar, g ö r ü ş m e y e gelecek olanlarda bulun103 O nedenle bu

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

ması gereken özellikleri gösteren bir liste vermişti. Bu listede herhangi bir D o ğ u Bloku ülkesine gitmemiş o l m a şartı vardı. Yani Doğu B l o k u ülkesine giden istihbarat birimleri ile görüş­ müyorlardı. K o m ü n i z m l e m ü c a d e l e d e resmi olarak t ü m ülkeler­ le işbirliğine hazır olan, bu kadar azami derecede hassas olan Almanya ülke içindeki komünist teşkilatları özgür bırakıyordu. Diğer bütün siyasi hareketler ve düşünceler gibi k o m ü n i z m i de özgür bırakmışlardı. İşte bu düşünce Almanya'yı özgür kılmıştı ve bu özgür o r t a m D o ğ u Blokundaki insanların ö l ü m ü göze ala­ rak batıya gelmelerini sağlıyordu. D e m o k r a s i anlayışı açısından bence çok ö n e m l i bir ölçüt siyasi olaylara ve rejim muhaliflerine olan bu yaklaşımdı. Üstelik A l m a n y a genel olarak dünya veya Avrupa ö l ç ü s ü n d e özgürlüklerin tam anlamıyla sağlandığı ör­ nek ülkelerden de değildi. G ü n e y d o ğ u olaylarını ve burada yaşayan halkın d u r u m u n u anlayabilmek için, buradaki sorunlara yönelik ç ö z ü m önerileri getirirken bir an için Diyarbakır'da, Mardin'de, Van'da, Siirt'te d o ğ m u ş o l d u ğ u m u z u düşünelim. Acaba oralarda d o ğ m u ş ve o bölgedeki olayları yaşamış olsaydık nasıl etkilenirdik, ne düşü­ nürdük, dağdaki insanlara nasıl bakardık, o bölgedeki polisi, jandarmayı nasıl görürdük? Bu sorulara vicdani bir cevap verdi­ ğimiz gün, g ü n e y d o ğ u sorununa makul çözümler üretebiliriz. Balkanlar'da ve Kafkaslar'da yaşayan Türkler / soydaşları­

mız için istediklerimizi, oralardaki mücadeleleri nasıl destek­ lediğimizi hatırlayıp empati kurarak bölge halkının taleplerini ona göre yorurnlamalıyız.

İki TİKKO'lunun Yakalanması
Diyarbakır'daki görevime yeni başlamıştım (25 Aralık 1984). Ben gelmeden ö n c e şubenin tüm amir kadrosunun değişmiş ol­ masından dolayı iş hacmi gerilemişti. Gelir gelmez, şubede biraz hareket sağlamak ve bir an önce bir şeyler y a p m a k adına işe koyulduk. Kısıtlı imkânlarımızla neler yapabiliriz diye düşünme104

1. Bolüm: Devlet

ye başladık. P K K ' n ı n güneydoğu eylemleri Siirt bölgesinde yeni başlamıştı. Diyarbakır bölgesinde de fazlaca bir eylemi yoktu. Fakat her g ü n mutlaka bir yerde bir grubun olduğuna dair istihbari bilgiler geliyordu. Bunlar tutarlı ve değerlendirilmiş bilgiler değil, daha çok duyumlara dayanan, köylünün kendi arasında konuştuğu, etraftan duyduğu ve içlerinde bizimle irtibatlı kişiler vasıtasıyla dolaylı şekilde bize yansıyan bilgilerdi. Bu arada, bir başka önemli husus da adi suçlardan ara­ nan bazı kişilerin dağda kaçak olarak bulunmasıydı. Bu kişiler örgüt vs. geldiği z a m a n rahatlıkla kılavuzluk yapabilecek ka­ biliyette olan insanlardı. Üstelik kaçak olmaları bu insanların PKK ile buluşmasını kolaylaştırıyordu. Bu kişilerin bir an önce y a k a l a n m a s ı gerekiyordu. Diyarbakır bölgesi kırsalında birçok suçtan aranan, biraz da çıkardığı birtakım ufak tefek olaylar nedeniyle etrafında korku salmış, silahlı olaylara karışmış, çok çabuk hareket edebilen Musa Mızrak isimli yarı eşkıya bir ki­ şiden bahsediliyordu. Bir gün, elemanlarımız bu kişinin şehir merkezindeki yeri hakkında bilgi almışlardı. Etrafına korku

salmış bu kişiyi y a k a l a m a k için m ü d a h a l e biçimine daha fazla dikkat edilmesi gerekiyordu. Bize bilgi veren kaynakla birlikte evinin civarına gittik. Aslında b e n i m Şube M ü d ü r ü olarak sıcak olayların içerisinde pek fazla yer a l m a m a m gerekiyordu. G ö ­ revim istihbari bilgiyi alıp, operasyonel birimlere aktarmaktı. Kitap ü s t ü n d e böyle y a z m a s ı n a r a ğ m e n pratik hayatta geçerli bir kural değildi. Bir şeyler y a p m a k adına içeri girmeniz, bil­ gi veren kişiyle görüşmeniz, olay yerini görmeniz, operasyona katılan ekipleri bilgilendirmeniz, hatta son noktaya kadar gös­ termeniz gerekiyordu. Aksi halde küçücük, basit hatalar sonu­ cunda netice a l m a m ı y o r d u . Bizim işlerin azlığı ve b e n i m o tari­ he kadar h e p siyasi şubelerdeki sorgu operasyon bürolarında çalışmış o l m a m nedeniyle bu tür operasyonlara katılma ihtiyacı d u y u y o r d u m . Ayrıca personele de cesaret ve güven v e r m e k ge­ rekiyordu; onlara bazı konularda liderlik etmek, yeri geldiği za105

Haliç'te Yaşayan Simonlar

...

....

m a n şunu y a p ı n bunu y a p ı n derken, sizin de onları yaptığınızı bilmeleri gerekiyordu. M u s a M ı z r a k adındaki kişinin şehir m e r k e z i n d e olduğu ha­ berini aldık. K ı s a süre içinde belirtilen adresten ayrılabileceği, y a n ı n d a b ü y ü k çaplı silah, b o m b a vs. olabileceği gibi hafif kor­ kutucu bilgilerde edindik. Evin yerini tespit ettik. O p e r a s y o n ekibi gelinceye kadar bu kişi adresten ayrılıp başka yere gidebi­ lirdi. Ayrıca bize bilgi veren kaynağı da k o r u m a m ı z gerekiyordu. O gece istihbarat bilgisi getiren personelimizle birlikte üç kişi b u l u n u y o r d u k . Kaynağımız adresi gösterdiğinde ben bizzat öne g e ç m e k suretiyle silahlarımızı çektik, eve girdik ve hiç bekle­ medikleri bir şekilde evdekileri silahları ile birlikte teslim aldık. M u s a M ı z r a k ' m üstünde silah ve patlayıcı m a d d e l e r vardı, şah­ sı bu şekilde y a k a l a y ı p teslim ettik. Bize bilgiyi veren bilgi kaynağı kırsal alanda iyi bilgi sahibi olan biriydi. Verdiği bilgiyi anında değerlendiren, risk alarak operasyona girişen böyle bir ekip bilgi kaynağının hoşuna git­ miş, ona g ü v e n telkin etmişti. Bu şahıs bu şekilde kararlı davranılır, kimliği gizlenir ve cüzi miktarda bir ödül verilirse daha önemli k o n u l a r d a y a r d ı m c ı olacağını söylemişti. D a h a sonra da gerçekten öyle oldu, çok önemli bilgilerin t e m i n i n d e ve operas­ yonlarda bize y a r d ı m c ı oldu. O tarihlerde Diyarbakır'ın Dicle ilçesinde aranan iki önemli T İ K K O militanı vardı ve uzun süreden beri kırsalda bulunmak­ taydılar. Ayrıca Diyarbakır-Tunceli arasında sürekli gidip geldik­ lerinden dolayı T İ K K O örgütünün o zamanki kırsaldaki militanla­ rım da bölgemize çekme, ilimize getirme kapasiteleri, yetenekleri vardı. Bu kişileri yakalamamız gerekiyordu. A n c a k yakalamak çok da kolay bir iş değildi. Oranın insanı olduklarından bölge­ yi, coğrafyayı biliyor, herkesi tanıyor, nereden kimin geleceğini tahmin edebiliyor, devlete ait tüm resmi araçları ve oradaki Jan­ darmanın kabiliyetlerini iyi biliyorlardı. Hiç ummadıkları şekilde yaklaşmak gerekiyordu. Bu iki kişiyi y a k a l a m a k için Jandarma 106

1. Bölüm: Devlet yüzlerce operasyon yapmış, ihbar alınmış ama yakalamak müm­ kün olmamıştı. 12 Eylül'den beri aranıyorlardı. M u s a Mızrak'm yakalanması olayında bize yardımcı olan elemanımız bu iki militanı kolaylıkla yakalamak için oldukça riskli bir plan önerdi. Plana göre; o köyde güvendiği bir arkada­ şının evine gizlice iki tane polisle girip bekleyecek, gece görüş dürbünüyle gözetleme yapılacak, bu kişiler eve girdiğinde ise telsiz veya benzeri cihaz ile alarm verilecek ve merkezdeki tim­ lerin müdahale etmesiyle operasyon başarıya ulaşacak. Tabii PKK'nın gerilla faaliyetlerinin olduğu kırsal bir alanda, bir köy evinde üç tane polis memurunu saklamanın çok büyük bir ris­ ki vardı. Ç ü n k ü orada oldukları öğrenilirse, canları tehlikeye gi­ rebilirdi. Yine de bu olayda riske girmek gerekiyordu. Elemanın önerisini k a b u l ettim. Biri bizim şubemizden, bu elemanla irtibatımızı sağlayan ve mahalli lisanları bilen Nihat isimli yiğit polis memurumuz, diğerleri özel harekât kursu görmüş iki polisle birlikte toplam üç polisi ve elemanı, gece görüş dürbünleri ve özel olarak yaptı­ ğımız alarmlı telsizle birlikte donatarak gece s a b a h a karşı köye yerleştirdik. İlçe merkezinde zaman zaman özel harekât timleri­ miz bulunuyordu. Bu timi de ilçede b a ş k a bir bahane ile gerek­ tiğinde müdahale etmek üzere hazır tutulmasını sağladık. Onlara, bizimle muhabere yapacak, dışarıya ses çıkarmaya­ cak özel bir telsiz kanalı, bir röle sistemi de kurmuştum. İkinci gün bize mesaj geldi. Aranan kişiler eve gelmişti. B u n u n üzeri­ ne hemen yeni oluşturulmaya başlanan, daha silahları bile ye­ terli olmayan özel harekât timini, kendimizde başlarına geçmek suretiyle harekete geçirdik. O tarihte Ergani ilçesinde bulunan Komando T a b u r u n u n iki yüzbaşısını da yanımıza alarak sürat­ le şehir merkezinden Dicle'ye gittik. Dicle'de geç saatte belli bir düzen aldıktan sonra hiç araç kullanmaksızm yaya hareket et­ tik. Ç ü n k ü araç çıktığı anda köyden görünüyor ve köylü tedbir alabiliyordu. 107

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

Ben kravatlı,

takım elbiseli halimle kırsaldaki operasyo­

na katılıyordum. Yaya olarak y a ğ m u r l u ve soğuk bir günde on kilometreye yakın bir mesafeyi yürüyerek köye yaklaştık. Köye yaklaşırken, oradaki üç polis m e m u r u m u z bizi yönlen­ direrek, h a n g i eve yaklaşacağımızı, nasıl hareket edeceğimizi tek tek tarif etti. Ayrıca köyün yakınlarındaki evinden fayda­ landığımız k ö y l ü de bize kılavuzluk etti. Militanların kaldığı iki evi de sardık. Bu kişiler bizim köyü sardığımızı, timin geldiğini hissettikleri a n d a evin içinde özel olarak tasarladıkları bölme ve sığmaklara saklanmışlardı. 1-2 saatlik bir a r a m a d a n sonra Silahlarını, bombala­

onları saklandıkları yerlerde yakaladık.

rını ve diğer malzemelerini de bulduk. O tarihe kadar yüzler­ ce defa bu kişileri y a k a l a m a k için birçok operasyon yapılmış; J a n d a r m a ve K o m a n d o gitmiş, o dağlarda arama y a p m ı ş ve her z a m a n ellen boş dönmüşlerdi. Bu kadar çok operasyonun ya­ pılmasına r a ğ m e n bu şahısların y a k a l a n a m a m a s ı , bir taraftan şahısları birer efsane ve k a h r a m a n haline getirirken, diğer ta­ raftan da köylülerin ve diğer insanların devlete olan güveni­ ni zedeliyordu. Ayrıca bölge halkı bu kişilerden ciddi derecede korkuyordu. Fakat bu olayla görüldü ki, biraz riski göze alan bir anlayışla yaklaşıldığında bu insanlar kolaylıkla yakalana­ biliyordu. Bu olay, bölgeye T İ K K O hareketinin ve gerillalarının gelmesine u z u n süre mani olmuştur. Y a k a l a n a n kişilerin daha sonraki ifadelerinde onların Tunceli bölgesine giderek oradaki kırsal alandaki T İ K K O militanlan ile görüştükleri, buradan bir grubun Diyarbakır-Elazığ bölgesini örgütlemek için geleceği, onlarla ilgili kendilerinin keşif hareketlerini tamamladıkları gibi kapsamlı bilgiler vermişlerdi. Esasen bu iki kişinin y a k a l a n m a s ı çok da önemli bir olay değildi ama ö n e m l i olan risk alarak personel akıllı bir biçimde örgütlendiğinde olayları b ü y ü m e d e n ö n l e m e n i n m ü m k ü n oldu­ ğunun görülmesidir. Risk alınmadığında yüzlerce kez yapılan operasyonlar boşa çıkıyor, örgüt ve mensupları söz k o n u s u 108

1. Bölüm: Devlet bölgelere yerleşerek bünyelerine daha fazla sayıda insanın ka­ tılmasını sağlıyor, örgüt gittikçe büyüyor, bir m ü d d e t sonra da müdahale d a h a da zor bir hale geliyordu. Bu tür operasyon­ larda belki birkaç kişinin hayatı riske girebilirdi a m a gelecekte otuz kişinin hayatını riske atılmaması, belki de otuz şehit veril­ m e m e s i sağlanabilirdi. Aslında planlı ve akıllı hareket edilmesi halinde alınan riskin boyutu da azalıyordu. G ü n e y d o ğ u d a k i olayların bu kadar uzun süre devanı etmesinin altında yatan sebebin de bu riski göze alamayan, aşırı sağlamcı anlayışın ol­ duğunu düşünüyorum.

B u r h a n Nart Olayı
D i y a r b a k ı r d a görev yaparken yaşadığım en enteresan olay­ lardan bir tanesi de Burhan Nart olayıdır. Bu olay, devletin güvenlik sisteminin nasıl çalıştığı konusunda, fikir veren tra­ j i k o m i k bir olaydı. Kapsamlı bir operasyonla iki T Î K K O milita­ nını yakaladıktan sonra şahısları alıp Dicle'ye getirdik ve ora­ daki işlemlerin t a m a m l a n m a s ı n ı n ardından Ergani K o m a n d o Taburu'na geldik. Bu o p e r a s y o n sırasında, biz Dicle'deyken, Diyarbakır mer­ kezde b u l u n a n y a r d ı m c ı m D u r m u ş acil koduyla telsizle benim­ le görüşmek istedi. O n u n l a üstü kapalı bir şekilde, görüşebil­ diğim kadarıyla, istanbul'dan önemli bir mesaj geldiğini, bazı örgüt mensuplarının Diyarbakır m e r k e z d e yarın sabah bulu­ şacaklarını, içlerinde bir polis ajanının olacağını, bunun gizlice takibinin istendiğini ve kendilerinin de gerekli tedbiri aldıkla­ rını belirtti. B e n de gereğinin yapılmasını, oraya gidince daha ayrıntılı görüşeceğimizi söyledim. Ve biz sabaha karşı Diyarbakır'a geldik. T e m e l ihtiyaçları­ mı giderdikten sonra saat dokuz gibi daireye gittim. D u r m u ş bana mesajları gösterdi. O d ö n e m d e Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü İstihbarat Daire Başkanlığı Danimarkalılardan telefon hatları­ na takılan portatif, kriptolu m u h a b e r e y a p a n cihazlar almıştı. 109

Haliç'te Yaşayan Simonlar Bu cihazlar k ü ç ü k bir bilgisayara benziyordu, tuş takımı küçük olduğu için y a z m a k zor oluyordu. Alet yazılanı belleğine kayıt ediyor, biz de belleğe yapılan kayıtları telefon hatları üzerinden kripto ile ilgili illerin İstihbarat Şubelerine gönderiyorduk. Onlar da aynı m a k i n e y l e bu sesi alıp çözüyorlardı. K ü ç ü k hesap ma­ kinesi yazıcılarına benzer bir yazıcıyla yazılanları ayrıca kâğıda döküyorduk. Böyle gizli, a m a çalıştırılması zor bir muhabere yöntemi vardı ve saatlerce uğraştırıyordu. İşte bu cihazlarla bize sürekli mesaj gelmişti. Bu mesaja göre, gelen kişi birtakım örgüt mensupları ile Diyarbakır Fis Kayası mevkiinde bir örgüt sem­ patizanının e v i n d e buluşacak, bu buluşmadan sonra bu kişiler muhtemelen Suriye'ye geçecekler, Suriye'de belli bir buluşma, görüşme ve e y l e m tatbikatının ardından alacakları silahlarla tekrar Türkiye'ye d ö n ü p J a n d a r m a Genel Komutanı'na ve bazı yetkili kişilere suikast yapacaklardı. Böyle önemli bir olay üs­ tündeydik. B e n tam bunları okuyup Durmuş'tan bilgi alırken, bu olayda ajan olarak rol olan kişinin sabah geldiğini ve bizim arkadaşlarla görüştüğünü söylediler. Adam kendisinin Kürt

Demokrat Partisi (KDP) m e n s u b u olduğunu, bütün bölücü ör­ gütlerin K D P çatısı altında birleştiklerini, böyle bir eylem kararı aldıklarını anlatmış. Bu, bana çok makul gelmemişti. Örgütlerin illegal yayın organlarını izliyorduk ama böyle t ü m bölücü örgüt­ lerin birleştiğine dair bir yayına, bir d o k ü m a n a rastlamamıştık. P K K kırsalda faaliyete devam ediyordu a m a bu elamana göre, PKK d a h i l t ü m örgütler bir çatı altında birleşmişlerdi. Söyledikleri ç o k makul gelmese de takip e t m e y e karar verdik. Fakat arkadaşlar sabah buluşmanın gerçekleşeceği semtte ter­ tibat almışlar, söz k o n u s u buluşmayı takipte de görmemişler­ di. Bizim görevliler b u l u ş m a n ı n olacağı Fis Kayası mevkiinde beklerken, E m n i y e t M ü d ü r l ü ğ ü İstihbarat Şubesine gelen polis ajanı bilgi k a y n a ğ ı sabah erken saatte b u l u ş m a n ı n gerçekleş­ tiğini belirtmiş. Hâlbuki bize gelen mesaja göre b u l u ş m a saat dokuzdan sonra olacaktı, a m a bu kişi Emniyet'e saat 09.30 gibi 110

1. Bölüm: Devlet gelerek b u l u ş m a n ı n saat altıda olup bittiğini söylemişti. Bu ki­ şinin verdiği bilgileri arkadaşlar mesaj haline getirip h e m İstan­ bul h e m de bu işleri koordine eden Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü İstihbarat D a i r e Başkanlığına haber vermişlerdi. Ben şubeye geldiğimde bu kişinin tekrar geldiğini söylediklerinde onunla g ö r ü ş m e k istedim. Bu kişi b a n a da Diyarbakırlı ve örgüt m e n s u b u olduğunu, bütün örgütlerin K D P çatısı altında birleştiklerini, K U K ' u n , KAWA'nın, T K S P ' n i n , PKK'nın kalmadığını ve eylemlerin K D P adına organize edileceğini söyledi. B u n u nereden d u y d u ğ u n u sorduğumda, "Nasıl inanmazsın, biz yaptık, bunların doküma­ nı var, bu d o k ü m a n l a r ı getiririm," dedi. Bu işleri çok iyi bilen birisi gibi k e n d i n d e n emin konuşuyordu. Böyle bir şeyin pek makul g ö r ü n m e d i ğ i n i , ayrıca böyle bir d u r u m gerçekleşmiş ol­ saydı bu bilgiyi örgütün çeşitli yayın organlarından ve bağlantı­ larımızdan e d i n m i ş olacağımızı söyledim, a m a o söylediklerinde ısrarcıydı. Aslında bu şahsın anlatımlarından rahatsız o l m u ş t u m fa­ kat o, İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğünün elemanıydı.

İstanbul şubesi onu kullanmış, o n d a n aldığı bilgileri merkeze yazmışlardı. Belli ki o n u n anlattığı bilgilere dayanarak operas­ yon hazırlıkları vardı. Bu a d a m yalan söylüyor d e m e k tuhaf karşılanacağı için o an bir şey s ö y l e m e m e y e karar verdim. Diğer y a n d a n bu kişinin bize uğramaması, bizim o n u t a n ı m a m a m ı z gerekiyordu. Bize gelen mesajda içerisinde bilgi kaynağının da olduğu örgüt mensuplarının buluşacağından bahsediliyordu.

Biz bilgi kaynağını uzaktan izleyerek takip yapacaktık. Bilgi kaynağının zor durumlar haricinde bizimle temas k u r m a m a s ı gerekirken o bizimle g ö r ü ş m e y e gelmişti. Böyle şeyler olabilir, birtakım aksilikler, gariplikler yaşanabilir diye düşünerek bu d u r u m u çok ö n e m s e m e d i k ama yine de kendisi h a k k ı n d a şüp­ he d u y m a m ı z a yol açmıştı. Zaten anlattıkları da pek doğru ve akla uygun g e l m i y o r d u . 111

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

Bir m ü d d e t sonra şahıs ailesine u ğ r a m a k istediğini, kendi­ sine bir araba verip veremeyeceğimizi, ayrıca ailesine o n u n dev­ let için ö n e m l i görevler yaptığını söyleyip söyleyemeyeceğimizi sordu. B u n u n m ü m k ü n olmadığını, her ne kadar sivil plakalı da olsa bir polis aracım kendisine veremeyeceğimizi uygun bir dille anlattık. Fakat bizim de z a m a n z a m a n kullandığımız bazı taksilerin o l d u ğ u n u , onu istediği yere götürebileceklerini söyle­ dik. Neyse d a h a sonrasında şahıs bizden araba istedi, o z a m a n yeni temin ettiğimiz üzerinde T A K S İ levhası olan bir aracımız vardı. Ayrıca rol y a p m a kabiliyeti çok gelişmiş olan, her türlü saf insan g ö r ü n ü m ü n e bürünebilen, yetenekli bir polis m e m u ­ r u m u z da şoför olacaktı. A d a m a bu taksiyi göstererek gidip ona binmesini, taksinin onu istediği yere götüreceğini söyledik. Şoför rolündeki polis m e m u r u m u z bu konularda harikalar yaratabilecek inanılmaz kabiliyetteki polis m e m u r u Fahri'ydi. Şahıs arabaya biner b i n m e z bizim m e m u r a "Polis abi ne yapıyor­ sun? Nereye gidiyoruz?" demiş, Şoför rolündeki polis m e m u r u arkadaşımız ise hiç bozuntuya v e r m e d e n "Allah Allah bana bir polisi gezdireceksin demişlerdi. Şimdi sen bana polis diyorsun, bu ne biçim iş," diyerek hitabını garip karşıladığını söyleyince, a d a m şoförün polis olmadığına ikna olup rahatlamış. Saf nu­ maralarına d e v a m eden arkadaşımız, adamı k o n u ş t u r m a k için s a m i m i bir sohbet ortamı y a r a t m a k amacıyla başlamış şahsa İstanbul'u sormaya. Denizin ne kadar büyük olduğunu, hiç de­ niz görmediğini, hatta o n u n ne kadar şanslı o l d u ğ u n d a n bah­ setmiş. Bir süre böyle k o y u bir sohbete dalmışlar. Sonra bizim arkadaş m e m u r olan bir y a k ı m için vergi iadesinde kullanmak üzere fatura topladığını, otobüs bileti ya da aldığı malzemelerle ilgili faturaları verirse çok m e m n u n olacağını söylemiş. B u n u n üzerine a d a m cebindeki biletini ve birtakım h a r c a m a faturala­ rım bizim arkadaşa v e r m i ş . Polis m e m u r u Fahri şahsı uygun bir yere bıraktıktan sonra şubeye d ö n d ü . Aralarında geçen konuşmaları anlattı ve şahsın 112

1. Bölüm: D e v l e t

İstanbul'dan, Ankara'ya, oradan Elazığ'a yaptığı yolculuklarda kullandığı biletlerini ve harcama fişlerini verdi. A d a m bize saat. 06.00'da Diyarbakır'a geldiğini söylemişti. Oysa bilette Ankara'dan otobüse biniş saati yazıyordu. Dolayısıy­ la 7 d e n önce Elazığ'a gelmiş olamazdı. Verdiği bilgi yanlıştı. A m a yine de işi sağlama almak açısından aldığı bilete dayanarak he­ men Elazığ'ı aradım. O zamanlar Elazığ İstihbarat Şube Müdürü Emin Aslan'a "Müdürüm, memurlara da güvenmeyin, lütfen siz bizzat gidip garajdaki şu firmayla konuşun. Ankara'dan bilette yazan saatte kalkan otobüsün hangi saatte Elazığ'a geldiğini so­ run. Bu b e n i m için çok önemli, kesin bilgi vermeniz lazım, hata olmamalı." dedim. Bizim hesaplamamıza göre şahsın 0 9 . 0 0 d a n önce gelmemesi lazımdı. Hakikaten biraz sonra Emin M ü d ü r beni aradı, otobüsün 07.00 civarında Elazığ'a geldiğini söyledi. 07.00'de Elazığ'a gelen birinin yeniden araç bulup Diyarbakır'a gelebilmesi için en az iki saate yakın bir zamana, ihtiyaç var­ dı. Yani şahsın saat 09.00'dan önce Diyarbakır'da olması filen imkânsızdı; elimdeki bilet ve belgeler bunu ortaya koyuyordu. Oysa şahıs 06.00'da Diyarbakır'a geldiğini, Fis Kayası'ndaki top­ lantıya katıldığını, toplantıdan sonra herkesin görev alıp ayrıldı­ ğını söylemişti. Yalan söylüyordu. Ayrıca yeni ifadesine göre biz­ den sonra Mardin'e gidecek, orada Sultan Şehmuz denen yatır ve ziyaret yerinin olduğu bölgede diğer arkadaşlarla buluşacaklar, oradan Nusaybin üzerinden Suriye'ye geçecekler, Suriye'den alı­ nacak silahlarla tatbikat yapıp döneceklerdi. Tabii bu gelişmeleri bir y a n d a n h e m e n Ankara'ya, İstanbul'a, Genel M ü d ü r l ü ğ e , diğer ilgili illere mesaj olarak çekiyorduk. Yazışmaların hızlandığı bir sırada o z a m a n ı n Daire Başkanı Beyhan B e y beni aradı. Ona şahsın verdiği bilgilerin ihtiyatla karşılanması gerektiğini, bazı bilgilerin gerçekle uyuşmadığı­

nı, verdiği bilgilere kaydıihtiyatla yaklaşılması gerektiğini, bi­ z i m bazı tereddütlerimizin o l d u ğ u n u söyledim. Bilgi kaynağı­ nın verdiği bilgiler çok ciddiydi, bütün herkes alarmdaydı. Bu 113

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

. .

.

.

y ü z d e n sözlerim Ankara'yı biraz rahatlatmıştı. O tarihte ülkede sıkıyönetim v a r d ı ve alınan her türlü istihbari bilginin askeri karargahlara aktarılması gerekiyordu. Askerler ise getirilen bu tür bilgileri i n a n ı l m a z bir heyecanla karşılayıp h e m e n büyük tedbirler alınmasını istiyorlardı. Hiçbir süzgeçten geçirmeksizin gelen tüm bilgiler doğru kabul ediliyordu. Bu daha da ciddi bir sıkıntı kaynağıydı. B e n bilgileri aldıktan sonra Mardin'e gideceğini bildiğimden oraya gidecek d o l m u ş l a r a sivil giyimli rol yeteneği olan persone­ li yerleştirerek bu şahsın takibini istedim. Bizim şoförümüz onu Diyarbakır'dan, Mardin'e kalkan araçların b u l u n d u ğ u Balıkçılarbaşı denilen y e r e bıraktıktan sonra şahıs gidip minibüse bin­ mişti. Bizim arkadaşlarımız da aynı minibüse binip biraz da ha­ fif sarhoş n u m a r a s ı yapmışlardı. Şahıs Mardin'e kadar gitmişti. Halbuki M a r d i n ' e g e l m e d e n Sultan Ş e h m u z d e n e n mıntıkada inip arkadaşlarıyla buluşması gerekiyordu. Şehir merkezinde

inip doğruca E m n i y e t e gitmiş ve Emniyet Nöbetçi Amirliğinde İstihbarat Şube M ü d ü r ü ' n ü aramıştı. Beni biraz sonra İstihbarat Şube M ü d ü r ü M e h m e t aradı ve kızgın bir şekilde, "Ağabey, bu adam direkt buraya geldi. Bana beni öldürtmek mi istiyorsun, beni niye takip ettiriyorsun, sana b u n u n hesabını sorarım, sen nasıl beni takip ettirirsin, bana k a r ı ş m a m a n l a z ı m d ı diyerek bağırdı." dedi. Hâlbuki şahıs taki­ bi hiçbir şekilde fark etmemişti, b u n u fark etmesine neden ola­ cak hiçbir şey y a p m a m ı ş t ı k . Aslında adam E m n i y e t i n çalışma biçimini ö n c e d e n anlamıştı, verdiği bilgilere dayanarak Emniyet tarafından izlenebileceğini tahmin ederek o t o m a t i k m a n böyle bir tepki v e r i y o r d u . A d a m daha da ilen giderek Mardin İstihba­ rat Şube M ü d ü r ü M e h m e t ' t e n kendisine bir araba verilmesini istemişti. "Ben arabayla gideceğim, yoksa senin tüm işleri ber­ bat edip b o z d u ğ u n u Ankara'ya ve İstanbul'a söylerim," demişti. M e h m e t bu a d a m ı n şerrinden korktuğu için ona istediği gibi bir araba v e r m e k istiyordu, ben ısrarla asla b u n u y a p m a m a s ı 114

1. Bölüm: D e v l e t

gerektiğini, böyle bir hareketin daha sonra başına belaya soka­ bileceğini söyledim. A m a M e h m e t en sonunda bir şoför v e r m e k suretiyle a d a m ı Nusaybin'e kadar göndermişti. Bizimle Diyarbakır'da konuşurken, P K K geçişlerinden dola­ yı Nusaybin'de nöbetçiler ve mayınlarla sıkı bir şekilde korunan Suriye h u d u d u n u geçerken bir terslik olursa k i m d e n nasıl yar­ d ı m görebileceğini sormuştu. Ben de o z a m a n l a r Nusaybin'de görev y a p a n J a n d a r m a Bölük Komutanı arkadaşın ismini ver­ miştim, " D a r d a kalırsan bu yüzbaşıya gidip benim selamımı söyleyebilirsin," demiştim. Sınırdan geçerken yakalanırsa ya da başka olağandışı bir olay olursa bu yola ancak o z a m a n başvu­ racaktı. Fakat bizim a d a m Burhan Nart, Nusaybin'e iner inmez doğrudan B ö l ü k K o m u t a n ı ' n a gitmiş. K o m u t a n beni gece saat­ lerinde aradı; y a n m a bir kişinin geldiğini, b e n i m selamımı söy­ leyerek kendisini sınırdan geçirmesini istediğini söyledi. "Asla böyle bir şey y a p m a y ı n , ben çok darda kalırsa size gelmesini söylemiştim," d e d i m . K o m u t a n da uygun bir şekilde adamı gön­ dermişti. Bu kişi bir gün sonra tekrar Diyarbakır'a geldi, yine bizimle temas kurdu. Bu defa "Ben Suriye'ye gidecektim, daha doğrusu irtibat k u r m u ş t u m ama gitmeye gerek kalmadı. Silah ve m a l z e m e l e r bizimle geliyor, bilet aldım otobüsle Ankara'ya gideceğim. Silah ve m a l z e m e l e r de bu arabada olacak, daha ö n c e örgüt m e n s u p l a r ı n c a yerleştirilmiş olacak." dedi. A k ş a m a doğru tekrar g ö r ü ş m e k üzere bizden ayrıldı. H e m e n verdiği bil­ gileri kontrol ettirdik, aldığımız bilgiye göre o saatte söylediği firmanın A n k a r a ' y a kalkan otobüsü yoktu, galiba verdiği saatte Ankara'ya hiçbir otobüs yoktu. Şahsın anlattığı bütün bilgiler tek tek yalan çıkıyordu. Ben t ü m bunları mesajlarla Ankara'ya ve İstanbul'a a k t a n y o r d u m . Ankara'ya bu şahsa bir an önce m ü d a h a l e e t m e m i z gerektiğini, yoksa olayların çok v a h i m bo­ yutlara doğru gittiğini söyledim. Şahıs her ifadesinde yeni bir eylem hedef gösteriyor, yeni şeyler söylüyordu. Anlattıkları her­ kesi heyecanlandırıyordu. Ben artık kesin olarak t ü m anlattık115

Haliç'te Yaşayan Simonlaı larının yalan o l d u ğ u n a kani o l m u ş t u m a m a kimse yalan oldu­ ğunu kabul e t m i y o r ya doğruysa diyordu. Bu gelişmelerin yaşandığı esnada daha ö n c e teslim o l m u ş P K K ' n ı n eski ö n e m l i kadrolarından itirafçı Hidayet Bozyiğit bi­ zim y a n ı m ı z d a y d ı . Adamın anlattıklarını değerlendirdiğinde

tamamının hiç tereddütsüz yalan olduğunu, böyle bir şeyin olamayacağını söyleyip, bizi destekliyordu. A k ş a m bizimle gö­ rüşmeye geldiğinde Burhan Nart'a m ü d a h a l e e t m e y e ve sorgu­ lamaya karar verdik. Şahıs ş u b e y e geldiğinde, kenara çektik. "Yalan söylüyorsun, doğruyu anlatmıyorsun," diyerek yalanlarını tek tek sıraladık. A d a m söylediklerimize itiraz edip direniyordu. İleri sürdüğü ba­ haneleri tek tek geçersiz kılınca, iş kaba ve öfkeli k o n u ş m a l a r a dönüştü. Artık bizi kandıramayacağını, doğruyu anlatmazsa

bunun bedelini çok ağır ödeyeceğini, başına çok ağır şeylerin geleceğini söyleyince, bir m ü d d e t sonra çaresi k a l m a d ı ve söy­ lediği her şeyin yalan olduğunu itiraf etti. "Neden böyle bir şey yaptın, böyle bir yalan nasıl söyle­ nebilir? 10-15 günden beri tüm teşkilatı alarma geçirdin, ne­ den?" diye sorunca a d a m hayat hikâyesini anlatmaya başladı: "Diyarbakır'da bu tür olaylara adı çokça karışmış, illegal bölü­ cü faaliyetlerde yer almış, geçmişten beri Kürtçülük faaliyetleri ile bilinen bir ailenin üyesiyim. Onların d a m a d ı y ı m ama hiçbir siyasi faaliyetim yok. Bu tür faaliyetlerde y e r aldığı, örgütlere katıldığı için herkesin bir itibarı var. Benimse hiçbir şeyim yok; a d ı m sanım bile bilinmez. Bu y ü z d e n ben de bir o y u n c a k taban­ ca aldım, b u n u n l a İzmir'de Kemeraltı'nda bir kuyumcuyu, so­ y u p elde e d e c e ğ i m parayla İzmir'den Yunanistan'a kaçmayı dü­ şündüm. A m a daha soyguna başlamadan k u y u m c u n u n orada yakalandım. Y a k a l a n d ı ğ ı m d a böyle önemli bir ailenin üyesi ve örgütlere y a k ı n o l d u ğ u m u söyledim. Soygunu h e n ü z gerçekleş­ tirmediğimden , hazırlık safhasında y a k a l a n d ı ğ ı m d a n polis bana ajanlık teklif etti. Ben de kabul ettim. Bir m ü d d e t sonra benimle 116

1, Bolum: Devlet

ilişkide olan polis 'mademki senin yakınların örgüt içinde önemli konumlarda bulunuyorlar, hadi bize örgütten bilgi getir bakalım' dedi. Ben de yakınlarımın çoğunluğunun İstanbul'da olduğunu, oraya g i d e r s e m her türlü bilgiyi alabileceğimi söyleyince oradaki teşkilatla beni ilişkiye geçireceklerini belirttiler. İstanbul'a gittim ve oradaki ilgili birimle beni irtibata geçirdiler. Böylece İstanbul teşkilatına devredilmiş oldum. Bir Başkomiser ile irtibata geç­ miştim. Bu kişi bana 'hadi bakalım bize bilgi getir' dedi. Ben de K D P l i l e r i ı ı bazılarını tanıdığımı, örgütün eylem hazırlığı içinde olduğunu söyledim. Biraz daha bilgi getirmem istendiğinde bir şeyler u y d u r m a y a başladım. Bu arada hatırlıyorum, zamanında Jandarma G e n e l Komutanı olan Kemaiettin Eken'e bir suikast olmuştu, ben de buna benzer bir olay olacağını söyledim. Bana bu olayın i ç m e gir, biraz daha bilgi getir dediler. Mutlaka bil­ gi getirmem istendiğinden bu. defa ben de senaryo uydurma­ ya başladım ve uydurdukça işin içinden çıkılmaz hale gelecek şekilde olayı büyüttüm, işe tanıyıp bildiğim birtakım insanları kattım. Diyarbakır'da herkesin çeşitli suçlardan arandığım bil­ diği Heybet Açıkgöz gibi insanların isimlerini verdim. Sonunda böyle bir senaryo kurguladım. Diyarbakır'da buluşma olacağını, oradan Suriye'ye gideceğimi söyledim. Tabii Diyarbakır'da beni takip edeceğinizi bildiğim ve böyle bir buluşma olayı gerçekleş­ meyeceği için size buluşma saati konusunda yalan söyledim.

Ama siz biletle benim açığımı tespit ettiniz. Mardin'e gittiğim­ de, Mardin İstihbaratı'nın beni takip edeceğini bildiğim için ben önce davranıp onların y a n m a gittim. Sonra Suriye'ye geçmeyi denedim a m a başaramadım. Daha doğrusu gidip gelecektim,

zorlayacaktım fakat, geçemeyeceğimi gördüm." "Peki, n e r e y e kadar d e v a m edecektin?" diye sorduk. "Nereye kadar gideceğimi bilmiyorum, ama en sonunda söylediğim eyle­ meleri tek b a ş ı m a d e n e m e y e kalkardım herhalde," diye karşılık verdi. Hayat hikâyesinin geri kalanında anlattığına göre, Ağrı tarafındaki bir birlikte askerliğini yaparken firar etmiş, 117 daha

Haliç'te Y a ş a y a n Simonlar

.. .

önce de birkaç defa firar olayı gerçekleştirmişti. Askerliğe de­ vam edemiyordu, sahte kimlik kullanıyordu. Tabii şahsın anlattığı her şeyin, tüm senaryonun yalan oldu­ ğunun anlaşılması, ajanı sevk ve idare eden B a ş k o m i s e r ! ( K / O ajanı yöneten görevliyi) çok zora sokmuştu. İstanbul, Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü , Ankara, Diyarbakır, Mardin gibi bütün iller alarma geçmişti. Çeşitli yerlerde eylemler yapılacağı, silahların geleceği, suikastların gerçekleştirileceği yönünde bilgilerle bir­ likte beraber hareket ettiği önemli militanların, aranan kişilerin isimlerini veriyordu. Ve sonunda tüm bunların yalan olduğu anlaşılınca, tabii bu kişi ile irtibatlı olan insanlar zor d u r u m d a kalmıştı. Aslında bu d u r u m şu gerçeği de ortaya koyuyordu; böyle bir insanın söyledikleri, yalanlan bile sistemin tümünde ciddi­ ye alınabiliyordu. Hâlbuki olayları, örgütleri ve gelişmeleri çok iyi tanıyan, bu konular hakkındaki bilgileri takip eden, olay­ ların doğru analizini yapabilen ve kapsamlı bilgilere sahip bir kadro, böyle bir yapı var olsaydı, şahsın anlattıklarına daha birinci gün şüpheyle yaklaşılır, itibar edilmez, hatta bunlar ta­ mamen göz ardı edilirdi. D a h a doğrusu, baştan sona kadar tüm anlatılanlarda hiçbir doğruluk payının olamayacağı ilk bakışta anlaşılır nitelikte olmasına rağmen tüm sistem bunların doğru olduğunu k a b u l ediyor, en küçük bir şüphe duymadan günler­ ce bir adamın söylediklerinin peşinde koşabiliyordu. S o n u n d a a d a m l a konuştuk, askere gidip yarım kalan as­ kerliğini tamamlamasında fayda olduğu yönünde kendisini

ikna edip, askerlik görevi için gönderdik. Bizim açımızdan bu dosyada böylece kapanmış oldu. Bir müddet sonra, Tunceli'deki bir askeri birlikte görev ya­ pan askeri mahkemeden bir yazı geldi. Bu defa da yazıda adı geçen kişinin askerde firarda kaldığı dönem içerisinde devlet adına önemli görevler yaptığını, istihbarat birimi ile beraber ça­ lıştığını söylediği bildiriliyor ve bu konuların doğruluğu tarafı118

1. Bölüm: Devlet

m i z a soruluyordu. Biz bu adamla ayrılırken b u n d a n sonra artık doğru ve dürüst olacağı y ö n ü n d e m u t a b ı k kalmıştık a m a yine yalanlara b a ş v u r m u ş t u . Bunun üzerine askeri birliğe böyle bir görevde b u l u n m a d ı ğ ı n ı belirterek, t ü m olanları onu da zor du­ r u m d a b ı r a k m a y a c a k şekilde anlattık. A r a d a n e p e y bir z a m a n geçmişti; belki bir yıl, belki de iki yıl. Bir gün beni İstanbul İstihbarat Şube M ü d ü r ü Emin Aslan ve yardımcısı Salih G ü n g ö r aradı. Salih Diyarbakır'da kısa bir süre b e n i m y a r d ı m c ı l ı ğ ı m ı y a p m ı ş , daha sonra İstanbul İstihbarat Şube M ü d ü r Y a r d ı m c ı s ı olarak atanmıştı. E m i n Bey'in y a n ı n d a çalışıyordu. Aradıklarında P K K ' n ı n çok ö n e m l i kadrolarından biri o l d u ğ u n u söyleyen bir kişiden bahsettiler. Bu kişi masraflar için kendisine belli bir miktar para verilirse, yurtdışına gidip o z a m a n k i D e v - S o l liderini yakalayıp getirebileceğini iddia etmiş. Bu kişiyle bu y ö n d e bir anlaşma y a p ı l m a k üzereymiş. Şahsın kimliğini öğrenince, " A m a n sakın. Bu insan sahtekârdır, dolan­ dırıcıdır, sakın böyle bir şey yapmayın," diye bilgi verdik. S o n r a d a n ö ğ r e n d i ğ i m kadarıyla, B u r h a n Nart adlı bu kişi, yine askerden k a ç m ı ş ve İstanbul'a gelmiş. Bu defa da P K K ' n ı n çok önemli ve iyi bir militanı olduğunu, P K K adına İstanbul'a gönderildiğini söyleyerek İstanbul'da adı duyulan bütün maf­ ya b a b a l a r ı n d a n haraç almış. T ü r k ü c ü İbrahim Tatlıses'i bile tehdit etmiş, birkaç defa para bile almış. İbrahim Tatlıses en sonunda d a y a n a m a y a r a k d u r u m u polise şikâyet etmiş. Para

aldığı kişiler içerisinde bir tek o şikâyette b u l u n m u ş t u . Şahıs yakalandığında, o z a m a n adı duyulan İstanbul'daki t ü m maf­ ya liderlerinden P K K adına tek tek haraç aldığını itiraf etmişti. Fakat bu olay ortaya çıkınca mafya liderleri şahsın hemşerileri olduğu için y a r d ı m e t m e k ve destek o l m a k amacıyla para ver­ diklerini söylediler. Halbuki a d a m giyim-kuşamı itibarıyla ol­ dukça gösterişli, hali vakti yerinde g ö r ü n ü y o r d u . Aslında hepsi korktukları için a d a m a para vermişlerdi a m a b u n u itiraf ede­ m e d i k l e r i n d e n yalan söylüyorlardı. 119

Haliç'te Yaşayan Simonlar Burhan Nart bu olay dolayısıyla yakalandığında, bu defa kendisinin P K K ' n ı n üst düzey kadrolarından olduğu yalanını d e v a m ettirmişti. Dursun K a n d a ş ' m yerini bildiğini, Fransa'da olduğunu söyleyerek onu yakalatabileceğim ya da öldürebile­ ceğini iddia etmişti. Hatta bir iki milyon dolarlık pazarlık ya­ pılırsa her şeyi yaptırabileceğini söylüyordu. Tabii D e v - S o l ü n İstanbul'da yaptığı eylemler dolayısıyla Dursun Karataş'ın

yakalanması, İstanbul polisi için çok önemliydi. Bu y ü z d e n o z a m a n k i İstanbul Emniyet M ü d ü r ü H a m d i Ardalı ve oradaki görevliler böyle bir fırsata balıklama d a l m a k üzerelermiş. Salih G ü n g ö r daha ö n c e Diyarbakır'da İstihbarat Şubesinde çalıştığı sıralarda bu kişinin a d ı m d u y m u ş t u . Bu y ü z d e n onu tanıyıp ta­ nımadığımızı s o r m a k için bizi aramıştı. Biz a d a m ı n yaptıklarım anlatınca o n u n l a işbirliği y a p m a d ü ş ü n c e s i n d e n vazgeçilmişti. İşte böylesi bir a d a m t ü m sistemi, küçük bir üçkâğıtçılıkla kandırıp aldatabiliyordu. Bu çok basit, küçük, belki komik, belki t a m a m ı n ı anlatırsak kahkahalarla gülünecek saflıkta bir olaydı. A m a asıl önemli nokta, bu sistemin en ö n e m l i merkezle­ rinin ve buralarda çalışan görevlilerin bu kadar kolay kandırılabilmesidir. Hiç k i m s e a d a m ı n anlattıklarının yalan olabileceğini d ü ş ü n m ü y o r , ihtiyatlı davranarak söylenenlere şüpheyle yak­ laşmıyor, aksine h e m e n doğru olduğu kabulüyle arkasından gidiyor. Bu gerçeği ortaya k o y m a s ı b a k ı m ı n d a n B u r h a n Nart olayı oldukça öğretici bir olaydır. Basit bir üçkâğıtçının sözle­ rini gözleri kapalı takip eden bu sistem daha ciddi, profesyonel kişiler tarafından ortaya konacak kapsamlı bir kurgu karşısın­ da k i m bilir ne boyutlarda zarar görebilir. Bu işte profesyonel olarak çalışan, bu k o n u d a kapsamlı bil­ giye sahip görevlilerin bu aldatmacaya asla k a n m a m a l a r ı ge­ rekirdi. Her z a m a n eğitimlerde ve sohbetlerde anlattığım gibi; yerde b u l u n a n bir vida, herkes için sıradan bir vida iken bir oto tamircisi için bu 1995 model A l m a n y a ' d a üretilmiş E 200 serisi bir Mercedes'e ait bir vidadır. B u r a d a n kazaya karışan 120

1. Bölüm: Devlet

aracın markası, modeli vs. özellikleri tespit edilir, böylece küçü­ cük bir v i d a d a n olayın t a m a m ı çözülebilir. Veya bir olay yerin­ de b u l u n m u ş bir elektronik devre elemanı, herkes için sıradan bir parçayken bir radyo tamircisi için bu 170 M g h z ' d e çalışan bir telsizin parçasıdır. Bu kanıttan yola çıkılarak u z a k t a n ku­ mandalı bir telsizin kullanılmış olduğu s o n u c u n a varılabilir. İşte işini, mesleğini, sanatını her açıdan iyi bilen insanlar bir tek parçadan ya da bir tek olaydan y o l a çıkarak işin tamamı­ nı görürler; istihbarat da bence budur. İstihbarat personelinin de bir tek a n l a t ı m d a n , c ü m l e d e n , sözden, bir slogandan olayın b ü t ü n ü n ü çözmeleri gerekiyordu. A m a bizim sistemimiz bıra­ kın bir kelimeyi, başından sonuna kadar yalan söyleyen birinin yalan s ö y l e d i ğ i m tespit edemiyordu. Aslında bu d u r u m u n ne­ deni, güvenlik sisteminde çalışanların bilgi eksikliğiydi; tama­ mı işi bilmiyordu, ideolojik olayların nerelere, hangi safhalara gidebileceği k o n u s u n d a net bilgilere sahip değillerdi, ö r g ü t l e r i n ideolojik altyapılarını, e y l e m tarzlarını, örgütsel yapılarını tam anlamıyla bilmediklerinden bu örgütler h a k k ı n d a söylenenle­ ri doğru şekilde değerlendiremiyor, bunlardan neyin m ü m k ü n neyin m ü m k ü n olmadığı k o n u s u n d a yeterli bilgi birikimine sa­ hip olmadıklarından doğru kararlar veremiyorlardı. Bence en önemli eksiklik buydu. Bizim teşkilatımızda olayları kavrayabilme becerisi ne yazık ki yetersiz kalmaktadır. Bir kişinin söy­ lediği büyük yalanlar ancak bunları ispat eden m a d d i deliler b u l u n d u ğ u n d a ortaya çıkıyordu. Halbuki İstihbarat ve Terörle Mücadele Şubesi personelinin, kişinin anlattığı tek bir olaydan, ortaya k o y d u ğ u tek bir iddiadan, attığı slogandan neyi bilip, neyi bilmediğini, neyin yalan, neyin doğru o l d u ğ u n u kesin ve net olarak anlaması zorunludur. Kişinin örgütsel faaliyeti, ille­ gal yaşamı göz ö n ü n e alınıp örgüt içinde hangi k o n u m d a olanlar neyi bilir, neyi bilemez noktasında belli bir anlayışa sahip ola­ rak ona göre hareket edebilmelidir. Bu kişinin İstanbul'da ta­ nıştığı, irtibat halinde b u l u n d u ğ u Başkomiserin, kendisine an-

121

H a l i ç ' t e Yaşayan. Simonlar

latılanlardan a d a m ı n açıkça yalan söylediğini tespit edebilmesi gerekirdi. A d a m bütün örgütlerin K D P çatısı altında birleştiğini söylediğinde, Başkomiserin KDP'nin ne olduğunu, Türkiye'deki yapısının nasıl şekillendiğini, ideolojisinin ve hedefinin ne ol­ duğunu, nasıl kurulduğunu ve neleri yapıp, neleri yapamaya­ cağını bilerek söylenenlerin doğru olamayacağına h e m e n karar vermesi gerekirdi. Sonuç olarak, Emniyet, M İ T , G e n e l k u r m a y ve J a n d a r m a teşkilatlarında görevli istihbarat personelimiz ma­ alesef örgüt mensuplarıyla konuşacak, onlarla tartışacak, onla­ rı anlayacak ve algılayacak seviyede bu işi bilmiyor. Bizlerin de daha terörle m ü c a d e l e veya terör istihbaratı

görevine b a ş l a m a d a n , bu grupların ve militanların duygu ve düşünce dünyalarını tanıyıp anlamamız açısından, örgüt men­ suplarının yetiştirildiği gibi önce Materyalizm, Felsefenin Kapital, Diyalektik ve Tarihi

Temel İlkeleri gibi

Marksist-Leninist dü­

şüncenin temel felsefesini oluşturan eserleri o k u m a m ı z , daha sonra tüm illegal örgütlerin dergi, broşür ve eğitim materyalleri çizerinde k a p s a m l ı bir eğitime tâbi tutulmamız gerekirdi. Fa­ kat bu görevlerde olup da bu temel eserleri bütünüyle okuyanı, kendim de dahil olmak üzere, g ö r m e d i m . İstihbarat (Intelligence) İngilizcede akıl, zekâ manasına ge­ lir. Biz de, olması gereken yeterlilikte bir bilgi birikimi maalesef yoktur. H â l b u k i bütün ideolojik grupları, bunların geçmişten bugüne u z a n a n seyrini, ideolojilerini ve amaçlarını çok iyi bil­ m e m i z gerekiyor. Bir tek kelimeyi atlamayacak kadar bu konuya hâkim olmalı, söylenen en ufak yalanı ya da anlatılanlar daki en küçük bir tutarsızlık ve yanlışı tespit edebilmeliyiz. Oysa bizler ö n ü m ü z d e k i apaçık yanlışları bile fark etmekten acizdik. Aslın­ da sadece bu olayda değil, görev sahamıza giren t ü m konularda yeterli oranda bilgiye sahip değildik. Hem ülke içerisinde hem de ülke dışında bu türden ideolojik örgütlerle olan mücadelede aynı durum geçerliydi.

122

1. Bölüm: Devlet

Biz sol grupların, bölücü ve dinci örgüt mensuplarının ne d e m e k istediğini, ne y a p m a k istediklerini, faaliyetlerini, amaçla­ rının ne o l d u ğ u n u , fraksiyonlar arasındaki farkın nereden kay­ naklandığını hiçbir z a m a n tamamıyla algılayıp, anlayamadık. Hâlbuki bu algılayış ve kavrayışa sahip olabilseydik, daha işin başında bir olayı hangi örgütün yapıp hangisinin yapama­ yacağını, h e r h a n g i bir olay ya da d u r u m karşısında hangi ör­ gütlerin hangi stratejileri izleyip hangi tavırları alacaklarını, bir örgüt içinde h a n g i şekilde sapmaların yaşanabileceğini, hangi e y l e m tarzlarının hangi örgütler tarafından gerçekleştirilebilece­ ğini çok net olarak tespit edebilirdik. Ç ü n k ü t ü m bu unsurlar, çerçevesi çok kesin hatlarla çizilmiş olarak t ü m örgütlerin ide­ olojilerinde yazılıdır; bu ideoloji çerçevesinde örgüt mensupları belli bir bakış açısına sahiptir. Sol grupların Türkiye ile ilgili ayrı ayrı kendilerince bir değerlendirmeleri vardır. Bütün Mark­ sist örgütler ö n c e mevcut d u r u m u değerlendirir, sonra sınıfları mevzilendirir ve mevcut d u r u m a göre kendilerine örgütsel, eylemsel bir strateji çizerler. Onlara göre b u g ü n k ü d u r u m d a n , gelecekteki sosyalist, k o m ü n i s t bir topluma nasıl geçileceğinin tek tek y o l u ve safhası vardır. İşte b u n u çok iyi bilmediğimiz için bütün örgütleri birbirine karıştırıyorduk. Bütün sol grupları sol, b ü t ü n sağ grupları ise sağ olarak görüyorduk, k e n d i içlerindeki farkları algılayamıyorduk. Arala­ rındaki farkların neler olduğu, nasıl bir e y l e m tarzı izleyecekle­ ri, hangilerinin e y l e m yapıp, hangilerinin pasif kalacağı, hangi olayda hangisinin ne tavır takınacağı meseleleri bizim için h e p bir m u a m m a y d ı . Oysaki bu grupları tanıyanlar için bu mese­ leler hiç de m u a m m a değildi, hepsi tüm yönleriyle bilinebilirdi. Bu grupların içerisindeki insanlar, hatta basit sempatizanlar bile bu k o n u l a r hakkında fikir sahibiyken bizim en üst d ü z e y yöneticilerimiz bile bu insanların ve örgütlerin arka planlarını, niyetlerini algılayamıyordu. Ç o ğ u z a m a n "Bu insanlar n e d e n

123

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Sımonlaı

işlerini güçlerini bırakıp dağa çıkarlar, bunlar deli m i ? " şeklin­ deki basit sorularla oyalanıyorlardı. Sonuç itibarıyla B u r h a n Nart olayı, t ü m güvenlik sistemi­ mizin ne k a d a r boş, ne kadar kof olduğunu gösteriyor. Fakat bizler hâlâ ö v ü n e r e k sistemlerimizin çok güvenli o l d u ğ u n u sa­ vunarak halkı ve kendimizi aldatmaya d e v a m ediyoruz.

Aranan Üç Kişinin Yakalanması
Yine Diyarbakır'da çalıştığımız yıllarda Diyarbakır'ın Dicle ve Hani ilçeleri arasında Dicle'ye bağlı bir köyde aranan kişiler var­ dı. Bu kişiler aynı z a m a n d a P K K l ı l a r a bu bölgede yataklık yapıp, destek veriyorlardı. Ancak bu köye ne kadar operasyon ve arama yapılsa yapılsın, bu şahıslan (özellikle iki tanesini) köyde yaka­ lamak m ü m k ü n olmuyor, mutlaka kaçıyorlardı. Bilgi aktarması için köyden eleman temin etmiştik ama bu elemanın verdiği bilgi doğrultusunda askeri birlikler veya operasyon güçleri köye gidin­ ceye kadar bu kişiler kaçıp, başka yerlere saklanıyorlardı. Özel­ likle de köyün yakınında bulunan derin Maden Çayı Vadisi'nde bu kişileri bulmak ve yakalamak m ü m k ü n değildi; köy, bu ka­ yalık bölgenin birkaç yüz metre yakınındaydı. Bu operasyonların sürekli neticesiz kalması, köydeki diğer örgüt sempatizanlarına da cesaret veriyor, devlet güçlerine olan itimadı azaltıyordu. Bu örgüt m e n s u p l a r ı n ı n yakalanmasıyla ilgili olarak yapı­ lan bir çalışma esnasında köyde bize bilgi aktaran insanlar­ la aranan bu militanların nasıl yakalanabileceğini konuştuk. Bize şöyle bir y ö n t e m önerdiler: "Bir defa araçları çok uzakta bırakarak, k ö y e yaya gelinmesi lazım. İkinci olarak, ilk gelecek olan o p e r a s y o n timleri köyde görülmeden vadi arasındaki sırt­ ları tutmalı, a r d ı n d a n diğer timler köye göstere göstere gelmeli. Timlerin geldiğini gören militanlar saklanmak için süratle vadi­ ye doğru k a ç a r k e n hepsi orada pusuya yatan timlerin kucağı­ na düşecektir." Bu, gerçekleştirilmesi zor, biraz zahmetli, fakat ustalıkla yapılırsa tutabilecek bir plandı. Genellikle de böyle 124

1. Bölüm: Devlet

ustalık isteyen planlarda bu işin başındaki insanların yapacak­ ları katkılar, düşünecekleri ince ayrıntılar ve hareket tarzları işi belirtiyordu. D a h a önce çok defa böyle planlar yapılıp başarısız olması nedeniyle bu defa bizzat k e n d i m timlerin başında gitme­ ye karar v e r d i m . D a h a önce olduğu gibi iki özel harekât timi, bize bilgi v e r e n köylüler ve benim sivil istihbarat unsurlarımla beraber bir kış günü (ocak ayıydı z a n n e d i y o r u m ) yola çıktık. Sabaha birkaç saat kala köye uzak mesafede anayolda araçtan indik ve y ü r ü m e y e başladık, bir saate y a k ı n çamurlar içinde y a ğ m u r altında yürüdükten sonra bir timi k ö y ü n uzağında tam vadinin k e n a r ı n d a bulunan kayalıklara gönderdik. T i m gidip yarların etrafında pusuya yatarak yerini aldı. G ü n e ş d o ğ m a y a başlarken sanki köye operasyon gücü geliyormuş gibi geniş bir hilal şekilde yirmiye yakın tim m e n s u b u köye girdi. Biz köye yaklaşırken bizim pusudaki timler köyden üç kişinin koşarak çıktığını ve kendilerine doğru geldiğini anons ettiler. Hiç kimse ateş etmedi, bu şahıslar da bizim timlerin pusuya yattığı o kayalıklara gelip timlerimizin yanında durdular ve timler hiçbir çatışmaya girmeden bu kişileri teslim aldılar. Köyde hiç kimse bu olayı görmedi. Biz açıkta gelen timler olarak köye girip "Bura­ dan geçiyorduk, konuşmak için geldik. Güvenliğiniz de bir sorun var mı, devriye geziyoruz, nasılsınız," diye köylülerle sohbet ettik. Bize çay ikram ettiler, çaylarımızı içtik, arama dahi yapmadık. Biz bu şekilde köylüleri oyalarken köyün dışında pusudaki tim­ lerimiz militanları yakaladılar ve köylülere belli etmeden vadi­ nin kenarından kayalıkların arasından köyün dışına çıkarttılar. Bize emniyetli şekilde oradan çıktıklarını haber verdiler. Bunun üzerine biz de köyden ayrılarak aynı noktada onlarla buluştuk. Böylece aranan üç önemli militanı, yakalanamaz denen kişile­ ri yakalamıştık. Bu hep aynı kaynaktan bize verilen bilgilerdi; bize itimat ettiği zaman, güvendiği zaman insanların katlandığı risk ve yaptıkları şeylerin ölçüsü esasen çok önemliydi. Aslında tüm G ü n e y d o ğ u d a k i operasyonlanmız teorik planlama açısın125

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

dan hiçbir hata içermiyordu belki ama uygulamada, incelikleri ve ayrıntıları planlamada karşılaşılan sorunlar nedeniyle operas­ yonlarda genellikle çok başarılı olunamıyordu.

Seren Operasyonu
Diyarbakır'da görev yapıyorduk. Kardeş kuruluştan alman bir habere g ö r e Şirnak'tan Tunceli bölgesine takviye olarak gönderilen bir grup P K K gerillası Tunceli'den gelecek kuryeyi Diyarbakır'ın Lice-Hani bölgesinde bekliyordu. Seren köyü ya­ kınlarında bekleyen militanlara bir an önce operasyon yapıl­ ması gerekiyordu. H e m e n keşif ve araştırmaya başladık. Köyün yakınlarında k i m s e y e g ö z ü k m e d e n militanların kalabileceği bir iki yer vardı, n o r m a l keşifte militanlar da bizi görerek tedbir alabilirlerdi. T a k s i plakalı araçlarımızla özel tim amirlerini alıp, araziyi görerek keşif yaptık. U m u l m a d ı k bir yerden yanaşarak operasyon yapmalıydık. Militanların Lice-Hani karayoluna paralel çok yüksek olmayan küçük bir d a ğ ı n yola bakan cephesindeki ağaçların arasında kaldıkları k a n a a t i n e vardık. T ü m tim amirleri ile planımızı yap­ tık. Dikkat ç e k m e m e s i için operasyona kiralık kamyonlarla ge­ lecektik. Militanların hiç bir şekilde g ö r e m e y e c e ğ i Dicle ilçesi istikametinden Hani'ye gelip, oradan köylere gidiyormuş gibi kamyonlarla yol alacaktık. K a m y o n u n kasası içinde operasyon timine m e n s u p 6-7 tim (her timde 20 kişi vardı) saklanıyor­ du. Hani'nin kuzeyine militanların saklandığı dağın arkasına gelince k a m y o n d a n inip dağın iki yanını kuşatacaklardı. Dağ kuzeyden t a m a m e n sarılınca, g ü n e y d e n otobüslerle gelen 4-5 özel timi sabah saat 07.00 sularında Hani-Lice yolunda, arazi taraması şeklinde geniş bir kol halinde dağa doğru yönlendi­ recektik, böylece yalnızca güneyden geldiğimizi z a n n e d e n mili­ tanlar tuzağa düşecekti. Plana u y g u n olarak araçları hazırladık ve gece saat 03.00'da timin bir kısmını kamyonlarla, bir kısmını otobüslerle y o l a çı126

1. Bölüm: Devlet kardık. Planlandığı gibi kuzeydeki timler dağı sardı, g ü n e y d e n otobüslerle gelen tim ise militanları dağda a r a m a y a başladılar. T i m l e r amiri ile ben de dağdaki hareketliliği anayoldan takip ediyorduk. Aşağıdan dağa d o ğ ı u yönelen timler daha 500 metre ilerlememişlerdi ki zirvedeki tim mensupları dağın ortasındaki ağaçlıklardan bazı militanların fırlayıp zirveye doğru çıktıkları­ nı anons ettiler. Kırsal alandaki çatışmalarda dağın zirvesini alan, üstünlük sağlıyordu. Militanlar da bizim yalnızca aşağıdan yukarıya doğ­ ru araziyi aradığımızı z a n n e d e r e k bir kısmını zirveyi almak üze­ re göndermişlerdi. Fakat biz gizlice dağın zirvesini ve iki yanını daha önce almıştık, zirveye çıkmak isteyen militanlar menzile girdiklerinde çatışma başladı. Dağ t a m karşımızda idi, 11 mi­ litan ve etrafındaki dağı sarmış 200'den fazla özel tim mensu­ bu b u l u n u y o r d u . Aramızda 2 km d e n fazla bir mesafe olmasına rağmen z a m a n z a m a n mermiler yakınımıza düşüyordu, o ka­ dar dikkatli b a k m a m a r a ğ m e n bir tek kişiyi bile g ö r e m i y o r d u m . Herkes gizlendiği kayanın arkasında sadece ates ettiği yeri gö­ receği k a d a r k ı s m ı m çıkararak ateş ediyordu, filmlerdeki gibi hiç kimse k a l k a r a k veya kafasını çıkararak ateş etmiyordu. îlk ateş ile birlikte bazı militanlar düşmüştü, sabah 07.30 gibi baş­ layan çatışma saat 0 9 . 0 0 ü bulduğunda bir polisin kafasından yaralandığı ve d u r u m u n u n ağır olduğu a n o n s edildi. Çatışma haberinin merkeze intikaliyle birlikte Asayiş Kolor­ du Komutanı rahmetli Hulusi Sayın Paşa, bilahare O H A L valisi Hayri Kozakçıoğlu ve Emniyet M ü d ü r ü N e c d e t Menzir helikop­ ter ile olay y e r i n e geldiler. Helikopterle yaralı polisin alınması gerekiyordu. Timlerin yerini ben ve tim amiri arkadaş biliyordu; tim amiri çatışmayı y ö n e t e c e ğ i n e göre yaralı polisi almak görevi bana d ü ş ü y o r d u . Pilota y ö n ü tarif ederek helikopterle dağın ar­ kasında yaralının getirildiği yere gittik a m a bölge çok eğimli ol­ d u ğ u n d a n helikopter yere inemiyor, çok alçaldığında kanatları dağa değecek hale geliyordu. Yaralı polis hareketsizdi, çok zorlu 127

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

manevralarla helikopterin kanatları yerdeki otlara değecek ka­ dar alçalmca diğer arkadaşlarının elleri üzerinde yaralıyı zor­ lukla aldım, helikopterde pilottan başka yalnızca ben v a r d ı m . Hani-Diyarbakır m e r k e z arası helikopterle on beş dakika kadardı ama o gün b e n i m için bu on beş dakika saatlerce sür­ dü. Yaralı polis h e m e n ö n ü m d e yatıyordu; g ö z ü n ü n üzerinden yara almıştı, yarası sürekli kanıyordu. G e n ç , fidan boylu, es­ mer yağız delikanlı... Polisin yarasından akan kanla benim g ö z ü m d e n akan yaşlar birbirine karışıyordu; hangisinin daha fazla aktığını bilmiyorum. O an bir y a n d a n inşallah kurşun sıyırmıştır, beyinde tahribat yoktur diye bu genç için dua ediyor, bir yandan da dağda çatı­ şan bu insanları düşünüyordum, gencecik insanlardı. O zamana kadar hep militanların yerini tespit edip kısa sürede i m h a ederek bu bölgedeki olaylann ve çatışmaların bitirilmesi gerektiğine ina­ nıyor ve bunun için uğraşıyorken, ilk defa kim olursa olsun hiç kimse ölmeden bu işi halledebilmeyi diledim. B u n u n başka bir çaresi y o k m u , neden gencecik insanlar ölüyor, yazık değil mi, neden onlar ölmeye mahkumlar, ölmeleri şart mı, niçin ölüyorlar gibi sorular z i h n i m d e dolaşıp durdu. Bu sorulan kendime soru­ y o r d u m ama on beş dakikalık mesafe hâlâ bitmemişti, helikopter daha Diyarbakır'a gelmemişti. Bugün bu soruları sorup cevap­ larını almaya kalksam günler alır ama o gün bütün bunlar beş dakika içinde cevaplanmıştı, yanınızda biri ölüyor ama siz hiçbir şey yapamıyorsunuz, bir an önce hastaneye varmayı düşünü­ yorsunuz. Dakikalar bile aylardan daha uzun geliyordu. S o n u n d a Diyarbakır'a vardık ve yaralı polisi piste indirdim. A m b u l a n s bekliyordu. Yeni yaralılar olabileceğinden h e m e n

bölgeye d ö n m e m gerekiyordu. D ö n d ü ğ ü m d e çatışma d e v a m ediyordu.Bir ara bir polisin militanların siperlerine kadar gittiği anons edildi. Olacak şey değildi.Timler militanların bulunduğu yere en fazla 100 m e t r e mesafede iken bir polis tek başına ta içlerine kadar gitmişti. Ateş kesilerek, anonslarla bu k a h r a m a n 128

1. Bolüm: D e v l e t

polis zorla geri çekildi. Bu polis, daha sonraki bir operasyonda yine böyle g ö z ü karalığı ve cesareti nedeniyle şehit olan M e h m e t Elçin d i . Bir iki saat daha süren çatışma, tüm militanların ölü ele geçmesi ile neticelenmişti. Daha sonra çaüşma yerlerini gezerken gördüm ki militanlar çatışma anında çalıların içine girip yeri kasatura vs. ile kazarak kendilerine siper yapmışlar, etraflannı küçük taşlarla örerek,

görülmeden çevreyi görebilecekleri mevziler oluşturmuşlar. Çok yakınında farklı cephelerden ateş edilmediği sürece mevzilere kurşunla tesir etmeyeceğini, çatışan kişileri değil uzaktan, yüz metreden bile kimsenin göremeyeceğini, sadece tüfeklerden çı­ kan alev ve sese dayanarak yerlerinin tespit edildiğini fark ettim. Vurulan polisin arkadaşlarını dinlerken, iki defa ateş etmek için kafasını kendine siper aldığı taşın üzerine çıkarıp ateş etti­ ğini, y a n ı n d a k i arkadaşı "Kayanın üzerine kafanı çıkarma, teh­ likeli, vurulursun, kayanın yan tarafından sadece çevreyi göre­ bilmek için bir gözünü çıkaracak kadar çıkıp ateş etmen lazım," demesine r a ğ m e n aynı hatayı bir kez daha y a p m a s ı nedeniyle yaralandığını ö ğ r e n d i m . Maalesef daha sonra polisin şehit ol­ duğu haberini aldık.

Cezaevinde Tünel Bulunması ve Eğitimin Önemi
Meslek h a y a t ı m boyunca, en önemli şeyin bilgi ve bilgi elde etmenin y o l u n u n da eğitim ve o k u m a k olduğu kanaatini edin­ dim. O k u m a k , ama özünde kendi mesleğiniz ve faaliyet alanını­ za giren konuları iyi okumak, bu konular hakkında kapsamlı ve donanımlı bilgiye sahip olmak çok önemlidir. Dışarıdan bakıldı­ ğında bu d u r u m pek fark edilmese de işin içine girildiği z a m a n asıl marifetin bu olduğu görülür. T e r ö r örgütlerinin mensupları b e n i m en çok uğraştığım insanlardı ve onların yaşamları, faali­ yet tarzları, davalarına olan samimi inançları, olayları anlatma­ da gösterdikleri olağanüstü ifade yetenekleri dolayısıyla onlara hayranlık d u y u y o r d u m . 129

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

Eğitim k o n u s u işin özünü oluşturacak kadar önemlidir. Biz hep karşımızda savaşan insanları görüyorduk ve onların yaptık­ ları bu olağanüstü savaşma çabalarını g ö z ü m ü z d e büyütüyor­ duk. Sınırlı bir kuvvetle bizim üstün silah, araç ve gereçlerimize karşı olağanüstü bir direnç gösterebiliyorlar, gerek İstanbul'da gerek G ü n e y d o ğ u ' d a kırsal alanlardaki operasyonlarda saatler­ ce süren çatışmalar sonunda güvenlik kuvvetlerine ciddi zayiat verdirebiliyorlar ve hatta çoğu z a m a n çemberi y a r ı p kaçmayı başarabiliyorlardı. Fakat bence önemli olan onların yürüttüğü savaş değil. A s ı l önemli olan, kısıtlı kuvvetleriyle bizim karşı­ mızda güçlü ve dirençli olmalarını sağlayan, onları büyüten, o büyük ruhu, o büyük düşünceyi getiren şeydi. O insanla­ rın okumaları, yazmaları ve kendi davaları ile ilgili öğrendikleri şeydi. Bunu ç o k ö n e m s i y o r d u m . Bir P K K m e n s u b u kolaylıkla rapor yazabilir, dünyayı ve dünyada yaşanan gelişmeleri tahlil edebilir, saptadığı siyasi ve sosyal gelişmelerin ü l k e m i z e nasıl yansıyacağını, ü l k e m i z e yansıyan bu gelişmelerin nasıl bir or­ tam yaratacağını, bunun s o n u c u n d a kendi örgütlerinin nasıl hareket etmesi gerektiğini ve en nihayetinde kendisine düşen görevin ne o l d u ğ u n u , bu görevi nasıl yerine getireceğini t ü m ayrıntılarıyla anlatabilir. Güvenlik kuvvetleri olarak biz, bu ka­ dar güçlü bir tahlil yeteneğine ve dünyadaki bütün meselele­ re bu gözle b a k a n bir anlayışa sahip değiliz. Bu bakış açısı­ nı ve d e ğ e r l e n d i r m e becerisini devletin m e m u r l a r ı n d a görmek m ü m k ü n değildir Fakat her örgüt m e n s u b u n u n raporunun ilk başlangıcı bu türden çözümlemelerle başlar. Yine aynı şekilde örgütün üst d ü z e y kadrolarından aşağı kadrolara gönderilen talimatlar da birçok açıdan şaşırtıcı gelebilir. Bu talimatlardaki ifade becerisi, kesin ve net ifadelerle meselelerin anlatılması örgüt m e n s u p l a r ı n ı n bilgi düzeyini ortaya koymaktadır. Genel bakış, y ö n l e n d i r m e , hedefler, bu hedefe u y g u n çalışma, e y l e m o kişinin veya g r u b u n yaratıcılığına bırakılmaktadır; bu özellikle­ rin ancak çalışarak, okuyarak kazanılabileceği i n a n c ı n d a y ı m .

130

1. Bolum: Devlet

Bir defa olağanüstü bir ifade kabiliyetine sahipler. Olayları çok açık ve net olarak anlatabiliyorlar; gözleriniz kapalıyken bir m a s a n ı n ü z e r i n d e k i bütün eşyaları görüyormuşçasına en ufak bir eksik ve fazlalık yaratmaksızın net olarak tasvir edebiliyor­ lar. Bu, örgüt mensuplarının nasıl yetiştikleriyle ilgili bir ipucu vermesi b a k ı m ı n d a n önemli bir konudur. Bu kişilerle k o n u ş u r k e n çoğu z a m a n eğitimleri ile ilgili çok önemli ipuçları alıyordum. Özellikle teslim olmuş insanlarla sohbet e d e r k e n z a m a n z a m a n iki ya da üç ay boyunca bir eve kapanıp aynı kitabı tekrar tekrar okumak, okuduklarını karşı­ lıklı anlatıp tartışarak daha geniş bir y o r u m l a m a becerisi edin­ me çalışmasını onlar eğitimden bile saymadıklarını gördüm. Diyarbakır cezaevinde tanık o l d u ğ u m ve aslında örgüt m e n ­ suplarının eğitime verdikleri önemi başlı başına anlatan harika bir olayı hiç u n u t m a d ı m . Diyarbakır'ın m e r k e z i n d e tesadüfen ateşlenmiş bir kalaşnikof tüfek b u l u n m u ş t u . Bu olayı takip

ederken silah ve silahı tutan kütüklükler, şarjörler ve bulunuş biçimi örgüt mensuplarının taşıdığı silahları ve taşıma biçimini çağrıştırıyordu. Örgüt mensuplarının silah taşıma şekli, şar­ jörlerini s a k l a m a biçimi, k ö y l ü n ü n k i n d e n kesinlikle farkı oldu­ ğunu ve net ve kesin hatlarla ayrıldığını bölgede görev y a p a n herkes bilir. İşte bu silahın kütüklük/rakt d e n e n şarjörlerinin takılı olduğu palaska benzeri kemerin o m u z d a n geçirilerek

uzun süre kullanılmış o l d u ğ u n u gösteren k u l l a n ı m izleri vardı. Silahlarını bu şekilde sadece asker ve gerilla gibi sürekli silah ve şarjörlerini k u ş a n a n insanlar taşırdı. Yerli halk ise silahla­ rını sadece k e m e r e şarjörleri takarak kullanırdı. Dolayısıyla bi­ zim bulduklarımızın örgüt m e n s u p l a r ı n a ait o l d u ğ u n u tahmin ediyorduk. Bu olayı soruştururken bir grup örgüt m e n s u b u n u yaka­ ladık. Kendilerinin ve T İ K K O ö r g ü t ü n ü n birer k a m y o n gasp ederek cezaevinin y a n m a gitmek ve cezaevindeki bir tünelden kaçmak isteyen kişileri alıp, belli bölgelere g ö t ü r m e k l e görev131

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

lendirildiklerini söylediler. Fakat cezaevinden nasıl bir kaçış olacağını bilmiyorlardı. Bu olayı tahkik ederken bir süre önce Bingöl kırsalında bir çatışmada ölen militanların eşyaları arasında bulunan şifreler çözüldüğünde, Diyarbakır cezaevinden kaçış planıyla ilgili bilgi­ ler edildi. Milli İstihbarat Teşkilatı olayı takip ediyordu, cezaevi sürekli didik didik aranıyor ama tünel bulunamıyordu. Varlığı kesin olmasına r a ğ m e n yeri bir türlü tespit edilemiyordu. Daha sonra yapılan araştırmalar s o n u c u n d a tünelin o za­ m a n k i adıyla y a n ı l m ı y o r s a m otuz d o k u z u n c u veya otuz sekizin­ ci koğuşta, örgütün ve hatta T İ K K O gibi başka bazı örgütlerin yöneticilerinin de kaldığı koğuşta olduğu tespit edildi. Bu koğu­ şa sadece P K K mensupları değil, z a m a n z a m a n bazı örgütlerin lider kadroları da konuluyordu. Koğuş kendi içinde dört katlıy­ dı. Her katta sekiz tane tek veya iki kişilik hücreler bulunuyor­ du. Bunlar yöneticilerin kaldığı özel bölümlerdi. Cezaevi y ö n e t i m i n e d u r u m bildirildi. Bu koğuşa gittiler, her yeri aradılar a m a tüneli bulamadılar. Tünelin y ü z d e yüz varlı­ ğı biliniyor a m a koğuş içindeki giriş noktası, mahalledeki çı­ kış noktası ev ev aranmasına r a ğ m e n bulunamıyordu. B u n u n üzerine tünelin çıkış noktası olduğu düşünülen cezaevinin ma­ halleye bakan bahçesine iş makineleriyle altı metre derinliğin­ de kanallar açıldı. Fakat yine tüneli bulmak m ü m k ü n olmadı. Tedbir amacıyla buraya beton bloklar yerleştirildi. Aradan y a n ı l m ı y o r s a m bir yıl geçti. Yapılan bir operasyonda uzun süre c e z a e v i n d e yatan ve daha sonra tahliye olan örgütün en dirençli yöneticilerinden S.C.'yi yakaladık. S.C. o koğuşta kalan örgütün çok inançlı ve önemli kadrolardan biriydi. T ü n e l kazıldığı y ö n ü n d e iddiaların ortaya atıldığı d ö n e m d e de cezae­ vindeydi. T a h l i y e olduktan sonra m e m l e k e t i n e gitmemiş, örgüt­ sel faaliyetler için Diyarbakır'da kalmıştı. Uzun süre cezaevinde kalmış, efsanevi direnişlerin sahibi bu adamı izleyerek, kurduğu haberleşme ağına girerek, mektupla132

1. Bolüm. Devlet

nnı ele geçirip şifrelerini çözerek ve bir süre faaliyetlerine devam etmesine müsaade ederek sonunda tünelin yerini ve neden tüne­ li bir türlü bulamadığımızı uzun bir uğraşıdan sonra öğrendik. Mucize tünelin girişi inanılması imkânsız biçimde dör­

d ü n c ü katta başlıyordu. Evet bu bir şaheserdi, bir mucize idi. Herkesin z e m i n d e olduğunu düşünerek giriş noktasını burada aradığı tünel dört katlı koğuşun en üstünde, d ö r d ü n c ü katın­ da tavandaki y a n d u v a r d a başlıyordu. Bu kadar a r a m a y a karşı b u l u n a m a m a s ı normaldi, hatta gösterilmese idi yıllar boyu da bulanamayabilirdi. Bu tünelin yapılış hikâyesi şöyleydi: T ü m cezaevlerinde ol­ d u ğ u gibi Diyarbakır cezaevindeki örgüt mensupları da sürek­ li dışarıyla haberleşiyorlardı. ö r g ü t s e l faaliyetlerin en ciddi ve örgütsel kuraların en uygun şekilde uygulandığı yerler cezaevleridir. Dışarıdan, örgüt üst düzeyinden sürekli yazılı talimat gelir. C e z a e v i n e düşen her militan içerdeki örgüt yöneticilerince ifadesi alınır, o p e r a s y o n u n nasıl başladığı, içlerinde ajan olup olmadığı, ç ö z ü l ü p gizlice polise konuşan olup olmadığı gibi kılı kırk yaran bir sorgulama yapılır. Sorgulamanın sonunda, sor­ gulama tutanakları ile birlikte hata eden, çözülen, sorguda za­ yıf kalan militanların özeleştiri raporları, cezaevindeki eğitim faaliyetleri, her militan hakkında cezaevi örgüt komitesinin

tanzim ettiği değerlendirme raporları, cezaevi yönetimi ve diğer örgütlerle ilişkiler ve görüşme tutanakları ile ilgili belgelerden oluşan örgütün cezaevi arşivi oluşturulur. Her koğuşta, hücre­ de ve gruptaki örgüt mensuplarının, kendilerine ait rapor, tali­ mat ve d o k ü m a n l a r ı n ı gizlediği bilinen bir d u r u m d u . A n c a k z a m a n zaman cezaevinde toplu aramalar olduğun­ dan, bu belgelerin y a k a l a n m a m a s ı için koğuş duvarlarının ka­ zılıp oluşturulan çukurlara g ö m ü l ü p üzeri hafif bir alçı veya kireçle kapatılarak gizlenir. Bir defasında yine genel ve teferru­ atlı arama olacağı haberi alınması üzerine, çok miktarda örgüt­ sel belgeye sahip tutukluların t ü m belgeleri aynı yere g ö m m e k 133

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

için hücre duvarını fazla kazmasıyla tuvaletin arka kısmında bir boşluk, bir baca olduğu fark ediliyor. Bu d u r u m u n koğuş sorumlusuna anlatılması üzerine bir inceleme yapılıyor. Ya­ pılan i n c e l e m e d e cezaevi inşa edilirken tüm tuvaletlerin arka kısmında tuvalet kokularını dışarı atmak için 4 katlı koğuşun tabanından çatı k a t m a kadar devam eden bacaların olduğunu, hatta bu bacaların t a h m i n e n 6-7 sıra halinde k o ğ u ş u n içindeki tüm hücrelerde b u l u n d u ğ u n u , bu bacaların koğuş tuvaletlerini havalandıran pencerelerinin tuğla, sıva vs. ile kapatıldığını öğ­ reniyorlar ve b u n u n gelecekte farklı amaçlar için kullanılabile­ ceğini düşünüyorlar. Z a m a n içerisinde bu bacaların kaçış için ideal imkânlar sağlayacağını d ü ş ü n e r e k kaçış planları y a p m a y a başlıyorlar.

Yukarıdan aşağı doğru her iki hücre için bir tane olacak şekil­ de ve duvarları kolayca kırılabilen beş altı bacanın olduğunu görmüşler. B u n u firar için bir fırsat bilmişler. H e m e n dördüncü kattan başlayıp iplerle aşağı inmişler. Binanın z e m i n katının kalın beton o l d u ğ u n u görünce, temizlik amacıyla kullanılan tuz r u h u n u beton z e m i n e d ö k ü p betonu y u m u ş a t m ı ş l a r . Ardından bir eğlence tertipleyerek koğuşlardaki herkesin halay çekmesi­ ni istemişler, böylece y u m u ş a y a n z e m i n e halay çekerken sert vurmak suretiyle betonun kırma seslerinin duyulmamasım

sağlamışlar ve tünel k a z m a y a bu şekilde başlamışlar. Bu, eşine çok az rastlanır enteresan bir tüneldi, çünkü girişi d ö r d ü n c ü kattaydı. Aşağıya inip aşağıdan kazılıyordu. Çıkan topraklar iplerle yukarı çekiliyordu. Cezaevi yönetimi, m a h k u m l a r ı n tünel kazıp çıkan toprağı tuvaletlere, lavabolara vs. d ö k m e ihtimaline karşı atık suları sürekli kontrol ediyordu, bunun için m a h k u m l a r da çıkan toprağı kazı y a p m a k için kul­ landıkları bacanın haricindeki diğer baca boşluklarına doldu­ ruyorlar dı. D a h a garibi en üst katta bulunan d o k u z kişi bu kazı işini yürütüyor, ama üç kat aşağıda bulunan otuz militanın hiçbirinin bu o l a y d a n haberi o l m u y o r d u . 134

1

Bölüm: Devlet

O z a m a n k i cezaevi yönetimi tüm aramalara rağmen tüneli b u l a m a y ı n c a her ihtimale karşı k o ğ u ş u n giriş k a t m a kimsenin girmesine izin vermiyor, böylece tünelle kaçışa tedbir aldıkları­ nı düşünüyorlardı. A m a bizim tünel dördüncü kattan başladığı için bu tedbir hiçbir işe yaramayacaktı. Tabii t ü n e l d e çalışmak çok zor bir işti. İplerle 4 kat aşağı, sonra 6-7 m e t r e toprağın altına iniliyor, aşağıda havasız, nemli bir ortamda (her ne kadar körük k u r m a k suretiyle hava veril­ se de) çok z o r şartlarda çalışılıyordu. Çok ağır şartlarda yapı­ lan bir iş o l d u ğ u n d a n herkes bu güç işin altından kalkamıyor, hatta bazıları büyük oranda hastalanıyordu. Bu tünelde çalışıp da kalıcı akciğer hastalığına y a k a l a n m a y a n çok az insan var­ dı. Tünele ç o k özel elektrik tertibatı kurulmuş, özel körüklerle hava veriliyor olsa da şartlar çok zorlayıcı o l d u ğ u n d a n insanlar daya nam ıyordu. İşte bu tünel kazılırken, tünelde çalışan örgüt militanların­ dan tutuklu Hasan A t m a c a günlük tutuyormuş. T ü n e l d e bulu­ nan bu günlüklerin t a m a m ı n ı o k u d u m . Beni çok etkileyen, çok önemli şeyler anlatan yazılardı bunlar. Bu günlüklerde tünelin yapılış sürecini ve eğitimin önemini ortaya k o y a n inanılmaz, sarsıcı anlatımlar vardı. G ü n l ü k l e r d e n anladığım kadarıyla tünelde k a z m a faaliyet­ leri her a k ş a m saat onda başlayıp sabah beşte bırakılıyordu. T ü n e l girişi d ö r d ü n c ü katın orta hücresinde tuvaletin arka du­ varı delinip yaklaşık 40-50 metre ebadında alçıdan bir kapak yapılıp, havlu vs. asmak için askılık vazifesi görsün diye kapak ortasına b ü y ü k ç e bir çivi çakılmış. Her gece bu çividen çekile­ rek kapak açılıp tünele giriliyor, sabaha karşı iş bitince kapak yerine takılarak çevresi ince alçı ve kireçle kapatılıp hiç kimse­ nin ş ü p h e l e n m e y e c e ğ i normal bir duvar haline getiriliyordu. Tünel k a z m a faaliyetleri öncesinde militanlar bir bahaneyle sürekli isyan çıkarıp cezaevi yönetimine problem yaratıyorlardı. Kazmaya başlamadan önce o zamanki cezaevi yönetimine bir an135

Haliç'te Yaşayan Simonlaı laşma yapalım, kurallara siz de uyun, biz de uyalım demişler. Cezaevi yönetimi, geçmişteki direniş olaylarından çok fazla çek­ miş olduklarından bu öneriyi ziyadesiyle m e m n u n olarak kabul edip, örgüt yöneticileri ile anlaşmışlar. Bu anlaşmaya göre birçok konuda mutabakatlar yapılmış, özellikle tünel kazmayı kolaylaş­ tırmak için o z a m a n kadar sayım vermeyen, istenilen saate iste­ nildiği gibi d a v r a n m a y a n örgüt mensupları gece saat onda yat­ mayı, sabah erken kalkmayı kabul etmişler. Ancak tutukluların rahatsız edilmemesi için gece araması ya da tedbir vs. amacıyla koğuşlara gardiyanların gelmemesi, koridorda bile gezilmemesi şartlarını ileri sürmüşlerdi. Zaten içeride böyle bir düzeni tesis etmeyi isteyen idare de bu şartlan kabul etmişti. Böylece cezae­ vinde her şey normal seyrindeymiş gibi gösterilmişti. Örgüt bu şartları kendi kadrolarına da kabul ettirmiş, böy­ lece tüneli rahat k a z m a imkânına kavuşmuştu. Her gün saat 22'de kazma işine başlamak için saat 21 'de sayım veriliyor, on­ dan sonra da herkes normal meşguliyetinde görünüyor. Hiçbir olay ya da direniş olmadığı için de gardiyanlar, askerler normal m u t a d a r a m a n ı n haricinde koğuşlara girmiyorlardı. Biz kırsaldan gelmiş olan militanları yakalayıp tünelin varlı­ ğını öğrendiğimiz an önce cezaevi dışında özel harekât timleriyle tedbir almıştık. Daha sonra o zamanki Diyarbakır Sıkıyönetim Tali Bölge K o m u t a n ı General, cezaevi komutanı albayı gece geç saatte çağırmış ve tünel kazıldığı yolundaki bilgilerimiz üzerine cezaevinde arama ve sayım yapmasını istemişti, albay "Komuta­ nım bu saatte arama ve sayım y a p a m a m , onlarla mutabakatımız var. Kasıtlı kendilerini rahatsız ettiğimizi ileri sürerek direnirler," demişti. Ve cezaevi kolorduya bağlı olduğu için General, Kolordu Komutanına d u r u m u bildirmiş ve sabah saatlerine kadar arama veya sayım yapılamamıştı. Sayım yapıldığında eksik yoktu ama günlerce süren aramda tünel de bulunamadı. Tünele kazı için inen, bünyesi sağlam olanlar her gün zor şartlarda çalışıyor, saat 2 2'de tünele girip sabah 5'te çıktıktan 136

1. Bolum: Devlet sonra o z a m a n k i su ısıtıcılarıyla h e m e n su ısıtıyorlar, duşlarını alıp biraz u y u d u k t a n sonra tekrar normal günlük hayatlarına de­ v a m ediyorlardı. Kazma faaliyeti bu şekilde 6 aya yakın sürüyor, sonunda tünel bitiyor. Bir ara Hasan Atmaca kafasını dışarı bile çıkarmış, etrafa bakıp tekrar geri inmiş Ç ü n k ü henüz kendilerini götürecek örgüt mensupları ile mutabakata varmamışlardı. Tünel k a z a r a k cezaevinden çıkacak kişilerin kaçırılması ve yurtdışına çıkarılması sürecini dağdaki bir grup doğrudan ö c a l a n ' ı n y ö n e t i m i n d e organize ediyordu. Örgüt bu olaya ha­ yati ö n e m v e r i y o r d u . Böyle bir olayın örgüte b ü y ü k moral vere­ ceği, devlette ise panik yaratacağı varsayılarak olağanüstü bir dikkat ve gizlilikle takip ediliyordu. Örgüt açısında iyi giden bu olayda ilk terslik bir silah atma olayının terörle m ü c a d e l e şube­ sine aktarılarak soruşturulmasrydı. Diyarbakır'ın içinde olduğu olağanüstü hal bölgesine özgü çıkarılan bir k a n u n l a herkes bir ay içinde elinde bulunan silahlarını getirirse silahların ruhsata bağlanacağı duyurulmuştu. B u n u n üzerine ruhsatlı silaha sa­ hip o l m a k isteyen herkes silah almaya başlamıştı. Silah alım­ ları sırasında insanlar d e n e m e y a p a r k e n kazara silahlar ateş alıyordu. O tarihlerde Diyarbakır m e r k e z d e bir silah atılması olayı karakola intikal etmişti. N o r m a l olarak bu olay, yeni çı­ kan k a n u n dolayısıyla silah almak isteyen birinin bakıp ince­ lerken silahı yanlışlıkla ateşlediği y ö n ü n d e y o r u m l a n ı p basitçe geçiştirilmesi gerekirken, silahın y e d e k şarjörlerinin taşınma şekli itibarıyla (mahalli olarak rakt denen beş altı y e d e k şarjö­ rün takılı o l d u ğ u taşıma kemeri ve sistemi) n o r m a l vatandaşın taşıdığı şekilden çok örgütün taşıdığı tipe b e n z e m e s i üzerine bu olayın soruşturması Terörle M ü c a d e l e Şubesine aktarıldı. Tahkikatı d e r i n l e ş t i r m e m i z sonucunda bu silahların cezaevin­ de tünel kazıp k a ç m a y a kalkan militanlara dışarıdan y a r d ı m e t m e k için g ö n d e r i l e n P K K l ı l a r ı n silahları olduğu, bu kişilerin araç gasp e d e r e k tünelden çıkacak militanları kaçıracak tim olduğu anlaşıldı. Sonra bu timin yakalanması, onlardan edini137

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

len bilgiler ışığında cezaevinde tünel arama faaliyetlerimiz, en son cezaevi bahçesine kanallar kazıp beton bloklar yerleştir­ m e m i z s o n u c u n d a kaçış planı bir süre sekteye uğramış. Mili­ tanlar olayı t a m anlamak, operasyon hakkında kesin bilgiler almak, tuzak ihtimaline binaen bir süre beklemiş. Daha sonra d u r u m güvenli o l d u ğ u n d a n emin olunca tekrar planı işletmeye çalışmışlar a m a bu sefer de bizim bahçeye kazdığımız kanal ve beton engeller değil ama gelen kış mevsimi onları engellemiş, y a ğ a n y a ğ m u r l a r sonucu tünelin suyla dolması üzerine suların çekilmesi için y a z başını beklemeleri gerekmişti. İkinci aksilik ise operasyon sonrası y e n i d e n işe başlayan ör­ güt, tünel kazanlar arasında en güvenilir kişilerden birinin tah­ liye olmasıyla birlikte o n u n dışarıdaki işleri organize edeceğine sevinirken bu kişinin bizini k u r d u ğ u m u z basit istihbarat ağına takılmasıydı. Bu kişiden elde edilen dokümanları ve şifreleri çözerek tüneli ortaya çıkardık. Büyük umutlar bağlanan, feda­ karlıklarla y a p ı l a n mucizevi tünel olayı böylece sona ermişti. T ü n e l k a z m a olayı ile ilgili olarak n o r m a l d e g ü n l ü k tutmak yasak o l m a s ı n a r a ğ m e n tünelde y a z m a k ve b u l u n d u r m a k ser­ bestti, ç ü n k ü zaten tünelin ortaya çıkması her şeyi ortaya dö­ keceği için g ü n l ü ğ ü n anlamı o l m u y o r d u . Bu günlükte Hasan A t m a c a şunu y a z ı y o r d u : "Arkadaşlarımın çoğu tünel kazarken oksijensiz, havasız ortamda kalmaktan ve cezaevinin zor şartla­ rından dolayı hastalanmış, bir kısmı tüberküloz olmuştu. Aşağı inmekte zorlanıyorlardı. Bünyesi sağlam olan iki kişiden biri bendim. B e n de her gün veya günaşırı aşağı i n i y o r d u m . Çoğun­ lukla da her g ü n iniyordum. A k ş a m saat 22'de tünele iniyor, saat sabah 5'e kadar pis ve karanlık bir yerde, ç a m u r u n içinde kazı y a p ı y o r d u k . Sabahleyin saat 5'te tünelden çıkıyor a m a bit­ kin bir vaziyette d u ş u m u alıyor ve h e m e n y a t m a m gerekiyordu. Erken kalk, y e m e k y e , saat 9'da sayım. Saat 10'da ise örgütün çizdiği eğitim p r o g r a m ı başlayacak."

138

1. Bölüm: Devlet İşte bu kadar y o ğ u n çalıştığı için A t m a c a bu eğitim prog­ ramlarının bir kısmına katılamıyor. Katılmakta zorlanıyor daha doğrusu. Geç kalınca örgüt yöneticileri toplanıyor. Eğitime ka­ tılmadığından ceza alıyor. Eğitimin konusu a n ı m s a d ı ğ ı m kada­ rıyla ya kapitalizmin ya Marksizm'in e k o n o m i politiği. Hasan Atmaca P K K ' n ı n eski, 12 Eylül öncesi k a d r o l a r m d a n d ı . Bu ko­ nuları en az yüzlerce defa okumuş, hatta seminerlerde bu ko­ nularla ilgili alt kadrolara eğitim bile vermişti. A m a örgütün bir eğitim p r o g r a m ı vardı. Buna katılması şarttı. Katılmadığında da h e m e n örgüt yöneticileri tarafından kendisine ceza verilirdi. Örgüt kuralları böyleydi, hiçbir şekilde kurallar dışına çıkmak tasvip edilmiyordu. Verilen ceza çok büyük değildi ama hiçbir şeyin eğitimin ihmal edilmesine gerekçe olamayacağı açısında önemliydi. Verilen ceza üç gün sigara i ç m e m e veya iki gün hiç kimseyle k o n u ş m a m a y d ı . Bu cezayı verenler aslında H a s a n ' m yaptığı işi, o n u n bünyesini bu güçlüğü zor kaldırdığını da bi­ liyorlardı. A m a şunu da biliyorlardı ki bu eğitim olmazsa ne bu örgüt, ne de o tünelde bu çalışmayı y a p a c a k kişiler olurdu. Gece saat y i r m i ikiden sabah beşe kadar çalışıp sabah erken­ den eğitime katılacak kişi de bulunamazdı. İşte bu eğitim, böyle bir insan tipi yaratıyor ve o insanı or­ taya koyuyor. Her şeyin ateşleyici gücü, sanki bütün ağaçları yeşerten toprak misali düşünceleri şekillendiren ve var eden bu. Biz bu eğitimin sonucunda şekillenen insanın faaliyet ve eylemlerini g ö r d ü ğ ü m ü z için asıl olanın bu kişiler olduğunu düşünüyoruz. Oysa asıl olan onu yaratan, var eden, düşün­

ce yapısını oluşturan bu eğitim. Bu olay da eğitimin ne kadar önemli o l d u ğ u n u gösteren u n u t m a d ı ğ ı m olaylardan bir tanesi.

Diyarbakır'da İlk Teknikle Tanışmam
T e k n i k istihbaratla ve teknik aletlerle ilk kez başkomiser rütbesiyle Diyarbakır tanıştım. İstihbarat Şube Müdür göreve Vekili olarak bir

atandığımda

Diyarbakır'da 139

başladıktan

Haliç'te Yaşayan Simonlar m ü d d e t sonra o d a m d a bulunan çelik bir dolaptaki cihazları tek tek çıkararak kontrol etmeye başladım. Bu cihazların bü­ yük bir kısmı orijinal kutularında daha açılmamıştı. Bir kısmı ise ne oldukları merak edildiğinden yalnızca b a k m a k amacıyla açılmıştı. T a m a m ı n a yakını h e m e n h e m e n hiç kullanılmamıştı. D a h a sonra şubedeki evraklara, yapılan işlemlere baktığımda bu elektronik cihazların hiçbirinin görevde kullanılmadığını

g ö r d ü m . Çok miktarda (belki 40-50 tane) elektronik cihaz var­ dı. Büyük bir kısmının 5-6 yıl önce alındığı belli oluyordu. Tabii yalnızca bizim şubede değil pek çok başka şubede de d u r u m aynıydı. T e k n i k cihazlar bu günkü gibi ülkemizde imal edilmi­ y o r d u ve çok pahalıydılar. T a m olarak fiyatlarım bilemiyorum a m a çok y ü k s e k bedellerle alınmış olduğunu tahmin ediyorum. Bu kadar b ü y ü k rakamlara alınmasına r a ğ m e n hiçbiri kullanıl­ mamıştı. O z a m a n l a r bu cihazlara T R M serisi diyorduk. Uzunca bir süre bu aletler şubede kaldılar. Tekniğe, teknik çalışmaya m e r a k ı m nedeniyle biraz zorla­ yarak, biraz şartları en iyi şekilde değerlendirerek operasyonel çalışmalarda bu aletlerin bir kısmım kullanmaya çalıştım ve çok iyi neticeler aldım. A m a genel yapı itibarıyla kullanılması çok zor olan aletlerdi. Ya bizim ihtiyaçlarımıza uygun değillerdi ya da Türkiye şartlarına göre üretilmemişlerdi. Üstelik kaliteli ve amaca u y g u n da değillerdi. Bir m ü d d e t sonra MO serisi diye bilinen bir seri cihaz daha merkez tarafından gönderildi. Bunlar şekil, çalışma biçimi ola­ rak birincisine çok benzeyen ancak zamanın gereksinimlerine bir ölçüde u y a r l a n m ı ş , biraz geliştirilmiş cihazlardı. Bu cihaz­ lar da uzun süre şubelerde tutuldu. Ç o k az bir m i k t a r d a bir iki o p e r a s y o n d a zorlayarak kullandık. Diğer illerin tamamın­ da kullanıldığını hiç z a n n e t m i y o r u m . Ne kadara alındı bilmem a m a z a n n e d e r i m milyon dolarların çok üstündeydi. Milyon do­ larlık bu cihazların büyük bir kısmı sonradan toplanarak imha edildi. Galiba bunlar özel amaçla, istihbarat amaçlı üretildiği 140

1. Bolum: D e v l e t

için başka yerlerde kullanmak m ü m k ü n değildi. Belki bir iki dost ülkeye verilmeye çalışılmış olabilir ama büyük bir oranda toplanıp i m h a edildiklerini biliyorum. Her yeni gelen Genel M ü d ü r d ö n e m i n d e daha iyi istihbarat almak adına hiç alt k a d e m e d e çalışanlara sormaksızın, onların ihtiyaçlarını belirlemeksizin yeni cihazlar almıyordu. İhtiyacı belirleyenler, fiili olarak bu işlerde çalışmamış yöneticiler veya taşrayı hiç görmemiş (merkezin imkânlarından faydalanmak

için taşraya gitmek istemeyen) a m a bulundukları yere kendile­ ri gibi insanlardan başka kimseyi almadıklarından bu k o n u d a kendilerini otorite gören merkezdeki kişilerdi. Sonrasında daha kullanılabilir a m a yine y ü k s e k meblağlar­ da özel dizayn edilmiş sofistike bazı cihazlar alındı. Bunlar kıs­ men işe y a r ı y o r d u ama Türkiye şartlarına ve bizim uğraştığımız sahaya u y g u n değillerdi, bazı görevlerde kullandıysak da çok ciddi yararlar elde ettiğimiz söylenemezdi. Maliyetiyle kıyaslan­ dığında pek fazla verim alındığından da bahsedilemezdi. Hatta Türkiye'nin birçok ilinde bu aletler kullanılmıyor, daha doğru­ su kullanılamıyordu. Bu s a h a d a bir süre çalışıp, karşılaştığımız olaylarla ilgili deneyim ve algılamalarımız geliştikçe kendi hedef ve kendi ih­ tiyaçlarımıza u y g u n cihazları nasıl yapabiliriz diye düşünme­ ye başladık. Bu amaçla k u r d u ğ u m u z basit atölyelerde küçük meblağlarla, genel amaçlar için üretilmiş küçük video kamera, fotoğraf makinesi gibi cihazları kullanarak çok daha etkili ve kullanışlı aletler ürettik. Bu aletler h e m e n h e m e n her olayda, her ekip ve şubede kullanılmaya başlandı ve iyi neticeler, hatta mucizeler elde edildi. Milyon dolarlar verilerek alınan cihazlar ise geldikleri gibi çöpe atıldılar çünkü faaliyet sahamız içinde hiçbir yerde kullanılamıyorlardı. Devletin diğer kurumlarında da hemen h e m e n benzer olay­ lar yaşanıyordu. Milyonlar ödeniyor ama satın alınan araçlardan hiçbir verim elde edilemiyordu. Benim ilk göreve başladığım yıl141

Haliç'te Yaşayan Simonlar

larda (zannediyorum 1984 yıllarıydı) hemen h e m e n Türkiye'nin hiçbir ilinde terör ve istihbarat amaçlı dinleme ve izleme faaliyeti­ nin olmadığını biliyorum. Belki o gün bu bilgilerin tamamına sa­ hip değildim a m a daha sonraki çalışmalarımda ve görevlerimde gördüğüm kadarıyla tüm ülke genelinde o zamanlar hiçbir yer­ de telefon dinleme, teknik takip gibi herhangi bir teknik faaliyet gerçekleştirilmiyordu. Z a m a n içerisinde bu konularda, özellikle İstihbarat birimine bilgi sağlama ihtiyacı doğdukça bu bilgilerin nasıl elde edileceği konusu sürekli gündemimize geliyordu. Diyarbakır'da yedi yıldır devam eden sıkıyönetimin hatta iyice

G ü n e y d o ğ u ' d a k i terör olaylarını durduramaması,

tırmandırması ve sanırım batı ülkelerinde gelen tepkiler üze­ rine 1987 yılında sıkıyönetim kalkmış o n u n yerine olağanüstü

hal yönetimi kurulmuştu. Bir gün Diyarbakır E m n i y e t Müdür­ lüğünde terörle m ü c a d e l e amacıyla il genelinde neler yapılıyor, neler eksik vs konusuyla ilgili yapılan toplantıda bulunan o za­ m a n k i bölge valisi Hayri Kozakçıoğlu neden teknik çalışma ya­ pılamadığı, n e d e n teknik bilgi elde edilemediği konusunda bana çok fazla soru sordu. Ben de kendisine (belki biraz da soğuk bir tutum içinde) teknik cihazlar olmadığım, eldeki bu cihazlarla hiçbir şeyin yapılamayacağını, bunların çok fazla bir şey ifade etmediğini söyledim. Soğukça geçen bu toplantıdan bir m ü d d e t sonra bir gün dairede otururken Ankara Emniyet Genel M ü ­ dürlüğü Kaçakçılık Daire Başkanlığından birtakım cihazların, daha doğrusu d i n l e m e teyplerinin getirildiğini d u y d u m . Görevliler kendilerine söylendiği gibi getirip cihazları teslim etti ve bunların A n k a r a ' d a n getirildiğini söylediler. Ancak bu cihazların geleceğinden haberdar değildik. Kutuları açtığımızda y a n ı l m ı y o r s a m içinde on dört tane teyp vardı. Yedi tanesi Revox dediğimiz b ü y ü k makaralı teypler. Sinema filmlerinde gördüğü­ m ü z sinema filmi oynatır gibi büyük makaralı teypler. Yedi ta­ nesi U h e r denilen teyplerdi; bunlar tek bir telefon k o n u ş m a s ı n ı otomatik olarak kayıt ederken, R e v o x teyplerle ise iki telefon 142

1. Bölüm: Devlet hattı o t o m a t i k olarak dinlenebiliyordu. Bunlar oldukça büyük, hantal, a m a o z a m a n a göre iyi yapılmış uzun vadeli dinleme cihazlarıydı. Hepsi yurtdışı kaynaklı, A l m a n ve A m e r i k a n ma­ lıydı. On dört tane teybin, on dört hattı dinleyecek bir aletin ihtiyacımızdan fazla olduğunu, bir kısmını Narkotik şubesinin, bir kısmını da bizim kullanabileceğimizi d ü ş ü n ü y o r d u m . Bir gün Olağanüstü Hal Bölge Valisi'ne gittiğimizde teypleri sordu. O n a teyplerin geldiğini, bunların yarısını bizim, yarısını narkotiğin kullanabileceğini söyledim. Bana "Hayır, tamamını siz kullanın. Onlara ayrıca gönderilecektir," dedi. On dört hattı dınleyebilen (belki bir iki tanesi ç ö z ü m için kullanılsa bile on hattı dinleyebilen) on dört tane teyp bana çok fazla gözükü­ yordu. On hattı nasıl dinleyecektik, böyle bir şeyi y a p m a k çok büyük ve kapsamlı bir d ü z e n l e m e gibi gelmişti bana. Bunun üzerine süratle bunu nasıl yapılabileceğini araştırmaya başla­ dık. O z a m a n k i imkânlarla .PTT (bugünkü T e l e k o m ) ile Emniyet arasında kablo ç e k m e y e ve ilk teşkilatı k u r m a y a başladık. T e ­ sadüf bu ya, o günlerde P K K ilk şehir hücrelerini oluşturuyor­ du. P K K ağırlıklı olarak kırsal alanda faaliyet göstermesine rağ­ m e n şehirlerde de örgütlenme k a r a n almıştı, şehirlere eleman gönderiyordu. İlk gönderdikleri elemanların bir kısmı Siirt'te, bir kısmı ise Silvan ve Diyarbakır'da yakalanmıştı. Bu kişilerin verdikleri beyanlara göre, şehir merkezlerine örgütlenmek için gelip burada örgüt kuracaklar ve güçlenince kısa süre sonra kırdaki savaşı destekleyecek silahlı eylemler yapacaklardı. Bu arada bir sanık, sorgusu sırasında şehir m e r k e z i n d e önemli bir ismin bu tür faaliyetlerde kullanılabileceğini, bu ki­ şinin örgütle irtibatının olabileceğini söyleyerek bu kişinin tele­ fon numarasını vermişti. İşte biz bu kişi kimdir diye araştırdığı­ mız sırada şubeye teypler getirilmişti. PTT'de ilk sistemi kurduktan sonra ilk telefon dinleme fa­ aliyetine bu şahsın telefonunu dinleyerek başladık. Belki biraz şans ya da kader bilemiyorum a m a o z a m a n ı n şartlarıyla bu 143

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n S i m o n l a r . . ..

kişinin telefonunu ilk kez dinlemeye başladığımızda inanılmaz bilgiler edindik. Şahsı A l m a n y a ' d a n arayan kişiler buraya ge­ leceklerini söylüyorlar, adresleri yurtdışından aldıklarını belir­ tiyorlardı, ö r g ü t l e n m e k amacıyla şehir faaliyetlerine geldikleri anlaşılıyordu. Şahıs daha yola çıkmadan, böyle bir kişinin ge­ leceğini ö ğ r e n m i ş olduk. Bir m ü d d e t sonra gelecek olan kişi te­ lefonla arayarak geldiğini söyledi. B u n u n üzerine biz bu şahsı takibe başladık. İlk dinleme olayımız, şehir örgütlenmesi için gelen P K K m e n s u b u n u n tespitiydi. Bu şahıs Almanya'da yetiş­ tirilmiş, Türkiye'ye faaliyet için gönderiliyordu. Bu bilgiyi edin­ miş olmak b i z i m için yararlıydı; hatta tarihi bir bilgiydi. P K K şehirlerde evresini t a m a m l a y a r a k şehirden kıra çıkmış, kırsal­ da eyleme başlarken yeniden şehirlerde örgütlenmek ve eylem y a p m a k için g e l m e y e karar vermişti. Kırsaldaki militanları des­ teklemek ve o n l a r üstündeki devlet baskısını azaltmak amacıy­ la şehirlerde de eylemler yapmayı planlıyorlar, böylece güvenlik kuvvetlerinin şehirlerde tedbir almasına sebep olarak devleti zorlamayı hedefliyorlardı. İlk kadrolarını Diyarbakır, İstanbul, A d a n a ve İskenderun'a g ö n d e r m e y e karar vermişti ve ilk çekir­ dek birim, harekete geçti. Biz bunlardan Diyarbakır'a gelecek kişinin geleceği evin telefonunun dinlemeye aldık ve üçüncü gün bu kişinin bir görüşme yapacağını tespit ettik. Şahıs gelince izlemeye başladık. İlişkilerinin ve irtibatları­ nın nasıl geliştiğini görüyorduk. Bir m ü d d e t sonra bu kişinin Hatay bölgesini örgütlemeye gelen başka bir kişiyle irtibatlı ol­ d u ğ u n u tespit ettik. O n u izlemesi için d u r u m u Hatay İstihbarat Şubesine bildirdik, Hatay Emniyeti de bu kişiyi d i n l e m e y e ve izlemeye başladı. Kısa bir süre sonra Adana şehir merkezini örgütlemeye g i d e n kişilerin de olduğunu belirledik. A d a n a Em­ niyeti de bu kişileri dinlemeye ve izlemeye başladı. Tabii bu işler kolay o l m u y o r d u . Biz Diyarbakır'da d i n l e m e y e başlamıştık ama Hatay Emniyetinin dinleme imkânı yoktu. O tarihe kadar hiç­ bir dinleme faaliyetinde bulunmamışlardı, daha doğrusu 1987 144

1. Bolum: D e v l e t

yılının s o n u n a d o ğ ı u geldiğimizde Türkiye'nin hiçbir ilinde bir tek telefon d a h i istihbarat birimlerince dinlenemiyordu. Sınırlı oranda İstanbul ve Ankara'daki uyuşturucu operasyonları dola­ yısıyla bir d i n l e m e faaliyeti vardı ama istihbarat ve terör amaçlı bir dinleme m e v c u t değildi. İşte bu yüzden sistemi biz kurduk, sonra da her y e n i olayda ilgili illeri de bu sisteme zorladık ve onlar da d i n l e m e sistemi kurmaya m e c b u r kaldılar. Dinleme­ yi gerektirecek ilişkiler çıktıkça, Merkez İstihbarat Daire Baş­ kanlığının z o r l a m a ve desteğiyle zorunlu olarak diğer iller de benzer sistemleri kurdu, böylece sistem genişleyerek diğer illere de yayıldı. O gün için bizden sonra önce İskenderun, ardından da A d a n a E m n i y e t i dinleme sistemi kurdu. D a h a sonra bizim ve Adana'daki militanların irtibatları sonucu İstanbul bağlan­ tısının tespit edilmesi üzerine İstanbul Emniyeti zorlanarak Şubesinin dinlemeye başlaması zorlukla sağlandı.

