P. 1
27

27

|Views: 917|Likes:
Yayınlayan: korayd76
Gazi Universitesi Kuram ve Arastirma Dergisi sayi 27
Gazi Universitesi Kuram ve Arastirma Dergisi sayi 27

More info:

Published by: korayd76 on Jun 04, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/29/2013

pdf

text

original

iletisim

GÜZ
2008

27

G. Ü. İ. F. Adına Sahibi Prof. Dr. Rıza Ayhan Sorumlu Yazı şler Müdürü Prof. Dr. Korkmaz Alemdar Ed tör Doç. Dr. M. Bilal Arık Gazi Üniversitesi Yardımcı Editörler Dr. Gülcan Seçkin Gazi Üniversitesi Yrd Doç. Dr. Gökhan Atılgan Gazi Üniversitesi Yayın Kurulu Prof. Dr. Levent Kılıç Anadolu Üniversitesi Prof. Dr. Ümit Atabek Akdeniz Üniversitesi Prof. Dr. Konca Yumlu Ege Üniversitesi Doç. Dr. Hamza Çakır Erciyes Üniversitesi Prof. Dr. Merih Zıllıoğlu Galatasaray Üniversitesi Prof. Dr. Yüksel Akkaya Gazi Üniversitesi Prof. Dr. Nazife Güngör Gazi Üniversitesi Prof. Dr. Hülya Yengin Kocaeli üniversitesi Prof. Dr. Raşit Kaya ODTÜ Doç. Dr. Ayhan Selçuk Selçuk Üniversitesi Prof. Dr. Bayram Kaya Manas Üniversitesi, Kırgızistan Prof. Dr. Dan Schiller University of Illinois, USA Prof. Dr. Vincent Mosco Queen’s University, Canada Prof. Dr. Stuart Ewen CUNY, USA Prof. Dr. Douglas Kellner UCLA, USA Kapak ve Sayfa Tasarımı Gökhan Atılgan
ISSN: 1302-146x Copyright © Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm hakları saklıdır Yayın ve türü: Yılda iki kez basılan hakemli, yaygın, süreli bir dergidir. Yönetim merkezi ve adresi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, 06510 Emek, Ankara Tel: 90 312 212 6495 Fax: 0 312 212 1832 e-mail: iletisimdergisi@gazi.edu.tr Basım yeri: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Basımevi, Emek, Ankara. Kapak fotoğrafı: Anadolu Ajansı

İç ndek ler
Lefebvre ve Modern Dünyada Gündelik Hayat Hüsey n Köse.........................................................................................................................................7 Gündelik Yaşamın Üretimi ve Reklamlar Derya Öcal Tellan...........................................................................................................................27 Popüler Kültürde Hegemonik Anlamların Üretilmesinde Gençlik Altkültürlerinin Önemi Hürr yet Konyar...............................................................................................................................55 Büyüklere Masallar: Fantastik Filmler ve Gündelik Yaşamda Büyünün Yeniden Keşfi El f Şeşen .............................................................................................................................................77 Sefaletin Psikolojisi ya da Psikolojinin Sefaleti: Psikolojik Yoksulluk Yaklaşımlarının Eleştirisi Aysel Kayaoğlu..................................................................................................................................99 Yeni Piyasa Toplumu ve Değişen Gündelik Hayat Gülcan Seçk n..................................................................................................................................127 Gündelik Yaşamda Çin Malları Derya Nacaroğlu............................................................................................................................157 Gündelik Yaşamın Tiyatrosu Süreyya Karacabey.........................................................................................................................171 Zaven Biberyan’ın “Babam Aşkale’ye Gitmedi” Adlı Romanında Varlık Vergisi Kanunu ve Devrimsiz Gündelik Hayatlar Hülya Göğerç n Toker..................................................................................................................183 MTV ‘nin Küreselleşme Serüveninde Yeni Durak: MTV Türkiye Sevg Can Yağcı................................................................................................................................203 Sosyal Gruplar, Örgütler ve Kurumlar Robert Bıerstedt ............................................................................................................................221 Tanzimat Kadınlarının “Gündelik Hayat” algısının Fatma Aliye’nin Romanlarındaki İzdüşümü Hülya Bulut.......................................................................................................................................267 Konu başlıklarına göre hazırlanmış Gündelik Hayat Bibliyografyası Mehmet Kemal Sevg sunar..........................................................................................................273 Television is a Guide of an Auethetic Education Gafar Askerzadeh..........................................................................................................................301

