P. 1
KaraDelik

KaraDelik

|Views: 157|Likes:
Yayınlayan: sweetgirl61

More info:

Published by: sweetgirl61 on Jul 19, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

08/02/2013

pdf

text

original

KARA DELİK

YAZAR Tolga Kırkıl

EDİTÖR Ufuk Gültepe

KAPAK TASARIMI Kadim Gültekin

YAYIN TARİHİ Mart 2010

Bu e-kitap Tolga Kirkil tarafından yazılmış, Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü üyeleri tarafından yayına hazırlanmış ve www.xasiork.biz adresinde yayınlanmıştır. Tanıtıcı kısa yazılar dışında izin alınmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz.

Orhan Kemal’e

Romanı Okurken Dinlenmesi Tavsiye Edilen Makamların Listesi:

1.Bölüm: İsfahan 2.-10.Bölüm: Neva 11.-19 Bölüm: Acemaşiran 20.-31 Bölüm: Nihavent 32.-41. Bölüm: Uşak 42.-46. Bölüm: Hüseyni 47.-49. Bölüm: Rehavi

1. Her şey fötr şapkalı adamın gelişiyle başladı. Aslında buna bir başlangıç demek zor. Çünkü her şey o kadar fulüydü ki hatıralar arasından belirgin şeyler seçmek imkânsız. Başlangıçta birtakım hareketler vardı, bir adamın pencereden bir eve girişi, pavyonlardan birinde şarkı söyleyen bir kadın, birbirine tıpatıp benzeyen iki adamın gölgesi, rüzgârda uçuşan bir şapka. Hikâyeme bunların gösterdiği kapıdan girmek isterdim ama o zaman sanırım her şey dört bir yana dağılıp giderdi. En iyisi belli belirsiz olan başka şeyler arasında seçim yapmak, daha sonra bu seçimi hikâyenin ana gövdesine yedirmek; sonra, sonra bunun gibi şeyler işte. Her şey fötr şapkalı adamın gelişiyle başladı. Bunun bir başlangıç olduğuna o zamanlar karar veremezdim, şimdi de karar vermem zor. Ancak her şey olup bittikten sonra bir başlangıca benzediğini görebildim. Çünkü o zamanlar yalnızca belli belirsiz bir takım hareketler vardı sağda solda. Pavyonda şarkı söyleyen bir kadın vardı; hangi makamda olduğunu hatırlamadığım bir şarkı söylüyordu ve biz onun peşinden rüyalar âleminin hiç de uzak olmayan bir kısmına dalıp gidiyorduk. Rüzgârda uçup giden bir fötr şapka vardı. Bu şapkanın peşinden giden birilerini hatırlamaya çalıştım ama kimse yoktu. Yine de kendimi zorladığım takdirde başka şeyler de hatırlayabileceğimi

sanıyorum. Bir adam vardı yerde yatan, boylu boyunca, bir çocuk gibi yere uzanmış; sanki birinin gelip de onu kaldırmasını bekliyordu. Hayır, kimse gelmedi ve hatırladığım zaman dilimi boyunca adam orada yattı durdu. O zamanlar yalnızca belirsiz gölgeler halinde hareket eden iki adam vardı.

www.xasiork.biz
Her şey fötr şapkalı adamın gelişiyle başladı. O zamanlar başlayabilecek kadar canlı olan bir şeyler var mıydı hatırlamıyorum. Her şey fötr şapkalı adamın etrafında dönüp duruyordu. Hiç durmadan dönüp duruyordu hem de. Ondan uzaklaşmak ona yaklaşmak, ona yaklaşmak ondan uzaklaşmak demekti. Belirgin olan şeylerin sayısı o kadar azdı ki, bunlar arasında en belirgin olan fötr şapkalı adama tutunmaktan başka çare yoktu. Her şey soğuk ve kasvetli bir kış günü başladı ama ılık bir bahar günündeki gibi yavaşça etrafa yayıldı, belli belirsiz bir takım işaretler halinde hikâyeyi oluşturan karakterleri şekillendirdi, hikâyenin gidişatına pek müdahale etmedi ama yine de onu etkiledi. Her şey fötr şapkalı adamın gelişiyle mi başladı, ondan çok önce de başlangıca dair bir takım işaretler hâlihazırda bekleşiyor muydu etrafta, emin olamıyorum bir türlü. Çünkü fötr şapkalı adamla yan yana bulunan her şey yoğun bir belirsizliğe kapılıp gitmekte gecikmiyordu. Her şeyi, o soğuk kış gününün çevrelediği salonun penceresinden seyrediyordum sanki. İçeri birden fötr şapkalı adam giriyor, kapı birden çarpıyor, dışarı birisi çıkıyor, pavyonda şarkı söyleyen kadının sesi odada yankılanıyordu. Her şey onun gelişiyle bir anlam kazanıyor, her şey ancak onun gidişiyle etrafında oluşan anlamsızlığı dağıtmak adına bir şeyler yapabiliyordu. Buna ben o zaman, kendini kandırmak diyordum ama şu an başka bir şey demem gerektiğini görebiliyorum. Her şey fötr şapkalı adamın gelişiyle başladı sanki. Bir anda her şeyin dağılıp gideceğini ve baştan başlamanın mümkün olacağını düşünüyorum, fakat olup biten şeylerin artık bir sona ihtiyacı var bir başlangıçtan daha çok. Her şey sonlanmak için özel bir çaba

7

www.xasiork.biz
gösteriyor; fötr şapkalı adam ve ben bu sonlanma arzusuna irade dışı bir şekilde karşı koymaya çalışıyoruz. Peki neden? Fötr şapkalı adamın aniden çıkıp gitmesini bekledim, doğru, ama bu her şey başka bir yönde seyretsin diyeydi. Bir sondan bahsetmek için en erken gündü o gün, çünkü her şey yeni yeni başlamıştı fakat daha o başlangıç anı, kendi sonunu yaratmayı başarmıştı ve biz, ikimiz, bu sonun içindeki yerimizi almıştık. Bir dağılıştan, bir parçalanıştan, bir biçim değiştirmeden bahsetmek o zamanlar bana mantıksız geliyordu çünkü her şeyin bir başlangıcın eşiğinde buluştuğu o özel zamanda ben daha çok, yerden, kişilerden, olayların gidişatını belirleyebilecek diğer etkenlerden söz etmek

istiyordum; ama fötr şapkalı adam bütün bu kişisel arzulara bir son vermemi istiyordu sanki. Bir şeylerin başlaması için en uygun gün o gündü çünkü soğuk ve kasvetli bir kış günüydü. Şehir biraz ıssız, biraz yalnız, biraz da baştan çıkarıcıydı. Hepsinden daha çok, içindeki olasılık bulutlarıyla dans ediyor, görüp geçirdiği hikâyelerin neye benzeyebileceği, neye benzemeyeceği konusunda her yana ipuçları saçıyor, meraklıların gelip bu ipuçlarını değerlendirmesini bekliyordu. Her şeyi biliyordu, her şeyden haberdardı; ama yine de olacakları uzaktan seyretmeyi tercih ediyordu. Fötr şapkalı adamın kentin sokaklarında dolanmasını seyrettim kuş bakışı.

Hareketlerinde bir tuhaflık arıyordum, bir şeyleri yanlış yapmasını bekliyordum; tam karşıdan karşıya geçerken, Büyük Saat’in altındaki kahvelerden birinde tanımadığım birileriyle buluşurken heyecan dolu bir

8

www.xasiork.biz
şeylerin olmasını bekledim ama fötr şapkalı adam, şehir onun doğal bir uzantısıymış gibi hareket ediyordu. Nişanlım iki haftadan beri kayıptı. Hatırladığım tam olarak bu mu? Evet, nişanlımın tam olarak iki haftadır kayıp olduğu gerçeği. Sevgilim, canım, ciğerim. Onu böyle tanımlamak şimdi bana çok sıra dışı geliyor. Nişanlım iki haftadan beri kayıptı. Her yere bakmış, gidebileceği bütün yerleri soruşturmuş, bir sonuç elde edemeyince de fötr şapkalı adamı aramaya karar vermiştim. Hikâyenin belirsizliği, bütün bu soru işaretleriyle benzersiz bir uyum içinde, gecenin ağırlığını birazcık da olsa hafifletiyor. Şimdi kesin olarak şöyle diyebilirim: Her şey fötr şapkalı adamın gelişiyle başladı. 2. Nişanlımın kayboluşunun üzerinden iki hafta geçmişti. Bunu oldukça net bir biçimde hatırlıyorum. Bu anı bende keskin bir nokta olarak bulunuyor; ne yandan yaklaşırsam yaklaşayım hep aynı keskinlikte, acımasız ve biraz da çekingen bir nokta. Nokta olması dolayısıyla pek çok diğer anıyla onu kaynaştırabiliyorum; ama bu kez de şeylerin belirsizliği içinde onu anlamlandırmak hiç de kolay olmuyor. Nişanlım kayboldu ve fötr şapkalı adam ortaya çıktı; nişanlım kayboldu ve diğer pek çok yabancı şeyin hayatıma girişini çok daha gerçekçi bir şekilde değerlendirme fırsatı buldum; nişanlım kayboldu ve kimsenin o güne dek farkına varmadığı şeyler su yüzüne çıkmaya başladı; nişanlım kayboldu ve o güne dek nişanlımla ilgili olduğunu düşündüğüm şeyleri çok daha berrak bir şekilde görmeye başladım; nişanlım kayboldu ve

9

www.xasiork.biz
günler daha yavaş akmaya başladı… İşte bunun gibi şeyler. Şimdi bu cümlelerden hangisini alırsam alayım ortaya çok yoğun bir belirsizlik koyuyor ve yeni doğan her belirsizlik gibi dikkatin kendi üzerinde yoğunlaşmasını istiyor. Bu kayboluşu, diğer olaylar içinde sabit bir yere oturtmaya çalıştıkça kaygan dokusunu ellerimde hissediyorum. Bu kayboluşu takip eden olaylar silsilesi, ona bir yer bulma çabasının beyhudeliğini ortaya koymakla kalmıyor, hayatın çokluklarını, bize fazla gelen yanlarını süzmeye çalışmanın ne kadar anlamsız bir girişim olduğunu da gün yüzüne çıkarıyor. Bunda bizim ne kadar payımız olduğu tartışılır bir olgu şüphesiz. Etrafına saldığı dokunaçlarıyla her şeyi ele geçirmeye çalışan, tatmin olmaz dağınıklığıyla adeta bir ahtapota benzeyen bu kayboluşun daha ilk andan itibaren çekici bir unsur olarak içinde yaşadığım ilişki evrenini derinden sarsacağı belliydi. Kimse bunun üzerinde durmamıştı o zamanlar. Ama ben şimdi kayıp bir kıtayı bulmuş gibi sevinerek ortaya çıkıyorum ve her şeyin ta başından beri belli olduğu bu kedi fare oyununu neden oynadığımızı kendimize soruyorum. Buna ne fötr şapkalı adam cevap verebilir, ne de kaybolan nişanlım. Hiçbir şeyin cevabı yok. Bu macera başlamadan evvel hiçbir şeyin cevabı olmadığına dair içimde küçük mü küçük bir his vardı. Yaşanacak olanlarla bu hissin bir alakası olabileceğini de düşünmüyordum açıkçası. Çünkü o zamanlar gizli ve saklı olan şeylere inanmıyordum. Benim için her şey apaçık ve netti. Sıradan bir çifttik biz, daha ne söyleyebilirim ki? Bu sıradanlıkta belki de kendimize ait en çekici yanları buluyorduk; ama sıradandık işte. Kayboluş, benim için o kadar olağanüstü bir şeydi ki o andan sonra artık eski ben olamayacağımı anlamış bulunuyordum. Bu durum beni çok

10

www.xasiork.biz
tedirgin etmişti. Tutkuyla bağlı olduğumu sandığım şeyin aslında benim sıradan bir alışkanlığım olduğunu anlamamdı beni şaşırtan şey. Ortada bir çocuk gibi kalmıştım. Çünkü hayata dair malumatım o kadar azdı ki nişanlısı kaybolan biri ne yapar bilmiyordum. Tam bir hafta hiçbir şey yapamadan geçti. Oysa tam o gün ikimiz Mavi Köşe Pastanesi’nde buluşup geleceğe dair planlarımızı konuşacaktık. Sonra fötr şapkalı adam çıkageldi. Sanki bütün bunlar onun çıkıp da gelmesi için düzenlenmiş bir oyundu. Sonradan yaşananları düşününce bunun hiç de akıl dışı olmadığını görüyorum. Fötr şapkalı adam için bu vaka sıradan bir vakaydı belki. Adana’nın güneşli havası içinde akıp gitmeye razı sıradan bir vaka. Oysa onu arayan, telefon rehberinde bürosunun numarasını bulan bendim. Telefonunda 3 rakamı sanki diğer rakamlara baskındı, belki de yanlış hatırlıyorum. Küçük Saat, No:125, kat 2 ya da 3. Telefon ilk çaldığı an, bu anın sonsuza dek hep bu şekilde yaşanacağını düşünmüştüm. Büroyu hayal etim, bomboş, kimse yok, karanlığın ortasında yankılanan bir telefon sesi. Tam bu sırada telefonun diğer ucundaki ses “Efendim.” demişti. Sade, kuru bir erkek sesi, o kadar. Sıcak cana yakın bir bayan sekreterin sesini beklerken… Oysa fötr şapkalı adamın her şeyi bildiğini düşünüyordum. Birden telefonu kapatıverdim. Telefonla dolu bu anıda eksik olan neydi, bulmaya çalışıyorum, aklıma bir şeyler gelir gibi oluyor ama bunlar belirsizliği arttırmaktan başka bir işe yaramayan şeyler. Bu belirsiz anıyı aniden yakın bir arkadaşımın şehir kulübünün salonunda yapılan nişanı takip ediyor. Üzerimde siyahlı grili bir

11

www.xasiork.biz
takım var. Şimdi düşünüyorum da, ben bu renkleri hiç sevmemişimdir; o halde üzerimde ne arıyorlar? Telefonu tekrar kaldırdım. Bu kez daha içli, daha duygulu bir şekilde çalıyordu sanki telefon. Karşıdaki adam ki ben onun fötr şapkalı adam olduğunu sanmıştım her zaman, fötr şapkalı adamın orada olmadığını söylemişti. O kimdi peki? Teşekkür edip kapatmakla yetinmiştim telefonu. Nişanlımla, kaybolan nişanlımla aramızdaki bu mahrem şeyi, yani onun kaybolmasıyla tam göğsümün orta yerinde doğan bu şeyi dünyaya açmaktan, dünyayla paylaşmaktan çok çekiniyordum. Yeni Adana, olaydan iki gün sonra bu kayboluşu manşete taşımış, sonraki günlerde de gelişmeleri ilk sayfasından bütün Adana’ya duyurur olmuştu. Her haberle birlikte sırrımın bir kez daha ifşa edildiğini acı içinde görüyor, bahtsızlığıma lanet ediyordum. Bütün bu alenilik benim gibi genç bir insana ait olan pek çok şeyi sanki azgın bir nehir gibi götürüyor, Akdeniz’in uçsuz bucaksız mavi düzlüğüne fırlatıp atıyordu. Ertesi günkü telefon görüşmesi, ilk görüşmeye göre çok daha sıradandı. Sesini nişanlımın sesine benzettiğim sekreterden randevu alırken, saati telefonun yanındaki küçük deftere not ederken, kafamda fötr şapkalı adamın nasıl biri olduğunu canlandırmaya çalışırken, ne gibi bir serüvenin başında olduğumu merak ederek heyecanlanıyordum. Randevu saatinden beş dakika önce, büronun zilini çaldım. Sekreter biraz sonra, beyaz kapının ardında göründü, “Buyurun!” dedi. Bana bir bardak çay ikram etti, fötr şapkalı adam birazdan beni kabul edecekti. Çayımı yudumlarken, sigaramdan peş peşe dumanlar alırken; birazdan başıma gelecekleri düşünmeden edemiyordum. Fötr şapkalı

12

www.xasiork.biz
adamı bana, babası komiser emeklisi olan yakın arkadaşlarımdan Ahmet tavsiye etmişti. Dediğine bakılırsa, Adana’nın görüp görebileceği belki de en büyük hafiyeydi. Ama bunlar benim umurumda değildi o zamanlar. Peki, umurumda olan neydi? Nişanlımın bir an evvel bulunması, ailesinin ve ailemin eski saadetine geri dönmesi miydi? Hayalini kurduğum geleceğin bana iade edilmesi mi yoksa? Sekreter, biraz önce kapıdaki ses tonunun tıpatıp aynısı bir tonda “Buyurun” dedi yeniden. Elimde şapkam, parke döşemede adeta kayar gibi ilerledim, kapıyı çalıp açtım. Tam burada büyük bir boşluk var. Her şeyi gayet net bir şekilde hatırlıyorum: Fötr şapkalı adamın neredeyse yüzünün hepsini kaplayan gülümsemesini, kolumdan tutup beni masasının önündeki sandalyeye oturtuşunu, tedirginliğimin azar azar kayboluşunu. Yine de bu sahneye büyük bir boşluğun eşlik ettiğini biliyorum. Kocaman bir boşluğun içinde, birbiri içinde erimeye hazır şeyler. İki şapka, iki gölge, iki şarkı ve bu şarkıların hiçbir makama ait olmayan musikisi. Fötr şapkalı adam ilk sorularını sorarken kendimi onlarca kişinin önünde çırılçıplak bir haldeymiş gibi hissetmiştim. Çekindiğimi anlamış olacak ki bir süre sustu. Sonra böyle bir kaybın ne kadar büyük bir acı olduğunu anladığından bahsetti. Elbette Allah’tan ümit kesilmezdi, kendisi bir an evvel çalışmalara başlayacak, soruşturmayı yürütecek ve inşallah da nişanlımı bulacaktı. O bunları anlatırken, göğsümdeki bana yabancı şeyin, korkuyla ve tedirginlikle dolu olan ama bir yerlerinde birazcık da olsa umut barındıran şeyin kemikleşmeye, kırılmaz bir noktaya ulaşmaya başladığını anımsar gibiyim. Söylediği her sözcük, bu sararmış kemiğe çarpıp geri dönüyor,

13

www.xasiork.biz
odanın içindeki boşluğu sessiz darbelerle sarsıyordu. Onunla Mavi Köşe’de buluşacak, evlilik hayallerimizden, neyi nasıl yapacağımızdan konuşacaktık; ama nişanlım yarım saatten fazla beklememe rağmen gelmeyince telaşlanmış, hemen bir taksiye atlayıp evlerine gitmiştim. Nişanlım evden çıkalı bir saatten fazla oluyordu. Allah Allah, benim yanımda değil miydi? Sonra evin içini Melahat Hanım’ın feryatları kaplamıştı. Hala kulaklarımda yankılanan feryatlar. Fötr şapkalı adam sanki bu anlattıklarımı yüzüncü defa dinliyormuş gibi soğukkanlı ve bir o kadar da pervasızdı. Bir yandan notlar alıyor, bir yandan da düşünüyordu. Beni nerede bulabilirdi? Çalıştığım hastaneden izin almıştım, evde ondan haber bekliyor olacaktım. 3. Olayların birbirine karışması için belli bir sürenin geçmesi gerekti. Fötr şapkalı adamdan halen bir haber çıkmamıştı. Üç gündür tek başıma evde oturuyor, kitap okuyor, belki bir haber gelir de beni bulamazlar diye telefonun başından ayrılmıyordum. Siyah nesneye bakarken, kimi zaman korkuyor, kimi zaman tedirgin oluyor, hepsini de küçük bir teselli duygusuyla savuşturuyordum. Telefonun dünyayla aramdaki tek bağ olduğunu düşünmek beni yoruyordu. Başından kalkıp içeri, odama gittim; biraz kestirdim. Rüyamda uzun bir aradan sonra hiçbir şey görmedim. Uyandığım zaman sanki bütün yaşananlar çok önceden olmuş gibi hissettim ama telefonun çalmasıyla kendime geldim, koşa koşa telefona gittim. Ahizeyi kaldırdım, karşı taraf sanki sesimi duyunca aniden kapattı. Bu telefonun hiçbir anlamı yok gibi görünüyor. Çalıp çalıp tam açıldığında kapanan bir telefon. Kendi üzerine çökmeye yakın bir nesne

14

www.xasiork.biz
diye geçirdim içimden. Böylece dış dünyaya uzanan yüzlerce kol kopmuş oluyordu. Şimdi tekrar yalnızlığa dönebilirdim. Bu yalnızlık anlarına özel bir önem veriyordum çünkü geçen zaman zarfında dış dünyayla o kadar çok ilgilenmiştim ki kendimi adeta unutmuştum. Fötr şapkalı adama gitmeden önce, büyük bir çaresizlik içinde, ben de bir sürü görüşme yapmış, notlar almış, bir sonuca ulaşamayınca da hepsini kaldırıp eski bir karton kutuya doldurmuş, onu da gardırobun en dibine adeta gömmüştüm. Çoğu işe yaramaz bilgilerdi zaten. Bu arada nişanlımın bilinmeyen yanlarıyla da karşılaşmadım değil. Ama hiçbiri ilgi çekici şeyler değildi. Bu detaylar onun basit, sıradan hikâyesini taçlandıran şeyler olmaktan uzaktılar. Yalnızca o hikâyenin bir devamı gibiydiler. Aralarında eski sevgilisiyle ilgili bir takım bilgiler olmasına rağmen bunları keşfetmiş bu olmak büyük beni hayal hiç mi hiç yani beni

heyecanlandırmamıştı. nişanlımın aslında

Yaşadığım tahmin

kırıklığı, olması,

benim

ettiğim

kişi gibi

soruşturmamın ortasında vahşi bir hayvan gibi yakalayıp ormanın derinliklerine sürükledi. Orada, ormanın çıplaklığı yüzüme vururken, nişanlımda sevdiğim şeylerin neler olduğunu kendi kendime bir kez daha sordum; ama bunları biraz gereksiz bulup ormandan kaçmak zorunda kaldım. Sonra… İşte kendimi bu eve tıktım. Telefon bir kez daha çaldı: Tek bir ezgi şeklinde. Kendinden öncekilere benzeyen, kendinden sonrakilere de benzeyecek olan bir ezgi. Tam yattığım yerden kalkıp telefona koşmaya hazırlanıyordum ki aniden susunca, kendimi biraz sersemlemiş buldum. Beş dakika sonra iki kez çalıp sustu. On dakika sonra ise dört kez çalıp sustu. Bir, iki, üç, dört… Bir daha da çalmadı. Gece boyu koltukta uzanıp yeniden çalmasını

15

www.xasiork.biz
boşuna bekledim. Sabaha karşı, her şeyin bir sis perdesi arkasında göründüğü o vakit, sızdığım koltuktan zorlukla kalkıp yatağıma gittim. Öğlene doğru zar zor uyanabildim. Her uyanışta olduğu gibi yine kendimi olayların çok dışında hissettim. Ilık bir duş aldım, kendime sucuklu yumurta, peynir, zeytin ve reçelden oluşan bir kahvaltı hazırladım. Bu kahvaltıda, sevgilimin kayboluşunu unutmaya başladığımın izlerini görür gibi olmamak için çok çırpındım. Bunu başardım da sayılır. İki bardak demli çay içtim, bulaşıkları yıkadım. Sonraki birkaç gün yaptığım kahvaltılar da buna benziyordu. Hayatımda uzun bir aradan sonra tekrarlar yine başlamıştı. Bu bana elimde olmadan bir güven duygusu veriyor, bu güven duygusunun etkisiyle tekrarladığım şeylerin içimde köklenmesi daha da hızlanıyor ve kolaylaşıyordu. Fötr şapkalı adam olmadan yaptığım yapabildiğim nadir şeylerdendi bu kahvaltılar ve onları takip eden okumalar, radyo dinlemeler. Kendimi her şeyden bu kadar uzakta bulduğum için halimden memnundum; ama fötr şapkalı adamın uzun ellerinin beni olayların tam ortasına çekeceğini hissedebiliyordum. Tek bilmediğim bunun ne zaman olacağıydı. O sırada telefon çaldı. 4. Arayan fötr şapkalı adamdı. Benimle acilen Mavi Köşe’de buluşmak istiyordu, bana anlatacakları vardı. Kendimi bile şaşırtan bir şekilde hiç mi hiç heyecanlanmadım. Bir müddet hiçbir şey olmamasını, her şeyin aynı böyle olduğu gibi devam etmesini istiyordum. Fakat tam bu sırada fötr şapkalı adam ortaya çıkıyor ve bana anlatacağı şeyler olduğunu söylüyordu.

16

www.xasiork.biz
Pastanede cam kenarındaki masada otururken, pastanenin hemen önünde Chevrolet marka bir taksi durdu. Fötr şapkalı adam yeni yeni çiselemeye başlayan yağmurdan kaçarcasına pastaneye sığındı. Beni görüp yanıma oturdu. Neler konuştuğumuzu şimdi hatırlamam olanaksız çünkü çok değiştim. Bana olup biteni anlatırken bana anlattıklarından çok kelimeleri sarf ederken yüzünün aldığı biçimlere, dudaklarının hareketlerine, bıyığındaki eğrilere, şapkasını çıkarırken bükülen parmaklarına dikkat ediyordum. Onun her şeyi başlatan kişi olarak karşımda oturması ve bana bu saçma sapan şeyleri anlatması tuhafıma gitmişti. Hayır dedim sonra kendi kendime, bunlar saçma değil, hem de kesinlikle saçma değil. Bir araba var diyordu fötr şapkalı adam. Bir araba var. Kırmızı bir Buick. “Nişanlını en son bu arabaya binerken görmüşler.” Sessizlikle karşılıyorum. Fötr şapkalı adam bir çay söylüyor. Şimdi polise haber vermeye gidiyormuş, hemen arabanın peşine

düşeceklermiş. Arabayla ilgili anlattıkları, Adana’da kaç kişide bu arabadan olduğu ve buna benzer şeyleri ilgi ve alakayla dinlemek istiyorum, ama bir türlü yapamıyorum. Pastanede oturmuş sohbet eden iki tane adam. Kafamda siyaha boyanmış bir imge beliriyor. İkisi de aynı pardösüden giymiş. Yaşlı ve bıyıklı olanın yanında siyah renkli bir fötr şapka duruyor. Karşılıklı çay içip çok önemli bir mevzu konuşuyorlar. Bu sahne başlangıca çok uzak değil, ama başlangıca çok yakın da değil. Her şeyin soğukkanlılıkla değerlendirilebileceği o zaman aralığına ait bir sahne bu. Sözcükler daha tam anlamıyla bizim olmamış,

17

www.xasiork.biz
kayboluşun etkisi her an hissedilebiliyor. Bir boşluk gibi yani, düpedüz bir boşluk. Hiç kimsenin yanından geçmek bile istemeyeceği türden bir boşluk ve bu boşluğa girip çıkmak isteyen pek çok ayrıntı var, pek çok hikâye var ve pek çok kişi. Tam o masada oturmuş işte bu ayrıntıları düşünüyorum. Olaylar bu bulgunun ardından nasıl genişleyecek, nasıl dallanıp budaklanacak ve sonu nerelere uzanacak? Fötr şapkalı adam, bu ayrıntıların gelişimini nasıl etkileyecek? Bir çay daha söyledim, bir sigara daha yaktım. Nişanlımın ortadan kayboluşuyla doğan boşluk daha şimdiden pek çok yabancı şey tarafından doldurulmaya başlamıştı. Ama ben, onun yokluğundan sonra bu kadar yeni şeylerin olmasını beklemediğim için şimdi kendimi çaresiz hissediyordum. Çayımı bitirmeye yakın yağmur şiddetini iyice arttırdı; şimdi kaldırıma düşen iri yağmur damlaları parkelerden sekip pastanenin döşemeden tavana kadar uzanan camekânına sıçrıyorlardı. Bir süre sonra camın alt kısmında çamurdan bir bant oluştu. Ama daha da şiddetlenen yağmur bütün bu çamurdan bandı alıp götürdü, sanki daha önce hiç orada var olmamış gibi. Her şey silinmişti şimdi. Uzun uzun yağmuru seyrettim. Odama, kimsenin beni rahatsız etmediği, her şeyden uzak olduğum odama dönmek için içimde büyük bir arzu duydum. Ama yağmur bütün bunları silmek ister gibi daha da şiddetleniyordu. Çıkan rüzgârla birlikte yağmur artık camekâna vurmaya başlamıştı. Damlalar, büyük bir hızla, camekânın her yerinde patlıyor, patlama sesinin hemen ardından aşağılara kayıp gidiyor, kayıp giderken de bambaşka damlalarla sorgusuz sualsiz birleşiyorlardı. Fötr şapkalı adamla vedalaşıp bir taksiye atladım, eve döndüm.

18

www.xasiork.biz
5. Dışarıdaki serin ve taze hava beni ferahlatmış, içtiğim çaylar da zihnimi kuvvetlendirmişti. Yeniden beni dört gözle bekleyen olayların ortasına dalabileceğimi hissediyordum. Akşama doğru bir banyo yaptıktan sonra fötr şapkalı adamı arayıp kısa bir görüşme yaptım. Amacım davaya olan ilgimin halen sürdüğünü göstermekti. Neden böyle yaptığımı bilmiyordum; ama içimden bir ses yapmam gerektiğini söylüyordu. Sonra nişanlımın ailesini arayıp onlara son gelişmelerden bahsettim, kızlarının en son Buick marka kırmızı bir arabaya binerken görüldüğünü anlattım. Nişanlımın babası Ferit Bey, Adana’da lüks arabası olan sayılı insanlardandı. Ama arabayı duyunca ses tonunda hiçbir değişme olmadı. Hatta telefonu açtığı zamanki ses tonu ne kadar tek düze ise telefonu kapatırkenki ses tonu da aynı şekilde tek düzeydi. Kapatmadan önce uzun bir süre sustu. Çok kısık, neredeyse

duyamadığım bir sesle bana teşekkür etti. Telefon kapanınca bu teşekkür yüzünden içimde belli belirsiz bir pişmanlığın doğduğunu seçer gibi oldum. Fötr şapkalı adama, kızın ailesiyle direk bağlantı kurmamasını tembihlemiştim, çünkü… Çünküsü yoktu işte, böyle olmasını istiyordum. İki ada arasındaki tek bağlantının ben olmam gerektiğine karar vermiştim. Ne de olsa fötr şapkalı adamı kiralayan bendim ve bunu istemek en tabi hakkımdı. Elbette demişti fötr şapkalı adam, bu sizin en doğal hakkınız. Fakat bunu hiç de inandırıcı olmayan bir şekilde söylemişti. Bu kelimelerin ağzından çıkması gerekiyordu o kadar. İşin ucundaki elli bin lira belki de onu böyle davranmaya sürüklemişti.

19

www.xasiork.biz
Kendi payıma kendime biçtiğim rolden çok memnundum. Uzun zamandır kendimi böyle önemli hissetmemiştim. Fötr şapkalı adamın gelişi her şeyi değiştirdiği gibi beni de değiştirmeye başlamıştı böylelikle. O zamanlar, bazı şeyleri anlayamayacak kadar genç olduğumu ancak şimdi görebilmem bir kusur olarak algılanmasın çünkü herkesin hayatında buna benzer dönüm noktaları olmuştur ve hepimiz böyle zor

dönemeçlerden geçmişizdir. Benimki de bu dönemeçlerden biriydi işte. Yalnızca biraz hazırlıksız yakalanmıştım o kadar. Belki de fötr şapkalı adamın gelmesini bekliyordum yalnızca. O evde, her şeyin başındaki o evde, fötr şapkalı adamın bana gelmesini, bize gelmesini ve her şeyi değiştirmesini bekliyorduk. Bunları kelimelere dökmek kolay ama yaşarken her şey farklı olabiliyor. Gece yarısına doğru fötr şapkalı adamı tekrar aradım. Kırmızı arabayla ilgili bir gelişme olup olmadığını sordum. Fötr şapkalı adam, beylik cevaplar verdi, herhangi bir gelişme olmadığını, ama iz üstünde olduğunu, herhangi bir gelişme olduğu takdirde bana derhal haber vereceğini söyledi. Sesinde daha önce rastlamadığım esrarengiz bir şey vardı. Pastanedekine benzer bir edayla eğip büküyordu kelimeleri. Polis derken, araba derken içindeki bir şey tarafından engelleniyor gibiydi ve içindeki o şeyin olayları bir arada tutan şeyle alakalı olduğunu tahmin edebiliyordum. Çünkü olup biten şeylerin gerçekten de onları bir arada tutacak bir şeye ihtiyaçları vardı. Bunu görmemek için insanın ya kör ya da aptal olması gerekiyordu. Bir yanda kaybolan nişanlım, bir yanda ben, bir yanda fötr şapkalı adam, bir yanda nişanlımın ailesi. Bütün bu şeyler içinde biri hariç hepsi dağılıp gitmeye, birbirini yok etmeye, birbirini örtmeye o kadar meyilliydi ki en ufak bir hareket hepsini ortadan

20

www.xasiork.biz
kaldırabilir, sonsuza dek yok olmalarını sağlayabilirdi. Fakat içlerinden yalnızca bir tanesi bu oyunun dışında kalmaya kendini adamıştı: Fötr şapkalı adam. Bir banyo yaptım, hafif bir şeyler atıştırdım, sonra kendime bir kadeh şarap doldurdum. Olup biteni belki yüzüncü defa düşünmeye çalıştım. Kırmızı araba kime ait olabilirdi? Tekrar telefonun başına geçtim ve tıbbiyeden arkadaşım Ali’yi aradım. Aynı hastanede çalışıyorduk. Sesimi duyunca sesine ayrı bir canlılık geldi. Hayır, o da böyle bir arabadan haberdar değildi. Ona kalırsa zengin zibidilerden birinin işi olabilirdi bu. Babalarının parasıyla sürekli Amerika’ya gidip gelen bu gençler orada ne görürlerse buraya getirmeye çalışmıyorlar mıydı? Evet, öyleydi Ali. Bir haber alırsa beni aramaya söz verdi. O gece rüyamda kendimi ilk kez dehlizde buldum. Dehlizin bütün duvarlarında bilmediğim bir dilde bir sürü sözcük vardı. Elimi dehlizin duvarlarına koyuyor, sözcüklerin soğuk derisini okşuyordum.

Anlamlarından çok şekilleri, biçimleri beni ilgilendiriyordu. Bir tanesi, yani sözcüklerden bir tanesi kırmızı bir arabaya benziyordu. Jantlarını, kaportasını yavaşça okşadım. Arabanın içinde nişanlımı görür gibi oldum. Yüzünün aldığı biçim biraz F’yi, biraz da R’yi andırıyordu; ama bunların hiçbiri değildi. Biraz daha ilerleyince, loş bir apliğin ışığı altında aydınlatılmış, duvara asılı gümüş bir çerçevenin içinde bir fotoğrafa rastladım. Nişanlımla benim, yakın zamanda çektirdiğimiz bir fotoğrafımızdı bu. Atatürk Parkı’nda oturmuş muhabbet ederken yanımıza yaklaşan fotoğrafçıyı kıramamış, güzel, aydınlık bir poz vermiştik. Ne de umutla bakıyorduk geleceğe. Nişanlıma sıkıca sarılmış, mutluluk içinde gülümsemiştim.

21

www.xasiork.biz
Arkada çam ağaçları, güneşin parlak ışıkları altında dans ediyorlardı. Sonra birden elim ayağım boşandı ve çerçeve yere düştü, tuzla buz oldu. 6. Ertesi gün yağmur bütün şiddetiyle yağmaya devam etti. Evden yalnızca biraz alışveriş yapmak için çıktım. Karşıdaki bakkaldan biraz kaşar peyniriyle zeytin ve pastırma aldım. Bir şişe de orta halli bir şarap ve iki karton Boğaziçi. Eve dönüp güzel bir kahvaltı yaptım, üç bardak çay içtim ve üstüne bir sigara yakıp telefonu seyrettim uzun uzun. Ahizeden duyulacak birkaç sözcükle her şey birdenbire değişebilir ya da eskisi gibi devam edebilirdi. Bütün bu dağınıklığın içinde telefonu fötr şapkalı adamın bir türevi olarak düşündüm. Olup bitenler arasında bağlantı kuruyor, şeylerin dağılıp gitmemesi için sanki özel bir çaba harcıyordu. Akşama dek suskunluğunu bozmadı. Kestirmek için biraz uzanmıştım ki fötr şapkalı adamın hattın diğer ucundaki sesiyle birazcık ayılır gibi oldum. Arabanın bulunduğunu söylüyordu. “Çabuk gelin!” dedi fötr şapkalı adam, beni sokaktaki telefon kulübesinden arıyordu. Adresi verdi. Şehrin dışındaki atölyelerden birinin garajında bulunmuştu otomobil. Yağmur hâlâ son sürat yağmaya devam ediyordu. Neredeyse bütün vücudum pardösünün içine gömülmüştü ama yine de üşüyordum. Taksici “Sigara içer misin abi?” deyip bir tane Birinci uzattı. “Yok sağ ol!” dedim, “Ben buradan yakarım.” Pardösümün cebinden Boğaziçi paketini çıkarıp bir tane yaktım, sonra aniden “At o Birinci’yi, al sen de buradan yak!” dedim taksiciye; sağ ol mağol diye direttiyse de razı oldu, ucu hafifçe yanmış sigarasını geri

22

www.xasiork.biz
pakete koydu. Sigarasını yaktım, derin bir nefes çekti. Sonra nedense ona sigarasını at dediğim için kendimden utandım. Yan gözle taksiciyi süzdüm. Üstü başı perişan orta yaşlı bir adamdı. Çok çektiği her halinden belli oluyordu Bakışlarımı ondan kaçırıp yola çevirdim. Delik deşik olmuş asfalt küçük küçük havuzlarla dolmuştu. Araba, arada sırada bu çukurlardan birine girince hafifçe sarsılıyorduk. Pardösümün içine iyice gömüldüm ve arabayı, arabadan daha çok o uğursuz geceyi hayal etmeye çalıştım. Kırmızı rengin baskınlığı, etrafındaki her şeyi öldürmeye yetiyordu da artıyordu bile. Nişanlımı neredeyse tanıyamayacaktım. Arabanın etrafında gözü bağlanmış bir şekilde dönüp duruyordu. Kollarını öylece iki yanına açmış çaresizce dolanıyor, arabaya dokunarak nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Etrafta başka kimse görünmüyordu; temkinli adımlarla yaklaşıp ona sarıldım, birden “Bırak beni, bırak beni!” diye çığlıklar atmaya başladı. Ona hemen kim olduğumu söyledim, sıkıca ağzını kapattım. Gözündeki siyah bandı yavaşça çıkardım ve sıkı sıkı sarıldım. Tam bu sırada bir başka çukura girmiş olmalıyız ki araba hafif bir sarsıntı geçirince nişanlımla kırmızı araba kayboluverdi. Fötr şapkalı adam neler düşünüyordu acaba? Arabayı bulmuş olmak onun için şüphesiz büyük bir adımdı. Belki de sona yaklaştığını düşünüyordu. Bilemiyordum. Aklım fikrim arabadaydı. Araba, kırmızı rengiyle bu soğuk kış gününe hiç de uymayan bir nesneydi. O daha çok bir mutluluğun, bir aşkın sembolü olmalıydı ama o deri koltuklar belki de nişanlımın canlı olduğu son yerdi. Kafamda kentin kuşbakışı görüntüsünü canlandırdım. Evim biraz daha kuzeyde sayılırdı

23

www.xasiork.biz
olayların geçtiği diğer yerlere göre. Nişanlımın evi daha güneyde, çarşıya daha yakın olan kesimdeydi. En güneyde ise fötr şapkalı adamın bürosu vardı. Yukarıdan aşağı gidip geldikten sonra bu araba yolculuğunun birbirine paralel çizgiler oluşturan bu üç yeri kesip güneybatıda bir yerde bulunan arabaya doğru hareket ettiğini hayal ettim. Arabanın bulunduğu noktadan ayrılacak olan iki kişi evlerine dönüp bu çevrimi tamamlayacak, nişanlım evine dönemeyecek ve çevrimin ucunu açık bırakacaktı. Arabanın ortaya çıkışı, ilk anda olayların gelişimini büyük ölçüde etkileyecek gibi görünüyordu. Çünkü her şey tam yerli yerine oturmaya başlamışken, fötr şapkalı adamla birbirimize alışmaya, nişanlımın ailesi acı gerçeği kabul etmeye başlamışken arabanın ortaya çıkışı ile her şey sanki yeniden dallanıp budaklanmaya başlamıştı. Yıkık dökük atölyelerin olduğu bir yere gelince taksici “Burası olsa gerek abi.” dedi. İleride birkaç tane polis arabası görünüyordu. Beş lira verdim, “Üstü kalsın!” dedim. Yağmur biraz diner gibi olmuştu. Çamurlu yolda kendime kuru bir yerler bulmaya çalışarak olay mahalline vardım. Fötr şapkalı adam, hurdaya dönmüş bir arabanın yanında durmuş çeşitli notlar alıyordu. Pek samimi olmayan bir tokalaşmadan sonra bana olup biten hakkında malumat vermeye başladı. Sözünü kesip şaşırmış bir halde “Arabanın o olduğundan emin misin?” diye sordum. Çünkü arabanın arabalık hali kalmadığı gibi rengi de beyazdı. Lastikleri sökülmüş, ön kısım büyük bir darbenin etkisiyle içeri göçmüştü.

24

www.xasiork.biz
“Büyük ihtimalle bir kaza yapmışlar ve onu bir hurdacıya satmışlar.” dedi fötr şapkalı adam. “Peki, nasıl haberiniz oldu?” diye sorunca onun özel sahasına girmişim gibi biraz geri çekildi, “Bu bilgi de bana kalsın!” dedi gülümseyerek. “Elbette!” dedim. Polislerden bir tanesi eğilmiş kaportayı hafifçe kazıyordu. Önce beyaz boya tabakasının altında uçuk pembe bir renk belirdi. Kazıma arttıkça bu pembe kırmızıya dönüştü. Sonunda kıpkırmızı bir yuvarlak beyaz arabanın ön kaportasında eski, çok eski bir yara gibi beliriverdi. “Hiç iz yok.” dedi. Bunu söylemese bile hiçbir iz olmadığını tahmin edebilirdim, çünkü beklediğim şey tam olarak buydu: Hiç iz olmaması. Şapkamı çıkarıp yavaşça arabaya yaklaştım, açık camdan şoför mahalline ve arkadaki koltuğa baktım. Gerçekten de hiçbir iz yoktu. Deri koltuklar ilk günkü gibi pırıl pırıl duruyorlardı. Nişanlımı arka koltukta, elleri bağlanmış sonu belirsiz bir yolculuğa çıkarken hayal ettim. Birden bu düşünceleri kafamdan kovdum, fötr şapkalı adamın yanına gittim. “Araba kimin üzerine kayıtlıymış?” diye sorunca fötr şapkalı adam pardösüsünün cebinden not defterini çıkardı. 7. Araba çalıntıydı. Bu beklenen bir şeydi. Arabanın sahibi sorguya çekilmişti. Adam, Adana’nın zenginlerindendi ve oğluna Amerika’dan getirttiği kırmızı Buick, üç hafta önce, nişanlımın kaybolmasından bir gün önce çalınmıştı. Adam o sırada bir iş için Paris’te bulunuyordu. Aylak oğlu da babasından

25

www.xasiork.biz
korktuğu için polise haber vermekten çekinmişti. Adam tam polise gitmek üzereyken polis onu bulmuştu. Olayların giderek geniş bir alana yayılması bana tuhaf bir zevk veriyordu. Belki de bu hayatımdaki en büyük maceraydı. Sıkıcı hayatımdaki en büyük macera… Fötr şapkalı adamla atölyede yaptığımız konuşmayı düşündüm. Birbirimize ısındığımız söylenebilir miydi? Birbirimize yardımcı olabilecek miydik? Notlarını aldığı o defterde daha başka neler yazıyordu acaba? Ya benim hakkımda yazdıkları. O defteri okumak için neler vermezdim. Başka bir şey çıkmayınca eve döndüm. Her ay aldığım edebiyat dergisinin sayfaları arasına gömülmüşken kendimden geçmişim. Uykuyla uyanıklık arasının gri gölgeleri arasında dolanırken kendimi o dehlizden çıkarken buldum. Çapraz çakılmış kalın tahtalarla kapatılmış olan bu girişi açmak için epey uğraşıyordum ve sonunda gün ışığını görebiliyordum. Fakat kalkıp yürümeye başladıktan sonra kendimi tekrar dehlizin içinde buluyor, tekrar kaçmayı başarıyor ve yine kendimi dehlizde hapsedilmiş buluyordum. Sonra ilk kez fötr şapkalı adamı gördüğümü sandım. Ama hayır, bu sadece onun siyah şapkasıydı ve asfalt yolun ortasında duruyordu. Şehir dışında, metruk yapıların olduğu bir yerdi burası. Nerede olduğumu anlar gibi olduktan sonra yavaşça şapkaya yaklaştım, yaklaştım ve onu kaldırınca simsiyah bir gül gördüm. Yumuşak bir hareketle gülü sapından tuttum. Tamamen yanmış küle dönüşmüş, capcanlı, bütün teferruatıyla eşsiz bir güldü bu. Uyandığımda gün yeni yeni ışımaya başlıyordu. O kadar susamıştım ki mecalim olmamasına rağmen kalkıp el yordamıyla mutfağa gittim. Peş peşe dört bardak su içtim. Soğuk su

26

www.xasiork.biz
boğazımdan aşağı kayıp giderken, aniden, belki de tam ortasında uyandığım için hatırlamadığım rüyam birden gözlerimin önüne geldi. Yine sabaha karşı böyle susamış ve tere batmış bir şekilde uyanıyor, karanlıkta el yordamıyla mutfağa giderken masanın yanından geçiyor, tam bu sırada masanın üstüne bırakılmış bir pakete çarpıyordum. Küçük, sarı saman kâğıdından, her tarafı bantlanmış bir paketti bu. Bir an paketin nereden çıktığını anlamaya çalışıyordum uyku sersemliğiyle. Mutfağa gidip gitmeme arasında kalıyor, sonra oturup paketi açmaya karar veriyordum çünkü uykulu olmama rağmen paket tuhaf bir şekilde beni rahatsız ediyordu. Belki de küçük olmasına rağmen ağır olmasıydı beni rahatsız eden. Her tarafını inceliyordum. Üzerinde herhangi bir not ya da yazı yoktu. Alnımdan, kollarımdan, sırtımdan her yanımdan ter

boşanıyordu. Sonunda paketi açıyordum ve rüyanın tam burasında uyanıyordum. Sanki paketin içinde ne olduğunu görüyordum ama hatırlayamıyordum. Çünkü içimde rüyanın bu kısmıyla ilgili çok kötü bir his vardı. Paketin içindeki her neyse beni oldukça korkutmuş olmalıydı. Bu sırada alnımdan bir damla ter akıp yanağımdan aşağı süzüldü. Onu sağ kolumdan aşağı inen kocaman bir tanesi, onu da sırtımdan aşağı süzülen bir diğeri takip etti. Bir bardak su içebilir miyim diye düşündüm ama hayır, salona geçtim ve bir sigara yakmak için ışığı açtığımda şaşkınlıktan donakaldım; masanın üstünde, sigara paketiyle çakmağın yanında rüyamdaki paketin aynısı duruyordu. 8. Hayır, üzerinde ne bir adres vardı ne de başka bir şey. Paket, boyutlarına göre oldukça ağırdı. Kutuyu yavaşça açtım, bu sefer kalın kartondan bir kutu çıktı ortaya. Onun da üzerinde hiçbir şey yazmıyordu.

