P. 1
Tasavvuf : http://jonasclean.blogspot.com

Tasavvuf : http://jonasclean.blogspot.com

|Views: 1,129|Likes:
Yayınlayan: jonasclean
http://jonasclean.blogspot.com
http://jonasclean.blogspot.com

More info:

Published by: jonasclean on Jun 06, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

06/14/2013

pdf

text

original

(yunus emre

)
garip acep şu yerde var m'ola soyle garip bencileyin bagrı başlı gozu yaslı soyle garip bencileyin gezdim urum ile şamı yukarı illeri kamu çok istedim bulamadım soyle garip bencileyin kimseler garip olmasın hasret oduna yanmasın hocam kimseler duymasın soyle garip bencileyin soyler dilim aglar gozum gariplere goynur özüm meger ki gokte yıldızım soyle garip bencileyin nice bu dert ile yanam ecel ere bir gun olem meger ki sinimde bulam soyle garip bencileyin bir garip olmuş diyeler uç gunden sonra duyalar soguk su ile yuyalar soyle garip bencileyin hey emre'm yunus bicare bulunmaz derdine çare var imdi gez sardan sare soyle garip bencileyin yunus emre

(konuşamaz hale gelir)
Allah bir kimsenin perdesini yırtmak isterse o kişiyi temiz insanları ayıplamaya sevk eder. Ayıbını örtmek dilerse o kimse ayıplı kimseler hakkında konuşamaz hale gelir. Yardım etmek isterse, ona dua ve yakarış kapısını açar. mevlana

(Sen akıl gibisin, biz şu dile benzeriz)
Sen can gibisin, biz ele, ayağa benzeriz. Elin tutup koy vermesi, can vasıtası iledir. Sen akıl gibisin, biz şu dile benzeriz. Bu dil, şu anlatışı akıldan alır, akıldan beller. Sen sevinç gibisin, biz gülme gibi. Yani sevincin sonucu güler neşeleniriz. mevlana

(çoban)
Kul sabretmez, güzel güzel tasvirlerde bulunur. Her an sana, canım, ayaklarının altına yayılmış bir döşemedir. Hani o çoban gibi. O da Yarabbi, seni arayan çobana gel. Gel de gömleğindeki bitleri ayıklayayım, kırayım. Çarığını dikeyim eteğini öpeyim diyordu ya. Kimse aşk ve muhabbette ona eş olamazdı, fakat Tanrıyı tesbih etmeyi, ona söz söylemeyi bilmiyordu. Onun aşkı, gökyüzüne çadır kurmuştu. Köpeğe benzeyen can, o çobanın çadırı önünde bir köpek kesilmişti. Tanrı aşkının denizi coşunca onun gönlüne vurdu, senin kulağına değdi. mevlana

(Aziz Mehmet Dumlu Hazretleri)
"Yer ve gök Allah'ın nurudur." (Nûr Suresi, ayet 35) buyrulur. Yer ve gök arasında bilinen bilinmeyen her ne varsa nurdur. Bir kedi, köpek de nur mudur? diye sorarsanız derim ki: Sen kediyi kedi, köpeği köpek görürsen yanlıştır. Sen kediyi, köpeği bırak! Bir karınca. Onu da bırak! Bir solucan düşün. Uzun, incecik bir et parçası. Ne ağzı ne gözü görünür. Ne de eli ayağı vardır. Hiçbir şey yok ama bir şey var. Onda bir hayat var. Nafakasını, rızkını temin ediyor. Düşmanından korunuyor ve neslini devam ettiriyor.

(imam ı rabbani - dünyaya üzülmek)
Bu mektûb, molla Abdülvâhid-i Lâhorîye yazilmisdir. Kalbin selâmeti, mâ-sivâyi unutmakda oldugu bildirilmekdedir: Kiymetli kardesimin mektûbu geldi. Kalbin selâmeti için yazdiklariniz anlasildi. Evet, kalbin selâmeti, onun mâ-sivâyi unutmasina baglidir. Öyle ki, zorla hâtirlatmak isteseler, hâtirlayamamalidir. [Allahü teâlâdan baska herseye, ya'nî mahlûklarin hepsine (Mâ-sivâ) denir.] Bu hâle (Fenâ-i kalb) denir. Bu yolun birinci basamagi, bu Fenâya kavusmakdir. Bu Fenâ vilâyet derecelerine kavusulacaginin müjdecisidir. Sâlikler, yaradilislarindaki

uygunluklara göre, çesidli derecelere yükselirler. Çok yükselmek istemeli, bunun için çok çalismalidir. Çocuklar gibi, yolda önüne çikan kozalaklara, cam parçalarina baglanip kalmamalidir. Hadîs-i serîfde, (Allahü teâlâ, yüksek seylere kavusmak istiyenleri sever) buyuruldu. Dünyâ isleri ile çok ugrasmakda, dünyâ islerine gönül baglamak korkusu vardir. Kalbin selâmete kavusmasina da sakin aldanmayiniz! Yine geri dönebilir. Dünyâ isleri ile, elden geldigi kadar az ugrasiniz ki, dünyâya gönül baglamak tehlükesine düsmeyesiniz! Dünyâya düskün olmak felâketinden Allahü teâlâya siginiriz. Dünyâya gönül baglamamis olan fakîr bir çöpcü, gönlünü dünyâya kapdirmis olan koltukdaki zenginden katkat dahâ kiymetlidir. Birkaç günlük yasamakda dünyâya gönül vermemek, hiçbirseye düskün olmamak için çok ugrasiniz! Dünyâya düskün olmakdan ve dünyâya düskün olanlardan, aslandan kaçmakdan dahâ çok kaçmalidir. imam ı rabbani

(hz muhammed (s.a.v)
Bunu bil de belki peygamberlerin sonuncusunun yolu hürmetine ağızdan o kuvvetli mühür kaldırılır. 165. Peygamberlerden kalan mühürleri, Ahmed’in dini hürmetine kaldırdılar. Açılmamış kilitleri vardı; onlar, “İnna fettehna” eliyle açıldı. O, bu dünyada da şefaatçidir, o dünyada da, bu dünyada insanı dine götürür, o dünyada cennetlere. Bu dünyada “Sen onlara yol göster” der; o dünyada “Sen onlara ay gibi yüzünü göster” der. Onun gizli, aşikâr işi, daima “Yarabbi, sen kavmime doğru yolu göster, onlar bilmiyorlar” demektir. 170. Onun nefesiyle iki kapı da açıktır. Duası, iki âlemde de müstecap olur. Ona benzer ne gelmiştir, ne de gelecek. Bu yüzden son peygamber olmuştur. Sanatında son derece ileri gitmiş bir üstadı görünce bu sanat, sende bitmiştir demez misin? Ey peygamber, mühürleri kaldırmak, kapalı kapıları açmaktasın, Hatem’sin, bu iş, seninle ve sende bitmiştir. Can bağışlayanlar âleminde bir Hatem’sin sen. Hâsılı mühürleri kaldırma ve kapıları açmada Muhammed’in işaretleri, tamamiyle açıklık içinde açıklıktır, açılık içinde açıklıktır,açıklık içinde açıklık. mesneviden

(dua)
210. Ey yüce Tanrı, önce bendeki bu çekiliş ve yükselip geliş senden meydana geldi, yoksa bu deniz, sakindi Yarabbi. Bana bu tereddüdü, o makamdan verdin, kereminle yine beni tereddütsüz bir hale getir. Medet ey feryada yetişen Tanrım, sen beni dertlere müptelâ etmektesin. Senin verdiğin dertlerle erler bile kadınlara döner. Bu derde uğratış niceye dek, yapma Yarabbi. Bana bir yol bağışla, on yol verme bana. Sırtı yaralı arık bir deveyim; sırtımda bir semere benzeyen ihtiyar yüzünden sırtım yaralandı. 215. Arkamdaki bu mahfe, gâh ağır gelip beni bu yana çekmede, gâh öbür tarafa yanlayıp beni o yana sürüklemede. Bu uygunsuz yükü sırtımdan al da iyi kişilerin bahçelerini göreyim. Uyanık olarak değil de Ashabı Kehf gibi uykuda olarak cömertlik bahçesinde yayılayım. Sağıma, soluma yatıp uyuyayım, fakat ancak top gibi ihtiyarsız olarak yuvarlanayım. Ey din Tanrısı, sağıma da dönersem senin döndürmenle döneyim, soluma da dönersem senin döndürmenle.

hz mevlana

(kendinden geçmek)
Bütün âlem, kendi ihtiyarından, kendi varlığından sarhoşluk âlemine kaçmaktadır. 225. Bu suretle herkes, şarap, çalgı gibi şeylere düşer de kendi aklından bir an olsun kurtulmaya çalışır. Herkes bilir ki bu varlık tuzaktır. İnsanın kendi ihtiyarı ile bir şeyi düşünmesi, bir şeyi anması cehennemdir âdeta. Onun için herkes varlığından, kendiliğinden geçme âlemine, yahut sarhoşluğa kaçar, yahut da bir işe koyulup kendini unutur. Fakat yine bu âlemden kendini çeker, varlık âlemine gelirsin. Çünkü o kendini unutma âlemine Tanrı fermanı olmadan gitmiştik. Ne cin, zaman kaydının hapsinden kurtulabilir, ne insan. Mevlana Hazretleri Mesneviden

(Evet çok bilimsel bi yaklaşım oldu bu yok yoktur (tebessüm)
BURHAN- elbette...elbette bir bilimsel bir açıklaması var Amca hiç sarsılmamıştır öylece daimi huzurdadır Burhan yere çöker amca yanın da ayakta yavaş adımlarla anlatmaya başlar AMCA- Var yavrum… evet her yarattığı şeyin bir bilimsel açıklaması var… her yaptığı işi bir hikmetle yapıyor. Haklısın anlamak gerçekten zor çünkü çelişkiyi, anlamsızlığı hatta yoku yaratan da “O”.Ve aslında yok diye bir şey de yok Burhan amcaya bakmadan yerde toparlanmaya çalışırken BURHAN- Moruk ne ayaksın bilmiyorum ama evet yok diye bişi yoktur AMCA- Evet çok bilimsel bi yaklaşım oldu bu yok yoktur(tebessüm) BURHAN- Evet bilimsel tabi ki hiçbişi yoktan var olmaz varken de yok olmaz! Tabi bilmiyorum burada internet var mı araştırdın mı? gerçi burası neresi onu da bilemiyorum ya amına koyiyim Amca burhan konuşurken durur konuşmaya başladığında tekrar yavaş adım etrafında yürüyerek anlatmaya devam eder AMCA- Anlıyorum evladım(tebessüm)Biz devam edelim. Hiçbir şey yoktan var olamaz varken de yok olamaz dedik BURHAN- Evet ihtiyar öyle AMCA- Evren de bir dış etkenle oluşturulmadığı için sonsuzdur. Yani evrenden başka ilah yoktur demiş oluyorsun böylece? Yani bilimsel olarak (tebessüm) Burhanı gördüğümüzde amcanın gölgesi çerçevenin kenarından uzar. BURHAN- Evet babalık aynen öyle de sen tahmin ettiğimden de saçma bi durumdaymışsın ne diyim Amca durur AMCA- Bu gerçekten önemli bi nokta yavrum aferin bu kadarını bile görmüş olman övgüye değer. Burhan aşağıda ki lafını söylerken yerden onun gözünden amcayı görürüz güneş arkada parlamaktadır amcayı karanlık olarak görür güneş gözlerini alır tekrar yorgun başı önde devam eder sözüne BURHAN- ya amca sen manyak mısın acaba tanrı bu işte diyorum bundan daha ötesi yok ki hala ukalalık yapıyorsun bana

Bu arada amca burhanın hizasında yere yanına çöker şefkatle yanından konuşur AMCA- (tebessüm) fakat yanıldığın bi nokta var yavrum. Evren tanrının kendisi değil tanrının sıfatlarıdır Burhan amcanın yüzüne sessiz bakar BURHAN- … AMCA- Çünkü bu evren başlangıca bakıldığında bu haliyle yok. Sadece saf tek bir enerji var.? Bilemediğiniz laboratuarda inceleyememeniz sebebiyle de tanıyamadığınız. BURHAN- Ee. AMCA- İşte o enerji sonradan farklı formlara düzenlere dönüşüyor ve evreni ve boyutları oluşturuyor… Fakat aynı enerji sonradan başka formlarda düzenlerde görünür olsa da kendi varlığı o her an dönüştüğü şekiller ardında devam ediyor. Ve siz o dönüştüğü formları tamamen görmezlikten gelerek tüm varlığa tanrı diyorsunuz… burhanın yüzünü görürüz nötrdür AMCA- Bak şunu düşün. Denizden bir bardak su alsak ve dışarıya çıkarsak (es) bu bardaktaki suya deniz diyebilir miyiz? Yine burhanın durgun fakat dinleyen yüzü … …Diyemeyiz değil mi. ? Ancak denizden diyebiliriz. İşte böyle de bu evren tanrı değil tanrıdandır… Aşağıdaki konuşmalar altına müzik başlar … …Hiç bir kavramı ondan önde tutma ki o şeyler seni bir gün aşağı çektiğin de O seni o kadar incitmeden onların arasından çeksin çıkarsın. Buna bilim de dahildir din de. Çünkü Allah dini de bilimi de senin kalbine göre açar. Onun yarattığı her şey üstün olmasına rağmen sen onları görecek kadar onlarla ilgili olamayabilirsin. BURHAN- Peki kuranda Allah her şeyi yoktan var etti demiyor mu öyle biliyorum ben AMCA- evet ama oradaki yok manası onunla beraber başka hiçbir şey yoktu anlamında yoksa var olan bir şey vardı… Kendisi. Burhanın dinleyen bakışı AMCA- Yani sıfır değil bir vardı.

(Allah ve peygamberleri)
imam ı rabbani mektubat 167. mektub Bu mektûb, Herdîram-ı Hinde yazılmışdır. Allahü teâlâya ibâdet etmeği ve kendi yapdığı tanrılara tapınmakdan sakınmağı dilemekdedir: İki mektûbunuz geldi. İkisinde de, bu fakîrleri sevdiğiniz, bunlara sığındığınız yazılı idi. Bir kimseye bu devleti ihsân ederlerse ne büyük ni’met olur. Fârisî beyt tercemesi: Bildirmesi lâzım olanı söyledim sana! İster kıymetini bil, istersen darıl bana. İyi dinle ve iyi anla ki, bizim ve sizin ve hattâ herşeyin, yerlerin, göklerin, yüksekliklerin, alçaklıkların yaratanı, varlıkda durduranı birdir. Nasıl olduğu anlaşılamaz. Benzeri ve ortağı yokdur. Şekli ve görünüşü olmaz. Baba, çocuk değildir. Onun gibi, Ona benzer birşey

düşünülemez. Onun birşey ile birleşmesi, bir şeyde bulunmasını düşünmek çok çirkin olur. Bir yerde bulunması, bir yerde görünmesi olamaz. Onda zemân yokdur. Zemânı O yaratmışdır. Bir yerde değildir. Heryeri O yaratmışdır. Hep var idi. Varlığının başlangıcı yokdur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Her iyilik ve yükseklik Onda vardır. Hiçbir kusûr ve aşağılık Onda olamaz. İşte bunun için, ma’bûd olmağa, tapınmağa hakkı olan yalnız Odur. Tapınmağa lâyık olan ancak Odur. Hindûların Râm ve Kerşen denilen putları, Onun yaratdığı şeylerden zevallı iki dânesidir. Her ikisinin de anası ve babası var idi. Râm, Ceretin oğlu ve Leknenin kardeşi idi. Sîtanın kocası idi. Râm, kendi çoluk çocuğunu koruyamamışdı. Başkalarını nasıl koruyabilir? İyi düşünmek lâzımdır. Câhillere uymamalıdır. Yerleri gökleri yaratana, Râm ve Kerşen gibi ismler takanlara milyonlarca yazıklar olsun! Bunların hâli, büyük bir pâdişâha, aşağı bir çöpçünün ismini takanlara benzemekdedir. Râm ile Rahmanı aynı şey sanmak, ne aklsızlıkdır? Yaratan, yaratdığı ile bir olur mu? Anlaşılamayan birşey, bilinen şeylere benzetilemez. Onlarla birleşemez. Râm ve Kerşen yaratılmadan önce, âlemlerin yaratanına Râm ve Kerşen denilmiyordu. Bunlar yaratıldıkdan sonra, ne oldu ki, o eşsiz olan ulu Allaha, Râm ve Kerşen denildi? Râm ve Kerşenin ismleri, yerlerin, göklerin sâhibinin adı sanıldı! Olamaz, olamaz, hiç olamaz! Gelip geçmiş olan, yüzyirmidörtbine yakın Peygamberlerin hepsi “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” insanları, yalnız bir yaratana ibâdet etmeğe çağırdılar. Ondan başkasına tapınmağı yasak etdiler. Bütün Peygamberler, kendilerinin âciz birer mahlûk olduklarını söylediler. Allahü teâlânın büyüklüğünden, kuvvetinden korkarlar ve titrerlerdi. Hindûların tapındıkları kimseler ise, herkesin, kendilerine tapınmasını istediler. Kendilerini ma’bûd olarak tanıtdılar. Bir yaratanın varlığına inanıyorlardı. Fekat, Onu kendilerine hulûl etmiş, kendileri ile birleşmiş sanıyorlardı. Bunun için, herkesin kendilerine tapınmasını istiyorlardı. Kendilerine tanrı diyorlardı. Her kötülüğü yapıyorlardı. Tanrı, her istediğini yapar ve yaratdığı şeyleri istediği gibi kullanır diyorlardı. Bunlar gibi, dahâ nice bozuk ve saçma sözleri vardı. Kendileri sapıtmış, başkalarını da sapdırmışlardı. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” böyle değildiler. Başkalarına yasak etdikleri kötülüklerden kendileri de ençok sakınırlardı. Kendilerinin de, herkes gibi insan olduklarını söylerlerdi. Fârisî mısra’ tercemesi: Yollardaki ayrılığı gör! Nerden nereye?

(iptila ve nimet)
Hz Abdulkadir Geylani İnsanları iki şahıs olarak görürüz. Biri iyilik içindedir.. Nimet içindeki adam sıkıntıdan ve kederden kurtulamaz. Sebebi, nimetin bolluğu ve bunların icabı maddi sıkıntıdır. Mal, mülk, her zaman iyilik getirmez, her parçasının ayrı derdi vardır. Evladı olur hastalanır, kaza olur, mal mülk telef olur. Bunlar tabii afetler olduğu halde o insan normal karşılamaz, haliyle elindeki nimetin tadını bulamaz. Eğer zenginlik; nimet, rahatlık, mal, şöhret, hizmetçi ve uşakla olacaksa bunlar o zatta vardır ve ayrıca düşmandan emin bir durumdadır. Azıcık sıkıntılarla bu nimetleri unutmak yerinde olmaz. Haddizatında, o adam için darlık yok demektir. Bunları kendi mütalâasına göre bela saysa bile, yalnız Allah’ı (CC) bulamayışına ve dünya halini sezemeyişine bağlamak yerinde olur. Bu zat Allah-ü Teala’yı (CC) “İstediğini yapar, değiştirir, güzellik verir. Sonra hepsini götürür. Zengin eder, fakir eder, alçaltır, yükseltir, öldürür, diriltir. Önce verir veya sonraya bırakır.” bir zat olduğunu bilseydi, elindeki nimetin hiçbirisine aldanmazdı…

Zaman olur, bu genişlik içinde yüzen adam cehaleti yüzünden bu hale iyice bağlanır. Aslında az olan ve esasa taallûk etmeyen darlığın giderilmesi için çalışmaya başlar. Bu kere de sıkıntı birse beşe yükselir. Bunun nedeni yine dünyayı bilmeyişidir. Halbuki dünya; bela, keder, hasret ve bir sürü teklif ve tekdirle doludur. Bunlar her ne kadar zahirde bela gibi görünseler de aslında nimet sayılırlar. Burada sabır meyvesini misal vermek doğru olur. Bu meyve evvela acıdır sonra tatlı olduğu anlaşılır. Bunun tadına, insan ancak acı çektikten sonra kavuşur. Acısını tatmayan ve ona tahammül edemeyen tad bulamaz. Belaya sabreden kimseye iyilikler kendiliğinden gelir. Şunu da diyelim ki; bir işçi ancak ekmeğini alın terinden sonra alır. Ve ruhen, bedenen bitap düşüp, ayrıca bir sürü gönül darlığı çekip kuvvetten düştükten sonra ücretini alır. Dahasını söylemek lazım gelirse, kendi gibi birisine hizmet edip manevi bir çöküntüye uğrar, benliği söner, bunun mukabili ücretini alır. Fakat yine de bu para tatlı gelir. Sonu malum. Bu kadar güç işlerden sonra alınan para güzel yemek olur. Hoş katık, tatlı meyve ve sevilen elbise haline gelir. Tabii olarak sevinç ve rahat başlar. Azın azı dahi olsa, dünyanın evveli, üst makama erinceye kadar acıdır. Şunu misal verelim: İnce ve acı tabaka ile sarılı bala benzer. Bala ermek için acıyı tatmak asıldır, ancak bu halden sonra tada erilir ve asıl aranan bulunur. Her şey sırası ile olduğu gibi acı ve tatlı karışık da olur. Bunun için acıya sabır, tatlıya da razı olmak gerekir. Kul sabrını ilâhi emirlere uymakla göstermelidir. Yasaklardan çekilmek, kaderin akışına boyun eğmek yerinde olur. Böylece her şey hoş geçer, bilhassa ilâhi emirlerin gereğini yapar, nefsine ve şahsi arzularına karşı olursa ömrünün ilk demleri hoş geçtiği gibi, sonu da tamamen iyiye döner. Gençlik temiz olunca ihtiyarlık da herkes tarafından saygı ile karşılanır. Herkes sever, hürmet eder. Böyle olanın en büyük arzusu dahi yerine gelir. İradesiz süt çocuğuna yapılan karşılıksız hizmet gibi, hiç kimse bir şey beklemeden hizmet eder. Dünyası böyle geçtiği gibi, ahireti daha üstün, daha farklı olur. Çünkü işin acılı tarafı geçmiş ve her darlığı yenmiştir. Burada hatırlatmak istediğimiz bir durum vardır ki; bu: Nimetlere aldanmamak ve daima şükür etmektir. Aksi halde insan Hakk’ı (CC) gücendirmiş olur. Elindeki nimetleri kaçırır. Peygamber (SAV) Efendimiz buna işareten: - “Nimet ehlî değildir. Onu şükürle bağlayınız.” Buyurdu. Nimetin şükrü, vereni itiraf etmektir. Nimetin sahibi ise Allah’tır (CC). Bu durumu her halde görmek lazım. Her yerde haddi aşmayarak, İlâhi emirler dahilinde hakkı ödemek gerekir. Zekât, yemin kefareti, adak, fakir ve düşkünlere yardım gibi şeyleri esirgememekle beraber, gerek borçlu olanlara ve gerekse zaman zaman, çeşitli hadiseler karşısında çaresiz kalanlara yardım etmek yerinde olur. Bilhassa bir hatanın sonunda bir iyilik yapmak, bolluğa, genişliğe kavuşmaya vesile sayılır… Her nimetin kendine göre şükrü vardır. Mesela: Vücud sağlığının şükrü, zayıflara yardım ve ayrıca bol ibadet yapmak olmalıdır. Sonra kötü şeylere bakmamak, kötü yerlere gitmemek, günahtan sakınmaktır. Sıhhatin ayrıca mal ve mülkün elden gitmemesi için de bir çaredir. Hakkını gözeterek çaresizlere elindekinden vermelidir. Aksi halde: Ağaç sulu meyvesini vermez, yaprakları düşer, tadı kaybolur, sanki yokmuş gibi olur. Hakkı gözetilmediği için de her şey bereketini kaybeder. İlâhi emirlere uyulduğu takdirde daima iyilik zuhur eder. Her şeyde bolluk olur. Dünya işleri yoluna girer. Ahirete gelince: Peygamberler (AS), şehidler, sıddıklar ve salihlerle beraber olunur. Ayet: - “Bunların arkadaşlığı hoş olur.” Eğer dünya zinetine aldanır ve geçici zevklerin peşinde olursan her iyilik kaybolur. Hiçbir şeyin sade olmaz. Herşey gözünde küçük görünür. İnsan, hoşlandığı hiçbir şeyi bulamaz, fakat yine de dünyayı bırakamaz. Her kim dışı süslü, içi öldürücü zehirlerle dolu olan işlere kapılırsa, onun için söylenecek şey; belanın yaklaşmış olduğu ve az zamanda geleceği olur. Dünyada böyle olduğu gibi, öbür

alemde de en güç azaba düçar olur. Her bela bir suçun cezasıdır ve her darlık işlenen bir suçun karşılığıdır. Buna; bir deneme, bir tenbih denilebilir. Günahlara kefaret demek de yerinde olur, günahkar için bu hüküm verilir. Büyük insanlara gelince, onlara bela, yükselme sebebi olsa gerek. Çünkü her belanın sonunda yüksek makam ve ulu dereceler vardır. Zaman aşımıyla, bela gibi görünen şeyler aslında bir lütuf olduğu anlaşılır. Her hareket ve adımda yükselme kaydedilir. Çünkü büyüklerin darlığı perişanlık için olmaz, bilakis daha yüksek makamlara ermek için bir imtihan sayılır. İmanın hakikatına ve güzelliğine erip ermedikleri, darlık zamanında çeşitli sebeplere baş vurmamaları ile meydana çıkar. Böylece Allah (CC) onların sağlam iman sahibi olduklarını kullara anlatmak ister. İşte bir Hadis-i Şerif: - “Sabırlı ihtiyaç sahipleri, kıyamet günü Hakk’ın (CC) misafiridir. Dünya ve ahirette Hakk’tan (CC) uzak olmazlar.” Dünyada kalpleri hoştur, ahirette ise rahatları artar. Balâ onların kalplerini temizler. Halkın ve sebeplerin tesiri olamayacağını bildikleri için, Allah’a (CC) çok bağlanırlar. O’na (CC) varmak için benlikleri ve şahsi hevesleri bir tuzak olduğu kanaatine sahip olduklarından yalnız Hakk’a (CC) bağlanırlar. İyi bilirler ki, her şey Hakk’tan (CC) ve Hakk’ındır (CC). Son şunu diyelim: Bela onlar için nimet demektir… Belanın gelişi iki sebebe bağlanır. Birincisi, yukarıda da belirtildiği gibi sabırsızlığın ve kötü yolların tutumu neticesinde olur. İkincisine gelince, yine anlatıldığı gibi günahlardan temizlenmek için olur. Her iki halde iyi sabreden için netice hayırlıdır. Bela ne kadar çoğalırsa çoğalsın sabretmek, taatı ve ibadeti bırakmamak yerinde olur… Hal, sabırla devam ederse görülecektir ki; insan iyilikler ve hoşluklar içindedir. Yani sabır devam ettikçe ilâhi fiiller zuhura gelir ve her kötülük iyiliğe çevrilir. İşte… Günler ve aylar devam ettikçe her halde sabretmek daha hayırlı olur, durumun inkişafı için daha yararlı olur…

(gamsız)
Gamsız yaptı dünya beni Kadere razıyım ben Yorgun ve şikayetsiz Her şeye hazırım ben Ekmeksiz, soğansız hayatın tadı yok Benim olmayan güzelin adı yok Olsun varsın biz yine de memnunuz. Bu dünyada olmazsa ahrette huzur buluruz Yolsuz yaptı dünya beni Yolları görmez oldum En sonunda anladım Sus oldum, sus pus oldum Gaddar dünya arsız mı yaptın bizi Hep beraber bulduk mertebemizi Olsun varsın biz yine de memnunuz. Bu dünyada olmazsa ahrette huzur buluruz. Söz: Orhan Atasoy - Istvan Leel Össy

(uykusunda gülümseyen bir çocuğu hatırla)

Yoğun bir acıyla titrediğinde ve artık gözyaşların akmadığında yağmurdan sonra harelenen çimenleri düşün Ne zaman duru bir gökyüzüyle çılgına dönüp, sonsuz bir gecenin dünyaya çökmesini dilersen uykusunda gülümseyen bir çocuğu hatırla Ömer Hayyam

(ayetler)
Birbirinizin kusurunu araştırmayınız. Hucurat 12 O (Allah'tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever. Ali imran 134 Biz gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları ancak hak ve hikmetle yarattık ve elbette ki, kıyamet kopacaktır. Şimdi sen onlara yumuşak davran ve güzel muamele et. Hicr 85 Kötü sözlerin iman edenler içinde yayılıp duyulmasını arzu edenler yok mu? Dünyada ve ahrette onla için pek acıklı bir azap vardır. Nur 19 Merak etmeyiniz. Kimsenin özel halini araştırıp durmayınız. Hucurat 12 Kendinizi beğenip temize çıkarmayınız. Necm 32

(bir hadis)
”İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız” hz muhammed s.a.v.

(barış manço)
Bu akşam yine garip bir hüzün çöktü üstüme Hücrem soğuk bir tek sen varsın düşlerimde Demir kapı yine kapandı ağır ağır üzerime Kelepçeler yine vuruldu kilit kilit yüreğime Derin derin soluyorum seni gecelerce Duvarlara kazıdım ismini her köşeye Dudakların şeker gibiydi Baldan öte baldan ziyade Pembe pembe yanakların

Gülden öte gülden ziyade Sabret gönül sabret Sakın isyan etme Bir gün elbet bitecek bu çile İsyan etme Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze Orda öyle bir isim var ki Kuldan öte kuldan ziyade O'nu düşün o'na sığın O senden öte benden ziyade Bir sabah elbet güneş de doğacak penceremde Ama bil ki ateşin hala yanacak yüreğimde Gözyaşlarım akıp gidecek Selden öte selden ziyade Bir canım var vereceğim Baldan öte baldan ziyade Sabret gönül sabret Sakın isyan etme Bir gün elbet bitecek bu çile İsyan etme Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze Orda öyle bir isim var ki Kuldan öte kuldan ziyade O'nu düşün o'na sığın O senden öte benden ziyade Bir ben var ki benim içimde Benden öte benden ziyade Bir sen var ki senin içinde Senden öte senden ziyade Bir ben var ki benim içimde Benden öte benden ziyade Bir sen var ki senin içinde Senden öte senden ziyade barış manço

(bir topacık suç oldum)
Nerden çıktın karşıma? Uçurdun uzaklara Baharda yazda kış olunca Uçtum uçtum uç oldum Bir topacık suç oldum Ben ben oldum bizler oldum Bizden de geçtim hiç oldum Öldürmedim bak kendimi Uslandır tenezzül eyle

İnanmayanlar elendiler Ben hep seni düşündüm Baharda yazda kış olunca Uçtum uçtum uç oldum Bir topacık suç oldum Sevmeyenler elendiler Ben hep seni düşündüm Baharda yazda kıştı Düşün düşün düş oldum Seni gördüm aşık oldum Söz : Mazhar Alanson Müzik : Fuat Güner

(şimdi feryatlarım azaldı)
Sevgilimin aşkına tutulduğum ilk zamanlar feryatlarım komşularımı uyutmuyordu şimdi feryatlarım azaldı aşkım arttı zira ateş alevlendiği zaman dumanı kalmaz mevlana hazretleri rubailerden

(aşık ile zahit)
Aşık sevgilisinin izini takip ile onun oturmuş ve gezmiş olduğu yerlerin etrafını dolaşır zahit de tesbihiyle rükü ve secdesiyle uğraşır aşık susamış ve zahit acıkmış olduklarından biri su kenarında diğeri ekmek arkasında koşar mevlana hazretleri rubailerden

(kargadan kurtulduk:)
Bağa bülbül geldi kargadan kurtulduk ey gözümün nuru sevgilim seninle bağa gidelim ve gül ve susam gibi açalım Akan sular gibi bağdan bağa revan olalım akalım ve hiç durmayalım

mevlana hazretleri rubailerden

(ben gene sana tutuldum)
Senin sözünü söyleyip mütemadiyen seni anmak beni sükuta mecbur etti seninle meşgul olmaktaki zevk ve lezzet beni işsiz bıraktı senin tuzağından gönlüm evine kaçtım halbuki gönlüm tuzak oldu ve ben gene sana tutuldum. mevlana hazretleri rubailerden

(bizar)
Bana sıtk ile ikrar verdiği halde beni aleme oyuncak eden kimselerden bizarım (bıkkın) çünkü benim alemle alışverişim yoktur bu türlü ikrar edenlerden ziyade ben beni inkar edenlerin bendesiyim mevlana hazretleri rubailerden

(bahtiyar bir gece ve latif bir mihrap)
Ey sevgili herkesin kalbinde senin aşkından bir pırıltı vardır ve her mihraptan sana yalvarışlar yükselir seninle oturup çektiğim elemleri sana söylemek için bahtiyar bir gece ve latif bir mihrap lazımdır mevlana hazretleri rubailer

(yalnız sen olsaydın)
Bu gece gönlüme uygun bir arkadaşla çayırda bir bezm kurduk Şarap meze ışık sazlar ve okuyanlar hepsi tamamdı Ah

keşke ey sevgili bütün bunların hiçbiri olmasaydı da yalnız sen olsaydın mevlana hazretleri rubailerden

(hz ali vasiyeti)
OĞLU İMAM HASAN (A.S)'A YAZDIKLARI VASİYETNAME Zaman(ın kahrını) ikrâr eden, ömrü sönmeğe yüz tutan, kadere boyun eğen, dünyayı yeren, ölüler mahallinde yurt edinen, yarın da oradan göçüp gidecek olan fâni babadan; erişilmeyecek şeyleri arzulayan, yok olup gidenlerin yolunu tutmuş olan, zamanın rehini, musibet oklarının hedefi, dünyanın kulu, gurur taciri, ölümün esiri, gam ve hüzünlerin arkadaşı, hastalıklara ve afetlere maruz olan, arzularına mağlup düşen ve ölenlerin yerine halife olan oğluna. Dünyanın benden yüz çevirip zamanın bana karşı serkeşlik etmesi, ahiretin ise bana yönelmesi; beni, başkasını düşünmekten ve ardımda kalanları hatırlamaktan ve onları önemsemekten alıkoydu. Halkın dertleri değil, yalnızca kendi derdim beni sarınca, artık fikir ve isteğim değişti ve işimin gerçeği bana aydınlandı, bu ise beni şakası olmayan bir ciddiyete ve yalan lekesi dokunmayan bir doğruluğa sevketti. Senin, vücudumun bir parçası, hatta vücudumun bütünü olduğunu gördüm; sana bir musibet gelse bana gelmiş olur, sana ölüm gelip çatsa bana çatmış olur. Bu sebeple, senin işlerin (sorunların), kendi işlerim gibi beni ilgilendirmeğe başladı; onun için ölsem de, kalsam da, yardımcın olsun diye sana bu vasiyetnameyi yazdım. Oğlum, ben sana Allah'tan çekinmeyi (ilahî takvayı), devamlı olarak Allah'ın emirlerine itaat etmeyi, O'nu anmakla kalbini onarmayı ve O'nun ipine (Kur'an'a) sarılmayı tavsiye ederim. Eğer ona (Kur’an’a) sarılırsan, artık seninle Allah arasında ondan daha sağlam bir bağ olamaz! Kalbini öğütle dirilt; zahitlikle öldür; yakinle (tam inançla) kuvvetlendir; ölümü anmakla alçalt; fani oluşuna ikrar ettir; dünyanın feci olaylarıyla basiret sahibi kıl; zamanın saldırısından, gecelerin ve gündüzlerin kötü geçişinden çekindir. Göçüp gidenlerin haberlerini ona sun, senden öncekilerin başlarına gelenleri hatırlat; onların yurtlarında ve bıraktıkları eserler arasında gez ve ne yaptıklarına, nereye konduklarına ve nereden göçtüklerine bak. Göreceksin ki, onlar dostlarından ayrılmış, gurbet diyarına inmişlerdir. Onların yurduna (geldin mi) şöyle seslen: Ey ıssız diyar, ehlin nerede? Sonra onların kabirlerinin başına git ve şöyle hitap et: Ey çürümüş cesetler ve birbirinden dağılmış organlar, içinde bulunduğunuz bu diyarı nasıl buldunuz? Ey aziz oğlum, yakında sen de onlardan biri gibi olacaksın; öyleyse konağını ıslah et, ahiretini dünyana satma. Bilmediğin şey hakkında konuşmayı ve üzerine düşmediği halde söz söylemeyi terket. Sapıklık olacağından korktuğun bir yola girme; çünkü sapıklık şaşkınlığından sakınmak, korkunç belalara duçar olmaktan daha iyidir. Marufu emret ki, maruf ehlinden (iyilerden)

olasın. Kötülüğü elinle, dilinle önle ve kötü iş yapanlardan bütün çabanla uzaklaş. Allah yolunda hakkıyla cihat et; bu uğurda hiç bir kınayıcının kınaması seni tutmasın (yolundan alıkoymasın). Nerede olursa olsun, hakka ermek için güçlüklerin en şiddetlilerine korkusuzca atıl. Dinde fakih (anlayış ve kavrayış sahibi) ol; nefsini sabretmeye alıştır. Bütün işlerde Allah'a sığın ki, tam koruyan bir koruyucuya ve tam güçlü bir savunucuya sığınmış olursun. Rabbinden bir şey dilerken ihlaslı ol; çünkü vermek de vermemek de O’nun elindedir. Hayrı çok dile; vasiyetimi iyice anla; önemsemeyerek yanından geçme. Çünkü sözün hayırlısı fayda verenidir. Bil ki, fayda vermeyen bilgide hayır yoktur; neşredilemeyen(3) bilgiden de faydalanılmaz. Ey oğlum, senin olgun bir yaşa ulaştığını, benim ise zaafımın (günden güne) arttığını görünce, gönlümdekileri sana söylemeden ecelim gelir, yahut bedenimin zayıfladığı gibi görüşümde de bir zayıflık olur, yahut da bazı galip gelen heva ve hevesler veya dünya fitneleri benden önce sana gelip çatar da sen de buyruk dinlemez serkeş deve gibi olursun endişesiyle sana birtakım hasletleri vasiyet etmeye koyuldum. Çünkü gencin kalbi ekilmemiş alana benzer; oraya ne ekilirse tutar, boy atar. Ben de kalbin katılaşmadan ve aklın meşgul olmadan seni edeplendirmeye çalıştım ki, tecrübe edenlerin senin yerine arama ve sınamasını yüklendikleri gerçekleri tam kesin bir kararla karşılayasın. Böylece arama zahmetinden kurtulur, deneme zorluğundan da muaf olursun. İşte bizlerin, peşi sıra gittiğimiz şeylerin (bilgilerin) kendisi sana gelmiş; bazen bize karanlık (ve gizli) olan şeyler sana apaçık ve gün ışığına çıkmıştır. Ey oğlum, ben her ne kadar öncekiler gibi ömür sürmediysem de, onların yaptıklarına baktım, haberleri hakkında düşündüm, geriye kalan eserlerini gezip gördüm. Öyle ki onlardan biri gibi oldum; hatta onların yaşayışlarından bana ulaşan haberler bakımından onların ilkinden sonuncusuna kadar, onlarla ömür sürmüşe döndüm. Sonuçta, hallerinin durusunu bulanığından, faydalısını zararlısından ayırt ettim; senin için ise her işin en seçkinini, en güzelini seçtim; açık olmayanını senden uzaklaştırdım; senin durumunun şefkatli bir baba olarak beni de ilgilendirdiğini görünce daha genç olup tertemiz bir kalbe ve iyi niyete sahip olduğun bir vakitte seni terbiye etmeye (eğitmeye) karar verdim. Bu uğurda önce Allah'ın kitabını ve te’vilini, İslam şeriatını ve hükümlerini, helal ve haramını sana öğretmekle başlayıp bundan öteye (başka bir konuya) geçmemeye karar verdim. Sonra insanların, ihtilafa düşmelerine sebep olan heva ve heveslere, onların kapıldığı gibi senin de kapılmandan korktum. İstemediğim halde seni tembih ederek bu konuda da senin işini sağlamlaştırmak, seni helak olmayacağından emin olmadığım bir işe bırakmaktan daha sevimli geldi bana. Allah Teâla'nın seni doğru yolu bulmanda ve maksadına ermende başarıya ulaştırmasını dilerim. Bu nedenle bu vasiyetimi senin için yazdım ve bununla birlikte bu konuyu sağlamlaştırmaya koyuldum. Ey aziz oğlum, vasiyetimden uyacağın şeylerin bence en sevimlisi, Allah'tan çekinmen, ilahi farizaları eda etmekle yetinmen ve senden önce gelip geçen atalarının ve dindaşlarından salih kişilerin yolunu tutmandır. Çünkü senin bakıp durumunu gözden geçirdiğin gibi onlar da kendi durumlarına bakıp dikkat ettiler; senin düşündüğün gibi onlar da düşündüler; sonra aldıkları netice onları, bildiklerini almaya ve mükellef olmadıkları şeylerden kaçınmaya sürükledi. Ama eğer nefsin, onların bildikleri gibi bilmeden onların sünnetini kabul etmeye hazır olmazsa, bu ilimleri anlama ve öğrenme yoluyla talep et, şüphelere düşerek, husumetleri çoğaltarak değil. Böyle bir işe girişmeden önce Allah'tan bu uğurda yardım iste; seni muvaffak kılması için O'na yönel; seni şüpheye sokacak ve sapıklığa sevk edecek her şüpheli işi terket. Gönlünün arılığa ulaşıp da kabul etmeye hazır bulunduğuna, düşüncenin kâmil olup toplanarak bu yolda tek bir amaca sahip olduğuna yakin ettiğinde sana açıkladığım şeylere bak; eğer sevdiğin şekilde düşüncen henüz halisleşmemişse bilmelisin ki, geceleyin gözü

görmeyen kimse gibi bilmeden adım atmaktasın. Bilmeden adım atan ve hakla bâtılı birbirine karıştıran birisi dini dileyen olamaz. Bu durumda el çekip durmak daha doğrudur. Bu konuda ilk ve son sözüm şudur: Sana kendi ilahımı, senin ilahını, senin ilk ve son babalarının ilahını, göklerin ve yeryüzü ehlinin Rabbini layık olduğu ve sevdiği bir şekilde (makamına layık olan hamt ile) övüp hamt ediyor ve Allah-u Teâla'dan bizim tarafımızdan Peygamber’e, onun Ehl-i Beyt’ine ve bütün peygamberlere, tüm salavat gönderenlerin salavatınca salavat göndermesini niyaz eder ve O'ndan bizi dua etmeye muvaffak kıldığı şeylerde bize olan nimetini, icabetiyle kâmil etmesini dilerim. Çünkü salih işler O'nun nimeti ile tamamlanır. Ey oğlum, tavsiyelerimi iyice anla. Bil ki, ölümün sahibi yaşayışın da sahibidir; yaratan öldürendir; yok eden tekrar diriltendir; dert veren derdi giderendir. Dünya, Allah'ın nimetler verip ve sınamalara uğratarak, ahirette karşılık vermesi veya Allah Tebareke ve Teâlâ'nın bizim bilmediğimiz diğer birtakım şeyleri takdir etmesinden başka bir şey değildir. Bunlardan biri sana ağır gelirse (iyice tasdik edemediğin takdirde) onu kendi cehaletine hamlet; çünkü sen önce cahil (bilgisiz) olarak yaratıldın; sonra bilgi sahibi oldun. Nice şeyler vardır ki bilemezsin; o konuda şaşkınlığa düşersin; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızk verene, senin yaratılışını düzgün bir hale getirene sığın, ümidin ve ilgin O’na ve korkun da O’ndan olsun. Bil ki, ey aziz oğlum, hiç bir kimse noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan, bizim Peygamber’imizin salla'llâhu aleyhi ve alih haber getirdiği gibi haber getirmemiştir. Buna göre, bir önder ve bir kurtuluş kılavuzu olarak ona razı ol ve gönül ver. Ben sana öğüt vermede kusur etmiyorum; sen de her ne kadar dikkat edersen et, benim kadar hayrını görüp anlayamazsın. Şunu bil ki, ey aziz oğlum, eğer Allah'ın ortağı olsaydı, O'nun da peygamberleri gelirdi sana; O'nun da tasarruf ve kudret eserlerini görürdün; O'nun da sıfatlarını ve işlerini tanırdın. Fakat kendisini vasıflandırdığı gibi O bir Allah'tır; kudretinde ve ilahlığında O'nunla zıddiyet ve husumet edecek bir varlık yoktur; her varlığın yaratıcısı O'dur, rabblik makamı, gönülle veya gözle kavranmaktan çok yücedir. Bunu böyle bildiğinde (Allah'ı böyle tanıdığında) o zaman da senin gibi kadri küçük, kudreti az, aczi çok, Rabbine ihtiyacı fazla olan kişinin nasıl hareket etmesi gerekiyorsa, O'na itaat etmekte, O'ndan korkup gazabından çekinmek hususunda öyle davran. Çünkü O, seni güzel şeylerden başka bir şeye emretmemiş, çirkin şeylerden başka bir şeyden de men etmemiştir. Ey oğlum, sana dünyaya, dünya ahvaline, onun zevaline, ehlinin ebedi olmayışına (halden hale girişine) dair haberler verdim; ahiretten, ahiret ehli için hazırlanan şeylerden de seni haberdar edip bu konuda örnekler getirdim. Dünyaya basiretle bakan (ve dünya halini bilen) kimseler yıkık dökük, kıtlık ve darlık içinde olan bir yerden, bayındır ve iklimi iyi olan bir yeri kasdedip yola düşen topluluğa benzerler; onlar sonunda yerleşecekleri geniş, hoş mu hoş olan evlerine varmak için yolun zahmetine katlanırlar, dostların ayrılığına dayanırlar, yolculuğun uyku ve yiyecek sıkıntısı gibi birçok güçlüklerine sabrederler; onlar bunların hiç birisinden herhangi bir acı duymaz ve bu yolculuğun masrafını zarar ve ziyan olarak kabul etmezler. Onlar için kendilerini konaklarına yaklaştıracak şeyden daha sevimli bir şey yoktur.

Dünyaya aldanan kimseler ise verimli, nimeti bol, mâmur bir konaktan, kıtlık ve kupkuru bir yere göç ettirilen topluluğa benzerler. Onlara, önce bulundukları yerden ayrılmak ve ansızın öyle bir yere gelmekten daha korkunç ve kötü bir şey olamaz. Ben seni çeşitli bilgisizliklerden dolayı, kendini alim bilmemen için daha önceden kınadım ki, bildiğin bir şeyle karşılaştığında onu büyük saymayasın. Çünkü alim bir kimse bildiğini, bilmedikleri şeyler karşısında pek az görür. Bu yüzden kendisini cahil bilip, neticede ilim tahsil etmede daha çok çaba gösterir; daima onu ister, ona ilgi duyar, onu arar durur. İlim ehlinin karşısında mütevazı olup ona yönelir. Susmaya sarılıp, hata yapmaktan çekinir, ondan utanır. Bilmediği bir meseleyle karşılaştığında da onu inkâr etmez; çünkü önceden nefsi kendi cehaletine ikrar etmiştir. Cahil kimseyse bütün cehaletiyle birlikte kendisini alim sayar; reyini yeterli görür; daima alimlerden uzaklaşır; onları ayıplayıp durur; onunla muhalefet edenleri, hata ettin diyerek dışlar; bilmediği her şeyi sapıklık sayar; bilmediği bir meseleyle karşılaştığında onu inkâr ve tekzip eder; cehaleti yüzünden: Ben onu böyle bilmiyorum, böyle olduğuna inanmıyorum, böyle olduğunu sanmıyorum, bu söz de nereden çıktı? der durur. (Bu sözlerle onun batıl olduğunu söylemek ister.) Bütün bunlar kendi görüşüne (yersiz olarak) itimat ettiğinden ve kendi cehaletini pek az tanıdığından ileri gelir. Böylece, bilmediği konularda yanılgıya düştüğü için, sürekli cahilliklerle başbaşa kalır ve (yeni) cahillikler arar; hakkı inkâr edip, cehalet içinde şaşırıp kalır; ilim talep etmekten böbürlenerek kaçınır. Ey oğlum, vasiyetimi iyice anla ve nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı (ölçü) haline getir; kendin için sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; kendin için istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen, sen de kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik yapılmasını istiyorsan, sen de iyilik et. Başkasında çirkin bulduğun şeyi kendin için de çirkin bul. Diğerlerine davrandığın gibi onların da sana davranmasına razı ol. Bilmediğin şeyi söyleme; hatta bildiğin şeylerin de hepsini açığa vurma. Sana söylenmesini istemediğin şeyi, sen de başkalarına söyleme. Bil ki, kendini beğenmek, hakka ters düştüğü gibi aynı zamanda akılların da afetidir. Doğru yola hidayet edildin mi, Rabbine karşı daha da fazla eğil, huşu et. Bil ki, önünde uzak mı uzak, çetin mi çetin, korkunç mu korkunç bir yol var; o yol için hazırlıklı olmaktan başka çaren yok. Gücün yettiği kadar azık al ve sırtındaki yükünü hafiflet. Gücünün üstünde olan yükü yüklenme. Yüklenirsen sana ağırlık verir, vebal getirir. Senin azığını yüklenecek ve muhtaç olduğunda sana geri verecek yoksul birisini buldun mu bunu ganimet bil. Durumun iyiyken senden borç isteyen bir kimseyi ganimet bil; ödeme vaktini de darlığa düştüğün zamana bırak. Bil ki, önünde sarp bir geçit var; istesen de istemesen de o geçitten ya cennete doğru gideceksin ya da cehennemi boylayacaksın. Bu geçitte yükü hafif olanın hali, yükü ağır olandan çok daha iyidir; öyleyse konmadan önce kendine konak hazırla.

(aşk)
İnsaf et ki aşk iyi bir iştir fakat fena tabiat onun saffetini (saflığını) bozar Sen şehvetinin adını aşk koymuşsun halbuki şehvetle aşk arasında ne uzun mesafe vardır...

mevlana rubailerden

(göze muhtaç olmaksızın)
Hakkın muhabbeti sabah gibi aşikar olmaya başlayınca yaşayanların teninden canları uçmak ister insan öyle bir makama erişir ki her nefeste göze muhtaç olmaksızın sevgiliyi görmeye muktedir olabilir hz mevlana (Allahın rahmeti onun üzerine olsun) rubailerden

(uykusuz)
Divane oldum:divane hiç uyku uyur mu? Mecnun uykunun nerede olduğunu bilir mi? Zira Allah uyumaz uykudan münezzehtir (beridir,uzaktır,arıdır) Bil ki Allahın divanesi de uyumakta onunla beraberdir mevlana hazretleri rubailerden

(türkiye)
Yükseldi mi aklıyla yahut ilmi mi var? Darlıklara düşmüştür o, rızkını arar Çok kimsede yok amma akıldan nasip Akl yerleri malla dolmuş olmuş anbar! mevlana rubailerden

(hüsn-ü zan)
“Allah’a hüsn-ü zan ibadettir.” s.a Allahın hakkımızda bize davranışlarında iyi olacağını düşünmemizdir diğer dünyevi hadiselerde de ne olursa olsun yine irade eden izin veren vermeyen o olduğu için yine aynı şekilde güzel düşünmeliyiz geçmiş geçmişte kaldı fakat hüsn ü zan etmek öyle bir şeydirki Allah yazdığı şeyi bu

halimizden dolayı bozar kaderi bir de dua değiştirir fakat hüsn ü zan anlıktır her an her neyin içinde bulunursak bulunalım devam edebilen bir davranıştır hal boyutundadır üst derecedir "ben kulumun zannına göreyim" kutsi hadis hüsn ü zan devam ettikçe Allaha güven artık asla sarsılmaz duruma gelir hüsn ü zanna gayret ederseniz olacak şeyler mucize gibi bir hale gelir yakınlık doğar Allah güzellikler nasib etsin

(lütfunda hoş kahrında)
"lütfunda hoş kahrında" sözü çok değerli bi sözdür aklından çıkarma ve zannetme ki sen Allahın sevmediği bir kulsun da hep belalar seni bulur düşün ki o seçkin kadın meryem bile iftiraya uğradı fakat bu iftira ona işlediği bir günah sebebiyle ilişmedi dikkat et aksine Allahın ona verdiği en büyük hediyeydi sen isayı bilirsin o karnında öyle bir güzellik taşıyordu ki o sebeple ve şerefle iftiraya mağruz kaldı zulüm başkadır kahır başka kahır KAHHAR olan Allahtan gelir zulüm ise kendi hakikatini bilemeyenlerden kulun kahrı hüznünün derinliklerinden Allah ile dost olmasından gelir bu sebeple de müslümanın kahrı sadece cahillerin bilmeyenlerin haline üzülmesidir onların yaptıkları zulümden dolayı Allaha sığınmasıdır yalvarmasıdır bu kafirlere karşı asla aşağı durumda olduğunu göstermez dikkat et senin Allaha yakınlığını gösterir efendimizin zulme uğrayıp "bilmiyorlar sen onları affet yarab" demesi de gördüğü zulümden değil kahhar olan Allahımızla muhabbetindendir o insanların uğrayacağı akibete üzülür ama elden ne gelir onlar azmışlardır bilmezler ve Allah hakedene hakettiği cezayı en güzel şekilde verendir onlar dünyadaki bu zulümlerinin farkına belki de ancak ahirette varacaklar fakat bu ettiklerinden doğan üzüntü onların yakasını bırakmayacaktır

nefsin bugün sana hesap görücü olarak yeter ayet kahhar ismi bu yönüyle bize hem Allahın kudretini hem de kafirlerin hazin sonunu hatırlatır Allah güzellikler nasib etsin Allah en doğrusunu bilir

(Artık bir fısıltıdan başka bir ses işitemezsin)
“O gün insanlar, hiçbir tarafa sapmadan Hakkın davetçisine uyarlar. Gözler Rahman’ın heybetinden ‘huşu’ içerisine girmiş(kısılmıştır). Artık bir fısıltıdan başka bir ses işitemezsin” (Ta Ha, 20/108)

(Güneş olmak)
Güneş olmak ve altın ışıklar halinde Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim Gece esen ve suçsuzların ahına karışan Yüz rüzgarı olmak isterdim.... mevlana hazretleri

(Mevlana hazretlerinin vasiyetinden)
Ben size; Gizli ve âşikâr olarak Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, Allah’ın buyruğuna boyun eğmenizi, Kötülük etmemenizi, Oruca ve namaza devam etmenizi, Şehvetten uzak durmanızı, İnsanlardan gelecek ezâya ve cefâya tahammül etmenizi, Mallarını beyhûde yere harcayanlarla, ayak takımı ile oturup kalkmamanızı, Kerem sahibi ve sâlihlerle beraber olmanızı tavsiye ederim, İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. Sözün en hayırlısı da az ve öz olandır. Hamd yalnız tek olan Allah’a mahsustur. Tevhîd ehline selâm olsun...

(nefs-abdulkadir geylani)
Ey evlad, önce nefsine öğüt ver , onu yola getir, sonra da başkalarını... Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın...

abdulkadir geylani

(Sanat yapanı sakladı)
…Allah zatını sıfatlarla gizlemiştir. Sıfatlarını da işlerle örtmüştür. İlim, irade ile olur. İradeyse hareketlerle ortaya çıkar.Sanat yapanı sakladı.sanat irade ile belirdi. O gizliliği içinde saklıdır. Nimetleri yer yüzünde zahirdir. Kudreti açıktır. Hiç bir şey ona benzemez. O görür ve işitir. ibn-i abbas hazretleri burada marifet sırlarını açıklıyor. bunları hiçbir yerde görmek mümkün değildir; bu gibi sözlere kolay rastlanılmaz. bu büyük insana peygamber S.A. şöyle dua etmiştir: -yarabbi sen onu dinde fakih yap,tevil yollarını ona öğret.. Allah bizi onların hayrına erdirsin; onlar arasında toplasın. abdulkadır geylani hazretleri(selam olsun) fütuh'ül gayb kitabından

(İbn-i Arabi-Şeytanın hileleri)
ŞEYTANIN HİLELERİ Muhyiddin’i Arabî Bu cep kitabı, Muhyiddin-i Arabi'nin "Seceret'ül Kevn" adlı eserinden iktibas edilmiştir. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun... Salat ve selam, efendimiz Emin Peygamber Muhammed'e... Sonra, onun ak aline... ve ashabının tümüne olsun. İbn-i Abbas (r.a.) Hz.'inden naklen Mu-az b. Cebel rivayet ediyor - Bir gün Resülullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi; - Ev sahibi... İçerdekiler.. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var. Bunun üzerine, herkes Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu... izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve: - "Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?.." Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik: - En iyi bilen Allah ve Resulüdür. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: - "O, laîn İblistir. -Şeytandır-. Allah'ın laneti onun üzerine olsun..." Buyurunca; hemen Hz. Ömer: - Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.

Dedi... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu: - "Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir.. Öldürmeyi bırak." Sonra şöyle buyurdu: - "Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..." * Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi'den. Şöyle anlattı: - Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu. Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu: - "Selam Allah'ındır ya laîn..." Sonra ona şöyle buyurdu: - "Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?" Şeytan şöyle anlattı: - Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu: - "Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı: - İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki: - Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin. Sonra... Allah-ü Teala buyurdu ki: - Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... seni kül ederim; rüzgar savurur.. Düşmanların önünde, seni rüsvay ederim. İşte... böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.

* Bundan sonra, Resüiullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu: - "Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?" Şeytan şu cevabı verdi: - Sensin, ya Muhammed... Allah'ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu: - "Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.." Şeytan anlattı: - Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir. Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı: - "Sonra kimi sevmezsin?" - Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan alimi... -"Sonra?.." - Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi. -"Sonra?.." - Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. - "Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?.." Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım. - "Sonra kim?.." - Şükreden zengin. - "Peki, ama o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?.." - Onu görürsem ki, aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: O şükreden bir zengindir. * Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu: - "Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?.."

- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. - "Neden böyle olursun; ya laîn?.." - Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir. - "Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.." - O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar. - "Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.." - O zaman da, çıldırırım. - "Peki, ya Kuran okudukları zaman nasıl olursun?.." - O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm. - "Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?.." - Ha, işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu: - "Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?" Bunun üzerine İblis: - Onu da anlatayım... Dedikten sonra anlatmaya başladı: - Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki: 1- Allah-ü Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler. 2- O sadaka, veren kimseyi halkına sevdirir. 3- Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar. 4- Allah-ü Teala, belayı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder. * Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sordu: - "Ebubekir için ne dersin?.." İblis buna şu cevabı verdi: - O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?

- "Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?.." İblis buna da şu cevabı verdi: - Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. - "Peki Osman b. Affan için ne dersin?.." - Ondan utanırım... hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar. .. - "Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin..."İblis onun için de şöyle dedi: - Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu: - "Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun." Resülullah (s.a.v.) Efendimiz o cümlesini duyan laîn İblis şöyle dedi: - Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?.. Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler, beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat... Allah'ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam. Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu: - "Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?.." Bu suale İblis şu cevabı verdi: - Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o: İhlas sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfım yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.

Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır. İblis, anlatmaya devam etti: - Ya Muhammed, bilmez misin?.. Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını da, meşayiha saldım. Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaşmazlık yoldur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Çocuklara gelince... onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin. Onlar, bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye... İşte... böylece, onlardan ihlası alırım... Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı... Ama, bu hallerinin farkında olamazlar. İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi; - Bilmez misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu. Onun peşine takıldım; hiç bırakmadım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır: - "... Şeytanın hali gibidir ki; o insana: -Kafir ol... Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi: - Ben, senden uzağım... Ben alemlerin

Rabbi olan Allah'tan korkarım." (59/16). * İblis, bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı... YALAN: - Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse... o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse... o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. - "Muhakkak, ben size nasihat ediyorum." (7/16). Dedim... Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir. GIYBET- KOĞUCULUK: Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir. NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK: - Her kim, talak üzerine yemin ederse... günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun. Her kim, talakı ağzına alırsa... taa, hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer. NAMAZ: - Ya Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım. O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki: - Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın. Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. Şayet o kimse, beni mağlup ederse... ona insan şeytanlanndan birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alı koyar. O, bunda da, beni mağlup ederse... bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:

- Sağa bak... sola bak... Derim... O da, bakar... O ki böyle yaptı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona: — Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın. Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez. Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile, yerden bir şeyler topladığı gibi... Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kazanamazsam; bu sefer cemaatle namaz kılarken onun yanma varırım. Orada onun başına bir gem takarım... Başını imamdan evvel secdeden ve rukû'dan kaldırırım... İmamdan evvel de, secde ve rukû yaptırırım. işte... o böyle yaptığı için, kıyamet günü Allah onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse... Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o: Beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam. Bunda da, ona mağlup olursam. Bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevî bağlarını çoğaltır. İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar. * Şeytan bundan sonra, konuşmasına devam etti: - Sen, ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki?.. Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar. Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki: - Namaz size göre değil... O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. Sonra da hastalara giderim:

- Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teala: - "Hastalara zorluk yok..." (24/61) Buyurdu... İyi olduğun zaman çokça kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse... Allah'ın huzuruna çıkarken, .Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur. Sonra şöyle dedi: -Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra... eğer yalan varsa... Allah (CC) beni kül eylesin. İblis bundan sonra, konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi: -Ya Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların altıda birini dininden çıkardım. * Bundan sonra... Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi: - Ya laîn, senin oturma arkadaşın kim?" - Faiz yiyen. - "Dostun kim?" - Zina eden. - "Yatak arkadaşın kim?" - Sarhoş. - "Misafirin kim?" - Hırsız. - "Elçin kim?" - Sihirbazlar. - "Gözünün nuru nedir?" - Karı boşamak. - "Sevgilin kim?

- Cuma namazını bırakanlar. * Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu: - "Ya laîn, senin kalbini ne kırar?" - Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi... - "Peki, senin cismini ne eritir?" - Tevbe edenlerin tevbesi. "Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?" - Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar. - "Peki, yüzünü ne buruşturur?" - Gizli sadaka. - "Peki, gözlerini kör eden nedir?" - Gece namazı. - "Peki, başını eğdiren nedir? - Çokça kılınan cemaatle namaz. * Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu: - "Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?" - Namazlarını bilerek kasten bırakanlar. - "Peki, sana göre insanların en şakisi kim?" - Cimriler. - "Peki, seni işinden ne alı koyar?" - Ulema meclisleri. - "Peki, yemeğini nasıl yersin?" - Sol elimle parmaklarımın ucu ile. - "Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?" - İnsanların tırnakları arasında.

* Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de cevap verdi. - "Rabbinden neler talep ettin?" - On şey talep ettim. - "Nedir onlar, ya laîn?" - Şunlardır: 1- Allah'tan diledim ki, beni adem-oğullarının malına ve evladına ortak ede... Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu: - "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir. Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim. Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım. Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim... Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teala bana şu emri verdi: - "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart..." (17/64) 2- Allah-ü Teala'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi. 3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pazar yerlerine bana birer mescid yaptı. 4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı. 5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi. 6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere... Sarhoşları verdi, 7- Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi. 8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir: - "O kimseler ki; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır..." (17/27)

Bir ara Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: - "Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle isbat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim." Bundan sonra İblis devam etti: 9- Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. 10- Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim... gezerim... hem nasıl istersem... Bütün bu isteklerimi verdi. - Hepsi sana verildi. Buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra... Şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar. Bundan sona İblis şöyle anlattı: - Benim bir oğlum vardır... Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevl eder... Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, insanlar, namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı. Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ'dir... Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela: Bir kul, gizli bir taat işlerse... ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa... MÜTEKAZÎ onu dürter... En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece: Allah-ü Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir. Sonra... benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL'dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken.' Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar. Bundan sonra İblis şöyle anlattı: - Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra... her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela: - Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar. iblis, bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:

- Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı; yeryüzünde: - Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resulüdür. Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın resûlüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen, Allah'ın halkı üzerinde bir huccetsin... ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim. Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah. Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu: - "Bunlar, taa, sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119) - "Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/38) Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, İblis'e şöyle buyurdu: - "Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum... Söz veririm..." Bunun üzerine İblis şöyle dedi: - Ya Resûlullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve o: Bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı: - İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim. Evvel, ahir, zahir, batın, alemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun. Efendimiz Muhammed Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun aline de... ashabına da... Amin! Bütün peygamberlere selam... Alemlerin Rabbı olan Allah'a da, -tekrar- hamd olsun...

(Çünkü Allah da gafûrdur, rahîmdir)
Teğâbun 14 – Ey iman edenler! Eşlerinizden ve evlatlarınızdan size düşman olanlar da çıkabilir.Böyle olanlara karşı dikkatli olun!Bununla beraber müsamaha eder, kusurlarına bakmaz, onları affederseniz bu da sizin için bir fazilettir. Çünkü Allah da gafûrdur, rahîmdir (affı ve ihsanı boldur. Siz kusurları bağışlarsanız O da size öyle muamele eder).

(Enel Hak)
Hak yüce Allah asla "Enel Hak", yani ben Hakkım demez. Allah, her zaman beni kutlayın, beni kutlayın! da demez. Çünkü bunlar hayret ve taaccub ifade eden sözlerdir. Hak nasıl olur da hayret ve taaccub beyan eder? Eğer kuluna ait bir ilgi dolayısıyle taaccüp ifade eden süphan kelimesini kullanırsa doğru olabilir. Hz Şems Makalat

(dua)
210. Ey yüce Tanrı, önce bendeki bu çekiliş ve yükselip geliş senden meydana geldi, yoksa bu deniz, sakindi Yarabbi. Bana bu tereddüdü, o makamdan verdin, kereminle yine beni tereddütsüz bir hale getir. Medet ey feryada yetişen Tanrım, sen beni dertlere müptelâ etmektesin. Senin verdiğin dertlerle erler bile kadınlara döner. Bu derde uğratış niceye dek, yapma Yarabbi. Bana bir yol bağışla, on yol verme bana. Sırtı yaralı arık bir deveyim; sırtımda bir semere benzeyen ihtiyar yüzünden sırtım yaralandı. 215. Arkamdaki bu mahfe, gâh ağır gelip beni bu yana çekmede, gâh öbür tarafa yanlayıp beni o yana sürüklemede. Bu uygunsuz yükü sırtımdan al da iyi kişilerin bahçelerini göreyim. Uyanık olarak değil de Ashabı Kehf gibi uykuda olarak cömertlik bahçesinde yayılayım. Sağıma, soluma yatıp uyuyayım, fakat ancak top gibi ihtiyarsız olarak yuvarlanayım. Ey din Tanrısı, sağıma da dönersem senin döndürmenle döneyim, soluma da dönersem senin döndürmenle. hz mevlana

(sözlerle ilgili)
Sözlerle ilgili.. aslinda hiç bir söz kötü anlama çikmaz sadece ya söyleyen kötü niyetlidir ya da gereken dikkat ve özen gösterilmeden söylenmis bir sözdür onun için sen yanlis söylenenden mutlak olarak gelen çikan iyi manayi al gerisini birak baskasinin niyetinde zaten senin sözün geçemez dua et o sözün sahibinin kötü niyetli oldugu senin içinde yerlesmis ise artik söz veya sözler iyice çekilmez hale geldiyse o insanin niyetinin degismesi için dua et olur biter

söz manalarin kilifidir sen söylenen her sözde mutlaka var olan güzelligi görmeye alis yanlis gelen söze yada kisiye bakma çünkü kötü görünen ya da direk kötü olan seyleride yaratmak var etmek açisindan allah yaratmaktadir kulagin varki sesi duyuyorsun dua et allah her insanin sözünün kilifinida güzel yaratsin bize bu sözler nasib olsun insaallah allah her söze (kilifa) bir güzellik koymustur iste onun koydugunu gör baskasinin -kastettigini-degil her söz yannis anladigin yannis söylenen düzgün olmayan süpheye düsüren her söz yada her güzel gelen sözde mutlaka herseyin yaratanindan seveninden gelen hitabi duy selami duy niyetler iyi olsada kötü olsada gerçek budur mutlaka herseyde bir iyi vardir iyiyi göremesen bile kötünün pesinden gitme sadece zarar getirir bu sana iyiyi anlamaya alis kötü seyleri bilmek için illa yasamak gerekmez perisan etme kendini yanlis gelmeyen nice sözler nasihatler vardir onlari duy o sözleri isit o sözlerin olduu yerde ol nasihat isteyenden baskasini düzeltmeye ugrasma dost zaten nasihate muhtaç olmasada nasihat edilendir böylece iki tarafta iki dostta korunur hamdolsun nasihatini senin nasihatin olarak görüpte dostlugunu dostunun basina kakmayasin bak denildi her söz de zaten o güzel anlam ve istedigin nasihat mutlaka vardir anladin yaratan seni kötülüklerden muhafaza etsin o herseydeki güzel manayi çikar gerisini birak kötüyü maksad edinende kötüyü sana duyurmaya çikarttirmaya çalisanda kalsin

allah onlari senden uzaklastirsin onlar boyun egmesede sen boynunu iyi anlamlara eg onnari duy kabul et misafir et misafirleri iyi barindir yoksa misafiri incitirsin o gider dua et misafirlerin sana gelsinler misafir ara bul agirlamak için sonrada onlari dost edin ayrilma büyük muhammed sav"insan sevdigiyle beraberdir"demis bak gönüller öyle evlerki mekansiz mekanlardir lüks havali dösenmesede o çagirdigin misafirler hosnut olurlar ve dört duvar degilki bu yer ayriliklar gidisler olsun sevenler o mekansiz mekandadirlar onlari davet içinde güzel sözleri ara bul misafirlerini o yere onlarla çagir allah seni bu dünya misafirhanesi kilifindaki gönül evinde agirlasin insaallah zaten öylesin allah gözünden baska mekanlari kaldirsinda o genis gönlü gör sana selam olsun vallahide billahide iyi bil sen bunu her kötü sey yanlis anlamakla… sen güzeli dogruyu anla "ben gönlü kiriklarla beraberim" kutsi hadis

(depresyon)
Bu alem, bir rüyadır, zanna kapılma sen, rüyada bir el kesilse bile zararı yok. Rüyada başın kesilse de hakikatte yine başın yerindedir, ömrün de uzun olur. Rüyada kendini ikiye biçilmiş görsen bile kalktın mı vücudun da sağlamdır. Bir hastalığında yoktur. Hasılı rüyada vücudunu noksan görmekten ne çıkar? Yüzlerce parçaya ayrılsan bile ne korkacaksın ki? mesneviden hikayeler

DAĞDA HALVET EDEN DERVİŞİN HİKAYESİ Mevlana celaleddin-i Rumi "Ey dayanılan, güvenilen er, bir dağ gibi başını kaldır da güneşin ilk ışığı sana vursun. Baksana o oturaklı yüce dağın tepesi de seher güneşini bekleyip durmada." Mevlana celaleddin-i Rumi

(kıyamet)
Hadiste gelmiştir ki kıyamet günü, her bedene “kalk” diye emir gelir. Sür-ün üfürülmesi, pak Tanrı’nın ey zerreler yerden baş kaldırın diye emretmesidir. Herkesin canı, sabahleyin kalkınca nasıl aklımız başımıza gelirse tıpkı öyle, kendi bedenine girer. Can, kıyamet günü, kendi bedenini tanır, define gibi kendine mahsus olan o yıkık yere girer. Her can. kendi bedenini tanır, o bedene girer. Kuyumcunun canı, nasıl olurda terzinin bedenine girer? Bilgi sahibinin canı, bilgi sahibinin bedenine girer, zulmedenin canı, zulmedenin bedenine. mevlana hazretleri

(yalnizlik gurbetine maruz kalanlarin da yegane enisisin!)
Ya Rab! Gece, karanligiyla mevcudatin uzerini ortunce dosekler de seriliverdi ve sevenler sevdikleriyle basbasa kaldilar. Sen, Senin yolunda, Sana ulasma istikametinde cehd u gayret icinde bulunanlarin biricik sevgilisi, (benim gibi) yalnizlik gurbetine maruz kalanlarin da yegane enisisin! Abdulkadir geylani

(nefs)
“Senin düşmanlarının en düşmanı, en şiddetlisi, iki tarafın arasında bulunan nefsindir.” (s.a.v.)

(Hz. Ali’nin Mısır’a vali tayin ettiği Haris oğlu Malik Ejder’e yazdığı mektup)
Hz. ALİ’NİN MEKTUBU Hz. Ali’nin Mısır’a vali tayin ettiği Haris oğlu Malik Ejder’e yazdığı mektup. Rahman ve Rahim olan Allahın adı ile. Bu, Allahın kulu Emir-ül Müminin Ali’nin vergisini toplamak, düşmanları ile savaşmak, halkını düzene sokmak, şehirlerini onarmak için Haris – ül Eşteroğlu Malik’i Mısır’a vali tayin etttiği zaman ona verdiği emirnamedir. Ona, Allahtan çekinmesini, kullukta bulunmayı seçmesini, kitabında, farzlarına sünnetlerine dair emredilenleri yerine getirmesini buyurur. Çünkü hiç bir kişi yoktur ki Allah’ın emrettiği şeylere uymasın da kutlu olsun ve mutluluk bulsun. Onlara oymayan da yoktur ki asi olmasın,

kötülüğe düşmesin. Noksan sıfatlardan arınmış Allah kalbiyle, eliyle, diliyle yardım etmesini buyurur. Çünkü adı ululandıkça ululansın. Allah dinine yardım edene yardım edeceğini, onu üstün tutana üstünlük vereceğini vaad etmiştir. Sonra şunu bil ki ey Malik, seni öyle bir yere yollamaktayım ki senden önce oradan adaletle hükmeden, zulümle hüküm yürüten nice devletler gelip geçmiştir. Sen kendinden önceki buyruk sahiplerinin yaptıklarını nasıl görüyor, seyrediyorsan halk da senin yaptığın işleri, senin gibi görecek, seyredecek. Sen onlar hakkında neler diyorsan halk da senin hakkında o çeşit sözler söyleyecek. Allah kullarının dillerinde ilham ederde onları söyletirse, temiz kişiler, o sözlerle gerçeği anlarlar, hükümde bulunurlar. Kendine temiz işleri zahire edin, en fazla sevdiğin azık sence bu olsun. Hevva ( cinsel arzu) ve hevesine hakim ol, sana helal olmayan şeyleri yapma, nefsini bunlara meylettirme. Nefsini kötülük- erden alıkoymak, sevdiğin, yahut nefret ettiğin şeylerde ona hakim olmak, ona insafla muamelede bulunmaktır. Halka merhametle merhametle muameleyi kendine adet et. Onları sevmeyi, onlara lütfetmeyi huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme. Çünkü halk 2 sınıftır. Bir kısmı dinde kardeştir. Sana öbür kısmı yaratılışta eştir. Sana onlar sürçebilirler, kusur ederler, bilerek, yahut yanılarak ellerinden bazı şeyler çıkabilir. Sen yaptıklarını Allahın bağışlamasını nasıl seviyor, istiyorsan sen de onları bağışla, kusurlarından geç. Çünkü senin mevkiin onlardan üstün, seni bu işe memur edenin mevkii senin mevkiinden üstün, Allah ise vali tayin edenden de üstün, onların işlerini senin emrine vermiş. Onlarla seni sınamaya uğratmış, Allahla savaşmaya kalkışma sakın, onun azabından kurtulmana çaren yok, bağışlamasına, merhametine aldırış etmemene de imkân yok. Halkın kusurlarını bağışlayınca nedamete düşme, onlara ceza verince de sevinme, seni yoldan çıkaracak öfkeye kapılıp ceza vermekte tez davranma. Ben onlara buyruk verenim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma, çünkü bu gönüle gurur verir, dini gevşetir, nimeti bozar gider. Gönlüne böyle bir düşünce geldimi, gücünün kuvvetinin üstünde olan Allahın gücünü, kuvvetini düşün, onun kudretine karşı aczini gör. Bu başkaldıran, serkeşlik eden nefsini yatıştırır, kibrini, gururunu giderir, yitip giden aklını başına getirir. Sakın Allahın azametiyle boy ölçüştürmeye, O’nun kudretine kendi gücünü, kuvvetini benzetmeye girişme. Çünkü Allah her zorbayı hor, hakir eder. Her baş çekeni, ululananı alçaltır gider. Allaha karşı insaflı ol, insanlara, ehline, ayaline, adamlarından buyruğuna uyanlardan hoşlandıklarına karşı da insafla muamelede bulun. Böyle yapmazsan bil ki zulmetmiş olursun. Allah kullarına zulmedenin düşmanıysa Allahtır. Allahla düşmanlığa girişenin delilini Allah batıl kılar. Zulümden geçinceye, tövbe edinceye dek o kişi Allahla savaşmış olur. Allahın nimetlerini bozan, zail eden, azabının çarçabuk çatmasına sebep olan şeyler içinde zulümden daha güçlüsü yoktur. Çünkü Allah mazlumların duasını duyar, zalimlere de zamanı gelince azabını yollar. Halkın valiye en ağır gelen sınıfı bela çağında ona en az yardım eden, adaletten hoşlanmayan, isteklerinde direndikçe direnen, kendilerine ihsanda bulunulduğu zaman en az şükreden, ihsanda bulunulmayınca özrü güç kabul eyleyen, zamanın zorluklarına az dayanan, ileri gelenleridir. Dinin direği olan İslamın topluluğuna sebep bulunan, düşmana karşı duranları ise

halk tabakasıdır. Onları sevmelisin, onlara meyletmelisin. İnsanların ayıplarını görüp gözeten, onlara açıp söyleyen kişiler olsun. Onları kendine yaklaştırma. Çünkü insanlarda ayıp olabilir. Vali ise bunları örtmeye en fazla hakkı olan kişidir. Onların bilmediğin ayıplarını açmaya, öğrenmeye kalkışma, sence bilineni, iyiliğe, temizliğe yormaya bak. Bilmediklerin hakkında ise Allah hükmeder. Ayıpları elinden geldikçe ört. Onların ayıplarını örtmeyi sevdikçe, bu huyla huylandıkça Allahta senin ayıplarını örter, bağışlar. Halka karşı duyduğun kini bırak, her suça ceza vermeye kalkışma, sence doğru olmayan şeyleri bilmezlikten gel. Halkın kötülüğünü söyleyen kovucu, öğütçülere benzese de garez (kin) sahibidir. Nekes (cimri) kişi ile meşrevette (lauballi) bulunma, seni üstünlükten alıkoyar, ihsandan men eder, yoksulluğu gösterir sana, seni yoklulluğa sevk eder. Korkakla danışma, işlerde zaafa düşürür, yapacağın işlerden seni alıkoyar. Haris kişiyle de danışma, zulüm ile mal yığmayı gözel gösterir sana. Nekeslik, korkaklık, hırs, ayrı ayrı huylardır ama hepsi birden Allaha kötü zan meydana getirmede birleşir. Vezirlerinin en kötüsü, senden önce, kişilere vezirlik edenlerdir, suçta onlarla onlarla birlik olanlardır. Bunların yerine reisleri onlar kadar isabetli geçkin olan, fakat onlar gibi zalime zulmünde yardımcı, suçluya suçunda ortak olmayan hayırlı kişiler bulabilirsin. Bunların yükü sana daha hafiftir, yardımları sana daha güzeldir, sana besledikleri sevgi daha gerçektir, senden başkaları ile ilişkileri daha azdır. Yanlızken de bunlarla düş kalk, meclislerinde de bunları bulundur. Sonra acı bile olsa sana gerçeği söyleyen, Allahın dostlarında bulunmasını hoş görmediğin şeylerde sana az müsaade eden kişileri seç, onların gözleri seni gerçeğe götürür, haksızlıktan geri kor. Takva ehliyle gerçek kişilerle dost ol. Onların seni fazla övmene sebep olmalarına müsaade etme, çünkü fazla övülme insanı kibre götürür, faziletten düşürür. İyilik edenle kötülükte bulunanı, katında bir görme sakın, çünkü onları bir görüş, iyilik edenleri iyilikten vaz geçirtir, kötülük edenleri kötülüğe alıştırır, bunlara layık oldukları muameleyi yap. Bil ki valinin, halka lütufta, ihsanda bulunmasından, işlerini kolaylaştırmasından başka halkın emniyetini celbedecek bir şey olamaz. Onlara lütf eder, aralarında adaletle muamelede bulunur, işlerini kolaylaştırırsan evvelce yüreklerinde uyanmış bir nefret varsa yok olur, yerini emniyet ve sevgi duygusu tutar. Onlara öylesine muamele etki halk senin hakkında güzel zanna sahip olsun. Gerçekten de iyi ve güzel zan, senin ağır yükünü hafifletir, o yükü senin sırtından alır. Şunu da bilki senin hakında iyi fikir güden, idarenden memnun olandır, kötü fikir taşıyanlar idarenden memnun olmayandır. Bu ümmetin ileri gelenlerinin, büyüklerinin güttükleri yolu yordamı, halkın alışıp yaptığı, böylece de birbirleriyle uzlaştığı, işlerinin düzene girdiği şeyleri eksiltme. Koyanların icra, sevaba nail oldukları yolu yordamı bırakıp onlara zarar verecek, yeni adetler, yeni yollar icad etmeye girişme, onlardan eksilttiklerinin vebali sanadır. İdaren altındaki şehirlerin düzene girmesi, halkın huzura kavuşması için daima bilginlerle görüş, bu hususta düşünceli kişilere danış.

Bil ki halk 2 sınıfa ayrılmıştır. O sınıfların bir kısmı öbür kısmının düzene girmesiyle düzelir, huzura erer, bir kısmının öbür kısmından müstesna kalmasına imkân yoktur. Bu sınıflardan biri, Allah ordusudur, askerlerdir, biri umumi ve hususi işleri düzene koyan kâtiplerdir. Biri adaletle hükmeden, devlet işlerini gören kişilerdir. Biri müslümanların emrine girmiş ve karar merciinde olan katip ehlidir. Vergi veren müslümanlardır. Biri ticaretle uğraşanlar ve sanat ehli olanlardır. Bir de ihtiyaç sahibi olan yoksul kişilerdir ki bunlar bu sınıfların en aşağı (yoksul) tabakasıdır. Bunların hepsinin de adı Allah katında yeri vardır. Kitabında, yahut Allahın selamı O’na ve soyuna olsun, peygamberimizin sünnetinde haddi konmuş, farzı bildirilmiştir ki, bu kesim de katımızda korunmaktadır. Askerler, Allahın izniyle halkın sığınaklarıdır, valilerin ziynetleridirler. Dinin üstünlüğü, eminlik esen yolları onlarla korunur, halk ancak onlarla kalkınır, huzura kavuşur. Askerler Allahın emriyle alınan vergiyle beslenebilirler, düşmanlarına karşı o sayede güç kuvvet sahibi olurlar. Düzene girmeleri ancak o vergiye dayanılarak olur, neye ihtiyaçları varsa onunla düzene sokulur. Sonra bu 2 sınıf, ancak üçüncü sınıfla kadılar (hakimler), zekât ve vergi memurları ve kâtiplerle nizama girer. Onlar halkın işlerini düzene sokarlar, faydalı şeyleri toplarlar, ileri gidenlerin de aşağıda olanların da işleri onların sayesinde emniyete kavuşur. Bütün bu sınıfların ayakta durmaları, tacirlerle, sanatkârlarla mümkündür. Onlar halkın muhtaç olduğu şeyleri toplarlar, çarşılara, pazarlara dökerler. Böylece başka sınıfların yapamayacağı işleri yaparlar. Sonra ihtiyacı olan, yokluk içinde bulunan, aşağı tabaka gelir. Bunları görüp gözetmek, bunlara yardım etmek gerektir. Allah katında bu sınıfların hepsinin de genişliği vardır, hepsinin de yeri vardır. İhtiyaçlarının giderilmesi, hallerinin düzene sokulması icap eder. Bu da valinin vazifesidir. Valinin, Allahın emirlerini gereği gibi yapar, halkın düzenine çalışır, çabalarken Allahtan yardım dilemesi, hakka riayet etmesi, bu işler kendisine hafif gelsin, ağır gelsin dayanması gerekir. Orduna sence Allah için, Resülü için ve İmamı için en fazla öğüt verenlerinden, emanet ve iffet bakımından en temiz olanlarından, bilimde en üstün bulunanlarından kumandanlar seç. Bunları öfkelendiği zaman öfkesini yenen, ceza vermekte acele etmeyen, özrü kabul eden, zayıfları esirgeyen, kuvvetlilere karşı gevşemeyen kişilerden seçip tayin et. Bunlar ne zora başvuranlardan olsun, ne zaafa düşenlerden. Sonra toplumun soy – boy bakımından şereflilerden, temiz ev bark sahibi olanlarından, geçmişlerinde iyilik bulunanlarından, cömertlerinden asker al. Çünkü bunlarda yücelik, büyüklük huyları toplanmıştır. İyiliğin, adamlığın dalları, budaklarıdır bunlar. Sonra da babaların oğullarını görüp gözetmesi, esirgemesi gibi onların işlerini gör, gözet, araştır, onlara ettiğin iyilik ve ihsan gözünde büyümesin, onlara verdiğin şey az bile olsa aşağı görünmesin sana. Çünkü bu ihsan, sana öğüt vermelerine, seni iyi bilmelerine, tanımalarına vesiledir. Onların büyük işlerini göreceğim diye küçük, ehemmiyetsiz işlerinde ihmal gösterme. Az bir lütfun bile bir yerde işe yarar,

ondan faydalanırlar, çoğunun da yeri var, ondan da geri kalmazlar. Askerlerine en çok yardım edenleri, kendilerine ihtiyaçlarını, erzaklarını tam olarak verenleri, yurdu korumak için şehirde kalanlarla savaşa gidenlerin ihtiyaçlarını giderenleri, komutanlarının sence en itibar görenleri olmalı. Onlara öylesine muamelede bulunmalısın ki düşmanla savaşta hepsinin de derdi, fikri bir olsun. Onları esirgemen, sana kalpleri ile bağlanmasına sebep olur. Valilerin gözlerini aydınlatan işlerin en üstünü şehirlerde, dosdoğru olarak adaleti yaymak, halk arasında sevginin belirmesine sebep olmaktır. Onların sevgileri de ancak gönüllerinin huzura ermesi ile mümkün olur. Öğütlerinin doğruluğu ancak valilerinin hizmet müddetinin sona ermesini dilemeleriyle, idaresi kendilerine ağır gelse de bir an önce gitmesini istememeleriyle mümkün olur. Halkın dileklerini yerine getir, iyiliklerini öv, çektikleri zahmetleri say, dök, çünkü güzel huylarını fazla anman, onların yiğitliklerini arttırır, onları sevindirir. Allah dilerse iyilikte geri kalanları da o yola sevkeder, iyileştirir. Sonra herkesin denenen, bilinen derecesini tanı, birinin çektiği zahmeti başkasına maletme, onun yerine başkasını övme. Herkese noksansız olarak hakkını ver, herkesin hakkını tanı. Birisinin büyük oluşu yaptığı başardığı küçük bir işse, büyük görmene, gene birinin yaptığı iş büyükse, fakat kendisi düşkünse o işi küçük görmene sebep olmasın. Büyük ve çetin işlerde, sana şüpheli görünen hususlarda Allaha ve Resül’üne başvur. Yüce Allah irşad etmeyi takdir buyurduğu topluma ( Ey inananlar, Allaha, Peygamber’e, ve içinizden emredecek ve liyakata sahip olanlara itaat edin, Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız, bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o husuta Allaha ve Peygamber’e müracaat edin buyurmuştur – Nisa Suresi, 59 Ayet-). Allaha baş vurmak, onun kitabının adil emrine uymak, Resülüne baş vurmak da onun aykırılığa açık olmayan sünnetine tabi olmaktır. Halka hüküm verecek kişileri, sence idaresine memur olduğun kişilerin en üstünlerinden seç. Öyle ki işler onları daraltmasın, bir birlerine hısım olanlar, onlara üst gelmesin, ayakları sürçüp yanlış bir işe düşmesinler. Bilmezden sonra bilip, anlamazdan sonra anlayıp hakkı yerine getirmediklerine nadim olmasınlar. Kendilerini zanna kaptırmasınlar, azıcık bir anlayışla hükmün sonuna araştırmaktan kalmasınlar. Şüpheli işlerde hüküm verirken düşünsünler, dayansınlar, ap-açık delillere uysunlar. Hasmın müracaatı onları sıkmasın, gönüllerini daraltmasın, işleri iyice açıp, yayıp anlayışta en sabırlı kişiler, hak meydana çıkınca da en keskin (en doğru) hükmü verenler olsunlar. Övülmede ileri gidiş onları kibre sevketmesin, aldatışa kapılmasınlar, bu çeşit kişiler de pek azdır. Sonra onların hükümlerinden de haberdar olmaya fazlasıyla çalış, hakimin geçimini fazlasıyla temin et, halka ihtiyacını azalt. Sakın yakın olanlara karşı küçük görünmemeleri, halkın dedikodusundan emin olmaları, hileye kapılmamaları için onlara, katında yüksek bir mevki sağla. Bilhassa buna çok dikkat et. Çünkü bu din, kötü kişilerin ellerine tutsak düştü. Onunla heva (cinsel) ve hevese uyuldu, onunla dünya dilenir oldu. Sonra vergi ve zekât memurlarına dikkat et. Onları denedikten sonra tayin et. Onları şahsi bir tercihle ve rasgele tayin etme. Çünkü bu 2 şey cevir (boşvermişlik) ve hıyanet kollarının bir araya toplanmasına sebep olur. Bunları temiz ailelerden, İslama eskiden girmiş olanlardan tecrübe ve utanç sahibi kişilerden seç. Çünkü onlar ahlâkça en üstün, namusça en doğru, kinlerden en kurtulmuş, açgözlülükleri en az, işlerin sonuçlarını gayrete en fazla gayretli kişilerdir. Sonra da onların rızıklarını bol ver. Çünkü bu nefislerini düzeltmeye kuvvet verir onlara. Müslümanların elleri altında bulunan malları yemekten alıkoyar onları. Aynı zamanda, emrine uymazlar, emanetine hıyanette bulunurlarsa bu, onların elayhine delil olur sana. Sonra işlerini teftiş et, onlara gerçek ve vefalı gözcüler gönder, hallerini, işlerini görüp, anlayıp sana

bildirsinler. Çünkü onların haberleri olmadan senin onlardan haberdar olman, emin bir surette iş görmelerine, halka yumuşaklıkla muamele etmelerine sebep olur. Onların içinde zalimlere yerdım edenler varsa onlardan korun. Onlardan biri, vazifesinde hıyanet eder de gözcülerin verdikleri haber onun alehine olur, hepsinin de verdiği haber aynı bulunursa bu tanık olarak yeter sana. Artık ona bedeni cezayı verebilir, yaptığına karşı onu suçlu tutar, onu aşağılık bir dereceye düşürür, onu hıyanet dağıyla dağlar, töhmet zincirini boynuna takarsın. Vergi işini de araştır, memurlarının ahvalini (yaşamını) düzene koy, çünkü vergi işinin ve vergi memurlarının düzene girmesi, onlardan başkalarının da düzene girmesi demektir. Onlardan başkaları ancak onların düzeniyle düzene girebilir. Çünkü insanların hepsi de vergilerin ve vergi memurlarının ehlidir, ahalidir (halkıdır). Ancak vergi toplamaktan ziyade memleketin kalkınmasına dikkat etmelisin, çünkü vergi memleket kalkındıkça toplanabilir. Memleket kalkınmadıkça memur bir hale gelmedikçe vergi isteyen, şehirleri yıkar gider, kullarıysa (tebası ise) helak eder (mahveder), üyle bir buyruk sahibinin işi, idaresi pek ay bir müddet sürer. Vergi verenler, verginin ağırlığından, yahut vergi verecekleri şeylere bir afet geldiğinden, yahut içecekleri, sulayacakları suyun kesildiğinden, yahut bir bendin yıkılıp araziyi su bastığından, toprağın kaydığından (heyelan), yahut da mahsülün mahfolduğundan şikâyet ederlerse halllerini düzene sokacak bir derecede vergilerini azaltman gerektir. Çünkü bu yardımla, bu kolaylık göstermenlehalk refaha kavuşur, ülke de mamur olur, bu dakdirde senin idaren bezenir (güzelleşir), ayrıca da halkı adaletle idare ettiğin için onların saygısını, sevgisini kazanmış olursun. Refahlarına hizmet ettiğin, adaletle muamelede bulunduğun, onları kuvvetlendirdiğin için gerekince bu kuvvete de dayanabilirsiniz. Onları esirgeyişin, haklarında adaletle muamele edişin, onlara yumuşak davranışın da buna sebep olur. Öyle bir an olur, öyle bir çağ gelir çatar ki, onlara baş vurman gerekir. Onlarda dileğini seve seve kabul eder, isteğini yerine getirirler. Çünkü ülkede vücuda gelen mamurluk (imar) ve servet, onlara yükleyeceğin yükü çekmelerine kuvvet verir. Bir yerin harap olması oradaki halkın yoksul düşmesinden ileri gelir, oradaki halkın yoksulluğu ise, valilerin kendilerine mal yığmalarıdan, valilikte kalacaklarına emin olmamalarından, ibret alınacak şeylerden az ibret almalarındandır. Sonra kâtiplerini de teftiş et, onların da hallerine dikkat et, işlerine, onların hayırlılarını tayin et. Düşmanlara karşı kullanacağın düzenleri, gizli tuttuğun şeyleri, kendini büyük gören, bu yüzden de topluluğun önünde sana karşı durmaya cüret eden kişilere değil, temiz ve iyi huylu olanlarına yazdır. Memurlarından gelen mektupları sana sunmakta gaflet etmemeleri, senden aldıkları emri, aldıkları gibi bildirmeleri, bir ahde (antlaşma) gireceğin vakit, şartları gevşek, zayıf bırakmamaları, gerekirse o ahdi bozmakta aciz göstermemeleri, şartları ona göre koşmaları, işleri başarırken de hadlerini bilmeleri gerektir. Kendi haddini bilmeyen kişi, başkasının haddini hiç bilmez. Sonra onları, kendi anlayışına güvenerek, onlara meyline uyup haklarında iyi bir zan besleyerek tayin etme. Çünkü insanlar yapmacıklara baş vurarak, güzel hizmetler göstererek kendilerini valiye iyi tanıtırlar. Oysa ki bu yapmacık hareketlerin ötesinde ne öğüt vermeyi bilirler, ne emanete riayet etmeyi, Senden önceki temiz kişilerin seçtikleri kişilere bak. Sen de onlar seç, halka en güzel muamelede bulunmalarını, en fazla emanete riayetle tanınmış olanları iş başına getir. Bu Allaha karşı özü doğru olduğunu, işlerine memur olduğun kişilere de hayırlı bulunduğunu ispat eder. Her işin başına en büyüğü kendine güç gelmeyecek, işlerin çokluğu onu şaşıtmayacak kişileri

geçir. Kâtiplerinden birinde bir ayıp görür de aldırmazsan o ayıpla sen de ayıplanırsın, sonra cevap da veremezsin. Bir de tacirleri, sanat ve zenaat ehlini tavsiye ederim sana, onlara karşı hayırlı ol. Onların bir kısmı oturdukları yerlerde ticaretle meşgul olur. Bir kısmı ise bir yerden bir yere gider, mal götürüp getirir, bir başka bölüğü de halkın muhtaç olduğu şeyleri ellerinin emekleriyle hazırlarlar. Bunlara hayırla muamelede bulun, çünkü onlar faydalı kişilerdir. Gereken şeyleri uzun yollar aşarak, beldelerden geçerek, ülkende ki karalarda, denizlerde, düzlüklerde, dağlıklarda gezerek alırlar, getirirler. Oysa halkın o şeylerin bulunduğu yerlere gitmesine ne iman vardır, ne de gücü yeter. Onlar düzene bağlıdırlar, isyanlarından korkulmaz, barış adamlarıdır, gailelerinden (kızgınlıklarından) ürkülmez. Bulunduğun yerde de onların işlerini gör, gözet. Uzak, yakın şehirlerde de hallerini izle, dikkat et, bir zulma uğratma onları. Ama şunu da bil ki, bütün bunlarla beraber, bunların çoğunda aşırı hırs, kötü bir nekeslik, bencillik,faydalı şeyleri gizleyip, saklayıp azalınca değerinden fazla satma gayreti, menfaat düşkünlüğü vardır. Ellerinde bulunanları bildikleri gibi satmak isterler. Bu durum halkın zararına sebep olduğu gibi valilere de buna göz yummak ayıptır, noksanlıktır. İntikârı (karaborsayı) men et, çünkü Allahın salatı O’na ve soyuna olsun, Resülullah’da men etmiştir. Alış veriş, güzel surette, adalet terazilerine uygun olarak, bir narh konarak yapılsın. Her iki taraf da satan da zarar etmesin, alan da. Sen intikârı (karaborsayı) men ettikten sonra onu yapmaya kalkışan olursa cezalandır, fakat ceza da pek de ileri gitme. Sonra Allah için, aşağı (yoksul) tabakayı gör, gözet. Onlar başvuracakları bir düzen bulamayan, yok yoksul, muhtaç, yokluktan bunalmış, dertlere kalmış, kazançtan aciz kalmış kişilerdir. Bu sınıf içinde dilenenler olduğu gibi, bir şey umup bekleyenler, fakat kimseden bir şey istemeyenler de vardır. Onların hakkına dair Allahın sana emrettiği şeyi Allah için olsun koru. Onlara memur olduğun beytülmalden (devlet hazinesi), her şehirde, Müslümanların ganimet olarak elde ettikleri ve devlete ait olan arazinin gelirinden, ekininden pay ayır. Bulunduğun şehirde, o şehre yakın yerlerde olanlarıyla uzakta bulunanları aynı hükme tabidir. Onların her biri hakkına riayet etmeni ister. Nimetler içinde bulunuş, ehemmiyetli işlere dalışın, onları unutturmasın sana. Önemli işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışına mazeret olamaz. Böyle bir özür kabul olunamaz. Unutturmasın sana onları önemli işlere dalışın. Yüzünü çevirme onlardan. Onların gözlere hor görünenlerini, insanlar tarafından aşağı sayılanlarını, fakat sana gelip hallerini anlatmayanlarını sen ara, bul. Onları bulmak, hallerini sorup anlamak için Allahtan korkan, ona karşı ululanmayan, güvendiğin kişiler yolla, onların hallerini sana bildirsinler. Sonra haklarında öylesine harekette bulun ki Allaha ulaştığın gün onlar hakkında özürler getirmeye kalkışmayasın. Çünkü bunlar halk içinde başkalarından daha fazla insafa layık kişilerdir. Bütün bu sınıfların haklarını vermeye gayret et. Bilmeyerek hakkına riayet etmediklerin için de Allahtan bağışlanmanı dile. Yetimlerden, kocalmış kişilerden (yaşlılardan) bir düzene baş vuramayanları, kimseden bir şey dilemeyenleri gör gözet. Bu valilere ağır bir yüktir. Fakat hakkın hepsi de ağırdır. Ancak Allah hayırlı bir sonuca varmalarını isteyip ona dayananlara, vaad ettiklerini gerçek bilip inananlara o yükü hafifletir. Zamanın bir kısmını ihtiyaç sahiplerine harca. Onların hepsini huzuruna al, otur, onlarla görüş. O mecliste seni yaratan Allaha karşı gönül alçaklığını takın. Askerinden, yardımcılarından, koruyucularından, zaptiye erkânından hiç kimse onları korkutmasın, onlara mani olmasın. Onlarda seninle yüz yüze korkmadan, çekinmeden konuşsunlar. Allahın salatı ona ve soyuna olsun, Resülullah’ın bir yerde değil bir çok yerde (Zayıfın korkup çekinerek, dili dolaşarak söz söylemeye çalıştığı, fakat kuvvetliden hakkını alamadığı toplum ne

temizliğe ulaşır, ne de kutluluğa kavuşur) buyurduğunu duymuşumdur. Onların sert konuşmalarına, söz söylerken ağır laflar edenine tahammğl et. Daralmayı, onlarla görüşmeden çekinip utanmayı bırak da Allah bu yğzden sana rahmetlerini yaysın. O’na itaatin yüzünden sevaplar versin. İhsanda bulunduğun zaman minnet yükleyerek verme ki, verdiğin alana sinsin. Vermediğin zaman da güzellikle özürler getirerek verm ki almayan, hiç olmazsa sevinsin. Bazı işler de vardır ki bizzat senin yapman gerektir. Bunların biri kâtiplerin yazmakta aciz gösterdikleri hususlarda memurlarına senin cevap vermendir. Biri de halkın ihtiyacı sana hangi gün arz edilirse hemen o gün o ihtiyaçları gidermendir ki, bu olabilir ki yardımcılarını sıkar, vaktinde yapmazlar bu işi. Her günün işini o gün gör. Çünkü her gün yapılacak bir iş vardır. Vakitlerin en üstünü, en fazlasını seninle Allah arasında ki kulluğa hasret. Fakat halka sarf ettiğin vakitlerin de hepsi, işlerde niyetin temiz oldu mu, halk bu yüzden esenliğe erişti mi, Allaha ait olur. O’na kulluk sayılır. Allah için dinini halis kılan farzlara bilhassa dikkat et. Gecende, gündüzünde bedeni ibadetlerini onlarla Allaha yaklaşmak kastıyla kusur etmeden, riyaya düşmeden nasıl gerekse o çeşit yerine getir. Halka ibadet ettirdiğin zaman ibadeti uzatıp onları usandırmadan, tez, fakat erkânını yitirmeden yaptır. Çünkü halk içinde hasta olan vardır. Allahın salatı O’na ve soyuna olsun, beni Yemen’e gönderdiği zaman Resülullah’a, onlara nasıl namaz kıldırayım diye sordum. ’’ En zayıfının kıldığı namaz gibi kıldır. İnsanlara karşı merhametli davran’’ buyurdular. Bütün bunlardan sonra derim ki: Buyruğunun altında bulunanlara uzun müddet görünmez olma, çünkü valilerin halka görünmemeleri darlıktan bir kısımdır. Halkı sıkar. Valilerin idare işlerinde az bilgili olduklarına delalet eder. Onlara görünmemek, onların onların bir çok şeyleri öğrenmelerine de engel olur. Onlarca büyük şey küçük görünür, küçük şeylerse gözlerinde büyür. Güzel ve iyi, çirkin görünür onlara. Çirkinse güzelliğe bürünür, hakla batıl bir birine karışır gider. Valide bir insandır ancak, halkla görüşmedikçe onların hallerini bilemez. Kendisinden gizli kalanları göremez. Gerçeğin apaçık alametleri yoktur ki bunlarla doğru, yalandan ayrılsın. Sen 2 kişiden birisin ancak. Birisi mutlaka hakkı yerine getirir, herkese hakını verir. Gereken hakkı verdikten, iyi iş gördükten sonra neden gizleneceksin? O biri, vermemeyi, hakkı eda etmemeyi adet edinmiştir. Halk senden ümit kestikten sonra hemencecik el çeker senden, ne diye onlara görünmeyeceksin? Oysa ki halkın sana zahmet vermeyen şikâyetlerinin çoğu, ya bir zulma uğradığındandır, yahut muamelede insaf ve adalet istediğindendir. Sonra valinin bazı adamları da bulunabilir ki onlar, kendi reiyleriyle (kendi başına) hareket ederler, zulümde bulunurlar. İnsafları azdır. Muamelede adaleti gözetmezler. Bütün bunların sebeplerini kesip ortadan kaldırırsak şerlerini insandan gizler(ler). Yakınlarına, yanında bulunanlara arazi verme ki bazı yerleri, bazı tarlaları elde etmek tamahına düşmesinler. Aksi halde orda ki köye zarar gelir. Bu işin, bir ırmaktan su almak ihtiyacında bulunanlara zararı dokunur. O sudan faydalanmak, o yerden fayda sağlamak isteyenlere, araziye sahip çıkanlar zulmederler. Bunun faydası başkasına düşer, vebali ise valinin boynuna yüklenir. Onlardan verdiğin kişiler faydalanırlar, ayıbı ise dünyada da, ahirette de sana düşer. Yakın olsun, uzak olsun, kime gerekse hakkını ver. Bu hususta sabırlı ol. Ecrini Allahtan iste, akraban ve yakın adamların bile olsa haktan ayrılma, işin sonunu düşün. İsterse sana ağır gelsin bu iş, hayırlı

olduğu sence malümse yapmaktan çekinme, hakkını yerine getir. Halk bir işte zulüm var zannına düşer, sana hayıflanırsa aslını anlatarak, özürler getirerek zannını değiştir. Bu suretle sen adaletle iş görmüş olursun. Buyruğun altındakilere de yumuşaklıkla muamele etmiş bulunursun. Özür dilemekle sen hakka riayet eder, muradına erersin, halkta doğruyu anlar, işin aslını bilir. Düşmanın, seninle barışmak isterse red etme. Barışta Allahın rızası var. Orduna huzur ve istirahat ver, sen de sıkıntılarından kurtulmuş olursun, şehirlerinse eminliğe kavuşmuş olur. Ama barıştıktan sonra düşmanından sakın da sakın. Çünkü çok kere düşman yaklaşır, gafil olmanı bekler. Şu halde ihtiyatla hareket et, bu hususta iyi bir zanna düşmeyi töhmet altına al. Seninle düşmanın arasını bir bağla bağladın, onunla bir anlaşmaya vardın, yahut da ona aman elbisesini giydirdin mi ahdine vefa et. Verdiğin amana riayet et. Nefsini ona verdiğin söze, anlaşmaya kalkan yap. Çünkü dilekleri birbirine aykırı, reiyleri darmadağın ve çeşit çeşit olduğu halde insanların Allahın farz ettiği şeylerde hepsi de ahde vefa etmeyi ululadıkları gibi ululadıkları bir farz yoktur. Hatta müslümanlar şöyle dursun, müşrikler bile bunu gerekli saymışlar, buna riayet etmişler, ahirette, amanda durmamanın ne zararlar vereceğini bilmişlerdir. Verdiğin amana gadretme, anlaşmanı bozma. Hıyanette bulunarak düşmanını aldatma. Çünkü Allaha karşı bçyle bir bir cürette bulunan, çok kötü, çok ziyankâr bir bilgisizdir ancak. Allah, anlaşmanın amanını kulları arasında bir rahmet olarak yaymıştır ki, o bir emniyettir. Herkes orada esenleşir. Bir haremdir, herkes ona sığınır. Bölük bölük herkes onun civarına koşar gider. Onu bozmak, ona hıyanet etmek, ona hile katmak olamaz. Bahanelerle bozulacak anlaşma yapma, pekiştirdikten sonra yorumlara güvenme. Allah adına verdiğin anlaşmayı bozmaya, haksız olarak ondan dönmeye kalkışma. Genişlemesi umulan, sonunda üstünlük bekleyen darlığa dayanman, günahından korkacağın gadirden hayırlıdır. Bozarsan Allahın gazabı gelip çatar sana, ne dünyanda berhudar olursun ne ahiretinde. Sakın haksız olarak kan dökme. Çünkü azaba sebep olan, suç bakımından ondan daha büyük bulunan, nimetin zevaline, devletin yitmesine sebep teşkil eden hiç bir şey yoktur ki haksız olarak kan dökmekle kıyaslanabilsin. Kan dökenlerin hesabını kıyamet gününde bizzat noksan sıfatları olan Allah görecek, azaplarını o verecektir. Haram olarak kan dökmekle gücünü, kuvvetini çoğaltmaya kalkışma. Çünkü bu gücü zayıflatır, hatta yok eder gider. Bilerek kan dökme hususunda ne Allah katında bir özrün, ne ben,m katımda katımda. Çünkü cezası kısastır bunun. Yanlışlıkla kamçın, yahut kılıcıni yahut da elin bir kötülüğe sebep olursa, kudretine güvenip ululanarak, öldürülen kişinin velilerine onun diyetini (bedelini) vermekten kaçınma. Kendini beğenmekten, seni ululuğa sevk eden şeylere uyup güvenmekten, övülmeyi istemekten çekin. Çünkü bunlar ihsan sahiplerinin ihsanlarını yok etmek, ecirlerin, mahveylemek için çeytanın gözettiği fırsata yol açan şeylerdir. İdarene tabi olanlara ihsanda bulununca da onları minnet altında bırakmaya, ihsanını başlarına kakmaya kalkışma. Yaptığını çok görmekten de çekin. Vaad edince de vaadinden dönme. Başa kakmak, ihsanı yok eder. Yapılan iyiliği çok görmek, büyük saymak, gerçeğin ışığını söndürür. Vaadden dönüş halkın nefretine mucip olur. Yüce Allah ’’ Allah katında en beğenilmeyen şey, yapmadığınız şeyi söylemenizdir. -16, Saf süresi, Ayet 3- ’’ buyurur. Zamanı gelmeden işlerde aceleye düşme. Yapmak imkanı olunca da o işte ihmal etme, doğruluğu sence belli olmayan işe girişme, ama doğruluğu açıkça belli olan işi de savsaklama. Her işi yerinde yap, her işi yerinde işle.

Herkesle bir ve eşit olduğun şeylerde kendi payını çoğaltmaya kalkışma, herkesin gözettiği şeylerde gaflete düşme, çünkü sen, başkalarına da örneksin. Az bir zaman sonra işleri örten perdeler açılır, mazlumun hakkı da senden alınır. Öfkeni yen, kendine sahip ol. Elini, dilini gözet. Bütün bu hallerde hemencecik ceza vermekten çekin, cezayı geriye at, öfken yatışıncaya dek elini, dilini gözet. Bu söylediklerimi ahireti anarak, Rabbine ulaşacağına inanarak derdini, temizliğini çoğaltmadıkça yapamazsın. Sana, senden önce adaletle hüküm sürenleri, yahut üstün yol yordamları, Allahın salatı O’na ve soyuna olsun. Peygamberimizin eserini, yahut da Allah Kitabında ki farzları anmak, bizim bunları anıp düşünerek nasıl hareket ettiğimizi görmek, bu ahit –nameden sana verdiğim buyruklara kendini zorlamak gerektir. Nefsine uymak hususunda bir gevşeklik göstermemen için bu kadar delil gösterdim sana. Ve ben, benim ve senin, kulların en güzel anışlarına iyi ve yerinde övüşlerine sahip olmamızı, şehirlerde iyi ve güzel eserler bırakmamızı, nimetin, hakkımızda tam ve olgun olarak, lütuf ve ihsanıın kat kat fazlasıyla verilmesini, benim de senin de ömrümüzün kutlulukla ve şehid olarak tamamlanmasını Allahın bol ve sayısız rahmetine, pek büyük kudretine, her dilenen şeyi lütfedip vermesine sığınarak niyaz etmekteyim ve biz gerçekten Allahın rızasını istemekteyiz. Selam Resülullah’a, Allahın selat ve selamı O’na tertemiz soyuna olsun.

(Eğer Tanrı’nın korumasına güveniyorsan kendini bu yapının üstünden at)
Bir Yahudi’nin,Tanrı yüzünü ulu etsin Ali’ye ‘’Eğer Tanrı’nın korumasına güveniyorsan kendini bu yapının üstünden at’’ demesi,Müminler emîri’nin ona cevabı Tanrı’yı ululamayı bilmeyen bir inatçı, bir gün Murtaza’ya dedi ki: “Peki yüksek bir yapının damındasın... ey aklı başında olan, Tanrı’nın koruyacağını biliyorsun değil mi?” Murtaza, evet dedi... o koruyucudur, ganidir... bizim varlığımızı, bizi ta çocukluğumuzdan adamlığımıza kadar hep o korur, o görüp gözetir! Yahudi, peki dedi... mademki öyledir, kendini bu damdan aşağıya at... Tanrı’nın koruyuculuğuna tamamı ile güven! Kendini aşağıya at da ben de adamakıllı inandığını anlayayım, güzelim inanışını, deliliyle göreyim! Müminler emiri ona dedi ki: sus, defol git de bu cüret yüzünden canın belaya sataşmasın! Kulun, iptilalara düşerek Tanrı’yı sınaması hiç yaraşır mı? A nadan, a budala, kulun ne haddi vardır ki edepsizliğe kalkışıp Tanrı’yı sınamaya girişsin? Sınama Tanrı’ya yaraşır... O, kullarını her an sınar durur. Bu sınamayla da içimizde gizlediğimiz inanışlarımızı bize apaçık gösterir. Âdem, bu suçla, bu hata ile Hakk’ı sınadım dedi mi hiç? “Padişahım, senin hilmin nereye kadardır? Onu görmek istedim” gibi bir söz söyledi mi hiç? Ah, bu mecal kimde var, kimde? Senin aklın şaşmış, pek sersemlemişsin... özrün günahından beter! Gök kubbeyi yücelteni sınamak ha! Sen, bunu ne bilirsin ki? A hayrı, şerri bilmeyen, sen kendini sına, başkasını değil! Kendini sınadın mı başkalarını sınamadanvazgeçersin.

Şeker parçası olduğunu bildin mi, şeker yapılan ve satılan yere layık olduğunu da bilirsin. mevlana mesneviden http://www.halveti.net/masnawi.asp?cat=4⊂=19 incilde isa aleyhisselam da şeytan tarafından böyle bir hinliğe maruz kalmıştır

(tasavvuf ve uzakdoğu öğretileri arasındaki beyaz iplik)
tasavvufla ve ötesinde kuran ayetleriyle direk ilgili olanlar bilirler nasıl hristiyanlık şeriatıyla biz müslümanların şeriatı arasın da ufak bir fark var ikisi de Allahtan biliriz bakara 62 Şüphe yok ki, iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiîler, bunlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse elbette Rabbleri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir. işte böylede vahiy ile ilham arasında ki farkı şu örnekten rahatça görebiliriz önce bir ayet "bütün iyilikler Allahtandır" dikkatle benzerlikleri inceleyiniz lao tzu'nun Tao Te Ching'den 1. Tanımlanabilen Tao, mutlak Tao olamaz; kelimelendirilen isim, mutlak bir isim olamaz. isimsiz olan, gökyüzü ve yeryüzünün başlangıcı, ismi olan ise, binbir türün anası. Hiç arzu taşımadan, çözülür sırlar, sürekli arzularla ise, ancak tezahürler... ikisi de aynı kaynaktan, salt isimleri farklı. Gerçek bu, karanlık gelir kişiye, karanlık içinde karanlık, tüm sırlara açılan kapı..

2. Gökyüzünün altında, herkes güzelliği güzellik olarak görür, çünkü çirkinlik vardır. Herkes iyiyi iyi olarak bilir, çünkü kötülük vardır. Bu nedenle sahip olmak ve olmamak beraber gider. Zor ve kolay birbirini tamamlar. Uzun ve kısa birbirine karşı çıkarken, yüksek ve alçak bir diğerinin üzerinde uzanır. Ses ve söz bir ahenk içindeyken; ön ve arka birbiri peşisıra yol alır. işte bu nedenle, bilge kişi edimsiz kalır, suskunluktadır onun öğretisi... Binbir tür durmaksızın devinir. Yaratmak, ama sahiplenmemek, çalışmak, ama karşılık beklemeden. Bir iş yapılır ve unutulursa, sonsuza dek kalır... 3. Yetenekli olanı yüceltmemek, tartışmaları, değerli olanı biriktirmemek hırsızlığı önler; arzulananları görmemek ise kalbin karmaşasını... işte bu nedenle bilge olan, gönülleri boşaltıp karınları doldurarak, hırsları zayıflatıp kemikleri güçlendirerek yönetir. Eğer kişinin bilgisi ve arzusu yoksa, zeki olan ona dokunmaz... Eğer bir şey yapılmazsa, herşey mükemmel kalır... 4. Tao boş bir kanaldır; içinden akarsın ama dolduramazsın. O ki, binbir türün, derinliğine varılamıyan kaynağı! Keskinliği körelt. Düğümü çöz. Parıltıyı gölgele. Toz, toprakla bir ol. O ki, derinlerde saklı, ama hep var olan! Nereden geldiğini bilmediğim... O ki, tüm tanrıların tanrısı... 5. Gök ile yer taraf tutmaz, binbir türün dönüşümünde. Bilge de duygusal değildir her şeyin değişiminde.

Gök ile yer arası körük gibidir bomboş, ama doldurulamaz. Kullandıkça, çoğalır, ha çoğalır. Açıklamaya çalışma, tüketir seni. Bırak, olduğu gibi kalsın. 6. Vadi ruhu hiç bir zaman ölmez; o, kadındır, anaların anası... Eşiği, gökyüzü ve yeryüzünün kökü... Belli belirsiz bir peçe gibidir o. Kullan; seni yanıltmaz. 7. Gök sonsuzdur, yeryüzü ölümsüz. Nasıl böyledir peki? Kendileri için yaşamazlar çünkü... Bilge de bunun gibi en sona koyar kendini ve en öncedir asıl yeri. Yüceltmez benliğini ve sonsuzlar varlığını. Bensizdir bilge ve dopdoludur bu alemde. 8. Bilge kişi su gibidir, su ki, beslerken dört bir yönü, yarışmaz, tartışmaz şunu, bunu. Kibirsizce akar, seçmeden sağı solu, bu yüzdendir ki, YOLa uyumludur yolu. işte bilge kişi benzer şekilde, yaşar, doğayla içiçe... Düşüncesinde derin, verirken tarafsız, engin. Konuşurken doğru, ve yönetirken dürüst. Gündelikte yeterli ve edimlerinde tutarlı. Yeteneğince üretici, fırsatlar kadar girişimci. Ne kimseye üstün olma çabasında, ne de kimse ona üstün. 9. Kenara kadar doldurmaktansa biraz boş bırak, yeğdir. Bıçağı aşırı bile, kısa zamanda keskinliğini yitirir. Depoya altın ve yeşim biriktir, onları kim koruyabilir? Servet ve etiket peşinde koş ve belayı davet et. Bunun yerine, işini tamamla ve terket, işte yol, işte Cennet. 10. YOLa sarılırsan, sarmalanırsın. Sakince nefes al, yeniden doğarsın. Zihnini arındır, sen de arınırsın. Yüreğini aç, kabul görürsün. Dünyayı kabul et, YOLu görürsün. Can ver ve besle. Üret ama sahiplenme. Ver, ama beklentisizce. işte uyum bu... 22. Baş eğ ve hakkını al; Eğil ve dosdoğru kal;

Boşal ve dopdolu ol; Yıpran ama yeni kal; Aza sahip ol ve kazan; Çoğu topla ve aldan. Bu yüzden ki bilgeler, Bir'i kucaklarken tümden, Örnek olurlar tüme. Vitrine sıkışmadan, Işıl ışıl parlarlar. Haklılık aramadan, Farklılık kazanırlar. Kendilerini övmez, Ve kabul edilirler. Büyük söz söylemezler, Böylece sendelemezler. Kimseyle tartışmazlar, Ve kimse tartışmaz onlarla. Bu nedenle denmiştir, "Baş eğ ve hakkını al." Bu boş bir deyiş midir? Sen hele tümle bir ol, ve herşey senin olur. 58. Bir ülke anlayışla yönetildiğinde, insanları yalındır. Ülke şiddetle yönetildiğinde ise insanları kurnazdır. Mutluluğun kökü derdin içine gömülüdür. Dert, mutluluğun arkasında pusuda bekler. Geleceğin ne taşıdığını kim bilebilir ki? Dürüstlük yoktur, dürüstlük sahtekarlaşır. iyilik büyü şekline döner, ve insanın büyülenişi çok uzun zaman sürer. Bu nedenle bilge, keskindir ama kesmez, incelmiştir ama delmez; direkt ama kontrolsüz değil, parlak ama körletircesine değil... 64. Barışı korumak zor değildir; dert en kolay başlamadan engellenir. Esnemeyen kolayca parçalanır, küçük olan hemen ufalanır, dağılır. Olaylara önceden çare gerekir, düzeni, karmaşa gelmeden önce getir. Bir insanın sevgisi kadar yüce bir ağaç, önce küçük bir filizdir ya; dokuz kat yüksek bir taraça, bir avuç topraktır başta; ve bin millik bir yolculuk, başlar, tek bir adımla... Çabalayan kendi amacına yenilir. Yakalamaya çalışan ise, yitirir. Bilge kişi çabalamaz ve bu yüzden yenilmez. Hiçbir şeyi yakalamaya çalışmaz, ve hiçbir şeyi yitirmez. insan genelde kaybeder kazanmak üzereyken, öyleyse, başlangıç kadar sona da özenirsen, başarısızlığı yok edebilirsin, temelden. Bilge arzulardan özgür olmayı diler.

Ne değerli şeyleri biriktirmeyi ister, ne de fikirlerin tutsaklığını seçer. insanları kaybettiklerine geri götürür, onbinlerce şeyi doğasına döndürür, ama bir şey yapmak gerektiğinde, durur. ( kişisel uyarı...Vahiy direk özel ismiyle yukarıda da bahsedilen O'nun Zatından peygamberleriyle gönderilmiş umumi kanunlarıdır. Kur'anda O'nun en çok geçen ismi O'dur..Dikkat et..Fark gördüğün şey Tek'in kendisidir... ilham ise insanlığa umumi emirler değil kulun o herşeyden arı duru yüce yaratıcıya yakınlığı derecesinde özel bahşedilmiş hissettirilmiş öze ait bilgilerdir. Zaman ve şartlar sonsuza doğru akar..Sonuncu Bilge geleli çok oldu..Peygamber Tek'in bilgisi değil..Tek'in yüzüdür..)

(meryem suresinden)
1-9... meryem suresinden 1 Kaf. Ha. Ya. Ayn. Sad. 2 (Bu,) Rabbinin, Zekeriyya kuluna rahmetinin anılmasıdır. 3 Hani o, gizli bir sesle Rabbine niyaz etmişti: 4 Rabbim! dedi, benden (vücudumdan), kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim, sana (ettiğim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadım. 5 Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver. 6 Ki o bana varis olsun; Ya'kub hanedanına da varis olsun. Rabbim, onu rızana layık kıl! 7 (Allah şöyle buyurdu:) Ey Zekeriyya! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki, onun adı Yahya'dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık. * 8 Zekeriyya: Rabbim! dedi, karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir? 9 Allah: Öyledir, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım, buyurdu.

(tesadüf)
tesadüfün anlamı kafanıza pisleyen kuşun neden pislediğini anlayamamamızdan ötürü o an sıkışıp anlamsız bir rastlantı olduğunu düşünmemizden kaynaklanır insanın acizliğini mutlak olarak gösteren fakat aslında asılsız bir kavramdır çünkü kuşun pislemesinin ardından hayatımızda yarattığı etkiyi ya da başkasının hayatında

yarattığı ve hayatta yarattığı zincirleme etkiyi tam olarak göremeyiz örneğin kafamıza düşen damla sebebiyle durakladığımız an da duraklamış oluruz ve bu iyi ya da kötü mutlaka bir değişiklik gerçekleştirmiş olur hayatımızda fakat biz bilemeyiz iyi kötü arası normal bir etki yaratması da yine anlamlı olduğunu tesadüf olmadığını gösterir çünkü normali göstermiştir bilemediğimizden düşünemediğimizden dolayı da buna anlamsız bir fiildir dememiz ne kadar doğru olur düşününüz bütün olarak baktığımızda ise asıl bu tip bilemediğimiz çıkışlar bize hayatın anlamsız olduğnu tesadüf olduğunu söyletir halbuki o sırada kuşların hayvanların yaptıkları fiillerden bir sorumluluk sahibi olmadığını tekrar düşünsek zikretsek belki bir arkadaşımıza senin azna sıçarım demez kafasını ve kalbini kırmaz küfür etmez daha anlayışlı olabilirdik anlayış/farkındalık manayı görür mana mutlaka vardır çünkü yok diyen yok manasını göstermiş olur fakat yok ne kadar manalı bişey olabilir? acı halinde belki olabilir fakat sadece acı halinde böyledir neşe sevinç mutluluk halindeyken bunların yok olması yokun anlamsız bişi olduğunu bildirmektedir ve bir anlam olmaması olaylara anlam yüklememek zaten imkansızdır çünkü mana sen vermesen de kendisi oluşmaktadır oluşmaması zaten yokluk demektir bunun için de deneyim gerekir yani bir manayı yok edin bakalım nasıl bir şey oluyor insan yaşayabiliyor mu acı mı hissediyor yoksa huzura mı eriyor görülür ilk baraj acıdan sonra huzura erdiği gerçektir fakat bunu deneyimlememiş olanlar varlığa döndüklerinde bişilere yok demekte ısrar etmektedirler halbuki bu huzuru vardan öğrenmişlerdi hala da kendileri var ve varlık vardır diyeyim belki bi idrak oluşur küfür ve kavga belki hayvanlarda tek mümkün yol olmaktayken insanda yıkıma yol açar ve insan kendine ve başkasına verdiği zararların zararını giderebilmek kudretinde ve engelleyebilecek bir bilinçte olmasına rağmen kendine bir yol tutup engellemiyor çabalamıyor hayvan idrakindeki "mana" gibi fakat insan olduğu gerçeğinden ötürü daha anlamsız bir dille hayat bir tesadüftür diyor ve manayı düşünmemekte diretiyor hatta aklını da bunun bilimsel olduğuna herşeyin yok olucu olduğuna belki de zararların iyiye dönebileceği gerçeğine bağlıyor

halbuki bu işin sonrasıdır öncesinde acaba verdiği zararların giderilebilmesi için bir yol tutmuş mudur aramış mıdır bunu kendi ve etrafı için en önemli şey olduğunu bilmiş midir engelleyebileceğinin mümkün olduğuna dair bir inanca sahip midir örneğin evrim teorisine inanıyorsa tesadüfe de inanıyor olduğunu ve aslında mana verirken varlığa manasız demekte olduğunu görebiliyor mudur yoksa varlığı ancak bildiği kadarıyla bildiği halde! bütünüyle varlığa doğru sallamış bütün bir hüküm mü giydirmiştir onu herkes kendisi bilir

(elhuznürrefiigı...)
elhuznürrefiigı.. 'hüzün benim arkadaşımdır' s.a "Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz." s.a Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur. s.a zorlaştırmayınız kolaylaştırınız s.a "İki müslüman kılıçlarıyla birbirlerinin üzerine yürürlerse öldüren de ölen de ateştedir!" Bu söz üzerine Rasûl-i Ekrem'e: "Ey Allah'ın Rasûlü! Katili anladık ama maktûl niye ateşte?" diye sorulmuştu. -"Çünkü o da kardeşini öldürme hırsı taşıyordu!" cevabını verdi. -Bir başka rivayette ise: "O da kardeşini öldürmek istemişti" demiştir. s.a

Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan nakledildiğine göre şöyle demiştir: Bir gün Hz. Peygamber’in terkisinde bulunuyordum. Bana: “Yavrucuğum, sana bazı kaideler öğreteyim” dedi ve şöyle buyurdu: “Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ın (rızâsını) her işte önde tut, Allah’ı önünde bulursun. Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen, Allah’tan dile! Ve bil ki, bütün bir ümmet toplanıp sana fayda temin etmeye çalışsalar, ancak Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı temin edebilirler. Yine eğer bütün ümmet, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ın senin hakkında takdir ettiği zararı verebilirler. Çünkü artık kaderi yazan kalem yazmaz olmuş, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir. s.a

(yumuşaklık)
Kim bir ayıbı örterse sanki kabrine diri gömülmüş yavruyu kurtarmış olur. s.a.v Kim ilim öğrenmek isterse geçmiş zamanlardaki cahillik hatalarına kefaret olur. (Suçu bağışlayana vesile olur) s.a.v İnsanların hayırlısı, insanlığa hayırlı olandır. s.a.v Din kardeşinin ayıbını utanç verici halini görüp de bunu örten, gizleyen kimse islamiyetten önce Arapların yaptığı gibi, diri gömülen kızı mezardan çıkarmış, ölümden kurtarmış gibi olur. s.a.v Mümin müminin aynasıdır. s.a.v Yumuşak davranmayan kişi hayır yapmamıştır. s.a.v Yumuşak davran. Sertlikten ve çirkin şeylerden sakın. s.a.v Yumuşaklık insanı süsler, çirkinliği giderir. s.a.v

Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünya ve ahrette iyilikleri verilmiştir. s.a.v İçinizde en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır. s.a.v Her kim bir topluluğun duyulmasını hoşlanmadıkları bir haberini işitmeye çalışırsa, kıyamet gününde onun iki kulağına kurşun dökülür. s.a.v Ey dili ile iman edip imanları kalplerine yerleşmemiş olan topluluk! Müslümanları çekiştirmeyin. Gizli hallerini araştırmayın. Çünkü din kardeşini araştıran kimsenin gizli hallerini Allahu teala araştırır. Evinin içindede olsa kusurlarını ortaya çıkararak onu rezil eder. s.a.v İyilik güzel ahlaktır. Kötülük vicdan tırmalayan ve halkın duymasını hoş görmediğim şeylerdir. s.a.v İki kişi konuşurken birbirlerine güvenerek konuşurlar, artık bunlardan birinin diğerini sevmediği şeyleri açıklaması ve yayması helal değildir. s.a.v Eğer sen insanların kusurlarını ve gizli hallerini araştırırsan onları kargaşaya sebep olursun. s.a.v Bir kul, dünyada bir kulun ayıbını örterse Allah da onun ayıbını kıyamet günü örter. s.a.v Kendi kusuru varken başkalarının kusurlarını araştırmaktan kendisini alıkoyana ne mutlu. Ona müjdeler olsun. s.a.v Şayet sen Müslümanların ayıplarını takip ederek araştırırsan bozgunculuğa veya kargaşaya yaklaşmış olursun. s.a.v Her kim din kardeşini bir suçla ayıplarsa o suçu kendiside işlemeden ölmez.

s.a.v Her kim Müslüman kardeşinin ayıplarını kusurlarını, kimsenin görmesini ve işitmesini istemediği şeyleri örterse Allahu Teala’da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim Müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği bir şeyini ortaya çıkarır ve dile verirse Allahu Teala da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu surette kendi evi içinde de rüsva eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir..... s.a.v

(özür dilemek)
(Aleyhisselâtü Vesselâm) buyurdu ki: – Hiç kimse, Allah kadar özür kabul etmeyi sevemez. Bu sebeple, Allah Kitap indirmiş, Peygamber göndermiş, insanlara özür dileme yollarını bildirmiştir. s.a.v.

Tasavvuf
Yazın içilen serin bir sudan sonra, cennete gönderilen bir ince şükürdür.

(anadolu)
"Hak Teâlâ'nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddîk-ı Ekber Hazretlerinin duâsıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete lâyık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk âleminden ve derûnî zevkten çok habersizdirler. Sebeplerin hakîkî yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik âleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilâyetine çekip getirdi. Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünnî (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamiyle kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan âleminin mahremi ve dünyâ ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar." mevlana hazretleri

(Fihi Ma Fih)
Bu dünyada gördüğün herşey, o dünyada da tıpkı-tıpkısına var; hattâ bütün bunlar, o dünyadan birer örnek. Bu dünyadaki herşeyi o dünyadan getirmişlerdir. "Hiçbir şey yoktur ki hazineleri katımızda olmasın; ancak onu, bilinen bir miktarda indiririz" Aktar, çeşit-çeşit tablaların, ilâçların üstüne bir tas kor. Her ambardan bir avuç şey vardır tasta; bir avuç biber, bir avuç sakız. Ambarların sonu yoktur; fakat tablasına bundan fazlası sığmaz. İşte insan da bu tas gibidir; yahut da bir aktar dükkânıdır ki orda Tanrı sıfatlarının

hazinelerinden avuç-avuç, parça-parça şeyler vardır. Bu dünyada, lâyığınca, alış-verişte bulunsun diye onları kaplara, tablalara koymuşlardır; duymaktan bir parça, görmekten bir parça, söylemekten bir parça, akıldan bir parça, keremden-ihsandan bir parça, bilgiden bir parça. Şu halde insanlar, Tanrının gezip dolaşan satıcılarıdır, dönüp dururlar. Gece-gündüz tablaları o doldurur, sen boşaltırsın; yahut da yitirirsin, yahut da onunla bir kazanç elde edersin. Gündüz boşaltırsın; yahut da gece gene doldururlar, kuvvet verirler. Meselâ gözün aydınlığını görüyorsun ya; o dünyada da gözler var, bakışlar var, görüşler var; hem de çeşit-çeşit. Sana ondan bir örnektir, yolladılar ki dünyayı seyredesin. Yoksa görüş, bu kadar değildir; fakat insan, bundan fazlasına tahammül edemez. "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri katımızda olmasın." Bu sıfatlar da sonsuz olarak katımızdadır bizim; bilinen bir parçasını göndeririz sana. Artık bir düşün; bu kadar binlerce yüzyıllar, bunca soylar-boylar geldiler; bu denizden doldular, derken gene boşaldılar; bir seyret de gör. ne ambardır bu. Şimdi kimin gönlü, o denizi daha fazla anladıysa onun gönlü, tabladan o kadar soğur. Şu halde bütün dünya, para basılan yerden çıkıp geliyor; gene dönüp para basılan yere gidiyor. "Gerçekten de Tanrınınız biz ve gerçekten gene dönüp ona varanlarız." Gerçekten de biz, yâni bizim bütün parça-buçuklarımız oradan gelmiştir; oranın örnekleridir; küçük-büyük, canlı-cansız herşey, dönüp gene oraya gider. Fakat bu, şu tablada hemencecik görünür; tabla olmadıkça görünmez. Neden şaşıyorsun, neden tuhaf geliyor sana? Görmüyor musun bahar yelini? Esti mi ağaçlar yeşerir, çayırlar-çimenler biter, gül bahçeleri bezenir, çiçekler açar; baharın güzelliğini onlarla seyredersin. Fakat bahar yelinin kendisine bakarsan bunların birini bile göremezsin. Fakat bu, bu görülesi şeyler, bu gül bahçeleri onda yok demek değildir. Hepsi de onun ışığından değil mi? Hattâ onda dalga-dalga gül bahçeleri, dalga-dalga çiçekler vardır; fakat lâtif dalgalar olduğundan vasıtasız göze görünmezler; lâtif olduklarından belirmezler. Tıpkı bunun gibi insanda da gizli vasıflar vardır; fakat birinin sözü, birinin zarara uğrayışı, birinin savaşması, barışması gibi içten, yahut dıştan bir vasıta olmadıkça görünmez; insandaki sıfatlar ancak bunlarla meydana çıkar. Görmüyor musun? Kendi kendine bir düşünceye dalsan hiçbir şey görmezsin, kendini, bu sıfatlardan bom-boş sanırsın. Sen neysen gene osun; değişmiş değilsin; fakat onlar sende gizlidir. Denizdeki suya benzer onlar; su, denizden ancak bir bulut vasıtasıyla ayrılır; ancak dalga vasıtasıyla belirir, görünür. Dalga, dıştan bir sebep olmadan içten coşup köpürmendir senin. Fakat deniz süt-limansa hiç mi, hiç görmezsin; bedenin deniz kıyısındadır, canınsa bir deniz. Görmüyor musun, o denizden bu kadar bin yılanlar, balıklar, kuşlar, çeşit-çeşit, renk-renk yaratıklar çıkıyor, kendilerini gösteriyor da gene denize dalıp gidiyor. Öfke, haset, imrenip özleyiş bunlardan başka sıfatların da denizden baş çıkarır.

Şu halde sıfatların, Tanrı âşıklarıdır amma lâtiftir; bu yüzden de dil elbisesine bürünmedikçe görmek mümkün değildir onları; soyundular mı, lâtif olduklarından göze görünmezler. Fihi Ma Fih Mevlana Celaleddin Rumi Hz

(Fihi Ma Fih'den)
... "Hiçbir şey yoktur ki hazineleri katımızda olmasın, fakat onu, ancak bilinen bir miktarda indiririz." Hikmet yağmura benzer. Madeninde sonsuzdur, fakat ne kadar gerekse o kadar yağar. Kışın, baharın, yazın, güzün, miktarınca; baharın biraz daha çok, yahut az. Amma geldiği yerde sonsuzdur o. Şekerciler şekeri, eczacılar ilâcı kâğıda korlar. Fakat şeker, kâğıtta olduğu kadar değildir. Şekerin madenleri, ilâçların madenleri sonsuzdur; kâğıda nerden sığacak? Hani kınamışlardı da Tanrı esenlik versin ona, Kur'ân Muhammed'e neden âyet-âyet iniyor da sûre-sûre inmiyor demişlerdi. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin ona, Mustafâ buyurdu ki: Bu ahmaklar ne söylüyorlar? Bana tam olarak birden inseydi yanar-giderdim., kalmazdım ki. Çünkü bilip anlayan, azdan çoğu anlar, birşeyden birçok şeyleri, bir satırdan defterleri. Bu, şuna benzer: Bir topluluk oturmuş, bir hikâye dinliyordu. İçlerinden biri, anlatılanı tam olarak biliyordu, olayın içinde bulunmuştu o. Bir işaretten olayın hepsini anlıyordu. Sararıyordu, kızarıyordu, halden hale giriyordu. Başkaları, duydukları kadar anlıyordu, çünkü o hallerin hepsini bilmiyorlardı ki. Fakat bilen, o kadarından pek çok şey anlamıştı. Geldik sözümüze: Evet, aktarın yanına geldin mi, şekeri çoktur amma kaç parayla geldin, ona bakar, o kadar şeker verir. Burada da gümüş para, himmettir, inançtır. İnanç ve himmet miktarınca artar-durur söz. Şeker almaya geldin mi çuvalına bakarlar, ne kadarsa o kadar tartarlar; bir kile, yahut iki kile verirler. Fakat adam, tutmuş da deve katarları getirmişse, birçok çuvallarla gelmişse kilecilerin gelmelerini buyururlar. Çünkü bu iş uzun sürecek, çabuk savulmayacak, kileci gerek derler; kilecileri getirirler. Böylece bir insan vardır; ona denizler bile yetmez; bir insan da vardır, birkaç katre yeter ona; fazlası ziyan verir. Bu, yalnız anlam, bilgiler, hikmet âleminde böyle değildir. Mallarda-mülklerde, altınlarda, madenlerde hep böyledir. Hepsi de sınırsızdır, sonsuzdur; fakat adamına göre sunulur. Çünkü insan, fazlasına dayanamaz; deli-divâne olur. Görmez misin Mecnun'u, Ferhat'ı, onlardan başka âşıkları? Bir kadının aşkı yüzünden dağlara-ovalara düştüler. Çünkü onlara, dayanamayacakları kadar istek sunuldu. Görmez misin Firavun'u? Ona fazla mal-mülk sunuldu, Tanrılık dâvasına girişti. "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri katımızda olmasın."

İyiden-kötüden hiçbir şey yoktur ki katımızda, haznemizde sonsuz defineleri bulunmasın; fakat herkese, dayanacağı kadar göndeririz, çünkü uygun olanı da budur. Evet, bu adam inanmıştır, fakat inanç nedir, onu bilmez. Çocuk da ekmeğe inanmıştır amma inandığı nedir, onu bilmez ya, tıpkı onun gibi işte. Bitkiler de böyledir. Ağaç,susuzluktan sararır-solar, kurur; fakat susuzluk nedir, bilmez. İnsanın varlığı bir bayrağa benzer. Önce bayrağı dikerler; sonra akıl, anlayış, kızış, öfke, yumuşaklık, lûtfediş, korku, umut gibi sayısını ancak Tanrının bildiği sonsuz huylardan meydana gelmiş orduları, her yandan, o bayrağın altına gönderirler. Uzaktan bakan, yalnız bayrağı görür; fakat yakından bakan, bayrağın altındaki topluluğu da görür. Yâni gaflette olan, ancak şu bedeni görür, bilense bakınca onda ne inciler-mücevherler var, ne anlamlar var, anlayıverir. Fihi Ma Fih Mevlana Celaleddin Rumi Hz

(münakaşa)
Ebu Ümameden (Radiyallahü Anh): Efendimiz (Aleyhisselâtü Vesselâm) buyurdular ki: " Kim haksız olduğunu anladığı bir münakaşayı (hakka teslim olmayı düşünerek) terkederse, kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Kimde haklı olduğunu bildiği bir münakaşayı sırf barışı ve uzlaşmayı sağlamak düşüncesiyle terkederse, ona da cennetin ortasında bir ev inşa edilir."

(neml 10)
Asanı at! Musa (asayı atıp) onu yılan gibi deprenir görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. Ey Musa! Korkma; çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.

(işte bu elbette azmedilecek işlerdendir)
Şûrâ 42: Yol ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler aleyhinedir. İşte onlar için acı bir azap vardır. Şûrâ 43: Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.

(ve sakın umursamaz kimselerden olma)
Ve sen, (ey Peygamber), gönül alçaltarak, korku ve duyarlık içinde, sesini yükseltmeden sabah akşam Rabbini an ve sakın umursamaz kimselerden olma. A’râf 205

(yüreğinizin ta derinlerinden)

Rabbinize alçak gönüllüce ve yüreğinizin ta derinlerinden seslenin. Doğrusu O, çizgiyi aşanları sevmez. A’râf 55

(bir ayet)
Gönül alıcı bir söz ve başkasının eksiğini gizlemek, peşinden incitmenin geldiği bir yardımdan daha hayırlıdır; ve Allah Müstağnidir(Kimseye muhtaç olmayan), tahammül (hilm) Sahibidir. Bakara 263

(cennet)
Câbir (r.a.) rivayet ediyor: Bir bedevi gelerek Resûlullaha şöyle dedi: "Ya Resûlallah! Cennette elbiselerimizi bizler kendi ellerimizle mi dokuyacağız?" Bu suâl üzerine oradakiler güldüler. Resûlullah (s.a.v.), "Niçin gülüyorsunuz? Câhil olan bir âlime suâl sorabilir" buyurdu. Sonra o zâtın suâlini şöyle cevaplandırdı: "Hayır ey Arabî. Fakat oradaki elbiseler Cennet meyvelerinin arasından çıkar." -----------------------------------------Câbir (r.a.) rivayet ediyor: Allahü Teâla her gün Cennete şöyle buyurur: "Sana girecek olanlar için güzelleş!" Ardından Cennetin güzelliği daha da artar. İşte seher vaktinde insanların hissettikleri serinliğin sebebi budur. s.a.v

Mirat-ül İrfan (İbn-i Arabi (allahın zatını anlayabilmek adına)
Mirat-ül İrfan Muhyiddin Arâbi 1. Bölüm Hamd Allah'a aittir... Şu sebepten: O'nun vahdaniyetine gölge düşürecek bir KABL ; yani EVVEL yoktu. Çünkü KABL ; yani EVVEL, o idi. Keza bir BAAD de ; yani : Onun zatına ve sıfatına leke sürecek bir BAAD; yani SON da yoktu..