İstihbarat

Bu çalışmanın adını Sakin O p e r a s y o n u koymuştuk, Diyarba­ kır da başlayıp, kısa sürede aynı anda 5 ilde birden yürütülen bir o p e r a s y o n a d ö n ü ş m ü ş t ü , P K K ' n ı n şehir içi faaliyet grubunu tespit etmiştik. A m a İstanbul'un şartları zordu, onlarca sant­ ral vardı, h e p s i n d e birden sistemi kurarriıyorlardı. Bu y ü z d e n geç kaldılar; t ü m iller ilk P K K eylemlerini önlerken, İstanbul'da yeterli d i n l e m e için gerekli sistem kurulamadığından P K K ' n ı n İstanbul'da gerçekleştirdiği en büyük şehir eylemi ö n l e n e m e d i . Binbaşı O k t a y Yıldıran İstanbul'da bir otobüste silahla öldü­ rülmüştü. O k t a y Yıldıran yüzbaşı rütbesiyle yıllarca Diyarbakır cezaevini y ö n e t m i ş , burada baskı ve işkence yaptığı iddialarıyla a d ı m d u y u r m u ş t u . Bu cezaevinde yatıp da o n u n hakkında iş­ k e n c e hikâyesi anlatmayan y o k gibiydi. Anlatılanların o n d a biri bile doğru ise hiçbir insanın başkasına y a p a m a y a c a ğ ı insanlı­ ğa sığmayan cinsten dehşet şeylerdi, yaşananlar h a k k ı n d a pek çok kitap yazılmıştı. Diyarbakır'a gittiğimde, c e z a e v i n d e n çıkan herkesten O k t a y Yıldıran hakkında hikâyeler dinledim. Anlatı­ lanlara göre cezaevinin komutanı aslında başka kimselermiş, 145

Haliç'te Y a ş a y a n Sınıonlaı

Yıldıran z a n n e d e r i m iç güvenlik amiri imiş, kendine fikren ya­ kın asker ve astsubaylardan oluşan bir ekip k u r m u ş ve inanıl maz bir baskı ve işkence sistemi inşa ederek herkesi yıktırmış. Teslim olmak, itiraf etmek y e t m e m i ş , o en ağır baskılarla mah­ kumlara işkence etmiş. Kimilerine göre eğer baskılar sonunda teslim olan, itiraf edenlere iyi m u a m e l e yapılsaydı, cezaevindeki bazı militanlar haricinde t a m a m ı n a yakını itirafçı olabilirmiş. Ama o bu n o k t a d a d u r m a m ı ş , baskıya d e v a m etmiş, işte bu noktadan sonra cezaevi patlamış. M a z l u m Doğan, Kemal Pır ve dört m a h k u m kendilerini yakarak isyanı başlatmışlar ve deva­ m ı n d a isyan t ü m cezaevine yayılmış. Bu isyan sonrası cezae­ vinde şartların ağırlığı üst makamlarca da görülerek y ö n e t i m ve cezaevinin şartları değiştirilmiş. Bu defa da hakların teslim olarak değil, direnerek alınabileceği herkesin zihnine yerleşmiş ve tüm cezaevi t ü m d e n PKK'nın eline geçmiş ve ciddi bir direniş sergilenmiş. Pek çok kişi Yıldıran'ın örgütü baskıyla susturup, sonra da baskıyla yeniden dirilterek direnişlerle güçlendirdiği­ ni söylemektedir. Yıldıran ve onun cezaevindeki uygulamaları ve bunların neticeleri başlı, başına bir ilmi araştırmanın, hat­ ta birden fazla araştırmanın konusu olabilecek kapasitede bir konu olduğu k a n a a t i n d e y i m . İşte bu y ü z d e n P K K ' n ı n Oktay Yıldıran'ı öldürmesi anlam­ lıydı. Olay, bizim dinlediğimiz hatlarda geçiyordu, olayı PKK'nın gerçekleştirdiği ve şehir hücrelerinin yönlendirdiği belliydi.

B u n u n üzerine o p e r a s y o n u başlattık. Biz Diyarbakır merkez­ de, Hatay, Dörtyol ve İskenderun'daki, A d a n a Emniyeti A d a n a merkezdeki t ü m örgüt hücrelerine baskın yaptık, militanları tu­ tukladık. Böylece şehirleri örgütleyip eylemlere başlayacak olan bir grubun, eylemlerine başlayamadan olayın d a h a başlangı­ cında y a k a l a n m a s ı sağlandı. Bu olay aslında bana bu görevlerin nasıl yürütülmesi ve mücadelenin nasıl olması gerektiğini, teknolojiye b a ş v u r m a d a n bu tür operasyonların başarılı olmayacağını açıkça gösterdi. 146

1. Bölüm: Devlet Örgütün y ö n e t i m kadrosu Avrupa'daydı, örgüt lideri de Şam'da Öcalan'dı. B u n l a r doğrudan telefonla irtibat kuruyorlardı. Bu telefonlar dinlenerek doğrudan bu yöneticilerin tespit edilme­ si gerekiyordu, aksi halde onların örgütlediği insanlara ulaşıp onları y a k a l a y a r a k örgütün yöneticilerine ulaşmak çok zordu, çünkü çok büyük bir gizlilik vardı. K i m s e kimsenin kaldığı yeri bilmiyor, irtibatları bilinemiyordu. Mutlaka böyle bir teknolojik desteğe ihtiyacımız vardı. Neden ve nasıl geldiğini o z a m a n tam a n l a y a m a d ı ğ ı m bu telefon d i n l e m e cihazlarının ülke g ü n d e m i n i çok meşgul eden ve binlerce haber, yazı ve olaya konu olan m e ş h u r Birinci M İ T Raporu ve a r d ı n d a n ortaya çıkan olaylar ve gelişmelerin netice­ si olarak bize geldiğini sonradan öğrendim. Rapordaki iddiaya göre A n k a r a ' d a bulunan Kaçakçılık Dairesi B a ş k a m Atilla. Aytek ve grubu, İstanbul'da bulunan M İ T görevlisi M e h m e t E y m ü r ile d a y a n ı ş m a içindeydi. Ve bu olaylar esnasında İstanbul'da bulunan başta M e h m e t Ağar olmak üzere emniyet mensupla­ rı ayrı bir g r u p halinde faaliyet gösteriyorlardı. İstanbul'daki emniyetçiler o z a m a n Emniyet Genel M ü d ü r ü Saffet Arıkan Bedük'e A n k a r a Kaçıkçılık Daire Başkanlığının kendisini din­ lediğini söylemişlerdi. Bunun üzerine Saffet Arıkan B e d ü k bir gün Kaçakçılık Daire Başkanlığına baskın yaptı. Genel M ü d ü r gerçekten Kaçakçılık Daire Başkanlığı binasının alt katında teyplerin, d i n l e m e aletlerinin o l d u ğ u n u tespit etmişti. Kendisi d i n l e n m i y o r d u ama böyle bir d i n l e m e d e n haberinin o l m a m a s ı , bu işin gizli bir şekilde y a p ı l m a s ı n d a n çok rahatsız olmuş, alet­ lerin hepsini söktürüp devre dışı bıraktırmıştı. İşte bu arada Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu 'yla yaptığı­ mız toplantıda bizden istediği görevler için teknik cihazlara sahip olmadığımızı söyleyince, o da Emniyet Genel Müdürüy­ le Ankara'daki bir toplantıda bu tür cihazları talep etmişti. Bunun ü z e r i n e Ankara'dan sökülen teyplerin hepsi getirilip

Diyarbakır'da kullanmamız için bana verilmişti. İşte böyle bir 147

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

olay ilk dinlemelerin, ilk teknik faaliyetlerin, çekirdeğini oluştur­ du. Bu olayın ardından bu şekilde gerçekleştirilen operasyonlar t ü m ülke geneline ve tüm faaliyetlere y a n s ı m a y a başladı. Bana göre birinci M İ T raporu, başka bir bölgede çok hayırlı gelişme­ lere nüve teşkil etmiş, bu günkü polis, M İ T gibi devlet güvenlik ve istihbarat birimlerinin kullandığı bilgisayar analiz ve telefon detay çalışmalarının çekirdeğini bu olaylar oluşturmuştur. Biz bu operasyonları yürütürken epeyce zorlukla karşıla­ şıyorduk. T a k i p ettiğimiz hedef bir yeri telefonla aradığında nereyi aradığını anlayamıyorduk, çünkü telefon numaralarını çevirdikleri z a m a n çıkarttıkları seslerden numarayı ç ö z m e k

m ü m k ü n değildi. Eğer telefonları tuşluysa d u r u m d a h a da zorlaşıyordu, n u m a r a y ı hiç ç ö z e m i y o r d u k . Yuvarlak kadranlı tele­ fonlarda hat, çevrilen rakam kadar kesilip açılıyordu ve bu ke­ sip açılmalar r a k a m kadar ses çıkarıyordu. Eğer biri çevirmişseniz bir defa, beşi çevirmişseniz beş defa, sıfırı çevirmişseniz on defa telefon hattının açıp kapanması söz k o n u s u y d u . İşte bu sesleri önceleri yavaşlatıp dinleyerek saymaya çalıştık. Bu y ö n t e m i n başarılı olmadığı z a m a n l a r d a v u m e t r e denilen ve ses yüksekliğini gösteren bir alet kullanılıyordu. B u r a d a da yine cihazın ibresinin yükselmesi veya ışığın y a n m a s ı n ı sayarak tek tek n u m a r a tespit etmeye çalışırdık. Bazen bir militanın aradığı bir telefon numarasını tespit edebilmek iki-üç saat, bazen de dört saatten fazla z a m a n ı m ı z ı alıyordu. B u n a rağmen numarayı yüzde yüz doğrulukla tespit edemiyorduk; ya bir numara eksik ya bir n u m a r a fazla ya da bir n u m a r a yanlış çıkıyordu. Bu defa eksik ya da hatalı nu­ marayı ö ğ r e n m e k için y e n i d e n u ğ r a ş m a k gerekiyordu. Bir tek numarayı tespit etmek için günlerce uğraştığımız o l u y o r d u . İşte böyle çalışmalarla uğraşırken bu arada Hatay'daki ar­ kadaşlarımız, h e d e f kişinin konuştuğu telefonun yeni m o d e r n dijital bir santralden bağlandığını, santralin otomatik olarak numarayı verdiğini öğrendiler. PTT'de çalışan teknisyenler her 148

1. Bölüm: Devlet

çevrilen n u m a r a y ı küçük bir yazıcıya y a z m a özelliğine sahip ol­ d u ğ u n u söylüyorlardı. Oradaki arkadaşlar postaneyle görüşe­ rek, şahsın telefonunun bu özelliği tanıyan her numarayı çe­ virmesinde çevirdiği numaraları tespit edebiliyorlardı. Numarayı bize bildirdiklerinde h e m e n Diyarbakır'daki postaneye gittik, bir kişinin aradığı bu tür numaraların öğrenilip öğrenilemeyeceğini s o r d u ğ u m u z d a , öğrenilebileceği yanıtını aldık. Onlar vasıtasıyla biz de bu kişinin aradığı numaraları deşifre e t m e y e başladık.

Biz çevrilen tek bir numarayı öğrenmek için beş altı saat harcarken, santral bunu çok kolay tespit ediyordu. Dijital sant­ ral dediğimiz bu santrallerin her ay sonunda fatura keserken aranan numaraların tek tek d ö k ü m ü n ü liste halinde çıkarttı­ ğını gördük. Belli bir bilgisayar işlem merkezinde işlem yapı­ larak burada bir telefonun aradığı t ü m telefon numaralarının öğrenilebileceğini, numaraların bir aylık d ö k ü m ü n ü n alınabile­ ceğini gördük. Bu o günkü koşullarda inanılmaz bir gelişmeydi. Bundan sonra sayılan az olsa. da takip ettiğimiz bazı hedefle­ rin aradıkları numaraların bir aylık d ö k ü m ü n ü alıyorduk. Ay­ lık d ö k ü m içerisinde bir ay önce dinlediğimiz kişinin kimleri, hangi saatte aradığına bakıp fikir yürüterek o n u n irtibatlarını, ilişkili olduğu örgüt mensuplarını öğrenmeye çalışıyorduk. Bu­ gün anında edindiğimiz bilgileri o günlerde bir ay geriden takip edebiliyorduk. Bu arada bilgisayara merak sarmıştım. M a a ş ı m d a n ücretini ödeyerek Basic ve C O B O L dilinde basit bilgisayar p r o g r a m l a m a dersleri a l ı y o r d u m . K ü ç ü k programlar y a p a c a k kadar konuyu öğrenmiştim a m a asıl önemlisi, bilgisayarla neler yapılabilece­ ğini k a v r a m a y a başlamıştım. O z a m a n çıkan aylık bilgisayar dergisine a b o n e o l m u ş t u m ve her sayıyı o k u y o r d u m . Bilgisayar ve teknolojinin ö n e m i n i hissetmeye başlamıştım. İşte b u n l a r ı takip ederken, kafamda birden bir şimşek çak­ tı. Eğer dijital bir santralde bir numaranın aradığı tüm numa­ raların kaydı tutuluyorsa, o z a m a n bir bilgisayar ortamında bu 149

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

.

bilgileri sakladığımızda, bildiğimiz yurtdışındaki bir örgüt nu­ marasını arayan herkesin numarası bir k o m u t l a çıkarabilirdi. Bu y ö n t e m gerçekleşirse, pek çok sır keşfedilebilirdi. O zaman­ lar Avrupa merkezi ve Öcalan Türkiye d e k i faaliyetleri doğru­ dan y ö n e t i y o r d u ve aralarında iletişimi telefonla sağlıyorlardı. Dolayısıyla eğer ben ö c a l a n ' m telefonunu bilgisayara kayde­ dersem, onu arayan t ü m numaraları çıkarabilirdim. Bu ger­ çekten yapılabilir miydi? Ben yapılabileceğine inanıyordum. Bu konuyu araştırmaya başladım, sorguladım. Böyle bir sistemin kurulabileceği, b u n u n çok faydalı olacağını ve ö n ü m ü z ü açaca­ ğını Bölge Valısi'ne aktardım. Beni müddet dinledikten sonra sistemin işleyip işlemeyeceği k o n u s u n d a tereddütlü olduğunu söyledi, ç ü n k ü ben sadece teorik olarak k o n u y u anlatıyor, ça­ lışmalarıma dayanarak başarılı olacağı y ö n ü n d e yalnızca fikir y ü r ü t ü y o r d u m , uygulamada nasıl işleyeceği k o n u s u belirsizdi. Daha sonra Bölge Valisi, Netaş A.Ş.'de bu işlerin başındaki ki­ şilerle ve santral k o n u s u n d a çalışan başka firmalarla görüştü. Netaş'tan bir m ü h e n d i s geldi, onunla konuştuk. Ona sorunu­ m u n ne o l d u ğ u n u , ne y a p m a k istediğimi ve nasıl yapılabile­ ceğimi anlattım. Kısa bir not yazarak, b u n u n yapılabileceğini, teknik olarak m ü m k ü n olduğunu belirtti. Bu konuda u z m a n bir kişinin verdiği bu not üzerine böyle bir sistemi kurmaya karar verdik. A n c a k Bölge Valiliği bu sistemin hukuki durumu, geleceği ve teknik yapısı hakkında tereddüt duyuyordu. İçişleri Bakanlığına ve muhtelif başka yerlere görüş soruldu. İçişleri B a k a n l ı ğ m d a n , bu sistemin gerçekleştirilemeyeceği ve huku­ ken uygun o l m a y a c a ğ ı y ö n ü n d e gelen görüş o l u m s u z d u . O l u m s u z görüşler gelse de, bu konu bir defa benim kafama takılmıştı ve m u t l a k a yapılmalıydı. Bu sisteme inanıyordum, ç ü n k ü bilgisayar ö ğ r e n m e y e başlamıştım ve bilgisayarın sun­ d u ğ u imkân ve olanakları g ö r m ü ş t ü m . Hatta eğitim sırasında yazdırdığımız basit bir Cobol programı sayesinde çok önemli işler halledilmişti. 150

Bolüm: Devlet

Takibe aldığımız hedefleri izlerken, apartmanlarının önüne bir polis m e m u r u yerleştirir, giriş çıkışlar bu memurlar tarafın­ dan izlenirdi. A n c a k takipteki bu memurlar dikkat çekiyorlar­ dı, h e m mahalledeki h e m de apartmandaki insanlar kendileri­ nin ya da başkalarının takip edileceğim düşünerek birbirlerine hemen haber veriyor; polisler var, takip ediliyorsunuz, herkes tedbir alsın diye birbirlerini uyanıyorlardı. Buna karşı bir çare lazımdı. İşte biz Cobol programını kullanarak bir çare üretmiş­ tik. Cobol programına Diyarbakır'da çalışan t ü m polis memur­ larının adreslerini yazdık. O zamanlar polislerin hepsi lojman imkânından yararlanamadığından kaldıkları adresleri tek tek

bilgisayara kaydettik. Takip ettiğimiz bir hedefin, bir örgüt men­ subunun evini tespit edince, bu apartmanda ya da yakınların­ da oturan bir polis m e m u r u n u n olup olmadığını bu programı kullanarak tespit ediyorduk. Eğer bu evin civarında bir polis memuru varsa, onu takip işiyle görevlendiriyorduk. Polis me­ muru başka bir şubede çalışa bile onun amiriyle görüşüp geçici olarak bize yardımcı olmasını istiyorduk. Kimi z a m a n bu polis­ lerin yanına kendi istihbarat polislerimizden birini de gönderiyorduk. Polis m e m u r u verdiğimiz görev gereği hedefimizin evden çıkışını bize bildiriyorlardı. Bizim takip ekiplerimiz evden daha uzak bir yerde hedefin kendi görüş alanına girmesini bekleyerek oradan takibe başlıyorlardı, böylece h e m dikkat çekilmiyor h e m de fark edilmiyorduk, zira örgüt mensubu hedefler çok uyanık­ tı ve sürekli tetikteydiler. Evden çıktıkları z a m a n takip edilip edilmediklerini kontrol ediyorlardı. A m a yol üstünde takip edil­ diklerini fark etmeleri daha zordu, böylece hedeflerimizi rahatça takip edebiliyorduk. Bu sistem epeyce işimize yaramıştı, h e m e n h e m e n takip ettiğimiz her hedefin apartmanında veya yakınla­ rında mutlaka onu gören bir polis m e m u r u bulunuyordu, bu sayede biz de t ü m takiplerimizi en azından rahat başlatıp sür­ dürebiliyor, hedeflerimizi takip ederken fark edilme olasılığının önüne geçmiş oluyorduk. Ayrıca o polis sayesinde o çevrede151

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

.

ki kişi hakkında sağlam bilgiler tepkiyorduk. Sonuç itibarıyla bilgisayar teknolojisi ve bilgisayarın sunduğu olanaklar benim çok işime yaramıştı. Diğer y a n d a n dijital santrallerin verilerini alıp işleyen bilgisayarların çalışmasını gördükten sonra, böyle bir bilgisayar yazılımıyla dijital santrallerin görüşme dökümleri­ ni alarak, diğer insanların hiçbir görüşmesine bakmaksızın sa­ dece yurtdışındaki örgüt mensuplarının numaralarına yönelip bu numaraları arayan Türkiye de örgütle irtibatlı kişileri tek tek tespit etmek ve bu tespitlere dayanarak yapılan teknik takiple (hem dinleme h e m izleme) daha sonra ciddi operasyonlar ger­ çekleştirmek m ü m k ü n d ü . B u n u n başarılabileceğine t ü m kal­

bimle inanıyordum. Ve bir an önce yapılmasını istiyordum, Diyarbakır'da b u n u gerçekleştirme şansım ve i m k â n ı m ol­ madı. A m a d a h a sonra Diyarbakır'daki görevim sona erip hiç istememe r a ğ m e n İstanbul'a tayinim çıktığı z a m a n İstanbul'da bunu y a p a b i l m e n i n yollarını aradım. Daha İstanbul'a gitme­ den, beni İstanbul'a çağıran Necdet Menzir'e yapılması gere­ kenler h a k k ı n d a yazılı bir not g ö n d e r d i m . 19901ı yıllarda İstanbul'da terör yeniden artmıştı, özellik­ le Dev-Sol örgütü başta olmak üzere T İ K K O ve diğer Marksist Leninist sol örgütler silahlı eylemlerine d e v a m ediyordu. Po­ lisler, emekli askerler, Emniyet M ü d ü r Yardımcısı Şakir Koç, Devlet G ü v e n l i k M a h k e m e s i Savcısı, M İ T Eski Müsteşar Yar­ dımcısı H i r a m Abbas gibi pek çok önemli kişi katledilmişti. İstanbul'da artan olaylar y ü z ü n d e n halk arasında terörün yine artacağı y ö n ü n d e endişeli k o n u ş m a l a r d u y u l m a y a başlamıştı. Herkes olayların ö n l e n e m e m e s i n d e n ve a r t m a s ı n d a n korkuyor­ du. İstanbul'da artan olaylar Ankara'ya, İzmir'e ve Bursa'ya da sıçrama istidadı gösteriyordu. İstanbul'a, burayı iyi bilen, terör konusunda d e n e y i m l i Emniyet Müdürleri atanıyor a m a terör olayları karşısında başarılı olunamıyordu. Sonra y e n i atamalar yapılıyor a m a netice yine değişmiyor, terör olayları sistematik biçimde artıyordu. İşte bu arada terör k o n u s u n d a deneyimli 152

1. Bolum: Devlet

olan Emekli Emniyet Müdürü Necdet Menzir önce DYP'den mil­ letvekili aday adayı o l m u ş a m a seçime katılamamıştı. Seçimler sonunda D Y P ' n i n , koalisyon h ü k ü m e t i kurması ve Demirel'in Başbakan o l m a s ı üzerine M e n z i r emekli olmasına r a ğ m e n tek­ rar göreve getirilerek İstanbul'a E m n i y e t Müdür'ü olarak atan­ ması g ü n d e m e gelmişti. Menzir, b e n i m görevdeyken en iyi an­ laştığım ve g ü v e n d i ğ i m m ü d ü r d ü . Beni İstanbul'a istemeleri üzerine bir istihbarat sistemi k u r m a k için gerekli hazırlıklar ve yaklaşık maliyetleri çıkarıp g ö n d e r d i m . Diyarbakır'dan ayrılıp İstanbul'a g e l d i ğ i m d e en azından bu işi gerçekleşmesini sağla­ yacak maddi imkânlar İstanbul için ayarlanmıştı, Bu sistemin kurulması için toplam maliyet 3 milyar TL idi, yani şimdiki karşılığı tahmini 3,5-4 milyon dolar civarında bir para idi. T e k n i k bir istihbarat sisteminin altyapısının kurul­ ması için bu paranın yaklaşık 1,5 milyon doları d o ğ r u d a n bu amaca yönelik olarak harcandı. Kalan kısmı b o m b a imhasında çevreye verilen zararın tanzimi vs. için kullanıldı, bir kısmı ben ayrıldığımda hâlâ duruyordu. İstanbul'a vardığımda, öncelikle yapılması gerekenin din­ leme sisteminin kurulması olduğunu biliyordum. A m a bunu nasıl y a p m a l ı y d ı m ? Tabii Diyarbakır'da çalıştığım d ö n e m d e , dinleme faaliyetlerine on dört hatla başlamıştım. Z a m a n içe­ risinde y a p ı l a n operasyonlar, d i n l e m e d e edindiğimiz bilgile­ rin bize sağladığı fayda ve istihbarat toplama faaliyetlerimize katkısı sayesinde Diyarbakır'da hiçbir eylem yaptırmıyorduk. Diyarbakır'daki bütün örgüt mensuplarını denetleyecek hale gelmiştik, çok rahatlıkla operasyon yapabiliyorduk. Bu sayede ben a y r ı l m a d a n önce Diyarbakır'da dinleme kapasitemiz mev­ cut teyplerle birlikte altmışlı yetmişli rakamlara, hatta yüzlü rakamlara çıkmıştı. D i n l e m e cihazı maalesef Türkiye'de yerli imkânlarla yapıla­ mıyordu. Yurtdışından getirtilme maliyeti de epeyce yüksekti, her biri birkaç bin dolardı. B u g ü n gibi hatırlıyorum. O zaman153

Haliç'te Yaşayan Sımonlaı lar cihaz satışı için Bölge Valiliğine gelen İngilizlerden, bir din­ leme teybinin çalışmasını sağlayan bir ön aparat, yani telefon hattına takılan ve teyple telefon hatları arasında bulunan sesi süzen, aynı z a m a n d a k o n u ş m a başladığında teybi çalıştıracak olan basit bir aparat istedik. Bu aparat için İngilizlerin talep ettiği fiyat beş y ü z y e t m i ş p o u n d d u , daha aşağısına inmemiş­ lerdi. T e k bir k ü ç ü k aparat için beş yüz yetmiş p o u n d istiyor­ lardı. A m a b i z i m bunlara ihtiyacımız vardı. O sırada Emniyette, m u h a b e r e telsizlerini tamir eden teknisyenler bulunuyordu, bu konuda kapsamlı bilgilere sahiplerdi. Devlet her alanda olduğu gibi eldeki imkânların yeterince farkında değildi. Telsiz teknisyenlerinden İbrahim'i alıp İstihbarat Şubesine tayin ettirdim. Telsiz teknisyeni bu cihazların y a p ı m ı konusun­ da bir müddet çalıştıktan sonra bunları kendi y a p a c a k hale gel­ di; h e m de maliyeti 10-15 TL'ycii, İngiliz firmanın 570 pounda (yani yaklaşık 2 bin T L ) sattığı cihazı bizim teknisyen 15 TL ma­ liyetle yapıyordu, hem de kalite olarak İngilizlerınkinden kat be kat iyiydi. C i h a z Türkiye şartlarına göre tasarlanmıştı. Geriye yalnızca basit bir teyp almak kalmıştı. Ç o k sonraları bu cihazlardan binlercesini seri olarak üretip diğer illerdeki birimlere de v e r m e imkânına sahip o l d u m . Bin­ lercesi çok k ü ç ü k maliyetlerle üretilebiliyordu. 12 Eylül 1980 harekâtından önce yakalanmış binlerce teyp G ü m r ü k depola­ rında yarısı ç ü r ü m ü ş halde bekliyordu. Onlardan satın alarak seri imalata başlamıştık. İşte Diyarbakır'da e d i n d i ğ i m tecrübe, bilgi birikimi ve orada gelişen bu teknik çalışma yöntemi, ileriki kullanımlar açısından bana ciddi bir fayda sağlamıştı. Ve daha sonrasında İstanbul'a tayin o l d u ğ u m d a hedeflerim de çok belliydi. Öncelikle teknik ait. yapıyı k u r m a m gerekiyordu. Tek­ nik analiz yapılabilecek bir sistem k u r m a m lazımdı. Bu şekilde işimizin çok d a h a verimli bir şekilde yapılabileceği i n a n a n d a y ­ dım. Bu inanç doğrultusunda çalıştım, gerekli hazırlıkları, ön çalışmaları, d ü z e n l e m e l e r i y a p a r a k hedefime ulaşmış oldum. 154

1. Bölüm: Devlet

A B D Kimi Destekliyor? P K K ' y ı mı, Türkiye'yi mi?
Pek çok kişi P K K ' n ı n A B D , Almanya, AB tarafından destek­ lendiğini söylüyor. "Öcalan'ı size A B D teslim etti" deyince, "İyi niyetle yaptıkları ne malum," karşılığını veriyorlar. Peki, soru­ y o r u m ; P K K ' y a karşı kullanılan en etkin silahlarınız olan kobra helikopterleri, insansız uçaklar, akıllı füzeler, termal kamera­ lar, gece görüş dürbünlerini size k i m veriyor? A B D . Bu silah­ ları sağlamadıklarında nelerin olacağını o bölgede çalışan ve şartları bilen askere sorarak cevap v e r m e k gerekir. Ayrıca şunu düşünün; eğer A B D helikopter ve uçaklar gibi hava araçları­ na karşı kullanılmak üzere çok küçük, kolay taşınan ve yüzde doksan isabetli Stringer füzelerinden birkaç tane PKK'ya verse d u r u m ne o l u r d u acaba? Olaya bir de P K K açısından bakıldığında, g ö z ü k e n manzara nasıldır? T ü r k devletinin kendine karşı kullandığı t ü m silahlar, savaş helikopterleri, insansız uçaklar, istenen noktayı vuran

g ü d ü m l ü füzeler A B D ' d e n almıyor. A B D istese el altından 5-10 tane Stringer füzesini kendisine vererek savaşın kaderini değiş­ tirebilirdi. Oysa A B D T ü r k devleti ile her z a m a n iyi ilişkiler için­ de olmaya d e v a m ediyor. Hatta en önemlisi de, A B D ' n i n desteği ile Türkiye, liderlerini (Öcalan) tutuklayarak Türkiye'ye getiri­ yor. Gerçekten kimin, kimi desteklediği herkesin bakış açısı­ na göre belki farklı görülebilir ama herhalde en basit haliyle, yukarıda sayılanlara bakarak, objektif o l u n d u ğ u n d a A B D , AB ve diğer t ü m aktörlerin Türkiye'yi desteklediği görülebilir. Bu desteğin sebepleri aynı veya kendilerine göre farklı farklı olabi­ leceği gibi, d e s t e k l e m e amaçları da menfaat hesaplarından, en ulvi ahlaki sebeplere kadar farklılık arz edebilir. Fakat Suriye ve Yunanistan'ın geçmişteki tutumları ve aldıkları pozisyon ha­ ricinde ortada olan objektif gerçeklere göre hiç tereddütsüz t ü m ülkelerin T ü r k i y e devletini desteklediği söylenebilir. G ü n e y d o ğ u ' d a k i bunca askeri g ü c ü m ü z e , kullanılan en ağır yöntemlere, silah üstünlüğümüze, yapılan tüm operasyonlara, 155

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

hatta t ü m d ü n y a n ı n desteğine r a ğ m e n P K K ' y a karşı istenen ba­ şarının s a ğ l a n a m a m a s ı n ı g u r u r u m u z a y e d i r e m e y e r e k şuur al­ tında başarısızlığımıza bahane a r a m a k ve buna kendimizi inan­ d ı r m a k için P K K ' n ı n A B D , AB ülkeleri, Rusya gibi t ü m büyük güçler tarafından desteklendiğini söylüyoruz. Böylece yalnızca P K K ' y a karşı değil, dünya devletlerine de karşı mücadele ettiği­ miz için başarısız o l d u ğ u m u z u söylüyoruz. Bu, gerçeği g ö r m e k i s t e m e m e n i n tabii bir neticesidir. Ortak ş u u r u m u z , tüm dünyanın desteğiyle en küçük bir gücü bile y e n m i ş olsa büyük bir gücü y e n m i ş gibi kahraman­ lık hikâyeleri y a z ı p anlatmayı sever. Yenildiğinde ise hele de sıradan ve k e n d i s i n d e n zayıf bir rakibe y e n i l m e y i asla kabul­ lenemez, b a h a n e l e r arar. Bu anlayışı Kıbrıs Çıkartması nda da görürüz. Orada basit isyancılara karşı savaşılmasına, kendi

gemimizin yanlışlıkla batırılmasına r a ğ m e n

sanki büyük bir

devlete karşı b ü y ü k bir zafer kazanılmış, kahramanlıklara imza atılmış gibi bir anlatım hâkimdir. Yakın tarihte m e y d a n a gelen pek çok olayda da aynı anlayış geçerlidir; tarih de bu mantık ve anlayışla yazılmıştır. Gerçeği g ö r m e k ve kabul etmek; hayatı, başarı ve başarısızlığı akıl, ilim ve bilim ölçeğinde değerlendirmek herkes veya her ulus için kolay olmamaktadır. Bunu yapabilen uluslar hatalarım ka­ bul edip y a ş a n a n yanlışlıklardan ders alarak, özeleştiri yaparak karşılaştıkları sorunları çözmekte başarılı olmaktadırlar. Fakat gerçekleri kabul etmeyen, olaylara akıl, ilim ve bilim çerçevesin­ den değil de kendi penceresinden bakan, özeleştiri yapamayan, her zaman kendini doğru ve haklı gören bizim gibi uluslar ise her z a m a n hüsrana uğramaya m a h k û m olmaktadırlar.

Talabani'nin T ü r k i y e Harekâtı
Z o r l a m a ile başka ülkede ve hasım gruplara karşı örgüt k u r m a k m ü m k ü n d ü r a m a böyle bir yapı da kısa sürede y o k olmaya m a h k û m d u r . 156

1. Bölüm: Devlet

Ü l k e m i z d e y a ş a n m ı ş iki örnek olayı, iki önemli k o n u y u açı­ ğa çıkarmaları nedeniyle burada a n l a t m a m gerekiyor. Birinci­ si bu olaylar, ülke içerisinde y a ş a n a n siyasi ve ideolojik olay ve durumları genel kabulün aksine dış müdahalelerin belirle­ mediğini ortaya koymaları ve sadece dış güçlere d a y a n a n fa­ aliyetlerin kısa sürede y o k olacağını göstermeleri bakımından önemli olaylardır. İkinci olarak da ülkemizde m e y d a n a gelen çok büyük olaylarda, o b ü y ü k devletimizin u y u d u ğ u n u , yeterli etkinliği gösteremediğini bizim görmemizi sağlamaları açısın­ dan ö n e m arz etmektedirler. Kuzey Irak'ta y a ş a y a n Kürt aşiretlerinin en büyük iki ko­ lundan T a l a b a n i ve Barzani'ye bağlı kuvvetler yıllarca Irak reji­ mi ile savaşmışlardır. A n c a k I r a k l a savaşan bu iki aşiretin en büyük rakipleri de yine kendileridir. Özellikle 19701i yıllarda

Kuzey Irak'ta ö n c e federe Kürt devletinin kurulması y ö n ü n d e anlaşmaya varıldı. ardından Daha sonra ortaya çıkan anlaşmazlıkların

y e n i d e n başladı. Bu esnada önceleri Talabani

ve Barzani birlikte Irak yönetimine karşı savaşırken, bir süre sonra kendi aralarındaki çekişme ve mücadele s o n u c u n d a Ce­ lal Talabani S a d d a m Hüseyin ile anlaştı, hatta Celal Talabani S a d d a m H ü s e y i n y ö n e t i m i n d e görev aldı ve h e m e n akabinde Barzani 'yi y o k e t m e k için planlar y a p m a y a başladı. Bilindiği üzere Talabani taraftarları daha çok Irak'ın İran ve Türkiye sınırına yakın bölgesinde, yani Kuzey Irak'ın doğusun­

daki bölgelerde yerleşiktir. Barzani ise Şırnak'a k o m ş u Uludere, Çukurca sınırlarımızın güneyinde, yani Kuzey Irak'ın batı bölgesinde yerleşiktir. Dağlık bölgede zırhlı araçlar vs. hareket edemediğinden ve tek cephede savaş zor olacağından Saddam ile anlaşan Talabani Barzani'yi y o k etmek için plan yaptı. Bir yandan Kuzey Irak'ta, kendi bölgesinde, yani doğudan batıya doğru Barzani'ye saldırırken, güneyden kuzeydeki dağlara doğ­ ru da Irak kuvvetleri saldıracaktı. Fakat yine de dağlık alanda Barzani'yi y e n m e k zor olacağından Türkiye'den, Barzani'nin hiç 157

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

ummadığı kuzey cepheden saldırmanın başarıyı garantileyeceği­ ni hesaplayarak Saddam'dan aldığı milyonlarca dinarla harekete geçti. Hakkâri'deki Kürt aşiretlerine para ve silah dağıtarak ken­ dine bağlı bir güç yaratmak istedi. Paralar ve silahlar dağıtıldı; para ve silah alan herkese bir kimlik verilip isimleri defterlere kayıt edildi. Erzak hazırlandı. Plan şuydu: Irak'tan, Şemdinli ile Çukurca arasındaki bölgeden Türkiye'ye girecek Talabani güç­ lerinin buradaki milislerin destek ve rehberliğinde Türkiye içeri­ sinden d o ğ u y a doğru geçip, Beytüşşebap bölgesinden güneye yönelip, Uludere bölgesinde Kuzey Irak'a girerek Barzani'ye kuzey­ den saldırmaktı. G ü n ü geldiğinde Irak'tan yola çıkan Talabani'ye bağlı silahlı birkaç bin Peşmerge Türkiye'ye girdi, kuzeyden yay çizip Uludere bölgesinde tekrar Irak'a geçmek üzere ilerledi, ama daha girişte yüzlerce silah dağıtıp maaş bağladığı adamların,

para vererek defter üzerinde kurulmuş gözüken kendine bağlı Türkiye K ü r d ü peşmerge ordusunun yerlerinde olmadığını, er­ zak hazırlanmadığım gördü. Silah ve maaşı alıp kendilerini peş­ merge yazdıranların, silahı satıp, parayı da yedikleri anlaşılır. A m a Talabani güçleri bir kere bölgeye girmişlerdi, az bir kuv­ vet desteği ve rehberliğinde Zap köprüsünü geçip, yay çizerek B e y t ü ş ş e b a p ! kuzeyden geçip güneye Uludere'ye yöneldiklerin­ de bu defa B arzani'ye yakınlık duyan Beytüşşebap'taki yerleşik Jirki, M a m h u r a n ve G e v d a n aşiretlerinin kurduğu pusuya düş­ tüler. O gün a k ş a m a kadar süren m ü s a d e m e sonunda yüzlerce Talabani peşmergesi pusuda öldürüldü, bir kısmı esir alınarak bizim aşiretler tarafından bağlanıp B arzani'ye teslim edildi. Evet T ü r k i y e sınırları içerisinde Irak tarafından desteklenen Talabani peşmergeleri silahlı müfrezeler şeklinde Barzani'yi ku­ zeyden k u ş a t m a k için harekât yaptı ve yine bizim aşiretler tara­ fında pusuya düşürülerek gün boyu süren çatışmayla bertaraf edildiler. R e s m e n ülkede savaş oldu ama bizim devletimizin o bölgedeki kuvvetlerinin b u n d a n haberi bile o l m a d ı veya haberi olmasına r a ğ m e n m ü d a h a l e etmedi. 158

1 Bölüm: Devlet,

Yine d a h a yakın tarihte Irak Komünist Partisi (ŞUl), I r a k l a sorunları olan ülkelerden aldığı dış desteklerle Kuzey Irak'ta k a m p kurarak güçlendi. Türkiye'de Uludere, Beytüşşebap böl­ gesinde bazı kişileri, silah ve m a a ş verip örgüte silahlı güç ola­ rak kayıt e t m e y e başladı. Sadece para ve bedava silah alan a m a ideolojik olarak bu davaya i n a n m a y a n Beytüşşebap bölgesin­ deki Jirki aşiretinden Hacı Öter, evlerine gelen 15 kişilik silahlı gerilla g r u b u n u y e m e k yiyip dinlenmeleri ve banyo yapmaları için silahsızlandırıp ardından askeri birlikleri çağırarak bu ki­ şileri J a n d a r m a ' y a teslim etti. A r k a s ı n d a n yine örgüte Uludere bölgesinden katılan bir mi­ litan, gizlice Irak devlet ajanları ile ilişkiye geçerek aldığı para karşılığında t ü m örgüt kamplarının yerlerini, silah depolarını bildireceğini söylemişti. Bunun üzerine Irak Türkiye ile anlaş­ tı. G ü n e y d e Irak içlerinden gelirken helikopterlerinin görülüp militanların k a ç m a ihtimaline karşı Türkiye'den hava sahasını kullanmak için izin istedi. D o ğ u d a Silopi üzerinden Türkiye'ye girip, U l u d e r e üzerinden derin vadilerin içerisinden hiç görül­ m e d e n u ç a r a k bir anda örgüt kamplarına girdi, hiç kimse kaç a m a d a n saldırdı. Helikopterlerden birine binen ajan kampları, hava saldırısı olduğunda saklanılan yerleri ve tüm depoları tek tek gösterdi. O sırada eğitim alanında olan örgüt militanları­ na Irak helikopterleri (Rus savaş helikopterleri) saldırarak ağır zayiat verdirdiler. Böylece henüz gelişme aşamasındaki örgüt bu iki olay s o n u c u n d a kendini toparlayamayacak hale geldi ve etkinliği kırıldı. Y a ş a n a n tüm bu olaylar, yürütülen davaya ideolojik ola­ rak i n a n m a y a n kişilerle kurulmaya kalkılan her örgütün ya da birliğin kısa süre içinde yerle bir olacağını göstermektedir. Irak Komünist Partisi'nin içine düştüğü durum, davaya inanmayan, belli süreçlerden geçmeyen, inanılan davanın başarısı için bir şeyler y a p m a k için değil menfaat elde etmek için örgüte katı­ lan kişilerle bu işin olamayacağını göstermesi açısında örnek bir 159

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

olaydır. K u z e y Irak'ta Irak'a muhalif olan Barzani, Talabani veya emsali Kürt aşiretlerinin içinde bulunduğu toplumsal d u r u m ve ç o ğ u n u n dini açıdan muhafazakâr ve aşiret gibi geri bir sosyal anlayışa d a y a n a r a k örgütlenmiş olmaları, Irak aleyhine faaliyet­ leri destekleyen Suriye gibi sosyalist düşüncelere yakın ülkeleri, sosyalist k o m ü n i s t ideolojilere sahip bir muhalefeti destekle­ melerine yol açtı. Ancak Kuzey Irak'taki halkın sosyal d u r u m u böyle bir ö r g ü t ü olduğundan daha fazla güçlendirecek kapasi­ tede değildi. Belli sayıda militan ve örgüt vardı, yapı ancak bu kadarını kaldırıyordu. Fakat dışsal faktörler devreye sokularak, fazla miktarda para ve silah verilerek bir anda çok güçlü bir si­ lahlı militan grup oluşturulmak istendi. Fakat bu davaya inancı olmayan kişilerden oluşan örgüt bir an için büyüyüp güçlendiği y ö n ü n d e bir görüntü verdiyse de kısa sürede eskisinden daha geri hale geldi ve t ü m yapı tamamıyla yerle bir oldu. Sonuç itibarıyla geldiğimiz noktada, ideolojik örgütlerin dı­ şarıdan destek ile büyüyüp güçlenemeyeceği ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle ideolojik örgütler sadece örgüt davasına fikren ve kalben i n a n a n insanlar tarafında kurulup güçlenir, öyle ko­ lay kolay dış y a r d ı m l a r l a ayakta tutulamaz. Bu örgütler sadece kendi ideolojileri doğrultusunda faaliyet gösterirler, başka kişi veya devletler kendi amaçları doğrultusunda onları kolaylıkla kullanamaz.

İSTANBUL İstanbul'da Bilgisayar Sistemini Kurmam
İlk a t a n d ı ğ ı m z a m a n İstanbul'u hiç b i l m i y o r d u m , hiç görme­ miş sayılırdım, g e z m e k için bile olsa hiç İstanbul'da bulunma­ mıştım, a m a uzaktan İstanbul'daki olayları takip e d i y o r d u m . Her gün polise yönelik bir saldırı vardı, ö n c e y a n ı l m ı y o r s a m M e h m e t A ğ a r E m n i y e t M ü d ü r ü olarak görevliydi, o n u n döne­ m i n d e olaylar çığırından çıkmış Devlet Güvenlik Savcısı ve İl Emniyet M ü d ü r Yardımcısı öldürülmüştü, her g ü n polise yöne160

1. Bölüm: Devlet lik suikastlar yapılıyordu. H ü k ü m e t İstanbul'a bir çare bulmak mecburiyetindeydi. M e h m e t Ağar'ı uygun bir görevle, yanılmı­ y o r s a m E r z u r u m ' a Vali olarak atadılar. O n u n yerine Necdet Menzir İstanbul E m n i y e t M ü d ü r ü yapıldı. N e c d e t Menzir Bey çalıştığım en yiğit, en gözü kara, en dürüst m ü d ü r l e r d e n biriydi ve Diyarbakır'da çok iyi anlaşarak çalışmıştık. Menzir B e y ilk atandığında benden İstanbul'a gelmemi is­ tedi. Diyarbakır'dan ayrılırken " B u l u n d u ğ u m yere çağırırsam gelir misin?" diye sormuştu. Ben de "İyi bir y e r olursa g e l m e m , kötü bir y e r olursa gelirim," demiştim. İstanbul'da beni aradığı z a m a n çoğu kişi İstanbul'da görev y a p m a k için çabaladığından, "Efendim orası çok iyi bir yer, g e l m e m , " d e d i ğ i m d e , "Hayır bu­ rası hiç de iyi bir y e r değil, aksine olağanüstü kötü bir yer. G e ­ leceksin," deyince ben de kabul ettim. Necdet Menzir'ile çalışmak b e n i m için de gerçekten çok zevkliydi. B e n i m l e birlikte kimlerin gelebileceğini sordu. O za­ manki a r k a d a ş l a r ı m d a n terör deneyimi olan Reşat Altay'ın ve bir-iki arkadaşın ismini verdim. Necdet Bey'in Diyarbakır'da birlikte çalışıp tanıdığı terör deneyimi olan epey arkadaş vardı. Bir m ü d d e t sonra b e n i m ve diğer belirlenen arkadaşların tayini İstanbul'a çıktı. İstanbul'a gelmeden önce oradaki terör faaliyetlerinin önü­ ne nasıl geçilebileceği üzerine d ü ş ü n ü y o r d u m , ne y a p m a k la­ zımdı, çok sayıda örgüt m e n s u b u vardı. Diyarbakır'da edindi­ ğim tecrübeye dayanarak ilk y a p m a m gereken şeyin, dinleme sistemi, bir bilgi bankası ve analiz bilgisayarı k u r m a k olduğuna karar v e r d i m . Bu bilgisayar sistemi sayesinde örgüt faaliyetleri hakkında bilgi t o p l a m a m m ü m k ü n d ü . Bir istihbarat faaliyeti

yürütülecekse bu sistemin kurulması temel şartlardan biriydi. Ayrıca İstanbul çok büyük bir şehirdi, tek m e r k e z d e n yönetilemeyecek k a d a r genişti. Bu yüzden üç ayrı y e r d e merkez, istih­ barat birimi k u r m a y ı ve bu şubelerin teknik dinleme ve izleme kapasitesinin artırılmasını istiyordum. 161

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

İstanbul'a geldiğimde, ilk yaptığım şey aklımdaki bu dü­ şünceleri u y g u l a m a y a geçirmek için h u m m a l ı biçimde araş­ tırma y a p m a k oldu. Şube her açıdan çok kötü durumdaydı. İstanbul'da göreve başladığımda benden önceki Şube Müdürleri bu kargaşa ve olayların seri yoğunluğu içerisinde bunalmışlar ve tayin edilmişlerdi. B e n i m başladığım sırada şubede çok az sayıda eski amir kalmıştı, benden önceki Şube Müdürü Salih G ü n g ö r (İSKİ tahkikatı ile ünlenen) Mali Şubeye geçmişti, Dur­ m u ş Demirbaş'ın Ankara'ya tayini çıkmış, Emin Aslan benden önce atanmıştı. Ben İstanbul'a a t a n m a m d a n önce burada mey­ dana gelen suikastlar ve yoğun terör eylemleri nedeniyle mevcut istihbarat şube personeli yetmediği için başka illerden görevli 60 istihbaratçı İstanbul'daki şubeye geçici görevle atanmıştı. Bu insanlar z o r u n l u olarak apar topar buraya geldikleri için kala­ cakları yerleri yoktu; polis evinde, orada burada kalıyorlar, şehri bilmiyorlardı. Hepsinin kendi özel sorunları vardı, çocuklarını, ailelerini m e m l e k e t t e bırakmışlardı. Bu atamayı yapanlar, san­ ki istihbaratçıların gelir gelmez terör olayları konusunda istih­ barat elde edip terörü önleyeceklerini zannediyorlardı, halbu­ ki istihbarat diğer birimler gibi h e m e n atanıp devriye gezmeye benzemez. Altyapıya, bu konuda donanımlı elemanlara, teknik d o n a n ı m a ihtiyaç vardı ve daha da önemlisi istihbarat persone­ linin faydalı olabilmesi için belli bir süreye ihtiyaç vardı. Şubenin asli 60 ve geçici 60 olmak üzere 120 kadar mevcudu vardı, ama onlar da çok vasıflı değillerdi, ö y l e ki elde iş yapabile­ cek adam sayısı çok azdı. Şubenin binası ve bulunduğu yer çok kötüydü ve alt yapısı hiç yoktu. Türkiye'nin en büyük şehrinin, terörün bu k a d a r arttığı bir şehrin İstihbarat Şubesinde bir tane bilgisayar yoktu. En küçük terör gruplarının elinde bile en azın­ da birkaç tane bilgisayar varken, İstanbul İstihbarat Şubesinde tek bir bilgisayar yoktu. Daha garibi yalnızca bizde değil. Terörle Mücadele Biriminde, gördüğüm kadarıyla MİT'te de bilgisayar bulunmuyordu, var olanlar da görevde değil, yazı yazma, kıs162

1. Bölüm: Devlet m e n arşiv vs. işlerde kullanılıyordu. A n k a r a d a İstihbarat Daire Başkanlığında var olan bir-iki bilgisayar ise daktilo niyetine ra­ por hazırlamak, yazı y a z m a k için kullanılıyordu. Maalesef ger­ çek buydu. Dünyanın bütün gelişmiş ülkeleri, en ileri teknolojiye sahip bilgisayarlarını istihbarat hizmetlerinde kullanırken, bizde bu amaçla bir tane bile bilgisayar kullanılmıyordu. O tarihte İstan b u l d a dar kapasiteli bir dinleme sistemi var­ dı ama bu sistemle de ciddi hiç bir örgüt hedefi dinlenmiyordu. Dinlenecek illegal terör örgütlerine dair telefon numaraları bilin­ miyordu v e y a bu numaraları temin edecek kaynak ve yapı yok­ tu. Bu sistem, daha çok legal bilgi kaynaklarına yönelik kullanı­ lıyordu. İllegal örgütlerin içine sızmış yardımcı istihbarat elema­ nı (YİE) d e n e n ajan, muhbir vs. yok denecek kadar azdı. Takip ekipleri zayıf, üstelik kimliği bilinen takip edilecek terör örgütü mensubu sayısı da y o k denecek kadar azdı veya asıl eylem ya­ pan Dev-Sol örgütü elemanı değildi. Terörde bunca bedel öde­ miş, yıllarca terör olaylarından muzdarip olmuş bir ülkenin en büyük şehrinde ve olayların en fazla m e y d a n a geldiği bir şehir­ de, terörle m ü c a d e l e d e vazgeçilmez bir ö n e m e sahip istihbarat biriminin hali, göreve başladığım 1992 yılı başında buydu. Ne elektronik cihazı, ne sistemi, ne de bilgisayarı vardı. İstihbarat adına hiçbir şeyi yoktu. Ülkenin en önemli problemleri günlük tabirle Allah'a emanetti. Plan, program, hesaplama, akıl, ilim ve bilim adına yapılan hiçbir şey yoktu. İçinde o l m a s a m , bu kadar sahipsizliğe, hesapsızlığa i n a n m a m zordu. Bu ülkede terörün azması için k o m p l o teorilerine ya da başka ülkelerin destek ve müdahalesine gerek yoktu. Terörün artması için ülke içinde her türlü koşul mevcutken, önleyecek hiçbir sistem, teşkilat ve yapı yoktu. Ülke adına, bu uğurda ölenler ve acı çekenler adına ağla­ nacak bir d u r u m h ü k ü m sürmekteydi. Aslına bakılırsa bu kadar boşluğa, sahipsizliğe rağmen terör Türkiye'de çok da artmamış­ tı. Bu, başlı başına bir kitap konusudur, bir gün Türkiye'deki terörü yazabilirsem orada kapsamlı olarak anlatacağım. 163

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

İşte bu imkânlarla ve sorunlarla dolu bir şubenin başına geçmiştim. Ü s t ü n e üstlük bir de her gün polislere yönelik ey­ lemler m e y d a n a geliyordu; olaylar o kadar çok ve hızlı oluyordu ki hazırlık y a p m a y a , sistem k u r m a y a i m k â n v e r m i y o r d u . Böyle bir kargaşa içerisinde önce basit m a n a d a personeli düzeltmeye çalıştım. Geçici görevle başka illerden tayin olanlar içerisinden gönülsüz olarak gelenleri memleketlerine gönderip, gönüllü olanların asli tayinlerim buraya çıkardım. Sonra süratle örgüt mensuplarından yakalanmış terör şubesindeki bilgisayarlar­

dan bir iki tanesini ödünç alıp, personele küçük bilgisayar eği­ timleri v e r m e y e başladım. Bu arada çalışacak y e r sorunu vardı, şartları zorlayarak Gayrettepe Emniyet binasının çatı katına bir kat daha ilave e t m e y e karar verdik. Bu arada sürekli hayalini kurduğum, sorunların ç ö z ü m ü için mutlaka olması gerektiğine inandığım (bu k o n u d a biraz yalnız kalıyordum, çünkü herkes benim kadar i n a n m ı y o r d u ) bir bilgisayar sorgulama-analiz sis­ temi diyeceğim bilgi bankası sistemini k u r m a y a çalıştım. Birçok yeri araştırdım; bir y a n d a n bilgisayarları, bir yan­ dan da nasıl alacağımı araştırıyordum, ç ü n k ü benden önce hiç bilgisayar alınmamıştı, bu y ö n t e m bilinmiyordu. Bu arada P T T nin bilgi işlem biriminde çalışan çok nitelikli bir mühendis­ le tanıştım. Aslında bu tanışma, belki de bu ülkenin kaderini değiştirecek bir tesadüftü. O her b a k ı m d a n m ü k e m m e l bir in­ sandı, mesleğini çok iyi biliyordu, alanının en iyisiydi, teknik olarak kimsenin bilmediği alanlarda oldukça donanımlıydı, her açıdan güvenilir bir insandı. A k l ı m d a y a p m a y ı planladığım işler için en ideal kişiydi. Bu işle ilgili olarak benim aradığım özellikler dürüst, güve­ nilir ve ahlaklı olma, ayrıca ileri düzeyde teknik bilgiye sahip olmak yani bilgisayar ve telefon sistemleri k o n u l a r ı n d a tecrü­ beli olmaktı. T ü m bu özellikler ancak beş altı kişide toplana­ bilirdi ve bu kişileri bir araya getirmek m ü m k ü n olmayabilirdi ama ben t ü m bu özellikleri bir arada ve bir şahısta toplanmış 164

1. Bölüm: Devlet

olarak b u l m u ş t u m . Daha doğrusu bir anda karşıma çıkmıştı. Bu karşılaşma t a m a m e n bir tesadüf olsa da ben bunun asla bir tesadüf o l d u ğ u n a i n a n m ı y o r d u m . M i s t i k bir anlayışla kar­ şıma çıkarılmıştı, tesadüf değildi; bu kadar tesadüf bir araya gelemezdi. B e n i m gibi işine sevdalı, işine o d a k l a n m ı ş , başka hiçbir şey d ü ş ü n m e y e n , sosyal y a ş a m d a n kopuk, beş milyon­ luk şehirde dört yıl çalışmasına r a ğ m e n iki tane sivil arkadaşı o l m a y a n birinin karşısına aranan t ü m olumlu özelliklere sahip biri çıkarılıyordu. Bu tesadüf olamazdı; en basit izahı ile kader­ di, m a k u l ü ise yukarılar tarafında tanış tırılmıştım. Bu süreçten sonra y a ş a n a n olaylar bu ülkenin kaderini et­ kilemiş, milyonların yaşamının değişmesine sebep olmuştu. Bir sistem k u r m a yolunda bu olağanüstü insanla karşılaşmamın ardından sonraki a ş a m a d a bu sistemin oluşturulmasında rol alan ve geliştirilmesine büyük katkı sağlayan Basriler, Yunus­ lar, Musalar, Sülcymanlar ve diğerleri bu ekibe dahil oldu. B e n i m M ö s y ö , diğer arkadaşların K o m i s e r İrfan diye kodladığı m ü h e n d i s arkadaşla yaptığımız kısa bir iki g ö r ü ş m e d e y a p m a k istediğim şeyi ve nasıl yapılabileceğini anlattım. K i m ­ senin pek anlayıp makul bulmadığı fikirlerimi dinledi ve fikirle­ rimin yapılabilir şeyler o l d u ğ u n u söyledi. Bu insanla tesadüfen karşılaşıp, y e n i t a n ı ş m a m ı z a r a ğ m e n ona i n a n m ı ş ve güven­ miştim. İkinci defa y a n m a gittiğimde, anlattıklarıma dayana­ rak bir m i k t a r veriyle bilgisayarında yaptığı basit programla d e n e m e y a p m ı ş ve istediğim şeyin bir prototipini y a p m ı ş t ı . H e ­ m e n orada bana da gösterdi. Netice o l u m l u y d u ve ona göre bu çok kolay ve basit bir şekilde yapılabilirdi ve hiçbir t e r e d d ü d e yer yoktu; kendisi için ç o c u k oyuncağıydı. S o n u ç olarak, tüm kalbimle i n a n d ı ğ ı m ama kimsenin gerçekleşeceğine inanma­ dığı, sadece g e ç m i ş başarılarımı göz ö n ü n e alınca sen söylüyorsan y a p a r s ı n türü sözlerle geçiştirdiği o hiç d e n e n m e m i ş projeyi, bu m ü h e n d i s bir iş gibi bile g ö r m ü y o r , y a p ı l m a s ı çok kolay d i y o r d u . 165

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlaı

İşinin ehli bir insanın elinde bu kadar basit olan bir iş Mösyö ile karşılaşmasam, böyle kolayca gerçekleşemezdi. Bu işin m ü k e m m e l olması, kolay ve basit şekilde kurulması ve bu kadar hızla geliştirilmesi, bu özel niteliklere sahip bir insanla karşılaşmam ve gizliliği gereği kimseye a ç m a d ı ğ ı m bu konuyu onunla k o n u ş m a m neticesinde gerçekleşmişti. T ü m bunlar te­ sadüf o l a m a z d ı . M ü h e n d i s a r k a d a ş ı m M ö s y ö / K o m i s e r İrfan'm bana yaptı­ ğı küçük gösteri b e n i m g ö r d ü ğ ü m en güzel bir d e m o idi. Her şey b e n i m kafamdaki gibiydi, kafamdakilerin ilk pratik de­

nemesi basit m a n a d a yapılmıştı, hayal artık gerçek olmuştu. Daha sonra bu m ü h e n d i s arkadaşla samimiyetimizi artırarak beraber ç a l ı ş m a y a başladık. Zaten ilk tanıştığımız anda sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi birbirimize güvenmiş, sevmiş ve ısınmıştık. R e s m i ilişki k u r d u ğ u m herkes h a k k ı n d a mutlaka

araştırma y a p m a m a r a ğ m e n bu kadar hayati bir projede bera­ ber çalışacağım kişiyi, M ö s y ö / K o m i s e r İrfan'ı hiç araştırmamış, ona y ü z d e y ü z g ü v e n m i ş t i m . Hiçbir kurala bağlı olmaksızın

kendiliğinden gelişen bir havada beraber çalışmaya başladık. M ö s y ö hiçbir şey beklemeksizin sadece bilgisayar ve konuya merakı ve ayrıca devlete ve güvenlik kuvvetlerine y a r d ı m c ı olma isteği ile çalışıyordu. İşlemlere başladık ve ilk uğraşlar sonu­ cunda bir firmadan N C R m a r k a bir bilgisayar aldık. Bilgisa­ yarı kurduk. D a h a sora bilgilerin nereden elde edilebileceğini araştırmaya başladık. Bilgisayarda işlem y a p a c a ğ ı m ı z verilerin, ilgili yerlerden t o p l a n m a s ı gerekiyordu (güvenlik kuvvetlerinin çalışmalarını a k s a t m a m a k ve devletin gizli bilgilerim deşifre et­ m e m e k adına bu kısımlar kısa ve gerçek biraz değiştirilerek anlatılacaktır). İstediğimiz verileri a l m a k için ilgili kurum amirlerini ikna etmek g e r e k i y o r d u . Bu aşamada, d ö n e m i n Valisi ve Emni­

yet M ü d ü r ü d e v r e y e girerek sorunları aşmamızda bize destek verdiler. İstediğimiz verilerin terörle m ü c a d e l e d e k i önemini ve 166

1. Bölüm: Devlet

bunların k i m s e y e zararı olmayacağını anlatarak sistematik bir şekilde verileri e d i n m e imkânına en sonunda kavuştuk. Aldı­ ğımız veriler d o ğ r u d a n işimize y a r a m ı y o r d u . M ö s y ö n ü n yaptığı basit ama işlevsel programlarla bu verileri günlerce süren bir işleme tabi tutuyor, sonra kullanabileceğimiz formata çeviriyor böylece kullanılır hale getiriyorduk. Günlerce uğraştıktan sonra yavaş yavaş netice almaya baş­ ladık. İlk ö n c e , bu bilgileri yalnızca İstanbul İstihbarat Şube­ si olarak kullanıyorduk. Daha sonra başta Diyarbakır olmak üzere diğer illerde ve merkezdeki diğer istihbarat birimlerinin kullanımına a ç m a y a başladık. Mucize gerçekleşmişti, hayallerim artık gerçekti. Hatta ha­ yallerimin bile ötesine geçiyorduk. Bir kâhin, olağanüstü yete­ nekleri olan biri bize bu kadar yardımcı olamazdı. Falcı veya kâhin her şeyi bilse bile bize sadece bilgi verirdi a m a bizim sis­ temimiz, s a d e c e m e ç h u l ü bize söylemiyor, aynı z a m a n d a tüm personelin ufkunu açıyor, yeni d ü ş ü n m e biçimlerini görmemizi, yeni yol ve y ö n t e m l e r bulmamızı ve tüm işlemleri kendi aklımız ve zekamızla y a p m a m ı z ı sağlıyordu. Her şeyi akıl ve mantık öl­ çüsünde k e n d i m i z buluyorduk. Sanki başka bir boyuta geçmiş gibi, iki boyutlu çalışma biçiminden üç boyutlu bir dünyaya geçmek gibi bir şeydi. İstihbarat faaliyeti için bilgisayar sistemi tek başına yeterli değildi, tabii ki başka araç, gereçlere ihtiyaç vardı. Gizli görevler için tasarlanmış obzervasyon araçlarına, gizli kayıtlar için özel kameralara, takip ekiplerinin gizli m u h a b e r e edeceği telsiz ve diğer m u h a b e r e malzemelerine ihtiyaç vardı. Çalışmaya ilk baş­ ladığımızda elimizde bir tane bile bilgisayar, yeterli takip telsizi, gizli kamera y o k t u . Bu y ö n d e temin edebileceğim araç ve telsiz­ leri araştırırken, bir telsiz firmasının aracılığıyla ve firma temsil­ cisiyle birlikte Japonya'ya gittim. Şubede kullanabileceğim 100 civarında telsizi t ü m aparatları ve gizili m u h a b e r e etme imkânı verecek sistemi k u r m a k için gerekli t ü m y e d e k malzemeleriyle 167

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

birlikte temin ettim. Ayrıca özellikli kameralar, fotoğraf maki­ nelerinden birkaç tane, daha doğrusu görevde kullanılabilecek ucuz olan ne bulabildiysem belli miktar aldım. Japonya'ya 100 tane telsiz a l m a y a gitmiştik ama bu arada fabrikayı da ziyaret ettik, fabrikadakilerle görüştük. Onlarla cihazların yan aparat­ ları ve hangi telsizin iyi olacağı hakkında konuştuk. İstediğimiz takip esnasında kullanılabilecek küçük ve basit telsizlerdi ve frekanslarının kolay ayarlanabilir olması gerekiyordu. Telsizler bize T o k y o ' d a teslim edilecekti. Tokyo'daki otele geldiğimizde telsiz siparişlerimizi bir k a m y o n u n taşıyacağı bü­ yüklükte p a k e t l e n m i ş olarak bulduk. Bu hali ile taşımamızın imkânı yoktu. T o k y o büyükelçiliğinde çalışan polislerle birlikte bu telsiz ve t ü m aparatları kamyonetle elçiliğe götürdük. Cihaz­ lar, zarar g ö r m e m e l e r i için muhafaza kutuları içerisine konul­ muştu; bu k a d a r yer kaplamalarının nedeni de buydu. O gün

akşamdan s a b a h a kadar çalışıp, cihazları bu kutulardan çıkıp çıplak hale getirdik. Sonra gidip büyük valizler aldık ve valizlere bu cihazları d o l d u r d u k . Üç tane büyük valiz, üç tane de uça­ ğın içine alınabilecek küçük el çantası dolmuştu. Bir k a m y o n dolusu yükü, kargoya verilecek üç büyük valize ve uçağın içi­ ne alınacak b ü y ü k l ü k t e orta ve küçük boy çantalara sığdırmış, ağırlığını da y ü z seksen kiloya düşürmüştük. Fakat havayolu şirketi bu ağırlıktaki bir m a l z e m e y i de almıyordu. Israrlarımız ve zor bela uğraşılarımız sonunda malzemeleri J a p o n y a ' d a n uçaklara y ü k l e y e r e k İstanbul'a getirdik. Bu telsizleri süratle kurarak, takip elemanlarımızın birbir­ leriyle konuşabilecekleri bir telsiz sistemi yarattık. Aldığımız fo­ toğraf makineleri ve kameraları kullanarak gizli kamera y a p m a imkânına kavuştuk. Ayrıca daha önce Diyarbakır'da y a n ı m a al­ dığım telsiz teknisyeni polis m e m u r u n u da İstanbul'a getirdim. O n u n gibi birkaç yetenekli m e m u r l a birlikte k ü ç ü c ü k bir odada laboratuarımızı kurduk. Böylece bu k ü ç ü c ü k odada kendi din­ leme teyplerimizi, kameralarımızı, fotoğraf makinelerimizi yap168

1. Bölüm: Devlet

maya başladık, h e m de inanılmaz ölçüde düşük maliyetlerle. İ s t a n b u l d a böyle bir takip telsiz sistemi ancak m i l y o n dolarlara kurulabilirken, biz 100 adet telsizi, gizli k o n u ş m a aparatları, y e d e k batarya ve y e d e k malzemelerin t a m a m ı m 42 bin dolara mal etmiştik. G ö r d ü ğ ü m basit bir gizli kamera y ö n t e m i zihnimde bir­ den başka şimşekler çaktırmıştı. Bu y ö n t e m çok iyiydi ve tam bize göreydi. Basit bir ızgara teli gibi d o k u n m u ş file benzeri bir kumaş veya ızgara benzeri sert bir m a l z e m e ile rahatlıkla gizli kamera yapılabiliyordu. Çantanın herhangi bir yeri kesilerek ızgara şeklinde file gibi gözüken seyrek d o k u n m u ş k u m a ş kesi­ len yere dikiliyor ve arkasına k a m e r a yerleştiriliyordu. Kamera­ nın merceği kumaşa çok yakın olduğu için ızgaradaki delikleri g ö r m ü y o r d u . Sanki ö n ü n d e engel y o k m u ş gibi d o ğ r u d a n kar­ şı tarafı görülebiliyordu. Dışarıdan bakıldığında kamera hiç­ bir şekilde g ö r ü n m ü y o r d u . Bu kameraların çalışması için özel aparatlar, u z a k t a n k u m a n d a edecek d ü ğ m e l e r yaparak, kimi kısımlarına ilave parçalar takarak y i r m i d e n fazla gizli kamera yapmıştık. Bir gizli k a m e r a n ı n maliyetinin yirmi-otuz bin dolar o l d u ğ u n d a n bahsedildiği zamanlarda, biz yirmi-otuz bin dolara yirmi-otuz t a n e gizli k a m e r a yapmıştık. Bütün ekiplerimiz bu cihazları k u l l a n m a y a başladı. Atılan t ü m bu adımlar istihbarat alanında bize avantaj ve üstünlük kazandırmıştı. Aynı z a m a n d a bilgisayarlı sitemimiz ilk neticelerini verme­ ye başlamış, bu sayede bizler de mesafe kat e t m e y e başlamış­ tık. A m a bu yeterli değildi. Karşılaştığımız örgüt mensuplarının farklı y ö n t e m l e r k u l l a n m a y a başladığını görüyorduk. Sıradan insanın aklının almayacağı gizlilik ve casusluk örgütlerine taş çıkartır derecede özel dikkat ve disiplin içinde telefonlarını kul­ lanıyorlardı. Örgüt m e n s u p l a r ı sabit telefonları hiç kullanmıyorlar veya çok az kullanıyorlar; asla evden dışarıyı aramıyorlar, evdeki te­ lefonları sadece alarm durumları için nadiren kullanıyorlardı. 169

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

A m a bu da b e n i m için çok önemli bir ipucuydu. Hiç telefon k u l l a n m a m a k da çok ayırt edici bir özellikti. Ö r g ü t ü n telefon kullanma biçiminin diğer normal insanların kullanımlarından farklı yönleri vardı, biz de bu farklılığı ortaya çıkarmaya çalışı­ yorduk. Örgüt mensuplarının telefonla e v d e n dışarıyı hiç ara­ maması, bu telefonların nadiren dışarıdan aranıyor olması bi­ zim için ö n e m l i bir ipucuydu. Bu ipucunu kullanarak, bilgisa­ yar sistemindeki İstanbul'da kayıtlı telefon numaraları içinden dışarının hiç aranmadığı, nadiren dışarıdan aranan numaraları s ü z d ü ğ ü m ü z d e karşımıza epeyce n u m a r a çıkıyordu. Bu numa­ raların bir k ı s m ı oturulmayan ya da sıradan insanların farklı mazeretlerle az kullandığı evlere aitti, ama bir kısmı da örgüte ait numaralardı. Örgüt olağan seyirden farklı hareket ediyordu. Bizim işimiz de bu farklılığı algılayacak sistemi kurmaktı, yani anormalliği algılayacak sistemi kurmak gerekiyordu. Örgüt mensuplarının sabit telefonlardan çok ankesörlü telefonları kullandıklarını,

yurtdışı irtibatlarını sadece ankesörlü telefonla kurduklarını tes­ pit ettik. Hele Dev-Sol inanılmaz bir teşkilattı, dinlemeyi engel­ leyen inanılmaz özel ve gizli yöntemler buluyordu. Türkiye'deki ankesörlü telefonlardan Avrupa'daki ankesörlü telefonları ara­ m a k veya m o b i l telefonlar ve yurt içinde yabancı cep telefonları kullanmak gibi ancak uluslararası haber alma örgütlerinin kul­ landığı inanılmaz gizli yöntemleri kullanıyordu. Örgütün h e r hücresi doğrudan yurtdışına bağlı çalışıyordu; aynı hücre elemanları bile panikleyip birbirlerinden koptukla­ rı durumlarda mutlaka yurtdışındaki bir telefonla irtibat kur­ maları gerekiyordu. Yan yana çalışan iki kişinin bile doğrudan birbirleriyle irtibatı yoktu. Yani siz bir örgüt m e n s u b u n u ister örgüt içerisine yerleştirdiğiniz muhbiriniz vasıtasıyla, ister fiziki takiple, isterse de ihbarla yakalayın, o kişinin size vereceği fazla bir bilgi yoktu. Ç ü n k ü onun randevuları ve bağlantıları yurtdışmı telefonla arayarak almıyordu, en fazla kendi hücresindeki 170

1. Bölüm: Devlet arkadaşlarını ele verebilirdi, diğerlerini y a k a l a m a imkânınız bu­ lunmuyordu. Örgüt m e n s u b u yurtdışım arayacak, yurtdışından randevu alacak ve o randevu ile diğer örgüt mensubuyla bulu­ şacaktı. Dolayısıyla örgütü öyle diğer klasik yöntemlerle takip etmek ve y a k a l a m a k çok zordu. Örgüt klasik yöntemleri çok iyi biliyordu, klasik istihbarat yöntemleri ile y a k a l a n m a m a k için her türlü tedbiri almıştı. î s t a n b u l d a onlarca hücre vardı ama asla bir hücre diğer hücre ile yatay olarak ilişkiye geçmiyordu. Yakaladığınız bir militan ne yaparsanız yapın, hatta kendisi bilgi vermeye istekli olsa da diğer hücrelerle ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadığı için başka bir militanı size yakalatma imkânı yoktu. Ç ü n k ü militanların birbirleriyle ilişkisi sadece Avrupa'yı tele­ fonla arayarak oradan randevu almaktan ibaretti. İstanbul'da bulunan bütün militanlar belli aralıklarla yurtdışım arıyor, buluşamadığı/ buluşmak istediği kişileri söylüyor, onlar buluşma ayarladıktan sonra tekrar aradığında buluşmanın tarih, yer ve saatini alıyordu; irtibatlarım böyle sağlıyorlardı. T ü m bu muha­ bere, ankesörlü sokak telefonları ile gerçekleştiriliyordu. Bu d u r u m u fark edince, buna karşı ne yapabileceğimizi düşündük. Kullandıkları bu olağanüstü özel y ö n t e m i onlardan başka kimse k u l l a n m a d ı ğ ı n d a n bu d u r u m u lehimize çevirmeyi, onları herkesten ayırt eden bu özelliği onların tespitine yönelik kullanmayı d ü ş ü n d ü k ve bu y ö n d e bir sistemi kurduk. Bu ola­ ğanüstü güçlü y ö n t e m l e r i , sanki yalnızca onların giydiği özel bir kıyafet ya da kullandıkları özel bir araçmış gibi diğer insan­ lardan onları ayrıt etmemizi sağlıyordu. Geliştirdiğimiz sistem yalnızca D e v - S o l u değil, aynı y ö n t e m i kullanan t ü m örgütlerin militanlarını da ortaya çıkarmamızı sağlıyordu. Onlar ne kadar özel ve aşırı tedbir alırlarsa o kadar kolay, kesin ve kısa sürede tespit e d i y o r d u k . İstihbaratta en önemli bilgi akışı, bilgi kaynağı e l e m a n de­ nen örgüt içerisine sızdırılmış ajanlar vasıtasıyla yapılıyordu ama bu çok u z u n bir çalışmayı gerektiriyordu. Ayrıca bizdeki 171

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

Dev-Sol, P K K ve T İ K K O gibi silahlı eylem yapan örgütlere ajan sokmak da m ü m k ü n değildi. Bir defa örgüt içine sızdırılan ele­ m a n eylem y a p s a suç işlemiş oluyor, y a p m a s a örgüt kararları­ na aykırı davrandığı için y a ş a m a s ı m ü m k ü n o l m u y o r d u . Bu­ nun y a n ı n d a militanlar u z u n bir d e n e m e d ö n e m i s o n u n d a bazı ufak e y l e m l e r d e denendikten sonra silahlı gruplara alınıyordu. Bu y ü z d e n kısa sürede örgütlere ajan s o k a m ı y o r d u k fakat o kadar çok saldırı ve suikast olayı m e y d a n a geliyordu ki zama­ na t a h a m m ü l ü m ü z yoktu, tik göreve başladığım sıralarda her g ü n polise karşı bir silahlı saldırı oluyordu. Sonuç olarak biz de bu bilgi a l m a açığımızı, teknik alet ve cihazlarla kapatmaya çalıştık. T ü r k i y e ' n i n çok akıllı, becerikli, bugün saygıyla anılması gereken, haklarını kimsenin ödeyemeyeceği mühendisleri vardı ve o z a m a n k i Türk PTT'sinde (bugünkü T ü r k T e l e k o m ) çalışan bu mühendisler, kendilerine hiçbir ö d e m e yapılmaksızın bu imkânları bize sağladılar. B u g ü n dahi bu insanların yaptıkları­ nın gerçek değerini bizim dışımızda hiç kimse bilemez. Onların sağladığı i m k â n l a r s o n u c u n d a örgüt mensuplarını izleyebildik. Mustafalarm, Metinlerin hakkını u n u t m a m a k lazım. Dursun Karataş bir k o n u ş m a s ı n d a " B e n i m her g ö n d e r d i ğ i m militan yakalanıyor, takip ediliyor, ben alnınıza Dev-Solcu diye yazı yazıp sizi g ö n d e r s e m kesinlikle bu kadar kısa z a m a n d a ya­ kalanamazsınız. Bu nasıl oluyor?" diyerek içinde b u l u n d u ğ u sı­ kıntıyı anlatıyordu. Gerçekten de doğru söylüyordu. İstanbul'a eylem için gönderilen militanların alınlarına Dev-Sol'cu, P K K l ı , T İ K K O l u yazılsa bu kadar kısa sürede bu kişileri bulamaz ve eylemlere m a n i olamazdık. Militanları nasıl deşifre edip yakaladığımızı kavrayamıyor, çılgına dönüyorlardı. Kurulan sistem gerçekten harikaydı, bir mucizeyi g e r ç e k kılıyordu. Örgütü bütün İstanbul, hatta tüm Türkiye genelinde denetleyebiliyor, faaliyet ve eylemlerini önce­ d e n bilip, d a h a harekete g e ç m e d e n onları yakalayabiliyorduk. 172

1. Bolüm: Devlet

Yeni mucizevi y ö n t e m l e r bulmuştuk. Artık farklı bilgilere ulaşma i m k â n ı n a sahiptik ve bu sayede örgütün her hareketini görebiliyor, örgütü denetleyebiliyorduk. Örgütün muhaberesine nüfuz etmiştik. Örgüt artık bizim a v u c u m u z d a y d ı , istediğimiz gibi m ü d a h a l e edebilirdik. Örgüte m ü d a h a l e m i z kolaydı, çünkü örgütün militanları kısıtlı bilgiye sahipken bizler çok kapsamlı bilgilere sahiptik. Onlar birbirlerinin yerini bilmezken biz bili­ yor, nerede olduklarını ve hangi ankesörlü telefonları kullan­ dıklarını tespit ediyorduk. İstanbul'a ilk geldiğimde takip edilecek kaç P K K , kaç DevSol hedefimiz var diye sorduğumda cevap sıfırdı. T a k i p edilecek eylemci k a n a t t a n tek bir Dev-Sol hedefimiz dahi yoktu, dinle­ diğimiz örgüt içindeki önemli bir kisi veya hücreye ait hiçbir telefon hattı m e v c u t değildi. Fakat daha bir yıl d o l m a d a n öyle bir düzeye gelmiştik ki, artık örgüte aiı numaraların tamamını olmasa da çok özel olanlarını dinleyebiliyorduk. Örgütün üst düzey elemanlarını takıp ediyorduk, sıradan elemanları takip edecek personel ve z a m a n bulamıyorduk, g ü c ü m ü z yetmiyor­ du. Çok ö n e m l i militanları takip edebilecek k o n u m a gelmiştik, artık örgüt b i z i m denetimimize girmişti. Tabii her gelişme ve karşılaştığımız Yüzlerce adres, soruna farklı çözümler aramaya başlamıştık.

isim ortaya çıkıyordu. Her adresi, her olayı

tahkik etmeye g i t m e k çok uzun z a m a n alıyordu, buna karşı ne y a p m a m ı z gerektiğini d ü ş ü n m e y e başladık ve şunu fark et­ tik. Eğer birtakım bilgileri bilgisayara yükleyerek bir veritabanı oluşturursak, bu. bilgileri sorgulamak suretiyle olay yerine git­ meden bilgi temin edebilirdik. Bunun için bulabildiğimiz bilgi­ sayar o r t a m ı n d a k i her türlü dijital bilgiyi veritabanına ekleye­ cektik. K e n d i m i z e ait küçük bir bilgi bankası oluşturup gerek olduğunda özel programlarla bu b a n k a d a n istediğimiz bilgiyi anında bulabilecektik.

Böylece bir y a n d a n örgüt mensuplarını bulup denetim altı­ na alırken bir y a n d a n da herhangi bir kişi hakkında bir ihbar ol173

Haliç'te Yaşayan Simonlar duğunda ya da bir adresten şüphelenildiğinde, o adreste kimin oturduğu, e l d e edilen bilgilerin doğru olup olmadığı gibi bilgileri anında g ö r m e imkânımız oluyordu. Önceleri, örneğin Pendik'teki bir adresi s o r m a k için üç kişilik bir ekip sabahtan akşama kadar tahkikat y a p ı p bilgi edinmeye çalışıyordu. Fakat bilgisayardaki bilgilerden şahsı sorgulamak saniyeler alan bir işlemdi, böylece çok rahat bilgi toplayabiliyorduk. O t u r d u ğ u m u z yerden pek çok olayı bilgisayarda tahlil etme ve anlama imkânına sahiptik. Bu durum, bizim sahamızda daha etkin ve verimli çalışabilmemiz için alman ö n e m l i bir mesafeydi. Oluşturulan veritabanları sa­ yesinde örgüt mensupları arasındaki ilişkileri ve irtibatları sor­ gulayarak fevkalade bilgilere ulaşabiliyorduk.

İstanbul Operasyonları
İstanbul, terör örgütü olarak adlandırılan solcu, sağcı, bö­ lücü, irticai vs. ideolojilerden her türlü örgütün eylem ve faali­ yetinin o l d u ğ u bir şehirdir. A m a b e n i m göreve başladığım sıra­ larda terör örgütlerince yapılan silahlı eylemler açısından t ü m bu örgütler bir y a n a Dev-Sol bir yanaydı. Dev-Sol, emekli asker, M İ T ve polis m e n s u p l a r ı n a karşı en çok eylem y a p a n örgüttü. 19701i yıllarda İstanbul merkezli ola­ rak eylemlerine başlamış, 1 9 8 0 d e etkinliği kırılsa da hiçbir za­ m a n tam a n l a m ı y l a çökertilememişti. 801i yılların sonunda ce­ zaevinde firarlar ile birlikte y e n i d e n eylemlere başlayan örgüt, i 9 9 0 ' d a n itibaren büyük silahlı eylemler y a p m a y a başlamış, şehrin genel güvenliğini tehdit eden en ciddi grup o l d u ğ u n u ispatlamıştı. Dev-Sol, D G M savcısı Yaşar G ü n a y d ı n , Emniyet M ü d ü r Yardımcısı Şakir Koç, emekli M İ T Müsteşar Yardımcısı H i r a m Abbas, e m e k l i Oramiral K e m a l Kayacan ve daha birçok kişiye suikast gerçekleştirmişti. Her geçen g ü n silahlı eylemlerini artı­ rıyordu. Kendilerini nasıl görüyorlarsa, her ay v e y a her olaydan sonra silahlı e y l e m bültenleri yayınlıyor, basın kuruluşlarına 174

1. Bölüm • Devlet fakslıyor, yaptıkları silahlı eylemleri tek tek sıralıyor, işledikleri cinayetlerden övünerek bahsediyorlardı. Silahlı Devrim Birlik­ leri (SDB) kurmuşlardı, hatta bir ara polislere sokağa çıkma yasağı ilan e d e c e k kadar ileri gitmişlerdi. Peki, İstanbul'un, hatta ülkenin güvenliği için bu kadar önemli olan en kanlı eylemleri gerçekleştiren Dev-Sol'a yönelik devlet cephesinde neler yapılmıştı? Dev-Sol'a karşı 12 T e m m u z 1991 'de büyük bir operasyon yapılıp, önemli yöneticileri ölü ele geçirildi. Fakat bir süre sonra örgüt yeniden eylemlere başladı. 17 Nisan 1992'de bu defa örgütün silahlı birliklerinin yönetici­ leri saatlerce süren çatışmalar sonunda ölü ele geçirildi. Ben bu olaydan bir-iki gün sonra, her gün polise yönelik silahlı saldınların gerçekleştirildiği bir d ö n e m d e İstanbul'da göreve başladım. Polis c e p h e s i n d e , örgütü tanıma, ona karşı tedbir almaya yönelik hiçbir çalışma yapılamıyordu. 12 T e m m u z operasyonu yapılmış, ö r g ü t ü n yöneticileri ele geçirilmiş, örgüt evlerinde çok önemli d o k ü m a n l a r elde edilmiş ama göreve başladığım tarih­ te aradan g e ç e n bunca z a m a n a rağmen bu d o k ü m a n l a r hâlâ okunmamıştı. Yine 17 Nisan o p e r a s y o n u yeni olmuştu, bu ope­ rasyonda da çok ciddi d o k ü m a n l a r ele geçirilmiş, ama. onlar da o k u n a m a m ı ş t ı , o k u m a k için z a m a n ve imkân da yoktu. DevSol'la m ü c a d e l e edecek İstihbarat ve Terörle Mücadele Şubesin­ de oluşturulan birimdeki görevliler (Timler) günlük olaylara, an­ cak yetişiyorlardı; her gün bir olay, bir eylem m e y d a n a geliyor, bu eylemlerde y a k a l a n a n militanlar sorgulanıyordu. Fakat ör­ güt hızla b ü y ü y ü p gelişiyor, her gün biraz daha güçleniyordu. D o k ü m a n l a r ı o k u y a m a y a n , örgütü t a n ı y a m a y a n personel mücadele de cok etkin olamıyordu. Terörle M ü c a d e l e ( T E M ) müdürü a r k a d a ş ı m Reşat ile birlikte iki şubeden oluşan bir grup oluşturduk. dokümanlarını 12 T e m m u z ve 17 Nisan operasyonlarının çalışıyorlardı, bu

okuyarak

değerlendirmeye

grubun değerlendirmeleri sonucunda önemli g ö r d ü ğ ü belgeleri biz de o k u y o r d u k . Örgütle mücadele için örgütü ve militanları 175

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

tanımalıydık. Nasıl düşünürler, ne hissederler, nasıl yaşarlar, hangi z a m a n d a ne yaparlar, her şeylerini b i l m e m i z gerekiyor­ du. Bütün m e s a i m i bu insanların ruh, inanç, d ü ş ü n c e dünya­ sını tanımaya ayırıyordum. Bir y a n d a n da teknoloji üstünde çalışıyordum a m a teknolojinin işe y a r a m a s ı için de militanların her şeyini b i l m e m i z gerekiyordu. Ne kadar belge okusak da örgütü tanımak için kâğıtlar ye­ tersiz kalıyordu. Örgütün içinden, hatta örgütü iyi tanıyan üst düzey bir militana ihtiyaç vardı. Fakat Dev-Sol içinde böyle bi­ rini y a k a l a m a k çok zordu. Örgütte mutlak bir gizlilik hâkimdi; militanların ç o ğ u aranıyordu veya yeraltına inmişlerdi, sahte hüviyetlerle m a s u m aile üyeleri g ö r ü n ü m ü n d e çeşitli evlerde kalıyor, kendi aileleri ve tüm çevrelerinden kopuk yaşıyorlardı. Bulunduklarında da çatışmaya giriyor, polis de öldürülen mes­ lektaşlarının intikamını alma gayesiyle sağ teslim almaya çok çaba göstermiyordu. Bu arada bir tesadüf neticesi tam istediğim gibi bir fırsat doğdu. Ö r g ü t ü n çok önemli bir elemanı sağ yakalandı, cid­ di suçlardan da a r a n m ı y o r d u . Bir süre sonra diyalog kurma i m k â n ı m oldu, örgütün yaptıklarından bıkmış, içinde örgütle ilgili şüphelerin o l u ş m a y a başladığı biri olduğu anlaşıldı. Bu şahsı ö ğ r e t m e n yaptık, örgütü tanımak için bu kişinin y a n m a T E M ve İstihbarat şubesinden 5-6 kişilik karma bir ekip verdik. Bu kişi bizim polislerimize örgütle ilgili bir eğitim verdi; örgü­ tün düşünce yapısı, y a ş a m a ve eylem biçimleri, hayat tarzları konusunda bize çok önemli bilgiler aktardı. Bu kişiden elde ettiğimiz bilgilere göre, örgütün İstanbul'da görev vereceği militanlarına yönelik sokak çalışması denen çok özel bir eğitim sistemi vardı. Şehri ve sokaktaki y a ş a m ı iyi bi­ len usta bir militan nezaretinde eğitime tabı tutulan militan, faaliyet göstereceği mahalle ve semtlerde nasıl dolaşacağı, bir y e r d e n diğer y e r e hangi tür yolları kullanarak ulaşacağı, polis takibinin ve şüpheli kişilerin nasıl atlatılacağı gibi çok ayrıntı176

1. Bölüm: Devlet

lı konuları k a p s a y a n uzun, çok ciddi bir eğitimden geçiriliyordu. Bu eğitimi a l m a y a n hiç kimse örgütün yürüttüğü eylem ve olaylara dâhil edilmiyor, hatta onlara İ s t a n b u l d a görev veril­ miyordu. B i z i m polisler de bu kişinin anlatımlarına d a y a n a r a k resmen sokak çalışması y a p m a y a başladılar. Bir- iki ay sonra bizimkiler de onların y a ş a m a biçimlerini öğrenerek artık mili­ tanlar gibi h a r e k e t etmeye başlamışlardı. Hatta bu çalışmalar sırasında, davranışlarından militan o l d u ğ u n d a n şüphelendikle­ ri bir kişinin kimliğini araştırmak istediklerinde şahıs k a ç m a y a başlamış, a m a k o v a l a m a c a sonunda yakalanmıştı. Bu kişi bir süre kimliğini saklasa da sonunda T İ K K O m e r k e z komite üyesi Ali G ü l m e z o l d u ğ u ortaya çıkmıştı. Arkadaşlar, sadece aldığı tedbirler ve davranışlarından bir kişinin illegal örgüt mensu­ bu olabileceğini tahmin edebilmişlerdi. Bizim tim de artık DevSol ü pek çok y ö n ü y l e öğrenmişti. Onları nerelerde arayacağı­ mızı, nasıl bulacağımızı öğrenmiştik. Dev-Sol militanları hakkında diğer örgüt militanlarından d a h a dirençli, d a h a kahraman, daha devrimci gözüktükleri, ça­ tışmalarda teslim olmaktansa çatışarak ölmeyi tercih ettikleri söyleniyordu. Dev-Sol, tüm devrimci örgütler açısından bir ca­ zibe merkezi o l m u ş t u . Birçok eski örgüt m e n s u b u , kendi örgü­ tü ile çelişkiye düşen herkes Dev-Sol'a geçiyordu. B u n d a biraz da polisin k e n d i s i n e karşı silah kullanan kişilere yönelik sert t u t u m u n u n da rolü vardı. Bu havanın kırılması, Dev-Sol mili­ tanlarının da diğer devrimciler gibi o l d u ğ u n u n gösterilmesi ge­ rekiyordu. B u konuda tüm T E M yöneticileri olarak mutabıktık. Bu amacı gerçekleştirmek için aradığımız fırsat Balat semtinde ortaya çıktı. Dev-Sol'a ait silahlı bir hücre evini tespit etmiştik. Ev kuşatıldı, militanlar evde dokümanları y a k m a y a çalışırken y a n g ı n çıkardılar, meğer evde çok miktarda patlayıcı m a d d e varmış. Militanlar sıkışmıştı, çatışmaya başladılar. Çevrede

güvenlik tedbirlerini alıp teslim olmaları için iknaya uğraştık, uzun süren ç a b a n ı n s o n u n d a bir militan kız olay yerine gelen 177

H a l ı ç ' t o Yaşayan Simonlar

savcıya teslim oldu. Evde yangın çıktığından merdivenlerden inemeyin.ee, militan pencereden yardımla evden çıkartıldı. Bu arada çatışmayı duyup gelen tüm kameralar bu sahneyi çek­ tiler. O gün a k ş a m t ü m televizyonlarda bu görüntüler vardı. Teslim olan militanlardan, pencereden indirilen militan kız ör­ gütün S D B timinin k o m u t a n düzeyindeki yöneticisiydi. Benzeri uygulamalar ile Dev-Sol militanlarının da sıradan kişiler oldu­ ğu, özel bir kişiliklerinin olmadığını göstermeye çalıştık. Başta Dev-Sol olmak üzere, tüm silahlı devrimci örgütler güç­ leniyordu. Bunları durdurmak lazımdı ama nasıl ve hangi yön­ t e m l e 0 Eskiden örgüt militanlarını tanımıyorduk ama bir süre sonra ben teknik sistemleri kuranca işler teresine dönmüştü. Artık militanları biliyor, faaliyetlerini izliyor, neyi nasıl yapacak­ larını tahmin edebiliyor, neye ihtiyaçları olduğunu ve nereden temin edeceklerini hesaplayabiliyorduk. Örgüt militanlarını ey­ lemlerden uzak tutmanın, durdurmanın birkaç yolu vardı: suç delillerini bulup tutuklanmalarını sağlamak, cezaevine gönder­ mek, silahlı çatışmalarda ölü ele geçirmek ama bugüne kadar hep denenmiş olan bu yöntemler çok da işe yaramıyordu. Tutuk­ lamak çare değildi, militanlar cezaevinde daha da radikalleşiyor, tüm aile fertleriyle örgüte yanaşıyor ve hizmet ediyorlardı. Öldürmek de bir çözüm değildi. Kendi menfaatini düşünme­ yen, idealist, dünyayı değiştirme gayesinde olan ama yanlış yola. sapmış bir kişinin öldürülmesi hiç istemediğim, hiç kimsenin is­ temeyeceği bir durumdu. Ayrıca bu da fayda etmiyordu, her öl­ dürülen kişinin ardından diğer militanlar daha da radikalleşiyor, intikam yemini ediyordu. Ölen militanların adlarını taşıyan yeni silahlı birlikler kuruluyordu, ölen insanların aile fertleri ya da arkadaşları, yakınları da bu ölümler üzerine rnilitanlaşıyordu. Sonuç itibarıyla mevcut y ö n t e m l e r i m i z d e n , olayları bastır­ maktaki sert t u t u m u m u z d a n örgüt kârlı çıkıyordu. Militanlar da boş durmuyorlar, silahlı eylemler yapıp kan d ö k m e k t e n çekinmiyorlardı. Onların da bir şekilde durdurulması gerekiyor178

1. Bölüm: Devlet du. Çare örgütü işlemez hale getirmekti, yani yeni yöntemler bulmalıydık. Dev-Sol ö r g ü t ü n ü bir anda çökertmek fiilen imkânsızdı a m a onları rahat faaliyet gösteremez hale getirmek m ü m k ü n d ü . Ör­ gütün işleyişini bildiğinizde bu yapıya sızmak, onu belli oranda d e n e t l e m e k ve onları çalışamaz hale getirmek göründüğü kadar da zor değildir. Legal faaliyet gösteren örgütlerin çalışmasına mani o l m a k kolay değildir ama t a m a m e n y e r altına inmiş, mut­ lak gizlilik uygulayan, katı hiyerarşik yapıları durdurmak için sadece bilgiye ihtiyaç vardır. Bu bilgiyi de yeni k u r d u ğ u m u z sistemler sayesinde edinebiliyorduk. Örgütün muhaberesine

girmiştik, üst düzey yöneticilerin yurtdışı ile olan haberleşme­ lerini deşifre ediyorduk, bu hayati bilgiler bize militanların t ü m davranış ve eylemlerini önceden bilme imkânı veriyordu. Artık birinci hedefimiz Dev-Sol militanlarım yakalamak, hapse atmak veya öldürmek değildi. Hedefimiz örgütü çalışa­ maz hale getirmekti. Bir süre eylem y a p a m a y a n militanlar ör­ gütten s o ğ u y a c a k ve yavaş yavaş örgütü bırakacaklardı. Dev-Sol'un plan ve programlarını öğrendiğimiz an çeşitli müdahalelerle küçük ama engelleyici sorunlar çıkarıyorduk.

Her k o n u d a aşırı tedbirli olan örgütün, müdahalelerimizden sonra kafasında beliren soru işaretlerinin, acabaların cevabı

için birkaç hafta beklemesi gerekiyordu. U z a y a n işler, zama­ nında y a p ı l a m a y a n eylemler, oluşturulan d ü z e n d e aksayan her iş militanların motivasyonlarım azaltıyordu. Silahlı birliklere yeni alınacak bir militan belli olup buluş­ ma verine gittiğinde, militanları şüphelendirecek şekilde ya­ pılan bir takip üzerine buluşmayı y a p a c a k militanlar bizi atlatıncaya k a d a r boş boş gezinmeye başlıyorlardı ve bu birkaç gün bu şekilde d e v a m ediyordu. Sonra takip edilmediğinden emin oluncaya kadar (buna temizlenmek diyorlardı) bir süre beklemeye başlıyorlardı. Takip edilmediklerinden emin olunca yeniden bir b u l u ş m a ayarlayıp buluşma yerine gidiyorlardı. Bu 179

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

defa buluşma yerine yakın, yol üstünde şüpheli davranışları nedeniyle üzerlerini arıyorduk. B u n u n üzerine yeniden buluş­ mayı gerçekleştirmeyip gezinmeye başlıyorlardı. Bu d ö n g ü 1520 gün, bazen aylar sürüyordu. Bir araya getirilmeye çalışılan militanlar aylarca bir araya gelemeyince, motivasyonları düşü­ yor, b e k l e m e k t e n , belirsizlik ve hareketsizlikten yoruluyorlardı, zaten fazla m a d d i imkânlara da sahip değillerdi. E y l e m y a p m a y ı düşünen militanlardan birini ihbar ya da şüphe üzerine d u r d u r u p kısa süreli alıkoyarak, örgüt m e n s u b u o l d u ğ u n u bildiğimiz, ama daha fazla ayrıntılı bir bilgiye sahip olmadığımız şüphesini yaratıyorduk. O ve onunla irtibatlı mili­ tanlar yeniden t e m i z l e n m e işlemine başlıyor, hatta uzun uğra­ şılar sonunda oluşturdukları hücre evlerini (her ne kadar bilrnesek dahi) polisin bilme ihtimaline karşı boşaltıyorlardı. Bizim plan ve programımız dışımızda da polisin bazı rutin faaliyetlerini kendilerine yönelik bir takip veya operasyon olarak düşünen militanlar sürekli olarak takip edilme korkusu duyu­ yorlardı, hatta bazılarının görünmeyen biri tarafında takip edili­ y o r olma hissinden olsa gerek psikolojisi bile bozuluyordu. Örgüt dokümanlarında okuduğumuza göre, örgütün en üst yöneticile­ rinden Faruk X, M u ş ovasında seyahat ettiği otobüsten inmiş, yolda otostop çekerek başka bir araca binmiş, il merkezine gidip başka bir otobüse binmiş. Fakat yolda indiği z a m a n ovada kar­ şılaştığı tarlasını traktörle süren çiftçinin de polis olduğundan emin olduğunu yazacak kadar paranoya içine girmişti. B u n u n y a n ı n d a eylem hazırlığında olan militanlara yönelik küçük o p e r a s y o n l a r düzenliyor, bazılarını suç delilleriyle bir­ likte y a k a l ı y o r d u k . Operasyonun nerede başladığı, nerelere si­ rayet edeceğini bilemeyen militanlar y e m d e n dağılıyor, ilişkileri donduruyor, olayı tam öğreninceye ve şüphelendikleri yerlerin ve kişilerin takip edilmediğinden emin oluncaya kadar uzunca bir süre e y l e m d e bulunamıyorlardı.

180

1. Bölüm: Devlet

Silah ya da m e r m i almak istediklerini öğrendiğimizde, onlar büyük bir iştahla yeni silahları almayı beklerlerken biz silahları alacakları kaçakçıları daha yeni yola çıktıları yerde yakalıyor­ duk. Bu d u r u m d a y e n i d e n arayışa girip yeni silah temin nok­ taları arayabilirlerdi.Fakat bizim a m a c ı m ı z basit hareketlerle engelleyebildiğimiz ya da geciktirebildiğimiz kadar eylemleri en­ gelleyip geciktirmekti. Suni sorunlar, kontroller yaratarak on­ ları engelliyor, süreyi uzatıyor, tam silaha ulaşacakları an veya silahlar d a h a depolarındayken adamlarına dağıtılmadan yaka­ lıyorduk. B ö y l e c e hem maddi kayba uğruyorlar h e m de aylarca süren beklentileri sanki tesadüf bir olayla suya düşüyordu. Y e ­ niden silah alma pazarlığı y a p m a k vs. işler aylarca sürüyor, bu da bu süre zarfından y i n e beklemeleri d e m e k oluyordu. Dev-Sol sürekli her türlü silah, patlayıcı, vs. a l m a k istiyor­ du, özel bir lojistik kanalından silah alacaktı. Bu istihbari bilgi bizim ıçm önemliydi, örgütün silah alma ağına girmemiz ge­ rekiyordu; ç ü n k ü bu silahlar örgütün t ü m silahlı birliklerine dağıtılacaktı, bunlar üzerinde h e m militanlara ulaşabilir, h e m eylemlere m a n i olabilirdik. İyi bir plan gerekiyordu. Burada bu a m a ç d o ğ r u l t u s u n d a yapılanların hepsini ayrıntılarıyla anlat­ m a k m ü m k ü n değil, bu g ü n bu operasyonların anlatılması h e m bazı kişilerin güvenliğini sıkıntıya sokabilir h e m de bazı y ö n t e m ve sistemler halen daha kullanılabileceğinden deşifre o l m a m a s ı açısından şimdilik sır kalmalıdır. Fakat şunu söyleyebilirim ki gerçekleştirilen çok etkin operasyonlar sayesinde örgütün silah alımları b ü y ü k oranda engellendi. Sonuç olarak teşkilat olarak harikalar yaratıldı, örgütün si­ lah temin etmesine ve silahlı e y l e m y a p m a s ı n a m a n i olundu. U z u n süre silah bulamayan, bir biri ile b u l u ş a m a y a n , sistemli çalışamayan ve takip edilme korkusuyla sürekli saklanan mili­ tanlar d e m o r a l i z e oluyor, moral b o z u k l u ğ u ise örgütü için için yiyordu.