Derg Pol t kası 1983 yılından beri “İletişim” başlığıyla çıkan İletişim Dergisi iletişim kuram ve araştırmalarına odaklanan bir sosyal bilimler dergisidir. Dergi farklı kuramsal yaklaşımlara ve inceleme yönelimlerine açık bir karaktere sahiptir; Türkiye ve dünyada iletişim konularının akademik tartışması için bir forum oluşturur; iletişim alanında kuramsal ve yöntem bilimsel olarak zengin bilgi kazanımı ve gelişmesine katkıda bulunarak toplumsal bağlamda faydalı bilginin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Journal’s Polıcy The Journal of Communication Theory and Research, launched in 1983 and formerly published under the title Communication, is a social science journal focusing on theory and research on communication. The journal is dedicated to present competing theoretical approaches and study orientations; to develop a forum for the scholarly discussion of communication issues in Turkey and around the world in order to further the field; to expand the frontiers of knowledge by contributing to the literature on communication; to perform its role in the development of theoretically and methodologically enriched multidisciplinary body of knowledge on communication.

Makale Sunumu Makale göndermek isteyenler kesinlikle web sayfasındaki makale ve diğer yazıları sunma koşullarını okumalıdır. Makalenin bir kopyası PC word formatında hazırlanmalı ve “iletisimdergisi@gazi.edu.tr” adresine bir niyet mektubuna eklenerek gönderilmelidir. Editör makaleyi okuduktan sonra ya değerlendirmeleri için iki hakeme gönderir ya da değişiklik önerileriyle yazara geri yollar. Yazar, isterse yaptığı değişikliklerle makaleyi göndererek süreci yeniden başlatabilir. Makalenin formatı kesinlikle Dergi’nin belirlediği kurallara uymalıdır. Fazla bilgi için derginin web sayfasına ve son sayılarından birine bakınız.

Submıssıons Manuscripts submitted for publication consideration should be sent in digital form. Digital copy of a manuscript and inquiries of an editorial nature should be e-mailed (iletisimdergisi@ gazi.edu.tr). Please insure that the digital version of the submission is virus-free and created in PC Word format, not Macintosh. The digital copy should be double-spaced, and titles, text, references and formatting should follow the style guidelines of the journal.