Çünkü son dahi o idi.. Aynı şekilde onu , bir evveliyet ile tavsif etmek mümkün olamaz . Keza ; onu bir baadiyet ; yani : son ile de tavsif etmek mümkün değildir. Ve.. ne üst ; ne de alt.. Bu vasıflar da onun şanına yakışmaz. Onun zatı için: Bir yakınlık düşünülemez. Uzaklık da öyle. Hele bir şekil.. asla!.. Ondan , bir zaman mefhumu ile haber sormak da imkansızdır. Hasıl-ı kelam : Onun için ne vaktin , ne zamanların , ne yerin , ne altın , ne de üstün , ne de onunla beraber bir mevcudun varlığı düşünülebilir. Onu istiab edecek ; yani : içine alacak ve barındıracak bir mekan da düşünülemez.. *** Evet.. O , yukarıda anlatıldığı gibi idi . El'an ; yani , şu anda dahi öyledir . Yüce Allah , öyle bir varlık idi ki: Onunla beraber bir şey yok idi.. El'an : yani , şu anda dahi öyledir . Yani : VAHİD..Yani Birinci.. Ama sayı ve hesap ile değil.. *** Yüce Allah , zatında ve sıfatında münferittir.. Ama , bir ferdaniyet mefhumunu düşündürecek belirti olmadan.. O , isim ve müsemmadan terkib edilip bir araya gelmiş de değildir . Çünkü : isim de müsemma da odur.. İsim onun gayrına mal edilemez.. Çünkü : Onun gayrı diye bir şey yoktur . İşbu sebepten : isim de müsemma da odur.. Evvel odur. Amma bu evveliyet için bir başlangıç düşünülemez.. Keza ahir de odur . Ama bu ahir için bir bitiş tevehhüm eylenmesin.. Yani : Bitiş diye bir şey yoktur.. Aynı şekilde zahir de odur . Ama şöyle veya böyle ; diye bir zuhur vasfını tabir de mümkün değildir . Keza batın da odur . Yani : Gizli . Ne var ki ; bu gizliliği de anlatmak için herhangi bir vasfa büründürmek mümkün değildir. Taayyünatın , yani : Herhangi bir şeyin kendi başına oluşu ve başkasına benzeyiş şekillerinin tümü odur. Varlığın ilk harfi , keza odur . Yani Varlığın başlangıcı . Keza sırrın başlangıcı da ona varır..

Aynı şekilde ahirin , yani : Sonun harfi de yine odur.. Onunla başlar . Yani : Onun baş harfi ile.. Böylece ahirin de sırrı o olmuş olur . *** ZAHİR harflerinin tüm varlığı onunladır . Yani : Onun ismidir . İsmi ise , onun zatına çıkar . BATIN harlerinin varlığı da onunla vücud buldu . Çünkü bu da onun bir ismidir.. Sıfatıdır.. Hasıl-ı kelam : Evvel , ahir , zahir , batın yoktur ; ancak , o vardır . Şunu da unutmamalı ki ; sayılan harflerin hiç biri onun varlığına kayıp gitmemiştir. Keza , onun varlığı da bu harflere kayıp gelmemiştir . Ne gelmek vardır ; ne de gitmek . Bütün bu manaları , anlattığımız şekli ile anla ki : Hululiye mezhebinin düştükleri hataya düşmeyesin . *** O , eşyalardan her hangi bir şeyde olamaz . Aynı şekilde , herhangi bir şey de onda değildir . Yani : ne bir giriş var ; ne de bir çıkış.. *** Bu durumda , anlatılan manaya uyan odur ki : Onu anlattığımız vasıfla anlayasın . İşe anlatılan manaların dışında hiç bir şeyi karıştırma.. Şöyle ki : İlmin delaletini bu manada kabul etme.. Aklın , yararlı olacağını sanmayasın . Fehim , bu makamda hiç bir iş göremez.. Hele vehmin bu durakta sözü dahi edilmez .. His , yani Duygu ; ancak dış alemde sözünü geçirebilir . Yüce o , atıl batıl kalır . Dış göz nedir ki ?.. O da bir iş göremez. Keza, batın gözü de.. İdraki de bırak.. Onu bir kalem geç.. Şunu unutma ki : Onu , ancak o görebilir.. Onu , ancak o idrak edebilir.. Onu , ancak o bilebilir.. *** Yani : Yüce Allah , kendisini kendi özü ile anlayabilir . *** Burada ; özet olarak anlatılmak istenen mana şudur : Onu , ondan gayrısı göremez.. Onu , ondan gayrısı idrak edemez.. öyle ki : Tek kişi.. tek kişi dahi bu mananın dışında bir şeye sahip olamaz.. ***

Yanlış anlaşılmasın.. Onun zatında bir hicabı vardır ; yani perdesi.. Ne var ki bu perde onun vahdaniyetidir .Yani: Birliği.. tekliği.. Başka değil.. Kendi hicabından başka bir şey onu perdeliye- mez . Şöyle ki: Onun varlığı vahdaniyeti ile gizlenir. Ama şekilsiz.. keyfiyetsiz.. Onu hiç kimse göremez.. Ama hiç kimse.. Ne , yeni bir şeriatle gelen mürsel peygamber ; ne bir veli.. Allah dostu.. Ne de , ona yakınlığı olan bir melek.. Bu da , ona karşı , kendiliğinden bir marifete sahib olamaz. 2. Bölüm Onun peygamberi , odur .. Yani : Kendisi , onun risaleti odur .. Yani : Elçisi odur . Yani , kendisi.. O , bir elçi gönderdi : Kendisinden.. Kendisiyle , kendisine.. Ne sebep , ne vasıta .. Bunlar yok.. Çıkar bunları aklından.. Elçiyi gönderen.. elçinin getirdikleri.. elçinin kendisi.. Ve elçinin geldiği kimse.. Bunların hepsi aynı varlıktır ; tek şeydir . Aralarında hiç bir fark , değişiklik ve ayrılık yoktur . Bir beka vücudunun harflerini düşünün.. Bu onun varlığıdır ; vücududur .. Başka yok.. Onun gayrı için bir vücud düşünülemez.. Hatta yokluğu da ; yani : fenası da Hatta ne ismi , ne de müsemması düşünülebilir . Sakın ha .. çok sakın .. Bu manaları inkara kalkmayasın ; sonra.. yanarsın.. Çünkü delilimiz kesindir ; sağlamdır . Çünkü Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu : "Bir kimse ki , nefsini bildi ; gerçekten Rabbını bilen o oldu .." Çünkü Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu : "Rabbımı , Rabbım'la bildim.." Ona , Allah-ü Taala salat ve selam eylesin.. *** Durum anlatıldığı gibi olunca : Düşün.. Sen nesin ? Şüphesiz ; sen , sen değilsin.. Sen osun.. Ama sen , sen olaraktan değil.. O , bir giriş şekli ile sana dahil değildir . Ama, bir çıkış şekli ile de , senden hariç değildir .. Keza ; sen de onun haricinde değilsin . Bu anlattığım mana ile : Senin mevcud olduğunu kasd etmiyorum.. Keza sıfatını da.. Şunu anlatmak istiyorum : sen hiç bir zaman var

olmadın . Olman da mümkün değil.. Her şeyi bir yana at.. Hiç bir şeyle olma.. Hatta sen , sen olma.. Hele nefsinle hiç olma.. Onunla , yani : Hak'la da olma . Hatta , onda da olma . Onunla birlikte de olma.. Fakat , şunu da unutma ki : Sen ,ne bir fanisin; ne de bir mevcud.. Sen osun ; o da sen.. Bu arada şu manayı da anla : Allah-ü Taala alemlerden hiç birine muhtaç değildir ; ganidir.. Bunun böyle olması için ne bir illet lazım gelir; ne de bir sebep.. *** Şimdi.. Varlığını ki , anlatılan manada anladın.. Yani varlığına karşı bir irfan duygusuna sahib oldun : Şüphesiz varlık yönü ile Allah-ü Taala'yı anladın sayılır.. Yani : Ona karşı bir irfan duygusuna sahib oldun demektir . Anlatılan bu mananın dışında her şey , boşuna sayılır . Yani : Faydasız.. sıfır.. *** Bu manada , arif zatların pek çoğu : yüce Allah'a karşı marifet duygusunu , varlığın yokluğa geçişi ile hasıl olacağına kail oldular . Yani : Marifet duygusunu fena haline izafe ettiler .. Sonra .. Fena dan da geçtiler ; fenanın , yani Yokluğun da ötesinde aradılar .. Kanaatları buydu .. Halbuki bu duygu ; açıktan bir yanlıştır ve bir yanılmadır . Sebebine gelince : Allah'a karşı marifet duygusu ;ne varlığın fenasına ,ne de bu fenanın da fenaya varmasına bağlıdır . Yani : Ne Mevcud varlığın yok olmasına , ne de bu yok olmanın da yok olmasına bağlıdır.. Hiç bir zaman irfan duygusu ; anlatılan hallerle elde edilemez . O şey ki , hiç bir şey değildir ; ona bir vücud , yani varlık verilemez .. Sonra.. o şey ki varlıktan yana bir nasibi yoktur ; onun için de bir fena hali olamaz.. Ancak fena hali ; bu varlığın isbatından sonra gelebilir . Ki , fenaya müncer olacak bu varlık, bir yönüyle mevhumdur.. Şimdi kendine gelmek zamanıdır . Sen ki : kendini ne bir varlığa sahip , ne de bir fena haline varacak biri bildin.. Ve bu manada bir marifet duygusuna sahip oldun.. İşte o zaman :

Yüce Allah'ı gerçekten anladın sayılır.. Yani : Marifet sahibi oldun ; demektir.. Bu mananın dışında bir şey ummak boşunadır.. *** Şimdi.. Marifeti , yani : Allah-u Taala'ya karşı irfan sahibi olmayı vücudun yokluğa gitmesinde beklemek üzerine bir sözümüz var.. Keza , fenanın da fena bulması üzerine.. Kısaca diyelim : Bu , şirkin ; yani ; Hak varlığa ortaklığın bir isbatıdır.. Yani : Arada bir yabancı varlığı kabul etmektir.. Halbuki : Resulüllah S.A. efendimiz : "Bir kimse ki , nefsini bildi ; gerçekten Rabbını bilen o oldu .." Buyurdu.. Ki , bu manadaki inceliği anlamak gerek.. *** Bu arada hiç bir yabancı görmemek gerek.. Zira , bir yabancının isbatı neticede onun yok edilmesini güçleştirir.. Sebebine gelince : "Bir şeyin sübutu gerekmeyince onun fenası da gerekmez." Kaidesi esastır.. Bu durumda sana düşen odur ki : Ne bir şeyi yok göresin ; ne de var.. *** Senin bu mevhum varlığın bir şey olma , vasfına dahi haiz değildir.. Madem ki , o varlığın böyledir ; yani : Bir şey değildir ; o halde o : hiç bir şeye izafe edilemez.. Yani : Bağlanamaz.. Ne bir faniye ; ne de bir faninin gayrına.. Ne mevcuda ; ne de maduma.. Yani : Ne varlığa .. ne de yokluğa . İşte.. Resulüllah S.A. efendimiz gerçekten de bu manaya işaret etmektedir . 3. Bölüm Şöyle ki : Sen şu anda madumsun . Yani : Yoksun.. Nasıl ki daha önce de yoktun.. Yani : "Ol.." Emri gelmeden evvel.. *** Şu manaları da unutma : Ezel şu andır.. Ebed , şu andır.. Kıdem , şu andır.. Yani : Ezel , ebed , kıdem şu içinde bulunduğumuz ve göz açıp kapayacak kadar bir zaman içinde elden çıkardığımız vakte sığdırılmıştır . İşbu vaktin içinde , kendini ara . Unutma ki : Bütün bu gelip geçen anlarda Hakkın gayrısı yoktur..

*** Şimdi anlatacaklarımızı da iyi anlamaya çalış.. Allah : Ezelin vücudu odur ; yani , varlığı.. Allah : Ebedin vücudu odur ; yani , varlığı.. Allah : Kıdemin vücudu odur ; yani , varlığı.. Bütün bunları anlamaya çalışırken , sakın ; ezele , ebede ve kıdeme kendiliğinden bir varlık vermeyesin.. Anlatmaya çalıştığımız bu mana doğrudur . Eğer doğru olmasaydı ; Allah-ü Taala tek ve saltanatında ortaksız olamazdı . Halbuki , onun şanına yakışan tek olması ve varlığında ortağı olmamasıdır.. *** Muhal olarak ona bir ortak düşünülürse.. şöyle olması gerekirdi : Onun ortağı o olurdu ki ; kendine has bir varlığı var.. Ama Allah'ın varlığı ile var değil.. Bir kimsenin veya her hangi bir şeyin böyle olduğunu düşünün : Bu takdirde o , Allah'a muhtaç olmaz ; ikinci bir Rabb olur.. Yani : Allah : İşbu oluş , muhaldir . Allah-ü Taala'nın , mülkünde ve saltanatında ortağı yoktur . Benzeri yoktur. Dengi yoktur . *** Bu manalar açısından bakılınca.. Her kim ; Allah ile beraber , Allah'tan bir parça veya Allah'ta herhangi bir şeyi görürse.. halbuki o şey , bir Rabb olması yüzünden Allah'a muhtaçdır.. Şüp hesiz anlatıldığı gibi görülen bir şey , Allah'a ortak edilmiş olur . Halbuki o şey , her hali ile Allla'a muhtaçtır.. Bu arada ; herhangi bir şey için , aslında iyi olmayan şöyle bir cevaz yolu akla gelebilir.. Mesela : Herhangi bir şey , Allah ile beraberdir .Kıyamı ; yani , durumu kendisiyledir ; yahut Hak iledir.. Bu şekilde değil de Kendi varlığından geçmiştir ; yani , fena bulmuştur . Yahut Allah ile olduğuna göre onun varlığında fena bulmuştur ; yani , yokluğa ermiştir . İşbu düşüncelerin tümü , çok çok uzaktır . Bilhassa , marifet ; yani : kendini bilme kokusu alanlar için ... Sebebine gelince : Her kim Hakkın gayrı bir şeyin mevcut olduğuna yol verir ; somra da onunla kaim olduğuna kail olursa... Sonra fena bulacağına , sonra fenasından da fena bularak kendinden geçeceğine inanırsa... İşbu durum çok tehlikelidir...

Çünkü , bu fena halini zincirleme devam etmiş olur... O şekilde devam ettirmiş olur ki : Haşa Hakkın yokluğuna kadar gider . Bu düşüncenin sonucunu kısaca diyelim : Peşpeşe şirk içinde şirktir . Hele nefsini bilmek yönünden hiç faydası yoktur . Bu düşüncenin sahibi Müşriktir . Ne Allah'a karşı bir irfan duygusuna sahip olabilir ; ne de nefsini anlayabilir . *** Şimdi ... Anlatılan bu manalar karşısında , bazı sorular sorulabilir... Mesela , biri çıkar ; şöyle sorar : "Bu , birbirine giren mana yolları arasında ; nefsi bilmenin ve Allah'a arif olmanın tam yolu nasıl bulunur!.." Bu sorunun cevabı şu olur : "Yol birdir ...Nefsi ve yüce Allah'ı anlamaya götüren yol ise... Bilesin ki : Allah var idi ; onunla ikili bir şey yok idi..." Burada : "-idi..." Şeklinde kullanılan edat mefhumundan bir zaman manası çıkarmamalı... Yüce Allah şu anda dahi öyledir... Yani : Yüce Allah var ve onunla ikili bir şey yok... *** Bu arada ; bir başkası da şöyle diyebilir : "Görüşüm odor ki : Nefsim , Allah'ın gayrıdır.. Yine görüşüm odur ki : Allah nefsim değildir..." Bu sorunun cevabını ; yukarıda geçen Hadis-i Şerifteki NEFS kelimesinin kısa bir tarifini yaparak vermek mümkündür... Orada sözü geçen nefsi ; başka manada almak gerek... Ki o : Senin öz varlığındır ; hakikatındır... Yoksa : O ; levvame , emmare ve mutmainne isimleri ile anılan nefis değildir.. Belki de ; orada NEFS kelimesi ile işaret edilen mana , zat-ı ilahi'nin tüm olarak yabancısı olanlardır.. İşbu manayı Resulallah S.A. efendimizin şu münacaatından da anlayabiliriz : "Allah'ım , eşyayı bana olduğu gibi göster ." Burada eşyadan , yani , şeylerden murad : Zat-ı ilahi'den gayrı olan şeylerdir.. Bu manayı açıklamak gerekirse ; şöyle diyebiliriz : "Allahım , masivanı ; yani , zatına yabancı olan şeyleri bana anlat ki : Bileyim.. Eşya , nasıl şeydir ? .. tanıyayım.. O sen misin Yoksa gayrın mı ?..

Ve o şeyler kadim midir ?. Baki midir. Yoksa.. fani mi ?..." Şüphesiz , Allah-ü Teala , ona nefsini gösterdi.. yani : öz varlığını .. Ama , masivaya, yani , zatına yabancı herhangi bir şeyin varlığı olmadan.. İşte bundan sonradır ki : Resulüllah S.A. efendimiz eşyayı olduğu gibi gördü.. Yani : Eşyanın hakikatını.. özünü.. Gördü ki : Onların özü , zat-ı ilahi'nin ta kendisidir.. Ama , bu manada ne bir şekil var ; ne de , bir zaman ve mekan mefhumu. 4. Bölüm Eşya, yani şeyler; adı nefse de verilebilir ; nefsin gayrı olan herhangi birşeye de.. Çünkü : Nefsin varlığı ve eşyanın varlığı ; bir şey olma yönünden iki şeyden ibarettir.. Ama , aslında ikisi birbirine bağlıdır.. Her ne zaman ki eşya bilinir ; dolayısiyle yüce Rabb , bilinmiş olur . Bu manayı şu cümle ile bağlayabiliriz : Bir kimse vardır ; kendisini Allah'ın gayrı sanır.. Halbuki o , Allah'ın gayrı değildir.. Sana gelince : Öyle bir haldesin ki ; ona , yani Allah'a karşı bir irfanın yok.. Bilemiyor ve anlayamıyorsun.. Halbuki , onu görmektesin.. Sonra .. Onu gördüğünü de bilemiyorsun.. *** Önce bir keşif lazım.. Ve sen : Bu keşfe sahib olmalısın.. İşbu keşiften sonradır ki , bileceksin : Sen Allah'ın zatına yabancı değilsin.. Yine bileceksin ki : Maksudun sensin.. Ve sen : Fena bulmaya muhtaç değilsin.. Ve sen : ne gelensin , ne de giden .. Bulunduğu yerde kalansın.. Ama , zamansız ve mekansız .. Hatta , an mefhumu bile siinmiş.. İşbu mana daha önce de anlatıldı.. Sonra.. Yine o keşiften sonradır ki anlayacaksın : Onun bütün sıfatları sana sıfat olmuş.. Böylece.. Dışına baktığın zaman onun dışını göreceksin.. İçine baktığın zaman da ; içini göreceksin.. Yani senin zahirin ,onun zahiri ; senin batının , onun batını olacak.. Keza .. Evvelini , onun evveli olmuş bulacaksın.. Ahirini , onun ahiri olmuş bulacaksın.. Bütün bu manalarda en ufak bir şek ve şüphe

yoktur.. Sıfatınla , onun sıfatını göreceksin ; zatınla da onun zatını göreceksin.. Ama , bütün bu manalarda senin o olmaya en ufak bir yakınlığın yoktur . Keza , onun da sen olmaya bir yakınlığı yoktur.. Ne az , ne çok.. Hasıl-ı kelam : Her şey , bir şey olmama yönündedir ; ancak , onun pak yüzünden gayrı.. Zahirde de böyle ; batında da böyle .. Yani mevcud varlık yoktur ; ancak : O vardır.. Hatta , onun gayrı için bir varlık düşünülemez ki ; yok olabilsin.. O halde , helak de yok ; çünkü , yabancı yok.. Bu durumda ortada sadece onun yüzü kalmaktadır . Yani : Eşya.. Eşya ise , ancak onun yüzüdür ; pak vechidir.. *** Burada bir misalle işe tekrar girmek gerek.. Şimdi.. Bir kimseyi düşünün ; bir şeyi bilmiyor ; sonra , o şeyi biliyor.. Şüphesiz ; böyle bir kimse , o , sonradan bildiği şey yolunda varlığını yokluğa gömüyor.. Ancak , cehlini eritiyor . Yani : Bilgisizliğini.. Varlığına gelince ; o bakidir.. Hem de değişiksiz.. İşbu bilgi sonunda ; varlığı bir başka varlığa dönüyor.. Bir başka varlıkla var oluyor.. Ama bu oluş ne bir terkipdir ; ne de bu çeşitten bir başka şey.. Buraya kadar anlatılan manayı , bir inkarcının varlığı da değiştiremez.. Bir inkarcı bulun ; bir de irfan sahibi getirin : Aynı varlıkla vücud sahibi bulacaksınız.. Bu durumda ; ne inkarcıdan bir çıkış vardır ; ne de irfan sahibine bir giriş.. İkisi arasındaki fark : Sadece bir cehlin ortadan kalkması veya kalmasıdır.. Başka yolu yok.. *** Hiç sanmayasın ki ; bir fena bulmaya , yani yok olmaya ihtiyacın var.. Fena haline , yani , yok olmaya muhtaç olduğunu düşün.. Bu , olmaz ya ; neyse .. Bu durumda sen , Hakka bir hicab ve bir perde olursun .. İşbu perde ise ; Allah'ın gayrı olmuş olur.. Bu durumda ; o perde haline , galip gelecek ve onu atacak bir şey lazım gelir.. Böyle olacak ki ; Hakkı görmek mümkün ola.. Bu mana , yani : perdeye ihtiyaç hali ve onun giderilmesi için aranacak çareler boşunadır..

Sebebine gelince : bu tayin edilen yön ; yalandır ve yalnıştır . Çünkü biz hicap durumuna işaret ettik ve dedik: "Onun varlığı , vahdaniyeti ile gizlenir . Ama , şekilsiz.. keyfiyetsiz.. Bu yönde başka bir mana düşünülemez ; yoktur da.. *** Anlatılan halin bir icabıdır ki; hakikate eren bir kimsenin : "Ben Hakk'ım.." Demesi , caiz olur.. Keza , o hakikate eren kimsenin : "Özümü takdis ederim ; şanım ne kadar yüce.." Demesi de caiz olur. 5. Bölüm Anlatılan hakiki hale vasıl olan birini düşünün.. Vasıl olduğu anda görecektir ki ; Kendi sıfatları , ancak Allah'ın sıfatlarıdır.. Zatı da , Allah'ın zatı.. Ama , hiç bir yeni oluş yok.. Ne zatta ; ne de sıfatta.. Yani : Allah'a duhul yönünden.. Yani : Ondan huruç yönünden.. Kısacası : Ne giriş var ; ne de çıkış.. Ama , hiç mi hiç.. Sonra.. O vasıl olan kimse Allah'ta fena bulmuş da değildir ; keza beka bulmuş da değildir . O , kendisini görecektir ki ; hiç olucu bir şey değil.. Keza , olmadı da.. Sonra , fena hali de böyle.. Yani : fenası da yok.. Sebebine gelince : Nefs , diye bir şey yok ; anca onun nefsi vardır . Yani : Onun nefsi.. Varlığın özü.. Aynı şekilde vücud diye bir şey de yok ; ancak onun vücud varlığı vardır . Anlatılan bu manaya işaret olarak Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu : " Dehre -zaman'a- sövmeyiniz ; çünkü Allah-ü Taala ,o dehr'dir.. " Burada işaret edilen mana şudur : Dehrin vücudu Allah'ın vücududur.. Allah-ü Taala ; kendisine bir ortak , dengi ve benzeri bulunmasından yana yücedir , paktır.. *** Mana hedefimizi tayin yolunda ,bize çok yarayacak bir rivayet vardır.. Şöyle ki ; Allah-ü Taala kuluna buyurdu : " Ey kulum , hasta oldum ; ziyaretime gelmedin.. Sana dilendim ; vermedin.. " İşte.. Bu manada işaret ediliyor ki : Hakkın vücudu dilencinin vücududur . Hastanın vücudu da ; yine

Hakkın vücududur . Kısa keselim : Hepsi aynı varlık.. Şimdi.. Bu mana kapısından içeri girebiliriz.. Hakkın vücudu , hastanın vücudu nasıl oluyorsa.. Dilencinin vücudu Hakkın vücudu nasıl oluyorsa.. Evet.. Bu mana , nasıl caiz ise.. Yine caizdir ki : Senin vücudun da , onun vücudu ola.. Ve.. bütün eşyanın vücudu da , yine Hakkın vücudu ola.. *** Araz.. cevher.. ne varsa ;yani : Öz çekirdek ve bu çekirdeklerin sonradan meydana getirdikleri.. Ki bunlara : " Mükevvenat.. " Tabir edilir.. Bütün bunlar Hakkın vücududur; varlığıdır.. Bütün bunların sırrı , bir zerrenin sırrında saklıdır.. Zerrelerden , herhangi birinin sırrı çözülsün : İşte o zaman görülecektir ki ; bütün mükevvenatın sırrı meydanda.. Zahiri yönden de böyle , batıni yönden de böyle .. Yani : içeride de böyle ; dışarıda da böyle .. Hulasa : Değişen hiç bir şey yok .. *** Ne bu alemde ; ne de bu alemin bitişiyle başlayacak olan ebedi alemde , Allah-ü Taalanın gayrını göremzsin.. İsmi ve müsemması ile ; her iki alemin vücududur ; varlığıdır .. Bu , bir gerçektir.. Elbette öyle olması lazım gelir.. Anlatılmak istenen mana odur ki : Her iki alemin ismi , müsemması , görünen çehreleri ile hep Allah-ü Taala'dır.. Bu manada , şek ve şüphe izi aranmamalı.. *** Bu açıdan bakılınca : Allah-ü Taala'nın hiç bir şeyi yaratmış olduğunu göremezsin.. Bu , kesin bir hükümdür.. Ancak , onun için şöyle bir görüşe sahip olabilirsin : O , an mefhumu ile anılan zamanların her birinde ; biri diğerine benzemeyen , başka şan ve bir başka şekil almaktadır . Şöyle ki : Varlığını izhar eder , sonra gizler .. Ama ne izharında , yani , açığa çıkmasında ; ne de gizlemesinde bir şekil ve keyfiyet vardır.. İşbu hal , onun şanına layıktır.. Çünkü : Evvel , ahir , zahir , batın hep odur. 6. Bölüm O , birliği ile zahir oldu.. Açığa çıktı.. O , tekliği ile batın oldu.. Gizlendi.. O , zatı ve kayyumiyet sıfatı ile , evveldir .

O , deyumiyet sıfatı ile de ahirdir.. *** Evvel , harflerinin varlığı odur.. Ahir , harflerinin varlığı odur.. Zahir , harflerinin varlığı odur.. Batın , harflerinin varlığı odur.. Hasıl-ı : İsmi ve müsemması ile , anlatılanların tümü odur.. *** Anlatılanların hiç biri garipsenmemeli .. Alışılmalı.. Bu arada şu kıyas bir yardımcı olabilir.. Mesela : Mademki , onun varlığı mutlaka gereklidir ; arada , ona yabancı bulunmaması da gerekli olur .. *** Bir kimse vardır ; sanır ki Kendisi Hakkın gayrıdır ; ama bu olamaz .. Sebebine gelince : Allah-ü Teala bir gayrı olmaktan yana tenzih edilir . Gayrı ne demek ?. Elbet gayrı da odur.. Ama , bir gayrı şeyin varlığı onunla olmadan.. " Gayrı.. " Olarak anılan şeyin de varlığı şüphesiz odur.. Hem içte , hem dışta.. Yani : Hem zahirde , hem de batında.. *** İrfan yoluna giren herkesin anlatılan aleme ayak uydurması gerekir ; sonrası kolay.. Ki orada ; çeşitli sıfatlar alacaktır.. *** Her kim , anlatılan sıfatlarla kendisini bezerse.. Onun için sıfatlar olur.. Ki onların , ne haddi vardır ; ne de nihayeti.. *** Şu manayı da iyi düşünmek gerek.. Bir kimse , kendisini tanımadan , bilmeden belli şekliyle ölünce ; iyi ve kötü vasıfları da onunla beraber ölür gider.. Bu misal , zahirdeki belli ölümün bir sonucudur.. Bir de , manevi ölümle öleni düşünelim.. Yani: Ölmeden evvel öleni.. Tıpkı yukarıdaki gibi , bundan da iyi ve kötü sıfatlar kalkar.. Fakat.. Öyle bir hal alır ki ; yukarıda anlatılana hiç benzemez.. Allah-ü Taala , onu kendi makamına oturtur.. Ama bütün hallerde.. Zatı makamına oturtur ; Allah'ın zatı olur.. Sıfatları makamına oturtur ; Allah'ın sıfatları olur.. İşbu manaya cidden ermek gerek..

Çook önemlidir.. İşte bu mana icabıdır ki ; Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu : " Ölmeden evvel ölünüz.. " Bu hadis-i Şerifin şerhi şöyle olabilir : " Belli ölümle ölmeden evvel kendinizi anlayınız.. İrfan sahibi olunuz.. " Aşağıda anlatacağımız kudsi hadis de aynı manayı teyid eder.. Rasulüllah S.A. efendimiz şöyle anlatıyor : " Allah-ü Taala şöyle buyurdu : - Kul nafile ibadetlerle bana yaklaşır.. Öyle bir hal alır ki ; ben onu severim.. Onu sevdiğim işbu vakitte : Onun kulağı olurum , gözü olurum ve eli olurum.... " *** Yukarıda anlatılan kudsi hadiste irfan sahibine bir işaret vardır.. İrfan sahibi , anlatılan manaya erdikten sonra , özünde görecektir ki ; tüm varlığı , Hakkın varlığıdır.. Fakat.. Onun zatında ve sıfatında hiç bir değişiklik görmeden.. Kaldı ki ; aslında böyle bir değişikliğe ihtiyaç da yoktur.. Çünkü kendisine ait bir varlığı yoktur.. Yok olan bir şeyin nasıl değişir ki ?. Bu arada kendisi , sadece cehlini giderdi.. Yani : marifet yolu ile.. Bir varlık sahibi idi , bilmiyordu ;şimdi bildi.. Şimdi sıra sende.. Dinle ve anlamaya çalış.. Her ne zaman ki ; nefsini anlayıp , özünü bildin ; işte o zaman kendi mevhum varlığın ortadan kalkar.. Ve.. anlarsın ki ; sen , Allah'ın gayrı değilsin.. Bu mana da bir hakikattır . Bir an için olsun ; anlatılan mananın tersini ele alalım.. Ki onda Kendine has bir varlığın vardır ; o varlığın fenaya da ihtiyacı yoktur . Hatta marifete de .. Böyle olduğunu düşün : Sen Allah'tan başka bir Rabb olursun.. Ama , asıl hakikat şudur ki : Allah-ü Taala kendisinden başka bir Rabb yaratmaz.. Bu , olmaz ve olamaz.. Allah-ü Taala bu gibi bir manaya karşı , yücedir ; tenzih edilir . *** Bu arada , biraz da malumat vermek iyi olacak.. Vereceğimiz bu malumat ; bir yönüyle yoldur.. Yani : Nefsi bilme yolu ..

Bu durumu ki , bildin ; dinle ve anlamaya çalış.. Bilmelisin.. sadece bilmek de , yeterli değil.. tahkik makamına çıkmalısın.. Hulasa : Bildiğin şeyin hakikatını bulmalısın.. Bilmen gereken ve hakikatına varman icab eden husus şudur : Vücudun.. Varlığın.. Aslında , senin kendine mal ettiğin vücudun , var olmuş bir şey hiç olmadı.. Onun yokluğu da böyle.. Ama ,zamanların hiçbirinde.. Olucu şey de değilsin.. Ama , hiç mi ? hiç.. Bu manayı ; hem gelecek için , hem de geçmiş için kullanabilirsin.. *** Yukarıda anlatılan manadaki hakikatı ki , bilip buldun.. İşte o zaman sana : " LA İLAHE İLLALLAH IİLAH YOKTUR SADECE ALLAH " Cümlesindeki mana zahir olur.. Hakikaten ilah yoktur O vardır.. Gayrı Vücud bile yoktur O vardır.. Hasıl-ı : Aşağıdaki cümleleri tekrar oku , özünü onlara alıştır.. Ondan başka hiç bir şey yoktur . İlah yoktur ; ancak o vardır.. *** Bu arada şöyle bir şey denebilir : " Arada yabancı kalmadı . Bu durumda , Rububiyet sıfatı yok oldu.. Onu hiçe saydın ?. Bu , yanlış bir anlayıştır.. Ben , öyle bir şeyi söyleyemem.. Hem ne haddime?.. Sonra nasıl yapabilirim ki ?.. Bir defa düşün ki o : Henüz ortada Rabba ihtiyaç duyan bir mahluk yokken , yine bir Rabb idi.. Yaratılmaya ihityaç duyan bir mahluk yokken , o yine bir Halik idi.. Yani , ezeldeki durum bu idi.. Şimdi de , eslisinden bir farkı yoktur.. O : yine bir Rabb'dır ; yine bir Halik.. Mahluk , mefhumunu sil ; ortada o kalır.. Hasıl-ı , değişen hiç bir şey yoktur.. O : Ezelde ne idiyse .. şimdi , şu anda yine öyledir.. Onun halikıyeti , bir mahlukun bulunmasına ihtiyaç duymaz.. Onun rububiyeti , keza bir merbub aramaz.. buna ihtiyacı yoktur.. *** Hele bir düşün..

O : Vardı.. Yani : Mükevvenat yaratılmadan.. Ve o.. işbu varlığı içinde , eksiksiz bütün sıfatlarını zatında toplamıştı.. Şimdiye kadar , hiç bir değişiklik olmadı.. Olamaz da.. Şu anda , ilk andaki gibidir. 7. Bölüm Yüce Hakkın tekliğinde ;varlıkla yokluk arasında , hiç bir değişiklik yoktur.. Yani : Bize göre varlık ve bize göre yokluk.. Zira ona göre, ne var , bir meseledir ; ne de yok.. Her şey yerindedir.. Değişiklik , sadece onun zatından zatınadır.. Mesela : Bir varlık mı var ?. Bir mevcud mu var ?.. O halde onun hükmü şudur : Zahiriyet , sıfatının iktizası.. Yani : Onun , zahir sıfatının bir gereği.. Yani : Açığa çıkma arzusunun bir sonucu.. Mesela : Bir yokluk mu var ?.. Bir adem mi var ?. Bunun için verilmesi gereken hüküm de şudur : Batıniyet sıfatının iktizası.. Yani : Onun , batın sıfatının bir gereği.. Yani : Gizlenme arzusunun bir sonucu.. *** Yukarıdaki mana anlatılırken : Zahirin ayrı , batının ayrı bir şey olduğu düşünülmesin.. Çünkü ayrılık , diye bir şey yoktur.. Sebebine gelince : Onun zahiri , batınıdır.. Sebebine gelince : Onun batını zahiridir.. Sebebine gelince : Onun evveli , ahiridir.. Sebebine gelince : Onun ahiri , evvelidir.. Hasıl-ı kelam : Hepsi o birde toplanır.. Yani : Ne varsa .. Ve.. toptan her şey , birdir.. Ve.. bir , herşeydir.. İşbu manadaki inceliğe dikkat gerek.. *** Yüce Allah'ın zatına bağlı sıfatları her an bir değişik şekil almaktadır.. Bunun aksi iddia edilemez.. İddia edilse dahi isbat edilemez.. Ondan başka bir şey yoktur.. Bunun da aksi iddia edilemez.. Bu da iddia edilse dahi isbat edilemez.. O , şu anda ve her anda öyledir.. Onun varlığından gayrı bir varlık yoktur.. Gerçekten söylenecek söz budur.. Başka yok.. Nasıl ki , ezelde ve kıdem halinde böyle idi.. Yani : Her anda ; zatı ve sıfatı ile bir başka şan

alırdı.. Tecelli değiştirirdi.. Ki o zaman , yine bir yabancı mevcud yoktu.. Geçmişi andıran terimlerin de yeri yok.. Çünkü , şu anda ; ezelin ve kıdemin hiç bir farkı yoktur.. Yine öyledir.. Yine öyle olacaktır . Sebebine gelince.. Ne bir şey var.. Ne de an.. Nasıl ki , kıdem , yani ezel halinde ; öyle , bir şey ve öyle bir an , hatta gün yoktur.. Şunu anlatmak icab eder ki.. Bu varlığın vücudu ile yokluğu , Hak için hiç bir mana ifade etmez.. Aksi halde , onun vahdaniyetine arız olan bir şey gerekir ki... bu onun için bir noksanlık olur.. Halbuki , onun varlığı böyle bir şeye ihtiyaç duymaktan çok uzaktır.. O yücedir.. Zatına arız olan bir noksan ona yakın olamaz.. *** Yukarıda , pek çok şeyler anlatıldı.. O anlatılanların hemen hepsi , nefsini , özünü anlamaya dairdi.. Seni bu yola çekmek üzerine idi.. Orada ; sana özetle şu manalar anlatılmak istendi : " Yok olsan da varsın ; var olsan da.. Her iki hal de eşittir.. Esasa taalluk eden bir değişiklik yoktur.. İşte.. yukarıda sayılan vasıflardan çıkan özet mana budur.. Sıfatın , vasfın , aslın ve özün odur.. Kendini böyle bilmen gerek.. Nefsini anlatıldığı şekilde anlaman icab eder.. Hasıl-ı kelam : Her ne zaman ki ; anlatılan vasıflar çemberi içinde nefsini bildin... Yani : Eşsiz , benzersiz.. Dengi olmayan bir şekilde.. Yani : Allah-ü Taala'ya karşı olan bir varlığa sahib olmadan.. İşte.. o zamandır ki : Nefsini , özünü , gerçek manada bildin.. Aksi halde asla bir anlayışa sahib olman kabil değildir.. İşbu mana açısındandır ki ; Resulüllah S.A. efendimiz : "Bir kimse ki ; nefsini bildi , gerçekten Rabbını bilen o oldu.." Buyurdu.. İşbu mana , sözümüzün delilidir.. Bu durum kesindir.. Aksi halde Rasulüllah S.A. efendimiz , başka türlü anlatırdı..

Mesela şöyle buyururdu : "Bir kimse ki , nefsini yok etti ; gerçekten Rabbını bilen o oldu .." Halbuki böyle buyurmadı.. Çünkü böyle bir manayı anlatmak , manasızlık olurdu.. Çünkü o bilip gördü ki : Ondan , yani : Zatından ve sıfatından gayrı hiç bir şey yok .. Bunu böyle bilip gören , aksine bir ifade nasıl kullanabilir?.. Rasulüllah S.A. efendimizin işareti şuydu : Nefsi bilip anlamak, doğruca Hakkı bilip anlamaktır.. Burada sana yapacağımız kısa bir tavsiyemiz olacak : "Önce nefsini bil.." Yani : Varlığını.. özünü.. Bil ki : Sen , iddia ettiğin gibi sen değilsin.. Bir başka sensin.. Aklına hayaline gelmeyecek şekilde sensin.. Ne var ki , sen bunu anlayamıyorsun.. Anlamaya çalış.. Özet mana bundan gayrı olamaz. 8. Bölüm Yukarıda , pek çok şeyler anlatıldı.. O anlatılanların hemen hepsi , nefsini , özünü anlamaya dairdi.. Seni bu yola çekmek üzerine idi.. Orada ; sana özetle şu manalar anlatılmak istendi : " Yok olsan da varsın ; var olsan da.. Her iki hal de eşittir.. Esasa taalluk eden bir değişiklik yoktur.. İşte.. yukarıda sayılan vasıflardan çıkan özet mana budur.. Sıfatın , vasfın , aslın ve özün odur.. Kendini böyle bilmen gerek.. Nefsini anlatıldığı şekilde anlaman icab eder.. Hasıl-ı kelam : Her ne zaman ki ; anlatılan vasıflar çemberi içinde nefsini bildin... Yani : Eşsiz , benzersiz.. Dengi olmayan bir şekilde.. Yani : Allah-ü Taala'ya karşı olan bir varlığa sahib olmadan.. İşte.. o zamandır ki : Nefsini , özünü , gerçek manada bildin.. Aksi halde asla bir anlayışa sahib olman kabil değildir.. İşbu mana açısındandır ki ; Resulüllah S.A. efendimiz : "Bir kimse ki ; nefsini bildi , gerçekten Rabbını bilen o oldu.." Buyurdu..

İşbu mana , sözümüzün delilidir.. Bu durum kesindir.. Aksi halde Rasulüllah S.A. efendimiz , başka türlü anlatırdı.. Mesela şöyle buyururdu : "Bir kimse ki , nefsini yok etti ; gerçekten Rabbını bilen o oldu .." Halbuki böyle buyurmadı.. Çünkü böyle bir manayı anlatmak , manasızlık olurdu.. Çünkü o bilip gördü ki : Ondan , yani : Zatından ve sıfatından gayrı hiç bir şey yok .. Bunu böyle bilip gören , aksine bir ifade nasıl kullanabilir?.. Rasulüllah S.A. efendimizin işareti şuydu : Nefsi bilip anlamak , doğruca Hakkı bilip anlamaktır.. Burada sana yapacağımız kısa bir tavsiyemiz olacak : "Önce nefsini bil.." Yani : Varlığını.. özünü.. Bil ki : Sen , iddia ettiğin gibi sen değilsin.. Bir başka sensin.. Aklına hayaline gelmeyecek şekilde sensin.. Ne var ki , sen bunu anlayamıyorsun.. Anlamaya çalış.. Özet mana bundan gayrı olamaz.. *** Yine anla ki : Varlığın senin sandığın gibi ,varlığın değildir.. Ama başka bir varlığın da değildir.. Sen mevcud değilsin.. Madum da değilsin.. Yani : Ne var olmuşsun.. Ne de yok.. Kısacası : Ne varsın ; ne de yok.. Varlığın da , yokluğun da , bu varlığındır.. Hepsi odur.. Ama bir varlık iddiası olmadan.. Bir yokluk düşünülmeden.. Sakın ha.. Bu arada , onun varlığının aynını , senin bu varlığın sanmayasın.. Yokluğun da saymayasın.. Arada daha nice perdeler var ki.. Onları , safiyet yolu ile açmak gerek.. *** Şu anda , sana gereken ; Allah ile birlikte , diğer bir varlık vücudu tanımamaktır.. Hatta , yüce Alah'ın zatı ve sıfatı içinde dahi bir şeyin varlığını düşünmeyesin.. Bu durumu ki , iyi kavradın ; nefsini bilip anladın sayılır.. Zira , anlatılan mana çerçevesi içinde nefsi bilmek ve anlamak , Allah'ı bilmenin taa , kendisidir . İşbu manada şüphe izi yoktur.. Şek yoktur ..

Sonra.. Nefsin öyle bir hal alışı , bir terkip ve bir yapma sonucu değildir .. Haşa ki , kadim ve ezeli , ebedi bir zatta sonradan olma ve sonradan yapılma bir şeyin sözü edile. 9. Bölüm Anlattığımız bu yüce manalar karşısında ; şüphesi kısmen zail olan, fakat gayeyi tam anlamayan biri , bize şöyle bir soru tevcih edebilir : "Anlatılan manalarla sabit olan odur ki : Hakka yabancı bir şey yok .. Ortada tek bir şey var.. Yani : Bir varlık.. Bir şey de , kendi kendine bağlanamaz ; birleşemez.. O halde ; ona vüsul yolu nasıldır ?. Ve nasıl olmalı ?. " Bu soruya cevap vermek kolaydır.. Ancak anlatabilmek biraz güç olsa gerek .. Zira karşıdaki şahıs anlama kabiliyetinden yoksunsa , ona anlatmak nasıl mümkün olur ?. Ama çaresiz ; anlatacağız.. Biri anlamazsa ; bir başkası anlar .. Şimdi dinle .. Şüphesiz , hakiki halde ; ne birleşme var ; ne de ayrılmak .. Şüphesiz , hakiki halde ; ne bir yakınlık vardır ; ne de uzaklık .. Sebebine gelince.. Sorucunun da işaret ettiği gibi : Birleşmek veya ayrılmak , yakınlık ya da uzaklık ancak iki şey arasında olur .. Ortada , ancak bir varlık olduğuna göre : Ne birleşmek var; ne de ayrılmak .. Bunun aksi , imkan dışıdır . Vüsulün ; yani : Birleşmenin manasının tahakkuku ,ancak iki eşit şey arasında olur .. Ya da eşit olmayan iki şey .. Sonra.. cins olaraktan da , birbirine benzemesi icab eder .. İki şey , birbirine benzemediği takdirde ; arada bir zıdlık meydana gelir .. Halbuki , Allah-ü Taala , her iki halden de münezzehtir .. Kendisinin bir zıddı veya benzeri olamaz .. *** İyi bilmeli ki : Visal , bir başka visaldir.. Yakınlık , bir başka yakınlıktır .. Uzaklık , bir başka uzaklıktır .. Hulasa : Visal , yakınlık , uzaklık.. bütün bunlar zahirde bilinen hallerin dışında düşünülecek .. Haşa ki , Hakka vasıl olmak , uzak durmak ve yakınlaşmak dıştan görünen iki şeyin birbirine yaklaşması , uzaklaşması veya birleşmesine

benzemeye .. Şüphesiz , vuslat yok değildir .. Fakat vuslat dışı bir vuslat vardır .. Yani : Zahirdeki manası dışında .. Şüphesiz , yakınlık yok değildir .. Ancak yakınlık dışı bir yakınlıktır .. Yani : Dıştan anlaşılan ve anlatılan şekil dışında .. Şüphesiz , bir uzaklık da vardır . Ama , uzaklık mefhumu anılmayan bir manada uzaklık vardır .. Yani : Dıştan bilinen uzaklığın , hiç benzeri olamaz .. *** Şimdi .. Yukarıdaki sorunun cevabını verip bazı çeşitli halleri , manaları anlattıktan sonra.. bir başka soru ile karşılaşmamız mümkündür .. Mesela , o soru şöyle olabilir : "Vaslın manası oldu.. Durum anlattığınız gibi vuslatsız bir vüsuldan ibaret kalıyor.. Yani Buud ile kurb .." Ayrıca : Yakınlık olmadan bir yakınlık , uzaklık olmadan bir uzaklık .. Mefhumunu andıran bir cümle geçti .. Şimdi.. Bunların manası ne ola ?." Bu sorunun cevabı da verilebilir .. Bu soruyu sorduğuna göre , muhatap sen oldun.. O halde dinle .. O manadan ; yani : Yakınlıksız yakınlıktan , uzaklıksız uzaklıktan kasdım odur ki : Sen ; an , mefhumu ile anılan zamanların hepsinde , yakınlık ve uzaklık içindesin .. Ama , Allah'tan başka bir şey olmadan .. Ne var ki ; sen bu manayı ,anlamak irfanına sahip değilsin .. İşbu irfan mahrumiyetin , nefsinedir ; özünedir .. Ve sen : Kendini bilmiyorsun ki ; osun.. Ama sensiz.. senliksiz .. Dikkat et şu cümleye : Vuslat marifettir .. Her ne zaman ki ; vasıl oldun ; yani , özünün arifi.. Hakka vasıl oldun ; sayılır .. Ne var ki ; bu irfan duygusunda ; İRFAN harflerinin varlığı da olmayacak. 10. Bölüm Yüce Hakkın tekliğinde ;varlıkla yokluk arasında , hiç bir değişiklik yoktur.. Yani : Bize göre varlık ve bize göre yokluk.. Zira ona göre, ne var , bir meseledir ; ne de yok.. Her şey yerindedir.. Değişiklik , sadece onun zatından zatınadır..

Mesela : Bir varlık mı var ?. Bir mevcud mu var ?.. O halde onun hükmü şudur : Zahiriyet , sıfatının iktizası.. Yani : Onun , zahir sıfatının bir gereği.. Yani : Açığa çıkma arzusunun bir sonucu.. Mesela : Bir yokluk mu var ?.. Bir adem mi var ?. Bunun için verilmesi gereken hüküm de şudur : Batıniyet sıfatının iktizası.. Yani : Onun , batın sıfatının bir gereği.. Yani : Gizlenme arzusunun bir sonucu.. *** Yukarıdaki mana anlatılırken : Zahirin ayrı , batının ayrı bir şey olduğu düşünülmesin.. Çünkü ayrılık , diye bir şey yoktur.. Sebebine gelince : Onun zahiri , batınıdır.. Sebebine gelince : Onun batını zahiridir.. Sebebine gelince : Onun evveli , ahiridir.. Sebebine gelince : Onun ahiri , evvelidir.. Hasıl-ı kelam : Hepsi o birde toplanır.. Yani : Ne varsa .. Ve.. toptan her şey , birdir.. Ve.. bir , herşeydir.. İşbu manadaki inceliğe dikkat gerek.. *** Yüce Allah'ın zatına bağlı sıfatları her an bir değişik şekil almaktadır.. Bunun aksi iddia edilemez.. İddia edilse dahi isbat edilemez.. Ondan başka bir şey yoktur.. Bunun da aksi iddia edilemez.. Bu da iddia edilse dahi isbat edilemez.. O , şu anda ve her anda öyledir.. Onun varlığından gayrı bir varlık yoktur.. Gerçekten söylenecek söz budur.. Başka yok.. Nasıl ki , ezelde ve kıdem halinde böyle idi.. Yani : Her anda ; zatı ve sıfatı ile bir başka şan alırdı.. Tecelli değiştirirdi.. Ki o zaman , yine bir yabancı mevcud yoktu.. Geçmişi andıran terimlerin de yeri yok.. Çünkü , şu anda ; ezelin ve kıdemin hiç bir farkı yoktur.. Yine öyledir.. Yine öyle olacaktır . Sebebine gelince.. Ne bir şey var.. Ne de an.. Nasıl ki , kıdem , yani ezel halinde ; öyle , bir şey ve öyle bir an , hatta gün yoktur.. Şunu anlatmak icab eder ki.. Bu varlığın vücudu ile yokluğu , Hak için hiç bir mana ifade etmez.. Aksi halde , onun vahdaniyetine arız olan bir şey

gerekir ki... bu onun için bir noksanlık olur.. Halbuki , onun varlığı böyle bir şeye ihtiyaç duymaktan çok uzaktır.. O yücedir.. Zatına arız olan bir noksan ona yakın olamaz.. *** Yukarıda , pek çok şeyler anlatıldı.. O anlatılanların hemen hepsi , nefsini , özünü anlamaya dairdi.. Seni bu yola çekmek üzerine idi.. Orada ; sana özetle şu manalar anlatılmak istendi : " Yok olsan da varsın ; var olsan da.. Her iki hal de eşittir.. Esasa taalluk eden bir değişiklik yoktur.. İşte.. yukarıda sayılan vasıflardan çıkan özet mana budur.. Sıfatın , vasfın , aslın ve özün odur.. Kendini böyle bilmen gerek.. Nefsini anlatıldığı şekilde anlaman icab eder.. Hasıl-ı kelam : Her ne zaman ki ; anlatılan vasıflar çemberi içinde nefsini bildin... Yani : Eşsiz , benzersiz.. Dengi olmayan bir şekilde.. Yani : Allah-ü Taala'ya karşı olan bir varlığa sahib olmadan.. İşte.. o zamandır ki : Nefsini , özünü , gerçek manada bildin.. Aksi halde asla bir anlayışa sahib olman kabil değildir.. İşbu mana açısındandır ki ; Resulüllah S.A. efendimiz : "Bir kimse ki ; nefsini bildi , gerçekten Rabbını bilen o oldu.." Buyurdu.. İşbu mana , sözümüzün delilidir.. Bu durum kesindir.. Aksi halde Rasulüllah S.A. efendimiz , başka türlü anlatırdı.. Mesela şöyle buyururdu : "Bir kimse ki , nefsini yok etti ; gerçekten Rabbını bilen o oldu .." Halbuki böyle buyurmadı.. Çünkü böyle bir manayı anlatmak , manasızlık olurdu.. Çünkü o bilip gördü ki : Ondan , yani : Zatından ve sıfatından gayrı hiç bir şey yok .. Bunu böyle bilip gören , aksine bir ifade nasıl kullanabilir?.. Rasulüllah S.A. efendimizin işareti şuydu : Nefsi bilip anlamak , doğruca Hakkı bilip anlamaktır.. Burada sana yapacağımız kısa bir tavsiyemiz

olacak : "Önce nefsini bil.." Yani : Varlığını.. özünü.. Bil ki : Sen , iddia ettiğin gibi sen değilsin.. Bir başka sensin.. Aklına hayaline gelmeyecek şekilde sensin.. Ne var ki , sen bunu anlayamıyorsun.. Anlamaya çalış.. Özet mana bundan gayrı olamaz. 11. Bölüm Yine anla ki : Varlığın senin sandığın gibi ,varlığın değildir.. Ama başka bir varlığın da değildir.. Sen mevcud değilsin.. Madum da değilsin.. Yani : Ne var olmuşsun.. Ne de yok.. Kısacası : Ne varsın ; ne de yok.. Varlığın da , yokluğun da , bu varlığındır.. Hepsi odur.. Ama bir varlık iddiası olmadan.. Bir yokluk düşünülmeden.. Sakın ha.. Bu arada , onun varlığının aynını , senin bu varlığın sanmayasın.. Yokluğun da saymayasın.. Arada daha nice perdeler var ki.. Onları , safiyet yolu ile açmak gerek.. *** Şu anda , sana gereken ; Allah ile birlikte , diğer bir varlık vücudu tanımamaktır.. Hatta , yüce Alah'ın zatı ve sıfatı içinde dahi bir şeyin varlığını düşünmeyesin.. Bu durumu ki , iyi kavradın ; nefsini bilip anladın sayılır.. Zira , anlatılan mana çerçevesi içinde nefsi bilmek ve anlamak , Allah'ı bilmenin taa , kendisidir . İşbu manada şüphe izi yoktur.. Şek yoktur .. Sonra.. Nefsin öyle bir hal alışı , bir terkip ve bir yapma sonucu değildir .. Haşa ki , kadim ve ezeli , ebedi bir zatta sonradan olma ve sonradan yapılma bir şeyin sözü edile .. *** Anlattığımız bu yüce manalar karşısında ; şüphesi kısmen zail olan , fakat gayeyi tam anlamayan biri , bize şöyle bir soru tevcih edebilir : "Anlatılan manalarla sabit olan odur ki : Hakka yabancı bir şey yok .. Ortada tek bir şey var.. Yani : Bir varlık.. Bir şey de , kendi kendine bağlanamaz ; birleşemez.. O halde ; ona vüsul yolu nasıldır ?. Ve nasıl olmalı ?. " Bu soruya cevap vermek kolaydır.. Ancak anlatabilmek biraz güç olsa gerek .. Zira karşıdaki şahıs anlama kabiliyetinden

yoksunsa , ona anlatmak nasıl mümkün olur ?. Ama çaresiz ; anlatacağız.. Biri anlamazsa ; bir başkası anlar .. Şimdi dinle .. Şüphesiz , hakiki halde ; ne birleşme var ; ne de ayrılmak .. Şüphesiz , hakiki halde ; ne bir yakınlık vardır ; ne de uzaklık .. Sebebine gelince.. Sorucunun da işaret ettiği gibi : Birleşmek veya ayrılmak , yakınlık ya da uzaklık ancak iki şey arasında olur .. Ortada , ancak bir varlık olduğuna göre : Ne birleşmek var; ne de ayrılmak .. Bunun aksi , imkan dışıdır . Vüsulün ; yani : Birleşmenin manasının tahakkuku ,ancak iki eşit şey arasında olur .. Ya da eşit olmayan iki şey .. Sonra.. cins olaraktan da , birbirine benzemesi icab eder .. İki şey , birbirine benzemediği takdirde ; arada bir zıdlık meydana gelir .. Halbuki , Allah-ü Taala , her iki halden de münezzehtir .. Kendisinin bir zıddı veya benzeri olamaz .. *** İyi bilmeli ki : Visal , bir başka visaldir.. Yakınlık , bir başka yakınlıktır .. Uzaklık , bir başka uzaklıktır .. Hulasa : Visal , yakınlık , uzaklık.. bütün bunlar zahirde bilinen hallerin dışında düşünülecek .. Haşa ki , Hakka vasıl olmak , uzak durmak ve yakınlaşmak dıştan görünen iki şeyin birbirine yaklaşması , uzaklaşması veya birleşmesine benzemeye .. Şüphesiz , vuslat yok değildir .. Fakat vuslat dışı bir vuslat vardır .. Yani : Zahirdeki manası dışında .. Şüphesiz , yakınlık yok değildir .. Ancak yakınlık dışı bir yakınlıktır .. Yani : Dıştan anlaşılan ve anlatılan şekil dışında .. Şüphesiz , bir uzaklık da vardır . Ama , uzaklık mefhumu anılmayan bir manada uzaklık vardır .. Yani : Dıştan bilinen uzaklığın , hiç benzeri olamaz .. *** Şimdi .. Yukarıdaki sorunun cevabını verip bazı çeşitli halleri , manaları anlattıktan sonra.. bir başka soru ile karşılaşmamız mümkündür .. Mesela , o soru şöyle olabilir :

"Vaslın manası oldu.. Durum anlattığınız gibi vuslatsız bir vüsuldan ibaret kalıyor.. Yani Buud ile kurb .." Ayrıca : Yakınlık olmadan bir yakınlık , uzaklık olmadan bir uzaklık .. Mefhumunu andıran bir cümle geçti .. Şimdi.. Bunların manası ne ola ?." Bu sorunun cevabı da verilebilir .. Bu soruyu sorduğuna göre , muhatap sen oldun.. O halde dinle .. O manadan ; yani : Yakınlıksız yakınlıktan , uzaklıksız uzaklıktan kasdım odur ki : Sen ; an , mefhumu ile anılan zamanların hepsinde , yakınlık ve uzaklık içindesin .. Ama , Allah'tan başka bir şey olmadan .. Ne var ki ; sen bu manayı ,anlamak irfanına sahip değilsin .. İşbu irfan mahrumiyetin , nefsinedir ; özünedir .. Ve sen : Kendini bilmiyorsun ki ; osun.. Ama sensiz.. senliksiz .. Dikkat et şu cümleye : Vuslat marifettir .. Her ne zaman ki ; vasıl oldun ; yani , özünün arifi.. Hakka vasıl oldun ; sayılır .. Ne var ki ; bu irfan duygusunda ; İRFAN harflerinin varlığı da olmayacak. 12. Bölüm İşte.. böyle bir irfana ki sahib oldun ; bileceksin ki , sen o olmuşsun.. olmuşu da geç.. osun.. Ne var ki ; sen daha önce , bunu bilmiyordun.. O olduğunu anlayacak bir marifete sahip değildin.. Hatta , düşünmüyordun bile : O musun ?. Yoksa , gayrı mı?. İşbu anlatılan marifet hali ki , sana nasib oldu ; bu defa başka bir hale geleceksin.. Bileceksin ki: Allah'ı , Allah ile bildin.. Nefsinle değil.. Şüphesiz , böyle bir merhale kat ettikten sonra.. Yakınlığı da , uzaklığı da bırakırsın.. Ne yakınlığı ?.. Ne uzaklığı ?.. Bütün bunları bir kalem geç.. Geç.. geç de.. aşağıda vereceğimiz misali dinle.. Dinlemek yetmez ; anlamaya çalış.. *** Şimdi.. Kendini ele al.. Çünkü bu misalde sade sen varsın.. İsmin ve müsemman.. Aslında , bunların ikisi de aynı manaya gelir.. Ya , sana bir isim verilmiş ; ya da , sen bir isim almışsın..

Mahmud, adını almışsın ; ya da sana Mahmud adı konmuş.. Halbuki sen , kendi adını Muhammed biliyorsun.. Aradan bir zaman geçiyor.. İşbu zaman , uzundur , veya kısadır.. İkisi de farksız.. İşbu aradan geçen zamandan sonra anlıyorsun ve biliyorsun ki : İsmin Muhammed değil de , Mahmud imiş.. Şimdi n'oldu ?.. Vücudunda bir değişiklik oldu mu ?. Hayır , hiçbir değişiklik olmadı.. Araya, sadece bir marifet oyunu girdi.. Ve sen, kendin elde ettiğin marifetinle, Muhammed ismi kalktı.. Ve sen : Mahmud oldun.. " Nasıl oldu bu iş ?. " Diyerek düşünmeye ne hacet ?.. Şöyle oldu : Sen ancak Muhammed sandığın ismini özünden sildikten sonra oldu.. İşbu manadan , fena halinin de nasıl olduğunu anladın.. *** Şüphesiz fena hali , bir şeyin vücudunu ispattan sonra olur.. Yani : Zahirde kullanıldığı manadaki fena hali . Ama , yukarıda anlatılan misalde fena hali öyle mi ?.. Hiç de değil.. Zahirde alışılan manada bir fena halinin olması için , bir başkasının varlığı olmalı.. Bu , hiç yakışık alır mı ?. Hem , hiç caiz mi ?. Şüphesiz ; her kim yüce Allah'ın zatından gayri birine , bir varlık isbatlarsa.. müşrik olur.. Yani : Allah'a bir ortak bulmuş olur . Halbuki , Allah-ü Taala , yücedir ; sübhandır.. Çook çok büyüktür.. *** Yine , yukarıdaki misale dönelim.. Arada bir isim değişti.. Muhammed Mahmud oldu.. Ama , ne Mahmud'dan bir şey eksildi ; ne de Muhammed'den.. Mahmud'dan bir kısılma , bir eksilme olmadı.. Sonra.. Muhammed de , Mahmud içinde bir yok değildi.. Fena bulmadı.. Sonra.. Onun içine de girmiş değildi.. Bir çıkış da olmadı.. Bir anlama sonunda , Muhammed eridi.. Silindi . Mahmud'un içine de girmedi.. Hulasa : Ortada , sadece bir mana değişmesi oldu.. Sonra.. Önce , Mahmud olan kimse.. kendisinin ,

Muhammed değil de ; Mahmud olduğunu nasıl anladı dersiniz?.. Kendi kendine anladı.. Muhammed ismi ile değil.. Çünkü , Muhammed yoktu.. Olmayan bir şeyle , olmakta olan bir şey nasıl anlaşılır?.. *** Dikkatli olursan ; yukarıdaki misalle pek çok şey elde edebilirsin.. Sonra.. Aşağıda anlatacaklarımızı da aynı misali nazara alarak oku.. Özet olarak , tekrar edelim : Tek varlık düşün.. Her şeyi , ama her şeyi o tek varlık içinde gör.. Durum bu olunca.. Bak : Arif kim ? Maruf kim?.. Her ikisi de aynı şeydir.. Sonra.. Vasıl kim?. Mevsul kim?.. Her ikisi de aynı varlıktır.. Evet.. aynı manada bak : Gören kim?. Görülen kim?.. Hiç bir zaman , bunları birbirinden ayırmak , kabil olamaz. 13. Bölüm Üstteki mana biraz daha açılmalıdır.. Ki , öyle olacak.. Arif , Hakkın sıfatıdır ; Maruf ise.. zatı.. Vasıl , Hakkın sıfatıdır ; mevsul ise.. zatı.. Diğerleri de aynı kıyasa tabidir.. Sonra.. sıfatı , mevsufdan ayırmak da olmaz.. Zira , sıfat ve mevsuf aynı şeydir.. İkisi de aynı köke bağlıdır.. *** Yetmez mi?. Bu kadar anlatılanlar , sana henüz bir şey anlatmadıysa.. yazık.. Dikkatli ol ve bak ; dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz.. Mana duvarlarını yıka yıka , önüne bir hazine açıyoruz.. Dikkatli ol ; oradan içeri atlamak bir an meselesidir.. O anı yakala ve içeri atıl.. Orada bir tılsım çözeceksin.. İşbu tılsımın anahtarı : " Bir kimse ki , nefsini bildi ; gerçekten Rabbını bilen o oldu.." Mealine gelen Hadis-i Şeriftir.. Bu eser de o tılsımı çözmek yolunda.. Bütün bu beyanlar , onun için.. Misaller , teşbihler , hep onun için.. *** Anlatmak istediğimiz mana yolunda , yukarıdaki

misal çok önemlidir . Vaziyet , anlatıldığı gibi olunca.. daha önce sorulan ve ve bilinmek istenen ayrılmanın ve birleşmenin manası kalmaz.. Sebebine gelince.. Herkim , anlatılan misalle yolunu bulur ve bir fehme sahib olursa.. Bilir ki : Ne ayrılmak vardır ; ne de birleşmek.. Yine bilir ki : Ârif de maruf da odur.. Yine bilir ki : Gören de , görülen de odur.. Yine bilir ki : Vâsıl da , mevsul da odur.. Yani : Birleşen de , birleşilen de odur.. Ona ondan başkası , vasıl olamaz.. Ve.. bir ayrılma mevzuu varsa.. Bu da , onun gayrı olamaz.. İşte.. Şirkten kurtulmanın çaresi.. Herkim , anlatılan mana çemberi içine girerse.. Şirkten halâs bulur.. Yani : Kurtulur.. Aksi halde.. yani : Anlatılan mana yolunun dışına çıkılınca.. Bu , kimden olursa olsun.. Nereye olursa olsun. Hatta , çıkan kim olursa olsun.. şirken kurtulma kokusunu alamaz.. *** İrfan sahibi geçinen pek çoğu kimseler , anlatılan manadan yana yanlış zanna kapılmışlardır.. Onlar , kendi buldukları zannî yoldan ; kendi nefislerini anladıklarını ; Rablarını bildiklerini , varlık bağından kurtulduklarını sandılar.. Ve.. dediler ki : "Böyle bir hal için yegâne yol : Ancak fena , yani : Yokluk ile elde edilir.. Hatta , fenadan da , fena bulmak yolu ile.. Bütün deyişleri , bu yoldaki indî kanaatleri; Resulüllah S.A. efendimizin Hadis-i Şerifindeki ince manayı , anlamadıklarından ileri geliyor.. Onlarınki , bir yanlış zandan ibarettir . Onların , şirki imhaları , varlığın yokluğa atılmasına bağlıdır.. Özet olarak , işaret ettikleri mana budur.. Varlığı yok görmelerini , bir çok şekillere bağlarlar.. Bir bakarsın ki : Fenanın da fena bulması yoluna giderler.. Bir bakarsın ki : Tam manası ile Hakka teslim yolunu anlatırlar.. İşbu anlatılanlar , onların anlattığımız manaya varmak için, tarif ettikleri yoldur.. Mana canibine , onların işaretleri bunlardır.. Ne var ki ; gerçek onların sandığından çok daha başkadır.. Onların bütün tarif ve işaretleri halis (!) şirktir..

Bir defa onlar , bu sözleri ile ; ikinci bir varlığa işaret etmektedirler .. .. ve .. böyle bir yolun varlığına cevaz vermektedirler .. Ama , aslında her kim , Haktan gayrı bir şeyin varlığına hak tanırsa.. Sonra da , o tanıdığı varlığın ifnası cihetine girmiş olur.. Böyle bir durum sonunda , Haktan gayrı bir şeyin varlığını şüphesiz isbat etmiş olur . Ondan gayrı bir varlığın isbatı yoluna giden ise.. gerçekten Allah'a bir ortak bulmuş olur.. Dileğimiz odur ki : Allah-ü Taâlâ ; onları da , bizi de doğru yola irşad eyleye. 14. Bölüm Bir zanna sahip oldun, seni sen sandın; Halbuki sen olamazsın.. hiç olmadın.. Sen, sen olunca.. şüphesiz bir rab kaldın; Geç bu zannı: İki şeyin biri kaldın.. Varlıkta hiç fark yok, ikiniz de aydın; Ne senden ayrılan, ne ondan ayrıldın.. Sen ki cehlen yabancılık sözü attın; Serteldin, cehlin gidince narin kaldın.. Ayrılığın vuslat, vuslatın ayrılık; Böyle hoş oldun: Yakınlığın uzaklık.. Aklı at, keşfin nur anlayışla bak.. Sakın ha.. Allah'a ortak kılmayasın; Ki, düşmeyesin.. şirkle düşük kalırsın.. *** Şimdi.. Bir soru daha karşımıza çıkar.. Ve .. Biri, şöyle diyebilir: -Yaptığınız işarete göre: -İrfanın kendinsin.. Yani: Nefsin.. Ki o, Allah'a karşı irfan sahibi olmanın taa, kendisidir. Diyorsunuz.. Halbuki irfan sahibi, nefsi ile kalınca Allah'ın gayrıdır. O, Allah'ın gayrı olduğuna göre, Allah'a karşı nasıl bir irfan sahibi olabilir? İşbu soruya verilecek cevap, kısmen yukarıda geçen cümlelerdeki cevabın aynıdır. Ama yine de bir cevap verilmesi yerinde olur.. Şöyle ki: Bir kimse nefsine; yani: Özüne karşı tam ârif olursa.. bilir ki: Varlığı, kendi varlığı değildir. Ama, başka bir varlığa da sahip değildir.. Yani: Kendisinden başka varlık yoktur.. İşbu mananın bir icabı olarak: Elbette kendi vücudu; yani varlığı Allah'ın vücududur. Yani: Varlığı.. Ama, kendi varlığı, bir olma sonucu, Allah'ın

varlığı olmadan.. Kendi vücudunun Allah'ın varlığına dahil olması, gibi bir durum da yok.. Hatta, kendi varlığının, ondan çıkışı diye bir mesele de yok.. Hatta; kendi varlığı onunla, yani: Hak'la da olamaz.. Hatta; Hakkın varlığında da olamaz.. *** Şüphesiz, bu arada değişen hiç birşey yoktur. Yani: Bütün bu olup biten işler arasında: Her şey haliyle olmaktadır. Yani: Olduğu gibi.. İşte.. O irfan sahibi, kendisini, bu halet içinde görür.. Yani: Varlığını böyle sezer.. Kısacası: Onun görüşü ve bilişi;hiçbir olan şeyin yeniden olacağı, sonradan birşey olduğu fikrine sahip olmadan, kendisini olduğu halde görür ve bilir.. İşbu manada, fena hali yoktur.. Yokluğa gitmek, diye bir mesele mevzu bahis değildir. Mahiv, diye birşey yoktur. Sonra.. Fena halinin de fena bulması ile de bu durum hasıl olmaz..Yani: Yokluğu da yokluğa gömmek, diye birşey yoktur.. Birşeyin yok olduğunu düşünelim.. Yani : fena halini.. Onun böyle olması.. Yani: Birşeyin fenaya varması demek, o şeyin daha önceden var olması demektir.. Durum, böyle iktiza eder.. Önce, durum budur.. Fena bulmak kabul edildiğine göre, bunu da kabul gerekir.. Bu ki kabul edildi: onun, yani: o fena bulan şeyin kendi başına bir varlık olması da kabul edilir.. Böyle olması gerekir.. Yani: Allah'ın kudreti ile değil de, kendi kendine var olması.. Bu ise, muhaldir.. Olamaz.. Nedenini izaha lüzum bile yok.. Açık.. *** Buraya kadar hayli şeyler anlatıldı.. ve birçok muamma olan manalar da çözüldü.. Bütün bu anlatılanlardan anlaşılan odur ki: Bir ârif kişinin nefsine karşı olan irfan duygusu; şüphesiz, Allah-ü Taâlâ'nın nefsini bilmesi sayılır.. Öyle değil mi?.. Arada bir yabancı düşünülmediğine göre, başka nasıl olabilir ki?.. Olamaz.. Çünkü, irfan sahibinin nefsi, özü, varlığı: Allah-ü

Taâlâ'nın nefsidir... Özüdür..Varlığıdır.. Kısacası: Allah-ü Taâlâ'dır.. NEFS'ten murad: Varlıktır.. Vücuddur.. *** Şimdi.. bütün mesele.. anlatılan mana derinliğine erebilmektedir. Her kim bu anlatılan makama vâsıl olursa onun kendisine mal edeceği bir varlığı olmaz.. Ne zâhirde kendine mal edeceği bir varlığı olur: ne de batında.. Yani: Ne içte, ne de dışta.. Hiçbir halde kendisine has bir vücud tanımaz.. Şüphesiz, bir vücudu varsa.. Allah'ın vücududur; varlığıdır. Şüphesiz, onun kelâmı, Allah'ın kelâmıdır. Fiili, yani işi, Allah'ın işidir.. O esas varlığa kavuşan kimsenin de bir davası vardır: Marifetullah.. Yani: Yüce Allah'ı anlamak.. İşbu davası da: Doğrudan doğruya nefsini bilmesidir. Bu arada ey cahil kimse.. Sen: O eren kişiden bir iddia işitirsin.. Haliyle ne olduğunu da anlayamazsın.. Yani: Anlatılan mana yolunda.. . Ve onun varlığına bakınca.. Allah-ü Taâlâ'dan başkası sanırsın.. Tıpkı sen, özünü; Allah-ü Taâlâ'nın gayrı sandığın gibi.. Şüphesiz; bu halin, hakiki halle bir çelişme meydana getirir.. İşbu çelişme ise.. sen, kendi nefsini bilmediğindir.. Onun ne olduğunu anlayabilseydin; hiç böyle bir yanlış duruma girer miydin?.. *** Düşün ki: Mümin, müminin aynasıdır. Her iki halde de mümin Allah'ın sıfatıdır.. Her iki halde de, mümin zatın gayrı değildir.. Aynıyla, o odur. Yani: Allah.. O müminin baktığını gör: Allah'ın gözü ile bakar. Çünkü onun gözü Allah'ın gözüdür. Yani: Onun nazarı Allah'ın nazarıdır.. Yani: İnanan müminin nazarı.. Yani: Anlatılan manaya vasıl olan müminin nazarı.. Ne var ki: Bu mana, zahire çekilmez.. dile düşürülemez.. Senin bu kısa bakışınla; o, olamaz.. Senin, bu kısır ilminle de olamaz.. Senin, bu eksik anlayışınla da olamaz.. Hele vehminle.. hele zannınla hiç olamaz.. zahirdeki görüşünle de olamaz..

O, daima odur.. Ama nasıl?. Geç ötelere.. nasıl olduğunu anla.. O, aynıyla ve görüşüyle odur.. *** İşin sonuna geldik sayılır. Böyle olunca, biraz daha açık konuşacağız. Şimdi diyeceklerimizi, buraya kadar anlattıklarımız açısından dinlemelisin.. Bu hali ki, kendinde buldun; biri sana: - Ben Allah'ım.. Derse. Onu duy.. ama candan duy.. çünkü Allah: - Ben Allah'ım.. Diyor.. O sözü diyen kimse değil.. Yani: O kimse söylemiyor.. Hak söylüyor.. Belki burada bir şaşırma olabilir.. Yani: Sende.. Çünkü sen: O sözü edenin vâsıl olduğu makama vâsıl olmadın.. Şayet, onun vâsıl olduğu makama vâsıl olsaydın; onun dediğini anlardın.. Sonra.. Onun gördüğünü, sen de görürdün.. *** Biraz öz konuşalım.. Hulâsa: Cümle eşyanın varlığı, Hakkın varlığıdır.. Ama, onların bir varlığı olmadan.. Sakın ha.. bu anlatılan manalarda bir şüpheye kapılmayasın.. Sonra.. Yanlış bir vehim yoluna da sapmayasın.. Meselâ demiyesin ki: - Allah-ü Taâlâ, mahluktur.. Yani: Bu gördüğün yaratılmışlar. 15. Bölüm Bazı irfan sahipleri dedi ki: - Tam bir sofi vasfını alan kimse, mahluk olamaz.. Yani: Yaratılmış birşey değildir.. Şüphesiz bu tabir doğrudur. Bizim anlatmak istediğimiz de bundan başkası değildir.. Ancak, dikkat gerek.. Bu vasıf, rastgele herkese verilemez.. Bir sofi'nin öyle bir vasfa lâyık olması için; tam bir keşif gerek.. Sonra.. cümle şeklerin(şüphe) eriyip gitmesi gerek.. Sonra.. bütün vehim kırıntıları da silinmelidir.. İşte.. bundan sonradır ki; yukarıdaki vasfı almaya, o sofi lâyık olur.. Bu vasfı ki; aldı.. Onda, daha başka şeyler aranmaya başlanır. Öyle seciyeye sahip olmalıdır ki; gerek bu âlem, gerekse, bu âlemin bitişi ile başlayan ebedi âlem, onun gönül evinde çok ufak kalsın.. Hatta, bir yer bile tutmuş olmamalı..

Sadece, dünya ve âhiret kadar; yani, o ende bir gönül genişliğine sahip olan için; yukarıdaki: - Mahluk değildir.. Tabiri yaraşmaz.. Sebebine gelince: Hakiki hulk yani seciye, cümle âlemlerden çook çok daha geniştir.. Bu bapta söylenecek söz, özet olarak bundan ibarettir.. Şimdi.. Anlatılmadık, bir şey kalmadı.. Ne var ki; biraz daha ilerlemek icap eder.. Buraya kadar anlatılanları, daha iyi anlamaya çalış.. Ve bil ki: Gören ve görülen.. Var olmuş olan ve var eden.. Anlayan, anlaşılan.. bilinen ve bilen.. Yani: Ârif ve maruf.. Vücud ve mevcud.. İdrâk edilen ve idrâk eden.. Bütün bu anlatılanlar, bir şeydir. Aynıdır.. tek şeydir. Başka yol arama. *** Şüphesiz o.. Yani, Allah-ü Taâlâ: Vücudu ile, vücudunu görür.. Açıkçası: Varlığı ile, varlığına bakar; görür.. Vücudu ile, vücudunu anlar.. Ârif olur.. Vücudu ile vücudunu idrâk eder.. Ama.. sakın ha.. çok sakın; bu olanların hiçbirine bir şekil çizmeye kalkma: - Şöyle görür; veya böyle görür.. Deme.. Onun; ne marifetinde bir şekil vardır; ne görüşünde, bakışında bir şekil vardır; ne de idrak edişinde.. Hatta.. Öyle ki: İdrâk, rüyet(görme), marifet kelimelerinin harfleri bile yoktur.. Yüce Allah'ın, nasıl varlığı için bir şekil ve bir biçim yoksa.. Tıpkı bunun gibi: Onun, kendi nefsini görmesi için de bir biçilmiş şekil yoktur.. Onun, nefsini idrâki için de, bir belli biçim yoktur.. Onun, nefsini marifet babında, yapılan bir tarif de yoktur. *** Şimdi.. Önemli bir soru ile karşılaşabiliriz.. Meselâ biri şöyle diyebilir: Kainattaki iyilik ve kötülüklere hangi nazarla bakacağız?.. Anlatılan manalar açısından bir

tezeğe, ya da bir cifeye baktığımız zaman ona: Allah diyoruz.. Bu mananın da açılması gerekmez mi?.. Şüphesiz bu soru önemlidir.. Ama bizim sözümüzde böyle bir mana yok ki.. Dıştan bakılınca belki olabilir.. Ama derinlemesine açılınca sözümüzün aslı kolay anlaşılır. Ortada bir cife mi vardır?.. Bir tezek ve pislik mi vardır?.. Şüphesiz yoktur.. Onlar zahire göredir.. Hakikatte onlar bir başkadır.. Bu sözümüz onadır ki: Cifeyi bir cife olarak görmez.. göremez.. Pisliği pislik olarak görmez.. göremez.. Çünkü onunbir basireti vardır. Bir mana gözü vardır.. Elbette ki, sözümüz, böyle bir basiret sahibi, yani: Mana gözü sahibi içindir.. Elbette ki, anadan doğma gözsüzler, işaret ettiğimiz hedefi göremez; sözümüzü anlayamaz.. Anadan doğma kör tabirimiz, o kimseler içindir ki: Nefsine karşı bir irfan duygusuna karşı bir irfan duygusuna sahip değildir. Gerçek manada asıl kör, bu zümredir. Bir kimsenin ki, temelli körlüğü ve gözsüzlüğü gitmemiştir.. O bizim kelâmımızı nasıl anlayabilir? Sonra.. Anlattığımızmana derinliğine vâsıl olmak, onun için değildir.. Kısaca diyelim: Bütün bu konuşmalarımız Allah iledir.. Onun gayrı ile.. onun gayrı ile.. Ve mana gözünden yana yoksun olanlara değildir.. Bütün bu incelikler, çok dikkat ister.. *** Kısa bir cümle: Her kim anlatılan bu makama vâsıl olursa .. Kendisini bilir: Allah'ın gayrı değildir.. *** Hülâsa.. Bütün hitabımız onadır ki: Bu yolda bir azmi, gayreti, aldığı bir himmeti vardır.. Yani: Allah-ü Taâlâ'yı bilmek için, nefsini bilmek yolunda bir talebin sahibidir.. Şüphesiz, vasfını anlattığımız kimsenin kalbinde, bir tuluat.. Bir doğuş vardır.. Yukarıda anlatılan talep, onun kalbinde parlar.. İş bu talep, sonunda: yanan tutuşan bir iştiyak olur.. İş bu iştiyak, doğruca, Allah'a vüsul yolundadır.. ki, bu vüsulün şekli, daha önce anlatıldı.. Kalbinde, yanan bir nuru olmayan, maksatsız,

iştiyaksız.. Hatta, aşksız, sevgisiz biri ile bizim sözleşmemiz yoktur.. *** Bu arada, yine bir soru ile karşılaşabiliriz... Biri çıkar ve şöyle sorar: -Allah-ü Taâlâ buyurdu ki: - << Gözler ona erişemez.. İdrâk edemez.. Ama o, bütün gözleri ihata eder..>> (6/103) Halbuki, bunun aksini iddia ediyorsun?. Sözündeki hakikî mana ne ola ki?. İş bu soru da, diğer soruların bazıları gibi, anlattığımız manalar anlaşılmadan soruldu.. Eğer hakikaten söylediklerimiz anlaşılmış olsaydı; bu soruya yer kalmazdı.. Kısaca diyelim: İş bu Âyet-i Kerime, tam bizim anlattığımız manaya işaret etmektedir.. O Âyet-i Kerimede işaret edilen asıl mana şudur: - Onu görecek, onu ihata edip bakabilecek; ne bir göz vardır.. Ne de böyle bir şeye sahip olan kimse.. Çünkü varlıkta ondan gayrısı yoktur.. Ondan gayrı bir varlık olsaydı; kendi gayrını görebilirdi.. İş bu manada, yalnız Allah-ü Taâlâ vardır; başkası yoktur.. Şüphesiz Allah-ü Taâlâ: - <> Buyurmakla, öyle bir yabancının olmadığını anlattı.. Yani: Zatından başkası yoktur; dolayısıyla idrak edecek kimse de yoktur.. Yani: Arada bir yabancı bir varlık yoktur.. Yani: Bir idrak eden varsa.. O da, Allah'tır.. Başka yoktur; ancak o vardır.. Zatını idrak eden odur: başkası değil.. Elbette gözleri, o idrak eder.. Çünkü: gözler ancak onun varlığıdır.. *** Şayet biri çıkar derse ki: Elbette onu gözler göremez.. Çünkü gözler sonradan yaratılmıştır.. Böyle yaratılmış bir şey de, ezeli ve ebedi varlığı göremez.. Sizin iddianız değil; bu doğru olsa gerek.. Bu soru da bizi esas manadan uzaklaştırır.. Sonradan olma ve sonra yaratılma ne demektir?. Biz bütün bunları daha önce anlattık.. Yukarıdaki söz, kendini bilmeyenin bir sözüdür.. Daha önce de anlattığımız gibi: Arada yabancı hiçbir şey yoktur.. Gözler de yoktur. O vardır.. Varlığını; o, zatı ile idrak eder. Fakat.. Bir idrak varlığı da düşünülmeden.. Keza onun idrakı için bir şekil de olmadan..

Hasılı: O vardır; başkası yoktur.. *** Rabbı, daima Rab'la anladım; Sonra da şeksiz, şüphesiz kaldım.. Dahası, zatı, zatım oldu hak; Ne noksan, ne ayıp hele bir bak.. Arada, ne terazi ne mizan; Nefsim oldu gayba mazhar olan.. Ne zamn ki özümü anladım, Hem de katıksız, içkisiz kaldım.. Mahbubun vaslına dahi erdim; Ne yakınlık, ne uzaklık bildim... Feyz sahibinden ihsana erdim; Ne minnet, ne de alınma gördüm.. Nefsimden de olmadım uğruna; Hiçbir libas da kalmadı ona.. *** Sözün sonuna geldik sayılır. Ama daha bitmedi. Bu arada yine bir soru ile karşılaşabiliriz.. Mesela, biri şöyle sorabilir: -Şimdi, sen bütün bu anlattıklarınla, sabir bir varlık olarak, Allah-ü Taâlâ'yı bıraktın.. Ve herşeyi de yok ettin.. Durum böyle olunca.. Bu dış gözle gördüğümüz şeyler nedir?.. Bu sorunun cevabını gayet kolay verebiliriz.. Deriz ki: -Söylediklerimiz, yazdıklarımız, varlık olarak, Allah-ü Taâlâ'nın gayrını görmeyen içindir.. Biz sözümüzü, sohpetimizi böylesi ile yaparız.. Ama, o kimse ki, Allah-ü Taâlâ'dan gayrı bir varlık görür; onunla hiçbir işimiz yoktur.. Hatta, böylesine verecek bir cevap bile yoktur. Hatta, öyle bir kimseye; bir soru da sormayız.. Sorusunu da nazara almayız.. Bu şekilde, yanlış bir anlayışa sahip olan kimse.. O, sadece, zahirde gördüğünü görür.. Başka bir şey göremez.. Hali anlatıldığı gibi olana ne gösterebiliriz?. Hasıl-ı kelâm: Her kim, anlattığımız şekilde, özünü anlarsa.. Allah'ın gayrını göremez.. Nefsini bilmeyen, anlamayan kimse.. O da, Allah'ı göremez.. Kısa bir cümle: -Her kap, içinde ne varsa, onu dışa sızdırır. Analtılan mana, hepten bir cümleye sığabilir.. Ama biz, anlatabilmek için; mevzuu, açtıkça açtık.. Anlayan anladı.. Anlamayan için bunun birkaç mislini yazsak; yine faydası olmaz..

O kimse ki; özünden bir şey göremiyor; ona ne bir şey anlatılabilir.. Ne de o, bir şeyi anlar ve idrâk eder.. Ama, bunun aksine; bir kimse ki, içten özlü bir görgü sahibidir.. İşte.. anlatılanları o anlar ve idrâk eder.. *** O kimse ki, anlatılan manada bir vuslat haline ermiştir.. Ona: Bir işaret yeter.. Vuslat ne şeydir; bilmeyen vâsıl olamaz.. Öğretilmek, anlatılmakla, bir şeye erdirelemez.. *** Sonra.. Bu işler, ikrar ve takrirle de olmaz.. Hatta, akılla da olmaz.. Ancak fazileti tam, ermişliği sabit bir zata teslimle olur.. İş bu zat, kendisine gelen gönül hastalarına karşı bir hazakat sahibi olmalıdır. İşte.. hali böyle olan bir zat; saliki, nuru ile hidayete erdirebilir.. Ancak bunun himmeti ile salik yetişir.. Allah-ü Taâlâ, teslim olan salikin vaslını dilerse.. Vasfını kısaca anlattığımız zat, iyi bir delil olabilir.. Allah-ü Taâlâ'dan başarı dileriz.. Ta ki, sevip hoşlandığını bize iletsin.. Sözde.. işte.. ilimde.. nurda.. hidayette.. Bütün bu işlerde, ondan başarı dileriz.. Çünkü o, her şeye kadirdir.. Dualara icabet onun hakkıdır.. *** Allah-ü Taâlâ; efendimiz, Muhammed'e salât eylesin.. ki o, bize bir müjdecidir.. Yanlıştan sakındırandır.. Keza onun âline de, ashabına da ; Allah-ü Taâlâ'dan salât dileriz. Çünkü bunlar, değerli ilimlerin sahibidir.

(kız)
Nubeyt bin Şenyt (r.a.) rivayet ediyor: Bir adamın kızı doğduğunda, Allah o eve melekler gönderir. Onlar, "Ey ev halkı, Allah´ın selâmı üzerinize olsun"derler s.a.v

(gözünden akan yaşlara ab-ı hayat gıpta eder)

Ben o sevgilinin bendesiyim ki (kuluyum,kölesiyim) akıl onun mecnunudur Ondan pürhun (kanrevan) olan bir gönül yüz can kıymetindedir Yemin ederim ki aşıkların gözünden akan yaşlara ab-ı hayat gıpta eder mevlana celaleddin rumi rubailer

(Yabancı bellemeyin)
Yabancı bellemeyin ben de bu eldenim sizin diyarınızda kendi ocağımı aramaktayım Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim Hintçe söylüyorum ama aslım türktür mevlana hazretleri rubailerden kaynak: hasan ali yücel - klasikler dizisi - farsça aslından çeviren: hasan ali yücel (can yücelin babası)

(yalnız ve asıl maksut hep odur)
Başımı koyduğum her yerde secde edilen odur Dört köşe altı bucakta tapılan hep odur Bağ,gül,bülbül,sema,sevgili... bütün bunlar hep bahanedir yalnız ve asıl maksut (amaç,sebep) hep odur mevlana celaleddin rumi rubailerden

(ebu zamzam)
Abdurrahman İbn Aclan (Radiyallahü Anh) rivayet ediyor: "Allah Resûlü (Aleyhisselâtü Vesselâm) bir gün, sahabilerine şöyle buyurdu: – Sizden biriniz Ebu Zamzam gibi olmaya güç yetiremez mi? Sahabiler sordular:– Ebu Zamzam kimdir, ya Resûlallah? Peygamberimiz (Aleyhisselâtü Vesselâm) şöyle cevap verdiler: – Ebu Zamzam, sizden önce yaşamış kişilerden biridir (Her sabah şöyle dua ederdi:) "Allah’ım! Bana söven (gıybetimi yapan, aleyhimde bulunan) kullara hakkımı bağışladım..."

(onda biri)
Siz, öyle bir zemânda geldiniz ki, Allahü teâlânin emrlerinin ve yasaklarinin onda birini yapmaz iseniz, helâk olur, Cehenneme gidersiniz. Sizden sonra öyle müslimânlar gelecek ki, Allahü teâlânin emrlerinin ve yasaklarinin onda birini yapabilseler, Cehennemden kurtulurlar hz muhammed s.a.v Furkân 21 Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzurumuza geleceklerini) ummayanlar: Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik, dediler. Andolsun ki onlar kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir. A’râf 206 Kuşkusuz Rabbin katındakiler O'na kulluk etmekten kibirlenmezler, O'nu tesbih eder ve yalnız O'na secde ederler. A’râf 88 Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: "Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz" (Şuayb): İstemesek de mi? dedi. Nisâ 18 Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca "Ben şimdi tevbe ettim" diyenler ile kafir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır. Nisâ 17 Allah'ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. İnşirâh İnşirâh 1 Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? İnşirâh 2 Yükünü senden alıp atmadık mı? İnşirâh 3 O senin belini büken yükü . İnşirâh 4 Senin şanını ve ününü yüceltmedik mi? İnşirâh 5 Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. İnşirâh 6 Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.

İnşirâh 7 Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul, İnşirâh 8 Yalnız Rabbine yönel. Nahl 14 İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) onun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.

(imam ı rabbani hazretleri 287.mektub)
Bu mektûb, hakîkatleri bilen, kardeşi meyân gulâm Muhammed hazretlerine yazılmıştır. Cezbe ve sulûk ve bunların marifetleri bildirilmektedir: Bismillâhirrahmânirrahîm. Bize doğru yolu gösteren Allahü teâlâya hamd olsun! Allahü teâlâ, bize doğru yolu göstermeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. Peygamberlerin hepsi doğru olarak gelmiştir. Onların sonuncusu ve en üstünü olan Muhammed hep doğru söylemiştir. Tâliblerin, gevşek ve yaradılışları aşağı olduklarından ve kâmil ve mükemmil olan bir Rehber bulamadıklarından, uzun yolu kısalttıkları ve yüksekleri bırakıp, aşağı şeyler arkasında koştukları görülmektedir. Yolda ellerine geçen en değersiz şeyleri bile birşey sanıp, onlara bağlanıp kalmakta ve onları aranılan şey sanarak, yolun sonuna vardık, kâmil ve müntehî olduk demektedirler. Yolun sonuna varanların ve aranılana kavuşanların, yolun sonundan ve vardıkları yüksek makamlardan bildirdiklerini, bu aşağı yaradılışlı olanlar, hayâlleri geniş olduğu için, kendi bozuk hâllerine benzetmektedirler. Fârisî mısra' tercemesi: Fâre, rü'yâda deve olmuş! Büyük denizden bir damlaya, hattâ damlanın görüntüsüne ve okyânusdan bir sızıntıya, hattâ bunun görüntüsüne kavuşunca, doyuvermişlerdir. Maddeden olanları maddesiz, anlaşılamıyan şey bilmişler. Bunları görünce, Ona kavuştuklarını sanmışlardır. Benzeri olanı, benzeri olmıyana benzetmişler, onu bırakıp, buna sarılmışlar. Anlaşılamıyana, başkalarından öğrenerek inananlar ve anlaşılamıyanı arayanlar, sülûk yolunu temâmlamıyan bu tâliblerden ve serâb ile avunan bu susuzlardan katkat daha iyidirler. Haklı ile haksız arasında ve doğru yolda gidenle yoldan sapan arasındaki ayrılık pekçoktur. Aradıklarına kavuşamıyarak, mahlûku sonsuz bilen tâliblere yazıklar olsun! Anlaşılabilen şeyleri anlaşılamıyan sanıyorlar. Suçları, keşflerinin yanlış olmasına bağışlanmayıp da, hesâba çekilirlerse, vay hâllerine! Yâ Rabbî! Unuttuklarımızdan, yanıldıklarımızdan bizleri sorumlu tutma! Bir kimse, hacca gitmek istiyor. Sevinerek yola çıkıyor. Yolda, Kâbeye benzer bir ev görüyor. Yalnız şekli benziyor ise de, onu Kâbe sanıyor. Orada kalıyor. Bir başkası, hacca gitmiş olanlardan duyarak Kâbeyi öğreniyor. Onu seviyor. Hacca gitmek istiyor. Fakat yola çıkmamış, bir adım atmamıştır. Bununla berâber, başka birşeye Kâbe dememiş, yalnız Kâbeye, doğru olarak inanmıştır. Bu kimse, yanılmış olan birincisinden daha iyidir. Evet, Kâbeye varmamış, fakat başka bir binâyı da Kâbe sanmamış olan üçüncü bir hac yolcusu, doğru inanan, fakat yola çıkmamış olandan elbette daha iyidir. Çünki bu, hem inanmakta, hem de, kavuşmak için yolculuk yapmaktadır. Bunun daha üstün olduğu meydandadır. Bunlardan birçoğu da, kendilerini ermiş sanarak ve kavuştuklarını hayâl ederek, şeyhlik yapmakta, herkese yol göstermeğe kalkışmaktadırlar. Kendileri bozuk oldukları için, yaradılışı yüksek, bu yola uygun olan çoklarını da bozmaktadırlar. Sohbetleri, kalbleri kararttığı için, tâliblerin isteklerini, çalışmalarını yok etmektedirler. Kendileri sapıttıkları gibi,

başkalarını da, doğru yoldan saptırmışlardır. Kendileri yıkıldıkları gibi, başkalarını da yıkmışlardır. Kemâle geldiğini, kavuştuğunu sanmak, sülûk yapmamış meczûblarda, cezb edilmiyen sâliklerden daha çok olmaktadır. Çünki, mübtedîdeki ve müntehîdeki cezbeler, görünüşte ortaktır. Aşk ve muhabbetleri, görünüşte eşiddir. İşin içyüzü böyle değildir. Hâlleri başkadır: Fârisî mısra' tercemesi: Toprak başkadır, temiz âlem başkadır. Başlangıcda bulunan herşey bozuktur. Nefsin istekleri karışıktır. Sonda, Hak ile olduğu için, herşey Hak içindir. Bunu biraz sonra, inşâallahü teâlâ açıklıyacağız. Görünüşteki bu benzerlik ve bağlılık, yanlış hayâllere yol açmıştır. Ebû Bekr-i Sıddîktan gelen yolda cezbe sülûkten önce olduğu için, bu yolda, sülûk nîmetine kavuşmamış olan meczûblarda, böyle hayâller ve bu gibi vehmler çok olur. Bunlardan birçoğuna, cezbe makamında, çeşidli hâller hâsıl olur. Bir hâlden, başka bir hâle dönerler. Bunları, sülûk konaklarında ilerlemek ve (Seyr-i ilallah) yolculuğu sanırlar. Bu değişmeleri görünce, kendilerini (Meczûb-i sâlik) bilirler. Bunun için, kısa aklımla düşündüm ki, cezbe ve sülûkün ne olduklarını, bu iki makam arasındaki ayrılıkları, herbirinin, kendisini diğerinden ayırmaya yarayan hâssalarını ve mübtedî ile müntehînin cezbleri arasındaki farkları ve tekmîl ve irşâd makamlarının ne olduğunu ve bu makama bağlı olan bilgileri yazayım. Böylece, doğruyu açığa çıkarayım. Yanlış olanların bozukluğunu göstereyim. Suçlular, beğenmeseler de, bu hizmeti yapmaya, Allahü teâlânın yardımı ile başladım. Doğru yolu gösteren ancak Odur. O, çok iyi bir sahip ve çok iyi vekîldir. Bu mektûbda, iki maksadla bir hâtime vardır: Birinci maksadda, cezbe makamındaki marifetler bildirilmektedir. İkinci maksadda, sülûk bilgileri vardır. Hâtimede, tâliblere çok lüzûmlu ve faydalı olan çeşidli bilgiler vardır. BİRİNCİ MAKSAD: Sülûkü bitirmemiş olan meczûblar, çok çekilseler de ve hangi yoldan çekilseler de, (Erbâb-i kulûb)dandırlar. Sülûk yapmadan ve (Tezkiye-i nefs) olmadan, kalb makamından ileri geçilemez. Kalbin sahibine varılamaz. Onların çekilmeleri, kalbe olan çekilmedir. Onların sevgileri kendilerinden değildir, dışardandır. Kendileri içindir. Sevilen için değildir. Çünki bu makamda, nefs ruh ile birleşmiştir. Zulmet, nûr ile bir aradadır. Kalb makamından kurtulmak ve kalbin sahibine kavuşmak ve ruhun aranılana çekilmesi, ruh nefsden kurtulup aranılana dönmedikce ve nefs ruhdan ayrılarak kulluk makamına inmedikce, olamaz. Bu ikisi, bir arada kaldıkca, (Hakîkat-i câmia-i kalbiyye) sağlamdır ve ayaktadır. Yalnız ruhun çekilmesi düşünülemez. Ruhun nefsden kurtulması ancak, sülûk konaklarını geçdikten ve Seyr-i ilallah yolculuğunu bitirdikten ve Seyr-i fillah başladıktan ve belki de, (Seyr-i anillah-i billah) yolculuğundaki (Fark-ı ba'delcem') makamına kavuştuktan sonra hâsıl olabilir. Fârisî beyt tercemesi: Her dilenci, olur mu bir kahraman? nerede sivri sinek, nerede Süleymân? Müntehî ile mübtedînin cezbleri arasındaki fark anlaşılmış oldu. Erbâb-i kulûb meczûblarının şühûdları, kesret yâni mahlûklar perdesi arkasında olur. Anlasalar da, anlamasalar da böyledir. Bu kesrette gördükleri de, yalnız Âlem-i ervâhdır. Ruhların âlemi, letâfet, ihâta ve sereyân bakımlarından, görünüşte, kendini yaratana benzer. (Allahü teâlâ, Âdemi kendi sûretinde yarattı) hadis-i şerifi, böyle olduğunu bildirmektedir. Bunun için, ruhun şühûdünü, Hakkın şühûdü sanırlar. İhâta, sereyân, kurb ve mâıyyet de böyledir. Çünki sâlik, bulunduğu makamın bir üstünü görebilir. Daha üst makamları göremez. Bunların bulunduğu makamın üstü, (Ruh makamı)dır. Bunun için, ruh makamından yukarısını göremezler. Ruhun şühûdünden başka, şühûdleri olmaz. Ruhun üstünü görebilmek için, ruh makamına kavuşmak lâzımdır. Muhabbet ve çekilmek de, şühûd gibidir. Hak teâlânın şühûdü için, belki Ona muhabbet ve çekilmek için, Seyr-i ilallahın sonundaki Fenânın hâsıl olması lâzımdır. Fârisî beyt tercemesi:

Bir kimsede hâsıl olmazsa Fenâ, Hak teâlâya yol bulamaz aslâ! Başka söz bulunamadığı için şühûd diyoruz. Yoksa, bu büyüklerin işi, başkalarının dedikleri şühûdün çok ilerisindedir. Bunların aradıkları, anlaşılamıyan bir varlık olduğu gibi, Ona kavuşmaları da, anlaşılamıyan bir kavuşmaktır. Maddeli, ölçülü olan, Ona yol bulamaz. Sultânın hediyyelerini, ancak onun hayvanları taşıyabilir. Fârisî beyt tercemesi: Anlaşılmaz, ölçülmez bağlantılar, Hak ile ruhumuz arasında var! Sülûk sahiplerinden hakîkate varmış olanlara göre, Hak teâlânın ihâta, sereyân, kurb ve mâıyyeti ilim yolu ile anlaşılmaktadır. Doğru yolun âlimleri de böyle söylemişlerdir. Allahü teâlâ, bu âlimlerin çalışmalarına bolbol mükâfât versin! O büyüklere göre, Allahü teâlânın kendisi bu âleme yakındır, sereyân etmiştir sanmak, birşeye kavuşmamış olmağı, uzakta kalmış olmağı gösterir. Yaklaşmış olanlar, Allahü teâlâ yakındır demezler. Büyüklerden biri buyurdu ki, (Yakın olduğunu söyliyen, uzaktadır. Uzaktayım diyen yakındır. Tesavvuf da budur). (Tevhîd-i vücûd) bilgileri, kalbin çekilmesinden ve muhabbetten hâsıl olmaktadır. Cezb edilmiyen, sülûk yolunda ilerliyen (Erbâb-i kulûb) bu bilgilere yakalanmaz. Sülûk ile kalbden büsbütün ayrılıp, kalbin sahibine dönmüş olan meczûblar da, bu bilgilerden uzaklaşırlar. Tevbe ederler. Meczûblardan birçoğu, sülûk yoluna girdikleri ve bu yolun konaklarında ilerledikleri hâlde, eski makamlarını unutmazlar. Yukarı makamlara bakmazlar. Tevhîd bilgileri, bunları bırakmaz. Bu tehlikeden kurtulamazlar. Bunun için, yakınlık konaklarına ve mukaddes makamlara yükselmezler. Yâ Rabbî! Bu zâlimlerin şehrinden bizi çıkar. Senden bize bir sahip gönder. Senden bize bir yardımcı ihsân eyle! Aranılana kavuşmak, bu bilgilerden kurtulmakla belli olur. Çünki, hiçbirşeye benzemiyene yaklaştıkça âlem, yaratandan o kadar uzak bulunur. Bu zaman âlemi yaratandan başka bilmemek ve yaratanı, âlemi çevirmiş sanmak gibi şeyler olmaz. Arabî mısra' tercemesi: Toprağa düşen nerede? Herşeyin sahibine olan nerede? MARİFET 1: Hâce Nakşibend hazretleri, (Nihâyeti, başlangıcda yerleştirdik) buyurdu. Bu söz, müntehîlerde olan cezb ve muhabbet, bu yolda, başlangıcda olanlara olan cezb ve muhabbette yerleştirilmiştir demektir. Çünki müntehînin çekilmesi, ruhun çekilmesidir. Mübtedînin cezbi ise, kalbin çekilmesidir. Kalb, ruh ile nefs arasında geçid gibi olduğundan, kalb çekilirken, ruh da cezb olunmaktadır. Başlangıcda bu yerleşmenin, yalnız bu tarîkte olması, büyüklerin bu yolu, bunun hâsıl olması için, koymuş olduklarındandır. Bu yolu, buna kavuşmak için, kurdukları içindir. Yoksa, bütün cezblerde de, bu yerleşmek vardır. Fakat, başka tarîkatlerde, rastgele hâsıl olabilmektedir. Buna kavuşmaları için, belli bir yolları yoktur. Bundan başka, bu büyüklerin yolundaki cezbe makamı çok şânlıdır. Başkaları böyle değildir. Olsa da, çok azdır. Bunun için, bunların bir çoğuna, bu makamda, sülûk konaklarını aşmamış olsalar bile, sülûk edenlerin karıştıkları Fenâ ve Bekâya benzeyen Fenâ ve Bekâ hâsıl olur. (Tekmîl), yâni başkalarını yetiştirebilmek makamından birşeylere kavuşurlar ki, (Seyr-i anillah-i billah) yolculuğu makamına benzemektedir. Böylece uygun yaradılışlı olanları yetiştirebilirler. Aşağıda, bunu daha açıklıyacağız. İnşâallahü teâlâ. Burada bir incelik vardır: Şöyle ki, ruh bu bedene gelmeden önce, mukaddes âlemi biraz biliyordu. Bedene gelince, bu bilgisi kalmadı. Bu yolun büyükleri, ruha eski bilgisini hâtırlatacak bir yol buldular. Fakat ruh, bedene bağlı kaldıkca, o mukaddes makama dönen kalb oluyor. Kalbin dönmesi, nefsin ve ruhun da dönmeleri demektir. Ruhun maksada dönmesi, kalbin dönmesinde yerleştirilmiştir. Müntehîlerde, ruh Fenâ bulduktan ve hakkânî vücûdle Bekâ bulduktan sonra, ruh maksada dönmektedir. Ruhun o Bekâsına (Bekâ-billah) denir. Kalbin teveccühü içinde bulunan, ruhun teveccühü ve belki ruhun bedene gelmeden önceki teveccühü, ruhun varlığı ile birlikte olan teveccühüdür. Ruh daha fânî olmamıştır. Ruhun varlığı ile olan teveccühü ile, ruhun Fenâsı ile olan teveccühü başka başkadır. Kalbin

teveccühü içinde olan ruhun teveccühüne nihâyet denilmesi, nihâyette yalnız ruhun teveccühü kaldığı içindir. Nihâyetin, bidâyette yerleştirilmesi demek, nihâyetin görüntüsünün bidâyette yerleştirilmesidir. Kendisinin yerleştirilmesi demek değildir. O bidâyette yerleştirilemez. Görüntünün yerleştirildiğini açıkça söylememeleri, belki, bu (Tarîka-i aliyye) talebesini çalıştırmak için olabilir. İşin doğrusu, Allahü teâlânın yardımı ile, bizim bildirdiğimizdir. Sâbıkların çekilmeleri, çalışmakla, uğraşmakla değildir. Rehberin teveccühü ve huzuru iledir. Onlarınki de, kalbin çekilmesidir. Ruhun bedene gelmeden önce olan teveccühünden de, biraz kalmıştır. Ruhun bedene gelmeden önceki teveccühünün meydana çıkması için uğraşmak, bedene gelince, teveccühü unutanlar için lâzımdır. Çalışmaları, sanki önceki teveccühü hâtırlatmak içindir. O kaçırılmış olan nîmeti bulmak içindir. Eski teveccühü unutanlar, adı geçen sâbıklardan daha latîf yaradılışlıdırlar. Çünki eski teveccühün hepsini unutmak, teveccühün tâm olduğunu ve onda yok olmuş olduğunu gösterir. Teveccühü unutmamak, böyle değildir. Böyle olmakla berâber, sâbıkların teveccühleri, bütün varlıklarına yayılmış, işlemiştir. Bedenleri de, ruhları gibi olmuştur. Sevilmiş ve seçilmiş olanlar da böyledir. Fakat, sevilmişlerdeki yayılış ile sâbıklardaki yayılış, başkadır. Birşeyin kendisi ile görüntüsünün başka olmaları gibidir. Buna kavuşanlar, böyle olduğunu iyi bilirler. Evet, kavuşan muhiblerde ve olgunlaşan mürîdlerde de bu yayılış vardır. Fakat, şimşek gibi gelip geçicidir, sürekli değildir. Devamlı yayılma, ancak sevilmiş olanlar içindir. MARİFET 2: Erbâb-ı kulûb meczûbları, kalb makamında yerleşince ve o makamın marifetine ve şü'ûruna kavuşunca, tâliblere faydalı olabilirler. Bunların yanında bulunanlarda, kalbin çekilmesi ve muhabbeti hâsıl olabilir. Fakat kendileri, kemâle yetişmiş olmadıkları için, yanında bulunanlar da olgunlaşamazlar. (Nâkısdan kâmil gelmez) demişlerdir. Bunlar, yanındakileri kavuşturamaz iseler de, sülûk erbâbından daha faydalı olurlar. Çünki, sülûkün sonuna varsalar ve müntehîlerin cezbine kavuşsalar da, (Seyr-i anillah-i billah) ile, kalb makamına indirilmemişlerdir. Bu âleme döndürülmemiş olan müntehî, başkalarını yetiştirmek, onlara fayda vermek makamına mâlik olmaz. Onun âleme teveccühü, bağlılığı kalmamıştır ki, fayda verebilsin. Kendisine uyulan kimse, bir geçiddir. Çünki, geçid makamı olan, kalb makamına inmiştir. Ruhdan ve nefsden faydalanmaktadır. Ruh yolu ile, yukarıdan istifâde etmekte, nefs yolu ile aşağıya fayda vermektedir. Onun Allahü teâlâya teveccühü ile insanlara teveccühü bir aradadır. İkisinden biri, ikincisine perde olmaz. İfâdeyi ve istifâdeyi birlikte yapmaktadır. Tesavvuf büyüklerinden birkaçı şeyhin bir geçid olmasına, Hak ile halk arasında aracı olmasıdır diyorlar. Teşbîhi ve tenzîhi kendinde toplamıştır diyorlar. İyi bilmelidir ki, geçid olmağı böyle anlamak sekrden ileri gelmektedir. Rehberlik ise, sahv hâlidir. Şü'ûrlu olmaktır. Öyle sözler, bu makamına yakışmaz. Çünki bu makamda, onların nefsleri, ruhun her tarafı kaplayan nûrları içindedir. Nûrların içinde bulunması, sekre sebeb olmuştur. Kalbin geçid olması makamında ise, nefs ve ruh birbirinden ayrılmıştır. Bundan dolayı, burada sekr olamaz. Burada, davet makamına uygun olan sahv vardır. Olgun olan zatı kalb makamına indirdikleri zaman, geçid gibi olduğu için, âlemle bağlılık hâsıl eder. Yaradılışı uygun olanları yetiştirir. Hâlleri değişmiyen meczûbun da, kalb makamında bulunduğu zaman, âlemle bağlılığı vardır. Tâliblere teveccüh eder. Kalbin çekilmesi ve muhabbeti olsa bile, çekilmeğe ve muhabbete kavuşmuştur. Bundan dolayı, tâliblere faydalı olur. Şunu da bildirelim ki, hâli değişmeyen meczûbun verdiği fayda miktarı, geri dönmüş müntehînin yaptığı faydadan daha çoktur. Müntehînin Faydası ise, meczûbun faydasından daha kıymetlidir. Çünki geri dönmüş müntehînin âlem ile bağlılığı var ise de, bu bağlılık, görünüştedir. Doğrusuna bakılırsa, âlemden ayrıdır. Asla doğrudur. Onunla bâkîdir. Meczûb ise, âleme sıkı bağlıdır. Âlemin bir parçasıdır. Âlemin bâkî olduğu bekâ ile bâkîdir. İşte bunun için, tâlibler, meczûba tâm yakındırlar. Bunun için, ondan daha çok fayda hâsıl ederler. Geri dönen müntehîden ise, daha az istifâde ederler. Fakat vilâyet kemâllerinin mertebelerine yükselmek, ancak müntehînin yardımı ile olur. Bundan dolayı, müntehîden istifâde etmek daha kıymetlidir. Bundan başka, müntehînin hakîkatte himmeti ve teveccühü

yoktur. Meczûbun ise, himmet ve teveccühü vardır. Himmet ve teveccüh ile tâlibi ilerletir ise de, kemâle ulaştıramaz. Şunu da bildirelim ki, tâliblerin meczûblardan edinecekleri teveccühün sonu, ruhun unutmuş olduğu eski teveccühüdür. Bunların sohbetinde, ruh eski teveccühünü hâtırlar. Kalbin teveccühünde, eski teveccüh de birlikte hâsıl olur. Müntehîlerin sohbetinde hâsıl olan teveccüh böyle değildir. Eskiden bulunmıyan yeni bir teveccühdür. Ruhun fenâsından belki de (Hakkânî vücûd) ile Bekâsından sonra hâsıl olan bir teveccühdür. Bundan dolayı, birinci teveccüh kolay hâsıl olur. İkinci teveccüh güc hâsıl olur. Kolay olan, çok olur. Güç olan, daha az olur. Bunun için, demişlerdir ki, cezbe hâsıl etmek için şeyhin Faydası olmaz. Çünki, o bağlılık önceden var idi. Ruh bedene gelince unutuldu. Hâtırlatmak, uyandırmak lâzım oldu. Bunu hâtırlatan zata, (Öğretici) denir. (Yetiştirici) denmez. Sülûk konaklarında ilerletmek için yetiştirici şeyh lâzımdır. Onun yetiştirmesi lâzımdır. Yetiştiricilerin, hâli değişmiyen böyle meczûblara, tâlibleri yetiştirmek için izn vermesi uygun değildir. Bunları kemâle erdirmek, yetiştirmek için bırakması doğru olmaz. Çünki, tâlibler arasında yüksek yaradılışlı olanlar vardır. Olgunlaşacak ve başkalarını da yetiştirebilecek yükseklikte yaradılmışlardır. Bunlar, böyle bir meczûbun eline düşerse, yaradılışlarındaki olgunlaşma kuvvetleri yok olabilir. Yükselmez olurlar. Buğday yetiştirmeğe elverişli bir toprağa, iyi buğdayın sağlam tohumu ekilirse, toprağın kuvvetine göre iyi buğday elde edilir. Kötü buğday tohumu veya nohud ekilirse, iyi buğday vermek şöyle dursun, toprağın yetiştirme kuvveti bozulur. Eğer bir meczûba izn vermekte fayda görür ve onun tâliblere faydalı olacağını anlarsa, onun tâlibleri yetiştirmesini birkaç şarta bağlar. Bunlardan biri, tâlib onun yetiştirme yoluna uygun olmalıdır. Onun yanında tâlibin yaradılışındaki kuvvet bozulmamalıdır. Kendi nefsi de, bu başkanlıktan dolayı taşkınlık yapmamalıdır. Çünki nefsi tezkiye bulmamış, kötü isteklerden vazgeçmemiştir. Bundan başka, tâlibin kendisinden herşeyi aldığını ve daha da alacak kuvvette olduğunu anlarsa, bunu ona bildirmeli, başka Rehbere giderek onun yanında işini bitirmesini söylemelidir. Kendini müntehî olarak tanıtmamalı, başkalarını aldatarak, herkesin yolunu kesmemelidir. İşte, meczûbun hâline ve zamana göre, bu şartlardan uygun olanı bildirmeli, bunları gözetmesini sıkıca söyliyerek izn vermelidir. Geri dönmüş olan müntehînin tâlibleri yetiştirmesi için, böyle şartlar lâzım değildir. Çünki o, Hakka teveccüh ile halka teveccühü kendisinde toplamış olduğundan, her tarîka ve her yaradılıştaki tâlibe uygundur. Herkes, yaradılışındaki kuvvet kadar ve ona bağlılığı kadar, ondan istifâde edebilir. Her ne kadar, şeyhlerin sohbetinde, onlara bağlılığın az veya çok olmasından dolayı, çabuk ve yavaş ilerlemek ayrılıkları olabilir. Fakat hepsinin yetiştirme kuvvetleri birdir. Tâlibleri yetiştirirken, hâsıl olacak şöhretin Allahü teâlânın bir hîlesi, aldatması olmasından korkması, bunun için Hak teâlâya sığınması ve Onun merhametine sarılması lâzımdır. Çünki, bu işte ve bütün işlerinde ve bütün zamanlarında Hak teâlâya sığınması, ona ihsân edilmiştir. Hiçbir vakt, hiçbir işinde ondan ayrılmaz. Bu, Allahü teâlânın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahü teâlâ, büyük ihsân sahibidir. İKİNCİ MAKSAD: Burada sülûk anlatılacaktır. Bir tâlib, sülûk yolu ile yükselmek istediği zaman, kendi rabbi, yetiştiricisi olan isme varır ve bu ismde fânî, yok olursa, (Fenâ makamı)na kavuşmuş olur. Bu ism ile bekâ bulduktan sonra, (Bekâ makamı)na kavuşmuş olur. Bu Fenâ ve Bekâ ile, vilâyetin birinci mertebesine yükselmekle şereflenmiş olur. Bu sözümüzü açıklamak ve incelemek lâzımdır. AÇIKLAMA: Allahü teâlâdan gelen feyz iki dürlüdür: Birincisi, var etmek, varlıkta durdurmak, yaratmak, rızk vermek, hayat vermek, öldürmek gibi nîmetlerdir. İkincisi, îman, marifet ve vilâyet ile Peygamberlik mertebelerinin başka başka kemâlleridir. Birinci feyzler, ihsânlar, Allahü teâlânın sıfatlarından gelir. İkinci feyzlerin bir çoğu, yine sıfatlardan ve başka bir çoğu da, şü'ûnlardan gelir. Sıfatlar ile şü'ûnlar arasında çok ince ayrılık vardır. Bu başkalıklar, ancak Muhammed aleyhisselâmın vilâyetine kavuşanlardan pekaz kimselere bildirilir. Bunları bildiren hiç kimse yoktur. Kısaca söyleriz ki: Sıfatlar, Allahü teâlânın zatından ayrı olarak dışarda vardır. Şü'ûnlar ise, Zat-i ilâhîde var denilen

şeylerdir. Meselâ, su öyle yaratılmıştır ki, yukardan aşağı düşer. Onun bu düşmesi, kendisinde, hayat, ilim, kudret ve irâde varlığını düşündürür. Çünki ilim sahipleri, ağır oldukları için ve bildikleri için yukardan aşağı inerler. Yukarıya bakmazlar. İlim ise, diri olanda bulunur. İrâde, ilme bağlı olur. Kudretin de var olması lâzım gelir. Çünki irâde, gücü yeten iki şeyden birini seçmektir. Suda bunları düşünmek, şü'ûnlara benzer. Bu şü'ûnlar var iken, suyun başka sıfatları da olabilir. Bu sıfatlar, sudan ayrı olarak var olur. Yukarıdaki düşüncelerle, yâni şü'ûnlarla, su diridir, âlimdir, kâdirdir ve dileyicidir denilemez. Bunları söyleyebilmek için, ayrıca sıfatların bulunması lâzımdır. Âlimlerden birkaçı, su için bu ismleri söylemişler ise de, sözleri, şü'ûn ile sıfatları birbirlerinden ayıramadıkları için olmuştur. Sıfatların yokluğunu söyliyenler de, bu ikisini ayıramıyanlardır. Sıfatlar ile şü'ûnlar arasında ikinci bir ayrılık daha vardır: Şü'ûnların bulunduğu makam, dalgalanan şanlı bir makamdır. Sıfatların makamı böyle değildir. Muhammed Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve âlihi ve sellem” ve Onun gölgesinde bulunan Evliyâsına, ikinci feyz, şü'ûnlardan gelir. Başka Peygamberlere “salevâtullahi teâlâ ve berekâtühü alâ nebiyyinâ ve aleyhim ve alâ cemî'i etbâ'ihim” ve onların gölgesinde bulunan Evliyâya bu feyz, hattâ birinci feyz de sıfatlardan gelir. Resûlullahın rabbi olan ve ikinci feyzin gelmesine vâsıta olan ism, ilmin şânının zıllidir. İlim şânı, toplu olan ve birbirinden ayrılmış olan bütün şü'ûnları kendinde toplamaktadır. İlim şânının bu görüntüsüne (Kâbiliyyet-i zat) denir. İlim şânı ve bunun kendinde toplamış olduğu bütün şü'ûnlar, Zat-i teâlânın kâbiliyyetidir. Bu kâbiliyyet, Zat-i teâlâ ile ilim şânı arasında bir geçid ise de, bunun Zat-i teâlâ tarafı anlaşılamaz olduğundan, bu geçid yalnız ilim şânına karşı olan tarafı ile anlaşılabilmektedir. Bunun için, bu kâbiliyyete ilim şânının zılli denilmiştir. Bir şeyin zılli, o şeyin ikinci bir mertebede görüntüsüdür. Onun kendisi değildir, benzeridir. Bu kâbiliyyetin hâsıl olması, iki tarafının hâsıl olması demektir. Bundan dolayı, bu geçid, mükâşefede, ilim şânının altında görünmektedir. Bu şândan sonra ve onun altında göründüğü için, onun zılli demek uygun olmuştur. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve selleme ve bâreke” gölgesinde bulunan Evliyânın rableri olan, onlara ikinci feyzin gelmesinde geçid olan ismler, bu kâbiliyyetin zılleridir. Bu toplu olan kâbiliyyetin açılmış, dağılmış parçalarıdır. Başka Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ ve teslîmatühü alâ nebiyyina ve aleyhim” rableri ve hem birinci, hem ikinci feyzlerin gelmesine geçid olan, ayrıca dışarda bulunan sekiz sıfatın Zat-i teâlâdaki kâbiliyyetidir. O Peygamberlerin görüntüsü altında bulunan Evliyânın rableri, hem birinci ve hem ikinci feyzin gelmesinde geçid olan bu sekiz sıfattır. Resûlullaha birinci feyzin gelmesinde geçid olan, Allahü teâlânın sıfatlarının, Zat-i teâlâdaki kâbiliyyetidir. Sanki, başka Peygamberlere “salevâtüllahi ve berekâtühü alâ nebiyyinâ ve aleyhim” feyzlerin gelmesinde geçid gibi olan kâbiliyyetler, bu toplu olan kâbiliyyetin zılleri, açılıp yayılmış şeklidir. Resûlullahın görüntüsü üzerinde bulunan Evliyâya birinci feyzin gelmesinde geçid gibi olanlar da başkadır. Çünki bunlar, sıfattırlar. Görülüyor ki, Muhammedî olan Evliyâya birinci feyzin gelmesindeki geçidler, ikinci feyzin gelmesindeki geçidlerden başkadır. Başka Evliyâda ise, bu geçidler başka değildir. Tesavvuf büyüklerinden birkaçı, (Muhammed aleyhisselâmın rabbi, yâni feyz gelmesinde geçid olan, sıfatların zattaki kâbiliyyetidir) dediler. Bu sözleri, şü'ûn ile sıfatları birbirinden ayıramadıklarını göstermektedir. Hattâ şü'ûn makamını bilmediklerini göstermektedir. Doğruyu meydana çıkaran, ancak Allahü teâlâdır. Doğru yolu gösteren Odur. Resûlullahın rabbi, yâni her iki feyzin de gelmesine geçid olan, hem şü'ûn makamındaki ve hem sıfatların makamındaki rabbi, bütün rablerin rabbidir. Yâni ana geçid, ana yol olduğu iyi anlaşıldı. Bundan başka, Resûlullahın vilâyetinin kemâlleri mertebelerine feyz, doğrudan doğruya geçid olmaksızın, Zat-i ilâhîden gelmekte olduğu da anlaşılmış oldu. Çünki şü'ûnlar, zattan başka değildirler. Zattan başkalıkları, yalnız akıl iledir. Bundan dolayı, (Tecellî-i zatî), yalnız Resûlullah için oldu. Onun izinde gidenlerin büyükleri, Onun yolundan feyz aldıkları için, bunlar da, o makamdan birşeye kavuşmuşlardır. Başkalarının feyz almalarına, sıfatlar geçid

olmaktadır. Sıfatlar, ayrı bir varlıkta dışarda mevcut oldukları için, arada sağlam perdedirler. Bunlar (Tecellî-i sıfâtî)ye kavuşurlar. Sıfatların Zattaki kâbiliyyeti, akıl ile, düşünce ile vardır. Dışarda varlığı yoktur. Sıfatlar, dışarda vardırlar. Bunların kâbiliyyetleri ise, dışarda yoktur. Fakat kâbiliyyetler, Zat ile sıfatlar arasında geçid gibidirler. Belki de şü'ûnlarla sıfatlar arasındadırlar. Geçidin iki ucu, iki tarafındakine benzer. Bunun için, kâbiliyyetler de, sıfatlar gibi olarak, perdelik yapmışlardır. Fârisî beyt tercemesi: Dostun ayrılığı, az olsa da, az değildir. Gözde yarım kıl olsa, çok görünür. Yukardaki bildirilenlerden anlaşıldı ki, Zat-i teâlânın perdesiz olarak görünmesi, (Tecellî-i şühûdî)de olabilir. Fakat (Tecellî-i vücûdî)de olamaz. Bunun için, Resûlullaha, vilâyet kemâllerinin feyzinin gelmesinde hiçbirşey perde olmamaktadır. Vücûdün feyzinin gelmesinde ise, sıfatların Zattaki kâbiliyyetleri perde olmaktadır. Bu, yukarda bildirildi. Süâl: Şü'ûn ve bunların kâbiliyyetleri, akıl ile düşünülür şeyler olunca, zihnde var olurlar. İlim, bunlara perde olur. Bununla berâber, sıfatların perdeleri dışarda, şü'ûnun perdeleri ilimde olmaz mı? Cevâb: Zihnde var olan şey, dışarda var olan iki şey arasında perde olamaz. Dışarda var olan şeye, yine dışarda var olan şey perde olur. Zihnde var olan şey, perde olsa bile, bazı marifetler hâsıl olunca, bu perde aradan kalkar. Dışarda var olan perde ise, aradan hiç kalkmaz. Yukardaki bilgilerden anlaşılıyor ki, Muhammedî olan kimsenin (Seyr-i ilallah) denilen yolculuğunun sonu, onun rabbi olan isme kadardır. Bu ism de, şânın zıllidir. Bu ismde fenâ bulduktan sonra (Fenâ-fillah) makamına kavuşmakla şereflenir. Eğer bu ismde bâkî olursa (Bekâ-billah) makamına kavuşur. Bu Fenâya ve Bekâya kavuşmakla (Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye) “alâ sahibihessalâtü vesselâmü vettehıyye” vilâyetinin birinci mertebesine ayak basmış olur. Muhammedî olmıyan bir Velî, rabbi olan sıfata ve o sıfatın kâbiliyyetine yetişir. Eğer kavuşmuş olduğu bu ismde, yâni sıfatta ve kâbiliyyette fânî oldu ise, ona (Fânîfillah) denilemez. Bunun gibi, bu ismde bekâ bulunca da, (Bâkî-billah) değildir. Çünki (Allah) ismi bütün şü'ûnları ve sıfatları bulunan bir mertebenin ismidir. Şü'ûnun Zattan başka olması, akıl ile olduğundan, şü'ûn Zattan ve birbirlerinden başka değildir. Bundan dolayı şü'ûnda bir bakımdan Fenâ bulmak, her bakımdan Fenâ bulmak olur. Belki de, Zat-i teâlâda Fenâ bulmak olur. Bunun gibi, şü'ûnda bir bakımdan Bekâ bulmak, her bakımdan Bekâ bulmak olur. Bundan dolayı, böyle olunca (Fânî-fillah) ve (Bâkî-billah) demek doğru olur. Hâlbuki sıfatlarda böyle değildir. Çünki sıfatlar, Zattan ayrı olarak dışarda vardır. Bunlar, Zat-i teâlâdan ve birbirlerinden başkadırlar. Bir sıfatta Fenâ bulmakla, her sıfatta Fenâ bulmuş olmaz. Sıfatlarda Bekâ bulmak da böyledir. Bunun için, böyle fânî olana, Fânî-fillah denilemez. Belki, yalnız fânî ve yalnız bâkî denilebilir. Yâhud, sıfatın ismi söylenerek denilir. İlm sıfatında fânî veya bu sıfatla bâkî gibi denilir. Bundan anlaşılıyor ki, Muhammedî olan Evliyânın Fenâsı tâmdır. Bekâsı da kâmildir. Muhammedî olan Velî, şü'ûna doğru yükselir. Şü'ûnun bu âlemle hiç ilgisi yoktur. Çünki âlem, sıfatların zıllidir. Şü'ûnun görüntüsü değildir. Bundan dolayı sâlikin şânda Fenâsı, onun tâm Fenâsı olur. Öyle olur ki, sâlikin varlığı ve eseri, izi hiç kalmaz. Bekâsında da, bütün varlığı, o şân ile bâkî olur. Sıfatta fânî olan böyle değildir. Kendisi ve eseri büsbütün yok olmaz. Çünki, sâlikin varlığı o sıfattandır ve o sıfatın zıllidir. Aslın görünmesi, kendi zıllini büsbütün yok etmez. Hâsıl olan Bekâ da, Fenâsı kadardır. Bundan dolayı, Muhammedî olan Velî insanlık sıfatlarına geri dönmez. Koğulmak korkusundan mahfûzdur. Çünki, kendisinden büsbütün geçmiştir. Hak teâlâ ile bâkî olmuştur. Bu makamdan geri dönmek olamaz. Sıfatlarda Fenâ bulmak, böyle değildir. Çünki bu Fenâda, sâlikin varlığının eseri izi yok olmadığı için geri dönebilir. Vâsıl olan Velînin insanlık sıfatlarına dönmesi câiz olur diyen ve olmaz diyen âlimler vardır. Böyle başka söylemeleri, yukarda bildirdiğimiz ayrılıktan ileri gelebilir. Bu sözün doğrusu, Muhammedî olan, geri dönmekten korunmuştur. Başkaları için bu korku vardır. Sâlik fenâya kavuştuktan sonra, varlığının eseri de yok olur denildiği gibi,

yalnız varlığı yok olur, eseri yok olmaz diyenler de olmuştur. Bu sözün doğrusunu, biraz açıklamak ister. Şöyle ki, Muhammedî olan sâlik fânî olunca, hem kendi, hem de eseri yok olur. Başkalarının ise, eseri yok olmaz. Çünki, sâlikin aslı olan sıfat yok olmamıştır. Bunun zılli de yok olmaz. Burada bir incelik vardır, şöyle ki: Aynın ve eserin yok olması demek, görünmemeleri demektir. Varlıkları yok olmak değildir. Varlıkların yok olması ilhâda ve zındıklığa yol açar. Tesavvuf büyüklerinden bir çoğu, kendisi yok olur dedi. Eser yok olmaz dediler. Eseri yok bilmek, eserin yok olacağını söylemek, ilhâd ve zındıklık olur dediler. Burada da, sözün doğrusu, Allahü teâlânın bildirmesi ile bizim söylediğimizdir. Ne kadar şaşılır ki, vücûd yok olur dedikleri hâlde, kendisi de yok olur demişlerdir. Çünki, vücûdünün kendisi yok olur demek de, eser yok olur demek gibi, ilhâd ve zındıklık olur. Sözün kısası, kendisinin de ve eserinin de vücûdü yok olamaz. Aynın ve eserin de şühûdleri yok olabilir. Yok olmuştur da. Fakat, yalnız Muhammedî olanlarda yok olmuştur. Muhammedî olan Evliyâ, kalb makamından büsbütün kurtulmuşlar, kalbin sahibine kavuşmuşlardır. Hâlleri değişmez. Mâsivâya köle olmaktan tâm âzâd olmuşlardır. Başka Evliyâda eserlerin vücûdü bulunduğundan, hâlden hâle dönerler. Kalb makamından dışarı çıkamazlar. Çünki, eserlerin varlığı ve hâllerin değişmesi (Hakîkat-i câmia-i kalbiyye)den olur. Başka Evliyânın şühûdleri, perde arkasında olur. Çünki, sâlikin varlığı ne kadar çoksa, aranılanın perdeleri de o kadar çok olur. Eser kaldıkca, perde de bu eserdir. MARİFET 3: Eğer sâlik, bilinen sülûkten başka bir sülûk yolu ile, yüksek mertebelerden bir mertebede, rabbi olan isme yetişirse veya bu isme yetişmiyerek, bu mertebede fânî olursa, buna da, (Fenâ-fillah) demek doğru olur. Bu mertebede (Bekâ) da böyledir. Fenâ-fillahı bu ism için söylemek, bu fenâ, başka fenâların mertebelerinin birinci mertebesi olduğu içindir. MARİFET 4: Sülûkün çeşidleri vardır. Birçoğunda önce, cezbe yoktur. Birçoğunda ise, önce cezbe vardır. Birçoğunda da, sülûk yolundaki konakları geçerken, cezbe hâsıl olur. Bir başkaları, sülûk konaklarını geçer. Fakat cezbe hâsıl olmaz. Sevilmişlerde, cezbe önce olur. Öteki çeşidleri, sevenler içindir. Muhiblerin, yâni sevenlerin sülûkü, bilinen on makamı geçmektir. Sıra ile, birer birer geçilir. Mahbûbların, yâni sevilmişlerin sülûkünde, on makam, toptan hâsıl olur. Sıra ile, birer birer geçmelerine lüzûm kalmaz. (Vahdet-i vücûd) bilgisi ve buna benzer olan, ihâta, sereyân, Zat-i ilâhînin mâıyyeti gibi şeyler, önce olan veya ortada hâsıl olan cezbelerde olur. Cezbesiz olan sülûkte ve müntehîlerin cezbelerinde, böyle bilgiler hâsıl olmaz. Bunu yukarıda bildirmiştik. Müntehîlerde hâsıl olan (Hakk-ul-yakîn)in de, tevhîd-i vücûdîye bağlı olan bilgilerle bir ilgisi yoktur. Her nerede, tevhîd-i vücûdî sâliklerinin makamlarına uygun olan hakk-ul-yakîn bildirilmiş ise, bu, mübtedî olan veya ortada olan meczûbların hakk-ul-yakînidir. MARİFET 5: Tesavvuf büyüklerinden birkaçı buyurdu ki, (Tâlibde cezbe hâsıl olunca, bundan sonra, onun yol göstericisi, artık bu cezbedir. Başka yol gösterici istemez. Bu cezbe ona yetişir). Bu cezbe sözü ile, eğer Seyr-i fillahın cezbesini demek istiyorlarsa, evet öyledir, yetişir. Fakat, yol gösterici demeleri, bu isteklerine uygun olmaz. Çünki, Seyr-i fillahdan sonra, yol kalmamıştır ki, yol gösterici lâzım olsun. Sülûktan önce olan cezbe de olamaz. Sözlerinden de, bunun olmadığı anlaşılmaktadır. Geriye ortadaki cezbeyi dilemiş olmaları kalıyor. Bunun yalnız başına, tâlibi aradığına kavuşturabileceği bilinememektedir. Çünki ortada bulunanlardan çoğu, bu cezbe hâsıl olduğu zaman, yukarıya yükselmekten vazgeçmektedirler. Bu cezbeyi, müntehîlerin cezbesi sanmaktadırlar. Yolda hâsıl olan cezbe, eğer yol göstermek için yetişseydi, bunları yolda bırakmazdı. Evet, başlangıcdaki cezbe, sevilenlerde hâsıl olduğu için, buna yetişir denilirse, yeri vardır. Mahbûbları ihsân çengeli ile çekerler. Bunları yolda bırakmazlar. Fakat, başlangıcda hâsıl olan her cezbenin de yetişeceği söylenemez. Arkasından sülûk gelen cezb, yol göstermek için yetişir. Sülûke kavuşmazsa, kısır bir meczûbdur. Sevilmişlerden değildir. SON: Tesavvuf büyüklerinden birçoğu, (Tecellî-i zatî) şü'ûrü giderir ve hissi yok eder dediler.

Bunlardan birkaçı, kendi hâllerini şöyle anlattı: Tecellî-i zatî hâsıl olunca, uzun zaman hissiz, hareketsiz düşmüşüm. Herkes, beni öldü zannetmiş. Birkaçı da, Tecellî-i zatî üzerinde konuşmağı ve başka şeyleri yasak ettiler. Sözün doğrusu ise, bu Tecellî-i zatî, ismlerden bir ismin perdesi arkasından olmaktadır. Perdenin arada kalması, tecellîye kavuşanın, varlığında kalan eserin çokluğu kadar uzun sürer. Şü'ûrun gitmesi de, kalan bu eserden ileri gelmektedir. Eğer tam fânî olup da, (Bekâ billah) ile şereflenirse, bu tecellî onun şü'ûrunu hiç gidermez. Arabî beyt tercemesi: Ateş, içine düşen kimseyi yakar, Ateş olmuş kimse ise, nasıl yanar? Bir kimse ateşe düşerse yanar, kül olur. Bir kimse, yanıp ateş olmuş ise, ateş artık onu yakamaz. Perde arkasında olan tecellî, (Tecellî-i zat) değildir. (Tecellî-i sıfât) demektir. Resûlullah için olan Tecellî-i zat, perdesiz olan tecellîdir. Perde bulunması, şü'ûrsuzluk olması ile anlaşılır. Şü'ûrsuzluk, uzaklığı gösterir. Şü'ûr, perdesizliği gösterir. Şü'ûr, tâm olan huzurda olur. Büyüklerden biri, perdesiz olan tecellînin biricik sahibi olan Muhammed aleyhisselâmın hâlini şöyle anlatıyor. Fârisî nazm tercemesi: Mûsâ , sıfatlardan, Bir ışık görüp, aklı gitti temâm. Sen ise Muhammed ! Zâtına bakar ve gülerdin müdâm. Perdesiz olan bu tecellî-i zatî, sevilmişler için aralıksızdır. Sevenler için ise, şimşek gibi gelip geçicidir. Çünki mahbûbların bedenleri, ruhları gibi olmuştur. Bu benzerlik bütün bedenlerine işlemiştir. Sevenlerde, bedenin bu benzeyişi çok az olur. Hadis-i şerifde, (Allahü teâlâ ile öyle vaktim vardır ki...) buyuruldu. Burada bildirilen vakt, şimşek gibi gelip geçen tecellîler değildir. Çünki O Server, sevilmişlerin şâhıdır. O tecellî, O Server için süreklidir. Belki bu aralıksız tecellîde bulunan şeylerden biri bildirilmiştir ki, bu şey az zaman hâsıl olmaktadır. Tadını tadanlar, bunu iyi anlar. MARİFET 6: (Allahü teâlâ ile öyle vaktim vardır ki, o zaman hiçbir melek ve hiçbir Peygamber bana ortak olamaz) hadis-i şerifini anlatırken, tesavvuf büyükleri ikiye ayrılmıştır: Birçoğu, burada bildirilen vakt, sürekli, kesiksiz vakttir dedi. Başkaları ise, arasıra olan vakttir dedi. Sözün doğrusu şöyledir ki, sürekli olmakla berâber, bunun arasıra olan yerleri de vardır. Yukarıda buna işaret etmiştik. Bu fakire göre, arasıra olan vakt, namazda olmaktadır. Belki, bunun içindir ki, hadis-i şerifde, (Namaz, gözümün bebeğidir) buyurularak, buna işaret olunmuştur. Başka bir hadis-i şerifde, (Kulun Rabbine en yakîn olduğu zaman, namazdadır) buyuruldu. Alak sûresinin ondokuzuncu [19] âyetinde, (Secde et ve yaklaş!) buyuruldu. Allahü teâlâya yakınlık ne kadar çok olursa, başka şeylerin araya karışması o kadar az olur. Süâl: Tesavvuf büyüklerinden birkaçı kendi hâllerinin kuvvetini, sürekli olduğunu bildirmek için, (Namazdaki hâlim, namazdan önceki hâlim gibidir) diyor. Yukarıdaki hadis-i şerif, hattâ âyet-i kerime ise, hâlin sürekli olmadığını bildirmektedir. Bu nasıl olur? Cevâb: Zamanın sürekli olduğu meydandadır. Söz konusu olan, bu sürekli zaman içinde ayrıca az bulunan zamanların da olup olmamasıdır. Bu az zamanların bulunduğunu anlamıyanlar, buna yok demişlerdir. Bu makama kavuşturulanlar ise, varlığını bildirmişlerdir. Sözün doğrusu şudur ki, Resûlullahın artıklarını toplamakla şereflendirilen bir kimse, namazda gönlünü toparlayıp, namazdaki o ni'metten biraz tadabilir. Fakat namazda Resûlullaha mahsûs olan nîmetim artıklarını toplamakla şereflenenler pekazdır. Allahü teâlâ, sonsuz olan ihsânı ile ve Muhammed aleyhissalâtü vesselâm hurmetine bu makama bizleri de kavuştursun! MARİFET 7: Sıfatların sahiplerinden olan müntehîler, bilgiler ve marifetler bakımından meczûblara yakındırlar. Her ikisinin şühûdleri birbirine benzer. Çünki, ikisi de (Erbâb-i kulûb)dendirler. Bununla berâber, sıfatların sahipleri, bilgilerin ve marifetlerin inceliklerini

anlarlar. Meczûblar böyle değildir. Bundan başka, sıfatların erbâbı, sülûk etmekle ve yukarı yükselmekle, yükselmemiş meczûblardan daha çok yaklaşırlar. Lâkin aslın sevgisi meczûbları sarmıştır. Arada perdeler varsa da, (Kişi, sevdiği ile berâberdir) hadis-i şerifine göre meczûblar da, asla yakın ve berâber sayılır. Meczûblar, sevgi bakımından, Muhammedî olan Evliyâya benzerler. Çünki, arada perdeler bulunsa bile, meczûblarda da aslın sevgisi vardır. MARİFET 8: Tesavvuf büyüklerinden birkaçı, (Kutblar Tecellî-i sıfâta, Fertler Tecellî-i zata kavuşur) demişlerdir. Bu sözleri üzerinde biraz düşünmek lâzımdır. Çünki, kutb yaradılışta Muhammedîdir. Muhammedî olanlar, Tecellî-i zata kavuşur. Evet, bu tecellînin de çeşidleri vardır. (Efrâd)ın kavuştuğu kurba, (Aktâb) kavuşamaz. Fakat ikisi de, zatın tecellîsine kavuşur. Bunlar belki kutb demekle, (Kutb-i ebdâl) demek istemişlerdi. Çünki bu kutb, İsrâfîl aleyhisselâmın zılli üzerindedir. Muhammed aleyhisselâmın zılli üzerinde değildir. MARİFET 9: Hadis-i şerifde, (Allahü teâlâ, Âdemi kendi sûretinde yarattı) buyurdu. Allahü teâlâ, madde değildir. Benzeri yoktur. Nasıldır denilemez. Âdemin ruhu, kendi hulâsası, özüdür. Allahü teâlâ, Âdemin ruhunu bilinemez, nasıldır denilemez olarak yarattı. Allahü teâlâ mekânsız olduğu gibi, ruh da mekânsızdır. Ruh da madde değildir. Ruhun bedene bağlılığı, Allahü teâlânın âlem ile olması gibidir. Ne içindedir, ne dışındadır. Ne bitişiktir, ne ayrıdır. Yalnız onu varlıkta durdurmaktadır. Bedenin her zerresini diri tutan ruhdur. Bunun gibi, âlemi varlıkta durduran, Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, bedeni ruh vâsıtası ile diri tutmaktadır. İnsana gelen her feyz, önce ruha gelir. Ruhdan bedene yayılır. Ruh nasıl olduğu anlaşılmaz olarak yaratılmış olduğu için, hiç anlaşılamıyacak olan Allahü teâlâ onda yerleşmektedir. Hadis-i kudsîde, (Yere ve göke sığmam. Fakat mümin kulumun kalbine sığarım) buyurdu. Çünki, yer ve gök çok geniş olmakla berâber maddedirler. Mekânlıdırlar. Birşeye benzetilebilirler. Nasıl oldukları anlaşılır. Mekânsız olan, nasıl olduğu bilinmiyen mukaddes varlık, bunlarda yerleşemez. Mekânsız olan, mekânda yerleşmez. Benzeri olmıyan, benzeri olanla bir arada bulunmaz. Mümin kulun kalbi ise, mekânsızdır. Nasıl olduğu anlaşılamaz. Bunun için, burada yerleşir. Müminin kalbi denildi. Çünki kâmil, olgun müminlerden başkasının kalbi mekânsızlık derecesinden aşağı düşmüştür. Mekânlı ve maddeli şeylere karışmıştır. Onlar gibi olmuştur. Böyle düşmekle ve maddeli varlıklar gibi olmakla, onlardan sayılmıştır. Anlaşılacak hâle gelmiştir. Anlaşılamıyanı yerleştirmek gücü kalmamıştır. A'râf sûresinin yüzyetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Onlar, hayvan gibidir. Belki hayvandan daha sapıktır) buyuruldu. Tesavvuf büyükleri arasında kalbinin geniş olduğunu söyliyenler, kalbinin mekânsız olduğunu anlatmışlardır. Çünki, mekânlı ne kadar geniş olsa da, yine dardır. Arş, madde âleminin en büyüğü, en genişidir. Fakat, mekânlı olduğundan, mekânsız olan ruha göre, hardal dânesi gibi kalır. Belki daha da küçüktür. Şunu da söyleriz ki, müminin kalbi, sonsuz olan nûrların tecellî yeridir. Belki, sonsuz olanla bâkî olmuştur. Arş, içindekilerle birlikte, bu kalbin içinde, yok gibi kalırlar. Eserleri, izleri bile kalmaz. Seyyid-üt-tâife Cüneyd-i Bağdâdî, bunu anlatırken, (Hâdis, kadîme yaklaşınca, izi, eseri bile kalmaz) buyurdu. Bu, ruh için dikilmiş bir elbisedir. Melekler de, buna kavuşamaz. Melekler de maddedir. Mekânlıdır. Nasıl olduğu anlaşılabilir. Bu bilgilerden insanın nasıl (Halîfe-i Rahmân) olduğu anlaşılır. Birşeyin sûreti, onun halîfesidir, vekîlidir. Birşey onun sûretinde yaratılmazsa, onun halîfesi olamaz. Halîfe olmaya yakışmıyan, emânet yükünü taşıyamaz. Sultânın hediyyelerini, ancak onun hayvanları taşır. Ahzâb sûresinin yetmişikinci âyetinde meâlen, (Emâneti göklere ve yere ve dağlara bildirdik, yüklenmek istemediler. Ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. İnsan zâlim oldu. Câhil oldu) buyuruldu. İnsan kendine çok zulmetti. Varlığından ve kendi ile birlikte var olanlardan bir iz, bir eser kalmadı. Çok câhil oldu. Çünki, maksadı kavrıyamadı. Aranılandan bilgi edinemedi. O mekânda, anlayamamak, anlamaktır. Bilmediğini söylemek, bilmektir. Allahü teâlâyı bilmemek, şaşıp kalmak, Onu tanımaktır. TENBÎH: Yazılar arasında, Allahü teâlânın yerleşmesi veya Onda birşeyin yerleşmesi, Ona yaklaşmak anlaşılan kelimeler bulunursa, başka kelime bulunamadığı için olduğunu anlamalı.

