P. 1
Türkoloji Dergisi

Türkoloji Dergisi

|Views: 928|Likes:
Yayınlayan: Umud Urmulu
Türkoloji Dergisi
Türkoloji Dergisi

More info:

Categories:Types, Research, History
Published by: Umud Urmulu on Aug 16, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/01/2013

pdf

text

original

Sections

DİL VE EDEBİYAT ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ YAYINLARI: NO.

3

TÜRKOLOJİ DERGİSİ

XV. CİLT - 1 . SAYI ANKARA 2002

DİL VE EDEBİYAT ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ YAYINLARI: NO.3

TÜRKOLOJİ
DERGİSİ

XV.CİLT - I. SAYI ANKARA 2002

Türkoloji Dergisi
ISSN 0255-2981 Dil ve Edebiyat Araştırmaları Derneği Atlına Sahibi Prof. Dr. İsmail Ünver YAYIN KURULU Prof. Dr. Mustafa Canpolat Prof. Dr. Hamza Ziilfıkar Prof. Dr. İsmail Ünver Prof. Dr. Hasan Özdemir Prof. Dr. Ramazan Kaplan XV. CİLT İÇİN YAYIN DANIŞMA KURULU Prof. Kemal Eraslan Prof. Dr. Robert Dankoff Prof. Dr. Gyeörge Hazai Prof. Dr. Günay Karaağaç Prof. Dr. A. Bican Ercilasun Prof. Dr. Cemal Kurnaz Prof. Dr. Günay Kut Prof. Dr. Nuri Yüce Prof. Dr. Cahit Kavcar Prof. Dr. Leyla Karahan YAYINA HAZIRLAYANLAR Doç. Dı. Aysu Ata Doç. Dr. A. Melek Özyetgin Araş. Gör. Ramazan Bardakçı İLETİŞİM ADRESİ Dil ve Edebiyat Araştırmaları Derneği Gençlik Caddesi, No:61/12 06570 Maltepe/ANKARA e-posta: turkolojidergisi@yahoo.com

Ekol Y a y ı n e v i
İzmir Cad. İhlamur Sokak No: 5/41 Tel: 0 312 - 419 03 09 Fax: 0 312 - 417 54 50

Ankara - 2002

Türkoloji Dergisi'nin XV. cildi Kültür Bakanlığı'nın katkısıyla yayımlanmıştır. Bu münasebetle Eski Kültür Bakanı Sayın İstemihan Talay'a ve Bakanlığın ilgili personeline teşekkürlerimizi sunarız. Türkoloji Dergisi Yayın Kurulu

İÇİNDEKİLER
Yazılar

İSMAİL ÜNVER Doç. Dr. Şedit Yüksel AYSU ATA Derleme Sözlüğü'nde Geçen En Eski Türkçe Kelimeler II NURULLAH ÇETİN II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması ZUHAL KARGI-ÖLMEZ Meninski'nin Sözlüğündeki "Tartarca" Sözcükler ÜLKÜ ÇELİK-ŞAVK Kırını Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri ALİ EMRE ÖZYILDIRIM Nedim'in Meşhur Beytine Vakanüvis Es'ad Efendi'nin Şerhi GÜLŞEN SEYHAN ALIŞIK Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar NİHAYET ARSLAN İki Öncü Roman: Don Kişot ve Araba Sevdası ZEKİNE ÖZERTURAL Eski Türkçe tu- "kapamak" Eylemi Üzerine MEHMET VEFA NALBANT -DUK Eki ve Divânü Lûgati't-Türk'te -DUK Ekli Görülen Geçmiş Zaman Çekimi BİLAL ÇAKICI Kemal Edip Kürkçüoğlıı'nun Şiirleri GÜLSEL SEV /+Dan ... +A/ Yapısına İlişkin MİTAT DURMUŞ Bolşevik İhtilalinden Sonraki Azerbaycan Sahası Türk Edebiyatında Şiir ve Poeırıa Türü Tanıtma ve Değerlendirmeler FATMA S. KUTLAR Bursa Şairlerinin Vefeyatnamesi FATMA SİBEL BAYRAKTAR İhsan S. Vasfi, Irak Türkleri'nde Deyimler ve Atasözleri, Kerkük Vakfı, 20x13, 264 Sayfa, İstanbul 2001

1 5 19 61 75 139 145 163 181

193 205 247

261

269

299

Doç. Dr. Şedit Yüksel

(1921-1998)

Türkoloji Dergisi'nin XV. cildi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü emekli öğretim üyelerinden Doç. Dr. Şedit Yüksel'in anısına adandı. Aynı ana bilim dalının mensubu olarak merhum hocamız hakkında bu satırları yazma görevini ben üstlendim. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne kaydolduğumuz 1964-1965 öğretim yılı başlarında tanıdığımız ancak rahatsızlığı nedeniyle çok kısa bir süre kendisinden ders gördüğümüz değerli hocamız hakkında yazacağım bu satırlar, ne yazık ki anılarla yüklü olamayacak; onun nezaketini, derslerdeki titizliğini yeterince anlatamayacak; Fakülte Personel Dairesindeki dosyasında bulunan bilgileri aktarmakla yetinecek. Halime Hanım ile İsmail Bey'in oğulları Mehmet Şedit 1337 (1921) tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Tokat Horuç İlkokulunu, Tokat Ortaokulunu, İstanbul Vefa Erkek Lisesini ve 1944-1945 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünü bitirdi. 01.11.1945-31.03.1947 tarihleri arasında yedek subay olarak askerlik görevini tamamladı. Meslek hayatına Tokat Yeşilırmak Özel Lisesi edebiyat öğretmenliği ile başlayan (09.12.1947) hocamız bu görevden kendi isteğiyle ayrılmış (28.09.1948) ve Ankara V. Ortaokulu Fransızca Vekil Öğretmenliği göreviyle Ankara'da çalışmaya başlamış, bunu kısa süreli Ankara Tapu ve Kadastro Okulu Fransızca vekil öğretmenliği görevi izlemiştir. İkinci vekil öğretmenliği 01.04.1949 tarihinde sona ermiştir. Türk Eğitim Demeği Yenişehir Lisesinde 25.09.1949-01.06.1951 tarihleri arasındaki edebiyat öğretmenliği onun orta dereceli okullardaki son görevidir.

1

İsmail Ünver

Bu tarihlerde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Kürsüsüne asistan olmak üzere başvuran Şedit Yüksel, yapılan sınavı kazanarak (27.04.1945) asistanlığa atanmıştır (30.04.1951). Bir yıl sonra asaleti onanan Şedit Yüksel, doktora çalışmalarına başlamış ve "Şeyh Galip, Eserlerinin Dil ve Sanat Değeri" adlı doktora tezi ile 19.06.1954 tarihinde "edebiyat doktoru" unvanını almıştır. Çok değerli ve vefakâr eşi edebiyat öğretmeni Ayhan Yüksel Hanımefendi ile evlenmesi Dr. Şedit Yiiksel'e 1954 yılının getirdiği ikinci mutluluktur. Bu evlilikten İnci ve Tunca adlı iki çocukları dünyaya gelmiştir. Dr. Şedit Yüksel 27.03.1959 tarihinde doçentlik sınavına başvurmuş "Işk-nâme" adlı tezi Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan, Prof. Kenan Akyüz, Ord. Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat, Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Prof. Dr. Saadet Çağatay'dan oluşan jüri tarafından 17.10.1960 tarihinde kabul edilmiş; 03.11.1960 günü kollokyum, 14.11.1960 günü Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 231 numaralı sınıfta verdiği "Ali Şîr Nevâî'nin Edebiyatımızdaki Yeri" konulu deneme dersi aşamalarında başarılı görülerek "Üniversite Doçenti" unvan ve payesini almıştır. Doç. Dr. Şedit Yüksel 30.12.1960 tarihinde "eylemli doçent liğe atanmış ve ayın tarihte Böliimümüzdeki görevine başlamıştır. Doç. Dr. Şedit Yüksel, 1963 yılı kış aylarında İngiltere'de araştırma yapmak üzere 3 aylık izin istemiş, bu isteği Fakülte ve Üniversite tarafından uygun görülmüş, izin süresi bir ay uzatılmış ve 1964 nisan ayında Fakültedeki görevine dönmüştür. Değerli Hocamız 07.12.1964 tarihinde yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması tanısıyla Ankara Hastanesine yatırılmış; sonradan tanı ve tedavinin yanlış olduğu anlaşılmış, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi hastanelerinde yapılan tedavilerle tam olarak sağlığına kavuşamamış; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi raporuyla Ziirih Üniversitesi Hastanesinde 24.06.1965-21.07.1965 tarihleri arasında tedavi görmüştür. 22.07.1965'te görevine dönen Hocamız, rahatsızlığı uzun süreli çalışmaya engel olduğundan, Fakültece Ankara kitaplıklarında araştırma

Doç.Dr.Şedit Yüksel yapmak üzere görevlendirilmiş ve bıı görevlendirmeler birbiri ardınca yinelenmiştir. 14.10.1975 tarihinde emekli olmak üzere başvuran hocamızın bu dileği Rektörlükçe kabul edilmiştir. Doç. Dr. Şedit Yüksel hocamızın emeklilik işlemleri tamamlandıktan sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanlığına "Toplanacak ilk Profesörler Kumlunda okunması ricasıyla" 11.12.1975 tarihinde gönderdiği içten ve duygu yüklü yazısı, o kurulda okundu mu bilemiyorum; okunmuşsa dinleyenlerin hatırlamaları, o günlere yetinemeyenlerin de Doç. Dr. Şedit Yüksel nezaketini kendi satırlarında görmeleri için bu yazıyı aktarmak istiyorum: "Yüce Kıınıla Aralık 1975'te emekliye ayrılmış bulunuyorum. Siz değerli arkadaşlarıma ayrı ayrı veda etmeği çok isterdim. İçinde bulunduğum koşullar bu ödevi yerine getirmeme engel olmaktadır. Beni sizden ayrı kalmaya zorlayan güç ve üzüntülü günlerim boyunca göstermiş olduğunuz canlı ve sıcak ilgilerinize teşekkürü, yerine getirilmesi gerekli bir vicdan borcu sayıyorum. Hepinize 'Allah'a ısmarladık' diyor, hep böyle bir arada, sağlıklı nice çalışma yılları diliyorum. Saygılarımla. Eski Türk Edebiyatı Kürsüsü Emekli Öğretim Üyesi Doç. Dr. Scdit Yüksel" 6.1 1.1998 günü kaybettiğimiz değerli hocamız Doç. Dr. Şedit Yüksel'i rahmet dileklerimiz ve saygı ile anıyoruz.

Doç. Dr. Şedit Yiiksel'in Yayınları: 1. "Balzac (H.de)", Türk Ansiklopedisi, C.V. 2. "Barry (Mme.du)", Türk Ansiklopedisi, C.V. 3. "Şeyh Galip, Hayatı ve Sanatı" Türk Dili, S.22, (1953). 4. "Şeyh Galip'in Bilinmeyen Kasideleri", Devrim Gençliği, S. 19, (1954).

4

İsmail Ünver 5. "Biyografya" (ortak), Türk Ansiklopedisi, C.VII. 6. "Şeyh Galip Hakkında Notlar", Türk Dili, S.53, (1956). 7. Fuzulî Divanı (ortak), Türkiye İş Bankası Yayını, Ankara,

1958. 8. Şeyh Galip, Eserlerinin Dil ve Sanat Değeri\ Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi yayını, Ankara, 1963; 2. bs. Türkiye İş Bankası yayını, Ankara, 1980. 9. "Şeyh Galip", Türk Ansiklopedisi, C.XXX. 10. Mehıned, Işk-nâme, Ankara Üniversitesi, Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi yayını, Ankara, 1965. 11. "Işk-nâme Üzerine Açıklamalar", Türk Dili, S.220, (1970). 12. "Gün Işığına Kavuşturulan İki Yeni Eser", Türk Dili, S.237, (1971). 13. "Sohbetti'1-Esmâr Fuzulî'nin Değildir", Türkoloji Dergisi, C.IV, (1972). 14. "Kitabı Onurlandıran Koca Ragıp Paşa", Milliyet Gazetesi, 28 Nisan 1973. 15. "Koca Ragıp Paşa'nın Bilinmeyen Gazelleri", Türkoloji Dergisi, C.VI, (1974). 16. "Koca Ragıp Paşa'nın Ramazaniyesi", Türkoloji Dergisi, C.VII, (1977). 17. "Eski Edebiyatımızda Ramazan", Türkoloji Dergisi, C.VII, (1977). 18. "Koca Ragıp Paşa'nın Sanatında ve Yaşantısında Haşmet ve Fıtnat'ın Yeri", Türkoloji Dergisi, C.VII, (1977).

İsmail Ünver

Derleme Sozlfiğü'ndc (.ı s en En Eski Türkçe Kelimeler II
Doç. Dr. Aysu Ata*

Dil devriminin başlangıç yıllarında Anadolu ağızlarında kullanılıp da standart Türkçede bulunmayan kelimelere büyük önem verilmişti. Türk Dil Kurumu'nun kurulduğu yıl Hamit Zübeyr Koşay ve İshak Refet2 tarafından yayımlanan Anadilden Derlemeler büyük ilgi görmüştü. Türk Dil Kurumu da konuyla ilgilendi ve uzun yıllar süren bir derleme çalışmasına başlandı. Türkiye'de Halk Ağzından Söz Derleme Dergisi3 adı altında altı cilt yayımlandı. 1960'da yeni bir derleme faaliyetine başlandı. Daha önceki sözlüğü düzeltme, eksiklerini tamamlama ve genişletme amacıyla yapılan yeni derleme çalışmaları sonunda 12 ciltlik Derleme Sözlüğü4 (DS) ortaya çıktı. Derleme çalışmaları başlangıçta Türk dilini sadeleştinnede halk ağzından yararlanma amacı güdüyordu. Bu konuda fazla başarılı olduğu söylenemezse de Anadolu ağızlarının oldukça yetkin bir diyalektoloji sözlüğü meydana getirilmiş oldu. AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi. Bu yazı "Uluslararası Türkistan Halk Kültürü Sempozyumu" (25-27 Ekim 2000, Marmaris-Muğla)'nda bildiri olarak sunulmuş ve Muğla Üniversitesi Yayınları:23, Rektörlük Yayınları: 14, Muğla 2001, s. 35-43'te yayımlanmıştır. Fakat söz konusu yayında transkripsiyon işaretlerinin hiçbirisi tanımlanmadığından yazı anlaşılamaz duruma gelmiştir. Bu nedenle yeniden yayımlanması zorunlu olmuştur. 2 H. Zübeyr, İ. Refet, Anadilden Derlemeler, Hakimiyeti Milliye Matbaası 1932. ^ H. Koşay, O. Aydın, Anadilden Derlemeler //, TDK, C.I.19, Ankara 1952. 3 Türkiye'de Halk Ağzından Söz Derleme Degisi. C. 1: A-D, İstanbul 1939; C. 2: E-K, İstanbul 1941, C. 3: L-Z, İstanbul 1942; C.4: Ulama A-Z, İstanbul 1951; C.5: İndex, İstanbul 1957; C.VI: Folklor Sözleri, Ankara 1952. 4 Derleme Sözlüğü. 1. A, TDK Yayınları:211, Ankara 1963; II. B, Ankara 1965; III. C-Ç, Ankara 1968; IV. D, Ankara 1969; V. E-F, Ankara 1972; VI. G, Ankara 1972; VII. H-İ, Ankara 1974; VIII. K, Ankara 1975; IX. L-R, Ankara 1977; X. S-T, Ankara 1978; XI. U-Z, Ankara 1979; XII. Ek-I, Ankara 1982.

6

Aysu Ata

Söz Derleme Dergisindeki dil malzemesi çeşitli dilciler tarafından araştırma konusu yapıldı. A. Tietze, "Anadolu Tiirkçesinin Tabakaianışı 5 adlı yazısında Anadolu Tiirkçesinin esas tabakası Türklerin Ana do!uya gelip yerleştikleri anda kullandıkları dildir. Hemen söylemek lazımdır ki Oğuzların o zaman konuştukları Türkçe tarihsiz bir dil değildi, kendi tarihi gelişmesi neticesi oldukça kompleksleşmişti. Türklerin eski komşuları olan Toharlardan, Moğollardan alınmış kelimeler vardı, bilhassa kııvveli İran kültür tesirleri ve İslamlaşma devresinin yadigârı olan Arapça unsurlar boldu... diyerek Anadolu Tiirkçesinin ortaya çıkışını yedi tabakada değerlendirmiş, esas tabakayı Türklerin Anadolu'ya beraberlerinde getirdikleri dile ayırmış ve bu dildeki alıntı kelimelere dikkati çekmiştir. Tietzc'nin de dediği gibi bugün Anadolu ağızlarında Moğolca, Arapça, Farsçadan ve diğer pek çok dilden alıntı kelimeler vardır. Ve bu alıntı kelimeler üzerinde değerli çalışmalar yapılmıştır 6 . H. Eren'in bu konudaki eksikleri tamamlayan ve kimi yanlışları düzelten "etimoloji araştırmaları' ve "etimolojik sözlüğe katkılar" başlıklı yazıları konuyu genişletmiştir.

Bilimsel Bildiriler 1957, s. 71-76. G. Meyer, Tiirkische Sludien I. Die griechischen und romanisehen Bestandtheile iıv IVortschatze des Osmanisch-Türkischen, Wien 1893; A. Caferoğlu, "Azerbaycan ve Anadolu Ağızlarındaki Moğolca Unsurlar", TDAY 1954, s.1-11; H. Eren, "Anadolu Ağızlarında Rumca, İslavca ve Arapça Kelimeler", TDAY 1960, s. 295-371; A. Tietze, "Griechische Lehnwörter im Anatolischen Türkisch", Oriens 8 (1955), s.204-257; "Slavische Lehnvvörter in der türkisehen Volksspraclıe", Oriens 10 (1957), s. 1-47; "Direkte Arabische Entlehnungen im anatolischen Türkisch", Melanges Jcan Deny, Ankara 1958, s. 255-333; "Einige weitere griechische Lehnvvörter im anatolischen Türkisch", Nemeth Armağanı, Ankara 1962, s. 373-388; "Persian Loanwords in Anatolian Turkish", Oriens 20 (1967), s. 125-168; Wörterbuch der griechischen, slavisehen, arabisehen und persisehen Lehmvörter im Anatolischen Türkisch, (Derleyen: M. Ölmez), Türk Dilleri Araştırmaları Dizisi:26, İstanbul 1999.

5

Derleme Sözlüği'nde Geçen En Eski Türkçe Kelimeler

7

Gerçekte Anadolu ağız malzemesine, yurdumuza dalga dalga gelen çeşitli Türk boylarının söz varlıkları da karıştı'. Kırını Tatarları, Türkmenler, Azeriler, Uygurlar, Afganistan'dan gelen Kazak ve Tatar boyları Anadolu'nun potasında eriyerek, söz varlıklarından anılar bıraktılar. Yine Tietze'nin yukarıda işaret ettiği ve bizim de katıldığımız bir görüşle; Anadolu Tiirkçesinin esas tabakasını oluşturan Oğuzların Anadolu'ya gelip yerleştikleri anda kullandıkları dil tarihsiz bir dil değildir, Türk dilinin ilk yazılı belgelerinden yani VII. yy'dan başlayarak takip edebildiğimiz bir dildir. Bazı türkologlarca Eski Türkçe bazılarınca Eski Türkçe ve Orta Türkçe diye adlandırılan Türk dilinin VII ve XIII. yy.'lar arasındaki döneminde yazılı metinlerde geçen söz varlığının Anadolu ağızlarındaki tespiti çalışmamızın konusunu oluşturmaktadır. Bildiri başlığındaki "en eski" ifadesi, Türk dilinin bu dönemleri için kullanılmıştır. Köktürk, Uygur ve Karahanlı Tiirkçesi dönemlerine ait yazılı malzemelerde XIII. yüzyıldan sonra meydana gelen bağımsız yazı dillerinin özelliklerini tespit etmek mümkün olmuş ve bıı konuda pek çok çalışma yapılmıştır 8 . Özellikle Divanu Lügati't-Tiirk'te "Oğuzca" kaydıyla verilen dilbilgisi malzemesi ve leksik malzeme ortaya konulmuş durumdadır.

H. Eren, "Anadolu'da Kafkasya Türkleri", TDA Y-Belleten 1961, Ankara 1988, s. 319-357. 8 C. Brockelmann, "Mahmud Al-Kaşgari über die Sprachen und Stamme der Türken im XI. .lahrhundert, Körösi Csoıııa Archivum Bd. I (1921), s. 26-40; T. Banguoğlu, "Oğuzlar ve Oğuzeli Üzerine", TDAY 1959, s. 1-26; "Oğuz Lehçesi Üzerine", TDAY 1960, s. 23-48; R.R.Arat, "Anadolu-Türk Yazı Dilinin Tarihi İnkişafına Dair", V. Tiirk Tarih Kongresi, Ankara 1960, s. 228; Z. Korkmaz, Eski Türkçedeki Oğuzca Belirtiler", Birinci Türk Dili Bilimsel Kurultayı, 1972, (Ankara 1975), s. 433-446; "Kaşgarlı Mahmut ve Oğuz Türkçesi", Türk Dili (Divanü Lûgat-it-Türk Özel Sayısı), S.253 (Ekim 1972), s.3-19.

7

8

Aysu Ata

Ayrıca, VII ve XIII. yy yazılı metinlerinde geçen verilerin işlendiği sözlük ve etimolojik sözlük çalışmalarında kelimelerin Güney-Batı Oğuz grubu Tüıkçelerinden Osmanlıca veya Türkiye Türkçesi ile tespiti Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü ve Söz Derleme ndeki Dergisi, Derleme Sözlüğü yolu ile yapılmıştır. Derleme Sözliiğff

VII-XIII. yüzyıla ait kelimeleri ortaya koyarak VII. yüzyıl ile XX. yüzyıl Anadolu ağızları arasındaki dil bağını kurmaya çalıştığımız bu çalışmada, kelimelerin XIII. yüzyıldan sonra Türkiye Türkçesi ile yazılmış metinlerde geçip geçmediğini de Tarama Sözlüğü'ndeki tespitlerimiz ile belirtmiş bulunuyoruz. Ele alınan her kelime için söz konusu dönemlere ait metinlerden birkaç örnek verip, bu kelimelerin eski Türkçe dönemi sözlüklerinde ve etimolojik sözlüklerde geçtiği sayfa numaralarını vermekle yetindik. Derleme Sözlüğü' ndeki bu Türkçe verileri araştırmak, Orta

Tiirkçeden beri ağızlarda kullanılan ama standart dilin çevrimine girmeyen sözleri ortaya koymak her zaman bana çoşku veren bir düşünce olmuştur. Elbette uzun yıllar alacak böyle bir çalışmayı kısa zamanda tamamlamak mümkün olamaz. Derleme Sözlüğü nün A ve B ciltlerindeki Türkçe malzemeyi değerlendirerek Türkoloji Dergisfn in XIII. cildinde yayımladım. Üçüncü ciltteki (C-Ç) Türkçe malzemeyi burada görüşlerinize sunuyorum. İleride bütün bu araştırmaları bir kitapta toplayarak Anadolu ağızlarının yüzyıllara dayanan Türkçe söz varlığını ortaya koymak istiyorum. Bu karşılaştırmada kelimelerin anlam ve yapı bakımından aynı olması kuralımız olmuştur.

Derleme Sözlüğ'nde Geçen En Eski Türkçe Kelimeler

9

1. çabak DS III: 1030 çabak (I) "küçük cins balık." DLT 9 IV: 129 çabak "Türk gölünde bulunan ufak bir balık." [EDPT 1 0 395 çabak I (?çapak), DTS1 11 . 135, TDES 1 2 79 çapak] 2. çahşaDS 111:1040 çahşamak birbirinden ayrılmak, eskimek." (I) [cağşamak (II)] "gevşemek,

TS II I 3 :794 çahşamak "sarsılıp gevşemek, kağşamak." DLT 111:286 taş çahşadı, DLT IV: 130 çahşa- "çağıl çuğul etmek, takılan süs eşyası ses vermek." 3. çahşak DS 111:1040 çahşak (II) [çağşak (I)-2] "aşınarak dökülmüş dağ veya duvar yığıntısı, moloz." DLT 1:469 çahşak iize ot bolmas çakrak bile uwut bolmasr, DLT IV: 130 çaxşak "dağ tepelerindeki taşlık yer." [EDPT 412, DTS1. 142] 4. çakDS 111:1046 çakmak (V) "kötülük etmek" (bk. DS 111:1046 çakmakçı (I) "konuşan iki kişiyi kızıştırarak birbirine takan adam.") TS 11:803 çakmak (I) "2. kovlamak, gamzetmek, jurnal etmek."

9

B. Atalay, Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi l-lll, İV. Endeks, Ankara 19401943. 10 G. Clauson, An Etymological Dictionary of Pre-Thirteeth Century Turkish, Oxford 1972. " V. M. Nadelyaev, D.M. Nasilov, E.R. Tenişev, A.M. Şçerbak, Drevnetyurkskiy Slovar', Leningrad 1969. 12 H. Eren, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, Ankara 1999. 13 Tarama Sözlüğü, II. C-D, TDK Yayınları:212, Ankara 1965.

10

Aysu Ata DLT 11:17 ol ıkki kişi ara çakdı, DLT IV: 131 çak- " (Oğuzca)

kışkırtmak." [EDPT 405, DTS1. 140] 5. çal DS 111:1047 çal (VI) "1. ala renk, 3. kül rengi." DLT 111:156 çal koy" alacalı koyun"; KB I J 1098 yalın yüzliig
crdiıv biitıirdi sakal/kara kıızğıııı erdim kuğu kıldı çal.

[EDPT 417, DTS1. 137] 6. çslınDS 111:1056 çalınmak (VI) "dedikodu yayılmak", 111:1056 (VIII) "1. atıştırmak, az yemek, 2. hayvan az otlamak." DLT 11:149 at çalındı" yemin kötülüğünden at arıkladı", 11:150 söz beg kulakma çalındı, DLT IV: 133 çalın- "kulağına söz erişmek, arıklanmak, zayıflamak." (bk. DLT IV: 132 çal- "söz kulağa çalmak",
11:23 ol söziig menin kıılakka çaldı.)

[EDPT 421, DTS1. 137] 7. çart DS 111:1084 çart "suların getirdiği çörçöp." (bk. DS 111:864 cartı (II) "yarım, parça.")
DLT 1:341 bizin anda bir çart alğumız bar, DLT IV: 137 çart

"parça." (bk. DLT IV: 137 çart çurt "her şeyin ufağı, döküntüsü.") [EDPT 428, DTS1. 141] 8. çaruk DS 111:1085 çaruk [çaruh (II)] "çarık."
DLT 1:381 yadağ atı çaruk kiiçiazıık.

[EDPT 428, DTS1. 141 çaruk II, TDES 80 çarık]
14

R.R. Arat. Kutuügu Bilig. /. Metin. TDK Yayınları, Ankara 1979.

Derleme Sözlüğti'nde Geçen En Eski Türkçe Kelimeler 11 9. çav DS 111:1093 çav (V) "şöhret." TS 11:839 çav (I) "3. şöhret, nam."

11

KB 1711 biligsiz bediik bolsa devlet bile / biliglig bcdiikrck kii çav at bile, DLT 1:45 tııtğıl konuk ağırlığ / yadsıın çavvııı bodunka, DLT IV: 138 çaw "şöhret, şan, ses." (bk. U 1 5 II 59:4 ıitmiş çavıkm ış vacır psaklığ, AY 1 6 34e/16 çavıkmış atlığ, KB 5916 atın edgii bolğay çavıkğay özün, DLT IV: 138 çawık- "ün sahibi olmak, ünlenmek".) [EDPT 393, DTS1. 142] 10. çeçek DS 111:1105 çeçek (I) "çiçek." T T 1 7 V 10:105 ol Jjua çeçek tuta-, USp l s . 54:3 kır çeçek, DLT IV: 119 tiirliig çeçek yarıldı / barçın yadım kerildi. [EDPT 400 çeçek; DTS1. 143, TDES 91 çiçek] 11. çekik DS III: 1112 çekik (I) "serçe büyüklüğünde tarla kuşu." TS 11:848 çekik [çekük] "tarla kuşu, turgay." DLT IV: 140 çekik "serçeye benzer alacalı bir kuş ki siyah kayalıklarda bulunur." [EDPT 415, DTS1. 143 çekik I]

F.W.K. Müller, Uigıırica /, Berlin 1908; U II, Berlin 1911; U III, Berlin 1922: UIV, Berlin 1931. 16 C. Kaya, Uygurca Ahun Yanık, TDK Yayınları:607, Ankara 1994. 17 W. Bang, A. von Gabain, Tiirkische Turfan- Texte /, Berlin 1929; TT II, Berlin 1929; TT 111, Berlin 1930; TTIV, Berlin 1930; TT V, Berlin 1931. A. von Gabııin, R. R. Arat, TT VI, Berlin 1934. R.R. Arat, W. Eberhard. TT VII, Berlin 1936; A. von Gabain, TT VII/, Berlin 1954. A. von Gabain, W. VVintcr, TT1X, Berlin 1958. A. von Gabain, TTX, Berlin 1959. IK W. Radloff. Uigurische Sprachdenknıüler, Leningrad 1928.

15

12 12.çcküg ~çekük

Aysu Ata

DS 111:1116 çcküg "çekiç." DLT IV: 140 çekük "çekiç (Oğuzca) " [EDPT 415, DTS1. 143] 13. çepiş DS 111:1144 çepiş (I) [çebiç (I)-l, 2, 3] "1. bir yaşındaki keçi yavrusu, 2. bir yaşındaki dişi keçi yavrusu, 3. bir yaşındaki erkek keçi." TS 11:859 çepiş (çebiş) "bir yaşamış erkek keçi." DLT IV: 141 çepiş "altı aylık keçi yavrusu, çepiç." [EDPT 399, DTS1. 144, TDES 85 çepiç] 14. çennele- ~ çermelDS toplamak." DLT 11:231 çınvığ çermeldr, IV: 142 çermel- "bir şeyin ucu kıvrılmak, bükülmek." [EDPT 430, DTSl. 144] 15. çertDS 111:1148 çertmek "1. yontmak" TS 11:869 çert âleti "çerçi eşyası, çerçiye gerek olan şey." DLT 111:426 ol yarmak ııçm çertti\ DLT IV: 143 çert- "bir şeyin ucunu kırmak." [EDPT 428, DTSl. 144] 16. çetük DS III: 1152 çetük (I) "kedi" (bk. DS III: 1152 çetüklemek "kedi yavrulamak.") 111:1147 çermelemek "örtünün kenarlarını bir araya

Derleme S ö z l i ' n d e Geçen En Eski Türkçe Kelimeler TS 11:871 çetük "kedi." DLT IV: 143 çetük "kedi (Oğuzca)" [EDPT 402, DTSl. 145, TDES 88 çetik 2] 17. çıbık DS III: 1157 çıbık (I) [çıbıh] "çubuk."

13

AY 637:20 tal çıbıkı teg titreyir, U III 7:20 ljuanın çıbıkı teg.; DLT 11:3 ol atın çıbık birle çapdı; DLT IV: 144 çıbık "çubuk, yaş olan dal." (bk. DLT çıbıkla- "taze çubukla vurmak.") [EDPT 395, DTSl. 147] 18. çığ DS 111:1158 çığ (I) "süt kazanlarının üzerini kapatmak için kamıştan yapılan örtü, 2. çadırlarda kamıştan yapılmış bölme, 4. ucu dikenli bir çeşit kamış." TS 11:886 çığ (II) "çadırlarda çubuklardan örülmüş paravana gibi bölme." TT VII 24:10 bir çığ iki xwa\ DLT IV: 144 çığ "göçebelerin sele sazı -çığ ouı- ile yaptıkları çadır örtüsü." [EDPT 404 çığ I "reed", DTSl. 147 çığ I] 19. çığay DS 11:1158 çıgay "fakir." M III 1 9 35:10 yok çığay kap kara bodırn, KP 2 0 V:5 yok çığay emgeklig tmlığlarağ köriip ığladım, KB 3677 tapıığka öziinni çığay bil çığay / tapıığka çığay bil yazuklarka bay, DLT 111:239 könül kimin ' A. Von Le Coq, Türkische Munichaiccı A us Chotscho ///, Berlin 1922. .1.R. Hamilton, Budacı İyi ve Kötü Kalpli Prens Masalının Uygıırcası, (Tüıkçcyc çevirenler: E. Korkut-İ. Biıkan), Türk Dilleri Araştırmaları Dizisi: 11, Aı ıkın a 1998.
20 1

14

Aysu Ata

boisıı kah yok çığay / kılsa kiiçiin bolmas anı tok bay; DLT IV: 145

çığay "fakir, yoksul. Bk. çığan (Arguca)." (çığan için bk.: KT G10 çığım bodunıığ bay kıltım. kış.: DS 11:900 çığan (I) "züğürt, parasız") [EDPT 408 çığan; DTS1. 148 çığay, çığan] 20. çığır DS 11:1160 çığır (I) "karlı yerlerde kürekle açılan yol, 2. taşlı yol, patika, 3. iz." DLT IV: 145 çığır "dar yol, küçük yol, çığır." (bk. DLT IV: 145 çığırla- "çığır açmak, çığır açmağa yönelmek; karda ayağıyla yol açmak.", çığırlan- "çığırlar peyda olmak", (kış. DS 11:902 çığır açmak "karı ayakla tepeleyerek yol açmak." ) [EDPT 409, DTS1. 136 çağır] 21. çıkan21 DS III: 1165 çıkana "kız kardeşinin çocuğu, yeğen."
KT 2 2 Kİ3 tabğaç kağan çıkanı çan seniin keltr, DLT IV: 147

çıkan "yiğen, hala ve teyze oğlu." [EDPT 409 çıkan I "the son of one's maternal aunt", DTS1. 150 çıkan II] 22. çıkış DS III: 1168 çıkış (II) "fayda, kâr." TS 11:892 çıkış etmemek." etmemek "kazanç sağlayamamak, kâr

KB 5913 iiçiinçi tetıg uz bitigçi bol ur / kiriş hem çıkış bilse kazııak tolur, DLT 1:368 ol ışta çıkış yok, DLT IV: 147 çıkış "menfaat,

çıkar." [EDPT 412, DTS1. 151]
21 22

Yong-Sö Li, Türk Dillerinde Akrabalık Adları, İstanbul 1999, s. 183. T. Tekin, Orhan Yazıtları, TDK Yayınları:540, Ankara 1988.

Derleme Sözlüği'nde Geçen En Eski Türkçe Kelimeler

15

23. çiçe ~ çıçalak DS 111:1203 çiçe (II) "küçük parmak." DLT IV: 144 çıçalak "serçe parmak, sırça parmak". [EDPT 401çıçalak, DTSl. 147] 24. çik DS 111:1212 çik (III) "aşık kemiğinin çukur tarafı." (DS 111:1212 çik durmak [çik yatmak (II)] "aşık atıldığında çukur tarafı üste gelmek üzere düşmek.") DLT IV: 151 çik bök "aşığın sırtının tümseğinin yukarı gelmesi." (DLT IV: 152 çik tur- "aşık oyununda aşık yan yatınca çukur tarafı yukarı gelmek.") [EDPT 413 çik I, DTSl. 145 çik I] 25.çoğ DS 111:1257 çoğo "1. sönmüş ateşin kıvılcımlanması, 2. çok yanmış ateş."
TT IX:18-19 ıduk çoğ yalın üze, U IV 10:51 çoğm yalının kııtm

kıvıır, DLT IV: 155 çoğ "ateş alevi, ateş yalını." [EDPT 405, DTSl. 151 çoğ II] 26. çokraDS 111:1261 çokramak (II) "tencere içinde yemek kaynamak." (DS 111:1261 çokrak (I) "memba, pınar", Çokraşmak "1. toplanmak, birikmek, üşüşmek, kalabalık etmek, 2. gereğinden fazla çoğalmak", çokratmak "kaynatmak, pişirmek".) TS 11:938 çokramak "kaynamak, fokurdamak." (TS 11:939 çokraşmak "birbirine girer gibi görünmek, kaynaşmak.")
M III 9:15 çokrayıırlar kamşayıırkır, DLT 111:280 aşıç çoknıdı,

mınar çokradr, DLT IV: 156 çokra- "pınarda su ve tcnceredc bir şeykaynamak. (DLT IV: 157 çokraş- "çoğalmak ve dalgalanmak", çokrat"kaynatmak", çokrama yııl "suyu çok olan, fışkıran kaynak, fışkırma".)

16 [EDPT 410, DTS1. 154] 27. çömçe 2 3

Aysu Ata

DS III: 1284 çömçe (I) "1. kepçe, büyük tahta kaşık." TS 11:951 çömçe "kepçe." DLT IV: 158 çömçe "kepçe, çömçe (Oğuzca)". [EDPT 422, DTS1. 155, TDES 99] Bugün Türkiye Türkçesi yazı dilinde de kullanılan Sözliiğifnde geçen "en eski" kelimeler ise şunlardır: Derleme

DS 11:1067 çanak (III) "2. fincan, 3. ağaçtan ve madenden yapılmış kap." DLT IV: 134 çanak "kap kaçak (Oğuzca); çanak, tuzluk ve tuzluğa benzer ağaçtan oyulmuş kap.", DLT 111:109 er çanakyalğandı. [EDPT 425, DTS1. 138] DS 11:1209 çiğit (I) "çekirdek." DLT IV: 151 çiğit "pamuk çekirdeği (Arguca)." [EDPT 414, DTS1. 145] DS 11:1241 çit (IX) "1. göl kenarında sazlardan kurulan, kamıştan örülmüş bir çeşit ağ." Şu. 2 4 D8 çıt anda tokıtdım yay anda yayladım, DLT IV: 154 çit "kamıştan veya dikenden yapılmış duvar veya hüğ, çardak." [EDPT 401 çıt, DTS1. 151 çıt I]
23

A. Tietze'nin "Persian Loanvvords in Anatolian Turkish" (Orisens 20 (1967), s. 125-168) adlı makalesinde yer almayan bu kelime Farsça çamça'dan gelmektedir. Divan'da çömçe kelimesi için "Oğuzca" kaydının yer alması dikkat çekicidir. DS 1:744 boy (I) "çökeleğe katılan kokulu bir ot" anlamındaki Farsça böy kelimesi de Divan'da aynı anlamda ve yine "Oğuzca" kaydıyla yer almıştır. 24 Şine Usu Yazıtı: H.N. Orkun, Eski Tiirk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları:529, s. 170.

Derleme Sözlüğü'nde Geçen En Eski Türkçe Kelimeler II

17

Derleme Sözliiğifnde kelime başı ses tonlıılaşması dışında başka fonetik değişikliğin olmadığı ve aynı anlamda tespit ettiğimiz kelimeler ise aşağıdadır. Ancak buna geçmeden önce bu sözlükteki verilerin, ağız çalışmalarında kullanılması gereken hassas aletlerden yoksun ve ancak derleyicilerin dikkatlerinin ürünü olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. DS 111:854 camgur "şalgam 2 5 " DLT 1:457 çağmur: şalgam, çamğur: Bu da "şalgam"demektir; f. ile £ yer değiştirmiştir. [EDPT 408 çağmur, DTS1. 138, TDES 67 camgur] DS 111:863 carlaşmak 26 "gürültü yapmak." DLT IV: 136 çarlaş- "ağlaşmak, bağrışmak, kükremek.", DLT 11:210 oğlan çarlaşdı, yananlar çarlaşdı. [EDPT 430, DTS1. 141] DS 111:986 cişetmek "işetmek. 27 " (bk. DS 11:1240 çişlemek (II) "çocuk işemek.") DLT 11:307 urağutkençin [EDPT 431, DTS1. 146] çişetti.

I. Hauensclıild, Tiirksprachige Volksnamen für Krauter und Stauden, Wiesbaden 1989, s.35. 26 H. Zülfikar, Tiirkçede Ses Yansımalı Kelimeler, TDK Yayınları: 628, Ankara 1995, s. 411. 27 Bu kelime için Derleme Sözlüğü'nde "işemek" anlamı verilmiştir. Fakat giz, çocuğu çişet tanık cümlesinden anlamın "işetmek" olacağı açıktır.

23

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması Doç. Dr. Nurullah Çetin* Edebiyatın evrensel temalarından biri olan aşk, roman ve hikâye dahil olmak üzere genelde hemen hemen her edebî türde yer alan temel konulardan biridir. Biz bu bölümde üzerinde yoğunlaşılan ve romanların asıl omurgasını oluşturan "yasak aşk" temasının işlenişi üzerinde duracağız. "Yasak aşk" ifadesiyle kastedilen, evli erkek ya da kadınların; özellikle de kadınların yasal bir evlilik sınırları içinde kalarak başka karşı cinsleriyle gizlice yaşadıkları aşktır. Sosyal bir sorun olan eşlerin birbirlerini aldatmaları, hemen hemen her zaman ve mekânda devam edegelen bir olaydır. Kocalarında aradıklarını ve görmek istediklerini değişik nedenlerden dolayı bulamayan genç kadınların evli iken gizlice yaşadıkları yasak aşk teması, bir çok romanda ele alınmıştır. Yazarların bu temaya eğilmelerinde Fransız realist romancıların etkisi olduğu muhakkaktır. Ayrıca romanı sürükleyici, dikkat çekici yapan etkenlerden biri de okuyucunun gizli şeylere olan merak güdüsüdür. Evli iki insanın aşkı o kadar ilgi çekici değildir ama toplum, kanunlar ve din tarafından onaylanmayan ve gizli gizli yaşanan yasak bir aşk, okuyucu için oldukça ilgi çekicidir. Dolayısıyla romancıların böyle bir temaya yer vermelerinde değişik etkenler rol oynamıştır. Bu temayı irdeleyen yazarların çoğıı sosyal faydaya dönük olarak doğrudan doğruya ahlâkçı bir tavır içinde olmamışlardır. Ancak olayları sergileyiş biçimleriyle evlilik gibi temel bir sosyal kurumun sağlıklı yürüyebilmesi için nelerin vazgeçilmez olduğu konusunda uyarıcı olmuşlardır. İncelediğimiz romanlarda yazarlar, eşleri yasak aşka iten başlıca üç önemli etken üzerinde durmuşlardır. 1.Eşler arası uyum için arada büyük oranda yaş farkı olmamalıdır. 2. Eşler birbirleriyle her anlamda özellikle de duygusal anlamda bütünleşme içinde olmalıdırlar. Kocalar eşlerine yeteri kadar zaman ayırıp ilgi göstermelidirler. 3.Genç kızlar istemedikleri ile evliliğe zorlanmamalıdırlar. Biz yazımızda bu temayla ilgili olarak özellikle Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnû (1899), Mehmet Rauf un Eylül (1901), Saffet Nezihî'ııin
* AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi.

Nurullah Çetin

Zavallı Necdet (1902), Fatma Âliye'ııin Muhadarat (1892) ve Hüseyin Rahmi'nin Bir Muâdele-i Sevda (1899) romanları » üzerinde duracağız. Önce sırayla romanlar hakkında genel bir değerlendirmede bulunup, sonra evli kadınların hangi sebeplerden dolayı başka erkeklerle gizli aşk yaşamak zorunda kaldıklarını inceleyeceğiz. Bu dönem Türk romanında yasak aşkın bir başka boyutu da evli ya da bekâr erkeklerin Beyoğlu'nda tiyatro oyuncusu, şarkıcı ya da salt fahişe olan yerli ya da yabancı gayri ınüslim kadınlarla yaşadıkları aşklardır. Bu olgu, hemen hemen her romanda vardır. Biz bu incelememizde konunun bıı boyutuna girmeyeceğiz. Sadece yalı ve konaklarda yaşanan aile içi yasak aşklar üzerinde duracağız. Aşk-ı Memnu: "Aşk-ı memnu" temasının en belirgin bir biçimde ele alındığı bir eser olan bu romanda karı-koca arası yaş farkından kaynaklanan uyumsuz evlilik, üvey annelik, kıskançlık sorunları, maddî servetin tek başına mutluluğu sağlamaya yetmediği, beklentilerle gerçeklerin çatışması sonucu ortaya çıkan trajik dıırum işleniyor. Fakat asıl olarak roman, adından da anlaşılacağı gibi evli bir kadının yasak aşkının sebep ve sonuçları üzerinde yoğunlaşıyor. "Melih Bey takımı" diye bilinen aile, tamamıyla kibar âlemine mensubiyet iddia edecek kadar sağlam bir asalet sahibi değildir. Aile köksüzdür. Melih Bey, vefatından sonra Anadolu kıyısında bir yalı, bir de İstanbul'un her yanında meşhur olan "'Melih Bey takımı" adlı bir kadınlar grubunun dışında devam edebilecek hiçbir hatıra bırakmamış. Boğaziçi'nde hep kız evlât üreten Melih Bey'in yalısı zevk ve eğlencesiyle tanınmıştır. Melih Bey takımı elâlemin dedikodusuna aldırmaz. "Halka bakarsanız hiçbir şey yapmamak lâzım gelir. Bence insan halk için değil nefsi için yaşamalıdır" derler, bu onların felsefesinin özetidir. Bu aile, yarım asırdan beri bütün mesirelerin zarafet ruhu idiler. Bu özellik, onlara aileden kalan bir mirastır. ,r Melih Bey takımının eğlenmekten sonra en büyük ve önemli özelliği giyinmeleridir. İstanbul'un zevk ve eğlence hayatında çok meşhurdurlar. Bütün Göksu, Kâğıthane,

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

21

Kalender, Bendler müdavimleri onları tanır. Boğaziçi'nin mehtap âlemlerinde en ziyade onların sandalı takip olunur. En ziyade onların yalısının önünde durularak pencerelerine dikkatle bakılır, bir piyano sesine, perdelerinin arkasından fark edilen bir iki zarif gölgeye dikkat olunur. Büyükdere çayırında onların arabası takip edilir. Her yerde fark edilirler. İstanbul'un en iyi giyinen kadınlarıdır. Giyinişleri taklit edilemeyecek kadar zariftir. Batılı mağazalardan giyinirler. Bir bakıma moda önciisüdürler. Kumaş ve elbise beğenip seçmekte ustadırlar ve ince bir zevk sahibidirler. Mağazalarda Melih Bey takımının beğenisi ölçü kabul edilirdi. Firdevs ve kızları gençlik, giyiniş ve güzellikte erkeklerin beğenisini kazanmada yarış halindedirler. Aile, hafifmeşrep karakteriyle tanındığından kızların evlenebilmek için tek bir şansı kalır o da mesirelerdir. Göksu civarında Fiıdevs'in 18 yaşında evleneceği haberi duyulunca herkes hayret eder ve onunla evlenecek adama acırlar. Aileden Firdevs, 18 yaşında iken Rumeli sahilinin zarif bir yalısına gelin gider gitmez oraya aile unvanını da götürür. Kocasının ismi silinir ve yerine "Firdevs Hanımın beyi" denilir. Melih Bey ailesinin kadınları hep belirleyici ve baskın konumdadır. Firdevs, hoppa bir mizaca sahiptir. Dünyada güzel giyinmekten ve mümkün olduğu kadar eğlenmekten başka bir şeye önem vermez. Onun için koca, elbiseleriyle arabalarının masrafını teinin edecek bir kesedir. Oldukça serbest olan Firdevs, kocasında aradıklarını bulamaz ve kendisini hayallerinde aldatmış olan bu adama düşman olur. Kocalık vazifesini üstüne alır. Bir hafta içinde kocasını Melih Bey takımından yapar. Bir gün Göksu'da kocasının gözleri önünde Firdevs'in sandalına pembe bir zarf atılır, kocası kıskanacak olur ama Firdevs onu susturur. Zaman içinde kocasının kıskançlık duygusunu köreltmeye çalışır. Peyker ve Bihter'in doğuşu Firdevs'i çıldırtır. Kendisini gençliğinden ayırmak isteyen çocuklarına ve kocasına düşman kesilir. "Ömriiın sana çocuk yetiştirmekle mi geçecek?" diye kocasını azarlar, onu aşağılayıp senelerce cehennem hayatı yaşatır. Bir gün kocası dayanamamış, Firdevs'in bütün gizli saklı özel eşyalarını karıştırmış ve

Nurullah Çetin

gördükleri karşısında bayılmıştır. O zaman kızı Peyker 8 yaşındadır. Fazla zaman geçmeden Firdevs'in hafifliklerine dayanamayan kocası ölür. Firdevs, kocasının ölümüne biraz üzüldüyse de bir ay geçmeden tekrar mesirelere devam etmeye başlar ve zengin bir koca peşine düşer. Firdevs, kızları Peyker ile Bihter'i birer rakibe, onları böyle elinden ümitlerini ala ala öldürecek birer düşman olarak görür. Peyker'in evliliğine şiddetle karşı çıkar. Fakat engel olamaz. Nihat, maddî durumu pek iyi olmayan, Peyker'le İstanbul'un kibar hayatına karışmak hevesiyle evlenmiş menfaatçi ve gösterişi seven bir tiptir. Bu evlilikten sonra Firdevs kendini biraz yaşlanmış hisseder. Damadın gelip "valide Hanım efendi" demesi ona biraz daha yaşlandığını hatırlatır. Büyiik valide olmak tehlikesi onu iyice telâşlandırır. Çünkü o hep genç ve güzel kalmak isteyen, herkesin ilgisinin üzerinden eksik olmasını istemeyen Iıafıf bir kadındır. 45 yaşlarına gelen Firdevs Hanım, sürekli genç ve giizel görünmek hevesiyle beyazlayan saçlarını sarıya boyayıp yüzünün kırışıklıklarını gizlemek için düzgün sürer. Çocuk gördüğü kızları 25 yaşındaki Peyker ve 22 yaşındaki Bihter'le birlikte gezmeye çıktıklarında bütün gözlerin kendine yöneldiğini zanneder. Firdevs, Peyker'in çocuk doğurarak kendisini büyük valide etmesine tahammül edemez. Anneliği kabullenemezken büyük valide olmak hiç kabul edebileceği bir şey değildir. Bunu bir zül ve ayıp kabul ettiği için torunun annesine "abla", kendisine de "anne" demesini ister. Peyker'in kocası Nihat, bu üç kadına Adnan Bey'in Bihter'e talip olduğu haberini verdiğinde Firdevs buna çok sinirlenir. O, Adnan Beyin kendisine talip olmasını beklemiştir, kızını isteyince ne yapacağını şaşırır. Bunu bir türlü çekemez, kıskanır ve hırsından, kininden ağlar. 50 yaşındaki Adnan Bey, 30 yaşına kadar masum bir hayat geçirmiş, 16 sene evli kaldığı karısını 4 yıl önce kaybetmiştir. Bu dönemde karısı hep hastalıklarla boğuşmuş, Nihal adında bir kızı ve Bülent adında bir oğlu olmuştur. Boş vakitlerinde tahta oymacılığı ile uğraşan Adnan Bey,

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

23

Bihter'le evliliği en çok kızı Nihal'e kabul ettirememekten korkar. Çünkü Nihal, kendisiyle babasının arasına başka bir kadının girmesine dayanamayacak kadar zarif, hassas ve suda yetişmiş bir çiçeğe benzer. Annesinin ölümüne bile dayanamamış ve ondan sonra huysuzlaşmış, asabî bir kız olmuştur. Babasına çok bağlı olan Nihal, annesinden sonra babasını hem anne hem baba bilmiş. Bir süre babasıyla beraber yatmış, süzgün şimali, ince, nazik bir dal gibi bir kızdır. Bihter, yakışıklı, şık, zarif, zengin ve olgun bir kişi olan Adnan Beyle evlenip onıın o koca yalısına sahip olma hayalini kurar. Tantana ve servet emelleri vardır. Adnan Beyin kızına ve oğluna annelik etmeyi biraz tuhaf bulur ama kabullenmeye çalışır. Bilıter'e göre Adnan Beyle evlilik elemek, Boğaziçi'nin en büyük yalılarından birine sahip olmak demekti. Evlenmekten amacı, onun zenginliği sayesinde burjuva hayatı yaşamaktır; yoksa Adnan Beyi sevdiği için bu evliliği istiyor değildir. Onun için koca bir araçtır, amaç ise gösterişe, israfa dayalı maddî bir hayat sürmek. Bihter, Adnan Beyle evlendiği için çocuklarını ve yaşını engel olarak görmez. Ona göre asıl engel bu kısmeti çekemeyecek olan annesi ve Peyker'dir. Bihter, Adnan Beyi biraz da evde kalmak korkusuyla kabul eder. Firdevs, aradaki yaş farkından ve çocuklardan dolayı Bihter'in Adnan'la evliliğine karşı çıkar. Nitekim Peyker'in Nihat'la evliliğine de karşı çıkmıştı. Çünkü kızlarının evlenmesi demek, onun itibardan düşmesi, yaşlı görünmesi demektir. Adnan'ın çocuklarının Mile de Coıırton adında evlenmemiş, yaşlı bir kız olan Fransız bir mürebbiyesi vardır. Bu, servetinin son kırpıntılarını Paris'in Longchamps koşularında kaybedip intihar eden asilzade bir babanın kızıdır. Önce akrabalarının yanında kalmış, sonra Beyoğlu'na gelip bir Rum ailesine mürebbiye olmuş. Nihal 4 yaşındayken Adnan Bey bir mürebbiyeye ihtiyaç duyar. Bir sürü sahte, yalancı mürebbiyeyi denedikten sonra Mile de Coıırton'u bulur. Bu kadının İstanbul'da bir merakı vardı: Bir Türk evine girmek, bu Türk memleketinde bir Türk

Nurullah Çetin

hayatıyla yaşamak. Adnan Beyin yalısına bu hayalle, bir Şark evi hayaliyle girer. O, Batılı yazar ve ressamların Şarka dair hurafe ve efsanelerinden hatırasında kalan uzak yadigârlarla, bir Türk evinin böyle olabileceğini düşünmüştü. O, sofalı, kubbeli, Şark hal ılı, sedefli, sedirli, eli ve ayakları kınalı, gözleri sürmeli, başları yaşmaklı zenciyelerin darbuka çaldığı, giinıüş mangaldan anber kokuları gelen, nargile içilen bir Şark evi tahayyül etmişti. Ancak batılı tarzda döşenmiş Adnan Beyin yalısını görünce: "Sahih! Beni bir Türk evine getirdiğinizden emin misiniz?" (s.64) diyerek hayretini ortaya koyar. Hayalindeki Şark evini bulamayınca geri dönmek istemiş, ancak soluk, süzgün, hastalıklı şimali Nihal'e acımış ve sevmiş, onun için yalıda kalmayı kabul etmiş. Onun sevmek için büyük bir ihtiyacı vardı. Dünyada annesini tanıyamamış, babasını sevememiş, kimse için gönlünde bir bağlılık duymamış, sevmekten mahrumiyet içinde çırpınan bu bîçare kalbin yaşlanmış bekâreti, daima sarf olunacak bir şey arar. Etrafında bulunanları sever. Sevgi ihtiyacını çocuklarla, kedilerle, hizmetçilerle, papağanla giderir. Ev halkını sever. Nihal ve Bülent'e annesizliklerini unutturmaya çalışır. Çocuklarına Fransızca ve piyano öğretir. Adnan Bey, Bihter'le evlilik fikrini açtığında Mile de Coıırton: "Lâkin Nihal, lâkin Nihal!.. Bu onu öldürür, anlıyor musunuz?" der. Daha sonraları da Paris'e gitmeden önce Nihal'e "Behliil'den sakın" der. Dedikleri doğru çıkar. Dolayısıyla bu mürebbiye bu romanda bilge kişiliğiyle, şefkatli, iyiliksever bir tip olarak sunulur. İnce, narin bir dal gibi olan Nihal, yaramaz, hırçın bir çocuktur. Miirebbiyesini çok uğraştırmıştır. Bülent doğunca onu kıskanmış, daha fazla hırçınlaşmıştı. Ancak zamanla ona sahip çıkar, başkalarından kıskanır ve onu anne şefkatiyle benimser. Nihal bir işte sebat etmez, canı istediği işi yapar. Canı ne zaman isterse piyanosundan dikiş takımına, dikiş takımından gergefine geçmesine müsaade olunurdu. İhtiyar kız bu kelebek için başka bir çare bulamamıştı. Nihal, piyanosunda Klâsik Batı musikisine ait bir çok parçayı çalar. Daima sevilmek isteyen Nihal'in babasına bağlılığı tutku derecesindedir. Babasının yanında pek ziyade şımarır, geveze bir kuş, yaramaz bir kelebek olur. Mürebbiye Nihal'e

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

25

Bihter'in eve gelin olarak geleceğini haber verince önce kabullenmeye çalışır, fakat onun eve gelmesi, babasıyla arasına girmesi, evde her şeye karışması, evin tek hâkimi olması düşüncesi onu rahatsız eder. Babası vilâyetlerden birine memur olarak giden Behlül Galatasarayı'nda yatılı olarak bırakılmıştı. Haftada. bir amcası Adnan Beyin yalısına giderdi. Ciddî bir öğrenci olmayıp geleceğe ait bir ideali yoktur. Hayatı uzun bir eğlence olarak görür. İstanbul'un bütün eğlence yerlerini dolaşır ama o gerçekte hiçbir şeyden eğlenemez ama eğleniyor görünürdü. Kozmopolit ve yüzeysel bir kişiliği vardır. Kahkahaları, nükteleri, ahbabı çoktur. Niiktedan, hoşsohbet, güldürür bir gençtir. Nazarında kendisini dinleyip gülenler, bir alay ahmaklardan başka bir şey değildi. Asıl eğlenen kendisiydi. Etrafındakilere kendisinin zevki için ancak böyle lüzum gördükçe kullanılacak âletler kadar ehemmiyet verirdi. Başlıca merakı herkes tarafından taklit edilmekti. Giyinişi, tavırları, duruşu taklit edilirdi. Paraya, güzel giyinmeye önem verirdi. İnsanlara karşı sorumluluğunun onlarla beraber eğlenmek, memleketine karşı vazifesinin mesirelerinden istifade etmek olduğuna inanır. Haşarı, uçarı, hoppa, hafif bir genç ve ciddî bir ideali yok. Kendisinden 8 yaş küçük olan Nihal'le çocukluklarından beri dost ve arkadaştırlar. Behlül, Adnan-Bihter evliliğini şöyle değerlendirir: "Şık bir yenge, şık bir izdivaç, şık bir valide ile şık bir hemşire! Bütün şık!.. Biz de Melih Bey takımından oluyoruz."(s.92) Behlül'ün aşk felsefesi şu: "Asıl şiir kadınlardır, bu çiçeklerden teşkil edilerek odanızın yaldızlı hücrelerinde rakîk çiçeklerden muattar hatıralarıyla size gülümseyen demetlerdir. Ben, kucak kucak, etek etek o çiçeklerden toplarım, toplamak için bitmez, sönmez bir heves duyarım." Bihter yalıya gelin gideceği için birçok değişiklikler olur. Yeni eşyalar alınır, odalar düzenlenir. Mürebbiye Nihal'ı bu yeni annenin gelişinden kaçırmak ister. Babasının

Nurullah Çetin

elinden alınacağından korkan Nihal, gelecek kadından her şeyi hele babasını, Bülent'i, Beşir'i, bütün ev halkını, evi, eşyayı, hatta kendisini kıskanır. Bu sevilmiş şeylerin içine girmekle o kadın bunları çalacak, elinden alacaktı. Düğün sırasında çocuklar, Heybeliada'ya büyük halalarının yanına gönderilirler ve düğünden sonra dönerler. Evliliğin ilk günlerinde Nihal, Bihter'le dost olmaya çalışır. Bihter yalıya gelir gelmez belirleyici kişiliğini ortaya koyar. "Yalıya Bihter'in zevk mührü vurulmuştu. Kendi havasını hâkim kılmış, yalıya istediği şekli vermiştir. Bundan biraz rahatsız olan Nihal, zamanla huysuzlanmaya, o zamana kadar hiç yapmadığı şeyleri yapmaya başlar. Derslerine, piyanosuna hiç yapmadığı şekilde saatlerce kapanır. Adeta Bihter'in varlığından gelen huzursuzlukla ondan kaçar ve derslerine ve piyanosuna sığınır. Bıı evlilikten dolayı babasına kin duyar. Melih Bey takımı ve Adnan Bey ailesi birlikte Göksu'ya eğlenmeye giderler. Belılül, Peyker'le oynaşır, onu kendisi için nıev'ûd bir şükııfe, o muaşakalarından müteşekkil demetlere mutlaka ilâve olunacak bir süs olarak görür. Onu elde etmenin peşindedir ve şehvetli duruşu karşısında çıldırıp ona aşk sözleri söyler. Onu orada öpmek isteği duyar, fakat kocasına hıyanet etmek istemeyen Peyker, ona yüz vermez. Peyker, Behlül'e: "Ben kocama hıyanet etmek fikriyle evlenmedim"(s.l44), "Siz fena terbiye alınış bir çocuktan başka bir şey değilsiniz"(s.l61) der. Bu söz anlamlı ve imalıdır. Behliil. çiçekten çiçeğe konan bir kelebek gibidir. Peyker'e kur yapmakla yetinmez, onu bırakır, annesine yönelir. Firdevs ise Belılül'ün kendisini eğlendirmesinden memnun olur. Onunla hafiften muaşaka ederek şen kahkahalar eşliğinde oynaşır. Nihal, mürebbiyesine içini dökerek Bihter'in varlığından duyduğu huzursuzluğu anlatır. Annesinin niçin öldüğünü sorgular: "Demek şimdi ben hep böyle annesiz kalacağım öyle mi? Hep böyle, hep bu kadınla beraber.. Lâkin o yalnız annemin yerini değil işte babamın muhabbetini de çalıyor"(s. 150)

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması
Bihter, yavaş yavaş yalıdaki herkese düşman olmaya, onlara tavır almaya ve kendinden soğutmaya başlar. Adnan'ı bir koca olarak benimseyemez. Bir dost olarak, bir büyük olarak saygı duyuyor ama ona aşkını veremiyordu: "Onun dostuydu evet. bu adam için kalbinde derin bir hürmet hatta bir muhabbet vardı. Lâkin onun bütün ruh teslimiyetiyle karısı olamıyordu."(s. 169) "O zaman bu aşk. bu verilmeyen, verilemeyen aşk, kendisinden mukavemet olunamayan bir hakla alındıkça, vücudundan, kalbinden bir şey gasbedilmiş zanneder ağlamak, feryat etmek. ıstırabından kıvranmak isterdi. Demek kendisi için izdivaç bu idi, aşk bundan ibaret olacaktı, her zaman her zaman ondan böyle cebr ile aşk alınacaktı ve o ruhunun asıl aşkını vermiş olmayacaktı."(s. 169) Bihter, odasında yalnız kalıp uzun uzun muhakeme ve muhasebe eder. Evliliğinden tatminkâr değildir, ruhu, duyguları aç kalmış ve gençliği karşılığını bulmamıştır. İçinde bulunduğu karamsar durumu siyah bir gcce ile özdeşleştirir. Evlenirken pembe hayaller, büyük umutlar, parıltılı hayatlar özlemindeydi. Mavi hayalleri vardı ancak aradan bir zaman geçtikten sonra hayalleri kararmaya başlar. Aradığı mutluluğu, ruhsal ve duygusal doyumu yakalayamaz. "'İşte bu karanlık muaşaka hücresi... Ne bir şeffaf ufuk, ne bir parlak hande, ne bir uçan bulut parçası, hiçbir hatta hafif bir ziya, donuk bir kandil bile olmayacaktı, siyah mümkün olabildiği kadar siyah bir gece. O, bu karanlıkların içinde bir haşyet lerzişiyle titreyerek okşayıcı temaslarıyla inşirah veren serinlikler duyarak değil sanki bu karanlıklardan yağan siyah kar parçalarının tırmalayan temaslarıyla üşüyerek bütün gençliğin garam açlığını azim, boş bir siyah uçuruma gömecekti. Hep hep böyle olacaktı. Demek bu izdivaç o kadar arzu edilen, tahakkukuna o kadar çalışılan bu izdivaç işte şu karanlık şeyden ibaretti. Şimdi bu izdivacın meziyetlerini teşkil eden şeyler o genç kızlık yatağının üzerinde bir kavs-i kıızeh açan mücevherler, kumaşlar, ziynetler hep bir avuç hülya külleri şeklinde odanın karanlıklarına serpiliyor, dağılıyordu."(s. I 70)

27

Nurullah Çetin

Bihter, şeklen şaşaalı, zengin ve kocaman yalının tek hâkimiydi ancak evin ruhu ondan kaçıyor gibiydi. Uşaklardan harem halkına kadar herkes ona bir yabancılık ve düşmanlık hissediyordu. Yavaş yavaş evde huzursuzluklar artar ve gizli savaşlar başlar. Koca evde kimseyle samimî olarak dost olamamıştır, herkes onu hep yabancı ve düşman görür. Bu ortamda yalnız kalan ve bunalan Bihter, Belılül'ü sığınılacak bir liman olarak görür. Bihter, zaman zaman kendi içinde kendi kendisiyle mücadele halindedir. Annesine benzememek, kocasına ihanet etmemek için sürekli direnç göstermeye çalışır. Annesini ihtiyar bir kadın olmasına rağmen hafifmeşrep!iğinden, Behliil'le oynaşmasından dolayı kınar, onu eleştirir ve onun gibi olmak istemez. Annesine değil namuslu olan babasına benzemek ister. Annesinin babasına işkence ettiğini düşünür. Öte yandan ablası Peyker'i mesut görür. Çünkü o kocasını seven, Feridun adında bir çocuğu ve asude bir aile hayatı olan mutlu bir kadındır. Zannediyordu ki Peyker, babasına benzediği için hayatında mesut olacak ve o bir hata neticesiyle vücuda gelen izdivaçta bedbaht olacaktı. Bihter sevmek, sevmek istiyordu. Hayatında yalnız bu eksikti. Fakat hayatta her şey bundan ibaretti. Sevmek evet bütün saadet yalnız bununla elde edilebilirdi. Fakirane bir hayatı olsun yeter ki severek mutlu olsun istiyordu. Şimdi bu mutantan odanın servetleri içinde siyah mermerlerle örülmüş bir mezarda diri diri gömülmüş gibiydi. Nefes alamıyor, boğuluyordu, bu mezardan çıkmak, yaşamak, sevmek istiyordu. Genç, güzel, aşka ve şehvete susamış vücudunu baştan başa inceleyen Bihter, tatminsizliğine hayıflanır. Öyle bir aşk istiyordu ki onun ruhunda mest eden baygınlıklar bıraksın. Kendisine, kendi güzelliğine gülüyor ve böyle istifade olunmamağa mahkûm bu güzelliğe gülerken ağlamak istiyordu. Ona, sevmek, sevmek lâzımdı. Sevemeyecek olursa ölecekti. Fakat nasıl sevecek? Sevmek, bu artık kendisi için memnu, muhal bir şey değil miydi? Kocasına hıyanet etmek için mi evlenmişti? Bu sual müthiş bir istihza ile kulaklarında ihtizaz ediyordu.

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

29

Hep böyle vicdanı, evlilik sorumluluğuyla aşk duygusu arasında gidip gelen Bihter'in trajedisi şu: Hararetli bir aşk ihtiyacı ve bunu karşılamaktan uzak duran talihsiz ve denk olmayan bir evlilik arası çatışma. Bihter yalı halkını birer birer kovmaya başlar. Bülent yatılı okula verilir. Kardeşinden ayrılık Nihal'e ağır gelir, hüzünlenir. Bu ayrılığı bir türlü kabullenmek istemez. Nihal, hayatın acı gerçekleriyle yüzleşme konusunda çok nazik ve hassas bir yapıya sahip. Hayata hep toz pembe bir tülün arkasından bakar. Annesinin ölümü, babasının değişmesi, Bülent'in yatılı okula verilmesi Nihal'de ince kırılmalar oluşturur. Bir süre sonra aşçı Şakire Hanım, kocası Süleyman Efendi ve kızı Cemile gönderilir. Tüm bu olumsuzluk ve huzursuzlukların sebebi olarak Bihter'in aile hayatına girmesini görür. Bihter'in gelişiyle birlikte yalıda eski neşe ve huzur kaybolur. Bihter Behlül'ün odasına girip çıkmaya başlar. Birbirlerine aşk ve şehvet duygularıyla yanaşırlar. Odasında Behlül'ün topladığı İtalyan Operette kumpanyasının kadınlarının resimlerine bakar. Behlül'ün ahlâkî değerleri yoktur. Peyker'in kendisine vaktiyle yüz vermemesini onun ahmaklığına yorar ve Bihter'e sahip olmakla Peyker'den intikam almayı düşünür. "Kendi kendine: Ahmak bir kadın! Aptalca bir iffet! Diyor, sonra Nihat Beye karşı bu ismet sebatını o kadar yersiz buluyordu ki bundan Peyker için bir istihkar, kocası için de bir husumet hissi çıkarıyordu"(s.202) Bihter, düşüncesiyle duyguları arasında sürekli çatışma yaşar. Aklıyla bir kadın avcısı olan BehRil'den uzak durmak isterken duygularıyla ona yaklaşır. Behlül'e: "Peyker'den sonra ben mi?" der. Behlül de ona karşılık: "Hayır hayır Peyker'den sonra değil, her şeyden evvel siz, yalnız siz anİıyor musunuz? Hayatımda yalnız siz olacaksınız. Düşününüz bir kere! Ne için birbirimizi sevmeyelim!"{s.205) Bihter'in odasına gelip aşk vaad eden tavırlarından iyice etkilenen ve zaten böyle bir şeye hazır olan Behlül, Bihter sevdasına kendisini gittikçe kaptırır. Ona sahip olına duygusu onu iyice sersemletir ve artık eski ufak tefek aşklarını bırakıp kendisini Bihter'in büyük aşkına adar.

Nurullah Çetin

Behli.il daha önce Beyoğlu'nda birçok yabancı tiyatro oyuncusu, şarkıcı vs. kadınlarla aşk hayatı yaşamıştı. Bütün eski aşk hatıralarını bir tarafa bırakıp Bihter'e sahip olmak ister. Eski aşklarının resimlerini, mektuplarını atıp hayatında yalnız Bihter'in kalmasını ister. Behlül, evli bir kadın olan Bihter'le yasak aşkını kendi vicdanına anlatmaya çalışır. Ona göre elbette böyle bir kadın böyle bir kocaya sadık kalamazdı. Şu hâlde kendisinin bir kabahati yoktur ve asıl kabahat evliliğindir. Bu hıyanette kendisinin bir katkısının olmadığını düşünür. Burada, romanın adı daha iyi beliriyor: "Gizli, yasak aşk, bütün tehlikeleri ve zorlukları ile Behlül için daha cazibeli, daha ihtiraslı bir şey olacaktı. Bu geceden başlayarak ihtiras hayatını düşünüyordu. Herkesin gözleri önünde kimseye hissettirmeksizin sevişmek.. Oh! Bu gizli şeyde öyle küçük saadetler olacaktı ki onları o zamana kadar duyulmamış bir bahtiyarlık içinde yaşatacaktı."(s.213-214) Bihter, kendi kendine yaptıklarının muhasebesini yapar. Behliil'le olan ilk aşk günahı vicdanını rahatsız eder ve kendini kirli, murdar bir mahlûk olarak görür ve tam anlamıyla Firdevs Hanıma lâyık bir kız olarak değerlendirir. Çapkın bir çocuktan başka bir şey olmayan Behliil'e gerçek anlamda bir aşk duymadığını hisseder, niçin gidip adî bir sefile zaafıyla bu adamın kollarına atıldığını sorgular ve kendini suçlu bulur. Kocasına, vazifesine, herkese ve kendine karşı hıyanet etmişti. Kendinden ve hayattan iğrenir. Kendi içinde birbiriyle çelişen, çarpışan, çatışan duygular içinde bulunan Bihter, bu aşk günahında bazen kendini suçlar, bazen annesini, bazen Adnan Bey'i, zaman zaman da kendini kaçınılmaz olarak Behliil'ün malı olarak görür ve bu aşk günahlarını yine Behliil'ün kuvvetli aşkıyla temizlemeyi düşünür. Bihter işlediği aşk günahında kendi iradesine fazla bir pay biçmez. Bunda dış etkenlere fazlaca yer verir. O, kendini âdeta bu olaya iradesizce sürüklenmiş olarak görür. Yaşlı bir adamın kendisiyle evlenmesi, zenginlik, gösteriş ve lüks yaşama tutkusu uğruna denk olmayan bir evlilik yapması, aşk ve şehvet duygularının tatmin olmayışı ve Firdevs Hanım

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

31

gibi hafifmeşrep adî bir kadının genlerini taşıması gibi dış sebeplere bağlar. Doğrudan doğruya kendi iradesinin belirleyiciliğine yer vermez. Bihter"i, Behlül'e iten sebepler şunlardır:
1. Annesinden hafifmeşrep kişiliği. aldığı gayrimeşrıı ilişkilere açık

2. Önce kendisinin vali halkını düşman görerek itmesi, sonra onların oıııı yabancı bir unsur olarak görüp tavır alması; böylece ortaya çıkan sosyal anlamdaki yalnızlaşma süreci, 3. Adnan Beyin yaşının bir hayli ileri olmasından dolayı gençliğine, duygularına, aşkına, ruhuna, şehvetine karşılık verememesi. 4. Hayatın amacı olarak tensel zevkin dışında bir değer tanımaması. 5. Behlül'ün genç, yakışıklı tipi ve kadın avlamadaki usta kişiliği ve kendine şehvetle yaklaşması. Bihter, Behlül'le sevişmeye başladıktan sonra onu iyiden iyiye sevdiğini, ona âşık olduğunu anlar. Bu aşk günahının bütün meınnû (yasak) lezzetleri, onun aşk susuzluğunu öyle mest ederek teskin ediyordu ki artık bu sevdanın haricinde kalan hayatı siliniyordu. Bu muaşakaya bütün hüviyetiyle nefsini teslim ediyor ve şimdi bundan ne azap, ne küçük bir endişe hissediyordu. Bu muaşaka onlar için asıl tehlikeleriyle, zorluklarıyla cazibeli oluyordu. Herkesin gözü önünde herkesten saklanan, yalnız ikisine ait gizli bir hayat vardı ki bütün gizlilikleriyle onları daha ziyade birbirine yaklaştırıyor, münasebetlerine bir fazla samimiyet veriyordu. Bihter, yalı içinde kocasından, diğer insanlardan gizli bir şekilde tehlikelerin verdiği korkular içinde Behlül"le yasak aşk yaşamaktan zevk duyar. Aşkta azabını uyutacak bir sükun değil, böyle korkular, heyecanlar, titreyişler istiyordu. Yalı kadınları bir düğüne giderler. Düğünde kadınlar arası eğlenceler, konuşmalar, dedikodular, evlenecek gençlerin birbirlerini hangi yolla buldukları ve aracı kadınlar

Nurullah Çetin

canlı bir şekilde tasvir edilir. Düğün gecesi Nihal hayata, topluma, âdetlere, ailesine, Firdevs hanımlara dair pek çok dedikodu duymuş, onu rahatsız edecek bilgiler almıştır. Bu düğün Nihal'in hayat ve toplum gerçekleriyle ciddî anlamda ilk kez yüzleşmesine imkân veriyordu. Nihal bu düğün ortamından sıkılıp ürker ve gelin olup düğün yapmak istemez. Yalnız başına evinde yaşayıp gitmeyi, eskisi gibi yalnızca babasıyla beraber ömür sürmeyi ister. Nihal saksıda yetiştirilmiş çiçek gibi hayatın katı geçeklerine karşı dayanıksızdır. Babasına, evine, yalnızlığına sığınmak ister. Nihal, Bihter'e: "Siz beni herkesten uzaklaştırmak, yapyalnız bırakmak istiyorsunuz, işte geldiğinizden beri buna çalışıyorsunuz. Ben sizi hiçbir vakit sevmedim, sevemedim, sizden nefret ediyorum, işitiyor musunuz, sadece nefret!"(s.268) der. Fİıdevs Hanımın Adnan Beyin yalısına bir süre kalmak üzere gelecek olması, Nihal'i çıldırtır. Firdevs'in bu misafirliğinden Bihter dahil hiç kimse memnun değildir. Firdevs bacakları sızladığından iskemleye mahkûmdur. Behliil'e şuh tavırlarla, süzgün, âşıkane bakışlarla yaklaşır, onun elini hararetle sıkar. Bihter, romanda iradeli, belirleyici insan tipi olarak yer alıyor. Yalıyı yöneten odur. Belılül'ü emrine alır, kocası Adnan'ı istediği gibi kullanır, sevmediği insanları birer birer yalıdan uzaklaştırır. Belıliil, zamanla Bihter'le olan tekdüze aşk hayatından sıkılmaya başlar. Bihter'in tahakkümünden bıkar, kendisini onun elinde bir kadın hükmünde kaldığını hisseder, odasına gelinip aranılan, her arzu olundukça alınıp tasarruf edilen kendisidir. Bihter'in emrinde kullanılan, pasif kalan Behlül, bundan dolayı ondan sıkılır. Sevişmelerinde Bihter'in maddîleşmesi Belılül'ü bayağılaştırmaya başlamıştı. Bihter Behlül'iin her arzusunu hemen yerine getirir. Halbuki Behlül, reddedilmeye, yalvarmaya, istenen şeyin zor elde edilmiş olmasından lezzet almaya muhtaçtır. Behlül hürmet edilecek, zor elde edilecek, her isteğe teslim olmayacak, zaman zaman istekleri geri çevirecek, kendine yalvarttıracak kadından hoşlanır. Bihter'i gittikçe adî, bayağı bir orospu

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

33

gibi görmeye başlar. Onun her gece odasına gelip kendini kolayca teslim etmesinden sıkılır. Birkaç hafta küsmesini, bir süre dargın durmalarını sonra ona yalvararak, göz yaşları içinde onu özlemeyi ister. O kadar kolay düşen bu kadın, bütiin aşkını vermekte yine o kolaylıkla devam ediyordu. Onu gelip alan kadın hâlâ gelip almakta devam ediyordu. Onun ellerinde kendisini günahsız bir cinâyet aleti masumiyetiyle görüyordu. Halbuki Bihter'i sevememek onun için telâfi edilemeyecek bir zarar hükmünde idi. Bu kadını kendi kendisine öyle leziz bir sevda kevserine benzetiyordu ki doyduktan sonra yine hep içilmekte devam olunsun. Onu kaybettiği dakikadan başlayarak tekrar şiddetle isteyeceğinden emin idi. Behlül, çiçekten çiçeğe konan bir kelebek gibidir. Bihter'den bıkmış Nihal'e yanaşmaya başlamıştır. Nihal, Bihter'e piyano çalarken Behlül düşüncelere dalar, Bihter'le yasak aşkını sorgular, ondan yavaş yavaş soğuduğunu hisseder. Bütün bir kış mevsimini uyuşuk kediler gibi uykuda geçirmiş olduğunu hisseder. Adnan Bey, zaman içinde Bihter'le evliliğinin bir hata olduğunu anlamaya başlar. Kızı Nihal'in hırpalanmasına sebep olduğunu düşünür: "Bu izdivaç bir müthiş hata idi, bunu nihayet, Bihter'i kollarının arasında camit bir cisim ruhsuzluğuyla, ölmüş bir kadın hissizliğiyle, o derâğuşların heyecanlarından hisse alamayarak, gözlerini başka bir sevda hayali ararcasına onun gözlerinden ayırarak, vücudunu verip de asıl kadınlığının hararetini vermeyerek, hissettikçe anlamış idi. Bihter oıııın olurken kendisini başkasına veriyor gibiydi. En hâr, en haris buselerin altında dudaklarını müncemid bir nefesle donmuş bulur ve o saniyede aşkının en müteheyyiç ateşlerinin üzerinden bir kar rüzgârı geçerdi. Bihter'in gevşek kollarla ona sarılışları vardı ki itiyor, reddediyor zannettirildi; dudakları öyle buselerle uzanırdı ki ateşsiz, ruhsuz temaslarıyla rüyalarda alınan ölü, kuru buselere benzerdi; bütün aşklarında Bihter kendisini onun olmaksızın veriyordu."(s.313)

Nurullah Çetin

Adnan, Bihter'i kıskanıyordu, fakat kimseden değil kendisinden, kendisinin ihtiyarlığından, onun güzelliğinden ve gençliğinden, nihayet ona tamamiyle tasarruf edememekten müthiş bir kıskançlık hissediyordu."(s.314) Bihter evliliğini sorgular ve Behliil'ün yalıdan ayrılacak olmasından kaygıya kapılır: "Bıı izdivaç ona genç kızlık emellerini vermiş fakat kadınlığını aç bırakmış idi. Tamamiyle aklandığına, bedbaht bir kadın olduğuna çoktan karar vermiş idi. Sonra hayatının ufkunda bir saadet leın'ası belirmiş idi bütün ruhuyla kendisini ona vermiş idi. O sönerse ne olacaktı? Ebedî bir zulmet." Behlül, İstanbul'a gider ve 3 gün boyunca Beyoğlu'nda gezip tiyatro aktristi Kette ile sevişir. Bihter, saatlerce onu bekler. Dönüp dönmeyeceğinden endişeye kapılıp sinir buhranları geçirir ve bu arada hayatının, evliliğinin muhasebesini yapar: "Çoktan anlamış idi ki Peyker haklıydı. Küçük, fakir, adi bir izdivaç; fakat aşka, muhabbete miistenid bir izdivaç ki sizin ruhunuzu, hararetinin feyziyle ısıtsın, size çocuklar versin, bir kocanız, bir eviniz, bir hayatınız olsun ki onlarla sizin aranızda başka hiçbir şey olmasın. Eniştesine dair takdir hissine benzeyecek bir fikir taşımamakla beraber Peyker'i bahtiyar buluyordu: Madem ki kocasını seviyordu, o da kocasını sevebilseydi; fakat sevememişti ve asla sevemeyecekti. Demek bütün bir hayat işte bir hatanın kurbanı oluyordu. Bundan sonra saadet saklanmak lâzım gelen utanılacak bir aşktan ibaretti. Ve bu aşk, bir gün onun yüzüne müthiş bir tahkir sillesiyle çarparak "artık yetişir'" diyebilirdi. O zaman ne yapacaktı?"(s.324) Bir akşam Mile de Courton ödünç aldığı kitapları geri vermek üzere Behliil'ün odasına gittiğinde orada Bihter'i göriir. Bihter suçüstü yakalanmış gibi bir hisse kapılır. Mile de Courton, önce Paris'e sonra da taşrada sakin bir yerde huzur içinde yaşamayı plânlar. Ayrılmadan önce Nihal'e bir nasihatte bulunur: "Behlül'den sakın!"(s.331) Belıliil yalıya döndüğünde odasında Bihter'in unutulmuş bir mendilini bulur. Bunu alıp öper. (s.336)

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

35

Yalı halkı Bihter'in isteğiyle birer birer uzaklaştırılmaya devam eder. Nihayet ihtiyar kız mürebbiye Mile de Coıırton memleketine gönderilir. Nihal buna çok üzülür. Gittikçe yalnızlaştırıldığını hisseder. Nihal*i koruyup kollayan müıebbiyenin evde varlığı Bihter'i rahatsız ediyordu. Yalıdan gönderilen Mile de Courton'un odasına bir süre yalıda kalacak olan Firdevs yerleşir. Bir kenarda kendi haline terk edilmiş gibi duran Firdevs'e kimse ilgi göstermez. O, yaşlı, pörsümüş vücuduyla kendini hâlâ genç zannediyor, süslenip püsleniyor, evlenme hayalleri kuruyordu. Emma adında bir Alman karısı kendisine hizmetçi olarak verilir. Peyker'in ikinci çocuk yapmasına çok kızar. Bu kadının anneliğinde bir yırtıcılık vardı. Bu bir ana değil, kızlarının saadetine düşman bir rakipti. Firdevs, Behliil'e Nihal'le evlenmesini tavsiye eder ve bu mesele yalıda herkes tarafından konuşulmaya başlar. Bihter, Kette ile birlikte olarak kendisine ilk hıyanetinden sonra Behliil'e dargın durmaya başlar. Behlül'ün fikrince Bihter o kadınlardan biri idi ki onlara karşı hıyanet edilir fakat hiçbir vakit terk edilmiş olmak züllii bırakılamaz. Behliil'Ie Bihter arasında dargınlık, küskünlük, kaçış, kavga dönemi başlar. Fakat yasak aşk yaşamaya devam ederler.Bihter, Behlül'ün Nihal'le evlilik latifesine hiç tahammül edemez ve bu evliliği kesin biçimde engellemeye karar verir. Nihal'le evlilik fikri Behlül'ün aklına yatmaya başlar. O Nihal'i şöyle görür: "Nihal her manasıyla güzel değildi, onda güzellikten daha iyi bir şey vardı ki kaidesizliğiyle, tııhaflığıyla, gözü eğlendirerek cezbediyordu: Hoşluk.. Bütün vücudu, bütün siması ince şeylerden mürekkepti; garip bir tesadüf lâtifesiyle isminden bile ince ve uzunca boyuna fazla bir narinlik sirayet ediyordu."(s.357) Nihal, Nesrin ve Beşir'le 15 günlüğüne Heybeliada'ya halasının yanına gönderilir. Bir süre sonra adaya Behlül de gelir. Uzun uzun evlilik fikrini konuşurlar ve romantik bir aşk yaşarlar. Nihal, Mile de Courton'a mektup yazarak BehlüI'Ie evliliğini müjdelemek ister. Mektubu postaya

Nurullah Çetin

vermesi için hemen İstanbul'a gitmeye karar veren Behliil'e verir. Behlül mektubu cüzdanına koyarken bir kâğıt düşürür ama farkına varmaz. Behlül gittikten sonra Nihal, o kâğıdı alır ve okur. Yazı Firdevs'in kaleminden çıkmadır ve şundan ibarettir: "Hepsini itiraf etti. Artık o tasavvur mümkün değil. Bu akşam her halde burada bulununuz." Nihal bunları merak eder. Düşününce hepsini itiraf edenin Bihter olduğunu anlar. Hemen aceleyle hazırlanıp İstanbul'a gider. Firdevs o kâğıdı Ada'ya Behliil'e verilmek üzere Bülent'le'göndermişti. Nihal, Behlül'ün elinde daha önce gördüğü Bihter'in mendilinden oııun her gece Bihter'in odasına gittiğini anlar. Aldatıldığını, oyuncak yerine konduğunu düşünür. O gece Behlül yalıya gelir ve Bihter'e odasına gelmesini söyler. Bunu duyan Nihal düşüp bayılır. Bütiin yalı halkı Nihal'in başında toplanıp telâş içindedir ama Bihter yoktur. Adnan bir şeylerden şüphelenir. Nihal'in Bihter'le Behlül'ün ayakları altında yığılıp kalmasından bir şeyler çıkarmaya çalışır. "Nihal'i kendi saadetine hep kendisini düşünmesine feda etmiş olmaktan mütevellid bir azap ile kalbi kıvranıyordu."(s.435) Adnan evliliğinin büyiik bir hata olduğunu anlar. Habeşî köle Beşir, olan biten her şeyi bilir. Romanda gizli olaylara vakıf olan geriden gözlemci konumundadır. Nihal'e tek taraflı olarak âşık olur. Aşkını açamaz, karasevdaya tutulur, ama bu umutsuz bir aşktır. Bu yüzden çok kötü hasta olur ve veremden öliir. Nihal ise ona acır, merhamet eder ama aşk duymaz. Bihter'in BehlüI'Ie olan yasak aşklarını, Nihal'in yaşadıklarını hep bilen Beşir, geriden geriye olanları sessizce takip etmiştir. Beşir, kaç geceler soğuklarda, yağmurların altında, karanlık köşelerde gizlenerek sofanın şehnişinde saatlerle onları bekleyerek, yorulmaz bir tecessüsle takip etmişti. "Küçük hanımı öldürüyorlar" der. Gördüğü her şeyi Adnan'a anlatır. Adnan, duyduklarından deliye döner ve Bihter'i parçalamak ister. Bihter, her şeyin açığa çıkmasından ve bunun sonucu olarak Adnan Bey tarafından yalıdan atılmaktan ve elâlemin diline düşmekten korkar. Herkesin nefret ve alaylı bakışları arasında kötü bir kadın olarak yaşamaktansa ölmeyi daha iyi

11. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

37

görür. Sefil bir mahlûk olarak yaşamak istemez. Odasına çekilir, kapısını kapar, silâhı eline alır ve intihan düşünür. Bu arada Adnan Bey gelip kapıyı açmasını ister. Ancak Bihter kapıyı açmaz ve tabancayı kalbine doğrultup intihar eder. Behlül, Bihter'in intiharından biraz önce çeker gider. Bihter ve Behlül aradan çekildikten sonra baba Adnan ve kızı Nihal yeniden eski mutlu birlikteliklerine dönerler. Adnan, yalıdan kovulanları tekrar yalıya çağırır. Mile de Courton'u, Şakire ve kocasını geri getirtir. Bülent'i yatılı okuldan alır. Eylül: Mehmet Raufun Eylül'ü batılılaşmış burjuva sınıfının bireysel bir çerçevede kalan aşk ve eğlence hayatının, aşk acılarının, duygusal anlamda uyumsuz evliliğin bir romanıdır. Başlıca teması aşktır. Ancak burada ruhsal, duygusal ve sanatsal derinlikle bütünleşen bir aşk olgusu öne çıkarılıyor. Sıradan, maddî, tensel, şehvete dayalı bir aşk değil ruh güzelliği, kalp saflığı, sanat tutkusu, duygu inceliği ve yoğunluğuna dayalı bir aşk. Romanın merkez kişisi Suat'ın şu sözü eserin bir bakıma temasını veriyor: "Madem ki aşk ile saadet ne kadar mümkün değilse aşk ile namus da o kadar imkânsızdır. O hâlde namus ile sükûn ve rahat elbette tercih olunur."(s.242) Süreyya karısı Suat, annesi, babası, kız kardeşi Hacer, eniştesi Fatin ve hizınetçileriyle beş senedir aynı köşkte birlikte oturmaktadırlar. Süreyya'nın babası huysuz, geçimsiz, diktatör ruhlu, sert, eski kafalı, geleneksel anlayışa bağlı bir adam. Annesi ise yumuşak huylu, sabırlı, sakin, kocasının eziyetlerine katlanmasını bilen, Suat'ın ailede sevdiği tek kişi. Hacer, çocukluktan kalma bir afacanlığı olan, şen, ince, hoppa bir kadın. Kendisini gören mektepten kaçmış, komşu evinde oyun oynayan bir mahalle kızı zanneder. Güzel, yaramaz, yırtıcı, hırçın bir kadın. Mutlu olmadığı, ziyan edilmiş olarak gördüğü bir evlilik hayatı var. Daima cumbada oturur, gelip geçen erkeklere bakar. Şuh, şımarık erkek delisi bir kadın. Kocası Fatin ise bayağı, eski kafalı, menfaatçi, kayınpeder ve kayınvalidesine sürekli yaranma gayretiyle para sızdırmaya çalışan, pinti, iyi yaşamasını bilmeyen sıradan biri. Ensesi yağlı imiş gibi parlayan, kaleminde otura otura yaşlı memurlar arasında büyüyerek ihtiyarlamış, tembelleşmiş bir adam. Karısı Hacer kendisinden nefret eder.

