P. 1
Sömürü Ajanları Misyonerler İhsan Süreyya Sırma

Sömürü Ajanları Misyonerler İhsan Süreyya Sırma

|Views: 289|Likes:

More info:

Published by: http://www.timeturk.com on Jun 21, 2008
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/09/2014

pdf

text

original

İhsan Süreyya Sõrma

Tarihçi, yazar. 1944 yõlõnda Pervari'de doğdu. Ortaöğrenimini Siirt Lisesi'nde yaptõ. 1966'da Ankara İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1967'de doktora için gittiği Fransa'dan, 1969'da Tunus'a geçti. Tekrar Fransa'ya ve 1973'te de İslâm Tarihi dalõnda doktor olarak Türkiye'ye döndü. Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde İslâm Tarihi Öğretmenliği yaptõ, (1973-74). Aynõ yõl, İslâmî İlimler Fakültesi'ne asistan olarak girdi; 1980'de Doçent, 1989'da Profesör oldu. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayõnlanan yazar, evli ve üç çocuk babasõdõr. Bugüne kadar yayõnlanan eserleri: Osmanlõ Devleti'nin Yõkõlõşõnda Yemen İsyanlarõ, Birkaç Sahife Tarih, Tarih Şuuru, Tunus Hatõralarõ, Peygamber Ordusu'nün Tarihi (tercüme), İslâm Müesseselerine Giriş (tercüme), İlk İslâm Devleti Makaleler- (tercüme), İslâm Öncesi Mekke Dönemi ve Hz. Mõõhammed, İslâmî Tebliğin Mekke Dönemi ve işkence, İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İslâmî Tebliğin Örnek Halifeler Dönemi, Emeviler Dönemi, Abbasiler Dönemi, Sömürü Ajanõ İngiliz Misyonerleri, Hz. Peygamber Devrinde Yahudi Meselesi, II. Abdülhamid'in İslâm Birliği Siyaseti, Tanzimat'õn Götürdükleri, İslâmiyet ve Hõristiyanlõk (terc.), İslâm ve Tarih, Neler Sordular, Pakia Mektuplarõ, Bir Garip Tarih, Nasõl Sömürüldük, Nehirlerin Dili, Türkiye'de Yanlõş Din Anlayõşõ, Alaturka Demokrasi Alaturka Laiklik, Medine Vesikasõ Işõğõnda Yahudi Meselesi, Belgelerle II. Abdülhamid Dönemi, Yalan Dünyayõ Adõmlarken.

İÇİNDEKİLER Önsöz, 7 Giriş, 11 Turizm ve misyonerler, 15 Misyonerler nasõl yetiştiriliyor, 21 Misyoner mason ilişkileri, 42 Londra Protestan misyoner cemiyeti merkezi, 57 Misyonerlerin çalõşma metodu, 67 Londra'daki misyoner okulu, 93 Misyoner olmanõn şartlarõ, 93 Misyoner gelir ve şirketleri, 94 Misyoner sõnõflarõ, 95 Yemen'de faaliyet gösteren bazõ İngiliz misyonerleri, 96 Değerlendirme, 99
BEYAN YAYINLARI
Ankara Cad. No:49/3 34410 Cağaloğlu-İstanbul Tel: 0212 512 76 97 526 50 10

ÖNSÖZ

İngiliz misyonerleri ile ilgili, değerli okuyucularõna sunduğum bu kitap, aslõnda kitap olarak hazõrlanmadõ. Bu konuyu, 20-25 eylül 1982 tarihinde İstanbul'da yapõlan IV. Milletlerarasõ Türkoloji Kongresine tebliğ olarak sunduk. Fakat tebliğin biraz uzamasõ ve de bir kaç arkadaşõmõzõn õsrarõ üzerine kitap haline getirdik. Haçlõ seferlerinden bu yana İslâm'õ yõkmağa çalõşan Hõristiyan dünyasõnõn sadece silâha, fantom veya mirage'lara baş vurmadõğõ bir gerçektir. Hattõzatõnda onlarõn görünmeyen, pasif silâhlarõ, insanlõğõ yok etmeğe matuf bombalarõndan daha tehlikelidirler. Bu tehlikeli silâh,misyoner-casusu faaliyetleridir. Lübnan faciasõyla bütün dünyayõ kan kokutan hadise, haçlõ seferinden başka bir şey değil!.. İsteyenler buna rağmen başlarõnõ kuma sokup deve kuşu olmaya devam edebilirler; tâki bu haçlõ bombalarõndan biriside onlarõn kum altõndaki kafalarõna düşsün!... Biz bu kitapta, bütün dünyayõ sarmõş olan bu zehirli ahtapotun sadece bir kolundan söz edebildik. Unutulmamalõdõr ki, bu zehirli akõm, sadece ve sadece müslümanlara müteveccihtir. Şimdilik müslümanlarõ ekonomik ve kültürel yönden sömürmekle yetinen Hõristiyan-Haçlõ dünyasõnõn esas gayesi Orta-Doğu'yu kana bulayõp, müslümanlarõ bu kanda boğmaktõr; tâ ki diğer müslümanlara sõra gelsin...

Lübnan gitti, sõrada Mõsõr var. Gazetelerden okuduğumuza göre bütün Mõsõr okullarõnda Hõristiyanlõk öğretilmeye başlanmõş bile. O Mõsõr ki, hergün yüzlerce müslüman şehid ediliyor veya tutuklanõyor. Bu korkunç tehlikeden kurtulmak için onlarõ tanõmamõz lâzõmdõr. İşte bu küçük eser belki bu konuda size yardõmcõ olabilecektir. Biz, biz olmazsak; başkasõ bizi kendisi yapmaya çalõşacaktõr. Biz, biz olalõm; Hz. Muhammed (s.a.v.)'in izinde... Katolik Kilisesinde, bizzat Papanõn yönettiği bu emperyalizm aleti dini siyasi örgüt Çonregatio de Propaganda Filde teşkilatõnõn faaliyetlerindendir. Haçlõ seferleri hangi merkezlerden idare edildiyse, misyoner faaliyetleri de aynõ merkezlerden idare edilmektedir. Eğer bugün Amerika veya Fransa Beyrut'u top ateşine veriyorlarsa, bunu hazõrlayõcõlarõ misyonerlerdir. Artõk gerçekler kabul edilmelidir! Sosyal krizleri had safhaya ulaşan Polonya'ya Rusya saldõramadõ. Çünkü Katolik dünyasõndan çekindi. Ama Afganistan'da durum öyle değil! Rusya, hiç bir Hõ-ristiyanõn Afgan müslümanõnõn imdadõna koşmayacağõnõ biliyor. Biliyor ve onun için yağdõrõyor napalm bombalarõnõ mücahidlerin üstüne... Lübnan'daki Müslüman-Hõristiyan mücadelesinde, hiç bir Müslüman devletin doğrudan Müslümanlara yardõm etmemesine karşõ, bütün Hõristiyan devletleri, Lübnan Hõristiyanlarõna yardõm etmektedir. Lübnan'õ kana bulayan Laik (!) Fransanõn Ermeni katillerine karşõ takõndõğõ hoşgörü, basit bir hadise değildir ve öyle nitelendirilip, geçiştirilemez. Biz kabul etmezsek bile, Fransanõn bu tutumu, Haçlõ zihniyetinin, çağõmõzda misyoner faaliyetlerine ve onlarõn gizli eylemli faaliyetlerine dönüştüğü bir akõmõn meyvesidir. Sözü uzatmadan şunu tekrar etmek isteriz ki, esas gayeleri Hz. İsa'nõn isteği dõşõnda da olan bu emperyalist misyonerleri iyi tanõyalõm. Ta ki Allah'õn emir büyüdüğü gibi onlarõ kendimize rehber edinmeyelim! «Ey imân edenler, Yahudileri de, Hõristiyanlarõ da kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yâranlarõdõrlar. İçinizden kim onlarõ dost (ve hâkim) edinirse o da onlardandõr. Şüphesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyet vermez» (Maide sûresi, 51). İ. S. Sõrma
GİRİŞ Meseleye istediğimiz kadar insanî ve ilmî olarak yaklaşmaya çalõşsak bile, Hõristiyan-Batõ dünyasõnõ, öteden beri Orta-Doğu İslâm dünyasõ üzerindeki emperyalist emelleri inkâr edilemez.. Her ne kadar bu emperyalist emeller, 19. ve 20. yüz yõlda sadece ekonomik bir sömürgecilik olarak görülüyor ise de, bunlarõn kökeninde Hõristiyan dünyasõnõn, kendisi için kutsal saydõğõ Kudüs ve çevresine egemen olan İslâm varlõğõnõ ortadan kaldõrma düşüncesi yatmaktadõr. Nitekim bu düşünce XI. yüzyõlda başlatõlan ve hâlâ devam edegelen Haçlõ Savaşlarõyla uygulama alanõna konmuştur (1). Bilhassa XVIII. yüzyõldan itibaren, Hõristiyan Batõ dünyasõnõn, İslâm dünyasõna yönelttiği sayõsõz savaşlar yanõnda yeni bir metodu uygulamaya, daha doğrusu önceden de uygulanan bu metodu hõzlandõrmaya başladõğõnõ görüyoruz ki, bu metod, Hõristiyan misyoner faaliyetleridir.
(1) C. Brockelmann, Histoire dcs Peuplos et des Etats Islamiqu-es, Paris, 1949, s. 190; Gaston Wiet, Grandeur de I'Islam, Paris, 1961, s. 178; Alfred Dugan, The Story of the Crusades, London, 1969; Eric Mac-ro, Yemen and the Western World, since 1571, London 1968, s. XI.

Şüphesiz böyle küçük bir çalõşmada, bütün misyoner faaliyetlerinden, söz etmemiz imkânsõzdõr. Bunun için, sadece konuya açõklõk getirmesi bakõmõndan, çok kõsa ve genel olarak bu faaliyetlerden, ve daha sonra bu faaliyetlerin İngiliz misyonerleri tarafõndan Yemen'de tatbikat alanõna nasõl konduğundan söz edeceğiz. İslâm dünyasõnõn her tarafõnda olduğu gibi, Yemen'de de misyonerler, bilim adamõ, kâşif, doktor kõlõğõna girerek faaliyetlerini sürdürüyorlardõ (2). 19. yüzyõl sonlarõnda Yemen'e giden Fransõz E.P. Botta adõndaki misyoner, Şeyh Yasin'in bölgesine

girmek için kendini doktor olarak tanõtmõştõr. Şeyh Yasin, onun bu hilesine kanmõş ve onu doktor olarak kabul ederek kendisine yardõmda bulunmuştur. E.P. Botta bu konuda şunlan yazmaktadõr: «Zira bu, araştõrmalarõm için öne sürmeğe mecbur kaldõğõm bir bahane idi... Üstelik, asõl ve uydurma amaç için bu yörelere ilk gelenin ben olmadõğõmõ öğrendim (3). Botta'nõn bu ifadesinden anlaşõlõyor ki, kendisinden öce gelenler de, asõl amaç ve kimliklerini gizlemişlerdir. Bu turist misyonerler, öyle bir kanaat uyandõrmõşlardõr ki, her Batõlõ'ya doktor gözüyle bakõlmõştõr (4). Claudie Fayein, Paris'te verdiği bir konferansta, Yemenlileri kandõrdõğõnõ açõkça itiraf etmiştir (5). Fransõz misyoner teşkilatlarõ adõna Yemen'e giden Fayein, bu amaçla oralara kitap ve broşürler götürüp, Batõ Hõristiyan kültürünü aşõlamaya çalõşmõştõr. Fayein telkin ettiği Batõ kültürüne bağlanmayanlarõn daha zi yade Kur'an eğitiminden geçmiş olanlar arasõndan çõktõğõnõ söylemek te(6) ve şöyle devam etmektedir: «Ye-men'de memleketimin (yani Fransa'nõn) kültür elçisi gibiydim... Kadõn olmam, bana daha fazla avantajlar tanõyordu. Bir Fransõz atasözünün dediği gibi, bir şeyi sunuş biçimi verilen şeyden daha önemlidir... Bu şekilde kadõn ve çocuklarõ muayene için kolayca haremlere girip araştõrma yapõyor, müslüman erkekleri muayene ederek de onlarõn Avrupalõ kadõnõ yakõndan tanõmalarõnõ sağlõyordum» (7). Üstelik C. Fayein doktor değildi! Bu misyonerler, devamlõ olarak, Osmanlõ Devleti'ni sömürücü, kendilerini de bu sömürüden kurtarõcõ (libe-rateur) olarak gösteriyorlardõ (8). A. Bardey, bir dağlõ Yemenlinin kendisine şöyle dediğini iddia etmekte, veya -dememişse bile- demiş gibi göstermektedir: «Que leş na-srani (chretiens) vienent done, nous leş aiderons â chasser leş Turcs» (9). (Artõk şu Hõristiyanlar gelsin; biz Türkleri kovmak için onlara yardõm edeceğiz). Misyonerlerin, devamlõ olarak işledikleri konulardan birisi de, Osmanlõ Devletini'nin İslâm medeniyetini gerilettiği iddiasõydõ. Batõlõlar, Araplara şöyle diyorlar dõ: «Önceleri İslâm, güzel ve mükemmel bir medeniyet olup; ilim, şiir, sanat ve icadlar barõnağõ iken, Osmanlõ'yla beraber O'na gerileme, cehalet ve kõsõrlõk girmiştir» (10). Avrupalõlar, devamlõ olarak Araplara, Türkleri kötülemişler tõpkõ Türlere, Araplarõ kötüledikleri gibi,ve bu iki İslâm unsurunu birbirinden uzaklaştõrmaya çalõşmõşlardõr, Osmanlõ Devletiyle anlaşma yapmaya hazõrlanan Yemenli Şeyh Hasan, o sõrada misafiri bulunan Fransõz misyoner Botta'ya bu barõş hakkõndaki kanaatini sorduğu zaman, Botta şöyle cevap verir:«... ben Türklerin samimiyyetine inanmõyorum. Onlar sizi aldatacak ve her zamanki gibi davranacaklardõr» (11). Botta, «Bu konudaki düşüncelerini korumalarõ için Araplara verdiğim öğütlerin gereği gibi etkili olmadõğõna her zaman üzüleceğim» demektedir. (12) Misyoner taktiklerinden birisi de, tebdil-i kõyafetti, Arabistan'a bu şekilde girmiş olan bir miyoner şunlarõ yazmaktadõr: «Şam'a vanr varmaz, sõrtõmdaki redingotu attõm ve bir Arap gibi giyindim. Arap gibi yaşõyor, onlar gibi yiyip içiyorum. Arabõn nasõl düşündüğünü biliyor, ona göre hareket ediyorum. Bedevi dostum olmuştu. İşte seyahat edilmesi, araştõma yapõlmasõ son derece zor olan bu ülkelerde batõlõ olmanõn sõrrõ budur.» (13). Bu misyoner turistlerin amaçlarõ, Osmanlõ Devletince de bilindiği halde (14) ciddi bir tedbir alõnmamõştõr. Bu konuda hükümete sunulan, Fazõl Alevi imzalõ bir arizada şunlarõ okuyoruz: «Bazõ ecnebilerin Ceziretu'l-Arab'da bir takõm şeyhi kandõrarak kendi taraflarõna çalõşmalarõnõ sağlamak için, bir kaç seneden beri sarf etmekte olduklarõ çalõşmalar neticesi, bir kaç sene sonra oralarõnõ dahi benzeri hilelerle kendi memleketlerine katmak fikrini alenen siyaset sahnesine çõkaracağõndan şüphe olmadõğõndan ve Ceziretu'1-Arab ise İslâmiyet'in merkezi olan Hicaz kõtasiyle diğer Arap ülkelerine bitişik olup, Allah göstermesin yabancõlar onlara tasallut edecek olurlar ise, türlü fenalõklar zuhur edeceği ve bu halin düzeltilmesinin çok zor olacağõ açõk bulunduğundan işbu önemli işin şimdiden dikkate alõnmasõ ve itina gösterilmesi arzolunur (15). TURİZM VE MİSYONERLER Şüphesiz turizm, hiç bir devletin bigane kalamayacağõ bir vakõadõr. Turizm, dünyanõn çeşitli yörelerinde yaşayan insan topluluklarõnõn birbirlerini tanõmalarõ için, adeta zorunlu olarak uymalarõ gereken bir sosyal harekettir. İslâm Dini, Allah yolunda seyahat edenlere yardõmõ bile teşvik eder. Ne varki, turizm denen bu akõmõn zararlõ olmamasõ gerekir. Aksi takdirde turizm, o safiyane mânasõnõ kaybedip, siyasi bir örgüt halini alõr.

İşte ülkemize gelen bir takõm turizst kafilelerine -özellikle Hristiyan ayin ve festivallerine katõlmak için gelenlere- karşõ müteyakkõz olmamõz gerekir. Aksi takdirde, bugün ayin veya festival düzenledikleri yerlere yarõn sahip çõkmaya kalkõşõrlar. Tõpkõ Efes, Demre'de ki Noel ve Van gölündeki Akdamar kilisesi gibi... Yeri gelmişken, her sene ülkemizde Demre'de (Antalya'da) kutlanan Noel Baba şenliklerinden sözetmek istiyorum. Bilindiği gibi Noel, Hõristiyanlarca kutlanan bir bayramdõr. Dolayõsõyla, bu bayramla ilgili bilgileri İncil'de aramamõz gerekir. Oysa ki, incil'de Noel diye bir kelime geçmemektedir. Yâni Noel, Hz. İsa zamanõnda kullanõlmõş birkelime değildir. Hatta Hz. İsa'dan iki üç asõr sonra dahi kullanõlmamõştõr. Hõristiyan kaynaklarõna, ansiklopedilerine, kitaplarõna göre, Noel bayramõ, putperestlik dinlerinde Hõristianlõğa geçmiş bir adettir. Bu inanca göre, Mõsõr dinlerinde, yunan dinlerinde, hatta İran dinlerinde, güneş tanrõsõna bir bayram, bir hediye, bir ikramda bulunmak için 25 aralõk günü bir tören yapõlõrdõ ki, bu noel'dir. Koyu Hõristiyanlar, Noel bayramõnõ kabul etmeyip, kutlamazlar; bunun putperest dinlerinden kalma bira-det olduğunu kabul ederler. Ancak , ilk defa Almanya'da iki yüz yõl önce kutlanmaya başlanan bu adet, bütün Hõristiyanlarca kabul edilmiştir. İşte, çam ağacõ kesme adeti o zaman başlamõştõr. Her sene 25 aralõkta kutlanan (ermeni kilisesi 6 ocakta kutluyor) bu putperest adet Hõristiyanlarõn dõşõna da taşmõştõr. Hõristiyanlar, bu putperest adetini daha sonralarõ Hz. İsa'nõn doğum günü olarak te'vil etmişlerdi ki, gerçekle bir ilişkisi yoktur. Çünkü bu konudaki Hõristiyan kaynaklarõnõn herbiri başka bir tarih vermektedir. Fakat İznik konsilinde 25 aralõk olarak karar alõnmõştõr. Peki bu kadar karmaşõk olan Noel'in Demre ile ne alakasõ var? Eski adõ Myra olan Demre, Romalõlar devrinde önemli bir şehir hüviyetine sahipti. Hristiyan rivayetlerine göre milâdi IV. yüzyõlda adõ Saint Nicolas olan bir Hõristiyan azizi Demre'ye gelir. Saint Nicolas, tarihi karanlõk efsanevi bir şahsiyettir. Demre'de heykeli yapõlan bu ne olduğu belli olmayan şahõs, Noel'le karõştõrõlmõştõr. Çünkü, milâdi IV. yüzyõla ait olan Saint Nicolas, Hz. İsa'nõn doğumu, Noel baba adeti ili tesadüf ettirilmek istenmektedir ki, tarihen bu mümkün değildir. Demek istediğim o ki, Demre'nin Noel ile hiç bir ilgisi yoktur. Dolayõsiyle Demre'de yapõlan fesitvale de, «Noel baba festivali» demek hatalõ bir şeydir. Biraz önce Saint Nicolas'õn Noel'le ilgisi olmadõğõnõ belirttiğimiz gibi, Demre'de bunlar adõna yortular, festivaller düzenlemek, tarih uydurmak gibi bir şey olur. Fakat buna rağmen , Demre 'de yapõlan «1. Uluslararasõ Noel Baba şenliği» (Aralõk 1981)'ne katõlan Papa temsilcisi, yâni onun İstanbul temsilcisi Katolik Başpiskoposu Pierre Dubois, orada yaptõğõ konuşmada «Saint Nicolas'yõ anmak üzere burada toplandõk» demiş, bunun bir Hõristiyan ayini olduğunu belirtmiştir. Gerçi Turiz Bakanlõğõ bunun, turist celbetmek üzere tertipendiğini söylemiştir. Fakat biraz önce belirttiğim gibi, Papa temsilcisi, bunun ayin olduğunu belirtmiş; hatta bu girişiminden dolayõ Turizm Bakanlõğõmõza teşekkür etmiştir (Hürriyet gazetesi, 7. 12. 1981). Fakat bu gibi tavizler, döviz yerine tehlike getirir. Yarõn, Saint Nicolas ASALA örgütü veya Hõristiyan Demre'yi kurtarma örgütü diye örgütler ortaya çõkar; ortalõğõ teröre boğarlarsa sorumlu olmayacak mõyõz? Demre'de Noel baba şenlikleri yapõlmakla kalõnmamõştõ; Saint Nicolas adlõ hõristiyan azizinin iki metre boyundaki heykeli yapõlmõş. Heykelin etrafõ adeta tescil edilmiştir. İnsan kendi kendine şu soruyu yöneltiyor: «Acaba bu hõristiyan azizinin heykel parasõ nereden çõktõ?». İşin vahametini o günkü gazete haberlerinden öğreniyoruz: Bu hõristiyan azizininn heykeli, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulundan bir öğretim üyesine yaptõrõlmõştõr. Acaba kaç senenin döviz geliri, bu heykelin masrafõnõ çõkarõr? Şimdilik Demre'de hõristiyan yoktur. Ama biz onlar için böyle dini ayinler (diğer adõ şenlik veya festival) hazõrlarsak, orada kendiliğinden bir Hõristiyan cemaatõ oluşur. Tõpkõ Meryem Ana diye uydurulan dağ gibi... Biz saint Nicolas kilisesini ihya edersek, Hõristiyanlar oraya papaz da gönderirler, rahibe de! Bir grup da teşekkül ettirdikten sonra, hak istemeye kalkõşõrlar; huzurumuzu kaçõrõrlar! Belirtmek istediğim diğer bir husus da şudur: Bu noel baba şenlikleri sõrasõnda, Demre'de temsili bir noel baba yapõlmõş, bu Noel baba denizden karaya çõkõnca şöyle hitabetmiş: «Size dostluk ve barõş getirdim». Şimdiye kadar hangi Hõristiyan bize dostluk ve barõş getirdi?

Ermeni katillerini besleyen Fransõz hõristiyanlarõ mõ bize dostluk ve barõş öğretecekler? Ermenilerin Van gölündeki Akdamar kilisesini biz ihya edelim; onlar da bizi öldürsün! Ne kadar güzel dostluk ve barõş!... Diğer bir hususu ilâve etmek istiyorum: Saint, aziz demektir. Yani biz onlarõn azizlerine heykel dikiyoruz! Hõristiyanlõğa hizmet! Bütün Avrupa'yõ gezdim, hiç bir yerde bir Müslüman heykeli göremezsiniz. Fatih'e, Alparslan'a; Selahaddin-i Eyyubi'ye, Hz, Ömer'e heykel mi yaparlar? Tabii ki, yapõlsõn demiyoruz ve yapmalarõna da karşõyõz. Ama biz de onlarõn azizlerine heykel dikmeyelim! Diğer bir konu da, Selçuk'taki Meryem Ana efsanesi ile Efes'tir. Güya Hz. Meryem, Selçuk'taki yüksek bir dağõn tepesindeki kilisenin yanõnda medfundur? Fakat tarihen, Hz. Meryem'in oraya gömülmediği sabittir. Hõristiyanlar, Meryem Ana denen yeri, bir rüyayla tesbit etmişler. Doğrusu çok güzel!. Rüyalarõna Efes girdi, aldõlar. Yarõn rüyalarõnda İstanbul, Erzurum'u görmiyeceklerini nasõl garantileriz? Hõristiyanlar, rüya görmekle kalmõyor, rüyasõnõ gördükleri yerleri, parayla dahi olsa alõp, kendilerine mal ediyorlar.
Bülbül dağõndaki bu uydurma kiliseye çok güzel bir yol -milyonlar harcanarak- yapõlmõştõr. Halbuki o kiliseyi ziyarete gidenlerden alõnan paralar oraya yerleşmiş olan papazlara verilmektedir. O yörenin Hõristiyan mülkü yapõlõşõnõ, yani satõn alõnarak tapu edilişini, Samiha Ayverdi (Misyonerlik Karşõsõnda Türkiye, İstanbul, 1969, s. XXIV, dip not 1.) tapu sicillerine dayanarak şöyle naklediyor: «Bugün, Kuşadasõ Tapu Tescil Memurluğu kayõtlarõna göre hududlarõ: Şarken, dere yolundan Ceneviz harabeleri ve Ceneviz mezarõ ve Karakayalõ ve Çalõklõ tepeden; Şimalen, Ceneviz kalesinin tepesi ve Kapuluya giden yol; Garben, Arvalya'ya giden yolun hizasõndaki ka-raçağlõk tepesi, dere ve yol; Cenuben, Kapulu deresi ve Arvalya'ya giden yol ve kilise yõkõntõsõ olarak kayõtlõ, eski kayda göre 1000 dönüm 29. 4.1955 senesindeki yeni kayda göre (919) dönüm tutarõndaki ve 55.000 kuruş değerindeki arsa, yani bugün Meryem Ana Evi denilen yerin bulunduğu Bülbül Dağõ, tapu kayõtlarõnõn yüzlerce dönüm fazlasõnõ işgal etmek suretiyle, asõl adõ « Panaya ka-pusundaki Kilisenin Restorasyonu ve Yaşama Derneği» iken 26. 8.1967 tarihinde «Hazreti Meryem Ana Evi Derneği» adõnõ alan bir dernek adõna Kuşadasõ Tapu Tescil memurluğunun 1326 Teşrinievvel (1909 Ekim tarih ve 14. Sõra,) 19. numaralõ kaydõyla Fransõz tabiiyetli Lazarist külliyesi mütevvellisi ve Başrahibi Mösyö Josesf B. Gabriel ismine tescil edilmiştir. Ayni tapu kaydõ daha değişik şekilde aynõ Tapu Memurluğunun 29. 4.1955 tarih ve Cilt: 63, Sayfa: 49, No: 30 Yevmiye No: 424 sayõlõ tescilerinde ve daha önceki sa-hifelerde de mevcuttur. Bunlarõn dõşõnda, Bülbül dağõ eteklerinde ve bu yukarõda kaydettiğimiz arsanõn civarõnda İtalyanlar ve diğer Hõristiyanlar tarafõndan bir hayli arazi satõn alõnmõş ise de, tapu kayõtlarõnõ teker teker zikretmek ve miktarlarõnõ yazmak maalesef mümkün olamadõ». İşte bu şekilde memleketin topraklarõm alõp tapulaştõrõyor, sonra da, «buralar bizim» diyerek, anarşi ve terör çõkarõyorlar. Yani memlekette anarşi ve terör varsa, bunun sebebi Batõ'da ve Batõ'dan gelen fikirlerde aranmalõdõr! Yine turizm adõna, memleketin nasõl hõristiyanlaş-tõrõlmak istendiğine dair gazetelerden (16) şu haberi okuyoruz: «Fatih Çarşamba'da bir mahalle muhtarõ, etrafõnõ çevirerek avlu yaptõğõ cami arsasõna «Meryem Ana» heykelîni dikti. Yaptõğmõz araştõrmaya göre, Fatih, Beyceğiz Mahallesinde, eskiden Zincirli Mescidi diye adlandõrõlan, ancak bakõmsõzlõk yüzünden yõkõlõp harabe haline gelen caminin arsasõ, mahalle muhtarõ Mustafa Sezgin tarafõndan, cami harabesinin son kalõntõlarõ da temizlenerek etrafõ çevrili avlu durumuna getirildi. Mübarek Ramazanõn ilk gecesinde buraya bir «Meryem Ana» heykeli dikildi. Bu garip ve tüyler ürpertici olay karşõsõnda çevredeki Müslüman halk şaşkõna dönerken, Muhtar Mustafa Sezgin, gayet soğukkanlõ olarak, sözkonusu yerin tarihi bir harabe olduğunu, evinin bitişiğinde olan bu vakõf yerini para harcayarak düzelttiğini daha da güzelleştimesi için bu heykeli buraya diktiğini itiraf etti. Cami yeri olan bu vakõf arsasõna heykel dikmenin hiç bir sakõncasõ olmadõğõnõ zaten Müslüman mezar taşlarõnda da sarõklõ kafalar bulunduğunu, bu heykelin de aynõ şekilde değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek «Ben aynõ zamanda tarihi eşyalar alõp satõyorum. Elime geçen bu tarih hazinelerini mahalleme hizmet için harcõyorum. Aslõnda bunun gibi bir tane daha vardõ; «Eros Heykeli». Onu geceleyin gelip kõrdõlar.»