Böyle sözleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak anlamalıdır. MARİFET 10: İnsan, (Âlem-i sagîr)dir. İnsandan başka olan herşey (Âlem-i kebîr)dir. Âlem-i sagîr ve Âlem-i kebîr, Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının görüntüleridir. Zâtındaki kemâllerin ve şü'ûnün aynalarıdır. Âlemler kapalı bir hazîne idi. Gizli bir defîne idi. Bunları meydana çıkarmak diledi. Toplu iken açmak, yaymak istedi. Aslını göstermek için, özünü belli etmek için, âlemi yarattı. Âlemin, kendi yaratanı ile biricik bağlılığı, Onun mahlûku olmasıdır. Başka hiçbir ilgisi yoktur. Onun büyüklüğünü, yüksekliğini, kemâllerini göstermektedir. Bundan başka bağlılık söylemek, meselâ birleşmek, benzemek, etrâfını kuşatmak, berâber olmak gibi sözler, hep sekrden ve hâllerin kaplamasındandır. Hâlleri doğru olan büyükler , sekrden kurtulmuş, sahve, şü'ûra kavuşmuşlardır. Böyle şeyler söylemezler. Söylemiş iseler, tevbe ve istigfâr ederler. Yolda ilerlerken, bunlardan birçoğuna böyle bilgiler hâsıl olur ise de, nihâyete kavuşunca, bu bilgiler yok olur. İslâmiyyete uygun olan ledünnî bilgiler ihsân olunur. Bunu iyi anlatabilmek için, şöyle benzetebiliriz: Fen sahibi, derin bir âlim, bilgilerini, fenlerini dışarı çıkarmak, anlatmak isterse, harfler ve sesler kullanır. Bu harflerin ve seslerin içinde bilgilerini ortaya döker. Bu harfler ve sesler, bilgileri göstermektedir. Âlimle hiçbir bağlılıkları yoktur. Yalnız, âlim bu harflerin sahibidir. Bunlar da, onun yüksekliğini gösteren işaretlerdir. Harflere ve seslere, âlimin kendisidir, yâhud bilgilerin kendisidir denemez. Harfler ve sesler, bu bilgileri kaplamıştır, berâberdir gibi şeyler de söylenemez. Bilgiler, âlimin kafasında olduğu gibidir. Hiçbir değişikliğe uğramamışlardır. Evet, harflerle sesler, bunları göstermekte, bunlar da onlar ile gösterilmektedir. Bu kadarcık bağlılık, aslı olmıyan birkaç şey hayâle getirir. Bu şeylerin âlimle ve bilgilerle hiçbir ilgisi yoktur. Bu harfler ve sesler dışarda vardırlar, âlim ve onun bilgileri dışarda vardır, harfler, sesler ise, vehm ve hayâldir demek yanlıştır. Bunun gibi (Mâ-sivâ) adı da verilen âlem, dışarda vardır. Bu varlık, bir görüntü ve asla bağlı olan bir varlık ise de, dışarda vardır. Âlem vehm ve hayâldir demek yanlıştır. Eski Yunan felsefecilerinden Sofistâî denilen birkaçı böyle söylemiştir. Böyle söyliyenlerin, âlem için bir hakîkat vardır demeleri, âlemi vehm ve hayâl olmaktan kurtarmaz. O zaman, hakîkat var olmuş olur, âlem değil. Çünki, âlemi o hakîkatten başka bilmektedirler. [Allahü teâlâdan başka herşeye, yâni her mahlûka, (Âlem) veya (Mâsivâ) denir]. TENBÎH: Âlemin ismlere ve sıfatlara ayna olması demek, ismlerin ve sıfatların sûretlerine, görüntülerine ayna olması demektir. Âlem, ismlerin ve sıfatların kendilerine ayna değildir. Çünki ism de, ismin sahibi gibi, hiç bir mertebe ile çevrilemez. Sıfat da, sıfatın sahibi gibi hiçbir aynada görülemez. Fârisî beyt tercemesi: Dar olan şekil ve sûret kabına manâ nasıl sığar? Dilencinin kulübesinde, sultânın ne işi var? MARİFET 11: O Serverin izinde gidenlerin büyükleri, Ona uydukları için, Onun için olan Tecellî-i zatîden pay alırlar. Başka Peygamberlere ise Tecellî-i sıfât vardır. Tecellî-i zat, Tecellî-i sıfâttan daha şereflidir. Fakat, şunu da bilmelidir ki, Peygamberlere Tecellî-i sıfâtta, kurb mertebeleri hâsıl olmaktadır. Bu ümmetin büyüklerine, Tecellî-i zattan bir pay düştüğü hâlde, bu mertebeler hâsıl olmaz. Bunun benzeri şöyledir ki, bir kimse, güneşe âşık olarak, güneşe doğru yükselse ve yaklaşsa, güneşle arasında ince bir perdeden başka uzaklık kalmasa, başka birisi de, güneşi çok sevse, fakat ona yaklaşmasa, güneşle arasında hiçbir perde olmasa, birincinin güneşe daha yakın olduğu ve onun üstünlüğünü daha iyi anlıyacağı meydandadır. Daha yakın olan ve marifeti daha çok olan, elbette daha üstündür. Bunun içindir ki, ümmetlerin en hayrlısı olan bu ümmetin Evliyâsından hiçbiri Peygamberleri en üstün ise de, hiçbir Peygamberin derecesine yetişemez. Bu Velîye, kendi Peygamberini en üstün yapan üstünlüklerden, Ona uyduğu için, verilmiş ise de, Peygamberler, her bakımdan üstündürler. Evliyâ, artık toplayıcıdırlar. Sözümüz burada temâm oldu. Bundan dolayı ve bütün nîmetlerinden dolayı, Allahü teâlâya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe ve hepsine ve mukarreb meleklere ve Sıddîklara ve şehitlere ve sâlihlere salât ve selâm olsun!

Hakka bırak her işini, esbâba yapış yeter, Bu sözüm olsun sana, ârif isen, her an rehber.

(imam ı rabbani hazretleri 290.mektub)
Bu mektûb, molla Muhammed Hâşime yazılmıştır. Allahü teâlânın, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine başlangıcda ihsân etmiş olduğu yolu bildirmektedir: Bismillâhirrahmânirrahîm. Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe ve Onun temiz olan Âlinin ve Eshâbının hepsine salât ve selâm olsun ! Tesavvuf âlimlerinin yolları arasında en kısa, en uygun, en sağlam, en sâlim, en kuvvetli, en doğru, en iyi, en yüksek ve en olgun olanı Ebû Bekr-i Sıddîktan gelen yoldur. Bu yolda bulunanların ruhlarını ve sahiplerinin sırlarını, Allahü teâlâ taktîs eylesin! Bu yolun bütün bu üstünlükleri ve bu yolda yetişenlerin şânlarının üstün olması, sünnet-i seniyyeye yapıştıkları ve bid'atlerden sakındıkları içindir. Eshâb-ı kirâmda olduğu gibi “aleyhimürrıdvan minelmelikilmennân”, bu büyüklerin de, bidâyetlerinde, nihâyetlerinin kazancı yerleştirilmiştir. Yüksek dereceye kavuştuktan sonra, huzurları devamlı olmuştur. Başkalarının huzuru geçicidir. Kardeşim! Allahü teâlâ, seni doğru yola ulaştırsın! Bu fakir, bu yola özendiğim zaman, Allahü teâlâ, işimi kolaylaştırdı. Vilâyet kaynağı, hakîkatin mütehassısı, nihâyetin başlangıcda yerleştirilmiş olduğu yolun kılavuzu, vilâyet derecelerine kavuşturan caddenin sürücüsü, dînin koruyucusu, şeyhimiz ve imamımız, şeyh Muhammed Bâkî hazretlerine kavuşturdu. Bu yoldaki büyüklerin seçkinlerinden olan bu yüksek zat, Allahü teâlânın ismini zikr etmeği öğretti. Teveccüh buyurdu. Bu fakirde, zikrin tadı tâm hâsıl oldu. Sevincimin çokluğundan ağladım. Birgün sonra, bu büyüklerin kıymet verdikleri ve (Gaybet) dedikleri, şü'ûrsuzluk hâsıl oldu. Kendimden geçince, büyük bir deniz gördüm. Dünyadaki şeklleri, sûretleri, bu deniz içinde gölge gibi gördüm. Şü'ûrsuzluğum çoğaldı. Bir sâ'at, iki sâ'at sürdüğü günler oldu. Bütün geceyi kaplamaya başladı. Olanları, kendilerine arz ettim. (Fenâ)dan biraz hâsıl olmuş buyurdu. Zikr etmeği yasakladı. (Bu huzuru elden kaçırma!) dedi. İki gün sonra, bilinen (Fenâ) hâsıl oldu. Arz eyleyince, (Vazîfeni yap!) buyurdu. Fenânın Fenâsı hâsıl oldu. Arz eyledim. (Bütün âlemi bir birleşmiş topluluk olarak görüyor musun?) buyurdu. (Evet) dedim. (Fenânın Fenâsında, âlemi böyle birleşik görmekle birlikte, şü'ûrsuzluk da hâsıl olur) buyurdu. Hemen o gece, buyurduğu gibi, Fenâ hâsıl oldu. Bunu ve bundan sonra olanı arz eyledim ve Allahü teâlâyı, ilm-i huzurî ile bildiğimi ve kendisinde bulunmıyan sıfatlarla birlikte bildim dedim. Bundan sonra, bütün eşyayı kaplıyan bir nûr göründü. Onu Hak teâlâ sandım. Bu nûr siyah idi. Arz eyledim. (Nûr perdesi arkasında Hak teâlâ görülmüştür. Bu nûrdaki genişlik, ilimdedir. Zat-i teâlâ herşeyle ilgili olduğu için, geniş görünmektedir. Bunu yok etmek lâzımdır) buyurdu. Sonra, bu nûr küçülmeğe başladı. Darlaştı. Nokta gibi oldu. (Noktayı da yok etmek, hayrete gelmek lâzımdır) buyurdu. Öyle yaptım. Hayâl olan nokta da yok oldu. Hayrete daldım. Hak teâlâ, kendini kendi görür gibi göründü. Arz eyledim. (İşte, Nakşibendiyyenin huzuru, bu huzurdur) buyurdu. Bu yoldakilerin nisbeti, bu huzur demektir. Bu huzura, gayb olmıyan huzur da denir. Nihâyetin bidâyette yerleşmesi, burada olur. Bu yolda, tâlibe bu nisbetin hâsıl olması, başka yollarda, tâlibin maksada kavuşmak için, çalışılacak zikrleri ve vazîfeleri rehberlerinden almalarına benzer. Fârisî mısra' tercemesi: Gül bağçemi gör de, behârımı anla! Bu fakirde bu nisbetin hâsıl olması, zikr öğrendiğim günden, iki ay ve birkaç gün sonra başladı. Bu nisbet hâsıl olduktan sonra, (Fenâ-i hakîkî) denilen, başka bir fenâ hâsıl oldu. Kalb o kadar genişledi ki, yer küresinin ortasından Arşa kadar, bütün âlem, bu genişlik yanında, hardal dânesi kadar bile değildi. Bundan sonra, kendimi ve âlemin her parçasını, hattâ her zerreyi, Hak teâlâ olarak gördüm. Bundan sonra âlemin her zerresini birer birer hep kendim gördüm. Kendimi onların herbiri olarak gördüm. Sonra, bütün âlemi, bir zerrede yok

buldum. Sonra, kendimi ve her zerreyi, o kadar geniş gördüm ki, bütün âlemi hattâ âlemin birkaç katını içimde gördüm. Kendimi ve her zerreyi, her zerreye yayılmış, sızmış olan nûr gördüm. Âlemdeki şekller, sûretler, bu nûrda yok oldular. Sonra kendimi ve hattâ her zerreyi, bütün âlemi tutuyor, varlıkta durduruyor gördüm. Arz eyledim. Tevhîdde (hakk-ul-yakîn) mertebesi işte budur. (Cem'ul-Cem') bu makamdır, buyurdu. Önce, âlemin şekillerini, sûretlerini hep Hak teâlâ bulmuş olduğum gibi, bunlardan sonra, hepsini hayâl gördüm. Önce, Hak bulduğum her zerreyi, şimdi hep vehm ve hayâl buldum. Çok şaşırdım. Bu sırada, (Füsûs) kitabındaki, kıymetli babamdan işittiğim, (Bu âleme isterseniz Hak deyiniz, isterseniz mahlûk deyiniz. İsterseniz, bir bakımdan Hak deyiniz ve başka bir bakımdan, mahlûk deyiniz. İsterseniz, ikisi arasını ayıramıyarak şaşkına döndüğünüzü söyleyiniz!) sözünü hâtırladım. Bu söz sıkıntımı giderdi. Bundan sonra yanlarına giderek arz eyledim. (Huzurun daha sâf olmamıştır. Vazîfene devam et de, var ile yok birbirinden tâm ayrılsınlar) buyurdu. Ayrılamıyacağını anlatan, (Füsûs)ün yazısını okudum. (Şeyh Muhyiddîn-i arabî “kaddesallahü sirrehül'azîz”, olgun bir Velînin hâlini bildirmemiş. Birçoklarına göre de ayrılamazlar) buyurdu. Emrlerine uyarak, verdikleri vazîfeye devam ettim. Onların çok kıymetli yardımları ile, Allahü teâlâ, iki gün sonra, var ile yokun ayrıldığını gösterdi. Hakîkî varlığı, hayâl olandan ayrı buldum. Dışarda, bir varlıktan başka, hiçbir var görmedim. Kendilerine bunu bildirince, (Fark-ı ba'del-cem') mertebesi, işte budur. Çalışmakla, buraya kadar varılabilir. Bundan ilerisi herkesin yaradılışında bulunana uygun olarak ihsân olunur. Tesavvuf büyükleri, bu mertebeye (Tekmîl makamı) demişlerdir buyurdu. Bu fakiri ilk olarak, sekrden sahva ve Fenâdan Bekâya getirdikleri zaman, kendi bedenimin her zerresine baktığım zaman, Hak teâlâdan başka birşey bulamadım. Her zerremi, Onu gösteren bir ayna gibi gördüm. Bu makamdan, yine hayrete götürdüler. Kendime getirdiklerinde, Hak teâlâyı kendi vücûdümün, her zerresinde değil, her zerresi ile buldum. Önceki makamı, ikinci makamdan aşağı gördüm. Yine hayrete daldırdılar. Kendime gelince, Hak teâlâyı, âlemle ne bitişik, ne ayrı, ne içinde, ne de dışında bulamadım. Önce bulmuş olduğum, berâberlik, etrâfını çevirmek ve içine işlemek gibi şeylerin hepsi, şimdi yok oldu. Böyle olmakla berâber, yine öyle görüldü. Sanki his olunuyordu. Âlem de, o ânda görülmekte idi. Fakat, bu bağlantıların hiçbiri, Allahü teâlâda yoktu. Yine hayrete daldırdılar. Sahva getirdikleri zaman, Allahü teâlânın, âlem ile, önce görülen bağlılıklardan başka bir bağlılığı olduğu anlaşıldı. Bu, hiç anlaşılamıyan bir bağlılıktır. Hak teâlâ, hiç anlaşılamıyan bir nisbet ile görüldü. Yine hayrete daldırdılar. Bu mertebede biraz kabz, sıkıntı hâsıl oldu. Yine kendime getirdiklerinde, Hak teâlâ, o anlaşılamaz nisbetten başka olarak göründü. Bu âlemle, anlaşılan ve anlaşılamıyan hiçbir nisbeti, bağlılığı yok idi. Âlem de böylece görülmekte idi. O ânda, öyle bir ilim ihsân olundu ki, bu ilim, Hak teâlâ ile mahlûklar arasında hiçbir bağlılık bırakmadı. Her iki şühûd var iken, bildirdiler ki, böylece, hiçbir bağlılık olmadan görülen, Hak teâlânın kendi değildir. Tekvîn sıfatının âlemle olan bağının, Âlem-i misâlde olan sûretidir. Çünki, Onun zâtı, mahlûklarla bir ilgisi olmaktan çok uzaktır. Anlaşılabilen veya anlaşılamıyan hiçbir bağlantısı yoktur. Arabî beyt tercemesi: Sevgiliye kavuşmak, ele geçer mi acaba? yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada. Kıymetli kardeşim! Hâllerin hepsini açıklamaya ve marifetleri anlatmaya kalkışırsam, çok uzun sürer. Dinliyenleri usandırabilir. Hele (Tevhîd-i vücûd) marifetleri, herşeyin zıl, görüntü olduğu anlatılırsa, sonu gelmez. Bütün ömürlerini tevhîd-i vücûd marifetlerinde geçirenler, bu sonsuz deryadan bir damla ele geçirememişlerdir. Şuna da, çok şaşılır ki, onlar, bu fakiri, tevhîd-i vücûd sahiplerinden saymazlar. Tevhîd bilgilerine inanmıyan âlimlerden sanırlar. Görüşleri kısa olduğu için, tevhîd marifetleri üzerinde durmağı olgunluk bilirler. Bu bilgilerden ilerlemeği, gerilemek sanırlar. Fârisî beyt tercemesi: Câhildirler, kendilerini de bilmezler, hüner sanmaktan aybları çekinmezler.

Bunların dayandıkları birinci senet, eski tesavvufcuların tevhîd-i vücûdî üzerindeki sözleridir. Allahü teâlâ, bunlara insâf versin! O büyüklerin, bu makamlardan ilerlemediklerini, o makamda bağlanıp kaldıklarını nerden biliyorlar? Biz, tevhîd-i vücûdî marifetleri yoktur demiyoruz. Var olduğunu, fakat bu makamdan daha yüksek makamlara ilerleneceğini de söyliyoruz. Eğer, bu makamları aşanlara, bu bilgilere inanmıyor adını takıyorlarsa, ona bir diyeceğimiz yoktur. Yine sözümüze dönelim. Birşeyin örneği, o şeyi tanıtır. Bir damla sızıntı, bir su menba'ını buldurur. Biz de az bildirdik. Bir damla ile haber veriyoruz. Kardeşim! Kıymetli hocamız, beni yetişti ve yetiştirebilir görerek, tarîkati öğretmek için izn verince ve tâliblerden çoğunu, bu yana gönderince, kemâle gelmiş olduğuma ve tâlibleri yetiştirebileceğime inanamıyordum. (Bu işte duraklama! Büyüklerimiz, bu makamların, kemâl ve tekmîl makamı olduğunu bildirmişlerdir) buyurdu. (Bu makama inanmamak, o büyüklerin yüksekliğine inanmamak olur) dedi. Emrlerine uyarak, tarîkati talim etmeğe başladım. Tâliblere çalışmalarına yardımcı olmaya uğraştım. Bu uğraşmalarımın tâliblere çok faydalı olduğu görüldü. Öyle oldu ki, senelerce çalışarak kavuşulabilenler, birkaç saatte ele geçiyordu. Birkaç zaman uğraştım. Sonra, yine noksân olduğumu, aşağıda kaldığımı anladım. Tesavvuf büyüklerinin, son mertebe dedikleri, gelip geçici (Tecellî-i zatî)ler, bu yolda hiç hâsıl olmamıştı. (Seyr-i ilallah) ve (Seyr-i fillah) ne demek olduğunu bilmiyordum. Bu kemâllere de kavuşmak lâzımdı. Bunları düşündükce, aşağıda kalmış olduğumu iyi anladım. Yanımda bulunan tâlibleri toplıyarak, geride olduğumu, hepsine bildirdim. Dağılmalarını söyledim. Fakat bu sözlerimi aşağı gönüllülük, bir incelik sandılar. Yanımdan ayrılmadılar. Az zaman sonra, Allahü teâlâ, umduklarıma kavuşturdu. Sevgili Peygamberinin sadakası olarak ihsânda bulundu. FASL - Büyüklerimizin yolunun temeli, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerinin îtikatına uygun olarak inanmak ve sünnet-i seniyyeye yapışmaktır “alâ sahibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”. Bid'atlerden ve nefsin isteklerinden de sakınmak ve işleri, elden geldiği kadar azîmetle yapmak, ruhsat ile hareketten kaçınmaktır. [(Azîmet), helâl olduğu belli olmıyan şübheli şeyleri de yapmamak, haram ve mekruhlardan herhâlde kaçmaktır. (Ruhsât), islâmiyetin izin verdiği, câiz olur dediklerinden sakınmamaktır]. Önce, cezbe hâsıl olup kendinden geçer. Buna (Adem) denir. Bundan sonra (Bekâ) bulup kendine gelir. Buna (Vücûd-i adem) denir. Bu adem ve kendinden geçmek, hissi gayb etmek, duygusuz olmak değildir. Az kimsede, his de gidebilir. Bu bekâ sahibi, insanlık isteklerine dönebilir. Nefsin huylarına uyabilir. Fenâdan sonra hâsıl olan Bekâda ise, geri dönmek câiz değildir. Behâüddîn-i Buhârî, (Vücûd-i adem, insanlık arzularına döner. Fakat, Vücûd-i fenâ, geriye hiç dönmez) sözünü, belki bunun için söylemiştir. Çünki, birinci Bekânın sahibi, daha yoldadır. Yolda olan geri dönebilir. İkincisi, müntehîdir, kavuşmuştur. Kavuşan, geri dönmez. Büyüklerden biri, (Yolda olan döner. Kavuşmuş olan dönmez) buyurdu. Vücûd-i adem sahibi, her ne kadar yolda ise de, nihâyet, bidâyette yerleştirilmiş olduğu için, nihâyette olanları bilir. Müntehînin, yolun sonunda kavuştukları, buna topluca tattırılır. Bu nisbet, müntehîde bol olduğundan, ruhuna da, bedenine de yayılır. Vücûd-i adem sahibinde ise, yalnız kalbindedir. Müntehîde yayılmış, dağılmıştır. O, insanlık sıfatlarına dönmez. Çünki, bu nisbetin, onun bedeninin her mertebesine yayılması, onun sıfatlarını yok etmiş, fânî yapmıştır. Bu (Fenâ), Allahü teâlânın büyük bir nîmetidir. Allahü teâlâ, azmıyan kulundan, nîmetini geri almaz. Vücûd-i adem sahibi, böyle değildir. Bu nisbet, onun bedenine geçmemiştir. Böyle olmakla berâber, bedenin mertebeleri kalbe bağlı olduğu için, bu nisbet kalb yolu ile, bütün bedene de, toplu, kısa olarak geçer. Bedenin isteklerini azaltır. Fakat, tâm yok edemez. Bunun için geri dönebilir. Çünki azalmış, yok olmamıştır. Yok olan, geri dönmez. Bu yüksek zincirin büyüklerinden birkaçı, bidâyetteki kendinden geçmeğe ve bundan sonra hâsıl olan bekâya (Fenâ) ve (Bekâ) demişlerdir. Bu mertebede, (Tecellî-i zatî) olur. Hak teâlânın zatı görünür de

demişlerdir. Bu Bekânın sahibine, (Vâsıl), kavuşmuş demişlerdir. Devamlı huzur, müşâhede demek olan (Yâd-i dâşt) de, bu mertebede hâsıl olur sanmışlardır. Bütün böyle sözler, nihâyetin bidâyette yerleştirilmiş olmasından ileri gelmektedir. Çünki, Fenâ ve Bekâ, yalnız müntehîye hâsıl olur. Ancak, müntehî kavuşmuştur. Tecellî-i zatî, yalnız buna olur. Allahü teâlânın devamlı huzuru, ancak müntehî içindir. Çünki, o hiç geri dönmez. Fakat, birinci söz de, bu bakımdan doğrudur. Sağlam bir görüşe dayanmaktadır. Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin (Fıkarât) kitabındaki Fenâ ve Bekâ ve Tecellî-i zatî ve Zat-i ilâhînin şühûdü ve vasl ve Yâd-i dâşt yazıları da, bunlar gibidir. Büyüklerden biri buyurdu ki, Hâce hazretlerinin, sevdiklerinden birkaçına yazmış olduğu mektûblardan ve risâlelerden meydana gelmiş olan bu Kitap, başlangıcda olan marifetleri mübtedîlere anlatmak için yazılmıştır. (İnsanlara, aklları erdiği kadar söyleyiniz!) gözetilerek yazılmıştır. (Risâle-i silsiletil-ahrâr) kitabı da böyledir. Hâce-i Ahrâr hazretlerinin sözlerine uygun olarak yazılmıştır. Dînin kuvvetlendiricisi, yüksek hocamız mevlânâ Muhammed Bâkî hazretlerinin, (Rubâ'ıyyât şerhı) kitabı da böyledir. Bu Bekâ, hattâ Cezbede hâsıl olan her Bekâ, (Tevhîd-i vücûdî) ile karışıktır. Bunun içindir ki, büyüklerden birçoğu, Hakk-ul-yakîni anlatırken tevhîd-i vücûdî ile karıştırmıştır. Birçoğu da bu sözlerden şübheye düşmüşler. Bunların Hakk-ul-yakîni, cezbede olmuştur demişlerdir. Çünki böyle marifetler, o makamda hâsıl olur. (Tecellî-i sûrî) başka şeydir. Ne olduğunu, kavuşanlar bilir. Kesret aynasında vahdeti görürken, ayna belli olmaz, yalnız sonsuz var olan görünürse, bu makama (Yâd-i dâşt) demişlerdir. Yâd-i dâşt bu mertebenin adıdır demişlerdir. Buna, (Tecellî-i zatî) ve (Şühûd-i zatî) de demişlerdir. Bu makama, (İhsân makamı) demişlerdir. Bu yok olmaklığa (Vasl) demişlerdir. Fârisî mısra' tercemesi: Sen onda yok ol! Kavuşmak budur. Bu ismleri koyan, dînin yardımcısı, hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleridir. Daha önce gelen büyüklerden hiçbiri böyle ismler hiç söylememişlerdir. Fârisî mısra' tercemesi: Güzellerin yaptığı, güzel olur! O büyük zat buyuruyor ki, (Dil kalbin aynasıdır. Gönül de, ruhun aynasıdır. Ruh, insanın hakîkatinin aynasıdır. İnsanın hakîkati de, Hak teâlânın aynasıdır. Bilinmiyen hakîkatler, bilinmiyen zattan çıkıp, bu uzun yollardan geçerek, dile gelir. Söz hâlini alarak, hakîkatlere uygun yaradılışlı olanların kulaklarına gelir). Yine buyuruyor ki, (Büyüklerden birkaçının hizmetinde bulundum. Bana iki şey ihsân ettiler. Birisi şudur ki, herne yazsam yenilik olur. Eski birşey söylemem. İkincisi de, her ne söylesem beğenilir, red edilmez). Bu mukaddes kelimeler, söyliyenin büyüklüğünü göstermektedir. Bunları söylerken, kendisinin arada olmadığı anlaşılmaktadır. Ayna olmaktan başka birşey değildir. Onların içyüzlerini ve derecelerinin yüksekliğini, ancak Allahü teâlâ bilir. Kendi hâllerine uygun olarak, bu mesnevîleri söylerdi. Fârisî iki beyt tercemesi: Herkes, birşey sanarak sevdi beni; gel de, içimden dinle esrârımı! Sırlarım, iniltimden ayrı değil, fakat, anlıyacak göz, kulak var mı? Bu fakir, o büyük Velînin bilgilerinden ve marifetlerinden, bir parça, bu mektûbun sonunda, kısa anlayışıma göre yazmaya çalışacağım. Her iş, Allahü teâlânın dilediği gibi olur. Allahü teâlâ, bir kimseyi, cezbe hâsıl olduktan ve temâm olduktan sonra, sülûk nîmeti ile şereflendirirse, bu kimse cezbenin yardımı ile çok uzun bir yolu, çok kısa bir zamanda geçer. Bu yolun, ellibin senelik olduğunu bildirmişlerdir. Me'âric sûresinin dördüncü âyetinin, (Melekler ve Ruh, ellibin sene uzunluğundaki bir günde, ona çıkarlar) meâl-i şerifindeki uzunluk bunu gösteriyor demişlerdir. Böylece, Fenâ-fillah ve Bekâ-billah makamının kendisine kavuşur. Sülûkün sonu, Seyr-i ilallah yolculuğunun sonuna kadardır. Buraya (Fenâi mutlak) denir. Bu makamdan sonra, cezbe başlar. Buna, Seyr-i fillah ve Bekâ-billah denir. Seyr-i ilallah, sâlikin ismine kadar olan yolculuktur. Seyr-i fillah, bu ismde olan seyrdir.

Çünki her ismde sonsuz ismler bulunur. Bunun için, bu ismdeki yolculuk sonsuz olur. Bu fakirin bu makamda, ayrıca bir marifeti vardır. Biraz sonra, inşâallahü teâlâ bildirilecektir. Yükselirken, bu ism, (Ayn-i sâbite)nin üstündedir. Çünki, sâlikin ayn-i sâbitesi, bu ismin zıllidir. Onun ilimdeki sûretidir. Allahü teâlânın lutf ederek seçdikleri, bu ismden de ileri yükselirler. Allahü teâlânın dilediği kadar, sonsuz ilerlerler. Arabî beyt tercemesi: Bundan sonrasını anlatmak çok incedir, anlatmamak daha iyi olan da vardır. Başka yollardan vâsıl olanlar da, ikincisinde, bunlarla ortak iseler de ve Fenâ-fillah ile Bekâbillaha kavuşmuşlarsa da, onların riyâzetler çekerek ve mücâhedeler yaparak, çok uzun zamanda sonuna varabildikleri yolu, bu yolun büyükleri, tadını alarak ve şühûd nîmeti ve maksûda kavuşmanın zevkı ile, çok kısa bir zamanda geçer, aradıklarına kavuşurlar. Kavuştuktan sonra da, sonsuz ilerlerler. Sülûk ile sona varanlar arasında, böyle ilerlemeğe ve yakînliğe kavuşan pekazdır. Çünki, cezbenin sülûkten önce olması için, biraz sevilmiş olmak lâzımdır. İstenmedikce çekilmek olmaz. Çekilirse, daha yakîn olur. İstenilen ile isteyen arasında çok ayrılık vardır. Bu, Allahü teâlânın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahü teâlâ, büyük ihsân sahibidir. Fârisî iki beyt tercemesi: Sevilenlerin aşkı, gizli ve keskindir. Sevenlerin aşkı, davul zurna iledir. Sevenler, aşk ateşi ile erir, biter, Sevilen, hem semizler, hem de dâim güler. Süâl: Başka silsilelerdeki sevilenler de, böyle ilerliyor ve yaklaşıyorlar. Onlarda da cezbe, sülûkten önce oluyor. Böyle olunca, bu yolun, başkalarından üstünlüğü ne olur? Niçin daha yakın olur? Cevâb: Başka tarîkler, bu işi elde etmek için kurulmamıştır. Bunlarda bulunan pekaz kimseyi, rastgele bu nîmetle şereflendirirler. Bu yol ise, bu nîmeti elde etmek için kurulmuştur. Bu yolun büyüklerinin sözleri arasında yer alan (Yâd-i dâşt), cezbe ve sülûkün her ikisi de hâsıl olduktan sonra ele geçebilir. Buna nihâyet demek şühûd ve huzur mertebelerinin ötesidir. Bunu şöyle açıklıyalım: Şühûd, yâ sûret aynasında, veya manâ aynasında olur. Yâhud da, sûretin ve manânın ötesinde olur. Bu perdesiz olan şühûde (Berkî), yâni şimşek gibi demişlerdir. Yâni, bu şühûd şimşek çakar gibi hâsıl olup, sonra hemen araya perde girer. Allahü teâlânın büyük nîmeti olarak, bu şühûd, perdelenmeyip, devam ederse, buna (Yâd-i dâşt) demişlerdir ki, gayb olmıyan huzur demektir. Çünki şühûd, perdelenirse, gayb olur. Perdelenmeden devamlı olmadıkca, Yâd-i dâşt denilmez. Burada bir incelik vardır: Her kavuşan, geriye döner. Fakat huzuru devam eder. Fakat, bu nisbetin onda bulunması, şimşek çakar gibi olur. Mahbûblarda ise, böyle değildir. Çünki bunlarda, cezbe, sülûkten öncedir. Huzurun bunlarda bulunması, devamlıdır. Bütün varlıkları bu nisbet olmuştur. Yukarıda buna işaret eyledik. Bedenleri, ruhları gibi olmuştur. Bâtınları, zâhirleri gibi ve zâhirleri, bâtınları gibi olmuştur. Bunun için, bunların huzurları süreklidir. Nisbetleri, bütün nisbetlerden üstün olmuştur. Kitaplarında ve risâlelerinde, böyle olduğu bildirilmektedir. Çünki (Nisbet), huzur demektir. Huzurun son mertebesi de, perdesiz devamlı olmasıdır. Bu yolun büyüklerinin, bu nisbet yalnız bizimdir demeleri, bu yolu, bu nîmeti elde etmek için kurdukları bakımındandır. Böyle olduğunu biraz önce bildirmiştik. Yoksa, başka silsilelerin büyüklerinden birkaçına hâsıl olması da câizdir ve hâsıl olmuştur. Evliyânın büyüklerinden şeyh Ebû Sa'îd-i Ebül-Hayr “kaddesallahü sirreh” bu huzura işaret etmekte ve üstâdından bunu açıklamasını istemektedir. Bu iş devamlı mıdır demiş. Üstâdı ise, hayır devamsızdır demiştir. Tekrar sormuş. Tekrar bu cevâbı almış. Üçüncü soruşunda, üstâdı, devamlı olabilir. Fakat, çok az kimselere nasip olur buyurmuştur. Şeyh bunu işitince raks ederek, bu, o çok az rastlananlardan biridir demiştir. Mutlak nihâyet, ötelerin ötesidir demiştik. Bunu açıklıyalım. Bu huzur hâsıl olduktan sonra, ilerlenirse, hayret girdâbına düşülür. Bu huzur da, başka mertebeler gibi, arkada kalır. Bu hayrete, (Hayret-i kübrâ) denir. Büyüklerin büyükleri içindir. Böyle olduğu, kitaplarında

bildirilmektedir. Büyüklerden biri, bu makamda şöyle bildiriyor. Fârisî beyt tercemesi: Güzelliğin beni alt üst etti. Birşey bilmiyorum, aklım gitti. Bir başkası buyuruyor. Fârisî beytler tercemesi: Aşk, küfürden, dinden yüksek oldu. Îmandan, inkârdan üstün oldu. Aklı koyup, yüz âlem dolaştım, küfür ve din ortadan gayb oldu. Küfür, din, şek ve yakîn, herbiri, akıl ile şimdi berâber oldu. Her varlık, yol kesicidir sana! hepsi bir, Sedd-i İskender oldu. Bir başkası buyuruyor ki, fârisî beyt tercemesi: Hiç yok, yalnız O var dediler, yükseldiler. yüce serâydan, hepsi eli boş döndüler. Bu hayret hâsıl olduktan sonra, (Marifet makamı) vardır. Acaba kimi bu nîmete kavuştururlar? Hayret makamı olan (Küfr-i hakîkî)den sonra, (Îman-ı hakîkî)ye kavuştururlar. İşin iç yüzünü bilenlere göre, aranılan en son makam budur. Davet makamı ve islâmiyetin sahibine tâm uymak burasıdır. Yûsüf sûresinin yüzsekizinci âyetinin, (Ben herkesi ve bana tâbi olanları, Allahü teâlâya davet ederim) meâl-i şerifinde bildirilen davet, bu makamda yapılır. O, dînin ve dünyanın efendisi , (Yâ Rabbî! Bana, doğru îman ve sonu küfür olmıyan yakîn ihsân eyle!) diyerek, bu îmanı istemiştir. Hayret makamı olan (Küfr-i hakîkî)den Allahü teâlâya sığınmış, (Fakrden ve küfürden sana sığınırım) buyurmuştur. Bu mertebe, Hakk-ulyakîn mertebelerinin son mertebesidir. Bu makamda, bilmek ve görmek, birbirlerine perde olmazlar. Arabî beyt tercemesi: Nîmete kavuşanlara âfiyet olsun? zevallı âşık, birkaç damla ile doysun! İyi dinle! Allahü teâlâ, anlayışını arttırsın! Bu büyüklerin cezbeleri iki dürlüdür: Birincisi, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîktan gelmektedir. Bu bakımdan, yolları, bu hazrete bağlıdır” radıyallahü anh”. Buna kavuşmak, husûsî bir teveccüh ile olur. Bütün varlıkları, varlıkta durduran budur. Kendinden geçmek ve kendini yok bilmek bu cezbede olur. Bu yolun ikinci cezbesi, Behâüddîn-i Buhârîden gelmektedir. [O zaman başlamıştır.] Zat-i ilâhî ile olmaktan hâsıl olur. Bu cezbe, Hâce hazretlerinden, birinci talebesi olan, hâce Alâ'üddîn hazretlerine geldi. Kendisi, zamanının kutb-i irşâdı olduğundan, bu cezbeyi elde etmek için de bir yol kurdu. Bu yola, bu Silsile-i aliyyede, (Alâiyye yolu) denildi. Büyükler buyuruyor ki, en kısa yol, (Alâiyye yolu)dur. Bu cezbe, Behâüddîn-i Buhârî hazretlerinden gelmekte ise de, bu elde etmek yolunu bulan, hâce Alâ'üddîn-i Attâr hazretleridir. Doğrusu, bu yolu çok bereketlidir. Bu yolda az ilerlemek, başka yollarda çok ilerlemekten daha faydalıdır. Zamanımıza gelinciye kadar, Alâiyye Ahrâriyye silsilesinin büyükleri, bu nîmete kavuşmuşlardır. Tâlibleri bu yolda yetiştirmişlerdir. Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, bu büyük nîmeti, Ya'kûb-i Çerhî hazretlerinden aldı. Ya'kûb-i Çerhî “aleyhimürrıdvân”, hâce Alâ'üddîn hazretlerinin halîfelerinden idi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîktan gelen cezbeyi elde etmek için de, başka bir yol kurulmuştur. Bu yol (Vukûf-i adedî)dir. Cezbeden sonra hâsıl olan sülûk de, iki dürlüdür, hattâ çok dürlüdür: Birisi, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerini maksada kavuşturan yoldur. Peygamberlerin sonuncusu de bu cezbe ve bu sülûk ile vâsıl olmuştur. Eshâb-ı kirâm arasında Resûlullaha en çok ihlâsı olan ve Resûlullahda fânî olan, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk olduğu için bu yola kavuştu. Bu cezbe ve sülûk, imam-ı Câfer-i Sâdık hazretlerine olduğu gibi ulaştı. İmâmın annesi, hazret-i Sıddîkın soyundan olduğu için, imam-ı Câfer-i Sâdık, (Ebû Bekr, beni iki kerre meydana getirdi) buyurmuştur.

[Böylece, Sıddîktan gelen cezbeyi ve onun soyundan olduğunu bildirmiştir.] İmâm hazretleri, yüksek babalarından da, başka bir nisbet almış ve bu iki yolu kendisinde toplamıştı. Bu cezbeyi, onlardan gelen sülûk ile birleştirdi. Bu sülûk ile maksada vardı. İki sülûk arasındaki ayrılık şöyledir ki, hazret-i Emîr “kerremallahü vecheh”, (Seyr-i âfâkî) ile ilerlemiştir. Hazreti Sıddîkın sülûkü, âfâka o kadar bağlı kalmaz. Cezbe odasının dıvârı delinerek maksada yetiştirmeğe benzer. Birinci sülûkte marifetler hâsıl olur. İkincisinde, tâlibi muhabbet kaplar. Bunun için, hazret-i Emîr, ilim şehrinin kapısı oldu. Hazret-i Sıddîk ise, O Serverin hılletinden pay aldı. Hadis-i şerifde, (Halîl edinseydim, Ebû Bekri halîl edinirdim) buyuruldu. Hazret-i imam-ı Câfer-i Sâdık cezbe ile sülûk-i âfâkîyi topladığı için, muhabbetten ve marifetten çok pay aldı. Çünki, cezbesi muhabbete, sülûki ise ilimlere ve marifetlere kaynak idi. İmâm-ı Câfer-i Sâdık bu birleşik nisbeti, sultan-ül'ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine emânet olarak bıraktı. Bu emânet, sanki onun sırtında kalmıştır. Yavaş yavaş, elverişli olanlara ulaştıracaktır. Bu emâneti yüklenmeden önce, başka tarafa bakıyordu. Bu nisbetle ilgisi yoktu. Bunu yüklenmesinde nice hikmetler vardır. Bu nisbeti taşıyanlara, her ne kadar bundan az pay düşer ise de, bu nisbette büyüklerin nûrları çok bulunur. Şöyle ki, bu nisbette bulunan az bir sekr, Sultan-ül'ârifînin nûrlarından bulaşmıştır. Bu sekr, mübtedîlerin hissini giderir. Aklını dağıtır. Sonra kendisi, yavaş yavaş yok olur. Sahv kaplar. Bu nisbet, sahv mertebelerinde de bulunur. Görünüşte sahvdır. İçi ise, sekrdir. Şu beyt bunların hâlini anlatmaktadır. Fârisî beyt tercemesi: İçerden âşinâ ol, dışardan yabancı, Böyle güzel yürüyüş az bulunur cihânda! Bunun gibi, her büyükten bir nûr alarak, elverişli olanlara ulaşmıştır. Ârif-i Rabbânî hâce Abdülhâlık-i Goncdevânî hazretleri, Hâcelerimiz zincirinin baş halkasıdır. Bunun zamanında, bu nisbet yeniden tâzelendi. Meydana çıktı. Bundan sonra, bu yolda (Sülûk-i âfâkî), yine örtüldü. Cezbe hâsıl olduktan sonra, sülûk başka yollarla yapılarak yükseldiler. Hâce Behâüddîn-i Buhârî “kaddesallahü sirrehül aktes” dünyaya gelinceye kadar böyle kaldı. Bunun zamanında, bu nisbet, bu cezbe ve Sülûk-i âfâkî ile birlikte yine meydana çıktı. Her ikisi ile, marifeti ve muhabbeti bir araya topladı. Bununla birlikte, hazret-i Sıddîktan gelen başka bir cezbeyi de, Şâh hazretlerine ihsân ettiler. Bunu yukarıda bildirmiştik. Hâce Alâ'üddîn-i Attâr hazretleri, halîfesi olunca, Şâh hazretlerinin kemâllerinden çok pay aldı. Her iki cezbe ve Sülûk-i âfâkî ile şereflendi. Kutb-i irşâd makamına ulaştı. Hâce Muhammed Pârisâ hazretleri de, Şâh hazretlerinin kemâllerinden tâm pay aldı. Şâh hazretleri, son günlerinde, (Beni görmek isteyen Muhammed Pârisâyı görsün!) buyurdu. Bir kerre de, (Behâüddînin var olması, Muhammed Pârisânın meydana gelmesi içindir), buyurduğunu kendisi haber vermiştir. Muhammed Pârisâ hazretlerine, (Ferdiyet) nisbetinin kemâllerini, mevlânâ Ârif-i Kerânî hazretleri son günlerinde ihsân eylemiştir. Bu nisbet kendisini kapladığı için şeyhlik yapamadı ve talebeyi kemâle kavuşturamadı. Yoksa, kemâlin ve kemâle erdirmenin en yüksek derecesinde idi. Hâce Behâüddîn-i Buhârî Muhammed Pârisâ için, (Eğer o şeyhlik yapsaydı, âlem nûrla dolardı) buyurmuştu. Mevlânâ Ârif, bu ferdiyet nisbetini zevcesinin pederi Mevlânâ Behâeddîn [Kışlâkî] hazretlerinden almıştı. Ferdiyet nisbetinde yüz, Hak teâlâya karşıdır. Şeyhlikle, talebe yetiştirmekle, öğretmekle ilgisi yoktur. Eğer bu nisbet, davet makamı olan ve tâlibleri kemâle kavuşturan (Kutb-i irşâd) nisbeti ile birleşirse, ferdiyet nisbeti ağır basınca, irşâd etmek ve kemâle kavuşturmak az olur. Eğer iki nisbet de tâm ise, görünüşte halk iledir. İçi ise, hep Hak teâlâ iledir. İnsanları yetiştirmekte, en yüksek derece, bu iki nisbeti taşıyan zâtın makamıdır. (Kutbiyyet-i irşâd) nisbeti de, yalnız başına insanları kemâle erdirmeğe yetişir. Fakat bu büyüklerin bu makamda ayrı bir mertebeleri vardır. Bakışları, kalb hastalıklarına şifâdır. Onların yanında bulunmak, kötü huyları yok eder. Seyyid-üt-tâife Cüneyd-i Bağdâdî, bu büyük devlete kavuşmuştu. Bu yüksek makamla şereflenmişti. Kutbiyyet nisbeti, kendisine Sırrî-i Sekâtîden gelmişti. Ferdiyet

nisbeti de, Muhammed Kassâbdan hâsıl olmuştu. Cüneyd hazretleri buyurdu ki, (Herkes beni Sırrînin mürîdi sanır. Ben Muhammed Kassâbın mürîdiyim). Bu sözü, (Ferdiyet nisbeti)nin çok olduğunu, (Kutbiyyet nisbeti)ni, onun yanında yok bildiğini göstermektedir. Behâüddîn-i Buhârî hazretlerinin talebelerinden sonra, bu yüksek zincirin büyük halkası, hâce-i Ahrâr hazretleridir. Hâcelerin cezbesini temâmladıktan sonra, (Seyr-i âfâkî)ye başladı. Seyrini isme kadar ulaştırdı. İsme girmeden önce, Fenâ hâsıl oldu. Sonra yine cezbeye döndü. Böylece, ayrı bir Fenâ sahibi oldu. Ayrıca bunun Bekâsına da kavuştu. Bu makamda büyük şân sahibi oldu. Fenâ ve Bekâ bilgileri ve marifetleri, kendisine bu makamda verildi. Makamlar ayrı olduğundan, bilgileri de başkadır. Birisinde tevhîd-i vücûd vardır. Ötekinde yoktur. Tevhîd ile ilgileri olan ihâta, sereyân, Zat-i ilâhî ile berâberlik, kesrette vahdeti görmek, kesretin, [yâni mahlûkların hepsinin] gayb olması, öyle ki, sâlik kendisine (Ben) diyemez gibi bilgiler de hep böyledir. Mutlak Fenâdan sonra hâsıl olan bilgiler böyle değildir. Bunların hepsi, islâmiyet bilgilerine uygundur. Hiçbirini islâmiyete uydurmak için sıkıntı çekilmez. Soruya cevâba yer kalmaz. Fakat, hangi cezbe olursa olsun, cezbede olan Bekâ, sekrden kurtulmaz. Tâm sahv olmaz. Bâkî olduğu hâlde, kendisine ben diyemez. Hiçbir kelime ile kendisine işaret edemez. Çünki, cezbede muhabbet kaplar. Muhabbet kaplayınca, sekr lâzım olur. Bunun için, hiçbir zaman sekrden kurtulamaz. Bilgileri de sekrle karışık olur. Vahdet-i vücûdü anlatır. Çünki vahdet-i vücûd, sekrden ileri gelir. Muhabbetin kaplamasından hâsıl olur. Mâ-sivâ görünmez. Sahva gelirse, mahbûbu görmek başka olur. Mâ-sivâyı görmek başka olur. Vahdet-i vücûde inanmaz olur. Mutlak Fenâdan sonra olan Bekâ, sülûkün sonudur. Sahvın ve marifetin başlangıcıdır. Bu makamda sekr bulunmaz. Fenâ hâlinde, sâlikten gayb olan şeylerin hepsi geri gelir. Fakat şimdi, asl olarak gelmişlerdir. (Bekâ-billah) da, bu demektir. Buradaki bilgilerde sekr olmaz. Bütün bilgileri, Peygamberlerin bilgilerine uygundur. Büyüklerden birisinden işittiğime göre, hace-i Ahrâr hazretleri, annesinin babasından da bir nisbet almıştır. Büyük babası şaşılacak hâllere ve kuvvetli cezbelere sahipti. Hâce hazretleri, oniki kutbun makamından da çok pay almıştır. Dîni kuvvetlendirmek, bu kutblara bağlıdır. Muhabbette büyük şânları vardır. Hâce-i Ahrârın islâmiyeti kuvvetlendirmesi ve dîne yardım etmesi, aldığı bu paydan ileri gelmektedir. Mubârek hâllerinden birazı, yukarıda bildirilmişti. Hâce-i Ahrârdan sonra bu büyüklerin yolunu canlandıran, edeblerini her yere ve en çok, bunların kemâllerinden hiç haberleri olmayan Hindistân memleketlerine yayan âriflerin büyüğü ve marifetlerin kaynağı ve Allahü teâlânın râzı olduğu dînin bekçisi, üstâdımız ve efendimiz Muhammed Bâkî “sellemehüllâhü teâlâ” olduğu, güneş gibi meydandadır. Kemâllerinden az birşey mektûbuma eklemek istedim. Buna râzı oldukları anlaşılamıyarak, bu işe cesaret olunamadı.

(vahiy)
gerçek (cenabı hak) ta noksanlıklar bulunmakla birlikte bu sadece bizim için geçerlidir çünkü noksanlığın yaratılması da bir kemaldir çünkü başta yaratmak bir kemaldir yaratmak oluş anlamına da gelir Allahda noksanlık yoktur yaratışında noksanlık yoktur herşey tamdır

eğer yaratılışta noksanlık olsaydı noksan ya da tamın bizce bilinmesi mümkün olmazdı tam olana ve eksik olana karşı bir idrakimiz olmazdı örneğin bir ressamın sürrealist tarzda yaptığı eğri büğrü figürleri o ressamın yeteneğindeki noksanlığı göstermez o onun verdiği eserin ve tarzının bir ürünüdür hatta bize yeteneğinin ne kadar ileri düzeyde olduğunu gösterir işte burada aynen bu örnekteki gibi noksanlık yaratmakta değil izleyicinin eserin tarzını anlamayıp ressam hakkında ne kadar yeteneksiz ressam diye hükümde bulunmasıyla ilgilidir bu izleyicinin kendi cahilliği olur ve ressamla sanatla bağlantıyı kuramamış olur dolayısıyla da işin gerçeğine varamamış olur halbuki o eğri büğrülüğün,noksanlığın ressamın kemalatıyla ve eserin tarzının gereğiyle ilgili olduğunu bilseydi hem ressamı lekelemez yakınlığını kurmuş olurdu hem de eseri anlayabilir ve belki seyirden tarifsiz tadlar alabilirdi Allah noksanlıktan münezzehtir bizlerin noksanlıktan kurtulması da ressamı gereği gibi takdir etmemiz ve eserlerinin bir bilinçle gereği gibi mükemmel bir biçimde noksan ve yine gereği gibi mükemmel bir biçimde tam yapıldığını anlamamızla ilgilidir Allahımız en doğrusunu bilir bu ince bilgileri bize ileten peygamberlerimize selam olsun Allah bize yakınlığını nasib etsin Resûlullah (Aleyhisselâtü Vesselâm) buyurdu ki: "Müminde imanın yeri, at ile bağlandığı kazığın haline benzer. At yayıldığı yerde dönüp dolaşıp bağlı olduğu kazığa yaklaştığı gibi, mü’min de gafletle bazı hatalar işler, sonra tövbe ile bağlı olduğu imana geri döner." eğer noksanlıklardan tamamen temizlerse baya bildiğin yanar insan onun için noksanlıklar için dahi şükretmek razı olmak lazımdır günahlar dahi bilerek inat ederek olmamak kaydıyla illa günah işlemek istememek kaydıyla bir rahatlatmadır tövbe vesilesidir

(Sabır)
bazen insan sadece sorunlarına bulduğu çözümler, çözümsüz şeylere ürettiği fikirler olarak algılayabiliyor sabrı ama özünde beyinle ilgili değil ruhla ilgilidir yani iyi ya da kötü ya da çözümü gelmeyen güç bir şeye karşı insanın ruhundan ulaştığı dayanıklılık kaynağıdır sadece fikirler olarak beyinle ilgili bir şey zannedilirse öyle karışık durumlar olur ki insan içinden çıkamaz o zamanda sabra ulaşması gereken benliğini iyice içinden çıkılamaz bilmecelere daldırabilir bu da yalnızca sıkıntı ve çelişikiler yaratır halbuki sabra sığınılsa cevap/çözüm zaten zaman içinde mutlaka gelecektir Allah'ın bir ismi/sıfatı da "es sabr" dır O'nu bu ismi ile çağıran kendi ruhunda büyük bir sabra ulaşır ve rahatlamadan dolayı beyni de çözülür düşünceler berraklaşır

(Kader)
bkz: http://jonasclean.blogspot.com/2009/07/kader-devam.html Bir tartışma sırasında ya da sevdiğin biriyle konuşurken kendini ifade edemediysen tam söylenmesi gereken yerde içindeki sözü söyleyemediysen sıkılma buna Çünkü ancak "O" dilerse bir istek kaderde yerini bulabilir İnsanlar ne kadar isteseler de ister kötü niyetli olsunlar ister iyi niyetli İster inançlı ister inançsız istedikleri şeyler ancak Allah dilediği takdirde gerçekleşebilir eğer O dilemezse ister söyleyeceğin söz büyük bir sevgiyi aşkı ifade etsin ister bir kuran ayeti olsun yine de onu dile getiremene izin vermeyeblir çünkü senin planından uygun gördüğün senaryondan önce Onun bir planı ve kaderi vardır çok iyi bilir insan aslında kendinden daha iyi ve üstün olan irade ediciyi hiç bi Allah'ın kulu inkar edemez aslında Onu ancak inkar etmeyi arzular ve inkar ettiğini zanneder Güneş ne senin arzuladığın bir iş için bir dakika evvvel doğar ne de senin arzulamadığın bir iş olmasın diye bir dakika geç Kötü ile iyinin yani hayatın bir insanların arzu ettikleri hayal ettikleri kısmı vardır

bir de Allah'ın irade ettiği kısmı insanlar arzu ettikleri hayal ettikleri kısımlar için ceza veya sevap görürler ne kadar bilmesek de daima iyiyi Allah'ın istediği yazdığı gerçek kaderi istemek gerekir çünkü bilirsin sana kötü gelen bir şey belkide iyidir iyi gelen şey de belki kötü onun için başına gelenlere gelmeyenlere mızmızlanma bütün insanların isteklerini gerçekleştirme gerçekleştirmeme kudreti tek başına elinde olan Allah'a güvenerek yaşa insanlar kaderde yani gerçekte (hak'da) bulunabilmek için yaptıkları şey kötü bile olsa o şeyi yapmaktan çekinmeyebilirler mesela susmak iyi bile olsa zırvalamayı tercih edebilirler hatta belki bi yere kadar zırvalamalarına izin verir "O" ama bir yere kadar elbette çünkü her insan acizliği yaşamış olarak iyi bilir ki hakaret ve zorlama ve olmadığı halde kendini başkasından üstün görmek iyi şeyler değildir

(Aksakallı amca)
AMCA- Sakin ol… Sen bilimsel derken mutlaka doğru söylüyorsun evet; bütün oluşlar mantıklı bir biçimde varlar; gök gürültüsü iki bulutun havayla birbirine çarpışmasından oluyor evet. Bunu herkes görüyor. Fakat asıl sorman gerekenler bunlar değil burhan. Evrenin ayakta durabilmesi için gereken bu oluşlar nasıl bu kadar akıllılar? Burhanın gergin dinleyişi AMCA- Görüyoruz öylesine olmuyor hiçbiri. Bir akıl ve iradeyle hareket ediyorlar fakat bu akıl ve irade nasıl o cansız maddelerden olabilir? Madem o maddelerde akıl ve irade yok o halde bu en küçük varlıklardan en büyüklerine hakim olan akıl ve irade nedir? Bu bilinç ondan başka neyde olabilir? Etrafına bak bu kadar düzenli akıl almayacak derecede incelikli hem de çok güzel olan bu yapı nasıl olurda Ondan başka bir şeye işaret eder? Her gün her an hep aynı şeyler olurken bunun başlangıcı nasıl tesadüf olabilir? Sonrasındaki hiçbir şeyin başlangıcı tesadüf değilken bu büyük bilincin başlangıcının tesadüf olduğunu nasıl düşünürsün? Evrene ezeli diyorsan bu büyük bilinç ve irade cansız maddelerde nasıl olabilir? Her şey bir bilinçle olmuyorsa o halde nasıl her gün farklı şeyler olmuyor neden bir gün olsun güneş batıdan doğmuyor? Bu kadar büyük bir yapı Allah’a işaret etmiyorsa neye işaret edebilir? Yine aynı bilincin ve aklın hayatın iradesinde olan başka bir varlık veya varlıklara mı?

(Quantum fiziği,klasik fizik ve yoktan yaratma üzerine(devam)...)
Uzakdoğu öğretilerinde tanrı anlayışı vahiyle değil de ilhamla idrak ettirildiği için (ki belki de kaynak olarak bilemesek de onlarada bir peygamber gelmiş olabilir çünkü her kavme bir peygamber gelmiş olması mümkünüdr daha eskiye bakarsak da bir zamanlar kurandan öğrendiğimize göre insanlar tek bir ümmetmiş yani böyle bir bağıntıda mümkündür) ahiret bilgileri eksiktir ve zandan ibarettir. Fakat onlar bile Allah'ın zatı (varlık) hususunda bilim adamlarından daha rahat sonuca

ulaşmışlar ve Allah'a "yok varlık" demişlerdir.Bu gerçekten bilen için çok şaşırtıcı bir keşiftir. Yani vahiy almadıkları halde (dediğim gibi zamanında peygamber gönderilmediğini bilmiyoruz) yaratıcının kendisine/zatına "yok varlık" tespitlerine sanki kesin bir bilgileri var gibi inanmışlardır. Bilim adamlarının ateist ya da pagan/panteist görüşlerinden kurtulamamamalarının bir sebebi de görmedikleri şeye inanmamalarıdır.Yani uzak doğu öğretileri kadar bile cesaretli değillerdir... not:Bu tespitler genel olarak bilimden değil bilim adamlarının şahsi ve görünürde olan görüşleri üzerine tespitlerdir ...Halbuki kendileride görmektedir ki bilimin sonu yoktur ve bir şey bilinse bile hep muğlak kalmaktadır. Yani sistemin bulunan kadarına hükmetmeyi başarsalarda sistemin tümüne sahip olamayacaklarını görürler. Çünkü kendi buldukları şeyler ne olursa olsun ne kadar geniş olursa olsun sistemde daha önceden kayıtlıdır... Yani bir şey yoktu da kendileri bulmadılar ne buldularsa sistemde daha önceden mevcuttu tıpkı "hiçbişey yoktan varolmaz varken de yokolmaz" sözlerindeki gibi. hatırlatma:Hemen uzak doğu öğretilerindeki "yok varlık" kavramını düşünelim.Evet yok yoktur ama görünüyor ki bir "yok varlık" vardır islamdan örnek verirsek efendimizin en yakın arkadaşı ebu bekir hazretlerinin (selam olsun) şu sözü de bilim adamlarının o anlayamadığı ve anlayamadığı içinde yoksaydığı (ki tek sebepleri budur) şeye çok güzel bir örnek teşkil eder "Allah`ı idrâk, ancak O`nun idrak edilemeyeceğini idraktir"... Hatta öyledir ki dediğim gibi bazı bilim adamları hem anlayamadıklarını yok sayar hem de varlığa sanki dalga geçer gibi tanrı yakıştırması yaparlar. Elbette dalga geçmezler fakat durumları mutlak olarak komiktir. Çünkü hem tanrıya inanmazlar hem de varlığın görebildiklerini zannettikleri kısımlarına tanrı demekten çekinmeyip göremedikleri ama bütünü görmelerine sebep olacak kısımlarına da bir kalemde yok der geçerler. Aptallığa bakar mısınız...Ya bir gün sistemin bütününe ulaştığınızda "yok varlık" la karşılaşırsanız ne olacak saygıdeğer bilim adamları ? :) Çünkü bilimsel olmasa da bütün uzakdoğu öğretileri ve vahiy Allah'ın zatının hiç bir şeye benzemeyen olarak bilimin adı anılmazken haber vermişlerdir... Şimdi soruyorum hiç bir şeye benzemeyen bir şeyi biz görebilirmiyiz ? Bize hiç bir şeye benzemeyen "O" varlık görünse "yok" gibi ama "var" olmaz mı ? Bazı saygıdeğer bilim adamları :) Siz çalışmalarınıza devam ede durun fakat Tanrıya dilinizi uzatmayınız ve karıştırmayınız çünkü varlığı (Onun davranışlarını) incelerken tamamını göremediğiniz halde bulduğunuz kısmına tanrı demeniz ve varlığın bütününü göremediğiniz sonucuna ulaşamadığınız ulaşamayacağınız ulaşsanızda aynı yere varacağınız halde tanrı yoktur demeniz komik olmaktadır. Bu gidişle varlığın sonuna geldiğinizde "yok varlık/hiçbir şeye benzemeyen tek varlık"a ulaştığınızda(kıyamet)da "O"nu tanıyamadığınızdan dolayı "yok":) diyecek ve bir sürü

kuruntuya ve teoriye boğulacak kendi cehenneminizin içine düşecek ve "yok varlık/hiçbir şeye benzemeyen"i kabul etmediğiniz için gerçek cehennemden de kurtulamayacaksınız... Not: Bakın bu kadar anlattım ama tekrar ana fikri belirteyim yok zannettikleri varlık vücud itibariyle yok varlık itibariyle vardır (yok varlık) ve herşey ondan geldiği için (evren) ulaştığınız son noktada da karşınıza çıkacak olan yok ama var olan şey yine "O" olacaktır Çünkü evren yoktan var olmuştur (bak uyanık ol) ve olmaktadır ve ne varsa görüdüğün varlık "O" "yok varlık"ın var etmesidir. geçen blogumda bahsetttiğim gibi yersiz ve göksüz bir su düşünün ve bir kısmının buza dönüştüğünü düşünün...o şekilde bir varetme...yoksa "yok" var da ordan var etme değil. Ama biz gördüğümüzde yok gibi gelecek "var" olan.. neyse uzattım:) ama önemlidir not: Şimdi bazı çok bilmiş ama anlayamamış bilim adamları arkadaşlarımız:)şunu soracaktır -E ya ulaştığımızda yok değilde görünen bir kaynak bulursak ne olacak haliniz? :) el cevap- Şu an "O" kaynak "yok" yani öyle mi ? ve "O" şu an "yok" olan ama "var" olan kaynaktan gelmiş olacak şu ana kadar gelmiş olan ve geliyor olan herşey öyle mi :)?ve şu an o kaynak göremediğimiz için "yok" ama aslında görünmediği halde "var" öyle mi ?

(Quantum fiziği,klasik fizik ve yoktan yaratma üzerine...)
Bütün ateist ya da putperest (yani maddeye ya da enerjiye maddede ve enerjide olmayan zaman üstü akıl ve irade veren) bilim adamlarının temelde Allah'dan koptuğu nokta "hiç bir şey yoktan varolmaz varkende yok olmaz" görüşüdür Onlar bunu bilimsel olarak gördükleri için ya ateist olmuşlar ya da Allah'ı idrak edemediklerinden dolayı maddeye/enerjiye ilahi vasıflar yüklemek durumunda kalmışlardır genelde hristiyan kültürde yetişmiş olan bu bilim adamları aslında kendi dinlerinde ki tanrı/Allah kavramını da tam olarak anlayamamış olmalarından bu sınırda kalırlar. Çünkü öyledir tanrıyı/Allah'ı tümüyle idrak edebilmek zaten mümkün değildir. İdrak ettiklerinde de "O" hiçbir şeye benzemediği için zaten ona bilimsel bir gözle baktıklarından onlara "O" yok gibi gelecektir... Sahib olduğu varlığın (zat) aşkınlığını bilen ve bu yönüyle verileri (sıfat) bilimsel olarak değerlendirmiş olan bilim adamları ise elbette "O"nu yarattıklarından ayırd edebilecek ve ondan olan madde/enerji onların imanına engel olmayacaktır. Gördüklerine saplanıp kalmayacak ve bi de üstüne bunlara tanrı yakıştırması yapmayacaklardır. Zaten bu şekilde gerçek kamil imana ulaşmış bilim adamları da mevcuttur. Yani panteist olmayan bilim adamları. Şimdi bilinmesi gereken en önemli şeye gelelim...

Yoktan yaratmanın anlamı kuranda da geçtiği üzere bize göre yokluktur. Yoksa var olan bir şey vardır Allah'ın kendisi... nasıl senin bir benliğin var herşey atom olduğu halde sen heryerde değilsin ve sınırlı olarak atomları hareket ettirebiliyorsun?... işte öyle "O"nun bir kendisi var heryerde... ve kendisinden ayrı olmayan sıfatları bize görünüyor heryerde... nasıl sen varsın ve sıfatların var fakat sen sadece sıfatların değilsin öyle... kolaylaştırmak için işin dini boyutunu şöyle bir örnekle izah edebilrim.. sen bu örneği bilimsel düşün:)... yeri göğü olmayan bir su düşün... sadece su... bu su kendi içinde (ki kendinden başka bir yer yok düşün sadece su) bir sürü "su" meydana getiriyor (ruh)... ama onlar suyu anlayamıyorlar çünkü kendileride su... su kendi içinde yarattığı o bir sürü suların etrafında onları sınırlayan tek tek buzlar oluşturuyor (vücud ve buzu yaratmasını düşün) ve su,onları yine buzdan meydana getirdiği topluca rahat hareket edebilecekleri salınabilecekleri daha büyük bir bedenin içine alıyor (evren)... o sulardan bazıları bu buzdan bedenlerine ve buzdan evrenlerine sığmayarak eski "O" sınırsız suya kavuşmak hasretiyle yanıp tutuşarak ya da sıkıntılarından o buzdan bedenlerini ve buzdan evrenlerini eritmeye çalışıyorlar... halbuki o buzdan bedenleri ve evrenleri onlara yabancı değildir.. "O" büyük suyun bir yeteneği yani sıfatlarıdır...

(klasik fizikden kuantum fiziğine)
klasik fizik biraz aristo geleneğine bağlı olduğu için sanıyorum sistemin matematik gibi kesin sonuçlar içerdiğini yani evrenin saat gibi (makina) işlediğine inanmışlar kuantum fiziği ise bunun tam aksi olarak evrenin mekanik bir yapı değil de belirsizlik üzerine kurulu olduğunu söylüyorlar ama şöyle bir şey geliyor benim aklıma sistemin belirsiz bir yapıdan çıkması tanrının zar attığını değilde anlık olarak iş başında olduğunu ve dilediğini yapabileceği halde (yani kaos olabilecekken) hayatın var olması için devamlı mükemmel kararlar verdiğini göstermez mi? çünkü altyapı öyle olduğu halde görüyoruz ki görünen yüzde fiziksel bir belirsizlik ya da kaos yok

Muhyiddin İbn Arabi (k.s.)

-Bizim için sahih gün, bütün saatleri eşit olan gündür. -Her Şeyin gölgesi vardır. Allah’ın gölgesi de Arş’tır. Zahir arş rahmanın gölgesidir. İnsani arş, Allah’ın gölgesidir. -Esmalar/İsimler açısından Allah, sıfatların taşıdığı anlamlar açısından zat konumundadır. -Varlık aleminde ne varsa canlıdır. Çünkü varlık aleminde bulunan her şey Allah’ı hamd ile tesbih eder. Bir canlı da ancak tesbih edebilir. O halde hayat sırrı bütün varlıklarda mevcuttur.

-O olmasaydı biz olmazdık. Ama bizim olmamamız yüce Allah’ın olmamasını gerektirmez.

-O’ndan başkası “O” nu teklikte göremez.

-Eger ulûhiyet sırrını, her ibadet eden kişi, mabudunda, yani, mabuduna ibadet ettiği esnada görmeseydi, O’na ibadet etmezdi. Sapık kimsenin sapmasının nedeni, ulûhiyeti ilah olmayana nispet etmesidir. O söz konusu mabuda ibadet ederken ulûhiyet sırrına ibadet etmiştir ve bu da sadece yüce Allah’a ait bir niteliktir. Çünkü yüce rabbimiz bu sırrın etkisini o mabuda yansıtmamıştır. İlahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. Bakara Sûresi-163 -Musa as. İçin Harun as., Hz. Muhammed’in sav. dünyadan ayrılmasından sonra onun yerine geçen naibleri konumundadır. O halde varis, kime varis olduğuna, kimin naibi olarak tayin edildiğine baksın.

-Sabretme veya durumu Allah’a şikayet etme arasında aslında bir çelişki yoktur. Eyyüb, gösterdiği sabırla Allah’ın kudretine, yapabilirliğine direnmemiştir, Allah, bu özelliği sebebiyle de Eyyub’a önce sıhhatini sonra ailesini ve onlarla birlikte (elinden çıkanların) benzerini verdi.

-Allah katında din İslam’dır. İslam’ın anlamı ise boyun eğmektir.

-Amel mekana ( yere), ilim ise mekanete (makama) yöneliktir.

-O’nu bilmek, hadis (sonradan olma) özelliklerden O’nu tenzih etmek demektir.

-El-Bari (Yaratıcı) kendisiyle mevcuttur (vardır), vücudunu (varlığını) hiç kimseden almamıştır. “O” Subhanehu “AHAD” Tek’dir. Yani; O’ndan başka bir şey yoktur. Alem ise onunla vardır, varlığını O’ndan almıştır. Alem zati ile mümkün, başkasıyla da vacibül vücuttur. Çünkü başkasından edinmiştir varlığını. Yaratıcı ise vacibül vücuttur, varlığını başka bir şeyden edinmemiştir.

-Muhakkiklere gelince, ezel kavramı, onlara göre, kadimlik hükmündedir ve öncesinin olmasının nefyedilmesi anlamınadır. Dolayısıyla selbi bir sıfattır, temel bir sıfat değildir.

-Yedi kat göğün ve yedi kat yerin günleri yoktur; günler, yörüngelerinde sabit olan yıldızların feleklerine aittir.

-Eğer kendi benliğinle desen, bu sensin, O değil. Eğer O’nun benliğiyle desen, diyen sen değilsin. Dolayısıyla ne anlam yoluyla ne de sekil yoluyla kesinlikle birleşme olmaz.

-“O” Yaratan, var edendir.(Haşr-23) . Bu ayetlerde görüldüğü gibi, “O” dan sonra yer alan isimler, “O” nu ve alemde özel olarak meydana getirilmesi istenen hadiseleri açıklamaktadır. Dolayısıyla isimlerin tümü “O” nun tercümanıdır.

-Salat ve selam basiretler makamından davet eden Hz. Muhammed’in ve önceki ve sonraki ehlibeytinin üzerine olsun.

-Bil ki insan, berzahta gölge ile güneş ışığı arasındaki çizgi gibi mevcut bir varlıktır. Berzah; iki denizin birlestiği noktada ikisini bir birinden ayıran mevhum çizgi gibidir.

-İman kalplerin amelidir.

-Acıkan biri, ey Rezzak (rızık veren) der. Fakat bazen bu ismi bırakıp; Ey Allah! dediğini görüyoruz. Bu sırada Rezzak ismi, ben ikinci mertebeyim demektedir . Ama bu bağlamda, ey Rabbim! Dese bunun anlamı; ey Rezzak! Değildir. Anlamı: Ey terbiye eden, ey besleyen veya ey ıslah edendir.

-Yiyeceğin az olması gıdadır.

-Sevgi her şeyin tabi olduğu bir sultandır.

-Marifet Allah’ı bilmektir.

-Velayet ve marifet mertebesinin varlığı daimidir. Risalet mertebesi ise sürelidir; tebliğ ile birlikte son bulur.

-Yine de sen bu şekil ve kalıp ulemasını taklit etme; ama ona muhalefet de etme.

-Oluş (kevn) cennette hep olacaktır, somut olarak hissedilecektir, müşahede edilecektir. Çünkü cennet somuttur.

-Şeriatın emrettiği bir amelin islenmesi ve terk edilmesi, mükellefte bu emrin gerektirdiği üç hakkı, yani Allah’ın bu ameldeki hakkını, mükellefin kendisinin bu ameldeki hakkını ve kendi içindeki hakkını hatırlamıyorsa, bu amele itibar edilmez.

-Suda boğulmakta olan bir kimse “Ya Allah” dediği zaman, bu “Ya Gayyas=yardım eden” veya “Ya Munci=Kurtarıcı” veya “Ya Munkiz=Kurtarıcı” demektir. Ağrıları olan birisi “Ya Allah” dedigi zaman bunun anlamı “Ya Safi=Sifa veren” veya “Ya Muafi=Sağlık bahseden” ve benzeridir.

-Allah ismi bütün isimleri(esmaları) kapsamaktadır.

-Bir gün senin ağladığını görmüş. O ve orada bulunup ağladığına tanık olan başkaları, ağlamanın sebebini sormuşlar. Sen su cevabı vermişsin: “Otuz seneden beri inandığım bir mesele vardı. Biraz önce karsıma çıkan bir delil sayesinde bu meselenin benim inandığım gibi olmadığını anladım. Bu yüzden ağlıyorum. Simdi oluşan kanaatimin de önceki gibi olmasından korkuyorum!..” Bu senin sözündür. Aklın ve fikrin mertebesini bilen bir kimsenin sükunet bulması veya rahat etmesi imkansızdır. Özellikle Allah’ı bilme hususunda. Kişinin Allah’ın mahiyetini gözlemle, ilmi nazarla bilmesi imkansızdır.

-Fikir var oldukça, kişinin mutmain olması, sükunete kavuşması imkansızdır.

-Kemali ancak başkasına bağlı olan şey yoksuldur. Allah’tan başka her şeyin durumu da budur.

-Allah, aklın fikri ve nazarıyla kendisini bilmesinden münezzehtir.

-Ebu Said el- Harraz’a sorulmuş: -Allah’ı ne ile bildin?.. -İki zıttı bir arada bulundurmasıyla, diye cevap vermiş.

-Zahir iki nehir, kitabı okumak ve sünnete sarılmak, Batın iki nehir ise tevhit ve minnetti

-Sırrın sırrı sana yükseltildiği, çift tekle buluştuğu zaman, O’dur, sen değilsin. Hak ortaya çıktı, sen gizlendin …

-Kişinin Müslümanlığının güzelliğinin göstergelerinden biri de kendisin ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesidir.

-Zahir oldun, hiç kimseye gizli değilsin Sadece yaratıcıyı bilmeyene gizli olursun.

-Yaşamak için ye, rabbine itaat etmek için yaşa.

-Elinden geldiğince ihtilaflardan, tartışmalardan uzak dur.

-Sana, yerine getirmen durumunda mutlu olacağın bir şeyi tavsiye eden kişi Allah tarafından sana gönderilmiş bir elçidir.

-Adı sanı bilinmeyen silik bir kişi olmaktan ayrılma.

-Sadece Allah’a yönelmek gerekir. İnsanlar sebeplere dayandıkları sırada Allah onlara azap eder, çünkü sebepler her zaman yitip gidebilecek olgulardır.

-Süslenmeye, güzel görünmeye dikkat et. Çünkü bu başlı başına bir ibadettir.

-Dilenciye yedir, içir. Çünkü o, senden dilenmesi sebebiyle seni, kullarına yediren ve içiren hakkın menziline çıkarmıştır. (böyle büyük bi ilim çok zor bulunuyor yazılı olarak vallahi Allahın selamı ibn arabi hazretlerinin üzerine olsun selam olsun)

-İşlediğin hiçbir ameli hakir görme. Çünkü Allah bu ameli yaratırken ve bizim üzerimize vacip kılarken küçümsememiştir.

-Zahir ve batın, birbirinden ayrılmayan ikiz kardeşlerdir.

-Dua ibadettir, zikir efendiliktir. Dua eden, Ona ulaşır, yanına girer. Zikredense, onun yanındadır. Dua seslenmektir. Seslenmek ise uzaklığı ifade eder.

Ama O’nu O’nun için zikret. Çünkü zikir Allah için, dua ise Allah katındaki nimetler içindir.

-Bir şeyi seven onu kıskanır. Kıskanan sevgiyle beraberdir, sevgiliyle değil. Hakkı seven ve onu kıskanan, onu ancak hayal huzurunda sevmiştir. Hak ise vehmin ve hayalin hakimiyeti altına girmez.

-İsteyen de kazanın dışına çıkamaz, istemeyi terk eden de.

-Her seven, sevdiğine kavuşmuş olsa da özlem duyar.…

“Haydin namaza” diye seslenildiği zaman zatına haber ver.

İlim talep eden cahildir, ilmi terk eden de. İlmin malumu varlıktır. Görmenin görüneni ise zattır. İlim, içinde zulüm olmayan bir karanlıktır.

-Yokluğuna dön; çünkü yokluk senin kadimliğinin niteliğidir ve Allah onda senden razıdır. Hakka itaat edip de ölen kimse ölmemiştir.

-Bil ki, rububiyete iman hidayeti artırır. Uluhiyete iman ise hidayetin kendisidir.

-Hakkı unuttuğun zaman, sana onu kimin unutturduğuna bak; eğer hakkı sana unutturan şey, onun sana emrettiği bir şeyse, bil ki hak seninle beraberdir ve sen de onun emriyle berabersin, onunla değil. Eğer hakkı sana unutturan şey, onun nehyettiği bir şeyse, ne sen onunla berabersin, ne de O seninle beraberdir.

-O’nu bilme hususunda ruhunun payına düşeni verdiğin gibi, O’na ibadet etme hususunda bedeninin payına düseni de ver.

-Bir kimse isimlerin ilminin kendisine verildiğini sanıyorsa, ama kendinde etki gücünü bulamıyorsa, bu bağısa itibar edilmez.

-Furkan (hak ile batılı ayırma) ile sonuçlanmayan takvaya itibar edilmez.

-Allah için arkadaşlık ettiğinin belirtisi sana nasihat etmesi ve açıklandığı zaman hakkı kabul etmesidir. Şayet kabalığı varsa dahi, bunun, ona veya sana mutlaka bir faydası vardır.

-Korkunun sebebi zat değilse, ona itibar edilmez.

-Allah’ın takdir ettiği her şeye rıza göstermeye itibar edilmez.

-O namazında yolculuğa çıkmış, sen de zihninde onun peşinden gittiği yere gitmişsin. Aranızda ne fark var? Nerede Allah!...

Sana zahirini göstermeyen batına itibar etme!..

-Tahkik makamı, çoklukta teklik düşüncesini vermiyorsa, ona itibar edilmez. Hizmetsiz hürmete itibar edilmez. Hürmetsiz hizmete de itibar edilmez. Azıksız yolcunun peşinden gidilmez.

-Ahlaktan yoksun tasavvufa itibar edilmez.

-Bir özgürlük seni Allah’a köle olmaktan müstağni kılıyorsa, ona itibar edilmez.

-Bir şükür beraberinde daha fazla şükrü doğurmuyorsa ona itibar edilmez.

-Musibete karsı sabretme, seni, bu belayı kaldırması için Allah’a dua etmeye yöneltmiyorsa, ona itibar edilmez.

-İnsan burada halifedir, ahirette ise sadece insandır.

-Kim Allah’a gerçekten secde ederse, ebediyen basını secdeden kaldıramaz.

-Senin halka dönük bir zahirin, hakka dönük bir batının vardır. Hak ne zaman senin zahirinde zuhur ederse, halk nezdinde ki saygınlığın ortadan kalkar. Bu senin için mutluluktur. Çünkü seni hak ile baş başa bırakmış olurlar. Kul Hakkın nezdinden ayrıldığında, ona hizmet edilir ve saygı gösterilir. Hakkın yanına girdiğinde, çok özel kişilerden başka kimse onu bilmez, saygı göstermez.

-Aslından ayrılıp çıkan gariptir. Gurbetin acısı da şiddetlidir. Bedbaht insan ahirette gariptir, mutlu insan da dünyada gariptir. Ne mutlu gariplere. Aslından ayrılıp çıkan gariptir.

-“Rabbim Allah’tır” deme, düşmanlarına senin aleyhine fırsat vermiş olursun; ama “Allah Rabbimdir” de; Allah ismi düşmanlarını kahreder, senin aleyhine bir imkan bulamazlar.

-Ölümden önce ilim aracılığıyla kendi nefsini idrak et.

-Aynalar adedince suretler ortaya çıkar.

-Gölgen senin suretindir, sen de suret üzeresin. Su halde sen bir gölgesin.

-Müşrik Hakkı ispat eden, fazladan olarak ortağın varlığını da kabul eden kimsedir.

-Hakkı arayan O’nu bulur; O’ndan isteyene, verir. Ama isteyen O’nu bulamaz

-Alem fena ile beka arasında durmaktadır.

-İblis Allah’ın emrine uymanın gerekli olduğunu biliyordu, ama emre uymadı ve muvaffakiyetten mahrum kaldı. İlme aldanma. İlim cehaleti ortadan kaldırır ama mutluluğu, saadeti sağlamaz. İlme, imanın eşlik etmesini sağla, o zaman nur üstüne nur olur. İlmin niçin en büyük perde olduğunu biliyor musun?.. Çünkü ilim sahibi kimse malumu ilmi oranında görmek ister…

-Hakkı idrak etmeyi engelleyen perdeler büyüktürler. Bunların en büyüğü de ilimdir. Çünkü ilim sahibi olunca, O’nu elde ettim, dersin. Herakliyüs peygamberlik bilgisine sahipti, ancak imanı yoktu, bu bilgisi ona fayda sağlamadı. Yahudiler Hz. Muhammed’in sav. gerçek Nebi olduğunu biliyorlardı. Ama bilmeleri onlara fayda vermedi.

-Dedim ki, Ya Rab!.. Ne ile sana yaklaşayım?.. Dedi ki, Bende olmayanla. Dedim ki, Sende olmayan nedir?.. Dedi ki, Zillet ve muhtaçlık!...

-O’na dua ettiğin zaman, O’ndan duanın kabulünü iste; çünkü O, kendisinden icabet istemeyenlerin duasına icabet etmez. Eğer icabet istemeden sadece dua ederse, bu dua, da etmemiş olmaktan farksızdır.

-Hakka uyana da muhalefet edene de merhamet et. Çünkü bu durumu taksim eden O’ dur. Kafir, mü’mine merhamet ettiği zaman, Allah, onun azabını hafifletir. Mümin kafire merhamet ettiği zaman, Allah onun ödülünü eksiksiz verir.

-İlim malum değildir. Çünkü insan bir şeyi bilir, ama bu bilme o şeyin kendisi değildir. İlim bazen malumun kendisi de olur. Çünkü ilimle ilim bilinir.

-Bak, üfleyen biri, bir tek nefesi ile kandili söndürürken, tutuşmuş kuru otları da alevlendiriyor.

-Allah’a karsı kibirlilik edenin karsısında kibirlen, çünkü senin mütevazılığın budur. Kibirlenenlerin büyüklenmeleri karsısında, bunun Allah’tan olduğunu bilsen de tevazu gösterme. Çünkü büyüklük O’nun bir sıfatıdır; ancak imkansız için de O’nun bir hükmü vardır. Tevazu, bası öne eğmek veya hizmet etmek yahut falanca hakkı eda etmek değildir. Bu saydıklarımızın tümü reislere karsı dalkavukluk etmenin, onların nezdinde mevki edinmek için hoş görünmeye çalışmanın göstergeleridir. Asıl tevazu, Allah’ı bilmenle arkadaşlık etmendir. Kendini bildiğin tanıdığın zaman rabbini bilir, tanırsın. Rabbini bildiğin zaman, O’nun katında olup da sana ait olan şeyleri ve de sende olup O’na ait olan şeyleri de bilirsin.

-Cansız varlıklar senden daha iyi kulluk etmektedirler; onların ibadeti zatidir

-Allah’ın sizin dualarınızı kabul etmesini, sizin O’nun davetine icabet etmenize bağlamıştır

-Göz yaşlarını döker, kalp hüzünlenir; ama biz rabbimizin razı olduğundan başka bir şey söylemeyiz. Allah’a yemin ederim ey İbrahim! Biz senin ayrılığından dolayı üzülüyoruz. (Hadis) Sa’d O’na: -Ya Rasûlullah bu nedir? Dedi. Buyurdular ki: -Bu Allah’ın kullarının kalplerine yerleştirdiği rahmettir. Allah ancak merhametli kullarına merhamet eder.

O halde ölüye ağlamak mubahtır; bağırıp çağırmadan, feryat etmeden. Bunları kız kardeş olarak sana aktarıyorum ki, günah olmadığını ve sorguya çekilmeyeceğini bilerek göz yaşını akıtıp yüreğini ferahlatsın. Eğer sevabını Allah’tan umarak sabredersen, ecrini Allah verecektir ve büyük bir ödül kazanacaksın.

-Zevkimizin putuna tapınmaya devam ettik. Şehvetlerimizin dizginlerini sonuna kadar salıverdik. Allah’ın hudutlarıyla ilgili olarak alabildiğine aşırı gittik; sanki Allah tarafından bir güvencemiz varmış, sanki tehditlerinin bizi kapsamayacağına ilişkin olarak Allah bize söz vermiş gibi.

-Allah varlığı çift yaratmıştır. Ama kendisi teklikte yalnız kalmıştır.

-Kralların kapısında nöbetçiler vardır, Allah’ın kapısının avlusunda ise bahşişler dağıtılır.

-Allah’ın ötesinde bir son yoktur.

-Hak onu terbiye etmiş, halk da onu yalnız bırakmıştı. Ay’ı tutulmuş, kaderi sinmişti. Kimse ona bakmıyor, aldırmıyordu. Sevenleri onu terk etmiş, arkadaşları ona öfke besliyorlardı. Allah dilerse bu, onun için bir arınma ve temizlenme vesilesiydi, ki her şeyi bilen ve her şeyden haberdar Allah’ın yardımıyla varoluşunu gerçekleştirsin.

-Soruyu soran kişi ya yeni başlamış bir ümmidir, ya da ilimle haşir nesir olmuş, ilmi bir tarafından edinmeye başlamıştır.

-Allah’ın kitabında, her yerde gece gündüzden önce zikredilir. Peygamberlerin isrası (gece yolculuğu/miracı) onda gerçekleşmiştir. Faydalar gece elde edilir. Hak gece vakti kullarına tecelli eder. Gece, takdirlerin akısı altında yaşanan bir sükut vaktidir. Gece gayedir. Çünkü gece iddianın yokluğudur; ne varlık kalır, ne sekil.

-Konuşma kudreti varken kişinin bildiği bir şeyi söylemekten kaçınması nefse en ağır gelen şeylerden biridir.

-Alemde insandan başka hiçbir varlık rablık iddiasında bulunmamıştır. İnsanın bu iddiada bulunmasının nedeni de içinde bulunan bazı güçlerdir.

-Her seven, kavuşmuş olsa bile özlem duyar.

-Kim amaçlarından soyutlanırsa, hastalığının şiddetinden emin olur.

-Senin hakkı görmen, hakkın senin üzerine serdiği bir perdedir.

-İsteme; çünkü istemek yazılanı değiştirmez. Ancak isteğin yazılanla ilgili olması başka.

-Arkadaştan korun, çünkü o, senden ayrılmayan düşmandır. Onun Hakka boyun eğmesini sağla ve hak ile meşgul et. Çünkü o, Allah katında bundan dolayı sana teşekkür edecektir. Arkadaşlarından sana en yakın olanı nefsindir.

-Çorak araziye ekin eken, hasat zamanı pişman olur.

-Sana,”ben hakkım” diyen bir şey gördüğün zaman, ona de ki: Sen Hak ile varsın

-Hakkı hak ile bulusun; onu kendinle arama, kendinden başka bir şey bulamazsın.

-Göç yurdu vatan değildir.

-Hallerin lezzetlerinden kaçın.

-İnsan bütün varlıkların kapsayıcı bir nüshası olduğu için her varlıktan bir hakikati de içinde taşır.

-Öte yandan Hak ile başkası arasında hiçbir açıdan gerçek olarak bir ortaklık yoktur.

-Bütün varlıklar, Allah’tan başkası olsa da kendi içinde hiç kuskusuz haktır. Ancak varlığı kendi zatından kaynaklanmayan bir varlık yok hükmündedir, batıldır.

-Mahlukat içinde akıl erbabına özgü olaylar aklın sınırı doğrultusunda gelişir. Allah’ a bağlı kimselere özgü olaylar da imanın sınırı doğrultusunda cereyan eder.

-Yüce kanun koyucu (sari) bize kaza ve kadere razı olmamızı emretmiştir, takdir edilene, hükme bağlanana değil. Bu ise Hak tealayı seçmektir, seçtiğini değil. Şunu diyemezsin: Allah’ın benim için takdir ettiği günahlara razı oldum.

-Aslında gerçek anlamda bir icat söz konusu değildir.

-Muhtar (seçme hakkına sahip), bir isi istediği zaman yapan, istediği zaman yapmayan kimseye denir. Bir isi yapmaya ya da yapmamaya dair ön bilgi, hakkında ön bilgi olmayan isin vaki olusunun tahayyülünden ibarettir. Bu yüzden ihtiyar imkansızdır. Zorunlu olmaksa bir ise zorlanmak demektir. Ama zorlama da yoktur. Yani ne zorlama vardır, ne de serbestlik.

-Bazen kimi guruplar uluhiyeti mutlak olarak onlara nispet etme anlayışından sıyrılarak gizli yönü düşünmeye başlamıs ve bunlara, sırf bizi Allah’a yaklastırşınlar diye kulluk ediyoruz, demişlerdir. Böylece onları perdeler ve vezirler gibi görmüşlerdir. Allah’a sığınırız bu tür anlayışlardan… Eğer bu guruplar, bu yönü onların nefsinde görebilmiş olsalardı, uluhiyete bir dıs varlığın sahsında kulluk sunmazlardı. Bilakis uluhiyetin kendisine kulluk ederlerdi. Bizim dediğimizin özü sudur: Kulluk sunulan mutlak varlık uluhiyettir, varlıklar değil.

-Alemin tümü suret üzeredir. İnsan da alemin bir parçası olarak alemin sureti üzeredir.

Yani insan da suret üzeredir. Ruhanî varlıklar mükemmel istidatları nedeniyle cisimler alemine göre kemale erme noktasında daha güçlü ve daha yatkındırlar. Bu yüzden beser, doğal bir dürtü neticesinde ruhani bir güç elde etme arzusu duyar.

-İlk ortaya çıkan varlık kayıtlı ve muhtaçtır.

-Seni isteyen de ancak seninle sana ulaşabilir.

-Sadıkların kalplerinden en son liderlik sevgisi çıkar.

-Senin gördüğün senin içindedir ve senin suretindir. Ama onu ancak içinde görebilirsin.

-Bütün gözler kayıtlı ve sınırlıdır.

-Şeyler arasında üstünlük nereden geliyor? Evet, senin açından üstünlük, senin kendinle ilgili bilgine göre belirginleşir.

-Kulluk beraberlikten daha yüksektir. Beraberlik bir yoldur ve varacağı son nokta da kulluktur.

-Sınama amaçlı belalar, insanın Allah katındaki mertebesine göre inerler. Peygamber Efendimizin sav. söyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah bana verdiği belaları başka hiçbir Nebi’ye vermemiştir.” Bu hadis bir alime sorulmuş ve denilmiş ki: -Eyyub ve Zekeriyya gibi Nebiler (Selam üzerlerine olsun) çok daha büyük musibetlerle sınanmışlardır. Rasûlullah sav. bu tür belalardan hiç biriyle sınanmamış. O halde Hz. Peygamber sav. in uğradığını belirttiği bu musibet hangisidir? Bu alim şu cevabı vermiş: -Hangi bela Rasûlullah sav. in basına gelen beladan daha büyük olabilir? Allah O’nu; “Kabe kavseyn ev edna” makamına yükseltip vasıtasız konuşarak vahye muhatap ettikten sonra su

aşağı aleme hitap etmesi için indirmesinden daha büyük bela var mı? Hiçbir Nebi, Hz. Rasûlullah’ın sav. uğradığı bu belanın benzeri görülmemiştir.

-Ayrıca bu musibetler aracılığıyla kendinizin, Allah’ın inayet gösterdiği ve sınadığı kimselerden olduğunuzu öğrenmiş olursunuz. Çünkü dünyadaki belalar, Allah’ın mümin kullarına verdiği çabuklaştırılmış nimetlerdir.

-Şayet başınıza gelen musibet, cezalandırma mahiyetinde olmayıp, Allah’ın takdiri ile size yöneltilmiş ise, bu takdirde de büyük bir sevaba nail olursunuz. Muhyiddin İbn Arabi (k.s.) "Risaleler'inden"

Canın Sıkıldığında
Canın sıkıldığında de Allahım senin rızan için Kalbin genişlediğinde de Allahım senin rızan için Çokça de sık sık de Hep her zaman de Allahım senin rızan için yaşıyorum *** De ki: «Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve >>ölümüm<< kesinlikle hep o alemlerin Rabbı olan Allah içindir. En'am 162

İbn-i Arabi Özel Duası “HİZB-ÜL DEVR-İ A’L” (Büyük Dua)
“ALLAH” C.C. için, Hazreti Fahri Kâinât Efendimizin, âl’i’nin, Ashabının, Ehli beytinin, Annelerimizin, Cümle Resûllerin, Enbiyâların pâk rûhlarına, Hz. Abdulkadir Geylâni’nin, Hz. Şeyh-ı Ekber’in ve Onların Şahsında tüm Evliyâullahın ve Onların Muhibbi Olanların, ve bu duâ’nın şâmil olduğu bütün Ümmeti Muhammedin, yakınlarımızın ruhları ve kendi ruhumuz için 3 El-Fatihâ-ı Şerif, 12 İhlas-ı Şerif. ALLAH kabul eyleye… AMİN BÜYÜK DUA “HİZB-ÜL DEVR-İ A’L” BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİYM

1) Ey sonsuz dirilik, canlılık sahibi Hayy olan, Ey kendi varlığı ile kâim olup, mevcûtadı varlığı ile var kılan Kayyum olan Allah’ım, Seninle korundum lütfen beni koru. Bismillâh, zırhıyla hakikâtiyle, korunmasıyla, kifâyesiyle de bunu ikrâm eyle Yâ Rabbi. 2) Ey başlangıcı olmayan Evvel olan, Ey sonu olmayan Ahir olan Allah’ım, Mâşâallah lâ kuvvete illâ billâh; hazinesinin dairesinin içindeki gaybî sırlarla, o kıymetli dâirenin içerisine lütfen beni de sok Yâ Rabbi. 3) Ey hoşgörülü Haliym olan, Ey her türlü şeyi örten, kapayan gizleyen Settâr olan Rabbim, Ve’tesimû bihablîllâhi âyetinin sırrıyla, tesettürü, hicâbi korunma ve kurtulma vesilesiyle lütfen bana da korunmayı, örtünmeyi nasip eyle. 4) Ey her şey’i ihâta eden, kuşatan Muhît olan, ey kudreti her şey’e yeten Kâdir olan Allah’ım, Zâlike hayrûn zâlike min âyâtîllâh âyetinin bereketiyle, emniyet sûrûruyla, giysilerin en hayırlısı olan takvâ libasından giyinenlerden olmayı, âziz ve güçlü kuvvetinle lütfen nasip elye Yâ Rabbi. 5) Ey Kârib, Ey Mucîb, Ve mahüm bi darrine bihî min ehadin illâ biiznîllâhi âyetinin mânâsıyla, korunmasıyla, hürmetiyle lütfen beni, nefsimi, ailemi, dinimi, malımı, evlatlarımı, evimi icâbet eyle, koru ve kurtar Yâ Rabbelâlemiyn. 6) Ey belâları reddeden Mâni olan, Ey faydaları veren Nafi olan Allah’ım, Ehâzetuhû ğâşiyetün min a’zâbîllah âyetlerinle, Esmâlarınla, kelimelerinle, şeytanın şerrinden, sultanın şerrinden ve herhangi bir zalimin veyâ haklarımı gasb etmek isteyen zorbanın şerrinden lütfen beni koru Yâ Rabbi. 7) Ey zillete düşüren, değersiz kılan Muzill olan, Ey zarar vereni yaptığının karşılığıyla ödeştiren Muntakim olan Allah’ım, zulmedici kulların ve onların yardımcıları eğer bana kötü tuzak hazırlamışlarsa onların işitmelerine kalplerine, basiretlerine Femen yehdîyhî min ba’dillâh âyetindeki gibi bir perde koyarak, kurtarıcım ol lütfen Yâ Rabbi. 8) Ey izhâr ettiklerini geri alan ve her şey’i kudreti altında tutan Kâbız olan, Ey dilediği her şeyi ortadan kaldıran Kahhâr olan Allah’ım bana tuzak kuranların mekirlerine, hilelerine, azaplarına karşı Fe mâ kâne lehû min fi’etin yensurûnehû min dûn’îllâhi âyetinin sırrıyla, mânâsıyla, yardımcı olduğun kullarının arasına beni de lütfen dahil eyle, tuzakçıları da rezil, mağlup ve perişan olarak reddet, kifâyet eyle onları Sana havâle ediyorum Yâ Rabbi. 9) Ey Zâtına ve Sıfâtlarına fenâlık, noksanlık, sınırlılık ve hiçbir şekilde kusur bulunmayan Subbûh olan, Ey, mukaddes ve arı Kuddûs olan Allah’ım, Akbil velâ tehaf inneke min’el âminîne” bi fadzlîllâhi âyetinde ki münacâtın lezzetini lütfen bana tattır ve bu âyetin fazlıyla, sırrıyla emniyet içersinde bulunanlardan olmayı da lütfen nasip eyle Yâ Rabbi.

10) Ey zarara uğratan, her şer kabul edilenin mutlak var edicisi Dârr olan, Ey ölümü tattıran ve dilediğine dönüştüren Mumit olan Rabbim, Fe kuti’a dâbir’ul kavm’illezîne zalemû, velhamdülillâhi rabb’il â’lemîyn âyetinin sırrıyla, zulme saplanan kavimlerin kökü kesilmiştir çok şükürler olsun Sana. Lütfen yine zalimlere (âyette bahs olunanlar misâli) vebâlini, nikâlini, zevâlini tattır Yâ Rabbi. 11) Ey yakîn hâlini yaratan Selâm olan, Ey gaybın sonsuz sırlarına açık idrâkı oluşturan Mü’min olan Allah’ım, düşmanların devletine karşı Lehüm’ül büşrâ fi’l hayâtiddünyâ ve fi’l âhiretî lâ tebdîle likelimâtillâh âyetinle dünya hayatı için müjdeler verdiğin, dünya ve âhiret hayatı için ise sözlerinde, vaadlerinde bir değişiklik bulunmayan Rabbim.. Bu âyetin sırrıyla lütfen beni de huzurlu eyle Yâ Rabbi. 12) Ey sonsuzluğuyla azamet sahibi A’zîm olan, ey izzet bahşeden ve dileğince değerli kılan Muizz olan Allah’ım, Ve lâ yahzünke kavlühüm inn’el İ’zzete lillâhi âyetinde ki sırrınla, celâllik sultanlığının, saltanatının ve gururunun verdiği azametli, korkutucu tacınla beni taçlandır lütfen Yâ Rabbi. 13) Ey Zâtıyla tüm kemâl sıfatlarına sahip ve tek hükümran Celîl olan, ey sonsuz mânâlara sahip, yeğane üstünlük sahibi ve üstünlüğünü de ancak kendi kendiyle değerlendiren Kebîr olan Allah’ım, Felemmâ ra’eynehû ekbernehûnne ve kataâ’ne eydiyehünne ve kulne hâşalillâhî âyetinin sırrıyla verdiğin celâllik, mükemmellik, ikbâllik, yüce azâmet ihtivâ eden cübbeyi bana da giydir Yâ Rabbi. 14) Ey eşi benzeri olmayan A’zîz olan, Ey Aşk kaynağı, sevilen gerçek ve Tek mutlak varlık Vedûd olan Allah’ım, Yühibbûnehüm kehubbîllâh, vellezîne âmenû eşeddu hubben lillâh âyetinin sırrıyla, lütfuyla, ülfetiyle, yakînlığıyla bana karşı kullarının kalplerine sevgi, sadakat, meveddet eyle.. ki böylece bu kullarının gönülleri itaat etsinler ve boyun eğsinler Yâ Rabbi. 15) Ey apaçık ortada, algılanabilen Zâhir olan, Ey gizli, ortada olmayan, algılanamayan, Bâtın olan Rabb’im lütfen Yühibbuhum ve yühibbunehû ezilleten a’lâ’l mü’minîne ei’zzeten a’lâ’l kâfirîne yücâhidûne fî sebilillâhi âyetinin sırlarının ve nûr’unun verdiği gücü benim üstüme de gönder, bana da ikrâm ve ihsân eyle, o kulların gibi sevilmeyi, sevmeyi, mü’minlere karşı yufka yürekli olmayı, gerçeği örtenlere karşı da senin yolunda cihâd ehlî olmayı lütfen nasip eyle Ya Rabbi. 16) Ey varlığına bir şeyin girmesi, çıkması imkânsız, ihtiyaçtan, beri Samed olan, ey açığa çıkaran idrâk ettiren, kendisiyle irşâd olunan Nûr olan, sermedî olan Allah’ım, Fein hâccûke fekul eslemtü vechiye’lillâh âyetinin sırrıyla vechimi (Yüzümü) işrâk, ünsiyet ve cemâlinin

nûruyla lütfen aydınlat Yâ Rabbi. fekul eslemtü vechiye’lillâh âyetinin sırrıyla vechimi (Yüzümü) işrâk, ünsiyet ve cemâlinin nûruyla lütfen aydınlat Yâ Rabbi. 17) Yâ Bedîa’s semâvative’l arz Yâ Zelcelâli ve’l ikrâm, Ey Tek, varlığında benzeri olmayan, şey’leri icâd eden, göklerin ve yerin Nûr’u Cemâli, Ey Celâl ve mutlak hüküm ve ikrâm sahibi Allah, vehlul u’kdeten min lisânî yefkahû kavlî (Hz. Musa’nın duası) âyetinin sırrıyla, mânâsıyla (Musâ Aleyhisselâm’ın dilini çözdüğün gibi) lütfen bana da üstünlüğümü, belâgatimi ve fasihliğimi ikrâm eyle Yâ Rabbi. 18) Allah’ım «Sümme telînü cülûduühüm ve kulûbühüm lî zikrîllâhi» âyetinin sırrıyla, yüzü suyu hürmetine lütfen Senden korkan, derileri ürperen ve sonra, derileri ve yürekleri Allah’ın zikri için yumuşayanlara nasip ettiğin gibi bana da Rahmetinle inceliğinle lütfen acı Yâ Rabbi. 19) Ey hükmünü zorunlu olarak, ister istemez kabul ettiren Cebbar olan, Ey dilediği her şey’i ortadan kaldıran Kahhar olan Allah’ım, Ve me’nnasru illâ min i’ndi’llâhi âyetinin sırrıyla, lütfen beni heybetinin kılıcıyla, gücüyle, şiddetiyle, dayanıklığıyla, düşmanlarının zorbalığına ve güçüne karşı bana heybetini ve yüceliğini zırh gibi giydir Yâ Rabbi. 20) Ey açan, yayan, genişlik veren Bâsit olan, Ey sürekli aşama (feth) kapıları açan, tüm kapanıklıkları geçiren, Fettâh olan Allah’ım, lütfen Rabbişrah lî sadrîy ve yessirlîy emrî âyetinin sırrıyla bana da bu âyetin verdiği meserresi (bilinç aydınlığını) kolaylaştırır ve sevinci lütfen dâim ikram eyle Yâ Rabbi. 21) Kolaylık verici, hoş tutucu Rabb’im, lütfen Elem neşrahleke sadrak âyetinin sırrıyla, bereketiyle, benim de lütfen kalbime, (bilincime) genişlik, açıklık, aydınlık (nûr) ikrâm eyle Yâ Rabbi. 22) Yâ Rabbî, Yevmeizin yefrahul mü’minûne bi nasrîllâh âyetinin sırrıyla, müjdeleriyle, sevindirdiğin, yardım ettiğin ve galip getirerek, feraha kavuşturduğun mü’min kulların gibi lütfen bizi de müjdele, sevindir, galip eyle, feraha çıkar. 23) Ey lutûf sâhibi, birimin özünde ve yapısında yer alır biçimde mevcût Lâtîf olan, Ey son derece merhametli Raûf olan Rabb’im, Ve tatmainnu kulûbühüm bizikr’îllah âyitinin sırrıyla, kalpleri seni zikretmekle huzurlu olan, imân nasip ettiğin kulların gibi benim kalbime de lütfen imân, huzur ve sukûnet ikram eyle… 24) Ey sabırla, rızâsı olmayan şeylerin neticesini bekleyen Sabûr olan, Ey ikrâm ettiklerinin değerini bilene, şükredene fazlasıyla karşılık veren Şekûr olan Allah’ım, Kem min fietin kalîletin

ğalebet fieten kesîreten biiznîllâhi âyetinin sırrıyla ve izninle, sabırlı olan sabitliğinin, sadâkatinin güçleri gibi bize de aynı gücü lutf eyle, ikram eyle Yâ Rabbi. 25) Ey koruyan, muhâfaza eden, ayakta tutan, hıfz eyleyen Hâfiz olan, ey vekîl tutanların işini en mükemmel biçimde sonuçlandıran Vekîl olan Allah’ım, Lehû mua’kibâtun min beyn’î yedeyhî ve min halfiîhi yahfizûnehû min emrîllâh âyetinin sırrıyla, şâhidleriyle, tanıklarıyla, askerleriyle, lütfen beni de önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden ve altımdan, (her yönden) koru, koruyucum ve vekilîm olan Allah’ım. 26) Ey kendi varlığı ile mevcûdatı varlığıyla var kılan Kaim olan ve Ey Dâim olan Allah’ım, Ve keyfe ehâfu mâ eşrektüm ve lâ tehâfûne ennekûm eşrektüm billâh, âyetinde sözü geçen, burhân sâhibi kimselerin, (şirk ehlî olmayan) dayandığı gibi benim de ayaklarımı yolunda sâbit eyle lütfen Yâ Rabbi. 27) Ey güzel Mevlâm, Ey güzel Kurtarıcı, E’tet’ethizünâ hüzûven kâle eûzu billâh âyetinin sahibi olan kimseyi gâlib kıldığın gibi beni de düşmanlarıma karşı gâlip eyle lütfen Yâ Rabbi. 28) Ey talep ettiren Tâlib olan, Ey talep ettirdiğine de talebini ikrâm eden yeğane Gâlib olan Allah’ım, İnnâ erseinâke şâhiden mubeşşiren ve nezîren litu’minû billâh âyetinin sırrıyla, imânıyla, bereketiyle, tanıklıkla, uyarıcı ve müjdeci olarak Rasûlün Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem Efendimizi âzizlikle, heybetlikle, desteklediğin gibi beni de lütfen destekle Yâ Rabbi. 29) Ey kifâyet eden, yeten, yetişen, el veren Kâfi olan, ey şefaat eden, şifâ veren Şâfî olan Allah’ım, lütfen beni «Lev enzelnâ hâz’el Kur’âne a’lâ cebelin lareeytehû hâşia’an mutesaddian min haşyet’illâh» âyetinin sırrıyla, verdiğin faydaların ve birikintilerin yüzüsuyu hürmetine düşmanlara, kötülere karşı destekle, kifâyet eyle, yardımcım ol lütfen Yâ Rabbi. 30) Ey karşılıksız olarak ihsânda bulunan Vahhab olan bağışlayıcı, Ey sonsuz mânâlarıyla sürekli rızık verici Rezzâk olan Allah’ım, Kulû veşrebû min rizkîllahî âyetinin sırrıyla rızıklarda sağladığın kolaylığı, musahhar kılmasını kabul edilmesini bana indinden lûtfet Yâ Rabbi. 31) Ey Tek, yardımcı, hâmi, dost, dilediğine arka çıkıp onları kemâle ulaştıran Velî olan, Ey yüce fevkalâde yüksek A’lîy olan Allah’ım, Zalike min fadzlîlâh âyetinin sırrıyla inâyetiyle, medediyle, mutluluğuyla ve fazla fazla devamıyla, selâmetle korumakla, sahip çıkmakla bana Velîlik yap (sahîp çık), imdâd eyle lütfen Yâ Rabbî. 32) Ey sınırsız cömertlik Kerim sahibi, Ey yeğane zenginlik sahibi Gâniy olan Allah’ım İzâ fea’lû fâhişeten ev zalemû enfüsehüm zeker’ûllâhe festağferû lizünûbîhim ve men yağfir’uzzunûbe illâllah âyetinde zikrolan Rasûlünün yanında seslerini alçaltmış olan kimseleri, affederek ikrâm ittiğin gibi lütfen bu vesileyle bana da affınla, saadetle ikrâm eyle.. Ey Tek, hüküm sahibi, hükmü kayıtsız şartsız yerine gelen Hakîm olan, Ey Tek, tövbeleri kabul edici Tevvâb olan ve Ey Tek, va’adinde sadık, sözünde duran, nimetleri herkese ihsân eden, muhsin Berr olan Allah’ım, onların bilinçlerine nasûh tevbeleri ikrâm ederek nasûh tevbesinin oluşmasını sağladığın, ikrâm ettiğin gibi bana da lütfen nasûh tövbesi ikrâm eyle

Yâ Rabbi. 33) Cüzlerden, parçalardan meydana gelmemiş “TEK” Vâhid, Ahad, olan ALLAH, Fea’lem ennehû lâilâheilâllâh, Senin sözün ve takvâ olan bu âyetinle sevgilin Rasulûn Muhammed Sallallahû Aleyhi Vessellem Efendimizi bağladığın gibi lütfen bizleri de bu âyetin sırrıyla, mânâsıyla bağla Yâ Rabbi. 34) Ey Rahman ve Rahiym olan Allah’ım, Kul Yâ i’bâdiyellezîne esrefû a’lâ enfusihîm lâ taknetû min rahmet’îllâh âyetinin verdiği ni’metle ümit edenler ve kurtulmuş olan ve sonları güzel olan kimselere bağışladığın gibi lütfen benim de sonumu iyi ve hoş eyle Yâ Rabbi. 35) Ey yaratıklarının hitâplarını her hâliyle algılayan Semî olan, ey yarattıklarına mekânca yâkin Kârib olan, Allah’ım, Da’vâhum fihâ subhâneke allahumme ve tahiyyatehum fihâ selam ve âhiru da’vâhum enil’hamdu lillâhi rabbilâlemiyn yüce âyetinin hürmetiyle, takvâ sahibi, selâmlanan, barış ve şükür sahibi olan mü’minlere hazırlanmış olan A’dn Cennetleri’ne onları yerleştirdiğin gibi beni de lütfen oralarda yerleştir ve barındır Yâ Rabbel’âlemiyn. --Yâ Allah, Yâ Allah, Yâ Allah, Yâ Rabbim, Ey Fayda verici, Ey kötülükleri geri çevirici, Ey Rahman ve Rahiym olan Allah, bu Âyetlerin sözlerin ve Esmâlarının yüzüsuyu hürmetine kazandırıcı bir güç ikrâm eyle.. bizlere bereketli, bol rızıklar, huzurlu yürekler, aydınlanmış kabirler kolay verilen hesap ve büyük ecirler ikrâm eyle Yâ Rabbi. Allah’ım Efendimiz Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem’ Â’lîsine, Sahabesine çok selâm ver. Öyle selâmlar ve duâlar ver ki, Senin halkının sayısı kadar, Senin kelimelerin ve sözlerin tükettiği mürekkepler kadar ve rahmetin en son zirvesine kadar. Allah’ım Sana sığındım ki, bu sığınmam aynen güçlü ve çetin köşelere sığınanların hâli gibidir. Allah Rasûllerine selâmlar olsun, âlemlerin Rabbîne şükürler olsun. İnşirâh Sûresinin Mânâsı: Senin göğsünü geniş kılmadık mı? Biz, belini büken ağırlığı üzerinden kaldırdık. Namını yükselttik. Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Bir işi bitirince başka bir işle meşgûl ol. Her işinde ancak Rabbine niyâz eyle. Salavât-ı Şerife’nin Mânâsı: Allah’ım salâtın ve duâların Efendimiz olan Muhammed Sallâllahû Aleyhi ve Sellem’e öyle selâmlar olsun ki bu selâmlarla ve duâlarla ukdelerimiz beşeri zafiyetlerimiz, zulmetlerimiz çözülsün, dertlerimiz yok olsun, gönüllerimiz ferah olsun, ayrıca dünya da ve ahırette olan meselelerimiz kolaylıkla çözülsün Yâ Rabbi. Allahümme Salli âlâ seyyidînâ Muhammed ve â’lâ âlîhi ve sahbîhî ve sellîm. AMİN. Hazreti Fahri Kâinât Efendimizin, Âl’i’nin, Ashabının, Ehli Beytinin, Annelerimizin Cümle Resullerin, Enbiyâların, Hz. Şeyh-i Ekber’in, onun muhibbi olanların, cümle evliyâaların, Rical Ehlinin ve bu duâ’nın şâmil olduğu bütün Ümmeti Muhammedin ruhları ve ALLAH için El Fatihâ-ı Şerif. NOT: Çok kıymetli adeta hazine diyebileceğimiz bu dua Abdürkadir Geylâni Hazretliri’nin manevi evladı olan Hz. Şeyh’ül Ekber’in Şam’da bulunan türbelerinde sabah ve akşam okunmaktadır. Büyük dua Hiz’b’ul devril alâ’da anılan âyetlerin bilgi verilmesi için hangi surede bulundukları parantez içersinde verilmiştir. Ayrıca rahatlıkla manasına bakılabilmesi için duaların paragraf başlarına da numara konulmuştur aslında numara bulunmamaktadır.

Dolayısıyla dua okunurken numaraların okunmasına da gerek yoktur. Allah C.C. daim faydalanmayı nasip eyleye. Amin.

Ana karnındaki çocuğa birisi dese ki
İnsan, ana karnındayken kan emer, varlığı kanladır, bedenin nesçi kanla vücut bulur. Kandan kesilince gıdası süt olur, sütten kesilince lokma yemeğe başlar. Lokmadan kesildi mi Lokman kesilir, gizli matlûba talip olur. Ana karnındaki çocuğa birisi dese ki: Dışarda pek düzgün, pek güzel bir âlem var… Boyuna, enine geniş bir yeryüzü… orada nice nimetler var, nice sonsuz yiyecek şeyler. Dağlar ,denizler, ovalar, bostanlar, bağlar, çayırlar… Pek yüksek, ziyadar bir gökyüzü… güneş,ay ışığı, yüzlerce süha yıldızı. Yıldızdan, poyrazdan, doğudan, batıdan esen yeller… bağlar bahçeler gelin gibi süslenmekte, bezenmekte. O âlemdeki şaşılacak şeyler anlatılamaz ki… sen, neden bu kapkaranlık yerde mihnetler içindesin? Bu daracık çarmıhta kan yemektesin; hapis içinde, pislikler içinde, sıkıntılar içindesin. Çocuk, kendi haline bakıp bunları inkâr eder, bu elçilikten yüz çevirir, kâfir olur. Olmayacak şey, hileden, yalandan başka bir şey değil, der. Kör adamın vehmi, bunu anlamaktan ne kadar uzak! Buna benzer bir şey görmediği için münkir idraki bunu da kavramaz. İşte cihandaki halk da buna benzer. Abdâl, onlara öbür âlemden bahsetti mi, “Bu dünya kapkaranlık, dapdaracık bir kuyudur… bu kuyunun dışında renksiz, kokusuz bir âlem var” dedi mi. Bu söz onların hiçbirinin kulağına girmez. Çünkü bu dünya tamahı, kuvvetli ve büyük yerdedir. Tamah, kulağa bir şey duyurmaz. Garez, gözü kapar adama bir şey anlatmaz. Nitekim o ana karnındaki çocuk da kana tamah ettiğinden, o aşağılık yurtlara kan, onun gıdası olduğundan. Tamah ona bu âleme sözü duyurmaz. Bedendeki kanı, gönlüne sevdirir. *Sende bu âlemin güzelliğine tamah etmektesin de bu tamah, o ebedî âlemin güzelliğine perde oluyor. *Gururla dopdolu olan bu hayatın zevki seni doğruluk hayatından uzaklaştırmakta. *İyi bil ki tamah seni kör eder… şüphe yok. Senden yakînı örter. *Tamah yüzünden Hak, sana bâtıl görünür…tamah yüzünden sende yüzlerce körlükler artar durur. *Doğrular gibi tamahtan çekinde ayağını o eşiğin üstüne bas. *O kapıdan girdin mi kurtulursun. Gamdan da dışarıya ayak atmış olursun neşeden de. *Can gözün aydınlanır Hakk’ı görür; küfür karanlığından kurtulur, din nuru kesilir. *Erlerin öğüdünü canla, başla dinle de korkudan kurtulup emniyete eriş. mevlana hazretleri mesneviden

Tasavvuf İslama uygun mudur
An o zamanı da, hani İbrahim, Rabbim demişti, ölüyü nasıl diriltirsin? Allah, inanmıyor musun demişti de İbrahim, evet, inanıyorum ama kalbim tam yatışsın, iyice anlayayım demişti. Allah da demişti ki: Dört kuş al, onları kesip paramparça et, parçalarını birbirine kat, sonra o karışık parçalardan her birini bir dağın üstüne koy, sonra da onları çağır, koşarak sana gelecekler. Bil ki Allah, şüphe yok ki pek yücedir, hikmet sahibidir. Bakara / 260

... Kalbin mutmain olmasını istemek görülüyor ki küfür değildir bu manadada Tasavvuf İslamdır Tasavvuf, kulların özel ve fazl-adan yakınlık istemesi de demek oluyor böylece Fakat her kul o ilgiden farklı farklı derecelerde nasipleniyor Ama sonuç aynıdır, kulluktur En üstün makam da kulluktur Elbeette ki peygamberlerin mutmain edilmesiyle bizim ki farklı olur onu da unutmamak gerekir Ama mana olarak aynıdır çünkü istenilen ilim sonucu ayetteki gibi bir şekilde gösterilmese de Allah'ın işleri akla mantığa uygun hale mutlaka gelmektedir Kalp de yükseltilmektedir

Tasavvuf büyüklerinden
Ey nefsim niye korkuyorsun? Aç kalacağım diye mi? Hiç korkma, senin Allah katında o kadar değerin yok. Allah ancak Muhammed'i (s.a.v.) ve ashabını aç bırakır. ... Vaiz isteyen gece ile gündüzün değişmesine baksın. ... İzzetine ant olsun ki, beni cehenneme soksan, orada kül olsam yine Sen'den ümit kesmem. ... Allah'tan korkunda nasıl isterseniz öyle olun, bilin ki , insan herkese iyilik yapsa da yalnızca tavuğuna kötülük yapsa yine iyilerden olamaz. ... Allah'a aşık olan mutlaka O na kavuşacağından emindir,şuraya buraya yönelerek telaşa kapılmaz. Çünkü bilir ki Allah zamanla ve mekanla kayıtlı değildir ki bu yüzden oraya buraya yönelsin.

Tasavvuf büyükleri neden büyüktür niye büyüktür nasıl büyüktür
Şeyh Sadi-i Şirazi hazretleri (selam olsun) bostan ve gülistan adlı eserinde şöyle anlatıyor...

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::: Abdülkadir Geylani hazretlerini Kabe'nin hareminde gördüm.Yüzünü çakıl taşları üzerine koymuş, muttasıl böyle diyordu: "ilahi! Beni affet. Eğer azaba düçar olacaksam, kıyamet günü beni kör olarak dirilt, mezardan beni gözüm görmez olarak çıkar da ,iyilerin karşısında mahcup olmayayaım." ;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;;; Allah'ım...

imam ı rabbani hazretleri mektubat 46.mektub
Bu mektûb, mevlânâ Hamîd-i Bengâlîye gönderilmiş olup, Kelime-i tevhîdin üstünlüklerini ve islâmiyyetsiz Evliyâlık olamıyacağını bildirmekdedir: Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Bu güzel kelime, zılleri, hakîkati ve islâmiyyeti içinde taşımakdadır. Sâlik, nefy [ya’nî (Lâ)] makâmında bulundukca, tâlib [yolcu] mertebesindedir. (Lâ)yı temâmlayıp, Allahü teâlâdan başka hiçbirşey görmeyince, yolu temâmlamış ve (Fenâ) makâmına yetişmiş olur. Nefyden sonra, isbât makâmına [Ya’nî (İllallah) diyerek sülûkden cezbeye geçince, hakîkat mertebesine gelir ve (Bekâ) hâsıl olur. Bu nefy ve isbât ile [(Lâ ilâhe) ve (İllallah) demekle] ve yolculuk ve hakîkat ile ve bu Fenâ ve Bekâ ile ve bu sülûk ve cezbe ile, (Vilâyet) [Evliyâlık] ismine kavuşur. Nefs, emmârelikden kurtulup, itmînâna kavuşur. Müzekkâ ve mutahhar olur [temizlenir]. Demek ki, Evliyâlık, bu güzel kelimenin ilk yarısı olan (Nefy ve isbât) sâyesinde ele geçmekdedir. Bu kelimenin ikinci kısmı, Peygamberlerin “aleyhi ve aleyhimüssalevât” sonuncusunun, Peygamber olduğunu göstermekdedir. Bu ikinci kısm, islâmiyyeti hâsıl etmekde ve kemâle getirmekdedir. Seyrin başlangıcında ve ortasında hâsıl olan islâmiyyet, islâmiyyetin sûretidir. İsm ve şeklden başka birşey değildir. İslâmiyyetin aslı, özü, vilâyet hâsıl oldukdan sonra ele geçer. Bu zemân, Peygamberlerin “aleyhimüssalevât” tam izinde gidenlere, onlara mahsûs olan (Kemâlât-i nübüvvet) hâsıl olur. Vilâyetin iki parçası olan, yolculuk ve hakîkat, islâmiyyetin hakîkatini ele geçirebilmek için ve Kemâlat-i nübüvvete kavuşabilmek için, sanki iki şart gibidir. Vilâyet, sanki, nemâzın abdesti ve islâmiyyet, nemâz gibidir. İbtidâda, sanki hakîkî [görünen, maddî] necâsetler temizlenmekde, hakîkatde ise, hükmî [maddeli değil, görünmez] necâsetler temizlenmekdedir. Böyle tam tahâret sâyesinde, ahkâm-ı islâmiyyeyi yapmağa elverişli olur. İnsanı Allahü teâlâya yaklaşdıran mertebelerin en sonu olan nemâzı kılabilecek bir hâl alır. Nemâz dînin direğidir ve mü’minin mi’râcıdır. Nemâz kılabilecek şekle girer. Bu güzel kelimenin, bu ikinci kısmını, sonsuz bir deniz gibi gördüm. Bunun yanında, birinci kısmı, bir damla gibi görünüyor. Elbet, Peygamberlik kemâlâtı yanında, Evliyâlık kemâlâtı hiçbirşey değildir. Sübhânallah! Ba’zıları, şaşı gibi iğri görerek, Evliyâlığı, Peygamberlikden üstün sanmış ve özün özü olan islâmiyyeti, kabuk gibi görmüş. Ne yapsınlar, islâmiyyetin yalnız sûretini, dışardan görebilmişler. Özü, kabuk sanmışlar. Peygamberlerin halk ile meşgûl olmalarını, noksânlık bilmişler. Bu meşgûllüğü, insanların birbiri ile görüşmeleri gibi sanmışlar. Evliyâlığı, Allahü teâlâya doğru ilerlemek olduğundan, dahâ üstün görmüşler. Vilâyet, nübüvvetden dahâ üstündür demişler. Bunlar bilmiyor ki, kemâlât-i nübüvvetde de yükselirken, vilâyetde olduğu gibi, Allahü teâlâya doğru ilerlemek vardır. Hattâ, vilâyetdeki ilerleme, nübüvvetdeki ilerlemenin bir sûreti, görünüşüdür. Nüzûl ederken [ya’nî geri inerken], vilâyetde de, nübüvvetde de, halk ile [mahlûklar ile] meşgûl olmak vardır. Fekat, bu

meşgûl olmaklar birbirine benzemez. Vilâyetde, (Zâhir), [ya’nî beden ve his uzvları] halk ile olup, (Bâtın) [kalb, rûh ve diğer latîfeler] Allahü teâlâ iledir. Hâlbuki, Peygamberlikde, nüzûl ederken, zâhir de, bâtın da, hep halk ile meşgûl olur. Bütün varlığı ile, kulları Allahü teâlâya çağırmakdadır. Bu nüzûl, vilâyetdeki nüzûlden, dahâ tam ve kâmildir. Bu büyüklerin halka teveccühleri, ya’nî halk ile görüşmeleri, halkın birbiri ile görüşmesi gibi değildir. Halk, birbiri ile görüşürken, birbirlerine, ya’nî Allahü teâlâdan başkasına, düşkün, bağlı bir hâldedir. Bu büyükler ise, halk ile görüşürken, bunlara bağlı değildir. Çünki, bu büyükler, dahâ ilk adımda, Allahü teâlâdan başka şeylere bağlı olmakdan kurtulmuş, halkın Hâlıkına bağlanmışlardır. Bunların halk ile görüşmesi, halkı, Hakka doğru çekmek içindir. Allahü teâlânın beğendiği yola getirmek içindir. İnsanları, Allahü teâlâdan başka şeylere kul, köle olmakdan kurtarmak için, onlarla görüşmek, kendini Hak ile bulundurmak için olan görüşmekden elbet dahâ üstün, dahâ kıymetlidir. Meselâ, bir kimse, Allahü teâlânın ismini söylerken, bir kör geçse ve önünde kuyu olsa ve bir adım atınca kuyuya düşecek olsa, bu kimsenin, Allahü teâlânın ismini söylemeğe devâm etmesi mi efdaldir, yoksa söylemeği bırakıp, körü kuyudan kurtarması mı kıymetlidir? Şübhesiz körü kurtarması, zikr-i ilâhîden dahâ iyidir. Çünki, Allahü teâlânın, ona ve onun zikrine ihtiyâcı yokdur. Kör ise muhtâc bir kuldur. Bunu zarardan kurtarmak lâzımdır. Hele, kurtarmağı islâmiyyet de emr etdiği için, onu kurtarmak, zikrden dahâ mühimdir. Çünki, emre de uyulmuş olur. Zikr etmekde, yalnız Hak teâlânın hakkı vardır. Onun emri ile körü kurtarmakda, iki hak yerine getirilmiş olmakdadır. Biri kul hakkı, biri de Yaratanın hakkı. Hattâ bu hâlde zikre devâm etmek, belki günâh olur. Çünki zikr, her vakt iyi olmaz. Ba’zan, zikr etmemek güzel olur. Yasak edilen günlerde ve harâm olan vaktlerde oruc tutmamak ve nemâz kılmamak, oruc tutmakdan ve nemâz kılmakdan dahâ iyidir. [Din düşmanları, müslimânlar egoist, hodbîn olur sanıyor. Cennet ni’metlerine kavuşmağı düşünür. Başkalarına iyilik etmeği düşünmez, diye iftirâ ediyor. Yukarıdaki yazı, bu sözlerinin, yalan ve iftirâ olduğunu açıkca göstermekdedir]. (Zikr) demek, kendini gafletden kurtarmak demekdir. [(Gaflet), Allahü teâlâyı unutmak demekdir.] Zikr, yalnız (Kelime-i tevhîdi) söylemek ve tekrâr tekrâr (Allah) demek değildir. Her ne şeklde olursa olsun, kendini gafletden kurtarmak, zikr olur. O hâlde, islâmiyyetin emrlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak, hep zikrdir. İslâmiyyetin emrlerini gözeterek yapılan alışveriş zikrdir. İslâmiyyete uygun olarak yapılan nikâh, talâk [boşanma] zikr olur. Çünki, bunları yaparken, emrlerin, yasakların sâhibi hep hâtırlanmakdadır. Ya’nî gaflet gitmekdedir. Şu kadar var ki, Allahü teâlânın ismleri ve sıfatları ile yapılan zikr, çabuk te’sîr eder ve sevgisini hâsıl eder ve çabuk kavuşdurur. Emrlere, yasaklara yapışmakla hâsıl olan zikr, böyle değildir. Bununla berâber, böyle zikrlerden ba’zısının da, çabuk netîce verdiği, pek az olarak görülmüşdür. Muhammed Behâeddîn-i Buhârî buyurdu ki, (Mevlânâ Zeyn-üd-dîn-i Taybâdî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” ilm ile Allahü teâlâya vâsıl olmuşdur). Bundan başka, ism ve sıfat ile yapılan zikr, islâmiyyete uymakla olan zikre sebeb olur. Çünki, dînin sâhibini tam sevmedikce, her işde islâmiyyeti gözetmek çok güc olur. Tam muhabbeti elde etmek için de, ism ve sıfatla olan zikr lâzımdır. O hâlde, islâmiyyete uyarak zikr ile şereflenmek için, önce ism ve sıfatla olan zikr lâzımdır. Evet, cenâb-ı Hakkın lutfü ve ihsânı ayrıdır. Hiç sebeb olmadan, dilediğini, dilediğine ihsân eder. Nitekim Şûrâ sûresinde, onüçüncü âyet-i kerîmede meâlen, (Allahü teâlâ, dilediğini seçerek kendine kavuşdurur) buyruldu. [Mazher-i Cân-ı Cânân “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, (Makâmât-i Mazheriyye)deki onbirinci mektûbunda buyuruyor ki, (Üç dürlü zikr vardır:

1— Kalb karışmadan, yalnız dil ile söylemekdir. Bunun fâidesi yokdur. 2— Ağızla söylemeyip, yalnız kalb ile yapılan zikrdir. Zikrin nasıl yapılacağı (Mektûbât-ı Ma’sûmiyye) c.2, sh.113 de yazılıdır. Buna, tesavvufda (Zikr-i hafî) denir. Bu da, yalnız Zât-ı ilâhiyeyi zikrdir. Yâhud, sıfatlarını düşünerek yapılır. Ni’metleri de düşünülürse, buna (Tefekkür) denir. 3— Kalb ile ve dil ile birlikde zikrdir. Dil ile kendi işitecek kadar söylenirse, islâmiyyetde (Zikr-i hafî) denir. Âyet-i kerîmede emr olunan, bu zikr-i hafîdir. Başkası da işitirse (Zikr-i cehrî) denir. Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, zikr-i hafînin zikr-i cehrîden efdâl olduğunu gösteriyor. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, hazret-i Alîye öğretdiği zikr-i cehrî, kendi işitecek kadar olan zikrdir ki, hakîkatde, zikr-i hafî demekdir. Zikrden önce kapıyı kapatdırması da, böyle olduğunu gösteriyor). (Tefsîr-i azîzî) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Dehr sûresini açıklarken diyor ki, (Zikr etmek, Allahdan başka şeylerin sevgisini, onlara düşkün olmağı kalbden çıkarmak içindir. Kalbin mahlûklara bağlılığını yok etmek için en iyi ilâcın zikr olduğu tecribelerle anlaşılmışdır. Hadîs-i şerîfde, (Zikr ederek, kalblerinin yükünü hafîfletenlerin yolunda olunuz!) buyuruldu. Bunun için, (Allaha, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, kalbin mahlûklara olan bağlantılarını kesmek, onu dünyâ zevklerine düşkün olmakdan kurtarmak lâzımdır. Kalbi kurtarmak için de, zikrden dahâ fâideli bir ilâc yokdur) demişlerdir). [Tesavvuf ehlinde meşhûr olan simâ’ ve raks iki nev’dir: Birincisi, kalbin ve nefsin fânî olmasından sonra, cemâl veyâ celâl sıfatlarının tecellîsinde hâsıl olur ki, bunda aklın ve nefsin müdâhalesi yokdur. Celâleddîn-i rûmînin ve Sünbül Sinân efendinin zikr, simâ’ ve raksları böyle idi. Şâh-ı Nakşibend “rahmetullahi aleyh” (Biz, bunu inkâr etmeyiz) buyurdu. İkincisi, ba’zı câhil ve gâfil tarîkatcıların, noksan akllarına ve azgın nefslerine uyarak, bağırmaları ve zıplamalarıdır. (Biz, bunları yapmayız) buyurdu.] Ra’d sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen, (Biliniz ki kalbler, ancak Allahı zikr etmekle itmînâna kavuşur) buyuruldu. İtmînân, sükûn, râhat demekdir. Harf-i cerli olan zikr kelimesinin fi’lden evvel söylenmesi, hasrı ifâde eder. Ya’nî, itmînâna ancak, yalnız zikr ile kavuşulur denildi. Zikr, hâtırlamak demekdir. Allahü teâlâyı hâtırlamak, Onun ismini söylemekle veyâ çok sevdiği bir Velîsini görmekle olur. Çünki, hadîs-i şerîfde, (Onlar görüldüğü vakt, Allah hâtırlanır) buyuruldu. İsmini işitirken, söylerken, başka şey düşünülebilir. Onu hâtırlamak şübheli olur. Onu devâmlı hâtırlamak için, hergün binlerce söylemek lâzım olur. Evliyâyı severek, inanarak görünce, muhakkak hâtırlanacağı müjdelendi. Görmek göz ile olduğu gibi, Velînin şeklini, sûretini, kalbine, hayâline getirmekle de, görmüş gibi olup, Allahü teâlâyı hâtırlamağa sebeb olur. Böyle, kalb ile görmeğe (Râbıta) denir ki, kalbi, Allahü teâlâdan başka şeyleri sevmekden, onları düşünmekden kurtaran vâsıtadır. Yukarıdaki âyet-i kerîmede ve hadîs-i şerîfde bildirilen temiz kalbe, ihlâsa kavuşduran yoldur. Evet, islâmiyyete yapışmak, ya’nî emrleri yapmak ve harâmlardan sakınmak, insanı Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşdurur ise de, bunları ihlâs ile yapmak şartdır. Hem islâmiyyete uymalı, hem de, ihlâs elde etmelidir.] Yine sözümüze dönelim! Bu üçünün, ya’nî tarîkat, hakîkat ve islâmiyyetin dışında başka şey de vardır ve bunun yanında, o üçünün hiç kıymeti yokdur. Hakîkat mertebesinde, (İllallah) deyince hâsıl olan şey, bunun bir görünüşü, [hayâlidir] ve bu, o görünenlerin, hakîkati, aslıdır. Nitekim, önce herkesde, islâmiyyetin sûreti vardır. Tarîkat ve hakîkat hâsıl oldukdan sonra bu sûretin hakîkati hâsıl olur. İyi düşünmeli, öyle bir hakîkat ki, onun sûreti [görünüşü] hakîkat oluyor ve başlangıcı vilâyet oluyor. Bu hakîkat, kelime ile anlatılabilir mi? Eğer anlatılabilmiş olsa, kim ve ne anlıyabilir? Bu hakîkat, ancak ülül’azm [din sâhibi Peygamberler içinden, altı

dâne, en büyükleri] Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât vettehıyyât velberekât” pek az, hem de pek çok az bulunan vârislerine ihsân olunan bir hakîkatdir. Ülül’azm Peygamberler az olunca, bunların vârisleri dahâ az olur. Süâl: Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, bu hakîkate kavuşan ârif, islâmiyyetden dışarı çıkmakdadır. Çünki, islâmiyyetin üstüne yükselmişdir. Cevâb: Ahkâm-ı islâmiyye, zâhirin [görünen uzvların] yapacağı ibâdetlerdir. Bu hakîkat ise, bu dünyâda bâtına [kalbe ve rûha] nasîb olmakdadır. Zâhir, her zemân, ahkâm-ı islâmiyyeyi yapmağa mecbûrdur. Bâtın da, o hakîkatin işleri ile meşgûl olur. Bu dünyâda, amel, ibâdet lâzımdır. Bu amellerin, bâtına çok yardımı vardır. Ya’nî, bâtının ilerlemesi, zâhirin ahkâm-ı islâmiyyeye uymasına bağlıdır. O hâlde, bu dünyâda, her zemân, zâhir de, bâtın da ahkâm-ı islâmiyyeye muhtâcdır. Zâhirin işi, islâmiyyeye uymak, bâtının işi de, islâmiyyetin meyvelerini, fâidelerini toplamakdır. İslâmiyyet, bütün kemâlâtın kaynağı, bütün makâmların temelidir. İslâmiyyetin, fâide, meyve vermesi, bu dünyâya mahsûs değildir. Âhıretin kemâlâtı ve sonsuz ni’metleri de, islâmiyyetin netîceleri, meyveleridir. Görülüyor ki, islâmiyyet öyle bir (Şecere-i tayyibe) [mubârek ağac]dir ki, onun meyveleri ile, bütün âlem, dünyâda da, âhıretde de fâidelenmekdedir. Süâl: Demek ki, kemâlât-i nübüvvetde de, bâtın Hak ile, zâhir halk iledir. Başka mektûblarda, Peygamberlik makâmında, zâhir de, bâtın da halk iledir ve insanları bu sûretle da’vet etmekdedir deniyor. Bu iki sözü birleşdirmek nasıl olur? Cevâb: Kemâlât-i nübüvvet dediğimiz, urûcda, yükselirken erişilen kemâlâtdır. Peygamberlik makâmı ise, inişdedir. Yükselirken, bâtın Hak iledir. Zâhir halk ile olup, halkın hakları, islâmiyyete uygun olarak ödenir. Nüzûlde ise, zâhir de, bâtın da halk ile olup, zâhiri ve bâtını ile, onları Allahü teâlâya çağırmakdadır. O hâlde, iki sözün arasında uygunsuzluk yokdur. Halkla olmak, Hak ile olmak demekdir. Bekara sûresi, yüzonbeşinci âyetinde meâlen, (Nereye dönerseniz, orada Allahü teâlâyı bulursunuz!) buyuruldu. Fekat bu, mahlûklar Allah olur veyâ Allahü teâlânın aynalarıdır demek değildir. Mümkin, hiç Vâcib olur mu? Mahlûk, hiç Hâlık olur mu, Ona ayna olabilir mi? Belki, Vâcib, Mümkine ayna olur denebilir. Evet, nüzûl ederken [geri inerken] eşyâ, sıfât-ı ilâhiyyenin sûretlerine ayna olabilir. Çünki, mahlûkların aynasında görülen, meselâ sem’, basar, ilm ve kudret, bu mahlûkların aynası olan sem’, basar, ilm ve kudret sıfatlarının sûretleridir. Bunlar, aynanın sıfatlarıdır ki, görünen mahlûklarda zuhûr etmekdedir. Aynada görülen hayâller de aynanın sıfatlarının, eserlerinin aynalarıdır. Meselâ, ayna uzun ise, hayâller uzun görünür ve aynanın uzunluğunu gösteren ayna olurlar. Ayna küçük ise, hayâller, aynanın küçüklüğünü gösteren birer ayna gibidir. Urûc ederken, yükselirken, Allahü teâlânın aynasında, eşyâ görünüyor sanılır. Eşyâ aynada bulunuyor sanıldığı gibi olur. Hâlbuki, eşyânın hayâlleri, aynanın içinde değildir. Bunun gibi, mahlûklar, Allahü teâlânın aynasında değildir. Aynada birşey yokdur. Hayâller, aynada değil, hayâlimizdedir. Aynada hayâl yokdur. Hayâllerin bulunduğu yerde de ayna olamaz. Hayâller, vehm ve hayâlimizdedir. Yerleri varsa, vehm mertebesindedir. Zemânları varsa, hayâl mertebesindedir. Fekat, mahlûkların vücûdsüz olan bu görünüşü, Allahü teâlânın kudreti ile olduğundan, devâmlıdır. Âhıretin sonsuz azâb ve ni’metleri bunlara olacakdır. Dünyâ aynalarında, önce hayâller görünür. Aynayı görmek için, ayrıca dikkat etmek lâzımdır. Allahü teâlânın aynasında ise, görülen önce aynadır. Mahlûkları görmek için, ayrıca dikkat etmek lâzımdır. Velî, rücû’ etmeğe başlayınca, mahlûkların sıfât-ı ilâhî aynalarındaki hayâlleri görünmeğe başlar. Rücû’ ve nüzûl temâm olup, (Seyr der eşyâ) eşyâda seyr, hareket

edince, şühûd-i ilâhî kalmaz, gayb hâlini alır. Îmân-ı şühûdî, îmân-ı gaybî hâlini alır. Da’vet vazîfesi temâm olup, vefât edince, gayb kalmaz. Yine şühûd hâsıl olur. Fekat, bu şühûd, rücû’dan önceki şühûdden kuvvetli, kâmildir. Âhıretdeki şühûd, dünyâdakinden kuvvetlidir. Demek ki, bir aynada görülen hayâller, aynada değildir. Varlıkları yalnız hayâldir. Ayna, bu hayâlleri ihâta etmiş, kaplamış denilebilir. Bu hayâllerle berâberdir deriz. Fekat, bu kurb [yakınlık], bu ihâta ve ma’ıyyet [berâberlik] cismin cisme olan veyâ cismin, kendi sıfatına [meselâ rengine] olan kurbu, ihâtası ve ma’ıyyeti gibi değildir. İnsan aklı, hayâllerin aynaya olan kurb, ihâta ve ma’ıyyetini düşünemiyor, kavrıyamıyor. Hayâllerin aynaya karîb, berâber ve ihâta edilmiş oldukları muhakkakdır. Fekat, nasıl olduğu anlatılamıyor. İşte Allahü teâlânın mahlûklara olan kurbu, ihâtası ve ma’ıyyeti de böyledir. Elbette vardırlar. Fekat, nasıl oldukları bilinmez. Bunlara inanırız. Fekat, nasıl olduklarını bilemeyiz. Çünki, Allahü teâlânın bu sıfatları, cismlerin sıfatlarına benzemiyor, mahlûkların sıfatları gibi değildir. Hakîkatin nümûnesi olan bu âlemde, bu sıfatlara misâl olarak, hayâller ile aynayı söyledik ki, aklı olan, bundan onu anlıyabilsin! Allahü teâlâ, doğru yolda olanlara selâmet versin! Âmîn. Kıl Allaha beş nemâzı, boş geçirme, kış ve yâzı! Hakka yaklaşmak istersen, temâm et, sünnet ve farzı!