Nııruliah Çetin

Süreyya'nın halasının oğlu Necip, ara sıra köşke misafir olarak gelir gider. İyi eğitimli, ince, sanatçı ruhlu, romantik, hovarda, kadın ruhundan anlayan asri bir genç. Serbest yaşamaya, gezip eğlenmeye alışmış biri. Dünya görüşünü ve yaşama amacını aşktan başka bir şey oluşturmaz: "Aşktan başka her şeyin boş olduğunu düşünüp hayata sarılarak bundan verebildiği kadar alınabildiği kadar zevk ve saadet almak hırs ve ateşiyle, hayatının müsaade edeceği kadar yaşamak ihtiyacıyla coşup yürürdü."(s. 180) Süreyya sıkıntılıdır. Suat'a göre kocasının asıl sıkıntısı uzun süre aynı köşkte oturmaktan değil, beş senelik hayatın yıprattığı kalpleri, insan kalbinin eskimeye olan kabil iyetindedir. Süreyya, büyük babalarını anlaşılmaz hesaplarla bu bağa, bu cehennem köşelerine köşk yapmalarından dolayı suçlar. O, asıl İstanbul'u İstanbul eden güzel yerlere gitmelerini ister. Suat'ın babasının verdiği parayla Boğaziçi'nde bir yalı kiralayıp hemen taşınırlar. Süreyya ve Suat, birlikte sakin bir ortamda, denizle baş başa, mutlu, eğlenceli bir hayat yaşamaya başlarlar. Süreyya çocuklar gibi şendir. En çok sabahı, güneşi, temiz havayı, yeşilliği ve denizi sever. "Suat her gün bu güneşle beraber uyanıyor, sıçrayıp camları açıyordu; o zaman içeri sabah, hayat, neşe, hele gençlik bütün bunlar her şey sade bu güneşle, sade denizin sesleriyle, odalarına, kalplerine hücum ediyordu. İnsanı gelip böyle koklayarak ısıtan, denizin körpeliği ile serin bir sıcaklık veren güneşle yıkanıyorlardı."(s.44) "Öğleden sonra balkona çıkıyorlar, kamış koltuklara uzanıyorlardı, hararet çoğalmış fakat aşağıda deniz hâlâ serin.. Onun seslerinde öyle çığırtkan bir ahenk çağlıyordu ki iıısan kendini yeşil suların arasında zannediyordu. Böyle bir iki saat devam ediyordu. Sonra gezmeye çıkıyorlardı. Akşam gezmesine. Bir arabaya atlayınca Büyükdere'ye doğru... Sonra gece. İstanbul'un en zarif, en süslü, en sakin geceleri... Aydınlığa lüzum hissetıneksizin semanın denize akseden bütün nurları o kadar şen o kadar gevşeklik veren ışıklar yağdırıyordu ki o gölgenin içine gömülmüş yarı ölmüş kalıyorlardı."(s.44)

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

39

Zamanla Süreyya karısı Suat'la yeterince ilgilenmemeye başlar, onu ihmal eder, yelkenli sandalıyla, kotra safalarıyla, deniz eğlenceleriyle kendi başına eğlenir. Dalgın mı. ciddî mi, havaî mi farkedilemiyordıı. Evde kaldıkça Bchice dadı ile şakalaşarak, Suat'ı öfkelendirerek, Necib'in piyano çılgınlığı ile eğlenerek tembel bir ömür sürüyordu. Musikiye karşı kayıtsız, ruhsuz, sığ ve kuru bir adamdır. Yalıda yalnız ve ihmal edilmiş bir hâlde kalan Suat, dikiş nakışla, piyano çalarak vakit geçirir. Bu yalnızlık ve ilgisizlik onu bunaltır, sevgi ve ilgi arayışına iter. Kocasında bulamadığı yakınlığı Necip'te bulur. Süreyya denizde eğlenirken yalıda Suat Necib'e piyano çalarak vakit geçirirler. Necip Suat'a piyano eserleri, notaları, operaları getirir. Her ikisinin geniş bir piyano kültürü vardır. Zamanla birbirlerine iyice âşık olurlar. Suat- Necip arası aşkı besleyen en önemli unsur, piyano ve sanattır. Necib'i Suat'a sırılsıklam âşık eden başlıca özellikler onun saf ve temiz ruhu, ince, hüzünlü, gamlı, kederli, zarif, sabırlı, gülümseyen, aristokrat, asil kişiliğidir. Necib'e göre Suat, saf, rakîk, pâk, nurlu ve ismetlidir. Suat'ı ulvî bir kadın olarak görür, onun safvet ve sükûnla dolu bakışına hayran olur. Necip hep tanıdığı kadınları düşündükçe ya sefaletin sevkettiği namusları bahasına servet ve tantana içindeki kızları yahut solan hayatının muhtelif sebeplerle solmuş evli kadınlarını görür. Pislik içinde ismet aramanın bulunmayacağı tabiî olan yerde inci avlamak gibi olduğunu düşünür. Böyle yüce meyillerle, kocasına rabıtasıyla temiz ve münevver kalmış kadınların ne kadar nadir olurlarsa olsunlar niçin bulunmayacağını kendi kendine sorar. Yaz mevsimi sona erdikten sonra yalıdan İstanbul'daki baba evine istemeye istemeye taşınırlar. Suat bu ortamdan özellikle de Hacer'in imalı konuşmalarından, miitecessis tavırlarından iyice bunalır. Bu arada Necip'le aralarında yanlış anlamalardan ve vehimlerden kaynaklanan kırgınlıklar, küskünlükler baş gösterir. Bir süre birbirlerinden kaçarlar. Biiyük acı çekerler. Suat Necib'in kendisini bırakıp Hacer'e eğilim gösterdiğini zanneder ve onu Hacer'den kıskanır. Bu kıskançlık onu yer bitirir. Bu küskünlük anlarında Necip kendini Beyoğlu'nun sefahet âlemlerine vurur.

Nurullah Çetin

Suat kocası Süreyya ile tekrar huzurlu, sakin bir evlilik hayatı sürdürmeyi umar. Hanımefendiye bakıp onun nasıl bir melek sabrı ile hayatına sarıldığını görerek bunda, bu mücadelede bir büyüklük bulur. Ona madem ki mesut olmak mümkün değildir, olmaya çalışmakta mesut olmazsa bile öyle görünmekte güzel bir metanet, bir kuvvet var geliyordu. O zaman tevekkülde bir muzafferiyyet değilse bile bir güzellik bahusus bir rahat bulunduğunu anlar. Halbuki hayata karşı isyan insanı hatta rahattan mahrum bırakıyor, felâketten felâkete değil, sefaletlere, hatta rezaletlere atıyor, levs içinde bile çalkıyordu. Demek hayatının Eylülünde de yeis ve fütur yerine takayyüt bir şeye yarayabiliyordu. Necip'le Suat'ın birbirlerine olan aşkları sönmemiştir. Uzun bir aradan sonra konuşma fırsatı bulurlar. Ağlayıp birbirine sarılarak aşklarını tazelerler. Necip her şeyi bırakıp kaçıp gitmeyi önerir. Fakat Suat, Süreyya'ya acıdığını onu bırakıp gidemeyeceğini söyler. Necip aşk yadigârı olan Suat'ın eldiveninin tekini çıkarır, hüzünlü bir şekilde çeker gider. Daha sonra evde yangın çıkar. Suat içerde kalır, Necip kurtarmak için içeri girer ancak o da kurtulamaz ve dünyada birleşemeyen iki âşık ölümde birleşmiş olurlar. Yangını muhtemelen Suat kasıtlı olarak çıkardı. Çünkü aşkıyla namusu yani evliliği arasında çözümsüz kalarak hayatını acıklı bir sonla noktalamak durumunda kalmıştır. Yapabileceği son şey, aşkı uğruna ölmek, hatta sevgilisi ile birlikte ölmektir. Şöyle düşünür: "Şimdi bütün istikbal endişelerini manasız görüyor hiç olmazsa beraber ölmek de mi yoktu, hiç olmazsa onun için ölmek de mi yoktu?"(s.264) Romanın adı, Suat'ın gençlik çağının tatmin edilmemiş aşk duygularının ümitsizce sararıp solmasını, Necip'le istediği gibi bir birlikteliği gerçekleştirememesini temsil eder. "Buna sonbahar demişler! Bu kadar güzellik ve sıcaklık verdikten sonra Eyliil'den daha ne beklenir? Malûm ya Eylül hüzün ve matem ayıdır. Bu söz üzerine Suat'a hayatının bu çağı ömrünün, kadınlığının eylülü gibi geldi. Eylül!... Öyle bir ay ki geçen her güzel günü için ona minnettar olmak lâzımdır. Eylül esef ve hasret ayıdır, içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için insan o güzel havaların devamlı yazın artık geçtiğini anlayıp esef eder ve hasret çeker."(s.l64)

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

41

Suat Necip'ten de hayal kırıklığına uğradığını hissettiği bir anda bu durumunu da Eylüle benzetir: "Ruhunun bütün iştiyakıyla ona sarılmışken ondan da böyle tahkir görmesi onun da böyle uzaklaşması o kadar acı geliyordu ki emellerinin bu çöküşü içinde tekrar "Ah Eylül.. Eyliil.. Hayatının saadeti bilmemekte, anlamamakta.. Halbuki onu yaşayıp bilmemek kabil değil.. Bir kere Eylül geldi mi nafile.. Hiçbir ümit.." diye inliyor."(s.238) Necip Suat'a olan ölümsüz aşkıyla evlilik kurumunun saygınlığı, ahlâk, arkadaşlık gibi değerlere karşı ihanet içinde oluşu arasında üzünçlü, acıklı kırılmalar yaşar. Onun trajedisi, aşkı ile aşkının gerçekleşmesine imkân vermeyen yasal bir evlilik olayı ve ahlâk anlayışı arasındaki çatışmadan doğar. Bu duygu çatışmaları arasında boğulur, zaman zaman yalıdan kaçarak kurtulmaya, uzaklaşmaya çalışır. Bunun yanında aşk en büyük değer olarak alınır. Namusla çatışması durumunda aşka öncelik tanınır. Nitekim Necip Suat'la olan aşkının önünde Suat'ın evli oluşuna bağlı namus olgusu bir engel olarak çıkınca Necip şöyle bir irdelemede bulunur: "Ah hayatın bu kadar fedakârlığa değecek nesi ve ne mükâfatı vardı? Böyle bir aşkı feda etmek için hayat, namus bize hiçbir şey mi veriyor, miskin bir rahattan başka ne veriyordu? Hayatta aşka galebe edecek hiçbir şey bulmuyordu. Beşer his ve isteklerinin en yücesi en mümtazı o idi ve bütün o yerleri onun huzurunda sade sükût ve tezellül etmek icap ederdi. Dünyada büyük, mütehakkim, tabiî ancak o vardı onun yanında her şey sunî, indî, itibarî kalıyordu.(...) Ah sade aşk, sade birbirini sevenlerin her şeyi unutup münevver, müzehhep gördükleri şiir rüyası ve heyecan var, sade o, sade o.. Ondan başka her şey boş, her şey hiç, her şey beyhude idi, o olmasa hiçbir şey olmazdı."(s.263) Suat'ın evi yakması, ölümsüz aşkına engel gördüğü ve aşamadığı evlilik kurumuna ve buna bağlı namus anlayışına bir tepkinin sembolü ve ifadesidir. Ondaki trajediyi doğuran unsur, mutlu olmadığı geleneklerin, kanun ve kuralların zoruyla uymak durumunda kaldığı evlilik kurumudur. Necip sürekli yalıya gelip gitmeye devam eder ve bu birlikteliklerde Suat'ın güzelliğine, sakin, olgun kişiliğine, ince ve derin ruhuna, asaletine âşık olur. Beyoğlu'nun ne kadar

Nurullah Çetin

tahammül edilmez bir hâle geldiğini oradaki bir takım renksiz çehreler, lâkayt dostlar, bîgâne kalpler görmekten bıktığını, oranın gürültüsünün, tozunun, güneşinin insanı boğduğunu belirtir. Romanda Türk toplumunun deniz eğlenceleriyle hemen hemen ilk kez tanışması olgusu da geniş bir yer tutar. Bunun yanında gelenekçi Doğu kültürüne bağlı Süreyya'nın annesi, babası ve eniştesi Fatin'den oluşan yaşlı kuşakla Süreyya, "Suat ve Necip'ten, duygu ve düşünceleriyle bunlara katılan Hacer'den oluşan batılı genç nesil arasındaki zevk, anlayış ve yaşama biçimi farklarının çatışması belirgin biçimde görülüyor. Bu kuşak çatışmasının en belirgin unsurlarından birisi ikamet edilen yer ve eğlenme tarzıdır. Eski nesiller denizden eğlence olarak pek fazla yararlanmamışlar, daha çok karaya, toprağa bağlı kalmışlardı. Anne babanın temsilcisi olduğu yaşlı kuşak, geleneksel Doğu medeniyetinin ve kara kültürünün insanlarıydı. Tamamiyle batılılaşmış olan Süreyya, Suat ve Necip, deniz eğlencesi neslinin ilk temsilcilerindendir. Bu kanalla batılılaşmış aristokrat sınıfın piyanoya ve denize bağlı eğlenceli yaşama biçimine genişçe yer veriliyor. Bu nesil farkını Süreyya şöyle ortaya koyar: "Ah bu çöl! Dedi. Şimdi farzet ki Boğaziçi'nde yahut meselâ Adalardayız.. Deniz yok mu deniz? En sıcak havalarda bile insana can verir! Serin., mavi., lâtif.. Halbuki burada poyraz çıkacak diye ta saat sekizi, dokuzu beklemeli. Duman, duman.. Külhan gibi!.. Sonra manzaranın dar sınırı, değişmez rengi. Düşün Suat, bir sandalımız olurdu. Sabahları erken, yahut akşamları geç vakit sen şemsiyeni kapardın ben küreklere sarılırdım. Mehtap olsun olmasın geceleri ne güzeldir!.."(s.7) "Fakat işte mümkün olmuyor, babam razı değil... Çünkü... Çünkü istemiyor, sevmiyor, hepsi işte bundan! Eğer o işte biz mesut olacağız. Bak, saadetimize ne kadar ehemmiyetsiz bir engel var."(s.8) Süreyya, dışa dönük tabiî ve maddî imkânlardan yararlanarak eğlenme isteğindedir: "Bir kere havasızlık.. Sıkıntı.. Biz papas değiliz ki bu manastırda yaşayalım. Hayat kalabalık, güzel hava içinde olur. Kalabalık içinde yalnız yaşamak, kalabalık içinde gezip beraber bir köşeye kaçmak, işte asıl zevk budur. İnsan kalpleri birbirine bağlılığın ne demek

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

43

olduğunu o zaman anlar."(s.8) Aynı anlayış doğrultusunda Necip köşkte oturanlara şöyle der: "Burada nasıl hayat geçiriyorsunuz bilmem ki!.. Zorla insan cehenneme girer mi?"(s,14) "Şimdi ada gittikçe güzelleşir. İstanbul'un en güzel yeri bu ayda adalardır."(s,15) Köşk ile yalı birbirine karşıt iki sembol olarak alınmış. Köşk, karaya bağlı, geleneksel, muhafazakâr yaşama biçiminin, yalı ise denize bağlı, yeşilliklere ve ufka açılan geniş hayata, eğlenmeye, modernliğe, batıya dönük yaşama biçiminin sembolüdür. Türk romanında genellikle Beyoğlu, daha çok mirasyedilerin hem kendilerini hem de ailelerini mahveden sefahet âlemi ve kötü bir alafrangalık mekânı olması açılarından eleştirilmişti. Önceki romanlarda genellikle alafranga tipler, Beyoğlu'na ve oranın en bayağı, en adî eğlencelerine gidiyorlardı. Bu romandaki batılı, modern tipler ise Beyoğlu bayağılığından kaçıp Boğaziçi asaletine kaçarlar. Mehmet Rauf, Beyoğlu'nu insanî ilişkilerin kokuştuğu bunaltıcı bir kent ortamı olarak sunuyor. Bunun karşısına saf tabiat ortamının bir köşesi olan Boğaziçi çıkarılır. Boğaziçi, havasıyla, deniziyle, yeşiliyle, sükûnetiyle, ferahlığıyla huzur duyulan, mutlu olunan saf tabiat ortamıdır. Süreyya, iki tarafı bütün ağaç ve çayır olan yoldan giderken uzak bir saadetten bahseder gibi çiftlik hayatından söz eder. Süreyya âsûde, sakin geçecek bir çiftlik ömrü için bütün bu sahte ihtişamları feda edeceğini temin eder. Ayrıca Beyoğlu'nun kirli kadınlarına karşı Boğaziçi'nin saf, temiz ve asil Suat'ı çıkarılır. Necip şöyle der: "Evet hususiyle kaldırımlardan geçerken uzaktan mağaza bebekleri gibi görünce... Beyoğlu tiyatrosunun seyyar aktrisleri hepsi öyledir. Asıl hayatlarının oyuncuları gibi unutmuşlardır. Onların ruhlarını arayacağınıza kutup keşfine çıkmış olsanız daha hayırlı olur. Bilir misiniz nefis kadınlar hangileridir? Temiz ruhlular! Sana cidden söylüyorum Süreyya saadetinin kıymetini bil!"(s.47-48) Romanda ayrıca evlilik kurumunun sorgulamasını da buluyoruz. Bu aynı zamanda Suat'ın neden yasak aşka yöneldiğini gösteriyor. Suat şöyle der: "Koca denilen birinin haklı haksız keyfine esir olmaktan başka bir şey olmayan mesut

Nurullah Çetin

denilenleri ise onun her türlü heveslerine şartsız boyun eğmekten ibaret evlilik ona menfur geliyordu. Artık Süreyya ona düşman görımüyordu."(s.l96) Zavallı Necdet: Saffet Nezihî'nin, Zavallı Necdet( 1902) adlı romanı büyük oranda Eylül romanına benziyor. Konusuyla, kişileriyle, üslubuyla ondan büyük izler taşıyor. O da aynı şekilde yasak aşkı konu ediniyor. Necdet Feridun, meşgul olduğu her kadını kendisine delicesine âşık zannetmek gibi bir aşk hastalığına tutulmuştur. Necdet, zengin, yakışıklı, şık, zarif, hülyalı, sevdalı bir genç. Şişi i 'de oturur. Arkadaşlarına uydurma aşk muvaffakiyetlerini anlatır durur. Ona göre önce kadınlar kendisine âşık olurlar ve bütün fedakârlığı onlar yaparlar. Necdet onları basit sebepler yüzünden terkeder. Birçok maceradan sonra kendisini mahvedecek olan büyük bir aşka tutulur. Nisan ayında Fener'de bir köşke taşınırlar. Komşuları Pembe köşkün kızı Meliha'nın çaldığı piyano sesi Necdet'i mesteder. Kendisini henüz görmediği hâlde uzaklardan zarif parmaklarıyla çaldığı tatlı, ince piyano, onun kalbinde derin bir aşk doğurur. Meliha, iyi eğitimli, Fransızcası, musikî bilgisi, görgüsü mükemmel bir kız. Necdet, sabahları kalkar kalkmaz pencereye oturur, gözlerini Pembe Köşkün sarmaşıktı odasına dikerek orada bir gölge, bir hayâl arar. Akşama kadar böylece devam eder. Akşam olunca da Meliha'nın çaldığı piyanoyu dinler. Sarışın kıvırcık saçlı Meliha'ya delicesine âşık olan Necdet karasevdasından yataklara düşer. Bu arada Meliha'nın ağabeyi Ferit Saffet Necdet'in kız kardeşiyle, Necdet'in Mekteb-i Sultanî'den arkadaşı İbrahim Şemsi de Meliha ile evlenir. Necdet erken davranmayıp Meliha'yı başkasına kaptırdığı için iyice perişan olur. Üstüne üstlük Meliha'nın nikâh şahitliğini yapar. Düğünden sonra birbirlerine gelip gitmeleri, görüşmeleri devam eder. Bu birlikteliklerde Meliha onlara piyano çalıp kitap okuyarak, şarkı söyleyerek eğlendirir. Zamanla Meliha da Necdet'ten hoşlanarak ona iyice âşık olur. Meliha, işinden başka bir şey düşünmeyen, manevralarda muvaffak olmayı gönül avlamaktan daha kolay ve şerefli bulan, karısıyla yeterince ilgilenmeyen ve sadece bir asker olan kocasında aradıklarını bulamaz. Musikiye, şiire, güzelliğe, her güzel şeye

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

45

tapan ince ruhlu, hüzünlü, içli, romantik yaratılışlı Necdet'ten hoşlanır. Meliha şiddetli, ihtiraslı bir şekilde sevilmek istiyordu. Halbuki kocası vazifesinin esiri ciddî bir askerdi. O, Meliha'nın aşk duygularını tatmin edemez. Meliha kadınlık vakarını, haysiyetini her şeyini ayaklar altına alarak boşanıp Necdet'le evlenmeyi düşünür. Ancak Necdet, iyilik gördüğü, samimî arkadaşı İbrahim Şemsi'ye ihanet etmek istemez. Necdet büyük aşkıyla namusu ve arkadaşına sadakat duyguları arasında sıkışır kalır. İbrahim Şemsi görev vesilesiyle bir süre Beyrut'a gider. Necdet Meliha'dan kaçıp Heybeliad.? ;a giderse de bir süre sonra adaya peşinden Meliha da gelir. Bir süre adada birlikte kalırlar. Necdet kaçmaya çalışsa da Meliha'dan kurtulamaz ve gizli aşklarına devam ederler. Necdet 26 yaşlarında iken halası, kızı Miizehher'i kendisine vermek istemişti. Miizehher, tahsili pek iyi olmayan, esmer bir kız. Ancak Necdet o vakitler Beyoğlu'nda hovardaca dolaşır ve Müzehher'le evliliğe yanaşmaz. Bu arada halası ile kızı İzmir'e taşınırlar. Müzehher uzun zaman Necdet'in aşkına sadık kalır ve kimseyle evlenmez. İzmir'deki hala ölünce Müzehher İstanbul'a Necdet'in köşküne taşınır. Müzehher Necdet'e hastalığında şefkatle bakar. Kız Necdet'e karasevdayla bağlıdır ancak Necdet, ona acır, merhamet eder ama sevemez. Buna karşın bütün hıyanetleriyle, kusurlarıyla, ayıplarıyla, hırçınlıklarıyla Meliha'ya deli gibi âşıktır. Meliha Necdet'i Müzehher'den kıskanır. Bu iki kadın Necdet'i paylaşamazlar ve sürekli bir mücadele halindedirler. İyi eğitimli, bilgili, kültürlü, görgülü, sarışın, batılı, Şişli'li, piyano çalan "beyaz bir Türk" olan Meliha, esmer, ud çalan Müzehher'i hisli, vicdanlı, terbiyesi noksan, aptal ve taşralı bulur. Necdet Meliha'ya olan iradesiz aşkını bir cinayet olarak görür. Aşkıyla vicdan azabı arasında bunalır. Günden güne sararıp solan ve ölüme giden Müzehher'le evlenmeye karar veren Necdet, bu evlilik için Meliha'dan izin ister, ancak Meliha karnında Necdet'in çocuğunu taşıdığını söyler. Bundan haberdar olan Müzehher Necdet'le evlenmekten vazgeçer. Müzehher hep fedakâr ve mazlum konumundadır, boııunda daha fazla dayanamaz ve kalp (malığından ve

Nurullah Çetin

veremden dramatik bir şekilde Necdet'e olan karşılıksız ve çaresiz aşkıyla ölür. Necdet ona karşı büyük bir vicdan azabı çeker. Oıııın kendi yüzünden öldüğüne dayanamaz. Müzehlıer'in mezarına sarı güller diker. Müzehher öldükten sonra Meliha Necdet'e boşanıp evlenme teklifini yineler. Fakat Necdet bu teklifi şöyle reddeder: "Vicdanıma muhalif bir harekete cesaret edemem. Kardeşim yerinde olan İbrahim Şemsi'nin boşadığı kadını ben alamam. Kendisine bilerek ölüm darbesi vuramam."(s.l85-

186).
Bir çıkış yolu bulamayan Necdet annesine ve İbrahim Şemsi'ye mektup yazarak intihar eder. Müzehlıer'in mezarının yanma gömülür. Meliha da Necdet'ten olan çocuğunu doğururken ölür. Onu da Necdet'in yanma gömerler. Böylece sağlıklarında birleşemeyen bu üç sevgili ölümde, mezarda birleşirler. Bu, eski Doğu halk hikâyelerinden gelen bir motiftir.
EyUil-Zavallı Necdet Benzerliği: Zavallı Necdet romanı,

hemen hemen tamamiyle denilebilecek ölçüde EylüVe benzemektedir. Konusuyla, kişileriyle, yaklaşım biçimiyle onun etkisini ve izlerini taşıyor. Eylül gibi bu roman da, aşk acılarından başka bir derdi olmayan zengin, yalı, köşk sahibi bir sınıfın duygu çatışmalarına ve trajedilerine yer veriyor. Süreyya ile İbrahim Şemsi, Suat ile Meliha, Necip ile Necdet birbirinin simetriği gibidir. Her iki romanda da aşk piyano ile, musikî duygusuyla birleşir. Her iki romanda da kendilerine ilgi göstermeyen, romantik, duygusal, şiirsel, içli, sevdalı kişiliklerden yoksun kocalarında aradıklarını bulamayan genç, güzel ve sevda yüklü kadınlar aile mahremiyetlerinde sürekli yer alan romantik erkeklerle gizli gizli sevişirler. Mulıâdarât: Ahlâk ve merhamet romancısı Fatma Aliye'nin bol olaylı, karmaşık, eııtrik unsur ve inandırıcılıktan uzak tesadüflerle dolu Muhadarat (1892) adlı romanında ahlâksız bir üvey annenin sebep olduğu sorunları, kötü niyet, düşünce ve eylemlerinin hem kendini hem de aile çevresini nasıl perişan ettiğini görüyoruz. Roman, kötülerin yaptıklarının yanlarına kâr kalmayıp birer birer cezalarını bulmaları, iyilerin de sonunda kurtuluşa ermeleri teması üzerine kurulu. İyilik ve kötülük değerlerinin çarpışması ve sonunda kötülüğün hüsran.

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

47

iyiliğin de zaferle sonuçlanması olaylarla ispatlanmaya çalışılmış. Dolayısıyla roman, okuyucuya olumlu değerleri aşılamayı amaçlayan sosyal faydaya dönük bir eser. Eğitici öğretici yanı fazla olan bir roman. Okuyucuya örnek bir model olarak sunulan, saf, temiz, iyi kalpli, yetim, fedakâr, merhamet timsali, hayatını başkalarının iyiliğine vakfetmiş, hep başkalarının iyiliği için çalışmış bir kızın şirret bir üvey anneden çektiklerine yer veriliyor. Ancak romanın önemli bir yönü, evli bir kadının yasak aşkını konu ediniyor. Biz de burada sadece bu boyutuyla ilgileneceğiz. Hatta bu bakımdan Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu romanıyla büyük benzerlikler taşıyor. Memur İhya Efendi'nin 19 yaşında Calibe adında bir kızı 16 yaşında da Nabi adında bir oğlu vardır. İhya Efendi ayrıca kardeşinden yetim kalan, Mekteb-i Tıbbiyye'de okuyan, '22 yaşındaki Süha'ya da bakar. Calibe ile Süha birbirlerini severler. Ancak daha çok serveti ve zengin yaşamayı seven Calibe'nin içinde Süha'nın sevgisiyle para sevgisi çatışır. Bu mücadeleden konforlu ve gösterişli yaşama tutkusu galip gelir. "Calibe hayalinde mücevherler ve mükemmel arabalar içinde iken Süha hatırına gelmiyordu. Hayır geliyordu ama hayalini kovuyordu. O debdebe içinde, o tekebbür halinde Süha'ya tenezzül edemiyordu. Zira bu servet ve samanı kendisine takdim edecek olan adam Süha olmayacağı malûmdu."(s.37) Calibe Süha'yı sevmesine rağmen fakirliğinden dolayı onunla evlenmez, onu küçümser.Calibe katı kalpli, tamamen maddeci, dünyacı bir kadın. Güzel ama kötü ahlâklı, entrikacı, şehvet ve gösteriş düşkünü biri. Sevgi, merhamet, iyilik, vefa gibi ahlâkî değerleri yoktur. 35-36 yaşlarındaki Saî Efendi zengin, bilgili, saf kalpli, ahlâklı, dürüst, iyi niyetli, kötülük düşünmeyen bir adam. Karısı öldükten sonra 8 yaşındaki kızı Fazıla ve 1 yaşındaki oğlu Şefık'e valide, hanesine müdür, kendisine zevce olmak üzere bir kadın arar. Tam bu sıralarda 19 yaşındaki Calibe bulunur ve onunla evlenir. Dilbaz Calibe, işvesiyle, diliyle, güzelliğiyle kocası Saî'yi esir alır, onu istediği gibi yönetmeye başlar. Saî, bütün iradesini ona teslim etmiştir. Eve tamamıyla Calibe hâkim olur. Kötü, zalim, şirret bir üvey anne kişiİiğiyle boy

Nurullah Çetin

gösterir. Fazıla ve Şefik'e her türlü zulmü reva görür. Kendi çocuklarına bütün imkânları seferber ederken Fazıla ve Şefik'i her şeyden mahrum bırakır. Ailede olan biten hakkında kocasına yanlış bilgiler vererek onu yanıltır. Saî'niıı komşusu Münevver, kocası öldükten sonra yeniden evlenmeyip oğlu Mukaddem'le yaşar. İradeli, fedakâr, namuslu bir kadındır. Oğluna iyi bir eğitim verdirir. Münevver zaman zaman gelip Fazıla ve Şefik'i bir anne şefkatiyle koruyup kollar. İki aile arasında Mukaddem ile Fazıla'nm nişanları takılır. Ancak Calibe, Fazıla ile Mukaddem'in evliliğini kendi entrikalarına engel olarak görür ve Fazıla'nm kendi çevresinden tamamen uzaklaşmasını ister. İhya İstanbul dışında bir memuriyete gider, oğlu Nabi ve yeğeni Süha, Saî'niıı konağında kalır. Süha kendisine iyilik etmiş olan Saî'ye kötülük yapmayı, ona ihanet etmeyi düşünmez ve Calibe'ye kötü gözle bakmaz. Ancak servet ve gösteriş taleplerini Saî ile evlenerek tatmin etmiş olan Calibe, aşk ve şehvet ihtiyaçlarını da Süha ile gidermek ister. Hiçbir ahlâkî değeri olmadığı için Süha'yı gizli gizli yasak aşk yaşamaya zorlar. Onu baştan çıkarmak için akla gelmedik hilelere başvurur. Süha ahlâkî değerler adına uzun süre ona direnir. Ancak Calibe şeytanca komplo ve tuzaklarla Süha'yı emrine boyun eğdirir ve onu iğfal eder. Sonunda Süha Calibe'nin şehvetine kurban gider, onun ağından kurtulamaz. Calibe konakta her türlü kötü emelleri için hizmetçi Reftar'ı kullanır. Ayrıca Reftar Nabi ile de gizli aşk ilişkisi içindedir. Calibe, Süha ile olan gizli aşk ilişkilerinin otaya çıkmaması için Fazıla'nm Mukaddem'le evliliğini istemez. Süha da Fazıla'yı kendisi istediği için bu evliliğe karşıdır. Calibe, Mukaddem'in Reftar ile yattığı iftirasını atarak Fazıla ile evliliğini engeller. Mukaddem, Fazıla ile evlenememenin üzüntüsü içinde perişan olur. Münevver Fazıla'yı kaçırmayı teklif ederse de Fazıla bunu kabul etmez. Çünkü o babasının iradesine bağlıdır: "Ben firar edemem. Ben pederime beni filanca adama veriniz diyemem. O pederimin hakkıdır. Ben kimsenin hakkını gasba kalkışamam!"(s.l22)

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

49

Yazar geleneksel bir anlayış olan ve kızın iradesini yok sayıp baba hâkimiyetini mutlaklaştıran töreyi onaylar gibidir: "Saî-Bir kızın zevç intihabı pederin hakkı olduğunu bilirsin değil mi? Fazıla-Şüphe yok efendim! Sai-Benim vazifem sana hükmetmek, senin vazifen de bana itaat etmek olduğunu biliyor musun yavrum? Fazıla-Evet efendim!"(s,142) Fazıla, tamamen Calibe'nin sözüne göre hareket eden babasından büyük eziyetler görür. Babası Fazıla'yı kaba saba, kültürsüz, hovarda, zengin bir adam olan Remzi adında biriyle evlendirir. Fazıla bilgi, kültür ve görgü bakımından kat kat üstün olmasına rağmen ona saygı göstermeye, onunla mutlu olamaya gayret eder. Fazıla Remzi istemediği için kitap okumayı bırakır. Onun sevdiği şeyleri yapmaya çalışır. Sevmese de kocasının istediği şeyleri yaparak mutlu olmaya çalışır. Hep fedakârlık yapan kendisidir. Remzi-Fazıla arası evlilik ilişkisi büyük ölçüde Fatma Aliye'nin kendi evliliğinden izler taşıyor. Bu arada Süha iffetli, namuslu bir aile kızıyla evlenip ayrı bir eve çıkarak Calibe'yi yüzüstü bırakır ve ondan intikamını almış olur. Fazıla kocasında aradığı mutluluğu bulamayınca kardeşi Şefık'e bir veda mektubu yazıp bir gece kendini denize atarak intihar etmek üzere ayrılır gider. Fakat kardeşi ve annesini düşününce bundan vazgeçer. Herkes onun denizde boğularak öldüğünü zanneder. Fakat Fazıla maceralı bir süreçten sonra Beyrut'taki Muhterem Efendi adında bir tüccarın konağına Peyman adıyla hizmet halayığı olur. Mukaddem de Fazıla'ya kavuşamamanın kederinden hastalanır ve doktor tavsiyesiyle Beyrut'ta tebdili hava için bulunmaktadır. Tesadüfler sonucu birbirleriyle karşılaşırlar ve zaman zaman buluşup uzun uzun konuşarak dertleşirler. Fazıla kendini hâlâ Remzi'nin nikâhlı karısı saydığından Mukaddem'le evlenmeye yanaşmaz. Bu arada Muhterem'in kızı Enise Mukaddeırı'e, oğlu Şebib de Fazıla'ya iyice âşık olmuşlardır. Fazıla fedakârlık timsali olduğu için Enise'ye acır ve Mukaddem'i onunla

Nurullah Çetin

evlenmeye ikna eder. Fakat Mukaddem onu sevemez, hep Fazıla'yı sayıklar. Şebib, Fazıla'ya kendisi ile evlenmediği takdirde intihar edeceği tehdidinde bulunur. Nabi'nin hovardalığına dayanamayan karısı Fevkiye onu konağından defedip Saî'ye gönderir. Remzi karısını bir zanparayia suçüstü yakalar, çıkan çatışma sonucu ölür. Calibe cariyesi Reftar ile işbirliği edip ev tutar ve gizli gizli fuhuş yaparlar. Ancak belâlı bir âşığı ile olan kavgaları polise intikal eder. Bundan haberdar olan Saî, Calibe'yi boşar. Reftar Saî'ye en başından bütün olan biteni, Calibe'nin tüm pisliklerini bir bir anlatır. Fazıla'nm günahsız olduğunu söylerler. Bunları duyan Saî'ye nüzul iner, Reftar'ı da kovar. Sokakta kalan Reftar dilenciliğe düşer. Daha sonra Fazıla ona maaş bağlar. Perişan olan Calibe'yi Süha evine alır. Ancak ondan iğrendikleri için sofralarına almazlar. Sevdiği adam Süha'nın, zevcesiyle mutlu hayatları Calibe'yi yer bitirir. Şefik yüzbaşı olur. Fazıla kardeşi Şefik ve babası ile buluşur. Fazıla Şebib ile, Şefik ile de Şebib'in kardeşi Rüveyde evlenir. Sonunda Saî, Fazıla, Münevver, Mukaddem, Şebib, Enise gibi iyiler bir araya gelip mutlu sona ulaşırlar ve hepsi de İstanbul'a yerleşirler. Romanda iyilik meleği Fazıla'ya kötülük eden, zulmeden insanların sonları çok kötü olmuş, böylece intikamı birer birer alınmıştır. Ahlâkçı bir bakış açısına sahip olan yazar, eserinde uzun uzun ahlâk ve iffet dersi verir. İffetsiz, namussuz, fuhuş yapan insanların durumları hakkında uzun eğitici bilgiler verir. "Dâmen-i ismet bir kere yırtılmaya görsün ne kadar tamir olunursa yamalı elbiseye benzer. İffet denilen mürg-i pâki kafes-i vücudda iken muhafaza etmeli. Bir kere uçuruldu mu bir daha ele geçmez. Alınları daima kapalı, yüzleri her zaman kara olur."(s.65) Romanda o dönemin düğiin âdetleri, eğlenceleri, kadınlar dünyası, giyim tarzları hakkında ayrıntılı bilgiler var. Bu arada geleneksel Türk kadın giyinme biçimiyle batılı giyim tarzı karşılaştırılır. "Modaya muvafık giyinen familyalardan bir müteehhil kadın ile bir kız elbiselerinden ve saçlarının nizamından anlaşılır. Fakat Türk hanımlarının telebbüs hususundaki serbestileri de işte yeni düğün evinde anlaşılır. Burada öyle balolarda olduğu gibi son modaya

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

51

muvafık olmak üzere hep bir örnek demek olan kıyafetler görülmez."(s.30-31) Aşk-ı Memnu'da da bu konuda geniş tasvirler var. Muhâdarât-Aşk-ı Memnû Benzerliği: Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu adlı eseri bazı noktalarda Muhadaraf a benziyor. İki roman arasında kişiler ve özellikleri bakımından çok benzerlikler var. Saî ve Adnan Bey'in önceki ölen eşlerinden bir kız bir oğlanları vardır. Karıları Calibe ve Bihter, genç, güzel, servete, gösterişe düşkün, tensel hazlardan başka hiçbir ahlâkî değere sahip olmayan, kocalarıyla aralarındaki yaş farkından dolayı kadınlıkları tatmin edilmemiş ve bu yüzden aşk ve şehvetlerini çevrelerindeki genç erkeklerle yasak aşk yaşayarak tatmin etmeye çalışan, kocalarına ve evlerine hâkim olan, iradeli, kötü üvey annelerdir. Calibe Fazıla'nın, Bihter de Nihal'in hayatını cehenneme çevirir. Bu genç kızların evliliklerinde yine en büyük engel, üvey anneleridir. Her iki romanda da bir üvey annenin ailenin saadetini özellikle de bir genç kızın saadetini mahvetmesi üzerinde durulur. İki romanda da üvey annelerin sonu trajik olarak biter ve babalar acı tecrübelerden sonra kızlarıyla tekrar bir araya gelirler. Behlül ile Süha ve Nabi arasında bazı benzerlikler var. Muhadaraf ta İhya, İstanbul dışında bir memuriyete gittiği için oğlu Nabi ve yeğeni Süha, Saî'nin konağında kalır. Aşk-ı Memnu'âz da Behlül'ün babası yine aynı şekilde İstanbul dışına bir görevle .gittiği için Behlül Galatasaray lisesine yatılı olarak verilir ve hafta sonları amcası Adnan'ın yalısına devam eder. Her iki romanda da üvey anne ve genç kız düğüne giderler ve uzun uzun düğün tasvirleri yapılır. Bir Muâdele-i Sevda: Deneysel bir aşk felsefesi olan Bir Muadele-i Sevda romanında Hüseyin Rahmi, istemediği hâlde aile zoruyla evlendirilen bir kadının asıl sevdiğine kavuşmak için başvurmak zorunda kaldığı olağanüstü hilelere ve sevilmeyen bir kocanın karısına olan tutkusunun onun felâketine sebep olması dramına yer veriyor. Buradan hareketle gençlerin kendi istedikleriyle, sevdikleriyle evlenmeleri gerektiği, aile baskısıyla sevgi dışı evliliklerin iyi sonuç vermediği tezi işleniyor. Hüseyin Rahmi, Naki Bey adında birinden bir mektup alır. Gerçekte çekmediği eziyet kalmayan adam karısına olan muhabbetini anlatılmaz olarak niteler ve "bu

Nurullah Çetin

olayın roman biçiminde anlatılmasını karımdan intikam almak için arzu ediyorum"(s.l6) der. 26 yaşındaki Naki, bir kış gecesi yazarın evine gelir, âleme ibret olsun diye hikâyesini anlatıp hemen İstanbul'dan uzaklaşır. Naki'nin başından geçen macerası şudur: Rahat ve şımarık büyütülen Naki, zengin bir ailenin tek oğludur. Gençliğinde şiire heves eder, sevdaya tutulur. Kızlar şairliği için değil, serveti için kollarına düşer. Her kızda ayrı ayrı tat bulur. Gençlik sarhoşluğuyla hayata hep hayallerin arkasından bakar. İki evlilik yapar fakat ikisinde de karıları güzel fakat aptal, cahil oldukları ve şiirden anlamadıkları için onları boşar. Üçüncü evliliğini Bedia ile yapar. Bedia'nın sevdiği başka bir genç vardır ve ailesinin zoruyla evlendirihniştir. Naki'ye daha ilk gerdek gecesinden itibaren yüz vermez. Bedia, kibar bir ailenin kızıdır. Fransızca, Türkçe, dikiş, nakış, piyano, keman bilir. Naki, onun asaletine, kültürüne ve zekâsına hayran kalır. Bedia, Naki'den önceki iki karısının hesabını sorar. Onlara haksızlık yaptığını söyler. Birinci karısı Naki'nin sevgi ve özleminden ölmüştür. İkinci karısı tekrar Naki'ye varmak için hoca hoca dolaşmaktadır. Bedia'nın isyankâr tutumuna dayanamayan Naki, onu babasının evine gönderir. Fakat Naki, Bedia'ya hayran olmuş, ona olan aşkı gittikçe çoğalmış ve onu boşamaktan vazgeçmiştir. Tekrar onu evine getirmenin yollarını araştırır. Bir süre hovardalığa dalar ve bu arada Bedia'ya benzer orospulardan haz duyar. Fakat çabuk elde edilen kadınlardan, kolay sevişmelerden bıkar, kızın ayaklarına kapanarak ricalar etmek, yalvarmak, sonra ağlaya ağlaya çarpıntılar içinde uyanmak gibi rüyalar görmeye başlar. Bedia gibi kolay elde edilmez, kuvvetli siperi fethetmekle şimdiye kadar tatmadığı sevda zevkini bulacağına inanır. Artık onda bir yaşama isteği hâline gelen bu hedefe varmaktaki zorluklar arttıkça bu arzu da gönlünde o oranda şiddetlenmektedir. Naki Kâğıthane gezmelerinde Bedia'ya rastlar. Onunla konuşabilmek için ısrarla onu takip eder. Uzun bir zaman sonra Bedia tekrar Naki'ye dönmeye karar verir. Bir süre mutlu bir birliktelikleri olur. Altı ay sonra Bedia tekrar huysuzlanmaya başlar, asabîleşir. Doktorlar serbest bırakılmasını isterler. Bedia istediği gibi hareket etmeye başlar. Bu arada Nazire adında bir kadın Naki'ye Bedia ile kocası Fatin'in gizli bir aşk yaşadığını

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

53

söyler. Buna göre Fatin ve Bedia gençliğinde birbirlerini severlermiş ancak nasılsa evlenememişler. Aynı gün Fatin Nazire ile Naki de Bedia ile evlenmiş. Mektuplaşmaya devam etmişler. Nazire bu mektupları Naki'ye verir. Bedia bu mektuplarında "siz o Nazire'den boşanınız ki ben de Naki'den kurtulma çaresine bakayım" der. Bedia, Fatin ile aşk ilişkisinde Naki'yi araç olarak kullanmıştır. Naki'nin gerçek sandığı o evlilik kendisi için bir dram, Fatin ile Bedia için bir komediden başka bir şey değildir. Bedia son olarak Naki'ye şu oyunu oynamak ister: Kendinin sever görünerek bu yalancı muhabbetinin sıkıcı, rahatsız edici kıskançlıklar, dayanılmaz hırçınlıklarla çekilmez bir dereceye vardırarak Naki'yi önce canından sonra kendinden bıktırıp başarı sağlamak ister. Fatin'den de bir yolunu bulup Nazire'yi boşamasını ister. Bedia Fatin ile gizli gizli buluşur. Naki, Bedia'nın odasındaki bütün Fatin'le ilgili resimleri, mektupları bulup ortaya çıkarır. Bedia Fatin'den gebe kalır. Ancak ilâçla çocuğunu düşürür. Naki Bedia'nın ihanetlerine dayanamaz ve boşar. Bedia da sevgilisi Fatin'le evlenir. Karısına olan tutkulu aşkından kurtulamayan Naki, hikâyesini Hüseyin Rahmi'ye anlattıktan sonra intihar etmek üzere bir vapurla denizlere açılır. Romanda kızın rızası olmadan aile zoruyla, görücü usulüyle yapılan evliliğin hayır getirmeyeceği temasına yer verilir. Nitekim Bedia şöyle der: "Onlar nasıl inatlarında direndilerse ben de öyle maksadımı elde etmeye yani geldiğim gece buradan kendimi koğdıırmaya yemin ettim. Ben ne size gelinlik, ne de oğlunuza karılık edebilirim. Beni bu gece evime gönderiniz. Yalnız baba isteğiyle yapılan düğün böyle olur. İşte bu olay babama da size de bir ders olsun."(s.37) Ayrıca her istediği yapılan şımarık büyütülen zengin aile çocuklarının yetiştirilme tarzı eleştirilir. Romanda uzun uzun Kâğıthane eğlenceleri anlatılır. Oradaki aşk oyunlarından, âşık erkeklerle güzellik iddiasındaki kadınların giyim ve davranışlarından söz edilir. Sarhoşların kadınlara lâf atmaları tasvir edilir. Dilenciler, Beyoğlu yosmaları, külhanbeylerin hovardalık âlemleri, kendilerine özgü argolaııyla konuşmaları ve Avrupalı turistler ayrıntılı olarak tasvir edilir. O dönemin sosyal yaşantısına ilişkin genişçe bilgi verilir.

Nurullah Çetin

Romanda Naki'nin aşk ve evliliğe bakışı Bedia'nın gözüyle yorumlanır. Burada Bedia bir bakıma evlilik gibi bir kuruma ayağı yere basan gerçekçi bakışın ölçütü rolü verilmiştir. Bedia. Naki'nin kişiliğinin gösterildiği bir ayna gibidir. Bedia Naki'nin kişiliğini şöyle yorumlar:" Sizi çok az gördüm. Fakat tabiatınızı tamamiyle anladım. Siz kolay elde edilir muhabbetlerden çabuk usanıyorsunuz. Sizin sevdanızı, emellerinizi her gün yenileyecek karşınızda bir aşk istihkâmı gerek. Gönlünüz gerçekten pek çabuk usanıyor. Daima görüşecek bir ideal arıyorsunuz. Aşkın tadı sizin için daima hayaldir. Gerçekle karşı karşıya gelince onun yüzüne uzun uzun bakmaktan usanıyor, gide gide bir görünüşe katlanamıyorsunuz. Ayrıldığımız gece ben gözünüzde belki zerre kadar önemi olmayan bir kadındım. O isyanlarıma biraz hiddet ettiniz. Bu hiddetinizi yenmek için başka kadınlarla arzunuzu yerine getirmeye giriştiniz. Kısa bir zamanda onlardan da birer birer bıktınız. Karşınızda fethedilmemiş yalnız bir kale kaldı. İşte o bendim. Sonra bütün duygularınız, arzularınız ve hayalleriniz o tarafa döndü. Zorluklara rastladıkça özleminiz büyüdü. Yavaş yavaş sevdalı düşüncelerinizde ben bir ideal halini aldım. İşte şimdi bundan dolayı hastasınız. Bu hastalığınızı muhabbet sanıyorsunuz. Şuna inanız ki bu zevk, bu safa, bu tat, bu mutluluk sürüp gitmeyecektir. Çok kısa bir zaman sonra gönlünüz başka bir idealin, başka bir güzelliğin tutkunu olacak. Sonra zavallı ben. Kırılmış, bıkılmış öteki oyuncaklarınızın yanma atılacağım."(s.81 -82) Bu romanla Gustave Flaubert'in Bovary, Guy de Maupassant'ın Pierre ve Jean ve Paul Bourget'nin Cruelle Engime (Muamma-yı Miiellim) romanları arasında ilişki kurulur. Naki Bedia'nın odasında bu romanları bulur. Naki bu romanların konularıyla kendi hikâyesi arasında benzerlikler görür. Bu romanlarda "hıyaneti ortaya çıkan bir kadına karşı his zaafına düşerek erkeklerin bu gibi kadınlardan soğumamaları, nefret edememeleri meselesi acıklı değil mi"(s.l46) diyen Naki, kendisini de bunlar gibi hisseder. Naki, yüreksizliğinden ve karısına olan aşırı tutkusundan dolayı Bedia'nın kendisine olan ihanetini bir türlü yüzüne vuramaz. Naki'nin trajedisini bu aşırı

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

55

tutkusu hazırlar. Bedia'ya çıldırasıya aşkı bir tarafta, karısının ihaneti bir tarafta, namus ve gurur bir taraftadır. Naki bunların arasında sıkışıp kalmıştır, iradesini hâkim kılamadığı için de trajik sona mahkûm olmuştur. Romanın adıyla ilgili olarak Bedia'nın ağzından şu açıklama yapılır: "Fatin.. Ben bu komedyamıza Bir Muâdele-i Sevda adını veriyorum. Niçin biliyor musun? Naki ile aramızdaki muhabbet halleri aynı seninle Nazire arasında da geçmekte. Meselâ Naki-Bedia, Fatin-Nazire=Sevdanın değer toplamı dersek denklem kurulmuş oluyor. Değerlerin yer değiştirmesiyle olacak çözüm şeklini sonraya bırakıyorum."(s. 164) SONUÇ Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu'da Bihter ve Fatma Aliye Muhadarat (1892)'ta Calibe, kocaları zengin, yumuşak huylu, her istediklerini yapan aırıa. yaşlı olduklarından duygusal ihtiyaçlarını, şehvet taleplerini- tatminden uzak oldukları için aile çevrelerindeki daha genç erkeklerle yasak aşk yaşamışlardır. Mehmet Raufun Eylül ve Saffet Nezihî'nin Zavallı Necdet'inde evli genç kadınlar, kocalarından yeteri kadar ilgi ve sevgi görmedikleri, duygusal anlamda bütünleşemedikleri için fazlasıyla duygu, aşk, ilgi ve zaman sunan erkeklerle yasak aşka yönelmişlerdir. Hüseyin Rahmi'nin Bir Muâdele-i Sevcfa'sında ailesinin baskısıyla istemediği birisiyle evlendirilen genç bir kadın, asıl sevdiği evli erkekle yasak aşkını ustalıkla sürdürmüştür. Diğer romanlarda yasak aşklarından yenilmiş olarak çıkan kadınların aksine bu romanda Bedia, sonunda bundan başarılı çıkmıştır. Bu romanlarda daha çok seven kadının trajedisi üzerinde yoğunlaşılmış. Eylül romanında Suat, Aşk-ı Memnu'da Bihter, gerçek aşkları olan sevgilileriyle evlenmede başarılı olamayıp trajik sonlarına mahkûm olmuşlar ve yenilmişlerdir. Bir Muâdele-i Sevda romanında ise Bedia, iradeli, zeki bir tip olarak sosyal çevrenin kendisine dayattığı istenmeyen evliliğe mahkûm olmamış, büyük mücadeleler sonucu sevdiğine kavuşmuştur. Kanunları, gelenekleri, toplumun yerleşik değerlerini aşmanın yollarını bulup iradesiyle, zekâsıyla, becerisiyle istediğini elde etmiştir.

Nurullah Çetin

Bu dönem Türk romanında idealize edilen, kendisine âşık olunan, yasak aşk yaşayan sevgili tipi, okuma yazması iyi, Fraıısızcası, dikiş nakış, piyano bilgisi mükemmel, batılı anlamda âdâb-ı muaşereti çok iyi bilen, tablo gibi sessiz sakin bir güzelliği olan, veremli bir yüze, hüzünlü bir görüntüye, ince, ve sanatkâr bir ruha sahip, büyük romantik duygularla yüklü, sarsıcı aşklar yaşayan bir güzel tipidir. Kadın güzelliği genellikle çaldığı piyano ile, musiki ile özdeşleştirilir. Piyano çalan bazen kendisi görünmeyen kadın görüntüsü, Cenap Şehabeddin'in şiirlerinde de vardır ve bu kadın hayalî çağrışımlarla aşkı doğurur. Suat'ı izleyen Necip: "Şüphesiz dikiş kadınları güzelleştiriyor" (s.83-84) der. Hepsi bekâr olan Süha, Behlül, Necip ve Necdet, yasak aşk yaşadıkları kadınların kocalarının ya akrabaları ya da arkadaşlarıdır. Genç, yakışıklı, eğitimli, kültürlü ve ince ruhludurlar. Kocalarında aradıklarını bulamayan genç ve güzel kadınları tatmin edecek özelliklere sahiptirler. Sevgilileriyle bazıları kendi iradeleriyle bazıları da istemeyerek beraber olmuşlardır. Bir süre gizli aşk yaşadıkları sevgililerinden usanarak ya da darılarak uzaklaştıklarında Beyoğlu'na gidip yabancı uyruklu tiyatro oyunçusu, şarkıcı gibi eğlence dünyasında yer alan kadınlarla bir süre aşk ilişkisine girerler. Sonra döndüklerinde sevgilileri ile olan yasak aşkları trajik bir şekilde son bulur. Yasak aşk yaşayan kadınların eşleri olan Saî, Adnan, Süreyya ve İbrahim Şemsi, yumuşak huylu, varlıklı, karılarını ya yaşlılıklarından ya da ilgisizliklerinden dolayı tatmin edemeyen, iradesiz, karılarının yönlendirmesine tabi, aile çevrelerinde yer alan genç erkeklere iyi niyetle evlerini açan, daha çok edilgen kişilikleriyle rol alan kişilerdir. Yasak aşkların yaşandığı mekânlar genellikle yalı, köşk, konak gibi batılı yaşama biçimini benimsemiş, hayatlarını çalışarak kazanma kaygısı taşımayan varlıklı ailelerin evleridir. Yasak aşklar bir süre gizli gizli devam ediyor, ancak araya kıskançlık unsuru giriyor ve macera felâketle noktalanıyor. Dolayısıyla bu temanın etrafında örülen bazı romanların olay düzeni aşağı yukarı şöyle bir seyir takip ediyor: 1. İyi hâl (eşlerin mutlu oldukları, ya da öyle göründükleri ilk dönem), 2.

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

57

Dışardan devreye giren bir unsurun yasak aşkı doğurmasıyla iyi hâli bozması (Muhâdarat'ta Süha, Aşk-ı Memnu'da Behlül, Eylül'de Necip, Zavallı Necdet'te Necdet), 3. Kıskançlıklar ya da yasal evlilik kurumunun sınırlarının zorlanamaması ve çıkış yolunun bulunamaması nedeniyle yasak aşkın felâketle noktalanması {Muhâdarat'ta Calibe'nin tuttuğu fuhuş evinin bir olay sonucu ortaya çıkması, Aşk-ı Memnu'da Bihter'in Behliil'ü Nihal'den kıskanması, Eylül'de Suat'ın Necib'i Hacer'den kıskanması ve yasal evliliğine kendini mahkûm hissetmesi, Zavallı Necdet'te Necdet'in sevgilisinin kocası olan arkadaşına ihanet etmek istememesi, Miizehher ve Meliha'nın Necdet'i birbirlerinden kıskanması). Yalnız Bir Muâdele-i Sevda romanı bu yapıdan biraz farklılık arzediyor. O romanda iyi hal baştan beri yoktur. Bu romanlarda aşk sembolü olan kadın eşyaları dikkatimizi çekiyor. O dönem Türk edebiyatında aşka aracılık eden kadın eşyalarına düşkünlük önemli bir motiftir. Servet-i Fünun şairleri, küçük kadın eşyaları için şiirler yazmışlardı. Eylül' de Necip, Suat'ın eldiveninin tekini gizlice alıp saklamıştı. "Necip şemsiyeye, çarşafa, peçeye, eldivene, bu kadın şeyleriııdeki inceliğe ruhunun derinliklerinde göıesi gelmiş gibi titreyen bir tutkunlukla bakıyor, sonra Suat'ın küçük bir küçük kuş denilecek ellerinin şemsiyeyi tutuşundaki şiire hayran olarak perişan kalıyordu."(s.59) Necip, Suat'ın koku atmosferi içinde mest olur. Gizlice Suat'ın piyanosunun üstünde duran eldivenlerini alıp onları Suat'ın ellerini koklııyormuş gibi koklar. Sonra bu eldivenlerin birini gizlice alıp cebine koyar. Humma nöbetleri geçirdiği hastalığı sırasında Suad'ın eldivenini sayıklar. Bundan haberi olan Suat. ona eldiveninin öteki tekini de verir. Daha sonra Hacer bu durumun farkına varacaktır. Necip Suat'ın gözlerine, ellerine, düğmelerine her şeyine adeta tapar. Aşk-ı Memnu'da Behlül, 3 günlüğüne İstanbul'a gidip yalıya döndüğünde odasında Bihter'in unutulmuş bir mendilini bulur ve bunu alıp öper: "Yavaş hatvelerle pencereyi kapamak için ilerlerken koltuğun üstünde ıslanmış beyaz bir şeye gözleri ilişti. Bunu alır almaz anladı: Bihter'in orada unutulmuş bir mendili... İhtiyarsız bunu dudaklarına götürdü, ıslanmış bir menekşe demeti rayihasıyla Bihter'i kollarının arasında

Nurullah Çetin

zannetti. Bu mendil ona bütün hazin bir şiir takrir ediyor, onun gıyabında yine onun havasında yaşamış olmak için odasında, intizar işkenceleriyle penceresinin yanında geçirilmiş saatleri söylüyordu" (s.336) O anda Nihal gelir, Behliil'ün elindeki mendili görür, "o Bihter'in mendili veriniz bakayıın"(s.336) der. Zavallı Necdet'te ise kordela ve gül unsurlarına yer verilir. Bir gece Necdet'in hayal ettiği bir sırada Meliha, beyaz muslinden dekolte bir gecelikle odasına girer. Beyaz bir kordelasını Necdet'in karyolasının önündeki halının üzerine düşürür ve Necdet onu alıp saklar. Necdet şöyle der: "Cürm-i ıneşhût hâlinde yakalanmış bir caninin duyabileceği bir korku ve tereddütle halının üzerinden kordelayı aldım, koynuma soktum. Oh, bu bez parçasını elime aldığım zaman bir ateşe yapışmış olduğumu sandım. O kadar yakıcıydı ki.."(s.l37) Necdet Müzehher'le evlenmeye karar verdiğinde ona sarı bir gül almıştı. Ancak, Meliha o gülü alıp önce kendi yakasına takmış, sonra ayağının altında ezmişti. Müzehher o gülü yerden alıp, ölünceye kadar Necdet'in aşkının yadigârı olarak koynunda saklamıştı. Necdet, Müzehher öldükten sonra o kuru sarı gülü ve Meliha'ya aşkının sembolü olan beyaz kordelayı bir kutunun içinde saklar.

Yararlanılan Roman Nüshaları: Halit Ziya Uşaklıgil, Aşk-ı Memnu, İbrahim Hilmi Kitabevi, İstanbul 1939. Mehmet Rauf, Eylül, Yayan: İbrahim Hilmi, Hilmi Kitabevi, İstanbul 1946. Fatma Aliye, Muhûdarât, Yayına Hazırlayan: Emel Aşa, İstanbul 1996. Hüseyin Rahmi, Aşk Batağı (Bir Muadele-i Sevda), Atlas Kitabevi, 3. baskı, İstanbul. Saffet Nezihi, Zavallı Necdet, Hazırlayan:Ayşe Canay, Gözlem Yayınları, İstanbul 1997.

II. Abdülhamit Dönemi Türk Romanında "Aşk-ı Memnu" Teması

59

Yararlanılan Diğer Kaynaklar:
Önder Göçgün, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Romanları veRomanlarında Şahıslar Kadrosu, Ankara 1987.

Ömer Faruk Huyugüzel, Halit Ziya Uşaklıgil, İstanbul 1995.
Mustafa Özbalcı, Mehmet Rauf'un Romanlarında Şahıslar

Kadrosu, İstanbul 1997.

Türk Dili, Ocak 1996, Halit Ziya Uşaklıgil Özel Bölümü.

Meninski'nin Sözlüğündeki "Tartarca" Sözcükler Doç. Dr. Zuhal Kargı Ölmez* Türkoloji alanında, hazırladığı Osmanlıca sözlükle tanınan Meninski, bu eserinden önce aslında başka alanlarda da ürünler vermiştir. Bunlardan ilki 1649'da Latince kaleme aldığı 140 sayfalık Lehçe dilbilgisidir1. Bir diğeri ise yine aynı yıl yayımlanan, Polonyalılar için hazırladığı 118 sayfalık Fransızca ve 66 sayfalık İtalyanca dilbilgisi kitapları". İki yıl sonra, 1651 'de başka bir İtalyanca dilbilgisi daha yayımlar3. Meninski'ye ününü kazandıran asıl çalışması ise, Osmanlıca için hazırladığı, uzun ve özverili bir çalışmanın ürünü olan 6080 sütundan oluşan sözlüğüdür4. Madde başları Arap harfleriyle verilmiş
Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi.
Grammatica sen lnstitntio Polonicce Lingııaaı in qua Etymologia Syntaxis & reliquce partes omnes exacte traetantıır. In usum exterorum edita Authore

Francisco Mesgnien Lotharingo. Cum gratia & Privil. S: R. Polon. Sııec. Dantisci Sumptibus Georgii Försteri Bibliopol as Regij. A. D. 1649, 12, 140 Seiten.
" Grammatica Gallica in ıısıını juventitus maximce Polona<: composita in ıpıa Ortographıa, Etymologia, Syntaxis et reliquce partes omnes sııo ordino

breviter

tracnatur.

Authore Francisco Masgnien

Lotharingo.

Dantisci

Sumptibus Georgii Försteri 1649, 118 sayfa.
Compendiosa Italicace Linguce Institutio, in Polonarum gratiam collecta, &

in incem edita. Authore Francisco Mesgnien Lotharingo. Cum gratia &

Privil. S: R. Polon. Suec. Dantisci Sumptibus Georgii Försteri Bibliopol ae Regij. A. D. 1649, 66 sayfa.
Grammatica Italica in cpıa ortographıa, etymologia, syntaxis et reliquce partes omnes suo ordine breviter tranctantıır.
4

Franciscus â Mesgnien Meninski. 2000. Thesaurus Linguarıım Orientaliıım

Turcieae . Arabicae . Persicae. Lexicon Turcico . Arabico. Persicıım. Mit einer Einleitung ıııul mit einem tiirkischen Wortindex von Stanislaw Stachowski snwie einem Vonvart von Mehmet Ötmez. ! (Von e///'bis chy)

XXXIV+ kollone 1-1992; II (Von dal bis lam) J-j, kolloııe 1993-4220; ÜI

62

Zuhal Kargı Ölmez

sözcüklerin yanında Latin harfleriyle yazı çevrimleri ile Türkçe, Arapça ve Farsça karşılıkları yer alır. Sözlük beş dillidir, sözcüklerin Avrupa dillerindeki anlamları sırasıyla Latince, Almanca, İtalyanca, Fransızca ve Lehçe olarak verilmiştir. Ancak kimi maddelerde sözcüklerin sadece Latince ve İtalyanca anlamlarının yer aldığı görülmektedir. Sözlüğün yanı sıra hazırladığı Osmanlıca dilbilgisi de çalışmanın ayrı bir önemli noktasıdır. Grammatica Turcica adlı bu çalışma dönemin Türk dilbilgisi konusunda bilgi edinmek için eşsiz bir kaynaktır. Sözlüğün 1680'deki birinci baskısı 3, 1780'deki ikinci baskısı 4 ciltten oluşmaktadır. İlk baskı, büyük yapraklıdır. Birinci ciltte 11. yapraktan itibaren ayrı olarak numaralandırılmış iki sütun halinde yazılmış Lexicon Turcico-Arabico-Persicum yer alır. 19934220. sütunlar ikinci cildi, 4221-5648. sütunlar ise 3. cildi oluşturur.
Bunları Appandix et auctarium (5649-6080) ile Finiş appendicis izler.

Sonunda ise yazarın Latince yazdığı sonsÖz vardır. 1780 yılında basılan ikinci baskı, dört cilt halinde büyük yapraklı olarak basılmıştır. Thesaurus'un 2000 yılında yapılan yeni baskısı, 6 ciltten oluşmaktadır. Bu yeni yayın, sözlüğün ilk baskısının tıpkıbasımıdır. İlk üç cilt sözlük; 4. cilt Grammatica Turcica (Türkçe Dilbilgisi); 5. cilt ise tersine dizin olan ve Onomasticum adını taşıyan Latince sözlüktür. Bu yayma bir de 6. cilt olarak Stanislavv Stachovvski'nin hazırladığı Türkçe dizin eklenmiştir. Çalışmada bu yeni tıpkıbasım kullanılmıştır. Thesaurus'un Osmanlıca için ne kadar önemli olduğu çeşitli çalışmalarla vurgulanmıştır. Sözlük hakkında Türkçe olarak yayımlanmış ilk çalışmalardan biri, Peter Zieme'nin XI. Türk Dil Kurultayında sunduğu "Meninski Sözlüğünün Dili Üzerine" adlı bildiridir'. Zieıne, bu bildirisinde sözciiklerdeki fonetik (sesbilgisel) özelliklere değinerek bunların ışığında önemli noktalara dikkat çekmiş, ayrıca eklerle ilgili olarak belirlediği kimi sorunlara da yer vermiştir. Zieme'nin bu yazısında da belirttiği gibi Meninski'nin sözlüğü, Türkçe sözcükler açısından bize
(Von mim bis kollone 4221-5648 & Appendix kollone 5649-6080; IV

Grammatica Tıırcica, 216 s.; V Complementıım Thesauri Lingııarıım Orientalium seti Onomasticum Latino-Turcico-Arabico-Persicum simul idem lndex Verborum Lexici Tıtrcico-Arabico-Persicum , kollone 1-1998; VI lndex der tiirkischen Wörter, 96 s.
5

Peter Zieme, "Meninski Sözlüğünün Dili Üzerine", XI. Türk Dil

Kurultayında Okunan Bilimsel Bildiriler 1966, TDK Ankara 1968, s. 71-75.

Meninski Sözlüğündeki "Tartarca" Sözcükler

63

sunduğu yazıçevriminin yanı sıra sözvarlığı, deyimler ve atasözleri açısından da eşsiz bir kaynaktır. Ben de bu çalışma dolayısıyla yaptığım tarama sonucunda belirtilen bu noktalarla ilgili olarak kimi örnekler tesbit ettim. Konumla doğrudan ilgili olmasa da bu konuyla ilgili bir kaç örnek
vermek istiyorum: işi olmayub ebsem otur-, baha ile girü al-, sözi gökçek

söyle- {gökçeksöz XVI. yy. Camiü'n-nasayih'te de geçer)6 gibi deyimsel
ifadeler; baş bostanda bitmez, seyir çok temaşaya kim bakar, üzüm ki

ham iken dolu dokunmuş ola gibi atasözü tadında ifadeler yer almaktadır. Sözlük, 17. yy. metinleri üzerinde çalışmalar yapan araştırmacılarca da kullanılmış ve bu çalışmalara kaynaklık etmiştir.7 Thesaurus, 17. yy. Osmanlıcanın söz varlığına ışık tutmakla birlikte, Meninski'nin ayrı bir kategoride değerlendirdiği ve tart. kısaltmasıyla Tartarca diye adlandırdığı kimi sözcükleri de sözlüğüne kattığını görüyoruz. Elinizdeki yazıda bu sözcükler üzerinde duracağım. Bu konudaki malzemeyi, S. Stachovvski'nin sözlüğün yeni baskısı için yazdığı "Giriş"te belirlemiş olduğu 35 sözcük ve benim sözlüğü tarayarak belirlediğim bir kaç sözcük oluşturmaktadır. Bu sözcükleri incelememin ve sözlüğü bu açıdan taramamın amacı, "Tartarca" olarak verilen bu sözcüklerin kökeninin ne olduğunu, Çağatayca ve Osmanlıcada yer alıp almadıklarını, anlamsal açıdan bir değişikliğe uğrayıp uğramadıklarını belirlemektir. 341. sütundaki Moğolca akta (<kîi) sözcüğü, ınaddebaşı olarak verilmiş asıl biçimin «üj (achte) olduğu belirtilmiştir. Sözcüğün Farsça karşılığı ise "yedek atlar" biçimindedir. TMEN I, 8'e göre Farsçadaki anlamı "hadımlaştırılmış"tır8. Çağatayca sözlüklerin hemen hepsinde aljta (lüi, Clauson 1960: <cüi) yazımıyla yer alan sözcük "(-özellikle at- bütün hayvanlar için) iğdiş edilmiş" anlamındadır. (P. de Courteille, s. 8, Clauson 1960, s. 33r. 15, Vâmbery, s. 205 a, TMEN I 8, Lessing 15 a: agta iğdiş edilmiş at; ayrıca bkz. Schönig, s. 64)

6

Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü, c. III, s. 1735. Hayati Develi, Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre 17. Yüzyıl Osmanlı Türkçesinde Ses Benzeşmeleri ve Uyumlar, Ankara 1995. Musa Duman, Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre 17. Yüzyılda Ses Gerhard Dne^fer Türkiseh<> und Mongolische Elemente im Neupersischen,

Değişmeleri. Ankara 1995. Bandl, Wiesbaden 1963.

64

Zuhal Kargı Ölmez

Bu sözcükten Türkçe +cı ekiyle türemiş ahtacı (sütun 341) sözcüğünün anlamı "Seyis"tir. Çağatayca sözlüklerde de ahtacı sözcüğü, "seyis, baytar, imrahor" anlamlarıyla yer alır. Bir diğer Moğolca sözcük ise, Çağatayca sözlüklerde yer almayan alaşa'dır (373. sütun). Bu sözcük, Tatarcada (alaşa iğdiş at) mevcuttur.9 TMEN IV, N. 20 = 1965'te sözcüğün Moğolca olduğu belirtilmiş ve Farsça için alaşa ve alaca biçimleri verilmiştir.'" Tatarca'nın dışında Başkurtça, Nogayca ve Türkmencede de alaşa sözcüğü mevcuttur. Türkmencede sözcüğün anlamı "at"tır (TMEN IV, nr. 20). Râsânen sözcüğün Osmanlıcada olduğunu belirtir": Osm. krm. kaz. alaşa iğdiş at, kmk. alaşa alçak, aşağı, blk. alaşa küçük at, krç. alaşa küçük at". Tarama Sözlüğii'nden alaşa'nın XVII-XIX. yy.da "sert bakışlı, huysuz, haşarı (at)" anlamıyla mevcut olduğunu öğreniyoruz.12 Sonuç olarak bu sözcüğün Osmanlıcada da bulunduğunu belirtelim. Meninski'nin verdiği anlam Tatarca ve yukarıda belirttiğimiz Türk dilleri için geçerlidir. 17. yy. Osmanlıcası için Meninski'de herhangi bir bilgi mevcut değildir (ayrıca bkz. Schönig s. 62) Giriş kısmında (606. sütun) "Tartarca" olduğu belirtilen ilkar sözcüğü için ilgili sayfaya baktığımızda bir de İlgar sözcüğünün yer aldığını görürüz. İlgar için t. (Türkçe) kısaltması kullanılmış ve "acele" anlamı verilmiştir. Bu maddedeki yazım Arap harfleriyle jULi t. & _,UJJ biçimindedir. Tanıklarıyla Tarama Sözlüğiin'de yer almayan bu sözcük, bu döneme ait kimi çalışmalarda yer alır. Örneğin, Tayyibe Uç'un Eski Anadolu Türkçesinin sözvaıiığı üzerine hazırladığı çalışmasında İlgar sözcüğüne yer verilir: "ılgar (EAT< ılga-r "atlı hücum, baskın" (DK 1275, 191-8) . Çalışmada sözcüğün halk ağızlarındaki anlamlarının "1. çok çabuk, hızlı, 2. Hayvanın yürümeyle koşma arası yürüyüşünü anlatır, 3. hücum, akın" olduğu da ayrıca belirtilmiştir. Musa Duman'ın çalışmasında da bu sözcüğü tesbit ettik". (Ayrıca bkz. Schönig s. 103)
" Golovkina, O. V., Tatarsko-Ruskiy Slovar', Moskva 1966, s. 31 b.
10

Gerhard Doerfer, Tiirkische und Moııgolische Elemente im Neupersischen, Marti Rasanen, Versuch eines Etymologischen Wörterbuchs der

Band IV, Wiesbaden 1975.
11

Tiirksprachen, Helsinki 1969, s. 16a.
12 1

Tanıklarıyla Tarama Sözliiğii /, Ankara 1963, s. 88. ' Tayyibe Uç, Anadolu Tiirkçesinin Başlangıç Döneminde Tiirk Söz Varlığı, Musa Duman. Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre 17. Yüzyılda Ses

Ankara I986(yayımlanmamış doktora tezi), s.181.
14

Değişmeleri, Ankara 1995, s. 266.

Meninski Sözlüğündeki "Tartarca" Sözcükler

65

Aynı sütunda ilkar (jULi) biçimiyle yer alan Tatarca ve Farsça olduğu belirtilen sözcüğün anlamı, "ulak, kurye, koşucu" olarak verilmiştir. Çağatayca sözlüklerde sözcük, ılgar (jUU) biçimindedir. Anlamlar ise, birbirine yakındır: Şeyh Süleyman Efendi: "muharebeden evvel bir tarafa sevk olunan muhafaza ve ihtiyat askeri" (Künos, s. 85). Pavet de Courteille: "yürüyüş, hızlı gezi, hafif süvari sınıfı" (P. de Courteille, s. 131), Vâmbery: "düşman topraklarına yollanan süvarinin bir kısmı" (s. 238a), Clauson 1960: "dört nala gidiş, hlicum, saldırı" (Clauson 1960, s. .112v. 24), R I: Osm. "hızlı yürüyüş, saldırı" (Radloff I 1377), R I: Çağ. "Düşman üzerine yollanan süvari" (Radloff I 1489). Osmanlıca ve Çağataycada bulunan bu sözcüğün ilkar biçimi ise yine Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde geçmektedir'5. İlkar sözcüğü de köken olarak Moğolca'dır. Doerfer (TMEN I nr. 70), sözcüğün ilga-'tan geldiğini ve Tiirkçeye de Moğolca'dan geçtiğini belirterek Türk dillerindeki biçimleri verir: Karakalpakça ılgal, Özbekçe İlgar, Yeni Uygurca İlgar, Tuvaca ılgal Alıntı olan bir diğer sözcük, 1968. sütundaki j i j ^ choraz sözcüğüdür. Meninski'nin Tartarca olarak verdiği bu sözcük bilindiği gibi Farsçadır. Sözcük Çağatayca sözlüklerde değişik yazımlarla yer alır: Vâmbery ^ ^ biçiminde yazdığı sözcüğün Arapça olduğunu belirtmiştir. Şeyh Süleyman Efendi, Dictionnaire Tıırk Oriental ve Senglah 'ta sırasıyla horoz püpüyü tac, horoz çiçeği, horoz tacı" (Kı'ınos, s. 80); horoz (P. de Courteille 312); horoz tacı (Clauson 1960 222v.28) şeklinde geçmektedir. Doerfer (TMEN II nr. 861) ve Hasan Eren'in çalışmalarında da sözcüğün Türkçeye Farsça /»//üs'tan geçtiği bilgisini buluruz.17 Meninski bu sözcüklerin dışında esir maddesinde konuşma dilindeki söyleyiş olarak belirlediği yasır sözcüğünü de Tartarca bir biçim olarak verir. Bıınıı vul. kısaltmasıyla vermiştir. Kısaltmanın
15

M. Duman, a. g. e., s. 266.

' Gerhard Doerfer, Türkische und Mongolische Elemente im Neupersischen,

Baııd I, Wiesbaden 1963.
17

Gerhard Doerfer, Türkische und Mongolische Elemente im Neupersischen,

Band II, Wiesbaden 1965, Hasan Eren, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, Ankara 1999, s. 180.

66

Zuhal Kargı Ölmez

''halk ağzı" anlamında değil de, sözcüğün konuşma dilindeki yaygın biçimi göstermiş olabileceği görüşü, Zieme tarafından daha önce adını andığımız çalışmasında belirtilmiştir.18
3767. sütunda yer alan kançuga (^j^Jı i % ı ) halka, t ir keş bendi ~«

anlamındadır. Çağatayca sözlüklerde de aynı anlamla yer alan bu sözcük Moğolcadır (Kûnos, s. 117, Vâmbery, s. 313a, P. de Courteille, s. 410, Clauson 1960, s. 277v.l9, Râsânen, s. 230b). Kimi sözlüklerde sözcüğün ilk a'sının elifle yazıldığı görülür. Sözcük, Moğolcada "eğer kayışı" anlamındadır. TMEN I 290, Râsânen, s. 230b). 501. sütundaki hordae sözcüğü de "Tartarca" sözcükler arasında verilmiştir. Başındaki h sesinden dolayı hemen ilk bakışta Türkçe olmadığı belli olan sözcüğün başka bir dilden geçtiği anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi Türkçe ordu sözcüğü Moğolcada ordo biçiminde görülür. Türkçedeki orda sözcüğü ise, Moğolcadan tekrar Türkçeye geçen biçimi yansıtır. Orda sözcüğü Çağataycada da yer alır (P. de Courteille, s. 54, Clauson 1960, s. 7İr., Kûnos, s. 152, Radloff 1, s. 1072). Moğolcadan Doğu Slav dillerine geçen sözcüğün, bu dillerden kimi Avrupa dillerine horda biçimiyle geçtiğini Doerfer'in ordu/orda sözcüğü hakkında verdiği bilgilerden anlıyoruz (TMEN II nr. 452). Meninski'nin sözlüğündeki hordae biçimi, bu haliyle bir Avrupa dilinden Türkçeye geçmiş olmalıdır. 296. sütunda verilen aghacia (agaçaj sözcüğü, Çağatayca sözlüklerde aynı yazım ve anlamla yer alır. Sözlüklerde sözcüğün anlamı "hanım, hatun" olarak verilmiştir. (Kûnos, s. 5, P. de Courteille, s. 24, Vâmbery, s. 210, Clauson 1960, s. 43v.l5, Radloff I, s. 151). Ayrıca Şeyh Süleyman Efendi'nin sözlüğünde aşağıdaki bilgiler yer almaktadır: "...Bazı ünvanlara dahi çe ilavesiyle ağadan agaça denilmiştir. Agaça "hatun ve hanım" manasınadır. Kaşgir memalikinde ziyade müstamel'dir." (Kı'ınos, s. 5). Meninski sözcüğün anlamını "büyük erkek kardeş; üst, üstün, süper" biçiminde vermiştir. Buradaki anlam aga "ağabey" sözcüğüne daha yakındır. Sözcük, aga (< Mo. aqa) ile Farsça -ça 'nın birleşmesinden oluşmuştur. Tartarca olarak gösterilen bir diğer sözcük ise ayıtmak (Sütun 581 )'tır. Bu sözcük bilinen bir sözcüktür. Bu maddenin hemen altında Osmanlıca için eyitmek sözcüğü yer almaktadır. Ancak, Eski Anadolu
ıs

Peter Zieme, a. g. m., s. 7.

Meninski Sözlüğündeki "Tartarca" Sözcükler

67

Türkçesinde sözcüğün hem ayt- hem de eyt- biçimi vardır (Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü 1 323). Meninski'ye göre, 17. yy. Osmanlıcası için eyt-, Çağatayca için ise, ayt- geçerlidir. Dolayısıyla bu veri de"tart." (burada Çağ.) öğeler arasında değerlendirilmelidir. 244. sütundaki aşla- sözünün anlamı "serpiştirmek, sokmak ve sokuşturmak; aşılamak" biçiminde verildikten sonra parantez içinde sözcüğün ayrıca "Tartarca" biçiminin olduğu da vurgulanmıştır. Anlam ise farklıdır; "Tartarca"daki anlam: "yemek, çiğnemek ve
içirmek"tir. Dictionnaire Turk Oriental ve Senglah hariç diğer ve

sözlüklerde sözcük bu anlamlarıyla mevcuttur (Künos, s. 15, Vâmbery,
s. 209 b, Radloff I, s. 602). Dictionnaire Turk Oriental

Senglah'taki anlam ise "aşılamak"tır. Meninski'deki birinci anlam (yani, "sokmak, sokuşturmak, aşılamak") Osmanlıca için verilmiştir. Tarama Sözlüğü'nde yer almayan bu sözcüğün 17. yy. Osmanlıcasında bulunduğunu Meninski'den öğreniyoruz. Sözcüğün kökenini doğal olarak aş "yiyecek-içecek" sözcüğüne bağlayan Clauson, sözcüğün aşa- "yemek" sözcüğünün bir başka türevi olduğunu, ayrıca Kıpçak Türkçesinde (Tuh. 32a-13) de aşlasözcüğünün yer aldığını belirtir (Clauson, 1972: 262b). Kimi sözcüklerin ünlüleri konusunda doğru bilgilere ulaşmamızı sağlayan Meninski'nin sözlüğünde, "börk" sözcüğü için üç ayrı sütunda (755, 779, 915) farklı bilgiler vardır. 755 ve 779'da biirk biçimiyle yer alan sözcük için 779. sütunda Tatarca olmasıyla ilgili herhangi bir bilgi yer almaz. 915'te ise, sözcük biirk ve börk biçimleriyle yer alır ve yanında t. (Türkçe) kısaltması bulunur. Ayrıca burada biirk için "Tatarların üstlerine giydiği özel bir elbise, daha sonra tören elbisesine dönüşmüştür" açıklaması yer alır. Ancak Tatarca sözlükte böyle bir anlam yoktur 19 Tarama Sözlüğü'nde "börk, börke, börki başa giyilen külah, kalpak gibi şeyler" biçiminde yer alan sözcüğün Osmanlıcası için Radloff, bürk ve bürik sözcüklerini verir. Meninski'nin verdiği bilgiye göre Osmanlıcada her iki biçim de vardır. Ü'lıi biçimin Tatarca'yı yansıttığı bellidir. Çağatayca için elde ettiğimiz bilgiler ise, sözcüğün bu dilde börk biçiminde olduğu yolundadır (Künos, s. 32, Bada-i al-Lugat, s. 137, Vâmbery, s. 247, Clauson 1960, s. 132 v. 27, Radloff I, s. 1699).
19

Golovkina, O. V., vd., Tatarsko-Russkiy Stovar \ Moskva 1966, s. 96.

68

Zuhal Kargı Ölmez

4200. sütundaki link maddesinin içinde "tırıs, yorga gitmek" anlamındaki yort- sözcüğünün "Tartarca" olduğu belirtilmiş. Buradaki bilgiden yararlanarak yort- maddesine baktığımızda aynı bilgi ile karşılaşırız. Sözcük, aynı yazım ve anlamla bütün Çağatayca sözlüklerde bulunmaktadır (Kıınos, s. 108, P. de Courteille, s. 545, Vâmbery, s. 353a, Clauson 1960, s. 342r. 18, Radloff III, s. 427); ayrıca sözcük, Tatarcada da "yortuv yorga gitmek" anlamıyla yer alır 20 . Meninski'nin sadece tart. kısaltmasıyla verdiği sözcük, Tarama Sözlüğünde biraz farklı bir anlamla XIII.-XIX. yy. metinlerinden örneklerle yer almaktadır: "yort- koşmak, devamlı yol yürümek, sefer etmek" (Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü VI, s. 4672). Radloff da aynı sözcüğü Çağatayca ve Osmanlıca için yont- biçiminde verir. (Radloff III. s. 427) Meninski'de belirtilıuese de sözcüğün 17. yy. Osmanlıcasında yer aldığını görüyoruz. Uy- maddesinin içinde yine tart. kısaltmasıyla "Tartarca" olduğu belirtilen "yiiksiik parmak ucuna takılan başlık" sözcüğü yer almaktadır. 5629. kolonda maddebaşı olarak yer alan sözcüğün, t. kısaltmasıyla Türkçe olduğu belirtilmiş. Çağataycada tesbit ettiğimiz (Kûnos, s. 110, P. de Courteille, s. 547, Clauson 1960, s. 345r. 4, ) yiiksiik sözcüğü, Meninskinin verdiği gibi "parmak ucuna takılan başlık" anlamındadır. Meninski'ye göre sözcük, 17.yy. Osmanlıcasında ve Çağataycada bulunmaktadır. Tarama Sözlüğünde bulunmayan bu sözcük, Râsânen'deki ve Radlofftaki bilgilere göre Osmanlıca'da vardır. (Râsânen, s. 214b,
Radloff I, s. 1593) Ancak, Eren'in de Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü

(s. 462) adlı çalışmasında belirttiği gibi, Râsânen, yiiksiik ile yüzük sözcüklerini karıştırmıştır. İki ayrı sütunda farklı yazımlarla yer alan kayt- sözcüğü, verilen anlamıyla Çağataycada bilinen bir sözcüktür. 3604. kolonda j^uü, 3821'de ise, jj^iii yazımıyla verilen bu sözcük sözlüklerde biçiminde yer alır. (Kıınos, s. 114, P. de Courteille, s. 413, Abuşka, s. 318. Vâmbery, s. 314a, Clauson 1960, s. 279 v. 22, Radloff II, s. 29). Sözcüğün türemiş biçimi olan koyul- sözcüğünde Dictionnaire Turc Oriental'de elifsiz yazım görülmektedir.
20

Golovkina, O. V., vd„ Tatcırsko-Russkiy Slovar', Moskva 1966, s. 698.