Misyonerler Nasõl Yetiştiriliyor?
Günümüze kadar, İslâm ülkelerinin çeşitli yörelerinde faaliyet gösteren misyonerlerden sadece İngiliz (protestan) olanlarõ üzerinde durduğumuz için, bu çalõşmamõzda yalnõz bunlarõn yetiştirilmesi üzerinde duracağõz. İngiliz misyonerlerinin hepsi, Londra'daki Protestan Misyoner Merkezi tarafõndan yönetiliyordu. Bu misyonerlerin nasõl yetiştirildiklerini ve nasõl faaliyet gösterdiklerini anlamak için, şimdi sözü, Sultan Abdülmecid zamanõnda Bahriye kaymakamlarõndan olan kaptan Mustafa Bey'le, misyoner Mr. John'a bõrakalõm (17). Mr. John şöyle söze başlar: «Azizim Mustafa Efendi, Protestan Mezhebi dünyanõn en doğru ve sahih mezhebi diyemem, çünkü herkes dinini doğru addeder de imân eyler, fakat mevcud dinlerin en kayõtsõzõ, serbesti ve sâdesi ve en ziyâde medeniyete sevk edeni Protestan dinidir. Protestanlõğõn her türlü noksanlarõyla beraber dahil olduğu bir kõt'ada intizâm, mükemmeliyet ve güzel idare görülür. Bu mezhebin salikleri azimperver ve fedakârdõrlar. Hõristiyanlõğõ sade-leştiren ve bir takõm boş itikadlarõ kaldõran Protestanlõğõn intişarõ için ne tasavvur olunursa kâffesini yapmakta zerre kadar teehhür ve terâhi (tembellik) göstermezler. Geniş bir teşkilâtlarõ yapõlmõştõr; hatta İngiltere'de gayet kuvvetli ve zengin ve son derece faal bir milyon cemiyeti vardõr. Bu cemiyet tasavvurunuzun fevkinde işler görmektedir. Buna emin olunuz ki İngiltere millet ve Hükümeti bu cemiyete teşekkül borçludur. Zira dört yüz milyon halkõ İngiltere'ye bağlayan ve onlara tanõttõran miyon cemiyetidir; bununla
beraber ticaret ve servet toplanmasõnda İngiltere'yi hakim kõlan bir kuvvettir. Misyonerler Halid b. Bermeki'nin (18) oğlu Fazl'a ait olan ve cidden kelâm-õ kibar addedilen «akõllõ olan, elindekini muhafaza edip, bugünün işini yarõna bõrakmayandõr» nasihatõna göre hareket etmeye mecburdurlar. Ellerindekini güzel muhafaza etmekle beraber bugünkü işlerini yarõna bõrakmak gafletinde bulunmazlar. Misyonerler çocuk iken hizmete alõnõrlar, ifâ edecekleri vazifeye göre ilmen, ahlaken ve fikren yetiştiriliyorlar; şöyle ki: İngiliz Misyon Cemiyeti her sene bütün rüştiye mektepleri çocuklarõnõn zekilerinden- tabii babalarõnõn rõzasiyle- ihtiyaca göre otuz kõrk talebe ayõrarak himayesine alõr, onlarõ kabiliyetlerine göre üçere, beşere ayõrarak dünya ülkelerinin kendilerince lüzum hissedilen mõntõkalarõna sevk ederler. Meselâ ikisini Türkiye'ye, üçünü Nubî'ye (19), dördünü Hindistan'a, üçünü Tibet'e, beşini Rusya'ya v.s. yerlere serpiştirirler. Bu çocuklar o memleketlerdeki sefaret veya konsolosluklara tevdi edilirler. Bilumum İngiliz sefaret ve konsolosluklarõnda misyon cemiyetinin mükemmel talimatõ vardõr. İşte bu talimata göre çocuklar büyütülür, okutulur, öğretilir ve yetiştirilirler. 'Ben ve arkadaşõm Herbert on yaşõnda iken Misyon cemiyeti tarafõndan İstanbula' gönderilmiş idik. Doğruca sefarethanemize gittik. Sefir beni sefaret kavvasõ, Cihangir'de sakin Ali Ağaya teslim etti ve şu tenbi-hatta bulundu: «Ali Ağa, bu çocuğun ismi İbrahim'dir ve senin oğlundur. Herkese öyle söyleyeceksin. Aylõk olarak sana on lira (20) vereceğiz. Bu para ile çocuğu mahallenizin mektebinde okutacaksõn. Ve tõpkõ kendi soyundan olmuş çocuğun gibi yedirecek, içirecek ve giydireceksin, adetiniz nasõlsa öyle terbiye eyliyeceksin. Ayda bir kerre geceleyin sefarethaneye getirip bana göstereceksin!» dedi. Kavvas Ali Ağa da kolumdan tutarak beni hanesine götürdü ve zevcesi Gülsüm Hanõma teslim ederek: «İşte sana evlât getirdim, bunu büyüteceksin» dedi. Don, gömlek ve entari yaptõlar ve giydirdiler ve güzelce yapõlmõş iki takunya alarak ayağõma geçirdiler ve bir gün elime on paralõk kâğõt helvasõ sõkõştararak mahalle çocuklarõ arasõna salõverdiler. Bir kaç ay kadar sõkõntõ çektim; Türkçe bilmediğim için kimse bana ehemmiyet vermiyor ve dilsiz diyorlardõ. Beni mezeliyorlardõ(?); evde daima Türkçe görüşüldüğü gibi, devam ettiğim dille konuşan olmadõğõndan yavaş yavaş kulak dolgunluğuy-la Türkçeyi öğrenmeye başladõm. Akşam üzeri evimizin önüne toplanan çocuklarla top oynamaya başladõm. Bir sene sonra çocuklarõn elebaşõsõ olmuştum. Mektepte de Hoca Efendi teveccüh göstermeye başladõ. Sesim iyi ve gür olduğundan Amme cüzünü güzelce okuyordum, hatta ezberledim. Derslerimde ileri gittim. Yalnõz bir parça yaramazca idim. Akranõma nisbeten param fazla olduğundan kuru yemiş ve kõrmõzõ şeker alõp cebime koyardõm, tam arkadaşlarõmdan birisi Kur'an okumaya başladõ mõ, bir meyve veya şeker ağzõma atar ve şapur şupur yerdim. Kur'an okuyan çocuk da yutkunmaktan okuyamazdõ. Bunu gören Hoca Efendi de elindeki sõrõğõ başõma indirmek isterdi; o esnada yanlarõmdan birine süratle yatar ve sõrõk darbesini bitişiğimdeki oturan arkadaşõma peşkeş çekerdim. Hoca Efendi güzel sözlü bir zat idi Hiç hatõrõmdan çõkmaz bir kere şu beyti okuyarak beni sõrõk dayağõna çekti. O kadar yer, o kadar yer, o kadar yer ki yemiş Boğulur Kur'an okurken bu bizim hayvan ibiş Hocamdan arasõra iltifat da görür idim; hatta defa atla hakkõmda talebeye karşõ «Ulan tembeller,

içinizde şu san yõlan kadar çalõşanõnõz yoktur» gibi taltifkârâne sözler kullanõrdõ. El-hâsõl, bu şekilde ibtidai ve Rüşdi derslerini gördükten sonra Beyazõt Camii şerifinde Müderris Palabõyõk Ali Efendi'nin ders halkasõna dahil oldum. Cübbem, pabuçlarõm, sarõğõm pek hoş ve muntazam ve temiz idi. Yolda tesadüf edenlerin hiç biri bir ker-re olsun bana yobaz demedi. Daima çelebi çocuk derlerdi. Teşbihim elimde, kitabõnõ koltuğumda, evden medreseye ve camii şerife ve dershaneden eve gider ve gelir; geceleri derslerime çalõşõr idim. Küçücük ve sarõ sakalõmõ taramak için şimşir tarağõm ve pak dişlerim için küçük misvağõm cebimden ve divitim belimden eksik değildi. Validem Gülsüm Hanõm beni yatõrõncaya kadar uyumaz ve daima zihin açõklõğõ için dua eder idi. Ali Ağa'nõn çocuğu olmadõğõndan ben Gülsüm Hanõm'õn öz evlâdõ daha doğrusu gözünün nuru idim. Sarf, Nahiv,'Avâmil, Kâfiye, Mantõk, Tasavvurât, Tasdikât, Kelâm, Fõkõh, Tefsir ve ilâ ahire gibi bir çok kitaplarõ sõrasiyle okudum ve öğrendim. Arkadaşlarõmdan okuyanlar pek çok idi, fakat öğrenenler bir kaç kişiden ibaret idi. Fransõzca öğrenme hevesine düştüm. Bir müddet aradõktan sonra Dellâl oğlu Dikrân Efendi isminde bir Ermeni buldum. Bu zat iyi Türkçe ve Fransõzca biliyordu. Bu zatõn, evine gitmeye ve ders almağa başladõm. Ders verişi o kadar mükemmel idi ki az bir zaman zarfõnda Fransõzca konuşmağa da muvaffak oldum. Arapça dersinde arkadaşlarõn içinde birinci idim. Hocam'a öyle suâller yöneltiyordum ki bazen kendisini bile düşündürüyordum. Sonunda ismime bir de Zeki'lik ilâvesiyle çalõşmalarõm takdir edildi. Ve bu isim ile ödüllendirildim. Câmi'dersini ikmâl ederek icazet aldõm yâni Sünnî bir müderris oldum. Yaşõm da otuzu buldu Dersaadet'e (yâni İstanbul'a) gelişimden icazet alõncaya kadar her ay bir kerre geceleyin sefarethaneye gider ve sefirin iltifatõna mazhar olurdum. İngilizce, Fransõzca, Türkçe ve Arapça okur-yazar olduğumdan Bab-õ Alî'ye devama başladõm. Hariciye Nezâreti tercüme kalemine me'mûr edildim; maaşõm 500 kuruş oldu. Bir gün İngiltere Sefiri Sadrazam Reşid Paşa'yõ ziyarete gelir. Söz arasõnda, «sefaret kavvasõ Ali Ağa'nõn mahdumu İbrahim Zeki Efendi'nin 5000 kuruş maaşla Bâb-õ Ali'ye cirâğ buyuruldu-ğunu tebşir ettiler memnun oldum, teşekkür ederim» der. Sadrazam Paşa da, «tercüme odasõna bir kaç kâtip almõşlar hangisi olduğunu bilemiyorum, çağõralõm da bir kerre görelim» buyurur. Beni huzurlarõna çõkardõlar. Reşid Paşa iltifat etti ve o günden itibaren siyâsi ve harici şlerde beni çalõştõrdõ. İngiltere sefarethaneye ben gönderilir idim. Az zaman zarfõnda maaşõm 2000 kuruş oldu ve Hariciye'de tercüme odasõ baş halifesi oldum. Misyon Cemiyetinden gelen bir emir üzerine Londra'ya dönüşüm lâzõm geldiğinden, sakal ve bõyõklarõmõ traş ettirdikten ve o güne kadar giydiğim elbiselerimi çõkararak bir Avru-palõ kõyafetine girip başõma bir silindir şapka geçirdikten sonra değerli arkadaşlarõma veda ederek İngiltere'ye döndüm. Yeni şeklim tabii beni tanõyanlarõ hayrete düşürdü. Misyon Cemiyetinden Herbert'e tevdi edilen vazife Bektaşî tarikatõnõ öğrenmek olduğundan benim gibi yetiştirildikten, yani Sünniliği, Dört Mezhebe ait bilgileri öğrendikten sonra Konya'ya gönderildi. Herbert,İngiliz-liğe taban tabana zõd olarak güzel sözlü, şen ve kurnaz idi. Rind meşrebliği sever akşamcõlõğa bayõlõr, dünyalõğa ehemmiyet vermez, kimse aleyhinde ağzõnõ açmaz, her şeyi «Eyvallah» diyerek hoş görür bir adam olduğundan tab'an Bektaşi idi. Şiire meraklõ olan Herbert, Türkçe, Arapça ve Farsça bir çok kasideler mersiyeler, medhiye-ler ezberine almõş idi. Sõrasõ düştükçe onlardan birini okurdu. Mr. Herbert'in Müslümanca ismi Muhammed Ali idi. Muhammed Ali her akşam kahvahâne ve bozahâne-lere devam etti. Orada rastladõğõ adamlarla dost oldu. Çünkü Türkiye'deki meyhanelerden bir iki kadeh rakõ yuvarladõktan sonra insan önüne gelenle dost olur. Her-bert hemen her gece dostarõna ikramda bulundu ve bu yolda bir çok paralar sarf etti. Başlar bir miktar döndükten sonra Herbert bütün maharet ve dirayetini ortaya koyarak hâzõrûnun «corde vibrante»larõna, can alacak noktalarõna temas eden sözleri sarfõna başlar ve akabinde bir iki mersiye okurdu. Herbert'in her hali dostlarõnõn sevgisini çeker ve kalplerini kazanõrdõ. Erenlerden biri «Adõna kurban olayõm Muhammed Ali, imânõm, sen tab'an canlardansõn ham ervahlar arasõnda yerin yoktur noksanõn nasîb almamaklõğõndõr haydi Pîr evine gidelim, o merasimi de yapalõm, «olsun bitsin» dedi; oradakiler bu teklifi alkõşladõ. Herbert, yâni Muhammed Ali de «hay hay gidelim canõma minnettir ehl-i beyte, âl-i 'abâ'ya canõm feda» dedi. İki üç gün zarfõnda usûlden olan nevaleler düzüldü ve hediyeler hazõrlandõ. Mangõrlar istif edilerek Pîr evine gidildi.

Ayinler icra olundu. Herbert yahud Muhamed Ali Tarikât-õ Bektaşiye'ye in-tisâb etti. Sonralan tarikatta Halife derecesine kadar çõktõ. Herbert burada idi; hatta geminiz Fulmos'a geldiği zaman sizi ziyarete beraberce gelmiş idik. Bir hafta önce icabettiği için Londra'ya gitti. Onun ile inşallah Londra'da görüşürüz. İşte böylece misyoner yetiştirilir. Hindistan'da, Çin'de, Belucistan'da hatta o çetin Afganistan'da, Afrika, Amerika, Avustralya'da ve bu kõt'alarõn en ücra köşelerinde adalarda, hülasa dünyanõn her noktasõnda bulunmuş bizim gibi yetiştirilmiş ve oralardaki mezhepleri, örf ve adetin, akaidin âlimi ve şahidi olmuş bir çok zatõn biraraya gelmesiyle husule gelmiş cemiyete Misyon cemiyeti denir. Bu cemiyetin zahiri vazifesi Protestanlõğõ neşr ve ta'mim etmek gizli görevleri ise İngiliz siyaset ve menfaatini tem'min için keşfiyatta ve teşvikâtta bulunmaktõr. Mustafa Efendi iyi bilki ne bir insan, ne de bir hükümet hâl ve şanõnõ tanõmadõğõ bir arazide, ahlâk ve 'adâtõ-nõ bilmediği bir halk ve kabile arasõnda uzun müddet kalamaz. Çünkü tarihen sabittir ki, körü körüne istilâ edilen yerlerde çok durulmaz. İngiltere elindeki yerleri pek güzel bildiği gibi istilâ eyliyeceği kõt'alan evvelce tedkikle öğrenir. Ondan sonra siyasi vasõtalarla işini hazõrlar; bir gün de ansõzõn orayõ istilâ eyler ve o kõt'aya girdiği zaman bir ecnebi evine değil kendi hanesine giriyor gibi girer. Sizin bilmeniz lâzõm gelir ki Hz. Muhammed (s.a.v.) de civar kabâil ve hükümetleri araştõrmadan katiyyen geri kalmamõştõr. Misâl olarak derim ki: keşif için gerek Hudeybiye müzâkeresinin (21) devam ettiği on gün zarfõnda Mekke'ye ve gerekse Bedir vakasõndan (22) evvel Şam'a adamlar göndermiştir. Fakat İngilizler faydalõ şeyleri asla unutup ihmâl etmezler ve ayõrõm yapmaksõzõn gelip geçen büyük adamlarõn tavsiyelerine uyarlar. İngilizler soğuk kanlõdõrlar, hareketleri de yavaştõr. Kendilerinden gayrisini beğenmezler; fakat her işte evvelce uzun uzadõya düşünülmüş bir program dahilinde hareket ederler amma muvaffak olurlar veya olamazlar ona bir şey diyemem. Emin ol ki yüz sene sonra yapõlacak bir işin tertibatõ bugünden düşünülmüş hazõrlanmõştõr. Bu gibi hizmetlerde Misyon Cemiyetinin pek çok gayreti mesbûk olur. (23) dedi. Mustafa Efendi macerasõnõ anlatmaya şöyle devam ediyor: «Bu hikâyeyi dinlerken içimden İngilizlere o kadar bahriyeli küfürleri atõyorudum ki ekserisinin yakasõ açõlmamõştõ. Biz uykuda iken İngilizler bezlerini dokuyorlar, biz ise uyandõğõnõz zaman o bezlerin pazara çõkarõldõğõnõ görüyoruz. Günün birinde bütün masraflar Mr. John'a ait olmak üzere Londra'ya gittik ve gayet mutantan bir otele nazil olduk. Mr. John'un oğlu Ernest de beraber idi. Bu zeki çocuk yanõmdan ayrõlmaz ikide birde, «Mustafa Efendi, babam sizi çok seviyor ne olur Protestan olsan da Allah'õn lütfuna, mükâfatõna mazhar olsan, dünyada Protestanlõk kadar kolay bir din yoktur» der idi. Ben de Protestanlõğõn ne olduğunu öğrenmeden nasõl din değiştiririm bir kerre tahkik edeyim, öğreneyim doğruluğuna aklõm ererse olurum derdim. Mr. John misyoner dairesine gitti ve başkanlarõyla görüştü Otele geri dündü, akşam üzeri Misyoner Cemiyeti Reisi ve evvelce ismini zikr ettiğimiz Herbert ve diğer bir zat ziyaretimize geldiler. Üçüncü zat Misyon Cemiyetinin Farmason şubesinin müdürü imiş. Bunlar bizi ertesi gün için Misyon Cemiyetinin resmi dairesine davet ettiler. Daireyi ziyaretten sonra akşam üzeri Misyon Reisinin hanesine gideceğimizi ve akşam emeğini orada yiyeceğimizi anladõm. Reisle Farmason şubesi müdürü gittiler. Herbert ve Mr. John yanõmda kaldõlar (24). İngiltere'ye giden müslümanlar hemen elde edilmeye çalõşõlõyor. Müslümanlarõn İngiltere'de nasõl kandõrõlmaya çalõşõldõğõ hakkõnda yeni bulduğumuz bir yazmada (25) da şunlarõ okuyoruz: «İşbu misyonerlerden Mister Nebit ile lakve, yâni Let Hause (26) nâmõnda iki zat Doik Port ve Playmouth'a devama başlayõp, Protestanlõğa teşvik etmek üzere, rast-geldiklerini ve gözlerine kestirdikleri subay ve erleri arkadaşlõğa ve adõ geçen yerde ihtiyaçlarõ için satõn alacaklarõ eşyayõ göstermek ve pazarlõğõnõ kolaylaştõrmak için vasõta olmağa ve güzel gazinolara götürüp ikram etmeye başladõlar. Artõk asker, kendi aralarõnda, bunlarõn kendileri hakkõnda olan ikramlarõm ve yardõmlarõnõ ve fasih Türkçe bildiklerini birbirlerine uzun uzadõya anlatmaya başladõlar. Ve âdeta askere bir hâl geldi ki, çarşõya çõktõklarõnda ihtiyaçlarõnõ elde etmek için bunlarõ köşe-bu-cak behemehal aramaya koyuldular» (27). Misyonerler bu şekilde arkadaşlõk temin ettikten sonra, kazanmak istediklerini seçip yemeğe davet ederler. Mustafa Bey bu konuda da şunlarõ yazõyor: «...bizi en evvel Mr. Nebit karşõladõ. Bir hayli iltifat ve musahabetten sonra, işimi bitirip yanõmda olan askerleri gemiye gönderinceye kadar yanõmdan ayrõlmadõ ve bendenize kemâl derecede izhârõ memnuniyet ederek «dinner» yâni akşam yemeğine evlerinde yememi teklif ederek ve o sõrada

Lakve dahi yetişip kemâl-õ nezâketle kabul etmemi teklif ve rica eylediklerinden, muvafakat-la evlerine azimet eyledim» (28). Misyonerler önce esas gayelerini gizliyor, akadaşlõ-ğõ daha samimi bir hâle getirmek için, elde etmeye çalõştõklarõ kimseler ve milletlerine karşõ olan İngiliz hayranlõğõnõ (!) aşõlõyorlar. Sergüzeştte şunlarõ okuyoruz: «...yemek için evlerine gittimse de, Protestanlõğa dair hiç bir konuşma cereyan etmeyip, o gün yalnõz yemek ve ikram ile İngilizlerin hakkõmõzda olan teveccühlerini ve Türkleri pek çok sevmekte olduklarõndan bahsedildi. Yemekten sonra bir kaç saat istirahattan sonra, geceki tiyatroya davet ederek birinci mevkiye muhsus bir adet dahi bilet de takdim edilmiş ise de, geceleri dõşarõya çõkmak için subaylara müsaade olunmadõğõ için mezkûr bileti iade eyledim. Bu hususa son derece taac-cub ederek, «bizim, değil subaylar, askerlerimiz dahi nöbetçi olmayanlardan her kim izin taleb ederse müsaade olunur. Zira bizim memleketimizde eğlencelerin cümlesi gecelere hasrolunmuştur. Hususiyle şimdi kõş mevsimidir» deyince, «artõk bu hususta beni mazur tutunuz. İnşallah gündüzleri görüşürüz» cevabõyla vedalõşõp çõktõm» (29). Misyonerler gayelerini tahakkuk ettirmek için, Türk Sefaretine dahi tesir yapabiliyorlar. Bu konuda da şunlarõ okuyoruz: «... buna ne dersiniz?İki gün geçmeden süvarimize sefaretten bir telgraf gelip, «asker ve subaylardan, nöbetçi olmayanlara gece niçin dõşarõda gezmeye müsaade etmiyorsunuz? Bunlar, nâmus-õ askerî dairesinde cambaz oyunlarõna gitsinler». Bu telgraf nâme üzerine artõk her gece arzu edenlere müsaade olunmaya başladõ; ve bi zim Mr. Nebit hazretleri artõk her gece kendince arzu eylediği kimseleri iskele caddesinde karşõlayõp istediği mahalle götürmeye başladõ» (30). Misyonerler, daha küçük yaşlarda iken, İslâm dünyasõna gönderilir, ve Müslüman din ve adetleri öğretilerek, müslümanlarõn nasõl sömürülecekleri; veya en azõndan nasõl Hõristiyanlaştõrõlacaklarõ öğretilir. Mustafa Bey, bu konuyu da hatõratõnda şöyle dile getiriyor: «...İşbu Mr. Nebit ile bir akşam evine gidip musaha-bet üzere iken, bunun İslâmî ilimlere olan vukufiyeti ve lisanõndaki fesahati ile konuşmasõ merakõmõ mucip olarak, bu kadar kemâle seyahat ile mi, yoksa tahsil ile mi muvaffak olduklarõnõ sual eyledim. İfâdesini de şöyle beyân eyledi: Kendisi Londra'nõn Misyoner cemiyetinin Şark dilleri Profesörü Mösyö Harlet'õn mahdumu olup, kendi akâid-i diniyyeleri tedris zamanõnõn haricinde buna tekellüme medar olacak cümleler okutup yadõrdõktan sonra, bunlarda görmüş olduklarõ zekâ ve iktidarõ cemiyetlerince takdir ederek, bunu on üç yaşõnda çocuk oldu ğu halde, 1834 milâdî yõlõnda İstanbul İngiltere Sefarethanesine gönderdiler. Burada, Sefarethaneye devam eden Türk kâtiplerinin mazereti altõnda okumak ve Türkçe konuşmayõ ilerletmek için ismini Tahsin tesmiye edip Sefarethane kavvaslarõndan Hüseyin Ağa'ya evlad-õ mânevi suretiyle teslim edilerek ve bir hayli talimat verilerek evine gönderdiler. Bu minval üzere Tahsin nâmõndaki küçük misyoner, Hüseyin Ağa'nõn Tophane'de Karabaş mahallesindeki evine, iki sene kadar gündüzleri Sefarethaneye ve geceleride Hüseyin Ağanõn evine devam eder. Ve mahalle çocuklarõyla beraber oyun ve arkadaşlõk ile sair çocuklannda fark olunmaz denecek lisanõnõ temizledikten ve okuyup yazmayõ tahsil ettikten sonra Hüseyin ağa vasõtasiyle Fatih Dersiamlarõndan Hopa'lõ Ömer efendiye çömezlik etmek ve kendisi gelip almadõktan sonra eve dahi müsaade olunmamasõ için tenbihât-õ ekîde ile teslim olunup, bunun yeme vs. si için dahi aylõk beş lira verileceğini adõ geçen Efendi'ye söylediği anda, Hocanõn etekleri tutuşup, değil çömezlik, hoca çocuğa çömezlik edercesine dört sene ihtimam eder» (31). Türkçe ve arapçadan sonra da misyonerlere Farsça öğretiliyor. Bu konuda da Mustafa Bey'in Hatõralarõndan şu satõrlarõ okuyoruz. «...Adõ geçen Tahsin Efendi, okuduğu derslerde o derecede malumat sahibi olmuştu ki, ders halkalarõnda-ki talebe arkadaşlarõ bunun sualine aciz kaldõklarõ gibi, Hocasõ Ömer Efendi dahi, bunun kemâline ve tahsilatõnda olan maharetine hayran olurdu. Mumaileyh Tahsin Efendi, câmi derine geldikte, derin gayrõ zamanõnda bir miktar Mesnevi görmek üzere, Sultan Selim civarõnda vâki Mesnevihâneye devam eylemesi için hocasõndan müsaade istihsâl ederek, kabulü için dahi aracõlõğõnõ niyaz edip, o dahi bunu götürüp Mesnevihânedeki Zeki Efendi'ye kabul ettirip, derse devam ile, değil Mesnevi, Farisinin her bir künhünü ve bazõ İran ulemâsõ, mumaileyh Zeki Efendi'ye gelir, Tahsin Efendiyle muhasebeye tutuşup Arapçada olan kuvveti ve dinî meselelere olan vukufu hasebiyle bunlarõ pabuçsuz kaçõrõrmõş...» (32), Misyoner Tahsin o derecede yetişiyon ki, Şeyhülİslâmlõk bile ona layõk görülüyor. Nitekim medreseyi bitirdikten sonra İngiliz Sefaretinde çalõşmak isteyince, hocasõ Ömer Efendi ona şöyle diyor: ...«Ulemamõz meyânõnda sen mümtazsõn. Niçin gidip gavura hizmet edeceksin, ve Daire-i Meşihatça

(Şeyhülislâmlõk Makamõ) dahi ismin malumdur. Değil on beş lira yakõnda ya Kadõasker veya Fetva Emini olmaklõğõnõz kuvvetle me'mûldur. Bu işten vazgeçmenizi sizden temenni ederem.» (33).Hocalar, İngiliz Sefaretine götürülüp, oradan Şeyhülİslâm'a te'sir ediliyor. Bu konuda da yazarõmõz şunlarõ diyor: «... hocalarõnõ ikna ve razõ ederek İstanbul'da bulundukça hocalarõnõ unutmayacağõnõ ve sefir hazretlerine dahi tavsiye eylediğini beyân ederek, götürüp sefir hazretleriyle görüştürdükte, sefir, hoca efendiye kemâl derecede hürmet edip ell İngiliz lirasõ dahi atiyye verdikten sonra!» Teşekkür ederim hoca efendi, sefarethanemiz bendegânõndan Hüseyin Kavvas'õn mahdumu Tahsin Efendinin tahsiline büyük himmet eylediniz. Yarõn inşallah Şeyhülislâm Efendi hazretleriyle görüşüp, zatõnõzõ hem tavsiye ve hem de ne yolda taltif eylemeleri lâzõm ise ifâ buyursunlar» diyerek muazzezen Hoca Ömer Efendi ile veda eder Filvaki ertesi günü Şeyhülislâm Efendi huzuruna celb ile ve bir hayli iltifattan sonra, hem rüûs ile hem de fetva emini muavinliği ile taltif eder» (34). Yetişen misyonerler, faaliyetlerde bulunmak üzere, İslâm ülkerlerine gönderiliyor. Hocasõnõ ziyarete giden Misyoner tahsin ona şöyle söyler: «Efendim, iktidarõm Londra'ya kadar aksetmiş ve Hindistan'da olan İslam ahalisinin kesreti hasebiyle oranõn vali divan efendiliğine elli lira maaşla tayin olundum; ve gelecek hafta Trabzon tarikiyle azimet edeceğim. Artõk orada muhabere ederiz» diyerek veda edip ferdasõ hafta Hindistan'a azimet eyledi» (35). Yazarõmõz Mustafa Bey, misyoner Let Hause, yâni Hayri Bey hakkõnda da şunlarõ yazõyor. «...Bu dahi, milâdî 1843 yõlõnda İngiliz Sefarethanesi Türkçe kâtiplerinden Ferhad Efendiye evlad-õ manevi suretiyle teslim olunup, ismini Hayri tesmiye eylemişler. Bu defa on üç, on dört yaşlarõnda olduğu halde, Aksaray'daki hanesine götürüp,uzun zaman ora mahalle çocuklarõyla düşe kalka ve mahdumuyla mektebe devam ederek, on beş ay bu minval üzere devamdan sonra, lisanõnda ecnebi olduğuna dair asla eser kalmayõp, İslâm çocuklarõndan ayõrt edilmez derecede fesahat-õ lisaniyyeye kemâliyle vukufiyet peyda ve istihsâl-õ ma'lûmat eyledikten sonra, Cerrahpaşa Medresesinde on-onbeş talebeye ders vermekle meşgul Amasyalõ Hafõz Kadri Efen-di'den geceleri «İzhâr» dan bir ders almağa mübaşeret ederek bir hayli dersini ilerlettikten sonra, münferiden Ayasofya dersiamlarõndan Hacõ Zihni Efendi'nin küşâd etmiş olduğu derse devam etmeye başlamõştõr.» (36).