27

www.xasiork.biz
Kutuyu hafifçe salladım fakat içindeki her neyse kıpırdamadı. Onu buraya getiren kişinin hâlâ evin içinde olabileceği düşüncesi birden kafamda şimşek gibi çaktı. Koşarak mutfağa gittim, en büyüğünden bir bıçak kaptım. Her yanı boşu boşuna aradım. Paketi getiren her kimse çoktan gitmişti. Sonra paketi açmak istemediğim gibi bir sanıya kapıldım. Masanın etrafında en az on tur attım. Belki de çok önemsiz bir şeydi ama beni ve olayları sürükleyeceği yerleri düşünmeden edemiyordum. Belki de çok önemliydi, paketi açtığım an hayatım bambaşka bir yöne kayıp gidecekti. Bunlar aklımdan hızla geçerken bir an fötr şapkalı adamı aramayı düşündüm. Saat sabahın dört buçuğuydu. Sonra vazgeçtim. Paketi alıp koltuğa oturdum, onu kucağıma bıraktım, bacaklarım bu ağır yükün etkisiyle gerildi. Terlemeye devam ediyordum, içeriden bir havlu alayım dedimse de üşendim. Gözlerimi kapatıp biraz düşünmeye çalıştım. Paketin içinde her ne varsa şimdiye kadar olan her şeyi geri plana atabilecek kadar güçlü bir şeydi. Nişanlımın kaybolması, bir kaçırma ya da ortadan kaybolma olayı olsun olmasın sınırları ve etkileri belli olan bir şeydi. Bütün bu sınırlılığın içinde, olayların gidişatı ve onlardan etkilenen biz kendi içimizde kapalı bir çember oluşturmuş, giderek de buna alışmaya başlamıştık. En azından ben böyle düşünüyordum. Anlamlılığı tartışılır olan bu görüşümün merkezinde ise fötr şapkalı adamdan başkası yoktu. Çünkü her şey onun gelişiyle başlamıştı. Uykularla uyanıklık arasındaki anlar, önce kırmızı sonra da beyaz olan araba, dehlizde duvarda asılı olan fotoğraf... Bütün bu olgulara temkinli yaklaşmakta ısrar edişimin nedeni, şüphesiz hepsinin bir anlamı olabileceği. Bu

anlamlarınsa diğer pek çok anlam katmanına bölünebileceği ve sonunda

28

www.xasiork.biz
bütün anlam katmanlarının tıpkı pastane camekânına vurup dağılan ama aşağılarda tekrar birleşerek farklılaşan yağmur damlalarına

dönüşebileceği idi. Elimdeki bu kutu, son sürat camekândan aşağı süzülen o damlalardan biriydi. Ona belirli bir sınır çizmek, onu sınırların içinde algılamak isterdim ama bunun imkânsız olduğunu biliyordum. Olaylar çoktan kontrolden çıkmaya başlamıştı. Paketi açmaya karar verdiğimde güneş doğmak üzereydi. Müezzinin sesi alacakaranlığın içinde yankılanırken ikinci kutuyu açtım. 9. Paketin içinden çıkan, ne olduğunu ilk bakışta kavrayamadığım şeyi sehpanın üzerine bırakınca, bir müddet sağa sola sallandıktan sonra durdu. Hayatımda böyle bir şeyi daha önce görmemiştim. Bir kalbi andıran yumruk büyüklüğündeki ağır madeni kısma alttan ve üstten beşer onar santim boyunda çeşitli kalınlıklarda hortumlar takılmıştı. Biraz inceleyip sehpaya bırakınca hortumlardan azar azar yağ akmaya başladı. Yağlardan bir kısmı siyah bir kısmı ise koyu kahverengiydi. Yavaşça birbirine karışıp koyu, alacalı bir renge büründüler. Madeni kısım parlak gümüş rengindeydi; yüzeyi, birer santimlik derin yivlerle kaplanmıştı. Belki de arabanın motor parçalarından biriydi. Kim, hangi sebeple bana bu tuhaf, anlamsız şeyi göndermiş olabilirdi? Düşünmekten bitap düşmüştüm artık. Kalkıp mutfaktan bir bardak su aldım, koltuğa çöktüm, garip nesneyi seyretmeye başladım… Nişanlımı pastanede son gördüğüm o zamanı hatırlamaya çalıştım. Karşımda oturmasına rağmen yüzünü bir türlü seçemiyordum. Yüzü, pastanenin içinde olduklarını hissettiğim görünmez şeyler tarafından

29

www.xasiork.biz
perdelenmişti. Önünde bir tabak muhallebi vardı, yanında ise bir tane çatal. Kaşığı nereye gitmişti? Salonun en arkasındaki masada bir tane şapka gördüm. Sahibi her kimse onu unutup gitmiş olmalıydı. Tekrar karşımda oturan nişanlıma döndüm: Yüzü kaybolup gitmişti. Elleri, teninin rengi, saçları, yüzü hariç her şeyiyle onun nişanlım olduğuna yemin edebilirdim. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi, ama

söylediklerinin tek kelimesini bile anlamıyordum. Ellerinden tutup ona sakin olmasını söyleyecektim ki birden ellerini geri çekti. Neden böyle davranıyordu ki bana? Yüzünün kaybolup gitmesinin sebebi ben miydim? Umutsuzluk içinde camekândan tarafa dönmüştüm ki dışarıda fötr şapkalı adamı gördüm, ama başında şapkası yoktu. Yavaş, sakin adımlarla pastaneye girdi, şapka bulunan masaya oturdu. Daha her şey başlamamışken burada ne arıyordu? Onun her yerde karşıma çıkmasından sıkılmaya başlamıştım. Yanına gidip konuşmaya niyetlenmiştim ki yumuşak, sıcak iki el, ellerimden tutup “Gitme ne olur!” dedi. “Sen ağlıyor ağlıyorsun?” “Bilmiyorum.” dedi. Yüzünü, gözlerini göremiyordum ama iki damla yaşın, yüzünü oluşturan onca şeyin, kırmızı bir arabanın, gizemli paketlerin, sicimlerin, motor parçalarının, yağmur damlalarının, sigaraların, salonların sıkıcı havalarının, çiçek desenli koltukların, şarap şişelerinin, hafiyelerin, soğuk ve kasvetli günlerin arasından kayıp gittiğini hissedebiliyordum. Bütün bu şeyler onun yüzünü gizliyordu, fakat yüzünü gizlemek için bir araya musun?” diye sordum, cevap vermedi, “Neden

30

www.xasiork.biz
geldiklerinde olmuyordu. Araba sağanak yağmurun içinden geçerken fötr şapkalı adamın pardösüsünün eteklerini havalandırıyor, cebindeki silahı çıkaran fötr şapkalı adam arabanın arkasından ateş ediyor, arabanın kapısı açılıp yere onlarca şarap şişesi dökülüyor, bu şişeler paramparça olurken çıkan sesle salondaki koltukta uyuyan birileri uyanıyor, bu uyanan kişiler mutfağa su içmeye gidiyor, giderken masanın üzerinde bir paket görüyor, paketi açmadan önce aralarında konuşuyorlardı. Bütün bu şeyler onun yüzünde bir yerlerde gizleniyor, ortaya çıkmak için bir başka şeyin harekete geçmesini bekliyor, o şey harekete geçince geri kalan her şeyde bir kıpırdanma oluyor, bu kıpırdanmalar belli bir düzen oluşturmaktan uzakta, kendi küçük varoluşlarını tamamlıyorlardı. Arabanın kapısının hemen ardında, arka koltukta, belki bu varoluşun çok ötesinde bir şey vardı, belki bir kelime, belki bir gövde, soğuk ya da sıcak bir gövde, nefes alan ya da almayan, alıp almadığı belli olmayan bir gövde. Ya da tamamen farklı bir şey. Olayların içine dâhil olmasıyla her şeyin yönünü değiştirebilecek kuvvette bir şey. Bir başka kadın, bir başka ev ya da bir başka salon. Bir başka paketten çıkabilecek bir başka ağır madeni cisim, bir başka yüzü saklayabilecek olan başka onlarca şey; bir başka şapka, bir başka pardösü, bir başka takım elbise. Yine bu pastane, ama farklı bir zaman, tamamen farklı bir zaman, bir başka çay bardağı, bir başka adam tam karşımda. oluşturdukları biçim, nişanlımın yüzünden başkası

31

www.xasiork.biz
10. Fötr şapkalı adama paketten bir süre de olsa söz etmemeye karar verdim. Yılın bu zamanı, gökyüzü ışıl ışıl ve hava soğukken, bütün zevk sahiplerinin yapacağı gibi evimde, sobanın başında oturuyor, elimde sigara ile bir kadeh şarap, dedektif hikâyeleri okuyordum. Arada bir radyoyu açıyor, haberleri dinliyordum. Memleket darbe söylentileriyle çalkalanıyor, DP’nin baskıları gün geçtikçe artıyordu. Eskiden, yani bütün bu serüven başlamadan önce, memleketin hali beni karamsarlığa sürükler, soluğu hemen arkadaşım DP’li Ali’nin yanında alır, gidişatın kötü olduğundan bahseder, neler yapılabileceğini tartışırdık. Hemen her akşam CHP Gençlik Kolu’nun Küçük Saat’teki bürosuna uğruyor, partililerle birlikte sohbet ediyor, durum

değerlendirmesi yapıyordum. Fakat nişanlımın ortadan kayboluşuyla bütün bu olup bitene olan ilgimi yitirmiştim. İlgimi çeken tek şey, bu hengâmenin içinde kendi yolunu bulmaya çalışan, kayıp bir kızın peşinde dolanıp duran, kendi kendine elindekilerle bir hakikat biçimi, bir hikâye oluşturmaya çalışan fötr şapkalı adamdan başkası değildi. Onun en çok bu yönünü seviyordum. Nişanlımın kaybolması ve onun vakaya el atmasıyla sanki uzun zamandır mağarasında uyuyan dev uyanmış, kibritin çakmasını bekleyen barut harekete geçmiş, fötr şapkalı adam, kendini bildi bileli yaptığı şey olan esrarı aydınlatma, hikâyeyi açığa kavuşturma işine yeniden başlamıştı. Bir buluşmamızda bana, belirsizliklerden hoşlanmadığını, elinden gelse dünyadaki bütün belirsizlikleri ortadan kaldıracağını, ancak bu sayede içine düştüğü susuzluğu dindirebileceğini söylemişti. Herhangi bir

32

www.xasiork.biz
yerde herhangi bir tür esrarın nüksetmesi, fötr şapkalı adamın varoluşunun anlamını ortaya çıkarıyordu. Dört sene evvel kaybolan kız çocuğunu ararken, bütün meslek hayatını sorgulamak durumunda kalmıştı. Sonuçta yaptığı şey işiydi ama esrarın peşinde Adana’yı arşınlarken, bu işi sırf kendi zevki için yaptığını düşünüp vicdan azabı duyardı bazen. Kayıp kız çocuğunu boş bir arsada, papatyaların içinde, öldürüldükten yaklaşık bir hafta sonra bulmuşlardı. O anı daima hatırlayacaktı. Çocuğun artık kokmaya başlamış bedeni, tükenmiş esrarın, çözülmemiş gizemin ve belki de her şeyden önemlisi tamamlanamamış bir hikâyenin kanıtıydı. İki ay sonra yakalanan suçlular, çocuğu fidye için kaçırdıklarını, çocuğun hiç rahat durmadığını, içlerinden birinin çocuğa biraz sertçe vurduğunu, yere düşen çocuğun başını yere çarpınca oracıkta öldüğünü, kendilerinin de korkup çocuğun cesedini boş arsaya attıklarını itiraf etmişlerdi. Aslında bütün hikâye buydu, diye devam edecekti fötr şapkalı adam. Bütün hikâye bu. Ne eksik ne fazla. Ondan sonra işlerin kesat gitmeye başladığını anlatacaktı düşünceli gözlerle bana bakarken. O da hikâyesini tamamlayamadığı bu olay üzerine bir müddet hafiyeliğe ara verecek, babadan kalma yayla evine gidip bir sene biriktirdiği parayla hiçbir şey yapmadan yaşayacaktı. Ta ki aydınlanamamış esrar onu şehrin sokaklarına geri çağırana dek. Sokaklara geri dönmüş ve bir kez daha karşısına kayıp bir kız vakası çıkmıştı. Kızların yaşları farklıydı farklı olmasına ama fötr şapkalı adamın gözünde her iki vakanın neredeyse eş değer olduğunu tahmin edebiliyordum. Ve bu kez kızı boş arsada bulmamak için elinden geleni ardına koymayacağını biliyordum.

33

www.xasiork.biz
Ona paketten bahsetmememin sebebi biraz da tutkusunu, arzusunu sınamaktı. Kendi hikâyesini kurmak konusundaki heyecanını coşkusunu biliyordum. Bakalım benimkine nasıl yaklaşacaktı? Kayıp kız vakasını daha önceki vakalardan nasıl ayrıştıracak, farklı noktalarla onu zenginleştirip hikâyesinden aldığı keyfi nasıl arttıracaktı? Öğleden sonra üç gibi fötr şapkalı adamı arayarak bir gelişme olup olmadığını sordum. Sesinde eskisine nazaran yabancısı olduğum bir iyimserlik hissediliyordu. Bir an hikâyesini tamamladığını ve beni ayrıntıları anlatmak için yanına çağıracağını sandım ama öyle olmadı. Önemli bir şey yoktu. Yalnız tuhaf bir şey olmuştu, arabayı iyice inceleyen polisler, arabanın parçalarından birinin eksik olduğunu bildirmişlerdi, kendisi birazdan konuyla ilgili daha detaylı bilgi almak için Eski İstasyon’daki karakola gidecekti. 11. Fikriye! Günlerdir kafamın içinde dönüp duran tek bir sözcük. Fikriye! Önceleri varlığıyla zihnimi doldururken şimdilerde yokluğuyla zihnimi dolduran Fikriye. Fikriye’nin kaybolması benim için düşünülebilecek en son şeydi. Gelecekle ilgili güzel hayallerimiz vardı. Bunu kaçıncı kez tekrar ediyorum? Bana en fazla iki çocuk yapalım derdi, fazlasını iyi bir şekilde yetiştirmemiz zor olur, sence de öyle değil mi? Ben bu konularda fazla düşünmezdim. Şahsiyetimde o kadar uzağa kafa yormak gibi bir şey yoktu. Ben daha çok günün adamıydım ya da öyle olduğumu

34

www.xasiork.biz
sanıyordum. Bu kayboluş, bildiğim, bildiğimi sandığım her şeyi yerle bir etmekle kalmadı, bütün bu enkazı benim için anlaşılması güç, içinden çıkılması zor bir zindana dönüştürdü. Onunla birlikte olduğumuz anlarda, onun tatlı hayallerini dinlerken, uzaklara dalar gider, bütün bu anlattığı şeylerin nasıl olacağını düşünmeye çabalar, fakat bir süre sonra gözümde onun anlattıkları değil de anlatışı önem kazanırdı. Omuzlarının üzerinde topladığı siyah saçlarına, sabah ışığının saflığıyla yoğrulmuş beyaz boynuna bakar, heyecanla kıpırdayan kırmızı dudaklarının küçük çenesi üzerinde kıvrılışını zevkle seyreder, gözlerinden etrafa yayılan hayat pırıltılarını içime çekmeye çalışırdım. Bütün bu canlılığına, sadece yanımdayken ortaya çıkan, başkalarının yanında itinayla içinde hiçbir art niyet olmadan gizlenen hareketlerine rağmen, benim gözümde daima, bir heykelin o somut, dokunma hevesi uyandıran dünyasından kopup gelmiş gibiydi. Karşımda oturmuş bir yandan çay içip bir yandan pastasından yerken, nehir boyu yaptığımız yürüyüşlerde martıları seyrederken, parkta, havuzun kenarındaki bankta oturmuş fıskiyeden fışkıran suların çizdiği eğrileri seyrederken, Asri Sineması’nda fötr şapkalı ve pardösülü adamların kovaladığı jönü, çok tabi ve masum bir ifadeyle izlerken, güneşli günlerde taktığı geniş hasır şapkasını ikide bir düzeltirken, ona aldığım gülleri sapından hafifçe tutup burnuna götürürken sanki birisinin gelip onu keşfetmesini beklerdi. Çoğu zaman beklediği kişinin ben olduğumdan emin olurdum ama bazen, saçma sapan bir düşünce onu keşfedecek, sert ve belirgin hatlarına dokunarak onu rahatlatacak kişinin ben olmadığımı söylerdi ve ben bu düşünceden aşırı derecede korkar, onu kafamdan uzaklaştırmak için olağanüstü bir çaba sarf eder, elimde

35

www.xasiork.biz
tuttuğum, daima çeşitli düşüncelerle birlikte kendini ortaya koyan bu şeklin dağılmaması için elimden geleni yapmaya çalışırdım. Hatları belirgin bir heykeli andıran Fikriye’nin keşfedilmeyi bu kadar arzulamasının sebepleri neydi? Onu tamamen anladığımı, bütün olası yanlarıyla kavradığımı düşünüyordum. Gerçi bir insan için bunu yapmak neredeyse imkânsızdır; ama içinde bulunduğum ruh hali böyleydi. Fikriye benim için, içinde sürprize yer olmayan birisiydi. Ailesi Adana’nın ileri gelenlerindendi, çok zenginlerdi. Terbiyeli, akıllı, okumuş bir kız yetiştirdikleri için kendileriyle gurur duyuyorlardı. Fikriye’nin kız kardeşi Ferhunde belki ablası gibi olmak istemediğinden, belki ailesinden ve Adana’dan sıkıldığından, bir ara Avrupa’da okumaya karar vermiş, babasından gördüğü tepki üzerine bundan vazgeçmişti. Kardeşinin bu davranışını Fikriye’nin aklı mantığı almıyordu. Burada, Adana’da her istediği vardı. Hiçbir şey yapmasa bir babasının parası ona yeterdi. Hem babası okumasın, üniversiteye gitmesin demiyordu ki! Ne yapacaktı Avrupa’larda? Kız başına ne işi vardı? Kendi gibi gitsindi İstanbul’a, en güzel okullarda okuyup Adana’ya dönsündü. Sonra da evlensindi. Fikriye ile Ferhunde’nin kararını boşuna tartıştık. Bence elinde imkânı olan bir insan bu imkânları sonuna kadar kullanmalıydı. Belki Ferhunde Avrupa’ya gidip üniversite okuduğu takdirde sahasında çok meşhur biri olacaktı, onun hevesini kırmanın bir manası yoktu. Ama Fikriye beni hiç dinlemeyip Ferhunde’ye karşı babasının yanında yer aldı. İstanbul günlerimiz de pek farklı değildi. Gece hayatından artık sıkılmış başka arayışlara girmiştim. Hele o meşum olaydan sonra yaşadığım korku, ayağımı denk almam gerektiğini bana hatırlatmıştı. Tıbbiyedeki sevgililerime sevgili demeye bin şahit

36

www.xasiork.biz
isterdi. En uzun ilişkim ya iki ya da üç ay sürmüştü. O zamanlar bununla gurur duyuyor, okulun en yakışıklısı, en çapkını diye anılıyor olmak ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyordu. Sevgililerimin hepsi İstanbulluydu; belki de Adana gibi uzak bir ilden gelen, tavırlarıyla, hareketleriyle tanıdıkları İstanbullu erkeklere benzemeyen bu genç adamı çok ilginç buluyorlardı. Kafalarındaki Adanalı imgesiyle karşılarındaki genç adamın kendisi büyük bir çatışmaya sebep oluyor, onlar da sıkıcı hayatlarındaki bu ilk çatışmanın peşinden ne pahasına olursa olsun gitmekte bir sakınca görmüyorlardı. Fikriye ile ilgilenmeye artık bütün bu amaçsız ilişkilerden sıkıldığımda başladım. Her şey çok doğal gelişti. Bir gün okulun avlusundaki bankta arkadaşlarla birlikte otururken Fikriye ile ben nasıl olduğunu anlamadan yalnız kalıvermiştik. Altıncı sınıftaydık. Her zamanki sessiz haliyle bankta, yanımda öylece duruyordu. Biraz utangaç olduğunu biliyordum ama beni onunla eskisinden çok daha farklı bir şekilde konuşmaya iten, Fikriye’nin daima birisinin gelip onu keşfetmesini bekleyen haliydi. Çok kolay algılanan duru güzelliği ardında sanki bir şeyler saklıyordu. Sonradan, bende daima tıbbiyenin avlusundaki bankta oturan o haliyle hayat bulduğunu, sessizce nefes aldığını fark edecektim. Karataş Yolu üzerindeki çiftliklerine giderken, birlikte yaptığımız bir İstanbul

seyahatinde, babasının Floransa’dan getirdiği seramik vazoyu sevinç içinde incelerken aslında banktaki o duruşuyla yaşıyordu. Sonraki cumartesi günü Taksim’de bir pastanede buluşmak için sözleştik. Fikriye, Kadıköy’de bir tanıdıklarının evinde kalıyordu. Bense Beşiktaş’ta Ali isminde Adana’dan tanıdığım bir arkadaşla birlikte kalıyordum. Pastaneye varmış, oturalı beş on dakika olmamıştı ki Fikriye

37

www.xasiork.biz
kırmızı çiçekli, dizlerinin üstündeki elbisesi ve yüksek topuklu

ayakkabılarıyla kapıda göründüğünde, o zamana dek aşina olmadığım hisler sanki aniden bütün benliğimi ele geçirdi. Kendi kendime “Oğlum, âşık mı oluyorsun yoksa?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Evet, belki âşık oluyordum, belki de olmuyordum -Şu an her şey bir sis perdesinin ardında görünüyor. Fikriye ile geçirdiğimiz zamanlar, birbirinden kopuk resimler halinde bu sis perdesinin içinden aniden çıkıyor, sonra da karanlığın içinde kaybolup gidiyor- Onda farklı bir şeyler olduğu kesindi. Nitekim ilk yarım saat heyecandan ne yapacağımı şaşırmış bir halde çeşitli konularda muhabbet etmeye çalışmış, ama bir türlü aramızdaki o sessizliği tam anlamıyla kıramamıştım. Pastaneye gelirken kafamda eskilerden farklı bir resim yoktu aslına bakılırsa. Fikriye güzeldi, Adanalı’ydı, Adana’daki tıbbiye öncesi günlerden birbirimize aşinaydık; ama beni heyecanlandıran başka bir şey vardı. Şimdi, onun karşısına geçmiş, Fikriye’de olan ama diğer kızlarda olmayan o şeyin ne olduğunu kendi kendime sorup duruyor, peş peşe sigaralar yakıyor, kadınların karşısındaki o mağrur halimi kaybetmek üzere olduğumu hissediyordum. Fikriye her zamanki tabi güzelliği içinde sorularımı cevaplıyor, hoşlandığı şeylerden, İstanbul’un ne kadar güzel olduğundan bahsediyor, bir gün Adana’ya dönmek zorunda olduğu için üzgün olduğunu söylüyor, bir yandan da kirazlı yaş pastasından bir lokma alıyordu. Bahar mevsimini daima sevmiştim ve işte şimdi İstanbul’daki belki de son baharımda hayat, karşıma Fikriye’yi çıkarmış, beni şaşkına çevirmişti. Ona âşık olmamla sonuçlanacak olan süreç işte böyle başladı. Arkadaşlarım bendeki değişikliğin hemen farkına vardılar, hatta kimileri de dalga geçmeye başladılar. Oysa ben halimden hoşnuttum. Yanımda

38

www.xasiork.biz
âşık olduğum ve birlikte Adana’ya dönmeye hazırlandığım kızla birlikte İstanbul’daki son zamanlarım gayet mesut geçti. Böyle hayatımdaki büyük bir belirsizlik ortadan kalkmış oluyordu. Ne kadar da cahilmişim o zamanlar! Bir de kendimle övünürdüm, ortalıkta bilmiş bilmiş gezinir, ona buna caka satardım; gece kulüplerinde onunla bununla düşüp kalkmayı, derslere girmeyip Taksim’e, Beyoğlu’na, oradan da Beyazıt’a, sahaflara kaçmayı, arkadaşlarla edebiyat toplantılarına katılmayı, bohem bir hayat yaşamayı, sınavlara son gün çalışmayı marifet sayardım. Ne kadar da cahilmişim! Fikriye’nin kaybolmasından sonra onun kayboluşunu bir sözcüğün hayatımdan aniden yok olup gidişi olarak görmeye başladım. Bu, tek başına kendi durumumu ne tasvir etmek ne de tarif etmek. Belki her ikisi birden, belki de hiçbiri. O uğursuz günden beri kendimin kendi kafamdaki imgesi aynen böyleydi işte. Sanki uzun bir metnin içinden bir sözcük kaybolmuş gitmişti. Başlarda bu boşluk çok koyuydu, kendimi hayal ettiğim zamanlarda, tam kafamın üstüne denk geliyordu. Gün geçtikçe, Fikriye’nin

kayboluşunun manası değiştikçe bu boşluk, o güne dek aklıma bile getirmek istemediğim şeylerle tıka basa doldu; bu dolan şeyler boşluğa sığmaz olunca boşluk bir şekilde genişledi; içine fötr şapkalı adamı, Adana’nın hiç bilmediğim yönlerini, karanlığın özüyle yoğrulmuş imgeleri aldı, ne yöne gideceğini bilemeden bir müddet durakladı, kafamdaki

yerini beğenmemiş olacak, aşağılara doğru indi, boynumu yalayıp gömleğimi araladıktan sonra göğsüme yerleşti, orada da yaşamaya başladı.

39

www.xasiork.biz

12. Fötr şapkalı adama telefon açıp birkaç günlüğüne yayladaki evimize gideceğimi, kafamı dinlemem gerektiğini söylediğimde bir müddet sustu, “Evet, bu sizin için iyi olacaktır.” diye ikiyüzlü bulduğum bir yanıt verdi. Aslında şöyle demek istiyordu: Nişanlın kayıp ve sen bütün her şeyi geride bırakıp yaylaya, kafa dinlemeye gidiyorsun. Bunları açık yüreklilikle söyleseydi bile alınmazdım. Çünkü gerçekten küçük de olsa bir ortam değişikliğine ihtiyacım vardı. Ta en başından beri, onun bulunabileceğine olan inancımı kaybetmiştim. O meşum gün, evlerine gittiğimde, nişanlımın kaybolduğuna kanaat getirdikten sonra hemen polisi aramıştım. Telefonu açan memurun ses tonunda öyle güven verici bir ifade vardı ki onu duyan, şehirde bu türden üzücü şeylerin olabileceğine inanamazdı. İnansa bile telefonu açan memur sanki sihirli bir dokunuşuyla her şeyi eski mutlu düzenine geri döndürebilirdi. Onun adını soyadını memura verirken, üzerinde en son hangi kıyafetleri olduğunu anlatırken gözlerim dolu dolu olmuştu. O an, onu sonsuza dek kaybettiğimi anlamıştım. Memur telefonu kapatırken gayet kibar bir biçimde nasıl olduğumu sormuştu; ama cevap veremeden telefonu kapatmak zorunda kalmış, hıçkırıklara boğulmuştum. Yayla şimdi buz gibi olmalıydı. Kar havası bana daima iyi gelmişti. Fötr şapkalı adamın ne düşündüğüne aldırmadan yollara düştüm. İki saatlik bir yolculuktan sonra artık her şeyden tamamen uzaktaydım. Şehir çok ama çok aşağılarda bir yerde kalmıştı. Eşyalarımı yerleştirip şömineyi yaktım, hafif hafif yanan ateşin karşısında, uzun zamandan sonra ilk kez kâbussuz, temiz bir uyku çektim.

40

www.xasiork.biz
Uyandığımda şömine sönmek üzereydi. Battaniyenin altından kalkmak istemiyordum. Ağır battaniye sanki son üç haftadır olanlarla aramda bir çeşit engel vazifesi görüyordu. Yavaş yavaş sönen korları seyrettim. Fötr şapkalı adam şu an ne yapıyordu acaba? İpucu peşinde hangi karanlık sokağa dalmıştı? Esrarı aydınlatmak adına kimle, hangi esrarengiz insanla bir görüşme yapmaktaydı? Kahve köşelerinde hangi gammazcılarla buluşuyordu? Üç beş liraya tav olan çenesi düşüklerle ne haltlar karıştırıyordu? Neden her şeyi oluruna bırakmıyordu? En çok bu sorunun cevabını merak ediyordum. Onun tutkusu tuhaf bir şekilde beni büyülüyordu. İtiraf ediyorum, onun tutkusunu, esrarı çözme peşindeyken ruhunun her yanını saran o heyecanı kıskanıyordum. Kim bilir nasıl da farklı, nasıl da bu dünyanın dışında bir şeydi! Tamamen ateşten meydana gelen, tek bir temasıyla bile her yanı ateşe verebilecek güçte bir şey. Hiç tanımadığım, belki de asla tanımayacağım bir şey. Onda olan şey, benim hiçbir zaman sahip olamadığım bir şeydi. Şimdi hikâye devam ediyorsa bunun tek sebebi fötr şapkalı adamdı. 13. Yayladaki ikinci gün, pencereden karı seyrederken, öğlen güneşin tepeye çıkmasını fırsat bilip çarşıya inerken, öğleden sonra şömineyi yakıp karşısında çayın yanında sigara üstüne sigara içerken, zihnimi kaplayan şeyin ne olduğunu düşünüyordum. Cevabı biliyordum ama yine de kafamda soruların cevaplardan daha fazla olması beni

endişelendiriyordu. Tuhaf olan, sorunun sürekli farklı şekillerde beni ziyaret etmesiydi. İçimden çıkmak isteyen, bir başka şeye dönüşmek isteyen şeyin ne olduğunu iyi kötü görebiliyordum artık. Yaşım otuza

41

www.xasiork.biz
dayanmıştı, fakat kafamdaki kendime ait imge, hiç de otuz gibi durmuyordu. Onun bir yaşı yoktu. İnsanlar bana artık yapmam gereken şeyleri söylerken şüphesiz yaşımdan hareket ediyorlardı. Ama ben bir türlü kafamdaki kendime ait imgenin kaç yaşında olduğunu

bulamıyordum. Kafamdaki kendime ait imge, herkesin imgesi gibi değişkenlik gösteriyordu. Genelde her şeyi küçümseyen, hayatta ne aradığını daima bilen, kendine güvenen bir adam hayal ederdim. “İşte bu benim!” derdim. Hayatın zorluklarına aldırmadan yoluna devam ediyor, kimsenin bilmediği şeyleri bildiğini iddia etmiyor, yine de herkesin yakın olduğunu zannettiği şeylere onlardan daha yakın. Bu imgeyi bir anlığına görüyordum; kafamın içinde belirip aniden kayboluyordu fakat onu takip eden, onun peşinden gitmek isteyen kelimeler için aynı durum söz konusu değildi. Onlar yavaş yavaş gelirdi. Saniyenin onda birinde kafamdan silinip giden izleri yeniden inşa etmeye koyulurlardı. Gençken, çok gençken kelimelerin imgeyi büyük bir coşkuyla baştan kurmasına izin verirdim çünkü bu her şeyiyle büyük bir yenilikti. Biraz önce belirip giden o resim şimdi kelimeler vasıtasıyla yeniden kuruluyordu işte. Ama sonraları, yani yaşım ilerledikçe durumun aslında düşündüğüm gibi olmadığını anladım. Kelimelerin izler yardımıyla inşa ettiği o kişinin, imgelediğim ilk kişiyle hiç de alakası olmuyordu. Kelimeler acıkmış hayvanlar gibi kafamdaki resmin küllerine saldırıyor, onu kendilerine göre yeni baştan kurmaya çalışıyorlardı. Bunu anlamam için bu şöminenin karşısında ateşi seyrederek uzun müddet oturmam gerekmişti. Her seferinde kelimelerin birbirini takip ederek o resmi nasıl çarpıttığına defalarca şahit oldum. Kendimi imgeleyişim değişmiyordu; ama bu imgeleyişi takip eden kelimelerin esneyişi, biçimlenişi, kıvrılışı

42

www.xasiork.biz
sürekli değişiyor, her seferinde birbirine yakın imgelerden çok başka sonuçlara ulaşılıyordu. Bütün bunların benim zihnimde cereyan ettiğine inanmak çok zordu. İmgeme kelimeler olmaksızın daha uzun müddet sahip olmaya çalıştım; ama o daha sahip olmak sözcüğünü işitir işitmez kaybolup gitti. Kelimelerle yeniden peşine düştüm, çünkü beni bırakmasına

dayanamazdım. O olmadan yapamayacağımı, o olmadan insanların benim hakkımda yaratığı imgelere karşı koyamayacağımı biliyordum; ama netice hiçbir zaman benim istediğim gibi olmadı. Kafamda birden beliren, beni bana bağlayan o ışıklı imgeden giderek uzaklaştığımı hissediyordum ve giderek sözcüklere yaklaşıyordum. Çoğu zaman yalan söyleyen, hiçbir şeyi olduğu gibi anlatmayan kelimelere. Ateşin karşısında bir kez daha o saf, dokunulmamış imgeyi yakalamaya çalışırken kapı çaldı. 14. Gelen, yan taraftaki odun deposunda bekçilik yapan Ömer Ağa’ydı. Selam verip içeri girdi. Dışarısı çok soğuktu, birazdan tipi başlayacaktı. Ömer Ağa bir süre öylece karşımda dikildi. Ne söyleyeceğini merak ediyordum. Deponun yanından geçerken daima selam verdiğim, hal hatır sorduğum bu adamı farklı bir yerde görmek bana tuhaf gelmişti. Sonunda onu içeri buyur etmek aklıma geldi, “Geç!” dedim Ömer Ağa “Bir çayımı iç.” “Sağ olasın!” dedi her zamanki içten ses tonuyla, “Birazdan mal indirmeye gelecekler, hemen döneceğim. Az evvel bir adam geldi benim kulübeye, sana bu zarfı vermemi söyledi.” deyip cebinden küçük sarı bir zarf çıkardı.

43

www.xasiork.biz
Çok şaşırmıştım, yayladayken başıma ilk kez böyle bir şey geliyordu. “Kimdi?” diye sordum zarfa uzanmadan. “Bilmiyorum valla, “Bir arkadaşıyım.” dedi. Kapıyı çalmış ama açan olmamış, o da bana bırakmayı akıl etmiş; ben de aldım, temiz yüzlü bir adamdı. Sonra arabasına binip gitti.” diye cevap verdi. “Arabasına mı? Hangi arabaya?” diye sordum hemen. Ömer Ağa telaşımla telaşlanmıştı, “Sakin ol beyim!” dedi, “Ne olacak, altı üstü bir zarf!” Keşke öyle olsaydı, altı üstü bir zarf olsaydı. Ama olmadığı belliydi. “Kırmızı bir arabaydı.” dedi sonra Ömer Ağa, “Hani şu şehirde olanlardan; tertemizdi valla beyim, sanki karın çamurun içinde giden o değildi.” Kırmızı bir araba olduğunu duyunca aslında bunu duymayı zaten beklediğimi anladım. Kırmızı bir arabadan başkası olamazdı zaten. Belki de beyaz bir arabayı alıp kırmızıya boyatmışlardı. Neden olmasındı? Hemen içeri salona girip pencereden dışarı baktım, ama on metre ilerisi bile görünmüyordu, tipi çökmeye başlamıştı. Belki de şu an kırmızı araba hemen dışarıda beni bekliyordu. Saçmalama, dedim kendi kendime. Nihayet zarfı Ömer Ağa’dan almayı akıl edebildim. Havaya tutup içini görmeye çalıştım, giriş kararmıştı, ben de tekrar içeri girip şöminenin yanına gittim, zarfı ateşe tuttum, evet tam tahmin ettiğim gibiydi, bu bir fotoğraftı. Ömer Ağa beni meraklı gözlerle takip ediyor, neyden korktuğumu, niçin korktuğumu öğrenmeye çalışıyordu. Zarfı koltuğa bırakıp Ömer Ağa’yı geçirmek için yanına gittim. Adamcağız halime acımış olacak kırk kere sordu “Beyim, iyisin değil mi,

44

www.xasiork.biz
beyim yapacak bir şey var mı, beyim bir daha görürsem ne yapayım o kırmızı arabayı…” diye. Teşekkür edip önemli bir şey olmadığını anlatınca Ömer Ağa inanır gibi oldu ama o da bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Gocuğuna sığınıp “Yallah!” dedi, tipinin insanı kendine çeken karanlığına daldı gitti. Kapıyı kapatınca yüzümü bıçak gibi kesen soğuk bir anda yok oldu ve ben yine şömineden yayılan sıcakla baş başa kaldım. Bir an içeri girmeye tereddüt ettim; çünkü zarfın orada benim onu açmamı beklediğini biliyordum. Onu yakacak olsam da onu yırtacak olsam da açmak zorundaydım. Adeta parmaklarımın ucuna basarak içeriye girdim, oyalanmak istiyor gibi önce bir sigara yakmak için masaya doğru yürüdüm, ne yapacağımı düşünmek ister gibi perdeyi aralayıp dışarıdaki tipinin koyu mavi rengine baktım; hayır, zarf sanki arkamdan beni gözetliyordu. Sigarayı kül tablasına koyup hızlı hızlı zarfa yürüdüm. O an kafamdan geçen şeylerin sayısını kimse tahmin edemez. Bir daha Adana’ya dönemeyeceğimi, bu soğuk ve ıssız yerde, bu zarfla birlikte kaybolup gideceğimi düşündüm. Kaybolan nişanlımın asla geri gelmeyeceğini, fötr şapkalı adamın onu bulamayacağını düşündüm. Kırmızı arabayla beni bulmaya gelen kişinin kim olduğunu asla öğrenemeyeceğimi, kendi imgemi asla yakalayamayacağımı, onu hep sonradan gelen kelimelerle bulmaya çalışacağımı düşündüm. Fötr şapkalı adamla başka şartlar altında tanışsaydık neler olabileceğini düşündüm. Evime bir paket içinde gelen o esrarengiz motor parçasını, fötr şapkalı adamla karşılıklı

45

www.xasiork.biz
oturacağımız pastanede neler olabileceğini düşündüm. Tıp eğitimim sırasında âşık olduğum, acımasızca becerdiğim kızları düşündüm. Bütün bu şeylerin peş peşe gelişi bende o kısacık süre boyunca garip bir coşkunluğun yükselmesine neden oldu. Duygularım karmakarışık bir hale bürünmüştü. Hiçbir şeyden korkmadığımı zannediyordum ama alttan alta çok korktuğumu da biliyordum. Zarfı çabucak koltuktan aldım, alırken koltuğun kadife kumaşına sürtünen parmağım sessiz bir hazzın içimde yükselmesine neden oldu. Zarfın kenarını hınçla yırttım ve içindeki fotoğrafı çıkardım. 15. Arzu! Arzu! Arzu! Arzu’nun nerede çekildiğini anlayamadığım bir fotoğrafıydı bu. Fotoğrafın tam merkezinde, sağından ve solundan vuran parlak ışıkların aydınlattığı, çiçekli desenleri olan parlak bir kâğıtla kaplanmış duvarın önünde duruyordu. Gözleri ışıl ışıldı. İştahlı, her yöne dağılmaya, önüne çıkacak olan her neyse ona pençelerini geçirip esir almaya niyet etmiş bir ışıltıydı bu. Fotoğrafı iyice inceledim ama bir sonuç elde edemedim. Ne arkasında ne de önünde bir şey yazmıyordu. Çekileli en az bir on sene geçmiş olmalıydı çünkü kenardaki beyaz işlemeli çerçeve hafiften sararmaya başlamıştı. Arzu, akşam ışıkların altında, düğün salonu gibi bir yerde her zamanki neşeli haliyle poz vermişti. Fakat üzerindeki kıyafet düğünlerde giyilebilecek türden değildi. Sanki restoranda yemek yerken aniden

46

www.xasiork.biz
fotoğrafçı çıkagelmiş, Arzu da dayanamayıp geceyi ölümsüz kılmak istemişti. Sol taraftan vuran ışık sağdan vurana göre biraz daha kuvvetliydi. Hemen duvarın önünde dizlerini kırmış bir şekilde bekleyen Arzu, fotoğrafçıya bir yandan da acele et der gibiydi. Duvar bomboştu. Sağında solunda hiçbir şey yoktu. Yalnızca Arzu; dikdörtgen bir kâğıt parçasının ortasında, yaldızlarla süslenmiş tuvaleti ve her zamanki makyajının daha da güzelleştirdiği yüzüyle yalnızca Arzu. Tuhaflıkların peş peşe gelmesini bekliyordum ama Arzu aklıma gelebilecek en son isimdi. İki sene evvel, İstanbul’dan Adana’ya döneli birkaç ay bile olmamıştı ki hastanede muayenehanemde otururken birden kapı açılmış, karşımda onu bulunca adeta şok olmuştum. Bana her zamanki gibi çok yakın davranmıştı, hatta akşam eski günleri yâd etmek için gittiğimiz restoranda beni aynı yıllar önceki gibi süzmüş, bakışlarımı ondan kaçırmama sebep olmuştu. Fikriye’nin olan biteni öğrenmemesini istiyordum tabi ki. En kötü ihtimalle de eski bir arkadaş olduğunu söylerim, diyordum kendi kendime. Maalesef böyle olmadı. Nişanlım nasıl olduysa bu gizli buluşmayı bir yerlerden öğrendi, öğrenmekle kalmadı Arzu’nun kim olduğu da ona fısıldandı. Aramızda hiçbir şey olmadığını, Arzu’nun beni yalnızca eski bir arkadaş olarak ziyaret ettiğini boşuna anlatmaya çabaladım. Kayıp nişanlım beni dinlemedi bile. Arzu’yu bir daha görmeyeceğime yemin etmeme rağmen onu inandıramadım. Yaklaşık bir ay boyunca Fikriye ile dargın kaldık. Bu sırada ne yapıp ne etti, hiç bilmiyorum. Ona bir iki kez çiçek yolladım ama beni affedeceğe benzemiyordu.

47

www.xasiork.biz
Cevap vermeyince ben de sinirlenip Arzu’nun yanına, Kuruköprü’deki tuhafiyeci dükkânına gittim. Beni her zamanki gibi sıcak karşıladı; ama bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Yine de olayların iç yüzünü hiç sormadı. Üzerinde durmadım. Ona senin yüzünden oldu demek istemiyordum. Çünkü bu bana saçma geliyordu. Arzu her şeyi biliyormuşçasına bana hiçbir şey sormuyor, aksine sözü sık sık eskilere getiriyordu. Sonraki bir hafta boyunca kendimi büyük bir vicdan azabının tam ortasında buldum. Arzu her akşam yanıma gelmeyi teklif ediyordu. Bunlardan birinde onun teklifini kabul ettim ve o gece çok eskilerdeki gibi beraber olduk. Gerisinin gelmesi uzun sürmedi. Artık Fikriye’nin yüzünü unutmaktan korkmaya başlamıştım. Onun güzelim yüzünün yerini Arzu’nun hırs ve iştahla ışıldayan yüzü alıyordu yavaş yavaş. Buna bir dur demem gerekiyordu. Çünkü biricik nişanlımın bana herkesten daha fedakârca sunduğu o ülkeyi kaybetmek istemiyordum. Hayatımda ilk kez beni böylesine seven birini aldatmak istemiyordum. Kafamdaki imgeyi bana sunmaya hazır birine bunu yapamazdım. Arzu’ya cumartesi gecesi her şeyi anlattım. Yüzündeki değişime hala inanamıyorum. Başlarda beni sevecenlikle dinlemeye başlamış olan o anlayışlı kız, yavaş yavaş dediklerimin her kelimesiyle dişi bir şeytana dönüştü. Onu yine mi bırakıp gidecektim, beni ondan daha çok kimse sevemezdi; o kim oluyordu ki, kendini ne zannediyordu ki, zengin olması ona bu hakkı verir miydi? Ağladı, sızladı, dövündü; beni pişman edeceğini söyleyerek kapıyı çarptı gitti. Onu bir daha da görmedim. Arzu böyle gizli kapaklı oyunlar çevirecek bir insan değildi. Biraz tuhaf olabilirdi, ama fotoğrafını sarı bir zarfa koyup bana göndermek onun

48

www.xasiork.biz
yapacağı son işti. Birine bir şey yapacaksa bunu dolaysız yollardan yapardı, acı çektireceği insanın karşısında olup o acıyı görmek isterdi. Bu fotoğrafı yollayan her kimse benimle oyun oynamak istiyordu besbelli. O garip madeni şeyden sonra şimdi de bu fotoğraf ortaya çıkmıştı. Bir çözüm bulamadığım zamanlarda yaptığım gibi yaptım. Fotoğrafı bir kenara fırlatıp başka bir şeyle meşgul olmaya karar verdim. Ateş sönmek üzereydi. Hava da iyice karardığından içeri iyice soğumuştu. Dışarı çıkıp aşağıdan biraz odun getirdim bir koşu, hepsini şömineye attım. Soğuk hava kendime gelmemi sağlamıştı. Bir bardak çay koydum, bir sigara yaktım ve yeniden düşünmeye başladım. Arzu’yla zamanında gittiğimiz yerleri, neler yaptığımızı tek tek hatırlamaya çabaladım; ama aklıma gelen hiçbir şey bu fotoğrafla örtüşmüyordu. Demek ki benim bilmediğim bir yerde çektirmişti Arzu bu fotoğrafı. Giderek içinde bulunduğum durumdan kopmaya başladığımı fark ettim. Kendimi bir fotoğraf yüzünden mazinin pençeleri arasında bulmuştum. Oturmuş bir zamanlar neler yaptığımı hatırlamaya

çalışıyordum. Oysa bunların kaybolan nişanlımla hiç alakası yoktu Peki neden bu fotoğraf tam da her şeyin esrarengiz bir hal aldığı böyle bir zamanda bana yollanıyordu? Fotoğrafı korkarak tekrar elime aldım, Arzu’nun gözlerine, beyaz inci küpelerine, ince tokasına dakikalarca baktım. Bir süre sonra onu Fikriye ile karşılaştırmaya başladım. Hangisi daha güzeldi? Hangisi daha akıllıydı? Hangisiyle daha iyi anlaşıyordum? Hangisini daha çok seviyordum? Arzu kaybolsa daha mı çok üzülürdüm?

49

www.xasiork.biz
Bunun gibi pek çok soru arasından kendimi sıyırıp saate baktığım zaman saatin 10’a geldiğini gördüm. Dışarıdaki tipinin sesi insanı ürkütüyordu. Yatağımı tekrar şöminenin karşısına serdim, parlak alevlerin bana sessizce sunduğu bir uykuya daldım. 16. Arzu’nun yanına bu kadar uzun bir zaman sonra gitmek benim için hayal bile edilemeyecek bir şeydi. Kuruköprü’deki dükkâna giden adımlarımı hayretle seyrediyor, ona ne diyeceğimi hiç mi hiç bilmiyordum. Niyetim Arzu’nun ağzını aramak, bir şeyler bilip bilmediğini anlamaktı. Fotoğraf bütün huzurumu kaçırmıştı. Bir şekilde olayların içine çekiliyor olduğumu hissediyordum. Nişanlımın kaçırılması ya da

öldürülmesi bana göre olağanüstü derecede acı bir olaydı; ama yaşanıp bitmişti bir kere. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bir başlangıç ve bir bitiş vardı. Şimdi ortaya çıkan bu anlamsız fotoğrafsa beni yavaş yavaş bu tuhaf ve esrarengiz olaylar girdabına çekiyordu. Kırmızı arabanın nişanlımın kaçırılmasında kullanılan araba olduğundan artık hiçbir kuşkum kalmamıştı. Gerçi şüphelendikleri arabayı daha önceden polis bulmuştu ama… Bilemiyordum. Sanki o kırmızı araba ne zaman kötü bir şey olacak olsa ortaya çıkıyordu. Tuhafiyeciye vardığımda saat 12’ye doğru geliyordu. Yeni cami’den okunan ezana doğu yönünden gelen gök gürültüsü, onu bastırmak ister gibi karıştı. Kapıyı açtığım zaman içerisinin neredeyse gece gibi karanlık olduğunu fark ettim. Bu sırada bir çıt sesi duyuldu, dükkânın ortasında zayıf bir ampulün ışığı belirdi. Bu aydınlanmayı aniden bastıran yağmurun sesi takip etti.

50

www.xasiork.biz
Tezgâhtar kız beyaz ve ışıltılı dişlerini gösteren bir gülümsemeyle “Buyurun efendim!” dedi. Orada tezgâhın arkasında, envai çeşit renkte ve desendeki

kumaşların içinde, sanki cennet bahçesindeydi ve bir bülbül gibi oradan, o cennet bahçesinden bana sesleniyordu. “Arzu Hanım’la görüşecektim.” Söylediklerimin bir an kızın güzelliğini, samimiyetini bozabileceği sanısına kapıldım; fakat o aynı biraz önceki gibi neşeli ve içten bir şekilde devam etti: “Arzu Hanım arka odada yemek yiyor, isterseniz geldiğinizi haber vereyim. Kim arıyordu?” Kim arıyordu? Güzel bir soruydu. Kim arıyordu ki Arzu’yu? Kendime bile yabancı gelen bir sesle ismimi söyledim, sonra da aile dostuyum diye ekledim. Kız bir an durur gibi oldu. Bana dönüp onun aile dostu olmadığınızı biliyorum diyeceğini sandım; ama kız gülümseyerek tezgâhı dolandıktan sonra masanın arkasındaki kapıyı tıklatıp içeri girdi, dediklerimi aynen tekrarladı. Aniden dönüp “Buyrun!” dedi, emrivaki bir sesle. “Teşekkür ederim.” diyerek kapıya yöneldim. Birden her yanımın zangır zangır titremeye başladığını fark ettim, adımlarım sanki başka bir yöne gitmek istiyordu. Kapıyı tıklatıp yavaşça içeri girdim. Arzu kapının tam karşısındaki masada oturmuş öğle yemeğini yemeye hazırlanıyordu. Beni gördüğüne pek şaşırmamıştı nedense. Sarı ampulün ışığı altında bile hala eskisi gibi güzeldi. Onda bir türlü eskimeyenin ne olduğunu kendime defalarca sorup durmuştum. Şimdi yine karşımdaydı ve ben yine kendime o aynı soruyu

51

www.xasiork.biz
soruyordum, yine cevabı bulamıyordum. Cevabı ararken gözlerim önce güzel gözlerine takılıp kalıyor, oradan ince dudaklarının gölgelediği ağzına kayıyor, sarıya çalan kumral saçlarının ona nasıl da yakıştığını kendime sorarken bu kez de boynuna iniyor, oradan diri göğüslerine uzanıyordum. “Merhaba Arzu!” diyebildim sonunda. Biraz bekleyip beni süzdükten sonra “Merhaba!” dedi. Mesafeli davranmaya çalışıyordu, fakat bizi birbirimize çok doğal bir şekilde yakınlaştıran o gizemli güç yine harekete geçmişti. Söylemesini beklemeden masanın önündeki sandalyeye usulca oturdum. “Çorbanı soğutma istersen.” dedim. “Yok, önemli değil.” diye cevapladı, “Sen de ister misin?”. “Yok.” dedim, “Sabah geç kalktım, kahvaltıyı yeni yaptım.” Hafta içindeki bir gün geç kalkmamı, buraya gelmemi merak etmesini boşuna bekledim. “Hangi rüzgâr attı seni buraya?” Bu sorunun içinde o kadar çok şey vardı ki. Neden beni terk ettin ki? Neden hala birlikte değiliz? O doktor yüzünden mi? Daha evlenmediniz mi? Neden evlenmediniz? Bak ben de evlenmedim, babamdan kalan bu dükkânı işletmeye çalışıyorum. Bir zamanlar biz de varlıklı bir aileydik. Bak şimdi ne hale düştük? O hayat dolu Arzu’dan beklenmeyecek derecede soğuk ve kışkırtıcı bir soru. “Nişanlından haber var mı?” Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Olanlardan haberin var mı?”