Meninski Sözlüğündeki "Tartarca" Sözcükler

69

Tartarca olarak gösterilen 102-9. sütundaki tabvlga sözcüğünün Meııinski'deki anlamı şöyledir: "Küçük dallarının atın tuvaletini yapmasını kolaylaştırıcı etkisi olan bir tür ağaç. Çağatayca sözlüklerde tabulga , tobulga , tobulgu, tabıılgıı gibi farklı yazımlarla yer alan sözcüğün anlamları ise şöyle verilmiştir: "bir tür ağaç, yılgın, kamçı sapının yapıldığı kırmızı sert bir ağaç" (Künos s. 179, Vâmbery, s. 25, P. de Courteille, s. 193, Clauson 1960, s. 167v. 21, Radloff III, s. 979, Râsânen, s. 452) Radlofun ve Râsânen'in verdiği bilgilere göre, sözcük, Osmanlıcada da tabulga (Radloff III, s. 979, Râsânen, s. 452 b) ve dabulga (Râsânen, s. 452b) biçimleriyle ve aynı anlamla yer alır. Clauson (1972: 440b) ve Râsânen (s. 452b)'in verdiği bilgilere göre Eski Türkçede ve Orta Tıirkçede tabdku/tavdku biçimlerinde yer alan sözcüğün kökeni belli değildir. Clauson, sözcüğün türemiş ve yabancı bir sözcük olabileceği ihtimali üzerinde durur. Kırgızca, Hakasça ve Altayca'da tabılgı biçimleri olan bu sözcüğün Moğolcası da Lessing'den (s. 761) edindiğimiz bilgiye göre tabilka'dır. Sözcüğün -Iga ile bitmesi en azından tabüga, tabulga, dobulga biçimlerinin Moğolca olduğunu düşündürüyor.
1046 ve 1047. sütunlardaki taw san-a batır ve taw etmek

ibarelerinde yer alan taw sözcüğünün de "Tartarca" olduğu belirtilmiştir. Çağatayca sözlüklerin kimisinde yer alan bu sözcük, "uzak, uzaklık" anlamındadır (P. de Courteille, s. 210, Künos, s. 181, Vâmbery, s. 257a, Radloff III, s. 772). taw san-a batır , taw etmek ibareleri sırasıyla "bir kahramanın şerefine kadeh kaldırmak", "şerefe içmek" anlamlarındadır. Meninskide taw sözcüğünün anlamı verilmemiştir. Sadece Tatarca olduğu belirtilmiş ve d'oğrudan doğruya yukarıdaki ibareler verilmiştir. Çağataycadaki "uzak, uzaklık" anlamları bu ibarelerdeki anlama uygun değildir. Sözcük hakkında yaptığım araştırmada Râsânen'de Farsça tab / tav sözcüklerinden geçtiği bildirilen "tarz, usûl; güç, kuvvet" anlamlarında Osmanlıca için bir tav sözcüğünün verildiğini gördük (Râsânen, s. 451a). Aynı biçimde Yeni Uygurca'da da yine Farsça'dan geçmiş olan tap sözcüğünün anlamı "sağlık, sıhhat'tir ve tavım yok tümcesi de "sağlığım iyi değil" anlamında kullanılmaktadır1. Ayrıca

Emir Necipoviç Necip (çev. İklil Kurban), Yeni Uygur Tiirkçesi Sözlüğü, Ankara 1995, s. 389a.

70

Zuhal Kargı Ölmez

Radloff da sözlüğünde Kırgız diyalektlerinde tav sözcüğünün "enerji " anlamında kullanıldığını belirtir. Bu verilerden yola çıkarak buradaki tav sözcüğünün Farsça tab ile ilişkili olduğunu düşünmekteyim. Buna bağlı olarak da "taw et- sağlığına, gücüne, kuvvetine içmek" biçiminde aıılamlandırılabilir. 540. sütundaki "ulak (jVji) taşıyıcı, posta, kurye" maddesinde parantez içinde Tartarcada bu sözcüğün, oğlak için kullanıldığı da belirtilir, yani "kurye, postacı" anlamlarının yanı sıra "oğlak" anlamı da vardır. Çağatayca sözlüklerde "ulak, taşıyıcı, at, beygir" anlamlarında kullanılmaktadır (Künos, s. 157, Vâmbery, s. 225b, Abuşka, s. 113, P. de Courteille, s. 74, Clauson 1960, s. 85v. 21). Türk dillerinden Kırgızca ve Özbekçede ulak oğlak 22 . Sözcüğün Türkçeden Farsçaya geçtiğini Doerfer ve Râsânen'in çalışmalarından öğreniyoruz (TMEN II nr. 521, Râsânen, s. 512b). Tarama sözliiğüyle bir karşılaştırma yaptığımızda sözcüğün "parça; eskiden bir yerden bir yere posta veya haber götüren; at" (XIV, XV, XVI. yy.) anlamlarıyla yer aldığını görüyoruz (Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü VI, s. 3931). Bunların dışında "Tartarca" olarak gösterilen Türkçe sözcükler, çok bilinen, yazımı ve anlamıyla farklı olmayan "barça (644. sütun), biyim (866. sütun), han ( 1841. sütun), köp (4049. sütun), min (5079. sütun), oturgan (485. sütun), ulug (548 sütun), ghymz kımız (3428. sütun) sözcükleridir. 941. sütunda olan ve olmak sözcüklerinin "Tartarca" karşılığı olarak verilen bulghan ve bulmak sözcüklerinin ünlüsü u iledir. Çağataycada sözcüğün u ile olmadığı açıktır. Tatarcada bugün bulbiçiminde söylenen sözcüğün, 17. yy.'da "Tartarcada" bul- olduğunu Meninski'nin sözlüğünden öğrenmiş oluyoruz. Sözlükte "Tartarca" olarak gösterilen dört tane özel ad-ünvan vardır. Bunlardan birincisi olan Kalga Sultan (piM... <uü ) 3749. sütunun anlamı, "eski bir Tatar hanı" biçiminde verilmiştir. Sörciik Radloffun
K. K. Yudahin (çev. A. Taymas) Kırgız Sözlüğü 11, Ankara 1948 s. 781; Natalie VVaterson, Uzbek-English Dictionary, New York 1980, s. 125.
22

Meninski Sözlüğündeki "Tartarca" Sözcükler

71

sözlüğünde vardır. Osmanlıca gösterdiği sözcüğün yazımı iki biçimdedir. Son ses elif ya da güzel he ile yazılmaktadır. Radloff parantez içinde Kii ım dokümanlarında kal"a yerine yanlış yazılmış bir sözcük olabileceği ihtimali üzerinde de durur. Anlam ise şöyle verilmiştir: 1. levazım amiri, idare memuru, müdür 2. Yüksek bir ünvan, Kırımda kullanılan bir tinvan (?) (Radloff II, s. 253). Bu ünvan günümüzde Tatarların kullandığı bir ünvan olmalı. "Tartarca" olan bir diğer ünvan ise, 1847. sütundaki "Kırım Hanı"dır. Türkçe-Farsça olarak gösterilen sözcük, "Tatar Hanı" biçiminde anlamlandırılmıştır. 419. sütundaki Farsça "mirza" sözcüğü de Tartarca sözcükler arasında verilmiştir. Bu sözcük de bilindiği gibi, Farsça bir iinvandır. 5281. sütundaki "Noyaıı" iinvanı, "Tartarca" bir ünvan olarak gösterilmiştir. Ancak bu sözcüğün de Moğolca olduğu bilinmektedir. Farsçaya da Moğolcadan geçmiş olan bu sözcük hakkında Doerfer ayrıntılı bilgi verir (TMEN I, nr. 389) . Bretschneider, çalışmasında şu bilgiyi verir: "No-yen sözcüğü, Yüan-shi'de çok sık kullanılan bir Moğol Unvanıdır. Kovalevski Moğolca sözlüğünde sözcüğü, 'prime master, lord, commaııder' olarak tercüme eder".23 Stachowski'nin verdiği listede yer almayan diğer Tartarca sözcükler ise şunlardır: 230. sütunda Türkçe olarak aşamak ezmek, basmak, sıkmak maddesinde aş aşamak "yemek" ibaresi "Tartarca" olarak verilmiştir. Tarama Sözlüğünde aşamak yenmek, mağlub etmek, alt etmek biçiminde yer alır. Sözcüğün Tartarca olarak verilen biçimi ise aynı anlam ve yazımla Çağataycada mevcuttur. (Vâmbery, s. 209, Clauson 1960, s. 4İr. 14; Kıınos s. 15, P. de Courteille, s.22 = aşatmak).
23

Bretschneider, E., Mediaeval Researches, Vol. I, London 1888, s. 279.

72

Zuhal Kargı Ölmez

953. sütunda t. (Türkçe) olarak gösterilen Farsça bahadır sözcüğünün "Tartarca" olduğu belirtilen batır biçimi de tabii ki Moğolcadan geçmiştir. Çağataycada kullanılan bu biçim, Osmanlıcada da vardır (Kûnos s. 23, Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü I, s. 82, Radloff IV, s. 1511, TMEN II nr. 817, Clauson 1972: 3 13b). Sonuç olarak, "Tartarca" olarak verilen sözcüklerin bir kısmının Moğolca, bir kısmının Türkçe, bir kaçının ise Farsça olduğu belirlenmiştir. Meninski'nin "Tartarca" olarak verdiği ve bu ifadeden de Osmanlıcada yer almadığını düşündüğümüz sözcüklerin kimisinin Osmanlıcada da ya aynı ya da farklı anlamlarla bulunduğunu belirledik. KAYNAKÇA
Atalay, Besim, Abıışka Lügati veya Çağatay Sözliiğü, Ankara 1970.

Bretschneider, E. , Mediaeval Researches, Vol. I, London 1888.
Clauson, Gerard, Sanglax, A Persian Gııide to the Turkish Langvage,

London 1960.
—, An Etymological Dictionary Pre-ThirteenthCentııry Turkish,

Oxford 1972. Courteille, Pavet de, Dictionnaire Turk-Oriental, Paris 1870.
Develi, Hayati, Doerfer, Evliya Çelebi Seyahatnamesine Tiirkisehe und mongolische Göre 17. Yüzyıl Elemente im Osmanlı Tiirkçesinde Ses Benzeşmeleri ve Uyumlaı\ Ankara 1995. Gerhard,

Neupersisehen, Band 1, Wiesbaden 1963.
—, Tiirkisehe und mongolische Elemente im Neupersisehen, Band II, Band IV,

Wiesbaden 1965.
—, Tiirkisehe und mongolische Elemente im Neupersisehen,

VViesbaden, 1975.
Duman, Musa, Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre 17. Yüzyılda Ses

Değişmeleri, Ankara 1995.

Meninski Sözlüğündeki "Tartarca" Sözcükler

73

Emir Necipoviç, Necip (çev. İki il Kurban), Yeni Uygur Türkçesi Sözlüğü, Ankara 1995. Eren, Hasan, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, Ankara 1999. Golovkina, O. V., Tatarsko-Ruskiy Slovar', Moskva 1966. Ktinos^. Ignaz, Seyx Süleyman Efendi 's Dictionary, Cagataj-Osmanisches Berkeley and Los Wörterbuch, Budapest 1902. Lessing, F. D., Mongolian-English Angeles, 1960. Natalie, Waterson, Uzbek-English Dictionary, New York 1980. Radloff, Wilhelm, Versuch eines Wörterbuches der Türk-Dialecte. Sanktpeterburg'. I. 1893, II. 1899, III. 1905, IV. 1911. Râsânen, Martti, Versuch Schönig, Claus, eines Etymologischen Lehnwörter im Wörterbuchs der

Türksprachen, Helsinki 1969. Mongolische Westoghusischen, Wiesbaden 2000. Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü I, TDK, Ankara 1963. Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü III, TDK, Ankara 1967. Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü TMEN = Doerfer Uç, Tayyibe, Anadolu Türkçesinin Başlangıç Döneminde Türk Söz Varlığı, Ankara 1986(yayımlanmamış doktora tezi). Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü I, Ankara 1963. Vâmbery, Hermann, Çagataische Sprach-Studien, Amsterdam 1975. Yudahin, K. K., Kırgız Sözlüğü, I. (Çev. A. Taymas), II. 1948, TDK Ankara (I-II 1988 2 ). Zieme, Peter, "Meninski Sözlüğünün Dili Üzerine", XI. Türk Dil Kurultayında Okunan Bilimsel Bildiriler 1966, TDK Ankara 1968, s. 71-75. VI, TDK, Ankara 1972.

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Doç. Dr. Ülkü Çelik Şavk* Bu çalışmada, Kırım Tatarcasının dilbilim ve dilbilgisi terimlerinin, dil terimleri ve gramer kitaplarından tespit edilebilenleri, Türkçe ve Rusça karşılıklarıyla birlikte yer almaktadır. Ayrıca, Türkçe ve Rusça terimlerin dizinleri de, karşılaştırmalı çalışanlara kolaylık olsun diye verilmiştir. Kaynakça
E. Akmollayev, Kırımtatar tilinih ameliyatı, Taşkent, 1989.

Ülkü Çelik Şavk, "Türk Dünyası Gramer Terimleri Kılavuzuna Ek-2 Kırım Tatarcası Gramer Terimleri", Türk Dünyası-Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 10, s. 553-576, Güz 2000.
Türkçe-Kazakça-Karakalpakça-Rusça-İngilizce Dilbilim ve Dilbilgisi Sözlüğü, Ankara, 2001. Karşılaştırmalı

Emine Giirsoy Naskali, Türk Dünyası Gramer Terimleri

Sözlüğü,

Türk Dil Kurumu Yayınları: 667, Ankara, 1997.
Mehmet Hengirmen, Dilbilgisi ve Dilbilim Terimleri Sözlüğü, Ankara

1999. Ahmet Kocaman, "Dilbilim Terimleri", Dilbilim Araştırmaları, s. 157-190, 1990. "Dilbilim Terimleri Sözlüğü - Ek", Dilbilim Araştırmaları, s. 146147, 1992. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Gramer Terimleri Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları: 575, Ankara, 1992. Alaaddin Mehmedoğlu, Ahmet Buran, Hatice Alaaddin Kızı,

Karşılaştırmalı Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü: Türkiye Tiirkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Rusça, İngilizce, İzmir 1994. Hacettepe Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.

76

Ülkü Çelik Şavk

A.M. Memetov, Kırımtatar tili, Akmescit, Kırımdevokuvped-neşir 1997.
Ayşe Pamir Dietrich, Rusça-Türkçe Ankara 1997. Russko-Krımskotatarskiy Simforopol', 1992. Dilbilim Terimleri Sözlüğü,

Terminologiçeskiy

Slovar'

(Yazık),

Prof. Dr. Berke Vardar yönetiminde Prof.Dr. Nüket Güz, Prof.Dr. Emel Hııber, Prof. Dr. Osman Sanemoğlu, Doç. Dr. Erdim Öztokat, Açıklamalı Dilbilim Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1998.
Hamza Zülfıkar, Terim Sorunları Yayınları: 569, Ankara 1991. ve Terim Yapma Yolları, TDK

a abbreviatura kısaltma aööpeBHaTypa abstrakt s o y u t aÖcrpaKTHbM abstrak fiil' s o y u t fiil, s o y u t e y l e m r.rtaro.n aöcrpaKTHHH abstrak isim s o y u t ad, s o y u t isim HM a cyuıecTBHTeJitnoe, r.yıuerTBHTe.ribHoe aöcrpakrııoe abstark mana s o y u t a n l a m ına'ienHe aöcrpaKTHoe abzats paragraf aftıau açık eca açık hece oTKpbiTbifı cnor, mor OTKpbiTbiH
ad ad HatBanne

adiy cümle basit t ü m c e , yalın c ü m l e , yalın t ü m c e npocroe npejLioaceHHe, npeü.rıoaceıiHe npocroe adiy haber basit y ü k l e m , yalın y ü k l e m CKa.-tyeMoe n p o c r o e adiy zaman basit z a m a n n p o c r o e Bpe.Mfl aenkdeşlik uyum rapMOHHfl affıks çekim eki, ek, hal eki, takı a<IxJ>HKC., OKOHHatlHe
a ğ ı z a ğ ı z roBop, poT a ğ ı z b o ş l u ğ ı ağız b o ş l u ğ u , avurt, yan ÖOKOBOH, norıocrb prn a ğ ı z b o ş l u ğ ı ogi ö n d a m a k s ı l nepe.,ıııene6ubiH a ğ ı z b o ş l u ğ ı sesi avurt sesi ÖOKOBOH ıNYK a ğ ı z b o ş l u ğ ı t u t u k l a n art avurt ünsüzü ÖOKOBOH corJiacıibiH a ğ ı z b o ş l u ğ ı ogi tutukı ön avurt ü n s ü z ü M L K H ÖOKOBOH r o n a c H b l H FL H

».i

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
ağız sesi ağız sesi POTOBOH IBYK

77

sesine keçüv ağızlaşma npeBpauıeHHeB HouoBoro BporoBoe ağıztili k o n u ş m a dili, nutuk dili y o n t a n pe<ib
ağız a ğ ı z n ı n açılışı ağzın açılma derecesi pacrBop p m agglütinativ til bağlantılı dil, bitişimli dil, a rr.nıoTHHci THBHMH aibiıc akraba til akraba dil poüCBeHHbie a;<biKa aktiv etken a KTHB eklemeli dil

aktiv fiil' etken eylem, etken fiil aKTbiBHbM naran
a k t i v luğat aktif sözlük aKTHBHblfl ruıoBapb aktsent şive, vurgu aıoieHT akustika akustik, işitimsel aKycTHKa al durum, hâl, t ü m l e ç o6cTOHTe/ibOTBO, iiono.riHeHHe, n a ü e x al affiksi durum eki, durum takısı OKOH'iaHHe naüexcHoe al anlatkan fiil' ulaç, zarf fiil r.naro.n r m i K a

al sözü t ü m l e ç 06rr0aTe.nbCTB0, üono.rrueHHe al zarfı, tarz alı durum belirteci, hal zarfı, niteleme belirteci nape«ıne
oöpa.ıa üencTBHH

a-laşkan a - o k u n u ş aıaiHbe
alfavit abece, alfabe a.n$aBHT alfiil' ulaç, zarf fiil repyHüHB, üeenpH'iarrue alınma aktarım, aktarma, alıntı, ödünç .«iHMCTBOBaHHe almaştırılğan m a n a mecazî anlam, yan anlam nepeHoaıoe ına'ienHe alt çenge alt çene HHücuaa 'le.ıııorT alt d u d a k alt dudak HHXHaa r y ö a a l a m e t özellik npmHOK analiz analiz, ç ö z ü m l e m e nna.nn:ı ana til' temel dil, kök dil, ana dil npaaiblK anatili a n a d i l i POÜHOH a;tolK, aibiK POÜHOH anlam avuşturuv anlam aktarması nepeHOc ;fflaqeHHa antiteza karşı tez aHTMTe;«ı a n t o n i m karşıt anlamlı, zıt anlamlı aitTOHHM apostrof kesme işareti anocTpocj) a r g o argo a p r o a r h a i z m eski biçim apxaniM arif harf ÖyKBa a r t i k u l y a t s i y a b o ğ u m l a m a , e k l e m l e m e apTHKvnauMS

78

Ülkü Çelik Şavk

artikulyatsiya yeri boğumlanma noktası, eklemleme noktası vıecro
apTHKy.nauHH

art sıra arka sıra, art sıra, kalın sıra .«lilllblH paü art sırağa keçüv artlaşma, kalınlaşma ııepexoü B siüllHH paü art sıra sozuk art sıra ünlüsü ;«ı JHMH macHblH arttıruv derecesi en üstünlük derecesi npeBoc.xoünaa cTeneıib asıl m a n a temel anlam OcHOBHOe .(iıa'ieııne asıl sıfat niteleme sıfatı Ka'iecTBennoe npM.nanrre.nbHoe asıl haber temel yüklem rJiaBHoe cıca.ıyeMoe asıl sozuk temel ünlü OcHOBHOe r.incıibie asıl urğu ana vurgu, temel vurgu ocHOBHOe yüapeHHe, r.naBHoe
yna peline

asliy asliy asliy asliy

mana temel anlam .uia'ieilHe ocHOBHOe ses aslî ses, birincil ses nepuoHn'KUlbllblM tB.yK sıfat niteleme sıfatı Ka'iecTBennoe npH.narnTe.HbHOe uzıınlık aslî uzunluk, birincil uzunluk nepBHMHaa jio.nro'rn

a s p e k t görünüşacneKT assimilyatsiya benzeşme acr:HMH.nauna aşağı çenge alt çene HHscnaa 'le.ıııocr aşağı dudak alt dudak HHJKiıaa ryöa atalar sözü atasözü, ata sözü norjTOBHua

avam halk tili halk sözcüğü
ayırıcı

npocrope'ine

ara, belirten, niteleyen, tamlayan, sınır, niteleyici onpe •lejıenne, pa r p n ıiHMHTeibiibin ayırıcı-umumilcştirici zaınir niteleme adılı, niteleme zamiri YierrroıiMeıiHe onpeje.nHTe.nnne ayıruv bağlayıcısı karşılaştırma bağlacı COKM pa.ijie.riHTe.tlbHbIH ayrı manalı önemli, tam anlamlı .tıiaMenaTe.ribllblH ayrı manalı söz bağımsız sözcük :<ııaMeııaTe.nbHbie cnoBa aytılış söyleyiş, telâffuz rıpoH.iHOiıieHHe a z mahsullı suffıksler a z a öge 'i nen işlek olmayan ekler ııenpojyKTHBHbie iuptyHKOıl

azlaştırma manası küçültme anlamı VMeııUJHTeJibHoe tna'ieHHe

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

79

b
b a ğ bağıntılama, bağlama, bağlantı, koşaç CBfttb, cmflca bağlayıcı bağlaç r.oıo.ı bağlayıcısızlık bağlaçsızlık öeccoKMHblH bala tili çocuk dili JttbiK üeTefl b a ş ana, asıl, temel rcfflBHUH baş al yalın durum, yalın hal HMeHHTe.ribHblH n a ü e x baş aza asıl öge, baş öge «ırıeH rnabiimh baş cümle ana cümle, ana tümce, temel cümle, temel tüm maBHoe npeiiiiojKenne baş keliş yalın durum, yalın hal MMeHHTe.nbHbiH naüeac, nane>K HM6HHT6J1bH bllî baş ses ilk ses, önses na*ıa.nbHbiH iByK baş ses tüşüvi önses düşmesi [if.ıreueıme Ha'ia rTbHoro ;iByıca bel'gisizlik zamiri belgisizlik adılı, belirsizlik zamiri MecroHMeHMe • Heonpeüe.fieııenHe belgili isimli söz biriküvi belirli ad öbeği, belirli isim tamlaması o(I>opM.nenHoe onpe|eJiHTe.TTbHoe belgili tamamlayıcı belirli nesne, belirtili nesne o<I>opMJieHHoe npnvıoe üorıofiHenne belgisiz belgisiz, belirsiz neonpeüe.neHiibiH belgisiz derece edilgen çatı, pasif nnccHB, ;«ı.nor crpa/iaTe.nbHbiH belgisiz fiil' edilgen eylem, edilgen fiil, pasif fiil r.narojiB

rrrpaieTe,fibHOM «uıore

belgisiz isimli söz biriküvi

belirsiz isim tamlaması, belirtisiz neo<l)opM.neHHoe onpciie.aHTe.nbiıoe belgisiz tamamlayıcı belirsiz nesne, belirtisiz nesne ııea[)opM.ıieııııoc npnvıoe üono.ruıenMe belgisizlik zamiri belirsizlik zamiri ııeonpeüejıenHe MecTOHMeHHe belli şahıslı cümleler öznesi belli cümle onpeüe.neHHO-.iH'iHoe npejLnoaceıiHe

benzetüv yalğaması benzerlik eki, benzetme eki ynoiloÖMTCJlhlIUH a<I)(J)HKr bir azalı cümle tek ögeli cümle oüiıoMneıluoe npeiiaoaceHHe birecalı tek heceli MOMOCH.ri.na6, oüHdr..aoxıibiH
bir manalı tek anlamlı 0jUl0.flmnHbıfl
bir manalılık tek anlamlılık CfflHö;inaımocrb bir tillî bir dilli, tek diiiı o.İH0n.ibr:!::,;n

80

Ülkü Çelik Şavk

bir tilli luğat tek dilli sözlük oüHoa.jbi'iHbifı ruıoBapb, rJiOBapb oüHoa:ibiMer.KHH birinci şahıs birinci kişi, birinci şahıs .riHiıo nepBoe, rıepBoe nhuo
birinci şahıs m ü l k birinci şahıs iyelik eki a<J><I>HKCbi npHHaüJiejKHOCTH nepBoe JIHUO birleşme birleşme, birleşim coıeTaHHe bitken al bitmişlik durumu coBepuıeHHbiH BHÜ bitken vaziyet bitmişlik durumu coBepuıeHHbiH BMÜ boğaz boğaz, boğazsıl, gırtlak, hançere ropraHb, ryTTypa.n boğazlaşuv boğazsıllaşma ryTTypa.riH.Haima burunlı genizsil, burunsıl HOCOBOH burunlı ses geniz sesi, genizsil ses HOC.OBOH :(BYK burun n'si arka damak n'si, geniz n'si .«üHea.HbilHblHH burun sesi geniz sesi ;iByKH HoroBbie burun tutuklan genizsil ünsüzler, nazal ünsüzler Ha;ıa.FTbHbie r.or.nar.Hbie büyük arif baş harf ;«r.naBHaa

c canlı canlı OüyıueBJieHHbiH canlı til' canlı dil, yaşayan dil ATHBOH a.ibiK, a.ibiK ÎKHBOH canlılık canlılık 0üyıueB.neHH0crb cevap cümlesi cevap cümlesi OTBeTHoe rıpeü.noaceHHe
cevap-tasdik nidası cevap ünlemi yTBepüHTeribHoe Mea aoMcrae cins cins, cinsiyet poü

cınıs isim cins ad, tür adı ııapHua re.ribHoe cyuıecrBHTenbHoe cins isim cins isim HM a HapHuaTeJiHoe cümle cümle, tümce npejuıoaceHHe cümle azaları cümle öğeleri, cümle unsurları HJieHM npejLnoaceHHH
cümle azalarının sıralanması cümle öğelerinin sıralanışı
par.no.noxeHHe M.nenoB npcürıoxeHHe

cümle intonatsiyası cümle tonu, tümce ezgisi HHTOHauna npeünoaceHHa cümle kuruluşı cümle yapısı crpoeHHe npeü.noacenna cümle manası cümle içi anlam wa ı ıeHHe npeü.noaceHHa cümle urğusı cümle vurgusu, tümce vurgusu <J>pa;K)Boe yüapeHHe cümlenin baş azaları cümlenin temel öğeleri rnaBHbie yneHbi
npeüfroaceHHe

cümlenin temeli cümlenin temeli ocnoBa npeü.tloxeHHe

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
Ç

81

çenge çene lıe.rnor,T çırmaşkan yazı birleştirmeli alfabe, bitişik yazı Bfi:«>
çıkış alı ayrılma durumu, ayrılma hali, çıkma hali, çıkma dur HOCOÜHMH naüeiK çıkış keliş ç ı k m a durumu, ayrılma hali naüeac HCxoüHblH

çıkış kelişi ayrılma durumu, ayrılma hali, çıkma hali, ç ı k m a d u r u m u Hc.xoiiHbiH naiieiK çift dudaklı çift dudak, çiftdudaksıl, dudaksıl 6H.na6Ma.nbHbiH çift d u d a k tutukları çift dudak ünsüzü 6HJia6HaJibHblH corciaoHblH çift söz çift sözcük napHbie cnoBa çift t u t u k l a r çift ünsüzler napHbie connfacHbie
çok azalı çok ögeli MHOimıeHHblH çok azalı c ü m l e çok ögeli cümle MHOrmneHHoe npeü.nojKeHHoe çok ecalı ç o k heceli MHororjıoacHbiH, no.nHCH.pa6mec.KHH çokluk affiksi çokluk eki acM'MKC MHoacecTBeHHOcrH ç o k l u k yalğaması çokluk eki a(|)(j)HKr. MHoacecTBeHHorrH çok m a n a l ı çok anlamlı no.HHceMaHTHlıec.KHH ç o k m a n a l ı l ı k çok anlamlılık MHonMtanHoerb, noJiHceMHa çok tilli çok dilli MHoroa^biMHbiH ç o k t i l l i l i k çok dillilik MHoroaOTine
:

i y yazısı resim yazısı KJiHHonHcb

d defis kısa çizgi, tire üe(I)HC delabializatsiya düzleşme üe.na6naJiH;ıaıına
d e n i ş m e değişim, değişme HiMeHenne denişüv değişim, değişme M^MeneHHe derece çatı, fiil çatısı :ıa.nor raaroJia, :ıa.nor derecelik ilgeç, edat, son takı noc.rre.nor, HacTHiıa dialektolog lehçe bilimci üHa.neKTO.nor dialektologiya lehçe bilim üHa.neKTO.noraa diaog diyalog, ikili k o n u ş m a üHa.nor diftong çift ünlülü, diftong ;m<I)TOHr dikte (imlya) dikte, yazdırma üHKTaHT dissimilyatsiya aykırılaşma, benzeşmezlik ÜHCCHMHJIatına d o ğ n m a n a temel anlam 0CH0BH0e ıııa'ieıme

82

Ülkü Çelik Şavk

doğru yazuv imlâ, yazım npaBonHraHHe doğrudan doğru açık, direkt, dolaysız npnMOH doğrultuv keliş datif hali, verme durumu, yaklaşma hali,yönelme durumu, yönelme hâli naje5K üaTeJibHbiH, HanpaBHTe.nbHblH

naüeac
d u d a k dudak r y ö d u d a k l a ş u v dudaksıllaşma, yuvarlaklaşma ory6.nenne d u d a k l ı dudaksıl, yuvarlak ryönoH, JiaöHa.ribHblH d u d a k l ı sozuk dudaksıl ünlüler, yuvarlak ünlü .na6ııa.nbHbie maaibie d u d a k l ı sozuk yuvarlak ünlü ryöHbie nacHbie d u d a k l ı tutuk dudak ünsüzü ryĞHOH ronaatblH dudaklı tutuk dudaksıl ünsüzler .fiaöHît.ribHbie ror.nar.Hbie d u d a k sesine keçüv dudaksıllaşma, yuvarlaklaşma .naĞHamiailHil d u d a k singarmonizmi dudak benzeşmesi dudak uyumu .naöHaJibHblH CHHrapMOIIH/tM d u d a k s ı z sozuk düz ünlü rnarHMH dudak-tişli diş dudaksıl ryöHo-.iyönofı neryöııoH rnanibiH, He.na6na.riH:K)BaHHbiH

e
eca hece, seslem r j ı o r eca ayırıcı hece bölmesi, hece sınırı rjıoropaxiie.n eca biriküvi hece kaynaşması orıpemeıiMe rJioroB eca tüşüvi hece düşmesi, hece yitimi, seslem yutumu raruıoJioiHfi, onytueııne cnora ecnebiy sözler yabancı kelime, yabancı sözcük MilorTpaıiHoe crıOBO

edebiy edebî JiHTepaTypHblH
edebiy til' edebî dil, yazı dili, yazın dil JiHTepaTypilblfl asblK, tı.iblK

.îiHTepiiT.vpıibiM. xyiiojKerTBeHHbift n.ıı.iK eki azalı cümle çift ögeli ciimle, iki ögeli cümle
jBvrorTaBiıoe

npo/ı.no>KeıiHe

eki ecalı iki heceli iiBvrjıoroBOH eki ecalı sözler iki heceli sözcükler üBvr.rıo)KHbie rjıoBa
eki haberli cıımlc ii.i yüklendi cümle üB.yrKa.tyeMoe ııpejiTiojKeııne »•ki manalılık iki anlamlılık üBa^Ha'lHOTTb eki muptedalı cümle iki özneli cümle .inyno;i.ne:>Knıııııoe

npeüJiOiKeııııe

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
eki nokta iki nokta üBoeTOMHoe

83

eki tilli luğat iki dilli sözlük üByaiblMHHH CJioBapb eki tillilik iki dillilik üByfUblMHe ekilik sayı çift sayı üB0HCTBeHH0e <iHr.no ekinci derece aza ikinci dereceli öge »ı.neH BTopocreneıiHbiH
ekinci d e r e c e haber ikili çatılı yüklem BTopocTeneHHoe cıca:ıyeMoe

ekinci ş a h ı s ikinci kişi JIHIIO BTopoe, BTopoe JIHUO ekinci şahıs çokluk çoğul ikinci kişi, ikinci çoğul kişi BTopoe MHOJKeCTBeHIIOrO 'iHc.no ekinci ş a h ı s teklik ikinci tekil kişi, ikinci teklik şahıs BTopoe

JIHIIO JIHIIO

eüHHcrBeıiHoro «rnc.no ekinci uzunlık ikincil uzunluk BTopH'iHaa üonroTa ekvativ ekvatif, eşitlik 3KBaTHB elifte abece, alfabe n.ıöyıca, a.n<|)aBHT emir cümlesi emir cümlesi noBeJiHTeJibHoe npeü.noMcenoe emir meyil buyruk kipi, buyrum kipi, emir kipi HMnepaiHB, ııoBenHTenbHoe na K.noııeıiHe entsiklopedik luğat ansiklopedik sözlük 3HUHK.noneüHlier,KHH

oıoBapb erkek cinsi eril cins, erkeklik MyaccKOİi poü cskirgen söz arkaik sözcük, eskimiş sözcük apxan:iM, ycrapeBiuna
cnoBo etimologiya etimoloji, kökenbilim 3THM0.n0rna

f fısıltılı ıslıklı uJHnauiHH fısıltılı sesler ıslıklı sesler iiinnaıune «vkh fiil' eylem, fiil rnaron fiil' cümlesi eylem tümcesi, eylem cümlesi, fiil cümlesi nnaro.nbHoe
ııpeü.no>KeıiMe, npeü.no>KeıiHe c nnaroJibHbiM cKa.ıyeMbiM fiil' negizi eylem gövdesi, fiil gövdesi r.naro.nbiıaa 0CH0BA, OCHOB;I r.naro.rıa fiil' t a m ı n eylem kökü, fiil kökü 1'Jiaro.nbiibiH Kopeıib fiil'den fiil' yapıcı yalğama fiilden fiil yapını eki a(|x|)HKC oöpa.ıyıoııiHH r.naro.n OT rJinro.na fiil'den fiil' yapuv fiilden fiil y a p m a i!iiyTpnr.nnro.nbHoe

84

Ülkü Çelik Şavk

fiil'den

isim yapıcı yalğama fiilden
oöpa .ıyıouiHH H a OT maro.na M

isim

yapım

eki a(|)<[)MKC

fiilden yapılğan fiil' eylemden türeme eylem, fiilden türeme fiil NPOHFFIOÜHBIH OT narana n a r a n fiilden yapılğan isim eylemden türeme ad, fiilden türeme isim
NPOMHBOÜHMH OT n a r a n a H a M

fiil'lernin tüslenüvi eylem çekimi, fiil çekimi cnpaaceHHe n a r a n a fiil'siz fiilsiz 6e:snaro.nHbiH
flektiv tiller bükümlü diller, bükünlü diller (J).neKTHBHbie a.ibiKH fonema ses birim, fonem, sesbirim (JOHeMa fonemanın türleri alofon, ses birimsel değişke, sesbirimcik, sesbirimsel a.n.n0<I>0Ha fonetika fonetik, sesbilgisi ([»one'ima fonologiya fonoloji, ses bilimi, sesbilim ([»oııo.norHH forma biçim ([»opMa

frazeologik luğat deyimler sözlüğü (J)pa:ıeo.normecKHH cnoBapb
g, ğ garmoniya uyum rapMOHHa

geminatsiya ikizleşme reMHHaıiHa genealogiyalık kalıtımsal, soydaş reHea.norHlıecKHH
gırtlak boğaz, gırtlak, hançere ropTaHb gırtlak sesleri gırtlaksı 1 sesler ropTaHHaa :ffiyKH gırtlak ustü tutuklan gırtlaksıl ünsüzler ııajropTaHHHKOBHe oomacHbie

giperbola abartma rHnepöo.na gipoteza hipotez, varsayım ranoTena
g r a m m a t i k a dilbilgisi rpaMMaTHKa

h haber bildirme, yüklem H^ıaBHTe.nbHbiH, acaayeMoe, npeüHKaT
haber fiili bildirme kipi MMBHTenbHoe HaK.noHeHHe haber ismi yüklem ismi HMenHoe c.KnuyeMoe haberleşme bildirişim, iletişim KOMMyHHKauna haberlik affiksi bildirme eki acjMjiMKC cKa^yeMocTH halk tili halk dili HapoüHbiH a:tf>nc has isim has isim, özel ad,özel isim HMa hitap hitap, seslenme oöpauıeHHe H a coöcTBeHHoe, r.o6r.TBeHHoe M

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

85

ibare anlatım, ifade, deyim, söz öbeği BupaaceHHe, oöopoT peMH,
<J>pa:«ı

içki iç, içsel BHyTpeHHbiH içki rifma iç kafiye, iç uyak BHyTpHOTpcMHa a pn<])Ma içki ses iç ses, içses HH.ua yT idare yönetim, y ö n e t m e ynpaBJieHHe idare bağı yönetim, y ö n e t m e ynpaBneHHe idare etici söz yönetici sözcük ynpaB.naıouıee CJIOBO idiolekt birey dili, bireysel dil HüHoneKT
idioma deyim HflHOMa ifade anlatım, ifade BbipaaceHHe ikaye cümlesi bildirme cümlesi, bildirme tümcesi ilOBecTBOBaTe.ribHoe npeü.noxeHHe ikaye meyli bildirme kipi H:m>aBHTe.ibHoe HaıcnoHeHHe ilave ek ad koyma, eşleme npH.noaceHHe il'miy til' bilim dili H a y m i H a:ibiK imla imlâ, yazım, yazım kuralları op(|)orpa(j)Hfi, npaBonncaHHe

ince ince MancHH

ince sesler ön sesler .rayKH MarKHe
ince sıra ince sıra nepeüHHH paü

ince s o z u k ince ünlü, ön ünlü macHbie Mancne, MarKHe rnacHbie ince tutuk ince ünsüzler MarKHe conracHbie
indeks dizin, indeks HHüeKC. infinitiv mastar, isimfıil HH^HHHTHB informant bilgi veren, denek HH([)opMaHT inkar sözleri olumsuzluk OTpnuaHHe inkar zamiri olumsuzluk zamiri, olumsuzluk adılı MerrroHMenHe

0TpHuaTe.ıibH0e

internatsional' sözler

uluslararası

sözcük

HHTepHaıiHOHaJibHbie

r..noBa intonatsiya titremleme HiiTOHauna inversiyalı cümle devrik cümle HHBepTHpoBaHHoe npeü.rıo2ceHHe ironiya ironi HpoHHa isim ad, isim HM a, Ha:iBaHHe, r.yuıecTBHTe.nbHoe isim cümlesi isim tümcesi npeü.no3ceHHer.HMeHHbiMr:Ka^yeMbiM

isim negizi ad gövdesi, isim gövdesi HMeHHaa ochob<t

86

Ülkü Çelik Şavk

isim söz birikmesi isim tamlaması c.noBoc.o<ıeTaHHe MMerırıoe isim söz birleşmesi isim tamlaması c.ıt0B0C0ııeTaHHe HMeHHoe isim tamın ad kökü ııenpoH.iBOüHoe cytuecTBHTejrbHoe isimden türeme isim addan türeme ad, isimden türeme isim isimden yapılğan fiil
npOMBOİLHblH OT HMeiIbl HM il addan türeme eylem, isimden türeme fiil

npoH.raoüiibiH OT HMenbi n a r a n isimfiil' isim fil, kılış ismi, mastar r.naroJibHoe HMfl, HH(|>HHHTHB ismin türlenüvi isim çekimi CK.noııCHHe cyınecTBHTeJtbHor ismiy cümleler ad tümcesi, isim cümlesi HMeHHoe npeii.noxeHHe istek cümlesi istek cümlesi, dilek cümlesi >Ke.naTe.nbHoe npeü.no>KeıiHe istek meyil istek kipi xe.naTe.ibHoe ııaK.noneHHe işaret belirtke, işaret .«KIK işaret sıfatı gösterme sıfatı, işaret sıfatı yKa.«rre.nbitoe CJIOBO işaret zamiri gösterme adılı, işaret zamiri yKa;«iTe.ibHoe MerTOHMenHe, MecroHMeHHe yKa.a're.ribnoe izafet izafet H.«i(J)eT

izaiy luğat ansiklopedik sözlük j

TOJIKOBUH cnoBapb

jargon jargon JKapron jargonizm jargonizm xaproniT.ni jestler tili işaret dili fUblK >Kerrroii k, k kaçak akıcı öer.ribifl kaçak sesler akıcı sesler 6er.ni.iHe ;IBVKH kaçak sozuk akıcı ünlü 6er.nuH nnaaibiH kadın cinsi dişilik JKCHCKHIÎ POÜ kaide düzenleme, kural npaBH.no kalıcı geçişsiz nenepexoııHbiH kalıcı fiil'geçişsiz fiil r.nnro.n rıenepexoiiıibifı kalın sozuk art sıra ünlüsü .laüiibiH rnacublH kaltıravük tutuk titremeli ünsüz, titrek ünsüz, titreşimli ünsüz üpoîKaurun cor.rrac.nbiH kapalı e kapalı e «iKpblTbifı 3

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
kapalı e c a kapalı hece :«iKpblTbiH rjıor k a r a m a karşı sözler karşıt anlamlı, zıt anlamlı aHTOHHM karşı k u y u v bağlayıcısı karşıtlık bağlacı,

87

karşıtlık ilgeci, zıtlık

bağlacı COKM npoTiiBHTe.nbHbifl, npoTHBHTe.nbHbifi COKM karşı m a n a l ı l ı k zıt anlamlılık aHTOHHMHfl kattı art avurt, sert TBepüblH kattı s o z u k art sııa ünlüsü .«uıibifi macHbiH kattı tanlay sert damaksıl TBepjOHeöHblii kattı tutuk art avurt ünsüzü, sert ünsüz TBepüblH cor.nar.HblH k a v u z ayraç, parantez CKOÖKa k a y t ı m d ö n ü ş l ü l ü k BorapaTHblH k a y t ı m d e r e c e dönüşlü çatı BompanıUH ;«ı.nor, sa.nor BCMBpaTHblH

kaytım fiili dönüşlü e y l e m , dönüşlü fiil BoropaTiibifi r.naro.n, r.naro.n
BO/fBpaTHblfl kaytım zamiri dönüşlülük adılı, dönüşlülük zamiri Bo;fflpaTHbie vıer.TOHMenHa

kakafoniya kakışma, kakofoni, ses uyumsuzluğu KaKa([>OHHfi kal'ka kopya, ö y k ü n m e , taklit Ka.nbKa keçici fiil' geçişli fiil r.naro.n nepexoüHbifl, r.naro.n TpaH^HTHBHHH keçiş geçiş, g e ç m e nepexoü
keçken zaman geçmiş zaman npoıııeüinee BpeMa, BpeMa npouıeiiıııee, nep<J>eKT keçüv geçiş, g e ç m e ııepexo/ı kelecek zaman gelecek z a m a n , geniş zaman ö y ü y u ı e e Bpe\ıa, BpeMa öyjyuıee keliş d u r u m , hâl naüeac keliş affiksi d u r u m eki, d u r u m takısı a(jxJ)HKCbl n a ü e ^ e H . 0K0HlıaHHe naüeacııoe kenıirçek sesine keçüv gırtlaksıllaşma npeBpameHHeB ropTaHHbiH .HB.VK ' keniş cümle genişletilmiş c ü m l e parnporTpaııeHHöe npeü.no3ceıiHoe ken sozuk geniş ünlü uiHpoKHH rnanibiH gereklik kipi, gereklilik kipi ü0.nafeHrTB0BaTe.nbH0e naK-noneHemıe kesir sayılar kesir sayı sıfatları üpoöııoe 'iHrjiHTe.nbHoe kesir sayısı kesir sayısı MHrjiHTejibHoe /ıpoöııoe kıska kısa K'paTKHH

kerek meyil

88

Ülkü Çelik Şavk

laska eca kısa hece KpaTKHH cjıor kıskalık kısalık KpaTKOCTb kıska sozuk kısa ünlü KpaTKHH m a c H b i H kıskaırtuv kısaltma aööpeBHaTypa kıya laf dolaylı anlatım KOOBeHHaa pe ı ib ki bağlayıcısı ki bağlacı COKM KH kirilitsa Kiril alfabesi KHpHJlHiıa kiriş ara, giriş BBOüHbiH kiriş cümlesi ara cümle, aratümce, giriş npeüJToaceHHe, npeı.rıoaceHHe BBOüHoe kiriş söz ara sözcük BBOÜHOE CHOBO
klişe basmakalıp, klişe KJlHlue

cümlesi

BBOüHoe

koçürilme laf dolaysız anlatım npaMaa pe ı ib
konkret fiil' somut fiil marojı KOHKpeTHbiH

konkret isim somut ad, somut isim KOHKpeTHCie
r,yuıerrr6HTe.nbHoe konkret mana somut anlam

HMH, KOHKpeTHoe

:walıeHHe KOHKperaoe, KOHKpeTHoe

iHaneHHe kontekst bağlam

KOHTCKCT

k o ş m a aıffiks birleşik ek cnoacHblH a ^ H K C k o ş m a d u d a k tutuklan çift dudak ünsüzü 6H.na6HaJibHbiH comacHbift k o ş m a h aber birleşik yüklem acajyeMoe cocraBHoe k o ş u l u v k aynaşma craaceHHe koşuvcı s o z u k bağlama ünlüsü coeiiHHHTe.nbHbiH macHbiH kııçük ari f küçük harf Ma.neHbKaa öyKBa kuvetlendi rici parçalar kuvvetlendirme edatı, pekiştirme edatı yrm.nHTe.abHa a nacrnua k u v e t l e n d i r m e kuvvetlendirme, pekiştirme ycmeHHe

1
lafnın stili k o n u ş m a tarzı r m r i b pa^roBopıtblH l a r i n g a l ' t u t u k hemze xaM.« lakırdı kon u ş m a , söz pa.coBop, pe ı ib lakırdı a p p j ıratı konuşma aygıtı peııeBOH annapaT lakırdı orgianlan
ı

konuşma azalan,konuşma organları, ses örgenleri

opraHbi pe ıeBbie

/

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
lakırdı ritmi konuşma ritmi pHTM p e m lakırdı tili konuşma dili pa:ıroBopHaa pe% leksika kelime hazinesi, sözcük dağarcığı, söz varlığı .neKOUica leksikolog sözcük bilimci neKr.HKo.nor leksikologiya sözcük bilgisi, sözlük bilimi JieKr.HKo.norHa lingvist dilbilimci JiHHrBHor lingvistika dilbilim .nHHrBHCTHKa logik sub'yekt gizli özne acpbiToe noü.neacauıee luğat sözlük cnoBapb luğat manası sözlük anlamı iHaneHHe .neKCH'ier.Koe luğat terkibi söz varlığı, kelime hazinesi cnoBapHbifı cooraB a.ibiKa

89

11 1
m a k s a d bildirgen al sözü maksat tümleci oöcroHTeJibcrBo ueJiH m a k s a d bildirgen zarf amaç zarfı, maksat zarfı Hapenne ue.nn m a l û m derece etken çatı ;ıa.nor üeHCTBHTe.nbHbiH, üeHorBHTeJlbHbiH ;«.nor mana mânâ, anlam iHaıeHHe, CMbian m a n a d a ş eş anlamlı, anlamdaş c.HHOHHMHlieacHH manadaşlık anlamdaşlık, eş anlamlılık CHHOHHMHH manadaş sözler anlamdaş sözcükler paBHo:fflanHbiH cnoBa manalı anlamlı ttianauiHH manalılık anlamlılık «ia'iMMOcrb mananın tarlaşuvı anlam daralması cyaceHHe iHaneHHH mana türlenüvi anlam değişmesi HMeHeHHe .waqeHHe mantıklı mantıklı .normeocHH

mantık urğusı mantık vurgusu .normecKoe yüapeHHe mecul fiil' edilgen eylem, edilgen fiil, pasif fiil
crpaüeTe.nbHOM :<ı.nore

r.naro.n

B

medeniy kültürel, medenî Ky.nbT.ypHbifl
menfiy olumsuz OTpnuaTenbHbiH menfiy cümleler olumsuz cümle OTpHiiaTeJibHOe npeü.no»ceHHe menfiy fiil' olumsuz fiil oıpı-maTe.nbHaa <[>opMn r.naro.na menfiylik sözleri olumsuzluk OTpHuaHHe menfiy zamiri olumsuzluk adılı, olumsuzluk zamiri MerrroHMeHHe QTpHuaTe.nbHa n

metafoniya ünlü atlaması MeTa([)OHHfl

90

Ülkü Çelik Şavk

metafora anlam atlaması, eğretileme, mecaz Meıa<J)opa metafraza aktarma Meıa^pa:ıa metastaz metastaz MeTacra;ı metateza göçüşme, görünüş, yer değiştirme MeraTe;«
mevzu konu, tema Teıvta meyil kip HaooHeHHe mikdar-derece alı miktar-derece tümleci

06cr0HTeJibcrB0 Mepbi-

rreneH
mikdar-derece zarfı azlık çokluk zarfı Hapenne KO.riHtecTBeHHoe mikdar sayılar asıl sayı sıfatı, asıl sayı K0.ıiHlıecTBeHH0e HHrjiHTeriHoe mikdar sayısı asıl sayı, asıl sayı sıfatı HHCJiHTe.ribHoe Ko.nHıeexBeHHoe milliy millî dil nauHOHa.nbHbifı îhi.ik modallik kiplik M0üa.nbH0CTb morfema biçimbirim, şekil birimi M p î e a o <>M morfemanın türleri alomorf, biçimbirimcik a;ui0M0p<j)a morfologiya biçimbilim, şekil bilgisi Mop$o.rıorHa mul'kiyet affiksleri iyelik ekleri a<jxl>HKr.bl npHHaMeacHOdH mul'kiyet zamiri iyelik adılı, iyelik zamiri MeoroHMeHHe npHTH»caTe.abHoe munasebetçi ilgeç, edat, son takı nor.ne.rror mupteda özne noü.neacauıee mupteda haber kelişüvi özne yüklem uygunluğu romaroBaHHe oca.ıyeMoro r. noiuıejKaııiHM muptedasız öznesiz öernoü.rıejKauiHbifı muptedasız cümleler öznesiz 6eenoü.nejKaııiHbiH npeü.noxeHHfl mürekkep bileşik, birleşik rorraBHOH mürekkep ad birleşik ad, birleşik isim rjıoacHoe HMH mürekkep affıks birleşik ek rjıoacHbiH a(JxI)HKr. mürekkep cümle bileşik tümce, birleşik tümce rjıoacuoe npeü.rıojKeHHe mürekkep fiil' birleşik eylem, birleşik fiil CJIOJKHMH r.naro.n mürekkep haber birleşik yüklem rıca:<yeMoe eooraBHoe, rocraBHoe CKa.ıyeMoe
l

tir

mürekkep kelecek zamannın dayimilik şekilinin vastasız şekili mürekkep kelecek zamannın katiy şeklinin şart şekili
geniş zamanın hikâyesi npouıejıııee neonpeiieneHHoe BpeMa gelecek zamanın şartı öyüyuiee yrjıoBHoe BpeMa

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
m ü r e k k e p kelecek z a m a n n ı n katiy şeklinin vastalı şekili gelecek zamanın rivayeti 6yüyuıee noBecreoBaTe/ibHoe BpeMH m ü r e k k e p kelecek z a m a n n ı n katiy şeklinin vastasız şekili zamanın hikâyesi Öyıynıee HaMepeHHe m ü r e k k e p kıskartılğan söz kısaltılmış sözcük C.HOBO

91

gelecek

rjıojKHOcoKpauieHHoe

m ü r e k k e p m u p t e d a birleşik özne cocraBHoe nojuıejKauıee m ü r e k k e p s ö z birleşik kelime, birleşik sözcük cjıojKHoe rjıoBa musbet cümle olumlu cümle, olumlu tümce yTBepüHTe.nbHoe

npeü.noaceHHe
m u s b e t fiil' olumlu fiil no.noxHTe.nbHa a $opMa nnarona n nefes a l u v soluk a l m a BübixaHHe nefes çıkaruv soluk verme Bbiüox, BbiübixaHHe nefes çıkaruv urğusı soluk verme vurgusu BbiübixaTe.nbHoe yüapeHHe negiz gövde, türemiş, türeme, türev ocnoBa, npoHfflOüHbifı neologizm yeni sözcük Heo.norn.iM nida ünlem Boaç.nHnaHHe, MOKüOMeTHe nida cümlesi ünlem cümlesi, ünlem tümcesi Bor.K.nHnaTe.nbHoe npeü.noxeHne, MeaaoMeTHoe npeü.noxeHHe nida derecelikleri ünlem edatı, ünlem ilgeci nacTHUbi bock JlHura TeJibHbie nida intonatsiyası ünlem ezgisi ünlem tonu HHTOHauHH

botjcJTHua Te.nbHa h
nida işareti ünlem işareti Bor.K.nHuaTe.nbHbiH ;iHaıc, .maıc BocK.nHna TenbHbiH nida parçaları ünlem edatı, ünlem ilgeci nacranbi BoacnHura TenbHbie nisbiy z a m i r l e r ilgi adılı, ilgi zamiri 0TH0CHTe.nbH0e MerroHMeHHe nokta nokta TOMKa noktalı virgül' noktalı virgül Toınca c «ınnTOH nominatsiya adlandırma, yalın hal HOMHHanHH nutuk söz penb nutuknın stili k o n u ş m a tarzı r m n b pa;ıroBopHblH

92 o

Ülkü Çelik Şavk

o b ' y e k t l i geçişli nepexoüHbiH o b ' y e k t s i z nesnesiz 6e.<o6ı,eKTHbiH, ııenepexoüiibiH o g ' s ı r a ince sıra nepeüHHH pHü o g ' s ı r a sozuklar ince sıra ünlüler, önsıra ünlüler nepeüHHe o g ' s ı r a ğ a k e ç ü v incelme nepexoü B nepeüHHH pflü ohşav-kuçültüv afFıksi küçültme eki eki, yMeHUiHTenbHo-nacKaTenbHblfı eki ynoüo6HTe.lbHblH

rnacHMe

a<lKİ)HKC
ohşav yalğaması
A<|KJ)HKR.

benzerlik

benzetme

o l ' ç ü v e d e r e c e zarfı miktar zarfı Hape'ine Mepbi H creneHH o l u v m e y l i bildirme kipi HrbHBHTenbHoe HaKnOHeHHe olü ölü MepTBbiH olü affiks ölü ek MepTBbiH r y ^ H K C olü til' ölü dil MepTBbiH S M M K o m o n i m eşadlı O O H MMM o r f o e p i y a k o n u ş m a bilim, ölçünlü söz bilim op^toanHH orfografiya imlâ, yazım, yazım kuralları op({>orpa(j>Ha o r t a cins cinsiyetsiz cpeüHHH poü o r t a k h a b e r ortak yüklem oöuıee CKa;ıyeMoe o r t a k m u p t e d a ortak özne oöuıee noüneacauıee o r t a k o b ' y e k t ortak nesne

oöuıee üononHeHHe

o r t a k l ı k karşılıklı, işteş B.«HMHblH o r t a k l ı k derece iştaş çatı, işteş çatı BtfiHMHblH ; « n o r , tfinor B-SiHMHblH o r t a k l ı k fiil' işteş fiil, işteş eylem, işteş fiil r n a r o n BflHMHbiH o r t a k l ı k yalğaması ortaklaşma eki a<M>HKC coBMecrHOcra o r t a t a n l a y t u t u k ı h orta damaksıl ünsüz epeüHeHeöHblH cor.nar.HbiH oz'lük z a m i r i dönüşlülük zamiri, dönüşlülük adılı MeoroHMeHHe

BonBpaTHoe
ö önimli işlek, üretken npoüyKTHBHblH önimlilik üretkenlik BornpoH.iBOüHMocrb

P
p a r a d i g m a örneklem napaüHTMa p a r ç a ilgeç 'iacrnua

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
patlayıcı kapantılı, patlamalı, patlayıcı BipHBHOH patlayıcı sağırlar patlayıcı ötümsüzler atpbiBHbie r.nyxHe patlayıcı t u t u k l a r patlayıcı ünsüzler EipbiBHbie cor.iar.HHe patlayıcı yafiğıravuklar patlayıcı ötümlüler aıpbiBHbie «onıcne pauza ara, durak, durma nay;«ı

93

pay sayı sıfatı üleştirme sayı sıfatı pa;<üe.HHTe.nbHoe iHCJiHTeJiHoe pısırdılı s e s fısıltılı ses menoTHbiH iByK p i k t o g r a m m a resim yazı nHKTorpa.MMa pozitsiya durum no.iHUHfl prefiks önek npecpHKc. progressivlik assimilyatsiya ilerleyici benzeşme accHMaJlflUHH nporpeccHBHaa proteza başta ünlü türemesi, ön türeme rıpoTeıa r regressivlik gerileyici perpecrHBHbiH regresivlik assimilyatsiya gerileyici benzeşme perpeccHBHaa, perpeccHBHaa acr.HMH.nauHa resmiy til' resmî dil o<I>HUHajibHbiH a:ibiK rifma kafiye, uyak pH(]>Ma ritorika söz bilim, söz sanatı pHTopnıca

acc.HMH.iauHa

s sade c ü m l e basit cümle, yalın cümle, yalın tümce ııa.ibmııoc npeü.ıoacenHe s a d e isim yalın isim H H B O H B O n a ü e x e M C OH M sade keçken z a m a n n ı n vastaiı şekili öğrenilen geçmiş zaman npoıueüuıee HeoqeBHüiıoe BpeMa s a ğ ı r ötümsüz, sedasız, tonsuz r.rıyxoH sağırlaşuv ötümsüzleşme, sedasızlaşma, tonsuzlaşma o n y u ı e n n e sağırlık ötümsüzlük r.ıyxocTb sağır tutuk ö t ü m s ü z ünsüz r.nyxoH cor.nar.HbiH saiplik kelişi ilgi hali, ilgi durumu, tamlayan durumu iyelik durumu, iyelik hali najexpoiiHTe.nbHbifi, poüHTeibHbiH rın;ıex saiplik kelişi genitif, ilgi durumu, ilgi hali, tamlayan durumu reHHTHB sanlık sayı adı, sayı ismi H a liHcjiHTe.ribHoe M satır başı paragraf n6;«ıu sayı sayı, sayı adı, sayı ismi H a liHc.nHTe.ribHoe, M C I M H JO

94

Ülkü Çelik Şavk

sayı sıfatı sayı sıfatı liHr.nHTe.nbHoe sebep bildirgen zarf sebep zarfı HapetHe npHMHHbl s e m a n t i k a anlambilim, anlam bilimi reMaHTHKa semasiolog kavram bilimci ceMar.H0.i0r semasiologiya kavram bilim reMar.H0.R0raa ses ses roJior, :ffiyK ses bezleri ses telleri rnoroBbie cmflCH ses biriküvi ses birleşmesi, birleşme, çakışma, geçişme KOHBepreHTuna ses birleşmeleri birikmeleri ses birleşmesi :«yKC>roııaTaHHe ses denişmesi ses değişmesi HrvıeHeıme iByKa ses koşuhıvı ses türemesi npHöaBJieHHe :ı6yıca seslemin meydanğa kel'mesi sesin oluşumu, sesin türemesi o6pa.«naııne :«yıca seslemin yerlerini almaştıruvı göçüşme, yer değiştirme neperraHOBKa ®yKOB sesnin yüksekliği ses yüksekliği BbiroTa «yKa ses tonu ses tonu ro.rror.OBOH TOH ses türlenüvi ses değişmesi H.iMeHeHHe ;«yKa ses tüşüvi ses düşmesi, ses yitimi naiteHHe ;«yıca ses uzunluğı ses uzunluğu jo.rıroTa (ByKa ses yolı ses yolu nyTb BO.ij.yxa sıfat sıfat H a npHJTareTe.nHoe M söz birikmesi sıfat tamlaması onpeje.nHTe.nbHoe cnoBoro'ieraHHe sıfatfiil' ortaç, partisip, sıfat fiil r.naro.nbHoe npH.nanrre.ribHoe, npH'iacTHe sıra sıra nopajOK, p a j sıra sayısı sıra sayısı, sıra sayı sıfatı TOcriHTe.nbHoe n0pajK0B0e sızğıravuk tutuklar sızıcı ünsüz uıerreBOH ror.narHblfl sızıçık çizgi «ıepTOMKa s i n g a r m o n i z m ünlü uyumu r.HHrapMOHH^M s i n k o p a iç ses düşmesi, içses düşmesi, içses yitimi, iç ses yitimi rHHKona sintaksis c ü m l e bilgisi, sentaks, sözdizimi, t ü m c e bilim ranrraKCHC. sintaktik dizimsel rHHTarMaTHiecKHH skobka ayraç, parantez rjcoÖKa sonorlı ses titreşimli ses roHopubiH iB.yK sıfat

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
sonorlı tutuklar akıcı ünsüz coHopHMH conacHbiPı s o y d a ş bir cins, türdeş OüHopoüHbiPı s o z u k ünlü, vokal BOKOHÜ, nacHblH sozuk kıskalığı ünlü kısalığı KpaTKocTb r.nacHbix sozuklarnın ğarmoniyası ünlü uyumu rapMOHHH rJtacHbix sozuklarnın uyğunluğı ünlü uyumu rapMOHHH rJiacnblx s o z u k l a ş u v ünlüleşme BOKa.iM.iauH a sozuk nevbetleşüvi r.naamx sozuk türlenüvi ünlü değişimi n.ı\ıeHeHHe nnacnoro ünlü almaşması, ünlü göçüşmesi
l

95

ıepeüOBanne

sozuk tüşüvi ünlü düşmesi, ünlü yitimi BbinaneHHe r.iacHoro söylev konuşma pa.troBop söylev tili k o n u ş m a dili pa:ıroBopHaa pe% söz kelime, sözcük C T B JOO söz birikmesi kelime grubu, sözcük öbeği cji0B0c.0lıeTaHMe söz birleşmesi kelime grubu, sözcük öbeği c.fioBoroqeraHHe söz çeşitleri sözcük türü 'lacrn pe l iH söz m a n a s ı düz anlam, sözcük anlamı ma'ieHHe crıoBa söz o g ' ü yardımcısı ilgeç, edat npeüTOr söz terkibi sözcük birleşimi cocraB cıoBapHbiH söz türlenüvi sözcük çekimi, sözcük değişmesi cn0B0H.iMeHeHHe söz yapıcı sözcük türetici cjıoBonpoMBOüHbiH söz yapıcı affiks y a p ı m eki cnoBOOöpa «3BaTe.nbHblH acjx|)HKr. söz y a p u v sözcük türetme, sözcük yapımı cji0B006pa;i0BaHMe sözlernin ecalarğa bölünüvi heceleme, seslemleme npoHinouıeHHe no cnoraM sözlernin sırası sözlük düzeni nopaüOK c a o r söznin asıl manası sözlük anlamı nepBHMHoe <H;ılıeHne söznift çokmanalılığı çok anlamlı sözcük MHoroiHaMlloe cnoBO söznin d o ğ n manası sözlük anlamı nepBH'lHoe :malıeHHe söznin negizi sözcük gövdesi omoBa CIOBO söznin temeli sözcük gövdesi ocnoBa rnoBa stil' biçem, deyiş, tarz, üslup rTHJib stilistika biçem bilim, deyişbilim, üslup bilimi cTHJiHrnma sual' soru Bonpor. sual' affiksi soru eki Bonpor.HTe.ribHa a «rncrmia

96
sual' cümlesi soru

Ülkü Çelik Şavk
cümlesi, soru tümcesi Bonpoc.Hre.nbHoe

npeiuıojKeHHe
s u a l ' d e r e c e l i k l e r i soru edatı, soru ilgeci «laorHUbl BonpocHTeJibHbie s u a l ' i n t o n a t s i y a s ı soru ezgisi, soru tonu HHTOHauna BonpocHTe.ribHa a sual' işareti soru işareti BonpooHTeribHblH :waK, waK Bonpor.HTe.nHbiH s u a l ' p a r ç a l a r ı soru edatı, soru ilgeci 'lacraiibi Bonpor.HTe.abHbie s u a l ' s ö z l e r i soru sözcükleri Bonpor.HTe.ıibHbie cnoBa s u a l ' z a m i r i soru adılı, soru zamiri BoııpocHTeabHoe MeoroHMeHHe, MeoroHMeHHe BonpocHTenbHoe s u b ' y e k t ö z n e noü.rıexauıee suffiks s o n e k , son ek cy([)(I>HKC suffikssiz e k s i z 6e<Ty(|)<l)HKr:HbiH s u n ' i y t i l ' y a p a y dil HCKyrorBeHHbiH aibiK s u n ' i y tiller y a p m a diller anblKH HacycrTBeHHbie Ş ş a h ı s kişi, şahıs .1HU0 ş a h ı s a d ı kişi adı, şahıs adı HMa JlHHHoe ş a h ı s affıksi kişi eki OKOHMaHHe .nMMHoe kişi eki, şahıs eki JIHMHOC OKOHMaHHe ş a h ı s affıksleri

ş a h ı s z a m i r i kişi adılı, kişi zamiri, şahıs zamiri MeoroHMeHHe JlHHHoe, rımuoe MeoroHMeHHe

şahıslı cümle özneli cümle JlH'llloe rpvı.'iojKCiııte şahıssız kişisiz, şahıssız öeniHMiibiıı
ş a h ı s s ı z c ü m l e kişisiz t ü m c e , ö z n e s i z c ü m l e öc.viH'iııoe npeü.noxenHe şahıssız fiil' şahıssız eylem, kişisiz tül r/ıarojı 6e:<JiHımbiH, öeıiHMiibiH n a r o . i l şahıssızlık kişisizlik

Öe.ııııi'iiKHTi,
a<|><l>ıiM. NOIOBIIOR» ııaKVioııeıma

ş a r t koşul, şart ycnonilblll ş a r t affıksi şart eki ş a r t b a ğ l a y ı c ı s ı şart bağlacı coıo.i \«:.u»iin.llı ş a r t b i l d i r g e n al s ö z ü şart tümleci O < :I OSHV. II,<:TBO yoaoBHa Ö şart cümlesi koşul c ü m l e s i , varsayımsal t ü m c e , şart cümlesi ycnoBiıoe npeii.noHO'iım'. iiiiiotitiimccmh- ıi|XM'iojKeııne şart meyil koşul kipi. şart kipi ı ııımıerı I'ircKoe IUIKJIOIleııııe HaK.rıoııeHHe cocrıarareibiKM'. VCIOIIIKN' II;IK.KHICIIHC

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
şimdiki z a m a n geniş zaman, şimdiki zaman Harrrofiuıe Bpevıa, npe.^eıır şive ağız, lehçe roBop, iiHa.neuT, nape<ıne şuvultı gürültü uıyM BpeMü

97
Hncroauiee,

şuvultdı tutuk gürültülü ünsüz ınyMHbiH cornacHbiH t tabi c ü m l e dilek cümlesi ,yan cümle, yantümce npHüaTOHHoe

npeü.noxeHHe
t a b i o l u v bağımlılık, bağlılık noüMHHeHHe tabili m ü r e k k e p c ü m l e girişik karmaşık tümce, girişik karmaşık c ü m l e cnoacHonoiiMHHeHHoe npeü/rcoKeHHe tabirli luğat ansiklopedik sözlük TOJIKOBUH cnoBapb taklidi taklidi, yansıma nByKonoüpaacaHHe taklidiy söz y a n s ı m a sözcük .ffiyKono/ıpaTe.nbuoe CJIOBO talil' analiz, ç ö z ü m l e m e panöop t a m a m l a n ğ a n belirtilen, nitelenen, tamlanan oııpeüe.naeMoe t a m a m l a y ı c ı nesne, tümleç, niteleyici onpeüeJieHHe, üono.iHeHHe t a m c ü m l e tam cümle, tam t ü m c e rıojınoe npejuıoaceHHe t a m manalı söz tam anlamlı sözcük no.ıtHo.iHa«iHoe CHOBO tam olmağan cümle eksik cümle, eksik tümce, kesik cümle /ie([)eKTHoe npe./ı.rıojKeıiHe, HenoiHoe npeü.noacenHe t a m i r asıl, kök, taban, temel KopeHb, 0CH0Ba t a m ı r d a ş kökteş 0üH0K0pHeB0H tamırdaş sözler kökteş sözcükler 0üH0K0pHeBbie CJiOBa tanlay d a m a k ııeöııo tanlay aldı tutuk ön d a m a k ünsüzü nepeüiıeaiblMHblH c.or.nar.HbiH tanlay artı art damaksıl, artdamaksıl, dilardı damak .«ijnıeııeöHblH tanlay artı tutuk art damaksıl ünsüz .{ajiııeııeöıiMH rnacHbie tanlay sesi damaksıl ses HeÖHblH «yK tanlay tiş t u t u k l a n d a m a k diş ünsüzü HeöHO-.ıyöHOiî comacHbiH tanlay t u t u k l a n d a m a k ünsüzleri, dil ardı ünsüzleri ;«iüHea:ibimiH cornacHbie t a r a l m a büzülme, daralma cyjKeHHe tar sozuk dar ünlü «iKpbiTbiH naaibiH,y.iKHH n a n ı u H tarihiy tarihsel HcropHMecKHH

98

Ülkü Çelik Şavk

tarihiy g r a m m a t i k a artzamanlı dilbilgisi, tarihî gramer, tarihsel dil bilgisi HCTopmeocHH rpaMMaTHKa, rpaMMannca HcropmecKa a tarihiy til ilimi tarihsel dilbilim HCTopmecKHH iHHrBHCTHKa t a r l a ş u v b ü z ü l m e , d a r a l m a cyaceHHe tarz alı d u r u m belirteci, hal zarfı, niteleme belirteci Hape«me o6pa;«ı üeHcTBHa tarz b i l d i r g e n al s ö z ü hareket tümleci oörroaTeibfTBO oöpa.ıa

üeHCTBHa
teklik sayı tekil eüHHCTBeHHoe «iHC.no tekmil k a n u n , kural .«IKOH telaffuz söyleyiş, telaffuz nponiHonıeHHe t e m b r tını TeMöp t e n e ş t i r m e , o l ' ç e ş t i r m e karşılaştırma conocTaB.neHHe t e n e ş t i r ü v ekvatif, eşitlik, m u k a y e s e , karşılaştırma cpaBHeHHe, 3KB.1THB t e n e ş t i r ü v kelişi eşitlik hali sKBaTHBHblH naüeac t e n e ş t i r ü v m u n a s e b e t ç i l e r i karşılaştırma edatları cpaBHHTeJlbHbie noc.rie.norH t e n e ş t i r ü v y a l ğ a m a s ı eşitlik eki 3KBaTHBHblH A(JxJ)HKC t e r c i m e aktarma, çeviri, t e r c ü m e nepeBOü t e r m i n terim TepMHH tez y a z ı hızlı yazı, yalın yazı CKoponHCb tırnaklar tırnak işareti KaBbPlKH til' dil, söz penb, a^biK t i l ' a i l e s i dil ailesi cevıeHCTBO a^biKOB, a;<biKOBaa ceMba til' artı arka d a m a k , dil ardı .«ıjiHea.ibiHHUH til' artı sesi dilardı sesi Be.napHbiH ;«yK til' artı s o z u k dil ardı ünlüleri ıaüHea;ibimiH rnacHbie til' artı tutfaklan d a m a k ünsüzleri, dil ardı ünsüzleri .«umea^blMHbiH cor.nac.Hbie til' atlası dil atlası BHHKOBOH a m a ç . til'de a l ı n m a l a r a k t a r m a sözcük, alıntı sözcük :ıaHMCTBOBAHHe CJIOBO til' ucı tutuklan dilucu ünsüzleri anHKa nb, KopoHa.nbHbie cornacHbie tire t i r e r a p e tiş diş ı y 6 tiş eti diş eti, dişsil a.nbBeo.napnbiH tiş eti tutukı diş eti ünsüzü, dişsil ü n s ü z a.nbBeo.napnbiH cor.nac.HbiH

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

99

tişli dişsil ;<yÖH0H, üeHTatibHbifi
tişli tutuk dişsil ünsüz, diş ünsüzü üeHTa nbHbiH comarHbiH, :<y6HOH

comacHbiH
toktav işareti noktalama işareti fflaKH npenHHaHHa tolu c ü m l e t a m cümle, tam t ü m c e noJiHoe npeüloaceHHe ton perde, ton HHTOHaıiHH, TOH toplulık saydan topluluk sayıları r.o6HpaTe.nbHbie 'iHcnHTeJibHoe, MHCJiHTe.nbHoe roöHpaTe.ribHbie toponimika y e r adları bilgisi, y e r adları bilimi TonoHHMHKa transkriptsiya çeviri yazı, çevriyazı, transkripsiyon, yazı çevrimi

Tpa HCKpHnUH B
tutuk konsonant, ünsüz KOHCOHaHT, romanibiH tutuk koşuluvı ünsüz türemesi npnöaBJieHHe ror.tiar.Horo tutuklarmn garmoniyası ünsüz uyumu rapMOHHa romarHbix tutuklamın uyğunluğı ünsüz uyumu rapMOHHB r.or.nar.Hbix tutuk nevbetleşüvi ünsüz almaşması, ünsüz göçüşmesi MepeüOBaHHe ror.Fiar.nbix tutuk türlenüvi ünsüz değişimi HMeneHHe ronnamoro tuvğanlık isimleri akrabalık adlan HMeHa o6o;fflaııaıouiHe poürBeHH e CBIUH

türlenmegen söz ç e k i m s i z sözcük HemMeHHMbie cnoBa türlenüv ad çekimi, çekim, çekimleme, değişim, d e ğ i ş m e H^Meneııne,
aıpaaceıme, rKJioHeHHe

türlenüv yalğaması çekim eki a<{xJ)HKC. rK.noHeHHe tttsiengen fiil' çekimli fiil r.naro.rı (JMHHTHO tüslenmegen fiil' çekimsiz fiil r.naro.n HH^HHHTHO, Hernparaeıvıaa rcıarojı tUslenüv çekim, çekimleme aıpaaceHHe
tüşken ses düşmüş ses BbinaüarouiHH ffiyK tUşüm alı belirtme hali, belirtme durumu, y ü k l e m e hali BHHHTenbHbiH

naüejK tüşüm keliş tüşUn

belirtme d u r u m u , belirtme hali, BHHHTe.nbHbifi n a ü e x , naüeac BHHHTe.ribHbiH kavram noHarae

yükleme

hali

100

Ülkü Çelik Şavk

u uçfinci şahıs üçüncü kişi, üçüncü şahıs .RIHUO Tperbe, Tperbe JIHUO ufak arif küçük harf crpo'iHan ö y o a u f a k t i l ' ç i k küçük dil Ma.rıeHbKHH u m u m i y genel OÖIUHM u m u m i y o b ' y e k t ortak nesne oöuıee üonoJlHCHHe u m u m i y til* genel dil nibiK OÖUIHH, OÖUIHH fM.K i umumiyleştirici s ö z l e r genellemeli sözcükler, genelleştirici sözcükle oöoöuıaıouiHe crıoBapb u r ğ u vurgu yüapeıiHe u r ğ u işareti vurgu işareti ıııaK yüapetiHe u r ğ u l ı vurgulu yüapHbiH urğulı eca vurgulu hece, vurgulu seslem yüapıibiH rjıor, cnor yüapHbiH u r ğ u s ı z vurgusuz öe;ıyüapnbiH, ııeyüapHbM u r ğ u s ı z eca ust' tişler vurgusuz hece, vurgusuz seslem rjıor öetyüapnbiH, 6e.<yüapHUH cnor üst dişler Bepxııne <y6bi

jotiok

u m u m i y m u p t e d a ortak ö z n e oöuıee noüieacauiee

ustUnlik derecesi en üstünlük derecesi npeBor.xoüHa n creneHb
uvula küçük dil Ma/ıeıibKHfı (Ubi'ioK u y ğ u n l ı k uygunluk, uyum rapMOHHfl, connacoBaHHe uzun uzun üo.ırnfi uzun eca uzun hece üo.ırnfı c n o r uzun sozuk uzun ünlü

üonrHH macHbiH

u z u n t u t u k uzun ü n s ü z üo.nnıfi cor.naaibiH v v a k i t bildirgen al sözü zaman tümleci 06cr0HTe.ribcrB0 upeMeHH vakit bildirgen zarflar zaman belirteci, zaman zarfı napeMHe npeMeHH v a r i a n t değişke, varyant BapnanT vasta keliş araç durumu, vasıta durumu, vasıta hali naüeac MHcrpyMeıiTa.nbHbiH, nncrpy\ıeıiTa.ibiibiH naüeac vasta til' aracı dil n:<biK nocpeüHHK, nocpeüornyıoıuHH n.n.iK vastalı t a m a m l a y ı c ı dolaylı nesne, dolaylı tümleç Kor.BeHHoe joııojiHeHMe

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri vastasız tamamlayıcı
dolaysız tümleç, düz tümleç

101
npHMoe

ynpaBJieHHe virgül' virgül .«ınırraa vokalizm ünlüler sistemi BOKa.nMM vulgarizm argo By.nbmpwM

y
y a l ğ a m a ek, takı a<lKl»HKc y a l ğ a m a s ı z eksiz 6e:ıa^HKOtbiH

yaAğıravuk

ötümlü,

sedalı, tonlu, sesleme, tınlama

«y'iaınıe,

1O K H BHH
yafiğıravuklaşma ötümlüleşme, sedalılaşma, tonlulaşma o.iBOH'ieııne

yaAıravuklık titreşimlilik ;®yHHOcrb yaAğıravuk tutuk ötümlü ünsüzler :iBOHKHe ror.nar.HLie yapma söz türeme sözcük, türev np0H.<B0üH0e cnoBO yapma tiller y a p m a diller a:ibiKH nr.KyccTBeHHbie yardımcı yardımcı BcnoMoraTe.nbHbifi yardımcı fiil' yardımcı eylem, yardımcı fiil Br.noMoraıe.nbHbiH
rnaran

yardımcı ses bağlayıcı ses, yardımcı ses BcraBHOfi iByıc yardımcı sozuk yardımcı ünlü üononHHTenbHbiH r.nar.Hbifi yardımcı söz yardımcı sözcük BcnoMoraTe.nbHblfi r.n0B0, cnyaceöHbiH.
cnoBo

yarı sozuk yarı ünlü no.nyr.nar.HbiH yarım cümle eksik t ü m c e Heüocraro'inoe npeü.noxeHHe yarım sozuk yarı ünlü r.nafizi yazı yazı, yazıt HaünHfTb, nncMeHiıocrb yazı tili yazı dili, yazın dil .nHTepaTypHblfi aibiK yazısı olğan tiller yazılı diller nHCMemmıe amiKH
yer bulunma durumu, bulunma hali, kalma durumu najeac yer bildirgen al sözü yer tümleci o6croaTe.nbcrBo Mecra yer bildirgen zarf yer belirteci, yer zarfı HapeMHe Mecra yer kelişi b u l u n m a durumu, bulunma hali, kalma durumu rcuejK, najıeac Mecrubifi, noKaTHB yerli şive yöresel diyalekt Mecrubifi üHa.neKT yımşak ince MnrKHfi alı MecTHbifi

Mecrubifi

102

Ülkü Çelik Şavk

y ı m ş a k ince sıra nepeüHHH p a a y ı m ş a k sozuk ince ünlü, ön ünlü nnacmıe MarKHe, MarKHe r.narnue y ı m ş a k tutuk ince ünsüzler MarKHe corJiacHMe y ı m ş a k t a n l a y y u m u ş a k d a m a k Mancoe ııeöo y o k l u k c ü m l e l e r i o l u m s u z c ü m l e 0TpHuaTe.nbH0e npeü.noaceHHe yokluk zamiri o l u m s u z l u k adılı, o l u m s u z l u k zamiri MecTOHMeHHe

OTpHuaT&ribHa, 0TpHuaTe.ribH0e MecronMeHHe y u k a r ı s o z u k dar ünlü y.iKHH r.na<HbiH y ü k l e t ü v ettirgen KaynaTHB yiikletüv d e r e c e ettirgen çatı no6yüHTe.ibHbiH .«.rıor yükletüv derece yalğaması ettirgenlik eki, faktitif eki a^jınKC nonyüHTejibHoro :«ı.noro, Kay:«THBHbiH a$$HKc z z a m a n z a m a n BpeMH, BpeMeHHOfi z a m a n affiksi z a m a n eki a(Jxj)HKC BpeMeHH z a m a n bağlayıcısı z a m a n bağlacı zaman cümlesi zaman cümlesi,

cokm

BpeMeHHOH zaman tümcesi

BpeMeHHOH

npeirnojKeHHe
zaman tabi cümle zaman cümleciği npHjiaTOHHoenpejiJiOHce-

HHeBpeMeHH
z a m i r adıl, z a m i r MecTOHMeHHe z a r f belirteç, z a r f ııape'me z e n a a t - u n e r ismi m e s l e k ismi Ha iBaıına npo<I>eccHH H peMecen

Türkçe Dizin a
abartma giperbola

alfabe alfavit, elifbe
alıntı alınma

alıntı sözcük til'de alınmalar alofon fonemanın türleri
alomorf morfemanın türleri

abece alfavit, elifbe açık doğrudan doğru açık hece açık eca
ad ad, isim

alt çene alt (aşağı) çenge alt dudak alt (aşağı) dudak amaç zarfı maksad bildirgen
zarf

ad çekimi türlenüv
ad gövdesi isim negizi

ana baş
ana cümle baş cümle

ad kökü isim t a m ı n .
ad tümcesi ismiy cümleler

addan türeme ad isimden
yapılğan isim

anadil ana til' ana dili a n a t i l i
ana vurgu asıl urğu analiz analiz, talil'

addan türeme eylem isimden
yapılğan fiil' adıl zamir

anatümce baş cümle anlam aktarması
nominatsiya
avuşturuv

anlam

adlandırma

ağız ağız, şive ağız boşluğu ağız boşluğı
ağız sesi ağız sesi

anlam atlaması metafora anlam bilimi semantika anlam daralması mananın
tarlaşuvı

ağızlaşma ağız sesine keçüv ağzın açılma derecesi
ağıznın açılışı

anlam değişmesi mana
türlenüvi

anlam mana

akıcı kaçak akıcı sesler kaçak sesler

akıcı ünlü kaçak sozuk akıcı ünsüz sonorlı tutuklar
akraba diller akraba tiller

anlambilim semantika anlamdaş manadaş anlamdaş sözcükler m a n a d a ş
sözler

akrabalık adların
isimleri

tuvğanlık

anlamdaşlık manadaşlık anlamlı manalı

anlamlılık manalılık
anlatım ibare; ifade

aktarım
metafraza

alınma,

tercime,

ansiklopedik sözlük entsiklopedik luğat luğat, izaiy (tabirli)

aktarma sözcük
malar

til'de alın-

aktif sözlük aktiv luğat akustik akustika

a-okunuş a-laşkan
ara ayırıcı, kiriş, pauza

104

Ülkü Çelik Şavk

ara cümle kiriş cümleler
ara sözcük kiriş söz

araç durumu vasta keliş
aracı dil vasta til'

ayrılma hali çıkış kelişi(alı) azlık çokluk zarfı mikdarderece zarfı

aratümce kiriş cümleler argo argo, vulgarizm
arka damak til' artı

b
bağımlılık tabi oluv bağımsız sözcük ayrı manalı söz

arka damak n ' s i burun ıı'si
arka sıra art sıra

arkaik sözcük eskirgen söz
art avurt kattı art avurt ünsüzü ağız boşluğı tutuklan, kattı tutuk

bağıntılama bağ bağlaç bağlayıcı
bağlaçsızlık bağlayıcısızlık

art damaksıl tanlay artı
artdamaksıl tanlay artı

bağlam kontekst bağlama bağ
bağlama ünlüsü koşuvcı
sozuk

art damaksıl ünsüz tanlay
artı tutuk

bağlantı bağ
bağlantılı diller
tiller

art sıra art sıra

agglütinativ

art sıra ünlüsü art sıra (kalın,
kattı) sozuk

artlaşma art sırağa keçiiv artzamanlı dilbilgisi tarihiygrammatika asıl baş , tamir

bağlayıcı ses yardımcı ses bağlılık tabi oluv baş harf büyük arif baş öge baş aza
basit yüklem adiy haber basit cümle sade cümle basit tümce adiy cümle basit zaman adiy zaman basmakalıp klişe

asıl öge baş aza asıl sayı mikdar sayısı asıl sayı sıfatı mikdar sayılar
asıl vurgu asıl urğu

aslî ses asliy ses aslî uzunluk asliy uzunlık
atasözü atalar sözleri avurt ağız boşluğı avurt sesi ağız boşluğı sesi aykırılaşma dissimilyatsiya ayraç skobka, k a v u z

başta ünlü türemesi proteza belgisiz belgisiz
belgisizlik
zamiri

adılı

bel'gisizlik

belirli ad öbeği belgili isimli
söz biriküvi

belirli isim tamlaması belgili isimli söz biriküvi belirli nesne belgili tamamlayıcı belirsiz belgisiz

ayrılma
kelişi(alı)

durumu

çıkış

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

105
(ikaye)

belirsiz isim tamlaması belgisiz isimli söz biriküvi belirsiz nesne belgisiz tamamlayıcı

bildirme kipi oluv
meyli, haber fiili

bildirme tümcesi ikaye
cümlesi

belirsizlik zamiri bel'gisizlik
zamiri

bileşik mürekkep

bileşik tümce mıırekkep
cümle

belirsizlik zamiri belgisizlik
zamiri

belirteç zarf

belirten ayırıcı
belirtilen tamamlanğan

belirtili nesne belgili
tamamlayıcı

belirtisiz

isim

tamlaması

belgisiz isimli söz biriküvi belirtisiz nesne belgisiz tamamlayıcı belirtke işaret belirtme durumu tüşüm(alı) kelişi belirtme hali tiişüm(alı) kelişi benzerlik eki benzetüv (ohşav) yalğaması benzeşme assimilyatsiya

bilgi veren informant bilim dili il'miy til' bir cins soydaş bir dilli birtilli birey dili idiolekt bireysel dil idiolekt birinci kişi birinci şahıs birinci şahıs birinci şahıs birinci şahıs iyelik eki birinci
şahıs mülkiyet yalğaması birincil ses asliy ses birincil uzunluk asliy uzunlık birleşik ad mürekkep ad birleşik ek mıırekkep (koşm a ) affıks

benzeşmezlik dissimilyatsiya

benzetme eki benzetüv
(olışav) yalğaması

biçem stil' biçem bilim stilistika biçim forma biçimbilim morfologiya

birleşik eylem mıırekkep fiil' birleşik fiil mıırekkep fiil' birleşik isim mıırekkep ad birleşik kelime mıırekkep söz birleşik özne mürekkep
mupteda

birleşik sözcük mürekkep söz birleşik tümce mürekkep
cümle

biçimbirim morfema
biçimbirimçik morfemanın
türleri

birleşik yüklem mürekkep
haber, k o ş m a (mürekkep) haber

bildirişim haberleşme

bildirme haber bildirme cümlesi ikaye
cümlesi -

birleşik mıırekkep birleşim birleşme birleşme birleşme, ses
biriküvi

bildirme eki haberlik affıksi

Ülkü Çelik Şavk
b i r l e ş t i r m e l i alfabe kan yazı bitişik yazı çırmaşkan yazı bitişindi d i l l e r agglütinativ tiller bitnıişlik d u r u m u bitken al (vaziyet) b o ğ a z boğaz, gırtlak hoğazsıl boğazlı h o ğ a z s ı l l a ş m a boğazlaşuv b o ğ u m l a m a aıtikulyatsiya b o ğ u m l a n m a noktası aıtikulyatsiya yeri h ü k ü m l ü d i l l e r flektiv tiller b u l u n m a d u r u m u yer kelişi (alı) b u l u n m a hali yer kelişi (alı) b ı ı r u n s ı l burunlı b u y r u k kipi emir meyli b u y r u m kipi emir meyli b ü z ü l m e taralına, tarlaşııv çırınaşc e v a p ü n l e m i cevap-tasdik nidası çeviri tercime çeviri yazı tıanskriptsiya çevriyazı transkriptsiya çift d u d a k çift dudaklı çift d u d a k ü n s ü z ü koşma (çift) dudak tutukları çift ögeli elimle eki azalı cıımle çift çift çift çift sayı ekilik sayı s ö z c ü k çift söz ü n l ü l ü diftong ü n s ü z l e r çift tutuklar durumu çıkış keii-