181

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

Bu arada inanılmaz bir mucize gerçekleşti. Dev-Sol örgü­ tü içerisinde çatışmalar ortaya çıkmaya başladı. Örgütün lider kadrolarından Bedri Y a ğ a n ve \'anındaki üst düzey militanlar, örgüt lideri D u r s u n Karataş'm benimsediği y ö n t e m l e r i n örgüte zarar verdiğini iddia ederek onu bir odaya hapsedip y ö n e t i m e el koydular. Suriye-Lübnan kamplarındaki ve İstanbul'daki yöne­ tici kadrodaki militanları Avrupa'ya çağırıp toplantılar yapıyor­ lardı. S o n u n d a Dursun Karataş zorla tutulduğu yerden serbest bırakılınca k a ç m ı ş , Türkiye'de D e v - S o l ü n legal yayınevi görü­ n ü m ü n d e k i dergi ve derneklerle irtibat kurarak ülkedeki mili­ tanlardan y a r d ı m istemişti. İrtibat kurduğu her yerde örgüt içe­ risinde darbe yapıldı, zorla y ö n e t i m e el konuldu diyerek herkesi ayağa kaldırıyordu. D u r s u n Karataş genellikle gıyabında Dayı kod adıyla anıldığından örgütte Dayıcılar ve Darbeciler olmak üzere iki grup oluşmuştu. Örgüt içerisindeki ayrılık b ö l ü n m e y e doğru gidiyordu. Biz tam bu sırada D u r s u n Karataş'm serbest bırakılmasın­ dan kısa bir süre önce örgütteki bu b ö l ü n m e d e n haberdar ol­ duk, ö r g ü t ü n Bekaa kamplarındaki militanları ve Türkiye'deki yeraltındaki silahlı t ü m militanları darbeci gruptan olmuş, bu grubun lideri olan Bedri Yağan'ın yanında yer almışlardı. Legal dergi ve dernekler ise Dayı grubunda kalmış, eski lider Dursun Karataş'ı destekliyordu. O z a m a n l a r İstanbul'daki tüm illegal alanlar ve faaliyetler sorumlusu olan Abla kod adlı (Hatice Eranıl, sonradan kimliği öğrenildi) militanı ve onunla irtibatlı kişileri izliyorduk. Örgüt içerisinde sürekli bir hareketlilik vardı, ö r g ü t e ait tespit etti­ ğimiz üç tane hücre evi olmuştu ve bu evlerdeki militan sayısı her gün artıyordu, a n l a m veremediğimiz bir hazırlık vardı, ciddi eylemler olabilirdi. T a k i p ettiğimiz bazı kişilerin gizili çekilen fotoğraflarından geçmişte birçok olayın faili o l m u ş önemli mi­ litanların bulunabileceği kanaatine vardık ve o p e r a s y o n yap­ maya karar verdik. Fakat o kadar takip edilen hedef vardı ki 182

1. Bolum: Devlet

hepsini aynı a n d a ve gündüz sokakta almalıydık, çünkü gece evlere o p e r a s y o n düzenlenirse hepsi silahlarını kullanacağın­ dan çoğu ölü ele geçecekti. Bir kez silahlar patladı mı durdur­ m a k imkânsızdı. Artık o p e r a s y o n yapacağımızı diğer birimlere anlatma zama­ nı gelmişti. T e r ö r l e M ü c a d e l e Şubesinin de operasyon, arama ve sorgulamalar için hazırlık yapması gerekiyordu. Bu z a m a n a ka­ dar gelişmelerden bizim istihbarat şubesi A bürosunun dışında fazla kimsenin bilgisi yoktu. Planlarımızı yaptık, tam operasyon y a p a c a ğ ı m ı z sırada dışarıdan geldiği anlaşılan ve militanların özel bir ö n e m verdiği bir kişi, Abla kod adlı örgütün Türkiye sorumlusu, militanın kaldığı eve yerleştirilmişti. Bu olayı takip eden büro amiri bu gelen kişinin çok önemli o l d u ğ u n u düşüne­ rek, o p e r a s y o n u n bir iki gün geciktirilmesini istiyordu. Ç ü n k ü Abla'nın yaptığı bir telefon konuşması yakalanmış, çok kısa sü­ ren bu k o n u ş m a d a hiç isim g e ç m e m e s i n e r a ğ m e n Abla.hin bir konuyu nasıl y a p a l ı m diye bu kişiye danışması üzerine (Türkiye s o r u m l u s u n u n ancak genel yöneticiye fikir soracağı düşünce­ si ile) hiç tanımadığı, daha ö n c e sesini d u y m a d ı ğ ı bu kişinin darbecilerin lideri Bedri Yağan olduğuna inanıyordu ve bundan emin olmak, istiyordu. Bunun için de bu evi takip edip evden çıktığında bu kişinin gizlice çekilen fotoğrafını tanıyanlara teş­ his ettirmeyi d ü ş ü n ü y o r d u , haklıydı da ama bir defa olay bizim şubenin dışına çıktı mı d u r d u r m a k kolay o l m u y o r d u . Bu kadar militanın bir arada bulunması, her an bir eylem olma ihtimali operasyon isteğini artırıyordu. O p e r a s y o n kararından tam iki gün g e ç m e s i n e r a ğ m e n biz hâlâ o p e r a s y o n u erteliyorduk. Emniyet M ü d ü r ü m ü z Necdet

Menzir bizleri topladı ve bir an önce o p e r a s y o n u n yapılmasında ısrar etti, gerekçelerimi anlatarak biraz süre istedim. B u n u n üzerine bana şu fıkrayı anlattı: S a l a m o n un komşusuna borcu varmış ve ertesi gün ö d e m e k z o r u n d a y m ı ş a m a ödeyecek du­ rumda o l m a d ı ğ ı n d a n gece bir türlü u y u y a m ı y o r m u ş . Kocasının 183

Haliç'te Yaşayan Simonlar bu endişeli halini gören eşi k o m ş u s u n a Salamorı yarın borcunu ö d e m e y e c e k diye bağırdıktan sonra kocasına d ö n ü p şimdi sen rahat uyu bu defa da borcunu ödemeyeceksin diye o uykusuz kalsın demiş. N e c d e t Bey de bu kadar ısrarım üzerine " T a m a m sana bir gün daha müsaade, ben y a t m a y a gidiyorum, şimdi

sen ne y a p ne et beklediğin şeyi bir günde y a p , hadi şimdi sen düşün bakalım," dedi. Ertesi gün Bedri'nin olduğu evin önüne gizli gözetleme ara­ cını koyduk, içine de Bedri'yi tanıyan birini yerleştirdik, gündüz tüm hedefleri takibe başladık, hata yapmamalıydık. Bir defa ya­ kalamaya başladık mı tüm hedefleri kısa sürede tek tek almalıy­ dık yoksa bütün örgüt alarma geçebilirdi. Bazen takip ettiğimiz hedefleri kaybediyorduk, a m a genellikle uğradıkları yerleri ve kullandıkları yolları bildiğimizden tekrar hemen bulabiliyorduk. 6 Mayıs sabahı başlayan takiplerde buluşmalara gelecek diğer şahısları da yakalamayı d ü ş ü n d ü ğ ü m ü z d e n en uygun zamanı bulmalıydık; birinci buluşmaya karşı taraf gelmezse alternatif

buluşma için o militanı beklemeliydik. O gün şansımız yaver gitti, saat 14'te tüm takip ekipleri ile yaptığımız telsiz temasında bütün gruplar uygun durumdaydı. Bir satranç oyunu dikkatin­ de her hamleyi iyi ölçüp tartarak karar vermeye mecburduk. Beni istihbarat birimine almak istediklerinde " E m i n misi­ niz? Ben istihbarat yeteneklerine sahip biri değilim, belki ope­ rasyon ve istihbarat soruşturma konusunda derseniz kendimi kendime hiç güvenebilirim ama

yetenekli

bulmuyorum,"

demiştim, ç ü n k ü operasyon planı y a p m a k t a m bana göre bir işti. İşte o g ü n de her hesaplamaları y a p ı p her alternatifi he­ saplamıştım. T ü m militanları yolda, sokakta uygun ortamlarda tek tek a l m a y a başladık, bizim takip ekipleri yeri ve kişileri gös­ teriyor, o p e r a s y o n birimleri de yakalıyordu. Bir iki yakalama­ da m e y d a n a gelen boğuşmalar haricinde hiçbir şey olmamıştı. Eğer bu kişileri y a k a l a m a k için gece evlere girerek operasyon yapsaydık b ü y ü k bir kısmı ölü ele geçebilirdi. O gün hepsi pro184

1. Bölüm: Devlet fesyonel 22 tane S D B militanı yakaladık, bu kadar çok sayıda silahlı Dev-Sol militanı a n c a k L ü b n a n Bekaa k a m p ı n d a bir ara­ ya gelebilirdi. A m a asıl Bedri o l d u ğ u n u tahmin ettiğimiz kişi hiç sokağa çıkmıyordu, a k ş a m a kadar bekledik a m a görme imkânı olmadı, evde kaç kişinin o l d u ğ u n u da bilmiyorduk. G ü n d ü z operasyon başlamıştı, a m a bu eve mutlaka gece girmek mecburiyetindey­ dik. Gece geç saatte bu eve operasyon ekipleri baskın yaptı, kısa süre sonra çatışma çıktı. 6 kişi ölü ele geçirilmişti, ölüler­ den biri Bedri Y a ğ a n , diğeri ise İstanbul ve t ü m illegal faaliyetle­ rin S D B k o m u t a n ı k o n u m u n d a k i Abla kod adlı Hatice Eranıl'dı. Ev sahibi karı koca, örgütün legal alanda kullandığı, adlarına ev ve işyeri aldığı bir aile g ö r ü n ü m ü m d e k i örgüt mensupları idi. Bu karı k o c a y a ait bir markette a r a m a y a p a r k e n nasıl bir tehlike atlattığımızı anladık. Bu market Bekaa k a m p ı n d a n getirilmiş silahlarla doluydu; kalaşnikoflar, diğer makineli tüfekler, roket atar R P G l e r , roket mermileri ve d a h a pek çok silah vardı. Hatırladığım kadarıyla 40'a yakın roket mermisi ve 7 adet roket atar silah bulunuyordu. Daha sonra diğer evlerde ve tespit ettiğimiz adreslerde arama­ lar yaptık. O k a d a r çok silah, patlayıcı m a l z e m e ve m ü h i m m a t bulduk ki gözlerimiz bu kadar cephanenin varlığına inanamadı. İşte o z a m a n anladık ki, Bedri Yağan örgütün t ü m silahlı birim­ lerini kendine bağlayınca İ s t a n b u l d a eylem y a p a m a y a n örgü­ tün, lider D u r s u n Kartaş'ın yöntemleri sayesinde geri gittiğini ve kendisinin başa geçerek örgütü şaha kaldıracağını d ü ş ü n m ü ş ve bu y ö n d e t ü m silahlarını (hatta şehir ortamında kullanılma­ sı m ü m k ü n o l m a y a c a k roket atarlarını) ve k a m p l a r d a bulunan t ü m militanlarını toplayarak nasıl e y l e m yapılırı göstermek için İstanbul'a gelmişti. Eğer operasyon y a p ı l m a m ı ş olsaydı, kısa süre içerisinde eylemlere başlayarak İstanbul'u c e h e n n e m e çe­ vireceklerdi. Bu olay Bedri Yağan grubunu daha henüz doğma­ dan bitirmişti, a m a Dursun Karataş da boş d u r m u y o r d u . 185

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

Cem Ersever Olayı
C e m Ersever'in öldürülmesi Güneydoğu'daki olayları veya Türkiye'deki iç güvenlik anlayışını (veya J İ T E M anlayışını) birçok açıdan ibret alınacak şekilde gözler önüne seren bir olaydı. Yal­ nızca bu olayın irdelenmesi ve tam manasıyla aydınlatılması ve faillerinin yargılanması bile Türkiye de Susurluk ve Ergenekon anlayışının teşhiri ve ne olduğunun anlaşılması açısında yeter­ lidir. A m a maalesef her şeyi ile açık ve net olmasına rağmen bu olay hâlâ istenilen seviyede soruşturulup, failleri yargılanama­ dı. C e m Ersever'in öldürülmesi ile ilgili olarak Meclis Susurluk Araştırma K o m i s y o n u n d a ve daha sonra adliyede geniş olarak ifade verdim a m a bu ifadeler hep resmi kalıplar içerisinde kaldı­ ğı için belki şimdi olayı bir hikâye ya da bir film senaryosu içeri­ sinde a n l a t m a k ve daha iyi anlaşılır hale getirmek gerekiyor. C e m Ersever'i ne z a m a n tanıdım? Eruh ve Şemdinli ilçele­ rinin 15-16 A ğ u s t o s 1984'te P K K gerillaları tarafından basılma­ sından sonra G ü n e y d o ğ u illerini terörle m ü c a d e l e ve istihbarat açısından d e s t e k l e m e k amacıyla yapılan çalışmalarda, ben de çalıştığım M e r s i n Terörle M ü c a d e l e Şubesinde mimlenip önce İstihbarat Daire Başkanlığının açtığı Yeraltı Yıkıcı Faaliyetler­ le M ü c a d e l e (YYFM) k u r s u n a alındım. D a h a sonra, 1984 yılı­ nın son günlerinde de bir grup arkadaşımla birlikte tayinim Diyarbakır'a çıktı ve h e m e n gidip göreve başladım. Yeni atanan grubun amiri b e n d i m , ekip halinde hızlı bir şekilde G ü n e y d o ­ ğudaki olayları ö ğ r e n m e y e çalışıyorduk. Diyarbakır İstihbarat Şube M ü d ü r Vekiliydim ama Diyarbakır'dan çok tüm Güney­ doğu bölgesinde görev almak gereğini d u y u y o r d u m veya Genel Müdürlük de bana biraz böyle bir görev biçiyordu. Tabii sıkıyö­ netim k o m u t a n l ı ğ ı n ı n Diyarbakır'da olması, bölgesel düzeyde bir görev olması ve bizim sıkıyönetim karargahında bulunma­ mız da böyle bir imkânı bize veriyordu. G ö r e v e b a ş l a m a m d a n birkaç gün sonra, S A S O N operasyo­ nu o l m u ş ve Ali O z a n s o y isimli ö r g ü t ü n ö n e m l i k a d r o l a r ı n d a n 186

1. Bölüm Devlet Sason bölge k o m i t e s i sorumlusu, geniş bilgi birikimine sahip entelektüel bir örgüt yöneticisi y a k a l a n m ı ş t ı . Ali O z a n s o y ' u n ilk s o r g u l a n m a s ı sırasında P K K ' n ı n k u r u l u ş u n d a n o g ü n e kadarki (yani 1985 yılı itibariyle) geçmişini, varlığını, yurtdışı ve yurtiçi faaliyet ve hedefleri, bu y e n i çıkışının a m a c ı n ı n ne o l d u ğ u n u , ne y a p m a k istediğini bir b ü t ü n l ü k içerisinde kap­ samlı olarak a n l a t a n ifadesini bir v i d e o b a n d a kaydetmiştik.

Sonra bu k a y d ı sistematik yazılı bir m e t i n haline getirip, böl­ gedeki görevlilere dağıtarak herkesin P K K h a k k ı n d a bilgi sa­ hibi olmasını sağlamıştık. Bu farklı bilgi a l m a y ö n t e m i , P K K ' y ı çözen ve h e r k e s e P K K ' y ı gösteren faaliyetimiz bize ö n e m l i bir güç ve bilgi k a z a n d ı r m ı ş , aynı z a m a n d a S ı k ı y ö n e t i m K o m u ­ tanlığı ve E m n i y e t G e n e l M ü d ü r l ü ğ ü d ü z e y i n d e farklı bir bakış açısı edindirmişti. O güne k a d a r bazı terör faaliyetleri gerçekleştirilmiş, Eruh ve Şemdinli ilçelerinin basılmış olmasına karşın güvenlik kuv­ vetleri karşılarındaki grubun, P K K ' n ı n a m a c ı n ı n ne olduğunu, ne y a p m a k istediğini bilmiyordu. Hatta birçoğu Eruh ve Şem­ dinli baskınlarını Suriye'den gelen insanların yaptığını zanne­

diyordu. Eruh Şemdinli baskınından sonra bölgeye gönderilen Güvenlik Kuvvetlerinin aldığı ilk ifadelerde çok ilginç noktalar vardı. İnanılmaz ve tuhaf bir biçimde ifade alınmıştı; olay bir türlü k a v r a n a m a m ı ş , olayın ne olduğu hakkında bir fikir sahibi olunamamıştı. Bu yüzden tüm yönleriyle almış o l d u ğ u m u z Ali Ozansoy'un ifadesi, P K K ' n ı n ne olduğunu, ne y a p m a k istediğini, gelecekte P K K ' n ı n neler yapacağını, hedeflerinin ne o l d u ğ u n u ortaya koyan çok önemli bir belgeye d ö n ü ş m ü ş t ü . P K K ' n ı n yeni süreçteki çıkışı, o güne kadar daha derli toplu anlatılmamıştı. İlk yıllarda Diyarbakır'da fazla bir P K K varlığı y o k t u , daha doğrusu Alaattin Z u h u r l u ve bölge halkından birkaç arkadaşın­ dan oluşan bir gerilla grubu vardı ama onlar da pek fazla etkin değillerdi. Eylemsel olarak da fazla bir şey y a p m a m ı ş l a r d ı , daha çok keşif, belki bölgeyi tanıma gibi faaliyetlerde bulunuyorlardı. 187

Haliç'te Yaşayan Simonlar

Bizim Genel M ü d ü r l ü k adına P K K faaliyetlerinin daha y o ğ u n olduğu birçok yere (Siirt, Hakkari ve Şırnak bölgelerine) gidip oralarda i n c e l e m e y a p m a imkânlarımız vardı. G ü n e y d o ğ u ille­ rini gezip t a n ı m a y a ve oradaki meslektaşlarımızla veya askeri yetkililerle ya da sıkıyönetim görevlileriyle görüşerek P K K hak­ kında bilgi t o p l a m a y a yönelik bu tür inceleme çalışmalarının birinde Siirt'e gittik. O z a m a n l a r Siirt'te E m n i y e t Terörle Mü­ cadele Şube M ü d ü r ü m ü z Cafer Şahin'di. Bu konulara yatkın ve yetenekli biriydi. Zaten daha önce A n k a r a Asayiş Cinayet Masasında çalışmış, siyasi örgütleri sorgulamış olduğundan bu k o n u d a o l d u k ç a d o n a n ı m l ı biriydi. Cafer Şahin'in örgüt men­ supları, onların faaliyetleri, kod isimleri vs. h a k k ı n d a tuttuğu küçük not defterinin bir fotokopisini almıştım. Bu defter bi­ z i m çok işimize yaramıştı. İşte o arada birileriyle konuşurken, Siirt J a n d a r m a s ı n d a sorgu operasyonları işlerine bakan C e m E r s e v e r l e karşılaştım. O z a m a n l a r ü s t e ğ m e n veya yüzbaşıydı. Karşılaştığımızda, nereye gitse hep bizden bahsedildiğini söy­ ledi. Genel M ü d ü r l ü k adına yapılacak bazı görevler dolayısıyla defalarca Şırnak'a, Hakkari'nin en ücra ilçesi Beytüşşebap'a

gidiyor, b u r a d a k i meslektaşlarımızla ve halkla görüşerek böl­ geyi ve insanları tanımaya, olayların iç y ü z ü n ü a n l a m a y a ça­ lışıyorduk. Biraz da belki Diyarbakır bölgesinde örgütün pek etkin o l m a m a s ı n d a n dolayı oradan gelmenin rahatlığıyla etraf­ ta ç e k i n m e d e n dolaşıyorduk. Birçok insan oralara gelip gittiği­ mizi ve adımızı biliyordu a m a bizi polis değil de daha çok Milli İstihbarat Teşkilatının elemanı zannediyorlardı. Ç ü n k ü polisin oralarda d o l a ş m a s ı pek alışılmış bir şey değildi. Siirt İl Jandar­ ma Alay K o m u t a n l ı ğ ı bölgesinde çalışan C e m yüzbaşı da tüm bölgeyi dolaşan, bölgede olup biten her şeyi kontrol eden gözü kara biriydi. İşte bölgede dolaşırken Siirt'teki bütün köylerde, mezralarda b i z i m adımızı d u y d u ğ u n u söyledi. Bir süre C e m l e sohbet ettik. Kısa süre içerisinde o n u n işine sarılan, bütün

mesaisini ve z a m a n ı n ı her şeyiyle canı g ö n ü l d e n işine adayan,

188

1. Bölüm: Devlet sürekli işi takip eden, olayları çok ö n e m s e y e n ve bu davaya inanmış biri olduğu kanaatine v a r d ı m . O da belki bende belli şeyleri gözlemlemişti. İlk karşılama­ mızla birlikte a r a m ı z d a aynı inanç ve düşünceyi paylaşan in­ sanların yakınlığı ve samimiyeti oluşmuştu. Görevle ilgili her konuda rahat konuşabileceğim, derdimi rahat anlatabileceğim, farklı k o n u l a r d a tartışıp fikir birliği kurabileceğim biri gibi gö­ rünüyordu. Ç ü n k ü biz bütün varlığımızla, bütün mesaimizle

üzerinde o l d u ğ u m u z işe o d a k l a n m a m ı z gerektiğine inananlar­ dandık. O da bu anlayıştaydı. D a h a sonraki d ö n e m l e r d e çok sık görüşemedik. Çok nadi­ ren birkaç defa karşı karşıya gelmiştik. A m a kendimizi birbiri­ mize çok y a k ı n hissediyor, her karşılaşmamızda kimseyle pay­ laşmadığımız sırlarımızı birbirimizle paylaşabiliyorduk. A r a d a n epey bir z a m a n geçti. Bu arada Şırnak'ta bir iki defa karşılaştık z a n n e d i y o r u m . O karşılaşmalarımızda çok daha kızgındı. Özel­ likle askeri birimlerin şuurlu, makul ve mantıklı şekilde ha­ reket e d e m e d i k l e r i n d e n bahsediyordu. Hatta ilginç d e n e m e l e r yapıyordu, d a h a sonra uyguladığı bu y ö n t e m l e r i n bazılarından yazdığı kitaplarda da bahsetti. O z a m a n l a r Şırnak Uludere arasında gelip geçen herkes as­ kerler tarafından sürekli kontrol ediliyordu. D u r d u r u p araçları arıyorlar, y o l c u l a r ı n nereden gelip nereye gittikleri ve isimleri defterlere k a y ı t ediyorlardı. Ve tabii herkesten kimlik soruyor­ lardı. C e m kendisi için, P K K ' n ı n o z a m a n k i en ö n e m l i yönetici­ lerinden D u r a n Kalkan veya herkes tarafında Selim H o c a diye bilinen Selahattin Çelik gibi birkaç insan adına sahte kimlikler hazırlamıştı. Bir gün C e m otomobile sivil olarak binmiş, o t o m o ­ bil kontrol için durdurulduğunda askerlere kendi kimliği yeri­ ne bir seferinde D u r a n K a l k a n ' m , başka bir sefer de Selahatin Çelik'in kimliğini göstermiş, kayıtlara da bu isimler geçmişti. D a h a sonra tugay yetkililerine gidip, Şırnak'taki kontrol nok­ talarından Selahattin Çelik ve D u r a n K a l k a n ' m geçtiğini söyle189

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

misti. B u n u n üzerine askerler Şırnak'ın giriş ve çıkışında gelip geçen herkesin kimliklerinin yazıldığı defterleri getirip baktık­ larında gerçekten Selahattin Çelik ve D u r a n Kalkan'ın adları yazılıydı. C e m ' i n göstermek istediği d u r u m da buydu. Kontrol noktalarında bölgelere girip çıkanların adı yazılıyor, kimlikleri kaydediliyordu fakat örgüt mensupları, yöneticileri hakkında hiç kimse bilgi sahibi o l m a d ı ğ ı n d a n örgütün yönetici kadrola­ rından ya da aranan bir kişi bile bu kontrol noktalarından çok rahatça geçebiliyordu. İsimler hakkında bilgi sahibi olmadan yapılan bu kontrol ya da kayıt tutmaların hiçbir işlevi olmuyor­ du. İşte C e m bu türden d e n e m e l e r yapmıştı, kendisi bana bun­ ları anlatmıştı, hatta daha sonra kitabında da benzeri şeyleri o k u m u ş t u m . Kabına sığmayan sürekli koşturan biriydi. Bu bölgedeki terör olayları nedeniyle hepimiz örgütün yeri ve faaliyetleri hakkında istihbarat almaya çalışıyorduk. Bazı insanlar da bu d u r u m d a n istifade etme gayretindeydi. C e m yüzbaşı (bir m ü d d e t sonra binbaşı olmuştu s a n ı y o r u m ) bun­ lardan bir kısmını deşifre etmişti. Bu insanlar önce Jandar­ ma, Emniyet veya diğer istihbarat birimlerine gidip şu kişiler P K K ' y a y a r d ı m ediyor, şu gün P K K mensupları onların y a n m a geldi, şu olayda kılavuzluk yaptılar, şu kişi şu olayda P K K men­ suplarına ö n c ü l ü k yaptı gibi ihbarlarda bulunuyorlardı. Sonra ihbar edip yakalattığı kişilerin evlerini ziyaret ediyor, polis ve askerlere rüşvet vererek onları kurtarabileceklerini söyleyip ai­ lelerinden p a r a alıyorlardı. A r d ı n d a n J a n d a r m a y a ya da Polise gidip, bu kişilerin devlete çalışarak P K K h a k k ı n d a tekrar bilgi aktaracaklarını söyleyerek onların salıverilmesini sağlıyorlardı. M a s u m insanları örgütle irtibatlı oldukları iddiasıyla yakalatıp d a h a sonra onları k u r t a r m a vaadiyle yakınlarından para alan bu kişiler bu işi meslek haline getirmişlerdi. Bu y ö n t e m maale­ sef bu bölgede çok yaygındı. Kimileri de önce j a n d a r m a y a gelip bir m ü d d e t bilgi vererek J a n d a r m a y ı oyalıyor, s o n u n d a verdiği bilgilerin yanlış olduğu ortaya çıkıyordu. Bu defa E m n i y e t e gi190

1. Bölüm: D e v l e t

diyor, bir süre aynı şekilde emniyet mensuplarına bilgi veriyor, Emniyet bu kişilerin sahtekâr olduklarını fark edince bu kez Milli İstihbarat Teşkilatına yöneliyorlardı. Orada da bu insan­ ların üçkâğıtçı oldukları anlaşılmcaya kadar epeyce bir z a m a n geçiyordu. İşte C e m binbaşı bunlardan bazılarını ilçe merkez­ lerine götürüp, "Sizi ihbar eden, hakkınızda iftira atan ve bize ihbar m e k t u b u yazan üçkağıtçılar, sahtekarlar bunlar," diyip

onları kahvelerin orta yerinde teşhir etmişti. Yine " B e n ihbar e t m e m e r a ğ m e n kimse gitmiyor, Cudi Dağı X bölgesinde P K K I ı l a r var," diyen bir köylüyü, söylediğinin ya­ lan o l d u ğ u n u bilmesine rağmen gece önüne katıp Cudi dağına operasyona tek başına gidecek kadar gözü kara idi. İşte C e m böyle biriydi. Bir m ü d d e t sonra J İ T E M ' i n kurulmasıyla birlik­ te, Cem'in ve bazı subayların J İ T E M ' i n kurucuları arasında ol­ duklarını d u y d u m . Cem'in kendisi de bu faaliyetlerin içerisinde olduğunu söylemişti. O ilk başta Silopi bölgesindeydi, yanında Arif D o ğ a n vardı. M u h t e m e l e n o z a m a n Arif D o ğ a n daha üst rütbedeydi. C e m ve yanındaki birkaç ü s t e ğ m e n ve yüzbaşı be­ raber çalışıyorlardı. Kendilerine bir helikopter verilmişti. Kuzey Irak'taki y ö n e t i m l e r l e görüşerek P K K h a k k ı n d a bilgi toplama fa­ aliyetlerini organize etmeye çalışıyorlardı. Bir defasında Kuzey Irak'ta irtibat subayı gibi görev yaptıklarını da d u y m u ş t u m . Bir süre sonra C e m binbaşının elemanlarının Silopi, Cizre ve Şırnak bölgesinde bulunduklarını ve faaliyet gösterdiğini d u y d u m . Kimi z a m a n karşılaşıp konuşuyorduk. Bir m ü d d e t sonra C e m binbaşı Olağanüstü Hal Asayiş K o ­ lordu K o m u t a n l ı ğ ı n ı n J İ T E M Grup K o m u t a n ı olarak atandı ve bir yıla y a k ı n burada görev yaptı. O süre içinde bir veya iki defa kendisini ziyarete gitmiştim. Yanında askeri personel olarak, daha sonra adı J İ T E M faaliyetlerinde adı geçen bazı subayları farklı kod isimleriyle tanımıştım, ayrıca askerlik görevini y a p a n itirafçılar da bulunuyordu. Bunların bir kısmı daha sonra uz­ m a n olarak v e y a farklı görevlerle resmi kadrolar alarak Cem'in 191

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

yanında çalışmaya devam etmişlerdi ama daha çok istihbarat toplama faaliyetlerinde bulunuyorlardı. O da bir veya iki kez benim ziyaretime gelmişti, tabii bu karşılıklı görüşmelerimizde birbirimize itimat ettiğimizden her şeyi çok rahat konuşulabilir yorduk. Cem bir gün b a n a illegal örgüt mensuplarının bazıla­ rını gizli yakaladıklarını, sorguladıklarını söyleyerek onlardan aldığı silah ve malzemeleri gösterdi. Sorgulanan bu insanların akıbetlerinin ne olduğu konusuna açıklık getirilemiyordu, fakat dolaylı olarak sonucun ne olduğu tahmin edilebiliyordu. Cem PKK ile mücadele etmek için kanun dışı her türlü yön­ temin kullanılması gerektiğini, normal yol ve yöntemlerle bu işin başarılamayacağım ima etmeye, anlatmaya çalışıyordu. PKK ile ancak böyle mücadele edilebileceğini çünkü bu kişilerin mahkemelerde ceza almadığını, korktukları için kimsenin onla­ rın aleyhine şahitlik yapmadığını ve davacı olamadığını, olaylar gece gerçekleştiği için kimsenin bir şey görmediğini, hatta onla­ ra destek veren kişilerin suçlarının hukuki olarak ispatlanma­ sının ve cezalandırılmasının çok zor olduğunu ve b u n u n sonu­ cunda suç işlemeye devam ettiklerini, b u n u n için bu kişilerin infaz edilmesi yöntemlerinin kullanılması gerektiğini, bu örgüt mensuplarının ancak bu tür yöntemlerle durdurulabileceğini çok hararetle savunuyordu. B u n u n üzerine ben anlattığı yön­ temlerin doğru yollar olmadığını söyledim. Ç ü n k ü bu bölgedeki PKK varlığının artmasında birçok kişinin olumsuz faaliyetinin payı olduğunu, b u n u n içerisinde bu bölgede çalışıp rüşvet yi­ yen, hatta koruculuk faaliyetlerinde bile silah dağıtılırken para alan kamu görevlileri olduğunu, PKK'nın bu açıkları kullanarak taraftar b u l d u ğ u n u belirterek terör olaylannın artmasında et­ kili olan b u n a benzer yüzlerce b a ş k a olayı anlattım. "Burada suçlu kim? PKK'ya ekmek veren, onlara yardım eden köylü m ü , yoksa b u r a d a rüşvet mekanizmasını çalıştır­ mak suretiyle yanlış uygulamalar yaparak toprak ağalarına ya da nüfuzlu insanlara karşı köylüleri yalnız bırakıp PKK'nın ku192

1. Bölüm: Devlet cağına atanlar mı?" diye sordum. C e m "Evet sen haklısın," dedi a m a sonra elini b o y n u n a götürerek "Ben b u r a m a k a d a r bu işe battım, bana anlatma. Bu işte var mısın, y o k m u s u n ? " dedi. Ben " y o k u m " demekle k a l m a d ı m , yine ısrarla bu y ö n t e m l e r i n olayları daha da azdıracağını, bizim legal y ö n t e m l e r dışına çık­ m a m a m ı z gerektiğini kendisine epeyce anlattım a m a o kanun­ suz y ö n t e m l e r e kesin inanıyordu. Bir m ü d d e t sonra iki itirafçı ve bir arkadaşıyla (bunlardan bir tanesi s a n ı y o r u m A . A . idi, önce itirafçı olup devlete sığındı, devlet içindeki yanlışları da gördükten sonra yurtdışına çıktı, orada h e m P K K h e m de bu olaylarla ilgili tarafsız ve kapsamlı bilgi ve gözlemlerini çeşitli gazetelere anlattı) y a n ı m ı z a geldi; dört kişilerdi. O z a m a n k i H E P adlı partinin binasında açlık grevleri yapılıyordu ve polis açlık grevlerinin olduğu y e r d e bekliyordu. Binanın yakınlarına patlayıcı m a d d e koymayı düşündüklerini, herhangi bir polisin veya bir devlet görevlisinin zarar görme­ sini istemediklerinden oradaki polisin çekilmesini, bu k o n u d a yardımcı o l m a m ı istediler. O gün uzun u z u n konuştuk, böyle bir şeyin o l a m a y a c a ğ ı n ı , bu y o l u n doğru olmadığını kendisine dilimin d ö n d ü ğ ü n c e anlattım. C e m hararetle bu tür şeylere ta­ raftardı. A s l ı n d a o z a m a n l a r yeni gerçekleştirilmiş bazı infazlar vardı a m a onların yaptığını pek tahmin e t m i y o r d u m . P K K ' n ı n legal yayını g ö r ü n ü m ü n d e k i bir dergi yayınlanıyordu. Dergi­ nin b u l u n d u ğ u binaya gidilerek dergi tahrip edilmiş ve buraya patlayıcı m a d d e k o n m u ş t u . Bu arada o z a m a n k i B a r o Başkanı ve P K K ' y ı desteklediği söylenen bir kişinin, polis lojmanlarının h e m e n y a k ı n ı n d a Ofis semtindeki arabasının altına patlayıcı

k o n m u ş t u . Telsizlerle anonslar edildi. Şüpheli bir aracın pla­ kası verilmişti. Bir iki dakika g e ç m e d e n telsizi dinlediğimde polis ekipleri plakası verilen aracı durdurmuş, aracın içerisin­ de J a n d a r m a A s a y i ş Komutanlığı J İ T E M ' d e çalışan itirafçılarla bazı asker ve subayların olduğu bilgisi verilmişti. M e r k e z aracı ve içindekilerin bırakılması talimatını verdi. Bu olayla birlikte 193

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

artık z i h n i m d e olayları tek tek birleştirmeye, bu türden olayla­ rı gerçekleştirenlerin J Î T E M ' e m e n s u p görevliler olduğunu dü­ şünmeye başladım. Yine bir süre sonra H E P Diyarbakır il başkanı Vedat Aydın Diyarbakır Şehitlik semtindeki evinden polis g ö r ü m ü n d e k i ki­ şiler tarafından E m n i y e t e götürüleceği söylenerek kaçırılmıştı. O zamanlar C e m ' i n yanındaki bazı kişilere u y a n bir eşkâl tarif ediliyordu. Bu eşkâllere göre faillerin Cem'in y a n ı n d a çalışan insanlardan bazıları olabileceği kanaati bende de uyanmıştı

ama tam o l a r a k netleşmemişti. Olaylarla ilgili tahkikat yapılı­ y o r d u ve araştırmada Ankara'dan görevli olarak gelen insanlar da b u l u n u y o r d u . Diyarbakır'daki soruşturmanın başına o ta­

rihte Emniyet M ü d ü r Yardımcısı olan Hüseyin K o c a d a ğ veril­ mişti. Bir gün polis evine gittiğimde bir kenarda çalışma yapı­ yor, kendi aralarında konuşuyorlardı. Ben de yanlarına gittim ve Hüseyin K o c a d a ğ ortaya konan en ciddi buldukları şüpheyi anlattı: Vedat A y d ı n ' m cesedi, Elazığ M a d e n ilçesi yakınlarında yani Diyarbakır'dan Ergani M a d e n istikametine giderken M a d e n il­ çesi sınırları içerisinde bulundu. Cesedin b u l u n d u ğ u yerle ka­ çırıldığı Diyarbakır arasındaki her yere sorup soruşturulurken yol üzerindeki trafik ekiplerine de sormuşlardı. O gün Ergani'de bulunan bölge trafik ekibi, Ergani M a d e n arasında h e m e n Er­ gani çıkışında Ç i m e n t o fabrikasının az ilerisinde yolda trafik kontrolü yapıyormuş. Bu trafik kontrolü esnasında Ergani

merkezden, B ö l g e Trafik İstasyonuna bir a n o n s gelmiş, Erga­ ni Dicle istikametinde (yani ters istikamette) bir trafik kazası olduğu, oraya bakmaları söylenmiş. Ekip yoldaki kontrolü bı­ rakıp Ergani'ye gitmiş, Ergani'den Dicle istikametine d ö n m ü ş . Belirtilen yere vardıklarında herhangi bir k a z a n ı n olmadığı­ nı görmüşler ve tekrar kendi görev yerlerine dönmüşler. İşte ekibin verdiği bu ifade dikkat çekmişti. O l m a y a n bir kazanın kontrol edilmesi bahanesiyle ekip yoldan çekilmişti. 194 Bunun

1. Bölüm: D e v l e t

üzerine H ü s e y i n K o c a d a ğ ve araştırmayı y a p a n diğer görevli­ ler bu a n o n s u geçen Ergani polis m e r k e z i n e neden böyle bir a n o n s yaptıklarını sorduğunda ihbarın İlçe J a n d a r m a K o m u ­ tanlığından geldiğini söylemişler. İlçe J a n d a r m a Komutanlığına sorulduğunda, bu bilginin J a n d a r m a Bölge K o m u t a n l ı ğ ı n d a n geldiğini anlatmışlar. J a n d a r m a Bölge Komutanlığına soruldu­ ğunda ise bilginin J a n d a r m a Asayiş Kolordu K o m u t a n ı Harekât M e r k e z i n d e n geçildiğini söylemişlerdi. İşte o safhadan sonra­ sı sorulmamıştı veya bana anlatılmadı. A m a ben anlayacağımı anlamıştım. B a n a göre Vedat Aydın'ı kaçıranlar, onu Elazığ Ma­ den ilçesine götürürken yolda trafik ekipleri tarafından kontrol edilme ihtimaline karşı Asayiş Kolordu Komutanlığı ara kade­ meler ü z e r i n d e n bilgi aktararak polis ekibinin oradan çekilmesi sağlanmıştı. Böylece olayın artık kimin tarafından gerçekleşti­ rildiği net olarak anlaşılıyordu. Vedat Aydın, kaçırılmasından kısa bir süre sonra

Diyarbakır'dan 70-80 km uzaktaki M a d e n ilçesi yakınlarında Diyarbakır-Elazığ karayolu üzerinde M a d e n çayının kenarında kalaşnikof makineli tüfekle taranarak öldürülmüş olarak bu­ lundu. C e s e d i n bulunmasıyla birlikte de fırtına koptu. Vedat A y d ı n ' m cenaze töreni, Diyarbakır'da çok ciddi olay­ lara sahne o l m u ş t u . İlk defa Diyarbakır'da geniş bir toplumsal tabana yayılan ciddi m a n a d a bir olay gerçekleşmişti. H E P için Türkiye'nin her yerinden binlerce insan Diyarbakır'a gelip ce­ naze törenine katılmış, bu olay büyük bir yürüyüşe ve ciddi tepkilere n e d e n olmuştu. Bütün devlet kurumlarına (TRT'ye, polise vb.) saldırılmıştı. Cenaze, defnedileceği yere götürülür­ ken surlarla M a r d i n Kapı Karakolu arasındaki dar yoldan ge­ çen cenaze k o n v o y u n d a k i bazı kişiler (özellikle kontrolden çı­ kan gençler ve çocuklar) Polis Karakolunu taşlamış ve karakola saldırmıştı. Karakoldaki görevlilerin kendilerini k o r u m a k için silah kullanması sonucunda (göstericilerin de silah atması id­ diaları vardı) üç kişi ölmüş, 5-6 kişi yaralanmıştı. C e n a z e n i n 195

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

defnedilmesinin ardından ise aynı yerden tekrar g e ç m e k iste­ y e n kalabalık karakola daha y o ğ u n bir şekilde saldırdığında, görevlilerin tekrar ateş açması s o n u c u n d a (bir kısmı düşerek, bir kısmı u ç u r u m l a r a yuvarlanarak) on dokuza y a k ı n kişi ha­ yatını kaybetmişti. Yüzlerce de yaralı vardı. Böyle ağır bir olay daha önce hiç yaşanmıştı. Aslında bana göre o cenaze töreni, tören sırasında o bölgede olup biten her şey ayrı bir skandaldi, çünkü c e n a z e n i n önce köye götürüleceği k ö y d e defnedileceği belirtilmişti a m a sonra şehir merkezine defnedilerek inanılmaz olaylara sebebiyet verilmişti. Bu cenaze töreninde HEPTilerin ve valiliğin yaptığı yanlışlar başka bir kitaba k o n u olacak kadar çok ve ibretlik olaylardan oluşmaktadır. Sonuç olarak t ü m ta­ rafların hesapsız ve sorumsuz davranışları 23 kişinin ö l ü m ü n e sebebiyet vermişti. İşte C e m aslında bu olayın baş planlayıcısı ve failiydi. Bir defasında bir olayla ilgili olarak Bölge Valiliğine gitmiş­ tim. G ö r ü ş m e esnasında Bölge Valisi beni o z a m a n k i Asayiş Kolordu K u r m a y Başkanının y a n m a göndermişti. O n u n l a gö­ r ü ş m e k üzere y a n m a gittiğimde C e m binbaşı oradaydı ve Kur­ m a y Başkanı ile konuşuyorlardı. C e m "Darda kalırsam ben de G ü n e y d o ğ u ' d a Asayiş Kolordu K o m u t a n ı bölgesinde şu, şu, şu olaylar oldu, bu olaylardan şu, şu kişilerin bilgisi vardı derim. Ben de bunlara şahidim derim," diyerek dolaylı yollu karşısın­ dakini tehdit ediyordu. Olayın mahiyeti neydi b i l m i y o r u m ama bunu çok net ifade ediyordu. G ö r ü n d ü ğ ü kadarıyla C e m bin­ başı son d ö n e m d e kendi üstleriyle veya kendi teşkilatıyla çatış­ ma içindeydi. O r a d a k i görev süresi uygun o l m a y a n bir biçimde sonlandırılıyordu. Sebebinin ne olduğunu çok iyi bilmiyorum a m a kendi teşkilatı içerisinde bir sorun vardı. Bu sorun dola­ yısıyla pek u y g u n o l m a y a n bir biçimde Ankara'ya tayin olup, orada göreve başladı. B e n Diyarbakır'da çalışmaya d e v a m ederken, Ankara'daki İstihbarat kurslarında bölücü bölgeci faaliyetler, P K K faaliyetle196

1. Bölüm: Devlet

ri ve buna b e n z e r konular ile ilgili dersler v e r m e k amacıyla çağ­ rılıyordum. Kurslara eğitmen olarak katılıp birkaç gün kaldık­ tan sonra geri d ö n ü y o r d u m . İşte bir defasında y i n e Ankara'ya geldiğimde C e m l e de görüştük. C e m binbaşı beni Kızılay'da, sanıyorum Karanfil S o k a k l a yol kenarlarında restoranların, kahvehanelerin, birahanelerin b u l u n d u ğ u bir yere davet etmiş­ ti. Orada y o l üzerindeki küçük sandalyelere oturup bir a k ş a m y e m e ğ i y e m i ş ve epey sohbet etmiştik. Y a n ı n d a G ü n e y d o ğ u d a birlikte çalıştığı subay ve itirafçı (ama J İ T E M ' d e kadrolu çalışı­ yorlardı) a r k a d a ş l a r ı n d a n bazı tanıdık kişiler de vardı. Sohbet ederken C e m binbaşı çok net olarak, G ü n e y d o ğ u ' y u kaybettiği­ mizi, G e n e l k u r m a y ' m ve o r d u n u n milleti y e t e r i n c e uyarmadığmı, devletin ve h ü k ü m e t i n bütün kurumlarıyla her b a k ı m d a n bu olayları t a m manasıyla anlayıp algılayamadığını, bu insan­ ları u y a r m a k gerektiğini söyledi. Etrafta oturan, sohbet eden, yiyip içen insanları göstererek, "Bakın, bunlar böyledir işte. Sa­ bah a k ş a m buraya gelirler, saatlerce oturur içerler. Ülke elden gidiyor a m a kimse farkında değil. Bu insanları u y a r m a k için Kızılay'ın g ö b e ğ i n d e dev bir b o m b a n ı n patlatılması gerek, ancak o şekilde akılları başlarına gelir. Bu insanlar ancak bu yolla uyandırılabilir, bilinçlendirilebilir," diyordu. Bu görüşünde ıs­ rarcıydı. B ö y l e bir şeyin yapılması gerektiğini, G e n e l k u r m a y ' m bu konu ile ilgili güvenlik sisteminin halkı ve devleti yeterince u y a r m a d ı ğ m ı ve bölgenin elden gittiğini çok ısrarla vurguluyor­ du. Tabii ben bu fikirlere tam manasıyla k a t ı l m ı y o r d u m . Bu tür y ö n t e m l e r i n h e p k a r ş ı s m d a y d ı m a m a ülkesine olan sevgisi ve kendince doğru bildiği davayı bu kadar samimi, canla başla savunması nedeniyle bir yakınlığımız ve arkadaşlığımız oluş­ muştu. Tabii bu böyle d e v a m edip gitti. A r d ı n d a n ben G ü n e y d o ğ u d a k i h e n g â m e içerisinde göreve devam ettim, bir m ü d d e t sonra seçimler oldu ve seçimlerden sonra tayinim İstanbul'a çıktı. İstanbul'daki y o ğ u n ortam içeri­ sinde d e v a m ederken C e m ve yanındakilerin görevden ayrıldık197

Haliç'te Yaşayan Simonlaı larını, kitap y a z m a y a çalıştıklarını ve bir yayınevi kurduklarını ortak arkadaşlarımız vasıtasıyla öğrendim. Fakat daha sonra

Cem'in d u r u m u n u n pek iyi olmadığını, bazı faaliyetlerden ra­ hatsız o l d u ğ u n u bilahare d u y d u m . İşte İstanbul'da D e v - S o l ü n yürüttüğü silahlı saldırılar ve buna karşı bizim gerçekleştirdiği­ miz operasyonlarla y o ğ u n bir ortamda göreve devam ederken bir gün Alparslan Ertuğ adlı bir ziyaretçimin olduğunu söylediler. Alparslan B e y bana C e m binbaşının emekli olduktan son­ ra arkadaşları vasıtasıyla (ki bu arkadaşların bir kısmının za­ m a n ı n d a o b ö l g e d e çalışan ve bugün Milli İstihbaratta görevli insanlar o l d u ğ u n u anlıyorum) İstanbul'da bir güvenlik firması kurarak hayatına bu şekilde d e v a m e t m e k istediğini, Ankara'da yaptığı işlerden ağzının yandığını, giriştiği pek çok iş ve faaliyet u m d u ğ u şekilde neticelenmediğinden bir anlamda dersini almış gibi gözükerek İstanbul'a geldiğim söyledi. Kendisinin bulduğu u y g u n bir y e r d e C e m binbaşının evinin olduğunu, iş yapma­ ya çalıştığını, bu arada askeri sırları basma v e r m e k t e n askeri m a h k e m e y e verildiğini anlattı. Bir g ü n önce J a n d a r m a Genel Komutanlığının askeri m a h k e m e s i n d e k i d u r u ş m a y a katılması için Alparslan Bey C e m ' e bir minibüs ayarlamış, C e m minibüs şoförüyle beraber Ankara'ya gitmiş. Ankara'da C e m şoförden ayrılmış. C e m ' i n bazı önemli d o k ü m a n ve malzemeleri, görevde iken k e n d i s i n d e kalan birtakım uzakta k u m a n d a l ı patlayıcı­ lar eskiden beri tanıdığı ve güvendiği Habur G ü m r ü k Muha­ faza M ü d ü r ü olarak çalışmış olan Ali Balkan Metel'in şoförü Kemal'in (Kemal Sadık Uzuner) evindeymiş. Kemal'in evinden bu m a l z e m e l e r i alıp saat on iki sıralarında Kızılay yakınlarında minibüs şoförüyle buluşacaklarmış. Şoför bu malzemeleri alıp geri d ö n e c e k m i ş . C e m de saat 1 gibi Kızılay'da bürosu bulunan avukatıyla b u l u ş u p sonra birlikte 13.30'da m a h k e m e y e gide-

ceklermiş. M a h k e m e çıkışında ise tekrar İstanbul'a dönecek­ miş. Fakat Alparslan Bey'in minibüs şoföründen aldığı bilgiye göre saat 12'deki b u l u ş m a y a C e m g e l m e m i ş , avukata da gitme198

1. Bölüm: Devlet miş. B u n u n üzerine Kemal'i telefonla aradıklarında, Cem'in iki kişiyle (o z a m a n l a r Aydınlık dergisi muhabiri olan Soner Yalçın'ı ima ederek) gelip emanetlerini aldıktan sonra Lada m a r k a bir araçla ayrıldığını söylemiş. Alparslan Bey C e m d e n haber ala­ madığı için hayatından endişe duyduğunu, Cem'in Ankara'ya gitmeden ö n c e istanbul'da b u l u n d u ğ u sırada kendisine her­ hangi bir şey olursa güvenebileceği kişinin ben o l d u ğ u m u söy­ lediği için b e n i m y a n ı m a geldiğini söyledi. A m a ben C e m ' i n İstanbul'a geldiğini b i l m i y o r d u m . M u h t e ­ melen daha önceki k o n u ş m a l a r ı m ı z d a ona sürekli bu işlerin yanlışlığını s a v u n d u ğ u m , y a p m a etme, bu işin sonu insanın kendi kafasına sıkmasına gider dediğim için İstanbul'a geldi­ ğinde ben sana d e m e d i m mi gibi bir tepkiyle karşılaşmaktan çekindiğinden benim y a n ı m a gelmedi. Belki belli bir düzen kur­ duktan sonra gelmeyi düşünüyordu, bilmiyorum. Alparslan E r t u ğ ü n bu anlatımlarından sonra ben h e m e n o n u n y a n ı n d a (veya o çıktıktan sonra, tam hatırlamıyorum) Cem'i b e n i m k a d a r iyi tanıyan, o d ö n e m A n k a r a İstihbarat Şube M ü d ü r ü görevinde bulunan, daha ö n c e Diyarbakır'da b e n i m yardımcılığımı y a p a n arkadaşım A b d u r r a h m a n Toygar'ı arayıp durumu anlattım. Abdurrahman hem Cem'i hem

Cem'in J İ T E M ' d e n beraber ayrıldığı Ali O z a n s o y ve Mustafa Deniz'i çok iyi tanıyordu. Hatta z a m a n z a m a n Ali ve Mustafa A b d u r r a h m a n ' m y a n m a gelip gidiyordu, y a k ı n bir diyalogları vardı. A b d u r r a h m a n benden çok daha fazla örgüt mensupları ve örgütü t a n ı y a n insanlara karşı ilgiliydi. Örgüt mensuplarının eşkalleri, y a n l a r ı n d a bulunan silahların ve m a l z e m e l e r i n özel­ likleri, memleketleri, kısaca örgüt hakkında her şeyle ilgili çok iyi not tutuyordu. Bu konuda gelmiş geçmiş en kapsamlı not­ lara sahip olan kişiydi. Bu m e r a k ı n d a n dolayı da bu insanlarla sohbet etmeyi çok seviyordu. C e m l e ilgili olayları anlattıktan sonra A b d u r r a h m a n he­ m e n K e m a l Sadık Uzuner'i telefonla arayıp Cem'i s o r m u ş ve 199

Haliç'te Yaşayan Simonlar şubeye gelmesini istemişti. Kemal'in Emniyet'e getirilmesi ta­ lebiyle birlikte J a n d a r m a ve J İ T E M ' i n önemli bütün yetkilileri­ nin Emniyet'e gelip bizim elemanımızı deşifre ediyorsunuz diye k o n u y a m ü d a h a l e ettiklerini, Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü n ü

J a n d a r m a G e n e l Komutanlıktaki rütbelilerin etkilemeye baş­ ladığını söyledi. Esasen bu müdahaleyle birlikte E m n i y e t G e ­ nel M ü d ü r l ü ğ ü - J a n d a r m a Genel Komutanlığı-Ankara Emniyeti arasındaki y o ğ u n temaslar nedeniyle Genel M ü d ü r l ü k t e ciddi bir trafik o l u ş m u ş t u ki bu da bir anlamda C e m ' i n aslında Jan­ darmanın elinde o l d u ğ u n u işaret ediyordu. Fakat bana aktarı­ lan şey şuydu: Cem'in arkadaşı sıfatıyla Alparslan B e y ve daha sonra

Cem'in beraber yaşadığı Neval Boz telefonla aradığında K e m a l Cem'in iki kişiyle beraber Lada m a r k a bir arabayla gelip kendi­ sinden m a l z e m e l e r i aldığını söylemişti. C e m o d ö n e m Aydınlık dergisinden S o n e r Yalçın'a açıklamalarda b u l u n u y o r d u . Anla­ tımlarda, en s o n Aydınlık dergisinde çalışan bu insanlarla bir­ likte gittiği algısı yaratılmak isteniyor gibiydi, en azından bu ima edilmeye çalışılıyordu. B e n de o z a m a n bu fikre biraz inanır gibi o l m u ş t u m . F a k a t eğer böyle bir şey olsaydı, Ankara'nın giriş çıkışları tutulmalı, her taraf aranmalıydı. Böyle bir şey gerçek­ leşmedi. Daha sonra Abdurahman'la g ö r ü ş t ü ğ ü m d e Jandar­

manın tavrının hiç olumlu olmadığını, C e m h a k k ı n d a olumsuz konuştuklarını öğrendim, hatta bu d u r u m o tarihte gazetelere de yansımıştı. Etrafta b u n u n J a n d a r m a içinde bir iç mesele ol­ d u ğ u y ö n ü n d e laflar dolaşıyordu. Ankara'da J a n d a r m a Genel Komutanlığı Karargahından

etrafa sızdırılan bilgilere göre ise Cem'in y a n ı n d a k i kadın va­ sıtasıyla m u h a b e r a t adına çalıştığı, Suriye'ye bilgi sızdırdığıy­ dı. B e n zinhar böyle bir şeyin gerçek o l a m a y a c a ğ ı n ı söyledim. Hatta bana C e m ' i n İstanbul'daki evinin bile aranması gerektiği, buna bakılabilir mi yollu imalarda bulunmuşlardı. B e n böyle bir şeyin söz k o n u s u bile olamayacağını, b u n u n son derece 200

1. Bölüm: Devlet yanlış o l d u ğ u n u söyledim. Şiddetle karşı çıktım ve böyle bir a r a m a y a k a t ı l m a y a c a ğ ı m ı belirttim. Onlar ise Cem'in sanki el­ lerinde o l d u ğ u , biraz pataklayıp kötü m u a m e l e ederek bir süre alıkoyacakları, birtakım olmuş bitmiş olay ve eylemler hakkın­ da devlet a l e y h i n d e b a s m a açıklama y a p m a m a s ı k o n u s u n d a gözdağı verecekleri imasında bulunuyorlardı. Ankara'da herkes öyle z a n n e d i y o r d u . Sonra ö ğ r e n d i ğ i m e göre E m n i y e t t e n arkadaşlar Cem'in kay­ bolması ile ilgili bilgi almak üzere C e m l e beraber hareket eden Mustafa D e n i z ' i de çağırıp Cem'in bulunamadığını anlatmışlar. "Ben Kemal'i biliyorum, gidip k o n u ş u r u m hemen," demiş. Cem'i s o r m a k üzere K e m a l ' i n evine giden Mustafa Deniz d ö n m e m i ş ve kendisinden bir daha haber a l ı n a m a m ı ş . Aynı şekilde C e m ' i n birlikte o l d u ğ u İstanbul'da b u l u n a n Neval Boz isimli kız da C e m h a k k ı n d a bilgi a l m a k için K e m a l l e görüşüp, o n u n y a n m a gitmiş ve o n d a n da bir daha haber alınmamış. Burada işin kilit noktasının K e m a l olduğu anlaşılıyordu. Kemal'in evine gidenler bir daha d ö n m e m i ş l e r d i . A m a yine de bu olayın nasıl olduğuyla ilgili olarak z i h n i m d e hâlâ y ü z d e yüz bir kesinlik oluşmamıştı. Bir süre sonra polis şehit ailelerine y a r d ı m derneğinin bir toplantısında Alparslan Ertuğ ile karşılaştık. Sohbet sırasın­

da Cem'in olayı tekrar g ü n d e m e geldiğinde bana, olayı çözdü­ ğünü söyledi. Nasıl diye sordum. Olaydan sonra İstanbul'dan Ankara'ya gittiğini, orada ifadesinin alındığını belirtti. İfadesi alınırken c e s e d i bulduklarında C e m ' i n üstünde ne o l d u ğ u n u s o r d u ğ u n d a k o t veya kadife pantolon olduğu yanıtını aldığı anda olayı ç ö z d ü ğ ü n ü söyledi. " C e m Kemal'in evine girdi a m a Kemal'in e v i n d e n çıkmadı," dedi. "Nasıl yani?" diye sorduğum­ da şöyle anlattı: " C e m Kemal'in evine gittiği z a m a n içinde si­ y a h takım elbisesinin olduğu bir çantası vardı elinde. Kemal'in evinde bu elbiseyi giyecekti. Yani C e m ' i n Kemal'in evinde iki şey y a p m a s ı l a z ı m d ı , birincisi elbiseyi giymek, ikincisi de oradaki eşyaları a l m a k t ı . Cem'in saat 12.00'de malzemeleri şoföre tes201

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

lim edip saat 1.00 gibi avukatın ofisinde buluşacaklardı. Sonra da saat 1.30 gibi J a n d a r m a Genel Komutanlığında d e v a m eden m a h k e m e y e katılacaktı. Yani Cem'in elbisesini giyeceği başka bir yer yoktu. Eve girmişse mutlaka orada elbisesini değiştir­

mesi gerekiyordu. Ö l d ü ğ ü n d e üstünde eve girerken giydiği kot pantolon o l d u ğ u n a göre, girdiği evden çıkmamıştı ve o şahıs doğruyu söylemiyordu." Alparslan Bey olayı net bir biçimde bu şekilde anlamıştı. Ben ikinci bir bağlantıyı da daha sonra çözdüm. Şoför

Kemal'de bulunan Cem'e ait malzemeler içerisinde uzaktan ku­ mandalı patlayıcılar vardı, bu patlayıcıların daha sonra Yeşil tarafından alındığını ve Y e ş i l i n bu patlayıcıları ve malzemeleri MİT'e getirdiğini M e h m e t Eymür kendi beyanında ve internet sitesinde anlatarak doğruladı. Bu tarihlerde Yeşil J a n d a r m a n ı n elamanı idi ve J a n d a r m a ile birlikte hareket ediyordu. Bu da gös­ teriyordu ki C e m malzemeleri Kemal'in evinden çıkarmamıştı ve bu m a l z e m e l e r Yeşil'den çıkmıştı. İşte bu olaylar ve bağlantılar bu şekilde çözülünce bilgisayar sorgu sistemiyle daha aynntılı bir araştırmaya giriştim. O zamanlar bilgisayar sorgu sistemini yeni kurmuştuk. Bu sistem sayesinde hangi telefon numarası­ nı kimin hangi saatte aradığı, fatura bilgileri t ü m detaylarıyla tespit edilebiliyordu. P K K o zamanlar yoğunlukla G ü n e y d o ğ u d a mobil araç telefonlarını kullandığından ben o d ö n e m d e mobil araç telefonlarıyla yapılan t ü m konuşmaların d ö k ü m ü n ü , kimin kimi aradığı bilgilerini bilgisayarımda tutuyordum. Bunlar üze­ rinde oturup ciddi bir çalışma yaptım. C e m bir mobil telefon kullanıyordu. Yeri belli olmasın diye araç telefonunu söküp kü­ çük bir çanta telefonu haline getirmişti. Bu telefonla muhabere yapıyordu. A y n ı şekilde zannediyorum Kemal de yeri belli olma­ sın diye böyle bir mobil telefon kullanıyordu. Bu telefonlarla ya­ pılan görüşmelere tek tek baktım. Ö l ü m ü n e kadar Cem'in kul­ landığı mobil telefonu daha sonra Y e ş i l i n kullandığını gördüm. Y e ş i l i n bu telefonla J a n d a r m a Genel Komutanlığından kimlerle 202

1. Bolum: Devlet görüştüğünü, kimleri aradığını ve kimler tarafından arandığını, hatta görüşmeler esnasında bulunulan yerlere dair bilgileri tek tek çıkarttığımda olay çok net gözüküyordu. Daha sonra yaptığım araştırmalardan ö ğ r e n d i ğ i m bir olay da şöyleydi. C e m G ü n e y d o ğ u d a çalışırken o z a m a n l a r bazı olay­ larda (Diyarbakır Baro Başkanı'mn aracına b o m b a konması, HEP'in b o m b a l a n m a s ı ) kullandıkları u z a k t a n kumandalı çok güvenilir kodla çalışan patlayıcı maddeler vardı. Ayrıca C e m ve ekibinin K u z e y Irak'ta yaptıkları faaliyetler ve muhtelif kişilerle yaptıkları görüşmelerin kayıtları, örgütten elde ettikleri dokü­ manlar bir d o s y a halinde elinde b u l u n u y o r d u . O r d u d a n ayrıl­ dıktan sonra yayınevi kurma düşüncesinde olduklarından, bu materyallerin bir kısmı yayınlanacak kitaplarda kullanılabilir düşüncesiyle istifa ederken bütün d o k ü m a n l a r l a birlikte pat­ layıcı maddeleri de yanlarına almışlardı. Ç ü n k ü bunlar kayıtlı değildi. C e m istifa edip ayrıldıktan sonra bu malzemeleri bir müddet elinde tutmuş, ama daha sonra yayınevini d e v a m etti­ remeyeceğini anlayınca normal hayata d ö n m e y i d ü ş ü n ü p elle­ rindeki bu patlayıcıları verecek yerler aramışlardı. Emniyetten bazı güvenilir arkadaşlar bana bu patlayıcıları Cem'in onlara v e r m e y e çalıştığını söylediler. A m a kimse a l m a m ı ş ve patlayıcı­ lar Cem'in elinde kalmıştı. Daha sonra Mustafa Deniz, Ali O z a n s o y ve C e m bu malze­ meleri güya aldıklarında G ü n e y d o ğ u d a çalışırken tanıdıkları, çok güvenilir o l d u ğ u n u düşündükleri (zamanında uygulanan t ü m testlerden en başarılı kişi olarak çıkmıştı) K e m a l Sadık Uzuner'e (yani H a b u r G ü m r ü k Muhafaza M ü d ü r ü Ali Balkan Metel'in şoförüne) diğer dokümanlarla birlikte vermişler. C e m İstanbul'a g e l m e d e n ö n c e Ali O z a n s o y ü E m n i y e t e sözleşmeli personel olarak yerleştirmişti. Orada ele geçen belgeleri oku­ mak, P K K gibi örgütlerin dokümanlarını analiz e t m e k görevine getirilmişti. C e m Mustafa Deniz'e de bir iş arıyordu. Onu da bir yere yerleştirmek istiyordu, çünkü onların da kendisiyle birlik203

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

te istifa etmesini sağladığı ve peşinden sürüklediği için onlara karşı kendini s o r u m l u hissediyordu. Onu da belli bir işe yer­ leştirmek istiyordu. Bu arada C e m iş k u r m a k için İstanbul'a gelmişti. Mustafa D e n i z belki biraz daha yakın g ö z ü k m e k ya da belki kendine göre avantaj elde e t m e k adına J İ T E M subaylarına ve J a n d a r m a y a gitmişti. Zaten onlarla çok iyi tanışıp görüşen bir insandı. O n l a r a Cem'in ayrılırken beraberinde götürdüğü kırka yakın uzaktan kumandalı patlayıcının K e m a l Sadık'ın evinde b u l u n d u ğ u n u , K e m a l Sadık'ın çok güvenilir bir insan olduğunu, sadece Ali B a l k a n Metel isterse bilgi vereceğini b u n u n dışında kimseye bilgi v e r m e y e c e ğ i n i ama bu patlayıcı maddelerin C e m tarafından alınıp kullanılması halinde kötü bir şeyler olabile­ ceğinden k o r k t u ğ u n u söylemişti. Aslında o patlayıcı maddeleri C e m elinden ç ı k a r m a k istiyordu, fakat bu patlayıcıları Cem'in kullanabileceği y ö n ü n d e Mustafa Deniz'in korku ve endişesi vardı, bunu gidip J a n d a r m a yetkililerine söylüyordu. Musta­ fa Deniz farkında olmasa da J a n d a r m a yetkilileri zaten Cem'in Aydınlık gazetesinden Soner Yalçın'a Güneydoğudaki infaz

olayları ve başka k a n u n s u z işler dahil o l m a k üzere birçok gizli bilgileri v e r m e s i n d e n dolayı son derece rahatsızdı. C e m daha çok Kuzeyde Sekizinci Kolordu bölgesindeki, Bingöl ve Tunceli Bölgesinde Yeşil'in karıştığı olayları anlatıyordu. Fakat sıra Di­ yarbakır bölgesine gelirse, eski O H A L ve Diyarbakır bölgesinde, o tarihlerde J a n d a r m a Genel K o m u t a n l ı ğ ı n d a görev y a p a n diğer J a n d a r m a K o m u t a n l a r ı n ı n isimlerinin de verebileceği korkusu vardı. Bu y ü z d e n Cem'i ortadan kaldırmayı düşünüyorlardı. D a h a s o n r a öğrendiğimiz kadarıyla Cem'i ö l d ü r m e k için as­ lında daha ö n c e de epey plan yapılmış. C e m ' i n peşine epey düş­ müşler, onu kovalamışlar. C e m birlikte olduğu kızın Suriye'de T ı p tahsili y a p a r k e n gelip kendisinin y a n ı n d a itirafçı olması sonrasında T ü r k i y e ' d e tahsiline d e v a m etmesi için Samsun'da Tıp Fakültesine k a y d e t m e k için Samsun'a gitmiş. Bu d u r u m u 204

1. Bölüm: Devlet öğrenmeleri üzerine bazı itirafçılarla birlikte Yeşil, Cem'i öldür­ m e k üzere S a m s u n ' a giderken Merzifon yakınlarında bir jiple kaza y a p m ı ş . Tabii böyle bir plandan o z a m a n l a r C e m ve ar­ kadaşlarının haberi o l m a m ı ş . İşte tam J İ T E M de Cem'i orta­ dan k a l d ı r m a n ı n yolları aranırken, Mustafa Deniz gelip Cem'e ait m a l z e m e l e r i n K e m a l Sadık Uzuner'de o l d u ğ u n u söyleyince planlarını uygulayabilecekleri bir fırsat yakaladıklarım düşü­ nüyorlar. J İ T E M yöneticileri h e m e n Ali Balkan M e t e l ı e görü­ şüyorlar, o n u n vasıtasıyla K e m a l Sadık Uzuner'e ulaşıyorlar. U z u n e r onlara Cem'in ne z a m a n geleceği h a k k ı n d a bilgi veriyor. Ayrıca m a h k e m e y e gideceğini, öncesinde gelip k e n d i s i n d e n eş­ yalarını alacağını söyleyince de Kemal'in evine pusu kuruyor­ lar. C e m gelince Cem'i h e m e n yakalıyorlar. A n k a r a Emniyeti Cem'in kaybolmasıyla ilgili olarak Kemal'i E m n i y e t e çağırdığın­ da, olay ortaya çıkacağı için h e m e n Emniyete bizim elamanımızdır d o k u n m a y ı n diye baskı yapıyorlar. Bildiğim kadarıyla o zamanki Emniyet Genel Müdürlüğü kadrosunun Jandarmayla diyalogları iyi o l d u ğ u n d a n onlar da etkileniyorlar ve müdahale­ de b u l u n m u y o r l a r . Oysa o z a m a n Kemal'in evine polis baskın y a p m ı ş olsa C e m kesinlikle kurtarılabilirdi, a m a maalesef yapı­ lamadı. A s l ı n d a Emniyetin bu yaklaşımı gayet makul, tabii ki elemanlarının deşifre o l m a m a s ı için uzak d u r m a y ı tercih edi­ yorlar. A m a C e m işte orda kaçırılıyor. Mustafa D e n i z de bilgi almak için K e m a l Sadık Uzuner'in evine gidiyor a m a o n d a n da bir daha haber alınamıyor. O da vurulacağını t a h m i n etmiyor. Bir m ü d d e t sonra İstanbul'daki Neval Boz C e m gelmeyince meraklanıp Kemal'i arıyor. K e m a l ona Cem'in iki kişi ile beraber gittiğini söylemesi üzerine kız bu iki kişinin eşkallerini öğrenmek, olay h a k k ı n d a d a h a teferruatlı bilgi almak ü z e r e Kemal'in evine gidiyor a m a o n d a n da bir daha haber alınamıyor. Birkaç gün sonra ise kafalarına kurşun sıkıl­ mış olarak h e r birinin cesedi Ankara'nın farklı yerlerine atılmış olarak bulunuyor. Üç kişi de bu şekilde öldürülüyor. 205

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

Bugün bu olay yeniden konuşulsa adı geçen insanların hiç biri şahitlik y a p m a z , hatta yaşananları inkâr bile edebilirler. O tarihte J İ T E M ' i ve Y e ş i l i bilen Emniyet görevlileri "Jandarma Mustafa D e n i z i öldürdü, C e m i öldürdü, onlarla beraber istifa eden ve şimdi Emniyette çalışan Ali Ozansoy'a da böyle bir şey yapabilirler. Sakın böyle bir şey d e n e n m e s i n , biz buna karşı

çıkarız havası içerisinde J a n d a r m a Genel Komutanlığına git­ tiklerinde, Yeşil ile karşılaşıyorlar. Yeşil açık açık elindeki Si­ mit W e s s o n m a r k a tabancayı göstererek, "Bununla ateş ettim, gerekirse size de ateş ederim," diyecek kadar rahatlıkla cina­ yeti kabul ediyordu. Bu olay bana o tarihte b u n a şahit olanlar tarafından anlatılmıştı a m a bugün sorsanız hepsi gördüklerini kesinlikle inkâr edeceklerdir. İşte böylesi herkesçe m a l u m olan, herkesin alenen bildiği bir olaydı Cem ve üç kişinin öldürülme­ si. A m a herkes Simonlaşmıştı, karşı tarafın cinayeti suç ama bizim yaptıklarımız suç değildi. Benim ifademe r a ğ m e n de ma­ alesef olay ciddi olarak ne adliye tarafından ne J a n d a r m a tara­ fından tahkik edilmedi. Eğer bir J a n d a r m a subayı gerçekten kayıp olsaydı hemen inceleme başlatılır, aranır, sorulur, yollar kesilir, insanlar sor­ gulanır, bir dizi araştırma ve soruşturma yapılırdı. C e m i n kay­ bolması ve öldürülmesi ile ilgili bir tek yazı, failleri şunlar ola­ bilir arayın b u l u n diye bir tek not bile yazılmadı. Devlet için bu kadar önemli üst düzey görevlerde yer almış bir subay kaçırı­ lıyor (oluşturulmaya çalışılan görüntü itibarıyla örgüt tarafın­ dan kaçırılıyor) a m a hiçbir yerde aranmıyor, kaçırılan kişinin bulunması y ö n ü n d e herhangi bir adım atılmıyor. Hâlbuki o

tarihte en ufak bir olay olsa yollar kesilir, h e m e n Türkiye'nin muhtelif illerine en ücra köşesine kadar t ü m birimlere mesajlar çekilir, her y e r didik didik aranır, her tarafa eşkâller yazdırılır, bir ton işlem yapılırdı. Ben C e m i n kaybolması ile ilgili ne Em­ niyetten ne de J a n d a r m a d a n tek bir yazı ya da mesaj bile al­ m a d ı m . C e m Binbaşı gibi biri görevinden dolayı kaçırılıyor, ama 206

i. Bölüm: Devlet hiçbir araştırma ve soruşturma işlemi yapılmıyor. T e k başına bu d u r u m bile bu araştırma ve soruşturmayı yapmayanların, yaptırmayanların fail olduklarını gösteriyor. Bu d u r u m hukuki tabiri ile hayatın olağan akışına uygun değildir. Bildiğim kadarıyla z a m a n ı n G e n e l k u r m a y Başkanı, Genel Komutanlıkta b u l u n a n tüm üst düzey yöneticiler bu olayın ki­ min tarafından, nasıl gerçekleştirildiğini biliyordu. Sadece öl­ d ü r m e sebebi olarak Neval aracılığıyla Suriye'ye bilgi sızdırmak olduğunu zannediyorlardı, çünkü bu y ö n d e yalan ve yanlış

bilgilerle aldatılmışlardı. Emniyetin M e r k e z İstihbarat ve Terör­ le Mücadele ile Özel Harekât birimleri yöneticileri ve Ankara Emniyetinin yöneticileri de belli oranda olayı biliyorlardı. A m a kimse bu cinayeti çözmeye, olayı aydınlatmaya y a n a ş m ı y o r d u , çünkü o z a m a n k i güç merkezleri bu cinayetin çözülmesinden yana değildi, bu olayın bu şekilde kapanmasını istiyorlardı.

Yeşil'in C e m d e n aldığı patlayıcı maddeleri M İ T ' e getirdiği Meh­ met E y m ü r ' ü n ifadelerinden de net olarak biliniyordu. Ayrıca Yeşil'in kullandığı mobil telefonla o tarihte bütün J a n d a r m a ve Emniyet yetkilileriyle görüştüğü belliydi, o telefonu C e m d e n al­ dığı aşikârdı. B u n u n yanında K e m a l Sadık Uzuner'in mobil te­ lefonla kimlerle konuştuğu, tek tek bütün görevlilerle irtibatları belliydi. B u g ü n bile bunları ispatlamak m ü m k ü n , araştırılırsa tüm bunlar ortaya çıkarılabilir ama maalesef hiç kimse ilgilen­ medi ve olay o şekilde kapandı. Evet C e m Binbaşı herkesin gözü önünde, herkesin bildiği bir şekilde y o k edildi ve maalesef cinayet her şeyi ile ortada olmasına ve var olan bütün delillere r a ğ m e n bu sistem kendi suçlusunu y a k a l a y a m a d ı ve hesap soramadı. Bu bence pek çok açıdan önemli bir olaydı çünkü devlet kendi e l e m a n ı n ı öldürmüştü. J İ T E M ' i n var olup olmadığı yö­ nündeki tartışma hâlâ daha d e v a m ediyor. Muhtelif defalar

söylendi a m a bir kere daha kaydetmekte yarar görüyorum. O tarihte C e m l e r veya diğer subay arkadaşlar J İ T E M m e n s u b u 207

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

.

. .

.

olarak istihbarat değerlendirme toplantılarına J İ T E M adına ka­ tılıyorlardı. J a n d a r m a Genel Komutanlığının terörle m ü c a d e l e için böyle bir birim kurmasında hiç bir m a h s u r b u l u n m a z k e n var olan bir birimi inkâr etmesinin akılla izahı yoktur. J İ T E M ' i n kurulması değil, çalışma yöntemleri yanlıştır a m a bu teşkilatın kurulmasında hiçbir m a h s u r yoktur. Çetin A ğ a ş e isimli bir gazeteci JİTEM Gerçeği adlı bir kitap yazmıştı. Bu kitapta da basit a m a aslında çok ö n e m l i belgeler vardı. Bu araştırma için Ağaşe, Cem'in çevresindeki bazı insan­ larla, dostlarıyla görüşmüştü. Hatta eşi Işık H a n ı m l a da görüş­ müştü. C e m l e ilgili bir belge alabilir m i y i m diye sorduğunda Işık H a n ı m iyi niyetle Cem'in iki tane T a k d i r n a m e s i n i vermişti. O tarihteki Asayiş K o l o r d u K o m u t a n ı daha sonra Kara Kuvvet­ leri K o m u t a n ı olan H i k m e t Koksal Paşa'nm imzasının olduğu takdirnamede C e m Ersever'in unvanı J İ T E M G r u p K o m u t a n ı olarak belirtiliyordu. Ağaşe yine J a n d a r m a Genel Komutanlığı telefon rehberinin bir kopyasını da kitabına k o y m u ş t u . H e m J a n d a r m a m e r k e z i n d e Genel K o m u t a n ı n h e m de illerdeki Jİ­ T E M grup komutanlıklarının telefon numaraları yazılıydı. So­ nuç olarak bu ve buna benzer yüzlerce, hatta J a n d a r m a d a

çalışan bazı arkadaşların söylediğine göre Genel Komutanlıkta J İ T E M ibareli bir tır dolusu evrak olmasına r a ğ m e n J İ T E M ' i n varlığı inkâr ediliyordu. Esasen devlet yanlış yapsa bile resmi olarak hiçbir z a m a n yalan söylemezdi, m a h k e m e l e r e ya da ilgili k u r u m l a r a yazılı ce­ vap verilirken mutlaka doğrular söylenirdi. İlk defa J a n d a r m a Genel K o m u t a n l ı ğ ı (bence tarihi bir hataydı) J İ T E M y o k t u r diye yalan bir yazılı beyanda bulundu. O yazıyı hazırlayan, paraf eden, imzalayanlar herkesin y ü z ü n e karşı devletin yalan söy­ lediğini itiraf etti. Hâlbuki böyle bir yazının J a n d a r m a K o m u ­ tanlığından ç ı k m a m a s ı gerekirdi. Böyle bir birimin var olduğu herkesçe m a l u m olmasına r a ğ m e n siz bir devlet k u r u m u olarak bunu inkâr ediyorsunuz, bu kabul edilecek n o r m a l bir olay de208

1. Bölüm: Devlet ğildir. O tarihe kadar devlet k u r u m l a n resmi yazılarda hakikat hilafına resmi olarak cevap vermezlerdi, bir şey inkâr edilecekse bile dolaylı sözlerle ifade edilirdi. Böyle bir y a l a n beyanat nede­ niyle devletin sözlerine de itimat sarsıldı. Bence y a z ı y ı yazanlar, gerçek devlet adamlığı vasıflarından m a h r u m insanlardı. Ç ü n k ü devlet asla y a l a n söylememeliydi, hele ki böyle hassas bir k o n u d a devletin yalan söylemesi ve yanlış bilgi v e r m e s i asla kabul edilemez a m a maalesef bu şekil­ de bir davranış sergilenerek hata edildi. B u g ü n bile J a n d a r m a Genel K o m u t a n l ı ğ ı aransa, bir tır dolusu J İ T E M ibareli evrak bulmak m ü m k ü n . B u g ü n hâlâ ş u tarihler arasında J İ T E M d e çalıştım diyebilecek pek çok insanın var o l d u ğ u biliniyor. U z u n s ö z ü n kısası, C e m Ersever cinayetinin faillerini bul­ ması gerekip de bulmayanlar, b u n u n için hiçbir adım atmayan­ lar Cem'in failleridir.

Cihaz Almak İçin İsrail'e Gidişimiz
T a h m i n i m c e 1993 yılı sonları 1994 yılı başına doğruydu. O zamanlar İstihbarat Dairesinin ihtiyacı olan bazı teknik malze­ meler ve özel cihazlar almak gerekiyordu. Bu tür kaliteli güven­ lik cihazlan satan firmalardan bir tanesi de bir İsrail firmasıydı. D e m o için Ankara'ya gelmiş, dönerken İstanbul'a da uğramış olan İsrailli firmadan bilgi aldıktan sonra İsrail'e gidip cihazlan yerinde görerek ve firmanın teknik e l e m a n l a n ile konuşarak ci­ haz ve sistemleri tanımak istemiştik. İsrailli firmayla kontak kuruldu ve biz bir grup arkadaşla birlikte İsrail'e gittik. Y a n ı m ı z d a o z a m a n a k a d a r bize güvenlik konularında y a r d ı m c ı olan y ü z d e yüz güvenilir, s a h a l a n n ı n en iyisi sayılabilecek iki tane çok iyi m ü h e n d i s vardı. Bir tanesi bilgisayar programcılığı k o n u s u n d a üstün yetenekli, bu ülkeye yaptığı k a t k ı l a n n m u h a s e b e s i y a p ı l a m a y a c a k kadar çok olan, yaptığı cihazların değeri milyon dolarları bulabilecek bir gö­ rünmeyen k a h r a m a n , bir dahi M ö s y ö / K o m i s e r İrfan'dı. Diğer 209

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

aşımız ise o tarihlerde Netaş'm araştırma geliştirme bölü­ m ü n d e tasarımcı olarak görev yapan, ayrıca bizim İstanbul'da k u r d u ğ u m u z küçük bir laboratuarda birtakım alet ve cihazla­ rın geliştirilmesi k o n u s u n d a bazı arkadaşlarla birlikte çalışan ekibin şefi D o ç . Dr. Mustafa X'ti. Hayatında yalan söyleyemeyen, sade, dürüst ve üstün yetenekli bir insandı. Yani ekibin iki üyesi de süper mühendislerdi, biri elektronik aletlerin tasarımı k o n u s u n d a diğeri ise bilgisayar k o n u s u n d a çok yeteneklilerdi. İsraillilerle u z u n görüşmelerimizin sonunda aslında almak istediğimiz aletin İsraillilerde olmadığını anladık. Evet böyle bir teknoloji y a p a c a k imkânları vardı, epeyce mesafe almışlar­ dı ama. ellerinde istediğimiz cihaz yoktu, çünkü İsrail'in siste­ mi daha çok Amerikalıların kullandığı bir sisteme uygundu ve Amerikan sistemi düşünülerek tasarlanmıştı. Hâlbuki biz Batı Avrupa'nın kullandığı sistemi kullanmak mecburiyetindeydik.

Ve alınacak sistem Batı Avrupa standartlarına uygun olmalıydı. Alacağımız aletle ilgili son noktada işin teknik en ince detayları konuşulmaya başlandığında, bizim arkadaşlarımız İsraillilere

"Sizin elinizde bu cihaz yok, siz bizden sipariş alıp bu cihazı üreteceksiniz, ama bu cihazla ilgili bazı yazılım kodlarına ihti­ yacınız var ki bunlar sizin elinizde yok," dediler. İsrailliler bu kadar teknik teferruat konuşulunca, kartları­ nı açık o y n a m a y a başladılar. İlk ö n c e bizim teknik elemanlara dönerek, "Sizler polis değilsiniz, bu kadar teknik detay bilen bir polis o l a m a z . Siz kesinlikle polis olmazsınız," dediler. Bizim Doç. Dr. Mustafa X arkadaşımız saflığından h e m e n polis olma­ dığını, tasarımcı olduğunu söyledi. Zaten kravatında sistem 12 santrallerinin a m b l e m i vardı, galiba onu imal eden Netaş'm ismi yazılıymış. D i ğ e r arkadaşımız ise daha soğukkanlı bir tutumla, "Evet m ü h e n d i s i m ama polisle beraber çalışıyorum," dedi. D a h a sonra İsrailliler bize çok önemli bir şey daha söyledi­ ler: "Bu yazılım kodlarının bizde olmadığı doğru. Nasıl temin edeceksiniz d i y e soruyorsanız, bu bizim için çok kolay. Bu ci210

1. Bölüm: Devlet haz Siemens'in kendi ürünü, dolayısıyla bu ürünle ilgili her şey S i e m e n s fabrikasının bilgisi dahilindedir. Siemens'te çalışan

m ü h e n d i s bir arkadaşımız var. A k ş a m faks çeker, istediğiniz bu detayları o n a sorarız, cevabı yarın bize gelir. Bu konuyu siz hiç merak etmeyin." O z a m a n şunu d ü ş ü n d ü m , bu insanlar d ü n y a n ı n her ye­ rindeki ırktaşlarıyla irtibat k u r m a k üzere bir sistem kurmuşlar, onlar hakkında bütün bilgilere sahipler, kimin nerede hangi gö­ revde çalıştığını biliyor ve takip ediyorlar. Özellikle de kendi­ lerine farklı konularda bilgi sağlayacak görevlerde bulunanlar üzerinde yoğunlaşıyorlar. Böylece gerek o l d u ğ u n d a ihtiyaç du­ yulan bilgiyi kendilerine sağlayabilecek kişiyi arıyor ve bilgiye ulaşıyorlar. Bu çok faydalı ve güzel bir sistemdi. A m a biz, Avrupa'da yaşayan birkaç milyon T ü r k olmasına r a ğ m e n onlardan hiçbir şekilde faydalanamıyoruz. Bu insan­ larımızdan bazıları her yıl ülkemize geldiğinde muhtelif Em­ niyet: birimlerine müracaat edip bulunduğu Avrupa ülkesinde (örneğin, A l m a n y a , Hollanda) faaliyet gösteren bölücü örgüt ve mensupları hakkında yardımcı olmak istediğini, yakınlarında, özellikle Türklerin y o ğ u n olarak yaşadığı bölgelerde Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren insanlar ve illegal örgüt mensupları b u l u n d u ğ u n u söyleyerek, bunlar hakkında k i m e nasıl bilgi ve­ rebilecekleri soruyorlar. Bu türden yüzlerce başvuru olmasına rağmen biz bu insanlardan sürekli ve sistematik olarak bilgi alabilmemizi sağlayacak bir sistem oluşturamadık. İhbarları

gönderecekleri bir e-posta adresi yaratıp onlara veremedik. Ne Emniyet böyle bir şey kurabildi (zaten görevi de değil) ne de bilgi v e r m e k isteyen insanları g ö t ü r d ü ğ ü m ü z Milli İstihbarat, J a n d a r m a ve G e n e l k u r m a y . Hâlbuki böyle bir sistem k u r m a k zor değildi. Avrupa'da yaşayan dört milyondan fazla Türk'ten gönüllü olarak yardımcı o l m a k isteyip bize m ü r a c a a t edenleri organize edebilsek, onların adreslerini alsak, bilgileri bize gön­ derebilecekleri bir kanal tayin edebilsek; gerek olduğunda onla211

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

ra ulaşabileceğimiz bir kanal kurabilseydik, Avrupa'da özel bir şekilde toplanacak istihbarata ihtiyacımız kalmazdı. Bedava,

hazır, güvenilir ve legal binlerce haber kaynağını hiçbir z a m a n kullanamadık, kullanmanın yol ve y ö n t e m i n i bulamadık. Bir tek bu olay bile T ü r k istihbaratının ne d u r u m d a olduğu konu­ sunda fikir vermektedir. Böyle bir sistem hâlâ da kurulamadı. Bizim y e r i m i z d e başka bir ülke olsaydı, daha akıllı ve etkin ça­ lışan bir teşkilat var olsaydı, böyle bir potansiyelden faydalan­ m a k için t ü m kaynaklar seferber edilir, bilgi akışının sağlanma­ sı için her türlü yola başvurulur ve gerekli altyapı çalışmaları gerçekleştirilirdi. Sadece Avrupa'da çalışan T ü r k l e r d e n gönüllü olanları gönderdiği bilgileri sistematik olarak alıp analiz edebil­ sek zengin bir bilgi b a n k a m ı z oluşabilirdi. D a h a sonra 1996-97 yıllarında A l m a n güvenlik birimleri ile terörle m ü c a d e l e k o n u s u n d a yapılan resmi görüşmelerde gör­ d ü m ki ü l k e m i z e yönelik terör faaliyetleriyle ilgili bilgileri Alman m a k a m l a r ı n d a n almayı bir y a n a bırakalım, A l m a n y a ' d a Türkiye aleyhine y a y ı n l a n a n illegal örgütlerin yayınlarını temin etmek için bile A l m a n m a k a m l a r ı n d a n y a r d ı m isteniyordu. Fakat Al­ m a n Emniyeti de b u n u n bir polisiye görev olmadığı için böyle bir şeyi y a p a m a y a c a k l a r ı n ı söylemişlerdi. Y a n i Almanya'da ya­ yın yapan P K K ' y a ait bir dergiyi temin e t m e k bile T ü r k güvenlik kuvvetleri için bir sorundu, b u n u n içi bile A l m a n meslektaşla­ rımızdan y a r d ı m istemiştik. Bu isteğin dile getirildiği toplantıda b u l u n u y o r d u m ve şahsım ve teşkilatım adına çok utanmıştım (daha sonra A l m a n y a ' d a bulunan bir elaman, derginin üstün­ deki telefon n u m a r a s ı n ı arayıp kiraladığımız bir posta kutusu­ nu adres göstererek bizi yıllık olarak abone y a p m ı ş t ı ) . Hâlbuki orada milyonlarca T ü r k vardı ve pek çoğu bize y a r d ı m etmek için g ö n ü l l ü y d ü . Bu d u r u m şunu açıkça gösteriyordu ki bizim güvenlik kuvvetlerimiz gerçek manada istihbarat toplamak,

bunları d e r l e m e k ve analiz etmek k o n u s u n d a son derece yete­ neksiz, yetersiz ve basiretsizdi. Emrine a m a d e hazır bekleyen 212

1. Bölüm: D e v l e t

insanları k u l l a n m a k t a n ,

elindeki potansiyeli değerlendirmek­

ten, bu yolla bilgi toplamaktan bile acizdi. Bu d u r u m o gün öyleydi, b u g ü n de hâlâ aynı o l d u ğ u n d a n eminim, ileride de de­ ğişeceği k a n t i n d e değilim. Bana "Devletin teşkilatları Almanya'da, t ü m Avrupa'da her türlü bilgiyi alıyorlar, sen bunu bilmiyor a m a hep güvenlik kuv­ vetlerimizi k ü ç ü k görüyorsun," diyenlere şu cevabı veriyorum: B u n c a yıl Avrupa'da bölücü örgütler T ü r k i y e aleyhine faaliyet­ lerde bulundu, hatta açık toplantılar yapılıp paralar toplandı fakat ben bu olay ve bu olaylarda yer alan (hatta bir kısmı ül­ k e m i z e geldiğinde yakalanan) kişiler hakkında bir tek resim, film, bilgi g ö r m e d i m . Bu konuda toplanan en değerli bilgiler yine T ü r k i y e ' d e faaliyet gösteren militanlar yakalandığında ya da izlenirken elde ediliyordu. Olayların en sık yaşandığı ve en fazla militanın yakalandığı yerler olan Diyarbakır ve İstanbul'da çalıştım, ben g ö r m e d i y s e m kimse g ö r m ü ş olamaz. İşte devletin arşivi orada, t a m a m ı taransa kaç tane b u l u n a c a k ?

Dış Güçlerin Etkisi
Ülkelerdeki bütün siyasi kargaşa ve olayları h e p dış güçle­ re, h e p dış d ü ş m a n l a r a bağlamak isteyenlere karşı veya böyle görüp d ü n y a d a k i olayları bu şekilde değerlendirenlere karşı çok önemli bir ö r n e k v e r m e k isterim. 1992, 1993 ve 1994 yıllarında İstanbul'da görev yaptığım d ö n m e d e , İran resmi kuvvetlerinin dolaylı desteklediği Türkiye'de özellikle İstanbul'da çok fazla te­ rör olayına k a r ı ş m ı ş gruplar vardı ve bu gruplara karşı başarılı operasyonlar yapmıştık. Bu olaylar dolayısıyla p e k çok ülkenin polis veya muhtelif devlet örgütleri de İranlıların yarattığı bu olaylara ilgi d u y u p bilgi almaya çalışıyordu. Ç ü n k ü Fransa ve İngiltere gibi birçok ülkede de benzer olaylar o l m u ş , İran'dan devrim sonrasında k a ç m ı ş rejim mu­ halifi pek çok kişi veya eski devlet görevlileri öldürülmüş ya da kaçırılmıştı. Hatta eski İran başbakanı 213 Şahbur Bahtiyar,

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

Paris'te içlerinde T ü r k asıllı kişilerin de b u l u n d u ğ u İran devleti ile bağlantılı kişiler tarafından uğradığı silahlı saldırıda öldü­ rülmüştü. T a h k i k a t l a r d a bu olayların bir kısmının İran devlet görevlileri veya onların yönlendirmesi ile onlarla ideolojik bağı olan yerel kişilerce yapıldığı anlaşılmıştı. B u n d a n dolayı da tüm d ü n y a devletleri özellikle Batı Avrupa ülkeleri İranlıların yarat­ tığı İran kaynaklı terör olaylarına ilgi duyuyorlardı. O zamanlarda Amerikalıların İstanbul'da konsoloslukta gö­ revli bulunan elamanlardan bazılan bana İran'a karşı yapılacak her türlü faaliyette, özellikle istihbarat kaynaklı bilgi alma faali­ yetlerinde, İran kaynaklı terör olaylarını önleme konusunda veya İran'a yapılacak herhangi bir operasyonda ne isteniyorsa ama ne isteniyorsa her konuda her şeye Amerika'nın destek olmaya hazır olduğunu söylemişti. Hatta daha da ileri giderek, "İran'a yönelik bir şey yapılacaksa, Avax uçaklannı bile kaldırmaya ha­ zırız, buna bile imkânımız var, her şeyi yapabiliriz," demişti. Daha sonra birçok ülkenin de buna benzer bir tutum içinde o l d u ğ u n u g ö z l e m l e d i m ama tabii en fazla istekli olanlar Ameri­ kalılar ve İngilizlerdi. D ü ş ü n ü y o r u m da dev bir ülke olan Ameri­ ka ve o n u n y a n ı n d a İngiltere, ayrıca o tarihte biz de dahil olmak üzere İran'a k o m ş u olan ülkeler İran'daki bu tür olaylara karşı tavır almak ve bir şeyler y a p m a k istiyordu. Edirne'de bulun­ d u ğ u m d ö n e m d e kaçak yollarla ü l k e m i z d e n geçerek Avrupa'ya gitmek isteyen g ö ç m e n l e r arasında bulunan İran rejim muhalif­ lerinin (Halkın Mücahitleri d e n e n gruba m e n s u p olan insanlar) A B D veya y a n d a ş l a r ı n c a Irak'taki kamplarda tutulup destek­ lendiği biliniyordu. Fakat t ü m gayetlere, tüm güçlü ülkelerin güçlü istihbarat teşkilatlarına, bir şeyler y a p m a arzularına rağ­ m e n İran'da o g ü n d e n bu güne hiçbir şey y a p m a y ı başaramadı­ lar, bir siyasi g r u p çıkaramadılar, herhangi bir terör olayı ya da bir eylem gerçekleştiremediler. T ü m b u n l a r da şunu işaret ediyordu; elbette dış güçlerin bir ülke ü z e r i n d e o y n a n a n oyunlarda çok önemli etkileri var214

1. Bölüm: Devlet dır, ama onlar asla o ülke içerisinde bir terör grubu y a r a t m a ve terör olayları organize etme kudretinde değillerdir. Yalnızca orada var olan güçleri, örgütleri ya da çatışmaları kullanabilir­ ler. B u g ü n de çok net görüyoruz ki Irak'ta bulunan, İran'dan kaçmış rejim muhaliflerini Amerika destekliyor, onlara pek çok i m k â n sunuyor, d ü n y a üzerinde bütün seyahat ve hareketle­ rinde destek o l m a k istiyor ama o kadar. Buna rağmen, halkın mücahitlerini y a r a t a m ı y o r veya onlara benzer bir grup İran'da ortaya ç ı k a r a m ı y o r ve yer bulamıyor.

ANKARA PKK'ya Teknik Bilgiler Sızdı
İstanbul'da uygulayıp geliştirdiğimiz teknik bir sistemle herhangi bir eşyanın içerisine küçük bir elektronik verici yer­ leştiriyor, sonra da bu vericinin yerini yaklaşık olarak belirleyebiliyorduk. Bu cihazı, İstanbul'da birkaç operasyonda kullan­ mış ve çok başarılı olmuştuk, örgütün herhangi bir eşyasına ulaşma i m k â n ı olunca içine yerleştirip bu eşyanın yerini, dola­ yısıyla örgütün gizli hücrelerini buluyorduk. Aynı şeyi P K K ' y a karşı uygulamak m ü m k ü n d ü . Diyarbakır Bingöl kırsalındaki militanlara gönderilecek bir m a l z e m e n i n içi­ ne aynı sistemden yerleştirilmişti. M a l z e m e kırsal alandaki mi­ litanlara ulaşınca önce helikopterle yeri tespit ediliyordu. Böyle bir operasyon daha önce Emin Aslan m ü d ü r ü n başkanlığı, Hilmi Özkök Paşa'nın 7. Kolordu komutanı olduğu d ö n e m d e yapılmış, Diyarbakır kırsalında o tarihe kadar g ö r ü l m e m i ş önemli sayıda neticeler elde edilmişti. Yeniden benzeri böyle bir operasyon ha­ zırlamıştık, a n c a k operasyonda daha yer tespiti yapılıyordu ki, PKK'nın yurtdışı bağlantısını kurduğu telefonu arayan biri bizim cihazın t ü m çalışma biçimini anlatarak tedbir almalarını söy­ ledi. İnanılması m ü m k ü n olmayan bir k o n u ş m a kaydetmiştik. Arayan kişi "Diyarbakır kırsalındaki militanlara deyin ki ellerin­ de bulunan sizle konuştukları telsizin içinde bir cihaz k o n m u ş , 215

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

bu cihaz sizin duyamayacağınız özel kodlu bir sinyal veriyor, onu helikopterde bir cihazla alıyorlar ve bununla yerinizi tespit ediyorlar ve sizi imha edecekler," diye u y a n d a bulundu. Bizde bile Ş u b e Müdürlerinin bilmediği, yalnız teknik ele­ manların bileceği teferruatta bilgiler örgüte aktarılıyordu, kar­ şıdaki örgütçü böyle bir teknik sistemin olacağına fazla inan­ m a d ı ğ ı n d a n anlatılanları ciddiye almıyordu a m a biz şok olmuş­ tuk, bu kadar bilgiye nasıl sahip olabilirlerdi. Bizim dinlemede çalışan birimlerimiz bile bu d u r u m u bu kadar ayrıntılı bilmi­ yorlardı. Olayı araştırmaya başladık. O z a m a n imkânlarımız bugün­ kü kadar iyi değildi, örgüte bilgi veren numarayı tespit ettik, bu defa daha da enteresan bir durumla karşılaşmıştık. A r a m a T e k i r d a ğ ilinde bir ankesörlü telefondan yapılmıştı. Örgüte bilgi veren kişi d a h a sonra Kırıkkale'den aramaya başladı. Sonunda bu kişinin d a h a önce Diyarbakır'da astsubay olarak görev ya­ parken tayin nedeniyle önce Tekirdağ'a, sonra da Kırıkkale'ye tayin o l d u ğ u n u , asıl bilgileri halen Diyarbakır T u g a y Komuta­ nının y a n ı n d a fotoğrafçılık y a p a n bir astsubay arkadaşından

aldığını öğrendik. Bizim arkadaşlar operasyon için Diyarbakır'a gittiğinde,

önce T u g a y K o m u t a n ı n a konuyla ilgili ayrıntılı bilgi vermişlerdi. Elde edilen bilgilerin sıradan istihbari bilgiler olmadığını, ör­ gütün kullandığı u z u n mesafe telsizi içerisine yerleştirilmiş bir cihazdan alınacak sinyallerin havada bir helikopterdeki elekt­ ronik sistemlerle tespit edildiğini, dolayısıyla bu bilgilerin y ü z d e yüz güvenilir o l d u ğ u n u anlatmışlardı. Olağanüstü hal bölgesin­ de örgüt m e n s u p l a r ı n ı n yerleri ile ilgili çok fazla istihbarat gel­ diği, bunların birçoğun doğru olmadığı için operasyon birimleri gelen bilgilere fazla inanmazlar, yanlış bilgi diye itibar etmezler. Bu y ü z d e n b i z i m arkadaşlar k o m u t a n ı n bu bilginin doğru ol­ d u ğ u n a ikna olması ve bu y ö n d e hazırlık yapılmasını sağlamak için çok gizli olan bu bilgileri teferruatıyla anlatmışlardı. 216

1

Bölüm Devlet

Operasyon çok sayıda taburun katılması ile yapılacaktı, onun için birçok tabur komutanı ile toplantı yapan Tugay Komutanı da bizim arkadaşların yaptığı gibi gelecek bilginin ne kadar sağlam olduğuna ast birliklerinin komutanları inansın diye konuyu an­ latmış, onları bilgilendirmişti. O anda fotoğraf çeken astsubay da tüm anlatılanları duymuş, bilgi sahibi olmuştu. Daha önceden örgüt taraftan olarak birbirlerini tanıyan ve örgütle irtibatlı olan bu astsubay Tekirdağ'daki arkadaşına olayı anlatmış, o da ken­ disine acil durumlar için verilen örgütün Kuzey Irak'ta kullandığı uydu telefonuna bilgi veriyordu. Daha sonra bu astsubayların irtibatlarını, sivil örgüt ilişkilerini belirledik. T ü m bu çalışmaları G e n e l k u r m a y İstihbarat Başkanlığı ile birlikte koordineli olarak gerçekleştiriyorduk, daha doğrusu biz yapıyorduk a m a onlara da bilgi veriyorduk. S o n u n d a operas­ yon y a p m a y a karar verdik, astsubay bir gün önce birliğinde Kırıkkale ilinde gözaltına alınmıştı, ama aynı gece birlik disiplin nezaretinden kaçtığını öğrendik. D a h a sonra Ankara merkezde örgütün sivil unsurlarına yönelik yapılan operasyonda buluş­ maya gelince yakalandı ve sorgulama sonunda kimliği ortaya çıktı. Soruşturmalar sonunda bu astsubayların birkaç kişi ol­ dukları, doğrudan örgütün kırsaldaki militanlarıyla bağlantılı oldukları ortaya çıktı. Aslında çok daha büyük zararlar verebi­ lirlerdi, ama daha büyük olaylar yaratmadan yakalandılar. O tarihlerde T e k i r d a ğ Orduevinin yakınlarına b o m b a konulması ve o r m a n y a k m a teşebbüsünün de bu kişi tarafından gerçek­ leştirildiğine inanıyorduk ama delıllendıremedik.