Öyleyse namazın rütbesinin yüceliğine ve namaz kılanı nereye götürdüğüne bir bak!
Kendi iç alemine ve kendisiyle birlikte namaz kılan meleklere imamlık ettiğinde –ki sahih bir hadiste belirtildiğine göre, namaz kılan kişinin arkasında melekler namaza durduklarından, namaz kılan herkes imamdır– bu kişi için resul rütbesi hasıl olur ve bu rütbe Allah’ın vekili olmaktır [niyabet]. “Semi Allahu limen hamideh” (Allah hamdedeni işitir) dediğinde, kendi nefsine ve arkasındaki meleklere, Allah’ın işitmiş olduğunu haber verir ve kendisiyle birlikte orada bulunanlar, “Rabbena ve lekel hamd” (Ey Rabbimiz, hamd sana mahsustur) karşılığını verirler. Çünkü hiç kuşkusuz Allahu Teala, kulunun diliyle, “Semi Allahu limen hamideh” buyurmuştur. Öyleyse namazın rütbesinin yüceliğine ve namaz kılanı nereye götürdüğüne bir bak! İbn-i Arabi hazretleri

Yardım Edenden Tavsiyeler
Eğer Allah insanın her duasını her an gerçekleştirseydi insan onu makine gibi emrine amade bir başka cansız varlık zannederdi. Ki bulursun bi çok gafil öyle zannederek sapmıştır. Onun için kolay yollara başvurmuşlar Allah'ı düşünmeden direk zevklerini tanrı edinmişlerdir. Duanın kabulünün belli bir süre ve takdiri vardır ki nefs Allah'ı gerçekte olduğu gibi tek hakim olarak bilsin hizmetçi zannetmesin. Hayallere kapılmasın. Duanın böyle bu şekilde makbul olması "O"nu yanlış tanımamak "O"nu tanımak içindir. * Eğer Allah sana özel olarak yönelirse bir kafirin sözleri bile seni görür. Kafir (hakikati örten, bilmeyen) O'nun ilgisini o sırada göremese de sen Allah'ın sana yönelişini çok net görürsün. Unutma ki bir kabahat işlediğinde de eğer O sana çok kızarsa yine bu böyledir. O'nun için sen

hep Allah'a yönel, vesilelerle olması gerektiğinden fazla ilgilenme. Gerçekten her yaratılan şey çeşit çeşit O'nu zikretmektedir. Bu manada herşey O'nun kuludur, kölesidir. O'nun vücudu yoksa da yaratması var ya.. * Bir çayı karıştırabilmen bile gerçekte güç iştir. Bu gibi işleri aşağı görme. Sonra Allah'ın sana yakınlığını tam hissedemezsin. Biliyorsun Allah bir sivrisineğin kanadını dahi aşağı görmez. Bil. Hisset. Duy. Bir ufak çayı karıştırman dahi O'nun kudretiyledir. İlahi kudretledir. * Allah Rahman ve Rahim sıfatlarıyla sana tecelli ettiğinde şeytanın bile affedileceğini sanırsın. Allah'ımızın Celal sıfatının tecellisini de unutma ki Hakkı eksiksiz olarak görebilesin.. * Her bilenden bir daha çok bilen vardır ama Allahtan başka ilah yoktur. * Lüzumsuz şeylerden arınıp Kötülüklerinden arınıp O'nun aşkını görmeye gayret et Yoksa bu dünya elbette eninde sonunda boştur Dün kaç yaşındaydın bugün kaç yaşındasın düşün Her "Aşki" şey elinden kaçıp gidiyor mu kontrol et Bi geliyor bir gidiyor mu iyi bak O aşka sahip çık Sahip çıkmayanlar senin meleklerini kaçıramasınlar Ama sen meleklerini muhafaza edemezsen nasıl olur Onlardan ayrı kalmaya tahammül etme Başka şeylere onları satma Sen onlara öyle sahip ol ki başkası onların kanatlarını yerinden oynatamasın Kalbinden bi an olsun çıkmalarına izin verme Ahirete onlarla birlikte geçebil Dünya ise gidip gelsin hiç düşünme İşini görsün ne yapıyorsa yapsın İlla ölecek Allah onu un ufak edecek * Allah'a yakınlaşmak demek sıfatlarına yakınlaşmak demektir Yoksa Allah bize hep en yakındır Dualara icabet edendir Dualarında hep "O"na daha yakın olmayı dile Özel bir yakınlık elde etmeye çalış Allah'a yakın olmak Onun Aşkına karşılık vermek demektir

* Allah'a yakınlaşmak için gösterilen bütün çabaların bir süresi vardır Bu niyetle her ibadete Allah'ın takdir ettiği tecrübe süreleri vardır O süreler geçilince artık hangi şey için gayret ettiysen o şeylerin bağlantılarından sana bağımsızlıklar verilir Mesela sabır için ne kadar çalıştıysan sonunda artık sabır göstereceğin kötü şeyler senden o kadar veya tümüyle uzaklaştırılır Emekliye ayrılmak gibi Ne kadar sıkı çalışırsan sonuç o kadar kısa zamanda gelir Ama süreyi uzatır ve ara ara çalışırsan sonucunda gelmesi uzun sürer Sonucunda elbette kötü şeyler tamamen kalkmazlar çünkü dünyadayız Ama o sabrettiğin kötü şeyler artık çok uzun süren aralıklarla uğrarlar ve ancak çok kısa süre ve bir sivrisinek rahatsızlığıyla dokunur geçerler Nefsini ancak o kadar rahatsız edebilirler * Kim olursa olsun sana ne kötülük ederse etsin ne haksızlık ederse etsin affedebilirsen örtebilirsen Allah sana zararından inanamayacağın kadar çok fazlasıyla fayda verir Kaldıramazsan da hakkını yine güzellikle almaya gayret et Çünkü kimileri vardır bundan faydalanırlar ama ders almazlar Ama aklında olsun onlara karşı bile ne kadar çok sabredersen Allah sana o kadar çok ve kat kat fazlasıyla özel olarak ilgilenir * Bir şeyi tam olarak yapamıyorsun diye bütünüyle bırakmak olmaz * Hadislere sahih değildir diye girmemezlik etme En azından sana doğru gelenleri al uygula Hadisler uydurmadır diyerek peygamberin (s.a.v)yardımından mahrum kalma Kutsal kitaplar için de böyledir Tasavvuf büyüklerinin sözleri içinde bu böyledir Kimi şeyler vardır onlar sana ağır gelir alamazsın ama doğrudur Sakın tasavvuf ehline şirk yapıyorlar gibisinden suçlamalarda bulunma En azından hüküm verme Hiç bir şeye doğru veya yanlış diye hüküm vermek durumunda da değilsin Bu sorumluluğunda değildir Onlarda çok geniş ve ince yollar, çok büyük duygular vardır Zamanı gelir utanırsın

* İhtiyaçlarını şikayet dışında ve canlılığının dışında benlik gösterme Ben! deme Çünkü aslında işleri yalnız Allah yaratır Herşeyin sorumluluğu ona aittir Eğer sürekli ben ben deyip araya girersen bu sefer kaldıramayacağın yükleri de yüklenmiş olursun * Gerekten de bütün kötülükler nefsinden bütün iyilikler Allahtandır Sen nefsine uyduysan ve düştüysen ve çıkamaz yardım dilersen belki Allah o zaman kötüden sana iyilik yaratır Yoksa ondan daima kesin olarak sadece iyilik gelir Nefsde bir sonradan kötülük çıkar günahlarından vücud bulur bu tövbeyle açlışmayla temizlenir Bir de yapı olarak Allah'ın mutlak olarak varlığımıza koyduğu yani gen gibisinden kötülükler vardır Ama o genlerin açılmasına izin vermezsen onlarla meşgul olmazsan (yani nefsine uymazsan) ya da başkaları bi şekilde kötülük ederek açılmasına sebep olmaz ise açılmazlar (onlar sebep olursa da aynıdır sen nefsine uymazsan açılmazlar) * Başkalarından duyduğun gibi Bismillah başkalarından duyduğun gibi Allahuekber deme Sen kendi söyleşinle bismillah kendi içinden geldiği gibi Allahuekber de * Kötü karışık rüyaları hiç mi hiç üzerinde düşünmeden dalmadan geç İyileriyle ise ilgilen, mutlaka ilgi göster. Yorumlaman şart değil sadece Allah için onlara ilgi göster.. ...

Secde etmenin yüceliği
...Dağların da üstündeki yüce zirvelere olan teceliyat-ı ilâhiyeye bir bak!. Bil ki!.. O görenlerin, daima nazarları o zirvelerdeki tecelliyata olur. Alçalmada yücelik olmasaydı, yüzlerimiz, görüneni gözler ile aramakla alçalmazdı... İşte bundan dolayı Allah bize, secde etmemizi emr etti... İbn-i arabi hazretleri

Materyalizm Maddecilik Putperestlik Darvinizm ve bilimum sapık yolların bilinmesi gereken yönlerinin konsantresi...

Materyalistlerin ve hepsinin dayandığı o büyük putperestlik vesvesesinin sen de oluşturacağı batıl ve zalim fakat mantıklı gelebilecek yani seni Allah’dan ayırabilecek öz fikirlerini toparlayacağım. Başka bir yerde de bu kadar net göremeyeceksin okuyamıyacaksın onun için dikkatli oku iyi öğren yoksa eğer bu vesveseye ilimsiz dalarsan mutlaka senin imanına zarar verecektir,bu da Allah’ın azabını celbeder. Çünkü Allah gerçekten kendisi ve yarattıkları hakkında asla bilinemeyeceği halde büyük konuşulmasını sevmez. Bu gibi konuşmaların olduğu alanlarda çok bulunursan öfkesinden sen de etkilenirsin. Onlar etkilenmez çünkü Allah onların azabını kendi aleyhlerine çeker yani asla haberdar etmez ki doğru yolu bulsunlarda o maddenin çekiminden kurtulabilsinler. Sen rahatsız olursun ki doğru yoldan ayrılmayasın. Allah bu gibi fikir sahibi olan insanları da doğru yola iletsin elbette fakat onlar gerçekten Allah’ı saymazlar. Saymazlar ki O’nu anlasınlar da sevdiklerini sevmediklerini görebilsinler. Yazıklar olsun onlara bilmedikleri halde bilmiş gibi büyüklük taslarlar. Şimdi bu fikirleri sıkıştırarak anlatacağım iyi oku. Onlar Allah’a kesin olarak inanmadıkları halde yaratılan hakkında kendi kafalarınca konuştukları ahkam kestikleri için sen onların varlık hakkında ki bu fikirlerine bakınca sana sanki Allah’dan bahsediyorlar gibi gelir. Mesela herşeyin aslı Maddedir dediklerinde sen iman sahibi olduğun için hele bi de şefkatli ve akıllı ve az da ilim sahibi isen herşeyin aslının ve yaratıcısının Allah olduğunu bildiğin için bu Madde dediklerini sen Allah olarak algılarsın. Halbu ki çok iyi bil ki onlar Allah’a inanmazlar ve gerçekten de tıpkı putperestler gibi o yaratılmışa yaratılana yani Maddeye bir hakimiyet yani farkında olmasalarda ilahlık verirler. Bir ilaha inanmazlar reddederler evet bilirsin. Sözleri tavırları hep bu yöndedir. Fakat söyledikleri yani o Maddeyi tek hakim görmeleri zavallılar anlamasalarda bir “ilah” kabul ettiklerini gösterir. Bu manada şu garip ateistler bile onlardan daha çok Allah’a kul olmaya hem yakın hem de layıktır. Evet onlar bütün hakimiyeti Maddeye yüklerler yani bilmeselerde Maddeyi ilah sayarlar. Yani kendileriyle çelişmektedirler. Ateistlerin bir çoğuda özellikle de insani baskılar yüzünden Allah’ı tanıyamayan ateistler insanlardan gördükleri kabalıklar yüzünden Allah’ı inkar ederler. Yani askıya alırlar kendilerini. Ama ateistlerin içinde de tıpkı bu materyalistler maddeye tapanlar gibi ilah kabul etmeyenler vardır. Fakat işte bu kadar mantık yoksunu ve sapıtmışlardır ki Allah’dan yani tek ilahtan kaçarken farkında olmadan kendilerine Madde dedikleri başka bir ilah yaratırlar ve hayatlarını o hayali ilaha kul olarak geçirirler. Bu zavalılık onlara en güzel derstir Allah’dan gelen. Halbu ki azcık dürüst olsalardı da Allah’ın kafalarında ki gibi bir tepeden bakan insanları aşağılayan bir ilah ve tanrı olmadığını görebilselerdi. Sen düşün ki Allah insana kendi ruhundan üflemiştir ve halifesi kılmıştır. Halife kılması bile yine bir başkasına veya kendisine zorbalık yapması için değil sadece kendi ruhunun kimden olduğunun farkına varması içindir. Böyle büyük bir değeri farketmesi içindir. “Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi murad ettim ve insanı muhabbetle bana kulluk etmesi için yarattım” Mealen kudsi hadis Bak kulluğu onlar aynı ilah anlayışları gibi uygunsuz aslında olmadığı gibi görmektedirler. Muhabbeti aşkı farkedememektedirler. Ne ilah anladıkları gibi onları aşağılayan bir mana içerir ne de kulluk onların aşağılandıklarını zannettikleri gibi bir mana içerir. Hiç oralı olmazlar ki tüm bu manaları anlayabilsinler okuyabilsinler. Dinin adını dahi aşağılık sayarlar ki nasıl dinin insana bildirdiği bu öz bilgileri gerçekleri haber alabilsinler de kendilerini hayvanlardan ayırabilsinler. Aynen büyüklerindikleri ve bir çok şeyi aşağıladıkları gibi aslında kendileri aşağılanmaktadırlar. Bu gerçekten layık oldukları bir durumdur. Asla onlara böyle büyüklendikleri hallerde bir şefkat gösterme çünkü kendilerini hayvanlardan ayrı tutmadıkları için senin o bildiğin yakın olduğun maneviyatı da anlayamazlar ve tıpkı bir vahşi hayvan gibi seni manen öldürürler ve bu umurlarında olmaz. Çünkü onlara göre herşey zaten

hayvanlarda olduğu gibi doğaldır ve bir sorumlulukları yoktur. Allah onlara sorumluluklarını bildirsin insanın hakikatleriyle hayvanın hakikatlerinin bir olmadığını göstersin. Bil ki bi insan Allah’a inanmıyorsa maddeye inanır.Maddeye inanması demek sadece zevklere tapınması demektir.Çünkü maneviyatı elde etmek zordur ama madde olan vücudunu kolayca kullanarak her türlü maddeden kendini tatmin etmek kolaydır. Zaten bu yüzden maddeye taparlar.Hiç bir maneviyatı alamaz çünkü kabul etmezler.Mesela cinselliği yüceltirler çünkü en kolay tatmin ve mutlu olma yoludur.Hem kendi maddiyatlarından hem de dünyanın maddiyatından beslenirler.Paraya tapar cinsel organına tapar vesaire.Hep bunlar maddedir.İşin kolayını bulduğunu zanneder.Hatta bu yolu insanlığın özü zanneder. Evet ilah kabul etmedikleri halde Maddeyi ilah sayarlar yani “tek hakim”. Mesela aklın Maddeden çıktığını söylerler. Yani yüce dinimizdeki gibi önce akıl yaratılmış değildir onlara göre. Bak burda söyledikleri batıllığı iyi gör hem herşey Maddedir derler hem de aklı sanki kendileri öyle görmüyorlarmış gibi ayırarak ayrı bir anlamda değerlendirirler. Kendi söyledikleri herşeyin Madde olduğudur. Birbirinden farklı olduğu bariz olan iki şey nasıl olurda tümüyle Madde adıyla zikredilebilir? Madde demelerinin manası aslında anladıkları gibi Madde demek değildi yani bak akılsızlıkları ve vesveseleri iyi gör. Sonraki dönemlerde bilim ilerledikçe bu sefer Madde yerine Enerji ismini kullanarak bu akılsızlıklarını sürdürmüşler bu sefer de herşey Enerjidir demişlerdir. Zaten zamanında da yine putlara yani Maddeye tapıyorlardı. Sonra varlıkta azcık birşeyler görmeye başladıklarında enerji kaybolmuyor dönüşüyor ve herşey enerjiden enerjiye olmak suretiyle var oluyor diyerek yine varlığa Allah ve yarattığından başka bir açıklama getirmeye çalıştılar. Bu sefer kullandıkları Madde ismini değiştirmişler ve Enerji diyerek güya daha bilimsel olmuşlar. Halbu ki Enerji dedikleri de tam olarak idda ettikleri gibi VARLIĞI açıklamaya her yönden yetmez. Nasıl ki akıl Madde ismi altına girecek bir kavram değilse aynı şekilde Enerji de varlığı tümden kavrayabilecek bir isim değildir. Çünkü mesela kömür bir Madde olduğu kadar aynı zamanda Enerjidirde. Ve tüm bu isimlerden ayrı olarak bütün bu varlıkların kendilerine ait özellikleri de var. E o halde nasıl Madde ya da Enerji yok olmaz veya herşey enerjidir denebiliyor? Mesela benim geçen hafta yediğim Madde olan elma bu hafta yediğimden farklı. O geçen hafta yediğim elma yok olmadı mı? Aynı elmayı mı yedim? Hayır. Bak gör kullandıkları isimler nasıl varlığı açıklamada yetersiz kalıyor ama sanki yeterliymiş gibi büyüklük taslıyorlar ve herşey açık diyorlar. Peki soruyoruz şimdi onlara enerji enerjiye dönüşüyorsa herşey enerjiyse ve yok olmuyorsa ezeliyse geçen hafta yediğim o elma nerede? Demek ki bak varlığın tümüne Madde demeleri herşeyin aslının Madde olduğunu söylemeleri asla yeterli değildir ve bu Allah’ı saymaz tavırlarıyla O’nun yerine koymaya çabaladıkları şeyler hakkında da yeterli bilgi sahibi değiller. Eğer hadi diyelim herşey enerjiyse hani herşey enerji ya ve enerji kaybolmuyor ya o geçen hafta yediğim tek olan elma ve enerjisi nerede a ahmaklar? Kullandıkları manalar asla Varlığı açıklamaya yetmiyor iyi gör. Ki nasıl olur da bunlar Allah’dan bahsediyor olabilirler düşün. Ve nasıl O’nun yarattığı Maddeyi ve Enerjiyi sanki O yokmuş gibi tamamen hakim olarak görebilirler. Daha o işin aslı olarak kabul ettikleri Madde ve Enerji isimlerinin varlığı açıklamakda yeterli olmadığını göremiyorlar! Körler! Ama bak öyle olmasına rağmen büyüklenerek yani kibirleriyle büyülenerek nasıl da çok biliyormuş gibi “TÜM VARLIĞA” değişik değişik ama tek-bütün-kavrayıcı isimler takıyorlar “VARLIK”ın özünü açıklanmış çözülmüş gibi göstermeye çalışıyorlar . Daha bu gibi iftiralarının o kadar çok saçma batıl yönleri vardır ki inan o kadar saçmalamışlardır ki 100 cild kitap yazılsa yine tam temizlenemez. Şeytanı iyi gör. Alah’a kul olmayı kabul etmeyenler işte böyle şeytanlarına nefslerine ve değişik türlü türlü ilah olmayan uydurdukları tanrılarına kul olurlar. Ömürlerini o uydurdukları ilahların hükmünde heba ederler. Bir de güya dinsiz ateist tanrıtanımaz insanlardır. İlahi! Tüm varlığa o taptıkları

uydurdukları tanrılarıyla ilahlarıyla anlam vermeye çalışırlar ama hayatı anlamlandırma klavuzu olan “DİN” kavramını kabul etmezler.Bütün bu cahilce anlam verme çalışmaları tamamen kendi dinleri haline gelmiştir ibadet eder dururlar ama din kavramını reddederler... Beni huzursuz sanma. Asıl huzur böyle uyduruk tanrılar ilahlar terkedildiğinde gerçekten yıkıldığında bulunur.Ve Allah öyle bir ilahdır ki asla bunların yetersiz hayali tanrıları gibi varlığı açıklamada yetersiz kalmaz.Bizzat kendisi zaten bunların tümünü yaratmaktadır. Eller ayaklar akıllar O’nun yararttıklarıdır nasıl olurda Allah’a kul olunmaz? O nasıl olurda hayaller dışında bir yolla reddedilebilir. O’nu reddetmek aslında O’nun onların amellerini reddetmesidir iyi gör. Allah herşeye kadirdir. Bak şunların haline sapıtmaları Allah’ı görememeleri nasıl da mucize gibi. Mümkün mü ki gerçek bir cesaretle elinde hiç bir yeterli delil olmadığı halde O bildirilen Allah’ı inkar etmek. O’na kulluğu reddeden bak nasıl da akıllı olduğunu iddia ettiği halde en akılsız oluyor. Allah tek gerçek ilahtır. İlahlar zaten yoktur tek ilah O’dur. Zaten ilah kavramının manası tek olmasını gerektirir eğer bir şey tek değilse zaten yaratılmıştır. Benzersiz olandan elbette ki benzersiz işler çıkar. Çünkü tektir. O halde nasıl olurda biz o bildirilen merhametliler merhametlisi Allah’ı inkar edelim ve böyle bunlar gibi kendinden habersiz saçma saçma türlü türlü ilahlara tapalım? Allah seni zavallı yaratmadı kendi ruhundan üfledi düşün. Ve sana duayı verdi senden kendisiyle ilişki ve muhabbet istedi. Elini kolunu tüm maddeyi ve enerjiyi o yaratmaktadır. Seni O’ndan başka hiç bir varlık tam olarak bilemez “Allah sinelerin özündekini bilir” Mealen ayet Sana bu varlığı tüm yönleriyle yeterli olarak sadece o anlatabilir bak gördün Allah’a kul olmayanların halini. Nasıl da uydurduklarını sanki ilahlarmış gibi yüceltiyorlar. O’ndan kork çünkü O’ndan korkmazsan O’nu tek hakim olarak göremezsin O’senin biricik ilahındır. O’nun sana olan üstünlüğünü bildirmesi seni aşağılaması demek değil bilakis yüceltmesidir. “..Dağların da üstündeki yüce zirvelere olan teceliyat-ı ilâhiyeye bir bak!. Bil ki!.. O görenlerin, daima nazarları o zirvelerdeki tecelliyata olur. Alçalmada yücelik olmasaydı, yüzlerimiz, görüneni gözler ile aramakla alçalmazdı... İşte bundan dolayı Allah bize, secde etmemizi emr etti...“ İbn-i arabi hazretleri Çünkü gerçekten tek olan ilahı görmez O’ndan çekinmezsen O senin için ilah olmaz herhangi bir varlık gibi olur. O zamanda işte bunlar gibi O’nu göremezsin. Ve sana herhangi bir üstünlüğü olduğunu gördüğün ama O’nun kontrolünde olan yine O’nun yarattığı bir başka varlıktan korkarsın. Çünkü aciziz. Herşeyden korkabilir insan. Allah’dan gönül hoşluğuyla ve saygıyla kork ki başka hiç bir şeyden korkun olmasın. O şeylerden kurtulabilesin. O’ndan korkmak zaten bildiğin gibi aşağılık bir korkuya benzemez. Bil ki insan en çok sevdiğini kaybetmekten korkar. Eğer sen Allah’ı başka uyduruk hayali ilahlardan ve yaratılmışlardan ayrı üstün tutmazsan O’nun ilahlık hakikatini görmezsen tıpkı bunlar gibi hiç bir şeyin hakkını veremez hale gelirsin. Ki bütün iyilikler Allahtandır,övgü yalnızca O’na mahsustur. Sana nasib ettiği yaşattıığı iyilikte O’nundur,sana yaşatmadığı sadece kendisinin yaratmakta olduğu nice iyiliklerde O’nundur. Gün batımını,gün doğuşunu ve şu yıldızları düşün ve bu muhteşem şeylerin yaratıcısının bir de cennetini hayal et nasıl olacak. Allah sonsuz cömertlik sahibidir... Annen ile seni ezse ruhu duymayacak bir fil hiç aynı olur mu?:) E nasıl olur da o zaman darvinistlerin dediği gibi insanın özü hayvan olur. Hadi diyelim hayvan demiyorlar peki örneği adem, insan, peygamber değil de maymunlar hayvanlar ve tesadüfler olanın hali nasıl

olur? Düşün tüm insanlar kardeştir mi güzeldir tüm insanlar hayvandır mı? Eğer şu hayat tesadüfen olduysa nasıl oluyor da güneş veya vücudumuz her gün hiç bir tesadüfe uğramadan düzenli çalışıyor? Bu büyük bilinç nasıl olur da o kendisinde hiç bir akıl olmayan Maddede olur?Öyle ya akıl maddeden çıktı diyorlar. Sen bunlardan uzak dur tamamen saçmalamaktadırlar.Yani inanılmaz saçmalamaktadırlar. Allah onları doğru yola iletsin. Ki görürsün yaşları ilerledikçe nefslerini hatırlarlar ve dinin kıymetini görmeye başlarlar. Keşke o kadar geç öğrenmeselerdi de şu hayatta erdemlice akıllıca özlerini vücudlarını akıllarını koruyarak güzelce yaşasalardı. Hûd ; 3:”Ve Rabbiniz.den mağfiret dileyesiniz, sonra O’na tevbe edesiniz ki, sizi belirtilmiş bir süreye kadar güzelce yaşatsın ve her lütuf sahibine lütfetsin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.” İnsan aziz bir varlıktır. Eğer bu azizliğini ve Allah’ın halifesi olduğunu unutursa Alah’dan korkmaz sevmez yani saygı duymazsa işte o zaman asıl hayvan olur. Hatta hayvandan daha aşağı olur çünkü kendisi insanken öyle olmuştur. Neden böyle oldukalrını da iyi gör. Çünkü bu insani değerleri koruyan “DİN”den başka yeterli güçlü hiç bir sistem yoktur. Bu DİNi Allah’ın göndermiş olduğunun kanıtı değildirde nedir? Kuran gibi bir kitap asla yoktur ve gerçekten yapamadılarda. Düşünsene bu akılsızlar insanı hayvandan ayıramıyorlar bunların gösterdiği yoldan ne hayır gelebilir? Bana namaz kıldığı halde kötülük eden insanları örnek vererek DİN hakikatini göremediğini söyleme. Eğer öyle olsaydı domuzun eti değil kendisi haram olurdu. Allah’a kul ol. Hem zaten Allah senin zannettiğinden daha yakındır ama O’nu hiç bir kavram ne Madde ne Enerji tam olarak ifade edemez. O’ nu ancak yine kendisi anlatabilir. O’nun tek ismi Allah’dır. Ezeli olarak hissettikleri ama göremedikleri ispat istedikleri içn Madde enerji falan filan diyerek zavalılıklarını sergiledikleri O varlığın aslı ve ismi başka değil “Allah”tır. Ama onların görebildikleri sadece Madde ve Enerjidir. Ve koydukları isimlerin hiç birisi ne mana olarak ne isim olarak O’nu anlatmaya yetmez. Zaten bu onların işi de değildir. Allah hiç bir şeye benzemez. Varlığı isterse enerjiyle açığa çıkarır isterse zatıyla açığa çıkarır. Zatı ve yarattığının ayrı olması senin ruhun ve bedenin misalidir. O’nun yarattığı O’ndan bağlantısız olarak yine O’nda çıkan senin bedenin ve görünen görünmeyen tüm varlıktır. Yarattığı şey yine O’nun yaratmış olduğu varlıkta ne kadar yer kaplıyor görünse de O’nun zatında herhangi bir yer kaplamaz.Yani zatının görünmez olması elektrik gibi değildir gerçekten hiç bir şekilde görünmez ve mevcuttur. Hiç bir şekilde vücudu olmayan tek Varlıktır.(kalp gözüyle gerçekten görünmesi dışında ki görmenin asıl manası zaten odur çünkü madde görmez! Yani gözün görmez sen görürsün. Dışarda bir göz düşün görebilir mi? Onların bilmediği için reddettiği ruhun varlığının ispatı da budur. Gözün görmez! Abarttıkları gibi Madde ya da Enerji asıl olsaydı vücudunun diğer parçalarıda görürdü sadece gözün değil! Demek ki Madde ya da Enerjinin abarttıkları gibi bir iradesi yok eğer bir hikmetli bilinç olmazsa Madde kör bir Madedir! Asıl olan O’nun hikmeti ve uyguladığı bir iradesi var O’Nu görmek istemiyorlar. Asıl gören O’dur. Hani nerde o herşeyin aslı olan Maddenin ilahlığı ve hikmeti? O herşeye kadirdir dilerse bütün vücudun görmesi de mümkündür birazdan anlatıcam, fakat onlar Madde-Enerji bunu yapıyor diyorlar hani nerde Madde ve enerji olan kolumun görmesi? Bu eller nasıl oldu da kollara uygun oldu? Bu hikmet nasıl olur Maddede Enerjide olur a yavrum!? Hiç mi insafınız yok? Allah’dan haberleri yok zavallıların Maddeyi öyle olmadığı halde ilah gibi yüceltiyorlar. Hemen arkasında ki o yüce Allah’ı göremiyorlar. Düşünsene bir yapboz bile tesadüfen birleşemez hani nerde o ilahlaştırdıkları Maddenin ve Enerjinin kudreti nerde, tesadüfün kudreti nerede? Ki bu pazılın birleşmesi için gerekli olan parçaların nasıl var olduğuna girmiyorum. İşte burda Maddeye ezeli diyorlar ilahi! Bunca ayrıntılı işi düşünmeyen ve bu varlığın Madde ve Enerji olarak tesadüfen bir araya geldiğine inanacak olan nasıl olurda tutar ezeli olan Allah’ı inanılmaz görür ve Maddeye ezeli diye iman eder? Bu adam nasıl bilim adamı olur? Nasıl saptırıldıklarını gör! Allah’a kul olmayı

aşağılanma olarak gören işte böyle saçma bir işe inanır ve kendi düşüncelerine kul köle olur! Ve düşün o ilahlar onu Allah’tan uzaklaştırır saçma işlerle hayatını mahvederler. Elinde sadece böyle saçma bir sebepler zinciri ve sonucu olan bir insan nasıl olurda Allah’ı inkar edebilir! Allah’ın gerçekten vücudu yok sana daha nasıl kendini gösterecek! ispat edecek? O hikmet sahibidir. Bunlar ise hikmeti bile göremiyorlar. Çünkü akılları Maddeye yani O’nun yararttıklarına takımış kalmış, doymuyorlar.Başlarını yemekten kaldırıp sofranın sahibine bakamıyorlar o yiyecekleri O’ndan üstün tutuyorlar bir de bu sofranın sahibi nerde diye soruyorlar. Senin inkarının göbeği O’nu görmene engel! Şişmiş şişmiş patlayacak öleceksin! Allah ile doy... İşte bunların durumları bu. Asla dedikleri hiç bir şey mantıklı ve bilimsel değil. Allah’ın ezeli olduğuna inanmazlar da bilmediği ispatlayamadığı halde bu tercihi yaparak (kaçacağı yer kalmaz çünkü) Maddenin ezeli olduğuna inanır! Maddeyi ilah edinir! Sorarsın e bu bilinç nedir diye nasıl böyle düzenli ve güzel herşey? Tesadüf derler. Sorarsın e nasıl bugün burda tesadüf olmuyor? Hem dersin başında bu halinin nasıl olacağı belli olmasaydı nasıl bugünlere geldi bu Madde? Dersin başı nasıl tesadüf yani sonu tesadüf değil? Hemen kavram kaydırma ilahına sığınır zavallıcık “tesadüf ama bu zaten”der. E hani kaos o zaman a ahmak? Güya bilimden ispattan bahsederler! Yuh onlara nan :) Gördükleri bu işlerden daha büyük ispat mı olur! Allah işte zamandan münezzeh, evvel, ahir, madde, enerji ve Zatıyla ve yarattığıyla karşılarında duruyor! “İlim bir nokta idi cahiller onu çoğalttı” Hz Ali’ye selam olsun O İsterse herhangi bir yarattığında gözle görünür hale gelebilir. Ama bunu devamlı olarak yapmadığı için! o göründüğü yaratık (yarattığı O’ndan çıkan herhangi bir şey) sadece o sürelik tecellisine bir vasıta olur suret olur başka bi ilah olmaz. Bu sıfatlarıyla olduğu gibi Zati de olabilir. Zat tecellisi küçük bir alanda olabileceği gibi alemlere sığmaz şekilde de olabilir çünkü Allah mekanlı değildir (Eğer O görürse yani zat tecellisi dışarda değil içerde senden yine O’na olursa heryerin görebilir çünkü O’nun gözü yine kendisidir-yani sen göze bağlı görürsün O’nun hiç bir şeye ihtiyacı yoktur-vücuda ihtiyacı yoktur-eğer bu derece bir Zat tecellisi olursa(ki bu dünyada pek mümkün değil) bütün vücudun göz olabilir) Bir de unutma ki Allah sana göre her yerdedir hareket etmez. Mekanın mekanı O’dur. Fakat sen O’nu farkedesin diye sana bir şeyden tecelli eder. Çünkü insan O’nun tekliğini tam olarak göremez. Sıfat tecellisi ise senin uzağında olan sevdiğin bir kişiye onu sevdiğini söz ya da harekete sokmadan mana olarak bildirebilmen gibi olur. Zatı ise sana’da üflemiş olduğu ruhdur. Tümüyle su içinde su olduğunu bilen bir su gibiyiz...vücudun yani madde (yani yarattığı) de tıpkı su içinde suyu çevreleyen buz gibidir...Yani yaratması O’ndan uzak değildir suyun buza dönüşmesi gibidir.. Beynin ve düşüncelerin arasında ki fark da buna misal olabilir.Eğer düşüncelerin sadece düşünürken madde gibi sana etki etse O’nun varlığını tanıman anlaman daha kolay olurdu. Ruhunu ise yaratmadı sadece üfledi. Yani bak nefes al nefesin kendi kendine değmez. Eğer sana ruhundan üflemeyip sadece onların dediği gibi yarattığı bir madde ya da enerji olsaydın ancak şu bilgisayar kadar kendini ve diğer yarattıklarını bilebilirdin. Halbu ki sen bir taş gibi değilsin ve taştan daha çok şey yaşıyorsun daha çok etki görüyorsun. Şimdi bi ayetle tekrar başa dönmek istiyorum. Allah yerlere ve göklere isteyerek veya istemeyek geliniz buyurdu. Onlar “isteyerek geldik” dediler Burda cansız şeylerin canlı olması onların iddia ettikleri putperestlik ve herşeyin Madde oluşu gibi değildir çünkü Maddeye kendisinde olmayan bir yaratıcılık vermez ve bizim ki gibi bir bilinç de yüklemez. Sadece o cansız şeylerinde tek bir hakim tarafından irade edildiğini gösterir. Bu gibi şeylere dikkat et. Mesela bir kadın nasıl doğuracağını bilmez kendisini bu yaratılışın içinde bulur.

Onlar tamamen Maddenin yaratıcı olduğunu iddia ettiler ve dediğim gibi sapıttılar. Hem mucizelere inanmazlar hem de bu kadar saçma bir iddiayı son derece uygun görürler. Bilmedikleri halde Madde ezeli derler. Halbu ki tüm madde ve enerji sadece tek bir bilinç üzere hareket ederler kendi başlarına bir sonuç meydana getiremezler. Yani yine Allah ilahtır yarattıklarının herhangi bir şekilde canlı olması onları hakim yapmaz. Hepsi işte O tek hakim tarafından irade edilirler. Eğer Madede bir ilahlık iradesi olsa dediğim gibi tek bir madde yoktur farklı farklıdır o halde tıpkı insanlarda ki gibi farklı farklı iradelerin olması yani karışıklığın olması icab ederdi fakat bakıyoruz ki her Madde kendisine emredildiği tek bir doğrultuda o emirle hareket ediyor yani tek bir iradeci var ki böyle tek bir yönde hareket edebiliyor tüm madde. İnsan ise O’nun ruhundan bir ruh olduğu için iradesi farklı ve karışıklık meydana getirebiliyor. Yani Allah nasıl istediğini istediği gibi Maddeleri tek bir bilinçle farklı yönlendiriyorsa insan da sınırlı olmak şartıyla (çünkü herşeyi Allah irade eder gördüğün gibi ve bu başka bir varlığın robot olmasını gerektirmez Allah örneksiz yaratandır ve bu yaratmasınında örneği yoktur) cüzzi iradesiyle o yaratıkları irade edebilir. Ama o asıl tek iradeden bilinçten yani Allah’ın iradesinden hiç bir yaratılmış çıkmaz eğer çıkmış olsa hayat olamaz. Mesela güneş bir gün doğar bi gün doğmaz,bu hayatın olamaması demek olur. Demek ki Madde islamda olduğu gibi canlı olsa da Allah’ın yaratığıdır kendi bilinciyle hareket edemez ilah olamaz.İnsan ise O’nun ruhundan olmasına rağmen yine ilah olamaz çünkü sınırlıdır ve başlangıcı vardır (Burda aslında madde ezeli derken Allah’ı hissettiklerini tekrar belirtmek isterim.Allah kalben hiisedilebilir fakat vahiy olmadan tam olarak tanınamaz) var olmak için yaşamak için tıpkı Madde gibi O bilince ve iradeye muhtaçtır. Hiç bir şeye muhtaç olmayan sadece Allahtır. O bilinç insanın özünde olduğu gibi Allah sonradan dinlerle de o bilinci her zaman her vakit geliştirmeye devam eder.Tek tek bütün insanlara bütün zamanlarda her an anlatır tecrübe ettirir. Mesela bir yamyam kabilenin başka bir kabileyi yemesi kendi kabilesinden kimseyi yememesi onlarda bir bilincin olduğunu gösterir. Yani Allah iradesini özlerine koymuştur emretmiştir ki böyle kendilerini yiyip bitirmeyecek bir bilince sahipler. İşte herkese öz olarak böylece bir çok emrini bildirmiştir. Kendileri bir toteme taparsa bu Allah iradesini anlayabildikleri fakat O iradeyi yanlış tanıdıklarını gösterir. Fakat Allah bu aşamada da onları bilgisiz bırakmaz ve mutlaka tıpkı kendi özlerinde kuralları bildirdiği gibi dış alemde de o iradeyi içlerinden bir elçi seçip vahyiyle onlara bildirir.O elçi onlara toteme değil bilemeseler görmeselerde yine özlerinde ki bilgilerle bu elleriyle yaptıklarının tanrı olmadığını söyler çünkü zaten o totemin ilah olmadıını kendileri yaptıkları için bilirler ama aşamazlar. Çünkü Allah’ı göremedikleri için illa bir gördükleri şeye ihtiyaç duyarlar. İşte o elçi gerçekten vahiy alıyorsa Allah’ı onlara bildirir ki böyle olmuştur. Dışardan bilinmese de zaten o insanlar mutlaka o totemin ilah olmadığını özlerinden bilirler. Bunlar olduğu kadar Allah’ın bildirdiği kadar ve sınavlarının sonucu kadar Allah’ı bilirler ki bilmediklerinden yükümlü tutulmazlar.Ki bu örnek muhaldir. Bizim bilmediğimiz şekilde her kabileye mutlaka bir peygamber gönderilmiştir, bu kuranda bize bildirilmiştir. O kabile bunu kabul eder veya etmez veya cahil kalır bunlar hep Allah’ın bileceği işlerdir. Ama eğer Allah o elçiyi tam yetkili olarak tüm insanlığa gönderirse ki peygamber efendimiz s.a.v böyledir işte o zaman o insanlar putperestlik ve ilahlık hakkında tam bilgilendirilirler ve yalnızca gerçekten zat olarak Allah’a ibadete çağırılırlar.Tüm ayrıntılar anlatılır ve peygamber aracılığıyla günlük hayatta yaşattırılır, bildirilir. Burda işte tebliğ edilenlerin sorumlulukları vardır çünkü yamyam değillerdir.(Her insan yamyam olsa da üstündür fakat her insan bir diğerinden daha üstündür ki bu haksızlık değil bir lütuftur. İnsan ancak hased sahibi olursa bu ona batar.Yoksa bu lütuflar başkasına haksızlık olmaz. Öz aynıdır.) Ve tüm insanlığın bütün öz bilgilerini bilen bir peygamber geldiği için artık ilahi tüm bilgiler bildirilmiştir. Bu başta anlattığım maddeci darvinist filan cahiller ise hala yamyam kabileleri gibi ya toteme tapmaktadırlar ya da tamamen yetersiz fikirlerle zırvalayıp boylarından büyük konuşmaktadırlar.

İslam demek Allah’a teslim olmak demektir ve asıl din budur. Müslümanlık,hristiyanlık,yahudilik ve ilk olarak hanif dini islamın şubeleridir. İslam olan bir insan Allah’a ibadet eder ki bu ibadetin aslının namaz olduğu çok açıktır.Secde etmek cahil kabile dinlerinde ve putperestlikte bile varken namazdan başka bir şekli asıl kabul etmek mantıklı olmaz. Dinler arasında ayrılık ancak peygamber inkar edilirse vardır.Müslümanlar tüm peygamberlere inanırlar fakat hristiyanların ve yahudilerin içinde Hz Muhammed efendimize s.a.v inanmayanlar vardır zaten sorunda burdadır. Halbu ki efendimizin de peygamber olduğu çok çok açıktır. Efendimizi inkar eden henüz peygamberlikten haber almamış olmalıdır kendi zamanının dininin peygamberini dahi tanıyamamış demektir.Dinler zamanla gönderilmiştir yoksa aralarında bir başka şekilde zıtlık yoktur. Yani o zamanın koşulları değiştiyse eski dönemde gönderilmiş bir din illa ki batın olarak yükümlülerine zorluk çıkaracaktır. Müslümanlık ise her açıdan zamana uygun fakat zaman müslümanlığa uygun olmayabilir ki bu da ahir zaman olarak dinde haber verildiği için yine zamana uygun bilgilerdir. Ademden bu yana Allah yani “ilah” bilinmektedir“din” olarak. O yamyam kabileler toteme tapıyorlar görünse de aslında ilaha tapmakta oldukları için sanki bir başka din ve ilah varmış gibi görülür. Halbu ki sadece cahil oldukları ve Allah’ı tam olarak bilmedikleri için öyleydiler. Ve Allah o zamanda da onlarla ilgiliydi. Bazıları da insanlığın böyle bir gelişmeyle tek tanrılı dinlere geçtiğini zanneder. Halbu ki cahillik bakidir. Hakikatte bakidir. İnsan aciz olduğu için her zaman ilaha muhtaç olacaktır. Çünkü bilir ki çok büyük bir kudret var. Nefsine bakar o kudret nefsinde de vardır fakat yine de acizliğide vardır.İşte böylece nefsini bilince işte anlatılan hakikatleri araştırmaya başlar Allah yoluna girer.Bu hep böyle olmuştur. Bilim de asıl olarak böyledir fakat O’nunla değil dolaylı olarak yarattıklarıyla ilgilidir. Bazıları öyle hayaller kuruyorlar ki tahmin edemezsin. İnsanlık gelişiyor ve tek tanrılı dinlerde bitecek ve insan özgür olacak :) İlahi! Halbu ki ne insan Allah’a inanmakla aciz olur ne de Allah öyle değişen bir hakikattir. İşte sana anlattım bunları diyenler hala bu varlığı çeşit çeşit isimlerle yetersiz olarak algılayıp hayatlarını o cahil oldukları halde tanıdıklarını zannettikleri Allah’la ilgisi olmayan uydurdukları ama taptıklarını da anlamadıkları ilahlar hükmünde heba etmektedirler. Güya ilah reddedip özgür olacaklar. Allah’ı tanımadan O’nu kendi kafanda tepede oturan bir zalim zannedersen dost bilmezsen ve din olgusunu da böyle zannederek kendini kapatırsan tabi ki böyle cahil kalırsın ve kendini özgürleştiremezsin. Allah daima geliştirendir.Ki öyledir ki o yamyam kabileler yerliler içinde de o totemlere inananlar ve inanmyanlar oldu. İşte o inanmayanlar Allah’ı buldukları için o tanrılara inanmıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki o insanlar o kudret bu totemde değil. Ki tekrar hatırlatayım her kavme o kavime uygun bir peygamber gelmiştir.Budizmin özünde ve kökeninde de bu hakikat yatar. Peki bu bilge kişilerle peygamberleri yani vahiyle ilhamı nasıl ayırdedeceğiz dersek bu en açık şeydir. Çık ortaya ben peygamberim de bak bakalım ne kadar bir başarı elde ediyorsun? :) Peygamberlerimizin isimlerini biliyorsun ve tüm insanlık biliyor ve hayata yön vermişler.Ki işte vahiy böyledir. Allah’ın hayata yön vermesidir.Hangi felsefeci ya da lider tüm insanlığı bu şekilde etkileyebilmiştir? Elbette o peygamberler peygamberdir.Peygamberlik bir hakikattir taa işte o özden gelen. Madem hakikat neden peki bundan sonra başka peygamber gelmeyecek dersek artık kavimlerin ayrı ayrı birbirinden habersiz olmadığını ve kalabalıklaşma ve teknoloji sayesinde insanlığın tek bir ümmet olduğunu yeni çıkan bir haberin nasıl hemen yayıldığını iyi gör. Artık zamanında bildirildiği gibi son peygamber olduğu ve tebliğinin tüm insanlığa olduğu gün gibi ispatlanmış oldu. Peygamberlerin bildirdikleri tam anlamıyla tüm insanlığa yayılmış oldu. Efendimiz s.a.v son peygamber olarak tüm insanlığa hitap etti çünkü Allah biliyordu ayrı ayrı peygamber gönderilmesi gerekmeyecek kadar insanların arasınında haberleşmeyi kolaylaştıracaktı.

Bunun bir mucize olduğunu bil. Bak son din bu taa o zamandan. Buna çok sevin. Eğer peygamberlik die bir şey gerçek olmasaydı şu hayat devam edemezdi çünkü insanlar kendi başlarına gerekli olan bilgileri edinemezler ve mutlaka yoldan çıkarkar bozguncu olurlardı. Onları yani o bozgunculuk yapabilecek insanları tutabilecek tek gücün de din olması onun Allahdan geldiğinin ve Allah’ın var olduğununun ispatlarındandır. Allah mutlaka o yükü kaldırabilecek insanları yaratır ve vahyi bildirir. Sana anlattığım gibi o cahil insanları düşün hala içlerinde takıldıkları çelişkilerden kurtulamamışlar varlık hakkında vahyi dinlemeyip atıp tutuyorlar.ilah reddederken kendileriyle çelişip farkında olmadan başka ilahlar ediniyorlar ve ne varlığı ne de onun aslı olan herşeyin O’ndan geldiği Allah’ı tanıyamıyorlar,düşün işte peygamberlerin bildirdikleriyle bu tip felsefecilerin bilim adamlarının ve diğerlerinin halini. Hala varlık hakkında bildirilen hakikatleri ısrarla kabul etmeyip vahiy gibi kendi akıllarına uyuyorlar ve daha da çok batıyorlar. Sen herşeyin yaratıcısı Allah ile dost ol da en yakınına (s.a.v) gönderdiği zamanın o büyük vahyi kuranı sen de alabilesin... Bil ki felsefeciler tanrıyı düşünürlerken peygamberler onunla dosttular...

Ateist bir bilim adamının samimiyeti...
Ben inançsız bir insanım..Ateist diyebilirsiniz. Ama kafir sözünden hoşlanmıyorum. Hiç bi zaman kuranda anlatılan tipler gibi hissetmedim kendimi. Bi insanı Tanrıya inanıyor diye aşağılayamam. İnançlı insanlara saygım var. Ne kadar anlamsız gelse de ineğe tapanlara bile saygı duyuyorum. Bir çok iyi dindar insan tanıdım ve artık dini de suçlu bulamıyorum. Bence kötülük tamamen insanın seçimlerine bağlı. Akıl ise zaten tamamen başa bela..İnanın artık neye inanacağımı bilemiyorum.. Evet komik. İnançsız bir insan olarak bunu söylemiş olmam mantıksız gelebilir size. Fakat inanın hayatta hiç bir şeye inanamamak ve anlam verememek çok sıkıntı verici. Ki düşünün bir bilim adamı olarak artık bilime de inanmıyorum. Düşünsenize ben eski çağlarda yaşamış bir bilim adamı olsaydım ve bana gelecekte ” mikrodalga fırın” diye bir şey icad edilecek denseydi bunun için mutlu olamazdım.. Çünkü kesin kanıt yoktu.. Bu söylediklerim de mantıksız ve saçma geldi biliyorum ve evet gerçekten bana da manasız geliyor. Evet evet kesinlikle saçmalıyorum sakın halime acıyıp beni anlamaya çalışmayınız.. Hele kuantum fiziğinden! aman diyeyim uzak durun...Bazen gerçekten bir maymun olsaydım diyorum..Yo yo hayır daha da insana benzemeyen bir hayvan..Mesela bir koala.. Hayır o da çok düşünceli gözüküyor...Bir kerkentele. Evet! Bir kertenkele olsaydım keşke. Hem de Kürek burunlu kertenkele. not: yazdığım bir şeyden bir bölüm...

Bi belgesel ile ilgili
Etrarfta gizliden bir belgesel dolaşıyor ve bu belgeselde Hz isanın ( ve diğer peygamberlerimizin) aslında var olmadığını onun hayali mitolojik bir karakter olduğunu söylüyorlar ve bunu kendilerince göz alıcı ama sahte yollarla akla uydurmaya çalışıyorlar. Aynı zamanda bütün dinlerinde eski uygarlıklardan devşirme olduğunu yine kendilerince kanıt saydıkları birçok delillerle iddia ediyorlar. Hristiyan olsun müslüman olsun inançlı bir kimseyi insani bir şüpheye düşürebilecek kadar etkili bir belgeseldir. Çünkü duygu sömürüsüde yapılıyor. İddialar iyi bilen akıllı bir kimse için tamamen çürüktür. Zaten hedefleride saf kimseleri ve gençleri şüpheye düşürmektir. Çürük oluşunu ancak onların kendi yakışıksız üslubuna göre anlatmak zorunda olduğum için

daha önce bu konuyla ilgili bir tartışmada yaptığım konuşmadan bir kesit sunacağım lütfen dikkatle okuyunuz ve mümkün olduğunca gerçekten inanan genç insanları haberdar ediniz. Üslubumun kusuruna bakılmasın. “ Dini metinler eski astro-mitolojik şeylere benziyor diye tek tanrılı dinlerin onlardan devşirme olduğunu iddia ediyorsun! Bir de üstüne o koşullanmış kapanmış yetersiz aklınla diyorsun ki peygamberler aslında yoktu hayali süper karakterlerdi. E peki bu kitaplar kimin tarafından basıldı yavru kuş?-----O ilk çıkışını diyorum o ilk yayılışını diyorum bunu yayan kimdi?----- bilimsel olduğunu iddia ettiğin kendi teorini ben mi sana izah edeyim? Yani diyorum ki ! Bizim mahallede birden bi kitap veya söylenti gökten indi de birisi dedi ki “isa die biri geldi dün bu kitabı buraya bırakıp gitti” ? Bunu mu iddia ediyorsun? Böyle mi oldu diyorsun olay? Yani peygambere dayandırılan bir kitap vardı ama peygamber orta da yoktu uyduruldu? Sen aptal mısın?------Bu kitaplar ve hz isa halk tarafından ya da bir konsey tarafından uydurulduysa bu dinin ve metinlerin çıkışı yayılışı nasıl oldu bi kafanı toplayıp annatsana bana lütfen bilim adamı ! -----Hem halktan çıktı da o dönemde isa diye biri yoktu da---- (hani yokmuşya tarihçilere göre o dönemde) ---------o kitabın içinde bulunan ! o kitabın yayıcısı peygamber! O yaşadığı günleri anlatılan peygamber !----- ortada olmadığı halde--------halk “bu nasıl iştir biz bu kitabın içinde anlatılan peygamberi görmedik ama kitabın içinde dün burada olduğu yazıyor kendisi nerededir, bu bahsedilen peygamber nerede?” diye sormadı mı? A ahmaklar! Siz gerçekten insanları maymun kendinizi insan mı zannediyorsunuz bu akıllarınızla? Bir iddia ancak bu kadar zavallı ya da insana yakışmayacak kadar düşmanca olabilir. Ve Allah siz böyle sahtekar ve akılsızken ve insanları şüpheye düşürmek isterken... neden sizi sevsin?... neden sizi cehennemde bırakmasın?” Daha söylenecek çok şey vardır fakat bu kadarı onlar için yeter ve artar bile. Allah aklını kullanmayanları böyle kendi elleriyle rezil eder. Unutmayın ki “Onlar ki, başka degil, sirf ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Şüphesiz ki Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile bertaraf edip savmasaydı; manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın ismi çok çok anılan mescidler yıkılır giderdi. Allah kendisine yardım edenlere elbette yardım eder, şüphesiz ki Allah pek kuvvetlidir, aziz olandır.” (Hacc: 40) “

Şirk, Vahdet-i vücud ve Tasavvuf büyükleri üzerine
Gönül rahatlaması ve şüphelerden zarar olmasın için ""inşa""allah...Bir zararım dokunursa hakkını helal et niyetim budur ondan açıkladım... Neyi ifade ettiği ancak yaşandığında anlaşılan bir hakikat olduğu için vahdeti vücud anlamını yaşamamış olan kardeşlerimiz konuyu bilmedikleri halde sadece önyargıyla hareket edip tasavvuf büyüklerini ve Allah için ilim yapmak isteyen bir çok kardeşimizi ağır bir zan altında bırakmaktadırlar. Böylece hem günaha girmiş hem de iftira etmiş oluyorlar.

Ben müslümanım diyen ve namazını kılan bir insana şirkte olduğu iddiasında bulunmak müslümanlığa yakışmayan şeylerdir. Bazı fakih olarak isimlendirilen müslüman araştırmacılar "vahdeti vücud"dan kardeşlerimi koruyacağım derken şirke düşürmektedirler haberleri yoktur. Ve bunu yaparken gayette rahattırlar. Halbuki şirkte diyerek iftiraya düştükleri o bazı tasavvuf büyüklerine belki hiç öğrenemeyecekleri bir şekilde İslam ve Allah hesabına borçlulardır. Örneğin Allah'ın selamı onun üzerine olsun ibni arabi hazretleri bu kardeşlerimiz tarafından şirkle ilgili bi bildiri yaptıklarında en başta yer alır. Çok büyük konuşmaktadırlar. Onları üzmektedirler. Başta yaptıkları bazı hatalar/günahlar şunlardır. Allah olmadığımızı!!!anlatmaya çalışırlarken "O"nu herhangi bir mekanlı varlıkmış gibi uzak bir mesafeye atmak.. Bazı ayetleri (tıpkı kafirlerin kurana yaptığı gibi bi kısmını görmek suretiyle) vahdeti vücudun sapkınlığına delil göstereyim derken zihinlerde Allahımızın sadece gökteymiş gibi algılanmasına yol açmak. Bu yolla kardeşlerini şirkten koruyayım derken onları Allahtan uzak hissetttirmek. Çünkü Allah ile ne şekilde olursa olsun mesafe düşünmek ve düşündürmek kalpde dahi mesafe yaratır! Bunun farkında değillerdir. Ama evliyaya dil uzatmaktan çekinmeyip bir de şirkte olduklarını iddia etmeyi çok iyi bilirler. Bu konuda ustadırlar. Çünkü evliya değillerdir. Ve evliyanın / ilim ehlinin tokadıda uzak değildir. Bunuda bilmezler. Aslında şahdamarından yakın olduğunu kendi bildirdiği halde Allah'a ilim öğretmek. Hz Muhammed efendimizin ayağıının tozuyum dedikleri halde kendileri üç tane insanın kalbini islama ısındıramamışken Tasavvuf büyükleri dünyanın dört bir yanından yüzyıllardır hala insanların kalplerini Allaha yaklaştırmaktalar ama şirktedirler öyle mi? Bu nasıl hesaptır ki şirk ehliler? Ahireti dünyada yaşayacak kadar ölmeden önce ölmüşlerken nasıl olurda onlara "panteist" yakıştırması yapılır? Kendileri islamın dışında olan hiçbir inanca mensup gösterilememişken "panteizm" nedir? Musaya Allahımız bir yanan çalıdan görünmüşken (Konuştu evet ama nasıl olurdu bi hayal et ) bu da kuranda bildirilmişken onların Allahı kendi pak nefislerinde ve zaten Allahdan olan "ruh"da görmesi nasıl olurda panteizm olur? Hiç yakışıyor mu o büyüklere böyle

yakıştırmalar? Eğer ruh Allahdan ise ve Allah mekandan münezzeh ise vücudun dahil bütün mekanlar gözünden kalktığında sen (yani üflediği ruh) nerede neyle olursun? O şu anda da mekandan münezzeh ise ve senin ruhun ondan ise kiminle birliktesin? Hiç aynı mı olursun yoksa sadece birlikte mi olursun? Bunu gözsüz göremez misin? Mekanı o yarattıysa O mekandan münezzeh olduğuna göre o mekan "O"na engel olabilir mi? O kuranda "yarattıklarından bağımsız" olduğunu bildirdi sen onunla birlikte olduğunu bildiğinde hiç o senin hükmüne girer mi? O herşeye kadir olduğunu bildirdi. Herşeye kadir olan bir şey kendine sonradan bildirilenle bir olur mu? Bilimsel olarak bilmek ne kadar farklı olsa da herşeyi sayısıda dahil bilmek sadece "O"na mahsus belli değil mi? Birliğin sadece vücudda olması nasıl şirk olur "ruh" "O"ndan iken? Vahdeti vücudu bilmemek konusunda elbetteki kabahatli değillerdir (bir açıdan) fakat bütün tasavvuf ehlini şirkte görmek nasıl savunulabilir. Böyle yapmakla o büyüklerden akan islam yolunuda kesmektedirler. Hele bazı büyükler vardır ki onlar konuşmamış yazmamış bir şeyleri yaşamamış olsaydı bugün daha "yazık" durumda olurduk. Allah kimin şirkte olduğunu isim isim beyan etmemişken ve böyle yapın diye bir emride yokken bu konularda bilmediği halde konuşmak hiç doğru olabilir mi? Onlardan anladığınız bir olmak birleşmek gibi derin kalbi hadiselerle firavunun kendini tanrı ilan etmesi arasında bizim her birimizle peygamber efendimiz (s.a.v) arasındaki hayat tecrübesi kadar fark vardır. Diyorlarki bu kadar konuşmak bu kadar yazmak nedir yani kuran yok mu ? kuran var da okuyan varmı ? Anlayan var mı ? Madem yok neden tanımadığın insanları bir de şirkle kafirlikle suçluyorsun! Gerçekten kafirim diyen başka. Var mı öyle diyebilen? Varsa işte onlardır kafirler. Vahdeti vücuda gelince herkesin anlayabileceği şekilde kısaca tarifini yapmak istiyorum. Ben küçükken uzun yol otobüslerinde en önde oturup yolu seyretmek isterdim. Koltuğun kolçaklarını tutup sağa sola güç vererek otobüsü kullanırdım. İnan buna bak kullanıyordum. Şoförü görmezdim. Ben kullanıyordum sanki otobüsü ama gerçekten oyun değil. Sen dilenciye para verirken sen mi veriyorsun zannediyorsun. Böyle bir şey işte vahdeti vücud. İşte bunu bilmeyenler ancak vahdeti vücudu şirk olarak görürler ve gösterirler. Halbuki gerçek "O"dur. Kafayla değil kalple ilgilidir. Kuranda kalp sana bilgi olarak verildi. Bildirdi "şahdamarından daha yakınım". Peki yaşadın mı o yakınlığı ? yoksa sadece bildin mi? Allah yaşamayı nasib etsin cümlemize. Hem de her an. Her saniye. İşte o zaman anlarsın "ben hakkım" demekle "ben Allahım" diyebilmek arasındaki farkı. Benim yardıma ihtiyacı olan bir insana yardım etmemle nasıl efendimizin tüm insanlığa ettiği yardım farklıysa işte Allahın yakınlığını hissedip kendini kaybetmenin farkıda öyledir. Kimisi dilenciye para verirken sevap alır kimi ise ona verdiği rızkı başkasına da veren rezzakı görür. Rezzakı görenle kendi amelini gören bir olmaz.

Allah öyle bir aşktır ki sen sen olmadığını belki gerçekten alev alev yandığını görürsün. Bunların ikisini de gören işte Allah ile bir olduğunu görür. Allah ile birim derken senin anladığın birliği kastetmez. Sen peki nasıl o kişiye kast edersin. Edemezsin. "Ben Allahım" diyen firavunun derken ki hissi amacı başkadır "biz hakkız" derken diğerinin hissettiği ve amacı başkadır. Bütün iyilikler Allahtandır derken ne demek istedi Allahımız? Allah bir şeyi demek ister mi? Yoksa dedi mi bile? Akılla olmaz. ilkokuldaki akıl başkadır üniversitedeki akıl başkadır. Onun için ne kendini ne başkasını şirkte gör. Ve şirkin olmadığını sadece zannedildiğini iyi anla. Nasıl yusuf aleyhisselam kardeşi için kardeşinin eşyasını çalarken hırsız olmadı işte öyle de tasavvuf ehli şirkte değildir. Ve yaptıkları ettikleri doğrudur. Ama hırsızlık eden ne kadar yusuf aleyhisselama benziyor iyi bakmalısın. Biz onlar kadar geniş olamayız. Onlar Allahımızın ahiret üç sınıftır biri cahennemlikler biri cennetlikler biri de Allaha yakın olanlar dedikleri kısımdadırlar. Seni boğulmaktan kurtaran kıyıdaki bir adamla Abdulkadir geylaninin (selam olsun) farkını iyi görmelisin. Düşün ki efendimizin ismi anılsa bile kalpler temizleniyor Onlar onsuz tek bir adım atmamışlar elbetteki onların Allah'ın katında müslümanlara özel bir himmetleri olacaktır ve bizim birbirimize olan korumamızdan daha büyük ve farklı olacaktır. Hatta onların Allah'ın Rahman sıfatından nasibleri vardır ki kafirler bile onlardan nasiplenebilirler. Yoksa onların başkalarının dillerinde dolaşmaları başka bir şeklde mi zannediliyor? Hesabını iyi yap. Elbeteki Allahtan başka ilah yok. Amma kendini tanrı zannedenler var. Ama onların ilah ile işleri yok. Eğer haramı helal göstermiyorlarsa ki asla böyle bir şey görülmemiştir hepsi manevi anlamda ya da kalpleri ısındırmak içindir elbette büyüklerin bizden daha çok bildikleri var. Onlara şirk iddiasında bulunanlar kitapta kehf suresini okumadılar mı? Hiç herkes o Musanın kendisine ilim gösterdiği bizim hızır olarak bildiğimiz büyük ile bir olabilirler mi? İşte o büyüklerin hızırlıktanda nasibi vardır elbette. Bir yaşadıkları var. Kartal senden iyi görür ama o da bir zamanlar şimdi ki kadar iyi göremiyordu. Ama her zaman her şeyi bir gören sonsuz cömertlik sahibi var. Sen ne kadar görürsen o kadar kartallıktan nasibin olur. Serçeyken kartallığa laf etme. Ne kartal ne serçe ne sen ne ben gerçekten "O" olabiliriz. Eğer anlatılamayan bir şeyi anlatmak için bir söz edersen o sözü ederken dikkat et. Kimisi başkaları o yakınlığı bilsin için canını vermeye razıdır kimisi de aşkından canını çoktan vermiştir. Kimisi gerçekten ölmüştür kimisi kalben ölmüştür. Artık o bir şey söylemez "O" demiştir. Benim mansurun haklı olup olmadığını söylediğim yok onu Allah bilir. Fakat insanların "ben hakkım" desin ya da demesin kendilerini ne uğurda hırpaladıklarını iyi gör. Ayrıca örnek gösterilen mansur değildir. Veysel karaniyi biliyor muyuz...Var mı onu örnek alan bir sufi ? Kuranı iyi oku kimden geldiğini ve kime geldiğini aklından çıkarma yoksa yaşamadıkları halde pek çok şeyler iddia eden pek çok sufi vardır... Kim gerçekten kartal gibi olabilir? İnsan olmaya razı değil miyiz, o çoktan öyle buyurmuşken? Yakınlık başka.. Gibi olmak da başka..

Bak daha neler neler var Allahın işlerinden. O tasavvuf büyüklerine nasib olmayacaktı da kime biz ahir zaman acizlerine mi nasib olacaktı? İnşaallah nasib olsun bize de utanalım onlara bir günah kondurmaktan. Bak neler var.. Kıyamette Allahü teâlâ meleklerine, müminlerin çocukları için, (Bunları Cennete götürün) buyurur. Melekler, çocukların Cennete girmesini söylerler. Çocuklar girmek istemeyip, (Anababamız nerede?) diye sorarlar. Melekler, (Onlar sizin gibi günahsız değildir. Görülecek hesapları vardır) derler. Çocuklar ağlaşır ve (Ana-babamızı almadan Cennete girmeyiz) derler. Cenab-ı Hak buyurur ki: (Ey yavrular, haydi gidin, ana-babanızı da alıp Cennete girin!) s.a.v. «Allah, kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bundan öte dilediğine, dilediği kimse için bağışlar. Her kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz büyük bir iftira da bulunmuştur» (Nisa, 48). Örneğin kendileri 4-5 yaşlarından beri kuranı ezbere bilirlerken bu ayeti bilmemektemiydiler? Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür. bakara 255 Kim Allahtan -"başka"- bir ilahım derse onu cehennemle cezalandırırz. mealen ayet Bak şu ayette neden Allah bu şekilde bildirmiştir ve ganidir denmiştir? "Bir tatlı dil, bir bağışlama, arkasından incitmenin geldiği sadakadan daha hayırlıdır. "Allah, ganidir, halimdir." BAKARA suresi 263. ayet Çünkü kuldan önde Allah vardır bazen görülemese de..Ve kuldan önce Allahın böyle yapılan bir iyiliğe ihtiyacı yoktur! Nasıl Allah kuranda başka bir çok ayette mesela "Allah'a güzel bir borç vermek isteyen yok mudur" diyorsa tasavvuf büyüklerininde sözleri bu manadandır. Yoksa büyüklere kendilerinin anlamadıkları o sözlerinden dolayı şirk iddiasında bulunanlar bu ayetleride mi uygunsuz buluyorlar? İşte büyüklerin bahsettikleri öyle değil böyledir. Onlara boyundan büyük konuşarak şirk iddiasında bulunmak çok ayıptır hiç yakışmamakatadır... Anlayamadıkları bazı sözleri yüzünden kendisine şirk iddiasında bulundukları "ibni arabi"

hazretleri nin şu sözlerinide mi anlamadılar, görmediler? Belki onlarda gerçekten kardeşlerini düşündüler ama bunu onlara şirk iddiasında bulunarak yapmak çok yanlıştır. Allah rızası için okuyunuz bakın bunları söyleyen şirkte olduğu için mi o sözleri etmiştir yoksa anlattığım gibi çok başka bir yakınlığı bulunduğu için mi? Bütün varlıklar, Allah’tan başkası olsa da kendi içinde hiç kuskusuz haktır. Ancak varlığı kendi zatından kaynaklanmayan bir varlık yok hükmündedir, batıldır. Öte yandan Hak ile başkası arasında hiçbir açıdan gerçek olarak bir ortaklık yoktur. Mahlukat içinde akıl erbabına özgü olaylar aklın sınırı doğrultusunda gelişir. Allah’ a bağlı kimselere özgü olaylar da imanın sınırı doğrultusunda cereyan eder. Yüce kanun koyucu (sari) bize kaza ve kadere razı olmamızı emretmiştir, takdir edilene, hükme bağlanana değil. Bu ise Hak tealayı seçmektir, seçtiğini değil. Şunu diyemezsin: Allah’ın benim için takdir ettiği günahlara razı oldum. Bazen kimi guruplar uluhiyeti mutlak olarak onlara nispet etme anlayışından sıyrılarak gizli yönü düşünmeye başlamıs ve bunlara, sırf bizi Allah’a yaklastırşınlar diye kulluk ediyoruz, demişlerdir. Böylece onları perdeler ve vezirler gibi görmüşlerdir. Allah’a sığınırız bu tür anlayışlardan… Eğer bu guruplar, bu yönü onların nefsinde görebilmiş olsalardı, uluhiyete bir dıs varlığın sahsında kulluk sunmazlardı. Bilakis uluhiyetin kendisine kulluk ederlerdi. Bizim dediğimizin özü sudur: Kulluk sunulan mutlak varlık uluhiyettir, varlıklar değil. Kulluk beraberlikten daha yüksektir. Beraberlik bir yoldur ve varacağı son nokta da kulluktur. Allah varlığı çift yaratmıştır. Ama kendisi teklikte yalnız kalmıştır. Zevkimizin putuna tapınmaya devam ettik. Şehvetlerimizin dizginlerini sonuna kadar salıverdik. Allah’ın hudutlarıyla ilgili olarak alabildiğine aşırı gittik; sanki Allah tarafından bir güvencemiz varmış, sanki tehditlerinin bizi kapsamayacağına ilişkin olarak Allah bize söz vermiş gibi. Alemde insandan başka hiçbir varlık rablık iddiasında bulunmamıştır. İnsanın bu iddiada bulunmasının nedeni de içinde bulunan bazı güçlerdir. Her seven, kavuşmuş olsa bile özlem duyar. Arkadaştan korun, çünkü o, senden ayrılmayan düşmandır. Onun Hakka boyun eğmesini sağla ve hak ile meşgul et. Çünkü o, Allah katında bundan dolayı sana teşekkür edecektir. Arkadaşlarından sana en yakın olanı nefsindir. Sana,”ben hakkım” diyen bir şey gördüğün zaman, ona de ki: Sen Hak ile varsın Bunlar sadece onun sözlerinden bir kısımdır ama "el insaf için" yeterlidir. Şirkte olmaları için karşılarındakileri kul olarak görmeleri gerekirdi. Halbu ki onlar karşılarındakini değil..suretleri değil..gelip geçici olanı değil yalnızca Allah'ı gördüler ve onlar " Korkma ! Ben Kureyş'ten kurutulmuş et yiyen kadının oğluyum " diyen bir peygambere tüm hayatlarını verdiler. Bazı hanif kardeşlerde var onlarda her gördükleri sakallıyı dedeleri zannediyorlar. Siz bu büyüklerin hayatlarına bi bakın bakalım halktan neler çekmişler? Abdulkadir geylani'nin hanifliği acaba kimde vardır ? Allah herkese onlara verdiği yakınlık gibi bir

yakınlığın kokusunu koklatsın herşey yerli yerine oturacaktır. Yanan çalıdan "ben Allahım" diyen Onun aşkıyla yanıp tutuşan (hikaye değil bu) bir kalpten elbetteki öyle bir yakınlığı esirgemez. O kalbi elbetteki kendisinden başka şahıslarla uğraşan kalpden daha çok serinletir... Ama var mı öyle bir kalp? Kalpler hep meşgul çalıyor...Allahın selamı tüm Allah diyenlerin üzerine olsun...Suçlu değiliz sadece Ondan başkalarıyla çok meşgulüz ve aciziz.. Allahımız bize yakınlığını göster. Bizi doğru olmayan sözden koru. Başkalarına söz söylemektense bize nefsimizi bildir. Biz çok hatalıları Affet..Hepimizi affet.

kader(devam)
Hak'kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda. Ortada halkın yaptığı işler yoksa, her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde kimseye "bunu niye böyle yaptın" deme! Allah'ın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz Allah işinin eseridir. mevlana hazretleri mesneviden bugün bi akrabam bunu sorduda anlattım buraya da koymam gerektiğini hissettim Mevlana hazretlerinin nefs üzerinde Allah'tan gelen bir yeteneği vardır. Onda öyle bilgiler öyle bir Aşk vardır ki hem hırpalar hem bırakmaz hakka sapasağlam bırakır. hiç bi işini sözünü eksik bırakmamıştır ki bu ona yakışmazdı da bu alıntının devamında ve aslında alıntının içinde de ne kadar garip ve gizli görünse de apaçık olanı bildirmiştir Ama biz yeterli aşkı alamamış gönüller onun aşkından ilk önce bir perişan olur sallanabiliriz mutlaka Çünkü zaten hem hakkın kendisi (Allah) hem de Allah'ın işlerinin eserleri öyle kolay anlaşılacak işler değildir. şimdi kendimce açıklamaya çalışayım alıntının bizi sarstığı noktaları "Hak'kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim yaptığımız işler olduğunu bil," hak Allah'ın işlerinin eserlerinin bizce görülen resmidir... mesela hakkı gözlerken birinin birini öldürdüğünü görsek evet bir insan birini öldürmüştür bu açıktır yani o birisi diğerini öldürmüştür Allah değil... ya da azrailde görünmez ama o işin çok derin kısmı olduğu için şimdi girmeyeceğim. evet hakka(gerçeğe) baktığımızda durum böyledir Allah değil o biri diğerini öldürmüştür. O halde biri birini öldürdü diye suçu o birine değil de Allah'a atmanın manası nedir?

şimdi burda başka bir soruda gelir şöyleki... Eğer Allah o birini öldürüyorsa sen neden öldürdün? Çünkü eğer o ötekini öldürmeseydi de Allah onun canını eceliyle ya da kaza yoluyla alırdı sen neden araya girdin? Öyle değil mi mesela anne karnında ölen bir çocuğu ya da kazara ölen bir kişiyi sen mi öldürüyorsun irade ederek? O halde neden o kişiyi sen neden kasıtlı olarak öldürdün? Allah bunu soracaktır yani hak!.. bir başka açıdan da durum şöyledir Eğer sen bir şeyin Allah izin vermeden olamayacağını biliyorsan neden Allah'ın izin verdiği bir şeye gönlün bu kadar kırık ve halkı sanki bütün güç ellerindeymiş bütün irade ellerindeymiş gibi büyük görüyorsun? örneğin ölüm Allah'ın işidir eğer Allah ölümü yaratmış olmasaydı o kişi kast etsin ya da etmesin diğerinin canını alabilir miydi? örneğin belediye suyu kesti belediyeye kızdın demediğini bırakmadın:)ya da elektrik idaresine kızdın bağırdın elektriği kesti diye eğer Allah bir şeyin kesintisiz olmasını dileseydi o elektrik ya da su kesilirmiydi? O halde nefsine hakim ol her işin bir hikmeti her işin bir başlangıcı ve sonu vardır her işin bir Allah'ın irade ettiği bir de bizim irade ettiğimiz kısmı vardır ne hak tamamen halkın yazdığı bir şeydir ne de tamamen Allah'ın istediği bir şeydir Allah yaptığından sorumlu değil çünkü her işinde bir iki taraf bırakmıştır. ölüm ve hayat gibi ama o kişi tek taraflı bir iş yaptı ve diğerini öldürdü peki bir bebeğe hayat verebildi mi? ya da bir insanı öldürürken madem o işi tek hakim olarak yaptı peki diğer bir eceliyle ölmüş insanın canını geri çevirebildi mi?... işte sen bu yüzden sorumlusun. Allah dilediğini yapabilir ama Allah ölümü yaratıyor diye sen gidip birisinin nasıl canını alabilirsin? hem yapabileceğine emin misin bunu? Allah güneşi doğudan doğuruyor diye sen doğurabiliyor musun? ya da sen bir doktorsun diyelim bir hastanın canını kurtarabiliyorken diğer ölen hastanın canını geri çevirebiliyor musun? yaptıklarımıza dikkat etmek ve Allah'ın bizim için yarattığı bu dünya da haddimizi ve sorumluluğumuzu bilmeliyiz zira Allah bunu istemekde ve bunun için bizi her gün sorguya çekmektedir. hesap günü gelmeden önce yaptıklarını yapmadıklarını sorgula yoksa o gün yaptıkların sana sorulduğunda cevap verememek ya da herşeyi sen yaptın demek ya da madem güçlüydün yapsaydın demek yeterli olmayacaktır Allah'ın senin için hazırladığı işlere uyanık ol Onunla ol O sana yapman gerekenleri nasıl her gün güneşi doğuruyorsa öyle bildirecek ve yardım edecektir... mevlana hazretlerine selam olsun onun söylediklerini ne kadar açsan açılır işin sonu gelmez

çünkü o işlerini Ona teslim etmiş ve ettiği gibi de ona çok işler teslim edilmiştir kendini teslim ettiği yerden gelecek olanlar nasıl denizler mürekkep ağaçlar kalem olsa bitirilemezse ondan gelenler de elbette öyle olmuştur...

manastırlar kiliseler havralar
“Onlar ki, başka degil, sirf ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Şüphesiz ki Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile bertaraf edip savmasaydı; manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın ismi çok çok anılan mescidler yıkılır giderdi. Allah kendisine yardım edenlere elbette yardım eder, şüphesiz ki Allah pek kuvvetlidir, aziz olandır.” (Hacc: 40)

İmam-ı Rabbani (k.s.)/Tenzih
(Yoktur) ve (odur) gibi sözler, O makamdan geri dönerler. *** Çok cilve var, aranan sevgilide, Kavuştum sanma, bir cilve görünce! *** Pâdişâh, koca-karı kapısına, gelirse, ey yeğit, sen buna şaşma!

İmam-ı Rabbani Hazretleri Simâ', raks ve vecd ile İlgili mektubu
imam-i Rabbani - mektubat 285.mektub [1.285] Bu mektûb, mîr seyyid Muhibbullah-i Mankpûrîye yazilmisdir. Simâ', raks ve vecd üzerinde bilgi vermekde, rûhdan açiklama yapmakdadir: Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdigi kullarina selâm olsun! Allahü teâlâ, sana herseyin dogrusunu düsünen ve dogrusunu bulan akl versin ve herseyin dogrusunu bildirsin! Vecd ve simâ' [ya'nî kasîde, ilâhî dinliyerek kendinden geçmek, kimlere fâidelidir? Bunlar], hâlleri degisen, her zemânda baska dürlü olan, bir zemân sü'ûrlu, bir zemân sü'ûrsuz olan kimseler için fâidelidir. Bunlara (Erbâb-i kulûb) denir. Bunlara Allahü teâlânin sifatlari tecellî eder. Her sifatin tecellîsinde baska bir hâl alirlar. Sonsuz olan sifatlarin ve ismlerin tecellîleri, te'sîrleri altinda hâlden hâle dönerler. Hâlleri degisir, dilekleri hep degisir. Bunlar devâmli bir hâlde kalamaz. Zemânlari degismeden olamaz. Bir zemân (Kabz) ya'nî sikinti, baska zemân (Bast) sevinç içindedirler. Bunlara (Ibn-ül-vakt) de denir. Hâllerin te'sîri altinda maglûbdurlar. Bir zemân yükselirler. Baska zemân, asagi derecelere

düserler. Tecelliyât-i zâtiyyeye kavusanlar kalb makâmindan yukari çikmislar, kalbin sâhibine varmislardir. Hâllere köle olmakdan kurtulmuslar, hâlleri verene ulasmislardir. Bunlarin vecd ve simâ'a ihtiyâclari yokdur. Çünki, zemânlari degismez. Hâlleri devâmlidir. Dahâ dogrusu vaktleri ve hâlleri yokdur. Bunlara (Ebül-vakt) ve (Erbâb-üt-temkîn) denir. Bunlar kavusmuslardir. Hiç geri dönmezler. Birsey gayb etmezler. Birsey gayb etmiyen, birsey bulmaz. Evet, sona kavusanlar arasinda, vaktleri devâmli oldugu hâlde, simâ'dan fâidelenenler de vardir. Bunlari biraz asagida açiklayacagiz. Insâallahü teâlâ. Süâl: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", (Allahü teâlâ ile öyle vaktim olur ki, o ânda hiçbir melek ve hiçbir Peygamber bana yaklasamaz) buyurdu. Bu hadîs-i serîf vaktin devâmli olmadigini göstermiyor mu? Cevâb: Bu hadîs dogru ise, âlimlerin çogu, burada bildirilen vaktin devâmli oldugunu anlamislardir. Söyle de deriz ki, devâmli olan vaktde arasira husûsî hâller de olur. Bu hadîs-i serîf, bu hâlleri bildirmekdedir. Süâl: Tegannî dinlemek, bu hâllerin bulundugu zemân belki fâideli olur. Böyle olunca, nihâyete kavusanlar da, bu hâlleri elde etmek için simâ'a muhtâc olur. Cevâb: Bu hâller, nemâz kilarken hâsil olmakdadir. Nemâzin disinda da hâsil olursa, nemâzin te'sîri iledir. Hadîs-i serîfde, (Gözümün nûru nemâzdadir) buyuruldu. Bu hadîs-i serîf, belki çok seyrek olan bu hâlleri göstermekdedir. Baska bir hadîs-i serîfde, (Kulun Rabbine en yakin oldugu zemân, nemâzdaki zemânidir) buyuruldu. Alak sûresi ondokuzuncu son âyetinde meâlen, (Secde et, Rabbine yaklas!) buyuruldu. Allahü teâlâya yakinlik çok oldugu zemân, baskalarinin bulunmasi, araya karismalari da o kadar azalir. Bu hadîs-i serîf ve bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, o vakt, nemâzda olan vaktdir. Vaktin devâmli ve kavusmanin araliksiz oldugu, tesavvuf büyüklerinin söz birliginden de anlasilmakdadir. Zünnûn-i Misrî buyuruyor ki, (Geri dönen, yalniz yoldan dönmüsdür. Kavusan, geri dönmez). (Yâd-i dâst), devâmli huzûr demekdir. Her ân Allahü teâlânin huzûrunda olmakdir. Bu ni'met, bu yolun büyükleri olan, Hâcegân "kaddesallahü teâlâ ervâhahüm ve esrârehüm" hazretlerinin yolunda çalisanlarin eline geçmekdedir. Vaktin devâmli oldugunu inkâr etmek, sona varamamayi gösterir. Büyüklerden birkaçi, meselâ ibni Atâ ve benzerleri "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în", (Allahü teâlâya kavusdukdan sonra, beseriyyet hâllerine dönülebilir) demisdir. Bu sözden, vaktin devâmsizligi anlasilir. Fekat, sözlerine dikkat edilirse, (Dönülebilir) diyorlar. (Dönenler vardir) demiyorlar. Çünki, insanlik sifatlarina dönen hiç olmamisdir. Böyle oldugunu erbâbi iyi bilir. Buradan anlasildi ki, tesavvuf büyükleri, vâsil olanin geriye dönmiyecegini sözbirligi ile bildirmisdir. Bu sözbirliginden ayrilan birkaç kisi, dönmek câizdir demisdir. Sona varanlardan birçoklari yüksek derecelerden bir dereceye kavusdukdan ve (Cemâl-i ilâhî)yi müsâhede hâsil oldukdan sonra, kendilerine sogukluk ve gevseklik hâsil oluyor. Böylece kavusdurucu mertebelere yükselmeleri duruyor. Bunlarin dahâ kavusduracak konaklari asmasi lâzimdi. Yaklasdiran derecelerin hepsini geçmemislerdi. Bu soguklukla berâber, yükselmek, yaklasmak arzûsundadirlar. Iste bu vakt simâ' bunlara fâide verir. Harâretlerini, enerjilerini artdirir. Simâ' yardimi ile yaklasdirici mertebelere yükselir. Sükûnet buldukdan sonra, bu mertebelerden geri dönerler. Fekat inerken, o makâmlardaki hâllerini gayb etmezler. Bu vecd, bu bulus, gayb etdikden sonra olan bulus degildir. Çünki vuslati,

huzûru hiç gayb etmezler. Her ân kavusmus olduklari hâlde, kavusdurucu konaklara yükselmeleri içindir. Sona gelenlerden vâsil olanlarin simâ'lari, vecdleri de böyledir. Fenâ ve Bekâya kavusanlara cezbe verirler. Lâkin sogukluklari, gevseklikleri oldugu için, yüksek konaklara çikabilmek için, yalniz cezbe is göremez. Simâ' da lâzim olur. Tesavvuf büyüklerinden birçoklari da "kaddesallahü teâlâ esrârehüm", vilâyet derecesine kavusdukdan sonra, nefsleri kulluk makâmina iner. Rûhlari, kendi makâmlarinda cenâb-i Hakka karsidir. Kulluk makâminda bulunan nefs-i mutmeinneden her zemân rûha yardim gelir. Rûh bu yardimi ile matlûba âsina olur. Bu büyükler, ibâdetle râhat ederler. Kulluk vazîfelerini görmekle sükûnet bulurlar. Yükselmek arzûlari azdir. Islâmiyyete uymak nûru ile parlamislardir. Kalb gözleri, sünnete uymak sürmesi ile kuvvet bulmusdur. Bunun için, keskin görüslüdürler. Uzakdan öyle seyler görürler ki, yakinda olanlar onlari göremez. Yükselmeleri az ise de, nûrlari çokdur. Aslin nûrlari ile aydinlanmislardir. Bu makâmlarinda iken sânlari, kiymetleri büyükdür. Simâ'a, vecde ihtiyâclari yokdur. Simâ' yerine ibâdetlerden istifâde ederler. Asldan aldiklari nûrlar, yüksek makâmlara çikmis gibi fâide verir. Simâ' ve vecde düskün olan taklîdciler, bunlarin yüksek sânlarini bilmedikleri için kendilerini âsik, bunlari zâhid sanirlar. Ask ve muhabbet yalniz raksda, vecdde bulunur derler. Sona kavusanlardan birçoklari da vardir ki, (Seyr-i ilallah) yolculugundan ve (Bekâ-billah) makâmina kavusdukdan sonra, bunlara kuvvetli cezbe ihsân ederler. Kanca takip çeker gibi sürüklerler. Orada sogukluk bulasmaz. Gevseklik gelmez. Yükselmek için, sasilacak seylere ihtiyâclari yokdur. Bunlarin dar olan halvetlerine simâ' ve nagme yanasamaz. Vecd ve tevâcüd ile ilisikleri yokdur. Yetisebilecek en son mertebeye çekilir, ulasdirilirlar. O Servere "aleyhissalevâtü vetteslîmât vettehiyyât" uymak sâyesinde, O Servere "sallallahü aleyhi ve sellem" mahsûs olan makâmdan pay alirlar. Böyle kavusmak ancak (Efrâd) denilen seçilmislere nasîb olur. (Kutb)lar da, bu makâmdan pay alir. Ancak Allahü teâlânin ihsâni ile, sonun sonuna kavusan bir seçilmisi, bu âleme geri çevirirlerse ve yaradilisda uygun olanlari yetisdirmek vazîfesi buna verilirse, nefsini kulluk makâmina indirirler. Rûhu, nefsden ayri olarak, Allahü teâlâya dogru olur. Iste bu, ferdiyyet kemâllerine sâhibdir. Kutblarin yetisdirme yetkisine mâlikdir. Burada, Kutb dedigimiz, (Kutb-i irsâd)dir. (Kutb-i evtâd) degildir. Zil makâmlarinin bilgileri ve asl makâmlarinin ma'rifetleri kendisine verilmisdir. Dahâ dogrusu, onun makâminda, ne zil vardir, ne de asl vardir. Zilden, asldan ileri geçmisdir. Böyle bir kâmil ve mükemmil çok ender yetisir. Asrlardan, uzun yillardan sonra, bir dâne bulunursa, yine büyük ni'metdir. Hersey onunla nûrlanir. Onun bir bakisi, kalb hastaliklarini giderir. Bir teveccühü, begenilmiyen kötü huylari silip süpürür. Urûc makâmlarinin hepsinden dahâ yukariya çikmis kulluk makâmina inmisdir. Ibâdet etmekde râhat bulmusdur. Vilâyet makâmlarinin en üstünü olan (Abdiyyet) makâminda yerlesen seçilmisleri de vardir. (Mahbûbiyyet mansabi)na kâbiliyyet de buna verilir. Bu ise, Vilâyet mertebesinin bütün kemâllerini tasimakda ve da'vet derecesi makâmlarinin hepsini içine almakdadir. (Vilâyet-i hâssa)dan ve (Nübüvvet makâmi)ndan pay almakdadir. Onun sânini su misra' kisaca bildirmekdedir. Fârisî misra' tercemesi: Bütün güzellerde bulunan, yalniz sende vardir! Baslangicda olanlara, vecd ve simâ' zararlidir. Yükselmesine engel olur. Sartlarina uygun olsalar da zararlidirlar. Simâ'in sartlari, bu mektûbun sonunda, insâallah bildirilecekdir. Bunun vecdi bozukdur. Hâl kaplamasi suçdur. Hareketleri tabî'îdir. Isteklerine, nefsinin sehvetleri karismisdir. Baslangicda olan, mübtedî denilenler, (Erbâb-i kulûb) olmiyanlardir. Erbâb-i kulûb olanlar yoldakilerdir. Mübtedî ile müntehî arasinda bulunanlardir. Müntehî demek, sona varmis, (Fânî-fillah) ve (Bâkî-billah) olmus demekdir. Bunun da dereceleri

vardir. Kavusmanin da mertebeleri vardir. Her derece, her mertebe, birbirinin üstündedir. Bu mertebeler sonsuzdur. Kavusmakla bitmez, tükenmez. Simâ', yoldakilere ve müntehîlerin birkaçina fâidelidir. Bunu, yukarida bildirmisdik. Sunu da bildirelim ki, Erbâb-i kulûb, simâ'siz olamaz demek istemiyoruz. Cezb olunmiyanlar, [çekilmekle sereflenmiyenler], siki riyâzetler, agir mücâhedeler yardimi ile ilerliyebilirler. Simâ' ve vecd, yalniz bunlara yardimci olur. Erbâb-i kulûb, meczûblardan ise, cezbe yardimi ile ilerlerler. Simâ' bunlara lâzim degildir. Sunu da söyliyelim ki, cezb edilmiyen Erbâb-i kulûb için, simâ' her zemân fâideli olmaz. Bundan yardim görebilmek için sartlar vardir. Bu sartlar gözetilmezse zararli olur. Simâ'in sartlarindan biri, kendini yüksek bilmemekdir. Temâm oldugunu sanirsa ilerliyemez. Evet, simâ' bunu da biraz ilerletirse de sükûn buldukdan sonra, o makâmdan geri iner. Simâ'in bundan baska sartlari, tesavvuf büyüklerinin kitâblarinda, (Avârif-ül-me'ârif) ve benzerlerinde yazilidir. Zemânimiz tarîkatcilerinin çogunda, bu sartlar yokdur. Simdi yapilmakda olan simâ' ve rakslarin ve toplantilarin zararli oldugu açikdir. Bunlarin ilerletmeleri nerede? Hiç ilerletmezler. Yardim etmekden çok uzakdirlar. Fâide yerine zarar verirler. TENBÎH 1: [(Simâ'), ilâhî, mevlid ve kasîde ve Kur'ân-i kerîmi tegannî ile okuyanlari dinlemek demekdir. (Raks), eli, ayaklari tempo ile oynatmak ve dans demekdir.] Simâ' ve raks, müntehîlerden birkaçina da lâzimdir dedik. Çünki yükselecek çok mertebeleri bulundugu için, yolda sayilirlar. Erisilebilecek mertebelere yükselmedikce müntehî olmaz, sona varmis sayilmazlar. Seyr-i ilallah sonuna vardiklari için, bunlara müntehî denilmisdir. Bu seyrin sonu, sâlikin mazhar oldugu isme kadardir. Fekat, bu seyrden sonra, bu ismde ve isme bagli seylerde de seyr vardir. Bu ismdeki ve kavusanlarin bildikleri seylerdeki seyrden sonra, ismin sâhibine varip, burada Fenâ ve Bekâ hâsil edince, tâm müntehî olur. Seyr-i ilallahin dogrusu da budur. Isme kadar olan seyre de, (Seyr-i ilallah) denilmis, o mertebede olan Fenâya ve Bekâya da, (Vilâyet) adi verilmisdir. (Seyr-i fillah) sonsuzdur denilmesi, Bekâdaki seyr içindir. Bütün konaklari geçdikden sonradir. Bu seyrin sonsuz olmasi demek, o ismde seyr olunursa ve bu ismdeki sü'ûnlarin herbiri ile ayri ayri ahlâklanirsa, sonuna varilmaz demekdir. Çünki, her ismde sonsuz sü'ûnlar bulunmakdadir. Eger yükselirken, onu bu ismden geçirirlerse, bir adimda geçebilir ve sonun sonuna varabilir. Eger orada yok olursa, çok serefli olur. Yok eger insanlari yetisdirmek için, geri indirirlerse, çok büyük üstünlük olur. Bu isme kavusmanin kolay bir sey olacagini sanmamalidir. Bu ni'mete kavusabilmek için, cân fedâ etmek lâzimdir. Acabâ kimi bu büyük ni'mete kavusdurmakla sereflendirirler? Tenzîh ve takdîs sanilan mertebe çok olur ki, tesbîh ve tenkîsdir. Hattâ çok mertebeler vardir ki, tenzîh sanilirlar. Hâlbuki, rûh makâmindan da asagidirlar. Arsin üstündeki tenzîh gibi görünen de, tesbîh dâiresinin içinde olabilir. Münezzeh olarak [ya'nî mahlûklarla ilgisi olmiyarak] görünen sey, rûh âleminden olabilir. Çünki Ars, maddeli, cihetli, ölçülü seylerin sonudur. Rûh âlemi, cihetli, ölçülü âlemin disindadir. Çünki rûh, [madde degildir] mekânsizdir. Bir yere sigmaz. Rûhun, Arsin disinda oldugunu söylemek, seni sasirtmasin. Rûhu kendinden uzak sanma! Araniz çok açik zan etme! Öyle degildir. Rûh mekânsiz olmakla berâber, onun için her yer birdir. Arsin disinda demekle, baska sey anlatilmakdadir. Oraya varamiyana anlatilamaz. Tesavvuf büyüklerinden birçogu, rûh makâmina varinca, onu Arsin üstünde buluyorlar. Rûhun tenzîhini [ya'nî, maddelere benzememesini], Allahü teâlânin tenzîhi saniyorlar. Rûh makâminin bilgilerini, ma'rifetlerini, ince, gizli seyler zan ediyorlar. Allahü teâlânin Ars üstünde istivâsini anladik diyorlar. Hâlbuki onlarin gördükleri nûr, rûhun nûrudur. Bu fakîr "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz"de, bu makâm hâsil olunca, sasirip kalmisdim. Bereket versin, Allahü teâlânin yardimi imdâdima yetiserek, bu tehlükeden kurtarilmisdim. O nûrun,

rûhun nûru oldugunu, Allahü teâlânin nûru olmadigini anlamisdim. Bize bu dogru yolu gösteren Allahü teâlâya hamd olsun! Allahü teâlâ, bize dogru yolu göstermeseydi biz onu bulamazdik. Rûh, mekânsiz oldugu için, anlasilamiyacak bir mahlûk oldugu için, insani sasirtmakdadir. Dogruyu açiga çikaran Allahü teâlâdir. Dogru yolu gösteren ancak Odur. Bunlardan birkaçi, Arsin üstündeki rûhun nûru ile nûrlanarak geri dönerler ve onunla Bekâ hâsil ederler. Kendilerini, tesbîh ile tenzîhi birlikde tasiyor sanirlar. Bu nûru kendilerinden ayri bulurlarsa, cem'den sonra fark, ya'nî birlesdikden sonra ayrilmak makâmina kavusduklarini sanirlar. Tesavvufcularin böyle yanilmalari çok olmusdur. Insani böyle yanilmakdan ve korkulu yerlerden koruyan ancak Allahü teâlâdir. Rûh, bu madde âlemine göre, her ne kadar maddesiz ve anlasilamiyacak ise de, hiç anlasilamiyana göre anlasilir olmakdadir. Sanki bu madde âlemi ile, hiç maddesiz olan mukaddes varlik arasinda bir geçid gibidir. Bunun için, her ikisine de yakinligi vardir. Her iki bakimdan da incelenebilir. Hiçbirseye hiç benzemiyen varlik ise böyle degildir. Maddeli varliklarin, aklin, anlayisin, Ona hiçbir bagliligi yokdur. Bundan dolayi sâlik, rûhun bütün makâmlarini geçmedikce, o isme varamaz. Görülüyor ki, önce göklerin her tabakasini ve Arsi geçmek lâzimdir. Madde âleminden büsbütün çikmalidir. Bundan sonra mekânsiz, maddesiz olan (Âlem-i ervâh) mertebeleri de asilmalidir. Bundan sonra bu isme varilabilir. Fârisî beyt tercemesi: Efendi, yükseldim, kavusdum saniyor, Kendini begenmis, yerinde sayiyor. Allahü teâlâ, mahlûklara benzemekden çok uzakdir. O ötelerin ötesi, dahâ ötesidir. Bu (Âlemi halk) denilen madde, ölçü âleminin ötesi (Âlem-i emr)dir. Âlem-i emrin ötesi, ismlerin ve sü'ûnlarin zillerinin ve asllarinin topluca ve ayri ayri mertebeleridir. Bu zil ve asl ve mahlûklar ve ilâhî ve toplu ve ayri ayri bütün mertebelerin ötesinde hakîkî matlûbu aramalidir. Böyle aramak ni'metini acabâ kime ihsân ederler? Hangi tâli'liyi bu se'âdetle sereflendirirler? Bu Allahü teâlânin öyle bir ihsânidir ki, diledigine verir. Allahü teâlâ, büyük ihsân sâhibidir. Çok yüksekleri istemelidir. Yolda ele geçenlerle oyalanmamalidir. Bunlarin ötesini aramalidir. Arabî beyt tercemesi: Sevgiliye kavusmak, ele geçer mi acabâ? Yüksek daglar ve korkunç tehlükeler var arada! TENBÎH 2: Sonsuz kavusmak ve devâmli vakt, ancak mutlak Fenâdan sonra, Bekâ-billah ile sereflenen kimseye nasîb olur. Bunun (Ilm-i husûlî)si, (Ilm-i huzûrî)ye dönmüsdür. Bu sözümüzü dahâ açikliyalim: Bir kimsenin, kendi disinda bulunan birseyi bilmesi için, o seyin görüntüsünün zihnde hâsil olmasi lâzimdir. Görüntü hâsil olmaksizin bilmege, (Ilm-i huzûrî) denir. Insan kendisini, ilm-i huzûrî ile bilir. Çünki kendisi, kendi zihninde vardir. (Ilm-i husûlî)de, bilinen seyin görüntüsü zihnde bulundukca, o sey bilinir. Zihndeki sûret yok olunca, o sey unutulur. Bundan dolayi, ilm-i husûlî devâmli olamaz. Ilm-i huzûrî böyle degildir. Bilinen sey, hiç unutulmaz. Insan kendisini, ilm-i huzûrî ile bilmekdedir. Kendisi zihnde hep var oldugundan, insan kendini hiç unutmaz. Bekâ-billah, ilm-i huzûrî ile olur. Hiç unutulmaz. Bunu yanlis anlamamalidir. Bekâ-billah, kendini Hak bulmakdir sanmamalidir. Tesavvufculardan birkaçi burada yanildi. (Hakk-ul-yakîn)in böyle oldugunu sandi. Öyle degildir. Tâm Fenâdan sonra hâsil olan Bekâ-billahin böyle bilgileri yokdur. Onlarin söyledikleri hakk-ul-yakîn, cezbede hâsil olan Bekâ-billah ile uygundur. Bizim bildirdigimiz Bekâ ise baskadir. Fârisî misra' tercemesi:

Bu serâbi tatmadikca, tadini anliyamazsin! Görülüyor ki, Bekâ-billah devâmlidir. Burada unutmak hiç olmaz. Bekâ-billah hâsil olmadikca devâm olamaz. Çoklarina ve hele Ebû Bekr-i Siddîkdan gelen yolda olanlara, bu makâma yetismeden önce, devâmli görünür ise de dogrusu, bizim bildigimizdir. Isin içyüzü, bize bildirilen gibidir. Herseyin dogrusunu ancak Allahü teâlâ bilir. Herkesin dönüsü Onadir. Geçmisde ve gelecekde her hamd, âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâ içindir. Onun Resûlüne devâmli ve sonsuz düâlar ve selâmlar olsun!

Hz Mevlana "O geliyor"
Yollara sular dökün, bahçelere müjdeler edin, bahar kokulari geliyor O geliyor O! Ay parçamiz, sevgilimiz, yarimiz geliyor. Yol verin, açilin, savulun beri durun beri, yüzü apaydinlik ak pak,bastigi yeri ardinda gündüzler gibi birakarak O geliyor O! Ay parçamiz, sevgilimiz, yarimiz geliyor. Gökler yeryüzünü kapladi örttü bir anda Bir anda dört yanim misk gibi bir koku sardi Bir anda bir velvele bir kiyamet koptu cihanda O geliyor O! Ay parçamiz, sevgilimiz, yarimiz geliyor. Bir anda can geldi baglara , baglar isidi Bir anda açildi bakti baglarda gözler Bir anda bizde ne dert kaldi ne gam ne keder O geliyor O! Ay parçamiz, sevgilimiz , yarimiz geliyor. Yayindan firladi ok, hedefe ha vardi ha varacak

Bahçeler selama durdu, selviler ayaga kalkti Çayir çimen yollara düstü. Iste gonca ata binmis geliyor, biz ne duruyoruz. O geliyor O! Ay parçamiz, sevgilimiz , yarimiz geliyor. Sen bizim çevremize gelirsen göreceksin ey Sems Huyumuz sadece susmak olmus bizim, susmak Senin güzel gözlerin için iste canim pusuda Rahatim kaçti benim, geceleri uykum kalmadi gitti ama Bak iste o güzel gözler yola çikmis geliyor.

Eşrefoğlu Rumi
Alim midir ol ilmine layik ameli yok Cahil midir ol satar aska iki cihani...

İhlas suresi
Bismillahirrahmanirrahim. 1. DE KI: "O, Tek Allah'tir: 2. Allah, Öncesiz ve Sonrasiz, Bütün Evrenin Asil Sebebi. 3. O dogurmamistir, dogurulmamistir; 4. ve hiçbir sey O'na denk tutulamaz.

Ben de Allahınım
Bi sabah namazdan sonra günes doguyo böyle her sey güzel kuslar agaçlar günes. cik cik cik hisir hisir hisir güneste böle sanki vvvvvu vuuuu diye sesleniyor :) Allahim dedim bunlarin hepsi hersey sana ait ne kadar güzel sonra kendimi de düsündüm ben de ona aitim dedim sora devam etti bu her seyle birlikte ben de O na aitim ben de Allahinim dedim Ben de Allahinim

Ben de Allahinim Ben de Allahinim Ben de Allahinim

:)

Içinden tekrar et bak o na ait oldugunu söyle ben Allahinim de ne gizlemis bak duy bu hitabina karsilik olarak hisset .) ben Allahinim ben Allahinim ben Allahinim ben Allahinim ben Allahinim ben Allahinim

:) "SURA SURESI 51.AYET VE BIR INSAN IÇIN DOGRU DEGILDIR KI, ALLAH ONUNLA KONUSSUN. ANCAK VAHY ILE VEYA -BIR PERDE ARKASINDAN –SÖZLE- VEYAHUT BIR ELÇI GÖNDEREREK KENDI IZNIYLE DILEDIGINI VAHY ETTIRMESI ILE -OLAN KONUSMA- MÜSTESNÂ. SÜPHE YOK KI, O, PEK YÜCEDIR, ÇOK HIKMET SAHIBIDIR ." )

Abdulkâdir Geylânî Hazretleri'nin Sirrü'l Esrâr kitabından
"Herkim, bazi hikmet tasiyan isleri düsünür, onun bir parçasindan birçok parçalar oldugunu, onlardan dahi nice seyler husule geldigini düsünürse, ki buna tefekkür denir, yaptigi bu tefekkür bir yillik ibadete bedel olur. "

" Allah-ü Teala'nin (CC) sifatina karsi arif olmakta dünya ve ahirette cismin alacagi tad vardir. Ama O'nun (CC) zatina karsi irfan duygusunda, öbür alemde mukaddes ruhun alacagi haz vardir. " " Insan, önce ser'i bilgilere (imanin sartlari farz ibadetler gibi)muhtaçtir. Bu ilimle; sifatlar aleminde Hakk Teala'nin (CC) zatina ait bilgiler tahsil edilir. Bundan sonradir ki, batin ilmine sira gelir. Bu ilimle de marifet aleminde Hakk'a (CC) irfanin tam kendisi elde edilir. Buna erebilmek için, dinin emirlerine uymayan isleri birakmak gerekir. Hatta, tarikat adabina uymayan hatalari da birakmak icab eder. Bu anlatilan halin husulü için de, nefse ve ruha agir ve güçlü gelen vazifeleri yaptirmali. Bunlar yapilirken yalniz Hakk'in (CC) rizasi gözetilmeli. Görsünler veya isitsinler için is yapilmamali. Allah-ü Teala (CC) anlattigimiz hale su Ayet-i Kerime ile isaret eder: "Her kim, yaradanina kavusmayi diliyorsa yarar is görsün; yaradanina yaptigi ibadete, kimseyi ortak etmesin." Marifet alemi, seklinde tabir edilen alem; Lahût alemidir. Orasi ise, asli vatandir; ki, yukarida anlatilan kudsî ruhun yaratildigi alemdir. Hakiki insanlik oradadir, ki o hakikat, kalbin özüne emanet olarak kondu. Onun varligi tevbe ve telkinle meydana çikar. Ve; La Ilahe Illallah kelime-i tevhidine devamla kendini açiga vurur. Kelime-i tevhide önce dille devam edilir. Kalb hayati bulununca da, kalb ile söylenir. " " O insanligin hakiki yönü; öyle birseydir ki, ona göre, ne cisim, ne de cismani olmak var… Onun varligi; Hakk'in (CC) zatina karsi bir mahrem teskil etmez. Bunu Peygamber (SAV) Efendimizin su Hadis-i Serifi anlatir: "Allah (CC) ile öyle bir zamanim olur ki; o anda, ne -Melek'ül mukarreb- Hakk'a (CC)yakin Melek, ne de -Nebi Mürsel- bir Peygamber (SAV) girebilir." " " O alemi anlatirken Peygamber (SAV) Efendimiz, bir Hadis-i Serifinde söyle buyurur: "Allah'in (CC) bir cenneti vardir; orada köskler olmaz. Bal lafi edilmez. Süt bulunmaz. Orada yalniz ilahi yüze nazar kilinir." Bu durumu su Ayet-i Kerime teyid eder: "Yüzler vardir, tazedir, parlar o günde…" Bir Hadis-i Serif de, bu hali baska yönden teyid eder: "Rabbinizi seyre dalacak, mehtaba bakar gibi bakacaksiniz." O öyle bir alemdir ki, oraya melek veya cismiyet ugrayacak olsa, derhal yanar. Burada, bir Kudsî Hadis anlatmak yerinde olacaktir:

"Sayet; celâl yüzümden perdeyi aralayacak olsaydim; gözümün aldigi yerlere kadar olan her sey yanardi." Keza, Cibril'in de (AS) bu hususta Peygamberimize (SAV) bir sözü vardi; onu da zikredelim: "Bir karinca boyu, öteye geçecek olsam derhal yanarim." ...

Edeble İlgili
Ebû Muhammed Harirî kuddise sirruh buyurur: - Yirmi senedir ayagimi uzatip oturmadim. Dedim ki Rabbime karsi edebli olmak, benim için daha evlâdir. * Ebussûd b. Ebuasâir buyurdu ki: -Allah'in sevgili kullari, yani veliler, vasil olduklarina ancak edeble vâsil oldular. Yoksa ne çok amel, ne de baska benzerleri ile degil. * "Din edebdir" Hz. Muhammed (sav) * "-Onlar ayakta iken, otururlarken ve yanlari üstüne yatarken Allah'i zikrederler." (Al-i imran: 191) * Bir din büyügü Hoca Ali Râmiteni -kuddise sirruh-'a soruyor: - "Allah'i çok çok zikrediniz!" emrinin belirtildigi zikir, lisan zikri midir? Gönül zikri mi? Buyuruyorlar: - Basda olan dil, sonda olan gönül zikridir. Basda olan tekellüf ve zahmetle canindan serfeder; fakat sonda olan, zikir gönlüne isledigi için bütün uzuvlari ve zerreleriyle denizin hakikatina ve çok zikretmek sirrina erismisdir. Böylesinin bir günlük kâri, baskalarinin bir yillik kazancina esittir. *

- kudsi hadis-: Kim benim zikrimle mesgul olur ve bu mesguliyet yüzünden benden bir sey istemege vakit bulamazsa, ben ona isteyenlere verdigimden daha fazîletlisini veririm. * Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurur: (Ebu'd-Derdâ r. anh'den) -Ey ümmet ve ashâbim! Size amellerinizin hayirlisini, Allah yolunda amellerinizin en temizini, derecelerinizin en yüksegini, altin ve gümüs sadaka vermekden ve düsmanlarinizla karsilasib sizin onlarin, onlarin da sizin boyunlarinizi vurmalarindan (cihaddan) daha hayirli olani haber vereyim mi? Sahabe sordu: -Nedir o ey Allah'in Rasûlü? Rasûl-i Ekrem Efendimiz buyurdu: -Devamli Allah'i zikretmek. * Peygamber Efendimiz bir hadis-i seriflerinde: "Allah sizin maddî varliginiza ve sûretlerinize degil, kalblerinize bakar." buyurmustur. * "O gün ne mal, ne evlat, fayda verir. Ancak Allah'a temiz bir kalble gelenler (kurtulurlar)" Suarâ sûresi, ayet: 89. * "-Rabbini gönlünden, korkarak, içinden hafif bir sesle sabah aksam an (zikret), gafillerden olma." (A'raf: 205) * "Gündüzün iki yaninda ve gecenin gündüze yakin saatlerinde namaz kil. Süphesiz iyilikler kötülükleri giderir" [Hûd sûresi (11) * Mevlâna Sadeddin Kasgarî -kuddise sirruh- buyurur: -Allah ile mesgul olmak âlemde herseyden kolaydir. Zira insanlar, mevcudlar arasinda bir sey bulmak istediler mi? Evvela onu isterler, sonra da bulurlar. Allah'i ise evvelâ bulurlar, sonra isterler. Eger bulmasalardi nasil isteyebilirlerdi?

* Seyh Ebû Ali Sakatî buyurur: - Edeb yolunu tutmadan büyüklerin sohbetinde bulunan onlardaki faydalardan, nazarlarinda mevcud olan feyz ve bereketlerden mahrum olur. Onlardaki nurlardan kendisinde hiç bir sey zuhur etmez. * Ibn-i Atâ kuddise sirruh: - Edeb nedir? sorusuna: - Güzeldir, denilen seyleri kollamakdir. - Bu nasil olur? denilince, buyurdular ki: - Gerek âsikâr, gerek gizli, Yüce Allah'la olan muamelenin edebe dayanmasidir. Böyle oldun mu (arabcayi hiç bilmeyen bir) âcemi de olsan edibsin. - Yirmi sene bile çalisilsa, edeb ögrenilmeden ilim ögrenilmez. * Hayri Nisabûri kuddise sirruh, edebe çok önem verirlerdi. - Muhabbet ehli, sevgi isinde, iyi niyete sahib oldukça edebleri artmaga baslar. * Abdülkadir Geylâni kuddise sirruh buyurur: - Hizmet eden sonunda kendisi de hizmet edilen durumuna gelir. Itâat eden sonunda kendisi de itâat olunan kisi seviyesine yükselir. Ikram eden sonunda ikram olunan kisi durumuna gelir. Allah'a yaklasan yakinlasdirilir. Tevâzu gösteren yüceltilir. Kerem ve ihsan sahibi olmaga gayret eden sereflendirilir. Güzel edeb sahibi olan, Allah'a yakinlasir. Güzel edeb, seni Allah'a yakinlasdirir. Güzel edeb, Allah'a tâatdir. Çirkin davranislar ise ona karsi günahkârlikdir.

Muzaffer Ozak Aşki Hazretleri
"- Ne kadarsa, ister az olsun ister çok olsun hepsi Ask-i Ilahi' dir. Hatta platonik askklarda, ve sair, bir kadinin bir erkege olan askinda ,bu da Ask-i Ilahi' dir.Fakat sevdigi ona perde olmustur.Birgün o perde aralanacak,Matluba, Maksuda ve Masuk-u Hakiki'ye nail olunacaktir. Is ki sevsin, sevgi hissiyati bulunsun.Sevilsin. Sevmek kolay, sevilmek güçtür. Asik olursa o ask atesiyle yanarsa, bir gün mutlaka masukuna erecektir." "- Seher vakti kalkmis idim,bir ilkbahar sabahiydi,Bursa'nin gül bahçelerinde

bulunuyordum.Bülbüller gül dalina konmus, ilkbahar olmak münasebetiyle güle karsi asklarini ilan ediyorlardi.Her sevilen naz ettigi gibi gül de bülbüle naz etmekteydi.Çünkü masuk daima asika naz eder.Bazen kul da Allah'a naz eder,Allah da kula naz eder.Bunu böyle görünce Allah'a dur,kiyam et,ve ona namazda hamdet dedim. Çünkü bu hakikati görmüstüm,hakikati görünce buna karsi sükretmek lazimdi.ve sükrün de ancak bunun karsiligi ibadet olabilirdi. Namaz bütün zikrin cemiiydi ve sükrün ifadesiydi.Onun için söyle namazda Elhamdülillah dedim, sükret Allah'a hamdeyle dedim.Mücerred sükür ya Rabbi demek,bu zikirdir. Lisanen, kelamdir bu,bunu fiilen göstermek lazimdi,güzelligin sükrünü nasil ifade ederiz,iste Kur'an 'i hifz etmekle.Bize verilen malin sükrü nasil ifade edilir Allah'a karsi? Açi doyurmakla, çiplagi giydirmekle olurdu bu is. Ask'in ifadesi neydi? Bunun sükrü neydi? Böyle ilahi söylemekti. Bu hallen sükrümü ifade etmistim Allah'a."... "Baktim herkes kosusuyorlar,asagi yukari herkes islerine gidiyor,çocuklari mektebe gidiyor.Civil civil kuslar agaçlarda ötüyor,her sesten Alah'a hamdetmek duyulmakta,Allah'i zikrediyor her nefes.Ama bu hamdin kimisi farkinda kimi degildi ama her nefes Allah'a hamdediyordu ve Allah'a dogru kosuyorlardi.Bütün kainatta kosanlar, çalisanlar, çabalayanlar, herkes, herkes herkes Allah'a kosmaktadir." "Kur'an, kafirleri münkirleri korkutur, Allah'in azabinin oldugunu, Allah'in celali'nin oldugunu haber verir ve tehdit eder. Tehdit etmesinin altinda da yine rahmet vardir.Bir baba çocuguna "Senin gözünü çikaririm" dese, buna kendisi razi midir? Babanin ogluna olan muhabbeti ve sefkati mahduttur.Allah'in Rahmeti'ne nihayet yoktur. Böyle rahmetlerin rahmetine malik olan Allah hiç kuluna karsi bu sekilde muamele yapar mi? O bir Merhamet-i Ilahidir ki onlari dogru yola getirir bu tehditle. Allah müminleri, iman edenleri, asik-i sadiklari Kur'an müjdeler, tebrik eder, tesfik eder. Kainatta Hak'tan gayri bir nesne yoktur.*Tebsirat-i Kur'an da kula rahmet, tenzil-i Kur'an da, yani Kur'an 'nin korkutmasi da kula rahmet, ve ayni zaman da tebsirati da kula rahmettir.Allah güzeldir, daima O'ndan güzellik gelir. Kerim'den kerem olunur zira Allah Kerim'dir,Allah Gafur'dur,kendine rücu edenleri affeder,Allah Settar'dir; kullarin suçlarini örter," ..."Ey güzeller güzeli olan Allah ve güzeli seven Allah; Askini bize sun. Askinla kalplerimizi nurlandir.Yüzlerimizi sürurlandir, bize askini tattir, cemalini göster. Her taraf senin cemalinden baska birsey degildir. Ama cemalinden hicabi gider ki görelim; sana erelim, seni bulalim, seninle bulusalim, mazhar-i zat olalim, seviselim Seninle ya Rab! Sen istedigini istedigne verir, istedigini istediginden alirsin. Galip Sensin, bu alemde Müstakil ile Malik gene Sensin. Seni zikredeni sen zikredersin.Seni seveni Sen seversin. Sana yürüyerek gelene, sen kosarak gidersin, istegini verirsin,mahrum etmezsin. Biz kul iken evimize gelene ikram ederiz, Sen padisahlar padisahisin; Rahmansin, Rahimsin, Gaffarsin, Cemilsin, Latifsin...Hasa! Senin kapina iltica edeni kapindan bos çevirir misin? Elbet çevirmezsin. Ya Rab! Kapina geldik. Boyunumuzu büktük..Insanligi tevhid altinda cem eyle. Adaveti, gider,düsmanligi muhabbete çevir. Ancak Kadir olan Sensin. Sana açilan elleri, Seni zikreden dilleri Seni seven gönülleri mahrum etmezsin. Kapina geldik, boyunumuzu büktük, elimizi açtik... Ey Sevgili! Ey Mahbub! Ey Maksud! Ey Allah! Bizi Askinla taltif et. Basimiza muhabbet tacini, kalbimize ask ilacini, gönlümüze askin tacini baz et ve gönlümüzden askini çikarma. Ask bizim rizkimiz. Onsuz yasayamayiz. Bizi mahrum etme ya Rab! Bizi kapindan mahrum çevirme! Amin. - Amin!" "- Hilkat itibari ile ve ailemin de dindar bir aile olmak münasebetiyle, babamin vefatinda

babanmin arkadasi olan bir mürside babam beni vasiyet etti. O zatin terbiyesinde yetistim.Alti yasindayken Kur'an-i Kerim'i okumasini ögrendim.Yedi yasina vardigim vakit daha birçok sureleri ezberledim bu arada da o zat-i akdes'in yani mürsidim olan o zatin terbiyesini gözlerimle görüyor onun bana yapmis oldugu muameleden ders aliyordum fakat bu ders aldigimin farkinda degildim.Kur'an-i Kerim lisan bakimindan fesahat belagat bakimindan arapçadir,arabi lisandir fakat mana bakimindan Allah'cadir.Bütün kütübüs semavi yani semavi kitaplar da ayni durumdadir.Zahirde lisanen, fesahat, belagat bakimindan ibranicedir mesela Tevrat fakat mana bakimindan Allah'cadir,Incil de böyledir. Allah ile aralari iyi olanlar semavi kitaplari anlayabilirler, eger kalplersinde Hak korkusu Hak muhabbeti olmazsa o kitaplar onlara söylemez.Bu kitabi da ögrenmek için biraz o lisandan çalismak lazim geliyordu, arapçaya çalistim.Bir taraftan da medeni mekteplere devam ediyordum.Bu aralik askeri mektebe girmeyi tasavvur ettim,düsündü.Annem beni asker yapmak istiyordu.Zira sülalemiz iki tarafa yürüyordu; ana tarafim seyhti,Halveti seyhiydi Bulgaristan,Yanbolu vilayetinin Halveti seyhi Seyyid Hüseyin Efendiydi.Bulgaristan,Osmanli Imparatorlugu dahilinde iken dedelerimiz orada halki irsad etmislerdi.Baba tarafim da askerdi.Annem beni asker yapmak istiyordu çünkü fakir haldeydik,bu aralik karsima bir efendi çikti, bu efendi anneme rüyada göründü dedi ki. "Bunu asker yapma bunu manevi asker yap." Ve bu zat benimlen mesgul oldu;ben dersten kaçsam,çocukluk hasebiyle, beni kovalar,beni takip eder ve beni bulur, muhakkak surette gündüz ve gecede mutlaka birsey bana ögretmeye çalisirdi.Zaten benim terbiyemle mesgul olan zat ölmüstü.Bu zat benimlen mesgul oldu ve bana arapçayi,Kur'an 'iin manasini ve hadisleri talim etti ve Ibn-i Arabi'den kitaplar okuttu. Gecelerden bir gece bir rüya gördüm,o rüya içerisinde bir zat-i mübareki gördüm fakat ben bu zati hiç tanimiyordum.Ertesi günü bu zat benim ticarethanemin önünden geçti.Ben o zati görünce, "Bu adami ben bu gece rüyamda gördüm, bunda bir is var dedim fakat dedim ki eger bu bir manevi bir bagliliksa, o zat bana müracaat etsin ." Bu niyeti yaptim.Iki gün sonra gene bir rüya gördüm gene ayni zati gördüm.Iki gün sonra baska bir rüya gördüm,gene o zat benim dükkanim önünden geçti.Gene dedim ki bu zata ben teslim olmayacagim ancak o bana gelip müracaat ederse teslim olacagim.Sonra o zat asagi dogru gidiyordu, ben dükkanin camindan onu takip ettim,dükkandan iki yüz adim kadar ayrildiktan sonra durdu ve ters yöne döndü, dükkanima geldi, dükkanimdan içeri basini soktu, Hala iman etmeyecek misin diye bana söyledi. Derhal ellerine yapistim ve onu dükkanima aldim ellerini öptüm bana inabe etti yani beni dervislige kabul etti. Artik nazariyle gördügüm dersleri Ilm-el Yakin, Ayn-el Yakin, Hakk-el Yakin görmeye basladim.Insanlarin ne gizli bir hazine oldugunu nice, Allah'in esrariyla yüklü oldugunu ögrendim. Bu zatla temasimiz on üç sene gibi bir zaman oldu. On üç sene sonra bu zat göçtü. Tabii benim gibi nice ihvan-i yarani vardi ki ben istihare ettim bunun yerine kim kaim olacak, ona ibtida edeyim diye, beni Nureddin Cerrahi Seyhi Seyyid Ibrahim Fahreddin Efendi'ye rüya aleminde gönderdiler,oraya git dediler. Halbuki Istanbul Kadirhanesi beni oraya halife yapmak istiyordu. Ben rüya alemiyle,mana alemiyle Fahreddin Efendi'ye gittim, dervis oldum.Bir tarafta halife olacaktim,halifeligi, rüyayla oldugu için emirle, maneviyatta gittim Fahreddin Efendi' ye dervis oldum.Bir müddet sonra da seyhimin gördügü seyr-i süluku bende zuhura geldiginden dolayi, seyhim beni hayatindayken kendisine halife tayin etti. Vefatindan sekiz ay evvel postuna beni oturttu. En büyük kerametinden bir tanesi de "Dil agah ile bütün cihanda bilinesin" diye bana dua etti ki, beni bes kitada tanirlar .Duasinin müstecab oldugunu görmekteyim, kerametini riza etmekteyim. "- Amerika halkinin Allah'a karsi muhabbeti bizi mesrur etti. Hayatimin en güzel günlerini, en güzel demlerini yasamaktayim. Bu zikirlerin insanligi necata götüren bir vasita olmasini Allah'tan temenni ediyorum. Insanlarin birbirine nefretini kaldirmasini, insanlari tevhidte,darlikta, birlikte toplamasini ve tevhid sarabini nus etmelerini Allah' tan niyaz ediyorum."

(Allah iki cihanda beraber eylesin) *Muzaffer Ozak - Video http://video.google.com/videoplay?docid=3270291770871921882 http://video.google.com/videoplay?docid=-1957451040544880690

Bir çok mealden ve tefsirden seçilmiş ayetler
* VARLIGI HER TÜRLÜ SÜPHENIN ÜSTÜNDEDIR (burada kiyamet gününe isaret edilmistir fakat Allahin varligi içinde ayni sey geçerlidir "Allah vardir" ayeti gibi…) * NEREDE OLURSANIZ ALLAH SIZINLE BERABERDIR * BÜTÜN IYILIKLER ALLAHTANDIR * KÖTÜLÜGÜDE IYILIGIDE YARATANDIR * BÜTÜN IYILIKLER ALLAHTAN BÜTÜN KÖTÜLÜKLERDE NEFSINIZDENDIR * NEFSINIZE UYMAYINIZ * ALLAHIN GÜNAHLARI BILMESI YETMEZMI * ALLAH AZABINI INDIRSE YA DERLER.BAK IYILIKTEN ÖNCE KÖTÜLÜGÜ ISTIYORLAR. * ALLAH MELEKLERI PEYGAMBERLERI VE ILIM SAHIPLERI ONUN TEK BIR ILAH OLDUGUNA SAHITTIRLER * ÇOKÇA BAGISLAYANDIR * ALLAH ÇOGU GÜNAHLARI BAGISLAR ÇOGUNU YOK SAYAR BAZISININDA CEZASINI VERIRKI ANLASINLAR * O GÜN INSANLAR ÜÇE AYRILIR CENNETLIKLER CEHENNEMLIKLER VE ALLAHA YAKIN OLANLAR * MUSA ALLAHA SENI GÖREYIM DEDI ALLAHDA SEN BENI GÖREMEZSIN SU DAGA BAK DEDI.ALLAH O DAGA TECELLI EDINCE DAG PARAMPARÇA OLDU MUSA BAYILDI. * AYILINCA BEN SENI NOKSANLIKTAN TENZIH EDERIM DEDI. * ONLAR BÜTÜN INSANLARI AFFEDERLER *

KISAS SIZE FARZ KILINDI.FAKAT BAGISLARSANIZ BU SIZIN IÇIN DAHA HAYIRLIDIR. * SARHOS EDICI SEYLERDE SIZIN IÇIN FAYDALAR VARDIR.FAKAT ZARARI FAYDASINDAN ÇOKTUR * ONLAR CENNETE YAKINDIRLAR * VE O KIMSELER KI, IMAN ETILER VE IYI ISLER YAPTILAR ELBETTE ONLARIN KÖTÜLÜKLERINI -AF ILE- ÖRTERIZ VE ELBETTE ONLARI ISLEMIS OLDUKLARI SEYIN EN GÜZELI ILE MÜKÂFATLANDIRIRIZ. * DE KI: EY NEFISLERI ALEYHINE HADDI ASAN KULLARIM!. ALLAH'IN RAHMETINDEN ÜMIT KESMEYINIZ. SÜPHE YOK KI, ALLAH BÜTÜN GÜNÂHLARI BAGISLAR. MUHAKKAK KI, O -EVET..- O, ÇOK BAGISLAYICIDIR, ÇOK ESIRGEYICIDIR. * VE O, O) KERIM ZAT (TIR KI: RÜZGÂRLARI RAHMETININ ÖNÜNDE MÜJDECI OLARAK GÖNDERDI VE GÖKTEN TERTEMIZ BIR SU INDIRDIK. * IMDI ALLAH TEÂLÂ'DAN BIR RAHMET SEBEBIYLEDIR KI, ONLARA YUMUSAK DAVRANDIN, VE EGER SEN ÇIRKIN HUYLU, KATI YÜREKLI OLSAYDIN, ELBETTE ETRAFINDAN DAGILIRLARDI. ARTIK ONLARI AFFET, ONLAR IÇIN AF TALEBINDE BULUN, VE ONLAR ILE EMR HUSUSUNDA MÜSAVERE YAP. SONRA AZMETTIGIN ZAMAN DA ALLAH TEÂLÂ'YA TEVEKKÜL ET. SÜPHE YOK KI, ALLAH TEÂLÂ TEVEKKÜL EDENLERI SEVER. * NE ZAMAN KI, IBRAHIM'DEN KORKU GIDIVERDI VE KENDISINE MÜJDE GELDI. LÛT KAVMI HAKKINDA BIZIMLE MÜCADELEDE BULUNUR OLDU. * SÜPHE YOK KI. IBRÂHIM ELBETDE PEK YUMUSAK HUYLU, ÇOK BAGRI YANIK, VE KENDISINI ALLAH'A VERMIS BIRI IDI. * EY IBRAHIM!. BU MÜCADELEDEN VAZ GEÇ. SÜPHE YOK KI, ARTIK RAB'BIN EMRI GELMISTIR. VE MUHAKKAK KI, ONLARA GERI ÇEVRILMEZ BIR AZAP MUTLAKA GELECEKTIR. * ARTIK SENINLE MÜCADELEDE BULUNURLARSA DE KI: BEN NEFSIMI ALLAH TEÂLÂ'YA TESLIM ETTIM, BANA TABI OLANLAR DA. VE KENDILERINE KITAP VERILMIS OLANLAR ILE ÜMMÎLERE DE DE KI: ISLÂMIYETI KABUL ETTINIZ MI? EGER ISLÂMIYETI KABUL ETMISLER ISE SÜPHESIZ HIDAYETE ERMISLERDIR VE EGER KAÇINIRLARSA SENIN ÜZERINE LÂZIM GELEN ANCAK TEBLIGDIR. ALLAH TEÂLÂ ISE KULLARI BÜSBÜTÜN GÖRÜCÜDÜR. * VE EHLI KITAP ILE EN GÜZEL YOLDAN BASKASIYLA MÜCADELE ETMEYIN. ONLARDAN ZULMEDENLER ISE MÜSTESNÂ, VE DEYINIZ KI: BIZE INDIRILMIS OLANA VE SIZE INDIRILMIS OLANA BIZ ÎMÂN ETTIK VE BIZIM ILÂHIMIZ ILE SIZIN ILAHINIZ BIRDIR VE BIZ ANCAK ONA TESLIM OLMUS OLANLARIZ. * BUYURUR KI: HUZURUMDA ÇEKISMEYIN, BEN SIZE ÖNCEDEN VEÎD

GÖNDERMIS IKEN * ANCAK O KIMSELER KI: IMAN ETTILER, VE SÂLIH SÂLIH AMELLERDE BULUNDULAR VE BIRBIRLERINE HAKKI TAVSIYEDE VE SABRI TAVSIYEDE BULUNDULAR, ONLAR MÜSTESNÂ. * SONRA DA ÎMAN ETMIS OLANLARDAN VE BIRBIRLERINE SABIR TAVSIYE EDENLERDEN VE MERHAMETI TAVSIYEDE BULUNANLARDAN OLMAKTIR. * DE KI: GELINIZ, RAB'BINIZIN, ÜZERINIZE NELERI HARAM KILMIS OLDUGUNU OKUYAYIM: ONA HIÇBIR SEYI SERIK KOSMAYINIZ, VE ANA ILE BABAYA IYILIK EDINIZ. VE ÇOCUKLARINIZI YOKSULLUKTAN DOLAYI ÖLDÜRMEYINIZ. SIZI DE ONLARI DA BIZ RIZIKLANDIRIRIZ. VE KÖTÜLÜKLERE, ONLARDAN AÇIKÇA OLANA DA, GIZLICE OLANA DA YAKLASMAYINIZ, VE ALLAH TEÂLÂ'NIN HARAM KILDIGI HERHANGI KIMSEYI DE ÖLDÜRMEYINIZ, HAK ILE OLAN MÜSTESNÂ. ISTE BUNLAR ILE SIZE TAVSIYEDE BULUNMUSTUR. TÂKI AKILLICA DÜSÜNESINIZ. * ALLAH TEÂLÂ KI, ONDAN BASKA BIR MABUT YOKTUR. HAYY VE KAYYUM OLAN ODUR. ONU NE UYUKLAMA NE DE UYKU TUTMAZ. GÖKLERDE NE VARSA YERDE NE VARSA HEP ONUNDUR. ONUN IZNI OLMAKSIZIN ONUN YANINDA SEFAAT EDECEK OLAN KIMDIR?. O YARATIKLARININ GEÇMISLERI VE GELECEKLERI NE VARSA HEPSINI BILIR. VE ONUN YARATIKLARI ONUN DILEDIGINDEN BASKA ONUN MALUMATINDAN BIR SEYI KAVRAYAMAZLAR. ONUN KÜRSÜSÜ GÖKLERDEN VE YERDEN DAHA GENISTIR. GÖKLERIN VE YERIN KORUNMASI ONA AGIR GELMEZ. VE EN YÜCE VE EN ULU OLAN DA ANCAK ODUR... * O -YÜCE ALLAH- ONLARIN DEDIKLERINDEN ÇOK MÜNEZZEHTIR, ULUDUR. VE SON DERECE YÜCEDIR, BÜYÜKTÜR. * VE ALLAH TEÂLÂ IÇIN CINLERI ORTAK KILDILAR. HALBUKI, ONLARI DA O YARATMISTIR. VE CENAB'I HAK'KA BILGISIZCE OGULLAR VE KIZLAR UYDURDULAR, ONUN ILÂHÎ VARLIGI ISE VASF ETTIKLERINDEN UZAKTIR, YÜCEDIR. * GÖKLERDE NE VARSA VE YERDE NE VARSA O'NUN IÇINDIR. VE O, ÇOK YÜCEDIR, ÇOK BÜYÜKTÜR. * O- GÖKLERI VE YERI YARATAN, SIZIN IÇIN KENDI CINSINIZDEN ESLER KILMISTIR, HAYVANLARDAN DA ÇIFTLER -YARATMISTIR- BU SÛRETLE ÇOGALMANIZI SAGLAMISTIR. ONUN MISLI GIBI BIR SEY YOKTUR VE O HAKKIYLA ISITICIDIR, GÖRÜCÜDÜR. * VE BIR INSAN IÇIN DOGRU DEGILDIR KI, ALLAH ONUNLA KONUSSUN. ANCAK VAHY ILE VEYA BIR PERDE ARKASINDAN -SÖZLE- VEYAHUT BIR ELÇI GÖNDEREREK KENDI IZNIYLE DILEDIGINI VAHY ETTIRMESI ILE -OLAN KONUSMA- MÜSTESNÂ. SÜPHE YOK KI, O, PEK YÜCEDIR, ÇOK HIKMET SAHIBIDIR. *

ARTIK AZIM RABB'ININ ISMIYLE TESBIHTE BULUN. * ALLAH TEÂLÂ, KENDISINDEN BASKA BIR ILÂH BULUNMADIGINA ADÂLETLE KAIM OLARAK SAHITLIK ETMISTIR. MELEKLER DE, ILIM SÂHIPLERI DE SAHITLIKTE BULUNMUSLARDIR.- O AZIZ, HAKÎMDEN BASKA ASLA BIR ILÂH YOKTUR. * isa-EGER ONLARA AZAP EDERSEN SÜPHE YOK KI, ONLAR SENIN KULLARINDIR. VE EGER ONLARI BAGISLARSAN YINE SÜPHESIZ KI, AZIZ OLAN, HAKIM OLAN ANCAK SENSIN. * VE MUHAKKAK O'DUR KI, GÜLDÜRDÜ VE AGLATTI. * VE YEMEK YEDIRIRLER, ONU SEVDIKLERI HALDE YOKSULLARA VE YETIMLERE VE ESIR OLANLARA. * SÜPHE YOK BIZ, ALLAH RIZASI IÇIN YEDIRIYORUZ, SIZDEN NE BIR MÜKÂFAT VE NE DE BIR TESEKKÜR ISTEMIYORUZ -DERLER-. * ARTIK ALLAH, ONLARI O GÜNÜN SERRINDEN KORUMUSTUR. VE ONLARA BIR GÜZELLIK VE BIR SEVINÇ, VERMISTIR. * VE SIZ DILEYEMEZSINIZ, MEGER KI: ALLAH DILEYECEK OLSUN. SÜPHE YOK KI, HAKKIYLA BILEN, HAKÎM OLAN, ANCAK ALLAH'TIR. * DOYURANDIR DOYMAYANDIR * GÖZLER ONU- GÖRÜP- IDRÂK EDEMEZ. O ISE BÜTÜN GÖZLERI IDRÂK EDER. VE ESYAYI PEK IYI BILEN, HERSEYDEN HABERDARDIR. * VE ÜÇ KISIYE DE KI: GERI BIRAKILMISLARDI, HATTÂ YERYÜZÜ GENISLIGIYLE BERABER ONLARIN ÜZERINE DAR GELMISTI. KALPLERI KENDILERINE DARLASMISTI VE ALLAH TEÂLÂ'YA SIGINMADAN BASKA ONDAN SIGINACAK BIR SEY BULUNMADIGINI ANLADILAR. SONRA ONLARA TÖVBEKÂR OLMALARI IÇIN TÖVBE NASIP BUYURDU. SÜPHE YOK KI, ALLAH TEÂLÂ'DIR, TÖVBELERI EN ÇOK KABUL EDEN, ÇOK MERHAMETLI OLAN ANCAK, O'DUR. * VE SONRAKILER ARASINDA BENIM IÇIN IYILIKLE ANILMAYI NASIP KIL. * SEN KÖTÜLÜGÜ EN GÜZEL SEKILDE SAV GÖRÜRSÜNKI ARANDA KÖTÜLÜK OLAN KISI SANKI YAKIN BIR DOST KESILIVERMIS * SONRA -O KADINLAR:- IDDETLERINI DOLDURMAYA YAKLASTIKLARI VAKIT ARTIK ONLARI GÜZELLIKLE TUTUN VEYA GÜZELLIKLE ONLARDAN AYRILIN VE SIZDEN IKI ADALET SAHIBINI DE SAHIT TUTUN VE SAHADETI ALLAH IÇIN DOGRUCA ÎFA EDIN, ISTE SIZE BU -BILDIRILEN, BIR SEYDIR KI- BUNUNLA ALLAH'A VE ÂHIRET GÜNÜNE ÎMAN EDEN KIMSEYE ÖGÜT VERILIR VE HER KIM ALLAH'TAN KORKARSA ONUN IÇIN BIR ÇIKIS YERI NASIP EDER. * IÇINIZDEKI BAZI MÜNAFIKLARADA IMANI NASIP EDECEGIZ

* HENÜZ AFDILEYEBILECEKLERI BIR ZAMAN VARKEN ALLAH ONLARA AZAP EDECEK DEGILDIR * ALLAH ONLARIN IÇINDE IYILIGE KARSI BIR MEYIL GÖRSEYDI AZAP EDECEK DEGILDI * ALLAHIN RAHMETINDEN SAPITMISLARDAN BASKASI ÜMIDINI KESMEZ * IYILIK -TAKVA- YÜZLERINIZI DOGU VE BATI TARAFINA ÇEVIRMENIZ DEGILDIR. FAKAT, IYILIK, O KIMSENIN IYILIGIDIR KI: ALLAH'A, AHIRET GÜNÜNE, MELEKLERE, KITAPLARA, PEYGAMBERLERE ÎMAN ETMIS OLUR. VE MALINI SEVE SEVE AKRABALARA, YETIMLERE, YOKSULLARA, YOLCULARA, DILENENLERE VERIR. VE KÖLELERI AZAT ETMEK HUSUSUNDA SARFEDER. VE NAMAZINI KILAR, ZEKÂTINI VERIR. BIR DE ANLASMA YAPTIKLARI ZAMAN AHIDLERINI YERINE GETIRIRLER VE IHTIYAÇ, HASTALIK, VE SIDDETLI SAVAS HALLERINDE DE SABIRLI BULUNURLAR. ISTE SADIK OLANLAR ONLARDIR. TAKVA SAHIBI OLANLAR DA ONLARDAN IBARETTIR. * VE ALLAH YOLUNDA HARCAYINIZ. VE KENDI NEFISLERINIZI TEHLIKEYE DÜSÜRMEYINIZ. VE IYILIKTE BULUNUNUZ. SÜPHE YOK KI ALLAH TEÂLÂ IYILIK EDENLERI SEVER. * ALLAH TEÂLÂ BIR KIMSEYE GÜCÜNDEN BASKASINI TEKLIF BUYURMAZ. HERKESIN KAZANDIGI IYILIK KENDI LEHINEDÎR. VE KAZANDIGI KÖTÜLÜK DE KENDI ALEYHINEDIR. EY RABBIMIZ!.. EGER UNUTTUK ISE VEYA HATÂ ETTIK ISE BIZI SORUMLU TUTMA. EY RABBIMIZ!. VE BIZE BIZDEN EVVELKILERE YÜKLEMIS OLDUGUN GIBI AGIR YÜK YÜKLEME. EY RABBIMIZ!. BIZIM IÇIN KENDISINE TAKAT BULUNMAYAN BIR SEY DE YÜKLEME. VE BIZDEN AF BUYUR VE BIZIM IÇIN MAGFIRET BUYUR VE BIZLERE MERHAMET KIL, SEN BIZIM MEVLÂMIZSIN. ARTIK KÂFIRLER OLAN KAVIM ÜZERINE BIZLERE YARDIM ET. * SÜPHE YOK KI, ALLAH TEÂLÂ ZERRE KADAR ZULUM ETMEZ. VE EGER BIR IYILIK OLURSA ONU KAT KAT ARTTIRIR VE KENDI TARAFINDAN BÜYÜK BIR MÜKÂFAT DA VERIR. * SONRA YEMINLERINI BOZMALARI SEBEBIYLE ONLARA LÂNET ETTIK, VE KALBLERINI KASKATI YAPTIK, ONLAR KELIMELERI YERLERINDEN DEGISTIRIYORLAR. VE KENDILERINE ÖGRETILEN SEYLERDEN BIR NASIB ALMAYI DA UNUTMUS BULUNURLAR. VE ONLARDAN BIR AZI MÜSTESNÂ OLMAK ÜZERE DAIMA BIR HAINLIK GÖRÜRSÜN. BUNUNLA BERABER ONLARDAN AFFET, ALDIRIS ETME. SÜPHE YOK KI, ALLAH TEÂLÂ IYILIK EDENLERI SEVER. * HER KIM BIR IYILIK ILE GELIRSE KENDISI IÇIN ONUN ON MISLI VARDIR. VE HER KIM BIR KÖTÜLÜK ILE GELIRSE O ANCAK ONUN MISLI ILE CEZALANDIRILIR. VE ONLAR ZULME UGRAMAZLAR. * VE ONLARI YERYÜZÜNDE GURUP GURUP ÜMMETLER KILDIK. ONLARDAN IYI

KIMSELER VARDIR. VE ONLARDAN BUNDAN ASAGIDA OLAN KIMSELER DE VARDIR. VE ONLARI IYILIKLERLE VE KÖTÜLÜKLERLE IMTIHAN ETTIK, TÂKI -KÖTÜLÜKLERINDEN- DÖNÜVERSINLER. * VE NAMAZI GÜNDÜZÜN IKI TARAFINDA VE GECEDEN VE GÜNDÜZE YAKIN SAATLERDE DOSDOGRU KIL. SÜPHE YOK KI, IYILIKLER, KÖTÜLÜKLERI GIDERIR. BU, GÜZELCE DÜSÜNENLER IÇIN IYI BIR ÖGÜTDÜR. * VE ONLAR KI, RAB'LERININ RIZASINI ISTEYEREK SABRETMISLERDIR VE NAMAZI DOGRUCA KILMISLARDIR VE KENDILERINE RIZIKLANDIRDIGIMIZ SEYLERDEN GIZLICE VE AÇIK OLARAK HARCAMADA BULUNMUSLARDIR VE KÖTÜLÜGÜ IYILIK ILE SAVARLAR, ISTE ONLAR IÇIN BU DÜNYADA IYI BIR ÂKIBET VARDIR. * VE SAKINANLARA DENILDI KI: RAB'BINIZ HANGI SEYI INDIRMISTIR?. DEDILER KI: HAYIR, BU DÜNYADA IYILIK EDENLER IÇIN IYILIK VARDIR VE AHIRET YURDU ISE ELBETTE DAHA HAYIRLIDIR VE TAKVA SAHIPLERININ YURDU ISE NE GÜZELDIR!. * DEDI KI: EY KAVMIM!. NE IÇIN IYILIKTEN EVVEL KÖTÜLÜGÜ ACELE ISTIYORSUNUZ?. ALLAH'TAN AF DILEMELI DEGIL MISINIZ?. OLABILIR KI, RAHMETE KAVUSURSUNUZ. * ONLAR IÇIN RAB'LERININ KATINDA DILEDIKLERI VARDIR. BU ISE IYILIK EDENLERIN MÜKÂFATIDIR. * RAB'LERININ KENDILERINE VERDIGINI ALICIDIRLAR. MUHAKKAK KI, ONLAR BUNDAN EVVEL IYILIK EDEN ZÂTLAR OLMUSLARDIR. * ALLAH, SIZINLE DIN HUSUSUNDA SAVASTA BULUNMAMIS VE SIZI YURDUNUZDAN ÇIKARMAMIS KIMSELERE IYILIK ETMENIZDEN VE ONLARA ADALETTE BULUNMANIZDAN SIZI MENETMEZ. SÜPHE YOK KI: ALLAH, ADALETTE BULUNANLARI SEVER. * KIMDIR O KIMSE KI. ALLAH IÇIN GÜZEL BIR ÖDÜNÇ ILE ÖDÜNÇTE BU-LUNUR, ALLAH TEÂLÂ DA ONA KAT KAT FAZLASIYLA IHSAN BUYURUR. VE ALLAH TEÂLÂ SIKAR VE AÇAR VE ONA DÖNDÜRÜLECEKSINIZDIR. * ISTE ONLARIN MÜKÂFATLARI BAGISLANMADIR. VE ALTLARINDAN IRMAKLAR AKAR CENNETLERDIR. ONLAR ORADA EBEDÎ KALICILARDIR. VE NE GÜZELDIR BÖYLE AMEL EDENLERIN MÜKÂFATI!. * ARTIK ALLAH TEÂLÂ DA ONLARA HEM DÜNYA NÎMETINI, HEM DE AHIRET SEVABININ GÜZELLIGINI VERDI. VE ALLAH TEÂLÂ GÜZEL DAVRANANLARI SEVER.. * ONLAR KI, INSANLAR ONLARA: HALK SIZIN IÇIN -KUVVET, TOPLADILAR, ARTIK O DÜSMANLARDAN KORKUNUZ DEDILER DE BU ONLARIN IMÂNINI ARTTIRDI VE ALLAH TEÂLÂ BIZLERE KÂFIDIR VE NE GÜZEL VEKILIDIR, DEDILER.