ç i f t d u d a k s ı l çift dudaklı çıkma şi(alı) ç ı k m a hali çıkış kelişi(alı) cins cins cins a d cins isim cins isim cins isim cinsiyet cins cinsiyetsiz orta cins çizgi sızıçık ç o c u k dili balatili çoğul ikinci kişi çokluk ekinci şahıs

c
c a n l ı canlı c a n l ı dil canlı til' canlılık canlılık

Ç
ç a k ı ş ı n a ses biriküvi çatı derece ç e k i m tüslenüv, türleniiv ç e k i m eki türleııüv yalğaması ç e k i m l e m e tüslenüv, tiirlenüv ç ç j d m l i fiil tiislengen fiil' ç e k i m s i z fiil tüslenmegen fiil' ç e k i m s i z s ö z c ü k türlenmegeıı

ç o k a n l a m l ı çok manalı çok anlamlı sözcük sözniıî çokmanalılığı ç o k a n l a m l ı l ı k çok manalılık ç o k dilli çok tilli ç o k dillilik çok tillilik ç o k lıeccli çok ccalı ç o k ögeli çok azalı çok ögeli cümle çok azalı cıımlc

söz
ç e n e çeııge c e v a p c ü m l e s i cevap cümlesi

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
çokluk eki çokluk yalğaması, affıksi

107

deyimler sözlüğü fıazeologik
luğat

çözümleme analiz, talil'
cümle cümle

cümle bilgisi sintaksis
cümle
manası

deyiş stil' deyişbilim stilistika diftong diftong cıımle

içi

anlam

dikte dikte (imlya) dil til'
dil ailesi til' ailesi dil ardı til' artı

cümle öğeleri cümle azalan

cümle öğelerinin sıralanışı
cıımle azalarının sıralanması cümle tonu cıımle intonatsiyası cümle unsurları cıımle azaları

dil ardı ünlüleri til' artı tutuk dil ardı ünsüzleri tanlay (til'
artı) tutukları

cümle vurgusu cümle urğusı

cümle yapısı cıımle kuruluşı cümlenin temeli cümlenin
temeli

dil atlası til' atlası dil ucu ünsüzü til ucı tııtukı dilardı damak tanlay artı dilardı sesi til' ardı sesi dilbilgisi gramınatika

cümlenin temel öğeleri
cümlenin baş azaları

d
damak tanlay damak diş ünsüzü tanlay tiş
tutukları

dilbilim lingvistika dilbilimci lingvist dilek cümlesi ,yan cümle, yantümce tabi cıımle dilek cümlcsi istek cümlesi dilucu ünsüzleri til' ucu
tutuklan

damak ünsüzleri
artı) tutukları

tanlay (til'

damaksıl ses tanlay sesi dar ünlü yukarı (taı) sozıık
d a r a l m a taralma, tarlaşuv datif hali doğrultuv kelişi değişim türlenüv, denişiiv, denişine

direct doğrudan doğru diş tiş diş dudaksıl dııdak-tişli diş eti tiş eti
diş eti ünsüzü tiş eti tııtukı
diş ünsüzü tişli tutuk dişilik kadın cinsi

değişke variant
d e ğ i ş m e türlenüv, deiıişüv, denişine denek informant

dişsil tiş eti, tişli

dişsil ünsüz tiş eti tııtukı, tişli
tutuk

diyalog dialog

devrik cümle inversiyalı
cıımle

dizimsel sintaktik
dizin indeks dolaylı anlatım kıya laf

deyim ibare, idioıııa

108

Ülkü Çelik Şavk

dolaylı nesne vastalı
tamamlayıcı

durum takısı keliş (al) affiksi
düşmüş ses tüşkeıı ses düz anlam söz manası

dolaylı tümleç vastalı
tamamlayıcı dolaysız doğrudan doğru dolaysız anlatım koçürilme laf dolaysız tümleç vastasız tamamlayıcı

düz tümleç vastasız
tamamlayıcı düz ünlü dudaksız sozuk

düzenleme kaide

düzleşme delabializatsiya e edat munasebetçi, derecelik,
söz og'ii yardımcısı

dönüşlü çatı kaytım derecesi
dönüşlü eylem kaytım fiili

dönüşlü fiil kaytım fiili
dönüşlülük kaytım dönüşlülük adılı kaytım
zamiri, oz'liik zamiri

edebî edebiy edebî dil edebiy til'
edilgen belgisiz derece edilgen çatı belgisiz derece edilgen eylem mecul (balgisiz) fiil' edilgen fiil mecul (balgisiz) fiil' eğretileme metafora ek affîks, yalğama eklemeli dil agglütinativ tiller eklemleme artikulyatsiya eklemleme noktası artikulyatsiya yeri eksik cümle tam olmağan cümle, yarım cıımle eksik tümce tam olmağan cümle, yarım cümle eksiz suffıkssiz, yalğamasız ekvatif ekvativ, teneştirüv emir cümlesi emir cümlesi emir kipi emir meyil en üstünlük derecesi ustiinlik(arttıruv)derecesi eril cins erkek cinsi erkeklik erkek cııısı

dönüşlülük zamiri oz'liik
zamiri , kaytım zamiri

dudak dudak dudak benzeşmesi dudak
singarmonizmi

dudak ünsüzü dudaklı tutuk
dudak uyumu dudak
singarmonizmi

dudaksıl dudaklı, çift dudaklı dudaksıl ünlüler dudaklı
sozuk

dudaksıl ünsüzler dudaklı
tutuk

dudaksıllaşma dudaklaşuv,
dudak sesine keçüv

durak pauza durma pauza durum keliş, al

durum belirteci al zaıfıtarz
alı

durum eki keliş (al) affiksi durum pozitsiya

eşadlı omonim

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

109

eş anlamlı manadaş
eş anlamlılık manadaşlık
eşitlik ekvativ, teneştirüv eşitlik eki ması teneştirüv yalğa-

fiil gövdesi fiil' negizi fiil kökü fiil' tamiri fiilden fiil yapım eki fiil'den
fiil' yapıcı yalğama fiilden fiil yapma fiil'den fiil' yapuv

eşitlik hali teneştirüv kelişi eski biçim arhaizm, eskirgen
söz

fiilden

isim

yapım

eki

eskimiş sözcük eskirgen söz
eşleme ilyave

fiil'den isim yapıcı yalğama fiilden türeme fiil fiilden yapılğan fiil'

etimoloji etimologiya
etken aktiv

fiilden türeme isim fiilden
yapılğan isim

etken çatı malûm derece
etken eylem aktiv fiil'

fiilsiz fiil'siz

fonem foııema
fonetik fonetika

etken fiil aktiv fiil' ettirgen yükletüv ettirgen çatı yükletüv derecesi ettirgenlik eki yükletüv
derece yalğaması

fonoloji fonoiogiya
g geçiş keçiş, keçüv

eylem fiil' eylem çekimi
leniivi

geçişli fiil'Iernin tiis-

ob'yektli

geçişli fiil keçici fiil'
geçişme ses biriküvi

eylem cümlesi fiil' cümlesi
eylem gövdesi fiil' negizi

geçişsiz kalıcı, obyektsiz geçişsiz fiil kalıcı fiil'
geçme keçiş, keçüv

eylem kökü fiil' tamiri
eylem tümcesi
yapılğan isim

fiil'cümlesi

eylemden türeme ad fiilden eylemden türeme eylem

geçmiş zaman keçken zaman

gelecek
zaman

zaman

kelecek

gelecek zamanın hikayesi
mürekkep kelecek zaman fiilinin katiy şekiliniıî vastasız şekili

fiilden yapılğan fiil'

f faktitif eki
yalğaması

A
yükletüv derece

gelecek zamanın rivayeti
mıırekkep kelecek zaman fiilinin katiy şeklinin vastalı şekili

fısıltılı ses pısırdılı ses fiil fiil' fiil çatısı derece fiil çekimi fiil'Iernin tiislenüvi fiil cümlesi fiil' cnmlesi

Ülkü Çelik Şavk

gelecek zamanın şartı
mürekkep kelecek zaman fiilinin katiy şeklinin şart şekili genel ıımıımiv

gırtlaksıllaşma kemirçek sesine keçiiv

gizli özne logik sub'yekt
göçüşme metateza

göçüşme, yer değiştirme
seslemin yerlerini almaştırııvı görünüş aspekt, metateza gösterme adılı işaret zamiri gösterme sıfatı işaret sıfatı

genel dil umumiy til"

gcnellemeli sözcükler
ıımumiyleştirici sözler

geniş ünlü keiî sozıık geniş zaman kelecek zaman,
şimdiki zaman

gövde ııegiz gürültü şııvultı

geniş zamanın hikayesi
mürekkep kelecek zamannın davimilik şeklinin vastasız şekili

gürültülü üıısüz şuvultılı
tutuk

h
hâl keliş, al hal eki affiks hal zarfı al zarfıtarz alı

genişletilmiş
cümle genitif

cümle

keniş

saiplik kelişi

geniz n'si burun n'si

geniz sesi burun sesi ,burunlı
ses

halk dili halk tili halk sözcüğü avam halk tili
hançere boğaz, gırtlak

geııizsil burunlı geııizsil ses burunlı ses genizsil ünsüzler burun
tutuklan

hareket tümleci tarz bildirgen
al sözü

gereklik kipi kerek meyil gereklilik kipi kerek meyil
gerileyici regressivlik

harf arif lıas isim has isim
hece eca

gerileyici benzeşme regresivlik assimilyatsiyası

giriş kiriş

giriş cümlesi kiriş cümlesi girişik karmaşık tiimce tabili
mürekkep cıımle gırtlak boğaz, gırtlak gırtlaksı! sesler gırtlak sesleri «ırtlaksıl ünsüzler gırtlak üstü tutukları

hece bölmesi eca ayırıcı hece düşmesi eca tiişüvi hece kaynaşması eca biriküvi hece sınırı eca ayırıcı hece yitimi eca tiişüvi heceleme sözlernin ecalarğa
böliiniivi lıcnıze laringal' tutuk

hipotez gipoteza hitap hitap hızlı yazı tez yazı

Kırım Tatacası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri ikinci teklik şahıs ekinci şahıs

ıslıklı fısıltılı ıslıklı sesler fısıltılı sesler i
iç içki iç kafiye içki rifıııa iç ses içki ses

teklik

ikincil uzunluk ekinci uzunlık

ikizleşme geminatsiya ilerleyici benzeşme progressivlik assimilyatsiya iletişim haberleşme ilgeç munasebetçi, derecelik, parça ,söz o g ' ü yardımcısı ilgi adılı ııisbiy zamirler ilgi durumu saiplik kelişi ilgi hali saiplik kelişi ilgi zamiri nisbiy zamirler ilk ses baş ses imlâ imlya, doğru yazııv, orfografiya

iç ses düşmesi içsel içki içses içki ses

sinkopa

iç uyak içki rifıııa

içses düşmesi sinkopa içses yitimi sinkopa
ifade ibare; ifade iki anlamlılık eki manalılık

iki dilli sözlük eki tilli luğat

iki dillilik eki tillilik
iki heceli eki ecalı iki heceli sözcükler eki ecalı
sözler

ince ince, yımşak ince sıra og' sıra, ymışak, incc ince sıra ünlüler og' sıra
sozuklar

iki nokta eki nokta iki ögeli cümle eki azalı
cıımle

ince ünlü ince (yımşak) sozuk ince ünsüzler ince (yımşak)
tutuk incelme o g ' sırağa kcçiiv

iki özneli cümleeki mııptedalı
cıımle

indeks indeks

iki yüklemli cümle eki
haberli cümle

ironi ironiya
isim isim

ikili

çatılı

yüklem

ekinci

derece haber

ikili konuşma diulog ikinci çoğul ldşi ekinci şahıs
çokluk

isim isim isim isim

çekimi ismiıî tUrlcnüvi cümlesi isıııiy cümleler fil isimfiil' gövdesi isim negizi
isim söz

isim tamlaması

ikinci dereceli öge ekinci
derece aza

ikinci kişi ekinci şahıs ikinci tekil kişi ekinci şahıs
teklik

birleşmesi (birikmesi) isim tümcesi isim cümlesi isimden türeme fiil isimden yapılğan fiil' isimden türeme isim isimden yapılğan isim

112
isinıfiil infmitiv, isimfiil'

Ülkü Çelik Şavk kapalı e kapalı e

işaret işaret

işaret dili jestler tili
işaret sıfatı işaret sıfatı işaret zamiri işaret zamiri

işitimsel akustika
işlek önimli

kapalı hece kapalı eca kapantılı patlayıcı karşı tez antifeza karşılaştırma teneştirme,
teneştirüv, oi'çeştirme

işlek olmayan ekler az
mahsulü suffıksler

karşılaştırma bağlacı ayıruv
bağlayıcısı

iştaş çatı ortaklık derece iştaş fiil ortaklık fiil' istek cümlesi istek cümlesi istek kipi istek meyil
işteş ortaklık

karşılaştırma edatları teneştirüv munasebetçileri karşılıklı ortaklık karşıt anlamlı antonim, karamakarşısözler
karşıtlık bağlacı karşı kuyuv
bağlayıcısı

işteş çatı ortaklık derece işteş eylem ortaklık fiil'
işteş fiil ortaklık fiil iyelik adılı mul'kiyet zamiri

karşıtlık ilgeci
bağlayıcısı

karşı kuyuv

iyelik durumu saiplik keliş

iyelik
affıksleri

ekleri

mülkiyet

kavram bilim semasiologiya kavram bilimci
semasiolog

iyelik hali saiplik keliş iyelik zamiri mul'kiyet zamiri
izafet izafet

kavram tüşüıi

kaynaşma koşuluv kelime söz
kelime grubu söz birleşmesi
(birikmesi)

j
jargon jargon

kelime hazinesi leksika, luğat
terkibi

jargonizm jargonizm k
kafiye rifıııa

kesik cümle
cıımle

tam

olmağan kesir

kesir
sayılar

sayı

sıfatları

kakafoni kakafoniya
kakışma kakafoniya kalın sıra art sıra
kalınlaşma art sırağa keçüv kalıtımsal genealogiyalık

kesir sayısı kesir sayısı

kesme işareti apostrof
ki bağlacı ki bağlayıcısı

kılış ismi isimfiil'
kip meyil kiplik modallik

kalma durumu yer kelişi (alı) kanun tekmil

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

113

Kiril alfabesi kirilitsa kısa kıska kısa çizgi defıs kısa hece kıska eca kısa ünlü kıska sozuk
kısalık kıskalık

koşaç bağ
koşul şart

koşul cümlesi şart cümlesi koşul kipi şart meyli
kök tamir

kök dil ana til'
kökenbilim etimologiya

kısaltılmış sözcük mıırekkep
kıskartılğan söz

kökteş
sözler

sözcükler

tamırdaş

kısaltma abbreviatura, kıskartuv kişi şahıs kişi adı şahıs adı

kökteş tamırdaş küçük dil ufak til'çik (uvula) küçük harf küçük arif, ufak
arif

kişi adılı şahıs zamiri kişi eki şahıs affiksi kişi zamiri şahıs zamiri
kişisiz şahıssız

küçültme anlamı
manası

azlaştırma

küçültme eki ohşav-kuçültüv
affiksi

kişisiz fiil şahıssız fiil' kişisiz tümce şahıssız cümle
kişisizlik şahıssızlık klişe klişe konsonant tutuk

kültürel medeniy
kural kaide, tekmil

kuvvetlendirme
ıne

kuvetlendir-

kuvvetlendirme edatı kuvetlendirici parçalar

konu mevzu
k o n u ş m a söylev, lakırdı

konuşma aygıtı lakırdı
apparatı

I lehçe bilim dialektologiya
lehçe bilimci dialektolog lehçe şive

konuşma azaları lakırdı
organları

konuşma bilim orfoepiya konuşma dili ağız tili, söylev
tili. lakırdı tili

m
maksat maksat tümleci zarfı maksad maksad
bildirgen al sözü bildirgen zarf

konuşma organları
organları

lalardı

konuşma ritmi lakırdı ritmi
konuşma
(nııtuknın) stili

tarzı

lafnın

mânâ mana

mantıklı mantıklı

kopya

kal'ka

Ülkü Çelik Şavk mantık vurgusu mantık
ıırğıısı mastar infinitiv. isiınfıil" mecaz metafora mecazî anlam almaştırılğan mana

o
olumlu ciimlc musbet cümle

olumlu fiil musbet fiil'
olumlu tümce musbet cıımle olumsuz menfiy

olumsuz cümle meııfıy cümleler, yokluk cu olumsuz fiil menfiy fiil' olumsuzluk menfiylik, inkyar sözleri

medenî medeniv

meslek ismi zenaat-ııner ismi metastaz metastaz
miktar zarfı ol'çü ve derece
zarfı

olumsuzluk

adılı

inkyar inkyar

miktar-derece tümleci
mikdar-deıce alı

zamiri, yokluk (menfiy) zamiri

olumsuzluk zamiri

millî dil milliy til'

zamiri, yoklıık (menfiy) zamiri

mukayese teneştirüv n nazal ünsüzler bıırun tutukları
nesne tamamlayıcı ııesnesiz ob'yektsiz

orta damaksıl ünsüz
tanlay tutukı

orta

ortaç sıfatfiil'

ortak nesne ortak, umıımiy
ob'yckt

niteleme

adılı

ayırıcıal zarfı, asıl (asliy)

ortak özne ortak,ıımumiy
mupteda

umumileştirici zamir

niteleme belirteci
tarz alı

ortak yüklem ortak, haber

ortaklaşma eki ortaklık
yalğaması

niteleme sıfatı
sıfatlar

niteleme

zamiri ayırıcıumumileştirici zamir nitelenen t a m a m l a n ğ a n niteleyen ayırıcı niteleyici ayırıcı, tamamlayıcı
nokta nokta

ö öbek ibare
ödünç alınma

öge aza öğrenilen geçmiş zaman sade
keçkeıı zamannın vastalışe

noktalama işareti toktav
işareti

noktalı virgül noktalı virgül' nutuk dili ağız tili

ölçiinlü söz bilim oıfoepiya ölü olü ölü dil olü til' ölii ek olü affıks öıı avurt ünsüzü ağız boşlııgı
ogi tutukı

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri ön damak ünsüzü tanlay aldı
tutuk ön sesler ince sesler

ön türeme proteza

ön ünlü ince (yımşak) sozuk öndamaksd ağız boşluğı ogi önek prefiks önses baş ses önses düşmesi baş ses tüşiivi
önsıra ünlüler og' sıra
sozuklar

P paragraf abzats. satır başı parantez skobka, kavuz partisip sıfatfıil' pasif belgisiz derece pasif fiil mecııl (balgisiz) fiil" patlamalı patlayıcı patlayıcı patlayıcı patlayıcı ötümlüler patlayıcı
yanğıravuklar

patlayıcı ötümsüzler patlayıcı
sağırlar

örneklem paradigma
ötiimlü yanğıravuk

patlayıcı ünsüzler patlayıcı
tutuklar

ötümlü ünsüzler yanğıravuk
tutuk

ötümlüleşme
ma

yafiğıravuklaş-

pekiştirme kuvetlendimıe pekiştirme edatı kuvetlendirici parçalar

ötümsüz sağır ötümsüz ünsüz sağır tutuk ötümsüzleşme sağırlaşuv

perde ton r resim yazı piktogramma
resim yazısı çiiy yazısı resmi dil resmiytil'

ötümsüzlük sağırlık
öykünme kal'ka özel ad has isim özel isim has isim özellik alyamet

s
sayı sayı

özne mupteda. sub'yekt özne yüklem uygunluğu
mupteda haber kelişüvi

özneli cümle şahıslı cümle öznesi belli cümle belli şahıslı
cümleler

sayı adı sayı, sanlık sayı ismi sayı, sanlık sayı sıfatı sayı sıfatı sebep zarfı sebep bildirgen
zarf

sedalı yanğıravuk

öznesiz muptedasız

sedalılaşma yanğıravuklaşma
sedasız sağır seılasızlaşma sağırlaşuv şekil bilgisi morfologiya

öznesiz cümle şahıssız cıımle öznesiz cümleler muptedasız
cümleler

şekil birimi morfema
sentaks sintaksis

Ülkü Çelik Şavk

sert kattı sert damaksıl kattı tanlay sert ünsüz kattı tutuk ses ses
ses bilimi fonologiya ses birim fonema

seslenme hitap
sıfat sıfat sıfat tamlaması sıfat söz
birikmesi

sıfat fiil sıfatfıil' sınır ayırıcı
sıra sıra

ses birimsel değişke fonenıanın türleri

ses birleşmesi ses biriküvi
ses birleşmesi ses birleşmeleri
birikmeleri

sıra sayı sıfatı sıra sayısı sıra sayısı sıra sayısı
sızıcı ünsüz sızğıravuk
tutuklar

ses değişmesi ses türlenüvi
(denişmesi)

ses düşmesi ses tüşüvi

soluk alma nefes alııv soluk verme nefes çıkaruv soluk verme vurgusu nefes
çıkaruv urğusı somut ad konkret isim somut anlam konkret mana somut fiil konkret fiil' somut isim konkret isim son ek sııffiks sonek suffiks son takı nuınasebetçi, derecelik soru sııal' soru adılı sual' zamiri soru cümlesi sual' cümlesi soru edatı sual' parçaları (derecelikleri) soru eki sııal' affiksi soru ezgisi sııal' intonatsiyası soru ilgeci sual' parçaları (derecelikleri) soru işareti sııal' işareti

ses örgenleri lakırdı organları
ses telleri ses bezleri ses telleri ses bezleri ses tonu ses tonu

ses türemesi ses koşuluvı
ses uyumsuzluğu kakafoniya

ses uzunluğu ses ıızıınlıığı
ses yitimi ses tüşüvi

ses yolu s e s y o l ı ses yüksekliği sesnin yüksekliği

sesbilgisi fonetika sesbilim fonologiya sesbirim fonema sesbirimcik fonemanın türleri sesin oluşumu seslemin
meydanğa kel'mesi

sesin

türemesi

seslemin

meydanğa kel'mesi

seslem eca
seslem yutumu eca tüşüvi sesleme yanğıravuk

seslemleme sözlernin ecalarğa
bölünüvi

soru işareti sual' işareti soru sözcüklcri sııal' sözleri soru tonu sual' intonatsiyası soru tümcesi sual' cümlesi soru zamiri sual' zamiri
soydaş genealogiyalık

Kırım Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

117

söyleyiş aytılış, telyaffiız soyut abstrakt soyut ad abstrak isim soyut anlam abstark mana soyut eylem abstrak fiil' soyut fiil abstrak fiil' soyut isim abstrakt isim
söz lakırdı, til, n u t u k söz bilim ritorika

Ş

şahıs şahıs şahıs adı şahıs adı
şahıs eki şahıs affıksleri

şahıs zamiri şahıs zamiri

şahıssız şahıssız şahıssız fiil şahıssız fiil' şahıssız eylem şahıssız fiil'
şart şart

söz öbeği ibare

söz sanatı ritorika
söz varlığı luğat terkibi

söz varlığı leksika

sözcük söz
sözcük anlamı söz manası sözcük bilgisi leksikologiya sözcük bilimci leksikolog

şart bağlacı şart bağlayıcısı şart cümlesi şart cümlesi şart ekişart affiksi şart kipi şart meyli şart tümleci şart bildirgen al
sözü

sözcük birleşimi söz terkibi sözcük çekimi söz türlenüvi sözcük dağarcığı leksika sözcük değişmesi söz türlenüvi

şimdiki zaman şimdiki zaman şive aktsent t taban tamir takı affiks, türlenüv, y a l ğ a m a
taklidi ses taklidi taklit kal'ka
t a m anlamlı ayrı manalı

sözcük gövdesi söznin temeli,
söznin negizi

sözcük öbeği
(birikmesi)

söz birleşmesi

tam anlamlı sözcük tam
manalı söz

sözcük türetici söz yapıcı
sözcük türetme söz yapuv

tam cümle tam etimle, tolu
cıımle tam t ü m c e tam cümle, tolu cıımle tamlanan t a m a m l a n ğ a n tamlayan ayırıcı tamlayan durumu saiplik kelişi

sözcük türü söz çeşitleri
sözcük yapımı söz yapuv

sözdizimi sintaksis
sözlük luğat sözlük anlamı luğat manası,
söznin asıl-doğrı manası

sözlük bilimi leksikologiya

sözlük düzeni sözlernin sırası

tarihî gramer tarihiy grammatika

tarihsel tarihiy

I 18

Ülkü Çelik Şavk
ton ton t o n l u yanğıravıık t o ı ı l u l a ş m a yanğıravuklaşma t o n s u z sağır tonsuzlaşma sağırlaşuv t o p l u l u k s a y ı l a r ı toplulık sayıları t r a n s k r i p s i y o n transkriptsiya t ü m c e cıımle t ü m c e bilim sintaksis t ü m c e ezgisi cıımle intonatsiyası t ü m c e v u r g u s u cümle urğıısı t ü m l e ç al, al sözü, tamamlayıcı t ü r a d ı cins isim t ü r d e ş soydaş t ü r e m e negiz t ü r e m e s ö z c ü k y a p m a söz t ü r e m i ş negiz t ü r e v y a p m a söz, negiz

t a r i h s e l dil bilgisi tarihiy grammatika t a r i h s e l dilbilim tarihiy til ilimi t a r z stil' t e k a n l a m l ı bir manalı t e k a n l a m l ı l ı k bir manalılık t e k dilli birtilli t e k dilli sözliik bir ti İli luğat t e k heceli bir ecalı t e k ögeli c ü m l e bir azalı cıımle tekil teklik sayı telaffuz aytılış, telyaffuz t e m a mevzu t e m e l baş, tamir temel anlam asıl (doğru) mana, temel temel temel temel asliy m a n a c ü m l e baş cıımle dil ana til' t ü m c e baş cümle ü n l ü l e r asıl sozuklar

t c m e l v u r g u asıl urğıı t e m e l y ü k l e m asıl haber t e r c ü m e tercime t e r i m termin tını teınbr tınlama yanğııavuk t i r e defıs tire t ı r n a k i ş a r e t i tırnaklar t i t r e k ü n s ü z kaltıravıık tutuk t i t r e m e l i ü n s ü z kaltıravıık tutuk t i t r e m l e m e intonatsiya t i t r e ş i m l i ses sonorlı ses t i t r e ş i m l i ü n s ü z kaltıravıık tutuk t i t r e ş i m i i l i k yanıravuklık

y
u l a ç al anlatkan fiil', alfıi 1' uluslar arası sözcük internatsional' sözler u y a k rifma u y g u n l u k ııyğunlık uyum ııyğunlık, aenkdeşlik, garmoniy u z u n uzun u z u n h e c e uzun eca u z u n ü n l ü uzun sozıık u z u n ü n s ü z uzun tutuk

ü
ü ç ü n c ü kişi uçiinci şahıs ü ç ü n c ü ş a h ı s ııçünci şahıs

Kırı

Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

119

üleştirme sayı sıfatı pay sayı sıfat üıılem nida ünlem cümlesi nida cümlesi ünlem edatı nida parçaları (derecelikleri) ünlem ezgisi nida intonatsiyası ünlem ilgeci nida parçaları (derecelikleri) ünlem işareti nida işareti ünlem tonu nida intonatsiyası ünlem tümcesi nida cıımlesi ünlem tümcesi nida cıımlesi iinlü sozıık ünlü almaşması sozuk nevbetleşüvi ünlü atlaması metafoniya iinlü değişimi sozuk türlenüvi ünlü düşmesi sozıık tüşüvi ünlü göçüşmesi sozuk nevbetleşüvi ünlü kısalığı sozuk kıskalığı ünlü uyumu singarmonizm, sozuklamın ğannoniyası uygun ünlü yitimi sozuk tüşüvi ünlüler sistemi vokal izm ünlüleşme sozuklaşuv ünsüz tutuk ünsüz almaşması tutuk nevbetleşüvi ünsüz değişimi tutuk türlenüvi ünsüz göçüşmesi tııtıık nevbetleşüvi

iinsüz türemesi tııtıık koşuluvı iinsüz uyumu tutuklarnın garmoniyasıuyğun üretken ön imi i üretkenlik önimlilik iislup bilimi stilistika üslup stil' üst dişler ııst' tişler v variant variant varsayım gipoteza varsayımsal tümce şaıt cıımlesi vasıta durumu vasta kelişi vasıta hali vasta kelişi verme durumu doğrııltuv kelişi virgül virgül' vokal sozıık vurgu aktsent, urğu vurgu işareti urğu işareti vurgulu urğulı vurgulu hece urğıılı eca vurgulu seslem urğıılı eca vurgusuz ıırğusız vurgusuz hece urğusız eca vurgusuz seslem urğusız eca y yabancı kelime ecnebiy sözler yabancı sözcük ecnebiy sözler yaklaşma lıali doğrııltuv kelişi

120

Ülkü Çelik Şavk

yalın yüklem adiy haber yalın cümle adiy cıımle, sade cıımle yalın durum baş keliş (al) yalın hal baş keliş (al), nominatsiya yalın isim sade isim yalın tümce adiy cıımle, sade cümle yan ağız boşluğı yan anlam almaştırılğan mana yansıma sözcük taklidiy söz yansıma ses taklidi yapay dil sun'iy til' yapım eki söz yapıcı affıks yapma diller yapma ti İler, sun'iy tiller yardımcı yardımcı yardımcı eylem yardımcı fiil' yardımcı fiil yardımcı fiil' yardımcı ses yardımcı ses yardımcı sözcük yardımcı söz yardımcı ünlü yardımcı sozuk yarı ünlü yarı sozuk, yarım sozıık yaşayan dil canlı til' yazdırma dikte (imlya) yazı yazı yazı çevrimi transkriptsiya yazı dili yazı tili, edebiy til' yazılı diller yazısı olğan tiller yazım imlya, doğru yazuv, orfografıya yazım kuralları orfografıya, imlya yazın dil yazı tili, edebiy til' yazıt yazı yeni sözcük neologizm yer adları bilgisi toponimik

yer adları bilimi toponimika yer belirteci yer bildirgen zarfyer değiştirme metateza yer tümleci yer bildirgen al sözü yer zarfı yer bildirgen zarf yönelme durumu doğrultuv keliş yönelme hâli doğrultuv keliş yönetici sözcük idare etici söz yönetim idare, idare bağı yönetme idare, idare bağı yöresel diyalekt yerli şive yüklem haber yüklem ismi haber ismi yükleme hali tüşüm(alı)kelişi yumuşak damak yımşak tanlay yuvarlak dudaklı yuvarlak ünlü dudaklı sozuk yuvarlaklaşma dudaklaşuv, dudak sesine keçüv z zaman zaman zaman bağlacı zaman bağlayıcısı zaman cümleciği zaman tabi cümle zaman cümlesi zaman cıımlesi zaman eki zaman affıksi zaman tümcesi zaman cümlesi zaınan tümleci vakit bildirgen al sözü zamir zamir

Kırı

Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

zarf zarf zarf fiil al anlatkan fiil', alfîiP zıt .ıhımı ıntonim, karamak; >ı sözler z anlamlılık karşı manalılık zıtlık bağlacı karşı kuyuv bağlayıcısı Rusça Dizin a
a66peBHaTypa abbreviatııra,

anocrpal) apostıof apro argo apTHKynmiHH artikulyatsiya apxan:iM arhaizm, eskirgen söz arneKT aspekt arniMHnaıiHa assimilyatsiya arcHMaıifiıiHn npoıpeccHBiıaa progressivlik assimilyatsiya
acrHMHnatiHa perpemHBiıa a

regresivlik assimilyatsiya
;i(fx[)HKr. affıks.yalğama

kıskartuv aö.fiiu abzats, satır başı aöcrpaKTHbiH abstrakt
arnııoTHiuiTHBiıuH a.ibiK agg-

a(l)(|>HKr. BpeMeıiH zaman affiksi a<I)<J>HKr. MiıoxerTBeııııocrH
çokluk yalğaması,affiksi a<[)(I)HKr. o6pa.ıyıoıunM ı.rıaro.rı OT rjıarojıa fiil'den fiil' yapıcı yalğama

lütinativ tiller a.iöyıca elifbe
n Katibe a-laşkan
HKTHB aktiv

aKTMBiibiH rjıoBapb aktiv luğat aKThiBiibiH r.naro.rı aktiv fiil' aKycTHKîi akııstika aKueıiT aktsent a.rui0M0p<[M morfemanın türleri a.n.Fi(x|)Oiıa fonemaııın türleri aJi<j>aBHT alfavit, elifbe ajıı,ijeo.napııı.iH tiş eti a.ıibB(;ojifipHbiH rorjıanıuM tiş eti tutukı anamı analiz anrMTP,tfi antiteza aırroHHM antonim, karama karşı sözler <)IITOHHMHH karşı manalılık anHKajib til ucı tutukı

a([)(J)MKC oÖpa.ıyıoıUHH H a O M T r.naro.ua fiil'den isim yapıcı yalğama a([Hj)HKr. ııoııy/iMTemııoro .«ıjıoro yükletüv derece yalğaması a(|)(I)HKr. CKanyeMOCTH haberlik affiksi <M]K])HKC CKJIOIICIIHC türleniiv yalğaması a(|x[)HKr. coBMemıoora ortaklık yalğaması

a<|)(|)HK"c ycrıoaııoro ııaK.rıoııeIIHH şaıt affiksi aı|Kİ)HKCbi na/ıOKCH keliş affiksi a (|)(|>HKcı.ı ı ıpı-ıı la ;ı.nexıIOCTH mülkiyet affiksleri

122
;I«|K|)HM:N

Ülkü Çelik Şavk
öyjymcc ııaMcpeıiHe mürek-

ııpHiıajı.iıejKiıocTH lırpiıoe JiMUO birinci şahıs mülkiyet yalğaması 6 ÖTIJIUH kaçak ociMiiJM nınaıUH kaçak sozuk öeniblHe ınyKM kaçak sesler öe:sı<|K|>HKaıı>IH yalğamasız (MMIMiaiUflIlblM fıil'siz fH'.nH'iııoc ııpcjiJiojKCiiHc şahıssız cıımle ot^.tıiM'iucHTrı» şahıssızlık 6<m.IIHMIINH şahıssız CMMJiM'iıibiH rnarorı şahıssız fiil' oe.to6ı>CKTIIMH ob'yektsiz ûo;ty;ıapilbiH urğusız 6e:ıyjınpılblH cnor urğusız eca 6erxi0i0.tllMH bağlayıcısızlık 6er.r;y<|M|>HKr.ıiblH suffikssiz 6e< ııo;ı.ııe3KJi ı ıııibiH m u ptedas ız ömıoüJiejKaııııibiH ıi|HM.no>KeıiHn muptedasız cümleler 6HJUI611a JlblIblH çift dudaklı öH.naöHaJiMHJH cor.na r.ııı,im koşma (çift) dudak tutukları ÖOKOBOH ağız boşluğı ÖOKOROH MYK ağız boşluğı sesi öoKonoH contacıibin ağız boşluğı tutuklan öy;ıyıııee npeıvın kelecek zaman

kep kelecek zaman fiilinin
katiy şeklinin vastasız şekili

öyjıy ıııce

1 loııeı TBOBarejibi 10e
kelecek şeklinin

ıi|X'Miı mürekkep zaman fiilinin katiy vastalı şekili

öyjyıııee yrjıomıoe npeMa mürekkep kelecek zaman fiilinin katiy şeklinin şart şekili öyKluı arif ıt tıapııaıır variant nnojutoe npeiiJioaceıiHe kiriş cümleler mto/uıoe rjıono kiriş söz ıuıoiiHbiH kiriş BübixaıiHe nefes aluv nennpıibiH .ınyK til' ardı sesi uepxıınc .työbi ust" tişler luiHMiıı.iH ortaklık ıı«iHMiibiH :«uıor ortaklık derece lupbiBiıoH patlayıcı mpbimibie ıvıyxHe patlayıcı sağırlar utpunıibie .moıiKHe patlayıcı yaiiğıravuklar ıupunııuc cornacııne patlayıcı tutuklar 1iHiiHTe.r11.uuH na;ıe»c tiişüııı(alı)kelişi ııııyTpeııııuH içki ııııyTpHinaroıibiıoe fiil'den fiil" yapuv

Kırı

Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
B|XiMa zaman BaıoMorareJiMibiH yardımcı BoıoMoraTejibHUH rJiaro.ii yardımcı fiil' kaytım

123
keçken

ıuıyTpncrpoqna ıı pn<I>ıwa içki rifma iKMipaTHue MerroHMeHHn
kaytım zamiri ao:iBpaTiıUH kaytım BouupnTHbiH fiili nıaroJi

npouıejıuıee

BR.noMoraTe.nbHbiH CJTOBO yardımcı söz BcraBHOfi .IBVK yardımcı ses BTopHMHaH üo.nro'ra ekinci uzunlık BTopoe JIHIIO ekinci şahıs BTO|)oe JIHUO e^HiıcrBcınıoro •IHR.no ekinci şahıs teklik BTopoe JIHUO MHoacecrBeıın o r o 'IHCJIO ekinci şahıs çokluk BToporrenenııoe acasyeMoe ekinci derece haber ny.nbrapn.<M vulgarizm BblüOx nefes çıkaruv BbiübixaHHe nefes çıkaruv BbWbixaıe.nbHoe yjıapeıme nefes çıkaruv urğıısı ounsijiaıouiHH iByK tüşken ses B u n a j e ı m e rJiacHoro sozuk tüşüvi BbinaüeHHe ııa'iajibHoro ;myıca baş ses tüşüvi BbipaaceıiHe ibare; ifade Bbicom.iByıcasesııin yüksekIigi l»i:ib çırmaşkan yazı r rannojıoran eca tüşüvi rapMOHHH uygunluk, aenkdeşlik, ganııoniy

İKMUPİITHUH «ı/ıor kaytım
derecesi

ROKajmtilUHfl sozuklaşuv Boıca JIH'.IM vokal izm BOKOH/ı rJianiMH sozuk nonpor. sual' BonpoaiTe^bHaıı «ıa emtia sual' affiksi
BonporHTejibHoe MecroıiMeıiHe

sual' zamiri BOfipOTHTeJlHlOe »pe^JioacenHe sual' cümlesi ııonporHTejibHbie crıoBa sual' sözleri BonpocHTejibHbiH ;ıııaK sual' işareti
noaoiHuaıiMe nida D O JH a TejibHoe O Ci U rıpejuıoxceHMe nida cümlesi oorKaHuaTejibiibiH OKIK nida işareti

B0r.np0H:iB0jiHM0CTb ön imi ilik BpeMetmoH zaman BpeMeHHOH npejuıoHceıiHt; zaman cümlesi ıtpeMfl zaman ııpeMn öyjyuıee kelecek zaman ıtpeMiı Hacroaıııee şimdiki zaman

124
iTipMOHMfl iJiarjibix

Ükü Çelik Şavk
sozuksozuklarrnaron fiil' rnaron fiil' rnaron nepexo;ıııı.ııı 1 fiil' [.naron CBfMCa al aiîlatkan fiil' rnaron TpaıuHTHBHbiH keçici fiil' rnaron (1>HIIHTHO tüslengen fiil' ınarojibiıan orııona fiil' negizi rnaronbiıoe HMII isimfiil' maronbiıoe rıpeiuıojKeıiHe fiil' cıımlesi r.iıaro.nbiıoe ııpHJiaraTenbiıoe sıfatfiil' rnaronbiibiH Kopenb fiil' tamiri r.rıam yarım sozuk r n a a ı u e Miıaraıe ince (yımşak) sozuk rnacıibiH sozuk r.ncx:onbic cmııcn ses bezleri r.nyxoH sağır r.nyxoH cornacıibiH sağır tutuk r.rıyxorrrı. sağırlık roBor ağız, şive ronoc, :ınyK ses ro.ııoronoH TOH ses tonu ronocoBhie ÇBEIKH ses bezleri ropraııııan .İİIVKH gırtlak sesleri ci KOHKpenibiH konkret

larnın ğarmoniyası, nıii ııyğunlugı

ınarojııibifi Kopeıib fiil' tamiri ııent'i • M.IH kalıcı

nıp.MoıiHn cor.naaibix tutuklamın ğarmoniyası, tııtuklarnıfi ııyğunlugı ifîMMliaUHJl geminatsiya roııea .lorH'iecKHH ge ııea logiyalık

reıiHTHB saiplik repyiiJMB alfiil'

kelişi

rnnep6o.fi giperbola ranoreaı gipoteza ı 'M ı IOTCTH 'lerKoe Ha K.rıoııeıiHe şaıt meyil

ı HrıoTerH'iecKoe

npe^nosKe-

IIHO şart cıımlesi iMianHoe ııpeAHoaceıiHe baş cıımle rjıaııııoe ocaayeMoe asıl haber nınmıoe yüapeıiMe asıl ıırğu ınaBiibie yneııı.1 ri|ieii.rıoace c ü m l e n i n başazaları uıauııiJH baş i'jıarojı fiil' r.ııaron fiiliiSorıviKTHUH abstrak

1'Jiaro.rı 6e:ij]H'lllbl şahıssız fiil' rnarojı IUIHMIIMH ortaklık fiil' ı j ı a r o j ı HonnııarıiMH kaytım fiili r.nam.rı ıt crpajeTenMiOM .«uıore mecul (balgisiz) fiil* iJiaro.ii HIK|>HHHTIIO tüsleıımegen fiil'

Kırı

Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
iieHTnJibHbiH tutuk corjıacıibifi

125
tişli

ropranb boğaz, gırtlak rpaMMaTHica gram mat ika rpa MMa THKa Hcropmıeoca n tarihiy grammatika r y 6 dııdak

ry6no-:ıy6HOH dudak-tişli
ryöHofi dudaklı ryöHOH norJiacHbiH dudaklı tutuk ryöıibie r n a a ı u e dudaklı sozuk ryTTypa .n boğaz r y r r y p a ,NN.«ı ı IH II boğazlaşu V

A
Aarc.JibHbiH kelişi iina:iHaMHorrrb eki manalılık ilBoeroHHoe eki nokta ilBOHfTBeHHoe 'itıcjıo ekilik sayı /Uiyno7i.r[e>Ka ımıoe npeüJioiKenne eki muptedalı cümle yııtycKn :ıyeMoe npejuıoaceıiHe eki haberli cuırıle JByrjıoroBofi eki ecalı jlByr-JiojKHbie cjıona eki ecalı sözler iiBymbi'ine eki tillilik iiByfbibi'HiHH CHOBapb eki tilli luğat iteenpH'iarrme al fi i I' yieHniinTe.nbiii.iH «ı rror malûm derece A0.nn6HaJiH.iaumn delabializatsiya üeıiTajibHbiH tişli naiteac doğrultuv

üecJıeKTHoe npeüJioaceıiHe tam olmağan cıımle je(|)Hc defıs ilMnJieKT şive ilHaııeKTOJior dialektolog iiHaııeKTOJior'Hii dialektologiya j H a j ı o r dialog üHKTnHT dikte (imlya) jtHccHMHJiflUHfl dissimilyatsiya üH<ı>Toıır diftong üOJiraH uzun yıorıraH rJiacnbiH uzun sozuk AOJirHH m o r uzun eca iio.ıırHH cor.nacni.iH uzun tutuk üo-iırom :iByKa ses uzunlıığı ii0.ii5KeııcTB0BnTe.ribFi0e iinKJloneHeHHe kerek meyil jlonoJiııeıiHc tamamlayıcı iiono.nuHTe.nı.ııı.iH nıncHbm yardımcı sozuk iipoöııoe sayılar MHrjiHreJibHoe kesir cor.nnaibiH kaltı-

üpoîKaıUHH

ravıık tutuk e ejınncraeıiHoe 'inc.no teklik sayı

JK
JKaproıı jargon >Kaproım:iM jargonizm >Ke.nnTejibiıoe ıınK.noııeııne istek meyil }KejınTe.nbHoe ıipejJioîKeHHc istek cıımlesi JKeilCKHH poil kailin cinsi

126
>KHBOH

Ülkü Çelik Şavk ıı.iiJK canlı til'
:IHOHKHH yafiğıravuk :ınyK ses :5ByKH MarKHe ince sesler :5iıyKH ııocoBbie burun sesi .5iıyKonoiipa)KaiiHe ses taklidi :5ByKonoiipa*arcJiblloe rjıono taklidiy söz .5iıyKoro«ıaraıiHe ses birleşmeleri birikmeleri :5iıy«ıaıiHe yanğıravuk 5By'inorrb yanıravuklık .ıııaK işaret :5iıaK BorKJlHuaTe.nbiiMH nida işareti 5iıaK noııporHTCJiıibiH sual' işareti 5iıaKH rıperiHiınıiHH toktav işareti :5iıaK yiiapeıiHe urğu işareti :5iıaMeHnrejlbiibie aıona ayrı manalı söz :tııaMeııaTeJibHUH ayrı manalı :5HA'IAUIHH manalı :uıa<ıeıiHe mana :<ııa<ıeıme aöcrpnıcnıoe abstark mana :ııia<ıeıiHe KoıiKperııoe konkret mana

tarnaııııa a bııyiik arif .«îyiııeııeÖtıUH tanlay artı .KiiiııeııeöHbiH raanibie tanlay artı tutuk

sıjlııca.ibi'inblH til' artı ;«ıJıncawınbiH nnanibie til' artı tııtıık .fiUiiCH.ibiHilbM il burun n'si •tayilK'iMbl'UlbiH ronıanibie taiîlay (til' artı) tutukları «îiiıibiH rnacııuH art sıra (kalın, kattı)sozuk «liiıibiH pa;ı art sıra •taHMCTBOBaHHe alınma .«ııiMiTBOBaıiHe rjıoBO til'de alınmalar sik'OIl tekmil
«ı KpiJTblH l/ıarıiblıı tar sozuk •taKpi.rn.iH c n o r kapalı eca ;«)Kpı.ırı>lH 3 kapalı e :«ı.nor derece :«ı.ııor i5.5anMiii.nl ortaklık dcrecc «ı rıor iKMBpanil.lH kaytım derece üi ııor ;ıeHc:rııHTejıı.ıibiH mailim derece •sa.iıor nnarojıa derece tfuıor ııoııyiimeribiibiH yükletüv derece «uıor crpaiiaTo.nbni.iH belgisiz derece

;5iıa«ıeıiHe jıeKCHMerjcoe luğat manası
:5iıa'ieıiHR ocnoııııoe asliy mana :«la 'leııne rıiKyuıojıceıiHn cıımle manası .5iıa<ıeHHc cjıona söz manası :ıııa«iMMOcri. manalılık :ıy6 tiş ııyöııoH tişli

.'»marna virgül' •ıısnıiKHc cor.nacm.ie yanğıravuk tııtıık

Kırını Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
lyöııoH corjıacııuM tişli tutuk M HyiHO/ıeKT idiolekt MilHOMa idioma H.tac|>ei' izafet H.iMeHeıiHe türlenüv, denişüv, deiiişme M^MCHeHHR nnacııoro sozuk türlenüvi n.HMeııenne :tnyKa ses türlenüvi ( d e n i ş m e s i ) HMMeneHHe .ınanetme nıana türlenüvi H.iMeııenHe c o r j ı a c u o r o tutuk türlenüvi M;fl.nBHTe.rıı,Hoe Ha KJionenne oluv (ikaye) meyli, h a b e r fiili n:miBHTeJibHbiH haber ıiMcııa otomanarouiHe poücBeHH e CBJI.IH tuvğanlık isimleri MMOHHTC.nbHblH HayiCJK baş keliş (al) ııMCIıııan OCHOKI isim negizi HMCHiıoe npej.i0JK0HHe ismiy cümleler MMeıiHoe ocaayeMoe haber ismi MMiıepaTMB e m i r meyil MMn isim M il B OCIIOBHOM liailOKC M sade isim MMn JiH'lHoe şahıs adı MMn ııapMiıare;ıııoe cins isim M H ıi|)MJiaıx'T('.iııi()c. sıfat M M S coöcTBemıoc has isim MI MMn cyıııecTBMrejibiıoe isim MMn sanlık 'iMUiHTejibiıoe

127
sayı,

MHBepTHpOBîl ıııioe rıpeiUKMKeıiHe inversiyalı cıımle MHüeKC indeks HHJiayT içki ses Miiocrpannoe CJIOBO ecnebiy sözler HHCTpyMenTa.nbHbiH najıejK vasta keliş MiiTcpııa uMona.nbiine cjıonn intematsional' sözler HilToııauMn intonatsiya MiiTonaıiMiı BonpocMTe.ribiıa ıı sual' intonatsiyası Hiıroııa UMn BOCK.HMuaTejn.na ıı nida intonatsiyası MiiToııaıiHn npeiuıojKeıiMiı cıımle intonatsiyası HHTOiıauHn, TOII ton MIKJIMIIMTMB infınitiv, isimfiil' Hll(|)opMaıiT informant MpoıiMn ironiya Mc.KycxTBeiim.iM IMIJK suıı'iy til' MCTopH'iecKMM tarihiy MfTopu'iecKMiı rpa MMaırna tarihiy gramınatika MCR|-opM'iec.KMM .HMIirBIlCTMKa tarihiy til ilimi Mcxo;uıı.ın n a j e a c çıkış kclişi(alı) K K'aııı.i'iK'M tırnaklar KaK'n<|K)iiMiı kakafoniya Ka.ni.Ka kal'ka Kay.ıaiMB yükletüv

128
KaysiTHBHbiH Ka'ieoTBennoe lıpHJianiTeJibHoe asıl ;i(|)(|)HKf:

Ülkü Çelik Şavk
yükle.na6Ha.nbiibie r.nar.Hbie dudaklı sozuk .naöHanbiibie (asliy) nornacıibie dudaklı tutuk ,na6Ha.nbHbifl dudaklı .rıa 6ııa .nbiibiH CHiırapMotiH.iM dudak singarmonizmi neKCHKa leksika neKCHKO.nor leksikolog .neKCHKOJiorHa leksikologiya nHiırBHcr lingvist JiHHrBHCTHKa lingvistika JiHTcpa rypıibifı edebiy nHTepTrypHbiH a:«>iK yazı tili, edebiy til' JIHHO şahıs .nHHO BTopoe ekinci şahıs riHUO TpeTbe uçünci şahıs .nnııo nepBoe birinci şahıs .nH'iııoe MeiTOHMeıiHe şahıs til' zamiri .nH'iııoe OKOıi'iaıiHe şahıs affıksleri .nH'inoe npeü.no5KeıiHe şahıslı cümle .rıorH<ıer.KHH mantıklı .norH'iecKoe yyıa peııne urğusı .noKaTHB yer kelişi M Ma.ııenı.Kaa 6yKBa küçük arif Ma.neiii.KHHff.ibi<ıoK ufak til'çik (uvula) MCJKiioMeTHe nida M e a a o M e m o e ııpejrnoaceıiHe nida cıımlesi mantık

tüv derece y a l ğ a m a s ı

sıfatlar KHpMUMua kirilitsa KJlHlIonHCb çüy yazısı Kimıue klişe KOJIM'ierTBeıiHoe 'iMrjiHTcnııoc m i k d a r sayılar KOMMY HHKa una h a b e r l e ş m e KoıiBepreıiTiiHa ses biriküvi KoıiKpeTHoe H a konkret isim M KonKpernoe una'ienne konkret mana KOllKpCTMOC c.yıııeor6HTe.nbiıoe konkret isim KoıınonaHT tutuk KoırreKCT kontekst kopeıib tamir Kopoııa.ribHbie c o r n a ı m ı e ucu tutukları KOcneHliaa pe'ib kıya laf Kooıeıınoe üonojmeHHe vastalı t a m a m l a y ı c ı KpaTKHH kıska KpaTKHH rnacHbiH kıska sozuk KpaTKHH c n o r kıska e c a KpaTKOOi'b kıskalık KpaTKocrb r . n a n ı u x sozıık kıskalığı KyJlbTypMblH medeniy

.1 1
JiaöHaJiH^ııiHa kcçiiv dudak sesine

Kırını Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
MerrrHbiH iiHaneKT yerli şive Mecrubifi na^eac yer kelişi MHoroM nemibiH ç o k azalı MiıoronibiMHe ç o k tillilik MiıoroınmıibiH ç o k tilli Mojianbuocrb modallik MOHOc.HJi.na6 bir ecalı Mop<]>eMa morfema Mop<])o.norHfi morfologiya MyaccKOH poü erkek cinsi MaarKHe nıacıibie ince ( y ı m ş a k ) sozuk M ııncne cor.nacıibie

129

(alı)
Mecro a[ri'HKy.nfiuHH artikulyatsiya yeri MecTOHMeHHe z a m i r MecroHMeHHe Bo:ınpaTHoe o z ' liik zamiri MecroHMeHHe BonpocHTe.ribHoe s u a l ' zamiri MecroHMeHHe JiH'inoe şahıs zamiri MecTOHMeHHe Heonpeüe.ıeııeııne b e l ' g i s i z l i k zamiri MecroHMeHHe onpeıe.nHTe.ıiHHe ayırıcı-ıımumileştirici z a m i r MecroHMeHHe orpMuaTCJiuıan y o k l u k ( m e n f i y ) zamiri MefrroHMenHe ııpHTfDKaTejibHoe m u l ' k i y e t zamiri MecroHMeHHe yKa.«Te.ribiıoe işaret zamiri Meracran m e t a s t a z Mera reıa m e t a t e z a MeratjıouHfi metafoniya Mernıjıopa metafora Mero(|>pa:«ı metafraza MepTBblH olü MejiTBbiH cy<|xj)HK:c olii affıks MepTBblH niblK olü til' Miıoro:iHaMHoe CJIOBO söznin çokmanalılığı MiıorTMua'nıocTb ç o k m a n a l ı l ı k MllorocjıojKHblH ç o k ecalı MiıoroTOMHe ç o k nokta MHoro>ı.neiHioe çok azalı c ü m l e ıi|x"ii.no>Kcıınoc

ince

(yımşak) tutuk MfirKHH ince, y ı m ş a k MarKHH ÖOKOBOH cornacHbiH ağız b o ş l u ğ ı ogi tutukı Miıncoe ııeöo y ı m ş a k tanlay MiırKoe cornacubie y ı m ş a k tutuk H HajtropTaıııiHKOBHe c.or.nac.nı,ıe gırtlak ustü tutukları ııaiuiHcrb yazı Ha;«iJibHbie tutukları Ha.ıaaıiHe ad, isim ııa.iBaıiHM II|KX|M:C.CMH H peMeceJi zenaat-uner ismi ııa.ibiBiıoe ııpe/iJiojKeııne cıımle ıınKJioııeıiHe meyil HaıcnoneHHe cocnaraTe.nbHoe şart meyil ıınnpaBHTe.nbHbiH naüejK d o ğ r u l t u v kelişi tıape'iHe zarf ııape'iHe BpeMeıiH vakit bildirgen zarflar sade corJiacıibie burun

130
ııape'ine, ronop şive

Ülkü Çelik Şavk
ııecx|>opM.neııııoe npaMoe j o n o .mıeııne belgisiz tamam-layıcı lienepexojMLin kalıcı, obyektsiz ııenojıııoe npejuıojKeııne tam o l m a ğ a n cıımle ııerıpojıyKTHBiiMe a<|><|>HKa,ı az nıahsullı suffıksler nenpoHMBoyıııoe cyıııecrBHTcriblioe isim tamiri ııecııparaeMaa r n a r o n ıııegen fiil' Heyjapıibin urğusız neöno-.ryöııoM corJiacıibiH tanlay tiş tutukları ııeöıibin myK tanlay sesi ııeöııo tanlay ıınaaıaa r y ö a alt (aşağı) dudak ıın>Kiıaa 'lenıocr alt (aşağı) çcnge noMHiıanna nomiııatsiya IIOCOBOH burunlı IIOCOBOH niiyK burunlı ses o oöoöıuaıoıune cnoBa urnuıııiyleştirici sözler oöopo'r pe'in ibare oöpa.ıonaııne .rıtyıca seslemin meydanğa kel'mesi oöpaıueııne hitap oö( r r o n ı e j 11,(:rno ııpeMeı 111 vakit bildirgen al sözü o6cToaTe.nı>cnıo, joııojıııeııne al, al sözü oöcroaTejibfTBo mikdar-deıce alı Mepı.KTencıı tiislen-

İli) pe'Me KOİlH'ieCTBCIlIlOC mikdar-derece zarfı ııape'ine Mepu n cTeııeıın ol'çii ve d e r e c e zarfı ııape'ine Mecra yer bildirgen zarf ııape'ine o6pa:*ı j e n c r o n a al zarfı, tarz alı ııape'ine npn'lHiibl sebep bildirgen zarf ııape'ine netin m a k s a d bildirgen zarf ııapnuare.rıwıoe cyıuecTBHTe.ribiıoe cin ıs isim lia|XMHbin JIHI.IK halk tili ııacroauie BpeMa şimdiki zaman ı ı a y m ı n n.ruK i l ' m i y til' ııa'ia nııyK baş ses naunona.nbHWH HHI.IK ınilliy til'

ıibihin

ııeryöııon nnaaiMH dııdaksız sozuk ııejocraTO'iııoe npejuıojKeııne yarım cıımle lientMeııaMbie cnoBa türlenmegen s ö z ııejıaöna.nn.K)ijaıiHi.ın iMiaaıun dııdaksız s o z u k l a r ııeo.iıorn:tM neologizm ııeon|)ejıeJieııne MocronMeııne belgisizlik zamiri ııeoııpejeiTeıınuH belgisiz ıı« K|)opvuıeıııi(M' oııpeje.ıınreııı,IKH' belgisiz isimli söz biriküvi

Kırı

Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

131

06cr0fiTfi.fH)(TB0 Mecra yer bildirgen al sözü oöcıonTejibcrBo o6pa:«ı ,ienrTBnn tarz bildirgen al sözü oecroBTejibcrno yrjlOBHn şart bildirgen al sözü <>6cronTe.nbcrBo ne.ıın maksad bildirgen al sözü oöuiee Aono.nııeııne ortak, umumiy ob'yekt oöıııee nojuıeacamee ortak, umumiy mupteda oöıuee acanyeMoe ortak,haber oöuiHH u m u m i y oöuiHH n.ıbiK u m u m i y til' orJiyıneHHe sağırlaşııv oıyöııeıiHe dııdaklaşuv oiUKMHa'lHOcrh bir manalılık OAHatHanHblH bir manalı (MHOKopHenoH tamırdaş oyiHOKopııeBbie cnoBa tamırdaş sözler OAİIOPOAHMH soydaş oiUiOf JloacHHH bir ecalı «vıııo'iJienııoe npejtnojkeı ine bir azalı cıımle OilllOfttlJMHblH birtilli 0yiH0tf.ibl«lHbiH cjıoBapı, bir tilli luğat

OKOH'iaıiHe naüeacııoe keliş (al) affiksi OMOIIHM o m o n i m onpejıeneıme ayırıcı, t a m a m layıcı onpeüe.rıeııııo-J!HlHioe npeiuıoxeiiHe belli şahıslı cümleler onpeitejiHTe.nbiıoe cnoBocoMeraıiHe sıfat söz birikmesi onpeüeJiaeMoe tamam lanğan onpeite.nnıoınee ayırıcı onpemeııne cjıoroB eca biriküvi onyıueıiHe cjıorn eca tüşüvi opram»! peneBbie lakırdı organları op<lKjıpn(J)Hîi orfografıya, imlya op(|)()3HHH orfoepiya o a ı o s a tamir ocııoBa r.naro.ııa fiil' negizi ocııoBa, npoH.iBOiiHUH negiz ocııoBa npeüJioaceııne cümlenin temeli ocHOBa cnoBa söznin temeli, söznin negizi oaıoBiıoe rjıaaibie asıl sozııklar orjıoBltoe .iH<Tienne asıl mana, doğrıı m a n a ocııoBiıoe yün peline asıl urğu oTBenıoe ııpeiiııoaceıiHe cevap cümlesi orKpbiTUH r j ı o r açık eca orııor.HTe.nbiıoe MecroHMeıme nisbiy zamirler orpıınaıme menfiylik, inkyar sözleri

oiiyıueBiieımociiı canlılık ojyınearıeıııiblH canlı CKtnoıi'ieuHe yanğıravuklaşma
(MîOHMaHHe affıks

oKoıiMaıtne affiksi

.nıi'inoe

şahıs

132

Ülkü Çelik Şavk
nepBHHHan üojıroTa asliy uzun lık nepi5n ı ıııoe »naneline söznin asıl-doğrı manası nepcoe JIHIIO birinci şahıs nepBona'ia.nbiibiH »nyıc asliy ses nepeBOü tercime nepeüiıeııeöribiH ağız ogi boşluğı

oTpHuaTeJibHan (JtopMa m a ınııa ınenfıy fiil' oTpnua To.nı.noe MecroHMeıiHe y o k l u k zamiri,inkyar zamiri orpHuaTc.m>ııoc npe/iJiOKeımc ınenfıy cümleler, y o k l u k c ü m leleri OTpMuaTRJTMibiH menfiy (x|)HUHaJibHbiH ıtflJK resıniy til' (K|K)pM.rıeııııoe onpeiie.riHTo.ru,Hoe belgili isimli söz biriküvi CKjKjpMJieııııoe npaMoe yıonoJlHenHe belgili t a m a m l a y ı c ı

n e p e M e a Mbi'iıibiH cornaCHUH tanlay aldı tutuk nepejıiHe rnanibie o g ' sıra sozuklar rıepeiiıiHH pıiü o g ' sıra, yımşak, ince

n
n a j e a c keliş, al reuejK BHHHTeJibHbiH keliş ııajeîK ;ıaTCiıı,ııiıiH tüşüm

doğnıltuv

ııepeııoc .iiıa'ieıiMsı anlam avuşturuv ııepeııocııoe nııaueHHe almaştırılğan m a n a ııepecrraııoBKa .ruyKon seslemin yerlerini almaştıruv rıepexoü keçiş, keçüv nepexoü B ^IÜHMH payı art s ırağa k e ç ü v ııepexoü B ııepeüiiMH pnii o g ' s ırağa keçiiv nepexoj»ibiH o b ' y e k t l i neptyeıcr keçken zaman FlHK'roıpaMMa piktograınma nncMemıocrb yazı liHCMeııııııue H JM M yazısı UI K olğan tiller ııoöyiiHTe.nbiibiH :ta.ııor yükletüv derece ııoBe.nMTejibiıoe naKnoııeıiHe emir meyli

keliş rıaiie>K HMeımreribHbiH baş keliş r ı a j e x HiırrpyMeıiTa.ribHbiH vasta kelişi ııa/ıejK ncxoiuibifı çıkış keliş ııaüeac M e c m u u yer kelişi n a i i e x ı ı o e oKoıi'iaıme keliş affiksleri n a j e a c poüHTCJibiibiH saiplik keliş naüRHHo :<uyKa ses tüşüvi napajlHfMa p a r a d i g m a napHMe cnona çift söz ııapnbie c o r n a a i b i c çift tutuklar ııacnMB belgisiz derece nay;«ı p a u z a

Kırı

Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

133

noBe.nHTejTbiioe npeü.noxeııoe emir cümlesi ri0BecTB0BaTe.ribii0e ııpeii.rıoaceHHe ikaye cıımlesi noü.nexau:ee mupteda, s u b ' yekt noiHHHenHe tabi oluv nonıııiHa pozitsiya ııo.ıiHc.eMaıiTH'ier.KHH çok manalı n0JiH0eMHa çok manalılık ııo.nHr,n.n.na Ö M C H çok ecalı H CKM no.nHoe rp^iuıo>Kenne tam cıımle, tolu cümle ııojıno.ina'iHoe CJIOBO tam manalı söz ııojıojKHTe.ribiıa fi (|>opMn r.naTOJia musbet fiil' ııonornb pra ağız boşluğı noJiynıacHbiH yarı sozuk nonyüHTenHUH ;ıajıor yükletüv derecesi ıtoııaTHC tüşün ııopfiiiKOiıoe liHrjiHTe.ıibHoe sıra sayısı ııopfiüOK, pnii sıra ııopfiüOK crıor sözlernin sırası rıorjıejıor munasebetçi, derecelik riorjıoBHlin atalar sözleri H(*:peü(TB.yıoıUHH a.ıı>iK vasta til' npaBH.no kaide ııpanonHaiHMe yazuv i m lya, doğru

rıpaMoe ynpaBJieHHe vastasız tamamlayıcı npaMoH doğrudan doğru npeBor.xoiiııa a creneıib üstün lik (arttıruv)derecesi npespaıueııneB ropraıııibiH :<ByK kemirçek sesine keçiiv npeBpaıueıiHeB HouoBoro BporoBoe ağız sesine keçüv npeiiHKaT haber rıpeiuıor söz o g ' ü yardımcısı npeii.nojKeıme cümle npeii.no>KeıiHe BonpocHTejibnoe sual' cümlesi npeü.noxenHe öe.uiM'moe şahıssız c ü m l e rıpeü.no3KeıiHe BBOünoe kiriş cıımlesi npeü noaceıiHe üBycocTaBiıoe eki azalı cıımle ııpeit.noxeHHe npocroe adiy cıımle npeü.nojKenHe r. r.naro.nbiibiM CKa.tyeMUM fiil' cıımlesi npeiino>KeıiHe ir. HMeıınbiM CKanyeMUM isim cümlesi npe:ıenr şimdiki zaman npe<l)HKr. prefiks ııpMöaıuıeıiHC :ı6yıca ses koşuluvı [ipH6aB.rıeıiHe ror.nar.noro

tutuk koşuluvı rıpHiia ro'inoe ri|xvı.HojKeıiHe tabi cıımle
ııpHiia roMUoe npeürıojKeıiHe iıpeMCHH zaman tabi cıımle nptunaK alyamet ııpH-nara rejiHoe sıfat

npaa.ibiK ana til' ıipfiMan pe'ib koçiirilme laf

134

Ülkü Çelik Şavk

npnJiojKeHHe ilyave ııpH'incTHe sıfatfıil' II [X)jy KTMBHblH ön i inli ııpon;<BOimoe rjıono yapına söz
ııpoHHBaaıibiH ııegiz NPOM.IBOÜHBIH OT r n a r o n n PJiaroJi fiilden y a p ı l ğ a n fiil' ıi|K)n^Boyııibin ö r nıaro.na HMII fiilden y a p ı l ğ a n isim ıi|X)M:tno;ııibifı o r HMeıibi rnaro.Fi isimden y a p ı l ğ a n fiil' ll|X)H»BOJHbIH OT MMCIlbl HM il isimden y a p ı l ğ a n isim ıi|X)M:ıııoıııeıiHe aytılış, telyaf-

pa.töop talil' pa:<roıop söylev, lakırdı panroncpıaa peııı> söylev tili, lakırdı tili
pa»rpaHH'lHTejibiibift ayırıcı paıiiiejiHTeJibiıoe 'iurjiHTenHoe pay sayı sıfatı

pacnojıosceıiHe MJieııoB npeüııojKeıiMC cıımle azalarının sıralanması
paaıporrrpaııeııııoe ripeii.no-

jKeııııoe keniş cıımle parrnop pTa ağıznın açılışı
perperrjiBiıa a arcHMHnauHa

fuz ııpomnouıenne no cnoraM sözlernin ecalarğabölüniivi ıi|xxroe npeMa adiy zaman ıi|xxroe npejnoHceıme adiy cümle ıi|XXTopeııne avam halk tili lıporesı proteza ıipoıııciiıııee BpeMa keçken zaman ııpoıııeüiuee neonpeiie.ııeııııoe II|X:MII mürekkep kelecek zamannın dayimilik şekilin vastasız şekili
npouıeiiuıee neo'ienHjııoe

BpeMa sade keçken zamannın vastalı şekli ıi|X)THBHre.FibiibiH coıo.» karşı kııyııv bağlayıcısı nyrı» BO»jıyxa ses yolı l>
IKIBIKMIUI'IIIMH rjıoııa manadaş

regresivlik assiıııilyatsiyası perperrjiBHbiH regressivlik pe'ienoH annapar lakırdı apparatı pe'ib lakırdı, til, nutuk pıiTM pe>iH lakırdı ritmi pMTopHKa ritorika pıtıya rifma |x»ü cins |X>üHTejibiibiH n a i l e * saiplik kelişi |X)ÜIIOH fuuıc ana tili poüCBeııııue avtbiKa akraba tiller por ağız POTOBOH .füyK ağız sesi c rmuca bağ
CBfl.»b bağ

sözler

feMaıiTHica semantika rmıCMOJior semasiolog ceMacuonoraa semasiologiya reMefıcriıo IUUKOII til' ailesi

Kırı

Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri

135

cHiırapMoıiMMM si ıı garmon i zm r.HHKona sinkopa CHMOHHMMfi manadaşlık CMHOHHMH'ieacHH manadaş CMHTarMOTH'ierKHH sintaktik oıııra Kr.HC sintaksis c.Ka:»yeMoe haber CKa;tyeMoe rıpocroe adiy haber cKanveMoe carrnnııoc koşma (mıırekkep)haber (KJloııeıiHC türlenüv ocJioHenHe cyıııecrBHTejibHoro ismiıî türlenüvi acoÖKa skobka, kavuz (Koponucb tez yazı <xpı.iToe noAiıejKaıııec logik sub'yekt f Jioı$apnbifı (.ocrau ıı.tuKa luğat terkibi cnonaph luğat rjKfflapb jiByfUbi'iıibifi luğat eki tilli

cıoropa:we.n eca ayırıcı r j ı o r OTKpbiTbiH açı k eca crıor yüapıibifı urğulı eca crıojKHoe H fi mürekkep ad M rjıojKiıoc rıpeüJioaceıiHe mürekkep cümle cjıoacııoe crıoıvı mürekkep söz

crıojKiıoııoyi'iHiıenııoe
n|XVi.rıo»:eıiHC tabili mürekkep cıımle rjıojKiıocoKpaıuenııoe CJIOBO mürekkep kıskartılğan söz cnojKiibiH a<|Kj)HKC mürekkep (koşma) affiks cjıoiKHbiH rnarojı mürekkep fiil' rjıyjKeöıibifi CJIOBO yardımcı söz CMbirjı mana coöHparejibHbie «îHcjiH'rejibHoe toplulık sayıları coöorBeınıoe HMÎI has isim c.oBepuıeııniJH (vaziyet) BHÜ bitken al

cjlOBapb (MHon:fl>iMer.KHH bir tilli luğat rjıoiio söz (JionoHiiVieHeHHe söz türlenüvi < Ji0B006pa.*0Ba]iHe söz yapuv < ınoBooöpa .x)uaTe.nbHbiH a(|)(|)HKr. söz yapıcı affiks < jıoBOiıpoMBOjHibiH söz yapıcı <Ji0B0c.0MeraHHe söz birleşmesi (birikmesi) rJiOBono'ieTaıiHe MMeımoe isim söz birleşmesi (birikmesi) r j ı o r eca cııor öenyiiapnbifi urğusız eca

cornaaibiH tutuk c o r naçora ime ııyğunlık corna coBanne cıca.ıyeMoro c, ııoiiııcxauiHM mupteda haber kelişüvi coejHHHTeJibHbiH r.rıa CHMH koşuvcı sozuk coııopııufi :<ııyK sonorlı ses coııopıibiH corJiacHbiH sonorlı tutuklar conocraBJieıiHe teneştirme, ol'çeştirme

136
c o c r a B u o e ııoiuıejKaujee mıırekkep m u p t e d a c.ocraBiıoe cıcn:ıyeMoe kep haber r.oonıBHOH m ü r e k k e p

Ülkü Çelik Şavk
ry(|Kj)HKr suffiks cyıuecTBHTejibHoe isim ryuıecTBHTe.nbnoe a ö c r p a k T H o e abstrakt isim c:yuıarrBH'i'c.ribiıoe HapHuaTeJTbHoe cıııs isim
T TBepjoııeöıibiH k a t t ı t a n l a y TBepjbiH k a t t ı TBepyibiH c o n n a a i b i H k a t t ı tııtıık

mürek-

<xx;raB cnoBapııı,IH söz terkibi co'ieraHHe birleşme • X)io:t bağlayıcı GOKM npeMeınıoH z a m a n bağlayıcısı OOKM KH ki bağlayıcısı GOKM rıpoTHBHTe.ıibiıı.iH karşı ayıruv k u y u v bağlayıcısı GOKM pa»üejiHTe,rıı,ıibiH bağlayıcısı GOKM yf'JIOBHMH şart bağlayıcısı oıpnaceHHe tüslenüv, t ü r l e n ü v cnptuKeıiHe r.naro.rıa fiil'Iernin tüslenüvi cpanııeıiHe teneştirüv cpa BiiHTejibHHc nocnejıorn tenştirüv m u n a s e b e t ç i l e r i fpeüneneöıibiH cornaaibiH orta tanlay tutukı cpejtHHH |xvı oıta c i n s orHJlHCTHKa stil istika crorib stil' cmrib pa:ıroBopnbifi ( n u t u k n ı n ) stili crpoeHMe ıi|xyuıo»:cıiH!i le kurııluşı (T|K)'iııan öyKBa ufak arif rnuKCiiHC k o ş u l u v cyaceııne taralına, tarlaşuv cyjKeıiHc tarlaşuvı muıMCIIMÎI mananın lafnın cüm-

TeMa mevzu TeMÖp t e m b r TcpMHH termin THpe tire TO.RKOBbiH rjTOBapb izaiy (tabirli) luğat
TOH ton

TonoıiHMHKa t o p o n i m i k a TO'iKa nokta
TO'iKa c ıvınfiTOH virgül' noktalı

Tpa ıırKpHnuH atraıı skri pts iya TpeTbe JIHLIO uçünci şahıs

y
y/iapeıiHC urğu yiiapıibiH y:tKHH urğulı yukarı (tar) yiiapıibifı cnor urğulı eca rJiacıibiH sozıık yKa:«rrejibiıoe MecroHMCıiHe işaret zamiri yKa:«Tejiblıoe CIIOBO işaret sıfatı yMeımiHTejibiıoe tıın'ieıiHe azlaştırma manası

Kırı

Tatarcası Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri
x xaM.ıa laringal' tutuk xy;ıo>KerrBeıiHLiH anbiK biy t i r

137

y MCI I LIIHTENLHO- ııa o c a TEMI ILIM

a(|«|)HKr. ohşav-kuçiiltüv affiksi ynO/IOÖHTCJILHLIH n<[x|)HKC benzetüv (ohşav) yalğaması yrıpaarıeıiHe idare, idare bağı ynpaonaıoıııee CJIOBO idare etici söz

ede-

•I
•lacTH pe'iH söz çeşitleri 'laCTHUa parça, derecelik «laCTHLlLI BOlipOCHreriLIILIC sual' parçaları (derecelikleri) 'iacTHUi.1 B0CK.riHilcaTejıı,ııue nida parçaları (derecelikleri) •lejııocr çenge MepeytoııaıiHe r\nacnbix nevbetleşiivi 'lepejoııaıiHe cor.nacıiLix tutuk nevbetleşiivi •lepTO'iKa sızıçık MHCJiHTeJibHoe sayı sıfatı «iHC.HHTe.Hbiıoe itpoönoe kesir sayısı MHCHHTejIbHOC KOJiHHefTBeıınoe mikdar sayısı «iHC.HHTeJii.Hoe Hopa/neona; sıra sayısı 'iHcjiHTeHbiıoe co6HpaTejıı.Hwe topluluk sayısı •IHCJIO sayı •üren aza •uıeıı ırropocneneıııibiH ekinci derece aza •uıcH i'nauıibiH baş aza •uıeıiLi ııpeyuıoaceıma cıımle azaları sozuk

ycHJietıne kuvetlendirme
ycuriHTejiLim a »lacrnua kıı-

vetlendirici parçalar (derecelikler)
ycJIOBHblH şart ycjıoBHoe HaKiionetiHe şart meyli yrjıoBHoe npejuıoaceıiHe şart cümlesi ycrapeBUJHH CJIOBO eskirgen söz

ycTHaa

pe-ıı. ağız tili lueaMOMerae

yrBepüHTejiLiıoe

cevap-tasdik nidası

yTBepüHTejibnoe
ııpeii.HoxeıiHe musbet cıımle

<> 1.
(|).rıeKTHBHLie ad.iKH tiller (|)otıeMa foneına (|>oneTHKa fonetika (|ıoııo.HorHH fonologiya <|>opMa forma <|>pa.ıa ibare (|>pa :ıeo.HorMlıec.KHH frazeologik luğat <|>pa.«JBoe urğusı yjıa peııne cıımle flektiv

r jıona pı.

ııı
llienoTMMH ıltyK pısııdılı ses tıiHrıaıUHe myKH fısıltılı sesler NiHnaııiHH fısıltılı lunpoKHH rnacıiLiH kefi sozuk

138
ıııyvı şuvultı cor.nacııı.ıfı

Ülkü Çelik Şavk

il
şuvultılı JMI.1K t i l ' H:«.IK iiereflı b a l a tili fl.ibiK jKerrron j e s t l e r tili sızğııan»ı.iK JKHUOH c a n l ı t i l ' fi»biKH MCKyccTBeııılbie yapma tiller, s u n ' i y tiller a.iLiK JiHTepaTypilbiH edebiy

iM.VMMi.in tutuk

ııı
lUOJieBOH cor.nac.iii,IH vıık t u t u k l a r

3
sKiîaTHiı e k v a t i v , t e n e ş t i r ü v 3KBaTHlillMH a(|x|)HKC teneş-

tir
a:Hi.iK OÖIUMH u m u m i y til' iiiUKOBaa ceMbii t i l ' a i l e s i iCiiıiKOBOH a u ı a c t i l ' a t l a s ı a.ibiK nocpeiiıiHK v a s t a t i l ' iuı.iK p o ü i ı o H a n a tili

tirüv y a l ğ a m a s ı 3KliaTMBIlblH ııaiiojK kelişi 3i ııiHK.nonejiH'iec.KHH e n t s i k l o p e d i k luğat 3'iHM().ilorHil etimologiya c j ı o u a pı, teneştirüv

N e d i m ' i n Meşhur Beytine Vakanüvis E s ' a d Efendi'nin Şerhi Yard. Doç. Dr. Ali Emre Özyıldırım* Tanzimat öncesinde Türkçe manzum eserlere yazılmış şerhler birkaç istisnai örnek dışında edebî değil tasavvuf? amaçlarla kaleme alınmıştır. Bu tip tasavvufî şerhler bir yana bırakılacak olursa bir Türkçe şiiri, edebî unsurlara da dikkat çekerek, izah etme gayretiyle yazılan en eski şerh örneklerinden birinin Bergamalı Kadıî'ye ait olduğunu söylemek mümkündür. Bergamalı Kadri Anadolu Tüıkçesine ait ilk gramer kitabı niteliğindeki Miiyessiretü'l-Ulûm (telifi: 937 H. = 1530 M.)'un sonunda Hayâlî (ö. 964 H. = 1556-7 M.)'nin bir gazelini şerh etmiştir 1 . Arpaemini-zade Sâmî (ö. 1146 H. = 1733-4 M.)'nin Hâzır ol bezm-i mükâfata eyâ mest-i ğurür Rahne-i seng-i siyeh penbe-i minâdandır beyti üzerine Müstakim-zâde Süleyman Saadeddin Efendi (ö. 1202 H. = 1787-8 M.)'nin kaleme aldığı şerh (telifi: 1180 H. = 1766 : 7 M.) ise bu mısraları açıklama çabasıyla yazılan izah ve yorumların ilk örneği konumundadır. 18. yüzyıl şairlerinden Ferrî (ö. 1220 H. = 1805 M.)'nin kendi gazellerinden birine yazdığı şerh de bu konuda anılması gereken nâdir örneklerden biridir. 3

Anadolu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Bergamalı Kadri, Müyessiretii'I-Ulûm, haz. Besim Atalay, İstanbul, 1946, s. 94-113. 2 Miistakim-zâde Süleyman Sa'dcddin, "Şerh-i beyt", Meçimi'a-i Resâ'il-i Miistakim-zâde, Dil ve Taıih-Coğrafya Fakültesi Ktp., M. Ozak I, 455, yk. 220a-b. Müstakim-zade burada beytin ilk mısraının aslında "Şakın ey mest-i derün-saht ki rüz-ı ferda" şeklinde olduğunu belirtmiştir. 1 Mehmet Kııbıyık, "Ferrî Mchmed'in Bir Gazelinin Şeririne Dair", Türkiyat Araştırmaları Dergisi. Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, S. 7, Konya, 2000, s. 343-360.
1

140

Ali Emre Özyıldırım

Siilcymaniye Kütüphanesindeki Sahhaflarşeyhi-zade Vakanüvis Es'ad Efendi (ö. 1264 H. = 1848 M.)'ye ait mecmuaların birinde yer alan ve ilk defa bu yazıyla tanıtılan Nedim (ö. 1143 H. = 1730 M.)'e ait meşhur beytin şerhi ise çeşitli açılardan kayda değer özelliklere sahiptir. Her şeyden önce bu şerh yukarıda da bahsedildiği gibi Tanzimat öncesinde tasavvuf! değil de edebî kaygılarla kaleme alınan az sayıdaki örnekten biri olarak görünmektedir. Ayrıca aşağıda da görüleceği gibi Es'ad Efendi'nin, beyti şerh ederken bir anlamda yaşadığı dönemde edebî bir tartışma başlatma niyetinde olduğu hissedilmektedir. Son olarak Es'ad Efendi'nin divan sahibi bir şair ve Tiirkçcnin sadeleşmesi yolunda dönemine göre bilinçli gayretler sarf eden öncü isimlerden biri olması da yazdığı şerhin önemini artıran sebeplerden biri olarak düşünülmelidir4. Aşağıda önce Es'ad Efendi'nin şerhi verilmiş daha soma bu şerh hakkındaki görüş ve yorumlanın sıralanmıştır. "Ez-ğazel-i meşhıır-ı Nedim Büy-ı gül taktir olunmuş JjL işlenmiş ucı Biri olmuş hoy birisi dest-mâl olmuş sana Ekşer-i ihvân-ı bâ-şafa iş bu beyt-i dil-ârâda olan jjü lafzında kâfi edata hami ile nâz u şive dinilen vasfı dest-mâle teşbih ile şüret-i isti' âre-i tahyiliyyede gülün bfıyı taktir olunup vc nâz u şivemin ııcı işleniip ya' ni nakş olunup büy-ı güli gül-âb gibi hoy-ı dil-bere ve nâzı elinde olan dest-mâle teşbih ile ma'nâ viıirler ise de istişmâm-ı büy-ı fenn-i beyân edenlere hafi değildir ki nâzın dest-mâl ile vech-i şebehde münâsebeti yokdur. Evlâsı lafz-ı
4

Es'ad Efendi için bkz.: Ziya Yılmazer, "Esad Efendi, Sahaflar Şeyhizade", TDVİA.C. 11. İstanbul. 1995, s.341-345.

Nedim'in Meşhur Beytine Vakanüvis Es'ad Efendi'nin Şerhi mezkûr kâf ile bir kelime olarak latif ma' nâsına olmakdır. Bu şüıetde mahşül-i beyt: Dil-berin hoyı ya' ni giil-i 'izârında olan deri mukattar biiy-ı gül ve gül dahi etrafı nakş olunmuş riıyunı silmeğe dest-mâli oldı dimekdir."5

141

Burada dikkat çeken ilk nokta söz konusu kelimenin "nâzın" değil de "nâzik" şeklinde okunması yolundaki teklifin Es'ad Efendi'ye ait olduğudur. Bizzat şârihin ifadelerinden, o dönemde dc bu kelimenin "nâzın" okunduğu ve beyte bugünkü gibi anlam verildiği gayet net olarak anlaşılmaktadır. Bununla beraber Es'ad Efendi'nin genel kabul gören okunuşa muhalefetle böyle bir teklifte bulunarak âdeta edebî bir tartışma başlatmaya çalışması acaba nasıl açıklanabilir? Bu iddianın sebebi ne olabilir? Şârihin teklifini edebî bir zemine oturtma gayreti ne kadar tatmin edicidir? Her şeyden önce Es'ad Efendi'nin kelimeyi "nâzik" şeklinde okumasını nâzın dest-mâle istiare-i tahyîliyye yoluyla teşbih edilemeyeceğini, nâzın dest-mâl ile vcch-i şebehde münasebetinin bulunmamasıyla açıklaması üzerinde durmak gerekir. "Scbk-i Hindî" ekolünün üslup özelliklerini başarıyla kullandığı bilinen bir şair olan Nedim'in, bu edebî anlayışın temel özelliklerinden biri olan soyut kavramları teşbih ve yine teşbihten ayrı düşünülmesi mümkün olmayan istiare yoluyla somutlaştırmanın Türk edebiyatındaki en başarılı ve sanatkâıane örneklerini veren bir şair olduğu bilinmektedir. Nitekim iizerindö tartışılan beytin ilk mısraında "nâz" gibi soyut bir kavramın "ucunun işlenmesi" kaıinesiyle, yani istiare-i mekniyye-i tahyîliyye yoluyla "dest-mâf'e teşbihi ve ikinci ımsrada müşebbehiin bihin açığa çıkarılması, eğer bu hayâl orijinal ise, şairin muhayyile gücünü göstermesi bakımından en çarpıcı örneklerden

5

Es'ad Efendi, Mecmu'a, Siileymaniye Ktp. tsau t tendi 3737, yk. 165b.

142

Ali Emre Özyıldırım

biridir". Bu noktada şüphesiz Es'ad Efendi'nin, bir divan şairi olmasına rağmen, bu hayâli yakalayamadığını ve "nâz" ile "dest-mâl" arasında klişeleşmiş veya beklenen bir vech-i şebeh ilişkisi bulunmadığını ileri sürerek yeni arayışlara girdiğini ifade etmek gerekir. Kaldı ki beyitte söz konusu kelimenin "nâzın" şeklinde okunması gerektiğini 'ihsas' eden ve muhtemelen Es'ad Efendi'nin haberdar olmadığı bir edebî nükte daha vardır. Bu nükte ise "Bir kimsenin mendili olmak" diye tercüme edilebilecek Farsça "dest-mâli kesî bûden" deyiminde saklıdır. Bu deyimin bir kimsenin esiri, giriftarı, zebunu olmak anlamına geldiği düşünülürse7 beytin bütünlüğü içinde nâzın sevgilinin dest-mâli olması 'espri'si ve Nedim'in sanatkârlığı daha iyi anlaşılacaktır. Acaba kelimenin "nâzik" olarak okunması beytin bütünlüğü içinde anlam ifade eder mi? Bu soruya da olumlu cevap vermek mümkün değildir. Es'ad Efendi'nin "mahsııl-i beyt" başlığıyla verdiği son cümlesinden ucu işlenen nesnenin gül olduğunu iddia ettiği anlaşılıyor ki her şeyden önce bu dunımda bir "za'f-ı telif' söz konusu olacaktır. Çünkü beyitte gülden değil büy-ı gülden söz edilmektedir. Ayrıca böyle bir okuyuşta söz konusu "za'f-ı telifin yanı sıra mısralar arasındaki çarpıcı paralellik de etkisini kaybedecektir. Nedim gibi usta bir şairin kaleminden çıkan beyitlerde bu kusurların bulunması düşünülemez. Buradan hareketle edebiyat tarihimizle ilgili önemli bir tespitte bulunmak mümkündür. Es'ad Efendi'nin bu tutumu, yani soyut bir kavram olan "nâz"ın "dest-mâle" teşbihini kabul edememesi ve miişebbehin "gül" gibi somut bir nesne olması gerektiği yönündeki
Divan edebiyatında bir şairin kullandığı edebî hayâlin "oıijinalitc'si hk.: Abdıılkadir Giirer, "Şeyh Gajib'in Şiirlerinde Bir Anlatım Özelliği", Türkoloji Dergisi, C. 13, S. 1, s. 100-101, Ankara, 2000. 7 Rahim 'Afifi, Ferlıeng-nâmc-i Şi'ıi, Sürüş, Tahran, 1372, C. 2, s, 981; "Dest-mâl" kelimesinin kinaye yoluyla 'esir' anlamı taşıdığı da bilinmektedir: Mütercim 'Âsim, Tibyiin-ı Nâfi' dcr-Teıceme-i Burlıfırı-ı Kârı', İstanbul, 1265, s. 275.