S u s u r l u k

Olayı

Türkiye tuhaf bir ülke, bazen çok büyük olaylar ve suçlar çok yaygın olarak gerçekleşiyor, herkes tarafından, t ü m yöne­ ticiler tarafında biliniyor ama herkes bilmiyor gibi davranıyor. Mesela AB u y u m yasalarının kabulüne kadar devletin soruş­ turma y a p a n birimlerinde yaygın olarak işkence yapıldığını her217

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlaı

kes, t ü m devlet yetkilileri biliyor, samimi toplantılarda rahatlık­ la k o n u ş u y o r a m a resmen sorarsanız kimse işkence yapıldığını kabul etmiyordu. Susurluk sürecinde de herkes devlet güçle­ rinin k a n u n s u z infaz yaptığım biliyordu, yüzlerce şüpheli olay olmasına r a ğ m e n r e s m e n sorduğunuzda kimsenin infazlardan haberi yoktu. Bütün kurumlarda, t ü m devlet ihaleleri, ruhsat, vs. işleri rüşvetle dönüyor, bunu da herkes biliyor, a m a resmi olarak bunların hiçbirinin söz konusu olmadığı, çerçevesinde y ü r ü t ü l d ü ğ ü belirtiliyordu. 1980 öncesinde polis teşkilatı kriminal olayları çözecek, ta­ kip edecek ve önleyecek şekilde yetiştirilmemışti. Olayları önle­ mek için hiçbir plan ve programı olmayan, hiçbir sorununu bi­ limsel yöntemlerle sebep-sonuç ilişkisi temelinde araştırıp ona göre çözüm ü r e t m e kültürüne sahip o l m a y a n polis veya zabıta teşkilatı sadece usta çırak ilişkisi içerisinde öğrendiği yöntem­ lerle işlerini y ü r ü t ü y o r d u . Bu yönde, şüphelendiği hususlarda sorularına c e v a p v e r m e y e n , suç işlediği şüphesiyle yakalanan ve d u r u m u n u ikna edici bir şekilde açıklayamayarı herkesin fa­ laka, cop, işkenceyle konuşturulması, suçunu veya hakkındaki suçlamaları anlatmasının sağlanması y ö n t e m i bir soruşturma/ polis kültürü haline gelmişti. T ü m halk, polis müdürlerinden başbakanlara k a d a r herkes de bu d u r u m u biliyordu, ama san­ ki böyle bir şey y o k gibi davranılıyordu. İdeolojik örgütler çıkıp bu defa polis, j a n d a r m a ve askeri bir­ liklere saldırınca yasalara uygun olarak ö n l e m e , karşı koyma, yakalama faaliyetlerinde bulunulmayınca, terörü durdurmak her şeyin kurallar

için polis ve zabıta içerisindeki eksiklik ve yanlışlıklar görülüp düzeltilmesi y e r i n e teröriste kendisinin yaptığı gibi kanunsuz davranıp, onlara onların yöntemleri ile karşılık verilmesi fikri 1970 yıllardan beri her z a m a n söylenir olmuştur, ta ki P K K çı­ kıp g ü n e y d o ğ u d a gerilla savaşım başlatıncaya kadar. Bu olayla birlikte artık söylenti olmaktan çıkıp gerçek olmaya, uyguları218

maya başlandı. Daha sonraları bu d u r u m sanki uygulanması gereken y ö n t e m l e r e dönüştürülmeye, formüle edilip teorik te­ melleri oluşturulmaya başlandı. Nerede ise tüm güvenlik birim­ lerinin y ö n e t i m i n e bu anlayış h â k i m oldu. Bir d ö n e m Emniyette geleneksel anlayışın dışında mücade­ le y ö n t e m l e r i geliştirilmeye başlandı. İdeolojik gruplar içerisin­ de belli yer edinmiş, nüfuzlu, yarısı yeraltında yarısı devletle bağlantılı unsurlar y a n ı n d a fedai seklinde bulunan çeşitli suç­ lardan sabıkalı sivil kişiler, PKKVIa mücadeleyi sadece öldür­ me temeline indirgeyen, çeşitli çatışma ve operasyonlarda yasal sınırları a ş m a temayülü göstermiş bazı polislerden oluşan adı k o n m a m ı ş timler oluşturuldu. Bu timlere bazı polis amirleri dı­ şında yarısı y e r altında, yarısı devletle bağlantılı unsurlar kimi z a m a n destek, kimi zaman rehberlik kimi zaman liderlik yap­ maya başladı, z a m a n l a bunlar fiili liderliği ele aldılar. Bu timlerin faaliyete başlaması ile birlikte PKK'ya destek ve­ riyor denen, öyle bilinen kişiler teker teker ortadan kaldırılmaya başlandı. Bir süre sonra bu infazların güvenlik kuvvetleri ile bağ­ lantılı kişiler tarafında yapıldığı fısıltı halinde yayılmaya başladı. Peki, Türkiye'nin yakın tarihinde, özellikle terörle mücadele tarihinde, çok önemli bir kilometre taşı olan Susurluk Olayı de­ yince ne anlamalıyız? Ne oldu, ne bitti ve sonuç nasıl oldu? Susurluk, Türkiye'nin terörle m ü c a d e l e d e rejim ve sistem muhaliflerini susturmak için kullandığı hukuk/kanun dışı

yöntemlerin genel adıdır. Bir ülkede yönetimin daha iyi olması için demokratik talep­ lerin dile getirilmesi, rejim değişikliklerini savunanların bu deği­ şikliği neden istediklerini halka anlatarak, halkın desteğiyle ik­ tidara gelmeleri normal yol ve yöntemdir. Evrensel hukuka göre, her düşünceyi savunan bir siyasi parti kurulabilir, iktidara yö­ nelebilir ve iktidara geldiği z a m a n halkın beklentileri doğrultu­ sunda yanlış olan bir sistemi değiştirebilir; a m a Türkiye'deki ya­ salar değişime karşı olduğu için, dile getirilen talepler ne kadar 219

Haliç'te; Yaşayan Sımonlaı haklı ve çağa uygun olursa, olsun, bu tür yollar tıkanmıştır. İşte bu yol ve yöntemlerin, bütün demokratik mekanizmaların önü tıkanınca daha iyi bir düzen, daha iyi bir y ö n e t i m kuracaklarına inananlar, bu fikirlerini halka, anlatıp halkın onayı ile halk için yönetimi değiştirmeye talip olanlar, yollarını tıkayan güçlerin meşruiyetini sorgulamaya ve rejimin koruyucularına, kendileri­ ni yasaklayanlara karşı biraz da farklı yollara ve belki de kanun dışı aktif tavır alarak karşı koymaya başladılar. Bunun üzerine devletin güvenlik kuvvetlen ve adli sistemi tarafından bu örgütlere karşı yasalarla çizilmiş olan bir mü­ cadele başlatıldı. Örgüt kuranların, belli bir fıkır etrafında ör­ gütlenmeye ve fikirlerini yaymaya kalkanların örgütlerini ka­ pattılar, gazetelerini ve yayanlarını yasakladılar, konuşmala­

rını cezalandırdılar, onları hapse attılar. T ü m bu yapılanların sonucunda değişim isteyen ancak bu değişimi gerçekleştirme yolunda önlerindeki tüm demokratik yollar engellenmiş olan muhalifler başka çareleri kalmadığından yer altına inip illegal mücadeleyi başlattı. Bu defa bunlara karşı devlet tarafından

daha ciddi bir takip başlatıldı. Bu tür faaliyetlerin her çeşidi, herhangi bir şiddete ya da eyleme başvurulmasa dahi sadece düşünülmesi ve bir düşünce etrafında örgütlen ilmesi bile ya­ saklandı, daha aktif daha ağır cezai yaptırımlar getirilmeye baş­ landı. T ü m ö n l e m l e r e rağmen muhalefeti susturamayan güçler, bu kez dünya genelindeki demokratik sisteme aykırı baskıcı

yasalar çıkardı, ağır ve haksız cezalar uyguladı; ancak yine de muhalifleri bastıramadı, halkın içerisinde bu. fikirlerin yayılma­ sına m a m o l a m a d ı . Halktan taraftar bulmasına d a y a n a m a y a n sisteminin s a v u n u c u güçleri, işte bu defa yasaları da aşarak

-eleştirdiğimiz antidemokratik yasaları dahi aşarak- daha an­ tidemokratik denemelerle, insan haklarına ve her türlü meşru sisteme aykırı bir biçimde bu kişileri susturmaya kalktılar. İşte bu örgütleri, bu kişileri, yani rejim muhaliflerini sus­ turmak için başvurulan kanunsuz, 220 hukuksuz uygulamaların

1. Bolum: D e v l e t

adına Susurluk diyoruz. Bu kişileri susturmak için kullanılan en ağır yolun ve en kaba y ö n t e m i n , yani insanları öldürmenin, temizlik harekatına girişmenin adıdır. Bunun tek bir kişide, bir örgütte, bir grupta değil; genel devlet temayülü içerisinde azırrıs a n m a y a c a k bir sahada taraftar bulması, güvenlik mekanizma­ larının içerisinde çok sayıda görevli tarafından benimsenmesi, bu y ö n t e m i n dolaylı bir şekilde desteklendiğini gösteriyordu. Susurluk, teröristlere, kanun tanımayanlara kanunsuz mu­ amele etmek şeklinde devleti ve devletin mücadele biçimini mü­ cadele ettiği gruplarla aynı seviyeye indiren, inanılmaz bir anla­ yışın tezahürüydü. Susurluk anlayışıyla Türkiye'de kimler neler yaptı, hangi olaylar gerçekleştirildi, hangi insanlara zarar verilip hangileri öldürüldü? Bunları anlatmak, belki birkaç ciltlik bir kitabın konusu, belki bunların tamamını değil onda birini bile anlatmaya g ü c ü m yetmez. A m a bir d ö n e m bu yöntem, devlet adamlarının bilgisi ve dolaylı desteği dahilinde güvenlik kuvvet­ leri içerisinde uygulandı. Yaptığım görev ve b u l u n d u ğ u m görev yerleri itibarıyla bu islerin en y o ğ u n yaşandığı dönemlerde ve merkezlerde, özellik­ le Diyarbakır ve İstanbul gibi en önemli iki büyük ilde bulun­ m a m , olaylar hakkında geniş bir bilgiye sahip o l m a m ı sağladı. En azından kimlerin neler yapabildikleri k o n u s u n d a fikir sa­ hibiyim. G ö r e v yaptığını süre boyunca bu kişilerle karşılaştım ve onların giriştiği bu tür illegal olaylara g ü c ü m ü n yettiğince, aklımın erdiğince mani olmaya çalıştım. Eğer ben ve ekibim de bu olayların içerisine girseydik, bugün Türkiye tanınmaz hale gelebilirdi. Belki bu cümle insanlara çok iddialı gelebilir ama bir düşünün; o zamanlar Diyarbakır gibi bir şehrin merkezin­ deki polis teşkilatı içerisinde yeni örgütlenen ö n e m l i bir gücün, polis istihbaratının basındaydım ve bu k a n u n s u z anlayışa kar­ şıydım. O y s a bu anlayış bütün bölgede, hatta bütün güvenlik birimleri ve devletin genel, güvenlik aygıtı içinde ciddi taraftar bulabiliyordu. Kendi şuberndeki arkadaşlarım bile bu fikre ina221

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

nıyordıı. Her hafta yaptığım toplantılarda saatlerce süren ko­ nuşma ve telkinlerle bu fıkır ve uygulamalardan onları güçlükle uzak tutmaya çalışıyordum; çoğu idealist olan bu insanlar ko­ layca bu tür eylemlere yönelebiliyordu. Hatta bu fikirler ma­ kul ve m e ş r u y m u ş gibi alenen savunulabiliyordu. Belki eyleme kalkışan, bu eylemlerin içinde bulunan azdı; a m a fikri planda geniş taraftar b u l m a y a başlamıştı. Birçok yargı m e n s u b u bile.

bu kişileri alıp m a h k e m e d e yargılayarak yapılacak bir şey yok, bunların gereği yapılmalıdır diyebiliyordu. Tabii bölgedeki P K K şiddetinin boyutu, faaliyet ve eylemleri arttıkça bu insanlar da fikirlerini savunmada haklı hale gelebiliyordu. Y a p a c a ğ ı m ı z işler konusunda meşru z e m i n d e kalmamız ge­ rektiğini e m r i m d e k i personelime sürekli e m p o z e ederek onları bu eylemlerden uzak tutmaya olabildiğince gayret ettim. Yine 1992 yılının başında, İstanbul'a geldiğim z a m a n , yakın çalıştı ğım insanları bu işlerin dışında tutabilmek için çok çabaladım. Başında b u l u n d u ğ u m şubenin olanakları, yapılacak her tür­ lü illegal faaliyeti önceden kestirebılmeme veya. bunu yapan­ lar hakkında i p u c u n u bulmama imkân sağladığı için büyük

bir güç elde etmiştim. B u n d a n dolayı önemli bir y e r d e y d i m ve kendi ekibimin de bu işe karışmaması, Susurluk anlayışındaki ekibe alet o l m a m a s ı k o n u s u n d a çok büyük gayret sarf ettim. İstanbul'daki birinci yılımın sonunda, elektronik sistemimi kurduktan sonra şubem o kadar çok olayla ilgileniyordu ki, il­ legal yöntemlere hiçbir zaman kimsenin ihtiyacı olmadı. Yasala­ ra uygun olan terörle mücadele yöntemleri ile büyük başarılar elde ediyorduk. Hiçbir illegal yöntem bizim yöntemlerimiz kadar etkin olamazdı. Ancak tüm başarılı yöntemlere rağmen işlerle uğraşmakta, altından kalkmakta zorlanıyorduk ve bu atmosfer -özellikle Dev-Sol'un eylemleri karşısında teşkilatın gösterdiği tepki- bu örgütlere karşı mutlaka illegal yollarla cevap verilmesi gerektiği fikrine her an taraftar bulabiliyordu. Kendi şubem için­ de ve emniyetin diğer birimlerinde illegal yöntemlere girilmemesi 222

1. Bolum Devlet

konusunda sürekli ve çok ciddi bir direnç gösterdim. Belki de birçok insan benim bu tavrım sayesinde bu olaylara girmek iste­ medi ve bu anlayıştan uzak durmaya çalıştı. Yıllar sonra başka bir yerde beraber çalıştığım bir MİT Bölge Yöneticisi, veda ye­ meği konuşmasında benim hakkımda "onları suç işlemekten ve çok büyük hatalar yapmaktan koruduğumu, görevi her zaman bir vicdani ölçü içerisinde yaptığımı..." anlattı. Tabii aslında ka­ nunlar çerçevesinde legal bir mücadele gerçekleştirerek başarı­ lı şekilde terörü durdurunca, o yöntemlere ihtiyaç kalmamıştı. Bu illegal yapılanmaları, gerçekleştirilen faaliyetleri uzun uzun arılatmak ve bu konuda ciltlerle kitap y a z m a k m ü m k ü n , belki ilerde en. azında genel hatlarını ayrı bir kitap olarak yazarım. Susurluk'u y a z m a k sanıyorum benim için artık bir görev. Ama bugün için asıl görülmesi, asıl önemsenmesi gereken mesele şu ki terör faaliyetleriyle illegal yöntemlerle mücadele etmek, teröre teröristlerin kullandığı yöntemlerle cevap vermek isteyenlere, terörle mücadelede teröristlere hukuk dışı yöntem­ lerin uygulanması gerektiğini savunanlara, ülkeyi, rejimi, devleti korumak için gerekirse illegal yöntemlerin ve infazların uygula­ nabileceğini söyleyenlere karşı asıl engel, bizim legal yöntemlerle çalışmamız sonucunda İstanbul ve diğer metropollerdeki tüm te­ rör örgütlerinin (PKK, Dev-Sol) eylemlerini durdurmamız olmuş­ tur. Böylece illegal yöntemleri savunanların yaklaşımlarını meş­ rulaştıran haklı iddiaları kalmadı, bizim yöntemlerimizin doğru olduğu ortaya çıktı, biz davamızı savunabildik ve onların bu tür yöntemlerine hiçbir z a m a n ihtiyacımız olmadığını ispatladık. Haddini aşan zıddına dönüşür diye bir söz vardır, işte ken­ dilerine d e v r i m c i örgüt diyenler aslında hadlerini aşarak, karşı oldukları bu infaz timlerinin, bu anlayışların doğmasını ve bü­ yümesini sağladılar; infaz ve baskı timleri de yaptıkları hare­ ketlerle bu illegal örgütleri büyütüp çoğalttılar ve eylemlerinin artmasına z e m i n hazırlarken bu kişilerin kendilerini haklı gör­ melerini, kendilerini ikna etmelerini de sağladılar. Yani terörist 223

H a l i ç l e Yaşayan Simonlar

saldırılar, güvenlik kuvvetleri içerisinde infaz timlerinin oluş­ masını, infaz timleri ise faaliyetleri ile illegal örgütleri daha da güçlendirdiler. İşte Susurluk böyle bir meseleydi bana göre; tabii ki bu sade­ ce üç beş polisin, birkaç MİT ve j a n d a r m a mensubunun yaptığı uygulamalar değildi, onların güç ve destek aldıkları çok yukarı­ lara uzanan bağlantıları bulunuyordu. Bana göre bu güvenlik birimlerinin, en üst mekanizmasında bulunanlar meydana ge­ len olayları bütün detayıyla biliyordu, gelişmelerden haberdar­ dı, ama bilmiyormuş gibi davranıp dolaylı destek veriyorlardı. Belki de birtakım malzemelerin temininde ve çeşitli işlemlerin, atamaların, görevlendirmelerin yapılmasında bilerek destek sağ­ lıyorlardı. Devlet içindeki bu anlayış, düşünce ve bu düşüncenin kabul edildiği bir çerçeve her gün biraz daha genişliyordu, Su­ surluk denen şey asıl olarak buydu ve yanlışlık da buradaydı. Susurluk süreciyle başlayan araştırmalar ve bu olayın ka­ m u o y u n d a basın yoluyla duyulması üzerine açılan soruştur­

malar belki k a m u o y u n u tatmin etmedi, belki bu olaya katılan herkesi cezalandıramadı, hemen h e m e n hiçbir e y l e m d e n dolayı hiç kimseye ceza verilemedi, birçok olay -hâlâ- faili m e ç h u l kaldı ama çok ö n e m l i bir şey gerçekleştirildi: Devletin hukuk sistemi, bu işi soruşturan müfettişler ve en önemlisi de m a h k e m e l e r , bu yöntemi, bu anlayışın yanlış olduğunu kabul etti, teröristlere ve terör örgütlerine karşı kanunları çiğneyerek, illegal yöntemler kullanarak m ü c a d e l e edilmesini de kanunsuzluk ve terör ey­ lemi sayarak bu anlayışı m a h k u m etti. Belki bahsi geçen olay­ larda fiilen görev alan binlerce insan olmasına r a ğ m e n sadece on, on iki kişi ceza aldı. Ama şu çok önemliydi, h u k u k sistemi rejim ve sistem muhaliflerine karşı illegal faaliyetleri, bu kişileri susturmak için kullanılan hukuk dışı yol ve y ö n t e m l e r i kabul etmedi. Bu d u r u m , devlet sisteminde bu t u t u m u n artık meşru olarak kabul edilemeyeceğini ve bir gün, daha ağır hesapların verileceğini ilan etmesi açısından cok önemliydi. 224

1 Bolum: Devlet Bence bu gelişme yüzde y ü z amacına ulaşmasa da belli bir mesafe kaydetmiştir. En azından bu işin yanlış olduğu teşhir edilmiştir. H a l e n bunu savunanlar olsa da, güvenlik kuvvetleri içerisinde bu anlayışa sahip olan a z ı m s a n m a y a c a k sayıda in­ san bulunsa da bunu hukuk sisteminin yanlış kabul etmesi, meşru d ü z e n d e herkesin h u k u k u ve kanunları savunması ge­ rektiğinin ortaya çıkması açısından çok önemliydi. Dolayısıyla ben m a h k e m e kararını bu açıdan çok ö n e m s i y o r u m ve bundan dolayı da en azından Susurluk davası yüzde yetmiş oranında amacına ulaşmıştır dıyebıliyorum. Yapılanların yetersiz oldu­ ğunu, suça karışan herkesin ayıklanması gerektiğini söyleyen­

lere, böyle b ü y ü k bir temizlik m ü m k ü n değil, o kadar suyumuz ve m a l z e m e m i z yok, olsa da o büyük temizlik çoğunluğu alıp götürebilir, ortada fazla kimse kalmayabilir, bu ihtimali de göz önünde b u l u n d u r m a k lazım diyorum. Susurluk'ta önemli olan, işlenen suçlardan, suça karışan insanların sayısından çok bu anlayış ve düşüncenin devlet içe­ risinde, hatta vatandaşlar arasında çok fazla taraftar bulma­

sı ve bu y ö n t e m i savunanların sayısının çok fazla olmasıdır. Bu anlayış ile ancak bunun yanlış ve gayri meşru o l d u ğ u n u n m a h k e m e l e r tarafından ilan edilmesiyle mücadele edilebilir ve ancak bu şekilde bu anlayışın yayılması önlenebilir. Temizlik a n c a k böyle sağlanır. Gönül ister ki olaya karışan, destek veren herkes cezalandırılsın, herkes yaptıklarının bedelini ödesin.

A m a bu her z a m a n m ü m k ü n olmaz, olamaz. Ayrıca fikri des­ tekçileri tespit edip cezalandırmak, onların nereye kadar fikri destekçi, nereye kadar azmettirici olarak kabul edileceğini be­ lirlemek m ü m k ü n değildir.

Termal Kameralı Uçak Alımı
G ü n e y d o ğ u d a olayların hızlı bir seyir izlemeye başlamasıy­ la birlikte, sıkıyönetim uygulamalarının yeterince başarı elde e d e m e m e s i sonrası, devlet yeni bir anlayış, yeni bir tertiple sı225

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

kıyönetimi kaldırıp, 1987 yılında çıkardığı kanunla olağanüstü hal uygulamasına geçmişti. Sıkıyönetim uygulaması ve asken u y g u l a m a n ı n uzun süre d e v a m etmesi, hem dünya h e m Avrupa nazarında G ü n e y d o ğ u d a k i kısıtlılık halleri nedeniyle eleştirile­ re konu oluyordu. Ayrıca sıkıyönetim ve askeri uygulamalar ör­ gütün gelişmesini önlemekten uzaktı. Bu y ü z d e n çok iyi amaç­ larla ve daha inisiyatifli, daha pratik bir idari anlayış ile çözüm üretilmesi d ü ş ü n ü l e r e k olağanüstü hal kurulmuştu. A m a kısa sürede Bölge Valiliği sadece göstermelik bir lojistik destek, ik­ mal sağlayan, belki pratik bazı konularda karar veren ama tüm harekâtı yine askeri birliklerin yaptığı, hiçbir alt yapısı olmayan bir askeri anlayışa dönmüştü. Zaten Güneydoğu'da devletin başka gücü olmadığı için, Böl­ ge Valiliği fazla risk almamak, bölgede kalıcı o l m a m a k adına işin kolayına kaçmış ve orada kurulan «jandarma Asayiş Kolordu Ko­ mutanlığına t ü m görevleri yüklemişti. Kara Kuvvetleri birlikleri de onların emirlerine verilerek yine bir askeri düzen kurulmuş­ tu. Aslında bir tek sıkıyönetim komutanlığı adı ve bazı yetkileri yoktu, daha. çok zabıta jandarma yetkileri kullanılıyordu. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği eksikliklerle doğmasına rağ­ men, bazı pratik adımlar atmak, bazı teknik aletlerle sistemi desteklemek adına arayışta bulunuyor ve bu amaçla dünyanın bazı ülkelerinde uygulanan antiterör yöntemlerini, güvenlik sis­ temi satan firmalar ürünlerini satmak için bölgeye geldiklerinde deneyip test ediyordu. Bu bölgede neler yapılabilir, neler kulla­ nılabilir diye z a m a n z a m a n bu testlere biz de çağınlıyorduk. İşte bunlardan bir tanesi de termal kamera testiydi. O za­ manlar bir termal kameranın ne olduğunu d u y u y o r d u k ama tam anlamıyla görmemiştik. Ergani ovasında iki d e n e m e yapıl­ dı. Burada bir termal kameranın ısı farkına dayanarak çalıştı­ ğım, zifiri karanlıkta dahi ısı yayan veya çevre ile arasında ısı farkı bulunan bütün cisimleri çok rahatlıkla fark edebildiğini görmüştük. Herhangi bir uçağın alt kısmına y e r d e n kumanda 226

Böiün; Devlet

edilen termal bir kamera yerleştiriliyor ve uçak belli bir bölge­ yi tararken o bölgedeki canlıları, örgüt mensuplarını, her şeyi görmek m ü m k ü n oluyordu. Üstelik kamerayı k u m a n d a ederek, görünen her şeyi netleştirmek, koordinatlarını belirlemek ve hatta bundan kağıt üzerine çıktı almak veya bir yere faks çek m e k bile m ü m k ü n d ü . Böyle bîr cihaz bu bölgede çok işe yarayabilirdi. Sınır boy­ larında P K K ' n ı n ülkeye giriş yaptığı duyumları alındığında, bel­ li bölgelerde örgüt mensupları bulunduğuna dair ihbar geldi­ ğinde oradaki örgüt mensupları tespit edilebilecek ve görerek operasyon planlanacaktı. Üstelik operasyon sırasında bu uçak herkesin y e r i n i çok net olarak bildirecekti. Böyle bir sistem bü­ tün dengeleri değiştirebilirdi. Test için gelen firma Türkkuşu'na ait kiralanmış bir uçak ile denemeyi gerçekleştirdi. Uçak arazi üzerinde gezerken biz de Ergani'deki tabur binasına yakın bir yerde hep beraber görün­ tüleri seyrediyorduk: D ö n e m i n Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu, Asayiş Birlikleri Kolordu Komutanı rahmetli Hulusi Sayın Paşa. Olağanüstü Hal Bölge Emniyet Müdürü Necdet Menzir. O H A L Vali Yardımcıları, tabur komutanı ve diğer bütün yetkililerle bir­ likte hepimiz bu d e n e m e n i n içindeydik. Uçağa telsizle talimat vererek falanca köyün üstünden geçmesini, falanca yolun üze­ rinden gitmesini, tarif ettiğimiz timlerimizin üzerinden geçmesi­ ni söylüyorduk. Hakikaten o zifiri karanlıkta insanları, hayvan sunilerini tek tek ve çok net olarak görebiliyorduk. Termal ka­ meranın, sessizce uçabilen, havada uzun süre kalabilen uçakla­ rın altına takıldığında çok işe yarayabilecek bir sistem olacağını görmüştük. Burada h e m e n bir tutanak tanzim ederek bu aletin hangi durumlarda faydalı olacağı, bölgede ne şekilde kullanıla­ bileceği şeklinde görüşlerimizi yazmış ve içimizden birkaç kişi tutanağı imzalamıştı. Sonraki gelişmelerden hatırladığım ka­

darıyla orada yaklaşık 50 kişi vardı ancak birkaç kişiye imza attırılmıştı ve imzalayanlardan biri de bendim (genelde teknik 227

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlaı

denemelere İstihbarat Şube M ü d ü r ü olarak katıldığım için bu türlü şeylerde bana imza açılıyordu). Daha sonra, aradan epey bir zaman geçtikten sonra d u y d u m ki Olağanüstü Hal Bölge Va­ liliği bu sistemden iki takım almak için anlaşma yapmış. Çok sonra öğrendiğime göre de uçaklar hazırlanmış, Jan­ darma Hava T a b u r u n a ait pilotlar İngiltere'ye giderek orada

eğitim görmüşler, uçaklar imal edilmiş ve Türkiye'ye getirilmiş. Anlattıklarına göre bu uçaklar küçük motorlu, büyük kanatlı (hatta kanatları ahşaptandı y a n ı l m ı y o r s a m ) , havada 5-6 saat gibi uzun bir sûre kalabilen, çok yavaş ve sessiz uçabilen, çok kısa mesafede (zannedersem 100 metreden daha. kısa mesafe­ de) havalanabilen, 100 metrelik bir araziye inebilen uçaklardı. Türkiye'ye iki konteynırın içerisinde getirilen bu uçak ve mal­ zemeler, o z a m a n l a r Çevik Kuvvet ve Özel Harekâtın bulun­ duğu. Çevik Kuvvet Binası diye bilinen yerin arka tarafında,

bizim oradaki teknisyenlerden destek alarak monte edilmişti. Montajın ardından uçaklar uçacak hale geldi; ancak her ne

olduysa bir türlü uçmadılar. Aksine tekrar sökülerek konteymrlarına k o n d u ve uzun yıllar orada bekletildi. Ne olduğunu bilmiyordum, Diyarbakır'da 2-3 yıl daha görev yaptıktan sonra İstanbul'a a t a n d ı m , 4 yıl da İstanbul'da görev yaptıktan sonra tayinim çıktı, 1997 yılında Ankara'ya geldim. Bir gün Milliyet ve Star gazetelerinde yer alan haberde şöy­ le diyordu: "Susurluk Olağanüstü Hale de Karıştı..." Uçak alı­ mındaki bir yolsuzluk olayına benim de adımın karıştığı gibi bir haber yayınlanmıştı. Haberde, bu uçaklar için çok faydalı olacak diye bir tutanak tutulduğu ama bu uçakların hiç faydalı olmayacağı, kullanılamayacağı, G e n e l k u r m a y i n , Kara Kuvvet­ lerinin raporunda uçaklar hakkında uçuruiamaz dendiği yazı­ yordu. Bu y a n l ı ş alımdan dolayı faydalı diye tutanak tutanlar ve faydalı d i y e n l e r devlet malına zarar vermişler, yanlış para harcamışlar d i y e iddia ediliyordu. D e n e m e sonucu oluşturu­

lan o tutanakta benim, Necdet Menzir'in, Vali Yardımcısı'mn 228

1. Bolum: Devlet

imzaları

vardı.

Ancak

Susurluk

Araştırma

Komisyonunda

Meclis'teki ifadem dolayısıyla k a m u o y u beni bildiği için daha çok benim i s m i m lanse ediliyordu. Bu inanılmaz bir şeydi; ya­ pılan d e n e m e y i herkes görmüştü, Asayiş Kolordu K o m u t a n ı , diğer askeri yetkililer ve Bölge Valisi de oradaydı. Denemeleri hep beraber y a p m ı ş t ı k ve bizim kanaatimiz böyle bir sistemin işe y a r a y a c a ğ ı , bölgede terörle mücadelede kullanılabilece­

ğiydi. G e r ç e k t e n bana göre bu uçaklar bu a m a ç l a fevkalade de kullanılabilirdi, ama ben d e n e m e d e n sonra ne yapıldığını b i l m i y o r d u m . T u t a n a k t a sadece, bu uçağın hangi yükseklik­ te uçtuğu z a m a n yerdeki cisimlerin nasıl görüldüğü vs. gibi testlerden bahsediliyordu. Bu uçakların alınıp alınmaması, ne kadar alınacağı, a l m a c a k s a nasıl dizayn edileceğine dair hiçbir şey y o k t u . S a d e c e bu kameraların işe yarayıp y a r a m a y a c a ğ ı ile ilgili fikir belirten bir tutanaktı; bunun alımı ile ilgili ben hiç­ bir şey b i l m i y o r u m . Bu uçaklar alınmış, İngiltere'ye o z a m a n k i J a n d a r m a Hava. T a b u r u n d a n hava pilotları gönderilmiş, orada 15 gün eğitim görmüşler, bu uçaklarla uçmuşlardı. Uçaklar Türkiye'ye getirildikten sonra da askere teslim edilmek isten­ mişken, G e n e l k u r m a y bu uçakların askeri standartları karşıla­ madığını belirterek onları u ç u r a m a y a c a ğ ı m söylemişti. Haber­ den sonraki araştırmalarımda ö ğ r e n d i m ki bu uçakları bölge valiliği 3.000.000 (üç milyon) sterline almıştı. G e n e l k u r m a y ' m askeri standartlarına göre uçağın en az iki motorlu olması, en az iki pilotun kullanması, uçak içerisinde askeri bir t a k ı m teknik cihazların bulunması gerekiyordu. Bu işi yapan firma ise şu iddialarda bulunmuştu: "Eğer sizin dedi­ ğiniz gibi iki motorlu, iki kişinin taşıyacağı bütün bu ek sistem­ lerin olduğu bir uçak. isterseniz o z a m a n Cesna gibi k o c a m a n bir uçak karşımıza çıkar ve bu kadar b ü y ü t t ü ğ ü n ü z z a m a n uçak istediğiniz diğer şartları karşılayamaz: çok ses yapar, çok. büyük olur, kalkış ve iniş için u z u n pistler ister ve u ç a k havada yavaş g i d e m e z , uzun süre havada kalamaz, ç ü n k ü uçağın m o 229

H a l i ç ' l e Yaşayan Simonlaı

toru, kütlesi b ü y ü d ü k ç e , ağırlığı arttıkça belli bir hıza ulaşması gerekir. Üstelik dediklerinizi yaparsak bu defa h e m sizden eks­ tra ücret alırız h e m de belirli özelliklerin bir kısmını karşılaya­ mayız." Bu n o k t a d a da işler kilitlenmişti; bir y a n d a n teklif ola­ rak küçük, sessiz, havada uzun süre kalabilen, kısa mesafede kalkıp inen uçaklar lazım diyorduk, ama askeri standartlarımız istenince dev bir uçak ortaya çıkıyordu. Bu uçaklar yalnızca Türkiye için imal edilmiş uçaklar değil­ di, dünyanın başka yerlerinde de bu gibi harekâtlar için ben­ zerleri yapılmıştı ve bu işin tabiatı gereği G ü n e y d o ğ u ' d a PKK'ya karsı yapılacak askeri operasyonlarda herkesin risk alması ge­ rekiyordu; a m a bu risk alınamadı ve bu uçaklar, yani devletin milli servetleri orada yıllarca konteynırda kapalı kaldı, uçurulamadı. Şuna çok inanıyorum ki bu uçakları üreten firmalar onları d ü n y a n ı n birçok ülkesine satmış, bu uçaklar birçok ülke tarafından kullanılmış ve denenmişti; ama biz ü l k e m i z d e kulla­ namadık, d e n e y e m e d i k . İşın d a h a garip yanı akıl. mantık süz­ gecine tabı t u t t u ğ u n u z z a m a n bu uçakların o g ü n k ü şartlarda sınır boylarını, geniş arazileri, çatışma sonrası veya bir istihba­ rat alındığı z a m a n olay yerini incelemek için çok uygun olduğu açıktı; ama hiç kullanılamadı. Türk basını, G e n e l k u r m a y kullanılamadı dediyse kesin kullanılamaz, yanlış tercihtir, kesin hatalı alınmıştır, bu iş doğ­ ru değildir diye tavır koydular. Hiçbir z a m a n uçak alımının doğ­ ru olabileceğini düşünmediler. Halbuki buna karar verenlerin, alınmış bir uçağı hizmette kullanmayanların suçunu hiç kimse görmedi, bu u ç a k a m a c a u y g u n d u ve dünyanın birçok yerinde de kullanılmıştı, kullanılıyordu. Hiç olmazsa istihbaratı almak için, militanları çatışma sonrasında takip etmek, alınan du­ yumların teyidi için b u n u n denenmesi lazımdı. Uçaklar bir gün dahi u ç u r u l m a d ı , askeri standartlara u y m u y o r diye devreden kaldırıldı. G ü n e y d o ğ u ' d a h ü k ü m süren d u r u m olağan askeri bir operasyon değildi ki; gerilla harbiydi, buradaki eylemlerin 230

1. Bolum: Devlet kendine özgü şartları vardı, bütün, harekât kendine özgüydü, kullanılan m a l z e m e de özel olmalıydı, bu nedenle riskleri de göze almak gerekiyordu, a m a maalesef alınamamıştı. Belki Böl­ ge Valisi şuur altında sivillerin böyle bir araç almasını kabulle­ nemedi veya istemedi, ne sebeptense bilmiyorum, tek bildiğim çok şeyin heder edildiğidir. İşte G ü n e y doğu'daki olaylarda yeterli başarı sağlayamamamızın altında b u n u n gibi küçük ama çok önemli sebeplerin yat­ tığının görülmesi gerekmektedir. Bugün insansız uçak alalım diye Başbakanımız A B D baş­ kanıyla görüştüğünde veya benzeri bir temasta seviniyoruz.

Halbuki daha

1988-89 yıllarında termal kameralı uçaklarımız

vardı ama kullanmadık, kullanamadık, değerini bilemedik, onu geliştirip b u g ü n çok daha üstünlerine sahip olabilirdik. Olma­ dı. Ayrıca 1997 yılında insansız hava araçlarını Türkiye'de üret­ m e k üzere, yabancı bir ortakla Konya'da fabrika açan bir firma da ilgisizlikten, alıcı olmaması nedeniyle kapandı Sonunda Star ve Milliyet gazetelerini h e m Basın Konseyine şikâyet ettim, hem. de tazminat için m a h k e m e y e verdim. Basın Konseyi bu haberlerden dolayı muhabirlere ve gazetelerin yazı işlerine k ı n a m a verdi, m a h k e m e l e r de o zamanki para ile so­ rumluları 1,5 milyar tazminata m a h k u m etti.

Antalya'da P K K Operasyonu
Z a n n e d e r i m 1997 yılının t e m m u z ayıydı, 28 Şubat sonrası oluşan havada, Deniz Kuvvetlerinde polis kökenli Er Kadir Sarmusak vasıtasıyla, Batı Çalışma G r u b u n u n kuruluşuyla ilgili

temin edip üst m a k a m l a r a verdiğimiz gizli bir belgenin çalındığı iddia ediliyordu. İddiaların yayılması üzerine 32. Gün adlı tele­ vizyon programına katılmış, bu d u r u m u n hakkımızda psikolo­ jik bir harekâta dönüşmesini değerlendirmiştim. sonra artık istihbaratçılık y a p a m a y a c a ğ ı m a Programdan getiriyor-

kanaat

dum; bana g ö r e çıkıp televizyonlarda konuşan bir istihbaratçı 231

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlaı

artık istihbarat hayatını bitirmiş sayılırdı. Bu nedenle İstihba­ rat Dairesinden ayrılmak için dilekçe verdim. G ö r e v d e n ayrılmama kısa bir süre kala, o sıralar bizim gü­ ney illerimizin birinde bulunan İstihbarat Şube Müdürlüğün­ den, Antalya'ya bir P K K grubunun geçtiğini ve Antalya'nın kırsal alanında gerilla faaliyeti y ü r ü t e c e ğ i m bildiren ciddi bilgiler geli­ y o r d u . İlk bakışta bu bilgiler pek inanılacak gibi değildi; çünkü PKK'nın Antalya'nın kırsal alanında ve dağlarında faaliyet gös­ termesinin çok anlamı yoktu. Ne de olsa orada siyası olarak dayanacakları, destek alacakları bir halk kitlesi, bir yerleşim

yeri b u l u n m u y o r d u . Antalya'daki faaliyet sadece turizmi balta­ lamak, turistlere yönelik eylemde bulunmak için olabilirdi; bu d u r u m d a da eylemi yapacakları z a m a n gelir, e y l e m d e n sonra dönerler diye d ü ş ü n m ü ş t ü k . Ancak gelen bilgiler cok sağlamdı ve bizim kanaatimizi doğrulamıyordu. Verilen bilgilere göre uzun süreli faaliyette kalmak üze­ re Antalya'ya bir grup nakledilmişti ve grup R P G denilen ro­ ketatar, B K C fbiksı) tipi makineli tüfekler gibi ciddi silahlarla donatılmıştı. Bu bilgileri netleştirmek için istihbari faaliyetle­ ri yoğunlaştırdık ve yeni bilgiler elde etmek için çalıştık. Bir müddet sonra fotoğraflar da dahil çok ciddi materyaller elimize geçti ve artık dağda silahlı bir grubun eylem hazırlığı içerisinde olduğundan e m i n olmuştuk. O tarihler, İstihbarat Dairesinin PKK karşısında gerçekten çok üstün performans gösterdiği bir dönemdi. İlgili vilayetin ve merkezdeki bizim teknisyen arka­ daşların çalışması neticesinde P K K grubunun sipariş verdiği cihazlardan birinin içerisine bir elektronik cihaz yerleştirerek haber alma i m k â n ı yaratıldı. İşte bu mucizevi sistem sayesin­ de P K K g r u b u n u n yerini belirli aralıklarla tespit edebilecektik. Bu gelişme üzerine bir polis helikopteri ve teknik ekiple bir­ likte Antalya'ya gittim. Bu esnada Emniyet Genel Müdürlüğü­ nün Özel Harekât Timlerinin büyük bir kısmı İsparta iline ge­ tirilmişti, s a d e c e amirlerini Antalya'ya götürmüştük. İsparta ve 232

1. Bölüm: Devlet

Burdur civarında bulundurulan timler çağırdığımız zaman bir­ kaç saat içinde gelip operasyona katılabileceklerdi. Antalya'ya vardığımızda Antalya İl Emniyet M ü d ü r ü , J a n d a r m a ve Valilikle görüştük, a n c a k bir sorun vardı: Operasyon J a n d a r m a n ı n gö­ revli olduğu kırsal alanda yapılacaktı ve Antalya Jandarmasının elinde bu o p e r a s y o n u y a p a c a k yeterli tim b u l u n m u y o r d u . İlave J a n d a r m a timlerine ihtiyaç duyuluyordu. Emniyetin timi vardı ama tek başına olması da pek uygun değildi; mutlaka ek kuvve­ te ihtiyacımız vardı. Bu d u r u m u tartıştıktan sonra, helikopter­ le belirli z a m a n l a r d a havalanarak grubun yerini tespit etmeye çalıştık. Eldeki küçük istihbari bilgilere dayanarak Antalya'nın büyük coğrafyası içerisindeki hangi dağlık bölgede oldukları­ nı bulmak için helikopterle arazinin her gün belli bir bölgesini taramaya başladık; P K K l ı l a r m yerini elektronik olarak tespit edebilmek için militanlara birkaç km y a k l a ş m a m ı z gerekiyor­ du. PKK'lılarm çektirdiği bir fotoğrafta görünen kayalık yapı ve çeşmeyi b u l m a y a çalışıyorduk. Ü ç ü n c ü gün P K K mensupları­ nın yerlerini belirledik. Aynı gün, bizim elde ettiğimiz bilgiyi te­ yit eder mahiyette h e m askeri birimler h e m de Milli İstihbarat birbirlerinden bağımsız olarak Antalya'da, K u z e y Irak'taki P K K unsurlarıyla telsiz konuşması y a p a n bir cihazın varlığı tespit edilmiş, yaklaşık bir bölge tespiti de yapmıştı. Antalya'nın do­ ğusuna y a k ı n bir bölgedeydi ve köylere yakın bir arazi içerisin­ de bulunuyorlardı. Artık kesin olarak bölgeyi netleştirmiştik. Bu bölgeye timleri gece sızdırırsak, elimizdeki cihazlarla yer­ lerini belirleyerek grubu i m h a etmek m ü m k ü n d ü . A n c a k bah­ settiğim gibi, j a n d a r m a n ı n elinde özel veya operasyon y a p a c a k tim yoktu ve bu timin temin edilmesi için biz sürekli Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü ve J a n d a r m a Genel K o m u t a n l ı ğ ı n d a n (on­ lar da G e n e l k u r m a y d a n ) tim istiyorduk ancak uzun bir süre geçmesine r a ğ m e n bir türlü tim gelmedi. T i m bulamıyorduk. P K K üyeleri vardı ve tespit kesin nokta istihbaratıydı. Örgüt Antalya'ya yerleşecek, T ü r k turizmine çok ciddi darbeler vu-

233

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

rabilecek, yaptığı en ufak eylemle t ü m Antalya bölge turizmini tehlikeye sokacaktı. B u n a r a ğ m e n birkaç gün daha bekleme­ mize r a ğ m e n maalesef tim getirilemiyordu. Gece temin ettiği­ miz k a m y o n e t l e r l e P K K ulardan sinyal aldığımız bölgeyi dolaştık ve o bölgeye girip çıkarak (biraz da belki k e n d i m i z e riske ata­ rak) P K K ' n ı n yerini daha kesin bir şekilde tespit etmek için bir süre daha çalıştık; ancak iki üç gün sonra tüm görüşmelere rağmen j a n d a r m a n ı n artık bir tim çıkarma ihtimali olmadığı­ nı anladık. O l s a olsa kendi elindeki klasik karakol hizmetlerini yapan j a n d a r m a erleri ile destek verebilecekti; ama operasyon timi olarak yetiştirilmemiş askerlerle bu gruba karşı operasyon d ü z e n l e m e k u y g u n değildi. Bununla birlikte Antalya İl Emniyet M ü d ü r ü N a t ı k Canca tek başına bu riski üstlenemeyeceğini, eğer j a n d a r m a timleri gelmezse polis timlerini buraya soktuğu zaman doğabilecek olayların sorumluluğunu kendisinin üst­

lenemeyeceğini söyledi. P K K grubunun yeri belliydi, elimizde grubun sayısı ve ellerindeki silahların fotoğraflarına kadar tüm detaylı bilgiler, hatta dağda çekilmiş fotoğrafları bile vardı ve örgüt bu b ö l g e y e yeni giriyordu, yapılacak bir operasyonla bu bölgede sökülüp atılabilirdi. A n c a k maalesef j a n d a r m a n ı n tim getirememesi, Antalya Emniyet M ü d ü r ü n ü n tek başına risk

ü s t l e n m e m e s i üzerine biz o p e r a s y o n u y a p m a d a n Antalya'dan geri döndük. O p e r a s y o n yapılmadı, timler geri çekildi. O tarihlerde, hatırlıyorum, G e n e l k u r m a y Başkanı kısa bir süre sonra ağustos ayı içerisinde açıklama yapıyordu: "Dün­ yada A m e r i k a ' d a n sonra en büyük harekâtı yaptık, altı taburu "uçarbirlik harekâtıyla" Cudi dağının muhtelif yerlerine attık," şeklinde d ü n y a y a beyanat veriyordu. Böyle bir beyanat, veriyor­ duk a m a T ü r k i y e ' n i n turizm cennetinde, T ü r k turizmine darbe vuracak b ü y ü k eylemler gerçekleştirecek bir grubu imha etmek üzere iki v e y a üç Özel Harekât T i m i n i A n k a r a ' d a n Antalya'ya getirememiştik. Oç-beş gün boyunca burada operasyon yapa­ cak bir tim bulamamıştık. Sonrasını belki birçok insan hatır234

1. Bölüm: Devlet

layacaktır: Antalya'da bu P K K grubu turistlerin araçlarını ve ormanları yaktı, turistik tesislere roket attı, j a n d a r m a l a r l a bir­ kaç defa çatışmaya girdi, (daha sonra intihar eden) A l b a y Abdulkerim Kırca buradaki bir çatışmada yaralanıp sakat kaldı. Halbuki bu grubu o gün imha etmek m ü m k ü n d ü . Bu grup iki yıl boyunca Antalya'da pek çok olay gerçekleştirdikten sonra ve Türkiye için epey sorun yarattıktan sonra, birkaç k o m a n d o taburunun aylarca süren operasyonlarının ardından i m h a edi­ lebildi. İşte T ü r k i y e ' n i n teröre bakışı... Terörle mücadelemizle ilgili belki dışarıdaki insanın göremediği ama içinde olan bizle­ rin yaşayarak g ö r d ü ğ ü m ü z çok ciddi hataların, eksikliklerin ve aslında bu olayların neden bu kadar b ü y ü d ü ğ ü n ü n örneklerin­ den bir tanesi de bu olaydı diye d ü ş ü n ü y o r u m .

Devletin Güvenlik-Bütçe İlişkisi
T B M M de bütçe görüşmeleri yapılırken gelenektir, bir ba kanlığa bağlı olan genel müdürlük ve alt birimlerin bürokratları, kendi bütçeleri görüşülürken komisyon üyesi milletvekillerinin bakanlarına soracağı sorular karşısında h e m e n cevap hazırla­ mak üzere genellikle komisyonda ve Meclis'te hazır bulunurlar. İçişleri Bakanlığı'nm bütçesi görüşülürken ve bunun içinde en büyük y e r tutan bütçelerden bir tanesi de Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü o l d u ğ u n d a n , Emniyet Genel M ü d ü r ü , G e n e l M ü d ü r Yardımcıları, Daire Başkanlarının büyük bir kısmı da alt komis­ y o n toplantılarında hazır bulunur. B a k a n a sorulacak sorulara anında cevap h a z ı r l a m a k ve cevaplandırmak üzere beklerler. Bir defasında ben de orada b u l u n d u m ; y a n ı l m ı y o r s a m 2004 yılı bütçe görüşmeleriydi. 2003 yılının aralık ayında konuşma­

ları dinliyordum. O arada bütçe hakkında genel bilgiler verilir­ ken ekrana y a n s ı y a n tabloda g ö r d ü m ki Türkiye'nin yedinci bü­ y ü k bütçesi E m n i y e t Genel M ü d ü r l ü ğ ü n e aitti, sanıyorum seki­ zinci J a n d a r m a Genel Komutanlığı, d o k u z u n c u Sahil Güvenlik Komutanlığı, o n u n c u Milli İstihbarat Teşkilatı diye gidiyordu. 235

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

İkinci büyük bütçe de T ü r k Silahlı Kuvvetlerinindi diye hatırlı­ yorum. Bu da gösteriyordu ki bu ülkenin, özellikle iç güvenliği ile ilgili, y a n i bu ülkenin vatandaşlarını birbirlerine yapacakları kötülüklere karşı korumak, bu ülkenin devletini kendi vatan­ daşlarından gelecek zararlara karşı k o r u m a k amacıyla kuru­ lan teşkilatların bütçeleri çok büyük rakamlardı. Üstelik Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Jandarmanın, Emniyetin çeşitli vakıf ve dernekler vasıtasıyla sahip oldukları kaynakları (ki bazıları bir bakanlığın bütçesi kadardır) ve Başbakanlık örtülü ödeneğin­ den aldıkları paylar bu rakama dahil değildir. Bütçe içinden ve dışından elde edilen gelirlerden toplanan kaynaklar iç güvenliğe ayrılıyordu ki, bunlar toplamda çok bü­ yük rakamlardı. G ö r ü n t ü şuna benziyordu, paranızı saklamak için aldığınız kasanın değeri paranızdan daha fazlaydı. Burada bir yanlışlık vardı, böyle olmaması gerekiyordu. Ayrıca görevlerim esnasında gördüm bir diğer durum da dev­ letin iç güvenlik birimlerinin kendi içerisinde dayanışma, yardım­ laşma, koordinasyon olmadığından her şeye ayrı ayrı harcama yapılıyordu. Her birim ayrı ayrı aynı malzemeyi satın almak isti­ yor, birimler arası yaşanan ciddi bir yarıştan ötürü de inanılmaz rakamlarla bütçeler talep ediliyordu; hatta gerek duyulmayacak son model cihazlar, süper sistemler, her şeyin en iyisi istenmeye kalkılıyordu. Bu ülkenin kaynaklan yatırım ve insanlarının eğiti­ mi için değil; maalesef güvenlik için kullanılıyordu. Bugün y i n e bütün devlet kurumlarının imkânlarına, kul­ landıkları bütçelere bakılırsa, güvenlik amacıyla kurulan bi­

rimlerin ö d e n e k ve bütçelerinin diğerlerinden çok daha fazla olduğu görülecektir. Türkiye de m o d e r n batı ülkelerinin güven­ lik kuvvetlerinden daha fazla m a l z e m e almıyor, a m a bunları yerinde ve z a m a n ı n d a kullanamıyoruz. Oysa b u g ü n Emniye­ tin, J a n d a r m a n ı n , bütün güvenlik birimlerinin ve hatta Silahlı Kuvvetlerin iç güvenlik amacıyla işbirliği y a p m a l a r ı halinde, bu harcamanın kesinlikle dörtte bir inmesi veya bu harcamayla on 236

1. Bölüm: Devlet katı karşılık e l d e edilmesi m ü m k ü n d ü r . Kendi aralarında koor­ dinasyonu iyi sağladıkları z a m a n bu h a r c a m a ve faaliyetlerden kesinlikle tasarruf edilmesi ve başarının çok daha y ü c e olması m ü m k ü n d ü r , a m a ne yapılırsa yapılsın maalesef bu kuvvetler arasında gerekli koordinasyon hiçbir z a m a n sağlanamamıştır ve sağlanamaz. Ç ü n k ü onlar, genellikle kendi kurumsal menfa­ atlerini ön p l a n d a tutan teşkilat ve kurumlardır. Maalesef için­ de olanlar b u n u kabul etmese bile gerçek böyledir. Bu k u r u m l a r tek çatı altında birleştirilmeden, hatta çok ciddi şekilde bu işten anlayan sivil kurumlar, sivil kişiler ta­ rafından d e n e t l e n m e d e n asla rayına oturtulamaz. Aksi taktir­ de bu ülkenin b ü y ü k bir kaynağı, iç güvenlik adı altında heba edilip bir tarafa atılmaya m a h k u m d u r . Bu ülkenin iç güvenliği çok daha d ü ş ü k rakamlarla, çok daha az kadroyla, çok daha iyi bir şekilde sağlanabilir, ama m e v c u t d u r u m d a t ü m kaynakları iç güvenliğe de harcasanız kesinlikle bu k o n u d a istenen ba­ şarının sağlanamayacağına e m i n i m , çünkü bunlar yerinde ve z a m a n ı n d a u s u l ü n e uygun kullanılamamaktadır.

K O M Dairesi'nde Yenilikler
2003 yılı haziran ayında Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığına ( K O M ) atandım. Daire Başkan­ lığının m e r k e z d e Mali, Organize ve Narkotik suçlar o l m a k üzere üç önemli b i r i m i vardır ve bu birimlere bağlı olarak pek çok suçla tüm ülke çapında m ü c a d e l e edilmektedir; a m a k a m u o ­ y u n d a daha ç o k uyuşturucu operasyonlarım y a p a n Narkotik birimi öne çıkar. Ülke genelinde ise her İl Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü içerisinde K O M Şube M ü d ü r l ü ğ ü yer alır. Ben birincil olarak mali suçlarla; yani kaçak ve gizli yön­ temlerle y a p ı l a n her türlü mal (akaryakıttan tekel m a l z e m e s i n e ) ithalatı ile b a ş t a ihaleler olmak üzere k a m u d a k i yolsuzluklar­ la ve ikincil o l a r a k da mafya denen organize suç şebekeleriyle m ü c a d e l e y e öncelik ve ö n e m v e r i y o r d u m . Fakat uluslararası 237

Haliç'te Yaşayan Simonlar kuruluş ve teşkilatlar uluslararası uyuşturucu ile mücadele­ yi öne ç ı k a r m a y a çalışıyorlardı. Şartlar üç alana da eşit ö n e m i v e r m e m i z gerektiğini ortaya koyuyordu. Hızlı ve h u m m a l ı bir çalışmanın içerisine girmiştim. O tarihlerde K O M ün m e r k e z d e kendine ait teknik altyapı­ sı y o k t u (İstihbarat Dairesi k o n u üzerinde çalışıyordu) ve tüm Türkiye'deki il şubeleri (İstanbul hariç) herhangi bir dinleme faaliyeti için Ankara'ya geliyordu. Van'dan Edirne'ye kadar her ilin polisi d i n l e m e kararı aldığında Ankara'ya gelip kendi iline ait bir iki telefonu Daire Başkanlığında dinliyor ve dinlemede elde ettiği bilgileri kendi iline telefon vs. yoluyla aktarıyordu. Böyle komik bir uygulama vardı, bu şekilde bir çalışma ile neti­ ce almak, sistemli bir çalışma y a p m a k m ü m k ü n değildi. Daire başkanı olarak ilk ö n e m v e r m e m gereken şeyin kurumsallaşmak, bir sistem k u r m a k olduğu açıktı. Sonra bilgisa­ yar sistemi, bilgi bankası ve sokakta çalışan birimlere istediği teknik m a l z e m e ve sistemleri sağlamak gerektiğini g ö r m ü ş t ü m . Diğer y a n d a n çalışıp iş üretmek lazımdı; benden önce, İçişleri Bakanı Saadettin T a n t a n i n z a m a n ı n d a önemli operasyonlar ya­ pılmıştı, bunların devamı gelmeliydi. T a m bu sırada Uzan olayı patladı, işimiz iki kat artmıştı ve üstelik ben mali, narkotik ka­ çakçılık konularını bilmiyordum, daha önce hiç bu birimlerde ç a l ı ş m a m ı ş t ı m ; bir y a n d a n da ö ğ r e n m e m gerekiyordu.

Uzan Olayı
Yukarıda belirttiğim gibi, Kaçakçılık Daire Başkanı olarak görevde y e n i y d i m , dairenin görev alanına giren konuları ve bu konularla ilgili mevzuatı ö ğ r e n m e y e çalışıyordum ki U z a n olayı patlak verdi. Bir anda kendimi d e n e t i m elamanlarının, müfet­ tişlerin ve bankalar yeminli murakıplarının arasında, henüz an­ layıp k a v r a y a m a d ı ğ ı m Uzanların İmar Bankası y o l s u z l u ğ u n u n ve ardından t ü m şirketlerinin karıştığı olayın içinde buldum. Sıradan mali konuları dahi tam olarak a n l a y a m a z k e n bir anda 238

1. Bölüm: Devlet:

en büyük soygunla karşı karşıya kalmıştım. Üstelik bu işlerle asıl olarak ilgilenen Bankalar D e n e t l e m e ve D ü z e n l e m e Kurulu o sıralar kendi içinde B D D K ve T M S F olarak ikiye bölünüyor, yöneticileri y e n i atanıyordu. Çok zor d u r u m d a y d ı m , ama ağlamaya da z a m a n ı m yoktu. Bir süre sonra bu işlerden az da olsa anlayan, daha ö n c e ban­ kalar o p e r a s y o n u n d a görev almış epey tecrübeli personelleri­ min o l d u ğ u n u g ö r d ü m . Aralarında Soner K o m i s e r vardı ki tam o m e ş h u r sözdeki gibi 'tek başına bir orduydu'. Uzanlar adına yapılan pek çok şeyin yarısını tüm samimiyetiyle çalışan k a m u görevlileri y a p m ı ş s a diğer yarısını Soner K o m i s e r tek başına yapmıştı d e s e m yanlış olmaz. Uzanlara yönelik tahkikat başladığında o z a n l a r l a ilgili önce­ den aklımda kalmış bazı bilgileri anımsıyordum. Bazen anormal

olaylar aklımın bir kenarında kalır, yıllar sonra işime yarar. A n ı m s a d ı ğ ı m ilk olay 1992 başlarında gerçekleşmişti. İstih­ barat Şube M ü d ü r ü olarak İstanbul'a yeni atanmıştım ve şube­ yi araç, gereç, personel açısından g ü ç l e n d i r m e y e çalışıyordum. Bir gün, daha sonra İSKİ soruşturması ve Ergun Göknel'i sorgulamasıyla adını duyuran Mali Şube M ü d ü r ü arkadaşım Salih G ü n g ö r geldi, beni banka denetimlerinde yetkili bir u z m a n olan Yeminli M u r a k ı p Fahrettin. Yahşi ile görüştürdü. Bana anlattıklarına göre bankayı denetlemek ve incelemekle görevli Yahşi'ye banka müdürü bir oda veriyor ve Yahşi orada ça­ lışırken bir gün ayağının değmesi ile dinleme cihazı olabileceğini tahmin ettiği, masa altına gizlenmiş küçük bir elektronik cihaz buluyor. Bu cihazı bana getirdiler, telsiz teknisyenim İbrahim kısa sürede inceledi. Çok güzel bir cihazdı, o z a m a n a göre birinci sınıf işçilik ve kalitedeydi; denemeler yaptık bizim şubedeki ci­ hazların hepsinden iyiydi, hatta bir süre görevde de kullandık. O z a m a n Fahrettin Yahşi bunun önemli olmadığını, kendi­ sine banka içerisinde bilgi veren var mı diye ö ğ r e n m e k amaçlı k o n m u ş olabileceğini düşünmüştü, biz de üzerinde durmamış239

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

tık. Bankanın sahipleri kimdi, nasıl insanlardı, haklarında hiç bilgi sahibi değildim ama bu cihaz ve kullanılan y ö n t e m hiç makul g ö r ü n m ü y o r d u ve b u n u yapanlar büyük şeyler saklıyor olmalıydı. Bu tuhaf olay böylece z i h n i m e kazınmıştı. Aslında bir tek bu olay bile bu kişiler hakkında şüphelen­ m e k ve araştırma başlatmak için yeterliymiş. Daha o günlerde Uzamların legal yollar dışında farklı, hileli ve biraz da casusluk yöntemleri kullandığının ipuçları ortaya çıkmış, ancak biz uyanamamışız. Fakat ne ben, ne de devletin başka k u r u m l a n bunu anlayacak, tahkik edecek d u r u m ve k o n u m d a değildik. Zaten b e n i m görevim sadece terör istihbaratı idi. Diğer bir o l a y ise 9 0 l a r ı n başında m e y d a n a geldi. T ü r k i y e i ı i n ilk özel televizyonu Star TV Ahmet ö z a l ve C e m Uzan İn ortak­ lığında y a y m a başlamıştı. Bir süre sonra da aralarında anlaş­ mazlık çıkınca Star TV Uzanlarda kalmış, A h m e t ö z a l da son­ rasında Kanal 6'yı kurmuştu. İstanbul'da göreve başlamamızdan kısa süre sonra Asayiş Şube M ü d ü r l ü ğ ü n e Star TV'nin sahiplerinin telefonla tehdit edildiği intikal etmiş. Birileri telefonla Star TV patronlarından haklarını ve alacaklarını istiyor, üstü kapalı şekilde tehdit edi­ y o r m u ş . Asayiş Şubesi benden bu tehdit eden kişinin telefonu­ nu tespit e t m e m i istemişti, bu amaçla birkaç defa olayı anlamak ve bu kişiyi tespit etmek için Star TV'ye gittim. C e m U z a n ! tanı­ mazdım, o gün de kendisi yoktu. Uzanlar adına yetkili olan biri­ leri ile g ö r ü ş t ü m , "Bu işi A h m e t Özal yaptırıyor, o n u n adamları." diyorlardı. Sebebini söylemiyorlardı, a m a kanalla ilgili yaşadık­ ları ayrılıktan dolayı alacak iddiaları olduğunu anladım. Aranan telefona bir teyp bağlayarak tehdit eden kişinin birkaç konuş­ masını kaydettik. Kaydettiğimiz konuşmalarda tehdit eden ki­ şiler aşağı y u k a r ı 20 milyon dolar alacaktan bahsediyor, görüş­ mek için T ü r k i y e dışında, Almanya'da buluşmak istiyorlardı. Ben biraz cesaret vermek adına (aslında biraz da tam bir saf­ lıkla) tehdit e d e n kişilerin ciddi olamayacaklarını söylemiştim; 240

1. Bölüm: Devlet

Uzanların 20 milyon doları olamayacağına göre, bu parayı iste­ yen kişiler de mantıklı değillerdi. Bana paranın olup olmaması­ nın önemli olmadığını, bu kişileri yakalamamız gerektiğini söyle­ diler. Hâlâ bu olayı hatırladıkça saflığımdan dolaya utanırım. Hatırladığım diğer bir olay ise İstanbul Borsasında iki ki­ şinin (Hüseyin Engin S a y d a m ve Uğur Soyata) sahip olmala­ rı m ü m k ü n o l m a y a n miktarlarda büyük paralarla hisse top­ ladıkları, a n c a k haklarında bu tür haberlerin çıkması üzerine sırra k a d e m basarak kayboldukları ve bir daha kendilerinden haber alınmadığının tespit edilmesiydi. Bu kişilerin arkasında kimlerin o l d u ğ u , bu işi neden yaptıkları, bu kadar nakit para­ yı kimin verebileceği konusu yine aklımın bir köşesinde kalan hususlardandı. Sonradan öğrendiğime göre bu kişiler Uzanlar için çalışıyordu. O gün ilk yolsuzluk patladığında basın yukarıdaki olaylar da dahil t ü m bilgileri tazeledi: mafya benzeri y ö n t e m l e r kullanı­ yorlardı, çeşitli kişilerle sorunları vardı, işlerinde casusluk alet­ leri kullanıyorlardı. Mali uzmanlar bize Uzanların marifetlerini anlatmaya başladılar.

Anlatılanlara göre Uzanların ilk önemli marifeti şuydu: Ken­ dilerine ait İ m a r Bankası ilanlarında en yüksek faizi vereceğiz diyerek halktan milyarlarca m e v d u a t toplamış, sonra da "batı­ yor" söylentisi yayılınca (mali uzmanlara göre bu söylentiyi de kendileri yaymıştı) halk bankaya h ü c u m etmiş. Bu defa Uzanlar vadesinden ö n c e anapara istendiğinden, "Siz vadeyi bozuyorsu­ nuz, faiz i s t e m e y e n e anaparasını veririz yoksa para ödeyemeyiz" demiş, daha ö n c e batan bankalarda zarar gören halk da panik halinde anaparayı kurtarmak için faiz istememiş ve Uzanlar is­ teyen herkese t ü m parasını ödemiş. Kimsenin diyeceği bir şey yoktu, ama U z a n l a r bu olayla voliyi vurmuştu. Faizin neredeyse % 100-120 o l d u ğ u enflasyon yıllarında milyar dolarlara tekabül eden parayı bir yıl bedava kullanmış, hiç faiz ödememişlerdi, üstelik tüm paraları ödeyerek en sağlam ve güvenilir insanlar 241

Haliç'te Yaşayan Simonlar

g ö r ü n ü m ü n e k a v u ş m u ş , halk "biz haksızlık yaptık bak adam­ lar paramızı ö d e d i " demişti. Ç E A Ş ve Kepez Elektrik Ç E A Ş , Ç u k u r o v a bölgesindeki barajlardan elde edilen elekt­ riğin özel şirket, eliyle dağıtılıp yönetilmesi için devlet tarafından 19501i yıllarda kurulan, elektrik dağıtımı ve satışı k o n u s u n d a imtiyaz hakkına sahip, çok ortaklı kârlı bir şirkettir. Uzanlar önce özelleştirme kapsamında Ç E A Ş ' ı n belli oranda hissesini almışlar, sonra sahip oldukları bankalar aracılığıyla gizlice his­ se toplayarak %37 hisseyi ele geçirmişlerdi. D a h a sonra hisse­ ler henüz kendilerine devredilmeden, hisselerin temsil hakları­ nı para karşılığında noter senetleri ile alarak y ö n e t i m e h â k i m olma yolu izlemişler ve uzun kavgalar sonucu, sahip oldukları Star TV'yi de silah gibi kullanarak tüm karşı koyanları sustur­ m u ş ve sonunda y ö n e t i m e hâkim olmuşlardı. Daha sonra hisse satın alarak Antalya'da Kepez Elektrik adlı elektrik şirketim de satın aldılar. Ç E A Ş ve K e p e z ' d e y ö n e t i m e hâkim olan Uzanlar kısa sürede şirketlerin içini boşaltmaya, bu şirketlerin paralarını kendile­ rine aktarmak için y ö n t e m l e r geliştirmeye başladılar. Önce bu şirketlerin paralarını, kendilerinin Kuzey Kıbrıs'ta kurdukları İmar Off Shore Bank'a düşük faizlerle yatırdılar, bu şirketlere Fınans k u l l a n m a k ihtiyacı duyduklarında ise aynı bankalarda y ü k s e k faizle kredi kullandılar ve böylece şirketler zarar etme­ ye başladı. Şirketlerin paralan kendilerine a k m a s ı n a rağmen zararda göründükleri için vergi vermediler; a n c a k bu esnada, küçük hissedarlar zarar etmeye başladı. İmtiyaz sözleşmesi gereği Ç E A Ş , başka şirketlere ortak ol­ m a m a s ı gerekirken Uzanlara ait Ladik, Şanlıurfa, Gaziantep, Bartın ve T r a b z o n Ç i m e n t o şirketlerinin 132 milyon dolarlık hissesini satın alarak ortak oldu ve bir süre sonra ç i m e n t o şir­ ketlerinin s e r m a y e artırımlarına Ç E A Ş sokulmadı. Uzanlara ait

242

1. Bolum: Devlet

şirket ve U z a n ailesi üyeleri, diğer ortaklarınca yapılan sermaye artırımları ile Ç E A Ş ' m bu çimento şirketlerindeki hisselerinin değerini düşürerek, Ç E A Ş tarafından 132 milyon dolara a l m a n hisseleri y i n e U z a n Grubu'na ait başka şirketlere 66 milyon do­ lara, yani d ü ş ü k fiyatla zararına sattılar. Uzanların Ç E A Ş ve Kepez Elektrik'teki bu ali cengiz oyun­ larının bir kısmı denetim elemanlarınca tespit edilerek rapor edilmiştir, a m a bunlar 2003 yılına kadar hasıra!tı edilir veya etkin olarak işleme k o n m a z . İlerleyen tarihlerde işin, halk tabiri ile rayından çıkacağını hisseden U z a n l a r bu tezgahın ortaya çıkma ihtimalini göze ala­ rak, Kıbrıs'taki İmar Off Shore Bank'ı 'kara para cenneti' diye nitelendirilen Lihtenştayn merkezli Patrak Finans adlı bir şirke­ te satarlar; aslında bu şirketin sahibi de yine Uzan Grubu'dur. İşin esas k o m i k tarafı ise, bu iki şirkete bu kadar yüksek miktarlarda ve yüksek faizlerle kredi veren İmar Off-Shore Bank Ltd. şirketinin durumu. Bu şirketin sermayesi, Lefkoşe Büyü­ kelçiliğinin Hazine Müsteşarlığına verdiği rapora göre, 1993 yı­ lında 1 m i l y o n dolardır; ama Ç E A Ş ve K e p e z i n yüz milyonlarca dolar parasını düşük faizle alıp, tekrar bu şirketlere çok yüksek faizle kredi olarak vermiştir. Sonunda Ç E A Ş ve K e p e z i n zarara uğratılması ve çeşitli usulsüzlük suçlamalarıyla, Uzanların bazı aile üyeleri hakkın­ da S e r m a y e Piyasası K a n u n u ve T ü r k Ceza K a n u n u hükümleri­ ne aykırı d a v r a n m a k t a n A d a n a . Antalya ve İstanbul Asliye Ceza M a h k e m e l e r i n d e davalar açılır. Ayrıca Ç E A Ş ' m faaliyetlerinden elde edilen gelirlerle alınan mal varlıklarının, imtiyaz sözleşmesi gereği Enerji Bakanlığı adına tescil ettirilmesi gerekirken, Uzan Grubu şirketleri adına tescil ettirilerek k a m u d a n mal kaçırılır, el konulduktan son­ ra aylarca m a h k e m e yoluyla uğraşılarak bu malların bir kısmı Uzanların üzerlerinden silinip devlet adına tescil ettirilmiştir.

243

Haliç'te Yaşayan Sımoniaı

Berke Barajı İnşası İmtiyaz sözleşmesi gereği, Ç E A Ş ve Kepez şirketlerinin elde ettikleri gelirle belli oranda yatırım yapma mecburiyeti vardır ve bu mecburiyet bölgede hidroelektrik santrali, y a n i barajlar yapılmasını gerektirir, o z a n l a r d a n önceki d ö n e m d e , bu amaçla Berke Barajı projelendirilmiş ve bir İtalyan firmasına 591 mil­ y o n dolara ihale edilmişti. Ç E A Ş î n Uzanların eline geçmesinin ardından, ödemelerin yapılmaması ve işin bırakılması için çı­ karılan bin bir güçlük üzerine bu İtalyan firma baraj inşaa­ tını, Uzanların zoruyla bırakır. Böylece baraj inşaatını Uzan Grubu'na ait Yapı Ticaret A . Ş . adlı şirket üstlenir. Bu a ş a m a d a n itibaren, baraj inşaatında kullanılan her türlü m a l z e m e Uzan G r u b u h u n d i ğ e r şirketlerinden satın alınmaya başlanır. Daha yakın fabrikalar olmasına rağmen çimento Urfa ve Gaziantep fabrikalarından getirtilir, z e m i n e beton enjektesinde kullanıldı diyerek ölçülmesine imkân o l m a v a n ve gerekenin çok üzerinde miktarlarda ç i m e n t o , demir vs. ile şişirilmiş faturalar kullanıla­ rak maliyet yükseltilir ve Ç E A Ş ' a fatura edilir. Ayrıca Ç E A Ş in imtiyaz sözleşmesi gereği, devlete karşı bu yatırımları y a p m a taahhüdü ve mecburiyeti olmasına rağmen bu yatırımlar için Ç E A Ş ve ortağı olduğu diğer şirketler üzerin­ den 12 ayrı y a t ı r ı m teşvik belgesi kullanarak, devletten haksız nakit para y a r d ı m ı alınır. Ç E A Ş ' a el k o n m a s ı ve usulsüzlüklerden dolayı Uzanlar hak­ kında açılan davalarda bu defa da bilirkişi ve uzmanlara rüşvet verilmesi olayları gelişir. Sonunda g ö r k e m l i bir törenle açılan Berke Barajı bir milyar dolar civarında bir r a k a m a mal olmuştur. İddialar doğruysa bu barajın y a p ı m ı n d a Uzanların şirketine 400 milyon dolar akta­ rılmıştır. Uzanların yaptıkları usulsüzlükler ve yolsuzluklar üzerine, T a n s u Çiller d ö n e m i n d e Ç E A Ş imtiyaz sözleşmesi iptal edile­ rek y ö n e t i m e el k o n m a k istenir; ama önce koalisyon d ö n e m i n d e 244

1. Bölüm: Devlet

Enerji Bakanlığının kararname hazırlamaması,

sonra eskiden

beri K e m a l U z a n ' m y a k ı m olmuş olan Demirel'in cumhurbaş­ kanlığı d ö n e m i n d e kararnameyi i m z a l a m a m a s ı nedeniyle başa­ rılı o l u n a m a z . 2001 yılında 4628 sayılı Enerji Piyasası K a n u n u çıkartıla­ rak, Enerji Piyasası D ü z e n l e m e Kurumu kurulur. Buna göre 2002 yılı s o n u n a kadar sektörde faaliyet gösteren şirketlerin, üretim ve dağıtım faaliyetlerinin Dağıtım aynı grup tarafından yürü­ faaliyet yürüttükle­

tülmesi yasaklanır.

şirketlerinin

ri bölgedeki üretimleri toplam tüketimin %20'si ile sınırlanır, üretim ve dağıtım haklarından birini başkalarına devretmeleri şart koşulur. Ayrıca enerji dağıtımının serbest olması, alıcının

herhangi bir bölgede ucuz bulduğu elektriği istediği üreticiden serbest piyasada alması ve iletim şirketlerinin bedeli karşılığın­ da elektriği taşıma mecburiyeti getirilir; ama Uzanlar bu hu­ suslara u y m a z l a r . Başka bölgeden alman elektriğin kendi da­ ğıtım bölgelerinde alıcılara ulaşmasına m ü s a a d e etmez, kendi dağıtım bölgelerindeki her alıcının elektriği kendilerinden alma­ ya mecbur olduğunu, eski tarihli imtiyaz sözleşmesi ile buna hakları o l d u ğ u n u söylerler ve k a n u n u bölgede uygulamazlar. Bunun ü z e r i n e Kurul, imtiyaz hakkını iptal ederek Ç E A Ş ve Kepez'e el koyar. Ç E A Ş e l i n d e n alınan Uzan G r u b u nakit sıkıntısı ç e k m e y e başlar ve bu sıkıntı da yavaş y a v a ş İmar Bankası'na sıçrar: elektrik şirketlerinden gelen nakit para akışı kesilen banka,

ödeme sıkıntısı içerisine girer. Uzan G r u b u Ç E A Ş i geri almak için Türkiye'de açtığı da­ vaları k a z a n a m a y ı n c a ve k a z a n a m a y a c a ğ ı n ı anlayınca bu defa daha farklı hilelere başvurur. Ürdün'deki temsilcileri olan Ali Cenk T ü r k k a n vasıtasıyla G ü n e y Kıbrıs'ta L i b a n a n c o isimli bir şirket kurarak, Ç E A Ş ' m hisseleri daha önce bu şirkete satılmış gibi gösterip, yabancı yatırımcıyı koruma ve teşvik amaçlı çı­ karılan tahkimle ilgili mevzuat ve anlaşmalara dayanarak, taz245

Haliç'te Y a ş a y a n Simonlaı

minat davası açarlar. (Kitap yazılırken t a h k i m d e ilk işlemlere d e v a m edilmektedir.) Peki, U z a n l a r ı n yaptığı asıl yolsuzluk tam olarak nedir? İ m a r B a n k a s ı ' n d a neyi, nasıl yapmışlardır? B u n u kısa bir yazı­ da a n l a t m a k m ü m k ü n mü b i l e m e m . İmar Bankası olayı, hak­ kında birden fazla kitap yazılacak cinsten; dünyadaki banka­ cılık suçları ve b a n k a içi boşaltma operasyonlarında literatüre girmiş bir olaydır. D ü n y a bilimine bilimsel çalışmalarımız ve buluşlarımızla g i r e m e d i k ama İ m a r Bankası yolsuzluğu ile bu alanda d ü n y a d a hatırı sayılır bir yer edindik. İmar Bankası nasıl bir bankaydı ve nasıl yönetiliyordu diye baktığımızda gördüğümüz kadarıyla bankanın tüm ortakları

Uzanlardı. Y ö n e t i m d e , Uzanlar haricindekilerin büyük kısmı di­ ğer şirketlerindeki lise mezunu personellerden seçilmişti ve onla­ rı da diğer bankalara göre düşük ücretlerle çalıştırdıkları ortaya çıkmıştı. Bu insanların büyük çoğunluğu dar gelirli ailelere men­ sup, gelirinden başka bir şey düşünemeyen, finans. iktisat gibi konuları çok iyi bilmeyen, sorgulama ve soruşturma yetenekleri ekonomik sebeplerden dolayı gelişmeyen, tam bir aidiyet duy­ gusu içerisinde çalışan, mevduat kabul etme ve verme dışında çok fazla bir inisiyatifi bulunmayan kişilerdi. Yönetim kurulunda değil; m e m u r pozisyonunda ve rolündeydiler ve bu durum Uzan GrubuYıun yolsuzlukları yapmasını kolaylaştırıyordu. Bankalar K a n u n u ' n a göre İmar B a n k a s ı ' m n m e v d u a t ı n ı n ancak % 1 0 ü k e n d i grup şirketlerine kredi olarak verilebilirken Uzanlar bu k a n u n a aykırı olarak çeşitli usulsüzlüklerle İ m a r Bankası'mn t ü m m e v d u a t ı n ı Uzan G r u b u şirketlerine kullandı­ rıyordu. Bu da y e t m i y o r m e v d u a t ı n önemli bir kısmı, resmiyette kendilerinin g ö z ü k m e y e n , Kuzey Kıbrıs'ta tabela şirketi olarak kurdukları, t ü m işlemleri Türkiye'deki temsilcisi gözüken İ m a r Bankası şubelerince yapılan İmar Bank Off Shore'a aktarılıyor, sonra da bu şirket y e n i d e n bu paraları / m e v d u a t ı Uzan G r u b u şirketlerine kredi olarak veriyordu. 246

1. Bolum: Devlet.

Bir kısım m e v d u a t da baştan İmar Bankası

şubelerinde

daha yüksek faize Kuzey Kıbrıs'taki İmar B a n k Off-Shore Ltd. hesabına yatırılıyor gözükerek zaten t a m a m e n T ü r k Bankacılık Mevduatı sistemi dışında kullanılabiliyordu. Ç E A Ş ve K e p e z ' e el koyulmasıyla İmar Bankası'na sıcak para girişi azalınca Uzanlar G e n ç Parti'yi kurarak e k o n o m i için mi siyaset, siyaset için mi e k o n o m i yapıldığı anlaşılamayan, örneği g ö r ü l m e m i ş bir siyasi atağa kalkarlar. Sonrasında iktidarla ters düşmeleri nedeniyle m e v d u a t çıkışı da hızlanır. Bunların doğal sonucu olarak İmar Bankası'nm mali yapısı da bozulur, banka­ yı denetleyen y e m i n l i m u r a k ı p ve uzmanların raporları üzerine B D D K birçok defa Uzanların banka mevduatını grup şirketlere kanuni h a d d e n fazla kullandırmamalarını, bankanın mali bün­ yesini kuvvetlendirmek için tedbir almalarını ister, ama Uzan­ lar her z a m a n olduğu gibi devletin dediği gibi değil, kendi bildik­ leri gibi d a v r a n m a y ı tercih ederler; yeni tedbir almak değil daha da ileri g i d e r e k y ö n e t i m k u m l u başkanı K e m a l Uzan dahil tüm yönetimi t o p t a n istifa ettirirler. D u r u m u n v a h a m e t i karşısında B D D K İmar B a n k a s ı ' m n y ö n e t i m i n e de el koyar. Ancak K e m a l U z a n y ö n e t i m d e n ayrılırken İmar Bankası'mn bilgisayar sistemini işlevsiz kılmış, bilgisayar yedekleri kaybol­ muş, bankaya bilgi işlem desteği veren ve yine Uzanlara ait olan Merkez Yatırım A . Ş . hiçbir bilgi işlem desteği v e r m e y e r e k ban­ kayı çalışmaz hale getirmiştir. Nasıl o l u y o r da İmar Bankası onlarca defa murakıplarca de­ netlendiği h a l d e uzun süredir devam eden bu yolsuzluk tespit edilemiyor? D i y e l i m ki yeminli murakıplar, d e n e t i m elemanları fark etmedi; a m a bankanın y ö n e t i m kurulu üyeleri, genel mü­ dürlük yöneticileri, illerdeki şube müdürleri de mi fark ede­ medi? Daha d o ğ r u s u baba U z a n ve iki oğlu dışında sadece iki üç kişi ile 5 milyar dolarlık bir mevduat herkesin gözü ö n ü n d e nasıl saklandı? Bu, koca bir fili binlerce insanın gözü ö n ü n d e

247

Haliç'te Yaşayan Simonlar sahnede yok e t m e k gibi bir şeydi ve Uzanlar b u n u gerçekten yapmışlardı. Bırakın polisi, MİT'in mali uzmanları, bankacılar bile ya­ pılan y o l s u z l u ğ u a n l a m a k t a zorlanıyordu. Yolsuzluğun yapılış biçimini ve y ö n t e m i n i a n l a m a m ı z bile birkaç hafta sürdü. Başta anlatılanlara inanmamıştım, nasıl olur da bunca

banka çalışanı, müdürleri, genel m ü d ü r yardımcıları olanları görmez; kesin birçok kişi biliyor, a m a doğruyu söylemiyorlar d i y o r d u m . A m a bir y a n d a n da bilinse bu sır mutlaka bir şekilde dışarı sızardı diye de d ü ş ü n ü y o r d u m . S o n u n d a çalışanlarla gö­ rüşüp, eldeki kayıtları inceleyince, bunun m ü m k ü n olabilece­ ğini, hiç kimse bilmeden, g ö r m e d e n milyar dolarların herkesin ö n ü n d e saklanabileceği sonucuna vardım. Bu şeytani bir yön­ temdi, d â h i y a n e bir u y g u l a m a idi ama Uzanlar bunu yapmıştı. Y a p ı l a n l a r ı n Kısa Özeti Uzanların İmar Bankası'nda yaptığı şuydu; az önce de belirt­ tiğim gibi İmar Bankası'na bilgi işlem desteğini Merkez Yatırım AŞ denen, yine Uzanlara ait bir şirket veriyordu. Yani bankanın bilgisayarları bu şirket tarafından programlanıyor ve kontrol edi­ liyordu. Bu programları Uzanlar özel olarak yazdırmışlardı. Diğer t ü m bankaların bilgisayar sistemleri online denen sistemle çalışır. Yani bankaların şubeleri bilgisayar ağları sa­ y e s i n d e m e r k e z e ve birbirlerine bağlı para havalelerini anında yaparlar, paralar anında merkezdeki hesaba geçer. Uzanlar ise öncelikle offline çalışmayı seçmişlerdi, yani illerdeki her ban­ ka şubesinin bilgisayar sistemi sadece k e n d i n e aitti ve kapalı devre çalışıyordu, m e r k e z d e k i bilgisayar da öyle. H e r gece bilgi­ sayarlar bir kez birbirlerine bağlanıyor, şubelerde gerçekleşmiş olan tüm işlemler merkeze gönderiliyor, m e r k e z d e k i bilgisayar da t ü m bilgileri birleştiriyordu; ayrıca m e r k e z d e n illere gönde­ rilmesi gereken bilgiler varsa merkezi bilgisayar onları da gön­ derip tekrar k a p a n ı y o r d u .

248

1. Bölüm. D e v l e t

Bu sistemin önemli sır ve odak noktalarından bir tanesi, her şubenin sadece kendi işlemlerini görmesiydi. Şubeler kendi bankaları ile ilgili bir icmal, genel bir değerlendirme çıkaramıyorlardı. Eğer isim verirseniz o kişinin tüm işlemlerini görebi­ liyor, ama o gün aldıkları t ü m para ne kadardır, verdikleri ne kadardır, b a n k a d a genelde m e v d u a t miktarı ne kadardır gibi bilgilere sahip olamıyorlardı. B a n k a şubelerinin her ay mali­ yeye vermesi gereken b e y a n n a m e l e r de merkezdeki bilgisayar sisteminde üretilerek şubelere gönderiliyor, onlar da bunları doldurup ilgili maliye birimlerine veriyorlardı. Yine b a n k a şubelerini d e n e t l e m e y e gelen yeminli banka

murakıpları o şube ile ilgili genel bir cetvel, hesap, bilanço veya genel bir r a k a m isterse banka şubeleri bunu çıkarıp veremiyor­ du; talebi m e r k e z e aktarıyorlardı, merkezdeki bilgisayar sistemi bunları üretip neticesini ilgili şubeye ve denetim elemanlarına aktarıyordu. Herkes b u n u gayet normal ve makul bir uygulama gibi gö­ rüyordu, a m a aslında merkezde bir tek bilgisayar uzmanı ile raporları üretip denetleyen bir veya iki kişi vardı ve çift yazılım kullanarak t ü m rakamları her z a m a n onda bir oranında gösteri­ yorlardı. Yani soruların hep iki yanıtı vardı: U z a n l a r için gerçek rakamlar ve diğer kişiler için o n d a bire indirilmiş rakamlar. İmar B a n k a s ı ' m n ö d e m e güçlüğü içerisine girmesi ve iflas ettiğinin anlaşılması üzerine, devlet bankaya el koyarak t ü m borçlarını ve mevduatını mudilere ö d e m e y e karar v e r m e d e n önce, h ü k ü m e t e İmar Bankası'mn 500 milyon dolar civarında maddi b ü y ü k l ü ğ ü n ü n olduğu söylenmişti. H ü k ü m e t yetkilileri de t a h m m i m c e bütün mevduat 500 milyon dolar ise bu r a k a m e k o n o m i y e ciddi sıkıntı y a r a t m a d a n ödenebilir diye bankaya el koymakta tereddüt etmemişlerdi. Oysa Uzanlar giderken bilgi­ sayar sistemini bozdukları ve yedekleri bulunamadığı için ban­ kanın gerçek mali d u r u m u anlaşılamamıştı. D a h a sonra tek tek

249

Haliç'te Yaşayan Simonlar şubelerden kayıtlar toplanıp icmal yapıldığında gerçek ortaya çıktı: b a n k a n ı n gerçek borcu 5 milyar d o l a n aşıyordu. Başka anormallikler de vardı, ellerinde hazine b o n o s u almasatma yetkisi olmadığı halde bir katrilyon liralık hazine bonosu satmışlardı, üstelik ellerinde satacakları bu miktarda b o n o da yoktu. Televizyonlarda reklamlar vererek o l m a y a n b o n o y u sa­ tıyor, karşılığı parayı alıyorlardı, böylece hazine zararı 8.442 katrilyonu buluyordu. Ayrıca o z a m a n birçok bankanın yaptığı gibi yurtdışında Kıbrıs, Lihtenştayn gibi yerlerde kurdukları, literatürde kıyı

bankacılığı d e n e n ve sadece bir levhadan oluşan off-shore ban­ kalar yaratarak, bu bankalar adına işlem y a p ı y o r m u ş , mevduat topluyormuş gibi g ö r ü n ü p kendi banka şubelerinde farklı faiz uygulamaları ve farklı işlemler yapmışlardı. Yani Uzanların sırrı aslında bu m a n t ı k ve düşünce sisteminden kaynaklanıyordu, iyi incelendiğinde gerçekten üç kişiyle tüm insanların g ö z ü n ü n ö n ü n d e 5 milyar doları saklamayı şeytani bir zekâyla başara­ bilmişlerdi. Araştırmalar ilerledikçe Uzanların daha çok marifeti çıkı­ yordu... Telsim gibi dev bir G S M şirketine, 12 ç i m e n t o fabrikasına sahip olan, b ü n y e s i n d e 264 şirket ve birkaç holding bulundu­ ran koca U z a n Grubu, resmi belgelerde kaynağında kesilen ver­ gilerin haricinde devlete hiç vergi v e r m i y o r d u . Hatırlanacağı üzere Uzanlar 19901ı yıllarda ç i m e n t o fabri­ kaları ihalelerinde herkesten yüksek fiyat vererek fabrikaları

Özelleştirme İdaresinden alıyor; ancak her ihaleye birileri mut­ laka itiraz ediyordu. Bu itirazın yargılama safhası yıllar sürüyor, Uzanlar da aldıkları fabrikalara hiç ö d e m e y a p m a d a n , mahke­ me sonuna k a d a r birkaç yıl çalıştırıp b e d a v a d a n milyarlar ka­ zanıyorlardı. Herkes bu itiraz edenlerin Uzanların kendi adamı olduğunu söylüyor, ama hiç kimse de bir şey y a p m ı y o r d u . T ü m ç i m e n t o fabrikaları böyle alınmıştı. 250

T ü m bunlara r a ğ m e n Uzanlara ait yerlerde arama y a p m a k veya Uzanları sorgulamak için y a k a l a m a kararı alamıyorduk. Savcıları ikna etmek, m a h k e m e l e r d e n karar almak çok zordu; savcılar mudilerin şikâyetini hukuki bir mesele olarak algılıyor, bu kadar açıkla ilgili u z m a n raporları kesin değil vs. diyorlardı. Uzanların y o l s u z l u ğ u n u , k a ç m a durumlarının olacağını anlat­ makta zorlanıyorduk. Geciken kararlar sonunda K e m a l Uzan, Hakan Uzan, Yavuz Uzan ve diğer bazı önemli kişiler yurtdışı­ na kaçmışlardı. C e m Uzan son z a m a n d a G e n ç Parti başkam olduğu için şirketlerdeki hisse ve yöneticiliği seçim d ö n e m i n d e azaltılmıştı, ayrıca C e m Uzan'ın üzerine gitsek yaptıklarımız, hukuki değil siyaseten yapılıyor denerek çarpıtılabilirdi. Bu sırada olağanüstü bir şey oldu; gelen bir ihbarla Uzanların banka ve şirketlerinden kaçırdıkları paralarını Şenlikköy'de bir villaya koydukları bildirildi. Yapılan araştırmada Şenlikköy'deki adrese, Uzanların şirketlerine el k o n m a s ı n d a n kısa süre önce büyük çelik kasaların vinçlerle duvarlar delinerek yerleştirildi­ ğinin öğrenilmesi üzerine, üç adres için de a r a m a kararı alın­ dı. Yapılan a r a m a d a para bulunamadı; ancak her biri 2 metre boyunda 22 adet dev çelik kasa içerisinde Uzanların şirket bi­ nalarından kaçırıp getirdikleri tüm Uzan G r u b u şirket ve hol­ dinglerinin dosyaları, gizli izleme, takip, casusluk işlerine dair kayıtlar ve gizli sayılacak çok önemli belgeler ele geçirilmişti. Diğer adreslerde de önemli belge ve d o k ü m a n l a r a ulaşıldı. Özellikle Şenlikköy'deki villa tam bir karargahtı; Uzanların sadık e l e m a n l a r ı n d a n bir bayan (M.İ.) tek başına bir iki kişi ile burayı idare ediyordu. Buradan tüm Uzan şirketlerinin sahip, hissedar ve yöneticileri değiştiriliyor, istenilen tarihte istenilen kişiler hissedar veya yönetici yapılıyor veya şirketle alakası kesilebiliyordu. B u r a d a Uzan G r u b u ' n u n hissedarı veya yöneticisi sayılan, güvenilen t ü m çalışanlarından alınmış ve miktar, tarih gibi kısımları boş bırakılmış imzalı hisse devri, y ö n e t i m d e n is­ tifa dilekçeleri vardı. M . İ bir iki dakika içinde Uzan şirketlerin251

Haliç'te Yaşayan Simonlar d e n birinin sahiplerinin hisselerini başka kişilere devrederek, y ö n e t i m e b a ş k a kişiler seçerek şirketin yönetici k a d r o s u n u de­ ğiştiriyor, bunları hukuki a n l a m ifade edebilecek şekilde ka­ rar defterlerine ve dosyalara işleyebiliyordu. Bu nedenle Uzan şirketlerinde hissedar veya yönetici olanların ifadeleri alınırken birçok kişi sorguda hangi şirketin ortağı o l d u ğ u n u veya hangi şirketteki ortaklığının sona erdiğini bilemiyordu, ö y l e bir sis­ t e m k u r u l m u ş t u ki tek kişi eliyle 264 şirketin t ü m ortaklık ya­ pısı ve y ö n e t i m i istendiği gibi düzenlenebiliyordu. B u l u n a n belgeler arasında, Uzanların el konan şirketlerini kurtarmak için ö n ü m ü z d e k i d ö n e m d e planladıkları da vardı. Bu anlamda şirketlerin birbirleri ile olan bağlarının kopanlması, hisselerinin hamiline çevrilmesi, ilk tedbir kararlarına itiraz et­ m e k için bilirkişi raporları hazırlanması, şirketlerin t a m a m ı n ı n değişik adreslere taşınması, kritik departmanlardan olan Telek o m Grubu, hukuk, ö z e l B ü r o n u n (emekli Albay M. Ş. ekibinin) ve Rumeli T e l e k o m grubunun taşınması, film grubu şirketleri­ nin ortaklık yapılarının değiştirilmesi, yeni şirketlerin kurulma­ sı gibi birçok hususun daha yerine getirilmesi planlanmıştı. Ş e n l i k k ö y d e b u l d u ğ u m u z ikinci önemli kaynak ise Uzan G r u b u ' n u n şirketi yönetirken kullandığı, t ü m iç yazışmaların yapıldığı ve arşivlendiği Lotus-Notes isimli e-posta sisteminin verileri ve şifreleriydi. Uzanlar nerede olurlarsa olsunlar, tüm grup şirketlerini, özel bir yazılım olan Lotus-Notes aracılığıy­ la gerçekleştirdikleri yazışmalarla yönetiyorlardı. Bu sisteme göre y a p ı l a c a k işlerle ilgili olan herkes e-posta atarak işlemi başlatıyor ve yöneticiler t ü m gelişmeleri görerek talimatlarını veriyordu. U z a n l a r ı n bu e-posta dosyalarını aldık ve kendi bilgi­ sayarlarımıza yükledik, böylece t ü m U z a n şirketlerinin yaptığı işlemleri, o p e r a s y o n l a r d a a ş a m a a ş a m a kimin ne kadar katkısı olduğunu, illegal işlemlerin kimin talimatı ile nasıl ve kimler tarafından yapıldığını g ö r m e imkânına sahip olduk.

252

1. Bölüm: Devlet

İ n c e l e m e l e r i m i z sonunda Uzanların yaptığı t ü m usulsüzlük ve kanunsuzlukları belli başlıklarda toplayarak, kaçırdıkları

vergiler ve vergi mevzuatına aykırılıklarını Maliye Bakanlığına; izinsiz ve o l m a y a n hazine bonosu satışları ile S P K mevzuatına aykırılıklarını S P K Başkanlığına; usulsüz kredi v e r m e , hesap hareketleri, m a l kaçırmaya yönelik işlemler, bankacılık mevzu­ atına aykırılıklar ve usulsüz off-shore işlemleri gibi hususları B D D K ve T M S F Başkanlığına; Ç E A Ş ve Kepez ile ilgili hileli fa­ aliyetleri Enerji Bakanlığına; T e l s i m ve diğer şirketlerdeki güm­ rük kaçakçılığı ile ilgili bilgileri G ü m r ü k Müsteşarlığına; Genç Parti ile ilgili usulsüz işlemleri Yargıtay Başsavcılığına; sahte belge, evrak hazırlanması, k a m u görevlilerine rüşvet verilmesi ve diğer suç içeren hususları da Cumhuriyet Savcılıklarına kla­ sörler halinde verdik. Ayrıca Uzanlar, ö z e l Büro adlı, başında M. Ş. isimli emekli bir albayın b u l u n d u ğ u özel bir ekip kurmuşlardı. Bu ekip bazen ticari rakipleri, bazen sevilmeyen kişileri özel teknik aletlerle iz­ liyor ve d i n l e m e l e r yapıyordu. Bu ekibe ait olan cihazları ve elde edilmiş ses k a y d ı ve gizli görüntüler ile şantaj vb. durumlarda kullanılacak v e y a kullanılmış m a l z e m e , d o k ü m a n ve belgeleri savcılığa aktardık. Bunların dışında, Uzanların hâlâ dışarıda b u l u n a n ela­

manları vasıtasıyla, el k o n a n şirketlerinin, devlete intikali ge­ reken dışarıdaki alacaklarının gizlice tahsiline engel olmak ve şirketlerinin ortaklık yapılarını eski tarihli olarak değiştirerek sorumluluktan k u r t u l m a k için yaptıkları faaliyetleri deşifre et­ m e k gerekiyordu. İstihbarat Daire Başkanlığının çalışmaları

neticesinde, el k o y m a kararları öncesinde devir işlemi yapılmış gibi g ö s t e r m e k için K e m a l ve H a k a n Uzan'a imza kısmı boş eski tarihli evrak g ö t ü r m e k isteyen ve gizli para taşıyan kuryelerini yakaladık. U z a n l a r pes etmek istemiyordu, her z a m a n çelişki, kavga, d i r e n m e , m ü c a d e l e içinde olduklarından bu k o n u d a ye-

253

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

tenekli, deneyimli ve birikimliydiler, çatışma kültürüne sahipti­ ler. Karşıdaki devlet bile olsa fark etmiyordu. Uzanların y a k a l a n m a s ı ve kaçırdıkları m a l varlıklarının bu­ lunması şarttı. A m a b u n u n için uluslararası (özellikle Ürdün, İsviçre, İngiltere, A B D , Hollanda başta olmak üzere birçok ülke­ den) y a r d ı m a l m a k gerekiyordu. Aslında bu ülkelerle genellikle uyuşturucu ile mücadele konusunda iyi bir işbirliği mevcuttu, a m a konu e k o n o m i k konulara gelince hiçbir ülke iş adamlarını ürkütmek istemiyordu.

Önce Y a v u z U z a n ' m izini bulduk, A B D ' y e gitmek istiyordu. M u h t e m e l e n A B D ' d e k i kızının y a n m a gidecekti, bir yakınının ona bazı şeyler götüreceği haberini almıştık. Hedefimizin uçak­ la A B D ' y e hareketini öğrenince Türkiye'de irtibat görevlileri bu­ lunan ve uzun süreden beri T ü r k polisi ve özellikle benim dai­ rem ile işbirliği içinde oları A m e r i k a n Narkotik Teşkilatı DIA'daıı yardım istedik. Kısa sürede bilgi geldi; Yavuz U z a n ' m m u h t e m e l yerini tespit etmişler, hatta o olduğu zannedilen bir kişiyi kısa süre takip bile etmişlerdi. A m a Yavuz Uzan in suçu kara para a k l a m a k olduğundan bundan sonra takibi FBI yapmalıydı. H e m e n Ankara'daki FBI irtibat görevlisi ile görüşüp elimizdeki t ü m bilgileri aktardık; a m a günler g e ç m e s i n e r a ğ m e n bilgi gelmiyor, ısrarlı aramala­ rımıza r a ğ m e n irtibat görevlisi bahaneler üretiyordu. Sonunda toplantımıza geldi; ancak bu defa da DIA, b u l d u ğ u adres dahil hepsini inkar ederek Yavuz U z a n ' m A B D ' d e o l d u ğ u n u kabul etmiyordu. Israrla D I A ' n m daha önce yaptığı tespitlerden bah­ sederek bize doğru bilgi vermediklerini, biraz da kabalaşarak anlattım. Bize bu k o n u d a yardımcı olmak istemedikleri açıktı; a m a bizim de v a z g e ç m e y e niyetimiz yoktu. Yıllarca uyuşturucu k o n u s u n d a kendileri ile yardımlaşmıştık ve b u g ü n de onlar bize yardımcı olmalıydılar. A B D l i görevliler ile uzun süre çalıştığından kendileriyle ya­ kın ilişkisi olan Emniyet Genel M ü d ü r Yardımcısı E m i n Aslan'ı 254

1. Bölüm: Devlet devreye soktum, o bir defa devreye girdi mi işin ucunu bırak­ mazdı. Devlet adamı özelliği her z a m a n önde olan z a m a n ı n E m n i y e t G e n e l M ü d ü r ü G ö k h a n Aydıner'in de ısrarla devreye girmesi üzerinde FBI m e r k e z i n d e n destek sözü geldi. A n c a k Yavuz Uzan'ı yakalayıp Türkiye'ye iade etmediler, hatta takip bile etmediler, galiba bizden başka kimse bir işadamını ürküt­ mek istemiyordu, yine de Uzanlar hakkında işimize yarayacak önemli bilgileri bilahare verdiler. S o n u n d a bir yıl kadar sonra Türkiye'ye gelince Yavuz Uzan'ı yakaladık. Belki de A B D elleriy­ le teslim e t m e k istemedi, ama ülkelerinden ayrılmasını istedi­ ler, o da Türkiye'ye geldi, yakalandı ve m a h k u m oldu. Bilgi vermesi gereken ikinci ülke İngiltere'ydi ancak onlar da istediğimiz yardımı yapmıyor, bizi oyalıyorlardı. D u r u m u Genel Müdür'e aktardım ve karşı tavır göstermemiz gerektiğini söyle­ dim. Genel M ü d ü r devlet adamlığını gösterdi, "İngilizlere şimdi­ den sonra bizim de kendileriyle yardımlaşmayacağımızı, bunun sadece sizin değil aynı z a m a n d a Emniyet Genel Müdürü'nün de fikri ve k a r a n o l d u ğ u n u söyleyin," dedi. Bu beni çok güçlendir­ mişti, aynen İngiliz irtibat görevlilerine aktardık, daha sonra İn­ giliz İçişleri B a k a m d ı n ziyaretinde Bakan'm konuşma metnine ekledik ve her türlü diplomatik ilişki ile her seviyede bunun dil­ lendirilmesin! sağladık, sonunda İngilizler bu işlerle görevli polis teşkilatının ikinci başkanını bizimle görüşmeye gönderdi. Gelen başkan, C e m U z a n ' m ve U z a n ailesinden bazı kişile­ rin rahat dolaştıklarını öğrenince, "Sizi anlıyorum, halkın bun­ ca parasını aldıkları için halk Uzanlara saldırıyordun siz de ko­ rumakta zorlanıyorsunuzdur herhalde" dedi. "Hayır, Uzanların bankada batırdığı tüm paraları devlet ödediği için hiç kimse Uzanlara kızmıyor," d e d i m . İngiliz daha da garipseyerek, hal­ ka ait bu kadar parayı zimmetlerine geçirmiş kişilere karşı ne­ den halkın tepki göstermediğini anlayamadı. B e n de ona k a m u menfaati, devlet malı gibi kavramların halkımızın şuurunda

İngiltere'deki gibi olmadığını a n l a t a m a d ı m . 255

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

Sonunda, geçmiş tarihte Uzanların İngiliz Kraliyet Ailesi ile yakınlığı, onların dernek ve kulüplerine yaptığı bağışlarla ilgi­ li bilgilere ulaşınca ve Prenses Sarah'nm Türkiye'ye Uzanların misafiri olarak geldiğini öğrenince neden bilgi alamadığımızı anlamaya başladım. A m a sonunda İngilizler de belli oranda

bilgi v e r m e y e başladılar. Ülkemizden kaçan Uzanların yeni karargâhının Ü r d ü n ol­ d u ğ u n u kısa sürede öğrenmiştik a m a burada işler d a h a zordu, çünkü Ü r d ü n ' d e belli aile ve aşiretler devlet yönetimini paylaş­ mış gibiydiler. Uzanlar ise Ürdün'de ileri gelen her aileyle, her aşiretle ortak şirket kurmuştu. Kral ile karşılıklı yakınlıkları

vardı. Krala hediye olarak otomobil, silah veriyor, sebebi belli ol­ m a d a n milyon dolarlar ödüyorlardı. Ürdün'ün dışişleri, meclis, askeri ve istihbarat kurumlarının bakan ve yöneticileriyle farklı ilişkiler geliştirmişlerdi. T ü m uğraşlarımıza rağmen bilgi alama­ dığımız gibi Ürdün, Uzanların faaliyet ve organizasyonlarının

merkezi olmaya devam etti. Hâlâ da ettiği kanaatindeyim. Ayrıca o dönemde Alman polisinden Uzanlar hakkında

İsviçre'deki dolandırıcılık ve kara para tahkikatını öğrenmiştik; m e ğ e r tüm Avrupa ve ileri ülkelerin polisleri dünya üzerinde yürütülen ö n e m l i tahkikatlardan haberdar oluyor, olup bitenle­ ri takip ediyor ve karşılıklı bilgi alışverişinde bulunuyorlarmış. D ü n y a y a bu gözle b a k a m a y a n T ü r k polisi ise bu a n l a m d a çok gerideydi. Uzanların belgelerini inceledikçe mali açıdan asıl merkez olarak İsviçre'yi seçtikleri anlaşılıyordu ama hiçbir z a m a n para­ yı Türkiye'den İsviçre'ye direkt göndermiyorlardı; paralar önce İngiltere'yi ve Hollanda'yı dolaşıyor, sonra İsviçre'ye gönderili­ yordu. İsviçre ise mali konularda hiç kimseye bilgi v e r m e m e k l e ünlüydü, a m a bizi oldukça şaşırtarak önce kara para ve mali konularda u z m a n iki polis gönderdiler, sonra da görüşme tale­ bimizi kabul ettiler.

256

1. Bölüm: D e v l e t

K o n u y u iyi bilen Soner K o m i s e r başta olmak üzere, yurt­ dışı ilişkilerinde deneyimli olan ayrıca İsviçre mali polisinden bir yetkiliyi de yurtdışındaki bir görevden tanıyan Narkotik Şube M ü d ü r ü Yaşar Y a m a n ve tahkikatın İstanbul cephesini iyi bilen Kaçakçılık Şubelerinden sorumlu İstanbul Emniyet M ü d ü r Yardımcısı Ş a m m a z Demirtaş ile birlikte görevli olarak İsviçre'ye gittik. Burada İsviçre mali polisiyle, federal polisin Kaçakçılık D a i r e B a ş k a n ı y l a , İsviçre Federal Baş Savcısı'yla ve Uzanlar h a k k ı n d a başlatılan kara para ve yolsuzluk tahkikat­ larını y a p a n iki savcı ile görüştük. İsviçre Uzanlar hakkında soruşturma a ç m ı ş , Uzanların ve avukatlarının oradaki şirketle­ rinde aramalar y a p m ı ş , bazı belgelere el k o y m u ş t u . Soner K o m i s e r , U z a n l a n n Lotus-Notes e-posta sistemi üze­ rinde tek tek, hangi tarihte hangi yolu izleyerek, hangi şirket­ ten çıkan paraların Hollanda-İngiltere veya İngiltere-Hollanda üzerinden dolaşarak İsviçre'ye gittiğini s u n u m yaparak anlattı. Hatta Uzanların İsviçre'de irtibat halinde oldukları kişiler ve onların son olaylar üzerine Uzanlarla yaptıkları yazışmaları or­ taya koyunca, İsviçre savcıları da soruşturmanın sağlam delil­ lere dayandığını gördüler ve memnuniyetlerini dile getirdiler. İsviçreli yetkili bir ara ( T e l s i m i n lisans sözleşmesi için ha­ zineye 500 milyon TL yatırmaları gerektiği bir z a m a n d a ) Uzan­ l a n n İsviçre U S B Bank'taki kendi paralarını teminat göstererek yaklaşık 450 milyon dolarlık kredi aldıklannı söyledi. Yani İsviç­ re bankalarında aslında 500 milyon dolar paralarının olduğunu, bu parayı Türkiye'ye doğrudan getirmeyip bunu teminat göste­ rerek b a n k a d a n düşük faizle aynı miktarda kredi aldıklarım, as­ lında birçok T ü r k firmasının bu yolu kullandığını, hiçbir yaban­ cı firma ve b a n k a n ı n T ü r k firmalanna kolay kolay yüz milyon dolarlık krediler vermediğini, İsviçre'de kredi bulduk diyenlerin çoğunun k e n d i paralarım teminat göstererek kredi aldıklarını ve sonra da kredi ödüyoruz diyerek paralarını yurtdışına çıkardıklannı, böylece h e m vergi vermediklerini h e m yurtdışına para 257

Haliç'te Yaşayan Simonlar çıkardıklarını h e m de yurtdışında kredi almış olmanın itibarına sahip olduklarını söylüyorlardı. Üstelik paraları varken yabancı bankalara anlamsızca faiz ödüyorlardı. Bu çok üzücü ve beni derinden yaralayan bir durumdu; kamuyu ve hazineyi zarara

uğratmak için bulunan yol ve yöntemlerde sınır tanınmıyordu. İsviçre'nin verdiği diğer bilgilerde Yimpaş G r o u p AG adına Almanya'da toplanan paraların, kara yoluyla İsviçre'ye getirilip Y i m p a ş i n hesaplarına yatırılmasından sonra, bu paraların bir kısmının Türkiye'deki Yimpaş şirketine, bir kısmının ise belirli kişiler adına gönderildiği söyleniyordu. G ö r ü ş m e l e r d e İsviçre bize bu bilgileri vermenin yanı sıra, ta­ rafı o l d u ğ u m u z uluslararası adli yardımlaşma anlaşmaları çer­ çevesinde, adli istinabe yöntemi ile istendiği takdirde soruştur­ mayla ilgili bilgi, evrak verebileceklerini, hatta soruşturmanın devredilmesinin bile söz konusu olduğunu belirtti. Türkiye'ye dönünce, Adalet Bakanlığı, Yozgat ve Ankara Savcılığı ile görü­ şerek soruşturma başlatılması için talepte bulunduk. B u n u n üzerine İsviçre savcıları ile bizim tahkikatı gerçek­ leştiren İstanbul Şişli Savcısı görüşerek Uzanlar hakkında Mecit. Ceylan adli karşılıklı olarak kapsamında

yardımlaşma

bilgi alışverişinde bulundu. Davanın Türkiye'ye devri ve hatta İsviçre'deki m a l varlıklarının Türkiye'ye gelmesi ihtimali kuvvet­ lenmişti. Bu ihtimali destekleyen bir husus daha vardı; açıkça hiç k o n u ş u l m a s a da Uzanlar hakkında İsviçre'de başlayan do­ landırıcılık ve kara para tahkikatı Motorola firmasının şikâyeti üzerine başlamıştı. Motorola, Uzanların İsviçre'deki malvarlığı­ nı istiyordu; a m a İsviçre ciddi sorunlar yaratacağı için bu para­ nın Motorola'ya verilmesini istemiyordu. Diğer y a n d a n Amerika baskı y a p ı y o r d u . İsviçre bir çıkış arıyordu, eğer davayı bize dev­ rederse h u k u k e n b u n u savunabilirdi, bu y ü z d e n uluslararası hukuka uygun olarak b u n u n y o l u n u arıyordu. U z a n davasının t ü m savcılık işlerini yapan, işin y ü k ü n ü çe­ ken Savcı Mecit Ceylan, adli istinabe hazırlayarak İsviçre'deki 258

1. Bölüm D e v l e t

Uzan soruşturması dosyası ve içeriği hakkında bilgi talep etti. Bu istinabeye cevaben İsviçre d e n çok ciddi bilgiler geldi, bunlar arasında Ü r d ü n Kralı Hüseyin'e, çocukları ve sıkıntı içerisinde bulunan askerler yararına hediye olarak Telsim tarafından bir milyon dolar miktarında para gönderildiği de vardı. Bu para önce İngiltere-Hollanda dolaştırılarak İsviçre'ye gelmiş ve bura­ dan Ü r d ü n ' ü n başkenti A m m a n ' a gönderilmişti. Kral tarafından çekilen bu paranın neden Türkiye'den Ürdün'e d o ğ r u d a n gönderilmeyip bu y o l u n izlendiği bize soruluyordu; İsviçreliler bu paranın gönderilmesinin gerçek sebebini t a h m i n ediyor, a m a bizde delil var mı onu öğrenmek istiyorlardı. Maalesef gerçek sebebin ne o l d u ğ u n d a n emindik, ama delilimiz yoktu ve tah­ minimizi y a z a m a d ı k . Daha sonrasında görevden alındığımdan neticesinin ne olduğunu bilmiyorum; yalnızca İsviçre'nin cevap verdiğini ve bazı bilgileri gönderdiğini d u y d u m . Uzanları y a k a l a m a k amacıyla bilgi a l m a k için İsviçre dışın­ da Almanya, Japonya, Singapur, Dubai, Lübnan gibi daha pek çok ülkeyle yazışıyor, görevli gönderiyor ve y a r d ı m l a ş m a k için gayret sarf ediyorduk. Birçok ülkede yeterli desteği bulamadık ama A l m a n y a ve Japonya istenen hususlarda, ciddi devlet an­ layışı içerisinde bize gerekli bilgileri verdi ve y a r d ı m c ı oldu; özel­ likle A l m a n y a en içten yardımcı olan ve bilgi veren ülke oldu. Lübnan'ın da kendileri ile ilgili hususlarda belli oranda bilgi verdiğini hatırlıyorum. Zengin ve maddi imkânlan olan kişileri izlemek çok zordu; biz uçak biletlerinden gittikleri yerleri öğrenmeye kalkarken on­ lar bilet değil uçak kiralıyorlardı. Hakan Uzan tüm şirket ve mal­ larına el konmasına rağmen yabancı bir bankaya ait tek bir kredi kartıyla ayda 450 bin dolar civarında harcama yapabiliyordu. Bu soruşturmalar d e v a m revden alındım ve Edirne ederken Emniyet başka sebeplerden gö­

Müdürlüğüne

atandım.