52

www.xasiork.biz
“Evet var. Adana küçük bir yer biliyorsun.” Adana gerçekten de küçük bir yer miydi? Bilmiyordum. Gerçekten de bilmiyordum. Başıma gelenlerden sonra bu buluşmayı hatırladığımda, Adana’nın Arzu’nun sandığı gibi hiç de küçük olmadığını, hatta sanılandan çok ama çok daha büyük ve geniş bir yer olduğunu, biraz da gülümseyerek hatırlayacaktım. “Hayır, henüz bir haber yok. Polis araştırıyor, ama pek bir şey bulacaklarını düşünmüyorum.” “Neden böyle düşünüyorsun?” “Bilmiyorum.” “Bak, nişanlın için çok üzüldüm. Gerçekten. Duyan herkes üzüldü. Annem bile kaç gece oturdu ağladı.” “Sağ olun.” “Çay içer misin? Demlenmiştir, hemen getiririm.” İşte benim aradığım Arzu buydu. Benimle ilgilenen, bana özen gösteren Arzu. İçeri ilk girdiğimde neden öyle davranmıştı ki? Biraz sonra elinde dumanlar çıkan bir çay bardağıyla göründü. Cebimden sigaramı çıkarıp ikram ettim, hiç düşünmeden bir tane aldı, bir tane de ben yaktım. En başından olup biteni yavaş yavaş anlattım. Arzu her şeyi şaşkınlıkla dinledi. Bu bakışlar her şeyi anlatıyordu aslında: Olup bitenden, fotoğraftan ya da kırmızı arabadan haberi yoktu. Fotoğrafı sordu, unuttuğumu söyledim. Bir an Arzu’nun “Çıkar fotoğrafı cebinden.” diyeceğini sandım. Tarif ettim, ama hangi fotoğrafı olduğunu çıkaramadı. Böyle bir şeyi kim neden yapmak istesindi ki? Aklı almıyordu. Karşılıklı konuşurken, göz göze geldiğimiz anlarda, ikimizin de eski günleri düşündüğünü, o eski günlerden çeşitli anlamlar çıkarmaya

53

www.xasiork.biz
çalıştığını, saklamaya çalışsak da sezebiliyordum. Bir yandan da maziye bu türlü bir dönüşün hiçbir manası olmayacağını biliyorduk. Hele bu olanlardan sonra mazinin bütün manası da değişmiş, yerine çok yeni, henüz tam olarak idrak edemediğim bir başka mazi gelip yerleşmişti. Uzun süren bir suskunluk oldu. Çayımı bitirdiğimi gören Arzu, hemen kalkıp ikincisini doldurdu. Çorbasını içmemekte ısrar ediyordu. Üsteleyince “İştah mı bıraktın bende sanki?” dedi. Gülümser gibi oldu, bu sözlerin maziden kalma bir tatlılık ve yakınlığa sahip olduğunu fark etmiş gibiydi. “Akşam neden bize gelmiyorsun? Annem içli köfte yapacaktı. Normalde her gün buraya gelir, bana yardım etmeye çalışır. Ev, biliyorsun yakın bu tarafa. Ne dersin? Biraz değişiklik olur hem.” Bu sözlerin çağrıştırdığı o kadar çok şey vardı ki zihnim birden, beklenmedik bir şekilde neredeyse dört bir yandan saldıran sözcüklere karşı koymayı düşünüp savunmaya geçti. Sonra bunun anlamsız olacağını görerek kendini sözcüklerin çağırdığı imgelerin akışına bıraktı. İçinde sevinç ve huzur barındıracağını tahmin ettiği şeylerin bir an içinde koyu bir karanlığa dönüşebileceğini görerek bir kez daha geri çekildi. “Bilemiyorum. Anneni de üzmeyelim şimdi durduk yere.” “Annem metanetli kadındır. Sen boş yere tasalanma.” “Tamam, o halde.” Vedalaşıp çıktığımda saat bire geliyordu. Yağmur şiddetini biraz azaltmıştı, dışarıda hala koyu karanlık bir gün vardı. Tezgâhtar kıza “Allaha ısmarladık.” deyip kapıyı açmamla beraber tanıdık bir çıt sesi duyuldu, dükkân eski sessiz ve karanlık haline geri döndü. 17.

54

www.xasiork.biz
Akşam 6 gibi Arzular’ın İstiklal Mahallesi’ndeki evlerine doğru yürürken, kendimi nedense mutlu hissediyordum. Sokaklar ıslaktı, yağmur yeni durmuştu. Gökyüzü pırıl pırıldı, hilal biçimindeki ay daha da parlak görünüyordu. Hava buz gibiydi. Pardösümün yakalarını iyice kaldırdım, adeta pardösümün içine gömüldüm. Bir an sağ elimi cebimden çıkarıp, iç cebimdeki sarı zarfı kontrol edesim geldi. Ama sonra bundan vazgeçtim. Onun yerine bir sigara yakıp keyifle tüttürmeye başladım. Arzu’yu düşünüyordum. Hayata karşı duyduğu iştah, hiçbir zaman vazgeçemediği o zevk duygusu daima dikkatimi çekmiş, saydığım özelliklerini tetkik edip durmuş, hiçbir sonuca varamamıştım. Fakat hiçbir sonuca varamamak beni ne mutsuz ne de kederli yapmıştı. Arzu’nun bu bilinmeyen tarafı beni şiddetle kendine çekmiş, onun bedeninde, kimi zaman ölçüsüzlüğe varan sözlerinde, şu tepedeki ayın ışığına benzeyen bir ışıkla yıkanan ruhunda, ışıklı kollarında kendimi hiç bilmediğim şekillerde uyuklarken, dünyanın en tatlı meyvelerini yerken bulmuştum. Tanıştıktan kısa bir süre sonra gerçek bir kadınla birlikte olduğum için kendime gurur duymaya başlamıştım. Arzu, bir erkeğin isteyebileceği her şeyi çok daha güzel bir şekilde sunmasını bilen bir kadındı. Hiçbir şey yapmasa bile yanındaki erkeği diğerlerinden farklılaştıran bir yanı vardı. Onun yanında olmanız, diğer erkeklerin sizi kıskanması için yeterliydi. Onunla babamın bir arkadaşı sayesinde tanışmıştım. Babamın mesleğini devam ettirmekten vazgeçmiş tıbbiye sınavlarına çalışıyordum, on sekiz on dokuz yaşlarında olmalıydım. Babamın bu arkadaşı, Arzu’nun babasını tanıyordu ve bir keresinde, şimdi ne olduğunu hatırlayamadığım bir sebepten ötürü Arzular’ın evlerine gitmiştik. O zamanlar Reşatbey’de

55

www.xasiork.biz
tek katlı büyük bir evde oturuyorlardı. Evlerine vardığımızda Arzu yoktu, arkadaşlarıyla birlikte yeni açılan tenis kortuna gitmişti. Onu ilk kez tenisten geldiği zaman gördüm. Yanakları al al olmuş bu kumral dilber de kim diye geçirmiştim aklımdan. İnsanın bakışlarını ondan alması çok zordu. Sanki cennetten gelmiş gibi birden ortaya çıkmış, bizleri selamlamıştı. Bu görüşmeden kısa süre sonra babası vefat etti. Onu bu kez babasının cenazesinde gördüm. Aslında oraya sırf onu görmek için gitmiştim, bunu kendime şimdi itiraf edebiliyorum. Babasının vefatından sonra Arzu, üniversite okumamaya karar verdi, işlerin başına geçecekti. Kimse ona hayır diyemedi; çünkü o kadar güzel ve iştahlıydı ki erkekleri etkilemesi, onlara istediğini yaptırması çok kolaydı. Zaten diğer kızlara benzemeyen karakteri babasının ölümünden sonra daha da ortaya çıktı. Diğer kızları sürekli küçümser, onların hiçbir şeyden anlamadığını, dünyanın artık çok değiştiğini, tamamen modern olmak gerektiğini söyler dururdu. Ve dediklerini yapardı da. Benimle birlikte görülmekten asla çekinmezdi. Her zaman benden bir adım önde olduğu duygusuna kapılırdım bazen. Kısa sürede araba kullanmayı öğrenmiş, tenis kortlarından çıkmaz olmuştu. Babasından kalan miras oldukça yüklüydü. Küçük kız kardeşi ile annesi ve kendinden oluşan ailesine bu paranın rahat rahat yeteceğini biliyordu. Ama onun cesareti bunlardan kaynaklanmıyordu. Onun cesareti toplumla arasındaki o muhteşem sürtüşmeden kaynaklanıyordu. Bunu tabi ki o zamanlar anlayamazdım; Arzu beni sürükleyip götüren bir fırtınaydı.

56

www.xasiork.biz
Mersin’deki evlerinde bana kendini sunar, ben de bu sunuşlar sırasında ipleri elime geçirdiğimi düşünür, keyiflenirdim. Fakat ipler hiçbir zaman bende değildi. Ben onun özgürlük dediği o şeye ulaşmak için kullandığı bir şeydim yalnızca. Sıcak ve terli bedenlerimiz huşu içinde birbiri üzerinde kayıp giderken Arzu’nun gittiği yön özgürlük, benim gittiğim yönse o güne dek tatmadığım lezzetlerin, kadın bedeni denen o gizlerle dolu varlığın keşfedilmesiydi. Bu kadar güzel bir varlığa sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşünür durur, içki ve sigaranın dumanları eşliğinde

kaybolmaya kendimi daima hazır hissederdim. Arzu ise daha fazla özgürlük peşinde bana eşlik etmekten bir an bile geri durmazdı. Dimdik memeleri, incecik bilekler üzerinde yükselen sütun gibi bacakları ve geniş kalçaları, pürüzsüz boynu, kırmızı dudakları, yeşil gözleri ve sarıya çalan kumral saçları ile anne tarafının Balkanlar’dan getirdiği güzelliklerin hepsine haiz olan bu bedene tapınmamak için önümde hiçbir sebep yoktu. Sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen bu tapınma, tıbbiye sınavlarını kazanmamla sona erdi. İstanbul’a gitmek istediğimi söyleyince hiç şaşırmadı, bu benim kararımdı, tamamen özgür biri olduğuma göre buna saygı duyacaktı. Arzu ile dolu bir Adana ve geleceğimi bekleyen İstanbul arasında bir seçim yapmak beni zorlamadı. Arzu’ya asla sahip olamayacağımı, Arzu ile dolu bir Adana’ya sahip olmanınsa imkânsız olduğunu anlamıştım. İstanbul’a gitmeden önce vedalaşma isteğimi nazikçe reddetti, belki de zayıf olmaktan korkuyordu. Adana’ya döneceğim yaz tatillerinin gelmesini adeta iple çekerdim. Arzu’da İstanbul’daki kadınlarda olmayan bir şey vardı. Bunun ne

57

www.xasiork.biz
olduğunu hala bulabilmiş değilim. Cesaret mi, özgüven mi, kendini hayatın içinde konumlandırışı mı; yoksa bunların hepsinin bir araya gelmesinde oluşan bir şey mi? Arzu hem bunlardı, hem de bunlardan daha fazla biriydi. Nefes almadan geçen İstanbul günlerinden sonra onun kucağında soluklanmak, hayatta en çok sevdiğim şeylerden birisiydi. Yazlık sinemaya gitmek, tenis oynamak, en güzel lokantalarda yemekler yemek ve sonra bedenlerimizin çağrısına dayanamayıp birbirimize koşmak. Hele Adana Şehir Kulübü’nde geçirdiğimiz akşamlar tam anlamıyla görülmeye değerdi. En güzel, en son moda kıyafetlerimizi giyip büyük bir heyecanla katıldığımız eğlencelerde en gözde çift hep biz olurduk. Arzu’nun kullandığı arabamızı park yerine bırakır, mermer merdivenleri ben önde o arkada yavaş yavaş çıkardık. Kulübün Atatürk Parkı’na yukarıdan bakan geniş salonuna girdiğimiz zaman bütün gözler bize çevrilir, yaşıtlarımızın önünden Adana’nın prensi ve prensesi gibi geçer, daima karanfiller ve papatyalarla dolu bir vazo bulunan beyaz bir örtüyle örtülmüş masamıza oturur, gecenin sihirli akışına kendimizi bırakırdık. Arzu, gecenin yıldızının kendisi olduğunu bilir, ama bu hakikati bilmemezlikten gelerek insanlar üzerinde yaratacağı etkiyi iki misline çıkarırdı. Şimdi şöyle bir düşünüyorum da, o zamanki kızlar içinde yıldız olmayı hak eden yalnızca oydu. Orkestra ilk içkilerin bitmesini bekledikten sonra ça ça ve samba çalar, herkesi dans etmeye davet ederdi. Hepsinin hali vakti yerinde olan, Adana’nın en zenginlerinin çocukları; üniversite okumak için İstanbul’a, Amerika’nın ve Avrupa’nın gözde kentlerinden birine gitmeden evvelki son günlerinin tadını çıkarır, müziğin sesine güzel kızların şuh kahkaları

58

www.xasiork.biz
ile çapkınlık peşindeki erkeklerin şakaları karışırdı. O zamanlar rock’n roll daha yeni yeni Adana’ya geliyordu. Bu dansı bilen pek yoktu. Arzu ne yapmış etmiş, izlediği Amerikan filmlerinden ve yurt dışındaki

arkadaşlarından bu dansı öğrenmiş, sonra bana da öğretmişti. Orkestra rock’n roll çalmaya başlayacağı zaman bütün gözlerin bir kez daha kendine çevrileceğini biliyor olmanın şehveti içinde saçlarını düzeltir, yeşil gözleri daha bir coşkuyla parlardı. Ne kadar içki içmiş olursa olsun aniden gökyüzündeki o yegâne yıldız olmayı başarırdı. Bu sıralarda nişanlım ne yapıyordu? Aynı yaşlarda olduğumuza göre o da bu hafta sonu eğlencelerine katılıyor olmalıydı. Ama ben onun sakin bir limanı andıran duru güzelliğini pek hatırlamıyordum. Meşhur ailenin kızının tıbbiye okumak istediği cemiyette çabucak yayılmış, fakat nişanlım gökyüzündeki sıradan yıldızlardan biri olmayı tercih ettiği için de bu haber yayılmakla kalmıştı. Onunla bir kez bu eğlenceler sırasında ayaküstü tanışmıştım. Güzelliği dediğim gibi hiçbir zaman ışıltılı ve parlak değildi; ama onu kendine has kılan ve tamamen içten gelen, saf kalmayı başarmış bir şeyler vardı. Bir erkeğin öyle çabucak fark edeceği şeyler değildi bu özellikler. Arzu kendini her şeyiyle karşısındaki erkeğe sunmak, geride gizemli hiçbir şey bırakmamak isterken nişanlım neredeyse onun tam zıddıydı. Daima geride durmayı severdi. Karşısındaki erkeğin onu keşfetmesini, ona emek vermesini tercih ederdi. Bu yüzden de etrafında güzelliğiyle bütünleşmeye hazır gizemli bir hale oluşturur, bu halenin çiçeklerle kuşatılmış bahçeleri içinden anlamlı anlamlı size bakardı.

59

www.xasiork.biz
Arzu’ya doğru koşa koşa giderdiniz ve çeşit çeşit çiçekle dolu bir bahçe bulacağınızı bilirdiniz. Bu bahçenin kısa zamanda kuruyacağını, dört bir yandan gelen sularının kesileceğini, tabi çiçeklerin yerini madeni çiçeklerle bezenmiş bir hurdalığın alacağını da bilirdiniz. Nişanlıma koşa koşa giderseniz bulacağınız tek şey ise bomboş bir bahçe olurdu, bomboş bir portakal bahçesi. Ona düşünerek, her şeyi hesap ederek, onun sakınımlı güzelliğinden nasıl etkileneceğinizi varsayarak gitmeliydiniz. Onda beklenmedik herhangi bir şeye yer yoktu, olamazdı da. Bütün o gizem duygusunun bile zihninizde belli bir yeri vardı. Arzu’ya gitmek onun kollarında yatmak demekken nişanlıma gitmek onun kollarınızda derin bir uykuya dalışını seyretmek demekti. 18. Arzular’ın tek katlı bahçeli evi, diğer evlerin içindeki kocaman bir boşluk gibi, soğuk akşamın içinde uzanıyordu. Reşatbey’deki evlerine göre bu ev pırlanta yüzüğün yanındaki sıradan gümüş bir yüzüğü andırıyordu. İşler bozulunca o evi satıp buraya taşınmak zorunda kalmışlardı. Arzu nerede yanlış yapmıştı acaba? Zili çaldım, sonraki sessizlik sırasında, oturma odasının perdelerinde bir gölge hareketlendi, bir kapı sesi geldi. Dış kapının kilidi açıldı, Arzu’nun güzel yüzü kapının arkasında hiç beklemediğim bir şekilde belirdi. Hafif bir makyaj yapmış, beyaz yanakları al al olmuştu. Bu beklenmedik beliriş zihnimde tuhaf bir rahatlama oluşturdu. “Hoş geldin!” “Hoş bulduk!”

60

www.xasiork.biz
İçeri girdim, eskiden olduğu gibi pardösümle şapkamı aldı, beni oturma odasına buyur etti. Oturma odası sımsıcaktı, soba gürül gürül yanıyordu. Divana geçtim, tam sobanın yanına kuruldum. Birden, öylesine Halime Teyze’nin nerede olduğunu sordum. Arzu bu soruyu hiç beklemiyormuş gibi durakladı. “Sana haber veremedim. Bizim tanıdıklardan biri çok rahatsızmış. İnce hastalık dediler. Annem de oraya gitti.” “Geçmiş olsun!”. Arzu’nun bu çekingen tavırları tuhafıma gitmişti. Bu evde kendini artık eskisi kadar güçlü ve iştahlı hissedemiyor olmalıydı. Küçük bir odaydı burası. Duvarlar çivit mavisine boyanmıştı. Tavandan sarkan çıplak ampulün ışığında eşyalar, üzerlerine soluk bir pelerin atılmış gibi duruyorlardı. Kenarları işlemeli, tam ortasında kocaman bir gül işlenmiş olan düz beyaz bir örtünün örttüğü masa, bu örtünün altında saklanmak istiyor gibiydi. Maziden kalan tek şey karşılıklı duran iki divanın arasında yüksekçe bir sehpaya konmuş radyoydu. Üstüne küçük bir dantel yerleştirilmişti. “İstersen yemeği hemen hazırlayayım.” “Olur vallahi. İstiyorsan yardım edeyim.” “Olur mu? Sen misafirimsin, ben iki dakikada hazırlarım şimdi.” deyip bir koşu mutfağa gitti. Bir iki dakika sonra elinde bir tepsiyle döndü. Tenceredeki içli köftelerin dumanı tütüyor, marul salatasının ekşi kokusu iştahımı açıyordu. Sobanın diğer yanındaki tahta masaya karşılıklı oturduk. Arzu tenceredeki sıcak içli köftelerden iki tane çıkarıp tabağa koydu, bana

61

www.xasiork.biz
uzattı. Hemen köftelerden birini yarıp limon sıktım, neredeyse yarısını ağzıma attım. “Çok güzel olmuş. Annenin ellerine sağlık!” “Aslında köfteleri ben yaptım.” Çekingenliği devam ediyordu. “Sahi mi? Çok güzel, çok lezzetli vallahi. Sen yemek yapmayı bilir miydin?” diye sordum biraz da takılarak. “Annem yaşlanıyor; gün geçmiyor ki bir derdi, bir şikâyeti çıkmasın. Ben de ona yardımcı olmak için yanında dura dura yemek yapmayı öğrendim. Artık yemekleri ben pişiriyorum, bulaşıkları ben yıkıyorum, evin temizliğini ben yapıyorum.” Bunları söylerken sesinde hem bir çekingenlik hem de belli belirsiz bir gurur vardı. “Benim tanıdığım Arzu ne kadar da değişmiş böyle.” dedim hafif alaycı bir ifadeyle. Ne cevap vereceğini düşünürken o sanki duymamış gibi tencereden bir köfte aldı, bir bardak ayran doldurdu, biraz da ekmek kopardı. “Şu fotoğrafı göstermeyecek misin bana?” diye sordu. “Eyvah” dedim. “Pardösümün cebinde kaldı.” “Getireyim o zaman.” deyip yerinden fırladı, birkaç saniye sonra elinde pardösüyle göründü. Pardösümün iç cebinden sarı zarfı çıkarıp uzattım. Heyecanla fotoğrafı çıkardı, kocaman güzel gözleriyle incelemeye başladı. “Ben böyle bir fotoğraf çektirmedim.” dedi. Tencereden dördüncü köfteyi almış iştahla mideye indirmeye

hazırlanırken duyduğum bu sözlere önce bir anlam veremedim.

62

www.xasiork.biz
Sözcükler, boşalmış zihnimin içinde bir o yana bir bu yana çarparak dolandı. Sonunda bir anlam yaratıp çökeldiler, sessizce kayboldular. “Ne demek çektirmedim? İyi ama fotoğraftaki sen değil misin?” “Evet, benim ama benim asla böyle bir tuvaletim olmadı. Hem burası neresi?” “Bilmiyorum Arzu! Bilmiyorum.” Bir anda bütün iştahım kaçmıştı. “Ama bu nasıl olur?” Bir müddet sessiz ve sakince düşünmeye çalıştım ama hiçbir şey değişmedi. “Hatırlamaya çalış lütfen. Bu fotoğraf bir ipucu olabilir. Bunu bana nişanlımı kaçıran ya da öldüren hergelelerin yolladığını düşünüyorum!” “Böyle söyleme!” diye atıldı Arzu “Öldüğünü nereden biliyorsun!” Bilmiyordum, yalnızca hissediyordum ya da ne bileyim, ağzımdan öyle çıkıvermişti işte. Arzu’nun gözleri dolu dolu olmuştu. “Lütfen ağlama!” deyip yanına oturdum. Nedense bu güzel gözlerin gözyaşı dökmesi içimi parçalamıştı. Elindeki fotoğrafı alıp divana, yanıma koydum, sonra gayet tabi bir şekilde ellerinden tutup onu kendime doğru çektim, sıkıca sarıldım. Bu sarılışın ne kadarı bir kadına yardım etmek, ne kadarı mazide kalmış bazı şeyleri uyandırmak amaçlıydı bilmiyorum. Arzu’nun gözyaşları bir müddet sonra dindi. “Ağlama artık!” “Haydi, yemeğimizi bitirelim.” deyip ayağa kalktı.

63

www.xasiork.biz
Onu takip ettim ve biraz öncekinin aksine gayet sakince ve huzur içinde, hiçbir şey konuşmadan içli köftelerimizi yedik. Arzu ortalığı topladıktan sonra ikimize bol köpüklü orta şekerli birer kahve yaptı. O sırada aklına eski fotoğraflara bakmak geldi. Heyecanla ayağa kalkıp büfeye yöneldi, camsız kapağı açıp bir şeyler arandı, “İşte buldum.” deyip bir tane albümü çekip çıkarttı. Albümü bana uzattı. “Sen de o fotoğrafın bana ait olmadığını anlayacaksın.” dedi. Bununla neyi kastettiğini hiç düşünmeden albümü aldım. Kapağında Büyük Saat’in bakırdan kabartması olan, sayfaların kenarı sarı yaldızlı, geçmeli, orta boy bir albümdü bu. Bir fayton Büyük Saat’e doğru aheste aheste yol alıyor, güneş tepede pırıl pırıl parlıyordu. Yine de bu bakır kabartmada garip bir cansızlık vardı. Albümün sayfalarını yavaş yavaş çevirmeye başladım. Arzu birden heyecanlanmıştı. düşünüyordu. İlk sayfada Tarsus Amerikan Lisesi’nin bahçesinde sınıf arkadaşlarıyla birlikteydi. “İkinci sınıftaydım burada.” dedi, “Tam bir abla olmuştum”. Güldü. İkinci fotoğrafta bir Arap atının sırtında, manejin kapısının hemen yanındaydı. Parlak güneşin ışıkları altında bronzdan bir heykeli andırıyordu. Yüzünde kendinden emin bir gülümseme vardı. Sonraki fotoğraflarda ise kâh bir düğünde ailesiyleydi, kâh yayla evindeydi, kâh yurtdışındaydı. Beni en çok heyecanlandıran fotoğrafsa Adana Şehir Kulübü’nün salonunda çekilmiş bir fotoğraftı. Eğlenceye katılan gençler bir araya Belki o da mazide bir şeyler bulabileceğini

64

www.xasiork.biz
toplanmış, objektife gülümsemişlerdi. Hallerine bakılırsa eğlence daha yeni başlıyordu. Birden kafamda bir şimşek çaktı. Kendimi o genç insanların arasında çok doğal bir şekilde bulacağımı düşünürken bulamadım. Arzu’nun yanında yoktum. Arka sıralarda nişanlımın güzel yüzünü gördüm ama ben yoktum. Hâlbuki bu fotoğrafı hatırlıyordum, tam Arzu’nun

yanındaydım. “Ben neden yokum bu fotoğrafta?” diye sorunca Arzu fotoğrafın üzerine iyice eğildi. “Tuhaf!” dedi, “Oysa yanımda olduğunu sanıyordum! Hasta falan mıydın o gece acaba?” Birden hiddetlendim “Arzu!” dedim, “Bu fotoğrafı iyi hatırlıyorum; orada tam senin yanındaydım.” Birlikte çektirdiğimiz diğer fotoğraflara bakarken gözlerimin karardığını, dizlerimin titrediğini hissedebiliyordum, hiçbirinde ben yoktum. Şeklen oradaydım; ama benim yerimde, etrafımdaki şeylerin birbiri içine geçmesinden oluşmuş bir kaynaşma, bir hareketlilik, tuhaf bir silinme vardı. Albümü hınçla divanın öbür köşesine fırlattım. Neler olduğunu anlayamamak beni çılgına çeviriyordu. Arzu iyice yanıma sokuldu. “Sakin ol hayatım.” diyerek beni teselliye uğraştı. Önce elimi tuttu, sonra saçlarımı okşadı. Kokusunu tanımıştım şimdi, beni daima heyecanlandıran o taze kokusunu hatırlamıştım. Ani bir hareketle onu kendime çekip kırmızı dudaklarından öpmeye başladım, biraz karşı koyar gibi olsa da kendini bana bırakmakta gecikmedi. Sırt

65

www.xasiork.biz
üstü divana uzanınca üzerine çıkıp onu öpmeye devam ettim. Eskisi gibi altımda nefesi titreyerek yatıyordu. Dudaklarından boynuna inerken bir elimle de diri göğüslerini parçalarcasına okşuyordum. Nefes alıp verişi şimdi iyice sıklaşmıştı. Bluzunu iyice aşağı indirince göğüsleri saklı birer hazine gibi ortaya çıktı. Sol elim şimdi bacaklarının arasındaydı. Arzu kısık bir sesle inliyordu, alnı hafiften terlemeye başlamıştı. Bu hareketlerinin hepsini maziden bir yerlerden hatırlıyordum. Nedense bu hatırlayış birden geri çekilmeme sebep oldu. “Hayır!” dedim, “Yapamam!” Arzu doğruldu, yüzümü ellerinin arasına alıp “Ne oldu bir tanem?” diye sordu. “Yapamam!” dedim tekrar. “Affedersin!” deyip üstünü başını düzeltirken bir yandan da benden özür dilemeye çalışıyordu. “Çok üzgünüm. Böyle bir zamanda bunu sana yapmamalıydım. Lütfen beni affet!” Yine ağlamaya başlamıştı. “Affedecek bir şey yok.” dedim. Çünkü beni geri çekilmeye zorlayan şeyin nişanlımın hatırası mı yoksa maziden kopup gelen kaybolmaya yüz tutmuş bir şeyin ışıltısı mı olduğunu bilmiyordum. 19. Fötr şapkalı adama başıma gelenlerden bahsetmemeye karar vermemin bir hata olup olmadığını sonradan çok düşünecektim. Ama önemli olan o zaman bahsetmemiş olmam. Şimdi bunun bir önemi yok. Fakat o zaman vardı. Eğer bahsetmiş olsaydım olayların bu noktaya

66

www.xasiork.biz
gelmesini belki engellemiş olacaktım. Her şey çok farklı bir yönde seyredecekti. Tabi ki bu yalnızca bir his. Olaylar o kadar hızlı cereyan etti ki başka bir şeyi düşünmeye fırsat bile olmadı. Fötr şapkalı adam yine her şeyin merkezinde duruyor. Saf bir imge gibi aynı... Her şeyden, bütün sözcüklerden arınmış, bütün tuzaklardan kendini kurtarmayı başarmış bir resim gibi kendi halinde ve özgür. O geliyor ve olaylar değişiyor. O geliyor ve içindeki esrarı açığa çıkartma arzusu etrafındaki her şeyi küle çeviriyor. Bu ateşin yanında durmak, ona dayanmak çok zor. Yine de ondan uzaklaşamıyorum pervane misali. Her şeyden kaçabilirim, ondan asla. Fötr şapkasıyla karşımda göründüğü zaman içimi büyük bir huzur dolduruyor. Rüzgârda dalgalanan pardösüsü, elindeki sigarasıyla benim için daima bir imge olmanın sınırlarını aşıyor ve sınırları aştığı o yerde benim imgemle karşılaşıyor, imgemle. Her şey onun gelişiyle başlıyor ama buna bir başlangıç demek zor. Her şey çığırından çıkmışken, şekiller, isimler ve yerler birbirine geçmişken, tanıdık bir ismin arkasından yabancı bir isim çıkarken, tanıdık yerler artık tanınmaz hale gelmişken, onun gelişiyle, devam eden bu hengâme bir anlığına duruluyor ve tam bu sırada fötr şapkalı adam olup bitenin resmini çekmeyi başarıyor. Başarıyor, fakat bu resmin neyin resmi olduğunu, resimdeki şahısların o beyaz çerçeve içinde ne yaptıklarını bir türlü anlayamıyor. Tam anlayacağı sırada meydana gelen bir şey bir önceki varsayımını geçersiz kılıyor. Fötr şapkalı adam yılmıyor. Tuhaf madeni şeyi elinde evirip çeviriyor, fotoğrafa bakıyor, resmin sağ alt hiç yakalayamadığım imgemle, kelimelerin boğduğu

67

www.xasiork.biz
kısmındaki yayla evini, bacasından çıkan dumanı, terasındaki küçük odun yığınını dikkatle inceliyor. Bütün bunlardan tam bir anlam çıkaracakken bir şeyler ters gidiyor, fötr şapkalı adamın avuçlarının içindeki anlam kayboluyor. 20. Fötr şapkalı adamla olup biteni konuşmak için Mavi Köşe’de buluşmaya karar verdik. Güneşli bir ocak günüydü. Birkaç gündür esen rüzgâr dinmiş, yerini dingin bir bahar havasına bırakmıştı. Atatürk Caddesi’nin yeni döşenmiş kaldırımları bu bahar gününe eşlik etmek ister gibi pırıl pırıl parlıyorlardı. Her zaman yaptığım gibi buluşmamızdan on beş dakika önce masadaki yerimi aldım. Onu karşımda duran boş sandalyede hayal etmek bana tuhaf bir haz veriyordu. Demli bir çay söyleyip bir sigara yaktım, o gelene kadar da kaybolma/kaçırılma olayıyla ilgili hiçbir şey

düşünmemeye karar verdim. Arzu’nun fotoğrafını pardösümün cebine koymuştum. Fötr şapkalı adama göstermeyecektim; ama yine de yanımda olmasını istemiştim. Kaldırımdan geçenleri seyrederken fötr şapkalı adamın taksiden indiğini gördüm. İşte geliyordu. Kendime çeki düzen verdim, söyleyeceğim kelimeleri, soracağım soruları, takınacağım tavırları şimşek hızıyla gözden geçirdim. Onu görünce hemen ayağa kalktım. Bunun hoşuna gittiğini biliyordum. Esrarın peşine düşmüş her adam gibi bu tür muamelelerden, saygı görmekten, kendisine iltifat edilmesinden hoşlanıyordu. Kendini bizim yaşadığımız hayatın dışındaki bir başka hayatın içinde düşünüyordu. Onun yaşadığı hayatta daima birileri mutsuzluğa mahkûm oluyordu. İşte,

68

www.xasiork.biz
fötr şapkalı adam o mutsuzluğu mutluluğa dönüştürmek için daima orada olmalıydı. Acı çekenlerin yanında devam ettirdiği bu hayatın benim için hiçbir önemi yoktu. Binlerce kişi acı çekerken bunlardan birkaçının hayatını değiştirmek, birilerini mutlu etmek benim için anlamsızdı. Tıp okumuş olmam kimseyi yanıltmasın, çünkü doktorluğu bir vazife olarak

görüyordum. Annemi babamı mutlu etmek bana yetmişti. Fötr şapkalı adamın artık umudunu yitirmeye başladığını

hissedebiliyordum; çünkü hafiyeliğin, esrar peşinde koşmanın insanları mutlu etmeyi isteyen bir bünyeden çok daha farklı şeyler gerektirdiğini anlamış olmalıydı. Bu vaka sırasındaki kısa zaman zarfında bile ondaki değişim açıkça görülebiliyordu. Başlardaki heyecanı kalmamıştı. Beni görünce dudaklarına o sahte gülümsemesi yayılıverdi, hemen şapkasını, garson yanına gelene kadar da pardösüsünü çıkardı. Onları nazikçe garsona verdi, tam bir beyefendi gibi masaya kuruldu. Şapkası ve pardösüsü olmadığında onun çok değiştiğine hatta başka biri olduğuna yemin edebilirdim. Onun bu yeni görüntüsüne alışmak için bir müddet bekledim. Siyah kruvaze ceketi, gri çizgili kravatı, beyaz ipekliden gömleği, ütülü siyah pantolonu ve yeni boyanmış gıcır gıcır

ayakkabılarıyla bu görüşmeye hazırlıklı gelmişti. Acaba neden böyle bir şey yapmıştı? Genelde üç dört günlük takım elbisesiyle ortalıkta dolanırdı; ama durum bu kez farklı olmalıydı. Ya da benimle görüştükten sonra başka biriyle, belki de özel biriyle bir randevusu vardı. “Sözü uzatmayacağım.” dedi, ses tonunda ne zamandır görmediğim bir umut vardı. “Buyurun!” dedim.

69

www.xasiork.biz
“Bırakıyorum!” dedi kesin bir tavırla. “Anlamadım.” dedim, “Neyi bırakıyorsunuz?” diye sordum şaşkın şaşkın. “Basbayağı bırakıyorum işte!” diye tekrarladı. Bu arada garsona el etmiş, siparişi alması için yanına çağırmıştı; koştura koştura yanına gelen garsona iki çay söyledi, sonra dışarıdan geçen kalabalığı seyretti bir müddet. “Bırakıyorum.” dedi tekrar, “Bu işi, yani sizin bana verdiğiniz bu işi bırakıyorum.” “Ama nasıl olur?” diye sordum, “Daha vaka çözümlenmedi ki!” “Olsun.” dedi, “Hayatımda ilk kez bir vakayı çözüme kavuşturmadan bırakıyorum; ama hiç de pişman değilim.” diye devam etti, “Artık yeni bir hayata başlamak istiyorum!” Demek suçlulardan, günahlardan, karanlıklardan uzakta bir hayata başlamak istiyordu. “Bu kadar kolay olacak mı?” diye sordum. Bilmiyordu, ama hissediyordu. Ne zamandır böyle mutlu olmamıştı. “Peki nişanlım ne olacak?” diye sordum, “Ya onun ailesi, ben ne olacağım?” Bunları söylerken kendime bir an dışarıdan baktım, ağzımdan çıkan kelimelerin bana ait olup olmadığını düşündüm; evet bana aitlerdi, ama yine de bir şeyler eksikti bu sözcüklerde. “Acınızı anlıyorum.” diye devam etti, “Yalnız, artık devam

edemeyeceğim; çünkü hiçbir yere varamadım. Günlerce uykusuz kaldım, bütün ipuçlarını değerlendirdim, yine de hiçbir şey bulamadım. Buna inanabiliyor musunuz? Otuz yıldır bu işin içindeyim; ama şimdiye kadar

70

www.xasiork.biz
böyle bir şeye rastlamadım ben. Eğer bu suçu işleyenle ya da işleyenlerle karşılaşırsam onların elini sıkacağım.” Bunları duymak beni çok şaşırtmıştı, bu aşamada vazgeçemezdi. “Neden vazgeçmeyeyim?” diye sordu. Biraz durakladım. Gerçekten de bu sorunun bir cevabı yoktu. İstediği an vazgeçebilirdi. Kimse bunu engelleyemezdi. “Ben artık başka bir insan olmak istiyorum.” dedi gayet sakin, ondan beklenmeyecek kadar umursamaz bir tavırla. “Bunu nasıl yapmayı planlıyorsunuz?” diye sorunca biraz geri çekilme ihtiyacı hissetti. Belli ki bu konuda hiçbir fikri yoktu; ama ilk adımı atmanın ona yeteceğini düşünmüş olmalıydı. Buraya bu kıyafetlerle ve işi bırakma kararıyla gelerek de bu ilk adımı atmış olacaktı. Belki de atmıştı şu an, kim bilir? Kim bilir belki de karşımda gördüğüm fötr şapkalı adam değildi, bu adam da fötr şapkalıydı; ama başka bir fötr şapkalı adamdı. Bir sigara yakıp bitirene kadar ağzımdan tek kelime çıkmadı. Çünkü böyle bir gelişmeyi aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Buraya ne umutlarla gelmiştim. Oysa bu fötr şapkalı adamın umurunda bile değildi. “Tamam o zaman!” deyip ondan önce kalkmak için davrandım. “Madem öyle, kararınıza saygı duymak zorundayım. Oysa buraya yeni bir ipucuyla gelmiştim.” dedim yüzüne bakmadan. O an yüzünün aldığı hali görmek için neler vermezdim; ama bunu yapamazdım. Yoksa fötr şapkalı adam artık fötr şapkalı adam olmayacaktı. Vedalaşmak için elimi uzatınca birkaç saniye elimi sıkmasını bekledim, elini uzatmayınca içimde bir umut belirdi. Süre uzadıkça

71

www.xasiork.biz
içimdeki umut da arttı ve sonunda fötr şapkalı adam, yeniden fötr şapkalı adam olarak ayağa kalkıp beni yerime oturttu. “Neden bana şu ipucundan bahsetmiyorsunuz?” diye sordu, “Belki de yeni hayatıma başlamak için çok erken.” 21. Fötr şapkalı adam, Arzu’nun resmini görünce çok şaşırmasına rağmen bu şaşkınlığını bana belli etmemeye çalıştı. İlk anda fal taşı gibi açılan gözleri hemen eski hallerine geri döndüler. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. Bu olmasını beklemeyeceğim bir başka şeydi: Arzu ile fötr şapkalı adam arasında bir bağ olması. Belki de başka bir şeydi, belki fötr şapkalı adam onu başka bir vakadan hatırlıyordu. Yine de bakışları eski bir tanıdığı görmekten çok daha fazlasına işaret ediyordu. Uzun müddet ne söyleyeceğini düşündükten sonra “Kim bu?” diye sordu. Vakanın tam bu anında, yani her şeyin karmakarışık olmaya başladığı bir anda açık sözlü olmanın en iyisi olacağına kanaat getirmiştim. Neden bilmiyorum; ama o an böyle davranmak bana en doğrusu gibi gelmişti. Çok derinlerde kalmış bir sırrı ifşa ediyor olmanın verdiği heyecan ve gözü peklikle olanı biteni en ince ayrıntısına kadar anlattım. Fötr şapkalı adam ceketinin iç cebinde sakladığı gözlüğünü çıkarıp fotoğrafı daha dikkatli inceledi. Fakat bu inceleyişte bir hafiyenin önündeki malzemeyi inceleyişinden çok daha fazlası vardı. Bir an ona Arzu’yu tanıyıp tanımadığını soracak gibi oldum, sonra bu fikirden vazgeçtim. Çünkü onu köşeye sıkıştırıp elimden kaçırmak istemiyordum. Fotoğrafa bakışı, onu narin bir mücevher gibi okşayışı, kafasındaki boşluklardan birine oturtmak için verdiği mücadele; bunların hepsini

72

www.xasiork.biz
hareketlerinden, bakışlarından rahatça anlayabiliyordum. Şu an tamamen fötr şapkalı adam olmuştu. Bütün vaka kafasının içindeki o geniş ırmaklardan akıp gidiyor olmalıydı. “Bırakmanızın sebebi yalnızca başka bir hayata başlamak mıydı yoksa başka şeyler de var mıydı?” diye sorunca fotoğrafı masaya bırakıp bir sigara yaktı. Uzun bir konuşmanın eşiğine gelmiş her insan gibi biraz sessizliği yokladı, sonra tane tane konuşmaya başladı. “Aslına bakarsanız tek sebep bu değildi.” Dedi. “Evet, artık yorulmuştum, belki de emekliliğim gelmişti; ama ben bunu

anlayamıyordum, belki uzun bir dinlenmeye ihtiyacım vardı. Tam olarak bilemiyorum. Çünkü, çünkü… Bilemiyorum, bu vakaya dahil olduktan sonra o kadar az şeyden emin oldum ki. Oysa benimle ilk buluşmanızı hatırlıyorum da. Çok çaresizdiniz. Nişanlınızın ailesi de eminim ki öyleydi. O halinizi görünce içimde size yardım etme isteği doğdu. Bu durum, hafiyelik için oldukça tehlikeli bir durumdur. Çünkü hafiye kendisinden yardım etmesi istendiği için bir vakaya talip olmaz. Hafiye esrarı çözmek için vakaya talip olur. O an içimdeki yardım etme isteği esrarı çözme isteğimin önüne geçti. Geçmeseydi yine bu vakaya talip olurdum. Şimdi bunun bir önemi yok. Olan oldu.” diye devam etti. “Söylemek istediğim başka bir şey. Bu vakada tuhaf olan, her şeyin benim kontrolümde olduğu fikrinden hızla uzaklaşmam oldu. Genelde vakayla ilgili esas noktalara hâkimimdir; vakaya dâhil olup çıkan herkesten ve her şeyden haberdarımdır. Vakada derinleştikçe işimin zorlaşacağını düşünebilirsiniz. Fakat size bir sır vereyim mi? Benim gücüm tam bu noktada etkisini gösterir, yani her şeyin dal budak salıp

73

www.xasiork.biz
dağılmaya başladığı o anda. O anı avucumun içi gibi bilirim, daha gelmeden tanırım. O an insanların en çaresiz olduğu andır. O ana dayanmak, getirdikleriyle başa çıkmak için insanüstü bir dayanıklılığa sahip olmanız gerekir. Bunları övünmek için söylemiyorum. Bunları siz de kolayca fark etmişsinizdir. Tam insanlar umutsuzluğa kapıldığı zaman onların göremediklerini gördüm, duymadıklarını duydum, ya da öyle sandım; ama bir şey, içimdeki tuhaf bir his bana bu kez her şeyin farklı olduğunu söylüyordu. Ona en başta inanmak istemedim. Gün geçtikçe o tuhaf his içimde büyüdü durdu. Ve sonunda bana korktuğum o şeyi söyledi: Kandırılıyordum.” Sözünün burasında bir müddet durdu. Gerçekten de böyle bir şey başına ilk kez geliyor olmalıydı. “Kandırılıyor musunuz? Ama kim tarafından?” diye sorunca bana duman yüzünden kıstığı gözleriyle baktı. “Bilmiyorum.” dedi. “Ama kandırılıyordum işte. Ya da kandırıldım.” “Yani bizim size yalan söylediğimizi mi düşünüyorsunuz?” diye sorunca bir müddet cevap vermedi. “Belki de yanılıyorumdur.” diye kestirip attı. Belki de yanılıyordu. Çünkü onu kim neden kandırsındı ki? Bundan kimin çıkarı olabilirdi? Üstelemek istemedim. Çünkü fötr şapkalı adamın her şeyi bırakıp gidebileceğini biliyordum. Ama fotoğraf bir şekilde onu vakaya yeniden bağlamıştı. Yine de bu fotoğrafın üzerine gitmek tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi. Onu yeniden esrar peşinde görmek, onu karanlık sokaklarda ipucu peşinde hayal etmek istiyordum. Şimdi gitmesi sonsuza kadar gitmesi demekti, şimdi kalması sonsuza dek kalması demekti.

74

www.xasiork.biz
“Başlangıçta her şey çok normal, çok sıradan görünüyordu. Hatta ne zamandır böyle kolay bir vakaya rast gelmediğimi düşünmeye

başlamıştım. Her şey çok açıktı, kaybolan bir kız, onun arkasından ağıt yakan bir nişanlı ve ailesi. Siz bana bunlarla gelince açıkçası uzun zamandır böyle kolay para kazanmamış olduğumu düşündüm. Ama şimdi bana ödediğiniz her kuruşu geri vermeye razıyım. Nişanlınızı son görenlerle konuştum, onun arabaya nasıl bindirildiğinden üzerinde ne olduğuna dair pek çok şeyi öğrendim. Nişanlınızın görüştüğü pek çok insanla görüştüm. Bu kişilerden haberiniz var mı bilmiyorum; ama öğrenince epey şaşıracağınıza eminim. Onu sizden daha iyi tanıdığımı söyleyebilirim. İstanbul’a bile gittim bu uğurda. Restoranlarda,

pastanelerde, sinemalarda dolaştım. Onun hayatında siz yokken neler yaptığını öğrendim, siz varken neler yaptığını öğrendim. Adana’daki bütün kırmızı arabaları buldum, bu arabalara sahip olabilecek insanları buldum. Oysa bu vakada harcadığım çabanın yarısını harcayarak çok daha zor vakaları aydınlattım ben. Halimi düşünsenize. Parçalar önümde duruyordu. Ama ben bir türlü onları bir araya getiremiyordum. Bütün olasılıkları denedim, aklınıza hayalinize gelmeyecek senaryolar

düşündüm. Nişanlınız babasının eski bir hasmı tarafından kaçırılıp öldürülmüş olabilirdi, nişanlınız belki de ailesine sürpriz yapmak istiyordu, yarın bir gün kucağında bir bebekle ya da kolunda başka bir koca adayıyla çıkıverecekti. Hayır, bu vakada yanlış olan bir şey vardı; ama ben bunu düşünmek bile istemiyordum. Tek yapmam gereken parçaları bir araya getirerek resmi tamamlamaktı.” Sözün burasında ağzı kurumuş olacak, bir bardak su doldurup kana kana içti.

75

www.xasiork.biz
“Fakat bir türlü yapamadım. Kaç gece uykusuz kaldım kim bilir? Artık tükendin oğlum, diyordum kendi kendime. “Yerini gençlere bırakmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Yeter artık bu suçlularla uğraştığın. Bu meslek yüzünden Mevhibe Hanım seni bırakıp gitmedi mi? Bu meslek yüzünden şimdi bir dikili ağacın bile yok öyle değil mi? Ne halt etmeye peki? Ne için?” Bunları sordum kendime. Sonra birden parçaların birbiriyle alakalı olmadığı ihtimali geldi aklıma. Öyle ya, aralarında hiçbir bağlantı olmayan şeyleri yan yana getirip koymanın ne gibi bir mantığı olabilirdi ki? Nişanlım dediğiniz kişi belki nişanlınız bile değildi. Bindiği kırmızı araba belki aslında mavi renkti. Evinize gelen paketteki şeyin tüm bu olup bitenle hiçbir ilgisi yoktu belki. Şimdi de bu fotoğraf. Bilemiyorum, gerçekten bilemiyorum, bu fotoğrafın ortaya çıkması diğer parçalar arasında bir bağ oluşturacak mı, bilemiyorum. Hatırınızı kırmamak için göz önünde bulunduracağım.” dedi. Hatırımı kırmamakmış. Kimi kandırıyordu ki bu adam? Beni ne zannediyordu? Yardıma muhtaç bir zavallı mı? Ben bunların hiçbiri değildim. Bayatlamış numaralarıyla nereye kadar gidebilecekti ki? En iyisi başka birini bulmaktı belki. Ama, ama… Birden yüreğim cız etti. Esrar peşindeki bu adam giderse sanki onunla birlikte benim de bir parçam gidecekti; hayata mücadele ederek bağlanmayı seçen o parçam. Onu kaybetmek istemiyorsam daha makul olmalıydım, onu cesaretlendirmeli, belki de ona yol göstermeliydim. “Siz belki bunları zaten öğreneceksiniz; ama ben şimdiden

söyleyeyim.” dedim, “Arzu ile bir ilişkim vardı yıllar önce. Yani İstanbul’a gitmeden önce.”