Sadrazam Mustafa Reşit Paşa yardõmcõ oluyor
Başka misyonerlere de olduğu gibi, İngilizlere olan yakõnlğõ hasebiyle Mustafa Reşit paşa misyoner Hay-ri'ye de iltifat etmiş, ve onu 1200 kuruş maaşla Sadaretin (Başbakanlõğõn) en kilit noktalarõndan biri olan tercüme kalemine tayin ettirmiştir (37). Üç sene sonra da, maaşõ 4700 kuruşa çõkarõlmõştõr. Misyoner Hayri Bey, bu konuda o kadar mesafe ka-teder ki, daha sonra el kitabõ haline gelecek olan Lügât-õ Osmanî'yi bile kaleme alõp, bastõrõr ve yüzbinlerce nüsha satar (38). Mustafa Reşit Paşa'nõn vefatõndan sonra, İstanbul'da fazla kalamayan Hayri Bey (Lethause), nihayet İngiliz tebaasõnda olduğunu ilan ederek, Londra'ya döner. Ne gariptir ki, casus olarak Osmanlõ Sadareti'nde Çalõşmõş olan bu İngiliz'e, Osmanlõ makamlarõnca herhangi bir müeyyide uygulanmamõştõr. Uygulanamazdõ da... Çünkü onu oraya tayin ettiren, Devletin başõ olan Sadrazam Mustafa Reşit Paşa idi.

Kütüphane nâmõ altõnda İstanbul'da misyoner faaliyet merkezleri kuruluyor.
Misyonerlerin bu faaliyetlerine dair de Mustafa Bey'den şunlarõ okuyoruz: «İşbu Misyoner Cemiyeti, dünyanõn her bir beldesinde birer kütüphane tesis ve küşad eyledikleri gibi, İstanbul'da dahi bir kütüphane küşadõna kõyam edip, İngiliz Devletini, Devletimiz ile halisane, yâni suret-i zahirde lehinde bulunduğu zamanlar ki, tarihimizin 265 ve milâdõn 1845-46 senelerinde ve Kati'nin sefirliği ve Reşit Paşa merhumun sadareti sõrasõnda, Tahtakale civarõnda Balatacõ Hanõ bitişiğinde büyük bir kütüphane kuşat etmişler ve bir hayli zaman burada icray-õ mel'anet ve bir çok kimseleri protestanlõğa aldõktan ve cemiyetlerini çoğalttõktan sonra, işbu bina bunlara küçük gelip, terk ile, Fincancõ Yokuşunda gayet geniş ve derununda bir de büyük kilise te'sis ile büyük birde kütüphane küşad eylemişlerdir ki, İstanbul'da olan misyonerler ve protestan-lar bu mahalde toplanõrlar. Şu kadar söyleyebilirim ki, meraklõ olan bir adam bir pazar sabahõ işbu binanõn kapõsõnõn etrafõnda akşama kadar dolaşsõn; baksõn ki buraya nasõl adamlar devam ediyor. Ol vakit iş tamamiyle anlaşõlõr (39).

Arkadaşlõk ilerledikten sonra, dinî tekinaât başlõyor
Mustafa Bey'in arkadaşõ misyoner Mr. Nebit sohbetlerinin bir bölümünde, kendisine şöyle diyor: «Seni çok seviyorum ve ailem halkõ seni pek ziyade seviyor. Bu hususta verecek olduğum reyimi kabul edip, Cenâb-õ Ru-hü'1-Kudüs'ün kanõyla seni temizleme işaretini aldõk. Bizim dinimizde pek muhterem bir zat olacağõnõz...» gibi buna benzer papaz ağzõ bir çok hezeyan ettikten sonra, «senin gönlünü dahi Hz. Ruhû'l-Kudüs'ün ruhani eliyle sõvadõ. Ve gönlüne ilham bõraktõ. Bu da ra'nâ ve malumunuzdur» deyince ziyadesiyle canõm sõkõldõ. Fakat red cevabõ olarak «Benim gönlümde senin beyan ettiğin şeylerden hiç bir eser yok. Hiç bir şey de hissetmedim» dediğimde, «öyleyse yarõn erkence teşrif buyurunuz ki, size gösterecek hikmet pek çoktur» deyip, konuşmamõza son vererek, vedâ ettim.» Ertesi günü mecburen, Mr. Nebit'in evine gittim, (burada benim müracaatõm beyhude kõyas olunmasõn. Çünkü bunlarõn hal ve niyetlerini ve bu yolda sarfetmek-te olduklarõ efkârlarõna vakõf olmaklõğõma ziyadesiyle merak eylemekte olduğumdan bunlarõ böylelikle bi'l-iğfâl İslâm hakkõnda emel ve efkârlarõnõ keşfe muvaffak oldum). Şöyle ki: Yukarõya çõktõğõmda ne göreyim? On kadar papaz üç kadõn benim gelişimi bekliyorlar. «Good Morning» aşinalõğõ ile geçip bir sandalye üzerine oturdum. Arap lisanõ profesörü dahi burada mevcut olduğundan, bir-iki kelâm, yalan-yanlõş aşinalõktan sonra Mr. Nebit: «İşte Mustafa Efendi, zatõnõzõ bu zatlar ziyarete geldiler. Senin için şimdi Cenâb-õ Hakk'a ve Hz. Ruhû'l-Kudüs'e münacaat edeceğiz. Zaten zatõnõzda görmekte olduğumuz kemâle göre bu kadar külfete hacet yok ise de beis yok. İşimiz daha kuvvetli olmuş olur», der demez bunlarõn cümlesi kõyam ile diz çöküp sandalyalarõn hasõrlarõ üzerine yüzlerini kapayõp,tamam yarõm saatte ziyade murakebe eyledikten sonra kõyam edip oturdular, ve bana hitaben: «Nasõl Mustafa Efendi, Cenâb-õ Ruhû'l-Kudüs mübarek eliyle gönlünü sõvadõ mõ?» «Bi'1-bedahe, «hayõr, hiç bir şey hissetmedim, ne olacaktõ ki?» der demez, aman efendim, Lady Nebit şetaretle bunlara o kadar güldü ki, tarif edemem». (40). Yine Mustafa Bey'in hatõratõnda (41), Protestan yapõlmak istenen kimselerin Londra'daki Misyoner Merkezine götürüldüklerini ve orada kendilerine nasõl dav-ranõldõğõna dair teferruatlõ bilgiler okuyoruz.

Türkleri mutlaka Hõristiyanlaştõrma gayreti.
İşin esas ilginç taraflarõndan bir tanesi de Türklere özel ehemmiyet verilerek, Türklerin mutlaka Hõristi-yanlaştõrõlmasõnõ sağlamak için gösterdikleri gayrettir. Mr. Nebit adõndaki miyoner, yõlbaşõna tesadüf eden görüşmelerinde, Mustafa Bey'e şunlarõ söylüyor: «...Mustafa Efendi, şöyle beyân ederimki, yarõn sabah, yâni pazar günü bizim yõlbaşõdõr. Bu senenin birinci günü pazara tesadüf eylediğinden bayramõmõzda bu günü pek mukaddes ittihaz eyledik. Onun için Türklerin İngilizler hakkõnda göstermekte olduklarõ muhabbet ve İngilizlerin İslâmlar dan görmekte olduklarõ hürmet ve riayete mukabil, bütün İngiliz kavmi, büyük bir ittihad ile ve kemâl-õ hulûs ile bu sabah bütün dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesinde Türklerin hidayet-i ilâhi için ve kudsiyet-i Hz. Mesih'e nailiyetle Protestan olmalarõ için büyük bir dua etmekliğimizi, dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesine iki ay evvel, umumiyetle birer emirname gönderildi. Yann sabah erkence James gelip seni otelden alarak, cemiyetimiz dairesinde olan kiliseye götürecektir. Kabul buyurup teşrif ediniz ki, orada cümlemiz zatõnõzõ bekliyeceğiz.» dedi. (Gördünüz mü herifin yediği haltõ.) Burada bir hayli düşündüm. Reddetmek işime elvermedi. Bunlarõn vaki olacak hareketlerini görmeye lüzum görerek kabul edip veda ederek otele avdet ettim. Daha şafak vakti olmadan otelci ve bizim James oda kapõsõndan isbat-õ vucud eyleyip beni uyandõrdõlar. James: «-Aman Mustafa Efendi, çabuk elbisenizi giyiniz, zira vakit geçiyor.» deyince ben, «-bir kahve ve sigara içmeden hareket edemem. » der-demez, otelci hemen fõrlayõp bir anda elinde bir tepsi olduğu halde içeri girdi ve mükemmel surette süt, kahve ve peksimet getirip ortaya koydu. Cümlemiz birlikte içtik. Otelci dahi beraber olarak hareket eyledik. Kiliseye geldik; içeriye girerken Hûda hakkõ için yüreğim çarpmağa başladõ. Hem gönlüm içeri girmeyi asla istemedi. Fakat nâçâr olarak içeriye girdim O esnada James: «-Aman Mustafa Efendi, fesini çõkar.» deyû teklifte bulununca, pederin Mr. Nebit: «-Hayõr Mustafa Efendi, sen onun lakõrdõsõna bakma, buyurunuz. » deyip beni mihrabõn önüne götürüp özel bir mevki gösterdi. Bir hayli kimseler, kimi İngilizce, kimi Türkçe, kimi

Arapça aşinalõk eylediler. Kilise gayetle büyük ve gayetle müzeyyen olup, işbu binanõn asar-õ atikadan olduğu yek nazarda görünüyordu. Ortadoks veya Katolik kiliseleri gibi etraf ve eknafõn-da hiç resme müteallik birşey olmayõp, yalnõz mihrabtan ortaya doğru gayet müzeyyen ve musanna' bir salib (haç) ve Hz. İsa'nõn maslûb (çarmõha gerilmiş) ve mücessem şekliyle müşekkel bir salib vaz'olunmuş. Bundan başka dinlerine müteallik hiç resim yoktur. İbadetleri kamilen armonika ile mevzun kasaid te-ğannisi ile, sonradan cümlesi murakabeye kapanõp mih-rabta ayakta dini nasihatlerde bulunan papazõ dinlemek etmek ve bazen dahi orta yere konmuş sahibi kutsamaktan ibarettir. İstavroz çõkarmak hiç adetleri değildir. Ba'dehu Türklerin Protestan olmalarõ hakkõnda okunacak duanõn matbu' bir nüsha risaleleri tevzi olunup yine armonika başlayarak işbu duayõ ses ile mevzun surette okumaya başladõlar. Yalnõz bazõ beyitlerin nihayetlerinde gelen My God (Tanrõm) ve Hristos ve Türk ke ilmelerini ve bazõlarõnõ anlayabiliyorum. İşbu dua hitam bulduktan sonra, yine murakabeye kapanõp sonradan malumum olduğu üzere, cemiyet reisi olup sakal ve bõyõğõ metruş gayet büyük işkembeli, tahminen yetmiş yaşlarõnda bir adam, mihrabda bir kelime irad edip bir veya birbuçuk dakika sükût edercesine yarõm saatten ziyade iradõ arasõra nutka devam etti. Bun-dada «Türk biraderlerimiz» yollu irad eylediği kelimeler anlaşõlõyordu. İşbu dua ayinleri hitam bulduktan sonra, kiliseden dõşõn çõktõk ki, tamam saat alafranga onbire gelmiş» (42).

Mustafa Efendi Misyoner dairesine götürülüyor.
«Bir hayli gittikten sonra daireyi mezkureye vasõl olduk. Yukarõya çõktõk. Tabi Mr. Nebit bizi önce kendi dairesine götürdü. İçeriye girdik; evvela bizi Mr. Hauz yani Lakve karşõladõ. Burasõ büyük bir salon. Orada mevcut bulunan talebelerin hepsi ayağa kalktõ. Mr. Nebit makama oturdu, beni dahi yanõbaşõnda olan sandalyeye aldõ. Oturduk. Meğer Lakve talebeye «Molla Cami»den ders veriyormuş. Bizim James dahi halkaya dahil olup, bizim İslâm usulü üzere diz çöküp oturdular. Tahminen bu talebeler kõrkõ mütecaviz idi. Bunlann tahsilleri hem Türkçe'yi hemde Arapça'yõ tahsil etmek olduğundan, bunlara Lakve Türkçe takrir edip İngilizce tarif eder. Her talebenin yanõbaşõnda kendisine mahsus birer «dictionary» (lügat) olduğundan talebe aldõklarõ takriri kaydederlerdi. Mr. Nebit dahi bunlara dersin ahkâmõndan Arapça bir hayli ibare okuyup Türkçe tarif ve bazõ yerlerde İngilizce tarifat ile yollarõnõ beyan eyledi.

Artõk bendeki korkunun derecesini sorunuz. Ya kalkõpta bana bir mesele sual edilse, orada halim ne olacaktõ. Bereket versin ki, meseleye dair benden birşey sormadõlar. Nihayet ders hitâm buldu. Talebe müzâkere odalanna girdiler. Mr. Nebit beni kolumdan tutup kendine mahsus olan odasõna götürdü. Lakve dahi birlikte olduğu halde odaya girdik. O anda Mr. Hauz dahi geldi. İşbu odanõn derunu camlõ dolab ile çevrili olup içerisini tekmilen İslâm akâid-i diniyyesine de rive ekserisi yazma ve cildlerinin üzeri İslâm mücellitlerince cildlenmiş, gayet mâhirâne yapõlmõş ve som yaldõz ile tezyin olunmuş. Bunlarõn cümlesini bana gösterip, devr-i Abbasî'den bu ana kadar Asya Kõtasõ ile Buhara ve Acem ve Hind ve Endülüs Kõtalarõnda zuhura gelen ulemay-õ uzamõmõz efendilerimiz hazerâtõmn telif eylemiş olduklarõ asâr-õ mukaddeseden olup bunlarõn her birerlerini isimleriyle beyân eylediler. Fakat bunlann isimlerini hatõrda tutmak mümkün olur mu? Hususiyle ömrüm içinde isimlerini hiç işitmediğim ve görmediğim kitablar. Lakin heriflerde bunlarõ cümlesini okuyup manasõnõ anlamaya iktidar var. Hem de nasõl mükemmel surette iktidar var? Mütahayyir kaldõm. Burada bir suale lüzum görüldü. «-Bu kadar kütüb-ü âtikanõn cem'ine nasõl muvaffak oldunuz?» cevaben: «-Yukarõ çõkalõm da asõl cemiyetimiz kütüphanesine gidelim Orasõnõ görünüzde sonra da bunlarõn cümlesinin icmâlen tarifatõnõ size beyân edeyim.» Cümlemiz kõyam ile yukarõ çõktõk. Kütübhaneye girdik. İşbu kütüphanenin üzeri uzun şekilde bir kubbe olup, içi uzun ve geniş bir mahal olup, bütün duvarlarõ camlõ dolaplar ve içerileri istif ile kitap dolu. Kapõsõndan salonun sonuna uzanlamasõna geniş bir trebaza uzatõlmõş ve üzerine bükme ve örselenmeye gelmez terse ve ceylan derisi üzerine yazõlmõş bir hayli kitap eski el-yazmasõ eserler istif olunmuş. Bunlarla beraber Hz İsa'dan sonra havariler ile bunlann halifeleri olan Hiristiyan alimlerinin Hz. Mesih'i salib üzerine ne suretle salbeylemişler ve nasõl itlaf eylemiş olduklarõnõ gösterir büyüklü-küçüklü ve üzerleri cam fanus ile örtülü 100'ü aşkõn salib vardõ. Dört tarafa sõralanmõş olan dolaplarõn herbiri ise dünya yüzünde ne kadar kavim ve kabail ile edyân varsa, cümlesinin kitaplarõ ile dolu ve ayn ayrõ tertib edilmiş ve kütüphanenin mihrab cihetinde, kütüb-

ü İslâmiyyeye mahsus olan dolabõ açõp içinde küçüklü büyüklü 2000 kadar kitap mevcut. Bunlar arasõnda Hz. Osman (RA.) Efendimiz Hazretlerinin yazmõş olduklarõ Kelam-õ Kadimlerden bir kõt'asõ mevcut. Çõkarõp ziyaret eyledim. Bunlara karşõ yüzüme gözüme sürüp, kemâl-i ihtiramla muayene eyledim. İşbu Mushaf m uzunluğu iki karõş ve genişliği bir karõştan ziyadece olup kağõtlarõ soluk, kõna renginde ve yazõsõ keşîdeli sülüs ve harekeden asla eser yok ise de pek açõk okunuyor. Şirazesi ibrişim ile kuvvetli bendedilmiş ve cildi geyik derisi üzerine ipek Buhara kumaşõ yaptõrõlmõş, sâde, güzel. Ba'dehu, Hz. Ali Kerremallahu vecheh (R.A.) Efendimiz Hazretlerinin kûfî hat ile yazmõş olduklarõ Kelam-õ kadimlerden olduğunu bi'1-beyân çõkarõp elime verdi. Onu dahi kemâl-i ihtiramla ziyaret eyledim. Yazõsõnõ asla okuyamadõm. Fakat kendisi alõp pek güzel okudu. İşbu Mushaf-õ Şerif, gayet eskimiş olup Taha sûresinin beş satõrõndan aşağõ birbuçuk cüz kadarõ noksan imiş. İşbu Kur'an'm muhafazasõna gayet itinâ gösterildiğinden, Mushaf-õ Şerifin ölçüsüne göre yapõlmõş gayet imtizaçlõ çekmece içerisinde muhafaza olunmaktadõr. Ba'dehu diğer bir kitab daha çõkarõp; iş bu kitabõn hacmi oldukça büyük arabiyyü'l ibare, bütün Ashâbõ Kiram Efendilerimizin esmâ-õ şeriflerini cami' olup her birilerinin evsaf ve dereceleri açõklanmõş. Bunu bõrakõp diğer bir kitap daha çõkardõ. İşbu kitap oldukça büyük, bu dahi Arapça yazõlõ olup Sahibü Saadet (SAV) Efendimiz Hazretlerinin, Hz. Ebu Bekr (RA) ile Mekke-i Mükerre me'den Medine-i Münevvere'ye hicretlerini ve Medine'de geçen vekayii ve Mekke-i Mükerreme'nin Fethini ve Hz. Ebu Bekr (RA) Efendimizin hilâfetinin nihayetine kadar olan vekayii mübeyyin olup, Hz. Talha (RA) Efendimiz tarafõndan tertib ve tenzim olunmuş olduğunu açõklayan, cildinin üzerine yapõştõrõlmõş olan yaftada Arapça olarak yazõlmõş olduğu görülmüştür. Kendilerinin rivayetleri dahi bu yolda olup sõhhatine itimâd ediyorlar. İşbu dolabõn içinde, yalnõz Kelam-õ Kadîm (Kur an) olarak otuzdan ziyade Mushaf-õ Şerif, diğerleri tefsir-i şerif ve kütüb-ü diniyyeye dairdir. Bunlarõn içerisinde tirşe ve ceylan derisi üzerine yazõlmõş hiç bir eser göremedim. Sordum,«-Yok.» cevabõnõ verdi. Burada imtidat edin iki saatlik müddetle bu kadar müşahadatõm vuku bulup, havadahi karamağa başlamõş olduğundan gitmeye karar verip dõşarõya çõktõk» (43). Misyoner Mason Iliskileri Misyonerlerin bir kõsmõ Farmason idiler (44). Hatta yukarõda geçtiği gibi, Londra'daki Protestan Misyoner cemiyetinin Farmason şubesi bile vardõ. Yukarõda sözü edilen Kaptan Mustafa Bey, bu şubenin o zaman ki müdürü Mr. Vovilsteed ile de görüşmüş ve bu konuda şunlarõ yazmõştõr: «Mr. Vovilsteed ise, Tûr-õ Sina yarõm adasõyla Arabistan'õ ve Nobi cihetlerini dolaşmõş ve Uman ile Hadra-mavt'da hayli işler görmüş idi. Arapça ve Nobice'yi güzel konuşur. Vovilsteed o kadar ketum bir adam ki, size ismim bile söylemez. Gözlerinin gayet parlak ve hareketli olmasõ, zekâsõna bir alamettir. O havalinin siyasi, coğrafî ve bibliyografyasõ hakkõnda yazdõğõ eserler, İngiltere'de Fevkalade mazhar ve rağbet olmuştur. Vovisteed aynõ zamanda güzel bir ressamdõr» (45). Yukarõda sözünü ettiğimiz el yazma kitapta da bir başka misyoner olan James'in, arkadaşõ misyoner Mr. Wayt'õn mason olduğunu söylediğini tesbit ediyoruz. Söz konusu yazmada, Hõristiyanlaştõrõlmak istenen Mustafa Efendi adõndaki Osmanlõ subayõ şunlarõ yazmaktadõr: «Sabah olur olmaz bizim gayur James geldi. Odaya girip sobayõ yaktõ. Sonra da beni uyandõrdõ. Kalktõm; oturduk. Mr. Wayt üzerine bir hayli sohbet ettik. Free-Mition (Farmason) Cemiyetini teşkil ve kanunlarõnõ tesbit eden bu zat olduğunu ve parlamentoda meclisin aza-i daimisinden bulunduğunu tefhim ve beyan eyledi.» (46).