D a h a sonra İsviçre'de görüştüğümüz polis ve savcıların Uzan soruşturması ile ilgili olarak İstanbul'a gelip Savcı Mecit Cey259

Haliç'te Yaşayan Simonlaı lan ve K O M Dairesi yetkilileri ile görüştüklerini, burada beni sorduklarını d u y u n c a ziyaretleri ve ü l k e m adına yaptıkları için teşekkür e t m e k ve değer verdiğimi göstermek için İstanbul'a gi­ dip onlarla g ö r ü ş t ü m . D a h a sonra bu kitabı yazarken, televiz­ y o n d a Uzanların İsviçre'deki paralarından 150 milyon doların Türkiye'ye getirildiğini öğrendiğim z a m a n , bu işi ilk başlatan ve gelişmesine katkı sunan biri olarak çok mutlu o l d u m . Uzan'ın işlediği suçlar ve yaptıkları usulsüzlükleri soruş­ turmaya çok y ö n l ü d e v a m ederken ve rüşvet konusuyla ilgi­ li bilgileri araştırırken, özellikle de B D D K üyesi bir görevliye verdikleri yüklü miktardaki rüşveti araştırıyorduk. Bu üyenin Uzanlar dışında başka bir 'batan banka' sahibi gruptan da para aldığına dair ciddi göstergelere ulaştık. Herkesin iyi insan de­ diği savcı, hesapların b u l u n d u ğ u banka şubesinde murakıpla­ rın ve bizim i n c e l e m e y a p m a m ı z a izin vermedi. Banka şubesi rüşvet verdiğinden şüphelendiğimiz diğer gruba aitti ve savcı­ lığa doğru bilgi v e r m i y o r d u . B u n u ö ğ r e n m e n i n yolu bankanın ö d e m e ve hesapla ilgili o günkü evrak, fiş ve belgelerini yeminli banka murakıbıyla birlikte incelemekti; ciddi rüşvet alınmıştı, buna e m i n d i m , a m a sonuçlanmadı. U n u t a m a d ı ğ ı m eksik so­ ruşturmalar arasında beni rahatsız eden olaylardan biri olarak z i h n i m d e duruyor. İmar Bankası'na el k o n m a s ı n d a n sonra, b a n k a n ı n parala­ rını z i m m e t i n e geçiren kişilerden bu paraların geri alınabilmesi için daha etkin tedbirler alınmaya başlandı ve bu kapsamda 5020 sayılı B a n k a l a r K a n u n u ' n d a önemli değişiklikler yapıldı. Yeni d u r u m a g ö r e bankalar, mevduatı z i m m e t i n e geçiren kişi­ lerin t ü m malvarlığına el koyabilir hale geldi. B u n a d a y a n a n T M S F , bankada zimmetlerine geçirdikleri 8 katrilyonu tahsil etmek için U z a n l a r ı n t ü m şirketlerine el k o y d u ve grup şir­ ketlerine yeni y ö n e t i m kurulları atadı. A n c a k bu kararın ba­ şarılı olması için yeni yöneticilerin Uzanların fiziki saldırı ve şerrinden k o r u n m a l a r ı gerekiyordu; yeni yöneticilerin bir süre 260

1. Bölüm: Devlet

şirketlere geliş gidişleri bile ciddi sorundu. Bu a ş a m a d a tüm i m k â n l a r ı m ı z ı kullandık. Yeni yöneticiler, başta T e l s i m ve Çi­ m e n t o G r u b u yöneticileri olmak üzere, harikalar yaratarak zor d u r u m d a k i bu şirketleri ayağa kaldırdıkları gibi konjonktürün de değişmesi ile şirketlerin çok iyi fiyatlara satılmasını sağla­ yarak devletin kayıplarının belli oranda karşılanmasına büyük katkıda bulundular.

U z a n l a r m ü c a d e l e y i bırakmıyordu; bu defa toptan kurtuluş için 5020 sayılı Bankalar K a n u n u ' n u iptal ettirmek istiyorlardı. Yıllarca bazı davalarının yüksek m a h k e m e l e r d e rüşvetle kapa­ tılmasında kullandıkları, ünlü ve bürokrasi camiasında hatırı sayılan h u k u k profesörlerini de kullanarak harekete geçtiler. Bu iş için ö n c e yerel bir m a h k e m e n i n önlerine gelen bir davada uygulanan 5 0 2 0 Sayılı Bankalar K a n u n u m u n anayasaya ay­ kırılığını ileri sürerek davayı Anayasa M a h k e m e s i ' n e taşıması gerekiyordu. Uzanlar iki ciddi rüşvetle b u n u da sağladılar: Birincisi

Bakırköy'de açtıkları bir davadaydı. H u k u k M a h k e m e s i , daha karşı tarafa dava dilekçesini tebliğ edip görüşünü s o r m a d a n

davayı A n a y a s a M a h k e m e s i ' n e g ö n d e r m e kararı vermişti. Bu, ciddi bir m a h k e m e d e o l m a m a s ı gereken bir olaydı ve anlaşılan U z a m a n baştan savmak için verilmiş bir m a h k e m e kararıydı. T e m e l hiçbir usule u y m a y a n bu karar Anayasa M a h k e m e s i ' n d e kabul g ö r m e d i . Diğer karar ise İstanbul idare m a h k e m e s i n d e alınmak istendi. D u r u m u haber aldık ve Adalet Bakanlığı ile birlikte m a h k e m e başkanına haber verdik ve y a p ı l m a k istenen hile daha a n a y a s a m a h k e m e s i n e gitmeden ö n l e n m i ş oldu. U z a n l a r ı n yapacağı her manevrayı, hileyi ö n c e d e n haber alı­ y o r ve ilgili kurumları uyarıyorduk. Uzanlar ise hiç boş durmu­ yor, her z a m a n bir şeyler çevirmeye çalışıyorlardı; ama iki yıl boyunca her hamlelerini tespit ederek önlemeyi başardık. C e m U z a n ' m e v i n i n altına sakladığı 80 milyon TL Tik k o n t ö r kartını dahi bulduk. S o n u n d a ülke içerisinde n u m a r a y a p a m a y a c a k 261

Haliç'te Yaşayan Simonlar hale gelince, yurtdışında faaliyet göstermeyi denediler: yatların T M S F tarafından satılmasına mani olmak için eski tarihli satış senedi tanzim ederek uluslararası sularda kullandırmamaya

teşebbüs ettiler. Bu k o n u d a davanın yakın tarihe k a d a r Cay­ m a n Adaları n d a d e v a m ettiğini ve bir süre önce Uzanların da­ vayı kaybetmesi üzerine T M S F ' n i n yatları sattığını öğrendim. U z a n davasında yapılan yolsuzluklarda kusuru olan, Uzan ailesi fertleri ve yöneticilerinden oluşan yaklaşık 40 kişi hakkın­ daki tahkikat evrakımız sonunda yargılamalar d e v a m etti ve bu kişilerin çoğu m a h k u m oldular, bir kısım davalar hâlâ devam ediyor. Firarı baba K e m a l Uzan ve oğul H a k a n U z a n hakkında açılan davaların görülmesi için yakalanmaları bekleniyor. Aslında U z a n olayı da (diğer birçok olayda olduğu gibi) devlet birimlerinin, asıl o sahayı düzenleyen şartların içerisinde olup bitenleri çok iyi göremediklerini, çoğunlukla kof ve alışılmış bir denetim m e k a n i z m a s ı n ı n çalıştığını gösteriyordu. Devletin gü­ venliğiyle ilgili çalışan birimler sorunları algılamak, a n l a m a k ve ona uygun tedbirler almak konusunda veya onu uygulayan kişileri izlemekte aciz kalıyordu. Aslında Uzanların yolsuzluğu ile ilgili birçok e m a r e orta yere çıkmıştı, birçok defa alarm zille­ ri çalmıştı; Milli İstihbarat, Emniyet İstihbaratı, B D D K , Maliye ve Hazine için aslında Uzanlar çok sinyaller vermişti. Maalesef biz k ü ç ü k hırsızlıkları ve patırtılı gürültülü olayları görmekte geç k a l m ı y o r d u k ; ama devleti daha ciddi sıkıntılara sokabile­ cek, t ü m ü l k e n i n mali sistemini, kaderini etkileyecek bu büyük olaylarla ilgili tehlikeyi görmekten çok uzaktık. Uzanlar y ı l d a üç beş gün kullanmak için, her biri 30-40 mil­ yon dolarlık 5 tane yat, 8-10 milyon dolarlık 2 tane helikopter, 2 tane uçak kullanıyor, ayda milyon dolarlar harcıyorlardı. Her z a m a n halkın parasını kullanıyor, hiç vergi vermiyor, devletin hiçbir yasasına u y m u y o r , her gün yeni yolsuzlukları rahatlıkla yapıyorlardı. Bu ülkenin k a m u görevlileri k a m u n u n soyulması­ na mani olamadılar. O g ü n k ü rakamla 8,4 katrilyon T L ' n i n y o k 262

edilmesine m a n i olamadılar. Bugün o z a n l a r d a n b u n u n hesabı kısmen soruldu, a m a bu soygunun gerçekleşmesine mani ol­ mayan, görevini y a p m a y a n l a r a hiçbir şey olmadı; h e m k a m u d a yüksek m a a ş l a görev yaptılar, h e m U z a n ' m dostu oldular, h e m de devletin üst düzey görevlisi olarak emekli oldular. A m a bizler hem Uzan'ın, h e m Uzanlardan menfaat elde e t m e k isteyenlerin, h e m de d a h a sonra kendi yandaşlarının yolsuzluklarına bak­ maya kalktığımızda iktidar sahiplerinin hasımlığını kazandık. Pişman mıyız? Aslal Üstelik gurur bile duyuyoruz. Belki de doğrusu bu sistemin kendi içerden gelen denetim ve dengelerine göre yürümesidir; a m a z a m a n z a m a n her şeyi al­ lak bullak e d e c e k Uzanlar gibi insanların ve emsallerinin türem e m e s i için devletin güvenlik birimlerinin mutlaka zamanında olayları izlemesi ve bu işler b ü y ü m e d e n tedbir alması gerekir. A m a maalesef o düşünceye, o şuura sahip o l d u ğ u m u z kanaa­ tinde değilim; s o r u n u m u z u n özünün de, gerçeğinin de bu dü­ şünce sisteminde olduğunu zannediyorum.

Neşter 2 Operasyonu
K O M Daire Başkanı olarak a t a n m a m d a n kısa bir süre önce, Neşter O p e r a s y o n u isminde, kalp ameliyatlarında kullanılan

tıbbı malzemeleri yurtdışından ucuz fiyatlara alıp ülke genelinde anlaşmalı o r t a m yaratarak çok yüksek fiyatlara satmak suretiy­ le büyük yolsuzluk yapan, bu nedenle S S K ve Emekli Sandığı'nı büyük zararlara uğratan kişiler hakkında tahkikat yapılmış ve bu kişiler tutuklanmıştı. Alışılmamış bir biçimde ilk duruşma­ larında, gece saat 24'te tüm sanıklar 100 bin dolarlık kefaletle serbest bırakılmışlar ve sanki bu tahliye beklenıyormuş gibi o saatte 100 bin dolarlar temin edilerek tahliyeler sağlanmıştı. Kısa süre sonra tahliyelere rüşvet karıştığı dedikoduları çık­ mış, olayın savcısı Ö m e r Süha Aldan tahkikatı bu y ö n e çevirmiş ve böylece N e ş t e r 2 operasyonunu başlatmıştı. Bu sırada ben daire başkanı olarak atandım. Ö m e r Süha Bey, ender görülen 263

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

titizlikte işini y a p a n , her işini kendisi takip eden 'tam bir savcı' idi. Bana kısaca olayı anlattığında bu k o n u d a sonuna kadar kendisinin y a n ı n d a olacağımı söyledim. Uzun süren tahkikatlar sonunda Ö m e r Süha Aldan, devlette ve özellikle m a h k e m e l e r d e , hatta Yüksek M a h k e m e ' d e rüşvetle iş takip eden bir grubun varlığım tespit etmişti. Bu grup, önemli banka ve holding davalarını takip ediyordu, bu z a m a n a kadar da birçok davada rüşvetle adaleti etkilemişlerdi veya öyle gözü­ küyordu. İşin zor tarafı ise bu grubun çok güçlü olmasıydı; eski H S Y K Başkanvekili ve o z a m a n ı n Yargıtay üyesi Ergün Güryel ve iki üç kişi ile irtibatları vardı. Bir z a m a n sonra tahkikat belli bir olgunluğa gelmişti ve operasyonun yapılması gerekiyordu. Savcı Aldan'm değerlendirmesine göre (ki ben de bu görüşe ka­ tılıyordum), Yargıtay üyeleri de sanıktı ve onlara da işlem ya­ pılmalıydı a m a bu, daha önce yapılmış bir şey değildi. Yargıtay üyeleri h a k k ı n d a Yargıtay Başkanlar Kurulu denen Yargıtay Başkanımın başkanlığında bazı Daire Başkanları ve üyelerden oluşan 8-9 kişilik kurulun karar vermesi gerekiyordu. Ö m e r S ü h a Aldan, Yargıtay üyeleri hakkındaki ihbarını Yargıtay Başkanı'na aktardı, diğer sanıklar hakkında da bizim arkadaşlarla birlikte tahkikata başlandı. Rüşvet vererek adalet sisteminde istedikleri kararları almayı m e s l e k haline getirmiş, b u n d a n başka işleri o l m a y a n kişiler ve bürolar tespit edilmişti. Bu kişiler Neşter O p e r a s y o n u davası, T ü r k Telekom-Turkcell Ara Bağlantı Sözleşmesi davası, Erbakan'ın davası gibi davalar­ da rüşvetle k a r a r almaya çalışmışlardı. Tahkikat d e v a m ederken Yargıtay Başkanlar Kurulu, Yar­ gıtay üyeleri h a k k ı n d a soruşturma y a p m a k üzere bir Yargıtay Daire B a ş k a n ı ' m görevlendirmişti. Bu daire başkanı da rapo­ runu hazırlayıp kurula sunmuş, her iki Yargıtay üyesinin de cezalandırılmasını talep etmişti. Buradaki önemli delilerden biri rüşvet v e r m e k suçlarından takip ettiğimiz kişilerin Yargıtay üyeleriyle yaptığı telefon k o n u ş m a l a r ı n ı n m a h k e m e kararıyla 264

1. Bölüm: Devlet

dinlenmesi ile elde edilecekti; ancak Yargıtay üyeleri y ö n ü n d e m a h k e m e kararının o l m a m a s ı ve zaten onlar hakkında karar verecek bir merciin de y o k l u ğ u Yargıtay Başkanlar K u m l u n u n değerlendirmesini çıkmaza sokuyordu. Bu arada yaptığımız başka bir tahkikatta birçok suçtan yar­ gılanan ve mafya babası olarak bilinen Alaattin Çakıcı'mn fa­ aliyetlerini takip ediyorduk. Onu izlerken gördük ki bir davası Yargıtay'a gelmiş, o n u n davasını da M İ T yönetici personelinden Kaşif Kozinoğlu takip ediyor ve bazı aracılar vasıtasıyla davayı Çakıcı lehine bitirmeye çalışıyordu. Aracılık y a p a n Hakkı Süha Şen, Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya ile de dolaylı bir irtibat kurmuş, kendisinden davanın d u r u m u hakkında bilgi almak is­ tiyordu. Yargıtay Başkanı, Hakkı Süha Şen ile eskiden tanışıyor, bu kişi aracılığı ile de Bodrum'daki yazlığını tamir ettiriyordu. Çakıcı'nın ve aracılarının telefonları m a h k e m e kararı ile dinlendiğinden Yargıtay Başkanı Eraslan Ö z k a y a ' n m da bu ki­ şilerle gerçekleştirdiği davaya yönelik konuşmaları kayda giri­ yordu. Dava Yargıtay'da Çakıcı aleyhine bozuldu. B u n u , kararın bir suretini de çantasında taşıyan Başkan Eraslan Ö z k a y a ' n m Çakıcımın a d a m l a r ı n a olayı anlatması ile öğrendik. Hukuku­ m u z a göre, bir y e r e oradaki kişileri y a r a l a m a veya ö l d ü r m e kas­ tı ile ateş açarsanız ve orada birden çok kişi ölür veya yarala­ nırsa olayın failleri her kişi için ayrı ayrı ceza alır. Bu davada Çakıcı, " K a r a g ü m r ü k Lokali'ni tarayın" diye talimat vermiş ve adamlarının ateş açması sonucunda 12-13 kişi yaralanmıştı;

a m a m a h k e m e bu davada ceza verirken yaralanan her kişi için ayrı ceza v e r m e m i ş , bir y a r a l a m a n ı n ağırlaştırılmış halini uygu­ lamıştı. Yargıtay davayı bu gerekçe ile b o z u p her kişi için ayrı ayrı ceza tayin edilmesini isteyince 13x5 yıl gibi bir ceza ortaya çıkmıştı. D a v a b o z u l u p m a h k e m e y e gelince savcılar şahsın bu ceza tehdidi karşısında k a ç m a ihtimalini göz ö n ü n d e bulun­ durabilirlerdi, b u n d a n dolayı Yargıtay dosyasının yerel mah265

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

k e m e y e ivedilikle gelmesi gerekiyordu. Dosya İstanbul D G M ' y e geldi, Savcı y e n i d u r u m karşısında Ç a k ı c ı n ı n tutuklanmasını talep etti ve bu arada k a ç m a ihtimaline binaen de biz şahsı takibe başladık; a m a Çakıcı daha ö n c e d e n t ü m adamları ile irtibatını kesti, t ü m telefonlarını kapattı. T u t u k l a m a kararın­ dan önce sahte hüviyetle bir yat kullanarak Yunanistan'a çıkış yaptığını tespit ettik. (Aslında Çakıcı'ya MİT m e n s u b u n u n yar­ dım etme sebebi, beklentisi, aralarındaki geçmiş ilişkiler, Be­ şiktaş K u l ü b ü ' n d e Sinan Engin gibi kişilerin kimlik veya İtalya K o n s o l o s l u ğ u ' n d a n sahte belgelerle vize almaları, Çakıcımın Türkiye'den gizlice dışarı çıkışında yardım aldığı kişiler ayrı bir kitabın k o n u s u olacak genişlikte, bu y ü z d e n burada bu konu­ ları kısaca g e ç i y o r u m . ) Bunun üzerine İstanbul D G M Savcılığı, Çakıcı'ya kaçma­ sında y a r d ı m eden kişilerin faaliyetlerini de araştırmak iste­ di. O z a m a n l a r istanbul D G M Savcısı olan Yargıtay 5. Daire üyesi, hukuk adamı Abdülkadir İlhan'a bu davada Yargıtay

nı'nın, M İ T m e n s u b u n u n adının geçtiğini belirttiğimizde, "Devlet adına yapılan görevlerin haricinde, suçu kim islerse hu­ kuk ö n ü n d e hesap vermeli ve hiç kimseye ayrım yapılmamalı," diyerek sadece h u k u k u hesap ettiğini göstermişti. Savcı İlhan olaya karışan kişilerin gözaltına alınıp sorgulanmasını istedi­ ğinde, kendisine bu kişileri yakalayıp getirebileceğimizi, ancak yanlış anlaşılmalara n e d e n o l m a m a k için sorguyu kendilerinin yapmasını ö n e r d i m ; şahsımdan kaynaklı olarak geçmişteki Su­ surluk ifadelerim, vs dolayısıyla olayları başka yerlere çekebi­ lirlerdi. Savcı İlhan d u r u m u makul buldu ve verilen talimatla Çakıcı'ya y a r d ı m eden ve bir kısmı Yargıtay Başkanı Eraslan ö z k a y a ile de irtibatlı kişileri yakalayıp İstanbul D G M Savcılı­ ğına getirdik. Savcılar bu kişileri sorguladılar. Tabii bu kişile­ re Çakıcı a d ı n a Eraslan B e y l e ne konuştukları, ne yaptıkları, hatta Eraslan B e y i n evinin tamiri gibi k o n u l a r d a bazı sorular ve telefon k o n u ş m a l a r ı da soruldu. 266 Sorgudan çıkan kişilerin

1. Bolüm: Devlet

her şeyi Eraslan Bey'e aktardıkları, hatta birkaç gün sonra Muğla'ya g i d e n Eraslan Bey'i karşılayıp biraz da abartılı olarak sorulanları anlattıkları kanaatindeyim. Böylece şimdi, Yargıtay Başkanlar Kurulunun ö n ü n e gelen Neşter 2 Davası'ndaki m a h k e m e kararı ile yapılan dinlemede, Yargıtay üyelerinin d u r u m u n u n benzeri Yargıtay Başkanı için de söz k o n u s u y d u ve bir iki g ü n sonra aynı şekilde kendisiyle il­ gili dosya da buraya gelecekti. Bu d u r u m u diğer Başkanlar Ku­ rulu üyeleri bilmiyordu, daha doğrusu bu olayı tam manası ile yalnızca biz biliyorduk; eğer Yargıtay, soruşturma yapılan sa­ nıklarla irtibatı olan Yargıtay üyelerinin bu konuşmalarını delil sayarsa ve Yargıtay üyelerini suçlu bulursa, birkaç gün sonra da Yargıtay B a ş k a n ı Çakıcı'ya y a r d ı m e t m e k olayı ile ilgili olarak aynı şekilde kusurlu bulunacaktı. Aslında Eraslan ö z k a y a ' n m d u r u m u bu iki üyeye b e n z e m i y o r d u , üyelerinki rüşvet gibi ağır bir olaydı. Eraslan Bey'in davası belki buraya bile gelmeyecekti, gelse bile m a k a m ı n a u y g u n d a v r a n m a m a k en fazla kınanacak bir kusurdu, a m a z a n n e d e r i m o panikledi. Neticede iki Yargıtay üyesinin dinlenmesi için Başkanlar Kurulunun m a h k e m e kararı olsa da, Yargıtay üyeleri hakkın­ da ayrıca karar alınmadığından, m a h k e m e s o n u c u n d a dinleme kararı y o k h ü k m ü n d e d i r , hiçbir işlem y a p m a y a gerek yoktur manasında bir karar verildi, halbuki adalet sisteminin başın­ daki kişilerin bu durumları hiç de bu kadar basit geçiştirilme­ meliydi. Bu k a r a r çıkınca bir süre sonra Yargıtay B a ş k a n ı ' m n Çakıcı davasındaki rolü b a s m a intikal etti ve Başkan oldukça zorda kaldı, inkar etti, a m a Yargıtay'da MİT'çi Kaşif Kozinoğlu ile görüşmeleri, Yargıtay'ın Çakıcı hakkındaki b o z m a kararını çantasında taşıması, Çakıcı'mn bu karardan sonra tutuklana­ bileceği y o r u m l a r ı n d a bulunması gibi nedenlerden ötürü inan­ dırıcılığını yitirdi. Sonra Eraslan Bey hakkında yazan tüm basın mensuplarını m a h k e m e y e verdi, ama tüm davaları kaybetti. Yine Neşter 2 Da267

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

vasi k a p s a m ı n d a d e v a m eden m a h k e m e l e r d e tanık olarak din­ lenen bazı hâkimler, Yargıtay üyesi eski H S Y K Başkan vekilimin kendilerini arayarak davayla ilgili etkilemeye, baskı kurmaya çalıştığını b e y a n ettiler. Bu seviyedeki y ü k s e k yargıçların adaletsizliğine şahit olup ülkemizdeki adalete inancımızı kaybederken, kendi Yargıtay

Başkanları'm ve Yargıtay üyelerini haksız bulan böyle hâkimleri görerek de adalet adına gelecek için u m u d u m u z u muhafaza ediyoruz.

Kayseri Uyuşturucu Operasyonu
Kaçakçılık Daire Başkanlığında görev y a p a r k e n , bir gün Kayseri'den ö n e m l i bir haber geldi. Burada bir atölyeyi kira­ layan ve b o y a işi yapacaklarını söyleyen kişilerin uyuşturucu imal ettiğinden şüpheleniliyordu. Bu bilgi üzerine h e m e n Kay­ seri E m n i y e t i n e Merkez Narkotik ekibi g ö n d e r d i m ve bir müd­ det sonra şahısları izlemeye başladık. Düşünüldüğünde Kayseri bu zamana kadar uyuşturucu

işine hiç k a r ı ş m a m ı ş , dikkat ç e k m e y e n bir yerdi. Aleni bile ya­ pılsa k i m s e n i n dikkatini çekmeyeceği için kaçakçılar açısından çok uygun bir ortam yaratıyordu. İlk etapta atölyeye gelip gidenleri, araç plakalarını öğrenme­ ye çalışacaktık. Bu atölyeyi gözetleyebilecek mesafede birkaç yere kameralı ve fotoğraf makineli personel yerleştirdik ve kısa süre sonra buraya gece geç saatlerde araçların geldiğini ve bazı malzemelerin indirildiğini tespit ettik. Yapılan işin legal bir iş olmadığı k o n u s u n d a kanaatimiz artmıştı. Araç plakaları şüp­ heliydi, gelip giden araçlara G P S (takip) cihazı yerleştirip onla­ rın nereye gittiklerini öğrenmeyi d ü ş ü n ü y o r d u k . Diğer y a n d a n atölyeden çıkan t ü m atıkları, çöpleri alıp i n c e l e m e için labo­ ratuara g ö n d e r m e y e başladık, ayrıca gelip giden malzemelerin fotoğraflarını çekerek neler olabileceği k o n u s u n d a y o r u m l a r ya­ pıyorduk. Birinci hafta d o l m a d a n bu m a l z e m e l e r i n uyuşturucu 268

1. Bölüm: Devlet imalatında kullanılan m a l z e m e l e r olabileceği fikrini taşımaya başladık. Bu şüpheyle içerideki kişilerle ilgili b u l d u ğ u m u z tele­ fon numaralarını dinlemeye başlamıştık. Bir süre s o n r a gönderdiğimiz atıkların laboratuar sonuçları geldi, u y u ş t u r u c u bulaşığı ve uyuşturucu y a p ı m ı n d a kullanılan m a l z e m e l e r o l d u ğ u belirlenmişti. Bu esnada dinlemelerimiz de sonuçlanmış, faaliyeti yönetenin Selim isminde biri olduğu an­ laşılmıştı. Kısa bir süre sonra arkadaşlarım bu kişinin, m e ş h u r bir uyuşturucu imalatçısı olan ve çeşitli suçlardan dolayı ara­ nan Selim G e z e r olabileceğini belirterek bu şahsın Emniyette­ ki dosyasını getirdiler. Fotoğraflara baktığımızda benzerlik çok fazlaydı, araç ve kurduğu irtibatlar da bunu doğrular nitelik­ teydi. Böylece işi bir a d ı m daha ilerlettik ve atölyeyi sürekli ka­ mera kaydına alarak, buraya girip çıkan her şeyi takip etmeye başladık. Bir süre sonra artık bu o p e r a s y o n u n elimize geçmiş büyük bir fırsat olduğuna ve iyi değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getirdim. Arkadaşlarımı ve teknik şubeyi, istihbaratın teknik imkânlarını da zorlayarak, daha kapsamlı bir operasyon düzenlemek ü z e r e ikna ettim. Atölye iki katlı bir binanın üst katındaydı, alt: katta ise başka bir atölye faaliyet gösteriyordu. Alt kattaki insanlarla görüşerek üst kata çıkan bir k a m e r a sis­ temi kurmayı d ü ş ü n ü y o r d u k . Alt katta u y g u n ortamı yarattık­ tan sonra minik, kılcal kameralarla ikinci katı gözetleyebilen bir kamera sistemi kurduk. Böylece içeride olup bitenleri g ö r m e y e başlamıştık. A t ö l y e neredeyse bir B B G evi olmuştu, alt katta k o y d u ğ u m u z k a m e r a sistemiyle üst kattaki insanların ne yap­ tıklarını t a m a m e n seyredebiliyorduk. Orada gerçekten uyuş­

turucu imal edildiğini tespit ettik, gece çalışan kişiler asitleri ölçerek ve birtakım kimyasal maddeleri kaplara aktararak, belli oranda ve belli ölçekte bir araya getirerek işlemler yapıyorlardı. Artık bir i m a l a t h a n e takip ettiğimizden emindik. D ü n y a d a çok az polise nasip olabilecek bir sitem kurmuştuk ve canlı olarak içerde olup biten her şeyi izleyebiliyorduk. 269

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

Yaklaşık 20-25 günü geçmişti, ekibin sabrı azalmış, bir an önce m ü d a h a l e etme isteği ağır basmaya başlamıştı. A m a benim a m a c ı m bu m a l ı gidebildiği yere kadar takip etmekti, çünkü sa­ dece imalathaneyi almak, birkaç kişiyi de tutuklamak bir şey ifade e t m i y o r d u . Bir süre sonra imalathaneye gelip giden insan­ ların İstanbul'da, İzmit'te ve diğer illerdeki faaliyetlerini takip edebilmek için araçlarına G P S yerleştirdik ve takibi başlattık. S o n u n d a epey bilgi sahibi olduk; Selim bu işin içindeydi, asıl organizatör o y d u ve uluslararası çalışan büyük bir uyuşturucu h a p kaçakçısıydı, üstelik birçok suçtan aranıyordu. İmalatha­ neye geldiğinde yakalama operasyonu y a p m a y a karar verdik. Dosyasındaki bilgilere göre Selim Bulgaristan'da evlen­

mişti, eşi de Bulgar'dı. Bulgaristan'daki eşi ve yakınları birkaç defa atölyeye gelip gitmiş g ö z ü k ü y o r d u , hatta kayınbiraderi bir kimyagerdi. Y a n i ailecek bu işin içindeydiler ve Selim işi orga­ nize edebilecek kapasitede biriydi; geçmiş faaliyetleri de bunu gösteriyordu. S e l i m i bekliyorduk, yaklaşık 1 aydır operasyonu yürütmekteydik, ekip biran önce m ü d a h a l e etmek için sabırsız­ lanıyordu. Bir süre sonra S e l i m i n ve onunla irtibatı olan diğer kişile­ rin büyük çoğunluğunun Kayseri'de olduğuna kanaat getirdik­ ten sonra o p e r a s y o n u başlatmaya karar verdik. Yakalama ope­ rasyonuyla şahısların tamamını alacaktık. Baskın düzenleyen

arkadaşlarımız "imalathaneye girdik, hakim olduk, içeride her türlü m a l z e m e var" deyince ben Başkan Yardımcılarını alarak h e m olay yerini görmek, hem ilk defa böyle ciddi bir uyuşturucu operasyonu organize ettiğimizden orada bulunmak, hem de işleri bir düzene k o y m a k için Kayseri'ye gittim. Kayseri şubesi bu ko­ nuda yeterince donanımlı değildi, orada bu türden olaylar fazla olmadığı için birikim de yoktu, böyle bir şeyin desteklenmesi ge­ rektiğine i n a n d ı m ve gittim. Ankara'dan Kayseri'ye 3 saate yakın bir sürede v a r m a m ı z a rağmen imalathanede hâlâ asitlerin kay­ namakta o l d u ğ u n u gördüm. Şahıslarla ilgili adli işlemler yapıla270

1. Bölüm: Devlet rak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne gönderildi. Sonuçta t ü m ü yargılanarak tutuklandı ve 12 kişi m a h k u m oldu. Biz böyle başarılı bir operasyonun nasıl başladığını ve na­ sıl devam ettiğini bir s u n u m haline getirdik. O p e r a s y o n u n kod adı Erciyes'ti. Bu operasyon bizim açımızdan çok m ü k e m m e l ­ di, hem en tepedeki a d a m a ulaşmıştık hem de çok orijinal bir sistem k u r m u ş t u k . B e n i m çok kısa özetlediğim bu olay 30 gün içerisinde d e v a m etmişti, ama her safhası örnek bir olay olarak eğitim derslerinde anlatılacak nitelikteydi. Bu o p e r a s y o n u daha sonra Hollanda'da gerçekleşen bir

s e m p o z y u m d a anlattım. Türkiye ile Hollanda arasındaki uyuş­ turucu kaçakçılığı olaydan dolayısıyla iki ülke polisi arasında işbirliğine dayalı yakın bir ilişki ve alaka vardı. Bu ilişki benden önceki d ö n e m d e K O M M ü d ü r l ü ğ ü y a p m ı ş E m i n Aslan zama­ nında k u r u l m u ş ve d e v a m ettirilmişti. Türkiye'den Avrupa'ya gönderilen uyuşturucuların çoğu önce Hollanda'ya gidiyor, ora­ dan diğer ülkelere dağılıyordu. Hollanda, dünyadaki uyuşturu­ cu trafiği açısından kilit noktadır; kokainin ve sentetik uyuştu­ rucu dediğimiz Extacy'nin tüm dünyaya yayılmasında kavşak k o n u m u n d a d ı r ve bundan dolayı da T ü r k polisiyle çok sıkı bir ilişki içerisindedir. Bu ilişkiler kapsamında Hollanda tahkikat grubu bizi

Hollanda'ya davet etmişti, hatta ilişkileri sıcak tutmak adına eşlerimizle davet edilmiştik. Bunun üzerine o zamanki Emniyet Genel Müdür Yardımcımız Emin Aslan ve benden önceki Dai­ re Başkanı İsmail Çalışkan ile birlikte ailelerimizle Hollanda'ya gittik. Narkotik teşkilatının toplantılarına katıldık. Bu top­

lantıda benim de kısa bir sunum yapmamı, Hollanda polisine Türkiye'deki uyuşturucu ile mücadele konusunda bilgi vermemi ve onların sorularını yanıtlamamı istemişlerdi. Ben de Erciyes Operasyonu ile ilgili bir sunum gerçekleştirdim. Benim açımdan çok idealdi ve Hollanda'da bilinen sentetik uyuşturucu ile ilgiliy­ di. Ayrıca çok başarılı bir operasyondu ve ben düzenlediğim için 271

Haliç'te Yaşayan Simonlar her şeyin teferruatını biliyordum. Her soruya cevap verebilecek durumdaydım. Telaş ve heyecan içerisinde giderken sunumun yer aldığı CD'yi unuttuğumuzu fark ettik. Bu y ü z d e n daire ile bağlantı kurduk, internet üzerinden göndermelerini istedik; an­ cak film kayıtlan epeyce yüklü dosyalar olduğundan yalnızca fotoğraflan gönderebildiler. Yani imalathaneyi saatlerce çektiği­ miz filmin sadece birkaç kare görüntüsü ve birkaç kare fotoğ­ rafı vardı. S u n u m u bu eksikliklerle gerçekleştirdim. Dinleyenler arasında Hollanda'nın en meşhur narkotikçileri vardı. S u n u m d a imalathanenin içerisine kamera yerleştirdiğimizi, böylece tüm olup biteni izlediğimizi söylediğimde ve imalathaneyi gösteren fotoğraflar da ekrana geldiğinde Hollanda polisinden birkaç kişi ayağa kalkıp buna i n a n a m a d ı k l a n m söylediler. Türk polisinin bu kadar teknik açıdan bu kadar donanımlı çalışarak imalatha­ nenin içine k a d a r girebilmesini kıskandıklarını bile gördüm. Bu çalışma yöntemi T ü r k polisi açısından oldukça gurur vericiydi.

Lodur Operasyonu
Ağır iş makinelerini taşıyan fırlar lodur olarak adlandırılır. Bu fırlar dozer gibi ağır ve büyük iş makinelerinin nakliyesin­ de kullanılır. İşte böyle bir araç ile uzun mesafede uyuşturucu ticareti yapılacağına dair bilgi almış, bunları izlemeye ve dinle­ m e y e başlamıştık. Bir süre sonra gerçekten de izlediğimiz kişi­ lerin lodur ile Afganis tan 'dan uyuşturucu getireceklerini öğren­ dik. Bu bizim için çok iyi bir fırsattı ve zaten b e n i m de a m a c ı m hep daha b ü y ü k organizasyonlarda, işin k a y n a ğ ı n a giden iş­ lerde yer almaktı; basit ihbarlara dayanan k ü ç ü k olaylarla uğ­ raşmak i s t e m i y o r d u m . B u n u n üzerine narkotik şubesini ilgili birimlerle h a r e k e t e geçirdik, ayrıca yetersiz o l m a m ı z ihtimaline karşı İstihbarat Daire Başkanlığının unsurlarından da destek talep ettik. Tırın gizli zulası İzmir'de bir atölyede yapılıyordu, biz bu atölyeyi de denetliyorduk. Atölyede lodurun ön kısımlarından 272

1. Bölüm: Devlet

kapaklar açılıyor, ana şasesinin içerisi boydan boya zula ha­ line getiriliyordu. D a h a sonra ön tarafı kapakla kapatılınca en azından birkaç ton alabilecek kadar büyük bir zula elde edilmiş oluyordu. O k a d a r ki, bu araçları her gün g ö r m e m i z e rağmen, böyle bir araçta bu kadar büyük bir zulanın yapılıp bu kadar ustalıkla gizlenebileceği hiç aklımıza gelmemişti. Dışarıdan bakıldığında araca, önemli alet edevatın konacağı y e d e k depolar y a p ı l ı y o r m u ş gibi görünüyordu, ancak istihbarat birimi bir hafta süren bütün bu işlemleri tek tek fotoğraflamış, filme almıştı. T ı n n alınması, zula yapılması, kapağının takıl­ ması dahil her aşamayı görüntülemiştik. A m a c ı m ı z lodur yola çıktığı z a m a n u y g u n bir yerde G P S takip cihazı yerleştirmek­ ti: lodurun üst kısmında büyük kalaslar vardı, birini kaldırıp içerisine rahatlıkla cihaz yerleştirebilirdik ve kalaslar sinyalleri absorbe e t m e d i ğ i n d e n dolayı da haberleşmek çok iyi olacaktı, ayrıca devasa bir tır olduğu ve girip çıkabileceği yerler sınırlı olduğu için takip etmek çok kolaylaşacaktı. A n c a k bütün ıs­ rarlarıma r a ğ m e n , araca uluslararası çalışabilen bir G P S cihazı koyamadık. M a a l e s e f bu kadar kısa z a m a n d a bir u y d u veri­

cisi b u l a b i l m e k kolay değildi, elimizde o kadar teknik i m k â n y o k t u ve d a h a önce hazırlık da yapılmamıştı. Ne istihbaratta ne de bizde böyle bir cihaz vardı. Aslında cihazı başka ülkeler­ den, özellikle müttefik o l d u ğ u m u z A m e r i k a d a n , A l m a n y a d a n , F r a n s a d a n a l m a k m ü m k ü n d ü a m a ben o p e r a s y o n u n tamamı­ nı kendi i m k â n l a r ı m ı z l a gerçekleştirmek istiyordum, ç ü n k ü on­ lardan cihaz alındığı z a m a n sanki operasyonun t a m a m ı onlar tarafından y a p ı l ı y o r m u ş gibi bir imaj yaratılıyordu. O y s a ken­ dimize de ö z g ü v e n gelmesi gerektiğini düşünüyor, kendi polisi­ mizin Avrupa'da ve dünya üzerinde prestij sahibi olmasını isti­ y o r d u m . Y a r d ı m en zor şartlarda ve son çare olarak düşünül­ meliydi. N e t i c e d e teknik ekipteki arkadaşlar u y g u n cihazı araca yerleştiremediler, b u n u n yerine bir cep telefonu koyacaklardı. Nasıl olsa tır k o c a m a n , bize sadece sinyal gelse, belli baz istas273

Haliç'te Yaşayan Simonlaı yonlarından geçtiklerini bilsek yeter diyorlardı. Ayrıca tır şofö­ rünü de dinlediğimiz için ülkeye girdiği z a m a n haberimiz olacak diye daha gelişmiş bir cihaz k o n m a s ı n a pek taraftar değillerdi. Diğer y a n d a n böyle bir cihaz yerleştirilirken görülme ihtimalin­ den dolayı daha tedbirli davranıyorlardı. Ben her şeye rağmen tırın uzun sürede gelebileceğini ve telefonun pilinin yetmeyece­ ğini düşünerek yöntemlerini reddediyordum. A n c a k yine de bu fikre uyuldu ve Karadeniz'de teknik ekip tarafından tıra bir cep telefonu yerleştirildi, hudutlarımızı terk edinceye kadar tın ta­ kip ettik. L o d u r İran üzerinden Afganistan'a gidecekti, ama um­ madığımız bir şey oldu, turdan teknik veri alamıyorduk. İran'da cep telefonlarımız uluslararası dolaşıma dahil olamıyordu, her­ hangi bir T ü r k G S M şirketi İran'a gittiği z a m a n çalışmazdı. Bu yüzden İran'dan sonrasını göremiyorduk. Afganistan'a veya

Pakistan'a varınca çalışır diye düşünüyorduk, fakat oralardan da sinyal alamadık. Yalnızca tır şoförünün z a m a n zaman kur­ duğu irtibatlara bakarak bulunduğu yeri tespit ya da tahmin edebilmekt evdik. Yaklaşık bir ay sonra tırın Ağrı ili D o ğ u b e y a z ı t ilçesi Gürbulak Hudut Kapışımdan girdiğini öğrendik. Fakat enteresan bir şey oluyor, tır şoförü malı teslim etmek için araması ge­ reken numarayı bir r a k a m hatalı çeviriyordu! Biz doğru nu­ marayı biliyorduk a m a bir türlü şoför bu n u m a r a y ı çeviremiyordu. Kaçakçılık Daire Başkanlığından, dikkat ç e k m e y e c e k iki takip timini tır ü l k e m i z e girdiği an doğuya gönderdik ve aracın hem ö n ü n d e n h e m arkasından takip başlattık. Bir y a n d a n şo­ förü dinlemeye d e v a m ediyorduk; fakat şoför gün b o y u n c a bir türlü asıl patronu ile kontak kuramıyordu, bunu başarabilse İstanbul'da bir adrese malı teslim edecekti. T a k ı p ekipleri ile birlikte Ankara'ya kadar geldi. İstanbul Narkotik ekiplerine ön­ ceden alarm vermiştik. İstanbul y a k a l a m a y a öyle hevesliydi ki, ekiplerini A n k a r a yakınlarına kadar çıkarmışlardı. Oysa asıl

a m a c ı m ı z tın y a k a l a m a k değildi; gerekirse tır gelip y ü k ü n ü in274

1. Bölüm: Devlet

dirsin, malı alsınlar diye bekleyecektik zira malı alanlar nerelere götürüp dağıtacaklarsa asıl onları y a k a l a m a k istiyorduk. A m a z a m a n geçti, tır Ankara'ya yaklaştı, Ankara'yı da geçip Bolu'ya doğru g i t m e y e başladı ama bir türlü şoför irtibat kuramıyordu. Bunun ü z e r i n e , başka türlü irtibat kurmakta zorlandığı için, tır şoförü aracı î z m i r istikametine çevirdi ve Eskişehir istikametine doğru yol a l m a y a başladı. Tabii takip ekipleri de peşinden. Biz bu e s n a d a az da olsa bilgi sahibi olsunlar diye İzmir'e de alarm verdik, îzmir Emniyeti de dikkat kesilmişti. Bir m ü d d e t sonra Eskişehir yakınlarında bize destek olmak üzere hazırlık yapan İstanbul ekibinin İzmir y o l u n a saptığını ve Eskişehir yo­ luna girip t ı n d u r d u r d u ğ u n u öğrendik! Bizim ekipler vardı a m a bir defa tır durdurulmuştu. İstanbul ekibi tın yakaladı; bir de sanki y a k a l a n m a m ı ş gibi tın alıp İstanbul'a doğru yola çıkart­ tılar. Yani tır İstanbul'a götürüldü ve orada yakalanmış işle­ mi yapıldı. Bu korkunç bir şeydi, onların tek amacı çok büyük miktarda uyuşturucu yakalamaktı, bunun şanına sahip olmak istiyorlardı. Oysa biz bu lirin gidebileceği hedefleri ve şebekenin ta­ m a m ı m ortaya çıkarmayı amaçlıyorduk. Maalesef Türkiye'de uyuşturucuyla m ü c a d e l e anlayışının temelinde, büyük miktar­ da mal y a k a l a m a k ve basında yer alıp reklam y a p m a k amacı vardı. O z a m a n bu mantaliteyle uğraşmanın oldukça zor ol­ duğunu g ö r m ü ş t ü m ; özelikle iller, nerdeyse birbirinin elindeki malları k a p a c a k kadar bu işin şan şöhretini önemsiyorlardı. Bu işle gerçek m ü c a d e l e çok uzakta g ö r ü n ü y o r d u . Soruşturmalar sürdü, şahısların uzun uzun ifadelerini aldık. İşte o z a m a n çok daha rahatsız o l d u ğ u m şeyler öğrendim. bodurla sadece Türkiye'ye kaçak mal getirmemişler,

Afganistan'dan başka yerlere

mal taşımışlar, yani tır aslında

Afganistan içinde ve İran'a birkaç defa mal taşımış. Tır m o bü­ yük gövdesine tonlarca, tam bilemiyoruz ama belki bir ton belki iki ton afyon veya benzeri maddeler yüklenip İran'a getirilmiş. 275

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

İran'da belli hedeflere yerleştirilmiş, tekrar tekrar gitmiş gelmiş. Asıl taşıma faaliyetleri bittikten sonra Afganistan'dan ya da

İran'dan, y a n ı l m ı y o r s a m yedi yüz kilo civarında esrar yüklenip getirilmişti. Y a n i biz yalnızca esrarı yakalamıştık, afyon veya morfin benzeri uyuşturucu Afganistan-İran arasında taşınmış­ tı. B ü y ü k olasılıkla afyon taşınmıştı, bu şekilde İran'da b u n u n imalatı yapılarak eroine dönüştürülebilir ve daha sonra Türkiye ve Avrupa'ya sokulabilirdi. Biz eğer u y d u bağlantılı bir takip cihazı veya en azından kendi içine kayıt alabilen bir alet yerleştirebilseydik, aracı tes­ lim aldığımızda o kayıtlara bakarak Afganistan la İran arasın­ da üç defa gidip gelindiğini ve her birinde birkaç ton afyonun taşındığı n o k t a l a n , h e m alış hem satış noktalarını kesin koordinatlarıyla birlikte tespit edip özellikle İran'a çok ciddi istihbari bilgi verebilirdik. Afganistan'da bir şeyler yapabilecek, oradaki kuvvetlere bilgi verebilecek imkânımız vardı, ama gerek tecrübesizliğimiz, gerek teknik alt y a p ı m ı z ı n eksikliği ve gerek­ se arkadaşlarımızın ileriyi g ö r e m e m e s i nedeniyle ve belki böyle uluslararası bir operasyonu b e n i m de ilk defa y ö n e t m e m veya Daire Başkanlığında çok yeni o l m a m dolayısıyla teknik aletler­ le ilgili sistemi k u r a m a m ı ş o l m a m nedeniyle bu operasyonda ciddi bir kaybımız olmuştu. Bu çok daha derin ve uluslararası ses getirecek b ü y ü k l ü k t e bir operasyon olabilirdi; ama bizim arkadaşlar y a l n ı z c a bu kadar fazla miktarda uyuşturucuyu ya­ kalamış o l m a k t a n dolayı bile günlerce zafer sarhoşluğu içinde bulundular. Ü s t m a k a m l a r ise bu farkı g ö r e m e y e c e k kadar baş­ ka işlerle meşguldüler. D e n e t i m , hesap sorma, a m a c a uygun görev yapılıyor mu diye bakma, d e n e t l e m e imkânı olmadığı gibi tüm işi bozanları kutlayacak kadar bu işlerin doğrusunu, arka planını a l g ı l a m a k t a n uzaklardı. Bense ciddi bir mağlubiyet kabul ettiğim bu olayın üzüntü­ sünü o g ü n d e n beri yaşarım.

276

1. Bölüm: Devlet

EDİRNE Kapıkule Tahkikatı
Biraz ü z g ü n , biraz hasta, biraz da kırgın olarak 2005 yılının haziran a y ı n d a sürgün edildiğim Edirne'de göreve başlamıştım. Kısa bir süre sonra ö n ü m e baktığımda şehrin her tarafında ka­ çak sigara ve içki satıldığını g ö r d ü m . Hatta bu o kadar alenileşmişti ki her g ü n yüzlerce Bulgar aracı Edirne'ye geliyor, şehrin belli y e r l e r i n d e sigara, içki ve purolar satılıyor, bazı kişiler bun­ ları toplayıp İstanbul'a götürüyordu. Diğer y a n d a n akaryakıt kaçakçılığı da benzer yollarla yapılı­ y o r d u . Bulgaristan plakalı araçlar sınırdan giriş yapıyor, depo­ larındaki benzinleri şehir merkezinde hortumlarla çekerek satı­ yorlardı. Bu d u r u m u n iç y ü z ü n ü a n l a m a k için konuyu araştır­ m a y a başladık. Edirne'de u z u n süredir çalışan istihbaratçıların topladıkları bilgileri g ö r d ü m , d u r u m görülenden daha organi­ zeydi. Kaçakçılık ( K O M ) ve İstihbarat birimlerinde çalışan arka­ daşlarımla birlikte yaptığımız araştırmada g ö r d ü k ki ç o ğ u n l u ğ u Bulgaristan v a t a n d a ş ı 5-6 bin kişi ile aynı şekilde Türkiye'deki binlerce kişi, T ü r k i y e ' y e vergisiz sigara, içki ve diğer tekel ürün­ leri ile akaryakıt sokmayı meslek haline getirmişti. G ü n ü b i r l i k ziyaret adı altında her gün Bulgaristan 'dan

Türkiye'ye g e l m e k hiçbir vergi ve harca tâbi değildi. Dolayısıyla bu insanlar h e r gün Türkiye'ye girip çıkıyorlardı, her giriş çı­ kışta da alabilecekleri kadar m a l z e m e onlara teslim ediliyordu. O günlerde h u d u t kapılarına girip çıkan kişilerin kaydedildiği bilgisayar verilerini incelediğimde belli kişilerin ayda 50 defa sınırdan girip çıktığını ve kapıdaki asıl y o ğ u n l u ğ u bu kişilerin o l u ş t u r d u ğ u n u fark ettim. Organize o l u n m u ş t u . Kaçakçılığı

organize e d e n kişiler, n o r m a l yolculara kapalı olan g ü m r ü k sa­ hasına, free shoplara 1 geliyor, burada d a h a ö n c e anlaştıkları Bulgarlarla telefonla irtibat kuruyor, sınırdan giren Bulgarların

1

Vergi ö d e m e d e n alışveriş yapılabilen mağazalar.

(Yazarın notu)

277

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

sayısına göre free shoptan malzemeleri sanki bu gelen yolcular alıyormuş gibi onlar adına alıp kolilerle bekliyor, malzemeleri alacak olan araç geldiğinde de bagajına döktürüyorlardı. Son­ ra yolcular Edirne'ye gidip malzemeleri başka birilerine teslim ediyorlardı. Böylece belli oranda taşıma ücreti alıyorlardı. Her kişinin on, belki yirmi tane bu şekilde her gün Bulgaristan'dan gelen araba ve yolcuları vardı. Teslim edilen mallar Edirne'de belli yerlerde biriktiriliyor, kapalı kasalı araçlarla İstanbul'a gö­ türülüp, o r a d a k i bar, pavyon veya gece kulüplerine belli büfeler vasıtasıyla dağıtılarak sisteme sokuluyordu. H e s a p edildiğinde, eğer dört kişiyi yanınıza alır ve bir oto­ mobil ile g ü n d e bir defa giriş çıkış yaparsanız, en uygun hali ile 4x3=12 karton sigarayı yurda sokabilirdiniz. Böylece o gün­ lerdeki fiyatı ile 12x12=144 avro ödeyecek ama aynı sigaranın fiyatı Türkiye'de tam iki katı olduğundan vergilerden muaf ola­ rak para. kazanacaktınız. Aynı şekilde alkollü içkiden ve akar­ yakıttan g ü n l ü k belli bir miktar ciro elde edecek, yüzde ellisi kadarını cebe atacaktınız. Bulgaristan'a girerken de benzeri bir kazanç söz konusuy­ du. Hatta eğer ikinci defa girip çıkılabilinirse b u n u n iki katı kazanılabilirdi. Ayrıca Bulgaristan'da çok ucuz olan et, ceviz, badem gibi ürünler de getirilip satılırsa kazanç bir hayli artıyor­ du. Ost d ü z e y bir m e m u r u n 300 avro aldığı Bulgaristan'da bu rakam çok iyi bir kazançtı. T ü r k vatandaşları Bulgar konsolos­ luklarından her z a m a n vize a l a m a d ı k l a n n d a n , bu kaçakçılıkta asıl para k a z a n a n Bulgarlar oluyordu. Genellikle de bu kişilerin h e m Bulgar h e m T ü r k free snoplarından iki katı sigara ve içki aldıkları ve ç o ğ u n u n araçlarında zula d e n e n gizli bölmelerin ve ek depolarının o l d u ğ u da ortaya çıkmıştı. O tarihlerde günde 10-12 bin civarında insanın hudut kapısını kullandığı düşünü­ lürse, ülkemiz için yıllık 300 milyon TL kadar vergi kaçağından bahsetmek mümkündü.

278

1. Bölüm: Devlet Olayları araştırmaya başladık. Bulgarların geldiği pazar

yerlerine e l e m a n l a r yerleştirerek sigaraları kimlerin nerede top­ ladığını, sonra toplanan sigaraların nerede depolandığını tespit e t m e k üzere kaçakçıları takip etmeye başladık. Bu bilgilerimizi teyit eder m a h i y e t t e bazı kişileri yakaladık. Şehirden ayrılan küçük k a m y o n e t l e r i n içerisinde çok sayıda sigara ve içki yaka­ lamaya başladık. Olaya daha sonra derinlemesine araştırdığı­ mızda Kapıkule'deki y i r m i d e n fazla free shoptan özellikle dört tanesinin sadece bu amaçlar için faaliyet gösterdiğini gördük. Hatta free snopla hiç alakası o l m a y a n bazı kaçakçılar, yurtdı­ şından kendi adlarına sigara ve içki getirterek free shopların antrepolarında depoluyor, kurdukları organize grup sayesinde de günübirlik Türkiye'ye girip çıkan Bulgar veya Türkleri san­ ki kendi ihtiyaçları için alıyormuş gibi gösterip, onlara sadece taşımalarına karşılık belli miktar para ödeyerek bu sigara ve iç­ kileri piyasaya sürüyorlardı. Yani sigara ve içki üzerinde %270 oranındaki aşırı miktardaki Ö T V ' d e n kurtulmak için mevzuat­ taki boşluktan istifade ederek sürekli ülke içerisine kaçak si­ gara ve içki sokuyor, böylece vergiden kurtuluyorlardı. Ayrıca özel zulası olan araçlarla (hatta yaya olarak sırtlarında taşıya­ rak) gece çalışan gümrükçülerin de göz y u m m a s ı sayesinde free shoplardan dışarıya toplu olarak çok miktarda sigara ve içki çıkarıyorlardı. Bu yolla elde edilen gelir öyle yükselmişti ki ra­ kamlar her free shop için aylık birkaç milyon doların üzerine çıkmıştı. Bu y ö n t e m l e yılda yaklaşık iki-üç y ü z milyon dolarlık kaçak sigara ülkeye sokuluyor ve vergi kaybı oluyordu. Yine aynı şekilde kaçak akaryakıt da Türkiye'ye genelde böyle getiriliyordu. Edirne ili ile Kapıkule arasında on beş k m l i k bir mesafede en az yirmi tane petrol istasyonu vardı. A m a bu petrol istasyonları farklı bir şekilde işliyordu; pompaları ters p o m p a d e n e n bir sistemle çalışıyordu. Bildiğimiz petrol istas­ yonlarında pompalar petrolü arabanın deposuna koyarken,

buradaki p o m p a l a r tam tersini y a p a r a k arabanın d e p o s u n d a k i 279

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

benzini çekip istasyonun d e p o s u n a alıyordu. Yol kenarındaki petrol istasyonları çoğunlukla bu amaçla faaliyet gösteriyordu. Yani yurtdışından gelen araçların yurtdışından aldıkları ucuz m a z o t veya benzinleri petrol istasyonuna boşaltıyor, bu suretle yurtdışından alınan petrol ürünlerini akaryakıt vergisi ödeme­ den ülke içerisine sokuyorlardı. Böyle bir kaçakçılığa m ü d a h a l e e t m e k lazımdı, ülkenin kay­ nakları boşa gidiyordu. Bu amaçla biraz daha derin bir ince­

leme yaptığımızda, sistemin böyle çalışmasını gören kapıdaki gümrükçü, polis ve diğer görevlilerin de rüşvet almaya, irtikap y a p m a y a başladıklarını tespit ettik. Kapıkule'de yukarıda an­ latılan şekilde kaçakçılık yapıldığını gören g ü m r ü k ç ü l e r ve po­ lisler bu işi ö n l e m e yerine haksız kazanç sağlayanlardan ken­ dilerine çıkar elde etme y o l u n u aramışlar ve z a m a n içerisinde herkes, idealist başlayanlar da dahil bu pisliğin içine girmişti. Hepsi birbiriyle bağlantılıydı, free shoplar sokaktaki kaçak­ çılık şebekeleriyle beraber çalışıyor; polisler, g ü m r ü k ç ü l e r ve kapıdaki diğer m e m u r l a r kaçakçılık yapan şebekelerden rüşvet alıyordu. Bu işte pay sahibi olan herkese yönelik bir operasyon yapılmadığı m ü d d e t ç e kaçakçılığı önleme k o n u s u n d a başarı sağlanamazdı. Oysa elimizdeki imkânlar çok sınırlıydı, Edirne gibi bir yerde çok az sayıda polis vardı ve mevcutlar da operasyonel tecrübeye sahip değillerdi, ayrıca u z u n yıllar ciddi ope­ rasyon icra edilmemişti ve teknik imkânları da yeterli değildi. Önce bu olayla ilgili genel bir çalışma yaptık. İstihbarat biri­ mindeki görevliler bu olaylarla ilgili önceden çalışmış ve bir bilgi birikimi sağlamışlardı. O n l a n n birikimlerini bir brifing notuna dönüştürdük. İl Savcısı Şenol Yıldız ve dört yardımcısını Emniyet Müdürlüğüne davet ederek brifing verdik ve yapılan kaçakçılığı anlattık; ne g ö r d ü ğ ü m ü z ü , ne d ü ş ü n d ü ğ ü m ü z ü ve ne y a p m a k istediğimizi belirttik. O d ö n e m d e iyi çalışan, dürüst ve namus­ lu insanlar da elbette vardı. Anlattıklarımızı dinlediler ve kendi teşkilatımızı da eleştirdiğimizi duyunca tarafsızlığımızdan emin 280

Bölüm. Devlet.

olup durumu kabul ettiler. Ancak b u n u n kaçakçılık şebekelerince yapıldığını hukuki delillerle ispatlamamızın çok zor olduğunu düşünüyorlardı. Söylediklerine göre anlattığımız durum yıllardır biliniyordu ve her yıl binlerce kaçakçılık davası savcılığa geliyor­ du. Bunların çoğuna peşin ödeme adı altında bir ceza kesilmek­ teydi, yani sigara ve içkiyle yakalanan kişi bunun iki katı kadar para cezası alırdı, ama ödeyen yoktu. Şahıslara ön ödeme cezası kesilerek bir ay içinde ödemeleri için tebligat yapılıyordu; ancak şahıslar y a b a n c ı oldukları ve yurtdışına gittikleri için bir daha ne ödemenin alınması ne de tebligat şansı oluyordu. Biz bu işi hallederiz dedik. Çok fazla da abartmadan kendi­ lerinden birtakım taleplerde bulunduk ve onlar da bu taleple­ ri yasaların el verdiği oranda hukuki olarak karşılayacaklarını vaat ettiler. B u n u n üzerine bir çalışma dosyası açarak çalış­ maya başladık. Bir yandan kaçakçılığı nasıl yaptıklarını öğren­ mek için free shopları ve onlarla birlikte hareket eden kaçakçı gruplarını izlemeye başladık. Bunları teknik takibe aldık ve şe­ hir içindeki faaliyetlerini takip etmeye başladık. Onların nasıl bir organize şebeke içerisinde çalıştıklarını tespit etmeye çalı­ şıyorduk. D i ğ e r y a n d a n Polis Teşkilatının kapıdaki görevlileri­ nin yaptıklarını anlamak için polis birimleri üzerinde araştırma başlatmıştık. G ö r d ü ğ ü m ü z manzara iyi değildi, bizim polisler de küçük miktarlarda da olsa rüşvet çarkının içerisine girmişti. Son defa u y a r m a k üzere Kapıkule E m n i y e t Şube Müdür­ lüğünde çalışan t ü m polisleri toplayarak kapıdan gelip geçen herkese iyi m u a m e l e yapmalarını, görevleri esnasında kurallara uymalarını, her türlü kanunsuzluğa karşı olmalarını, namuslu bir görevin ö n e m i n i , rüşvet gibi olaylara karışmamalarını, k i m olursa olsun yanlış yapanlarla m ü c a d e l e edeceğimi ve benzeri şeyleri anlattım. Bana d o ğ r u d a n bağlı olan Kapıkule E m n i y e t Şube M ü d ü ­ rünü değiştirdim. O n d a n sonra b u r a d a n nasıl bilgi edinebiliriz diye d ü ş ü n m e y e başladık. Bize göre kapıda görevli olan her281

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

kes şüpheliydi, sorarak kimseden bilgi alamazdık. Bu nedenle y ö n t e m l e r i n i ç ö z e b i l m e k için gizli kameraya b a ş v u r m a y a karar verdik. M a h k e m e d e n izleme kararı çıkardık. Kapıkule'deki polis peronlarında pasaport kayıtları için kullanılan bir bilgisayara, d e n e m e yapılacağını bahane ederek, içine k a m e r a yerleştirdiği­ miz bir L C D m o n i t ö r ü bağlayıp izlemeye başladık. Bir m ü d d e t sonra tam bir kaçakçılık şebekesiyle karşı kar­ şıya o l d u ğ u m u z d a n emin olmuştuk. Free shoptaki insanlar,

onların dışarıdaki uzantıları ve m a l l a n İstanbul'da dağıtanlar şeklinde birbirleriyle bağlantılı organize bir grup halinde bü­ yük' bir çark d ö n ü y o r d u . Bu insanlar külliyetli miktarda sigara ve içkiyi yurda sokuyorlardı, ö z e l l i k l e otobüsler geldiği zaman, yolcuların t ü m listesini alıyorlar, hiç sigara içki almamış olan kişilerin pasaport numaralarını ve isimlerini kullanarak onlar adına işlem y a p ı p otobüslerle toplu miktarda sigara ve içki çıka­ rıyorlardı. A y n ı şekilde günübirlik gelip giden birkaç bin kişi için de sigara ve içki çıkışı yapıyorlardı. Ayrıca fırsat bulduklarında, denetimsiz ortamlarda hiç kayda girmeden yükleyebildikleri ka­ dar içki ve sigarayı da otobüslere, özel otolara yüklüyorlar, hatta bazı otobüslerde bulunan gizli zulaları dolduruyorlardı. Yasaya göre gümrük görevlileri free shoplan ve o n l a n n antrepolannı sürekli denetliyordu, buna göre bir tek paket sigarayı bile kaçak çıkarmak m ü m k ü n değildi, kayıtlarda ortaya çıkardı. Çünkü yurtdışından sigaralar getirilirken g ü m r ü k denetiminde sayılarak antrepolara konuyor, sonra antrepodan yine gümrük denetiminde çıkarılarak free shoplara sayılarak veriliyor, free shoplar her sattığı malı kişinin pasaport numarası üzerine kay­ dediyordu. G ü m r ü k denetiminde tüm bunlara bakılıyordu, ama nedense zulalar dolusu sigara ve içki çıkanlmasma, kayıtsız mal satılmasına r a ğ m e n gümrük teşkilatının denetiminde hiç açık verilmiyordu. T ü m antrepolar, free shoplar ve satış belgeleri yüz­ lerce defa denetlenmiş ama hiç kaçak sigara satışı tespit edile­ memişti. D e m e k ki o kayıt ve denetimler de doğru yapılmıyordu. 282

1 Bölüm: Devlet Bunu gördükten sonra, önce bir müddet polisleri inceleme altına aldık ve gördük ki onlar da hukuki olarak eksikleri olan, pasaportlarında yanlışlık bulunan, vermesi gereken vergi ve harç­ ları vermeyen birçok kişiyi, belli miktarda para almak suretiyle ülkeye sokuyor veya bu kişilerin ülkeden ç ı k m a l a n n a müsaade ediyorlardı. Pasaportsuz girilmemesi gereken gümrük sahasına kaçakçı kişilerin her z a m a n girip çıkmasına göz yumuyorlar, mani olmuyorlardı. O kadar profesyonelce para alıyorlardı ki ya­ kın bir mesafeden izleseniz bile bunu görme imkânınız yoktu. Aslında normalde her polis kulübesini izleyen bir kamera vardı ve bunlar sistemli bir şekilde kayıt y a p m a k üzere kurulmuştu, ancak kameralar yalnızca kulübenin dışını görüyordu, üstelik rüşvet verenler parayı pasaportların içinde veriyor, polisler hiç kimsenin göremeyeceği biçimde, pasaportun sayfalanna bakı­ yormuş gibi y a p ı p parayı ceplerine veya çekmecelerine atıyorlar­ dı. Eğer bilgisayar monitörünün içine kamera koymasak, mevcut kameralardan izlesek para alma eylemlerini asla göremezdik. B u n u n ü z e r i n e işi biraz daha büyütmeye karar verdik. Baş­ ka bir bilgisayar monitörüne ve şube içerisindeki klimanın içe­ risine gizli k a m e r a l a r yerleştirerek toplamda üç k a m e r a y a ulaş­ tık. Bu tarihlerde asıl olarak gümrükçülerin en çok nerelerde rüşvet aldığını tespite yönelik istihbarat faaliyetlerine başladık. Yine o tarihlerde orada çalışan istihbarat görevlileri takdire şa­ y a n bilgiler toplamışlardı. Topladıkları bilgiler üzerine en azın­ dan beş-altı g ü m r ü k kulübesine daha k a m e r a k o y m a m ı z ge­ rektiğini d ü ş ü n m e y e başladık. T a m bu sıralarda polislerin gizli izleme faaliyetlerimizden şüphelendiklerini telefon dinlemele­ rinden öğrendik; bazı polisler bizim kamerayla tespitler yaptı­ ğımızı d u y m u ş t u . Kameraların yerini bilmiyorlardı ama farklı olan bir m o n i t ö r d e n huylanıp önce monitörü, sonra da üzerini örtüyle kapatmışlardı. Tedbir almaya başlamışlardı. Neyse ki kış yaklaşıyordu, ö z e l l i k l e polis ve g ü m r ü k kulü­ belerinin s o ğ u k olduğu, yeterli ısınmadığı şeklinde şikâyetler 283

Haliç'te Y a ş a y a n Simonlar vardı. İşte b u n u fırsata dönüştürmeyi d ü ş ü n d ü m ; o zamanlar yeni çıkan quartz elektrik sobalarına talep de çoktu. Ben de bunu yaygınlaştırarak birçok kulübeye koyabileceğimize ve bu arada bazılarının içerisine kamera yerleştirerek izlemeyi kap­ samlı hale getirebileceğimize kanaat getirdim. Önce bu y ö n t e m i n d e n e n m e s i gerekiyordu. Bana yardımcı olmak için her şeyi y a p a c a ğ ı m bildiğim, z a m a n ı n Daire Başka­ nı Sabri U z u n ' d a n , İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı olarak çalıştığım d ö n e m l e r d e n tanıdığım, teknik bilgisi ve mütevazılığı ile çok b e ğ e n d i ğ i m polis m e m u r u N.'yi, ve teknik heyeti iste­ miştim, h e m e n geldiler. Teknisyen polislere planımızı aktardım ve bunun için önce birkaç tane elektrik sobası alıp içerisine kamera yerleştirerek d e n e m e m i z gerektiğini, aletin sobanın sı­ caklığından ne kadar etkileneceğini, çevredeki diğer alet ve ci­ hazları ne k a d a r etkileyeceğini test etmek gerektiğini anlattım. Geçmiş tecrübelerime dayanarak bu cihazı test e t m e d e n kul­ lanmak i s t e m i y o r d u m . H e m e n işe koyulduk; önce iki soba alıp içerisine k a m e r a ve görüntü nakledecek cihazları yerleştirdiler, kameraların dışarıda g ö r ü l m e durumu, sıcaktan etkilenme, fre­ kans kayması ve görüntü nakleden sistemlerin başka cihazları etkileyip etkilemediği gibi testleri y a p m a y a başladık. G ü n d ü z m a k a m d a çalışıyor, gece de istihbaratın küçük atölyesinde de­ n e m e , montaj işlemleri yapıyorduk. Ufak değişikliklerle sistemi işler hale getirdik. Netice çok iyi değildi; a m a işe yarayacaktı. İlk d e n e m e l e r başarılı olunca, bir y a n d a n yeni sobalar bul­ m a y a bir y a n d a n da nereye, nasıl yerleştiririz, nerede izleriz, nasıl değerlendiririz gibi hesaplar y a p m a y a başladık. G ü m r ü k şahsında y a l n ı z c a bir odayı kullanabiliyorduk, elimizde operas­ y o n d a kullanılacak az sayıda görevli vardı, 5-6 k a m e r a kurdu­ ğ u m u z d a bu k a d a r çok kameranın görüntülerinin izlenmesi, değerlendirilmesi gerekecekti, kolay iş değildi. Cihazlar analog sinyallerle çalışıyordu, başka cihazları etkileyebilir, kendileri çevredeki elektronik sistemlerden etkilenebilir, ayrıca frekans284

1. Bölüm: Devlet lan birbirine çok yakın olduğundan birbirlerini etkileyebilirler­ di. Dolayısıyla çok iyi plan y a p m a m ı z gerekiyordu. îl Valimiz Nusret Miroğlu'ndan destek istedik. Kendisi

Kapıkule'deki yolsuzluklarla ilgili çalışma yaptığımızı biliyor, ama planımızın içeriğine tam olarak vakıf değildi. Yine de ope­ rasyon yapılmasını çok istediği için tüm çalışmalarımızı des­ tekleyeceğini belirtti. Talebimiz şuydu: Kapıkule deki polis ve gümrük peronlarına (kulübelere) Valilik tarafından soba yaptırılıyormuş gibi gösterecektik. Sayın Miroğlu kabul etti. Bunun üzerine yeterli sayıda kamera bulabilmek için araş­ tırmaya başladık. Aslında çok profesyonel cihazlar vardı; ama bu cihazları temin e t m e m m ü m k ü n değildi. Ben de daha önceden de muhtelif vesilelerle tanıdığım Almanya'daki bir arkadaşımdan, orada çok basit alanlarda kullanılan, hatta birçok evde ebeveyn­ lerin çocuklarını izlemek için kullandığı, kamufle edilirse istihba­ rat amaçlı da kullanılabilecek kamera ve bunların transmıtterlerini 2 getirmesini istedim. Altı-yedi takım getirdi. Ancak Emniyet Müdürlüklerinin böyle cihazlar için kaynaklan veya ödenekleri yoktu, ödeneği olmayan işler için bir tek polis kantinlerinin ge­ lirlerini h a r c a m a yetkim vardı. Bir takımın masraflannı buradan çıkardık, kalanı için İstihbarat Daire Başkanı Sabri U z u n imda­ dımıza yetişti; bize 6 takımı da alarak kullanma imkânı verdi. İstihbarat Dairesinin teknik elemanları ile bizim istihbarat biriminin çalışkan ekibi ve komiseri Alaattin, 7 takım kamera ve alıcıyı kısa sürede ayarlayarak frekansları birbirine karışma­ dan izleme y a p a c a ğ ı m ı z d u r u m a getirdiler. Daha sonra sobalar içerisine yerleştirerek bu cihazların nasıl çalışacağını bir müd­ det g ö z l e m l e d i k . Kameralar çok güzel gizlenmişti, vida deliğin­ den görüntü alabiliyorduk. Dördüncü günün sonunda oluşturduğumuz bu kameralı Kulübe-

sobalarla izlemeyi yapabileceğimize kanaat getirdik.

2

Ses ve video gibi elektronik sinyalleri başka yere taşıyan rihaz. (Yazarın notu)

285

Haliç'te Yaşayan Simonlar

. .

lere soba k o n a c a ğ ı n ı söyleyerek bizim teknik polislerimizi soba firmasının e l e m a n ı kılığında Kapıkule'ye gönderdik. Böyle bir şeyi h e m e n kabul ettiler, planımıza uygun şekilde ö n c e d e n seç­ tiğimiz y i r m i d e n fazla kulübeye kameralı sobaları yerleştirdik. A n c a k g ü m r ü k sahası çok büyüktü ve elimizdeki cihazlar çok basit, a m a t ö r c e y d i , görüntü alamıyorduk. B u n u n üzerine oraya en yakın c a m i n i n minaresine anten konulmasına karar verdik. C a m i n i n fahri bir i m a m ı vardı. O n u da ş ü p h e l e n d i r m e m e k adı­ na müftülükle görüştüm; hudutta bir insan kaçakçılığı olayı ile ilgili olarak Y u n a n i s t a n tarafını gözetlemek için camiyi kullana­ cağımızı söyleyip müftülükten destek alarak camiye gittik. M i n a r e y e antenleri yerleştirdikten sonra sistem çalışmaya başladı. Fakat bu sefer de bazı noktalarda mesafe uzun oldu­ ğ u n d a n y e t e r i n c e net görüntü alınamıyor, ayrıca araçlar girip çıktıkça g ö r ü n t ü bozuluyordu. Bir kamerayı orada bulunan İs­ tihbarat Birimine ait bir büroya yerleştirdik, böylece daha ka­ liteli görüntüler almaya başlamıştık. A m a en önemli yer olan, özel fatura d e n e n işlemlerin yapıldığı ve özellikle hayali fatu­ ra, kaçakçılık gibi yolsuzlukların gerçekleştiği oda biraz ters ve uzakta olduğu için görüntü alamıyorduk. Orayı izlemek için en u y g u n yer, g ü m r ü k sahası içerisinde Milli İstihbaratın kullan­ dığı odaydı. A ç ı k l a m a y a p m a k s ı z ı n , bir iş için k u l l a n m a k üze­ re M İ T Bölge Daire B a ş k a n ı m d a n izin istedik ve o n a y almamız üzerine alıcımızı buraya yerleştirdik. Çok net görüntüler almaya başladık. A n c a k bir m ü d d e t sonra odalarından g ü m r ü k görev­ lilerini izlediğimizi anlayan M İ T Bölge Daire Başkanlığı sistem­ leri buradan kaldırmamızı, böyle bir şeye destek veremeyecek­ lerini, g ü m r ü k l e aralarının açılmasını istemediklerini, Edirne G ü m r ü k l e r B a ş m ü d ü r ü ile g ö r ü ş m e m i z i söyledi. Biz de en çok G ü m r ü k l e r B a ş m ü d ü r ü İ.H.E.'den şüphelendiğimizi, t ü m ema­ relerin onu şüpheli hale getirdiğini ifade ettik. M İ T Bölge Daire Başkanı 4 yıldır görevdeydi ve söylediklerinde kararlıydı; yapa­ cak fazla bir şey yoktu. M e c b u r e n oradaki sistemimizi kaldırdık 286

1. Bolüm: Devlet

ve onu da m i n a r e y e taşıdık. B u r a d a n izlemeye d e v a m ettik fa­ kat kalite k ö t ü y d ü . İzlemenin on ikinci g ü n ü n d e gizli faaliyetimizin g ü m r ü k ta­ rafından d u y u l d u ğ u n u anladık; bazı g ü m r ü k görevlilerini dinli­ yorduk. O l a y l a r d a n haberdar olduklarını ve araştırmaya başla­ dıklarını g ö r d ü k . K a m e r a y l a izlediğimizi biliyorlar a m a kamera­ ların nerelere gizlendiğini bilmiyorlardı. A n c a k izlendiklerinden bir şekilde e m i n olan gümrükçüler, on beşinci günden sonra araya araya b i z i m sobaların içerisindeki kameraları buldular. Onlara bilgi sızmıştı. Sanıyorum bizim izleme ve dinleme kararı a l m a k için g ö n d e r d i ğ i m i z yazılar vasıtasıyla A d l i y e d e n bilgi sı­ zıyordu. N e t i c e d e kameraları buldular, a m a biz sessiz kaldık. Bu arada günler boyunca her türlü rüşveti, irtikabı kayıt altına almayı başarmıştık. O z a m a n g ü m r ü k t e görebildiğimiz kadarıyla dört önemli nokta vardı: giriş, çıkış, m u a y e n e ve özel fatura. Bu dört ayrı kulübeden her gün toplanan paralar belli bir kulübeye getiriliyor, orada tek tek sayılıyor, ondan sonra altı veya yedi d e s t e y e ayrılıyordu. Üst rütbeli bir g ü m r ü k ç ü geliyor, her desteyi bir kişiye veriyor, kalan iki desteyi ise alıp götürü­ y o r d u . Bu da gösteriyordu ki, bir deste kendisi, diğeri kendi­ sinden daha y u k a r ı d a k i biri içindi, a m a bu ağın nereye kadar gittiğini bilmiyorduk. Bu bilgilere ulaşmıştık ancak gizli kamera görüntülerini sey­ retmek hiç kolay değildi, bir kamera 24 saat kayıt yapıyor ama 48 saatte a n c a k çözülüyordu. Kameralar on beşinci günde bu­ lunmuştu ama biz daha beşinci-altıncı günlerin görüntülerini iz­ liyorduk. S o n u n d a inanılmaz şeyler ortaya çıkmıştı, birbirinden bağımsız beş binden fazla para alma görüntüsü tespit etmiştik. Görevlilerin p a r a l a n y u k a n d a anlattığım şekilde tek tek sayıp kendi aralarında bölüştüklerini tam seksen beş defa kaydetmiş­ tik. Ayrıca rüşvet vermeyen insanlarla nasıl pazarlık yapıldığını, rüşvet vermeyenlerin nasıl tehdit edildiklerini tespit etmiştik. En vahimi de rüşvet adı altında yabancı kadınlara cinsel tacizde bu287

Haliç'te Yaşayan Simonlaı lunulmasıydı. "Birlikte olursak size her şey serbest" deniyordu, izlerken yapılanlardan midemiz bulanmıştı. Resmi bir kurum içerisinde y a b a n c ı kadınların onuruyla oynanıyordu. Genel görüntü çok netti, o alanda hudut kapısı içerisinde bulunan, birkaç istisna haricinde tüm görevliler, rüşvet, irtikap, kaçakçılık faaliyetlerinin içerisindeydi. Hatta kapının giriş ve çı­ kışındaki kulübelerde, son çıkışta pasaport işlemi yaptırmadan çıkan var mı diye kontrol için bulunan polis görevlileri orada alenen para alamadığı için, gümrükçüler kendi paylarından o görevliye de hisse veriyorlardı. Yani oradaki polis ve gümrüğün bütün görevlileri, belki bir iki istisna hariç, d u r u m u biliyor ve hepsi birbirleriyle anlaşmalı bir şekilde kaçak mal götüren, bazı hukuki eksikleri olan insanlardan küçük miktarlarda para alı­ yorlardı. Yeterli delil bulmuş, görüntülerini tespit etmiştik. Sa­ hada çalışan t ü m görevlilerin rüşvet görüntülerini almıştık. Artık gümrükteki yöneticilerin, daha üstteki b a ş m ü d ü r ve yardımcılarının teknik takibe alınması, telefonlarının dinlen­ mesi, odalarına da cihaz konması gerekiyordu ki, varsa onların aldıkları paraları da tespit edelim. Belki de biriken paraların, başka birimden gelenlerle birlikte Ankara'ya gitmesi de söz ko­ nusuydu. A s l ı n d a bir telefon dinlemesinde bir g ü m r ü k ç ü n ü n zarf içerisinde b a ş m ü d ü r e para verdiğini tespit etmiştik, ama bu, eşiyle arasında geçen, k a n u n e n hukuki bir delil olarak kul­ lanılamayacak bir k o n u ş m a y d ı . Bu meseleleri yeni kişilerle tes­ pit e t m e m i z gerekiyordu. A m a tabii bilgi sızınca, artık operas­ yon y a p m a n ı n şartları ve d e v a m e t m e m i z i n zorlaştığı anlaşıldı. Aynı anda h e m free shoplar h e m polisler h e m de gümrük­ çüler h a k k ı n d a operasyon y ü r ü t m e y e i m k â n ı m ı z y o k t u . Sıraya koyduk, birbirini etkileme d u r u m u n u dikkate alarak önce free shoplarla ilgili operasyonu başlatmaya karar verdik. Yukarıda da bahsettiğim, üzerinde çalışma yaptığımız dört free shopun kaçakçılığa karışan sahiplerini ve görevlilerini gözaltına aldık, ev ve işyerlerinde arama y a p a r a k belgelerine el koyduk. Onla288

1 Bölüm: Devlet

rın para k a y d ı tuttukları defterlerdeki bilgileri aldık. Tabii t ü m bunlar olurken, en az on defa daha kapalı kasa kamyonetlerle İstanbul'a götürülen çok miktarda sigara ve içki yakalamıştık. Bütün bunları delil olarak kullanarak kaçakçıların dört

ayrı örgütlü grup şeklinde çalıştıklarını ispatlamıştık, böylece o p e r a s y o n u n birinci b ö l ü m ü tamamlanmıştı. Free shoplarla il­ gili zanlıları adliyeye çıkardık, sonra gördük ki aslında bu free shopların bir kısmı zaten kaçakçılıkta sabıkalıymış, a m a bun­ lara yalnız Kapıkule'de değil, diğer kapılarda da free shop açma ruhsatı verilmiş. Yine sonradan öğrendiğimize göre bu kişilerin bazıları kapılarda yolcu beraberinde hediyelik eşya çıkarmakla kalmıyor, z a m a n z a m a n sanki Edirne'den İzmir, Mersin, Gürbulak gibi yerlerdeki free shoplara mal gönderiyor gibi gösterip, Kapıkule a n t r e p o d a bir araç dolusu, örneğin yükledikleri 500 kutu malı r e s m i evrakta 50 kutu gösterip, yolda (İstanbul'da) 450 kutuyu boşaltıp, 50 kutuyu diğer kapıya g ö t ü r m e k gibi

yöntemlere de başvuruyorlarmış. Geçmişte benzeri durumlarda çeşitli kişiler y a k a l a n m ı ş olmasına r a ğ m e n bu kişilerin ruhsat­ ları iptal e d i l m e m i ş , dolaylı bir şekilde kaçakçılık faaliyetlerine göz y u m u l m u ş . Kaçakçılık olaylarına karışan free shoplar h a k k ı n d a işlem yapılması s o n u c u bu şebeke, işsiz kalınca bu defa bitişik Bul­ gar kapılarındaki free shoplarda mal alıp kaçak geçirmeyi dene­ di; ancak bir süre sonra bu girişimlerini de tespit ederek, a l m a n tedbirlerle b ü y ü k çaplı kaçakçılık yapmalarını önledik. Bu g e l i ş m e l e r d e n bir süre sonra, bir b a y r a m günü, g ü m r ü k sahası içerisindeki gümrüksüz malların bulunduğu antrepo

gece saatlerinde soyuldu. K a m y o n l a g ü m r ü k s ü z sigara çalmış­ lardı. Olayı hırsızlık diye niteleyip araştırırken, bu işi yapan­ ların daha ö n c e kaçakçılık y a p a n şebekenin üyeleri olduğunu öğrenmiştik. Şahısları suç delilleriyle birlikte y a k a l a m a k için takip ve i z l e m e başlatmıştık. Bununla birlikte soyulan antre­ ponun sahibine kimlerden şüphelendiğini s o r d u ğ u m u z d a , hiç 289

Haliç'te Yaşayan Simonlar

...

tereddüt e t m e d e n eski kaçakçı şebekesinin üyeleri olan, bizim tespit ettiğimiz kişilerin ismini vermişti. Gerekçesi çok basitti: free shoplarda satılan sigaralar, ülke içerisinde satılan diğer sigaralardan farklı renk ve bandrole sahipti, bu nedenle bu si­ garalardan elinizde binlerce de olsa k i m s e y e satamazdınız, an­ cak İstanbul'da eğlence mekanlarına sigara satan büfe ve satı­ cı zinciri ile irtibatı olan kişiler bu malları sisteme sokabilirdi. Kapıkule'deki kaçakçılık şebekeleri de bu tür sigaraları sisteme sokmasını biliyordu. Bu şebekeler daha ö n c e Mersin Serbest Bölge'de, sonra Kapıkule'de ve z a m a n z a m a n da farklı yerlerde bu tip faaliyetlerde bulunmuşlardı, b u n u adeta meslek edin­ mişlerdi. Şahısları malların az bir kısmı ile birlikte İstanbul'da yakaladık, aynı kişilerdi. İçki ve kaçak sigaraların nasıl ve kim­ lerin sistem içine soktuğunu bilen antrepo sahibi tek başına hiçbir araştırma y a p m a d a n olayı biliyordu, ama biz 5-6 kişilik en zeki ekibimizle ve ileri teknoloji kullanarak ancak bir hafta­ da olayı çözebilmiştik. Bu şebekeleri önce kaçakçılıktan, sonra da hırsızlıktan

yakaladık. F a k a t çok geçmeden bu defa Hatay'dan Edirne'ye kargoyla gönderilen sigaralar yakalamaya başlamıştık. Neden Hatay'dan Edirne'ye kaçak sigara gelirdi? Ç ü n k ü burada kaçak sigarayı sisteme sokan bir şebeke vardı. Bir defa kaçakçılık şe­ bekesi kurulup da kendi sistemini oluşturunca öyle kolayca yok edilemiyordu; Kapıkule Operasyonu'ndan sonra neredeyse 2 yıl geçmişti, a m a hâlâ faaliyetlerine d e v a m ediyorlardı. Gayret ve ıs­ rarlı takiplerimiz sonunda olaylar gittikçe zayıfladı ve Edirne'den ayrılmadan bir yıl kadar önce Bulgaristan tarafındaki free snop­ ların k a p a n m a s ı ve başta Kapıkule olmak üzere Edirne'deki tüm kapılarda free shopların T O B B denetimindeki Setur'a devredil­ mesi sonrası kaçak sigara olayı g ü n d e m d e n düştü. Free shoplar hakkındaki adli tahkikat bittikten sonra, sıra Kapıkule'deki polisler ile gümrükçülere gelmişti. Zaten o ana kadar kulübede aldıkları rüşvet görüntülerinden bu görevlilerin 290

1. Bölüm: Devlet büyük k ı s m ı n ı n kimliklerini tespit etmiştik. İki gruba da aynı anda o p e r a s y o n y a p m a k gerekiyordu. Savcılarla tekrar toplandık ve o p e r a s y o n u n yapılış biçimine yönelik düşüncelerimizi anlattık. Polisleri gözaltına alarak on­ ların tahkikatını Emniyette y a p m a y ı , g ü m r ü k memurlarını ise yakalayıp d o ğ r u d a n Savcılığa getirmeyi önerdik, savcılar da ka­ bul ettiler. Ç ü n k ü iki grupta da gözaltına alınacak m e m u r sa­ yısı çok fazlaydı; 28 polis, 60 g ü m r ü k m e m u r u t o p l a m 88 kişiyi geçiyordu. Bu kadar kişi hakkındaki tahkikatı, azami kanuni süre olan 4 g ü n d e y ü r ü t m e i m k â n ı m ı z y o k t u . Zaten biri gözal­ tına alındığı z a m a n yapılacak o kadar çok usulü işlem vardı ki sürenin yarısı bu usulü tutanakların tanzimiyle geçiyordu. Bu nedenle g ü m r ü k ve E m n i y e t müfettişlerinden destek istemiş­ tik. Böylece bizimle birlikte onlar da tahkikata başladılar, hatta Polis Müfettişleri bir aydan daha fazla süre belgeler üzerinde çalışarak b i z i m bile göremediğimiz, eksik g ö r d ü ğ ü m ü z bazı ko­ n u l a n tespit edip suç unsurlarını bularak savcılara ilettiler. Biz de 28 civarındaki polisin 26 tanesini gözaltına alarak Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü n e getirip n o r m a l tahkikatlarına başladık. G ü m r ü k görevlilerinin 60 kadarını da yakalayıp E m n i y e t M ü ­ dürlüğüne g e t i r m e d e n Adliye'ye götürüp savcılara sevk ettik. Hatta b a z ı l a n n ı n üzerlerini bile aramadık, bu arada üzerlerin­ deki paraları tuvalete atanlar ve Adliye'den kaçanlar da olmuş­ tu. Bu şekilde tahkikatı başlatmış olduk. İlk büyük tutuklama­ larda kırktan fazla g ü m r ü k m e m u r u ve yirmi civarında polis tutuklanmıştı. Olayı baştan beri izleyen savcılar, h u m m a l ı bir çalışma ile iddianameyi hazırladılar. D u r u ş m a için bu kadar sanığı (her birinin birkaç avukatı, izleyeni olacağı d ü ş ü n ü l d ü ğ ü n d e ) Adli­ y e d e k i hiçbir salon alamazdı, s o n u n d a d u r u ş m a n ı n Edirne T i ­ caret Borsasının toplantı salonunda yapılması kararlaştırıldı. Sanıkların ü n l ü avukatları, aksi iddialarda b u l u n u y o r d u , a m a duruşmalar başlayıp i d d i a n a m e o k u n u n c a ve deliller her kişi 291

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

hakkında tek tek sıralanınca, hele salona kurulan yansı maki­ nesinde Ağır C e z a M a h k e m e s i Başkanı Halil Uçar görevlilerin para aldığı yüzlerce resim ve filmi göstermeye başlayınca du­ ruşmaların şekli değişti. Sanıklar ve avukatlar filmlere bir şey diyemiyor, bunların gösterilmesinin hukuka aykırı olduğunu iddia ediyorlardı. Burada A ğ ı r Ceza M a h k e m e s i Başkanının hakkını teslim etmek lazım, bu k o n u d a bir dahiydi, bir hukuk kahramanıydı. Gerçekten tahkikatın tüm seyrini A'dan Z'ye anladı ve muaz­ zam, harika bir d u r u ş m a yürüterek, bütün olayları değerlen­ dirdi, bütün görüntüleri ekrana vererek ve t ü m sanıklara tek tek görüntülerini izletmek suretiyle orada bulunan herkesin

açık şekilde anlayacağı biçimde, belki hukuk tarihinde ender görülebilecek bir hızla kararını verdi. Altmış üç kadar gümrük­ çü ve yirmi sekiz polis m e m u r u m a h k u m oldular. Yargıtay'dan tasdik edilen karar 8 ayda kesinleşti. Ayrıca bu kararla birlikte, T C K ' n i n 257. m a d d e s i uyarınca, astlarının yaygın olarak rüşvet ve irtikaba bulaştığı amirlerin de denetim görevlerini ihmal et­ mekten yargılanmalarının yolu açılmış oldu. Ü l k e m i z gibi rüş­ vet ve irtikapın bu kadar yaygın olduğu bir y e r d e doğal olarak tartışmalara k o n u o l m u ş olsa da, toplumsal d u r u m a en uygun ceza kanunu m a d d e s i buydu. Ayrıca disiplin açısından Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü Yük­ sek Disiplin K u r u l u kararı ile rüşvete karışan 23 polis meslek­ ten ihraç edildiler. Normalde rüşvete ve irtikaba karışan tüm polis ve gümrük memurları için genel teamüllere göre, her para alma olayı ile ilgili ayrıca yargılama ve her olay için ceza verilmesi gerekirdi; an­ cak Yargıtay 5. Ceza Dairesi böyle beş bin ayrı olay için tek tek yargılama yapılmasının fiili imkânsızlığını dikkate alarak, kendi bilinen içtihatlarına aykırı biçimde, özel bir kararla bu kişileri, organize bir şekilde toplu olarak rüşvet /irtikap almaları, örgüt kurmaları, örgüt yöneticilerinin bulunması suçundan m a h k u m 292

1. Bolum: Devlet etti. G ü m r ü k B a ş m ü d ü r ü ve yardımcıları da daha sonra rüşvet ve irtikaba m e y d a n vermekten ayrıca m a h k u m oldular, böylece bu kapıda organize bir grup şeklinde çalışan rüşvet şebekesi da­ ğıtılmış ve bir daha bu yapıyı oluşturamayacak şekilde m a h k u m ve teşhir edilmişti. Burada ceza alanlardan bir tek Başmüdür Yardımcısı A k i f i n kesinlikle m a s u m olduğuna inanıyorum. Aslında bu kararlar adildi, ama eşit değildi. Ç ü n k ü sadece orada çalışanlar m a h k u m oldular. D a h a önceki yıllarda çalış­ mış olanlar, başka kulübelerde bulunanlar veya o 15-20 gün­ lük tahkika t sürecinde ve izleme anında görevli olmayanlar yar­ gılanmadılar. Bizim yaptığımız önemliydi fakat yalnızca herkes­ ten küçük k ü ç ü k para alan, irtikap yapan m e m u r l a r ı n karıştığı bir çeteyi o r t a y a çıkarmıştık; asıl büyük kaçakçılığı gerçekleş­ tirenler, ö n e m l i miktarda malın g ü m r ü k s ü z ülkeye girmesine veya büyük miktarda kaçak malın Türkiye'den çıkmasına göz y u m a n görevliler ortada yoktu. Yine de düşünülürse tüm bu suçlara karışanları k o r k u t m a k açısından önemli bir adımdı. Bu kapı günah ve pisliğin yayıldığı yerdi ve bir şekilde bu kirle­ rinden a r ı n m a s ı gerekiyordu. Yılların günahı, vebali, kiri var­ dı. İlk defa bu tahkikat bu kişilerin gerçek yüzlerini inkar ede­ meyecekleri bir biçimde, her şeyiyle, fotoğraflarıyla, filmleriyle, toplanan paralarıyla gözler önüne serdi ve m a h k u m olmalarını sağladı. B u r a d a onlarca yıldır süregelen, gerek Balkan Savaşla­ rı sırasında gerek 1980 Darbesi sonrasında'' bile varlığı bilinen ve adeta bir gelenek haline d ö n ü ş m ü ş olan rüşvet ve kaçakçılık suçlarının çirkin y ü z ü kanıtlarla ortaya çıkarıldı. Aslında b i z i m bu o p e r a s y o n u m u z d a n önce de belki on, bel­ ki de daha fazla şikâyet olmuş, G ü m r ü k Müfettişleri, başka gö­ revliler, savcılık hep tahkikatlar yapmıştı. A m a burada rüşvet yendiği ve g ü m r ü k ç ü l e r i n mal varlıklarının rüşvetin delili oldu-

:t

12 Eylül

1 9 8 0 ' d e b ı ı k a p ı y a a.skeri y ö n e t i m i n e l k o y m a s ı s o n r a s ı n d a y a ş a n a n sonrasında intihar etmişti.

y o l s u z l u k t a n d o l a y ı T u g a y K o m u t a n ı G e n e r a l ıkı suba.yı y a r a l a m ı ş , b i r a l b a y ı öldürmüş ve

293

Haliç'te Yaşayan Simonlaı ğu iddiaları h e p boşta kalmıştı. Tahkikatlar yapılmış, fakat her seferinde buradaki görevliler bu işten beraat etmişti. Herkes bir takım bahanelerle mal varlıklarını ispat edebiliyordu. Hat­ ta o tarihte en ç o k rüşvet aldığı iddia edilen görevlilerin birço­ ğu hakkında malvarlığı araştırması dahi yapılmış, ama hiçbir araştırmada bu kişiler hakkında suç unsuru b u l u n a m a m ı ş ve ceza verilememişti. Belki de açılan davalar çok ciddi kanıtlara d a y a n m a d ı ğ ı n d a n beraat etmişlerdi, zira bizimki gibi her türlü delille desteklenen bir tahkikat o l m a d a n gerçek bir mahkumi­ yet elde e d e b i l m e k çok zordu. Bu tahkikatla ilgili olarak belki ayrı bir kitap yazılabilir. A m a şunu teslim e t m e k lazım ki, iki teknik eleman, iki istih­ baratçı, adli tahkikatı y a p a c a k iki Kaçakçılık Şubesi personeli böyle güzel bir çalışmayla buradaki dev bir şebekeyi dağıtabildi. T ü m tahkikatı yürüten asıl yönetici personel sayısı 6-7 kişiydik. Yani istenirse, her z a m a n bu türden illegal faaliyetlere müda­ hale edilebilirdi. Fakat genel olarak uygun ve doğru yöntemlerle müdahale edilmediği için bütün tahkikatlar daha çok rüşvet alan, irtikap y a p a n kişileri aklayacak şekilde sürdürülüyordu. Tabii y a p ı l a n tahkikattan sonra bunun devamını getirmek daha önemliydi. Tahkikat y a p m a k kolaydı, ancak bir süre son­ ra işler y e n i d e n eski haline dönebilirdi. Bu nedenle buradaki polisler tekrar rüşvete bulaşmasın diye Emniyet olarak ciddi çalışmalara başladık, kapıdaki personelin t a m a m ı n ı değiştir­

dik. Evet y e n i olacaklardı, acemi olacaklardı, zorlanacaklardı, fakat bu gerekliydi. Polislerin tamamını değiştirdik. Yeniden

eğitim v e r m e k suretiyle okuldan yeni m e z u n olan polisleri ora­ ya yerleştirdik. Bu defa kapıda işler aksadı, a m a sayıyı artıra­ rak bu sorunları ç ö z m e y e çalıştık ve çözdük. D a h a sonra her yıl personelde yasadışı uygulamalar gelişme ihtimaline karşı kapıdaki pasaport polisi personelini y ü z d e elli oranında değiş­ tirmeye başladık. İki yılda bir kapının personeli t a m a m e n de-

294

1. Bölüm: Devlet

ğişiyordu. Bu şekilde örgütlenmeye, y u v a l a n m a y a mani olmak istiyordum. Tabii ki kolay değildi. Alışılmış bir kültür vardı. Özellikle g ü m r ü k camiası ve g ü m r ü k yapısında rüşvet al­ m a k veya v e r m e k , gayri meşru menfaat temin e t m e k burada sanki bir h a k olarak gelenekselleşmişti, birçok m e m u r daha başta rüşvet a l m a k ve bu yolla zengin o l m a k için burayı ter­ cih ediyordu. Görevlilerde böyle bir anlayış vardı. Birçok insan da bunu gayet doğal görüyordu. Ç ü n k ü küçük miktarlarda pa­ ralar dönüyor, diğer insanlar da kaçakçılık sayesinde küçük menfaatler t e m i n ediyordu. Bunların az miktarını m e m u r l a r a vermenin o n l a r için hiçbir m a h s u r u yoktu. Bu nedenle rüşveti kesmek çok da kolay değildi. Yeni sistemle birlikte, her teşkila­ tın kendisini denetlemesini umarak, m ü m k ü n mertebe bu ko­ nudan uzak d u r m a y a çalıştık, polis teşkilatının diğer teşkilatlar üzerinde h e g e m o n y a s ı n ı kurmuş gibi g ö z ü k m e s i n i istemiyor­ duk. Bize gelen her ihbar ve olayı kendi sistemi içerisinde çö­ zülsün diye G ü m r ü k B a ş m ü d ü r ü 'ne g ö n d e r m e y e başladık. Oraya g ö n d e r i l e n G ü m r ü k B a ş m ü d ü r ü M e h m e t Hatipoğlu gerçekten de bu görevi iyi yapabilen biriydi ve ona destek o l m a k için bu k o n u d a n uzak duruyorduk. Buna r a ğ m e n yine birkaç defa tahkikat y a p m a ihtiyacı duyduk ve gördük ki boş bırakıldı mı bir grup insan h e m e n örgütlenebiliyordu. Bir, bir buçuk yıl kadar uzak d u r u n c a rüşvet dedikoduları az da olsa yeniden duyulmaya başlamıştı.

Bir süre sonra Kapıkule'de yeni bir yolsuzluğa el koyduk. Sınırdan T ü r k i y e ' y e giren ve transit geçerek yurtdışına gidecek olan önemli mallar, ülke içinde kaçağa kayabileceği için nakloiurken bir g ü m r ü k m e m u r u (kolcu) eşliğinde çıkışa kadar götü­ rülürdü. Bu k o l c u n u n görevi, ülkeye girişte araca binmek, araç ülkeden çıkıncaya kadar nakil aracıyla beraber gitmekti. A n c a k bir müddet izledikten sonra bazı kolcuların araçlarla beraber değil, uçakla gittiklerini fark ettik veya hiç gitmedikleri halde

295

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

kendilerini gitmiş gösteriyorlardı. Üstelik bu göreve gitmek için normal harcırahları haricinde özel paralar alıyorlardı. Bir v a t a n d a ş d a y a n a m a m ı ş , d u r u m u şikâyet etmişti. Va­ tandaşın iddiasına göre her şeyi rüşvetsiz normal y ö n t e m l e

y a p m a y a k a l k m ı ş , yüklü aracı dokuz gün boyunca kapıda iş­ lemleri y a p ı l m a d a n bekletilmişti. Halbuki bir aracın birkaç sa­ atten fazla orada kalmaması gerekiyordu. Dokuz g ü n ü n sonun­ da normal harcırah ödemesinin dışında 1200 TL civarında bir parayı kolcu olarak gelecek olan g ü m r ü k m e m u r u n a vermişti. Fakat buna r a ğ m e n g ü m r ü k ç ü araçla beraber hiç gitmemişti. Bu kişiyi y a k a l a d ı ğ ı m ı z d a bunun emsallerinin çok olduğunu, ayrıca birçok görevlinin de kolcuları gitmiş gibi göstererek para aldıklarım tespit ettik. Bu birden fazla insan tarafından yapılı­ yordu. Hatta o iste görevli olan G ü m r ü k M ü d ü r Yardımcısı veya oradaki g ü m r ü k yetkilisi, yöneticisi, müdürü bile şahıslara,

"Git oradakilerle anlaş, kimi ikna edersen o gitsin." diyebiliyor­ du. Üstelik o yönetici de gitmediklerini biliyordu. K i m s e dışarı göreve gitmek istemiyordu. G ü m r ü k M ü d ü r ü ' n ü n tayin etmesi gereken kolcuları şoförler kendileri buluyor, ikna etmeye çalı­ şıyor, pazarlık yaparak, neye razı ederlerse, işte bu kişi gidecek diye m e m u r u y a n m a kolcu etmek suretiyle a n c a k işlemlerini yaptırabiliyordu. Yani amirinden kolcusuna kadar yine bir şe­ beke kurmuşlardı. Bence bu çok önemli bir olaydı. A n c a k bu kez belli süreli izleme, takip yapmamıştık; yalnızca o anlık olayı tahkikat y a p a r a k adliyeye intikal ettirdik. Kapının D ü z e n i İçin Alınması Gereken İdari Tedbirler Şimdi sıra kapıda bu kirli d u r u m a sebebiyet veren ortamı düzeltmeye gelmişti; kapıdaki rüşvet, irtikap aslında kötü bir ortamın neticesiydi, ne de olsa kapıdan her geçene, free snop­ lardan g ü m r ü k s ü z sigara ve içki gibi tekel m a d d e s i alma ve ül­ keye sokma h a k k ı verilmişti. Günübirlik giriş çıkış adı altında bir kişinin k e n d i ihtiyacının çok üzerinde sigara ve içkiyi ver-

296

1. Bölüm: Devlet gisiz olarak yurtiçine sokmasına m ü s a a d e ediliyordu. Böylece ülke içerisinde çok ucuza sigara, içki satılmasına onay v e r m e k suretiyle devlet kaçakçılık ortamını kendisi yaratıyordu. Bir ki­ şiye, fiilen i ç m e ve hediye etme imkânı o l m a y a n miktarlarda ve piyasadaki fiyatının yarısına satış yapılırsa, bu malların ama­ cının dışında kullanılacağı, kaçakçılığa karışacağı kesin olma­ sına r a ğ m e n devlet bu kararını düzeltmiyordu. B u n u n l a bir­ likte m e v c u t m e v z u a t a göre, ülke içerisine girip çıkarken yolcu beraberinde getirilip götürülecek eşyanın miktarını belirlemek G ü m r ü k Müsteşarlığının yetkisindeydi. Diğer ülkelere baktığınızda, AB dışarı çıkan kara kapıla­ rında da bu mağazaları anlamsız bularak k o m p l e kaldırmıştır. T ü m d ü n y a d a ve AB ülkelerindeki hava ve deniz hudut kapıla­ rında ise ü l k e y e girerken değil ülkeden çıkarken bu mağazalar­ dan alışveriş y a p m a k m ü m k ü n d ü r . D ü n y a d a d u r u m böyleyken bizde t ü m kara, deniz ve hava hudut kapılarında gümrüksüz free shoplar açıktır. Ülkeden çı­ kan vatandaşların yurtdışında h a r c a m a yapacağı ve bu suretle dövizin başka ülkelere gideceği hesaplanarak ülkeden çıkan va­ tandaşlarımıza belli miktarda mal alma hakkı verilmiştir. Free Shopların v a r o l u ş amacı da budur. Yasada yolcuların hediye ve şahsi ihtiyaçları için diyerek bu hakkında sınırı da çizilmiştir. Edirne Kapıkule de 30 civarında free shop vardı. Normalde yurtdışına çıkan kişiler bugün 75 TL harç yatırıyorlar, ama o ta­ rihlerde bu harcı ödemeksizin her gün yurtdışına giriş çıkış yap­ ma izni vardı. H e r gün girip çıkan bu kişilere de her giriş çıkışta 3 karton (30 paket) sigara, 4 şişe alkollü içki satın alma hakkı verilmişti. N o r m a l d e bu kişilere gümrüksüz sigara ve alkollü içki alma hakkı verilmese bu kişiler günübirlik gelip gitmeyecek, ne kaçakçılık ne de kapıda bu kişilerin yarattığı kuyruklar olacaktı. Diğer y a n d a n T ü r k hazinesi binlerce Bulgar'a anlamsızca, vergi­ lerinden m a a ş öder gibi haksız ö d e m e yapmayacaktı.