* ARTIK RABBI KERIMLERI ONLARA SÖYLE KARSILIK VERDI KI! BEN SIZDEN GEREK ERKEK VE GEREK KADIN BIR AMEL EDININ AMELINI ZAYI KILMAM. BAZINIZ BAZINIZDANSINIZ. IMDI HICRET ETMIS OLANLAR VE YURTLARINDAN ÇIKARILMIS BULUNANLAR VE BENIM YOLUMDA EZIYETE UGRAYANLAR VE SAVASTA BULUNAN VE ÖLDÜRÜLENLER YOK MU, ELBETTE ALLAH KATINDA BIR SEVAP OLMAK ÜZERE ONLARIN SUÇLARINI ÖRTECEGINI VE ELBETTE ONLARI ALTLARINDAN IRMAKLAR AKAN CENNETLERE SOKACAGINI VE GÜZEL MÜKÂFAT ISE ALLAH TEÂLÂ KATINDADIR. * DINDE ZORLAMA YOKTUR. DOGRULUK, SAPIKLIKTAN IYICE AYRILMISTIR. ARTIK HER KIM SEYTANA KÜFREDER. ALLAH TEÂLÂ'YA ÎMANDA BULUNURSA KOPMASI BULUNMAYAN BIR KULPA YAPISMIS OLUR VE ALLAH TEÂLÂ ISITENDIR, BILENDIR... * ARTIK SENINLE MÜCADELEDE BULUNURLARSA DE KI: BEN NEFSIMI ALLAH TEÂLÂ'YA TESLIM ETTIM, BANA TABI OLANLAR DA. VE KENDILERINE KITAP VERILMIS OLANLAR ILE ÜMMÎLERE DE DE KI: ISLÂMIYETI KABUL ETTINIZ MI? EGER ISLÂMIYETI KABUL ETMISLER ISE SÜPHESIZ HIDAYETE ERMISLERDIR VE EGER KAÇINIRLARSA SENIN ÜZERINE LÂZIM GELEN ANCAK TEBLIGDIR. ALLAH TEÂLÂ ISE KULLARI BÜSBÜTÜN GÖRÜCÜDÜR. * VE HEPINIZ ALLAH TEÂLÂ'NIN IPINE SIMSIKI SARILINIZ VE BIRBIRINIZDEN AYRILMAYINIZ. VE ALLAH TEÂLÂ'NIN ÜZERINIZDE OLAN NÎMETINI DE HATIRLAYINIZ KI, SIZ BIRBIRINIZE DÜSMANLAR IKEN SONRA ALLAH TEÂLÂ KALPLERINIZI BIRLESTIRDI DE ONU NÎMETI SEBEBIYLE KARDESLER OLUVERDINIZ VE SIZLER ATESTEN BIR ÇUKUR KENARINDA IKEN SIZI ONDAN ÇEKIP KURTARDI. ISTE ALLAH TEÂLÂ ÂYETLERINI SIZLERE AÇIKLAR, TÂKI HIDAYETE EREBILESINIZ. * VE RAB'BINIZDEN SIZIN IÇIN INDIRILMIS OLANIN EN GÜZELINE TÂBI OLUNUZ, SIZE, SIZ FARKINDA OLMADIGINIZ HÂLDE ANSIZIN AZAP GELMEDEN EVVEL. * O GÜNDE KI, BU YER BASKA BIR YERE DEGISTIRILIR, GÖKLERDE. BIR VE GÜCÜNE KARSI DURULMAZ OLAN ALLAH TEÂLÂ'NIN HUZURUNA ÇIKMIS OLURLAR. * EGER ALLAH ÇOCUK EDINMEK ISTESE IDI, ELBETTE YARATTIGINDAN DILEDIGINI SEÇIVERIRDI. O BUNDAN UZAKTIR, O TEK VE KAHHAR OLAN ALAH'TIR. * VE ÇIMEN VE AGAÇ SECDE EDERLER. * VE ONLAR KI, RAB'LERININ RIZASINI ISTEYEREK SABRETMISLERDIR VE NAMAZI DOGRUCA KILMISLARDIR VE KENDILERINE RIZIKLANDIRDIGIMIZ SEYLERDEN GIZLICE VE AÇIK OLARAK HARCAMADA BULUNMUSLARDIR VE KÖTÜLÜGÜ IYILIK ILE SAVARLAR, ISTE ONLAR IÇIN BU DÜNYADA IYI BIR ÂKIBET VARDIR. * ISTE AHIRET YURDU, BIZ ONU YERYÜZÜNDE NE BÖBÜRLENMEK VE NE DE

BOZGUNCULUK ÇIKARMAK ISTEMEYEN KIMSELERE VERIRIZ VE ÂKIBET, TAKVA SAHIPLERI IÇINDIR. * ALLAH TEÂLÂ MÜMINLERI DÜNYA HAYATINDA DA, AHIRETTE DE SAGLAM SÖZLE SAPASAGLAM TUTAR VE ALLAH TEÂLÂ ZÂLIMLERI SAPIKLIGA DÜSÜRÜR VE ALLAH TEÂLÂ DILEDIGINI YAPAR. * DE KI: YERDE YÜRÜYÜNÜZ DE BIR BAKINIZ KI: YARATMAYA NASIL BASLAMIS. ALLAH TEÂLÂ SONRA DA AHIRET HAYATINI MEYDANA GETIRECEKTIR. SÜPHE YOK KI ALLAH TEÂLÂ, HER SEY ÜZERINE FAZLASIYLA KADIRDIR. * VE O GÜNKI, ONLARI HEP TOPLANILMIS OLDUKLARI HÂLDE HASREDECEKTIR, SONRA MELEKLERE DERKI: YA SUNLAR SIZE MI TAPAR OLMUSLARDIR?. * MELEKLER DE -DIYECEKLERDIR KI, YARABBI!.- SENI TENZÎH EDERIZ. BIZIM VELÎMIZ, ONLAR DEGIL SENSIN. HAYIR.. ONLAR CINLERE TAPAR OLMUSLARDI. ONLARIN BIRÇOKLARI ONLARI IMÂN EDICILER IDI. * EVLENMEGE -ÇARE- BULAMAYANLAR DA ALLAH KENDILERINI LÜTUFUNDAN ZENGIN KILINCAYA DEGIN IFFETLERINI KORUSUNLAR VE ELLERINIZIN SAHIP OLDUGU KIMSELERDEN MÜKATEBE YAPMAK ISTEYENLER OLUNCA DA EGER ONLAR DA BIR HAYIR BILMIS ISENIZ ONLARI KITABETE KAYDEDIVERIN VE ALLAH'IN SIZE VERDIGI MALLARDAN ONLARA VERINIZ. VE GENÇ CARIYELERINIZ IFFETLERINI KORUMAK ISTERLERSE DÜNYA HAYATININ GEÇICI METAINI DILEYEREK FUHSA SEVKETMEYINIZ. VE HER KIM ONLARI ZORLARSA SÜPHE YOK KI, ALLAH ONLARIN ZORLANMALARINDAN SONRA DA ÇOK BAGISLAYAN, PEK ESIRGEYENDIR. * DE KI: RABBIM ANCAK KÖTÜ SEYLERI, ONLARDAN AÇIK OLANI DA GIZLICE YAPILANI DA VE HER TÜRLÜ GÜNAHI VE HAKSIZ YERE TECÂVÜZÜ VE ORTAK KOSMAYA DÂIR HIÇBIR DELIL INDIRMEMIS IKEN ALLAH TEÂLÂ'YA ORTAK KOSMAYI VE BILMEDIGINIZ SEYLERI ALLAH TEÂLÂ'YA KARSI SÖYLEMENIZI HARAM KILMISTIR.

Mevlana Hazretleri "tevekkül mü ? çalismak mi?" hikayesinden
Akil diyarinda nice alimler vardir! Bu akil denizi ne kadar engindir. Bizim su seklimiz bu tatli denizde su üzerinde kaseler gibi yüzer. Içi dolu olmadikça kap, suyun yüzündedir. Dolunca denize batar. Akil gizlidir ortada bir alem görünüp durur. Bizim seklimiz; o denizin dalgasindan yahut islakligindan ibarettir..... Süret o denize ulasmak için neyi vesile ederse etsin, deniz; süreti, o vesile yüzünden daha uzaga atar. Gönül, kendisine sir vereni; ok, kendisini uzaga atani görmedikçe. Atimi kaybettim sanir, bindigi ati inat ve hirçinlikla yolda hizli hizli kosturur! O yigit atini kaybolmus sanir. At ise onu yel gibi kosturmustur! O sersem bagirir, arar, tarar kapi kapi dolasir, her tarafi arar sorar:

"Atimi çalan nerede, kimdir?" Efendi, su uylugunun altindaki mahluk ne? Evet, bu attir; fakat bu at nerede? Ey at arayan yigit binici, kendine gel! Can, apaçik oldugundan, pek yakin bulundugundan görünmez. Insan, içi su ile dolu, disi kupkuru küp gibidir. Kirmizi, yesil ve sari... bu üç renkten önce ziyayi görmezsen bunlari nasil görürsün? Fakat senin aklin renkler içinde kayboldugundan dolayi o renkler senin nuru görmene perde olur. Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan oldugunu görüp anladin. Harici nur olmadikça rengin görünmesi mümkün degildir. Içteki hayal rengi de böyledir. Dis renkleri günes ve Süha yildizinin nuruyla görünür. Iç renkleri ise yüce nurlarin aksiyle görünür. Gözünün nurunun nuru da gönül nurudur. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana gelir. Gönül nurunun nuru da, akil ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayri bulunan Tanri nurudur. Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nurun ziddiyla sana sabit oldu ki, önce nur görünür, sonra renk. Bunu da nurun ziddiyla tereddütsüz olarak bilirsin. Tanri; bu ziddiyetle gönül hoslugu meydana gelsin, her sey iyice anlasilsin diye hastaligi ve kederi yaratti. Su halde gizli olan seyler, ziddiyetle ortaya çikar. Hak'kin ziddi olmadigindan gizlidir. Evvela nura bakilir, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci, birbirine zit oldugu için meydana çikar. Sen nuru ziddiyla bildin. Zit, ziddi meydana çikarir gösterir. Varlik aleminde Hak nurunun ziddi yoktur ki açikça görünebilsin. Hulasa gözlerimiz onu idrak edemez; o, bizi görür, idrak eder. Sen bunu, Musa ile Tur kisasinda gör! ------MUSA ALLAHA SENI GÖREYIM DEDI ALLAHDA SEN BENI GÖREMEZSIN SU DAGA BAK DEDI.ALLAH O DAGA TECELLI EDINCE DAG PARAMPARÇA OLDU MUSA BAYILDI. AYILINCA BEN SENI NOKSANLIKTAN TENZIH EDERIM DEDI.------Süretle manayi; aslanla orman, yahut ses ve sözle düsünce gibi bil. Bu söz, bu ses, düsünceden meydana geldi. Fakat düsünce denizi nerede? Onu bilemezsin. Ama latif bir söz dalgasi görünce onun denizinin de kadri yüce bir deniz olacagini anlarsin. Bilgiden düsünce dalgasi zuhura gelince mana, söz ve sesten bir süret düzdü. Sözden bir sekil dogdu, yine öldü. Dalga kendini yine denize iletti.Süret süretsizlikten çikti, yine süretsizlige döndü. Zira biz yine Tanri'ya dönecegiz. Su halde sen her göz açip kapamada ölüyor, diriliyorsun. Mustafa "dünya bir andan ibarettir" buyurdu. Bizim fikrimiz havada bir oktur. Havada nasil durur? Tanri'ya gelir. Her nefeste dünya yinelenir. Fakat biz, dünyayi öylece durur gördügümüzden bu yenilenmeden haberdar degiliz. Ömür su gibi yeniden yeniye akip gider. Fakat cesette bir daimilik gösterir. Elinde hizli hizli oynattigin ucu atesli bir sopa nasil upuzun ve tek bir ates hatti gibi görünürse de pek çabuk akip geçtiginden daimi bir sekilde görünür.

Atesli çöpü sallasan ates gözüne upuzun görünür. Bu ömür uzunlugu da Tanri'nin tez tez halk etmesindendir. Tanri'nin yeniden yeniye ve süratle halk etmesi ömrü öyle uzun ve daimi gösterir. Bu sirri bilmek isteyen, pek büyük ve derin bir alim olsa bile kendiliginden bilemez, ona de ki: iste Hüsamettin buraciktadir. O ,yüce bir kitaptir. (ondan ögren)

Aşık Veysel
Sen Varsin Orda Saklarim gözümde güzelligini Her neye bakarsam sen varsin orda Kalbimde gizlerim muhabbetini Koymam yabanciyi sen varsin orda Askimin temeli sen bir alemsin Sevgi muhabbetsin dilde kelamsin Merhabasin dosttan gelen selamsin Duyarak alirim sen varsin orda Çesitli çiçekler yesil yapraklar Renklerin içinde naksini saklar Karanlik geceler aydin safaklar Uyanir cümlâlem sen varsin orda Mevcudiyette olan kudreti kuvvet Senden hasil oldu sen verdin hayat Yoktur senden baska ilânihayet Inanip kanmisim sen varsin orda Hu çeker iniler çalinan sazlar Kükremis dalgalar cosar denizler Günes dogar perdelenir yildizlar

Saçar kivilcimlar sen varsin orda Veysel'i söyleten sen oldun mutlak Gezer daldan dala yorulur ahmak Sen agaç misali biz dalda yaprak Meyva çekirdeksin sen varsin orda (Allah rahmet eylesin)

Müzikle ilgili
Hakkında haram veya helal, mekruh veya mübah gibi değişik hükümler verilmiş bulunan şarkı ve enstrumanlar konusunda mutlak bir hükme varmak doğru değildir.

İnayat Khan'in Hz Muhammed s.a.v. i andığı duası
SALAVAT (SALAT) merhametli efendimiz, üstadimiz, mesihimiz ve insanligin kurtaricisi, SENI tüm tevazumuzla selamlariz. SEN yaratilisin ilk sebebi ve son neticesi, ilahi isik ve Nur-i Muhammediyesin, alfa ve omegasin. Isigin her sekil ve formda, sevgin her yaratikta mevcuttur; sevgi dolu bir annede, müsfik bir babada, masum bir çocukta, yardimsever bir arkadasta, ilham dou bir hocada. Seni tüm kutsal isim ve sekil olarak tanimamiza izin ver : Rama, Krisna, }iva, Buda olarak. Seni Ibrahim, Süleyman, Zerdus, Musa, Isa ve Muhammmed peygamber olarak ve bu dünyada bilinen ve bilinmiyen diger bir çok isim ve sekiller olarak bilmemize izin ver. Ey, hazreti peygamber, Mesih, Nebi, Alah´in Resulü ! Senin geçmisine tapariz; senin huzurun varligimizi derin sekilde aydinlatir ve gelecekte senin bereketini arariz. Ey kalbi sürekli yükselen,

ilahi vazife unutuldugunda, gökten inen bir güvercin gibi yeryüzüne bir ilahi haberle gelen ve tipki isigin ayi doldurdugu gibi, agzina konmus kelimeyi konusan. Izin ver ki, senin kalbini isitan ilahi isigin yildizi, sana sadik olanlarin kalblerinde de parlasin. Allah´in mesaji uzak ve yakin her yere yayilsin, tüm insanligi aydinlatsin ve tüm insanlari Tanri´nin kardeslik ve babalik sifatlarinda birlestirsin, Insaallah. AMIN. ....Inayat Khan zaman içersinde en çok sevdigi müzikten de vaz geçer. Avrupa ve Amerika´da dolasarak sayisiz konferanslar verir. Cenevrede merkezi olan „Sufi Mouvement" cemiyetini kurar. Her gittigi sehirde bir Sufi Merkezi açilir. Inayat Khan vasitasiyla dünyanin çesitli ülkelerinden çok sayida insan Sufizme ilgi duyar, Sufiligi ögrenmeye çalisir. 1926 Yilinda kardeslerinden ayri olarak Hindistan´a dönen Inayat Khan 1927 yilinda hayata gözlerini yumar....

Hz Muhammed s.a.v
Ben babam Ibrahim'in duasi, kardesim Isa'nin müjdesi ve annem Âmine'nin rüyasiyim. Annem bana hamile iken kendisinden bir nur çikip Sam'in kösklerini aydinlatmisti." * Resulullah (sav) buyurdular: "Peygamberlerden birini digerine üstün kilmayin." * Hz. Ibrahim a.s., neslinden gelecek olan Hz. Rasulullah s.a.v. için hep su duayi yapiyordu: "Rabbim, zürriyetimden onlara senin ayetlerini okuyacak, kitabi ve hikmeti ögretecek, kendilerini temizleyecek bir peygamber gönder." (Bakara, 129) Hz. Ibrahim'in zürriyetinden gelmesini istedigi peygamber, Efendimiz s.a.v. idi. Bunun için O'na "Bize kendinizden ve peygamberliginizin baslangicindan bahseder misiniz?" diye sorulunca su cevabi vermistir: "Adem daha yaratilis çamuru içinde yogrulurken, Ümmü'l-Kitap'ta 'peygamberlerin sonuncusu' olarak ben yazilmistim (ve Melekût Âlemi'nde ilan edilip tanitilmistim). * Hz. Peygamber (sav) söyle buyurdular: "Kim Allah'tan baska ilah olmadigina Allah'in bir ve seriksiz olduguna ve Muhammed'in onun kulu ve Resulü (elçisi) olduguna, keza Hz. Isa'nin da Allah'in kulu ve elçisi olup, Hz. Meryem'e attigi bir kelimesi ve kendinden bir ruh olduguna, keza cennet ve cehennemin hak olduguna sehadet ederse, her ne amel üzere olursa olsun Allah onu cennetine koyacaktir." *

Resulullah (sav) bana, avucum avuçlarinin içinde oldugu halde, Kur'an'dan sure ögretir gibi tesehhüd'ü ögretti. "Tahiyyat, tayyibat ve salavat Allah içindir. Ey Nebi, selam, Allah'in rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun. Selam bizim üzerimize ve Allah'in salih kullari üzerine de olsun. Sehadet ederim ki Allah'tan baska ilah yoktur, yine sehadet ederim ki Muhammed Allah'in Resulüdür." (Bir rivayette "Allah'in salih kullari" ibaresinden sonra söyle denmistir: "Siz bu tesehhüdü yaptiniz mi sema ve arzdaki bütün salih kullara selam vermis olursunuz.") ...

İncil
eski antlasma Yunus 1 RAB bir gün Amittay oglu Yunus'a, "Kalk, Ninova'ya, o büyük kente git ve halki uyar" diye seslendi, "Çünkü kötülükleri önüme kadar yükseldi." 3 Ne var ki, Yunus RAB'bin huzurundan Tarsis'e kaçmaya kalkisti. Yafa'ya inip Tarsis'e giden bir gemi buldu. Ücretini ödeyip gemiye bindi, RAB'den uzaklasmak için Tarsis'e dogru yola çikti. 4 Yolda RAB siddetli bir rüzgar gönderdi denize. Öyle bir firtina koptu ki, gemi neredeyse parçalanacakti. 5 Gemiciler korkuya kapildi, her biri kendi ilahina yalvarmaya basladi. Gemiyi hafifletmek için yükleri denize attilar. Yunus ise teknenin ambarina inmis, yatip derin bir uykuya dalmisti. 6 Gemi kaptani Yunus'un yanina gidip, "Hey! Nasil uyursun sen?" dedi, "Kalk, tanrina yalvar, belki halimizi görür de yok olmayiz." 7 Sonra denizciler birbirlerine, "Gelin, kur'a çekelim" dediler, "Bakalim, bu bela kimin yüzünden basimiza geldi." Kur'a çektiler, kur'a Yunus'a düstü. 8 Bunun üzerine Yunus'a, "Söyle bize!" dediler, "Bu bela kimin yüzünden basimiza geldi? Ne is yapiyorsun sen, nereden geliyorsun, nerelisin, hangi halka mensupsun?" 9 Yunus, "Ibrani'yim" diye karsilik verdi, "Denizi ve karayi yaratan göklerin Tanrisi RAB'be taparim." 10 Denizciler bu yanit karsisinda dehsete düstüler. "Neden yaptin bunu?" diye sordular. Yunus'un RAB'den uzaklasmak için kaçtigini biliyorlardi. Daha önce onlara anlatmisti. 11 Deniz gittikçe kuduruyordu. Yunus'a, "Denizin dinmesi için sana ne yapalim?" diye sordular. 12 Yunus, "Beni kaldirip denize atin" diye yanit verdi, "O zaman sular durulur. Çünkü biliyorum, bu siddetli firtinaya benim yüzümden yakalandiniz."

13 Denizciler karaya dönmek için küreklere asildilar, ama basaramadilar. Çünkü deniz gittikçe kuduruyordu. 14 RAB'be seslenerek, "Ya RAB, yalvariyoruz" dediler, "Bu adamin cani yüzünden yok olmayalim. Suçsuz bir adamin ölümünden bizi sorumlu tutma. Çünkü sen kendi istedigini yaptin, ya RAB." 15 Sonra Yunus'u kaldirip denize attilar, kuduran deniz sakinlesti. 16 Bu olaydan ötürü denizciler RAB'den öyle korktular ki, O'na kurbanlar sundular, adaklar adadilar. 17 Bu arada RAB Yunus'u yutacak büyük bir balik sagladi. Yunus üç gün üç gece bu baligin karninda kaldi.

2 Yunus baligin karnindan Tanrisi RAB'be söyle dua etti: 2 "Ya RAB, sikinti içinde sana yakardim, Yanit verdin bana. Yardim istedim ölüler diyarinin bagrindan, Kulak verdin sesime. 3 Beni engine, denizin ta dibine firlattin. Sular sardi çevremi. Azgin dalgalar geçti üzerimden. 4 'Huzurundan kovuldum' dedim, 'Yine de bakacagim kutsal tapinagina.' 5 Sular bogacak kadar kusatti beni, Çevremi enginler sardi, Yosunlar dolasti basima. 6 Daglarin köklerine kadar battim, Dünya sonsuza dek sürgülendi arkamdan; Ama, ya RAB, Tanrim,

Canimi sen kurtardin çukurdan. 7 Solugum tükenince seni andim, ya RAB, Duam sana, kutsal tapinagina eristi. 8 Degersiz putlara tapanlar, Nankörlük etmis olurlar. 9 Ama sükranla kurban sunacagim sana, Adagimi yerine getirecegim. Kurtulus senden gelir, ya RAB!" 10 RAB baliga buyruk verdi ve balik Yunus'u karaya kustu.

3 RAB Yunus'a ikinci kez söyle seslendi: 2 "Kalk, Ninova'ya, o büyük kente git ve sana söyleyeceklerimi halka bildir." 3 Yunus RAB'bin sözü uyarinca kalkip Ninova'ya gitti. Ninova öyle büyük bir kentti ki, ancak üç günde dolasilabilirdi. 4 Yunus kente girip dolasmaya basladi. Bir gün geçince, "Kirk gün sonra Ninova yikilacak!" diye ilan etti. 5 Ninova halki Tanri'ya inandi. Oruç ilan ederek büyügünden küçügüne hepsi çula sarindi. 6 Ninova Krali olanlari duyunca, tahtindan kalkip kaftanini çikardi; çula sarinarak küle oturdu. 7 Ardindan Ninova'da su buyrugu yayimladi: "Kral ve soylularin buyrugudur: Hiçbir insan ya da hayvan - ister sigir, ister davar olsun agzina bir sey koymayacak, otlamayacak, içmeyecek. 8 Bütün insanlar ve hayvanlar çula sarinsin. Herkes var gücüyle Tanri'ya yakararak kötü yoldan, zorbaliktan vazgeçsin. 9 Belki o zaman Tanri fikrini degistirip bize acir, kizgin öfkesinden döner de yok olmayiz." 10 Tanri Ninovalilar'in yaptiklarini, kötü yoldan döndüklerini görünce, onlara acidi, yapacagini söyledigi kötülükten vazgeçti.

4 Yunus buna çok gücenip öfkelendi. 2 RAB'be söyle dua etti: "Ah, ya RAB, ben daha ülkemdeyken böyle olacagini söylemedim mi? Bu yüzden Tarsis'e kaçmaya kalkistim. Biliyordum, sen lütfeden, aciyan, tez öfkelenmeyen, sevgisi engin, yapacagi kötülükten vazgeçen bir Tanrisin. 3 Ya RAB, lütfen simdi canimi al. Çünkü benim için ölmek yasamaktan iyidir." 4 RAB, "Ne hakla öfkeleniyorsun?" diye karsilik verdi. 5 Yunus kentten çikti, kentin dogusundaki bir yerde durdu. Kendisine bir çardak yapti, gölgesinde oturup kentin basina neler gelecegini görmek için beklemeye basladi. 6 RAB Tanri Yunus'un üzerine gölge salacak, sikintisini giderecek bir keneotu sagladi. Yunus buna çok sevindi. 7 Ama ertesi gün safak sökerken, Tanri'nin sagladigi bir bitki kurdu keneotunu kemirip kuruttu. 8 Günes dogunca Tanri yakici bir dogu rüzgari estirdi. Yunus basina vuran günesten bayilmak üzereydi. Ölümü dileyerek, "Benim için ölmek yasamaktan iyidir" dedi. 9 Ama Tanri, "Keneotu yüzünden öfkelenmeye hakkin var mi?" dedi. Yunus, "Elbette hakkim var, ölesiye öfkeliyim" diye karsilik verdi. 10 RAB, "Keneotu bir gecede çikti ve bir gecede yok oldu" dedi, "Sen emek vermedigin, büyütmedigin bir keneotuna aciyorsun da, 11 ben Ninova'ya, o koca kente acimayayim mi? O kentte sagini solundan ayirt edemeyen yüz yirmi bini askin insan, çok sayida hayvan var." ...

Peygamber efendimiz s.a.v
Bir yolculuk esnasinda Resulullah - sallallahu aleyhi ve sellem-'le birlikte bulunuyorduk. Medineli bir hanim, bindigi devesinden sikilarak ona lanet etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kadinin sozunu duyunca: "- Uzerindekileri alin, deveyi salin gitsin. Cunku o deve lanetlenmistir" buyurdu. imran der ki: O deve hala gozumun onundedir, insanlarin arasinda gezinirdi de kimse ona ilismezdi. (Muslim, Birr, 80) * Amir -radiyallahu anh-'dan nakledildigine gore Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gun ashabiyla birlikte otururken elinde uzeri sarili bir sey bulunan bir adam gelir ve Efendimiz'e soyle der:

- Ey Allah'in Resulu seni gorunce buraya geldim. Gelirken bir agac kumesinin yanina ugradim. Orada bir kusun yavrularinin seslerini isittim de hemen onlari alip elbisemin arasina sardim. Derken anneleri gelip basimin uzerinde donmeye basladi. Neticede ben yavrularinin uzerini actim, anne kus gelip onlarin uzerine kondu. Ben tekrar uzerlerini orttum. Simdi onlar iste burada benimle beraberdir. Nebiyy-i Muhterem -sallallahu aleyhi ve sellem-: "- Onlari hemen birak" diye emretti. Adam da birakti. Ama anneleri yavrularini terk etmedi. Bunun uzerine Fahr-i Kainat -sallallahu aleyhi ve sellem- ashabina sordu: "- Su annenin yavrularina sefkatine hayret ediyorsunuz degil mi?" Ashap: - Evet ya Resulallah, dediler. Bunun uzerine Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-: "- Beni hak ile gonderen Zat-i Zulcelal'e yemin olsun ki, Allah'in kullarina karsi rahmeti, su anne kusun yavrularina karsi tasidigi sefkatten daha fazladir. Onlari gotur, aldigin yere koy, anneleri de beraber olsun" buyurdu. Adam da onlari tekrar geri goturdu. (Ebu Davud, Cenaiz, 1) * Bir keresinde de Hz. Aise annemiz hircin bir deveye binmisti. Hayvani sakinlestirmek icin onu sert bir sekilde ileri geri goturmeye basladi. Nebiyy-i Muhterem - sallallahu aleyhi ve sellem- Hz. Aise'ye: "- Hayvana yumusak davran! Cunku yumusaklik nerede bulunursa orayi guzellestirir. Yumusakligin bulunmadigi her davranis cirkindir." buyurdu. (Muslim, Birr, 78, 79). * "Bir kadin, olunceye kadar hapsettigi bir kedi yuzunden azaba ugradi ve bu sebeple cehenneme girdi. Hayvani hapsettiginde ona bir sey yedirmemis, icirmemis, yerdeki hasereleri yemesine bile izin ve imkan vermemisti." (Buhari, Enbiya, 54; Muslim, Selam, 151) * Resullullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Ensar'dan bir kimsenin bahcesine ugramis, orada bir deve gormustu. Deve, Peygamber - sallallahu aleyhi ve sellem-'i gorunce inledi ve gozleri yasardi. Efendimiz devenin yanina gitti, kulaklarinin arkasini sefkatle oksadi. Deve sakinlesti.

Bunun uzerine Hz. Peygamber: "- Bu devenin sahibi kimdir? Bu deve kimindir?" diye sordu. Medinelilerden bir delikanli cikageldi ve: - Bu deve benimdir, Ey Allah'in Resulu, dedi. Fahr-i Kainat - sallallahu aleyhi ve sellem-: "- Seni sahip kildigi su hayvan hakkinda Allah'tan korkmuyor musun? O, senin kendisini ac biraktigini ve cok yordugunu bana sikayet ediyor" buyurdu. (Ebu Davud, Cihad, 44) * "Hayvanlarinizin sirtini minberler olarak kullanmaktan sakinin. Zira tek basiniza guclukle gidebileceginiz bir yere sizi goturmeleri icin Allah onlari sizlere musahhar kildi (emrinize verdi) . Arzi da sizin (durma yeriniz) kildi, oyleyse ihtiyaclarinizi arz uzerinde gorun." (Ebu Davud, Cihad, 55) * Peygamberimiz hayvanlari dovusturmek maksadiyla onlari tahrik etmeyi yasaklamistir. (Ebu Davud, Cihad, 51; Tirmizi, Cihad, 30) * Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ashabini canli hayvanlarin atis hedefi yapilmasindan da siddetle sakindirmistir. ibn-i Omer - radiyallahu anhuma-'dan rivayet edildigine gore kendisi birgun, bir kusu hedef olarak dikip ona ok atan Kureysli genclerin yanina ugramisti. Hedefe isabet etmeyen her ok icin kus sahibine bir odeme yapiyorlardi. Gencler, ibn-i Omer'in geldigini gorunce etrafa dagildilar. ibn-i Omer arkalarindan soyle seslendi: - Bunu yapan kim? Allah ona lanet etsin. Nitekim Resullullah - sallallahu aleyhi ve sellem- de canli bir hayvani hedef olarak dikip ona atis yapana lanet okumustu. (Buhari, Zebaih, 25; Muslim, Sayd, 59) * Peygamberimiz hayvanlarin yuzunun daglanarak tabii gorunumlerinin bozulmasini da yasaklamistir. ibn-i Abbas -radiyallahu anhuma-' dan rivayet edildigine gore Nebi - sallallahu aleyhi ve sellem-, yuzune damga vurulmus bir merkebin yanindan gecti. Bunun uzerine: "- Bu hayvanin yuzunu daglayana Allah lanet etsin!" buyurdu. (Muslim, Libas, 107) * Utbe bin Abdillah es-Sulemi -radiyallahu anh- anlatiyor:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: "Atin alnindaki tuyleri kesmeyin, yeleleri de kesmeyin, kuyrugundaki tuyleri de. Cunku kuyrugu sinekleri vs. kovalar, yeleleri onu isitan elbisesidir, alni ise orada hayir baglidir." (Ebu Davud, Cihad, 41) * Enes -radiyallahu anh-'dan nakledildigine gore birgun Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ridasi ile atinin alnini oksadigi goruldu. Bunun sebebi sorulunca: "- Ben bu gece at mevzuunda azarlandim." diye mukabelede bulundu. (Muvatta, Cihad, 47)

Mevlana Celaleddin Rumi
Dostlar bizi, dunya perdelerinde karagozler gibi cok oynattilar. Bu dunyada, cesitli merhalelerde oynayip durdunuz. Simdi vakit gecirmeden, o hakikat cihaninda, oteki dunyadaki oyuna, oynamaya hazirlanin. * Dogmadan once, daha ana rahminde iken, o daracik yerde canlandigimiza, can bagislandigina sukretmek icin, rahimlerin kara kilitlerinde cok tepindik oynadik * Fakat insan olan kisi, yemedigi, tatmadigi halde o nimetleri gorup bazi kere dilini isirir, susar; bazi kere de agzini acar. Onlari butun canlilara vereni metheder, over. * Balciktan yaratilmis bir sevgilisi olan, bir gun ona kavusur, sukun bulur, rahatlar. 0 kimse ne acayip, ne sasilacak nadir bir kimsedir ki, su balcik be-deninden disari cikar, kendi kirli maddi varligindan kurtulur da, senin gibi essiz bir sevgilinin muhabbetine duser, nadir bir sultanin sevgisini kazanir. * Yarattigi eserlerini kendine perde yaparak kendini gizlemis olan, essiz guzeli mana gozuyle goren gonul, nasil olur da, gelip gecici olan dunya mulkune bakar? Ben ecel gununde bile, gizli sevgilinin yuzunu birakip da, canini dusunen ve canini goren gozden memnun olmam. * Ramazan ayinda geregi gibi oruc tutarsan, senin vucut topragmi altinj ederier. Senin fani varligini tas gibi ezerler de goge surme yaparlar. iftar vaktinde yedigin yemek lokmasinin her biri, birer mana incisi olur. Ramazan'da, yemekte, icmekte, kotu soz soylemekte, kotu is islemekte sabirli oldugun icin, bu sabir, senin manevi gorusunu artirir, gonlunun gozunu acar.

* Dunyada yarim ekmegi olanin, oturmak icin bir de yuvasi bulunanin iyi bir hali vardir. 0, kimseyi dilemez, istemez. Kimse de onu istemez, dilemez. Boyle bir kisiye: "Nese ile yasa!" de! Cunku, o isteklerden, arzulardan kurtulmus, mutlu olmustur. Onun kendine gore hos bir alemi vardir. * Her ne kadar soz, agizda donup dolasiyor ve biz dilimizin, dudaklarimizin hatta dislerimizin yardimi ile konusabiliyorsak da, sasilacak bir halde, sozun, sozumuzun etrafinda donup dolasmasidir. Soz bize demek istiyor ki: "Benim, kendi cevremde dolastigima ve soz soyledigime saskin saskin bakma! Benim cevremde donup dolasani, bana bu sozleri soyleteni dusun, bul!" * Her gonul ki, sevgilinin, o guzel dudaklarinin hasretiyle yikilmis, harab olmustur. 0, bahar mevsiminde baglarda, bahcelerde, irmak kenarlarmda ne-den dolassin dursun? Kucuk dallar, birbiri ardinca Hakk'a secde etsinler diye, ruzgar, agacin dali etrafinda donup dolasmakta... * Seviniyorum ki, gamin gonlume sigiyor. Cunku senin gamin, aydinlik bir yere sigar. Goklere ve yere sigmayan o gam bir igne gozu gibi olan bir gonu-lun icine sigar. * "Buradaki gam, ilahi tecellinin, ilahi sevginin semboludur. Bu ruba'ide "Ben, yere, goge agmam, mumin kulumun gonlune siganm kudsi hadisine isaret var." * Varligin, yoklugun mahiyetini anlayan ve bu gorusun derinliklerine inen bir kisi icin, artik varlik, yokluk inanci onun Hakk yolunda yurumesine engel olamaz. Boyle bir kisi. sifatlara ve yaratilan seylere, yapilan islere takilip kalir tni? 0 Allah'in guzel eserlerinin, sanatinin disina cikarak, yaradani bulmaz mi? ona hayran olup kalmaz mi? * Benim gonlumle, gozumle hic bir isim yok. Ancak sevgilimle bulusunca¦ gonlume, gozume isim duser. 0 zaman gozum onun guzel yuzune bakincai nurlanir, gonlum de bulusma zevkiyle heyecana kapilir, sevinir, oyalanir. Gonul kaniyla gozyasimi yagmur gibi akittigim zamanlar, benim gonlum ve gozum olan, sevgilimin kucagima dustugunu sanirim. * Zamanede serefsizlik ragbet bulursa, serefli erlerin, iyi insanlarin adlari kotuye cikarsa, boyle insanlarin ilahi takdire boyun egmeyerek kendilerini iyiye cikarmaya ugrasmalari, ada, sana, nama dusmeye kalkismalari, onlarin sereflerini busbutun dusurur. inci ariyorsan, denizin

dibinde ara! Kiyiya vuran ancak kopuktur. * Bu bir sasilacak seydir ki yar, benim gonlume sigiyor. Binlerce tenin cani, bir tene sigiyor. Bir bugday tanesinin icinde binlerce harman bulunuyor. Bir igne gozune de, yuzlerce alem sigmis. * Ask sarabi icmek, bir bas belasi olan akildan kurtulmak ve utanmanm nerdesini yirtmak icin insanin asik olmasi lazimdir. Benim sarap icmeme lu-zurn var mi? icsem bile, basimda zaten akil kalmadi ki, sarap neyi alip goture- cek? * Senin askin, felegin beyninde yer tutunca, arsa kadar, butun alemi fitne-ler kaplar, alem kavgalarla dolar. Senin askin, yukselen ruhu yakalayinca, ci-hanin ustu de, alti da bastan basa ruh olur. * Calgici, terennumlerini alcalttikca irak makaminda olan perdelerle birles-r tirir. 0 zaman gonul, akli bir tarafa atar, akildan kurtulur, tenden de kacar gider. Boylece, gonul bu alemden kurtulur, otelere gider. Gonul demek ister ki: "Ben atesim, bu nagmeler de birer nefestir. Calgici, bu nefeslerle bana uf-leyince, ben alevlenirim. Cunku her ates uflenince alevlenir." * Gonlii bir an "Ben Hakk'im" diye carpan kisi bugun, su ask ipinin us-tunde asilip durmaktadir. Gozleriyle mutlak buyuler yapip herkesi buyuleyen de senin gaminla kendisi icin inceliyecek bin turlu hakikat sirlari bulur. * Senin bulundugun yerden, senin havandan gelen tozu, topragi istiyorum. Olur ya, belki ayaklarinin bastigi yerden, gozlerime, ruzgar toz getirir. Canim cefaya da sevinir, neselenir. Zira ben cefadan da senin vefa kokunu alirim. * Gonuller alan o buyuk, o essiz varligin yakinligi, sanmam ki canda bile bulunsun. 0 bize canimizdan daha yakindir. Vallahi ben onu asla anmam. Cunku insanin yaninda bulunmayanlar anilir. * Eger isitmeye gucun varsa bana kulak ver. Sunu bil ki, ona ulasmak kendinden gecmektir. Sezis ve goriis cihanina varinca sakin konusma, sus, hicbir sey soyleme! Cunku, kamil insanlann soylemeleri hep gorustur.

* Askta ne asagilik, suflilik vardir, ne ustunluk. Askta, ne kendinden gecis vardir, ne de akli basinda olus vardir. Askta, hafizlik, seyhlik, muridlik de yoktur. Askta duskunluk, kalenderlik, rindlik vardir. * Caninda senin ask havalarindan bir feryad, bir sikayet bulunmaktadir. Ruhumun muratlardan ote bir muradi, isteklerden baska bir istegi vardir. Bu ask sarabiyla, kendimi bir kuru yaprak misali, senin sevgi ruzgarinin onune atmisim. Cunku, bu ask sarabinda senin sevdandan esip gelen bir hava, bir sevgi kokusu var. * Cani, Hakk'a, Hakk'in huzuruna tertemiz bir halde, hic bir seye bagli olmadan, mahrem olarak goturmelidir. Gonlu, sahte neselerden, zoraki kahkahalardan arinmis, fakat ask gamiyla, ahlarla, izdirapla dolu olarak goturmelidir. Sen kendinden, kendi varligindan kurtulmadikca, bize asla yol bulamazsin. Bize yol bulmak icin, kendi benliginden vazgecerek, bizden bize dogru * Askin gonlunun dunyaya bakmasin; dunyaya kapilmasina imkan yoktur. Hasa bu olamaz. Zaten asktan baska bakilacak, gorulecek ne vardir? Ecel gunu aski birakip da, korkudan, can derdine dusen, cana bakan gozden bikmisim, usanmisim. * "0 ebedi diri oldu." diyen kimdir? "Umut gunesi sondu." diyen kimdir? gunes dusmani dama cikti, iki gozunu yumdu, gunesi gormez oldu da: iunes sondu." * Bir adamin bircok hunerler, fenler, bilgiler, sahibi olduguna bakma! irdigi sozde, ahdinde duruyor mu? Vefasi var mi? Asil ona bak. Hakk ile ;igi ahdi yerine getiriyor, insanlara verdigi sozde duruyorsa, vefali ise, onu fidigin kadar ov, onun iyi vasiflanni bir bir say! 0 senin ovgunden, saydigin sziyetlerinden de daha ustun bir kisidir.

Elmalılı Hamdi Yazır
…insanlarin Rabbine. Butun insanlarin kendilerine ve islerine sahip, terbiye edici sahibine, yani halk ve emriyle insanlar yaratan ve sanat ve kudretiyle o gasik, kara topraktan o duygusuz, karanlik maddeden tan gibi parlayan duygulu insanlar yetistiren, onlara yaramaz seyleri atip yarar seyleri suze suze akitarak lutuf ve terbiyesiyle tavirdan tavira, halden hale kemale erdirerek buyute buyute akil ve iz'an verip insanlik gereklerini, insanlik vazifelerini duyurarak butun yaratiklar icinde seckin bir halde kendi cinsiyle birlikte, toplum halinde yasayacak hale getiren ve getirmekte bulunan ve bu sekilde onlara terbiye fikriyle rububiyet

anlayisini ogreterek kendi varligini sezdirip hak ve hayir ugrunda calismak yolunu gosteren Mevlasina,…

Zatını yarattıklarıyla düşünmek
Bir önce ki konuyla bağlantılı olarak bir uyarıyı unutmamak gerekir. Peygamber efendimiz(s.a.v)in bir uyarısı var Zatı zat olarak direk düşünmeyiniz diyor.Yarattıkları ve sıfatlar ve isimler olarak bütünüyle düşünün diyor.Yani bunlardan ayrı olarak zata yoğunlaşmayın.Çünkü gerçekten tümüyle bir ayrılık vardır.O ayrılıkta çok durulunca hayattan yani Allahın hay sıfatından ayrılık hissedilebilir bu da iyi olmaz.Çünkü Allahımızın hay sıfatını bize verdiği bize lütfettiği hayatı ile düşünmeden sadece Allahın hayatını düşünürsek bu bize ölüm gibidir Allah ile bağlantıyı kuramayız. Çünkü Allahın zat olarak hayatı bizim hayatımız gibi değildir.Mesela Allah hayat için nefes almaya muhtaç değildir nefese bağlı değildir ama biz Ona muhtaç olduğumuz için nefessiz yaşamayı düşünemeyiz aklın ötesindedir.Mesela biz bir şeyle meşgulken o şeyler bizi o an meşgul edebilir ama Allah herşeyle meşgulken o şeyler Allahı meşgul etmez.Onun için efendimizin dediği gibi Ondan zuhur edenlerin Ondan olduğunu bilerek Onu yaşamalıyız. örnek biz perspektifle görürüz uzağa baktığımızda bütün çizgiler bi yerde son bulur.Halbu ki aslında öyle bir şey gerçekte yoktur.Allahın görme sıfatını zat olarak düşündüğümüzde gerçeğin öyle olmadıını biliriz fakat Zattan o şekilde bakamayız..O çizgiler orda bitmez hayat ordada devam eder gibi. la ilahe illallah:) hadisin orjinali mealen şöyledir Allahü teâlânın yarattıklarını düşününüz, Onun zatını düşünmeyiniz Çünkü siz Onun kadrini takdir edemez, Onu anlamaya güç yetiremezsiniz s.a.v yine bir başka hadiste Allah'ı sıfatlarıyla değilde sırf Zatıyla düşünürken dikkat etmemiz gerekeni efendimiz şöyle bildiriyor Allahü teâlâ, hatıra gelen her şeyden uzaktır s.a.v ve ebu bekr efendimiz(selam olsun) Allah'ı idrak O'nun idrak edilemeyeceğini idraktir..

Zat-ül Baht ve Yad-ı Daşt
İnsan dünyada Allah'a yürüdükçe Allah'ı herşeyden bütün gördüklerinden (bildiklerinden)tenzih etmeye başlar. Bilgilerine ilahi bilgileri ekler ve görür ki O yüce Allah'ın zatı hayalinde bütün gördüklerinden ayrı ve ötededir.Onun zatını hayal ettiğinde aklında sadece uçsuz bucaksız bir siyahlık olur çünkü O hiçbir şeye benzemez. Aslında O siyahta değildir fakat tahayyül görüş olarak bundan ötesine geçemez ve Allah'I herşeyden ayrı olarak ancak böyle yok gibi bir siyahlık olarak bulur.

Bu mertebede işte "siyah renk" doğal olarak yoldaki kişiye bir peygamber gibi olur ve O'nu ona hatırlatır. Siyah tasavvufta peygamberlik rengidir...Bu mertebe işte ZAT-ÜL BAHTtır.Yani herşey yoklandıkça tahayyül edilebilen siyahlık (zat). Allah hiç bir şeyi yaratmamışken ve hali hazırda zat olarak tahayyül edilmek istenirse ancak işte böyle bir tahayyülle görülebilir... Fakat bu geçilince yani Allah siyahlıktanda tenzih edilince artık gözsüz şekilde görülür hale gelir ve varlıkta seyredilmeye başlar ama hiç bir yaratılan Onun görülmesine engel olmaz. Kul devamlı Onun yakın olduğunu anlar herşeyin Ondan olduğunu bunun içinde Ondan hiç bir şekilde ayrı olamayacağını idrak eder.Yani önce sonra ve devamlı olarak hem "O"nun huzurunda olur hem de huzurda olur. Bu da YAD-I DAŞTtır..

şems i tebrizi hazretleri ve felsefeciler
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî; "Sorun!" buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: "Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım." Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Öbür sorunu da sor!" buyurdu. O; "Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi. Şems-i Tebrîzî; "Peki öbürünü de sor!" buyurdu. O; "Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu.Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu. Ve; "Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi.Şems-i Tebrîzî; "Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu. Kâdı bu işin açıklamasını istedi.Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı: "Efendim, banaAllahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim." O kimse şaşırarak; "Ağrıyor ama gösteremem." dedi. Şems-i Tebrîzî; "İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; "Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu. Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.

yardım edenden tavsiyeler(devam)
İnsana teşekkür etmeyen Allah'a şükretmez Çünkü Allah'ı ancak tüm hakimiyetiyle insan anlayabilir İşte o insanı Allah halife kılmıştır insan varlıkta bir mertebedir ne zaman insan kavramını idrak edebilrse o zaman insan olur yani halife yoksa insan nedir bilemez ki Allah'ı nasıl anlasın yoksa tamamen yok hükmündedir varlıkta mertebelerin sonu kulluk sonsuzu ise Allahtır *** Allah alemlerin rabbidir. O halde karıncalarla bizim göklerimiz aynıdır.

*** Ruh yürümez, hareket etmez. Beden yani kainat hareket eder yürür. *** Seni kendinden geçirenin de, kendine getirenin de yakınlar yakını yüce Allah olduğunu unutma..Herkez Onunla Onda kendinden geçer ve yine Onunla Onda kendine gelir..Onun her an bizimle olduğunu idrak eder unutmazsan "haller" sana tesir etmez, ruhuna varırsın.. Böylece kendine geldiğinde yabancılık hissin de ortadan kalkar.. Her zaman asıl kiminle olunduğunun farkına varırsın. Allah aklın ötesinde öyle yüksek bir dirilik sahibidir ki halden hale geçerek Onunla olamazsın.

Allah kelamı (alıntı)
Dedim ki: 'Çok yalnızım.' Dedi ki: ... ‫' فإني قريب‬Ben ki sana çok yakınım.' Bakara-186 ٌ ِ َ َِّ Dedim ki: 'Evet biliyorum, sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim. Dedi ki: َ ُ َ ً َ ِ َ ً ّ َ َ َ ِ ْ َ ِ َ ّّ ُ ْ َ ‫واذكر ربك في نفسك تضرعا وخيفة و دون‬ ِ َ َ ّ ُ ُ ْ ِ ِ ْ َْ َ ِ ِ ْ َ ْ ‫الجهر من القول بالغدو والصال‬ 'Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret.' Araf-205 Dedim ki: 'Bu da senin yardımını ister.' Dedi ki: ‫' أل تحبون أن يغفر ال لكم‬ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?' Nur-22 ْ ُ َ ّ َ ِ ْ َ َ َ ِّ ُ َ َ ُ Dedim ki: 'Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.' Dedi ki: ‫(' واستغفروا ربكم ثم توبوا إليه‬Öyleyse) Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe ِ ْ َِ ْ ُ ُ ّ ُ ْ ُ ّ َ ْ ُ ِ ْ َ ْ َ edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir.' Hud-90 Dedim ki: 'Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?' Dedi ki: 'ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi?' Tevbe-104. Dedim ki: 'Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.' Dedi ki: ‫ال العزيز العليم غافر الذنب وقابللتوب‬ ِ ْ ّ ِ ِ َ َ ِ ّ ِ ِ َ ِ َِ ْ ِ ِ َ ْ ّ ِ 'ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir.' Ğafir-2/3. Dedim ki: 'Bunca günahım var, hangisinin tövbesini yapayım?!' Dedi ki: ‫' إن ال يغفر الذنوب جميعا‬ALLAH bütün günahları bağışlayandır.' Zümer-53. ً ِ َ َ ُّ ُ ِ ْ َ ّ ّ ِ َ Dedim ki: 'Yani, yine gelsem, yine beni bağışlar mısın?' Dedi ki: ‫و من يغفر الذنوب إل ال‬ ّ ّ ِ َ ُّ ُ ِ ْ َ َ َ 'ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur.' Ali İmran-135.

Dedim ki: 'Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.' Dedi ki: ‫إن ال يحب التوابين و يحبالمتطهرين‬ َ ِ ّ َ َ ُ ْ ِّ ُ َ َ ِ ّ ّ ّ ِ ُ ّ ّ ِ 'Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.' Bir de 'İlahım ve Rabbim, benim senden başka kimim var' dedim. Rabbim de: ‫أليس ال بكاف عبده‬ ُ َ ْ َ ٍ َ ِ ّ َ ْ ََ ُ 'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedi Dedim ki: 'Sen ki, beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim? Dedi ki: ‫يا أيها الذين آمنوا اذكروا ال ذكراكثيرا‬ ً َِ ً ْ ِ ّ َ ُ ُ ْ ُ َ َ ِ ّ َ َّ َ ْ ُ ْ ََ َّ ُ ِ ّ َ ُ ً ِ ََ ‫َ َ ّ ُ ه ُ ْ َة‬ ‫وسبحو ُ بكر ً وأصيل هو الذي يصليعليكم‬ ِ ّ َِ ِ َ ُّ َ ّ ُ َ ِ ْ ُ ِ ُ ُ َ ِ َ َ َ ‫وملئكته ليخرجكم من الظلمات إلى النور‬ ‫وكانبالمؤمنين رحيما‬ ً ِ َ َ ِِ ْ ُ ْ َِ َ َ 'Ey iman edenler! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah - akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de, size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir.' Ahzap-41/43.

ibn-i arabi hazretleri için verilmiş fetva
en meşhur Osmanlı şeyhü’l İslâm'larından ibni Kemal'in fetvası: Bismillahirrahmanirrahim.. Kullarından bir kısmını ilim ve ihsana mümtaz ve enbiya ve murselîne vâris eden Cenab-ı Hakka hamd ve sena ve ehl-i dalâl-ı ıslâha meb'ûs olan (gönderilen) Nebiy-yi zîşân ile şer'i metini (sağlam şeriatı) icraya ced ve gayret eden âl ve ashabına edayı selât ve selam bî intiha (sonsuz selât ve selam) olunduktan sonra; ma'lum olsun ki hakikât ehlinin uyduğu; Hazret-i Şeyh Âzam Kutb-ul Arifin Muhyiddîn Âlî al-Arabî at-Tâi al-Hatemî al-Endülüs-i hazretleri muctehid-i kâmil ve mürşid-i fâzıldır. Hayret veren menâkıbında mevcud olan harikulade kerametleri müridler, alimler ve fâzıl kişiler tarafından kabul ve tasdik edilmiştir. İnkâr edenlerin, çok büyük hata edecekleri ve inkârda ısrar edenlerin ise çok dalâlete duçar olacakları aşikârdır. Emr-i bil ma'ruf ve nehyi anil münker'le me'mur hakimlerin, işbu batıl inanç sahihlerinin hallerini düzeltmelerine ve itikâdlarmı değiştirmelerine teşvik ve te'dîb (uslandırma) eylemeleri boyunlarına borçdur. İbn-i Arabi hazretleri birçok kitab ve resâil te'lif buyurmuşlardır. Fusus'ul Hikem, Fütuhatı Mekiyye diğer te'lif ettiklerinin yanında meşhurdur. Hazreti Şeyh'in kitablarında ve risalelerinde bulunan bazı ibârelerinn lafzları ve manâları ilâh-i emre ve şer'i nebeviye yakın yani anlaşılır olması yönüyle itiraz edilmemektedir. Ancak bazı ibarelerin derecâtının yüksek olması yani keşf ve tevhîd ehlinden olmayanların idrâklarının fevkinde olması, amaçlanan manâyı idrâk edemeyenlerin ve tasavvuf ehli olmayanların "Sakın bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz ve kalp bunların hepsi o şeyden sorumlu olur" (İsra/36) âyetine uyarak sükût etmeleri ve itirazdan kaçınmaları vaciptir. Büyüklerden birisi şöyle buyurmuştur: Kim tasauvujı hakikatlerin ehli ile beraber oturursa ve onların ortaya koydukları hakikatlerin bazısını inkâr ederse, Allah iman nurunu onun kalbinden söküp alır." İbn-i Arabi (k.s) hâlen, ilmen, tarikat şeyhi ve hakikat ehlinin büyüğü olduğu gibi; ilim müessesesi teşkilatının kurucusudur. Cenab-ı Şeyh, öyle ucu bucağı olmayan bir denizdir ki sahilini görmeğe beşer gözü, dalgalarının çalkalanırken çıkardığı sesi işitmeğe; beşer kulağı acizdir. İnci taneleri olan sözleri ise yâr'dan uzak olanların ellerine ulaşıp ziyan olmaktan korunmuş ve gönül ehline neş'e bahş olacak feyizler ile dopdoludur. İbn-i Arabîye

mensub olan tâife-i nâciye doğru yola girmiş mümtaz bir kavimdir. Sözleri ve diğer tasavvuf! ıstılahları diğer tasavvuf ehli gibidir. Hatırdan çıkarılmamalıdır ki, hilali görmeye, kusurlu gözler nasıl müsaid değilse hazreti herkesin idrâk etmesi mümkün olmayabilir. Allah'a yeminle beraber beyân olunur ki şübhesiz Şeyh'ul Azam b. Arabi ilminin ihata etmediği şeyi yazmamıştır ve ilmi ise; malumatın şekillerini hakikati vechle, ru'yetle hasıl olmuş ilm-i şuhûddur. Hak Subhanehû tealâ hazretleri bazı kullarını nübüvvetle bazısını da velayetle seçmiştir. Durum şudur ki, bir şeyi bilmemek, görmemek o şeyin yok olduğunu gerektirmez. Bulup görmemekle de o şeyin varlığını inkâr lâzım gelmez. Örneğin; yarasanın güneşi görmeyerek inkâr etmesi, güneşin olmadığı anlamına gelmez. Taassubun zarardan başkaca faydası yoktur. Hususiyle Ricâl-ul Gayb hakkında hadis-i şerif vârid olmuştur. Onların çaresiz kalanlara Allah'ın emriyle yardımları meşhurdur. Şu satırları yazan ben dahi bu ruhanî yardımlarına mazhar olmuşumdur. Muna-sib olan budur ki her zaman mukaddes mevcudiyed-lerini ikrar edib özellikle Şeyh'ul Ekber Muhyiddin ibni Arabî ve Şeyh Abdulkadir Geylânî hazretlerini uygun tabirlerle yâd etmek lüzumludur. Setr ettikleri ve gizledikleri ibareleri idrâk edememek sebebiyle inkâr uygun değildir. Cifir, Nucûm ve İksir ilmi gibi konuları avamdan gizlemişlerdir. Ekseriya sözleri vicdanidir, tatmayan bilmez kabilindendir. Onların yolu sırat-ı müstakimdir,muhabbetullahtır. Onlar "Muhammedî"dirler. Bilinmelidir ki, Allah'ın dostları ile Allah'tan bize haber getiren herkes, TEK görüş üzeredirler. Allah'dan getirdikleri bilgiye ne bir şey eklerler, ne noksan söylerler, ne de birbirlerine muhalefet ederler. Aksine onlar; birbirlerini doğrularlar. Tıbkı buluttaki yağmur suyunun yere inmesi halinde özünde değişiklik olmaması gibi onların kelâmlarının özleri BİR'dir manâsı BİR'dir. Bizlere düşen "Bilmiyorsanız bir bilene sorunuz" ilâhi hükmüne riayet etmektir ki bu hüküm İslamın şartlarındandır. "Hak teâla cümlemize tevfîk ve basiret ihsan eyleye" Inanırız.. Hazreti Şeyhin buyurduğu gibi... O, Allah Hakkı söyler ve O, doğru yola iletir. Muftîyu's sekaleyn ibn-i Kemâl ****************************************************************** Bir de manen sorumlu hissederek naçizane şu ayeti de çok bağlantılı görüyorum. Zira kuran okurken ya da namaz kılarken dahi türlü türlü vesveseler gelebildiğini düşünürsek büyükler ikisinden de ayrılmadıkları için tedbir onların söyledikleri için de yine aynı olmalıdır isra suresi 53. ayet - Eğer şeytandan kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen ALLAH,a sığın. çünkü o işitendir, bilendir.

Bak önemli bu
Allah'ın yakınlığı kişi henüz tam ilimle yakın değilse o kişiye biraz ağır veya anlayışsızsa sapıklık gibi gelebilir ama öğrendikçe yakınlık ilerledikçe yakınlıkta hiç bi sorun olmadıını görür ama bazıları vardır ki o yakınlığı yanlış şekilde aktarırlar eksik ya da abartılı göz alıcı anlatırlar işte bu yanlıştır bi örnek gördüm de onu paylaşmak istedim

bi site de mevlana hazretlerinin bir şiirini şöyle yazmışlar "Ne dilersen kendinden dile, kendinde bul" Şimdi bunu bu şekilde gören ve ilmi yetmeyen birisi aa bu ne demek diyebilir belki görüşünde haklı olabilir halbu ki bu söz aslında böyle değildir mevlana hazretlerinin şiiri şu şekildedir “Sen ki o kutsal kitabın nüshasısın. Yaradılıştaki sanatın aynasısın. Ne dilersen kendinden dile, kendinde bul. Ne ararsan işte o sensin sen. ” bakın anlam tamamen değişti önceki eksik olarak alınmış ama tam sanki öyleymiş öyle söylemiş gibiydi Buna dikkat etmek lazımdır mutlaka eserlerin kendilerine müracaat etmek lazımdır eğer gerçekten yazılanlar kaldırılacak gibi değilse henüz o mutlaka yine başka bir ilmi eksiklikten kaynaklanır yani araştıran kişi hem bu yazıları okumakta hem de yeterince okumamaktadır yani bir suç kabahat bulmak için okumaktadır Onun için mesela tasavvufla ilgili olarak en dikkat edilmesi gereken şey şudur Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyim Ben Hz.Muhammed'in ayağının tozuyum Biri benden bundan başkasını naklederse Ondan da bizarım, o sözden de bizarım,şikayetçiyim... Hz.Mevlana Muhammed Celaleddin Rumi O böyle derken okuyan kişi bir paranoyak gibi aklında olanları o söze yoruyorsa hele kişinin kendisi öyle olmadıını söylerken bunu yapıyorsa O çok açık olarak kendi kabahatidir kendi ilminin ya da eksikliğinin işaretidir ve dikkat edilmesi gerekir ki "mistisizm" ayrıdır tasavvuf ayrıdır aynı olduğu ne kadar söylenirse söylensin çok farklıdır çünkü temeli farklıdır biri ilhama biri vahye dayanır Bu ikisi mistisizm adı altında okunamaz mesela bu manada sufizm de aslında mistisizm değildir Çünkü tekrar edeyim biri sadece vahye biri ilhama dayanır

Bunu böyle ayırmayan ise mutlaka bi şekilde vahyin mistisizm adı altına giremeyecek derecede ayrı bir husus olduunu idrak edememiştir Mesela örnek "ben hakkım" Bu tasavvuftur ve "ayet" olmasa da temeli vahye dayanır bu mistik olarak söylendiğinde mesela panteizm temelli söylenirse şöyle olur "hak değil ben varım" Yani çok çok farklıdır mesela hz ibrahim efendimizle ilgili olarak kuranı kerimimize bakalım 74- Hani İbrahim, babası Azer'e dedi ki; "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Ben gerçekten gerek senin ve gerekse kavminin açık bir sapıklık içinde olduğunuzu görüyorum. 75- Biz İbrahim'e göklerin ve yerin görkemli egemenlik mekanizmasını böylece gösteriyorduk ki, o kesin inançlılardan olsun. 76- Gece karanlık basınca bir yıldız gördü ve "Rabbim budur" dedi. Fakat yıldız batınca "Batanları sevmem " dedi. 77- Arkasından ayı doğarken görünce "Rabbim budur dedi. Fakat o da batınca "Eğer Rabbim beni doğru yola iletmeseydi, kuşkusuz sapıklardan biri olurdum " dedi. 78- Daha sonra güneşi doğarken görünce "Rabbim budur, bu daha büyüktür" dedi. Fakat o da batınca "Ey kavmim, ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz putlardan uzağım. " 79- Ben yüzümü, dosdoğru bir şekilde, gökleri ve yeri yoktan var edene yönelttim, ben O'na ortak koşanlardan değilim. ---Gördüğün gibi burda hz ibrahim batan çıkan giden gelen yok olan var olan şeyleri değil hepsinin varedicisini hak olarak görüyor yani panteizmdeki gibi ayı güneşi doğayı kendisini yani görünürde ki gerçeği değil hepsinin ötesinde ki HAKkı görüyor yani Allah'ı İşte hz ibrahim efendimizin buraya kadar ki olan yolu ne kadar mistik olarak adlandırılırsa adlandırılsın aslında tasavvuftur çünkü kendisi hak olarak bütün görünenleri değil görünmeyen değişmeyen kaybolmayan batmayan çıkmayan gerçeği yani HAKKı müşahede ediyor Bak tasavvuf hem bu yönüyle gördüğün gibi tamamen diğer yollardan ayrılır hem de alınan bilginin kaynağı olarak ayrılır

mesela budizm vahye çok yaklaşmış olsa da yine bilgisini görünenler üzerinden almıştır yani düşünce ve var olanlar yoluyla kaynağa ulaşmıştır halbu ki tasavvuf peygamberlere direk olarak kaynaktan bildirilmiş olan bilgilerden oluşmaktadır peygamberlerimiz tasavvuf yoluyla eğitilmiş bi yere getirilmişler ordan ötesine geçirilip bilgileri direk olarak zattan almışlardır diğerleri hiç bir şekilde bunu yapamazlar çünkü "kaynak" peygamberleri kendilerinden önce kendisine ulaştırır kendileri kaynağa ulaşmak için bir yola başvurmazlar Yani bilge değil gerçekten peygamberlerdir hem önceki yolları hem sonraki yolları HAKtandır evet direkt olarak Hakktan yani puslu gerçeklerden değil farkı sanıyorum anlatabildim Onun için de zaten "DİN" öğreti olmaktan çok bildiridir

Aşk
mealen "Allah'ı çokça zikrediniz" mealen "Allah'ı istediğiniz ismiyle çağırınız.Bütün güzel isimler O'na aittir" Bu iki ayetten yola çıkarak mesela "el vedud" ismiyle Allahımızı çağırırsak ve o ismi çokça zikretmiş olursak Sevginin çokça olması "AŞK"tır

Arif olanın anlayacağı gibi
Allah "zan" eder fakat bildiği halde "zan" eder sen bilmediği için "zan" edersin! çünkü bilmezse bilemezsin *** Yani Allah bilme eylemini kulda gerçekleştirmezse kul ilim sıfatına yükselemez *** mealen

Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz ayetinde bildirildiği gibi kul dilek edileni Allahın dilemesiyle bilir fakat bütün eylemler Allah'a aittir buna la faile illallah denir yani Allahtan başka fail yoktur Fakat Allah hem diler hem dilemez Kulun bu iki eylem arasında yaptığı bir eylem değil sadece sessiz sözsüz ve eylemsiz yani fiilsiz ruhen yine Onda olarak Ona yönelmedir Kul eğer dileğe yönelirse Allah kendisine gelen yolu dizi dizi eylemler fiillerle gösterir ve kendisine yöneltir Bütün fiiller Allah'a ait olur Mesela mealen Allah göğe yöneldi ayetindeki eylemi de bu tür fiilsiz yönelmedir yani Allah haşa bir yerden bir yere fiilen fiziken yönelmez çünkü şekilden münezzehtir yarattıklarına bağlı değildir bütün yönlerde Faildir fakat yöneldiği alanda mesela göklerde değişiklik görülür Aynı şekilde aslında her yönde de fiilleri devam eder atomlar titreşirler fakat biz sınırlı olduğumuzdan dolayı Onu sadece o işaret ettiği yöneldiği alanda yarattığı şekillerde failken görürüz fiillerini o alanda görürüz Fakat Onu iman ile ruhen seyrederiz Yani biz Onunla belli alanlarda birlikteyken O bize bütün herşeyden sabit olarak yakındır

Allah neden cehenneme gidecek varliklari yaratti (Bir Deist'in hesabı)
Deist bir arkadaş bi tartışmada böyle bir soru sorduda cevabıyla birlikte blog yapayım dedim Soru ve verdiğim cevap şeklinde direk kopyalıyorum Üslubumu hoş karşılayın kibirle söylenmiş şeyler değil karşımdakinin çocukçalığından dolayı aynı şekilde bir sevimlilikle esprili bir biçimde konuştum Allah kusurlarımızı affetsin ----------------------------------------------------------------------Sorusu tum yazdiklariniz okudum, bir de hosgoru diye ortaligi ayaga kaldirirsiniz, neymis tasavvuf mevlena, . saygi cercevesinde yazmis oldugum bir yazi icn saygisizca yanitlar vermissiniz. sizin gibi tahammulu bilmeyen fikir tartismayi bilmeyen biriyle yazisacak bir seyim yok. cikartin veya silin beni bu gruptan sayin hosgorulu tasavvuf ehhli beser. fakat size sorumu sorayim o halde: her seyi bilen Allah ve sonsuz merhameti olan Allah neden cehenneme

gidecek varliklari yaratti. mdem her seyi biliyor ve merhameti sonsuz, cehenneme gidecek varliklari yaratmadan once onlarin cehenneme gideceklerini de biliyordu. sonsuz merhamet ve ilim sahibi bu yaratici bile bile nasil olurda cehennemlik varliklari yoktan vareder. Allah yaratirken merhametli miydi, degilmiydi? Mesela Seytan(varsa eger) soyle sorsa Ey Allahim beni neden yoktan var ettin. sen herseyin bilgisine sahipsin. Benim itaat etmiyecegimi ve yarattigin cehenneme gidecegimi biliyordun. madem merhametlisin o halde beni neden yarattin. oyleyse sen sonsuz merhamet sahibi degilsin. ya da sonsuz ilim sahibi degilsin.? Hadi bunu cevapla. cuzzi irade diyeceksin bunu bilemeyiz diyeceksin yada biz onun mallariyiz ne isterse onu yapar diyeceksin peki ama Kurani Kerim de ki bu sonsuz merhamet ve ilim sifatlari birbiriyle cakismiyor mu? madem merhameti ustelik sonsuz madem alim ustelik sonsuz o hallde bile bile cehennemlik varliklari yaratirken merhametli miydi degilmiydi.? cevaplayamazssan ki cevap veremessiniz, o halde tanrinin bize din yollayip yollamadigini bilemeyiz, neden yarattigini da bilemeyiz. oyleyse islam yada herhangi bir dine gore inanmam mumkun degil. -------------------------------------------------------------Ve cevap he şöle açıl ya nedir öyle o tripler bana özelden yazın açıklıycam filan çok da bilmediğimiz şeyler değilmiş yani öyle değil mi? Şimdi bak iyi dinle çok bilmiş beşer seni:) Sana bir soru sorucam direk Bir çok soru soracağım ama tek bir soru var altında görürsen bunun cevabını düşünerek hayatını geçir akıllı ol:) Sen! Allahın seni cehenneme göndereceğini biliyor musun? Ya da aynı sen olan başkası! Allahın kendisini cehenneme göndereceğini biiliyor mu? Madem bilmiyorsun! bu kötü niyet nerden kaynaklanıyor daha ortada hiç bişi yokken !? Yoksa var mı bi kötü fikirlerin ki! onun için mi bu kötü niyetin? Dinin yani Allah'ın hesabının ne olduğunu iyi gör! yoksa yaptığın o kötü hesap aynen sana iade edilecektir ne az ne fazla hiç bir haksızlık yapılmadan! :) Hadi bakım şimdi tıpış tıpış islam dairesine fazla uzaklarda dolaşma tepemi attırma benim Fazla uzaklarda dolaşma ki niyetlerin bozulmasın Hele din gününün hesap gününün kötü niyetlerin tek tek sorgulanacağı günün sahibi Allaha karşı kötü niyet insanı meleği cini şeytan yapar Sen kim olasın ki o hesaptan böyle kaçarak kurtulabileceğini düşünüyorsun?

daha da açayım Yani sen o sonsuz rahmet ve mermamet sahibi Allah hakkında O Allah hakkında KÖTÜ ZAN sahibisin! Beni cehenneme attı diyorsun! Bana kötülük edecek diyorsun! Ediyor diyorsun! düşün bakalım bir insan hakkında bile kötü zan sahibi olmak nelere yol açar ya da sen merhametsizsen insafsızsan sana merhamet neden edilsin? Daha çok merhametsiz ve daha çok insafsız olasın diye mi? Cennette dahi kötüler bize rahat vermesinler diye mi o gibi zalim kişiler oraya alınsın? bi de bu kötü zannınla o sonsuz ilim sahibi Allaha diyorsun ki ben halimi değiştirmeyeyim ama sen benim bu kötü zannımı zorla değiştir sonrada Allah zorba olur bitmiyor ki kardeşim nefsin kaprisleri http://jonasclean.blogspot.com/2009/07/allah-cehennemi-neden-yaratt.html

Ahmed hulusi hoca ile ilgili(devam)
Bi önceki yazdığımda belirttiğim mananın örneğini genişleterek ilgili kişilere yöneltmek istiyorum (ilgili olmayan ilgilenmesin)onlarda Allah rızası için değerlendirirlerse kendi amellerinin sonucunu görecekler ve değerlendirebileceklerdir Kuranda Hz meryem annemizle ilgili ayetlerde haber verildiği üzere Allahımız hz meryem annemize durumunu açıklamamasını ve iftiracılara karşı susmasını tembihliyor, çünkü anlatacağı kimseler hem zaten "amellerinin sonucu olarak kaba"lar hem de anlattığı şeyi doğrusuyla anlayacak durumda ilim sahibi değiller.. Şimdi kendimizi o kaba insanların yerine koyalım ama ilmimiz dursun.. Ne düşüneceğiz acaba bize bildirdiğiniz ilim sonucunda takip etmeye çalışalım - Gökte bir tanrı yok! melek de bizim anladığımız gibi olmadığına göre gökten yere inip böle bi iş yapmış olamaz çünkü böyle bir şey söz konusu değil..ilmimize ve hocamızın bize anlattığına göre Allahdan gayrısı da olmadığına göre Allah bize ne demek istiyor "Biz" böyle bir iş yapmayız, yapmadık.. Anlatmak istediğim anlaşılmıştır sanıyorum Siz kişilere yanlış ameller yaptığı ve sonuçlarını hayatlarında gördüklerini ısrarla söylediğinizde gökte tanrı yok ve meleklerde bizim anladığımız gibi Allahtan gayrı varlıklar değil dediğinizde Allah'ın kesin olarak temiz bildirdiği Hz meryem annemiz hakkında nasıl düşünmelidir ilim yolunda olan bir kişiye bunu nasıl açıklayabiliyorsunuz ilminizle gerçekten merak ediyorum? Ayrıca Hz meryem annemizin çektiği bu sıkıntının uğradığı bu iftiranın Kehf suresinde ilim

verilmiş kişiyle de bağlantısı olabileceği fikri akla geldiğinde gerçekten sizden gördüğüm ilmin, anlayışınızın ne olduğunu daha anlaşılır bir şekilde anlatabilmenizi yüce Allahtan diliyorum..Çünkü bir kişiyi açık olarak öldürmekle o kişiyi iftiraya uğratmak aynı şeyler değildir! Aynı yere koyabilmenin hem kurandan kanıt olarak hem efendimizden s.a.v. kanıt olarak hem tasavvuf büyüklerimizden kanıt olarak tek bir olay dahi örnek gösterilemez! O halde nasıl anlamalıyız? Bundan başka ilminizden çıkardığımız sonuçları nasıl tefekkür etmeliyiz çünkü ayrıntıda kişi bu gösterdiğiniz yoldan tefekkür ettiğinde kesinlikle zulme uğramış oluyor..Bunu sizin istediğinizide düşünmüyorum...Yani eğer kişi sizin ilminizden bu örneğe göre bir temiz yola çıkmakta zorlanırsa sonuca varamaz ise ve size kaba bir şekilde dönerse o kişiye açık şirktedir ya da gizli şirktedir demek nasıl mümkün olabilir? Yani ben mi bu örneğe göre sizin ilminize baktığımda bir şeyleri anlayamıyor ve Allahın ilmine elverişli olamıyorum anlayamıyorum..Buna göre eğer bir bahis ilminize göre yanlış sonuçlar doğuruyorsa (bu derece yanlış!)tasavvuf büyüklerimizin gösterdiği yoldan dışarı çıkmak (bazı yerlerde zaman öne sürülebilir olsa dahi) hem şekil olarak hem içerik olarak bu şekilde değiştirmek haklı bir iş olamıyor..yani Allah katında mübah görülmesi imkansız hale geliyor bunu kalben bildirmek istiyorum..Kesinlikle zulüm oluyor yani anlatabiliyor muyum bilmiyorum.. ilgili diğer blogum http://jonasclean.blogspot.com/2008/11/ahmed-hulusi-hoca-ile-ilgili.html

Allah'ın düşmanı olabilir mi?
Hiç Allah'ın düşmanı olabilir mi? Ona bir şey nasıl engel olabilir ki düşmanı olsun? Allah münezzehken; Sinek nasıl düşman olabilir? Allah elbette ufacık sineği ile koca ruhu alır Sineğin ve öküzün; Bu ince işlerden ne kadar haberleri olabilir? O dosta hiç yardım ettin mı ki bilesin; Kimse O'ya düşmanlık edemez, Herşey ancak dostudur.

Bekle gözetle sabret Zamanlı zamansız ansızın değerli bir sürme gibi o azîz varlık o eşsiz varlık gözümüze gelir
Ben ölmüş olsam da, beni mezara koysalar, bu haldeyken sevgilimizden bir haber gelse, hemen Diri de, ölü de ondan bir şey elde edince neler yapmaz? Dağ bile onu görse yerinden sıçrar kalkar, daha ileri, daha yakına gelir. Seni sevdiğim için beni çekiştirirlerse, kınarlarsa, ben bu kınanmaktan kaçmam, kaçınmam. Senden gelen acılık cana şekerden daha tatlı gelir. Akıp giden bir ırmaktan su içtikçe arkası gelir. Hakk'ın yaratma gücüne, güzel sanatına bak, gönüllere gelen vahyi seyret! Baştan başa görüş nüru ol! Çünkü bütün zevkler, bakış ve görüşten gelir. Ömrüm geldi, geçti de sevgiliye kavuşamadım diye ümitsizliğe kapılma, o vakitli, vakitsiz, ansızın gelebilir, her şey seher vaktinde gelmez. Bekle, gözetle, sabret! Zamanlı zamansız, ansızın değerli bir sürme gibi o azîz varlık, o eşsiz varlık gözümüze gelir.

Mevlana hazretlerim

Senin kapında kul köle olmak, bütün Dünya'ya sultan olmaktan daha büyük bir mutluluktur
Dünya'nın şânını, şerefini, mevkiini ben şöyle anlayıp kavradım ki; senin kapında kul köle olmak, bütün Dünya'ya sultan olmaktan daha büyük bir mutluluktur. Süleyman Tevfik

O büyük peygamberlerine selam olsun
hiç kimseyi anlamak zorunda değilsin hiç kimseyi dinlemek zorunda değilsin hiç kimseye bir şey anlatmak zorunda değilsin hiç kimseler seni zorlamak hakkına sahip değildir hiç kimselerin eğlendiği gibi eğlenmek zorunda değilsin hiç kimselerin iyi olduğu gibi iyi olmak zorunda değilsin hiç kimsenin bildiklerini bilmek zorunda değilsin hiç kimseden daha üstün ya da daha aşağıda olmak durumunda değilsin hiç kimseler onun adına bildiklerini sana zorlamak hakkına sahip değildir herkes ona muhtaçtır herkes ondan aşağıdadır herkes ancak tek tek ona hesap verir her bilenden daha çok bilen birisi vardır her anlayışlıdan daha anlayışlı birisi vardır herkes adem ve havvadan birer adem ve havvadır herkes biraz haklı herkes biraz noksandır O hiçbi yerde bulunmaz O herşeyde bulunur O heryerdedir tek bi yerde değil Mekanın mekanı O dur O her türlü mekandan bağımsızdır herşey onun kuludur Ona saygılı olmak zorundayız Ona sevgili olmak zorundayız O duaları kabul edendir Herkeze hakkı olanı verir O dur hiçbir şeye ihtiyacı olmayan O dur bir görünen bir görünmeyen O dur görülemez olan Ruhuna uyan! sevendir sevilendir Çok affedici çok merhametlidir tek gerçek sığınaktır mekansızların mekanıdır terbiyesizlerin tek terbiyecisi zalimlerin tek kahredicisidir intikamını alır

dilerse affeder her şey ona yükselir her şey ondan iner hiç bir işi tam anlamıyla idrak edilemez kendisi hiç bir zaman tam olarak kavranılamayacak kadar yüce olandır tekdir birdir güzeldir güzeli sever güzelleri o yaratır tüm insanların rabbidir herşeyin rabbidir herşeyin aslıdır herşeyin arkasında ve önündedir her işini bir hikmetle yapar tek ümid kesilmeyendir herşey yokolucudur herşeyi varedicidir Akıllar onu idrak edemez vardır tek gerçek olandır Ondan başka ilah yoktur Kendisinden bizi haberdar etmek için gönderdiği peygamberleri(s.a.v)hiç kimsenin kaldıramayacağı çileleri çekmiş hiç kimsenin göremediği şeyleri görmüş ve görevlerini tam olarak eksiksiz yerine getirmiş o büyük peygamberlerine selam olsun Onu bizden daha çok sevmiş hayatlarını sadece ona vermiş bizden çok çok ince şeylere ulaşabilmiş evliyalarına selam olsun onu seven onu anlayan anlatmaya çalışan onun için sabreden onun için düşünen onun için kahrolan kullarına selam olsun Sebep O'dur! Allah ona inanmayanlara inanç, anlayış versin onları bilgilendirsin kalplerine görünmeyenleri göstersin onları da nasiplendirsin inşaallah Sonsuz şükürler sonsuz övgüler içinde ol

Hayat Devam Eder...
Başa gelen bir kazaya "ucuz atlattık!" derken... Ay güneşe nasıl çarpmaz da tutulur... Ve buna nasıl şaşılmaz ... Kazalar tesadüf..kaderler keder olur... Hayat devam eder...

O'ndan ve birbirimizden uzak olduğumuzu zannetmememiz için...
Ayaklarına bak.Gözlerin altında uzanan yeryüzünü seyderek başını mutlaka kaldıracaktır..Gözlerin denize açılacak ferahlayacaksın.Ordan da daha geniş olan gökyüzüne geleceksin. Bak! açık! Yüzümüz sonsuza açık! Gözlerinin bu seyrinin sana gösterdiği görülmez gerçeği unutmamak zorundasın, aşağılardan başını kaldırıp sonsuz geniş olana bak! Aslında bizden ayrı olmayan evrene verdiği bu karmaşıklık, sonsuzluk hissi ve herşeye rağmen açık bırakılan ümit kapısı ve kudret; O'nun herhangi bir şekilde bir bedeni olmadığı halde ne kadar kudretli ve sonsuz yücelik sahibi olduğunu bilmemiz, farketmemiz ve devamlı hissetmemiz içindir.Ve bizim sürekli olarak bu Alemi görüyor olduğumuz halde, kendimizi

göremiyor oluşumuz da yine bil! kendisini göremiyor oluşumuzdan dolayı Ondan ve birbirimizden uzak olduğumuzu zannetmememiz içindir...

Ahmed Hulusi hoca ile ilgili
Allahü teâlâ, bizi ve sizi te'assubdan, ya'nî başkasını çekememekden ve doğru yoldan ayrılmakdan korusun ve insanların en üstünü o temiz Peygamberi hürmetine (aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti etemmühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ)pişmân olacak, üzülecek şeyleri yapmakdan kurtarsın Bir sitede yaptığım sohbetten direk aktarıyorum *** --Oysa, “ALLAH”ın “AHAD” oluşunun manâsını anlayabilsek, gökte bir TANRI olmadığını kavrayabilsek, herkesin kendi amellerinin karşılığına ulaşacağını idrâk etsek, bütün yaşamımız değişecektir!..--Sevgili kardeşim, yazından aldığım şu yukardaki bölüm hakkında bişiler söylemek istiyorum. Eğer "yukarda bir tanrı yoktur" diye ısrar edilirse bunun üzerine çok gidilirse "yukarı" manasının içinde kopmayacak şekilde varolan "yücelik" manasıda zedelenmiş olur Allah asla "aşağı" tabiriyle ifade olunamayacağı için yukarıda oluşuna bu kadar saplantılı şekilde şiddetle düşman olmak bazı ilim sahibi olmayan kişilere Allah'ın yüce olmadığı fikrinide getirecektir ki bu tamamen saf bir imana sahib olan kişiye zulümdür.. ve arkasından bunu yapan alim kişiye de "zorlayıcı","oyuncu" gibi iftiraları getirir.. Zira peygamber efendimizin duyurduğu ve açıkladığı Allah'ımızın kelamında şöyle denmektedir mealen O yerde de ve gökte de tek ilahtır mealen Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. Yani Allah yerde de gökte de Allahtır sadece gökte ya da sadece yerde değil Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki insanların kafalarındaki tanrıya tapınıyor olmaları Allah'ın ilah olmadığını göstermez Allah'ın evet! kafalardaki tanrı anlayışı gibi sadece gökte olmadığı ifade edilirken "İLAH" olmadığı fikri uyanıyorsa bu İlimde noksanlıktır.. Aynı şekilde ısrarla ve ısrarla "yukarda tapınılan bi tanrı yok herkez kendi amelinin karşılığını görür"demek de herşey insanın ameliyle oluyor demek olur bu da insana aşırı yükleme olur tevekkülü imandan men etmek gibi olur ve yine amele dayalı olarak bütün herşey kişinin elinde demek gibi olur bu da anlatımda bir noksanlıktır Çünkü nasıl Meryem annemiz yaptığı bir amel neticesinde iftiraya uğramadıysa bazı saf iman sahiblerinede kötülükler kendi amelleri sonucunda gelmez Allah'ın takdiri sonucunda gelir çünkü Allah dilediğini takdir edendir çünkü ilah Allahtır

ve iman sahipleri bazı ilmi konuları idrak edemeseler de amellerini ve niyetlerini o herşeyden yukarıda herşeyin üstünde olan yüce Allah'a emanet ederler ve yalnızca "O"na tevekkül ederler ne başka bir tanrıya ne de kendi nefislerine.. Çünkü Ondan başka hiç bir ilahı kabul etmezler.. O kabul ettikleri tanrı ise sadece yerde ya da sadece gökte değildir hem gökte hem yerde tek ilah olan yüce Allahımızdır Bunları sakın size ya da Ahmed hulusi hocaya söylediğimi zannetmeyin çok üzülürüm bu söylediklerim sadece alınması gereken önlemlerdir çünkü bizim düşmanımız şeytandan ondan bundan çok kendi nefsimizdir "Senin düşmanlarının en düşmanı iki taraf arasında bulunan nefsindir" Hz Muhammed s.a.v. http://jonasclean.blogspot.com/2008/10/yani-btn-mevcdat-bir-araya-gelince-tanr.html http://jonasclean.blogspot.com/2008/11/ahmed-hulusi-hoca-ile-ilgilidevam.html http://jonasclean.blogspot.com/2009/02/onu-gonlunde-bulmaya-cals.html http://jonasclean.blogspot.com/2009/01/noktandaki-kudretahmed-hulusi.html

Bu ağlama neden
Gözyaşı damarları (yağmur gibi) yağmaktaydı, kendisi de şaşırmıştı. Bu katralar, cömertlik ve kerem denizinin sebepsiz akan katralarıydı. O ağlarken aklı diyordu ki: “Bu ağlama neden? Seninle eğlenen o çeşit bir kavme ağlamak reva mı? Neye ağlıyorsun, söyle. Yaptıkları işlere mi? O gidişleri kötü kin askerine mi? Onların paslı karanlık gönüllerine mi, yılan gibi zehirli dillerine mi? Onların Segsar’larınkine benzeyen nefes ve dişlerine mi? Akrep yatağı olan ağız ve gözlerine mi? İnatlarına mı, alaylarına mı, kınamalarına mı? Şükret; bak, Tanrı onları nasıl hapsetti, helâk eyledi! Elleri eğri, ayakları eğri, gözleri eğri, bakışları eğri, savaşları eğri, öfkeleri eğri... Onlar, geçmişleri taklit edip naklettikleri reylere uyduklarından bu akıl pîrinin başına ayak bastılar. Birbirlerine görünmek ve duyulmak kaygısı ile hür ihtiyar olmadılar, kart eşek oldular. Tanrı cehennemlikleri göstermek üzere dünyaya cennetten kullar getirdi...” mesnevi şerif

Yani, bütün mevcûdat bir araya gelince "tanrı" denen varlık ortaya çıkar görüşü...
"ONLAR ALLAH`I AYAKTA İKEN, OTURURLARKEN ve YANLARI ÜZERE UZANIP YATARLARKEN ZİKREDERLER...." (3-191)

Âyeti insanların dahi, her an ve her pozisyonda zikir halinde olduğunu; zikir halinde olması gerektiğini vurgular... Ancak, "O"nun varlığından meydana gelmiş bilinçli şeylerin toplamı olan tümel akıl Tanrıdır, görüşü de tümüyle yanlıştır!... Evet... "Kâinat, ALLAH`tır" görüşü bütünü ile bâtıldır ve yanlıştır!. Bu Panteist görüştür!. Yani, bütün mevcûdat bir araya gelince "tanrı" denen varlık ortaya çıkar görüşü... Bu yanlıştır!. Çünkü, gerçekte mevcûdat "yok"tur "ALLAH" vardır!. "ALLAH" her an (bize göre) kendi mânâlarını seyreder ve her şey bundan ibarettir... Bu yüzdendir ki, mevcûdatın varlığı yoktur; "ALLAH"ın varlığı vardır. Bu sebepledir ki, mevcûdat "ALLAH"tır, görüşü bâtıldır, ilkeldir!. Beş duyu kaydından kendini kurtaramayan dar görüşlü beyinlerin, 30 derecelik perspektifi olan kişilerin görüşüdür, mevcudat "ALLAH"tır görüşü!... İşte yaşamda, bütün olup ve bitenler ve bunlarda mevcut bilinçler hep bu melekî güçlerle, melekî şuurla meydana gelmektedir. Dışarıdan bakılan bu insan bedeninde, atomların yeri neyse; bir türü itibariyle, algılanan ve algılanacak olan tüm varlıkların temelinde "meleklerin" yeri de odur!.. Bunun için eğer sen, işin özüne gerçeğine ve hakikatına inmek ve "görenler"den olmak istiyorsan, çıkış noktası olarak önce meleklere iman etmek zorundasın. Eğer "melekleri" inkâr edersen, işin özüne gitme yolları sana kapanmış olur!. Hakikate ermekten mahrum kalırsın!. Madde boyutunda beş duyu ile yaşarsın ve öylece de geçip gidersin bu dünya yaşamından!.. Ancak bundan dolayı da biz seni kınamayız, seni küçük görmeyiz!... Çünkü sen de o kapasiteyle yaşamak için varolmuşsun; ve de var oluş gayeni yerine getirmektesin!. Ama senin bu varoluş gayeni yerine getirirken, geçireceğin aşamalar, sende belli üzüntü, sıkıntı ve azapları da meydana getirir... Bunu da hiç aklından çıkarma!. Evet "meleklere iman" denen olayı da bu kadarıyla anlayabildiysek, bilelim ki; vahiyden, yediğin yemeğin vücutta yararlı hale gelmesine; bunların beyinde değerlendirilip, madde beden ötesi ruh bedeninin yani, halogramik dalga(wave) bedeninin oluşturulması dahi hep meleki güçlerledir. Varlığında, özünde meleki güçler vardır!. Eğer ki sen meleklerin ne olduğunu anlayıp, -ki bunun için de imanla yola çıkacaksın- daha sonra da idrak edersen; şayet cehennemden de kendini kurtarabilmiş isen; kademe kademe arınmalar neticesinde, bu meleki boyutta yerini alıp; insan kemaline sahip melek olarak yaşamına sonsuza dek devam edersin, cennet diye târif olunan ortamda!.

Yok eğer kendindeki bu meleki özelliklere ve güçlere rağmen, gerekli arınmayı sağlayamamışsan; o zaman dalga(wave) beden boyutunda kalırsın; ki bu boyutta cinlerin boyutudur!... Bu cehennem diye bahsedilen âlemde sonsuza dek yaşarsın... Sonuç olarak ölümden ve kıyâmetten sonraki yaşamda insanın mutlak akıbeti ikiden biridir... Ya "cin" denen, "şeytan" denilen; bugünün insanını "uzaylıyız diye kandıran" varlıkların boyutunda yer almak; ya da belli arınmalardan geçmek suretiyle "melek" denilen varlıkların boyutunda insani şuur ve kemâlâta sahip olarak yaşamını devam ettirmek. İşte bunun için de meleklere iman çok önemlidir... ahmedbaki ahmedhulusi

Ben senin emrine kul olmuş bir zavallıyım
Ben ölü idim, dirildim; ağlardım, güldüm. Aşkın devleti geldi, ben ebedî devlet oldum. Benim tok gözüm vardır, cesaretli canım vardır, arslan yüreği gibi bir yüreğim var. Ben parlak Zühre yıldızı oldum. Dedi ki: "Sen divane değilsin. Bu eve layık değilsin." Ben de gittim divane olup zinciriyle bağlandım. Dedi ki: "Sen sermest değilsin, git!" Ben de gittim sermest olup neşe ile doldum. Dedi ki: "Sen öldürülmemişsin, neşe ve müzik ilgin yok!" Can bağışlayan yüzüne karşı şehid oldum. Dedi ki: "Sen zeki bir kişisin, hayal ve şüphenin sarhoşusun." Ben hemen abdallaştım, hayal ve şüpheden sıyrıldım. Dedi ki: "Sen mum oldun, meclisin kıblesi oldun." Ben mum değilim!" dedim, yandım, yakıldım, duman oldum. Dedi ki: "Sen şeyhsin, önde gidenlerdensin, yol gösterensin." "Hayır! Ben şeyh değilim!" dedim. "Önde gidenlerden de değilim. Kimseye de yol gösterdiğim yok. Ben senin emrine kul olmuş bir zavallıyım." Sen güneşin kaynağısın, ben söğüt ağacının gölgesi düşen yerim. Sen benim başucuma gelince, alçalır, erir, yok olur giderim. Gönlüm canın parıltısını buldu. Dünyanın nuruna nail oldu. Gönlüm yeni bir atlas buldu da bu hırkaya düşman kesildi. HZ.MEVLÂNÂ (K.S) - DİVAN-I KEBİR (c. III, 1393)

Buna şahit olarak da Allah yeter
(Ey insanoğlu!) sana gelen her iyilik Allahtandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara bir elçi olarak gönderdik. Buna şahit olarak da Allah yeter.(Nisa Suresi,Ayet 79) Böylece anlaşılıyor ki sen ben iyiysek (yani ayetteki manada Allahdansak) Allahdanız kendiliğimizden değiliz Benlik gösteren, yalnız "ben!ben!ben!" diyen Allahtan değildir çünkü Evvel Allahtır çünkü seni yaratan O'dur senin yapamadığın iyilikleri de inşa eden Allahtır varı var eden Allahtır sen bunu unuttunsa sen iyi değilsin dolayısyla Allahtan değilsin o halde bu benlik ne için? "Ben Allah'ım! biz Allah'ız!" desen ne fayda; bunu "O" söylemedikten sonra? Ne zaman yaptığın iyiliği kendinden bilmedin Allahtan olduğunu bildin, işte sen de Allahtan oldun, "ben" olmadın... Zira insanı insan eden Allahtır.. Gayrı insanı insana ve şeytana kul eder.. İnsanın var kılınması saf iyiliktir..

yardım edenden tavsiyeler(devam..)
Allahtan başkasını sevmemek Ondan başkasından buğzetmek nefret etmek demek değildir. Bilakis aşk ve sevgi bütünüyle Ondandır senden benden değil. Eğer birileri seni bir sevip bir kötülüyorsa bu onların Allah'ı yeterince tanımadıklarındandır. Cahilliklerindendir. Onun için sen sevginin aşkın asıl kaynağına ve sahibine bağlan. Seven ve sevilen ol. Kendini sevginin aşkın hakimi sananlara bağlanma. İyiliklerini başa kakanlara bağlanma. Eğer bütün sevginin aşkın kendilerinden değil Allahtan olduğunu bilselerdi o sevgilerini sanki kendilerininmiş gibi senden esirgemezlerdi. Sen onlara merhamet et. Olur ki onlar da anlarlar ve ellerindekinden dolayı kibirlenmezler. Aşkta yok olup giderler... *** Allah'ımızın DEYYAN ismiyle tecelli etmesi dünya yoluyla olur. Yani nefsine uyduğunda cezalandırır salih bi amel işlediğinde mükafatlandırır. HÂFID (Alçaltan, zillete düşüren) RÂFİ' (Yücelten, izzet ve şeref veren) isimleriyle tecelli ettiğinde ise bunu ruhundan yapar. Aradaki farkı ve dereceyi iyi gör.

Dünyevi , nefsi alçalma ve yükselmeyle ruhani yükselme ve alçalma bir değildir. Ruhani olan tecelliyi hissetmek herkeze nasib olmaz.. Ruhani olarak bariz yükselir ve alçalırsan bu ikisi de senin Allah'a yakınlığının sonucudur. Kötü amellerinin sonucu değil. Çünkü gerçekten yükselten ve alçaltanın kim olduğunu ayır edersin..Şirkin aslında olamayacağını anlarsın.. ki bu kurtuluştur. DEYYAN tecellisi ise dünyada herkeze olur. Dünya yoluyla olur. *** İnsan bilmez ; bilgiyle beraberdir Allah ise bildiklerinin üzerindedir İnsan sevemez ;sevgiyle beraberdir Allahımız ise sevgisinden üstündür;aşktır..

bağlanıyorsun
...-"Kimi sevsem aramız açılıyor. Ya ölüyor, ya kayboluyor. Yahut aramıza düşmanlık giriyor. Çoğu zaman malım kayboluyor, param elimden çıkıyor. Bu yüzden dostlarımla bozuşuyorum." Ey Allah'ın sevgili kulu, Allah gayyurdur.Sevgisine kimsenin ortak olmasını istemez; sevgilisine bakılmaya bile razı olmaz.Allah, bulunan sevgisini ister.Kendi sevdiği kulu başkasına vermez. Hal böyle iken sen başkasına bağlanıyorsun.. Abdulkadir Geylani Hazretleri

Kim, Allah'a kavuşmak isterse
Allah'ın Resulü (s.a.s), "Kim, Allah'a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim de Allah ile karşılaşmak istemezse, Allah da onunla karşılaşmak istemez'' buyurmuştur

zeburdan
121. MezmurHac ilahisi BÖLÜM 121 Mez.121: 1 Gözlerimi dağlara kaldırıyorum, Nereden yardım gelecek? Mez.121: 2 Yeri göğü yaratan RAB'den gelecek yardım. Mez.121: 3 O ayaklarının kaymasına izin vermez, Seni koruyan uyuklamaz. Mez.121: 4 İsrail'in koruyucusu ne uyur ne uyuklar. Mez.121: 5 Senin koruyucun RAB'dir, O sağ yanında sana gölgedir. Mez.121: 6 Gündüz güneş, Gece ay sana zarar vermez.

Mez.121: 7 RAB her kötülükten seni korur, Esirger canını. Mez.121: 8 Şimdiden sonsuza dek RAB koruyacak gidişini, gelişini.

Allahı imdada çağırmak
Naklederler ki ,vaktiyle sefere çıkmış olan bir cemaat ona "Ey şeyh! Yol korkulu, karşılaştığımız bir belayı savuşturmak için bize bir dua öğret," demişlerdi. Şeyhde, "Bela yüz gösterdiğinde Ebu Hasan'ı (Beni) anınız (ve ondan medet umunuz!)" dedi. Ama bu söz o cemaatin hoşuna gitmedi, yola düşüp giderken vurguncular yollarını kesip kendilerine kastetti. Onlardan birisi derhal şeyhi hatırlayıp onların gözlerinde kayboldu, ayyarlar ve haramiler,"Burada birisi vardı, nereye gitti? Ne onu ne de eşeğini ve yükünü göremiyoruz!" diye bağırıp çağırmaya başladılar. Bu yüzden ona da kumaşlarına da hiçbir zarar gelmemişti. Diğerleriyse çıplak ve malları soyulmuş bir halde ortada kaldılar. Öbür adamı selamette ermiş bir halde görünce şaşkınlık içinde kaldılar.O da bunun nedenini anlattı. Şeyhin yanına döndüklerinde,"Allah hakkı için bunun nedeninin ne olduğunu açıkla! Biz hep Allah'ı andık (ve Onu imdada çağırdık), ama işimiz yoluna girmedi, o tek başına seni andı (ve imdada çağırdı) onların gözünden kayboldu,"dediler. Şeyh dedi ki: "Siz Allah'ı mecazi olarak (imdada) çağırdınız, Ebu'l Hasan ise hakikat olarak çağırdı. Siz Ebu'l-Hasan'ı zikrediniz Ebu'l Hasan da sizin için Allah'ı zikreder, böylece işiniz görülür. Şayet mecazi olarak ve adet yerini bulsun diye Allah'ı zikrederseniz, bunun faydası olmaz!" Feridüddin Attar Evliya Tezkireleri kitabı Şeyh Ebu Hasan Harakani hazretlerine ayrılmış bölümden

Ömerül Faruk (r.a.)
...Resul Ekrem de onu (Faruk)(Fark eden) diye isimlendirdi. "Ey Peygamber, sana Allah ve sana uyan mü'minler yeter" ayeti o vakit nazil oldu. Hicret zamanında bütün eshap gizlice Mekkeden çıkarak Medineye geldiler. Yalnız Ömerül Faruk serbest hicret etti. Şöyle ki: Kılıcını kuşanarak yayını omuzuna astı, oklarını eline aldı. Kureyşin resileri, Kabenin avlusunda halka halka oturmaktayken haremi şerife gitti. Beyti şerifi yedi defa tavaf etti ve iki rekat namaz kıldı. Sonra: "Yüzleriniz kara olsun" diye Kureyş reislerine beddua ederek yanlarından geçerken "Anasını ağlatmak ve evladını öksüz, karısını dul bırakmak isteyen kimse şu vadinin öte tarafında bana kavuşsun" deyip Mekkeden çıktı ve Medineye hicret etti. Arkasına kimse

düşmedi Kısas-ı Enbiya Ahmet Cevdet Paşa

Aziz dostum sen yüzünü hakka çevir halkı bırak ne derlerse desinler
-Aziz dostum! Sen yüzünü Hakk'a çevir halkı bırak, ne derlerse desinler. Allah, kulundan hoşnud olduktan sonra halk senden ister memnun kalsın ister kalmasın. Bunun ne ehemmiyeti var?...Bir kmse halvete çekilip kendi aleminde insan arasına karışmadan yaşasa onun için: "Bu iki yüzlünün birisidir.Numara yapıyor...İnsandan sanki şeytandan kaçarmış gibi kaçıyor!"derler. Güzel yüzlü ve sıcak kanlı ise, o zaman da onu namus ve takva sahiblerinden saymayıp "iffetsizdir" derler. Zengini çekiştirerek derisini yüzerler : "Eğer bu alemde bir firavun varsa işte budur", derler Şayet biri de fakir ise ve zaruretten sızlanıp kıvranıyorsa onun içinde: "Uğursuz sefil", derler.Ve ilave ederler: "Bu hal onun beceriksizliğindendir.Kabahat kendisinindir..." Varlıklı bir adam, insanlık hali düşecek olsa sevinerek ve bunu fırsat bilerek derler ki", "Oh olsun! Allah ne güzel yaptı...Kibirinden yanına varılmıyordu. Malına, mevkiine güveniyor, her yükselişin bir düşüşü olacağını aklına getirmiyordu”. Bir fakirin işi yoluna girer, hali vakti iyileşirse, zehirli dişlerini gıcırdatarak: “Alçak felek böyle alçakların elinden tutar” derler. İşinle meşgul görürler: “Aman ne kadar haris adam. Gözü bir türlü doymuyor.Para delisi...”derler. Biraz tembelliık etsen: “Dilenci huylu, lüpçü, bedavacı..”adlarını takarlar. Güzel konuşsan: “Hezeyanla dolu davul”,güzel konuşmayı beceremiyorsan: “Cahil”,derler. Tahammülü olanlara:”Korkusundan sesini çıkaramıyor”.derler.Yiğit ve şecaatli olandan ”Herif keçileri kaçırmış!”,diye kaçarlar. Az yiyen için:”Mirasçılarına saklıyor”, helalinden yeyip içene:”Pisboğaz,mideci”,derler. Biri zengin olduğu halde basit ve sade mi giyiniyor?:”Akılsız,kendi parasını kendisinden esirgiyor”, diye kılıç gibi dil uzatırlar. Fakat adam,mesela bir köşk yaptırıp kemerini nakışlatsa veya güzel süslü giyinse, bu sefer de: “Şeddad gibi binalar yaptırıyor;kadın gibi süsleniyor”,diye onu canından bezdirirler. Seyahate çıkmamış olanları, seyahat edenler adam yerine koymayıp: “Karının koynundan çıkmayan adamda hiç ilim, hüner ve marifet olur mu?”,derler. Bir seyyah görseler,bu sefer de:” Avare serseri! İyi bir şey olsa zaten şehirden şehire sürünüp durmazdı...”diye adamın derisini yüzerler. “Bunlardan yatıp kalktıkları yer bile incinir”,diye bekarları kınarlar. Evlenirse de: ”Gönlü

yüzünden eşek gibi boynuna kadar çamura battı”,derler. Öfkeli ve asabi olan için: ”Daha nefsine hakim olamıyor!”.derler. Sabırlı, halim, selim olanlardan ise, ”Haysiyetsiz,izzeti nefissiz”, diye bahsederler. Bir adam cömert ise: “Ayol! Ne diye saçıp savuruyorsun? Yarın namahrem yerini öretecek bez parçası bile bulamayacaksın. Bir elinle önünü, öbür elinle arkanı kapatmak zorunda kalacaksın!”,diye onu ayıplarlar. Birisi kanaatkar ise tutumluluğuna laf ederek: “Bu alçak da babası gibi olacak. O da bunun gibi yemedi, içmedi, yığdı, biriktirdi ve sonunda hasret gitti”.derler. Çirkine çirkindir, güzele güzeldir diye dil uzatırlar, cefa ederler. Selamet köşesinde kim rahat oturabilir ve başı dinç kalabilir? Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bile kötülerin dillerinden kurtulamadı. Eşi ; ortağı, zevcesi ve oğlu olmayan Allahu Teala için bile Hıristiyanların neler söylediklerin işitmedin mi? Hulasa insanların elinden kurtulmaya imkan yoktur. Dile düşen için bir tek çare vardır ; o da sabretmek... -Halkın kötülüğünü düşünenler,Hakk Teala'dan habersizdirler. Çünkü onlar halkla uğraşmaktan Hakk'ı düşünmeye vakit bulamazlar.Şeyh Sadi-i Şirazi Bostan ve Gülistan eserinden

İmam-ı Rabbani hazretlerinin Abdulkadir Geylani hazretleriyle ilgili mektubu
imam ı rabbani hazretleri mektubattan Sunun da bilinmesi yerinde olur ki.. Bir sahsin, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulasmasi sahih olur.. Bu durumda, her iki muameleye de ortakligi olur.. Enbiyaya uydulugu ile kendisine, orada bir mahal ihsan edilir.. Onlara salât ve selâm olsun.. Bu durumda, her iki yolun muamelesi dahi, ona bagli olur.. Bir siir: Allah'a ne zorlugu olur; Alemi bîr sahsa oldurur.. Bir âyet-i kerime meali: «Bu, Allah'in fazlidir; onu diledigine verir.. Ve.. Allah büyük fazlin sahibidir..» (62/4)

cennetten bir hikaye (inşaallah)
gel aşkım gel gel canım kardeşim bir tanem gel dinlenelim şu uçsuz bucaksız ağacın gölgesinde güneşte ısınan yaprakların hışırtısını dinleyelim serinleyelim bak yapraklarda serinliyorlar istersen susalım kepçe kulaklarımızı dinleyelim istersen konuşalım uçsuz bucaksız yaşayacağımız güzelliklerden denize de gideriz sıcacık kayalara yatarız yüzmeyi severim biliyorsun çok eskide kaldı cahil dünyanın uğultusu bir daha hiç duymayacağız oh hamdolsun sen ben varız bi de bizim gibi aynı sen ve benler yabancı yok hiç oh Allahımız ne güzel yaratmış bak seni beni az çekmedik o cahil dünyanın zırıltısını sen de ben de pek yorulduk Allah rahmet etti de şükür bak güzelliklere kavuşturdu hatırlıyor musun nasıl sınadı bizi türlü türlü belalarla nerdeyse Onu unutuyorduk ne komik şeyler vardı yahu öle nerdeyse birbirimize düşüyorduk ahmaklık işte yok materyalizm yok anarşizm yok kafirler yok maymunlar filan haha ulan ne acayip dünyaydı yahu düşünsene hiçbirimiz kendini göremiyordu aynalar olmadan ama adamlar göremedikleri için Onu inkar ediyorlardı ah Allah korusun yahu çok şükür cehenneme gideceklerinden korktuğumuz safları kurtardı bak şükür bize ne kadar vefalı olduğumuzu gösterdi de Ona ihanet etmedik devamlı olanı gösterdi bize Allahım sana şükürler olsun efendimizi gördün di mi üf tahmin ettiğimizden daha büyükmüş o neydi öyle yahu of Allahım şimdi çektiği çileleri daha iyi anlıyorum of Allahım ne büyük bir adam onu da görmeye gidicez inşaallah gel ama önce başka bir şey takdir edilmiş bize onu bi yaşayalım cennet cennet dedikleri evet huri gılman ama o huriler gılmanlar hiç de dünyadaki hurilere benzemiyor yahu haha rahibe teresanın gılmanını gördün mü uy ne biçim bi erkek o ya haha kendisi hele ne olmuş öyle karısı olanların kadınları hurilerden daha güzel evlenememekle hata mı yaptık ne haha demek kadın hristiyandı filan ama efendimize de inanıyormuş zaten belliydi hristiyanlarında suskunları vardı ben biliyordum gördüm hakkaten düzgün imanlıları vardı yani neyse dünyayı aklına getirmeyeyim bırakalım şimdi bunları da gel takdir edileni yaşayalım ben de efendimiz gibi namazı sadece emir olarak yapmadım onun için burda da namaz kılacağım istersen sen de gel kıl farklı oluyor biliyorsun namaz gibisi yok benim gibi düşünenler çokmuş cemaati bi görsen bak şu büyük bulut var ya orada toplanıyoruz imamımız kim tahmin et neyse çok konuştum özür dilerim vaktini aldım şimdi sen kendi başına gez burda dünyayı çok hatırlama cehennemin duvarlarından uzak dur ordakilerin seslerini arada duyacaksın dalga geçmemeni tavsiye ederim kızıyor Allah bi yerden sonra hem biliyorsun orada bizden olanlarda var hepsi gelicek inşaallah

zaten bi süre sonra cehennem aklına bile gelmeyecek Allah bizi dünyada bırakmadı cehennemde bırakır mı hiç inşaallah inşaallah inşaallah oh Allahım sana şükürler olsun hadi selametle

Allah(c.c)ve adem
AMCA- O vardı ve onunla beraber başka hiç bir şey yoktu şimdi olduğu gibi görülemeyendi.Tekdi. Sıfatlarının olması nasıl seni parçalara bölmüyorsa bir benliğin iraden varsa öylece sıfatlarıyla birdi tekdi. yaratıcı sıfatından maddeyi oluşturdu ama şimdi gördüğün gibi birbirine dönüşen iç dış farklı formlarıyla değil. o yaratılan ilk madde bir ressamın yapacağı resmi önceden çok güçlü bir biçimde hayal etmesindeki gibidir öyle ki yapacağı resim sanki yoksa da vardır. insanı o ilk halinde de yaşatabilirdi fakat maddeyi insanın ilk yaratılacağı aleme dönüştürdü ve ademin vücuduna şekil verdi. Sonra ona ruhundan üfledi hayat sahibi kıldı. Bunları ihtiyacı olduğu için yapmadı Ademin onu bilebilmesi için kainata ele ayağa uzuvlara kendisine ihtiyacı vardı; maddeyi ademin ihtiyacı için verdi. Bilinmeyi murad etti. Neden tümüyle insana açılmadı bilinmek için aşamalar yarattı denirse onun kudreti anlaşılamamış demektir zira sonsuz olan sıfatlar ancak sınırlı bir biçimde idrak edilebilir. Eğer bir şekilde aşamalı değil de direk temas olsa idi güneş görülemeden bilinemeden göreni yakıp yok ederdi.

Allah'ı görmek
Imam-i Rabbani 456. mektub MEVZUU: Uhrevi rüyeti inkâr edenlerin süphelerini atmak hakkindadir. NOT: Imam-i Rabbani Hz. bu mektubu, Mir Abdürrahman b. Mir Muhammed Nu'man'a yazmistir. *** Rahman Rahim Allah'in adi ile... Rüyet meselesi, (yani ahirette yüce Allah'i görmek) hakkinda irad ettikleri itiraz, hatta rüyetin nefyi için ikame ettikleri delil sudur: Gözle görmek iktiza eder ki; görülen ayni hizada buluna ve görenin mukabilinde dura... Böyle bir sey ise, Vacib Teala hakkinda yoktur. Zira böyle bir seyin olmasi ciheti gerektirir. Bu cihet ise; ihata, tahdid, nihayeti getirir. Böyle bir durum da, üluhiyete münafi olan noksani gerektirir. Halbuki yüce Allah, anlatilan manadan yana, tam bir yücelige sahiptir. Üstte ileri sürülen itiraza cevap sudur: Kemal üzere kudret sahibi olan yüce Sultan, iki parça içi bos, histen ve hareketten uzak damara; bu zayif fani dünya hayatinda, hiza ve mukabil durma sarti ile esyayi görüp hissetme kuvvetini verdikten sonra, ahiretin kuvvetli ve baki hayatinda o iki parça damara neden bir

kuvvet vermesi mümkün olmasin ki; hizasiz ve mukabelesiz olarak görülecek olani o kuvvetle göre... Bu durumda o görülecek olani ister bütün cihetlerde bulunsun; isterse hiçbir cihette bulunmasin. Bu isin uzak görülmesine sebep nedir ve muhal olusu nereden gelir? Zira, Fail-i Muhtar olan yüce Zat, iktitarin en yüce mertebesindedir. Bir istidadli için kabul eder ki, görme ve hissetme manalari ona taalluk etsin. Bu manada asil söz su ki: Yüce Allah bazi yerlerde, yararli olacaklari dolayisi ile, hiza sartini ve cihet tayinini gözlerin görmesi için koyar. Ondan baska, bazi yerlerde ve zamanlarda ise, bu sarti itibardan düser. Anlatilan sart olmadan da, gözlerin görmesi takarrür eder. Aralarinda tam ziddiyetin, degisikligin bulunmasina ragmen; o yeri bu yerle kiyas etmek insaftan uzaktir. Böyle bir iddia, mülk ve sehadet alemi kesiflerinde kisa görüse sahip olmaktir. Melekût aleminin acaiplerini dahi inkârdir. Burada söyle bir soru sorulabilir: -Sübhan Hak, görülecegine göre; gerekir ki, gözle idrak edilip kavrana... Böyle bir sey ise, haddi ve nihayeti gerektirir. Halbuki, Allahu Teala, böyle bir manadan yana çok çok üstünlüge sahiptir. Bunun için su cevabi veririm: -Mümkündür ki; görüle... Fakat gözle idrak edilip kavranmaya... Bu manada, Allahu Teala söyle buyurdu: "Gözler onu idrak edemez; ama o, gözleri idrak eder. Lâtif Habir odur."(6/103) Müminler, Sübhan Hakki ahirette göreceklerdir. Vicdani bir yakinle de, o sani yüce Zat'i gördüklerini anlayacaklardir. Bu görmeye terettüb eden lezzeti dahi kemal üzere kendilerinde bulacaklardir. Lâkin, görülen onlarca asla idrak edilmis olmayacak, o manadan yana kendilerine kesin olarak bir sey hasil olmayacak. Yalniz görmeyi bulmak ve onunla lezzet almak baska. Bir siir: Rahat ol, hiç anka avlanir sanma; Yoksa tuzaklar tasirsin daima... Görülenin kavranip idrak edilmesi manasinda tevehhüm edilen rüyetteki noksan o yerde yoktur. Cihetsiz olarak görmenin sübutu oldugu gibi, görene dahi bu rüyetten hasil olan lezzet için ne noksan vardir; ne de kusur. Hatta görülen yüce Zat'in tam in'amindan ve ihsanindandir ki, mahabbet atesi ile yananlara kâmil cemalini açar ve rüyetinin zülâlinden kana kana onlara içirir.

Onlari visali ile sereflendirmesi, yüce mukaddes Zat'ina hiçbir kusur ve noksan gelmeden olur. O Sübhan Zat'in üns makaminda dahi cihet ve ihata sübutu olmaz. Bir siir: Gelmez noksan saniniza bu yandan; Olsa bende bir keramet sanindan... Bu manada söyle de diyebiliriz: Rüyetin husulünde, hiza ve mukabele sart olunca, gören tarafinda dahi, ayni sekilde sart olmasi gerekir. Çünkü, görülen tarafinda sarttir. Sonra, mukabele bir nisbet olup iki mütakabil tarafta da vardir. Yani gören ve görülende... Üstte anlatilan manadan lâzim gelir ki, Sübhan Hak esyayi göremeye... Görme sifati dahi, o yüce mukaddes Zat için sabit olmaya... Halbuki, böyle bir mana, Kur'an'in kafi hükümlerine aykiridir. Bu manalarda su ayet-i kerimeler sarihtir: "Allah, yaptiklarinizi görür..."(54/4) "Gören ve duyan odur..."(42/11) "Allah amellerinizi görecektir..."(9/94) Sonra öyle bir manayi almak, o yüce Zat'tan kâmil bir sifati için noksan ve olmamaktir. Burada söyle bir soru da çikabilir: -Vacib Teala hakkinda görmek, esyayi bilmekten ibarettir. Ilmin disinda görmek, ciheti icab ettiren manadan baska bir sey degildir. Bunun için su cevabi veririm: -Hiç süphe yok ki, rüyet (görmek) kâmil sifatlardan olup, Vacib Sübhan için sabittir. Hem de istiklâl ile... Bu mana, Kur'an'in kesin hükmü ile anlatilmistir. Bu durumda rüyeti ilme döndürmek, zahir olan mananin hilâfina irtikap etmektir. Öyle bir mana kabul edilse dahi, yani rüyetin ilim kisimlarindan oldugu, yine de bundan, hizanin sart olmamasi lâzim gelmez. Yani ilimde. Zira, ilim iki kisimdir: a) Bir kisim ilim var ki, bunda bilinen seylerin hizada olmasi sart degildir. b) Bir kisim ilim de vardir ki, bunda hiza sarttir. Bu, ikinci kisma: -Rüyet... (Görmek) ismi verilmistir. Bu kisim ise, mümkinatta ilim kisimlarinin en alâsidir; kalbin itminan mertebesinde hasil olur. Makulatta, yani akilla idrak edilen seylerde, vehmin ariz olmasindan kurtulus yoktur. Bu

muarazadan kurtulan, ancak hissedilen (yani görülüp tutulan) seydir. Üstte anlatilan mana icabi olarak, Ibrahim Halil (as) Peygamber ölülerin dirilisini görmeyi taleb etti. Buna imani ve yakini oldugu halde, görmekle kalbinin tatmin olmasini istedi. Sunun da bilinmesi gerekir ki, sifat-i kâmilden olan rüyet, sayet Vacib Teala'dan olmayaydi; mümkine nereden gelecekti? Zira, mümküne hasil olan her kemal, yüce mukaddes Vacib mertebesindeki kemalin bir aksidir. Hasa ki, Vacib Taala'da olmayan bir sey mümkinde buluna... Zira mümkin, haddizatinda aynen noksandir; eger onda bir kemal var ise, yüce mukaddes Hazret-i Vücub mertebesinden gelen bir emanettir. O makam, her hayrin ve kemalin kaynagidir. Bir siir: Getirmedim ki, evimden hiçbir sey, ancak; Verdin bendekini, nefsim ondan olacak... Sualin aslina bir baska cevap da sudur: -Bu itiraz, yüce mukaddes Vacib Zat'in varligina da yürümektedir. Rüyeti nefyettigi gibi, yüce mukaddes Zat'tan varligi dahi nefyetmektedir. Dolayisi ile, böyle bir itiraz varid degildir. Sunun için ki, aklen muhal olan bir seyi getirir. O itirazin daha açik beyani sudur: -Sübhan Vacib Zat madem mevcuttur; alem cihetlerinden bir cihette olmasi gerekir. Meselâ altta, üstte, önde, arkada, sagda ve solda. Halbuki, öyle bir sey ihatayi, tahdidi gerektirir ki, bunlarin hepsi de, üluhiyeti nefyeden noksandir. Allahu Teala, böyle bir manadan yana pek temizdir. Burada söyle bir soru da çikabilir: -Mümkündür ki, bütün cihetlerde buluna; ama bundan ihata ve tahdid lâzim gelmeye. Bunun için su cevabi veririm: -Onun bütün cihetlerde olmasi ve ihata ve tahdidi nefyetmez. Bu takdire göre o, elbette alemin ötesindedir. Bu durumda ikilik olur ki, baska baska olmayi gerektirir. Zira: -Iki sey, birbirinden baskadir. Kaziyesi, akil erbabi katinda mukarrerdir. Bu da, tahdidi gerektirir, *** Su mana gizli kalmamalidir: Bu gibi, süslü gösterilen haksiz süphelerden kurtulma yolu odur ki, gaybe ait hükümlerle, sehadete ait hükümlerin arasi fark edile... Gayb dahi, sahide kiyas edilmeye. Zira mümkündür ki, sahidde bazi hükümler dogru olurken, gaibde yalan çikar. Sahidde kemal olan dahi, gaibde noksan bulunur. Zira hükümlerin ayriligi sabittir. Bilhassa iki yer arasinda, uzun bir ayrilik

olursa... Toprak nerede Rabbü'l-erbab nerede!.. Allahu Teala, onlara insaf versin ki, Kur'an'in saglam hükümlerini inkâr etmeyenler... Hem bu karisik tevehhüm ve hayalât ile sahih hadis-i nebevileri dahi yalana çikarmayalar... Inzal olunan bu gibi hükümlere iman etmek gerek. Hem de, keyfiyetini, keyfiyeti belli olmayan ilme havale ederek. Onu anlamaktan yana da kusuru itiraf etmek gerek, idrak edilemedigi için, o hükümleri nefyetmek yerinde bir hareket olmaz. Zira, böyle bir sey, selâmetten ve dogruluktan uzaktir. Su da mümkündür ki, pek çok seyler aslinda dogru olduklari halde, bizim kisa akillarimiza göre uzak bulunurlar. Eger akil yeterli olsaydi; Ebu Sina gibi birine olurdu. Ki o, isi akilla bulmaya çalisan akil erbabina mukteda idi. Bütün akla dayali hükümlerde hakli idi; onlarda yanilmadi. Halbuki o, bir meselede hata etti; o da su hükme varmasiydi: -Birden ancak bir sudur eder. Bunun böyle olmadigi da, en küçük bir teemmülle insafla bakana açiktir. Bu makamda, Imam Fahr-i Razi ona taan edip su ibareyi kullanmistir. -Asil sasirtici mana, o kimseden gelmektedir ki; bütün ömrünü hatadan koruyan bir âleti ögrenmek ve ögretmekle tüketmistir. Sonra, en büyük matluba gelince; çocuklari dahi güldürecek seyler kendisinden sadir olmustur. Allah çalismalarini sükrana lâyik eylesin; ehl-i sünnet ulemasi, bütün ser'i hükümleri isbat etmislerdir. Amma, bunlarin manasi ister aklen bilinsin; isterse bilinmesin. Onlarin keyfiyetinin idrak edilemeyisi sebebi ile nef-yi cihetine de gitmezler. Misal olarak, burada kabir azabini, Münkir Nekir sualini, sirati mizani ve benzerlerini alabiliriz. Ki bunlar, noksan akillarimizin, idrakten yana kusurlu oldugu seylerdendir. Bu büyüklerin iktida ettikleri Kur'an ve hadistir; akillarini da onlara tabi kilmislardir. Sayet onlari idrak zaferine ererlerse ne âlâ... Aksi halde, ser'i hükümleri kabul ederler. Idrak edemeyisi dahi, anlayislarindaki kusura yorarlar. Bunlar baskalari gibi, akillarinin idrak edip kabul ettigini kabul ve akillarinin idrakten aciz kaldigini da reddedenler degildir. Hiç bilmezler mi ki, peygamberlerin gönderilmesi, ancak Sübhan Mevlâ'nin razi oldugu bazi matluplari idrak etmekten yana akillar kusurlu oldugu içindir. Akil da, her ne kadar hüccet ise, lâkin kâmil manada hüccet degildir. Asil kâmil hüccet, peygamberlerin biseti ile tamam olmustur. Onlara salât ve selâm olsun. Bu manada, Allahu Teala, söyle buyurdu: "Biz, bir resul gönderinceye kadar azab ediciler degiliz..."(13/15) *** Biz, yine esas sözümüze dönelim. Deriz ki:

-Hiza ve mukabele, her ne kadar sahidin (hazirin) görülmesinde sart olsa da, lâkin mümkündür ki, gaibin görülmesinde bunlar sart olmaya... Galib mevcuttur; ancak mevcudat cihetlerinden herhangi bir cihette asla degildir. Görenin görmesi olmasa dahi, o bütün cihetlerden münezzeh oldugu gibi; gördükten sonra da, ona bir cihet sabit olmaz. Orada mukabele ve hiza yoktur; burada anlatilan mananin uzak görülmesi ve muhal sayilmasi neden? Sekli belli olmayan görüsün sekli belli degildir. Sekli belli olmayan, sekli belli olanin yolu yoktur. Sultanin ihsanini ancak onun tasiyicilari alabilir. Keyfiyetten münezzeh görüsü; keyfiyeti belli görüse göre, görülen seylere taalluk eden keyfiyetle kiyaslamak münasip düsmez. Böyle bir sey, insaftan da uzaktir. Dogruda basan ihsan eden Sübhan Allah'tir. *** Zira, her ne.sey ki, icmal ciheti ile daha siki, cem'iyet itibari ile daha çok olur; yüce Allah'in zatina daha yakindir. Insanda bulunan, ya halk alemindendir, yahut emir aleminden. Kalbe gelince, bu iki alem arasinda berzahtir. Yükselis, mertebelerinde ise, o mertebelerin tazammun ettigi seylerden insan letaifi, asillarina kadar yükselir. Meselâ, önce suya yükselir; sonra havaya, sonra atese, sonra letaifin asillarina, sonra kendisinin terbiyesine gelen cüz'i isme. Daha sonra da, onun küllisine. Daha sonra da Allah'in diledigi yere kadar yükselir. Amma kalb, böyle degildir. Zira, onun yükselecegi bir asli yoktur. Elbet kalbden yükselisi, evvelâ yüce Zat'adir. Sonra kalb, gayb hüviyetinin kapisidir. Ne var ki, anlatilan tafsil olmadan yalniz kalb yolundan vuslat, zordur. Ancak o tafsili itmam ettikten sonra, vuslat meyesser olur. Görmez misin ki, onda bulunan bu cemiiyet ve vüs'at, anlatilan tafsilli mertebeleri astiktan sonra olmaktadir. Burada: -Kalb... demekten murad, genis manasi ile (basit) cami olan kalbdir. Bilinen bu et parçasi degildir. ***

Hadisler
Hz. Peygamber (sav) söyle buyurdular: "Kim Allah'tan baska ilah olmadigina Allah'in bir ve seriksiz olduguna ve Muhammed'in onun kulu ve Resulü (elçisi) olduguna, keza Hz. Isa'nin

da Allah'in kulu ve elçisi olup, Hz. Meryem'e attigi bir kelimesi ve kendinden bir ruh olduguna, keza cennet ve cehennemin hak olduguna sehadet ederse, her ne amel üzere olursa olsun Allah onu cennetine koyacaktir." * Hz. Peygamber (sav) "Ey Allah'in Resulü, kiyamet günü senin sefaatinle en ziyade saadete erecek olan kimdir?" diye sormustum. Bana: "Hadis'e karsi sende olan aski görünce, bu hususta senden önce bana bir baskasinin sualde bulunmayacagini tahmin etmistim" açiklamasini yaptiktan sonra su cevabi verdi: "Kiyamet günü benim sefaatimle en ziyade saadete erecek olan kimse, samimi olarak ve içinden gelerek "La ilahe illallah" diyen kimsedir" * "Ey Allah'in Resulü", dedim, "annem bana, kendisi adina mü'mine bir cariye azad etmenü vasiyet etti. Benim yanimda, Sudanli (nübi) siyah bir cariye var, onu azad edeyim mi?" Hz. Peygamber (sav): "Çagir, onu (göreyim)" dedi. Çagirdim ve geldi. Cariyeye sordu: "Rabbin kim?" Cariye: "Allah!" dedi, tekrar sordu: "Ben kimim?" Cariye: "Allah'in elçisisin!" cevabini verince Hz. Peygamber (sav): "Bunu azad et, zira mü'minedir" buyurdu. * Hz. Peygamber (sav) buyurdu ki: "Iman, yetmis küsur - bir rivayette de altmis küsur - subedir. Haya imandan bir subedir." Bir rivayette su ziyade vardir: "Bu subelerden en üstünü "La ilfihe illallah" sözüdür, en asagi mertebede olani da yolda bulunan rahatsiz edici bir seyi kenara çikarmaktir." * Resulullah (sav) dedi ki: "Üç sey vardir ki imanin aslindandir: 1. Lailahe illallah diyene saldirmamak: Isledigi herhangi bir günahi sebebiyle bu kimseyi tekfir etme, herhangi bir ameli sebebiyle de Islam'dan disari atma. 2. Cihad, bu Allah'in beni peygamber olarak gönderdigi günden, bu ümmetin Deccal'e karsi savasacak en son ferdine kadar cereyan edecektir, onu, ne imamin zalim olmasi, ne de adil olmasi ortadan kaldiramayacaktir. 3. "Kadere iman". * Hz. Peygamber (sav)'in ashabindan bir kismi ona sordular: "Bazilarimizin aklindan bir kisim vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacagina kaniyiz." Hz. Peygamber (sav): "Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler Evet! deyince: "Iste bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez) dedi." Diger bir rivayette: "(Seytanin) hilesini vesveseye dönüstüren Allah'a hamdolsun" demistir. (Müslim'in Ibnu Mes'ud (ra)'dan kaydettigi bir rivayet söyledir: "Dediler ki: "Ey Allah'in Resulü, bazilarimiz içinden öyle sesler isitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayi veya gökten yere atilmayi tercih eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)". Hz. Peygamber (sav): "Hayir bu (korkunuz) gerçek imanin ifadesidir" cevabini verdi.") *

Biz Hz. Peygamber (sav)'e kulak vermek ve itaat etmek sartiyla biat ederken "Gücünüzün yettigi seylerde" diyordu. * Hz. Peygamber (sav) söyle buyurmustu: "Mü'min, yapragini hiç dökmeyen yesil bir agaca benzer." Halk falanca agaç, fismekanca agaç diye taliminde bulundular, (fakat isabet ettiremediler). Ben, "Bu, hurma agacidir" demek istedim, ancak (yasim küçük oldugu için) utandim. Sonra Hz. Peygamber (sav): Bu hurma agacidir" diye açikladi. * Bir adam Resulullah (sav)'a bir adam getirip: "Bu adam kardesimi öldürdü!" diye sikayette bulundu. Resulullah da: "Git sen de onu öldür, tipki kardesini öldürdügü gibi" buyurdular. Adamcagiz sikayetçiye: "Allah'tan kork, beni affet! Çünkü af senin için büyük bir ücrete sebeptir. Senin için de, kardesin için de kiyamet günü daha hayirlidir!" dedi. Adam da onu saliverdi. Durum Resulullah (sav)'a haber verildi. Resulullah (onu çagirtip) sordu. Adam (caninin) kendisine söylediklerini haber verdi. (Ravi devamla) der ki: "[Resulullah (sav)]: "Onu azat et! Aslinda onu azat etmen, onun için, kiyamet günü onun sana yapacagindan daha hayirliydi. O gün: "Ey Rabbim diyecek, suna sor bakalim, beni niye öldürmüstü?" * Resulullah (sav) buyurdular ki: "Maktulün kisas talep eden velilerine, (katillerden) birini affederek kisastan kaçinmalari gerekir. Kadin dahi olsa, en yakin olan baslasin." * Resulullah (sav) buyurdular: "Peygamberlerden birini digerine üstün kilmayin." * Resulullah (sav) cenabetten gusledince önce ellerini yikamaktan baslardi, sonra namaz abdesti gibi abdest alirdi. Sonra parmaklarini suya batirir, onlarla saç diplerim hilallerdi. Deriyi islattigi kanaati hasil olunca tepesinden üç kere su dökerdi. Sonra da bedeninin geri kalan kisimlarini yikardi. En sonra da ayaklarini yikardi. * Resulullah (sav) Medine sokaklarindan birinde kendisine rastlamistir. Ebu Hüreyre bu sirada cünüb oldugu için, Aleyhissalatu vesselam'in nazarindan sivisarak gidip yikanir gelir. Gelince Aleyhissalatu vesselam: "Ey Ebu Hüreyre neredeydin ?" diye sorar. "Ben cunübtüm, pis pis sizinle oturmak istemedim" cevabinda bulunur. Aleyhissalatu vesselam: "Sübhanallah! (bilmez misin ki) müslüman pis olmaz!" ferman eder. * Nesai'nin rivayetinde hadis söyledir: "Resulullah (sav) Ashabindan bir erkekle karsilasinca onu mesheder ve ona dua ediverirdi. Bir gün erken vakitte Aleyhisalatu vesselam'i (sokakta)

gördüm. Hemen yolumu ondan çevirdim. (Eve gidip yikandiktan sonra) günes yükselince yanina geldim. Bana: "(Sabahleyin) seni görmüstüm, hemen yolunu benden çevirdin" buyurdular. Ben de açikladim: "Çünkü ben cünübtüm (bu halde) bana dokunmanizdan korktum." "Surasi muhakkak ki" dedi Aleyhissalatu vesselam, "mü'min necis olmaz." * Resulullah (sav), sabah namazini kildirmak üzere (mescide) girmisti. Eliyle "Yerinizde durun!" diye isaret buyurdu (ve çikti). Sonra basindan su damladigi halde geri geldi ve cemaate namazlarini kildirdi. * Bir rivayette: "...Namazi tamamlayinca: "Ben de bir insanim. (Ilk geldigimde) cünübtüm" buyurdu" denmistir. * "Ey Allah'in Rasulü", dedim, "cahiliye devrinde yaptigim hayirlar var: Dua, köle azad etme, sadaka vermek gibi, bana bunlardan bir sevab gelecek mi?" "Sen" dedi, "zaten,daha önce yaptigin bu iyiliklerin hayrina Müslüman olmussun." * Resulullah (sav) buyurdular ki: "Yapilan hayirdan (ma'ruf) hiçbir seyi küçük bulup hakir görme, kardesini güler yüzle karsilaman bile olsa (bunu ehemmiyetsiz görüp ihmal etme)" * Resulullah (sav) buyurdular ki: "Sizden herkese Rabbi, aralarinda bir tercüman olmaksizin, dogrudan dogruya hitab edecektir. Kisi o zaman (atese karsi bir kurtulus yolu bulmak üzere sagina bakar, hayatta iken gönderdigi (hayir) amellerden baska birsey göremez. Soluna bakar, orada da hayatta iken isledigi (kötü) amellerden baska birsey göremez. Ön cihetine bakar, Karsisinda (kendini beklemekte olan) atesi görür, (Ey bu dehsetli güne inanan mü'minler!) yarim hurma ile de olsa kendinizi atesten koruyun. Bunu da bulamazsaniz güzel bir sözle koruyun" * Bilin ki, bir ev halkina, sütünden ve yününden istifade etmeleri için, aksam ve sabah bol süt veren devesini geçici olarak bagislayan kimsenin ecri cidden büyüktür." * Resulullah (sav) bir dolunay gecesi, aya bakti ve: "Siz su ayi gördügünüz gibi, Rabbinizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O'nu görmede bir sikisikliga düsmeyeceksiniz (herkes rahatça görecek). Artik, günesin dogma ve batmasindan önce hiç bir namaz hususunda size galebe çalinmamasina gücünüz yeterse bunu yapin (namazlari vaktinde kilin, vaktini geçirmeyin)." Cerir der ki: "Resulullah, sonra su ayeti okudu: "Rabbini günesin dogmasindan ve batmasindan önce hamd ile tesbih et!"(Ta-ha 130).

* Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cennetlikler cennete girince Allah Teala hazretleri: "Bir sey daha istiyorsaniz söyleyin, onu da ilaveten vereyim!" buyurur. Cennetlikler: "Sen bizim yüzlerimizi ak etmedin mi? Sen bizi cennete koymadin mi? Sen bizi cehennemden kurtarmadin mi (daha ne isteyecegiz?)" derler. Derken perde açilir. Onlara, yüce Rablerine bakmaktan daha sevimli bir sey verilmemistir." Süheyb der ki: "Resulullah bu sözlerinden sonra su ayeti tilavet buyurdular. (Mealen): "Iyi is, güzel amel yapanlara, daha güzel iyilik bir de ziyade vardir" (Yunus 26). * Resulullah (sav) buyurdular ki: "Ben, uzun tutmak arzusuyla namaza baslarim. (Namazi kildirirken) bir çocuk aglamasi kulagina gelir. Çocugun aglamasindan annesinin duyacagi elemi bildigim için namazi uzatmaktan vazgeçerim." * Resulullah (sav) bana, avucum avuçlarinin içinde oldugu halde, Kur'an'dan sure ögretir gibi tesehhüd'ü ögretti. "Tahiyyat, tayyibat ve salavat Allah içindir. Ey Nebi, selam, Allah'in rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun. Selam bizim üzerimize ve Allah'in salih kullari üzerine de olsun. Sehadet ederim ki Allah'tan baska ilah yoktur, yine sehadet ederim ki Muhammed Allah'in Resulüdür." (Bir rivayette "Allah'in salih kullari" ibaresinden sonra söyle denmistir: "Siz bu tesehhüdü yaptiniz mi sema ve arzdaki bütün salih kullara selam vermis olursunuz.") * Resulullah (sav), kizi Zeyneb'in kerimesi olan torunu Ümame'yi omuzunda tasidigi halde halka namaz kildirirdi. Secdeye varinca çocugu (yana) birakir, kiyam için dogrulunca tekrar omuzuna alirdi. * Resulullah (sav)'in hastaligi agirlasip, agrilari artinca, benim odamda tedavi edilmesi için diger zevcelerinden müsaade istedi. Onlar kendisine izin verdiler, iki kisinin arasinda çikti. Bunlardan biri amcasi Abbas Ibnu Abdilmuttalib idi, bir baskasi daha vardi. Ayaklari yerde sürünüyordu. Odama girince izdirabi daha da artti. "Agizlarindaki baglari açilmamis yedi kirbadan üzerime su dökün, belki (iyilesir), insanlara bir vasiyette bulunurum!" buyurdular. Hz. Hafsa'ya ait bir legene oturttuk. Sonra bu kirbalardan üzerine su dökmeye basladik. (Bir müddet sonra) "yeterince döktünüz" diye isaret edinceye kadar dökmeye devam ettik. Sonra (iyileserek) halka çikip namaz kildirdi ve bir hitabede bulundu." * Resulullah (sav)'a bir içecek getirilmisti. Ondan, önce kendisi içti. Saginda bir oglan, solunda da yaslilar vardi. Oglana: "Bardagi su yaslilara vermem için bana izin verir misin?" dedi. Oglan da: "Ey Allah'in Resulü, Allah'a yemin olsun bana sizden gelecek nasibime baskasini asla tercih edemem!" diye cevap verdi. Bunun üzerine Resulullah (sav) bardagi onun eline

koyduk. (Rezin sunu ilave etti: "Zikri geçen oglan el-Fadl Ibnu Abbas idi.") * Resulullah (sav) hastalandigi zaman kadinlarini çagirdi, yaninda toplandik. "Ben sizleri teker teker dolasacak durumda degilim. Uygun görürseniz Aise'nin yaninda kalmama müsaade edin, orada kalayim" buyurdular. Kadinlar da kendisine izin verdiler. * Resulullah (sav) buyurdular ki: "Hiçbir Arabi at yoktur ki, her seher vaktinde su kelimelerle dua etmesine izin verilmesin: "Ya Rabbi, Beni insanoglundan diledigine temlik ettin, beni onun mali kildin. Öyleyse beni, ona onun en sevgili mali, en sevgili ehli kil" veya "Beni ona, onun en sevgili malindan ve ehlinden biri kil." * Resulullah (sav) bizi, evimizde ziyaret etti. Ve: "Esselamü aleyküm ve rahmetullah!" dedi. Babam, çok hafif bir sesle mukabelede bulundu. Babama: "Resulullah'a izin vermiyor musun?" dedim. O: "Birak, bize çokça selam okusun!" dedi. Resulullah (sav) tekrar: "Esselamü aleyküm ve rahmetullah" dedi. Sa'd yine hafif bir sesle mukabele etti. Sonra Resulullah (sav) tekrar: "Esselamü aleyküm ve rahmetullah" dediler ve döndüler. Sa'd pesine düstü ve: "Ey Allah'in Resulü, ben senin selamini isitiyordum. Ancak, bize daha fazla selam vermen için alçak sesle mukabele ediyorum" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam onunla birlikte geri döndü. Ondan su isteyip gusletti. Sonra Sa'd, zaferan veya versle boyanmis bir havlu verdi, Aleyhissalatu vesselam onu sarindi. Sonra ellerini kaldirip: "Allah'im, Sa'd Ibnu Ubade ailesine magfiret ve rahmet buyur!"diye dua etti. Sonra yemek yedi. Geri dönmek isteyince Sa'd, bir merkeb yaklastirdi. Üzerine kadife bir örtü yaymisti. Resulullah (sav) merkebe bindi. Sa'd, bana: "Ey Kays, Resulullah'a refakat et!" dedi. Ben de refakat ettim. Yolda Aleyhissalatu vesselam bana: "Benimle sen de bin!" dedi, ben imtina edince: "Ya binersin, ya dönersin!" buyurdular. Ben de geri döndüm. * Resulullah (sav) bana: "Allah'in meleklerinden olan Ars'in tasiyicilarindan bir melek hakkinda rivayette bulunmam için bana izin verildi" dedi ve ilave etti: "Onun kulak yumusagi ile ensesi arasindaki uzaklik yedi yüz senelik mesafedir" * Hz.Ebu Bekr (ra), Resulullah (sav)'in yanina girmek üzere izin istedi. Bu sirada Aleyhissalatu vesselam yatagi üzerinde yatmakta idi. Üzerinde benim bürgüm vardi. Resulullah halini bozmadan izin verdi. (Konustular), meselelerini hallettiler. Hz. Ebu Bekr gitti. Bir müddet sonra Hz. Ömer girmek için izin istedi. Resulullah (sav) ayni halini hiç degistirmeden ona da izin verdi. Ömer'in ihtiyacini da gördü. Sonra da gitti. Bir müddet sonra Osman izin istedi. Bu sefer (sav) yataginda dogrulup oturdu. Üstünü basini düzeltti. Bana da: "Elbiseni üzerine toplar emretti. Ve ona da girmesi için izin verdi. Onun da ihtiyacini gördü. Osman da gitti. O gidince ben dayanamayip: "Ey Allah'in Resulü! Ebu Bekir ve Ömer gelince istifini bozmadigin halde Osman gelince kendine çekidüzen verdin. Sebebi nedir?" diye sordum. Dedi ki: "Osman çok utangaç birisidir. Ben istifimi hiç bozmadan eski halimde iken içeri

aldigim takdirde arzusunu açmadan gideceginden korktum." [Bir rivayette: "Kendisinden meleklerin haya duyduklari bir kimseden ben haya duymayayim mi?" demistir.] * Hz. Peygamber (sav)'la birlikte gazveye katildim. Ben su tasimada kullandigimiz devemizin üzerinde giderken Resulullah (sav) bana kavustu. Devem yorgundu ve bu yüzden gerilerden yürüyordu. Durumu görünce Hz. Peygamber (sav) de geride kalarak deveyi sürdü ve ona dua buyurdu. Bunun üzerine bütün develerin önünden gitmeye basladi. Bana: "Deveni nasil görüyorsun?" diye sordu. "Çok iyi görüyorum, bereketiniz degdi" dedim. "Onu bana satar misin?" buyurdu. Ben utandim, bundan baska su tasiyan devemiz yoktu. Yine de "evet" dedim ve Medine'ye varincaya kadar sirti benim olmak sartiyla deveyi kendilerine sattim. Ona: "Ey Allah'in Rasülü yeni evliyim" diyerek izin istedim. Bana izin verdiler. Bunun üzerine, Medine'ye gelince beni dayim karsiladi. Deveden sordu. Deve ile ilgili yaptiklarimi anlatinca beni ayipladi. Izin istedigim sirada Hz. Peygamber (sav): "Bakire ile mi, dulla mi evlendin?" diye sormustu. Ben "dul biriyle" dedim. "Niye bakire ile degil, o seninle sen de onunla sakalasirdiniz" buyurdu. Ben: "Ey Allah'in Resulü, babam vefat etti. Bir çok kiz kardesim var, hepsi de küçük. Onlarla ayni yasta, onlarin terbiyeleriyle mesgul olamayacak, onlara bakamiyacak çok genç biriyle evlenmeyi uygun bulmadim. Bu sebeple onlara bakip terbiyelerini yapacak bir dulla evlendim" dedim. Resulullah (sav) Medine'ye gelince deveyi vermek üzere yanlarina gittim. Bana parasini verdi ve deveyi de iade etti. * Hz. Ebu Bekr (ra) gelip (Hz. Peygamber'in huzuruna girmek için) izin istedi. Kapida oturmus bekleyen insanlar vardi. Onlara izin verilmemisti. Hz. Ebu Bekr'e izin verildi, o da girdi. Girince, Aleyhissalatu vesselami etrafinda zevceleri toplamis oldugu halde sessiz oturuyor buldu. Derken Hz. Ömer de izin istedi, ona da ayni halde iken izin verdi. Hz. Ebu Bekr "Ben Resulullah (sav)'i güldürecek bir sey söyleyecegim!"dedi ve sordu: "Ey Allah'in Resulü! Harice'nin kizi benden nafaka istese ben de kalkip bogazini kessem ne dersiniz?" dedi. Resulullah (sav) güldü ve: "Su etrafinda gördüklerinin hepsi benden nafaka istiyorlar!" dedi. Ömer, hemen kalkip bogazini kesmek üzere Hafsa'ya yöneldi. Hz. Ebu Bekr de kalkip bogazini kesmek üzere Aise'ye yöneldi. Her ikisi de: "Demek siz Resulullah'tan onda olmayan seyi istiyorsunuz ha!" diyordu. Onlar: "Allah'a yemin olsun! Biz ondan asla olmayan seyi istemiyoruz!" dediler. Sonra Resulullah (sav) onlardan bir ay ayri durdu. Arkadan su ayet nazil oldu. (Mealen); "Ey Peygamber! Hanimlarina de ki: "Eger dünya hayatini ve zevkini istiyorsaniz, gelin bosanma bedelini verip sizi güzellikle serbest birakayim. Eger Allah'i, Resulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsaniz, süphesiz ki, sizden iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlar için Allah pek büyük bir mükafaat hazirlamistir" (Ahzab 28-29). Hz. Cabir devamla der ki: "Bunun üzerine Resulullah (sav) Hz. Aise (ra)'den baslayarak söyle dedi: "Ben sana bir husus arzedecegim. Cevap vermede acele etmemeni dilerim, ebeveyninle de istisare ettikten sonra cevap ver." "O husus nedir ey Allah'in Resulü?" diye Aise sorunca, Aleyhissalatu vesselam ayeti tilavet buyurdu. Bunun üzerine Hz. Aise hemen: "Yani sizi tercih meselesinde mi ailemle istisare edecegim? Asla! Ben Allah'i ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu tercih ediyorum. Senden ricam, kadinlarindan hiçbirine benim su söyledigimi haber vermemendir!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Onlardan biri sormaya görsün, ben hemen cevap veririm. Zira Allah; beni zorlastirici ve sasirtici olarak degil, ögretici ve kolaylastirici olarak gönderdi!" buyurdular. *

Günes battigi sirada Mescid'e girmistim. Resulullah (sav) bana: "Ey Ebu Zerr!" buyurdular. "Su (günes batinca) nereye gidiyor, biliyor musun?" "Allah ve Resulü daha iyi bilir!" dedim. "O, Rabbinden secde etmek için izin istemeye gider. Ona izin verilir ve sanki kendisine söyle denir: "Git geldigin yerden tekrar dog." O da battigi yerden dogar." Sonra (Ebu Zerr dedi ki: Aleyhissalatu vesselam söyle kiraat etti:... (Yasin 38). (Ebu Zerr ilaveten dedi ki: "Bu Ibnu Mes'ud kiraatidir." ...

İmam-ı Rabbani Hazretleri "Allah'ı hiçbir ân unutmamak"
imam-i rabbani 99.mektub Bu mektûb, molla Hasen-i Kismîrîye, cevâb olarak yazilmis olup, Allahü teâlâyi hiçbir ân unutmamak nasil olacagi, insanin kendini bilmedigi uyku zemâninda da, Onun unutulmiyacagi bildirilmekdedir: Kiymetli mektûbunuzu okumakla sereflendik. Bu yolun büyüklerinden ba'zisi ?rahmetullahi aleyhim ecma'în" Allahü teâlâya her ân âgâh olduklarini ve uyku zemâninda da, her ân, Onu hâtirladiklarini haber vermisdir. Bunun nasil olacagini soruyorsunuz. Kiymetli efendim! Bunu anlatabilmek için, önce birkaç seyi bildirmek lâzimdir. Kisaca yaziyorum. Dikkatli okuyunuz! Insanin rûhu, bu gördügümüz cesed ile birlesmeden önce, terakkî edemez, ilerliyemezdi. Kendine mahsûs makâmda, derecede bagli ve mahbûs gibi idi. Fekat, bu cesede indikden sonra, yükselebilmek hâssasi ve kuvveti ona verilmisdir. Bu hâssasi, onu melekden üstün ve serefli yapmisdir. Allahü teâlâ lutf ederek, ihsân ederek, rûhu, bu hissiz, hareketsiz olan, hiçbir seye yaramiyan, karanlik cesed ile birlesdirdi. Rûh isigini, karanlik cesed ile birlesdiren, madde olmiyan, zemânli, mekânli olmiyan rûhu, maddeden yapilan cesed ile bir arada bulunduran, Allahü teâlâ, çok büyükdür. Bütün büyüklük, üstünlükler, yalniz Ona mahsûsdur. Onda hiç kusûr olamaz. Bu sözün ma'nâsini iyi kavramak lâzimdir. Rûh ile cesed, her bakimdan, birbirinin aksi, ziddi oldugundan, bunlarin bir arada kalabilmesi için, Allahü teâlâ, rûhu nefse âsik etdi. Bu sevgi, bunlarin bir arada kalmasina sebeb oldu. Kur'ân-i kerîm, bu hâli bize haber veriyor. Vettîn sûresinin bir âyetinde meâlen, (Biz insanin rûhunu, güzel bir sûretde yaratip, sonra en asagi dereceye indirdik) buyuruldu. Rûhun bu dereceye düsürülmesi ve bu aska tutulmasi, kötülemege benzeyen bir medhdir. Iste rûh, nefse karsi olan bu aski, sevgisi sebebi ile, kendini nefs âlemine atdi ve nefse tâbi', esîr oldu. Hattâ, kendinden geçdi. Kendisini unutdu. Nefs-i emmâre hâlini aldi. Sanki nefs-i emmâre oldu. Rûh, her seyden dahâ latîf, [maddenin en hafîfi olan hidrogen gazindan, hattâ bir elektrondan da dahâ hafîf] oldugundan, madde bile olmadigindan, her ne ile birlesirse onun hâline, sekline ve rengine girer. Kendini unutdugu için, evvelâ kendi âleminde, derecesinde iken, Allahü teâlâya olan bilgisini de unutdu. Câhil ve gâfil oldu. Nefs gibi cehâlet karanligi ile karardi. Allahü teâlâ, çok merhametli oldugu, çok acidigi için, Peygamberler ?aleyhimüssalevâtü vetteslîmât" gönderip, bu büyükler vâsitasi ile rûhu kendine çagirdi ve ma'sûku, sevgilisi olan nefse uymamasini, nefsi dinlememesini ona emr etdi. Rûh bu emri dinleyip, nefse uymaz, ondan yüz çevirir ise, felâketden kurtulur. Yok eger, basini kaldirmaz, nefsle berâber kalmak, bu dünyâdan ayrilmamak isterse, yolunu sasirir, se'âdetden uzaklasir. Bu sözümüzden, rûhun, nefsle birlesmis oldugu, hattâ kendisini unutup, nefs hâlini almis oldugu anlasildi. Iste rûh, bu hâlde kaldikca, nefsin gafleti, câhilligi, rûhun da gafleti, cehâleti olur. Yok eger, rûh, nefsden

yüz çevirir, ondan sogur, onun yerine Allahü teâlâyi severse ve kendi gibi, bir mahlûku sevmekden kurtulup, sonsuz var olan, hakîkî Bâkîye âsik olup, bu ask ile kendinden geçerse, zâhirin, ya'nî nefsin gafleti, cehâleti, bâtina, ya'nî rûha sirâyet etmez. O, Allahü teâlâyi bir ân unutmaz. Nefsin gafleti, ona nasil te'sîr etsin ki, o nefsden, temâmen ayrilmisdir. Zâhirden, bâtina hiçbir sey geçmemisdir. Iste bu vakt, zâhir gafletde iken, bâtin âgâhdir, uyanikdir. Her ân Rabbi iledir. Meselâ, bâdem yagi, bâdem çekirdeginde bulundugu müddetce ikisi de ayni birsey gibidir. Yag, posadan ayrilinca, her ikisinin hâssalari baskadir ve her bakimdan ayri iki sey olurlar. Iste, bu hâle yükselmis olan, bir mes'ûd, bir bahtiyâr kimseyi, ba'zan, tekrâr bu âleme indirirler. Allahü teâlâya ârif ve âlim oldugu hâlde, bu âleme döndürüp, onun mubârek, serefli varligi vâsitasi ile, âlemi nefslerin karanligindan, cehâletinden kurtarirlar. Böyle mubârek bir kimse, insanlarin arasinda bulunur. Görünüsde herkes gibidir, fekat rûhu hiçbir seye bagli degildir. Allahü teâlâya olan bilgisi ve sevgisi iledir. Istemedigi hâlde, onu bu âleme döndürmüslerdir. Böyle bir müntehî, hakîkate erisen biri, görünüsde, baskalari gibi, Allahü teâlâyi unutmus, mahlûklarin sevgisine tutulmus sanilir. Hâlbuki, hakîkatde, kendisi, bunlara hiç benzememekdedir. Birseyin sevgisine tutulmakla, ondan soguyup, yüz çevirmek arasinda çok fark vardir. Sunu da bildirelim ki, böyle bir müntehînin, mahlûklara olan alâkasi ve sevgisi, kendi ihtiyârinda, elinde degildir. Dünyâya ragbet etmez. Hattâ, Allahü teâlâ, bu alâkayi istemekde ve begenmekdedir. Baskalarinin alâkasi, sevgisi ise, kendilerindendir, dünyâya sarilirlar. Allahü teâlâ bu alâkalarindan râzi degildir, begenmez. Baska bir fark da, baskalari bu âlemden yüz çevirip, Allahü teâlâyi tanimaga ve sevmege kavusabilirler. Müntehînin, halkdan yüz çevirmesine ise, imkân yokdur. Onun halk ile olmasi, vazîfesidir. Ancak, vazîfesi biterse, o zemân onu, bu geçici dünyâdan, ebedî, sonsuz âleme nakl ederler. Hakîkî makâmina kavusur. Tesavvuf büyükleri, da'vet makâmini, irsâd derecesini, baska baska anlatmislardir. Çoklari, (Halk arasinda, Hak ile olmakdir) dedi. Sözlerin baskalasmasi, söz sâhiblerinin hâlleri, dereceleri baska baska oldugu içindir. Herkes, kendi makâmina göre, söylemisdir. Herseyin dogrusunu Allahü teâlâ bilir. Seyyid-üt-tâife Cüneyd-i Bagdâdînin ?kuddise sirruh", (Nihâyete varmak, baslangica dönmekdir) buyurmasi iste, yukarda bildirdigimiz da'vet makâmina uygun bir ta'rifdir. Çünki, baslangicda, hep mahlûkât görülmekde ve sevilmekdedir. Nitekim, (Iki gözüm uyur, fekat kalbim uyumaz) hadîs-i serîfi, kendilerinin Allahü teâlâya olan dâimî baglilik ve uyanikligini bildirmiyor; belki, kendi hâllerine ve ümmetinin hâllerine uyanik olup, gâfil olmadigini haber vermekdedir. Bunun içindir ki, Peygamberimizin ?sallallahü aleyhi ve sellem" uyumasi, abdestini bozmaz idi. Peygamber, ümmetini korumakda, bir sürünün çobani gibi oldugu için, ümmetini bir ân unutmasi, Peygamberlik makâmina uygun olmaz. Bunun gibi, (Allahü teâlâ ile öyle vaktlerim oluyor ki, o zemânlarda, aramiza hiçbir üstün melek ve Peygamber giremez) hadîs-i serîfi de, her zemân degil, ba'zandir. Bu zemânlarda da, mahlûklardan yüz çevirip, ayrilmasi îcâb etmez. Çünki, Allahü teâlâ, ona tecellî etmekde, görünmekdedir. Yoksa O, mahlûklari unutup, tecellîleri aramakda degildir. Ma'sûkun, âsika cilvesi gibi olup, âsik ma'sûkun pesinde degildir. Fârisî beyt tercemesi: Sûret aynasinda sefer, hareket olmaz, Çünki onda nûrânî olmiyan sûret olmaz. Hulâsa, mahlûklara dönülünce, önce kalkmis olan perdeler, geri gelmez. Arada perde olmadigi hâlde, onu mahlûklar arasina salip, mahlûklarin kurtulmasina, uyandirilmasina sebeb ve vâsita kilarlar. Böyle bir kimse, böyle bir pâdisâha çok yakin olan, bir devlet adami gibidir. Bununla berâber, kendisine milletin islerini görmek, dertlerini çözmek vazîfesi de verilmisdir. Sona gelip, geri dönmüs olanlar ile henüz baslangiçda olanlar arasindaki farklardan biri de

budur. Çünki, basda olanlar, perdelerin arkasindadir. Geri dönmüs olanlardan ise, perdeler kalkmisdir. Allahü teâlâ size ve dogru yolda olanlara selâmet versin! Âmîn.

Kıymetsiz Yazılardan
Imâm-i Rabbânî Müceddîd-i Elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretlerinin üç cild (MEKTÛBÂT) kitâbindan ve ogullari Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî hazretlerinin de üç cild (MEKTÛBÂT) kitâbindan, uzun bir çalisma sonunda çikarilan kiymetli cümleler, Elif-ba sirasina göre tanzîm edilmis, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine okunmusdur. Dikkat ile dinledikden sonra, bunun adi (Kiymetsiz Yazilar) olsun demisdir. Okuyanin hayreti üzere, anlamadin mi, (Bunun kiymetine karsilik olabilecek birsey bulunabilir mi?) buyurmusdur. * Esbâb [sebebler] ve vesâil [vesîleler] cimâddir. [Cansizdirlar.] Kendileri gibi bir gayri de te'sîr ederek onu meydâna getiremezler. Onlarin ötesinde bir kâdir vardir ki, ani buyurur. Akllilar, cimâdda gördükleri fi'lden, fâil [yapan] ve muharrik [hareket etdirici] den haberdâr olur. Cimâdin fi'li, akllilar indinde, fâili hakîkî fi'line perde olmaz. Belki fâile delîl olur. Aklsizlar, fi'l cimâdâtin isidir, der. 1/266 [Müjdeci Mektûblar: 399.] * Esbâbin [sebeblerin] te'sîrine râzi olmak lâzimdir. Bu te'sîri de, o sebebin vücûdi gibi, Allahü teâlânin yaratmasi ile bilmelidir. 1/266 [Müjdeci Mektûblar: 399.] * Ahvâl ve mevâcîd [hâller ve vecdler] ve müsâhedât [Aklin duyu organlariyla verdigi hükümlerdir. "Günes, aydinlaticidir", "Ates, yakicidir"] ve tecelliyât, [belirmeler,görünmeler] baslangiçda ve arada meydâna gelir. 1/284 [Müjdeci Mektûblar: 480.] Ahvâl ve mevâcîd [hâller ve vecdler] matlûbun, ele geçirilmek istenilenin baslangiçlaridir. Maksad degildir. 1/172 [Müjdeci Mektûblar: 225.] * Ahvâl ve mevâcîdin [hâllerin ve vecdlerin] meydâna gelmesine sebeb, zâtin zikrinde, ismleri ve sifatlari düsünmekdir. 1/264 [Müjdeci Mektûblar: 396.] * Ahvâlden bir hâl hâsil olursa, üzülmege ve sevinmege degmez. Maksûd [ele geçirilmek istenilen] bîçûn ve bîçûnenin [ötelerin ötesi, anlasilamaz olanin] hâsil olmasidir. 1/130 [Müjdeci Mektûblar: 177.] *

Ahvâl [hâller] bâtin içindir. O hâlleri bilmek ise zâhir içindir. 1/284 [Müjdeci Mektûblar: 480.] * Islâmin asli, ehl-i sünnetin bildirdigi gibi i'tikâdi düzeltmek ve ahkâm-i islâmiyyenin yapilmasidir. Islâmin kemâli, ehl-i sünnetden olan sofiyyenin sülûk-i tabakinca [uyarinca] tasfiye ve tezkiyeye baglidir. Bu üç erkâna muhâlif olan mesakkatli riyâzet [nefsin arzûlarini yapmamak] ve sikintili mücâhedeler [nefsin istemediklerini yapmak] ma'siyyetdir. 1/157 [Müjdeci Mektûblar: 199.] * Ism-i zâhir ile ism-i bâtin arasindaki fark, ilm ve âlim arasindaki fark gibidir. 1/160 [Müjdeci Mektûblar: 202.] * Esyâ esbâba [sebeblere] terettüb ederse de hiçbir seyde sebeb-i mu'ayyen yokdur. [Esyânin degismesi sebeblerle olur.]1/149 [Müjdeci Mektûblar: 192.] * Eflâtûn Îsâ aleyhisselâma meyl etmedi. Bir sahs ki, ölüleri diriltse [ki Eflâtunun fennine bu aykiridir.], Onu görüp, hâllerini inceleyip, sonra cevâb vermesi lâzim idi. Müsâhede etmeden cevâb, büyük bir inâd ve aklsizlikdir. [Eflâtûn böyle yapdi.] 3/117 * Hak teâlâ sebebleri kendi yaratmasina örtü ve koruma kilmisdir. 2/44 [Se'âdet-i Ebediyye: 943.] ---"MUSA ALLAHA SENI GÖREYIM DEDI ALLAHDA SEN BENI GÖREMEZSIN SU DAGA BAK DEDI. ALLAH O DAGA TECELLI EDINCE DAG PARAMPARÇA OLDU MUSA BAYILDI. AYILINCA BEN SENI NOKSANLIKTAN TENZIH EDERIM DEDI."---* Esyâyi, Hak sübhânehu, mertebe-i vehmde [vehm mertebesinde] yaratmisdir. Ya'nî esyâyi bir mertebede îcâd buyurmusdur ki, o mertebenin husûl ve sübûtu ancak hiss-i vehmdedir. Meselâ bir oyuncunun eglence mahallinde gösterdigi seyler gibi ve âyinede görülen suver-i esyâ gibidir. [Aynada görülen esyânin sûretleri gibidir]. 2/99 [Se'âdet-i Ebediyye: 515.] * Esyânin mebde-i [kök] vücûdu, Hak teâlâ ve tekaddesdir. [yüce ve noksan sifatlardan

münezzeh (uzak, temiz)"]2/44 [Se'âdet-i Ebediyye: 943.] * Asla kavusmak, ahkâm-i islâmiyyeye tâbi' olmak iledir. Aslin aslina kavusmak vâsitasiz vâki' olur.3/117 ...

Bazı İslâm filozoflari'nin küfre düştükleri noktalar
Imam-ı Gazâlî, 'Tehâfüt-ül Felâsife' isimli eserinde Islâm Filozoflari'nin 20 meselede haktan sapma gösterdiklerini, bu 20'den su 3 meselede küfre düstüklerini söyler: 1- Âlemi ezelî kabul etmeleri. 2- 'Allah cüz'iyyati bilmez' demeleri. 3- Hasrin rûhânî olacagini iddia edip cismânî hasri inkârlari

s.a.v.
- "Mümin yumusaktir. O kadar ki onu yumusakligindan dolayi ahmak zannedersin." Hz.Muhammed s.a.v - "Tasavvuf, bila-alaka (hiçbir bag olmadan) tamamiyle Allah ile olmandir." Cüneyd-i Bagdadi - "Ben, Insanoglunun geride biraktigi devirler içinden çaglar boyu seçile seçile geldim ve içinde bulundugum çagda ortaya çikarildim." Hz.Muhammed s.a.v - "Deniz, kendi dalgasindan daha eski degildir." Hizir (a.s) - "Sual de bilgiden dogar, cevap da..." Mevlâna - "Kim, Allah'in kullarinin, kendisi için ayakta dikilmesine sevinirse, atesten bir eve hazirlansin." Hz.Muhammed s.a.v - "Tas avi öldürmez ve düsmani helak etmez, ancak göz çikarir ve dis kirar." Hz.Muhammed s.a.v

- "Ugursuzluk yorma, sirktir ve bizden hiçbir kimse yoktur ki bu sirkten ona bir sey yaklasmis olmasin. Ancak tevekkül ile Allah onu giderir. Hz.Muhammed s.a.v - "Oturma yerlerinin en hayirlisi, en genis olanidir." Hz. Muhammed s.a.v - "Yeryüzünün dogu ucunda bir insanin ayagina batan dikenin acisini, bati ucundaki duyacaktir." Hz.Muhammed s.a.v - "Kimden kaçiyoruz kendimizden mi? Ne olmayacak sey! Kimden kapip kurtariyoruz? Hak'tan mi? Ne bos zahmet!" Mevlâna - "Daha sadaka, isteyenin eline düsmeden Rahman'in eline deger." Hz.Muhammed s.a.v - "Allah vardi, O'nunla beraber hiçbir sey yoktu." Hz.Muhammed s.a.v - "Ben Rahman'in nefesini Yemen istikametinde buluyorum." Hz.Muhammed s.a.v - "Selamet ül-insan fi hifz il-lisan. (Insanin selameti dilini tutmasidir.)" Hz.Muhammed s.a.v - "El-aceletü min es-seytan. (Acele ise seytan karisir.)" Hz.Muhammed s.a.v - "Selamet, muhalefeti ve ilmin, ayrilmayi gerektirdigi seye girmeyi terketmek suretiyle selameti arayanin arkadasidir..." Cüneyd-i Bagdadi - "Arz, Adem ogluna der ki; Sen benimle bizim aramiza bir örtü koyuyorsun, halbuki sen yarin benim karnima gireceksin.." Hz.Muhammed s.a.v - "Herkes ne için yaratilmissa o, kendisine kolaylastirilacaktir.."

Hz.Muhammed s.a.v - "Insan, sevdigi kimse ile beraberdir.." Hz.Muhammed s.a.v - "Sizden hiçbiriniz, nefsini hakir (küçük) yapmasin" Hz. Muhammed s.a.v - "Cevizin kabugunu kirip özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk zanneder." Gazâli "Ey Allah'im senin dininin gayretiyle ve senin hosnutlugunu saglamak için beni katletmek üzere toplanan kullarini afveyle! ve merhamet eyle!. Çünkü asikardir ki, eger bana ilham ettigini onlara ilham etseydin, onlar yaptiklarini yapmayacaklardi; eger sen onlardan gizlemis oldugun seyi benden gizlemis olsaydin, ben bu elemlerle muzdarip olmayacaktim." Hallac-i Mansur "Sana emanet edilen seyi iyi sakla, birinin hiyanetine ugradigin zaman hosgör. Ve hiyanete hiyanetle karsilik verme.." Hz. Muhammed s.a.v "Kadrini bilen, haddini asmayan, diline sahip olan, ömrünü bosa sarfetmeyen kimseye Allah Rahmet eylesin." Hz. Ali "En büyük düsmanin, iki kaburga kemiginin arasinda olan düsmandir." Hz. Muhammed s.a.v "Hatalari, bilhassa kötü huylari tam birakan kimse, kopardigi otu kökten keser. Süphesiz o bir daha dallanmaz." Abdülkâdir Geylâni (Hz.) "Her kim kirk gününü ihlâs ile sabahlarsa, hikmet kaynaklari kalbinden diline akar." Hz. Muhammed s.a.v "Erdemin en büyügü, seninle iliskilerini kesene iyilik etmen, senden esirgeyene vermen, sana kötülük edeni bagislayip, dost elini uzatmandir." Hz. Muhammed s.a.v

"Her ise besmele ile basla! Temiz ol daima iyiligi adet edin! Dünyanin mutluluguna magrur olma! Kimseye kizma eziyet ve cefa etme! Ömrün uzun olsun istersen, kimsenin nimetine haset etme! Kimseyi kötüleyip, atip tutma! Senden üstün kimsenin önünden yürüme! Disin ile tirnagini kesme! Çok uyumak kazancin azalmasina sebep olur! Akilli isen yanliz yolculuga çikma! Seher vakti Kur'an-i Kerim oku! Daima Allah-ü Teâlâ'yi zikret! Kendini baskalarina medhetme! Namahreme bakma, harama bakmak gaflet veririr. Kimsenin kalbini kirip, viran eyleme! Edepli, mütevazi ve cömert ol! Yanliz bir evde yatmaktan sakin! Velî, insanlardan gelen sikintilara tahammül edip katlanan kimsedir. O, toprak gibidir. Topraga hertürlü kötü sey atilir. Fakat topraktan hep güzel seyler biter..." Aksemseddin Hazretleri "Kim Allah'a kavusmayi severse, Allah da ona kavusmayi sever." Hz. Muhammed s.a.v "Karinca, güzelim harmanlari görmezde bir tanecik bugdayin üstüne titrer." Mevlâna

"Evlat kokusu cennet kokusudur." Hz. Muhammed s.a.v "Cennete ilk çagirilicak olanlar, bollukta darlikta hep Allah'a sükür eden hamdçilardir." Hz. Muhammed s.a.v "Tuzaga saçtigin taneler cömertlik sayilmaz ki." Mevlâna "Ey müslüman, edep nedir diye sorarsan bil ki edep, her edepsizin edepsizligine katlanmaktir." Mevlâna "Sayet siz, bir ip sarkitmis olsaydiniz, mutlaka Allah'in üzerine düserdi." Hz. Muhammed s.a.v "Görünen zatidir, gayri ne hacatidir." Sems-i Tebrizi "Beni güçsüz olanlarinizin yaninda arayiniz, çünkü siz güçsüzleriniz sayesinde zafere kavusturulup riziklandiriliyorsunuz." Hz. Muhammed s.a.v "Allah bir kulu sevdi mi ona dünya islerini kapar, ahiret islerini açar." Hz. Muhammed s.a.v "Eger hakkiyla Allah'i tanimis olsaydiniz, mutlaka su üzerinde yürürdünüz ve daglar size geçit verirdi." Hz. Muhammed s.a.v "Alimin zellesinden korkun; onun hatasindan ötürü edecegi tevbeyi bekleyin." Hz. Muhammed s.a.v "Allah bir kulu sevince, onu denemeye tabi tutar. Kul sabrederse onu seçkin kilar, sükrederse (onu) temize çikarir (istifaya tabi tutar)." Hz. Muhammed s.a.v "Ben müminlere kendi nefislerinden daha alâyim. Kim borçlu ölürse, onun borcunu ödemek bana aittir. Mal birakirsa, varislerinin olur."

Hz. Muhammed s.a.v "Bu ilim, tevil yapan cahillerin, tahrif eden azginlarin, iptalci müfterilerin, düsman olan her neslin elinden muhafaza olunacaktir." Hz. Muhammed s.a.v "Bütün ülkeler Allah'in ülkeleri, kullarda Allah'in kullaridir. Öyle ise neresi daha iyi isine geliyorsa orada otur." Hz. Muhammed s.a.v "Allah için sevisen iki adamin en faziletlisi, muhakkak ki arkadasina sevgisi daha çok olandir." Hz. Muhammed s.a.v "Hallac Ene'l Hak dedi astilar. O da bizim bildigimizi bilse idi, o da bizi katlederdi." Mevlâna "Hediyelesin ki sevismis olursunuz." Hz. Muhammed s.a.v "Haya, bulundugu bir seyi süsler, kötü söz de bulundugu bir seyi ayip kilar." Hz. Muhammed s.a.v "Allah ümmetimi, içlerinden geçirdiklerini, konusmadikça ve onlari yürülüge koymadikça bagislamistir." Hz. Muhammed s.a.v "Kimseden vefa görmesem de vefa göstermeye devam edecegim." Hz. Ali "Dua edenler üç kisimdir. Ya istedikleri hemen karsilanir, ya istediginden daha efdali sonraya birakilir, ya da istediginin karsiliginda bir kötülük kendisinden uzaklastirilir. Hz. Muhammed s.a.v "Allah kiyamet günü ruhlari bedenlerine gönderince mü'minlerin ruhlari da yesil renkli kuslarin vücutlarina asilarak, cennet agaçlarinin meyvalarindan yerler." Hz. Muhammed s.a.v "Kiyamet günü Allah, insanlari, çiplak, sünnetsiz ve dilleri tutulmus olarak hasreder."

Hz.Muhammed s.a.v "Allah'in gönderdigi her Nebi-Resûl mutlaka koyun gütmüs, çobanlik etmistir. Ben de Mekke'nin Karârit mevkiinde koyun güderdim." Hz. Muhammed s.a.v "Allah'a yemin olsun ki; ben, hem gökte Emin'im hem de yeryüzünde Emin'im." Hz. Muhammed s.a.v "Aldatan bizden degildir." Hz. Muhammed s.a.v "Dilenci at üzerinde de gelse, ona sadaka verin." Hz. Muhammed s.a.v "Hud, Vâkia, Mürselât, Nebe ve Tekvir sureleri beni ihtiyarlatti." Hz. Muhammed s.a.v

Ve yanlizca rabbine ragbet et
Rahman Rahim olan Allahin adiyla 1-Biz gogsunu yarip genisletmedik mi 2-Ve yukunu indirip atmadik mi 3-Ki o senin belini bukmustu 4-Senin zikrini(sanini) yuceltmedik mi 5-Demek ki gercekten zorlukla beraber kolaylik vardir 6-Gercekten guclukle beraber kolaylik vardir 7-Su halde boskaldigin zaman durmaksizin(dua ve ibadetle)yorulmaya devam et 8-Ve yanlizca rabbine ragbet et

Abdulkadir Geylani Hazretleri Münacaatı
Münacaata besmele çekip tek ilâhin adi ile baslayip ve yine müracaati Onu hamd etmekle süslendirip son verecegim. Kendisinden baska ilâh olmadigina sehadet eder ve kemalat bakimindan akillarin ihata edemeyecegi kadar eksik ve noksanlardan münezzehtir.

O ilâh ki, kendisine uyulmak üzere Ahmed'i (a.s) bizlere hak peygamber olarak gönderdi. O Ahmed ki, cismi gittigi halde hakikati Muhammediyesi devam etmektedir. O Peygamber ki, bütün hayirlari teyit ederek bizlere bildirdi. Aramizda ilmi, hilmi ve Allah'a yaklastiracak ameli açikladi. Ey Allah'tan izzet ve yükseklik hazinesine ulasmak isteyen talip O'nun yüce isimleriyle dua ve münacatta bulun. Mütevazi bir kalple taharetlenip namazdan sonra de ki: Allah'im esma-i hüsna hakki için acilen yardim dilerim. Ya Rahmân: (Ey kullarina aciyip dünyada merhamet eden Allah'im) bana aciyip merhamet eyle. Ya Rahîm: (Ey ahiret hayatinda yalniz müminlere sonsuz merhamet eden Allah'im) bana merhamet ederek halimi güzellestir. Ya Mâlik: (Ey âlemlerin tek sahibi ve maliki.) Ya Kuddüs: (Ey bütün noksan sifatlardan, ayiplardan, kusurlardan, hatadan münezzeh olan Allah'im) kalbimi bütün kötü sifatlardan temizleyerek mukaddes kil. Ya Selâm: (Ey kullarini tehlikelerden, sikintilardan, selâmet ve huzura eristiren Allah'im) zatimi ayiplardan, sifatimi noksanlardan, islerimi serden koru ve vücuduma selâmet verip, belâ ve musibetlerden muhafaza eyle. Ya Mü'min: (Ey mümin kullarini ahirette gazap ve azaptan emin kilan Allah'im) gazabindan ve azabindan emniyet ihsan eyle. Ya Müheymin: (Ey kullarini devamli gözetleyen ve himayesi altinda bulunduran Allah'im) beni himaye edip, her türlü tehlikeden muhafaza eyle. Ya Azîz: (Ey maglûbiyet bilmeyen daima galip ve güçlü olan Allah'im) nefsimdeki zilleti giderip aziz eyle. Ya Cebbâr: (Ey hükmünü ve diledigini hakkiyla yerine getiren Allah'im) iyilesmesi zor, çözülmesi müskül, tedavisi olmayan her sikintidan koru. Ya Mütekebbir: (Ey izzet, seref ve saltanatindan dolayi ihtisam ve büyüklügünde tek olan Allah'im) kibirlenip din ve din ehline düsmanlik edenleri zelil eyle. Ya Hâlik: (Ey bütün mahlûkati yoktan var edip yaratan Allah'im) serrin her çesidinden uzaklastirarak muhafaza eyle. Ya Bâri: (Ey esyayi örneksiz yaratan, icat edip var eden Allah'im) fazlini, keremini ve nimetlerini bize ihsan eyle. Ya Musavvir: (Ey her seye diledigi sekilde suret ve sekil veren Allah'im) suretimi güzellestirdigin gibi siretimi de güzel eyle. Ya Gaffâr: (Ey kullarin günahlarini bagislayan magfireti çok olan Allah'im) günahlarimi bagislayarak tövbemi kabul eyle. Ya Kahhâr: (Ey bütün güçleri yenen, isyankârlari kahreden, maglup eden Allah'im) seytanimi maglup ederek kahreyle. Ya Vehhâb: (Ey nimetlerini karsiliksiz veren, bagista bulunan Allah'im) bagista bulunarak ilim ve hikmeti ihsan eyle. Ya Rezzâk: (Ey mahlûkata ve kullarina ihtiyaçlari olan rizki veren Allah'im) kolaylikla helâl rizk ihsan eyle. Ya Fettâh: (Ey kullarina rahmet, hayir, ilim, rizk ve sir kapilarini açan Allah'im) basiretimi açarak hayir kapilarinin açilmasini ihsan eyle. Ya Alîm: (Ey her seyin basini ve sonunu, açik ve gizlisini hakkiyla bilen Allah'im) ilimle sereflendirerek faziletleri ikram eyle. (Faziletlere ulastir.) Ya Kâbid: (Ey dilediginin nefsini, rizkini ve feyzini alan ve tutan, sikan ve daraltan Allah'im) her muanidin (inatçinin) kalbini gögsünü daraltarak din ve din ehline saldirmasini engelle. Ya Bâsit: (Ey dilediginin nefsini rizkini, ilmini onlara veren, onu açan, rahatlandiran ve

genislendiren Allah'im) nefsimi rahatlat, ilmimi çogalt, feyzinle kalbimi nurlandir, gögsümü genisleterek rahatliga kavustur. Ya Hâfid: (Ey diledigi seyi alçaltan, en yukari dereceden en asagi dereceye indiren Allah'im) münafiklarin (nifak ehlinin) kadir ve kiymetini düsürerek en asagi dereceye indir. Ya Râfi: (Ey diledigi seyi yükselten, en asagi dereceden en yukari dereceye kaldiran Allah'im) esrarinla derecemi âli ve yüksek kil. Ya Mu'iz: (Ey diledigini aziz, güçlü kilip sereflendiren Allah'im) beni ve müminleri buna ehil yaparak aziz eyle. Ya Muzill: (Ey diledigini zelil, hor, hakir kilan ve makamlarini en asagiya indiren Allah'im) zalimlerin cümlesini (tümünü) zelil, hor ve hakir eyle. Ya Semi': (Ey her seyi, gizli açik söylenenleri en iyi bir sekilde isiten, duyan, dua ve ibadetleri kabul eden Allah'im) dua ve ibadetlerimi dergâhinda kabul eyle. Ya Basîr: (Ey her seyi en ince teferruatina kadar en iyi bir sekilde gören Allah'im) islah olunan, kabul görülen kullarindan eyle. Ya Hakem: (Ey hükmü red edilmeyen tek hâkim, hükmünde hakki yerine getiren Allah'im.) Ya Adl: (Ey verdigi hüküm ve kararlarda hiçbir sekilde adaletsizlik yapmayan tek adil.) Ya Latîf: (Ey sonsuz lütufkar olan, âlemlerde olan islerin en ince islerin sirlarini ve hassasiyetini bilen ve ilahi bir gizlilikte bulunan Allah'im) Hakem, Adl ve Latif isimlerinin hakki için lütuf ve ihsanlarda bulun. Ya Habîr: (Ey tüm esyanin hakikatine vakif her seyden tam olarak haberdar olan Allah'im) Sen sir ve sirrin ötesini bilensin. Ya Halîm: (Ey hilm sahibi, bekleyisi genis ve yumusak, suçlulari hemen cezalandirmayan Allah'im) Senden hilm ister ve tek dayanagim da hilmindir. Ya Azîm: (Ey akil ve idrakin erisemeyecegi derecede büyük ve azamet sahibi Allah'im) büyük kerem ve ihsanindan bize nasip eyle. Ya Gafûr: (Ey kullarini çok bagislayan, magfireti ve yargilamasi çok olan Allah'im) günahkârlarin günahlarini bagislayarak af eyle. Ya Sekûr: (Ey kendisine itaatkâr olan kullarindan razi olan, verdigi nimetleri onlara karsi daha çok artiran Allah'im) bana ve sevdiklerine, nimetlerini artirarak ulastir. Ya Aliy: (Ey derecesinin ve yüksekliginin sonu olmayan Allah'im) benim ve sevdiklerinin makamlarini âli kil. Ya Kebîr: (Ey ululuk ve kibriyasi hiç kimsenin erisemeyecegi büyüklükte olan Allah'im) hayir ve kereminle bizi mükâfatlandir. Ya Hafîz: (Ey semalari ve arzin içindekileri koruyan muhafaza ve hifz edip hiçbir seyi unutmayan Allah'im) bizleri arazi ve semavî afetlerden muhafaza eyle. Ya Mukît: (Ey yarattiklarini geçindiren, barindiran, her canlinin rizkini veren Allah'im) zahiri ve manevî riziklarinla bizleri riziklandir. Ya Hasîb: (Ey cümle mahlûkatin ihtiyacini gören, herkesi hakkiyla hesaba çeken Allah'im) ihtiyaçlarimi giderip bana kâfi ol. Ya Celîl: (Ey büyük, ululuk, yüce, azamet ve celalet sahibi olan günahkâr kullarina kizan Allah'im) düsmanlik ve mücadele ettigim seytani korkutarak çekindir ve kaçindir. Ya Kerîm: (Ey kullarina çok cömert, keremi ve ihsani bol olan Allah'im) mevhibelerinden bol bol ihsan eyle. Ya Rakîb: (Ey bütün kullarini tek tek gözeten, bütün varliklar üzerinde görücü olan Allah'im) düsmanlarima karsi gözcü ve koruyucu ol. Ya Mucîb: (Ey dualari kabul eden, kendisine yalvaranin duasini kabul eden Allah'im) duada bulunanlarin duasini kabul eyle. Ya Vâsi: (Ey nimeti bol, rahmeti ve ilmi kusatmis olan, yarattigi âlemlerin ve kudretinin sonuna erisilmeyen Allah'im) bana ikramda bulunacagin zahiri ve manevî riziklari genis eyle. Ya Hakîm: ( Ey hikmet sahibi her seyi yerli yerinde ve en iyi bir sekilde yapan Allah'im)

varacagim yeri, meclisi en iyi bir sekilde yapmani dilerim. Ya Vedûd: ( Ey iyi kullarini seven bu sevgiyi gönüllere koyan, kendisi de sevilmeye en lâyik olan Allah'im) Sen bizleri sev, kendini bizlere sevdir. Ya Mecîd: ( Ey sani çok yüksek, deger ve seref sahibi Allah'im) Senden seref, saadet, yardim ve sevgi isterim. Ya Bâis: ( Ey kullarina elçi gönderen, ölümden sonra dirilten Allah'im) nefsimdeki düsmanlari gidermeye yardim askerini gönder. Ya Sehîd: ( Ey mülkünde olan her seye sahid olan, her yerde hazir bulunan, kendi yolunda ölenlere de edebi hayat veren Allah'im) dirilip varilacak yeri güzellestir. Ya Hakk: ( Ey gerçekten var olan âlemleri hak olarak yaratan, varligi hiçbir zaman degismeyen Allah'im) hakikat mesrebine ulastirip içenlerden eyle. Ya Vekîl: ( Ey kullarinin islerini gören, onlarin menfaatlerine kafi olan Allah'im) ihtiyaçlarimi gidermek için sen vekil ol. Ya Kaviy: (Ey zaafa ve zayifliga ugramayan çok güçlü ve kuvvetli Allah'im) Senin gibi birinin vekil olmasi elbette yeterlidir, vekil ol ya Rab. Ya Metîn: (Ey çok saglam ve mukkavim olan, hiç bir zaman sarsilmayan Allah'im) zafiyetimi giderip yardimini göndererek kuvvetli kil ya Rab. Ya Veliy: (Ey sevdigi kullarina yardim eden, iyi kullarina gerçek dost olan Allah'im) Seni severek duada bulunan kullarina yardim ederek, sen de sev ve yardimlarinda bulun. Ya Hamîd: (Ey her âlemde, her lisanda, her varligin dilinde hamd ile övgü ve sena edilen Allah'im) Senin varligina birligine inanarak hamd ederim. Ya Muhsi: (Ey bütün esyayi kavrayan yarattigi her seyin sayisini bir bir bilen Allah'im) kullarinin hatalarini adil bir sekilde sayildigi günde adaletle degil rahmetinle muamele eyle. Ya Mubdi: (Ey bütün esyayi ilk kez var edip, yaratan Allah'im) kereminle hidayet ve rahmet kapilarini aç. Ya Muîd: (Ey bütün esyayi hayattan sonra ölüme ve ölümden sonra hayata çeviren ve buna devam eden Allah'im.) Ya Muhyi: ( Ey kullarini dirilten hayat veren, ömür bagislayan, yasamalari için saglik veren Allah'im) afiyet içinde güzel bir yasam ihsan eyle. Ya Mumît: ( Ey kullarini öldüren, canlarini alan, ölümü yaratip kullarina ölüm acisini tattiran Allah'im) din-i mübine düsmanlik edenleri acilen öldürüp helak eyle. Ya Hay: (Ey daima diri olan, gerçek olarak yasayan, sonsuz hayat sahibi olan Allah'im) ölü kalplerimizi sana zikrederek dirilt. Ya Kayyûm: (Ey bütün varliklari, gökleri, yeri ve her seyi ayakta tutan Allah'im) sirlarimi muhafaza ederek kendine ulastir. Ya Vâcid: (Ey hazinelerinde hiç bir sey eksilmeyen, diledigini dilegi vakit bulan Allah'im) beni sevindirecek seyler ihdas eyle. Ya Mâcid: (Ey san ve seref sahibi, san ve serefi akillarin alamayacagi kadar muhtesem olan Allah'im) sen bana islerimde yardimci ve vekil ol. Ya Vâhid: (Ey tek olan, zatinda ulûhiyet sifatlarinda ve yaptigi islerinde tek olan Allah'im) Ya Samed: (Ey bütün mahlûkati için basvurdugu tek merci, kendisi ise hiçbir ihtiyaç ve talebi olmayan Allah'im.) Ya Kâdir: (Ey kadiri mutlak olan hiç bir mahlûkatin yapma güç ve kudreti gösteremedigi seyleri ve imkânlari var edip yerine getiren Allah'im) düsmanlarimizi helâk ederek yok eyle. Ya Muktedir: (Ey iktidar sahibi, her seyi üzerinde istedigini yapma kuvvet ve kudretine sahip olan Allah'im) bize hasetlikte bulunanlara azap eyle. Ya Mukaddim: (Ey diledigini öne geçiren, istedigini ileri alan Allah'im) sirlarimi yücelterek öne al. Ya Muahhir: (Ey diledigini geri birakan, istedigini arkaya alan Allah'im) beni geri seylerden koruyup afiyet ihsan eyle.

Ya Evvel: (Ey baslangici olmayan tek varlik olan Allah'im) hayir ve hasenat yapip gönderenlerden eyle. Ya Âhir: (Ey nihayeti olmayan, ezelden ebede kadar var olan Allah'im) kelime-i sahadeti getire getire ömrüme son verip ruhumu al. Ya Zâhir: (Ey varligi asikâr olan, yarattigi eserleri ile günes gibi varligini kabul ettiren Allah'im) açik ve zahiri nimetlerinden bize ihsan eyle. Ya Bâtin: (Ey varligini gizli tutan, sifat ve eser tecellileri ile zati ilâhîsini gizleyen Allah'im) Seni bilin ve taniya ariflerden eyle. Ya Vâli: (Ey bütün esyada tasarruf sahibi olan, tek basina bütün âlemlerde olanlari idare eden Allah'im) bizlere aciyip nasihat edecek kisileri basimiza getir. Ya Müteâlî: (Ey her seye tam kudreti ile faik, mahlûkat sifatlarindan âli ve münezzeh olan Allah'im) basimizdakileri islah edip dogru yola ilet. Ya Ber: (Ey kullarina karsi ikrami ve iyiligi bol, mahlûkata karsi çok kayirici olan Allah'im) vergilerinden, nimetlerinden bize de ihsan eyle. Ya Tevvâb (Ey kullarinin tövbelerini kabul eden günahlarini bagislayan Allah'im) günahlardan tevbe etmeyi nasip edip tövbemi kabul eyle. Ya Muntakim: (Ey düsmanlarindan öç ve intikam alan mücrimleri cezalandiran Allah'im) Ya Afuv: (Ey affi bol olan bagislamasi ve affetmesi çok olan Allah'im) bize aciyarak fazl ve kereminle günahlarimizi affet. Ya Raûf: (Ey son derece merhametli, acimasi ve sefkati bol olan Allah'im) dua ederek sana siginan kullarina sefkat ederek dualarini kabul eyle. Ya Mâlike'l-Mülk: (Ey mülkün ve bütün varligin tek sahibi ve devamli maliki olan Allah'im) San ihtiyaçlarini arz edenlerin ihtiyaçlarini giderirsin. Ya Zü'l-Celâli ve'l-Ikrâm: (Ey celal, büyüklük, azamet, ikram ve iyilik sahibi Allah'im) yagmur gibi yagan iyilik ve ikramlarindan nasiplendirerek istifade edenlerden eyle. Ya Muksit: (Ey adaletten sasmayan âdil, tüm islerini denk, uygun, yerli yerinde yapan Allah'im) Görüs ve yönümü hak üzerine sabit kil. Ya Cami': (Ey mahlûkati toplayan, bir araya getiren, diledigini istedigi yerde toplayan Allah'im) mahlûkatini topladigin kiyamet gününde kemalatlari toplayarak sana gelmeyi nasip eyle. Ya Ganiy: (Ey her seyden müstagni olan, hiç bir seye muhtaç olmayan tek zengin) fakirligimi gidererek, zenginlik ihsan eyle. Ya Mugni: (Ey kullarina zenginlik veren, istedigini diledigi kadar zengin eden Allah'im) hayirlardan yoksun, müflis, nefsimi iflâstan kurtarip zengin eyle. Ya Mâni: (Ey öne geçmis fiiliyatlari önleyen, bir seyin olmasini istedigi zaman mani olan Allah'im) nefsimi günah hastaligindan kurtarip sifa ihsan eyle. Ya Dar: (Ey zarara ugratan, elem, keder ve zarar veren seyleri yaratan Allah'im) bize bilerek kasten hasetlik edenleri kina. Ya Nâfi: (Ey kullarinin menfaatine uygun olan seyleri veren, faydali ve yararli seyleri yaratan Allah'im) öyle bir ruhla menfaatlendir ki, o her türlü kemalati tahsil etsin. YA nurlandir. Ya Hâdi: (Ey sapitmis olan kullarina yol gösteren, diledigi kullarini hidayete erdirerek sirati müstakime yönlendiren Allah'im) kalbimi nurlandirarak hidayete erdir. Ya Bedi': (Ey numune ve emsali bulunmayan, hayret verici seyler yaratan ve icat eden Allah'im) feyz ve keremini dileriz. Ya Bâki: (Ey varliginda devamli olan, fani olmayan, varliginin sonu olmayan Allah'im.) Ya Vâris: (Ey bütün varligi devam ettiren servetlerin ve mülkün gerçek sahibi Alllahim) beni Kur'an ilmine varis eyle. Ya Resîd: (Ey kullarini irsad edip kurtulus ve hidayet yollarini onlara gösteren Allah'im) irsad edip kendi yoluna ilet.

Ya Sabûr: (Ey çok sabirli olan, günah isleyen kullarina ceza vermekte acele etmeyen, sonucu bekleyen Allah'im) Allah'im; ayetlerini vesile ederek en güzel isimlerinle müracaatta bulundum. Allah'in bu güzel isimlerin hakki ve fazileti için Senden kemalat dilerim. Allah'im; Senden gelen riza ile rica ve dualarimi kabul edip içinde yasayacagim zaman dilimi içinde bana kâfi ol. Allah'im nefsimdeki hastaligi giderip yardim eyle. Beni hayra ulastirip aklima zarar verecek seylerden koru. Allah'im ana-babami, müslüman kardeslerimi ve bu isimlerle dua ve müracaatta bulunanlara merhamet eyle. Ben aslen Hz. Hasan'in soyundan olup Kadir olan Allah'in kuluyum. Büyük soy agacinda (secere) Muhyiddin diye çagirilirim. Allah'im sevgili dedem Hz. Muhammed'e (a.s) âline ashabinin tümüne salât ve selâmin en güzeli ve en mükemmeli ile salât (rahmet) eyle.

Bu yüzden bize göre fena anlayışı üzere kalmak en yücedir
Sözgelişi bir insanın "eğer ona şunu demeseydim, şu olurdu." "eğer ben olmasaydım, çoluk çocuk helak olurdu." demesi bu türden bir iddiadır ve bu, uluhiyet mertebesinin en aşağısıdır. Hatta bu tarikattaki bir Şeyh şöyle demiştir: "Eğer benim himmetim falancaya eşlik etmeseydi,mutlaka helak olurdu." Bu sözlerin tümü uluhiyet sırrı hastalığından kaynaklanan illetler ve marazlardır. Bu sözleri söyleyenlerin, bu iddiada bulunanların her biri iddiasının oranında ceza görecektir. Ya en büyük cezaya çarptırılır, ya da nasip eksilmesine uğrar. Ama mutlaka ceza görür. Bu yüzden bize göre fena (yokluk) anlayışı üzere kalmak en yücedir. Bizden önceki kuşaktan arkadaşlarımız bu hakikatin farkına varamadılar. Ey dostum! Sen bunu bil! ..O halde bizden güçlü ve yetkin kimse, kendisiyle Rabbi arasındaki büyük genel topluluk sır perdesini yırtıp, kendisinin değil Rabbinin uluhiyetini müşahede eden ve ona kulluk eden kimsedir. Bunu gerçekleştirince alemin en güçlüsü ve en şiddetlisi olur. Çünkü bu en büyük perdeyi kaldırmıştır... ..Alemin tavırlarına ortaklığından dolayı, onlarla birlikte ibadetlerinde büyük toplayıcılığı ikame etme yükümlülüğüne muhatap olduğun gibi, senin için sabit olan büyük toplayıcı sırdan dolayı, mahlukatma karşı icra ettiği gibi bu sırrı icra etme yükümlülüğüne de muhatapsın. Allah kullarına karşı latiftir, sen de öyle ol. Allah esirgeyen, bağışlayandır, sen de öyle ol. Nitekim yüce ALLAH, Nebisini (s.a.v) bu şekilde nitelendirmiştir: "bt'l mü'minine reufun rahim / Müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe, 128) şu halde, perdeyi yırttıktan sonra uluhiyet sırrı senin için daha bereketli sonuçlar doğurur. Ama perdeyi yırtmadan önce bu sır, büyüklük taslayan zorbalarınkine benzer sonuçlar doğurur senin için... Muhyiddin İbn-i Arabi

Sallallahu aleyhi vessellem

Gülümseyen bir çehre ama kederli, Saygılı ama dimdik, Mütevazı ama vakarlı, Yorgun ama kararlı, Bitkin ama mücadeleci, Mutlu ama sakin, Mutsuz ama ümitli, Sessiz ama çığlık çığlığa, Öfkeli ama müşfik, Sevinçli ama mutedil, Ağlayan ama sessiz, Sahipli ama kimsesiz, Gözü yaşlı ama içli, Zayıf ama güçlü, Kral ama taçsız, Mağdur ama suçsuz, Önder ama yurtsuz, Yürüyen ama koşar adım, Herkesle ama yalnız, Yalnız ama herkesle, Övgü dolu ama sitemkar, Sade ama içten, Fakir ama zengin, Zengin ama yoksul, Hükümdar ama halk, Birisi ama baştacı, Darda ama bölüşen, Zorda ama yetişen, Bağışlanmış ama af dileyen, Güvende ama tedbirli, Korunmuş ama temkinli, Kudretli ama dertli, Yaralı ama doktor, Muhalif ama dosttur, Müeddip ama zarif, Meskun ama garip, Muhacir ama fatih, Mükedder ama mutlu, Soylu ama kutlu, Beşer ama seçkin, Mübelliğ ama yetkin, Muzaffer ama kuşkusuz, Hatalı ama kusursuz, Müstakil ama makbul, Peygamber ama kul... Hz. MUHAMMED MUSTAFA (Sallallahu aleyhi vessellem) not: bir arkadaşımdan

ilk zeitgeist ile ilgili (devam)
Sen zamanında kapitalizmin putperestlik yoluyla uygulandığnı ve bu sistemi kimin değneğiyle tek tek tümden yıktığını biliyor musun ? Şimdi o yıkanlara yok denmeye çalışıldığını? Zamanında kapitalizmin uygulaması olan o putperestliği yıkan tek şeyin ne olduğunu çok iyi bilerek şimdi onların özüne yok denmeye çalışıldığı oyunundan haberin oldu mu ? Allahtan başka bişilere tapanlar çok sever bu kapitalizmi:) özellikle egoya tapanlar o egosuna nefsine tapanlar da maşaallah her kesimde bol bol vardır münafıklar ya da kafirler deniyor onlarada dinde...

Zeitgeist (devam)
http://jonasclean.blogspot.com/2008/07/bi-belgesel-ile-ilgili.html işte ego kabarık olunca mantık elbette devre dışı kalıyor bu da istenileni gerçekleştiriyor memnun oldum şimdi başka bi yöntemle anlatayım bakalım ego çıkabilecek mi devreden ona göre anlayacağız mantık ne kadar önde diyorum ki düşünün biz şimdi bir kasabadayız ve dünya bu kasabadan ibaret..bu kasabanın muhtarı gelip diyor ki bakın bu kasabanın di ni artık bu kitap..kasabalı kitabı açıp okuyor..kitapta deniyor ki bir yıldır içimizde olan isa tanrının oğludur ve...dün öldürdüler...kasabalı da soruyor - Alla Alla bu kasabada hiç İsa diye birisi yaşamadı..böyle olaylar da olmadı..ama biz inanalım evet demek ki biz görmedik..hıı evet.. buna kim inanır? bakın inanılacak şeyden bahsetmiyorum...bu yöntem nasıl işe yaramış olabilir? bi denediniz mi? Ve bu yöntemin işe yarayacağını düşünen bunun olabileceğine inanan elbette İsa'ya da yok der diyorum geçiyorum..başka çare yok çünkü.. Batmanin son bölümünde jokerin karakterini tahlil edebilen bu dediğimi de anlar diye ümid ediyorum..

Namaz
Hz Peygamber, namazın kılınış şekliyle ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir: "Namazı ayakta kıl. Buna gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üstüne yatarak kıl". Nesâî'de Hadis-i şerife şu ilâve vardır: "Buna da gücün yetmezse sırt üstü yatarak kıl. Allah hiçbir kimseye gücünün yereceğinden fazlasını yüklemez" (Buhârî, Taksir, 19; Tirmizî,

Mevâkît, 157; Ebû Dâvud, Salât, 175; Zeylaî, Nasbu'r-Raye, II, 175; ayrıca bk. el-Bakara, 2/286).

Sonsuz küvet
Sehl diyor ki: "Abdal'dan bir er bana geldi, kendisiyle sohbet ettim. Hakikate dair bana sorduğu meseleleri cevaplandırdım. Sabaha kadar böyle devam etti. Adam sabah namazını kıldıktan sonra suya dalıp öğlene kadar suyun dibinde oturdu. Kardeşim İbrahim ezan okuyunca dışarı çıktı. Bir tek kılının ucu bile ıslanmamıştı. Öğle namazını eda ettikten sonra tekrar vardı, suya girip dibine oturdu. Namaz vakitleri dışında bu sudan dışarı çıkmıyordu, kesinlikle hiçbir şey yememek ve kimseyle oturmamak üzere bir süre benimle bulundu, sonra geçip gitti." Sehl Bin Abdullah Tüsteri (r.a.)

Hazreti Şems-i Tebrizi (r.a.)
“Henüz ergenlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı otuz kırk gün hiçbir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim. Günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım. Bir gün babam bana çıkıştı : ’ Oğlum’, dedi ‘ben senin bu halinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak?‘ ben ona şu cevabı verdim: ‘Baba, seninle benim babalık ve evlatlık ilişkimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyla bir de kaz yumurtası koymuşlar. Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman, bunlar hep birlikte analarının ardına düşerler, bir göl kenarına gelirler. Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendini suya atar, bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der. Çırpınmaya başlar. Halbuki kaz yavrusu, neşe içinde suda yüzmektedir. İşte, seninle benim aramdaki fark da böyledir.”

Gökler gözünün gördüğü yerden itibarendir..
Ehl-i kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa'dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, "Bize Allah'ı apaçık göster" demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilahare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Musa'ya apaçık delil (ve yetki) verdik. Nisâ 153 O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı? Enbiyâ 30 *** Semâ, yükseklik anlamını taşır. Araplar tavana, atın sırtına hatta yerden yükselen ota bile semâ derler. (Mekâyisü'l-Luğa) ***

Gökler gözünün gördüğü yerden itibarendir..

Biz de o zannettiği şeyi kendisine bağışladık
17.Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi. ------------------------------****---------------------------------------21.Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanmışlardı. 22. Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan ürkmüştü. “Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet. Zulmetme ve bizi hak yola ilet” dediler. 23. Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu var. Benimse bir tek dişi koyunum var. Böyle iken "Onu da bana bırak" dedi ve tartışmada beni bastırdı.” 24. Dedi ki: doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına istemesiyle sana zulmetmiş ve zaten yakınların çoğu da birbirlerine aynı şeyi yaparlar. Ancak iman edip, erdemli davrananlar bunun dışındadır.Onlar ise sayıca ne kadar az!" Davud, biz, kendisini sınadık zannederek hemen rabbine istiğfar etti, eğilerek yere kapandı, Allah'a döndü. 25. Biz de o zannettiği şeyi kendisine bağışladık. Şüphesiz yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. ... Sad suresi 17-21-22-23-24-25

1 hadis
Kıyamet günü olduğunda şehidlerin kanı alimlerin mürekkebi ile tartılır da alimlerin mürekkebi, şehidlerin kanından ağır basar. (Ramuz, 59/6) s.a.v.

Huuu
Şerler def ola hayırlar feth ola Hu nun adı ile görenlere ve görme yolunda olanlara. O na aşık olanlara.. Talip olan "İNSAN" "HU"yu elbette ilk başta işaret olunan "HU" olarak görür Yani "O" olarak Yani bu anlamda işaret "O"ya olur

Yani bir anlamda "DIŞARıDA OLANA" Hakikatte bu dışarıdalık izafi de olsa bu böyledir dışarıdadır Çünkü "O"dur Ve yine izafi olarak "DIŞARIDA" olur aslında "ÖTEDE"dir yani dışarıdalık mekansal değil "VARLIKSAL"dır Çünkü "HU" kavranılamaz bir ÖNCELİKte olarak "BİLEN"dir ve "VAR"dır İşte başlangıçta ÖTEDE ve DIŞARIDA olan "HU" kişinin çalışması ve elbette "HU" nun bir lütfu olarak "İÇERİ"ye alınır... İçeriye alınan kişi eğer önceden "HU"nun "ÖTEDE OLDUĞUNU" iyice bilmiş, takdir etmiş fakat "MEKANSIZ" olduğunu iyice bilmemiş, takdir etmemişse "MEKAN" ona engel olur...Hatta "TANRI" olur... "Hu" yu her ne şekilde olursa olsun "VÜCUT/MEKAN-MEKAN/VÜCUT" olarak algılar.. Çünkü "HU" izafi de olsa ona göre dışarıdaydı ve kişi "DIŞARI"ya geçti...Ya da ALINDI.. Halbu ki "HU" mekansız olarak hiç bir kesit olmadan hem "ÖTE/DIŞARI" hem "ÖZ/İÇERİ"dedir.. Çünkü "O" "HU" dur... En doğrusunu bilen Aşkın sahibi "BİZ" için "HU" olmuş, yüce "ALLAH"dır...

Evliya Tezkireleri
http://www.facebook.com/group.php?gid=51521661565&ref=mf#/group.php? gid=51521661565

yardım edenden tavsiyeler (devam)
Olur ki Allahla şımaran kimseler görürsün Bil Allah şımaranları sevmez *** Bunca harikuladelikleri devamlı olarak yaratırken O asla meşgul olmaz Onu hiç bir yaratması meşgul etmez Bunu da bil. Sen de öyle olmaya gayret et. Başını yastığa koy... Bu da Allah'ın ahlakındandır..

Zülfün yüzüne düştüğünü görmeyen ahali
...Eğer âşık isen, bunca haceti ne yapacaksın, terket. Aşka düşmüş olan mala sevdalanmaz. Zülfün yüzüne düştüğünü görmeyen ahali, güneş tutuldu diye yanlış fikre kapıldılar... Nesimi

2012
Dünya foton kuşağına girmiş, 4. 5. boyuta geçilecekmiş, insanlar birbirlerinin düşüncelerini okuyacaklarmış, cennet, cehennem başka başkaymışmış..vay vay vay...Allah var bu hiç ilginç gelmedi sana! Hiç ilgini çekmedi Allah da..Sen foton yağmurlarında yıkanmayı düşün...sen 5.boyutu hayal et.İnsanların içlerindekini bil, bildir..Allah değil bilen bildiren uzaylılar var murdar galaksisindeya ordan onlar bildiriyor ..Oturdukları yerden hem de ya..bu derece ilahlar ya!...Sen vücudu yokken bunu yapanı bırak..Onun vücudu yok ya bunu nası yapabilir ki ya? Pazuları yok yaa nası ilah olsun O yaa!...Sen başka ilahlar ara...Düşünceleri oku. Başkaları seninkini okusun. Kalbiniz tertemiz, dedikodu yapın bol bol.. Beyin gücünüzü kullanın şimdide..Böylece beraberce elele kardeşçe 2012de kibrin altın çayırlarına yükselin..2012de bu dünyadan yine bu dünyaya, cennet boyutuna sıçrayın hop diye ..mezardaki kurtlar da aç kalsın, ölsün gebersin toprağa karışsın..Senden kim hesap sorabilir ki hem Ahiret olsun di mi ya. bunlar eskilerin masalları, hayal.. Dünya biter mi hiç..Zevk senin, dünya senin, sen senin! herşey senin! kralsın sen!...Sen sinelerin özünü bilensin yahu! Sen kalpleri bilensin yahu. Senden başka hesap kesebilecek biri olabilir mi ya.. Sen cehennemlik, cennetlik kulları seçensin. Allah ilah olur mu , senden başka ilah mı var ki ya.. Foton yağmurlarında yıkanın siz.. Koşun koşun, dünya cennetine koşun! 5.boyutta aşağıya atlayın.. Alır sizi cennetine bu aşkınızla bu dünyanın o ahiretin sahibi..Allah ne ya cennet varken di mi yaa...Unut sen Allahı unut.. Nası olsa ilahsın sen sana günah mı ,sende hiç hata kusur olur mu ya...Koş sen koş...Elindeki dünyanın cennetine cehennemine hayran ol! Tap! Tap sen o ışıklara, parıltılara, acayipliklere de, seni varlığında var eden o koca Allah'ı arkanda bırak.. Geç sen Onu.. Bilen bildiren O değil! bilen bildiren sensin! Sen herşeyi bilensin, sen başka bir şeysin ya!.. Uzaylıların çocuğusun sen ya!.. sen başka İlahların yarattığısın,süpersin sen ya! Sen onlarla övün, onlara tap...onların yanına koş.. Koş da Aşkın sahibi Aşkın kendisi o koca Allahtan yüz çevir..Aferin..Seni, ananı babanı uzaylılar büyüttü, başka ilahlar bezledi senin o özel altını...Yoga yap sen.. Secde etmek kibrine dokunmasın..İlah ilaha secde eder mi hem ya!...hatta bunları unut, direk sensin asıl ilah ya..

Şüphedeki müzisyen için
Seslere bir kulak ver.. Hayattaki bütün seslerin akışına bi kulak ver. Uzan gözlerini kapa. Kulaklarını etrafındaki seslere dik. Doğal olarak birbiri ardına gelecek ve birbirine karışacak olan sesleri dinle bi.. takip et... Tek bir atonal mezur duyabiliyor musun?.. Yan dairede Atonal klasik ve caz müziğine kastıran bir grup yoksa eğer :) .. Bu hayattaki seslerin kendiliğinden ardarda gelişinde ve birbirine mix olmasında tek bir atonal bölüm nasıl olmuyor? ...ve bilmiyorum sen bunu neye yoruyorsun.. Ona nasıl hayran olmuyorsun..ya da bu hani nasıl tesadüf oluyor..ya da bunu uzaylılar mı yapıyor..mitoloji, panteizm, materyalizm filan bilmiyorum bu bilince sen nasıl bir ehemmiyet vereceksin ne isim takıyorsun...Buna hangi isim layıktır.. bak ben şöle diyorum "tekbiiir atonal mezur"..

İnsan niçin sorumlu tutuluyor onu da burdan anlarsın..

şuraya buraya yönelerek telaşa kapılmaz
Allah'a aşık olan mutlaka O'na kavuşacağından emindir; şuraya buraya yönelerek telaşa kapılmaz Çünkü bilir ki Allah zamanla ve mekanla kayıtlı değildir ki bu yüzden oraya buraya yönelsin. Muhyiddin İbn-i Arabi (k.s.) Hazretleri

Halbu ki cenabı peygamberin yetim olmasında büyük esrarı ilahi vardır
..Kafirler onunla alay etmek istediler, yanına geldiler dediler "-Sen peygamber misin ya Muhammed?". "-Evet Allah'ın resulüyüm. Sizi Hakka ve necata çağırıyorum.". "-Nasıl peygambersin? Hani senin paran? Sen yetimsin?"...sanki bi kabahatmiş gibi. Halbu ki cenabı peygamberin yetim olmasında büyük esrarı ilahi vardır..Allahu teala ve takeddes hazretleri daha annesinin karnındayken, cenabı peygamberin pederi olan hz Abdullah'ın ruhunu kabzeyledi. Sonra dünyaya teşrif buyurdular bir müddet sonra da altı yaşında Hz Amineyi kaybetti..Peygamber anadan babadan hür yetim kaldı. Bunun sırrı şu idi..Melekler sordular bunu cenabı hakka.."-Yarabbi habibim mahbubum Muhammedim(s.a.v.)dedin, anadan babadan hür yetim bıraktın, hem babadan yetim hem anadan öksüz oldu. Bundaki sır nedir?" dediler. Cenabı Hakk buyurduki "- Eziyet cefa gördüğü vakıtta, anası babası sağ olsaydı onlara seslenecekti..Onları aldım ki bana seslensin" dedi Cenabı hakk celle ve tekaddas hazretleri... he şimdi bu bi kabahatmiş gibi peygambere gelip diyorlar ki senin okuman yazman yok mektebe gitmedin ders görmedin hocadan, nası peygamber olursun?..halbu ki okumak ve yazmak kasanın anahtarına benzer kasada bulunan defineyi almak için anahtar lazımdır. İlim öğrenmek için bi adamın tahsil etmesi lazımdır. ilmi tahsil anahtar gibidir, ilmin cevahiri kasadadır. Peygamber cevahire malik olmuş.. peygamber(s.a.v) Allah mektebinde okumuş..ve peygamberin hocası Allahu Subhanu ve teala olmuş.. Aşki Muzaffer Ozak Hazretlerinden

Allah a aşık olanın gönlü böyle olacak
Hz Allah İbrahim Aleyhisselam efendimizin malını mülkünü daha çok verdi, evladını da öldürtmedi, kendini de yakmadı.. Yalnız!.. denedi.. İmtihan etti. O da teslim oldu, "bin tane canım olsa yarabbi sana feda" dedi... dedi ama... Allah'a aşık olanın gönlü böyle olacak.. o zaman kolay.. Muhibbi Safer Dal Hazretlerinden

Zorlanıyorum

Bu zaman ahir zaman zorlanıyorum diyorsan; betonlardan başını uzatmış çiçekleri düşün.. Senin Şeyhin çiçekler olsun.

Peygamber Aşkı
Ebu Hüseyn Nuri'nin köre söylediğinin altındaki o gizli peygamber aşkını farkettin mi? Hep kusurları mı göreceksin? Hal bu ki Allah kusurları örtendir..

Ki atın ibadeti çok ilginçtir
Bu durumda ahiret yolunda kendilerinden istifade ettiğimiz şeyhlerimiz arasında sözünü ettiğimiz ümmetlerden de kimseler vardır. Örneğin Fas şehrinde bir duvarın üzerinde bir oluk gördüm. Oluktan yere su akıyordu, tıpkı Ka'be'nin oluğu gibi. Onun ibadetini fark ettim. Onunla birlikte bu ibadeti yerine getiririm diye kendimi zorladım.Bunlardan biri de kendi gölgemdir. Gölgemden iki ibadet türünü aldım, ki bu iki ibadeti yerine getiriyordu. Bunun gibi bir çok örnek vardır. Hayvanlara gelince; onlardan da şeyhler vardır, dedik. Onlardan güvendiğim şeyhlerimiz arasında at vardır. Ki atın ibadeti çok ilginçtir. Şahin, kedi, köpek, pars ve balansı da bu şeyhlerdendir. Ne kadar uğraştıysam, onların ibadetlerini onların düzeyinde yerine getirmeye güç yetiremedim. Sadece kimi zaman onlar düzeyinde bu ibadeti yapabilirken, kimi zaman da yapamadım. Ama onlar her an bu düzeyde ibadetlerini gerçekleştirirler. Üstelik benim kendilerinin efendileri olduğuma da inanarak beni ayıplıyor, kınıyorlardı. Onlara özgü ibadeti yerine getirme hususunda eksik kaldığımı gördüklerinde bana karşı sert davranırlardı. Hatta bazıları bana öfkeleniyordu. Öyle ki bu öfkesi Allah'ın dinine ilişkin gayretini perdeleyecek düzeyde olurdu. Bunun sebebi de onların ibadeti ile ilgili eksikliğimdi. Asiliğim ve Allah'a karşı sergilediğim kötü muamele yüzünden üzerlerindeki efendiliğim de kaybolurdu. Üzerlerindeki itaatim de zail olurdu. Ben de onları bu hususta mazur görür ve ihdaslarından dolayı onların ihlasını teslim ederdim. Çünkü Hz. Ebubekir(r.a) halife olduğu zaman şöyle demiştir: "Allah ve resulüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Eğer isyan edersem, bana itaat etmeniz gerekmez." Hiç kuşkusuz Ebubekir (r.a) gerçeği söylemiştir. Ey dostum! Köpek, sürüngen ve yırtıcı hayvan ümmetlerinden biri sana eziyet ederse veya bitki ümmetinden bir odun ya da yaprak seni incitirse yahut üzerine tökezlemen, bir duvardan üzerine düşmesi veya bir çocuk yahut bir adamın bir şeyden dolayı sana atması sonucu bir taştan sana eziyet ilişirse ve taş sana yönelirse öfkelenme, insaflı davran ve içinde bulunduğun o hal ekseninde kendi nefsine bak. Allah'ın nefsi denetleme ve sürekli olarak huzurda tutma hususunda emrettiği adalet terazisini onun için kur. O zaman mutlaka kendinde sana yöneltilen ve bu esasa göre gerçekleştirdiğin ibadetle ilgili bir kusur veya aşırılık bulacaksın. İşte bu kusur ya da aşırılıktan dolayı hayvandan, bitkiden veya taştan eziyet görmüşsündür. Allah'tan bağışlanma dile, tevbe et, ihlash ol ve bir daha bu kusur ve aşırılığı işlememeye azmet. Eğer bu bağlamda sakınırsan, seni inciten bu varlık, seninle konuşacaktır ve buna da sen keramet adını verirsin. Oysa bu gerçekte keramet değildir. Sadece bu gerçeğin farkına varmandan, tevbe etmenden ve varlıklarla uyum mekanına kaçıp sığınmandan ibarettir. İbn-i Arabi Hazretleri

Çaba Sarfedildikten Sonra

..Oysa gerekli çaba sarfedildikten sonra ulu huzura yaraşır şekilde kusuru itiraf etmek gerekir. Sarhoşluk (sekr) hali galip geldiği için " Eğer sonradan olma varlık görüşünün kirliliğiyle görürse, ben kadim cemale hücum ediyorum" diyenin safahatından uzak dur. Bu sözün Allah erleriyle bir ilgisi yoktur. Bu bir şatahat-tır ve onu söyleyen o sırada bu halde bulunmuştur. Hakikatler kesinlikle reddeder bunu. Ya da "cehde ile vasıl olacağını sanan kendini boşuna yorar" diyenin sözüne de aldanma. Bu adam bir keresinde de şöyle demiştir: "Cehdsiz vasıl olacağını sanan, kuruntuda bulunmuştur." Burada seni teşvik ettiğimiz çaba sarfetmeye, iyi niyetle amel etmeye işaret ediliyor, ki vasil olmak ancak Allah'ın rahmetiyle olabilir.Nitekim yüce Allah kuruntu edenler hakkında şöyle buyurmuştur: " Ve ğarretkumu'l emaniyye / Kuruntular sizi aldattı."(Hadid, 14) çaba sarfedip yorulanlar hakkında da şöyle buyurmuştur: "/e ni'me'l ecru'l amilin /İyi amelde bulunanların mükafatı ne güzelmiş!" (Zümer, 74) " vellezine cahedu fina lenehdiyennehum subulena/ Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz." (Ankebut, 69) Burada çaba sarfedip yorulanlara yönelik bir övgü vardır. Yorulmak, ibadet etmek için çaba sarfetmek kaçınılmaz olduğuna göre, böylesi daha evladır. Eğer kişide cehdden kaynaklanan yorgunluk var ise ve kendisi de iddiasından vazgeçip cehdin sonuçlarına önem vermiyorsa, bu bakımdan bütün amellerinden bu duyguyu hali kılıyorsa, o rabbani nefha-lardan birine maruz kalır. Çünkü boyun eğdirmenin etkisiyle yapılan ibadetler genel Fakihlerin özelliğidir. Allah onları hakikatlere karşı kör kılmış ve onlara denilmiştir ki: Bu dünyada önceden salih ameller gönderin ki onları ahirette karşınızda bulaşınız... Bunlar bize göre cahildirler. Bu gibi kimselere yükümlülük ismine uygun olarak yöneltilir. Bu yüzden ibadetleri eda ederlerken, ancak Allah' ın bildiği bir ağırlık ve yüksünme çöker üzerlerine. Çünkü mabudlarım hakkıyla bilmezler. Nefislerinin şehevi arzularıyla, kısa ve uzun vadeli hazlarıyla meşguldürler. Ama gerçek sufiler dediğimiz bu zümrenin ibadet etmeleri, ilahi boyun eğdirmenin bir sonucu değildir. Aksine, amele ve sonuçlarına fena olgusunun hakim olduğunu müşahede eder biçimde şükür mahiyetinde ibadet ederler. İleride sevap olarak karşılarına çıksın, kendilerine ödül olarak verilsin diye amel etmezler. Aksine onların amel etmelerinin sebebi, efendinin onlara: "Amel edin!" demesidir. Onlar, amel ederler ve amellerini takdim ederler. Kabul veya reddetmek Efendiye aittir. Teklif bunlara yönelik değildir. Teklifin anlamı bunlardan kaldırılmıştır. Yani onlar ibadet ederken, salih amellerini sunarken bir ağırlık, bir yüksünme hissetmezler. Çünkü ma-budlarını irfan derecesinde bilirler, kendi nefislerinin hakları yerine Onun haklarını eda etmekle meşguldürler. Kendileri için bir ecir talep etmeleri tasavvur edilemez. Muhyiddin Ibn Arabî Hazretleri /"Ruhul kuds"den

İbn Arabi hazretleriyle ilgili bir başka sohbetten
Sohbet ettiğim Aşağıda yaptığım alıntıyı özellikle doğru yol üzerinde olma ve sapkınlığa düşme açısından tartışmaya ve paylaşıma açmak isterim. Hud'un hikmeti '' Hiçbir canlı mahluk yoktur ki Allah onun tepesinden yakalayıp da hükmü altına almasın. Muhakkak Rabb'ım doğru yol üzerindedir '' mealindeki ayete dayanır. O halde yürüyen her mahluk Rabb'ın doğru yolu üzerinde yürür. Buna göre onlar gadaba uğramış ve sapkınlığa düşmüş sayılmazlar. Sapkınlık nasıl geçici bir hal ise Allah'ın öfke ve

gadabı da böyle geçicidir. Asıl olan şey ise herşeyi kaplayan rahmettir. Rahmet ise gadaptan ileri ve geniştir. FÜSUS'ÜL HİKEM X. FASS *** BendenizHud'un hikmeti '' Hiçbir canlı mahluk yoktur ki Allah onun tepesinden yakalayıp da hükmü altına almasın. Muhakkak Rabb'ım doğru yol üzerindedir '' mealindeki ayete dayanır. O halde yürüyen her mahluk Rabb'ın doğru yolu üzerinde yürür. Buna göre onlar gadaba uğramış ve sapkınlığa düşmüş sayılmazlar. Sapkınlık nasıl geçici bir hal ise Allah'ın öfke ve gadabı da böyle geçicidir. Asıl olan şey ise herşeyi kaplayan rahmettir. Rahmet ise gadaptan ileri ve geniştir. FÜSUS'ÜL HİKEM X. FASS -----------------------------Her kelimesi dikkate alınması gereken bir büyük olduğu için kullandığı "buna göre" ifadesi çok önemlidir. Her var oluş her tecelli kendi katmanında değerlendirilir. Örneğin bir cemal tecellisi aynı an içinde bir başkasına celal tecellisi olarak görünebilir. İşte "buna göre" hazretin anlattığı makam dikkate alındığında görülür ki Allah katında herşey doğru yol üzerindedir.. Bir de alıntı yaptığı ayetteki şu ifadeyi esgeçmesi mümkün olmayan bir büyüğümüz olduğu için çok dikkatli olmak lazımdır "...Muhakkak Rabb'ım doğru yol üzerindedir '' Yani eğer kişi Allah katında bu tecelliye muhattap olursa evet o rabbi katında bulunduğu için herşey doğru yol üzerindedir ve Allah'ın rahmeti gazabını geçmiştir,artık bu katmanda hiç bir şey! sapkın bir yolda ilerliyor olamaz.. hazretin kalplere ilettiği bu husus rabbin şu ayetiylede yakından ilişkilidir mealen ..rabbimden sapıtmışlardan başkası ümidini kesmez görünürde herşey yolunda gitmemiş en kötü şeyler başa gelmiş yüzde yüz sapıtılmış küfre girilmiş Allah o kişiyi en dibe batırmış olsa dahi işte Allah'ın rahmeti gazabını geçmiştir.. çünkü mealen ..rabbimden sapıtmışlardan başkası ümidini kesmez

*** Sohbet ettiğim Burada dikkatimi çeken bir konu hakkında görüşlerinizi rica ediyorum. Yukarıdaki alıntıda ayetin sırrı açıklanırken Rabb ifadesinin kullanılmasının özel bir anlam taşıdığını düşünüyorum.Tıpkı '' Nefsini bilen Allah'ı bilir '' değil de '' Nefsini bile Rabbını bilir '' ayırımında olduğu gibi. *** BendenizNefsler çokça olup tek isim altında "nefs" olarak anılabilir olmasına rağmen Rab tektir çokluğu yoktur denilebilir sanıyorum o konu hakkında ama nefs ibni arabi hazretlerinin makamındaki nefs olunca tabi ki "nefsini bilen rabbini bilir"hadisi (s.a.v.) asıl anlamına tam işaretlenebilir daha açık şekilde yani özel olarak "nefsini bilen Allah'ı bilir"şeklinde alınabilir şimdi alıntılayamayacağım fakat ibni arabi hazretleri öyle bir alimdir ki kuranda Allah'ımızın kendisini sıfatlar olarak anlatmayıp sıfatlarını isimleri olarak sunmasına dikkat etmiş ve o konuda da son derece dikkatle edeb göstererek bize de Allah'ın sıfatlarını isimleri olarak almamızı işaret etmiştir Çünkü sıfatlar ayrıntıda çok geniş manalar içerdiği için insan onları direk tanımlamaya kalksa çok abes sonuçlar edebe uymayan sıfat tanımlamaları ortaya çıkabilir örneğin kafayı kaşımakta bir sıfattır fakat "kafayı kaşıyan" diye sıfat ismi elbette edebe uygun olmaz; ancak yine Allah'ımızın kurandan İbni arabi hazretlerine keşfen bildirdii gibi "HİLM" ismiyle ya da belki daha uygun başka bir isimle işaretlenmesi gerekir İşte "nefsini bilen rabbini bilir"(s.a.v.) denmesindeki inceikte budur.. "nefsini bilen Allah'ı tam olarak bilir/bilidi" hem edep olarak hem de ilmen denilmez çünkü Allah o nefse kendisini "RAB" ismiyle bildirmiştir direkt "zat" olarak değil. Efendimizin s.a.v. "biz seni hakkıyla bilemedik" hadisinde bildirdiiği üzere zaten O'nu direkt olarak tamamıyla bilmek mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir... *** Sohbet ettiğim Kainatın esmayı ilahiyyenin tecellisinden ibaret olduğunu ve her insanın ana varoluş nedenini tanımlayan baskın bir esmanın mazharı olduğunu göz önüne aldığımızda, bu alıntıda ve Hazret-i Şeyh'in açıklamasında geçen rab kelimesi Hazret-i Şeyh'in sık sık dile getirdiği Rabb-ı Hassı kast ediyor olabilir mi sizce ? Bunları yazarken okuyanların kafasınıı

karıştırmak da istemiyorum ama bir yandan da özelilikle Füsus'ül Hikemin ana yapısını oluşturan bazı kavramlara bu sorularımla girilmesi, aklımızın ve ezeli istidadımızın elverdiği ölçüde anlamaya çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Haddimi aşıyorsam tüm grup üyelerinin de mazur görmesini rica ediyorum. *** BendenizRabb-ı Hassı kendi cümlelerinizle ya da alıntı yaparak özetleyebilir açarsanız inşaallah güzel olur istifade ederiz *** Sohbet ettiğimMen Arefe Nefsehu, fekad Arefe Rabbehu Nefsini bilen, Rabbini bilir manasını taşıyan bu söz, Nefsim dediğinin Rabbınla aynı şey olduğunu vurgular. Ancak İnsanlar arasında bariz bir fark bulunduğundan, senin Rabbin ile benim Rabbim hem aynıdır, hem farklıdır. Bu Esma terkibine dayanır. Bir Rabbül Erbab, bir de Rabbi Has vardır. Rabbül Erbab Rabların Rabbı, Rabbi Has ise senin terkibiyetini oluşturan esma karışımıdır.( Alıntı ) Kendi kelimelerimle ifade edersem de şöyle yapabilirim ( hatadan Allah'a sığınıyorum) : Kişiliğimizin baskın özeliği veya özellikleri ne ise ona tekabül eden esma Rabı Has'dır.Ve herkes kendi rabb-ı hassının kemaline doğru yürümektedir. Şöyle bir açlım da yapabailiriz. Zahiren dalalet içinde bulunan Firavun'un Hadi esmasının mazharı olduğunu söylemek imkansızdır. Olsa olsa Mudil esmasının mazharıdır ve bu kendisinin Rabb-ı Hassıdır. *** BendenizBazen kimi guruplar uluhiyeti mutlak olarak onlara nispet etme anlayışından sıyrılarak gizli yönü düşünmeye başlamıs ve bunlara, sırf bizi Allah’a yaklastırşınlar diye kulluk ediyoruz, demişlerdir. Böylece onları perdeler ve vezirler gibi görmüşlerdir. Allah’a sığınırız bu tür anlayışlardan… Eğer bu guruplar, bu yönü onların nefsinde görebilmiş olsalardı, uluhiyete bir dıs varlığın sahsında kulluk sunmazlardı. Bilakis uluhiyetin kendisine kulluk ederlerdi. Bizim dediğimizin özü sudur: Kulluk sunulan mutlak varlık uluhiyettir, varlıklar değil. İbni Arabi hazretleri "risaleler"den Ben sevginin sevgilisiyim, ah bir bilseniz Sevgi de bizim sevgilimiz ,ah bir anlasanız Eğer benim niyetimi anlarsanız Yüce Allah a hamd ediniz Biliniz , niçin çevremdekiler sözlerimden yüz çevirdiler

Çünkü benim sözlerimi anlamaktan çok uzaktılar onlar. Fütuhat , 178 İbn Arabi (k.s) *** Sohbet ettiğimFÜSUS'ÜL HİKEM X.FASS ALINTILAR.... 1-Her Rabb'ın yani her ismin kendi doğru yolu üzerinde olan canlı mahlukları kendi eliyle başlarından yakalaması hikmetindeki bu görüşü, ancak zevki bilgilerden olan bu fen verebilir. 2-O hert görende görür ve her görünende görünür. Demek ki alem onun suretidir o da alemin ruhu olup onu sevk ve idare eder. Bu suretle Adem, İnsan-ı Kebir'dir. 3- Şu halde sen kimsin. Hakikati ve yolunu öğren. Bu takdirde mesele onun tercümanı ve peygamberi dilinden sana açıklandı. Eğer anladınsa o Hak dilidir. O dili, anlayışı doğru olanlar anladılar. Şu ana kadarki sabrınız ve ışık tutan yaklaşımınız için teşekkür ederim. Fakat sınırlarını bilen ama zaman zaman aşan biri olarak bu konuyu daha fazla uzatırsak bizleri okuyanların fikirlerini ifsad etmekten korkuyorum. Şüphesiz ki herkesin anlayışı ezeli istidadına, nasibi ve meşrebine göredir...Sevgiler *** BendenizRabbi has noktasında Allaha sığınarak ve korumasını dileyerek biraz daha derine dalmak istiyorum okuyanlarında okurken aynı hassasiyet içinde olmalarını Allahtan dilerim. Konuya yabancı olanın okumaması ise daha hayırlıdır.. "Rabbi has" kavramına bir örnekle mesela Rabbimizin "Sani" "sanatçı" ismi aslında sadece kendisinindir. "Övgü yalnızca Allah'a mahsustur"ayeti gereğince ve ilmen baktığımızda da aslında sanatçı yani "Sani" yanızca Allahtır çünkü kulların hiçbirisi "sanat" ve "sanatçı" kavramlarını tam olarak taşıyamazlar. Örneğin bir insan rabbimizin bu isminin belli bir kısmını yaşayıp "ressam" olur başka bir insanda yine sınırlı başka bir bölümünü alıp "müzisyen" olur. İbni arabi hazretlerinin sıfatları değil isimleri dikkate almamızı söylemesinin bir sebebi de budur. Yani Allah'ımızda "Sani"ismi yani sıfatı vardır fakat o isim/sıfat sınırlanamaz çünkü varıkta her insan bu ismin ayrı tecellisi ile sınırlanır ve ressam,müzisyenler,hattat kullar yetişir, fakat ALlah'a sadece "ressam" denilemez. Kulların sanatçı ismini alması O'nun kullara bir lütfu ve halife kılması sebebiyledir. Örneğin "Rab" ismi ,yani "terbiye edici,yetiştirici vs"öğrencisini yetiştiren bir ressamda da görülür

fakat o ressam ancak kendi sınırlılığı içinde mesela örneğin "sürrealist" ise "sürrealizm" dalında yetiştirici ve terbiye edici olabilir.. Ancak Allah bütünüyle ve asıl anlamıyla tek olan "Rab"dir. Tek olduğunuda insan eğer halifeliğini "ben" olarak değilde "O"nun halifesi olarak görüp varlığa o şekilde bakabilirse görür ki "Sani"ismi varlıkta tek olarak bütünüyle bulunmaktadır.. Halife olan insan ise bilindiği üzere zaten halife olduğu için sıfatları konusunda sınırlıdır. Yani tam olarak bakamayabilir ama bölüm bölüm sınırlı olarak ama misallerle bütüne veya sonuca varabilir.. Vardığı sonuç konusunda tamamıyla haklı olmayabilir.. Fakat "Vahiy" gerçekten tam anlamıyla vahiy olduğu için sınır kabul etmez. Zaten böyle sınırsız ve kesin olduğu için o "vahiy"dir. Örneğin arıya gelen vahiy de vahiydir, ama sadece yapacağı işi ortaya çıkarması içindir. İnsana ise sadece yapacağı işi ortaya çıkarmak için gelmez direkt olarak insanı da muhattab alır! Çünkü insan isim terkipleriyle sınırlı olsa da tekil olarak "Zatı" nın farkındadır. İşte burda insan sorumlu olmaktadır.. Ya kendisine verilmiş olan "Zat"ı kemal yönüyle değerlinderecektir ya da sadece "Ben" diyecektir. Sadece "Ben" dediğinde ne kendisini tanıyabilecek ne de dolayısıyla başkasının hakkını gözetebilecektir. Ama "Zat" olarak kendisini değerlendirir kemal yönüyle kendisini değerlendirebilirse Allah'ın zatının farkına varacak ve hak verecek hem de insanların "zat"ının farkına varabilecek ve hakkını verebilecektir.. Yani İnsan hem genel anlamıyla "İnsan" ismine muhattap olduğu gibi hem de özel anlamıyla "insan" ismiyle muhattaptır. Örneğin kuranda geçen bütün hayvanlar "Mümin" isminin farkındadırlar. Ama bazı insanlar "mümin" isminin bilincinde olmasalar bile mutlaka başka isimlere "zat" ve "ben" olarak muhattap oldukları için bu ismin hakkını vermek zorundadırlar.. En doğrusunu Allah bilir. Bu arada İbni arabi hazretlerinin firavun ile ilgili bildirdikleri, büyüğümüzün "mümin" ismine son derece mazhar oluşuyla da alakalıdır. Çünkü o Allah'a sonsuz güvenerek bu yüksek ilimlere nefsiyle yükselmiştir. Bu yüzden Allah'ın katında O'na olan aşkı ve insanlara o aşktan haber vermek istemesi son derece yüksek ve şiddetli olmuştur.Kendisi kuranı da bir an olsun bırakmadıı için bizim dikkat edemediğimiz bir çok şeyi ilim yoluyla bilir ve Allah katındaki yüksek aşkı neticesinde de bizim göremediğimiz bir çok şeyi Allahdan arzu edebilir. Mesela kuranda firavun ile ilgili "ebu leheb" kadar kesin ifadeler yoktur. Firavunun vahyinin musa aleyhisselam olması(efendimiz s.a.v. olmaması!!),firavunun ölmeden önce Musa'nın Rabbine (yani aslında direkt Allah'a) sığınmış olması,Allah'ımızın musa aleyhisselamı bebekken ona göndermiş olması gibi daha bir çok "aşki" konu elbette onun ilim derecesine bakıldıında (hiç mi hiç kolay değil) ve kendisininde dediği gibi Allah'a sonsuz güvenerek nefsini yok etmeden Allah ilmine çıkmış olması (ki bu mucize gibi

bir durumdur ve onun şefaatiyle olur,tabi ki farkında olan için) gerçeği düşünüldüğünde, onun hakkında olarak farklı düşünmemizi ve ona hak vermemizi gerektirir. Allah aşkı ve "mümin" isminin gereği olarak da kesinlikle bu böyledir..Ve kendisi de Allah ondan razı olsun bunun farkındadır...Biz de Allah aşkı ve "mümin" isminin gereği olarak inşaallah onu anlayabilmiş olalım. kısaca şöyle de açıklanabilir Rabbi has sonuç değil başlangıçtır Rabbi has sonuç olabileceği gibi başlangıçta olabilir Bilinmesi rabbin o kişiye nasıl davrandığını gösterir.. En genel anlamıyla kimisi "cemal" kimisi "celal" ismine muhattaptır hayatı boyunca Fakat cemal ismine muhattab olması şehit olmasına sebep olabileceği gibi aynı zamanda intihar etmesine de sebep olabilir kişi tercihini rabbi hassına göre değil rabbini bilişine göre yapar.. Yani rabbi has kişinin kaderi ve onu sınırlayıcı olabileceği gibi kendi"y"i bildirici de olabilir.. Burda da ibni Arabi hazretlerinin aşkını görmek hususunda dikkatli olunmalıdır.. *** Sohbet ettiğimBu konuda fikir yürütmek için istidadım ve kabiliyetimin yeterli olmadığını belirtmek istesem de kişilerin idrak ve zevkine bıraktığım yaşadığım bir örneği ''Fakat cemal ismine muhattab olması şehit olmasına sebep olabileceği gibi aynı zamanda intihar etmesine de sebep olabilir'' cümlenize istinaden aktarmak isterim. '' Bir gün üstadıma izlediğim bir filmi anlattım. Filmde son derece malum birine en inanılmaz kötülükleri yapan bir oyuncu Oscar almış, ama mazlum olan ise aday bile gösterilmemişti. Oscar alan o kadar inandırıcıydı ve rolünün hakkını o kadar iyi vermişti ki, en büyük ödülü almıştı. Üstadım '' İşte hakikat de böyledir '' buyurmuştu.Kişilerin rabb-ı hassın kemaline ulaşmakla mükellef olduklarından kastım budur. Rabbını bilmek...Ne olduğunu bilme, ne için olduğunu bilmek.Ve âayan-ı sabite mertebesinde kendi seçtiği rolü en iyi şekilde oynamak. RİCA : Açıklamalarınızda alıntı mı yaptığınızı kendi görüşlerinizi mi yansıttığınızı belirtirseniz, hem bizler hatadan korunmuş oluruz hem de daha fazla istifade ederiz. Teşekkürler *** Bendeniz Kendi ifadelerim olduğunu belirttim ..Özellikle "Allah aşkı ve "mümin" isminin gereği olarak" demem de bu sebepten..Büyüğümüzün "risleler"i ve "Ruhül kuds"ü okunursa daha net ve hataya düşmeden tam anlaşılmış olacaktır ifadelerim.

inşaallah cümlemiz o oscar alan oyuncu gibi hakikati gereği gibi idrak edip samimi olarak yaşayabilelim..Allah yardımcımız olsun *** Sohbet ettiğimHasıl-ı kelâm: Bizim sözümüz pisliği pislik lâşeyi lâşe olarak görmeyen kimseyedir. Belki hitabımız kalp gözü açık olup kör olmayanlaradır.FÜSUS'ÜL HİKEM FASS-I İDRİS.... Dileriz ALlah'tan ki, Hazret-i Şeyh'in ve pirânın himmetiyle kalp gözü açık olanlardan bulunalım, evham ve kuru bilgi girdabında bocalayanlardan değil. *** BendenizÇok güzel bir örnekle son bir gönderi daha yazmak istedim Allah göze batmaktan korusun inşaallah bizi "Kur'ân hüzünle nazil oldu, onu okurken ağlayınız. Ağlayamıyorsanız, ağlar gibi okuyunuz (veya kendinizi ağlamaya zorlayınız." s.a.v. Efendimizin bu hadisi aklıma düştü konunun devamında çok güzel bir örnek olduğunu düşündüm. En güzel bir örnek.. Burda mesela kuran okurken ağlayamayan hayatını "celal" ismi etkisinde geçirmiş bir insan düşünelim..Efendimizin bu hadisini bildikten sonra samimiyetle ağlamaya çalışsa da ağlayamadığını farketse ve kendisini muhteşem bir idrak ve samimiyetle okurken ağlamaya zorlasa ama yine de başaramasa ve ağlar gibi okumayı da güzel yapamasa..Özellikle şu zamanımızda onun bu samimiyeti..dışardan dinleyen gözleyenler tarafından belki ne kadar rahatsız edici ve samimiyetsizlik gibi görünür öyle değil mi?..Tabi efendimizin bu hadisini bilmediğini varsayarak konuşuyorum.. Eminiz ki o okumayı abartılı,itici bulacak ve rahatsız olacaktır dinleyen kişi.. Halbu ki o okuyan hem kendisi ne kadar güzel bir cemal tecellisi içine gimiştir..Hem de onu dinleyen kişinin bu hadisi bildiğini ve durumu kavradığını düşünelim..ne kadar neşelenecektir okuyanın ağlayamamasına rağmen o samimi gayretini gördüğünde:) *** Sohbet ettiğimSon bir gönderi de benden diyorum ama sonu gelmiyor. O gayreti gösteren kişi gerçekten samimiyetle istemesine karşın henüz ağlayamadığının farkına varmayıp da ağlama taklidini gerçek zannetmeye başlarsa ve ''ne de güzel ağlıyorum

vehmine kapılırsa'' o zaman durum vahim demektir:) *** BendenizHepimiz Allah'ın huzurunda derece derece zaten öyle olduğumuz ve daima öyle olacağımız için çok da dert etmesek olur bu misali:) *** Sohbet ettiğimEvham...Evham...Evham....Kendimize nispet ettiğimiz varlık bile vehimken, evhamdan uzağım demek ne mümkün... Bu konuya burada artık kesinlikle noktayı koyarken paylaşımlarınız için bir kez daha teşekkür ediyorum. Kimbilir belki gönlümüze bir şey düşer de yine burada dillendiririz. Tercüman'ül Eşvak'dan bir alıntıyla son veriyorum: Ey efendiler, hiç duydunuz mu ? Hiç gördünüz mü ? İki zıt şeyin biraraya gelmesi hiç mümkün mü? Ah bir görseydiniz siz bizi Ramet tepelerinde Aşk kadehlerini elsiz parmaksız birbirimize sunduğumuzu.

İbn Arabi hazretlerinin bir sözü ile ilgili sohbetten
(Kitap olmadığı için,>>bazı yazdılarım<< sohbet havasında,kendimce yazıveriyorum, mazur görün düzeltme yapmam çok zor olur, hatta mümkün değil. Ona göre faydalanınız, içinizden düzeltirsiniz veyahut Allah marifet eder.Allah Settardır.O ne güzel vekildir.Allah'ımızın selamı üzerimize olsun..) En güzel selam efendimiz s.a.v. e aline ashabına büyüklerimize ve müminlerin üzerine olsun Allah hata etmekten korusun günahlarımızı iyiliğe çevirsin Aslında büyüklerin sözleri yine kendi sözleriyle eserlerinde karşılanır fakat biz hem zikir hem ilim yolunda olmak adına sohbet halinde olmamız için inşaallah tefekkür edelim ve tecrübelerimizi anlatalım. "Bil ki, hakikat erbabının nazarında Allah'ı tenzih , onu sınırlandırmak ve kayıtlandırmak demektir." Allah'ı tenzih etmek çabası aslında "hakikatte" boş bir iştir. Çünkü zaten Allah Subhandır (Kusurun, eksikliğin, çirkinliğin her türlüsünden her derecesinden münezzeh) tenzihdedir. Yüce Allah'ı bizim tenzih etme çabamız yine O'nun rahmeti dolyısıyla aslında nefsimizi arındırmamızdır. Çünkü nefs ya da şimdi anlatabilmek için ona "göz" diyelim, eğer temiz değilse, elbette

gördüğünüde temiz göremez. Burda nefsin yani gözün doğası yaratılışı itibariyle zaten "nankör ve zalim" olduğunu da unutmamalıdır. Çünkü varlıkta tek tertemiz ve kusursuz olan sadece Subhan Allahdır. Yannız Rabbimizin Subhan oluşu diğer herşeyin tümüyle aşağı, kirli olduğunu göstermez çünkü herşey yine yüce Allahtandır. Fakat O'na göre temiz ve kusursuz olan herşey bize göre tam anlamıyla temiz olamaz. Örneğin kimi kereviz sevmez veya bamya ona itici gelir fakat bu ne bamyanın "pis" olduğunu gösterir ne de kerevizin faydasız olduğunu. İbni arabi hazretlerinin burda inanılmaz güzel örnekleri vardır elbette ki bizim sohbetimiz onun ki gibi olmaz fakat kendi adıma faydasız asılsız bilgiler sunmadığımın idrakindeyim..Ancak büyüklerimize göre belki bamya ve kereviz gibi gelebilirim ve öyleyim Allah günahlarımızı afetsin doğru yoldan ayırmasın. Konumuzdan ayrı kalmamış olarak devam edersek bu hakikate göre örneğin insana kesin olarak "pis" olan şeyler de başka varlıklara göre temiz olabilmektedir. Yüce rabbimize bütün varlıkların muhattab olduğunu sadece Ondan faydalandığını farkedersek o halde aslında herşey kendi derecesine göre tümüyle faydalı ve temizdir..Yani Allah hakikatte evet kesinlikle "Subhan"dır Buraya kadar olan anlattıklarım genel varlıkla ilgili olan tenzih idi. Şimdi asıl noktaya dönersek yani aslında "kısıtlanırsak" :) devam edelim..Aslında elbette genilşliyoruz ve devamlı tenihte oluyoruz :) Devam edelim "Bil ki, hakikat erbabının nazarında Allah'ı tenzih , onu sınırlandırmak ve kayıtlandırmak demektir." İşte burda büyüklerin Allah'ı bize tenzih edişi, bildirileri aslında bizim faydamıza olarak korunmamız için olsa da Allah'ın katından bakıldığında anlattığım gibi aslında sınırlamadır..Allah'ı tenzih yolunda, o aşamayı yoğunlukla yaşayan bir kul "nefsine zorunlu olarak kusurlu gelen" bazı şeyleri nefsinden çıkarması,uzak olması gerekir...Büyüklerimizin burda uyguladığı iki yöntem var. Allah yolunda olan kişi ya nefsini tümüyle "Allah yolunda" bulunan rahatsız edici şeylerden beri tutar(halvet).. Ya da Allah'a nefsiyle ilerler ve nefsini inanılmaz derece bir azimle yorarak,taşları doğru yerlerine oturtmak zorunda olur.. Aslında iki yol da hakikattir İikinci yol İbni Arabi hazretlerinde açık olarak görülebilir İki yol da doğrudur iki yol da esastır, biri kolay biri zor biri daha az yorucu daha az mükafatlı gibi çıkarımlar tamamen abestir. Burda islamın ve tasavvuf büyüklerimizin çok büyük marifetleri mucizeleri vardır hepimizie lütuf olarak.. fakat anlatabilmek her zaman mümkün olamıyor Allah izin verirse inşaalah açılırlar.. (Şimdi şükür geldi o sırlardan bir tanesi söyleyeyim Allah aşırılıklarırmızı ,günahlarımızı bağışlasın)

İbni Arabi hazretlerinin de hakikat erbabı olduğunu akıldan çıkarmaz isek durum anlaşılmış olur sanıyorum.. Elbette Allah en doğrusunu bilir ve yol büyüklerimizin yoludur.. Kitap yazmadığımız için:) sohbet havasında kendimce yazıyorum düzeltme yapmam çok zor olur hatta mümkün değil ona göre okuyunuz okurken içinizden düzeltirsiniz Allah'ımızın selamı üzerimize olsun Allah'ın yüceliğinin ve bağımzsızlığının bizim lisanımızla dillendirilmesi bi yere kadar geçerli sadece..O yerden sorası ya Hakkın hakkını verememek ya da kendi varlığımızı inkar etmek olur ki kendi varlığımızı inkar etmek de bu anlamda tam o olacak şeyin manasını veremiyor.Çünkü o olacak şey olduğunda inkar edecek bir zihinde kalmaz görecek bir göz de kalmaz tıpkı Musa aleyhisselama gösterildiği gibi mutlaka bi yerden sonra ya insani bir sınırda tenzih ya da şehit olmak var.. Yani gerçek manasıyla enel hak demek de mümkün değildir en üst derece yaşanabilecek Hakk yakınlığı da ancak "teşbih" olablir. Fakat burda işte insan eğer nefisini bilirse Rabbi bilebiliyor..Yani burda dediğim Rab "Rabbi has" değil Alemlerin Rabbi olan Allah yani "Varlığın Rabbi" elbette.. Sözün sonu yine kopmamak için O alemlerin Rabbinin sözüne sığınmak gerekir ..Allah bir sivrisineği dahi misal getirmekten çekinmez.. Bunu tüm sivrisinekler adına söylüyorum:) Allah günahlarımızı affetsin doğru yoldan ayırmasın, Rabbimizden sapıtmışlardan başkası ümid kesmez.

kendisi için secde edilen değil
...Pek aziz kardeş Eşrefin gönderdiği mektup geldi. Ona derc edilen keyfiyetler dahi anlaşıldı. Hace Muhammed Eşref, rabıta nisbetinin devamından yazıp demiş ki: Rabıta nisbeti, beni o kadar istilâ etti ki, namazda onu kendime mescud görmekteyim. Eğer onu atmak istesem, asla atılmıyor. Bunun cevabı şudur: Ey Muhib, Bu devlet, taliplerin temenni ettikleri bir şeydir. Ve bu: Ancak binde bir kimseye verilir. Bu muamelenin sahibi, istidadlı, tam münasebeti olandır. İhtimal ki: Kendisine iktida eden zatın az sohbetinden bütün kemalât, cezbediliyor. Rabıta nasıl atılır ki: O, kendisine doğru secde edilendir; ama kendisi için secde edilen değil.. Mihraplar ve mescidler dahi bu manadan atılmazlar. Bu gibi devletin zuhuru, ancak saidler zümresine müyesser olur. Ta ki, rabıta sahibi bütün hallerde, vasıtasını bile.. ona müteveccih ola.. Amma her vakitte.

Ne var ki, anlatılan devletten mahrum olan kimseye gelmez. Onlar, kendilerini, bu manadan müstağni sayıp şeyhlerinden yana, teveccüh kıblelerini tahrif etmişlerdir; muamelelerini dahi zay etmişlerdir... *** İmam-ı Rabbani hazretleri

Zerrelerin ne mecali vardır ki, o Ce-mal'e aynalar olalar
337. MEKTUP MEVZUU: Kabz ve bast, celâl ve cemal. NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hacı Muhammed Firketi'ye yazmıştır. Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullara da selâm. Tam ihlâs ve sevgi ile yazılan mübarek mektubunuzun gelmesi çokça ferahı mucib oldu. Rabıta nisbetini, daima rabıta sahibi ile yapabilmeniz, in'ikâsi yoldan gelecek feyizlere vesile olmaktadır. Nasıl yerinde olursa, bu büyük nimetin şükrünü öyle eda etmek uygun düşer. Kabz ve bast, bu Tarikat-ı Aliyye'de iki uçuş kanadıdır. Ne kabz haline hüzün duymalı; ne de bast haline sevinmelidir. Bütün zerrelerde, Cemal-i Lâyezali müşahedesinin husulünü temenni etmişsin. Ey Muhib, Kul kim, temenni ne? Zira onun temenni ettiği, mutlaka kendi kısa anlayışına göre olacaktır. Lâyezali Cemal müşahedesini bütün zerrelerde aramak, onun kusurlu görünüşündendir. Zerrelerin ne mecali vardır ki, o Ce-mal'e aynalar olalar. Zerrelerin aynalarında müşahede edilen ancak, o nihnayetsiz Cemal'in zılâlinden bir zildir. Yerinde olur ki, o yüce Zat, ötelerin de ötesinde taleb edile. O Sübhan Zat, afak ve enfüs dairelerinin ötesinde arana. Şu anda sende olan intisap durumu, temenni etmek olduğun mananın da üstündedir. Olmaya ki, insanlan taklid ederek, daha aşağıya meyledesin. Bilhassa, yüksekten alçağa inme temennisinden sakın. Çünkü, büyüklerin muamelesi yüksektir. Sübhan Allah ise, üstün himmetli olanları sever. Sübhan Allah'tan temenni edilen suni ve manevi birlik içinde olmanızdır. Vesselam. ***

Allah kifayet eder

5829 - Hz. Muâviye radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Hz. Aişe radıyallahu anhâ'ya: "Bana bir mektupla vasiyetini yaz, fakat çok şey yazma!" diye bir mektup yolladı. Hz. Aişe de cevaben şöyle yazdı: "Selam üzerine olsun! Emmâ ba'd: Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Kim halkın öfkesini dinlemeden Allah'ın rızasını ararsa insanların sıkıntısına karşı Allah kifayet eder. Kim de Allah'ın öfkesini dinlemeden halkın rızasını ararsa, Allah onu insanlara havale eder" dediğini işittim; selâm üzerine olsun!" Tirmizi, Zühd 65, (2416).

Şaşma
Hz İbrahim (selam olsun) babamızın yaptığını bi hatırla..Hani o bütün putları kırmış en büyüğünü bırakmış sonra baltasını o büyük putun boynuna asmış; onu cezalandırmak için toplanan putperestlere de " İşte! inanmıyor musunuz ? bunu o büyük putunuz yaptı " demiştir. Yüce Allah kendini bilmeyenlere bazen böyle muamele edebilir. Sen müslümansın! Şimdi orda olduğunu bir hayal et..Hz İbrahim babamızın bu güzel had bildirmesini anlamayıp hiç "acaba onu bu put yapmış olabilir mi" diye imanından tereddüte düşer misin?...

Ebu Hüseyn Nuri'nin kıskançlığı... :)
Naklederler ki bir gün bir ama Allah!Allah! diyordu. Yanına varan Nuri,"Sen Onu ne bilirsin? Şayet bilmiş olsaydın hayatta kalmazdın;" deyip kendinden geçti, şevkinden sahralara düştü, yeni kesilmiş kamışlığa girip burada dolaşmaya başladı.Yerdeki kesik kamışlar ayağına, yanına ve yöresine bata bata yürüyordu, kan revan olmuştu. Vücudundan akan kan damlalarının Allah, Allah kelimelerini nakşettiği görülüyordu. Ebu Nasr Serrac'ın (r.a.) anlattıığına göre Nuriyi buradan alıp evine götürdüklerinde "La ilahe illallah" demesi telkin edildi. "Zaten Ona gidiyoruz ya", deyip canını teslim etti. *** Allah'ın selamı üzerlerine olsun Allah göğsünüzü, içinizi ısıtsın sımsıcak yapsın inşaallah kardeşlerim *** Ey İnsan ! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir? (İnfitar suresi; ayet 6) Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: "Âdem'e secde edin!" demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir. (Kehf 18) ***

Ebu Hüseyn Nuri evliya tezkireleri kitabında şöyle takdim edilir... Ebu Hüseyn Nuri (k.s.) (Ö,295/907) Vahdetin meczubu , izzete vurulan nurlar kıblesi , sırlar noktası, hicran derdinin kurbanı, alemin latifi Ebu Hüseyn Nuri (r.a.) çağının biriciği, zamanının rehberi, tasavvuf ehlinin zarif siması ve muhabbet ehlinin şerefli bir kişiliğiydi. Acayip bir riyazeti, makbul bir muamelesi, değerli nükteleri, hoş rumuzları, isabetli fikirleri, şaşmaz bir firaseti, mükemel bir aşkı ve nihayetsiz bir şevki vardı. Onun herkese takdim edilmesinde karar kılan şeyhler ona Kalplerin Komutanı ve Sufilerin Ayı adını vermişlerdi. Ser-i Sakati'nin müridi ve Cüneyd'in akranı olup Ahmed bin Ebu Havari'nin sohbetinde de bulunmuştu...

düyanın süsü ve debdebesiyle meşgul olmazsın
.."Ey üstad! Söylediğin sözler canıma işledi ve beni dünyadan soğuttu, istiyorum ki, halktan ayrılıp inzivaya çekileyim ve dünyadan el etek çekeyim!Bana saliklerin yolunu beyan et" dedi. Seri, "Tarikat yolunu mu istiyorsun,şeriat yolunu mu? Avamın yolunu mu dilersin havasın mı?" Ahmed,"İkisini de açıkla." Seri,"Halkın yolu şudur:Sürekli olarak beş vakit namazı imamın ardında kılma esasına uyar,malın varsa zekat verirsin. Hususun yolu da şudur: Bütün dünyayı ayağının altına alıp çiğnersin, düyanın süsü ve debdebesiyle meşgul olmazsın,dünyayı sana verecek olsalar, kabul etmezsin. İşte iki yol budur!".. Feridüddin Attar Evliya Tezkirelerinden

marifetindeki nur
..sufinin marifetindeki nur takvasındaki nuru söndürmez.. Ser-i Sakati (r.a.)

"NOKTA"NDAKİ KUDRET_Ahmed Hulusi
Sır, “nokta”ndaki kudrette! Sende bunu açığa çıkarttığında yağmur gibi üzerine düşmeğe başlar çevrenden iftiralar, yalanlar saptırmalar, karalamalar! Belâlar iner üzerine! Seni ve senden açığa çıkanı ÖRTMEK için! Lâyık olmayanlar, senden açığa çıkandan uzak dursun diye! “Nokta”ndaki kudret, yeryüzünde insana bahşedilmiş tek ve en değerli şeydir! Ancak pek az kişide açığa çıkartılan bir değerdir. “Değerlidir bu şey” dendiğinde, onun için yaratılmamış olanlar da bir anda o değerli şeyi elde

etmek için ona yönelirler... Oysa korunması ve lâyık olmayan ellere geçmemesi gerekir onun! Bu yüzden de birileri harekete geçirilir ve ehil olmayan insanların o çok değerli ilimden uzaklaşmaları için, ilim kaynağına her türlü çamur, iftira atılmaya, yalanlar uydurulmaya başlanır! Yaradılışı dedikodu ile ömür tüketmek veya evcilik oynayarak senaryodaki kulluklarını tamamlamak üzere olanlar, konunun bu yönüne eğilerek, esastan, ilimden koparlar ve böylece dünyaya dönük yaşantılarına devam ederler! “Nokta”sındaki kudrete ermiş olanları, dışardan bakanlar, ateşe atılmış olarak görürler! Oysa ateş içinde selâmettedir onlar! Çünkü “hasbiyallahu...” sırrı vardır onlarda! Ateş onlara ulaşmaz! Bilirler kendilerine ateş atanları, nedenlerini; bilgileri belgeleri vardır ellerinde, ama dönüp bakmazlar bile geriye! Onlar “nokta”larındaki sırrın getirisiyle, seyr hâlindedirler olup biteni! Onlarda “M” kalkmıştır! “N” ile seyrederler âlemi! Atılan ateşler “M”ye ulaşır ancak! “M”si kalmamışların azabı kalmaz! Kudret nazarıyla seyrederler hikmet yurdunu! Belânın da, yalanın da, iftiranın da, saptırmanın da hikmetlerini! “Nokta”sındaki kudretin ehli olarak yaratılmış olanlar, yalan, dedikodu, iftira, gıybet gibi şeylerle uğraşmazlar; bunun yerine kendi hakikat noktalarına ermek yolunda mücahede edip, nefslerini tezkiye etmeye, arınmaya, takvaya ağırlık verirler! Bu sırrın ehli olarak yaşamak üzere yaratılmamış olanlara ise dedikodu, yalan, iftira, gıybet, kısaca dünyalarına dönük her şey kolaylaştırılmıştır. Ömürleri başkalarının hâlleriyle uğraşmakla son bulur; kendi hakikatlerinden ve getirisinden mahrum olarak! İftiraları yayanlar aynen iftirayı atanlar gibidirler. Tarihte, kim insanlara hakikatin ilmini açmak üzere gelmişse, hemen onun getirdiğini örtmek ve ehli olmayan insanları o hakikatten alakoymak için faaliyete geçen birileri de yaratılmıştır! Onlar hakikatlerinden örtülü bir şekilde yaşarlar ve başkalarının da o hakikatten perdeli kalması için ne gerekiyorsa yaparlar. Zira kullukları, ehil olmayan insanları “nokta”larındaki kudretten mahrum bırakmak üzere ne gerekirse onu yapmaktır! Böylece Deccaliyete hizmet verirler... Akı kara, karayı ak olarak tanıtmak üzere! Onların kullukları gereği bu hâl üzere olduklarını seyreden, hakikat ehli ise onlarla muhatap olmazlar ve gocunmazlar dahi! Çünkü bilirler ki, ehil olmayanların o muhteşem nurdan, “nokta”daki kudretten uzaklaşmaları için sistemde bu gibilerine gerek vardır!

“Selam üzerinize olsun”, derler ve “nokta”larındaki kudretle seyirlerine devam ederler! Ne muhteşem olaydır “nokta”daki kudretle, “M”siz, “N”lileri seyretmek! “M”si olmayan şöyle demişti: “Dünya-N-ızdan bana üç şey sevdirildi”! Cehennem ateşinin yakmaması, kişinin “M”sinden arınmasıyla mümkündür! “Nokta”sındaki kudreti yaşaması “M”sizliğiyle başlar! “EviM”, “arabaM”, “bedeniM” türü bilinci bürümüş tüm “M”ler sayısız perdelerden bir perdedir!. “M”lilerin dünyası ise yalnızca bir “oyun ve eğlence” ortamından başka bir şey değildir “nokta”larındaki kudret ile yaşayanlar için... Bu yüzden de, “dünyaN” vardır onlar için... Sayısız esma özelliklerinin açığa çıkması için yaratılmış “M” kullukları! Elbette örtülmeli “Nokta”daki kudret bunu yaşama amaçlı yaratılmamışlara!.. Bunun için de elbirliği yapmalı “M” kullukları! Ta ki, “nokta”daki kudretin yaşamı için var olmamış olanlar, o hazineden uzaklaşana kadar! “Kullarından bir kısmını yaratmıştır cehennem için.” Onlar hakikati örtmenin sonuçlarını yaşayacaklardır dünyalarıNda... Ebeden! “Kullarından bir kısmını yaratmıştır cennet için”!.. Onlar hakikate iman etmiş olmalarının ve bu imanın gereği olan yaşantıyı açığa çıkarmanın sonuçlarını yaşayacaklardır dünyalarında... Ebeden! “Ulâikel Mukarrebûn”!.. “Allah” adıyla işaret olunanın esmâsının özelliklerini “Nokta”larındaki kudret ile seyir hâlinde olanlardır onlar! “Onlar senin kullarındır; ne dilersen onu yaparsın” diyerek. Bilim yollu, “nokta”daki kudretin kokusunu alanlar, “secret” adı altında insanlara bunu pazarlamaya kalkmışlar... Tasavvuf yollu bunun kokusunu alanlar, bu kokuyla “M”lerini besleyip, kokunun ayrıcalığıyla kendilerini başkalarından üstün görme gafletine düşerek, onlara hor gözle bakmaya başlamışlar; böylece de “nokta”larındaki kudretten perdeliliği yaşamaya başlamışlardır! Evcilik oynamaktan kendini kurtaramadığı için, hakikatin ilmine hizmet edenlere sırt çevirenlerin basiretlerine geçirmiş olduğu perdeyi, başkasının kaldırması asla mümkün olmaz!

Işık varken zulmeti seçip; sonsuzluğa kanat açmak varken yarasa misali karanlık bir “M”de yaşamak kimine göre ne hüzün verici bir yaşam şekli! Hakikatin olan “nokta”ndaki kudrete iman hâlinin senden açığa çıkması, “M”lerin olduğu sürece asla mümkün olmaz! “N” gözün asla açılmaz! Stringler âleminde farkedilmeyen gerçek, bu boyutta “olabilirlik”in asla mümkün olmadığıdır! Çünkü, “NOKTA”daki şuur, yani “ilim” âlemlerin yani stringlerin hakikatidir! “HASÎB” isminin işaret ettiği anlam, sünnetullah’da “olabilirlik-ihtimal”in asla söz konusu olmadığı gerçeğidir! “Nokta” olan “Mutlak BEN”, insan adı altında, beyin ile “M”e bürünmüş ve böylece dünyası oluşmuştur! “Esma terkibi” diye geçmişte adlandırdığımız, beyin kabiliyet ve istidadı ile “M”lenen “nokta”, buradan, yapı elverdiğince, kendindeki kudreti açığa çıkartmaktadır her an! Bu yüzdendir ki, “M”lilerin dünyası bellidir! Değiştirilemez! Evcilik oynamak için yaratılmış olanı baskıyla hakikat ehli yapamazsın! Baskı kalktığında kendi “M”sinin gereklerini ortaya koyacaktır! Onun için demiştir ki sahabe, “Ya Rasûlullah, senin yanındayken neredeyse melekleri hissedeceğiz ama yanından uzaklaşınca dünyamıza dönüyoruz”! Dünyasından geçemeyenin hakikat ilmi dedikodudan öteye geçmez! Dedikodu sohpetleriyle de hakikat yaşanmaz! “Nokta”ndaki kudret için yaratılmışsan, sana, evcilik oynamaktan vazgeçip, “M”nden arınıp; dedikodu, gıybet, yalan, dolan, iftira dünyasından uzaklaşıp, Hakikat ilminin kemaliyle âlemleri ve Allah kullarını seyretmek kolaylaşacaktır. Bu amaçla var olmamış isen, “M”li dünyanda, her an bir önceki senden açığa çıkanların sonuçlarını yaşamakla ömrün basiret körü olarak devam edecektir! “M”lerin dünyası yüzünden “nokta”daki kudretten mahrum kalmayanlara ne mutlu... AHMED HULÛSİ 15 Kasım 2007

DERVÎŞ-İ HAKKÂNÎ'nin duası
Ey Yucelerden Yuce Rabbim! Butun mal ve mansip sahipleri kapilarini surmelediler. Senin yuce dergahinin kapisi ise asla kapanmaz ve dilekte bulunanlara her zaman aciktir. Ya Rabbi, Ya ilahi! Yildizlar gaybubet alemine, gozler de uykuya daldilar. Sen ise, ey Rabbim, Hayysin, Kayyum;sun; uykudan, uyuklamadan sonsuz defa munezzeh ve muberrasin. Ya Rab! Gece, karanligiyla mevcudatin uzerini ortunce dosekler de seriliverdi ve sevenler sevdikleriyle basbasa kaldilar. Sen, Sen;in yolunda, Sana ulasma istikametinde cehd u gayret

icinde bulunanlarin biricik sevgilisi, (benim gibi) yalnizlik gurbetine maruz kalanlarin da yegane enisisin! Ya ilahi! Ulu dergahina siginan bu kimsesiz kulunu kapindan kovacak olursan ben gidip hangi kapiya iltica edebilirim ki! ilahi! Yakinligindan mahrum edersen beni, o zaman ben kimin yakinligini umabilirim ki! ilahi! Sayet Sen bana azap etmeyi murad buyurursan, ben biliyorum ki, cezalandirilmaya fazlasiyla mustehakim! Fakat affinla sarip sarmalarsan, o da Sen in lutfun ve keremindir. Ya Seyyidi, ya ilahi! Marifet erbabi kullarin Sen;i bulduklarinda Sen;den baska ne varsa hepsinden yuz cevirmislerdir. Salih kullarin Sen;in fazlinla necata ermislerdir. Taksirati pek cok gunahkarlar da ;Tevbe, ya Rabbi!; deyip yine Senin kapina yonelmislerdir. Ey affi guzel Rabbim! Ne olur, affinin serinligini ve marifetinin halavetini benim ruhuma da duyur ve beni onlarla doyur! Her ne kadar ben bunlara layik olmasam bile, hasyetle onunde iki buklum olup ikabindan sakinilmaya layik olan da, mucrimlerin gunahlarini bagislama sanina yarasan da yalniz Sen;sin! DERVÎŞ-İ HAKKÂNÎ Abdulkadir Geylani Hazretleri

Tasavvuf/Yok Olma/Fena
Onun varlığına baktım, bana benim yokluğumu gösterdi. Kendi yokluğuma baktım, bana kendini gösterdi. Bu halde üzüntü içinde kaldım. Derken hala var olan kalbe Haktan ,"Varlığımı ikrar et",diye nida geldi. O zaman dedim ki: "Senden başka senin varlığını kim ikrar edebilir? 'Allah ikrar etti ,kendisinden başka ilah olmadığını'[AL-İ İMRAN 3:19]dememiş misin?" Şeyh Ebu Hasan Harakani Hazretleri Feridüttin Attar "evliya tezkireleri" eserinden

Şirk
Bu ayet müslüman kardeşlerime ve islam büyüklerine Şirk iddiasında bulunan kardeşlerimize armağan olsun Yoksa siz hep kendi halinize terk olunacağınızı mı sandınız? ----Allah'ın, içinizden cihad edenleri ve Allah'tan, Resulü'nden, müminlerden başka----- kimseye sığınmayan ve başkaca sığınacak bir yer aramayanları görmediğini mi (zannediyorsunuz)? Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. (TEVBE suresi 16. ayet) Eğer müminler öldü deniyorsa efendim,insan ölünce bedeni yok olur, maneviyatı "yine Allah'ın katındadır"..Bi insanın annesi ölmüştür ama, o kişi annesinin sevgisini şefkatini daima hissedebilir; yeter ki Allah'ın rahmetinin genişliğini takdir etmiş olsun.Bu, rahmete ermiş bir kulun güzel amelleri neticesinde Allahın ona vereceği bir tasarruftur..O tasarufu da Allah gerçekleştirir; rahmeti isteyen kişiye ulaştırma işini.İster hayatta ister rahmete ermiş olsun..Dünyada da Rahmete erilir..

Yardım edenden tavsiyeler,

Her nefes alışından sonra verişlerinde Allah de kalbinden..Sonu gelmez böylece zikrinin ve yorulmazsında. Alırken HU verirken ALLAH de...Duygularını zorlamadan..Sadece o düşünce sesini okuyarak.. *** Bak hristiyan olduklarını söyleyen toplum peygamberlerinin doğum gününde neler yapıyorlar...Sana kendi kıymetini bilme demiyorum ama farkı gör. yaşadığın halkın haklarını teslim et, şefkatle muamele et..Sonuçta elbette, evet; "bilenle bilmeyen bir olmaz"...

Hu
"Hu" dayken "var" olmadığı gibi "yok" da yok evet..Fakat unutulmaması gereken Hu'da "hiç"de yok..Yalnız "O" var..Kelimeler, anlamlar yok..düşünceler yok..Belki rahmet var ama rahmet olarak değil..Rahmet de yok O makamda...Hiç de yok ..O makamda yalnız "Hu" var..

De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içinidir."
Kim bir iyilik ile gelirse, ona on katı verilir. Kim de bir kötülük ile gelirse, yalnızca onun karşılığı ile cezalandırılır ve hiçbirine haksızlık edilmez. EN'ÂM suresi 160. ayet De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir." EN'ÂM suresi 162. ayet *** Eğer sözünün eriysen yaptığın en ufak bir amelin değerini bilmemezlik etme Bil ki, imanının hakkını vermiş olasın Sözünün eri olasın

Aşk içinde yanıp yıkıldılar şaşırdılar yolları
Ah bir bilseydim, bir bilebilseydim. Hangi kalbe sahipler acaba biliyorlar mı? Ah gönlüm bir bilseydi, bir bilebilseydi. Hangi yollara düştüler,nasıl aştılar dağları. Sen sağ salim mi görüyorsun onları? Ya da helak olmuş yok olmuş gibi mi onları? Hayrete düştüler o aşıklar geçtiler kendilerinden. Aşk içinde yanıp yıkıldılar, şaşırdılar yolları. Muhyiddin İbn Arabi (k.s.)

Peki o büyük aşk nerede o unutulmaz dert

Allah'ın bana verdiği rahmete şaştım kaldım, Umarım siz de şaşar kalırsınız. Sevme zamanı varolma zamanıdır Kavuşma zamanıdır, yiyiniz içiniz Peki o büyük aşk nerede, o unutulmaz dert ? O büyük tutku? Kafanız karışmadı mı, aklınız nerede ? Giysisi tertemiz sevgili öylesine örtülü ki Hiç kimseye hiçbir şeye benzetilemez ki O. Muhyiddin ibn arabi (k.s.)

Sadece "Sanat" ile mi sanatı görüyorsun?
Sadece "Sanat" ile mi Sanatı görüyorsun? Her bakışının sadece "Sanat" görmesini istemez misin? Hem de hiç kesilmeyen bir ilhamla her gördüğünün, her duyduğunun sanat olmasını istemez misin? Yoksa sanatı sadece "sanat" ile görüp gerisini boş bir madde yığını ve tesadüf mü sayacaksın? Bu ne kadar büyük bi cahillik, ne büyük kayıp olur.. O öyle bir sanatçıdır ki ah bir bilsen...O'nun performansını farkedip, an be an seyre dalsan..işte artık kendini bir daha bulamazsın..yok oldun..Bu ne güzel bir kendinden geçmek, bu ne güzel bir kaybolmak..İşte "yok" olmak "fena bulmak" nedir anlasana!... *** Abdulkadir Geylani Hazretleri Futuhul Gayb eserinde bi bölüm ekliyorum aşağıya... -----...Allah zatını sıfatlarla gizlemiştir. Sıfatlarını da işlerle örtmüştür. İlim, irade ile olur. İradeyse hareketlerle ortaya çıkar. Sanat yapanı sakladı. sanat irade ile belirdi. O gizliliği içinde saklıdır. Nimetleri yer yüzünde zahirdir. Kudreti açıktır. Hiç bir şey ona benzemez. O görür ve işitir.>> İbn-i Abbas Hazretleri burada marifet sırlarını açıklıyor.Bunları hiçbir yerde görmek mümkün değildir; Bu gibi sözlere kolay rastlanmaz. Bu büyük insana Peyamber S.A. şöyle dua etmiştir: "-Yarabbi,sen onu dinde fakih yap, tevil yollarını ona öğret.." Allah bizi onların hayrına erdirsin; onlar arasında toplasın.

Yardım edenden tavsiyeler (devam..)
Yolda gözüne çarpan her insan için dua et içinden.. "Allah'ım güzelikler nasib et buna.. Allah'ım afet..hayırlar ver buna da.." de. *** Bir topluluktayken, insanların arasındayken, kendi nefsini ve onlarınkini de Allah'a teslim et.Lüzumsuz düşüncelere dalacağına "Allah'ım bütün nefsleri sana teslim ediyorum" demen daha hayırlıdır..

Çıktım erik dalına
ÇIKTIM ERİK DALINA Çıktım erik dalına Anda yedim üzümü Bostan ıssı kakıyıp Der ne yersin kozumu Uğruluk yaptı bana Bühtan eyledim ona Çerçi de geldi aydır Hani aldın gözgünü Kerpiç koydum kazana Poyraz ile kaynattım Nedir diye sorana Bandım verdim özünü İplik verdim cullaha Sarıp yumak etmemiş Becid becid ısmarlar Gelsin alsın bezini Bir serçenin kanadın Kırk katıra yüklettim Çift dahi çekemedi Şöyle kaldı kazını Bir sinek bir kartalı Salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir Ben de gördüm tozunu Bir küt ile güreştim Elsiz ayağım aldı Güreşip basamadım Gövündürdü özümü

Kafdağı'ndan bir taşı Şöyle attılar bana Öylelik yola düştü Bozayazdı yüzümü Balık kavağa çıkmış Zift turşusun yemeğe Leylek koduk doğurmuş Baka şunun sözünü Gözsüze fısıldadım Sağır sözüm işitmiş Dilsiz çağırıp söyler Dilimdeki sözümü Bir öküz boğazladım Kakladım sere kodum Öküz ıssı geldi der Boğazladım kazımı Bundan da kurtulmadım Nideyim bilemedim Bir çerçi de geldi der Kanı aldın gözgümü Tosbağaya sataştım Gözsüz sepek yoldaşı Sordum sefer nereye Kayseri'ye âzimi Yunus bir söz söylemiş Hiçbir söze benzemez Münafıklar elinden Örter mâ'na yüzünü

bir hatıra
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi asan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptim. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum. Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine ragmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'in da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.

Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak: --''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' -- ''Niçin?" diye sordum. --"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?" Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildigim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak: --"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..." Konusmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladi. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yani sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala: --"Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?" --"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Sahadet sana uzun gelir. O anı fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter." O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek: --"Serap, bir haftadir morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor." Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasinin sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanir ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?. İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'in acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.

Ertesi gün O'na: --"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin." Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu: --"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?" --"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir." Salı günü Serap'in ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek: -"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti: --Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de: --"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!. Onk. Dr. Halûk Nurbaki'den gerçek bir hatıra..