76

www.xasiork.biz
Bunu duyunca ne yapacağını merak ediyordum; ama hiçbir tepki vermedi. Yalnızca bakışlarını masada duran fotoğrafa kaydırdı. Sonra düşünceli gözlerle bana baktı. Pardösüsü ve fötr şapkası olmadan da bende aynı etkiyi yarattığını görmek şaşırtıcı olmuştu. Siyah seyrek saçları alnına düşmüş,

şakaklarındaki beyazlarla tezat oluşturuyordu. Kravatını gevşekçe bağlamıştı; gömleğin hafifçe aralanmış yakasının tam ortasında kara bir delik oluşmuş, boğazından göğsüne doğru uzanıyordu sanki. Birden içimden kravatını çıkarmak, o kara deliği ondan uzaklaştırmak, birazcık olsun nefes almasını sağlamak geldi. 22. O gece rüyamda kendimi dehlizin içinde elimde bir şamdan yolumu bulmaya çalışırken gördüm; bir tane böcek şamdanın etrafında dönüp duruyor, ateşe dokunur dokunmaz kaçıp gidiyor, sonra tekrar ateşe yöneliyordu. Dehliz her zaman gördüğüm dehlizdi. Ama bir fark vardı ve bu farklılığın ne olduğunu bir türlü bulamıyordum. Duvarlarda yine yabancı bir dilde yazılmış yazılar devam ediyor, arada sırada besili bir sıçan yanımdan geçip gidiyordu. Bir tanesine tekme atayım derken ayağımı dehlizin duvarına vurdum. Bu sırada üzerimde bir pardösü olduğunu anladım. Sonra elim kafamdaki şapkaya gitti ister istemez. Şapkayı muma yaklaştırınca bunun fötr şapkalı adamın şapkası olduğunu gördüm. Hemen ayakkabılarıma, pantolonuma baktım, elimi sağ cebime soktum. Tam tahmin ettiğim gibiydi. Fötr şapkalı adamın not defteriydi bu, yanında da her zaman

77

www.xasiork.biz
kullandığı dolma kalem. Niye bu kalemi pardösüsünün cebinde taşıyordu ki? Niye ceketinin iç cebine koymuyordu. Yere çömelip şamdanı yere bıraktım, not defterinin kirli sarı yapraklarını çevirmeye başladım. İlk sayfada kocaman bir A harfi vardı. İkinci sayfada ise kırmızı Buick’le ilgili çeşitli notlar ve telefon numaraları. Tek tek telefon numaralarına baktım, hiçbiri tanıdık gelmedi. Sonraki beş on sayfada kargacıK burgacık bir el yazısıyla yazılmış notlar vardı: .kimle… ..belki… Mavi Köşe sonradan... akşam saat... .şişman… olmaz… .Arzu… .direkler arasından... ama… ama… nasıl olabilir… Okumayı bıraktım. Çünkü hiçbir manaya gelmiyorlardı. Sonraki beş sayfaya peş peşe büyük harflerle RESİM yazılmıştı. Bu sözcüğü yine pek çok telefon numarası ve adresle çeşitli isimler takip ediyordu. Hayır, tanıdık ne bir isim ne de bir adres vardı. Defterin sonraki sayfaları boştu. O an neden bilmiyorum, kendimi çok çaresiz hissettim. Fötr şapkalı adamın düşünceli zamanlarında yaptığı gibi sağ elimin işaret ve başparmağıyla bıyığımı düzelttim, elim tamamen irade dışı bir hareketle cebimdeki dolma kaleme gitti. Ne yapmak istediğimi ancak kalemin soğuk gövdesine dokunduğumda fark edebilmiştim. Kalemi yavaşça çıkardım, kapağını açtım. Mumun ışığında bana çok uzun yıllar öncesinden kalmış gibi eski ve uzak göründü. Mürekkebin aktığı uç, defterin boş yaprağına dokununca bir müddet bekledim, yazmaya başladım. 23. Akşama doğru arayan Ali’ydi. “Neden bize gelmiyorsun?” diye sordu, “Biraz kafanı dağıtırsın hem.” “Olur.” dedim, zaten başka bir şey diyecek halde değildim.

78

www.xasiork.biz
Fikriye kaybolduğundan beri çevremdeki insanların bana gösterdiği ilgiden bayağı hoşnuttum. Ne zamandır aramayan arkadaşlarım bile aramış, endişelerini bildirmiş, bir ihtiyacım olduğu takdirde bizzat haber vermemi rica etmişlerdi. Fikriye’nin kayboluşuyla doğan boşluğu bir müddet, arkadaşlarımın bu iyi niyetli çabaları ve güler yüzleriyle doldurabileceğimi düşünmüş, kısa süre sonra içinde bulunduğum halin, bu türden insancıl çabalarla doldurulamayacağını idrak etmiştim. Çünkü içinde bulunduğum durum tamamen bana aitti ve onunla yüzleşmesi gereken sadece bendim. Bu zor zamanlarda hayatıma girip çıkan arkadaşlarım, dostlarım, aslında olayların içine tam manasıyla dalmamı engelliyor, adeta önümdeki resmi bulandırıyorlardı. Oysa Fikriye’nin ortadan kayboluşuyla doğan boşluk beni istiyordu. Hedefindeki ne annesi, ne babası, ne de Ferhunde’ydi; yalnızca bendim. Yine de boşluktan kaçıp bir arkadaşın evinde birkaç duble atmaktan kendimi alamıyordum. Ali’yle hemen her hafta buluşur, bir yandan memleketi kurtarmaya çalışırken, bir yandan da hastanedeki son dedikoduları anlatır

keyiflenirdik. Aynı hastanede çalışmamıza rağmen birbirimizi yemekhane dışında pek az görürdük. Lisede başlayan arkadaşlığımız üniversite yıllarında devam etmişti. İki seneye yakındır da aynı hastanede çalışıyorduk. Birbirimizden gizlimiz saklımız yoktu. Eşi Fatma da beni sever sayar; bir hafta gitmeye göreyim hemen arar, dargın mıyız yoksa, diye takılırdı. Saat yediye doğru Aliler’in İstasyon civarındaki evlerine vardım. Hava biraz açmasına rağmen Karataş yönünde gökyüzü ayın ışığını yansıtan kat kat gri bulutlarla kaplıydı.

79

www.xasiork.biz
Kapıyı Fatma açtı. Saçlarını taramış, biraz makyaj yapmıştı. Yüzünde neredeyse hiç kaybolmayan o gülümsemesi vardı. Yakası beyaz, siyah ipekli elbisesinin içinde çok sıcak, samimi görünüyordu. İnsan onu ilk kez görse bile hemen kanı ısınırdı. “Hoş geldin!” “Hoş bulduk!” Yüzümdeki umutsuz ifadeyi görmüş olacak, gülüşü hafif bir tebessüme dönüştü. Şapkamla pardösümü alıp işlemeli ceviz portmantoya astı. Salondaki yemek masasında bir tek kuş sütü eksikti. Ali gramofona bir plak koymakla meşguldü, beni görünce gözleri parladı. “Hoş geldin aslanım!” dedi. Az sonra nihavent makamında bir şarkının ezgisi salonu doldurdu. Ali beni uzun zamandır görmüyor gibi öptü. “Fatma!” deyip bir koşu mutfağa gitti. Arkadaşlarımın bu hali, yani sürekli beni teselli etmeye çalışmaları, benim acımı paylaştıklarını belli etmek istemeleri sinirime dokunuyordu. Elbette bunu iyi niyetle yapıyorlardı; ama ben o boşluğa çoktan razı olmuş, fötr şapkalı adamın peşine takılmış, umutsuz da olsa bir arayışa girişmiştim. Ali elinde bir şişe Kulüp Rakısı’yla göründü. “Nasılsın? İyi gördüm seni” deyince içimden “Nasıl görünebilirim Ali?” diye geçirdim. “Vallahi nasıl olalım” dedim, “Hala bir haber yok! Bizim hafiye araştırıyor. Ama bir şey çıkmadı daha!”. Ali bir yandan masaya son şeklini veriyor bir yandan da dediklerimi dinliyordu.

80

www.xasiork.biz
“Şu hafiye nasıl biri?”. Bu soruya nasıl cevap verilir ki? Ben kafamdaki boşluğu unutmak için buraya gelmişken Ali’nin yaptığına bak! “İşinin ehli birisi; ama adamcağızın da gücü bir yere kadar yetiyor!”. “Anlıyorum.” dedi Ali. Şimdi masanın en başındaki sandalyeye oturmuş, mezelerin yerini değiştiriyordu. Acaba aklından neler geçiriyordu? Onun zihniyle benim zihnim arasındaki mesafe geçekten de şu aramızdaki birkaç metre miydi? Yoksa çok daha fazla mıydı? Yan yana görünüyorduk. Buna rağmen içinde yaşadığımız gerçeklik birbirine o kadar uzaktı ki? Kimi zaman beni korkutan da bu değil miydi? Bazen fötr şapkalı adamın bile benden çok ama çok uzakta olduğunu hissediyor, yağmur yağan karanlık sokaklarda kendi başıma dolaştıktan sonra tekrar onun yanına dönüyordum. “Fatma!” diye seslendi mutfağa doğru, “Hayatım, biraz daha buz getirebilir misin?” Anlıyoruma ne oldu Ali? Anlıyorum ve sonrasında da buz mu? Bu mu anlamak? Neden hem o boşlukla kendim hesaplaşmak istiyor, hem de başkalarının anlamasını bekliyordum ki? Şimdi Fatma kaybolsaydı Ali ne yapardı? Ali’yi anlayabilir miydim? Şu masada oturmuş, arkada nihavent makamında bir şarkı odayı tatlı hissedişlerle doldururken ve içeride Fikriye meze hazırlarken, ben birden ortadan kaybolan Fatma’yı ve onun kayboluşuyla kafasında kocaman bir boşluk oluşan Ali’yi anlayabilir miydim? O sırada Fatma içeri girdi, “Haydi beyler, sofrayı bekletmeyelim.” diyerek elindeki süzme yoğurt tabağını masaya koydu. “Babamın yanında

81

www.xasiork.biz
çalışan işçilerden biri, her hafta köyünden getiriyor bu yoğurdu. Enfes bir şey. Öyle değil mi Ali?” “Evet.” diye cevap verdi Ali, bir yandan buzları bardaklara koyarken. Kalkıp Ali’nin karşındaki sandalyeye oturdum. Genellikle onun yanına otururdum, Fatma ile Fikriye de karşımıza otururlardı. Lisenin kantininde, tıbbiyenin ve hastanenin yemekhanesinde hep onun yanına otururdum. Oysa bu gece onu izlemek, hareketlerini, yüz ifadelerini seyretmek istiyordum. Nedenini bilmiyordum; ama böyle istiyordum işte. Ali’nin fark etmesini bekledim, oralı bile olmadı. Kendini masanın cazibesine kaptırmıştı. Dayanamayıp pul biber ve zeytinyağıyla

süslenmiş yoğurttan bir lokma aldı. “Babanın işçilerle arası nasıl?” diye sorunca Fatma bir an afalladı. “Her zamanki gibi iyi. Babamı pek sevip sayarlar, bilirsin.” dedi. “Bilmez miyim?” dedim, “En son işçilerden biri kaza geçirmişti de baban suç adamcağızda diye tutturmuş, tazminatını vermemek için her gün avukatları yemeğe götürmüştü!” Ortalık bir anda buz gibi oldu. Fatma “Babamın böyle bir insan olmadığını sen de biliyorsun. Hem nerden çıktı bu şimdi canım?” dedi. Ali şaşkın şaşkın bana bakıyor, niyetimin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “Kusura bakma, öyle demek istemedim!” diye kestirip attım. Ben bile biraz önce ağzımdan çıkan cümleler yüzünden şaşkınlık içindeydim. “Ee rakılar ne oldu Ali?” diye sordum aceleyle. “İşte geliyor!” deyip su bardağıyla rakı bardağını uzattı.

82

www.xasiork.biz
Fatma’nın o neşeli hali kaybolmuş, yerini o güne dek rastlamadığım düşünceli bir Fatma almıştı. Fikriye hakkında sorular sormasını bekledim, sormadı. Belli ki alınmıştı. Ama bunu umursamıyordum. Hiç konuşmadan yaklaşık bir on dakika sadece yiyip içtik. Arnavut ciğerinin, haydarinin, babahannuşun eski tadı gitmiş, yerine sanki bambaşka bir tat gelmişti. Rakının hafif acı tadı bu başkalığı besliyor, adeta yeni heyecanlarla süslüyordu. Ali iştahım karşısında şaşırmış olacak, arada sırada lokmalarına ara verip bana bakıyordu. Belki de Fikriye kaybolmuşken nasıl böyle iştahlı olabildiğime şaşırıyordu. İştahlıydım işte, olan olmuştu, ne yapabilirdim ki? Ali “İstanbul’da da zengin bir ailenin kızı ortadan kaybolmuş.” dedi, ilgileneceğimi düşünüp. Ben cevap vermeyince Fatma “Allah Allah! Neler oluyor böyle? Hangi ailenin kızıymış?” diye sordu. Fatma’nın cümlelerini kafamda tekrar ettim elimde olmadan. Kimin kızıymış? Neler oluyormuş? Sana ne Fatma! Karşımda durmuş niye böyle üzülüyormuş gibi yapıyorsun? Ali, “Şu ünlü tekstilci ailenin kızıymış, Semerciler’in yani.” diye cevapladı. Fatma “Zaman çok değişti.” dedi, yine o aynı ses tonuyla. Sana yakışmıyor Fatma bir şeye üzülmek. Sen üzülmek için yaratılmamışsın, sen yalnızca gülmek, eğlenmek, neşelenmek için yaratılmışsın. Alaycı bir şekilde “Cemiyetimiz giderek modernleşiyor. Bundan sonra bu tür olayları çok sık duyacağız! Yeni cemiyetimizin şerefine!” deyip

83

www.xasiork.biz
bardağımı kaldırdım, biraz duraksadılarsa da Ali ile Fatma da bardaklarını kaldırdılar. “Yüzyıllardır modernleşeceğiz diye önce padişahlarımız, şimdi de devlet büyüklerimiz yapmadıklarını bırakmadılar. Sonuçlarına

katlanmaksa bizlere düşüyor. Öyle değil mi Ali?” deyip Ali’ye döndüm. Ali’nin gözleri hafiften kızarmıştı. “Bence,” dedi, “Toplumumuza bir şey olduğu yok. Böyle adamlar her zaman vardı. Bence olayı büyütmemek lazım. Bunlar toplumda meydana gelen iyi şeylerin yanında devede kulak kalır”. Devede kulakmış. Benim nişanlım kayboldu tabi, senin sevgili karın yanında, kollarını dolamışsın. “Neymiş o iyi şeyler Ali? Anlat bari biz de öğrenelim. Yoksa bana şimdi Menderes’in yaptıklarından mı söz edeceksin?” diye sordum. Ali ne dersem diyeyim alınmazdı. Eskiden beri o DP’yi, bense CHP’yi destekler, her içişimizde mutlaka ateşli tartışmalara girerdik; Fatma ile Fikriye de bizi seyredip eğlenir, lafa pek karışmazdı. Bu gece ise bütün umudunu yitirmiş bir adamın küstahlığıyla doluydum sanki. İkinci dubleyi içerken içimdeki nefretin giderek büyüdüğünü ve beni daha önce hissetmediğim duygularla doldurduğunu görüyordum. “Politikacıların hepsi aynı. Atatürk’ü hiçbiri anlayamamış. Biz bile onu anlayamadık. Şu halimize bir bakın. Cumhuriyetin ilanının üstünden ne kadar geçti? Ama cumhuriyetin coşkusundan eser yok. Onun yerine elimizde koltuk sevdalısı politikacılar var!” diye devam edip sağ elimde tuttuğum bardağı bir dikişte boşaltıp Ali’nin önüne koydum. “Hızlı gidiyorsun bu gece.” dedi Ali. “Öyle!” diye cevap verip Fatma’ya döndüm.

84

www.xasiork.biz
Önündeki pilakiyi çatalıyla karıştırıyordu. “Bizde demokrasi geçmişi olmadığını sen de biliyorsun.” dedi Ali, “Bu konuda anlaştığımızı düşünüyordum”. Öfkelenmiştim, “İyi de Alicim, bu bir mazeret olamaz ki! Köy enstitülerine bile sahip çıkamadık. Ama bu fabrikatörlerin işine geldi tabii ki, babalarımızın işine geldi. Şimdi köylüyü eğitseydik babamın

tarlalarında sabahtan akşama kadar kim çalışacaktı? Ya Fatma’nın babasının fabrikasında kim ter dökecekti?” diye cevap verdim. Fatma atıldı: “Babalarımız olmasaydı onlara kim iş verecekti peki? Cemiyette bir takım insanların bu sorumluluğu üzerine alması gerekmez mi? Bu bir takım insanların cemiyetin ileri gelenlerinden olmasının nesi tuhaf anlamıyorum?” Fatma’nın bu çıkışı beni iyice hiddetlendirmişti: “Tamam, baban onlara iş veriyor, buna rağmen en ufak bir yanlışlarında onları kapı önüne koymaktan çekinmiyor. Cemiyetin ileri gelenleri diyorsun. Benim babam hala fötr şapka takmama anlam veremez, gâvur icadı der. Senin baban ilkokul mezunu değil mi? Ya Muhlis Bey? Babalarımız kendilerini düşünmekten başka bir şey yapmayan insanlar! Haklarını yedikleri onca işçinin hiçbiri umurlarında bile değil; çünkü biri gider biri gelir nasıl olsa.” Fatma’nın gözleri dolmuştu, “Neler söylüyorsun sen? Lütfen sus artık!” dedi. Ali araya girip modern dünya düzeninin sömürenler ve sömürülenler üzerine kurulduğunu, bundan yeni yeni kalkınan bir ülke olarak kaçamayacağımızı, hatta bunun sağlıklı bir kalkınma için gerekli bile

85

www.xasiork.biz
olduğunu söyledi. Bizde burjuva sınıfı olmadığı için yoktan bir burjuva sınıfı oluşturmak gerekmişti falan filan… Fatma’nın yaşaran gözlerinin yanında Ali’nin bu soğukkanlı tutumu beni şaşırtmıştı. Şimdi pür dikkat onu seyrediyordum. Dediklerini dinlemiyordum, dinliyormuş gibi yapıyordum, ama dinlemiyordum. Daha önce pek çok defa yaptığım gibi. Babası Adana’nın en ünlü avukatıydı. Belki bu konuşma adabını, daima soğukkanlı kalabilmeyi ondan öğrenmişti. O konuşurken, kelimeler ağzından çıkarken, gözümüzün önündeki Ali bize bir şeyler anlatmaya uğraşırken başka bir Ali’nin, yine o Ali’nin içinde ama gizli saklı bir yerde, bizim için çok daha farklı cümleler kurduğunu hayal ediyordum. “Sen Fatma, o işçiler olmasa iki ayda bir Paris’e gidecek parayı nerden bulacaktın? İnsanlar karın tokluğuna çalışıyor; ama bir de bizim şu halimize bakın! Bir masaya oturmuş memleketi kurtarmaya

çalışıyoruz. Bu mu bütün yapabileceğimiz? Bundan bıktım artık Ali! Beni anlıyor musun? Ben daha bir kez bile tarlalarımıza gitmiş değilim. Çünkü, çünkü… Sebebini bile bilmiyorum. Belki de insanların o halini görmekten korktum. Belki de sebep buydu.” deyip arkama yaslandım, bir sigara yaktım. Aniden bir ateş basmıştı. Konuştukça, bana yabancı gelen bu sözcükleri dışarı attıkça rahatladığımı, göğsümü kaplayan o ağır şeyden yavaş yavaş kurtulmaya başladığımı hissediyordum. “İnsanlar daima karşılıklı oturup memleketlerinden bahsederler, belki onu bir oturuşta on defa kurtarırlar ama insan böyledir işte.” dedi Ali.

86

www.xasiork.biz
Belli ki beni kırmak istemiyordu. Çünkü sözcükleri sinirlenmeden tane tane söylüyordu. Buna karşın ben bir kez de olsa içimdekileri ortaya dökmek, konuşmak istiyordum: “O eğlencelerden, sonu gelmeyen tatillerden bıktım artık Ali! Zengin dostlarımızın düğünlerini konuşmaktan yoruldum. Bilmem kimin karısına aldığı pırlanta yüzüğün kaç para ettiğinden bana ne! Kimseyi

beğenmiyoruz, fark ettin mi Ali? Kendimizi hapsettiğimiz küçücük bir dünyada yaşıyoruz, yaşadığımızı sanıyoruz. Her akşam takım

elbiselerimizi giyip o davetten bu davete koşturmayı marifet sanıyoruz. Ülkemiz geri kalmış! Kimin umurunda? Fikriye’nin umurunda mıydı sanıyorsun?” Sözlerimi duyan Fatma atıldı, “Onun hakkında böyle konuşma! Onu tanımıyorsun.” dedi. “Evet tanımıyorum.” dedim sandalyede doğrulup, “Tanımıyorum, şu kadar bile tanımıyorum onu!” Bu sözler nihavent şarkının artık hükmetmeye başladığı salonda bir kez daha buz gibi bir hava esmesine neden oldu. Bu sözcükleri söylemek beni bile şaşırtmıştı. Buraya, Aliler’le çok güzel zamanlar geçirdiğimiz bu eve gelirken, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. En başta bunun, yanımda Fikriye’nin

olmamasıyla yakından alakalı olduğunu düşünmüştüm; ama şimdi, bu sözcüklerden sonra, her şeyi bir kasırga gibi tepeleyip geçen şeyin Fikriye’nin yokluğu olmadığını görebiliyordum. Tarif edemediğim bir şeydi bu. Bir yandan beni şaşırtırken, bir yandan da beni sevindiriyordu. Ama ben bu küçük sevinci, kısa süreli bir öğle uykusundan uyandığımızda hissettiğimiz coşkuya benzeyen bu coşkuyu kimseye göstermek

87

www.xasiork.biz
istemiyor, onu şimdilik kendi benliğimde yaşamayı diliyordum. Çünkü bana o kadar yabancıydı ki onunla ne yapabileceğimi hiç mi hiç bilmiyordum. Fatma sigarasından düşünceli düşünceli dumanlar alırken, Ali yiyip içmeye devam ediyor, belki de sözcüklerimin yankısının şarkının ezgileri içinde kaybolmasını bekliyordu. Artık söylenecek bir şey kalmamıştı; nasıl olduysa Ali bunu anlamıştı, bu yüzden böylesine rahattı. Her zamanki rahatlığından daha farklı, daha geniş, daha duyarlı ve daha yaratıcı bir rahatlık. O masadan kalkmak, kapıyı çarpmak, çekip gitmek için içimde büyük bir istek duydum. Sağ elimde dumanlar çıkan sigara, sol elimde yarısı boş rakı bardağı, masadakileri seyrederken o isteğin beni terk etmesini bekledim çünkü dostların olduğu bir içki sofrasını böyle terk etmenin ne manaya geleceğini biliyordum. Hoş, Ali bunun üstünde durmazdı. Fatma’nın da böyle bir şey düşünecek hali kalmamıştı. O an, bunu düşünecek tek kişinin Fikriye olduğunu anladım. Evet Fikriye! Burada yanımda değildi; ama bir şekilde bu masayı terk edip gitmemi engelliyordu işte. “Kalkma ne olur!” diyordu, “Hatırım için kal! Lütfen, yalvarıyorum sana hayatım, bir tanem!” Elimi tutuyor, öpüyordu. Birden ayağa fırladım. Bardak bıraktığım yerde dengesini bulamamış olacak masaya döküldü; çiçekli masa örtüsü, rakının hiçbir yere gitmesine izin vermeyip hepsini kısa sürede emdi. Sigarayı kül tablasına fırlattım. Ali ile Fatma, karşımda duran büfe, büfedeki fotoğraflar, Avrupa’nın çeşitli kentlerinden alınmış hediyelik eşyalar, masadaki yiyeceklerin hepsi bir

88

www.xasiork.biz
anda gözümün önünden silindi. Onların yerini ağır meşe kapının hafif aydınlığı aldı. Pardösümle şapkamı giyip kapıyı açtım. 24. Sonraki birkaç günü fötr şapkalı adamın söylediklerinden dolayı büyük bir suçluluk duyarak geçirdim. Kandırılıyordum, kandırılıyordum,

kandırılıyordum. Kim onu kandırmak isteyebilirdi ki? Bunun ne mantığı olabilirdi? Uykusuz gecelerde, dehlizin bu sefer dışında dolanırken defalarca bu sorulara cevap bulmaya çalıştım. Fötr şapkalı adamın söylediği şey o kadar dehşet doluydu ki! Onun varlığından doğan büyünün etkisi altındayken böyle bir suçlamayla karşılaşmak, ta en başından beri beni vakanın içine büyük bir büyülenme içinde sürükleyen bu adamdan bu sözleri duymak, beni hem şaşırtmış hem de bende büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Geceleri hayallerimde, karanlık sokaklarda tek başına yürüyen, pardösüsünün etekleri rüzgârda dalgalanan, sigarasını yavaş yavaş, keyfini çıkararak içen, silahını çok nadir zamanlarda kullanan bu hafiyenin benim için geldiği manayı tekrar tekrar anlatmamın bir faydası olur mu, bilmiyorum. Fakat o her şeyi başlatan kişi olarak çoktan gönlümdeki yerini aldı. Hastanede hasta muayene ederken, akşamları iş çıkışı bekâr evimin yalnızlığına küçük adımlarla giderken, hafta sonlarını annemleri

kıramayıp çocukluğumun da geçtiği Tepebağ’daki evde geçirirken, akşam radyo dinleyip rakı içerken, Ankara’dan yükselen darbe seslerini dinlerken, sevgilimle buluşup nehir kenarındaki çay bahçelerinde oturmaya giderken, fötr şapkalı adamın büyülediği bir hayatın var olduğundan bana bahsetseler inanmaz, geçer giderdim. İşimle,

89

www.xasiork.biz
nişanlımla ya da ailemle herhangi bir sorunum yoktu. Herkes gibi biz de arada sırada ufak sürtüşmeler yaşıyorduk; ama bunlar gelip geçici şeylerdi. İstanbul’u özlemiyor değildim, bazı geceler burnumda tütüyordu. Ama İstanbul benim için henüz bir çocukken keşfe çıktığım bir yerdi; bu keşfi acısıyla tatlısıyla tamamladığıma inanıyordum. Dolayısıyla arkamda herhangi tamamlanmamış bir şey bırakmamıştım. Bu tamamlanmışlığı da şimdi Adana’da devam ettirmek istiyordum. Adana sessizdi sakindi. İstanbul gibi çok çeşitli renklere sahip bir şehir değildi; ama başka pek çok kentte olmayan kendine has bir rengi vardı. Fötr şapkalı adam aniden ortaya çıkışıyla bana kentin hiç bilmediğim bir yönünün var olduğunu hatırlattı. Ondan sonra anladım ki bizler Adana’nın beyaz yüzünde yaşıyorduk ya da onun karanlık yanını bilerek görmezden geliyorduk. Suçluların, hırsızların, korkunun, hilebazlığın kol gezdiği bu tarafta hiçbir şey göründüğü gibi değildi şüphesiz. Fötr şapkalı adam yıllardır bu tarafta yaşıyor olmanın kendine kattığı anlamın belki daha farkında değildi. Ama karşıma çıktığı ilk anda, ben o anlamın zarif bir mücevher gibi göğüs kafesinde bir yerde ışıldadığını fark etmiştim. Her hareketi, yüzündeki her kıpırdanma, konuştuğu her kelime bu zarif mücevherin ışığıyla yıkanıyor, etrafında derin mana çemberleri

oluşturarak varoluşunun ayrılmaz bir parçası haline geliyorlardı. Fötr şapkalı adam, ister beyaz ister siyah tarafta olsun, bu varoluşunu korumayı başararak beni kendisine bir kez daha hayran bırakıyordu. Ne bu taraftayken ne o taraftayken kendi rengârenk çizgilerinin bozulmasına izin vermiyordu.

90

www.xasiork.biz
Bu davranışı, onu dışarıya karşı biraz korunaklı bir ruh haline sokmuştu ister istemez. Daima kapalı bir kutu olarak kalmayı

başarıyordu. Ondan çeşitli hikâyeler dinledim; ama bunlar artık mazinin tozlu raflarında dura dura masala dönüşmüş, her anlatılışta yeni ayrıntılara kazanarak zenginleşen ve dönüşen önemsiz şeylerdi. Bir hafiye hikâyesi olarak hem beyaz hem de siyah tarafta geçiyorlardı; güçlerini, benim hayran olduğum derinliği ise o karanlık taraftan alıyorlardı. Bu karanlık tarafın varlığını keşfetmemle beraber rüyalarıma giren dehlizden daha evvel pek çok yerde söz ettim. Kendimi ucu bucağı olmayan bu dehlizin içinde bulmam, fötr şapkalı adamla tanışmama rastlar. İlk başlarda birden rüyama giren bu dehlizle fötr şapkalı adam arasındaki bağlantıyı kuramamıştım. Hemen her rüyada karşıma farklı bir şekilde çıkan dehlizde sürekli yürüyor, ilerliyor, koşturuyordum. Ve bunları yaparken üzerimde sürekli fötr şapkalı adamın kıyafetleri bulunuyordu. Onun şapkası, onun pardösüsü, onun ayakkabıları ve dudaklarımın üzerinde onun ince bıyığı. Üzerimde onun kıyafetleri olduğunu iki ya da üçüncü rüyamda dehlizin evimin salonu gibi döşenmiş olan bir bölümündeki aynada görmüştüm. O an rüyada olmama rağmen midem bulanmış, kusacak gibi olmuştum. Rüyalarım dehlizle sınırlı kaldı, fakat hayallerimde onun kıyafetini kendi isteğimle üzerime geçirip kentin karanlık sokaklarında dolaşmaya çıkıyordum. Aynaya bakarken o kadar korkmuyordum. Her gece uyumadan önce muhakkak bir vakaya dalıyor, elimde buz gibi tabanca ile karanlığın dokusunu anlamaya çalışıyor, adeta çözümlemeye

uğraşıyordum. Uydurduğum vakayı çözüp çözmediğimin bir önemi yoktu.

91

www.xasiork.biz
Vaka peşinde karanlık sokaklara dalıp gitmek benim için yeterliydi. Kâh gecenin bir yarısı şehrin dışındaki pavyonlardan birine dalıp hayali cinayet zanlısının felekten bir gece çalışını seyredip onunla ilgili ipuçları toplamaya çalışıyor, kâh şehrin dışındaki portakal bahçelerinin arasındaki tozlu çamurlu yollardan geçip bahçelerden birinin ortasındaki derme çatma kulübede bir aydan beri saklanan kızı kurtarmaya gidiyordum. Bütün bu hayallerin bir başlangıcı ya da sonu yoktu. Bir çizgi romandan alınmış kareler gibi kafamın içinde dönüp duruyor, sonra buharlaşıp yok oluyorlardı. Hayallerimde bile olsa bir anlığına o karanlık tarafa geçmek bana büyük bir haz veriyordu. Babam pamuk tüccarıydı. Dedem de pamuk tüccarıydı. Fakat ben nedense doktor olmaya karar verdim. Halen neden bu mesleği seçtiğimi bilmem. Belki de insanlara yardım etme fikrinin cazibesine kendimi kaptırmıştım, ama sonuca varmayan bir kaptırma. Hovarda geçen gençlik günlerimden sonra bu fikir bana kurtarıcı bir dal olarak görünmüştü. Hem biraz da Adana’dan uzaklaşmak, bambaşka bir dünyayı keşfetmek, kendimi o rengârenk dünyanın nefesine bırakmak istiyordum. İstanbul’da en uzun süre kalmamın yolu da tıbbiye eğitiminden geçiyordu. Kafamda bu süreyi daha sınavlara girmeden sekiz yıla çıkarmıştım. Babamın beni orada en iyi şartlarda okutacak maddi gücü olduğu için rahattım. Çocukluğum, delikanlılığım hep mutlu bir aile ortamında geçti. Evimiz Tepebağ’da nehir kıyısındaki konaklardan biriydi. Nehir, evimizin turunç ağaçları ve yaseminlerle dolu bahçesi daima hafızamda ferah bir ışık eşliğinde yer almıştır. Kardeşimle oyun oynayarak, Taşköprü’yü ve nehri seyrederek geçen günlerin anısı hala içime geniş bir ovanın huzurunu yayar.

92

www.xasiork.biz
Ben hep beyaz taraftaydım. Oğlunun okumasını içten içe isteyen annem ve babam da, kardeşlerim de hep beyaz taraftaydılar. İstanbul, tıbbiye, arkadaşlarım, İstanbul’daki pavyonlar, o rengârenk hayat, hepsi beyaz taraftaydılar, fötr şapkalı adamsa hem beyaz hem de siyah taraftaydı. Neyin ne olduğunu, kimin kaç kuruş ettiğini biliyor, belki de bu yüzden fazla konuşmamayı tercih ediyordu. Benim de herkes gibi o karanlık tarafa hiç bilmeden ayak attığım zamanlar oldu. Bir keresinde İstanbul’da kafam iyice güzelleştikten sonra pavyondaki güzel kadınlardan birini evime götürmek için anlaşmıştım. Kadın çok güzeldi, ne zamandan beridir onunla beraber olmak istiyordum; ama kodamanlardan fırsat kalmıyordu. Ben ne de olsa daha gençtim, küçüktüm, zayıftım. Söylediğim parayı duyan kadın hemen patronun yanına koşmuş, patron da teklifimi kabul etmişti. Taksiyle eve giderken kolumu boynuna atmış, böyle güzel bir kadına sahip olmanın keyfini çıkartmıştım. Eve gelir gelmez soyunup sevişmeye başlamıştık. Fakat ben biraz sert davranmış olmalıyım ki kadın rahatsız olmuştu. Beni itip kakıyor, ona sahip olmamı istemiyormuş gibi davranıyordu. Bense ona hiç aldırmıyor, tamamen hâkim olmak istiyordum. Bir süre daha böyle devam ettikten sonra kadıncağız çığlık atmaya başladı. Ben de dayanamayıp bir tokat attım. Tokadı yiyince sakinleşeceğini düşünmüştüm; ama tam tersi oldu. Kadın beni üstünden atmış “Kurtarın beni, kurtarın beni!” diye odada dört dönüyordu. İyice zıvanadan çıkmıştım. Peşinden gidip onu

sakinleştirmeye çalıştım, kar etmeyince sinirlenip suratının ortasına kocaman bir yumruk attım. Önce hafifçe sendeledi, bir iki adım geri gitti. Yere kapaklanıp ağlamaya devam etti. Zincir boşanmıştı bir kere; üstüne

93

www.xasiork.biz
çöktüm, güzel yüzüne defalarca yumruk attım. Durduğumda ağlaması kesilmişti. Yüzü kan revan içinde kalmış, iki gözü de morarmıştı. Eski güzelliğinden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Bir an öldüğünü düşündüm; ama hala nefes alıyordu. O an ne yapacağımı şimşek hızıyla düşündüm. Kadını bu hale getirdiğimi öğrenirlerse aynını bana yaparlardı. En iyisi bir süre adres değiştirip ortadan kaybolmaktı. Öyle de yaptım. Kadını bir taksiye bindirip taksiciye yüklüce bir para verdim ve onu pavyona bırakmasını söyledim. Sonra da ortalık biraz durulana kadar tıbbiyeden arkadaşım Haluk’un evinde kaldım. Her ihtimale karşı başka bir eve taşındım. Beni asıl korkutansa nasıl böyle bir şey yapabildiğimdi. Hafızamı yokluyordum, fakat bütün o beyaz anıların içinde böyle yabani, böyle alışılmadık, böyle sıra dışı bir şey bulamıyordum. Daha önce de bu tür kadınlarla beraber olmuştum; fakat hepsi sıradan hikâyelerdi. Sıradan bir susuzluğu dindirmek içindi. Son vakada ise farklı, öncekilere

benzemeyen bir şey vardı. Hayır, farklılığı kadının suratını haşat etmemden kaynaklanmıyordu. Bu davranışa kendini bir anlığına kaybeden herkes sürüklenebilirdi. Beni kendine çeken şey, bir anlığına da olsa beni çevreleyen bembeyaz duvarların dışına çıkmak olmuştu. Ne kadının kırılmış burnu, ne morarmış gözleri, ne de patlamış güzel dolgun dudakları; bunları aniden unutabiliyordum, ama onun çirkin suratına, eserine bakar gibi bakan kendimi unutamıyordum. O kendimin ne bahçede koşturan çocukla, ne nehri huşu içinde seyreden ufaklıkla, ne kız peşinde dolanan lise talebesiyle, ne de kendini İstanbul’a hazırlayan hiçbir şeyden habersiz delikanlıyla ilgisi vardı. O bambaşka biriydi ve ben onu doğduğu gibi

94

www.xasiork.biz
toprağın en derin yerlerine gömdüm, gömmek zorunda kaldım. Çünkü onunla nasıl yaşanabileceğini bilmiyordum. Adana’ya dönüp de fötr şapkalı adamla tanışana dek bu yanım, onu gömdüğüm bahçenin derinliklerinde uyumaya devam etti. Bir gece aniden ortaya çıktı. Turunç ağacının yanındaki toprağı kazdı ve sanki köklerle sarmaş dolaş olmuş o şeyi ortaya çıkarttı; onu kucağıma verdi. Artık bununla yaşa dedi; ama ben hemen tiksinip onu tekrar geldiği yere yani toprağa fırlattım; yerde dev bir solucan gibi kıvrıldı kıvrandı, nemli pembe derisi ay ışığında ışıl ışıl parladı, adeta onu kabul etmem için küçük bir bebek gibi yalvardı. Sonra usul usul bacağıma sarılıp yukarı tırmandı, sanki gömleğimin yakasından girip göğsüme doğru ilerledi, şiddetli bir kasılmayla da içeri girmeyi başardı. Hem karanlığı hem de aydınlığı aynı anda istiyordum; tıpkı fötr şapkalı adam gibi. 25. Telefon çaldığında saat sabahın beşine geliyordu. Ezan sesi karanlık kentin üzerinde ağır bir masal gibi süzülürken, fötr şapkalı adamın çok derinlerden parazitler içinde gelen sesiyle bir an irkildim. Vereceği adrese çabucak gelmemi istiyordu. Söylediği adresi yazarken bunun kötü bir kâbus olabileceğini, kalem kâğıdın üzerinde kayıp da şehir dışındaki bir yerin adresini yavaş yavaş oluştururken, aslında uyuduğumu düşündüm. Fakat fötr şapkalı adamın sesi çok sahiciydi. Çabucak gelmemi tekrar tembihledikten sonra telefonu kapattı. Ona neden gelmem gerektiğini sormamıştım. Fötr şapkalı adam gelmemi istemişti, bu yeterdi. Beni ne için çağırdığının, beni nereye çağırdığının bir önemi yoktu. Pardösümü giyerken hiç bilmediğim o karanlık tarafa doğru hareket ettiğimin

95

www.xasiork.biz
farkındaydım. Adımlarım bir çocuğun adımları gibi çabuk çabuk ve telaşlıydı. Elli metre ilerdeki taksi durağına koşup uyuklayan taksiciyi

uyandırdıktan sonra adresi verdim. Tam gaz gitmesini söyledim. Uyku sersemliğiyle “Peki abi!” deyip gaz pedalına kökleyince bütün sokak acı bir patinaj sesiyle inledi. Araba önce çevre yoluna çıktı, oradan da E-5’e. Gece yağan yağmur yüzünden kent karanlığın içinde beyaz bir inci tanesi gibi ışıldıyordu. Hava çok soğuktu. Soğuk sanki bu ışıltıyı cilalıyor, onu bambaşka bir şeymiş gibi göstermeye uğraşıyordu. Arabanın içindeki duman çıksın diye pencereyi aralayınca soğuğun beni de değiştirmeye çalıştığını anladım. Bu gecenin, bu karanlığın, bu soğuğun içinde kim varsa çoktan değişmeye başlamıştı. Taksici kendine gelir gibi olunca beni yumuşak yüzlü bulmuş olacak, gecenin bu saatinde orada ne yapacağımı sordu. Bilmediğimi söyledim. Bir daha da konuşmadı, gaza iyice bastı. Fötr şapkalı adamın tarif ettiği yere yaklaşınca polis arabalarının yanan farlarını gördüm. Burası Mersin yolu üzerindeki terk edilmiş küçük bir fabrikanın arka bahçesiydi. Arabalar bahçenin giriş kapısı önüne park edilmişti. Kapının hemen yanında iki polis sigara içip aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Benim geldiğimi görünce meraklandılar. Arabadan inince hemen yanlarına gidip fötr şapkalı adamı aradığımı söyledim. Doğal olarak ne yapacağımı sordular. Tam bu sırada fötr şapkalı adam oraya buraya atılmış boş varillerin arasında göründü, polis memurlarına yaklaşıp kısık sesle bir şeyler söyledi, beni yanına çağırdı. Polisler aralarındaki muhabbete geri dönerken ben hâlâ nelerin döndüğünü, fötr şapkalı adamın beni neden çağırdığını anlamaya çalışıyordum.

96

www.xasiork.biz
Fötr şapkalı adamın ağzından ilk çıkan, neden geç kaldığımı sormak oldu. “Geç mi?” dedim. “Kimse benden daha hızlı gelemezdi. Telefonu kapattığım gibi taksiye atladım.” Fötr şapkalı adam söylediklerime aldırmadan önüm sıra yürüyordu. Yüzü bu açıdan neredeyse görünmüyordu, hiç konuşmasa insan onun şapkasıyla pardösüsünden oluşan bir hayalet olduğuna inanabilirdi. Her tarafı hurdayla dolu olan bahçe, yağan yağmurun etkisiyle kocaman bir bataklığa dönüşmüştü. Variller, borular, dişliler bataklıktaki bitkiler gibi her yanı sarmıştı. Fötr şapkalı adam önüne çıkan hurdaların üzerinden atlıyor, kiminin üstüne basıyordu. Nedense içimde onun bastığı yerlere basmak, onun geçtiği yerden geçmek isteği uyanıyordu. Şapka ve pardösüden oluşan bir hayaletin peşinde yine şapka ve pardösüden ibaret bir başka hayalet gibi ilerliyordum. Acaba beni neden çağırmıştı? Bu soru uyandığımdan beri bilmem kaçıncı kez zihnimi meşgul ederken küçük kulübeyi geçip sağa döndük. İleride büyük bir hurda yığınının dibinde ellerinde fenerlerle birkaç polis bekliyor, birkaç tanesi ise yerde duran bir şeyi inceliyorlardı. Aklıma ilk gelen olasılıktan kaçmak istedim, ama bunu yapamadım. Ellerinde fener tutan polisler arada yerdeki şeyi inceleyen arkadaşlarının isteklerine göre yer değiştiriyorlar, sanki bahçeyi bir gölge cümbüşüne bırakıyorlardı. Bu yer

değiştirmelerden bir tanesi sırasında polislerden birinin gölgesi fötr şapkalı adamın tam basacağı yere kadar uzandı, ben oraya varana kadarsa ışığa karışıp kayboldu. Böyle ne kadar yürüdük bilmiyorum. O önde ben arkada.

97

www.xasiork.biz
Fötr şapkalı adam elinde fener tutan polisin yanına gelince durdu, arkasına dönüp beni bekliyormuş gibi bir hareket yaptı, sonra yerde yatan cesede baktı. Arzu’nun paslanmış borulardan, tellerden, teneke

parçalarından oluşmuş soğuk sunakta yatan cesedine. 26. Arzu, polislerin ortasında, sanki yüzyıllardır oradaymış gibi uzanmış uyuyordu. Kollarını yanlara doğru açmış, hafif aralanmış avuçları gri bulutlarla kaplı gökyüzünü gösteriyordu. İrade dışı bir hareketle bembeyaz ayalarının işaret ettiği gökyüzüne baktım; ama küme küme olmuş kocaman bir boşluktan başka hiçbir şey göremedim. Üzerindeki gece kıyafetinin altında her zamanki neşe dolu o kadının olduğuna inanmak istemiyordu insan. Sanki birazdan göz kapakları açılacak, polisleri bir kenara itip ayağa kalkacak, bana sarılacak ve onu eve götürmem için yalvaracaktı. Bir an gözlerim doldu. Fötr şapkalı adam tekrar bana döndü, “Büyük ihtimalle zehirlenmiş.” dedi. “Görünürde hiçbir yara izi yok.” Sonra cebinden ona verdiğim fotoğrafı çıkardı. “Ne görüyorsun?” diye garip bir soru sordu. “Ne demek ne görüyorum?” diye cevap verdim, “Bu fotoğrafı sana ben vermiştim unuttun mu yoksa?” Fötr şapkalı adam dediklerimi hiç duymamış gibi emreder bir ses tonuyla “Fotoğrafa dikkatlice bak!” dedi. Polisler onun böyle gürlemesi üzerine bize döndüler. Fotoğrafı neredeyse gözüme sokacaktı. Hınçla elinden aldım, yüzlerce kez baktığım fotoğrafa bir kez daha fenerlerin soluk ışığı altında bakmayı denedim.

98

www.xasiork.biz
Acaba ne görmem gerekiyordu? Fotoğraf bana hiçbir şey çağrıştırmıyordu. Arzu’nun poz verdiği yer hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. “Elbise!” dedi sonra fötr şapkalı adam. Elbise. Elbise. Elbise. Bu kelime kulaklarımda ağır bir zehir gibi yankılandı, zihnimin her yanını sardı, onu kaçacak hiçbir yer bırakmamacasına köşeye kıstırdı. Neden sonra bakışlarımı elbise üzerinde yoğunlaştırabildim. Yerde yatan Arzu ile fotoğraftaki Arzu’nun üzerinde aynı kıyafet vardı. Emin olmak için yerde yatan Arzu’ya tekrar bakmak istedim; ama buna cesaret edemedim. Fötr şapkalı adamın beni dikkatlice süzdüğünü, yüzümde hareketlerimde küçük de olsa bir işaret aradığını biliyordum. “Ne olmuş yani?” diye sorunca ona bakma cesaretini bulabildim; ama o işaret aramaktan vazgeçmiş, fotoğrafı tekrar cebine koymuş, cesedin başına çömelmek için harekete geçmişti. Peşinden gittim. Cesede bu kadar yaklaşmak içimi bir hoş etmişti. Orada yatan bildiğim, seviştiğim, bir zamanlar âşık olduğum Arzu’ydu. Ama bana bir o kadar da uzak görünüyordu şimdi. O sırada ayakkabılarının olmadığını fark ettim. Ayaklarının tabanı gayet temizdi. Fötr şapkalı adamın yanına çömelince aynı soruyu tekrar sordu: “Elbise hakkında ne düşünüyorsun?” “Neden bana aynı soruyu sorup duruyorsun?” dedim. “Bu soruyu ilk kez soruyorum.” dedi. Bıyık altından gülümseyip bana baktı. “İkisi de aynı elbise.” dedim, “Ne olmuş ki?”

99

www.xasiork.biz
“Evet.” dedi, beni onaylar gibi başını salladı, “İkisi de aynı elbise, buna bir şey dediğim yok. Yalnızca senin fikrini öğrenmek istemiştim.” Yüzü fenerlerin sarı ışığı altında bronzdan bir heykel gibi görünüyordu. “Onu kim bulmuş?” diye sordum. Ama ağzımdan çıkan sözcükler bana bile yabancı gelmişti. Fötr şapkalı adam sorunun cevabını bilmiyormuş gibi uzun uzun düşündü. Eli pardösüsünün cebine gitti, bir sigara çıkardı, bana ikram etmeden çabuk çabuk yakıp bir nefes çekti: “Birisi ihbar etmiş. Buranın adresini verip bir cinayet işlendiğini söylemiş. Polisler de hemen gelmişler; ama Arzu’nun cesedinden başka hiçbir şey bulamamışlar. Ne bir ayak izi, ne bir lastik izi, hiçbir şey. Bir ekibi buranın sahibini bulmak için yolladık. Yine de bir şey çıkacağını zannetmiyorum.” Cesedin üzerine biraz daha eğildi. Uzun bir sessizlik oldu. Nedense bir şeyler söylemem gerektiğini hissettim. Fötr şapkalı adam söyleyeceğini söylemişti, sıra bendeydi. Ama ne söyleyebilirdim ki? “Bunu kim yapmış olabilir, böyle bir cinayeti kim işlemiş olabilir ki?” Fötr şapkalı adam bu soruyu duymayı bekliyor olacak ki hayal kırıklığına uğramış gibi bir sesle “Bunu ben de bilmeyi çok isterdim.” dedi. “Ne söylememi bekliyorsun?” diye biraz da yüksek sesle sorunca polisler tekrar bize döndüler. Fötr şapkalı adam cevap vermek için polislerin işine dönmesini bekledi. “Hiçbir şey söylemeni beklemiyorum.” dedi, “Ama bunlar sana da tuhaf gelmiyor mu? Yani yayla evinde dinlenirken birisi seni sorup bu fotoğrafı

100

www.xasiork.biz
getiriyor. Aradan birkaç gün geçmeden fotoğraftaki kadın, üstünde fotoğraftaki elbise ve yüzünde aynı makyaj bulunduğu halde şehrin dışındaki böyle izbe bir yerde ölü olarak bulunuyor.” Sesi hariç her şey, yüzündeki ifade, dudaklarının acımasız bir biçimde kıvrılışı, sigarayı içine çekerken gözlerinin kısılması, söylemek isteyip de söyleyemediği o şeyi söylüyordu bana. “O telefonu benim açmadığımı biliyorsun. Bütün gece yatağımdaydım, senin telefonunla uyandım. Buraya gelene kadar da ancak uyanabildim. Fotoğrafla bir ilgimin olmadığını sen de biliyorsun. Yaylada evimde dinlenirken deponun bekçisi bana getirdi. Sana her şeyi zaten anlattım. Şimdi böyle bir zamanda bana bunları neden tekrarlattırıyorsun?” Fötr şapkalı adam dediklerimin hiçbirini kale almıyordu sanki. Gerçi bu onun genel ruh haliydi, insanlar anlatırdı, o ise bu anlatılanların gerçeğe ne kadar uyup uymadığını, gerçekle bir alakalarının olup olmadığını tespit ederdi. Bu yüzden fazla tedirgin olmaya lüzum yoktu. Zaten daha önceki konuşmalarımızdan fötr şapkalı adamın benden şüphelenmeyeceğini çıkarmıştım. En azından buna göre hareket etmeliydim. Bu sırada yağmur atıştırmaya başlamıştı. Fötr şapkalı adamın pardösüsü küçük siyah noktalarla dolmaya başlayınca kendi pardösüme baktım. Aynı siyah noktalar benim pardösümde de oluşmaya başlamıştı. Şapkamı çıkarınca, beni suçüstü yakalamış gibi “Bayağı terlemişsin.” dedi. Gayet soğukkanlı bir şekilde “Sayende.” diye cevap verince bıyık altından gülümsedi. Bu sırada polisler Arzu’nun cesedini çevirmek için bizden yardım istediler. Ben geri çekilip bu vazifeden kurtulmak istediysem de fötr

101

www.xasiork.biz
şapkalı adam kolumdan tutup beni öne doğru çekti. Ellerinde fener olan memurlar yanlara doğru açıldılar. İki polis kollarından tutacak şekilde cesedin sağına ve soluna geçtiler. Fötr şapkalı adamla bana da ayakları düştü. “Bir, iki üç…” deyip cesedi yüz üstü çevirerek yavaşça yere bıraktık. Şimdi Arzu, yumuşak bir yatakta huzur içinde uyuyordu sanki. Yüzü sağ omzunungk üzerinde yeni uyanmış, gözleri güneşten kısılmış gibiydi. Beline kadar açık olan elbisesinin sunduğu sırtı, sabahın taze ışıkları altında biz erkeklerin asla ulaşamayacağı bir adaya benziyordu. Etrafı çamurla, madenlerin soğukluğuyla çevrili, kimsenin fethetmeye

kalkışmadığı, benim bir ara denediğim ama başarılı olamadığım, zehirli bitkilerle, sarp uçurumlarla dolu bir ada. Hiçbir yerinde ne bir yara izi ne de bir kesik vardı. Yalnızca sırtında üzerine yatırılmış olduğu dişlinin ve tel yumağının izi çıkmıştı. Bu iz, Arzu’nun zevklerle baştan aşağı sıvanmış olan tenine o kadar uzaktı ki, sanki Arzu’nun bedeni sabahın ilk ışıkları altında parıldayan mükemmel bir resimdi de o çizgiler, o kırmızı biçim, bir şeyin ancak yansıması olan o şey, bu resmin üstünde her şeyi mahveden bir karalamaydı. İki polis memuru cesedi baştan aşağı tekrar yoklamaya başladılar. Bir şey bulamayacakları belliydi. Ben bile bu amatör halimle cesedin temizliği karşısında şaşkınlığa düşmüştüm. Bu işi her kim yaptıysa baştan aşağı her şeyi düşünmüş olmalıydı. Fötr şapkalı adam cebindeki fotoğrafı tekrar çıkarmış, dikkatli dikkatli inceliyordu. Fenerlerin ışığı etkisini yitirmeye başlamış, yerini güneşin zayıf beyaz ışığına bırakıyordu.