EDİTÖR NOTU
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi bu sayısını gündelik hayatın incelenmesine, gündelik hayat çalışmalarına ayırdı. Bu amaçla egemen olan yaklaşımlarla, alternatif yaklaşımlarla gündelik hayatı çözümleyen, tartışmalar ortaya koyan gündelik yaşam çalışmalarının bugüne kadar oluşturduğu geniş bilgi birikimine katkı amaçlayan bir sayı çıkarmayı hedefliyoruz. Gündelik yaşamın ifade biçimleri bireylerin tek başına kendilerini kendilerine sunumlarından, arkadaşlık, kardeşlik, dostluk, düşmanlık, iş, çalışma, çalıştırma, yeme, içme, giyinme, eğlenme gibi birçok günlük yaşamın birçok anlarında ve süreçlerinde kendilerini ve diğerlerini yeniden üretmeye kadar zengin bir çeşitlilik gösterir. Bu çeşitlilikteki yaşamın örgütlenmesini ve günlük ilişkilerden geçerek yürütülme biçimlerini anlamaya çalışmak, insanı ve toplumunu anlamada büyük önem taşır. Gündelik hayat içerisindeki alışılmış, olağan görünen herşey temelde verili toplumsal sistemin dayandığı değerlerin paylaşılmasına, görece haklılaştırılmasına, yeniden üretilmesine ilişkindir. Gündelik hayatta çoğu zaman doğal ve kendiliğinden kabul ettiğimiz pek çok durum ve olayın ardındaki ya da altındaki kabuğu sıyırdığımızda iktidar ilişkilerinin etkisini görmek hiç de şaşırtıcı değildir. Bu yüzden gündelik hayatı anlamak, toplumu anlamaktır bir bakıma. Bu doğalmış, pek de başka türlü olamazmış gibi akıp duran gündelik yüzeyin araştırılması ve sağlayacağı olanakların tartışılabilmesi için bugünkü çok parçalı toplumun gündelik hayat içinde bütünlüklü bir çözümlemesinin yapılması, bunun geniş bir yaklaşımlar ve yöntemler yelpazesinden sürdürülmesi gerekmektedir. Bugün, çok çeşitli farlılıklar ve karmaşa içinde, bütüncül olmaktan uzak, çözülmüş bir toplumda gündelik hayatın işleyiş mekanizmalarını gözlemek, çözümlemek güç ve bir o kadarda önemli hale gelmiştir. Bu sayı gündelik hayatı, gündelikliği içinde çözümlemek çok parçalı, çok katmanlı toplumu ve bireyi, ve yabancılaşmışlık olgusunu anlamak üzere geniş bir çalışma alanının önemine yeniden bir vurgu niteliği taşıyor. Bu amaçla, dergimizde toplam 10 makaleye yer verildi. Makalelerin hemen hemen tümünde gündelik yaşamın içine nakşolan anlamların keşfinin çabası ve gündelik yaşama dönük eleştirel bir bakış açısı temel alınmış durumda. Hüseyin Köse, “Lefebvre ve Modern Dünyada Gündelik Hayat başlıklı makalesinde alanın en önemli teorisyenlerinden Henri Lefebvre’nin gündelik yaşama ilişkin tespitlerini tartışıyor. Köse bu makalesinde modern gündelik yaşamda, artık siyasal düşüncelerin yerini almış görünen üslupların ve hayat tarzlarının savaşı bile, gündelik yaşamda hüküm süren sınıfsal çatışmaların kıyasıya gün yüzüne çıkarılmasıyla geçerlilik kazanacak bir devrim fikri ve gerçeğini asla değiştiremeyeceği gerçeğinin de altını çiziyor. Derya Öcal Tellan da, “Gündelik Yaşamın Üretimi ve Reklamlar” makalesinde gündelik yaşamın yeniden üretiminde reklamların nasıl sistemsel bir rol yüklendiklerinin altını çizerken, tarihsel bir süreç içerisinde kitlelerin ihtiyaçlarının nasıl manipüle edildiğini bizlere göstermektedir. Tellan’ın makalesi, bilhassa kapitalizmin kurumsallaştığı mekanlar olan kentlerin, insanları tüketime yönlendirmedeki etkisini tartışması açısından da oldukça önemli verilere sahip. Hürriyet Konyar, “Popüler Kültürde Hegemonik Anlamların Üretilmesinde Gençlik Altkültürlerinin Önemi” başlıklı makalesinde daha çok İngiliz Kültürel Çalışmalar eksininde bir çözümlemeye girişmiş. Konyar, çalışmasında gündelik yaşam çalışmalarında önemli bir ağırlığı olan gençlik altkültürlerinin çok kültürlü ve renkli bir toplumsal yaşamdaki rolünü