Mason-Misyoner Wayt, İstanbul'daki faaliyetlerini anlatõyor.
Adõgeçen Mustafa Efendi, Bu konuda da şunlarõ yazmaktadõr: «Burada öğlene kadar oturduk; sohbet ettik. Çünkü hava pek sert ve gayet soğuk olduğundan daireye öğleden sonra gitmeye karar verdik. Vakit geldi; kalktõk daireye gittik. Mr. Wayt bizi iki kere aratmõş. Odasõna girdik; çay geldi içtik. Musahabeti sergüzeşte intikal ettirip, bidayetten başlayõp şöylece beyan eyledi ki:» -1817 tarihinde onaltõ yaşõmda idim ki, Türkiye Müslümanla-rmõ adat ve ahlâk-õ milliyeleriyle, ulûm-u diniyyelerini tahsil için zekâvette birinciliği haiz olmak üzere onbeş kadar efendiye cemiyetimizce lüzum görünerek devam etmekte olduğum Oxford Üniversitesinden seçilerek onüç kadar talebe misyoner dairesine geldik. Bir sene kadar burada papazlõk ilmi ile ibare okuyacak kadar Türk çe ve Arapça tahsilden sonra iki profesörün nezareti altõnda beş talebe bir profesör ile İskenderiye'ye, sekiz talebe dahi diğer profesör ile Deralîye'ye (İstanbul'a) buradan azimet

eyledik. 01 vakit yeniçeri alemi. Sefarethaneden bir yere ayrõlmak mümkün mü. Sefirimiz (Sir Willi-am Adolf) bizim için sefarethanenin haricinde bir daire tertip edip ve Türk çocuklarõ gibi bize elbise giydirip ve sûret-i mahsusada bizim için bir Arabi, bir farisî, ve bir yazõ hocasõ tedarik ederek hiç İngiliz lisanõnõ konuşmamak ve Türk lisanõnõ tamamiyle konuşmak için sefarethaneye müdavim Türk kâtibleri ve kavaslar ile düşüp kalkmağa başladõk. Yazõn dahi kavaslarla birlikte seyir mahallerine, oyun mahallerine devam ederek Türk çocuklarõyla ihtilat edip gezerdik. Arabi'den Nahve'e, Farisiden Gülistan'a kadar ders gördük. Hele Kur'an-õ belki yirmi kere hatmeyledim Artõk biz başladõk hocalarõmõzla birlikte Fatih, Süleyma-niye, Ayasofya, Beyazõt Camiilerinde okunan derslere devam etmeye ve ekseri camilerde abdest alõp cemaatle namaz kõlmaya ve ras geldikçe vaazlarõn takririni dinlemeye ve bir takõm az ders görmüş mollalarõn galatlarõnõ ve yanlõş takrirlerini anlamaya başladõk. Hele abdest ve namaz şartlarõnõ o kadar güzel öğrendik ki, görüşmekte olduğumuz ufak-tefek mollalarõ matederdik.» (47). Mason-Misyoner Wayt Bektaşi oluyor. Mr. Wayt bu konudaki macerasõnõ da şöyle anlatõyor: «Bir gün sefir hazretleri sefarethanede olan misyonerleri ve bize memur olan profesörleri bir yerde toplayarak talebeleri dahi çağõrdõlar. Sefir hazretleri bize hitaben, «-Efendiler, Türkiye Müslümanlarõnda daha vâkõf olamadõğõmõz birçok dervişlik cemiyetleri vardõ ki, bun lannda sülük eylemekte oldukalan hâl ile hareketlerinde olan esrarlarõnõn bilinmesine cemiyetimizce lüzum görüldü. Meselâ bir hayli tekkeleri gezdiniz. Zikirleriyle hareketlerini gördünüz. Fakat bunlarõn içerisinde bir de Târõk-i Nazenin nâmõnda Bektaşilik cemiyeti vardõr ki, bunlar ayinlerini hiç kimseye göstermeyerek zaviyelerinde pek gizli içtima ederek icra ederler. Şimdi sizin her birerlerinizi birer tarikat dervişliğine sülük ettireceğiz. Fakat bunda bir kaç sene tahammülün fevkinde müşkilâta tesadüf edeceksiniz. Velakin gayret-i milliye-niz icâbõnda tahammül edip vücuda getireceksiniz. Bu tarikatlara tayininiz için birer kur'a kağõdõ yaptõk. İşte şu kâse içinde duruyor. Talihiniz mucibince her birerleriniz bu kur'a kâğõtlarõndan birer adet alõnõz. Ve kur'a kağõtlarõ içerisinde ne isimle yadolunacak isen onu daha derceylemişler. Aldõk; kimi Kadiri, kimi Rufaî, kimi Mevlevi, kimi Sa'di, kimi Nakşõ. Benim ile refikim olan Albert'e; benim ismim Veli, Albert'in ismi Ali olmak üzere Bektaşîlik zuhur eyledi. Kabul etmemek kabil mi. İsimlerimizi kur'amõz mucibince kaydettiler. Diğer altõ arkadaşõmõzõ evvel be evvel birer medreseye yerleştirip büyük derslerde bulunmak için hocaya talebe verdiler. Bu meyânda kendiliklerinden birer şeyhe intisâb eylemelerini tenbih eylediler. Onlar gitti ben Albert ile sefarethanede kaldõm.». Mustafa Efendi'yi masonlaştõrmak için mason elbisesi giydiriliyor, para veriliyor. Mustafa Efendinin sergüzeştinde şunlarõ okuyoruz. (Mr. Wayt, Mustafa Efendi ile konuşuyor): «Musahabetimizin halavetine dikkat ediniz ki, akşam olmuş haberimiz yok... «-Aman Mustafa Efendi oğlum, akşam daire kapanacak. Kalk gidelim. Bu gece seninle tiyatro alemi icra edelim. Zatõnõz ile görüşmekliğim gönlüme taze hayat vermiştir. Zira Türkiye'den ayrõlalõ, bir Müslümana tesadüf edip gönlümde olan meyl ve muhabbet mucibince arkadaşlõktan mahrum kalmõştõm. Teşekkür ederim. Buraya teşrif ettiniz de görüştük.» Aşağõya inerek mükemmel surette hazõrlanmõş olan landona binerek eve geldik. Mr. Wayt'õn damatlarõ centilmenler de gelmişler; oturduk. Dün geceki ahkâm gibi mükemmel eheng ile iki saat kadar eğlendik. Sonra yemek yiyip salona çõktõk, kanapenin üzerinde bir hayli çamaşõr ve bir takõm elbise mevcut. Mr. Wayt bana hitaben: «- Mustafa Efendi, elbise ve çamaşõrlarõnõz geldi. Vakit de geliyor. Çoraplarõnõza varõncaya kadar değişeceksiniz.» Hikmetini sual eyledim. «-Yanõmda bu elbiseden gayrõ elbise ile bulunmanõz olamaz» cevabõnõ verip acele ettiğinden mecburen elbiseleri giymeye başladõm Ne göreyim; masonlara mahsus gönye, pergel ve çekiç alâmet-i farikalarõ elbiselerin her bir parçasõnõn yaka ve kol içerilerine renkli ipek ile işlenmiş. Hele fanile, çamaşõr ve freng gömlekleriyle çorap takõmõ, boyun bağõna kadar kamilen düzine ile büyük bir bavul lebaleb dolu. Her ne ise, lâzõm olanõ giydik; aşağõya indik. Landona cümlemiz binerek tiyatroya geldik. Tiyatro müdürü bizi karşõlayarak yukarõya çõkarõp, ayrõlmõş olan locaya girdik. Birkaç zat gelip Mr. Wayt'a ifay-õ hoş âmedî eyledikleri esnada bize de kemâli hürmetle iltifatta bulundular. Tiyatroda olan kalabalõk tahminimin fevkinde olup bu kadar halkõn içinde, gürültü ve şamataya müteallik hiçbir harekette bulunmamasõ dahi başkaca şayan-õ hayrettir. Perde aralarõnda birkaç kere çocuklar ile büfeye azimetimizde birkaç kemalli mösyölerle görüştük; ikramda bulundular. Elbisemde olan alameti farika mucu-bince bunlar her ifâdeme «yes» kelâmõyla mukabelede

bulunmalarõ hayretimi mucib olduğundan , hikmetini çocuklardan sordum. «-Sizde görmekte olduklarõ alamet, derecenizin yüksekliğini gösteriyor onun için,» diye vaki olan ifadelerine vukufsuzluğumu gizlemek için sükût ile mukabele eyledim. Dördüncü perde istirahate biraz müsaadeli olduğundan bu kere büfeye Mr. Wayt ile azimet eyledik. Büfede Mr. Wayt'õn hem akrabasõndan ve hem de Londra'da tahsil için birlikte hareket eylemiş olup, İskenderiyye'ye beraber gönderilmiş olan rüfekasõndan Prof. Mr. Dewey ile mülâki olduk. Hâl-hatõr sormadan ve iltifat hususunda, konuştuğu Arabçaya hayran olmamak mümkün değil. Mükemmel surette konuşmaya başladõk. Bendenize pek ziyade hürmette bulunup, konuşma esnasõnda şaka yollu: «-Yâ Mustafa Efendi, Mr. Wayt Bektaşiyyun, yu'refu hazâl'mel'ûn'u kâfir?» (Mr. Wayt Bektaşî olup, kâfir olarak bilinir) Mr. Wayt, Türkçe: «-Mel'un-u kâfir sensin kerata, onbeş sene Mõsõr ve Sudan Müslümanlarõ içerisinde seyahat eyledin. Hâlâ kâfirlikten vazgeçmedin» yollu bir hayli şakalaşõp gülüştüler. ... Tiyatrodan çõktõk. Beni otele bõrakõp kendisi hanesine azimet eyledi. Gerek tiyatroda ve gerek arabada. Mr. Wayt ile musahabetimiz farmasonluk usullerinin ta-rifatõ ile nihayet bulup, asõl emelim olan Bektaşilik hukukuna dair hiçbir şey konuşamadõm. Her ne hal ise, yukarõ odaya çõktõm; lambayõ yaktõm. Birden ne göreyim? Mr. Wayt, bir bavul içinde olan fanila ve sair eşyanõn la-tafeti başkaca takdire seza. Bunun beraber bir para çantasõ içerisinde yirmibeş adet İngiliz Lirasõ ile bir de kabulünü havi istirhâmname ve atiyye eylediği eşya ile elbisenin kõymeti kõrk lirayõ mütecaviz. Bu kadar ikrama mütehayyir kaldõm. (48). Masonluk dereceleri ve temeli masonluğa dayanan anarşistlik. Bu konudaki bilgileri de, Mustafa Efendi şöyle naklediyor: «Cumartesi idi. Sabah olur olmaz James geldi. Kalktõm ve oturduk. Mr. Wayt'in göndermiş olduğu eşya gözüne ilişip, «-Bunlar nereden geldi?» deyu vaki olan suli üzerine, Mr. Wayt'in göndediğini beyan eyledim. Eşyayõ kamilen gözden geçirip, üzerlerinde olan alametleri görür görmez: «-Bunlar kamilen farmasonlara mahsus elbise olup, zatõnõza cemiyetlerince büyük mertebe takdir etmişler» «-Nasõl mertebe?» deyu vaki olan sualime, «-Farmasonlara mahsus cemiyetin usulü olan, cemiyetlerine kefaletle kabul eyledikleri adamõ cemiyetlerinin dördüncü kõlasõna (sõnõfõna) idhal edip orada gösterilecek olan esrarlarõnõ tefhim ve kabul ettirdikten sonra üçüncü locaya terfian, idlâl ederler. Burada dahi tefhimi lâzõm gelen esrarlarõnõ öğrenip kabul ettikten sonra ikinci kõlasa idhâl ederler ki, burada artõk iyiden iyiye õslâh olunmuş hükmüne girer. Sonra da, buradan lüzum göründükçe birinci kõlas azahğana geçer. İşte farmasonlarõn birincileri bunlardan ibarettir. Şimdi zatõnõza vermiş olduklarõ, alamet, ikinci klasõn yetmişüçüncü numarasõnõ gösteriyor ki, farmasonluk cemiyeti dahilinde olan dereceniz bu mertebeyi gösteriyor.» deyip bir hayli tafsilatta bulundu. Fesubhanallah, Protestanlõk şerrinden kaçarken şimdi başõma bir de farmasonluk gailesi mi zuhur etti diyerek burada bir hayli düşündüm. Bunlarõn ellerinden halâs olmak, buradan uzaklaşmamla müyesser olur. Fakat esrarlarõna vakõf olmak için mutlak, efkârlarõna muvafõk hareketten başka çare bulamadõm. Bu babta ta-hayyürümü James'e hissettirmeyerek, şimdi bu elbiselerin hangisini giyeceğimi sordum. Çocuk burada fakire pek hayõrlõ bir yol gösterdi: «-Eğer bizim vermiş olduğumuz elbiseyi giyecek olursanõz, yarõnki pazar günü kilisede isbât-õ vücûd eylemeniz lazõm gelir. Bu ise senin için pek müşkil bir iştir. Fakat bu elbiseleri giyerseniz bu be lalarõn cümlesinden halâs olmuş olursunuz. Çünkü farmasonlukta din ve mezhep üzerine asla müdâhale yoktur. Bu cemiyete dahil olan adam, hangi mezhepte bulunursa bulunsun mani değildir. Yalnõz bunlarõn emelleri münhasõran kendi usullerini ve esrarlarõnõn muhafazasõndan ibarettir. Onun için Londra'da bulunduğunuz müddetçe bu elbiseleri giyerseniz, pek rahat eder ve her gittiğiniz yerde hürmet ve riayet bulursunuz.» deyu vermiş olduğu işbu malumattan pek memnun oldum. (Mr. Wayt'õn hakkõnda pek hayõrhane yararlõkta bulunduğunu takdir ederek Cenab-õ Hakk'a başkaca teşekkür eyledim. Ve hemen Mr. Wayt'in vermiş olduğu elbiseleri giyip James ile birlikte eve geldik. Aman efendim. Mr. Ne-bit ve madamasõnõn bir hayret-i fevkalâde ile: «-Vay Mustafa Efendi, seni Mr. Wayt'a kaptõrdõğõmõza pek esef eyledik.» yollu bir hayli teessür ve teessüften sonra «Keski onunla seni görüştürme şeydik» diye birçok telâş ve teessüfte bulundular. Bununla beraber pek memnun dahi oldular. Sebebini sual eyledim. «-İngiliz kavmi için umu-muyetle farmasonluğa mensub olmak daha elzem telakki olunur. Çünkü bu cemiyetten istifâdeniz daha çok olacaktõr. Zira bu cemiyette vazolunan

vezaifõn hasâisi büyüktür. » deyince, vazifelerin nelerden ibaret olduğunun beyan buyurulmasõnõ rica ettim. «-Anarşistlik... Bu ne demektir, Onu da Mr. Wayt beyan buyursun.» cevabõyla sükût eyledi. Biraz müsahabetten sonra kahvaltõ edip daireye geldik. Mr. Nebõt kendi dairesine,bendeniz dahi Mr. Wayt'in dairesine girdim. Oturduk; hediye ve ikram meblağõ hakkõnda teşekkürümü arz ve paraya hacet olmadõğõnõ beyan eyledimse de, «-Beis yok oğlum. Şimdi zatõnõz garibü'd-diyardasõnõz. Belki ihtiyacõnõz vuku bulur ve halinizi de kimseye arzedemezsiniz. Onun için şimdiden bir müşkilâta tesadüf eylememeniz mülahazasõyla bu kadarcõk bir hediye takdiminde bulundum. Bu mü lahazaya mebni beni mazur görünüz.» yollu o kadar garib vakalar tarif eyledi ki mest oldum. Badehu çay õsmarladõ içtik.» (49).

Mason Mr. Wayt Bektaşiliği anlatõyor
Bu konuda, Mustafa Efendi ile Mr. Wayt arasõnda şu konuşmaya şahit oluyoruz: «-Vakit kaybetmeye lüzum yok, sergüzeştinizden bir miktar beyân eylemenizi temenni ederim.» deyince, «-Bizim, Bektaşilik aleminde geçen günlerim tarif ile anlaşõlõr bir keyfiyet değil ise de zatõnõza icmâlen bir miktar beyân edebilirim. Şöyle ki: Albert ile bana Bektaşilik isabet eylediğini evvelce söylemiştim. Tekrarõna hacet yok. Bendenizi «Pir Evi»ne yakõn olmak üzere Konya'ya, Albert'i dahi, yani Derviş Ali'yi Bolu taraflarõna göndermeğe karar verip nâmlarõmõza, yani taba'ayõ Devlet-i Aliy-yeden olmak üzere İngiliz emektarlarõ evlâdõ olmak hasebiyle, Dersaadet Sefiri tarafõndan Konya Konsoloshanesinin münhal olan kavaslõğõna tayin olunduğumu hâvi, canibi saderetten evvelce celbetmiş olduklarõ buyu-rultuyu elimize vererek, hemen ferdasõ günü Bursa tankõyla Konya'ya ve rafikõmõ dahi İzmit'e sevkeylediler. Konya'ya vusulümde, doğruca konsoloshaneye azimet ve konsolos ile mülakat eder etmez: «-Şimdi seninle valiye gidelim. Seni, buyrultu ile valiye takdim edeyim. Sonra iş kolaydõr» diyerek kalktõk ve vali paşanõn huzuruna birlikte dahil olarak hâmil olduğum buyultuyu takdim eyledik. Divân efendisini celb ile buyrultuyu kõraat, sonra da kayõt muamelesini ifâ eyledikten sonra, yine bize iade eylediler. Konsoloshaneye geldik. Kavas elbisesini giyip odamõza geçtik oturduk. Birkaç ay kadar şehrin her tarafõnõ nazar-õ teftişten geçirip, tesadüf eylediğim bektaşilerle ünsiyet peyda etmeye başladõm. Bektaşiler nerede bulunur? Meyhanelerde, artõk akşamlarõ başladõm meyhanelere devam ile heriflerin mükemmel mezelerle,demlerinin masraflarõnõ tesviye eyledikçe, her akşam dört gözle yolumu gözetmeye başladõlar. Bu minval üzere bunlar ile bir sene kadar geçen zaman içerisinde babalarõndan alişan Baba ile dahi görüşüp, ciddi surette haklarõnda göstermiş olduğum muhabbet ve sadakat üzerine bizi muhib derecesine kabul edip, usullerini-ve erkânlarõnõ mucibince icrasõ lâzõm gelen hareketlerimizin õslâhõ ile beraber niyaz usulünü, yani: Bir «baba» ile mülakat vuku'bulacağõ sõrada, iki yerde secde, üçüncüde babanõn sağ ve sol dizleri üzerine sonrada zekeri üzerine secde etmek. Usullerini iyiden iyiye tahsil edip biz dahi bu canlardan olduk. Hele saz çal-mak.gazel ve divan ve koşma semai okumak hususlarõnda pek güzel meleke hasõl ederek, artõk her gece Alişan Baba ile bir kere koca koca sazlarla koşma, divân okuyarak dem alemi icra etmeye başladõk. Artõk benden gizlenecek hiçbir sõrlan kalmadõ. Hal ve hareketlerine bu derece vukufõyet hasõl eyledikten sonra, başladõlar, artõk «Veli Baba» ikrar olmaya. «-Salahiyet kesbeyledi, bunun nasibini verelim.» diyerek muhabbet esnasõnda «-Veli oğlum, seni pir evine götürüp Mahmud Baba ile görüştürüp,ondan nasib almanõ arzu ediyorum. Birkaç gün kadar izin alabilirmisin?» «-İndimde kavaslõğõn ne ehemmiyeti var kerata. Heriflere hizmet eylemekten zaten bezginlik geldi. Her ne vakit emrederseniz hazõrõm.» dedim. «-Öyle, yol masrafõ biraz mangõra lüzum var.» «-Onun için esef etmeyiniz. Muhafazamda biraz dünyalõk bulunur.» «-Öyleyse bu akşam bacõ ile işi kararlaştõralõm.» diyerek eve vardõk. Bacõ ile işi kararlaştõrõp ferdasõ günü yol tedariki görmeye başladõk. Evvelce pir evi için hediye olmak üzere bir varil rakõ, iki varil şarab, biraz kahve ve şeker ve iki hayvan mekari tutup mezkûr eşyalarõ teli-men evvelce bunlarõ yola çõkardõk. Biz dahi bir gün sonra yola çõktõk. Meğer hakkõmda Mahmud Babaya ve pir evine birkaç defa malumat vermişler. Çünkü heriflerin asul ve erkânlarõ Tabiiyyûn usûlüne muvafõk Hey'et ve Fele-kiyyât'tan ve Harekât-õ Ecrâm-õ Semaviyyeden Hikmet ve Kimya Madeniyât ilimlerinden vakõf gibi bahsediyorlarsa da nakõs. Esasõ dahi üzerine değil. Benim bu ilimlere vukuf-u tâmmõm olmasõ hasebiyle, vaki olan hatalarõnõ õslâh eyledikçe hakkõmda ne yolda hürmet edeceklerini, birde mesleklerinde Ulum-u

İslâmiyye'ye dahi lüzum var. Çünkü uydurma hukuklarõnõ usul-u İslâmiyye ile ve muhabbet-i hânedân-õ ehl-i beyt ile gizliyorlar. Benim İlm-i Fõkõh'ta olan faziletimi dahi kendilerine göstermiş olduğumdan, beni Baba'lõğa layõk görmeye başladõlar. Her ne ise, yolda uğradõğõmõz köy ve kasabalarda Alişân Babanõn gelmekte olduğunu işitenler, bizi kasaba haricinde istikbâl edip bir mahalde içtima ederek sabahlara kadar sav ve sözle bizim işret ve tânk'õn kavani-ninden olan usullerden bahsederek, bazõ yerde iki gün kadar aram ederek bu minval üzere pir evine vardõk. Doğruca Mahmud Baba'nõn zaviyesine indik. Birinci kendi, ikinci bendeniz, Mahmud Babaya aşk-õ niyaz erkânõnõ icradan sonra alişan Baba oturdu. Ben de bunlara karşõ elpençe divân emirlerine bel bağladõm.Şimdilik bu kadarla iktifa edelim.» (50)

Bektaşilik-Masonluk (Mustafa Efendi Mason locasõna götürülüyor.)
Mustafa Efendi'nin bu konudaki macerasõ şöyle: (Mr. Wayt'la konuşuyor.) «Akşam da oluyor. Hava soğuk, seninle beraber punc içelim. Ba'dehu bu «gece zatõnõzla birisi tarafõndan davetliyiz. Onun ziyaretine gidelim.» «-Bu zatõn kim olduğunu öğrenebilirmiyiz?» «-Evet, fermeysõn (farmason) cemiyetine reis tayin eylediğimiz Prof. Alfred Hazretleri'nin evine gideceğiz.» «-Pekâla, fakat bu zat ile hiç tanõşõklõğõm yok. nasõl görüşeceğiz?» «Niçin, dün gece tiyatroda locaya gelip hatõr sorduktan sonra zatõnõza dahi iltifat eylemedi mi? Ne çabuk unuttunuz efendim.» «-Bu zatõn tavsifinde bulunmadõnõz da onun için suale cesaret edemedim.» «-Her ne hâl ise, bu gece onun evine gideceğiz.» deyip punclarõmõzõ içtik. Hazõrlanan arabaya rakiben yola revân olduk. Araba içerisinde muttasõl, farmasonlarla görüşüleceği zaman verilecek işaretlerin ve icra edeceğimiz hareketin usullerini tekmilen tarif edip bizi umulanõn fevkinde mükemmel farmason makamõna geçirdi. Her ne hâl ise, mahall-i maksûda vardõk. Malum ya, Mr.Wayt Bektaşilik aleminden almõş olduğu usûle tatbiken, farmasonluk kanunlarõnõ tertib edip farmasonluk cemiyetin teşkilinde mevcut olduğu cihetle, Mr. Alfred bizi hanenin avlusunda istikbâl edip, kemâl-i ihtiram ve edeb ile odaya girdi. İçerde bulunan diğer farmasonlar dahi kemâl-õ ihtiram ile bizi karşõlayõp cümlemiz mahall-i mahsusu-muz olan yerlere geçtik; oturduk. Gerek sahib-i hane Alfred ve gerek diğer ziyaretçilerin hiçbiri Türkçe bilmedikleri için bunlar ile bildiğim kadar İngilizce hatõr sorma ve musahabette bulundum. Bu mösyölerin içirişinden biri, yani William John isminde bir herif, bendenize karşõ kõzgõn ve hõşõmlõ bir çehreyle muamelede bulunmasõnõ Mr. Alfred hissederek bu zata müteveccih olup, çünkü İngi-lizlerde kaide, hiç görüşülmedik bir adam ile musahabet etmek adetleri olmadõğ için Mr. Wayt tarafõndan prezan-te (takdim etmek) etmek icab ederken gafil bulunmasõndan ileri gelmiş. «-Efendim, dün zatõnõza tavsiye etmiş olduğum Mr. Mustafa bu zattõr.» der demez, herif yerinden hareket edip: «Afedersiniz, beni bağõşlayõn» diyerek bir hayli mazeret beyan edip gönlümü almak hususunda vaki olan muamelesine karşõ, Mr. Wayt, benden evvel mukabele ederek «-Misafire hürmet hususunda İslâmlarda olan meziyete hiçbir kavim takliden olsun rekabet edemez. Hele bizim İngiliz kavmi, menfaatlarõ dõşõnda hasbî olarak hürmet şinaslõk etmek ellerinden gelmez.» diyerek ol kadar beliğ bir nutuk irad eylediki, ha-zõrûn hayran oldular. Ba'dehu bendenize müteveccihen: «-Mustafa Efendi, bu hususta üzülmeye lüzum yoktur. Bu herifin çehresinde olan kõzgõn manzara yaratõlõşõdõr. Hususî değildir.» yollu başkaca gönlümü alarak musa-habeti muhabbete tahvil ederek farmasonluk alemine mahsus musahabete devam olundu. Ba'dehu taam hazõr olduğunu haber verdiler. Kalktõk, sofra başõna indik. Mr. William hemen yanõmdaki sandalyeye oturup ikram ve iltifat hususunda vaki olan harekete karşõ minnettarlõk gösterdim ise de heriften ruhum asla hoşlanmadõ. Dünyada pekçok iğrenç yüzlü adamlar gördüm ama bunun gibisine rast gelmedim. Bu sõrada Mr. Wayt bize hitaben: «-Mustafa Efendi, Mr. Wil-liam ile artõk barõştõnõz. Pek güzel muhabbet eder olduğunuzu görüyorum. Bunun zatõnõza karşõ göstermekte olduğu güzel muamelesi gibi, şimdiye kadar hiçbirimize göstermemiştir. Bu hususta zatõnõzõ tebrik ederim.» demesi üzerine, «Şeytanlar görsün kerata herifin yüzünü, ruhum asla kendisinden hoşlanmadõ.» der demez, herif atiklik edip hemen Mr. Wayt'e müteveccih olup: «What he say?» (ne diyor) diyerek suale kõyam edince, «-İltifat ve ikramõnõzdan müteşekkir olup minnettar kaldõğõnõ beyân ediyor.» deyince; «-Thank you my friend Mr. Mus tafa.» (teşekkür ederim, arkadaşõm Mustafa)

diyerek ol kadar muvafõk hal musahabette bulundu ki tarif edemem. Taam hitâm bulup yukarõya çõktõk. Bade't-taam uyku zamanõna kadar bir-iki saat istirahat lazõm değil mi? Hayõr, herifler bu kadarcõk zamanõ da istirahate terket-miyorlar. Farmasonluğa mahsus tertib etmekte olduklarõ kanunlarõn müsveddelerini çõkarõp tashih õslahõna baş-ladõlar.Bu sõrada Mr. Wayt'õn yanõna oturup istifademe müteallik musahabete başladõm. İşbu cemiyete Farmasonluk adõ verilmesinin sebeblerini ve farmasonluğun manasõ nedir, diye vaki olan sualime: «-Evet, hakikaten bunlarõ size tarif etmemiş idim. Bilmenize lüzum vardõ. Farmasonluk cemiyetine zahiri reis tayin ettiğimiz işbu Mr. Alfred, Londra birinci inşaat mühendislerindendir. Misyonerlerimiz cemiyetçe vuku bulunan telifat için inşaat üzerine mütaeallik hususlarõn kâffesini bu zat idare eder. Bununla beraber, devletçe ne kadar büyük inşaat yapõlõrsa, cümlesinin formenliğinde bu zat istihdam olunur. Bunun nâmõ: «Formen Alfred» dir. İşbu farmasonluk cemaati için tertib etmiş olduğumuz usul ve kanunlara pek mükemmel vukûfiyet hasõl etmiş ve cemiyet için-lüzumlu olan cemaatõ elde etmeye bunlar gibi sahib-i şöhret bir kâmile lüzum olduğu için, bunu yağladõk balladõk ortaya attõk. Bu başladõ, başõnda bulunan amellerin ileri geleneklerine, ilk gireceklere mahsus usul-ü erkân va'z-u nasihat etmeye. (Yani bu kelimelerin herbiri bir bendi şamil dir.) Cümle eşyanõn evveli de ahiri de türâb. Her eşya haktõr ve her eşyada hak mevcuttur. İnsan kâffe-i mahlukatõn eşrefi ve ekmelidir ve her bir kemâla istidat-õ kamilesi vardõr. Hak söyle, hak işit. Asla yalan söylememek ve nev-i benî beşeri cins-i vahid kõyasõyla yek diğerinize kardeş nazarõyla bakmak ve her eşyaya hikmet nazarõyla bakmak. Bu mesleği kabul edip dehalet edenler, hangi din ve mezhebten olursa olsun, bilâtef rik manen kardeş olduğundan yek diğerinin ihtiyacõnõ fedakârane ru'yet ve tesviyeye kendisini borçlu bilmek, siyasî ve politik işlere asla zihin yormamak ve herkesi, mensubu olduğu din ve mezhebin kavaninini muhafazaya gayret etmek ve bu gibi yollan kâmilane gözetmek insanlõğõn şanõndandõr.» yollu ifadelerle, iki sene, kadar gizlice devam edip bu yola rabt-õ kalb eden adamlarõ deftere yazarak başõna o kadar adam topre atarak anarşistlik riyasetini alenen ilanladõ ki, yekûn kabul etmez. İşbu iki sene içerisinde zalimlerin zulmünden, mazlumlarõn himayesin için 3. ve 2. klasa aday fedaileri dahi teşkil edip, cemiyet bu süratle ikmâl olup şimdiki daire dahi elde edilmiş olduğundan, bir fabrika dahilinde üzerinde bulunan iş elbisesini çõkarõp herkesin gözü önünde yere atarak anarşistlik riyasetini alenen ilan eylediği için, başõnda bulunan cemaatõn namõna «farmason» nâmõ verildi. Yani, «formen Cemaatõ» demektir. Musahabetimiz burada hitap bulup saat dahi 1.30'a gelmiş bulunduğundan esnemeye başladõm.Bunlar dahi işten el çekip sigaralarõnõ tellendirip çay dahi õsmarlamõş olduklarõndan çay ve meşrûbt-õ saireleri nûş eyledikten sonra herkes birer birer hareket etmeye başladõlar. Biz dahi bi'1-veda, arabamõza rakiben hareket eyledik. Yolda, musahabetimiz kamilen ferdasõ pazar günü ferõmeyşõn cemiyetine mahsus olan daireye gireceğimizi ve dairede ne yolda hareket etmek lazõm geleceğini beyanõyla hitam bulup eve dahi geldik. Beni otele götürecek iken yukarõya çõktõk. «-Mr. Mustafa, seninle alaturka birer kahve içelim. Ba'dehu vahdethanelerimize girelim.» deyu kahveyi õsmarladõ. Geldi içtik. Ba'dehu kalktõk; odalarõmõza çekildik, yattõk. Oda mükemmel surette õsõtõlmõş müdîre bir ihtiyar hatun beni güzelce yatağa yatõrõp gitti. Sabah olur olmaz Mr. Wayt gelmiş, sobayõ yakmõş. Baş ucuma gelmiş: «-Mr. Mustafa, kalk çay õsmarla dõm geliyor; içelim.» (Şunu beyan etmek isterim ki, sabah olmuş, şafak ağarõyor.. Vakit ne vakit bilirmisiniz? Saat: 5.31. Güneş tül'una daha birbuçuk saat var.. Taşõna toprağõna kurban olayõm Mülk-ü İslâmiyye» (51).