102

www.xasiork.biz
Fötr şapkalı adam aklına bir şey gelmiş gibi bakışlarını cesede dikti, fotoğrafı sağ elinin parmaklarının ucunda sallamaya başladı. Sonra fotoğrafı tekrar cebine koydu. Ağır adımlarla cesede doğru yürüyüp bir süre bekledi. Ayakuçlarına eğildi. Aradığını bulamamış olacak dizlerine uzandı, oradan kalçalarına, beline, sırtına ve en son saçlarının gizlediği başına. Sanki Arzu’nun kulağına bir şeyler fısıldıyor, onun cevap vermesini bekliyor, sonra tekrar bir şeyler söylüyordu. Yavaşça saçlarını topladı. Arzu’nun yüzü ilk kez güneş ışığı görüyormuş gibi ışıldadı. Fötr şapkalı adam, Arzu’nun başını yavaşça tutup kendine doğru çevirdi. “Çabuk buraya gelin!” dedi. İki polis hemen fötr şapkalı adamın yanına gitti. Onları fenerleri tutan polisler izledi. Ben de soluğu cesedin başında aldım. İki polisin omzunun üzerinden bakınca Arzu’nun dudaklarının arasından siyah bir sıvının ağır ağır akmakta olduğunu gördüm. Polislerden biri “Kan mı?” diye sorunca “Hayır!” dedi fötr şapkalı adam, “Bu kan değil”. Bir cımbız istedi, Arzu’nun rujlu dudaklarını iyice açtı, çok yavaş bir şekilde cımbızı ağzına soktu. Cımbız yarısına kadar kaybolduktan sonra ani bir hareketle o şeyi yakaladı, yavaş yavaş dışarı çekti. 27. Fötr şapkalı adam, cımbızın ucundaki şeyi özenle tutup cebinden çıkardığı mendilinin içine bıraktı. Hala ne olduğunu anlayabilmiş değildim. Tam o sırada fötr şapkalı adamın sesi düşüncelerimi böldü. “Bu bir kâğıt parçası.” dedi gayet sakin bir ses tonuyla. “Kâğıt parçası mı? Orada ne işi olabilir ki?” diye sordu polislerden biri. “Birisi bulmamız için oraya koymuş işte.” dedi bir diğeri.

103

www.xasiork.biz
Fötr şapkalı adam polis memurlarının sözlerine aldırmadan katlanmış kâğıdı cımbızla açmaya çabalıyordu. Sabırla mücadele ettikten sonra kâğıdı açmayı başardı. “Ağzından akan mürekkepmiş.” dedi. Bu, kâğıdın üzerinde bir şeyler yazdığı manasına geliyordu. Fötr şapkalı adam herkesin onu beklediğini bildiğinden bu süreyi mümkün olduğunca uzatmaya çalışıyor, bundan büyük bir keyif alıyordu. Bu sefer kâğıdı ters çevirip okumaya çalıştı. Polis memurlarından biri “Ben de bakayım!” deyip yanaşmaya çalışınca fötr şapkalı adam kâğıdı geri çekip “Müsaade eder misin?” dedi, memur afallamış bir halde kalakaldı. “Evet, evet.” dedi fötr şapkalı adam kendi kendine, “Böyle yazıyor olmalı.” Sonra okumaya başladı: “Bugün saat beşte, Mavi Köşe’de.” Bu sözleri ilk duyduğum zaman onları herhangi bir söz öbeği olarak düşündüm. Hepsi bildik kelimelerdi, hemen her zaman karşımıza çıkabilecek sıradan kelimeler. Dizilişlerinde, peş peşe bu şekilde sıralanmalarında, küçük bir kâğıt parçasına yazılmış olmalarında, bana tuhaf şekilde tanıdık gelen bir yan vardı. Fakat bu tanışıklığın nereden kaynaklandığını bir türlü bulamıyordum. Kafamda dönüp duran

düşünceler tam belirli bir yeri gösterirken, hedefteki o nokta birden belirsizleşmeye başlıyor, kaybolup gidiyordu. Bugün, saat beş, Mavi Köşe, saat, köşe, mavi, beş, mavi bir köşe, hangi köşe, neredeki köşe, hangi bugün… Fötr şapkalı adama döndüğümde beni izliyor olduğunu gördüm, görmemle bakışlarımı ondan kaçırmam bir oldu. Bu sırada memurlardan biri elinde küçük bir torbayla belirdi.

104

www.xasiork.biz
Tam bu sırada ileri atılıp “Nota bakabilir miyim?” deyince fötr şapkalı adam bunu beklediğini gösteren bir işaret yaptı, notu bana uzattı. Notu okuyunca çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Çünkü bu benim el yazımdı, bu kâğıt geçen gece rüyamda üstüne bir şeyler yazdığım kâğıttı. 28. Arzu’yu kim öldürmek isteyebilirdi? Ve rüyamda bir şeyler karaladığım, daha doğrusu bir buluşma notu karaladığım o kâğıt parçasının Arzu’nun ağzında ne işi vardı? Sonraki birkaç günü kendime bu soruları sormakla geçirdim. Bir yandan da el yazımı bir şekilde tanımalarından korkuyordum. Fötr şapkalı adamla herhangi bir şekilde yazışmamıştık, görüşmelerimiz ya telefonda ya da yüz yüze olmuştu; ama endişelenmeden de edemiyordum. İlk soru benim vakaya tam anlamıyla karışmamı gerektirmiyordu. Arzu’nun ölümü beni elbette eski bir dostu ve sevgilisi olarak üzmüştü. Ama artık karanlık tarafta olduğumu var sayarak olaya yalnızca polisiye açıdan yaklaşmakta herhangi bir sakınca görmüyordum. Bu yüzden Arzu benim için bir kurban konumuna indirgenmişti. İkinci soru ve onun olası cevapları ise beni karanlık tarafın öbür yanına fırlatıp atıyordu adeta. Karanlıktan da karanlık olan öte taraf, suçun, öldürmenin, yasa dışı işlerin tarafı. Her ne kadar o tarafa ait olmadığımı düşünsem de bir anda kendimi bir şüpheli olarak bulmam, içimde benzerine daha önce rastlamadığım duyguların uyanmasına yol açmıştı. İlk anlarda yoğun bir korku ve endişenin eşlik ettiği bu duygular yerini zamanla daha farklı duygulara bırakarak ortalıktan kayboldu. Suçu hem işleyen, hem de onu soruşturan hafiye gibi hissediyordum kendimi.

105

www.xasiork.biz
Vakayı kafamda soğukkanlılıkla inceledikten sonra aleyhimde bir şeylerin çıkması zihnimi karmakarışık ediyordu. Bana kalırsa o fotoğrafı yollayanlar her kimse bu cinayeti de işlemiş ve benim Arzu ile olan eski yakınlığımı fırsat bilerek bana resmen tuzak kurmuşlardı. Bir şekilde benim el yazımı taklit ederek Arzu’yla buluşmayı başarmış, sonra da onu zehirlemişlerdi. Ama Arzu buluşma yerine gittiğinde benim gelmediğimi görerek hiçbir şeyden şüphelenmemiş miydi? Belki de onu evinden çıkarken ya da buluşma yerine giderken kaçırıp sonra zehirlemişlerdi. Zavallı Arzu! Bir zamanlar benim

sevgilimdin, şimdi şu haline bak! Sana bunu yapanı bir elime geçirsem… Cesedin bulunduğu günün geri kalanında evde oyalandım. Akşama dek hiç durmadan içtim, kimi zaman gözyaşlarına boğuldum, kimi zaman hıçkıra hıçkıra ağladım başıma gelenleri düşünerek. Nice zaman sonra kâbussuz, rüyasız, deliksiz bir uyku çektim. 29. Ertesi akşam soluğu şehir dışındaki pavyonlardan birinde aldım. Bu pis, soysuz, uğursuz yerde ne aradığımı bilmiyordum. Ama Arzu’ya bunu yapanların, nişanlımı kaçıranların, belki de öldürenlerin bu loş, karanlık yere geleceklerinden adım gibi emindim. O tür adamlar, hiç tanımadığım, hiç görmediğim ama yaptıklarından dolayı büyük acılar çektiğim adamlar böyle yerlere gelmezlerse başka nereye gidebilirlerdi ki? Kerhane onlar için çoluk çocuğun uğrak yeriydi. Küçük lokantalarsa çulsuzların, it kopukların eşelendiği kümeslerdi. Onları ancak böyle bir yer idare edebilirdi.

106

www.xasiork.biz
Onları, nereden geldiği belli olmayan paralarını bar kadınlarıyla yerken, gündüz bir silahın tetiğini çeken ellerini geceleri bembeyaz yataklarda orospuların en mahrem yerlerini usulcacık okşamak için kullanırken, pis salyalarını kırmızı rujla tamir edilmeye çalışılmış dudaklara akıtırken hayal ediyordum. Bütün bunları yapmak onlar için o kadar sıradan şeylerdi ki. Borcunu ödemediği için bir adamın taşaklarını sıkmakla yaşı geçkin bir orospunun sarkmış göğüslerini sıkmak arasında onlar için hiçbir fark yoktu, olmamalıydı, olamazdı da. Taksiden iner inmez soğuk gece havası her yerime işledi. Pardösüme iyice sarınıp şapkamı iyice indirdim. Sağ elim fötr şapkalı adamdan rica minnet aldığım silaha dokununca ürperdim. Ağır adımlarla pavyonun yeşil kırmızı lambalarla süslenmiş kapısına yollandım. Daha erken olduğundan içeride pek az kişi vardı. Garson hemen bana iyi masalardan birini gösterdi, fakat girişe yakın bir yer tercih ettim. Pardösümle şapkamı almaya yeltendiyse de nazikçe bırakmasını söyledim. Çocukcağız pardösünün ceplerinde kıymetli bir şeyler var diye düşünmüş olacak pardösümü şöyle bir süzdü; ama şapkamdan neden ayrılamadığıma bir anlam veremeyince “Nasıl isterseniz.” deyip işine döndü. Önden bir büyük açtırdım, yanına da türlü mezeler söyledim. Masamın o hergelelerin masası gibi zengin, şatafatlı, iştah açıcı görünmesini istiyordum. Pastırmalı humusun biraz gecikeceğini söyleyen şef garsonla hafiften ağız dalaşına girdim, ama fazla da büyütmedim. Şef garsonun benden çekinmesini, hafızasında bana özel bir yer ayırmasını istiyordum. Bir yandan terbiye edilmiş süzme yoğurdu tırtıklıyor, bir yandan da azar azar şişeyi boşaltıyor, son bir ayda başıma gelenlerin bir

107

www.xasiork.biz
muhasebesini yapmaya çalışıyordum. Bu gece fötr şapkalı adamdan uzak durmaya kararlıydım. Olanı biteni onun etkisi altında kalmadan değerlendirmeye çalıştıysam da o her taşın altından çıkmayı başarıyordu. Saat dokuza doğru baygın bir müzik ortalığı birazcık da olsa şenlendirdi. Şişeyi yarılamıştım gerçi, çalan müziğin ne olduğunun artık bir önemi yoktu. Ama kendimi tutamayıp müzisyenlere oynak bir şeyler çalmaları için biraz yüksek sesle çıkışınca garsonlar ve müşterilerin hepsi birkaç saniyeliğine de olsa dönüp bana baktılar. Sonra yanımda duran yarısı boş şişeyi gördüklerinden olsa gerek işlerine ve eğlencelerine geri döndüler. Bir anda böyle göz önüne gelmek, bir anda herkesin dönüp bana bakması hoşuma gitmişti. Bunu içkiye veremezdim. Çünkü yarım şişe büyük benim için hiçbir şeydi. Normalde, hele de biraz efkârlıysam bir büyüğü bitirmem iki-üç saati nadiren aşardı. Geleli iki saat bile olmamıştı. İçki, zihnimdeki fazlalıkları, gereksiz endişelerin hepsini silmiş süpürmüş, ortaya çalışmaya müsait işlek bir makine çıkarmıştı. O sırada çalgıcılardan biri ayağa kalkıp Adana’nın en güzel sesini takdim etti: Leyla Hanım. Kırmızı perdelerin arkasında mor tuvaleti içinde, orta boylu, beyaz tenli, bol makyajlı bir kadın belirdi. Bir alkış tufanı koptu, Leyla Hanım kibarca dinleyicilerini selamladı, alkışlar kesilince güzel bir nihavent şarkı söylemeye başladı: Unutturamaz seni hiç bir şey unutulsam da ben Her yerde sen, her şeyde sen, bilmem ki nasıl söylesem Saat on bire doğru ben şişenin dibine yaklaşmışken yavaş yavaş beklediğim misafirler gelmeye başladı. Önce yanında iki iri yarı adamla lacivert takım elbisesi, bordo kravatıyla esmer mi esmer bir adam girdi

108

www.xasiork.biz
içeri. Kendine ayrıldığı belli olan yerine geçip bir sigara yaktı, tüttürmeye başladı. Şef garson hemen gelip siparişleri almaya koyuldu. Adamın yüzünde o kadar ciddi, düşünceli bir ifade vardı ki bir an onun kötü adamlardan olamayacağı fikrine kapıldım. Yanındaki adamlar ondan daha da ciddiydiler. Ama patronlarınınki kadar gerçekçi değildi onların ciddiyeti. Bir arkadaşlarını görünce, havadan sudan konuşmaya

başlayınca dağılıp gidecek cinsten bir ciddiyetti bu. Belki de yalnızca patronlarına benzemek için böyle yapıyorlardı. İlk kadehi götürdükten sonra adamları masadan kalktılar, hemen yandaki masaya geçtiler. Şef garson onlara bir başka servis açtı. Patron şimdi daha da ciddileşmişti sanki. Çok yukarılardaki bir kartalın aşağıları süzüşü gibi pavyonu süzüyor, buraları çok iyi bildiği her halinden belli oluyordu. Az sonra iki konsomatris, sahnenin hemen yanındaki mavi ipekliden perdeyle örtülmüş kapıdan çıkınca masalarda bambaşka bir hava esti, herkesin bakışları bu iki kadına çevrildi. Kadınların adresi belliydi. Patronun yüzünde ilk kez küçük de olsa bir gülümseme belirdi, kadınların sarışın olanını esmer olanına göre daha içten, daha bir arzuyla öptü sanki. İkisi de bu karanlıkta ve bu mesafeden pek bir şeye benzemiyorlardı; ama buraya gelenlerin de onlarda bir şey aradığı pek söylenemezdi. Pavyondaki kadınlara âşık olup da helak olan erkeklerin hikâyelerini çok duymuştum. Belki bu yüzden belki de başka sebepten pavyondaki kadınları daima hakir görmüştüm. Onlara işim bitene kadar bir eşya gibi davranmıştım. Patronun bu iki kadını sevgiyle aşkla kucaklaması bu yüzden çok tuhafıma gitmişti.

109

www.xasiork.biz
Üçü kısa sürede muhabbetin en koyusuna daldılar. Kâh gülüyor, kâh bağırıp çağırıyor, neredeyse aralarından su sızmıyordu. Patron arada kadınların yanaklarına küçük birer öpücük konduruyor, göstermeden avuçlarına birer yirmilik sıkıştırıyordu. Bir ara onları böyle dikkatli dikkatli izlerken patronun yanındaki adamlardan biriyle göz göze geldim ve içimde beliren çocuksu bir cesaretin etkisiyle gözlerimi başka tarafa çevirmedim. Hatta onun hafif şaşı gözlerine daha da sert baktım. Diğer adam, patronun keyfinin kaçmasını istemiyor olacak arkadaşı tam sandalyesinden kalkıyordu ki onu kolundan tutup kulağına bir şeyler fısıldadı. Ben de bıyık altından gülümseyip kendime bir sek doldurdum, şaşı gözlerine baka baka fondip yaptım. Herif, sinirden kudurduysa da soğukkanlı olan arkadaşını dinlemek zorunda kaldı. On ikiye doğru içeri üç kişi daha daldı. Bu üç kişiden herhangi birinin patron olduğunu söylemek zordu; hatta imkânsızdı. Fedaiye

benzemiyorlardı, patronluk bir havaları da yoktu. Hatta biraz dikkatli bakıldığında bunların hiçbir zaman patron olamayacak şu kendine güvensiz, kaypak tiplerden olduğu anlaşılıyordu. Biraz önceki patron kılıklının yürüyüşüyle bu üçünün yürüyüşü arasında dağlar kadar fark vardı. En öndeki iyice kelleşmiş, orta boylu, kara kuru bir şeydi. Pardösüsü üzerinde sanki kurumuş bir dala asılı gibi duruyordu. Garsonları içten bir şekilde selamladı, müzisyenlerin yanına gidip klarnetçinin klarnetine bir ellilik sıkıştırmaya çalıştı, ama bir türlü beceremedi; arkadaşları onu gülerek yanlarına çağırınca klarnetçinin cebi aklına geldi, parayı

110

www.xasiork.biz
hemencecik adamın sağ cebine sıkıştırıp çabuk adımlarla arkadaşlarının ayarladığı masaya çöreklendi. Üç silahşorların ikincisi, birincisinden biraz daha yapılıydı ve daha aptal duruyordu. Yüzündeki kocaman gülümsemeyle ortaya çıkan sarı dişleri, sağ yanına yatırdığı seyrek saçları, yüzündeki şaşkın ifadeyi adeta besliyordu. Bütün bu aptallığın gerisinde bir yerde, fıldır fıldır dönen gözlerinin takip ettiği görünmez bir hedefte, idrak etmesi zor bir acımasızlığın bulunduğuna inanmak zordu. O kaba eller, mor dudakların üzerindeki ince bıyık, vücudundan pavyonun loş havasına yayılan her hareket, sanki bu görünmeyen vahşiliğin henüz anlaşılamamış

işaretleriydi. Üçüncü silahşor, diğer ikisi arasında bir denge unsuru gibi duruyordu. Hareketleri savruk olanın aksine ölçülü, çocuksu ve acımasız olanın aksine olgun ve tedbirliydi. İçlerinde patron olmaya en yakın olan benim gözümde oydu. Fakat çok uzak olduğum bu dünyada kuvvetlerin bizim dünyamızdaki gibi etki etmediğinin de farkındaydım. Şef garsonu görünce kel olan, hemen masayı donat gibisinden bir şeyler söyledi, aptal olan da onun peşinden gitti; ama akıllı olan ikisini de susturup şef garsona tane tane ne istediklerini anlattı. En son da şefin avucuna kaç liralık olduğunu anlayamadığım bir banknot sıkıştırıp göz attı. Bunun manası bize iyisinden üç tane kadın yolla olmalıydı ki az sonra mavi perde tekrar aralandı. Üçü de birbirinden çirkin üç kadın masaların arasından geçerek üç silahşorların yanına oturdu. Sonra kırk yıllık dostlarmış gibi koyu bir muhabbete daldılar. Tahminimce bu üçü küçük işlere bakan ufakçı tayfadandı. Çünkü hepsi de ortaya düşen malı bölüşme, maldan pay kapma derdindeki

111

www.xasiork.biz
akbabalara benziyordu. Belki de iyi bir vurgun yapmışlardı, bu akşam da vurgunun nimetlerinden faydalanmak için kırmızı ışığa boğulmuş bu izbe yeri tercih etmişlerdi. Belki de nişanlımı kaçıranlar onlardı ya da hesabına çalıştıkları perdelerin ardındaki o gizemli adamdı. Belki de felekten bir gece çalmak isteyen gariban üç ahbap çavuşlardı. Bir türlü emin olamıyordum. Onları bir kenara bırakıp tam patron kılıklıya dönmek üzereydim ki bu kez altı kişiden oluşan bir grup girdi içeri. Hepsi pardösülü, hepsi de fötr şapkalıydı, renk renk pardösüler ve fötr şapkalardan oluşan bir grup. Şef garson koşa koşa yanlarına gitti, onları beklediği her halinden belliydi. Hemen adamlarına bir el işareti yaptı, iki garson koşa koşa şefin yanına gelip adamların pardösüleriyle şapkalarını topladı, başka iki garson da onlardan sonra gelip şefin talimatlarını dinleyip mutfağa koşturdular. Şef adeta sevinçten dört köşe olmuştu. Yanında iki kadını görünce bütün dünyayı unutan patron bile bunların kim olduğunu merak etmiş olacak bir anlığına kadınları boş verip şefin onlarla ilgilenişi izledi, kendine bir rakı kadınlara da viski doldurduktan sonra muhabbetine devam etti. İkinci şişeyi söyleme sırası gelmişti. Küçük mü yoksa büyük mü olacağına önce karar veremedim. Bir müddet kendimi dinledim, fakat fazla ileriye de gitmek istemiyordum. Garsonu çağırıp bir ufak açmasını söyledim. Pavyon, saatler ilerledikçe, kandaki alkol miktarı arttıkça, sigara dumanı her yanı kapladıkça giderek erken saatlerdekinden daha berbat, daha karanlık bir yer haline geliyordu. Tuhaftır, içtiğim rakı algımı keskinleştirmiş, olanı biteni daha rahat seyretmemi sağlamaya

başlamıştı. Sarhoş değildim, ama ayık da değildim. Tam ikisinin

112

www.xasiork.biz
ortasındaki o bulanık bölgedeydim. Pavyondakiler de ne karanlık bölgedeydiler ne de aydınlık bölgedeydiler. İstedikleri zaman karanlık ya da aydınlık bölgeye geçiş yapabilirlerdi. Ama onların istediği bu değildi, onların istediği her iki bölgeye de eşit uzaklıktan kendilerini seyretmekti, hem karanlık hem de aydınlık bölgedeki kendilerini. Bu sayede kendi serüvenlerinin bilincine belki de daha çok varıyor, onun tadını çıkarabilmek için ayrıca bir şans elde ediyorlardı. Bir sigara yakıp nişanlımı düşündüm. Birden onu ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Pastanedeki son görüşmemiz aklıma geldi. Her zamanki gibi beni ne kadar çok sevdiğini söylemiş, yanımda ne kadar mesut olduğundan söz etmişti. Onun bu sözlerine alışmış olmama rağmen yine de her seferinde kendimi heyecanlanmaktan

alıkoyamıyordum. Öyle ne kadar kaldığımı, pavyona kimlerin girip kimlerin çıktığını hiç mi hiç hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda bir elin omzuma dokunup “Beyefendi, beyefendi, kendinize gelin!” dediğini duydum. Kendime gelir gibi olduğumda bunun bir kadın sesi olduğunu fark ettim, tam kendime bir kadın neden omzuma dokunsun ki diye sorarken pavyonda olduğumu hatırladım ve şöyle bir silkinince karşımda sarı peruğu, yeşil renkli elbisesiyle güzel mi güzel bir kadın buldum. Çakır keyif olmama rağmen beni heyecanlandıran bu kadın kim olabilir ki diye düşünürken onu masama buyur etmek aklıma geldi. O da bunu bekliyor olacak ki “Oh be!” deyip kendini yanımdaki sandalyeye attı, garsona seslendi ve bir şişe viski söyledi.

113

www.xasiork.biz
Sonra bana bakıp “Gerçi ne olacağı belli olmaz, ama sen getir gene de!” deyince “Viski kullanmam, ama sizin güzel hatırınız için bu gece bir kadeh içeceğim.” dedim. Kadın şuh bir kahkaha atıp Leyla Hanım’a eşlik etmeye, bir yandan da koluma girip beni de suçuna ortak etmeye çalıştı, karşılık bulamayınca “Bu gece de amma şanssızım be!” dedi, “Bütün dertlilerin hepsi burada toplanmış.” “Öyle!” dedim, “Dertliyim.” “Aman boş ver be yakışıklı.” deyip gelen viski şişesini açtı, birer kadeh doldurup Leyla’ya eşlik etmeye başladı. Bense hafif kestirmiş olmanın etkisiyle kendime gelmiştim. Şöyle bir etrafı kolaçan edince bütün masaların dolmuş olduğunu gördüm. Patron, iki kadınla muhabbetine kaldığımız yerden devam ediyordu. Üç silahşorlar ise çirkin kadınlardan kurtulmuş, eğlenceye kendi başlarına devam etme kararı almışlardı. Altı kişilik masada herkes yanındakine bir şeyler anlatmaya çalışıyor, ama kimse gürültüden bir şey anlayamıyordu. Hemen yanlarındaki masaya saçı sakalı beyazlamış biri oturmuş kendi kendine takılıyordu. Tam karşımdaki masayı ise iki tane delikanlı paylaşmış, kadınları ağızlarının suyu akarak seyrediyorlardı. Viski göğsümü yakınca uykum iyice dağıldı. Şarkıyı dinleyip viski içen yanımdaki kadını baştan aşağı süzünce onun gerçekten de güzel bir kadın olduğunu gördüm. Böyle bir yerde ne işi vardı ki? “Affedersiniz ama, ziyanı yoksa isminizi öğrenebilir miyim?” diye sordum.

114

www.xasiork.biz
“Tabi ki, ismim Fikriye, neden sordun yakışıklı?” diye cevap verip bir kez daha o kahkahasından patlattı. İsmimi sormasını boşuna bekledim, sorsa da söyler bilmiyorum. “Ne tuhaf!” dedim sonra, “Benim nişanlımın adı da Fikriye.” “Nişanlı mı? O zaman ne geziyorsun burada yakışıklı?” diye güldü, kolumu atıp boynuna doladı, yanağıma bir öpücük kondurdu, Fikriye’nin nerede olduğunu sordu. Bu soruyu duymak sanki dünyada beklediğim en son şeydi. Kaybolduğundan beridir onu arıyordum. Evet, ama birisinin onun nerede olduğunu sorması ilk kez başıma geliyordu. Ne kadar hazırlıksız olduğumu soruyu duyunca fark edebildim. “Fikriye mi? Tatilde. İstanbul’da şu an.” “Beyimiz de ilk fırsatta kendini başka kadınların kucağına atma derdinde, oh ne ala memleket!” Bu sözlerini gülümseyerek cevapladım. Nedense Fikriye’den miydim

hoşlanmıştım. Hem güzeldi, hem de espriliydi. Candandı. Birden kendimi tutamayıp yanağına bu kez ben bir öpücük kondurdum. “Açılıyoruz bakıyorum.” dedi alay edercesine. “Fikriye!” dedim bir ara, “Şu karşımızda oturan adamı tanıyor musun?” Patron kılıklıyı gösterdim bardağı tutan elimin serçe parmağıyla. “O mu, tanımaz olur muyum, On Parmak Necati derler. Adı üstünde, on parmağında on marifet.” diye cevap verdi. “Allah Allah! Neymiş bu marifetleri?” Fikriye bir an durdu, “Polis falan olmayasın?” diye sordu, “Ama yok yok değilsin, sen polislere benzemiyorsun.” diye cevabı kendi verdi.

115

www.xasiork.biz
“On Parmak Necati eskiden tam bir beyefendiydi. Buraların hepsi onundu ama açgözlülük edince punduna getirip elinde ne var ne yoksa aldılar. Ondan sonra pek suskun oldu Necati, beni bile istemez oldu, düşünebiliyor musun?” “Ne yapar ne eder?” dedim bu Necati. “Ne yapmaz diye sorman gerekirdi.” diye lafa başladı Fikriye. Anlatırken yalnız ağzıyla değil bütün bedeniyle anlatıyordu; kolları, bacakları oynuyor, gözleri açılıp açılıp kapanıyor, dudakları tuhaf eğriler çiziyor, insan onun sözlerini takip etmekte zorlanıyordu. “Kadın satar, esrar satar, içki kaçırır, sigara kaçırır… Eskiden büyük adamdı, sonradan ufakçı oldu. Ufakçı dediysem seni beni satın alır; ama yine de devede kulak kalır ötekilerin yanında. Hep küçük işler anlayacağın. Ne zamandır büyük bir iş aranıyordu, ama ne yaptı ne etti bilmem.” Viskisinden bir yudum aldı. Bardağın kenarında, biri içeride biri dışarıda, birbirinin simetriği olacak şekilde iki adet ruj lekesi belirdi, Fikriye içkisini yudumladıkça bu leke giderek daha da belirginleşti. “Peki, yan masadaki şu ikisi ne ayak?” diye sorunca, bir kahkaha daha patlattı. “Kim olacak!” dedi, “Necati’nin ayak parmakları.” Bunları dinlerken bir yandan da Necati’yi seyrediyordum. İnsan onun azılı bir haydut olduğuna dünyada inanmazdı. Necati’den aile babası olabilirdi, kendini öğrencilerine adamış bir öğretmen olabilirdi, bankada veznedar olabilirdi; ama bir suçlu kesinlikle olamazdı. Fikriye’nin omzuna bir öpücük kondurdum bu kez. Taksi parasından artan paralardan bir yirmilik çekip Fikriye’nin sıcak, terli avucuna

116

www.xasiork.biz
sıkıştırdım. Şöyle bir göz ucuyla avucuna baktı, tatmin olmuş olacak, “Daha ne bilmek istiyorsun?” diye sordu. “Peki şu üçü,” diye sordum, “Onlar kim?” “Polis olmadığından eminiz, belki de gazetecisin.” dedi Fikriye. “Kim olduğumun önemi yok.” diye cevapladım yumuşak bir sesle, müzisyenlerin vermiş olduğu aradan faydalanıp. “Asıl önemli olan onların kim olduğu.” “Onlar işe yaramaz be koçum!” dedi, “Ben sana başkalarından bahsetsem.” “Yok, ben onları istiyorum.” dedim. Avucundaki parayı çeker gibi yaptım, sonra gülümseyip bıraktım. “Onlar,” dedi Fikriye, “Ortalık malıdır. Çoğunlukla Mersin’de çalışırlar. Adana da açar onları, rüzgâr nereden eserse o tarafa giderler, bu yüzden en tehlikelileri onlardır aslında. Sağları solları belli olmaz. Bugün seninle, yarın benimle. Ama bu yüzden büyük iş de yapamazlar. Çünkü kimse onlara güvenmez. Ayak bağı olmaktan korkarlar, çekip giderler bir korkuttun mu? Seni gözüne kestirmişlerse yanlarında senden de bir şeyler götürürler. Bana asla dokunamazlar, çürüktürler, leş gibi kokarlar. Geçenlerde nasıl olmuşsa olmuş, büyük bir vurgun vurmuşlar. Hiç kimsenin cesaret edemeyeceği bir işe kalkışmışlar. Adam kaçırma diye söylentiler çıktı, ama sonrası gelmedi.” Adam kaçırma! Bu iki kelime beynimde yankılandı, kafamdaki duvarlara sayısız kere çarptı durdu. “Ne zaman olmuş peki?” diye sordum. “Vallahi ne söylesem yalan olur, üç dört hafta önce.” “Peki kimin için kaçırmışlar?”

117

www.xasiork.biz
“Orasını kimse bilmez, bilemez. Seneye bu zaman gel, belki kimin yaptığını öğrenirsin.” Üstelemek anlamsızdı. Öbür altı adama geçtim. Fikriye gözlerime bakıp gülümseyince, bir yirmilik daha çıkarıp beyaz, iştah açıcı avucuna koydum, sonra yanağına küçük bir öpücük kondurdum. “Üçü misafir, üçü de önemli adamlardan, büyükbaşlardan.” “Büyükbaşların burada ne işi var?” diye sordum. “Küçük misafirlerini burada ağırlarlar.” dedi. “Nereden geldiklerini unutmamak için, nereye gittiklerini unutmamak için belki de. Şişman olan Kasım Ağa olur. Buranın sahibidir. Harbiden de ağadır, bir sürü köyü varmış Urfa’da. Sonra Adana’nın ağası olmaya karar vermiş. Ne kadar muvaffak olmuş bilemem. Hala Urfa’daki gibi yaşar. Dört karısı, onlardan da on beş tane çocuğu vardır konağında. İçlerinde en çok sayılanı odur. Diğerleri onu baba gibi görür. Eli kolu uzundur. Belediye başkanı onu çok sever, çok sayar. Yanında oturan Kara Yusuf’tur. Kasım Ağa’nın en çok tuttuğu adam. Bir gün bana bir şey olursa yerime o geçsin dediği rivayet edilir. İçki kaçırır, sigara kaçırır; ama ufakçı değildir Necati gibi. Daima siyah takım elbise giyer. Şimdi anladın mı Allah’ın muhacirine niye Kara Yusuf derler! Anlamışsındır sen.” Gülümsedi. “Ağzım kurudu.” deyip bir bardak daha doldurdu. Fikriye tam üçüncü ağanın kim olduğunu anlatmaya başlayacaktı ki, yanımızda bir gölge belirdi. Önce garson sandım. Ama dönüp bakınca patronun şaşı fedaisi olduğunu gördüm. Demin göz göze geldiğim o hergele, Eğilip Fikriye’nin kulağına bir şeyler fısıldadı. Müzik yeniden başladığı için bir şey duymak imkânsızdı. Fikriye neye uğradığını

118

www.xasiork.biz
şaşırmış halde bana döndü. Neler olduğunu anlamaya çalışırken patronun pis pis sırıtıp bize baktığını fark ettim; yanındaki kadınlar ortadan kaybolmuştu. O an beynimde bir şimşek çaktı ve ben içtiğim içkinin, çalan müziğin, yediğim yemeklerin, mezelerin, Fikriye’nin anlattıklarının etkisinden tamamen sıyrıldığımı hissettim. Sanki bütün zihnim aydınlanmış, o ana kadar ömrümde kendime dert ettiğim ne varsa bir bir içimden çıkıp gitmiş, karanlık sokaklarda kaybolmuşlardı. Her yanımı saran bu beklenmedik duygunun etkisiyle etrafımı seyrederken şaşı gözlünün Fikriye’nin kolundan tutup onu patronun masasına sürüklediğini, Fikriye’nin önce itiraz edip sonra rıza gösterdiğini orada değilmiş gibi seyrediyordum. Bütün bunlar meydana gelirken sanki bana ait olmayan bir el pardösümün cebine uzandı, pusuya yatmış kurbanını bekleyen soğuk madene dokundu, onu benimseyip onunla bütünleşti, parmaklar, avuç içi yok oldu ve onun yerini simsiyah bir şey aldı. Patrona doğru ilerlerken, masaların arasından hedefine kararlılıkla giden sipsivri bir ok gibi geçerken, adamları onu korumak için ayaklandıklarında onları silahımı doğrultup tehdit ederken, Fikriye’yi kolundan tutup oradan uzaklaşmasını söylerken, silahın namlusunu patronun alnına dayarken hiçbir şey hissetmedim. Her şey bir anda oldu, müziğin baş ağrıtan sesi durdu, muhabbetler kesildi, kadınların şuh kahkahaları tükendi gitti. Patron öylece kalakalmış, alnı, silahın namlusunun altında terden pırıl pırıl olmuştu. Silah, o ağır şey, elimin çok doğal bir uzantısı gibi geliyordu bana. Ne yapacağını bilen, her daim benim sözümü dinleyen bir uzantı.

119

www.xasiork.biz
Bir şeyler hissetmeye başladığımda göğsümde biriken kocaman bir şeyin dışarı çıkmak istediğini fark ettim. Fark eder etmez de patrona bağırıp çağırmaya başladım. “Sen kimsin lan? Kimsin sen? Orospu çocuğu! Sen benim masamdaki kadını nasıl kaldırırsın ha söylesene lan eşşoğuleşşek! Söylesene lan şerefsiz! Söylesene lan itoğlu it!” Bunları söylerken namluyu kafasına iyice dayıyor, fal taşı gibi açılmış gözlerindeki korkuyu görmekten büyük bir zevk alıyordum. Adamlarından biri elini cebine atar gibi olunca hemen namluyu ona doğrulttum, yerine oturmasını söyledim. Sonra tekrar patrona döndüm. Daha biraz evvel aile babasına benzettiğim bu adamın bana böyle bir şey yapmasını aklım hayalim almıyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Bağırmak da artık beni tatmin etmiyordu. Çünkü herif korkusundan hiçbir şey diyemiyordu. Onu böylesine korkutanın silah olmadığını biliyordum. Onu korkutan şey, her şeyin böylesine ani bir şekilde cereyan etmesi olmalıydı. Göğsümdeki o patlama tükenince birkaç saniye ne yapacağımı bilemeden öylece terleyen alnına baktım. Kafamda bir şimşek çaktı, hiç düşünmeden silahın kabzasını gözünün üstüne gömdüm. Patron, cansız bir kukla gibi anında bayılıp yere kapaklandı. Tam o anda, tam ense kökümde beni her şeyden koparan şiddetli bir ağrı hissettim. Gözlerim karardı, silah elimden boşanıp yere düştü. En son hatırladığım da bu oldu. 30. Gözlerimi açtığımda kendimi bir sandalyede elleri bağlanmış bir halde buldum. Ayrıca bir başka kalın ip, üç sıra halinde göğsümden geçirilip sandalyeye bağlanmıştı.

120

www.xasiork.biz
Nerede olduğum hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Tam karşımda birkaç metre ileride bir ahşap kapı vardı. Kapının birleşim yerlerinden loş, sarımtırak ışıklar sızıyor, hemen önümde kesik kesik çizgiler

oluşturuyordu. Arada bir dışarıdan ayak sesleri duyuluyor, ses iyice yaklaştığında ışığı perdeliyor, önümdeki ışıklı çizgiler kayboluyordu. Gözlerim karanlığa alışınca küçük, depo gibi bir yerde olduğumu anladım. Nemden yamyaş olmuş hemen arkamdaki duvarın önüne içinde ne olduğunu anlayamadığım bir sürü irili ufaklı karton kutu sıralanmıştı. Sağ tarafım boştu, sol tarafımda ise kocaman, eski püskü bir dolap vardı. Kapakları acemice bir şekilde beyaza boyanmıştı. Kapaksız bölmelerden birine eski gazeteler istif edilmişti. Durumum hakkında endişelenmemem beni şaşırtmıştı. Böyle bir halde korkudan çığlık atmak, ipleri söküp bu adi sandalyeden kurtulmak yerine oturmuş odadaki eşyaların dökümünü yapıyordum. Şöyle bir düşününce silahı çekip de patronun üzerine yürüdüğüm o an zaten her şeyi göze aldığımı anlamıştım. Ne olacaksa olacaktı artık. Başıma gelenler, son zamanlarda yaşadıklarım beni öyle bir noktaya getirmişti ki, o silahı çekip patronun kafasına dayamaktan başka bir seçeneğim kalmamıştı. Patronun korkudan şaşkınlıkla dolu çipil çipil gözlerini hatırladım. İçinden ne geçiriyordu acaba? Biraz düşünse, beni birazcık tanısa o tetiği çekemeyeceğimi tahmin edebilirdi; ama ben onun için tanımadığı bir düşmandım, yani en tehlikelisiydim. Odayı tetkik etmeye devam ettim. Tavanın her tarafı çeşitli ebatlarda borularla doluydu. Kimi sararmış, kimi yosun tutmuş, kimisi ise kirden simsiyah olmuştu. Uyuşmaya başlayan ayaklarımı birazcık oynatınca sandalyenin ayaklarının dibinden başlayan, bir parmak boyu derinliğinde

121

www.xasiork.biz
bir su tabakası olduğunu fark ettim. Belki de burası borçlulara güzelce ders verilen o uğursuz yerlerden biriydi. Tavana, tam başımın üstüne bakınca kalın bir kancanın kendini gizlemek, misafirini korkutmamak istercesine borulardan aşağı sarktığını gördüm. Acaba burada, bu tahta sandalyenin üstünde benden önce kaç kişi oturmuştu? Beş, on, elli, altmış yüz, iki yüz... Suçları neydi, buradan sağ çıkmayı başarabilmişler miydi? Ne kadar olduğunu kestiremediğim bir süre zarfında bunları hayal etmeye çalıştım. Bir müddet sonra ellerimi hissetmediğimi acı içinde fark ettim. Durduk yere dışarı seslendim: “İçeri gel de ellerimi çöz!” Boş yere bir yanıt gelmesini umdum. Belki de şu an beni yalnızca sindirmek istiyorlardı. Burası onların çöplüğüydü, burada onların dediği olurdu. Ben istediğim zaman değil, onlar istediği zaman ellerim çözülürdü. Ben istediğim zaman değil, onlar istediği zaman konuşabilirdim. Tekrar seslendim: “Gelsene!” Yine cevap gelmedi. İlginç bir şekilde bu sessizlik cesaretimi kırmıyor, aksine beni daha çok kışkırtıyordu. Bu sırada ayak sesleri duydum, önümdeki ışıklı çizgiler yok oldu; adeta her şey kopkoyu bir sessizliğe bürünmüştü. Kapının açılmasını, içeri iri yarı bir adamın girmesini bekledim. Ama ne giren oldu, ne çıkan. Sonra tekrar adımlar ve önümde beliren çizgiler. Aynı şekilde, öylece saatler boyu bekledim. Ellerimi hareket ettirmeye çalışmaktan bileklerim soyulmuştu. Bu arada ensemden alnıma doğru küçük küçük darbeler şeklinde ilerleyen bir baş ağrısı peydahlanmıştı.

122

www.xasiork.biz
Başımın en ufak hareketinde sanki okkalı bir yumruk yemişe

dönüyordum. İçerisi giderek soğumaya başlamıştı. Demek ki bundan öncesi hep gündüzdü. Buraya sabaha karşı geldiğime göre bir gün geçmiş oluyordu. Karnım da yavaş yavaş acıkmaya başlamıştı. Artık ne yapacağımı bile düşünemez bir haldeyken kapı açılıverdi. İçeriye öyle güçlü bir ışık doldu ki bir an kör olacağımı sandım. Gözlerim ışığa alışınca içeriye iki tane orta boylu esmer, takım elbiseli adamın girdiğini gördüm. Adamlar kapının kenarındaki yerlerini aldılar. Ardından içeri simsiyah bir gölge girdi. Simsiyah bir elbisenin üzerinde sapsarı saçlar. Bu Kara Yusuf’tu. Lambayı açınca ortalık gündüz gibi aydınlandı. Yusuf gayet sakin gözüküyordu. “Doktor!” dedi, bekledi. Doktor, doktor… Kim, ben mi? Gülümsedim. “Doktor.” dedim kendi kendime. “Okumuş yazmış bir adamın, sizin gibi bir beyefendinin burada ne işi var?” Mavi gözlerine, içindeki alaycılığı açığa vuran zayıf bir ışık yayıldı. Işığa bakmaktan yorulunca başımı aşağı indirdim. Tam bu sırada, böğrüme bir mermi saplandığını sandım. Bunu bekliyordum, patronun o olduğunu ispat etmeye yarayacak o yumruğu bekliyordum. Ama hergele bunu en beklemediğim anda yapmıştı. Başım döndü, midem bulandı, kusacak gibi oldum. Dakikalarca öksürdüm, ancak derin nefesler alarak kendime gelmeyi başarabildim.

123

www.xasiork.biz
Yusuf’un bu konuda tecrübeli olduğu belliydi. Bu sefer sol yumruğunu böğrümü delmek istercesine salladı. Öyle şiddetli bir ağrı hissettim ki sandalyeyle birlikte sağ tarafıma, tam su birikintisinin içine devrilmekten başka bir çare bulamadım. “Kaldırın şunu!” dedi Yusuf. Kara Yusuf, sarışın Yusuf. Kimi kaldırsınlar, beni mi, neden? Bir daha mı vuracaksın? Patron sensin anladık. “Anlat bakalım! Kimsin, necisin?” Yanıt alamayınca aniden kapıyı açıp dışarı çıktı. “Ben gelene kadar dokunmayın.” dedi. Adamlar hiçbir şey söylemeden, aralarında bile konuşmadan Yusuf’u beklediler. Beş dakika sonra Yusuf girdi içeri. Elinde silahım vardı, onu hemen tanımıştım. “Bunu görüyor musun?” diye sordu önce. Yanıt alamayınca bağıra bağıra aynı soruyu tekrar etti. Son bir çabayla kafamı yukarı aşağı oynatabildim. “Güzel!” dedi ve tam benim patronun gözüne vurduğum yere vurdu Allahsız. Bu kez de sol tarafıma devrilmiştim. Düşer düşmez tutup kaldırdılar. Sağ yanağımdan akan sıcak sıvıyı hissettim. “Kimsin lan sen? Kimsin sen? Kasım Ağanın yerinde silah çekmenin ne demek olduğunu biliyor musun lan? Söyle lan, biliyor musun?” Başımı bu kez sağa sola salladım. Kâr etmemiş olacak ki, bu kez sol gözüme silahı indirdi. Artık olan bitenin farkında değildim. Bu defa beni kaldırmadılar, düştüğüm yerde bırakarak teker teker çıkıp gittiler. 31.

124

www.xasiork.biz
Kendime geldiğimde suyun içinde yatıyordum. Her tarafım buz kesmişti. Kafam davul gibi olmuştu. Gözlerimi zar zor açabiliyordum. Öyle ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Her şeyden umudumu kesmiştim. Fikriye’yi bulmaktan, bu delikten çıkmaktan, fötr şapkalı adamı tekrar görmekten. Orada, öylece ebediyete kadar yatmak istiyordum. Biraz sonra kapı tekrar açıldı. Kara Yusuf ve adamları içeri daldılar. Onları son gördüğümde nasılsalar öylelerdi. Adamları beni doğrulttu. Yusuf gülümsedi, “Bakalım doktorumuz akıllanmış mı?” Ben de gülümsedim, bunun üstüne Yusuf var gücüyle bir tokat patlattı sol yanağıma. Öfkeden kudurmuştu. “Konuş lan! Konuş kimsin, ne istiyorsun?” O anda ağzımdan irade dışı bir şekilde Fikriye sözcüğü çıktı. Yusuf birden dikkat kesildi, ağzıma doğru eğildi, “Bir daha söyle!” dedi. “Fikriye.” Dedim, bu kez bilerek. Bir kez ağzımdan çıkmıştı o sözcük, devamını getirmeye karar verdim: “Onu siz mi kaçırdınız? Arzu’yu siz mi öldürdünüz?” “Ne Fikriyesi lan! Ne Arzu’su?” diye bağırdı. “Kahpe karının tekine âşık mı oldun yoksa? Bunun için mi çektin silahını?” Kocaman bir kahkaha patlattı. “Ulan şu doktorun yaptığına bakın!” dedi adamlarına dönüp, “Koca doktor bizim zilli Fikriye’ye âşık olmuş. Ulan sen ölümüne mi susadın? Kasım Ağa’nın yerinde silah çekilir mi karı için? Hiç mi akıl yok sende? Tuttum seni ama, mert adammışsın. Dua et Kasım Ağa Necati’yi sevmez, yoksa şimdiye çoktan mezarın dibini boylamıştın.” O bunları söylerken hikâyenin aslını anlatmak için güç toplamaya çalışıyordum.