Nedim'in Meşhur Beytine Vakantivis Es'ad Efendi'nin Şerhi

143

ısrarı, özellikle îran edebiyatında "Sebk-i Hindî"ye yöneltilen, teşbih ve istiarelerdeki gariplik, tuhaflık gibi eleştirilerin, herhangi bir teorik tartışma zeminine oturtulmasa da potansiyel olarak divan edebiyatında da var olduğunu göstennektedir. Bunun temel sebebi ise biraz önce de değinildiği gibi söz konusu ekole mensup şairlerin kalıplaşmış teşbih unsurlarına iltifat etmeyerek daha önce örneği görülmeyen somutlaştırmalara gitmelerinde aranmalıdır. Bu tip hayâlleri anlayamayanlar Es'ad Efendi örneğinde görüldüğü gibi doğnıdan eleştiride bulıınmasalar da beyitleri farklı şekillerde okuyup anlamlandırmaya çalışarak bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde söz konusu edebî ekole karşı bir tavır takınmışlardır. Şârihin beyti doğru okuyup, doğru anlamlandıranları "istişmâm-ı bûy-ı fenn-i beyân" edemeyenler olarak nitelemesini başka türlü açıklamak mümkün görünmemektedir. Halbuki en etkileyici örnekleri "Sebk-i Hindî'de görülen teşbih ve istiare yoluyla gerçekleştirilen alışılmamış somutlaştırmaların aslında üslup ve estetik açısından edebiyatta bir ilerleme olduğu rahatlıkla söylenebilir. Divan edebiyatı üzerine yapılan çalışmalarda bugüne kadar cn çok eksikliği hissedilen husus, şüphesiz üslup ve estetik merkezli çalışmaların kıtlığıdır. Bu konuda tatmin edici çalışmaların yapılabilmesinde divan şairlerinin birbirlerine yönelttikleri doğrudan veya bu yazıda söz konıısıı edilen dolaylı eleştirilerin önemini göz ardı etmek mümkün değildir.

I

I

Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar
Dr. Gülşen Seyhan Alışık* Eski Türk-Oğuz destanlarının kalıntılarından doğmuş olması kuvvetle muhtemel olan Dede Korkut Hikâyeleri eski gelenek, görenek ve yaşam biçimini yansıtması yanında, Türkçenin aklın örgüsü ile bezenmiş inceliklerini de bu günlere kadar taşımıştır1. Günümüze ulaşan yazmalar 16. yy. sonlarından kalmış olsalar bile, içerisinde doğduğu, oluştuğu dönemin dil özelliklerini koruyabilirler. Bir eser yüzyıllar içerisinde coğrafya ve zamana bağlı değişikliklere uğrasa dahi onun ana dokusu büsbütün bozulmuş olamaz.2 Hele bu eser halk tarafından benimsenmiş bir destan, hikâye ya da söylence ise, ana metinden bütünüyle uzaklaşma ya da bütünüyle başkalaşmadan söz edilemez. Dede Korkut Kitabı bu özellikleri ile Oğuz Kağan Destanı ve Köroğlu Destanı ile karşılaştırılabilir.3
Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Elemanı. Yakuı Doğu Üniversitesi Fcn-Edebiyat Fakültesi, Uluslar Arası Dede Korkut Sempozyumu'nda sunulmuştur (Lefkoşa 17.11.1999) ' İNAN. Abdülkadir: "Türk Destanlarına Genel Bir Bakış", TDA YB: Ankara 1954. 189-207 s. ' ÖZTELLİ, [Hüseyin] Cahit: "Dedem Korkut Üzerine Yeni Bazı Düşünce ve Görüşler", Türk Folklor Araştımıalarr. İstanbul 1969(Temmuz) XII, 240. sy. 5331-5336. s. ; BAYKARA Hüseyin: "Decle Korkut Kitabı Üzerine Notlar" , Türk Kültürir. Ankara 1973 (şubat) XI. yıl 124. sy. (31) 223- (37) 229. s. 1 SÜMER. Faruk: Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri- Boy TeşkilatıDestanlarr. İstanbul, 1992, 277.s. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını: 89 ; ESİN, Emel: "Tonga-Alp-Er" , Fen-Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi Ord. Prof. Dr. Alımcd Zeki Vehdi Togan Özel Sayısı, Erzurum 1985, Sayı: 13, Fasikiil I, 137-177. s. Atatürk Üniversitesi Fcn-Edcbiyat Fakültesi Yayını ; ÇİFTÇİOĞLU, Hfüseyin] Nihal: "Dede Korkut Kitabı Hakkında". Azerbaycan Yurt Bilgisi. İstanbul 1932, Cilt 1,60-61. s

146

Giilşen Seyhan Alışık

Büyük göçeıevli boyların dilinde dolaşıp ancak 16. yüzyılda yazıya aktarılmış olan Dede Korkut Kitabı ezberlenme kolaylığı, etkileyicilik ve kalıcılık çerçevesinde Türk Destan geleneğine uygun olarak ikilemeler ve koşuklarla donatılmıştır. Dede Korkut Kitabı 'nda Türk tarihinin değişik tabakalarının izlerinin bulunmasına koşut olarak dil tabakalanmasındaıı da söz edilebilir. İçinde her göçerevli boyundan; yaratıldığı günden, yazıya geçirildiği güne değin olan her dönemden, bir iki motif yanında söz ya da söz birlikleri bulmak mümkündür. Bu durum, gerek tarih ve gerekse dil bakımından eserin açık ve saklı zorluklarla dolu olmasına yol açmıştır. Bunlara bir de elde bulunan iki yazmanın çekimleme yanlışları ile dolu olması; tam yazma olan Dresden yazmasının harekesiz, Vatikan yazmasının harekeli olmakla beraber eksik bulunması eklenince Dede Korkut'un dilini anlamak da anlatmak da güçleşir4. Bu güne değin Dede Korkut üzerine pek çok yayın yapılmış ve bunlar hikâyelerin değişik özellikleri üzerinde derinleşmeyi, onları anlamayı kolaylaştırmıştır. Bunların içinde ikisi çok ayrı yere sahiptir. Dede Korkut Hikâyeleri'ni bilimsel yayına hazırlayarak, bilinmezlikten kurtarıp bilinir duruma getiren Ergin5 ve Gökyay6 yayınları bu konu üzerinde çalışacaklara daima ışık tutacak ve öğreticiliğini yitirmeyecektir.
4

FLEİSHER, H. O. : Catalogııs Codicum

Maıuıscriptorum

Orientalum

Bibliothecia Regiae Dresdensis- Dıcsden, 1831, No. 86. Mai,A: Scriptorum Veterıım Nova Collectio, vol. IV, Partc 2a: Catalogııs codd. Bibliothecea Vatıcana Arabicorum Persicorıım Türeicorum: Romae,1821 5 ERGİN, Muharrem; Dede Korkut Kitabı I. Giriş- Metin - Faksimile : Ankara 1958, TTK Basımevi.XVI 1+251 s. + 159+97 tıpkıbasım, TDK Yayınlarından , Sayı 169; ERGİN, Muharrem: Dede Korkut Kitabı 11. İndeks - Gramer : Ankara 1963, TTK Basımcvi.XIl+[3] +433 s. TDK Yayınlarından , Sayı 219: ERGİN, Muharrem: Dede Korkut Kitabı. Metin Sözlük : Ankara 1964, Ankara Üniversitesi Basımevi. VI1+217 s . Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Scıi;IV , Sayı 2; ERGİN. Muharrem: Dede Korkut Kitabı. Metin - Sözlük: İstanbul 1983, Emin Ofset. 181 s, Ebru Yayınları 8. '' GÖKYAY, Orhan Şaik: Dedem Korkudan Kitabı: İstanbul 1973, Milli Eğitim Basımevi (III)+359+DCLXXI s. Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları.

Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar

147

Bir yazmayı okuyııp, değerlendirerek yayına hazırlamak işin güç ve yorucu tarafıdır. Biz, burada Dede Korkut'u yeniden okurken metinde karşılaştığımız, bizce farklı değerlendirilen birkaç önerimizi aktaracağız. 1. ağayıl ~ ağ ayıl / kara il~kara ayıl : Dede Korkut'ta anlam olarak oturmuş buna karşın yapı olarak kuşku uyandıran sözcüklerden birisi ağayıl' dır. Gerek Ergin, gerekse Gökyay sözcüğü ağayıl olarak tesbit etmişlerdir. Ergin (C.II, 5. s.) "ağıl, koyun ağılı (koyun sürüsü?)" olarak anlamlandırırken, Gökyay (159. s.) ise daha temkinli davranarak "Kaynak gösteriIemiyor. Acaba ağıl kelimesinin arapça çoğulu mu?" biçiminde kuşkusunu dile getiriyor. Tercümede (Gökyay, Tercüme 7. s.) ise dipnot olarak "Koyun yatağı; çalıdan ve sazlıktan çevrilip içinde davar yatırdıkları yer." açıklamasına yer vermiştir. Bizce ağayıl ile birlikte değerlendirilebilecek diğer sözcük de her iki yayında da kara il olarak okunmuş olan sözcüktür. Ergin bu sözcüğe (Tercüme 166. s.) "kara el, kara elde" biçiminde anlam vermiştir. Gökyay ise metinde (103/12, 23. s.) kara il, kara i 11ü olarak tesbit etmiş, ancak sözlükte (302. s.) ve tercümede (167,170. s.) sözcüğü yilin "Bütün tırnaklı davarların emciği, ineklerin emciklerinin sallanan torbası, koyun memesi, memenin süt toplayan yeri, süt torbası, meme süngeri." olarak değerlendirmiştir. Bu ikicillik ağayıl sözcüğiindeki kuşkunun kara il'de dc geçerli olduğunu gösterir. Sonııç olarak bu sözcükler, doğrusu birleşik sözcükler, bizcc her iki yayında da anlaşılmazlığmı korumuştur. Dede Korkut'ta bugüne kadar ağayıl olarak tesbit edilen sözciik 14 yerde geçmektedir. Sekiz yerde ağayılda ağça koyun (D. 103/3, 118/4, 139/9, 145/5, 163/11-12, 167/2, 196/13), üç yerde ağayılda tiiıven koyun (D. 18/1, 32/5, 33/9), bir yerde ağayılım koçları (D. 262/7) ve ağayıIıım giidende (D. 269/2) olarak geçer. Buna karşılık ağıl sözcüğü tek başına üç yerde geçer: kıyan Giiçi, Demir Giiçi bu iki kaıdaşı yanma aldı, ağılıın kapıısıııı berkittii (D.39/I2). Ağça koyun gördüginde kuyruk çaıpııp kamçılayan. Aıkasmı urup berk ağıhııî ardın söken (D. 46/1,2). Delii Kaıçan yalmçak eyledi ağıla koydı. Püreler Delü Karçara iişdilcr(D. 88/3 ).

148

Glşen Seyhan Alışık

Dede Korkut'ta koyunlar için kullanılan sıfatlar şunlardır; kara koyun, ağ koyun "ak koyun", ağça koyun "ağca koyun", tümen koyun "tüylü koyun"7 ve ağça yünlü tümen koyun "ağca yünlü tüylü koyun"R. Demek ki Dede Korkut coğrafyasında hem ağ "ak" hem de kara koyun mevcuttur. Destan örgüsünde renklerin ne denli önemli olduğunu ve bu renklerin Türk mitolojisindeki, kültüründeki yerini ayrıca anlatmaya gerek yoktur, ilgili yayınlarda bu konu geniş olarak incelenmiştir Dede Korkut'un dil örgüsü içinde her tür ikileme destanî anlatımın bel kemiğini oluşturur. Böyle değerlendirildiğinde ak ve kara koyunun yahnisini (D. 10/6-7) dahi ayıran bir metinde, ak koyun ve kara koyunun ağıllarının da ayrı adlandırılmış olması düşünülebilir. Çünkü Türkçe ayrıntılı anlatımın seçkin örnekleriyle bezeli bir dildir. Metnimizde 3 yerde ağ koyun, 14 yerde ağça koyuıı
geçmektedir, ağayı/ ise; ağayılda ağça koyun (D. 103/3, 104/1,

118/4, 139/9, 145/5, 163/11-12, 167/2, 196/13), ağayılda ya da
ağayı/daıı tiimen koyun (D. 18/1, 32/5, 33/9), ağayı/un koçıı (D.

262/7) ve ağayı/güdende (D. 269/3) biçimlerinde geçer. Sonuç olarak ağayı/ metinde kara koyun için kullanılmamıştır denebilir.

Metinde tüy "tüy" (D.56/11-12) iki yerde geçmektedir. Tümen buradaki kullanımı itibarıyla ağ, kara, ağca gibi koyunun niceliğini değil, niteliğini belirten bir sıfat olarak da düşünülebilir. Böyle değerlendirildiğinde tüy+men>tiimen "tüylü", tiimen koyun "tüylü koyun" olarak anlamlandırılabilir. * SÜMER, Faruk: "Dede Korkut Destanlarında Bazı Hayvanlara Dair" ,
1.IJhıskualsı Türk Folklor Kongresi Bildirileri. Ankara 1976, 322. s."

Destanlarda koyun ağça kelimesi ile vasıflandırmaktadır. XIX. asra ait seyahatnamelerde eski Oğuz bozkırlarında yaşayan kazaklar ile Hazar ölesı Türkmenlerinin koyunlarının umumiyetle ak renkli oldukları belirtilir. Türkiye'de Orta Anadolu'daki koyunlar da umumiyetle ak renklidir. Buna karşılık Doğu Anadolu koyunlarının kara renkte oldukları göriiliir."
" KARABAŞ, Seyfi: Dede Korkut'ta Renkler. İstanbul 1996.

Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar

149

Dede Korkut'ta iki yerde kara ayıl şöyle geçer: kara ayılımı
koyunum yükUi kodum koç mıdur, koyun-mıdur anı bilsem (D.211/9). Kara ayılda koyunumu (V.91/7-8). Kara ayıllu koyunum yüklü kodun, koç oldı ( D.212/1 ). Kara ayılda koyunun yüklü kodun

(V.91/7). Bu verilerden hareketle bu güne kadar kara il (D. 211/9, 212/1) olarak tespit edilmiş sözcüğün kara ayıl "kara sürü, kara koyun sürüsü"; ağayıl'ın ise ağ ayıl "ak sürü, ak koyun sürüsü, ak koyun ağılı" olarak değerlendirilebileceği kanısına varıyoruz. Ağıl sözcüğü Eski Türkçe döneminden beri var olagelen, gerek tarihî gerekse yaşayan Türk lehçelerinde değişik biçim ve anlamlarıyla karşımıza çıkan bir sözcüktür10. Bunun da ötesinde bütün Altay dillerinde görülen bu sözcüğün bu dillerin ortak kaynaklarından geldiği de söylenebilir. Eski Anadolu Tiirkçesi döneminde ağıl sözcüğünün /g/ sesi ile tesbit edilmiş olması ayıl biçiminin kabulünü güçleştirmektedir. Ağıl sözcüğü ayil biçimiyle Türk lehçelerinden Kırgızcada ve Altay dillerinden Moğolcada karşımıza çıkmaktadır." Doerfer Türkçe ağıl'ın Moğolca ayil'den daha eski olduğunu belirterek bu zincirin Tü.> Mog. biçiminde olması gerektiğini savunmuştur. Clauson, ise ayıl biçiminin, Kuzey-Doğu ve Ktızey-Orta dillerindeki biçimin, Moğolcadan geri ödünçleme olduğunu yazar12. Bu bilgilerin ışığı altında:
İNAN, AbdiilkadinTürk Etnolojisini İlgilendiren Birkaç Tcrim-Kclime Üzerine", TDA YB 1956, Ankara 1956, 179-195. s. 11 SEVORTYAN, E. V: Etimologiçeskij Slovar Tjurskix Yazıkov (Obşçetjurkskie i Meçtjuıskie Osnovı na Bukvı) Moskova 1974, 768 s (s. 83-85); RASANEN, Martti: Versuch Eines Etymologisehen Wörteıbuchs der Tiirkspracheır. Helsinki 1969 533 s. (s. 8); DOERFER, Gerhard: Türkische und Mongolische Elemente im Neııpeısichen: C.l. Wiesbaden 1963,557 s. (83-84) 12 CLAUSON, Sir Geıard: An Etymological Dictionaıy of Pre-Thiıteenth Century Tüıkish. Oxford 1972, 83b. s.

150

Glşen Seyhan Alışık

1. Dede Korkut'ta karşılaştığımız ayil biçimi tıpkı ulus örneğinde olduğu gibi bir geri ödünçleme (reborrowing) olabilir. 2. Ağıl sözciiğtindeki /g/ sesinin çok erken olmakla beraber batı sahasında g>y değişimine uğradığı, özellikle de ağ ağıl biçiminde tekrardan kaçınılarak yumuşama sonucu ayıl'a dönüşmüş olabileceği düşünülebilir13. Ancak bu ses olayını kabul etmek kara ayıl biçimini açıklamamızı güçleştirir. 3. Altay dillerinde de karşımıza değişik ses biçimleriyle çıkan bu sözcük Dede Koıkut'un destan anlatısı içinde eskicil biçimini korumuş olabilir. Günümüz Türk lehçelerindeki /y/li biçimler de göz önüniine alınırsa bu açıklamanın daha geçerli olacağını sanıyoruz1'4. 2. ala: Farklı köklerden olup, zamanla dilin ses yapısı içerisinde sesteş duruma gelen sözcükler vardır. Dede Korkut Kitabı'nda da bunun örneklerini görmek mümkündür. Metinde geçen ala sözcüğü bunlardan biridir. Bu sözü çözmekte hikâyelerde doyumsuz zenginlikte işlenmiş olan ikilemeler yönlendirici oldu. Sözlük bölümünde ala maddesine karşılık olarak: Ergin (C.II, 11 s.), "ela, ala, karışık renk, alaca", Gökyay (161b. s.) ise "alaca, karışık renkli, benekli, rengarenk, yarı kırmızı, çizgili" anlamlarını vermiştir. Ala sözcüğünün metindeki anlamları aşağıdaki biçimlerde tespit edilmeğe çalışıldı15:
Metinde g > ğ > y değişikliğine rastlanmıyor. Ancak Ergin bir yerde k > y değişikliği tesbit etmiştir. Bu konudaki açıklama şöyledir: " Bıı değişiklik her halde doğrudan doğruya değil, çekimde sedalılaşan ve yumuşayan k'nın aldığı ğ (y) şeklinde ortaya çıkmıştır. Dede Korkut'ta tabiî bu değişikliğin olmaması lâzımdır. Eserde gördüğümüze göre göye (D. 68/8) şeklinde sert konsonantların sedahlaşması bahsinde de gördüğümüz gibi, bir yanlışlık olmalıdır. Bıı şekil de çok yeni bir istinsah alâmeti gibi görünüyor." (II.e. 422-423. s.) 14 YUDAHİN, K. K (Türkçeye Çeviren TAYMAS, Abdullah): Kırgız Sözliiğii, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yayınları: . 93, Ankara 1988, C.l, s.66a 15 Dede Korkut'ta aynı imla ile yazılmış bu farklı sözcüklerin Azerbaycan Tiirkçesinde yazımları da ayrıdır ; Azcrbaycan Dilinin İzahlı Liiğcti, I. Cild
11

Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar ala < Ar. a i â "çok güzel, pek güzel, iyi" : Bazirgânlar dahi gice giindiiz yola girdiiler,

151

İstanbul'a

geldüler, dan dansulj ala yahşi armağanlar aldılar (D. 69/12). Yukarıdaki örnekte geçen ve yazmada ele biçiminde yazılmış olan ala her iki yayında da yanlış anlaşılmıştır. Bu Ar. a i â ' n ı n ses olarak Türkçeleşmiş biçiminden başka bir şey değildir. Yukarıdaki cümlede, bizzat metinde eş anlamlısıyla birlikte, 'güzel, çok güzel' anlamında cş anlamlı ikileme olarak yer almıştır. Tiirkçede kullanılan cş anlamlı öğelerden biri genellikle dilin öz malı diğeri de alıntı öge olmaktadır, ala yahşi da Tiirkçe+alıntı öge kuralını bozmamıştır' 6 . Bir sonraki yaprakta, Çaya baksa çalımlu çal-kara kuş eıdemlü, bir gözel yahşi yiğit oldı (D. 70/4-5) cümlesinde her iki öğesi Türkçe olan ala ya\\şı ile, anlamca cş bir ikileme ile karşılaşıyoruz. Bugün Azerbaycan Türkçesinde bu ikileme çoh yahşi ya da yaman yalışı biçiminde kullanılır.

A-G: Bakı 1966, Azerbaycan Elmler Akademiyası Neşriyatı, 82-83 s. "ala (1) AV'/E/Garışıg renkli tiikünün bir hissesi ağ o biri başga ıenkde olan. ala at, ala inek. (2) Tahıl zcırıisi veya şum suvarıldığmda su basmayıb guru galan yer.(3) Ganin pozulması neticesinde deride emele gelen ağ leke ( deri hesteliyi). (3) Yabanı bitki (4) sifet ve zeıf Bir sıra müıekkeb sözlerin evvelinde sözün ifade etdiyi şeyde alalıg rengaıenklik, ala-bulanıg, ağ renk ile garışıglıg, yahud yarımçılıg, geyri miieyycnlik, dağınıglıg ve s. kimi hasseler olduğunu bildirir." ; Azerbaycan Dilinin İzahlı Liiğetil. Cild D-J : Bakı 1980, Elm Neşriyatı, 258. s. "Ma sifet (er.) En yüksek, en yahşi, en gözel. G. Zakir Leylinin bir letafeti yohdur./Ondan e 7a gözel çoh dur. ÇAĞATAY, Saadet: "Uygurcada Hendiadyoinler", DTCF Yıllık Çalışmaları Dergisi I, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları, Ankara 19401941, 41-42. s. ; CEFEROV, S.: Miiasir Azerbaycan Dili (Leksika)-. Bakı 1970, Maarif Neşriyatı, 29-37. s. ; TUNA, Osman Nedim: "Tiirkçenin Sayıca Eş Heceli İkilemelerinde Sıralama Kuralları ve Tabii Bir Ünsüz Dizisi\ TDAYB 1982-1983:Ankara 1986, 213. s. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yayınları: 527.

152

Glşen Seyhan Alışık

"pek, daha, çok, en" anlamlarında kuvvetlendirme görevinde kullanıldığı yerler17:

pekiştirme

ve

Aşağıdaki örneklerde bu sözcük hem güzel hem de kuvvetlendirme, pekiştirme "pek, daha, çok, en" anlamlarıyla karşılanabilir:
Saya varsam diikense olmaz, kaim oğuz bigleıi bindi, Ala Tağa ala leşker ava çıkdı (D. 37/13). Boz ayğırın çekdiirdi Beyrek bindi.

Ala Tağa ala leşker ava çıkdı(D. 76/2). Bu örneklerde yahşi, iyi yanında çok, pek çok anlamlan da mevcuttur.
Big yigidiim, kalabalık yağı gelse kayıtmaz idiin, butuna ala oh

tohınsa inlemez idiiij (D. 242/10). Bu örnekte de ala oh, yine ala oh'un sıfatı olarak pekiştinne görevinde "kuvvetli, keskin ok" olarak
anlaşılabilir. Ala evren siivıi cida (D. 129/5, 132/10), ala kalkan (D.

133/1), ala kolhı sapan (D. 39/13). Yukandaki üç örnek de bu öbek içinde değerlendirilebilir. Gökyay ala evren (s. CCCLXII) ve ala kollu (s. CCCLXIV) ile ilgili açıklamasında her ikisini de renkle ilgilendinniştir: "Ala kollu diye nitelemesinden sapanın kollarının türlü renklerde iplerden veya sırımlardan yapıldığı anlaşıldığı gibi ayasının da ağırlığa dayanabilmesi için sağlam vc kuvvetli derilerden yapıldığı da görülür." "Ala evren benzetmesi, cıdanın renginin bir yılan gibi menevişli olduğunu anlatmaktadır." "kırmızı, kızıl" anlamlarında kullanıldığı yerler: kızıl ala gönder {D. 35/7, 60/3, 63/9-10, 66/5, 150/5, 202/10), kızıl ala gerdek (D. 189/11-12), yanal ala /V(D. 7/2), ala iv (D. 7/1)
ala çadır (D. 14/4 )

ala bargâlı (D.271/2, 294/6 )

Azerbaycan Dilinin İzahlı Liiğctil. Cild D-.l : Bakı 1980, Elm Neşriyatı, 258. s. "ela sifet (er.) En yüksek, en yahşi, en gözcl. G. Zakir Leylinin bir letafetiyohduı./Ondan ela pözc! çolıdıır.

17

Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar

153

ala sayvan ( D. 10/2,67/1, 71/2, 73/1, 122/11, 202/1, 235/6) ala yorgan (D. 198/4)
yafial ala /Vdeki yanal biçimi tıpkı kızı! ala gerdekteki ala gibi bir eş ya da yakın anlamlı ikileme olmalıdır. kızıl

Ala kan, alakan ~ alağan "alıcı, yırtıcı"
kuşun ala kanını, kumaşın anısını, kızun gökçegini (D. 121/3, 212/8). Gerek Ergin gerekse Gökyay yayınlarında ala kan olarak yazılmış ve "renkli kan, kırmızı kan" gibi anlaşılmıştır. Oysa bu cümlede kuş, kumaş ve kız'ın en dikkat çekici özellikleri vurgulanmış olmalıdır. Bu yazıma ilk kez İlhan Başgöz dikkat çekmiş ve kuşun alakamıy olarak okumuştur 18 . Buradaki alakan (< alakan) al- fiili kökünden "bir işi sürekli yapan, alışkanlık haline getiren" anlamındaki /-AgAn+/ ile türetilmiş "alıcı, yırtıcı" anlamında bir türev olabilir". Alakan anlam ve yapıca eş olan çalağan "Uzun ganadları ve eyri dimdiyi olan iri, yırtıcı kuş." ile karşılaştırabilir". Bu sözcük yazmadaki biçime bağlı kalarak alakan okunup, "yırtıcı, alıcı" anlamı ile karşılanabilir. Buradaki problem ekin Eski Anadolu Türkçesinde /-ağan+, -egen+/ biçiminde bulunmasıdır. İki lı biçim bir yazım yanlışı olarak düşünülebilir. alakan "alıcı, yırtıcı" yeni bir okuma önerisi olarak değerlendirilebilir. Bu durumda cümle şöyle düzeltilmeli vc anlaşılmalıdır: kuşun ala kanını, kumaşın artısını, kızun gökçegini ..." Kuşun alıcısını, kumaşın safını, kızın güzelini.".

BAŞGÖZ, llhan:"Dede Korkut Üzerine Notlar", Folklor vc Etnografya Araştırmaları, Ankara 1985, s. 74 '" Bu ek/-AgAn+/ Dede Korkut Kitabı'nda iki yerde tebit edilmiştir: depegen (D.265/8) ve süsegen (D.265/9). Ergin, C1I, 442.s "-agan, egen eki depegen 265/8 ve süsegen 265/9 sözcüklerinde vardır. Ortadaki konsonantı yumuşamamıştır. Eski Anadolu Tiirkçesindeki şeklini muhafaza etmektedir." 20 Azerbaycan Dilinin İzahlı Liiğetil. Cild S-Ş : Bakü 1987, Elm Neşriyatı, 412b. s.

154

Glşen Seyhan Alışık

Ala kalı döşe- "kırmızı halı döşemek" Toksan yirde ala kalı ipek döşemişidi (D. 36/4). Ak çadır dikdiler, ala kalı döşcdiler (D. 178/7). Ala kalı döşcdiler otıırdı(D. 179/2). Metinde üç yerde geçen ala kalı döşe- "en güzel halıyı sermek, döşemek" , "kırmızı hah döşemek", ya da bugünkü "âlâyı vâlâ ile karşılamak" olarak anlaşılabilir. Buradaki vâlâ " ince dokunmuş bir cins ipek"tir'. Dede Korkut Kitabı'nda altı yerde de
ipek Ijalça döşe-, ipek iıaiça sal- değimleri kullanılmıştır: Bin yirde ipek halıçası döşenmiş-idi (D. 10/3, 67/2). Babası sevindi çetir otağ ala sayvan diktirdi, ipek ljalıçalar saldı, kiçdi otıırdı (D. 73/12). Bin yirde ipek halıçası döşenmiş idi (D. 122/11, 202/2, 235/7). Ala kalı ipek döşe- ve ipek ljalça döşe- anlamca eş kullanımlar gibi

görünmektedir. Ala "elâ" ala göz "elâ göz, Türkiye Tüıkçesi sarıya çalan kahverengi göz; Azerbaycan Türkçesi iri açık mavi göz":22 ala göz ( D. 32/12, 33/11, 76/6, 126/9, 126/9, 131/7, 140/16,186/7, 197/10, 206/9, 208/2, 211/10, 212/2, 231/3, 232/7, 233/3, 238/9. 239/1, 239/4, 239/7, 239/12, 241/10, 242/1, 246/3, 252/13, 259/10, 262/8, 266/12, 267/8, 280/3, 297/4). ala kıyma görklü göz (D. 192/6) söz bölüğü; çekik güzel göz" biçiminde düşünülebilir. Ala " karışık renk, renkli, alacalı bulacalı ": ala başlu at (D. 41/1) ala geyik (D. 2003) ala, kıyma,
görklü göz " elâ, çekik, güzel göz" ya da ala kıyma, görklü göz "pek

21

STEİNGASS, F.: A Comprehensiv Persiaıı-Eııglish Dictioııary: London 1892, 1453a. s. ; REDHOUSE, Sir James W.: A Tiırkish and Eııglish Lexicoıı/Kitâb-ı Me'âııi-iLelıçer. Constantinoplel890, 2124b. s ' Azerbaycan Dilinin İzalılı Lüğeti 1. Cild A-G: Bakı 1966, Elm Neşriyatı, 84a. s. alagöz(lii), sif[et], Iıi acag mavi gözlü. Alagöz oğlan, alagöz gız.Kirpiginifi esiriyem şol alagözlii fitnenin.Nesîmî.

Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar ala kaz (D. 187/8) ala köpek (D. 184/5) ala ördek (D. 280/13) ala yılan (D. 168/1, 175/11, 176/8) ala tan

155

Ala tan ile yiriinden tun geldün. Oğulı tutdurdun-mı (D. 194/9)
Ergin ve Gökyay neşirlerinde ala tan biçimi birlikte değerlendirilmemiş, ala ve tan maddelerinde müstakil olarak değerlendirilmiştir. Burada ala tan birlikte alınarak 'alaca, tan yerinin yeni yeni ağarmağa başladığı zaman, alaca karanlık" anlamıyla sözlüğe alınmalıdır. Azerbaycan Türkçesindeki ala-ğaranlığ ve alatoıanlığ " 1. Bir az ğaranhğ, yarı ışığ, yan ğaranlığ. 2. Seher çağı, sübh gün çıhmağ üzre olanda, dan yeri sökülen vaht." kullanımları ala tan biçimini destekler. 23 ala tağ (D. 19/7, 20/6, 25/1, 37/13, 76/2, 181/7, 186/8, 200/3, 241/9, 244/12, 245/8, 257/9, 267/4, 293/11, 298/4) metinde kara tağ da olduğuna göre bu adlandınnada karşıt anlamlılıktan söz edilebilir mi? ala yatan kara tağ ( D. 206/12) biçimini de anlamak kolay değil, acaba ele yatan kara tağ (öylece yatan Kara Dağ) olarak anlaşılabilir mi? Ergin ala "alaca" (Ergin Tercüme 162. s.), Gökyay(100/19) ise Vatikan niishasındaki ileri "ileride" (Gökyay Tercüme 163. s.) anlamlarını tercih etmişlerdir. Metinde o+ile birleşmesinden (monoftonglaşma) doğmuş olan öyle sözcüğü 16 yerde düz biçimiyle eyle; iki yerde de öyle (D. 78/9, 220/2) biçiminde geçer. Demek ki Dede Korkut Kitabı'nın
\

yazıldığı dönemde, daha sonra Azerbaycan Türkçesinde bütünüyle düzleşecek olan, öyle sözcüğü artık düzleşme sürecini tamamlamak üzeredir: o+ile > öyle > eyle > ele. Bugün Azerbaycan Türkçesinde ele vc bele biçimleri sabitleşmiştir.
23

Azerbaycan Dilinin İzahlı Liiğeti 1. Cild A-G: Bakı 1966, Elm Neşriyatı, 83b-84a, 85b-86a.s.

156

Glşen Seyhan Alışık

Düz yazı ile ve halk için yazılmış eserler dil çalışmaları için çok daha elverişlidir. Çünkü bu eserlerde ağız farklılıklarını, ses değişmelerini, biçim genişlemelerini; yerine göre eskicil sözcükleri (alıntı sözcüklerden daha çok yerli sözcükler tercih edilir) bulmak mümkündür. Klâsik edebiyatın yaratıldığı klâsik yazı dili tutucudur ağız özelliklerini yansıtmaz. Bunlar göz önünde bulundurulunca Dede Korkut'ta yazıya geçirildiği dönemin ağız özelliklerinin bulunması olağan sayılamaz mı? 3. bebcgüm (D. 194/11): Ergin bigiim, Gökyay bebegiim (93/28) biçiminde okumuştur. Gökyay'ın okuyuşu esas alınmalıdır. Ala (afi ile yirimdcn tun geldim, Oğulı tutdurdun mı... Sen geliiısiıı bir bebegiim görinmez bağrım yanar. Burada Kanturalı'nın anası gelini Selcen Hatun'dan oğlunu (bebeğini) soruşmakta, beğiııideğil. 4. gelin (D. 193/4): Ergin gelen, Gökyay (93/5) gelin. Gökyay'ın okuyuşu doğrudur, gelen değil gelin olarak düzeltilmelidir. Kanturalı göziıı açdı, kapakların kaldırdı. Gördi gelin at üzerinde geyinmiş siiniisi elinde. Kanturalı gözünü açtı, kapaklarını kaldırdı. Gördü ki gelin at üzerinde mızrağı elinde. 5. göz kaçuban (D. 175/13,176/10): Ergin ve Gökyay (85/13, 31) göz kakuban okumuşlardır. Dresden'de kaçuban biçiminde yazılmıştır. Ergin kak- "kakmak, vurmak, dikmek, başa kakmak, yüze vurmak" (C.II/161. s.); Gökyay ise CCXXIX. notta "Bu kelimenin söz dizisindeki karşılıkları 'Göz kakuban gönül alan anını görkiiisü olur' cümlesinde tutmuyor. Bunu 'göz dikmek, gözünü dikip bakmak' gibi anlamak mümkündür sanırım." diyerek

Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar

157

kuşkusunu dile getirir ve sözlükte madde başı olarak alır, fakat anlam vennez. Tercümelerde ise Ergin kakmak, Gökyay ise göz dikmek ile karşılamışlardır4. Metin kaçu<ru>ban biçiminde onarılabilir: Göz kaçu<ru>ban köfiiil alan anını görkliısi olur {T). 175/13). Göz kaçıKru>ban kötiül alan görklüsiniıı boynun öpcırt (D. 176/10). Onun göz kaçırarak (seğirterek, süzerek) gönül alan güzeli olur. Göz kaçırarak gönül alan güzelinin boynunu öpeyim. kaç- Tarama Sözlüğü'nde 'kaçmak seğirtmek' anlamındadır. Gerek halk edebiyatında gerekse divan edebiyatında güzel ya da sevgili dik dik bakmaz, işveli bir göz siizüşle, göz göze gelmekten kaçınarak, gözünü kaçırarak, seğirterek bakar. Hâl böyle olunca Kanturah'nm sevdiği sarı doniu Selcen Hatun'un da gözünü süzerek, kaçamak bakışlarla gönül alması gerek ohır. 6. kabza (D.52/8, 119/2, f63/6): Bu sözcük her iki yayında da "bir bıçağın veya kılıcın tutulacak yeri' ek olarak Gökyay'da 'tutamak, sap, kulp; pençe, iktidar' anlamları ile karşılanmıştır. Üç yeıde sözcük bu anlamlardan hiç
biriyle karşılaııamamaktadır: Diinliigi altım ban iviimiin kabzası okııl.

Üç ycıde geçen bıı kalıp anlatım, evimin direği, dayanağı anlamında kullanılmıştır, kabzası değil. Bu sözcüğe bilinen anlamı dışında Gökyay (230a. s.) "pençe, iktidar" anlamını da eklemiştir. Bu üç yerdeki kullanımı anlam olarak Ar. kabza ile karşılamak mümkün değildir. Bıı anlam uyumsuzluğu sözcüğün Türkçe olabileceği kuşkusunu doğurmuştur.

24

ERGİN. Muharrem: s. 138 'Göz kakarak gönül alan güzelinin huyıumı öpeyim.'- GÖKYAY, s. 137 Göz dikip gönül alan güzelinin boyu.;; öpeyim.

158

Glşen Seyhan Alışık

Derleme Sözlüğü'nde bu görüşü destekleyecek kapsa ve kapsak ad biçimi vardır "Çitten ya da aralıklı çakılan tahtalardan yapılmış bahçe kapısı "(Derleme Sözlüğü C.VIII 1635b, 2636a. s.). Azerbaycan Tüıkçesi ağızlarında ğapsağ "kapı" biçimi vardır: "ğapsağ (Guba) çııbugdan örülmüş (tohunmuş) gapı. Bağın ğapsağı a ç ı ğ d ı . T ü r k m e n Türkçesinde aynı sözcük gabsa "1. Kanat, pcnciıüııin gabsası pencerenin kanadı 2. Kapı" anlamlarında 2< kullanılmaktadır \ Bu sözcük iki biçimde çözümlenebiliri. Kabsa ad ve fiil kökü olarak yani ikili kök olarak değerlendirilebilir. 2. Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesi ağızlarındaki biçimlerden hareketle Batı Tüıkçesinin genel temayülü olan son seste /-ğ/ düşmesi ile açıklanabilir: kabsa-ğ > kabsa. Hem kapsa hem de kapsak/ğapsağ biçimlerinin kullanılması ikinci açıklamanın doğruluğunu destekler. Yazmada iki yerde (D. 119/2, 163/6) kabzı!nm L > ile yazılması bir yanlış yazım olmalıdır. K Bu veriler Dede Korkut Kitabı'ndaki iviimün kabzası yapısını evimin, çadırınım kapısı olarak değerendirmeğe olanak sağlar. Bu üç yerde kabza sözcüğünün anlamı kapı ile karşılanmalıdır. 7. kör gözüm (D. 24/7) Ergin ve Gökyay (9/36) görür gözüm, yazmada kaf vav ve z açık olarak yazılmıştır. Burada /r/yerine /z/yi bir yazım yanlışı olarak
kabul ederek metni Çıksıın benim kör gözüm, a Dirse Han yaman

segiriir "A Dirse Han benim kör olası gözüm çıksın, kötü seğiriyor" biçiminde onarabiliriz. Bu durumda kör göziim, kör olası göz ilencinden eksilti olarak düşünülebilir. Dede Korkut Kitabı 'nda köz ile ilgili bir deyim daha vardır: görür gözi görmez ol- (D. 157/6, 157/10). Bu deyime Çiftçi-Oğlu H. Nihâi dikkat çekmiş ve bu kullanımı Kül Tigin yazıtındaki paralel

25

Azerbaycan Dilinin DialaktolojiLiiğetr. Bakı 1964, 112. s. TEKİN Talat, ÖLMEZ Mehmet, CEYLAN Emine, ÖLMEZ Zuhal, EKER Süer : Türkmence-Tiirkçe Sözlük, Simurg, Ankara 1995, 216a . s.

Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar

159

biçimle karşılaştırmıştır 27 . İnim Kül Tigiıı kergek boldı. Özüm sakındım. Köriir közüm könnez teg, bilir biligim bilmez teg boldı

(Kül Tigin Kuzey cephesi 10. Satır)28. Dede Korkut Kitabı'nda :
Delii Dumrulun göriir gözi görmez oldı, tııtar elleri tutmaz oldı (D. 157/5-6). Meniim görür gözleriim görmez oldı Tutar meniim ellerimi

tutmaz oldı (D. 157/10) . Her iki metin arasında yaklaşık sekiz yüzyıllık bir zaman farkı olmasına rağmen bu deyimde yapı, anlam ve kullanım bakımından tam bir örtüşme söz konusudur: Körür köziim
körmez teg boldı /görür gözi görmez oldı.

Bu deyim Dede Korkut Kitabı'nda bir yerde de eksiltili biçimi ile kullanılmıştır. Zira ağlamakdan gözleri görmez olmış-idi (D.
119/12). Göıiir gözleri görmez olmuş idi yerine görmez olmuş idi.

8. kurt sinirli: Bu sözcük D. 22/12 korkut sinirli, V. 12/12'de kurt sinirli biçiminde yazılmıştır. Ergin D. nüshasını, Gökyay ise V. nüshasını metinde ve tercümede esas almıştır. Korkut sinirli değil kurt sinirli okuyuşu tercih edilmelidir: Dirse han kurt sinirli katı yayın eline aldı. Dirse Han kurt kirişli, katı yayını eline aldı. Gökyay (CCCLX1. s.) Radlof tan şu bilgiyi aktarır: "Solkoy ve Teleütlerin yayları dört kat idi , bir kat boynuz, sonra bir kat ağaç, bıınun üzerine sinirden bir kat daha ve son olarak da kayın ağacından bir kat daha vardı." 9. oturmaz (D. 29/11): Ergin ve Gökyay (12/24) aıturmaz. Drcsden'de açık olarak artunnaz yazılmıştır, fakat bu yazım cümlenin anlaşılmasını güçleştirmektedir. İri ve /vav/ın yazımdaki yakınlığı göz önüne alınarak artunnaz1 m bir yazım hatası olduğu düşünülebilir.

27

Çiftçi-Oğlıı H. Nihâi [ATSİZ]: "Dede Korkut Kitabı Hakkında", Azerbaycan Yurt Bilgisi, Yıl 1, Sayı 2, İstanbul 1932, 61- 62 s. ERGİN, Muharrem: Orhun Âbideleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1970, s. 59 2S ERGİN, Muharrem: Oıhuıı Âbideleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1970, s. 59

160

Giilşen Seyhan Alışık

01 kırk nâmerdler bunı tuydılar, ne eyleyelüm diyii tanıştılar? Dirse Han eğer oğlançıığın görür ise oturmaz bizi hep kırar didiler (D.29/10-12). Dirse Han eğer sevgili oğlunun dunımıınıı görür ise yerinde durmaz (oturmaz), hepimizi öldürür, dediler. Bu bağlamda Gökyay ve Ergin'in "geriye bırakmak, sağ bırakmak" biçimindeki anlamlandırmalaııyla karşılaştırılabilir. 10. sal- "sermek, döşempk" Ergin sal- madde başında (C. II, 256. s.) "sermek" anlamını vermiş, Gökyay ise bu anlama değinmemiştir. Metinde üç yerde ala kah döşe- (D. 36/4, 178/7, 179/2); beş yerde de ipek halça/ halçası döşe(D10/3, 67/2,122/11, 202/2, 235/7 ) ve bir yerde de ipek halıçalar sal-, Babası sevindi çetir otağ ala sayvan diktirdi, ipek halıçalar saldı, kiçdi otıırdı (D. 73/12) biçiminde ifade edilmiştir. Bu kullanımlar sal-ve döşe'i eş anlamlı olarak değerlendirme imkânı vermektedir. 11. toğayın (D. 49/3): Ergin bu sözcüğü toğanın, Gökyay (22/22) ise doğanın biçiminde okumuş ve her iki yayında da "yeniden doğanını" biçiminde çevrilmiştir. Salur Kazan'm Evinin yağmalandığı boyda Karaçuk Çoban, S^lur Kazan'ın düşmanları ile savaşır ve üç yerinden yaralanır, bu hâlde iken Sakır Kazan'dan evini kurtarmak için izin ister: Kafire men varayın. Yeniden toğayın, öldiireyin. Kafirin üzerine ben gideyim, yeniden cana geleyim (canlanayım), öldüreyim, biçiminde anlaşılmalıdır. Burada söz dizimi ve ses uyumu da toğayın biçimini düşündürmektedir. 12. tuğlat- (D. 138/10): Sözcük, Ergin ve Gökyay'da tıkatmak, kapattırmak anlamlarında doğru olarak tespit edilmiştir.

Dede Korkut Kitabını Anlamaya Katkılar

161

Bu sözcüğün kökü DLT'teki 'herhangi bir nesnenin tıkacı, kapağı; su bendi, büvet, germeç' anlamındaki tuğ sözüdür29. Buradan tuğla- (tuğ+la-t-) 'suyun gediğini yarığını kapatmak' anlamını karşılayan fiil türetilmiştir. Clauson'da bu söz toğla- biçiminde o ünlüsü ile yer alaktadır30. 13. yaralanup (D. 25/7) Ergin paralanıp, Gökyay(10/16) yaralanıp. Gökyay'm okuyuşu doğrudur. Fakat Gökyay da bir üst satırdaki kâfiıv sözcüğünü eksik olarak kâfirlere okumuştur, her ikisi de düzeltilmelidir: Azğun dinlü kâfire ben varayım, yaralanup kazılık atımdan inmeyince... 14. yaykandığında (D. 110/2): Ergin ve Gökyay'da bu söze "çalkalanmak, dalgalanmak, yıkanmak" gibi anlamlar verilmiş. Oysa yaykanmak burada, "yayık yayılmak" anlamındadır. Tarama Sözlüğü'nde yay- maddesinde ilk anlam "yağını çıkarmak için yoğurdu yayıkta çalkalamak" tır. Demek ki bu türemiş sözcük yay-ı-k+ adından +a- ile fiil yapılmış vc -n- dönüşlülük eki ile genişletilmiştir. Yaykanduğında yağ tökilen bol nimetlii. Bu cümle, "yayık yayıldığında, yayığından yağ dökülen ( taşan) bol nimetli" olarak anlaşılmalıdır. 15. yinil (D. 178/5, 242/6, 303/4): Ergin ve Gökyay (86/25. s.) bigler biçiminde okumuşlardır. Yazmadan hareketle böyle okumak mümkün değildir. Onlarca diğerleri gibi bu da bir çekimleme yanlışı olarak düşünülebilir.31 D. 303/4'te /be/ /kef/ ve /lam/ ile diğerlerinde ise /ye/ /kef/ ve /lam/ ile yazılmıştır. Metne dayanarak bigil ~ binil ~ yigil ~ yinil biçimlerinde okumak mümkündür. Bu sözcük geçtiği yerlerde yiğit ile birlikte kullanılmış, başka bir değişle hiç yalnız
2

"DLTC.II. 344. s. CLAUSON, 470a. s. " TEKİN, Talat: "Dede Korkut Hikayelerinde Bazı düzeltmeler" , TDAYB 1982-1983:Ankara 1986, 142. s. Atatürk Kültür Dil vc Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yayınlan: 527.
,n

162

Glşen Seyhan Alışık

kullanılmamıştır. Bu kullanım bize bu yapının da bir ikileme olabileceğini düşündürdü. Metinde üç yerde, bigler yerine yinil okunmalı ve yiğit yinil "genç, delikanlı" anlamı ile karşılanmalıdır. Bu sözcük Semih Tezcan'ın tespitine göre Süheyl ü Nev-Bahâr'da "gençler, delikanlılar" anlamında geçmektedir. 32 Böylece, yiğit yinil biçimi de Dede korkut'taki eş anlamlı ikilemelere eklenmelidir. 16. üz gözünde (D. 27/6): Dresden yazmasında açık olarak üz göz, Vatikan'da ise öz gevde (V. 65/6) biçiminde yazılmıştır. Üz gözünde camın var-ise oğul ver haber maıia, kara başum kurbân olsun saha. Oğul, yüzünde gözünde canlılık işareti var ise bana bildir, kara başım sana kurban olsun. Tüıkçede organ adlarıyla yapılan ikilemeler ve deyimler yaygındır (elden ayaktan düşmek, yüzüne gözüne bulaştırmak vb). Bu kullanım da yakın anlamlı bir ikileme olarak değerlendirilebilir. Söz konusu metin Dede Korkut da olunca ikilemeleri anlamadan metne hakim olmak çok güçtür. 17. yalçımasun (D. 19/3, 42/3, 70/11, 86/6, 90/2, 90/5, 90/6, 93/6): Dede Korkut Kitabı'nda yarımasun yalçımasun biçiminde geçen bir ilençtir. Ergin ve Gökyay yayınlarında ilenç olarak anlam verilmiş fakat kökenine değinilmemiştir. Clauson, sözlüğünde bu fiilin yalçı- yanında Çağatayca yalçı-, Özbekçe yalçi-/yolçi-, Kıpçakça yolşi-, Kırgızca jalçı- biçimlerini de tespit etmiştir (EDPT922a) 33 . Yanmasın yalçımasm ilenci Dede Korkut'ta sıkça gördüğümüz eş anlamlı ikilemeler içinde değerlenirilmelidir
32

TEZCAN, Semih: "Süheyl ii Nev-Bahâr Üzerine Notlara Birkaç Ekleme" Tiiık DilleriAraştumalarr. Ankara 1995, C. 5, 242. s. 13 CLAUSON, Sir Gerard: An Etymological Dictionaıy of Pre-Thiıieenth Centııry Tiirkislr. Oxfoıd 1972, 922 a. s. ; yalçı:- not noted before the medieval pcriod but see yalçıt-; survives, meaııing 'to get what you want, or need'.

İki Öncü Roman: Don Kişot Ve Araba Sevdası Dr. Nihayet Arslan
"Çocuklar karıştırıyor, gençler okuyor, yetişkinler anlıyor, yaşlılar yüceltiyor."

Don Quijote İsmail Habip Sevük, Türk Teceddüd Edebiyatı Tarihi adlı kitabında, Recaîzade Mahmut Ekrem'in üç yönüyle edebiyat tarihimizde yaşayacağını söyler: "Biri, 'Yakacık'ta Mezarlık Alemi' şairi olarak, diğeri Talim-i Edebiyat ve Takdir-i Elhân müellifi sıfatıyla, üçüncüsü de Araba Sevdası'nı yazdığı için."' Gerçekten de, Araba Sevdası, Türk romanının oluşum aşamasında en anlamlı roman olması yanında, Türk romanını, tarihî akışı içinde anlamlandıran önemli bir belgedir. İçinde doğdukları kültürlerin önemli kırılma noktalarında ortaya çıkan, dünya edebiyatının en büyük klâsiklerinden olan Don Kişot ile ilk modern Tiirk romanı Araba Sevdası arasında nasıl bir ilinti olabileceği sorusu bizi, her iki romanı yaratan tarihsel ve toplumsal koşullar üzerinde düşünmeye yöneltti. Avrupa'nın büyük dönüşümünü gerçekleştirdiği, Rönesans'ı yaşadığı yıllarda, 1605 tarihinde adı yazarından daha çok ünlenecek olan Don Kişot doğar. Doğum yeri İspanya ise, 1492'de Kristof Kolomb'u "Yeni Diinyalar"ı keşfe gönderen, 1520'de Aztek İmparatorluğunu, 1529'da İnka'ların ülkesini fethederek "Yeni Dünya"dan gemilerle altın, gümüş ve kıymetli mücevheratın ve eşyanın taşındığı Avrupa'nın giiçlü bir devletidir. Diğer yandan, Yeni Çağ'a giren, Rönesans'ını yapmış Avrupa, bilimsel devrimlerine (Descartes, Galileo, Kepler...) hazırlanmaktadır. Orta Çağ değerleri tarihe gömülmüş; aklına, kendi iradesine, kendi bilgisi ve kazancına güvenmek durumunda olan yeni bir insan doğmuştur. Bir zamanlar, "Senyör"ün ve "Kilise"niıı egemenliğinde, kendi nefsi için değil de, onların belirlediği değerler için savaşan şövalyelerin çağı artık çok
AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Elemanı. ' İsmail Habip Seviik, Türk Teceddüd Tarihi, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1340, s. 205.

164

Niayet Arslan

gerilerde kalmıştır. "Kilise" toplum üzerindeki nüfuzunu kaybetmeye başlamış, aristokrasi toplumdaki işlevini yitirmiştir. Bununla birlikte, bu dönemde, şövalye romanlarının matbaa baskıları hâlâ elden ele dolaşarak bir kısım insanları etkilemeye devam etmektedir. Bu romanların amansız bir okuyucusu olan Don Kişot ise, bu yeni dünyada geliri daralan, toplum içindeki yerini ve işlevini kaybeden bir köy soylusudur (hidalgof. Yardıma muhtaçları, haksızlığa uğrayanları, zorda kalmış genç kızları koruyan, cesur ve yenilmez savaşçılar olan gezgin şövalyelerin hayat hikâyelerini, kapandığı evinde okuyarak günlerini geçirmektedir. Onların, uğrunda savaştıkları yüksek değerler, cesaret, adalet, fedakârlık ve sonsuz sadakat duyguları burjuvazinin yaygınlaştırdığı egoizm sonucunda tarihe karışmıştır. Don Kişot, sonunda, gerçekle romanlardaki dünyayı birbirine karıştırır ve aklı bulanır. Okuduğu şövalye romanlarındaki hayatı gerçekleştirmek için sonu gelmez serüvenlere atılır. Maddîleşen, bundan böyle ortak bir inançta buluşmak yerine, her biri kendi kaderini yapmak zorunda kalan çağının insanları ve değerleriyle uyuşamayan Don Kişot, Modern Çağ'a geçişte yaşanan bunalımı yansıtır: Bu, inanç çağından akıl çağına geçişin, destan çağından felsefe çağına geçişin (birey) bunalımıdır. Cervantes, bütünlüğü iki ayrı zihniyet arasında parçalanan bu insandan, romansal büyük çatışmayı yaşayan kahramanı Don Kişot'u yaratır. Yazarın kahramanı ile arasına koyduğu ironik mesafe, onun kişiliğinin her yönünü gözler önüne sererek geçiş çağındaki insanın, dünü, bugünü ve geleceği kavraması için yoluna ışık tutar. Kitabın Roza Hakmen tarafından yapılan İspanyolca aslından çevirisi Don Çuijote 'ye yazdığı önsözde Jale Parla, Don Kişot'u3 şöyle tanımlar:
"Don Çuijote toplumla ters düşen modern roman başkişisinin öneüsüdür. Cesareti, azmi, adalet ve eşitlik duygusu, katıksız sadakati, kimliğini kendi kendine belirleme kararı, oııu bekleneceği
2

İspanyol soylusu 13u ismin İspanyolca aslına göre yazılışı Don Quijote'tur. Ancak 1996 yılında yayımlanan Roza Haknıen'in aslından yaptığı ilk çeviriye kadar Fransızca çevirilerine bağlı olarak Türkçe'de Don Kişot olarak yerleşmiştir. Biz de bu yaygın kullanıma bağlı olarak Don Kişot demeyi tercih ettik.

İki Öncü Roman: Don Kişot ve Araba Sevdası

165

üzere destansı bir kahraman ya da efsanevî bir yiğit yapmaz. Tersine, sürekli yenilgiye uğrayan, dışlanan, anlaşılmayan anlaşılırsa da alay edilen, kazandığı zaferlerde bile ardında buruk ya da acı bir tat bırakan, özetle, artık toplumla bütünleşmesine olanak olmayan, yabancılaşmış bireydir o. " 4 Kendi çağının tutunamayan insanı, burjuvazinin getirdiği yeni değerleri benimsemede zorlanan Don Kişot, şövalyelik çağına tutkusunu şöyle dile getirir: "... ben sular tanrısı Neptün değilim; akıllı olmadığım hâlde kimsenin beni akıllı sanması için de uğraşmıyorum. Ben sadece dünyaya gezgin şövalyelik tarikatinin sancaklarının dalgalandığı o mutlu çağı canlandırmamakla düştüğü büyük hatayı anlatmak için uğraşıyorum. Fakat bizim yoz çağımız, gezgin şövalyelerin, krallıkların savunmasını, bakirelerin korunmasını, öksüzlere, yetimlere yardımı, kibirlinin cezalandırılmasını ve alçakgönüllülerin mükâfatlandırılmasını üstlendiği, görev bildiği çağların sahip olduğu mutluluğu yaşamayı hak etmiyor. Şimdiki şövalyelerin çoğunu örme zırhlarının halkaları değil, giydikleri damasko, brokar ve diğer zengin kumaşlar okşuyor; kırlarda gökyüzünün bütün şiddetine maruz, tepeden tırnağa zırhlı uyuyan şövalye yok... " (s. 459)

4

Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Çuijote, Çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 3.b„ İstanbul 1999, s. 26. (Alıntılar bu baskıdan yapılmıştır.) Avrupa Edebiyatı ve Biz kitabında, Don Kişot'un dünya edebiyatındaki önemini belirten ve eserin değerini hakkını vererek anlatmaya çalışan İsmail Habip Sevük dışında, Jale Parla'ya kadar edebiyatımızda, Don Kişot hakkında özgiin bir çalışma ne yazık ki yapılmamıştır. Ahmet Midhat Efendi, Don Kişot'un okuduğu romanların etkisinde kalarak olağanüstü olaylara ve büyülere inanmasından esinlenerek Çengi romanındaki Daniş Çelebi'yi yaratır. Bunun dışında. Don Kişot, en çoğu, yel değirmenlerini dev sanarak savaşan aptal kahraman olarak tanınır. Bu nedenle, böyle bir mecazî anlam kazanarak dilimize geçen "donkişotluk" Türkçe Sözlük'te "gereği
yükken kahramanlık göstermeye kalkışma durumu" olarak tanımlanmıştır.

Oysa Fransa'daki ansiklopedi ve sözlüklerde bu pejoratif anlam yoktur. "donquichotisme "in, Don Kişot'un karakterini bütün olarak ifade eden olumlu bir anlamı vardır.

166

Niayet Arslan

Don Kişot'un peşinde koştuğu ideal değerler, aynı zamanda Hristiyanlığın yiice değerleridir. Sadık silâhtarı Sanço'ya şöyle seslenir:
"Yine de Hristiyan, Katolik ve gezgin şövalye olan bizler, yaşadığımız fani hayatta kazanılan şöhretin gururuna kapılmayıp, göksel, tanrısal ebediyete sahip olan gelecek yüzyılların şerefiyle ilgilenmeliyiz..[...] Devleri öldürerek gururu öldiirmeliyiz; cömertlik ve yücegönüllüliikle haseti; serinkanlılık ve ruh huzuruyla öfkeyi; az yiyip çok uyanık kalarak oburluk ve uykuyu; irademizi tâbi kıldığımız sevgiliye olan sadakatimizle, sefahat ve şehveti; dünyanın dört bir yanını dolaşıp bizi hem Hristiyan hem iyi şövalye yapacak imkânları arayarak tembelliği öldiirmeliyiz. "(s. 495)

Don Kişot bıı değerleri tekrar canlandırmak için eyleme geçmiştir. Ne yazık ki, diinya eski dünya değildir. Devler, büyücüler, tüm olağanüstülükler gibi, onun inandığı değerler de olağanüstü bir dünyaya ait olarak kalmışlardır. Milan Kımdera, Don Kişot'un karşı karşıya kaldığı sorunsalı şöyle netleştirirken modern romanın doğıış koşullarını da vurgular:
"Tanrı evreni ve değerler düzenini yönettiği, iyiyi kötüden ayırdığı, her şeye bir anlam verdiği yeri yavaş yavaş terkederken Don Kişot evinden çıktı ve artık dünyayı tanıma gücünden yoksundu. Don Kişot yüce yargıcın yokluğunda, birdenbire korkunç bir karmaşıklığın içinde ortaya çıktı: tek tanrısal doğru, insanların paylaştığı yüzlerce görece doğruya ayrıştı. Böylece Modern Çağ'la birlikte roman imgesi ve modeli de doğınıış oldu. "5

Kuşkusuz, bir tek şövalyelik konusunda aklı başından giden, bunun dışında her konuda akıllıca, hatta bilgece fikir yürüten, kendisini Yeni Çağ'a hazırlayan tarihsel birikimi inkâr etmeyen, çağını kavrayabilecek derinlemesine okumaları olan Don Kişot'la Araba Sevdası 'nın kahramanı Biliniz Bey arasında derin bir uçurum vardır. Ortak yanları, yaşadıkları çağla olan uyumsuzluklarıdır. Don Kişot, geçiş çağının bunalımını ve onu yaşayanları temsil ettiği gibi, Bilıruz Bey de Osmanlı batılılaşmasının bunalımlı toplumunu temsil
• Milan Kımdera, Roman Sanatı, Çev.İsmail Yergıız, Afa Yayınları, İstanbul 1989, s. 14.

İki Öncü Roman: Don Kişot ve Araba Sevdası

167

eder. Ancak Don Kişot, bir dönüşümü gerçekten yaşayan bir toplumla ters düşerken, Bihrıız Bey, yaşadığı topluma birdenbire dayatılan bir yaşama modeline uymak zorunda kalmanın şaşkınlığını yaşar. Tanzimat'a kadar, Osmanlı'nın yüzyıllardır değişmeyen bir yönetim biçimi ve otarşik yapısı vardı. Bunun doğal sonucu olarak, sadece kendi içinde evrilmelerle kalan, özünde bir değişiklik göstermeyen bu toplumun her katmanı, içinde bulunduğu durumu kabullenmiş, iyi ve kötü yanlarıyla toplumun değerler bütünlüğünü benimsemiş, yapısında herhangi önemli bir çatlak olmaksızın varlığını sürdürmüştü. Ancak, ekonomik dengesini fetih ve genişlemelerle sağlayan Osmanlı, dış engellemeler ve tehditlerle karşılaştığında, iç bütünlük de bozulmaya başlamıştır. Bu noktada köklü değişim şart olur. Batı medeniyeti karşısında, büyük olduğu nisbette zayıf olduğunu anlaması Osmanlı'yı, yönetim mekanizmasını güçlendirecek çareler aramaya iter. Bu yol beraberinde, karşısındakinin gücünü kabul etmek, onun yolunu izlemek, dolayısıyla onu taklit etmek sonuçlarını getirir. O zamana kadar hiç bir değişiklik göstermeden belirli bir çizgide yürüyen bu toplumun insanından, yeni bir insan yaratma çabasına girildiği bu dönemde, Bihrıız gibilerin de içinde bulunduğu lokomotif toplum tabakası makas değiştirmiştir. Artık toplum eskisinden tamamen farklı yeni bir yola girecektir. Yönetim biçiminin gereği olarak merkeze bağlı büyük kitleler, ağır bir dişli gibi merkezin hareketine, çok ağır bir dönüşle uymak zorunda kalacaklardır. Araba Sevdası, işte bu emsalsiz kırılma noktasının romanıdır. Kahramanı da birdenbire ortaya çıkan, bu "nevzuhur" "yeni insan"ııı, Tanzimat modelinin kendine özgü bir tipidir. Artık kendi yöntemleri işlemez hâle gelen, kendi değerleriyle varlığını idame ettirmesine imkân kalmadığını gören toplum, bir sorunsal karşısındadır: Batılılaşma sorunsalı. Birçok yazarı bıı dönemde yazmaya iten bu sorunsaldır. Ekrem de bunlardan biridir. Ancak o, okuruna, yani topluma, bıı konuda yol gösterici olmak, hedef göstermek, buyurmak için yazmaz. Bir sanatkâr olarak, araya girmez. Anlatıcısıyla, kahramanıyla okurunu başbaşa bırakır. Ekrem, bu romanı yazdığı yıllara kadar Batı kültürünü özümsemeye çalışan bir edebiyat adamıdır. Bütün geçmişi, birikimi, tereddütleriyle kendisinin de içinde yaşadığı sürecin ve toplum tabakasının bir parçası olarak kahramanına bakar. Bihruz'ıın kendisi hayaller içinde yaşasa da, bir hayal ürünü değildir. Yaşayan bir kişi,

168

Niayet Arslan

toplumda yaşayan kişilerden biridir. Araba Sevdası'nı yerli ve özgün yapan onun bu özelliğidir. Bu yanıyla, Türk romanının modem romanla buluştuğu anı temsil eden, Türk batılılaşmasının, dolayısıyla Türk edebiyatında roman macerasının anlamını kavramada bize yol gösteren olarak Araba Sevdası roman tarihimizde en önemli köşe taşıdır. Araba Sevdası'nda ilk bakışta göze çarpan özellik ve eleştirmenlerin en çok üzerinde durdukları husus, romanda Batı taklitçisi züppe tipinin işlenmiş olmasıdır. Ahmet Midhat Efendi'nin Fel âttın Bey'inin bu alanda ilk örnek olduğunu ve Türk roman tarihi boyunca birçok yazar tarafından bu tipin ele alındığını Türk edebiyatı ile ilgilenen herkes bilir. Bu olgunun batılılaşma sorunsalına bağlı olduğu da bilinen bir gerçektir. Ne var ki, yazarının kullandığı yeni teknikler Araba Sevdası'nı, bu tipin işlendiği diğer romanlardan belirgin bir şekilde ayırır. Yazarın, kahramanı karşısındaki tutumu da Bihruz Bey'i benzerlerinden farklı kılar. Araba Sevdası'nı, yazarın gençlik dönemini de içine alan yakın geçmiş üzerine bir değerlendirme olarak düşünmek mümkündür. Bu değerlendirmenin nesnel ve gerçekçi olması kadar, yazarın burada kahramanıyla arasına koyduğu iroııik mesafe de çoğul okumalara olanak vererek romanın anlamını zenginleştirir ve böylece, Bihruz'ıın yalınkat kişiliği, çağının toplumunun kültürel trajedisiyle birleşerek derinleşir. Romandaki tasvirlerin gerçekçi olması, Bihruz'un iç dünyasının iç konuşma, iç çözümlemeler ve hatta bilinç akımı yöntemleriyle sergilenerek olanca gerçekliği ile verilmesi, yazarın bu tutumuna bağlı olarak, âdeta kendiliğinden gerçekleşir.6 Ekrem, kendinden önceki romancılardan farklı olarak, bir tipi önceden bütiin boyutlarıyla kafasında tasarlayıp, daha sonra olayların içinde hareket ettirerek, bu tipin olumluluğu ya da olumsuzluğu çerçevesinde kendi yargılarını okuyucuya aktarma yoluna gitmez. Çevresinde birçok benzerini gördüğü, Tanzimat'ın yarattığı bu prototipi ele alırken, ona yakından, çok yakından bakarak, onu bütün duygu ve düşünceleriyle tanımak ister. Bununla birlikte yazar, bu kadar sıkı takibe aldığı kahramanını kendi serüvenini yaşamakta özgür bırakır; ona hiç bir şekilde müdahele etmez.
6

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları, C.l, İstanbul 1983, s.59-71.

İki Öncü Roman: Don Kişot ve Araba Sevdası

169

Bulunduğu yerden, kendi düşünceleri arasından, belli bir mesafeden bakar ona. Romanı modern yapan, çağının gerçekliğini kavramış yazarın bıı tutumudur. Araba Sevdası'nın romana özgü iç bütünlüğe sahip, ve teknik bakımdan yenilikçi olması, tarihsel içeriğin zorlaması kadar Recaîzade Mahmut Ekrem'in, sezgileri güçlü bir romancı olmasındandır. Ekrem bir tek roman yazmıştır, ama sezgisiyle çağının romanını, çağının ötesine taşıma başarısını göstermiştir. Ne var ki, roman tarihimizde Araba Sevdası, biçimsel bakımdan özgünlüğü yadsınmamakla birlikte, içerik yönünden genellikle zayıf bulunmuştur. İyi işlenmiş olsa da kahramanının anti-kahraman -bu da 19. yüzyıl roman anlayışına uymayan modern bir kavramdır aslındaolması, hikâyesinin basit, sıradan olaylardan oluşması, kuşkusuz böyle düşünülmesinde etken olmuştur. Oysa yalınlığına karşın Araba Sevdası, yazarın ironisi sayesinde vermek istediği mesajla karikatürize edilmiş Bihruz'un şahsında bütün bir çağın kültürel trajedisini yansıtır. Bihrıız... alafranga paşazade, kalem efendisi, züppe bir genç. Bir "şık"! Hiçbir romancımızın projektörü bu yalınkat tipi, en basit duygusuna, en küçük fikrine kadar bııtün iç dünyasıyla böylesine aydınlatamamıştır.7 Fakat, "Böyle birini bu kadar çok yönlü ve derinlemesine bir gözleme tâbi tutmada, bunu bir roman kahramanı yaparak bir hiçten ibaret olan hayatını incelikle tasvir etmede ne yarar vardı?" diye düşünülebilir. Esasen romanın can alıcı noktası da budur. Bihrıız Bey, Türk romanının başlangıcından çok ıızıın zamanlar sonrasına kadar kişi kadrosunun seçildiği toplum tabakasından alınma bir tiptir. Bu tabaka ise, "Saray" çevresinden, genellikle devlet ricalinden, konaklar İstanbul'unun kişilerinden oluşur. "Saray"ın öngördüğü Batılılaşma sürecini de gerçekleştiren bu tabaka olmuştur. Bihrıız Bey'in paşa babası azledilmiş bir vezirdir. İstanbul dışındaki memuriyetlerinden dolayı oğlunun tahsiliyle yeterince ilgilenememiş olmakla birlikte, İstanbul'a döndükten ve
onu bir "'kalem'e" yerleştirdikten sonra "...beyefendi için artık bittabi vâeib görünen Fransızca ile beraber ikinci derecede lüzumu teslim olunan Arabi ve Farisîyi öğrenmek üzere Dihruz Bey'e başka başka
7

Bkz. İsmail Parlatır, Türk Romanında Tipler: Bihrıız Bey, Türk Dili, C. 48, S. 390-391, Haziran-Temmuz 1984. s. 265-271.

170

Niayet Arslan

maaşlı hocalar tayin etmiş idi." (s. 215). 8 Bihruz Bey, batılılaşma sürecinin aktif olarak yaşandığı, benimsendiği, irdelendiği bu merkezî ve model sınıfın herhangi bir temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Kuşkusuz bu sınıfın seçkin niteliklere sahip olanlarından değil; sıradan, ancak taklitçiliğinde aşırıya gitmesinden dolayı sivrilen biri, bir züppe olarak. Bihruz Bey'in dünyasında kendini Avrupalı gibi hissetmek, çevresine bir Avrupalı gibi görünmek vardır. Böyle görünmenin ilk koşulu da Avrupalılar gibi giyinmektir. Sonra da onlar gibi konuşmak, onların davranışlarını taklit etmek gelir. Avrupalılık ise topluma benimsetilmek istenen yeni yaşama biçimidir. Bihruz kendini bu sanal dünyaya öylesine kaptırır ki, âşık olunca da onlar gibi âşık olmalıdır. Bihruz, işte burada - aşkın da batılı formata uyması gerekir - romanlara başvurur. Bihruz'un, çağından kaçan, bu yüzden şövalye romanları okuyarak şövalyelik dönemi hayatını yaşamak isteyen Don Kişot'a benzerliğini yapan hususlardan biri budur. 9 Şu farkla ki. Don Kişot'u hayaller dünyasına iten, geçmiş ama yaşanmış zamanlara çeken, kısaca, çağıyla uyuşamamasıdır. Bihruz'u ise, toplumdan
'' Alıntılar, Recaizade Mahmut Ekrem'in Bütiin Eserleri, (Haz. İ. Parlatır, N.

Çetin, H. Sazyek), C.III, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1997, kitabında yer alan Araba Sevdasından yapılmıştır. 4 Don Kişot ile Bihruz Bey arasındaki bu benzerliğe Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı kitabında ilk defa Berna Moran işaret etmiştir: "Don Kişot ııasıl kendi yarattığı bir hayal dünyasında yaşamışsa Bihruz da kendi icatettiği bir lıııytıl dünyasında yaşar. Don Kişot , köylii kızı Dulcina'yı nasıl dünyanın en soylu, en erdemli, en giizel kızı yapmışsa, Bihruz da pişkin, yosma Periveş'in saf hir melek olduğunu inandırır kendini.[...J Diyeceğim, Don Kişot nasıl okuduğu romansların etkisinde kalarak ordaki yaşamı taklit etmeye kıılkınışsa, Bihruz da okuduğu romanların etkisi altında derin ve ıstıraplı hir aşka öykünerek bunun tadını çıkarmaktadır, "(s.62). Jale Parla, Don Kişot'lan Bugüne Roman adlı kitabında, " 'Modernizasyon/batılılaşma kültürel hir yozlaşma olarak gelecekse, hiç gelmese daha iyi olıır', fikrini Recaizade Ekrem'in Araba Sevdası adlı romanı pekiştirir. Araba Sevdası'nm haşkişisi Bihruz Bey de hir donkişottur." " cümlesiyle Berna Moran'a göndermede bulunur. Jale Parla. (Don Kişot tan Bugüne Roman. İletişim Yayınları, İstanbul 2000. s.74.)

İki Öncü Roman: Don Kişot ve Araba Sevdası

171

istenen Batılılaşma sürecinin gereği olarak, batılılara özgü davranışları ve batılı aşkı, batılı romanlarda bulabileceğini düşünmesi romanlar dünyasına çeker. Yaşanmamış bir dünyaya... Bunu da Fransız hocası Mösyö Piyer'in aracılığıyla, kendi bilgi ve düşünce dünyası dar olduğundan çoğu yanlış anlamalarla dolu bir okuma ile gerçekleştirdiğini sanır. Çamlıca Bahçesine şık bir lândoyla gelmiş olduğu için güzel Perîveş'i kibar bir hanım zanneden Bihruz Bey ona âşık olur. Batılı tarzda yapılmış bahçenin, okuduğu romanlardan kalan bazı sahnelerin, Bihruz'un zihninde yarattığı küçük sanal âlem onu yanılsamalara sürükler. Perjveş ile refakatçisi Çengi Hanını'ııı konuşmalarından kulağına çalman bir tek "İngiltere" sözcüğü, hiç ilgisi yokken, hanımların kendisinden söz ettiğine inanmasına neden olur:
"...sarışın hanımın zerafetine hayran olup dururken en sonra İngiltere lâfzını işittiği gibi bunu mücerred kendisine fırlatılmış bir ufak taş olmak üzere telâkki etmek istedi. Bunda da esasen hakkı vardı. Çünkü o mecmada kendisinden başka -İngiltere 'dan henüz gelmiş bir mösyö gibi- alafranga giyinmiş kimse yoktu. Böyle bir iltifat-ı cihan-kıymete nailiyetten dolayı kendisini en birinci bahtiyarlardan addetmeye kalkışan Bihruz...(s. 230)

Bir tek sözcükten böyle asılsız hayallere kapılan Bihruz Bey, okuduğu kitapları ezbere bilen, müthiş bir hayal gücüne, hafızaya ve kültür birikimine sahip Yaratıcı Şövalye Don Kişot'tan elbette çok farklıdır. Okumaları eksik, yetersiz, bilgisiz bir adamdır Bihruz. Esasında nasıl hayal edeceğini, hayallerini nasıl süsleyip sonra onları nasıl uygulayacağını bile bilemez. Bilemez ama, birçok parçası noksan sanal bir dünyada yaşamaktan da kendini kurtaramaz. Bu hayal dünyasını bir bütünlüğe kavuşturmak için Mösyö Piyer'e muhtaçtır. Bihruz, Çamlıca Bahçesinde, âşık olduğu Periveş'e birkaç kelimeyle hitap etmeyi başardığı gün, onun ve yanındaki arkadaşı Çengi Hanım'ın davranışlarına ne anlam vereceğini bilemeyerek, bir randevu bile alamadan aklı karışmış bir hâlde eve döner. Hocası Mösyö Piyer, ders günü olduğu için onu beklemektedir. Politikayla çok ilgili olan Mösyö Piyer, yemek sırasında, o gün için çok güncel ve önemli bir konuda, Süveyş Kanalı ile ilgili olarak bir gazetede

172

Niayet Arslan

okuduğu bir yazı üzerine konuşmak ister. Bihruz'un ciddi konularla ne ilgisi vardır, ne de yeterli anlama gücü. Aklı Perîveş'te ve aşkta olan Bihrıız, hocasından o gtin yaşadıkları konusunda bir fikir almaktan başka bir şey düşünmediğinden ülkesini çok ilgilendiren Süveyş Kanalı konusunu duymaz bile. Hocasından, aşktan söz etmesini ister. Sinirlendiğini belli etmemeye çalışan Mösyö Piyer, hangi tür aşktan bahsetmesini istediğini sorar. Kendisine dilinin yetersizliğinden dolayı kaba bir biçimde: "de I'aınour de tenime"' ("kadın aşkı") ndan, diye cevap veren öğrencisine iyiden iyiye kızar ve istediğini yapmak yerine oıııı biraz hırpalar. Hocasının neye kızdığını anlayamayan, onunla birlikte okudukları aşk romanlarından
Ihlamurlar Altında, IVerther'in Hikâyesi gibi romantik romanlardan) pasajlar hatırlayarak kendi kendine: "Bu akşam Mösyöye ne oldu da daima ihtiram ile yâdettiği aşk ve muhabbeti böyle tahkire kalkıştı?" diye söylenen Bihrıız Bey'in aklından geçenleri yazar-anlatıcı şöyle aktarır: "Zavallı Bihruz Bey, muallim efendiye hitaben: "Par/oıı dumur sil vıı ple!"w dediği vakit neler diişi'mmiiş idi: giindiizkü sergiizeşt-i âşıkanesini kâffe-i teferruatıyla muhtasaran Mösyö Pierre 'e anlattıktan sonra o ınuhtasaratı muallim efendinin maharet-i lisaniyesiyle giydirilmiş, kuşatılmış, süslenmiş, kıvraklanmış olarak tekrar işitecek idi!.. Evet! Arâyiş-i gerdûne-i ihtişâm olan duhter-i zerrin gîsû-yu ııâzik-hıram ile ilk ııazar-ı âşıkanenin sûret-i teâtisinden başlanarak bahçeye inişler, lâkın kenarında duruşlar, gülüşler, söylenişler, yer aynası latifesi, pırlanta sohbeti, çiçek muhabbeti, gezinişler, yürüyüşler, randevu talebi, rakip belâsı, müfarekat-ı keder-balışa, azîmet-i bilâ-veda, iktiham-ı mevâııi, lakib-i nâ-behengâııı, ciist it cû-yı bi-semere. halecânlar, hiddetler,., sırasıyla iiçer beşer kelime ile söylendikçe Mösyö Pierre bu ciiıııle ve fıkraları kendisine mahsus belâgcıt ve şetaretle tevsi ve tezyin ederek tekrar edecek, Bihruz Bey de bımhırı dinledikçe bu giizel, bu şairane romanın kahramanı bizzat kendisi olduğunu düşünerek mesut ve müftehir olacaktı!" (s. 249) (I'cnıl et Virginie. La Dame aux Camâlias,

Yazar-anlatıcının çöziiınleyerek aktardığı bu duyguların dili, Bihruz Bey'in dili değildir. Yazar, ironik bir biçimde, romantik Tanzimat yazarlarının dilini taklit eder. Cervantes eserinde şövalye "' "Lütfen aşktan söz edelim."

İki Öncü Roman: Don Kişot ve Araba Sevdası

173

romanlarını eleştirme amacı güttüğü gibi Recaîzade M. Ekrem'in eseri de, romantik edebiyata karşı alınmış bir tavırdır. Mösyö Piyer, Bilıruz'un romantik duygularının Fransızcasını söyleyecektir. Onun, hayalindeki romanı yaşaması için hem edebî dilde hem Fransızcada iki taraflı desteğe ihtiyacı vardır. Mösyö Piyer, kendisine romanlar okuduğu gibi, yaşadığı/yaşamak istediği romanı da yapmasına yardım edecektir. Bilıruz'un parıltısına kapıldığı dünyanın kapısını olsa olsa romanlar açabilecektir. O kapının anahtarı ise Mösyö Piyer'in elindedir. Oysa Yaratıcı Şövalye Don Kişot, soıııı gelmez serüvenleri için gerekli donanıma sahiptir. Eski miğferi kırılınca kartondan da olsa yerine başkasını koymasını bilir. Uçsuz bucaksız dünyasında açıldığı kırlarda serüvenlerini kendisi yaratır. Yaratıcı Şövalye îıin bir de gerçekleri söyleyen dostu vardır: Silâhtarı Sanço. Bilıruz'un hiç dostu yoktur. Amaçsız, durmadan yalan söyleyerek Bilıruz'un yanılsamalarını idare eden yalancı Keşfi, parasını almaktan başka bir şey düşünmeyen Mösyö Piyer, onu gülünç ama -yazarının da ön sözünde belirttiği gibi- çok haziıı ve tnüellim dünyasına daha çok iterler. Batılı yaşayışın taklit edildiği bu dönemde, Mustafa Fazıl Paşa'nın yaptırdığı Çamlıca Bahçesinin Araba Sevdası romanında çok önemli bir yeri vardır. Recaîzade'nin romanda uzun uzun tasvir ettiği bahçeye ilk açıldığı yıllarda çok rağbet edilir:
"Süslü hanımları, şık beyleri hâmil birkaç yüz kadar araba bahçenin etrafını kuşatarak bir zincir-i müteharrik gibi birbiri ardınca muttasıl ve müteselsil devrederlerdi" (s.212)

Bihruz Bey'in hikâyesinde Çamlıca Bahçesini alegorik bir mekân olarak düşünmek mümkündür. Burası, devrin ve Bilıruz'un alafrangalığını simgelemesi açısından romanın en önemli mekânıdır. Bihruz Bey, cins atları, zarif arabasıyla bahçenin dışındaki "zincir-i müteharrik" arasına nasıl sıkışıp kalmışsa, yaşadığı güne ve mekâna da öyle sıkışmıştır. Batılılaşarak kurtulacağı bilincinde olan Türk toplumunun eliti de. Batılı olmanın 11e demek olduğunu bilmeksizin bu medeniyet çevresinde tıpkı bir devr-i daim zinciri, bir kısır döngü içindeymişçesine döner durur. Çamlıca, Bilıruz'un gözünde Avrupa'dan bir parçadır:

174

Niayet Arslan

" ...köşke nakillerinin ertesi günü hemen jardeıı publike şitab ile dahil ve haricini muayene ederek buranın pek alâmod ve hususiyle kendi arzusu veçhile cırz-ı ziynete pek favorabl bir pronıönad mahalli" olarak görür. 1 1 (s.217). Taııpınar'ın XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi'nde belirttiği

gibi o tarihlerde Çamlıca Bahçesi İstanbul için de aynı anlamı ifade eder:
"Lâklı, kameriyeli, rocaille üslûbu bahçe, Mustafa Fazıl Paşa 'nın Çamlıca yolunda köşkünün karşısında yaptırdığı ve halka açtığı bahçe ile hususî hayattan şehir hayatına doğru taşar. Alafranga muaşeret, o zamanlar Şehzadebaşı, Beyazıt ve Aksaray semtlerinde toplanan vezir konaklarıyla İstanbul'un içine asıl Türk halkın arasına sokulur. Bu araba sevdalarının, Sahra-yı cedid köşklerinin, Çamlıca bağlarının ve Boğaz yalılarının, büyük koruların zengin., teşri/atlı, tenperver ve müsrif mevsimidir. Hülâsa, müreffeh sınıflarda, ferdî hayat hemen her safhasında mâhiyeti tam bilinmeyen garba doğru kaymıştır. " 12

Yine Taııpınar'ın bu devrin toplumunun yaşama biçimi
hakkında söyledikleri, Araba Sevdası'xu ve Bihruz'u yaratan iklimi,

arka plânı bize gösterir:
'Abdülaziz zamanı, zevkte, eğlencede, elbise ve muaşerette mirasına konduğu ilk Tanzimat yıllarının attığı tohumların geliştiğini görür. Hudutları hâlâ üç kıtada çalkanan İmparatorluğun bütün imkânları, saray ve etrafında toplanmıştır. Aslında yaratıcı olmamaktan doğan rahatsızlığını bin türlü israf ve debdebe ile aVutmaya çalışan bir mirasyedi yaşayışı bu zamanın ayırıcı vasfıdır. Beyoğlu, avrupalı lokanta ve kahveleriyle, en basit gündelik ihtiyaçtan, en pahalı zevk unsuruna kadar her şeyi Avrupa'dan tedarik eden zengin mağazalarıyla, gece hayatıyla, eğlence yerleriyle Avrupa hayatının küçük bir nümunesini verir. Her modasıyla büyük ]ar den publik(jardin public): Umumî bahçe. cılâmod(k la mode): Modaya uygun. favorabl (favorable): Uygun, müsait. pronıönad (promenade): Gezinti. Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Tiirk Edebiyatı Tarihi, İbrahim Horoz Basımevi. 2.b.. İstanbul 1956, s. 127.
11

İki Öncü Roman: Don Kişot ve Araba Sevdası

175

Avrupa merkezlerine, bilhassa Paris'e tâbidir. Giyim ve kuşamda, debdebe ve sefahatta onu takip eder, eğlencede onun artıklarıyla geçinir. Bender fabrikasından araba, Bulvar tiyatrosu, kafeşantan, Fransız veya İngiliz tarzı mobilya, cins yarış ve araba atı, alafranga sofra, Fransız şarabı, ecnebi mürebbiye, yabancı dil hocası, bazı zümreler için olsa dahi şehir hayatının -orta oyunu ve karagöz gibi yerli gelenekler ve biraz sonra doğacak yeni edebiyatla beraber derece farklarıyla besleyecek- unsurları hâline gelir.

Bihruz da, yetersiz okumalarından, Beyoğlu mağazalarında satılan mallardan ve orada gördüğü yabancılardan aldığı ilhamla, "mahiyetim [hiç] bilmediği garb[tan]" bir örnek olan bu bahçeden, hayalinde yarattığı bir garip alafrangalık, Avrupalılık dünyasına dalar. İstanbul'un kaymak tabakasından bu paşazade, cahil, kapasitesiz ve saftır. Batı medeniyetinin yüzeyde görünen yanları peşinde koşan içinde bulunduğu sınıf gibi Bihruz da sadece görüntülerin peşinde koşar. İflâs etmek üzere olan devleti gibi, Bihruz da iflas etmek üzeredir. Tanzimatçılar eskiyi reddetmekle işe başlamışlardı. Bihruz ise eskiyi hiç tanımaz, geçmişiyle bağları kopmuştur, hattâ yoktur. Hocası Fransız Mösyö Piyer'in parasını ödeyebildiği müddetçe onun ebedî öğrencisi olacaktır. Kendi başına okuyamaz, anlayamaz. Yönetilen, yönlendirilen, kendi idraki olmayan, bireysel düşünmeyi yaratamamış toplumun bir kişisidir. Tanpınar'ın "köksüz gölgeler kitabı" 14 olarak değerlendirdiği Araba Sevdası'nın Bihruz'u bu durumda bir "gölge" kişi olmaktan başka ne olabilirdi?! Recaîzade'nin, kahramanının kendisine yarattığı bu alafranga dünyanın dilini ve kafasının işleyiş biçimini okuruna büyük bir ustalıkla gösterebilmesi, onun ne kadar "gerçek bir gölge" olduğunun kanıtıdır. Romancının, Batılılaşma sorunsalı içindeki toplumdan seçtiği bu kişi, o toplumun esasında en temayüz etmişlerindendir:
"Binenaleyh Bihruz Bey 'in ekipajı-yukarıda tarif olunduğu veçhile- bahçenin etrafını muttasıl ve müselsel devreden zencir-i müteharrikin birinci halka-i mübahatı addolunmaya lâyık idi. "(s. 20)

ır

14

'A.g.e., s. 127. A.g.e., s. 486.