Londra Protestan Misyoner Cemiyet Merkezi
Yurakõda gördüğümüz gibi Londra'da bir Protestan Misyoner Cemiyeti vardõr. Buradan dünyanõn her tarafõna dağõlmõş olan misyonerler idare edilir. Bu merkezin çalõşmalarõ hakkõnda, orayõ bizzat görmüş olan Kaptan Mustafa Bey'e sözü bõrakalõm: «Ertesi günü sabahleyin Mr. John ve Mr. Herbert ve Ernest ile beraber Misyoner Cemiyetinin büyük binasõna gittik. Potinkers'in odasõna girerek mumaileyhe mülâki olduk. Bu muhteşem bina bir çok dairelere ayrõlmõştõr. Her daire bir din'e mahsustur. İslâm dairesi müteaddit şubelere ayrõlmõştõr. Sünnî kõsmõnõn dört şubesi, Alevi yâni Şi'i kõsmõnõn yirmi beş masasõ vardõr. Her tarikata mahsus misyonerler mevcuttur. Her dairenin bir kütüphanesi ve toplantõ salonu vardõr.Şimdiye değin ne kadar ilmî eser çõkmõş ise hepsi kütüphanede mevcuttur. Hatta el yazmasõ yüzlerce Arapça dinî eser mahfuzdur. Ceylan derisi üzerine yazõlmõş birçok Mushaf-õ Şerifi gözümle gördüm. Bir parçasõnõ alõp yüzüme ve

gözüme sürdüm. Doğrusu bu gibi kirli ellere düştüğünden dolayõ ağladõm. Hatta Mr. John: «Vah Mustafa Efendi sen bu derece mütaassõb mõsõn? Öyleyse seni bir türlü yola getiremi yeceğiz» dedi. Diğer daireleri de gezdik. İsimlerini o vakte kadar işitmediğim bir takõm mezhepler var imiş. Bir tanesi hatõrõmda kaldõ ki o da Zerdüşt adõndaki bir adamõn meydana getirdiği bir mezheb imiş. İsmine Mazdeizm diyorlar» (52). Bu konuda Misyoner Herbert de Kaptan Mustafa Bey'e şunlarõ anlatmõştõr: «... El-hâsõl dünyanõn her tarafõna dağõlmõş olan misyonerler üç ayda bir kerre Misyon Cemiyetine bir rapor gönderirler. Bu raporlar; münâsebeti olan dairelere havale olunur. Orada incelenir. Sonra rapor sahiplerine talimatõ hâvi cevaplar yazõlõr. Fakat bu raporlarla inceleme neticeleri Protestanlõk dairesine arz olunur ve orada nasõl hareket edileceği tayin kõlõnõr. Protestan Dairesi Reisi, Misyon Cemiyetinin reisidir. Katoliklik ve Ortodoksluk, Hõristiyan dinine mensub iseler de İngilizler Hõristiyanlõğõ Protestanlõk ile temsil etmek istiyorlar. Halbuki Protestanlõğõn da bir çok mezhepleri vardõr. (53).

Misyoner Cemiyeti Reisi Potinkers ile Kaptan Mustafa Bey'in konuşmalarõ
Bu konuşma, Potinkers'in evinde.Kaptan Mustafa Bey onuruna verilen yemekte olmuştur. Mustafa Bey şöyle yazõyor: «... Söz konusu günün akşamõ, Misyon Cemiyeti Reisi Mr. Potinkers'in evine akşam yemeğine davetli olduğumuzdan, Mr. John ve Ernest ile oraya gittik Vovisteed ile Her bert'i bulduk, biraz görüştükten sonra mükellef bir sofraya oturduk. Yemek yerken, Mr. Potinkers şu sözleri söyledi: «Mustafa Efendi biraderimizin hanemizi ziyaretinden çok memnun oldum. Kendisi, genç bir asker olduğu halde bir Misyon Reisi'nin hanesine kabul edilişine hayret etmesin, misyonerler rütbe ve makam, gençlik-ihti-yarlõk, fakirlik-zenginlik, güzellik ve çirkinlik aşõğõ de ğildirler. Onlar insanõn şahsiyetine ve zihniyetine meftundurlar. Mustafa Efendi kendisini aynõ halkada bulunan adamlar arasõnda bulunduruyor, çünkü bütün yaratõklar, Hakk'õn aynasõdõr. Hangi milletten ve dinden olurlarsa olsunlar bütün insanlar kardeştirler. Yoktur bu vücudun i'tibârõ, Hakk âyinedir cihan ğubâri. Mustafa Efendi ile küçük bir farkõmõz vardõ ki o da etüdlerimizin ve görgümüzün (!) ziyadeliğidir. Gerçi meslekleri nedeniyle uhrevî işlerle pek de münâsebetleri yok ise de uhrevî addettiğimiz dinlerin ahlâk ve dünya hayatõ üzerinde ne derece müessir olduklarõnõ kabulde tereddüt etmezler. Biz İngilizler umumiyetle Türklere ve bilumum Müslümanlara o kadar fena nazarla bakmayõz (!). bazõ aşõrõ giden İngilizler bu güzel(!) nazarõ ortadan kaldõrmaya çalõşõyorlarsa da efkâr-õ umumiyyede yer tutan bu ananevi hissi tamamiyle ibtal edemiyorlar. Sizde de bazõ mutaassõblar vardõr; ben kendi kulağõmla işittim: «Şu, şeytanlar ve hile yuvasõ olan Biritanya adasõ, bütünüyle dipsiz denize batmayõnca dünya rahat edemi-yecektir» diyorlar. Ancak Türk õrkõnõn doğuş ve gelişimine dair tarihin bize verdiği noksan malumatla bile õrkõn, gayretlerini takdir ediyor isek de, bugünkü gerilemesine şâhid olduğumuzdan bunun sebeblerine dair bir kaç söz söylemekten kendimi alamõyorum. Her millet, yaşadõğõ muhit, iklim ve ecdâdõndan intikal eden bazõ seciyyeler, yani, huy, tabiat, meleke ve meşreb dolayõsiyle bir takõm adat ve ahâka mâliktir. Bu seciyyeler muhafaza edildikçe o millet ilerler, beka bulur. Eğer seciyyeler metîn ise ve hiç bir te'sir altõnda bozulmaz ise o milletin bekasõndan şüphe edilmemelidir. Çünkü o seciyyelerin her biri bir fazilettir. Fazilet ise sosyal bünyenin kuvvetlenmesine, varlõğõn devamõna sebeb olur. Bu sözüme Çinlilerin karõşõk idareler altõnda olan mevcudiyetlerini muhafaza etmeleri güzel bir misaldir. İranlõlar da hâlâ duruyorlar. Hangi bir millet ecnebi unsurlarla karşõ koymaksõzõn birleşir ve karõşõr ve tedkik etmeden onlarõn adat ve ananelerini alõrsa o õrk zevale yüztutar. Biz İngilizler cihan kõtalarõnõn her tarafõna yayõlmõş bir milletiz; çeşitli kavimlerle temastayõz. Fakat hiç bir vakit onlarla karõşmayõz ve hiç bir te'sirle seciyyemizi bozmayõz. Bundan beş bin, on bin sene evvel bir İngiliz ne idiyse bugün dahi o İngiliz'in torunlarõ kendisinin tõpkõsõdõr. Bugün bir İngiliz Britanya'da nasõl yaşõyor ise Orta Afrika'da Buse arazisinde o İngiliz yine öyle yaşar. Biritanya adasõndaki bir İngiliz ne gibi adetlere mâlik ise, ne türlü ananeye tabi ve ne gibi şeylere inanõyorsa Hindistanda, Yeni Zellanda 'da, Amerika'da ve sâirlerdeki İngilizler bütün dünyaya dağõlmõş olduklarõ halde milliyetlerini muhafaza etti-ler.bir Hõristiyan İngiliz katiyyen kendine mahsus ma-bedden gayrisine gitmez. Bir İngiliz kendi tüccarlarõndan gayri bir tüccardan hiç bir şey almaz. «İngilizler kendileri içindir, başkalarõ için olamazlar ve herkesi İngilizler için hazõrlamağa çalõşõrlar.» Halbuki bu hal Türklerde yoktur. Ziyâde taklidçisiniz. «Türkler herkes içindir, çünkü kendileri için

olamõyorlar» diyebiliriz. İşte bundan dolayõ kaybediyorsunuz, eski seciyyeleri-nizden acaba kaçõ kaldõ? Eski Türklükten bir eseriniz var mõdõr? Macar ovalarõ ile Bizans surlarõnõn, Balkan yaylarlarõnõn, Kafkas dağlarõnõn size takdim eylediği o sõrma saçlõ, âhû ve ela gözlü güzel kõzlarla şekliniz õslâh olundu amma, bu karõşõmdan tabii olarak bazõ adetler edindiniz, bunu inkâr etmeyiniz. Allah için söyleyiniz, validelerinizden hisseniz yok mudur? İranlõlarõn on beşinci asõrda yedikleri darbenin intikamõnõ almak üzere memleketinize soktuklarõ bazõ pek mübalağalõ i'tikâd-ât, nazar-õ dikkate alõnacak kadar kötü te'sirler yaptõ. Celâliler, Ahiler, dervişler Şi'iyyeti temsil

ediyorlar. Ve bu akide yayõlõyor. Avrupalõlarõn hulûl-i mas-lahânelerine ön ayak, Cemiyetimiz olduğunu söylerken doğrusu kõzarõyorum (54) Potinkers sözlerine devamla şöyle diyor: «Siyâset dolabõm istenildiği gibi çevirmek için iki yol vardõr.: Birincisi Misyonerlik, İkincisi Farmasonluktur.
Dervişliği de hesaba katmalõdõr. Siz Türkler Avrupa'yõ yeni görmeğe ve tanõmağa başladõnõz (55). Avrupa-nõn iki penceresi vardõr: Birincisi, pek büyüğü, sefahat, sefalet ve israf penceresidir; zinhar Avrupa'ya buradan bakmayõnõz, pişman, nadim ve mahvolursunuz. Diğer pencere ise ilim ticaret, ziraat ve sanayi penceresidir. Fakat bu pencere pek küçüktür, bulmak için iyice aramalõdõr. Onu bulmaya ve oradan Avrupa'ya bakmaya çalõşõnõz ve Avrupa zihniyetini biliniz. Ondan sonra

mes'ûd olursunuz. Avrupa'nõn huylarõnõ adetlerini bilâ tedkik kabul ederseniz yanarsõnõz,
çünkü sizi ahlâksõz eder (56). Ahlâkõ bozulmuş bir millet ile payidar olamaz. Avrupa adetlerinin iyi cihetlerini, size faydalõ kõsõmlarõnõ, âdât ve õrkõnõza halel getirmemek şartõyla kopya ediniz ki, Avrupalõlarla uyuşasõnõz. İdâre-i dâhiliye ve sûret-i hareketinize gelince: İftihar ettiğiniz tarihiniz sizin ne şekilde yolsuz hareketlere cüret ettiğiniz, karanlõk yollara saptõğõnõzõ gösteriyor. 1734 senesinden bu yana gerileme alametleri yüz göstermeye başladõ. Asõl Türkler pek nâmuskâr bir millettirler. Bahusus ziraat ve sanatla meşgul olanlarõ pek vakar sahibi ve haysiyyetlidirler. Örnek bir itaat ve sa-mimiyyet ve yararlõklar göstererek diğer unsurlardan ayrõlõrlar. Fakat sizler yani Kayi, Hayi ve Selçuk Türklerinin bakiyyesiyle Rumdan dönme yeniçerilerin birleşmesinden hasõl olan karõşõk Türkler, Türklükle hâs her türlü ahlâk faziletlerini ta'biaten terkle, -kimseye bühtan etmeyiniz- bana, siz, kendi kendinizi yok etmeye niy-yet etmişsiniz gibi geliyor. Dâima «itidâr gâlib olanõndõr» düstûruna tabisiniz. Hakkõ aramazsõnõz. Bahusus her-şeye esâs olan lisanõnõzõ bile bir türlü düzeltemediniz. Doğru bir imlânõz yoktur... Gerçi bizim lisanõmõzda da bazõ uygunsuzluklar vardõr. Fakat sizinkine nisbetle azdõr. Malumatlõlarõnõzõn yazdõklarõ eserler birer muamma, anlayamazlar. Osmanlõ Türkçesinin en belâgatlõsõ İstanbul'da yazmak okumak bildiği ve ana lisanõ Türkçe'yi pek güzel konuştuğu halde yine yazõlan eserleri doğru okuyamayanlar ve manasõnõ anlõyamayanlar pek çoktur. Köylüleriniz ise kara cahillerdir. Diğer õrklardan olan tabaanõza Türkçeyi bir türlü öğretemiyorsunuz, halbuki milletin ekserisini köylüler teşkil ediyorlar. İlkokullara katiyyen ehemmiyet vermiyorsunuz. İyi biliniz ki ilk feyiz, ilkokullardan alõnõr. Yüksek mektebler ikinci derecede kalõrlar. İşte bu sebepten dolayõ Türkiye'de ilerleme olmuyor. Türkiye tekâmüle doğru bir adõnõ atamõyor. Hatta doğu Türkleri: «Osmanlõ Türkleri Türkçe bilmezler» diyorlar. Osmanlõ Hükümetinin resmi dini İslâm ve resmi dili Türkçe olduğundan, bu iki mühim noktanõn nazardan hiç bir vakit uzak tutulmamasõ ve tedrici ve fakat mek-teblerle teşkilât-õ tabiiyye-i İslâmiyye gibi mevcud ve maa't-teessüf söylerim ki sizce hissedilmeyen vesaitle ba'd'el-islâh neşr ve tamimi icâb eder idi. Yapmadõnõz ve hâlâ da yapmõyorsunuz. Camilerle mescidler ve fari-ze-i Hacc vesilesiyle Mekke ve Medine'de toplanmak ne güzel bir vasõtadõr. Takdir etmiyorsunuz. Peygamberinizin gayet zeki birdiplotnat olduğu size tebliğ eylediği emirlerinden anlaşõlmaktadõr.Ma'a't-teessüf anlamõyorsunuz. Kisvenizi de bir türlü yoluna koyamadõnõz. Türkiye bir kaç büyük inkõlâb görmelidir. İn-kõlâblar evvelâ ilmî, sonra ahlâki ve dinî, en sonra da idâri olmalõdõr. Bu sõra bozulursa intizam ve terakki olamaz. Aşağõlõktan kurtulamazsmõz.Rahat olamazsõnõz. Rahmetli Sultan Mahmud (57) bunca arzularõna rağmen siperli bir başlõğõ kabul ettiremedi. Bu bir cahilane taassuptur. Bütün vücudunuzu Avrupalõ şeklinde örtüyorsunuz da başlõğõnõzõ benzetmekten çekmiyorsunuz. Siperli başlõklarõ Avrupalõlar Araplardan aldõlar ki, baş

ve göze pek faydalõ dõr. Avrupa elbisesi ise zararlõdõr. Sizin şalvarlarõnõz bizim pantolonlardan daha ziyâde sõhhata muvafõktõr (58). Sõhhata zararlõ olanlarõ kabulde tereddüt etmiyorsunuz sõhhata faydalõ olanlarõ reddediyorsunuz. Bu ne haldir? Mülkünüz bir harabedir; araziler bomboştur. Ziraat yok, ticaret yok, hiç bir şey yoktur. Şark vilâyetlerinizde ahali köstebek gibi yer altõnda yaşõyorlar. Onlarõ bile yeryüzüne çõkartõp insan gibi yaşatamadõnõz. Gidip de oralarda insanlarõn hayvanlarla yer altõda ve bir ahõrda beraberce nasõl yattõklarõnõ görmelidir. Her şeyden mahrum bu biçare adamlara merhamet etmediniz. Hukuk-õ esasiyye bir kaide söylüyor ki o da «Millette kabiliyet olmazsa Hükümet o milletin önüne düşer ve ona ne yapacağõnõ ta'lîm eyler» der. Bunu ne vakit yaptõnõz? Selçuk Türkleri sizden pek çok medenî idiler. Onlarõn bõraktõklarõ medeniyet eserlerini dibinden yõktõnõz. Amasya, Sivas ve Konya'da görülen Selçuk medeniyeti harabeleri insanlarõ dilhûn ediyor.

Siz Sabutay,Cengiz, Hülâgu ve Timurleng'i taklid ediyorsunuz. Bu haliniz ne zamana kadar devam edecektir? Halbuki halis Türk milleti buna manidir. Misyoner Polinkers sözlerine şöyle devam ediyor: «Görüyoruz ki ne dininizden ve ne de milletinizden istifade edebiliyorsunuz; binaenaleyh, Mustafa Efendi biz, sizi Protestanlõk ile ikâz etmek ve bu yolsuzluklardan kurtarmak istiyoruz. Sizi iktisadla iştigâle sevk etmek arzu ediyoruz. Kadõnlarõnõzõ da faaliyete sokmak hevesindeyiz; bununla beraber kadõnlardan hayanõn kalkmasõ ahir zamana alâmettir, onun kalkmamasõna ehemmiyet vermeliyiz. İşte küçük tabakadan başlamek lâzõm geldi, bizde onu yapmağa savaşõyoruz. Yarõn Ağustosun birinci günüdür, bütün Protestan kiliselerinde, dünya yüzünde ne kadar müslüman var ise cümlesinin Protestan olmalarõ için dua okunacak ve ayin yapõlacaktõr. Yarõn sizde geliniz, duamõza iştirak ediniz, her sene Ağustosun birici günü mutlaka bu ayin yapõlõr. Fakat «Allah'õn ayetlerini inkâr ile kâfir olanlar, haksõz yere peygamberleri öldürenler ve insanlarõn içinden adaleti emredenlerin canõna kõyanlar (yok mu?» onlarõ (Habibim) pek acõklõ bir azab ile muştula!» (59). ayetiyle elim bir azaba duçar olacaklarõna imân eylediğiniz Yahudilere her manasõyla düşmanõz. Yahudiler ahlâk cihetiyle sevilir mahlâklar değildirler, yõlana benzerler. Kurtarõcõmõz Hz. İsa'ya yaptõklarõ zulüm ve hakaret, velev ki akidemizce bizim günahlarõmõzõ afv ettirmek için taraf-õ bârî'den mukadder olsa bile tahammül kõrõcõdõr. Gerçi Hz. İsa hakkõnda bu şekilde muamele yapõlmamõş olsaydõ, kendisi de, Ben-î İsrail'in enbiyâlarõndan sayõlacak ve Hõristiyanlõk meydana çõkmayacaktõ. Fakat yine Yahudiler bu hareketleriyle dünya insanlarõnõn ahõm aldõlar ve onlann hayatõnõ altüst ettiler. Hiç bir felâket ve musibet yoktur ki içinde Yahudi parmağõ bulunmasõn. Harbler ancak Yahudi bankerlerin yüzünden zuhur eder ve Yahudiler hiç bir harbden müteessir olmazlar. Yahudiler dünyayõ birbirine karõştõrarak ve kapõştõrarak uzaktan seyretmeyi ve o sõrada külah kapmayõ pek ziyâde arzu ederler. Paraperest ve şahsi menfaati umumi menfaata tercih eden bu kavim nerede faaliyet ve iktidar eylerse orada büyük bir sefalet ve musibetin yüz göstereceğine hükmetmelidir. Kendi istifadelerini diğer hemcinslerinin felaketinde arayan bu hilekâr kavimle bunca peygamber denilen ezkiyâ ve hukemâ uğraşmõşlar da bir şey yapamamõşlardõr. Faizin, ihtikârõn mucidi onlardõr. Kuvvete karşõ mazlum, fõrsat bulunca zalim ve elde ettikleri servetle cihanda gizli fõrõldak çeviren bu dağõnõk on milyonluk elâstiki kavmi Allah tarafõndan yeryüzünden kaldõrmadõkça rahat ve sükûn görmek imkânõ olamaz (60). Misyoner Potinkers, Yahudiler aleyhinde konuşmasõnõ şöyle sürdürüyor. «Tuhafõ şu ki, bu hasis kavim dört yüz milyonluk İslâmiyyetin ve beş yüz milyonluk Hõristiyanlõğõn kuvvet ve şevketini kaale almayarak, onlara inâden Filistin toprağõna yerleşmeyi ve orada bir İsrail Devletinin teşkilini gerçekleşecek bir ideal alarak kabul etmişlerdir. Bütün dünya parasõnõn üçte birine sahib olduklarõ zaman bu emellerine muvaffak olacaklarõnõ beyân ve tebşîr eden birhâinin sözüne inanarak para biriktirmeye çalõşõ yorlar. Fakat faydasõz bir intizâra kapõlõyorlar. Hõristiyanlarõn kâbesi olan Kudüs-ü şerif, İslâmlarca da mukaddestir, başka ele geçmesine şüphesiz ki rõza göstermezler (61), Hõristiyanlar arasõnda mezhep ihtilâflarõ dolayõsiyle Kudüs'ün dâima İslâm elinde kalmasõna taraftarõz. İşte Mustafa Efendi, görüyorsunuz ki Yahudilerle ananevi bir düşmanlõğõmõz vardõr; fakat İslâmlarla dini hiç bir «mâ sebeke»miz yoktur (62). Kur'an bile Yahudiler aleyhinde bir çok âyât-õ kerimeyi ve küffar hakkõnda da şiddetli emirleri muhtevi iken Hõristiyanlar için ic-tihâd

farkõndan başka en küçük bir isnâdda bulunmuyor (63). Binâenaleyh, İslâmiyet ve İslâmlar bizim nezdimiz-de muhteremdirler.Hatta Hz. Muhammed (s.a.v.), Rahib Bahira indinde çok makbul ve muhterem idi. Yalnõz siyâsi vak'alar, aramõzda düşmanlõğa sebeb olabilir. Fakat bu hâl Hõristiyanlar arasõnda dahi zuhur edebiliyor» dedi.

Misyonerlerin Çalõşma Metodu
Protestan misyonerler, başkasõnõ Hõristiyanlaştõr-mak için, fakat aslõnda sömürmek ve onlarõ kendilerine bağõmlõ kõlmak gayesiyle çeşitli telkinlerde bulunurlar, dinler Tarihi, felsefe okumalarõnõ tavsiye ederler. Bir misâl olmak üzere Misyoner Mr. John'un Kaptan Mustafa Bey'e söylediklerine kulak verelim: «Mustafa Efendi, siz daha gençsiniz. Tetebbunuz azdõr; dinler tarihi okumamõşsõnõz; bir feylosof gibi düşünemiyorsunuz. Bakõnõz âlem-i İslâm'õn mâyeul-iftiharõ olan büyük âlim, büyük fazõl, şöhretli feylesof Ebu Bekr Muhyiddin b. 'Arabi ne buyuruyor: «Ya Rabb, insanlar taş toprağa bile taabbud etseler yine ibadet Sen'den gayrisine ait değildir, sõrf Sana mahsustur.» Böylece feyleso-fane düşünülünce dinler arasõnda itikadça bir fark yoktur. Yalnõz mahiri teşrifatta az çok fark vardõr ve onun da ehemmiyeti yoktur. Kolaylaştõrõn, zorlaştõrmayõn» emrine tevfikan dinlerin, en kolay uygulanõr olanõnõ size kabul ettirerek iktisad edilecek zamanda sizi sa'iyy ve gayrete sevk ile müstefid etmek istiyoruz. Çalõşmak bizden, kabul ve redd sizden dir. Misyon heyeti gece gündüz bu gibi işlerle meşguldür ve İngiltere Hükûmeti'nin şubeler idaresiyle sõkõ bir münasebette bulunmaktadõr» (64). Şimdi de bu misyoner casuslarõn,kendi gayeleri için göstermiş olduklarõ gayretleri madde madde görelim.

İslâm'õ Yok Etmek
Bu misyoner- casus faaliyetlerinin ana gayesi İslâm'õ yok etmektir. Hatta bu konuda İngiliz Misyoner teşkilâtõ tarafõndan kitaplar dahi yazdõrõlmõştõr. Bununla ilgili, en câlib-i dikkat olan, İngiliz Sömürge bakanlõğõ ta rafõndan hazõrlananõdõr. Misyoner-casus Hampher'in «İslâm'õ nasõl yok edelim?» adlõ kitabõ oldukça ilginçtir (65) Gaye bu şekilde tesbit edildikten sonra, bu gayenin tahakkuku safhalarõ başlar. Yukarõda da bir nebze temas ettiğimiz gibi bu safhalarõn birincisi misyonerlerin küçük yaşlardõ, İslâm ülkelerine gönderilerek İslâm'õn esaslarõnõn ve müslüman dillerinin öğretilmesidir. Bu iki esas öğrenildikten sonra faaliyete geçilir.

Müslümanlarõn zayõf taraflarõ tesbit ediliyor.
Gerek İngiltere'deki misyoner teşkilâtlarõnda çal-şan elemanlar ve gerekse İslâm dünyasõnda yetişip hizmet (!) verme seviyesine gelen misyoner-casus adaylarõ, her sene Londra'da toplanarak görev taksimatõnda bulunurlar. Bu görevlerin başõnda, müslümanlarõn zayõf noktalarõnõ tesbit etme hareketi gelir. Bunun her sene tekrar edilmesinin sebebi de, Müslüman ülkelerinde meydana gelen iktidar değişiklikleri ve düşünce farklõlõklarõdõr. İngiliz Sömürge bakanlõğõ, uzun ve yorucu çalõşmalar neticesinde, genel olarak, Müslümanlarõn hangi taraflarõnõn zayõf olduğunu tesbit etmiş, ve İslâm ülkelerinde faaliyet gösterecek misyonercasuslarõn bu esaslarõ öğrenmeleri için, yapõlan tesbitler, bir kitap haline getirilmiştir (66). Yeniden tesbit edilen zaaflar da, kitabõn müteakip baskõlarõna ilâve edilir. İngiliz Sömürge bakanlõğõnõn tesbit edip kitap haline getirdiği bu zayõf noktalar şunlardõr:

1. İhtilaflar
a. Sünnî-Şiî ihtilâfõ. b. Amir-memur ihtilaflarõ

c. Osmanlõ-İran ihtilafõ d. Aşiret ihtilaflarõ. e. Ulema-devlet memurlarõ anlaşmazlõğõ. 2. Bütün îslam ülkelerindeki genel cehalet ve İslâm hakkõndaki bilgisizlik. 3. Donmuş fikirler ve taassub, yeniliklerden ve dünyadan habersizlik; istek ve gayret azlõğõ. 4. Maddî hayata önem vermeyip, cennete ümid bağlama ve tevekkül. 5. Hükümetlerin halka uyguladõklarõ istibdâd ve diktatorya. 6. Emniyetsizlik, yol şebekelerinin azlõğõ. 7. Her sene yüzlerce kişiyi ölüme götüren veba, kolera gibi hastalõklara karşõ hijyen ve ilâç yokluğu. 8. Şehirlerin viraneliği ve su şebekelerinin yokluğu9. Devlet dairelerindeki hercümerc; milletin, Kur'an ve Şeriattan çõkarõldõğõna inandõğõ kanun ve nizamlarõn olmayõşõ; Şer'î anayasanõn terk edilmiş oluşu. 10. Salim olmayan bir iktisad, geri kalmõşlõk, umumi fakirlik ve bütün İslâm ülkelerindeki işsizlik. 11. Düzenli ordularõn olmayõşõ. Silâhsõzlõk; levazõm ve savunma techiatõnõn azlõğõ, modasõ geçmiş silâhlarõn mevcudiyeti. 12. Kadõn haklarõnõn çiğnenmesi. 13. Şehir ve sokaklarõn çevre sağlõğõndan yoksun olmasõ. Misyoner kitabõ, müslümanlarõn zayõf noktalarõnõ böylece sõraladõktan sonra, şöyle demektedir: «Aslõnda İslâm Dini, bütün bu yokluklara karşõdõr; bu yokluklarõn olmasõnõ istemez. Fakat elimizden geldiğince, Müslümanlarõn, dinlerinin gerçek yönlerini öğrenmelerine mani olmalõyõz. Onlarõn böyle zayõf kalmala-rõ için, İslâm'õn gerçeklerini bilmemeleri, bu konularda cahil kalmalarõ gerekir». (67).