Sessiz zikir ol
..Lafsız amel ol. Riyasız ihlas ol. Lafını edeceğine amel işle. insanlara gösteriş yapacağına Allah için yap. şirksiz tevhid ol. Sessiz zikir ol. Tasavvuf kelimesi, safa’dan türemedir. Yani bu kelimenin aslı, safadır ki bu, halis, safî, temiz demektir... Mahbub-i Subhani Abdulkadir Geylani Hazretleri

Hep O söz konusudur eğer anlarsan
Şimşekler çaktı, gök gürültüleri duyuldu, esti sabâ rüzgarı/ Ya da kuzey rüzgarları güney rüzgarları, koptu şimal fırtınaları/Yollardan, akik taşlarında söz ettiysem tertemiz/Ya da dağlardan, hayallerden, yankılardan, kumlardan/Ya da samimi dostlardan, göçlerden,sazlıklardan,geçitlerden/Ya da verimli topraklardan, verimsiz topraklardan, yüklerden/Ökçeleri üzerinde kıvrak kıvrak yürüyen zarif kadınlardan/Al gibi doğan, güneş gibi parlayan al yanaklı kızlardan/Her ne zaman onun adının geçtiği yerleri andıysam, ya da ona benzer şeyleri/ Hep O söz konusudur eğer anlarsan. Ibn Arabi Hz

Kalbinde arpa tanesi ağırlığında iman bulunan

Enes bin Malik’ten (Radiyallahu Anh.): – Allah Resûlü (Aleyhissalâtü Vesselâm) buyurdu ki: Allah Teala (âhirette) şöyle buyurur: "Kalbinde arpa tanesi ağırlığında iman bulunan kimseyi cehennemden çıkarın." Ardından da şöyle buyurur: "İzzet ve celâlime yemin ederim ki, bana gecenin veya gündüzün bir anında olsun iman edenleri, Bana hiç iman etmeyenlerle bir tutmayacağım." (Mu’cemussagîr)

Hayır ve şer iki meyvedir
Abdulkadir Geylani hazretleri futuhu'l gayb 27. Makale "HAYIR VE ŞER, İKİ MEYVEDİR" HADİS-İ ŞERİFİ ÜZERİNE Peygamber Efendimiz, bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor: - < Hiç kimse ameli ile cenneti kazanamaz.> Buna karşılık sahabe: Diye sorunca, cevaben: Buyurdu ve elini başı üzerine koydu. Bu Hadis-i Şerifi Hz. Aişe R.A rivayet etmiştir. Sen, ilâhi emre uyduğun, kötü yollardan korktuğun müddet korkma, en doğrulukla Hakka teslim ol, şerden korunursun. Hayır ve fazilet seni bulur. Din ve dünya yönünden ilâhi bir muhafaza içinde olursun. Dünyadaki kâlin şu ilâhi sözle anlatılır: - “Böylece ondan kötülükleri geri çevirdik; çünkü o, bizim ihlas sahibi kullarımızdandı. Dini bakımdan mahfuz olmak, yina şu ilâhi kelamla anlatılıyor: - “Siz, Allah’a iman eder, ona şükredersiniz, neden size azap etsin? Allah şükredenleri, iman edenleri bilir.”

Aşksız!
Tek bir nefesinin dahi karşılığını hesaplayamazken sen amellerinin karşılığını nasıl hesaba vurabilrsin ?! Dua ettim vermedi, namaz kıldım olmadı, iyilik yaptım kötülük gördüm.. Depresyondayım, unutuldum, aldatıldım... Sen nasıl karşılıklar bekliyor da Aşksız durabiliyorsun? Sadece Allah'ın rızasını umup, bütün amellerinin ötesine geçirdiğin zaman bir şey bekle Allahtan! Çünkü O'nun sevgisi karşılıksızdır! O'nun senin amellerine vereceği karşılık ne olabilir? Aşk duy Aşk! İmanından ancak o zaman emin olabilirsin! Ancak o zaman hesapsız olan Allah'ın Aşkına ulaşırsın! Başını dünyaya ettiğin secdeden kaldır da bi cevap ver Allah aşkına! Sevginin karşılığı sevgiden başka ne olabilir ? Hala imanının amelinin karşılığını düşüneceksen ameline değil imanına baksana! Soruyorum sana! Aşkın karşılığı Aşktan başka ne olabilir ?!

De ki: Herkes bulunduğu hal ve niyetine göre iş yapar
84- De ki: "Herkes bulunduğu hal ve niyetine göre iş yapar. Bu durumda kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir." Tefsir 84- De ki hepsi, iman edenler de etmeyenler de kendi hal ve niyetine göre iş yapar. "ŞÂKİLE" kelimesi tabiat, âdet, din, ahlâk, niyet, mizaç ve yaratılış, birbirine benzeyen yollar gibi değişik ve fakat birbirine yakın mânâlarla tefsir edilmiş ise de en kapsamlı mânâsı sonuncusudur. Yani herkes kendi durum ve mizacına uygun olan yolda hareket eder. Başka bir ifade ile özel hislerine göre iş yapar. Bu durumda en doğru yola gideni Rabbiniz en iyi bilendir. Yani herkes kendi mizacına göre hareket ederek hoşuna giden yolu tutmakla doğru yol tutmuş olmaz. --Araya girerek bir örnek vereceğim-Bir kimsenin mizacı serttir bir kimsenin mizacı yumuşaktır amelleri de elbette yaratılışındaki bu kalıplara göre çıkar fakat bu sert kimsenin de yumuşak kimsenin de imanlarının sahih olduğunu göstermez, çünkü doğru yolda olanı ancak Allah bilebilir.. Rab isminin Allah'a ait olduğunu ve O'nun, hakedeni terbiye edeceğini belirtmem gerekmez... Burda bir önemli diğer nokta da yaratılışın önceki bir zamanda olup bitmiş bir iş olmadığıdır..Yaratılış halen kişilerin amellerine göre devam eder..Şu ayet buna en iyi örnektir "bir toplum özünde olanı-kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez" Elbette ki merhamet etmesi, lütfetmesi, başka --Devam-Bir din veya mezheb herhangi bir kişinin veya toplumun mizaç ve duygularına uygun

gelmekle hemen doğru olamaz. Hak din, Allah'ın kitap ve Resulü ile bildirdiğidir. Elmalılı Hamdi Yazır'ın (Allah'ın Selamı Üzerine olsun) Tefsirinden *** Diyanet De ki: “Herkes kendi yapısına uygun işler görür. Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir.” Elmalılı Orj. De ki: her biri kendi uyarına göre hareket ediyor, o halde yolca en doğru olan kim olduğunu daha ziyade rabbınız bilir Ö.N. Bilmen De ki: «Herkes kendi kabiliyetine göre amelde bulunur. Rabbin ise doğru yolu takib edenleri daha ziyâde bilendir.» C. Yıldırım De ki: Herkes mizacına ve inancına göre amel eder. O halde kimin daha doğru yolda bulunduğunu Rabbiniz daha iyi bilir. A.F. Yavuz De ki: “- Herkes bulunduğu hal ve niyyetine göre iş yapar. O halde, kimin yolca daha doğru olduğunu, Rabbin daha iyi bilir. H.B. Çantay De ki: «Her biri kendi aslî tabıy'atına göre hareket eder. O halde kimin daha doğru yolda bulunduğunu Rabbin daha iyi bilicidir. M. Esed De ki: "Herkes kendi yapısına göre davranmaktadır; ve bunun içindir ki Rabbiniz kimin en iyi yolu seçtiğini çok iyi bilmektedir". A. Bulaç De ki: "Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir." Y.N. Öztürk De ki: "Herkes, kendi varlık yapısına uygun iş görür. Yolca daha doğru gidenin kim olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir."

Diyanet Vakfı De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir. Elmalılı S1 De ki: «Herkes kendi uyarına (temayülüne) göre hareket ediyor. O halde kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.» Elmalılı S2 De ki: «Herkes bulunduğu hal ve niyetine göre iş yapar. Bu durumda kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.» TefhimulKuran De ki: «Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir.» F. Kuran De ki; «Herkes kendi kişiliği ve inancı uyarınca hareket eder. Rabbiniz kimin daha doğru yolda olduğunu herkesten daha iyi bilir.» A. Gölpınarlı De ki: Herkes huylandığı huya göre hareket eder. Gerçekten de Rabbiniz, en doğru yolu kim bulmuştur, pek iyi bilir onu. S. Ateş De ki: "Herkes kendi karakterine göre hareket eder. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir." S. yıldırım De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir. A. Uğur De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir. G. Onan De ki: "Herkes kendi yaratılışına (fitrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu rabbin daha iyi bilir."

Ş. Piriş De ki: -Herkes aldığı şekle göre hareket eder. Hanginizin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir. A.Y. Ali Say: everyone acts according to his own disposition: but your Lord knows best who it is that is best guided on the way. M.M. Pickthall Say: Each one doth according to his rule of conduct, and thy Lord is Best Aware of him whose way is right. M.H. Şakir Say: Every one acts according to his manner; but yourLord best knows who is best guided in the path.

Sarhoşluk (şuursuzluk) hali ve ayıklık/ Sekr-Sahv
"...Bunların hepsi de, Peygamberliğin ne olduğunu anlıyamamışlardır. Anlamadan konuşmuşlardır. Sekr, [ya'nî şü'ûrsuz, dalgınlık hâlini] sahv, ya'nî uyanıklıkdan üstün görenleri de böyledir. Sahvın ne olduğunu bilmiş olsalardı, sahvın yanında sekri dillerine bile almazlardı. Fârisî mısra' tercemesi: Toprak nerede, temiz âlem nerede? Bunlar yüksek insanların sahvını, câhillerin sahvları gibi sanmış olacaklar ki, sekri sahvdan üstün tutmuşlar. Keşki, câhillerin sekrini de, yükseklerin sekri gibi bilselerdi de, öyle söylemeselerdi. Çünki aklı olan herkes bilir ki, sahv, sekrden, ya'nî ayıklık serhoşlukdan elbette iyidir. Câhillerin sahvları da böyledir. Büyüklerin sahvları da böyledir. Evliyâlığı Peygamberlikden ve sekri sahvdan üstün tutmak, kâfirliği, müslimânlıkdan üstün tutmağa ve bilgisizliği ilmden dahâ üstün tutmağa benzer. Çünki küfr ve cehl, evliyâlığa benzer. İslâm ve ma'rifet ise, Peygamberlikde olur. Hallâc-ı Mensûr "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" diyor ki, Arabî beyt tercemesi: Allahın dînine inanmıyorum, küfr lâzımdır, müslimânlar beğenmeseler de, bence böyledir! Muhammed "aleyhisselâm" küfrden sakınmış, Allahü teâlâya sığınmışdır. İsrâ sûresinin seksendördüncü âyetinde meâlen, (Onlara de ki, herkes, yaradılışında bulunanı yapar!) buyuruldu. İslâmiyyetde, islâm küfrden iyi olduğu gibi, hakîkatde de, islâmın küfrden iyi olduğunu bilmek lâzımdır. Çünki islâmiyyet, hakîkatin sûretidir..." İmam-ı Rabbani hazretleri mektubat

Rızık Endişesi
Büyük alimlerden Şakik Belhi (VIII. yy) bir kıtlık senesinde, herkesin kara kara düşündüğü bir ortamda, zengin bir adamın kölesinin kıtlığı önemsemeyerek eğlendiğine şahit oldu. Yanına yaklaştı ve sordu: - Herkes kıtlıkla, açlıkla karşı karşıya olmaktan inler dururken sen neye güvenerek böyle eğlenebiliyorsun? Köle cevap verdi: - Herkesten bana ne? Benim için bir tehlike söz konusu değil. Benim efendimin 7-8 tane köyü var, her ihtiyacımız o köylerden sağlanıyor. Bu açıklama Şakik'i adeta bir şamar gibi sarstı. Çünkü kendisi de kıtlıktan dolayı endişe içindeydi. Ama köle onu uyandırdı ve kendi kendine şöyle dedi: - Hey Şakik kendine gel! Şu köle nihayet bir insan olan efendisine bunca güveniyor, kendini emniyet içinde hissediyor. Sen ki bütün canlıların rızkını garanti eden Allah'a inanıyor, tevekkül ediyorsun, Bu nice tevekküldür ki rızık endişesi içindesin…

Yardım edenden tavsiyeler (devam.)
Gerçeklerle yüzleştiğin zaman sana "ne diyorsun?" denir. "Ne diyorsun bu konu hakkında" der gibi.. Korkma endişe etme.. yumuşakça de ki Allahtan başka ilah yoktur Allahtan başka beni yargılayacak yoktur ve peygamberleri insanları korumak için göndermiştir *** Allah'ımızı hiç olmadığın, düşünmediğin kadar yakın hissedersen korkman ve geri adım atman normaldir çünkü gerçekten çok yakın ve çok yücedir O'nun yüceliğinden gerçekten sakınılır ve başta nefsin geri adım atması sıhhatlidir Bu bahsettiğim Zat ve Sıfat yakınlığı içinde geçerlidir Allah, zat ve sıfat olarak dünya şartlarında farkedilir olduğunda O'nun bilişi O'nun duyuşu elbette ağır gelir ve karışıklığa da sebep olabilir. Unutma ki devamlı yüksek yakınlık korkudan dolayı mümkün olmaz ...ve olur. ve ayeti aklından çıkarma "O'nun katında en değerliniz, O'ndan en çok korkanınızdır"

Eğer benim niyetimi anlarsanız Yüce Allah a hamd ediniz
Sen ve ben biriz, tekiz..Aramızda hiç fark yoktur, içimde olanı acil olarak açıklamamdan başka. Sen ise içindekini bir sır olarak saklarsın.Fakat gizlerinde bir çeşit erdem vardır.. *** Sen sen değilsin... Sen O'sun; ama sen olaraktan değil!.. *** Ben sevginin sevgilisiyim, ah bir bilseniz Sevgi de bizim sevgilimiz ,ah bir anlasanız Eğer benim niyetimi anlarsanız Yüce Allah'a hamd ediniz Biliniz , niçin çevremdekiler sözlerimden yüz çevirdiler Çünkü benim sözlerimi anlamaktan çok uzaktılar onlar. Muhyiddin İbn Arabi (k.s.)

Depresyon/Halvet
Halvet bildiğin gibi sadece tarikatlarda uygulanan bir tasarlanmış sistem değil. Unutma ki İslam hayatın ta kendisidir.Zamanı sana hangi biçim maskelerse maskelesin aslında yaşam yine Allah'ın sağ elindedir.Sen vesilelere sebeplere aldanıp, dünyadan elinin ayağının çekilişini, başkalarının koyduğu isimlerle "hayattan kopmak" belki de "depresyon" olarak biliyorsun.Hele ki "depresyon" olarak bilmek, şeytanın insanın kalbine soktuğu ne büyük bir fitne.Halbu ki işte o süreler senin halvetindir.Azcık kalbinle düşünürsen Allah'ın her insanı düzenli olarak halvete aldığını görürsün.Kendi nefsin de buna şahittir.Düşün kaybı ki Allah'ın insanıyla başbaşa kalmak istemesi depresyon oluyor!Düşün sefilliği ki insanın Allah ile başbaşa kalmak istemesi depresyon oldu..Hayattan koptuğun zamanları fırsat olarak bil.. Ki depresyona girmiş olmayasın..Allah her insanı işte bildiğin gibi mutlaka o süreler içinde kendisine alır. Ona insani değerlerini hatırlatmak, bildirmek, muhabbet etmek ister, sonra tekrar başka güzellikleri için dünyaya bırakır. Allahtan bu herkeze açık sunulmuş lütfun tarikatlara alınması ve sistemleştirilmiş olarak uygulanması, özele alınması!! da bir çok dünya düşkününün, cahillikleri sebebiyle o doğal halvet sürelerini oyuncak şeyler icad ederek zamandan çıkarmaya çalışmaları sebebiyledir.Normalde tanrılarıyla eğlendikleri için, o sürelerde Allah ile olduklarını akıllarına getiremediler.O halvet zamanlarını böylece boş eğlence icatlarıyla geçiştirmeye doldurmaya çalışmaları elbette yine kendi zararlarına olarak o zamanları sadece ve sadece "depresyon" ismiyle adlandırmalarına sebeb oldu...Kendi kazdıkları şu kısır döngüye bir bak..Zamanını ne kadar doldurmaya çalışırsan çalış mutlaka o halvet süresi gelir..Eğlence icat etmek o süreyi asılsız bişilere kasarak doldurmaya çalışmak faydasızdır,ve farkedemeden de hayatını anlamsızlaştırmış!! olursun..Bu da söz meclisten dışarı,şeytan efendinin "depresyon"dan bir önceki hilesiydi..Nefs ne kadar zaman alıcı şeylerle oyalanmaya çalışırsa çalışsın, Allah insana o boşluğu, yani aslında o değerli halvet sürelerini mutlaka ama mutaka sunar..Bunu bilene ne mutlu.Ki insanı o sürede nefsine tekrar bir baksın..aslında kiminle beraber olduğunu farketsin,bilsin...

onarsın.. o unutkan nefs O'nun Aziz Ruhuna bir şahit olsun... *** Bu gece, gönlüme uygun bir arkadaşla çayırda bir bezm kurduk. Şarap,meze,ışık,sazlar ve okuyanlar... Hepsi tamamdı. Ah!.. Keşke ey sevgili bütün bunların hiçbiri olmayaydı da yalnız sen olsaydın!.. Mevlana Hazretleri Rubailerinden

Unutma ki...
Unutma ki Hakkı bulacağın tecelliyatın bir kısmı ((bir kısmı)) senin amellerine ve etrafındaki kulların amellerine göre gelecektir. "Ve hiç kimsede Allah'tan bir şey yoktur.Ve her bir kimsede,suretler ne kadar çeşitli olursa olsun, >>kendi nefsinden gelenden<< başka bir şey yoktur." Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) “Hanginizin daha iyi amel işleyeceğinizi denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” İyice düşünürsen öyle evliyalar vardır ki o amelleri yüzünden onların tek bir bakışı Hakkı bulmana vesile olabilir. Çünkü onlar nefs gözüyle bakmazlar... Fakat unutma ki ahir zamandayız ve o evliyalar aramakla bulunmuyor. Evliya olmayan bir kişiden gelen tecelli de o kişinin ameli doğrultusunda olacağı için tecelliyat yolunda çok zorlanabilirsin. O yüzden sen, Allah'ın Zat ve Sıfat tecelliyatını Allah'da ararsın. Sadece başka kullardan değil kendinden gelecek tecelliyatlara da güvenme; çünkü aynı zaman içinde bulunmaktasın.. Şunu da Unutma "İnsan sevdiğiyle beraberdir" s.a.v. O artık pek bulunmayan bakışlar uzaklardan da gelebilir; inkar etme!.. «O 'nu ancak "O" görür. O'nu ancak "O" idrâk eder. O'nu ancak "O" bilir. Kendi zâtını, kendi zâtı ile görür ve bilir. O'nu kendinden gayrı kimse göremez. Bir kimse idrâk edemez. Zâtını bilmek ancak esmâ ve tecellîyatı iledir. Hüner, Allah'ı... ALLAH ile bilebilmektir.» Gavs'ül-Âzâm Abdülkâdîr Gaylânî (k.s.) — «Öyle zaman gelecektir ki, hasbel icâb ve zaman zahir olamayan mü'minler, bu gibi tasavvuf! eserleri okuyarak, ALLAH'ın sevdiklerinden olabileceklerdir.» Muhyiddîn ibn Arabî (r.a.) Onlar Allah adına konuşabilen kişilerdir; buna inan! Çünkü amelleri niyetlerine tam olarak uyum sağlamış ve yolları efendimizden s.a.v. başkasına uğramamıştır.. Ben sana bu bloğumda, o özel bakışlardan en önemli nurları özel olarak seçtim, kolaylaştırdım, duanı eksik etme. Kendi yazdıklarımdan bazılarını((bazılarını)) sapkın yollara karşılık olarak yazdığım için karışıktır; ve dolayısıyla senin yolunslayık olmayabilirler. Onun için kendi yazdıklarımı bunu hatırlatmamın hakkını vererek, bilerek oku fakat büyüklerden seçtiklerimi bil ki çok özel olarak seçtim.Ben onlardan en temzileyici ve ulaştırıcı ne gördüysem onları aktardım. Beni ikaz etme ve onlar gibisini etrafında arama; bulamayacaksın! Elbette istisnalar vardır. O halde sana ne mutlu. Fakat onlar gibisi mümkün değildir!.. Sen beni ikaz ediyorsan emin ol dünyadan habersiz köyünde yaşıyorsun! Allah'ın merhametini de daraltmışsın! Tekrar söylüyorum bu zaman ahir

zamandır ve ameller müslümanlar razı olmasa da bulanıktır! "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözünü hiç karıştırma..Düşün ki eğer bu söz bütünüyle doğru olsaydı Allah yolunun büyükleri arkalarında neden eserler bıraktılar? Etraftakiler çok az düşünüyorlar!...Gördükleri rahmet onların şımarmalarına sebep olmuştur. "...Hoşnût oldu mu korunmayı unutur gider. Korkuya kapılınca korunmaya başlar. Esenleştiğini sanınca gaflete düşer..." Hz Ali (r.a.) Ve zannediyorlar ki bu formalitede biatlı kardeşlerimin bazıları..Sahte şeyhlik yalnızca kadınlaradır...Öyle duydum ki kardeşlerim..biatlı ve icazetli oldukları halde marifetleri >>İnkar üzere<< olanlar vardır...Bu paragrafta sadece >>formalitede<< olan biatlı biatsız tartışmasından dem vurdum ki..kalın kafalı kardeşlerim hadlerini bilsinler de köylerinde küçük prenslik heybetiyle racon kesip >>ümmetin genişliğini<< unutmasınlar!... Şunu da unutma ki zaten efendimizin peygamberliği gibi bir "şeyhlik" olmaz!.. Şimdi geçelim bu magazin Alemlerini... Ey Aşklı kardeşim..Veysel Karani hazretleri (selam olsun) gibi, efendimizi göremediğine ağla! En yüksek ameli sergilemiş olursun... O büyüklerden çok üstün Himmet sahibi bazıları şunlardır Abdulkadir Geylani hazretleri İmam-ı Rabbani hazretleri Muhyiddîn ibn'ül Arabî hazretleri Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri *** Tekrar söylüyorum bu blogda onlardan, zorluklarını kolaylaştırıcı, en önemli ve en ulaştırıcı noktaları seçtim.. Ve gerektiğine inandığımda zamana göre kendim yazdım.. Oku ve kendine katmış ol, içinde dursunlar lazım olacaklar,kıymetli olacak..Tekrar tekrar oku..Yorumda bulunma, zaten zamanı geldikçe Allah'ın izniyle bazı şeylere karşılık gelecektir.. *** Herşey Allahtan olması sebebiyle aslında herşey tecelliyattır biliyorsun.. Fakat onların bulundukları menzil bil ki bildiğin gibi değildir..Çünkü onlar gerçekten ilerdedir! Dosdoğru olanlardır ve en önemlisi gerçekten Allah'ın dostlarıdırlar. Asaleten değil...Eğer gözlerin açıksa..onların gözlerini göz edinmekte gecikme! Eğer uyuşturucu kullanıyorsan((çünkü mümkündür))sakın sanma ki tecelliyat öyle bir şeydir! Onu kulanmadan oldu; he evet belki biraz öyledir! Bu benzetme hiç uygun olmasa, bir çok Ağa'ya garip gelse de, neler olmaktadır Alemde neler! Alemlerin Rabbinin iki parmağında! Hu

s.a.v.

Sufilere zulmetmek
Sûfiler âhirete nisbetle akıllı, dünyâya nİsbetle delidirler. Kalp açısından akıllı, nefis açısından delidirler. Onları hakir görmeyin. Onlara eziyet etmeyin. Onlara zulmetmeyin. Onlara yardım eden onlardandır. Mü'minin zaferi geç gelir. Mü'mİn kendisine zulmedeni yere sermedikçe, ona karşı zafer kazanmadıkça,onun cenâzesini, malının talan edildiğini, mevkîsinin düşmanlarının eline geçtigİni,yasaklarının câiz olduğunu görmedikçe ölmez. Hz. Peygamber'den şöyle rivâyet edilmiştir: "Allâhü Teâlâ 'dan başka yardımcısı olmayan kişiye zulmedildiğinde Allâhü Teâlâ şöyle buyurur İzzetim ve celâlim hakkı için, daha sonra da olsa, sana mutlakâ yardım edeceğim. Hakk'ı bulursan eşyâyı ondan gÖrürsün. Ne düşmanın kalır, ne üzerinde hakkın olan biri. Hakkını aramada Allâhü Teâlâ'ya sığınırsan, kalbin cevher olur, sırrın da safa bulur. Allâhü Teâlâ için amel, O'na itâat ve O'nu hakîkî tevhîd eden kimseyi O, amelde sebeplere sanlmaktan ve sebeplerle ilgilenmekten kurtarır, Bütün ahvâlinde hayırdan başka bir şeyle karşılaşmaz. Allâh'ım! işlerimizi üstlen! Bizi ne nefsimize, ne de yarattıklarından her hangi birisine dayandır. "Bize dünyâda da, âhirette de güzellik ver ve cehennem azâbından bizi koru. Cilau'l Hatır Abdülkâdir Geylanî hazretleri

Ruh
inen,çıkan,bişilerin farkında olmak zorunda olan,korkan,sevinen,bakan,görmeyen,göremeyen,kaçan,diklenen, heyecanlı,gösteriş yapan,haberi olmayan,haberlerin geldiği,isteyen,iddia eden,tümüyle dünyaya bağlı nefstir nefs... "Allah vardı ve beraberinde hiç bir şey yoktu" s.a.v. efendimizin haber verdiği Allah'ımızın bu yüceliği halen ancak bize de üflemiş olduğu "ruh"da mevcuttur..Nefsin içinde hala haklı olan sadece "ruh"tur..Rahat etmek istiyorsan nefsinden,nefslerden beri olan dimdik duran ve sadece Allah ile olan mekanı Allah olan o güzelim ruhuna uy nefsine değil..Ruhtur insanların rahat ettiği ve aslı Allah ile yalnız bağımsız olan varlık, nefs değil!..Daimi namazda olan ruhtur ruh. Herşeyden hakkıyla bağımsız olan sadece ruhtur ruh. Nefsine uyma ruhunun farkına var..Allah'ın yarattığı bütün yaratmayı bağımsız seyredebilen O'nun en farkında olan ruhtur sadece..Allah seni nefs kılmadı ruh kıldı ruh.. ruh olarak nefsine kattı seni ama nerde nefsden başını kaldırabilecek bir "kendin".. Ümitsiz olan nefstir nefs..Devamlı dimdik duran

ruhundur,dalan çıkan bilmeyen asla bilemeyecek olan nefsindir nefsin!.. Sad 72- "Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın." Bu saygınlık kutsallık eğer nefsinden başını kaldırır da bir bakarsan ruhun kendisinde vardır kendisinde! Kutsallık kendisinde çünkü halis olarak hereşeyden beri olan kendi kendine yeterli Alemlerin rabbindendir, sahibi "O" dur O! Ruh rabbiyle birlikte olmakdan memnundur kendi iradesi yoktur nefsi yoktur yapacağı bir şey yoktur bir şey yapmaya ihtiyacı yoktur çünkü rabbinin emridir O! Tahrim 12-Irzını korumuş olan, İmrân kızı Meryem'i de Allah örnek gösterdi. Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O, gönülden itaat edenlerdendi. Hiç sesini duydun mu o meryem'in!O öyle asildir öyle temizdir öyle beridir çünkü Ruhundadır ruhunda! Neden insanların en mükemmeli efendimiz neden?! Çünkü nefse en hakim dolayısıyla ruhunun en farkında o dur o! Öyle bir nefsini biliş Ruhunu biliş ki okyanuslardan geniş olan nefsi ruhunda ancak denizde yayılan halka kadar etkili.. Uyma nefsine uyma Allah'ın o has ruhundan üflediği (sadece üflediği) ruhun farkına var nefstir inen,çıkan,bişilerin farkında olmak zorunda olan,korkan,sevinen,bakan,görmeyen,göremeyen,kaçan,diklenen, heyecanlı,gösteriş yapan,haberi olmayan,haberlerin geldiği,isteyen,iddia eden,tümüyle dünyaya bağlı olan nefstir nefs...Rahat etmek istiyorsan! Ruhun ile Allah'ın huzuruna var! Ancak ruh O'nun yanında tam rahat edebilir!Bir rahatlığın varsa bu yine ruhun sayesindedir! Kötü insanlar, tüm insanlar ruhlarının kıymetini bilirler ümidiyle melekler hala secde ederler! Öyle ya Alahtan ümid kesilir mi? Ruhunun nerden ve nerede olduğunun farkında olmayan neyin değerini bilebilir de nefsine batmaz? Bak ahirette mahşer günü rabbimiz ne diyecek o nefsin zalimliği ve nankörlüğü hakkında mealen Bugün sana nefsin hesap görücü olarak yeter Ruh ol ruh! Nefs olma..Neyle meşgul olursa o oluyor insan unutma. Rahat etmek istiyorsan bırak düşünceler geçsin kendinden,nefsin konuşsun dursun, dalma! Ruhun asildir ruhun!Ruhunda kal. Nerden olduğunun farkına var Ruhunun! Ruhunun kimin yanında olduğunun farkında ol! O zaman ancak dünyadan ve içindekilerden bağımsız olursun! O zaman dünya ehli seni bilemez,nefs ise zaten bilinir ne mal olduğu! Ama bilinmez ruhunun farkında olanın kendi nasıl temizdir nasıl! Nefsinden nasıl beridir nasıl hem de! O kişi nefsini hayır için kullanır,affedici olur nefsi.Ruhu yorulmaz bilir yıpranmaz bilir onun için nefsini hırpalamaktan çekinmez.Nefsine sarılmaz bilir çünkü ruhunu kime ait, kiminledir?..Nefsinin derdinde değildir ki dünyaya dalsın oynasın. Kendisi ruhuyla kibirlenmez ki bilir çünkü nefsdir kibirlenen! Halbu ki değerli olan ruhtur..Başkasının nefsine

bulaşmaz ki bilir kendisindeki ve başkasındaki nefs ne zalimdir ne nankördür..Acır nefse affeder rahat bırakır..Yeter ki o kişi ruhunun farkında olsun! Nefsinin farkında olsun, nefsinin haddini yerini değerinin ne kadar olduğunu bilsin ki Allah kendisine ruhunu unutturmasın Allah korusun! melaen O'nun katında en değerliniz O'ndan en çok korkanınızdır. Çünkü nefs zalimdir nankördür üç beş dakka eğlence için ruhunu satar..Aslında nefsini! fakat o kendisi bunu nereden bilsin! Ki nefsine uymasın! Nerden bilecek nefsini ki ruhunu bilsin! Nerden bilecek bütün iyilikler Alahtandır nefsinden değil,nefs de Allahtandır, şeytan da, asıl irade Allahtandır Allahtan fakat nerden bilecek nefsi olmuşken sadece!kendini kaybetmişken nerden bilecek? Allah cümlemizi nefsimizden korusun..Allah nefsimizin haddini bildirsin... Allah'ım sen affedicisin affetmeyi seversin bizleri de affeyle Bize bizim için hayırlı olanı ver, bilip bilmeden işlediğimiz günahlarımızı ,yaptığımız yapacağımız günahlarımızı affet, her göz kırpışımızı sana bin rekat namaz kılıyormuşuz gibi her kalp atışımızı senden bin defa af diliyormuşuz gibi kabul et, annemi babamı beni ve bütün müminleri kıyamet gününde azaptan kurtar, iman etmeyenlere iman nasib et, hidayet nasib etmediklerine hidayet nasib et. Bizleri koru, bizleri affet, efendimize selam olsun, a'line o değerli ashabına selam olsun büyüklerimize selam olsun. Bizleri onlarla komşu eyle Allah'ım, bizleri güzelleştir, Allah'ım cümlemize güzellikler nasib et

Ama Allah başka türlü emretmiş ise bir şey denemez
...ÜÇÜNCÜSÜ: Kalb sahibidir, ama dili yoktur. Halbuki o Allah’a tam inanmıştır. Allah da onu halkından gizlemiştir. Onun üzerine manevi bir örtü çekmiştir. Gözünü halktan kapatmıştır. Bu insan yalnız kendi ayıbını görür ve onu gidermeğe çalışır. Kalbi tevhid nuru ile doludur. Bu nur, insanlar arasına karışmanın güçlüğünü, onların ağzından çıkan sözün boşluğunu gösterir. O insan, selametin; sükütta, sessizlikte ve yalnızlıkta olduğunu bilir. Peygamber efendimizin şu hadisi-i Şerifini candan duymuştur. -“ Susan kurtulur.” O muhterem insan her şeyi can kulağı ile diler, bu dinledikleri arasında şu da vardır: - “ İbadet on bölümdür, bunun dokuzu sükûttadır.” Bu zat velidir. Allah onu kötülüklerden esirgemiştir. Daima selamet içinde olur. Akıl ve fikir sahibidir. Allah’ın rahman sıfatı onda tecelli etmiştir. Hayırlı insanlar arasında, bu gibileri seçilir. Bu gibilerden hem hayır umulur, hem de arkadaşlık edilir. Hak onun işini gördürür. Hak onu sever. Sen de sev, ona yaklaş... Böyle yaparsan, Allah da seni sever. Bu gibi seçkin kulları ara, onların hürmetiyle yüce Allah seni sevgili kulları ve salih kişiler arasına katar. DÖRDÜNCÜSÜ: En yüksek derece buna verilmiş ve melekût aleminde kendisine:

- AZİM Adı verilmiştir. İşte Hazter-i Nebi bu büyük zatın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur: - “ Bir kimse öğrenir öğretirse... Ayrıca bildiği, öğrettiği ile âmil olursa melekût aleminde ona, AZİM ismi verilir. Bu zat, alim-i billah’tır. Mertebeler ölçülürse en yüksek derece onun olduğu ortaya çıkar. Dinin hikmet yönünü en iyi bilen odur. Allah-ü Taâla birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemiyeceği sırları ona sezdirmiştir. Bu saf ve temiz kul, Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakka cezbedilmiştir. İlâhi hikmetleri çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Hidayet yolları buna açıktır. Bunda istidat çok büyüktür. Ve bütün sırları anlamak kabiliyeti vardır. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Bu zat, Allah yolunda bir şahtır. Hak yola o çağırır, kötülükleri onlara o gösterir, kıyamet günü şefaatçi, dünyada temiz, Allah indinde herşeyi makbul ve merguptur. Doğrudur, doğruluğu tastiklidir. Resul ve nebilerin vekilidir. İşte peygamberler, bunları vekil etmiştir. İşte son had buraya kadar... İnsan oğlunun son durağı bu makama varır. Buradan öte Peygamberlik başlar. Sana bu insan lazım. Bunu ara, bulunca muhalefet etme, sözlerine darılma, uzak kalmaktan hoşlanma. Onu sev ve sözlerine bağlan, her nereye varsan böyle birini ara ve zihninde onu gezdir. Şunu bil ki: O ne söylerse selamet ondadır. Helak, bataklık başkadadır. Allah’tan onu iste, yol bundan başkaya varmaz. Himmet başkalarında yoktur. Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz. >>Ama Allah başka türlü emretmiş ise bir şey denemez. Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz.<< Ey iman sahibi; insanları sana bölüm bölüm gösterdim. Kendini düşün, eğer gözün varsa bak. Bu sayılanlara basiret gözünü gezdir ve kendine bir sığınak ara. Eğer kendine acıyorsan bunu yap ve kurtul. Allah, bize ve sana verdiği ve razı olduğu yolları göstersin... Amin!.. Abdulkadir Geylani hazretleri

EZ-ZAHİR
İlmi suretler "EZ-ZAHİR" ' den geridedir.. İbn Arabi hazretlerimin ruhaniyetinden feyzle; acizane müşahedem.

"EZ-ZAHİR" den.."EL-BATIN" dan..
Sevgi zahir değilya hani.."EZ-ZAHİR" olandan.. Sevgi batın değilya hani.."EL-BATIN" olandan..

Güneş Oradaydı ya...
Bulutlar utancından çekilmeseydi de..Bilmiyor musun güneş oradaydı...

Hazreti Mevlana

Bana bak, bana dikkat et ki, senin, mezarında en yakın dostun, candan arkadaşın benim! Dükkandan, evden, bütün seni sevenlerden ayrıldığın zaman seni, ben karşıladım; yapayalnız kaldığın vakit, seninle ben düşer kalkarım!

Yanlış anlama! sözlerimi dikkatli OKU!
Allah'ı seçmek mümkün değildir çünkü Tek dir. Küfür yalnızca "seçmemek" ten doğar. Seçmemek de Tek olan için düşünülemez olduğuna göre.. Yalnızca Birlik halinde olmak istemeyen küfre düşer.. Allah Tek olması yönüyle herşeyden münezzehtir evet! Fakat yaratmasının Birlik içinde olduğu net olduğuna göre yarattıklarıyla beraber olmak istemeyi seçmesi kesindir.. Peki birey "bir-ey" olarak "TEK" mi dersen. Hayır..çünkü acı ve saadet TEK.. İnsanlar birey olarak da bir olarak da aynı TEK acıyı ve saadeti yaşıyorlar. Yani insan ancak TEK ile Bir ve birey olabiliyor.. Allah "ÖRNEKSİZ YARATAN" dır.. TEK ve BİR dir. İnsan yalnızca BİR dir..TEK ile.. Allah TEK olarak BİR dir.. ve birlik istemiştir. Ki insan TEK ve BİR olanı yani "KENDİ"sini bilebilsin..bulabilsin. Bu arada kendini çok yorma çünkü seninle bir olmak isteyen "SONSUZ" ve "SINIRSIZ" olandır... Yani hem çok vaktin var..Hem de derecelerinin sınırı yok.. Herkez kendi nasibinince..ve çalışmasına göre.. O'na ne kadar yakın olmak istemesine göre.. TEK in bilincine gelince..Hani budistlerin bazı yanlış itikatta olanlarının söylediği gibi değil olay.. O DİRİ-HAYYdır.. Bilinçli olmayı bi kenara bırak bir kere O herşeyden münezzehtir! Sen "yok"tun O vardı.. "Bilinçli mi" demek ne demek? Sen yok iken o bir idi zaten. Sen bilinçlisin de O nasıl bilinçli olmuyor? Bir şeyin bilinçli olmamasından onun rüya olmasını kastediyorsun! Sen tümüyle buna rüya diyorsan daha rüya ne demek bilemedin demektir.. Eğer O bilinçli olmasaydı "sen" de "rüya" da "yok"tu.. Ne kendin..Ne varlığın! O işte öyle TEK tir..parçalanmayan..parçalanmamış..Seninle bir olmak istemesini muhtaçlık sanmayasın!Tamamen lütuftur. Bir olmak istemesini bırak zaten TEK olan olmasıyla O eşsiz BİR dir.. Seninle bir olmak istemesi başka! Çünkü bilirsen "bir" 2 olsa da bir olarak kalır..Bak 1 bir..iki tane 1 = 2.. Yani 1 iki tane 1 olup "2" olsa da bir kalır.. İşte bir inanç vahiy değilse o hüsrana götürür.. Takipçilerinide kibre düşürmemesi imkansız olur!..

Bak ben sana burda kesin olarak Allah'ın birliğini ve tekliğini delilliyorum..şirki yok ediyorum..ama sen belki beni şirkte göreceksin..Bu da ilim yolunda olanın kaderidir..ne yaparsın...Allah sabredenlerle beraberdir... "Allah'a hamd olsun ki; bunu bize hidayet eyledi. Allah bize hidayet eylemeseydi; kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi."(7/43)

Allah'ın zikrini nefsine GALİP kılmalısın
ALLAH zikrini düşmanlarının en düşmanı olan nefsine GALİP kılmalısın! Nefsine daldığını farkettiğinde dilini damağına değdir Allah de! Toparlan! Eğer nefsine dalıp gidiyorsan Allah'ın zikrini nefsine GALİP kılamadın demektir! Sesli sessiz! nefsine daldığını farkettiğinde Allah de! nefsine Allah'ı galip kıl! Ruhunu böylece Allah ile kılmış olursun, uyanık olursun,diri olursun.. Geçici yıkıcı diriliklere aldanma! Uyanık olmazsan zikri nefsine GALİP kılamazsan bilirsin çok çok oyunları var..her zaman Allah gibi cömert değildir nefsin, kanma! Biliyorsun tatlı tatlı gider sonra işin içinden çıkamazsın!..sana kendini aptal hissettirir..zorluklara karşı yeterince DİRİ olamazsın..Sonra mazeretler gelir ardından yerin dibinden başını kaldıramazsın..Dünyan hoş gidiyor diye aldanma..Dünya nefs üzere kurulu!..Kanma nefsine sonra kendi gafilliğinden doğan bir bela başına geldiğinde altından kalkamazsın..çünkü tembel oldun..Allah'ı unuttun..Nefsin zannettin şaşırdın! Bütün akış kimden geliyor unuttun!..iyiliklerin nerden geldiğini unuttun..nefsine dalıp nefsin zannettin o çeşitli hoşluklar vereni! es Sabr'ı unuttun, geçiştirmeyi ANDIN! Nefsin nankördür unutma! Dünyaya aldanma, aynı şeydir farketmezsin! Bütün bu kabahatler nefsine ait aldanma! Ruhunu nefsine bırakma! Dalma nefsine dalma! Nefsini anacağına "O" DİRİ oluşu hiç değişmeyeni! Kudreti için hiç bir şeye muhtaç olmayanı AN! Daima DİRİ olanın zikrini nefsine GALİP kılmalısın!! Derin uykulara dalma! Sonra kendi başına getireceğin felaketlere karşı savaşmak için uyandırması zorlukla olur!! Bilirsin uykudan uyanmak çok zordur! Uyanman gerekiyorsa da uyanamıyorsan annen'e kardeşine, abine, ablana hiç olmayacak şeyler dersin! O zaman anlarsın işte nefsin mi GALİP olmalıydı ruhuna yoksa Allah'ın zikrimi? Hiç yakışır mı bu gelecek pişmanlık sana! Bilmiyor muydun sanki nimet vereni sen! Nimetlerin nerden geldiğini kimin gönderdiğini bilmiyor muydun! Kimi unuttun da neleri andın durdun! Biliyordun ve biliyorsun! O zaman işte uyuma da Allah rızası için kendine iyilik et..Allah de uykuya dalmadan sesli, sessiz.. Allah de ve ALLAH'IN ZİKRİNİ NEFSİNE GALİP KIL!..Allah!..ve rızası için!.. Allah rızası için!

Onlar birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederler

1- Asra yemin olsun ki, 2- Şüphesiz insan zarardadır. 3- Ancak, iman edip ameli sâlih işleyenler, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadırlar. ASR SÛRESİ

Sen O'na ne kadar yakınsın
Allah sana yakın..bunu bildin..şimdi asıl mesela sen O'na ne kadar yakınsın?..bunu değerlendirmelisin!

Allah-u Teala zorluğu ve şiddeti izale eder
İmam-ı rabbani hazretleri 429.mektuptan Allah'a hamd olsun, öyle yüce Zat'tır ki, bize in'am eyleyip-İslâm hidayetini nasip etti. Ve bizi Seyyidü'l-enam Muhammed ümmetinden kıldı. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Bilinmesi yerinde olur ki, Sübhan Hak, mutlak surette in'am eyleyendir. Eğer bir vücud varsa, onun yüce mukaddes Zat'ından hibe edilmiştir. Eğer bir beka ise, onun yüce Sultan Hazreti'nden bir ihsandır. Eğer kâmil sıfatlar ise, onun şümullü rahmetindendir. İlim, kudret, basar, semi, nutk... (bilgi, güç, görmek, duymak, konuşmak) bütün bunlar onun şanı büyük Hazret'inden istifade yollu gelmektedir. Nimetlerin nevileri, keremlerin sınıfları ki, haddi hesabı yoktur; hemen hepsi onun yüce mukaddes Zat'ından feyiz yollu gelmiştir. Allah-u Teala, zorluğu ve şiddeti izale eder. Dualara icabet edip belâları def eder. Onun bir ismi de Rezzak olup, kullarının rızıklarına mani olmaz. Yani onların günahları sebebi ile... Bu da onun tam manası ile kâmil şefkatindendir. Affının ve vazgeçmesinin bolluğundandır ki, Seyyiat irtikâpları dolayısı ile, kulların hürmet perdelerini açmaz. Zira, Settardır. Onları, ayıpları dolayısı ile, rüsvay etmez. Halimdir, onları muaheze edip ceza vermekte acele etmez. Kerimdir, kereminin şümulü, dostlara ve düşmanlara ulaşmaktan geri kalmaz. Bütün bu nimetlerinin en üstünü, en büyüğü, en azizi, en ikramlısı İslâm'a davet ve dar-ı selâma hidayettir. Seyyidü'l-enam Resulullah (sav) Efendimize de mutabaattır. Ona ve âline salât ve selâm olsun.

Muhyiddîn-i Arabî Hazretlerinin hayatından
...Tasavvufta, Ebû Midyen Magribî, Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ, Ebû Abdullah Temim, Ebü'l-Hasan ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhûr oldu. Mekke'de bulunduğu sırada Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı Gavs-ül-a'zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ'yı yanına çağırarak; "Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddîn isminde, Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin." buyurdu.

Yûnus bin Yahyâ, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddîn-iArabî'ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti... *** ...Bir kimse, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğüne inanmaz, ona buğzederdi.Her namazının sonunda da, ona on defâ lânet etmeyi kendisine büyük bir vazife kabûl ederdi. Aradan aylar geçti, adam öldü. Cenâzesinde Muhyiddîn-i Arabî de bulundu. Cenâzenin affedilmesi için cenâb-ı Hakk'a yalvardı. Definden sonra arkadaşlarından biri, Muhyiddîn-i Arabî'yi evine dâvet etti. O evde bir müddet murâkabe hâlinde bekledi. Bu arada yemekler gelmiş, soğumuştu. Ancak saatler sonra murâkabeden gülümseyerek ayrıldı ve yemeğin başına gelip buyurdu ki: "Bana her gün namazlarının sonunda on defâ lânet okuyan bu kimse, af ve magfiret edilinceye kadar Allahü teâlâya hiçbir şey yememek ve içmemek üzere ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Yetmiş bin Kelime-i tevhîd okuyarak rûhuna bağışladım. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim... ***

Nasıl yokluk
Bir sitede yaptığım sohbetten alıntıladım,inşaallah temize çekeceğim ---------------------------------------------------------------------bu olurken yapilabileceklerin hepsini kapsamalidir ki hersey olabilsin. yani hersey olabilsin ki yapan yapabileceklerini istedigi yonde yapabilsin-Böyle demişsin ama "herşey dediğin şey"i yapmak için herşeyi yapman ya da o herşeyin bilgisi sende mevcut olmak durumunda değil..çünkü o herşeyin içinde sen de (birey) sadece bir şeysin..diğer herşey de "bir şey"..yani şu sonuç çıkıyor..o kısımda akıl zeka kar etmez sadece görev birey olarak "göz" olabilmek..ama herşeyden kopmamak..o zaman işte büyük resme ulaşılabilir..ulaşılınca da yapıcı değil sadece "kullanılan" olduğunu idrak edersin ki bu kulluktur..burda şimdi politik filan olaylar bilmemneler sokulacaktır red olarak fakat işte yine bir şeye takılınılmış "göz" olamamış olmak demektir bu..yani sadece "birey" olunabilmiş "göz" olunamamıştır..eğer göz olunursa emin ol hani var ya bir kelebeğin kanatı kainatta boş deildir gibi..ona varırsın..anca ona varırsan zaten seninle bir şey olabildiinin farkında olur ve huzura erersin yoksa ya ölürsün ya da huzursuz yaşarsın...çünkü asla ulaşamayacağın ve hiç bir bireyin ulaşamadığı bi yere gözünü dikmiş olursun..kibirli olmamak lazım Bu konuya bakın bir tasavuf büyüğü şöyle değiniyor.. ..Alemin tavırlarına ortaklığından dolayı, onlarla birlikte ibadetlerinde büyük toplayıcılığı ikame etme yükümlülüğüne muhatap olduğun gibi, senin için sabit olan büyük toplayıcı sırdan dolayı,mahlukatma karşı icra ettiği gibi bu sırrı icra etme yükümlülüğüne de muhatapsın. Allah kullarına karşı latiftir, sen de öyle ol. Allah esirgeyen, bağışlayandır, sen de öyle ol. Nitekim yüce ALLAH, Nebisini (s.a.v) bu şekilde nitelendirmiştir: "bt'l mü'minine reufun rahim / Müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe, 128) şu halde, perdeyi yırttıktan

sonra uluhiyet sırrı senin için daha bereketli sonuçlar doğurur. Ama perdeyi yırtmadan önce bu sır, büyüklük taslayan zorbalarınkine benzer sonuçlar doğurur senin için... ..O halde bizden güçlü ve yetkin kimse, kendisiyle Rabbi arasındaki büyük genel topluluk sır perdesini yırtıp, kendisinin değil Rabbinin uluhiyetini müşahede eden ve ona kulluk eden kimsedir. Bunu gerçekleştirince alemin en güçlüsü ve en şiddetlisi olur. Çünkü bu en büyük perdeyi kaldırmıştır... Sözgelişi bir insanın "eğer ona şunu demeseydim, şu olurdu." "eğer ben olmasaydım, çoluk çocuk helak olurdu." demesi bu türden bir iddiadır ve bu, uluhiyet mertebesinin en aşağısıdır. Hatta bu tarikattaki bir Şeyh şöyle demiştir: "Eğer benim himmetim falancaya eşlik etmeseydi,mutlaka helak olurdu." Bu sözlerin tümü uluhiyet sırrı hastalığından kaynaklanan illetler ve marazlardır. Bu sözleri söyleyenlerin, bu iddiada bulunanların her biri iddiasının oranında ceza görecektir. Ya en büyük cezaya çarptırılır, ya da nasip eksilmesine uğrar. Ama mutlaka ceza görür. Bu yüzden bize göre fena (kendini yok billmek) anlayışı üzere kalmak en yücedir. Bizden önceki kuşaktan arkadaşlarımız bu hakikatin farkına varamadılar. Ey dostum! Sen bunu bil! Muhyiddin arabi k.s. yani dikkat edersen o cakı sokmak ya da sokmamak da sistemin bir parçası..senin elinde olan bir şey değil..o cak girse de girmese de bir şey vücuda geliyor çünkü..herhangi bir durumda sen cakı sokayım sokmayayım telaşında olsan bile bu dahi sadece seni bağlar..eğer bilirsen ki soksan da sokmasan da o şey olacak ya da olmayacak telaşında olmaz ve daha uyumlu olursun..kurtulmuş olursun..yoksa cakı soktum heyt ya da tüh cakı sokamadım ne aptlaım gibi durumlar oluşur mazallah aptal bir insan olursun..bu da bırak genel sistemi kendi iç sisteminden bile bi haber aval (ukala)olduğunu gösterir.. yani tekrar söyleyeyim yapanın yapabileceklerini yapması için ne sana ne de başka bir şeye muhtaç ... bu manada tamamen yoksun haberin olsun..evet zeka ve akıl mantık filan o bahsettiğin noktada tamamen formalitedir haberin olsun :) öyle de öte bir yapan ve sistemi var..tabi farkedebilirsen.. geliyorken daha da açayım güzel olucak.. mesela bir doğuştan akli dengesi bozuk birisini düşünelim..o insan hiçbir çaba göstermeden ya da akıl zeka mantık ne dersen de hiç bir şeye sahip olmadan da sistemde varlğı sebebiyle belki senden benden daha çok şey yapmış olur..fakat burda biri çıksa dese ki e o zaman hiçbişey yapmasak da olur..hayır çünkü hiç bi şey yapmadan zaten duramazsın fos bir mantık..ya da tam tersi hereşyi yapabiliriz biz şöyleyiz ben şöleyim ben böyleyim herşeyi ben yaptım..boş laf...olay yerini bilmekten öteye geçmez... sorumluluğunda bu iki kanadın saçmalığını farkedene kadardır...bu iki şey arasında ortada bulunmak durumundasın..yani denge...İslam dengedir..yani sebepsin ama "ben"lik olarak "yok"tan başka bir asalet sebebin yok :) çünkü o iki tepkiyi gösterdiin zaman ya hiçbirşey yapamazsın ya da yaptığını zannederek asalak olursun..bu ikisini gördüğünde ise olandan öte birşey değilsin..varlığın su gibi akar gider "işimiz Allaha kaldı" aslında ne salakça bi laftır ah :)

Allahı zamanın dışında ya da tam tersi içinde düşünmek değil olay eğer böyle olursa işte o göz dışarda kalır..Allah zamanın dışında ya da ötesinde değil "münezzeh" münezzeh .. bi de şöyle bir şey denmiş yukarıda ---yani oyle bir yapi dusun ki: tum olasiliklarin oldugu bir yapiyi zortlatsin ve hemen arkasindan bir tane daha ve boyle gidiyor--bu ayrım nası oluyor ? yani zorlayan ve zorlanan yapı :) Noksanlıktan "m ü n e z z e h" dış ve iç yok..sana göre var.. zorlanan zorlayan yok...sana göre var.. sistemle değil problem ordakini tanıyamamakta..ordaki tanınsa Ona uymuş oluyorsun sistem kalmıyor... peki bu kadar bir TEK lik durumu söz konusu ben neden benim dersen..sen sen değilsin ki sen "yok" sun..O var..sistem de yok yani..sen ben o bu şu yok..O var...ama eğer bilirsen bu böyle...yoksa istediğin kadar kendini bir şey zannet ya da istediğin kadar sistemde oyalan..Hiç bir şekilde O'na değemezsin.. Yani düşün mesela ölene kadar bir tavşanın kanatlarını koparmaya uğraşıyor didniyorsun...ömrün yeter mi buna ? :) yok ki öyle bir kanat Tavşan var bak..ama kanat yok..tavşan da sisteme dahil değil.. Yokluksun yokluk..Onun da yok görülmesi - gibi olması o yüzden...ruhundan üflemiş... ama tabi bu bilgiler olmayınca bi benlikte.. anlat dur ne fayda :) ..kişi "kendi" yi bilmedikten sonra Bütün yazdıklarım okunursa sorun olmaz..parça parça okunursa olabilir dikkat :! :) De ki: Ey kendi -- nefisleri -- aleyhine haddi aşan kullarım! ALLAH'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü ALLAH bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer 39/53)

Zatı ve yarattıklarıyla bize göre "O" , Odur
O'nu yarattıklarıyla kendisinden zuhura gelenlerle yaşamak gerekir..Çünkü zatı için gerçekten acıyla ölmek gerekebilir..Bizim ruhumuzda bizim olduğunu zannettiğimiz ben dediğimiz kuvveler Ona ait..Ondan.. O yüzden tümüyle zati bir karşılaşma mümkün olmaz...İnsanın kendisini görememesi de bu sırdandır.İşte bu şekilde sıfatlarıyla!.. yarattıklarıyla(bize göre varlığıyla)zatına yönelmemiz icab eder..O isimlerini sıfatlarını Onun Bunun Benim

zannetmekten zaten o açıdan ölüp ölüp dirilmek zorunda kalıyoruz.. Halbu ki Ona ait sıfatlar ve isimler olduğu gibi duruyor..Başkalarında çekindiğimiz kaçtığımız o yakıştıramadığımız şeyler sadece o isimlerinin sıfatlarının bir sureti..Tercihli suretleri..Asılları değil..Eğer bilirsen Allah celal dir ama küfretmez..Allah celal dir ama iftira etmez..O Hayat sahibidir ama nefes almaz.. O ayrıca sıfatsız da durabilir..Yani bizim Onun sıfatlarına iyi ya da kötü düşük ya da yüksek ihtiyaç halinde olmamız gibi O kendi sıfatlarına ihtiyaç halinde olmaz..İşte bu için biz Onun sıfatlarından ne şekilde olursa olsun uzak duramayız ama O zatında hiçbir şey tecelli etmeden durabilir..O zatında HAYYdır biz nefesiz.. "Allah'a hamd olsun ki; bunu bize hidayet eyledi. Allah bize hidayet eylemeseydi; kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi." (7/43) Tercihte hür oluşun O'ndan..

Allah diyen mahrum olmaz!
Bak dikkat et Allahımız, şirk ehli için "onlar kendilerine ilahlar edindiler" dedi. Onların yaptığı için "edinme" demesi, kendisinin edinilecek türde "bir şey" olmadığına işarettir... Felsefe değildir O'nunla şöhret yapasın.. Ya da süper kahraman değildir O , yardıma ihtiyacın olduğunda bi yerden bi yere gelsin, havadan yanına insin.. Hava atılamaz O'nunla ki..O'na gönülden dönsünler, o kendine yazık edenler.. Eğer bunun aksi var diye düşünürsen, ibret gözüyle bir bak bakalım kendisine kimse O'nu edinebilmiş midir? Moda yapılamaz... Beğenilemez.. Ancak işte O'nu bilmeyen O'nu beğenme kibrine düşebilir!.. Ya da beğenmeme.. Bu da en güzel karşılıktır onlar için.. Yeterli cezadır bu yüzden Allahsız olmaları!.. İşte bak "edinilemez" olandır O!.. Düşüncesi dahi akılda tutulamazken! nerde bir cahilin Allah hakkında bir şeyleri doğru konuşabilmesi?! Ki haline rağbet olsun.. İman edenler müstesna..Çünkü Allah onları kendine dost edinmiştir.

Hem "herşeyden önce" olması.Hem de Hayy/diri, yani canlı olması sebebiyle bu böyledir.. Akıllı ol..Bu yüzden kibirli olmamalısın.. Yaratıcı nasıl "edinilebilir"? O yaratıcıyken.. "Tanrı" kavramına sığmaması da işte bu yüzden.. O'nu ancak yine kendisi kavrayabilir!... İnsanların imtihan hakikati de o yüzden.. Ne büyük kendini bilmezliktir O'nun bir put gibi edinilebileceğini zannetmek! Yarattıklarını bile hiç kimse kendine edinemezken "Ben beendim, bunu kendime alayım, edineyim" tavrıyla olur mu hiç !.. Ey kafirlik kibrine düşmüş zavallı..Ya da kendini gizleyen! Allah de gönlünden bir. Yukarıdan düşündüğün şey yukarıyı yaratıyor! Yazık etme kendine!..Kendi kendini aşağılıyorsun! Allah de gönlünden bir! Allah diyen mahrum olmaz!

...Sabrediniz, sızlanmayınız...
...>>Sabrediniz,>>sızlanmayınız<<... Abdulkadir Geylani

kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder
...Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin hayırlarını iste Sakın; "Ben istiyorum Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra >>istemeyeceğim<<" deme Duaya devam et Eğer istediğin şey ezelde senin için >>takdir edilmiş ise<<, Allahü teâlâdan >>istedikten sonra<<, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ >>seni o şeye muhtaç kılmaz<< ve >>kendinden gelenlere rıza gösterme >>nimetini<< ihsan eder ---------devamında babamızın verdiği örneklerden biri şöyle-------------...Eğer, >>ezelde borçlu olmak takdir edilmişse<< ve sen de >>borçtan kurtulmak için dua edersen<<, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama haline çevirir ...

Abdulkadir Geylani hazretlerinden

Sır
Sırrın tasavvuftaki manası: Yakın olsan da bilemeyeceğin, içinde hissetsen, bilsen de anlayamadığın, bilemediğin...

ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNDEN
* Allah’ın muhabbetinde samimi olan, ne ayıp işitir, ne de kulağına ayıp gider * Müminin adeti önce düşünüp sonra konuşmaktır Münafık ise önce konuşur, sonra düşünür * Kendine bir ağırlık veren kimsenin hiçbir ağırlığı yoktur * Hüzünsüz bir neşe ve darlıksız bir bolluk olmaz * İnsan Allah’a kalıbıyla değil, kalbiyle ibadet eder * Kalp Kitab ve Sünnete göre amel ederse kurbiyet (yakınlık) kazanır Bunu kazanınca da neyin kendi lehine ve aleyhine, neyin Allah için veya başkası için, neyin de hak ve batıl olduğunu bilir ve görür * Tasavvuf yolu zâhirî ve bâtınî hükümlere riayet etmeyi ve her şeyden fânî olmayı gerektirir * Yerini bilmeyene kader yerini öğretir * Sahte rabler boyundan çıkarılıp atılmadıkça, sebeplerle ilişik kesilmedikçe, fayda ve zararı insanlardan bilmeyi terketmedikçe kurtuluş mümkün değildir * Kur’an’dan, hakkında tartışarak değil, içindekilerle amel ederek faydalanın * Sûfî bâtınını ve zâhirini Allah’ın Kitabına ve Resulünün sünnetine uyarak arıtandır O, sâfiyeti arttıkça vücud denizinden çıkar; iradesini, dilek ve ihtiyarını terkeder * Kalp sâlih olunca dâimî zikir elde edilir ve kalbin her tarafına Hakk’ın zikri yazılır Böyle bir kalbin sahibinin gözleri uyuyabilir ama kalbi Rabbini zikreder * Sabır, hayrın temelidir * Sağlam bir kalp tevhid, tevekkül, yakîn, tevfik, ilim, iman ve kurbiyet ile dolar * Mürid tevbesinin gölgesinde, murâd ise Rabbinin inayetinin gölgesinde kâimdir * İnanan kimse Allah’tan başka kimseden korkmaz ve başkasından hiçbir şey beklemez * Zâhir fıkhını öğren, sonra bâtın fıkhına yönel * Zâhir ilimleri görünen kısmın ışığıdır Bâtın ilimleri ise görünmeyen kısmın * Bâtın bilgisi, seninle Rabbin arasındaki ışıktır * Kaderin gelmesinden rahatsız olma, onu kimse döndüremez ve kimse engel olamaz Takdir olunan şey mutlaka gerçekleşir * Bidâyetin zorluklarına sabrederseniz nihayetin rahatı size ulaşır * Bidâyet sıkıntıdır, nihâyet ise sükûn * Sâlihlerin kalpleri faydayı da zararı da Rablerinden bilir * Zühd ve tevhidi sağlam olan kişi, halkın elini ve varlığını görmez Allah’tan başka veren ve üstün kılan görmez * Sıddîk gözünün, güneş ve ayın değil, Allah’ın nuruyla bakar * Hayânın hakikati, yalnızlıkta ve toplulukta Rab’dan utanmaktır * Kalp sırra, sır da Hakk’a itimat ederek sükûn bulur * Her çeşit hayır Allah katında, her çeşit şer de başkalarının yanındadır * İnsanlar arasında zenginle fakir ayırımı yapan kurtuluşa eremez * Bütün insanlar seni kendi menfaati için ister, Allah ise seni senin menfaatin için ister * Geçim yollarının yaratıcısını unutup geçim yollarına takılıp kalan, bakiyi unutup fani ile sevinen kimse ne kadar da cahildir! * Dünya bir topluluğa, ahiret bir topluluğa, Hak (cc) da bir topluluğa aittir

* Tasavvuf yolu sâlihleri görüp onların sohbetlerini ezberlemekle katedilmez * Resulullah hariç her mahluk perdedir; Resulullah ise kapıdır * Hak’tan korkanın korkusu arttıkça kalbi ona korkuyu unutmayı öğretir Onu Hakk’a yakınlaştırır Ona müjdeler verir * Sûfîlerden biri demiş ki: “Fâsığın yüzüne ancak ârif kullar güler” * Bir şeyi hatırlamak Allah’ı unutturuyorsa, o şey o kişi için uğursuzdur * Kulun kalbi Rabbine erince Rabbi onu kimseye muhtaç etmez * Sûfîlerin geceleri gece, gündüzleri de gündüz değildir * Sûfîler ‘niçin’i, ‘nasıl’ı, ‘yap’-‘yapma’yı unutarak, kendilerini Rablerinin önüne atmışlardır * Sûfîler ahirete göre akıllı, dünyaya göre delidirler * Hakk’ı bulursan eşyayı ondan görürsün Ne düşmanın kalır, ne üzerinde hakkın olan biri * Allah’ı bilen kimsenin O’na karşı iradesi kalmaz * Allah’tan başka herşey puttur * Allah’a ancak, O’ndan başka herşeyi terkeden kimseler yaklaşabilir * Eğer O’nu bilseydiniz başkasını inkar eder, sonra da O’nun gayrısını O’nun vasıtasıyla bilirdiniz * Teslim ol, rahat bul * Allah’ı arayan O’nu bulur * Faydayı ve zararı Allah’ın dışındakilerden bilenler Allah’ın kulu değildir * Tövbe, yönetim değişikliğidir * Sûfîlerden biri demiş ki: “İnsanlar hakkında Allah’a uy, Allah hakkında insanlara uyma!” * O’nun uğrunda mücahede edene O hidayet yollarını gösterir * Veliliğin şartı gizlenmek, nebiliğin şartı açıklamaktır * Nasibin olanı kaybetmezsin, onu senden başkası yiyemez O başkasının nasibi olmaz Nasibini ona hırs göstermekle elde edemezsin * Günahların kötü bir kokusu vardır Allah’ın nuru ile bakanlar bunu anlar, fakat halktan gizler, onları rezil etmezler * Akıllı kimse ölümü düşünen ve kaderin getirdiğine razı olandır * Allah Teâlâ rızıkların taksimini bitirmiştir Rızıkta zerre miktarı artma ve eksilme olmayacaktır * Dünya herkesi boğacak kadar engin bir denizdir * Şöyle denilmiştir: “Şeriatın şahitlik etmediği her hakikat zındıklıktır” * Allah’ı tanıyan O’nu sever O’nu seven O’na uyar * Zâhid olan kalptir, ceset değil * İlim kılıç, amel el gibidir El olmadan kılıç kesmez Kılıç olmadan da el kesmez * Kur’an’ın iki yönü vardır: O’nun elinde olan yönü, bizim elimizde olan yönü * Belâlar kula Cenab-ı Hakk’ın kapısını çalmayı öğretir * Derdi de yaratan O’dur, devayı da O kendisini öğretmek için belâya mübtela kılar Böylece hem belâ verebileceğini, hem de bunu kaldırabileceğini gösterir * Rabbinizin kereminden dileyin, icabet etse de etmese de O’ndan isteyin Çünkü O’ndan istemek ibadettir * O’nu tanısaydınız, O’nun önünde dilleriniz lâl kesilirdi; kalpleriniz ve diğer uzuvlarınız her halinde edepli olurdu * Sâlihlerden birisine “Neyi arzu ediyorsun?” diye sorulduğunda, “Arzu etmemeyi arzu ediyorum” diye cevap verdi * Sûfîlerin yolculukları Hakk’a kurbiyet ülkesinde son bulur * Yolculuk, kalbin yolculuğudur Vuslat, sırların vuslatıdır * Allah’ın takdirini O’nun aleyhine delil yapmayın; çalışın, çabalayın * Kader üzerinde durup onu delil göstermemiz uygun değildir Bilakis biz çalışır, çabalar ve ne itiraz, ne de tembellik etmeyiz

* Sûfîler Allah Teâlâ’nın Kendisinden başka bir şey istemezler Onlar nimeti değil, nimet bahşedeni, halkı değil Hâlık’ı isterler * Sevenle sevmeyen rıza halinde değil, hoşnutsuzluk halinde belli olur * Marifet ve ilim, öz ile kabuğu birbirinden ayırır * Akıllı kişi, işlerin başlangıcına değil, sonucuna bakar * İnsanların çoğunun helaki, küçük günahları sebebiyledir * İlim öyle bir şeydir ki sen bütün varlığını ona adadığın zaman o sana ancak bir parçasını verir * Bilgi hayat, bilgisizlik ölümdür * Bu ilim [tasavvuf ilmi], kitap sayfalarından değil, Allah erlerinin ağzından alınır * Dünya hikmettir, ahiret ise kudret Hikmet alet ve sebeplere ihtiyaç duyar, kudret ise duymaz * Mümin dünyada, zâhid ahirette gariptir Ârif ise Allah’ın dışındaki her yerde gariptir * Dünya nefslerin, ahiret kalplerin, Allah ise sırların sevgilisidir * Ârif, Allah’a her an bir öncekine göre daha yakındır * Ârif hem dünyada, hem de ahirette yabancıdır * Bu işin başı Allah’tan başka tanrı olmadığına şehadet etmek, son noktası ise bütün nesneler ve davranışların birbirinin aynı olmasıdır * Nefsine hiçbir hâli ve makamı nispet etme! * Ademoğlunun başına gelen her türlü belâ, Rabbinden şikayet etmesi yüzündendir * Amelinin karşılığında ödüllendirilmeyi bekleyen, muhlis değildir * Ahireti isteyene dünyada zühd gerekir; Allah’ı isteyene ise ahirette zühd gerekir * Kazayı engelleyen dua, yine kazayı önlemesi mukadder olan duadır * Herşeyde O’nun isimlerinden bir isim mevcuttur, herşeyin ismi O’nun ismindendir

Geylani hazretlerinden
O’nu tanısaydınız, O’nun önünde dilleriniz lâl kesilirdi; kalpleriniz ve diğer uzuvlarınız her halinde edepli olurdu. Geylani hazretlerinden

Abdulkadir Geylani hazretleri
Büyük islam âlimlerinden ve evliyanın meşhurlarındandır Künyesi, Ebu Muhammed'dir Muhyiddin, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a'zam gibi lakabları vardır İran'ın Geylan şehrinde 1078 (H471)de doğdu Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost'tur Hazret-i Hasanın oğlu Hasan-ı Müsenna'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem şerifdir Abdülkadir Geylani hazretleri 1166 (H561)'da Bağdad'da vefat etti Türbesi Bağdad'dadır İnsanı Allahü teâlânın sevgisine kavuşturan yol ikidir: Birisi (Nübüvvet yolu) olup, aslın aslına kavuşturur Eshâb-ı kirâmın hepsi, bu yoldan vâsıl oldular Sonra gelenlerden pekaz zevât da, bu yoldan ermiştir Bu yolda sebebe, vasıtaya lüzum yoktur Bir kâmil ve mükemmilin sohbetinde kemâle geldikten sonra, feyzi asıldan alıp ilerlerler İkinci yol, (Vilâyet yolu)dur Kutblar, Evtâd, Nücebâ, Büdelâ ve bütün Evliyâ bu yoldan vâsıl olmuştur Bu yola, (Sülûk yolu) da denir Bu yolda, vasıta, aracı lazımdır Her iki yolun reisi ve rehberi Resûlullahdır Vilâyet yolunun imâmı, feyz kaynağı, hazret-i Alîdir Bu yolda, Resûlullah onu vekil etmiştir Hz Fâtıma ve Hz Hasan ile Hz Hüseyin onunla ortaktırlar Bu yolda gidenlerin hepsine feyz ve hidâyet, hazret-i Alînin aracılığı ile gelir Ondan sonra hazret-i Hasan ve Hüseyin bu vazifeyi teslim aldı Bunlardan sonra, sıra ile, oniki imâmın evlâdına verildi

Sonları olan Muhammed Mehdîden sonra, başkasına verilmedi Bütün Evliyâya feyz ve hidâyet bunlardan gelmeye devam etti Abdülkâdir-i Geylânî kemâle gelince, bu mansıb, ona verildi Bundan sonra da, kimseye verilmediği keşf ve müşâhede ile anlaşılmaktadır Vefâtından sonra da, kıyâmete kadar, herkese, feyz, rüşd ve hidâyet, onun rûhâniyetinden gelmektedir Her asırda gelen müceddidler, onun vekîlleridir İmâm-ı Rabbânî hazretleri (Nübüvvet yolu) ile vâsıl olduğundan, vasıtaya ihtiyaçları yoktur Hz Ebû Bekr-i Sıddîk, nübüvvet yolunda Resûlullahın vekilidir Abdülkadir Geylani hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair alametler, işaretler görülmüştü Babası rüyasında Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshab-ı kiramı radıyallahü anhüm ve evliyayı gördü Peygamber efendimiz kendisine; "Ey Ebu Salih! Allahü teâlâ bu gece sana kamil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlad ihsan etti O benim oğlum ve sevdiğimdir Evliya arasında derecesi yüksek olacak" buyurdu Doğduktan sonra yüksek halleri ile dikkatleri çekti Ramazan-ı şerifte gün boyunca süt emmez, iftar olunca emerdi Bu halini şu beyti ile anlatır: Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi Doğduğu senenin ramazan-ı şerif ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti Bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüt edildi Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular Emmediğini öğrenince, ramazan-ı şerifin henüz çıkmadığını anlayıp oruca devam ettiler Bir gün Abdülkadir Geylani hazretlerine, "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular Buyurdu ki: "Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım Asla yalan söylemedim Yalanı kağıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim İçim ile dışımı bir yaptım Bunun için işlerim hep rast gitti Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın" dedi Korktum, geri döndüm Evimizin d----- çıktım Gözüme, hacılar gözüktü Arafat'ta vakfeye durmuşlardı Anneme gidip; "Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur İzin ver, Bağdad'a gidip ilim öğreneyim Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim" dedim Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı "Haydi Allah selamet versin oğlum Allahü teâlâ için ayrıldım Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem" dedi Küçük bir kafile ile Bağdad'a gitmek üzere yola çıktım Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi Kafilemizi bastılar Kervanı soydular İçlerinden biri benim yanıma geldi "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu "Kırk altınım var" dedim "Nerededir?" dedi "Koltuğumun altında dikili" dedim Alay ediyorum zannetti Beni bırakıp gitti Bir başkası geldi, o da sordu Fakat, o da bırakıp gitti İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler Reisleri beni çağırttı Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı Yanına gittim "Altının var mı?" dedi "Kırk altınım var" dedim Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi Söküp, altınları çıkardılar "Neden bunu söyledin?" dediler "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim Verdiğim sözde durmam lazım" dedim Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum" dedi Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi Yanındakiler de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe

etmekte de reisimiz ol" dediler Sonra, hepsi tövbe ettiler Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler İlk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmış kişidir" Abdülkadir Geylani efendi, Bağdad'a geldi Buradaki meşhur âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı Hocası Ebu Said Mahzumi'nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu Zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler Derslerine devam edenler arasında pek çok âlim yetişti Abdülkadir-i Geylani hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşad ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti Sonra sahralara çıktı Bağdad'ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı Buyurdu ki: Irak'ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu Bazan uzun müddet yemezdim ve "açım açım" diye içimin feryadını duyardım Bazan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu Bu sırada; "Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır" mealindeki İnşirah suresinin beşinci ve altıncı ayeti kerimelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi" Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyafetlere bürünüp toplu halde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim İçimden bir ses; "Ey Abdülkadir! Onlarla mücadele et, onlara galip geleceksin" derdi İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; "Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım" diye beni tehdit ederdi Canu gönülden, "La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim" okuyunca, onun tamamen yandığını görürdüm Bir kere Abdülkadir Geylani hazretleri şöyle bir ses işitti: "Ey Abdülkadir! Ben senin Rabbinim! Sana haramları mubah, serbest kıldım” Bunun üzerine Abdülkadir Geylani Euzü çekti "Kovulmuş şeytandan Allahü teâlâya sığınırım Sus ey mel'un!" diye bağırdı Bunun üzerine aynı ses; "Ey Abdülkadir! Rabbinin izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden, kötülüğümden kurtuldun Halbuki ben bu yolda yetmiş kişiyi yoldan çıkardım" dedi Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında; "Sana haramları helal ettim, sözünden anladım Çünkü Allahü teâlâ böyle şeyleri emretmez" buyurdu Başka bir kere gayet çirkin ve pis kokulu birisi geldi "Ben iblisim, şeytanım Sana hizmet etmeye geldim, beni ve yardımcılarımı çok yordun" dedi "Sana inanmıyorum, buradan uzaklaş" dedim Bana vuracak oldu ise de onu perişan ettim İkinci defa elinde büyük bir ateş kıvılcımı ile hücum etmeye başladı Bu esnada elinde kılıç bulunan atlı birisi bana yardıma geldi Yine onu mağlub ettim Üçüncü olarak iblisi çok uzakta ağlar gördüm Gayet üzgün olarak; "Senden ümidimi kestim Galiba seni yoldan çıkaramayacağım" dedi "Sus ey mel'un!" dedim ve kovdum Allahü teâlâ her seferinde beni onlara karşı üstün kıldı Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü "Bunlar nedir?" dedim; "Dünya zevkleri ve zinetleridir" denildi Dünya ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nimetleri kendine çekmek istedi fakat Allahü teâlâ beni onlardan da korudu Onlara hiç kıymet vermedim Bunun için kaybolup gittiler Sonra Allahü teâlânın rızasına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan manileri, engelleri gördüm "Bunlar nedir?" dedim "Senin içinde bulunan manilerdir" denildi Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım Sonra içimi seyrettim Kalbimin birçok şeylere bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm "Bunlar nedir?" dedim "Arzu ve isteklerindir" denildi Tam bir yıl

uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm Bir sene mücadele ettim Allahü teâlânın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum Kısaca nefsimle tedricen, safha safha mücadele ettim Onu iki elimle sımsıkı yakaladım Yıllarca ıssız, sessiz, sadasız yerlerde kalmaya mecbur ettim Kerh harabelerinde yıllarca kaldım Yiyecekler malum; otlar, ağaç yaprakları Dünya sevgisinden kurtulabilmek, nefse üstün gelebilmek için her çareye başvurdum Gördüğüm her yokuşa tırmandım Nefsime hiç fırsat vermedim Bir gece merdivende kitap mütalaa ediyordum Nefsim; "Biraz uyu, sonra kalkarsın" dedi Ona muhalefet olsun diye tek ayağım üzerinde durdum Kur'an-ı kerimi hatmedinceye kadar uyumadım Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim Aradığımı fakirlik kapısında buldum Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi Bütün beşeri sıfatlarım kayboldu Gönülden Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarıp, hep O'nunla olmak olan "fakr" mertebesine ulaştım" Nihayet bütün varlıklardan yüz çevirdim Her şeyim Allah için oldu Sahralarda dolaşırken "Ol" sözü ile ihsan olundum Allahü teâlânın izni ile istediğim olurdu Bunun için çok yiyecek buldum Dağdan bir parça koparırdım, helva olur, yerdim Kuma deniz suyu dökerdim, tatlı su olurdu Sonra böyle yapmaktan haya ettim Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim Nihayet Abdülkadir Geylani hazretleri Bağdad'da insanları irşada, Allahü teâlânın beğendiği yolda bulunmaya davete ve nasihat etmeye başladı Bir gün kendini nurların kapladığını gördü Bu hal nedir diye sorunca, Resulullah efendimiz Allahü teâlânın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi Nurun git-gide çoğaldığı bir anda Resulullah efendimiz görünerek bir elbise verdiler Sonra; "Bu, kutubluk denilen velilere ait evliyalık elbisesidir" buyurdular Abdülkadir Geylani hazretleri tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu Peygamber efendimizin bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi Birgün, minberde oturmuş vaaz ediyordu Birden süratle en son basamağa indi Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevazi bir şekilde durdu Bir müddet sonra minbere çıktı Eski yerine oturdu ve vaazına devam etti Oradakilerden birisi, ne oldu diye sual edince; "Ceddim Resulullah'ı gördüm Geldi ve minber önünde durdu Haya edip, son basamağa indim Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vaaz etmemi emr etti, dedi Sohbetlerinde bazan birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi Haftada üç gün, cuma, salı ve pazartesi gecesi halka vaaz ederdi Vaazında, âlim ve evliyadan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzur içerisinde dinlerlerdi Kırk sene böyle devam etti Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hal altmış yaşına kadar devam etti Huzurunda Kur'an-ı kerim tegannisiz gayet sade, tecvide riayetle okunurdu Dört yüz âlim onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı Sorulan suallere gayet açık ve doyurucu cevaplar verirdi Derin ilim sahibi idi On üç çeşit ilimde ders verirdi Önce lazım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi Cubbai ismindeki bir zat anlatır: Evliyanın hayatından ve sözlerinden bahseden arabi Hilyet-ül-Evliya kitabını birisinden dinlemiştim Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibadetle meşgul olmak istedim Gidip Abdülkadir Geylani'nin arkasında namaz kıldıktan sonra huzurunda oturdum Bana bakıp; "Eğer inzivaya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da yetişmiş ve yetiştirebilen rehber zatların, yani mürşid-i kamillerin huzurunda edeb öğren Daha sonra inzivaya, yalnız ibadete başla Yoksa, ibadet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek icabeder de, yerinden

ayrılmak durumunda kalırsın" buyurdu Bağdad'ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihan etmek için huzuruna gelip oturdular Bu esnada Abdülkadir Geylani hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nur çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti Âlimleri bir hal kaplayıp, Abdülkadir Geylani hazretlerinin ayaklarına kapandılar Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suallerinizi sorun buyurdu Her biri suallerini sorup, hemen cevabını aldı Onlara; "Size ne oldu böyle?" denildiğinde; "Huzurunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık Suallerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık" dediler Ebu Sa'id Kilevi şöyle anlatmıştır: Ben, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin meclisinde iken, Resulullah efendimizi ve enbiyayı gördüm Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi Bir defasında da Hızır aleyhisselamı görmüştüm "Her kim dünyada kurtuluşa ermek ve saadete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkadir'in meclisine devam etsin!" buyurmuştu İbn-i Kudame şöyle söylemiştir: "1166 (H561) yılında Bağdad'a girdiğimizde, Abdülkadir-i Geylani hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş gördük O, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sahipti Onun gibi bir zata daha hiç rastlamadık" Abdülkadir Geylani hazretleri felsefe ile meşgul olmayı hoş görmezdi, ondan men ederdi Felsefenin kaynağı akıldır Filozof, çeşitli bilgileri düzene koyarak madde, hayat, yaratılış, dünya ruh, alem, ölüm ve sonrası gibi konulara aklına dayanarak cevaplar bulmaya çalışır Bunu yaparken bulduğu cevapların Allahü teâlâ tarafından gönderilen dinlere uyup uymamasına bakmaz Bu sebeple doğru yoldan ayrılırlar Felsefecilerin ortaya koyduğu bilgiler, gerek fen bilgilerinin değişmesi, gerekse sonra gelen filozofların öncekilerden farklı düşünmesi sebebiyle ya kısmen yahut tamamen değişir Bu itibarla sonra gelenler önce gelenleri daima tenkid etmekle veya onların felsefelerini yıkmakla işe başlarlar Akıl yalnız başına yol gösterici değildir Dinin rehberliğine muhtaçtır Yoksa sapıtır Bunun için din büyükleri itikadın bozulabileceğini bildikleri için, felsefe ile uğraşmaktan men etmişlerdir Nitekim İbn-i Sina ve Farabi gibi zatlar felsefecilerin kitapları ile çok meşgul olduklarından sapıtmışlardır Çok sabırlı idi Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı Ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı Bir gün ders sırasında İbnüs-Semhal isminde bir zat gelmişti Abdülkadir Geylani hazretlerinin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkadir Geylani hazretleri; "Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefat edeceğim" buyurdu Dediği gibi bir hafta sonunda vefat etti Abdülkadir Geylani hazretleri heybetli idi Az konuşur, çok sükut eder, konuştuğunda gayet cazib, açık ve net konuşurdu Şahsı için kızmaz Din hususunda asla taviz vermezdi Misafirsiz gece geçirmezdi Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi Yanında oturanlarda; "Ondan daha kerim ve lütufkar kimse olamaz" kanaati hakim olurdu Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alakasını muhafaza ederdi Kendisine kötü davrananları affederdi Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıya onun vasıtasıyla tövbe etti Köleleri satın alıp, azad ederdi Verdiği sözü tutar,kimseye karşı kötülük düşünmezdi Ambarında helalden kazandığı buğday bulunurdu Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: "Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!" Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi Fakirlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazifeli hizmetçilerinin, bir başka işi

olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarşıya çıkar, ceddi Resulullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi Kendini ziyarete gelenlere saygı gösterir, tevazu ederdi Çok günler, et ve yağ yemezdi Bir gün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler Çarşıya gidip, istedikleri şeyleri satın alarak getirip çocuklara verdi Gönüllerini hoş etti Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesile ederek, araya koyarak Allahü teâlâya dua ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı Buyururdu ki: "Sıkıntıda olan bir kimse beni vesile edip Allahü teâlâya yalvarsa derhal sıkıntısı gider Şiddet anında her kim benim ismimi ansa derhal rahata kavuşur Abdülkadir Geylani’nin hürmetine diyerek, her kim Allahü teâlâdan dilekte bulunursa, derhal işi görülür" Bir defasında; "İyi müridlerin hali malum, ya kötülerinki ne olacak?" diye sorduklarında; "İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır Kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık" buyurdular Cinler de kendisinden çekinir, itaat edip sözünü dinlerlerdi Duası makbul idi Bağdad halkından biri ona gelerek; "Babamı rüyada azab içerisinde gördüm Bana Şeyh Abdülkadir'e git, bana dua etsin Belki Allahü teâlâ beni azapdan kurtarır" dedi Bunun için sana geldim Babama dua ediverin de azaptan kurtulsun" dedi Abdülkadir Geylani hazretleri sükut buyurdu Bir şey söylemedi O şahıs ikinci gece babasını rüyasında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; "Baba, dün azab içindeydin, bugün ise neşelisin Sebebi nedir?" diye sordu Babası; "Şeyh Abdülkadir bana dua etti Allahü teâlâ onun duası hürmetine beni azaptan kurtardı" dedi Onu gören tesiri altında kalır, mübarek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı Cuma günleri camiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi Çilesini çekmeden yüksek mertebelere ulaşılamayacağını söylerdi Bir kadın, çocuğunu Abdülkadir-i Geylani hazretlerine getirip; "Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu azad edip, size getirdim" dedi Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı Ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti Tarikatta süluke başlattı Bu şekilde devam ederken, bir gün annesi çıka geldi Oğlunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer halde buldu Bu hal ona dokundu Çocuğunu bırakıp, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin yanına girdi Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu "Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer" dedi Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; "Kum bi-iznillah!" yani Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu Tavuk hemen dirildi Şeyh, kadına hitaben; "Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!" buyurdu Ebü'l-Hacer Hamid Hirani anlatıyor: Bir gün Abdülkadir Geylani hazretlerinin medresesine gittim ve huzurunda oturdum Bana; "Ey Hamid! Bir gün gelecek meliklerin, sultanların minderinde oturacaksın" buyurdu Aradan epeyce zaman geçip, Hiran'a dönünce, Sultan Nureddin beni çağırıp yanına oturttu ve evkaf bakanı yaptı O günden beri devamlı Abdülkadir Geylani hazretlerinin o sözünü hatırlarım Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü Abdülkadir Geylani hazretleri buyurur ki: "Kerametler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir Kerametini gizlemeyen dünyaya düşkündür Bana talebe olan yahut evladımdan ve halifelerime bağlı olup, keramet derecesine ulaşıp, maksatsız keramet izhar edenin yüzü iki dünyada kara olur" Abdülkadir Geylani hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pekçok sözü vardır Bunlardan bazıları şunlardır: "İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması,

iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması" "Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalb ile itiraf etmek ve dille söylemektir" "Büyük âlimlere tabi olunuz; bid'at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan şeylere sapmayınız İtaat ediniz, muhalefet etmeyiniz Sabrediniz, sızlanmayınız Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız" "Kalb dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkanı yok, ahireti sevmiş olamaz" "Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir Fakat kendi mahzundur Peygamber efendimiz; "Müminin sevinci yüzündedir Halbuki kalbi mahzundur" buyurmaktadır Müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşguldür Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir" "İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak Sevincini ve neşeni biraz azalt Biraz hüzünlü ol Peygamber efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı" İlk önce yapılması lazım olan şeyler hususunda: "Mü'minin, en önce farzları yapması lazımdır Farzları bitirdikten sonra, vacib ve sünnetleri yapar Ondan sonra, nafilelerle meşgul olur Farz borcu varken sünnet ile meşgul olmak, ahmaklıktır Farz borcu olanın, sünnetleri kabul olmaz Hz Ali'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah efendimiz buyuruyor ki: "Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur Bu kimse, kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile namazlarını kabul etmez" Mümin, bir tüccara benzer Farzlar onun sermayesi, nafileler de kazancıdır Sermaye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz" buyurdu Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu: "Kötü arkadaşları terket Onlara sevgi duyma, salihleri sev Yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla beraber ol Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hasıl olur Bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak Ey oğul! Kötü kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkında kötü zanna düşürür Allahü teâlânın kitabının ve Resulünün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altında yürü, felah bulur kurtuluşa erersin" Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünya lezzetleri olmasın Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allahü teâlâdır Senin düşüncen, Rabbin ve O'nun katında bulunan nimetler olmalıdır Dünyadan (haram ve şüphelilerden) ne terkedersen, mutlaka bunun karşılığında ahirette ondan daha hayırlısı vardır Ömründe sadece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de ahiret için hazırlık yap" Faydasız şeyleri bırakmak hususunda: "Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak Dünya ve ahirette sana fayda verecek işlerle uğraş Boş işlerle uğraşmayı bırak Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar Çünkü yakında dünyadan alınacak, ahirete götürüleceksin Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama Resul-i ekrem; "Hayat, ahiret hayatıdır" buyurdu" İyi zan sahibi olmak hakkında: "Müslümanlar hakkında iyi zan sahibi ol Onlar hakkında niyetini düzelt Her türlü hayır işi yapmaya koş Bilmediğin hususlarda ahireti düşünen âlimlere sor" Dua hakkında: "Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin hayırlarını iste Sakın; "Ben istiyorum Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim" deme Duaya devam et Eğer istediğin şey

ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder Eğer Allahü teâlâ senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın O zaman Allahü teâlâ sana razı ve memnun olacağın bir hal verir Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama haline çevirir Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir Ahiret işlerini önce yapmak hususunda: "Ahireti sermayen, dünyayı bu sermayenin kazancı yap Zamanını, önce ahireti elde etmek için sarf et Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca Sakın dünyanı sermaye, ahiretini onun kârı şeklinde yapma Böyle yaparsan, dünyadan artan zamanını, ahiretin için sarf edersin Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın Fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riayet etmezsin Sonra dünya işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin Geceleri kaza namazı kılmaya fırsat bulamazsın Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun Nefsine, heva ve isteğine hatta şeytana tabi olursun Ahiretini dünyaya karşılık satarsın Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun Halbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzib etmek ve selamet yoluna sokmakla emrolunmuşsun Bunlar ahiret yolu, Rabbine taat yoludur Sen, nefsinden gelen istekleri kabul etmekle, kendine zulmettin İpini onun eline verdin İsteklerinde, lezzetlerinde, hevasında ona uydun Sonunda dünya ve ahiretin hayırlısını kaçırdın Dünya ve ahiretini zarara soktun Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünya bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun Nefsine uymakla, dünyadan fazla bir şeye ulaşamadın Eğer nefsini ahiret yoluna çekseydin, ahiretini esas ve sermaye kabul etseydin, dünya ve ahiretini kazanırdın Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun Eğer dünyaya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itaat edersen, Allahü teâlânın has kullarından olursun" Yapılan nasihatı kabul etmek hakkında: "Kardeşinin sana yaptığı nasihatı kabul et Ona muhalefet etme Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür Bunun için Resul-i ekrem; "Mümin, müminin aynasıdır" buyurmuştur Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasihatlerde samimidir Onun göremediği şeyleri bildirir Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır" Acele etmemek hususunda: "Acele etme Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır Acele şeytandandır Ağır ve temkinli hareket etmek Allahü teâlâdandır Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır Kanaat sahibi ol Kanaat bitmeyen bir hazinedir" Gaflet hakkında: "Allahü teâlâdan hakkıyla haya ediniz Gaflette olmayınız Zamanınız, zayi olup gidiyor Halbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binaları kurmakla meşgul oluyorsunuz Bütün bunlar size, Rabbinizin huzurunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor Halbuki Allahü teâlâyı anmak, ariflerin kalblerinde yerleşir Onların kalblerini kuşatır Onlara, Allahü teâlâyı hatırlamaya mani olan her şeyi unutturur" Allah için yapılmayan işler hakkında: "Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hali nasıl? Cemaat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allahü teâlânın rızasını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allahü teâlâdan uzak

olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, adi ve bayağı niyetlerin için tövbe et İnsanlara gösteriş için, onların rızalarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak Sevincini ve neşeni biraz azalt Biraz hüzünlü ol Çünkü sen, hüzün evinde ve dünya hapishanesindesin Resul-i ekrem daima tefekkür ederdi Sevinçleri az, hüzünleri çoktu Az gülerdi Sadece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı" Allahü teâlânın sevgisinde samimiyetin nasıl belli olduğu hususunda: "Kulun Allahü teâlâyı sevmesinde samimi olup olmadığı, başına bela ve musibet geldiği zaman ortaya çıkar Bela ve musibet geldiğinde sabır ve sükun halini muhafaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü teâlâyı seviyor demektir Musibet ve fakirlik zamanında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alamet yapıldı Birisi Peygamber efendimize; "Ben seni seviyorum" deyince; "Fakirlik için bir elbise hazırla" buyurdu Bir başkası gelip Peygamber efendimize; "Ben Allahü teâlâyı seviyorum" deyince; "Bela için elbise hazırla" buyurdu" Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dair: "Halinizden şikayette bulunmayın Sabredin, feryat etmeyin Doğruluk üzere devam edin İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin Daima ümitli olun Birbirinize düşman değil, kardeş olun Birbirinize buğz etmeyin Allahü teâlâya, rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız kalmaz Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükafatını görürsünüz Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir" buyuruyor (Bekara suresi: 153) Hayatı fırsat bilmeye dair: "Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkan varken bunu fırsat biliniz Tövbe ediniz Dua etmeye imkanınız varken, dua ediniz Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz" Kabir ziyaretine dair: "Kabirleri ziyaret ediniz Salih kimseleri de ziyaret ediniz Hayırlı işler yapınız Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir" Günahlardan sakınmak hususunda: "Mümin kimse küçük günahları da büyük görür Peygamber efendimiz; "Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür" buyurdu" Hasedin, Allahü teâlânın gazabına sebep olacağı hususunda: Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin imanını zayıflatır Mevlanın yanında kıymetin kalmaz Seni, Allahü teâlânın gazabına uğratır Peygamber efendimiz; "Allahü teâlâ, hasetçi kimse nimetimin düşmanıdır," buyurdu" diye bildirmiştir Resul-i ekrem bir hadis-i şerifte; "Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer" buyurdu Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin hususunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allahü teâlânın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun Haset ettiğin kimse, Allahü teâlânın kendisi için takdir ve taksim ettiği nimetin içerisinde bulunmaktadır Sen onu, Allahü teâlânın bu ihsanından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok cahil olduğunu gösterir Çünkü senin kısmetini

başkası yiyemez Muhakkak ki Allahü teâlâ sana zulmetmez Allahü teâlâ senin için takdir ettiğini, sana nasip olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez..

//Yardım edenden tavsiyeler..
Bak bir şu marifetli harflerin rableri huzurunda hiç sesleri çıkıyor mu.. Sen de işte onlar gibi ol rabbin huzurunda.. Allah'ın huzurunda bir sükut et bak nefsin sana nasıl da özenecek... Susacak.. Daha soracak mısın huzur nerede diye? Bilmedin mi Allah bize şahdamarımızdan yakın. Sükut et O'nun huzurunda.. Neyi sorup duruyorsun nefsine.. O Vekil değil mi herşeye?.. Neyi merak ediyorsun?.. Nefsinle tartışıyor, ona uyuyorsun.. O'nun huzurunda şu harfler gibi ol da sükut et lütfen... Bak göreceksin o zaman huzur nedir..Kimindir? Kimin huzurundasın..

//İbn-i arabi hazretlerinin sözüne başka bir şerhim
Ancak Ondan baskasını gören kimse O'na tevekkul eder. - O'nu gören kimse gözün görmesinin de Ondan olduğunu yine O'nunla görünce artık görmeyi bırakır.. aynen böyle de herşeyi Ona teslim eder yani Hakk olanı teslim eder.Tevekkülünde O'ndan olduğunu bildiği için tevekül etmez tevekkülle olur..Tevekkülle olan varlık Onun üflediği ruhudur..O'nu da Ona teslim eder..Zaten öyledir.. Allahı tanıyan biri nasıl ona ibadet eder, hayret ediyorum? -Halbu ki O ibadet Ona yine Ondandır..Herşeyin Ondan olduğunu bilen nasıl bir şeyi kendine ait görebilir ki günah işlesin...Bu şeyi bilen günah işleyen olmaya nasıl cesaret eder?..Allah hiç günah işler mi? Bunun cevabını bilen günaha değil sevab işlemeye nasıl kudret bulur...Bulursa yine Onunla bulur..Onunla bunu hakikaten bulan sadece ağlar durur.. ibadet eden rabbi hakkında kötü zan besler, -Kendinden yaptığına inandığı ibadet nasıl Ona layık olabilir..Kimi zaman uyuklar kimi zaman ibadetten gafil olur hiç bi zaman mükemmel ibadet edemez de nasıl olur bu ibadeti Ona layık görür..

günah işleyen rabbi hakkında iyi zan besler. -Herşeyin Ondan olduğunu görebilen günah içinde bulursa kendini mağrifetine sığınır Allah affedici Allah boş iş yapmaz bilir ibadet nura götürür, günah ise atese götürür. -Allah hidayet edendir..Allah hesap görendir Nur atesten daha yakıcıdır. -Allah batındır tümden zahir olup gözleri ve şeyleri o nurunun parlamasında yok etmez. bildiklerinin bildirdiklerinin en doğrusunu bilen ancak Allahtır..Varım diyen kendini göstersin..

//"SEN" de! yakın ol
Zünnun'u (Yunus'u) da. Hani öfkelenerek gitmişti de Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken karanlıklar içinde: «Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben gerçekten zalimlerden oldum diye.» seslendi. ENBİYÂ - 87 O halkın ilgisizliğinden Allah'ın emrini dinlemedi ve kaçtı..Allah onu denizde fırtınaya maruz bıraktı..sonra kendi isteğiyle onu denize attılar..düşün fırtınalı denizde herkez tarafından terkedilmiş ve yalnız olarak kaldı ve onu bir de bir balık yuttu..Düşün onu kaçıranlar halktı..ama Allah onların bu zulmüne ve yunus aleyhisselamın bu kaçışıyla hem kendine hem de onlara etmiş olacağı..yani herkezin kendine yapmış olacağı zulme müsade etmedi..Ama herkez kaçtığı için onlara, bilhassa öncelikle görevli olana, "Yakin"i tecrübe ettirdi..Ve işlerin ne olursa olsun aslında kimin elinde olduğunu kimin esas tesir sahibi olduğunu, esas varlık sahibinin kim olduğunu yakınen bildirdi..ve artık görevli olan Yunus aleyhisselam "Hu" (O) demedi.. "SEN" dedi.. O , dertli dertli Rabbine niyaz etmişti . Kalem 48 Yunus’un kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunus’un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık. Yunus 98 "Ondan başka ilah yok" ile "Senden başka ilah yok" zikirleri arasındaki farkı bilmelisin..Yakın sahibi olmalısın. Yoksa hem kendine hem de başkalarının kendi kendilerine ve sana zulmetmelerine sebep olursun.. Fırtınalı denizlerde karanlıklar içinde kalıp, kendimize

zulmetmeden önce "Sen" zikrine ulaşmamız için Allah bize öğüt veriyor..O büyükler bize bunu öğretmek için asla dayanamayacağın mahrumiyetleri yükleniyorlar.. bunun için ölümü göze alıyorlar..Seni zorluyorlar..Fırtınalara bırakıyorlar...Kendine ve başkalarına zulmetmemen için sana "yakın"ı açıklıyorlar..Şahdamarından yakın olanı bil!..Başkalarına "O!O!" deyip kendini paralayacağına..İftiralarda bulunacağına! Asıl sen önce "O"nu bil de "SEN" diyebil..

//Ya ben söylemeyim de öleyim mi?
Bak İbn-i arabi hazretleri ne diyor.. ...Allahı tanıyan biri nasıl ona ibadet eder, hayret ediyorum? ibadet eden rabbi hakkında kötü zan besler, günah işleyen rabbi hakkında iyi zan besler. ibadet nura götürür, günah ise atese götürür. Nur atesten daha yakıcıdır. Muhyiddın ibn Arabi (r.a.) İlk önce İbadet ne demektir onu bilmelisin.. "Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah'a secde ederler" (Ra'd: 15) Bu sırra değinen pek çok ayetten sadece bunu ele alalım..Bak isteyerek ya da istemeyerek "secde" eder diyor. Yani demek ki İbadet kurana göre sadece namazdaki secde değimiş! evet.. Bu arada O halde dikkat ettiysen namazdaki "secde" bundan nasıl ayrı oluyor?..Çünkü ister istemez "secde eder" deniliyor..Yani sen şöyle desen "ben sizin bildiğiniz gibi secde etmiyorum ama siz bilmiyorsunuz aslında ben de secde ediyorum!" bu sözünde yanılmış olursun. Nedeni de şu ki "Sen bu ayrım yaptığın sözünün hakikatine göre istesen de istemesen ha öle ha böyle mutlaka secde ediyorsun!" Böylece bunu bizim alnımızla yaptığımız secdeden ayrı tutman manasız oluyor..ve kendi sözünde gerçeğinle çelişmiş oluyorsun. Yani ibadetinin tam olduğunu söylemeye çalışsan da bak görülüyor ki ibadetin eksikmiş!..İbadet etmiyormuşsun aslında.. Nasıl oluyor peki? Sen, kötünün ve iyinin , yani "alemdeki her varlığın her başka bir varlığı "hayra" ve "doğru"ya eriştirebildiklerinin farkındayken" ! Nasıl oluyor da sen bunlardan ayrı bir üslupta böyle hepsinin üstünde onları inkar ederek konuşabiliyorsun ? Yani demem o ki senin (ya da benzerlerinin) kendini diğerlerinden ayrı kılmanıza sebep olan bu üstünlük nedir ? Bu üstünlük hakkını sen nereden buluyorsun ? Bu bize idrak ettirmeye çalıştığın hakikati bildiğin halde! Bak ben bir üstünlük göstermiyorum sana sadece bilgi olarak soruyorum ; madem sen bu dediğinin kastettiğinin farkındasın! o halde sen neye dayanarak kendini alemdeki diğer bir varlıktan bu açıdan üstün görebiliyorsun? Senin ayrılığın nasıl oluyor bu ortaklıkta ? Ya da böyle bi ortaklık nasıl oluyor? Sen de topraktan ve bu alemden yaratılmadın mı ? Ruhundan kaynaklı bir üstünlükse..Senin ruhun Alemlerin tek ve bir olmayan başka bir tanrısı var da ondan mı geliyor ?

Bunlar kendini hayırlı olarak diğerlerinden ayırman sebebiyle alemin varlığından benliğine gelen sorulardır...Ve inanıyorum sen bu soruları kibrini aşarak ölmeden önce güzelce cevaplandırıp karşılık vereceksin..İnşaAllah.. "Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah'a secde ederler" (Ra'd: 15) Bu arada baştaki söze biraz daha dikkatli bakmalısın..Çok çok dikkatli bakmalısın..Sevgiyle bakmalısın..Secdeyle bakmalısın..Yoksa şeytan gibi Allah'ı ve emrini istemeyip boş bir kibirle ömrünü toprakla!, alemle! üstünlük yarışında harcayabilirsin..Halbu ki senin bir ruhun vardır...Alemlerin çok özel bir ve tek olan rabbi vardır..O'na isteyerek secde etmen duasıyla...

Veysel
Karenliler Küfe'den döndükleri zaman Veysel kavmi arasında saygı görmeye başladı.Ama o bunu istemiyordu. Bu nedenle kaçıp tekrar Küfe'ye geldi. Bundan sonra Harem bin Heyyan dışında kimse onu bir daha görmedi. Harem diyor ki, Veysel'in şefaatta hangi dereceye ulaştığını işitince onu görme arzusu bana galebe çaldı. Küfe'ye giderek onu aramaya koyuldum. Tesadüfen Fırat sahilinde abdest alıp elbise yıkarken buldum. Onu tanıdım. Tıpkı işittiğim sıfatlara sahip biri olarak buldum. Selam verdim, selamımı aldı ve bana baktı, Allah seni bağışlasın nasılsın dedim. Halinin zayıf olması ve ona olan mahabbet ve merhameti"n" nedeniyle beni bir ağlama tuttu. O da ağladı ve: "Ey Heyyan'ın oğlu Herem! Allah ömürler versin, nasılsın, seni bana kim klavuzladı?" "Benim ve babamın ismini nereden bildin, beni hiç görmediğin halde nasıl tanıdın?" "Hiçbir şey ilminin dışında kalmayan ve herşeyden haberdar olan bildirdi ve ruhum ruhunu tanıdı,zira müminlerin ruhları birbilerine aşinadır." "Bana Resulullahtan (s.a.v.) bir hadis rivayet et." "Ben onunla görüşemedim, ama hadislerini başkalarından dinledim. Ancak muhaddis, müftü ve müzekkir (vaiz) olmak istemem. Zira benim işim nefsimledir, bundan vazgeçemem." "Okuyacağın bir ayeti dinlemeyi arzuluyorum." Veysel bunun üzerine eüzüyü çekti, hıçkırarak ağladı ve, 'İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.'[ZARİYAT 51:56] 'Biz yeri, göğü ikisi arasındaki şeyleri oyun olsun diye yaratmadık, bunları ancak hak ile yarattık. Lakin insanların çoğu bunu bilmezler' [DUHAN 44:34-48] mealindeki ayetleri okudu. Ve öyle bir nara attı ki,az kalsın aklı başından gitti. Sonra bana dönüp sordu: Ey Heyyan'ın oğlu,seni buraya getiren nedir?" "Seninle huzur ve dinginlik bulmak." "Ulu ve yüce Allah'ı tanıyıp da Ondan başkasıyla huzur ve dinginlik bulan birini hiç görmedim, tanımadım!" "Bana öğüt ver."Yattığında, ölümü yastığın altına koy, kalktığında göz önüne getir. Günahın küçüklüğüne bakma, kendisine karşı günah işlediğin zatın büyüklüğüne bak. Eğer günahı küçük görürsen Allah'ı küçük görmüş olursun." "Nerede oturmamı emir buyurursun?" "Şam'da." "Orada geçimimi nasıl sağlayacağım?" "Üzerinde şirk galip olan ve öğüt kabul etmeyen gönüllerden elaman!" "Başka bir nasihat daha lütfeder misin?" "Ey Heyyan'ın oğlu! Baban öldü. Adem,Havva, Nuh,İbrahim,Musa,Davud,Muhammed de (s.a.v.) vefat etti.Resulullah'ın halifesi Ebu Bekir ahirete göçtü, kardeşim Ömer de öldü. Vah Vah Ömer'im." "Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun, henüz Ömer ölmedi." "Hak Teala bana Ömer'in acı haberini vermiştir. Sonra ben ve sen

de öleceğiz," dedi ve salavat getirdi, dua etti. "Benim sana nasihatim şu olsun," dedi: "Ulu ve yüce Allah'ın Kitabında gösterilen ve salihlerce tutulan yola sıkı bir şekilde sarıl, ölümü hatırlamaktan bir an gafil olma, kavmine varınca onlara nasihat et, Allah'ın mahlukatına öğüt vermekten geri durma, ümmetin cemaatine (ve ehl-i sünnete) uyma halinden bir adım bile geri atma, yoksa farkına varmadan derhal dinden çıkar, cehenneme yuvarlanır gidersin." Sonra biraz dua etti. Ve: "Ey Heyyan'ın oğlu, haydi şimdi buradan git, ne sen beni göreceksin, ne de ben seni! Seni hayır duayla anacağım. Sen de beni duadan unutma. Sen şu taraftan git, ben de bu taraftan gideyim." dedi. Bir süre onunla gitmek istedim, ama bana izin vermedi ve ağladı, beni de bir ağlama tuttu. Bana anlattıkları sözlerin çoğu Ömer ve Ali'ye (r.a.) dairdir. Sonra ardı sıra ağladım ağladım...Nihayet gözden kayboldu, bundan sonra bir daha ondan haber alamadım.

hicbir şey yoktan varolmaz varken de yok olmaz
hani yağmurun inmesi için o su yok oluyor ya ya da o yağmur duruyor "YOK" oluyor ya O hep enerjiler maddeler yok oluyor var oluyor ya ! Ki düşün bak evren zaten yokmuş.. Kim var orda ?! İzafi olan O yoklukta! Görünen, görünmeyen yaratmasıyla !... O Seven-Sevilen zatıyla.. kim var o yoklukta...

O'nu GÖNLÜNDE bulmaya çalış
Gökte ve ötende sandığın TANRI'nı terket, sonsuz - sınırsız ALLAH'a yönel; O'nun, her noktada ve zerrede mevcût olduğunu farket ve O'nu GÖNLÜNDE bulmaya çalış!. Ahmed Hulusi

Allah'a emanet ol
Vallahi de billahi de cahilin sözünden bir an olsun içerleme Hangi kesimden olsun kim olursa olsun ister arılar gibi etrafını sarıp seni soksalar isterse ölümle tehdit etseler yine incinme onlara öfke duyarak kalbinin nurunu söndürme Onlara öfke duyarda kalbinde bir karalık görürsen bil ki bu Allah'ın seni huzurundan ayırmak istememesindendir...Yoksa eğer düşünsene onlardan ne farkın kalır? Sen kendine Allah'ı vekil kıl! Seni Allah bilsin yeter! Cahilin tehditinden korkma boştur..Onlara aldırış etme yoksa nefsinin eline düşersin şeytanlar

seninle oynarlar..Onları susturmak cahilleri susturmaktan daha zordur, vallahi de billahi de sen cahillere kulak asma sabret, mücadele etme...Allah zaten onların cezasını vermiştir..bak yaptıklarından dönmemeleri rahatsız edici tavırları sadece kendilerinin azabını arttırır da farketmezler onlar..Onlara acı şefkat duy başka bir şekilde fevri olarak onlarla mücadele etmen senin de onlar gibi olmana ya da bağışlanabilecekleri yerde senin elinle daha çok batmalarına sebep olur..Bunu kalbine soruyorum! ister misin?! Nefsine uyma onlar nefslerine uydular bak hoş mu hiç davranışları? Kendilerini göremiyorlar yoksa kavganın nesi güzeldir? Karışıklık çıkarmanın sataşmanın manası nedir? Bir insana eziyet etmenin evet eziyet etmenin nesi iyidir nesi akıldandır nesi güzeldir? Bunu bilmeyen insanların ettiği zulümle neden kendini meşgul ediyorsun, bırak geçsinler bırak gitsinler..Yaptıklarının kendi başlarına da gelebileceğini bir an düşünmüyorlar bundan daha büyük bir ceza olabilir mi onlara neyin cezasını sen vermekle uğraşıyorsun da kendini yıpratıyorsun! Bırak sen doğrularla ol güzelliklerle ol, doğru yoldan ayrılma peygamberlerin yolundan ayrılma.istersen seni sokağa atsınlar isterseler işsiz yurtsuz güçsüz bıraksınlar bulaşma! baksana görmüyor musun ne kadar zavallılar! Düşün işte nefse uymak ne kötü bir şey gör bak savaşlar oluyor dünyada sen öyle insansın ki ister misin hiç savaş olsun da masumlar ölsün! İşte bunlar bu kadar kör bu kadar bilgiye muhtaç zavallılar onlarla neden aşık atıyorsun! Daha insan olduklarından! herşeyin kendi başlarına da gelebileceğinden haberleri yokken sen neden onların sözleriyle meşgul oluyorsun içini daraltıyorsun ? Herkez Allah'ın elindedir hiç bir zaman zulüm ebediyete kadar sürmez hiç bir zaman kötülük masuma hakim olamaz bil bunu! Bak O peygamberi taşladılar kendi çocuklarına taşlattılar! Sen hem kendine yapılan zulmü görme cahilinde cahili var Allah'a çok şükret! Bu dünya ne zalimlikler gördü ne cahillikler gördü hani nerdeler o zalimler o cahiller? Yenileri geldi akıllanan senin gibi olur ya akıllanmayanlar hani nerdeler o yüzyıl önceki cahiller? Kim onları iyileri andığı gibi anıyor? Hani nerde o beşyüzyıl önceki cahiller bin yıl önceki cahiller nerdeler? Sen bu dünyada yine güzelce yaşa güzelliklerle meşgul ol sabret sabretmekde bak görüyorsun büyük bir yücelik büyük bir güzellik var. Sabırlı ol cahillik etme! Laflarına kulak asma! iyileri masumları büyükleri bu dünya nasıl güzellikle ahiret yurduna selamladıysa Allah onları nasıl güzel andıysa seni de öyle güzelliklerle ansın! Yalnız değilsin! Yalnız olan cahillerdir bak onlar kendi aralarında dahi anlaşamazlar seninle hele niye anlaşabilsinler cahilliklerini sürdürürlerken! Sen sabret güzelliklerle ol cahillere dahi erdemlice davran ki Allah seni korusun iyilerin arasında ansın. Şu sözün güzelliğini farkettin mi hiç? Allah'a emanet ol!

Evliyaullah...
...Onların anılmasıyla inen rahmet ise iliklerde müşahede edilir ve etkileri de dışarılardan zuhur eder. Bu rahmet, onların ailelerinden ve memleketlerinden ayrılmaları; sahillerde, çöllerde, yollarda ve vadi içlerinde, dağlarda ve tepelerde yaşamaları; dünya ve dünya ile ilgili haberlerle ilişkilerini kesmeleri sebebiyle; onlar anıldıklarında, haberleri aktarıldığında; Allah ile olan halleri, söyleşmeleriyle, ünsiyetleriyle ve halvetleriyle kanıtlandığında; insanın içinde hissettiği incelik ve gönül kırıklığıdır. İşte bu anma esnasında, dinleyenlerin gönüllerinde Rablerine karşı bir hasret duyulur, üns yaygısında, O’nunla söyleşmenin ve O’nunla tek kalmanın lezzeti hissedilir. Allah’ın onlar için seçmiş olduğu güzel hallere ulaşma arzusuyla; ağlamaktan gözleri yaşarır ve bu kutsal ve eşsiz özelliklerin kalplerinde tecelli etmesine sevinirler. İşte bunların hepsi, onlar anıldıklarında Allah katından gönüllere indirilmiş olan

rahmettir.. Muhyiddin ibn-i arabi hazretleri

Onlar tek başına kaldıklarında, ağlayanlardandırlar. Kendileriyle ilişki kurulduğunda ise, son derece utangaç oldukları görülür. Öğrenildiklerinde (konuştuklarında), hikmet ehli oldukları anlaşılır. Kendilerine bir şey sorulduğunda, ilim ehli oldukları fark edilir. Cehaletle küçümsendiklerinde, tepkileri hilim erbabınınki gibidir.

Onları fark ettiğinde, sanki utancından içeri kaçan bakirelermiş gibi olduklarını sanırsın. Onların gönüllerindeki mahabbet, üzerlerinde nurun parıldadığı suretlerin güzelliği ile harekete geçmektedir. Kalplerinin üzeri açıldığında, onların kalplerinin yumuşak ve kırık, zikirle nurlu, sevgili ile söyleşmekle mamur olduğunu görürsün. Kalplerini O’ndan gayrısıyla meşgul etmezler. O’ndan başkasının etrafında da dolaşmazlar. Allah mahabbeti, sadırlarını doldurduğundan, O’ndan başkalarının ve üns ehli olmayanların kelamına iştahları yoktur. Çünkü, Allah ile söyleşmede gerçek lezzet vardır.

Gerçek ve sâdık kardeşler, hayâlı, vekarlı, vera’lı, takvalı, marifet ehli ve dindar olanlar; vadileri, çöllerde kaybolmadan aşmışlar, hiçbir zaman Hak’tan ayrılmadan, yaygın ahlaki bozulma ve çürümeye sabırla göğüs germişler, ve batıl karşısında daima Hakk’a sığınmışlardır. Ve onlara delili (el-hucce) Hak açıklamış ve gerçek yolu da O göstermiştir. Böylece onlar, tehlikeli yolları reddetmişler ve yolların en iyisine suluk etmişlerdir.

Yüryüzünün direkleri (el-Evtâd) işte bunlardır. Onların (varlığı ve duaları) sebebiyle, ilahi bağışlar dağıtılır, (maddi-manevi) fetihler olur, (yağmur ve rahmet) bulutları oluşur, (yeryüzündeki) azab kalkar ve tüm mahlûkat (yaşam nedeni olan) suya kavuşur. Allah’ın rahmeti hem bizlerin hem de onların üzerine olsun! Zunnûn-i Mısrî Hazretleri

İnnâ lillah Eğer bu çocuk yakîne ermişse iyi fakat değilse helak olur
İsrailoğullarının çölünde (Paran Çölü, et-Tih) bulunuyordum. Hacca gitmek istiyordum. Yolda, henüz sakalları bile çıkmamış bir gencin, Beyt-i Atîk’e doğru, azıksız ve bineksiz bir biçimde yürüdüğünü gördüm.

Yanımdaki arkadaşıma dedim ki:

“İnnâ lillah! Eğer bu çocuk yakîne ermişse iyi fakat değilse helak olur.”

Ve onun yanına vardım, şöyle dedim:

“Ey delikanlı!”

Şöyle cevap verdi:

“Hizmetindeyim (lebbeyke).”

Şöyle sordum:

“Böyle bir yerde, bu vakitte, azıksız ve bineksiz olunur mu?”

Bana bir nazar etti ve şöyle dedi:

“Ya Şeyh! Kaldır başını ve bir bak! Acaba O’ndan başkasını görecek misin?”

Ben de ona şöyle dedim:

“Sevgili dostum! Dilediğin yere git!” İbn Arabi hazretleri

Zunnûn-i Mısrî Hazretlerinden
Mahabbet ehli birinin gözü, sevdiğinin mülkünde bulunan hangi şeye değerse, orada sevgilisinin sevgisi mevcuttur

Asla kendine kendinle yardım etmeye kalkma ki, Allah seni nefsinle baş başa bırakmasın Allah’a en fazla arif olan kişi, Allah konusunda hayreti en şiddetli olan kişidir. Biliniz ki, Allah için seven kişiye, Allah için, başkalarını kendisine tercih etmek ağır gelmez. Çünkü onun katında, Allah’tan daha üstün bir şey yoktur. Zunnûn-i Mısrî Hazretleri ---------------------------------------------------------------------------Gece yarısı, Zunnûn’un mescidinin ortasında uyuyordum. Zunnûn’un şu şiiri okuduğunu işittim:

Kaçırdı uykumu sevgin, arttı hastalık kalbimde Gizledim onu, gönlümde ve içimde gizlensin diye Fâş etme ne olur, sırrımdaki elbiseni ikram olarak Kaybettim kendimi, döndür efendim, ikram olarak

Sonra şöyle dedi:

Allah bu topluluğun ruhlarını umutlarla sulamıştır. Eğer onlar Allah’ı zikrederlerse, kendi nefislerini unuturlar ve Allah’tan başka hiçbir şeyi hatırlamazlar.

Sonra şu sözlerle devam etti:

Onlar, Allah’a yemin olsun ki… Seçildiler, arındılar ve temizlenenlerden oldular, murâttır çünkü onlar; Kadri en yüce bir mertebede, Allah’ın hayat bahşedici rahmetiyle yaşadılar. İbn Arabi

zaten seni bunun için yarattı
Allah insanın bedenini bileşik âlemdeki bütün hakikatlerden oluşturdu. Sonra feleklerin ve unsurlar âleminin güçlerini ona yerleştirdi. Böyle yapmasının gayesi, ruhsal feyzi kabul etmesini sağlamaktı. Ardından insana ruh üfledi. Böylece Allah’a hamd-ü sena etti. Fakat bu, nurun kendisine yayılmasından sonraydı. Söz konusu nur, insanın karanlık dehlizlerine yayılınca insan hapşırmış, hapşırınca Allah’a hamd etmiş, Allah da ona şöyle karşılık vermişti: “Ey Âdem! Allah da sana merhamet ediyor, zaten seni bunun için yarattı” İbn Arabi Allah Kimleri Sever

Abdulkadir Geylani hazretleri için fakirden
Bir dağa bak..bir ona bak Fark görülmez.. Zannetme ki öven benim.. Yamaçlarında koşarsın, ağaçlarının altında gölgelenirsin.. seni uçurumlarından atar...toprağını babanmış gibi öpersin..şehrinde dolaşırsın..şehirindeyken başını döndürdüğünde aynen görülür.. sesinide duyarsın..ama konuşmaz..üzerindeki taşlar ve putlar Allah korkusundan ve heybetinden aşağılarına yuvarlanırlar..kıyamet onu sarsmaz...ölümsüz bir vefa duyarsın.. (Düşün) o günü ki, dağları yerinden götürürüz ve yeryüzünün çırılçıplak olduğunu -görürsün-. Hiçbirini bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız. Kehf 47

KUTBU'L MUAZZAM
...Nefs, Allah ile kullar arasnda bir perdedir... SEYYİDİNÂ, EBÛ MUHAMMED, MUHYİDDİN, HAZRET-İ PÎR, GAVSU'L A'ZAM, GAVSU'S SAKALEYN, SÂHİBÜ'Z ZAMAN, KUTBU'L MUAZZAM, SAHİB-İ MAKAMI FERDİYYET, ŞÎR-İ YEZDÂNÎ, KANDİL-İ NURÂNÎ, KUTBU'R-RABBÂNÎ, DESTGÎR-İ ALEM, SULTÂNU'L EVLİYÂ, KUTB-İ A'ZAM, EL-BÂZU'L EŞHEB, MAHBÛB-İ SÜBHANÎ, DERVÎŞ-İ HAKKÂNÎ, AL-HASANÎ VE'L HÜSEYNÎ, PÎR-İ PİRÂN, EŞŞEYH, ES-SEYYİD ABDÜLKADİR GEYLANİ (RA)

şu kız şu oğlana yanmış desinler
kesik çayır biçilir mi soğuk sular içilir mi bana yardan geçti derler seven yardan geçilir mi aman desinler desinler şeker yesinler şu kız şu oğlana yanmış desinler

ankaranın tren yolu gahi eğri gahi doğru canım benim anadolu gideyim mi senden gayrı aman ben yandım yandım yandım yandım ellerin melmeketinde eylendim kaldım

ey aşkımın saffeti
Ey Allah ın kullarına rahmeti, Allah seni cemadat aleminde yerleştirdi. Ey Allah ın evi, kalbimin nuru ! Ey gözümün aydınlığı, ey kalbim ! Ey aslında varlığın kalbinin sırrı olan, Ey mabedim, ey aşkımın saffeti ! Ey Allah ın Kabe si, ey hayatım ! Futuhat ı Mekkiye İbn Arabi (k.s)

Tek ve Bir olan
Akıllı ve şüpheli olan bak sana ne göstereceğim güzel bak.. BİR göz BİR göz daha İKİ eder bu İKİ si de GÖZ di mi yani BİR.. Peki bu BİR ler TEK mi değillLER yalnızca BİR ler TEK olsalardı İKİ tane BİR nasıl olurlardı nasıl bir GÖZ olurdu TEK değil BİR LER Peki TEK nerde bana gösterebilir misin?

Yok mu ? Yoksa peki TEK nedir? KAİNAT mı ? EVRENin tanımını bana yapabilir misin EVRENin bana TEK olduğunu ispatlayabilir misin ? Ya da bu EVREN dediğini bana TEK ise...gösterebilir misin nerdedir? Yani gösterdiğin TEK ise sen onu nasıl gösterebiliyorsun bana ? ya da EVREN TEK ise sen nesin ? bak iki oldunuz ? hani TEKti tek değil bak EVREN de BİR.. İnsan bir insanlar bir , evren bak yine seninle olarak BİR.. Peki TEK nedir ? Nerdedir gösterebilir misin bana ? Yok mu TEK sence ? Sadece gösteremediğin için mi yok ? Yoksa hiç mi yok ? Yok olan şey nasıl da VAR peki Sakın TEK olduğu halde BİR olmasın O TEK ? O yüzden gösteremiyor olmayasın EVREN gibi.. EVREN var mı ki ? TEK mi ki ? EVREN KAİNAT eğer bir TOPLAMın ismiyse eğer

bu TEK ne ola ki acaba ? TEK de yok EVRENde yok mu sence ? Peki TEK yoktuysa sen nasıl İNSAN olarak BİR iken insanLAR olarak da BİR sin TEK yoktuysa sen insanLAR iken İNSAN olduğunu nereden bilecektin ? insanLAR ve İNSAN...TEK yoktu ise nasıl da İNSAN ve insanLAR olarak ayrılabildiler ? ya da birleşebildiler ? O TEK olan başka bir TEK olmadığı halde BİR olabilip...yine de TEK ve BİR kalabiliyor olmasın ? ... Şüphedekine not: Şüphe içinde olan arkadaşlar bol bol içlerini dökebilirler bu bloğumda..kaldırır çünkü bu anlattığım bütün cerahatı..bi rahatlayın..temizlenin..Yalnız bu blog elbette yine düşünenler için...TEK in kucağında hayırlı gelecekler dilerim..O pek şefkatli çok merhametlidir,bilendir. Şah damarından yakındır..BİRdir.

İlim
Sen ilim yolunda olursan küfre düşmen normaldir, paniğe kapılma.. Çünkü ilim yolunda olmak bilmek demektir..gerçekten bilmek demektir. Sen nefsinin ilmini yapmaya başlayınca onun yaratılış olarak zalim ve nankör olduğunu göreceksin.. Çünkü sen gerçek ilmin "hayat ilmi"nin talibi oldun..Hakikatte dış-iç yoktur. Ancak "hikmet" vardır. Eğer "bilim" yaparsan iç-dış olur..Yani kollara ayırılan "İLİM", "bilim" ismiyle isimlendirilir. Bilim değil de ısrarla İlim denmesinin sebebi budur.Yani bilim ayrı ayrı alanlarda bilgidir "İLİM" ise bütün bilgiden kayıtlanandır.. İşte sen ilim yolunda olunca bilimdeki gibi kendini dışarıda bırakamazsın..Dolayısıyla da Benliğinde olanları olduğu gibi göreceksin.. Nefs cahil ve zalimdir..Bunu ayetten bilirsin..Allah sana bunu bilgi olarak verdi..İlim olarak verirse senin kendine zalim ve nankör dememen mümkün olmaz..Fark ettiysen zalimlik ve cahillik kafirliktendir..İşte burda senin bunu "ilmen" bilmen gerekir ki bu hakikatinde "kafir"lik olduğuna da çıkar.. "Nefsini bilen rabbini bilir".. İşte bak sen nefsini bilirsen...ama bilirsen gerçekten..işte rabbini bilirsin..Eğer bilmezsen rabbini bilemezsin ki... “O kimseler gibi olmayın ki, onlar Allah'ı unuttular, Allah da ceza olarak nefislerini onlara unutturdu.” (Haşr, 19). Sen nefsini bilmez de unutursan.. işte dolayısıyla o zalimlikten ve cahillikten kurtulamazsın..dolayısıyla da rabbini bilemezsin..Rabbini bil"e"meyince, nefsini bilemezsin

ki rabbini bilip nefsini arındırasın.. Onun için "ilim" önemlidir..Allah'ın sana tecrübe ettirmeden bildirdikleri elbette seni korur..Fakat mesela burda nefsinin böyle olduğunu bildirdiği gibi bilirsen korur..Ona göre haddini bilir, nefsini unutmazsan korur.. yoksa hangi bilgiyle olursa olsun, sen nefsinin bu hakikatini arkaya atar unutur ve kendinin zalim ve cahil olduğunu kabul etmezsen...hem nefsini unutur hem Allahı unutursun..ki işte kafir olmuş olursun.. Kafir kelimesinin anlamı "Hakikati örten" demektir..Sen eğer ilim yolundaysan nefsinin bu hakikatini unutma ki zalimlikten, cahillikten kendini korumuş ol, Allah'ımızı unutma.. Böylece ilerlersen nefsinin bu hakikatinden geçer, halifelik hakikatine ulaşırsın..Ondan sonra "Nefsini bilen rabbini bilir" (s.a.v.) manasının bir başka anlamına ulaşırsın..ki buna diğer anlattıım boyutunu görmezden gelerek ulaşman imkansızdır.. "O" anlamını inkar ederek ilim sahibi olduğunu düşünüyorsan, sen belirttiğim ikinci anlamıyla da "nefsini" unuttun demektir ki ne yazıktır boşa debelenmek..bir şeyler iddia etmek.. ya da nefsini ilahlaştırmak..ya da iftiralar da bulunmak.. Eğer dersen ki "Nefs madem cahil ve zalimdir; kafir tabiatlıdır? O halde nasıl her doğan bebek müslüman olarak doğuyor?".. Cevabım şu ki: Sen "fıtrat" ile "nefs" kelimelerini birbirine karıştıyorsun! Fıtrat bütün olarak Allah'ın "yaratış/hikmet hakikati", "nefs" ise "insan isminin hakikatini" ifade eder.. Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir -halife- var edeceğim" demişti; melekler, "Orada -bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak- birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz" dediler; Allah "-Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim-" dedi. Bakara / 30 Dolayısıyla nefsin'in hakikatini (her boyutunda) bilmek sana düşer ki.. Allah'ın "yaratış/hikmet hakikatini" farketmiş,bilmiş olasın... Bak yine gördüğün gibi iş "nefsini bilmek"liğe vardı..Ben sana bunu burda bilgi olarak verdim.. Tecrübesini elde etmek müslüman olmanın vazifelerindendir.Yani sen yeter ki ilim yolunda olursan Allah işini kolaylaştıracaktır..ya da dersen ki benim kuvvetim yok..O zaman nefsini bil ki işte nefsin cahil ve zalimdir, nefsini unutma ki Allah'ı unutmayasın..böylece de nefsinin hakikatinde bulunan cahillik ve zalimlikten korunmuş olasın..ama sen belki hem ilim yolunda değilsin tecrüben eksik..hem de dilin Allahdan başkasını söylüyor, nefsini unuttun da başkalarının nefsini söylüyorsun..Başka söylüyorsun...eğer samimiysen/ihlas sahibiysen! ya da gerçekten kuvvetin yoksa dedikoduyu bırak da! "Allah de ötesini bırak" En’âm-91 Asıl amaç ilim değil en önce Allah'ı unutmamandır bunu da bil..Asıl ilim Odur..

Allah en doğrusunu bilendir..Peygamber efendimize, peygamberlerimize, aline ,ashabına, büyüklerimize ve müminlere selam olsun..

Asıl hayret edilecek şey, sen bu hayret edilecek şeyin sevdasında değilsin
"Eğer dostun yoksa, niçin aramıyorsun? Eğer yarine ulaştınsa niçin sevinmiyor, lakayit oturuyorsun? Bu acayip iştir. Asıl hayret edilecek şey, sen bu hayret edilecek şeyin sevdasında değilsin, ilah..." Hz Mevlana Celaleddin Rumi

The Day the Earth Stood Still filmi üzerine..
Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti; melekler, "Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz" dediler; Allah "Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi. Bakara / 30 O kadar ilerideki bazıları Melekleri uzaylı yaptılar melekler yakışmadı çünkü onlara.. sonra yetmedi o uzaylıları Allahsız yaptılar çok çok zorlandılar; yumurta dayandı... güya evrildiler bişileri anladılar.. özgür oldular.. ama güya öyle özgür oldular ki Allah'a yer yok o dünyalarında o kadar genişlediler ki "O" na yer kalmadı.. sanki Allah onlara dar geldi.. Geldi.. daha da gelecek.. Çok yüceldiler çok o kadar ki hiçbir şeye benzemedi.. halleri.. Öyle ki O Allah onlara dar geldi ne dost olabildiler ne düşman.. Çok yüceldiler çok..

Öyle yüceldiler ki Allah'ı aştılar.. Allah'ı bilmişlerdi ya.. aştılar.. uzak oldular.. ne dostluk ne de düşmanlık.. sadece boşluk..yücelik değil.. ta ki "O" nu ikrar edinceye , benlikleri yerlere eğilinceye , toprağı öpünceye kadar... Böylece zulmeden toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. (Allah'ın verdiği nimete şükredecekleri yerde nankörlük ettiler, böylece kendilerine zulmettiler. Yüce Allah da yeryüzünü onların zulüm ve küfürlerinden temizlemek için onları helâk etti. EN'ÂM Sûresi 45 O, Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size verdi. Allah'ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür İBRÂHİM Sûresi 34 Size hayatı veren de odur, sonra sizi öldürür, sonra sizi yine diriltir, hakikat insan çok nankördür. HAC Sûresi 66 Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir. NEML Sûresi 40 Andolsun, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra bunu kendisinden çekip-alsak, kuşkusuz o, (artık) umudunu kesmiş bir nankördür HÛD Sûresi 9 Ve düşünün ki Rabbiniz şöyle buyurmuştu: «Andolsun ki, şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki, azabım çok şiddetlidir! İBRÂHİM Sûresi 7

Musa dedi ki: «Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz, şu bir gerçek ki, Allah hepinizden müstağni ve zatında övgüye layıktır İBRÂHİM Sûresi 8 Nankör: Tuz ve ekmek hakkı bilmeyen,İyiliğe karşı duygusuzluk ve kötülük gösteren

Kişi imanının kuvvet derecesine göre imtihana çekilir
Resûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurdular ki: "Kişi, imanının kuvvet derecesine göre, imtihana çekilir." (İbn-i Ebiddünya, İbn-i Mace, Tirmizi)

İmam-ı Rabbani Hazretlerinden bir uyarı
Şeyh-i ekberi [yani İbni Arabiyi] caiz olmayan bazı bilgileri ile, yine makbuller arasında görüyorum. Evliya arasında bulunuyor. Onu reddeden, beğenmeyen tehlikededir.) [c.3, m.77] İmam-ı Rabbani Hazretleri (selam olsun)

İsrailoğullarından iki kardeş tenhalarda ibadet etmek üzere birlikte yola çıktılar
Ey Kardeşim! Bu, kendime ve sana yaptığım bir nasihattir. Çünkü seni de kendim gibi gördüm ve Allah için seni sevdim. İnsaflı tutumunu beğendim, seninle birlikte olmayı tutkuyla arzu ettim. Bu gün de senin yanında olmayı, sana nasihat etmeyi, senin beni kınamanı, benim de seni kınamamı, böylece Allah için iki dost olup ölünceye kadar birbirimizi sevmeyi arzu ettim. Seni ne çok seviyorum! Ne kadar derin bir şefkat besliyorum sana karşı! Allah senden razı olsun. Gerçekten senin yanında olmayı istedim. Nitekim Ebu Muhammed Yahya b. Ebu'l Hasan (r.a) bize şöyle rivayet etti: bize Ebu'l Feth Abdulbaki b.Ahmed b. Selman anlattı, ona Ebu'l Fadl Ahmed b. Hüseyin b. Hayrun anlatmış. O, Ebu Ali el-Hasan b. Ahmed b. İbrahim b. Şazan'dan duymuş. Ona Ebu'l Hasan b. Abdulaziz el- Harazi anlatmış. O, Ebu'l Hafs et-Tunisi'den duymuş. O na da Ebu Ma'bed anlatmış ki: Bilal b. Said'in şöyle dediğini duydum: İsrailoğullarından iki kardeş tenhalarda ibadet etmek üzere birlikte yola çıktılar. Yolun bir yerinde ayrılmaları gerekti. Biri diğerine dedi ki: Sen şu yolu tut, ben de şu yolu tutayım. Bir senemiz dolunca, burada buluşalım. Böylece ibadet etmek üzere yola çıktılar. Ertesi sene söyledikleri yerde buluştular. Biri diğerine dedi ki: İşlediklerin içinde en büyük günah hangisidir? Şöyle cevap verdi: Yolda yürürken bir başak gördüm. Sağımda ve solumda iki tarla vardı. Başağı tarlalardan birine attım. Ama başağın, attığım tarlaya mı yoksa diğerine mi ait olduğunu bilmiyorum. Sonra diğeri soruyu soran kişiye sordu: Peki senin işlediklerin için en büyük günah hangisidir? Şu karşılığı verdi: Bilmiyorum; ama namazda bazen şu ayağıma bazen de şu ayağıma ağırlığımı veriyorum. İki ayak arasında adil davranıyor muyum, davranmıyorum, bilmiyorum? Evde bulunan babaları konuştuklarını duydu. Şöyle dua etti: Allah'ım! Eğer doğru söylüyorlarsa, hemen şimdi canlarını al. Sonra dışarı çıktığında iki oğlunun ölmüş olduklarını gördü. İşte böyle, ey dostum! Allah ehlinin buluşmaları ve konuşmaları kusurlarını zikretme ve kendilerine karşı insaflı, dürüst davranma şeklinde olur. Birbirini övme hususunda insaflı

davranma şeklinde değil. Hapishanede ancak oranın havasına uygun şeylerden söz edilir. Vefat edip rahmet mekanına yerleştiğin ve amellerinin semeresini devşirdiğin zaman, bu güzellikler yurduna uygun şeylerden ve kendi güzelliklerinden söz edersin. Ama burada değil. Çünkü burası imtihan, kazanma ve edinme yurdudur. Burada insan, Nebi olsun veya olmasın kanının mahkumudur. Kanı da ancak öldürülme ile çıkar. Eğer sana karşı nazik davranma gereğini duymasaydım, konuşmalarımız, değişmez ve çıplak hakikatler ışığında, zindanın ve mahkumların mertebeleri ile ilgili olurdu. Aramızda geçen bu konuşma yeter. Allah biliyor; eğer sana duyduğum sevgi ve içimde sana karşı beslediğim saygı olmasaydı, bunların hiçbirini sana söylemezdim, adını anmazdım ve seni Allah'ın diğer kulları arasında ihmal edilmiş bırakırdım. Ama Allah beni ve seni ruh, beden, mana ve şekil olarak tanıştırdı. Bu yüzden sana, ancak açık sevginin, saf ve sahih dinin gerektirdiği biçimde hitap edebiliyorum. Fakat senin faziletin, kendi tarikatında ileri oluşun benim nazarımda meşhurdur. Her bilenden daha üstün bir bilen vardır. O, dilediğini rahmetine özgü kılar. Allah büyük lütuf sahibidir. Bu gün seninle Allah için arkadaşlık edecek çok az kişi bulunur. Senin bu zamanında arkadaşlıkların çoğu şu amaçlar yüzünden ve de arzuların hakimiyetinin iyice pekişmesinden dolayı maluldür. Allah'ın kulları o kadar az ki! Bu anlamda kaleme aldığım beyitler var. Onları aşağıda sunuyorum: Şu muhkem varlığa bak Bizim varlığımız ise işaretlenmiş bir rida gibidir. Halifelerine bak, mülklerinde Kiminin dili açık, fasih konuşur, kiminin anlaşılmaz Onlardan İlahını seven yok; Ancak dirhem sevgisine bulaştırarak severler. Bu yüzden: şu marifetin kuludur, şu Cennetin, şu da cehennemin kuludur, denir. Çok çok azı müstesna. Onlar Vehim türünden olmaksızın Onunla sarhoşturlar Onlar Allah'ın kullarıdır, onları bilemez Ondan başka hiç kimse. Nimetin kulları değildirler... Muhyiddin ibn-i Arabi

Bilim Gafleti (Alıntı)
"Not : Başlık bana ait, içerik gazeteden alıntı." Beynimizin her geçen gün yeni bir fonksiyonu daha keşfediliyor. Ama hala daha muamma olarak bilinen 10 fonksiyonu var olduğu iddia ediliyor.İşte bu fonksiyonlar... Kafamızda taşıdığımız 1 kilo 350 gramlık koca bir labirent. Her gün tepemizde ve bizi o

yönetiyor. En güzel duyguların da, şeytani emellerin de planlayıcısı o... Sırlarla dolu, kapalı ve karanlık bir kutu gibidir beynimiz. İşte beynin çözülemeyen 10 sırrı! 1. Bilgi nöronlarda nasıl kodlanıyor? Beynin en karışık işlemlerinden bir tanesi, bilginin kodlanması. Bu süreçte beyindeki nöronlar, yani sinir hücreleri, zarlarının dışında elektrik akımı oluşturuyor. Bu elektrik akımları, ‘akson’ adı verilen uzantılara ulaşarak, onlar vasıtasıyla gerekli olan kimyasal sinyallerin açığa çıkmasını sağlıyor. Bu akımlar sayesinde dünyayla, çevremizde olup bitenle ilgili bilgiler beynimize aktarılıyor. “Ne görüyorum?”, “Aç mıyım?”, “Hangi sokağa sapayım?” gibi sorulara yanıt işte böyle bulunuyor. 2. Anılar beyinde nasıl saklanıyor ve nasıl tekrar hatırlanıyor? Bir kişinin ismi gibi, yeni bir şey öğrendiğinizde beynin yapısında birtakım fiziksel değişiklikler meydana geliyor. Ancak bu değişikliklerin hâlâ ne tür değişiklikler olduğunu, nerelerde meydana geldiğini, bilginin nasıl depolandığını ya da yıllar sonra tekrar hatırlanarak tekrar nasıl gündeme getirildiğini anlayamıyoruz. Beyinde çeşit çeşit hatıralar var. Ancak beyin, ‘kısa dönem anılarla’ (yeni öğrenilen bir telefon numarasını hatırlamak gibi), ‘uzun dönem anıları’ (geçen yıl doğum gününüzde yaptıklarınız gibi) birbirinden bir şekilde ayırıyor. Beyin travması ya da beynin zarar görmesi ise bu yetenekleri bozabiliyor. 3. Beyin, geleceği nasıl öngörüyor? Çoğu zaman gelecekle ilgili birtakım planlarımız ve öngörülerimiz olur. Geleceğin nasıl şekilleneceğini düşünürüz. Beynimizde, gelecekle ilgili bir şekil vardır. Ancak beynin bu ‘gelecek simülasyonunu’ nasıl yaptığı henüz anlaşılmış değil. Beyin, dünyayla ilgili öngörülerde nasıl bulunabiliyor? Bilim adamları hâlâ bunun yanıtını arıyor. 4. ‘Duygu’ ne demek? Beyin, sadece bilgi biriktiren bir organ değil; aynı zamanda duygu, motivasyon, korku ve umutları barındıran bir organ. Bütün bunlar bilinçaltında olan şeyler aslında... Örneğin beynin duygularla ilgili bölümü sinirli yüzlere, o yüzleri görmeden de tepki verebiliyor. Kültürler arasında da temel duyguların dışa vurulması, aslında birbirine benziyor. Hatta Darwin’in de gözlemlediği gibi, temel duyguların ifade edilmesi bütün memelilerde benzer. Bilim adamları, insanların fiziksel tepkilerinin sürüngenlerin ve kuşların tepkilerine çok ciddi bir şekilde benzediğine dikkat çekiyorlar. 5. Zekâ nedir? Zekâ farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Ancak ‘biyolojik’ açıdan zekânın ne anlama geldiği henüz bilinmiyor. Milyarlarca nöron, bilgiyi ‘harekete geçirmek’ için nasıl birlikte çalışıyor? Gereksiz bilgi beyinden nasıl siliniyor? İki kavram ‘birbirine uyunca’ ve böylece bir soruna

çözüm bulduğunuzda, beyinde neler oluyor? Zeki insanlar bilgiyi beyinlerinde ‘hatırlaması kolay’, ayrı bir bölgede mi muhafaza ediyorlar? Beyin fonksiyonlarının temel işleyişiyle ve nöronlar arasındaki bağlantılarla ilgili, bilim adamlarının elinde hâlâ çok az bilgi var. Ancak zekânın, beynin tek bir alanıyla değil, pek çok bölgesiyle ilgili olduğu üzerinde duruluyor. İnsan beyninin diğer canlılardan farkı hâlâ araştırılıyor. 6. Beyin, ‘zamanı’ nasıl algılıyor? Alkışladığınızda ya da parmağınızı ‘şıklattığınızda’ sesi mi daha önce duyarsınız, hareketi mi daha önce görürsünüz? Her ne kadar duyma yeteneği, görme yeteneğinden daha hızlı çalışsa da, parmakların görüntüsüyle, çıkarılan ses aynı anda gerçekleşiyormuş hissi doğuyor. Yani beyin pek çok olayın aynı anda gerçekleştiği ‘hissi’ yaratarak aslında bizi ‘kandırıyor’. Beynin zamanla ‘oynadığını’ aslında çok kolay anlayabilirsiniz. Aynanın karşısında sol gözünüze bakın. Daha sonra bakışınızı sağ gözünüze kaydırın. Gözlerinizi diğer tarafa çevirmek bir zaman alıyor elbette. Ancak siz gözlerinizin hareket ettiğini görmüyorsunuz. Gözlerinizi kırpıştırdığınızda da aslında gözleriniz çok kısa süreliğine de olsa karanlıkta kalıyor. Ancak bu karanlığı da görmüyorsunuz. 7. Nasıl uyuyor ve rüya görüyoruz? Zamanımızın üçte birini uyuyarak geçiriyoruz. Araştırmalara göre, az uyumak sinir sisteminde bozukluğa yol açıyor. Canlılar uyuduklarında beynin bir bölümü de uyuyor, ama uykunun mekanizması, işleyişi hâlâ bilinmiyor. Uykuda nöronların aşırı derecede hareket halinde oldukları biliniyor. Ayrıca önemli bir sorunu çözmeden önce uyumanın, o sorunu çözebilmek açısından yararlı olduğu da düşünülüyor. Düzenli uykunun, öğrenme kapasitesini de artırdığı söyleniyor. Özetle, uyku sayesinde beyin bir şekilde gerekli bilgileri depoluyor, gereksizleri ise ekarte edebiliyor. 8. Beynin ayrı ayrı olan sistemleri, birbirleriyle nasıl bütünleşiyor? Gözle bakıldığında, aslında beynin her bölgesi aynı görünüyor. Ancak aktivitelerini, işlevlerini ölçtüğümüzde, her nöron bölgesinde farklı bilgilerin kayıtlı olduğunu görüyoruz. Örneğin görme yeteneğini ilgilendiren bölgenin içindeki alanlarda hareketler, yüzler, köşeler ve renklerle ilgili çeşit çeşit bilgiler bulunuyor. Yetişkin bir insanın beynini, çeşitli ülkelerin bulunduğu bir dünya haritasına benzetebiliriz. Beynin içinde koku, açlık, acı, hedef koyma, sıcaklık, öngörü ve daha pek çok şeyle ilgili ‘beyin ağları’ var. Farklı işlevlerine rağmen bu sistemler birbirleriyle bir şekilde bütünleşerek çok iyi bir işbirliğine giriyorlar. 9. ‘Bilinç’ nedir? İlk öpücüğünüzü düşünün. Bu, hafızanızdan hiç çıkmaz. Peki bu hafıza, bu deneyimi

yaşamadan, bu deneyimin bilincinde olmadan önce neredeydi? Modern bilimde, ‘bilinç’ çözülememiş olan en önemli sırlardan biri. Bilinç, tek bir fenomen değil. Peki ne? Bilinç, beyindeki hangi sistemlerle ilgili? Bilim adamlarının bu konuda da hiçbir fikri yok... Şimdiye kadar yapılan araştırmalara göre, bilinç konusunda, büyük bir ihtimalle yine bir grup aktif nöron iletişim içinde. Bilincin altında yatan mekanizmanın moleküllerle ya da hücrelerle ilgili olabileceği üzerinde de duruluyor. Belki de mekanizma, bu sistemlerin etkileşimleriyle oluşuyor. Bilim adamları bu sıralar bilincin, beynin hangi bölgeleriyle ilgili olduğunu araştırıyorlar. 10. Bilgisayara karşı beyin... Beyindeki elektrik akımlarının hızının, bilgisayarlardaki sinyal hızından 100 milyon kat daha fazla olduğunu biliyor muydunuz? Bir insan, arkadaşını hemen tanırken, bir bilgisayarın bir yüzü tanıması genellikle çok zor oluyor. Beynin pek çok işlemi aynı anda yaptığını söyleyen bilim adamları, beynin bütün bölgelerinden gelen bilgilerin tek bir bölgede birleşmediğini, ancak bu farklı bölgelerin kendi aralarında güzel bir ‘işbirliğine’ girdiklerini ve bir ağ, yani ‘network’ oluşturduklarını belirtiyorlar. Bizim de dünyaya olan bakış açımız işte bu karmaşık network sayesinde oluşuyor.