297

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

Peki bu kadar vergi kaçağında Türkiye zarar ederken kim kâr ediyordu? Kazançlı olan 25 bin kadar Bulgar vatandaşı ile 4-5 free shop sahibi ve onların etrafında oluşan 200-300 kadar kaçakçılıkla geçinen kişiydi. Free shop sahiplerinden başka bu hatalı kararın d e v a m ı için uğraşan kimse olamazdı, ne Bulgar­ lar ne de 80-90 kişilik küçük kaçakçılık şebekeleri devlet kade­ melerine u z a n a m a z d ı . Bu günübirlik giriş çıkış yapanlara g ü m r ü k s ü z içki ve si­ gara verilerek bu ülkeye bu kadar büyük zarar verildiğinin gümrük, hazine, maliye uzmanları farkında değil miydi, neden bunu ö n l e m e k için hareket etmezlerdi, neden bir tek onayla bu kişilere g ü m r ü k s ü z mal satımı yasaklanmaydı? Bu devletin ver­ gilerini tahsil etmekle, devletin mal ve gelirini kontrol etmekle sorumlu olanlar neden buna mani olmazlardı? Görevleri, asli işleri buydu, insanlar özlerine ihanet etmemeli, özlerini eksik y a p m a m a l ı y d ı , ama yapıyorlardı. İşte t ü m bunları, bildiklerimizi uzun uzun raporlayarak yu­ karıya arz ettik; Edirne İl S a v c ı s ı n d a n m ü s a a d e isteyerek, yapı­ lan tahkikatlardan birkaç fotoğraf ile video çekimlerinden beş­ eri dakikalık özet görüntüleri, hudut kapısında alınacak tedbir ve iyileştirmeler için devlet yöneticilerine göstermek istediğimizi söyledik. O n l a r da u y g u n buldular. İl Valimiz randevuları aldı. Başbakan ve Müsteşarıma Beşiktaş'taki Başbakanlık İstan­

bul Çalışma Ofisinde gizli çekimlerden özet videoları gösterdik, B a ş b a k a n ' m çok rahatsız olduğu her halinden belli oluyordu. En son video, en çirkini ve en etkilisiydi, görevlilerin yabancı bir kadınla birlikte oldukları görüntüleri göstermiştik. Sonra y a z d ı ğ ı m ı z raporlardaki tedbirlerin bir kısmının alın­ dığım g ö r m e y e başladık. İlk tedbir, ülkede 3 g ü n k a l m a d a n ya­ pılan giriş çıkışlarda sigara içki alımının kaldırılmasıydı. Günü­ birlik ziyaret anlayışı da kaldırılmıştı, kapıda gereksiz olan di­ ğer kurumlar kaldırılmıştı. Yıllarca süren hatalar nihayet belli oranda d ü z e l i y o r d u : kapı rahatladı, o günübirlikçi kuyruğu bir 298

Bolum: Devle*

anda azaldı ve daha sonra t a m a m e n y o k oldu. Bir toplantıda G ü m r ü k B a ş m ü d ü r ü free shoplardaki g ü m r ü k s ü z içki ve si­ gara satışlarının toplamını verirken ilk 9 ayda bir önceki yıla göre z a n n e d e r i m 90 milyon avro azalma vardı. Evet, operasyo­ n u m u z u n devlete en küçük faydası galiba buydu. Aylık brifing raporunda bir saniyede anlatılan bu rakamın manasını kimse anlamadı ama ben anlamıştım; 9 ayda devletin 45 milyon avro vergisinin haksız yere yurtdışına çıkmasına mani olmuştuk. Haksız k a z a n ç ve kaçakçılık ortadan kalkınca ve memur­ ların rüşvet alacağı bir ortam kalmayınca kapı kendiliğinden temizleniyordu. Kapının rüşvetten kurtarılmasından sonraki a m a c ı m , bu­ rayı kimseyi kuyrukta bekletmeyen, beş dakikada geçiş imkânı veren bir yer haline getirmekti. N o r m a l d e Edirne'de 4'ü kara, 2'si demiryolu olmak üzere 6 hudut kapısı vardı. Bunlardan yalnızca Kapıkule'den yılda 6 milyondan fazla insan, 2 milyondan fazla araç giriş çıkış yapı­ yordu. B e n i m y e t k i m s e sadece polisin görev alanına dahil gö­ revlerdi, yani pasaport kontrolüydü. Yalnızca bu kapılar için y o ğ u n z a m a n l a r d a en az 500, n o r m a l durumlarda ise 250 poli­ se ihtiyaç o l m a s ı n a rağmen, benim il genelindeki t ü m birimler için toplam polis sayım 800'e ulaşmıyordu. Bu olumsuzluklara rağmen hudut kapısındaki giriş çıkışlarda hiç kuyruk oluştur­ m a m a y ı esas aldık. Rüşvetçi bir y a p ı l a n m a n ı n oluşturulması­ nı önlemek amacıyla sık sık değiştirdiğimiz için işlerinde uzm a n l a ş a m a y a n bu yeni polisler gerçekten inanılmaz sabır ve fedakârlıkla çalışarak kimseyi b e k l e t m e m e y e çalışıyorlardı. Biriki saati g e ç m e y e n kuyruklarla m e v s i m i atlattık. Aslında kapıdaki kuyruk ve yığılma sadece görevli azlığın­ dan değil devletimizin her z a m a n k i hastalığı olan gereksiz bü­ rokratik işlemlerden kaynaklanıyordu. Çok teknik çalışmalar

yapılıyormuş, elektronik sistem altyapısı her yerde bulunuyor­ muş gibi gösterilmesine rağmen polisin kullandığı bilgisayar299

Haliç'te Yaşayan Simonlaı larda ciddi p r o g r a m hataları vardı, ama merkezin iş y o ğ u n l u ğ u nedeniyle bunları düzeltmek çok zordu. Örneğin bir tır şoförü yılda 40-50 k e z ülkeye giriş çıkış yapıyordu. Biz de her defasın­ da bu kişinin t ü m bilgilerini yeniden yazıyorduk; halbuki ilk kez giriş y a p t ı ğ ı n d a bilgilerini bilgisayara girdikten sonra son­ raki girişlerde pasaport n u m a r a s ı n d a n eski kayıtları bulup tek tuşla işlem y a p s a k çok z a m a n kazanacaktık, bir kişinin bilgi girişi bir d a k i k a sürüyorsa, bu düzeltmelerle bu iş 15-25 sani­ yede yapılır hale gelecekti. Bu süreyi 6 milyonla çarpınca elde edilen z a m a n ve personel kazancımız m u a z z a m olabilirdi. İşte o günlerde yine olumlu bir gelişme imdadımıza yetişti. An­ kara Emniyet G e n e l Müdürlüğü Bilgi İşlem Daire Başkanlığı'nda hudut p r o g r a m l a r ı m yazan bir başkomiser askerlik hizmeti için kısa süreliğine Edirne'ye geldi. D u r u m u anlatınca komutanla­ rımız, bu askerin acemiliği sonrasında, a k ş a m birliğine teslim edilmek üzere, sık sık bizimle çalışmasına izin verdiler ve biz tüm programları yeniden düzenleme şansı bulduk. Bu a n l a m d a destek veren T ü m e n K o m u t a n ı Recep Paşa, Merkez K o m u t a n ı h e m ş e r i m Yolcu Albay ve diğer rütbeliler, ka­ pıdan geçenlere ve burada çalışanlara ne kadar yardımcı olduk­ larını şimdi öğrenmişlerdir z a n n e d e r i m . Sayelerinde kapılarda yolcu kuyrukları az personele rağmen y o k d e n e c e k hale gelmiş­ ti, hedefim 2 0 0 9 veya 2010'da kuyrukta hiç bekletmeden her­ kese z a m a n ı n d a giriş çıkış yaptırabilmekti, a m a nasip olmadı; 2009'un h a z i r a n ayında tayinim çıktı. U m a r ı m meslektaşlarım bu rüyamı gerçekleştirirler. Operasyonlarla ilgili söylemek istediğim son birkaç şey

daha var. K a p ı k u l e ' d e gerçekleştirilen operasyonların başında yönetici k o n u m u n d a olan kişi bendim, a m a olağanüstü gayret ve çalışmaları ile bu işi asıl ortaya koyanlara; işin hayati bil­ gilerini t o p l a y ı p g ö z ü m ü z kulağımız olan İstihbaratçılar Şenal, Davut, Altay ve yanlarındaki memurlara, teknik sistemi tarifle­ rim üzerine k u r a n Polis Nurettin'e ve y a n ı n d a k i ekibe, K o m i s e r 300

1. Bölüm: Devlet

Alattin'e, geçici destek için yakın ilden gelen k a h r a m a n polis­ ler ile tahkikatın kahramanları olan şube m ü d ü r ü Sait, Engin ve K O M Şube M ü d ü r l ü ğ ü n ü n yiğit polislerine, bize merkezde destek veren Sabri U z u n Başkan'a ve adlarını bilmediğim tüm diğer k a h r a m a n l a r a teşekkür ediyorum. Adlarınızı y a z m a d a n geçersem b ü y ü k adaletsizlik olur. İşin asıl sahipleri, kanun

adamı olarak görev y a p a n amirler ve m e m u r l a r topu topu 1015 kişiydi a m a Kapıkule de başlayıp İstanbul'a kadar uzanan ve yıllar b o y u n c a burada faaliyet göstermiş kaçakçı sürüsünü, rüşvetçi, irtikapçı, çeteleşmiş m e m u r ordusunu 4 ay gibi kısa bir sürede, tabii ki Şenal Savcının başkanlığındaki üç savcı ve gerçek bir Ağır Ceza M a h k e m e s i Başkanı olan, adil bir hâkim tarifinin tam sahibi Halil Uçar'm desteğiyle yendiler ve bir daha kanunsuz eylemlerine d e v a m edemeyecek hale getirdiler. Ger­ çek vatanseverlik ve polisliğe, ü z m e d e n , kırmadan, devlete hiç pahalıya mal o l m a d a n büyük görevlerin nasıl yapıldığına ör­ nek oldular. Yüreğimin en derin yerinden gelen bir sesle, Selda. Bağcan'm türküde dediği gibi 'Selam olsun size.' Bu tahkikatla bir kez daha g ö r d ü m ki aslında dev gibi gö­ züken, devlete ve hatta kapıdan giren çıkan herkese inanılmaz işkenceler çektiren Kapıkule'nin sorunları, h e m gerçekten çok büyüktü (devlet yıllarca düzeltemedi, çok bedeller ödendi) h e m de çok basitti (az imkânlarla, çok az yetkimizle 3-4 aylık ça­ lışmayla b ü y ü k oranda üstesinden gelmiştik, üstelik bu bizim asli işimiz de değildi). Ayrıca bu işin kolayca yapılabileceğinin bir kanıtıydık. Yine de yaptıklarımız asıl sorunu çözücü değildi. İşin asıl sahipleri olan G ü m r ü k Müsteşarlığı devreye girip bu işe sahip çıktığı z a m a n sorunların çözüleceğine inanabiliriz. Aslında d a h a önce de belirttiğim gibi, kapının temel soru­ nu, buradan geçen insanlara yeterince hizmet edememesiy-

di. Türkiye'ye Avrupa'ya yük

her yıl gelen milyonlarca gurbetçiye, her gün taşıyan binlerce Türk tırına kapının hizmet

etmesi gerekiyordu; a m a Kapıkule, kendisine en çok ihtiyaç 301

Haliç'te Yaşayan Simonlar duyan ve bu ülkeye döviz getiren bu iki cefakâr kesime hep zahmet çıkarmıştır. Kurulduğu günden beri kuyruğa girmeden, günlerce b e k l e m e d e n kapıyı geçemediler. Son birkaç yıl öncesine kadar yaz aylarında gurbetçilerin Türkiye'den çıkarken 20-30 km kuyruklar oluşturduğu. Valilik Özel İdaresinin yaz sıcağında saatlerce hatta bazen günlerce bekleyen ve ihtiyaç giderme imkânları olmayan bu kişiler için seyyar tuvaletler yaptırdığı, her hafta sonu 7-8 km tır kuyruk­ larının olduğu ve bazen bunun 10-15 km'yi bulduğu, hiçbir tı­ rın b e k l e m e d e n geçemediği herkesin bildiği bir olaydı. Bugün Kapıkule'de tır kuyruğu yok ama g ü m r ü k düzeldiği için değil ihracat d ü n y a d a k i kriz dolayısı ile % 25'e yakın düş­ tüğü için. Bir gün artan ihracata rağmen tır kuyruğu olmaz ise o gün gümrüklerin düzeldiğine veya düzelebileceğine inanırım.

E d i m e Belediyesindeki Yolsuzluklar
Edirne Kapıkule'de ve ayrıca tapu ve bayındırlıkta yaptığı­ mız örgütlü y o l s u z l u k ve ihalelere fesat karıştırma uygulamala­ rına yönelik operasyonlardan sonra vatandaştan diğer yolsuz­ luklar konusunda da ihbar ve bilgi alıyorduk. Yerel basında adı her z a m a n ö n d e tutulması gereken D o ğ a n Haber Ajansı Trakya Bölge M ü d ü r ü Lütfü Karakaş başta olmak üzere dürüst gazete­ ciler tarafından da ciddi bilgiler h e m bize iletiliyor, h e m de ba­ sında açıkça y e r alıyordu ve bu bilgiler bizim için soruşturmaya başlamak için hareket noktası oluyordu. Bir gün gazetelerde, Edirne B e l e d i y e s i i ı e ait olan ve inşaatı d e v a m eden y e n i belediye sarayı binasının yıkılarak arsasının satılmak istendiği hakkında yazılar çıkmaya başladı. İnanıla­ cak gibi değildi; 10 yıldır inşaatı devam eden, o güne kadar 15 bin

10 milyon TL ye yakın para harcanarak %90'ı bitmiş

metre karelik kapalı alanı olan devletin resmi binası yıkılacak ve arsası alışveriş merkezi kurulması için satılacaktı; üstelik

seçim çalışmaları z a m a n ı n d a Belediye Başkanı H a m d i Sedefçi, 302

1. Bolum: Devlet

" Ö n ü n d e k e n d i m i asarım a m a y ı k t ı r m a m " demişti. Oysa şimdi şehrin m e r k e z i n d e olduğu gerekçesiyle y a p ı m ı neredeyse bitmiş olan bu k a m u binasının yıkılmasına kimse mani olmuyordu. Belediye B a ş k a m , "İktidar bana para vermiyor, burayı satarak alacağım para ile belediyeye gelir temin e d e c e ğ i m ve daha kü­ çük bir bina yaptıracağım" diyordu ama. 10 yıl önce de bu bina­ nın planım çıkarıp temelini atan da kendisiydi. T ü m itirazlara, r a ğ m e n ihale yapıldı, birinciye kimse katıl­ madı. İkinci ihaleyi H a m d i Sedefçi, "Yabancı bir şirket teklif sundu a n c a k hadde layık b u l m a d ı m . " diyerek iptal etti. Sonra üçüncü ihale yapıldı ve arsa, G P M firması adına Metin Karakaya isimli bir kişiye 2 1 milyon + belediyeye göstereceği bir yerde 5 milyon TL değerinde yeni bina inşa etme karşılığında ihale edildi. F i r m a n ı n arkasında Hollandalı Redevco adlı şirketin ol­ duğu biliniyordu, G P M aracı bir şirketti. Alıcı firma binayı y ı k m a hazırlıklarına h e m e n başlamak is­ tiyordu, oysa bize göre ihale kanunlara aykırı olarak yapılmıştı. Yasalara göre artırma işlemi, yani devletin mal satması 2886 sayılı Devlet ihale Kanununa, göre; eksiltme, y a n i satın alma işleri ise 4 7 3 4 sayılı K a m u İhale Kanunu'na göre yapılmalıydı. İki işin tek bir ihalede yapılması h e m kanunlara aykırıydı, h e m de haksız rekabet yaratıyordu, dolayısıyla k a m u yararını da gö­ zetmiyordu. Belediye mal satarken en y ü k s e k fiyata satmalı, yeni bina y a p t ı r a c a k s a da en düşük fiyat verene yaptırmalıydı. Yeni bina y a p t ı r m a k için bu kanunlara göre, müteahhitten iş bitirme, t e m i n a t gösterme, yeterlilik gibi belgelerin istenmesi mecburiydi. Ayrıca 4734 sayılı k a n u n a göre ihaleler usule aykı­ rı olarak y a p ı l m ı ş ise K a m u İhale K u r u m u n u n iptal etme hakkı vardı. A n c a k gerçekleşen ihalelerde hiçbir belge, yeterlilik isten­ m e m i ş , iptal de gerçekleşmemişti. Oysa. daha birçok açıdan bu ihale k a n u n a ve usule aykırıydı. İhalenin iptal olacağını düşünerek, binanın yıkılmaması, k a m u n u n z a r a r görmemesi, milli servetin y o k o l m a m a s ı için 303

Haliç'te Yaşayan Simonlar z a m a n k a z a n m a k amacıyla olaya muhalif olan kişilerin dava açmaları, itiraz etmeleri, bakanlığa şikâyette bulunmaları için gazeteci Lütfü K a r a k a ş ve Gelir İdaresi Başkanı İsmail Aslan ile birlikte gayret gösteriyorduk. Belediye Meclis Üyesi İsmail Arda ise bu işe karşıydı. Bir y a n d a n ihalenin iptali ve yürütmenin durdurulması da­ vası açılması için Edirne İdare M a h k e m e s i n e , diğer y a n d a n ih­ tiyati tedbir kararı verilmesi için Asliye Hukuk M a h k e m e s i n e , diğer bir y a n d a n da Mülkiye Müfettişler marifetiyle m ü d a h a l e edilmesi için İçişleri Bakanlığına, ayrıca itiraz etmesi için de K a m u İhale K u r u m u n a dilekçe yazarak dolaylı yollardan bu kurumlara ulaştırıyorduk.

Maalesef bu dilekçelere verilen yanıtlar ç ö z ü m e yönelik de­ ğildi; Edirne İdare M a h k e m e s i , B e l e d i y e y e cevap ve savunma için bir ay süre verdiğinden bu sürenin sonuna kadar yürütme­ yi d u r d u r m a k a r a n v e r e m e m diyordu. Asliye Mahkemesi, görev sahama girmiyor diyerek k o n u y u kapattı. K a m u İhale Kurumu yapılan işlem yanlış a m a 2886 sayılı Kanun'a göre yapılan iş­ lemlere b a k m a y a yetkim y o k diyerek işin içinden çıktı. İçişleri Bakanlığı ise z a m a n ı n d a müfettiş gönderemedi. T ü m bu ne­ denlerle 10 m i l y o n TL hare devlet binası maalesef yıkıldı.

Birkaç gün sonra y ü r ü t m e n i n durdurulmasına ve bilahare iha­ lenin iptaline karar verildi. Hiçbir k u r u m ve m a h k e m e alenen kanunsuz y a p ı l a n bu işlemi d u r d u r m a m ı ş , binanın yıkılmasına mani olmamıştı. Halbuki yasalarıımzda acil hallerde belli bir süre için işlemleri d u r d u r m a yetkisi verilmişti, bir hafta, on gün önce karar verilse yıkıma manî olunacaktı. Bu arada ihalede rüşvet alındığı iddialarıyla ilgili ciddi bil­ giler alıyorduk. Biraz araştırdığımızda önemli ipuçlarına ulaş­ mıştık, zaten ihaleyi alan kişinin Ankara'da yapılan enerji ope­ rasyonunda da sanık olarak adı geçiyordu. İhaleden 10 gün sonra Cumhuriyet Savcılığı'na yazdığımız yazıda, Edirne Belediye Başkanlığı 304 tarafından gerçekleştiri-

1. Bölüm: Devlet len, Belediye binası ve arsasının G P M G a y r i m e n k u l şirketine 26.750.000 T L ' y e satışında, daha önce ihalenin Hollanda men­ şeli Redevco isimli firma tarafından istendiği ancak bazı k a m u görevlilerine menfaat temini k o n u s u n d a sıkıntı çıkacağı için Metin Kar a k a y a ' n m sahibi olduğu G P M G a y r i m e n k u l şirketi­ nin ihaleye sokulduğu, şirketin kazandığı bu ihaledeki yeri çok kısa bir süre içerisinde Redevco şirketine devredeceği, Metin Karakaya'nın d a h a ö n c e de çeşitli suçlara karıştığı gerekçele­ riyle soruşturma ve zanlıları takip izni istedik Savcılık olayın etraflıca araştırılması için K O M Şubesine talimat verdi, ayrıca talebimize uyarak olayın mali ve banka­ cılık boyutunu incelemek üzere yeminli banka murakıbı görev­ lendirilmesi için B D D K Başkanlığından talepte bulundu. Bize de kısıtlı olarak ihalede rol alan bazı kişileri takip etme yetkisi verdi. Kısa süre içerisinde yapılan çalışmalarda görüldüğü ka­

darıyla, Belediye sarayının arsasının gerçek alıcısı Hollandalı Redevco firmasıydı; ama aracı olarak Metin Karakaya devreye girmişti. İhale sürecinin tüm safhasında R e d e v c o ' n u n temsilcisi M u h a r r e m Polat ve G P M firması sahibi Metin Karakaya birlikte hareket ediyordu. İhale öncesinde M u h a r r e m Polat, Metin Ka­ rakaya, C H P Milletvekili M e h m e t Sevigen ve Belediye B a ş k a m H a m d i Sedefçi İstanbul Mecidiyeköy'de bir otelde bir araya gel­ mişler, arsanın satım işini konuşmuşlardı. Arsanın alımı, vergiler ve ihalenin teminatları dahil iha­ le öncesinde ve sonrasında yapılan t ü m ö d e m e l e r doğrudan Redevco'nun hesaplarından G P M ' y e aktarılıyor, oradan da G P M adına ö d e m e yapılıyordu. Yeminli murakıbın incelemesine göre burada bir gariplik vardı; Redevco hesaplarında önce 35 mil­ yon, sonra 1,7 milyon TL tutarında bir para G P M dolayısı ile Metin Karakaya'nın hesabına aktarılmıştı, ama belediyeye ya­ pılan ö d e m e l e r ve vergiler çıktıktan sonra 2 milyon TL civarında bir paranın nereye gittiği belli o l m u y o r d u . 305

Haliç'te Yaşayan Simonlar Belediye sarayının yıkımı için bir firmayla 160 bin T L ' v e an­ laşılmıştı, ayrıca yıkım esnasında çıkan demir, a l ü m i n y u m gibi malzemeler firmaya verilecekti. Bu konuda elimizde firma yö­ neticilerinin m a h k e m e kararıyla dinlediğimiz k o n u ş m a kayıtla­ rı, teklif, fatura gibi belgeleri vardı; ama Metin Karakaya yıkım işim 2 milyon TL gibi gösterip, firmaya gönderildi diye paraları İstanbul'daki kendi hesabından Gaziantep ve İzmir'de yıkım işinde görev alan başka kişilerin hesabına yatırmış, bu kişi­

ler parayı çekip daha sonra başka amaçla gönderiiiyormuş gibi tekrar Metin Karakaya hesabına göndermişlerdi. Bu kesindi.

Sonra da bu paraları Metin Karakaya çekerek bir yerlere aktar­ mıştı ama adresi bulamıyorduk. Bize göre H a m d i Sedefçi'ye ak­ tarmıştı; ama bunu maddi olarak ispat e t m e m i z gerekiyordu. G P M ihaleden birkaç gün önce kurulmuş, 245 bin TL serma­ yeli. Metin Karakaya mn aile fertlerinin hissedar olduğu bir ano­ nim şirketti. Milyon dolarlık iş yapması zaten m ü m k ü n değildi.

M a h k e m e kararları ile yaptığımız teknik incelemelerde elde ettiğimiz bilgiye göre-, ihaleden önce ve sonra Edirne, İstanbul ve Antalya'da m a k u l olmayacak bir biçimde birkaç defa Beledi­ ye Başkanı H a m d i Sedefçi. Redevco temsilcisi M u h a r r e m Polat. G P M adına Metin Karakaya bir araya, gelmiş, ayrıca telefonla da ko n u ş m u ş 1 ar d ı. İzlemeler d e v a m ederken çok önemli bir şey tespit etmiştik: arazinin alınması için her masrafı Redevco'nun karşılamasının dışında, ihale s o n u c u n d a arsanın, h e m e n Redevco'ya devredil­ mesi için anlaşma yapılıyordu. Sonra bu anlaşmanın metnini de bulduk; buna göre Redevco'nun sekiz e m l a k şirketi ile G P M şirketi yetkilileri arasında, ihaleyi G P M firmasının alması halin­ de R e d e v c o ' n u n bu yeri 27 milyon TL karşılığı satın alacağı ve G P M ' y e alışveriş merkezinin inşaatını yaptıracağı h u s u s u n d a m u t a b a k a t n a m e imzalanmıştı. Yani daha önce 20 milyon teklif yerilen ihalenin bu defa 27 milyon TL'ye mal olacağı belirlenmiş gibiydi. Fiyatı daha ihaleye girmeden biliyor gibiydiler. 306

1. Bolum: Devlet

İhale o l m u ş , süreç tamamlanmıştı.

10.10.2007 tarihinde

arsanın tapusu Belediye tarafından G P M ' y e devredilmiş, bir gün sonra, ise 11.10.2007 tarihinde G P M tapuyu Redevco'ya devretmişti. İki defa yapılan bu devir nedeniyle 4 milyon dolar­ dan fazla vergi ödenmişti, halbuki ihaleyi doğrudan Redevco almış olsaydı bu verginin yarısını ödeyecekti. İhale nihai aşa­ m a d a G P M şirketine 26 milyon 750 bin T L ' y e mal olurken, Re­ devco bir gün sonra bu yeri devralmak için vergi ve masraflar dahil yaklaşık 34 milyon TL ödemişti. M a d e m arsayı Redevco alacaktı, kendisi doğrudan ihaleye gi­ rip almış olasa 2-3 milyon dolar daha ucuza almış olacaktı, üste­ lik arsayı ilk bulan, sonra tüm ihale sürecini takip eden Redevco temsilcisi M u h a r r e m P o l a t l ı ve tüm ihale masraflarını ödeyen yine onlardı. Peki neden daha ucuza alma imkânı varken arsa bu kadar pahalıya alınmıştı? Neden aracı k o n m u ş t u 0 Üstelik Redevco, bu yöntemi aynı amaçlarla Manisa'da Girişim Grubu denen resmi ve özel kişilerin ortak olduğu eski Sürnerbank fabri­ kasının arsasının 45 milyon dolara alımında da kullanmıştı. Bu çok uluslu şirket durup dururken Türk maliyesine iki defa vergi ö d e m e k için neden kendini bu kadar zorluyordu? Bu­ nun akılla izahı var mıydı? Evet, h e m de çok akıllıcaydı. Ç ü n k ü R e d e v c o Hollanda asıllı olmasına rağmen aslında Cairo Holding'e bağlı İngiltere merkezli, çok uluslu, çok büyük bir şirketti, her şeyi kayıt altına alınmalı, hesap ve denetim sistemi şeffaf olma­ lıydı. Bu firma yöneticileri Türk k a m u kurum ve kuruluşlarında bir şey alıp satmanın rüşvetsiz olmayacağını düşünüyordu; ama bu firma rüşvet veremezdi. Birincisi bunu hesaplarında göster­ meleri çok zordu, ikincisi dünyada rüşvet veren bir firma gibi g ö z ü k m e k istemiyorlardı. Diğer y a n d a n Türkiye'de arsa alarak yatırım y a p m a k istiyorlardı ve şehir merkezlerinde istediği bü­ yüklükte arsalar ancak kamuda vardı. Yöntem olarak araya bir aracı koyup rüşveti ismen o versin, kendileri bulaşmasın, ken­ dilerinin kayıtlarına geçmesin istiyorlardı. 307

Haliç'te Yaşayan Simonlaı R e d e v c o ' n u n ortakları, İngiliz, Hollanda, Belçika, A B D gibi ülkelerdeki önemli şirket ve finans çevreleriydi ve bu kişiler Türkiye'deki rüşvet çarkını çok net görüyorlardı, hatta daha mahremi, t ü m ihale ruhsat süreçlerinde rüşvetin nasıl alın­

dığını bire bir ödeyerek öğreniyorlardı. Yalnız bu şirket değil, t ü m yabancı firmalar benzeri şeyi yaşıyordu. Zaten Türkiye'de iş y a p m a k isteyen ciddi firmalar önce araştırma yaptırıyorlar ve aldıkları bilgiye göre hareket ediyorlardı. Türkiye'ye yabancı sermaye gelmiyor deniyor; neden ve na­ sıl gelsin ki? Öncelikle iki defa vergi ödemeyi ve rüşvet vermeyi göze almaları gerekiyor. Sonunda ayrıca bizim gibi işgüzarlar da devreye girince iş m a h k e m e y e intikal ediyor, ihaleler dur­ duruluyor, yatırım aksıyor, yabancı şirketin ödediği milyon do­ larları boşa gidiyor, bu defa da işleri düzeltmek için avukatlara ödemeler başlıyor. Redevco'nun hesaplarından., Edirne Belediye Sarayı ihale­ sinden dolayı yaklaşık 37 milyon dolar, Manisa işinde de 45 milyon dolar civarında para çıkmıştı, bu kadar parası 3-4 yıldır k a m u d a idi ve henüz işe başlayamamıştı. Ayrıca rüşvet verme iddiası ile yargılanmaları söz konusuydu. Açık bir ihalede avan­ taj için rüşvet verdikleri y ö n ü n d e k i bir iddia gerçekçi olamaz­ dı aslında, T ü r k k a m u görevlileri resmen irtikap yapıyorlardı. Sonra da rüşvet aldıkları için bu durumu yaratanlar, biz ya­ bancı yatırım getirdik ama devlet engelliyor diyerek tahkikat yapanları halka şikâyet ediyordu. Peki sizler rüşvet istemeseniz de bu firmalar arazileri doğrudan alsalar ve yatırımı bir yılda yapıp ülkemiz e k o n o m i s i n e katkı sunsalar olmaz mı? Böylece ülkemizde işlerin kanuna uygun yürüdüğünü, rüşvetin olmadı­ ğını yaşayarak öğrenirler ve ülkelerinde Türkiye'de artık rüşvet alınmıyor şeklinde propagandamızı yaparlar, bu yolla yeni ya­ bancı yatırımcıların ülkeye gelmesini teşvik ederler. Diğer y a n d a n bu olayda rüşvet almaktan dolayı Beledi­

ye Başkanı hakkında operasyon yapacağımız bilgisi Mehmet 308

1. Bölüm: Devlet

Sevigen'e verilmişti. O n u n tabiri ile bu bilgi kendisine "belediye başkanı h a k k ı n d a beraber çalışma yaptığım Ankara'daki birim tarafından" verilmişti. Sevigen de bu bilgiyi Belediye Başkan H a m d i S e d e f ç i y e aktarmış, o da parti genel başkanı ile konuş­ muştu. Aslında başkan hakkında operasyon hazırlığımın oldu­ ğu doğruydu a m a bu olaydan dolayı değildi; su davası nedeniy­ leydi. Sedefçi hakkında yaptığımız Ankara bağlantılı iki çalışma vardı, bu k o n u y u İstihbarat Dairesi ile az sonra anlatacağım su davasını ise K O M Dairesi ile koordine ediyorduk. Bilginin nere­ den sızdığını anlamıştım, aslında neden sızdırıldığını da tahmin ediyordum, zaten sonra ilgili daire başkanına da bu şüphemi açıkça söyledim. Edirne'den ayrıldıktan sonra öğrendim ki, bu davayla ilgi­ li İdare M a h k e m e s i n i n verdiği, satışın iptali ve tapunun tek­ rar Belediyeye tescili davasını h e m Belediye h e m de alıcı firma Danıştay'a temyiz etmişti; tam temyiz kararı verilmek üzere iken davayı açan taraf olarak g ö z ü k e n AKP'li meclis üyesi İs­ mail Arda davasını geri çekmiş ve Danıştay da davacısı olma­ dığı için karar vermemişti, yani iptal kararı kalkmıştı. İsmail Arda'ya sorulduğunda, "Parti merkezinde bana davayı çek de­ diler onun için çekiyorum" demişti. Anladığım kadarıyla dava­ nın Danıştay'da tasdik edileceğini anlayan alıcı firma, her türlü imkânım kullanmış ve yukarılara ulaşmıştı. İsmail Arda'nın

davasını ç e k m e s i n d e n bir süre sonra parti m e r k e z ilçe başkanı yapıldığım d u y d u m .

Su Davası
Belediye Sarayı ile ilgili tahkikatı yaparken, Belediye Başkanı'nm İstanbul'da bazı insanlarla buluştuğu ve gizli gö­ rüşmeler yaptığına dair bilgiler almıştık. K o n u y u araştırmaya

başladık, B a ş k a n ' m t ü m şüpheli davranışlarını inceliyorduk. Bir gün kendisinin İstanbul Atatürk Havalimanı'nda bazı ki­ şilerle buluşarak Ankara'ya gittiğini ö ğ r e n m e m i z üzerine, hava309

1 faıiç'ıe Yaşayan Simonlar limanı çevre güvenlik kameralarının belli saatlerdeki görüntüle­ rini incelemek için savcılıktan yazılı talimat aldık. Görüntüleri incelediğimizde Başkan'm üç kişi ile buluşup birlikte yola çık­ tığını anladık. Bu defa Ankara'ya vardıkları saatlerdeki Ankara Esenboğa Havalimanı yolcu çıkış bölgesindeki dış çevre kame­ ralarının kayıtlarından onları Mercedes ve Ford M o n d e o mar­ kalı iki aracın karşıladığını gördük. Araç plakaları Termikel fir­ masının yöneticilerini işaret ediyordu. Ardından uçak biletlerini yolcu listesiyle birlikte inceledik ve başkan ile birlikte aynı bilet satış noktasından arka arkayla üç bilet alındığını, aynı şekilde ödendiğini, aynı dakikalarda havaalanına gelip check-in yaptık­ larını öğrendiğimizde başkan ile beraber giden kişilerin kimlik­ lerinin Mustafa Selçuk ve M e h m e t Altunhan olduğunu öğren­ miş olduk. Biraz internette, biraz polis bilgisayarları üzerinde yaptığımız araştırmada bu kişiler ve firma hakkında her şeyi öğrenmiştik; Termikel şirketi özellikle aldıkları belediye ihaleleri ve İstanbul'da kapağı olmadığı için annesinin yanında rögara düşerek ölen ç o c u ğ u n haberleri ile basında g ü n d e m e gelmişti, ancak bu buluşma ve görüşmelerin sebebini bilmiyorduk. Kapıkule O p e r a s y o n u ve d e v a m ı n d a Bayındırlık ile Tapu Dairelerindeki d i n l e m e ve gizli kamera kayıtlarına dayanarak yaptığımız operasyonlar nedeniyle Belediye Başkanı, suç teşkil edecek hiçbir k o n u y u telefonla koşmuyor, hatta ara sıra oda­ sında cihaz araması da yaptırıyordu, b u n d a n dolayı işimiz biraz zordu. Yine de m a h k e m e kararı ile Belediye B a ş k a m hariç diğer kişileri d i n l e m e y e aldığımızda, kısa süre içerisinde bu buluşma ve görüşmelerin belediye sarayının satışı ile ilgili olmadığını, hiç bilmediğimiz bir sahada Belediye'nin su işlerinin imtiyaz hakkı­ nın devriyle ilgili görüşmeler olduğunu anladık. Bizim başkan bir y a n d a n Belediye Sarayını satmış, bir y a n d a n da su imtiyaz hakkını devretmeyi planlamıştı ama daha işe başlamadan aracı firmaları b u l m u ş , onlar vasıtasıyla ihaleye girecek olan firma­ larla gizli gizli g ö r ü ş m e y e başlamıştı. 310 Başkanın buluştuğunu

1

Bolum: Dovic-t

tespit ettiğimiz kişiler suyun gelecekte önemli bir gelir kaynağı olacağını g ö r ü p tezgah kurmuşlar ve ilk ihale yapacak olan Be­ lediyelerle aracılar vasıtasıyla görüşerek ihaleyi organize etme­ ye başlamışlardı. Gelecekte en önemli ihtiyaç maddelerinden birinin su ola­ cağı biliniyordu; yeni yayınlanan mevzuata göre de tüm şehir­ lerde belediyelerce su şebekelerinin yenilenmesi, genişletilmesi, su havzalarının ıslahı, su ücretlerinin tahsilatı gibi hususlarda ciddi yatırım ve organizasyonlara ihtiyaç vardı. A m a tüm bu ya­ tırımları y a p a c a k kaynakları yoktu ve bu sahada, imtiyaz hak­ kının devredilmesi suretiyle, tüm bu işlerin özel sektör eliyle yapılması çok cazip bir plan olarak ortaya çıkmıştı. İmtiyaz hakkının alınması demek, bir ilin su şebekesinin bakım, tamir ve ilavelerinin, yapımı karşılığında t ü m su gelirine uzun süre sahip olmak demekti. Beş yüz bin nüfuslu bir ilde, yüz elli bin ev ve elli bin iş yeri su abonesi varsa ve her abone­ nin ayda ortalama 25 TL su kullandığı kabul edilirse (büyük sanayi tesisleri ve büyük kurumlar hariç tutulsa bile) bu, ayda 5 milyon TL demekti. İlk yatırım haricinde, peşin ödemeli su saatleri kullanıldığında işletme maliyetinin azami %2Q olduğu,

belediyelere de yaklaşık %20 civarında ö d e m e yapılacağı kabul edilirse, imtiyaz sahibi asgari aylık 3 milyon TL gelir elde ede­ cekti. Asıl önemlisi suyun giderek değer kazanacağı öngörüldü­ ğünden bu gelir her yıl katlanarak artacağı rahatlıkla söylene­ bilirdi. Su imtiyaz haklarının devralınması yeni bir sahaydı ve 2007 yılma kadar illerde ciddi bir devir yapılmamıştı, yalnızca Çorlu ve Kars gibi şehirlerde bir iki küçük u y g u l a m a vardı, ama bu sahaya giren ve ilk işleri alan firmaların üstünlük sağlayarak önemli illeri de ele geçirebileceği hesabı yapıldığından bu saha­ da büyük bir rekabet ve kıran kırana bir m ü c a d e l e n i n olacağı­ nın sinyallerini görmek m ü m k ü n d ü . Böylece belediyeler büyük bir yatırım h a r c a m a s ı n d a n kurtulacak, yapamadıkları tahsilat311

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

l a n özel sektör eliyle yapacak, ayrıca kısa sürede su şebekesini yenileyecek, ilave yeni yatırımları özel sektör eliyle yapacak ve belli oranda gelirden de pay alacaklardı. Özel sektör açısından bakıldığında da her gün tüketim ar­ tıyordu. Belli bir ilin, bölgenin imtiyaz h a k k ı m almak demek, otomatik olarak her ay artacak şekilde belli bir miktar sabit gelir, sıcak para demekti. İlk yapılacak şebeke tamiratı gibi belli yatırımlar ile d a ğ ı t ı m ve tahsilat işi sisteme k o n d u k t a n sonra yapılması gereken başka bir şey kalmıyordu. H e m belediyelerin, h e m özel sektörün kazanmasının se­ bebi ise şuydu: Özel sektör açısından suyun dünya ve insan hayatındaki ö n e m i n i n artması ile gelecekte fiyatlar sürekli arta­ cak ve ön ödemeli su saatleri vasıtasıyla tahsilatlar artık peşin ve kısa sürede yapılabilecekti. Belediyeler açısından ise kaynak yetersizliği, ihale mevzuatı ve ihale yolsuzlukları nedeniyle ye­ nilenemeyen şebekeler özel sektör aracılığıyla kısa sürede yeni­ lenecek, seçmeni k ü s t ü r m e m e k adına y a p ı l a m a y a n tahsilatlar kısa sürede yapılabilecekti. Belediye Başkanı, Mustafa Selçuk ve M e h m e t A l t u n h a n d a n oluşan üç kişilik grup, yalnız bu işleri ayarlamak ve ihale so­ n u n d a alıcı firmadan k o m i s y o n almak üzere kurulmuş iş takip­ çisi firma ile birlikte çalışıyordu. Bu aracı iş takipçisi, komis­ y o n c u kişilerin beraber hareket ettiği, ücretini ödedikleri Veli Aks az isimli kişiyi Edirne Belediyesi'ne, ihalenin şartnamesini hazırlamak üzere d a n ı ş m a n olarak aldırıyordu. Hileli yöntem­ lerle yapılan işlemler sonunda Veli Aksaz, B e l e d i y e d e danış­ m a n olarak işe başlamıştı. İzlemelerimize göre Veli Aksaz, dışarıda Mustafa Selçuk ve M e h m e t A l t u n h a n ile ve ardından Termikel firmasının yöneti­ cileri ile ihale şartnamesini hazırlıyordu. Hatta dışarıda hazır­ lanan tip şartname e-posta ile Edirne'ye gönderiliyordu ve tabii elektronik olarak bir suretini de biz alıyorduk. G ö r ü n ü ş e göre, dışarıda daha önceden hazırlanmış olan örnek bir şartname 312

1. Bölüm: Devlet

Edirne Belediyesine uyarlanmaya çalışılıyordu, öyle ki şartna­ m e d e yazılan birçok kanun yürürlükten kalkmış, yerine yeni­ leri k o n m u ş veya değişmişti; ama bu şartname taslaklarında hâlâ eskileri yazılıydı ve aynen, yanlış şekilde ihaleye çıkıldı. Bu arada bizimkiler sadece Edirne su imtiyazını almaya çalışmakla kalmıyor, şartname hazırlıkları d e v a m ederken bir y a n d a n da Balıkesir, Aydın, Denizli, Hatay gibi illerin su im­ tiyazlarını da belli büyük firmalara komisyon / rüşvet karşılığı pazarlamaya çalışıyorlardı. Yani bu grup asıl olarak, t ü m be­ lediyelerin işlerini rüşvet karşılığında organize edip, ihalenin önceden anlaştıkları bu firmalara verilmesi için ihale şartna­ melerini firmaların isteklerine uygun şekilde tanzim ederek fir­ malara avantaj sağlıyor, rakiplerinin aleyhine şartlar koyarak da onlar için dezavantajlı şartlar yaratıyor (örneğin ön ödemeli sayaç üreticisi olmak gibi şartların yazılması d e m e k bu şartı taşımayan t ü m firmaları ve rakipleri ihaleye giremez hale geti­ riyorlardı) ve böylece ihalelerin istenilen firmada kalmasına ça­ lışıyorlardı. Böylece bu iş için kendilerinin ve belediyede ortak çalıştıkları kişilerin maddi menfaat elde etmesini sağlıyorlardı. Her belediye için bu işleri yapabilecek büyük firmalarla ko­ nuşuyorlar, hangi firmayla daha fazla k o m i s y o n anlaşması ya­ parlarsa o firmanın istediği şekilde şartnamenin hazırlanması için belediye yetkililerini etkileyerek firmanın isteğine uygun şartnameyi hazırlatıyorlar ve Belediye Meclisi ile organlarından geçirerek adrese teslim ihale yapılmasını sağlıyorlardı. Üstüne üstlük bu iş için firmalarla, resmen rüşvetin belgesi sayılacak yazılı anlaşmalar bile yapmaktaydılar. İhalelerde önemli olan hususlardan biri, öncelikle ihaleye girebilmek için k a n u n u n aradığı yeterlilik şartlarını sağlamak, bir de her idarenin kendisinin koyacağı şartları karşılamaktı. Eğer başta kendi firmanıza uygun veya rakiplerinizi eleyecek yeterlilik şartları yazdırabilirseniz ihaleyi k a z a n m a ihtimaliniz y ü z d e yüzdü. 313

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

Edirne Belediye Başkanlığı, Veli Aksaz'ı ihale şartnamesi­ ni hazırlamak için d a n ı ş m a n olarak aldıktan sonra küçük bir grup kurarak çalışmayı başlattılar ve danışman Veli Aksaz

T e r m i k e l d e hazırlanan ihale şartnamesi örneklerini Edirne Be­ lediyesi şartnamesi haline getirmeye çalışıyordu. Beraber ça­ lıştığı belediye görevlilerin bazı yeterlilik şartları k o y m a y a veya kendisinin yazdığı şartları değiştirmeye kalktığı ya da bazı şart­ lara itiraz ettiği z a m a n danışman d u r u m u dışarıdaki ortaklan Mustafa Selçuk ve M e h m e t Altunhan'a aktarıyor, onlar da bele­ diye başkanı üzerinden müdahale ederek istenen şartların ya­ zılmasını sağlıyorlardı. Bazen de belediye çalışanı olup da dışa­ rıda başka firmalarla irtibatlı olan kişilerin b u l u n d u ğ u n u söy­ leyip onların başka firmalar adına şartnameye başka yeterlilik şartları k o y m a y a kalktıklarını ortaklarına aktardığı oluyordu. Yani ihaleyi kendi lehine yeterlilik şartları taşıması için başka grupların da çalışma yaptığı anlaşılıyordu. Bîr aylık bir çalışmanın sonucunda belediye adına (ama T e r m i k e l firmasının istediği şartları taşıyan) teknik ve idari

şartnameler ile belediye e n c ü m e n i n c e çıkarılması gereken su imtiyazı yönetmeliği gibi evraklar hazırlanarak Edirne Belediye­ sinin ihale d o k ü m a n l a r ı haline getirildi. Belediye başkanı konu­ yu Belediye Meclisine getirdi ama en az bir hafta mcelense bile zor anlaşılacak y ü z l e r c e sayfadan ve teknik ifadeden oluşan bu dokümanlar a k ş a m bazı üyelere, sabah da kalanlara dağıtılıp öğleden sonra saat 14'te hiç o k u n u p i n c e l e n m e d e n Başkanın u z m a n diye çıkardığı Veli Aksaz'm tanıtımı ile Belediye Mecli­ sinde oylandı ve oy çokluğu ile kabul edildi. En azında bir ay öncesinden meclis üyelerine ve ilgili bi­ rimlere dağıtılarak görüş, eleştiri alınması gereken dokümanlar kimse tarafından o k u n m a d a n , okunmasına fırsat verilmeden oylanarak h u k u k i hale getirildi. Oysa içerisinde yanlış ifadeler, yürürlükten kalkmış kanunlara atıflar vardı, hiçbiri okunma­ dan, düzeltilmeden kesinleşti. 314

1. Bölüm; Devlet

Bir süre sonra belediye ihaleyi ilan etti, ilk itirazlar serbest rekabeti engelleyici yeterlilik şartlarına oldu. Firmaların itiraz­ ları belediyeye geliyor ve bu itiraz dilekçeleri d a n ı ş m a n Veli Aksaz tarafından T e r m i k e l firmasına ulaştırılıyordu. Böylece Termikel yöneticilerinin hazırladığı cevaplar, belediyeye danışman tarafından sunuluyor, belediye de bunları cevap olarak ilgili fir­ m a y a iletiyordu. T ü m itirazlara Belediye kulağını tıkadı. Sonunda ihale oldu ve sadece iki firma ihale d o k ü m a n ı aldı ve tek firma olarak Termikel H o l d i n g e bağlı Elektromed Şirketi ihaleye-katıldı ve kazandı. İhale güya açık olmuştu a m a konan şartlarla başka firmalar zaten baştan engellenmişti. Sonrasında tek firmanın

katıldığı eksiltme süreci, b a s m a ve halka açık olarak yapıldı. Başkan benim kafamda şu rakam var, buna inin diyerek pazar­ lık yapmış, işlemlere devam etmişti. Daha sonra tahkikat saf­ hasında B a ş k a n ı n ihale komisyonu üyeleri ile k o n u y u görüşüp bir rakam belirlemediği anlaşıldı. Neticede ihale bitmiş ama ihalenin kesinleştiği ilan edilme­ miş, on beş günlük karar v e r m e süreci başlamıştı. Başkan bu arada Ankara 'ya giderek bir y a n d a n T e r m i k e l yöneticileri ile gö­ rüşüyor bir y a n d a n da onların kanalı ile h ü k ü m e t çevrelerinde, belediye sarayı arsasının yıkılması davasıyla ilgili destek arayı­ şında bulunuyordu.

Daha önce de belirttiğim gibi Belediye Başkanı dinlenme, takıp edilme olaylarına karşı öyle tedbirli davranıyordu ki, ya­ nma gelen herkese telefonla k o n u ş m a m a s ı gerektiğini söylüyor, odasında ihale işlerini konuşurken telefonlarının pillerini dahi çıkarttırıyor, odasını çiçeklerine kadar kontrol ettiriyor, sürekli d i n l e n m e fobisini yaşıyordu. Bu korku nedeniyle başkaları adı­ na aldığı telefonları kullanıyordu. İhaleye karar v e r m e k için kanuni bekleme süresinin son günlerinde, rüşvetin kendisine ödenmediğini ima ederek bek­ lentisini Mustafa Selçuk ve M e h m e t Altunhan aracılığıyla ilet315

Haliç'te Yaşayan Simonlaı misti. T e r m i k e l yetkililerinin bu konuda çok deneyimli olduk­ ları anlaşılıyordu, öyle ki Başkanın tavrını yadırgamışlardı. S o n u n d a firma yöneticileri Edirne'ye gelerek Başkan ile önce Belediye'de, sonra bir restoranda görüşerek T e r m i k e l şirketinin hisse senetlerinden kendisine teminat olarak vermeyi, ihalenin kesinleşmesinin ardından ö d e m e y a p m a y ı teklif etmişlerdi. Sonuç için kanuni sürenin sonuna gelindiğinde, Başkanın İstanbul'a gittiği bir gün C H P Genel Başkan Yardımcılarından M e h m e t Sevigen ile yaptığı telefon görüşmesinde, Belediye bi­ nasındaki yolsuzluklar nedeniyle hakkında y ü r ü t t ü ğ ü m ü z tah­ kikattan dolayı gözaltına alınacağını, bu bilgiyi de Emniyet G e ­ nel Müdürlüğü'ndeki daireden öğrendiğini söylemişti. Belediye sarayı ihalesine fesat karıştırma tahkikatı ile ilgili İstihbarat Daire Başkanlığı'ndan, su imtiyaz hakkının devredil­ mesi ihalesiyle ilgili tahkikatla ise K O M Daire Başkanlığı'ndan destek alıyorduk. M e h m e t Sevigen'e sızan bilgi yalnızca Belediye Sarayı tah­ kikatı ile ilgili o l d u ğ u n d a n ve su tahkikatından haberdar olma­ dıklarından, bilginin İstihbarat Daire Başkanlığı'ndan sızdığına kanaat getirdim ve daha önce belirttiğim gibi b u n u da kendile­ rine alenen söyledim.

Diğer Görevlerimiz
Şentürk Demir al ve Çanakkale'de Kayıp Bir Ç o c u ğ u n Bulunması Olayı T ü r k k a m u görevlilerinin, özel olarak bakıldığında ise T ü r k polisinin çalışma biçiminin, görev anlayışının, göreve bağlılığı­ nın yanlışlığını gösteren ve sorgulamayı gerektiren birçok örnek var ama b e n i m y a ş a d ı ğ ı m ve burada anlatacağım olay bunların en önemlilerinden biriydi. Çoğunlukla biz, yani çoğu görevli vatan, millet ve halka hiz­ met duygularını yücelterek görev yaptığımızı düşünürüz. Birçok insan da b u n a inanır; a m a yaşadığımız şeyler göstermektedir ki

316

1. Bölüm: Devlet aslında bizler basit ve k ü ç ü k hesaplar, şahsi ve grupsal küçük çıkarlarımız uğruna halkı ve görevi çoğu z a m a n unutuyoruz. Bu eğilim istisna da değil; genel d u r u ş u m u z içinde çok önemli bir yer işgal ediyor. Bu genel anlayışa, t ü m k a m u o y u n u n bildiği ve yüreğimi derinden yakan çok acı ve çarpıcı bir olay ile şahit oldum. Hatırlanacağı üzere, İstanbul Kartal'da bir okulun aile bir­ liği tarafından d ü z e n l e n e n geziyle Çanakkale Şehitliği'ne giden ailenin 2,5 yaşlarındaki oğlu kaybolmuştu. Ç o c u ğ u n anne ve babası her gün sabah yayınlanan kadın programlarını dolaşa­ rak günlerce k o n u y u canlı tutmuş, çok izlenen bu programlar dolayısıyla b ü y ü k bir izleyici kitlesi olaydan haberdar olmuştu. Ben pek bunları izlemediğim için g ö r e m e m i ş t i m ancak bu tarz programlarda yer alan olayları birkaç gazete ve televizyon ka­ nalı veya programcıların kendisi özel olarak muhabir görevlen­ direrek takip ederlermiş. Bu olayda da bazı basın mensupları bana olayla ilgili sorular sormuştu; ancak m ı n t ı k a m d a olmadı­ ğından açıkçası beni birinci derecede ügilendirmemişti, ayrıca birçok ihtimal olabilirdi. Bir ara k a y ı p çocuğa benzediği söylenen bir çocuğun, ya­ kınımızdaki Kırklareli'nin Babaeski ve Lüleburgaz ilçelerinde görüldüğünü söyleyenler olmuştu. Bunun üzerine yola çıkan Uğur Dündar'ın ekibinden Ertuğrul Erbaş ve bazı televizyon muhabirleri araştırmak için buraları dolaşırken bana da uğ­ rayıp olayla ilgili fikrimi almışlardı. Anlattıklarını dinlediğimde olayda birtakım gariplikler olduğunu d ü ş ü n m ü ş t ü m . Bir gün ç o c u ğ u n babası randevu alarak y a n ı m a geldi, yar­ dım istiyordu. Y a n ı n d a bu olayları takip eden televizyoncular ve gazeteciler de vardı. Israrla bu olayda b e n i m görev almamı, deneyimlerime dayanarak kendilerine yardımcı o l m a m ı talep ediyordu. Kendisine görev sorumluluklarımın Edirne ili ile sı­ nırlı olduğunu, ayrıca Emniyet M ü d ü r ü n ü n görev ve fonksiyon­ larının bir teşkilatı sevk ve idare e t m e k o l d u ğ u n u söyleyerek 317

Haliç'te Yaşayan Simonlar yardımcı o l a m a y a c a ğ ı m ı anlattım. Fakat daha önce Kaçakçılık Daire Başkanlığında y a n ı m d a görev yapmış, İstanbul'daki ça­ lışmalarından bu konudaki tecrübelerini iyi bildiğim, Şentürk Demiral kendisine y a r d ı m c ı olabilirdi; b u n u n için Emniyet G e ­ nel M ü d ü r l ü ğ ü n e müracaat ederek özel bir ekibin görevlendiril­ mesini talep etmesini söyledim. A r d ı n d a n iyi ilişkiler içerisinde o l d u ğ u m u z Asayiş Daire Başkanı Hüseyin Özalp'i arayarak du­ r u m u anlattım. K o n u y l a ilgili görevlendirilmek üzere Şentürk Demi rai'ı ö n e r d i m . Ç o c u k kaçırma / kaybolma gibi konular gö­ rev sahasına girdiği için o da zaten olayı bildiğini, bu k o n u d a Şentürk Demiral'ın da iyi bir tercih olduğunu söyledi. K ü ç ü c ü k bir ç o c u ğ u n kaçırılması onu da derinden üzmüştü, çocuğu bu­ lacak, b u l m a y a yarayacak ne varsa y a p m a y a hazırdı Şentürk D e m i r a l i da d u r u m d a n haberdar etmiştim. Teknik açıdan destek verilirse inisiyatifli bir ekip olarak olayı araştı­ rıp netice elde etme imkânı olacağını, elinden geleni yapacağını söyledi. O n a istediği teknik desteği Edirne'de imkânların el ver­ diği ölçüde sağlama sözü verdim. Hüseyin Özalp ile anlaştık, ç o c u ğ u n babası Bakanlığa di­ lekçe verince nasıl olsa bu dilekçe otomatik olarak Asayiş Daire Başkanlığına gelecek, o z a m a n Hüseyin Özalp B a k a n ' m onayı­ nı alarak Şentürk'ün görevlendirilmesini sağlayacaktı. Son dö­ n e m d e işlerin mahalli olarak y a p ı l m a y a başlaması ve merkezin sadece k o o r d i n a s y o n görevi üstlenmesi söz konusu olduğun­ dan dilekçenin Çanakkale'ye gönderilmesi ihtimaline karşı bu mutabakatı yapmıştık. Olayla özellikle Şentürk Demiral'ın ilgi­ lenmesini istiyorduk. Olayın ayrıntılarına girmeden önce Şentürk Demiral hak­ kında kısaca bilgi v e r m e k istiyorum. Şentürk'ü 1985-86 dö­

neminde Diyarbakır'da komiser yardımcısıyken tanımış, daha ilk t a n ı ş m a m ı z d a çok iyi ve değerli bir polis olduğu kanaatine varmıştım. O tarihte Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü özlük işlerini yap­ m a k için bilgisayar almış, a m a bunun için özel bir programa 318

1

Bölüm' Devlet

ihtiyaç o l d u ğ u n u anlayınca bilgisayardan anlayan pek kimse olmadığından, az da olsa bilgi sahibi o l m a m dolayısıyla bana danışmışlardı. Bu vesile ile alman makineyi incelerken, B A S I C denen p r o g r a m l a m a dilinde yazılmış ve çok e m e k verildiği belli olan bir programla karşılaşmıştım. " K i m b u n u yazan, bu ka­ dar gayret eden, b u n u y a p m a k pösteki s a y m a k gibi bir şey!" diye s o r d u ğ u m d a Asayişte çalışan komiser yardımcısı Şentürk D e m i r a l i n ismini vermişlerdi. Daha sonra Şentürk Demiral ile yollarımız hep kesişti. O benden önce Diyarbakır'dan İstanbul Asayiş Şubeye atanmıştı, ardından ben İstanbul İstihbarat Şube M ü d ü r ü olarak atandık­ tan sonra, a d a m kaçırma olaylarında aranan kişilerin teknik yöntemlerle bulunmasında Şentürk ve diğer Asayiş ekiplerine teknik destek vermiştim. Bu vesileyle kısa süreli çalışmalarımız oluyordu a m a Şentürk'ün çok farklı olduğunu anlamak zor de­ ğildi; başkalarına konuları tüm detaylarıyla anlattığım ve bekle­ diğim neticeyi alamadığım halde ona tek kelime ipucu v e r m e m yetiyordu. Benim verdiğim küçük ipuçları ile Sülük, Söylemez­ ler Çetesi gibi önemli grupların yakalanmasında, kaçırılan bir­ çok şahsın kurtarılmasında önemli başarılar elde etti; hepsinde asıl işi yapan kendisi ve ekibiydi, ben sadece bir iki noktada bilgi verdim. Kısacası sokaklarda çalışan, aklını kullanan, teknolojiyi bilen çok başarılı ve bir o kadar da mütevazı bir polisti. Şentürk İstanbul'da olağanüstü işler başardı. O g ü n ü n şartlarında mu­ cizeler yarattı ve ben İstanbul'dan ayrıldıktan sonra nihayetinde rakipleri tarafından Emniyet Müdürü'ne k ö t ü l e n m e y e başlandı. Onu önce u z a k ilçelerde görevlendirdiler, sonunda da il dışına, Giresun'a Trafik Şubesine tayin ettirdiler. O gün için Türkiye'nin en iyi organize gruplarını önemli öl­ çüde tanıyan ve onlara karşı etkili olacak, tüm operasyonlarda başarılı o l m u ş , kaliteli bir polisin Giresun'da Trafik Şubesinde çalışmasını sağlamışlardı. Her isi iyi y a p a n bu polis, hiç bilme­ diği trafik k o n u s u n d a bile kısa sürede çok başarılı adımlar attı; 319

Haliç'te Yaşayan Simonlaı batı ülkelerinin Türkiye'ye gelen vatandaşlarından trafik konu­ sunda yorumlarını toplayarak dışarıda nasıl tanındığımızla ilgi­ li çalışmalardan, eğitici küplere kadar pek çok yeni girişimlerde b u l u n d u ğ u n u bir Giresun ziyaretimde g ö r m ü ş t ü m . Arkadaşım Mustafa Aydın Adapazarı Emniyet Müdürü

olunca, ıyı bir asayiş polisine ihtiyacı oldu ve tavsiyem üzerine Ş e n t ü r k ü A d a p a z a r ı Emniyet M ü d ü r l ü ğ ü Asayiş Şube Müdürü olarak göreve getirdi. D a h a sonra ben K O M Daire Başkanı olun­ ca Mustafa A y d ı n ' m müsaadesi ile Şentürk'ü K O M Daire Baş­ kanlığına şube m ü d ü r ü olarak aldım. Y'ine kısa sürede, kendi­ ni göstermiş, birçok operasyonda etkili rol oynamıştı. Özellikle Van'da polislerin elinden oğlunu kaçıran ve uyuşturucu ticareti konusunda n a m salmış aşiret ağası Mustafa B a y r a m 'm ve oğul­ larının y a k a l a n m a s ı n ı sağlamıştı. K o m Daire Başkanlığından Edirne'ye atanınca (sürülünce) bana yakın t ü m m ü d ü r l e r i m K O M ' d a n kovulmuş, Şentürk de G ü m ü ş h a n e ' y e sürülmüş ancak İdare M a h k e m e s i tayin kararı­ nı iptal edince Trafik Daire Başkanlığında Şube M ü d ü r ü olarak göreve başlamıştı. H a k k ı n d a kitap yazılacak bu efsanevi polis, hâlâ Trafik D a i r e Başkanlığında, Başkan Yardımcılığı görevin­ de "insan israfına" örnek olarak görev yapıyor. Hiçbir m a k a m , mevki i s t e m e y e n bu polis kendi uzmanlık alanında neden çalış­ tırılmaz, buna n e d e n mani olunur aklım almıyor. Kayıp ç o c u k olayına dönersek; ç o c u ğ u n babasının müra­ caatı üzerine H ü s e y i n ağabeyin gayreti ile Şentürk ç o c u ğ u bul­ mak üzere ekip amiri olarak görevlendirildi. Şentürk y e n i görevi için Çanakkale'ye giderken Edirne'ye, bana uğradı. Z a t e n eşi Edirneli olduğu için burada bağlantıları vardı. Kendisi ile biraz değerlendirme yaptık, ne yapılması ge­ rektiği ile ilgili olarak biraz tartıştık. Daha sonra Şentürk olay yerinin savcısı ile görüştü, neler yapabileceği k o n u s u n d a bilgi verip bazı teknik verilerin temin edilmesi için y a r d ı m talep etti. Savcı da olayın bir an önce çözülmesini istiyordu, j a n d a r m a l a r l a 320

1. Bölüm: Devlet

görüştü. J a n d a r m a yetkilileri yapılabilecek her şeyin yapıldığı­ nı, bu yeni görevlendirmenin fazlaca işe yaramayacağını, ancak yine de y a r d ı m etmekten geri durmayacaklarını söylemişlerdi. Savcıdan a l m a n talimatlar üzerine Şentürk bazı bilgileri toplamaya başlamış, bir takım çalışmalar y a p m ı ş , belli bir me­ safe alabilmiş, ama olay h a k k ı n d a netlik sağlayamamıştı. Bir hafta kadar sonra tekrar Edirne'ye geldi. Bu kez oturup beraber çalışmaya başladık. İkimiz de Emniyet İstihbarat Teşkilatına yıllar önce k u r d u ğ u m u z , kurulmasına öncülük ettiğimiz dinle­ me sisteminin bu olayda kullanılabileceğini, ancak bu sistem sayesinde olayın aydmlatılabileceğini düşünüyorduk. Zaten

m a h k e m e kararı da elimizde vardı. Şentürk bazı bilgileri m a h k e m e kararı ile ilgili k u r u m l a r d a n temin etmişti, ö z e l l i k l e T ü r k T e l e k o m ' d a n ve t ü m G S M opera­ törlerinden bilgiler toplamıştı. Gece oturduk, İstihbarat Şube M ü d ü r l ü ğ ü n ü n yetenekli elemanları ile bilgileri analiz etmeye başladık. Birkaç saatlik bir çalışma sonunda Şentürk bazı nu­ maralar ü z e r i n d e yoğunlaşmıştı ve iddiasına göre o gün okul grubu ile beraber hareket eden bir kişi otobüsü takip ederek Çanakkale'ye k a d a r gelmiş ve ç o c u ğ u n kaybolmasından hemen sonra Lapseki üzerinden Gelibolu'dan tekrar İstanbul'a dön­ müştü. Bu kişi aynı z a m a n d a ç o c u ğ u n annesi ile de bağlantı­ lıydı ve m u h t e m e l e n onunla gizli bir ilişkisi vardı. Her şeyi netleştirmiştik; ç o c u ğ u n kaçırılması olayı anne ile bağlantılı bir kişi tarafından yapılmıştı ama bir a n n e n i n kendi ç o c u ğ u n u kaçırması ve sonra da onu böyle televizyona çıkıp araması m ü m k ü n m ü y d ü ? Fakat b u n u n başka izahı yoktu, her şey çok açıktı. Şahsın kimliği, adresi, işi, araçlarının markası gibi t ü m bilgileri bir iki saat içerisinde çıkarmıştık. Olayı a y d ı n l a t m a y a yönelik plan yaptık. Şentürk gidip aileyi ve şahsı birkaç gün takip edecekti. B e n i m g ö r ü ş ü m en az bir hafta İstanbul polisi ile irtibat halinde bulunulması ve on g ü n boyunca takip edilerek olaydan emin olduktan sonra m ü d a h a l e 321

Haliç'te Yaşayan Simonlar edilmesi gerektiğiydi; a m a Şentürk çok daha kestirmeden dü­ şünüyordu ki, kısa sürede m ü d a h a l e etmek istediğini söyledi. Gerçekten de öyle yaptı. İstanbul'daki üçüncü g ü n ü n d e şüpheli kişi ve ailesi piknik yaparken, kayıp çocuğa yaş olarak benze­ y e n bir ç o c u ğ u n da yanlarında b u l u n m a s ı üzerine orada müda­ hale etmiş ve şahısları yakalamıştı. Attığımız bu adımla birlikte olay farklı bir boyut daha ka­ zandı: Ç o c u ğ u kaçıran kişi çocuğun gerçek babasının kendisi o l d u ğ u n u söylüyordu. A d a m ı n anlattığına göre ç o c u ğ u n annesi ile eskiden gayrimeşru bir gönül ilişkisi olmuş ve bu ilişkiden anne hamile kalmış. Şahıs çocuğun babasının kendisi olduğu­ nu d o ğ u m d a n sonra a n n e d e n öğrenmiş ve bir süre sonra kendi ç o c u ğ u n u istemiş. A n n e de çocuğu gerçek babasına verebilme­ nin yolunu a r a m a y a başlamış ve böyle bir düzen kurarak Ça­ nakkale gezisi esnasında kendi ç o c u ğ u n u alıp babası olduğunu söylediği bu kişiye teslim etmiş. Bu kişi de çocuğu kendi çocu­ ğu olarak alıp İstanbul'a d ö n m ü ş . Neticede bir iyilik y a p m a k , kayıp çocuğu bulmak, ailenin acısını d i n d i r m e k uğruna başlanan çalışmalar faciaya dönüş­ müştü. A n n e olayı bizzat planlamasına rağmen birkaç ay bo­ y u n c a televizyon kanallarını dolaşarak yürek dağlayan konuş­ malar yapmıştı. Ç o c u ğ u n u arıyormuş gibi g ö r ü n m ü ş , eşini de kandırmıştı. Bu olayı burada a n l a t m a m ı n sebebi Şentürk ve ekibinin böyle aylarca k a m u o y u n u işgal etmiş ve ç ö z ü m l e n e m e m i ş bir kayıp olayını bir hafta on gün içinde çözmesinin önemidir. Zira bu olay, b u n u n gibi k a m u o y u n d a ilgi uyandıran pek çok olayın aydınlatılması için yeni bir bakış açısını ortaya çıkarmıştı. Ma­ halli imkânlarla b u l u n a m a y a n kayıp kişilerin, aydınlatılamayan olayların, m e r k e z i bir m ü d a h a l e ile takip edilerek ortaya çıkarılabilme ihtimali kuvvetlenmişti. B u n u n üzerine o tarihlerde yine buna b e n z e r şekilde İzmir'de, İstanbul'da, pek çok şehirde kaybolmuş ve ö l d ü r ü l m ü ş olma ihtimali y ü k s e k birçok insa322

1. Bölüm: D e v l e t

mn yakınları bulunmaları için pek çok yere başvurup Bakanlık üzerinde baskı k u r m a y a başladılar. Bu a n l a m d a Şentürk de

son d ö n e m d e popüler olmuş, k a m u o y u y l a basın kendisini ciddi şekilde ö v m e y e başlamıştı. Bizim İstihbarat bilgilerini kullana­ rak Şentürk'e destek verdiğimiz de duyulmuştu. Aslında işi çözen Şentürk'tü, biz sadece o n u n istediği bazı bilgileri vermiştik. Yine de çok garip bir şekilde Edirne İstihba­ rat Şubesinin bilgisayarda sorgulama y a p m a yetkileri kaldırıl­ dı. Açıkça s ö y l e n m i y o r d u ama engelleniyorduk. Bunu d u y u n c a çok rahatsız o l d u m . Daire Başkanı'nı telefonla arayarak bu yak­ laşımın çok yanlış olduğunu, bu şekilde davranılmasının kabul edilemeyeceğini söyledim. Bir m ü d d e t sonra bilgisayar sistemi, belki beni kıramadıklarından açıldı. A m a olanlar çok garipti; kayıp k ü ç ü k bir çocuğu bulan polis m ü d ü r ü n e y a r d ı m edildiği için engelleniyorduk. Buna mana v e r m e k m ü m k ü n değildi. Şentürk'e karşı olduklarını ortaya koyuyor, tavır alıyorlardı. Bu belki anlık, büyütülmemesi gereken bir tepkiydi ama daha sonra y a ş a n a n bir olayda tavırları net bir şekilde anlaşıldı. Şen­ türk başka olayda, İ s t a n b u l d a esrarengiz şekilde kaybolan bir babanın, b u l u n m a s ı için çalışıyordu. İpuçları elde etmeye baş­ ladığında mahalli polis ekipleri tarafından inanılmaz bir karşı koymayla karşılaştı. Yine açıktan karşı çıkılmıyordu a m a gös­ terilen tavır, yapılan küçük şeyler her şeyi anlatıyordu. Hiç­ bir şey y a p m a s ı n ı istemiyorlardı. Böylesine önemli bir görevin dışarıdan gelen bir ekip tarafından y a p ı l m a s ı n a karşı koyu­

yorlardı. Kendilerindeki eksikliğin açığa çıkacağını düşünerek olayın Şentürk tarafından ç ö z ü m l e n m e s i n i istemiyorlardı. Bu, Türkiye d e k i bazı k a m u görevlilerinin anlayışını ortaya koyan ve içinde y e r aldığım h e m e n h e m e n her olayda karşılaştığım bir tavırdı. Yıllar ö n c e de G ü n e y d o ğ u d a k i birçok çatışmada inkâr edi­ lemez bir şekilde bu tavırla karşılaşmıştım, başarı paylaşılmak istenmiyordu. Bir bölgede faaliyet varsa ve oraya bölgedeki il323

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlaı

gililerden habersiz m ü d a h a l e edilir ve bir şey ortaya çıkarılır­ sa inanılmaz bir tavır koyuyorlardı. Kendilerine bilgi verilme­ diği, üstlerine d u r u m u anlatamadıkları için bunu kendilerine yapılmış en b ü y ü k kötülük kabul ediyorlardı. B u n d a n dolayı da G ü n e y d o ğ u ' d a k i en büyük başarıya da imza atacak olsa­ nız, mıntıkalarına girip onlardan habersiz hareket etmeniz tep­ ki görüyordu. O y s a orada görev y a p a n herkes bilir kı güvenlik ekipleri samimi bir şekilde dayanışma içerisine girse çok büyük mesafeler alınabilir. Bu, hepimizin göreve inanma konusunda­ ki samimiyetsizliğini de ortaya koyan, görev aşkı yalanını gös­ teren bir d u r u m d u . Bizim görevimiz vatandaşa hizmet diyorduk; oysa bu, vatan, millet, Sakarya edebiyatıydı. Yani yaşananları kendi şahsi çı­ karlarımızla sınırlıyor, gerektiğinde görevi engellemekten kaçın­ mıyorduk. N i t e k i m Şentürk bu son olayda, çalıştırılmadı, hatta daha sonrasında Şentürk'e bu tür görevlerin verilmemesi için Bakanlık üzerinde bile inanılmaz baskı kuruldu. Şentürk'ün

başarılarına r a ğ m e n bir daha ona benzeri görevler verilmedi. Halbuki vatandaşa hizmet noktasında, görev alanı yalnızca tek bir konu olan uzmanlaşmış bir ekip elbette çok daha etkin çalışıyordu; ç ü n k ü mahalli polis teşkilatının, mahalli j a n d a r m a teşkilatının g ü n l ü k icraatlar içerisinde yüzlerce adli, idari göre­ vi ve başka birçok işi vardı. Her olaya aynı anda koştukların­ dan, tek bir olaya özel z a m a n ayırmaları zordu. Hareket etme kabiliyetleri de aynı ölçüde sınırlıydı. Oysa m e r k e z tarafından özel olarak görevlendirilmiş bu insanlar daha avantajlı oluyor­ du. Ayrıca ön yargıları o l m u y o r d u , mahalli körlükleri yoktu, her şeyi sıfırdan ö ğ r e n m e y e hazırdılar. Bununla birlikte tabii ki her z a m a n mahalli zabıtanın desteğine ihtiyaçları vardı, destek verilmezse bilgi t o p l a m a ve olayı ç ö z m e ihtimali zayıflıyordu. Bu nedenle en a z ı n d a n m a ğ d u r insanların yaralarının sarılması için herkesin destek olması gerekirken, bunun hiç de öyle ol­ madığına maalesef defalarca şahit o l d u m . 324

1. Bolum: Devlet

1985-86 yılında G ü n e y d o ğ u d a aşiretlerin P K K y a destek v e r m e m e s i için yapılan planlamada, MİT ve Emniyet görev al­ mış, Şırnak bölgesindeki aşiretlerle görüşme görevi, Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü adına bizim şubeye ve bana verilmişti. Geliş­ melerle ilgili bilgi almak üzere beni çağıran Sıkıyönetim K o m u ­ tanı Korgeneral Kaya Yazgan'a bölgedeki görevlilerin iyi görev y a p m a d ı k l a r ı n ı anlatıp onları eleştirmem üzerine, bana "Ben de biliyorum, sizinkilerin ve bizim askerlerin %10'u samimi ve gayretli çalışsalar bölgede sorun kalmaz," dedi. Bu bir abartı değil; maalesef kimsenin itiraf etmediği gerçekti. O zamanlar bölgede yüz binden fazla asker, on binden fazla polis bulunu­ yordu ve y i n e o tarihte o bölgedeki P K K l ı l a r için verilen en bü­ yük sayı 300-400 kişiydi. Çok y a k ı n çalıştığım, samimiyetinden hiç şüphe duymadı­ ğım bir tabur komutanı bir olay anlatmıştı. Eruh ve Gabar böl­ gelerinde geniş bir operasyona kendisi de taburuyla katılmıştı. Kendi taburu ve g ü n e y d e n k o m ş u bir taburun unsurları, sabah erken saatlerde 10-12 kişilik bir P K K grubuyla temas kurmuş ve çıkan çatışmada 2'si ölü biri yaralı 3 militan ele geçirilmişti. Diğer militanların kuzeye doğru kaçtıkları telsiz anonslarında geçince, kendisi daha kıdemli olmasına rağmen, ilk çatışmayı başlatan taburun komutanına anons edip k a ç a n militanların istikametinde bulunan kendi bölüklerini istediği gibi yönlen­ dirmesi için "emrinizdeyim" demiş, ama o taburun komutanı, " K o m u t a n ı m bizim askerler sizinkileri tanımazlar, bir yanlışlık olur, ben Şırnak merkezde olan b ö l ü ğ ü m ü çağırdım," der ve helikopterlerle Şırnak'tan bölük getirilir. Oysa h e m e n kuzeyde, bir hamle ile araziyi saracak bir tabur hazır bulunmaktadır. Bu herkes için normal bir olaydır; ama bana göre "Nasıl olsa 3 PKK'lı elde, bir ikisi daha yakalanır, b a ş k a taburu başarı­ ya ortak e t m e n i n gereği yok, başarının t a m a m ı bizim olsun" anlayışı ile h e m e n yakınındaki diğer taburdan y a r d ı m isten­ memiştir. Bunun böyle olduğuna tabur k o m u t a n ı arkadaşım 325

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

da inanıyordu; a m a samimi o l d u ğ u m u z için a n c a k bana söyle­ yebilmişti. O günlerde sürekli eylemlerde kayıp verildiğinden, başarıya s u s a y a n k o m u t a n l a r bu veya benzeri olaylarda hiçbir z a m a n d u r u m u sorgulayamadılar, bölgede y a r d ı m l a ş m a m a her z a m a n oldu, y a r d ı m l a ş m a y a n hiçbir rütbeli de b u n d a n dolayı ceza görmedi. Bu tip bir d ü ş ü n c e ve zihniyeti nasıl yarattık veya bu zihni­ yet nasıl t ü m k a m u y a h â k i m oldu, b u n d a n nasıl kurtulacağız, cevabı verilmesi gereken önemli bir soru. Kaçak Çay Operasyonu Sınır kapısındaki rüşvet suçlarını ve düzensizliği önledikten sonra sıra buradaki kaçakçılık olaylarını soruşturmaya gelmiş­ ti. Ancak biz d a h a kaçakçılıkla ilgili tahkikatı planlamadan o yıllara kadar g ö r ü l m e m i ş miktarlarda uyuşturucu yakalanmaya başladı, ö n c e k i yıllarla kıyaslandığında 2005-2008 yılları ara­ sında sınır kapısında yakalanan uyuşturucu miktarında % 100 artış olmuştu. Bu durum, kapılarda tesadüfen yapılan arama­ ların bir sonucu gibi görülüyordu ama hiç k u ş k u m yok ki aslın­ da rüşvet tahkikatının bir neticesiydi. Kapıdaki görevliler artık görevlerini ciddiye alıyor ve daha önce küçük rüşvetler alınması sonucu y a p ı l m a y a n kontrolleri titizlikle yerine getiriyorlardı. Diğer y a n d a n o tarihe kadar kapıda yakalanan uyuşturucu­ larla ilgili tahkikatlar, şoförün verdiği beyan ile gerçekleştirilen birkaç yeni soruşturmayla sınırlı kalırdı. Çoğunlukla şoför ha­ ricindeki kişiler kaçar, ilk beyanlar m a h k e m e safhasında inkâr edilir ve delil yetersizliği ile soruşturma o noktada kalırdı. Oysa biz büyük çaplı her y a k a l a m a olayında, şebekenin diğer üyele­ rinin faaliyetlerini ve irtibatta oldukları kişileri de incelemeye ve bu bilgileri s a k l a m a y a başlamıştık. İlk tahkikatta isimleri geçme­ yen kişiler fark edilmediklerini sanarak faaliyetlerine devam et­ tikleri için, ilgili illerdeki ekiplerle birlikte çalışarak, uyuşturucu ve kaçak malları birer birer yakalamaya başlamıştık. Bu sayede

326

1. Bolüm. Devlet

2007 ve 2008 yıllarında rekor sayılabilecek miktarda uyuşturu­ cu, tüm şebeke üyeleriyle birlikte yakalanmıştı. Ayrıca kapıdaki ilk y a k a l a m a n ı n failleri de böylece ortaya çıkarılıyordu. Bana göre hudut kapılarımızda rüşvet ve kanunsuzluklar iç içeydi. Bir olayı çözünce arkasından daha büyük bir kanunsuzluk ortaya çıkıyordu. Onu çözünce bu defa ondan daha büyük başka olaylarla karşılaşıyorduk. Bu zincir böyle devam ediyordu. Karşılaştığımız bazı olaylar bu kanaatimin pekişmesini sağ­ ladı. Kapılarda görülen rüşvet olaylarını çözdükten sonra, önce sebebini b u l a m a d ı ğ ı m bir şekilde, belki de tesadüfen, rucu yakalamaları artmıştı. 2008 yılı sonuydu, bir gün Hamzabeyli Hudut Kapısı'ndan ülkeye giriş y a p a n bir tırda, t ü m belgelerinde y ü k ü n ü n 'calcium c a r b o n a t e ' olduğu belirtilmesine rağmen d ö k m e çay bu­ lunmuştu. Belgelere göre bu mal bir Türk firması tarafından R o m a n y a ' d a k i bir Serbest Bölge'den Türkiye'ye ithal ediliyordu. Hudut kapısında mallar beyan üzerine işlem gördüğü için sade­ ce şüpheli d u r u m l a r d a ya da d e n e m e amacıyla belli kontroller yapılıyordu. Asıl g ü m r ü k l e m e işlemi, malların gideceği yurti­ çi g ü m r ü k l e r d e yürütülüyordu. G ü m r ü k yetkililerine yapılan uyuştu­

uyarı ile, aynı firmanın aynı gün bir iki saat önce ülkeye giren ve istanbul'a d o ğ r u yolda olduğu anlaşılan Urlarında da benzer bir d u r u m o l d u ğ u ortaya çıkmıştı. H a m z a b e y l i Hudut Kapısı'mn adli olarak bağlı olduğu Lala­ paşa ilçesi C u m h u r i y e t Savcısı, d a m a d ı m Bilal Aygör de mes­ lek heyecanı içinde bu kapıda yapılan kaçakçılık faaliyetlerini ortaya ç ı k a r m a k için koşuşturuyordu. Özellikle son firma ile ilgili önceden pek çok bilgiye sahipti, çünkü daha önce de aynı firmanın, evraklarında ' P V C olarak beyan ettiği malın aslında badem içi o l d u ğ u anlaşılıp kaçakçılar yakalanmış; a n c a k Edir­ ne Ağır Ceza M a h k e m e s i n d e yapılan yargılamaları sırasında, P V C h i n bizim bildiğimiz plastik m a l z e m e değil, Bulgarca ba­ d e m kelimesinin farklı lehçede söylenen kelimelerinin baş harf327

Haliç'te Yaşayan Simonlar

leri olduğunu iddia ederek beraat emişlerdi. Dolayısıyla bu kişi­ lerin göz göre göre kaçakçılık yapmalarını ve k a n u n u n elinden kurtulmalarını h a z m e d e m i y o r d u . O n u n getirdiği bilgileri üst

üste k o y d u ğ u m u z d a gerçekten de ciddi bir kaçakçılık şebekesi ile karşı karşıya o l d u ğ u m u z a kanaat getirdik. Bunun üzerine Savcı Aygör'ün koordine ettiği bir çalışma başlattık. Ö n c e şebekenin nasıl çalıştığını a n l a m a m ı z ve onla­ rın bilmediğimizi zannettikleri bilgileri b u l m a m ı z gerekiyordu. Böylece tahmin etmedikleri noktada önlerine çıkabilecektik. A n c a k bunu öyle sağlam yapmalıydık ki bu kadar komik bir iddiayla bile Ağır Ceza M a h k e m e s i ' n d e n kurtulan şebeke bu defa k a n u n d a n kurtulamasın. Bu amaçla ö n c e aynı firmanın

bir yıl içinde giriş çıkış yapan tüm Urlarının ve yüklerinin lis­ tesini g ü m r ü k t e n istedik, sonra Bulgar meslektaşlara bu fir­

ma tarafından Bulgar gümrüklerine beyan edilen tır yüklerinin cinsini sorduk. Karşılaştırdığımızda her şey ortaya çıkıyordu; firma Bulgar m a k a m l a r ı n a transit yük diye gerçek yükü belirti­ yor, ama T ü r k kapılarına başka bir mal olarak beyan ediyordu. Sonra da y o l d a malı indirip satıyor ve evraklara yazdığı değeri düşük olan malları yüklüyordu. Bu firmanın bir yılda 60 kadar tın aynı yolla yurda soktu­ ğunu tespit etmiştik. Şebekenin çalışma y ö n t e m i belli olmuş­ tu. Şimdi sıra tüm delilleriyle y a k a l a m a y a gelmişti, ö n c e bu çetenin yöneticisi olarak bildiklerimizi takibe alıp, yeni bir mal girişini b e k l e m e y e başladık. Bu arada son y a k a l a m a l a r d a n do­ layı şebeke taktik değiştirerek mallarının cinsini doğru beyan etmeye, fakat malı transit şekilde ü ç ü n c ü bir ülkeye götürüyor gibi g ö s t e r m e y e başlamıştı. T a h m i n i m i z e göre malı yurtiçinde bir yere boşaltıyor, sonra da değersiz bir mal yükleyip hudut dışına g ö n d e r m i ş gibi göstererek kaçakçılık faaliyetini yürütü­ yordu. Aynı firmaya ait bir tırm yine çay yükü ile giriş yapacağını öğrendik ve tır kapıdan girince ona bir takip cihazı bağladık. 328

1. Bolum: Devlet Ayrıca peşine de bir polis ekibi taktık. Şebeke malı Gürcistan'a götürüyormuş gibi görünerek g ü m r ü k işlemlerini yaptırmıştı

ve kuşkusuz y o l d a malı boşaltacaktı. A n c a k tırda görevli kol­ cunun dürüst tutumu sayesinde (ilk defa bir g ü m r ü k m e m u ­ runun d ü z g ü n tavır k o y d u ğ u n u g ö r m ü ş t ü k ) çayı boşlatamadılar. Peşinde bizim ekiplerimizle Rize, Artvin, derken Sarp Sınır Kapısı'na k a d a r gidip Gürcistan'a çıkış y a p m a k zorunda kaldı a m a birkaç saat içinde mal parasının alınamadığı gerekçesi ile geri gönderilmiş, Suriye'ye gidecek şekilde b e y a n d a bulunula­ rak yeniden Rize, T r a b z o n ve Gaziantep'e doğru yola çıkmıştı. Şebekenin G a z i a n t e p organize sanayi bölgesinde malı başlata­ cağım ö ğ r e n m e m i z üzerine Gaziantep polisi ile işbirliği y a p a r a k tır t a m a m e n boşaltıldığı sırada, t ü m şebeke üyelerini olay ye­ rinde ve asıl yöneticilerini evlerinde yakaladık. Böylece yıllarca kapıda küçük evrak sahtekarlıkları ile kaçakçılık y a p a n ve te­ sadüfen y a k a l a n d ı ğ ı n d a da işini ayarlayarak beraat eden şebe­ keyi, bir tır, bir şoförle değil; asıl patronu, aranan kişileri, t ü m yaptıkları kaçakçılık delilleri ile birlikte, suç üstü yakaladık. T a k i p e d e c e ğ i m , u m a r ı m bu defa yaptıklarının hesabını ve­ rirler. Yolsuzluk O l m a d a n Türkiye'de Ekonomi O l m a z Şuna i n a n ı y o r u m ki bu ülkede rüşveti, irtikabı, ihaleye fe­ sat karıştırmayı bir anda durdurmak, böylece tüm yolsuzlukla­ rı bir anda ö n l e m e k m ü m k ü n olsa ülkede e k o n o m i ve yatırım­ lar durur, devlet işleri kilitlenirdi. Ç ü n k ü t ü m faaliyetlerdeki canlılığın tetikleyici gücü bana kalırsa haksız menfaat temin etme beklentisi ve duygusudur. Eğer suyun başında duran

memurlara, y a p ı l a n işlerde

maaşları dışında menfaat temin

edemeyecekleri havası yaratılırsa onlar tüm işleri yavaşlatır, iş yapılmaz, sistem çalışmaz ve T ü r k e k o n o m i s i durur. Devlet yatırımları y a p ı l a m a z , yollar, barajlar, köprüler ihale edilemez, plan programlar y a p ı l a m a z hale gelir.

329

Haliç'te Yaşayan Simonlaı A m a çok açık hissediliyor ki yapılacak işlerde kendilerine de bir şeyler düşecekse, planlar, projeler h e m e n çiziliyor, evraklar yazılıyor, o l m a z işler bir kolayı bulunarak olur kılmıyor. B u n u k a n ı t l a m a k için binlerce örnek b u l m a k m ü m k ü n . Ba­ sit bir örnek v e r m e k gerekirse, Edirne'de R o m a n çocuklarını so­ kaktan, kötü alışkanlıklardan k o r u m a k için Saray Spor adında bir projemiz vardı. Buna göre belediyeye ait kiralık bir bahçenin işletmesini polislerin maaş promosyonlarından kalan para ile 25 bin TL ye almıştım. Buraya bir halı saha ve tek katlı pre­ fabrik bir k u l ü p binası yaparak çocuklara h e m spor yaptırmak h e m de güzel bir ortamda dolaylı olarak eğitmek istiyorduk. Milli P i y a n g o İdaresi de projemize 1.60 bin TL destek vermiş­ ti, ayrıca tesisi Valiliğin de desteği ile Özel İdare ve Köylere Hiz­ met G ö t ü r m e Birliği yaptıracaktı. Ancak tek katlı prefabrik bi­ nanın plan, proje, zemin etüdünün bitirilip inşaata başlanması benim, Şube M ü d ü r l e r i m i n , dolaylı olarak Valinin, Bayındırlık M ü d ü r ü n ü n , Hizmet G ö t ü r m e Birliği Müdıresının ilgilenmesine rağmen tam bir yıl sürdü. Bu küçük binanın hazırlık safhası bile bu kadar z a m a n aldığına göre, üzerinde d u r m a s a k hiçbir z a m a n t a m a m l a n a m a y a c a k t ı . Oysa eğer 160 bin T L ' y e inşaat ihale edilseydi ve dolaylı olarak bazı görevlilerin de bu işte hak­ sız menfaat elde etme ihtimali olsaydı birkaç ay içinde her işlem biter, inşaat tamamlanırdı.

ESKİŞEHİR
Terörde B i l i m s e l v e A k a d e m i k A r a ş t ı r m a n ı n Önemi
Türkiye tarihinde, özellikle son elli yıllık d ö n e m d e , devletin muhtemelen en önemli sorunu terör ve terörle mücadeledir. Bir taraftan ü l k e n i n e k o n o m i k kaynaklarının büyük bir bölümü

terörle m ü c a d e l e için sarf edilirken, diğer taraftan Türkiye'de demokrasinin ve özgürlüklerin gelişmesi yine terörle mücadele bahane edilerek engellenmektedir. Alman tüm önlemlere, yapı330

1. Bölüm: Devlet lan t ü m uygulamalara rağmen, Türkiye'de siyasi istikrar kuru­ lamamıştır. Bununla birlikte, toplumsal açıdan çok önemli bir sorun olan terör ve terörle m ü c a d e l e hiçbir z a m a n akılcı bir biçimde ele a l ı n m a m ı ş ve tüm yönleriyle bilimsel olarak incelenmemiştir. Her soruna, her toplumsal olaya akılcı bir biçimde ve bilimsel yöntemlerle yaklaşılması gerekirken, Türkiye'de, her nedense, ülkenin en ö n e m l i sorununa bu şekilde yaklaşılmamaktadır. Üniversiteler ve enstitülerde h e m e n her k o n u d a araştırmalar yapılırken, bu kurumlarda görevli akademisyenler h e m e n her konuda raporlar hazırlarken, ülkenin en hayati meselesi üzeri­ ne araştırma y a p m a y ı , bu konu üzerinde d ü ş ü n m e y i gündem­ lerine dahi almamışlardır. Terör ve terörle m ü c a d e l e bir sorun olarak g ö r ü l m e m i ş veya görmezlikten gelinerek y o k sayılmıştır. Sorunun ortaya çıktığı g ü n d e n itibaren, bu kurumlarda hiçbir bilimsel araştırma y a p ı l m a m ı ş , sorun a k a d e m i k ölçütlerde ele alınıp analizi y a p ı l m a m ı ş ve konu hakkında bir fikir üretilme­ miştir. Oysaki bize göre, terör ve terörle m ü c a d e l e sorununda üniversitelerde görevli akademisyenlerin ve araştırmacıların ça­ lışma y a p m a s ı yeterli olmadığı gibi, sadece bu sorun üzerinde çalışmaların yapıldığı, en üst düzeyde u z m a n l a ş m a n ı n sağlan­ dığı bilimsel enstitü ve araştırma merkezlerinin kurulması da zorunludur. Terör, Türkiye'de bir güvenlik sorunu olarak kabul edildi. Askeri bir mantıkla, güvenlik güçlerinin bakış açısıyla ele alındı ve militarist politikalarla çözülmeye çalışıldı. Sivil hükümetler, bu konuyu hiçbir z a m a n kendi sorunları olarak görmediler. So­ runu sıkıyönetimlerle ve askeri yapılanmalarla çözmeye çalıştı­ lar. Doğal olarak bunun sonucunda askeri yapı bu konuyu ken­ di sorunu olarak kabul etti, sadece kendisinin çözebileceğine inandı ve kendi başına ç ö z m e y e çalıştı. Gerek sivil hükümetlerin bu sorun karşısındaki tutumu, gerekse de askeri yapılanmala­ rın sorunu kendilerine mal etmeleri, sivillerin bu sahaya girme331

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

.

..

lerini tümüyle önledi. Oysa karşımızda duran terör sorununa da diğer herhangi bir toplumsal sorun gibi bilimsel yöntemlerle yaklaşılması ve akılcı çözümler üretilmesi zorunluydu. Aşırı sol, aşırı sağ, radikal İslamcı ve bölücü düşünce ve faaliyetlerle ilgili enstitülerin ve araştırma merkezlerinin kurul­ ması zorunludur. Kurulacak enstitü ve merkezlerde, bu düşün­ ce ve hareketler t ü m yönleriyle akılcı bir yaklaşımla ele alınıp incelenmeli ve en derin biçimde bilimsel ölçütlere göre analiz edilmelidir. Bu kurumlarda görev y a p a n bilim insanları, insan­ larımızın h e r türlü radikal akımlara ve bu akımlar aracılığıyla terör eylemlerine katılmamaları, şiddet y a r a t m a m a l a r ı için gere­ ken tedbirler üzerinde düşünmeli, politika önerilerinde bulun­ malıdırlar, ö r n e ğ i n , Fransa'da bir Kürt enstitüsü vardır, ama her nedense ülkemizin en önemli sorunuyla ilgili Türkiye'de bir enstitü kurulmamıştır. Bir taraftan ülkenin kurucu felsefesinin bilim olduğu ısrarla dile getirilirken, diğer taraftan en ciddi so­ runa bilimsel açıdan yaklaşılmamakta ve hatta bilim adamları­ nın bu sorunla ilgilenmelerine m ü s a a d e dahi edilmemektedir. Devlet kendisini her z a m a n bilimin, akademisyenlerin üstünde bir güç ve akıl olarak gördü. Konuyla ilgilenen bilim adamları­ nı, devletin ve güvenlik güçlerinin almış olduğu kararların ve uyguladıkları politikaların doğruluğunu, bu karar ve uygula­ malara muhalefet edenlerin iddialarının yanlışlığım ispat et­ mekle sınırladı. Dolayısıyla bilim adamları, devletin karar ve uygulamalarına 'bilimsel' niteliğini katmaktan, bunları bilimsel açıdan o n a y l a m a k t a n başka bir şey yapmadılar, yapamadılar. Belirli önyargı ve anlayışla sadece devletin tezlerini doğrulamak amacıyla h a r e k e t ettiler. Daha doğrusu bilimsel ve a k a d e m i k ölçütlerden t ü m ü y l e uzaklaştılar. Sözde yapılan çalışmalar bi­ lim a d a m l a r ı n c a yapılmıştı, gerçekte ise yapılanların bilimsel araştırma ölçütleri ile hiç alakası yoktu. Araştırmalar ve değerlendirmeler, hiçbir z a m a n gerçek ma­ nada objektif ve ön yargıdan uzak yapılmadı. Y a ş a n m a k t a olan 332

1 Bölüm Devlet.

olayları 'nasıl önleriz?' sorusu hiçbir zaman sorulmadı. Ülke­ mizde terörün, siyasi kargaşanın ve toplumsal huzursuzluğun bu kadar yaygın olması ve bu kadar uzun süre d e v a m etme­ sinin, bu soruna hiçbir z a m a n bilimsel açıdan yaklaşılmamış olmasından, her şeye önyargılarla ve peşin fikirlerle bakılma­ sından kaynaklandığı kanaatindeyim. En önemli yanılgılarımızdan bir tanesi de her derde deva diye kabul ettiğimiz Atatürkçülüktü; ne olduğu bilinmeyen, içi­ nin ne ile doldurulacağı belli olmayan bir kavram. Kendi keyfi fikirlerimizi v e y a günün koşullarına göre devletin uygun buldu­ ğu uygulamaları Atatürkçülük adına savunuyoruz. Oysa aklın

ve bilimin e g e m e n olduğu bir yerde asla dogmalara y e r yoktur. Hiçbir fikir tartışmadan muaf değildir ve ebedi olarak değişme­ den kalamaz. Eğer Atatürkçülük denen kurallar değiştirilemez, mutlak doğrular olarak kabul edilecekse, bu tür bir kabulün

akıl ve bilim ile açıklaması yapılamaz. Değiştirilemez, mutlak doğruların var olduğu iddiasının kendisi de dogmatik bir yakla­ şımdır ve temel laiklik anlayışına aykırıdır. Uygulamaya konu­ lacak her d ü z e n l e m e , getirilecek her kural, yapılacak her işlem, uygulamalarda uyulacak tüm ilke ve y ö n t e m l e r mutlaka akıl ve bilimin ışığında değerlendirilmeli, bu ölçütlere göre incelenmeli, tahlil edilmeli ve bu ölçütlere u y d u ğ u oranda hayata geçirilme­ lidir. Akla aykırı olan, ilme de aykırıdır.

Psikolojik Harekât: Halkı Birbirine Karşı

Kullanmak
D ü n y a üzerinde hiçbir devlet vatandaşları arasında çeliş­ kileri artıracak, kavga ve gerilim ortamının d o ğ m a s ı n a neden olacak bir u y g u l a m a y a girmez, girmemiştir de. Eğer bir ülkede rejime muhalefet eden, ülkenin kanunlarını ihlal eden birileri varsa devlet polisini, askerini ve diğer kurumlarını kullanarak bu kişilere mani olur ve suç varsa cezalandırır. Fakat bizim ül­ kemizde devlet, vatandaşlarını rejime muhalefet edenlere karşı 333

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

kışkırtmış, bizzat kendi vatandaşlarını yine kendi vatandaşları olan rejim muhaliflerine karşı fiili saldırılarda bulunması için k u l l a n m a k istemiştir. Oysa bu tür uygulamalar devletlerin var olma felsefesine t ü m ü y l e aykırıdır; devletin görevi kendi vatan­ daşları arasında ortaya çıkacak sorunları çözmektir. Devlet va­ roluş sebebini ve fonksiyonlarım vatandaşlarına devrettiğinde, kendi kendisiyle çelişir ve devlet olmaktan çıkar. Bu tür uygu­ lamalardan en çarpıcı olanı, sadece ülke dışında uygulanması

gerekirken, devletin kendi vatandaşlarına karşı ülke içerisinde uygulamış olduğu psikolojik harekâttır. B u g ü n bile, her ne ka­ dar k a m u o y u n d a fazla hissedilmese de, M G K ' d a alınan karar­ lar doğrultusunda psikolojik harekâta ilişkin operasyon, plan ve kararlar devletin tüm kurumlarınca koordine içerisinde yü­ rütülmektedir. Devlet vatandaşlarından, m e n s u p oklukları illegal örgütler hakkında sadece bilgi almak için yaralanabilir. Bu uygulama­ nın da koşulu ve sınırı vardır. Devlet başka araçlarla bilgi topla­ y a m a d ı ğ ı n d a ve bilgiyi sadece illegal örgütlerin içerisindeki kişi­ lerden almak z o r u n d a kaldığında, daha ağır ve büyük olayların o l m a m a s ı için vatandaşlarından yardım alır. A n c a k bu yardı­ mın k a p s a m ı bilgi almakla sınırlıdır. Bu koşulların dışında, bu sınırları aşan her u y g u l a m a son derece yanlıştır. Fakat bizim ülkemizde devlet, sol gruplara karşı sağ grupları, sağ gruplara karşı da sol grupları kullanmış, hatta fiilen eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan imtina etmemiştir. Bu uygulamaları yaparı zihniyet devletin kendi zihniyeti midir? Devletin d ü ş ü n c e sistemi midir? Yoksa o l u ş t u r u l a m a y a n devlet fikri yerine devletin içerisindeki kişilerin kendi fikirlerinin uy­ gulaması mıdır? Aslında sorulması gereken sorular bunlardır. Geçmişte halkı birbirine karşı kullanmış veya kullanmaya kalkarak ciddi hatalar y a p m ı ş devlet görevlilerinin bu olaylar­ dan ders çıkardığını ve artık aynı hataları tekrarlamayacağına inanların kısa sürede yanıldıkları görüldü. Bu defa da radikal 334

1. Bolum: Devlet

dinci olarak tanımladığı halka ve hatta h ü k ü m e t e karsı laik kesimleri h a r e k e t e geçirerek çok geniş kitleleri karşı karşıya getirmekten ç e k i n m e m i ş , aynı anlayışı aynı düşünceyi hayata geçirmekten geri kalmamıştır. C u m h u r i y e t mitingleri, 28 Şubat anlayışı doğrultusundaki faaliyetler ve hatta beğenmedikleri

düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki halkı aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla ve­ rilmiştir. T ü m bu örnekler, kendi fikirlerinin kabulü konusunda devletin her y ö n t e m i m u b a h saydığını açıkça göstermektedir. Bu yanlış anlayışın neticesi, bölgesel iç çatışmalar, katliamlar ve en sonunda, olayların doruk noktası Susurluk olmuştur. Bu­ gün. Susurluk, o l a y ı m da aşan, her ne kadar örgütsel varlığı tartışılabilir olsa da, aynı anlayışın, aynı d ü ş ü n c e n i n ve fikrin sııngeleştiği Ergenekon bir zirve noktasıdır.