İslâm'õn esaslarõ tesbit ediliyor
Misyoner cemiyeti müslümanlarõ hangi noktalarda cahil bõrakmak ve uyandõrmamak gerektiğim bilmek için de önce İslâm'õn esaslarõnõ tesbit ediyor.İngiliz sömürge bakanlõğõnõn bu konudaki kitabõnda, İslâm esaslarõ şöyle sõralanmaktadõr: 1. İslâm, müslümanlarõn birlik ve beraberliğini emreder, tefrikadan kaçmalarõnõ hüküm olarak esasa bağlar. (68) 2. İslâm'da öğrenmenin önemi (69). 3. Aksiyon ve yeni buluşlara teşvik. 4. Maddi hayatõ da daha iyi yaşama esasõ (70). 5. Müslümanlar arasõnda istişare ve görüş teatisini teşvik (71). 6. İlerlemeye teşvik. 7. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadisleri õşõğõnda sağlõğa ve temizliğe verilen değer. Müslümanlara göre ilimler dört tanedir. a. Dinin muhafazasõ için fõkõh, b. Vücutlarõn korunmasõ için tõp, c. Dilin korunmasõ için gramer (nahiv), d. Zamanõn bilinmesi için de astronomi (Hadis). 8. Yükselmeyi teşvik. 9. İşlerde tertip ve düzen. 10. Düzenli bir ekonomi kurmaya teşvik. 11. En gelişmiş silahlarla mücehhez bir ordu kurma esasõ. 12. Temizliği emir (72). 13. Kadõn haklarõna riayeti emir.

Müslümanlarõn -Kõrõlmasõ Gereken Kuvvetli Yönleri Tesbit Ediliyor
İslâm'õ genel esaslarõyla tesbit ettikten sonra, onu yõkmak için, en kuvvetli yönleri tesbit ediliyor;

ve misyoner casuslarõn, bu kuvvetleri yõkmalarõ için ne yapmalarõ gerektiği öğretiliyor. Yõkmayõ tasarladõklarõ Müslümanlarõn kuvvetli yönleri şunlardõr: 1. Her türlü õrk, dil, kültür ve milliyetçilik taassubunun İslâm'la kaldõrõlarak, bunun yerine İslâm'õn konmuş olmasõ. 2. İmân akidelerini öğrenme nokta nazarõndan, din alimlerine olan bağlõlõk ve saygõ. 3. Bütün Müslümanlarõn, mevcut halifeyi, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in meşru halifesi ve ûlü'1-emr sayarak, ona saygõ beslemeleri. 4. Kâfirlere karşõ cihâdõn vacip oluşu. 5. Şi'î mezhebinde olan müslümanlarõn, gayr-õ müslimleri necis şamalarõ. 6. İslâm'õn diğer bütün dinlerden üstün olduğu inancõ 7. Şiilerin, müslüman memleketlerinde, Yahudi ve Hõristiyan mabedlerinin yapõmõna müsaade etmemelin. 8. Müslümanlann ekseriyetinin inancõna göre, Hõristiyan ve Yahudilerin, Arap yarõmadasõndan çõkarõlmalarõnõn vacib olmasõ (73). 9. Müslümanlarõn, büyük bir şevk ve iştiyakla namaz, oruç ve hacc farizalarõna olan bağlõlõklarõ. 10. îmân ve ihlâs yönünden, îslâm akaidine olan ; kesin bağlõlõk. 11. Genç ihtiyar; herkesin, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Sünnetini öğrenmekteki gayreti; aile bağlarõnõn kuvvetli olmasõ. 12. Kadõnlarõn, fesâd ve gayr-õ meşru ilişkilerden uzaklaştõran peçeye kesin olarak riayet edilmesi. 13. Cemaat namazõnõn tercihe şayan olmasõ ve müslümanlarõn, bu münâsebetle günde birkaç defa bir araya gelmeleri. 14. Hz. Peygamber (s.a.v.), ehl-i beyt, ulemâ ve su-lehâ türbelerine saygõ gösterilerek, buralarõn toplantõ yeri haline getirilmesi. 15. Seyyidlere (Hz. Peygamber (s.a.v.)'in evlâd ve torunlarõ) duyulan saygõ. 16. Şi'îlerce, Hz. Hüseyin'in şehâdetinin yâd et-mek için muharrem ve safer aylarõnda yapõlan ihtifaller ve konuşmalar. 17. İyiliği (ma'rûfu) emr, kötülükten (münker-den) sakõndõrmanõn, İslâm'da mühim bir yer işgal etmesi. 18. Evliliğin teşviki, çok çocuk sahibi olmanõn tavsiye edilmesi ve birden fazla kadõnla evlenmenin caiz olmasõ. 19. Kâfirlerin irşâd ve hidayetleri için büyük gayret sarfedilmesi; bunun Müslümanlar için dünyanõn en büyük serveti telakki olunmasõ. 20. Güzel sünnet (adet) koymaya verilen değer (74), 21. Kur'an ve Sünnete kesin bağlõlõk ve her ikisini de hayatlarõna tatbik etme gayreti; bu gayretin onlarõ cennete götüreceği inancõ (75).

Müslümanlarõn Zayõf ve Kuvvetli Yönlerine Karşõ Nasõl Mücadele Edilecek? Müslümanlarõn zayõf ve kuvvetli taraflarõ misyoner-casuslar vasõtasiyle tesbit edildikten sonra; bu kuvvetli yönlerini nasõl zayõflatacaktan, zayõf taraflarõndan istifade ederek de, onlarõ nasõl yõkacaklarõ hakkõnda da şu kararlarõ almõşlardõr: 1. Sünnî ve Şi'î müslümanlar arasõnda su,i zan ve şüpheler icad ederek mezheb ihtilâflarõnõ körüklemek Her; iki tarafõ, uydurma ihanet ve töhmetlerle birbiri aleyhine kõşkõrtmak. Çok zaruri olan bu nifakõ çõkarmak için, ne kadar çok olursa olsun, hiç bir masraf ve fedâkârlõktan çekinilmeyecek. 2. Mümkün mertebe, Müslümanlarõ cehalet ve uykuda tutmak. Her türlü İslâmî eğitim merkezlerinin kurulmasõna mani olmak. Her ne suretle olursa olsun, basõn ve yayõnõ önlemek. Lüzum görüldüğünde, umumi kütüphaneleri ateşe vererek, Müslümanlarõ bilgi hazinelerinden uzaklaştõrmak Köylerdeki dinî medreselere talebenin gidişini ve oralarda eğitim görmesini engellemek.Büyük İslâm alimleri aleyhinde sun'î ithamlar uydurmak. 3. Tenbelliği teşvik ederek, Müslümanlarõ dünya işlerinden uzaklaştõrmak. Onlara cennetin

güzelliklerini anlatarak dünyayõ unutturmak ve dünyaya ait bütün işlerinden vazgeçerek, oturup ölüm meleğini beklemelerini sağlamak. 4. Her tarafta derviş tekkeleri yapõmõnõ hõzlandõrmak. Halk tabakalarõna, Gazali'nin İhyâu'lulûm'u, Mevlânâ'nõn Mesnevisi ve Muhyiddin ibnu'l' Arabi'nin eserleri gibi kitaplarõ okutarak, onlarõn, dünyadan ele-tek çekmelerini sağlamak (76). 5. Zalim, diktatör şah ve devlet reislerini mümkün mertebe makamlarõnda tutmak; «Sultan, Allah'õn yeryüzündeki gölgesidir» gibi kaideleri halka duyurarak, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin; aynõ şekilde Emevi ve Abbasi halifelerinin zorla ve silahla hilâfete sahip olduklarõ fikrini işlemek. Netice olarak, kõlõç onlarõn tek dayanağõ idi denecek. Hz. Ömer'in, Hz. Ali taraftarlarõnõn evini ateşe verip, Hz. Ali ve hanõmõ Hz. Fa-tõma'ya zulmettiği haberi uydurularak yayõlacak. Hz. Ebu Bekir'den sonra, Hz. Ömeri'in zorla hilâfete geçtiği, ondan sonra da Hz. Ali'nin hakkõ yenerek, uydurma bir şurayla, Hz. Osman'õn hilafete oturduğu söylenecek. Osmanlõ halifesine varõncaya kadar, bütün halifelerin diktatör olduklarõ fikri her tarafa işlenecek, İslâm Devletinin, ancak diktatörlükle iktidarda kalabileceği düşüncesi herkese duyurulacak. 6. Her tarafõn emniyetsiz bir hale gelmesi sağlanacak. Bunun için şehir ve köy merkezlerinde karõşõklõklar (anarşi) çõkarõlacak; bu karõşõklõklarõ çõkaranlar, kötülük yapanlar, fitneciler, eşkiyalar ve yol kesenler, her veşileyle mükâfatlandõrõlacak ve bunlarõn silâh ve paralarõ İngiltere tarafõndan temin edilecektir. 7. Mümkün mertebe Müslümanlarõn, çevre sağlõğõ tedbirlerinden ve hastahanelerden soğutmak ve bunlarõn batõl olduğuna inandõrmak, hastalandõklarõnda, ka-tiyyen doktora gitmemeleri, ilaç almamalarõ ve evlerinde oturup, Allah'tan şifa beklemeleri telkin edilecek. Bu tel-kinât yapõlõrken de,«Bana yediren, bana içiren O'dur. hastalandõğõm zaman bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra beni diriltecek olan O'dur» (77) ayetleri okunarak, kaderleriyle başbaşa kalmalarõ sağlanacak. 8. İslâm dünyasõnõ her zaman fakirlik, kõtlõk ve harabeler içinde tutmak ve õslahõna mani olmak. 9. İslâm ülkelerinde devamlõ olarak karõşõklõk (anarşi) çõkartõlarak, İslâm'õn, bir ibadet dini olduğu, dünyayla hiç bir alâkasõ olmadõğõ kanaati işlenecek. Her Müslümanõn kafasõna, Hz. Peygamber ve halifelerinin siyaset ve ekonomiyle alakalõ olmadõklarõ, siyasete karõşmadõklarõ düşüncesi yerleştirilecek. 10. Yukarõdaki maddelerin yerine getirilmesinden maksad, ekonomik çöküntü, işsizliğin artõrõlmasõ ve fakirliğin genelleştirilmesidir. Fakirlikle yukarõdaki gayeler tahakkuk eder. Bu fakirliği temin içinde, çiftçilerin harmanlarõ ateşlenecek, ticaret kervanlarõ talan edilecek, ticarî ve sina'i merkezlerde büyük yangõnlar çõkarõlacak, barajlar sökülecek, bina inşaatlarõ yõkõlacak, içme sularõna zehir katõlacak ve böylece her tarafta Müslümanlarõn felâketi, fakirliği, geri kalmõşlõğõ görülecektir. 11. İslâm devletindeki hükümet yetkililerini şarap, kumar ve diğer fesâd işlerine alõştõrarak, bunlarõ, devlet hazinesinde, savunmalarõ için bir kuruş kalmayõncaya kadar, bütün paralan çekip savurmalarõnõ sağlamak. 12. Kadõnlarõn esir olduğu fikrini yaymak ve onla rõn hakir görülmelerini sağlamak. Bu yapõlõrken de «Erkekler kadõnlar üzerine hâkimdirler. O sebeple ki Allah onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadõnlardan) üstün kõlmõştõr. Bir de (erkelere onlarõ) mallarõndan infak etmektedirler. İyi kadõnlar itaatli olanlarõdõr. Allah kendi haklarõnõ nasõl koruduysa, onlar da öylece göze görünmeyeni koruyanlardõr. Şerlerinden, serkeşlikleriden yõl-dõğõnõz kadõnlara gelince Onlara (evvelâ) öğüt verin, (vazgeçmezlerse) kendilerini yataklarõnda yalnõz bõrakõn, (yine kâr etmezse) doğun. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayõn. Çünkü Allah çok Yücedir. Çok büyüktür» (78) ayeti okunacaktõr. 13. Köylerdeki yokluğu bahane ederek, köylüleri, şehirleri yağmaya teşvik etmek (79).

Osmanlõ Devletinin Yõkõlmasõna Karar Veriliyor.
Bütün geriliklere rağmen, İngiltere'nin bu casus-misyoner faaliyetini başlattõğõ 18. yüzyõlda, en büyük İslâm Devleti Osmanlõ Devleti idi. Osmanlõ Devleti aynõ zamanda ehl-i Sünnet'i temsil ediyordu. Şi'a mezhebini de İran Devleti temsil ediyordu.

Osmanlõ Devleti, İran'a nazaran daha büyük olduğundan, İngiltere ilk hedef olarak onu seçiyor. İngiliz sömürge bakanlõğõnda alõnan karara göre, Osmanlõ Devleti, tedrici olarak, yüzyõl içinde yõkõlacaktõr. Ona göre, Osmanlõ Devletini yõkmak, İslâm'õ ortadan kaldõrmak olacaktõ. İşte, büyük paralar sarfedilerek yetiştirilip, casus olarak Osmanlõ Devletinin her köşesine gönderilen misyonerlerin ana gayesi budur: Osmanlõ Devletini yõkmak!
Misyoner-casuslar, mümkün mertebe Devlet reislerine güzel anlar yaşatma yollarõnõ arayacak, bunun temini için ellerinden gelen her fedakârlõğõ göstereceklerdir (80). Bu konuda, misyoner-casus Hempher şunlar yazmaktadõr: «Milâdi 1710 senesinde, İngiliz sömürge bakanlõğõ, beni, Mõsõr , Irak, Hicaz ve Hilâfet merkezi olan İstanbul'da casusluk yapmakla görevlendirdi. Bana verilen görev; Müslümanlarõn kuvvetini kõrmak ve İslâm ülkelerini sömürgeleştirmek için gereken bilgileri toplamaktõ. İslâm ülkelerinde hâl-õ hazõrda bu görevi yapmakta olan, benden başka, bütün bakanlarõn, âmirlerin, yüksek memurlarõn, ulemânõn ve kabile reislerinin isimlerini hâvî, mükemmel bir fihrist de elime verildi» (81). Bu misyoner-casuslar, her vesileden istifade ederek, Osmanlõ Devletine karşõ muhalifler yetiştirecek ve bilhassa ihtilâflardan yararlanacaklardõr. Hempher'in hatõralarõnda şunlarõ okuyoruz: «Londra Misyoner teşkilâtõ başkanõ şöyle konuştu: «Biz İngilizlerin müreffen ve saadet içinde yaşamamõz için, Müslümanlar arasõna nifak tohumlarõ ekmemiz lâzõmdõr. Onlarõn içinde ihtilâf kõvõlcõmlarõnõ tutuşturmalõyõz. Biz, Osmanlõ Devletinin her tarafõna fitne sokarak, onu yõkacağõz. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasõl müreffeh olur? İşte Hempher, bunun içindir ki, İslâm dünyasõnõ nifak ve fesâd ateşine vermeden, onlarõ tefrikaya sokmadan geri gelme! «Osmanlõ Devleti ve İran, zayõf dönemlerini yaşõyorlar. Onun için, mümkün mertebe halkõ, idarecilere karşõ kõşkõrt! Şunu unutma ki tarih, bütün inkõlablarõn, idarece-lerden memnuniyetsizlik ve halkõn ayaklanmasõndan kaynaklandõğõnõ göstermiştir. Her yerde nifak ve tefrikadan bahset! Onlarõ birbirine düşür!» (82). Bu ihtilâflarõn başõnda, Sünnî-Şi'î ihtilafõndan yararlanõlarak, iki büyük İslâm Devleti olan Osmanlõ Devleti ile İran vuruşturulmak isteniyor. Misyoner-casus teşkilâtõ başkanõ bu konuda Hempher'e şöyle diyor: «Eğer sen, İslâm ülkelerinde, Sünnî-Şi'î kavgasõnõ başlatabilirsen, büyük Britanya'ya en büyük hizmeti yapmõş olacaksõn!»(83). Sünnî-Şi'î ihtilâfõna ne kadar önem verdiklerine dair, Hempher'in şu sözleri de ne kadar manidardõr. Hem-pher şöyle diyor: «Bir gün bir papazlar toplantõsõnda, «Bu Müslümanlarda zerre kadar akõl olsa, asõrlardõr geçmiş olan bu Sünnî-Şi'î ihtilâfõnõ kaldõrõr, onlarõ mazide bõrakõr ve it-tihad kurarak birleşirler» dedim, başkan hemen sözümü keserek! «Senin vazifen, bu ihtilâf ateşini körüklemektir; Müslümanlarõn nasõl birleşeceğini göstermek değil!» dedi» (84). Osmanlõ Devletini yõkmak için, teşvik edilecek ihtilâflar da şöyle sõralanmaktadõr: 1. Kabile ihtilâflarõ. 2. Arazi ihtilâflarõ. 3. Dini ihtilâflar. 4. Milliyetçilik (85).

Hõristiyanlõk ve İngiliz Çõkarlarõ İçin Her Şey Feda Ediliyor
Yukarõda da söylediğimiz gibi, bu misyoner-casus lar faaliyetinin temel hedefi, Hõristiyanlõk ve İngiliz menfaatlerini dünyaya hakim kõlmaktõr. Onlara göre, bu neticeye de bir tek surette ulaşõlõr: İslâm'õ yõkmak. İngiliz, Sömürge bakanlõğõnda, Bakan'õn ve Londra'nõn meşhur papazlarõnõn katõldõğõ bir toplantõda, konuşmacõlardan biri kararõ şöyle açõklar: «Vazifenizde sebat ve sabredin! Üç yüz seneden beri Hõristiyanlõk derbeder bir durumda bulunuyor. Hz. İsa'nõn yaşadõğõ topraklardan kâfirleri (86) dõşarõ çõkarõn! Gayemize ulaşmak için, İslâm merkezlerinde, her türlü vasõta ve imkânlarõ kullanarak faaliyet göstermeliyiz. Hakimiyet ve zaferimiz için, hiçbir fedakârlõktan çekinmeyiniz. Bundan dolayõ mücehhez olmamõz gerekmektedir. Belki asõrlar sonra neticeye varõrõz; bunun zararõ yok. Babalar, evlâ-dlar için çalõşõrlar» (87).

Sömürü Konferanslarõ Tertipleniyor Aslõnda, misyonerlik faaliyetleri, dünya Hõristiyan mahfilleri tarafõndan müştereken yürütülüyor. Hepsinin gayesi aynõ noktada temerküz ediyor: Son İslâm Devleti olan Osmanlõ Devletini yõkmak, İstanbul'u ele geçirmek (88). Bu gayeler için tertip edilen konferanslardan biri hakkõnda Hempher şöyle yazõyor: «Bir başka gün, Sömürge Bakanlõğõnda, Britanya, Fransa ve Rusya'nõn iştirak ettiği üst düzeyde bir konferans yapõldõ. Konferansa işitirak edenler, din, adamlarõ ve diğer meşhur kimselerdi. Güzel bir tesadüf olarak ben de oradaydõm. Bakan'la olan sõkõ temasõm yüzünden oraya kabul edilmiştim. Konu şu idi: İslâm ülkelerini sö mürme ve bu yoldaki güçlükler.» (89). Konferanstan sonra şu müşterek karar alõndõ: «Her ne suretle olursa olsun, Müslüman kuvvetlerini kõrmak. Bunun da en güzel yolu; aralarõnda nifak ve tefrika çõkarmaktõr. İmanlarõnõ zayõflatmak için her çareye başvuralacaktõr. İmânlarõ ellerinden alõnarak, tõpkõ Endülüs (İspanya) gibi, İslâm dünyasõ Hõris-tiyanlaştõrõlacaktõr» (90). İslâm dünyasõna karşõ olan bu düşmanlõğõn altõnda, Hõristiyanlarõn intikam hõrslarõ yatmaktadõr. Hemp-her, kitabõnda bunu açõkça dile getiriyor: «Şimdi, İslâm ülkeleri gerilemiş durumdadõrlar. Müslümanlardan intikam almanõn tam sõrasõdõr» (91). İngiliz sömürge siyaseti iki noktada toplanmaktadõr: 1. Halen İngiliz sömürgesi olan veya İngiliz siyasetinin tesirli olduğu ülkelerde, İngiliz Devlet nüfuzunu ve kültürünü sağlamlaştõrmak. 2. Henüz İngiliz sömürgesi olmayan yerlerde, yapõlacak çalõşmalarõ tanzim edip programlamak(92).

Sömürü Aleti, Ahlaksõzlõk Emperyalist Batõ Dünyasõnõn, İslâm alemini sömürge haline getirmek için kullandõğõ en güçlü silâhlardan birisi de ahlaksõzlõktõr. Bir belâ olan ahlâksõzlõğõ yaymak için de her türlü vasõtaya başvurulmaktadõr. Bunun için özel surette yetiştirilmiş kadõnlar, müslü-manlara fuhuşu aşõlamaktadõrlar (93). İngiliz sömürge bakanlõğõ, kendi misyoner casuslarõna; gayeleri için, gerekirse homoseksüel olmalarõnõ emrediyor (94). Kukla Devletler İngiltere emperyalizmine en çok yardõmcõ olan unsurlardan birisi de, kukla devletlerdir. Bu devletler içinde menfaat karşõlõğõ elde edilen bir kaç Devlet adamõ vasõtasõ ile o memleketlere İngiliz kültürü yerleştirilir. Bir Devlet de, kültür emperyalizmine uğradõ mõ, artõk o devlet, öz benliğini yitirmiştir. Bir devlette hangi kültür egemen ise, o devlet o kültüründür demektir. İngiltere bunu kendine şiar edinmiş, o şekilde hareket etmiştir. Hemp-her, bu konuda da şunlarõ yazmaktadõr: «Bazõ memleketlerde, idare, görünüşte o memleketin şahõslarõ elindedir. Fakat, müstemleke siyaseti, oralarda egemen olup, kedi siyasetini gütmektedir. Bu gibi ülkelerin, tamamen İngiltere'ye bağlanmasõna da az kaldõ» (95). Bu gibi Müslüman ülkelerinde, misyonerler Müslümanlarõn zaaflarõnõ her zaman kollayarak, onlarõ sürekli ihtilâflar içinde bõrakõrlar, bu ihtilaf ve tefrikalar doruğa geldiğinde, artõk o ülke teslim alõnmõş demektir(96). Misyonerleri Durduran Silah
Şüphesiz bu misyoner-casuslar, çok güçlüklerle de karşõlaşmaktadõrlar. Onlarõn tesbit ettikleri ve adeta kendilerine çevrilmiş bir silâh olarak gördükleri güçlükleri Hempher şöyle sõralamaktadõr: 1. İslâm ülkelerindeki halkõn -üst tabaka değil-müslüman ve uyanõk oluşu. Bu konuda denilebilir ki alelade bir Müslüman bir Hõristiyan papazõyla iktisadî meselelerde çok kolay yarõşabilir. İşte bunlar asla dini elden bõrakmazlar. Bunlar bize karşõ birer silahtõr (97). 2. İslâm dini tarihte gördüğümüz gibi, ağõrbaşlõlõk ve hürriyet dinidir. Bu yüzden, gerçek Müslümanlar, katiyyen esaret ve köleliği kabul etmiyorlar. İşte bu gibilere, İslâm'õn çağ dõşõ olduğunu, İslâm azamet ve yaşantõsõnõn gerilerde kaldõğõnõ, bunlara bir daha dönülmemesi gerektiğini; bugünün şartlarõnõn değiştiğim, eskiyi unutmalarõm, yeni şartlara göre kendilerini uydurmalarõnõ kabul ettiremiyorum.» (98).

İngiltere Hesabõna Çalõştõrõlacak Müslümanlarõ Elde Etme Yollarõ İngiltere, bu faaliyetleri içinde,, sadece misyonerlerden değil,aynõ zamanda, maddî menfaat veya makam va'adiyle elde ettiği kimselerden de yararlanõyor.Bu gibi Müslümanlarõ kandõrõp, İngiltere hesabõna çalõştõrmak için, önce onlar gibi Müslüman görünüp, tedricen kendi saflarõna çekiyorlar. Hempher, bu konudaki taktiğini şöyle dile getiriyor: «Muhatabõmla daha fazla konuşmadõm. Asõl hüviyetimin ortaya çõkmasõndan korkuyorum. Zira Müslüman kisvesine girmiş, öyle görünüyor-dum» (99). Bu gibi Müslümanlarõn nasõl kandõrõldõklarõnõ şimdi maddeler halinde görelim. Kandõrõlacak Kimseler Teşhis Ediliyor İngiliz misyonerleri, bu konuda da çok titiz davran-makta,ve alelade kimselere bu teklifte bulunmamaktadõrlar. Onlarõn aradõğõ tipler, kendilerini beğenmiş, kendi dediğinden başkasõnõ kabul etmiyen, İslâm ülemâsõ nõn fikirlerine karşõ çõkmayõ bir maharet sayan kimselerdir. Misyonerler, bu maksatla, özellikle, dinî okullara, medreselere tekkelere sõzmõşlar ve oralarda adam aramõşlardõr. Sokaktaki herhangi bir Müslüman onlarõn işine gelmemektedir. Onlar, dini münakaşalarõn yapõldõğõ, din meselelerinin görüşüldüğü toplantõlara sõzarlar ve konuşmalarõnõ dinledikleri kimselerde kendilerine uygun olanõnõ seçerler. Bu seçim yapõldõktan sonra, misyoner yavaş yavaş o adama sokularak, onunla dostluk kurar ve onu kazanmaya çalõşõr. Burada bir ihtiyat payõ bõrakarak, İngiliz casusu Hempher'in elde ettiğini söylediği bir şahõstan söz edeceğiz. Ancak, ihtiyat payõnõ tekrar ederek, sadece Hempher'in bu adamla olan ilişkilerini kendi kaleminden nakledeceğiz. Hempher, şöyle anlatõyor: «Muhammed'le tanõşõp bir müddet aşinalõk peyda ettikten sonra şu neticeye vardõm ki; bu adam, İngiltere'nin İslâm ülkelerindeki menfaatlarõ hesabõna çalõştõrõlacak ideal bir kimsedir. Kendini büyük görmesi, gururu, makam sever oluşu, İslâm ulemâ ve kaynaklarõna olan düşmanlõğõ ve müstebitliği o derecedir ki, Hulefey-õ Râşidin'i bile tenkid ediyor.Onun, bizce en zayõf tarafõ, sadece Kur'an ve Hadis'i alõp, diğer İslâm kaynaklarõna değer vermemesidir.» (100) Hempher şöyle devam ediyor: «Şeyh Muhammed, Ebu Hanife'yi hakir görür, ona değer ve i'tibar vermezdi. Muhammed şöyle diyordu: «Ben Ebu Hanife'den çok daha iyi bilirim». Yine o, Sahih-i Buhari'nin yarõsõnõn beyhude ve yararsõz olduğunu iddia ediyordu» (101]. Hempher, Muhammed'in bu zaaflarõndan yararlanarak, onu yavaş yavaş kendi tesir alanõna sokuyor, şöyle diyor Hampher: «Zaten kendini beğenmiş ve kendini yükseklerde gören Muhammed'i tedricen kendi tesir alanõma sokarak, fikirlerimi ona kabul ettirmeye başladõm. İş o safhaya vardõ ki, artõk o bana itimad beslediğini söylüyor, benimle samimileşiyordu. Aramõzda senli benli olduktan sonra, hep beraberdik» (102) . Muhammed Farkõna Varmadan İngiliz Kurbanõ Oluyor Zavallõ Muhammed, İngilizlerin bu korkunç oyunundan habersizdi. O, arkadaşõ Hempher'i samimi bir Müslüman olarak tanõyor, ona öyle davranõyordu, İngilizlerin, onu Basra'da böyle avlayacaklarõ aklõna bile gelmiyordu. Nihayet Hempher'in tuzağõna düştü. Hemp-her'den dinleyelim: «Muhammed'le, yeni gelişmelerin õşõğõ altõnda tefsir okumaya karar verdik. Bu çalõşma-mõzda,Sahabenin, büyük din alimlerinin, müfessirlerin dediklerini bir tarafa koyarak, kendimiz tefsir edecektik. Kur'an'õ ben okuyor ve izahlarõm, tefsirlerini ben yapõyordum. Benim hedefim şu idi: Her ne suretle olursa olsun, onu İngiliz sömürge bakanlõğõnõn tuzağõna düşürmek» (103). Liderlik Aşõlanõyor İngilizlerin bu konudaki en sinsi taktiklerinden birisi de, kullanmak istedikleri kimselere makamlar ve liderlikler vadetmektir. Kendi menfaatleri doğrultusunda çalõştõrõlacak olanlara makamlar vermek, onlarõ devlet reisliklerine getirmek ve bu uğurda her fedakârlõğõ göstermek, kendi açõlarõndan en tabii bir harekettir. Onun için Hempher, Muhammed'e bütün Müslümanlarõn liderliğini telkin ediyor. Gerisini ondan dinleye lim:

«O tarihten itibaren hedefim, Muhammed'e rehberlik ve İslâm aleminin liderliğini aşõlamak oldu. Onun ruhuna, ehl-i Sünnet ve ehl-i Şi'anõn arasõnda üçüncü bir yol yerleştirmek istiyordum. Ehl-i Sünnet'ten biraz, ehl-i Şi'a'dan biraz alõnõp Müslümanlara bu yeni görüşüm takdim edilecek ve bu yeni görüşü Muhammed temsil ederek, Müslümanlarõ yönetecek. Fakat bu gayemin tahakkuku için, önce onun zihnini karõşõk fikirlerle doldurup, herşeye körükörüne inanmamasõnõ te'min etmem gerekiyordu. Bunun için, ona fikir hürriyetini, düşünce serbestisini, dini eleştirmenin cevazõnõ aşõlayarak; onun büyüklük hislerini, büyük adam olma, lider olma duygularõnõ kamçõlõyordum» (104).