176

Niayet Arslan

Yazarın burada, Bilıruz'un giyim kuşamı ve arabasının seçkinliğini kastederek yaptığı açık ironisinin arkasında "Saray"dan başlayarak bu sınıfın tutkulu Batı hayranlığına da gönderme olduğunu düşünmemek için hiçbir neden yoktur. Rene Girard, Romantik Yalan ve Romansa/ Hakikat (Mensonge romantique et Verite romanescjite) adlı eserinde edebiyatta, özellikle modern romanda ben ve öteki kavramları dolayısıyla taklitçilik üzerinde durur. Hatta modern romanın temel yapısını oluşturan olgunun "ötekinin arzusunu taklit etmek" olduğunu iddia ederek bu düşüncesini sisteıııleştirir. Don Kişot, serüvenini, bütün şövalyelerin en büyüğü olarak gördüğü Amadis'i taklit ederek aramaya dayandırır. Emma Bovary, genç kızlığında okuduğu romantik romanların kadın kahramanlarını taklit eder. Girard'ın metafizik arzu diye nitelendirdiği bu tür arzu duyma, ötekinin arzusunu taklit ederek, özne için, o arzunun nesnesinin önem kazanması demektir. Don Kişot'un kendisine yarattığı hayal dünyasında, berberin tıraş tasını Mambrino'nun miğferi olarak görmesi, çevresinde tıraş tasına, tıraş tası diyenleri öldürmekle tehdit etmesi, taklit ettiği Amadis'in peşine düdüğü nesnelerin, Amadis'in /usuna bağlı olarak değer kazanmasıdır. "Saray"dan ve padişahtan başlayarak Bilıruz'un içinde bulunduğu toplum tabakası bir başka medeniyetin, öteki nin hayranıdır. Ona göre arzu eder ve onun nesnelerine sahip olmak ister. Bu da taklidi doğurur. Devleti düştüğü güçsüz durumdan kurtarma projesi demek olan Batılılaşma, seküler Batı'nın yarattığı yeryüzü mutluluğunun nesnelerini de işaret etmektedir. Dönemin aydınları, Batı'yı taklit etmede birtakım ilkeler ve sınırlar koymaya çalışırlar. Bütün edebiyat bu konu üzerinde yoğunlaşır. Bıınıı yaparken de, öncelikle onun, en kestirme ve etkili yol olarak görülen edebiyatı taklit ederek işe başlanır. Batı'yı taklit etme bireylerin seçimi olarak değil, *'îktidar"ın arzusu olarak yapılacaktır. Kısacası, "İktidar"ııı ölekinm arzusuna duyduğu arzu, toplumun arzusu olmak zorundadır. Toplumun refah içindeki tabakası için bu arzuyu duymak hiç de zor değildir. Batı malları doğrudan doğruya arzuyu kamçılayacak niteliktedir. Bu kolektif taklitçilik ortamının bir züppeler güruhu yaratması kaçınılmazdır." Bıı dönemde bir salgın gibi toplumu saran züppeliği yaratan psikolojik ortama Koestler'in şu tanımı tıpatıp uyar:
|s

Bkz. Koksal Alver, "Züppeliğin Sosyolojisi: Türk Romanında Ziippe
Özel Sayısı), S.65-66-67, Mayıs-Haziran-

Tipler", Hece, (Tiirk Romanı

Temmuz. 2002, s. 252-267.

İki Öncü Roman: Don Kişot ve Araba Sevdası

177

"Züppelik, kaynakları ve yapıları birbirinden bütünüyle ayrı olan ama insanın kafasında ayrılmayacak ölçüde birbirine girmiş olan iki ayrı değerler sisteminin ruhbilimsel olarak karışmasının sonucunda ortaya çıkar. " 16

Bu nedenle, alafranga züppe tipinin, bizde roman yazılmaya başlanır başlanmaz, kişi kadrosunun başında yer alması bir rastlantı değildir. Batılılaşma bir sorunsal olmaktan çıkamadığı için, bu tip bazı değişimler geçirse de Türk romanında varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Bihrıız Bey, Babıâli'de kalemde öğrendiği, Fransız hocası ile geliştirmeye çalıştığı Fransızcasıyla, Terzi Mir'deıı pardesüsü, Herald işi potinleri, Albert Gün'den alınmış gömlek, kravat, çorap ve mendilleri, berber İzidor'dan tıraşı ve Bender fabrikasından arabası, ekipajı, kendisiyle Fransızca konuşabilecek üniformalı Rum arabacısı Andon ve Ermeni uşağı Mişel ile toplumundaki züppelerin en önde gelenlerindendir. Fakat Bilıruz'un ayırıcı bir özelliği vardır: Batılı olmak, alafranga yaşamak gerektiğine duyduğu katıksız inanç! Giraıd, kitabında, Proust'un romanı dolayısıyla züppelik konusunun uzun uzun çözümlemesini yapar.17 Proust'un züppesinin Saint-Gerınain semtini, herkesin girmeyi düşlediği efsanevî krallık sandığını; züppe için Saint-Germain'in büyülü miğfer, züppe olmayan için tıraş tası olduğunu söyler. Çamlıca Bahçesinin anlamı da Bihruz için bir parça öyledir. Bihruz orada, Batı'da bir yerdeymiş gibi hareket eder. Anlayıp anlamayacaklarını düşünmeden herkesle Fransızca konuşur. Çoğu Fransızca sözcüklerden, cümlelerden oluşan konuşmasını Periveş'iıı anlayacağından öylesine emindir ki... Çamlıca bahçesinin "efsanevî Batı" olmadığını ona hatırlatması gereken yerli halk karşısında iki ayrı dünyayı ters yüz eden şu ilginç yakıştırmayı yapar:
"...mavi dizlikli. kırmızı kuşaklı, dar pantaloıılu, şam hırkalı, gecelik entarili, saltası omuzunda, setresi kolunda yüzlerce seyircilerden her adımda bir tanesiyle rûberû geldikçe bu hâlden sıkılıp 'Kes kö se kii su? Es kö lö karnaval e deja arive? diyerek geri dönmeye mecbur oldu']s (s. 298)

Koksal Alver, A.g.y., s. 253. Rene Giıard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, Çev. Arzu Etensel İldem, Metis Yayınları, İstanbul 2001, s. 182.
17
Is

16

Bu da nedir? Karnaval vakti oldu mu kil

178

Niayet Arslan

Bilıruz'un buradaki yanılsaması, yel değirmenlerini dev, koyun sürülerini savaşmak üzere olan ordular zanneden Don Kişot'un yanılsamaları kadar ironiktir. Bihruz da batılı bir mekân olarak gördüğü Çamlıca Bahçesine, memleketin yerli halkını yakıştıramadığı için kılık değiştirmiş karnaval insanları gördüğünü düşünmek ister.
Sonuç

Tanrısal değerlerin ve yüce sultanın yol göstericiliğinin sona ermesi ve Batı'nın değerlerinin bunların yerine ikame olunmasıyla Bihruz ve Bihruz gibilerin yanılsamaları başlar. Bihruz bu dönemin karikatürü, bir gerçekliğin abartılmış çizgisidir sadece. Don Kişot'un yaşadığı günle uyumsuzluğu yanılsamasını yaratır. Toplumu kurtarma adına geçmişe döner, idealisttir. Tanrısal değerlerin peşindedir. Oysa gününün toplumunda bunlar yok olmak üzeredir. Bihruz ise, tam tersine geçmişin değil, belirsiz bir geleceğin peşinde koşarken, içinde bulunduğu zamanla, daha doğrusu, kendi sınıfının dışında kalan toplumun büyük çoğunluğuyla uyumsuzluğunu yaşar. Bihruz, içinde bulunduğu batılılaşmacı katmanın hayatını yaşama peşindedir. Geçmişe değil de geleceğe dönük olmasıyla bir bakıma gerçekçidir. Her iki roman kahramanı, Don Kişot da, Bihruz da temsil ettikleri toplumla birlikte bir sorunsal karşısıııdadırlar. Yalnız, Bihruz, Batı toplumu gibi bireyleşmiş, burjuvaziyi yaratmış, aklın ve insanî değerlerin üstünlüğüne inanarak modern çağı yaratmış bir toplumun üyesi değildir. Toplumun hayatında ekonomi ve bilgi alanında herhangi bir değişim, bir dinamizm yokken bir gün gelmiş, ''Saray" ve "Sultan" -iktidar mevkiinde- iktidarsızlığını örtülü olarak söyleyerek toplumundan değerler sistemini değiştirmesini istemiştir. Toplum yüzyıllardır inandırıldığı değerleri, yine iktidar öyle istediği için değiştirmek zorundadır. İşin kötüsü yeni değerlerin neler olması gerektiği de bilinmez. Ayrıca manevî değerlerle dünyevî değerlerin karşı karşıya gelmesi söz konusudur. Dönemin seçkinlerinden olan yazarlar, neyi değiştirmek, eskinin yerine neyi koymak gerektiğini bulmak için çırpınırlar. Taklide dayanan dünya başıboş, hamisiz kalan insanları bir bataklık gibi çekmektedir. Kendi aklına güvenme durumuna gelmemiş, kolektif düşünmekten kurtulamamış ve bireysel sorumluluğunu taşımaya hazır olmayan bu toplumun kişisi, Batı'yı taklit ettiği için, birey olamadan, bireyin kaçınılmaz kaderi olan yalnızlığa mahkûm olur. Birey olamadan yalnız olmak, dalından kopmuş bir yaprak gibi sürüklenmek demektir. Bihruz yapayalnızdır. Ailesinin

i Öncü Roman: Don Kişot ve Araba Sevdası

179

dünyasına yabancıdır. Âşık olduğunu sandığı kadınla arasında hiçbir iletişim kurmaya muktedir olamaz. Yazdığı mektup, konuşması saçmalıklarla doludur. Hayranı olduğu Batı'yı öğrenmek için yanında tuttuğu hocası Mösyö Piyer'in ciddi hiçbir konuşmasını anlayamaz. Mösyö Piyer de parası için katlandığı bu öğrencinin suyuna gider. Kendisi gibi bir züppe olan arkadaşı yalancı Keşfi onu sürekli aldatır. Çevresinde herkes onu aldatmanın peşindedir. O kadar yalnızdır ki, sürekli kendi kendisiyle konuşur ve yanılsamalar içinde yaşar. Recaizade M. Ekrem, bu dönemi yaşamıştır. Bihruz'un yaşadıklarına ve hissettiklerine hiç de yabancı değildir. Bir bakıma Bihruz'dur o. Kahramanına şefkati, onu o kadar iyi anlamasından ileri gelir. Girard, romancı için "dönüşüme uğramış bir kahramandır" 1 9 der. Şu söyledikleri Ekrem için de geçerlidir:
"Proust'un anlatıcısı, tüm romancılar gibi, ömrünün "duvarsız müzesinde " özgürce bir salondan diğerine geçer. Romancı-anlatıcı, tüm yanılgılarından arınmış, arzularını yenmiş ve romansal zarafetle zenginleşmiş Marcel'den başkası değildir. Deha sahibi Cervantes de arzularından kurtulmuş bir Don Kişot'tur; tıraş kabını artık tıraş kabı olarak algılayan ama yine de eskiden onda Mambrino 'nun miğferini gördüğünü unutmayan bir Don Kişot. Bu yanılsamalardan arınmış Don Kişot yapıtta ancak bir an görülür, sonuç bölümünde ölmekte olan Don Kişot'tur bu.[...] Eğer aynı nesne kendisi için önce bir büyülü miğfer sonra basit bir tıraş kabı olmasaydı Cervantes de Don Kişot'w yazamazdı. Romancı arzuyu yenmiş bir adamdır ve o arzuyu anımsadığı için bir karşılaştırma yapabilir ,"20

Ekrem de, mahiyetini kavramak için çırpındığı Batı dünyası karşısında yanılsamalar yaşamanın ne olduğunu bildiği için Bihruz'u yaratabilmiştir. Don Kişot gibi Bihruz da, romanın sonunda büyük yanılsamasını farkeder: Perîveş'in ölmemiş olduğunu, sandığı gibi soylu bir hanım değil, ancak bir kira arabasına binebilecek durumda bir yosma olduğunu anlar. Yanılsamasından çıkmak, onu Don Kişot gibi iyileştirmez, bir hiçlikten bir başkasına fırlatır. Romanın sonunda Perîveş'in kırmızı şemsiyesine hitaben "Pardon!" [diyerek] geldiği
tarafa dön[er], koşa koşa gitmeye tayflar]. Romanın bu son sözleri

çok anlamlıdır. Bihruz'un geldiği yöne doğru koşması, bulunduğu kısır döngüden çıkamayacağının bir ifadesidir.
20

"Girard, s. 189. A.g.e.,s. 189.

180

Nilıayet Arslan

Yanılsamalar içinde olan, şövalyelik çağında yaşayan Don Kişot ölür. Modern Çağ'a deliliğinden kurtulmuş öbür yanı kalır. Modernitenin birtakım hastalıklarını sürdürecek olsa da, ayakları üzerinde duracak ve daima ileriye doğru koşacak bireyi yaratarak! Oysa bir hiçliğin içinde kalmış Bihruz'dan başka Bihruz'lar doğarak çoğalacaklardır. Recaizade Mahmut Ekrem'in romanını büyük yapan bir hiçten ancak hiç çıkacağını göstermiş olmasıdır.21 Kendini idare edemeyen kişilerden oluşmuş, vesayet altındaki toplumda hep aynı kalan sorunsala değişik bir bakış açısından bakmaya çalışan iktidarlar ve onların yazarları yeni kukla kişiler yaratacaklardır. Bihruz ise bizatihi kendisi olduğu için yaşıyor. Yazarı onu kendi istediği için öyle yaratmadı, öyle olduğu için romanına girdi ve öyle olduğu için yaşıyor. Araba Sevdası bugüne kadar aşılamayan Batılılaşma sorunsalı karşısında yanılsamalar hâlâ sona ermediği için, hep yepyeni ve tek roman klâsiğimiz olma özelliğini koruyor.
Jale Parla, Babalar ve Oğullar kitabında, Araba Sevdasının konusunun "hiçlik" olduğum söyler. Tanzimat'ı "karşıt epistemolojilerin buluşma noktası" olarak tanımlayan yazar, Recaizade M. Ekrem ve eseri hakkındaki
yargılarını şöyle belirtir: "Yazarı, çağının kültürel karmaşasının tam bilincindedir; karşıt epistemolojilerin bııhışjııa noktasındaki boşluğu görür ve bu boşlukta hiçbir gerçekliğin tanınılanamayacağından iirker. Yanılsama He gerçeklik arasındaki mesafenin aşılması için gerekli yazın yöntemi ya da yöntemlerinin Tanzimat döneminde yapılmış ilk roman denemelerinden çıkamayacağı inancındadır; hu karamsarlığını Araba Sevdası 'nı baştan sona bir yazma ve okuma parodisi biçiminde kurguluyarak dile getirir. Recaizade Ekrem 'i çağdaşları arasında benzersiz kılan, tiim eylemleri eylemsizliğe, tiim öykünmeleri başarısızlığa, duyguyu abes duygusallığa ve düşü (ki yaratıcılığı içerir) yokluğa dönüştüren bir roman yazmış
21

olmasıdır. "(İletişim Yayınları, İstanbul 1990, s. 105.)

E s k i T ü r k ç e tu- " k a p a m a k " Eylemi Ü z e r i n e Zekine Özertural

Bilindiği gibi Eski Türkçe metinlerde, Rıınik ve Uygur harfli metinlerde ünlüleri gösteren işaretlerin yetersiz oluşu nedeniyle bazı sözcüklerin gerçek şekillerini tespit etmek zor olmaktadır. Buna göre 0 ile ı/'nun ö ile w'nün okunuşu her zaman tartışma konusu olmaktadır. Bu nedenle yapısında yuvarlak ünlüleri bulunduran sözcüklerle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu tür sorunlu sözcüklerden birisi de ET tu- "kapamak" eylemidir. Bu eylemin geçtiği metinlerden biri olan Türkische Turfan Texte llFteki tamu yolı tııtımguz1 cümlesi için öne sürülen görüşler nedeniyle konuya bu satırlarda yer verilme gereği duyulmuştur. A. von Gabaiıı ve W. Bang'ın tamu yolı tutunguz biçiminde okuduğu2 bu cümle R. R. Arat tarafından da aynı şekilde okunmuş ve "Cehennem yolunu kapadınız" anlamı verilmiştir1. Larry Clark ise bu cümleyi tamu yolı[nj to-luu[guz] okumuş4 ve "you blocked tlıe road to hell" şeklinde aıılamlandırınıştır. Clark'ın okuyuşu Clauson'a dayanmaktadır. Clauson'ın etimolojik sözlüğünde tu- maddesi yer almaz. Clauson to- okuduğu bu eylemi "to elose, block" yani "kapamak, tıkamak, kapatmak, kesmek" şeklinde anlamlandırmış ve sözlüğüne de bu şekilde alınıştır6. Clauson bu eylemin şimdiye kadar tu- okunduğunu, ancak eylemin tod-, to-k ve to-l- ın kökü olan toLary Clark yolı sözcüğünü yolı[n] şeklinde düzeltmiştir. Bu çok yerinde bir tamamlamadır çünkü tu- "kapamak" eylemi belirtme durumu eki gerektirir. Larry V. Clark, The Manichean Turkic Pothi- Book, Altorientalische Forschımgen IX, s. 168; 14. Berlin 1982.
2

1

W. Bang - A. von Gabaiıı, Türkische Turfan

Textc III, T III D 260, 15

Riickseite, s. 186; 14. Berlin 1930. Reşit Rahmeti Arat, Eski Tiirk Şiiri, Mani Muhitinde Yazılan Şiirler, Büyük İlahi (Mani için). Metin 7, s. 38; 29, Ankara 1965.
4

Larry V. Clark, The Manichean

Turkic Pothi-Book,

D 260, 15 [U 82],

>

verso [= TT III. I 1-15] iki, s. 168; 14. AOF IX, s. 168; 14. Berlin 1982. Larry V. Clark, The Manichean Turkic Pothi-Book, Translation, s. 180; 14, AOF IX, Berlin 1982.
Sir Geıard Clauson, An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth Century

h

Turkish, s. 434a, Oxford 1972.

182

Zekine Özertural

eylemi olma olasılığının mümkün olduğunu, yani tu- ile to- eyleminin aynı kökten geldiğini ve /o/ ile okunması gerektiğini belirtmektedir7. Ayrıca Clauson, Tunyukuk Yazıtı'ndaki kögmanyolı bir armiş tumış teyin eşidip "Kögmen yolı bir imiş (o da) kapanmış diye işitip"8 cümlesini (there is only one road över the Kögmen Mountains and) toınış teyen eşidip "I lıave lıeard that it is blocked"şeklinde okumakta ve anlamlandırmaktadır. Yine TT IH'te geçen cümleyi tamu yolın totunguz "You lıave blocked tlıe road to lıell" olarak vermekte ve tookumayı tercih etmektedir. DTvânu luğati't-Turk'ten ve Kutadgu Bilig'deıı verdiği örnekleri de to- olarak düzeltmek istemektedir. Talat Tekin, Tunyukuk Yazıtı'ndaki cümleyi tumiş leyin eşidip şeklinde okumaktadır. Ayrıca aynı yazıtta tu- eyleminden -g ile yapılmış bir ad olan tug "engel" sözcüğü geçmektedir9. Drevnetyurkskiy Slovar"da ise bu sözcüğe tu- şeklinde /u/ ile yer verilmiştir10. Eski Tiirkçenin sözvarlığı üzerine yapılmış en son çalışına olan Old Turkic Word Formation adlı eserde bu eylem Marcel Erdal'ca to- olarak alınmakta ve to-d-, to-k, to-l-, to-n- ve to.y- sözcüklerinin hepsinin aynı kökten geldiği yani köktaş oldukları söylenmektedir". Marcel Erdal tu- eyleminin -77-li edilgen biçimini de ton- "to be blocked, to be closed up" olarak vermiş ve sözcüğün kökü için to-d- eylemine bakılması gerektiğini belirtmiştir12. Ayrıca
bu eylemle ilgili olarak köküz tomar (Heilk II 2, 29), tamu yolı tondı baklandi (Maitr H XVI 4a8), alkun üç yavlak yolnur\ kapıgı tonzun

Clauson, a. g. e. Talat Tekin, Tıınyııkıık Yazıtı, I Doğu Yüzü, 23. satır, s. 10-11, Ankara 1994. '' Talat Tekin, Tunyukuk Yazıtı, I Kuzey Yüzü, 26. satır, s. 12-13, Ankara 1994. 111 V.M. Nadelyev. D.M. Nasilov, E.R. Tenişev, A.M.Şçerbak, Drevnetyurkskiy SI ovar', s. 584a, Leningrad 1969.
8
11

7

Marcel Erdal. Olcl Turkic Word Formation, A Functional Approach to the

Lexicon, Cilt II, s. 643, Wiesbaden 1991. 12 a. g. e., s. 620. '"' Marcel Erdal bu sözcüğü alko okumaktadır, a. g. e., s. 620. Alıntılanan metinlerde yazıçevrimi işaretleri ile okuyuşlar tek bir biçimde toplanmıştır, kısacası kapalı e için e, açık e için a, geniz n'leri için de 7 harfleri tercih 7 edilmiştir. Bunların dışında ilk hece dışındaki geniş-yuvarlak o/ö ünlülü okuyuşlar değiştirilerek u/ü ile okunmuşlardır, alko yerine alkıı gibi.

Eski Türkçe tu- "kapamak" Eylemi Üzerine

183

büklümün (BT XIII 46, 24), tıdıglıg tuman tonmakı tarıkar (aynı yer 18,3), kök tondı "The Sky was overcast" DLT örneklerini vermektedir. Bu eylemin Eski Tlirkçeden itibaren görülen şekillerine ve geçtiği yerlere kısaca değinmek gerekirse, Tunyukuk Yazıtı'nda Kögman yolı bir arnıiş tuımş "Kögmen yolı bir imiş kapanmış", yantakı tug abirü bardanız "yandaki engeli dolanarak gittik" cümlelerinde tu- ve tug biçimleri görülmektedir. Uygur metinlerinden Altun Yaruk'ta ontm sırjarkı ulıışlarıg bir yma kodmatın tüzii tüketi barçanı toşguru t uyu örte yarlıkayurlar4, Türkische Turfan Texte IH'te tamu yolın tutunguz cümlesinde geçmektedir. Orta Türkçe dönemine ait eserlerden DTvânu Luğati't-Turk'te de tu- eylemi ve ondan türemiş sözcükler görülmektedir: tu"kapatmak, tıkamak": ol ağzın lııdı "o ağzını kapattı"", tun"kapanmak, tıkanmak, bulutlanmak": kök tundı "gök kapandı, bulutlandı", kapuğ tundı "kapı kapandı" 16 , tuntur- "kapatmak, örtmek": ot anırj közin tunturdı "ilaç onun gözünü kapattı" 17 , tunğu "sağır" 1 8 . Eylem tunğu sözcüğünde sağır anlamına kulağın kapanması anlamından geçmiş olmalıdır. Yine bu döneme ait eserlerden Kutadgu Bilig'de de tu- ve türevleri görülmektedir, tu- eyleminin burada "kapatmak, tıkamak" anlamının yanı sıra "kaplamak" anlamı da bulunmaktadır. Eylemin KB'de geçen biçimleri ve örnekleri şunlardır: tu- "kapatmak, tıkamak, kaplamak": Yadar erdemin barça halkka ayur açmaz tuyur. / Münin körse kizler til

Ceval Kaya, Uygurca Altun Yanık, VIII. Tegzinç, 500 (VIII 2b; 8-10), s. 275, Ankara 1994. 15 Besim Atalay, Divanii Lügat-it-Türk Tercümesi, Cilt III , s. 247, Ankara 1941. 16 a. g. e.. Cilt II , s. 27, Ankara 1940. 17 a. g. e., Cilt II, s. 176, Ankara 1940. 18 a. g. e.. Cilt III, s. 368, Ankara 1941 ve Cilt IV, Dizin, Ankara 1943.

14

184

Zekine Özetural

"Onun erdemini herkese söyler ve yayarlar; kusurunu görürlerse ağızlarını açmazlar kapatırlar (gizlerler)." (3412. beyit)19.
faiz ördek kuğu kıl kah kığ tııdı / Kakılayu kaynar yokaru kodı.

"Kaz, ördek, kuğu. kıl kuyruk göğü kapladı; bağrışarak aşağı yukarı kaynarlar" (72. beyit)20.
Koyu Iful bayatka inansa turup / Bela kadğıı Ifapğm özirje tııdı.

"Hangi kul tanrıya inanırsa, kendisine bela ve kaygı kapılarını kapamış olur" (1272. beyit)21.
Yaşıkyirke indiyiizin kizledi /Kararıp tumak tozdı dünya tııdı.

"Güneş yere indi, yüzünü gizledi; dünyayı kara bir duman kapladı" (5028. beyit)22.
Halal yitti barça harcını iistedi / Harcını yig/i könglin karcı kir tııdı.

"Helâl tamamen ortadan kalktı, harâm çoğaldı; haıâm yiyenin gönlü kara kirle kaplandı" (6457. beyit)2'.
T il ing tıd boğuz yığ ııdııııa ükiiş / Közi'tng yum kulcık tu bir hiçin tura.

" Dilini tut, boğazına hakim ol, çok uyuma, gözünü yum, kulağını tıka ve böylece huzur içinde yaşa" (6643. beyit)24. tun- "kapanmak, bulutlanmak, sönmek":
İnigli ağar ol ağığlı iner / Yaruğlı tunar ol yorığlı tmar.

"İnen yükselir, yükselen iner; parlayan söner ve yürüyen durur" (1049. beyit)25.
'' Reşit Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig I Metin, s. 343, Ankara 1947. Reşit Rahmeti Arat. Kııdadgıı Bilig II Çeviri, Ankara 1959. Kemal Eraslan. Osman F. Sertkaya, Nuri Yüce, Kııtadgu Bilig III İndeks, İstanbul 1979. 20 a. g. e., s. 24. 21 a. g. e., s. 144. 2 " a. g. e., s. 502. 23 a. g. e., s. 637. 24 a. g. e., s. 654. 25 a. g. e., s. 122.

Eski Türkçe tu- "kapamak" Eylemi Üzerine Çıkardı bitig birdi elgin sunup tunup. /

185

Bitig aldı odğurmuş açtı

"Çıkarıp mektubu sundu; Odğurmış aldı biraz düşünceli mektubu açtı" (3472. beyit)26. tuyu "sağır":
Ağın bolsa yaltjuk bilir hem bilig / Tuıju bolsa tegmez biligke elig.

"İnsan dilsiz de olsa bilgili olabilir; fakat sağır olursa, bilgiyi elde edemez" (1016. beyit)27. Kıpçak dönemine ait bir eser olan Kitabu'l -İdrak ii-lisânu'lEtrak'ta da tu- "kapamak, örtmek" eyleminden türemiş tutuq "örtü" sözcüğü görülmektedir28. Latin harfleriyle yazılmış olan Codex Cumanicus adlı eserde de tu- eylemi "verstopfen, knöten" yani "1. (Delikleri) tıkamak, kapamak 2. (yolları) kapa(t)mak; düğüm, boğum" anlamıyla yer almaktadır29. Sözcüğün Codex Cumanicus'ta tu- şeklinde /w/ile okunması önemlidir. Bu eylemin Türkçenin tarihî dönemlerinde geçen biçimlerini görmek., amacıyla örneklerini bu şekilde verdikten sonra asıl söylemek istediğim şudur, Clauson ve Marcel Erdal'ın ET tu"kapamak, tıkamak" ve OT'de anlam değişikliğiyle tu- "kapamak, tıkamak, kaplamak, örtmek" eylemini to-d-, to-kve to-l- ın kökü olan *to- "doymak"30 eylemi ile aynı kökten getirmeleri ve /o/ ile okumaları, yine Marcel Erdal'ın tun- eylemini to-n- "kapanmak, tıkanmak" şeklinde to-d-, to-l-, to-k, to-ş- sözcükleri ile birlikte alması doğrıı değildir. Burada iki farklı eylemle karşı karşıyayız. Bunlardan birisi to-d-, to-l- ve to-k sözcüklerinin kökü olan farazi bir *to- "doymak" eylemidir, diğeri ise tu- "kapamak, tıkamak" eylemidir. Bu görüşü öne sürmemizin nedeni ET'deki tu- eyleminin bugünkü Çağdaş Türk Dillerinde, Anadolu Ağızlarında ve hatta Türkiye Türkçesinde /u/'lu biçimde yaşıyor olmasıdır. Bugün Türk
26

a. g. e., s. 348. a. g. e., s. 119. 28 Ahmet Caferoğlu, Kitâb al- İdrâk li-lisân al-Atrâk, s. 108, İstanbul 1931. 29 K. Gronbech, Komanisches VVörterbuch, Türkischer Wortindex zu Codex Cumanicus, s. 252, Kopenhagen 1942. '" Talat Tekin, Orhon Tiirkçesi Grameri, s. 255, Ankara 2000.
27

186

Zekine Özertural

dillerinde ve Anadolu ağızlarında tu- eyleminin -n- edilgenlik eki almış tun- biçimi ve tun- dan türemiş birçbk sözcük bulunmaktadır. Bu sözcükler bu konuda tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıktır. ET tu- "kapamak, tıkamak" eyleminin Türk dillerinde yaşayan
OI

biçimleri şöyledir: Tuvacada: dun- "tıkanmak" ; dunuk "sağır" sözcükleri bulunmaktadır. Hakasçada: tun- "sağır olmak" 33 ; tunux "sağır" 34 ; tuyux "kapalı, tıkalı" 35 sözcükleri bulnmaktadır. Tatarcada: ton- "sağır olmak, sağırlaşmak"36 < tunsözcüğünde yaşamaktadır. Bilindiği gibi Tatarca Genel Türkçe u sesini o'ya geliştirmektedir. Kırgızcada: tun- "sağırlaşmak"37, tunar- "1.kararmak, karanlık olmak, karanlık basmak. 2. kör olmak" 38 ; tumçula- "tıkamak, kapatmak" 39 ; tundur- "sağırlaştırmak"40; tuncura- "kederli ve düşünceli olmak" 41 sözcükleri bulunmaktadır, tuncura-'da içine kapanmak, karamsar olmak anlamından kederli olmak, üzgün olmak anlamına geçmiş olmalıdır. Kazakçada: tuncıra- "üzgün bakmak; bulutlanmak (hava \ için)" 42 sözcüğü bulunmaktadır.

E.R. Tenişev, Tuvinsko - Russkiy Slovar', s. 183b, Moskva 1968. a. g. e., s. 183b. 33 N.A. Baskakov, A.İ. İnkijekova-Grekul, Hakassko-Russkiy Slovar', s. 239b, Moskva 1953. 34 a.g. e., s. 239b. 35 a. g. e., s. 241b. 36 O.V. Glovkina, M.M. Osmanov, N.T. Denisova, Tatarsko-Russkiy Slovar', s. 545b, Moskva 1966. 37 K.K. Yudahin, Kırgız Sözlüğü, s. 759-760, cilt 2, Ankara 1998. 38 a. g. e., s. 760. 39 a. g. e., s. 759. 40 a. g. e., s. 760. 41 a. g. e., s. 760. 42 . Hasan Oraltay, Nuri Yüce, Saadet Pınar, Kazak Türkçesi Sözlüğü, s. 278, İstanbul 1984.
32

31

Eski Türkçe tu- "kapamak" Eylemi Üzerine

187

Kumukçada: tunçuk'"bunalmak, nefesi kesilmek, boğulmak"43; tunçuk' "boğucu, bunaltıcı"44 sözcükleri görülmektedir. Yeni Uygurcada: tuğan "bend"45; t uma "bend, su bendi"46; tunçuff- "nefesi kesilmek, bunalmak, boğulmak"47; tunçufçuş "nefesi kesilme, bunalma, boğulma"48 sözcükleri vardır. Karaycanın Tröki ağzında: tudjur- " kesmek, kapamak, kapatmak"49 ve tudjurul- "çevrelemek, etrafını çevirmek, kapamak, kapatmak"50 sözcükleri bulunmaktadır.
/

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere Clauson ve Erdal'ın düşündüğü gibi bu eylem to- eylemi ile aynı kökten gelseydi bugün /u/'lu biçimleri görülmezdi. Bu nedenle to- eyleminden farklı bir eylem olduğu ortadadır. Tunyukuk Yazıtı'nda tug sözcüğü ile ilgili açıklamasında Talat Tekin de bu konuya değinmekte, Clauson'un tu- "kapamak, tıkamak, engel olmak" eylemini tod- ve tol- ile köktaş sayarak /o/ ile yazmasının yanlış olduğuna değinmektedir. Çünkü bu eylemin -n ekli edilgen gövdesi Türk dillerinde tun-, dun- biçimlerinde yaşamaktadır demektedir51. Ayrıca bir yazısında da M. Erdal'ın ton- okuyuşunun doğru olmadığını, çünkü bu eylemin bugün /u/ ile görüldüğünü belirterek Tuvaca, Hakasça ve Tatarcadaki örneklerine yer vermekte ve Clauson'daki to"to close, block" okuyuşunun da düzeltilmesi gerektiğini söylemektedir. ET tuman "duman, sis" sözcüğü de Erdal'ın görüşüne aykırı olarak tu- eylem kökünden türemiş olabilir demektedir52.
43

Z.Z. Bammatov, Kumıksko - Russkiy Slovar', s. 322, Moskva 1969. a. g. e., s. 322. 45 Emir Necipoviç Necip, Yeni Uygur Türkçesi Sözlüğü, (Çev.: İklil Kurban), s. 425b, Ankara 1995. 46 a. g. e., s. 426b. 47 a. g. e., s. 426b. 48 a. g. e., s. 426b. 49 N.A. Baskakov, A. Zajaczkovvski, S.M. Szapszala, Karaimsko - Russko Pol'skiySlovar', s. 544, Moskva 1974. 50 a. g. e., s. 544. 51 Talat Tekin, Tunyukuk Yazıtı, Açıklamalar 26.3, s. 41, Ankara 1991. 52 Talat Tekin, "Old Turkic Word Formation Üzerine Notlar", Dilbilim Araştırmaları 1993, s. 201-208, Ankara 1993.
44

188

Zekine Özertural

Daha önce Gerhard Doerfer de Radloffun sözlüğüne dayanarak Teleütçede lam- "gözlerini kapamak, batmak, düşünceli olmak" eyleminin bulunduğunu, Sagayca ve Koybalcada tumay "karanlık" sözcüğünün bulunduğunu tuman'ın da bunlarla yakın anlamlı olduğunu söylemiştir. Doerfer tuman "duman, sis", tumlı"soğumak", tumlığ — tumluğ "soğuk" ve tumagıı "üşütme, soğuk algınlığı" sözcüklerinin temelinin tum- - turna- "örtmek, sarmak, büriimek" eylemine dayandığını belirtmektedir 33 . Talat Tekin ve Doerfer tuman "duman, sis" sözcüğünün tueylem kökünden türemiş olabileceği konusunda haklıdırlar. Çünkü bugün Anadolu ağızlarında tu- "kapamak, tıkamak, kaplamak, örtmek" eyleminden ve eylemin edilgen biçimi olan tun-'dan türemiş bir çok sözcük bulunmaktadır. ET. tu- eyleminin Anadolu Ağızlarında anlam değişikliklerine uğrayarak yaşayan biçimleri ise şunlardır (örnekler Derleme Sözlüğü'ne göredir): Derleme Sözlüğü'nde yer alanlar: dudu (I): Başa bağlanan yemeni, örtü (Ağızboğaz- EreğliKoııya). Bu sözcük tu- eyleminin "örtmek" anlamından "örtü" anlamına geçmiş olmalıdır. dudulan-: örtünmek (Anbardudulandım cümlesinde. Ereğli-Konya): Baş örtümü

duncuk-: 1. sıkılmak, bunalmak (Çerkeş-Çankırı, ÇarşambaSamsun, Bayadı-Ordu, Koyulhisar-Siverek, Bor-Niğde, Adana, Tarsus-İçel). 2. utanmak (Çarşamba). 3. tıkanmak, nefes alamamak (Ulubey-Ordu, Mesudiye-fiebinkarahisar-Giresun, ÇarşambaSamsun, Koyulhisar-Siverek, Bor-Niğde). Bu eylemin Silifke-İçel yöresinde dumcukmak biçimi de görülmektedir. dundu: Havanın sıcak ve durgun olması (Ceyhan-Adana). dungun: üzgün, Pınarbaşı-Kayseri). dun-: kederlenmek Pınarbaşı- Kayseri).
53

düşünceli düşünmek

(Avşar

Aşireti,

Pazarören, Pazarören,

(Avşar Aşireti,

Gerhard Doerfer, Türkische und Mongolische Elemente im Neupersisehen, Ciltli, s. 568, Wiesbaden 1965.

Eski Türkçe tu- "kapamak" Eylemi Üzerine

189

dunuk: donuk, mat, bulanıkça (İğdır, Çivril, Sarayköy köyleriDenizli, Bozan, Tokat, Sivrihisar- Eskişehir, İğneciler, Mudurnu, Tokat, Merzifon, Amasya, Refahiye ve Çevresi -Erzincan, Boğazlıyan-Yozgat, Pınarbaşı köyleri-Kayseri, Bor-Niğde, Güzelsu, Akseki-Antep34 dun-, dungun, ve dunuk sözcükleri ile ilgili olarak Semih Tezcan da "tun- 'kapanmak, bulutlanmak, sönmek' verilerinden tunup 3472'yi Arat 'düşünceli olmak' ile karşılamıştır, bu uygundur, krş. R. III 1439 Çağ. tun- 'nachsinnen, nachdenken ', DS 1604 dun'kederlenmek, düşünmek', dungun 'iizgün, düşünceli', DS 1632 düntip diişün- 'etraflıca düşünmek'. Öteki veri tunar 1049 da 'donuklaşır' anlamındadır açıklamasını yapmıştır. tum: İki tarla arasına toprak, taş vb. şeylerle yapılan sınır (Piitürge-Malatya, Divriği ve çevresi-Sivas). tum: arı kovanının kapağı (Glineyce-Rize). tum: Körebe oyununda gözleri yumarak duvara dayanmak (Kilis-Gaziantep, Yozgat, Kerkük). Bu sözcük Doerfer'in sözünü ettiği tum- "gözlerini yummak, gözlerini kapamak" eyleminin adlaşmış biçimidir, tuman sözcüğü de tu-m- eyleminden türemiş olmalıdır, duman da göğü kapladığı, örttüğü için tu- eyleminden gelme olasılığı yüksektir. tuncu-: kapalı yerin havası bozulmk (Bodrum-Muğla): Bu
odanın havası tımcumuş cümlesinde.

tundur-:

Buğulandırmak

(Bozburun,

Marmaris-Muğla):

Nefesiyle aynayı tündürdü cümlesinde.

tunuk: 1. parlak olmayan, mat, donuk (Bozdoğan-Aydın, Ödemiş-İzmir, Alaşehir-Manisa, Yatağan ve köyleri, Miias-Muğla, '''Lüleburgaz-KırklareluŞumnu-Bulgaristan). 2. puslu, kapalı hava (Ören-Fethiye, Milas-Mıığla).
Derleme Süzliiğii. Cilt IV: D, Tiirk Dil Kurumu Yayınları Sayı 211/10, s. 1595a ve ötesi, Ankara 1969. 55 Semih Tezcan, "Kutadgu Bilig Dizini Üzerine", TTK - Belleten, Cilt XLV/2, Nisan 1981, s. 65, Ankara 1981. 56 Derleme Sözlüğü. Cilt X- S-T, Türk Dil Kurumu Yayınları, Sayı 211/10, Ankara 1978.
54

190

Zekine Özertural

Yeni Tarama Sözlüğü'nde görülenler: tuncukdur-: Nefes aldırmamak, nefesini kesmek, bunaltmak. tuncuk-: havasızlıktan bunalmak. tunujt: kederli57. dunuk-: Güneş tutulmak58. Anadolu Ağızlarında yaşayan sözcükler tu- eyleminin to-'tan ayrı düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. Ayrıca tuman sözcüğünden başka tu- eyleminden türeyen başka sözcükler de vardır. Bunlardan biri, Eski Uygur metinlerinde ada tuda ikilemesinde geçen tuda "engel, tehlike" sözcüğüdür. Bu sözcük tu- "kapamak, tıkamak" eyleminden59-^- eki ile tu-d- biçimine oradan da ulaç eki -a/-a- ile tu-d-a biçimine geçmiştir. Bu sözcük hakkında Hamilton da aynı görüştedir60, tuş- "karşılaşmak, rastlaşmak" eyleminin de bu kökten türediğini düşünebiliriz. İki kişi karşılaşınca birbirlerinin yolunu kapatırlar yada yolunu keserler, tuş- da tu- "kapamak, tıkamak" eylemine iştaş çatı eki -ş- getirilerek oluşturulmuş bir eylem olup61 Türkmencede düş- "karşılaşmak, rastgelmek" biçiminde görülmektedir62. Bu da Ana Türkçede eylemin ünlüsünün uzun olduğunu gösterir63.
57

Cem Dilçin, Yeni Tarama Sözlüğü, s. 212, Ankara 1983. a. g. e., s. 73. 59 Tıpkı to- eylemine -d- pekiştirme eki getirilerek to-d- yapıldığı gibi tueylemine de aynı -d- eki getirilerek tu-d- biçimi yapılmış olmalıdır. 60 James Russell Hamilton, Budacı İyi ve Kötü Kalpli Prens Masalının Uygurcası, (Çev.: Ece Korkut- İsmet Birkan), s. 226b, Ankara 1998. 61 bk. Hamilton, a. g. e., s. 227b. 62 Talat Tekin, Türk Dillerinde Birincil Uzun Ünlüler, s. 73 ve 180, Ankara 1995 ve Talat Tekin-Mehmet Ölmez-Emine Ceylan-Zuhal Ölmez-Süer Eker, Türkmence - Türkçe Sözlük, s. 179a, Ankara 1995. 63 Son olarak GT tut- ve tur- eylemlerinin de tu- ile ilişkili olup olmadığını sorabiliriz. Türkçede tu-t- "tutmak, yakalamak, durdurmak ve tu-r- "durmak, kımıldamamak" eylemleri olduğuna göre bir *tu- kökü düşünülebilir. Bu kökten-/- ettirgenlik eki ile tu-t- ve eylemden eylem yapma eki olan -r- ile tu-r- biçimleri türemiş olmalıdır, tut- ve tur- eyleminin aynı kökten geldiği konusunda emin olmamakla birlikte Hamilton da aynı görüştedir ancak *tueylemi hakkında bir açıklama yapmamıştır (Hamilton, a. g. e., s. 228a). Bu
58

Eski Türkçe tu- "kapamak" Eylemi Üzerine

191

Sonuç olarak yukarıdaki veriler nedeniyle ET tu- "kapamak, tıkamak" eylemi to-d- eylemi ile aynı kökten olamaz. Dolayısıyla Clauson ve Erdal'ın bu eylemi to- ile köktaş olarak düşünmeleri ve
*tu- eylemi ET tu- "kapamak, tıkamak" eylemi olabilir mi diye düşünebiliriz. Çünkü tut- eyleminin de "kapatmak, tıkamak" anlamı görülmektedir. Kıpçak dönemine ait bir eser olan Gülistan Tercümesi'nde fut- "sokmak, tıkamak, kapatmak" (Mustafa Özkan, Gülistan Tercümesi, s. 453, Ankara 1993) sözcüğü bulunmaktadır. Bu eserde geçen: Bir mescidde bir mü'ezzin varidi, her vakt ki ezân okısa halk kulaklarına barm ak (utarlardı...(49a-15) (Mustafa Özkan, a. g. e., s. 193) "Bir mescitte ezan okuyan bir kişi vardı, ne zaman ezan okusa halk kulaklarına parmaklarını kapatırdı (parmaklarını tıkardı)" cümlesinde sözcüğün anlamı açık bir şekilde görülmektedir. Yine aynı eserde (utul- "kapanmak" (Mustafa Özkan, a. g. e., s. 454) sözcüğü bulunmaktadır. Murâdumca bir kaç nefes ürem diridüm. diriğ ki nefes yolı (utuldı (Mustafa Özkan, a. g. e., s. 205) "Gönlümce bir kaç nefes üfleyeyim derdim, yazık ki nefes yolu kapandı" cümlesinde geçmektedir. tut- eyleminin bu anlamı ile görüldüğü tek yer Kıpçak Türkçesi değildir, Azeri Türkçesinde de tut-'ın "kapamak, örtmek, eli veya başka bir şeyle görünmez hale getirmek, saklamak" anlamı bulunmaktadır (Seyfettin Altaylı, Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü, cilt II, İstanbul 1994, s. 1156b). Eylem Türkçede de tut- "kapanmak, tıkanmak" anlamıyla görülür. Sözcüğün Yeni Tarama Sözlüğü'nde yer alan örnekleri şunlardır: tut-: |dut-|: 5. kaplamak. 7. kapamak, seddetmek.9. Alıkoymak, gitmeğe bırakmamak, engel olmak. ^utuk (I): perde, peçe, yaşmak, duvak, örtü (Cem Dilçin, Yeni Tarama Sözlüğü, s. 215, Ankara 1983). tu|uk (II): kapalı, örtülü (Cem Dilçin, a. g. e., 215). dutul-|{utul-|: 2. durdurulmak, 3. donuklaşmak, kararmak, sıkılmak. 7. kapanmak, kapatılmak, tıkanmak (Cem Dilçin, a. g. e., s. 74). Ayrıca tut- eylemi "kapamak, tıkamak, kesmek" anlamıyla bugün Türkçede: Eşkiya yolları tuttu "Eşkiya yolları kapadı, eşkiya yolları kesti" cümlesinde de bu anlam görülmektedir ancak buradaki anlam mecazi olabilir, tu- eylemi çeşitli Türk dilleri ve Anadolu ağızlarındaki örneklerinden de anlaşıldığı üzere anlam değişikliğine uğrayarak "kapamak, tıkamak" anlamından "çevrelemek, etrafını çevirmek" ve "alıkoymak, engel olmak, gitmesine izin vermemek" anlamından "tutmak, durdurmak yakalamak" anlamına geçmiş olabilir.

192

Zekine Özertural

/o/'lıı okumaları doğru değildir, to- "doymak" ve tu- "kapamak" eylemleri iki farklı eylemdir. Bugünkü Türk dillerinde, Anadolu Ağızlarında ve Türkçede tu- eylemi /u/'lu biçimde yaşamaktadır. Ayrıca bu eylem kökünden türediği düşünülen tuman "duman, sis", tuş- "karşılaşmak", tuda "engel, tehlike" ve belki de tut- "tutmak" sözcüklerinin tu- eylemi ile yakından ilişkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle Clauson ve M. Erdal'ın eserlerinde to- olarak alınan bu sözcüğün tu- şeklinde düzeltilmesi ve to- eyleminden ayrı olarak incelenmesi yerinde olacaktır. Bugün Türk dillerinde yaşayan u'lu biçimler to- "doymak" eyleminin yanısıra, tu- "kapamak" eyleminin varlığını kanıtlar niteliktedir.

-DUK Eki Ve Divânü Lûgati't Türk'te -DUK Ekli Görülen Geçmiş Zaman Çekimi
Mehmet Vefa Nalbant*
"Ekler, dil denen canlı organizmanın bir parçası olarak zaman içinde fonetik ve semantik değişmeye uğrayabilirler. Genellikle kalıplaşma ve kullanılış özelliği ile ortaya çıkan semantik değişmeler, dilin ifade imkânlarını genişletir. Geniş bir coğrafyada çok sayıda insan tarafından konuşulan dillerde, bu hadiseler daha yaygındır. Türkçede de eklerdeki semantik değişmelerin sayısız örneklerini görüyoruz. Meselâ, Eski Türkçenin gelecek zaman eki " -ga / -ge", Batı Türkçesinde hem fonetik yapısını değiştirmiş hem de gelecek zaman, geniş zaman, istek, emir bildiren çok fonksiyonlu bir ek hâline gelmiştir." 1 Timurtaş'm üzerinde durup örnek verdiği - g a / -ge eki gibi DUK eki de Türkçenin gelişim süreci içinde farklı işlevlerde kullanılmıştır. Türkçenin ilk dönem eserlerinden başlamak üzere yazılı tüm metinlerde kolaylıkla tespit edebildiğimiz bu ekin menşei nedir? Eski Türkçe döneminden itibaren bu ek tarihî lehçelerde nasıl bir gelişme seyri izlemiştir? -DUK eki bir fiil çekim eki olarak sadece 1. çoğul şahıs ekinin çekiminde mi kullanılmıştır yoksa bu ek yapısında bulunan ok edatının etkisiyle bütün şahıslar için kullanılan zaman eki + edat görünümündeki bir ek midir? Bütün bu sorulara cevap verebilmek için önce bu ekin menşei konusunda yapılan değerlendirmeleri gözden geçirmek gerekmektedir.Bu ekin menşei konusunda bilim adamları farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu bilim adamlarından Brockelmann DUK ekini menşe olarak - t fiilden isim yapma eki ile uk edatının birleşmesine bağlarken 2 , Ramsted ve Kotvvitcz ise - D U K ekini *. AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Araştırma Görevlisi 1 Timurtaş, Faruk Kadri, Eski Türkiye Türkçesi, İstanbul Üniversitesi Yay., 2. baskı, İst. 1981, s. 126-128
~ Brockelmann, C.; Osttiirkısche Grammatik Sprachen Mittelasıens, Leiden, 1954, s.261 Der Islamischen Litteratur-

194

A

M. Vefa Nalbant

Moğolcadaki dag, Tunguzcada dig şekillerine dayandırmaktadırlar. Ramsted ekin sonunda görülen / k / f o n e m i n i DUK şeklinden getirir ve bu şeklin eski bir çokluk eki olduğundan söz eder. Ramsted bu açıklamalarının yanında / k / foneminin - s A K (şart), -DUK ( geçmiş zaman) ve - y u k (emir) şekillerinde bulunduğuna da dikkat çeker. 3 Türkçedeki eklerin bitişim teorisine göre belirli bazı kelimelerden kısalma yoluyla oluştuklarını ileri sürüp, bu teori ışığında ekleri tahlil eden Kuznetsov, görülen geçmiş zaman ekleri DI ve - D U k eklerini tüke- fiiline dayandırmakta ve - D I ekinin - D U k ekinden geliştiğine inanmaktadır. Kuznetsov'un bu iki ek için yaptığı etimoloji şöyledir: tüke- >tük>tı,4 -DUK ekinin menşei ile ilgili olarak yapılmış dikkat çekici açıklamalardan biri de Şinasi Tekin'e aittir. Tekin - m a olumsuzluk eki ve - D U K eki ile ilgili olarak kaleme aldığı yazısında bu eklerin kökenini Toharcaya dayandınnaktadır. Tekin'e göre - D U K eki Toharcadaki " ma te ok" biçiminden -maduk biçimine gelmiştir. Tekin'e göre ma te ok şekli, Eski Türk yazı dili teşekkül etmeden çok önce -ma-tı ok biçimine gelişmiş ve daha sonra sondaki ok pekiştirme edatı ekleşerek -maduk şekline girmiştir. Eski Türkçe döneminde - m a olumsuzluk edatı olarak tamamıyla benimsenince maduk ekinden - d u k müstakil bir ekmiş gibi tabii olarak ayrılmış ve olumlu fiil köklerine getirilerek bildiğimiz - D U K eki ortaya çıkmıştır. 5 -DUK ekinin kökeni ile ilgili bu görüşlerin ışığında ekin Eski Türkçeden başlamak üzere tarihî lehçelerdeki durumuna bakmak gerekmektedir: Eski Türkçede fiil çekimini kuran bazı eklerin daima şekil ve zaman, bazılarının ise hem isim-fıil eki hem de şekil ve zaman eki olarak kullanıldığı görülmektedir (-DI, -Ayin, -Ar, -sAr vb.). Bazı
Râsânen, M.; Materialien zur Morphologie der Türkischen Sprachen;

Helsinki; 1957, s. 202-203 4 Daha fazla bilgi için bkz: Kuznetsov, İ. Petro; "Türkiye Türkçesinin MorfoEtimolojisine Dair", TDA Y-Belleten, 1995, s. 193-262 3 Daha fazla bilgi için bkz: Tekin Şinasi; İştikakçının Köşesi, Türk Dilinde
Kelimelerin ve Eklerin Hayatı Üzerine Denemeler, Simurg, 2001, s.43-58

-DUK Eki ve Divânü Lügati't-Türk'te -DUK Ekli Görülen Geçmiş Zaman Çekimi

195

isim fiil eklerinin daha Eski Türkçe devresinde şekil ve zaman eki durumuna geçmelerinin sebepleri şunlardır: 1. İsim-fıil eklerinin hareket ifadesi taşıması 2. İsim fiil eklerinin zaman ifadesi taşıması. 6 Kemal Eraslan geçmiş zaman ifadesi taşıyan, Türkçenin umumî isim-fıil eklerinden biri olan-DUK ekinin daima isim fiil olarak kaldığım, ancak görülen geçmiş zaman fiil çekiminin çokluk 1. şahsına tesir ederek bu çekimi kendisine benzettiğini ifade etmiştir. 7 Ek Eski Türkçede sıfat, isim ve yüklem ismi teşkil etmiştir. 8 1 .sıfat olarak kullanılmıştır. Kut bulmaduk mi dik tınlıglar Öiire kisre işitmedük at 2. İsim olarak kullanılmıştır. Burhan kutına katığlantuklannta Tenri küç birtük üçün 3.Yüklem İsmi olarak kullanılmıştır. Sekiz oğuz tokuz tatar kalmaduk Karluk işine keJmedük Eski Türkçede kesin geçmiş zaman çekiminde - D U K şekline rastlanılmamaktadır. Bunun yerine DI + şahıs zamiri şeklindeki çekim şekli kullanılmıştır. Eski Türkçe dönemi eserlerinde bu zamanın çekimi şöyledir. 1. tekil şahıs {-DXm}, 2. tekil şahıs {-DXh ya da -DXg}, 3. tekil şahıs {-DI}, 1.çoğul şahıs {-DXmXz}, 2.çoğul şahıs {-DXnIzya da Dxglz} 3. çoğul şahıs {-DI}.9
6

Eraslan, Kemal; Eski Türkçede İsim-Fiiller, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul, 1980, s. 153 7 Eraslan, Kemal; age, s. 26 8 Gabain, A. Von; Eski Türkçenin Grameri, Çeviren: Mehmet Akalın; TDK Yay., Ankara, 1988, s.82 9 Daha fazla bilgi için bkz: Tekin, Talat; Orhun Türkçesi Grameri, Simurg Yay., Ankara, 2000, s. 182-185; Talat Tekin Kitabının ikincil son biçimler başlıklı bölümünde {-DOk} ekli geçmiş zaman ekinden bahsetmekte ve bu

196

M. Vefa Nalbant

-DUK eki Karahanlı Türkçesi sahasında çok işlek bir ek değildir. Bu ek bu dönem eserlerinde genellikle sıfat fiil eki olarak kullanılmıştır. Bu ekin fiil çekim eki olarak kullanımına sadece DLT'de rastlanılmıştır. (Ekin DLT'de fiil çekim eki olarak kullanılmasına ilişkin açıklamalar yazımızın ilerleyen bölümlerinde yer almaktadır.) Karahanlı Türkçesi dönemi eserlerinde - D i k ekinin ilk ünsüzü sedalılık- sedasızlık uyumuna uyar. İki ünlü arasında İki fonemi ise sedalılaşmaz: Mıımı men me emdi sana keldiikiim Menin kılkım erdi bıı körkittüküm (KB, 659) Karahanlı Türkçesi döneminde görülen geçmiş zaman çekimi (DLT'de görülen ve Oğuz grııbu lehçeleri için verilmiş - D U K ekli örnekler dışında) şu şekildedir: 1. tekil şahıs {-DXm}, 2. tekil şahıs {-DXn}, 3. tekil şahıs {-DI}, 1. çokluk şahıs {-DXmXz}, 2. çokluk şahıs {-Diniz}, 3. çokluk şahıs {-DIya da -DilAr}."' Harezm Türkçesi eserlerinde -DUK ile yapılan fiilden isim Rabguzi'de sık sık, Nehcii'l-Feradis'te ise seyrek görülür: saha ne machım boldı anın ııçtmahlığ erdiiki (NF 239:7), kıldukum işlemin tevili." Harezm Türkçesi eserlerinde görülen geçmiş zaman ekleri Karahanlı Türkçesi eserlerinde olduğu gibidir. Karahanlı Türkçesi ile Harezm Türkçesi arasında görülen geçmiş zamanın çekimindeki en önemli ayrılık Harezm Türkçesi eserlerinde 1. çokluk şahıs çekiminde DIıulz şeklinin yanında -DUK şeklinin kullanılmaya başlamasıdır. eki almış eylem adlarının (3.tekil ve çoğul kişide ) yüklem olarak kullanıldığını ifade etmektedir. Tekin bu ekin bir örnekte de 1. tekil kişi için kullanıldığını da söylemektedir, bkz. Tekin, Talat; s. 185
10

Hacıeminoğlu, Necmettin; Karahanlı

Tiirkçesi Grameri,

TDK Yay,

Ankara, 1996, s. 184-185. Ayrıca bkz: Mansuroğlu Mecdut; "Karahanlıca", Tarihi Türk Şiveleri, TKAE Yay., Ankara, 1979, s. 141-182 " Eckmann, Janos; "Harezm Türkçesi", Tarihi Türk Şiveleri, TKAE Yay., Ankara, 1979, s. 183-223

-DUK Eki ve Divânü Lûgati't-Türk'te -DUK Ekli Görülen Geçmiş Zaman Çekimi

197

Bugünkü Doğu şivelerinin kaynağı durumunda bulunan Çağatay Türkçesinde -DİK sıfat-fiil eki nadir kullanılmış, daha çok GAn sıfat-fiil eki ve bu ekle başka unsurların birleşmesiyle meydana gelen zarf-fıil ekleri tercih edilmiştir. -GAn sıfat-fiil eki de, -DİK sıfat-fiil eki gibi iyelik eki alır ve son çekim edatları ile kelime grubu meydana getirir.12 Çağatay Türkçesinde görülen geçmiş zaman ise kök ve gövde +d zaman işareti + iyelik eklerinden türemiş şahıs ekleri ile yapılır. Çağatay Türkçesinde bu zamanın çekimi şöyledir: Aldım /aldın/aldı Alduk/aldınız/aldılar13 Kıpçak Türkçesinde "bu ek geçmiş zaman sıfat-fıilidir. Zamanla görülen geçmiş zaman 1. şahıs çokluk şekliyle karışmıştır. Kıpçakça eserlerde sıfat-fiil olarak kullanılışına az rastlanılmaktadır. EH'da geçen -dükçe ve -dığından (< -dık-ı-n-da) şeklinde olanlar yazar tarafından, geçmiş zaman fiil şeklinin sonuna gelen -kçe ve ğında şekilleri olarak tasavvur edilmiştir."14 Keldükçe (EH, 153), kuyaş battığında kelge-men (EH, 153) vs. Kıpçak Türkçesinde görülen geçmiş zaman ise şu şekilde çekimlenmektedir: Tekil şahıslar: 1. şahıs -m (-men), 2.şahıs -n, 3. şahıs-dı
t

Çoğul şahıslar:/, şahıs -k, -k, (-ğ, -biz/-miz, -kler), 2. şahıs hız / -niz / -huz / -hiiz (-iıizler), 3. şahıs -lar/ -ler Aldım, aldın, aldı, aldık /alduk /çızdığ /, aldınız, aldılar15
Özkan, Nevzat; "-Dik Sıfat-fiil Ekinden Yapılmış Zarf-fıil Ekleri Ve Gagavuz Türkçesi'nde Bir Zarf Fiil Eki: -DıcAAn (An)", 3. Uluslar Arası Türk Dil Kurultayı, 1996, TDK Yay., Ankara, 1999, s.891-900 13 Eckmann, Janos; Çağatayca El Kitabı, Çeviren: Günay Karaağaç, İstanbul Üniversitesi Yay., İstanbul, 1988, s. 120 14 Karamanlıoğlu, Ali Fehmi: Kıpçak Türkçesi Grameri; TDK Yay., Ankara , 1994, s. 142 15 Karamanlıoğlu, Ali Fehmi; age, s. 120-122
12

198

M. Vefa Nalbant

Yukarıda da görüldüğü gibi - D U K eki, Eski Türkçe ve Karahanlı Türkçesinde (DLT hariç ) sadece sıfat fiil olarak bazı görevlerle kullanılmış görülen geçmiş zaman çekiminde kullanılmamıştır. Harezm Türkçesi eserlerinden başlamak üzere bu ek bir sıfat-fiil eki olarak I. çoğul şahıs görülen geçmiş zaman ekinin çekiminde kullanılmış ve gittikçe yaygınlaşmıştır. Genel değerlendirmesini yaptığımız bu ekin Karahanlı Türkçesi eserlerinden Divânü Lûgati't Türk'te farklı bir durumu vardır. Bu ek Divanda görülen geçmiş zaman eki olarak farklı bir özellik göstermektedir. Kaşgarlı Mahmut, kendi eserinde bu ek için bazı açıklamalarda bulunmuştur: "Çine varıncaya dek Uygur, Argu, Çiğil, Yağma, Toxsı gibi Türk boylarının büyük bir kısmı mazi sıygasının J ve ^ ile bağlı olmasında birleşmişlerdir. Bunlar mazi sıygasında bardı derler. Suvarlarla Kıpçaklardan bir takımları ile Oğuzlar onlardan ayrılmışlardır. Bunlar ^ yerine j lı yahut £ , yahut tok kelimelerde j , J li yahut ince ahenkli kelimelerde J getirirler. Bu

dilde müfret ve cemi sıygası bir olur, araları ayırt edilmez.
j lı kelimelerde ya kurduk denir. "O yay kurdu demektir". "Men ya kurduk'denir ki "Ben yay kurdum" demektir. Biz ya kurduk "Biz yay kurduk". £ lı kelimelerde ol süt sağduk denir. "O süt sağdı" demektir, yine böyle olar tağka ağduk denir ki"Onlar dağa ağdılar" demektir. Tok harfli kelimelerde ol anı urduk denir ki "O onu dövdü" demektir. Men munda turduk sözü de böyledir, "Ben burada kaldım." demektir. d li kelimelere örnek: "ol keldük, biz keldük, olar ewge kirdük' denir ki, "O geldi, Biz geldik, Onlar eve girdiler" demektir. Çekmeli (imaleli) kelimelerde "men anar tawar berdük", "Men yarmak terdiik" denir ki "Ben ona para verdim", " Ben para topladım" demektir. Gördüğün gibi burada müfretle cemi arası ayrılmamıştır.

-DUK Eki ve Divânü Lügati't-Türk'te -DUK Ekli Görülen Geçmiş Zaman Çekimi Oğuzların birçoğu birinci şahsın Türklerin bardım dedikleri yerde f yerine miifretle cemi arasını ayırmazlar, yalnız haber verilen mazi sıygasında birleşirler barduk kel dük demezler. 16

199

birinci sıygasında öbür 3 getirerek barduk derler; öbür Türklerle, kendisine ve "gitti", "geldi" yerine

Kaşgarlı'nm verdiği örneklerden, bir kısım Türk boylarının görülen geçmiş zaman çekimini farklı şekilde yaptıkları anlaşılmaktadır. Bu örneklerden hareketle - D U K ile çekimlenen şahıslar şöyle sıralanabilir. Tekil şahıslar:

1.şahıs: men ya kurduk /men munda turduk /men anar tawar berdük /men yarmak terdük
2.şahıs: Bu şahıs için örnek verilmemiştir.

3.şahıs: Ya kurduk/Ol süt sağduk /Olkeldük/Ol
Çoğul Şahıslar: 1 .şahıs: Biz ya kurduk / Biz ağduk / Biz keldük 2.şahıs: Bu şahıs için örnek verilmemiştir

anı urduk

3. şahıs: Olar tağka ağduk / Olar ewge kirdük
Kaşgarlı'nm verdiği bu örneklerden şu sonuçlar çıkmaktadır: 1. - D U k eki Oğuz grubu lehçelerine ait bir ektir. Fakat Kaşgarlı'nm geçmiş zaman için saymış olduğu özellikler , XI. yüzyıl sonrasına giren Oğuzca metinlerle hiçbir şekilde tanıklanmadığı için, Oğuzcanın XI. yüzyıldan sonraki gelişiminde, bu özelliklerin yazı dilini etkilemediği anlaşılmaktadır. 17 2. - D u k şekli Oğuz grubu lehçelerinin hemen hepsinde ve (II. Şahıslar hariç) bütün şahıslarla kullanılmıştır. Kaşgarlı'nm da ifade Kaşğarlı Mahmud; Divânü Lügati't -Türk, Çeviren: Besim Atalay, TDK Yay., Ankara, 1992, C 11, s. 60-61 17 Korkmaz, Zeynep; "Kaşgarlı Mahmud Ve Oğuz Türkçesi", Türk Dili Üzerine Araştırmalar, TDK Yay., Ankara, 1995, s. 241-253
16

200

M. Vefa Nalbant

ettiği gibi bu zamanın çekiminde yukarıda adı geçen Türk boyları teklik ve çokluğu ayırmazlar. Bu durum yazımızın başında ekle ilgili olarak verdiğimiz etimolojik tahlillerde yer alan ve -DUk ekinin yapısını oluşturan unsurlardan biri olan Ok edatının (-DI+ok) bir etkisi olarak değerlendirilebilir. Ekin bütün şahıslarla çekimlenmesi ve çekimde belirleyici olarak eklerin değil zamirlerin kullanılması da Ok edatının çekime bir etkisi olarak düşünülebilir. 18 3. Bu ek Oğuz grubu Türk lehçelerinde önce bütün şahıslarla kullanılmış fakat Harezm Türkçesi dönemi eserlerinden başlamak üzere görülen geçmiş zaman I. çoğul şahıs eki olarak genelleşmiştir. 4. Ok edatının Eski Türkçe'de birer zarf-fıil olarak da kullanılan ve yine Eski Türkçe'de şartın çekiminde DLT'den -DUK ile ilgili alınmış örneklerde olduğu gibi şahıs eki almayan ve şahsın zamirlerle belirlendiği -sa(Eski Türkçede -sAr) 1 9 ve yine Eski Türkçe'de aynı zamanda zarf -fiil olarak kullanılan - d ı ekine 20 -DUk ekinin bütün şahıslarda kullanılması ve yapısında bulunan ok edatı bu ekin oğuz grubu lehçelerinde şahıs fonksiyonunu yitirmiş ve edatlaşmış bir ek olma ihtimalini düşündürmektedir. Nitekim Türkçe'de şahıs eki olarak düşünülen bazı eklerin (Emir ikinci teklik şahıs eki -gıl )aslında birer edat oldukları bilim adamları tarafından ortaya konmuştur. Bu konuda bkz: Osman Fikri Sertkaya, "Bolsunğıl Tep Tediler", Uluslar Arası Tiirk Dili Kongresi, 1988, Bildiriler, TDK Yay., Ankara, 1996, s. 135-142 19 Görülen geçmiş zamanın I.çoğul şahsında -DUk ekinin ilk önce Harezm sahasında görülmesi gibi (DLT Hariç), şartın I.çoğul şahsında görülen sak'lı şekiller de ilk olarak Harezm sahası eserlerinde tespit edilmiştir. 20 Leylâ Karahan -dı / -di eklerinin bir zarf fiil olarak kullanıldığını ve hiçbir şahıs eki almadan, şahıs ve kip ifadesi taşımadan, içinde bulunduğu kelime vc kelime gnıbıınu cümlenin yüklemine bağladığını dile getirmektedir. Leyla Karahan Köktüıkçe ve Karahanlı sahasından bu durumla ilgili olarak şu örnekleri vermektedir: Tört bııhındaki budunug kop baz kıldım yağışız kıldım kop maııa körti işig kiiçi biriir (Dört taraftaki milleti hep tabi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana tabi olup işi gücü beıir.) Kültigin, Doğu-10. Ular kus imin tiizdi iinder işin (Keklik , sesine ahenk verip eşini çağırdı. ) Kııtadgu Bilig Bilgi için bkz. Karahan, Leylâ; "Görülen Geçmiş Zaman Eki -Dİ/ -Dİ'ııin Tarz Ve Bağlama Fonksiyonuna Dair "Tiirk Kiiltiirii Araştırmaları Dergisi, 28, 1-2,1998, s. 335-341
18

-DUK Eki ve Divânü Lügati't-Türk'te -DUK Ekli Görülen Geçmiş Zaman Çekimi

201

gelmesi, bu eklerin arasındaki paralelliği ve ok edatının işlev olarak birbirine yakın eklere geldiğini gösterir. -DUk ekinin gerek zarf-fıil olarak gerek şahıs eki olarak kullanımında şart ekine benzerliği, ok edatının her iki ekle (çekimde hem şart hem de - D U K ekleriyle kullanılır) de kullanılması, -DUK şahıs ekinin -sAr şart ekinde olduğu gibi zarf fiil eki olarak da kullanılabilen *DI zaman eki ile + ok edatından oluştuğunu düşündürmektedir.

KAYNAKÇA Arat, Reşit Rahmeti, Kutadgu Bilig, Metin-I, TDK Yay., 3. baskı, Ankara, 1991 Banguoğlu, Tahsin; Türkçenin Grameri, TDK Yay., 4. Baskı, Ankara, 1995 Brockelmann, C.; Osttürkısehe Grammatik Der Islamisehen Litteratur-Sprachen Mittelasıens, Leiden, 1954, s.261 Dankoff, R., Kelly, J.; Compendium Of The Turkic Dialeets, C. I, II, III, Harvard Üniversitesi Basımevi, 1982 Eckmann, Janos; Çağatayca El Kitabı, Çeviren: Günay Karaağaç, İstanbul Üniversitesi Yay., İstanbul, 1988 ;"Harezm Türkçesi", Tarihi Türk Şiveleri, TKAE Yay., Ankara, 1979 Eraslan, Kemal; Eski Türkçede İsim-Fiiller, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul, 1980, s. 153 Ercilasun, Ahmet Bican; Kutadgu Üniversitesi Yay., Ankara, 1984 Bilig Grameri-Fiil\ Gazi

Ergin, Muharrem; Türk Dil Bilgisi, Bayrak Yay., 19. Baskı, İstanbul, 1990 Gabain, A. Von; Eski Türkçenin Grameri, Çeviren: Mehmet Akalın; TDK Yay., Ankara, 1988, s.82

202

M. Vefa Nalbant

Hacıeminöğlu, Necmettin; Karahanlı Türkçesi Grameri, TDK Yay, Ankara, 1996, Karahan, Leyla; "Görülen Geçmiş Zaman Eki -DI/ -Dİ'nin Tarz Ve Bağlama Fonksiyonuna Dair " Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi, 28, 1-2,1998, s. 335-341 Karamanlıoğlu, Ali Fehmi; Kıpçak Türkçesi Grameri, TDK Yay., Ankara, 1994, s. 142 Kaşğarh Mahmud; Divânü Lügati't-Tiirk, TDK Yay., Ankara, 1992 Çeviren: Besim Atalay,

Korkmaz, Zeynep; "Kaşgarh Mahmud Ve Oğuz Türkçesi", Türk Dili Üzerine Araştırmalar, TDK Yay., Ankara, 1995, s. 241-253 Kuznetsov, İ. Petıo; "Türkiye Tiiıkçesinin MorfoEtimolojisine Dair " TDA Y-Belletcn, 1995, s. 193-262 Mansuroğlu Mecdut; "Karahanlıca", Tarihi Türk Şiveleri, TKAE Yay., Ankara, 1979, Osman Fikri Sertkaya, "Bolsunğd Tep Tediler", Uluslar Arası Türk Dili Kongresi, 1988, Bildiriler, TDK Yay., Ankara, 1996, s. 135142 Özkan, Nevzat; "-Dik Sıfat-fiil Ekinden Yapılmış Zarf-fıil Ekleri Ve Gagavuz Türkçesi'nde Bir Zarf Fiil Eki: -DıcAAn ( A n / ' 3. Uluslar Arası Türk Dil Kurultayı, 1996, TDK Yay., Ankara, 1999, s.891-900 Râsânen, M.; "Materialien zur Morphologie Sprachen", Helsinki, 1957, s. 202-203 der Türkischen

Tekin Şinasi; İştikakçının Köşesi, Türk Dilinde Kelimelerin ve Eklerin Hayatı Üzerine Denemeler, Simurg, 2001 Tekin, Talat; Orhun Türkçesi Grameri, Simurg Yay., Ankara, 2000 Timurtaş, Faruk Kadri, Eski Türkiye Türkçesi, İstanbul Üniversitesi Yay., 2. baskı, İst. 1981, s. 126-128

-DUK Eki ve Divânü Lûgati't-Türk'te -DUK Ekli Görülen Geçmiş Zaman Çekimi

Kısaltmalar DLT: Divânü Lügati't Türk KB : Kutadgu Bilig Yay. : Yayınlan TDK : Türk Dil Kurumu TKAE : Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

Bilal Çakıcı* Bu yazı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanesinde devam etmekte olan Yazma Eserler Projesiyle ilgili yapılan çalışmalar sırasında karşılaşılan Müteferrik I Koleksiyonu, 636 numarada kayıtlı bir şiir mecmuasından hareketle kaleme alınmıştır. Bu mecmuada, bugün Fakülte kütüphanesinin yazma eserler bakımından dünya çapında bir yere sahip olmasında çok önemli katkıları olmuş eski kütüphane müdürlerinden Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun kendi el yazısıyla şiirleri bulunmaktadır. Bu şiirlerin yayımlanmasıyla daha çok araştırmacı ve eğitimci kişiliğiyle tanınan Kürkçüoğlu'nun farklı bir yönünün daha ortaya çıkacağını umuyoruz. Gerçi onun hayatta iken şiirlerini kitaplaştırmadığı, onları sözlü gelenekte yaşatmak istediği belirtilse de1 şairin bazı şiirlerinin çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış olması, en önemlisi de şiirlerini böyle bir mecmuada bir araya getirmesi bu değerlendirmenin pek doğru olmadığını gösteriyor. Bu durum, belki bu şiirlerin şu an yaşamayan bir şiir geleneğinin çağımızdaki devamı olması sebebiyle yine eski örneklerinin âkibeti gibi kütüphane raflarında kalmaya mahkum edileceği gerçeğiyle ya da şairinin "Yüz okuyup bir yazmalı, yüz yazıp bir neşretmeli."2 ilkesine bağlı kalışıyla açıklanabilir. Kemal Edip Kürkçüoğlu3, 1902 (1319) yılında Urfa'da doğmuştur. Osmanlı Meclisi Urfa mebuslarından Ömer Edip Bey'in oğludur. Annesi Suyolcuzade Ali Paşa'nın torunlarından ve İstanbul
* Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Araştırma Görevlisi.
1

Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2, Cumhuriyet

Devri Türk Şiiri (=Şiir

Tahlilleri), Dergah Yayınları, İstanbul 1984, s. 418. 2 Ali Osman Koçkuzu, "Mektuplar, Tesadüf Var mı?" (=Mektuplar) ,Tasavvuf, Sayı: 9, Temmuz-Aralık 2002, s. 12. 3 Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun hayatı ile ilgili bu bilgiler için, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesindeki kişisel dosyası; Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergah Yayınları, 1986, C. VI, s. 45 ve Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, Türk Eğitim Vakfı Yayınları, İstanbul 1991, C. IV, s. 426'dan yararlanılmıştır. Ayrıca bu yazının hazırlandığı günlerde Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Konya Yüksek İslam Enstitüsü ilk müdürlerinden Veli Ertan'a göndermiş olduğu mektupları yayımlanmıştır. Bu yazıda Kemal Edip Bey'in "Terceme-i Hâli"ne de yer verilmiştir. Buradaki bilgiler, eksik kalan bazı konularda bizi aydınlatmıştır (bak.: },îc!uuplur, s. 9 38)

206

Bilal Çakıcı

Temyiz Mahkemesi azasından Dardağanzade Eğinli Ahmet Bey'in kızı Sıddıka Hanım'dır. İlk tahsilini Urfa'da İrfaniye, İstanbul'da Menbau'l-irfan mekteplerinde; orta tahsilini Urfa RLişdiyesi'nde, İstanbul Muallim Naci Mektebinde tamamlayan Kürkçüoğlu, 1941 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Klasik Şark Dilleri Bölümii'nden mezun oldu. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Orta Çağ Tarihi ve Fransızca dersleri okudu. İlkokul öğretmenliği, ilk tedrisat müfettişliği, oftâ mektep Tarih, Coğrafya ve Yurt Bilgisi öğretmenlikleri, lise edebiyat öğretmenliği. Maarif Vekaleti Hususî Mektep Dairesi müdür muavinliği, Ankara Üniversitesinde Üniversite ve Fakülte kütüphanesi müdürlükleri, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü müdürlüğü yaptı. Kütüphane müdürü iken aynı zamanda Fakültede paleografya dersleri verdi ve Diyanet İşleri Teşkilatında çeşitli komisyonlarda üyeliklerde bulundu. Arapça ve Farsçaya ve bu iki dilin edebiyatlarına hakim idi. Batı dillerinden Fransızca ve pek az İngilizce bilirdi. 12.7.1968 tarihinde emekli olan Kürkçüoğlu 15 Nisan 1977'de İstanbul'da öldü. Önceden "Ünsel" soyadını kullanan Kemal Edip Bey, 1948 yılında soyadını Kürkçüoğlu olarak değiştirmiştir. Bazı eserlerinde "Kemal Edip Ünsel" imzası vardır. İlk şiirlerinde "Ra'dî" mahlasını kullanan şair, sonradan "Kemâl" mahlasını almış ve hatta "Ra'dî" mahlasıyla yazdığı şiirlerin makta' beyitlerini "Kemâl" mahlasına göre değiştirmiştir4. Özellikle edebiyat tarihi açısından önemli çalışmaları olan Kürkçüoğlu'nun, başka alanlarda da birçok kitap ve makalesi vardır. Bazı şiirleri ise çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmıştır. Şiirlerin metnini vermeden önce bunların bir listesini vermenin faydalı olacağı kanaatindeyiz:

Kitaplar: 1. Urfa Ağzı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1945. 2. Fatih'in Şiirleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1946. 3. Fuzulî, Beng ü Bade, Maarif Vekaleti Yayınları, Ankara 1955.
4

Bak.: V, XI, XXXII ve XXXVI. gazellerle ilgili dipnotlar.

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

207

4. Fuzulî, Kırk Hadis Tercümesi, Millî Eğitim Bakanlığı

Yayınları, Ankara 1951. 5. Fuzulî, Rind ü Zahid, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1956.
6. Seyyid Nesimî Divanından Seçmeler, Millî Eğitim

Bakanlığı Yayınları İstanbul 1973; Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1985.
7. Osman Şems Efendi Divanından Seçmeler, Kubbealtı

Yayınları, İstanbul 1996. 8. Süleymaniye Vakfiyesi, Ankara 1962 (Metinlerden oluşan bu eserin mukaddimesini hazırlamıştır). 9. Cevdet Paşa, İstanbul 1946 (Türk Dili dergisinden ayrı basım).
10. İmanda Birlik Vatanda Dirlik, Diyanet İşleri Reisliği

Yayınları, Ankara 1955. 11. Din ve Milliyet, Diyanet İşleri Reisliği Yayınları, Ankara 1956.
12. Radyoda Dinî ve Ahlakî Konuşmalar I-V, Diyanet İşleri

Reisliği Yayınları, Ankaral956. 13. Dinde Reform Meselesi, Diyanet İşleri Reisliği Yayınları, Ankara 1957.
14. İslam Dininde Okuma-Yazma Öğrenmenin Bilgi Sahibi

Olmanın Üstün Yeri, Diyanet İşleri Reisliği Yayınları, Ankara 1961.
15. İslam Dinine Toplu Bir Bakış, Diyanet İşleri Reisliği

Yayınları, Ankara 1961.
16. Şair Nedim'in Bir Arz-ı Hâli, 1953 (Fuat Köprülü

Armağanı'ndan ayrı basım). Bunlardan başka Tahirii'l-Mevlevî'nin Edebiyat Lügati adlı eserini yayına hazırlamıştır5.

5

Tahirü'l-Mevlevî, Edebiyat Lügati, Enderun Yayınları, İstanbul 1973.

208

Bilal Çakıcı

Makaleler:

1. "İbnü'l-Arabî'nin El Yazısı", Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi Dergisi, C. II, s. 5, 1944.

2. "Fuzulî'nin Bilinmeyen Bir Farsça Kasidesi", Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi Dergisi, C. IV, s. 3, 1946. Ayrıbasım olarak

yayımlanmıştır6. 3. "Camî'nin Fatih Sultan Mehmed'e Gönderdiği Üç Kitap",
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. III, s. 1.

4. "Fuzulî'nin Bilinmeyen Şiirlerinden Birkaçı", Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi Dergisi, C. IV, s. 4, 1946. Ayrıbasım olarak-

yayımlanmıştır7. 5. "Fuzulî'nin Muamma Risalesi", Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. VII, s. 1, 1949. Ayrıbasım olarak yayımlanmıştır8. 6. "Kanunî'nin Balî Bey'e Gönderdiği Hatt-ı Hümayun", Dil
ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. VIII, s. 1-2, 1950.

7. "Münşeatü's-selatin'e Dair Kısa Bir Not", Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi Dergisi, C. VIII, s. 3, 1950.

8. "Mesnevi Tercümesi Hakkında", Türk Dili, Seri III, s. 6-7.
9. "Tasavvufa Dair", İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. II, s. 4.

10. "Nefî'nin Bilinmeyen Şiirleri", Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi Dergisi, C. VII, s. 2, 1949.

11. "Hakim-i Senayî'nin İlahî-namesi Üzerine", Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi Dergisi, C. V, s. 5, 1947. Ayrıbasım olarak

yayımlanmıştır9. Fakültedeki kişisel dosyasında bulunan notlardan Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Nesimî'nin Türkçe ve Farsça divanlarının tenkitli metinlerini hazırladığı, Ebu'l-Leys Es-Semerkandî'nin
" Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 7 Tiirk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara s Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 9 Tiirk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1946. 1948. 1949. 1947.

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

209

"Kitâbu's-salât fı'l-Fıkh" ile Feridü'd-din-i Attar'ın Kitâbu'l-İşâra fîÂdâbi'l-Vüzerâ" adlı eserlerini tercüme ettiği kayıtlı ise de bu çalışmaların âkibetinin ne olduğu konusunda bir bilgiye ulaşılamamıştır.

Yayımlanmış Şiirlerinden Bazıları: Kemal Edip Kürkçüoğlu'nu, Mevlevi şiir geleneğini en iyi şekilde temsil eden bir şair olarak nitelendiren Mehmet Kaplan, onun "Dönüş Âlemi (Sema)" adlı şiirini tahlil etmiştir10. Ayrıca Mevlevi şairlerin şiirlerinden oluşan bir güldeste hazırlayan Necip Fazıl Duru, onıın Mevlana medhinde yazdığı bir şiiri ile yine "Dönüş Âlemi" adlı şiirine yer vermiştir". Şiirlerinden bazıları, "Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası"12, "İslam'ın Nuru" 13 "Yeni Anadolu Gazetesi"14 gibi dergi ve gazetelerde yayımlanmıştır. Ayrıca şairin Adnan Menderes için yazdığı 45 beyitlik mersiye, ölümünden sonra yayımlanmıştır15. Mahir İz de hatıralarında onun 7 şiirine yer vermiş16, şairin Mahir İz için yazdığı 3 mersiye ise eserin sonuna eklenmiştir17. Kemal Edip Bey'in Konya İslam Enstitüsü ilk müdürlerinden Veli Ertan'a göndermiş olduğu mektupları arasında 4 tane de şiiri bulunmaktadır 18 . Şairin yayımlanan şiirleri bu kadarla sınırlı değildir. Bütün şiirlerin tespiti daha geniş bir çalışmayla mümkün olacağından şimdilik bu kadarıyla yetinilmiştir.

10

Şiir Tahlilleri, s.415-423.

" Necip Fazıl Duru, Mevleviyâne, Şiir Güldestesi, Perşembe Kitapları, İstanbul 2000, s. 389-393. 12 Şair bu mecmuada yayımlanan şiirlerinde "Ra'dî" mahlasını kullanmıştır. Bu şiirler mecmuanın 4, 7 ve 8. sayılarında çıkmıştır ve daha önce aynı mecmuada çıkan gazellere naziredir.
13

Islamın Nuru, Aralık 1951, S. 8, s. 36.

Konya'da çıkan gazetenin 9.3.1932 tarihli sayısında çıkmıştır. "Adnan Menderes'e Mersiye", Köprü (Aylık Fikir ve Sanat Dergisi), Ekim 1978, s. 16-17. 16 Mahir İz, Yılların İzi, (=Yılların İzi), Kitabevi Yayınları., İstanbul 2000, s.460-468. 17 Yılların İzi, s.527-530.
15
18

14

Mektuplar, s. 9-38.

210

Bilal Çakıcı

Elimizdeki mecmuada19, 36 gazel, 17 şarkı, 1 tahmis, 1 kıt'a ve 4 tarih olmak üzere toplam 59 şiir yer almaktadır. Şiirlerin sıralanışı bakımından mecmua tertipli değildir, birçok yaprak boştur. Aşağıda sunulacak olan metinde şiirler, mecmuadaki sırasına göre değil, aynı nazım şekilleri bir arada olacak şekilde verilmiş, şiirlerin yazmada bulunduğu yerlerin yaprak numaraları belirtilmiştir. Şiirlerin çevriyazımında transkripsiyon işaretleri kullanılmamış, sadece uzun heceler düzeltme, ilk harfler dışındaki "ayn" ve "lıemze"ler ise kesme işaretiyle gösterilmiş, büyük ölçüde günümüz imlâsı göz önünde bulundurulmuştur.
GAZELLER

lb

I fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtiin fâ'ilün Ey gönül cân verdiğin mi'yâr-ı âmâl olmalı Ondaki hlisnii gören hayrân kalıp lâl olmalı Kevkeb-i kadri mu'allâ kaşları kavs-i belâ Çeşm-i sehhârı elâ ruhsârı da al olmalı Değmeli her lahza uşşâka cenâh-ı re'feti Rûh-ı lıicrân-âşinâsı vâkıf-ı hâl olmalı Âsitân-ı ibtilâsı Ka'be-i erbâb-ı dil f;urc-ı hüsnü cilve-gâh-ı necm-i ikbâl olmalı Bip iimîd-i buseyi bir noktada tevhîd için Gerden-i tâbân u rahşânında bir hâl olmalı Gayr-ı lâyıktır hazîz-i kalb-i ağyâr ey Kemâl Aşkına gönlüm gibi bir evc-i iclâl olmalı

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi, Yazmalar Bölümü, Müteferrik 1 Koleksiyonu. No: 636.