Kendi Halkını Yönlendirme Faaliyetleri
Bu ülkede gerçeği görmenin, tarafsız ve objektif düşünme­ nin en zor taraflarından biri yıllardan beri devletin t ü m toplumu yönlendirmiş olmasıdır. T o p l u m u n tümü devletin istediği istika­ mette düşünüyor, bu istikamete yönlendirilmiş ve buna uygun mantık ü r e t m e k zorunda bırakılmıştır. T o p l u m u n gerçeği gör­ mesi., olaylara objektif yaklaşması çok zordur. T o p l u m öyle şart­ landırılmış ki, o kadar büyük bir yönlendirmeye maruz kalmış kı sorunları objektif olarak değerlendirebilmek gerçekten çok zor. Hiçbir m a d d i temele dayanmayan, gerçeklikten uzak iddi­ alarla toplumdaki herkes, resmi ideoloji doğrultusunda düşün­ meye yönlendirilmekte ve bu doğrultuda mantık yürütmektedir. Oysa insan, resini, ideolojinin dışına biraz çıkabilse, olaylara biraz objektif bakabüse. birçok şeyi çok daha net bir biçimde görebilecektir. Türkiye'de halk, çok uzun bir z a m a n süresince, devletin gerek okullarında verdiği eğitimle, gerek bayramlarda düzenlediği merasimler ve törenlerle, gerekse de doğrudan veya dolaylı olarak baskı altına aldığı basın ve yayın organları aracı-

335

Haliç'te Yaşayan Simonlar

lığıyla inanılmaz bir biçimde yönlendirilmiş ve tek boyutlu dü­ şünmesi sağlanmıştır. Devletin bilinçli yönlendirmesi ve dayat­ masına m u h a t a p olmalarından dolayı insanlar olayları tarafsız ve objektif olarak göremiyor. B u n u n için mutlaka bu ülkenin dışında yetişmiş olmak gerekiyor. A n c a k bu d u r u m d a resmi ide­ olojisinin baskısından kurtulmak ve dışında kalmak m ü m k ü n olabiliyor. Ya da resmi ideolojinin yönlendirmesi doğrultusunda yetişmiş o l m a k l a birlikte gerçekten ciddi bir d ö n ü ş ü m ü gerçek­ leştirmiş o l m a y ı zorunlu kılıyor. Aksi takdirde, şaşırtıcı şekilde basit, son derece net ve açık konularda bile insanlar, maalesef yıllarca devletin yaptığı o yönlendirmenin etkisiyle, olayları doğ­ ru ve net göremiyorlar. Ülkemizin en büyük handikabı, gerçeğin görülüp düze çıkılmasının önündeki en büyük engelin bu resmi ideoloji etkisi olduğu kanaatindeyim. Psikolojik harekât, hedef halk kitlelerinin istenilen istika­ mette d ü ş ü n m e s i n i sağlamak ve bu istikamette kanaat sahibi olması için y a p ı l a n , olayları ve haberleri (bilgileri) belli bir açı­ dan veren planlı bir faaliyettir. Daha açık bir dille ifade edilecek olursa, olayları bazen çarpıtarak, gerçeğin bazen bir kısmını ve­ rerek, gerekli g ö r ü l d ü ğ ü durumlarda yalan haber ve bilgi üre­ terek veya gerçeği tümüyle saklayarak, halkın istenilen tarz­ da düşünce ve kanaat sahibi olmasını ve istenilen doğrultuda hareket e t m e s i n i sağlamaya yönelik planlı ve devlet kurumları eliyle yönetilen bir harekâttır. Psikolojik harekât y ö n t e m i n i n bir ülkenin kendi menfaatleri doğrultusunda yabancı ülkelere kar­ şı u y g u l a n m a s ı belki kabul edilebilir (Hasım bir ülkenin devlet büyüğünün eşcinsel olduğu söylentisini yayarak, onu halkının gözünde k ü ç ü k d ü ş ü r m e y e çalışmak bir ölçüde kabul edilebi­ lir. A n c a k ülke içerisinde beğenilmeyen bir siyasi lider için bu tür bir psikolojik hareket asla kabul edilemez ve s a v u n u l m a z ) . Bununla birlikte, psikolojik hareket yöntemleri ülke içerisinde halka karşı u y g u l a n a m a y a c a ğ ı gibi, en temel anayasal hakkın ihlal edilmesi b a k ı m ı n d a n da suç teşkil eder. Halkın tarafsız ve 336

1. Bölüm: Devlet

doğru haber alması, kanaat sahibi olması en temel anayasal haklardan biri olduğu gibi, k a m u n u n (halkın) doğru, tarafsız bilgiye sahip olması da demokratik bir devletin en temel unsur­ larından biridir. Halkın planlı bir şekilde yönlendirilmesi ancak k o m ü n i s t ve faşist y ö n e t i m l e r d e meşru olarak kabul edilmekte­ dir. D e m o k r a t i k h u k u k ilkelerinin benimsendiği devletlerde va­ tandaşların kanat ve düşüncelerini y ö n l e n d i r m e k , temel insan haklarına aykırı bir faaliyet olarak kabul edilmektedir. Ü l k e m i z d e ise yıllardan beri Genelkurmay, M G K , M İ T içe­ risinde ve hatta Emniyet teşkilatı içerisinde farklı adlarla da olsa psikolojik harekât birimleri mevcuttur. Bu birimlerin asli işlevi t ü m devlet kurumlarının organizesi ile k o d l a n m ı ş psiko­ lojik harekât operasyonları yürütmektir. G ü n ü m ü z d e de hâlâ en son hali île psikolojik harekât adı altında Emniyette, psiko­ lojik harekât birimi olarak M İ T ' t e , önce psikolojik harekât, daha sonra toplumsal ilişkiler dairesinden başlayarak yıprandıkça

isim değiştiren ve en son Bilgi Destek Komutanlığı adı ile Si­ lahlı Kuvvetler içerisindeki yapılanmalar d e v a m etmektedir. Bu türden vatandaşı g ü d ü l e m e faaliyetlerine y a k ı n bir gelecekte de son verilecek gibi görünmemektedir; gelenekselleşmiş devlet fonksiyonlarının bir anda terk edilmesi zor o l d u ğ u n d a n , başka adlarla aynı fonksiyonların d e v a m ettirilmesine çalışılacaktır. Ne yazık ki, güvenlik ve askeri birimler psikolojik harekât yön­ temleri ile halkın yönlendirilmesini zihniyet olarak hâlâ yan­ lış görmemektedirler. Sadece gizli ve hissettirmeden yapılması gerektiğini düşünmektedirler. Onlar hâlâ halkın g ü d ü l ü p yön­ lendirilmesi gereken kalabalıklar olduğu, devlet m e m u r l a r ı n ı n halkın hizmetkârı değil, halkın güdücüleri o l d u ğ u ve bu halk güdülmez ise yanlış şeyler yapar inancını taşmaktadırlar. Yıllar önce, bu y a p ı n ı n içinde b u l u n d u ğ u m d ö n e m d e , ben de aynı inancı taşımaktaydım. O d ö n e m d e kimse bu inancın yanlış ol­ duğuna beni inandıramazdı; bu gün ben de b u n u n yanlışlığına onları kolay kolay inandırabileceğimi z a n n e t m i y o r u m . 337

H a l i ç ' l e Y a ş a y a n Simonlar

Ergenekon
E r g e n e k o n olayı nedir? Ergenekon olayı hakkında veya bu­ gün m a h k e m e l e r d e bu iddiayla ilgili olarak yargılanan kişiler hakkında çok şey bildiğimi s ö y l e y e m e m . G e ç m i ş t e , bu olaylarla ilgili ilk tahkikatların yapıldığı, ilk yakalamaların olduğu 2001 yılında bilgi a l m a y a çalışmıştım. Tesadüfen, geçmişte bir süre yardımcılığımı y a p m ı ş olan emekli bir E m n i y e t m e n s u b u n u n bu olaylar k a p s a m ı n d a kısa süre gözaltına alınmış okluğunu öğrendim. Eski bir Emniyet m e n s u b u olması nedeniyle olayı önemseyerek, konu hakkında bilgi almaya çalıştım. Emekli bir emniyet m ü d ü r ü n ü n çenç 4 oto işi gibi işlere karışmaması la­ zım, bu nasıl olur?" diye sorduğumda, aldığım cevaplar ve o z a m a n tahkikatı yapanların kısaca anlattıkları bana çok ilginç gelmişti. Söylenenlere göre, istenmeyen düşüncelere sahip kişi veya partilerin başa gelmemesi, gelmiş ise de antidemokratik yön­ temlerle engellenmesi amacıyla devlet içerisinde illegal bir ör­ gütlenme oluşturulmuştu. Ergenekon olarak adlandırılan bu

örgütün faal olarak var olduğunu gösteren bir not bulunmuştu. Notta, örgütün yöneticisinin zamanın, koşullarına göre örgütün yeniden yapılandırılmasına yönelik bir rapor hazırladığı yazı­ yordu. Bu rapor, kurye T u n c a y G ü n e y aracılığıyla Doğu Perinçek tarafından Veli Küçük'e gönderilmiş, fakat T u n c a y G ü n e y raporun bir suretini alıp saklamıştı. Bir olay üzerine yakalanın­ ca ev veya iş yeri aramasında bu belgenin kendisinde bulun­ duğu, ayrıca bu belgeyi destekleyen benzer askeri belgelerin de aynı şahısta yakalandığı söylenmişti. İstanbul E m n i y e t M ü d ü r l ü ğ ü ekiplerince sahte belgelerle satılan bir j e e p i n y a k a l a n m a s ı ve kaçak o l d u ğ u n u n anlaşılması

338

1. Bölüm: Devlet üzerine bir tahkikat başlatılmıştı. Jeepi satan, kullanan kişiler tahkikata k o n u olmuş, daha sonra olaya adı karışan kişilerin Ü m i t O ğ u z t a n ve T u n c a y G ü n e y olduğu anlaşılmış, bu kişilerin daha önce 'Abdullah Çatlı ile Mesut Yılmaz'in yan yana fotoğraf­ ları var' diyerek yaptıkları foto montajı beş bin liraya bazı basın organlarına satmaya kalktıkları yolunda bilgilerin olduğu tespit edilmişti. Bu tespit üzerine istihbaratçılar bu tahkikatın asayiş şubenin yürüteceği sıradan bir sahte belge faaliyeti olmadığı, aksine organize bir faaliyet olarak algılanıp Organize Suçlarla M ü c a d e l e Şubesi ekipleri tarafından yürütülmesini istemişler­ di. T a h k i k a t ı n Organize Suçlarla M ü c a d e l e Şubesine alınması üzerine bu kişilerin ev ve iş yerlerinde aramalar yapılmış, ara­ malarda "Ergenekon'un Reorganizasyonu" başlıklı 20 sayfaya yakın bir d o k ü m a n ile C D l e r dolusu emniyet, güvenlik, askeri birimler ile ilgili normal olarak güvenlik kuvvetlerinin arşivinde olması g e r e k e n d o k ü m a n l a r bulunmuştu. Araştırma derinleş­ tirildiğinde J Î T E M ' i n legal bir yayın çıkarmak için bir döneni bu kişilerle anlaştığı ve Strateji isimli bir dergi çıkardıkları, bu d o k ü m a n l a r ı n çoğunlukla o d ö n e m d e n kaldığı ve J a n d a r m a gö­ revlilerinin getirdiği belgeler olduğunun anlaşıldığı ortaya çık­ mıştı. T u n c a y G ü n e y de Ergenekon içerisinde kendisinin kurye görevi yaptığını, aslında açıp b a k m a m a s ı gereken belgelerden suret aldığını ve Ergenekon belgesini de bu şekilde D o ğ u Perinçek ile Veli Küçük arasında taşırken aldığını beyan etmesi üzerine olay ortaya çıkmıştı. Bu bilgileri alınca, aklıma sıradan bir şoförlükten kendi gayreti ve b e n i m y ö n l e n d i r m e m s o n u c u n d a analistliğe yüksel­ me istidadı gösteren İstihbarat Birimindeki şoförüm Enver'in 1997 yılında birkaç defa Stratejiyi getirdiğini ve "Bu dergi çok garip şeyler yazıyor, kesin bunu devlet içerisinde birileri bel­ ge ve evraklarla destekliyor," dediğini hatırladım. Enver daha sonra bu derginin yerini, bürosunu bulmak ve g ö r ü ş m e k için uğraşmış ancak ne bir büro, ne de bir adres bulabilmişti. Bu 339

Haliç'te Yaşayan Simonlaı d u r u m Strateji'yi daha da şüphe çekici hale getiriyordu. Enver, dergide çıkan bazı yazıları ve bu yazılarda y e r alan belgeleri göstererek, derginin kesin olarak J a n d a r m a teşkilatı tarafından desteklendiğini, resmi ve gizli belgelerin dergiye verildiğini bana ispatlamıştı. A n c a k o d ö n e m d e , olayı tam olarak anlayamamış­ tım. J a n d a r m a n e d e n böyle bir iş yapsın? Mantıkla izah edeme­ diğimden çok da üzerinde d u r m a m ı ş t ı m . Aklımın bir köşesinde de bu bilgi kalmıştı. Şimdi anlatılanları eski bilgilerimle birleşti­ rince bu ifadenin, belgenin doğru olduğu kanaatine vardım. B u n u çok az sayıda insan biliyordu ve bu kişilerde bulu­ nan bilgiler de doğruydu. Stratejinin o z a m a n yöneticiliğini

y a p a n Sisi lakaplı Seyhan Soylu'nun Aktüel dergisinden Ser­ han Yedig'e verdiği röportajda, uçuk anlatımlar haricinde çok önemli şeyler söylediği görülmekteydi. Bu derginin, görünümü­ nün aksine, arkasında J Î T E M ' i n desteği ile yarı resmi amaçlar uğruna (örneğin Silivri'de lüks bir plaj ve k a m p yeri açmak, bu kampta bazı önemli şahsiyetlerin gizlice resimlerini çekmek, çekilecek resimleri kullanarak tehdit, şantaj gibi y ö n t e m l e r i uy­ g u l a m a k gibi karanlık a m a ç l a r ) , resmi istihbarat birimleri ile makul o l m a y a c a k biçimde iç içe ve yine istihbarat birimlerinin uygulamayacağı y ö n t e m l e r kullanmak amacıyla yayın hayatına sokulmuş olduğu söyleniyordu. Bu tahkikat aşamasında Ümit Oğuztan'ın ve Tuncay

Güney'in ü z e r i n d e bulunan belgeler ve onların verdikleri ifade­ ler, bahsedilen olaylarla birlikte değerlendirildiğinde anlatılan­ ların ve belgelerin y a b a n a atılacak cinsten olmadığı görülmüş­ tü. A m a sanki bir karışıklık, perdelenmiş esrarengiz bir şey, oyam içinde bir oyun vardı. Asla bakıldığında gerçeği göstermi­ yordu; normal subayların böyle bir şey y a p m a m a s ı gerekiyordu, üstelik Strateji dergisinin arkasında olduğu söylenen kişilerin önemli mevkilerdeki kişileri yazlık kamplarda kadınlarla görün­ tüleyerek, şantaj yapacağı fikri, azıcık devlet terbiyesi almış hiç kimsenin d ü ş ü n e c e ğ i şey değildi. 340

1. Bölüm: D e v l e t

O d ö n e m d e , anlatılan düşüncenin ülkemizde belli çevreler­ de kabul görebileceği, demokrasi k ü l t ü r ü m ü z ü n maalesef böyle bir olayı o l a ğ a n kabul ettiğini, belli kesimler arasında bu fikir etrafında örgüt veya farklı isimler altında oluşumların olabile­ ceği değerlendirmesini y a p m ı ş t ı m . Fakat y i n e de olayla biraz ihtiyatla y a k l a ş m a y ı daha uygun buldum. Bu tahkikatın boyutu, bulunan belgeler, Stratejive derginin arkasındaki J İ T E M veya J a n d a r m a n ı n diğer unsurları; kimle­ rin haberinin olduğu, bunu yaparken amaçlarının ne olduğu, niye böyle bir karanlık y o l u ve y ö n t e m i d e n e m e k istedikleri ayrı bir çalışmanın ve belki de ayrı bir kitabın k o n u s u n u oluştura­ cak ö n e m ve genişlikte bir konudur. B u n u n l a birlikte, T u n c a y G ü n e y d e b u l u n a n "Ergenekon'un Reorganizasyonu" isimli do­ k ü m a n a bakıldığında, rejimi k o r u m a k amacıyla ağırlık merkezi Silahlı Kuvvetler içerisinde bulunan, sivil unsurlarca da destek­ lenen ve her türlü illegal yol ve yöntemleri kullanabilen Ergene­ kon isimli bir örgütün mevcut olduğu, faaliyetlerde bulunduğu, bu örgütün g ü n ü n şatlarına göre y e n i d e n yapılandırıldığı, gö­ rüş ve önerilerin örgüt içindeki birimlerce üst y ö n e t i m e yazılmış olduğu iddiaları boş şeyler değildi, u y d u r m a olamazdı ve doğru olma ihtimali çok yüksekti. Ayrıca yıllar önce, Aydınlık'm ordu içerisinde ısrarla belli bir grup askerin tarafını tutmakta ve başka askerleri şiddetle eleştirmekte o l d u ğ u görülüyordu. D a h a doğrusu Aydmlık'ı iyi

takip edenler, ordu içerisinde en azından birden fazla grubun olduğunu ve bir grubun bu dergiyle dayanıştığım kolayca anlayabiliyordu. Özellikle Org. Eşref Bitlis'in uçağının düşmesinin ardından, Aydınlık dergisinin, G e n e l k u r m a y ı n kaza raporuna

rağmen ısrarla bu olayı suikast olarak anlatması ve bu konuyla ilgili yayınları, ordu içerisindeki bir gruplaşmanın ve bir yarışın ipuçlarını verir gibiydi. Org. Eşref Bitlis'i taşıyan Cesna tipi u ç a k b u z l a n m a neticesi düşmüştü. C e s n a uçak firmasının, uçağın b u z l a n m a n ı n neden 341

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

olduğu teknik bir arızadan dolayı düştüğünü kabul etmek is­ tememesi anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü arıza y a p a n bir uçak tipi, d ü n y a ordularındaki pazar payını kayıp edebilecek­ tir. Oysa uçağın d ü ş m e nedeni suikast olursa, uçak firması hiç­ bir sorumluluk üstlenmeyecek ve m a d d i kaybı olmayacaktır. Dolayısıyla teknik bir arıza nedeniyle düşen uçak hakkında su­ ikast raporu a l m a k için firma çok şey verebilirdi. Üstelik uçağın d ü ş m e s i n d e n dolayı pilotun ailesine çok ciddi tazminat hükmedilmişti. Uçağın d ü ş m e s i n d e n doğan zararın, hayatım yitirmiş pilota y ü k l e n m e s i n e isyan eden ablanın itiraz çabalan da bir araya gelince, açılan hukuk davalarında bir taraftan bilirkişi­ lerin raporları, diğer taraftan kazayı ve bilirkişi raporlarını çar­ pıtan Aydınlık olayı içinden çıkılmaz hale getirmişti. O zaman Aydınlık, y a n ı n d a iki albay olduğu halde bir generalin kendile­ rine yaptığı açıklamaya geniş olarak y e r vermişti. Veli Küçük Ergenekon davasında tutuklanınca, Doğu Perinçek bir basın toplantısı düzenleyerek, yıllar önce kendilerine Org. Eşref Bitlis olayı hakkında açıklama yapan generalin Veli K ü ç ü k olduğunu duyurdu. Bu ç o k sürpriz bir açıklamaydı; milliyetçi olarak bili­ nen Veli Küçük'ün maoist-komünist bir örgüt ile yıllarca ilişki içinde b u l u n d u ğ u ve bu örgütle aralarında bir bağın olduğu bu açıklamayla ortaya çıkıyordu. Bu bağ normal olamazdı. Veli Küçük'ün bu bağı bunca z a m a n gizlemesi m a k u l değildi. Kızılelma koalisyonu d e n e n ülkücü gençlerle komünist-maoist bilinen Aydınlık grubu gençlerini buluşturma projesinde Veli Küçük ve D o ğ u Perinçek'in gayretleri bunu doğruluyordu. Aydınlık grubu diye de anılan D o ğ u Perinçek grubunun İşçi Partisi, hiçbir z a m a n klasik a n l a m d a bir siyasi parti olma­ dı. Her z a m a n askeri, güvenlik ve istihbarat konularının içinde oldu. İddiaları ve söylemleri sanki herhangi bir istihbarat teş­ kilatının söylemleri gibiydi. Öyle ki, sıradan bir istihbarat ör­ gütünün toplay amaya cağı bilgileri topluyor ve anlatıyordu. Bu­ nunla birlikte her defasında militarist anlayışın yanında durdu. 342

1 Holüm: Devlet

Üstelik bu d u r u s u n u ordu içerisinde bir grubu tutarak diğer bir gruba hesapsız, kitapsız saldırarak ortaya koydu. İddia ve kavgalarında herhangi bir delil olmasa dahi, örneğin Org. Eşref Bitlis olayında olduğu gibi, iddia ediliyor, tahmin ediliyor vb. söylemlerle en ciddi suçlamaları yapabiliyorlardı. Susurluk Olayı'nın ardından TBMM'ele kurulan, kısaca Su­ surluk K o m i s y o n u olarak adlandırılan faili m e ç h u l cinayetleri araştırma ve devlet içerisindeki çeteleşme faaliyetlerini soruş­ turma k o m i s y o n u n a ifade vermiştim.. Her z a m a n olduğu gibi ga­ zetecilerden uzak d u r m a y a çalışıyordum. M u h t e m e l e n telefonla bana u l a ş a m a y a n Aydınlık dergisi yöneticisi Hikmet Çiçek'ten halen saklamakta o l d u ğ u m bir faks aldım. Faksta, "hakkınızda G e n e l k u r m a y İstihbarat Başkanlığı ndan ö n e m l i bilgiler aldık. ...bu konuda sizinle görüşmek istiyoruz..." deniyordu. Bir ki­ şinin, hakkımda G e n e l k u r m a y istihbaratında bilgi aldıklarını bu kadar açık bir biçimde ifade etme cesareti rahatsız ediciydi. Genelkurmay dahil tüm istihbarat teşkilatlarının ne olduğunu çok iyi biliyordum; b e n i m hakkımda hiç kimsenin vereceği bir bilgi yoktu. Böyle bir şey söz konusu olmazdı. Bunun üzerine G e n e l k u r m a y İstihbarat Başkanlığıma " . . . Hakkımda bilgi aldığını iddia eden Aydınlık dergisinden H.

Çiçek'ın faksı ekte gönderilmiştir..." diye bir yazı y a z d ı m ve ya­ zının ekine de ilgili şahsın çektiği faksı k o y d u m . Her olayda derhal itiraz eden, adının kullanmasına tepki gösteren, mese­ leyi hemen mahkemeye taşıyan, suç d u y u r u s u n d a bulunan

G e n e l k u r m a y Başkanlığı bu olayda hiç ses çıkarmadı, tepki göstermedi. Bu d u r u m fazlasıyla tuhaftı. B u n u n ertesinde Hik­ met Çiçek'i telefonla aradım, İstihbarat Daire Başkanlığı'run boşaltmakta olduğu Genel Müdürlük doğu bloğunda buluştuk. G ö r ü ş m e d e Hikmet Çiçek'e "Genelkurmay'dan h a k k ı m d a bilgi aldığınızı söylüyorsunuz. Ne bilgisi aldınız?" diye sorduğumda, bana sözlü olarak bilgi aldıklarını söyledi. Soğuk bir havada ge­ çen ve bir saate yakın süren görüşmede klasik konuların dışı343

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

na çıkmadık. Bu görüşmeden sonra Aydınlık grubunu izlemeye d e v a m ettim. O z a m a n d a n beri askeri kurumlara yakın duruşu, bu kurumların adlarını kullanması, ordu içindeki meselelerde bir tarafı tutup diğer tarafa hakaret ve iftiraya varan saldırgan t u t u m u n u g ö z l e m l e d i m ve bu davranışlarına karşı askerlerden ciddi bir tepki aldığını d u y m a d ı m . İleriki dönemlerde, rolü olduğunu Susurluk'ta asker ve j a n d a r m a n ı n da ardından Aydınlık'ta başta Doğu

söylememin

Perinçek olmak üzere derginin tüm yazarları her sayıda bana saldırmaya, iftira ve hakaretler yağdırmaya başladılar. Bunun üzerine açtığım davada hepsini m a h k û m ettirdim. Doğu Pe­ rinçek tazminatı ödedi ama dergideki diğer gazetecilerden hiç kimse tazminat ö d e m e k istemiyordu; hiçbirinin adresleri doğru değildi, adres verdikleri yerler boş çıkıyordu. Uzun uğraşılarım sonucunda hepsinin adreslerini tespit edip, icra gönderdim. Bir kişi hariç hepsinden tazminatı icra yoluyla zorla aldım. Bu olay­ da şunu g ö r d ü m : Ben bile tazminatı bu kadar zor tahsil edebili­ yorsam, diğer insanlar Aydınlık'ta çalışan gazetecileri tazminata m a h k û m ettirseler dahi onlardan tahsilat yapmaları h e m e n he­ men imkânsızdı. Dolayısıyla kimseye tazminat ödemediklerin­ den, herkese rahatlıkla iddia ve isnatlarda bulunabiliyorlardı. Daha sonraki d ö n e m d e , Ergenekon soruşturması sırasında yakalananlar ve açılan tahkikatlar s o n u c u n d a bu olay somut bir biçimde şekillendi ve böyle bir örgütün var olduğu görüldü. Bu örgütün ortaya çıkarılmasından çok daha önemli olan, ör­ güt ortaya çıkarılmadan önce bu tür bir d ü ş ü n c e n i n ve anlayı­ şın kitleler ve devlet güvenlik örgütleri içerisinde veya onlarla dayanışma içerisinde olan gruplar tarafından kabul g ö r m ü ş ve desteklenmiş olmasıdır. Nasıl ki Susurluk Olayı terörle müca­ dele adı altında rejim muhaliflerinin, sistemi değiştirmek iste­ yenlerin susturulmasını sağlamak için hukuk dışı yollarla on­ ları y o k etme y ö n t e m i , bu amaçla oluşturulan örgüt ve yapılar ve bunların z a m a n l a bozularak maddi çıkarlara d a y a n a n çete344

1. Bölüm: Devlet

leşme d u r u m u d u r . Ergenekon da devletin rejim için ö n g ö r d ü ğ ü temel ölçütleri yerine g e t i r m e y e n / g e t i r m e k istemeyen bir siyasi anlayışın iktidar olmasına mani olmak veya iktidar olmuş ise zorla, a n t i d e m o k r a t i k yöntemlerle onu devirmek anlayışını sa­ vunanların oluşturduğu birliğin adıdır. Daha açık bir ifadeyle anlatılırsa, E r g e n e k o n demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş bir h ü k ü m e t i n ve siyasi kadrolarının illegal yöntemlerle, zorla, şiddetle, militarist yöntemlerle devrilmesini ve siyasi kadroları­ nın ve siyasi anlayışının tasfiye edilmesini savunan bir anlayış ve düşünce çerçevesinde bir araya gelen bir gruptur. Bu anla­ yışın kendisi, bu tür bir örgütsel yapının varlığından çok daha önemlidir. H e r ne kadar örgütün kendisi önemli olsa da, 3-5 kişinin böyle bir örgütlenmeye teşebbüs etmesi, bazı insanların bu tür ilişkilerin ortasında bulunuyor olması, hatta bazı resmi görevlilerin ve üst düzey askeri görevlilerin bu tür bir örgüt­ lenmenin içerisinde yer alması her z a m a n m ü m k ü n d ü r . Asıl sorun, bu tür bir anlayışın kabul görüyor olması, savunulmasıdır. T ü r k i y e ' n i n geçmiş demokrasi pratiğinde Ergenekon ben­ zeri bir anlayışı savunanların hiç de a z ı m s a n a m a y a c a k sayıda olduğunu, z a m a n içerisinde bu işi y a p m a y ı birçok defa dene­ diklerini veya m e v c u t hükümetleri değiştirmek için her yolu, hatta z a m a n z a m a n belki binlerce, belki y ü z binlerce insanın katledilmesini dahi meşru gördüklerini biliyor ve duyuyorduk. Bu insanlar k e n d i inançlarına ve değerlerine uygun bir siste­ min var ve temel ölçütlerinin de belli olduğuna inanıyorlardı. O z a m a n da bu temel ölçütleri değiştirmeye çalışanları veya temel ölçütlere kendileri gibi y a k l a ş m a y a n herkesi düşman

olarak görüyorlardı. İşte en tehlikeli anlayış budur. Belki bu yargılamalarda çok daha büyük, çok daha önemli şeyler ortaya çıkarılabilir, çok sayıda b o m b a v e / v e y a silah bulunabilir veya iddiaların, söylenenlerin, bulunanların hepsi yanlış, yalan ve d ü z m e c e d e n ibaret olabilir. Yargılamalar beraatla sonuçlanabi­ lir. Bu çok ö n e m l i değil. Asıl önemli olan, Türkiye'de böyle bir

345

Haliç'te Yaşayan Simonlar anlayışın var olmasıdır. Üstelik Türkiye'de bu anlayışı savunan militarist kadroların ve bu kadrolarla dayanışma içerisinde olan benzer d ü ş ü n c e ve anlayıştaki insanların a z ı m s a n m a y a c a k sa­ yıda olmasıdır. Bu insanların, bu tür bir anlayışı samimi olarak savunuyor olmalarıdır, ö n e m l i olan b u g ü n k ü T ü r k Devleti içe­ risinde E r g e n e k o n ve Ergenekon benzeri d ü ş ü n c e ve anlayış­ ların kabul edilmemesi, gayrimeşru ilan edilmesi, yanlışlığının ortaya k o n m a s ı ve devletin h u k u k sistemi içerisinde m e ş r u ku­ rumları aracılığıyla m a h k û m edilmesidir. Yargılama sonunda bir veya birkaç kişinin ceza alması, cezanın az veya çok olması hiç önemli değildir. M ü h i m olan bu düşünce ve anlayışın yanlış o l d u ğ u n u n m a h k e m e tarafından tescil edilmesi ve hukuk sis­ teminin bu yanlışlığı m a h k û m etmesidir. Bana göre m a h k e m e b u n u gerçekleştirdiği anda a m a c a ulaşılmış demektir. Aslına bakılırsa y a k ı n geçmişte iki darbe, üç muhtıra gör­ müş, üstelik her darbeden sonra siviller ile darbeyi yapanların ö n c e d e n anlaşarak darbe g ü n ü n ü beklediklerinin ortaya çıktı­ ğı bir ülkede, böyle bir örgütün veya farklı bir illegal yapılan­ m a n ı n olması hiç kimseyi şaşırtmamalı. Belki hiç bu açıdan b a k m a d ı ğ ı m d a n , belki polis o l m a n ı n verdiği alışkanlıkla rejimi k o r u m a k için her yol m u b a h anlayışının şuur altıma işlemiş ol­ duğundan, belki de geçmiş 12 Eylül dönemi öncesi artan terör olayları nedeniyle darbe sonrasında olayların ve kanın durma­ sını u y g u n b u l d u ğ u m d a n bu sahadaki örgütlenmeler üzerinde hiç d ü ş ü n m e m i ş t i m . Hâlbuki b u n u en iyi bilecek olan bendim, çünkü yaşadıklarım ve bildiklerim b u n u n o l m a m a s ı n ı imkânsız kılıyordu.

Devlet Nedir? Yetkileri Ne Olmalı?
T ü r k i y e ve bütün geri kalmış ülkelerde en büyük sorun dev­ letin tanımından ve sahip olduğu yetkilerden kaynaklanmakta­ dır. Devlet nedir? Nasıl olmalıdır? Devletin varlık nedeni nedir? Bu sorulara verilecek cevaplar bizim devlete ilişkin sorunları346

1. Bölüm: Devlet

rnızın anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Tarihin erken dönem­ lerinde devlet, Batı'da derebeylerinin, Doğu'da ve bizde aşiret, boy, kabile reisinin topraklara zorla el koymasıyla ve bu top­ raklar ü z e r i n d e y a ş a y a n insanlar üzerinde hak iddia etmesiyle ortaya çıkmıştır. Z a m a n içerisinde bazen bir dini y a y m a k adına hareket, ederek din devletlerine, bazen de belli bir inanç veya ideolojiyi y a y m a k adına hareket eden ideoloji ve inanç devletle­ rine dönüşmüştür. B u g ü n k ü anlamda devlet, geçmişteki devlet anlayışlarının y o k olup, yerini m o d e r n anlayışa bırakmış oldu­ ğu devlettir. M o d e r n anlayışa göre devlet, v a t a n olarak tanımla­ dığı sınırlar içerisinde kendisine vatandaşlık bağı ile bağlı olan vatandaşlarının huzur ve güven içinde y a ş a m a l a r ı n ı sağlayan, vatandaşlarının ortak ihtiyaç ve isteklerini temin eden bir or­ ganizasyondur. Daha açık bir ifadeyle devletin tek amacı ve tek varoluş sebebi vatandaşlarının huzur ve güvenini sağlamaktır. Vatandaşların huzuru, güveni, rahatı nasıl sağlanacaktır? Bu sorunun cevabı bizzat devletin vatandaşları tarafından verile­ cektir. Devletin vatandaşları kendi istek ve taleplerini kendile­ ri tartışacaklar, tartışma sonucunda karara varacaklar, ortak

kararlar doğrultusunda örgütlenerek (partileşerek) devletin yö­ netimine talip olacaklardır. Farklı kararlar etrafında toplanan vatandaşların oluşturduğu farklı örgütler serbest bir seçim

sürecinde yarışarak, t ü m vatandaşların tercihi sonucunda bir örgütü devletin yönetimine getireceklerdir. Vatandaşların hu­ z u r u n u n ve güvenliğinin nasıl sağlanacağına ilişkin vatandaş­ ların t ü m ü n ü n karar vermesine demokrasi denir. Dolayısıyla demokrasiye d a y a n a n devletlerde, devletin varlık sebebi kendi vatandaşlarının huzuru ve güvenliğini korumakla sınırlı olup, huzur ve güvenliğin ölçüsü, nasıl sağlanacağı sorunu bizzat va­ tandaşlar tarafından tayin edilmektedir. Oysa ü l k e m i z d e maalesef böyle olmuyor. Devlet vatandaşın ne istediğini, nasıl istediğini biliyor ve tayin ediyor. Hatta devlet, "benim v a t a n d a ş ı m doğruyu, iyiyi b u l a m a y a c a ğ ı n d a n vatanda347

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

....

.

...

şa sormaya gerek yok, ben yol göstermeliyim, ben y a p m a l ı y ı m , ben belirlemeliyim" diye kendince bir ölçüt koyuyor, bir ideoloji inşa ediyor ve bir y ö n l e n d i r m e yapıyor. Hâlbuki resmi devlet kurumlarının ve yetkililerinin asla ideolojileri olamayacağı gibi, asla görüşleri de olamaz. Devlet ve devleti temsil eden kurum­ lar, güçler ve kişiler sadece vatandaşlarının y a p m ı ş olduğu ka­ nunlar çerçevesinde vatandaşlarının kendisine vermiş olduğu görevleri y e r i n e getirirler. Amaçları vatandaşlarına, halkına hiz­ met etmektir. Halk nasıl bir hizmet istiyorsa onu yasalarla ta­ yin edecektir, yasalar da milli irade ile tayin edilecektir. Hiçbir devlet k u r u m u (asker, maliye, bayındırlık vs.) vatandaşlarına d a y a t m a d a b u l u n a m a z ; onların nasıl yaşayacaklarını söyleye­ mez, onlardan belli bir ideolojiyi, bir fikri, bir dünya görüşü­ nü savunmalarını talep edemez. Bu tür uygulama ve taleplerin hiçbir meşru temeli yoktur. O l a m a z ve olmamalıdır. Olayların doğru tahlil edilebilmesi ve görülebilmesi için bu çok net bir biçimde anlaşılmalı ve herkes tarafından bilinmelidir. T e k bir kişinin yaşadığı bir ülkede veya dünyada doğal ola­ rak devlete ihtiyaç yoktur. Fakat topluluk halinde y a ş a m a k zorundaysak, devlete ihtiyaç duyarız. Devletin ilk görevi, toplumun bireyleri arasındaki işbirliği için, belirli tür hizmetlerin (örneğin herkes yol yapamaz, herkes telefon şebekesi, elektrik teşkilatı vb. kuramaz) ortak ve tek elden yapılabilmesi için alt yapıyı sağ­ lama rolünü üstlenmek, toplumun ortak hizmetlerini koordine edecek bir ortak hizmet noktasını tanzim etmektir. İkinci görevi, toplumu oluşturan bireylerin güvenliğini sağlamaktır. T o p l u m u oluşturan bireylerin tümünün polis, t ü m ü n ü n asker olması bek­ lenemeyeceğine göre, bireylerin ve toplumun ortak sorunu olan güvenlik sorununu çözmekle görevlidir. Aslında, devletin vatan­ daşlarının ortak iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarının su, elektrik, te­ lefon gibi diğer ortak ihtiyaçlarından hiçbir farkı yoktur. Devletin bu iki asli görevi, toplumu oluşturan birey ve grup­ ların kendi kişisel dünyalarında rahat ve huzur içinde yaşama348

1. Bölüm: Devlet l a n için gereken her türlü tedbiri almakla sınırlıdır. T o p l u m u oluşturan birey ve grupların kendi kişisel d ü n y a l a n n d a nasıl yaşayacakları, nasıl davranacakları hiçbir biçimde devletin gö­ rev tanımına dahil değildir ve devletin bu alanda tedbir alma, d ü z e n l e m e y a p m a yetkisi bulunmamaktadır. Bununla birlikte

t o p l u m u oluşturan birey ve grupların kendi aralarında, birey ile birey, birey ile gruplar arasında ortaya çıkacak olası sorunlara devletin m ü d a h a l e etmesi, bu sorunlan toplumun o günkü ve geçmişteki ortak teamüllerine ve hatta insanlığın tarihsel süreç içerisinde oluşturmuş olduğu evrensel teamüllere göre çözmesi gerekir ve müdahalesi bu sınırlar içerisinde kalmalıdır. Azınlığın h a k l a n korunarak, çoğunluğun talepleri yerine getirilmelidir. Devletin ve kurumlarının, t o p l u m u oluşturan birey ve grup­ ların kişisel dünyalarına m ü d a h a l e etmesinin, belirli bir hayat tarzını ve davranış biçimini dayatmasının, bu alanda söz hakkı iddiasının hiçbir meşru dayanağı yoktur. Aksi takdirde, iddia edilecek m e ş r u l u ğ u n kaynağının ne olduğu ve hak iddiasını ne üzerinde temellendirdiği sorularının sorgulanması gerekir. Tarihte örnekleri g ö r ü l d ü ğ ü gibi devlet, belirli bir ideoloji veya belirli bir din ve inanç çerçevesinde örgütlenmişse, halkın ta­ leplerini dikkate almaksızın, bu ideoloji veya inanç doğrultu­ sunda topluma m ü d a h a l e edebilir. Her ne kadar bu tür bir mü­ dahalenin bilimsel bir dayanağı, evrensel d ü z e y d e bir gerekçesi y o k s a da da devletin dayandığı ideoloji ve inanç çerçevesinde m e ş r u görülebilir. Örneğin Osmanlı İ m p a r a t o r l u ğ u n u n veya

Avrupa'nın Hıristiyan devletlerinin amaçları, sahip oldukları dinsel inancı y a y m a k ve savunmaktır. İnançlarını ve bu inanç­ ları doğrultusunda m ü d a h a l e haklarını bir d ü ş ü n c e bütünlüğü içerisinde iddia edebilirler. Ya da bir beylik veya hanedanlık devletinde o b e y veya h a n e d a n devletin bütün topraklarının kendisine ait o l d u ğ u n u iddia ediyorsa, devletin kuruluş amacı­ nın bu o l d u ğ u n u savunuyorsa, yapacağı her türlü tasarruf bu çerçevede değerlendirilebilir ve kabul edilebilir. 349

Haliç'te Yaşayan Sımonlaı Fakat g ü n ü m ü z dünyasında, m o d e r n devletlerin tek ama­ cı vardır: vatandaşlarının huzurunu, rahatını, refahını ve gü­ venliğini sağlamaktır. Vatandaşlarının h u z u r u n u n , rahatının, refahının ve güvenliğinin ne olacağını tayin e t m e k sadece va­ tandaşların kendisine ait bir haktır. Devlet ancak vatandaşla­ rının belirlediği doğrultuda hareket eder ve buna uygun olarak şekillenir. Bir t o p l u m d a yaşayan insanların kendi istekleri ve arzularına u y g u n olarak belirlemiş olduğu bir y ö n e t i m biçimi­ nin dışında bir y ö n e t i m biçimini d a y a t m a n ı n meşru bir temeli yoktur. Kendi söylemlerine ve ölçütlerine göre de mantıksal bir açıklaması bulunmamaktadır.

Her t o p l u m u n kendi sorunlarına ilişkin cevapları, kendi ya­ şam biçimlerini, geleceklerini akıl ve bilim ölçeğinde araması gerekir. Aklın ve bilimin dışında herhangi bir ölçütü kabul et­ m e n i n ve t o p l u m d a n istemenin hiçbir meşru gerekçesi olamaz, ö r n e ğ i n dayandığı temel ilke akıl ve bilim olan laiklik anlayışını, akıl ve bilimin ölçütleri dışında başka dogmalara göre düzen­ lemeye çalışmak, bizzat laiklik anlayışına aykırı davranmaktır. A k i m ve bilimin dışındaki bir ölçütün, bu ölçüt ne olursa olsun, hangi ideoloji tarafından belirleniyor olursa olsun, toplum ve devlet hayatına getirilmesi laikliğe aykırıdır. Bunlar herhangi bir dinsel inanç ve duygu veya gelenek ve g ö r e n e k de olabilir. Belki daha s o m u t olarak, şu kişinin veya bu kişinin şu dev­ let adamının veya Atatürk'ün görüşleri olduğu söylenebilir. Bu görüşler de asla makul değildir. B u r a d a olması gereken ölçüt, toplumun k e n d i değerleri, inançları, istekleridir ve toplum içe­ risindeki örgütlü yapılar aracılığıyla y ö n e t i m e geldikleri sürece makuldür. B e ğ e n i p b e ğ e n m e m e k kimsenin h a d d i n d e olmadığı gibi kimsenin hakkı da değildir. T o p l u m u n seçtiğine herkesin saygı d u y m a k mecburiyeti vardır. H e r rejim, her devlet değişime karşı direnen tutucu ve doğal bir yapıya mutlaka sahiptir. Krallıklar, rejimin ve kralın değiş­ m e m e s i için bir takım kurallar koyarlar ve krallığın yıkılması350

1. Bölüm: Devlet nı isteyenlere karşı tedbirler alırlar. Teokratik devletler de yine kendi devletlerinin rejimlerinin değişmemesi için tedbir almış­ lardır. B u n u n l a birlikte dünya her z a m a n değişmiş, o safha­ lardan geçerek bugünkü m o d e r n devletlerin ortaya çıkması ile sonuçlanmıştır. B u g ü n k ü y ö n e t i m biçimleri de demokrasinin kurallarına u y g u n olarak başka bir rejime, daha iyiye doğru değişmek mecburiyetindedir. Bu, dünyanın sonu değildir. T o p ­ lumsal gelişimin de, toplumsal evrimin de sonu değildir. Mev­ cut t ü m rejimler mutlaka değişecektir. Bugün için Türkiye Cumhuriyeti A n a y a s a s ı n d a k i bazı hususlan değişmez kurallara bağlamak da asla akılla izah edilecek bir konu değildir. Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez türündeki maddelerini savunan anlayış, bugün için kendini haklı kabul edebilir, bu maddelerin akla ve bilime uygun olduğunu, aksini savunmanın m ü m k ü n olamayacağını

söyleyebilir. Sorun bu maddelerin doğruluğu veya yanlışlığı değil, bir ülkede t ü m halkın istemesine rağmen değiştirilemez m a d d e veya ölçüt koymanın yanlışlığıdır. Belki Türk halkı hiçbir z a m a n bu maddeleri değiştirmeyi düşünmeyecek, değiştirilmesine karşı çıkacaktır. Önemli olan husus değiştirilemez m a d d e koyma an­ layışının yanlışlığıdır. Hiçbir argüman ve sebep ileri sürerek hiç kimse halkın yüzde y ü z ü n ü n isteyip de değiştiremeyeceği bir hu­ susun olabileceğini savunamaz, savunanın da gerekçesi kabul edilemez. Mutlaka değişmek mecburiyetinde olana karşı önlem alınamaz. Bununla birlikte alınabilecek önlemin ve değişimin öl­ çüsü de akıl ve bilim olmalıdır. T o p l u m u n kendi değer yargılannın belirleyeceği bir ölçü temel alındığı z a m a n değişim iddiası dı­ şındaki tüm iddialar, tüm kurumsal dayatmalar ve topluma y ö n vermelerin hepsi gayri meşru k o n u m u n a gelir. Asla meşru ze­ minde kabul edilemez, asla tartışılamaz. Bunların doğruluğunu söylemek asla akılla izah edilebilecek bir şey değildir. Hiç kimse belli devlet kurumlarının isteklerinin doğru olduğunu iddia ede­ rek toplumun bu istekler doğrultusunda şekillenmesi gerektiğini 351

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

söyleyemez. Türkiye şartları içerisinde yönlendirilmiş, psikolojik harekâta m a r u z kalmış, Türkiye'de resmi ideolojinin yönlendir­ mesiyle halen b u n u savunan insanlar ve bilim adamları olabilir, a m a maalesef onlara bilim adamı denemez, sadece adları itiba­ rıyla bilim adamlarıdır; taşıdıkları niteliklerle değil. D ü n y a ölçeğinde batı dünyasına ve kalkınmış ülkelere bak­ tığınızda bizim ülkemizdeki d u r u m u n aksine, oralarda tek öl­ çüt kendi insanlarının fikir ve düşünceleridir. O ülkelerde dev­ letin resmi kurumları asla bir ideolojiye sahip değildir, devletin kurumları t o p l u m karşısında bir hak iddia etmez ve hatta böyle bir şeyin tartışılmasını d ü ş ü n m e y i bile abes karşılar. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye'deki resmi kurumların d u r u m u n u , bun­ ların hal ve davranışlarını a n l a m a k m ü m k ü n d ü r . Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki halkın kendi iradesi ile seçtiği h ü k ü m e t i n yöneticilerinin pek çoğu resmi kurumlar karşısında aciz kalmaktadır. A n c a k bu k u r u m l a r a yakınlaşa­ rak bir varlık gösterebilmektedir. Maalesef kendisine bir takım sıfatlar atfedilen birçok kişi de t ü m bu olanları savunabilmek­ tedir. Zaten bu ülkede bu kadar büyük yanlışlıkların hâlâ var­ lığını sürdürmesinin nedeni de fikir ve d ü ş ü n c e alanında bu kadar büyük sapkınlığın o l m a s ı n d a n k a y n a k l a n m a k t a d ı r .

Bugün "Bölge"de Kişilikli İnsan Yetiştiremeyiz!
Ö z g ü r bir insanda kişilik gelişir; baskı altında olan bir in­ san doğru bildiği gibi değil, kendisinden istendiği gibi davranır. D o ğ u d a gece P K K , g ü n d ü z devletin fiziki ve fiili baskısı altında olan insanlar nasıl kişilikli davranır? G e c e P K K ' n ı n , g ü n d ü z gü­ venlik kuvvetlerinin şiddeti dayattığı bir y e r d e nasıl doğru düz­ gün, kişilikli ve karakterli bir insan olabilir? Baskının h ü k ü m s ü r d ü ğ ü koşullarda kişilik oluşur m u ? İşin, e k o n o m i k özgür­ lüğün ve sosyal g ü v e n c e n i n olmadığı bir y e r d e şahsiyet gelişir m i ? Peki böyle bir d u r u m d a gelişmeden bahsedilebilir m i ? İcat, yenilik olur m u ? 352

1 Bolum: D e v l e t

P K K ' n ı n h e r z a m a n , herkese zor ve şiddet uygulamadığı; devletin herkese kanunsuz davranmadığı söylenebilir. Fakat bölgedeki g ü n l ü k y a ş a m ı göz ö n ü n e alırsanız her anın, her ola­ yın bir insan üzerinde nasıl bir baskı yarattığını kavrayabilir­ siniz. Mesela, d ü ş ü n ü n ki gece P K K l ı l a r evinize geldi. E k m e k istiyorlar, yol soruyorlar, güvenlik kuvvetleri hakkında bilgi is­ tiyorlar, hatta daha da ileri giderek kendilerine maddi destek vermenizi ya da ç o c u ğ u n u z u n kendilerine katılmasını istiyor­ lar. Bu taleplere hayır diyerek karşı çıkabilir misiniz? Ailenizin ve kendinizin can güvenliği için, ailenizi k o r u m a içgüdüsüyle örgütten y a n a g ö z ü k m e y e çalışarak dediklerini y a p m a n ı z çok doğaldır. O o r t a m d a yaşayan insanların m a d d i imkânı olmadı­ ğından bölgeyi de terk edemiyor, m e c b u r e n örgütten y a n a y m ı ş gibi bir t u t u m sergilemeye d e v a m ediyorlar. Bu durum, bölgede yaşayan herkes için geçerli olan normal bir y a ş a m biçimidir. Diğer taraftan da gündüzleri askerler veya polis geliyor, örgüt hakkında bilgi istiyor, örgüte y a r d ı m etmemeleri k o n u s u n d a halkı uyarıyor. Köylü karşı çıksa, aklından geçirdiği gibi davransa gözaltına alınabileceğinin, m a ğ d u r edilebileceğinin, ka­ n u n d a n b a h s e t m e k istese de k i m s e n i n onu dinlemeyeceğinin farkında. G e ç m i ş t e kimlerin infaz edildiğini, hangi köylerin ya­ kıldığını, m ü l k i amir ve savcıların şikâyetlere dahi bakmadığını biliyor. G ü n e y d o ğ u ' d a k i y a ş a m ve burada y a ş a y a n insanlar gö­ r ü n d ü ğ ü n d e n çok daha ağır ve büyük güçlerin baskısı altında­ dır. Bu baskıya kimsenin tek başına veya bir grup olarak karşı koyması m ü m k ü n g ö r ü n m ü y o r . Belki u z a k t a n bakılınca yaşa­ nanlara direnç göstermek kolay görünebilir ama hiç kimsenin bu bölgedeki baskılara d a y a n a m a y a c a ğ ı kesindir. Bu baskılar veya aklına esen her şeyi y a p m a kudretine sa­ hip güçler karşısında inandığı ve d ü ş ü n d ü ğ ü gibi davranamayan, buna izin verilmeyen insanlar m e c b u r e n sahtekârca dav­ ranacaklardır. U z u n süre bu şekilde y a ş a m a k z o r u n d a kalan insanlarda sahtekârlık bir y a ş a m biçimine ve davranış şekline 353

Haliç'te Yaşayan Simonlar dönüşür. Bir kişilik halini alan sahtekârca davranmak, o ortam içerisinde b u l u n a n her insanı da böyle d a v r a n m a y a itecektir. Yukarıda anlatılan y a ş a m tarzının biraz y u m u ş a k biçi­

mi, ülke genelinde büyük çoğunluk için de geçerlidir. Hukuk, adalet, eşitlik ilkelerinin herkes tarafından özümsenmediği

bir toplumda, herkesin istediği eğitimi göremediği, e k o n o m i k özgürlüklerin olmadığı, kişilerin geçimlerini sağlayacak bir iş bulamadığı bir o r t a m d a kişilikli insanlardan bahsedilemez. İn­ sanlar daha iyi imkânlara k a v u ş m a k için, işini k a y b e t m e m e k için yetkilerini keyfi kullanan kişilere karşı çıkamaz. Hatta yet­ kililerin m a k u l isteklerine dahi aşırı hassasiyet gösterecekler, onları m e m n u n etmek için kişiliklerinden; tehlike ihtimallerini bertaraf etmek için istemeden onurlarından, hatta namusların­ dan taviz vereceklerdir. İstenilen şekilde davranmadığı takdirde işten çıkarılma ihtimalinin ne d e m e k o l d u ğ u n u ancak bu riskle karşı karşıya kalanlar bilebilir. İnsanlar baskı altında değil, özgür oldukları, güven içinde yaşadıkları ortamlarda düzgün bîr kişilik geliştirebilirler. Sağlam karakterli güçlü insanların oluşturduğu kurumlar fonksiyonla­ rını çok daha iyi yerine getirir ve bu kurumlara sahip toplum­ lar daha hızlı kalkınır. Bu tür toplumlarda daha çok artı değer yaratılır, insanlar huzur içinde yaşarlar. Ü l k e m i z d e kurumlar, makamlar ve kişiler en ufak bir rüzgâr çıktığında h e m e n sav­ ruluyor, en hafif bir fiske ile yıkılıyorlar. G ü ç k i m d e ise o tarafa yaslanıyor, hatalı veya yanlış olana karşı koymuyor, görevlerinin gereklerini yerine getirmiyorlar. G e ç m i ş d ö n e m l e r d e askerlerin yönelimlerine göre bütün kurumlar kanun, hukuk, demokrasi vb. her şeyi bir tarafa bırakarak, h e m e n askerin yanında yer alıyorlardı. O anlı şanlı kurumlar demokrasi ve hukuk adına ta­ vır koyamadı, hepsi " S i m o n " gibiydiler. 1960 İhtilali ve sonrası, kurumların bu k o n u d a göstermiş oldukları korkunç örneklerle doludur; 12 E y l ü l d e epey kötü sınav verildi, 28 Şubat, kapatma davası vs. daha da vahimdi. Fakat şimdi güç odağı değişti; şimdi 354

1. Bölüm: D e v l e t

hükümet, başbakan bu güce sahip, rüzgâra göre eğilenler, bu defa da bu y e n i rüzgâra göre eğilmeye başladılar. Ülkenin ilerlemesi, kalkınması için önce kişiler sosyal ola­ rak gelişmelidir. Sosyal olarak gelişmiş insanlar ve onların oluş­ turduğu sivil örgütler onurlu bir duruş sergileyebilir ve ülkenin kalkınmasına katkıda bulunabilir. Kişiliğin sosyal gelişimi kolay değildir; belirli ortamlarda ve koşullarda gerçekleşebilir. Özgür­ lüğün olmadığı bir ortamda, insanın konuşmalarından dolayı sorgulanabildiği, hakkında davalar açılabildiği, birilerine hedef gösterilebildiği veya birilerinin hedefi olabildiği ve hatta düşün­ celeri nedeniyle şiddete maruz kaldığı veya kalma riskinin oldu­ ğu bir ortamda insan kişiliği gelişebilir mi? Örgüt, devlet, kanun ve polis tehdidinin olduğu bir ülkede nasıl sağlam karakterli in­ sanlar yetişebilir? Bu koşullara b a k m a d a n 'neden bu ülke geliş­ miyor?' diye soruyoruz. Gelişmemesi anormal bir durum değil ki. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün tam olduğu, ayıplanma ve horlanma tehdidinin olmadığı sosyal ve siyasal ortamlarda, kimsenin kimseye muhtaç olmadan yaşama imkânına sahip ol­ duğu, iş ve ekonomik gelir temin edilebilen toplumlarda insan l a n n kişilikleri gelişebilir. Kurumları kişiler, devleti ise kurumlar yüceltir. Devletin yücelebilmesi için kurumların yücelmesi, ku­ rumların yücelebilmesi için de kişilerin yüceltilmesi gerekir. Bir k u r u m u yüceltecek kişiler, kişisel gelişimlerini sağlayabil­ meli, özgürce düşünebilmeli, yanlışları irdeleyemediği kurallarla, geleneklerle, tek tip insan yetiştirme amacmdaki eğitimin sun­ duğu resmi ideolojiyle kendini sınırlamamak, kendilerini anlam­ sız kurallar içine hapsetmemelidir. Bu tür ortamlarda insanların kişilikleri oluşur, fikri tartışmalardan, yeniliklerden etkilenirler, k u r u m l a n m ve çevrelerini yanlıştan korurlar, kimlikleri ve kişi­ likleri rüzgârlardan etkilenmez, her rüzgârın önünde eğilmezler. Ülkemiz, bırakın amirini eleştiren, yanlış karşısında tavır koyan ve görevinin gereğini y a p a n insan bulmayı, m e v c u t güç merkezinin g ö z ü n e girmek için kural tanımadan her türlü değeri 355

Haliç'te Yaşayan Simonlar ayaklar altına alan, ü s t ü n ü n istediği her şeyi itirazsız yerine ge­ tiren kişilerle doludur. Bu tür kişilerle bu ülke nereye gidebilir? Batı'da başbakanlar, bakanlar yanlış yaptıklarında m a h k e m e ­ lerce yargılanırken bizde hiçbir yargılamaya m u h a t a p olmazlar. İdeolojik açıdan öteki olarak gördüklerine karşı çıkanları bir tarafa bırakırsak ülkemizde yanlışlara karşı çıkan, meseleleri sorgulayan insan sayısı çok azdır. Bu d u r u m her meslek ve ke­ sim için geçerlidir. H e r alanda yağcılık yapan, kendi menfaatini düşünen, ilkesiz, vicdani duyarlılığa sahip o l m a y a n , ahlaki ve manevi hazzı bilmeyen türde insanlar yaratılıyor.

Gelişmiş ve Geri Kalmış Ülkelerdeki Yapı: Resmi ve Sivil Doku
Geri kalmış ülkelerle kalkınmış ülkeler arasında ilk bakışta göze çarpan en önemli fark resmi ve askeri d o k u n u n görünüş biçimidir. M a d d i olarak kalkınmış olmakla birlikte toplumsal olarak geri kalmış bütün ülkelerde resmi üniforma, resmi araç ve gereç, askeri faaliyetler her z a m a n ön plandadır. Televiz­ yonlarda, sosyal hayat içinde her olayda resmiyet önde durur. Genellikle devlet ve h ü k ü m e t başkanları hep resmi giyinmeye, resmi d a v r a n m a y a çalışırlar. Merasimlerde, bayramlarda her z a m a n askeri geçitler yapılır ve askeri törenler öne çıkarılır; herkes üniformalıdır. Böyle bir ülkeyi gözlemlediğinizde hiç te­ reddütsüz sosyal olarak geri kalmış, özgürlüklerin sınırlandırıl­ dığı bir ülke o l d u ğ u n u söyleyebilirsiniz. Bir ülkede görünen as­ keri yapı, üniforma, militarist işaretler ne kadar ön planda ise o ülkenin geri kalmışlık düzeyi de o kadar yüksektir. Örneğin Avrupa ülkelerinde trafik polisinden başka (o da yeterli oranda­ dır, asla bizdeki kadar değildir) resmi üniformalı hiçbir görevli, makineli tüfekle nöbet bekleyen polis ve asker göremezsiniz. Şu söylenebilir; O ülkelerin bizim özel koşullarımıza sahip olmadı­ ğı, P K K gibi illegal örgütler b u l u n m a d ı ğ ı n d a n , polis ve askerin nöbet tutmasına gerek olmadığı söylenebilir. G e r ç e k t e n sorul-

356

1. Bolum: Devlet

ması gereken doğru soru şudur: Ü l k e m i z d e P K K olduğu için mi silahla nöbet tutuluyor? Yoksa silahla nöbet tutulduğu için mi P K K var? Yani, bir terör örgütü var olduğu için mi devlet bas­ kıcı bir t u t u m içinde, yoksa devletin baskıcı tutumu nedeniyle mi böyle bir terör örgütü ortaya çıktı? Bu soruların cevabını iyi düşünerek v e r m e m i z gerekiyor. Bir keresinde Japonya'ya gitmiştim. Osaka'da dört gün sü­ resince şehirde gezerken, J a p o n polisinin tutumunu, kıyafetle­ rini, kullandığı araçları g ö z l e m l e m e k için etrafa b a k m a m a rağ­ m e n bir tane bile polis g ö r e m e m i ş t i m . Bir ara resmi g ö r ü n ü m ­ lü, motosikletli iki kişi gördüm, kanaatimce göre Japon trafik polisiydi. B e n c e ölçü bu olmalıydı. Aynı şekilde kısa süreli ola­ rak en az 20-30 defa b u l u n d u ğ u m Avrupa ülkelerinde sokakta resmi üniformalı polisi çok az, askeri üniformalı kişileri ise bir veya iki defa görebildim. Bu d u r u m sadece üniformalı bir görev­ liyi fiziki olarak g ö r e m e m e k t i , b e n i m gibi ülkenin dışından gelen birisinin polisin toplumsal y a ş a m üzerindeki etkisini hissetme­ si m ü m k ü n değildi. Kalkınmış ülkelerdeki sokak ve caddelerde hiçbir z a m a n resmi geçitler göremezsiniz, basında askeri güç­ leri öne çıkaran haberler yer almaz, ordu mensupları beyanat­ lar vererek etkin olduklarını göstermez. Bence bu durum, bir t o p l u m u n sosyal kalkınmışlık düzeyinin ve demokrasisinin en önemli göstergesidir. Şu soruyu s o r m a d a n d u r a m ı y o r u m : Aca­ ba bizim ü l k e m i z dışarıdan bakıldığında nasıl görünüyor?

Köleliğe İtiraz
Köleler hiçbir z a m a n köleliğe karşı çıkmamışlardır, bu sis­ teme asıl karşı çıkanlar özgür insanlardır. Köleler kendi du­ rumlarını kabullenerek, sadece sahiplerinden durumlarını iyi­ leştirecek şeyler yapmasını (daha iyi m u a m e l e , biraz daha fazla y e m e k , vb) talep etmişlerdir. Köleliğin adaletli olmasını istemiş­ lerdir; hâlbuki varoluş temeli b a k ı m ı n d a adaletsiz bir sistem­ d e n adalet b e k l e m e k boşuna, bir çabadır. 357

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

..

Köle sahipleri kölelik düzeninin devamını istiyor, köleler de bu düzeni kabulleniyorlardı. Efendinin adamları da bu düzen­ de kendi üzerlerine düşen rollerini layıkıyla yerine getiriyor­ lar, hiçbir biçimde bu düzene karşı çıkmıyorlardı. Köle olarak doğmuşlar, tanıdığı herkes gibi köle yaşamışlar ve köle olarak y a ş a m a y a d e v a m ediyorlardı. Yaşadıkları d ü z e n d e n farklı bir sosyal düzen tanımıyor, farklı bir düzenin olabileceğinden ha­ bersizlerdi. Bu nedenle düzenin değiştirilmesini değil de, dü­ zenin ve kendi durumlarının biraz daha iyileştirilmesini talep edebiliyorlardı. Bugün bizim içinde b u l u n d u ğ u m u z d u r u m da bir anlam­ da bir kölelik düzenidir. Biz de sanki eski çağlardaki köleler gibiyiz? İçinde yaşadığımız düzeni olduğu gibi kabulleniyoruz. Ruhlarımız ve akıllarımız adeta esarete alışmış; özgürlüğün ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz için m e v c u t d u r u m u doğru olarak kabulleniyoruz. Yaşadığımız sistemden dışında bir şey g ö r m e m i ş kişiler olarak, bu sistem dışında başka bir sistem

aramamız, istememiz m ü m k ü n m ü ? Z a m a n ı n köleleri mi, yok­ sa gerçek m a n a d a özgür insanlar mıyız? Farklı alternatifleri görerek mi bu hayatı tercih ettik? Yoksa verili olana alışık ol­ d u ğ u m u z d a n mı bu düzenin dışına çıkamıyoruz? B u n d a n emin değilim. Bu toplumda, birçok kişi diğerlerinin hakkını gasp edebili­ yor, onlara keyfi m u a m e l e yapabiliyor. Yüksek düzeydeki yöne­ ticiler keyiflerine göre atama yapabiliyor; istediği kişiye istediği görevi ya da ruhsatı verip, devlet imkânlarını istediği şekilde tahsis edebiliyor, iki üç tane odacı, temizlikçi kullanabiliyor. Evde ayrı, işte ayrı hizmetliler, kendilerine tahsis edilmiş ma­ k a m araçları, lojmanlar... Efendilerimiz kendilerine y a k ı n du­ ranlara nimet dağıtıyor, uzak duran yağcılık yapmayanlara

m ü m k ü n olanın en azını veriyor veya görevinden uzaklaştırıyor. Herkes bu d u r u m u kanıksamış, kabul etmiş görünüyor. Her­ kes kendi çıkarını gözetme, fayda sağlama peşinde. Kendisine 358

1. Bölüm: Devlet yapılmadığı m ü d d e t ç e sistemdeki haksızlık ve hukuksuzluk­ lara ses çıkarmıyor, ama hukuksuzluk kendisine yönelirse o noktada itiraz e t m e y e başlıyor, zira bu sistemin bizatihi yanlış olduğunu d ü ş ü n m ü y o r . G ü n ü m ü z d e sahip oldukları yetkilerle ve keyfi uygulamalarıyla k a m u gücünü kullananların m o d e r n z a m a n ı n efendilerini, onlara tâbi olanların ise köleleri temsil ettiğinden hiç şüphe var mı?

Resmi Kurumlardaki Ast-Üst İlişkisi
İçinde b u l u n d u ğ u m çevre beni de bu düzene uygun dav­ ranmaya z o r l u y o r d u . Yanlış o l d u ğ u n u bilmekle beraber benim de iki k o c a m a n m a k a m o d a m , iki m a k a m otomobilim, özel veya resmi misafirlerimi g e z d i r m e m için bir tane vip m i n i b ü s ü m , ay­ rıca eşim için bir otomobil, k o c a m a n bir lojman, iki tane hiz­ metli, 3 şoför, 2 koruma, evde başka bir y a r d ı m c ı hizmetlim var. Zile basıyorum çay ve kahve geliyor, telefonlarımı sekreter bağlıyor, ister sabit isterse de cep telefonundan istediğim kadar sınırsız konuşabiliyorum. Sahip o l d u ğ u m imkânların birçoğu­ nu h a t ı r l a m ı y o r u m dahi. Benden çok daha fazla imkânlara sa­ hip emsallerim de vardı. En mütevazısı bendim. Fakat bana sağlanan imkânları biraz daha azaltsam "gösteriş için, müteva­ zı g ö z ü k m e k için yapıyor" denmesi ihtimalinden k o r k u y o r d u m . Bana bağlı olarak görev y a p a n 22 kişilik ekibi azalta azalta an­ cak 10 kişiye düşürebilmiştim. Oysa bana sağlanan imkânlardan daha fazlasını kullan­ m a m k o n u s u n d a astlarım "senin hakkın m ü d ü r ü m , kullan" şeklinde telkinde bulunuyorlardı. Onlar kötü niyetle değil, sa­ m i m i olarak b e n i m bunları y a p m a y a h a k k ı m ı n olduğuna inan­ mışlardı; bir m ü d ü r olarak devletin imkânlarını istediğim gibi kullanmak h a k k ı m d ı . T ü m illerde ve kurumlarda d u r u m buy­ du, böyle görmüşler, böyle bir ortamda çalışmışlar ve ilerde terfi edip yükseldiklerinde, kendileri de böyle olacaklardı. Akılları ve mantıkları d" b u n u uygun görüyordu. Bu, n a m u s l u ve dürüst 359

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

olarak kabul edilen görevlilerin yaklaşımıydı. Kendilerini dü­ rüst olmayanlar, yani rüşvetçi, baskıcı, m a d d i menfaat temini için haksızlık y a p a n , h u k u k tanımayanlardan ayırıyorlardı. Bu d u r u m h e m e n h e m e n her k u r u m d a geçerliydi. Her yerde ve her k a d e m e d e , hatta üst k a d e m e l e r d e daha da y o ğ u n olarak hissediliyordu. Bakanlar, genel müdürler, başkanlar, valiler,

müdürler, hepsi daha keyfi ve daha ölçüsüz olarak imkânları kullanıyor, b u n u kendilerinde bir hak olarak görüyorlar. Geç­ mişte yetki kullanımına ilişkin anlatılan bir fıkrada, valilerin a d a m asma yetkilerine sınır getirilip hiç kimse m a h k e m e kararı olmadan asılmayacak dendiğinde zamanın E r z u r u m Valisinin "keyfımce bir a d a m bile aşamadıktan sonra, ne y a p a y ı m ben valiliği" dediği anlatılır. Bu tabii bir d u r u m u abartan fıkra, fa­ kat daha düne kadar ben, hiçbir sebep g ö s t e r m e d e n yüzlerce evi arayabildiğimizi, insanları gözaltına alabildiğimizi, istediği­ miz iddialarda bulunup işlem yaptığımızı hatırlıyorum. Kimse bunu inkâr e d e m e z . 1984 yılma kadar fiilen yaptığım soruştur­ ma, operasyon büro amirliği, siyasi şube m ü d ü r l ü ğ ü görevle­ rim esnasında ne kadar ev ve işyeri aradığımızı, ne kadar insan gözaltına aldığımızı dahi hatırlamıyorum. B ü t ü n ev aramaları­ nı gece yapardık, hiç m a h k e m e kararı ve savcı talimatı alma­ dık. Belki terör şüphesi, örgüt evi, terörist bahanesi vardı ama bu şüphelerde tek başına yeterli değildi. 1988 yılında başlayıp 1995 yılında fiilen bıraktığım dinleme ve izleme işlemleri dola­ yısıyla binlerce telefonun dinlenmesine karar v e r d i m a m a bir iki istisna dışında m a h k e m e kararı aldığımızı hatırlamıyorum. Bu gün her şey m a h k e m e ve yargı kararı ile oluyor, ama düne kadar hiç böyle bir d u r u m söz k o n u s u değildi. En çirkini de ast m a k a m d a bulunanların üst m a k a m d a k i l e re hitap şekliydi. Övgüyle başlayan bu tutum, öyle bir hale geldi ki üst m a k a m d a bulunanların ilahlaştırılmasma kadar vardı. Yapılan sıradan olumlu bir eylemden dolayı üst m a k a m d a bulu­ nanlar göğe çıkarılıyor; elde edilen t ü m başarılar t a m a m e n on360

1. Bölüm: Devlet l a n n sayesinde gerçekleştirilmiş gibi davranılıyordu. Bu arada alt m a k a m d a bulunanlar üstlerini y ü c e l t m e k için kendi kişilik­ lerini ve yaptıklarını aşağılamakta beis görmüyorlar, onurlarını hiçe sayıyorlardı. Böylece görevi sadece onay vermek, ödenek g ö n d e r m e k t e n ibaret olan üst m a k a m d a bulunanlar, sanki o işi tek başlarına y a p m ı ş l a r gibi övgülerle yere göğe sığdırılamıyorlardı. K e n d i kişiliğini y o k eden, kendi çalışma ve emeğine değer v e r m e y e n bir kişilikti söz k o n u s u olan. Benzer bir d u r u m bayramlarda ve törenlerde yapılan Mus­ tafa K e m a l Atatürk övgüleri için söz k o n u s u y d u . Resmi bayramlardaki törenlerde Atatürk övgüleri öyle bir abartılır ki, bir taraftan Mustafa K e m a l göklere çıkarılırken, diğer taraftan da milleti ve t ü m değerleri y o k sayılır, neredeyse sıfır seviyesine in­ dirilirdi. Oysa Atatürk'ü göklere çıkaran aynı anlayış, bir y a n d a kendisine ve ulusuna, diğer y a n d a da Atatürk'e hakaret etmek­ tedir. Kendini aşağılama, üstü yüceltme anlayış ve kültürünün bugünkü gelmiş olduğu düzeyi, dışarıdan bakılınca, komikliğin çok ötesinde acınacak bir vaziyeti göstermektedir. Batı dünyasının da kahramanları, kurtarıcıları vardır.

Onlar da törenlerde bu kahramanlara övgü ve saygılarını ifa­ de ediyorlardır a m a herhalde bireylerin kişiliğini ve toplumun tüm değerlerini sıfırlayarak kurtarıcılarım ilahlaştırmıyorlar-

dır. Aynı şekilde resmi kurumlardaki ast-üst ilişkilerinde astlar üstlerine y a r a n m a k için kişiliklerinden taviz vererek kendilerini aşağılamıyorlardır. R e s m i görevlerim nedeniyle sayısını unut­ t u ğ u m kadar ç o k ülkede b u l u n d u m . Kalkınmış batı ülkelerinde ülkemizdekine b e n z e y e n bir d u r u m a rastlamadım. Batı ülke­ lerindeki emsal meslektaşlarımı g ö r d ü ğ ü m z a m a n ı da hatırlı­ y o r u m . Onlar ü l k e m i z e geldiklerinde kendilerine birkaç tane hizmetli görevlendiriyor, araçlar tahsis ediyor, onları polis evle­ rinde ağırlıyorduk. Biz onları ziyaret ettiğimizde ise, eğer ziyaret resmi bir heyetle yapılıyorsa dışarıdan belli bir hizmet alıyor­ lardı. A m a tek kişi olarak ziyaret ediyorsak, bize i k r a m ettikleri 361

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

çayı dahi kendileri alıp getiriyorlardı. M a k a m arabaları yoktu araçlarını kendileri kullanıyorlardı, korumaları da yoktu, sek­ reterleri o l m a d ı ğ ı n d a n telefona kendileri bakıyor, telefonlarını kendileri arıyorlardı. Polis evi ve lojman da yoktu. Restoranda yemeklerini yiyorlardı. Üstler ile astları arasında eşit seviyeli bir hitap biçimi vardı. Üstü öven yersiz bir tek c ü m l e d u y m a d ı m , üstler de ilah değildiler. Bu açık olarak hissediliyordu. Ü l k e m i z d e k i d u r u m a dışarıdan baktığımızda, insan kişiliği k o n u s u n d a u m u t l u o l m a k çok zor gibi; bu d u r u m u n büyük bir yanlışlığın, toplu bir ruh hastalığının, kişilik bozukluğunun göstergesi o l d u ğ u anlaşılıyor. Aslında, bu kişilik bozukluğu sa­ dece resmi kurumlardaki ast üst ilişkisiyle de sınırlı değildir. T o p l u m d a alt k a d e m e d e olanlar ile üstte olanlar, fakirler ile zenginler, kadınlar ile erkekler aynı şekilde ayrışmış; zayıflar güçlülere en basitinden tâbi olmuşlardır. Dahası, üstün gördü­ ğünü anlamsız ve haksız yere yücelterek kendi kişiliklerini y o k etmişlerdir. T ü r k halkının içinde b u l u n d u ğ u bu ruh hali t ü m hayatına y a n s ı m ı ş ve kişiler özgürlüklerini kendi kendilerine feda etmişlerdir. İçinde bulunulan d u r u m u n belki de iyi tarafı, resmi kurumlara en ağır biçimde sirayet etmiş bu d u r u m u n sivil t o p l u m d a aynı d ü z e y d e y a ş a n m a m a k t a oluşudur. Batı toplumlarında çok uzun yıllardan beri kabul edilen davranışlar ülkemizde yeni yeni kabul g ö r m e y e başlamıştır. Bir t o p l u m d a y a ş a y a n herkes ülkenin y ö n e t i m i ile ilgilenmeli, nasıl daha iyi olabilir k o n u s u n d a fikir yürütmek, tartışmalı, fikirle­ rini y a y m a y a çalışmalıdır. Bu a m a ç l a bir grup oluşturmaları, dernek v e y a parti kurmaları; fikirlerini daha geniş kitlelere yay­ m a k için basını, m e d y a y ı kullanmaları gerekir. Her m e d e n i in­ sanın, örnek bir davranış olarak, m e v c u t sistem ve y ö n e t i m i eleştirmesi, o t o p l u m için, o ülkedeki d e m o k r a s i n i n y a ş a m a s ı için elzem bir davranış biçimidir. A m a bizde muhalif olan, sis­ temi eleştiren herkes her z a m a n hedef gösterilmiş, hangi an­ layış iktidarda olursa onu eleştiren d ü ş m a n kabul edilmiştir. 362

1. Bolum: Devlet Güvenlik kuvvetlerinde, bizim yaptığımız gibi, devleti, m e v c u t sistemi eleştiren herkes ne derse desin baştan peşinen kötü niyetli, ülke aleyhtarı kabul ediliyordu. S u s t u r m a k için ne ge­ rekirse yapılıyordu. Yanlış, A m a Sadece Yanlışla Kalsa! Üst düzey yöneticilerin devlet i m k â n l a r ı m krallara özgü bir b i ç i m d e harcamaları, başkalarının haklarını yemeleri, devletin az olan kaynaklarını kendi şahsi çıkarları için kullanmaları gibi bütün bu yanlışların zararları sadece m a d d i boyutuyla kalsa çok önemli olmayabilir; ü ç ü m ü z ü n , beşimizin veya yüz kişinin hakkını kendi ceplerine atmış olurlar. A m a olay bu kadar ba­ sit değildir. Devletin ve fakir halkın hakkını haksız bir şekilde kendi menfaatleri için kullananlar, bununla yetinmiyor, haya­ tın diğer alanlarında da aynı emsalde haksız ve hukuksuz bu milletin, bu devletin başına bela açıyorlar. Bu insanlar devlet işlerini iyi planlamıyor, planlanmasına da mani oluyorlar, kolaylıkla gerçekleştirilebilecek hizmetleri yap­ mıyor ve her şeyi zora koşuyorlar. M o d e r n d ü n y a d a n bihaber, akıl ve mantık dışı yöntemlerle çalışmaya d e v a m ediyor, tekno­ lojinin bu ülkeye gelmesine karşı çıkıyorlar, ülkenin karşılaştığı sorunların akıl ve bilim ölçütleri ile ele alınmasına ve dünyanın aynı sorunları nasıl ç ö z d ü ğ ü n e bakılmasına mani oluyor, ıs­ rarla kendi basit akıllarını dayatarak sorunları ç ö z ü m s ü z hale getiriyorlar; nihayetinde bin yıllık devleti ve geleneklerini y o k ediyorlar. Bu insanlar tam demokrasinin ve temel özgürlüklerin insan kişiliğinin gelişmesi için temel şartlar olduğuna inanmı­ yor, bunu içselleştirmeyip sadece kendilerine i m k â n sağladığı ölçüde bu değerlere inanmış gözüküyorlar. Aslında bu insanların doğru yaptığı hiçbir şey yok. İşin tu­ hafı, nasıl ki, t ü m k a m u imkânlarını kendi şahsi çıkarları için kullanmalarına rağmen, h e m kendileri h e m de bizler onların bunu y a p m a y a hakları olduğunu söylüyorsak, aynı şekilde, on-

363

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

larm hayatın t ü m alanlarında yapmış oldukları yanlışları da doğru kabul ediyor; onları birer k a h r a m a n olarak nitelendiriyo­ ruz. A n c a k bu yanlışları olaylarla, yaşananlarla karşımıza koy­ mazsak, onların t ü m yanlışlarını yine doğru diye savunmaya d e v a m ederiz. "Bu ülkenin en ciddi sorunu nedir?" diye sorulsa, tered­ dütsüz "Terör" cevabı verilecektir. Terör, doğrudan veya dolaylı olarak devletin t ü m e k o n o m i k imkânlarını tükettiği, binlerce gencimizi h e b a ettiği, binlerce aileye acılar yaşattığı ve ülkede siyasi istikrarı bozduğu için ülkenin en önemli sorunudur. Te­ rör olmasaydı, Türkiye son 50 yıldır teröre harcadığı kaynak­ larını, terör nedeniyle yaptığı askeri ve güvenlik harcamalarını yatırıma çevirseydi, terör nedeniyle siyasi istikrar b o z u l m a m ı ş olsaydı, bu ülke, bugün içinde bulunduğu d u r u m d a n çok daha farklı bir d u r u m d a olabilirdi. Peki, bu kadar önemli olan bir soruna, ülkenin t ü m kaynak­ larını yok eden bu meseleye karşı ne yapılmalıydı? Doğru mü­ cadele ve taktik neydi? Doğru uygulama nasıl ve kimler tarafın­ dan yapılmalıydı? Doğru mücadeleyi kim, nasıl, hangi yöntemle belirlemeliydi? Türkiye'de terörle mücadelede, öncelikle ülkenin güvenliğinden birinci derecede kendini sorumlu tutan ve ken­ di kendine bunu en başta belirleyen Silahlı Kuvvetler doğruyu tayin ediyordu. Onların y a n ı n d a her zamanki destekçileri polis ve MİT'ti. Bu üçlünün h e m e n ardında, onların her yaptığını tar­ tışmasız doğru kabul eden, onları kutsal güç kabul eden bürok­ ratik yönetim kademeleri ve üst bürokratlar bulunuyordu. Bu­ nunla birlikte doğrunun tayin edilmesinde, bu konularda hiçbir z a m a n özgür düşünemeyen, kendilerine söylenenleri doğru ka­ bul eden, eleştirmeyen, bağnaz, dar düşünceli, aynı körlüğün içine hapsolmuş olan bazı aydınlar da rol oynuyorlardı. Bu militarist anlayışın temsilcilerine ve destekçilerine göre yeni çözüm yöntemlerine, reformlara gerek yoktur. Sorun, her z a m a n mevcut kanunlara karşı çıkan kesimlerden kaynaklan364

1. Bölüm. D e v l e t

maktadır. Y e n i tedbire, reforma ihtiyaç bulunmamaktadır; bu olaylar zorla bastınlmalıdır. Devlet ve kurumlarını eleştirenler hain, alçak, satılmış kişilerdir; aksi düşünülemez. (Ben de es­ kiden böyle d ü ş ü n ü y o r d u m . Hatta devletin kanun çıkararak,

devleti eleştirenleri cezalandırması, en ağır c e z a l a n vermesi ve silahlı eylem y a p a n l a n asması gerekir diye d ü ş ü n ü y o r d u m . Bu nedenle o d ü n y a n ı n düşünce sistematiğini iyi biliyorum: ortanın solu diyen Ecevit'in cezalandırılması gerektiğini samimi olarak d ü ş ü n m ü ş t ü m . Şimdikilerden tek farkım, bu düşüncelerimi giz­ li saklı değil, açık açık ifade ediyordum; açık açık devletin kanun çıkararak bunları y o k etmesi gerektiğini savunuyordum) Peki, o l m a s ı gereken neydi? H e r devlet, her kurum, her in­ san karşılaştığı sorunları, üstelik bu sorunlar hayatın en ciddi sorunlarıysa ö n c e akılcı bir biçimde bilimsel düzeyde incele­ meli, olayların sebep ve sonuçlarım anlayarak, akılcı, bilimsel çözümler üretmelidir. Daha açık söylemek gerekirse, terörle mücadele sorunu bilim ve akıl ile çözülebilir. Terör, üniversite­ lerde bilim a d a m l a r ı n c a bilimsel olarak incelenmeli ve terörün nasıl önlenmesi gerektiği hakkında ortaya çıkan bilimsel verile­ re göre terörle m ü c a d e l e yöntemleri geliştirilmeli ve buna uygun çözümler u y g u l a m a y a konulmalıdır. Başka çare, ç ö z ü m m ü m ­ kün mü? T ü m dünya karşılaştığı ciddi s o r u n l a n bu y ö n t e m l e ç ö z m ü y o r m u ? Başka ç ö z ü m yolu var mı? Bırakın bu kadar önemli ve ciddi meseleleri, artık d ü n y a d a en basit sorunlar bile bilimsel araştırmalar sonunda ortaya çıkan bilimsel neticelere göre çözülüyor. K a y m a k a m l ı k tezi için bir yıl süreyle İngiltere'de bulu­

nan, h e m İngiliz k a m u kurumlarında h e m de akademik çev­ relerde araştırma y a p a n k a y m a k a m arkadaşım N a m ı k Demir, İngiltere'de polis karakollarının renginin ne olması gerektiği, farklı renklerin insanlar ve suçlular üzerindeki etkilerinin bi­ limsel araştırmalar sonucuna göre belirlendiğini söylemişti.

Aynı şekilde polis araçlarının tip ve şeklinin insanlar üzerinde 365

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

.

nasıl bir etki yaptığı; polis araçlarının resmi tepe lambalarım yakarak mı, y o k s a y a k m a d a n mı devriye gezmesi gerektiği; mo­ torize devriye ekiplerinin mi yoksa yaya devriye ekiplerinin mi halka güven verdiği ve suçlu kişiler üzerinde caydırıcı etkide bulunduğu gibi basit konuların dahi akademisyenlerin yaptığı bilimsel çalışmalara göre belirlendiğini anlatmıştı. Ülkemizde, emniyet binaları ve karakollar o ildeki emniyet m ü d ü r ü n ü n zevk ve iradesine tâbidir. Benden önceki arkadaşlarım polis rengi mavi diye E m n i y e t M ü d ü r l ü ğ ü binalarını maviye boya­ mışlardı. Ben mavi rengin diğer renklerle uyumlu olmadığını birilerinden d u y m u ş t u m . Bu nedenle benim d ö n e m i m d e tüm binaların k r e m rengine boyanmasını istemiştim. Peki 1968 yılını başlangıç kabul edersek (aslında terör olay­ larının tarihi ü l k e m i z d e biraz daha geriye gider), o tarihten bu­ güne kadar ü l k e m i z i n birinci derecede sorunu olan terörü önle­ m e k adına iç güvenlik kaygısıyla 2 darbe, 3 muhtıra ve 3-5 dar­ be teşebbüsüne, sayısız bildiriye, 120 ay süren sıkıyönetimlere, 35 binden fazla insanın ö l ü m ü n e , tam rakamları bilinmemekle birlikte 75 binden fazla kişinin yaralanmasına, bunca m a d d i ve manevi y ı k ı m yaşanmasına rağmen terör k o n u s u n d a 40 yıl içinde kaç tane bilimsel, akademik rapor ya da araştırma yapıl­ mış dersiniz. Ben hiç bilmiyorum. G e r ç e k manada hiç yoktur, olmamıştır. Bilim adamları k o n u n u n y a k ı n m a dahi yaklaştırılmamıştır. Bazı bilim adamlarının, terör konusunda, az sayıda da olsa, ya ideolojik örgütlerle ilişkide veya o örgütlere m e n s u p olmaktan ya da terör örgütlerinin hedefi, m a ğ d u r u olmaktan dolayı adları geçti. Çok az sayıda bilini adamı da bu k o n u n u n ancak etrafında dolaşabildiler. Bilim adamları, devletin ideo­ lojik olarak kabul ettiği doğrularını daha da kuvvetlendirmek, onlara destek o l m a k için hiçbir bilimsel temeli o l m a y a n basit birkaç yazı ve m a k a l e yazdılar yalnızca. Ç o ğ u n l u k l a da yazdık­ ları, güvenlik kuvvetlerinin baskılarını haklı çıkarmaya yönelik yasakçı anlayış ve yöntemleri savunma y ö n ü n d e y d i . Örneğin. 366

1. Bölüm: Devlet en büyük s o r u n u m u z olan Kürt sorunu üzerine tek bir aka­ d e m i k araştırma var mıdır? Bu konuda yapılacak akademik, tarafsız bir çalışma h a k k ı n d a m a h k e m e d e dava açılma, çalış­ m a y ı y a p a n l a r ı n ceza alma ihtimali yüzde y ü z e yakındır. Çok daha v a h i m olan eğer çalışma resmi görüşe uygun değil ise, yapanların her c e p h e d e n saldırıya uğrayacak, horlanıp, aşağı­ lanacak ve yaptıklarına pişman edilecek olmasıdır. Türkiye de hiçbir üniversite ülkedeki terörün sebepleri ve ö n l e m e çareleri k o n u s u n d a bilimsel çalışma y a p m a d ı , tek bir üniversiteye dahi bu k o n u d a bir çalışma yaptırılmadı. Üniversiteler bu konuya ilgi ve alaka d u y m a d ı veya bu k o n u n u n y a n ı n a yaklaştırılmadı. Doğru olan üniversitelerde yapılan bilimsel araştırmaların ye­ tersiz kalabilme ihtimaline karşı sadece terörle ilgili enstitülerin araştırma merkezlerinin kurulmasıydı. M e v c u t d u r u m u m u z ise aklın kabul edeceği bir d u r u m değil ama m a a l e s e f gerçek bu. B u g ü n şehir plancılığı, çevre düzenlemesi, bitki örtüsü vb gibi her konuyu, en basit sorunlarımızı üniversitelere taşıyo­ ruz. Hatta idari m a h k e m e l e r her konuda üniversite bilirkişi­ liğine ihtiyaç d u y u y o r veya üniversitelerden rapor alınmadan verilen kararları bozuyor. Eğer üniversiteler terör sorunuyla hiç olmazsa yukarıdaki sorunlarla ilgilendikleri kadar ilgilenseydiler, olayların sebepleri ve ö n l e m e yöntemleri k o n u s u n d a hiç ol­ mazsa akıl ve bilim ölçeğinde veriler elde edilir ve ülkemiz de bu kadar kayba u ğ r a m a z d ı . İşte her şeyi şahsi çıkarı bağlamında değerlendirip vicdani sorumluluk taşımayan yöneticiler sadece ülkenin maddi değer­ lerini şahsı menfaatleri için kullanmakla kalmadı, ülkenin en önemli s o r u n u n d a n en basit sorununa kadar tüm sorunlarına aynı anlayışıyla, kendi basit manttklarıyla baktılar, hesabı ya­ pılamayacak bedellere mal oldular ve hâlâ da olmaya devam ediyorlar. Bütün hayatı, geçmişimizi ve geleceğimizi mahvedi­ yorlar. Bu anlayış ve bu anlayışı temsil eden çevrelerin vereceği her karar, atacağı her a d ı m çok büyük hatalarla doludur. 367

Haliç'te Yaşayan Simonlar

Olayın Mağdurları: Bu Uygulamalara Tâbi Olanlar Açısmdan Bakmak Bir filozof der ki, tutsaklığın en ağırı kendini gönüllü olarak hapishaneye h a p s e d i p üzerine kapıyı kilitleyen ve b u n u isteye­ rek y a p a n kişilerin tutsaklığıdır. Bu insanları tutsak oldukla­ rına i n a n d ı r m a k da çok zordur. Diğer y a n d a n insanlar haksız yere, zorla kilitli kapılar ardında, karanlık zindanlarda tutu­ labilirler. O n l a r fiili olarak hapistedirler a m a fikren ve ruhen bu tutsaklığa karşı çıktıklarından aslında özgürdürler. Kapıları açtığınız anda ö z g ü r c e yaşarlar. Özgürlüğü tatmayan, köleliği ve m a h k û m i y e t i kabullenmiş kişiler kendi haklarını korumadıkları, yanlışlara karşı durma­ dıkları bir ortamı nasıl düzeltebilirler? Tutsaklığını kendi ya­ ratıp b u n u kabullenmiş insanlar nasıl özgürleştirilebilir? Öz­ gür o l m a y a n , yanlışlıklara karşı ç ı k m a y a n insanlar dünyanın düzeltilmesine nasıl katkı sunabilir? Sadece köleler ve efendi­ lerden oluşan bir t o p l u m u n sosyal olarak ilerlemesi m ü m k ü n m ü ? Kölelik zihniyetine sahip kişilerin h â k i m olduğu bir top­ l u m d a h u z u r d a n , adaletten, insanlıktan, mutluluktan söz et­ mek mümkün mü? Adil ve özgür bir vicdanın en büyük faydasının önce sahi­ bine, yakınlarına, daha sonra ülkesine ve nihayetinde t ü m in­ sanlığa olacağından şüphe yoktur. Böyle bir v i c d a n sahibi t ü m dünyayı k e n d i n e köle etmiş birinden kat kat daha mutlu ve hu­ zurludur. K e n d i m insan gibi hissederek d a h a üstün bir hayatı yaşıyor ve hayattan o seviyede zevk alıyordur. Ö z g ü r l ü k ve Demokrasi: İki Sihirli A n a h t a r Necip Fazıl "suda y ü r ü m e k zor değil, yürüyebileceğine inan­ m a k zordur, eğer suyun üzerinde yürüyebileceğine inanırsan yürürsün." der. Türkiye'yi yönetenler; t ü m sosyal ve siyasal sorunların si­ vil bir anlayışla, d e m o k r a s i n i n ölçüleri dâhilinde, barışçıl yön-

368

1 Bölüm: Devlet

temlerle ve diyalog yoluyla çözüleceğine; geçici, kolay g ö z ü k e n , alışılmış ama sorunları büyüten eski yöntemlerle çözümün

m ü m k ü n o l m a d ı ğ ı n a ve en ufak bir olayda h e m e n ordu, po­ lis, sıkıyönetim, hapishane gibi baskıcı y ö n t e m l e r i çağrıştıran unsurlardan söz etmenin yanlış olduğuna inandığı gün ülke­ nin tüm sorunları kolaylıkla ç ö z ü m bulacaktır. Aksi takdirde bu değerlere g ö n ü l d e n inanmadığı, içselleştirmediği, sadece dış (örneğin AB istediği için) ya da iç (geçici süre bu a r g ü m a n l a r a sahip çıkıp oy almak için) etkilerle u y g u l a m a y a k o y d u ğ u z a m a n sorunların ç ö z ü m ü n e etki edemeyecektir. Özgürlükler ve demokrasi... Bu önemli iki kutsal değer, t ü m toplumlarda huzurun, bansın, istikrarın temel anahtarıdır. Bu değerler adalet ve hukuk içerisinde yaşatıldığı müddetçe, ne ülke bölünür, ne anarşi olur, ne de terör. Huzurun e g e m e n olduğu bütün ülkelerde yapılan araştırmalar, bu iki büyük ülkünün o devletler tarafından el üstünde tutulduğunu göstermektedir.

Demokratik Açılım
Kürt açılımı, G ü n e y d o ğ u açılımı, demokratik açılım... A d ı n a ister Kürt sorunu, ister G ü n e y d o ğ u sorunu, ister P K K sorunu densin, hepsi de aynı sorunu işaret etmektedir. M e s e l e n i n bu­ gün gelmiş olduğu aşamada, t ü m taraflar tek bir ç ö z ü m yönte­ m i n e m e c b u r olduklarının farkındadırlar: sorunları diyalogla, barış içinde ç ö z m e y ö n t e m i olarak demokratik açılım. Olayların baş aktörü olan P K K bunca yıl sonra, bu kadar silaha ve sayısal insan gücüne kavuşmasına r a ğ m e n hâlâ böl­ gede bir karış toprak üzerinde denetim k u r a m a m a k t a , bölgede gizli pusu eylemleri haricinde istediği etkinlikleri gerçekleştirememektedir. Z a m a n geçtikçe de daha ciddi sorunlarla kar­ şı karşıya kalacağı görülmektedir. T e k çaresi bu açılım proje­ si ile silahlı m ü c a d e l e y e son vermektir. P K K denilince önemli olan Ö c a l a n ' m kendisidir. Öcalan'ın yaşaması ve ileriki süreçte hapisten kurtulup dışarı çıkması 369 ancak açılımın başarısı ile

Haliç'te Yaşayan Simonlaı

. .

m ü m k ü n d ü r . Fakat P K K ' n ı n , Öcalan'm başına herhangi bir şey gelmesi ihtimaline karşı silahlı kadrolarını dağda son ana ka­ dar güvence olarak tutması olasıdır. B u g ü n k ü koşullarda Ö c a l a n ' m tek kurtuluşunun bu yol ol­ d u ğ u kesindir. M ü c a d e l e y e d e v a m demesi ve olayların artması Ö c a l a n ' m ö m ü r boyu hapiste kalma ihtimalini güçlendirecektir. Düşük de olsa, en iyi ihtimalle 10 yıl daha cezaevinde kalacak­ tır, G ü n e y d o ğ u huzura kavuşursa kısa süre içinde dışarı çıkıp, siyasi faaliyetlere d e v a m etmesi ve u m d u ğ u noktalara gelmesi ihtimali çok yüksektir. PKK'nın içinde b u l u n d u ğ u şartlar ve geldiği k o n u m itiba­ rıyla açılını sürecinde devletle uyuşmaktan başka seçeneği

yoktur. Bağımsız devlet fikrinden vazgeçmiştir, v a z g e ç m e y e de mecburdur. Ö c a l a n m a h k e m e d e k i açık ifadesinde ve yer yer verdiği mesajlarda bağımsız bir devlet istemediği gibi, federas­ yon da talep etmediğini, hatta siyasi herhangi bir taleplerinin olmadığını, bazı kültürel taleplerinin olabileceğini söylemiştir. Zaten AB'ye girmek için Türkiye'nin yerine getirmek zorunda olduğu taahhütler ve AB'nin u y u m sürecinde istediği sosyal re­ formlar PKK taleplerinin önünde olacaktır. Bu açıdan demok­ ratik açılım projesi PKK'nın ve Öcalan'm ideal beklentisidir. Ayrıca G ü n e y d o ğ u halkı bunca yıl yaşanan olaylar ve savaşlar sonunda, nasıl bir y a ş a m biçimi olduğunu dahi unuttuğu ba­ rış ve huzuru, terörü yaşamayanların bilemeyeceği kadar çok istemektedir. Olayın en önemli taraflarından ordu, son 25 yıldır her türlü y ö n t e m e b a ş v u r a r a k silah ve güç kullanmasına r a ğ m e n PKK'yı bitiremerniş; tersine örgütün silah ve sayısal insan gücü yapısı itibari ile halktan aldığı destek açıdan güçlenerek büyüdüğü görülmüştür. Bu d ö n e m d e üç bin köy veya yerleşim yeri terö­ ristlere lojistik destek veriyor denilerek boşaltılmış ve ordunun neredeyse yarısını oluşturan en muharip güçleri bölgede görev­ lendirilmiştir. Bölgede görev y a p a n en ciddi hava gücü, en seç370

1. Bölüm: Devlet me k o m a n d o l a r ve özel timler ağır silahlar kullanarak binlerce operasyon, sayısı belirsiz hava ve dış harekât gerçekleştirmiştir. Buna rağmen b u g ü n e kadar yapılanların neler kaybettirip neler kazandırdığı m u h a s e b e s i n d e zarar hanesinin daha ağır olduğu izahtan varestedir. Hiçbir halde başarılı o l u n d u ğ u n u söylemek m ü m k ü n olmadığı gibi tüm tedbirlere r a ğ m e n 2009 yılında Aktütün K a r a k o l u baskınından sonra da işin daha da zorluğunu kurmay heyeti açık olarak görmüştür. Üstelik bugünden sonra Türkiye, AB ve demokratikleşme k o n u s u n d a ilerleme, dünya ile u y u m sağlama çabaları ve uluslararası yükümlülükleri açısın­ dan eskiden olduğu gibi bölgede ölçüsüzce veya orantısız güç kullanamayacak, operasyon ve eski yöntemleri iç ve dış k a m u o ­ yuna kabul ettiremeyecektir. Dolayısıyla o r d u n u n bölgede barış ve huzurun temini için demokratik açılım y ö n t e m i n d e n başka çaresi yoktur. Olayda en önemli aktör olan H ü k ü m e t de, askeri harcama­ ları kısarak e k o n o m i y i düzeltmek ve asker üzerinde siyasi otori­ te k u r m a k için bu sorunu d e m o k r a t i k açılım adı altında barışçıl yollarla ç ö z m e y e mecburdur. Eğer barışçıl, siyasi ve sosyal yön­ temlerle bu sorunu çözemez ise, ö n ü n e k o y d u ğ u AB'ye tam üye­ lik, askeri vesayetin kaldırılması, e k o n o m i n i n düzeltilmesi gibi hedeflerine ulaşma imkânı ortadan kalkacaktır. Hükümetin

Güneydoğu'daki silahlı çatışmaları d e v a m ettirme lüksü ve ih­ timali yoktur. Ayrıca dünya konjonktürü, ABD'nin Güney Asya ve

Ortadoğu'daki faaliyetleri ve yakın gelecekteki politikaları, AB'de k a m u o y u n u n eğilimleri, Rusya'nın kendi iç şartları gereği genel tavrı, Suriye'nin düne göre bugünkü hali ve Türkiye ile yakınlaş­ ması, İran'ın PKK'ya tavrı, Kuzey İrak'ta Talabani ve Barzani'nin tutumu gibi dış şartların da olayın bu yöntemlerle halledilmesi konusunda en uygun ortamı yarattığı görülmektedir. Aslında olayın bu üç önemli tarafı da demokratik açılımla ifade edilen, soruna silahsız yöntemlerle ç ö z ü m üretilmesi ko371

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

n u s u n d a başka seçenekleri olmadığını biliyor fakat her ü ç ü de karşı taraflar zarar görsün a m a ben kazançlı çıkayım anlayışı ile hareket etmeyi sürdürüyorlar. Hâlbuki samimi olarak bir­ birlerine yaklaşsalar, ç ö z ü m için olgunlaşmış sorunu en kısa z a m a n d a çözebileceklerdir. Devlet halk desteği almak amacıyla psikolojik harekât faa­ liyeti adı altında onaylamadığı siyasi düşüncelere karşı kendi resmi ideolojisi doğrultusunda halkın bir b ö l ü m ü n ü diğerleri­ ne (sağı sola, laikleri muhafazakârlara) karşı y ö n l e n d i r m e gele­ neğinin neticesi olarak insanları militarize etti. Bu yaklaşımın sonucunda, halkın bir b ö l ü m ü verili resmi ideolojiyi savunma ve sahiplenme noktasında kendilerini bile geçerek çok daha militarist bir çizgiyi takip etmeye başladı. Artık onlar da bu in­ sanları d u r d u r a m a m a k t a d ı r . Halkın tepkisini a l m a m a k adına beklentinin dışında hareket edememektedirler. Aslında P K K ve Öcalan'm bugünkü tavrı ve içinde bulunu­ lan durum T ü r k i y e için çok büyük bir şanstır. Türkiye bu ni­ metin farkında değildir. Bu savaşın bitmesi için bütün şartlar olgunlaşmış ve her şey hazırdır. Bu çok b ü y ü k bir fırsattır. 1012 yıl öncesine göre örgütün bu hale gelmesi hayal bile edile­ m e y e c e k k a d a r zorken, şimdi h e m örgüt h e m de iç ve dış şartlar barış sürecine girmiştir. Örgütün, devlet istese ve planlasa dahi ö n g ö r e m e y e c e ğ i kadar iyi bir noktaya gelmiş ve çok iyi bir fırsat y a k a l a n m ı ş o l m a s ı n a rağmen devlet hâlâ bu fırsatın farkında değildir. Yalnızca T ü r k i y e değil, İran, Irak ve Suriye'den alacağı top­ raklar üzerinde bağımsız bir devlet k u r m a amacıyla yola çı­ kan Marksist-Leninist P K K , bugün artık bağımsız devlet ya da federasyon talebini bir kenara bırakmış, hatta siyasi talepler yerine ( Ö c a l a n ' m m a h k e m e konuşmaları) yalnızca kültürel ta­

lepleri o l d u ğ u n u ifade etmeye başlamıştır. G e ç m i ş t e oluk oluk kan akarken, "Aksın! Ne kadar kan akarsa, o kadar temizlik olur" diyen örgüt artık barış ve demokrasi demektedir. Öcalan 372

1. Bölüm: Devlet

yakalandığı z a m a n bana "Sen G ü n e y d o ğ u d a u z u n süre çalış­ tın. PKK'yı bilirsin. Biz Öcalan'a benzer birini bulduk. Gelecek­ te bu örgütün ülkeye zarar v e r m e m e s i için; ilk olarak bu kişiye m a h k e m e d e vereceği bir ifade hazırla, ikinci olarak bu kişinin Türkiye'deki savaşın durması, barış ortamının tesis edilmesi denseydi, ben bu kada­

için y a p m a s ı g e r e k e n şeyleri ayarla,"

rını söyleyemez, bu kadar kısa bir sürede beyanları bu kadar yumuşatamazdım. Katı Marksist-Leninist bir örgüt nasıl bu

kadar y u m u ş a y ı p , barış y ö n ü n d e ifadelerde bulunur şüphesini mutlaka birileri dile getirir diye beyanları daha ihtiyatlı yazar­ dım. A m a P K K ve Öcalan bence benden daha ılımlı bir mecraya girmiştir.

Sorunun Adı PKK mı, Bölücülük mü, Yoksa Güneydoğu Sorunu mu?
Bugünlerde herkes G ü n e y d o ğ u açılımından ya da diğer ifa­ deleriyle P K K açılımından, Kürt açılımından veya demokratik açılımdan bahsediyor. A n c a k olayda muhalif veya tarafsız bir pozisyon sergileyen herkes önce Güneydoğu sorunu yoktur,

Kürt sorunu yoktur, diye k o n u ş m a y a başlıyor. Oysa bu ülkede görünürde 3 0 , örtük olarak da daha uzun yıllardan beri yarı resmi bir savaş d e v a m ediyor. Bu savaşın bir de karşı tarafı var. Eğer silahlı bir mücadele sürüyorsa, bunun sebebini asıl olarak bu m ü c a d e l e y i başlata tarafa sormak g e r e k m e z mi? " N e istiyor­ sunuz, niçin çıkıp b u n c a zamandır savaşıyorsunuz?" gibi soru­ lar hiç sorulmuyor. Herkes onlar yerine k o n u ş u p Türkiye'nin G ü n e y d o ğ u ya da Kürt sorunu olmadığını söylüyor. Veya biri­ leri çıkıp onların Türkiye'yi böleceğini iddia ediyor. Onlar adına biz konuşuyoruz. M e s e l e n i n asıl m u h a t a p l a r ı n a bu sorular sorulmadığı m ü d ­ detçe sorunu ç ö z m e k m ü m k ü n değildir. Şimdi d e Ö c a l a n v e P K K ile g ö r ü ş ü l e m e z deniyor. Peki kiminle görüşülecek? Sorun oradaki sıradan halk değil ki. Sorun davanın şahsında somut373

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

lastiği Ö c a l a n ve örgüttür. Onlarla g ö r ü ş ü l m e d e n hangi sorun halledilebilir. Daha doğrusu onlardan başka konuşacak bir

m u h a t a p v a r m ı ki? B u g ü n m u h a t a p alınacak herkes ancak oradan izin aldığı z a m a n konuşabilir. D T P veya benzeri parti­ lerin milletvekillerinin veya diğer sivil t o p l u m kuruluşlarının yöneticilerinin güçlerini P K K ' d a n aldıklarını bilmeyen var mı? Eğer Öcalan ve P K K ' y a dayanmasalar, hiçbir şey ifade etmez­ ler. Eğer Ö c a l a n bir gün onları g ö z d e n çıkarırısa, bir anda si­ linip gideceklerdir. Leyla Z a n a bu hareket içinde önemli bir k o n u m d a y d ı , birileri Öcalan'a 'AB senin yerine Leyla Zana'yı hazırlıyor, o n u parlatıp öne çıkarıyor,' dedi. B u n u n üzerine

Ö c a l a n ' m tek bir emriyle Zana her şeyin dışında bırakıldı ve o saatte bitti. Üstelik o örgüt içinde ö n e m l i bir y e r e sahip olma­ sına rağmen bu m u a m e l e y e maruz kalmıştı. Şu an adları daha az duyulan, siyasete yeni atılan milletvekillerinin hiç birinin P K K ' y a d a y a n m a d a n , o n d a n güç a l m a d a n bir şey y a p m a s ı ve bir a d ı m dahi atması m ü m k ü n değildir. B u g ü n için P K K d e m e k de Öcalan d e m e k t i r . Bu açıdan m u h a t a p Öcalan'dır. Öcalan muhatap alınmadan da hiçbir sorun halledilemez. Sorunun

kendisi tüm açıklığıyla ortadayken,

karşımızdaki güç bu ki­

şiyse onu d i k k a t e a l m a d a n hiç bir sorun ç ö z ü m l e n e m e z . Önce sorunun asıl m u h a t a b ı n ı s a p t a m a k ve doğru m u h a t a b a doğru soruyu s o r m a k gerekir. Y o k s a onların yerine, k e n d i m i z sorup kendimiz c e v a p verecek olursak, doğal olarak bu soruna hiçbir zaman çözüm bulunamaz. Öcalan, y a r ı n da yine etkin olacak; G ü n e y d o ğ u ' d a veya

Kürtlerle ilgili bir adım atacak herkes, eninde sonunda bu kişiyi hesaba k a t m a k mecburiyetindedir, hatta o n u n desteğini alma­ ya da m e c b u r d u r . O'na muhtaçtır. Bu sorunları A B D ' y l e , AB'yle veya başka ülkelerle konuşmak, çözmek, pazarlık y a p m a k is­ teyenlerin bu devletler veya güçler yerine Öcalan ile sorunu çözmeye d e n e m e l e r i n i n daha akıllıca bir iş o l d u ğ u n u bilmeleri gerekir. En a z ı n d a Ö c a l a n ' m bu ülkeden başka gideceği bir yeri 374

1. Bolum: D e v l e t

olmadığını ve bu ülkeye o n u n d a en az bizim kadar ihtiyacının olduğunu biliyoruz.

Öcalan: Herkese Mektup Yazdık
C e z a e v i n d e yatan Öcalan her başbakana, her genelkurmay başkanına, her kuvvet k o m u t a n ı n a görev değişikliği olduğunda m e k t u p yazarak, latmaktadır. olayların nasıl bitirileceğini u z u n uzun an­

Hatta bir videokaset doldurarak gönderdiğini de

biliyorum. Bu kasetlerden ç ö z ü m ü yapılan bir k o n u ş m a s ı n d a , "Kuzey Irak'ta Barzani'nin, Talabani'nin ve feodal güçlerin bir anlam ve değerleri yok; orada bir benim, bir de sizin gücünüz var" diyordu. Ayrıca "oradaki Türklerin haklarını k o r u m a k için bir şey y a p ı l m a d ı ğ ı n ı ve yurtdışındaki ırkdaşlarıyla ilgili bir şey y a p m a y a n ı n T C o l d u ğ u n u " belirtiyordu. Bazıları G ü n e y d o ğ u d a k i açılımın ülkeyi bölebileceğini söy­ lüyor. Aslında bu söz G ü n e y d o ğ u d a k i mevcut sosyal, siyasal, e k o n o m i k duruma, bölge ve dünya gerçeğine bakılmadan yapıl­ mış bir tespittir. Aksine demokratik açılım süreci d e v a m ettirilrnezse o z a m a n Türkiye için olumlu gözüken tüm şartlar aleyhe dönerek b ö l ü n m e süreci daha da hızlanacaktır. İşin aslı her ne kadar hukuki m a n a d a b ö l ü n m e olmasa da, G ü n e y d o ğ u bölgesi yıllardan beri her gün yavaş yavaş b ö l ü n m e k t e , fiilen b ö l ü n m e y a ş a n m a k t a olduğudur. D e m o k r a t i k açılım süreci, y a ş a n m a k t a olan fiili b ö l ü n m e sürecini durdurabilecek, çatlakları yapıştıra­ cak ve u z u n süreçte bölünmeyi önleyecek tek gerçekliktir. 19801i yıllardan başlayarak günümüze kadar olan süreç

içerisinde b ö l ü c ü fikirlerin bölgede ne kadar yayıldığını, halktan örgüte verilen desteğin ve örgütün organize ettiği olaylara katı­ lımın b o y u t u n u n nerden nereye geldiğinin bir anlamı olmalıdır. Ayrıca b u g ü n e kadar uygulanan mevcut y ö n t e m l e r t a m a m e n bilimsellikten ve akıldan uzaktır. Olaya kriminal bir olay gözüy­ le b a k m a k ç ö z ü m getirmemektedir. Buna r a ğ m e n bu bölgedeki sorunu ç ö z m e k için başka bir y ö n t e m önerisinde kimse bulun375

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

mamaktadır. S o r u n u n ç ö z ü l m e d e n bu şekilde d e v a m etmesi ve kaybedilen her saniye devletin aleyhinedir. Üstelik bölgedeki sorunu ç ö z m e d e n T ü r k t o p l u m u n u n diğer sorunlarını da hal­ l e t m e k m ü m k ü n değildir. B u g ü n e kadar uygulanan y ö n t e m l e r sorunu ç ö z e m e m e k t e d i r , kimsenin bu k o n u d a başka bir ç ö z ü m önerisi olmadığına, t ü m iç ve dış şartlar da bu ç ö z ü m e uygun bir ortam yarattığına göre aksini savunanlar neye dayandıkla­ rını ikna edici bir biçimde açıklamalıdırlar.

PKK Konusunda Kaçan Fırsatlar
2003 seçimlerinin ardından A K P hükümeti kurulmuştu. M a k a m , mevki istiyor g ö z ü k m e m e k için İçişleri Bakanlığına dahi g i t m i y o r d u m . O günlerde P K K ' n ı n d a ğ d a n indirilmesi ile ilgili eve d ö n ü ş adı altında çıkarılacak itirafçılık yasası hakkın­ da gazetelerde çıkan haberleri o k u d u m . Gazeteler eve dönecek­ ler için Kırklareli'ndeki g ö ç m e n misafirhanesi ile Nusaybin'deki hac k o n a k l a m a tesislerinin hazırlandığını y a z ı y o r d u . Bu ara­ da, P K K adına sözcülük y a p a n internet sitelerindeki konuyla ilgili haber ve y o r u m l a r ı o k u d u ğ u m d a , onların itirafçılık veya pişmanlık yasası değil, af yasasını istediklerini, esasen eylem­ lerinden p i ş m a n o l m u ş kişiler olarak değil, yenilmiş kişiler ola­ rak kabul edilmelerini istediklerini g ö r d ü m . Dolayısıyla mevcut şekliyle çıkacak bir y a s a n ı n anlamlı olmayacağını, bir şekilde P K K tarafı ile ilişki kurularak yasanın a m a c a h i z m e t eder tarz­ da çıkmasını istiyordum. D a y a n a m a d ı m . Gazetelerin yazdığı gibi çıkacak bir pişmanlık yasasının hiçbir anlamı olamayaca­ ğını not edip, bakanlık işleri, ziyaretçiler ve siyasi meseleler­ le y o ğ u n bir faaliyet içerisinde olan İçişleri B a k a m Abdülkadir Aksu'dan r a n d e v u aldım. Yanlış a n l a ş ı l m a m a k için m a k a m ve m e v k i için g ö r ü ş m e talebinde bulunmadığımı, P K K meselesinde yapılacakların ö n e m l i olduğu bilinciyle yapılanların işe yara­ mayacağını arz e t m e k için geldiğimi özellikle söyledim ve duru­ mu kısaca anlattım. 376

1. Bölüm: Devlet Bakan anlattıklarımı dinleyecek halde değildi. D a h a sonra pişmanlık yasası çıktı. Hiçbir faydası olmadığı gibi toplu olarak akın akın PKK'lılar gelecek, teslim olacak diye hazırlanan 20'şer bin kişilik k a m p l a r a bir kişi bile gelmedi. Bir kez daha devletin terörü ö n l e m e adına meselelere nasıl yaklaştığı, hayatın gerçek­ lerinden ne k a d a r uzak hareket ettiği görülmüş oldu. Hâlbuki ne güzel bir fırsattı; pişman olarak değil, yenilmiş olarak kabul edilmek. Bu, teslim olacağım a n c a k bir bahane lazım, o baha­ neyi yaratıp b a n a sunun, onurumla teslim olayım demekti. Fa­ kat biz, P K K mensuplarının mutlaka haksız ve yanlış o l d u ğ u n u kabul ederek teslim olması gerektiğinde ısrar ediyorduk. "Dev­ letin şefkatli kollarına kendini teslim etmek" gibi b e n i m bile ko­ mik bulup g ü l d ü ğ ü m temaları anlatıp durduk. H e r z a m a n biz haklıyız anlayışımız bizi bu günlere getirdi.