sorguluyor. Elif Şeşen de, “Büyüklere Masallar: Fantastik Filmler ve Gündelik Yaşamda Büyünün Yeniden Keşfi” başlıklı çalışmasında Weberyan bir teorisyen olan George Ritzer’in teorileri izleğinde, fantastik filmlerin kapitalist sistem içerisindeki rolünü sorgularken, yaşamdan büyüyü kovan modernist düşüncenin, belli bir rasyonalizasyon doğrultusunda büyüyü nasıl kullanılabilir düzeye indirgediğini de net bir şekilde ortaya koyuyor. “Sefaletin Psikolojisi ya da Psikolojinin Sefaleti: Psikolojik Yoksulluk Yaklaşımlarının Eleştirisi” başlıklı makalesinde de Aysel Kadıoğlu, sosyal bilimlerde özellikle 90’lı yıllarla beraber yoğun bir şekilde tartışılan yoksulluk kavramsallaştırmalarının sistemle aralarındaki “flörtleşmeye” dikkat çekiyor. Yoksulluğu bir “sosyal problem” olarak ele alan ana akım literatürün, yoksulları suçlayan bir eğilim üretmesini eleştiren Kadıoğlu’nun çalışması alana dönük yapılan üretimin hangi amaçlara hizmet ettiğini göstermesi açısından da oldukça önemli verilere sahip. Gülcan Seçkin de, “Yeni Piyasa Toplumu ve Değişen Gündelik Hayat” başlıklı makalesinde Türkiye’nin 80’li, 90’lı yıllardan günümüze yaşadığı toplumsal değişimin, gündelik yaşam üzerindeki etkilerini sorguluyor. Seçkin makalesinde, yeni sağ politikaların yeni bir piyasa anlayışı ve ona uygun bir piyasa toplumu yaratma sürecini özetlerken yeni toplumsal koşullarda tüketimci kapitalizmin gündelik yaşamı nasıl ticarileştirdiğini, metalaştırdığını, bunların gerisinde üretilen iktidar ilişkilerine vurgu ile çeşitli örnekler üzerinden tartışıyor. Derya Nacaroğlu, “Gündelik Yaşamda Çin Malları” makalesinde gündelik yaşam içinde yer alan alışveriş ediminde Çin mallarının nasıl bir yere sahip olduğunu, ekonomik ve sosyolojik hangi gereksinimlere yanıt verdiğini tartışarak, değişen dünya düzeninde pek çok gündelik pratiğin değiştiği gibi alışveriş alışkanlıklarının da bundan payını aldığı öngörüsünü tartışıyor. Süreyya Karacabey ise, “Gündelik Yaşamın Tiyatrosu” isimli çalışmasında “Sokağın tiyatrosu, her türden beklenti bozmayı, süreklileştirmek yoluyla normalleştirir, fazla eğlenmekten, uyaranların aşırılığından canı sıkılmış insanı, canının neden sıkıldığı konusunda düşünmeden eğlendirmeye ve oyalamaya geçen pop-sanat, neyi, nasıl değiştirebilir?” sorusunun cevabını sorguluyor. Hülya Göğerçin Toker “Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ Adlı Romanında Varlık Vergisi Kanunu ve Devrimsiz Gündelik Hayatlar” başlıklı makalesinde ilgili roman bağlamında Varlık Vergisi Kanunu’nun gündelik yaşama olan etkilerini incelemiş. Çalışma niteliksel bir analizle, siyaset dışı sayılan gündelik yaşamın, alınan siyasi kararlardan nasıl doğrudan etkilendiğini ortaya koymayı amaçlıyor. Sevgi Can Yağcı da, “Küreselleşme Serüveninde Yeni Durak: MTV Türkiye” başlıklı makalesinde yerelleşme kavramının, günümüzde küreselleşme stratejisi olarak nasıl kullanıldığını, MTV Türkiye örneğinde niteliksel bir analizle inceliyor. Dergimizin “Forum” bölümünde ise, toplam 4 yazı bulunuyor. İlk olarak Mehmet Yüksel’in, Robert Bierstedt’ın, “The Social Order” kitabından bir bölüm çevirisi yer alıyor. “Sosyal Gruplar, Örgütler ve Kurumlar” başlıklı bölüm, gündelik yaşamın temel belirleyicilerinden olan sosyal gruplar üzerine kapsamlı bir değerlendirme niteliği taşıyor. Hülya Bulut da “Tanzimat Kadınlarının “gündelik hayat” algısının Fatma Aliye’nin Romanlarındaki İzdüşümü” başlıklı yazısında Fatma Aliye’nin romanları üzerinden Osmanlı’daki gündelik yaşamı inceliyor. “Konu Başlıklarına Göre Hazırlanmış Gündelik Hayat Bibliyografyası” başlıklı kaynakça taramasında Mehmet Kemal Sevgisunar gündelik yaşama ilişkin geniş bir literatür listesi sunuyor. Forum bölümünün son yazısı Gafar Askerzadeh’in “Television is a Guide of an Auethetic Education” başlıklı yazısı. Yazar bu yazısında televizyonun eğitimdeki rolünü sorguluyor.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 7