125

www.xasiork.biz
“O değil.” dedim ancak kısık bir sesle. Yusuf tekrar eğildi. “Anlamadım” dedi, “Biraz daha yüksek sesle söyle.” “O Fikriye değil.” dedim. “Ulan kaç Fikriye var bizim burada. O değilse hangi Fikriye peki?” diye sordu. Adamlarına döndü, adamları başka Fikriye yok der gibisinden birbirlerine baktılar. “Ulan sen bizle dalga mı geçiyorsun?” Bu defa da sağ kulağıma patlattı tokadı. “Dört hafta önce Fikriye kaçırıldı ya da öldürüldü.” Hangi Fikriye diye sormasına fırsat vermeden “Nişanlım Fikriye.” diye ekledim. “Tamam o zaman.” dedi, yanağımı okşadı yavaşça. “Öyle söylesene koçum.” Bu kez çok daha şiddetli bir tokat attı. “Ulan sen bizi adam kaçırmakla, adam öldürmekle mi suçluyorsun şerefsiz!” diye gürledi. “Kimsin lan sen?” Cesaretlenmiştim. “Onu siz kaçırdınız adi herifler. Ne yaptınız, nerede şimdi o?” diye bir yandan ağlıyor, bir yandan da bağırıyordum. “Allah’ım sen bana sabır ver!” deyip çıktı gitti Yusuf. Herhalde Kasım Ağa’ya, böyle bir şey olup olmadığını soracaktı. Beş dakika sonra aşağı indi. “Sana Kasım Ağa’nın selamı var.” deyip kösele ayakkabısıyla tam dizimin altına bir tane geçirdi. Acıdan neye uğradığımı şaşırmışken adamlarına “Ben gidiyorum.” dedi, “Siz onunla ilgilenin.”

126

www.xasiork.biz
Adamlar beni doğrultup beş on dakika doktorculuk oynadılar, sonra sıkılıp sigara içmek için dışarı çıktılar. Şimdi ne olacaktı peki? Hiçbir şey. Muhtemelen beni

öldürmeyeceklerdi, bir köşeye götürüp bırakacaklardı. Ben de bir daha buralara adımımı atmayacaktım. Saatlerce o sandalyede beklemiş olmalıyım. İki adam yeniden içeri girdiklerinde artık hiçbir şey hissetmiyordum. Kollarım, bacaklarım uyuşmuştu. Kafamın yerinde ise kocaman bir davul vardı sanki. Adamlardan biri tekrar içeri gidip bana bir bardak su getirdi, şunu iç deyip bardağı ağzıma tıktı. Suyun tadı bana o kadar yabancı geldi ki, birazını tükürmek zorunda kaldım. Fakat suyun tadını alınca, ne kadar susamış olduğumu anlayınca geri kalanını kana kana içtim. Beni alelacele çözüp gözlerimi bağladılar. Aniden ayağa kalkınca sanki dizlerimin bağı çözüldü, kendimi yerde buldum. Adamlar “Amma nazlandın be!” deyip sivri ayakkabılarıyla birer tekme attıktan sonra beni omuzlayıp önce merdivenlerden çıkardılar. Ardından üç tane kapı açıldı belli aralıklarla. En sonunda temiz havaya çıktık. Dışarısı buz gibiydi. Bir arabanın kapısı açıldı. Beni içeri tıktılar. Yaklaşık yarım saat gittikten sonra araba durdu. Ön kapı açıldı. Kuvvetli bir el beni dışarı çekti, sonra diz kapağıma inen bir tekmeyle tekrar yere kapaklandım. Adımlar arabaya yöneldi, sonra tekrar yaklaştı, adam üstüme bir şeyler fırlattı. Bunlar pardösümle şapkam olmalıydı. 32. Yaralarımın iyileşmesini beklerken tek yaptığım hiçbir şey

düşünmemek oldu. Sanki üzerimden büyük bir yük kalkmıştı. Böyle davranmama vesile olan şey, elbette yediğim dayaklar değildi. Kıyısından

127

www.xasiork.biz
da olsa o adamların dünyasına girmek, o dünyayla alış verişte bulunmaktı beni bunca hafifleten şey. O birkaç gün boyunca bir yandan çoğu kişinin belki de dayanamayacağı dayakları yiyip işkenceye maruz kalırken, içimde bir yerlerde bir pencerenin açıldığını, o pencereden giren ışığın, benim bile bilmediğim odaları aydınlattığını görüyor, için için

seviniyordum. Aynanın karşısına geçmiş her tarafı morluklarla, şişlerle ve sargı bezleriyle dolu traşsız yüzüme bakarken, bütün o başımdan geçenleri biraz da gülümseyerek anımsıyor, fötr şapkalı adamın neler diyeceğini sabırsızlıkla bekliyor, onun gibi bıyık bıraksam mı diye kendi kendime soruyordum. Kendimce büyük bir iş başarmış, övgüleri hak etmiştim. Küçük çaplı soruşturmam sonucunda, sevgilimin nereye kaybolmuş olabileceğine dair en ufak bir ipucu bile bulamamıştım; ama en azından Adana’nın yeraltı dünyasında böyle bir suçun işlenmiş olduğuna dair küçük bir kanıt bile yoktu. Yüzümdeki yaralar tam iyileşmeden onunla buluşacak, başımdan geçenleri en ufak ayrıntısına dek anlatacaktım. Hem belki bu sayede fötr şapkalı adam, beni yardımcısı olarak görmeye bile başlayabilirdi. Hoş, bunun için acelem yoktu. Otuz yıl beklemiştim, bir müddet daha bekleyebilirdim. Evde oturup kendime yemek hazırlarken, hastaneye dönünce hakkımda yapılacak dedikoduları düşünürken; uyumadan evvel, sabah uyanır uyanmaz, banyo yaparken, pencere kenarında oturmuş dışarıda yağan yağmuru izleyip sigara tellendirirken; fötr şapkalı adamla birlikte karanlık sokakları arşınladığımızı, pavyon köşelerinde şüphelilerle ayaküstü muhabbet ettiğimizi, otellerin restoranlarında biraz soluklanmak için yemek yediğimizi, arada bir karakola bilgi alışverişinde bulunmak için

128

www.xasiork.biz
gittiğimizi hayal ediyor, yıllardır içimde uyuklayan bir şeyin uyanmakta olduğunu hissediyordum. İçimdeki bu şey, tanımadığım, hiç bilmediğim bu karanlık oda hem merakımı cezp ediyor, hem de beni korkutuyordu. İçeride neler bulacaktım? Bu karanlık odada başka karanlık odalara açılan kapılara rastlayacak mıydım? Bu başka karanlık odalar daha başka karanlık odalara açılacak mıydı? Belki de bütün bu odalar sonunda birleşip, şehrin merkezinde, üst üste yığılmış odalardan oluşan apartmana benzer garip bir yapı meydana getireceklerdi. Orasından burasından kolonlar fırlamış, odalarının duvarları üst ya da alt kattaki odalarının duvarlarını takip etmeyen, bütün duvarları farklı renkte boyalı, envai çeşit pencereyle aydınlatılmış, tam ortasında zeminden çatıya kadar dar, karanlık bir boşluk bulunan bu tuhaf apartmanın belki büyük bir kısmı, taşlaşmış bir buzdağı gibi toprağa gömülmüş olacaktı. Toprağın derinliklerine inen, birbirini kesen, korkuluklu korkuluksuz, sahanlıklı sahanlıksız, dairesel, l ya da u biçimli merdivenler. Ve belki de bu merdivenlerden birinde fötr şapkalı adamla karşılaşacak, onun çok daha derinlerdeki odasının ya da odalardan oluşan binasının yüzeye yakın bir yerde benim binamla kesiştiğini anlayacaktım. Neredeyse bütün başımı ve yüzümü kaplayan beyaz sargı bezlerini yavaş yavaş çıkarmaya koyuldum. 33. Hafta doğduğum sonu, annemin ısrarlarına üzere evine dayanamamış, yollara dönmenin Tepebağ’daki Pavyon geleceğini

konağa sonra

gitmek baba

düşmüştüm. bana iyi

macerasından

düşünüyordum. Allah’tan yaralarımın çoğu iyileşmişti, yoksa annem

129

www.xasiork.biz
kıyameti koparırdı. Bir iki ufak morluk içinse bir şeyler uydururum diyordum. Güneş, gökyüzünde kocaman turuncu bir portakal gibi duruyordu. Atatürk Caddesi her zamankinden daha kalabalıktı. Milli piyangocular, simitçiler, tek sigara satanlar, pamuk helvacılar kaldırıma dizilmiş, müşteri bekliyorlardı. Atatürk Parkı ise yaz gününden kalmış gibi rengârenk ve capcanlıydı. Havuz sesiyle insanı üşütmesine rağmen yine de

rahatlatıyordu. Banklardan birinde beş dakika oturup bir sigara içeyim dedim. Parkın müdavimlerinden emekli amcalardan birinin yanına kuruldum. Yaşlı amca Yeni Adana gazetesinin henüz ilk sayfasındaydı. Menderes yine esiyor, gürlüyor; vatandaşları Vatan Cephesi’ne katılmaya çağırıyordu. Güneş her tarafımı ısıtıyor, içime tatlı bir sıcaklık yayıyordu. Annemin öğlene burada ol sözünü hatırlayınca istemeden de olsa sıcak bankı terk ederek yola düştüm. İnönü Parkı’na kadar dümdüz gidip oradan karşıya geçtim, kebapçının köşesinden dönüp Tepebağ’a daldım. Kıvrıla kıvrıla yukarı, tepeye tırmanan yolda çocuklar oyun oynuyor, meraklı bir köpek de yere uzanmış onları seyrediyordu. Yanından geçerken beni dikkatle süzdü, tehlikeli bulmamış olacak ki çocukların gürültüsüne geri döndü. Bile isteye yolu uzattım, cumbaların gölgelediği sokaklardan geçtim, baba tarafından akrabam olan Cemal Ağa’nın Şehzade Camii’nin oradaki bakkal dükkânına uğradım, hal hatır sordum. Cemal Ağa bu, beni görür görmez başladı; yok şuram ağrıyor, yok buram ağrıyor, ne yapayım hangi ilacı kullanayım... “Aslan gibisin!” dedim, “Hiçbir şeyin yok maşallah!” Pek inanmadı, “Babana selam söyle!” dedi.

130

www.xasiork.biz
Küçükken duvarını aşıp içeride gözlerden uzak oyunlar oynadığımız arsa hala boştu. Arsadaki incir ağacı iki katlı ev boyuna gelmiş, dalları duvardan dışarı sarkmıştı. Bir de bizim zamanımızda orada olmayan bir turunç ağacı boy atmış, duvarın üzerinden yoldan geçenleri gözetliyordu. Uzaktan bizim evi görünce içime bir sıcaklık yayıldı. Adımlarım hızlandı, bir an evvel eve varmak için içimde garip bir istek duydum. Acele acele kapıyı çaldım. Biraz sonra annem, kalın, gıcırdayarak açılan, geniş bir kemerin altındaki kapının ardında göründü. Yüzüne yayılan gülümsemeyi huzur içinde söylenen “Hoş geldin oğlum!” sözü izledi, hemen beni içeri buyur etti. Ayakkabılarımı çıkarırken adeta bir refleks gibi babamın nerede olduğunu sordum. “Yukarıda oğlum.” dedi annem, “Radyo dinliyordu en son. Haydi, sen yanına çık, ben sana hemen bir kahve yapayım.” Tam görmedi derken “Aa! Dur bakim! Gözüne ne oldu senin?” diye sordu. “Önemli bir şey değil. Geçen akşam içkiyi biraz fazla kaçırmışım. Yere düşünce başımı çarptım.” diye cevapladım. “Aman oğlum içme şu zıkkımı! Neyse geçmiş zaten!” deyip koştura koştura mutfağa gitti. Yukarı kattan sızan ışık her zaman aynı parlaklıkta, aynı güzellikteydi; sofayı, tarih öncesinden kalma uhrevi bir mekân gibi aydınlatıyordu. Cihannümaya büyük bir sevinç içinde çıkarken bu ışık daha da artar, evin en üst katında, bütün âlemi seyre daldığım anlarda doruk noktasına varırdı. Yavaş yavaş, her basışımda farklı sesler çıkaran merdiveni

tırmanmaya başladım. İçeriden çok hafif bir radyo sesi geliyordu. Babam

131

www.xasiork.biz
sevdiği şarkılardan birini bulmuş, pencereden dışarıyı seyre dalmış olmalıydı. Sofa soğuktu, pardösüme sokuldum, kapıyı çalıp içeri girince, babamı dizlerini bükmüş divanda oturur bir halde pencereden dışarıyı seyrederken buldum. Bir yandan da tespih çekiyordu. Hemen şapkamı çıkardım, yanına gidip elini öptüm, “Tamam tamam! Gel bakalım!” dedi, beni yanaklarımdan öptü. “Gene mi taktın o gâvur icadını?” diye sordu ben pardösümü çıkarmış, sobanın yanına kurulmaya hazırlanırken. “Baba başlama gene.” dedim gülerek. “Otuz senedir bunu takmak mecburidir, bilmez misin?” “Bilmem mi?” dedi, “Mecburiymiş. İnsan mecburen giyinir mi?” “Öyle deme baba, bizler artık modern insanlarız, eskisi gibi giyinmek olur mu?” “Niye olmasın, giyinmekle modern mi olunur?” diye cevap verdi. Aksiliği gene üstündeydi. “Baba, bak her şey değişiyor. Eskiden radyo mu vardı, gramofon mu vardı? Telefon telgraf cabası. İnsan bir bütündür. Hem medeniyetin nimetlerinden yararlan, hem de eskisi gibi giyin, eskisi gibi davran. Öyle olmaz.” dedim. “Ben bilmem!” dedi, “Bir türlü alışamadım gitti şu kıyafetlere; ceket pantolon tamam, onu biz de giyiyoruz; ama şu şapka yok mu şu şapka.” “Alışırsın baba, alışırsın.” dedim gülerek, “Bak radyoya ne güzel söylüyor.” “Söylüyor da şu haberler olmasa daha güzel olacak.” “Niye, ne oldu ki gene?” diye sordum merakla.

132

www.xasiork.biz
Düşünceli, biraz da öfkeli bir sesle “Bu Menderes ülkenin başını yiyecek!” dedi, “Hele o Bayar yok mu?” diye devam etti. “İkisi bir oldu, İnönü’ye kafa tutuyorlar.” “Haklısın baba!” dedim, “Artık kimse gazetelerde istediğini yazamıyor. Hoş, önceden de yazamazdı ama, şimdi çok fena. En ufak bir muhalefete bile tahammülleri yok.” “Hep iktidar hırsından oluyor bunlar.” dedi babam, “Öbür dünyayı düşünen mi var?” diye cevap verdi. “Demokrasi kültürü yok bizde baba.” dedim, “Çoğunluk her zaman haklıdır diye düşünüyorlar. Böyle şey olur mu?” Babam bakışlarını tekrar pencereden dışarı çevirdi, “Hava da kapanıyor.” dedi. Güneş birden bulutların ardında kayboldu, babam pencerenin yanında, yumuşak bir ışık altında bekleyen bir karaltıya dönüştü. Güneş tekrar çıktı, ışık odanın her tarafına ağır ağır dağılmaya başladı, gölgeler keskinleşti. Küçüklüğümden beri oda pek az değişmişti. Sobanın yanından kalkıp, babamın oturduğu divana geçtim, pencereden aşağı bahçeyi görecek şekilde oturdum. Artık iyice eskimiş olan kasaların arasından usul usul soğuk hava sızıyordu içeri. “Şunları değiştirelim artık baba!” deyince, “Yok, gerek yok, böyle iyi.” diye cevap verdi. “Amma inat ediyorsun sen de! Merak etme aynısını yaptıracağım. Tanıdığım bir marangoz var.”

133

www.xasiork.biz
“Boş ver, senin tanıdığın marangoz ne anlar bizim pencerelerden; o ancak apartmanlardaki kokona karıların pencerelerinden anlar.” deyince elimde olmadan kocaman bir kahkaha patlattım. Babam bana ters ters baktı, “Haber var mı?” diye sordu. “Neyden haber var mı?” diye cevap verecektim ki kaç zamandır içimi boğan o sıkıntıyı unuttuğum aklıma geldi, tekrar bahçeye dönüp “Yok. Polis araştırıyor, ama daha bir şey çıkmadı.” “Allah sonumuzu hayır etsin!” deyip, tespihini çekmeye devam etti. Sonra öfkeli bir şekilde “O kadar dedim şu kızı seviyorsan bir an evvel evlenin. Ama dinleyen kim? Sanki baş çavuşun eşeği… Tövbe tövbe. Evlenseydin bunların hiçbiri olmazdı. Anca gezin tozun. Kızın babasına da yazık. Koskoca Ferit Bey’in düştüğü hale bak. Ben olsam seni evime sokmazdım.” dedi. Tam karşılık verecektim ki, “Sus!” diye bağırıp beni susturdu. “Doktorsan doktorsun; ama benim oğlumsun, istediğin kadar

İstanbullar’da oku, burası Adana. Yazık o adama, yazık.” “Evlenecektim baba, biraz daha beklemek istiyordum yalnızca. Hem bunda benim ne kabahatim var Allah aşkına. Ben mi söyledim sanki Fikriye’yi kaçırmalarını.” “Kim, ne diye kaçırmış ki?” diye sordu babam. Aslında kaçırılıp kaçırılmadığından emin değildim, ağzımdan öyle çıkmıştı işte. “Bilmiyorum. Allah vere de ona bir şey yapmasalar.” “Allah vere!” diye tekrar etti. Böyle aksi adamdı işte, insanı geldiğine geleceğine pişman ederdi. O sırada annem elindeki tepside iki kahveyle içeri girdi.

134

www.xasiork.biz
“Eline sağlık!” deyip kahveyi alırken “Naciye ne yapıyor?” diye sordum. “Ne yapsın oğlum! İyiler, Ramazan yeni bir iş almış.” diye cevap verdi. “Maaşallah!” “Öyle vallahi!” “Gene apartman mı yapacakmış?” diye sorunca, babam araya girdi: “Başka ne bilir ki o!” dedi. Annem “Salih Bey, Salih Bey!” diye çıkışınca sözünü kesmek zorunda kaldı. “Neredeymiş yeri?” diye sordum. “Kuruköprü’de.” dedi. “Bak sen! Bizim enişte büyük müteahhit oluyor artık desene?” diye şaşırdım. “Öyle!” dedi annem, “Ama dört katlı olacakmış, sahibi iş hanı yapacakmış.” “Ufaklıklar nasıl? Ne zamandır görmedim.” diye sorunca babam “Bize soracağına iki adım yer, uğrasana!” diye çıkıştı. “Baba biliyorsun durumu, bu hadise olalı gözüm hiçbir şey görmüyor vallahi.” dedim. Annem destek çıktı hemen: “Salih Bey üstüne gitme çocuğun!” Babam tekrar bahçeyi seyretmeye koyuldu; dudakları bir şeyler söylemek ister gibi kıpır kıpırdı. “Oğlum, akşama sana mumbar pişirdim” dedi annem. “Seversin diye onu yaptım.” “Sağ olasın anneciğim!” deyip ellerinden öptüm. “Yanında da tarhana çorbası var, sıcak sıcak içersin.”

135

www.xasiork.biz
Gülümsedim; ama annem hemen bunun zoraki bir gülümseme olduğunu anladı. “Haber yok mu hâlâ?” diye sordu. “Yok.” Dedim. Babam duymasın diye kısık sesle söylemiştim. “İnşallah başına kötü bir şey gelmemiştir.” diye ekledi annem. “İnşallah!” dedim. “Ne güzel, ne iyi bir kızdı hâlbuki” diye devam etti annem. “Kim ne ister ki böyle birinden? Allah’ım sen sonumuzu hayreyle!” Bakışları halının desenlerine dalıp gitti. Sobanın çıtırtılarını dinleyerek uzun bir süre konuşmadık. Annem “Ben gideyim de hazırlık yapayım!” diyerek çıktı. Bahçe portakal, limon, yenidünya, nar ağaçlarıyla ortancaları, gelin duvakları, renk renk gülleriyle cennetten bir bahçe gibiydi. Gerçi kış mevsiminde olduğumuz için bu renklerin pek çoğu solup gitmişti; ama ben bahçeye bakarken hep o canlı halini hatırlıyordum; aynı nişanlımı da hep gülerken, hep mutluyken hatırladığım gibi. Radyoda yeni bir şarkı başladı, babam arada eşlik ediyor sonra susuyordu. “Hastaneyi ne yaptın?” diye sordu bilmiyormuş gibi. “İzin aldım. Sağ olsun Baş Hekim Enver Bey yardımcı oldu.” “Enver Bey hâlâ başhekim mi?” diye sordu bu kez. “Ne zaman ayrılacakmış?” deyip güldü, “Emekli olsun da yerini gençlere bıraksın artık.” “Öyle deme baba!” diye itiraz ettim. “Halden anlayan, gayet bilgili, görgülü bir adam. Tam bir beyefendi. Ama işte tek eksiği Demokrat Partili olması.”

136

www.xasiork.biz
Babam yine güldü: “Artık,” dedi, “Partili olmak önemli değil, hangi partilisin o önemli.” “Maalesef. Gerçi Enver Bey aydın bir insan, Menderes’in tutumunu o da eleştiriyor. Bazen oturup uzun uzun siyasetten konuşuyoruz. CHP’li olduğumu bilmesine rağmen beni çok sever. Geçen gün birkaç doktor arkadaşla beni evine davet etti. Hem yedik içtik hem de memleket meseleleri üstüne konuştuk.” “İyi iyi. Kurtarabildiniz mi bari?” diye sordu dalga geçerek. Akşama kadar havadan sudan muhabbet ettik. Bir ara bahçeye inip limonla portakal topladım, gizli gizli de sigara tüttürdüm. Yukarı çıktığımda annem sofrayı hazırlamaya başlamıştı. “Otur otur sen.” dedi “Yardım edeyim mi?” diye sorunca. Birazdan silme dolu bir tepsiyle kapıda belirdi, tarhananın kokusu odayı doldurdu. Çorbaları bitirince bakır tencerede pişirdiği mumbarı getirdi. Uzun zamandır mumbar yemediğimden iştahla atıldım. Kim ne derse desin ev yemeğinin tadı başkaydı. Yemekten sonra orta şekerli kahvelerimizden içtik. Radyoda Vatan Cephesi’ne geçenlerin isimleri okunmaya başlayınca babam kalkıp kapattı, “Yeter be, kafamız şişti.” dedi. Sonra çay demlendi. Dokuz gibi “Ben kalkayım.” dedim, babamın gözleri kapanmaya başlamıştı. Tekrar babamın elini öptüm, vedalaştık. “Tak bakalım o gâvur icadını gene.” diye seslendi arkamdan. Kapıdan çıkarken annem mutfağın yanındaki odaya girdi, sonra elinde yeşil bir kılıfla geldi. “Al, bunu evine götür.” dedi. Bu, yeşil muhafazası içinde bir Kur’an-ı Kerim’di. “Bunsuz ev olmaz!”.

137

www.xasiork.biz
Kıramadım, koltuğumun altına sıkıştırdım; hızlı yollandım. 34. Fötr şapkalı adam nedense pek şaşırmadı başımdan geçenleri anlattığımda. Benim böyle bir şey yapmamı bekliyor gibi bir hali vardı. Oysa ben şaşırmasını, hayret etmesini, bana nasıl yaptığımı sormasını istiyordum. Ama fötr şapkalı adam oralı bile olmadı. Sadece bu adamların çok tehlikeli olduğunu, bir daha böyle bir işe kalkışmadan evvel ona haber vermemi istedi. Neler bulmuştum? Hiçbir şey bulamamıştım tabi ki. Kimsenin böyle bir olaydan haberi olmamıştı. Sadece üç kişilik o ufak çetenin böyle bir işe kalkışmış olabileceği söyleniyordu. Fakat ortada kesin bir şeyler yoktu. Sigarasından bir duman aldı, o üç kişiyi bundan iki hafta önce sorguya çektiğini, bundan polislerin de haberi olduğunu, bunun sadece o çetenin bir uydurması olduğunu söyledi. Muhtemelen onlar da bir yerlerden bir şeyler duymuşlardı, sırf hava olsun diye böyle bir işe kalkışmışlardı. Nitekim sorgulamadan hiçbir şey çıkmamıştı. “Onları ağlayıp sızlarken görmeliydin.” dedi. Sonra bıyık altından gülümsedi, “Pavyonda nasıllardı?” diye sordu. “Keyifleri pek bir yerindeydi maşallah. Peki peşlerini bıraktınız mı hemen?” diye cevap verdim, “Yani bir şeyler çıkmadı mı?” “Polis peşlerine bir adam gönderdi, yirmi dört saat ne yapıp ne ettiklerini izlediler ama hiç. Elde var koca bir sıfır. Adamlar üç hafta boyunca sağda solda dolanıp durdular, akşamları da paşa paşa kaldıkları eve döndüler.” adımlarla eve

138

www.xasiork.biz
“Ama bu adamların böyle bir hayatları olması sence tuhaf değil mi? Ne bileyim eve gitmek falan.” “Ne bekliyordun ki? Saat başı birini söğüşleyip bir başkasını da mıhlasınlar mı? Kimse o kadar iş güç sahibi olamaz.” Fötr şapkalı adamın anlattıklarını dinlemek istemediğimi fark ettim birdenbire. Günlerdir evimde kurduğum onca hayal aklıma geldi. Hepsi boşunaydı demek. O üç hergeleyi üç hafta takip etmenin ne kadar da sıkıcı olabileceğini hiç düşünmemiştim. Yine de beni bütün bu hengâmenin ortasına çekip duran bir şey vardı. Görünmez bir girdap, kalabalığın içinden çıkıveren ve koluma yapışıveren bir el. Fötr şapkalı adam şimdi karşımda oturmuş çayını yudumlarken bir yandan girdabın önünde setler oluşturuyor, bir yandan da kalabalığın içinden çıkıveren sahibi belirsiz o eli, kolumdan ayırmaya çalışıyordu. Uzun bir süre sessizce oturduk. Sigaralarımız karşılıklı biterken pek çok sözcüğün dile getirilmeden unutulduğunu biliyordum. Sessizliği bölmek için pek çok sözcük aradım. Sonra aklıma Arzu geldi birden. Birden diyorum, çünkü cinayet gününü takip eden zaman zarfında Arzu’yu bir kez bile düşünmemiştim. İrade dışı bir biçimde bu davranışımın çok kötü ve ahlaksızca olduğuna kanaat getirdim. Sonra bunun o kadar da kötü olmadığını, o pavyona onun katilini bulmaya gittiğimi kendi kendime söyledim. Arzu’nun gizemli bir cinayete kurban gitmesi, fotoğraftaki kıyafetiyle çamurlarla kaplı o arka bahçeye bırakılması benim için bir sonuçtan ziyade bir başlangıcın heyecanına sahipti. Neden böyle olduğunu bir türlü bulamıyordum. Bütün bu olanlar dışarıdan bakıldığında dehşet verici şeylerdi. Oysa fötr şapkalı adamın

139

www.xasiork.biz
karşısında otururken, onun sahibi olduğu dünyanın gölgeleri yüzümde dolanırken, tuhaf olan şeylerin manası çoktan değişmeye başlamıştı. Sessizliği bozan fötr şapkalı adam oldu. Garsona hesap için işaret ederken bir yandan da anlatmaya koyuldu. “Öğleden sonra bir adamla görüşeceğim.” Anlamamı bekledi, ama ben anlamayınca “Fikriye için.” diye ekledi. Kim, neden, nerede, ne için, nasıl? Bu soruların artık bir manası olmadığını biliyordum. Yanına gideceğimiz adam vardı yalnızca. Fötr şapkalı adam vardı, ben vardım. Bir pardösü, bir şapka, iki adam vardı. “Saat üç buçukta benim oraya gel, oradan gideriz.” dedi, emrivaki bir sesle. 35. Saat üç gibi fötr şapkalı adamın bürosuna vardım. Banyodaydı, sekreter içeride bekleyebileceğimi söyledi. Ne içerdim? “Zahmet olmayacaksa demli bir çay.” Sekreter, gayet nazik ve içten bir şekilde gülümseyip başını olur anlamında sallarken, bir an için fötr şapkalı adamın bürosunda olup olmadığımı sordum kendime. Evet, onun bürosundaydım, buraya ikinci gelişimdi. Bu büronun, ona en çok yaklaşabileceğim yerlerden biri olmasını bekliyordum. Fakat dışarıdaki güler yüzlü sekreter, büronun bu aydınlık havası beni açıkçası hayal kırıklığına uğratmıştı. Tam o sırada telefon çaldı, sekreter yine insanı rahatsız eden o içtenliği ve ince sesiyle fötr şapkalı adamın öğleden sonra müsait olmayacağını yavaş yavaş, tane tane anlattı. İlk ziyaretimden aklımda pek az şey kalmıştı. Oysa şimdi bu gizemli yer, her ayrıntısıyla beni kendine çekiyordu. Büro gayet sade bir şekilde

140

www.xasiork.biz
döşenmişti. Pek fazla eşya yoktu, sanki her şey olması gerektiği kadardı. Pahalı olduğu belli bir masa, hemen pencerelerin önüne konmuştu. Masanın önünde, benim bir tanesinde oturduğum iki sandalye ve bir sehpa, bir de odadaki tek halı masanın çok tabi birer uzvu gibi duruyordu. Tam karşımda rengi yer yer solmuş ceviz rengi bir kapı vardı. Fötr şapkalı adam muhtemelen bu kapının ardındaki bir başka kapının ardındaydı. Belki onun ardında olduğu daha pek çok başka kapı bulunuyordu. Kapının altından hafif bir ışık sızıyordu. Güpegündüz böyle bir yerde lambaları açmak lüzumsuz değil miydi? Biraz daha dikkatlice bakınca bunun gün ışığı olduğunu anladım. Kapının hemen yanındaki duvarda, ince bıyıkları, hafifçe arkaya yatırılmış ince uzun fesiyle yaşlıca bir adam, gururla bana bakıyordu. Dedesi ya da babası herhalde diye düşündüm. Fotoğrafın yanında kocaman bir saksının içinde neredeyse tavana kadar uzanan bir devetabanı vardı. Odanın resmi içinde bu bitki sanki bir başlangıç ve bir son gibiydi. Her şey gayet sakin bir şekilde gelip ona dayanıyor, devetabanının parçalı hatları, doğal biçimleri bu sakin havayı yerle bir etmekte gecikmiyordu. Tavanın beyaz boyasına kadar süren bu yerle bir ediş aniden kesiliyor, yerini yanındaki büfenin soluğuna bırakıyordu. Ceviz oymalı büfenin camlarındaki yansımalar yüzünden dışarıdaki binaların saçaklarını, pencerelerini görebiliyordum yalnızca. Birden, kendimden beklemediğim bir hareketle kalkıp büfenin içindekileri görmek için birkaç adım attım. Büfeye yaklaşırken cam yüzeyde adeta yakamozlar oluşmaya, kapının ardındaki nesneler, ne olduğunu

anlayamadığım şeyler, raflar, yolun karşısındaki binaların hatları, büfenin içinden bana bakan fotoğraflardaki yüzler birbirine karışmaya başladı.

141

www.xasiork.biz
Büfenin kapısını açınca bütün bu hengâme birden duruldu ve ben, fötr şapkalı adamın hazinesiyle karşılaşacağını uman ben, yalnızca birkaç fotoğrafla, Kapadokya’dan alınmış bir bibloyla, emniyet müdürlüğünce verilmiş bir şiltle ve anlamlarını bilmediğim dört tane mermi kovanıyla karşılaştım. En üst raftaki fotoğrafta fötr şapkalı adam, çok genç bir haldeydi. Şimdiki kıyafetinden farklı olarak bir de atkısı vardı beline kadar uzanan. Arka tarafta bir binanın merdivenli geniş girişi seçiliyordu. Bu bina muhtemelen emniyet müdürlüğüydü. İkinci raftaki fotoğrafta ise bir bayanlaydı. Bu bayan Mevhibe Hanım olmalıydı; beyaz tenli, oldukça güzel, bakışları derin, alımlı bir kadındı. Fötr şapkalı adam, yanında onun sahibi gibi değil de sanki onun kölesi gibi duruyordu; kadın birazdan ona dönecek ve azarlayacaktı. Fötr şapkalı adam şaşkındı şaşkın olmasına ama o kadının yanında olmaktan gurur duyduğu da her halinden belli oluyordu. Bir alt raftaki fotoğrafta, bu kez ilk fotoğrafta olduğu gibi tek başınaydı, yalnız vakit akşamdı. Sağdan ve soldan kaynakları belli olmayan ışık huzmeleri fötr şapkalı adama doğru uzanıyorlardı. Fotoğraf sanki aniden, haber vermeden çekilmişti ve fötr şapkalı adamın, fotoğrafı çeken kişiye bir şeyler söylemek ister gibi bir hali vardı. Bu fotoğrafı buraya neden koymuş olduğunu anlayamadım. İlk fotoğraf bir başlangıca işaret ediyordu, ikincisi ise gençlikte kazanılan, ama tam olarak esrarı çözülememiş bir zaferdi. Fakat bu üçüncüsü tamamen anlamsızdı. Mecburiyet vardı bu üçüncüsünde, gerginlik vardı; bitmemiş bir şeylerin varlığı hissediliyordu. Fotoğrafın yanındaki kovanlara baktım. Yan yana konmuş dört adet kovan. Hepsi aynı boyda olan dört kovan...

142

www.xasiork.biz
En alt rafta ise dördüncü fotoğraf vardı. Bir masada oturuyordu fötr şapkalı adam. Püsküllü atkısı geri dönmüştü. Ya kalkmak üzereydi ya da yeni oturmuştu. Masada bir kül tablası, boş bir çay bardağı, şapkası, bir de kenarlarına çiçekler işlenmiş boş bir muhallebi tabağı vardı. Burası Mavi Köşe Pastanesi’ydi. Kafamın içinde birden çakan bu tespit, sonrasında ayrıntıların keşfiyle başlayan zevkli bir sürece yerini bıraktı. İşte her zaman, dizimi çarptığım masanın oymalı ayağı, her zaman temiz olan rengârenk masa örtüsü, yerdeki soluk halı, cadde tarafındaki pencerelerden içeri giren ışık. Fötr şapkalı adam oldukça neşeli görünüyordu. Kollarını iki yana salmış, sanki ömrü boyunca bu poz için beklemişti. Fotoğrafın sol tarafında çocuk yaştaki garsonlardan biri fotoğrafa girmek için iyice sokulmuş, ama ancak kafasıyla omzunun biri çıkmıştı. Garsonun bu tuhaf hali pozu bozmuyor, aksine ona oldukça doğal bir hava katıyordu. Yine de bu fotoğrafta tuhaf, sıra dışı olan bir şeyler vardı. Çerçevesinden yavaşça tutup fotoğrafı dışarı çıkardım, yakından incelemeye koyuldum. Görünürde hiçbir gariplik yoktu. Fötr şapkalı adamın gölgesi, masadaki nesneler. İyice yakınlaştım. Yüzüne baktım uzun uzun. Alnındaki kırışıklıklara, kaybolmuş gözlerine, ortaya çıkmış dişlerine. Onu bu kadar sevindiren, yüzünü hiç bürünmediği bir şekle büründüren, elmacık kemiklerini, yanaklarını sınırlarının dışına çıkaran neydi? Sanki yüzünü bir arada tutan bütün o vidalar birazdan yerlerinden fırlayacak, alnı, kaşları, göz kapakları, bu yerinden boşalmanın sarhoşluğu içinde birbirine dolanacak, dudakları ters dönecek, her bir parça korkunç bir sabırsızlık içinde yavaş yavaş yer değiştirecekti. Bu mutlu hayale dalıp gitmişken ceviz kapı açıldı.

143

www.xasiork.biz
36. Fötr şapkalı adam kokular sürünmüş bir halde dışarı çıktı. Bir eliyle saçlarını düzeltirken diğer eliyle de cebinden bir kâğıt çıkarmaya uğraşıyordu. Büfenin önünde durmuş, fotoğrafları inceliyor olmam onun ilgisinin çekmişe benzemiyordu. Kâğıdı çıkarınca saçını düzeltmeyi bıraktı, okumaya başladı: “Seyfettin Usta. Karasoku. İşte yanına gideceğimiz adam, camcı Seyfettin Usta.” “Camcı!” dedim kendi kendime, “Ne hoş! Bu saatte bir camcı ustasıyla buluşacak olmak ne hoş.” “Heyecanlı değil misin yoksa?” diye sordu fötr şapkalı adam. “Yok canım, heyecanlı olmaz mıyım? İçimde tuhaf bir his var ama. Ne olduğunu bilmiyorum.” “Olur böyle şeyler!” diye geçiştirdi, masasına yönelip çekmeceden bir kalem aldı, sandalyesine oturdu, gözlüğünü taktı, masanın üzerindeki kağıda bir şeyler yazmaya koyuldu. “Fotoğrafları beğendin mi?” diye sordu ilgisiz bir şekilde. “Hangisini?” diye sorunca kafasını kaldırıp tuhaf tuhaf baktı. “En çok şunu beğendim.” dedim, üçüncü raftaki fotoğrafı göstererek. “Onu beğenmediğini ikimiz de biliyoruz” dedi aksi bir tavırla. “Sadece o fotoğrafın ardında neler olduğunu merak ediyorsun o kadar.” “Belki öyle belki de değil.” dedim. “Bu neyi değiştirir ki! Farz edelim en çok beğendiğim fotoğraf bu.” diye devam ettim. “Sana o fotoğrafın ardında olup bitenden bahsedeceğimi nereden biliyorsun?” diye sordu.

144

www.xasiork.biz
“Bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Yalnızca en beğendiğim fotoğraf bu.” diye cevapladım. Kalemi bıraktı, düşüncelere daldı, sonra gözlüğünü çıkarıp kâğıdın kenarına koydu. “O fotoğrafı oraya koyup koymamayı çok düşündüm, ama sonunda koydum. Neler olup bittiğini ilk soran sensin biliyor musun? O büfeyi açma cesaretini ilk gösteren de sensin. Benim büromda ayağa kalkıp dolanma cesaretini gösteren ilk kişi olduğun gibi aynı. Bunlar sence bir tesadüf mü?” diye sordu. Bir cevap beklemediği belliydi. Çünkü dediği şeyleri yaparak sorulması gereken bütün soruları da sormuş oluyordum zaten. Bütün hareketlerim ister istemez onun zayıf yanlarını yakalamıştı. Fakat bundan şikâyetçi gibi durmuyordu, tam aksine hoşnut gibiydi. Fötr şapkalı adam, pencerelerin önündeki masada hareketsiz dururken kapı açıldı. İçeri güler yüzlü sekreter girdi, elinde iki bardak vardı. “Kusura bakmayın, geciktim.” diyerek önce bana sonra da fötr şapkalı adama baktı. Çaylarımızı bırakıp çabuk adımlarla çıktı. “Dikkat ettiysen o fotoğrafın yanında dört tane kovan vardır. O kovanların o fotoğrafla alakası olduğunu anlamışsındır.” dedi. “Anladım. Ama aralarındaki bağlantıyı açığa kavuşturmak da sana düşüyor.” diye cevap verince “Açığa kavuşturmak mı?” diye küçümser bir edayla cevap verdi, “Neyi açığa kavuşturabilirsin ki?” “Ne demek bu?” diye biraz da sertçe sorunca çayından bir yudum aldı. Çekmeceden sigarasını çıkarıp bana da ikram ettikten sonra keyifle yaktı.

145

www.xasiork.biz
“Hassas bir durumda olduğunu biliyorum, seni üzmek istemem; ama bazı şeyleri de görmen gerekir. O fotoğraf işte görmen gereken şeylerden birisi.” “Bilmece gibi konuşmayı bırakacak mısın?” Bu esnada gömleğini soymaya başladı, sonra pantolonunun içindeki kısmı çıkarttı, atletini sıyırdı. Tam midesinin üstündeki yara izini gösterdi. “Bu bir!” dedi. Ardından atletini iyice sıyırdı, bu kez parmakları sağ göğsündeki bir yarayı gösteriyordu. “Bu da iki!” dedi. Üçüncü ve dördüncü nerede acaba diye merak ederken “Başka yok, endişelenme.” dedi. “Peki diğer ikisi?” diye sorunca hiç beklemediğim bir yanıt verdi: “Onlar katilden çıkarıldı. Belki vakayı duymuşsundur. Bundan on beş yıl önceydi. Şehrin ileri gelenlerinden birinin kızı kaybolmuştu. Sen o zamanlar kaç yaşındaydın?” “On beş.” dedim kısık bir sesle. “Ben kırk yaşındaydım.” diye devam etti. “Bir kanun adamının en verimli olduğu yaş. Hem kas gücün yerindedir, hem de aklın daha yeni yeni çalışmaya başlamıştır. Olayı soruşturmam için baş komiserden emir aldım. Onu da vali sıkıştırmış, bu kızı bulun yoksa hepinizin çırasını yakarım demiş.” “Kızın babası bayağı nüfuzlu biriymiş o halde.” deyince başıyla onayladı, “Evet öyleydi.” dedi. “Kim olduğunu öğrendiğimde valinin neden çıramızı yakmak istediğini anlamıştım. Daha önceki kaybolan kızlarla bu vakanın bir alakası olduğunu hissediyordum. Vakalar arasında birer ikişer yıl vardı, kimse bana inanmıyordu; ama ben bir şekilde bunun böyle

146

www.xasiork.biz
olduğunu, böyle olması gerektiğini biliyordum. Vakayı büyük bir ciddiyetle, her şeyimi ortaya koyarak araştırdım. En olmadık şeyler arasında bağlantılar kurdum. Arkadaşlarım benimle dalga geçtiler. Günlerce uyumadığımı bilirim. Sonunda izler beni ona götürdü.” “Kimmiş peki?” diye sordum sabırsızlıkla. “Katilin tekiymiş işte. Kızları sırf zevk için kaçırıp işkence ettikten sonra boğazlayan bir cani, bir hayvan.” Dudakları titriyordu. “Onları şehir dışındaki bir çiftlik evinde buldum. Herifin babası çok zengindi. Tabi ki zavallı adamın olan biten hiçbir şeyden haberi yoktu. Tek başıma gitmeye karar vermiştim, arkadaşlarıma kimle dalga geçtiklerini göstermek istiyordum. Evin arkasından dolanayım derken köpek beni fark etti. Allahtan bağlıydı ama katil, bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalıydı. Terasa çıkıp etrafı kolaçan etti, bir şey olmamış gibi içeri girdi. Bu arada ben de köpeği boğazlamakla meşguldüm. Sonra içeri girmeye karar verdim. Mutfak penceresinden süzüldüm. Kız salondaydı. Elleri kolları bağlı bir şekilde koltuğa uzanmıştı. Onu öyle görünce içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Öfkeyle doldum. İlk ve son yanlışım da bu oldu. İçeri daldım, gözlerim hiçbir şey görmüyordu. Fakat adam yaman çıktı. Meğer salonun öteki tarafına saklanmış beni bekliyormuş. İçeri girer girmez saydırmaya başladı. İşte mideme isabet eden kurşunu o zaman yedim. Kendimi hemen koltuklardan birinin arkasına attım. Vurulduğumu o zamana dek anlamamıştım. Birden başım dönmeye, kulaklarım

uğuldamaya başladı. O sırada iki el silah sesi duyuldu. Bana ateş etmediği belliydi. Hemen doğrulup bulunduğu yere rastgele sıkmaya

147

www.xasiork.biz
başladım. Bu arada kıza baktım. Tam tahmin ettiğim gibiydi, vurulmuştu. Göğsü kıpkırmızı olmuştu. Kesik kesik soluk alıp veriyordu. Uzaklardaki kapılardan biri kapandı. Hemen kızın yanına koştum, korkmamasını, onu kurtaracağımı söyledim. Bunun kocaman bir yalan olduğunu biliyordum; ama söyledim işte. Merkezi arayıp takviye istedim, sonra itoğlu itin peşine düştüm. O halimle onu kovalayıp nasıl yakaladığıma halen aklım ermez. Köşeye sıkıştırdığımda iki tane mermim kalmıştı. “İki tane mermin kaldı” demişti o da. “Senin de bir tane!” dedim ben de. Ardından üç el silah sesi duyuldu, göğsüme sanki amansız bir pençe geçti. Kendime geldiğimde hastanedeydim. Odamı bekleyen memur bizim Hüseyin’di. “Komiser sana ateş püskürüyor.” dedi. “Vali çıramızı yakacakmış.” Bense bunları duymuyordum bile. “Kıza ne oldu?” diye sorunca “Ölünün körü oldu!” dedi Hüseyin. “Kız vardığımızda çoktan ölmüştü. Ne olacaktı ki başka? Ne olmasını bekliyordun ki?” Hüseyin’i yakasından tutup kendime çektim, bağırmaya başladım: “Ulan bana bak! Öldürürüm ulan seni öldürürüm.” Kendimi kaybetmişim. Katilin de öldüğünü öğrendim sonra. Hastaneden çıktığımda memuriyetten kovulmuş işsiz biriydim. Valiye hoş görünmek isteyen bizim komiser çareyi beni kovmakta bulmuştu. Hoş, haksız da sayılmazdı. Sonra bu büroyu açmaya karar verdim. Katil nasıl ölmüş biliyor musun? Kurşunlardan biri sol göğsüne, öbürü de karaciğerine saplanmış. İşte o iki kurşun, ondan çıkan kurşunlar. O öldü ama ben ölmedim. O da iki kurşun yedi ben de.”

148

www.xasiork.biz
Yeni bir sigara yakarken önündeki kâğıda bakıyordu düşünceli düşünceli. “Sanki aynaya ateş etmişsin.” dedim. “Efendim?” dedi kendine gelip, “Nasıl yani?” “Onun sol göğsü senin sağ göğsün. Onun karaciğeri senin miden. Tıpkı bir aynanın karşısındaki gibi.” “Evet, doğru.” dedi. “Peki, ama hangimiz aynanın içinde, hangimiz bu tarafta? Bunu da hiç düşündün mü?” “Bunu ancak o kız bilebilir.” dedim. “Hangi kız?” diye sordu şaşırmış bir halde. “Ölen kız tabi ki. Koltukta göğsünden vurulup ölen kız. Kesik kesik soluyan kız.” Bana ters ters baktı. “Olabilir.” dedi, ne kastettiğimi anlamamıştı. Belki de anlamak istemiyordu. “Haydi, gidelim artık”. Atletini düzeltip gömleğini pantolonundan içeri soktu. Ceviz kapıya doğru ilerlerken “Ayna, evet ayna.” diyordu kendi kendine, “Ayna, ayna!”, bir yandan da gülüyordu. 37. Karasoku’ya vardığımızda saat dörde geliyordu. Akşamın

bastırmasıyla kötü bir poyraz çıkmış, hava buz gibi olmuştu. Şimdi ikimiz de pardösümüzün içine sığınmış, şapkalarımızı iyice indirmiş, iki giyecek arasındaki boşlukta sanki kaybolmuştuk. Fötr şapkalı adam, bir yandan o karanlık bölgeden bana seslenip soruşturmayla ilgili son gelişmeleri aktarıyor, bir yandan da hızlı hızlı yürüyordu.