19

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

211

3b

II fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün Bezm-i feyz-â-feyz-i meyde pîr-i a'zamdır gönül Haylî demdir câ-nişîn-i Hazret-i Cem'dir gönül Mâ'il olmaz doğrusu dünyâya her Âdem gibi Aşk firdevsinde hurilerle hem-demdir gönül Aks eder a'mâk-ı ruhumdan enîn-i cân-glidâz Sanki mâtem-hâne-i aşr-ı Muharremdir gönül Meyliniz ağyâr kalbinden bulur noksân âmân Ey perî-rûlar geçin bir nehc-i eşlemdir gönül Vâkıf olsam çok değil esrâr-ı hüsne ey Kemâl Şâhid-i ilhâm ile her lahza mahremdir gönül

6b

III fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'iliin Ne himâyet ne muhâmî ne de hâmî tanırız Bir melâmet biliriz bir de Melâmî tanırız Ezelî kudrete münkâd ebedî sırra zebûn Ne müsemmâya esîriz ne esâmî tanırız Kapılıp zâlıire her ân yanılıp aldanırız Özü görmez nice Hindûları Sâmî tanırız Aşktan anlamayan âlimi câhil sayarız İlmden gâfıl olan âşıkı âmî tanırız Rindi mey-hâne yolundan çevirir işte dedim Dediler zahidi biz eski harâırıî tanırız Bize bigâne Hayâlî de Sürûrî de Kemâl Bezm-i ülfette Fuzûlî ile Câmî tanırız

212

Bilal Çakıcı

Âşinâmız Mütenebbî vü Ferazdak Ahtal Enverî Hâfız ıı Sa'dî vü Nizâmî tanırız 7b IV fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün Leyl-i mâtemdir hakikatte sabâh-ı îdimiz Ta'ziyettir âh kim tebrikimiz tes'îdimiz Zulmet-i hicrândan mahrûm-ı nûr-ı neşveyiz Hîç gülmez çehre-i ye's-âver-i ümmîdimiz Her tulû'-ı sûziş-efzâsında bin sevdâ ayân Perde-pûş-ı ebr-i hırmândır bizim hurşîdimiz Şıı'le-i hüsnündür ey âfet şerâr-ı âhımız Reııg-i zülfündür libâs-ı mâtem-i câvîdimiz Bizce her şey şirkten tenzîh eder Hakk'ı Kemâl Mündemicdir nevha-i nâkûsda tevhîdimiz 18b V20 mefıılü fâ'ilâtü mefâ'îlii fâ'ilün Ey dil serây-ı aşkta bülbül müsün nesin Yoksa nedîm-i pâdişeh-i gül müsün nesin Oldun giil-i izârına sen jâle-rîz-i feyz Elmâstan piyâledeki miil müsün nesin
211 Bu gazel neşr edilen birinci şi'rimdir. Merhum Alî Emîrî Efendi'nin Osmânlı Târîh ve Edebiyât Mecmu'ası'nda çıkmıştır (sene 1, sayı 8, 1334, s. 156). O zamân Vefa Sultânîsi'nin dokuzuncu sınıfında okuyordum. Ra'dî müste'ârını kullanıyordum. Mahlas mısrâ'ını bu defa değiştirdim (şairin notu). Şair, bu gazel ile XI. gazelin neşredilen ilk, XXXII. gazelin ikinci, XXXVI. gazelin ise üçüncü gazeli olduğunu söylüyor ise de bu gazellerin yayımlanış sırasına bakıldığında bu bilginin yanlış olduğu görülür.

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

213

Saldın fîinûn-ı şi'r ile eflâka ukdeler Sen şâhid-i belâgata kâkül müsün nesin Oldun zebân-ı aşkın ile reşk-i bülbülân Câm-ı rahîk-i vahdete kulkul müsün nesin Kevser mi sundu feyz-i Alî ey gönül sana Sen bâğ-ı cennet içre karanfül müsün nesin Bilmem Kemâl gül-şen-i ma'nâ mıdır yerin Yoksa nedîm-i pâdişeh-i gül müsün nesin 19b VI mefûlü mefâ'ilün fe'ûlün Ey şûh lisân-ı hâl-i hüsnün Etmiş melekûtu lâl hüsnün Amden seni mihre benzetirsem Boynumda kalır vebâl-i hüsnün Muhkem değil anlamak kolayca Bir bilmecedir me'âl-i hüsnün Doldurdu gönül denen kitâbı Mazmûn-ı ruhun misâi-i hüsnün Pür-nûr yüzün sabâh-ı feyzin Zülf-i siyehin leyâl-i hüsnün Hurşîde verir zevâl-i kiillî Ey mâh-likâ Kemâl-i hüsnün 21b VII fe 'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Zülfünün tellerine herkes emel bağlarmış Gözlerinde ne mu'ammâlı bakışlar varmış

214

Bilal Çakıcı

Bürümüş lesme-i envâr-ı semâvî yüzünü Sîne-i sâfını bir hâle-i safvet sarmış Kimsenin âhı demir göğsüne kâr eylememiş Sana bin bir'gece herkes el açıp yalvarmış Niçe âşıkları bir yan bakışın öldürürmüş Pek çok iiftâdeyi bir göz atışın kurtarmış Acı hicrânına bî-çâre Kemâl'in ey şûh Düşünürmüş seni gündüz geceler ağlarmış 25b VIII mefâ'ilün fe'iiâtün mefâ'ilün fe'ilün Sevişmemiz güzelim tek visâli andırsın Diler seıâbı diler bir hayâli andırsın Deniz olur coşarım kuş olur kanatlanırım Bakışların hele bir ihtimâli andırsın Gurubu seyr ederek yas çöken ufuklarda Sesin tahassürü hüsnün melâli andırsın Ne tatlı günlerimiz geçti sevgilim ne olur Gelen zamânlarımız hep o hâli andırsın Sa'âdetiıı özüdür bir iimîde bağlanmak Dileklerin sonu varsın muhâli andırsın Firâka göğsünü gersin ezâya katlansın Seninle hem-dem olanlar Kemâl'i andırsın 26b
IX

mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün Olurken fecr-i sevdâ rû-nümâ ufk-ı hayâlimden Gülümser nûr alıp subh-ı emel reng-i leyâlimden

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

215

Beni mahv eylesin aşkın amânsız darbe-i kalırı Şikâyet etmem aslâ çünkii memnunum bu hâlimden Samem-i iştiyâk ağlar sımâh-ı âşıkân titrer Figân-ı sâkitimden şiddet-i feryâd-ı lâliınden Cihânın şübhe yok bî-sûd olur hurşîd-i rahşânı Karanlıklar çökünce her yana hüzn ü melâlimden Yaşarsam bilmesin âlem ölürsem duymasın dünyâ Haber-dâr olmasın kimse Keınârimden zevâlimden

27b

X fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Ebediyyet görünür sâha-i îmânımdan Yükselir fecr-i ezel sîne-i vicdânımdan Çarpışır sâhil-i fıtratta karanlıklarla Nür-ı Hak dalgalanıp kalb-i hurûşânımdan Ders okur hâce-i idrâk dil-i mestimden Feyz alır fıkr-i felek şu'le-i irfanımdan Uyarım akl-ı hevâ-dâr-ı şekâ-kâra velî Duyarım mLijde-i gufrânımı isyânımdan Çeşm-i tâli' yaşarır zemzeme-i ruhumdan Zülf-i dil-dâr utanır hâl-i perîşânımdan Gönlümün zulmet-i ye'siyle söner nür-ı sürür Tutuşur fıkr-i visâl âteş-i hicrânımdan İstiyor ki olayım subh u mesâ zâr Kemâl Bin bir Limmîd doğar ııâle-i hüsrânımdan

216

Bilal Çakıcı

68b

XI 21 fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Düşürüp nîırunu âyîne-i peymânemize Verdi revnak meh-i behcet dil-i dîvânemize Habbezâ zülf-i zer-endûd-ı şeh-i milket-i aşk Ki kemend olmadadır gerden-i merdânemize Bülbül-i bâğ-ı diliz yok haber ol gül-rûdan Nice bin bâd-ı sabâ uğradı kâşânemize Ne zamân bâdeyi sâgarda görürsek sanırız Mihrdir şu'le saçar hâne-i vîrânemize Geldi bin nâz ile ol lü'lü-i şeh-dâne bu şeb Sadef-i hâne mekân oldı o dür-dânemize Öyle bir yâr-i gül-endâm ki güldükçe bize Her taraf gül gül olur bûy saçar hânemize Ey Kemâl etmek için zemzeme-i bülbülü gûş İzn alıp biz girelim giil-şen-i cânânemize

69b

XII mefûlü fâ'ilâtün mefûlü fâ'ilâtün Mecliste teşne-lebler and içmiş ittifâka Lâkin dönünce sâgar düşmüş hemân nifâka

Bu gazel benim ilk neşr edilen şi'rimdir. Merhum Alî Emîrî Efendi'nin Osmânlı Târîh ve Edebiyat Mecmû'ası'nda çıkmıştır (sene 1, sayı 4, 1334, s. 83). O zamân Vefâ Sultânîsi'nin dokuzuncu sınıfında okuyordum. Ra'dî nâm-ı müste'ârını kullanıyordum. Makta'ın birinci mısrâ'ı "Ra'diyâ zemzeme-i bülbülü gûş etmek için" suretinde idi. Bu defa değiştirdim (şairin notu).

21

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

217

İsterse vuslat olsun isterse firkat olsun 01 yâre var gönülde bir sermedî alâka Unvân-ı âcizâııem levh Lizre böyle mazbut Serdâr-ı ye's ü hır mân metbû'-ı fakr u fâka Mi'râcı bir tenezzül add eyler ehl-i irfân Hem-bezm-i yâr olanlar meyi eylemez Burâk'a Herkeste bir emel var pey-veste mâ-sivâya Adem'de fikr-i cennet Sâlih'te derd-i nâka Ehl-i Kelâm dalmış bi-sûd kîl ü kâle Sonsuz cidâle girmiş bak zümre-i Revâk'a Derler Kemâl-i nâlân etmiş fedâ ezelden Mev'ûd bin visâli mevcûd bir fırâka 70b XIII mefâ'îlün mefâ'îlün ırıefâ'îlün mefâ'îlün Koyanlar baş yere şer'-i Resûl-i Ekrem altında Durur mahşerde bî-şek tâk-ı arş-ı a'zaırı altında Ederken ân-be-ân izhâr bin hâl-i tüvân-fersâ Aceb kimdir duran şu bâr-ı aşkın bir dem altında Ne kudrettir ki imhâ-kâr iken her zerre-i âlem Zebûn-ı acz olur hep dest-i hiikm-i âdem altında Sanır mihr-i sabâhu'l-hayrı ebr-i ye's ile mestur Görenler çehreni zülf-i siyâh-ı pür-ham altında Zalâm-ı zulmü nûr-ı merhametle dilden at zîrâ Hafidir feyz-i rahmet emr-i fe'rham türbanı altında Kemâl ehli mu'ammâ-yı hayâtı hail edip derler Me'âl-i kâ'inât işte şu lafz-ı miibhem altında

218 7la XIV

Bilal Çakıcı

fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Hüsnünün peııbe şarâbıyla gönül ınest-i sürür Rfıh elâ gözlerinin câzibesiyle meshûr Kaşların besmele-i Fâtiha-i aşk-ı ezel Saçların Sfıre-i Ve'l-Leyl yüzün âyet-i Nûr Deheninden güzelim gonçe-i üınmîd açılır Leblerinden saçılır subh u mesâ hande-i sûr Kaplamışken geceler tâli'imi her yandan Gündüz aydınlığı verdin ona ettin de zuhur Gir tekellüfsüz otur halka-i rindâna Kemâl Pîr-i mestân-ı harâbât verince destûr 74a XV fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ 'ilâtiin fâ'ilün Gözlerin aşk u garâmun nokta-i ınihrâkıdır Âteşinden yanmak ehl-i derdin istihkâkıdır Her taraf hayrân-ı dîdârındır ey bedr-i emel Gökte yıldızlar semânın a'yün-i müştâkıdır Çerlı kabr-i bahtımın âvîze-i işkestesi Türbe-i ümmîdimin âlem yıkılmış tâkıdır Sâlik-i aşk-ı hakîkîye fenâ târî değil Mevt rııh-ı cezbe-nâkin hâl-i istiğrakıdır İnfilâk-ı fecr-i sevdâ nûr alır benden Kemâl Gönlüm ol şeıns-i cemâlin sâlıa-i işrâkıdır

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

219

75a

XVI fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Nâsiyen matla'-ı hurşîd yüzün hâle-i nûr Dehenin gonçe-i ümırıîd lebin lâle-i nûr Sîııen âyîne kadar sâf anı gözden sakınan Düğmeler necm-i seher pîrehenin kâle-i nûr Neşve-zâr-ı emel-i tâze ruhun uşşâka Aşkın ehl-i dile sahbâ-yı kühen-sâle-i nûr Gül gibi penbe dudaklar arasından görünür Yeridir dense eğer dişlerine jâle-i nûr Baksa mir'âta Kemâl ol meh-i nevvâr eger Çevreler safha-i âyîneyi bir hâle-i nûr

80b

XVII fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Kadının hıncı buhâr olmalıdır Bî-vefâlık ona âr olmalıdır Kadının kalbi hazân görmemeli Hüsnü her lahza bahâr olmalıdır Kadının yokluğu dehşetli ziyân Rûlı için varlığı kâr olmalıdır Ebediyyen o güneş biz gölge Biz yok olsak da o var olmalıdır Kadın ahlâk denen arbedede Bir metanetli hisar olmalıdır Derdi ağlatına!ı tûtân tııfân Aşkı tuğyana ınedâr olmalıdır

220

Bilal Çakıcı

Önü bir hacle olup sevgisinin Sonu Hâlık'la ıuezâr olmalıdur Ey Kemâl anla yavuklum dediğin Her ne olsan sana yâr olmalıdır 81b XVIII fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Rûh-ı zârım ki pek perîşândır Âşinâ-yı leyâl-i hicrandır Nevehât-ı samîm-sûzumdan Dost düşmen melâle pûyândır Şâ'irim her sahîfe-i şi'rim Müstenîr-i cemâl-i cânândır Cilve-i nûr-ı hüsnün ey dilber İnfilâk-ı sabâh-ı gufrândır Dîndir kuyunun tavâfı bana Seni sevmek benimçün îmândır Âh ey nûr-ı nâr-ı nâ'ir-i aşk Sana yüz bin Kemâl hayrândır

82b

XIX 22 fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün Gözlerimde aşkımın luisrânla sönmüş nûru var Rûh-ı zârımda siirûrun aks-i dûr-â-dûru var

Bu gazel Konya'da çıkan Yeni Anadolu Gazetesi'nin 1 sayılı ve 9.3.1932 tarihli nüshasında intişâr etmişti (şairin notu).

22

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri Her meserret müjdeler bir devre-i firkat bana Tâli'-i ma'kûsumun mâtemle tev'em sûru var Gönlümüzde ye's ü hicrânın likâ-yı zâlimi Karşımızda ibtilânın çehre-i mağruru var Her nigâh-ı nâzının hayrânı bin sevdâ-zede Sâki-i şûhun ne dilber dîde-i mahmuru var Hıçkırıklardır nasîb-i ömr-i giryân ey Kemâl Herkesin bezm-i neşâtı sâgar-ı fağfûru var 83b XX mefûlü fâ'ilâtü ırıefâ'îlü fâ'ilün Maksûd hânikâhına eânân olan gelir Yok yok hatâlıdır bu deyiş cân olan gelir Der-gâh-ı ülfetin kamu ağyâra bağlıdır Ey şûh bezm-i hâsına inşân olan gelir Hüsrâna uğrayanları gördüm döner gider Fehm ettim iltifâtma şâyân olan gelir Ehl-i alâka bâb-ı tecerrüdde bekleşir Meydân-ı aşka bes özü uryân olan gelir Saf bağlayıp yolunda durur ins ü cân senin Seyr-i cemâl-i pâkine hayrân olan gelir Çok görmesin Kemâl'i bulanlar kapında çün Bismil-geh-i muhabbete kurbân olan gelir 84b XXI mefûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün Zann etme bezmimizde bizim kil ü kâl olur Seyr eyleyen o diî-beri uir ânda lâl "kır

221

222

Bilal Çakıcı

Ayrılmak ihtimâli eder zevk-i vaslı telh Âşıkların nasibi hemîşe nıelâl olur Hicran da gerçi ayrı sa'âdet verir bize Lâkin gelince bezme o yâr özge hâl olur Sarsar nizâm-ı kalbi pür-âşûb gözleri Cân âleminde korkum odur ihtilâl olur Dünyâ döner hakikat olur en uzak hayâl Ba'zen de en temelli hakikat hayâl olur İçtikçe inşirah gelir gönle ey Kemâl Her şi'ı imiz bu şevk ile sihr-i helâl olur

85b

XXII mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Makâle münfa'iliz kârımız ıııe'âl iledir Bizim tekellümümüz hep lisân-ı hâl iledir

Gaıîk-i liicce-i hicran isek de yâr ileyiz Visâl içindedir ağyar kil ti kâl iledir Bütün hayırları kat'i birer ifâde-i red Bütün evetleıi ol yârin ihtimâl iledir Cemâl-i mahza göıuil bağladık bu cuşişimiz Ne leb ne çehre 11e ebrıı ne zülfü hâl iledir Rakîbler ederek iştibâlı sormuşlar Alâkamız demiş o meh-likâ Kemâl iledir

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

XXIII mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Cihân esîr-i hiicûm-ı kuvâ değil de nedir Kuvâ zebûn-ı şü'ûn-ı kazâ değil de nedir Savâb odur ki cihân-âferîne dil verile Cihâna meyi ü muhabbet hatâ değil de nedir Hayât neşve ile geçse hep ne mutlu fakat Devâmı ömr-i zelîlin belâ değil de nedir Eser ayân u mii'essir nihân be hey gâfıl Mükevvenât bütün mâ-sivâ değil de nedir Ne havf-ı nâr ne ümmîd-i nûr kıl zâhid O yolda hasr-ı ibâdet hebâ değil de nedir Beşer zebûn u Hudâ gâlibun alâ-emı ih Kazâya çâre lıemîşe rızâ değil de nedir Bırakma hakkı elinden mezemmet etsen de Bahîle atf-ı kerem iftirâ değil de nedir Hevâ-yı ııefs ile keştî-i ömre yelken açan Garîk-i ıııevce-i bahr-i fenâ değil de nedir Safâ dedikleri hoş görmedir bütün hâli Cefâya sabr u tahammül safâ değil de nediı Tegâfıil eyleme aslâ şü'îın-ı mâziyeden Deın-i cefâyı unutmak cefâ değil de nedir Özünde gamla elem gözlerinde nem vardır Kemâl-i şîfte-dil mübtelâ değil de nedir

224 87b XIV

Bilal Çakıcı

mefûlü fâ'ilâtli mefâ'îlü fâ'ilün Gönlüm kapıldı bir güzelin şen hayâline Aklım vuruldu gitti apansız cemâline imâ eder firâkı çekingen bakışları Bîgâne şûh edâsı visâl ihtimâline İnşân o meh-likâdan umar muttasıl vefâ Gülmek mi ağlamak mı gerektir bu hâline Gönlüm yüzündedir nazarım kaşlarındadır Bakmam göğün husûfıı muhakkak hilâline Âşık da bilmiyor sevilenler de bilmiyor Kimlerdir âşinâ şu muhabbet me'âline Hasret midir nasibim üzülmek mi kısmetim Etmez mi iltifât o perî-rû Kemâl'ine

88b

XXV mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe 'ûltin Hîçî-i hayâtı sana izhâr emeliyle Bir hâtiıne çekmek dilerim ömr-i zelîle Dünyâda hakikat arayan câhil-i gâfil İlızâr ediyor makberini kendi eliyle Zeyd'in giinehi etmemeli Amr'ı mu'azzeb Âlemde cezâ görmeli herkes ameliyle Küffârı dahi hükmüne râm etmiş ezelden Kur'ân-ı muhabbetteki âyât-ı celîle

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

225

Ben ruhumu sevdâ ile ifnâ edeyim de Bî-çâre Kemâl öldü desinler eceliyle
89b

XXVI fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ 'ilâtün fâ'ilün Terk-i aşk etmez gönül mahv u perîşân olsa da Her güzel yüzden nasibi âh u efgân olsa da Rfıh-ı mecruhum zebûn-ı iştiyâkındır senin Eylerim ifnâ yolunda sevdiğim cân olsa da Kâdir olmaz men'e kûy-ı yâre varmaktan beni Reh-güzârımda bütün ehvâl-i pinhân olsa da Cevher-i sırr-ı muhabbet dâ'imâ mahfî kalır Kalb-gâhum tîşe-i hasretle vîrân olsa da

Âşık-ı zârım girîbân-çâk-i hâr-ı hasretim Yok bana bir gül veren her yer gülistân olsa da Bendeki ümmîd-i aşka ye's yaklaşmaz Kemâl Ömrümün mahsûl-i sa'y ü azmi hıisrân olsa da 91b XXVII mefûlü fâ'ilâtü mefâ'îiü fâ'ilün Ey fecr-i ibtisâmı ışıksız leyâlimin Ey hande-i sa'âdeti sûzişli hâlimin Feyyâz bir güneş gibi doğdun da bahtıma Şen yüzlü şuh üfCılünü gördüm melâlimin Şakrak edâlı kahkahalarla zamân zamân Kaldır sükûtunu '»'"zelim rûh-ı lâlimin

226

Bilal Çakıcı

Aç âsumân-ı şevk ü sürür u muhabbeti Pervâz edip genişlesin ufku hayâlimin Cânlar yakan bakışlarının kahrı artsa da Billâh inan tükenmesi yoktur mecâlimin Göster Kemâl-i zâra ziyâ-yı cemâlini Ey fecr-i ibtisâmı ışıksız leyâlimin
93 b XXVIII

(Nazire-i Gazel-i Sabıî) fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Çok değil olsa gönül aşk ile vîrâne-i feyz Bulunur bizde muhabbet gibi dür-dâııe-i feyz Elıl-i irfan arasın Hakk'ı güzel yüzlerde Olmasın özgede cûyende-i cânâne-i feyz Şen gönüllerde muhabbet yeni bir dîn olarak Eylemiş Ka'be-i tevlıîdi sanem-hâne-i feyz Tâ'ir-i fıkretimin arş-ı fezâ-yı seyri RCılı-ı müştâkıma âgûş-ı Hudâ lâne-i feyz Eyledi kalbimi esrâr ile leb-rîz Kemâl Bana pîr-i ezelin sunduğu peymâne-i feyz 94b XXIX fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Ne için sîneme hicrâıı oku batmış bilmem Rûh-ı mecrûhumu hasret mi kanatmış bilmem Sen meleksin bırak insanları viiksel arşa Nuru Allâh niçin zulmete katmış bilmem

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

227

Ruh-ı rahşânına bakmak bile imkânsızdır Seni Hallâk güneşden mi yaratmış bilmem Şeref-i tâc olacakken acabâ hangi emel Cevher-i hüsnünü topraklara atmış bilmem Vardı bin bir yolu şâd olmanın eyvâh Kemâl Acabâ baiıt-ı siyâhım mı kapatmış bilmem

95a

XXX 23 mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün Yâri bana rağmen seven ağyâra gücendim Ağyârı bu sevdâya salan yâra gücendim Doğdum doğalı rûluımu güldürmedi bir şey Giryân olarak çerh-i sitem-kâra gücendim Anlatmadı bir zerıe-i nâ-çîzi henüz âh Eşyâya sinip gizlenen esrâra gücendim Zulmet-zedeyim vermez ışık yerde semâda Fecre sehere sııbh-ı ziyâ-dâra gücendim Olmaktasın âteş-fıkeıı-i sabr u irâde Ey hiikm-i kader sendeki icbâra gücendim Yok hisse Kemâl âh ne miilden ne de gülden Bezm-i taraba neşve-i gül-zâra gücendim

Bu gazel, 1340 (1924) tarihinde Balıkesir'de çıkan Çağlayanlar Mecmûası'nda intişâr etmişti (şairin notu).

228 99b

Bilal Çakıcı XXXI (Huzûr-ı Hazret-i Mevlânâ'da) Âmâna geldim efendim amâna geldim efendim Bu nefs-i şûmun elinden figâna geldim efendim Abdu'l-Bâkî Gölpınarlı Nazîre mefâ'i 1ün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilâtün Likâna ermek için ben cihâna geldim efendim Olanca derdimi bir bir beyâna geldim efendim Gözümde şeb-nem-i hasret lebimde nağme-i ümmîd Sabâ-yı vecde uyup gül-sitâna geldim efendim Menâkıbınla senin lâl ii ebkem olmuş idim âh Şu iltifatını gördüm lisâna geldim efendim Cevâb-ı aczimi afv et sü'âl-i kudrete karşı Sebak-gehinde senin imtihâna geldim efendim Adım Kemâl'dir ammâ nakîsalarla muhâtım Tiirâbı altın eden âsitâııa geldim efendim

100b

XXXII 2 4 mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'fılün Câmi'leri ben cennet-i a'lâya değişmem Her hafızı bin bülbül-i gûyâya değişmem

24

Bu gazel neşr edilen ikinci şi'rimdir. Merhum Alî Emîrî Efendi'nin Osmanlı Târîh ve Edebiyât Mecmû'ası'nda çıkmıştır. O zamân Vefâ Sultânîsi'nin dokuzuncu sınıfında okuyordum. Ra'dî nâm-ı müste'ârını kullanıyordum. Mahlas beytini bu defa değiştirdim (şairin notu). Bu gazel anılan mecmuada bulunamamıştır.

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

229

Kimdir edecek mey-kedeyi câmi'e tercîh Kandilini bin sâgar-ı sahbâya değişmem Her şem'-i münîr iizre olan lıalka-i dûdu Ham-der-ham-ı gîsû-yı dil-ârâya değişmem Zâhidleri nisbet ne revâ elıl-i dalâle Vâ'iz sesini zemzeme-i nâya değişmem Ferrâş ile kayyimlerini beyt-i Hudâ'nın Cennetteki huddâm-ı mu'allâya değişmem Her zerresini Leyle-i Kadr-i Ramazân'ın Şems ü kamer-i şa'şa'a-pîrâya değişmem Baktıkça bu nüh-tâk-t bülend-i melekûta Mihrâb-ı rubûbiyyet-i dünyâya değişmem Ben mu'tekifim gûşe-i.vahdette namâzı Gül-şende olan zevk-i temâşâya değişmem Billâlı Kemâl eyleseler âlemi ihdâ İklîl-i tevellâyı teberrâya değişmem

101b

XXXIII mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Firâka sabr ile va'd-i visâle muntazırım Zalâm çökmiş ufuktan hilâle muntazırım O yâr belki de riı'yâda gösterir yüzünü Gözümde yaş bir uzak ihtimâle muntazırım Taleb yolunda olan hem güler hem ağlar ben Tecelliyât-ı Cemâl ü Celâl'e muntazırım Bir âşinâ sese gûş-ı cenân u cân beste Diyâr-ı gayba revânım ricâle muntazırım

230

Bilal Çakıcı

Değer semâya serim aks eder cihâna ünüm O yâr derse eğer ben Kemâl'e muntazırım 102b XXXIV fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün O kadar bitkinim düşünceliyim Ki gören zann eder hemân deliyim Her felâkette bir nasibim var Gözüyüm hasretin gamın eliyim Aşkımın hâli hoş görülmelidir Taşkınım coşkunum emel seliyim25 En yanık nağmelerle giryânım Gönül adlı sazın26 kırık teliyim Her tesâdüfte sevgilim seni ben Daha çok şâd u zinde görmeliyim Ey Kemâl öyle dil-harâbım ben Ki gören zann eder hemân deliyim 103b XXXV mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün Hüsrân-ı mii'ebbedle tebâh oldu refâhım Ser-menzil-i âıııâle henfız ermedi râhım Ufkumdan uzaksın diye ey şûh-ı kamer-tâb Benden sana hasretle yeter her gece âfıım

Seyl kelimesi bugünkü isti'mâle göre alınmıştır. Kâfiye zarûreti de bunda sâ'iktir (şairin notu). 2fi Sâz kelimesi Tiirkçedeki kullanılışına göre zihâflı olarak alınmıştır. Vezin zarûreti de bunda âmildir (şairin notu).

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

231

Hep nâr-ı firakınla neden yanmadayım ben Ey yâr-ı dil-ârâ seni sevmek mi günâhım Her lahza yüzünden gelen aydınlığa muhtâc Etrâfı karanlıkla dolan baht-ı siyâhım Feyz-i nazarındır sebeb-i fazlı Kemâl'in Ey reng-i ruhu şa'şa'a-i nûr-ı nigâhım 105b XXXVI27 fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün Ağlarım bir kerre gülmez şâlı-ı hûbânım bana Derd ile kan ağlasın baht-ı perîşânım bana Nâmına dil-berlerin derler gül-i handân-ı aşk Yâ niçin bir kerre gülmez verd-i handânım bana Şu'le-i ümmîdimi söndürdü yârin firkati Bir hayâl oldu hakîkat sandığım ânım bana Leşger-i cilveyle şâhım hepsini zabt eyledi Cürm için kâfi değilken nakd-i imânım bana Bir elinde câm-ı mey kâküllerinde bir eli İşveler icrâ eder yâr-i perî-şânım bana Lutfu var olsun yine etti karîn-i iltifât Yaralar sinemde açtı şûh-ı devrânım bana Olmamışken ben hevâ-yı nefse hâkim âh âh Başka bir derd-i lıevâ verdi Süleymân'ım bana

21

Bu gazel neşr edilen üçüncü şi'rimdir. Merhum Alî Emîrî Efendi'nin Osmânh Târîh ve Edebiyât Mecmû'asında çıkmıştır (sene 1, sayı 7, 1334, s. 136). O zamân Vefa Sultânîsi'nin dokuzuncu sınıfında okuyordum. Ra'dî ııâm-ı müste'ârını kullanıyordum. Mahlas mısrâ'ı: "Ra'dî ıûhum çıkmasa çıkmaz bedenden zahm-ı aşk" idi. Bu defa değiştirdim (şairin notu).

232

Bilal Çakıcı Sînede zahrn-ı muhabbet serde sevdâ-yı cünûn Bak neler ihsân eder cânân-ı fettânım bana Ettiğin çevre mukâbil fâriğ olmak isterim Neyleyim râm olmuyor vicdân-ı nâlânım bana Ölmeden çıkmaz bedenden aşk zahmı ey Kemâl Zahm-ı aşkı rûh ile halk etti Rahmân'ım bana

ŞARKILAR
45b I mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün Göklerde arardım seni yerlerde arardım Olmazdı ne gökten ne de yerden bana yardım Hasretle sınırlandı tamâmen önüm ardım Göklerde arardım seni yerlerde arardım Bir yıldırım oldun da semâvâta mı değdin Râzıydım eğer rııhumu bin parça edeydin Yoktun a efendim neredeydin neredeydin Göklerde arardım seni yerlerde arardım 46b II mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün Mâzîde kalan günleri andım oyalandım Rü'yâlara hiilyâlara kandım oyalandım Sevdim ebedî aşka inandım oyalandım Mâzîde kalan günleri andım oyalandım Evvelce gülerdim bu kadar gamlı değildim Sevdâ beni sardıkça üzüldüm ve ezildim Her gündüzü bir şen gecenin müjdesi bildim Her akşamı hasret sonu sandım oyalandım Etrâfıma baktım dereler kaygısız akmış Aşk engel imiş bilmez idim sonu tuzakmış

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

233

Giiıı battı ufuk sustu meğer menzil uzakmış Yollarda bunaldım oyalandım oyalandım 47b

III
(İsyâıı) mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûliin Nûr istiyorum artık ışıksız gecelerden Kurtulmadı ruhum karışık bilmecelerden Destânlar işitmekteyim ölgün hecelerden Nûr istiyorum artık ışıksız gecelerden His yok sevilenlerde sevenlerde ateş yok Binlerle güzel varsa da gönlümce bir eş yok Gündüzlere ersem bile ufkumda güneş yok Nûr istiyorum artık ışıksız gecelerden Şekvâmı ne toprak ne su dinler ne duyar gök Ey sırlı mu'ammâlı biııâ zelzeleden çök Bir darbede ey Tanrım bütün varlığı yık sök Nûr istiyorum artık ışıksız gecelerden Dünyâya geliş boş bu ömr gamlı tecellî Etrâfa bakındım kadın erkek müteselli Ammâ ne safa var ne şifâ var ne teselli Nûr istiyorum artık ışıksız gecelerden

48b

III
(Dediler) mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Duyurmadım sana eller neler neler dediler O bir kasırgaya benzer yıkıp geçer dediler Kırık oyuncağıdır âsumânla yer dediler Duyurmadım sana eller neler neler dediler

234

Bilal Çakıcı

Cefâna katlandırmış yaş istemezmişsin Eş arkadaş sevecek yoldaş istemezmişsin Gururu gitmiş eğilmiş baş istemezmişsin Duyurınadım sana eller neler neler dediler Seninle akşam olan gün için yanılmazmış Yolunda cân verilirmiş de ağlanılmazmış Ölüm şifâ bilinirmiş hayât anılmazmış Duyurınadım sana eller neler neler dediler Yanaklarında gıırûb etmeyen güneş varmış Bakışlarında kıvılcım saçan ateş varmış O benmişim sana dünyâda bir tek eş varmış Duyurmadıın sana eller neler neler dediler O bir ışık bir ateş kutlu bir alev dediler Söner yanar yıkılır hânumân ve ev dediler Ne yapsa sev ve sevin hep sevin ve sev dediler Duyurınadım sana eller neler neler dediler 49b IV,
• 5.

mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Karanlık olsa da geçmiş sabâhı anmıyorum Ufuk değişti diyorlar ben öyle sanmıyorum Çürük masallara aldanmıyor inanmıyorum Ölüm dedikleri sonsuz huzura kanmıyorum Boğuşmak istiyorum yerle gökle ummânla Güneşle ay ile kasırgayılatûfânla Savaştayım düşünüş sâhasında îmânla Yenince taşınıyorum alt olunca yanmıyorum

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

235

50b

V (Hasret) mef'û İU mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün

Artık şu çekingenliği bir lahza bırak da Göster yüzünü koyma beni böyle merâkda Hasret ne demek anla güzel hâlime bak da Billâh ölümdür yaşamak senden uzalcda Baktım ne gelen var ne giden her taraf ıssız Göklerde misin yerde mi kaldım yapayalnız Hülyâma karanlık getirir bir sürü yıldız Parlat şu ışıksızlığı ay yüzlü güzel kız Gördüm seni sevdim diledim arkadaş olmak Redd et beni istersen eğer zulme baş olmak Dilberliğe uymaz güzelim kalbi taş olmak Şâyeste mi sîmâna bakan gözde yaş olmak 51b VI mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün Ey hüsn-i huşû'-âveri mağbût-ı ezel kız Aydan da güneşden de venüsden de güzel kız Eş olması ey gönlüm için bir tek emel kız Aydan da güneşden de venüsden de güzel kız Dünyâyı tutuşturmağa kâfî bir alevsin Cân kaygısını beslemeyenler seni sevsin Zulmet-zede âşıklara bir cilve-i nevsin Aydan da güneşden de venüsden de güzel kız

236

Bilal Çakıcı

52b

V fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Sana çok bağrı yanıklar bir içim su dediler İşte halkın yolunu beklediği bu dediler Daldılar gözlerinin rengine âhıı dediler Baktılar baktılar içten coşarak hû dediler Yanağında yeridir her bakanın kalsa gözü Heyecandır gülüşünden duyulan hissin özü Öğme bahsinde pek azken ebedî kanma sözü Sana çok bağrı yanıklar bir içim su dediler

53b

VIII fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Bir gönül yok ki ola ondan ateşsiz dediler Kime sordumsa a fettân seni eşsiz dediler Onsuz olmaz yaşanır belki güneşsiz dediler Kime sordumsa a fettân seni eşsiz dediler Pek yamansın ne meleksin ne peri söyle nesin Yok mudur âşık-ı giryâna terahhum hevesin Güzelim bâde kadar neşve verir tatlı sesin Kime sordumsa a fettân seni eşsiz dediler

54b

IX mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün Ey sevgililer sevgilisi anlı ve şanlı Bekler yolunu vecd ile bin bir delikanlı Hep vuslat emelli heyecânlı halecânlı Sevginle dolu eski yeni evli nişanlı Aşkın koparır bağlarını köhne hayâtın Hicrinle yananda yeri yok sabr u sebâtın Olmaz sözii sevdâna düşenlerde necâtın Ey sevgililer sevgilisi anlı ve şanlı

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

237

55b

X mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün Bir gün olur elbette müyesser ona varma Ettikçe gönül hasrete merdâne tahammül Girmezse eger kalbine yalvarma yakarma Tek çâre tahammül fakat ammâ ne tahammül Sevmek niye kâh i r bu kadar en iyi işken Eller ebedî sevgili bezminde girişken Cân yurdunu bir sönmez ateş çevrelemişken Aklın bize dinlettiği efsâne tahammül

56b

XI fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Gerçi derler sonun sevinç olacak Bana lâzım değil fakat yaşamak Beni ey şııh hasretinde bırak Öleyim ben ve sen de seyrime bak Sana bir lahza benliğim kansın Ateşinden dudaklarım yansın Gözlerim gözlerinde bağlansın Elim olsun alev saçında tarak Gülme mefhûmu girmemiş dilime Yok lügatlerde böyle bir kelime Demek olmaz bu hâli sevgilime Geçiyor günlerim hep ağlayarak

238

Bilal Çakıcı

57b

XII Bekir Ağa Bölüğünde 28.7.1928 fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Geceler çöktü kâ'inâtımıza Yok mu imkân aceb necâtımıza Tâli'in kasdı var hayâtımıza Yok mu imkân aceb necâtımıza Rûhu îmân lı seksen üç gence Ne revâ türlü türlü işkence Ey kaydsız geçen zamân sence Yok mu imkân aceb necâtımıza XIII 4.10.1928 mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün Gönüller çok zamândır nûra muhtâc Çekil ey zıll-ı ye's artık uzaklaş Bizi baht itmeden makhûr-ı târâc Gel ey peyk-i meserret durma yaklaş Karanlıklar tamâınen zâ'il oldı Kavuştuk en nihâyet işte nûra Ufuklar bir sabâha nâ'il oldu Bu yüzden müstehakkız her sürûra

58b

XIV fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Ben ki bir sevgi serâbında yanan bed-bahtım Ebedî cûşiş-i hüsrâna kanan bed-bahtım Ömrümün zevkini varlıkta sanan bed-bahtını Silinen günleri hasretle anan bed-bahtım

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

239

Maksadın söyle nedir kalbimi sızlatmakta Yaşamak zevkine her lahza ölüm katmakta Taşlar atmakta ok atmakta nigâh atmakta Bir elem çeşmesiyim çok bulanan bed-bahtım 59b XV (Heyhât) mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Ölüm emeller içinden tebâh olup gitmek Ölüm ışıklı gelişten siyâh olup gitmek Ölüm diyor filozoflar bir âh olup gitmek Tasavvuf ehline sorsan ilâh olup gitmek Masal gelir ne demişlerse bence kim ne dise Tefavvuk etmez içimden taşan sürekli sese Cihân melâlini vermem bin uhrevî hevese Fedâ bütün diriliş bir dakikalık nefese Sabâhı istiyorum çünkü benzeyişçe hayât Gurubu sevmiyorum çünkü gösterişte memât Mukadderât eli vermez fakat ne çâre necât Nedense her doğuşun ardı bir batış heyhât 60b XVI mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün Bir türlü gönül kurtaramam âh o kadından Bir titreme var gamlı dudaklarda adından Her lahza tadarken ölümün küflü tadından Esmekte muhabbet yine hissin kanadından Almak dilerim hissemi gülpenbe yanaktan Etmem tasa ben saçlarımı kaplayan aktan Bir kerre ki sevdim onu geçmem yaşamaktan Her lahza tadarken ölümün küflü tadından

240

Bilal Çakıcı Her ân o kadın benliğimin kutlu tapıncı Âşıklar için yıldırımın bir eşi hıncı Ondan çekinir ordu yenen bin bir akıncı Bir titreme var gamlı dudaklarda adından Bir hârikadır yok eşi dersem yeri vardır Şehvetli vücûdunda ipekten deri vardır Kalbimde güzel gözlerinin izleri vardır Bir tiirlü gönül kurtaramam âh o kadından

61b

XVII fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Her bakan aklını takmış saçının tellerine Sana bağlansa gönül çok mu derinden derine Cümle kalbinde taşır sevgini îmân yerine Sana bağlansa göniil çok mu derinden derine

Seni candan severim durma pek istiğnâlı Nâsiven gün kadar avdın bakışın imâli Çok mu anımâlı çekinmen gülüşün ma'nâlı Sana bağlansa göniil çok mu derinden derine

108a

l ahmis-i (iazel-i Nâ'ilî-i Kadîm 4/5 Zilhicce 1367 7/8 Teşrin-i Evvel 1948 metâ'ilün fe'ilâtün melâ'iiün fe'ilün Bir ovmam/ ki değil mira nâra dek gideriz i derse güller eğer nâz hânı dek gideriz (ıcrekse canı kov ııp tâ ıne/âra dek gideriz I le\a-\ ı ;ı>ka ıı\ııp kıı\-ı yâre dek gideriz Nesim-ı sııbha ıvfiki/. bahara dek gideriz

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

241

Yanık gönüllerimiz nâvek-i şii'ûna hedef Ne i'tilâ bize lâzım ne i'tibâr u şeref Cenâb-ı Cem'den eğer olmadıksa müstahlef Pelâs-pâre-i riııdî be-dfış u kâse be-kef Zekât-ı mey verilir bir diyâra dek gideriz Vücûd-ı Hak'ta makâm-ı şühûd olunca ınerâm Makîs-i müjde-i hestîye hııccet-i i'dâın Azâ günâh ıı tevahhuş hatâ vü tevbe harâm Verip tezelzül-i Mansûr'ı sâk-ı arşa tamâm Hudâ Hudâ diyerek pây-ı dâra dek gideriz Eyâ nigâr-ı şeker-hand eyâ nazîre-i hür Nigâh-ı âtıfetinden gel etme bizleri dür Figâna tûtî-i lıoş-gûlar olmasın mecbûr Ederse kand-i lebin hâtır-ı mezâka hutur Diyâr-ı Mısı'a değil Kandelıâr'a dek gideriz Bu ibtilâ yoludur mııntazır fedâ'îye Ezelde sedd olunupdur bu yol mürâ'îye Ulaşmak iizre heıııân menzil-i nihâ'îye Tarîk-i fâkada heııı-kefş olup Senâ'î'ye Cenâb-ı Kiilhanî-i Lâylıâı'a dek gideriz Kemâl dil-şude-i dâğ-dâr-ı hırmânın Bütün elem-zedeler haste-i perîşânın Bu bir kaziyye-i muhkem28 ki yoktur îmânın Felek girerse kef-i Nâ'ilî'ye damanın Seninle mahkeme-i Kiıdgâr'a dek gideriz 109a Kalem bu işte zuhûl etti uydu İblîs'e Fakat hatâ da mugayir değil nevâmîse Miirâca'at ne revâ Miislümân'a kıssîse Çıkarsa dil uzatanlar bıı tıırfe talımîse Huzûr-ı Asrî-i:'' şöhıet-şi'âra dek gideriz

108b

" 8 Kaziyye-i muhkem mııtâbakatsızlık arz ederse de Farsçada emsali kesirdir (şairin notu). Asri. Umûr-ı Hârice Vekâleti mensfıblarından elçilik müsteşarı Mîroğlıı Cemil Bey'dir. Şâ'ir. fâzıl bir zât-ı vefâ-kârdır. Kendisi de bu gazeli tahmis etmiştir. Benimki oııunkiııden sonradır (şairin notu).

242

Bilal Çakıcı

KIT'A ve TARİHLER I fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün Gece gündüz ne sıcaktan ne soğuktan yılarım Beklerim hâne-i yâri açılır bâbı diye Oyalar gönlümü bir sevgi serâbmda o şûh Ne belâdır ki sanırlar beni sîrâbî diye 12b II (Diyamandi Keçeoğlu'nun İhtidâsına) mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün Mesîhîadd edip ismen dalâl isnâdı vâhiydi Muhammed Kâdir evvelden hidâyetle miibâhiydi Zaınîri evc-i îmândı derıınu burc-ı Kur'ân'dı Hudâ sevdâsı milıriydi Muhammed aşkı mâhıydı Nasıl mahkûm olurdu haybet ü husrân u hırmâna Der-i lutf-ı Celâlü'd-dîn onun ümmîd-gâhıydı Kitâb-ı Mesnevî'den feyz alır tilmîz-i irfândı Gedâ-yı cân be-lebdi bâb-ı Mevlânâ penâhıydı Sözünde "bişnev in ney çiin şikâyet mî-koned" vardı Me'âl-i "ez-cüdâyîhâ hikâyet" her dem âbıydı Tarîkat ma'rifet şer' ii hakikatle hurûşândı Ne mağlûb-ı menâhiydi ne münkâd-ı nevâhiydi

107b

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

Nasıl bir Îsevî andan zuhûr etmişti bilmem ki Aceb kudret mi gâfıldi aceb hilkat mi sâhiydi Bizimdir sehv ü gaflet bunda vardı başka bir hikmet Misâl-i Hızr idi zulmet mukadder şâh-râhıydı Muhammed Kâdir itmiş ihtidâ derler hatâdır bu Yazar târih ezelden ınazhar-ı dîn-i ilâhiydi (1361) ts-ufll öfj

III
(Cevâd Dursunoğlu'nun Meb'ûsluğuna) fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün Müjde ver yârâna bir ân etme fevt Erzurum'a ey nesîm âvâze sal Zevk bulsunlar sevinsinler müdâm Bu haber olsun mezâk-ı câna bal Vâdî-i ahbâba neşve hayme zen Ey elem sen git biraz dağlarda kal Söyle târihe yazılsın ey Kemâl Bi'set-i Mir Cevâd'ı id al (1361) Jl

244

Bilal Çakıcı

14b

IV (Cevâd Dursıınoğlıı'nun ikinci defa meb'fıs seçilişine) mefûlü mefâ'ilün fe'ûlün Nâhîde haberciler ulaşsın Mızrâbını şevk içinde vursun Saylav seçilince Dıırsunoğlu Varsın onu sevmeyen kudursun Fertııt-ı felek akîm kalsın Hablâ-yı emel dokuz doğursun Yârân sevinip kalem çalışsın Tâı îh-i tamâma dâm kursun Mecliste çalındı zil umûma Hâtif dedi kim Cevâd dursun (1362) JJ^Jjjj JIjj*.

^la

15b

V (Şerefü'd-dîn Efendi'nin Diyânet İşleri Re'îsi oluşuna) fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün JJLU jL ıjj^. "U-aLu J J j j c^J^- İSJ^J-ûLlj JLİ ^J I Jj ^ I Tİ'r • 'i AJ^J

Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Şiirleri

jJjjJI

Laj cu-ljjl AoLj jLiLi ^ş. Jj1.11n I

JjjjJI L-İjjSİ 1"< • J j i

»Jj-a (^loLİ OaLu jLc
(1361)

I j ^â'm

-

" Bu dizede vezin bozuktur.

/+DAn...+A/ Yapısına İlişkin
Gülsel Sev* Türkçede hangi fiillerin hangi tamlayıcılarla kullanıldıkları konusu Türk dilinin önemle üzerinde durulması gereken konularındandır. Mevcut gramer kitaplarına baktığımızda fiiltamlayıcı ilişkisini esas alan tek sınıflandırmanın geçişli fiil - geçişsiz fiil sınıflandırması olduğunu görürüz.' Dolayısıyla tamlayıcıyla ne anlatılmak istendiği, hangi hâldeki isimlerin tamlayıcılı olarak kabul edilmesi gerektiği de belirsizdir. 2 Bu sebeple, önce, tamlayıcı, tamlayıcılı fiil, tamlayıcısız fiil terimlerine açıklık getirelim: Gramerlerimizde, dil bilgisi ve dil bilimi sözlüklerinde tamlayıcı terimiyle ilgili net ve açıklayıcı bilgiye rastlanamamıştır. Dilciler, tamlayıcı terimi yerine tümleç terimini kullanmışlardır.

* Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Araştırma Görevlisi 1 Konu ile ilgili genişbilgi için bkz. Leylâ Karahan, "Fiil - Tamlayıcı İlişkisi Üzerine", Türk Dili, S.549, Eylül 1997, s.209-213. Leylâ Karahan, Kaşgarlı Mahmut'tan günümüze kadar ulaşan gramer kitaplarında fiillerin "geçişlilik"—"geçişsizlik" sınıflandırmasının bulunduğunu ancak "geçişlilik", "geçişsizlik" kavramlarının sınırlarının net olarak çizilemediğini belirtir. Gerçekten bazı dilciler, yalnızca 0 , +1 eklerini isteyen fiilleri geçişli saymışlar, bazıları ise +A, +DAn ve +IA eklerini alanfiilleri de geçişlilik kapsamında değerlendirmişlerdir. Karahan, fiillerin geçişlilik-geçişsizlik sınıflandırması dışında, tamlayıcılı-tamlayıcısız sınıflandırmalarının da yapılabileceğini belirtir. 2 Konu ile ilgili kayda değer ilk çalışma Tahir Kahraman tarafından yapılmıştır. Çalışmada Türkçedeki hangi fiillerin hangi durum ekli tamlayıcılarla kullanıldıkları tespit edilmiştir. Kahraman tamlayıcı olarak; +0, +i, +e, +de, +den, +le, +siz eklerini alır. bkz. Tahir Kahraman, Çağdaş
Türkiye Türkçesindeki Fiillerin Durum Ekli Tamlayıcıları, TDK.

Yayınları, Ank. 1996. Tarafımızdan yapılan diğer çalışmada ise 2001 adet "etmek" ile kurulan birleşik fiilin tamlayıcıları tespit edilmiştir. Biz, /+0/, /+!/, /+A/, /DA/, /DAn/, /+1A/ ekli kelime ve kelimeleri tamlayıcı olarak
belirledik, bkz. Gülsel Sev, Etmek Fiiliyle Yapılan Birleşik Fiiller ve Tamlayıcılarla Kullanılışı, TDK. Yayınları, Ankara 2002.

248

Gülsel Sev

Dilbilim Terimleri Sözlüğünde, "Fiil Tümleci" başlığı altında fiilin anlamını tamamlayan isim şeklinde tümleçler ikiye ayrılmıştır. l.Asıl tümleç (diıect) veya nesne (object) 2. Yardımcı Tümleç a.Özneli Tümleç b. Nesneli Tümleç. 3 T. N. Gencan, Dilbilgisi kitabında 'yüklemi tiimleyen ya da pekiştiren sözcüklere "tümleç" denir der ve tümleçleri, l.Diiz tümleç (nesne), 2.Dolaylı Tümleçler 3. Edat Tümleçleri, 4.Zarf Tümleçleri olmak üzere dört kısımda değerlendirir. 4 V. Hatiboğlu, tümleci, genellikle eylemin anlamını yönlerden tümleyen ve herhangi bir ad durumunda bulunan ilgeç alan ad veya tamlama şeklinde tanımlar. Hatiboğlu, dolaylı tümleç, zarf tümleci ve edat tümlecini, tümleç değerlendirir. 5 çeşitli ya da nesne, olarak

B. Vardar yönetiminde hazırlanan Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü' ndc de tümleç terimi, "...yüklemin anlamını çeşitli açılardan bütiinleyerek, belirginleştirmek ya da pekiştirmek amacıyla kullanılan sözcük ya da dizin." şeklinde tanımlanır/' Ancak, "...sözcük kavrama ve anlama başvurulmasını eleştiren dil bilim akımlarının tümleç yerine yayılım, tümleyen terimlerini kullandıkları belirtilir.7 Z. Korkmaz, Gramer Terimleri Sözlüğü'nde, tümleci; cümle içindeki yüklemin anlamını çeşitli yönlerden tamamlayan öğelere verilen addır, diye tanımlar. Tümleç kategorisine nesne, dolaylı

' bkz. Dilbilim Terimleri Sözlüğü, TDK. Yayınları, Ank.1949, s.82. T.N.Gencan, Dilbilgisi, İst. 1966, s.73. 5 V. Hatiboğlu, Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, A:Ü. DTCF. Yayınları, Ank. 1978, s. 120. 6 B. Vardar yönetiminde, Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, TDK. Yayınları, Ank. 1980, s. 147. 7 Tümleyen: Bağımsal dil bilgisinde, eylemin belirttiği oluşla ilgili zaman, yer. koşul, neden vb. anlatan belirteç ya da belirteç nitelikli birim ya da birimler bütünü. Yayılım: Tümceye eklendiğinde var olan öğelerin işlev ve bağıntılarını değiştirmeyen öğe. B. Vardar, a.g.e., TDK. Yayınları, Ank. 1980, s. 147, s. 162. İki terim de cümlede üstlendikleri görev bakımından, tamlayıcı karşılığı olarak kullanılamaz. Çünkü tanımlara uygun görev alabilecek kelimelerin, cümlede kullanılmaları zorunlu değildir.
4

/+Dan ... +A/ Yapısına İlişkin

249

tümleç, zarf tümleci edat tümlecini alır. 8 Korkmaz, eserinde tamlayıcı terimini kullanır, ancak buna tamlayan (tamlamanın birinci öğesi) karşılığını verir. 9 H. Ediskun, tümleç teriminin sözlükte "tamamlayıcı" anlamına geldiğini belirtir, ancak bu terimi kullanmaz. Ediskun, tümleçleri 1. Nesne 2.Tümleç şeklinde ilk önce ikiye ayırır. Daha soma tümleçleri a) dolaylı tümleçler b) zarf tümleçleri, c) edat tümleçleri olmak üzere üçe ayırır. 10 Gramercilerimiz arasında Tahsin Banguoğlu, tamlayıcı terimine yer vermiştir. Banguoğlu, "Cümlenin Üyeleri" başlığı altında şu bilgiyi verir: "...burada bir yargı için gerekli olan iki kavram esas alınmış, oradan hareket eden gramerciler de bunları cümlenin temel üyeleri (yüklem, özne), öbürlerini hep tamamlayıcı, tamlayıcı tümleç? ve ikincil üyeler saymışlardır." Banguoğlu'nun tamamlayıcı, tamlayıcı tümleç? diye sözünü ettiği üyeler, nesne (kim, kimi, kime hâili nesneler), isimleme (kime, kimde, kimden yer-yön hâili isimler), zarflama (yapılış bakımından isimlemeye benzeyen, zaman, yer, yön, tarz, miktar bildiren isimlerdir.) olarak gruplandırılır.' 1 Bize göre, tamlayıcı, fiillerin almak zorunda oldukları hâl ekli (veya eksiz*) unsurlardır. Bu unsurlar, cümlede, neshe ( + 0 , +1), yer tamlayıcısı (+A, +DA, +DAn), zarf (+A, +DA, +DAn, +1A) görevlerinde bulunurlar. Hâl ekli öğeye ihtiyaç duyan fiiller tamlayıcılı; hâl ekli öğeye ihtiyaç duymayan, özne ile kullanılan fiiller ise tamlayıcısız fiillerdir. Tamlayıcıların fiille kullanılıp kullanılmayacağını ise, fiilin anlamı belirler.

Zeynep Korkmaz, Gramer Terimleri Sözlüğü, TDK. Yayınları, Ank.1992, s. 152. 9 bkz. Zeynep Korkmaz, a.g.e., TDK. Yayınları, Ank.1992, s. 146. 10 H. Ediskun, Türk Dilbilgisi, İst. 1996, s.348-363. " bkz. Tahsin Banguoğlu, Türkçenin Grameri, TDK. Yayınları, Ankara 1995, s.524-531. * Anlatılmak istenen eksiz yükleme hâli /+0/'dir.

8

250

Gülsel Sev

Bundan hareketle, dilimizde bazı fiiller tamlayıcıya ihtiyaç duymazlar, büyü-, doğ-, çürü-, eri-, yaşa-, öl-, terle-, uza- gibi. Bu filler tamlayıcısız fillerdir ve fiillerin gerçekleşmesi için özne yeterli olmaktadır, herhangi bir hâl ekli öğeye gerek yoktur .(...bir kimse doğ, ...birkimseyaşa-, ...bir şey çürü- gibi.) bık-, bin-, iç-, kov-, küs-, övün-, savaş- üz- gibi fiiller tamlayıcılı fiillerdir ve bunların gerçekleşmesi hâl ekli (veya eksiz*) bir unsura yani tamlayıcıya bağlıdır, (bık- ...bir şeyden /kimseden bık-; bin- ...bir şeye bin- gibi), iç- ...bir şeyi iç-; övün- ...bir kimseyle övün- gibi) Tamlayıcıyla kullanılan çoğu fiil, tamlayıcılarını öbek hâlinde de alabilir. 12 /+DAn...+A/ tamlayıcısı da bunlardan biridir. Bu yapıda ilk kelime çıkma hâli eki, ikinci kelime yönelme hâli eki alarak çekime girer. T. Kahraman, /+DAn...+A/ öbekleri için bir yerden bir yere, bir durumdan bir duruma, bir zamandan bir zamana geçişi anlatarak bağlandıkları fiillerin karşıladıkları eylem ve oluşları yer, zaman, durum bakımından tamamlamaktadır, ifadesini ileri sürer. 13 Türkçede öbekleşmiş tamlayıcılar içerisinde ikilemelerle en çok /+DAn...+A/ tamlayıcısı kullanılır. Araştırmacılarımızın konu ile ilgili görüşleri de bunu destekler niteliktedir.

E. N.

Gökşen

"kulaktan kulağa", "tepeden tırnağa"

deyimlerinde de görülen yapının ikileme ya da ikizlemelerde kullanılarak durum belirteçleri oluşturduğunu ifade eder. Gönülden göniile yol vardır. Doğrudan doğruya anlaşalım gibi. 14 O. N. Tuna ise "Türkçede Tekrarlar" isimli makalesinin "zarflarda tekrarlar" başlıklı kısmında konuyu şu şekilde ele alır: Yayımlanan çalışmamızda öbek hâlinde belirlediğimiz tamlayıcılar şunlardır: /+I...+A/ // /+A...+I/; /+I...+DAn/ // /+DAn...+I/ //; /+I...+IA/ // /+IA...+1/; /+A...0/; /+A...+1A/, /+DAn...0/; /+DAn...+A////+A...+DAn/. bkz. Gülsel Sev, a.g.e., TDK. Yayınları, Ankara 2002. 1 ' T ahir Kahraman, a.g.e., TDK. Yayınları, Ankara 1996, s.408. 14 Lnver Naci Gökşen. "Çıkma Durumu (-den) ve Kapsamı", Türk Dili, C.30, S. 279, Aralık 1974, s.973-978.
12

/+Dan ... +A/ Yapısına İlişkin

251

Fiilin bildirdiği işin kademe kademe yapıldığım gösterenler: Bunlar "bütün" anlamına gelirler. Zarfın birinci parçası ablatif, ikinci parçası datif ekli olup, bazen "bir", bazen "bir" ve "öbür" ile kullanılırlar. 15 Tuna, bu yapının kullanım yerlerini üç kısımda incelemiştir: Üye Adları ile Yapılanlar: ağızdan ağıza dolaş-, yürekten yüreğe akb. Zaman Bildiren Sözler ile Yapılainlar: Bunlar genel * olarak azalma, çoğalma; iyileşme, kötüleşme bildiren durumlarda kullanılır. Yıldan yıla art-, günden güne zenginleşc. Çeşitli Sözlerden Yapılanlar: içten içe kız-, açıktan açığa anlat- gibi. 16 K. Acarlar da birincisi çıkma, ikincisi yönelme durumunda anlamca kalıplaşmış ikizlemelerin, cümlede zarf olarak kullanıldığını belirtir. Acarlar, inceden inceye eleştir-, renkten renge gir-, taştan taşa vur- örneklerini verir. Kalıplaşmanın karşıt iki sözcükle de olabileceğini ifade eder. yerden göğe hakkı ol-, tepeden tırnağa süz- gibi. 17 V. Hatiboğlu 'Çıkmalı İkileme' başlığı altında konuyu şöyle değerlendirir: a. Aynı Sözcükten Kumlan Çıkmalı İkileme: İki sözcük de çıkma durumunda olabilir. (ordan burdan oku-, arkadan arkadan konuş- gibi.) İkilemeyi kuran aynı sözcüklerden birincisi çıkma, ikincisi yönelme durumunda olabilir, (kulaktan kulağa fisılda-, derinden derine çağla-, inccden inceye düşün- gibi) b. Ayrı Sözcüklerle Kurulan Çıkmalı İkileme: İkilemeyi kuran ayn sözcüklerin her ikisi de çıkma durumuna girmiş Osman Nedim Tuna, "Türkçede Tekrarlar", Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C.3, S. 1-2, İstanbul 1948-49, s.444. 16 O.N. Tuna, a.g.m., s.444. 17 K. Acarlar, Çıkma Durumunda ("den" hâlinde) Sözcüklerin Tümcede Türlü Kullanılışları, Türk Dili, C.24, S.235, Nisan 1971, s. 34-37.
15

a.

252

Gülsel Sev olabilir. (dereden tepeden konuş-, şundan bundan tat- gibi). İkilemeyi kuran ayrı sözcüklerin birincisi çıkma, ikincisi yönelme durumunda olabilir, (iğneden ipliğe hazırlan-, tepeden tırnağa giyin- gibi) 18 H. Ediskun, -den ve - e ' l i tümleçlerin arka arkaya gelmeleri

ile; a) Zaman zarfı öbekleri: "O sabahtan sabaha geliyor", b) Yer zarfı öbekleri: "Kuşlar dağdan dağa uçuyorlar", c) Durum deyimleri: "Konuşurken renkten renge girdi", oluşturduğunu ileri sürer. 19 Yukarıda yazılanlardan anlaşılacağı gibi, gramerciler, ikilemelerde kullanılan /+DAn...+A/ tamlayıcısının cümlede zarflar meydana getirdiğini ileri sürmüşlerdir. Örneklere bakıldığında, tamlayıcının kalıplaşaıak deyimleştiği de göze çarpmaktadır. "Makineyi inceden inceye gözden geçirip beğendi, aldı." (ÖDS) "Jandarma Zilfo'yu tepeden tırnağa (kadar) aradı, sonra içeri bıraktı." (ÖDS) gibi. Taramalarımız esnasında, daha çok zarflarda kullanıldığı belirtilen /+DAn...+A/ tamlayıcısının, yer tamlayıcısı görevinde bulunduğu örneklerin de az olmadığı görülmüştür. 20 "Kaleden kaleye şahin uçurdum." (T) "Geyik dağdan dağa atlarken güzel." (S) "Babadan oğula kalan bir meraktır." (TG) gibi.

V. Hatiboğlu. İkileme, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1971, s.38-39. H. Ediskun. a.g.e., İst. 1996, s.359. 20 Ediskun. dıığdıın tl/ığtı kaç-, evden eve dolaş- örneklerindeki, yer tamlayıcısı diye nitelendirdiğimiz yapıları yer zarfı olarak değerlendirir, bkz. H. Ediskun. a.g.e., İst. 1996, s.278.
19

ıx

/+Dan ... +A/ Yapısına İlişkin

253

Nitekim V. Hatiboğlu, "İkilemeden dolaylı tümleç" bahsinde, "türlü ad durum eklerini almış bulunan ikilemeler dolaylı tümleç olarak kullanılabilir." der ve lâftan lâfa geçil-, baştan başa donanörneklerini verir. 21 /+DAn...+A/ tamlayıcısıyla ilgili söyleyebileceğimiz diğer bir husus, tamlayıcının ...kadar, ...dek, ...değin gibi edatlarla kullanılabilmesidir. Yapı, bu şekilde edat grubu da oluşturmaktadır. "Köyün yerden göğe kadar onunla eğlenmekte hakkı var." (ÖDS) "İğneden ipliğe kadar babalarından kalan listesini yaptılar." (ÖDS) öneklerinde olduğu gibi. eşyaların

Ancak, edatlı kullanımların bulunmaması, bizi, edatın görevini fiilin üstlenmesi düşüncesine götürmektedir. Aşağıdaki örneklerde aynı kelimelerden oluşmuş tamlayıcı, hem edatlı, hem edatsız kullanılabilmektedir. " Tepeden tırnağa (dek) titremesin kötü dillerle" (ÖDS) "Baktım donanmış tepeden tırnağa / sen çiçek çiçek elma." (NC) L. Karahan, "derinden derine ınnaklar çağlar / uzaktan uzağa çoban çeşmesi" örneğindeki /+DAn...+A/'lı yapılan, uzaklaşma grubu gibi, kısaltma grubu olarak değerlendirmemekle birlikte çeşitli kelime grupları ve cümlelerden kısalmış birer kısaltma grubu kabul eder. 22 Gerçekten ikilemelerde kullanılan /+DAn...+A/ tamlayıcısı, bünyesinden bir edatın belki de bir fiilin düşmüş olabileceği hissi uyandırmaktadır. (ilden (git-) ile (git-); derinden (çağla-), derine (çağla-) gibi. Aşağıdaki örnek de, bunu doğrular niteliktedir. Örnekte /+DAn/ ve /+AJ tamlayıcıları arasına "başka" sıfatı girmiş, kullanım orijinalliğini korumuştur.
21
22

V. Hatiboğlu, a.g.e., Ankara Üniversitesi Basımevi, 1971, s.53.
L. Karahan, Türkçede Söz Dizimi, Akçağ Yayınları, Ank. 1993, s.44.

254

Gülsel Sev

"Kültür değişmesi, bir cemiyetin mevcut nizamını yani içtimaî, maddi ve manevi medeniyetini bir tipten başka bir tipe kalp eden bir prosestir." (KD) * Buraya kadar /+DAn...+A/ yapısı; anlatılanlardan şu sonuçlan çıkarabiliriz:

1. Aynı sözcüklerle kurulan ikilemelerde kullanılır. 2. Ayrı (karşıt) sözcüklerle kurulan ikilemelerde kullanılır. 3. Çoğunlukla deyimleşmiş olarak kullanılır. 4. Cümlede zarf (çoğunlukla) ve yer tamlayıcısı görevini yerine getirir. 23 5. Edatlarla birlikte kullanılarak edat gruplan oluşturur. 6. Tamlayıcılarının arasına diğer, öbür, başka gibi kelimeler girebilmektedir. Üstelik bazı kullanımlar, bu tip kelimelerin ya da bir fiilin düşmesi sonucu oluştuklan görüntüsünü yansıtmaktadır. Bu altı madde etrafında, /+DAn...+A/ tamlayıcısının tarihî lehçelerden günümüze nasıl kullanıldığını örneklerle gösterelim: Uyg. "tonı bastan adaka (baştan ayağa) (tegi) kanka irinne ürgenip..." (SD)

Kar. "kadaştm kadaşka (kardeşten kardeşe) asığlar bolur." (KB) "kişi ildin ilke söz ıdğu bolur." (KB) EAT."Hikâyet hemân ma'ni nite döne / 'ibaret girür ise tondan tona (giyimden giyime)." (SN) Hzm.
2

"kimdin kimge yalavaç turur?" (KE)

' "Onunla uzaktan uzağa akrabalığımız var." örneğinde ikileme sıfat görevinde kullanılmıştır, bkz. K. Acarlar, a.g.m., Türk Dili, C.24, S.235, Nisan 1971, s. 37. "Yolda tepeden tırnağa silâhlı, üç yüz kişiye yakın bir eşkıya ordusunun, kervan üzerine doğru geldiğini gördüler." (ÖDS) örneğinde ise "silâhlı" sıfatının zarfı olarak kullanılmıştır.

/+ Dan ... +A/ Yapısına İlişkin

255

"Kavluhu ta'âlâ kökni yaratmışdın son ol yaratılğan yerni maşnkdm mağnbğa (doğudan batıya) (tegi) kensü yarlıkadı." (KE) Kıp. "ilden ilge kildi bizge memleket." (GT) Çağ."akşamdın tanğa (akşamdan sabaha) canı mahzün / tandın akşâmğa (sabahtan akşama) eşki gül-gün." (LM) "Körüp ol hâlin anın şâh u destür / bolup ikkisi kündin künge rencür." (FŞ) TT. "Anadolu hisarında bir gün geçiren insan, Türk ruhunu, derinden derine öğrenir." (Aİ) "Aynalar baştan başa tenha." (S) "Beğenmemekte yerden göğe (kadar) haklı olabilir." (ÖDS) "Ateşten kızaran bir gül arar da / gezer bağdan bağa çoban çeşmesi." (HD) Görüldüğü gibi, ikilemelerle oluşturulan örneklerde, /+DAn...+A/ tamlayıcısını alan fiiller iki tamlayıcıyı mutlaka bir arada kullanma ihtiyacı duyarlar, öğeler de birbirinden ayrılamazlar. Ancak öğelerin birbirinden aynlabildiği ve cümlede ayrı ayrı yer tamlayıcısı görevinde kullanılan tamlayıcıları isteyen fiiller de bulunmaktadır. 24 akset-, çık-, geç-, gel- git-, göç-, in-, koş-, seslen-, sin-, tırman-, yetiş- gibi. Bu fiiller, hem /+DAn/, hem l+AJ tamlayıcısını ayrı cümlelerde, müstakil olarak kullanabilmektedir. Bunun yanında aynı cümle içerisinde de bir arada (/+DAn...+A/ biçiminde) alabilirler. Bunları görelim:

Tahsin Banguoğlu, isim öbekleri başlığı altında kifnden-kime hâlleriyle yapılan isim öbeklerine, bir örnekte, birbirinden ayrılabilen öğeye yer vermiştir. Evinden çarşıya çıkamaz ol-, Banguoğlu'nun verdiği diğer örnekler ikilemelerle oluşturulmuş tamlayıcılardır, bkz Tahsin Banguoğlu, a.g.e., TDK. Yayınları, Ankara 1995, s.508.

24

256

Gülsel Sev

akset-: "O gülüş kalbime aksettiği an / duymadım ilk ateşin düştüğünü." (KGK) "...Cemil Bey'in kâh denizden, kâh yandaki pencerelerden akseden sesini işitmişti." (HOŞ) "...içinden ruhuna akseden bu sualleri düşüne düşüne zayıf dimağını yordu." (BL) çık-: 1. îçeriden dışarıya varmak, gitmek. 2. Bulunduğu yeri bırakıp, başka yere geçmek, taşınmak, ayrılmak. " "Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar. (KGK) "Gün olur alır başımı giderim / denizden yeni çıkmış ağların kokusunda." (OV) " Geniş merdivenden yukarı kata çıktık. (Ç) geç-: 1. Bir yerden başka bir yere gitmek. 2. Yol olarak kullanmak. "bulundukları odaya geçtim." (TK) "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı / kuşlar geçiyor derken / yükseklerden sürü sürü çığlık çığlık." (OV) "Ancak bir tek kez lodoslu havada Büyükada 'dan Karaköy'e geçerken deniz tutmuştu." (BDG) gel-: 1. Bir yere gitmek, varmak. 2. İzlemek, takip etmek. "Gelenekler arkasından başkaları geldiği için ve kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler." (BŞ) "Fakat böyle bir iş yapmaya kalksam / doğru İstanbul'a gelirim." (OV) "Sekiz metrelik küçücük bir tekneyle ta İngiltere'den bizim kıyılarımıza gelmişler." (BDG) Farklı anlam, farklı tamlayıcıyla kullanımı gerektirdiği için fiillerin sözü edilen tamlayıcısını kabul eden anlamları verilmiştir. Seslen- ve aksetfiillerinin bütün anlamları, aynı tamlayıcıları istediği için, fiillerin anlamlarını yazmaya gerek duyulmamıştır.

/+Dan ... +A/ Yapısına İlişkin

257

git-: 1. Bir yere doğru yönelmek. 2. Bir yerden ayrılmak. 3. Çıkmak, ulaşmak. "Ala gözlüm ben bu ilden gidersem / zülfü perişanım kal melül melül" (Krc.) '' Doğrulduğum uz ufka giderken sevdalı yüzüşlerle, yunuslar yol gösteriyordu." (KGK) "Gidiyordum gurbeti gönlümde duya duya / Ulukışla

yolundan Orta Anadolu ''yâ' (HD)
seslen"Bu sahillerin seslenir her yerinden / hazin günlerin derbeder musikîsi." (KGK) "Kuşlar çiçeklere sesleniyordu." (YS) "Efe dağdan köye (doğru) seslenir." (YS) Örnek cümlelerdeki /+DAn...+A/'lı yapılar cümlede yer tamlayıcısı görevindedir ve tamlayıcılar birbirinden ayrı da düşünülebilir. Ancak her bir tamlayıcının farklı cümlelerde tek başına kullanılabilmesi ve tamlayıcıların bir arada da bulunan örneklerine rastlanması, bizi, öğelerin öbekleşmiş olabileceği düşüncesine götürmektedir. Sonuç olarak; biz bu yapıların da tıpkı ikilemelerle oluşturulan tamlayıcılarda olduğu gibi /+DAn...+A/ öbekleşmiş tamlayıcı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyor, bu şekilde fıil-tamlayıcı meselesinin bir yönünün aydınlatılacağını ümit ediyoruz. ÖRNEKLERDE KULLANILAN KISALTMALAR Aİ : Aziz İstanbul, Yahya Kemal, 1000 Temel Eser, Millî Eğitim Basımevi, İst. 1969 : Bir Dinozorun Gezileri, Mîna Urgan, Yapı Kredi Yayınlan, İst. 1999 : Beyaz Lâle, Ömer Seyfettin, Rafet Zaimler Kitap Yayınevi, İst. 1938

BDG

BL

258

Gülsel Sev

BŞ Ç FŞ GT HD HOŞ KB KD KE KGK Krc. LM NC OV ÖDS S

: Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpmar, 1000 Temel Eser, İst. 1969 : Çağlayanlar, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Temel Eser, İst. 1971 1000

: Ali Şir Nevayı - Ferhad ü Şirin (İnceleme - Metin), Gönül, Alpay-Tekin, TDK. Yayınları, Ank. 1994 : Gülistan Tercümesi, Ali Fehmi Karamanlıoğlu, TDK. Yayınlan, Ank. 1989 : Han Duvarlan, Fanık Nafiz Çamlıbel, 1000 Temel Eser, Millî Eğitim Basımevi, İst. 1969. : Hep O Şarkı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Birim Yayınlan, İst. 1980. : Kutadgu Bilig - Metin, Reşit Rahmeti Arat, TDK. Yayınlan, Ank. 1991. : Kültür Değişmeleri, Mümtaz Turhan, İst. 1994 : Kısasü'l Enbiya (Giriş-Metin-Tıpkıbasım), Aysu Ata, TDK. Yayınları, Ank. 1997. : Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal, Y.Kemal Enst. Yayınları, İst. 1967. : Karacaoğlan : Ali-şir Nevayı' - Leyli vü Mecnun, Ülkü Çelik, TDK. Yayınları, Ank. 1996. : Necati Cumalı : Orhan Veli, Bütün Şiirleri, Varlık Yayınları, İst. 1963. : Örnekleriyle Deyimler Sözlüğü, Metin Yurtbaşı, İst. 1996. : Seçmeler, Cahit Sıtkı Tarancı, 1000 Temel Eser, İst. 1971.

/+Dan ... +A/ Yapısına İlişkin

259

: Suzan Duran, "Türkçede Cihet ve Mekân Gösteren Söz ve Ekler", TDAY. Belleten 1956, s. 1-100 : Mes'ud b. Ahmed - Süheyl ü Nevbahar (İnceleme Metin - Sözlük), Cem Dilçin, Ank. 1991. : Türkü : Türkçenin Grameri, Tahsin Banguoğlu, Yayınlan, Ank. 1995. TDK.

: Tahir Kahraman, Çağdaş Türkiye Türkçesindeki Fiillerin Durum Ekli Tamlayıcılan, TDK. Yayınlan, Ank. 1996. : Yollann Sonu, Hüseyin Nihal Atsız, İrfan Yayınevi, İst. 1997.

Bolşevik İhtilâlinden Sonraki Azerbaycan Sahası Türk Edebiyatında Şiir ve Poema Türü Mitat Durmuş* Dünya siyasî tarihi üzerinde 1917 Bolşevik Ihtilâli'nin önemli bir yeri vardır. Sovyetler Birliği'nin hâkimiyeti altında bulunan Türk Cumhuriyetleri de bu ihtilâlden büyük ölçüde etkilenirler. Rejimin değişmesine bağlı olarak toplum hayatında önemli değişiklikler olur. Yeni bir yaşam üslûbu gelişmeye başlar. 1920'lerden sonra bu daha da yoğunluk kazanarak devam eder ve 1937'de Stalin'in iktidara gelmesiyle en belirgin şeklini alır.' Bu tarihten başlayarak Azerbaycan'ın toplum yaşamı, idarî şekli değişmekle kalmaz, idarî kadroları da değişir. Yönetime Ruslar ve özellikle Azerbaycan'da yaşayan Ermeniler getirilir. Azerbaycan Türkleri ikinci plana itilmekle birlikte, çoğu bilim adamı, yönetici, gazeteci, öğretmen, yazar, şair de hayatından olur. 1930'lu yıllarda kolektifleştirme devrinde halktan insanların binlercesi yok edilir. Böyle bir yönetimin hüküm sürdüğü dönemde edebiyatın şekillenmesi de bu ölçüler içinde gelişir. Nitekim "Sovyet Azerbaycan Edebiyatı"nm sanat değeri taşıyan eserlere kavuşması belirtilen tarihten yaklaşık 25-30 yıl sonra kendini gösterir. Resmî ideolojik görüşe uygun eser yazma zorunluluğu vardır ve buna "Sosyalist Gerçekçilik" adı rejim tarafından verilmektedir. Yeni cemiyetin her şeyden evvel yeni bir insan tipine ihtiyaç duyması ve bu insan tipinin bakışı ile toplum hayatının değerlendirilmesi gereği ortaya çıkar. Yeni insan tipi ile cemiyete "inkılâpçı" bir gözle bakılır; sosyal olaylar, insan ilişkileri sınıflar arasındaki çatışma fikrine uygun ofarak açıklanır. Yeni cemiyete, yeni bir insan; yeni insana, yeni bir edebiyat gereği doğal bir gelişmenin sonucu olarak kendini gösterir. Böylece eski insana, eski cemiyete ve eski edebiyata hücum başlamıştır. Bu eski - yeni savaşımının Türkiye sahası Türk edebiyatında da varlığını görürüz. Fakat, Azerbaycan sahasında "eski ile yeni" arasındaki diyalektik savaşımı sadece Bolşevik yazarların yürütmüş olması dikkat çekicidir.

AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Araştırma Görevlisi 1 Meherremov, Nizami; Getsin Gelmesin 1937, Azerneşr, Bakû 1992, s.4

262

Mitat Durmuş

Bu, eskiyi (klasik olanı) savunacak insanın olmamasından çok, savunmadan sonra yaşama hakkının olmaması ile ilgili bir durumdur. Bolşevik yazarlar tarafından başlatılan ve halkın yararına olduğu söylenen klasik edebiyata hücum, öylesi bir durum alır ki, toplumu anlatacağız derken tüm insanî değerler alt üst edilir. Bu dönemde yazılmış edebî metinlerde klasik yaşamın ve edebiyatın model insan tipini, zalim beyler, hurafeye inanan gafiller, cahil din adamları, zengin kişiler, anti-komiinistler temsil eder. Bunların karşısında yenilikten yana öğretmenler, feminist kızlar ve kadınlar, idealist komünist gençler, mübarize (mücadele eden) kahramanlar bulunur. Tematik ve karşıt güçlerin çatışmasında klasik edebiyat taraftarları daima karşıt güç konumundadır. Bu durum öylesine belirginleşmeye başlar ki, edebî eser sloganlar toplamı durumuna gelir. Dönemin Bolşevik görüşünü destekleyen Azerbaycanlı şair ve yazarlar, bu görüşün, sınıf farklılıkları ortadan kaldırılmalı, fikrinden hareketle, kendi millî dil ve edebiyatlarını inkâr etme aşamasına kadar gelirler; bunun yerine "Lenin'in Dili", "Komünist Dünyasının Dili", "Proleter Dili" ve edebiyat için "Sovyet Azerî Edebiyatı", "Kardaşlıq Edebiyatı", "İnkılap Edebiyatı", "Komünist Halklar Edebiyatı" gibi terimleri sıkça kullanmaya başlarlar. Mayakovski, Milıail Yuryeviç Lermantov, Maksim Gorki gibi şair ve yazarlar resmî model olarak sunulur. Zira Komünist Partisi'nin, işçilere, sosyalizme sadakat ruhu aşılayan eserlere ödül vermesi, eser sahibi şair ya da yazarın yeni bir görevle onurlandırılması, sunulan resmî modelin çabucak kabul görmesine hizmet eder. İhtilâlden önceki kalem sahiplerinden birkaçı, doğru bildikleri yolda devam ederken birkaçı da kalemlerini dönemin ideolojisine sunar. İhtilâlden önceki dönemde söylediklerini ihtilâlden sonra da söyleyen, kendi sanat ve hayat anlayışlarına göre eser veren şahıslar ise, tam anlamı ile çileye talip olurlar. Bunlar arasında Cafer Cabbarlı, Yusuf Vezir Çemenzeminli, Hüseyin Cavid, Celil Memmedquluzâde... gibi çileyi seçenleri sayabiliriz. 1930'lardan başlayarak, yeni yetişen genç şair ve yazarlar ile daha öncekiler arasında zamanla artarak süren bir nesil çatışması başlar. Fakat 1940-1941 yıllarına doğru nesil çatışması, fikir ve dünya görüşü çatışmasına dönüşür. "Komünist Partisi"nin beğenisini kazanmak, sosyalist değerlere bağlılığın ölçüsünü göstermek, bu bağlılığın doğurduğu heyecanı bir yerlere aktarabilmek düşüncesi ile dolu olan genç sanatkârlar, bunu yaşlı nesle hücum etmekle başaracaklarını düşünerek, hakaret sözcükleri ile amaçlarına

Bolşevik İhtilalinden Sonraki Azerbaycan Sahası Türk Edebiyatında Şiir ve Poema Türü

263

ulaşmak isterler. Bu savaşımda partinin de desteğini gören gençler daha başarılı olurlar. Dönemin baskısından dolayı yaşlı nesil eserlerini, ya çok eski tarihi konulurdan ya da uzak ülkelerde meydana gelen olaylardan esinlenerek yazmak durumunda kalır. Konusunu Azerbaycan'ın eski tarihinden alan Yusuf Vezir Çemenzeminli'nin "Gızlar Bulağı"2 , Cafer Cabbarlı'nın "Od Gelini", Samed Vurgun'un "Zencinin Arzulan" gibi eserler bunlara verilecek örneklerdir. Dönem içinde romanlarda ve öykülerde işlenen temalar, şiirdekine oranla daha geniş anlatı olanağı bulmuş olmasından, ihtilâl öncesi dönem ve ihtilâl sonrası dönem hayatını anlatmaya hizmet eder. İhtilâl öncesi hayatı anlatan edebî metinlerde zenginlerin sömürü zihniyeti, ağa- emekçi çatışması, din adamlarının cehaleti, köylünün, işçinin ve aydın gençlerin kötü durumu asıl tema olarak ele alınır. İhtilâl sonrası hayatı anlatan eserlerde ise, Bolşevik rejiminin getirdiği güzellikler anlatılır. Bu dönem eserlerinde yenilikten yana olan insan tipi idealize edilir. 1941-1946 yılları arasında Rusya'nın II. Dünya Savaşı'nda yer alması ve askerî gücünü, egemenliği altında bulundurduğu Türk nüfusundan sağlaması nedeniyle bu dönem edebiyatında yoğun bir şekilde savaş temi işlenir. 1950'li yıllara gelindiğinde özellikle şiir vadisinde önemli değişiklikler olur. Bu dönem genç şairlerinin kendilerine örnek aldığı Samed Vurgun, Resul Rıza, Süleyman Rüstem, Memet Rahim, Mikail Müşfik, Mehdi Seyyidzade'nin yanı sıra Rus şairlerinden A. Tvordaviski, M. Dudu, A. Prokof Lev, M. Lukanin'in işledikleri poema türü, genç şairler için açılan yeni bir kapı olur. Samed Vurgun'un "Zencinin Arzulan", "Zamanın Bayrağdarı", "Mugan", özellikle "Aygün" poeması; Resul Rıza'nın "Lenin", Süleyman Rüstem'in "Gafur'un Gelbi", Memmed Rahim'in "Leningrad Göylerine" gibi poemaları edebiyatla ilgilenen gençlik için güzel örneklerdir. Yeni bir tür olarak algılanan poemanın edebî tenkit bakımından cevaplandırılamayan yönleri vardır. 1950'li yıllardan günümüze kadar poema türü etrafında ciddî edebî-bediî tartışmalar yürütülmekte olup, bunlardan bazıları türün sınırlarının çok geniş olmasından diğerleri ise, bu genişliğin edebî bir imkân olarak
2

Çemenzeminli, Yusuf Vezir; Gızlar Bulağı, Gençlik, Bakû 1972

266

Mitat Durmuş

Kerim, Nebi Xezri, Eliağa Gürçaylı, Gasım Gasımzade, İslam Seferli, Zeynal Cabbarzade... gibi şairler poema türünün bayraktarlığım yapmaktadırlar. İlk şiirlerini siyasî buhranlar, savaşlar, cepheye gidip de gelmeyenler ya da cepheye gidiyor adıyla başka yerlere götürülenler ile, onların geriye bıraktıkları ıstıraplı hayatın etkisi ile yazan Bahtiyar Vahabzade, devrin ve şartların değişmesine bağlı olarak kendini yenilemiş "Modern Azerbaycan Şiiri"nin önemli isimlerinden birisidir. 1960-1965'li yıllarda modern Azerbaycan şiirinde insan ve onun iç dünyası sıkça işlenen tema olur. Şiir, ideolojik söylemlerden büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Bahtiyar Vahabzade ile başlayan ve diğerleri tarafından devam ettirilen şu üç özellik 1970'li yılların şiirinde temel ölçüdür: 1-Millîlik 2- Asrîlik 3-Tabiat Millîlik konusu içine, vatan sevgisi ve vatandaşlık duygularının estetik anlatımı girer. Bu dönem şiirinde ve genel temayülde vatan temi, Prof. Dr. Yaşar Garayev'in "Vatan sevgisi ve vatandaşlık duygularının estetik aksi, şiirimizde oldukça güçlüdür. Poeziyamızın koro halinde okuduğu türkünün nakaratı sadece ve sadece "Azerbaycan"dır dersek mübalağa yapmış sayılmayız."9 diyerek belirttiği gibi "Azerbaycan" ismi üstünde yoğunlaşır. Tabiî ki kastedilen "Azerbaycan" yalnız Kuzey Azerbaycan için değil Güney Azerbaycan için. de geçerlidir. Çağdaş Azerî şiirinde "Güney Azerbaycan" zaten millî bir mesele olarak işlenir."1 Balaş Azeroğlu, Eli Tüde, Söhrab Tahir, Bahtiyar Vahabzade, Nebi Xezri, Helil Rıza Ulııtürk, Eli Kerim gibi şairler bu millî meseleyi en yoğun şekilde işleyen sanatkarlardır. Asrîlik konusu içinde ise, millîlik imgesinin sosyal öneme sahip olması ve devrin ihtiyaçlarına cevap vermesi değerlendirilir. Bıı iki unsuru bünyesinde bulunduran şiir "İlmi Tekniki Terakki Devri" denilen aşamanın problemlerinden olan "tabiat ve tabiata bakış" sorununu da, her şair, kendi yeteneği ölçüsünde cevaplandırmaya çalışır.
Makas, Zeynelabidin; Çağdaş Azerbaycan Şiiri Antolojisi, Kültür Bakanlığı Yayınlan Ank. 1992, s.3 "'Akpınar. Yavuz: a.g.e., s. 175

Bolşevik İhtilalinden Sonraki Azerbaycan Sahası Türk Edebiyatında Şiir ve Poema Türü

267

Savaş ve tabiat, çağdaş Azerbaycan şiirinin ve şairlerinin sınavdan geçirildiği iki önemli mihenk taşıdır. Bahtiyar Vahabzade, Nebi Xezri, Helil Rıza Ulutürk, Mehmed Arslan gibi şairler, Azerbaycan tarihine "Kanlı Yanvar" olarak geçen 20 Ocak 1990 tarihindeki Karabağ katliamını konıı alan şiirleri ile bu iki unsuru birleştirerek son derece güzel örnekler verirler. Makineleştirilen, robotlaştırılan tabiatı, savaş ve teknolojinin olumsuz etkisinden korumak asıl amaçtır. Lirik şiirlerde tabiatla şair arasında bir yakınlık kurulurken, geçmişten de büyük ölçüde yararlanılır. Nebi Xezri'nin Dede Korkut tiplerini esas alan "Efsaneli Yuhular" poemasını buna örnek verebiliriz. Bu bakımdan "Muğam" tabiatla efsanenin, tarihin ve mûsikînin birleştirdiği yer olur. Mehmed Araz, Tevfık Bayram, Gasım Gasıınzade gibi şairler ve özellikle Bahtiyar Vahabzade'nin "Muğam" ve Hüseyin Arif (Hiiseyinzade)'nin "Dilgaın" adlı poeınaları bu görüşümüze en güzel örnekleri teşkil eder. Mil, Muğan, Göy Göl, Gökçe Karabağ... gibi yer adları, artık çağdaş şiirde sadece coğrafi yer adı olmaktan çıkmış, bir güzellik anlayışına, bir ahlakî ölçüye dönüşmüş ve bu yönü ile toplumun manevî geçmişinin ve kahramanlık tarihinin ebedileşmesine vesile olmuştur. Azerbaycan İlimler Akademisi Başkanı Prof. Dr. Yaşar Garayev milletimizin güzel ahlâka sahip olmasını, tabiatın ahlâkını tasvir etmekten ileri geldiğini söyler: "Müdrik atalarımızın güzel ahlâk sahibi olmalarının sebebi, belki de tabiatın ahlâkını tasvir etmelerinden ileri gelmektedir"." Çağdaş Azerbaycan şiirinin özellikle son yıllarında, "köy-şelıir" teminin çoğunlukla işlenmeye başladığını görmekteyiz. Genç nesil arasında bir nostalji olarak yayılan köy ve köy hayatına duyulan özlem, zamanla şehir/lerin varlığını unutturur hale gelmiştir. Eliağa Gürçaylı, Sabir Rüstemhanlı, Vagıf Nesib, Gasım Gasıınzade, Musa Yakub, Meınmed İsmail, Cingiz Elioğlu... gibi sanatçılar, şehrin monoton ve koşuşturmalarla geçen hayatına, köy kırlarında yaşanan bir anlık bir mutluluğu tercih ederler. İhtilâlden sonra başlayan ideolojik söylemlerin, 19651970'li yıllarda azalmaya başladığını ve 2000'lı yıllara gelindiğinde bireysel olarak işlendiğini, şair ve yazarların daha çok millî ve estetik kaygılar içinde olduğunu söyleyebiliriz.