Lefebvre ve Modern Dünyada Gündel k Hayat
Hüsey n KÖSE1
ÖZET
Henri Lefebvre’e göre gündelik hayatın keşfi, en yalın biçimde ifade etmek gerekirse, modern dünyada bürokratik denetimin gelişiminin bir sonucudur. Buna göre, söz konusu bürokratik denetim, modern gündelik hayatın tarihini üç kısma ayırarak incelemeye olanak sunar: üsluplar, üslupların sonu ve kültürün başlangıcı (19. yüzyıl) ile gündelik hayatın yerleşmesi ve sağlamlaştırılması. Lefebvre’in gündelik hayatın gitgide önem kazanarak tüm devrim biçimlerinin yerini almaya başlamasını izah etmekte kullandığı başlıca argümanı ise, 20. yüzyılın düşünce ufkunda yeni bir “evrimci praksis”in doğuşudur. Bu tarihten sonra artık, her türlü devrimci praksise yüklenen başarısızlık, gündelik hayatın yeni bir mücadele alanı olarak belirişine katkıda bulunacaktır. Bu perspektiften bakıldığında, siyasal düşüncelerin yerini, artık gündelik yaşamda üslupların ve hayat tarzlarının savaşı almıştır ve bu savaş, sistemin bürokratik eliyle yeniden düzenlenmeye, örgütlenmeye muhtaçtır. Bu sonuncu evrede bile sistem, büsbütün sınıfsal çelişkilerinden arınmış değildir. Aksine, resmi meşruiyeti arzu ve gereksinimlerin “tatmin”ine ve söz konusu tatmin duygusunun körüklediği kışkırtılmışlıkla yeniden arzu duymaya dayalı olan tüketim toplumunda arzu ettiklerine denk bir maddi tatmin sağlayamayan “tatminsiz” kitlelerin yaşadığı yoksunluk tüm şiddetiyle varlığını sürdürmektedir. Bu makalede, kısaca, kentin ve toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi ve dönüşümü bağlamında çözümlenmeye çalışılan gündelik hayat kavramı, modernizm ve gündelikliğin politikası, “evrimci praksis” ve günümüz tüketim kültürü kavşağında aldığı farklı biçimler bağlamında analiz edilmektedir.
Anahtar Kavramlar: Gündelik hayat, modernizm, tüketim kültürü, evrimci praksis, toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi.

Lefebvre and Everyday Lıfe ın the Modern World
ABSTRACT
According to Lefebvre, the discovery of everyday life, in simple terms, is the result of the development of bureaucratic auditing in modern world. For this, the bureaucratic auditing may lead to examine the history of modern everyday life in three phases: styles, the end of styles, the beginning of culture (19. Century), and setting and strengthening of everyday life. The main means of evidence that Lefebvre use to explain the growing importance and so the beginning of the substitution of it with all the revolution types is the raising of “revolutionist praxis” in the directions of 20. Century thought. After this date, all the types of revolutionists will contribute to the appearing of unsuccessfulness that attributed to the praxis as a new arena in everyday life. When considered through this perspective, anymore, the war of styles and life styles in everyday life has taken the place of political thought, this sort of war need to be reevaluated and reorganized by the bureaucracy of the established system. So, this system is not purified from the whole class paradoxes. In contrast, formal legitimating, which is as if it depends on “satisfaction” of desires and requirements, and also priming provocation this questioned satisfaction to re-desire in consumption society, exists with a sharp deprivation in the “dissatisfied” communities which could not find an equal material satisfaction. In this paper, briefly, the concept everyday life that is tried to analyzed in the context reproducing and reformation of social relations, modernism and everyday life politics, “revolutionist praxis”, and their different forms in the raising of today’s consumption culture.
Key Words: Everyday life, modernism, consumption culture, revolutionist praxis, reproducing social relations.