149

www.xasiork.biz
Arzu’nun vakası tam bir sır perdesiydi. O kadar araştırılmasına rağmen etrafta herhangi bir ipucu bulunamamıştı. O çamur deryasına cesedi iz bırakmadan bırakıp gitmek için katilin ya da katillerin kanatları olması lazımdı. Şöyle bir düşününce bunun gerçekten de imkânsız olduğu kanaatine vardım. “Bunlar önemli değil.” dedi fötr şapkalı adam. “Ben şu fotoğrafı düşünüyorum aslında. Katil neden Arzu’nun tıpkı o fotoğraftaki gibi görünmesini istemiş olabilir? Buna kafa yoruyorum, ama bir türlü işin içinden çıkamıyorum.” Bu sırada ona Arzu’nun ağzından çıkan kâğıdı, rüyamda aynı şekilde gördüğümü söyleyecek oldum; ama biraz düşününce bunun işleri daha da karıştırmaktan başka bir işe yaramayacağını anladım. Hem onu ben öldürmemiştim, gerisinin ne önemi vardı ki? Suçsuz olduğuma kendimi bir kez daha inandırmanın içimi rahatlatacağını düşünmüştüm. Ama içimdeki huzursuzluk azalacağına günden güne artıyordu. Fötr şapkalı adam bizi gördüğü halde durmayan, direksiyonu üstümüze kırıp köşeyi dönen taksi şoförüne okkalı bir küfür savurduktan sonra anlatmaya devam etti. “Sonra Fikriye. Bir şekilde bu iki olayın birbiriyle ilgisi olduğuna inanıyorum; ama bir türlü bağlantıyı bulamıyorum. Fikriye ile Arzu arasında tuhaf bir köprü var sanki.” Köprü mü, diye geçirdim içimden. “Hâlâ kandırıldığını düşünüyor musun?” diye sorunca sigarasından derin bir nefes çekip alacakaranlığa doğru üfürdü. Bir şeyler söylemek istiyordu. Uzun süren bir sessizlik oldu. Söyleyeceklerinin içinden

150

www.xasiork.biz
geçenler olmadığını anlamıştım. Ama ona inanır gibi yapmak

zorundaydım. “Evet. Bir ara öyle bir kuruntuya kapılmıştım. Kendimi emareler içinde kaybolmuş gibi hissediyordum. Ama şimdi…” dedi, sonra sustu. Başımı yere eğmiş ne diyeceğini düşünürken kaldırımı arşınlayan siyah boyalı ayakkabılarımıza bakıyordum. “Ama şimdi böyle şeyler düşünmüyorum. Hem birileri beni

kandırıyorsa bile bunu çok iyi bir şekilde yapıyor.” Güldü, aslında kandırıldığını düşünmek bile istemiyordu. Koskoca fötr şapkalı adam kimdi, kandırılmak kimdi. Belki de bir sonraki hamlesi için zemin hazırlamakla meşguldü. Yalnız bu zeminin ne kadar sağlam olacağını bir türlü kestiremiyordu. Yanından geçip gidenlere dalıp giden bakışları, söylediği sözcüklerin birinin bile doğru olmadığını bas bas bağırıyordu. “Bana inanmadığını biliyorum.” dedi aklımı okumuşçasına, “Ama buna hiç mi hiç ehemmiyet vermiyorum. Biz, bir vakayı açıklığa kavuşturmak için kaderin bir araya getirdiği iki insanız. Beni mazur görmeni istiyorum bu yüzden. Bana inanıp inanmamanın bir ehemmiyeti de yok ayrıca. Önemli olan nişanlını bulmamız. Arzu öldü. Masum bir insanın daha ölmesini istemiyorum.” Utanmıştım. Söyleyecek bir şey bulamıyordum. Bu arada kendime hayret ediyordum. Fikriye’yi düşünmeyeli uzun zaman olmuştu. Özellikle Arzu’nun ölümüyle başlayan süreçte onu ya bir ya da iki defa aklıma getirmiştim. Bütün bunlar, kendime itiraf etmekten korktuğum bir başka şeyi ısrarla önüme koyuyordu. Ona olan aşkımın yerini ne olduğunu anlayamadığım garip bir hissiyat almıştı. Keşke bunu çok daha farklı bir

151

www.xasiork.biz
biçimde keşfetseydim ama olmamıştı. Onu sevmediğimi anlamam için ortadan yok olması gerekiyormuş. “Ben de istemiyorum.” dedim, sözcükleri toparlayınca “Bunun için de sana yardım etmeye hazırım.” İzmariti yere atıp güldü, “Aferin. Aferin.” dedi. “İşte geldik.” Cebindeki eliyle ilerideki camcı dükkânını gösterdi, “Gidip Seyfettin Usta’nın bir çayını içelim.” 38. İçerisi çok soğuktu. Her şey bu soğuk havanın farkına vardıktan sonra başlıyordu sanki. Seyfettin Usta’nın küçük ve kirli masasının önündeki iki sandalyeye oturduk. Seyfettin Usta çırağına hemen üç çay getirmesini söyledi. Küçücük dükkânda bir masa, iki sandalye, küçük bir gaz sobası ile duvarlara dayanmış çeşitli ebatlardaki camlardan başka hiçbir şey yoktu. Bir de duvardaki yeşil zemin üzerine beyaz Bismillahirrahmanirrahim yazısı. Seyfettin Usta’nın tam arkasında eski, yağlı boyayla beyaza boyanmış bir kapı yarı açık duruyor, arada bir hiç ses çıkarmadan hafifçe sallanıyordu. Seyfettin Usta nereye baktığımı anlamış gibi birden arkasına dönüp kapıyı sertçe çekti. Seyfettin Usta, altmış-yetmiş yaşlarında, orta boylu, sakin bir adamdı. Kalın camlı gözlüğünün arkasındaki gözleri, sağa sola kıpırdadıkça kocaman oluyorlardı. Çırak iki dakika sonra elinde çaylarla göründü, kapıyı diziyle ittirdi, ağzından kocaman bir buhar çıkardı. Kapının açılmasıyla dondurucu bir ayaz içeriyi doldurdu. “Amma soğuk bu aralar.” dedi Seyfettin Usta, çayından bir yudum aldı.

152

www.xasiork.biz
Çırak bir emir eri gibi karşımızda hazır ola geçti, sonra “Bir emrin var mı Seyfettin Usta?” diye yüksek sesle ve biraz da aceleyle sordu. “Tamam oğlum, sen gidebilirsin, iyi akşamlar.” dedi Seyfettin Usta. Çırak gocuğunun önünü ilikledi, kafasına kiremit rengi beresini geçirdi, “İyi akşamlar!” deyip yıldırım hızıyla çıktı gitti. Sonraki sessizlikte içerisi daha da soğumuştu sanki. Küçücük bir oda olmasına rağmen bir türlü ısınmak bilmiyordu. “Amma soğuk!” deyip ellerini ovuşturdu Seyfettin Usta. Bir şeyler söylemeye hazırlanıyordu ama sanki ne söyleyeceğinden emin değildi. Önümüze ve arkamıza dayanmış camlar akşamın çökmesiyle birer ayna haline gelmiş, odayı genişletmişlerdi. Seyfettin Usta bir masal anlatıyormuş gibi anlatmaya başladı: “Bundan yaklaşık bir ay önce kahveden çağırdılar beni müşteri geldi diye. Hayırdır inşallah diye kalktım, dükkâna geldim. Bir baktım, kapının önünde kırmızı, gelin gibi bir araba. Allah Allah dedim. İçeri girdim, aynı sizin gibi bir adam sandalyede oturmuş sigarasını tellendiriyor. “Seyfettin Usta sana işim düştü.” dedi, “Sen beni hatırlamazsın. Ben küçükken ileride bakkalın yanındaki evde oturmuştuk bir yıl kadar. “Babanın adı neydi? Kimdi, neciydi?” diye sordum. “Hatırlamazsın, boş ver” dedi. “Sana ufak bir işim düştü, benim arabanın arka camını kırmış bizim mahalledeki veletler. Puştun biri almış kocaman taşı fırlatmış. Sabah bir uyandım ki ne göreyim! Arabanın arkasında koca bir delik.” Durdum arabaya baktım, sahiden de arka camın yerinde yeller esiyordu.

153

www.xasiork.biz
“Oğlum iyi ettin geldin ama ben araba camı takmam ki!” dedim. “Ben pencere camı, dükkân camı takarım. Bizim camı sen beğenmezsin.” “Olur mu? Seyfettin Usta, kırma beni ne olur. Acil işim var, İstanbul’a gideceğim akşam. Servisine sordum ellerinde yokmuş, ancak haftaya gelir dediler. İdareten bir şey yapsan.” Ona inanmamıştım, ama madem bizim mahalleliydi bir şeyler yapayım dedim. “Bak! Bu camı böyle kesmek marifet ister, sen en iyisi şimdi git akşama doğru gel.” “Tamam.” dedi. Cebinden bir on lira çıkarıp masaya bırakacaktı ki “Koy cebine o parayı, akşama gelirsin, işi beğenirsin sonra verirsin parayı.” dedim. “Sağ olasın!” deyip çıktı gitti. Hemen bizim çırağı çağırdım, marifetli çocuktur, “Oğlum Hasan, şu arabanın arka camına bir şeyler yapıver, ben kahveye gidiyorum. Elli bir bensiz kaldı.” diye tembihledim. Oğlana arabayı emanet edip kahveye döndüm, akşama kadar da elli bir oynadım. Sonra dükkâna döndüm. Bizim oğlan işini halletmiş, arka bahçede cam kesiyordu. Geldiğimi işitince hemen yanıma geldi. “Usta bak, arabada ne buldum!” deyip avucunu açınca sanki odaya bir ferahlık, bir ışık yayıldı. Bu altın bir küpeydi. “Oğlum nerede buldun bunu?” diye sordum biraz da azarlayarak. “Arka koltuğun arasına sıkışmıştı.” dedi çocuk. Ne işin var ne diye karıştırdın oraları demeye kalmadı, tam bu sırada arabanın sahibi içeri dalmaz mı? Telaşla yüzüğü masanın çekmecesine atıverdim. Hasan’ı hemen çay getirmeye yolladım, müşteriyi buyur ettim.

154

www.xasiork.biz
“Elinize sağlık, güzel olmuş.”dedi. O sırada ne yapacağımı bilemedim. Cüzdanından bir ellilik çıkarıp uzattı, “Allah razı olsun!” deyip, elimi sıktı, hemen çıktı gitti.” Seyfettin Usta gömleğinin cebinden bohça gibi katlanmış bir mendil çıkarıp açtı. Sahiden de içeri bir ferahlık, bir parıltı yayıldı. Bu küpe benim Fikriye’ye geçen sene hediye ettiğim küpeydi. 39. Hemen uzanıp Seyfettin Usta’nın elinden küpeyi aldım, emin olmak ister gibi sağına soluna baktım. Bu oydu. Birden gözlerim sulandı, ama kendime mukayyet oldum. “Bunu tam olarak nerede buldunuz?” diye sordum. “Dediğim gibi oğlan koltuğun arasında bulmuş. Bir ara polise götürüp verecektim. Çünkü çok pahalı bir şey bu. Adam ne adres ne de başka bir şey bırakmıştı. Öyle çekip gitmişti. Aslında ondan biraz da

şüphelenmiştim. Koca Adana’da neden arabasının camını gelip bana yaptırsındı ki? Sonra yüzüğü eve götürdüm, hanıma saklamasını tembihledim. Ama içimde bir sıkıntı vardı. Bir türlü rahat edemiyordum. Sonra Yeni Adana gazetesinde Fikriye adında bir kızın kaybolduğunu, bu sebepten kırmızı bir arabanın arandığını okudum. O araba bu araba olmalıydı, bunun başka bir açıklaması olamazdı. İçimdeki sıkıntı daha da arttı. Günler geceler boyu o arka koltukta yaşananları düşündüm, kâbuslar gördüm. Ama polise gitmeye cesaret edemedim. Uzun müddet küpeyi geri almak için o adamın geri gelmesinden korktum. İki hafta dükkânı kapatıp Karaisalı’ya gittim hanımla. Kimseye de bir şey söylemedim.

155

www.xasiork.biz
Son gece Karaisalı’da bir rüya gördüm. Rüyamda bir kız, kocaman bir bahçenin içindeki bir ardiyede bağlı tutuluyordu. Tahta kapıyı açıp içeri giriyordum. Çok güzel bir kızdı bu; kıpkırmızı dudakları, al yanakları, sırma saçları vardı. Ama üstündeki kıyafetler parça parçaydı. Eteği toza bulanmış, bluzu yırtılmıştı. Kulaklarına bakınca sol kulağındaki küpenin eksik olduğunu gördüm. “Bana yardım et! Yardım et!” diye yalvarıyordu; ama ben bir türlü yanına gidip de onu çözemiyordum, sanki görünmez bir güç beni durduruyordu. Kız ağlamaya başlıyordu. Sanki saatlerce ağlıyordu. Buna rağmen gözleri yine aynı güzellikte kalıyordu. Elimdeki küpeyi ona uzatmaktan başka bir şey yapamıyordum. Sonra o adam giriyordu içeri. Ama beni görmüyordu. Kıza bir tokat atıyordu. Kızın gözleri yine aynı güzellikte kalıyordu. Adam biraz duruyor, çıkıp gidiyordu.” Seyfettin Usta anlattıklarından hayli etkilenmişti. Bir müddet sustu, “Küpe dışında size her şeyi polise anlattığım gibi anlattım. Artık bu küpeden de kurtulmak istiyorum.” deyip ışıl ışıl yanan küpeyi mendiliyle beraber fötr şapkalı adama uzattı. Geldiğimizden beri konuşmayan fötr şapkalı adam yine hiçbir şey söylemedi. Mendili aldı, usulca pardösüsünün cebine koydu. Seyfettin Usta “Bir şey çıktı mı? Kırmızı arabadan, o kızdan haber var mı?” diye sorunca “Yok.” dedi fötr şapkalı adam, sanki bu kelimeyi bana bırakmak istememişti. “Hiçbir şey çıkmadı. Kırmızı arabayı bulduk ama...” Seyfettin Usta anlıyorum der gibi başını salladı. İçerisi biraz ısınmış, camların yüzeyinde hafif bir buğu tabakası bile oluşmuştu. “Şu adamdan bahsedin bize.” dedi fötr şapkalı adam.

156

www.xasiork.biz
“Yüzünü çok net hatırlayamıyorum ama boyu sizinki kadar ya var ya yoktu. Esmerdi aynı bu bey gibi. Bıyıklıydı, hafif kiloluydu. Hiç bu taraklarda bezi var gibi durmuyordu. Aksine tam bir beyefendiydi. Konuşması düzgündü. Tahsilli olduğu her halinden anlaşılıyordu. Şimdi görsem bile odur diyemem, öyle sıradan bir yüzü vardı yani.” “Peki polise küpeden neden bahsetmediniz?” diye sordu fötr şapkalı adam. Normalde soruşturma sırasında böyle kibar olmazdı, ama Seyfettin Usta’ya karşı belki yaşından belki de acıdığından oldukça nazikti. Bu nezaket zaman zaman sırıtıyordu da. “Bahsetmedim çünkü… çünkü bilmiyorum.” dedi Seyfettin Usta. “Sanki o kız küpeyi saklamamı istiyordu. Ama size vermemde herhangi bir sakınca yok.” “Ya şu rüyanız. Daha önce rüyanızda gördüğünüz o ardiyeyi görmüş olabilir misiniz?” Seyfettin Usta bembeyaz kesildi. Arkasına yaslanıp çayından bir yudum daha aldı. Çay çoktan soğumuş olmalıydı. “Benimle gelin!” dedi, aniden arkasını dönüp kapıyı açtı ve birkaç saniye içinde kayboldu. 40. Kireç badanalı, oldukça dar, basık bir koridordan geçip dükkânın arkasındaki bahçeye çıktık. Bahçedeki tek ışık on on beş metre ilerideki sapsarı bir lambaydı. Önce lambanın nerede olduğunu göremedim, elimi siper edip bakınca lambanın bahçenin dibindeki ardiyenin saçağının altında olduğunu anladım. Bulunduğumuz yerden ardiyeye kadar, toprağa hepsi birbirinden farklı boyutlarda genişçe taşlar konmuştu. Her yan cam parçalarıyla doluydu.

157

www.xasiork.biz
“Beni izleyin!” dedi Seyfettin Usta. Bir yandan onları takip ederken bir yandan da yavaş yavaş aydınlanan bahçeyi inceliyordum. Küçük patikanın her iki tarafında turunç ve limon ağaçları, gökyüzündeki yıldızlar gibi ışıldıyorlardı. Sol tarafta bir palmiye ağacı vardı; yaprakları karanlığın içinde kaybolup gitmişti. Sağ tarafta ise tuğlalarla ayrılmış bir kısma çeşitli sebzeler ekilmişti. Bir de bahçe duvarına tırmanan gelin duvağı. Seyfettin Usta cebinden bir anahtar çıkardı. Sarı lambanın ışığında bayağı bir uğraştıktan sonra ardiyenin külüstür kapısını açmayı başardı. “İşte burası!” dedi sonra. “Rüyamda gördüğüm yer bu ardiyeydi.” Uzanıp lambaya dokununca içerisi birden tahminimden çok daha fazla bir şekilde aydınlandı. Burası tamamen unutulmuş bir yerdi. Oraya buraya atılmış eski püskü eşyalar, boya kutuları, süpürgeler, üst üste konmuş eski gazeteler, yakılmayı bekleyen odunlar solgun lambanın ışığında acayip bir çağa ait tuhaf nesneler gibi görünüyorlardı. “İşte, kız tam şurada, bu eski koltukta oturuyordu.” Eliyle koltuğa işaret ederken bir yandan da rüyasını hatırlamaya çalışıyordu. “Elleri arkasında olacak şekilde bağlanmıştı. Ayakları da bağlıydı. Hemen yanında gazeteler buradaki gibi yığılmıştı. Her şey tıpatıp aynıydı. Görüyorsunuz ya şimdi bir tek o kız eksik burada.” Seyfettin Usta’nın dediklerinden sonra ardiye gözümde bambaşka bir yer haline gelmeye başlamıştı. Nişanlımın yeşil kumaş kaplı şu koltukta oturuyor olduğunu düşününce içimden bir şeylerin kopar gibi olduğunu

158

www.xasiork.biz
hissettim. İrade dışı bir hareketle gidip koltuğa oturdum, şapkamı çıkarıp düşüncelere daldım. “Ben kapıya yakın bir yerde duruyordum. Kızcağız bana sesleniyordu imdat imdat diye, ama ben kıpırdayamıyordum bile.” dedi Seyfettin Usta. Fötr şapkalı adam hiçbir şey söylemeden etrafı kolaçan etmekle meşguldü. Arada bir eğilip ilgisini çeken bir şeye bakıyor, kapıya kadar yürüdükten sonra tekrar yanımıza geliyor, tavandaki ahşap kirişlerin arasından sarkan örümcek ağlarını, kirişin üstüne sıkıştırılmış eski bir dergiyi, kerpiç duvardaki gözlere tıkıştırılmış kavanozları, fırçaları dikkatle inceliyordu. Ama bu çaba bana göre boş bir çabaydı. Seyfettin Usta’nın rüyasında gördüğü yeri incelemenin bize ne gibi bir faydası olabilirdi ki? “Sonra o adam geldi.” dedi Seyfettin Usta. “Ama içeri kapıdan girmedi. Girseydi bilirdim. Çünkü ben zaten kapının yanındaydım. O başka bir yerden geldi.” Ardiyeyi hiç bilmiyormuş gibi dikkatle inceledi. “Nereden girmiş olabilir, nereden girmiş olabilir?” Ardiyenin kapısı dışında başka girişi yoktu. Seyfettin Usta düşünüyor düşünüyor, tam bir şey bulacak gibi oluyor, bulamayınca ümitsizliğe kapılıyordu. Fötr şapkalı adam onun hareketlerini büyük bir titizlikle inceliyor, fakat çok geçmeden o da Seyfettin Usta’yla birlikte hayal kırıklığına uğruyordu. Bense her şeyi dışarıdan izliyordum; orada değildim sanki ve bu iki adam benden haberleri bile olmadan bu düşsel soruşturmayı

yürütüyorlardı. Seyfettin Usta şimdi usta bir yönetmen gibi biz sahnedeki oyunculara direktifler vermeye başlamıştı. Kendi kapının yanına gitti koşa koşa. Ben

159

www.xasiork.biz
koltukta oturduğum için Fikriye olacaktım, fötr şapkalı adamsa kötü adam olacak, görünmeyen bir pencereden içeri girecek, bana tokat atacak, sonra da kaybolup gidecekti. Fötr şapkalı adam yanımda, ben koltukta, Seyfettin Usta’nın bir şeyler hatırlamasını bekledik. “Bir şeyler eksik.” dedi Seyfettin Usta. “Burada rüyamda olmayan bir şey var. Ya da bir şey eksik. Tam olarak emin olamıyorum, ikisinden biri.” Gözlerini kapatıp uzun uzun düşündü, gözlerini açıp ardiyeyi köşe bucak inceledi. “Bir şey eksik, bir şey eksik… Fazla olan bir şey yok, ama bir şey eksik, bir şey eksik. Rüyamda olan, ama burada olmayan bir şey...” Koşar adım kapının yanına gitti, tekrar bizi seyretmeye başladı. Bu tiyatrodan sıkılmış bakışlarımı etrafta gezdirirken Seyfettin Usta’nın “Buldum!” diye bağırmasıyla kendime geldim. “Şu ayna, evet, şu ayna...” Seyfettin Usta kazandığı zaferin etkisiyle sarhoşa dönmüştü,

neredeyse bize sarılacaktı. “Rüyamda bu aynada biri vardı.” dedi heyecanla. Bu sözler ardiyenin uzak bir çağa ait olan havasını bıçak gibi kesti. Aniden gelen sessizliği açık kapıdan içeri dalan yağmurun sesi doldurdu. Sağ tarafıma dönüp aynaya baktım. Ayna kapıyı gösterecek şekilde eski bir sandalyeye yaslanmıştı. Oval pirinç çerçevesi kararmış, üstünü de bir parmak kalınlığında bir toz tabakası örtmüştü. Fötr şapkalı adam mendilini çıkarıp aynanın tozunu alacaktı ki Seyfettin Usta “Dur, sakın yerinden oynatma.” diye telaşla atıldı, geri dönüp kapının yanına gitti. Bir süre rüyasına göre yerini bulmaya çalıştı. “Tamamdır. Rica ediyorum çok nazik bir şekilde siliniz.” dedi.

160

www.xasiork.biz
Fötr şapkalı adam biraz da şaşırmış bir şekilde mendiliyle aynayı yavaşça temizledi, geri çekilip tekrar rüyadaki kötü adam oldu. Ben de rolüme geri döndüm. Şimdi ikimiz meraklı gözlerle Seyfettin Usta’yı seyrediyorduk. Seyfettin Usta adeta yerinde duramıyordu. “Evet, kesinlikle o aynada biri vardı, ama çok uzak bu mesafe. Tanıdık biri değil. Hayır değil. Yabancı biri. Kafasında aynı seninki gibi bir şapka var.” dedi fötr şapkalı adama. O böyle hatırlamaya çalışırken çaktırmadan fötr şapkalı adama kalkalım artık gibisinden bir işaret yaptım. Yanıt vermedi. Merakla Seyfettin Usta’nın ne diyeceğini bekliyordu. Bana kalırsa bunun hiçbir önemi yoktu. “Hayır! Yüzünü hatırlayamıyorum; ama adamın elinde bir silah var. Simsiyah deri eldivenlerinin kavradığı bir silah. Onu kullanmak için gün sayıyor. Korkarım ki daha fazla hatırlayamayacağım.” Seyfettin Usta’nın susmasıyla ardiyenin içindeki sessizlik, yağmurun sesiyle yeniden yer değiştirdi. Fötr şapkalı adam, gayet nazik bir şekilde Seyfettin Usta’ya teşekkür etti. Adamcağız belli ki yorgun düşmüştü, buna rağmen bizi kapıya kadar geçirdi. “İyi akşamlar!” deyip sağanak yağmurun içine daldık. 41. Bütün olup biten tuhaf ve hatta çocukça olmasına rağmen fötr şapkalı adamın bu kadar etkilenmesini bir türlü anlayamıyordum. Yağmurun dinmesini beklemek için yol üstündeki Giritli’nin meyhanesine girip şarapla peynir söyledik. Meyhanenin bir köşesinde gürül gürül yanan odun sobası içeriyi fırın gibi yapmıştı. Pardösülerimizi çıkarıp hemen birer tane sigara yaktık.

161

www.xasiork.biz
Önce fötr şapkalı adam konuştu. “Biliyor musun sana çok garip gelebilir; ama Seyfettin Usta’nın rüyasında gördüğü o adamın kim olduğunu çok merak ediyorum.” dedi. Bakışları şarap kadehinde kaybolup gitmişti, elindeki sigarayı sanki yüzyıllardır aynı şekilde tutuyordu. “Buna aklım ermiyor,” dedim. “Elimizde hiçbir şey olmadığı için yaşlı bir camcının rüyasına mı inanacağız? Bizler gerçek suçluların peşinde koşan hafiyeler değil miyiz? Rüyadaki adam yerine arabanın sahibini araştırsak fena olmaz mı?” “Bilemiyorum.” dedi. “Kafam o kadar karışık ki.” Şarapla arasında sanki büyük bir mesafe vardı ve sarı lambanın ışığında parıldayan kadehe uzanan eli asla hedefe varamayacak, camın ılıklığını hissedemeyecekti. Bir süre hiçbir şey söylemeden oturduk. Onun Seyfettin Usta’nın rüyasından bu kadar etkilenmesi, açıkçası canımı sıkmıştı. Belki de fötr şapkalı adam artık suçluların peşinden gitmeyi bırakmıştı, yalnızca oyun oynuyordu. Arzu gibi Fikriye de onun için önemsizdi. O masum kız kanepede vurulduktan sonra kendini affettirmek için bunca yıl çabalamış, başaramamıştı. Fikriye dışarıda bir yerlerdeydi belki, belki hala nefes alıyordu; ama fötr şapkalı adam burada şarap içip sigarasını

tellendiriyordu. “Bana kızıyorsun biliyorum.” dedi aklımı okumuş gibi. “Neden Fikriye’yi bulamadığımı, neden Arzu’yu kurtaramadığımı soruyor, bir türlü cevap bulamıyorsun. Zannediyorsun ki bulacağımız ipuçları bizi katillere, adam kaçıranlara, haydutlara götürecek. Hayır, asla öyle bir şey olmayacak. Ve biliyor musun, bir kızı, bir kadını asla o halde görmek istemezsin.

162

www.xasiork.biz
Yüzündeki o ifade, çektiği acı, kanla örtülmüş teni günlerce gözünün önünden gitmez. İçinde gezinip durduğun o dehliz, benim içinde dolandığım bu koca dehlizin yanında solda sıfır kalır, anlıyor musun beni?” Onu anlıyor muydum? Bilmiyordum. Fötr şapkalı adamı anlamak ne demekti ki? Bir şişe şarap daha söyledi. Fazla içmemesini öğütlesem de beni

dinlemedi, kısa sürede yeni gelen şişeyi de yarıladı. Kendince bugün bulması gereken ipucunu bulmuştu: Aynadaki adam. Bu ona yeterdi, bu yüzden bir ziyafeti hak ettiğini düşünüyordu. Masaya gelen şişeler, pastırmalar buna işaretti. “Sence o adam kim?” diye sordum. Gözleri kızarmış, üstüne beklenmedik bir yorgunluk çökmüştü. Meyhanenin içindeki saydam duman sanki bütün ağırlığıyla omuzlarına binmişti. Hangi adam olduğunu bilmesine rağmen “Hangi adam?” diye sordu. Buna sinirlenip aceleyle bir sigara yakınca “Sakin ol, bilmiyorum ama elbette öğreneceğim.” Öğrenecekmiş. Bu halde neyi öğrenebilirsin ki sen? Kadehi bir dikişte gövdeye indirdim. “Maaşallah maşallah!” dedi, “Yarasın!”. Bardağını masaya bıraktığım bardağıma dokundurup “Şerefe!” dedi. Hafiye olma hayallerim daha ilk günden fötr şapkalı adamın şahsi meselelerinin önüme diktiği engellerle karşılaşmıştı. Başım ağrıyordu, kendimi bitap hissediyordum. Dışarıdaki sağanak yağmurun sesi, meyhanedeki kalabalığın sesini aşıp masamıza kadar geliyordu. Eve gitmeyi düşünmek bile istemiyordum. Meyhanenin bir köşesine bir yatak atıp uyumayı hayal ettim.

163

www.xasiork.biz
“Ne düşünüyorsun?” Kolumdan tutup hafifçe sarstı. “Hiç.” dedim. “Nasıl hiç?” “Bayağı hiç işte.” “Hiç olur mu? İnsan hiç hiçi düşünebilir mi?” “Ben düşünürüm.” “Düşünemezsin!” “Düşünürüm!” “Düşünemezsin!” “Düşünürüm!” diye bağırdım en son. “Hadi oradan be sen de çırak!” “Ne dedin?” “Çırak dedim! Var mı diyeceğin?” “Ne dedin?” “Çırak dedim çırak! Yanımda geldin diye kendini bir şey mi sandın?” “Lafını bil de konuş, büyüğümsün!” “Bilmezsem ne olur?” “Kötü olur bak!” “ “Olsun da görelim bakalım!” “Bak kötü olur diyorum!” “Olsun da görelim lan! Senden mi korkacağım!” “ “Sen benden korkmazsan ben senden hiç korkmam.” Arka masadan biri “Yavaş olun be!” diye çıkıştı. Fötr şapkalı adam dönüp “Kes lan!” diye bağırınca ortalık bir anda karıştı.

164

www.xasiork.biz
Giritli hemen olaya müdahil olup fötr şapkalı adamla diğer müşterinin arasına girdi, “Ayıp oluyor beyler,” dedi, “Kocaman adamlarsınız.” Kocaman adamlarız. Artık ayakta duracak hali kalmayan fötr şapkalı adama şöyle bir baktım. Onca haydudun kâbusu olan adam bu muydu? Alnı kırışmış, avurtları çökmüş, elmacık kemikleri iyice dışarı çıkmış, sigara içmekten mosmor olan dudakları yüzünde iki tane incecik çizgiye dönüşmüştü. Artık bardağı bile zor buluyor, bin bir güçlükle ağzına götürüyor, zırt pırt Giritli’yi çağırıp bir şeyler istiyor, bense o görmeden Giritli’ye göz atıp alttan almasını söylüyordum. Onu bir süre kendi haline bırakmaya karar verdim. Durduk yere benim de asabımı bozmuştu. Fikriye neredeydi acaba? Yaşıyor muydu, ölmüş müydü? Belki de katil onu öldürdükten sonra gömmüştü. Allah’ım ne korkunç bir ölüm olurdu bu! Geçen akşam ailesinin yanına gittiğimde… Hatırlamak bile

istemiyordum o hallerini. Ferit Bey dünyayla ilişkisini kesmiş gibiydi. Annesi ise sanki son bir gayretle kocasını ayakta tutmaya çalışıyordu. Kız kardeşi Ferhunde, bir zamanlar yeni açmış bir çiçek gibi hayat dolu olan bu körpecik kız, şimdi ölüler diyarından gelmiş eski bir ruhtu. Pek konuşmamıştık. Son gelişmeleri biraz da onlara umut vermek adına abartarak anlatmış, sonra da bundan suçluluk duymuştum. Kendimi onlara yardım edebilecek dünyadaki son kişi olarak görüyordum. Arzu’nun ölümünden sonra aşk kelimesini duymak bile istemez olmuştum. Fikriye benim için giderek mazide uyuklayan bir anıya dönüşüyordu. Bir zamanlar etim ve kemiğim gibi içimde hissettiğim bir varlıktan böyle uzak düşmek bir yandan da beni korkutuyordu; çünkü ona çok alışmıştım. Fakat bu korku, bir sevdanın bitmesinden duyulan korkudan çok bir alışkanlığın sona ermesinden duyulan korkuya

165

www.xasiork.biz
benziyordu. Kaç yıldır kendimi Fikriyesiz düşünemez olmuştum. Ve şimdi o gidince kendimi çırılçıplak hissediyordum. Düşüncelere dalmış sigara tüttürürken fötr şapkalı adam biraz kendine gelir gibi oldu. Kafasını kaldırıp Giritli’yi arandı; ama bulamayınca biraz evvel kolunun üstünde başladığı uykusuna geri döndü. Hastaneden aldığım iznin dolmasına az kalmıştı. Yıllardır izin almaya almaya işe gitmemenin ne demek olduğunu unutmuştum. Birden gelen bu uzun boşlukta, burada, Giritli’nin meyhanesinde, bu masada, fötr şapkalı adamın yanında oturuyor olmak çok tuhafıma gidiyordu. Hastanenin loş koridorları, küçük muayenehanem; muayenehaneme gelen yaşlılar, gençler, kızlar, erkekler, sırtını açıp derin nefes alan onca insan; yazdığım reçeteler, şimdi bana uzak bir geçmişin işaretlerinden başka bir şey ifade etmiyordu. Fikriye’yi aramak için yollara düşmüştüm, Arzu’nun katilini bulmak için çabalamıştım, ama şimdi bu iki isim de bana tanıdık gelmiyordu. Fikriye, sislerin arasından bana seslenen bir hayalet gibiydi; Arzu ise o sis bulutunun çevresinde dolanıp duran şeffaf bir esintiydi. İstanbul’da geçirdiğim yıllar sanki başka birisinin anılarıymış gibiydi. Evet, o anıların sahibi bendim, ben olmasam o anıların bir anlamı olmayacaktı. Fakat içimde günden güne belirginleşen bir duygu, beni bu anılardan uzaklaştırıyordu. Konağımızın penceresinden Taşköprü’yü, nehirde atlarını sulayan arabacıları seyreden, akşam yemeğinde hızla merdivenleri tırmanan, bahçedeki yaprakları temizleyen, kimi zaman soğan, kimi zaman maydanoz eken babasını ne yapıyor bu adam diye izleyen o çocuk ben değildim. Ama orada bir yerdeydim ben de. Çocuğa ne yakındım, ne uzak; ama orada bir yerdeydim. Tıbbiyede amfide ders dinleyip not tutan, arada yanında oturan arkadaşına öndeki kızlardan

166

www.xasiork.biz
birini gösterip gülümseyen, hocaya şakayla karışık sorular soran ben değildim; ama o ben olmayana arkasındaki sırada oturuyor kadar da yakındım. Fötr şapkalı adam kollarını kavuşturmuş, başını da kollarının arasına almış, uyuklamaya devam ediyordu. Nedense bu anılarım içinde fötr şapkalı adam ayrı bir yer tutuyordu. Onu hatırladığım her sahne, bütün diğer anılarımı ortadan kaldıracak kadar kuvvetli ve baskındı. Fikriye’yi hatırlamaya, sislerin arasından onun simasını seçmeye çalışırken, fötr şapkalı adam varlığıyla bir rüzgâra dönüşüp bütün bu sisi dağıtıyor, içinde ne var ne yoksa ortaya döküyordu. Sonra güneş bu sisin üzerinde yavaş yavaş yükseliyor, sisin içinden fırlayan o nemli ve karanlık yığını ışıl ışıl aydınlatıyordu. Fötr şapkalı adam, içinde ne oldukları belli olmayan envai çeşit şey barındıran bu yığını yaklaşıp karıştırıyor, bazılarını kenara koyup diğerlerinden ayırıyordu. Bense ne ayırdığı şeylerin, ne de gerideki yığının içinde kalanların ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Giritli’nin çırağına işaret edip biraz daha şarap ve peynir istedim. Meyhanenin içindeki sigara dumanından oluşan sis, ağır ağır üstümüze çökerken, içeriye yeni bir müşterinin girmesiyle soğuk bir rüzgâr kapıdan içeri hevesle dalıp sisi dalgalandırıyordu. Taş plaktan gelen sese kulak verince, iki saattir burada olmamıza rağmen şarkıyı daha yeni duyduğumu fark ettim. Yârinin saçlarını, gözlerini, bakışlarını öven, bir yandan da ona asla kavuşamayacağını bilen sanatçıyı kendime benzettim bir an. Bu benzetmeyi yapmamı sağlayan şey Fikriye değildi, Arzu da değildi. Bütün bunların dışında çok daha gerçek, gerçek olduğu kadar da bana yabancı ve ulaşılmaz bir

167

www.xasiork.biz
şeydi. Sanki biz burada, bu masada, Giritli’nin meyhanesinde ezelden beridir oturuyorduk da ben bu şarkıyı dinleyerek hiç tanımadığım, hiç bilmediğim, bakışlarına, endamına, boyuna posuna hayran olduğum o yâri özlüyordum. İçimde birden bire tutuşuveren bu hasret duygusu beni de şaşırtmıştı. Nereden gelip nereye gittiği belli olmadığı gibi beni bu izbe meyhanenin bir köşesinde yakalayıvermiş, yakaladığı yetmiyormuş gibi aniden kendine esir etmişti. Şarabın da etkisiyle olsa gerek, o şarkı hiç bitmesin istedim. Sonsuza kadar o masada bir elimde şarap kadehi, yanımda fötr şapkalı adam, içimde de o tarifsiz hasret duygusuyla oturmak istedim. Dışarıda yağmur yağsın ve bütün kenti yıkasındı, bu gece asla bitmesindi. Karşı masada oturan iki adam iyice kendilerinden geçmiş olacaklar ki karşılıklı ayağa kalkıp birbirlerini yanaklarından öptüler. Sonra kadehlerini kaldırıp şerefe diyerek şarkıya eşlik etmeye başladılar. Onları böyle görünce birden içimde büyüyen hasreti bastırmayan, yavaş yavaş onu geri plana iten bir coşku belirdi. Şarabı kadehe doldurup tek dikişte bitirince içimi yakan içkinin önce ferah ferah akan bir nehre, sonra da azgın bir çağlayana dönüşmekte olduğunu hissettim. Alev alev yanıyordum, kulaklarım kızarmıştı. Bütün bu emareler beni son derece rahatlatıyor, o güne dek rastlamadığım bir huzuru da beraberinde getiriyordu. Şimdi nehri seyreden o küçük çocuk aşağı inip nehre doğu koşuyor, bahçeyi ekip diken babasını izlemekten vazgeçip Tepebağ’da sokakta top oynayan çocukların yanına gidiyor, sıkıcı dersi yarıda bırakıp Taksim’e uzanıyordu.

168

www.xasiork.biz
Beri yanda Fikriye’nin yüzü korkunç bir ateşin içinde yanarak tükeniyor, Arzu’nun bedeni cehenneme layık bir alev denizine yelken açıyor, pavyondaki bütün o adamlar, beni döven Kara Yusuf, alnına silahı dayadığım On Parmak Necati, Kasım Ağa, pavyonu kasıp kavuran bir yangının içinde cayır cayır yanıyor, buna rağmen bir türlü ölmek bilmiyor, beni yanlarına çağırıp duruyorlardı. Yüzlerindeki geniş oyuklarda, benimle karşılaşmış olmaktan doğan korku, belirsiz gri bir iz gibi geziniyor, simsiyah olmuş kemikleriyle pavyonun en güzel masasına kuruluyor, çoktan yanıp bir iskelete dönüşmüş şef garsonu çağıyorlardı. Şef garson takırdaya takırdaya yanımıza geliyor, kafatasından dumanlar çıkararak elindeki yarısı yanmış fişe notlar alıyor, aceleyle uzaklaşıyordu. Kasım Ağa diğerlerine beni gösterip bir şeyler anlatmaya çalışıyor, ama dudakları, dili çoktan küle döndüğünden hiçbir şey anlatamıyordu. Garsonlar ellerinde tepsilerde kaynamış rakıları getirip kül dolu siyah bardaklara dolduruyorlardı. İncecik parmaklarım bardağa değdiğinde tık diye bir ses çıkarıyor ve ben de çoktan yanıp kül olduğumu, kafama diktiğim bardaktan dökülen rakı, oturduğum sandalyeye dökülüp de cos diye bir ses çıkarınca anlıyordum. Garsonun biri kapaklı tepsilerden birinde bir şey getirip Kasım Ağa’nın yanına gidiyor, Kasım Ağa ise ince uzun işaret parmağının kemiğiyle beni gösteriyordu. Başını eğen garson tepsiyi getirip önüme koyuyor, içinde ne olduğunu merak ederken yavaşça kapağı kaldırıyor ve gördüğüm şey karşısında irkileceğime onu emsalini görmediğim bir heyecanla

karşılıyordum. Bu, tepsinin içinde küt küt atan, canlı, kıpkırmızı bir kalpti. Gonca güllerden oluşmuş bir çemberin ortasında, bütün iskeletlerin arzulu bakışları altında, öylece duruyordu. Onunla ne yapacağımı

169

www.xasiork.biz
bilemiyordum, Kasım Ağa’ya bakıyordum gözlerimin yerindeki iki kocaman oyuktan. Hadi der gibi elini kaldırınca anlıyordum. İncecik, duyarsız parmaklarımla atan kalbi alıyor, sıcaklığını her nasılsa hissediyor, göğüs kafesimin altından olması gereken yere

yerleştiriyordum. O kalpten binlerce kök gibi sımsıcak damarlar fışkırıyor, bütün iskeletim damarların eşsiz raksıyla sarmalanıyor, sahnede fasıl yapan iskeletler daha bir coşkuyla çalmaya başlıyorlardı. Kendimi, pavyonu yavaş yavaş yutmaya başlayan bir girdabın merkezinde buluyordum. İçimde dışımda ne var ne yoksa, yavaş yavaş, döne döne bana geliyor, bana katılıyor, etime kemiğime dönüşüyordu. Kasım Ağa’nın, Kara Yusuf’un, garsonların, çalgıcıların ufalanan kemikleri, kor haldeki masaların, sandalyelerin parçaları, şişelerde neredeyse

kaynayacak hale gelmiş rakılar, humuslar, ezme salatalar, kıyma kebaplar, kırılmış tabaklar, dışarıdaki arabaların şaseleri, erimiş lastikleri, koltukları, yol kenarındaki çakıllar, fötr şapkaların, pardösülerin külleri içimde bir yerlere karışıyor, hiç bilmediğim sokaklar inşa ediyorlardı. Kadehi tam yudumlamaya hazırlanırken bir el kolumdan tuttu, fötr şapkalı adamdı bu. “Eve gitmek istiyorum.” dedi yaya yaya. Meyhane neredeyse boşalmış, soba sönmeye yüz tutmuştu. Giritli boşalan masalardan birine oturmuş, uzaklara dalmıştı. Kalkıp pardösümü giydim, şapkamı taktım. Fötr şapkalı adam Allah’tan biraz da olsa ne yaptığını biliyordu. Ona da şapkasıyla pardösüsünü giydirdim, Giritli’ye hesabı ödedim. Fötr şapkalı adamın kolunun altına girdim. Yağmur durmuştu. Şiddetli bir şekilde esen poyraz, yüzümüzü, ellerimizi bıçak gibi kesiyordu. Küçüksaate çıkınca hamamın önünde bekleyen taksiye binip fötr şapkalı adamın evine yollandık.

170

www.xasiork.biz

42. Bir keresinde beni evine davet etmişti; hem bir şeyler yiyip içer, hem de son gelişmelerden konuşuruz demişti. Ama ben son anda

vazgeçmiştim. Adresi hayal meyal hatırlıyordum. Atatürk Caddesi’nin hemen arkasında yeni yapılan apartmanlardan birinin birinci katıydı. Apartmanın adı neydi? Altınova’ydı,ya da buna benzer bir şeydi. Şoföre sordum, apartmanın adını bilmiyordu; ama yeni yapılan apartmanları biliyordu. O tarafa sürdü. Fötr şapkalı adam arka koltukta mışıl mışıl uyuyordu. Bense hala meyhanede bütün benliğimi ele geçiren coşkunun etkisi altındaydım. Bana kalsa hangi sokaktaki hangi apartmana gittiğimizin hiçbir önemi yoktu. Taksi sonsuza kadar kara asfaltın üzerinde içinde biz olduğumuz halde gidebilir, fötr şapkalı adam sonsuza dek uyuyabilir, şoför hiç konuşmadan sonsuza dek böyle direksiyonu bir sağa bir sola çevirerek durabilirdi. Dışarıda kent çoktan derin bir sessizliğe gömülmüştü. Kuruköprü kavşağında bekleyen bir polis otosunu görünce şoför yavaşladı, tam arabanın yanında geçerken polis memurları bizi dikkatle süzdüler. Şoför biraz ilerleyince “Ne bakıyorsunuz?” diye söylendi kendi kendine. Ortalık iyice kızışmıştı; gece dışarı çıkan, geç vakitlerde ortalıkta dolananlara şüpheli gözüyle bakılıyordu. Bütün bunlar bana çok tuhaf geliyordu. Çünkü sebepleri bir türlü kavrayamıyordum. Bu soğuk arabanın içinde olmaktan, fötr şapkalı adamın evine doğru gidiyor olmaktan başka hiçbir şeyi anlayacak durumda değildim.

171

www.xasiork.biz
Fikriye kaybolduktan sonra daha olayın şokunu atlatamamışken, şikâyet için gittiğimiz karakoldaki polis memuru önce Fikriye’nin, sonra da bizlerin hangi partiden olduğunu sormuştu. Fikriye’nin, babasının ve benim, hepimizin sapına kadar CHP’li olduğumuzu söylemiştim. Polis memuru bana ters ters bakmış, bu kaybolmanın ardında partizanlığın olup olamayacağını ima etmişti. Birden öfkelenmiş, ayağa kalkıp polis memuruna bir genç kızın kaybolduğunu; ama onun hala partilerle uğraşarak vakit kaybettiğini bağıra çağıra söylemiştim de karakolda kim var kim yoksa bize bakmış, sonra da bir başka polis memuru gelip evraklarımızı doldurmuştu. Tüm bunlar bana çok uzakta kalmış gibi geliyordu. Fötr şapkalı adam hangi partidendi acaba? Ya Kara Yusuf? Ya Kasım Ağa? Ya Seyfettin Usta? Ya Seyfettin Usta’nın yanına gelen o adam? Şoför Dörtyol’dan sola dönerken yeniden yağmur atıştırmaya başladı. Birkaç yüz metre kadar gidince bu kez sağa döndük, şoföre yavaşla dedim, apartmanların önünden geçerken isimlerine dikkatle bakıyor, fötr şapkalı adamın telefonda verdiği ismi hatırlamaya çalışıyordum. Çetinel, Hayri Nisa, Lütfiye Hanım, Altınel… Sonra birden Altınova. İrade dışı bir şekilde şoföre “Dur!” dedim “Burası olsa gerek.” Hemen kapıya koşup zillerde yazan isimlere baktım, tamam burasıydı. Parayı verip fötr şapkalı adamı uyandırdım. İkinci kata çıkana kadar akla karayı seçtim. Bir yandan komşuları uyandırmamak telaşı içindeydim, bir yandan da fötr şapkalı adamı taşımaya çalışıyordum. O ise arada bir nerede olduğumuzu soruyor, sonra bir türkü mırıldanmaya başlıyor, “Ben gelmiyorum!” deyip merdivene çöküyor, anında horlamaya başlıyordu. İkinci kata kadar

172

www.xasiork.biz
çıkmamız herhalde yarım saati bulmuştu. Kapının önüne gelince fötr şapkalı adamın ceplerini karıştırdım. Anahtarı ararken elime o ünlü not defteriyle bir dolma kalem, bir sigara paketi, bir tane Zippo çakmak, birkaç tane kartvizit, bir tane de gözlük geldi. Kapıyı açıp ışığı yaktım, fötr şapkalı adamı kucakladığım gibi yatak odasına götürüp yatırdım; pardösüsünü, şapkasını, ceketini, kravatını çıkardım, üstünü örttükten sonra salona geçtim. Üstümü çıkarıp elimi yüzümü yıkayınca birazcık kendime gelir gibi oldum. Mutfağa girip kendime acı bir kahve yapmaya karar verdim. Bütün bunları giriş holünün lambasının sönük ışığında yaptığımdan evin içi alacakaranlıktan fırlayıp da gelmiş gibi ürperticiydi. Neden sonra mutfağın ve salonun ışığını yaktım da fötr şapkalı adamın nice zamandır hayallerini kurduğum, merak ettiğim eviyle kendimi yüz yüze buldum. Burası dul bir erkeğin evinden çok, hanımı gayet hamarat ve becerikli olan bir ailenin evine benziyordu. Her taraf derli topluydu. Hiçbir yerde dağınıklık yoktu. Kahvemden bir yudum aldım, bir sigara yaktım. Şarabın etkisi hala geçmemişti. Başım az da olsa dönüyordu; ama her şeyi bütün açıklığıyla görüyordum. Salonun biçimi yavaş yavaş gözlerimin önünde belirdi. Ceviz oymalı koltuk takımı salonun bir yanında, büfe ile yemek masası ise diğer yanındaydı. Kapı salonu iki eşit parçaya ayırıyor, tavanın tam ortasından aşağı ışıl ışıl yanan bir avize sarkıyordu. Tekli koltukların arasındaki ceviz sehpanın üstüne Philco marka radyo konmuştu. Saate baktım, bu saatte hiçbir şey olmayacağını bilmeme rağmen kalkıp radyonun düğmesini çevirdim. Derinlerden gelen bir cızırtı dışında hiçbir şey yoktu. Kapattım. Karşıda bir başka oymalı sehpanın üstünde telefon duruyordu. Fötr

173

www.xasiork.biz
şapkalı adamın telefonun yanındaki koltuğa oturduğunu ve beni aradığını hayal ettim. Kahvemden bir yudum daha aldım. Yavaş yavaş kendime geliyordum. İçerisinin soğuk olduğunu o zaman fark ettim. Kalkıp gaz sobasını tutuşturdum. Yemek masasının sandalyelerinden birini çekip beş on dakika ısınmaya çalıştım. Fötr şapkalı adamın bürosunda olmakla evinde olmak arasında ne olduğunu tam olarak çıkaramadığım bir fark vardı. Onu tam kesin olarak tanımlamak üzereyken benden kaçıyor, umursamayınca yeniden yanıma geliyor, dikkatimi ona verdiğim an tekrar uzaklaşıyordu. Bürosundaki büfede çeşitli fotoğraflar olmasına rağmen, buradaki büfede kristal şekerlikler, vazolar, şamdanlar, porselen tabaklar dışında hiçbir şey yoktu. Evin içinde bir eksiklik hissediliyordu; ama ne olduğunu bir türlü bulamıyordum. Belki de bu benim uydurduğum bir şeydi, o kadar. Yemek takımının çekmecelerini bir şey bulurum umuduyla karıştırdım ama çekmecelerde birkaç albüm dışında hiçbir şey yoktu. Albümleri merakla açınca hepsinin bomboş olduğunu gördüm. Çalışma odasında pencerenin önünde bir masa, kocaman bir kütüphane, sağda ve solda çiçekler, bir de okuma koltuğu vardı. Kitaplara şöyle bir göz attım. Çeşit çeşit ansiklopediler, dünya klasikleri, ne olduklarını anlayamadığım, muhtemelen fötr şapkalı adamın fotoğrafını bürosunda gördüğüm babasından ya da dedesinden kalma Osmanlıca kitaplar, yüzlerce polisiye roman, bir o kadar da casusluk ve macera romanı ve pek çok siyasi kitap vardı. Bir de en üst rafta yeşil muhafazası içinde Kur’anı Kerim meali gördüm. Dedektif romanlarından bir tanesini rast gele çekip karıştırmaya başladım. Aşinası olduğum cümleleri hızlı hızlı okurken elime bir boşluk

174

www.xasiork.biz
geldi. Sebebini merak ederken kitabın içindeki on sayfanın dibinden kesilerek çıkarılmış olduğunu fark ettim. Başka bir romanı çektim, bu romanda bu defa ilki sekiz, ikincisi yedi sayfa olmak üzere iki adet eksik kısım vardı. Kalan romanları aceleyle gözden geçirince çoğunda bu türden eksik sayfalar olduğunu irkilerek gördüm. Acaba fötr şapkalı adam bu sayfaları neden kesip çıkarmıştı? Rafların altındaki dolapları eksik sayfaları bulma umuduyla

karıştırmaya başladım. En sondaki dolabı açınca süslemeli ahşap bir kutu gördüm. Heyecandan elim ayağım titremeye başlamıştı. Kutuyu masaya koyup yavaşça açtım. Tam tahmin ettiğim gibi sayfaları içinde buldum. Birbirinden farklı renklerde ve ebatta yaklaşık iki yüz tane yaprak. Biraz inceleyince sayfa numaralarının birbirini takip ettiğini gördüm. En son yaprağın sonunda büyük harflerle -BİTTİ- yazıyordu. Acaba fötr şapkalı adam bu sayfaları böyle dizerek ne yapmayı amaçlamıştı? Ortadan bir yerden okumaya başladım. Birkaç sayfa okumuştum ki midem

bulanmaya, başım dönmeye başladı. Okuduğum hikâye, fötr şapkalı adamın bana bürosunda anlattığı hikâyenin tıpkısıydı. Hafiye, kaçırılan kızın peşinde bir çiftlik evine gidiyor, orada katili buluyor, fakat katilin kızı öldürmesine mani olamıyor, heyecanlı bir kovalamaca sonunda katili iki kurşunla haklıyor, kendisi de iki kurşun yiyordu: Biri midesinden, biri de sağ göğsünden. Bir yandan neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor, bir yandan da hızlı hızlı hikâyeleri okuyordum. Hikâyelerin hepsini biliyordum. Çünkü onları bana fötr şapkalı adam anlatmıştı. “Aman Allah’ım!” deyip arkama yaslandım, derin bir nefes alıp baş dönmemin geçmesini bekledim.