İtikadlar Sarsõlõyor
Hempher, Muhammed'le bu kadar aşinalõk ve samimiyet peyda ettikten sonra, yavaş yavaş itikadlarõnõ sarsmaya başlõyor. Ne ilginçtir ki, Hempher, önce Mu-hammed'in cihad fikirlerini sarsmakla işe başlõyor. Hempher, bu konuda şöyle diyor: «Bir gün ona şöyle dedim: «Acaba cihad vacib mi?» Şöyle cevap verdi: «Nasõl vacib olmasõn ki, Allah şöyle buyuruyor: Kâfirlerle savaşõn!» Şöyle dedim: «Allah, kâfirlerle ve münafõklarla savaşmayõ emrediyor. Eğer kâfir ve münafõklarla savaşmak vacib ise, niçin Hz. peygamber (s.a.v.) münafõklarla savaşmadõ?» Şu cevabõ verdi: «Cihad, sadece savaş meydanõnda değil; Hz. Peygamber (s.a.v.), hareket ve sözleriyle münafõklarla savaşmõştõr.» Ona şunu dedim: «O halde, kâfirlerle de söz ve hareketlerle cihad vacibdir.» Bana şu karşõlõğõ verdi: «Hayõr öyle değil, çünkü Hz. peygamber (s.a.v.), savaş meydanlarõn da kâfirlerle cihâd etmiştir» Şu cevabõ verdim: «Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kâfirlerle yaptõğõ savaşlar, savunma savaşlarõydõ. Çünkü kâfirler onu öldürmek istiyorlardõ» (105). Bunun üzerine Muhammed, kabul eder gibi başõnõ salladõ ve ben de, işimde muvaffak olduğumu hissettim» (106). Hempher, bu faaliyetine devam ederek, Muham-med'e mut'a nikâhõnõn helâl olduğunu kabul ettiriyor (107). İş bununla da kalmõyor, Hempher, onu bir kadõnla Mut'a nikahõyla evlendiriyor (108). Misyonerler Şarap ve Kadõndan Yararlanõyor Kandõrõlan Müslümanlar, bu misyoner casuslara bir defa kanõp medyûn-i şükran olduktan sonra, artõk kurtulamõyorlar.Onlarõn bağõmlõlarõ oluyorlar adete... Hempher, Muhammed'in Mut'a nikahõyla nasõl evlendirdiğini şöyle yazõyor: «Görevimin en değerli fõrsatõnõ değerlendirmiştim. Ona mut'a nikahõyla bir kadõn bulmaya karar verdik. Benim maksadõm, onu, Basra'da bu tür nikâha karşõ olan Sünni mezheblilerden uzaklaştõrmaktõ. Bu işin çok gizli olacağõna ve hatta onu evlendireceğim kadõna dahi onun adõnõ vermiyeceğime dair teminat verdim. Bu şekilde mutabakata vardõktan sonra, hemen İngiltere sömürge bakanlõğõ hesabõna, Basra'da kendini satarak, Müslüman gençlerini fuhuş ve fesada alõştõran Hõristiyan fahişenin evine gidip, ona mevzuyu anlattõm. Anlaştõktan sonra, bu kadõna Safiye takma adõnõ taktõm; ve Şeyh Muhammed'i onun evine götüreceğime karar verdik. «Randevulaştõğõmõz günde Şeyh Muhammed'i Safi-ye'nin evine götürdüm. Onlarõ, bir haftalõğõna ve bir miktar altõn mehirle evlendirdim. Kõsaca, ben dõşardan, Sa-fiyye içerden, Muhammed'i yetiştiriyorduk.Safiye, bilhassa dini hükümleri ayak altõna almayõ ona telkin ediyordu» (109). Hempher, bu seviyede muvaffak olunca, onu şaraba alõştõrmaya karar veriyor; ve bu konuda şöyle diyor: «Onu evlendirdikten üç gün sonra, evine gittim. Bu seferki konuşmamõz şarabõn haramlõğõ konusunda ola-caktõ.Bu konudaki ayet ve hadisleri gözden geçirdikten sonra ona dedim: «Eğer Muaviye, Yezid ve benu Umeyye ile Benu Abbas'õn diğer halifeleri şarab içtilerse, bu din büyükleri dini bõrakõyor da, şarab içmek sadece sanamõ haram oluyor? Şüphesiz ki onlar, Allah'õn kitabõnõ Pey-gamber'in sünnetini benden ve senden daha iyi biliyorlardõ. Onlar, Allah'õn kitabõndan ve Peygamber'in sünnetinden, şarabõn haram değil, mekruh olduğu hükmünü çõkarõyorlardõ. Üstelik ehl-i kitab olan Yahudi ve Hõristiyan kitablarõ şaraba cevaz veriyor. Hem de bu dinler ilâhî olup, peygamberleri İslâm tarafõndan tanõnmaktadõr. Nasõl olur da hepsi hakk olan bu dinlerin birinde şarab helâl, diğerinde haram olur? yoksa bu dinlerin tamamõmõn doğru değil elimizdeki bir rivayete göre «Artõk siz (hepiniz) şaraptan vaz geçdiniz değil mi» (110). ayet-i kerimesi nazil oluncaya kadar, Hz. Ömer şarab içerdi. Eğer şarab haram olsaydõ, Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ömer'e hadd cezasõ uygulardõ; uygulamamõş olmasõ, şarabõn cevazõna delalet eder.» Muhammed beni dikkatle dinledikten sonra şöyle dedi: «Haram olan şarab değil, verdiği sarhoşluktur. Sarhoşluk vermeyeni, haram değil, Allah şöyle buyuruyor: «Şeytan, içkide ve kumarda ancak aranõza düşmanlõk ve kin düşürmek, sizi Allah'õ anmaktan ve namazdan alõkoymak ister» (111). Eğer şarap sarhoşluk vermeseydi, bu neticeler çõkmazdõ. Şarap bu neticeleri

intaç ediyor böyle olmasaydõ, şarabõn sarhoş etmiye-ni haram değil denirdi. Böyle denmemiştir». Hempher, onu bu şekilde kandõramayõnca, şu taktiği uyguladõ: «Şarap hususunda Safiyye'ye şöyle dedim: Şeyh Muhammed sana geldiğinde, onu o derecede mest edip kendiden geçir ki, ona şarab içirebilesin!» Ertesi gün Sa-fîyye'yi gördüğümde, ona şarab içirdiğini, hatta onun sarhoş alarak sokağa çõkõp taşkõnlõklar yaptõğõnõ te'kid etti. Netice olarak diyebilirim ki ben ve Safiyye, Şeyh üzerinde o derecede bir hakimiyet kurdu ki, Sömürge ba-kanõ'nõn sözlerini hatõrladõm. Bana bir kerresinde şöyle demişti: «Biz İspanya'yõ kâfirlerden (112) şarap ve fesâd'la geri aldõk. Bu iki güçle,diğer bütün topraklarõ da almalõyõz» (113). Yukarõdaki satõrlarda, İngiliz misyonerler teşkilâtõnda kadõnlarõn ne kadar büyük rol oynadõğõnõ gördük. Yine Hempher bu konuda şöyle diyor: «Safiyye, bu mühim işte bana yardõmcõ oluyordu. Zira Muhammed'i o derecede kendisine aşõk etti ki, durmadan mut'a nikahõnõ tazeliyordu. Kõsaca, Şeyh'in elinden bütün ihtiyar ve düşüncelerini almõştõ» (114)

Pohpohlama Siyaseti İngiliz misyonerleri, kandõrdõklarõ Müslümanlarõ her vesileyle övüyor, onlarõn, bulunmaz kimseler olduklarõnõ kendilerine ihsas ediyorlardõ. Geleceğin münaka-şasõz ve şüphesiz olarak, onlarõn eline geçeceği, onlann herşeye hakim olacağõ ve onlann buna layõk olduklarõ telkin ediliyordu. Hempher. Muhammed'e, bütün siyâsî ve dini meselelerin onu beklediğini, ümidini kesmeden-bu günü beklemesini söylüyordu (115). İstedikleri adamlar bu seviyeye gelince, onlarõ uydurma rüya ve yalanlarla istedikleri yöne çekebiliyorlardõ. Bu uydurma yalan ve rüyalardan birisini Hempher şöyle anlatõyor: «Bir defasõnda bu uydurma rüyalardan birini şöyle anlattõm: Dün gece Hz. Peygamber (s.a.v.)'i, bir kürsü üzerinde oturmuş ve etrafõnõ tanõmõdõğõm alimlerle çevrili halde gördüm. Birden bire sen geldin. Ve senin yüzünden nurlar fõşkõrõyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.)', sana hürmeten (!) ayağa kalktõ ve yanõna yaklaşarak alnõndan öptükten sonra şöyle dedi: «Ey benim adaşõm, sen, dinî ve idarî işlerde benim yerime geçecek olan vârisim-sin!» Sen şöyle dedin: «Yâ Resûlallah, ben ilmimi insanlara açõklamaya korkuyorum!» Hz. peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Korkma sen onlardan daha iyisin!». Mu-hammed bu yalan rüyalarõmõ duydukça sevinir ve her gün gelip, yeni rüya görüp görmediğimi sorardõ. Ben de onu bu yalan rüyalarla kandõrõr, dinî görüş ve akidelerini zehirlerdim» (116). Kandõrõlan Müslümanlar Alimlerden Uzak Tutuluyor Misyoner-casuslar, bu şekilde kandõrdõklarõ Müslümanlarõn, pişman olup tevbe etmemeleri için
mümkün mertebe onlarõ ilim çevrelerinden uzak tutarak, kendi tesir alanlarõ içinde bõrakõyorlardõ. Hempher şöyle diyor: «Gerçek şu ki, onun, ehl-i Sünnet alimleriyle görüşmesini istemiyordum. Çünkü, onlarõn kuvvetli mantõk ve muhakemeleriyle tekrar Sünni olmasõ her zaman için variddi. Bundan dolayõ onu, ulemâ çevresinden uzak tutmaya gayret ediyordum» (117).

Kandõrõlanlar Takibediliyor
İngiliz sömürge bakanlõğõ elde ettiği Müslümanlarõ başõboş bõrakmõyor, onlarõn eski hallerine dönmemeleri-için her fõrsatta takip ettirip gerçeği görmemelerini sağlõyordu. Nitekim Muhammed, Basra'dan sonra İstanbul'a gitmek istemiş, fakat İngiltere bütün çabalarõnõ harcayarak buna mani olmuştur (118). Türkiye'ye gitmesine mani olunca o da İran'õn yolunu tuttu. Fakat o İran'a varmadan, onu elde tutmanõn bütün imkânlarõ orada hazõrlanmõştõ. Bu konuda şöyle deniyor: «ona çizdiğimiz çizgiden ayrõlmamasõ için, İsfahan'da görevlendirdiğimiz memurlar, onunla devamlõ temas halindedirler; ve Şeyh Muhammed şimdiye kadar, bu çizgiden ayrõlmamõştõr.» (119). Onu elde tutmak için ne tedbirler alõndõğõ konusunda da şunlarõ okuyoruz: «İki ay sonra Safiyye de İsfahan'a giderek, iki aylõk bir mut'a nikâhõ daha yaptõ. Şi-raz'a gidince, Safiyye onunla gitmedi. Ona bu yolculuğunda Abdulkerim refakat etti. Şiraz'a varõnca, Abdül-kerim, Safiyye'den daha güzel ve daha seksi olan bir kadõnõ bularak Şeyh Muhammed'le mut'a nikâhõna göre evlendirdi. Şiraz Yahudilerinden olan bu Yahudi genç kadõnõn adõ Asiyye idi. Bilmeniz gerekir ki, Abdulkerim, Isfahan Hõristiyanlanndan birinin müstear ismi olup; bu şahõs senelerce İngiltere sömürge bakanlõğõ adõna İran'da faaliyet gösteren memurlardan biridir. Aynõ şekilde Asiye de, Şiraz'da İngiltere adõna casusluk yapan ajanlardan biridir» (120).

Netice Alõnõyor
Bütün bu çabalann neticesini de Hempher şöyle bağlõyor: Sözün kõsasõ şu ki, bu dört kişinin, yâni. Abdulkerim, Safiyye, Asiye ve bu satõrlarõn yazan (Hempher)nõn gece gündüz gösterdikleri çaba ve fedâkârlõklarõn neticesi şudur ki, Muhammed'i Britanya sömürge bakanlõğõ hesabõna çalõşabilecek, emre amade bir duruma getirebildi. Artõk o bu konudaki bütün mesuliyetleri yüklenecek duruma gelmiştir»(121)

Bütün Misyonerler Yaptõklarõndan Memnun muydular?
Bu misyonerlerin hepsinin görevlerini sevdiği, vazifelerini severek yaptõklarõ söylenemez. Amma dünya menfaati, makam hõrsõ, korku ve şartlandõrõlma gibi âmiller, onlarõ bu yolda yönetiyordu. Bunlarõn bir kõsmõ yaptõklarõna utanõyor ilâhî mes'uliyeti duyarak Müslüman oluyorladõ (122). Yukarõda bir sürü faaliyetini gördüğümüz Hempher bile şöyle diyor: «İstanbul'da halkõn gittiği güzel yolu değiştirmek ve Müslümanlarõ ifsâd ve tefrikaya çalõşõrken, kendi kendime şöyle dedim: «Acaba

Mesîh, benim yaptõğõm bu kötü işlere cevaz verir miydi?». Fakat sonra, birdenbire esas görevimi, bana verilen vazifeyi hatõrlayarak, bu düşünceden vazgeçtim (123). Misyoner Mr. John'un İslâm Ulemâsõ Hakkõndaki Düşünceleri Aslõnda birer ajan olan bu misyonerlerin İslâm âleminde kol gezmelerinde idarecilerin olduğu kadar ilim adamlarõnõn da suçu vardõr. Özellikle 19. yüz yõlda -bugün için bu zirveye ulaşmõştõr- İslâm ulemâsõnõn Avrupa'ya karşõ körü körüne ve cahilane bir şekilde hayran oluşu vardõr. Haçlõ zihniyetini hiç bir zaman unutmayan bu misyoner-ajanlara karşõ milleti, hatta Hükûmet'i uyaracaklarõ yerde, kendileri bile bunlarõn tesiri altõnda kalmõşlar, eserlerini onlardan iktibaslarla doldurmuşlardõm Elbetteki bunun istisnalarõ da vardõr. Fakat bunlar ne dinlemiş ve ne de dinlenmeye müsaade edilmiştir. İlim yerine papyon kõravat takmak, Fransõzca ko-nuşmak,rakõ içmek, İslâm'la alay etmek münevverin alâmet-i farikasõ olmuştur. Avrupa'ya karşõ bu aşõn tutkunluk maalesef aşağõlõk duygusuna dönüşmüş ve gerçek şahsiyet kaybedilmiştir. Öyle bir hal olmuş ki, sunduğunuz bir tebliğde, Türkçe, Arapça veya Farsça belge sunuyorsanõz, o tebliğ itibar görmez; yok bunun yerine Fransõzca veya İngilizce vesika sunarsanõz, milletin ağzõ açõk kalõr ve ne enteresan tebliğ» derler. Misyoner-ajan Mr. John bile bunun farkõndadõr. Bakõn ne diyor? «Verese-i Enbiyâ olduklarõnõ iddia eden ulemânõzõn taksiratõ pek çoktur. Bununla birlikte onlarõn intibahõ, bizim mazarratõmõzõ mucib olacağõndan, gaflet-lerine teşekkürler ediyoruz.«Alimler Enbiyânõn veresesidir» hükmüne uymalarõ lâzõmdõr. Kur'an-õ Ke-rim'de «Allah bir zaman kendilerine Kitab verilenlerden «Onu behemahal insanlara açõklayõp anlatacaksõnõz, onu gizlemiyeceksiniz» diye te'minât almõştõ. Onlar ise o sözü sõrtlarõnõn arkasõna attõlar. Onun mukabilinde az bir menfaati satõn aldõlar. Müşteri olduklarõ o şey ne kötüdür!..» (124) ayeti vardõr, okumuyorlar»(125) Londra'daki Misyoner Okulu Misyoner yetiştirip organize etmek için sadece cemiyetler değil aynõ zamanda okullar vardõr. Bu okullada eğitim görüp misyonlarõna hazõrlanõrlar. Bu konuda yine Mr. John şunlarõ söylüyor: «... Mustafa Efendi, bu bahisleri kapatalõm da bizim misyonerlik sanatõna dair size tafsilât vereyim, daha faydalõdõr; Londra'da bir de Misyon mektebi vardõr; dõşarlarda tahsil edenler, Londra'ya avdetlerinde bu mektebe devam ederek imtihan geçirirler, kazanõrlarsa misyoner olurlar, kazanmazlarsa tekrar okurlar misyoner çõkarlar. Misyoner mektebinin en mühim dersi Felsefe-i İse-viyye'dir (İsa felsefesi). Bu derste zayõf olanlarõn misyonerlikte sõnõflarõ aşağõ olur.»(126). Misyoner Olmanõn Şartlarõ Bu misyoner örgütlerinin düzenli çalõşabilmeleri için kabiliyetli elemanlara ihtiyaç vardõr. Bunun için her Hõristiyanõ misyonerliğe kabul etmezler. Misyoner olabilmek için bir çok meziyetlere sahip olmak gerekir. Bu şartlarõ da Misyoner cemiyetleri ve mektebleri tesbit eder. Bu konuda da Misyoner John şunlarõ anlatmaktadõr: «... Misyoner olmak için bir çok şartlar vardõr; bu şartlarõn en mühimi Londra'daki Misyon Cemiyeti mektebinde tahsil ile yüksek derecede diploma almaktõr. Amerikalõ pek çok misyoner olduğu gibi İsveç, Norveç, Alman ve Danimarkalõ misyonerler de vardõr. Protestanlõğõn yayõldõğõ

her yerde misyonerler vardõr. Amerikalõ misyonerler Şark'da ve İngiliz misyonerleri Uzak-Doğu'da faaliyettedirler.» (127). Misyoner Gelir ve Şirketleri Şüphesiz ki bu derece geniş faaliyet gösteren bir örgütün malî gelirleri olmasõ lâzõmdõr. Para olmadan, misyonerler milleti nasõl kandõrsõn? Onlarõ İstanbul'larda nasõl en üst seviyyeye çõkaracak derecede yetiştirebilsin? Bugün bile, bu misyoner teşkilâtlan en lüks barõnaklara ve bol gelirlere sahiptirler. 1968 yõlõnõn ocak ayõnda bazõ araştõrmalar için Paris'ten Londra'ya geçmiştim. Orada, Ankara İlahiyat Fakültesinde beraber aynõ sõnõfta okuduğum Amerikalõ misyoner Dale ile karşõlaştõm. Dale, bizimle beraber sadece birinci sõnõfõ okuduktan sonra ayrõldõ. Onu, bu şekilde seneler sonra Londra'da gördüm. Beni evine yemeğe davet etti. Arabasõyla bir iki saatlik yol yaptõktan sonra, ağaçlar arasõnda bir köşke vardõk. Burasõ Dale'in evi, daha doğrusu Amerikalõ misyonerlerin merkezi idi. İçindeki mefruşat ve müçtemilâtõ burada sayõp dökmeme lüzum yok. Her türlü konforlarõ yerindeydi. Orada bir kaç misyoner daha vardõ. Hepsi Amerikalõ. Çoğu Türkçe biliyordu. Elbette ki bu konforu sağlayan, bu kadar parayõ bu iş için döken kaynaklar vardõ (128). Bu konuda Misyoner John da şunlarõ söylüyor: «... Protestan olan her memlekette misyoner şirketleri vardõr. Her şirketin nizâmnâmesi ve idare usûlü vardõr. Misyonerlerin her sõnõfõnõn maaşlarõ ve ayrõca tahsisatlarõ vardõr; namlarõna muhavvel,bankalarda paralarõ mevcuttur. İstedikleri kadar alabilirler.» (129). Vazife uğrunda hayatlarõnõ kaybeden misyoner ailelerini İngiltere Hükümeti, ölünceye kadar mesut ve bahtiyar olarak yaşatmaya ve çocuklarõm okutup iş güç sahibi etmeye mecburdur» (130) Misyoner Sõnõflarõ Misyoner sömürgeci örgütler, işlerini düzenli bir şekilde yürütebilmek için, kendi aralarõnda sõnõflara bölünmüşlerdir. Her sõnõftaki misyonerlerin vazifeleri başka başkadõr. Sõkõ sõkõ birbirlerine bağlõ bulunan bu misyoner sõnõflarõ Londra'daki Misyon Cemiyeti tarafõndan idare edilir. «İngiliz misyonerler dört sõnõftõr: 1. Birinci sõnõfõ ve en büyükleri, mürşidlerdir; bunlara profesör denilir. 2. İkinci tabakasõ, misyonerler, 3. Üçüncü takõmõ ise misyoner muavinleri, 4. Dördüncü kõsmõn da gönüllü talebe cemiye-ti'dir (131) Bu sõnõfõ «Students volunteer Missionary society» diyorlar. Bir de, ayrõca Misyoner Kadõn Cemiyeti veya şirketi vardõr ki bu şirket asõl İngiliz Misyon Şirketinin bir şubesidir. Her sõnõfõn dereceleri vardõr» (132). Yemen'de Faaliyet Gösteren Bazõ İngiliz Misyonerleri Böyle sõnõrlõ bir araştõrmada, şüphesiz bütün misyoner faaliyetlerinden ve misyonerlerden bahsetmek imkânsõzdõr. Bunun için sadece misâl olmak üzere, Yemen'de faaliyet gösteren bir ikisinden söz edeceğiz. İngiltere'nin Yemen'le temasõ, 17. yüzyõl başlarõna kadar iner. (133) Fakat İngilizlerin bu bölgeye askerî kuvvet göndermeleri, 18. yüzyõl sonu ile 19. yüzyõlõn başlarõna tesadüf etmektedir (134). 1839 yõlõnda Aden'i işgal eden İngiltere, yavaş yavaş tesir alanõnõ genişletmeye çalõştõ.Bazen askerî hareketlerle işgal ettiği topraklan genişletiyor, bazen de, çok ucuz fiyatlarla yerli Şeyhlerden toprak satõn alõyordu. İngilizleri iyi karşõlayan bazõ şeyhlerin topraklarõnõ onlara hediye ettiklerini bile görüyoruz. (135). İngilizler bu amaçla, «Arap kõyafetine bürünerek, Arapça konuşarak,onlarõ aldatõp bağõmsõzlõktan söz ederek; fakat her şeyden evvel, kendi adalarõnõn çõkarlarõnõ göz önünde tutarak çalõştõlar» (136). Bu gayeleri için de, yukarõda dediğimiz gibi, asõl hüviyetlerini gizleyen, bilim adamõ kõlõğõndaki misyonerleri kullandõlar. Yemen'de faaliyet gösteren İngiliz misyonerlerinin hepsi, Londra'daki Protestan Misyoner Merkezi tarafõndan yönetiliyordu. G. WAYMAN BURY (Abdullah Mansur) İngiliz Protestan Misyoner Cemiyeti'nin, Osmanlõ Devleti'ne karşõ Yemenlileri isyana teşvik etmesi için Yemen'e gönderdikleri misyoner-ajanlardan birisi, G. Wayman Bury, veya Müslüman kõlõğõna girdikten sonra aldõğõ isimle, Abdullah Mansur'dur. «W. Bury, Yemen'e gittikten sonra bir muhtedi kõlõğõna girerek, Abdullah Mansur adõnõ almõş ve Arap

kabilelerinde fitne-fesada başlamõştõr (137). Nitekim Bury, Menâhada bulunduğu sõralarda, geceleri bir çok mektup yazdõğõ, Yemen haritalarõnõ çizdiği ve stratejik bölgeler hakkõnda Londra'ya bilgi gönderdiği öğrenilmiş ve oradan uzaklaştõrõlmõştõr (138). Mr. Bury, Yemen'den Londra'ya döndükten sonra, Arabia Infelix or the Turks in Yemen (London, 1915) adõ altõnda bir kitap yazmõş, hatõra ve faaliyetlerinin bir kõsmõnõ bu kitapta neşretmiştir. Abdullah Mansur, adõ geçen kitabõnda (139) Yemen Valisinin toplantõlarõna dahi nasõl katõlmayõ başardõğõnõ uzun uzadõya anlatõr. G. W. Bury'nin ifadesine göre, onun ve bütün misyo nerlerin Yemen'deki merkezleri Hudeyde idi (140). Mr. WAVELL (HACI ALİ) Bu şekilde esrarengiz olarak Yemen'e giden ve orada Osmanlõ makamlarõnõ meşgul eden misyoner turisler-den birisi de Mr. Wavell adõndaki casustur. Mr. Wavell'õn gizli olarak Yemen'e gönderildiğini bizzat misyoner meslektaşõ ve biraz önce kendisinden bahsettiğimiz, G. Wyman Bury söylemektedir. Bury, Wavell, misyoner Harris gibi kõyafeti değiştirilerek Yemen'e gönderilen ajan diye bahsetmektedir (141). Hacõ Âli takma adõyla Yemen'e giden Mr. Wavell, misyonerlerin merkezi olan Hudeyde'ye inmiştir. Durumundan şüphelenen Osmanlõ makamlarõ San'a'ya gidişini yasakladõklarõ halde, o gizlice San'a'ya kaçmõş ve orada bazõ faaliyetlerde bulunmuştur. San'a'da yakalanan Wavell, emniyet altõnda tekrar Hudeyde'ye yollanmak istenince, anlaşõlmaz bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Uzun araştõrmalardan sonra tekrar bulunan Wavell, yerli halk gibi yüzünü boyamõş, belinde bir peştemal ve elbiseleri altõnda bir fişeklik taşõyordu. Üzerinde yapõlan aramada, iki pasaport çõkmõş; bunlardan biri İngiliz Hariciyesi tarafõndan verilen ve Arthur Bengual'a ait pasaport, diğeri de Marsilya'daki Osmanlõ Konsolosluğundan, Zengibarlõ Ali b. Muhammed adõna verilmiş pasaporttur (142). Wavell'õn kendi ifadesinden, İgiliz ordusunda çalõşan bir subay olduğu anlaşõlmõş ve Hudey-de'deki İngiliz Konsolosluğuna teslim edilmiştir. DEĞERLENDİRME