1

Doç. Dr., Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü

8 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hüseyin Köse
Giriş Lefebvre, modernitenin ruhuna uygun yeni bir insan modelinin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan politik ve etik bir vaadi dillendirmekle kalmamış, aynı zamanda insanın yabancılaştırıcı bir gündelikliği, ancak kendi verili varoluş tarzından mutlak biçimde vazgeçişini dayanak noktası olarak almakla aşabileceğini iddia etmiştir. Onun düşüncesi, ideal bir politika biçiminin hala var olabileceği koşulların araştırılması üzerine yürütülen düşüncelerdir. Böylesi bir ideal politikada sınıf egemenliği ve işin toplumsal bölünmesiyle tetiklenmiş karşıtlıklar birbiri içinde erimiştir. Lefebvreci düşüncenin açığa vurduğu gündelik yaşamın eleştirel modeli, tıpkı Kantçı ideal yasa koyucu düşüncesinde olduğu gibi, geleceğin mutlu ve insancıl bir düşünün gerçekleştirilebileceği idealinden esinlenir. Bu yönüyle modern bir düşünür olan Lefebvre, Hegelyen-Marksist yabancılaşma kuramını da yanına alarak, temelde reformist bir yönelimle, dünyanın etik açıdan iyileştirilmesine odaklanır (Enrique ve Pasin, 2002). Gündelik yaşamın yabancılaşmamış ve yaratıcı etkinliklerin alanı olarak yeniden-kavramsallaştırılması, bu hedefe giden yolun başlıca araçlarındandır. Çünkü gündelik pratikler, toplumsal yaşamın yeniden üretiminde hayati bir öneme sahiptir. Söz konusu pratikleri medyatik baştan çıkarmanın etki alanından kurtarmak, medyatik sisteme koşulsuzca tabi kılınmış olanların direnme gücünü yeniden ayaklandırmaktan geçmektedir. Lefebvre’in deyimiyle, gündelikliği bu boyutuyla birlikte kavramak, “dönüşmeyi, başkalaşmayı istemektir” (1958: 193). Şu halde, Lefebvre için gündelikliğin koşullandırıcı gücünden sıyrılıp toplumsal yaşamı modernist idealler düzleminde üreten praksis bilgisine ulaşmak, yarım kalmış bir aydınlanma projesinin de tamamlanmasıdır. Çünkü gündelik hayat, bir yönüyle, “yaşanmışlığın ve düşünmenin düşük bir derecesi”dir (Lefebvre, 1998: 20) ve dolayısıyla düşünsel açıdan yeniden kurgulanması gerekir. Ne var ki, medyatik sistemin buyurgan ve yabancılaştırıcı etkisinin tüm toplumsal dokuyu soğuran genelleştirilmiş mekaniği, yaşama hükmetmiş olan rutinlerin ve durağanlığın alanını inşa ederken, söz konusu düşünsel ve üretici praksisin bilgisine nasıl ulaşılacaktır? Gereksinmesi duyulan bilgi, şu halde, tek boyutluluğu kalımlı kılan, ilerlerken ardında düş ve fantazya evrenleri oluşturan medyatik bilgi değildir; gereksinme duyulan bilgi, üretimi her şeyden önce bir “mal” üretimi olarak sınırlamayan, insanlığın yaşayacağı ideal koşulları tasarlayabilme gücüne sahip olan bilgidir. Lefebvre’in modernlik ile gündelikliği ilişkilendirme biçimi de, özünde, bu tür bir düzlemi gerekli kılmaktadır. Lefebvre’in deyimiyle, “modernlik kelimesinden, yeni olanı ve yeniliğin işaretini taşıyan şeyi anlamak gerekir. Parlaklıktır, paradokstur, teknik veya dünyevilik tarafından damgalanmış olandır. Gözüpektir, geçicidir, kendini ilan eden ve kendini alkışlayan maceradır (...) Gündeliklik ve modernlik, karşılıklı olarak birbirini belirtir ve gizler, meşrulaştırır ve telafi eder” (1998: 31). Gündelikliğin durağanlığını ve açmazlarını damgalarken aynı zamanda telafi eden modernlik, kendini macera tutkusundan yoksun bırakamaz. Oysa “bürokratik olarak yönlendirilmiş tüketim toplumu”, bu tutkuyu yinelenen rutinler ve kalıplaşmış değer ve pratikler içinde boğmuştur- kuşkusuz tüketimin göstergeleri arasında yaşayan toplumları da...