175

www.xasiork.biz
Kitabın sonundaki hikâyeyi okuyup okumamak konusunda tereddüt ettim ama kendime hâkim olamayıp sayfaları çevirdim…

43. Evin içinde başka ilginç şeyler bulmak umuduyla her yanı incelemeye devam ettim. Muhtemelen hizmetçi bir kadın vardı ve haftada bir gelip evi temizliyordu. Çünkü evin içinde yaşandığına dair, bir hayat belirtisi olduğuna dair en ufak bir iz bile yoktu. Mutfak pırıl pırıldı. Fötr şapkalı adamın yatağı toplanmıştı, küllüklerin hepsi boşaltılmıştı. Bütün eşyalar, halılar daha yeni alınmış gibi tertemizdi. Lavabodaki sabunu ilk kez ben kullanmıştım, havlu mis gibi kokuyordu. Bir an unuttuğum buzdolabı aklıma geldi. Bir koşu gidip baktım, tam tahmin ettiğim gibiydi. İçinde hiçbir şey yoktu, ama çalışıyordu. Tekrar çalışma odasına döndüm. Masadaki beyaz kâğıtla yanındaki kurşun kalemi daha önce görmemiş olmamama şaşırdım. Çekmecelere baktım, ilk çekmece boştu, ikincisinde ise bir sürü sıfır kurşun kalemle bir tomar beyaz kâğıt vardı. Üçüncü çekmece yine boştu. Yatak odasına yöneldim. Fötr şapkalı adam horul horul uyuyordu. Işığı yakmadım, koridorun ışığı yeterliydi. Ellerim titreyerek gardırobun aynalı kapağını açınca hafif bir gıcırdama sesi duyuldu. Dolabın içi muntazam bir şekilde asılmış kıyafetlerle doluydu. Gömlekler, ütülenmiş kumaş pantolonlar, pardösüler, üstteki rafta da dört beş tane fötr şapka. Hepsini hatırlıyordum. Şu ceketi Mavi Köşe’deki ilk buluşmamızda giymişti fötr

176

www.xasiork.biz
şapkalı adam. Pardösülerden gri olanı beni Arzu’nun cesedinin bulunduğu geceye götürdü. Elimi uzatıp ılık giysilere dokundum. Sonra çekindiğim, ama yapmaya mani olamadığım şeyi yaptım. Fötr şapkalı adamın Mavi Köşe’deki ilk buluşmamızda giydiği gömleği, pantolonu, kravatı, pardösüyü ve şapkayı dolaptan çıkarıp oracıkta yavaş yavaş giyindim. Giysiler ılık olmasına rağmen içim ürpermişti. Her şey tamam olunca dolabın kapağını kapatıp koridordan gelen loş ışıkta kendime baktım. Sağa sola döndüm. Meyhanedeki coşkuya benzer bir coşku içimi doldurmuştu. Onun kadar keskin değildi. Sanki bir anlık geçici bir şeydi. Yine de bana nerede olduğumu, ne yaptığımı unutturmuştu. Dönüp fötr şapkalı adama baktım, nedense onun beni bu halde görmesinden çekiniyordum. Fötr şapkalı adam, hiçbir şeyden habersiz uyumaya devam ediyordu. Mavi Köşe’deki ilk buluşmamızı hatırlamaya çalıştım. Fötr şapkalı adam temkinliydi o zamanlar. Yalnızca benden vakayla ilgili bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. Hem verdiğim cevapları can kulağıyla dinliyor, hem de beni tepeden tırnağa süzüyor, hal ve hareketlerimi büyük dikkatle takip ediyordu. “Onunla en son ne zaman görüştünüz?” Sesim yarı aydınlık yatak odasının içinden değil de fevkalade uzak bir mesafeden gelmişti sanki. Sorularıma devam ettim. “Peki onunla neler konuştuğunuzu hatırlıyor musunuz?” Sesimdeki bu yabancılığın kaynağını öğrenmek istemiyordum. Bana farklı gelmesi hoşuma bile gitmişti.

177

www.xasiork.biz
Üstümdekileri çıkarıp Arzu’nun cesedini bulduğumuz günkü

kıyafetlerini giydim. Arzu’nun sırt üstü uzanmış yıldızları seyreder gibi uzanışı aklıma geldi, içim ürperdi. Sorular peş peşe geldi. “Bu kâğıdı hatırlıyorsun değil mi?” “Onunla pastanede buluşacak olan sen miydin?” “Fotoğrafın nerede çekildiğini biliyor musun?” Tam bu sırada fötr şapkalı adam tuhaf sesler çıkararak diğer tarafına döndü. Karyolanın yayları gıcırdadı, sonra birlikte az önceki sessizliğe geri döndük. Kahverengi pardösünün içinde ona ne kadar benzediğimi düşündüm. Elimi cebime soktum, evet, o not defteri oradaydı. Aynı kalem gibi. Çıkarıp bir şeyler yazdım: “Arzu’nun fotoğrafı nerede çekilmiş olabilir?” Acaba memurluktan atıldığı gece giydiği kıyafetleri atmış mıydı? Dolabı iyice karıştırdım, ama o kadar eski kıyafetlere rastlayamadım. İçimde küçük bir hayal kırıklığıyla yatağın kenarına çöktüm. Aniden silah aklıma geldi. Silahı neredeydi acaba? Hemen portmantoya astığım pardösüsün ceplerini karıştırdım. Evet, işte buradaydı. Çıkarıp ışıl ışıl yanan gövdesine baktım, elimle şöyle bir tarttım. Hangi cebindeydi? Sağ. Silahı sağ cebime koyup yatak odasına döndüm. 44. Tekrar yatağın kenarına çöktüm. Silah yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Fötr şapkalı adam hırıltılar çıkararak uyumaya devam ediyordu. Nasıl böyle sarhoş olabilmişti? Neden beni yalnız bırakmıştı? Kendimi evin içinde tek başıma hissetmek beni nedense korkutuyordu. Uzun yıllardır yalnız yaşamama rağmen, şimdi yanımda bir başkası olmasına rağmen, kendimi ıssız bir sokağın ortasında gibi hissediyordum.

178

www.xasiork.biz
Öyle ne kadar oturdum, hiç bilmiyorum. Ama kendime gelmemi sağlayan şey birden göğsüme çöken bir sıkıntı oldu. Nefessiz kaldığımı sanıp derin derin nefes almaya çalıştım. Pardösüyü çıkarıp kravatı gevşettim. Sanki karanlık bir el tüm gücüyle göğsüme bastırıyordu. Zar zor kendimi balkona atmayı başardım. Soğuk havayı ciğerlerimin en gizli köşelerine dek çektim. Ferahlamıştım. İki elimle korkuluklara dayanıp derin derin nefes almaya devam ettim. Bu sırada sağanak yağmur başlamıştı. Rüzgârın da etkisiyle yağmur damlaları yüzüme vuruyor, yüzümde damlaların değdiği yerlerde sanki kocaman ferah bir bahçe bitiyordu. Soğuk hava iyi gelmiş, göğsümdeki sıkıntının bir kısmını alıp götürmüştü. Ellerimi korkuluktan çekip yüzüme vuran damlaları sildim. Yağmur kokusunu hücrelerime kadar çektim. Yağmurla, getirdikleriyle bütünleşmek istiyordum sanki. İçindeki kömür dumanıyla, odun isiyle, yanmış yağ dumanıyla, çırçır fabrikalarından fışkıran beyaz bulutlarla kaynaşmak, her bir parçamda kenti saran havanın bir yansısını bulmak istiyordum. Sokaklar, caddeler yavaşça, ses çıkarmadan yaklaşıp bütün benliğimi saran şeffaf damarlarıma yayıldılar: İçimde, tarif edemediğim bir yerde, belki ışıklı geniş bir caddede siyah bir otomobil yolun kenarında bekleyen kızlardan birine yanaştı. Kızla adam bir şeyler konuştular önce, sonra kız otomobile bindi ve siyah otomobil uzaklaştı. Bir başka arabaysa asfalt yolun ortasında çıplak ayaklarıyla koşan ve bir yandan da ağlayan bir kızı kovaladı, kız aniden yere kapaklanıp küpesini yere düşürdü, araba giderek hızlandı. Duvarlarını, tuğlalarını, yerdeki karolarını tabi bir uzvum gibi hissettiğim pavyonlardan birinde kır saçlı, bakışları simsiyah, delici bir adam

179

www.xasiork.biz
yanındaki sarışın, pembe yanaklı kızın saçlarını okşayıp öptü. Tanıdık gelen bir evde bir el silah patladı, komşular neler oluyor diye hemen silah sesi gelen eve koşturdular, içlerinden biri polisi aramayı akıl edebildi. Çok uzakta, Mersin yolu üstündeki bir kebapçıda, on sekizlik bir delikanlı kerhanede becerdiği otuz beş yaşındaki kadını yanındaki arkadaşına, uzun uzun, ağzından salyalar aka aka anlattı. Bir meyhanenin kapısı açıldı, içeri iki adam girdi, köşeye bir yere oturup uzun uzun lafladılar. İnşaat halindeki apartmanlardan birinin bodrum katında, bir adam bir başka adamı öldüresiye dövdü. Bir barın alt katında çıkan kavgada kemikler kırıldı, loş ışıkta aniden parıldayan bir bıçak siyah kumaşa sarılmış bir bacağa saplandı. Bir adam uykusunun ortasında uyandırıldı, alnının ortasına asla anlayamayacağı bir sebepten ışıl ışıl bir mermi yedi. İçimdeki sokakların kördüğüm olduğu yerde, elektrik direğinin sarı gölgeler saçan lambasının ışığı yüzüne vuran genç bir adam

arkadaşından borç istedi. İşten yeni çıkmış genç bir kız, otobüs durağında uzun uzun bekledikten sonra yürümeye karar verdi, karşıya geçip evlerine giden karanlık caddeye daldı. Yazlık sinema girişindeki kuyrukta bekleyen delikanlılardan biri arkalarda biletini bekleyen

komşunun kızını gözüne kestirdi. Nehir kenarındaki düzlüklerde bira içen iki adam çok geçmeden uykuya daldı, rüyalarında bir sandala binip nehrin denize döküldüğü yere kadar gittiklerini gördüler. Genç bir kız akşama taze fasulye pişirirken İstanbul’daki artistler gibi olmayı, güneş gözlüğü takmayı düşledi. Sokakların birbirinden ayrıldığı bir yerde, bir araba dışı beyaza boyalı bir evin önünde durdu. Arabadan pardösülü, fötr şapkalı, sağ eli cebinde bir adam indi. Lunaparkta, dayılardan biri akşamki âlemi düşünüp iç geçirdi, sonra önündeki çadıra girdi. Çıkmaz sokakların peş

180

www.xasiork.biz
peşe dizildiği bir yerde, saat kulesini gören evlerden birinde, bir adam bir kadına çalakalem özlem dolu bir mektup yazıp bir başka kadının koynuna girdi. Saçları boyalı bir kadın, önündeki demir kapıyı çabucak açıp yağmurdan ıslanmış sokağa fırladı. Fabrikadan çıkan işçilerden biri, parke taşlı sokaklardan geçip borçlusunu görmeye İstiklal Mahallesi’ne gitti. Dışarıda hava buz gibiydi, çabucak yürüdü, derme çatma tahtadan bir bahçe kapısını açtı, limon çiçeği kokuları içinden geçerek zile uzandı. Zili duyunca içeride bir bıçak uyandı. Kahvehanenin en ücra köşesindeki masada elli bir partisinin kırık dişlerle sonuçlanmasına ramak kaldı. Bilardo salonunu dolduran aşağı mahalleden beş genç, ıstakalarına sıkı sıkı sarılıp birazdan başlayacak olan hengâmeye hazırlandılar. Okulun büyük demir kapısına yanaşan üç delikanlı, birazdan kendi okullarından kızlara takılmanın ne demek olduğunu soracakları rakiplerini hayal etti. Bütün sokakların kesiştiği yerde, tekel bayiinin arka bahçesinde patatese vurup uçan zibidilerin arasında nedensiz yere bir kelebek ışıldadı. Melekgirmez’de bir adam, belki bir tuhafiyeci, yazıhanesini kapatmadan evvel, çekmeceyi açıp silahını aldı, karısının kendisini aldattığını öğrenmişti. İçimdeki bir başka yarı karanlık sokakta… Yağmur şiddetini arttırmıştı. Öyle ki sokağın karşı tarafındaki villaları görmek neredeyse imkânsız hale gelmişti. İçimdeki sıkıntı yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. İçeri, salona geçip bir süre oturdum. Sonra kendime güzel bir çay demledim. Bir sigara yaktım. Bir de müzik olsaydı çok güzel olacaktı. Kalıp gramofona hüseyni makamında bir şarkı koydum. İçimdeki sıkıntıyla birlikte sanki daha pek çok şey beni terk etmişti. Fikriye’nin peşinde buralara kadar geldiğimi belki bir beş dakika sonra

181

www.xasiork.biz
hatırlayabildim. Ya Arzu? Bir koluma Fikriye girdiyse diğerine de Arzu girmişti. Fakat beni getirip bıraktıkları bu yerde, giderek onların yükünden kurtulduğumu hissediyordum. Fikriye’nin bir portakal bahçesinin ücra bir köşesinde gömülü olması ya da Arzu’nun morgda, buz gibi bir sedyenin üzerinde bembeyaz ve çıplak bedeniyle yatması beni eskisi kadar dehşete düşürmüyordu. İşin ilginci, dehşete düşmediğim için suçluluk da duymuyordum. Bu yeni fikirler ve hislere önce biraz temkinli yaklaşmakta fayda gördüm; ama bir süre sonra onların içimde çoktan kök salmaya başladıklarını anladım. Fikriye ile ilgili herhangi bir anımın diğerlerinden hiçbir farkı yoktu. Onunla ilgili her şey soluk resimlere dönüşmüştü. Arzu ile alakalı anılarım da aynı şekildeydi. Hatta bazı anılarımın Arzu’yla mı, yoksa Fikriye’yle mi alakalı olduğunu idrak etmekte güçlük çekiyordum. Hafızam, pek çok resmin peş peşe geçip gittiği bir film makarası gibi içimde hiçbir duygu uyandırmadan öylece dönüp duruyor, bense bu filmi gayet sakin ve sessiz bir şekilde seyretmekle yetiniyordum. Dünya, dümdüz, sessiz, hiçbir kıpırtının olmadığı huzur dolu bir ovaya dönüşmüştü. En ufak hareketim, en ufak düşüncem bu ovanın duyarlı yüzeyi boyunca yayılıp gidiyor, yayıldığı yüzeylerde kendine özgü bir takım yansımaların doğmasına sebep oluyordu. Çayımı bitirince, sıcağın da etkisiyle bastıran uykuma mani olamayıp koltuğa uzandım, derin bir uykuya daldım. 45. Rüyamda nice zaman sonra kendimi dehlizde buldum. Uçsuz bucaksız görünen duvarların arasında zifiri karanlığın içinde el

yordamıyla yürümeye çalışıyordum. Çok uzak bir yerden su şırıltısına

182

www.xasiork.biz
benzer bir ses geliyordu. Ceplerimi karıştırdım, belki bir kibrit ya da çakmak bulurum diye; ama hiçbir şey yoktu. Sadece yarısı boş bir sigara paketi, bir de küçük bir defterle dolma kalem vardı. Daha önceden dehlizin duvarlarında lambalar olduğunu anımsıyordum, ama bu kez böyle bir şey yoktu. Uzun süre aynı karanlığın içinde, su sesine benzeyen sesi ve kendi nefesimi dinleyerek yürüdüm. Artık ilerleyip

ilerlemediğimden emin değildim. Canım sigara çekince cebimden bir tane çıkarıp uzun uzun kokladım. Belki yarım saat daha yürüdükten sonra önümde uzanan karanlığın ortasında küçücük beyaz bir nokta gördüm. Uzun zaman sonra yaşadığım bu değişiklik beni heyecanlandırmıştı. Daha hızlı yürümeye başladım. Fakat ne kadar hızlı gidersem gideyim delik hep aynı büyüklükte kalıyordu ya da bana öyle geliyordu. Biraz nefes aldıktan sonra yine aynı tempoda yürümeye devam ettim. Eğer bu bir çıkışsa ve bu kadar uzaktan görülebiliyorsa, dehliz inanılmaz derecede düz olmalıydı. Karanlığın içinde cetvelle çizilmiş gibi hiçbir kavsi olmayan sonsuz bir çizgi. Bunu düşünmek içimdeki korkuyu arttırdı. Daha da hızlı yürümeye başladım. Hava giderek ısınmaya başlamıştı. Terliyordum. Noktaysa hala aynı büyüklükteydi. Artık takatim kalmamıştı. Solumdaki duvarı el yordamıyla bulup dibine çöktüm, alnımdan boşanan terleri sildim. Noktaya bakmak istemiyordum. Kendime gelir gelmez tekrar yola düştüm. Nokta bu kez büyümeye başlamıştı. Hatta ötesindeki bir takım şeyleri seçer gibi bile olmuştum. Fakat ilk beş dakika giderek büyüyen, elma büyüklüğünde beyaz bir daireye dönüşen nokta bu kez küçülmeye başladı. İleri doğru yürüdüğümden emindim, ama daire benden uzaklaşıyordu sanki. Birden

183

www.xasiork.biz
durdum. Bir faydası olmuyordu. Geri dönüp baktım, dairenin etrafını çevreleyen karanlığın aynısından başka bir şey göremedim. Orada öylece hareketsiz ne kadar kaldım bilemiyorum. Artık bir daha kendimi göremeyeceğime inandırmaya başlamıştım. Sonsuza dek böyle bu karanlığın içinde kalacaktım, kör olmayacaktım ama gözlerim hiçbir işe yaramayacaktı. Sonra masallarda rastlanan bir şey oldu. Hiç kıpırdamadığım halde beyaz nokta giderek yaklaştı yaklaştı ve apaydınlık bir gökyüzüne dönüşene kadar da durmadı. O kadar çok ışık vardı ki geçici bir süre hiçbir şey göremedim. Gözlerim ışığa alıştığında karşımda gördüğüm şey dehlizin sonuydu. Duvarlar ışık tarafından adeta kesiliyor ve sonrasında uçsuz bucaksız kumlardan başka bir şey görünmüyordu. Tuhaf olan ışığın dehlizin içine girememesiydi. Sanki ışık görünmez bir şeye çarpıyor, dehlizin ağzında karanlıkla ışığın birleşiminden oluşan huzursuz bir resim meydana getiriyordu. Dehliz geç de olsa uzun yürüyüşüme cevap vermişti. Kayalara basarak yaptığım uzun yürüyüşten sonra yumuşak kumlara basmak bana çok tuhaf gelmişti. Etrafıma bir göz gezdirdim. Ardımda bıraktığım dehlizin koyu renkli kemerinden ve taş duvarlarından başka hiçbir şey yoktu. Fakat nedense bu çöl bana hiç de boşmuş gibi gelmiyordu. Derinlerde yatan fakat ne olduğunu anlayamadığım

nedenlerden dolayı onun bir çöl olduğuna inanmıyordum. Bu önyargımı haklı çıkaracak fiziksel nedenler de vardı. Hava öyle çok sıcak değildi, fakat aşırı nemliydi. Eğilip kumu elli santim kadar kazınca nemlenmiş bir tabakaya rastladım. Acaba yakınlarda bir yerde deniz ya da büyük bir su kütlesi mi vardı?

184

www.xasiork.biz
Yürümeye devam ettim. Hava tahmin ettiğim gibi ısınmadı; ama soğumadı da. Bir süre sonra zamanın da geçmediğini anlayacaktım. Çünkü gölgem hep aynı boyda kalıyordu. Güneş kumlarla kaplı kocaman bir daireyle hep aynı açıyı yaparak tepemde öylece dikilip duruyordu. Sonra rüzgârın yokluğu dikkatimi çekti. Pardösümün eteklerinde hiçbir kıpırdanma olmadığı gibi yüzümü okşayan en ufak bir hava hareketi bile yoktu. Yürüyüp yürümediğimden emin olmak için geriye dönünce ufka doğru çok geniş bir yay çizerek uzanan ayak izlerimi gördüm. Bu biraz olsun içimi rahatlattı. Kumların üzerinde daha da geniş yaylar çizerek ne kadar olduğunu çıkaramadığım bir müddet yürüdükten sonra, uçsuz bucaksız kumlar dışındaki ilk şeyi gördüm. Uzaktan, kumsalın üzerindeki koyu bir lekeden farkı yoktu. Fakat yaklaştıkça büyüdü, uzadı, genişledi; yakınına gelince sanki birden ortaya çıkmış gibi kesinlik kazandı. Bu saat kulesinin tepesiydi. Yana yatmıştı ve akreple yelkovan 12’de durmuşlardı. Sanki bu kısım kulenin geri kalanından koparılıp alınmıştı. Kulenin gövdesini oluşturan ince tuğlalar kırılmış, sağa sola dağılmışlardı. Saat kulesinden artanlar arkamda küçücük bir leke oluncaya kadar yürüdüm, biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyuldum. Zaman belki geçmiyordu; ama ben yorulmaya başlamıştım artık. Yine de inatla yürümeye devam ettim. Ufuk karşımda mavimtrak buharların tüttüğü alevden bir çizgi gibi için için kaynıyordu. Arada bir hafif pembeye çalan bu renk, kumların toprak rengine çalan grisiyle uyumsuz bir ikili oluşturuyordu.

185

www.xasiork.biz
Bir süre sonra bu iki renk arasındaki geçişmelerin içinde oldukça tuhaf, sivri, külaha benzer bir şey belirdi. Bunun bir yanılsama olup olmadığından emin olmak için gözlerimi kısıp daha da dikkatli baktım. Hayır, orada, ufkun hemen dibinde bir şey vardı. Adımlarımı hızlandırdım. Başlangıçtaki tuhaf külah, şimdi beyaz bir çadırın tepesine konmuştu. Etrafta daha küçük, irili ufaklı siyah lekeler de vardı ama çadır, bütün her şeyin ortasında, onların hükümdarı gibi duruyordu. Çadırın beyaz gövdesi kırmızı şeritlerle süslenmişti. Tepesine de kırmızı bir flama asılmıştı. Çadırdan çadıra girip çıkanlar, belirsiz gölgeler gibi bir oraya bir buraya koşturup duruyorlardı. Çadırlara yaklaşınca hareketler daha belirgin, daha net oldu. Hepsi aynı şekilde giyinmiş adamlar (kafalarında fötr şapka, üzerlerinde kum rengi bir pardösü, ayaklarında yeni boyanmış simsiyah rugan

ayakkabılar, tıpkı benim üzerimdekiler gibi) bir oraya bir buraya koşuşuyor, çadırlara girip girip çıkıyor, sanki bir şeyler arıyorlardı. Bütün bu sahne, hafızamdaki solgun desenlerden birine karşılık geliyordu. Fakat ben bir türlü bu hatıranın ne olduğunu bulamıyordum. Biraz daha ilerleyince kendimi hengâmenin tam ortasında buluverdim. Kimse kimsenin umurunda değildi. En az on kişi benim orada olduğumu anlamamış gibi bana çarpmış, bir özür bile dilemeden çekip gitmişti. Farklı ebatlardaki beyaz çadırlar, yılan gibi kıvrılarak giden bir yol boyunca dizilmişlerdi. Hepsinin girişinde uzaktan bile görülebilecek büyüklükte numaralanmış levhalar vardı. Yanımdan geçip gidenlerden birkaçını durdurup çadırda neler olup bittiğini sordumsa da bana yanıt vermeye tenezzül bile etmediler. Çadırlara girmekten başka çare kalmamıştı.

186

www.xasiork.biz
Büyük, beyaz çadırın kapısına geldiğimde onun her zamankinden daha haşmetli göründüğünü fark ettim. Bulunduğum yerden en

tepesindeki flamayı göremiyordum bile. Kırmızı şeritler güneş ışıklarının altında tutuşmuş gibiydiler. Perdeyi aralayıp içeri girdim. 46. Herhalde hayatım boyunca bundan daha etkileyici bir şey

görmemiştim. Çadırın içi yukarıdan sarkıtılmış, hepsi farklı yüksekliklerde bulunan devasa boyutlardaki beyaz, küre biçimli lambalarla

aydınlatılmıştı. Çadırın en tepesinde, kürelerden daha yukarıda küçük noktacıklar şeklinde sıralanmış daha pek çok lamba vardı. Sanki gündüz dışarıda kalmıştı ve aniden gece başlamıştı. Zemin çölün devamıydı. Çadır buraya getirilip bırakılmıştı sanki. Asıl etkileyici olansa aşağıda, benimle aynı seviyede olup bitenlerdi. Çadırın içindeki binlerce kişi, karıncalar gibi bir oraya bir buraya hareket ediyor, etkileyici bir manzara oluşturuyorlardı. Daha dikkatli bakınca içeridekilerin büyük çoğunluğunun fötr şapkalı, pardösülü adamlar olduğunu gördüm. Fötr şapkalı adamların dışında her yaştan kadınlar, çocuklar ve yaşlılar bulunuyordu. Korkunç bir uğultu kum zeminden havalanıyor, lambalara çarpıp oraya buraya yankılanıyordu. Hengâmeye dalmaktan önce çekindimse de önümde cereyan eden ne olduğu belirsiz hareketliliğin büyüsüne kendimi kaptırmakta gecikmedim. Hemen önümde fötr şapkalı bir adam bir masada oturmuş bir başka fötr şapkalı adamla muhabbet edip sigara içiyordu. Arkalarındaki üç metre boyunda iki metre genişliğindeki camekâna yağmur yağan bir sokağın fotoğrafı yapıştırılmıştı. Camekân arkasına çakılmış iki payanda

187

www.xasiork.biz
ile ayakta duruyordu. Arada bir fötr şapkalı adamlardan yaşlı olanı dışarı bakıp hüzünleniyordu. Onları o halde bırakıp bir sonraki sahneye geçtim. Bu sahnede fötr şapkalı adamlardan biri silahını karşısındaki yaşlı bir adama doğrultmuş, öfkeyle bir şeyler söylüyordu. Ne demek istediğini anlamama rağmen söylediği kelimelerden tek bir şey bile anlamıyordum. Fakat birazdan çok kötü bir şey olacağını hissediyordum ki fötr şapkalı adam silahını ateşledi ve yaşlı adamı tam kalbinden vurdu. Sonra sırtı üstü düşen adamın yanına gidip tam göğsüne iki el daha ateş etti. Tuhaf olan benden başka hiç kimsenin onlara dönüp bakmamasıydı. Fötr şapkalı adam yaşlı adamın öldüğünden emin olunca solundaki kapıyı açıp dışarı çıktı. Kapının olduğu duvar yalnızca iki metre olduğu için fötr şapkalı adamı dışarı çıkmasına rağmen onu görebiliyordum. Yaşlı adamın birazdan kalkacağını sandım ama; öyle bir şey olmadı. Silahını sağ cebine koyan fötr şapkalı adam bir başka vakaya karışmak için yürüyüp kalabalığın içinde kayboldu. Hemen yaşlı adamın yanına koştum, göğsü kıpkırmızı olmuştu, nefes almıyordu. Yardım istemek için avazım çıktığı kadar bağırdımsa da kimse oralı bile olmadı. Yaşlı adamı orda bırakıp yürümeye devam ettim. Zihnim gördüğü şeylerin etkisiyle karmakarışık olmuştu. Çadırın içine rastgele dağılmış olan bu sayısız insanın ne yapmaya çalıştığını bir türlü anlayamıyordum. Dehşet içinde ilerlerken, yatak odası havası verilmiş bir yere denk geldim. Odanın benden taraftaki iki duvarı yoktu. Var olan iki duvarın çizdiği L’nin kısa kenarının hemen önünde, kalın, mavi renkli bir yorganın altında bir adamla bir kadın sevişiyorlardı. Komodinin yanındaki sandalyeye ise bir pardösüyle bir fötr şapka atılmıştı; kadının kombinezonu halının üstündeydi. Adam işi bitince, üstünü giydi. Pantolonunun cebinden

188

www.xasiork.biz
cüzdanını çıkarıp komodinin üzerine on lira bıraktı, hiçbir şey söylemeden kalkıp gitti. Kadın doğrulup parayı aldı, bir sigara yakıp tavanı seyretmeye koyuldu. Bu dekorun neredeyse aynısını hemen ileride gördüm ve hızlı adımlarla oraya yürüdüm. Bu kez aynı adam yarı çıplak bir haldeyken yataktaki kadına tokat attı, kadın ağlamaya başladı; adam giyinip bağıra çağıra, küfrede ede kapıyı çarpıp dışarı çıktı. Biraz daha ileride bu kez aynı adamla aynı kadın yan yana uzanmış, hem tavanı yani beyaz küreler şeklindeki lambaları seyrediyor, hem de muhabbet ediyorlardı. Bir ara adam kadını alnından öptü, kadın utangaç bir şekilde gülümsedi. Neler olup bittiğini anlamak imkânsızdı. Her tarafta fötr şapkalı adamlar bir şeyler yapıyor, konuşuyor, yiyip içiyor, öldürüyor, sevişiyor, kitap okuyor, kendinden geçiyor, küfrediyor, saçmalıyor, zaman

öldürüyor, irkiliyor, merak ediyorlardı. Bir fötr şapkalı adam, bir diğer fötr şapkalı adamın yaptıklarına en ufak bir alaka bile göstermiyordu. Şapkamı çıkarıp bu deli saçması oyunlar arasında yürümeye devam ettim. Bu sırada kırmızı bir araba hızla gelip önümde durdu. Nereden çıkmıştı, ne zaman gelmişti, farkına bile varamamıştım. Kendimi hemen geri attım. Fakat şoförün beni gördüğüne dair en ufak bir belirti bile yoktu. Kapı açıldı, fötr şapkalı bir adam arabadan indi. Cebinden silahını çıkardı; arka kapıyı açtı; bir kızı zor da olsa dışarı çekti. Kız yarı baygın haldeydi, üzerinde kırmızı çiçekli yazlık bir elbise vardı. Kolları, boynu pürüzsüz ve taptazeydi. Bir anda öne atılıp fötr şapkalı adama mani olmaya çalıştım. Fakat adam benden hızlı davrandı. Kızı dizine dayayıp silahı bana doğrulttu. “Sakın kıpırdama!” diye bağırdı.

189

www.xasiork.biz
“Bırak o kızı!” diye ben bağırdım bu sefer; ama fötr şapkalı adamın hiç şakası yoktu. Kız kendine gelir gibi olunca silahının kabzasıyla kızın yüzüne sert bir darbe indirdi, kız tekrar bayıldı. O darbe sanki benim suratımda patlamış gibi afalladım. Başka bir fötr şapkalı adam gelip kızcağızı ayaklarından yakaladı, ikisi kızı taşıyarak kalabalığın içinde kayboldular. Arabanın üstüne çıkıp nereye gittiklerini görmek istedimse de başaramadım. Başka mekânların kötü birer taklidi olan dekorlar ve bu dekorlara hareketleriyle mana veren fötr şapkalı adamlardan, kadınlardan, genç yaşlı çeşit çeşit insandan ve onların hiç tükenmeyecek gibi duran hareketlerinden başka bir şey yoktu devasa çadırın içinde. Hayal kırıklığı içinde aşağı atlayıp tekrar yürümeye başladım. Fötr şapkalı adamın biri, takım elbiseli, pos bıyıklı bir adamı kovalarken sendeleyince yere kapaklandı, ayağa kalkıp kaçan adamın peşinden okkalı bir küfür savurdu. Tam bu sırada aynı takım elbiseli adam arkasında belirdi, yana kaçamayınca fötr şapkalı adama kocaman bir kamyon gibi çarptı. Fötr şapkalı adam neler olduğunu anlamadan kendini tekrar yerde buldu. Küfürler savurarak ayağa kalkarken takım elbiseli adamı tanıdı ve “İşte şimdi düştün elime.” deyip yakasına yapıştı. Fötr şapkalı adam hiç şaşırmamıştı. Hatta her şeyi doğal karşılayan bu halini, yakasına yapıştığı takım elbiseli adamı kovalayan kendisiyle karşılaşınca da devam ettirdi. İkisi birden takım elbiseli adamı hışını çıkarana kadar dövdüler. Sonra vedalaşıp ters yönlere gittiler. Kalabalığın arasında yalpalaya yalpalaya yürürken birden gördüğüm manzara karşısında küçük dilimi yutacak gibi oldum. Bir yatağın kenarına oturmuş, elimdeki silahı da uyuyan adama doğrultmuştum. Ben olup

190

www.xasiork.biz
olmadığımdan emin olmak için daha dikkatle baktım. Bu benden başkası değildi. Yüzümden terler boşanıyordu. Uyumakta olan adamın herhalde hiçbir şeyden haberi yoktu. Bir an ne yapacağımı bilemeden öylece kalakaldım. Korkunç bir çığlık atmak üzereyken yatağın kenarındaki ben, uyuyan adamı uyandırdı; ona bir şeyler söyledi. Neler olup biteceğini anlayınca onlara doğru koşmaya başladım. Ama her şey için çok geçti artık. Silahın namlusunda parlak bir alev belirdi, ışıl ışıl bir mermi, şaşkınlık içindeki adamın alnından girip başının arkasından fırladı, yatağa saplandı. Her yer kıpkırmızı oldu. Oradaki ben çabucak silahı cebine koydu ve yatak odasının kapısından çıktı. Uzaklaşmak üzereydi ki yakasına yapışıp “Ne yaptın sen?” diye bağırmaya başladım. Neler olup bittiğini anlamamazlıktan geliyordu. Kendi gözlerimin içine bu kadar yakından ve başka biri olarak bakmak beni oldukça çok şaşırtmıştı; ama kısa sürede bu şaşkınlığı üstümden atıp kendime okkalı bir yumruk savurunca yere devrildim. Sonra çenemi tuta tuta ayağa kalkıp hızla uzaklaştım oradan. Hemen yataktaki adamın yanına gittim. Lütfen o olmasın diyordum içimden, lütfen o olmasın. Merminin etkisiyle başı arkaya doğru savrulmuştu. Yavaşça tutup kendime çektim ve acı manzarayı gördüm. Bu fötr şapkalı adamdı. Hani nişanlım kaybolunca tuttuğum adam. Hani beraber haydutların peşine düşeceğimiz adam. Gözlerimden yaşlar boşandı birden, dakikalarca başında durup ağladım. Bunu yaptığıma inanamıyordum. Her ne kadar ben yapmamış olsam da yine bir şekilde, bu uğursuz çadırın içinde onu öldüren bendim. Onunla yaşadıklarımızı düşünürken çok uzaktan gelen polis sirenlerini işittim. İlk anda bu sesler bana tuhaf gelmedi. Çünkü çadırın içindeki

191

www.xasiork.biz
keşmekeşin alelade bir parçası olduklarını düşündüm. Fakat sirenler susmak bilmedikleri gibi daimi olarak bu tarafa yaklaşıyordu. Acaba diye düşünürken polisler önümden geçip yatak odasının kapısına dayandılar, “Teslim ol!” diye bağırmaya başladılar. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Onları görmeme rağmen onların beni görmüyor gibi davranması bunun kötü bir şaka olduğunu

düşündürüyordu. Ama fötr şapkalı adamın yanımda yatan cesedi bunun hiç de kötü bir şaka olmadığını kanıtlıyordu. Aceleyle ayağa kalkıp ne yapacağımı düşünmeye başladım. Polisler içeri girene kadar beni görmeyeceklerdi. Hiç düşünmeden yatak odasının kapısının yanından geçip son hızla koşmaya başladım. Biraz koşmuştum ki arkamda bağırışlar işittim: “Dur!”. “Teslim ol!”. Ama benim ne olduğunu bir türlü anlayamadığım bu çadırın içinde durmaya, hele hele teslim olmaya hiç niyetim yoktu. Önüme çıkanlara çarpa çarpa koştum. Beni kaybettiklerini anlayınca bir salonun duvarının arkasına saklandım. Her tarafımdan terler boşanıyordu. Bir müddet ortalık durulana kadar orada kaldım. Etrafı kolaçan etmek için doğruldum, sağa sola baktım; ama sanki çadır eski, bensiz keşmekeşine geri dönmüştü. Salonun arkadan çakılmış payandalarla desteklenen duvarını dolanıp, çadırdan çıkmak için içeri güneş ışığı sızan perdelerin oraya yönelmiştim ki salona şöyle bir bakınca buranın bana oldukça tanıdık geldiğini fark ettim. Koltukta takım elbisesiyle uzanmış bir adam uyuyordu, durduğum yerden yüzünü seçmek olanaksızdı. Sonra kafamda bir şimşek çaktı: Burası fötr şapkalı adamın evindeki salondu. Ya şu koltukta uyuyan kişi? Yoksa bu da mı bendim? Hemen içeri dalıp koltukta uyuyan adamın yanına gittim. Yakasından tutup kendime doğru

192

www.xasiork.biz
çevirince hiç de şaşırmadım. Ona yaptığım yetmiyormuş gibi bir de kalkıp onun salonunda, onun koltuğunda uyuyordum. Yakamdan tutup kendimi sarsmaya başladım. Gözlerimi zar zor aralayabildim. “Ne istiyorsun benden?” diye bağırıyordum bir yandan. “Ne istiyorsun?” “Ne istiyorsun?” “Bırak yakamı.” “Seni ahlaksız herif! Seni pis katil!” “Ne katili! Ne katili!” … Uyandığımda saat dokuz buçuğa geliyordu. Kalbim gördüğüm rüyanın etkisiyle küt küt atıyordu. Sanki hala o tuhaf çadırın içindeydim. Kâbusun etkisi geçince fötr şapkalı adamın meyhanede, bugün bir başkasıyla görüşeceğimizi söylediğini hatırladım. Dediğine bakılırsa bu kez Seyfettin Usta’da yaşadığım hayal kırıklığını yaşamayacaktım. Uyandırmak için yatak odasına yöneldim. 47. Yatak odasına girdiğimde bomboş, bozulmamış bir yatakla

karşılaştım. Fötr şapkalı adam nereye kaybolmuştu bu saatte? Bana haber vermeden nereye gitmişti? Gardırobu açtım, dün akşam giydiği kıyafetler sanki yüzyıllardır orada duruyorlardı. Eksik kıyafet de yoktu. Peki neredeydi bu adam? Sekreteri aradım, sesi yoğun bir parazitin ardına gizlenmiş gibiydi. Henüz büroya gelmediğini, istersem evinin numarasını verebileceğini söyleyince aceleyle kapadım. Üstümde kırışık takım elbisem, uyku sersemliğiyle salonu arşınlarken bir yandan da nereye gitmiş olabileceğini düşünüyordum. Emniyeti, fötr şapkalı adamın

193

www.xasiork.biz
birkaç samimi arkadaşını aradım; ama onlardan da bir şey çıkmadı. Acaba bugün gideceğimizi söylediği yere mi gitmişti? Ama neden böyle bir şey yapsındı ki? Hem oraya gitse bile ne giymişti? Pijamalarıyla, ropdöşambrıyla gidecek hali yoktu ya. Bir sigara yaktım, radyoyu açtım. Hüzünlü bir ezgi, temizliği ve düzenliliğiyle suniymiş gibi duran salona yayıldı. Geceyi geçirdiğim koltuk bile dünkü haline dönmüştü sanki. Fötr şapkalı adamın bu yaptığına akıl sır erdirmek mümkün değildi. Hem ona, hem de kendime kızıp duruyordum. Şimdi ipuçları peşinde dolaşmak varken, katillere, adam kaçıranlara yaklaşmak varken fötr şapkalı adam birden ortadan yok olmuştu. Böylece bekleyemezdim, bir şeyler yapmalıydım. Gardıroba koşup dün giydiği pardösünün cebinden not defterini buldum, en arka sayfada, adresi gördüm: Abidin Paşa, no:123. Bunun dışında ne bir isim, ne de bir telefon vardı. Hemen pardösünün cebindeki ıvır zıvır ne varsa cebime doldurdum, silahı da unutmadım. Artık yola düşebilirdim. Aceleyle ayakkabımı, pardösümü giydim. İçimde bastıramadığım bir heyecan doğmuş, bir an evvel sokaklara çıkmamı fısıldamaya başlamıştı. Fakat her şeyin çığırından çıkmasına neden olan şey, kendime çeki düzen vermek için portmantonun aynasının karşısına geçince oldu. Tiz bir çığlık her yanı kapladı, elimdeki fötr şapka yavaşça yere düştü, sanki evin girişi genişledi, genişledi. Tüm dünyayı yutacak kadar büyüdü. Sonunda eski boyutlarına geri döndü. Midem bulanıyordu, ateşimin hızla yükseldiğini hissediyordum. Sonra elimi yavaşça kaldırıp dudaklarımın üstündeki ince bıyığa dokundum. 48.

194

www.xasiork.biz
Fikrime danışmaktan hiçbir zaman çekinmemiş ve gocunmamış olan komiseri gördüğümde, olay mahallinin hemen yanında durmuş, bir polis memuruna bir şeyler tarif ediyordu. Gergin olduğu her halinden belliydi. Beni görünce memura hızlı hızlı ne yapması gerektiğini anlatıp adeta başından savdı. Memur “Baş üstüne komiserim!” diyerek koştura koştura gözden kayboldu. “Gözümüz yollarda kalmıştı.” dedi şakayla karışık, “Nerelerdesin hemşerim ya, sensiz buraların tadı mı olur?” “Geldim geldim.” dedim, “Biraz işim vardı, ama arayan sen olunca kırabilir miyim? Yine başınız belada herhalde!” “Olmaz mı? Buranın pisliği biter mi? Şuna bir baksana.” diyerek ileride, polis memurlarının başına üşüştüğü yeri gösterdi. “Nedir vaka?” diye sordum. “Kızcağızın birini öldürüp gömmüşler!” diye cevap verdi. “Ceset en az bir aydır oradaymış ki bu hale gelmiş.” “Adamlar bir açılsınlar da bakalım.” “Çocuklar emminiz geldi.” deyince memurlar dönüp bana baktılar. İçlerinden biri, yüzü bana tanıdık gelen biri, “Vay! Nerelerdeydin, biz de seni bekliyorduk!” dedi. Yavaş adımlarla çukura doğru yürüdüm. İçimde tuhaf bir his vardı. Ne göreceğimi biliyor gibiydim. Fakat bu his bir şimşek gibi aklıma düşüp sonra aynı hızla, geride lacivert, loş bir ışık bırakarak kayboldu. Memurlar yana çekilince ağacın hemen yanındaki çukurun ne kadar düzgün açılmış olduğunu görerek şaşırdım. Çukurun içinde uzun saçlarıyla, neredeyse siyaha dönüşmüş elbisesiyle bir kadın cesedi yatıyordu. Elbisesi deriyle kaplı kemiklerin üzerine yapışmıştı sanki.

195

www.xasiork.biz
Biraz sonra yağmur yağmaya başlayınca memurlar, cesedin üzerini naylonla örtmek istediler. Ama ben mani oldum, biraz daha incelemek istediğimi söyledim. “Sen bilirsin.” deyip bahçenin kenarına park ettikleri arabalarına koşturdular. Komiser peşlerinden giderken “Aman dikkat et, hastalanma!” diye takıldı, dönüp el salladım. Portakal bahçesi, yağmurun da çökmesiyle ölümün kol gezdiği karanlık bir mabede dönüşmekte gecikmedi. 49. Genç adamla buluşmamıza daha çok vardı. Bir banyo yaptım, bir şeyler atıştırdım. Hava yine soğuktu, geceden kalma ayaz ara ara esiyordu. Genç adamın telefondaki sesini hatırlamaya çalıştım. Korkmuş olduğu her halinden belliydi. Kelimeleri daha önceden hazırladığı anlaşılıyordu. Yine de arada kekelemiş, ne diyeceğini bilememişti. Onu daha fazla sıkıntıya sokmamak için buluşma yerimizi söyleyip kapatmıştım telefonu. Sesinin bir yerlerden tanıdık geldiğini telefonu kapatmış, çalışma odama giderken fark etmiştim. “Ama,” demiştim kendi kendime, “Telefonda hepimizin sesi birbirine benzemiyor mu zaten?” Hava açmıştı; güneş, gri bulutların yer yer kapladığı gökyüzünde kocaman, parlak bir leke gibi duruyordu. Atatürk Caddesi’ne çıkınca rüzgâr da şiddetlendi. Yine de pastaneye giderken acele etmek istemiyordum. Her şey yavaş yavaş gerçekleşsin istiyordum. Sağ elimle silahımı, sol elimle de kalemimle not defterimi yokladım. Yeniden genç adamın sesini hatırlamaya çalıştım. Biraz daha düşünürsem, yüz hatlarını, çenesinin dudaklarının altında nasıl büküldüğünü, gözlerinin

196

www.xasiork.biz
heyecanla bir sağa sola nasıl dönüp durduğunu, ellerinin sürekli bir şeyi bekler gibi nasıl kıpır kıpır olduğunu çıkaracaktım. Pastaneden içeri girdiğimde, genç adamın hiç de düşündüğüm gibi biri olmadığını gördüm. Bomboş masaların ortasında çok yalnız görünüyordu. Tahminimden daha kısaydı, hafif kiloluydu. Nedense terlemişti. Beni görünce hemen ayağa kalktı. Garsonu çağırıp iki çay söyledi. Kendinden emin, sakin bir hali vardı. Acaba telefonda neden heyecanlanmıştı? Belki de olanları yavaş yavaş kabullenmeye başlamıştı. Sigara çıkardım, ikram ettim, kullanmadığını söyledi. Akıllı çocuk, diye geçirdim içimden. Bu genç yaşta sigarayla ne işi olacak ki? Fakat yanındaki sandalyeye attığı pardösüsüyle fötr şapkasının renklerini ona hiç yakıştıramadım. Biraz fazla koyuydular. Çayını yavaş yavaş yudumladı. Belki de benim söze girmemi bekliyordu. Ama buraya ona yardım etmek için gelmiştim. Sözü bana bırakmasını biraz çocukça buldum. Birden, olayları ta en başından anlatmaya başladı. Sanki sihirli bir değnek dokunmuştu dudaklarına. Sözcükleri seçerken oldukça itinalı davranıyordu. Nişanlısının ortadan kayboluşunu, iki haftaya yakın süredir ailecek neler çektiklerini, çok sevdiği nişanlısını bulmak için her çareye başvurduğunu, anlatıyordu. Sözünü bitirdiğinde camekândan dışarı baktım, yağmur çiselemeye başlamıştı. Kaldırım simsiyah, küçük noktalarla boyanmıştı. Yayalar acele acele yürüyorlardı. Birer çay daha istedim, genç adam önce hayır dese de ısrar edince kabul etti. Az sonra yağmur şiddetlendi. Güneş bir ara görünür gibi oldu, ama bir sonuç alamadığını, ağlamaklı gözlerle

197

www.xasiork.biz
yağmur damlalarını gökyüzünden düşen elmaslara dönüştürdü, sonra yeniden kayboldu. Her yanı gri bir sessizlik kapladı. Genç adam, üzerindeki yükü boşaltmış olmanın hafifliğiyle dışarıyı seyretmeye başladı. Şimdi söylediklerini ve onların manasını düşünüyor olmalıydı. “Yağmur ne güzel yağıyor!” dedi. “Evet. Bu pastanede yağmuru seyretmeyi her zaman sevmişimdir.” diye cevap verdim. Yaşlıca bir adam pastanenin tentesinin altında bir süre durup üstünü başını silkeledikten sonra sağanak yağmurun içine daldı. Garsonu çağırıp hesabı istedim. Genç adamdan telefonunu aldım, ona küçük büromun adresini verdim; istediği zaman uğrayabilirdi. “Yağmurun durmasını beklese miydik?” diye sordu genç adam kısık, titreyen bir sesle. “Haydi!” dedim, “Hemen şuradan taksiye bineriz.” Genç adamı evine bırakırken onun yüzünü bir yerlerden hatırlayıp hatırlamadığımı sordum kendime. Yağmur altında apartmanın saçağına kadar hızlı hızlı koşması, pardösüsünün içine gömülmesi bana bir yerlerden tanıdık geliyordu. Şoför “Nereye abi?” diye sorunca kendime geldim. “Küçüksaat’e!” deyip bir sigara yaktım. -BİTTİ-

198

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->