" Makas, Zeynelabidin; a.g.e., s.3

Bursa Şairlerinin Vefeyatnamesi
Fatma S. KUTLAR*

Divan edebiyatı alanındaki araştırmalar, genellikle, Arap alfabesiyle yazılmış eserlerin yazı çevriminin yapılmasına ve hazırlanan metinlerin birbirine çok benzeyen bir plân dahilinde incelenmesine yöneliktir. Son yıllarda, böyle çalışmaları hedef alan eleştirilerin çoğalması, kimi araştırmacıları farklı konularla ilgilenmeye yöneltmiş görünmektedir. Bu doğrultuda, şehirlerin yetiştirdiği şairlere ilişkin incelemelerin yapıldığı da dikkati çekmektedir. Şairleri, mensup oldukları şehirleri çıkış noktası alarak yapılan çalışmalardan biri Doğu Akdeniz Üniversitesi öğretim üyelerinden Kadir Atlansoy'a aittir. Atlansoy, Bursa Şairleri, Bursa Vefeyatnamelerindeki Şairlerin Biyografileri, Asa Kitabevi, Bursa, 1998 adlı kitabını, Bursalı şairlerin biyografilerini Bursa vefeyatnamelerine bağlı olarak ortaya koymak, edebiyat tarihine kaynaklık eden eserleri taramak suretiyle Bursa'da yaşamış veya yetişmiş şairlerin isimlerini belirlemek ve yer aldıkları kaynakları tanıtmak amacıyla hazırlamıştır. Kitap, Ön söz, Kısaltmalar ve Girişten sonra Klâsik Türk Edebiyatı Tarihinin Kaynaklarındaki Bursa'yla İlgili Şairler, Bursa Vefeyatnameleri, Bursa Vefeyatnamelerindeki Şairler başlıklı üç bölüme ayrılmaktadır. Sonuç ve Bibliyografyayı beş vefeyatnamenin yazı çevriminin verildiği Bursa Vefeyatnamelerindeki Şairlerin Biyografileri takip etmektedir. Eserin sonunda, Şairler İndeksi ve EK İsmâil Beliğ Efendi'nin Güldeste-i Riyâz-ı İrfân'ından başlığı altında Arap harfli metnin Giilbün-i Rabi'-Hamis bölümünün fotokopisi yer almaktadır.

* Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi.

270

a t a S. Kutlar

Ön sözde, Bursa şehri üzerine kaleme alınmış bir şuara tezkiresi bulunmadığına dikkati çeken Atlansoy, Bursa'nın İstanbul'dan sonra en çok şair yetiştiren şehir olduğunu ortaya koymak ve son yıllarda önemi giderek artan şehir müesseseleri tarihi araştırmalarına da katkıda bulunmak için edebiyat tarihçisi gözüyle vefeyatnameleri taradığını belirtmiştir (s. 10). Çalışmanın, I. Şehir ve Kültür (s. 17-18), II. Kiiltiir Tarihinde Bursa'nın Yeri (s. 18-33) alt başlıklarını taşıyan girişinde, ana çizgileriyle, Bursa'nın çeşitli yüzyıllar içindeki gelişimine, kurumlarına ve yetiştirdiği önemli kişilere değinilmiştir. Klâsik Türk Edebiyatı Kaynaklarındaki Bursa'yla İlgili Şairler (s.37-73) başlıklı birinci bölüm, İslâm etkisi taşıyan Türk edebiyatının yazılı kaynaklan hakkındaki bilgilerle başlamaktadır. Ana başlık, I. İslâm Kültüründe Tarih Yazıcılığı, II.

Osmanlı Tarih Yazıcılığı, III. Tarih ve Biyografi, IV. Türk Şııara Tezkireleri, V. Diğer Kaynaklardaki Bursa ile İlgili Şairler olmak
üzere beş alt başlıkta irdelenmektedir. Osmanlı devletinin kuruluşundan başlayarak günümüze kadar ulaşan tarih eserlerinin de ana çizgileriyle ele alındığı bu kısımda, tarih ve biyografi ilişkisine değinilmekte, bu ilişki Türk şuara tezkirelerine bağlanarak tezkire türü ve kökenleri üzerinde durulmaktadır. Takiben, Türk şuara tezkireleri kronolojik olarak ele alınmakta ve yiııni iki tezkiredeki şairlerden Bursa'yla ilgisi olanlar -mahlâslan, lâkaplan, isimleri, doğum veya ölüm tarihleriyle birlikte- sıralanmaktadır. Birinci bölümün sonunda, konuyla doğından ilgili olan birkaç esere kısaca temas edilmekte ve Türk Şuara Tezkirelerindeki Bursa ile İlgili Şairler başlığı altında 169 şairin adı alfabetik olarak verilmektedir. Kitabın Bursa Vefeyatnameleri başlıklı ikinci bölümünde önce vefeyatnameler hakkında genel bilgiler verilmiştir. Bursa vefeyatnamelerine gelinceye kadar benzeri veya aynı türdeki eserlere ve bunların ilim, kültür ve sanat tarihi bakımından önemine değinilmiştir. "...Bazı vefeyatnamcleıde şehrin tabiî güzelliklerini, mesire yerlerini, önemli eserlerini ve belli başlı sularını anlatan bölümlere yer verildiğini..." (s. 79) belirten Atlansoy, vcfeyatnamclerin bu yönünü, Lâmiî Çclcbi'nin Şehrengiz-i

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

271

Bursâsında Bursa şehrinden ve güzelliklerinden söz etme özelliğine benzetmiştir. Şehrengiz-i Bursa'yı da "...Bursa vefeyatnamelerinin müjdeleyieisi ve öncüsü saymak mümkündür" (s. 78-79) gibi bir görüş ileri sürmüştür. Biz, türler arasında görülen benzerliklerden hareket ederek birini diğerinin öncüsü sayma konusunda ihtiyatlı olmak gerektiğini düşündüğümüzü de ekleyelim. Daha sonra, sayılan yinniyi aşan vefeyatnamelerin yanya yakınının Bursa'yı mihver aldığı üzerinde de durulmuş ve Bursa vefeyatnamelerinin on ikisi, yazar ve eser adı ile telif tarihi verilerek kronolojik olarak sıralanmıştır. Bunlardan Sehmî Mehmed'e ait vefeyatnamenin ve dipnotta şair Rakım'm Kadılar isimli aynı türdeki eserinin ele geçmediğine değinilmiştir (s. 80). On iki vefeyatnameden dokuzu -yazarı ve yazarın diğer eserleri hakkında verilen genel bilgilerle birlikte- tespit edilen nüshaları, adları, yazılış sebepleri ve yazılış tarihleriyle tanıtılmıştır. Adı sıralanan on iki eserden on birinin mevcudiyetinden bahseden yazarın niçin sadece dokuzunu tanıttığına dair bölümün girişinde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Hıılasatü'l-Vefeyatm çalışmaya dahil edilmeme sebebine 276. dipnotta; Mehmed bin Sadî'nin Vefeyatnamdsine yer verilmeme sebebine ise üçüncü bölümde (s. 124) değinilmektedir. Oysa bunlann ilgili bölümün başında bir arada yer alması uygun olurdu. Ayrıca, vefeyatnamelerin yararlanılan nüshaları için kullanılan kısaltmalar ilgili nüshanın yanma yazılırken, Beliğ İsmail'in Güldeste-i Riyaz-ı İrfan ve Vefeyatı Danişveran-ı Nadiredarh için kullanılan kısaltmalar verilmemiştir. Çalışmanın, Bursa Vefeyatnamelerindeki Şairler başlıklı üçüncü bölümüne, vefeyatnamelerin kültür tarihinin yanı sıra edebiyat tarihi için de önemli olduğu belirtilerek girilmekte ve vefeyatnamelerin iki koldan geliştikleri söylenerek kaynaklar tasnif edilmektedir. Sekiz vefeyatnamede yer alan şairler, yazarının atıfta bulunduğu kaynaklardan da söz edilerek, sıralanmaktadır. Fakat bu sıralamalarda, Bursa Vefeyatnamelerindeki Şairlerin Biyografileri başlıklı bölümle karşılaştırıldığında, bazı şair adlarının eksik olduğu, bazı şair adlarının da farklılıklar gösterdiği görülmektedir. Bunlardan birkaçına değinelim: Meselâ, sayfa i 6/'de biyografisi verilen "Celâl

272

a t a S. Kutlar

Efendi" 127. sayfadaki tabloda yer almazken, 211. sayfadaki "Bâdıncânî-zâde 'Abdu'llâh Efendi", 217. sayfadaki "Cem", 221. sayfadaki "Cinânî", 226. sayfadaki "Cününı", 235. sayfadaki "Ganî" ve 256. sayfadaki "Kâdirî'nin adlan ise 129. ve 130. sayfadaki listede bulunmamaktadır. 133. sayfada hakkında "R. Muflihun'da biyografilerine yer verilen şairler şunlardır:" denilerek on şairin adı sıralanmakta, arkadaki metinde (s. 365-367) şair sayısının niçin üçe indiğine dair bir açıklama yapılmamaktadır. 133. sayfadaki "Seyyid" ıuahlâslı "Mehmed Sadık"m 135. sayfadaki listede mahlâsı kısmının boş bırakıldığı, adı kısmında "Seyyid Mehmed Sadık" yazılı olduğu görülmektedir. 365. sayfada bu şairin ismi "...Seyyid Mehemmed Şâdık...", 371. sayfada "...Seyyid Mehmed Sâdık...", 391. sayfadaki listede ise, "Seyyid" kısmı kaldırılarak ve sayfa 365'te bulunduğu da yazılmaksızın "...Mehmed Şâdık..." olmuştur. 135. sayfada "Sebzî, Sehmî, Va'dî, Vahîd" mahlâslı şairlerin isimleri "Muhammed", sayfa 385, 386 ve 388'de ise "Mehemmed"dir. "Avnî'nin ismi 135. sayfada "Muhammed" iken, 372. sayfada "Mehemmed", 391. sayfada ise "Mehmed" okunmuştur. "Âsımî'nin 135. sayfada "Mustafa", 371. sayfada "Mehemmed" olan ismine, 391. sayfadaki indekste yer verilmemiştir. Bu bölüm vefeyatnamelerde yer alan şair isimlerinin birleştirildiği bir tablo ile sona ennektedir. Sonuç ve Bibliyografya Vı vefeyatname metinlerinin çevriyazılarının verildiği Bursa Vefeyatnamelerindeki Şairlerin Biyografileri ve Şairler indeksi izlemektedir. Kitabın sonuna Güldeste-i Riyâz-ı İrfan (Giilbiin-i Rabi '-Hamiş)ki Arap harfli metninin, hangi nüshaya ait olduğu ve varak numaraları belirtilmeksizin, fotokopisi eklenmiştir. Bu bölümde, beş vefeyatnamenin çevriyazılarından önce, kullanılan metoda ilişkin bazı açıklamalar da yapılmıştır. Bu yazının bundan sonraki kısımlannda önce, araştınnacının metinleri hazırlarken izlediği metot üzerinde durulacak; daha sonra çevriyazılarda görülen eksiklikler örnekleriyle birlikte maddeler hâlinde sıralanacak ve bazı beyitlerin okunuşları değerlendirilecektir. Bir değerlendinne yazısının boyutlarını aşacağı düşüncesiyle de, mensur kısımlar bir başka yazıda ele alınacaktır.

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

273

Arap harfli metinlerin tümünü görmek mümkün olamadığı için herhangi bir öneride bulunulamayacak vezni bozuk beyitlerin ise, sadece sayfa numaraları işaret edilecektir.

1. "İkinci bölümde tablolar hâlinde gösterildiği için biyografiler kısmında yer alan şairlerin ayrıca listesi yapılmamıştır."
(s. 159) ifadesi, 391. sayfadaki "Şairler İndeksi'ne kimi şairlerin dahil edilip, kimilerinin dahil edilmeme sebebini açıklamamaktadır.

2. "Metin tespit edilirken nüshası fazla olan eserlerde edisyon
kritik yapılamamış..." (s. 159) cümlesi şayet, "nüshası az olanlarda edisyon kritik yapıldı" anlamını taşıyorsa, çalışmanın bir bütün olduğu düşünülerek nüshası çok olan metinler de belirli ölçütler kullanılarak sınıflandırılmalı ve edisyon kritik yapılmalıydı. Ayrıca, "...yalnızca tereddüt doğan yerlerde karşılaştırılma yoluna gidilmiştir." gibi bir yaklaşımla metin hazırlamanın, nüsha farklarının kimi zaman verilip, kimi zaman verilmemesinden kaynaklanan bir karışıklığın doğmasına sebep olduğunu belirtelim. 3. Araştırmacı, XVII. yüzyıldan itibaren kaleme alınmaya başlanan vefeyatnamelerin -ele aldıkları şairlerin şiirleri dolayısıylaXIV. yüzyıla kadar uzandıklarını ve yazı çevrimlerinde imlâ birliği sağlamak amacıyla kelimelerin fasih şekillerinin göz önüne alındığını (s. 159) belirtmektedir. Kelimelerin fasih şekilleriyle, Arapça veya Farsçadan dilimize girmiş kelimelerin alındıkları dillerdeki telâffuzlarına uygunluk kastediliyorsa, bununla bağdaşmayan okuyuşlar olduğunu belirtmek gerekir: Meselâ, aman (s. 373)/ emân (s. 230), aşk (s. 332)/ ışk (s. 206), bahâ (s. 336)/ behâ (s. 268), firkat (s. 202)/ fîirkat (s. 340), gonca (s. 233)/ gönce (s. 309)/ ğonçe (s. 302), menâre (s. 276)/ minare (s. 257), mive (s. 202)/ meyve (s. 310) vb. kelimelerin fasih şekillerinin hangisi olduğu; Behzâd (s. 266), çehre (s. 303), giysü (s. 323), hançer (s. 337), kuşe (s. 271), renk (s. 327), sühan (s. 287), tamâm (s. 214), zaman (s. 241), zulumât (s. 188) vb. kelimelerin fasih şekillerinin neye göre belirlendiği; bunların Bih-

274

a t a S. Kutlar

zâd, çihre, gisû, hançer, güşe, reng, suhan, temam, zemân, zulümât/ zulemât okunuşlarının niçin tercih edilmediği sorularının cevabını vennek mümkün değildir. 4. Metinlerdeki Türkçe eklerin okunuşunda, genellikle Eski Anadolu Türkçesinin dil özelliklerine uyulduğu anlaşılmakla birlikte, kimi yerlerde Eski Anadolu Türkçesindeki şekillerin tercih edilmediği görülmektedir. Bu, aynı ekin farklı şekillerinin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Dil birliği sağlamanın güçlüklerinden söz eden araştırmacı, Türkçe eklerin yazı çevriminde hangi ilkeleri benimsediğine dair hiçbir açıklık getirmediği için, ikiliğin nedeni de anlaşılamamıştır (s. 159). Oysa, Türkçe eklerin çevrisinde nasıl bir tercih yapıldığından söz edilmeli ve bunun nedenleri üzerinde de durulmalıydı. Türkçe eklerin okunuşundaki farklılıkları metinlerden aldığımız bazı örneklerle somutlaştıralım: Meselâ, gördükçe (s. 200), vinnedükçe (s. 257), itdikce (s. 201), kılındıkça (s.201); didügi (s. 258), giydigi (s. 224), gittigini (s. 268); yatduklann (s. 243), oldıklan (s. 246); süzülince (s. 378), dökülünce (s. 378); dilerüm (s.268), dilerim (s. 200), dökerem (s. 224); eksilmesün (s. 383), gitmesin (s. 383); ağzuma (s. 277), ağzıma (s. 350), makşüdıma (s. 228), giribânumı (s. 192), bağrımı (s. 333), bağrumı (s. 192); adun (s. 242), eyyâmuna (s. 386), rüyun (s. 385), âhirini (s. 242), yüziiıi (s. 358), hüsnini (s. 243); bulamaz (s. 256), bulımaz (s. 270); çaldum (s. 202), olmadım (s. 205); lâlem (s. 327), teşneyem (s. 298), kudsem (s. 228), şütürüm (s. 228), şıfatum (s. 229), helâküm (s. 327); şerbetün (s. 246), dilin (s. 246)... Ayrıca, dâmâne (s. 192), pâyâne (s. 192), cana (s. 192), mercana (s. 192); kenâre (s. 331), divâra (s. 295), ağyâre (s. 205), yâra (s. 357), yâri (s. 340) ağyârı (s. 202); ğayndan (s. 309), ğayrden (s. 309 dipnot), örneklerinde de görüleceği üzere, Türkçe eklerde kalınlık-incelik ııyumu açısından da kimi tutarsızlıklar görülmektedir. 5. Çalışmada, uzunluk işaretleri konusunda da birlik olmadığı dikkat çekmektedir. Birçok kelimede kısa ünlülere uzunluk işareti konurken, uzun ünlülerin bu işaret kullanılmadan yazıldığı

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

275

görülmektedir: âlumı (s. 192), başlâ (s. 373), belî (s. 358), beni (s. 205), fevti (s. 214), höş (s. 352), huldî (s. 352), Huldıyâ (s. 352), hüsnı (s. 187), lebün (s. 350), rüknı (s. 347), Şeyhîyâ (s. 324), şîc âr (s. 221), takınca (s. 373), tûtdı (s. 358), yarlığ (s. 348); ah (s. 200), 'Arif (s. 200), Farisî (s. 331), kemha (s. 224), pars (s. 346)... Bu dikkatsizlik aynı kelimenin farklı yazımlarının da ortaya çıkmasına neden olmuştur: al (s. 288)/ âl (s. 297), ara (s. 213)/ ârâ (s. 167), hoş (s. 221)/höş (s. 261)... 6. Metinlerde kimi zaman çizgi konmadan ve ayrı, kimi zaman çizgisiz ve birleşik yazılan kelimeler ve ön ekler dikkati çekmektedir: âf-tâb (s. 231)/ âftâb (s. 217), bı-hûde (s. 195)/ bîhude (s. 361), dem-â-dem (s. 293)/ serâpâ (s. 367), der-gâh (s. 356)/ dergâh (s. 348), dil-ber (s. 345)/ dilârâ (s. 347), ebr-ile (s. 378)/ germile (s. 310), ğonca-leb (s. 295)/ lâle ruhsâr (s. 286), heft-ecrâm (s. 189)/ nüh tâk (s. 348), her-kes (s. 293)/ her kes (s. 288), mü-miyân (s. 248)/ mtımiyân (s. 264), nâ-tüvân (s. 264)/ nâtüvân (s. 320), nev-reside (s. 328)/ nevres (s. 201), şad-çâk (s. 320)/ şad çâk (s. 192), sîm-ten (s. 187)/ sîm ten (s. 231), şîrîn-edâ (s. 351)/ şuh tabî'at (s. 350), kamerccbin (s. 358)/ câdü nigeh (s. 337), şüride-şıfat (s. 305)/ Ervâh şıfat (s. 300), zann-eyledüm (s. 350)/ hazz ider (s. 235) vb. 7. Özel isimlerin yazımında da tutarsızlıklar bulunmaktadır: Hazret-i Rabbi'l-Enâm (s. 352), hâlık-ı rabbi'l-enâm (s. 214), Rabb-i Mecîd (s. 315), hazret-i hallâk (s. 347), şun£-ı Kadir (s. 301), resüle'llâh (s. 320), Resûla'llâh (s. 207), Fahr-i Kâ< inât (s. 232), fahrü'l-mürselîn (s. 351), Gılmân (s. 352), hür-ı cinân (s. 292), ravza-i cadn (s. 190), râh-ı c Adıı (s. 352), Mevlâ (s. 272), mevlâyı (s. 324) vb. 8. Daha önce, metin içerisindeki kimi manzum kısımlarda vezin ve anlam bozuklukları görüldüğünden söz edilmişti. Aşağıda, sayfa numaraları takip edilerek, bunlardaki okuma yanlışlıkları düzeltilmeye çalışılacaktır. Düzeltilmesi mümkün olmayan vezni hatalı mısralann ise, sadece hangi sayfada bulunduğuna değinilecektir. Meselâ, 184. sayfada yer alan;

276

a t a S. Kutlar

Müft-i mesken şanur cihanı kişi mısraındaki "Müft-i mesken" tamlaması "bedava mesken" anlamında "Müft mesken"dir. 186. sayfadaki; Bâğ-ı cüd-ı ebr keffinden tolu bârân-ı kerem mısraında vezin ve anlam hatalıdır. Mısraın vezne, anlama ve Arap harfli metne (s. 396) göre doğru şekli şöyledir: Bâğ-ı cüd ebr-i kefunden tolu bârân-ı kerem 187. sayfadaki; Güş-ı benefşeden şakın ey ' andelib-i mest Gel hüsni razın açma kim yirün kulağı var beytinin ikinci mısraındaki "kim" bağlacı vezni bozmaktadır. Nitekim, eserin sonuna eklenen Arap harfli metinde de (s. 396) bu kelime "ki"dir. Mısraın; Gül hüsni râzm açma ki yirün kulağı var okunmasıyla da beyit anlamlı hâle gelecektir. 189. sayfadaki; Güy-ı çevgâna dönerdi kürre-i heft-ecrâm mısraındaki "kiirre" kelimesi hem vezni, hem de "sıpa, tay" karşılığı ile anlamı bozmaktadır. Kelime "küre" okunmalıdır. 192. sayfadaki; İkisin tutsa idi kahr-ı ilâh Milır ü mâlı iderdi tahta külâh beytinin ilk mısraında "İkisin" kelimesi tercih edilmiş ve nüsha farkı olarak "eksügin" verilmiştir. Oysa burada, "kusurunu yakalamak" anlamındaki "eksügin tutmak" deyimi tercih edilmeliydi. İkinci mısra ise, vezinsiz ve anlamsızdır. Beytin anlam ve vezince doğru şekli şöyle olmalıdır: Eksügin tutsa idi kahr-ı İlâh Milır ü mâh[ı] iderdi tahta-külâh Bu sayfadaki "ider" redifli gazelin üçüncü beytinin ikinci mısraında da vezin bozuktur. "Getiirdüm" redifli gazelin ilk beytinin; Ağâz-ı ser-kârumı pâyâne getürdüm mısraının ise, vezin bakımından doğru şekli şöyledir: Âğâz-ı ser-i kârumı pâyâna getürdüm Bu gazelin ikinci beytinin birinci mısraında da vezin bozuktur. Yine; Hıınin miijelerden dil-i şad çâki gören dir Dâmâna giili pençe-i mercana getürdüm

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

277

beytinin ilk mısramdaki "şad çâki" kelimeleri "şad-çâki" şeklinde yazılmalı ve ikinci mısraındaki "Dâmâna güli" ifadesi ise, anlam gereği, "Dâmân-ı güli" olmalıdır. 195. sayfadaki dördüncü beytin; Kaldılar hayran u dem-beste tabân-ı zaman mısraının vezne, anlama ve Arap harfli metne göre (s. 410) doğru okunuşu şöyledir: Kaldılar hayran u dem-beste tabibân-ı zaman 199. sayfadaki; Erzân-ı meta' fazl u hüner tâ o denlü kim mısraı, vezin ve anlam gereği; Erzân meta' -ı fazl u hüner tâ o denlü kim okunmalıdır. Aynı kıt'anm; Ebnâ-yı dehr her hünerde âferin virür Yâ Rab bu ne dükenınez hazinedür beytinin her iki mısraında da vezin bozuktur. Nâbî'nin bu meşhur şiirinin ikinci beyti, malûm olduğu üzere, aşağıdaki şekildedir. Nitekim, Arap harfli metinde de (s. 409) yazım hatası bulunmamaktadır: Ebnâ-yı dehr her hünere âferin virür Yâ Rab bu âferin ne dükenınez hazinedür 200. sayfadaki • Gördükçe lebin hasretle ah idebilsem Ol ğonca-i süz-ı dile âgâh idebilsem beytinin ilk mısraı vezinsiz, ikincisi anlamsızdır. Beyit, Arap harfli metin de (s. 409-10) dikkate alınarak şöyle çevıilmelidir: Gördükçe lebin hasretile âh idebilsem Ol ğonçeyi süz-ı dile âgâh idebilsem Yine; Arif yine bezm-i sefer-i gurbet iderdüm mısraı da Arap harfli metinde (s. 410); c Ârif yine 'azm-i sefer-i gurbet iderdüm okunacak şekilde yazılmıştır ve anlamca düzgündür. Dün görüp bir Yusuf-ı hüsnün gam ile mest ü şevk ' Ârif-i şûıidenün sordum nedür nedür endişesi beytini Arap harfli metne (s. 410) göre okursak, ilk mısradaki "gam ile"nin "ğamıyla" olması; ikinci mısradaki "nedür nedür"
c

278

a t a S. Kutlar

kelimelerinden birinin çıkarılması gerekecektir. Böylece birinci mısradaki anlam ve ikinci mısradaki vezin bozukluğu ortadan kalkacaktır. Ayrıca ilk mısradaki "mest ü şevk" in diğer nüshalarda "mest-i şevk" biçimi varsa tercih edilmeli, yoksa metin düzeltilmelidir. Arap harfli metinde (s. 410) aynı şiirin ikinci beytindeki "bu tâ'nın "tâ bu", "sever'in "görür" yazıldığı, bu sayfada yer alan ikinci rubainin üçüncü mısraındaki "ahbâbımun" kelimesinin ise, "ahbâbun" olduğu, fakat bunların hiçbirinin dipnotta verilmediği dikkat çekmektedir. "Görnıe ki: gömıege H" gibi bir nüsha farkı vermeyi -üstelik aynı kelimeyi iki farklı kelime gibi değerlendirip yanlış okuyarakdüşünen araştırmacının, asıl farklılıkları belirtmemesinin sebebi anlaşılamamıştır. 201. sayfadaki; Dereke-i devlet-me 'âbunda kılındıkça namâz mısraının yazı çevrimi; Dergeh-i devlet-me 'âbunda kılındukça namâz olmalıdır. Aynı sayfadaki tarih kıt'asının; Kemâl-i c ilmle meşhür-ı âfak Ki ya c ni o l ' Aşımi ol pir-i nâ-şâd beytinin doğru biçimi, Arap harfli metindeki (s. 409) yazım da dikkate alınarak, şöyledir: Kemâl-i 'ilm ile meşhür-ı âfâk Ki ya c n i c Âşımi ol pir-i nâ-şâd 202. sayfadaki kıt'anın ikinci mısraında ise, ekteki Arap harfli metne bağlı (s. 409) kalınarak "gird-âb-ı gam u firkate" okunan tamlama, 372. sayfada "gird-âb-ı ğam-ı firkate"dir ve anlamca da bu şekil uygundur. 204. sayfadaki beytin ikinci mısraında geçen "gögsün" kelimesindeki ek, Arap harfli metinde "n"la değil, doğru şekilde, "n" ile (s. 408) yazılmıştır. 206. sayfadaki; Nigâh-ı hasretle intizârı bakidür mısraı, vezin gereği şöyle çevrilmelidir: Nigâh-ı hasret ile intizârı bâkidür 207. sayfadaki naatın üçüncü beytinin ilk mısraındaki "başı" kelimesi, Arap harfli metinde (s. 397) "başın"dır. Yine; Umar mahşerde senden Âzeri-i bi-çâıe sultânum

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

279

mısraında vezin, "Âzeri-i bi-çâre" tamlamasının, "Azeri bi-çâıe" okunması ile düzelecektir. 209. sayfadaki ikinci beytin; Didi nev irtifa' rütbemin târihini Çevri mısraı; Didi nev-irtifâ'-ı rütbe[n]ün târihini Çevri olursa vezin ve anlam bakımından düzgün hâle gelir. 211. sayfadaki ikinci beytin; Pâk ü bârid ü leziz ü c anber-bü mısraı ise, vezin gereği şöyle çevrilmelidir: Pâk ü bârid leziz ü ' anber-bü 212. sayfadaki vezinsiz ve anlamsız; İdince bu haber-i sırdı o dem oldı Meh-i felek ile hem-ser külah kîışe âh beytinin doğru biçiminin aşağıdaki gibi olabileceğini düşünmekteyiz: İ[r]ince bu haber-i serdi [ki] o dem oldı Meh-i felek ile hem-ser külâh-gûşe-i âh 214. sayfadaki; Ehibbâdan birisi geldikde didi târih mısramdaki vezni bozan "Ehibbâdan" kelimesi "Ahbâbdan" olmalıdır. 217. sayfada yer alan; Bir gün ki harâret-i temmüzi mısramdaki "temimizi", vezin gereği "temüzi" okunmalıdır. 221. sayfadaki üçüncü beyitin ilk mısraı da vezinsizdir. Bu gazelin son bey tindeki; Bezm-i şafa-yı höş tut şevk üzre müjde hakkı mısraının yazı çevrimi şöyle yapılmalıdır: Bezm-i şafâyı hoş tut şevk üzre müjde hakkı 222. sayfadaki; Olup kesb-i kemâl-i ma c rifetde gün gibi meşhur Kemâl ile ulûmun olmışdı lübbine vâsıl beytindeki "kemâl-i ma' rifetde" tamlaması Arap harfli metinde "kemâl ü ma'rifetde"dir (s. 398). Tercih edilen şeklin hangi nüshadan alındığına ilişkin bir dipnot da verilmemiştir. İkinci mısrada ise vezin bozuktur. Mısra vezin gereği; Kemâl ile ' ulûmun oîıpışidi lübbine vâşıl

280

a t a S. Kutlar

okunmalıdır. Kıt'anın üçüncü beytinde, anlam gereği, "Kutup" kelimesi yerine Arap harfli metindeki (s. 398) "Tutup" tercih edilmelidir. Dördüncü beytin; İşidüp intikâlin Hâşimi-i dâ c i didi târih mısraındaki "Hâşimi-i" vezni bozmaktadır. Kelime, vezin ve Arap harfli metinde hemzenin yazılmadığı göz önüne alınarak "Hâşimi " okunmalıdır. 224. sayfadaki; Gümüş mâhi şanursın sâk-ı siminini atladıkça Nazar kılsan derün-ı âbda ol dürr-i nâ-yâbe beytinin ilk mısraı vezinsizdir. Yazar, karşılaştırma yaparak, "atladıkca"yı tercih etmiş ve "atdıkca"yı dipnota atmıştır. Yazarın tercihi, vezni ve anlamı bozmaktadır. Oysa, "atdıkça" kelimesini kullanarak beyti, "(Sen), o bulunmaz (bir) inciye (benzeyen güzele) suyun içinde(yken) baksan, gümüş gibi (beyaz olan) baldırını attıkça gümüş balığı zannedersin." cümlesiyle anlamlı bir biçimde nesre çevirmek mümkün olacak, vezin de düzelecektir. Ayrıca, "Gümüş" kelimesi "Gümiş", "nâ-yâbe" de "nâ-yâba" yazılmalıdır. "Siminini" kelimesindeki üçüncü "i" ünlüsü ise, üçüncü teklik kişi iyelik eki olup uzun değildir. 230. sayfadaki ikinci beytin; Cevr ile öldürür beni virmez emân ü zamân mısraındaki vezinsizlik "ü" bağlacından kaynaklanmaktadır. 233. sayfadaki; Gül rüym o ğonca fem bir kez mısraı, vezin ve anlam gereği şöyle çevrilmelidir: Gül-i rüym o ğonca-fem bir kez 236. sayfadaki gazelin; Şâhin bakışlu bir gözi mest-âne-i şeh-levend mısraı, vezin ve anlam gereği; Şâhin bakışlu bir gözi mestâne şeh-levend okunmalıdır. Diişdi' aşâya şişe-i hecr içre deıd ile La c lünden özge pâreleyüp özini kand

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

281

beytinin ikinci mısraında vezni bozan "özini" kelimesinin yerine nüshalarda, "kendözini" gibi bir şekli olup olmadığına dikkat edilmelidir. Ayrıca, bu mısrada "özge" kelimesinin tercih edildiği ve "ayın" kelimesinin nüsha farkı olarak verildiği görülmektedir. Oysa, "ayru" kelimesi beyti anlamca doğru hâle getirecektir. Bu gazelin makta beytinin ilk mısraında da vcziıı bozuktur. 238. sayfadaki tarihin son beytinin ilk mısramdaki vezinsizlik, Arap harfli metinde (s. 411) bulunmayan ve hangi nüshadan alındığı da belirtilmeyen "bir" kelimesinden kaynaklanmaktadır. 243. sayfadaki ilk beytin ilk mısramdaki vezin bozukluğuna ise, Arap harfli metinde (s. 418) "Neçlin" yazılan kelimenin "Ni-y-çün" şeklinde yanlış okunması neden olmuştur. Aynı sayfadaki altıncı beytin ikinci mısraında geçen "ancak" kelimesi ise, Arap harfli metinde (s. 418) "el-hak"tır. Yine; Devr-i ruhında silsile-i zülfı dir gören Cem' oldı gör teselsül ile devri cemele ? beytindeki "cemele"nin yanına som işareti konmuştur. Kelime, anlam ve vezin gereği "ciimleten" okunmalıdır. 244. sayfadaki kıt'anın son mısramdaki "zikrümi" kelimesinin, Arap harfli metinde (s. 401) "zikriim" olduğunu da ekleyelim. 245. sayfadaki bendin; Dcmidür bana 1 adîı itmek çiı ccvr ü sitem mısraınm doğru şekli, Arap harfli metindeki yazım (s. 401) ve vezin de dikkate alınarak, şöyledir: Dem midür bana c adîı itmekiçiin cevr ti sitem 247. sayfadaki ilk beytin ilk mısraı "gelsün 'le bitmektedir. Oysa Arap harfli metinde (s. 401) mısra sonundaki kelime "merde'dir. Hem gazelin kafiyesi, hem de anlam bakımından "merde" uygundur. Dördüncü beytin; Ezelden kendi zâttın cengc mii' tâd eyleyen gelsün mısramdaki "zâttın" Arap harfli metinde (s. 401), anlamca da doğru şekilde, "zâtın" yazılıdır. Bcşinci beytin; Muhaşşıl-ı çâr yâr-ı bâ şafâ ' ışkına ey Hayli mısraının yazı çevrimi, anlam vc vezin dikkate alınarak, şöyle yapılmalıdır: Mııhaşşal çâr-yâı-ı bâ-şafa ' ışkına ey Hayli

282

- a t a S. Kutlar

Aynı sayfadaki "Ebyât" başlığıyla verilmiş beyitlerden ikincisinin ilk mısraında "hatt-ı miişg-bârsuz" tamlamasının "lıat-ı müşg-bârsuz" okunmasıyla vezin düzelecektir. Yine; Degüldür şâlı-ı gülde göıinen hâr ey boyı 1 aı' ar Düşüp ter bülbül-i şeydâya gül-bıin oldı dal-hançer beytinin ikinci mısraı anlamsızdır. Arap harfli metinde (s. 402) "_p yazılı kelimenin "degüldür'e paralel "düşiiptür" okunmasıyla mısra "Giilbiin, yalın hançer oldu şeyda bülbüle hücum etmiştir." şeklinde nesre çevrilebilecektir. Bu çeviride anlam tümüyle bozuk olmamakla birlikte, "oldı" kelimesindeki ekten dolayı cümlenin aksadığı görülmektedir. Nitekim "oldı'nın, Arap harfli metinde (s. 402), "öri" yazıldığını da eklemek gerekir. Mısra; Düşiiptür bülbül-i şeydâya gül-bün öri dal-hançer okunduğunda anlam kazanacak ve nesre çevirisi de, "Giilbiin, dik (ve) yalın hançer (biçimde) şeyda bülbüle hücum etmiştir." şekline dönüşecektir. Sayfadaki son beyitte yer alan "ol" sıfatı ise Arap harfli metinde "o'dıır (s. 402). 251. sayfadaki ilk beytin ikinci mısraında da vezin bozuktur. 255. sayfadaki; Da'vâ-i fazl-ı peder itme mahâdîm-i dem isen Şeref-i nesi ile fahr itme ger âdem isen beytinin ilk mısraı, anlam ve vezin gereği; Da' vi-i fazl-ı peder itme mahâdîm-dem isefi yazılmalı ve ikinci mısradaki "ger' in, nüshalarda mevcutsa, vezin bakımından daha uygun olan "eger" şekli tercih edilmelidir. 256. sayfadaki; Bulamaz İstânbiila benzer bir şelır mısraının vezne uygun çevirisi şöyledir: Bulmaz İstanbııla benzer bir şelır ( 25 X sayfadaki "sevmez" redifi i manzumenin; Dilde yakdı mahabbet-i nârın mısraında, "mahabbet-i" kelimesi, anlam gereği, "mahabbetfi]" okunmalıdır. 261. sayfadaki "bilmez" rcdifli gazelin dördüncü beytinin ilk mısrı da vezinsizdir. Ayııı gazelin:

Tanıtına ve Değerlendirmeler

283

' Uriic-ı evci kor râsti neva nedür bilmez mısramdaki " kor" kelimesi, vezin ve anlam gereği, "bııak" anlamında "ko"olmahdır. Ayrıca, "ııcv" redifli gazelin iiçiincü beytinin; Yüz tutdı ğıınca gonca ile yine tebessüme mısramdaki vezin vc anlam bozukluğu; Yüz tııtdı gonca ğancıla yine tebessüme şeklinde okunursa düzelir. 262. sayfadaki ikinci beytin; Ol şâh-ı hüsn ü Husıcv ü milk-i melâhate mısraı, anlam gereği aşağıdaki şekilde çevıilmelidir: Ol şâh-ı hiisn ii htısrev-[i] milk-i melâhate 263. ve 379. sayfalardaki; Hâmc-i tab'-ı Beliğ itdi ıakam-ı târihin mısraında da vezin ve dolayısıyla anlam bozuktur. Oysa, "ıakam-ı târihin" tamlaması yerine "rakam târihin" okunursa, yüklem "rakam itdi" olacak, böylccc vezin ve anlam düzelecektir. 264. sayfadaki;
ŞünY itmiş gibi hatt-ı riihı dil-dârı tahrire

Lisân-ı kilk-i Kâtibdeıı çıkan hep güfte-gû tâze beytinin ilk mısıaındaki "riihı dil-dârı", arkadaki metne (s. 412) bağlı kalınarak okunursa, "rııh-ı dil-dâıı" olur. İkinci mısradaki "giiftegıV'nun doğrusu ise. "giift-gıı"dıır. Ter ii tâze olur hâmc 'acebdiir dest-i Kâtibdcn Yazarken ıncdh-i vâlâ-yı kaddiıı ol scı v-i bâlâmın beytindeki "Kâtibdcn" kelimesi, Arap harfli metinde (s. 412) "Kâtibdc"dir vc anlamsızlık da oluşturmamaktadır. "Kâtibdcn" şeklinin hangi nüshaya ait olduğuna dair bir dipnot da verilmemiştir. İkinci mısrada ise "kadin" okunması gereken kelime "kaddiıı" okunduğu için vezin bozuktur. Dokuzuncu beytin; Kilk-i mediha-gııyı dfı şak oldı Kâtibiin mısraı; Kilk-i mcdilıa-güyı dii şıkk oldı Kâtibiin okunmalıdır. Gerek anlam, gerek Arap harfli metindeki yazım (s. 412) da doğru şeklin "yarma, yarılma; yarık, çatlak" anlamlarındaki "şakk" olmadığını, "ikivc bölünmüş şeyin her parçası anlamındaki" "şıkk" olduğunu göstermektedir. 268. sayfadaki;

284

a t a S. Kutlar

Dem-be-dem cân u gönül inlcsc ney gibi revâ Kim ki siıın-i serve gönül virc olurchl-i hevâ beytinin ikinci mısraı; Kim ki sen serve göniil virc olur clıl-i hevâ okunursa düzelir ve beyit, "Can ve gönül, ney gibi daima inlcsc reva(dır); (çiinkü) sen servi (boyluya) gönül veren kimse clıl-i heva olur." şeklinde nesre çevrilebilir. Bu gazelin; Hün-behâ-yı dudağından dilenim didi gözün mısraındaki "Hün-bclıâ-yf'nın doğru yazımı "Hûn-bchâyı"dır. Yine, maktam; Lâmi' i aııun-çün cân ıı dili eyledi terk mısraı, vcziıı gereği şöyle olmalıdır: Lâmi' i anıın fijçiin cân ıı dili eyledi terk 269. sayfadaki ikinci beytin ilk mısraı da vezinsizdir. 276. sayfada yer alan; Dönüp menâre nihâl-i giile mısraında vezin bozuktur. Nüshalarda, "Dönüp" kelimesinin "Dönüpfdür]" gibi vezni tamamlayan ve anlamı da bozmayan bir yazılışının bulunup bulunmadığı kontrol edilmelidir. 277. sayfadaki ikinci beytin ilk mısraı da vezinsizdir. 279. sayfada bulunan; Topl çaıh-ı dehr elinde oynadur elma gibi mısraı anlam gereği; Top-ı çarhfı] dehr elinde oynadur elma gibi okunmalı ve "Topl" kelimesine "İKop: Kol? H" şeklinde verilen hatalı dipnot da düzeltilmelidir. 283. sayfadaki altıncı beytin ilk mısraı da vezinsizdir. Yedinci beytin; Yâ mıı' tekif-i kııdsem yâ deyı-i Frcngcm mısraının vezinsizliği, Arap harfli metinde •'kııdsem" kelimesinden sonra gelen (s. 414) "ü" bağlacının yazılmamasmdan kaynaklanmaktadır. 287. ve 382. sayfalardaki nazmın vezinsiz; Aşl mâla ki odur uşııl-i kadim mısraı aşağıdaki şekilde çevrilmeliydi: Asl-ı mâla k'odıır ıısîıl-i kadim

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

285

Sayfa 288 ve 383'teki "giil-zân cihanda", anlam ve Arap harfli metindeki (s. 415) imlâ gereği, "gülzâr-ı cihanda" yazılmalıdır. Yine 288. sayfadaki; Gonca-i etfâli gibicıyd-geh-i giil-şende Bülbüle şâh-ı giil ah semend itdi sabâ beytinin her iki mısraı da vezinsiz ve anlamsızdır. Beyit, Arap harfli metin de (s. 415) dikkate alınarak, şöyle okunmalıdır: Gonçe etfali gibi' ıydgeh-i giilşende Bülbüle şâh-ı giil-i alı semend itdi sabâ Yine; Gülmcdüm c âlemde aşla olmadum mesrûr-ı hâl Hem demiim derd ii elemümdür mahremiim her dem melâl matlaının ilk mısraında anlam, ikinci mısraında vezin hatalıdır. Beyit; Gülmediim ' âlemde aşlâ olmadum mesriir-hâl Hem-demüm derd ti eleıııdür mahremimi her dem melâl yazılmalıdır. Nitekim Arap harfli metinde de (s. 415) "elemümdür" kelimesinin "elemdür" olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca; Dereke-i dâre varırsam halime ac dâ güler mısraının yazı çevrimi -Arap harfli metnin imlâsı, araştırıcının benimsediği dil özellikleri, vezin ve anlam göz önüne alınaıakaşağıdaki şekilde yapılmalıdır: Dcrgch-i dâra varursam hâilime a ! dâ güler 289. sayfadaki ilk beyitteki "Bursaya" kelimesinin "Buriısaya", ikinci beyitteki "Ta'mda" kelimesinin "Ta'âmda" ve dördüncü beyitteki "medhinün" kelimesinin "medhiin" okunması mısralann veznini bozmuştur. Arap harfli metinde de (s. 414) kelimelerin yazımı, çevriyazıların işaret ettiğimiz şekillerde yapılmasına uygundur. 290. sayfadaki; Tahkik ise ger niiktc-i cl-lcylctü'l-hııblâ mısramdaki vezinsizlik. Arap harfli metinde "^^Lo. <1JUI" (s. 413) yazılan sözün yanlış okunmasından kaynaklanmıştır. Mısra, aşağıdaki şekilde yazılırsa vezin düzelecektir: Tahkik ise ger niikte-i el-leylctü lıııblâ 293. sayfadaki ikinci beyitte geçen kelime "Geşti" değil "Keşti'Ylir. 295. sayfadaki;

286

l-atnıa S. Kutlar

îteli o melnin kcvkcbc-i pcrtcv-i hüsni Endfıhtc-i bâm-ı fcicgc kcbş-i hilâli beytinin ikinci mısraında tamlama yanlışı bulunmaktadır. Metindeki "^ı, cüiuı" (s. 402) yazımı tamlama olduğunu işaret eder gibi görünmekteyse de "l ıulâhte" kelimesindeki med hecc düşünülünce hemzenin kaldırılmasının vezni bozmadığı, aksine tamlamanın anlamsızlığa yol açtığı ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, mısra; lindâhte bâm-ı lelcge kebş-i hilâli okunmalıdır. 297. sayfadaki ilk beytin; Siikkcr-istândur bu meclis âl-i tütidür şarâb mısraındaki "âl-i tütidür" tamlaması "al tütidür" olmalıdır. Sayfanın sonundaki mısrada ise yazar, "kabre" kelimesini "kabrfe]" şeklinde yazmış ve dolayısıyla metin tamiri yaptığını işaret etmiştir. Oysa bu kelime, Aıap harfli metinde de (s. 403) "kabre" okunacak şekilde va/ılmıştır. Bu nedenle "c"yi ayraç içine almaya gerek yoktur. 298. sayfadaki ikinci beyitte yer alan "rüh" kelimesi Arap harfli metinde "şûh"tıır. Dördüncü ve sekizinci beytin ilk mısraları ise, Arap harfli metinde (s. 403) bulunmamaktadır. Fakat, bunlara ilişkin herhangi bir dipnot verilmemiştir. Yine; Şelıâdct-i âızü ol teşneyem kim çeşm-i ümidem Mi.şâl-i ıııevc-i cevher halka saika kaldı hançerde beytinin anlamı ve birinci mısraında vezni bozuktur. Arap harfli metne (s. 403). anlama ve vc/ııe uygun çeviri şöyledir: ŞchruL'i-âr/ü ol teşneyem kim çeşm-i ümmidüm Mişâl-i mevc-i cevher halka halka kaldı hançerde Aynı sayfadaki: Şadfı-yı ıa' d pür zfıri miinebbihden ! ibâıctdür Nigâh olsa felek bir iki giinki kııbbe-i sâ' atdıır iv\linin. Arap harfli metin (s. 403) göz öniine alınarak; Şadâ-\ ı nı' d-ı pür-zûrı miinebbihden ' ibfıretdür Niuâlı »Isa felek bir iki giinki kubbe sâ'atdıır Naklinde çevrilmesi anlamın ve veznin düzelmesini sağlayacaktır. Sayla 299'daki beytin ilk mısraında geçen "meczîıbiyyân" kelimesi \ c/ııı gereği "metzübiyâıı" ve sayfa 300'deki gazelin ikinci be\ tindeki " â>ık-ı ma şûk-ı ılimâğıım" tamlaması ise, '"âşık-ı

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

287

ma' şiik-dimâğam" yazılmalıdır. 301. sayfadaki dördüncü ve beşinci beytin ilk mısralarındaki "şiikr" ve "hışm" kelimeleri, vezin gereği, Türkçe söyleyişe uygun biçimde "şiiktir" ve "hışım" okunmalıdır. Gazelin maktaındaki "mu' ciz kelimâtum" ifadesi, anlamın doğru verilebilmesi için, "mu' ciz-kelimâtam"; "mirüm", "vezirüm", "hakinim", "pırüm", "esîriim", "râzum", "fakırüm", '"ışkum", "hakinim", "Kadııüm" kelimeleri ise, bildimıc ekiyle "mirem", "vezırem", "hakırem", "pirem", "esîıern", "ıâzam", "fakırem", "' ışkam", "hakırem", "Kadırem" okunmalıdır. Sayfa 302'dcki; ()l ıind-i' âriftiz ki bizüm du' âmıızı Kcvn ti mekâna alsa kişi râygândur beytinin ilk mısramdaki vezin bozukluğu kelime eksikliğinden kaynaklanmaktadır. "Bizüm du'âmıızı" ifadesinin, "bizüm [bir] du'âmıızı" gibi anlamı da tamamlayabilecek bir şekli bulunmalıdır. 303. sayfadaki; Hitan oldı iistâd-ı sabâ bi'llâh bu tâıihde Giıyiyâ bir ğonçe-i zanbakdan itdi' ıkdı tarh beytinin ilk mısraında vezin ve anlam, ikinci mısraında ise anlam bozuktur. İlk mısraı, Arap harfli metinleri görmeden düzeltmek mümkün değildir. İkinci mısra ise, '"ıkdı" kelimesinin '"akdi" okunmasıyla anlamlı hâle gelecektir. 305. sayfadaki son beytin; İtdi teklif-i naziriin bizi şâ' ir Resmi mısramdaki "nazirün" kelimesi anlam gereği "naziren" olmalıdır. Aynı beytin ikinci mısramdaki "ez-in" kelimesine verilen nüsha farkı "zeyn" de yanlıştır. "Zcyn" yerine "cz-in"in kısaltılmış şekli "ziıı" yazılmalıdır. 306. sayfanın sonundaki beytin ilk mısraı vezinsizdir. 308. sayfadaki ilk beytin ilk mısraında ise, Arap harfli metindeki (s. 403-404) "yine" kelimesinin atlanması vezni bozmuştur. Mısraın doğru şekli şöyledir: Aldı kalem eline yine eski' âdetin İkinci beytin; Germâbe-i Bııısayı medh itmek istedi mısraında "Bursayı" kelimesini, "Burusayı" okumak vezin bozukluğunu düzeltecektir. Sayfanın sonundaki gazelin kimi mısralarında da hatalar mevcuttur. İkinci beytin;

288

a t a S. Kutlar

Asuman hergiz dcgiil yanında hcm-kaddür habâb mısraı, anlamın doğru verilebilmesi için; Asuman hergiz degiil yanında hem-kadı-i habâb olmalıdır. Son beytin vezinsiz; Şem' -i bezm-i aşka per yakmış Sebzi gibi mısraı, Arap harfli metinde (s. 404) aşağıdaki gibidir: Şcmc -i bezm-i ' ışka per yakmış dil-i Sebzi gibi 309. sayfadaki; Bir gül açıldı katı çok rüzgârdur mısraındaki vezin bozukluğu, Arap harfli metinde (s. 404) "açılmadı" yazılı kelimenin "açıldı" okunmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca; ' Aşık olan o şuha meğer Nîıh £ ömri ola mısraı, Arap harfli metinle (s. 404) uyuşmamaktadır ve bu farklılık dipnotta belirtilmemiştir. Mısra, Arap harfli metne ııygıın okunursa vezin de düzelir: c Aşık olan o şuha meğer' ömr-i Nüh ola Yiııc; Kıyâs itdiim ki anı şimdi gelür cehennemden mısraının yazı çevrimi ekteki metne (s. 404) uyarak yapılsaydı, vezinde herhangi bir hata olmadığı görülecekti: Kıyâs itdiim ki anı şimdi gelmişdiir cehennemden 310. sayfada yer alan ikinci beyitteki "bahtun" kelimesi Arap harfli metinde (s. 404) "tahtuıY'dur. "Ebyât" başlığı altındaki beyitlerden ilkinin; Tiind-bâd-ı nâleıu eylerdi sipihı-i ser-nigiın mısraındaki "sipihı-i ser-nigûn" tamlaması Arap harfli metinde (404) "sipihri scr-nigün"dıır ve anlamca da bu doğrudur. Sayfanın sonunda ve aynı zamanda 3<S7. sayfadaki kıt'anın ilk mısraındaki "Şîve-i fenninde" tamlaması vezni ve anlamı bozmaktadır. Oysa tamlama, Arap harfli metinde (s. 404) "Şive fenninde" okunacak şekilde doğru yazılmıştır. 311. sayfadaki birinci beytin vezni hatalı ilk mısraındaki "la'lüyle" kelimesi, Arap harfli metinde (s. 404) "la'lüiıilc"dir ve vezin de düzgündür. 313. sayfada bulunan ikinci ve dördüncü beyitteki "iimid" kelimesi, vezin de göz önüne alınarak, "üınmid" okunmalıydı. 317. sayfadaki tarihin ikinci beytinin;

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

289

Koyup bu vahşet-âbâd dünyâ-yı dûnı mısramdaki "bu" kelimesi vezni bozmaktadır. 320. sayfadaki gazelin; Ne höşdıır eylese nezzâre-i lutfıınla mahşerde Rııh-ı cirmi lıicâb-ıc afv-ı kül gül yâ rcsîıie'llâh beytindeki anlamsızlık, ikinci mısraın aşağıdaki şekilde okunmasıyla giderilir: Rııh-ı ciirmi hicâb-ı cafv giil gül yâ Resüla'llâh İlk mısradaki "höşdıır" kelimesinde uzunluk işareti olmadığını da ekleyelim. Son beyitteki "ruhlarımın" kelimesi ise, Arap harfli metinde (s. 405) "ruhlarunun"dıır. 322. sayfadaki; Âyâne güneh eylemişiiz hâk-i rehünde mısramdaki "Âyâne" "acaba ne" anlamında iki ayrı kelimedir. Bu nedenle "Âyâ ne" şeklinde yazılmalıdır. Ayrıca; Ümmid-i şubh eylemesün şâm-ı gamımda mısraında "şubh" kelimesi vezni bozmaktadır. Bu kelime muhtemelen "şabâh"tır. 323. sayfadaki vezinsiz ve anlamsız; Dirdiim ki beyâza çaka giysıı-yı sevâdı Müşkil bu dahi karaldı hatt-ı mecid beytinin diğer nüshalarda, aşağıdaki gibi vezinli vc anlamlı bir şekli bulunabilir: Dirdiim ki beyâza çıka gisıı-yı sevâdı Müşkil bu dahi karaladı hatt-ı Mecidfi] 324. sayfadaki ycdinci beyitteki ömı" kelimesi vezin gereği c " ömür"dür. 325. ve 388. sayfadaki; Ellin degse sunardım kuış-ı mâha ey hasüdü'I-hak mısraı, anlama dikkat edilerek, şöyle çevıilmeliydi: Eliin degse sunardım kıırş-ı mâha ey hasûd el-hak 327. sayfanın sonundaki "cbyât" başlıklı beyitlerin ilkinin ikinci mısraı da vezinsizdir. İkinci beytin ikinci mısramdaki vezin bozukluğu ise, "içerdi"nin "içeridi" okunmasıyla düzelir. 328. sayfadaki ilk beytin; Diriğ u der kih geçmekde rüzgâr-ı şcbâb mısraına anlam vennek mümkün değildir. Ayrıca vezin de bozuktur. Mısraın, Arap harfli metne (s. 407) de dikkat edilerek, çevriyazısı aşağıdaki şekilde yapılmalıdır:

290

a t a S. Kutlar

Diriğ ıı dcrd ki geçmckdc rûzgâr-ı şebâb Üçüncü beytin vezinsiz; Dcndân nişanesi lebiiiîdc nedür didüm mısraının, nüshalarda aşağıdaki gibi vezni düzgün bir şekli bulunacaktır: Dcndân nişanesi [mi] lebünde nedür didiim Dördüncü beytin; Bulur büy-i bııhiir-ı Meryem makşiıdı kâmında mısraında geçen "bııhûr-ı Meryem makşiıdı" ifadesinin "bahiir-ı Meıyem-i makşiıdı" okunması vezni de anlamı da düzeltir. Yine; c Uşşâk-ı telh-kâme ağız miski 1 arz ider Şekker-furfış olup hatt-ı leb-i nev-demideler beytinin ikinci mısraını; Şckkcr-furiiş olup hat-ı lcb-nev-demidcler okumak vezin bozukluğunu düzeltecek ve beyit, "Dudakta yeni bitmiş tüyler, şeker satıcı olup kederli (damağı acı) âşıklara ağız miski arz eder." şeklinde nesre çevirebilecektir. 329. sayfadaki; Böyle bir fâzıl-ı hünerim Hak dileriiz İde ârâyiş desti kalem-i âf-tâbı beyti, hem vezin hem de anlamca bozuktur. Arap harfli metni (s. 407) dikkate alarak atlanmış kelimeyi ilâve eder, gerekli yerde tamlama yapar, uzun olan eki kısaltır ve yanlış okunan kelimeyi düzeltirsek beyit şu şekli alır: Böyle bir fâzıl-ı şâhib-hünerüfi Hak dileriiz İde ârâyiş-i desti kalem-i iftâyı 332. sayfadaki "eyleyen" redifli gazelin ikinci beytinin ilk mısraındaki "Vaşlıındıır" kelimesinin "Vuşlatıındur" olması vezni düzeltecektir. 335. ve 388. sayfalardaki; Şalına gird-âb-ı gama felek dili lııtf eyle mısraının vezne ve anlama uygun şekli şöyledir: Şalına giıd-âb-ı gama fiilk-i dili lııtf eyle 336. sayfadaki; Fl-Hak ne dil-rübfı sanem dil-pezir olur mısraı, vezin ve anlam gereği; lil-hak ne dil-ı iibfı şaııem-i dil-pezir olıır

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

291

okunmalıdır. 337. sayfada yer alan vc ilk mısraında vezni de bozuk olan; Rahne eylese ol şuh perişan ziilfin Her şikcncindc nice mihr-i dırahşân görinür beytinin bu okunuşa göre nesre çevirisi ancak, "O şuh, dağınık zülfünü yarık eylese her kıvrımında nice parlak giineş görünür." şeklinde yapılabilir. Beyitteki anlamsızlık, yanlış okumadan kaynaklanmaktadır. İlk mısra; Ruhına eylese ol şûh perişan ziilfin okunursa, hem mısraın vezni düzelir, hem de beytin nesre çevirisi anlamca doğru hâle gelir: "O şuh, zülfünü yanağına dağıtsa, her kıvrımından nice parlak güneş görünür". Dördüncü beyitteki "i' caza karin" kelimeleri Arap harfli metinde (s. 417) "i' câz-karin"; "bu" kelimesi ise, "nev" okunacak şekilde yazılmıştır. Eğer farklı şekiller, diğer nüshalardan kaynaklanıyorsa, bunların dipnotta gösterilmediğini de eklemek gerekir. Aynı sayfadaki "ebyât" başlığı altında verilen ilk beyitte geçen "Kâbc kavseyn-i ev cdnâ..." âyeti "Kabe kavseyni ev cdnâ..." yazılmalıdır. Ayrıca; Çeker teıâşemi kıymctdc la' İle hem-ser iden Ümid ile ii leb-i câıı-fczâ-yı dil-beıdür beytinin ikinci mısraının, Arap harfli metne (s. 417) göre çevriyazısı şöyle olmalıdır: Ümid-i lac l-i leb-i cân-fezâ-yı dil-berdür Yine dc beyitte ilk ınısıadan kaynaklanan bir anlamsızlık mevcuttur. Düz yazıya, "En küçük parçamı kıymette lâl taşı ile denk eden çeker; dilberin can artıran dudağının ümididir." şeklinde yapılabilecek çeviride bu durum daha da belirginleşmektedir. Anlamsızlık ilk mısradaki (çeker) kelimesinden kaynaklanmaktadır. Sözlüklerde bu yazılışta vc beytin anlam bütünlüğünü sağlayacak bir kelime bulamadık. Bu kelime, "la' T ile ilişkisi de düşünülürse, "ciğer"

292

a t a S. Kutlar

olmalıdır. Böylece beytin anlamca doğru çevirisi, "Ciğerimin en küçük parçasını kıymette lâl taşı ile denk eden, dilberin can artıran dudağının lâlinin ümididir." şeklinde yapılabilecektir. Ayrıca, nüshalarda ilk mısradaki "la' İle" kelimesinin, vezin bakımından daha doğru olan vc anlamı da bozmayan "la' l[c]" şekli varsa tercih edilmelidir. Bu sayfadaki sekizinci, 389. sayfadaki birinci beytin; Habb-i miskindiir ki terkib-i giil-âb-ı âlüdcdür mısraı, Arap harfli metinle (s. 417) uyumsuz, vcziıı bakımından da hatalıdır. Mısra; Habb-ı miskindür ki terkibi gülâb-âlûdedür şeklinde çcvrilmelidir. Yine, araştırmacının; Duhter-i rez hiç degiil hem-şire-i tıfl-ı dile Kim geliir böstân-ı sağar şir-i mâderden leziz okuduğu beyit ise, "Üzümün kızı (şarap), gönül çocuğunun süt kardeşine hiç değil (olamaz); çünkü (ona), kadehin bahçesi anne sütünden leziz gelir." cümlesiyle ve anlamsız bir biçimde nesre çevrilebilir. Beyit; Dııhter-i rez hiç degiil hem-şirei tıfl-ı dile Kim geliir pistân-ı sağar şir-i mâderden leziz okunursa, nesre çeviri de "Üzümün kızı (şarap), gönül çocuğuna bir süt kardeş hiç değil (olamaz), çünkü (ona), kadehin memesi anne sütünden leziz gelir." şekline dönüşerek anlam kazanır. Onuncu (sayfa 389'da ikinci) beytin; Yine aşüfteler hâtıı-ı perişân olmasını diısiin mısramdaki "hâtır-ı perişan" tamlaması, vezin gereği, "hâtır-pcrişân" okunmalıydı. Sayfa 340'taki; Vasi ıı fiıfık yâri benden su 'âl eylen mısraının anlamca doğru şekli; Vaşl ıı firâk-ı yâri benden su 'âl cylciı olmalıydı. Sayfa 346'da yer alan; Hatt-ı berdc olan tâzclcrün çilıresi şimdi Mi'mâr Dedeniin kıt'alı dükkânına benzer beytindeki ilk mısraın hem anlamı, hem dc vezni bozuktur. Mısraın yazı çevrimini: Hal-bürde olan tâzclcrüîi çihresi şimdi

Tanıtına ve Değerlendirmeler

293

biçimine dönüştürerek, beytin nesre çevirisini anlamlı bir biçimde yapmak mümkündür: "Şimdi, sakalı çıkmış gençlerin çehresi Mimar Dede'nin kıt'alı (duvarına kıt'alar yazılmış) dükkânına benzer." 347. sayfadaki dördüncü beytin vezni bozuk; Şafha-i divân hem-çün âyine-i berrâkdur mısraı şöyle okunmalıdır: Şafha-i divân hem-çün âyine berrâkdur Yine, anlamı ve ikinci mısrada vezni de hatalı; Dâğdur giil-mihı gûyâ sinc-i münkerlere Tarz-ı yede ' ıkdıı'l-lisân-ı zâhid-i zeırâkdur beytinin yazı çevrimi aşağıdaki şekilde yapılmalıdır: Dâğdur giil-mihı gîıyâ sinc-i münkirlere Tarzı da' akdu'l-lisân-ı zâhid-i zcrrâkdur Sayfanın sonundaki iki beyitten ilkinin ikinci mısraındaki vezin hatası ise "görîniir" kelimesinin "göıiniyor" okunması kaynaklanmaktadır. 348. sayfadaki; Zihi kitâb-ı bedi' ı'l-beyân-ı beliğı'l-cdeb mısraında vezin bozuktur. Mısra; Zihi kitâb-ı bedi' ü'l-beyân beliğii'l-edeb okunmalıdır. Ayrıca; Çıı yazdı emı-i bclâğatda münşiyân-ı menşur mısraının yazı çevrimi vezin ve anlam gereği şöyle olmalıydı: Çii yazdı emı-i bclâğatda miinşiyân menşur 349. sayfada yer alan gazelin ikinci beytinin ikinci mısraında da vezin hatalıdır. 350. sayfadaki son beytin ikinci mısraındaki "Bıırûsada", vezin gereği "Buısada" yazılmalıydı. 352. sayfada yer alan tarihin; Huldi şâhib-i kemâl ü ma1 rifet Şâ' iı-i pâkize tab' -ı höş kelâm beytinin doğrıı yazı çevrimi şöyledir: Huldi -i şâhib-kcmâl ü ıua'rifet Şâ' iı -i pâkize-tab' [ii] hoş-kelâm Yedinci beytin; Râlı-ı 'Adni eyledi bir iki kâm mısraındaki son kelime, "adım" anlamında "gâm"dır. 353. sayfadaki;

294

a t a S. Kutlar

Nıızzâra kiihcn-i ni'met-i lııtfıyla pür itmiş mısraının hem vezin, hem de anlamca doğru şekli şöyledir: Nezzâregchin ni' met-i lııtfıyla pür itmiş Yine, bir muıabbadan alınan bendin; Gönlüm yine bir serv-i kadc yâr olayıım dir mısraındaki "serv-i kadc" tamlaması "serv-kadc" olmalı, aynı bendin; Âşüfte-i ser tıırra-i taırâr olayıım dir yazılan son mısraı ise, aşağıdaki gibi çevrilmclidir: Âşiifte-ser-i tıırra-i tarrîır olayıım dir Bu bend, sayfa 377'de de yer almaktadır. Üçüncü mısraında "yine" kelimesi yazılmamış; son mısraın okunuşunda da aynı yanlışlık tekrarlanmıştır. 354. sayfadaki; Gördüm ki dâıh münâsebeti hiisn-i yâr ile Ahar' alâka cyledüm evvel bahar ile beytindeki anlamını tespit edemediğimiz "dâıh" kelimesi muhtemelen "var"dır. "Evvel-âhir" münasebeti göz önüne alınırsa, "Ahar" kelimesini "Ahir" okumanın daha doğru olacağı da düşünülebilir. 355. sayfadaki; Teselli-balış olur eıbâb-ı 'ışka kiınc-i mihnetde Olur her dem enis-i' âşık ğam-hvâr mecmıV a beytinin ikinci mısraında vezin bozuktur. Mısra şu şekilde çevrilmclidir: Olur her dem enis-i' âşık-ı ğam-hvâr mecmîı' a Bu mısradaki "Olıır'ıın nüshalarda "Olan" şekli varsa tercih edilmelidir. Yine, vezni bozuk: ' Amfi kim mcvı id-i cnvâ'-ı ni'amâ-yı ilâlıidür mısraını, vezin gereği; ' A mâ kim mcvıid-i envâ'-ı na'mâ-yı ilâhidiir yazmak gerekir. Bunun yanı sıra; Efendi derdi artar clıl-i rütbe buldukça Bakan derd-i ser-i crbâb-ı câha pâyelerdür hep beytinin vezni bozuk ilk mısraında, "ehl"den sonra iki heceli \:e anlamı da tamamlayabilecek "mansıb", "devlet" ya da benzeri bir başka kelime olmalıdır: Efendi derdi artar elıl-i [mansıb ] rütbe buldukça

Tanıtma ve Değerlendirmeler

295

İkinci mısradaki anlamsızlık ise, "Bakan" kelimesinden vc tamlamadaki yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Bıı mısraın da nüshalarda aşağıdaki gibi anlamlı bir şekli bulunmalıdır: [Yığ]an derdfi] ser-i crbâb-ı câha pâyelerdür hep 356. sayfadaki; Goncalar mânend-i ahker hârlardıır çîın şerer Hırmen-i kiil-i külhan pür-tâb olur sensiz baha beytinin ikinci mısraı, vezin ve anlam gereği, aşağıdaki gibi okunmalıdır: Hirmen-i gül giilhan-ı pür-tâb olur sensiz baıîa Aynı sayfadaki ikinci beyitte geçen "kettân" kelimesi ise, vezin gereği "ketân" yazılmalıdır. Aynca; Yâr bi-rahm u felek kec-rev u bahtıım vaıdanh Kaldı iş Hakka dahi çâre-ger olmaz peydâ beyti; Yâr bi-rahm ıı felek kcc-rev ü bahtıım [vârfın] Kaldı iş Hakka dahi çâre ger olmaz peydâ okunursa anlam kazanır. Bıı sayfadaki tarih kıt'asının ilk beytinde de vezin bozuktur. Sayfa sonundaki beytin; Oldı tekye-i kavi bi-emri ilâh mısraının, vezne uygun çevirisi şu şekilde yapılmalıdır: Oldı tekye kavi be-emı-i İlâh 357. sayfadaki gazelin; Gtıyâ dehen-i tabakçe-i ıııy-ı nigârda Mcınlü şarâb-ı giil ile piyâlediir beyti de hem anlamsız, hem de vezinsizdir. İlk mısraı; Gîıyâ delıcn tabakçe-i ruy-ı nigârda şeklinde yazarak vezin ve anlam bakımından düzeltebiliriz. İkinci mısradaki vezin bozukluğunun nedeni ise kelime eksikliğidir. Mısraın, aşağıda ayıraç içinde verdiğimiz kelimelerden birinin veya benzerinin yer aldığı nüshasının bulunabileceğini düşünmekteyiz: Memlıı şaıâb-ı gül ile frengin / gülgünj-piyâlcdür
358. sayfadaki;

Bir höş nezâketle Na' im al ayağımı

2%

Katına S. Kutlar

mısraında vezin bozuktur. Mısraın, "höş" kelimesindeki transkripsiyon yanlışı da düzeltilerek, vezne uygun yazımı; Bir hoş nezâket ile Na' im al ayağımı olur. Ayrıca; Çok kil ü kâl oldı miyânı-y-çün oıtada Kaldı beli dinilmedi tâ imtihana dek beytinin ilk mısramdaki "çim" kelimesi vezin gereği "çiin" olmalı; ikinci mısramdaki "Kaldı beli" ise, beyti doğru anlamlandırabiimek için "Kıldı beli" okunmalıdır. Bu sayfadaki beşinci beytin ilk mısraında da vezin vc anlam bozuktur. Yine; Eylerdi zinde olsalar ol şâh-ı bezm-i hiisn Fağfuri kâse-i çini vü sâki-i Sikendeıi beytinin ikinci mısraı vezinsiz ve anlamsızdır. Mısra, aşağıdaki şekilde okunursa düzelecektir: Fağfurı kâsc-çiııi vü sâki Sikenderi Böylece beyit, "O güzellik bezminin şahı, yaşasalar(dı) Çin imparatorunu kâse toplayanı ve İskender'i saki(si) eylerdi." şeklinde vc anlamca doğru olarak nesre çevrilebilecektir. Yine; Bıı nazm-ı pâk-sâdeyi görse ey Na! im Teslim olurdı Hâfız-ı Şirâzi vii Envcı i beytinin çevriyazısı, vezin göz önüne alınarak, şöyle yapılmalıdır: Bıı nazm-ı pâk-sâdeyi görsefydi] ey Na' im Teslim olurdı Hâfız-ı Şirâzi Enveri Bu ve 381. sayfadaki "ider" redifli gazelin; Taşt-ı simin tutar sanma dilâ vakt-i tırâş Mihı-i rûyında küsîıf-ı hatta nuzzâre ider beytinin vezni vc anlamı bozuk ikinci mısraını; Mihr rûyında küsîıf-ı hata nezzâıc ider okumak gerekir. 359. sayfadaki kıt'anın; ilk beytinin ikinci vc dördüncü beytinin ilk mısraında vezin bozuktur; üçüncü beytinin; Oldı şer' i nebevi râhına ' âzim-i câzim mısıaınm ise, anlam ve vezin bakımından doğru çevirisi şöyledir: Oldı şer'-i nebevi ıâhına 'âzinı câzim
361. sayfadaki;

Engürun çeşmiim göreli zehr-i dû-çeşmiin

Tanıtma ve Değerlendirmeler

297

Keyfiyyet-i mesti-i mey-i nâbı unutdum beytinin ilk mısraındaki vezinsizlik ve anlamsızlığı, mısraı; Engüıek-i çeşmüm göreli zchr-i dü-çeşmün okuyarak düzeltebiliriz. Böylece beyti, "Gözbebeğim, senin iki gözünün zehrini göreli, (ben), saf şarabın sarhoşluğunun keyfiyetini unuttum." gibi anlamlı bir biçimde nesre çevirmek de mümkün olacaktır. Beşinci beytin; Meta' -ı hüsni hiç satma ey nev-restc ıâ'icdür mısraı da vezinsizdir. Buradaki "hiç şatma" ifadesi, "yok pahasına vermek" anlamında "hiçe satmak" deyiminin bulunduğu düşünülerek okunursa vezin de düzelecektir: Meta' -ı hüsni hiç[e] şatma ey nev-reste râ 'icdür 366. sayfadaki ikinci ve 383. sayfada üçüncü beyitteki "Hây-ı hiıy-ı şevk-i milinin" tamlamasındaki "Hây-ı hüy'un yazımı yanlıştır. Bu kelime, "mutlu ve sevinçli insanların şamatalarını dile getirmek için çıkardıkları ses" anlamındaki "Hây-hüy" edatıdır. Bu nedenle tamlama "Hây-hüy-ı şevk-i milirün" yazılmalıdır. 367. sayfadaki ikinci beytin ilk mısraı ile beşinci ve altıncı beyitlerin ikinci mısralarında vezin bozuktur. Sekizinci beytin; Vâle-i şeydâ-yı vasi olmış idi çîınki o yâr mısraındaki anlamsızlığın nedeni "serap; ipek kumaş; inilti" anlamlarını taşıyan "Vâle" kelimesidir. Oysa bu kelime "şaşınnış, şaşkın, aşktan delirmiş" anlamında "Valili" okunmalı ve bundan sonra bir de "ü" bağlacı yer almalıdır: Vâlih [ii] şeydâ-yı vaşl olmış idi çünki o yâr Dokuzuncu beytin; Şunc ima her mısra' ından geldi bir târih-bin mısraındaki tâıih-bin", anlam gereği "târih bin" yazılmalıdır. 373. sayfadaki gazelin, soru işareti de konan; Piçide hâle çîınki gerekir ? kâkülün mısraının, vezni ve anlamı göz önüne alarak, aşağıdaki gibi olabileceğini düşünmekteyiz: Piçide-[hâl] çiinki girih-gir kâkülün
38.sayfadaki;

Gam-ı kaddüıî bilmez tâ bükülünce çekerüz

298

a t a S. Kutlar

okunan mısraının vezni ve anlamı bozuktur. Mısraı; Gam-ı kaddün belümüz tâ bükilince çekerüz okuyarak hem vezni düzeltmek, hem de anlamlı hâle getirmek mümkündür. Yazımızın son kısmında çevriyazısı verilen şiirlerde gördüğümüz bazı eksikliklere işaret etmeye ve kimi zaman yanlışlıkları düzeltmeye çalıştıysak da, tam bir düzeltme yapmanın bütün nüshaları görmekle mümkün olacağını göz ardı etmemek gerekir. Zaten amacımız eserin doğru yanlış cetvelini çıkarmak değil, buraya aldıklarımızdan hareketle metinlerin doğru okunmasına katkıda bulunmaktır. Çünkü, dağınık durumdaki metinlerin bir araya getirilmesi ve çeşitli yönlerden incelenmesi suretiyle ortaya konulan çalışmaların araştırmacılara -gerek metinlere, gerekse konuya ilişkin bilgilere ulaşabilme konusunda- büyük kolaylıklar sağladığı açıktır. Ancak, araştırmacıların bu tür çalışmalardan yararlanmaları, özellikle de metin alıntıları yapabilmeleri, çevriyazısı verilen metinlerin bilimsel yöntemlerle azamî dikkat gösterilerek hazırlanmasına bağlıdır. Böyle bir dikkat, yapılan değerlendinnelerin sağlıklı olmasını ve çalışmaların da amacına ulaşmasını sağlayacaktır. Atlansoy'un, Bursa vefeyatnamelerinin bugüne kadar bilinmeyen nüshalarına ya da adı bilinmekle birlikte nüshası ele geçmemiş olanlarına ulaşmak ve bunları bilim dünyasına sunmak amacıyla hazırladığı çalışmasının yeni baskılarının gözden geçirilerek yapılmasını dileriz.

İhsan S. Vasfi, Irak Türkleri'nde Deyimler ve Atasözleri, Kerkük Vakfı, 20\13, 264 Sayfa, İstanbul 2001 Kerkük Vakfı tarafından yayımlanan bu eserde, Irak Türklerinin kullandığı deyimler ve atasözleri bir araya toplanarak şimdiye kadar bu konuda yapılmış daha küçük çaplı çalışmaların geliştirilmesi sağlanmıştır. İçerik bakımından oldukça zengin olan eserin dış özellikleri de okuyucuların beğenisini kazanacak niteliktedir. İhsan S. Vasfı, İzzettin Kerkük Kültür ve Araştırma Vakfı (Kerkük Vakfı) tarafından 2001 yılında yayımlanan kitabında, Irak Türkleri'nin kullandığı deyim ve atasözlerini bir araya toplamıştır. İlki 1985 yılında basılan kitap, 20x13 boyutlarındadır ve karton kapak üzerinde Kerkük kalesinin eski siyah beyaz bir fotoğrafı gölgelendirilerek kullanılmıştır. Kitap iki bölümden oluşmaktadır. 2.Bölüm: Atasözleri olarak düzenlenmiştir. 1.Bölüm: Deyimler,

Giriş Bölümünde araştırmacı, atasözü ile deyimin daha önceki çalışmalarda karıştırıldığını, ancak bunların farklı şeyler olduğunu söyleyerek örnekler vermektedir. Pek az yerde deyimin atasözüne dayandığı görülmektedir. Örneğin: "Balığı suda pazarlamak" deyiminin kaynağı "Balık suda pazarlanmaz" atasözüdür. Bu gibi deyimler alındıkları atasözlerinin anlamına benzer bir anlam taşıyorlarsa da bazen değişik bir anlam da taşıyabilirler. Örneğin: "Habbe habbe olur kubbe" tedbirli davranmakla az para veya maldan büyük bir miktar biriktirilir anlamındadır. Aynı atasöziinden gelen "Habbeden kubbe etmek" deyimi ise, bir sözü veya bir işi büyütüp karıştırmak ya da abartmak anlamında kullanılır. Deyimler bütün Türk dünyasında çok az farklarla aynı biçim ve kavramda söylenirken kimi zaman da tam tersi bir anlama karşı gelebilmektedirler: "Yağlı müşteri" Türkiye'de çok para harcayan müşteri demek iken, İrak Tiirkleri'nde bunun tersi yani alaycı biçimde çok inceleyip bir şey satın almayan müşteriyi ifade eder. Irak Tiirkleri'nde bir yeri ziyareti azaltmak anlamında "Ayak kesmek" deyimi kullanılırken, Türkiye'de "Ayağım kesmek" veya "Ayağım çekmek" kullanılır. Oysa Irak Tiirkleri'nde "Ayağım çekmek" birisini aldatmaya uğraşmak anlamına gelir.

300

Fatma Sibel Bayraktar

Bazen de deyimlerin ufak bir değişiklikle anlamının tamamen değiştiğine tanık oluruz: "Caııa kıymak" deyimi öldürmek anlamını taşırken, "Cana mala kıymak" cömertlik göstermek anlamına gelir, "Göz kızartmak" öfkeyle bakmak anlamında iken, "Göz kızdırmak" azıcık uyumayı anlatır, "Dili bir karış olmak" fazla konuşmak, başkalarına sözle saldırmak anlamında iken, "Dili bir karış çıkmak" çok susamış olmak anlamındadır. Görüldüğü gibi küçük sözcük değişiklikleri deyimlerin anlamlarında büyük sapmalar meydana getirmektedir. Bu da deyimleri günlük yaşantıda kullanmanın büyük bir hüner gerektirdiğini göstermektedir. Eserde bazen tek sözcükten oluşan deyimlere de rastlanmaktadır. Örneğin: "Açılmak; 1.Kimseye hissettirmeden bırakıp gitmek 2.Gönlündekini dökiip söylemek ", "Adaklamak; Nişanlamak" Bu, araştırmacılar arasında tartışılmaya devam eden bir konudur. Ömer Asım Aksoy, "Atasözleri Sözlüğü" adlı eserinde:"îlk denemelerimde özel bir kavram anlatan kimi ekli sözcükleri iiçimcii bir deyim tiirii sayıyordum "doğrusu" "sözde" "gözde"... gibi sözcükleri deyim olarak göstermiştim. 1965'te yayuıılanan Atasözleri ve Deyimler" adlı kitabımda deyimlerin en az iki sözcükle kurulacağını kabul ederek eski göriişiimii düzelttim" demektedir. (Aksoy 1978: 38 -dipnot)
Doğan Aksan ise: "Belli bir kavram belli bir duygu ya da durumu dile getirmek için birden çok sözcüğün bir arada, seyrek olarak da tek bir sözcüğün yan anlamında kullanılmasıyla oluşan sözdür" demektedir. (Aksan 1995: 359)

Doğan Kaya ise bu tek sözcüklük deyimlere "yakıştırma" terimini önermektedir. Deyimlerin çoğu İrak Türkmen Türkçesinde isim fiil eki tmağ) yerine Türkiye Tiiıkçesindeki (-ınakZ-mek) ile verilmiştir. Ancak değişik deyim formlarıyla da karşılaşılmaktadır. "Allah affetsin" gibi dua tarzında, "Allah aşkına" gibi ünlem tarzında, "Aslan ağzı" "Ayakkabı" gibi birleşik isimlere araştırmacı ayak kabı sözcüğünü ayrı yazarak deyim saymıştır İmla klavuzıında bu sözcük bitişik gösterilmektedir.-, "Alın teri" gibi isim tamlamalarına ya da "Ağır söz" gibi sıfat tamlamalarına, "Arvad-kişi", "Bakkal çakkal" gibi ikilemelere -buradada yazar birinci örnekte araya tire koyarken

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

301

ikinci örnekte buna gerek görmemiştir- veya "Aduv bağışla" gibi soru tarzlarına, "Ağzım açma" gibi emir şeklinde kullanımlara rastlanmaktadır. Olumlu ve Olumsuz şekilde çift kullanımı olan deyimler bir kez yazılıp olumsuzu tire ile gösterilmiştir. Örneğin: "Göz önünden kaybolmak- göz önünde tutmak" Bir çok şekilli söylenebilen deyimler bir arada verilmiştir.
Örneğin: "Geceyi gündüze katmak-bağlamak" "Birbirine girmek-

geçmek- girişmek" İrak Türkmen ağzında yer alan kimi sözcüklerin Türkiye Türkçesindeki karşılıkları parantez içinde verilmiştir; "Gelin
erkek, toy (düğün) battal", çıkayım)" "Ay'a diyer (der) sen bat men çıhım (ben

Eski bir folklor öyküsü ile ilgili olan, bir olaya dayanan deyimlerin öykü ve olayları en uygun olan rivayete göre yazılmıştır:
"Ahunu (altını) yez, kattani (keteni) bez": Alay olarak başa kakma anlamında kullanılır. Ortasından geçen Hassa Çayı Kerkük şehrini ikiye ayırır. Eskiden şaka yollu iki semtin halkı birbirine karşı bazı alaylı sözler tekrarlamış işte bu deyim Kale semti halkının Hassa Çayının karşısında yer alan Koyralılara söyledikleri sözlerdendir ki, sonradan halk deyimleri arasına karışmıştır.

Deyimlerin bazısı soru cevap şeklindedir:
"Adıv nedi (adın nedir) Gelebet, İşiv nedi (işin nedir ) gelip get (git)" "Deveye dediler hoynuv cgridi (boynun eğridir) dedi: haram diizdii? (nerem düzdür?)"

Bazı yöresel söyleyişler esere hareketlilik getirmiştir.
"Doııguzdan bir tiik (tiiy) kııpaıısa bile (kaparsa bile) gene kârdı (kârdır)"

Irak Türkmen Türkçesi ağzındaki atasözlerini ele alan ilk eser Kerkük'ün ünlü şairlerinden Dede Hicri'nin 1928 yılında Kerkük'te basılan "Yadigarı Hicri" adlı kitabında bulunan "Durub-i Emsal" başlıklı şiiridir. Bu şiirde atasözlerinin işlendiği görülür. Daha sonraları iki kitap daha basılmıştır: 1. Avukat Ata Terzibaşı'ııın

302 "Kerkük Eskilersözü",

Fatma Sibel Bayraktar 2. .Şakir S.Zabit'in "Kerkük'te Hayat-ı

İçtimaiye" Ayrıca Gazanfer Paşayev'iıı 1979'da Bakü'de yayımlanan "Irak Kerkük Atalar Sözleri" adlı kitabı sayılabilir. Bu kitaba da daha önce anılan iki kitap kaynaklık etmiştir. Atasözleri anlamlarını açıkça ifade edebildiği için açıklamaya genel olarak gerek duyulmamıştır. İki veya bir kaç değişik biçimde söylenen aynı anlamdaki atasözleri kitapta alfabe sırasına göre verilmiştir.
Örneğin: "İki karpuz bir koltuğa sıhılmaz(sığmaz)" "Bir kolluğa iki karpuz sıhılmaz (sığmaz) " "Sıkılmaz bir koltuğa iki karpuz"

Nadiren atasözleri içindeki bazı sözcükler değişebilir. Bunlardan en yaygın olan önce yazılmış, ardından başka tarzda olanlar tire arasına alınmıştır:
Örneğin: "Kurt-aslan- kocalmca köpeklere mezzek (maskara) olu (olur)"

Atasözleri yerli ağızda geçtiği gibi tesbit edilmiştir. Ancak konuşmada kullanılan sözcüklerin cümle içinde anlamları açık olsa da parantez içinde gösterilmiştir. Ayrıca değişik bir telaffuzla kullanılan sözcüklerin karşılığı verilmiştir.
Örneğin: "Arvadm (kadının) malı hamam dögecidi (tokacıdır)" "Balığapiçah dağına göre karyağdın yohtu (bıçakyoktur)"

Bazen de sadece gereken ekler belirtilmiştir. Örneğin: "Alah
(...rır)"

Atasözlerinde yerini koruyup, kullanılmayan bazı sözcüklere rastlanabilir.
Örneğin: "Tan (Tanrı) zeğele

günlük

konuşmada
Tanrı

(kurnaza)

vermez."

sözcüğü artık konuşma dilinde kullanılmamaktadır. Eser, Anayurda çok yakın olmakla beraber, ondan ırak düşmüş insanların düşünce dünyaların geçmişten yarınlara taşıyan çok değerli bir kaynaktır. Araştırmacıyı kutluyor, böyle bir eseri çok güzel bir baskıyla okurlarına sunan Kerkük Vakfına teşekkür ediyoruz.

T a n ı t a ve Değerlendirmeler

303

Kaynakça Aksoy, Ömer Asım, Atasözleri Sözlüğü I, TDK Yayınları., Ankara 1978, s.38 dipnot. Aksan, Doğan, Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileriyle Yayınları No:439, Ankara 1995. Dilbilim TDK

Dr. Fatma Sibel Bayraktar*

* Trakya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Araştırma Görevlisi.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->