Günahlardan/ından
Günahlardan/ından da yüce Allah'a sığın..

Yetmez mi ?
Allah'ın, günahları / nı bilmesi yetmez mi ! / ? ...

Şeytanın Dediği
Şeytanın dediği ancak bir replik...rolüne kandı..

Uzak Sanma
Kendini Yüceden uzak sanmayasın !.. "Muhakkak ki Allah bir sivri sineği, hatta daha üstününü misal getirmekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rabb'lerindendir. Ama küfre saplananlar: «Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?» derler. Allah onunla birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir. Onunla ancak o fasıkları şaşırtır." Bakara 26

Kaderin ve Kaderinin Dışında

Filmin içinde olduğunu bilip senaryoya sadık kalır doğaçlama yapmaya kasmaz, Rolüne kanmaz isen.. Kaderden ve kaderinden etkilenmeden Hırpalanmadan, Kaderin ve kaderinin dışında yaptığınla yapmadığınla Yalnızca Yaradanlasın.. O'nunlasın...

Hz Nuh
Ve andolsun ki Biz, Nuh'u kavmine gönderdik. Böylece onların arasında 1000 seneden 50 yıl eksik olarak (950 yıl) kaldı. Sonra onları tufan aldı. Ve onlar zalimlerdi. Ankebut 14 Hava da dahil bütün doğal besinlerin eksiksiz alındığını ve kör, zehirli teknolojinin olmadığını biraz tefekkür edebilirsen o kadar uzun yaşamalarına inanmamak kafirlik (hakikati örtmek)olur gerçekten..

Tesbih
Sevap taneleri birbiri ardına gelir Çekilir tesbih, sevaplar çekilir bir bir Zıplar kuzu güvenli sevap çitinde. Günah taneleri de aynı bir ip üzerinde Çekilirse gelir ardı ardına bir bir..

Senden Lütuftan başka ne gelir?
İlahi! Bana nimet verdin, şükretmedim. Üzerime bela gönderdin sabretmedim; Şükretmediğim için verdiğin nimeti almadın, sabretmediğim için belayı sürekli kılmadın. İlahi! Senden Lütuftan başka ne gelir? Hasan-ı Basri

OKUmayacak mısın !

Bebektin ne görür ne duyardın ama gören duyan vardı Hem ileride Ben diyeceğin Sende hem de görmenin her türlüsünde Biraz büyüdün Varlığını görür duyar oldun Ben i anlamaya başladın Halbu ki Benim demeden önce de görüp duyuyordu varlığın fakat Sen neredeydin Dilin mi O ? Ben diyebildin ? Gözün mü O ? Ben diyebildin ? Hayır hepsi aynen Ben in gibi varlık bulup yokluğa karışıyorlar Sen in gibi O na dirilp Onda yok oluyorlar O ise hiç biri ama hepsinin varlık kaynağı ! An be an ! Senin O varken Ben diyemediğin göremediğin duyamadığın gibi O na doğup Onda var bulup Onda yok oluyorlar göremiyor musun Onu gözsüz? Ne Sen bir tanesin ne senin gözün kulağın bir tane hep diller gözler Sen ler Ben ler varlık bulup yokluğa karışıyorlar Alem dediğin sade bir ses O ise sesin bile varlık kaynağı ! Kaybolmayan ne ? OKUmayacak mısın ! Sesli veya Sessiz OKUmayacak mısın ! Gözsüz göremeyecek misin ? Din Ondan olmasa var mı zekattan başka bütün açları doyuracak bir EMİR ! Din Ondan olmasa var mı Onun yasaklarından daha HAYIRLI bir yasak ! OKUmayacak mısın ! Gözsüz göremeyecek misin asıl GÖRÜneni ! Sıyrıl her an yokluğa karışan Sen den Ben den dillerden gözlerden ! Görmeyecek misin VARıyla GÖRÜneni !

Bilim

Havada dolaşan sözlü harfler var olduktan sonra onlara ölüm ulaşamaz; yazılı harfler böyle değildir; çünkü yazılı bir harfin veya bir kelimenin şekli değişikliğe uğrayabilir ve yok olabilir, çünkü onlar değişikliği ve yok oluşu kabul eden bir yerde bulunurlar. Sözlü şekiller ise, değişikliği ve yok oluşu kabul etmeyen bir yerde bulunurlar. İşte bu nedenle, sözlü harfler için "beka", daimîlik ve ebedîlik söz konusudur. Dolayısıyla hava, gökyüzü bütünüyle âlemin sözüyle dopdoludur. "Keşf" sahibi kimseler onları daimî duran suretler olarak görürler. Harflerin İlmi Muhyiddin Ibn 'Arabi ( 1165 -1240 ) Güzel sözler O'na yükselir, onları Allah'a salih amel ulaştırır. Kur'an ı Kerim , Fatır, 35

Mertebelerden Bir Gün-2
Farkında değildim suretindeyken Onlar sevilcek kadar Aşk olduğunun Cahildim suretde Aşkının tevbesinden Merhametinden Sonra derin derin çektin ya içimize Aşkını Kalbimiz suretinde Anladım işte o zaman Aşkının ne kadar Sadık ve onları sevebilecek kadar Kudretli olduğunu Sana yalvarıyorum Onlara da en az bizi sevicek kadar Kudretinden ve en az bizi sevecek kadar Sıdkından ver Sana yalvarıyoruz Onları geçici suretlerinden emin kıl Onlar da yalnız senin sevgilin olsunlar

Amin

Mertebelerden Bir Gün-1
Sana bakmak istedim Gözümü alamadım Suretinden geçtim Kadınlar erkekler senden bahsediyordu duydum Düşmanlar mı, dostlar mı bilemedim Öyle geçtim ki suretinden Kadınlar mı erkekler mi ? Bilemedim..

Aşk
Aşk,bir dağın en yüksek noktası anlamına gelen -Işk- kelimesinden mehsüdur,bu durumda aşkı şöyle tanımlamak icab eder : bir kişi sevginin en son noktasina geldiginde aşık olmuş demektir.Bu durumda da Allah´a olan aşk sevginin en son derecesidir *** Bir arkadaşımdan gelen e mail

İlk Türk Devletinin Kuruluşu (Gazneli Mahmud)
~Feridüddin Attar "Evliya Tezkireleri" Şeyh Ebu Hasan Harakani Hazretlerine ayrılmış bölümden ~ Vaktiyle sultan Mahmud, İyaz'a, "Kendi hil'atimi sana giydirip yalın kılıçı kölelerimin yaptıkları tarzda başının üstünde tutacağım (seni padişah, kendimi köle kıyafetine sokacağım)" diye vaat etmişti. Mahmud şeyhi ziyarete geldiğinde, bir elçi aracılığıyla, "Sultan senin için Gazne'den buraya geldi, sen de onun için hangahtan çıkıp çadırına gel," diye şeyhe haber salmış, "Eğer gelmezse kendisine Hak Teala'nın "Allah'a itaat ediniz, resule ve sizden olan ulülemre de itaat ediniz" {NİSA 4.59] sözünü okuyunuz," demişti. Elçi haberi ulaştırınca şeyh, "Beni mazur görün," dedi. O zaman ayeti okudular. Şeyh, "Gidin ve Mahmud'a deyin ki :'Allah'a itaat ediniz'e öylesine batmışım ki,! Resul'e ediniz'de bulunmaktan dahi hicap ediyorum. Ulülemr ibaresine nereden ulaşırım?" dedi.Elçi geri dönüp Mahmud'a şeyhin sözlerini nakletti.Bu sözler Mahmud'un yüreğine dokundu ve, "Haydi kalkınız, zira o bizim sandığımız kimselerden değildir," dedi.Sonra kendi elbisesini İyaz'a verip giydirdi ve on tane cariyeyi de erkek kölelerin kıyafetine soktu, kendisi de silahtar olarak İyaz'ın önüne düştü, niyeti şeyhi imtihan etmekti.Şeyhin zaviyesinin yolunu tuttu, savmaanın kapısından içeri girince selam verdi. Şeyh aleykümselam dedi, ama ayağa kalkmadı, sonra yüzünü Mahmud'a

çevirdi, İyaz'a hiç bakmadı. Mahmud, "Sultan için ayağa kalkmadınız? Bütün bunlar bir tuzak mı oluyor?" dedi. Şeyh, "Evet, tuzaktır, ama bu tuzakla avlanacak kuş sen değilsin," dedi. Sonra Mahmud'un elinden tutup, "Madem seni öne geçirmişler, şöyle öne gel," bakalım dedi. Mahmud,"Bana söz söyle, öğüt ver," dedi. Şeyh," Şu namahremleri dışarı gönder," dedi. Bunun üzerine Mahmud işaret etti, namahremlerin hepsi dışarı çıktı. Mahmud, "Bana Bayezıd'dan bir hikaye söyle," dedi. Şeyh,"Bayezıd demiştir ki, her kim beni görürse alnına bedbahtlık yazısı yazılmaktan emin olur,"dedi. Mahmud, "İyi, ama onun rütbesi peygamberinkinden daha mı büyüktür? Ebu Cehil, Ebu Leheb ve başka bir sürü inkarcı onu gördükleri halde yine de cehennemlik olan talihsizlerden oldular,"dedi. Şeyh, Mahmud'a, "Edebe dikkat et, kendi vilayetinden tasarrufta bulun, zira hakikatte Mustafa'yı (s.a.v.) onun dört dostundan ve ashabından başkası görmemiştir. Bunun delili nedir, bilir misin? 'Görüyorsun ki, onlar sana bakıyorlar, ama (seni olduğun gibi) görmüyorlar' [A'RAF 7:198] ayeti." Bu söz Mahmud'un hoşuna gitti ve, "Bana öğüt ver," dedi.[el-Hani, 106] Şeyh, "Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazı cemaatle kıl, cömert ol, Allah'ın yarattıklarına şefkat göster,"dedi. Mahmud, "Bana dua et," dedi. Şeyh,"'Allah'Im, iman sahibi erkek ve kadınları affet"[İBRAHİM 14:41] derken sana da dua etmiş oluyorum," dedi. Mahmud," Özel olarak dua et," dedi. Şeyh, "Ey Mahmud;sonun mahmud (makbul) olsun," dedi. Sonra Mahmud şeyhin önüne bir kese altın koydu, şeyh de onun önüne arpadan yapılmış bir yufka koydu ve, "Buyur, ye,"dedi. Mahmud ekmeği çiğniyor, ama ekmek boğazından geçmiyordu. Şeyh, "Galiba boğazına durdu," dedi. Mahmud, "Evet öyle," dedi. Şeyh, "İster misin ki, bu altın kese de bizim boğazımıza dursun? Kaldır şunu, zira biz onu üç defa boşamışızdır," dedi. Mahmud, "Mutlaka bir şey yapmalısın, (bu parayı bir yere harcamalısın) dedi. Şeyh, "Kesinlikle olmaz," dedi. Mahmud, "Şu halde bana senden bir hatıra ver," dedi. Şeyh de kendisinden bir yadigar olmak üzere haki gömleğini ona verdi. Mahmud geri dönerken, "Ey şeyh! Zaviyen de hoşmuş," dedi. Şeyh, "Bunca şeylerin var! Sana bu da mı gerek?" dedi.Sonra Mahmud oradan ayrılacağı zaman şeyh ayağa kalktı. Mahmud, "İlk defa geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdiyse ayağa kalkıyorsun. O hal neydi, bu ikram nedir?" diye sordu. Şeyh, "Önce sultanlık gururu ve imtihan için geldin, şimdi gönül kırıklığı ve dervişlik haliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum," dedi. Sonra sultan gazaya gitmek üzere oradan ayrıldı, sevmenat'a geldi. İçine mağlup olma korkusu düşmüştü. Birden atından inip bir köşeye çekildi, yüzünü toprağa koydu ve şeyhin gömleğini eline alıp, "Ya ilahi! Şu hırkanın sahibinin yüzü suyu hürmetine şu kafirlere karşı bize zafer verirsen ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim," diye dua eder etmez kafirlerin tarafında bir toz ve duman koptu. Karanlıkta kılıçlarını birbirine saplayıp birbirlerini katlettiler ve dağılıp gittiler. Böylece islam askeri zaferi kazandı. O gece Mahmud bir rüya gördü. Şeyh diyordu ki: "Hırkamızın yüzü suyu hürmetine Hakkın dergahında muzaffer oldun, eğer o anda isteseydin kafirlerin tümüne İslamı nasib ederdin." ...

Tek başına Yalnız
Sen Ben Anam Babam Sultan Paşa Müslüman Gavur

En önce İnsan Tek başına Yalnız Haberi olmadığı bedenine doğdu buna şahit oldun Aynı öyle de işte Adem de bedenine açtı gözlerini senden daha hazır bigi ile gözlerini ovuşturmadan Tek başına Yalnız Belki ölümün kardeşinden uyanırken anlarsın dediğimi Anlamazsan da anlatıcaklar orta yaşlı bir bedene doğunca Öncekinden hızlı ve hazır bilgiyle Huzuru mahşerde O zaman anlarsın şu evren/beden sureti ve Ruha varan ruhunu O zaman anlarsın Tek ve Bir kimmiş Kim kimin elindeymiş Din ney Peygamber ney lagaluga neymiş Eline verirler Furkanı Fark eder okursun daha önce OKUmadıklarını Kimmiş paylaşanların en yalnızı ? Yalnız kulları yalnız ! Tek'in kulları Tek başına ! Tek...

Cennetliklere Allah'ı anlatmakla tüketme kendini...
Sana bugüne kadar demediğim bir sırrı diyeceğim ki bu sır da diğerleri gibi paylaşılsa da sır kalır.. Ama bu çok farklı, çok yakın ! Onun için iyi kulak ver bana..ve gönlüne... Allah kuranda açıkladı, sınıflar hakkında vereceği hükmü. Ahirette insanlar üç sınıftır. Cennetlikler, cehennemlikler ve Allah'a yakın olanlar.. Takdir olunacak olanı bildin ! o halde anlamamazlık etme ! Cennetliklere Allah'ı anlatmakla tüketme kendini ! Sen dilinle ancak Hakkı ve Sabrı tavsiye et.. Ötesi kalbinde işte.. Bunu ancak sen bilrsin ve anladın...

Uçarsın pervanelikte

Uçarsın divanelikte çakılırsın sorar sana kuş ! Sen mi ? Ben mi ? Sen ! Sen ! dersin divanelikte ! Ben ! Ben ! der sana kuş ! Uçarsın pervanelikte ! Uçar Sıdk ismi pervanelikte ! -------------------------------****------------------------------------"Allah'ı idrak O'nun idrak edilemeyeceğini idraktır." Sıddık-ı Ekber Hazreti Ebu Bekir

Sen nefsin nefsliğiyle ilgilenme
Sen nefsin nefsliğiyle ilgilenme bir öyle bir böyle yaratılır o, bölünürsün !.. Sen daim Allah'a bak ki O değişmez, Allahlığıyla Allahtır !

Konsantre oluşun kendisinde...
Konsantre olduğun şeyde ! sıfatları ilesin...Fakat Zatına perdelenirsin... "Konsantre oluşun kendisinde" isen perdeli değilsin... Şahdamarından yakin !... Zatı ve sıfatlarına birlikte teslim ol !.. Elbette güven içinde olacaksın ! O'nun bir ismi de Mümin değil mi ya !

Allah'dan gelen Allah'a dönerken an be an...
Allah'dan gelen Allah'a dönerken an be an ; gazap ve sapkınlık ve iman ve huzur zuhur eder.. Gazaba ve sapkınlığa inanmayanlar ancak hakikati örtenler!.. İnanırlar ve işte ancak o zaman iman ile gazaptan ve sapkınlıktan korunmuş olurlar Allah'a sığınmışlar...

Bilgi
Baba boyna topuk basmasa idi mutlaka baba olmayanlar basardı da nefes alamazdık.. *** Karışıklık hızırın işi değil yüküdür.. *** Bilmeyene anlatılmaz bildirilir... Anlamayana anlatılmaz bildirilir... Ademe isimler bildirildi... Şimdi ise anlatılıyor..

"Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti"
İşte gör ! Sen kendi kendini bile O'nun halifesi olman sebebiyle ya iyiye götürür ya saptırırsın ! Çünkü "İnsan" sın ! Ne zaman ki "İnsan"lığın hakikatini bilerek doğruyu yanlışı O'na teslim ettin ! benliğinden buyurmadın ! işte ancak o zaman sen Allah'a döndün ve başkasından ve kendinden "Hür" sün ! Çünkü halifesisin ! Bilsen de bilmesen de, farkında olsan da olmasan da ya kendini ya başkasını hayra ve şerre yönlendiriyorsun ! Aslında doğruyu yanlışı tam bilemeyeceğimizden ve görürsün kendimize bile bi hayrımız olmadığından ! yalnızca Allah'ı göstermeli insan ama nerede o " ben ! ben ! " demekten kurtuluş ! *** Ey Allah'ım ! Birini delalete düşürmekten veya delalete düşürülmekten ,birini yanıltmaktan veya birinin beni yanıltmasından , birine zulmetmekten veya birinin bana zulmetmesinden cahilce davranmaktan veya birinin bana cahilce davranmasından sana sığınırım. s.a.v. Ebu Davud Edeb 103;Tirmizi Daavat 34;İbn Mace Dua 18

Aşığın sevgisi
Varlıklar gelir, ilahi isimlere ayna olur,görünür ve yiterler... İbn Arabi (k.s) Aşığın sevgisi, Sevgilinin ihsanıyla, iyilikleriyle artmamalı, Sevgilinin cefalarıyla de azalmamalıdır. Fütühat ül Mekkiyye, 178. Bölüm İbn Arabi (k.s)

OKU
Cahildim dünyanın rengine kandım Hayale aldandım boşuna yandım Seni ilelebet benimsin sandım Ölürüm sevdiğim zehirim sensin Evvelim sen oldun ahirim sensin Sözüm yok şu benden kırıldığına Gidip başka dala sarıldığıma Gönülüm inanmıyor ayrıldığıma Gözyaşım sen oldun kadirim sensin Evvelim sen oldun ahirim sensin Garibim can yakıp gönül kırmadım

Senden ayrı ben bir mekan kurmadım Daha bir gönüle ikrar vermedim Batınım sen oldun zahirim sensin Evvelim sen oldun ahirim sensin

O halde Ona iman etmemek niye
En güzel rüyanı düşün Ve kendindesin Ama rüya Fakat suretler gerçekten daha gerçek olarak sınırsız suretleniyor Ve ilmi suretler de öyle Sıfatlar da öyle Fakat düzenli bir biçimde suretleniyor herşey Yani kalbinde ümit ettiğin gibi Tabi kalbini ya da aklını ne kadar temizlediysen Burda bunun olamayacağını bildin Fakat olabileceğini de açıkça idrak ettin di mi O halde Ona iman etmemek niye ? Sana kalsaydı iş görmedin mi bugün neydin yarın ne olacaksın Ama kalbini temizlememek neden ? Bu benlik hırsı niye ?

Allah ve suretler
Sen, uzağa, ufka doğru baktığında gördüğün görüntü nedir ? Tam manasıyla gerçek mi ?.. Hayır o uzaktaki mekan da aslında bulunduğun mekan gibi bir mekan öyle değil mi ? Ama olduğun yerden baktığın da farklı bir durum söz konusu. İşte buna "Suret" denir. Resim değil...hayal de değil.. Ve idrak edemesek de işte her görünen aslında aynen persfektifin varlığı gibi birer "suret" tir. "Suret" tek başına Hakkın kendisi değil "Hakikati" dir. Yani O'nun yaratması "suret"-ler-ledir. Ne zaman ki işte bu "Suret"lerden geçip (yani sınırlı olanı idrak edip)öze/Hakikate doğru gözsüz bakabilirsen o zaman Allah'a yakınlık elde etmiş olursun. Çoğumuz, suretler ve bu suretlerden oluşan kasıtlı kasıtsız çıkartılmış veya oluşmuş (sınırlı) kanaatler yüzünden Hakkı tam olarak olduğu suretsizliğiyle idrak edemeyiz. Çünkü Onun asli bir sureti yoktur, "Suret" lerle sadece "zuhur" etmektedir. Hiç bir suretin Tek olarak "O" zannedilmemesi için de tek bir surette tümüyle zuhur etmez.

Örneğin Hz musa aleyhiseelama Allahımızın yanan bir çalıdan seslenmesi durumu Onun Zati suretsizliğinin idrak edilememesi sonucu algılatmak istediğini tek bir sureti kendi Zatına bir "nokta" yani zuhur yeri seçmesindendir. Özelleştikçe yani kendi zatına yaklaştıkça en kemal zuhur yeri başta peygamberler sonra "insan"-ı kamillerdir. Sıfatları ve süresi açısından çok şiddetli fakat karmaşıklık ve çokluk içermesi bakımından Zatına en uzak olan sureti ise "Alem" dir. (Tabi ki yine bu da surete takılmakla alakalı bir uzaklıktır) Büyük Alem, küçüğü olan insanı da içerir. İşte bu suretlerden O'nun zatını en iyi "Teslim" eden gerçekten "İnsan" suretidir. "İnsan" derken yani genel anlamda "birlenen" insan "İsmi" ve sureti. Özel manada da yukarıda bahsettiğim insanlardır. Suret kavramı sadece görüntüyü içermez. Örneğin "İsim"ler "İlmi" Surettir. Ve "Ses" de bir "Suret" tir. Suretler hangisi olursa olsun hepsi de aslında bi yandan Onu yansıtırken bir yandan kısıtlar. Suretlerin tümünün öz itibariyle tek bir suret olarak göründüğü bir mertebede bile insan O'nu kendi haliyle bilmiş olmaz. Çünkü "O", "O"dur...ve Hep "O"ydu yani "Kendi"si..

İslam ve Evrim
Kurandan evrime örnekler verilirken bazı ayetler seçilip bazıları seçilmeyince yani yine bütünsel düşünülmeyince, ortaya sanki "ayetler tamamen misaller üzere kurulu" fikri ( vesvese de diyebiliriz ) çıkıyor..Ne yazık ki iş bu duruma geliyor... Halbu ki örneğin şu ayetlere de bakılınca Tin 4 - Gerçekten de biz, insanı, en güzel bir sûrete sâhip olarak yarattık. Tin 5 - Sonra da onu döndürdük, aşağıların en aşağısına attık. Fazla söze gerek yok sanırım, eğer niyet saf olarak illa bir din-bilim bütünlüğünü göstermek ise, idrak eden edecektir...

Selam olsun
"ALLAH`ı idrâk, ancak O`nun idrak edilemeyeceğini idraktir" Sıddık`ı ekber Hazreti Ebu Bekr`

İnsan, kendi nefsinden durumun böyle olduğunu bilir...
...Hükümler birbirinden farklı olsa da, ayn birdir; ve durumun böyle olduğunun bilinmemesi söz konusu değildir, çünkü Hakkın sureti olan insan, kendi nefsinden durumun böyle olduğunu (yani, söyleyen ve işitenin bir olduğunu) bilir... İbn Arabi (k.s)

Cenabı Hakkın adını bazıları hayat koymuş geçmiş...
Geçen demiştim "bi sürü insan konuşuyor, içlerini görüyorlar birbirlerinin güya, okuyorlar düşüncelerini güya, hepsi bir sürü acayiplikler yapıyorlar 'peki kim yapıyor bunları' diye hiç akıllarına gelmiyor." Cenabı Hakkın adını bazıları hayat koymuş geçmiş; ama benliklerinden bahsediyorlar.. Bazısı da işte o ne güzel..hayat bilmiş,(Hayy) Hakk yaşıyor... "Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, oysa hakkınızda o bir hayırdır ve olur ki bir şeyi seversiniz, oysa o hakkınızda bir şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." Nur 19

Kendilerini unutup Yusuf’un yüzünü görenler, o güzelliğe dalıp kalanlar
Kendilerini unutup Yusuf’un yüzünü görenler, o güzelliğe dalıp kalanlar... bu yüzden ellerini doğrayanlar yok mu işte onlar aptaldır! Aklı, dost aşkında kurban et...akılların hepside o taraftandır, odur! Akıllılar akıllarını o tarafa göndermişlerdir. Yalnız sevgili olmayan ahmak, bu tarafta kalmıştır! Hz Mevlana (k.s.)

Zahir
Evveli yoktu.. Öyle bir evvel ki evvelin anlamına sığmıyordu.. evvelin sınırsızlığı ahiri nasıl sınırlandıracaktı ki , sınırlandırmadı da.. O öyle bir sırdı ki çokluğun gözlerindeki perdelerde sır olarak saklı kaldı. Öyle bir sır ki ; kendi kendini taşıyan bir sır, görebileni kendisinde aşikar eden bir sır.. Yeter ki görünmesi dilensin.. Dilendi… Dua ile istendi.Düşünceyle belirlendi..AŞİKAR dı artık…Binlerce milyonlarca gözle görüldü binlerce milyonlarca elle tutuldu ayakla yürüdü yapanla yaptı rahmet oldu hayat oldu semadan yağdı ışıklar saçarak bereket oldu ekin verdi hayat verdi ..Her yerde kendisiyle BİRleşti. Birleştikleriyle çok sanıldı.. Su ile toprak karıştı, hava ile ateş bir oldu, şekil oldu, ışık oldu , renk oldu, varlık oldu, Hiçbir şey o değildi .. Her şey O’ndandı..

Sevgili arkadaşım NİL'den..

Sıdk
Eğer doğruyu seviyor yalandan hoşlanmıyorsan belki söylediklerin doğru değil yalandır onun için söylüyorsundur ki böylece doğruyu yine de ortaya koymuş olasın...Çünkü anlatımlar değişebilir ama esas öz doğruluk yani hakikat hiç bir yanlışa göre değişmez.İşte buna, yani Hakikate, ancak doğruya olan inancınla ulaşabilirsin...

Emrine Amade...
Kalbindeki rüzgar ferah ferah esiyor... Hayalinin almayacağı yerlere götürüyor seni. Emrine verilmiş sanki... Konuyorsun istediğin yere kuş. İstediğin yere.. Emrine amade.. Ama kesiliyor ya bazen hani Hani emrin ? Nasıl kala kalıyorsun öyle olduğun yerde ? Tekrar esiyor Rahmet rüzgarları... Esiyor feraah ferah.. Ah İstediğin yere yine hemde ! Esiyor feraah ferah.. Emrine amade... Nasıl kaldın ki sen ? Nerede kaldı emrin ? O rüzgar yağmurları getiriyor sana. Rahmet yağmurları... Sonra ya sen ?

Yine emrine amade.. Nereye ? Nereye esiyorsun yine öyle rüzgar emrine amade, sen emrine amade.. Hani kırık kanatların ? Emrin neye ? Kasırgaya dönüşmeden önce ! Düşünmelisin artık, nereye götürüyor seni o rüzgar ! Emrine amade ! Nereye emrin ? Neye ? ve nedir işte O.. Herşeyi emrine amade...

Kimin Hakkıymış Aşk ! Kim ilim sahibiymiş ?
Sen ey "ben hakkım" diyen güzel kardeşim ! Sen ey "tasavvuf aşırılıktır, şirktir" diyen güzel kardeşim ! Kendi adına ya da başkaları adına ağzına aldığın Allah adı için bana bir kulak ver Biliyor muydun bu ayeti ? Gördünüz mü o akıttığınız meniyi ? Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz? VÂKIA - 58 Söyle bana Allah aşkına! Annenin karnında seni besleyen kimdi ? Söyle bana Allah aşkına! Sen dünyaya geldiğinde beslenmen için annenin haberi olmadan vücudundan sana tertemiz o sütü gönderen kimdi ? Rızk kimdendir ?! Beynini kim düşündürüyor ?

Elin ayağın kime ait ? Sana iyiyi de kötüyü de ilham eden kimdir ? Yaratan kim ? Sen nasıl ne şekilde kendinde bir şey gördün de aşktan sevgiden tasavvuftan öyle ileri geri konuşuyorsun ? Sen bildin öyle değil mi herşeyi yaratan Allahtır ?! O'na nasıl aşık olunmaz Onda nasıl kendin kaybedilmez ?! "Allahtan başka kim kuvvet sahibi ki tasarruf ediyormuş !" diyorsun ? Allahtan başka kim "Ben" diyebilir ki sen "Hakkım" diyorsun ?! Sen tasavvuf büyüklerini nasıl kendinle bir tutuyorsun ya da ne bildin ki "Ben" diyorsun ? Sana şimdi bir işaret vereceğim de bir sınav et kendini bakalım kim şirktedir? kim hakktır? kim tasarruf edebilir ? Sen iman etmişsin di mi Tek yaratıcı Allahtır! Sen iman etmişsin di mi Tek hakim Allahtır ! Sen iman etmişsin di mi herşey idrak etsen de etmesen de Allahtandır ! Madem öyle hadi o zaman ! O Tek yaratıcı olanın her yaratışının üzerine rabbimizin ismini an, Allah de! Doğru ya bunun neresi aşırı gitmek ! Bak bakalım o zaman göreceksin "tasavvuf" ne demektir ! Neden onlar büyük ! Kimin ne demeye ne yapmaya Hakkı vardır! Kimmiş şirkte olan ! Madem inanıyorsun ya ! işte an o zaman Allah'ın adını her yaratışı üzerine! Yoksa haşa başka yaratan mı var ?! Bakalım ne kadardır imanın ! Nedir senin ilmin Allah adına konuşacak! Bak bakalım kimmiş aşırı giden ! Kimmiş geri kalan ! Kimin Hakkı varmış ileri gitmeye ! Kimin Hakkıymış Aşk ! Kim ilim sahibiymiş ?

Hani konuşuyorsun, Allah adına hüküm veriyorsun ya ?! Kimin Hakkıymış tasavvuf !

Bir mü'min hakkında kalbine kötü bir şey gelmişse
Kalbini murakabe et. Bir mü'min hakkında kalbine kötü bir şey gelmişse, hemen onu izale et ve hüsnü zan eyle. Muhyiddin'i Arâbi Hz.'lerinden

izle bi ara

Göklerde ve yerde nice AYETLER vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler. *** Şüphesiz gece ve gündüzün ardarda değişmesinde, Allah'ın göklerde ve yeryüzünde yarattığı şeylerde, Allah'a karşı gelmekten sakınan bir toplum için pek çok AYETLER vardır

Halbu ki bilse kendisi bir şekerdir
Bir çocuk elinden şekeri düşünce ağlamaya zırlamaya başlar Halbu ki bilse kendisi bir şekerdir..

Bu dargınlığın neden? Duan kabul olmadı diye Allah’a mı darılacaksın?
Bu dargınlığın neden? Duan kabul olmadı diye Allah’a mı (CC) darılacaksın? Duanı kabul eder, ama biraz geç kalabilir. Geç kalınca darılmak yerinde bir iş olur mu? Bazen işitiliyor: - “Doğruyu istedim vermedi, istediğimi vermiyor”, hem de: - “ ‘Duanın yapılması lazım.’ diye emir veriyor.” diyorsun: - “Bu sözün yerinde değil, hatalıdır.” Bu sözünden ötürü sana sormak icap eder: - “Sen kendi başına buyruk musun? Yoksa bir sahibin ve bir efendin mi var?…” Eğer bu söze karşı hür olduğunu, her istediğini yapmaya güçlü olduğunu iddiaya yeltenirsen sana ilk vurulacak damga:

- “Sen kafirsin. Hakk’ı (CC) inkar ediyorsun.” Olur. Aksi halde bir kul olduğunu ve bir sahibin, efendin olduğunu söylersen o zaman sana yine birçok sorular sorarlar: - “Duanın kabulü geç kaldığı için efendini töhmet altına mı alıyorsun? Onun hikmetinden şüphe mi ediyorsun? Halbuki O (CC), seni ve bütün yarattıklarını iyi bilir. Sana ve onlara ne gerekse güzellerini seçer.” İtham etme. O’nun (CC) hikmetini sez. Hissini bu yolda terbiye et. Söylenenleri yaparsan sana düşecek vazife şükretmektir. Çünkü O (CC) , sana yarayanı daha iyi bilir. Haline uygun nimeti senden daha güzel seçer. Şayet ithamlarına devam edersen yine sana verilecek hüküm şu olur: - “Sen kâfirsin, hakikati gizliyorsun.” Çünkü Allah’a (CC) zulüm isnadında bulunmuş oluyorsun. Halbuki Allah (CC), kullarına zulmetmez. Zulüm sözünü de kabul etmez. Bu sözün Hakk (CC) için kullanılması muhaldir; olamaz. Sebebine gelince, bütün mülk O’nundur (CC) . Zulüm ancak başkasının hakkına tecavüz vaki olunca olur. Hakk’a (CC) darılma yolunu kendine kapa; bu yoldan ayrıl. Şüphesiz senin Hakk’a (CC) darılman, bazı işine gelmeyen hadiselerden ileri geliyor. Nefsin bazı şeylerden hoşlanmıyor. O’nun (CC) emrini yerine getirebilmek için işin güçleşiyor… Haliyle nefis darılıyor; sen de ona uyarak Hakk’ı (CC) töhmet altında bırakıyorsun. Dış alemine ait bir şey olursa dua et. Sabırlı ol. İlahî emirlere uymaya bak. Hakk’a (CC) darılma. Nefsin isteğini yerine getirmeye bakma. Onun boynunu eğdir. Boş şeylere uyma; çünkü boş şeyler insanı Allah (CC) yolundan alıkoyar. Allah (CC) için iyi düşün. O’nun (CC) sözlerini doğrula. Ve böylece işin sonunu bekle. Eğer birisini mutlaka kötülemen gerekse önce kabahati kendinde gör. Daima isyan bayrağını elinde tutan nefsini itham et; onu kötüle. Nefse darılman Hakk’a (CC) darılmandan daha iyidir. Nefsine: - “Zalim…” Demen Allah’a (CC) zulüm isnad etmenden daha uygundur. Bütün işlerinde nefse uymaya yanaşma, yaptığı işlere boyun eğme. Çünkü nefis Allah’a (CC) düşmandır. Nefis, şeytan; bunlar ilahi ve kudsi varlıkların yokluğunu isterler. Bir gizli düşman gibi senin manevî değerini bitirmeye gayret ederler. Allah’a (CC) sığın. Kurtuluş yollarını ara. Daima onlara: - “Siz benim ruhumu karartıyorsunuz, sizi bağışlamam.” De. Allah’ın (CC) şu ayetini daima onlara oku: - “Eğer şükrederseniz ve iman sahibi olursanız Allah (CC) size niçin azap etsin?”

Şunu da nefsinin kulağına oku: - “Allah (CC) hiçbir şeyde insanlara zulmetmez, lakin insanlar kendilerine zulmederler.” Bunlara benzer birçok ayet-i kerime ve Hadis-i Şerif vardır; onları ara, bul, oku. Allah (CC) için nefsine hasım ol. Nefse karşı bir ilahi asker ol. Çünkü ilahi kuvvetlerin en büyük düşmanı nefistir. Hz. Resul (SAV), Hz. Davud’a (AS) yapılan bir hitabı bize bildirmiştir. Onun burada söylenmesini yerinde buluyoruz: - “Ya Davud (AS); hevanı, nefsini bırak. Çünkü saltanatım içinde nefis ve hevadan başka benimle çekişen yoktur.” Abdulkadir Geylani Hazretleri

Hz Muhammed s.a.v.
Allah’ım ! kuvvetimin tükendiğini Sana arzediyorum gücümün azaldığını, insanların gözünde küçük düştüğümü Sana şikayet ediyorum Ey Merhametlilerin En Merhametlisi! Sensin ezilmişlerin Rabbi! Sensin benim Rabbim! beni kimlerin eline bıraktın_? bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi_? yoksa, davamı ipotek edecek bir düşmana mı_? eğer Sen bana gücenmedinse, kesinlikle bunlara aldırmıyorum lakin iyiliğin beni rahatlatacaktır Senin nuruna sığınırım; karanlıkları aydınlatan nuruna, dünya ve ahiretimi kurtaracak nuruna gelecek gazabın, bana ulaşacak öfkenden kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum Sana sığındım, yeter ki razı ol güç ve kuvvet Sendendir, yalnız Senden. Efendimizin Taif’de yaptığı sabır duası..

Bu huyu ilkbaharda uyanan ter ü taze ağaçtan öğrenelim
Allah'ın bize lütfettiği, içimizdeki nimet dükkanını açalım. Gösterişsiz, sessiz sedasız o nimetten yararlanalım. Bu huyu ilkbaharda uyanan ter ü taze ağaçtan öğrenelim. HZ.MEVLÂNÂ (K.S) - DİVAN-I KEBİR

Bir yaratmış Allah

Bir yaratmış Allah tüm insanları Ayrılık insanın sözünden olur Ayrı görme gel şu insanoğlunu Her niyet kişinin özünden olur Güneşi bir kuvvet karartır mı hiç Allah sevmediğini yaratır mı hiç İnsan olan insan darıltır mı hiç Haksızlık haksızın yüzünden olur İnsana aşığın hak özündedir Garibin hem özünde hem sözündedir Ruhunun aynası bak yüzündedir Hakikat insanın gözünden olur

"İlim bir nokta idi cahiller onu çoğalttılar"
"İlim bir nokta idi cahiller onu çoğalttılar" Hz Ali (r.a.) yalandan nokta değil gerçekten noktanın da ötesinde salt yaratılandır nokta o nokta ne maddedir ne hayal ama görünen kısmı madde ve mana ve hayal olur " yaratı " dır eğer bu yaratının sahibi gözükürse aslında "nur" da denilir o görülür ve görülmez olan noktasına... sonra onu cahiller çoğalttılar.. bilenler de toplamaya çalışanlardır... yani bir noktada sen madde başkası mana başkası da hayal olabilir bunnarın hepsini gördüysen o nokta nur oldu... gösterebiliyorsan (yansıtabiliyorsan) sen de nur oldun...yani "yaratı".. sen keyfine göre noktayı uzatıp çekmeye çoğaltmaya çalıştıkça sen noktanın uzadıını çoğaldığını zannedersin halbu ki çizgi ve karalama ve madde ve artık uzattıktan sonra çoğalttıktan sonra ne dersen de o tek noktayı uzattın

Yaratan ve o tek noktası "yaratısı"... Bu noktada şu söze dikkatini çekerim. "Yaratılanı severim yaratandan ötürü" Yunus Emre (selam olsun) .

İnanç,Ümitsizlik,İntihar
Sen eğer intiharı düşünüyorsan hakikatte (bi bakıma hayatta) başka çare olmadıına inanıyorsun demektir...Bu kendi inancının (itikat) doğurduğu yargıdan dolayı sen intihar etmiş ,canına kıymış olursun...Yoksa hakikat bu inancın gibi değildir...Çünkü bir çok insan uçurumun kenarına geldiği halde kendini ya da başkasını öldürmeyebiliyor... işte demek hakikat öyle değil (subhanallah) fakat senin zannına, yargına, yönelişine göre öyle gözüktü... Hakikat o kadar da kötü ya da çaresiz değil ki birileri senin yapacağını yapmaktan vazgeçti..Ve hakikate yürekten inandı, boyun eğdi, teslim oldu. Sen de kalbini temizle ve kötüden uzak tut..günahı kalbine sokma..Kalbini zanlarınla veya başkalarının zanlarıyla kötülüğe bulaştırıp kalbine sen sen olmadan yerleştirilmiş O hakikate olan saf inancını bozma...Kimin cennete kimin cehenneme gittiğini kimse bilemez elbette..Mazlum mazlumdur..ve hakikat hakikattir.. Yûsuf Suresi 87.“Ey oğullarım! Gidin Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” Şuara Suresi 209.Bu bir hatırlatmadır. Biz zalim değiliz. 210.O Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. 211.Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez. 212.Çünkü onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır. 213.Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun!

İradenin yalnızca Ona ait olmasına örnek
Mesela sen öfkelenmeye yönelirsin öfkelenmeyi irade eder "öfkeli hale gelirsin" ama sonrasında mesela dışarı atmaya yönelirsin eğer dilini irade etmezse öyle kalırsın...Mesela sen birine kinlenmeye yönelirsin tuzak kurmaya yönelirsin..seni kinlendirir.. tuzağı kurmayı irade eder..kurar..ama bakmışsın ki senin başına dönmüş kurduğun tuzak...gibi..Bak irade eden O'dur...Sen irade edene irade etmesi için yönelirsin..İster O irade eden Allah'ı tanı! İster tanıma!..Herşeyin bilip bilmeden istenildiği makamın sahibi O'dur...Bu durumda işte anladıysan Allah'tan istediklerine dikkat et!...O isteyenin kendi başına dönüp cezasını tam görmesi için o kişinin o hayırsız isteğini de yerine getirebilir!...

O dilemeden hiçkimse hiçbirşey dileyemeyeceği gibi! Hiçkimsenin de o dilediği O dilemeden gerçekleşemez!...

Esnemeyle ilgili
Efendimizin s.a.v. "esnemeyi gidermeye çalışınız" hadisini duyduğumda bunu hemen uygulamaya almıştım. Buna dikkat ede ede gördüm ki esneme henüz gelmeden esnememin geleceğini hissediyordum. Tabi ben söyleneni yine aşktan tesirle aşkla tefsir etmiştim... Sonunda öyle oldu ki "an" a ulaşdım.

Beni ört; ve benden dolayı ört
...Ya Rabb, beni bağışla [gafr]!.. Yani, beni ört; ve benden dolayı ört! Ve senin, Allahın kadrini hakkıyla bilmediler [Enam Suresi, 6/91] sözünde kadrin bilinmediği gibi, benim de makamım ve kadrim bilinmesin! ..Ve ana-babamı da ört.. ki ben onların sonucuyum; ve onlar akıl ve tabiattır ..Ve benim evime.. yani kalbime ..giren kimseyi de mümin olarak ört.. yani nefslerin içeriden söyledikleri olan kalbime gelen ilahi haberleri tasdik edici olarak gireni ört. Ve akıllar olan ..mümin erkekleri.. ve nefsler olan ..mümin kadınları.. da ört.Ve karanlık örtülerin arkasında gizlenen ve gayb ehli olan ..zalimlerin ancak helakını artır... İbn Arabi (k.s)

Subhanallah zikri
Köpeğimi öldürmede kötülük kastı yoktu..Subhanallah...Köpekle beraber de ölmedi...Subhanallah...

Aşık Veysel (video)

http://www.myspace.com/cleanbluepassage Sen Varsın Orda Saklarim gözümde güzelligini Her neye bakarsam sen varsin orda Kalbimde gizlerim muhabbetini Koymam yabanciyi sen varsin orda Askimin temeli sen bir alemsin Sevgi muhabbetsin dilde kelamsin

Merhabasin dosttan gelen selamsin Duyarak alirim sen varsin orda Çesitli çiçekler yesil yapraklar Renklerin içinde naksini saklar Karanlik geceler aydin safaklar Uyanir cümlâlem sen varsin orda Mevcudiyette olan kudreti kuvvet Senden hasil oldu sen verdin hayat Yoktur senden baska ilâh nihayet Inanip kanmisim sen varsin orda Hu çeker iniler çalinan sazlar Kükremis dalgalar cosar denizler Günes dogar perdelenir yildizlar Saçar kivilcimlar sen varsin orda Veysel'i söyleten sen oldun mutlak Gezer daldan dala yorulur ahmak Sen agaç misali biz dalda yaprak Meyva çekirdeksin sen varsin orda Aşık Veysel (Allah rahmet eylesin cümlesine)

Bırak nefsinin sana ve başkasına söylediğini
Sadi şirazi hazretleri ne güzel tam Halkın hallerini söylediklerini anlatıyor okudun...İşte o senin benim nefsimin tanımıdır o halk...Bu nefs kendine de başkasına da öööle konuşur...haklı haksız laf yapar devamlı...İşte o nefsine uyma..sana dediklerine de uyma..başkasına dediklerine de..duyma !..Sen Allah'a bak! Noksan sıfatlardan beri olanla ol..herşeyi hakkıyla yapan, yaratan..herşeyin kendisine kaldığı Allah'a bak ! Nefsini bırak ! Dinleme onu ! Uyma ona...Sen Allahın huzurunda olduğunun idrakine var ! bırak nefsinin sana ve başkasına söylediğini, nefsine takılma o öööle doğru yanlış bilmeden tartmadan Allah da dahil herşey

hakkında konuşur da konuşur...bırak cahili sen ! doğrulukda kal ! Nefsinin dedikodusuna dalma...Huzurda kal huzurda..

Sistem
Sistemin hakikati "sistem" değil, "O" "Tek" ve "Bir" olan alemlerin "rabbi" Allah ve iğne deliğinden ince yaratısı...

Aziz dostum sen yüzünü hakka çevir halkı bırak ne derlerse desinler... (Tekrar-Zikr)
-Aziz dostum! Sen yüzünü Hakk'a çevir halkı bırak, ne derlerse desinler. Allah, kulundan hoşnud olduktan sonra halk senden ister memnun kalsın ister kalmasın. Bunun ne ehemmiyeti var?...Bir kmse halvete çekilip kendi aleminde insan arasına karışmadan yaşasa onun için: "Bu iki yüzlünün birisidir.Numara yapıyor...İnsandan sanki şeytandan kaçarmış gibi kaçıyor!"derler. Güzel yüzlü ve sıcak kanlı ise, o zaman da onu namus ve takva sahiblerinden saymayıp "iffetsizdir" derler. Zengini çekiştirerek derisini yüzerler : "Eğer bu alemde bir firavun varsa işte budur", derler Şayet biri de fakir ise ve zaruretten sızlanıp kıvranıyorsa onun içinde: "Uğursuz sefil", derler.Ve ilave ederler: "Bu hal onun beceriksizliğindendir.Kabahat kendisinindir..." Varlıklı bir adam, insanlık hali düşecek olsa sevinerek ve bunu fırsat bilerek derler ki", "Oh olsun! Allah ne güzel yaptı...Kibirinden yanına varılmıyordu. Malına, mevkiine güveniyor, her yükselişin bir düşüşü olacağını aklına getirmiyordu”. Bir fakirin işi yoluna girer, hali vakti iyileşirse, zehirli dişlerini gıcırdatarak: “Alçak felek böyle alçakların elinden tutar” derler. İşinle meşgul görürler: “Aman ne kadar haris adam. Gözü bir türlü doymuyor.Para delisi...”derler. Biraz tembelliık etsen: “Dilenci huylu, lüpçü, bedavacı..”adlarını takarlar. Güzel konuşsan: “Hezeyanla dolu davul”,güzel konuşmayı beceremiyorsan: “Cahil”,derler. Tahammülü olanlara:”Korkusundan sesini çıkaramıyor”.derler.Yiğit ve şecaatli olandan ”Herif keçileri kaçırmış!”,diye kaçarlar. Az yiyen için:”Mirasçılarına saklıyor”, helalinden yeyip içene:”Pisboğaz,mideci”,derler. Biri zengin olduğu halde basit ve sade mi giyiniyor?:”Akılsız,kendi parasını kendisinden esirgiyor”, diye kılıç gibi dil uzatırlar. Fakat adam,mesela bir köşk yaptırıp kemerini nakışlatsa veya güzel süslü giyinse, bu sefer de: “Şeddad gibi binalar yaptırıyor;kadın gibi süsleniyor”,diye onu canından bezdirirler. Seyahate çıkmamış olanları, seyahat edenler adam yerine koymayıp: “Karının koynundan çıkmayan adamda hiç ilim, hüner ve marifet olur mu?”,derler. Bir seyyah

görseler,bu sefer de:” Avare serseri! İyi bir şey olsa zaten şehirden şehire sürünüp durmazdı...”diye adamın derisini yüzerler. “Bunlardan yatıp kalktıkları yer bile incinir”,diye bekarları kınarlar. Evlenirse de: ”Gönlü yüzünden eşek gibi boynuna kadar çamura battı”,derler. Öfkeli ve asabi olan için: ”Daha nefsine hakim olamıyor!”.derler. Sabırlı, halim, selim olanlardan ise, ”Haysiyetsiz,izzeti nefissiz”, diye bahsederler. Bir adam cömert ise: “Ayol! Ne diye saçıp savuruyorsun? Yarın namahrem yerini öretecek bez parçası bile bulamayacaksın. Bir elinle önünü, öbür elinle arkanı kapatmak zorunda kalacaksın!”,diye onu ayıplarlar. Birisi kanaatkar ise tutumluluğuna laf ederek: “Bu alçak da babası gibi olacak. O da bunun gibi yemedi, içmedi, yığdı, biriktirdi ve sonunda hasret gitti”.derler. Çirkine çirkindir, güzele güzeldir diye dil uzatırlar, cefa ederler. Selamet köşesinde kim rahat oturabilir ve başı dinç kalabilir? Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bile kötülerin dillerinden kurtulamadı. Eşi ; ortağı, zevcesi ve oğlu olmayan Allahu Teala için bile Hıristiyanların neler söylediklerin işitmedin mi? Hulasa insanların elinden kurtulmaya imkan yoktur. Dile düşen için bir tek çare vardır ; o da sabretmek... -Halkın kötülüğünü düşünenler,Hakk Teala'dan habersizdirler. Çünkü onlar halkla uğraşmaktan Hakk'ı düşünmeye vakit bulamazlar.Şeyh Sadi-i Şirazi Bostan ve Gülistan eserinden

Tesadüf mü ? (b)ilim mi ?
Tesadüf mü ? (b)ilim mi ? Bi karar verseler... Mucize ?... O da mı olmadı ?...Hiç mi ?... Hiç ya hiç...Ne bu hayretin, bik bikin nan o zaman ? Hiç de ? He ?...Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi nan ?... Mucize ?... Kedi ?..

Sen varsin orda
Saklarim gözümde güzelligini Her neye bakarsam sen varsin orda Kalbimde gizlerim muhabbetini Koymam yabanciyi sen varsin orda

Askimin temeli sen bir alemsin Sevgi muhabbetsin dilde kelamsin Merhabasin dosttan gelen selamsin Duyarak alirim sen varsin orda Çesitli çiçekler yesil yapraklar Renklerin içinde naksini saklar Karanlik geceler aydin safaklar Uyanir cümlâlem sen varsin orda Mevcudiyette olan kudreti kuvvet Senden hasil oldu sen verdin hayat Yoktur senden baska ilânihayet Inanip kanmisim sen varsin orda Hu çeker iniler çalinan sazlar Kükremis dalgalar cosar denizler Günes dogar perdelenir yildizlar Saçar kivilcimlar sen varsin orda Veysel'i söyleten sen oldun mutlak Gezer daldan dala yorulur ahmak Sen agaç misali biz dalda yaprak Meyva çekirdeksin sen varsin orda Aşık Veysel (Allah rahmet eylesin cümlesine)

Bu akşam yine garip bir hüzün çöktü üstüme...
Bu akşam yine garip bir hüzün çöktü üstüme Hücrem soğuk bir tek sen varsın düşlerimde Demir kapı yine kapandı ağır ağır üzerime Kelepçeler yine vuruldu kilit kilit yüreğime

Derin derin soluyorum seni gecelerce Duvarlara kazıdım ismini her köşeye Dudakların şeker gibiydi Baldan öte baldan ziyade Pembe pembe yanakların Gülden öte gülden ziyade Sabret gönül sabret Sakın isyan etme Bir gün elbet bitecek bu çile İsyan etme Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze Orda öyle bir isim var ki Kuldan öte kuldan ziyade O'nu düşün o'na sığın O senden öte benden ziyade Bir sabah elbet güneş de doğacak penceremde Ama bil ki ateşin hala yanacak yüreğimde Gözyaşlarım akıp gidecek Selden öte selden ziyade Bir canım var vereceğim Baldan öte baldan ziyade Sabret gönül sabret Sakın isyan etme Bir gün elbet bitecek bu çile İsyan etme Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze Orda öyle bir isim var ki Kuldan öte kuldan ziyade O'nu düşün o'na sığın O senden öte benden ziyade Bir ben var ki benim içimde Benden öte benden ziyade Bir sen var ki senin içinde Senden öte senden ziyade Bir ben var ki benim içimde Benden öte benden ziyade Bir sen var ki senin içinde Senden öte senden ziyade Barış manço

Garip (tekrar-Zikr)
acep şu yerde var m'ola soyle garip bencileyin bagrı başlı gozu yaslı soyle garip bencileyin

gezdim urum ile şamı yukarı illeri kamu çok istedim bulamadım soyle garip bencileyin kimseler garip olmasın hasret oduna yanmasın hocam kimseler duymasın soyle garip bencileyin soyler dilim aglar gozum gariplere goynur özüm meger ki gokte yıldızım soyle garip bencileyin nice bu dert ile yanam ecel ere bir gun olem meger ki sinimde bulam soyle garip bencileyin bir garip olmuş diyeler uç gunden sonra duyalar soguk su ile yuyalar soyle garip bencileyin hey emre'm yunus bicare bulunmaz derdine çare var imdi gez sardan sare soyle garip bencileyin yunus emre

O öyle bir yazar öyle bir yönetmen ki...
Sana verdiği rolü oynarken repliklerinin idrakine varsan gerçek kendine yabancılaşırsın... Öyle bir senaryo ki kendini O yönetmene bırakmazsan belki oynayamaz hale gelirsin... O filmini öyle yönetir ki izleyiciler gerçekle senaryo arasında kalırlar... Senaryosunun içinde senaryo vardır "İki film Birden" izliyorsun olur... Öyle yazmış yönetir ki oyuncular varla yok arası... Öyle film ki yönetmen filmi... Sana verdiği rolün kötülüğünden en profesyonel oyuncu olsan iflahın kesilir rolünü bırakırsın... Sana verdiği rolün iyiliğinden en profesyonel oyuncu olsan iflahın kesilir filmi bırakırsın... Öyle film ki rolden role girersin... Öyle gerçek çeker ki filmi bırakman senaryoya dahildir... O direk sana bakar...işine değil...

Öyle yönetmen ki oyuncularına zulmetmez... Öyle film ki oyuncular perişan... izleyenler perişan... Öyle cömert bir yönetmen ki tüm filmi oyun dahil tek başına yapabilecekken başkası da kazansın ister...

mektup=324...mektup=487
insan, hayret edilecek şekilde bir varlıktır. Hilâfete liyakat peydan eylemiş; emanet ağırlığını dahi yüklenmiştir. Sana anlatılacak olan, insanın duyulmamış hususiyetlerini dinle... İnsan muamelesi, o mertebeye ulaşmıştır ki; onun için, mücerred ehadiyet aynalığı hasıl olmuştur. Böylece de, Zat-ı Ehadiyete bir zuhur mahalli oluyor. Hem de, sıfatların ve şüunatın iktiranı olmadan... Halbuki Hazreti Zat, bütün vakitlerde sıfatları ve şüunatı özünde toplamaktadır. Asla aralarında ayrılmak yoktur. Hem de vakitlerin hiçbirinde... Üstte anlatılan cümlenin daha açık manası şöyledir: İnsan-ı kâmil, Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'tan gayrının esaretinden halâs olduğu zaman; onun için Zat-ı hadiyet ile alâka meydana gelir. Bu durumda; sıfatlardan, şüundan hiçbir şeyin mülâhazası, nazara alınması, maksud ve matlub olması onun için yoktur. "İnsan sevdiği ile beraberdir." mektup=324 Zati tecelli üzerine ne diyebilirim ki?.. Hem yazmaya nasıl gücüm yeter? Zira o, zevke dayalı bir şeydir. Her kim tadarsa bilir; tatmayan da bilmez. Bir mısra: Kalem oraya ulaştı; sonra kırıldı... Ancak, izhar edilmesi mümkün olan şudur: Zati tecelli, varmış olduğu fena hali daha önce anlatılan irfan sahibi hakkında daimidir. Başkaları hakkında şimşek gibi çakıp geçer; amma bu tecelli onun için devam edip gider. Hatta, şimşek gibi çakıp geçen tecelli (tecelli-i berki...) hakikatta zati tecelli dahi sayılmaz. Onun için: -Zati tecellidir demişlerse de, değildir; belki de, zat şanlarından bir şandır. Çakması ile kapanması bir olur. Ne zaman ki, şuun ve itibarların mülahazası olmadan, zati tecelli hasıl olur; onun devamı lâzımdır, onda kapanma dahi tasavvur edilemez. Tecellilerin telvinatı, sıfatlardan ve şunaattan haber verir. Hazret-i Zat telvinattan münezzeh ve müberradır. Orada kapanma mecali de yoktur. "Bu Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah büyük fazlın sahibidir." mektup=487

İmam-ı Rabbani Müceddid-i elf-i sani Şeyh Ahmed-i Faruki Serhendi hazretleri

39:29
Allah, şöyle bir misal vermiştir: Bir adam ve birtakım ortakları var, hırçın hırçın çekişip duruyorlar. Bir de yalnız bir kişiye bağlı selamet içinde olan bir adam var. Bu ikisinin hali hiç bir olur mu? Hamd Allah'ındır, fakat pek çokları bilmezler. 39:29

18:110
De ki: "Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin." 18:110

Hiç bunlar eşit olur mu
Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile, kendisine güzel bir rızık verilen ve o rızıkdan gizli ve açık olarak harcayan hür bir insanı misal verdi. Hiç bunlar eşit olur mu? Bütün hamd Allah'a mahsustur. Doğrusu insanların çoğu bilmezler. 16:75

O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın
İş bitince şeytan onlara şöyle diyecek: "Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaad etti, ben de size vaad ettim, ama sonra caydım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi (küfür ve isyana) çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Ben, önceden -- beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim."-- Doğrusu zalimler için acı bir azab vardır! 14:22 -

İblis'i görmeyi arzu ediyordum...
Şöyle dediği rivayet edilir: İblis'i görmeyi arzu ediyordum. Bir gün bir mescitte dururken uzaktan bir ihtiyarın geldiğini gördüm ve onu görür görmez içimde bir sıkıntı belirdi. "Sen kimsin?" diye sordum. "Görmek istediğin kişi!" "Ey melun! Ademe'e secde etmene engel olan neydi?" "Ey Cüneyd! Sen ne sanıyorsun? Ben Ondan başkasına hiç secde eder miyim? (sen hiç Ondan başkasına secde ettin mi? ) "Cüneyd, "İbils'in bu sözü beni hayrete düşürdü," diyor. O sırada ona şunu söylemem için ruhuma nida geldi. "Yalan söylüyorsun! Şayet Onun kulu olsaydın emrine boyun eğip iradesinin dışına çıkmaz ve yasakladığı şeye yaklaşmazdın!" İblis bunu işitince esefinden bir "Hey!" çekti ve "Billah yaktın beni!" deyip kayıplara karıştı. Feridüddin Attar "Evliya Tezkireleri"

Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine ayrılan bölümden -------------------------------------------------------------------------İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı. 2:165 --------------------------------------------------------------------------Allah, şöyle bir misal vermiştir: Bir adam ve birtakım ortakları var, hırçın hırçın çekişip duruyorlar. Bir de yalnız bir kişiye bağlı selamet içinde olan bir adam var. Bu ikisinin hali hiç bir olur mu? Hamd Allah'ındır, fakat pek çokları bilmezler. 39:29

Gel ! Ne olursan ol gel be angut kuşu !
Vaktiyle bir eli yağda bir eli balda bir adam varmış Pek zengin, hanımı güzel, sevgilisi çokmuş Çocukları da dünya güzeliymiş Müslüman bir ailede yetiştiği için ahlakı da güzelmiş Ama tabi dünya işleri ne olacak bir türlü Tanrısına vakit bulamıyormuş Milletini çok seven bir laikmiş karanlıklarla mücadelesi hiç bitmezmiş Gel zaman git zaman bir gün başına öyle bir bela gelmiş ki Bütün tadı kaçmış İflas etmiş tüm mal varlığını yitirmiş Sevgili dostları borç isteyecek diye ondan kaçmışlar Karısı da onu terketmiş Sen daha bul işte aynı adam da olmayabilir Olmayacak şeyler olmuş başına neler neler gelmiş Bu da geçmemiş... Artık sığınacak tek bir yeri kalmamış Yapayalnız kalmış... Yalnızlık Allah'a mahsus...ya Aklına en son çare Tanrısı gelmiş Gitmiş bir camiye Namaz bilmez niyaz bilmez Çekine çekine sanki bir münafıkmış gibi terler döküyor Ve her insandan bakışlarını kaçırarak titriyormuş Namaza duran birini seçip ardına geçmiş

Ona hissettirmeden utana utana yan gözle bakarak Namaza başlamış Komikmiş bu kısmı gerçekten Neyse biz işin gerçeğine bakalım Camiye ilk girdiğinden beri şeyhülislamlardan bir görevli yobaz onu takip ediyormuş Bu yobazın gözü böyle hep dışarda kendi nefsine kurban arıyormuş zaten Bizim adamımızda tam onun dişine göre ya Başlamış heyecanla takibe Kim bu Yoksa Allahın dinine karşı mı gelen bir deyyus mu diyormuş o kalbinden Adamımızın namazdaki o hatalarını gördükçe de pek keyiflenmiş Çok eğlenmiş Bizimki namazını böyle kör topal kılmış Girdiğine bin pişman duasını bile edemeden bin endişeyle koşmuş kapıya Panik atak hastası olmaması mümkün mü Neler gelmiş zaten başına Kimden medet umacak Göğe nasıl çıksın o halde Bizim bu yobaz da hemen peşinden avına yattığı pusudan hızla kalkan aslan gibi düşmüş ardına Adamımız yazık nerdeyse bayılacak Eğilmiş ayakkabılarını giymeye çalışırken Kalmış öyle Ellerini dayamış başına Etrafı tutamıyor... Herşey üzerine geliyormuş Yobaz başına dikilmiş Yobaza bakmış ama o halde ne görecek Bir karaltı sadece... Yobaz ayakkabılarını giyerken bıyık altından gülerek ona şöyle demiş - Sen bunca sene alemlerde karılar kızlar gez toz sora benim kapıma gel tövbe et he...oooh ne güzel..ben de boşu boşuna yatıp kalkayım he var mı öyle yağma ya demiş gülerek Ve öylece oradan ayrılmış Bizim adam zaten kaymış vaziyette cehennemin hemen kenarındayken bu sözleri duyunca iyice dağılmış Sanki o sözleri Allah demiş gibi gelmiş Cahil ya işte ne yapsın Olduğu yerden zor bela kalkmış

Bazı müslümanlar onun kötüleştiğini anlayınca yardım etmek istemişler ama ne fayda Adamın durumu öyle bir hale gelmiş ki Sanki herkez ona eziyet ediyor Sanki onlar da ona düşman Yardım değil de eziyet ediyorlar Öyle geliyormuş ona ne yapsın Önyargıları o an herşeyi ona çok çok kötü gösteriyormuş Herkezi iterek koşmuş ordan kaçmış Yalpalaya yalpalaya duvarlarda sürünerek Kendini bilmez halde kaçıyormuş Herşeyden korku içindeyken nereye kaçacak Sanki herşey ona düşman Sanki herşey Tanrı olmuş da onu yargılıyor Sonra birden içinde bulunduğu durumun saçmalığını farketmiş Babannesinden kalma olan eski bi sözü anımsamış - La ilahe illallah Oturrmuş çökmüş babannesini dedesini hatırlamış Çocukken namaz kılarmış Bayramları da hatırlamış Biraz yatışmış hali Ne kadar saçma şeyler düşündüğünü düşünmüş demin Düşününce tekrar karanlığa boğulmuş... Uzanmış ordaki yeşilliklere sığınmış soluk soluğa... Saklanmış biricik yalnızına... Tekrar bir parlamayla - La ilahe illallah demiş Tekrar tekrar Ağlayarak dua etmeye başlamış sonra son gücüyle Sonra bir söz daha duymuş içinden Gel ne olursan ol gel ! Diyormuş o ses devamlı içinden Ağlamış ağladıkça ağlamış Ağladıkça ağlamış Ağladıkça ağlamış Neler neler düşünmüş rengarenk... Kurtulmuş kendi cehenneminden...

Herşey birden güzelleşmeye başlamış Bu hikayede burda bitmiş Ahirette de güzelleşmek duasıyla...

nan aptal herif!
bak bu üzerinde koştuğun zıpladıın içtiğin sıçtığın dünya dönüyor Şu ısıtan güneş aydınlatan ay da tıpkı bu dünya gibi hem kendi etrafında hem de birbirleri etrafında dönüyorlar Ve sen başın dönmediği halde kalkıp diyorsun ki bu bir sistem değildir tesadüftür Bunun tesadüf olduğuna inanıyorsun ama bilime inanıyorsun! ama bir de aşağılardan aşağılardan diyorsun ki bu sistemi belki bizim gibi uzaylılar yaptı! Bütün bu parıltılı düşüncelerden o beynini alamıyor bunlara inanıyorsun fakat! bu sistemde tıpkı senin gibi öksüz ve yetim olan bir insana vahiy gelebileceğine kesin olarak inanmıyorsun! Yani diyorsun ki bana vahiysiz vahiy geldi biliyorum ya herşeyi! Peki senin bu kadar eminlik sağlayan vahyin nedir? barlarda şarap içerken söylediğin şarkılar mı? yalnızlıktan derisi yüzülmüş insanlara ilettiğin vahiy tesadüf bilimin mi? Tecavüze uğrayanlara vahiy olarak sex ve rock n roll mu öneriyorsun? Bu dünyadan intihar ederek ayrılmak isteyen bir insana reenkarnasyonu mu vahyediyorsun? reykini .ikiyim ben senin? Zekat verme reykiyle buradan yemek gönder afrikaya! Hayal kur sen hayal. dinin olmadığı bi dünya hayali kur çok .ikime yarıyor o hayaller!daha güzel kafa yapıyor sağol! Sen de şimdi yattığın yerden daha rahat bir yer hayali kur Ne büyükmüşsün sen arkadaş ya! Peygamber gibi adammışsın sen ya! Senin yerin cennet tabi ya! seni bu ihtişamınla cehenneme almaları en büyük zulüm olur tabi ya! Ben sizin uzaylınızı da zannınızı da yalanlarınızı da.. neyse iftar..

Şeytanla Bir Konuşma
Rüya gördüm.. Büyük bir topluluk içindeydim.. Şeytan da orada idi.. Onu öldürmek istedim, bana şöyle söyledi : - << Beni neden öldürmek istiyorsun?..Benim ne günahım var ?..Eğer bir şey şer olacaksa,onu hayra çeviremem..Yine bir şey hayır olarak kalacaksa, onu da şer yapmağa gücüm yetmez..Benim elimde ne var ?..>> Tipi erkekle kadın arası haldeydi. Güzel konuşması (!) vardı..Yüzü buruşuktu..Çenesinde

biraz kıl vardı..Görünüşü çirkindi. Biçimi sevilecek gibi değildi. Sonra, yüzüme baktı, hafifçe, utanarak gülümsedi. Bu vak'a: Hicri, 12 Zilhiccenin 516.pazar gecesi oldu.. Abdulkadir Geylani hazretleri Futuhul Gayb eserinden

Nalet Olsun Şu İçimizdeki Şeytan Sevgisine
Ya bizden gördüğün üstünlük bizden değil diyorum niye inanmıyorsun sen bana ? Benden değil benden gördüğün hayır diyorum niye bırakmıyorsun sen peşimi ? Bizden değil diyorum bizden gördüğün üstünlük niye hased ediyorsun sen bize ? Hem bizdekinden hased ediyorsun bize de neden sana bırakıyoruz kendimizi de bize bi hayrın dokunmuyor sade kavga gürültü zulüm çıkarıyorsun ? Abamın gazı gibi yediriyorsun içiriyorsun doymuyorsun huzurumuzu kaçırıyorsun çaldırıyor öldürüyorsun tecavüz ediyorsun ! Ne yani senin bizde gördüğün üstünlük bu mu yani ? Hayır sen bizdeki hayırdan bize hased etmiyorsun ! Sen sadece hased ediyorsun ! Görmüyor musun işte biz aciziz cahiliz kendimize hayrımız yok bizde hiç bi hayır yok niye niye peşimizi bırakmıyorsun ? Bize inanmıyorsun da bari Allah'a inan ne diye bizim yakamıza yapışıyorsun ?

Onun büyük halini, söyledikleri ile ölçmek yerinde olmaz
...Allah sırrının kudsiyetini artırsın; şayet Şeyh (Muhyiddin b. Arabi), o zillin aslına ulaşmış olsaydı, daha yukarıya terakkiden korkmadığı gibi korkutmazdı da... Lâkin hüsn-ü zan iktiza eder ki, yüce Sultan Allah'ın fazlı ile, bu Şeyh-i Muazzam bu makamdan terakki edip yükselmiştir; işin hakikatini da idrak etmiştir. - Onun büyük halini, söyledikleri ile ölçmek yerinde olmaz - ... imam ı rabbani ahmedi faruki serhendi hazretleri mektubat- 487. mektuptan bir bölüm

Bir İnsanın yanışı
Bir İnsanın yanışı, vücudunun yanmasından üstündür.

İstek, Seçim ve İrade
Biz örneğin bilgisayarın yapılmasını bilgisayar yapılmadan önce bilmiyoruz biz sadece Onun var ettiklerinden olanları biliyor ve o bilinenlerden bilinmeyen (henüz irade etmediği ) bişiler görüyoruz...devamındaki isteklerimize (yöneliş) göre de , o gördüğümüz şeylerden yeni oluşan isteklerimize göre bişiler oluşturuluyor/irade ediliyor ...bazen de oluşturulmuyor/irade edilmiyor ..takdir -i ilahi.. ve iradenin biz de olmadığına delil.. İstek irade değildir.. O özün olan üflediği ruhun ( yani senin ) O'na ya da yaratışından herhangi bir şeye yönelmesidir...Seçim irade değildir.. Çünkü sen O'nun yaratışından herhangi bir seçim yapsan da eğer o seçtiğin irade edilmezse eline geçmez, ya da oluşmaz... İman ise zaten senin sadece O'na yönelerek yaşamandır.. İman seçim ve irade olsa idi sen ( haşa ) İlahlardan birini seçip ! sonra da onu irade etmen ! gerekirdi ki bu zaten baştan çelişki ve ilah kavramını bilmediğine işarettir... Halbu ki Allahdan başka ne İlah var ne de Allah... ya inanırsın ya da inanmazsın... He senin ilahların varsa ok !!! ... Aralarından birini seçersin..sonra da irade edersin...neyi irade edebiliyorsan artık ! onu da edersin... o açıdan Allah'ı istersen yalnızca bulmuş olacaksın...Ondan başka irade eden yok çünkü...sen Allah'ı kalbinden bulmak istersin sadece..ve bulman irade olunur...Allah bütün dilekleri yapmış, bu dilediklerinden de senin dilemene göre irade etmeyi bekliyor...Hiç sen İman etmeyi dilersin de o kabul etmez mi ? Yaratışından bir şeyi dilemen ve kabul etmemesi başka... Belki kabul etmiştir de dünyada değil ahiretde irade eder ne bilirsin... Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şanı yücedir. 28:68 "Kendine yönelenleri hidayetlendirir.." 42-13

Tek karşı konulamaz gerçek arzunun kaynağı "O" dur
tek karşı konulamaz gerçek arzunun kaynağı "O" dur...hiçlik de bu arzudan kaynaklanır, varlıkta bu arzudan kaynaklanır, hayal de !..."O" tek karşı durulamaz sabrın da kaynağıdır !...

O zaman İsa dedi: «Hiç balla karışık gübre gördünüz mü?
O zaman İsa dedi: «Hiç balla karışık gübre gördünüz mü? Barnabas İncili Gübre : Verimini artırmak için toprağa dökülen her türlü hayvan dışkısı,kimyasal veya bitkisel madde,kemre. ( Yani bir şeyin doğal olmayan biçimde daha fazla fayda vermesi için "doğasında gözleneni" taklit edilerek kurulmuş yapay işlem )

"Ben" ve "Kendi"

"Ben" demen mümkün...fakat "Kendim" dediğinde bir düşün...hangi "Kendin" ? Hangi zaman "Ben" ?... "Kendim"lerin toplanırken, bak bakalım "O", "Kendin" misin ? ... Yoksa "Kendi" mi ?... Yalanda isen..."Ben" demeler çok...ama "Kendi" yok... Hakikatte isen "Kendi"sinden başka "Ben" diyebilecek yok.. Bunu da ancak zamanla "O"nun "Kendi" "Ben"i ile olursan ayırabilir...anlayabilirsin... Kiminle biliyorsun sen "Ben" i .."Kendin"le mi.. Yoksa "O" nun zamansız "Kendi" "Ben"iyle mi ?

Şeytan melek midir ?
Andolsun ki, mü’minlere düşmanlık bakımından, yahudi ve müşrikleri insanların en azgını bulacaksın. Mü’minlere sevgi bakımından en yakın olarak da: “Biz hıristiyanlarız.” diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler (yol gösterici bilginler) ve rahipler vardır. Onlar (hak ve gerçeği kabul etmekte) büyüklük taslamazlar. (Maide Suresi, 82.Ayeti Kerime) Müslüman kardeşlerimizin arasında öyleleri vardır ki Allah adına değil de kendi nefsleriyle hareket ederler..Bu ayet gibi pek çok ayeti gördüklerinde de neredeyse imanları sarsılır.. Bir de müslümanım demiyen müslüman kardeşlerimiz var ki onlar da aynı şekilde kurandan bazı ayetleri görünce imanları sarsılır..Mesela şu ayet "Hani biz meleklere: Adem'e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. --İblis cinlerdendi;-- ...." İblis, 'Ben ondan hayırlıyım! Beni - ateşten - yarattın, onu çamurdan yarattın', dedi." "Cinleri de --daha önce-- zehirli --ateşten-- yaratmıştık." Yani hüküm vermek bilgiye dayanıyorsa insan bilginin aslına başvurmalı..."Baş" vurmadan önce..Bu tüm insanlar için geçerlidir..Yoksa işte karışıklıktan başka birşey olmuyor sonuçta...herkez ali kıran baş kesen..ama neye göre,niye ? Allaha göreyse Allah neye ne yapar ? Şeytana göreyse şeytan neye ne yapar ?

tuzak kuranların en hayırlısıdır
"Küfre sapanlar, seni tutup bağlamaları yahut öldürmeleri ya da yurdundan çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlar, Allah da tuzak kurar. Ama Allah, --tuzak kuranların en hayırlısıdır.--" Enfal / 30

Şu "benlik hırsı" ne boş bir hayaldir ki bazen insan kendi yaptığının dahi kendi düşüncesiyle sınırlı olduğunu zanneder...

zatı ve sıfatları üzerine bazı bilgiler (ek..düzenleme)
Allah ruhundan üfledi demek Allah'ın bir vücudu var da RUHu onda demek değil..Sadece ruh ve ruhunun da bir vücudu yani şekli yok..Yani mekandan ve zamandan münezzeh oluşu bir ODAda olmaması yanında nasıl bizim vücudumuz mekanımız ise ODAmız ise işte o manada dahi mekandan münezzeh...Eğer onun ruhuna ruhtur deyip kendi ruhun gibi sınırlı düşünürsen Allah'a haşa bir şekil verme yoluna düşersin ki bu tamamen putperest bir anlayıştır..Allah'ın zatı kesinlikle bir şekilde değildir... her anlamda hem bizim alemimiz olan mekandan hem de vücudumuz olan mekandan münezzehtir..Zaten iyice düşünürsen eğer bir şey mekandan ve zamandan münezzeh ise onun herhangi bir anlamda şekli ve sınırlanması da olmaz..Yani Allah bir vücud sahibide o şekilde mekandan zamandan münezzeh değil..Onun zatı yani ruhu her şekilde şekilden münezzehtir..Yani ruh denilen şey duman ya da teknoloji gerektiren aletler olmadan görünmeyen varlıklar gibi de değildir..Herhangi bir şeyin direkt ya da bir araçla görülmüş olsun herhangi bir şekli varsa bu o şeyin zamana ve mekana bağlı olduğunu gösterir..Mesela bizim ruhumuzda ondan olması açısından şekilli değildir fakat Allah onu sınırlandırmıştır...Bunu da ruhumdan üfledim demesinden anlıyoruz..Yani vücuda tam olarak şekillemedi sadece vücuda üfledi..Üflemek bir varlık vermek anlamına da gelmez..Onun ruhu yanında biz bir nefes gibiyiz her an fanilikle karşı karşıyayız..Çünkü sonradan olduk..Fakat Onun ruhu yani zatı Ondan başka bir şey tarafından verilmediği için sınırlamaya hiç bi şekilde gelemez..Çünkü tesir eden kendisinden başka bir mutlak varlık yoktur..Yaratıcı sadece kendisi olan bir varlığa kim bir şey yaratabilir de onu bağlayabilir..Tektir..Tekliği dahi yanında birileri var da o onların içinde tek kalıyor demek değildir..Böyle olunca tek olması gerçekten tek olması demektir bir zıta muhtaç olmadan..Ve bu tekliğini sonradan yarattığı ve bir benlik verdiği yaratıklarda bozamaz çünkü hepsinin aslı Odur..Ondan başka varlıklar değillerdir varlıkları Ona muhtaçtır ve Ondandır...Ondan herhangi bir şekilde dışarda olmadıkları gibi içinde de değillerdir...Zira Allah iç ve dışla bağlantılı değildir fakat bizim bildiğimiz iç ve dış Ona aittir..Ve Ondandır..Tıpkı ruhun Ondan olması gibi her varolan da Onu bildiği idrak ettiği zaman böyledir...Çünkü herşeyin özünü yani yaratıcısını anlamış olur..Ancak Ona bağlı olarak Onda herşeyden özgür olur kendinde olaraktan değil..Çünkü Allahtan başka bir varlık insanın gözüyle bakıldıında yoktur..Hepsi Ondandır..Ondan gelir ki gelmek fiili de Ondan başka bir varlıktan olmadıı için yine aslında bir yerden bir yere gelmek demek değildir..Herşey Ondan gelir Ona döner..Bu mana da işte Allah dilediğini yaratır ve yoktan yaratır..Yani yarattıklarının vücudu ancak Onun dilemesiyle bir varlık kazanır..Fakat öz olarak tek olmadıkları için varlıkları kendilerinden değil başka bir varlıktandır yani tek olan Allahdandır..Mesela Madde denilen varlık sert olmak özelliğindedir fakat varlığı kendi başına olmadığı için Allah onu istediği hale getirebilir..Örneğin demir demir olmasını ona veren özellikleriyle demirdir..Ama Allah onu mesela eriterek demir olması özelliklerini alır ve demiri yok eder..Demir artık demir olmaz..Ve mesela artık demir olmaması itibariyle de artık yoktur..Ki daha önceden de o demir demir olaraktan yoktu Allah onu sıfatıları itibariyle demir yaptı..Herşey böylece yok gibi olandan yani Allah'ın ruhundan yine Allah'a dönmektedir..Kendisi dediğimiz gibi şekilden ve mekandan her şekilde münezzeh olduu için yok gibidir ama vardır..Ki burda bir yanılgıya düşmememiz için Allah'ımız kuranı keriminde şöyle diyor mealen Allah vardır..

Vardır fakat hiç bir şekilde şekillenmez..Ne isim olarak ne vücud olarak bu böyledir..Mesela enerji desek enerji de yok olur..Mesela elektirik enerjidir yok olur kömür enerjidir yok olur..Bunlardan yayılan enerji de yok olur..Ama Allah yok olmaz çünkü Allah işte bu şeyleri var ve yok edendir..Kendisi ise gerçek vardır..İşte bunu yapan ama asla hiç bi şekilde hiç bir şekle kısıtlanmayan kudret ve zat Odur..Göze gelen ya da ruhen hissedilen her var sadece Onun o şeyi var etmesiyle vardır ve ancak Ondan gelirler..Ona dönerler..Bu kendisinin o varlarla şekillendiğini göstermez ancak o var olan şeyler şekiller olarak yaratılır..Yani O şekilenmez o şeyler şekiilenir..Bu sen ve düşüncelerinin ayrılması gibidir..Sen sadece düşüncelerin değilsin ama düşünecelerinde senden ayrı değildir..Fakat sen bir şekil düşündüğünde o şekil olmazsın..Sen sensindir sadece o şekil şekillenir..Ne kadar düşündüğün şekille kendini özdeşleştirsen özdeşleştir yine sen sen olarak varsındır (Ruhun) o şeklin kendisi olmazsın..Şimdi işte bu anlattığımla bağlantılı olarak düşün ki seni de o düşündüğün ve özdeşleştiğin şekli de Allah yaratmaktadır..Ve bunnarın hepsi de herşey de Ondandır.. Ve işte kendisi şekillenmez..Fakat vardır.. Allahı idrak Onun idrak edilemeyeceğini idraktir.. Hz ebu bekr sıddık selam olsun İbni arabi hazretlerinden de(selam olsun)bir alıntı yapmam iyi olacak.. Allah, alemin varlığı ve her nefeste yok olup yeniden tazelendiği hakkında ne güzel buyurdu.Bir kesim, belki bir çok kimseler hakkında "Belki onlar her an yeni yaratılıştan şüphededirler" dedi. Fusus ül Hikem , XII Fass İbn Arabi (k.s) İnşaallah yalnızca yaratışına şahit olmak bile yetecektir.. En önemli şahitlik efendimiz s.a.v. in yaratılışıdır..

yardım edenden tavsiyeler (devam)..
Eğer kıyas edip durursan..Allah'dan razı olman nasıl mümkün olsun?..

S.a.v.
Abdurrahman b. Semüre der ki: "Biz Hz. Peygamber’in (s.a) yanında iken kendileri şöyle buyurdu: "Ben dün akşam acaip birşey gördüm. Ümmetimden biri diz çökerek oturmuştu. Onunla Allah arasında perde vardı. Bu esnada güzel ahlâkı geldi (perdeyi kaldırıp) onu Allah’ın huzuruna soktu" (Harâitî). Enes (r.a) Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivayet eder: "Muhakkak ki kul, güzel ahlâkının sayesinde âhirette en büyük dereceye ulaşır, konakların en güzeline girer. Oysa ibâdette kendisi zayıftır" (Taberânî, Harâitî).

Sadaka inancın içine doğru bir lütf ' a dua

FEYZ Rahman ' la , Rahman dır işimiz , Merhametli sevmek , sonra beklemek yardan . Sanmayın yemek , içmek , yatmaktır işimiz , Biz feyz alırız , doğru dürüst soyulmuş hıyardan . İçeriz yağmur suyu , yatarız secde de her an , Sanmayın işimiz göçmektir bu diyardan . Ölüp ölüp , diriliriz biz kendimize , Şeytana galiptir işimiz , yanık kandille her gelişimiz de . Atmazsanız yüzüne taş üstüne taş o körün , an be an , Yer içer eğlenir , yatar gecelereniz de her an . Demekliğimiz sadaka , inancın içine doğru , bir lütf ' a dua , Göndermedir , cümle alemin imanına . Dışımız da bilinen hırka , İçimizde Allah ' lı bir içlik , Sonunda candan çıkar bir can , gelir bizlere de bir ölüm , Durak olur ruhumuza , o anlamlı hiçlik , .. Hc . Emirizade Ö.Cüneyd \ Öden

Ben sana HAYVAN demişsem çok mu ağrına gitti?

Sen hiç bi ayrım gözetmeden bilimden uydurduklarınla insanın kendisine HAYVAN! derken ve felsefenle de onu HAYVANLAŞTIRIRKEN! Ben sana HAYVAN demişsem çok mu ağrına gitti ?

Bilime dayanarak dini yalanlayabileceğini düşünüyorsan
Gerçek: Bilimde, tekrar tekrar doğrulanan bir gözlem pratik olarak "doğru" kabul edilir. Ancak bilimdeki "doğru"luk hiç bir zaman son değildir. Bugün için doğru kabul edilen yarın bir değişime uğrayabilir ya da tümüyle yanlış olduğu gösterilebilir.

* A.B.D. Ulusal Bilimler Akademisi tarafından hazırlanan "Teaching About Evolution and the Nature of Science" (Washinton, D.C.: National Academy Press, 1998) adlı" kitaptan ----------------------------------------------------------------------------------Yani dikkat edersen bilimin dini geçersiz hale getirmesi bilim adamlarının kendi yaptıkları "gerçek" tanımına göre hangi "kuram" ya da yine bilimsel gözlem ve pıratiğe dayalı ortaya çıkarılan "Kanun" olursa olsun bu "son görüşü ifade etmez""yarın değişime uğrayabilir" ya da "tümüyle yanlışlanabilir"...Bak olay baştan kopuyor farkındaysan..Ona göre..Yani bilime güvenerek bilim yoluyla ortaya atılmış herhangi bir kurama göre eğer dini yalanlayabileceğini düşünüyorsan bu tavrın tamamen dayandığın görüşe göre açık olarak bir gün gelir yanlışlanabilir... Ben kendi gerçeğiNe göre uyarımı yapayım da sen istersen git puta tap :) Bilim adamlarına göre gerçek neymiş okudun Şimdi BİZ e göre ( yani belki bilmesen inanmasan da dahil olarak ) biricik gerçeğimiz nedir diye sorarsan..Bize göre biricik gerçek işte "O".. Allah, başka tanrı yok ancak O, daima yaşıyan, daima duran, bütün varlıkları ayakta tutan , ne gaflet basar onu ne uyku, göklerdeki ve yerdeki hep onun, kimin haddine ki onun izni olmaksızın huzurunda şafaat edecek? Onların önlerinde ne var arkalarında ne var hepsini bilir, onlar ise onun dilediği kadarından başka ilm-i ilahîsinden hiç bir şey kavrıyamazlar, onun kürsîsi bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Her ikisini görüb gözetmek ona bir ağırlık da vermez. O öyle ulu, öyle büyük azametlidir. Bakara 225

Sus artık yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma.
Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. Suyu başına döksen, başı kırılmaz. Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek. ----Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır. -----Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek, inciyle denizin varlığından da şüphe eder. ------Şu deredeki su,kaç kere değişti,yıldızların akisleri hep yerinde. ------İman, namazdan daha iyidir. Çünkü namaz beş vakitte, iman ise her zaman farzdır. ------Gübre olup bostanın gönlüne giren pislik, yok olur gider de pislikten kurtulur, kavunun, karpuzun lezzetini arttırır. -------

İkiyüz batman bala, bir okka sirke döksen, balın içinde erir, gider. Balı tattın mı sirkenin tadını bulamazsın fakat tartarsan bir okka fazla gelir. Demek ki sirke, hem yok olmuştur, hem vardır. ------Sus artık yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma. Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak, sırları örtmek yaraşır. Hz Mevlana

O bilir kendisini ki Adem ve Alem ancak var olabilsin
Eğer O herşeyi var kılmasını temelde "icad" denilebilecek biçimde "sabit" leyip "çerçevelemeseydi" ve bu sabitler arasında "bağıntılar" ı "bilinciyle" kurup yine bilinciyle "seyrettirmese"ydi (beyin,vücud,ışık,madde,kadın,erkek,anne,baba/yani aklına gelen her türlü şeyi) sen O'ndan önce bir kere "kendin" i bu yaratmaların içinde bulamazdın ki O'nun "kendi" sini bulabilesin...Bu sabitler olmadan insan "O"nun o "Tek"liğini nasıl "Bir" olarak bulabilsin ? Ondan önce O bunları böyle varetmeseydi herşey birbirine geçseydi mesela betonun kara, bedenin betona dönüşmemesini engelleyecek O'nun bilinci olmasa idi sen bilinçli nasıl olacaktın ? kendini nasıl bulacaktın ? Eğer O ademe yaratmasını isimler olarak ayırmayıp ademin kendisi de dahil bu sabitler arasında bağıntılar kurmasa Adem bi kere nasıl kendisi olsun ? da O'na kavuşabilsin ? kendisini bulabilsin ? Bunu herşeyden önce mevcut (elevvel)O bilinciyle yapmadıysa ve herşeyi dağılmaktan koruyan (el-Kayyum) bi zatihi kendisi olmasaydı! sen şimdi-yani sonra (el-Ahir) nasıl bir bilince kavuşabildin ? Bir olanı ama kendisi Tek ve bilinçli olanı Adem "Adem" olarak yok iken, yaratma dağınık iken nasıl bulabilsin ? Adem nihayet bilinçlenip halife olabilsin ki yaratma değiştiğinde (ahiret) de helak olmasın!!! Kayyum'un varlığına, DİRİ olanın varlığına ! önceden bilinçlenmeli (EL HAYY EL KAYYUM) "ruh"unu farketmeli ki vücudunun dahil olduğu alemin yaratılmasındaki önce-sonra olan bütün değişimlerden yani Kudretten ve suretten helak olmasın!!! O'nun bilinci herşeyden önce vardı ve yaratıcı diri ve kayyum ki sen "sen"sin...Yani O'ndansın..ve işte O'nunlasın!...Sözün kısası O bilir kendisini ki Adem ve Alem ancak var olabilsin...ve O aklı bulabilsin...ve bilince kavuşabilsin! , o halifesi Adem biricik "kendi"!! sine varabilsin... "...Allah'a hamd olsun ki; bunu bize hidayet eyledi. Allah bize hidayet eylemeseydi; kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi..."(7/43)

Ahmed er Rufai Hz. (k.s.)
Yolda çocuklar oyun oynarken yanlarından geçti. Bir kaç çocuk, Ahmed Rufâî hazretlerinin heybetinden korkup kaçtı. Arkalarından koştu ve: -Hakkınızı helal edin, sizi korkuttum. Gelin oyununuza devam edin, diye onlardan özür dilemişti

cemal cemal
:)

Cemal
)

Cemal

Cemal

Cemal

s.a.v.
Aldılar aleminde padişahın sarayına bir fakiri Şaşkın şaşkın bakınırken, gördü ki birden sultan geçti Ez-Zâhirinden Sultan bu sefer bu fakirine tam bakmıştı ama Bu fakir yine zannetti ki doyurmadı onu Bâtınından Uyanınca şaştı kaldı bu fakir bu rüyaya Çünkü sultan aynı sultan değildi Ez-Zâhirde Sonra baktı ; gözü de gönlü de Ez-Zâhir zikri etmeye başlamış O an anladı ki fakir minnetle elhamdülillah diyerek

O sultandan içeri O sultan.. O sultanına.. Sadece suretini değil.. Hem de belki tümden.. Zahirini de vermiştir...

Hep Allah yapar bunnarı baştan uyan
Benlik olarak başlar "ben" der hep! Sonra O'nu gösterir! Hep Allah yapar bunnarı baştan uyan! "Allah'ın mekrinden emîn mi oldular? Hüsrâna uğrayanlardan (küfür yâni îmansızlık ve günâhlar sebebi ile, ibret almamak ve tefekkürü terk etmek sûretiyle zararda olanlardan) başkası Allah'ın mekrinden (tuzak) emîn olmaz." (A'râf sûresi: 99)

Hiç olmazsa
Gördüysen şehveti bari onu aşka çevir

İsterler miydi?
istermiydiniz ki Allah size kendinden hiç haber etmediği bir hayat vermiş olsun

Bir öneri
Bloğum büyüklerimizden aktardıklarım, bazen dostlarım yakınlarımdan aktardıklarım ve kendi yazdıklarımdan oluşuyor..Arkadaşlarımdan aktardıklarımı kendilerinden özel izin alarak ve yazının altına bir notla belirterek yayınlıyorum buna dikkat edilmesini tavsiye ederim..bir de asıl önemli olan şu..bloğumda kendi yazdıklarım var onlarıda altına isim yazılmamış olmasından ayırd edersiniz..ve şunu tavsiye ediyorum bir yere alıntı yaparken kendi yazdıklarımın altına mutlaka bloğun adresini yazın..bunu bir hak talebi olarak görme...kendi yazdıklarım belli bir alan için geçerli olan yazılardır...yani bu bloğu bulmuş olan birileri içindir..genele yayılması yani benim tasarrufum olmayan bir yerde yayınlanması uygun olmaz!..bunun için bir açıklama gereği duymuyorum bu böyledir..bunun bir sebebi büyüklerimizden zannedilme olasılığıdır ki çok önenmli!..Onun için ismimi vermeniz değil ama altına link vermenizi tavsiye ediyorum Allah rızası için..asla kendim için değil!..öyle daha uygun ..Allah'a emanet olun sevgilerim saygılarımla..Allahın selamı peygamber efendimiz ailesi ashabı peygamberlerimiz büyüklerimiz ve müminlerin üzerine olsun

Baksana şuna bi

Bak bilim dünyası daha yeni yeni akıllı tasarım filan diye bi teoriye geçti..düşün bak..şunu görüyorlardı..ama daha yeni akıllarına geldi bu..şu tonlara bak kanatların arkada birleşmesine..vücudunun bölümlerine ve renklere ayrılmasına bak..düşün bunun tesadüf olduğunu düşünüyor bazıları..düşünebiliyor musun?..bu evrimle oldu diyorlar bazıları ama herhangi bir bilinç olmadan bu olmuş..babam yaptı bunu babam..uzaylılar yaptı bunu..kendi kendilerini de uzaylılar yaptı..ama bu tesadüfen oldu..ya da bunu yapan herhangi bir şey olabilir..tesadüf gibi mesela..ya da zeus filan..çünkü çok var bunnardan sürüyle var herkez yapıyor bunnardan..vay ki ne vay..İşte ondan diyorum düşünme diye..ne günahı ne bir başka şeyi..Ondan başka..Ondan ayrı..çünkü O sanatçı sanatını çok sürreal de icra edebilir...tıpkı şunu görüp de tesadüf diyebilen sürreal insan eserleri gibi..dönemleri gibi..Ustalığına delil göstermesi gerekmez..O herşeyde zahirdir..herşeyden önce zahirdir..

Sükûnet cennetlerinde
Acziyetine sığınarak..günahları ve sevaplarıyla birlikte bütün kulları Rahman Allah'a teslim et.. Yine acziyetine sığınarak...günahlarıyla ve sevaplarıyla.. o çok konuşan...hoyrat...çelişkili nefsini de Rahim olan Allah'a teslim et... Bütün dünyayı kargaşasıyla, çelişkileriyle, boğuşmalarıyla..bütünüyle...herşeyiyle noksan sıfatlardan münezzeh olan O Subhan'a teslim et.. Göreceksin ki sorgusuz sualsiz olan ruhunla... Her bir düşünceden her şeyden hür... Allah ile birlikteyiz... Sükûnet cennetlerinde...

Görüyor musun ?

Görüyor musun ? Doyuranı ama doymayanı Acı vereni fakat acı çekmeyeni Bir olanı fakat Tek olanı Tek olanı fakat ayrı olmayanı Bezdireni ama bezmeyeni Eğer ateş Tek olaydı sırf Ateş vardı bunu bildin mi ? Başkasının ancak kendisiyle başka olabildiğini gördün mü ? O ayırmayan fakat ayrı olanı görüyor musun ? O ayrılmayan fakat Bir olanı sezdin mi ? O "hem görünen hem görünmeyen olan yalnızca kendisi olanı" görüyor musun? Yarattıklarıyla Bir fakat kendisi Tek olanı Hissediyor musun irade etmeden kimsenin irade edemediğini ? Hissettin mi şahdamarından yakın olanı? Kudret yalnızca kendisine ait olanı görüyor musun? Büyük balığın küçük balığı yutacak kudretinin ona ait olduğunu ve bir başka büyük balığın da onu yuttuğunu ve sonunda hepsinin birden ölümün ve yokluğun kudretine yenik düştüğünü de gördün mü? Kudret neye aitti neye ait kaldı gördün mü? Bilginin yoktan çıktığını ancak O istediği zaman var kılındığını bildin mi? Yoku var varı yok edeni gördün mü? Herşeyin ancak kendisinde varolabildiğini görüyor musun ? Herşeyden bağımsız olabildiğini görüyor musun ? Unutturanı, hatırlatanı bu iksini de yapabilenin hiçbir şeyi unutmayacağını bildin mi? Herşeyin aslında yalnızca kendi elinde olduğunu gördün mü? Herşeyden daha zahir herşeyden daha batın olanı Herşeyi yaptıranın ancak kendisi olduğunu farkettin mi?

Seni sana kendisini de sana bildireni görüyor musun? Ateşi söndüreni, kötüyü iyiye iyiyi kötüye çevirebileni İsterse batıranı istemezse çıkamayacağın şeyi gördün mü? Seni duyanı sana istekler vereni, sana istemeden de vereni, sana ve herşeye varlığını vereni bildin mi? Herşeyin kendisine rağbet ettiğini gördün mü? Herşeyin kendisini sorduğunu bildin mi? Herşeyi yok edeni herşeyi var edeni, herşeyi zelil herşeyi aziz kılanı gördün mü? Herşeyin bilinse de bilinmese de yalnızca kendisine yalvardığını bildin mi? Herşeyden önce ve herşeyden sonra ve anında olanı gördün mü? Aciz bırakanı, acizliği kudretiyle yaratanı fakat bunları yapanın aciz olamayacağını ve yok olmadığını ve olamayacağını hissettin mi ? Gizleneni ve açılanı görüyor musun ? Çok büyük eşsiz ve benzersiz olanın yalnızca kendisi olduğunu görüyor musun ? O'nunla olduğunu ? O'nsuz olamayacağını anlıyor musun ? Yok etmeyeni var olmanı isteyeni görüyor musun ? Tek büyüklük taslama hakkının kime ait olduğunu gördün mü ? Tek merhamet edeni...Tek yalnız bırakmayanı..Tek cömert olanı...Tek haksızlık etmeyeni görüyor musun ? Görmemezlikten gelirsen, neyi görmemezlikten geleceğini bildin mi ? Burun kıvırırsan anında kimin burnunu kıvıracağını gördün mü ? Dini gördün mü ? Peygamberleri ? Kitapları ? Melekleri ? Daha O'nu görmeden bunları görebileceğini düşünüyor musun gerçekten ? Rahmetini ? Merhametini ?

Seni kendinden sakınanı gördün mü ? "Allah'a hamd olsun ki; bunu bize hidayet eyledi. Allah bize hidayet eylemeseydi; kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi."(7/43)

Boğulmayasın Diye..
Balık o'nu kötülükten mi kaptı yuttu ? Boğulmasın diye mi ?..

gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri, o kadar çok ağla, inle ki
O, seni bazen yaratılışına, kötü tabiatına bırakır, seni gümüş, altın, kadın sevdasına düşürür. Bazen de canına Hz. Mustafa'yı hayal etmenin nürunu verir de içini aydınlatır. Seni bazen bu tarafa çeker, iyi adamlara katar, bazen de o tarafa çeker, seni kötülere ulaştırır. Kurtuluş gemisini korkunç dalgalarla hırpalar, onu kırar, parçalar. Ey zavallı insan, bu düşüşlerden, bu hallerden sakın ye'se kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri, o kadar çok ağla, inle ki; sonunda yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri gelsin. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri

sen O'nun rızasına bak
Allahın yaptığına bakarsan işin içinden çıkamaz hale gelir ince şeyleri anlayamamaktan yorgun düşer bir balığın karnına kapalı kalırsın...Onun için sen O'nun rızasına bak.. O zaman yaptıklarındaki niyeti görebilirsin..

Ağlayamıyorsan niçin ağlayamıyorum diye ağla

"Ağlayamıyorsan, niçin ağlayamıyorum diye ağla."

Aşki Muzaffer Ozak Hazretleri

bir tecelli

Bak işte şu gölge namazda yaşanılan O'na yakınlığın bir tecellisidir..Kimi zaman farkında olmasak da durum hep budur..

Mevlana hazretleriyle ilgili..bir arkadaşımdan
Mevlana Hz. sevda ateşini hiç azaltmadan, gönüllere yaya yaya yedi asrı aşıp günümüze kadar ulaşır. çünü ilhamını en yüce kaynaktan, Allah'ın kitabı kurandan alır. öylesine bağlıdır ki Rabbine, o yolda hiçliği ile şeref bilir. her kul azad olmak için çırpınır ama o kullukta ebedi kurtuluşu bulmuş olandır. kul olmuş da kurtulmuştur. dünya, elindedir, gözü ve gönlü ebediyettedir. "kul oldum kul oldum kul oldum ben sana hizmette iki büklüm oldum kullar azad olunca şaad olur ben sana kulluğumdan dolayı şaad oldum" (Hz.Mevlana) aşk makamına yaklaştırmaz maddeyi...dünya ayağının altındadır hep. gemiyi yüzdüren su, geminin altında gerekir.zira su geminin içine dolarsa gemiyi batırır. dünya da insaın denizidir. gönüle dolarsa insanı batırır. son hastalığında başında ağlayıp duran hanımı "mevlanamız keşke 400 sene yaşasa da alemi hakikat ve marifetlerle donatsaydı" der. mevlana bu dilek karşısında "niçin yüzlerce yıllık ömür? bizi ne sandın? biz ne firavunuz ne nemrud. biz başkalarına faydalı olalım diye bu dünya zindanında kaldık. yoksa kimin malını çalmışız ki, bu fani alemde mahpus olalım?" demiştir.

mevlana, yüreğindekini paylaşmak için sınır tanımaz. bir ayağı dinin merkezinde sapasağlam iken,diğer ayağı ile yetmişiki milleti dolaşır. muhtacına bir iman kıvılcımı sıçratmak için durmadan vazife çıkarır. "sen hocalarında hocasısın, ne öğrendin şems'ten ki, ondan vazgeçemiyorsun? diyenlere, şu irfan dersini verir mevlana: -ben şems'ten hissetmeyi öğrendim. onu tanımadan önce sokaktaki fakirler zemheri soğukta titrerken ben ocak başında ısınıyordum. ama şimdi artık ısınamıyorum.kapımın önünde açlar dolaşırken ben soframın başındaydım. şimdi bütün açlar doymadan doyamaz oldum. çıplakların hepsi giyinmedikçe en harlı alevler karşısında bile üşür oldum. çünkü şems bana bir şey öğretti: yeryüzünde bir tek mümin üşüyorsa ısınma hakkına sahip değilim. ben biliyorum ki, yeryüzünde üşüyen müminler var. eskiden açken bir çorba içince doyuyordum. şimdi hiçbirşey bana besin hazzı vermiyor. çünkü biliyorum ki açlar var. hissetmediğin bilginin sadece bir yük olduğunu öğretti şems bana..." AŞK ve DUA ile ...

Enel Hak/Vecd/Ayıklık/Yakınlık/Tasavvuf/
Yüce ve şahdamarından yakın Hayy Allah senin gibi vecdine uyup yaratışına uygunsuz hareket etse de, "Ayık", (bi manada Kayyum) olmasa idi! bu alem ne kuran bilirdi! ne peygamber! ne de tasavvuf!...Uyanıpta kimin cübbesi(bi manada kabzası),kimin iki eli, kimin kanatları altında; kimin olduğunu! Ve o "cübbenin dahi" kime ait olduğunu bilecek! Sadece Lailaheillallah diyecek misin?!, yoksa O bir sarhoşluğuna gelip seni ikiye ve daha pek çok parçalara ayırsın mı! Oysa, (anlamıyorlar ki,) göklerde ve yerde Allah'tan başka ilahlar olsaydı, bu iki alem de kargaşalık içinde yıkılıp giderdi! Bunun içindir ki, O mutlak hükümranlık tahtının Efendisi, O sınırsız kudret ve yücelik sahibi Allah, insanların tanımlama ve tasvir yoluyla kendisine yakıştırdığı her şeyin ötesinde, her şeyin üstündedir! Enbiya 22 Unutma ki peygamberlerimizinki "YOL", Hızırınki "İŞ" tir. Mansur'un(k.s.)ki de ancak İŞ tir! Geylani hazretlerinin ya da Ahmed-er Rufai hazretlerinin (hepsine selam olsun) ya da hazreti Şemsin (k.s.)onun hakkında söylediklerinden sofuluk mu çıkar! yoksa Settar ismindeki mazhariyetlerinden midir bu, onu sen anla! madem ilmin var! Madem aşkın var! Şimdi sen ayık olacak mısın, O'nun kendisine açtığı "YOL"unun feneri İmam-ı Rabbani(k.s.)gibi! Yoksa baltayı boynuna assın mı İbrahim halilullah! Sen bunları bi anla da! sonra ben sofu muyum ya da tam zıttı aşkımdan aylak mıyım! Yoksa Hak olan ayıklığımı tavsiye ediyorum şah damarından yakın olan için! İdrak edersin canım kardeşim... Hucurat 10

Mü'minler "ANCAK" "kardeş"tirler. Onun için iki kardeşinizin aralarını düzeltin ve Allahdan korkun ki rahmete şayan olasınız. Eğer anlarsan kardeşin sana Hakikati "söyledi, ANCAK" "O"! Eğer İŞ in altına girmeye kalkarsan böyle bir sorumluluk (ayıklık) altına girmiş olursun iyi bil Ey iman edenler, Allah'ın ve peygamberinin önüne geçmeyin ve Allah'tan korkun, çünkü Allah işitir, bilir. Hucurat 1

Muharrem Ayı
Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. "Bu ne orucudur?" diye sordu. Yahudiler, "Bugün ALLAH'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler. Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, "Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3) *** Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir: "Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." 'Buhari, Savm: 69. *** Bi forumdan alıntı Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir: ALLAH, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.

Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.

Einstein'ın Hocasına Verdiği Cevap Üzerine/ Sevgili Einstein Hocam
Herşeyin zıttıyla yaratılmış/yaratılıyor olması temelde varlık ve yokluk a götürür ki yokluk varlığın zıttı, varlık da yokluğun zıttı olur. Bu hakikat, derin bir düşünüşle düşünen bir kimse için varlığın yokluğa ya da yokluğun varlığa muhtaç olduğunu değil bilakis ikisinin de tek bir varlığa ihtiyacı olduğunu gösterir ki O varlık bu ikisi cinsinden de olmamalıdır.. Yani varlığa ulaşan her ne ise o şeyin önceden ya da sonradan olmaması "yok"luk ise bu sadece o "var" şeyler için geçerli olur demekdir ki bu da "yok"luk ve "var"lık sonradan olmuş/oluyor demek olur... Ve bu iki şey o bağımsız ön neyse ondan sonra OLmakta/OLuşmaktadır!... Akıl ile ulaşılan bilgi bundan ibarettir... Bundan sonrası ya iplerin koptuğu Kadir-i Mutlak herşeyi hakkıyla yapan Allah'dan gelmiş vahiyden ya da birilerinin aklıyla fikriNe uydurmasından olacaktır.. Şimdi Einstein hocam soruma gelirsek...başta söylendiği gibi "yok" da "var"ın olmaması hali diye tanımlanıyorsa; yokluğun da dahil olduğu içinden çıkamadığı, bu ulaşılan en son akli bütünlemeden çıkan yaşadığımız varlığın zıttı ne olmalıdır ki bu varlık sadece ondan çıkmaktadır? Ki anlayacağınız gibi yaşadığımız bu gerçek sorunun cevabı olan "var" aslında bu varlığın zıttı da olmayacak sadece herşeyden münezzeh/bağımsız olacaktır...Evet bekliyorum efendim.. Yannız aklınız idrak edemeyeceği için lütfen uyduracağınız şey fikrinizle uydurup inandığınız bir tanrı olmasın efendim çünkü çok şükür peygamberlerimiz ve onun varisleri olan alimlerimiz bize Allah'ı bildirdi.. Sizin aklınızla uydurduğunuz fikri tanrınıza ya da uyduracağınız bir tanrınıza ihtiyacımız yok yormayın bizi bi zahmet...He bu arada herşey enerjiden ibaret ve hiç bi şey yoktan var olmaz vardan da yok olmazsa müridlerinize analarının karınlarından belli bir zamanda doğduklarını ve her gece ölümün kardeşi uykuda yok olduklarını hatırlatırım

Muhibbi
Yaa, yaa... Muhibbi

El Kahhar
Bir gün olur da Kahhar'ı görürsen Aziz dostum.. O büyük peygamberini de görenlerden ol sen inşaallah.. Aşk olsun ha ya.. Şu fakiri de gör inşaallah. Ki o kahroldu insanların ve karıncaların Rabbi adına.. Onu sevenler de kahredildi hiç şüphesiz.. Aşkın ve sevginin Rabbi adına.. Kahrolmayan ne bilsin ya Kahhar'ı ... Görürsün.. Kahrolmamış bin pişmandır kahr olmamışlığına.. Gel gör ki ne fayda o pişmanlığından.. o Kahr edilmemişliğine... Ya, canım dostum.. Gel gör ne fayda.. O hiç kahr olmayandan, o hiç Kahr olmamışa...

Hayret Makamından
BİR GÜN bir adam, Hz. Ömer’e şöyle dedi: “Şu satranca hayret ederim. Satranç tahtasının uzunluk ve genişliği birkaç karıştan ibaretken, insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa, her oyunu mutlaka öbüründen farklı olur. Hiçbiri diğerine benzemez.” Hz. Ömer de ona şu cevabı verdi: “Bundan daha çok hayrete ve dikkate şayan olanı vardır. O da şudur ki, insanın uzunluk ve genişlik itibarıyla bir karıştan ibaret olan şu yüzünde, kaşlar, gözler, burun, ağız gibi organların yerleri değişmediği halde, yine de, dünyanın dört bir yanında, yüzleri birbirinin tıpatıp aynı iki kişi bulamazsın. Şu ufacık, el ayası kadar bir yerde, böyle sonsuz farklılıklar yaratan Allah’ın kudret ve hikmeti ne kadar büyüktür.” Razi, IV, 179-180, El-Bakara, 164. ayetinin tefsirinden.

El-Hallâk
Zatında "El-Halik"...Yani yaratan; yaratıcı. Sıfatında "El-Hallâk"...Yani "yaratıyor" oluşu..

Onun Durumunu Sana Göstermiştir
Bir kimsenin muhtaç ve muzdarip olduğunu görürsen ve sen de onun ihtiyacını ve sıkıntısını giderecek güce sahip isen, o zaman senin malında onun da hakkı olduğunu bilmen gerekir. Çünkü, Allah onun hakkını veresin diye onun durumunu sana göstermiştir.Eğer o hakkı vermezsen, o zaman sorumlu olursun. İbn Arabi (k.s) Fütühat ül Mekkiyye, 560. Bab

Gözsüz Gören
İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır.... Sebeplerde Allah’a dil uzatma. Her hâlde Allah’dan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Geylani

Zikri En Güzelin
Peygamber efendimizin zikrinden duy istidatını!! O'nun zikri gibi bir zikir gördün mü! Bu O'nun zikrinin zahir olanı! Bizim varlığımıza kadar taşıp yükselen! Ya onun batınındaki zikir nasıldır? Geliyor kapını çalıyor mu arada o zikir? Zikri en güzelin, o en büyük zikri?!

Kumru Zikri
Kumrular gıdılarını şişirip o çıkardıkları sesle "heybetlenirlerken"; "kendi istidatlarınca" kimi zikrederler?... Senin istidadın bu kadar mı ki; bunu görmeyipte, kumrunun nefsine dikeceksin "ruhunu"?..

Daimi Zikir
Herşey O'nu övgüyle tesbih ediyor, aralıksız devamlı zikrediyorken... Sen bazen "tam bir halifeye yakışır şekilde" en yetkili halde bu zikre biz"zat" varlığınla katılırsın. Bazen de "Bismillahirrahmanirrahim" diyip kalkarsın yatağından ve tüm varlığını halis olarak"bu niyetle" yüce Allah'a teslim eder, öyle katılırsın bu zikre. Böylece.. Ne unutmuş olursun.. Ne de hatırlamış...

Ümitsizlik Hatası
Andolsun ki, biz, insana tarafımızdan bir rahmet tattırır da sonra onu ondan çekip alırsak, muhakkak o, çok ümitsiz ve çok nankör bir kimse olur. Hud Suresi 9

Hasedin Kötülüğü
Ey iman sahibi, seni bir tuhaf görüyorum. Komşuna hasetli bir haldesin. Onun yemesini çekemiyorsun. İçmesinden hoşlanmıyorsun. Onun giydiği sana tuhaf geliyor. Evi gözünde büyüyor. Hanımı dahi senin için çekilmez bir dert oluyor. O mevla nimeti içinde zengin olmuştur. Onun zenginliğinde bir türlü hoşluk bulamıyorsun. Bu hallerin neden oluyor. Bilmiş olman gerekir ki, bu halin iman zafiyetinden ileri geliyor. Bu hal seni Allah’ın rahmet nazarından uzaklaştırır. İlahi gazabı üzerine çeker. Peygamber efendimiz kudsi hadisi ile hasedi şöyle anlatmıştır: - “ Hased eden nimetimin düşmanıdır. Ayrıca; peygamberimiz bir Hadis-i Şerifinde buyurdu: -“ Hased, iyilikleri yer. Ateş odunu yaktığı gibi iyilikleri bitirir. Zavallı!.. neye hased ediyorsun. Sen mi verdin o nimetleri? Onları sen değil, Allah verdi... Allah’ın verdiği nimete nasıl hased edersin. Allah-ü Taâla: - “ Onların dünya geçimlerini aralarında dağıttık.. “ Diye haber vermiştir. İlahi nimetlerle beslenen o adamı hor görme. Ona karşı hased etme. Onun nimeti için de kimse hak iddia edemez. Herkese Allah nasibince verir, herkes nasibini bulur.

Bu halinle o akılsız bir duruma düşmektesin ki, senden daha akılsız daha cahil, bahil ve cahil görülemez. Acaba o adamdakileri senin mi zannediyorsun. Bu o kadar cahilliktir ki, tarifi imkansız. Eğer sana gelecek bir şey varsa başkasına gidemez. “ HAŞA “ Allah’a mı kin tutuyorsun. Halbuki Allah-ü Taâla: - “ Emrim değiştirilemez. Ben kullara zulum etmem.” Buyuruyor. Allah sana zulmetmez. Senin kısmetini başkasına vermez. Bunu böyle bil. Aksini düşünme, cahillik etme. Allah’ın verdiği nimete karşı durmak hıyanettir. Kendine zulumdur. Sonra bir nevi yere hased etmektir. Çünki, o hased ettiğin insanın nimeti yerden çıkar. Altın, gümüş yerden gelir. Bunlar miras olarak gelir. Geçmiş ümmetlerden. Ad, Semud, Kisra, Katser’lerin elinden geldi. Bir zamanlar bu mallar, bu mülkler onlarındı. Asıl onlara hased etmek lazım. Çünkü komşunun malı onların malının milyonda biri olur. Senin bu hasedine bir misal vardır: Bir insan koca bir sultanı askeri, mülkü, tacı, tahtı ve bütün saltanatı ile görüyor. Onun çeşitli nimetlerini her an seyrediyor. Buna hased etmiyor. Beri yanda padişahın köpeklerinde birine hizmet eden bir yabancı köpek görüyor. Yabancı köpek ile yerli köpek oturuyor, kalkıyor. Her türlü geçimini onun sayesinde sağlıyor. O zavallı adam bu hale tahammül edemiyor. O yabancı köpeğin ölmesini yerine kendinin geçmesini temenni ediyor. Bu hal alçaklığın ve hasisliğin en büyüğüdür. Böyle düşünen bir adam için, zühd, inanç diye bir şey olmadığı gibi, ondan daha ahmak, daha bilgisiz kimse de olamaz. Zavallı, eğer kıyamet gününde o hased ettiğin komşunun başına gelecekleri bir bilsen, hiç hased etmezsin. Eğer, o adam Allah’ın emrine uymuyorsa, nimetlerin hakkını ödemiyorsa onun başına gelecekleri yalnız Allah bilir. Allah, nimetleri kendi yoluna sarf edilsin diye verir, aksi halde nimet felaket olur. Peygamber efendimiz bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor: - “ Kıyamet gününde bir takım insanlar etlerinin makasla kesilmiş olmasını isterler. Buna sebep, zavallı kimselerin dünyada çektikleri bela yüzünden orada aldıkları sevabı görüp, imrenmeleridir. “ O gün, senin zengin komşun bir fakir olmayı ister. Kıyamet günü bir sürü hesabın görülmesi ve münakaşası onu yorar. Güneşin sıcaklığı altında beyni pişer. Böyle günlerce bekler. Oranın bir günü, buraya nisbetle elli bin senedir. İşte o dünyadaki nimet hesabını böyle verir. Halbuki sen, eğer hased etmeden sabırlı durursun. Dünyada güçlüklere sabredenler orada rahat eder. Sıkıntılara göğüs gerenler, orada mesud olur. Sen de dünyada iken kazaya, kadere iman edip, kaderine razı olduğundan orada en büyük nimete mazhar oldun. Başkasının zenginliğine göz dikmediğin için, orada tam afiyet buldun. İşte dünyada kendi hastalığını, başkasının iyiliğine,darlığını başkasını genişliğine, düşkünlüğünü başkasının iyiliğine tercih edenler öbür alemde arşın gölgesine sığınırlar.. Sana en büyük tavsiye: Belaya sabret, nimelere şükret ve her işini ulvi gök kubbesini

yaradana ısmarla... Abdülkadir- i Geylani (K.S) (Neler dedi neler dedi..Nasıl dedi)

Sana da Aşk olsun!
Aşk diyor ki Görmen yetmez! Her an düşünmelisin Aşkını! Yetmez! Yanında olmalısın! Yanında olmak da yetmez ki! Ona sarılmalısın! Yetmez ki! Canını vermelisin! Akıl da der ki Onu düşünmediğin an seni bırakır ki Aşkın! Yanında olsan da bir an yüzünü döndün! İşte yine yok! Terketti bak seni Aşkın! Hem nereden biliyorsun ki? O sana Aşık değil belki! Ah akıl! Rezil akıl! Yalancısın yalancı! Yalancının dik alası! Vefasızsın! Aşk! Sana da Aşk olsun!

Sen de Aşkından bi habersin!

Es-Settâr (Örten)

Elif

Sıradan İnsanlar da Hayda Hayda Unutmuşlardır
Kıyamet günü nesebini bilerek, akrabalarını göstererek, rahmi aracılığıyla Rahman'a ulaşmış olarak gelen bir adamla, bütün bunları bilmeden, yabancılığa ve münasebetlerin uzaklığına

inanarak gelen bir adam arasında ne büyük bir fark vardır. Eğer bu kimse, hayrı bilseydi, babası onun yanında Adem menzilinde, kendisi de Adem'in oğlu konumunda olurdu. Yani babasını Adem gibi görürdü. Ama böyle kimselere bu akrabalık mutluluk vermez. Ama yanlış bir tutumdur bu. Bana göre bu, bir zevktir ve ben bunu Mekke'de babamız Adem adına yaptığım bir Umre’de tattım. Bu husus bana bir müjde olarak zahir oldu ki, bazı insanlar da hem bizim hem de o gece benimle beraber Adem adına Umre etmelerini emrettiğim cemaat ile ilgili olarak müşahede ettiler. Burada ilahi yakınlık, göklerin kapılarının açılması, bu cemaatin yükselişi, mele-i a'lada ağırlanıp konuk edilmeleri gibi haller yaşandı. Ki gördükleri karşısında dilleri tutuldu, akılları başlarından gitti. Çünkü Adem ile aramızdaki akrabalık, ehlullah olan bir çok insan tarafından unutulmuştur. Sıradan insanlar da hayda hayda unutmuşlardır. Allah'a hamdolsun, Adem'e karşı akrabalık görevimi yerine getirdim. Sebebimle bağımı kurdum ve bu geleneği ben başlattım. Kuşkusuz bu, ilahi bir tevfiktir. Daha önce kimsenin böyle bir yol izlediğini görmemiştim ki onun yolunu izleyeyim. Nimetlerinden dolayı hamdettim. Ancak ilahi neseb sayesinde bu gerçeği keşfedebildim… Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri

İbn-i Arabi Hazretleri ve Tanıdığı Evliya Hanımlar
Bu salih ve arif kadınlardan biri Nune Fatıma bint ibni el-Müsenna'dır. Şeyh bu kadını şöyle vasfeder: - "Babası Kurtuba'lıydı. Genç bir kız iken tarikata girdi. Cüzam hastalığına yakalanmış muttaki bir adamla evlendi. Bu adam ölünceye kadar 24 sene boyunca ona hizmet etti. Allah'tan başka her şeyle ilgisini keserek kendini ibadete verdi. Allah mülkünü ona sundu, ama o bu mülkten hiçbir şeye bağlanmadı. Allah için seven, Allah'ı bilen, Allah aşkıyla dolu biriydi. Onu gören biri "ahmak!"derdi. o ise "Ahmak, Rabbini bilmeyene denir" cevabını verirdi. Daima Allah'ı zikreder, onunla tarifsiz bir coşku yaşardı. Cinlerin mümin olanları onun meclisine katılırlardı. Çok az yerdi. İşbiliye'de onun sohbetinde bulundum, ondan yararlandım. Bir çok kerametini gördüm. Bu kerametlerden biri şudur: herhangi bir şey istediği zaman, Allah'a Fatiha suresini okuyarak dua ederdi, anında duası kabul olurdu. Alemler için bir rahmetti. Onu tanıdığım zaman 95 yaşındaydı. Ama nazikliğinden, letafetinden dolayı onu on dört yaşında sanırdın. Yıllarca ona hizmet ettim. Boyu yüksekliğinde kamıştan bir ev yaptım ona. Manevi derecelere yükselinceye kadar durmadan Allah'a kulluk ederdi. Bana şöyle derdi: "Ben senin ilahi annenim. Nur ise senin topraktan annendir." Annem onu ziyarete geldiğinde, ona şöyle derdi: "Ey Nur! Bu benim oğlumdur. Senin de babandır. Ona iyi davran, sakın serkeşlik etme." Meclisine katılanlara hitaben şunları söylerdi: "Hepiniz benim yanıma varlığınızın bir kısmıyla gelirsiniz, bir kısmını ise evinizde, ailenizde, başka gayeleriniz için bırakırsınız. Ama oğlum, gözümün aydınlığı Muhammed b. Arabi hariç. O, benim yanıma gelince, bütün varlığıyla gelir, kalkınca bütün varlığıyla kalkar, oturunca bütün varlığıyla oturur. Arkasında nefsi namına bir şey bırakmaz. Tarikte böyle olmak gerekir." Şeyhin yirmili yaşlarda iken tanıştığı arif kadınlardan biri de Yasmine Şems Ümmül fukara'dır. Şeyh onun hakkında özetle şunları söylüyor -"Onu tanıdığımda 80 yaşındaydı. Merşanetu'z Zeytun'da defalarca yanına gittim. Burası

İşbiliye'ye uzak olmayan bir yerdi. Abdullah el-Mururi ile birlikte onu ziyarete giderdik. Salih bir kadındı. Çok içli ve yufka yürekliydi. Ağırlık hali rıza ile karışık korkuydu. Nefsine yüklenmek hususunda sergilediği kararlılığı erkeklerde bile görmedim. Muamele ve keşiflerde büyük özellikler sergilerdi. Defalarca onu keşif hususunda denedim, sonunda onun bu makamda temkin düzeyinde olduğunu gördüm. Hallerini özenle gizlerdi. Onun bir çok bereketini gördüm." Şeyhin tanıştığı salih kadınlardan biri de, önce İşbiliye'de sonra Mekke'de karşılaştığı ve Mekke'den birlikte Kudüs'e yolculuk ettiği Zeynep el-Kaleiye'dir. Şeyh, onun hakkında özetle şunları söylüyor - "Aslen Benu Hammad Kalesindendir. Kur'an ehliydi. Zamanının en zahidiydi. Göz kamaştırıcı güzelliğine ve büyük servetine rağmen dünyadan el etek çekerek Mekke'ye yerleşti. Büyük şeyhlerin sohbetinde bulundu. Bunlar arasında, İbni Kasum, eş-Şeberbuli, Meymun elKırmızı, luhaddis, zahid Ebu'l Hüseyin es-Saiğ, Ebu's Sabr Eyyub el-Fihri gibi isimler yer alır. Namaz vakitlerine onun kadar özen gösteren birini görmedim. İnsanların en zekilerindendi. Allah'ı zikrettiği zaman, yerinden yukarı yükselirdi ve zikir sona ermeden yere inmezdi." Mekke'de yaşıyan ve şeyhin karşılaştığı salih kadınlardan biri de Emetu Emirülmüminin'dir. Şeyh onu özetle şöyle vasfeder: -"Ahlak, erdem, yoksullara hizmet ve tarikatta doğruluk bakımında zamanının biricik kadınıydı. Nefsine karşı amansız bir cihad verir, rabbini çokça tazim ederdi. Kesintisiz oruç tutardı. Halleri çok güçlüydü. Tayy-i mekan makamına nail olmuştu. Uzak mesafeleri en kısa zamanda kat edebiliyordu." Bunlardan biri de şeyhin, hakkında şu değerlendirmeyi yaptığı kadındır: - "Mekke'de salih bir kadın gördüm. Fatıma bint et-Tac. Hiçbir kabahati olmadığı halde, babası onu incitici şekilde dövmüştü. Ama o hiçbir şey hissetmemişti. Sırtı ile kamçı izleri arasında giren şeyleri ise hissederdi. (…) Başlangıçta bizim de başımızda böyle şeyler geçti ve bu uzun bir hikayedir." Şeyhin annesi Nur vefat ettiğinde, ana oğul birbirleri için göz aydınlığı mesabesindeydi. Annesi, şeyhin babasından, yani eşinden birkaç ay sonra vefat etti. Vefat ettiğinde şeyh 30 yaşındaydı. Şeyh, anne ve babasına yönelik iyi tutumunu onların ölümünden sonra da sürdürdü. Bazı ibadetlerinin sevabını onlara ve atalarına ithaf ederdi. Böylece bir çok insanın kulak ardı ettiği sıla-ı rahmi (Akrabalık bağı/ziyareti) unutmazdı. Nitekim Futuhat'ın 454. babında şunları söylemiştir: - "Nesebin ispatı için iki yol vardır: En yücesi nisbi olanıdır. Yani, Allah nesebi olan takvadır. Biri de rahim yoludur. Rahim ise, Rahman'dan bir daldır. "Çocuk babasının sırrıdır." sözünün anlamı budur. Kıyamet günü nesebini bilerek, akrabalarını göstererek, rahmi aracılığıyla Rahman'a ulaşmış olarak gelen bir adamla, bütün bunları bilmeden, yabancılığa ve münasebetlerin uzaklığına inanarak gelen bir adam arasında ne büyük bir fark vardır.

Rahman Suresi 6-13
Rahman Suresi 6-13 Ve çimen ve ağaç secde eder. Bak şu güzel göğe, onu yükseltti, dengeyi koydu. Ki asla ölçüsünden şaşmayasınız. Ve doğru tartın, eksik tartmayın. Yere gelince, onu da mahlukatı için serdi döşedi. Orada türlü türlü meyvalar, salkımlı hurma ağaçları var. Ve filizlenip dal veren tohumları ve hoş kokulu bitkiler. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Allah'a Yakınlık
Manevi bir hal içinde bulunduğun zaman başkasını isteme. İser daha altını, ister daha üstünü. Hiçbir makam arzu etme... Padişahın kapısına geldiğinde hemen içeri girmeği isteme Zorla içeri alınıncaya kadar bekle. Kendi isteğinle değil zorla içeri alınmalısın. Tekrar, takrar istemelisin. Pek nazlı da olma... İçeri girmek için mücerret izinle de yetinme. Seni tecrübe için olabilir, belki de padişah tarafından deneniyorsundur... Koşma; bekle. Ta ki seni zorla içeri alsınlar. Bu şekilde içeri alınman senin için bir fazilet olur. Saraya bu şekilde girdikten sonra, seni kimse tekdir etmez. Tekdir ancak yapacağın kusurdan sonra gelir. O, seni bizzat içeri aldıktan sonra, korku da olmaz. Padişahın yaptığından mes’ul olmazsın. Ancak kendi isteğinle yaptığın şey sonunda mes’ul duruma düşersin. Yaptığın hareket neticesi, sana taarruz vaki olur. Bu makamda senin için iyi olmayan şey kendi arzunla hareket etmendir... Sabrın azlığı, edebe riayetsizliğin, bulunduğun hale rıza göstermemen senin için hiç de iyi olmayan hareketlerdir... Abdulkadir Geylani Hazretleri Not: Himmetidir sözleri...Allah yakınlığımızın mertebelerini O'nun hürmetine her gün yükseltsin inşaallah..Amin...Bunları okuyabilmenin kıymetini anlıyorsan bil ki işte bu haberleri onlar aktardı ve son derece cömert ve son derece dikkatli davrandılar..Kolay zannetme..Haklarını takdir etmeyi,anmayı,dua etmeyi eksik etme..

Allah'a yakınlık üzerine
Rüya gördüm, bir ihtiyar bana sordu:

- “Kul için Allah’a (CC) yakınlık nasıl olur?” Cevap olarak: - “Bunun ilki ve sonu var.” Dedim ve sonra devam ettim: - “İlki var; fani, kötü işleri bırakmak; sonu ise Allah’tan (CC) razı olmak. O’na (CC) teslim olup candan bağlanmaktır.” Abdulkadir Geylani

Ancak tevekkül ile Allah Onu Giderir
Uğursuzluk yorma, şirktir ve bizden hiçbir kimse yoktur ki bu şirkten ona bir şey yaklaşmış olmasın. Ancak tevekkül ile Allah onu giderir. s.a.v.

Allah'ın iradesi dışında bir şey isteme!
>>Allah'ın iradesi dışında<< >>Ondan başka bir şey istemek, >>boş bir temennidir<<.. <((Parantez: Yani kişinin O'nun herşeyin yaratıcısı olduğuna iman ettiği ve bildiği halde Allah'tan, O'nun iradesi dışında başka [Gayrı veya Nefsi] bir irade beklemesi))> Akılsızlıktır. >>Sakın böyle bir hevese düşme!<< >>Telef olursun<<..>>Helak olursun!<<.. Hakkın merhametinden uzak kalırsın.. Sonuna kadar Allah'ın emirlerini tut!..Sonuna kadar yasak ettiği şeylerden kaç!..Sonuna kadar onun kaderine teslim ol!..Yarattığı şeylerden hiçbirini ona ortak yapma.. Şirk koşma!.. Abdulkadir Geylani Hazretlerinden Kopyala yapıştır ->> http://jonasclean.blogspot.com/2009/05/sizden-herkes-ihtiyaclarnntamamn.html

İsa Aleyhisselam
Ben onlara (söylememi) emrettiğin şeyden başkasını söylemedim: 'Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz (olan) Allaha kulluk edin (dedim). Ve onların arasında yaşadığım sürece yaptıklarına şahitlik ettim: Ama Sen bana ölümü verdikten sonra onların koruyucusu yalnız Sen oldun ve Sen her şeyi hakkıyle görensin. Maide 117

Durmuşlar da Seni O'ndan Başkalarıyla Korkutuyorlar
Allah, buyurmuştur ki: İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir ilâhdır. Onun için yalnız benden korkun. Nahl-51

Allah, kuluna kâfi değil midir? Durmuşlar da seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Her kimi ki Allah şaşırtırsa, artık ona hidayet edecek yoktur. Zümer-36

Zatından Başka Herşey Yok Olucudur Helak Olucudur
Ve Zekeriya(yı da an ki o'nu da böyle kurtarmıştık;) hani, o da Rabbine seslenerek: "Ey Rabbim!" demişti, "Beni çocuksuz bırakma; fakat, (beni varissiz bıraksan bile, biliyorum ki) herkes göçüp gittikten sonra kalıcı olan biricik varlık Sensin!" Enbiya-89 Yani, Allah'la beraber tutup başka bir tanrıya yalvarmaya kalkma! (Çünkü) O'ndan başka tanrı yok; (çünkü) O'nun (ebedi) Zatı'ndan başka her şey, herkes, yok olmaya mahkumdur; hüküm bütünüyle O'nun elindedir ve sonunda O'na döndürüleceksiniz. Kasas-88

Zatında Övgüye Layıktır
Musa dedi ki: «Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz, şu bir gerçek ki, Allah hepinizden müstağni ve zatında övgüye layıktır.» İbrahim - 8

Haberin var mı?
Sen kendinden nefret etsen Allah senden nefret etmez Sen Allah'a kızsan Allah sana kızmıştır Aşk derken kimin aşkından bahsediyorsun sen Haberin var mı?

Mumin Suresi, 2-3
Bismillahirrahmanirrahim. Bu Kitab’ın indirilmesi, mutlak galip ve (her şeyi) hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan, hem de lütuf sahibi olan Allah tarafındandır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O’nadır.

Sevgi Hiç Karşılık Beklemek Olur mu
Sevgi hiç karşılık beklemek olur mu Ya Allah ne bekliyor bizden Namaz nasıl sevgisiz olsun

Aşk'a dalıp kime Aşık olunuyor unutma sen Bu işte O karşılıksız olan Aşk

Allah'ın İlminden
Gelişim derken ademin cennetten indirildiğini unutma Teknoloji gelişimdir derken doğanın mahvedildiğini unutma! Eski zamanlardakilerin doğayı teknolojiyle bozamadıkları için çok çok uzun yaşadıklarını unutma! Ademin cennetten indirilişindeki sebebin sendeki iyi ya da kötü sırrını unutup Allah'a benim ne suçum var deme! Sırrın manasının söylenenden hariç aynı zamanda "anlaşılamayan" olduğunu unutma! Allah'ın rızasının cennetten üstün olduğunu unutma! Asıl cennetin ahirette olduğunu ve orda kulağına tek bir boş laf gelmeyeceğini aklından çıkarma! Gelişimdi teknolojiydi derken O'ndan O'na döneceğimizi unutma! Kardeşin hakkında hüsn-ü zan etmenin ibadet olduğunu unutup kendini boşu boşuna günaha atma! Kötü zanda bulunmamak güzelliğine ve özgürlüğüne sahip olduğunu unutma! Allahtan başkasından hür olduğunu bilirken bütün iyiliklerin de O'ndan olduğunu aklından çıkarma! Her konuda kul hakkını gözetmeyi unutma! Allahtan gelen "çok büyük iyiliklerin" kolaylıkla elde edildiğini zannetme! Allah'ın bedeni yoksa da yaratması olduğunu aklından çıkarma! Ruhumuzun Allahımızın ruhundan bir nefes ve bedenimizin O'nun yaratmasıyla "OL"duğunu unutma! Kendini sadece beden zannedip de o ruhunu vücudun gibi toprak olacak sanma! Öylece de yaratmanın sadece O'na ait olduğunu unutma! Hikmetin sadece O'na ait olduğunu unutma! Uyutulduğunda "YOK" olduğunu unutup da uyandığında yoktan yaratanın hiç uyumadığını unutma! Allah'ın çok yumuşak olduğunu bilirken, çirkin ve doğru olmayan şeylere asla göz yummayacağını unutma! Allah'ın çok affedici ve çok rahmet edici ve Settar ve Rahim bulunduğunu unutma! Vedud olanın Allah olduğunu unutma!

Evliyadan Abdulkadir Geylani'den Yardım İstemek
Sen olsam Senin senden daha büyük olduğunu görsem Yine seni överim Yine de senin seni övmeni överim Benim senden yardım istemem ne haddime ! Yardım eden sensin !

Ah cümle canların canı Ah Yunusu Bî-Huş eyleyen Alemlerin sultanı ! Sen "Var" iken ! Hiç bulunmaz, Haktasın ! Ya ben kime yalvarayım ! Ah Alemlerin sultanı sen var iken ! Hayyül-Hak ! Allahın arslanı ! Ya ben kime yalvarayım !

AbdulKadir Geylani Cümle Canların Canı Alemlerin Sultanı
Sen olsam Senin senden daha büyük olduğunu görsem Yine seni överim Yine de senin seni övmeni överim Benim senden yardım istemem ne haddime ! Yardım eden sensin ! Ah cümle canların canı Ah Yunusu Bî-Huş eyleyen Alemlerin sultanı ! Sen "Var" iken ! Hiç bulunmaz, Haktasın ! Ya ben kime yalvarayım ! Ah Alemlerin sultanı sen var iken ! Hayyül-Hak ! Allahın arslanı ! Ya ben kime yalvarayım !

hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar
Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin. s.a.v

Ne İstiyorsan Mutlaka O Şeyi Allahımızın Lütfundan İste
Elbette sen Allah'ın yardımı olmadan kendi amelinle kurtulamazsın Ne istiyorsan mutlaka o şeyi sadece Allah'ın lütfundan istemelisin! Amelinin karşılığını amelinden değil Allah'ın lütfundan gör Kulluğumuz elbette Allah'ı hoşnut eder ve rızasına kavuşuruz Fakat örneğin sen namazda duaları okurken sadece Allah'ı hoşnut etmek için okursan Yani hiç o duaların anlamlarını hissetmeden okursan Ya da kuranı sadece harflerinden okuyup hiç o güzelim anlamları tefekkür etmezsen Bu doğru olur mu ? Elbette ne gelirse Allahımızın lütfundan gelir! Ama hiç namaz kılmamak mesela ya da hiç bir şey okumamak, anlayarak hissetmeye gayret etmemek doğru olur mu ?

Sonrayı Bırak
Sonrayı bırak Baban seni doğmadan annenin karnından aldırır ! Annen seni büyümeden caminin önüne koyuverir Annenin babanın haklarını takdir et ! Ve düşün az ! Kim peygamberlerinden ve O'ndan başka bizi hakkıyla sevdi !

İnsan Sevdiğiyle Beraberdir (s.a.v)
"İnsan sevdiğiyle beraberdir" s.a.v

Sen yarattıklarından çok Allah'ı seviyorsun değil mi ?

Her İşte Bi Hayır Var
Her işte bir hayır varsa; seni ne çıkartabilir O'nun huzurundan! Bir fitneye maruz kaldığında sen o fitneye gözünü dikip huzurundan olacağına, seni ondan haberdar etmiş, sakındırmı