Öcalan'm yakalandığı dönemde de başka bir fırsat kaçırılmış­ tı. O dönem, örgüt şoka girmişti, akılcı manevralarla etkisiz hale getirilebilir, savaş sona erdirilebilirdi. Ne yazık ki, Öcalan yaka­ landı ve iş bitti anlayışı ile hiçbir şey yapılmadı. Ö c a l a n i n yargı­ lamasını bu konuda yapılması gereken tek iş olarak kabul ettik. Bu kadar büyük bir siyasi ve toplumsal altyapıya sahip bir olayı mahkemelerin çözeceğini zannedip, olayı m a h k e m e y e havale et­ tik; adalet, bağımsız yargı gibi sloganlar ile kendimizi aldattık. Aslında bu tavır ta baştan beri P K K ' y a ve t ü m terörist grupla­ ra karşı gösterilen tavrın aynısıydı. Bu hastalıklı mantığımız de­ ğişmediğinden hiçbir z a m a n şartlara uygun ç ö z ü m ve taktikler geliştiremiyor, her z a m a n elimize geçen fırsatları doğru şekilde değerlendiremiyoruz. Ö n ü m ü z e ç ö z ü m bile konsa, ç ö z ü m ü bir kenara itip savaş çıkarabiliyoruz. Bugün ç ö z ü m için ö n ü m ü z d e

m ü k e m m e l fırsatlar var; sanki tüm gelişmeler (iç koşullar, dış konjonktür, devlet, örgüt) her açıdan Türkiye'deki terör olayları­ nın, P K K sorunun, hatta t ü m rejim muhalifi örgütlerle yaşanan sorunların ç ö z ü m ü için ideal şartları yaratmış durumda. Maale­ sef biz karşımıza çıkan bu fırsatı türlü algılamıyoruz. 377

Haliç'te Yaşayan Simonlar

Balkanlarda Benzer Durumlar
Balkanlarda, Batı Trakya'da (Türklerin y o ğ u n olarak ya­ şadığı Yunanistan'ın doğusu ile Bulgaristan'ın Yunanistan sı­ nırına yakın g ü n e y bölgesini içine alan b ö l g e ) ; Yunanistan'da, Bulgaristan da, M a k e d o n y a ' d a , Kosova'da, Bosna'da Türkler ne istiyor? T ü r k ç e dil hakkı için neler yapıyorlar? ö r n e ğ i n , nüfu­ sunun % 4-10'unu Türklerin oluşturduğu M a k e d o n y a ' n ı n Kostivar ilinde T ü r k ç e 3. ana dil olarak belediye meclisinde kabul edilmiş ve şehirdeki t ü m levhaların sırasıyla M a k e d o n c a , Ar­ navutça ve T ü r k ç e olarak yazılmasına başlanmıştır. Hiç kimse de bu h a k k a itiraz etmemektedir. Bu hakkı nasıl elde ettiler? N e d e n kimse karşı çıkamıyor? Ne gibi sonuçlar d o ğ u r d u ? Bal­ kanlarda T ü r k l e r için bu soruları tartışırken kendi ülkemizi de göz önüne a l m a k zorundayız. Bizler, Balkanlardaki Türkler için bu hakkı savunurken, kendi ülkemizde G ü n e y d o ğ u ' d a k i Kürt halkı için n e d e n karşı çıkıyoruz. Aslında demokratik açılım projesine Güneydoğu'nun,

P K K ' n ı n değil, Türkiye'nin t a m a m ı n ı n ihtiyacı vardır. Türkiye de toplumsal problemlerin ortadan kalkması, toplumsal ta­ leplerin suç gibi algılanmamasına, bunların kriminal olaylara uygulanan yaklaşımlarla değil d e m o k r a t i k yöntemlerle çözül­ mesi anlayışının b e n i m s e n m e s i n e bağlıdır. Bu tür bir yakla­ şım, ülkedeki farklı inanç ve düşüncedeki gruplar ve bireyler arasındaki çelişkileri giderecek, farklılıkları ayrılık unsuru ola­ rak a l g ı l a m a y ı p sosyal zenginliğin unsuru olarak kullanıldığı ortamlar yaratacaktır. D e m o k r a t i k açılıma ülkenin doğusun­ dan batısına, k u z e y i n d e n güneyine her y e r i n d e ihtiyaç vardır. Siyasi ve t o p l u m s a l huzurumuz, ülkenin istikrarı için ve siyasi çalkantıları, terör olaylarını bitirmek için ihtiyaç vardır. Ayrıca toplumsal taleplere karşı devletin askerine, polisine ve mah­ kemelerine sirayet etmiş bakışının değişerek, bu tür taleplerin kendine has argümanlarla karşılanması anlayışının yerleşmesi gerekmektedir. 378

1. Bölüm: Devlet

Yunan-Bulgar-Türk İlişkileri
Yunanistan ve Bulgaristan'da Türkler var ve bu ülkeler­ de y a ş a y a n T ü r k l e r e yıllardır yapılan baskılar dillere destan olmuştur. Batı Trakya, Yunanistan'ın Kavala ve Iskeçe ille­

rinden b a ş l a y a n Edirne sınırına kadar d e v a m eden bölge ile Bulgaristan'ın d o ğ u s u n d a kalan Filibe ilinden başlayan Edirne ve Kırklareli sınırına kadar u z a n a n bölgelerden oluşmaktadır. Bölge t ü m ü y l e T ü r k bölgesi olup, eski haritalarda t ü m yerleşim yerleri T ü r k ç e olarak gösterilmektedir. D a h a sonradan yerleşim yerlerinin hepsinin isimleri değiştirilmiş, hâlâ bizim G ü n e y d o ğ u illerinde o l d u ğ u gibi, Türkçe- Bulgarca veya Türkçe-Yunanca isimleri vardır. Yine Bulgaristan'ın D e l i o r m a n bölgesi ile Burgaz, Plevne illerini kapsayan bölgesi t ü m ü y l e T ü r k bölgeleridir. Geçmiş yıllarda buralarda Türkler üzerinde baskılar kurulmuş, isimleri değiştirilmiş, zorla kimlikleri u n u t t u r u l m a k istenmiş­ tir. H e m e n sınırda olan Türkiye, bu bölgelerde y a ş a y a n Türk­ lerin m ü c a d e l e s i n e destek olmak istemiş, en azında buradaki kişilerin T ü r k i y e ' y e gelmelerine kolaylık göstermiş, Türkiye'de eğitimlerine i m k â n tanımış, dünyaya seslerinin duyurulmasına çalışmıştır. H e r biri ciltler dolusu kitaplara k o n u olacak olan buradaki insanların g ö r d ü ğ ü baskı ve şiddet bu kitabın konu­ sunu o l u ş t u r m a m a k t a d ı r . Fakat burada yaşanılanlar kitabımı­ zın konusu b a k ı m ı n d a n üç açıdan önemlidir. Birincisi, bu bölgelerde Türkler ve başka halklar üzerinde­ ki baskı ve şiddet, direniş hareketlerini ortaya çıkarmış a m a bunlar asla silahlı gerilla hareketine dönüşmemiştir. Oysaki bu bölgelerde gerilla hareketini başlatacak fiziki, sosyolojik şartlar vardır; m u a z z a m ormanlarla kaplı dağlık bir alan, ç o ğ u n l u ğ u direnişi d e s t e k l e y e n bölgesel olarak dili, dini, kültürü aynı bir halk (baskı ve şiddete maruz kalan halk). Üstelik y a n ı başında gerektiğinde örtülü destek verecek aynı halk tarafından kurul­ muş T ü r k i y e gibi bir devlet vardır. Fakat gerilla harbi başlamaz. B u n u n b i r ç o k sebebi olabilir. Bana göre en ö n e m l i l e r i n d e n bir 379

Haliç'te Yaşayan Simonlar

tanesi bu ülkelerdeki baskı ve şiddetin derecesi direniş yarata­ cak kadar fazla, a m a halkı dağa çıkartacak, savaş başlatacak kadar çok o l m a m a s ı d ı r . B u g ü n bölgede y a ş a y a n Türklerin du­ r u m u bu i d d i a m ı n doğruluğunu göstermektedir. Bu bölgelerde­ ki Türkler eskisi kadar direnmedikleri gibi bulundukları ülke ile u y u m s a ğ l a m a y a çalışıyorlar. Özellikle Bulgaristan'da, Bulgar demokrasisinin gösterdiği başarı sayesinde 30'dan fazla millet­ vekili, 14 b a k a n yardımcısı, C u m h u r b a ş k a n ı yardımcısı olmak üzere çok sayıda T ü r k ü n h ü k ü m e t kadrolarında görev almış olması ve h ü k ü m e t ortağı olarak bulunması neticesinde T ü r k direniş hareketi bitmiştir. Türkler bugün Bulgaristan'ın yüksel­ mesi ve ilerlemesi için çalışır hale gelmiştir. Artık Bulgaristan'da yaşayan hiçbir T ü r k Türkiye'ye gelmek istemediği gibi, Türkler Bulgar vatandaşlığı veya Bulgar vizesi a l m a y a çalışmaktadırlar. B u n u sağlayan tek şey Bulgaristan rejiminin demokratikleşme­ si, Türklere eşit vatandaşlar olarak d a v r a n m a s ı ve Türklerin T ü r k olarak legal partiler kurarak haklarım arayabilmesi ve hatta iktidara ortak olabilmeleridir. B u g ü n k ü Bulgaristan Başbakanı B o y k o Borisov Bulgaris­ tan İçişleri Bakanlığı G e n e l Sekreterliği (ülkemizdeki Emni­ yet G e n e l M ü d ü r ü n e veya İçişleri B a k a n Müsteşarına muadil) görevinde b u l u n d u ğ u d ö n e m d e banka y o l s u z l u ğ u suçların­

dan aranan M u r a t Demirel'i yakalayıp bize teslim etmesin­ den dolayı kendisini Türkiye'ye davet etmiştik. Sohbet bir ara Bulgaristan'daki Türkler, Bulgaristan'ın iç güvenliği konuları­ na gelince B o r i s o v " D ü n Bulgaristan'da T ü r k l e r e baskı vardı, adları değiştiriliyordu. Baskılardan dolayı y ü z binlerce T ü r k asıllı Bulgar vatandaşı ülkeyi terk etti, Türkiye'ye göç etti. Buna rağmen Bulgaristan'da istikrar ve h u z u r yoktu. Ama

şimdi Bulgaristan'da özgürlükler genişledi, d e m o k r a t i k adım­ lar atıldı, T ü r k l e r siyasi parti kurdular. 30 k a d a r milletvekille­ ri var ve h ü k ü m e t ortağı oldular. Her k a d e m e d e memuriyetler alıyorlar. B u n u n s o n u c u n d a Bulgaristan h u z u r l u ve güvenli 380

1. Bölüm: Devlet
bir ülke d u r u m u n d a . Türkler, Bulgaristan demokrasinin de bazı açılardan teminatıdırlar. D ü n kapıları tamamıyla açsanız Bulgaristan'daki Türklerin hepsi Türkiye'ye gelirdi. B u g ü n aynı şeyi yapsanız, hepsi Bulgaristan'da kalmayı tercih eder, hatta geçmişte Türkiye'ye gidenler dahi Bulgaristan'a dönmeye çalı­ şıyor. Üstelik daha ekonomi yeterince düzelmedi. Düzeldiğinde, bu talep d a h a da artacak." mealinde bir şeyler söyledi. Bulgaristan Türklerinin sürgün edilişlerinin 20. yılı anma törenlerine davet üzerine katılan eski Bulgaristan C u m h u r b a ş ­ kanı Jelu Jelev Edirne'de yaptığı konuşmada, 1980'li yıllar­ da bazı B u l g a r insan hakları savunucuları ile birlikte Türk­ lere yapılan baskılara karşı koyduklarını belirterek, kendisi cumhurbaşkanı olduktan sonra Türkler üzerindeki baskıla­ rın kaldırılması konusunda yaptığı çalışmaları kısaca anlat­ tı. "Bulgaristan'da demokrasinin standartlarının yükselmesi, özgürlüklerin gelişmesi ile birlikte Türkler de huzur buldu ve Bulgaristan istikrara kavuşma konusunda önemli mesafe aldı" dedi. Ülkemizde de bu çapta devlet adamlarının çıkması gere­ kiyor. Bulgaristan demokratik rejimini s ü r d ü r d ü ğ ü müddetçe Türkler Bulgaristan için hiçbir risk oluşturmayacağı gibi Bul­ gar demokrasisinin teminatı da olacaklardır. Bulgar demokra­ sisini tehdit edecek her hareket, karşısında Bulgaristan'daki Türk halkını bulacaktır. Ç ü n k ü demokrasi harici bir rejim bel­ ki Bulgaristan'daki Bulgarları çok rahatsız etmez, a m a Türkle­ ri kesinlikle edecektir. İkinci olarak AB'nin Yunanistan'da demokratikleşme yö­ nündeki taleplerinin sonuçları kitabımız açısından önemlidir. Yunanistan'daki demokratikleşme sürecide bu ülkedeki Türk­ leri risk olmaktan çıkarmaktadır ve çıkaracaktır. B u g ü n hâlâ Yunanistan'da Türkler üzerinde ciddi baskılar söz konusudur. 19901ı yıllarda, seçme ve seçilme gibi en tabii siyasi haklar bir kenara, vatandaş olmak sıfatıyla mülk sahibi olma, seya­ hat etme, ehliyet alma gibi medeni haklar bile kısıtlanmıştı. 381

Haliç'te Y a ş a y a n Simonlar

Türklerin ehliyet almaları bile özel izne tâbi hale getirilmiştir. 20001i yıllara kadar Türklerin gayrimenkul satmaları serbest, almaları izne tâbiydi. Ancak AB'nin Yunanistan'a yaptığı bas­ kılar (bizden talep edilince AB dayatması diyerek eleştirdiği­ miz, Yunanistan'da Türkler gibi tüm azınlıkların haklarının korunması söz k o n u s u olunca yerine getirilmesini istediğimiz uygulamalar) neticesinde Yunanistan rejimi yumuşayarak

Türklere yeni h a k ve özgürlükler tanımış, onlar da direnişi yu­ muşatmış, d a h a ılımlı bir muhalefet yapmaya başlamıştır. 4-5 defa gittiğim Yunanistan'da dernek başkam, müftü gibi Türk toplumunun ve muhalefetinin simgesi olan kişiler ve yanında bulunanlar şu anki memnuniyetsizliklerini şöyle ifade ediyor­ lardı: "Yunanlılar geçmişte baskıcı bir tutum içindeyken biz de direnişçi idik, kapalı bir toplum yapısı içinde onlara karşı ko­ yuyorduk. Fakat şimdi Yunanlılar tutumlarında y u m u ş a y m c a biz de çözüldük. Artık Türk gençleri Yunan okullarına gidiyor, Yunanlı kızlarla evleniyor, Y u n a n mahallelerinde oturuyorlar, oysa eskiden böyle şeyler olmazdı." Yani gönüllü olarak olma­ sa da AB'nin baskıları sonucu Yunanistan demokratikleştikçe Türk muhalefeti yumuşamış, yavaş yavaş makul seviyeye gel­ miştir. B u g ü n Yunanistan'da yerel yöneticilerin tümü seçimlerle belirlenmektedir. Yöre halkı milletvekillerini ve bölge yönetici­ lerini seçtiklerinden Batı Trakya'daki Türk halkına değer veril­ mektedir. B u n a karşın Türklerin çoğunlukta olduğu Gümilcine ve Evros'ta İl Valiliğini Türkler almasın diye sadece bu bölgede iki il birleştirilerek tek valilik bölgesi yapılmış ve seçimlerde bir Türkün vali olması önlenmiştir. D ü n y a d a çok az ülkede örneği­ ne rastlanan Dışişleri Bakanlığımın ülke içerisinde etkin oldu­ ğu bir u y g u l a m a Yunanistan'da yürürlüktedir. Gümülcine'de Yunanistan Dışişleri Bakanlığımın Batı Trakya'da uygulanacak politikalan ve devlet uygulamalanm belirlemek üzere bir ofisi bulunmakta ve Türklere karşı yürütülen uygulamalan bu ofis 382

1. Bölüm: Devlet

belirlemektedir. Çağdışı kalan bu u y g u l a m a sanırım ö n ü m ü z ­ deki süreçte kalkacaktır. En yakınımızdaki ülkelerdeki uygu­ lamalar, ü l k e m i z d e k i Kürtlere ve diğer farklı azınlıklara karşı yapılması gerekenlere örnek olması açısından bizim için büyük ö n e m arz etmektedir. Ü ç ü n c ü k o n u ise, Bulgaristan ve Y u n a n i s t a n d a k i Türklerin gördüğü baskı ve şiddete karşı çıkan Türkiye'nin kendi içinde benzer k o n u m d a k i halklara aynı uygulamaları y a p a r k e n hiç vicdan m u h a s e b e s i y a p m a m ı ş olmasıdır. Hatta biraz daha ge­ niş bakarsak, t ü m B a l k a n l a r d a (Yunanistan, M a k e d o n y a , K o sova, Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan gibi pek çok ülke­ de) y a ş a y a n Türklerin haklarının korunması için destek veren, T ü r k varlığının, dilinin, kültürünün k o r u n m a s ı amacıyla her platformda y e r almak isteyen Türkiye, bunların en tabii insan hakları o l d u ğ u n u savunurken kendi içine hiç b a k m a m ı ş , ev­ rensel vicdanı savunmamıştır. Karayolu ile baştanbaşa gezdiğim Balkanların T ü r k azınlı­ ğın b u l u n d u ğ u bölgelerinde, Türklerin T ü r k bayrağının yanın­ da kurdukları partilerin (Kosova T ü r k D e m o k r a t i k Partisi, Ma­

kedonya T ü r k D e m o k r a t i k Partisi) bayraklarını asarak ayakta kalmaya çalıştıklarını g ö r d ü m . M a k e d o n y a ' d a Türklerin en y o ­ ğun yaşadığı ve nüfusun % 4'ünü oluşturdukları Kostivar gibi belli şehirlerde T ü r k ç e 3. dil olarak kabul ettirilmiş. Türkler, şe­ hirdeki t ü m işyeri isimlerinin M a k e d o n c a , Arnavutça ve T ü r k ç e yazılmış o l m a s ı n ı övünerek anlatıyorlardı. Eski bir M a k e d o n devlet adamının adına kurulan ilköğretim okulunun adı Mustafa K e m a l Atatürk Okulu olarak değiştiril­ miş, içine Ç a n a k k a l e Savaşı'nm tam bir duvarı kaplayan tablosu yapılmış, her yeri T ü r k Bayrağı ile donatılmıştı. Öğretmenlerinin çoğu T ü r k l e r d e n oluşan, Gül Cahit'in m ü d ü r l ü k yaptığı okulda ve diğer şubelerinde, anımsadığım kadarıyla 1200 öğrencinin 900 kadarı T ü r k , bir kısmı M a k e d o n ve bir kısmı Arnavut'tu. Okulda üç dilde de eğitim veriliyordu. Türkiye'de Ankara Gazi 383

Haliç'te Yaşayan Simonlar Üniversitesi'nden mezun olup, orada öğretmenlik yapan gence­ cik idealist öğretmenler aklıma geldiğinde gözlerim nemlenir. Bu okulda görev yapan öğretmenlerin hepsi Türkiye'de yüksekokul okumuş, öğretmen olmuş ve Türkiye'de daha iyi şartlarda çalış­ ma imkânları varken çok düşük maaşa ve zorluklara katlanarak okulları biter bitmez Makedonya'ya gelmiş ve bu okulda burada­ ki çocukları yetiştirmeye aday olmuşlardı. Sırt sırta, omuz omu­ za vererek bayrak olmuşlar, kavgasız dövüşsüz oradaki Türkler ve Türklük için çalışıyorlardı. Kostivar'daki Türk çocukları ve Türkler için, hem öğretmen hem önder hem de rehber olmuş­ lardı. Birbirlerinden ayrılamayacak kadar birbirlerine bağlı bu fidan boylu gençleri her gördüğümde tarif edilemez duygular hissettim; bu zamanda idealleri uğruna fedakârlık yapan bu gençlerin adını her fırsatta anarım. Peki, ben oralardaki Türklerin kazanmış olduğu bu haklar için bu hisleri duyarken, kendi ülkemdeki benzer kısıtlamalar içinde b u l u n a n insanlar için nasıl aynı hisleri duyamam. Ben nasıl bir vicdan sahibiyim ki çifte standartları vicdani ölçü ola­ rak kullanıyorum. Bence Türk'ün artık kendi kendini sorgula­ ması lazım. Kendisi ve ırkdaşları için talep ettiği hak ve hürri­ yetleri ve en tabii insani hisleri diğer insanlar için de istemeli­ dir. Eğer talep etmiyorsa, kendi vicdanını sorgulamalıdır.

Neden AB'ye Girmeliyiz?
Bizim gibi ülkelerde ve hatta gelişmişlik düzeyi bakımından bizden daha kötü d u r u m d a olan Doğu ülkelerinde toplumsal kalkınmayı gerçekleştirmek ve hızlı bir ilerleme sağlamak akla, bilime ve mantığa aykırı mevcut yapılar ve kanaatler nedeniyle çok zordur. Zihniyet değişikliği gerçekleşmediği sürece yalnız­ ca görünür olan yapıyı değiştirmekle hiçbir sorun kalıcı olarak çözümlenemez. Toplumsal kalkınmada esas olan zihniyetin ve düşünce ya­ pısının değiştirilmesidir; bu şekilde yeni davranış ve tutumlar 384

1. Bölüm: Devlet

ortaya çıkacaktır. Düşünce ve davranışlardaki bu değişim iyiye doğruysa toplum kalkınacak, kötüye doğruysa gerilemeye baş­ layıp eskiyi arar hale gelecektir. Yani her değişim, iyiye doğru olmayacaktır, örneğin krallıktan kurtulmak isteyen Rusya'nın komünizme teslim olması gibi. Bu bakış açısına göre, ülkedeki her şeyin kötüye gittiği, başta anayasa olmak üzere birçok kurum ve kuruluş ile tüm temel değerlerin mevcut toplumsal yapıya ve zamana uygun ol­ madığı ortamlarda iyi bir kural ve değeri uygulamaya koymak ve topluma yerleştirmek mümkün değildir. Üstelik uzun süre bozuk bir yapı içersinde yaşamış ve eski yanlış sistemin pro­ pagandalarına maruz kalmış kitlelerin değişimi ve istemelerine rağmen içinde bulundukları durumdan kurtulmaları ve doğ­ ruyu bulmaları o kadar kolay değildir. Ç ü n k ü mevcut bozuk yapı iyinin içeri girmesine mani olmaktadır. Ayrıca bütün ku­ rallar manzumesi zamana, akla ve bilime uygun olmadığından tek tek bunları ayıklamak ve düzeltmek de uzunca bir süreci gerektirecektir. Bu tür durumlarda en kolay ve en etkin yön­ tem, insanlığın o güne kadarki akıl bilim süzgecinden geçirip bulduğu ve b a ş k a toplumlarda başarılı bir biçimde uygulamış olan kuralları alıp, kendi ülkenizde uygulamaktır. Tutucu ve bağnaz çevreler denenmiş ve başarılı olmuş yöntemlere karşı fazla direniş gösteremeyeceklerinden bu yöntem en hızlı ve en güvenilir yöntemdir. D o ğ r u n u n arayışıyla yola çıkan, bugüne kadar bütün in­ sanlığın yaşadığı ağır deneylerden dersler çıkararak akıl ve bi­ limle bulduğu, toplumsal yaşamın her sahasını bireyin huzuru için düzenleyen kurallar bütünü günümüzde AB normları ola­ rak adlandırılmaktadır. AB normları yalnızca AB üyesi ülkele­ rin tarihsel tecrübelerinin ışığında oluşturulmamıştır. Bunlar

evrensel değerlerdir; dolayısıyla yalnızca AB ülkeleri değil, İs­ viçre, Japonya, Amerika gibi AB üyesi olmayan kalkınmış pek

385

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

çok ülke de bu kuralları veya benzerlerini uygulamaktadır. Bi­ z i m için ö n e m l i olan hareket noktamızın doğru olmasıdır. AB normları sadece sosyal konularda k o n u l m u ş kurallar­ dan ibaret değildir. Fertlerin ve toplumların huzur ve mutlu­ luğu için ü r e t i m , tüketim, ticaret, çevre ve kültür alanlarında konulan kuralları da kapsamaktadır. Örneğin, üretilecek her­ hangi bir malın insan sağlığına hiçbir şekilde zarar vermeyecek ölçülerde d e n e m i ş olması ve bu malın hatalı üretiminden dolayı alıcının zararlarına karşı üreticilerin sorumlu olması kuralına kim itiraz edebilir ki? A m a kolay ve kısa y o l d a n çok para ka­ z a n m a k isteyen üreticiler, üretimle ilgili hususları düzenleyen yasanın bu kısmını değil de başka yerlerindeki diğer konuları istismar ederek bu kuralın uygulanmasına karşı çıkacaklardır. Bu yasanın A B ' n i n yerli sanayimizi baltalamak için kurduğu bir tuzak o l d u ğ u n u söyleyecek, şoven duygularla bu kurala karşı toplumsal muhalefet oluşturacaktır. Aynı şekilde fertlerin, devlet veya diğer gruplar tarafından rahatsız e d i l m e m e s i , devletin yetkileri, görevleri ve sorumlu­ lukları k o n u s u n d a k o n a n ve temel amacı kişilerin huzur ve mutluluğunu k o r u m a k olan kurallara karşı ç ı k m a k m ü m k ü n m ü d ü r ? Ayrıca fertlerin din, dil ve etnik kimliklerini özgürce yaşmaları a d ı n a konan kurallara itiraz edilebilir m i ? Bazı çev­ reler bu kurallara karşı çıkıp ülke bölünecek yaygarası yaparak kuralların t ü m ü hakkında kitleleri olumsuz etkileyecektir. AB normları bir kurallar bütünüdür, bu nedenle birini alıp biri­ ni a l m a m a k d o ğ r u ve akılcı bir y a k l a ş ı m olmayacaktır. Zaten bunlar birbirileriyle bağlantılı ve biri o l m a d a n diğerinin hayata geçirilmesinin eksik kalacağı değerlerdir. Dolayısıyla bizim gibi ülkelerde fertlerin ve g r u p l a n n huzur ve refah içinde yaşaması için gerekli y a p ı y ı yaratan, devlet o r g a n l a n n ı n işleyişini evren­ sel değerler b a ğ l a m ı n d a belirleyen bu kuralların toplu olarak alınıp u y g u l a n m a s ı en makul ve tek yoldur. Aksi halde, makul yolun b u l u n m a s ı oldukça zordur. B u n d a n dolayı A B ' y e girmek 386

1. Bölüm: Devlet

ve AB normlarını almaya mecburuz. Bu ülke menfaatlerine ola­ caktır, aksi takdirde ü l k e m i z d e kısa sürede reformların d e v a m ı mümkün görünmemektedir.

Bu Sistem, Fikri Olana Karşıdır
Bugün geldiğim noktadan geri d ö n ü p baktığımda bu ülkede iki tip insan yaşadığını görüyorum. Birinci tip insanlar idealist insanlardı. Bu tip insanlar Türkiye'yi, belki de dünyayı değiştir­ mek, daha güzel ve daha iyi bir dünya y a r a t m a k adına inandık­ ları ve doğru bildikleri bir ideoloji taşıyorlardı. Yani kendilerinin dışındaki d ü n y a için idealleri ve fikirleri olan insanlardı. Bir amaçları vardı. D ü n y a d a ideallerini gerçekleştirmek için kendi­ lerine bir g ö r e v biçiyorlardı. Varoluş sebeplerinin, sahip olduk­ ları idealleri gerçekleştirmek olduğunu düşünüyorlardı. Kendi şahsi menfaatleri ikinci plandaydı. Hatta büyük bir kısmı, belki de inanılmaz bir biçimde kendilerini her şeyleriyle inandıkları ideolojiye adamışlardı. İdeolojileri yanlış olabilir, hatta birçoğu­ nun yanlışlığı sonradan ortaya çıkmıştır da, a m a bu insanlar o z a m a n l a r davalarına s a m i m i olarak inanıyorlardı. Geri kalan insanların ise böyle inançları, idealleri ve ideo­ lojileri yoktu. Onlar t a m a m ı y l a günlük hayatın içerisinde yu­ varlanıp gidiyorlardı. Bu grup içindekilerin bir kısmı dürüst ve n a m u s l u y k e n , diğerleri yalnızca kendi menfaatlerini düşünen bencil insanlardı. İnsanın dünyadaki varoluş sebebi idealleri,

inançları ve fikirleri u ğ r u n a çalışmak, bu uğurda gayret gös­ termektir. Bu nedenle idealist insanlar, hiçbir ideali olmayan,

dünyadaki her şeyi kendi menfaatleri ile değerlendirenlere göre ahlaki açıdan d a h a üstündür. A m a her n e d e n s e ülkemizdeki sistem t ü m organlarıyla bir ideali olan herkesi kendisine karşı bir tehlike olarak görüyordu. İster sağ ister sol d ü ş ü n c e y e sahip olsun, bu toplumdaki insan­ ları daha iyi y a ş a t a c a ğ ı m diye kimin kendine ait bir ideali varsa, sistem h e m e n bunları y a s a k l a m a k ve y o k etmek y ö n ü n d e bir 387

Haliç'te Yaşayan Simonlar

_.

iradeye sahipti. D ü n olduğu gibi b u g ü n de polis ve istihbarat eğitimlerinde devlet için zararlı faaliyet ve eylemler anlatılırken bu gruplann hepsinin adı zikredilmektedir. O günlerde ben de bu anlayışın yanlışlığının farkında değil­ dim, bu insanları yanlış işler peşinde koşan kişiler olarak görü­ yordum. B u g ü n düşündüğümde sistemin en büyük hatasının, bir ideali, bir inancı, bir fikri olan, yani insani fonksiyonlara sahip kişileri hedef kabul etmesiydi. Hâlbuki insanlığın geleceği bu tür insanların fedakârlıklanna bağlıdır. Ve insanın en önemli görevi b u l u n d u ğ u ortamı iyileştirmek, kendini ve çevresini ge­ liştirmek, ülkesini ve toplumu kalkındırmak adına arayış içinde olmaktır. Bu tip insanlar ve bu tür idealist düşünce ve fikir ha­ reketleri olmasaydı, insanlar bir sürüden farksız olacaktı. Fakat bu sistem, idealler uğruna mücadele eden insanlan her zaman karşısına aldı. Yasakçı bir zihniyetle onları engelle­ mekle kalmayıp düşünce ve eylemlerinin yanlışlığı yönünde de sürekli olarak propaganda yaptı. Halkın geri kalanı nazarında onlan aşağıladı ve kötüledi. Aslında en kötüsü de bu yaklaşımdı. Zira bu şekilde bireysel olarak bir kişiye ceza vermekle yetinilmeyip toplum bu düşüncelerden tamamen uzak tutuluyordu. Bu idealist insanların bazılarının zaman içerisinde bir takım terör ve illegal olaylara karışması toplumdaki diğer kesimleri korkuttu. Hâlbuki onları bu davranışlara yönelten, devletin yaklaşımıydı. Oysa bu insanlann teröre ve şiddete yönelmeden, savunduklan fikir ve idealleri topluma yaymalan, bu fikir ve idealler etrafın­ da örgütlemeleri, siyasete girip yönetime aday olmaları ve parti kurmalan için gerekli imkânlar sağlanarak daha sağlıklı ve daha sıhhatli bir toplum yaratılabilirdi. Toplumun daha mutlu ve mü­ reffeh bir geleceğe ulaşması için, farklı fikirlerin tartışılabileceği bir ortam yaratılmalıydı. Ama nedense bizim sistemimiz hiçbir zaman bunlara müsaade etmedi. Belki de Türk toplumunun ve demokrasisinin gelişmesinin önündeki en büyük engel buydu.

388

1. Bölüm: Devlet

K o m p l o Teorileri
Bizim ü l k e m i z d e (ve tabii ki toplumsal olarak geri kalmış tüm ülkelerde) m e y d a n a gelen olumsuz olaylarla ilgili temel bir bakış açısı, y o r u m l a m a ve sebep bulma yöntemi vardır. Başımıza gelen her kötü olayın mutlaka A B D , Rusya, İngiltere gibi ülkeler veya CIA, K G B , M o s s a d gibi istihbarat örgütleri veya yeni çıkmış şer güçler tarafından tertiplenmiş olduğu dile getirilir. Lügatimizde "yaptığımız şu yanlışta dolayı bu olay gerçekleşti" gibi bir anla­ tım asla yoktur. Diğer y a n d a n başkalarının desteğiyle gerçekleş­ tirilmiş dahi olsa çok basit bir konu abartılarak, yapan kişi bir kahramana dönüştürülür; "olay tüm dünyaya örnektir, bizden başka hiç k i m s e bunu yapamaz" diye günlerce anlatılır. Bu olgu aslında bir hasta akim t ü m ç ö z ü m yollarını kapa­ y a n d ü ş ü n m e ve algılama biçimidir, şark mantığıdır. Bu mantı­ ğın en b ü y ü k zararı, eğer başımıza gelen kötü olayları Amerika ve Rusya gibi ülkeler veya C I A ve K G B gibi dünyayı ürküten büyük teşkilatlar yapıyorsa ve bu olayların m e y d a n a gelmesin­ de bizim hiçbir kusurumuz, hatamız y o k t u r inanışıdır. Olay nedeniyle k e n d i m i z i eleştirmemize, hatalarımızı d ü z e l t m e m i z e gerek yoktur. Ayrıca bu büyük devletlere karşı bizim tek ba­ şımıza y a p a b i l e c e ğ i m i z bir şey de yoktur. Türkiye'de m e y d a n a gelen olayları A B D veya Rusya gerçekleştiriyorsa, tek başına Türkiye ne yapabilir veya ben bir emniyet m ü d ü r ü , polis olarak bu devletlere v e y a istihbarat servislerine karşı ne yapabilirim? Olaylar başkaları tarafından gerçekleştiriliyorsa ve b e n i m bu olayların g e l i ş m e s i n d e k u s u r u m yoksa bunları d u r d u r m a k ya da azaltmak için de y a p a c a ğ ı m fazla bir şey yoktur. Öyleyse kendi hareketlerimi eleştirmeme, d ü z e l t m e m e de gerek yoktur. İşte bu inanış, ilerleme önündeki en büyük engellerden biridir. Diğer y a n d a n bizim kendi insanımızı olarak doğru karar ve­ rebilecek şekilde eğitemiyor, huzur ve güven içinde devlete bağlı olarak yaşatamıyoruz. Fakat bizi hiç tanımayan, dilimizi dahi

k o n u ş a m a y a n ülkelerin vatandaşları veya istihbarat servisleri 389

Haliç'te Yaşayan Simonlar gelip ülkemizde en olumsuz olayların yaşanmasına sebep ol­ muşlardır. Böyle bir d u r u m d a insan şunu d ü ş ü n m e d e n edemi­ yor; bu olayların yaşanmasını sağlayanlar insanüstü güçlere üstün zekâlarını, ilahi yeteneklerini kabul etmek

sahiptirler; gerekir.

B u n u n en güzel örneği, O s m a n l ı İ m p a r a t o r l u ğ u ' n u n ege­ menliği altındaki Arapların b o z u l a n O s m a n l ı idari yapısıyla birlikte yükselen milliyetçilik akımlarının sonucunda siyasi

eylemlere b a ş l a m a l a r ı ve y ö n e t i m i n uygun reformlarla bu ey­ lemleri d u r d u r a m a m a s ı s o n u c u n d a isyan çıkarmalarıdır. isyanların s o n u c u n d a İngilizlerin Bu

de desteği ile Araplar ba­

ğımsızlıklarını kazanmıştır. Bu olayların asıl sebeplerini, arka planını g ö r e m e y e n mantık, t ü m Arapların İngiliz ajanı T . E . L a w r e n c e tarafından ikna edilerek O s m a n l ı y a karşı isyan et­ tirildiğini ve o n u n faaliyetleri neticesi bu olayların m e y d a n a geldiğine inanır. O z a m a n şunu sormak gerekmez mi? Yıllardır sizin egemen­ liğiniz altında bulunan, sizin tarafınızdan yönetilen, eğitilen ve yüzlerce idarecinizin, mülki ve adli amirinizin, askeri komuta­ nınızın yerli halkla iç içe yaşadığı bir bölgede her şeye sahipsi­ niz, istediğiniz her şeyi y a p a b i l m e gücünüz var, yine de siz bu halkı ikna e d i p , kendinize b a ğ l a y a m ı y o r s u n u z ? İngiltere'den bir a d a m geliyor; t a m a m e n farklı bir kültüre sahip. T e k başına, o kadar kısa bir sürede t ü m Arapları ayaklandırıyor ve size karşı kullanıyor. Bu akla mantığa uygun m u ? L a w r e n c e ilahi güçlere mi sahip? Lavvrencein olağanüstü bir becerisi ve yeteneğe mi vardı? Elbette hayır. Osmanlı idaresi o kadar bozulmuştu ki bırakın A r a p Yarımadası'nı, Anadolu'da bile yer yer isyanlar

çıkıyordu. H a l k zaten bıkmıştı; belki L a w r e n c e gibiler bu orta­ mı kullandı, sadece hazır olan fitili ateşledi. Fakat orayı patla­ y a c a k hale getiren bizdik. Bunu g ö r e m e d i ğ i m i z için, ilk parça k o p t u ğ u n d a sebepleri doğru görüp, tedbir alıp d u r d u r m a y a ça­ lışamadık. Bize göre bizim hiç hatamız yoktu. Hata y o k s a dü390

1. Bölüm: Devlet

zeltilecek bir şey ve hatta bu k o n u d a y a p a c a k bir şey de yoktu. Olaylar dış güçlerin etkisiyle gerçekleşiyordu. Hâlbuki Falih Rıfkı Atay'ın Ş a m ve Beyrut karargâhında C e ­ mal Paşa'nın emir subayı olarak çalıştığı d ö n e m d e bölge halkına o zamanki y ö n e t i m l e r i n yaptığı uygulamaları anlattığı Zeytindağı adlı kitabı okunsa olayların iç dinamikleri anlaşılabilir. Bu

isyanlara sebep a r a m a k bir yana, isyanların neden bu kadar geç çıktığı ve daha da büyümediği kavranacaktır. Bölgenin geri kalmış yapısı, iletişim imkânlarının yetersiz olması, kısır çekiş­ melerin halkı bir örgüt altında b u l u n d u r m a y a m a n i olması gibi nedenlerle birlikte yıllardan beri Osmanlı hâkimiyetinde yaşa­ mış olmaları ve dini inançlarının aynı olması gibi sebeplerin isyanı geciktirdiği, başka bir sebep a r a m a n ı n boşuna bir çaba olduğu görülecektir. Yıllarca her olayda aynı mantık çalıştı, yıl­ lar geçti a m a m a n t ı k hiç değişmedi. B u n a benzer binlerce örnek vermek mümkündür. 701i yıllara gelindiğinde Türkiye'deki siyasi yönetimler za­ manın gereklerine uyamadığı, özgürlükleri genişletemediği ve sosyal reformları y a p a m a d ı ğ ı için, o d ö n e m k i akımların da et­ kisiyle sağ ve solda farklı adlarda yüzlerce siyasi örgüt ve hare­ ket ortaya çıktı. Bunları algılaması, doğru şekilde değerlendirip uygun tedbirler alması gereken hükümetler aynı mantıkla yine olayları dış güçlerin desteklediği, bu grupların alçak ve hain olduğu y ö n ü n d e k i suçlamaları ile meseleyi geçiştirmeye kalk­ tı. A m a netice aynı oldu. Olaylar önleneceği ve azalacağı yerde her gün daha da artarak sokaklar kan gölüne döndü. Olayla­ rı önlemek için hiçbir reform gerçekleştirilmedi. Aynı mantığın sonucunda, y a ş a n a n t ü m olaylar binlerce insanın ölümüyle, maddi ve m a n e v i değerlerin yok olmasıyla ve nihayetinde 1980 darbesiyle sonuçlandı. 19801i yıllarda her gün giderek şiddetini artıran ayrılıkçı hareketlere devletin bakışı yine aynı minvaldedir: dış güçler bunları destekliyor, bunlar alçak ve hain. Sonraki dönemler391

Haliç'te Yaşayan Simonlar de radikal dini grup ve hareketler gerek İran'daki rejim deği­ şikliğinin etkisiyle, gerekse batı ülkelerinin İslam ülkelerin­ deki o l u m s u z tertipleri neticesi olarak t ü m İslam ülkelerinde ve Türkiye'de h a r e k e t l e n m e y e başladı. Bizde yine aynı mantık hâkimdir: bunlar irticacı, hain, gerici... H e r z a m a n düzen ve re­ j i m haklı, karşısındaki her muhalif hareket hain, alçak, bölücü ve dış güçler tarafında yönlendirilmektedir. Bu yaklaşımın bir an önce değiştirilmesi gerekiyor. Aslında bu k o m p l o c u mantık yerine, d a h a pozitif ve yapıcı bir akıl y ü r ü t m e ile m e y d a n a gelen her olaydan sonra, öncelikle olayların sebepleri araştırılır, sistemin hatası, kusuru aranır ve olaylara sebep olan nedenler tespit edilerek bunlar bir eleştiri süzgecinden geçirip bir daha benzeri olayların olmaması için gerekli tedbirler alınabilirdi. Ülke içerisinde siyasi örgütlerin yarattığı eylemler ve terör olayları ile özellikle rejim aleyhtarı grupların oluşması, ülke­ deki siyasi ve toplumsal sistemin kitleleri m e m n u n etmediği doğrultusunda sinyaller verir. Huzursuz çevrelerin sıkıntıları

dinlenerek onlara h a k l a n teslim edilmez v e y a haklarını meş­ ru yollarla a r a m a l a r ı n ı n önü açılmaz ise bu kişilerin bir süre sonra gayri m e ş r u yollardan tepki gösterecekleri kesindir. Bu tepkinin oluşması için illaki birilerince tahrik edilmelerine de gerek yoktur. İnsan onurlu bir varlık ise hakkını k o r u m a k ve a r a m a k isteyecek, verilmeyince de bu hakkı m e ş r u yollarla al­ m a n ı n y o l u n u araştıracak, bu yol da kapatılırsa o z a m a n ise gayri meşru yollara başvuracaktır. Bireyler ve kitleler haklı iseler veya kendilerini haklı zan­ nediyorlarsa ya bu haklarını almaları sağlanarak ya bu hakla orantılı bir g ü ç uygulayıp baskı altına alınarak ya da meşru demokratik yollarla haklarım arayabileceklerine inandırılıp

bu yolların onlara açık tutulması sağlanarak onların tepkile­ ri durdurulabilir. Üstelik demokratik sistemde herkes düşün­ cesini a ç ı k l a m a k t a ve bu düşünceler etrafında örgütlenmekte 392

1. Bölüm: Devlet

serbesttir.

Fakat bizim ülkemizdeki uygulama bazı fikirlerin

savunulması ve ifade edilmesini yasaklamakta ve bu fikirleri savunan dernek, parti gibi örgütlerin kurulmasına müsaade etmemektedir. 19701i yıllarda dünyadaki siyasi değişimlere bağlı olarak or­ taya çıkan yeni teorilerin, özellikle de Marksizm'in yeni yorum­ larının etkisiyle Türkiye'de gençlik hareketleri başladı. Gençler ülkedeki rejimin haksız ve hukuksuz olduğunu ve işçilerle köy­ lüleri s ö m ü r d ü ğ ü n ü ileri sürerek, rejimi değiştireceklerini iddia ediyorlardı. Önce küçük gruplar halinde bir araya gelerek der­ nekler etrafında örgütlenmeye, fikirlerini yaymak için gazete, dergi ve broşür çıkarmaya başladılar. Bu yolla halkı örgütleyip siyasi partilere dönüşmeyi ve seçimlerde iktidar olup kendilerin­ ce inandıkları hak ve adalet üzerine kurulu yoksul kesimlerin sermaye sahibi zenginlerce sömürülmeyeceği sosyalist bir dü­ zen kurmayı hedefliyorlardı. Ama sistem daha en başında genç­ lerin muhalefetini engelledi; yayınladıkları broşürleri toplattı, çıkardıkları dergileri yasakladı, kurdukları dernekleri kapattı, düşünceleri ve düşünceleri doğrultusunda örgütlendikleri için mahkûm etti. Batı demokrasilerinde hakkını arayan ve örgütlü halk demokrasinin teminatı olarak görülürken, ülkemizde her türlü hak talebi, her türlü örgütlenme çabası yasaklanmaktay­ dı. Meşru muhalefet yollarının yasaklanması üzerine gençler gayri meşru yollardan muhalefet etmeye başladılar. Gizli örgüt­ ler kurarak, gizli yayınlarla halkı örgütleme faaliyetlerine yönel­ diler. Sistem bu kez de çok daha şiddetli bir biçimde gençlerin

üzerine gitti, çok daha ağır cezalar uygulamaya başladı. Bu­ nunla da yetinmeyip basın yayın organları ve eğitim sistemi ile beğenmediği fikirleri hor görmeye, aşağılamaya ve hatta halkın bir b ö l ü m ü n ü onlara karşı kışkırtmaya başladı. Sonuç olarak, hak talebinde bulunanların istedikleri siste­ mi kuracakları bütün meşru yollar kapanınca, geriye tek bir yol kalıyordu; silahlı mücadele ile bu rejimi değiştirmek. B a ş k a 393

Haliç'te Y a ş a y a n Simonlar

bütün yolar her türlü yöntemle, zorla bastırılıyordu. Peki, siz bu düşünce etrafında örgütlenerek halkın faydasına olduğuna inandığınız bir sistemi halka anlatıp kabul görmesi halinde uy­ gulamaya koymayı amaç edinseniz ve bu amacınız zorla ve şid­ detle bastırılırsa ne yaparsınız? Ya korkup geri çekilir ya da bu davayı size mani olanlara karşı zor ve şiddetle savunursunuz. B a ş k a bir yolu var mıydı?

394

2. Bölüm

CEMAAT

2. Bölüm: C e m a a t

Din ve İnanç Dünyam
Kitabın b u r a y a kadar olan bölümünde kişiliğim ve kimliğim ile ilgili özel konulara fazla girmemeye gayret gösterdim. Önceki bölümde yazılanlar geçmiş döneme aitti. Amacım geçmişte ya­ şanan örnek olaylar üzerinden geleceğe yönelik bir projeksiyon oluşturmaktı. Bu bölümden itibaren anlatacaklarım, günü­ müzde yaşadıklarımıza, içinde bulunduğumuz dönemin arka planına ilişkin olacaktır. Anlatacaklarımın doğru anlaşılması için benim düşünce ve inanç yapımın, özellikle dini inançları­ mın gelişiminin bilinmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. O k u y u c u n u n daha iyi ve tarafsız bilgilenebilmesi için, hiçbir şeyi saklamadan, tek bir noktayı mahrem bırakmadan bilinme­ si gerekenleri eksiksiz anlatmaya çalışacağım. Gizli faaliyetlerini bu bölümde açıklayacağım güçlerin ellerin­ de ne kadar büyük olanaklar olduğunu ve hangi yöntemleri kul­ landıklarını az çok bilenlerden birisiyim. Hemen hemen herkes bu kişiler hakkında bir şeyler biliyor olsa da onların yaptıkları işler, çalışma yöntem ve biçimleri tam manası ile bilinmiyor. Ben de kısmen bilgi sahibiyim; bu nitelemeleri kısmi bilgilerimle ya­ pabiliyorum. Bu insanlar ve onların faaliyet tarzları bilinmeden ülkemizde son dönemde yaşananları tam olarak anlamak müm­ kün değildir. Anlatacaklarımın hepsi maddi delilerle ispatlanabi­ lir. Fakat delilleri bulacak insanların çoğunluğu da bu insanlarla beraberler. Yine de ben delillerin nerede ve nasıl bulunabileceğini göstereceğim. Bu insanların hasmı, düşmanı değilim; çoğu eski dostlarım, son dönemde tanık olduğum ve yasadışı olduğunu d ü ş ü n d ü ğ ü m davranışları hariç inançlarını ve dünya görüşlerini paylaşıyorum. Yazacaklarımın b u n a göre yorumlanabilmesi için önce özel dünyamı anlatarak başlayacağım.

Din ve İnanç Dünyamdaki Gelişmeler
İlk çocukluğumdan beri çevrem ve yaşadığım ortam Anadolu'nun klasik muhafazakârlığı ile şekillenmişti. Hayatın 397

Haliç'te Yaşayan Simonlar kendisi ve kuralları, t o p l u m u n değer yargıları d o ğ r u d a n veya dolaylı olarak dini kurallara göre belirlenmekteydi. Fakat çev­ remdeki insanların hiçbiri dini bir rejim ya da sistem yanlısı olmamış ve dini amaçlı illegal bir örgüt yapısı içinde hiçbir za­ m a n b u l u n m a m ı ş t ı . Yani inançlarım kuvvetliydi fakat ne işim­ de ne başkalarını d e ğ e r l e n d i r m e m d e hiçbir b i ç i m d e bir etken veya ölçü o l m a d ı . İnançlarım, tüm davranışlarımızı bir görenin, gözetenin o l d u ğ u ve bir gün hesap sorulacağı anlayışı doğrultu­ sunda, herkese karşı dürüst olmayı m e c b u r kılan, aklı, şuuru,

v ü c u d u ve her türlü nimeti verene saygı ve sevgi temelinde ve vicdani sorumluluk çerçevesinde şekilleniyordu. D o ğ d u ğ u m k ö y d e emsallerimden kimileri sömestr tatillerin­ de köyün camisinin i m a m ı n ı n verdiği Kur'an kursuna gitmeleri ve o n u n neticesi olarak n a m a z kılmaya başlamaları babamın hoşuna gidiyordu. B a b a m ı n okul tatillerinde b e n i m de Kur'an kursuna g i t m e m i istemesi üzerine ilkokul 3 ve 4. sınıfta 15 günlük ara tatillerde Kur'an kursuna gittim. Arap alfabesinin

ilk temel kitabı olan elif cüzünü o k u m a y a başladım. Eski ya­ zıyı ve Kuran'ı tecvit üzere denen usulüne u y g u n t a m olarak okuyabilmek için sırası ile elif c ü z ü n d e n başlayarak birkaç cüz kitabı o k u m a k gerekir. Ben ancak elif cüzünü bitirebildim ama bu arada din kurallarını, namaz kılmayı, n a m a z d a okunması zorunlu duaları o k u m a y ı ve ezberlemeyi başardım. İlkokul yıllarında yalnızca kısa kurs d ö n e m l e r i n d e namaz kılardık. Ortaokul d ö n e m i n d e de fazla bir değişiklik olmadı. Aynı minvalde d e v a m ettim. Sonra Polis Kolejine girdim. İnançlı ve muhafazakârdım; daha fazlası değil. A r k a d a ş l a r ı m arasında n a m a z kılanlar da vardı, n a m a z d a n bihaber olanlar da. Bu ko­ nuda öğrenciler arasında herhangi bir ayrışma y o k t u . Polis Kolejini bitirmiş, Polis Enstitüsüne başlamıştım. 1975 yılında enstitünün 2. sınıfındayken, nisan ayında ağabeyimin d ü ğ ü n ü n e katılmak için babamın hasta olduğu y ö n ü n d e (dü­

ğün için izin v e r m e d i k l e r i n d e n ) okula yalan b e y a n d a bulunup, 398

2. Bölüm: Cemaat üç gün izinli olarak m e m l e k e t e gitmiştim. O zamanlarda, köyde her delikanlının sahip olduğu Turalı Osmanlı Beyliği denilen 9 mm K a r a d e n i z y a p ı m ı bir tabanca temin etmiştim. D ü ğ ü n l e r d e en çok y a p ı l a n eğlence, silah yarıştırırcasma havaya ateş et­ mekti. D ü ğ ü n d e silahımı incelemek isteyen bir a k r a b a m m e r m i y o k zannıyla silahla oynarken, birden silahı ateşledi ve uzakta­ ki bir ç o c u ğ u n yaralanmasına neden oldu. Bu olayın ardından eyvah şimdi y a n d ı m , m e s l e ğ i m gitti korkusuna kapıldım. Bu badireyi atlatırsam beş vakit n a m a z kılacağıma dair k e n d i m e söz v e r d i m . V e r d i ğ i m söze uyarak Polis Enstitüsünde (bugün­ kü adıyla Polis Akademisi) n a m a z kılmaya başladım. Beş vakit n a m a z kılıyordum. Bu d u r u m 1980 yılında o l a y l a n n çok arttığı, koşturmaktan namazlarımın ç o ğ u n u n kazaya kaldığı d ö n e m e kadar d e v a m etti. Bu d ö n e m d e , herkesin birbirini gırtlakladığı olağandışı koşullar altında yaşanıyordu. Öldürülen bir ağır ceza. reisinin faillerini y a k a l a m a k için çalışıyorduk. Bir büyü­ ğüm "bu z a m a n d a görev daha önemlidir, savaşta n a m a z a ara verilir" y ö n ü n d e nasihatte bulununca bunu akla uygun dum v e u y g u l a m a y a başladım. Enstitüsünde okurken Maltepe'deki Koç Öğrenci bul­

Polis

Yurduna y a k ı n Polis Vakfının öğrenci y u r d u n d a k a l ı y o r d u m . Okuldaki y e m e k sonrası Anıttepe'deki okuldan y u r d a y a y a ge­ lir, genellikle de a k ş a m n a m a z ı n ı Maltepe C a m i ' n d e kılardım. Bir gün c a m i çıkışında, sohbet ettiğim m ü h e n d i s l i k öğrencisi bir arkadaşın anlatımlarından etkilendim. Zira o, akla hitap eden fikirlere sahip, y u m u ş a k bir kişiliği ve insani yaklaşım­ ları olan birisiydi. Z a m a n z a m a n n a m a z sonlarında ö n c e d e n

almış o l d u ğ u notların b u l u n d u ğ u defteri c e b i n d e n çıkarır, bu notlara b a k a r a k çeşitli dini k o n u l a r d a bilgiler verirdi. İnanç ve din h a k k ı n d a ve Yaradan'ın varlığı ve birliğine n e d e n inanma­ mız gerektiği gibi k o n u l a r d a n bahsederdi. K o n u y u akla, ilme göre örneklerle anlatırdı. Bu sohbetler bazen yatsıya k a d a r

d e v a m eder, yatsı n a m a z ı n ı kıldıktan sonra y u r d a d ö n e r d i m . 399

Haliç'te Yaşayan Simonlar Bu sohbetlere katılan ve bu konularda benden daha bilgili olan Zülfıkar adlı arkadaşımdan bu şahsın N u r c u olduğunu öğrendim. D a h a sonra adının Halit olduğunu öğrendiğim bu yeni arkadaşım bizi öğrencilerin birlikte kaldığı evine götürdü. Evde, bir kısmı o zamanki adıyla Yükseliş Mühendislik ve Mi­ marlık Özel Yüksek Okulu (daha sonra adı Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi oldu), bir kısmı Bahçelievler'deki Fen Fa­ kültesinde ve bir kısmı da Siyasal Bilgiler Fakültesinde oku­ yan, hepsi N u r c u olan 5-6 öğrenci kalıyordu. A r a d a sırada bu eve uğramaya, öğrencilerle sohbet etmeye başlamıştım. Yaşam tarzları, birbirlerine karşı saygılı davranışları, sadelikleri ho­ ş u m a gidiyordu. Aynı dönemde çevremdeki bazı arkadaşlarım, benden etkilenerek namaz kılmaya başlamışlardı. Dolayısıyla Polis Enstitüsünde namaz kılan öğrenci sayısı artmıştı. Yurt­ taki arkadaşlarımı yeni arkadaşlarımla tanıştırıp onların da bu sohbetlere katılmalarını sağlıyordum. Bazı akşamlar, öğrenci y u r d u n d a bir araya gelerek cemaat oluşturur topluca namaz kılıyorduk. Aynı koğuşta b u l u n a n çoğu arkadaşım da namaza başlamıştı. Bu arada Maltepe öğrenci yurdu kapanmış, mülkün sahi­ bi Polis Vakfı, vakfın idaresini buraya taşımıştı. Yurt bulmam gerekiyordu. Ben paralı olarak bu yurtta kalırken bazı öğren­ ciler ücretsiz olarak daha uzaktaki İskitler öğrenci Yurdunda kalıyorlardı. Maltepe'deki yurt kapanınca, bizdeki tüm öğren­ ciler İskitler Y u r d u n a taşındı. Ancak bu yurt her türlü sosyal ortamdan uzaktı. Oto tamircilerinin yoğun olarak bulunduğu bir semtteydi ve çevresi de iyi değildi. Son sınıf öğrencisiydim ve sanırım ikinci dönem de yaklaşmıştı. Yeni arkadaşlarım, is­ tersem kendi evlerinde kalabileceğimi teklif edince, kabul ettim. Ev okula çok yakındı ve Maltepe'nin en güzel yerindeydi. Sonra­ dan sohbetlerden vs. bu şekilde başka evlerin de olduğunu fark ettim. Bu gün ışık evleri denen o evlerden birinde tahminen 5-6 ay kadar kaldım. 400

2. Bölüm: Cemaat Bu evlerde hayat çok düzenliydi; her gün bir öğrenci nö­ betçi olur, temizlik ve yemek işlerine bakardı. Evin masrafları öğrencilerden toplanan ortak paradan karşılanır, herkes na­ maz kılar ve d u a ederdi. Haftada bir gün, akşam başka evlere gidilir, dini sohbetler yapılırdı. Diğer günler ise herkes sessiz sedasız, sükûnet içinde derslerine çalışırdı. Bu evde kalırken, Fethullah Gülen Hoca'yla benzeri b a ş k a bir evde karşılaştım. Sonra Arı Sinemasında verdiği "Yaratılış ve Darvinizm" konulu konferansta çok ciddi din ve fen ilimleri bilgisine sahip olduğu­ nu gördüm. Bu dönemde ülkücü ve onların komünist dedikleri gençler arasında kıyasıya kavgalar yaşanıyordu. Kimi zaman kitlesel çatışmalar, kimi zaman da teke tek yakaladığında za­ rar verme şeklindeki olayların ardı arkası kesilmiyor, giderek tırmanıyordu. Bu tür olaylarda çevremizdeki arkadaşlar, sağ­ cı oldukları için ülkücülerin yanında kavgalara katılma eğili­ mi gösteriyorlardı. Z a m a n zaman eve gelen bizden daha yetkin olduklarını anladığım kişiler, siz sakın bu olaylara katılmayın, taraf tutmayın diye telkinde bulunuyordu. Arka planda ne olup ne bittiğini bilmiyordum ama bu ev ve evde birlikte yaşadığım yeni arkadaşlanmı çok seviyordum. Okul bitince, dereceye gir­ diğim için seçme hakkına sahiptim ve memleketime yakın ol­ ması nedeniyle Mersin'e isteğim üzerine tayin oldum. 1980'den sonra düzenli olarak namaz kılamadım, cuma namazıyla sınırlı kaldım ama düzenli namaz kılamamanm sı­ kıntısını da hep içimde taşıdım. Beni ve tüm kâinatı yaratan

büyük bir gücün olduğuna samimi olarak her zaman inandım ve yaratanın kurallarını ihlal etmemeye çalıştım Görev esnasında inanç farklılığını hiç önemsemedim. Ü s ­ telik muhafazakârdım ve imkânım olsa kendi dünyamda dinin tüm kurallarını tam anlamıyla yaşamak isteyen biriydim; hâlâ da öyleyim. Ancak şimdi şunu sorguluyorum: Yaradan nasıl yaşamamızı istiyor? Temel amacımız ibadet etmek mi, yoksa belli bir hayat tarzına uygun yaşamak mıdır? Şu soruya tat401

Haliç'te Yaşayan Simonlar

min edici bir cevap arıyorum: Dini kurallar insan mizacını bi­ len Y a r a d a n tarafından insanın bu d ü n y a d a t o p l u m veya fert olarak huzurlu, mutlu ve birbirine zarar v e r m e d e n yaşamasını sağlamak için mi k o n d u ? Bu sorunun çok daha ötesinde, çok daha derin manaların olduğunu biliyorum. İnancın temelinde mutlak insan özgürlüğü olduğunu, özgür o l m a y a n ı n inanç ve imanının eksik kalacağını, bu özgürlüğün her şeye karşı olması gerektiğini d ü ş ü n ü y o r u m . İstanbul'da görev yaptığım 1995 yılında kızım ilkokulu bi­ tirmişti, ortaokula kayıt ettirmem gerekiyordu. Aynı sitenin loj­ manlarında kalan arkadaşlarım çocuklarının kayıtlarını özel okula yaptırıyordu. B e n i m çocuklarımın farklı okula gitmesi hoş olmazdı, ayrıca ç o c u ğ u m u n diğer çocukları görerek üzülmesini de i s t e m i y o r d u m . Emniyet M ü d ü r ü m ü z N e c d e t Menzir'in okul fiyatlarında belli miktarda indirim uygulatması üzerine kızımı evimizin y a k ı n ı n d a k i özel okula yazdırdım. T e k n i ğ e çok merak­ lıydım. T ü m alet ve cihazların teknik bilgileri ve teknik konuları içeren kaynakların t ü m ü İngilizceydi. İngilizce bilmediğimden dolayı bu alanda çok zorluk çekmiş, yeterli düzeyde bilgi elde

e d e m e m i ş t i m . İ ç i m d e kalan bu u k d e n i n ç o c u k l a r ı m d a olmama­ sı için onları İngilizce dil ağırlıklı eğitim y a p a n bir okula yazdır­ mak benim de arzuladığım bir şeydi. Sonraki yıl Ankara'da göreve atandığımda, kızımın özel

okulda eğitimine d e v a m etmesi ve aynı yıl ilkokuldan m e z u n olan o ğ l u m u n da ortaokula kayıt edilmesi gerekiyordu. Kızım özel okulda eğitim görürken o ğ l u m u n devlet okuluna gitmesi doğru olmazdı, mecburen onu da evime en yakın özel oku­

la yazdıracaktım. Araştırma yaptığımda evimize en yakın özel okullardan birinin Samanyolu Koleji olduğunu g ö r d ü m ve ço­ cuklarını bu okula gönderen arkadaşların da görüşlerini alarak, Çankaya'daki S a m a n y o l u Kolejinin ortaokul kısmına oğlumu kayıt ettirdim. O k u l u n lise kısmı Yenimahalle İvedik'teydi. Or­

taokul bittiğinde oturduğumuz Çankaya Oran semtine çok uzak 402

2. Bölüm: C e m a a t

olan Yenimahalle İvedik'e gitmek gerekiyordu. Eskiden ben işe giderken çocukları okula götürüyordum. Oysa şimdi her ikisi için de okul ücreti haricinde bir de servis ücreti ö d e m e k zorun­ daydım. Her ne kadar Susurluk olayları vs. nedeniyle biraz tanı­ nınca bana özel indirim uygulamyorduysa da tek maaşımla her ikisinin ücretini ödemekte zorlanıyordum. Fakat o d ö n e m 28 Şubat arifesindeydik; herkes Samanyolu Kolejinden ya da ben­ zeri okullardan kaçıyor, keskin laik g ö z ü k m e k istiyordu. Her­ kes ordunun başlattığı cereyana kapılmıştı. İnsanların bu ka­ dar korkması ve sahte hareket etmesi beni son derece rahatsız ediyordu. İnadına bu kişilerin tersine davranmalıydım. Aslında maddi koşullarım çocuklarımı Samanyolu Kolejinden alıp evime yakın bir özel okula nakletmemi gerektiriyordu a m a korkmuş g ö z ü k m e m e k , güç gösterenlere karşı haklının yanında olmak, güçten k o r k m a m a k adına bunu y a p m a d ı m . Tabii bu okullar­ daki eğitim ve öğretimin kalitesi, öğretmenlerin öğrencilerle ya­ kından ilgilenmesi, okulda eğitimin yanında çocukların zararlı alışkanlık ve davranışlara karşı korunduğu inancı da bu kararı a l m a m d a belirleyici unsurlardı. Fakat en azında Emniyette is­ tikbal bekleyen bir kişi olarak, o günkü şartlarda bin yıl sürece­ ğine inanılan 28 Şubat anlayışı y ö n ü n d e ç o c u k l a n m ı Samanyo­ lu Kolejinden başka bir okula n a k l e t m e m gerekiyordu. Nakilleri y a p m a d ı m . Bir kez daha anladım ki haksızlar üzerime ne kadar sert gelirse, ne kadar büyük bir tehditle karşı karşıya kalırsam, ayni ölçüde karşı k o y m a iradem gelişiyor, bedeli ne olursa olsun aklım ve v ü c u d u m karşı k o y m a y a programlanıyordu. Ve 6 yıl çocuklarımı S a m a n y o l u Kolejinde o k u t t u m ve ikisi de oradan m e z u n oldular. G ö r e v i m esnasında hiçbir çalışanımı, karşılaştığım hiçbir görevliyi, davalıyı, davacıyı, vs. değerlendirirken, inancı ya da düşüncesi nedir diye düşünmedim. Gerektiğinde devlet bir

Hıristiyan'ı, bir Musevi'yi ve hatta bir yabancıyı görevlendire­ bilir, kendisine görev verilen herkes istenilen hizmeti yerine 403

Haliç'te Yaşayan Simonlaı

__

__

getirmekle,

devlet

de

hizmetlerinin

karşılığı

olarak

maaşla­

rını ö d e m e k l e yükümlüdür. O z a m a n her şey devletin kural­ larına u y g u n olarak yerine getirilmeliydi. M a a ş alırken, diğer i m k â n l a r d a n faydalanırken nasıl kanunlara u y u y o r s a m , diğer

işleri de k a n u n l a r a u y g u n yapmalıydım, i n a n c ı m onu gerekti­ riyordu. Yıllarca y a n ı m d a çalışmış, en fazla beraber mesai sarf ettiğim, binlerce teknik cihazı üreterek devlete milyonlar ka­ zandırmış İbrahim'in alevi olduğunu emekli olduğu zaman, iş ararken ö n e r d i ğ i m belediyenin yaptığı araştırmanın sonrasında bana sorduklarında öğrendim. Emniyet teşkilatı içerisinde h ü k ü m e t veya bakanların tav­ rına göre o l u ş a n dini merkezli örgütlenme veya karşısında olan faaliyetlere h i ç y a k l a ş m a d ı m , bu d ö n e m l e r d e ben hep taşrada aktif sokak polisliği görevinde b u l u n d u m . Bir d ö n e m geldi dini inançlara g ö r e Genel M ü d ü r l ü k m e r k e z i n d e atamalar ve sür­ günler yapıldı. Devran değişti yeni gelenler aynı amaçlı olarak sürenleri sürdü, ben çalışan işini iyi y a p a n herkesle çalıştım a m a bu tür t u t u m l a r d a n ve insanlardan her z a m a n uzak dur­ d u m . G ö r e v d e ve atanmalarda dini inançları ölçü almaya kal­ kanlara asla m ü s a a d e e t m e d i m . Eskiden bazı genç komiserler İslamcı denilerek istihbarata alınmazdı. B e n buna karşı koyardım, inancı kendine, bizim için görev y a p m a s ı , çalışması önemli derdim. Hiç kimsenin görevini başka amaçlarla kullanacağı aklıma gelmezdi, hatta ferdi olarak yapılmış olsa dahi grup halinde insanlann görev yeminini bozup görevin gerekliliklerine karşı işler y a p a c a ğ ı m aklım almazdı. İstanbul'da görev yaptığımız yıllarda yeni k u r d u ğ u m u z tek­ nik sistem sayesinde önemli bilgiler e d i n m e y e başlayınca, ço­ ğalan iş y ü k ü n e göre amir sayısı yeterli o l m a m a y a başlamıştı. Her ekip için bir komisere ihtiyaç vardı. Polis A k a d e m i s i n i yeni bitirmiş başarılı genç komiserleri tespit edip İstihbarat Şube­ sinde çalıştırmak için merkeze teklifte b u l u n u y o r d u m , hatta bir kısmını geçici olarak h e m e n göreve başlatıyordum. Emniyette 404

2. Bölüm: Cemaat her rütbeli o ilin emrine atanırdı, Emniyet M ü d ü r ü ' n ü n teklifi Vali'nin onayı ile personel ilgili birimlerde çalışmaya başlardı. Genel mevzuat böyle olmakla birlikte uygulamada ve istihbarat yönetmeliği gereği istihbarat hizmetlerinin özelliği de göz önüne alındığından İstihbarat Şubelerinde insanlar doğrudan göreve başlatılmazdı. Önce mimleme denen en az iki istihbaratçının referansı ile birlikte alınacak aday hakkında geniş öz geçmiş bilgilerini içeren bir form doldurulur ve Emniyet Genel M ü d ü r ­ lüğü İstihbarat Daire Başkanlığından onay istenir, merkezde bu kişi hakkındaki arşiv bilgilerine bakılarak Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü n d e n onay alınırdı. Kişi yine hemen şubede göre­ ve başlayamaz, açılacak Yeraltı ve Yıkıcı Faaliyetlerle Mücadele kursuna çağrılır, iki ay süren bu kursun ardından istihbarat biriminde göreve başlardı. Eskiden acil personel ihtiyacı oldu­ ğunda (son zamanlarda ise usul haline geldi), Genel M ü d ü r onayı ile birlikte kişinin geçici görevle istihbaratta göreve başla­ ması için onay verilir ve kişi kurs görünceye kadar geçici statü­ sü ile istihbarat birimlerinde çalışmaya başlar, bilahare kursa giderek asli personel olurdu. Ben, 5-611 gruplar halinde yeni komiserleri mimleyip is­ tihbarat şubesinde çalıştırmak için teklif ettiğimde, bazılanna merkezde karşı çıkılıyordu. Gerekçe ise okul yıllarında dindar olmaları, dindar kişilerle birlikte görüşüp birlikte hareket et­ miş olmalarıydı. Ben de Diyarbakır ve İstanbul'da gerçekleş­ tirdiğim başarılı istihbarat operasyonlarının istihbarat camiası içerisinde şahsıma yönelik kazandırdığı saygınlığı kullanarak bu kişilerin alınması gerektiğini, insanları inançlarına göre de­ ğerlendirmenin doğru olmadığını, mühim olanın bu kişilerin göreve bağlılığı ve yetenekleri olduğunu savunuyordum. O sı­ ralar beraber görev yaptığımız veya görev nedeniyle karşılaştığı­ mız yabancılar içinde bizdekilerden çok daha dindar insanların olmasına rağmen bunların en gizli birimlerde çalıştığını örnek vererek, birçok komiserin göreve alınmasını sağladım. 405

Haliç'te Yaşayan Simonlar Belki de bu gün şikâyetçi olduğum yapıda yer alan bir­ çok m ü d ü r ü o günlerde merkezin itirazına rağmen 'insanların inançlarına göre değerlendirilemeyeceğini' söyleyerek bizzat ben göreve alınmalarını sağladım. Hâlâ da aynı kanaatteyim. İnsanların çalışacağı birimlerin inançlarına göre belirlenmesi­ nin makul olmadığını düşünüyorum. İstihbarat şubesine aldı­ ğım komiserlerin çoğu, merkezin karşı çıkmasına rağmen, ver­ diğim mücadeleler sonucunda göreve aldığımı bilmezler, zaten bilsinler de istemem. Onların, devletin ve teşkilatın insanları düşüncelerine, inançlarına göre değerlendirdiğini bilmelerini, böyle bir anlayışın devlete hâkim olduğunu bilmelerini isteme­ dim. Tabii aldığım bu insanlar da İstanbul'da yapılan tüm ça­ lışmalarda harikalar yaratan ekibin birer üyesi oldular ve çok başarılı çalışmalara imza attılar. Ankara'da Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Baş­ kan Yardımcılığına tayin olunca türlü bahanelerle ezilmek iste­ nen inançlı olarak bilinen kişileri korumaya çalıştım. Bir yıl bo­ yunca B a ş k a n Yardımcısı olarak teşkilatın içişlerini tek başıma koordine ediyordum. Daire Başkanı Emin Aslan biraz rahatsız­ lığı, biraz da dış toplantı ve temsil işlerinin yoğunluğu nedeniyle sadece dış işlere bakabiliyordu. D a h a önceki dönemde, 19901ı yıllarda, İstihbarat Daire Başkanlığı'nda İslamcı anlayışta olan kişiler yönetime gelmiş, yaptıkları tayin ve sürgün uygulamala­ rının sonucunda Abdülkadir Aksu bakanlıktan ayrılmış yerine Mustafa Kalemli İçişleri Bakanı olarak göreve gelmişti. Yeni İçiş­ leri Bakanının göreve gelmesinin ardından Ü n a l Erkan Emniyet Genel M ü d ü r ü , İstihbarat Daire Başkanı Ali Gökçimen'in yerine ise Tuncer Meriç Daire Başkanı olarak göreve getirildi. Yeni yö­ netim, dini yönü ağır b a s a n ve diğer kesimleri sürgün etmede rol alan tüm eski şube müdürlerini il ve istihbarat dışına, daha az kusurlu gördüklerini de merkez dışına atadılar. Geçmişte

yaşanan deneyimlerden dolayı bütün şube müdürleri ve birim amirleri dini düşünce ve örgütlere uzak duran ve bu konuda 406

2. Bölüm: Cemaat hassasiyeti olan kişiler arasından seçiliyordu. Merkeze solcu ve Islami cemaat ve ekollerle ilgili olabilecek kişiler yaklaştı­ rılmıyordu. Merkeze atanacak olanlar b ü y ü k oranda milliyet­ çi ve ülkücü kesime yakın kişiler arasından seçiliyordu. Fakat merkezin bir eksiği vardı; iş üretemiyor, görev açısından bir iki amir haricinde diğerleri çok klasik kalıyordu. Bu kişiler illerin yaptığı operasyon ve çalışmaları pazarlayarak geçinmek istiyor­ lardı. Ben merkezde göreve gelince iş üretecek bazı kadrolardan merkeze gelmek isteyenlere destek oldum. Merkezde az da olsa alt rütbelerde dini yönü ağır b a s a n veya böyle olmasına rağmen merkezdeki genel anlayıştan korkarak farklı gözükmeye çalışan kişiler bulunmaktaydı ve bu kişiler her fırsatta ezilmeye çalışılı­ yorlardı. Fakat ben göreve geldikten sonra radikal laik gözüken etkin kişilerin bu insanlar üzerinde baskı kurmalarına karşı tavır aldım.

28 Şubat Dönemi Yaşadıklarımız
24 Aralık 1995 seçimleri sonucu MSP-RP çizgisinin en bü­ yük parti olması, ordu içerisinde tepkilerin artmasına neden olmuş, bu sonucu hazmedememenin ilk işaretleri ortaya çık­ maya başlamıştı. Susurluk Olayları üzerine Silahlı Kuvvetler içerisinde hareketlenmeler daha da artmıştı. İktidarın D Y P kanadından bakan olan Mehmet Ağar'ın, Su­ surluk Olaylarındaki rolü nedeniyle hükümetin dışında kal­ masının ardından, önce İstihbarat Daire Başkanı Emin Aslan Kaçakçılık Daire Başkanı olarak görevlendirildi. İstihbarat Dai­ resi Başkanlığına tirajı çok d ü ş ü k bir yayın organına (dergi mi yoksa gazete mi olduğunu hatırlamadığım) doğruluğu ve cid­ diyeti tartışmalı olan "Artık ordu polise sormadan ihtilal yapa­ maz. Yedi bin kadar özel eğitilmiş ağır silahlı özel harekât polisi var..." mealinde bir şeyler söyleyen, o güne kadar hiç tanımadı­ ğım Bülent Orakoğlu getirildi.

407

Haliç'te Y a ş a y a n Simonlar

B a n a göre Orakoğlu istihbarat formasyonuna sahip değildi; ya yanlışlıkla ya da tesadüf eseri daire başkanı yapılmıştı. Söy­ lediği iddia edilen, o zamana kadar kimsenin duymadığı "Artık polise danışmadan ordu ihtilal yapamaz ..." mealindeki iri lafı gerçekten söylemiş olsa bile ciddiye alınacak biri değildi. Mak­ sadım onun basit biri olduğunu söylemek veya onu aşağılamak değil. Ancak Orakoğlu'nun demokrasi, özgürlük, darbe, siyaset gibi konular açısından bir bakış açısına ya da ideolojiye sahip biri olmadığını düşünüyorum. Eğer bu sözü söylemişse sadece kendisi polis olduğu için, polisi övmek ve dolaylı olarak kendini yüceltmek için söylemiş olabileceği kanaatindeyim. Bülent keri Orakoğlu, geçmiş sıkıyönetim uyumlu dönemlerinde as­ çalışmalar yapmış,

kişi ve

kurumlarla

gayet

Diyarbakır'daki sıkıyönetim süresinde en iyi görev yapan polis olmuş, kardeşleri ve yakınları içinde rütbeli askerlerin olduğu bir polisti. Sözleri fazla ciddiye alındı, fırtına koparıldı. Bir defa d a h a yine o r d u n u n istihbarat ve insan tanıma k o n u s u n d a isa­ betli hareket edemediğini gördüm. Orakoğlu'nu biraz tanımış, tahlil etmiş olsalardı, bu sözlerin basında fazlaca yer alması konusunda b u n c a gayret göstermez ve bu kadar da tepki koy­ maz, güler geçerlerdi. Bu ve benzeri olaylar ordu içerisinde ha­ reketlenmelere sebebiyet veriyor, ordu açıktan siyasi hükümete karşı tavır geliştiriyordu. Anormal davranışlar başlamıştı. İstanbul'da çeşitli olaylara kanşmış ve saklanmak için

Ankara'ya gelen bazı mafya elemanlarını yakalamak üzere bir ekiple birlikte Ankara'ya operasyona gelen dönemin Organize Suçlar Amiri Başkomiser Şentürk Demiral nezaket ziyareti için uğramıştı. Ziyaretin ardından Omitköy civannda b u l u n a n lüks evlerde gizlenen mafya mensuplannı yakalamak için o bölge­ deki j a n d a r m a karakoluna gitmişti. Yanlışlıkla j a n d a r m a kara­ kolu binası olarak zannettikleri su deposunda nöbet tutmakta olan askerlere, kendilerinin polis olduğunu söyleyip j a n d a r m a karakolunu sormuşlar. Sonra da yanlış yere geldiklerini anla408

2. Bölüm: C e m a a t

yıp, bilahare j a n d a r m a karakoluna varıp oradaki karakol ko­ mutanı ile birlikte belirlenen adreslere operasyon yapmışlar ve şahısları y a k a l a y a r a k İstanbul'a dönmüşlerdi. Fakat su depo­ sunu b e k l e y e n askerler aracın plakasını alıp şüpheli bir araç diye rapor etmişler. B u n u n üzerine olaylar b ü y ü m ü ş . Genel­ k u r m a y Başkanlığı Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü n e bu aracı ve içindeki kişileri soruyor. Mafya elemanlarının yakalanmasıyla ilgili olarak J a n d a r m a y l a birlikte o gün tutulmuş olan tutanak­ ların gönderilmesine rağmen G e n e l k u r m a y Başkanlığı verilen cevaba i n a n m ı y o r . Emniyet Genel M ü d ü r l ü ğ ü n ü n darbe hazır­ lığı olup olmadığını ö ğ r e n m e k için G e n e l k u r m a y Başkanlığını izlediği, G e n e l k u r m a y Başkanlığı binasında gece ışıklar yanı­ yor mu diye takip ettiği iddialarını basına verip, bu tutanağı da kullanıyorlardı. Şentürk Demiral İstanbul plakalı Mercedes marka bir araçla ziyaretime gelmiş, dolayısıyla bizim dairede bu araç ziyaretçi aracı olarak kayıtlara girmiş ve nöbetçiler ta­ rafından da görülmüştü. G e n e l k u r m a y Başkanlığı su deposu civarında şüpheli görüldüğü için bu aracın plakasını sorunca, bizim dairede çalışan ve Susurluk olaylarındaki t u t u m u m ne­ deniyle bana karşı tavır alan müdürler bu d u r u m u kullanmak istiyorlar. Polisin darbe hazırlığı olup olmadığı y ö n ü n d e askeri karargâhları kontrol ettiği iddiaları ile Şentürk Demiral'ın aracı arasında bağlantı k u r m a y a kalkıyorlardı. Oysa Omitköy yolun­

daki su d e p o s u n u bekleyen askerler kontrol edilse ne olur, edil­ m e s e ne o l u r d u ? A m a bir kere dış d ü ş m a n a karşı kullanılması gereken psikolojik harekât sistemi kendi ülkesinin iktidarına karşı kullanılmaya başlanmıştı, her şey m u b a h görülüyordu. Ölçü yoktu. Ordu içindeki hareketlenmelerin arttığı o günlerde çok ciddi bilgiler alıyordum: G ö r e v i m nedeniyle illerdeki İstihbarat Şube M ü d ü r l e r i y l e y a p t ı ğ ı m görüşmelerde, askeri birliklerin özellikle büyük iller başta olmak üzere sivil hayata m ü d a h a l e etme doğ­ rultusunda hazırlık yaptığını veya E M A S Y A planlarını güncel409

H a l i ç ' t e Y a ş a y a n Simonlar

leme adına t ü m birliklerin bilgi topladığını çok açık bir biçimde görüyordum. S a r m u s a k Olayı dolayısıyla yapılan çalışmalarda, ordu içinde Batı Çalışma Grubu olarak adlandırılan grubun t a m a m e n sivil h ü k ü m e t i zora sokmak amacıyla oluşturulmuş gizli illegal faaliyetlerinden haberdar o l m u ş t u m . Ayrıca ordu

içindeki askeri kişilerden de çeşitli bilgiler geliyordu. Bu bilgiler nasıl geliyordu tam bilemiyorum ama bugün değerlendirdiğim­ de ordu içindeki c e m a a t yapısının bilgi sızdırma işini örgütle­ diğini anlıyorum. Bilgi ve belgeleri toplayanlar, bunları kulla­ nabilecek olan bizim gibi kişilere ya yakın çevremizde çalışan taraftarları aracılığıyla ya da posta yoluyla ulaştırıyorlardı. Birçok k a n a l d a n gelen bilgileri analiz edince o r d u n u n de­ mokratik h a y a t a m ü d a h a l e hazırlığı içinde olduğu kanaatine vardım. İki arkadaşımla beraber elimize gelen belgeleri yorum­ layıp yaptığımız analizlerden oluşan dört sayfalık bir not hazır­ ladık. Notun ekine de otuz altı sayfa belge koyarak İstihbarat Daire B a ş k a m Bülent. Orakoğlu'na verdik. G e r ç e k t e n de, ordu­ nun her olayı, her o l u m s u z davranışı abartıp iktidarın planlı bir davranışı olarak kabul ettiği, kurduğu psikolojik harekât

sistemi ile t ü m basını, m e d y a y ı ve güç odaklarını harekete geçi­ rip hükümeti sıkıştırdığı, ne olursa olsun iktidarı değiştirmeyi hedeflediği belli oluyordu. Tesadüfi ya da sıradan en m a s u m olayları bile kasıtlı davranış olarak y o r u m l u y o r d u . Bu p r o p a g a n d a n ı n etkisi oldu ve s o n u n d a Deniz Kuvvet­ leri Adli Müşavirliği ve Savcılığı o m e ş h u r S a r m u s a k davasını açtı ve yurtdışında bulunan İstihbarat Daire Başkanı Bülent: Orakoğlu ü l k e y e d ö n d ü ğ ü n d e tutuklandı. Mahkeme devam

ederken, b a s m a verilen bilgilerden asıl hedefin İstihbarat Daire Başkanlığı personeli üzerinden o d ö n e m i n iktidarını suçlamak olduğu anlaşılıyordu. Bizim y a z d ı ğ ı m ı z raporun ekindeki G e n e l k u r m a y İkinci Başkanı Çevik Bir imzalı ve t ü m kuvvetlere gönderilen emre dayanarak Deniz Kuvvetleri ast birlikleri içerisinde de Batı Ça410

2. Bölüm: Cemaat lışma G r u b u n u n kurulması için Deniz Kuvvetleri Komutanlı­ ğı İstihbarat Başkanlığınım emrini Daire Başkanımız Bülent

Orakoğlu'na elden teslim ettim. Evrak, İçişleri Bakanı Meral Akşener, B a ş b a k a n Yardımcısı T a n s u Çiller, mettin Erbakan, Cumhurbaşkanı Süleyman Başbakan Nec­ Demirel, Genel­

kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı silsilesini izleyerek Ge­ nelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir'e ulaşmıştı. B u n u n üzerine Deniz Kuvvetleri Savcılığı devletin gizli belgelerini temin e t m e k ve k u l l a n m a k suçlarından ciddi ceza talebiyle Orakoğlu ve bazı Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı personeli hakkında dava açmıştı. Orakoğlu, duruşmada bu belgeleri nereden temin et­

tiği sorusuna cevap vermek d u r u m u n d a kalacaktı. M a m a k as­ keri cezaevinde tutuklu olduğu esnada avukat Suat Ç e l e b i y l e birlikte ziyaret ettiğimizde Bülent Orakoğlu bana m a h k e m e d e sorulunca belgeleri benden aldığını söyleyeceğini ifade etti. Ben de bunu y a p m a s ı n d a hiçbir sorun olmadığını söyledim. Fakat avukatımız Suat Bey hukuki açıdan olayı yorumlayıp "Bizim bir şey s ö y l e m e m i z e gerek yok, müddei iddiasını ispatla mükellef­ tir, biz hiçbir şey söylemeyelim, belgeleri Hanefi Avcı'dan aldım d e m e k iyi olmaz," dedi. Ben yine de belgeleri benden aldığını söylemesini istedim, çünkü Orakoğlu tutuklamanın ardından

ağır ceza tehdidi karşısında paniklemeye, çekinmeye başlamış­ tı. Raporun hazırlanmasına yardımcı olan arkadaşları (diğer

ast personeli) k o n u y u biliyordu; olayda rol alan astları söylerse büyük sıkıntı yaşanırdı. Olayı bana bağlaması halinde kont­

rolün bana geçeceğini düşünerek adımı vermesini istedim ve sonunda d u r u ş m a d a Orakoğlu belgeleri benden aldığını söyledi ve m a h k e m e ikinci duruşmaya beni de çağırdı. M a h k e m e y e giderken sanık olabileceğimi, hatta tutuklana­ bileceğimi d ü ş ü n ü y o r d u m çünkü bu davanın açılmasında hu­ kuk yoktu. Her şey kanunsuz emirlerle yürütülüyordu. Ben de bu karmaşa içinde tutuklanabilir, hatta hiç yoktan ceza alabi­ lirdim. A m a c ı m amiri o l d u ğ u m ve bana güvenerek görev y a p a n 411

Haliç'te Yaşayan Simonlar hiç k i m s e n i n zarar görmemesini sağlamaktı; y a n g ı n benden ile­ ri gitmemeli, orada durmalıydı. Her şeyin biteceğini, mesleğin sonuna geldiğimi d ü ş ü n ü p cezayı da göz alarak m a h k e m e y e çıktım ve ü s t ü n d e k i dört sayfalık notla birlikte otuz altı adet belgeyi Daire Başkanı Bülent Orakoğlu'na verdiğimi söyledim. M a h k e m e n i n iki hâkimi meslekleri pahasına adil davranıp beni tutuklamadıkları gibi h u k u k a uygun karar verdiler ve verdikleri kararı Askeri Yargıtay bile tasdik e t m e k mecburiyetinde kal­ dı. A n c a k bu m a h k e m e n i n iki hâkim subayı v e r m i ş oldukları kararın bedelini ödediler; Deniz H â k i m Albay Mesut Kurşun'u Malatya'ya sürdüler, Deniz H â k i m Binbaşı A h m e t Kahraman'ı YAŞ kararı ile ihraç ettiler. Bu olayda da yüzde yüz zarar göreceğim, her şey bitti diye­ ceğim bir a n d a hiç u m m a d ı ğ ı m bir şey olmuş ve bu tehlikeyi de atlatmıştım. Hayatımı kaybettim diye y ü z d e y ü z inandığım ikinci tehlikeyi de atlatmıştım. Bir kez daha yukarıdaki yine y a r d ı m etmişti.

Tutuklanmam ve Kısa Süren Hapis Hayatım
Susurluk kazasının ardından T B M M ' d e kurulan Susurluk Araştırma K o m i s y o n u ' n a verdiğim ifadede Polis, Jandarma,

MİT gibi t ü m güvenlik kuvvetlerinin içerisinde çete benzeri oluşumların o l d u ğ u n u , bunların t e r ö r l e ' m ü c a d e l e adı altında kanunsuz e y l e m l e r yaptığını anlattım. Bu ifadem ve benzeri ko­ nulardaki a n l a t ı m l a r ı m nedeniyle Silahlı Kuvvetler, Emniyet,

J a n d a r m a ve M İ T içerisinde şahsıma karşı o l u m s u z bir havanın oluştuğunu hissediyordum.

ö n c e J a n d a r m a Genel K o m u t a n ı T e o m a n K o m a n Jandar­ ma Genel K o m u t a n l ı ğ ı içinde ' J İ T E M ' vardır şeklindeki ifademi J a n d a r m a G e n e l Komutanlığına hakaret kabul ederek davacı oldu. Müfettişler h a k k ı m d a inceleme yaptılar ve J İ T E M ' i n varlı­ ğı ile ilgili realiteye ve onca delile rağmen T e o m a n K o m a n ' m et­ kisiyle B a k a n l ı k y a r g ı l a n m a m k o n u s u n d a karar verdi. Yaptığım 412

2, Bölüm: C e m a a t

itiraz üzerine Danıştay İkinci Dairesi beni haklı bularak kararı iptal etti. Böylece bu davadan aklandım. Susurluk Olayımın önemli aktörlerinden "Yeşil ile bağlantılı­ dırlar, bakıldığında ilişkileri görülür" diyerek h e m Yeşil'in, hem de onunla kanunsuz ilişkilere giren MİT mensuplarının telefon numaralarını açıkladım. Açıkladığım telefon n u m a r a l a n devletin gizli bilgileridir diyerek davacı ve şikâyetçi oldular. Ankara D G M Savcılığı (o zamanlar D G M mahkemelerinde askeri hâkim üyeler ve askeri savcılar da görev yapıyordu) Askeri Savcı N u h Çetinkaya hakkımda devletin gizli kalması gereken sırlarını temin etmek­ ten soruşturma açtı. M a h k e m e y e çağırmalan üzerine bu konuda ifade verdim. İfademde, bu telefonları herkesin bildiğini, daha önce yakalanmış mafya mensuplarının üzerinde kayıtlı olarak bunların çıktığını, ayrıca bu numaralan kullanan kişilerin başta Yeşil kod adlı M a h m u t Yıldırım olmak üzere birçok kanunsuz kişilerle bağlantısının olduğunu anlattım. İfadem üzerine Savcı hakkımdaki şikâyetin ciddi olmadığını anlamıştı. Ancak Susur­ luk raporu hakkında televizyonda yaptığım konuşma nedeniyle önce açığa alındım, daha sonra da altı ay önce ifade verdiğim ve kapandığını zannettiğim bu davadan dolayı tutuklandım. Askeri Savcı Albay Nuh Çetinkaya soruşturma y a p m ı ş , G e ­ nelkurmay Başkanlığı başka bir albayı bilirkişi tayin etmiş,

bilirkişi olarak tayin edilen albay bu telefonların devletin giz­ li sırrı olduğu y ö n ü n d e rapor vermiş ve bu rapora dayanarak D G M askeri h â k i m i H â k i m Binbaşı Tanju G ü v e n d i r e n beni tutuklamıştı. B e n i m sivil m a h k e m e d e y a r g ı l a n m a m gerekirken, m a h k e m e s i sivil, tümü askerlerden oluşan h â k i m ve savcılar tarafından y a r g ı l a n ı y o r d u m . Tutuklanınca, güvenliğim gerekçesi ile Beypazarı'nda kü­ çük bir c e z a e v i n d e tek kişilik koğuşa k o n d u m . Savcı Albay N u h Çetinkaya i d d i a n a m e s i n d e , daha önce birçok zanlının üzerin­ den çıkmış, herkesin bildiği başta Yeşil olmak üzere birçok ka­ nunsuz kişi ile ilişkide olan M İ T m e n s u b u kişilerin telefon nu413

Haliç'te Yaşayan Simonlaı maralarmı suçlarının araştırılması için T B M M Meclis Araştırma K o m i s y o n u m a ve diğer yetkili m a k a m l a r a vererek, gizli kalması ülke menfaatlerine olan devlet sırlarını temin e t m e k ve kullan­ maktan ayrı ayrı iki defa cezalandırılmamı talep etmekteydi. İ d d i a n a m e y e d a y a n a r a k h a k k ı m d a toplam 16 yıl hapis cezasını gerektiren d a v a açmıştı. Aslında bu telefon numaralarının ba­ hane olduğu, bu bahane de k o n u ş m a l a r ı m d a n rahatsız olan

birileri tarafından kullanıldığı alenen belli oluyordu. Buna r a ğ m e n A v u k a t ı m Suat Çelebi'nin de fikrine uyarak tutukluluğa itiraz dahi etmedim. Ortada büyük bir hukuki

hata vardı ve biz itiraz etmiyorduk. H u k u k sisteminin kendi hatasını düzeltmesi y ö n ü n d e dilekçe verdik. Daha sonra Ab dullah ö c a l a n ' ı da yargılayacak olan m a h k e m e n i n başkanı olan D G M başkanı Turgut Okyay büyük bir h u k u k adamı olarak tensip zaptıyla birlikte tahliyeme karar verdi. T u t u k l u l u ğ u m u n 1 l . g ü n ü tahliye oldum. İki duruşma daha d e v a m eden yargıla ma s o n u n d a beraat ettim. Aslında ş u n a e m i n d i m . Bu dava bir bahane idi. 6 ay önce savcı ifademi almıştı ve hatta bana göre dava kapanmıştı. Daha sonra televizyonda yaptığım konuşma ve eleştirilerimden rahat­ sız olan ordu yöneticilerinin zorlaması sonucu bu dava tekrar g ü n d e m e getirilerek tutuklanmıştım. A m a ç l a n a n bana ve be­ n i m gibi düşünenlere bir gözdağı vermekti. Sonra uzun süre Ana Komuta Kontrol Merkezi Dairesi Baş­ kanlığında pasif görevde tutuldum. Askerlerin istemediği kişi ilan edildiğim için 1997 yılından 2003 yılına kadar aktif bir gö­ reve atanmadım. Terfilerim yapılmadı. İdare mahkemesine dava açarak veya terfi komisyonu üyeleri d o s t l a n m m direnmeleri, terfi komisyonu kararlarına muhalefet şerhi k o y m a ısrarları ile Kutlu Savaş'm Başbakan üzerinde yaptığı girişimler neticesinde zor­ lukla ve bir iki gün süren tartışmalar sonunda terfi ettim. 28 Şubat sonrasında hakkında davalar açıldığı o baskı dö­ nemlerinde bir arkadaşım aracılığıyla Fethullah Gülen Hoca'yla 4.14

2. Bölüm: C e m a a t

o n u n talebi üzerine kısa süreli olarak görüştüm. Bu görüşmede özetle ona "Siz doğru bildiğiniz yolda okullar açarak bu ülkeye ve insanlarımıza hizmet ediyorsunuz. Gerisini ö n e m s e m e y i n , doğru s o n u n d a galip gelecektir" dedim. A m a c ı m baskı karşısın­ da m a z l u m ve m a ğ d u r olana, üzerine gidilene destek olmaktı.

K O M Daire Başkanlığından Alınmam
K O M (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla M ü c a d e l e ) Daire Başkanlığına hiçbir talebim o l m a d a n , 2003 yılı haziran ayın­ da atandım. B e n d e n önceki daire başkanı görevden alınmasıyla ilgili olarak idari m a h k e m e d e yürütmeyi d u r d u r m a davası aç­ mıştı. Ne olursa olsun, herkesin dava hakkına saygı duydu­ ğ u m d a n ve k e n d i m de birkaç konuda idareye karşı dava açmış o l d u ğ u m d a n bu meseleyle hiç ilgilenmeksizin işime d e v a m et­ tim. Sonra bir ara m a h k e m e n i n yürütmeyi d u r d u r m a kararı alındığını duydum.. Bu d u r u m d a idarenin bir ay içinde beni görevden alıp, onu ataması gerekiyordu. Bir süre sonra Genel M ü d ü r l ü k ö z e l Kaleminde d u y d u ğ u m kadarı ile G e n e l M ü d ü r eski başkanı çağırıp k o n u ş m u ş ve "seni başka bir göreve ata­ yalım, K O M dairesinde ısrar etme," demiş. Eski başkan da bu öneriyi kabul etmiş. B u n u n üzerine Bakanlığa dilekçe vererek, idare m a h k e m e s i tarafından kesin karar verilinceye kadar yü­ rütmenin d u r d u r u l m a s ı kararının uygulanmasını istemediğini bildirmiş. Y a n i K O M ' a tekrar a t a n m a talebim y o k diyerek, çıka­ cak k a r a r n a m e ile başka bir ile gitmeyi istemişti. Bu arada K O M dairesinde ve il uzantılarında teknik alt ya­ pıyı oluşturmaya, ülkenin önceliklerine göre m e v c u t personeli operasyonel istikametlere y ö n l e n d i r m e y e , birinci derecede yol­ suzluk, ikinci derecede akaryakıt ve sigara kaçakçılığı başat ol­ m a k üzere mali konular ve ü ç ü n c ü derecede u y u ş t u r u c u tica­ reti olmak üzere teşkilata istikamet v e r m e y e çalışıyordum. Bu öncelikleri belirlerken tesadüfen ö n ü m ü z e Enerji Bakan­ lığındaki b ü y ü k ihalelere hile karıştıran, tüm ihaleleri y ö n e t e n 415

Haliç'te Yaşayan Simonlar bir organize grubu izlemeye başladık. İbrahim Selçuk başkan­ lığındaki bu g r u p t ü m Enerji Bakanlığındaki işlere Bakan'dan daha hâkimdi; ihaleler İbrahim'den habersiz y a p ı l a m a z durum­ daydı. Birçok teknik eksiğimiz vardı ve çok iyi bir çalışma ya­ pamamıştık. Fakat bir yıla yakın devam eden izleme sonunda operasyona giriştik. Bazı büyük müteahhitler ile Enerji Bakan­ lığı Genel Müdürleri tutuklandı. Bu o p e r a s y o n u n yol açtığı oluşan o l u m s u z hava içinde, açıktan s ö y l e n m e s e de en azında "aferin" d e n m e y e r e k , operas­ y o n d a n m e m n u n olunmadığı hissettirildi. Hatta bazı başka bi­ rimlerdeki E m n i y e t ç i l e r gözaltına alınacak kişilerin h ü k ü m e t e yakınlığı dolayısıyla gözaltına almaların sıkıntı yarattığını, bu k o n u l a n hiç d ü ş ü n m e d i ğ i m i z i , iş yaparken siyasi hesap yap­ madığımızı söylemişlerdi. Bu tür olaylarda hakkımızda olum­ suz bir hava yaratılmıştı. Enerji o p e r a s y o n u tamamlandıktan sonra uyuşturucu ko­ nulu uluslararası bir toplantı için Şili'ye gittim. Ü ş ü t m ü ş t ü m . İşler ve şehir dışı toplantıları derken sağlığıma yeterince dik­ kat e t m e d i ğ i m d e n hastalığım iyice ilerlemişti. Ö n e m s e m e d i ğ i m hastalığım ö n c e zatürreeye ve daha sonra da akciğer apsesi­ ne d ö n ü ş m ü ş t ü . Ö k s ü r d ü ğ ü m d e a ğ z ı m d a n kan gelince olayın ciddiyetini anlayıp hastaneye yattım. T a m h a s t a n e y e yattığım sırada eski b a ş k a n da idare m a h k e m e s i n d e davayı kazandı. Bu karar doğrultusunda g ö r e v d e n alındığımı, y e r i m e eski başka­ nın atandığını d u y d u m . Bu normal bir d u r u m d u . A n c a k eve gi­ derken u ğ r a d ı ğ ı m İstihbarat Daire Başkanlığında karşılaştığım İdare M a h k e m e s i Başkanı Cengiz A y d e m i r sohbet esnasında, davanın henüz bitmediğini ve kararın verilmediğini söyledi. Ben davanın kesin olarak sonuçlandırılmış o l d u ğ u n u söyleyince,

h â k i m "Hayır yanlışınız var, karar verilmedi," diye ısrar etti. Biz h â k i m i n bu sözlerini onca dava içinde bu davayı doğru olarak hatırlayamayabileceğine verip, m a h k e m e karar v e r m e s e tayi­ nim n e d e n çıksın diye d ü ş ü n d ü m . 416

2. Bölüm: Cemaat Bu arada tayinim çıkmadan önce, eski K O M Başkan Yar­ dımcısı Alper Yaz akaryakıt kaçakçılığı yaptığı bilinen Veysel Kadayıfçıoğlu adlı kişinin b e n i m tayinimin başka yere çıkarıl­ ması için çalıştığı haberini göndermiş ama ben bunu pek faz­ la ö n e m s e m e m i ş t i m . Bu şahsın, yaptığımız bir tahkikatta adı geçen bir mafya üyesiyle ilişkisi varmış. Biz operasyon öncesi

t ü m mafya ve mafya ile bağlantılı kişilerin mal varlığının tespit edilmesi için savcılık talimatı ile araştırma yaptığımız sırada, bu kişinin m i l y o n dolarlar seviyesindeki hesabının bulunduğu bir banka şubesi ona haber vermesi üzerine yapılan tahkikatı öğrenmişti. B u n d a n dolayı benimle ve tayinimi başka bir yere çıkartmakla uğraşıyormuş. D a h a sonra öğrendiğime göre, bu kişi Diyarbakırlı çok zengin bir holding p a t r o n u y m u ş . Aynı

z a m a n d a İçişleri Bakanı'nın oğlu Murat A k s u ile yakın ilişki içindeymiş. İrtibatlı olduğu mafya üyesine de bakanın oğlu üze­ rinden bir şeyler y a p m a k isteyen biriymiş. Ben g ö r e v d e n alınıp Edirne'ye tayin (sürgün) edildiğim sı­ rada h a s t a n e d e yattığımdan, personelin d u r u m u n u tam bile­ m i y o r d u m a m a bazı arkadaşlarım sürekli y a n ı m a gelerek bu haksızlığa karşı bir şeyler y a p m a k istediklerini söylüyor, bir

şeyler y a p m a k adına hükümette etkin kişilere ve başka çevrele­ re gidiyor, bu haksızlığı d u r d u r m a k için koşturuyorlardı. Kimi personel u z a k duruyordu, ben bunların ne yapacağını bileme­ y e n kişiler o l d u ğ u n u d ü ş ü n ü y o r d u m . Hatta bir şeyler y a p m a k için koşturan bu arkadaşlara, moral ve destek o l m a k adına ziyaret edin, onları da yalnız

diğer sesiz k a l a n personeli de

bırakmayın d i y o r d u m . Onların ne yapacağını bilmeyen insan­ lar olduklarını z a n n e d i y o r d u m . Onların da belli bir fikir, grup, c e m a a t i n a d a m ı olduğu, bu nedenle böyle bir tavır koydukları hiç aklıma g e l m i y o r d u . Birincisi iradelerini böyle teslim etmiş olacaklarını, bu kadar örgütlü olduklarını, bu tayinde cemaatin rolü o l d u ğ u n u tahmin e d e m i y o r d u m . Hatta bu iş için sürekli etrafımda k o ş t u r a n arkadaşlar, "Çıkıp b a s m a açıklama yapa-

417

H a l i ç ' t e Yaşayan Simonlar

. ..

lım, yolsuzluklara karşı görev yaptığımız için tayinimizin çık­ tığını, m a h k e m e kararının buna b a h a n e edildiğini söyleyelim," demelerine r a ğ m e n onları frenliyor, kendi işlerine b a k m a l a r ı m , basın açıklamasının fazla bir işe y a r a m a y a c a ğ ı n ı anlatıyordum. Ayrıca bazılarının bir yerlere casusluk yapacağını, bu konuda daha dikkatli olmalarını söylüyordum. İçlerinde Hasan diye bir komiser vardı. Bu komiser, Personel Daire B a ş k a n l ı ğ ı n d a k i bizim tayin evraklarını, benden önceki Daire Başkanı Coşkun Hayal'in idare m a h k e m e s i n d e n aldığı yürütmeyi d u r d u r m a ka­ rarını, daha sonra verdiği v a z g e ç m e dilekçesini, ardından tekrar kararın u y g u l a n m a s ı n ı isteyen dilekçeyi, gerçekte idare mahke­ mesinin dava h a k k ı n d a henüz karar vermediğini ortaya koyan belgeleri getiriyordu. K i m olursa olsun, istenildiğinde herkes hakkında d o s y a temin edebiliyordu. Personel İ ş l e r i n d e k i arka­ daşından aldığını söylüyordu A m a şimdi anlıyorum ki, perso­ nel işlerindeki arkadaşından değil, cemaatten alıyormuş. Daha sonra bu komiserin aslında bizdeki sırları alıp bir yerlere ve İçişleri Bakanı'na taşıdığını birinci ağızdan ö ğ r e n d i m . O gün benim etrafımda koşturan arkadaşlardan uzak duran pek çok kişiyi daireye ben almıştım; bana diğerlerinden daha yakın ol­ maları gerekirken uzak durmalarının planlı ve bir y e r d e n alı­ nan talimata dayandığını anlıyorum. Yeni ö ğ r e n d i ğ i m her şey beni şok ediyordu. Bu arada ha­ zırlığını yaptığımız mafya üyeleri ile ilgili o p e r a s y o n u İstanbul K o m birimi gerçekleştirmişti. Bu operasyonda, bizim tayinimiz­ le uğraşan ve akaryakıt kaçakçılığından servet kazandığı söyle­ nen Veysel Kadayıfçıoğlu isimli kişi de yakalandı. Ü z e r i n d e n çı­ kan notlar ve telefon irtibatları değerlendirilince, aslında hesap içinde hesap o l d u ğ u n u , beni tayin ettirme girişiminde birçok kişinin rol aldığını, dava açan eski Başkan'ı bularak o n u yeni­ den dilekçe v e r m e y e zorladıklarını, bu bahaneye sarılarak ta­ y i n i m i n çıktığını anladım. B e n i m y a n ı m d a çalışan müdürlerin, bazı siyasi kişilerin, bakanın yakınlarının, o p e r a s y o n d a zarar 418

2. Bolüm: Cemaat gören kişilerin ve eski B a ş k a n ' m z a m a n z a m a n bir araya gelip plan yaptıklarını, o l m a y a n m a h k e m e kararı var denerek hak­ kımda işlem yapıldığını anlamış oldum. B e n i m d a v a ve m a h k e m e kararı nedeniyle tayin e d i l m e m üzerine görevine d ö n d ü ğ ü söylenen eski başkan Coşkun Hayal de 2-3 ay gibi kısa bir süre bu görevde kaldıktan sonra bir ba­ hane ile ikna edilip başka bir ile Emniyet M ü d ü r ü olarak atan­ dı. Ardından b u g ü n k ü başkan A h m e t Pek'i K O M Daire Başkanı olarak atadılar. İkinci garip şey de tayin o l m a y ı i s t e m e m e m e rağmen hasta halimle apar topar Edirne'ye h e m de geçici gö­ revle gönderilmiştim. Bunun manası 24 saat içinde h e m e n

Edirne'ye gidip göreve başlamam gerekiyordu. Ankara'da kal­ mamı istemiyorlardı. Belki de Ankara'da yapacaklarını erken fark e d e c e ğ i m i düşünerek özellikle u z a k l a ş m a m ı istiyorlardı. T a y i n i m çıktığında, zoruma giden, tayin edilmiş o l m a m

değildi. Beni rahatsız eden, bu şekilde bir aldatmaca ile tayin edilmiş o l m a m d ı . G e r ç e k tayin sebebim olarak iki şey görülü­ yordu. Birincisi, yaptığımız enerji o p e r a s y o n u nedeniyle hükü­ met cenahı rahatsız olmuştu, çünkü tutuklanan bazı kişilerin hükümetteki etkin kişilerle kişisel yakınlığı bulunuyordu. İkin­ cisi ise, bu Diyarbakırlı kişiyle bakanın oğlunun ilişkileri dola­ yısıyla bizim giriştiğimiz mafya tahkikatı rahatsızlık yaratmıştı. Bu arada bazı kişilerin de benim görevden a l ı n m a m için çok farklı girişimlerde bulunduklarını ö ğ r e n m i ş t i m . Bakan dolaylı bir kanalla tayini kendisinin çıkarmadığını, başbakanın istedi­ ğini ima etmişti; o z a m a n bunu fazla inandırıcı b u l m a m ı ş t ı m . A m a daha sonra olup bitenlerle birleştirince, aslında a l ı n m a m ı isteyen b i r ç o k kişi ve çevrenin olduğunu a n c a k Başbakan ile çok yakın ilişkim var zannıyla kimsenin b u n a teşebbüs ede­ mediğini, g ö r e v d e n a l ı n m a m ı Başbakan isteyince diğer kişilerin de buna k a t k ı s u n d u ğ u n u anladım. Zaten kendisi de bunu Ali B a y r a m o ğ l u ile yaptığı bir sohbette söylemişti.

419

Haliç'te Yaşayan Simonlar

Sonra başka şeyler de ö ğ r e n d i m . Meğer b e n i m görevden a l ı n m a m için e p e y girişimlerde b u l u n u l m u ş . B u n l a r d a n biri çok enteresandı. Eskiden beri tanıdığım Kanal 7 Ankara tem­ silcisi Akif Beki ve o n u n vasıtasıyla tanıştığım A K P A d a n a mil­ letvekili Ö m e r Çelik ile ara sıra beraber y e m e k yer, sohbet eder­ dik. Bir ara bana, hükümetteki kişilerin yakınlarının izleme ve dinlemelere m u h a t a p olduklarına dair d u y u m l a r aldıklarından bahsettiler. Bir defasında Başbakanın eşi E m i n e Hanım'in din­ lendiğini de söylemişlerdi. Anlattıklarından bu dinleme işleri­ ni başkalarının (Jandarma vs.) yaptığından şüphelendiklerini zannettim. O n l a r a böyle bir şeyin gerçek olabileceğine hiç ihti­ mal v e r m e d i ğ i m i , d i n l e m e varsa aradan on yıl bile geçse sonun­ da b u n u n anlaşılacağını, hiç kimsenin b u n a cesaret e d e m e y e ­ ceğini söyledim. Belki h ü k ü m e t üyeleri dinlenebilirdi, bunun bir bahanesi o l u r d u ama eşlerin ya da yakınlarının dinlene­ bileceğini d ü ş ü n m e d i ğ i m i ifade ettim. Bu k o n u ş m a d a n epeyce sonra öğrendim ki, m e ğ e r K O M Dairesinin m a h k e m e kararı ile dinlediği bir y e r i E m i n e H a n ı m sıradan bir k o n u için aramış. Bunu tespit e d e n Polis Amiri d u r u m u Başbakan'a taşımış, bi­ zim tarafımızdan eşinin dinlendiğini söylemişler. Bu olaydan

b e n i m hiç h a b e r i m olmamıştı. Buna benzer belki de birden çok örnek olmuştur. Bazı m a k a m ve kişilerin yanlış yönlendirilmiş olduklarını t a h m i n ediyorum. Birbirinden ba