Şeytan'õn Adem (a.s.)'a secde etmemesiyle birlikte bir mücadele başlamõştõr. Bu mücadele de, Allah yolunu seçen Hakk yolcularõyla, Şeytan yolunu seçen batõl sâlik-leri arasõnda asõrlar boyu sürüp gelmiş ve de sürüp gidecektir. Tahrip grafiğinin yan çizgileri ise, yakõndan veya uzaktan; doğrudan veya dolaylõ olarak bu mücadeleyle ilgilidir. Şurasõ üzücü ve fakat gerçektir ki, grafiğin batõl cephesini teşkil eden sõnõf, genellikle mütagallibe olmuştur. Karşõ cephe ise devamlõ olarak büyük veya küçük çapta mücadele vermiş, Hakk'õ galib kõlmaya çalõşmõştõr. Müteğallibe sõnõf, iktidarõ elinde bulundurduğu için, maddî varlõğa yani paraya hakim olmuş ve bu yeni silahla karşõ sõnõfõ ya ezmiş veya asimile etmiştir. Bu iki cephenin böyle gelişen mücadelesi, finans itibariyle Kapitalizmi doğurmuştur -Sosyalizm veya Komünizmi de pür madde ile ilgili olduklarõndan, Kapitalizmin, diğer deyişle Materyalizmin başka varyantlarõndan ibarettir-. Karşõ cephede ise, madde (para veya onun köleleri) ikinci plâna atõlarak maneviyyât birinci plâna alõnmõştõr. Bu cephede gaye, Allah'õn istediği gibi yaşamayõ te'mindir. İnsana taalluk eden her şey bunun için birer vasõtadõr. İnsanoğlu, umumen iki esas şeye maliktir. Bu mülkiyet madde ile ilgili olduğundan insanõn tasarrafu altõndadõr. Bunlardan biri can (nefis), diğeri ise mal-dõr.Her insan fiziki itibariyle, vücudu yani canõ üzerinde tasarruf sahibidir. Onu istediği gibi kullanõr. İsterse meyhanede onu alkole boğarak öldürür, isterse onu Allah'a feda ederek yok eder, şehid olur. Kaçõnõlmaz olanõ şudur ki, bu can denen şeyin -istemesek de- son durağõ ö-lümdür. Can denen nesne yaratõlalõ beri, insanoğlunun kâh aklõna, kâh duygularõna hizmet etmiştir. Bütün bunlardan anlaşõlõyor ki, insan, kendi canõna sahiptir, onu dilediği gibi kullanõr. İnsanõn tasarrufu altõnda olan ikinci şeyi ise malõdõr, dedik. Bunun içine çoluk-çocuktan, tarlaya kadar olan her şey girer. Bunlardan da dilediğini yapma ihtiyarõna sahiptir. Bunun dõşõnda da başka birşeyi yok-tur.böyle olduğu için, Allah, insanõn bu iki değeri ile mücadelesini istemektedir: Canõyla ve malõyla Allah'õn hükmünü ikâme etmeğe davet edilmektedir. Allah, şöyle buyuruyor: Şüphesiz ki Allah hak yolunda (savaşarak düşmanlarõ) öldürmekte, kendileri de öldürülmekte olan müminlerin canlarõnõ ve mallarõnõ -kendilerine cennet vermek mukabilinde satõn almõştõr.» (Tevbe suresi.]

O halde, görünüşte sahib olduğu muziki şey, can ve mal, sadece Allah yolunda savaşmak için, mücadele için, yine Allah tarafõndan verilmiştir. Bu mücadele cephelerinden birinin liderliğini Peygamberler veya onlarõn izinde olanlar, diğerinin ise tâğutlar yapmõştõr. Bu mücadelede, Allah yolcularõnõn ücreti, şehadet mukabili cennet; tağut hempalarõnõn acreti ise, makamlara gelmek için Allah'la mücadele, dünya sefahati ve para veya para aletlerine mukabil dünya refahõ ve sonunda Cehennem... Tağut yolu, madde ve para olduğundan, bu yolda gidenler bunlara sahip olmak isterler. Belli bir sõnõfõ müreffeh yaşatmak için bütün insanlõğõ kurban etmekten çekinmezler bu tağut izleyicileri! Bunun en bariz misâli, tarih öncesinden bugüne, Peygamberlerin ve insanlõğõn düşmanõ olan, saadetlerini insan kanõyla yoğuran Yahudilerdir. Allah'õn hükmünü ikâme eden en son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. On beş asõrdan beri de onun yolunda -bazan yok denecek kadar az bile olsa- gidenler, Tağut'la veya onun izinde olanlarla mücadele halindedirler. Bidayetten beri bu dava -ki buna İslâm diyoruz-Yahudiler olsun Hõristiyanlar olsun, kõyasõya mücadele etmişlerdir. Haçlõ seferleriyle devam eden bu tağut ideolojisi, günümüzde Lübnan Afganistan katliamõ ile sergilenmektedir. Hakk'la mücadele, her zaman silâhla olmamõştõr. Silâh imkânõ bulamayõnca, fitne-fesad yolunu seçmişlerdir. Bu son metodu uygulayanlar ise, misyoner-casuslardõr. Bu küçük çalõşmamõzda, bunlardan biri olan misyoner faaliyetlerinden söz ettik. Aslõnda binlerce olan bu müfsidlerin sadece bir kaçõndan bahsettik. Bizzat kendi ifadelerinden anlaşõldõğõ gibi, esas gayeleri, İslâm'õ ortadan kaldõrarak, İslâm alemini sömürge haline getirmektir. Bunu için onlar yönünden her vasõta meşrudur. Artõk şunu görmezlikten gelmiyelim ki, İslâm dünyasõnõn bugünkü feci durumu, bu fesâd yuvalarõnõn faaliyetleri sayesinde olmuştur. Reagan Londra'da bir Haçlõ Seferi ilân etti ve Lübnan gitti. Herbiri bir diğerinin düşmanõ olan İslâm dünyasõnõn her köşesinde muhtedi kõlõklõ müfsid misyonerlerin olmadõğõnõ kim garantiler? İçimizde bir sürü Abdullah, İbrahim, Ali'ler, Safiy-ye'ler, Asiye'ler, vardõr ki, esas isimleri Christian, John, Margarette, Reagan, Paul, Elisabeth'tir... Bizzat yaşadõğõmõz şu hadise, oldukça manidardõr: 4 mayõs 1985 günü Bayburt'a, bir konferans için gitmiştim. Bir ara caddede bana birisini tanõştõrõp, «Hocam bu Almandõr, Müslüman olmuş; adõ Ala-addin!» dediler. Ben de o zaman yanõmdakilere -belki bu konuda fazla hassas oluşumdandõr- bunlara çok dikkat edin; bunlarõn çoğu Batõ emperyalizminin misyoner casuslarõdõrlar» demiştim de, arkadaşlar beni yadõrgamõşlardõ. Olaydan iki ay sonra elime gecen bir mecmuada (Avrupa'da Hicret, l mayõs 1985, Köln-Batõ Almanya), Bayburt'ta tanõştõğõm Alaaddin hakkõnda şu dehşet verici haberi okuyorum: «Almanca, İngilizce, Türkçe ve Kürtçe'yi iyi bilmektedir. Devamlõ sarõk ve cübbeyle dolaşmaktadõr. Video'dan öğrendiği zikr metoduyla zikr öğretiyorum diyerek Müslüman teşkilatlara girmektedir. Muskacõlõk yaptõğõ da bilinmektedir» Ludwigshafen, Mannheim, Baden-Württemberg eyaleti, Tübingen,Reutlingen, Nagold veHeidenheim'da Müslüman teşkilatlara bir buçuk yõldan beri girip çõkmõştõr. En son Brucksal teşkilatõnda devamlõ Müslüman gençlerle ilgilenmek istemesi ve cemiyetin içinde kal mak için õsrar etmesi ve bazõ hareketleriyle, hakkõnda mevcut şüpheleri arttõrmõş ve sõkõştõrõldõğõnda «Ajan» olduğunu ve bir buçuk yõldõr abdestsiz namaz kõldõğõnõ da itiraf etmiştir. Polise teslim edildiğinde polis babasõyla telefonda görüşmüş, daha önce öldü dediği babasõnõn hayatta olduğu da ortaya çõkmõştõr. Reutlingen ve Brucksal teşkilatlarõnda kendisine verilen iki odada yapõlan araştõrmada çok sayõda seks mecmualarõ, seks haplarõ, gaz tabancasõ v.s. ele geçirilmiştir. Reutlingen'de kumar oynarken kõyafetiyle dikatti çekince «Sen kimsin?» sorusuna «Ben Fatih Camii İmamõ Yaşar'õm» demiştir. Hangi teşkilata gelirse içeri alõnmasõn» Allah'õn emrine uyarak bunlarõ kedimize hakim kabul etmiyelim. Allah'õn bütün insanlõğa olan şu emirleriyle bitirelim: «Kim Allah'õn indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir» (Mâide suresi, 44). «Ey imân edenler, Yahudileri de, Nasranîleri de kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirlerinin yaranõdõrlar. İçinizden kim onlarõ dost (ve hâkim) edinirse o da

onlardandõr. Şüphesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyet vermez» (Mâide sûresi, 51).
(2) Bu konudaki ayrõntõlar için bk. ihsan Süreyya Sõrma, Osmanlõ Devletinin Yõkõlõşõnda Yemen İsyanlarõ, istanbul, 1980, s. 73 vd. (3) Paul Emile Botta, Relation d'un voyage dans le Yemen, Paris, 1880, s. 62. (4) Ay. es.s.115. (5) Claudie Fayein, Jules Barthoux, Üne Prançaise au Yemen, bk. Cornptes Rendus Mensuels de I'Academie deş Sciences Coloniales, c. 15, Paris 1955. s. 485. (6) Ay. es. s. 483. (7) Ay. es. s. 484. (8) M. Emin Paşa, Yemen kõt'asõnm ma'mûriyetine ve daima âsâyişdc bulunmasõna dair tcdâbir, el. yaz. istanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, no: TY4615, s. 2b, 4a,7a; P.E. Botta, a.g.e. s. 38; Mu-hammcdHilâl, Hõttay-õ Yemâniyye hakkõnda Ma'lûmât, el. yaz. istanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, no: TY6622, s. 3b-4a; Gaston Rouet, LaQucstion du Yemen, bk. Qcstion Diplomatiques et Colonia-les, Paris, 1910, c. 29, no: 316, s. 490; YM. Goblet. La Rcvolte au Yemen, leş tendenccs separatiestcs des Arabcs et leur prctention de fonder un Emirat Indepcndant, Lc Tour du monde, Paris, 1911, c. 17. s. 61; Barbi-de de Meynard,, Notic surl'Arabie Meridionale d'apres un documant türe, Publieation de I'Ecole des Langues Orientales Vivanles, no:9, Paris, 1883, s. 93. (9) Alfred Bardey.Rapport sur le Yemen, bk. Bulletin de Geog-raphie Historique et Döscriptive, c. 29, no: 4, Paris, 1899,s. 38. (10) Victor Berard, Le Sultan, I'Islam et leş Puissances, Paris, 1907, s. 16. (11) P.E. Botta , a.g.e.s. 121 (l 2) Ay. es. s. 151. (13) (T.C. Hariciye Arşivi Siyasi, no: 555, Dosya: 2295). (14) Bk. Hõttay-õ Yemaniyyeye dair layiha, Başbakanlõk Devlet Arşivi Yõldõz tasnifi, Kõsõm no: 14, Evrak no: 437, Zarf no: 126, Karton no:9. (15) Başbakanlõk Devlet Arşivi, Yõldõz Tasnifi, Kõsõm no: 14, Evrak no: 88/26, Zarf no:88, Karton no: 12. (16) Milli Gazete, 31 Mayõs 1985 (l7) Kaptan Mustafa Bey'le misyoner Mr. John'un nasõl tanõştõklarõ hakkõnda bilgi için bk. Ahmed Hamdi, Alem-i İslâm ve İngiliz misyonerleri İngiliz misyoneri nasõl yetiştiriliyor, İstanbul, 1334, s. 16 vd. (l8) Halid b. Bermek hakkõnda bilgi için bk. İbnu'1-Esîr, el-Kâmil fõ't-târih, Beyrut, 1965, V, 138,363, 386, 397, vd; VI, 8,15,16; İslâm Ansiklopedisi, Bernekîler maddesi. (19) Nubi kuzey-doğu Afrika'da, Asuan (Mõsõr) ile Hartum (Sudan) arasõndaki bölge. (20) O zamanki on lirayõ şimdiki kurlara göre hesap edecek olursak, yüz bini çok aşar. (21) Hicrî 6. senenin Zilkade ayõnda Hz. peygamber (s.a.v.) yanõnda 700 sahabisi olduğu halde, savaşa niyetli olmadan, sadece Umre yapmak ü/ere Mekke'ye hareket etti. Aslõnda bu siyâsi bir taktikti. Zira Resûlullah (s.a.v.), kendileriyle savaş halinde olduklarõ Mekkeli-lerin, umre yapõlmasõna kolayca izin vermeyeceklerini biliyordu. Ama buna rağmen, Mekkelilere Müslümanlarõn gücünü göstermek istiyordu. Nitekim sonuç o şekilde oldu. Kureyş, Müslümanlarõn umre yapmalarõna izin vermedi. Ancak, Mekke varoşlarõna kadar gelmiş olan ve her an yok etmeye çalõştõklarõ Müslümanlara savaş açmaya da cesaret edemediler. Yapõlan görüşmelerden sonra Müslümanlarla Mekke şehir devleti arasõnda Hudeybiye antlaşmasõ yapõldõ. (22) Bedir vak'asõ, Hicrî II. senenin Ramazan ayõnda Medine'ye yakõn, Bedir denen bir mevkide, İslâm ordusu ile Mekkeli müşrik ordusu arasõnda yapõlan savaşõn adõdõr, İslâm'da yapõlan ilk büyük savaş ve büyü zaferdir. 300 kişilik İslâm ordusu, 1000 kişilik kâfir ordusunu mağlub etmiştir. (23) Ahmed Hamdi, a.g.e. s. 19-27. (24) Ay. es. a. 28. (25) Sözkonusu yazma, Erzurum Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özeğe bölümünde, K. 18669 numarada olup, 138 sahifeden ibarettir. Bir defter halinde olan yazmanõn kapağõnda mustansihin şu ibaresi mevcuttur: «İşbu defter Bahriye kaim makamlarõndan merhum Mustafa Bey'in sergüzeşti esnasõnda kendi yazõsiyle yazõp, muahharen metrû-kâtõ meyânõnda zuhur eden defterlerden aynen istinsah edilmiştir. Eylül, 1323.». Bu kitabõn yazõlmasõna sebep olan hadiselerin, hicri 1274 senesinde cereyan ettiğin, yine yazmanõn kapağõnda bulunan «târihi vak'a, 1274 sene-i hicri» ibaresinden anlõyoruz. (26) Let Hause'un, meşhur lügatçõ Redhause olma ihtimâli kuvvetle muhtemel. Zira ileride göreceğimiz gibi, adõ geçen zat, bir Osmanlõca lügat hazõrlamõştõr. (27) Yazma, s. 2-3. (28) Yazma, s. 4. (29) Yazma, s. 4. (30) Yazma, s. 5. (31) Yazma, s. 6. (32) Yazma, s. 7. (33) Yazma, s. 11. (34) Yazma, s. 12. (35) Yazma, s. 13. (39) Yazma, s. 23-24. (36) Yazma, s. 14. (37) Yazma, s. 18-19. (38) Yazma, s. 20. (41) Yazma, s. 39-41. (40) Yazma, s. 26-29. (42) Yazma, s. 51-56.

(45) Ay. es. s. 29-30. (46) Adõ geçen yazma, s. 108. (43) Yazma, s. 66-73. (44) Ahmed Handi, a.g.e. s. 28, 70. (47) Yazma, s. 111. 44 (48) Yazma, s. 113-118. (49) Yazma, s. 119423. (50) Yazma, s. 123-129. 52 (51) Yazma, s. 129-149. (52) Ay. es. s. 31. (53) Ahmed Hamdi, ay. es. s. 40. (54) Potinkers, bu sözüyle, Avrupanõn saadet ve ilerlemesini Misyoner teşkilâtõnõn sağladõğõnõ söylemek istiyor. (55) Bu sözler konuşulduğunda, Osmanlõlar Tanzimatõ yaşõyorlardõ ve Avrupalõlaşma hareketleri hõzlanmõş durumdaydõ. Bu kadar sene geçti ne değişti? (56) Maalesef bu misyonerin dediği oldu. Avrupa'nõn ahlâksõzlõğõ alõndõ, ilmine yanaşõlmadõ. (57) Sultan II. Mahmud (1808-1839). (58) Burada Misyoner Potinkers'e şunu sormalõ «Mademki bizim şalvarlar sizin pantolonlarõnõz dan daha sõhhidir, niçin pantolon yerine şalvar giymiyorsunuz? Bize istediğiniz iyilikleri neden kendinize tatbik etmiyorsunuz?» (59) Kur'an-õ Kerim, Al-i îmrân sûresi, 21. Ancak bu ayet-i kerime, sadece Yahudileri değil Hõristiyanlarõ da içine almaktadõr. Çünkü onlar da Allah'õn ayetlerini inkâr ediyorlardõ. (Bk.Elmalõlõ Hamdi Ya-zõr, Hak Dini Kur'an Dili, istanbul, tarihsiz, ü, 1067). (60) Misyoner Potinkers, Yahudiler aleyhinde bu sözleri sarf ediyor amma, İsrail Devletinin kuruluşuna en fazla yardõm eden devlet İngiltere olmuştur. (61) Zavallõ Potinkers Sağ olsaydõn da görseydin. Müslümanlarõn ihmâlinden, Hõristiyanlarõn da teşvik ve yardõmlarõndan güç alan Yahudilerin nasõl İsrail'i kurduklannõ,senin dediğin gibi bütün dünyanõn başõna nasõl belâ olduklarõm müşâhade etseydin. Ne Kudüs'ü kendilerine kõble sayan Hõristiyanlar ve ne de Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Mi'rac durağõ olan Kudüs'ü kutsal sayan Müslümanlar Kudüs'e sahib olamadõlar. (62) Potinkers Haçlõ Seferlerini unutmaya çalõşõyor. Bugün bile devam eden Haçlõ faaliyetleri dururken, nasõl olur da «ma sebeke»miz yoktur denir? Amerika Reisicumhuru Reagan bugün dahi Haçlõ savaşõ ilân etmekten çekinmiyor. Bütün bunlar potinkers'in ne kadar gayr-õ samimi olduğunu ortaya koyuyor.hõristiyan dünyasõ ile Yahudiler birleşerek Lübnan'õ harabeye çevirdiler.binlerce çocuğu diri diri yaktõ-lar.Bu mu Hõristiyanlarõn «Yahudi düşmanlõğõ»? Kur'an-õ Kerim ne güzel buyurmuş: «Ey imân edenler, Yahudileri de Hõristiyanlarõ da kendinize dost (ve üstünüze hâkim) edinmeyiniz. Onlar (ancak) birbirinin yaranõdõrlar, içinizden kim onlarõ dost (ve hâkim) edinirse o da onlardandõr. Şüphesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyyet vermez» (el-Mâide sûresi, 51). (63) Potinkers, Mustafa Bey'i kandõrmak için böyle söylüyor. Yoksa Kur'anda Hõristiyanlarõn da Yahudiler gibi Allah yolunda olmadõklarõna işaret eden bir çok ayet-i kerime vardõr. (Bk. el-Mâide sûresi, 51). (64) Ahmed Hamdi, a.g.e. s. 42. (65) Bk. Hâtõrât-õ Hampher, Casus-õ İngilisi der memâlik-i İslâmî, Farsça tercümesi, Dr. Muhsin Müeyyidi, Tahran, 1361, s. 87. (66) Ay. es. s. 70. (67) Hatõrât-õ Hempher, s. 71-72. (68) «Hepiniz, toptan sõmsõkõ Allah'õn ipine sanlõn. Parçalanõp ayrõlmayõn. Allah'õn, üzerinizdeki ni'metini düşünün. Hani siz (birbirinizin) düşmanlarõ idiniz de O, kalblerinizi (İslâm'a õsõndõrõp) birleştirmişti, İşte, O'nun bu ni'meti sayesinde din kardeşleri olmuştunuz ve yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarõnda iken oradan da sizi O kurtarmõştõ.İşte Allah size ayetlerini böylece apaçõk bildiriyor.Tâki doğru yola eresiniz» (Kur'an, âl-i îmrân suresi, 103). (69) «İlmi aramak, her erkek ve kadõn müslümana farzdõr» (Hadis). (70) «Rabbimiz, bize dünya'da da, Ahiret'de de iyilik ver; bizi Cehennem azabõndan koru» (Kur'an, Bakara Sûresi, 201). (71) «Onlarõn işleri aralarõnda müşavere iledir» (Kur'an, şûra sûresi, 38). (72) Hâtõrât-õ Hempher, s. 72-73. (73) Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefat etmeden bir kaç dakika önce yaptõğõ vasiyyetleri arasõnda. Yahudi ve Hõristiyanlarõn Arap yarõmadasõndan kovulmasõ da yer alõyordu. (74) «Kim güzel bir sünnet koyarsa, ona iki sevap vardõr: biri, koyduğu o sünnetten, diğeri de o sünnetin tatbik edilmesinden» (Hadis). (75) Hâtõrât-õ Hempher, s. 73-76. (77) Kur'an-õ Kerim, Şu'arâ sûresi, 79-81. (80) Hâtõrât-õ Hempher, s. 9. (81) Ay. es. s. 15. (78) Kur'an-õ Kerim, Nisa sûresi, 34. (79) Hâtõrât-õ Hempher, s. 76-79. (86) Kâfirlerden, Müslümanlar kastediliyor. (87) Hâtrât-õ Hempher.s. 13. (88) Gustave le Bön, Prenmieres Cons6quences de la Guerre, Paris, 1916, s. 250-251. (82) Ay. es. s. 42. (83) Ay. yer. (84) Hâtrât-õ Hempher, s. 31. (85) Ay.es.s. 32. (94) Ay. es. s. 23. (95) Hâtõrât-õ Hempher, s. 1. (96) Ay. es. s. 27.

(89) Hâtõrât-õ hempher, s. 13. (90) Ay. yer. (91)Ay.es. s. 14. (92) Ay es. s. 7-8. (93) ay. es. s. 45. (100) Hâtõrât-õ Hempher, s. 40 (101) Ay. es. s. 41. (97) Ay. es. s. 9. (98) Ay. es. s. 11. (99) Hâtõrât-õ Hempher, s. 11. (104) Hâtõrât-õ Hempher, s. 46. (102) Ay. es. s. 41. (103) Ay. yer. (109) Hâtõrât-õ Hempher. s. 43. (110) Kur'an-õ Kerim, mâide sûresi, 91. ayetin sonu (105) Kendini Ebû Hanife'den üstün sayan bu adam, daha Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bütün savaşlarõnõn tedafü'î olmadõğõnõ bilmiyor. Burada, kâfirlerle savaşa söz ve hareketle cevaz veriyor: fakat Müslüman Osmanlõ Devleti'ne karşõ cihâda (silahla) da fetva veriyor! Bu ne mantõk? Kafirlerle silâhlõ değil, sözlü cihâd; Osmanlõ'ya karşõ da silahlõ cihad yapõlmasõna cevaz verilecek (106) Hâtõrât-õ Hempher, s. 41-42. (107) Ay. es. s. 42. (108) Ay. es. s. 43. (111) Kur'an-õ Kerim, Mâide sûresi, 91. ayetin başõ. (112) Müslümanlar kastediliyor. (113) Hâtõrât-õ Hempher, s. 45. (114) Ay. es. s. 47. (115) Hâtõrât-õ Hempher, s. 47. (116) Ay. es. s. 48. (117) Ay. es. s. 57-58. (118) Ay. es. s. 57. (119) Hâtõrât-õ Hempher, s. 62. (120) Ay. es. s. 63. (l21) Ay. yer. (l22) Ay. es. s. 25. (124) Kur'an-õ Kerim, Al-i Imrân, 187. (125) Ahmed Hamdi, a.g.e. s. 34. (126) A. Hamdi, a.g.e. s. 69. (123) Hâtõrât-õ Hempher, s. 17. 92 (127) Ay. yer. 94 (128) Ben Paris'e döndükten sonra, Misyon Cemiyeti, yukarõda adõ geçen Dale'i görevlendirmiş olacak ki, o da Paris'e geldi ve bir sene boyunca, hiç aksatmamak şartõyla, beni Hõristiyanlaştõrmak için, her pazar günü talebe yurduna gelerek bana Hõristiyanlõğõ anlattõ. Fakat sonunda, «ben müslüman olmadan döneyim» dedi ve benden ayrõldõ. Adõ geçen Dale Rhoton, çalõşmalarõna devam etmiş; hatta bu konularda Samiha Ayverdi ile karşõlõklõ yazõşmalarda bulunmuştur. Bu mektuplarda, Dale Rhoton, faaliyetlerinin propagandasõnõ yaparken, Samiha Ayverdi de, yollarõnõn yanlõş olduğunu kendilerine göstermek istemiştir. (Bk. Samiha Ayverdi. Misyonerlik Karşõsõnda Türkiye, İs-tanbul, 1969, s. 70 vd.). (129) A. Hamdi, a.g.e. s.70. (l30) Ay. yer. (131) Hatõrlanacak olursa, bundanl5-20 sene önce Amerika, Türkiye'ye «Banş gönüllüleri» diye bir sürü güya öğretmen göndermişti. Aslõnda bunlarõn her biri bir misyonerdi. Nitekim onlar ayrõldõktan hemen sonra Türkiye'de anarşi başladõ. Bunlarõ görmezlikten gelmiye-lim artõk!.. (132) A. Hamdi, ay. es. s. 70. (133) Bu konudaki ayrõntõlar için bk. ihsan Süreyya Sõrma, Yemen isyanlarõ, (134) Ay. es. s. 88. (135) Ay. yer. (136) Alfred Fabre-Luce, Deuil au Levant, Paris, 1950,S. 252. (l 37) A. Hamdi, a.g.e. s. 9 vd. (138) î. Süreyya Sõrma, Osmanlõ Devletinin Yõkõlõşõnda Yemen İs-yanlan, s. 95. (139) s. 190 vd. (140) G.W. Bury, ay. es. s. 192. (141) G.W. Bury, a.g.e. s. 180. (142) T.C. Hariciye Arşivi, Siyasi, no: 555

Yukarõda resmi görülen 1963 doğumlu olman Dirk Heinrich Weschke (Ala-addin EL-SERİF) adõyla Müslüman teşkilatlara sõzmaya çalõşmaktadõr.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->