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Lefebvre ve modern gündelik hayat 9

Henri Lefebvre’in modern gündelik yaşamın bürokratikleşmiş doğasına ilişkin yabana atılmayacak nitelikteki savları da bundan farklı şeyler değildir. Boş zaman ve gündelik tüketimci hazları sistematik biçimde rasyonalize etme eğilimi, gündelikliğin içerdiği her tür manipüle edici ideolojiyi gündelik yaşamın dışına çıkarak çözümleme girişimini boşa çıkardığı gibi, güncelin gerçekliğine duyulan kolektif ilgiye dönük her türden eleştiriyi de toplumsal ve siyasalın kıyılarında güçten düşmüş bir akademik ve entelektüel çabaya indirgemiştir. Lefebvreci teorik çözümlemede, kültürel ve toplumsalın açıklanmasında bile gündelik olanın dışına çıkılamaz. Bu anlamda gündelik olan, araştırmacının farkında olmadan kapatıldığı bir hapishanedir; ya da bizzat Lefebvre’in deyişiyle, “ideolojik bir kitle kültürü tarafından cesaretlendirilmiş bir kaçış alanı olarak” görülür. Öte yandan, gündelik yaşamın yeniden-üretimi yoğun biçimde medyatik baştan çıkarmayla gerçekleşir. Lefebvre, yabancılaştırıcı bir gündelikliği tüketim eylemiyle birleştiren ilişki halkalarına eşlik eden medyatik baştan çıkarmayı, ideal bir politik yapının sonu sayar. Ne var ki, bu politik idealin enerji kaynağı büsbütün kurumuş da değildir; işin (çalışmanın) toplumsal olarak bölünmesi ve çalışanlardan kurulu sınıf egemenliğine duyduğu reformcu iyimserlik, her ne kadar toplumsal adlı organizmanın aynı gündeliklik içinde her tür devrimci praksise sırtını dönmüş durağanlığı tarafından sürekli rahatsız edilse de, gündelik yaşamın toplumsal olmayan bilgisine fazladan değer biçmesiyle sonuçlanır. Şu halde, bu bakış açısından, gündelik yaşamın talep ettiği tüketimci eylemin bir parçası olmakla, toplumsal adlı kolektife katılım arasındaki can alıcı sınırı belirleyen çizgi, Lefebvre’in düşünü kurduğu insancıl yaşam modeline erişmeye engel değildir. Baudrillard’ı önceleyen (ki kendisi bir dönem Lefebvre’in öğrencisi olmuştur) Lefebvreci düşünüşte, gündelikliğin boğucu –ama aynı zamanda üretici- atmosferinden tek çıkış yolu olarak sunulan “daimi tek boyutluluğun, yerini er-geç düşlere, yeni fantazmalara bırakmak için kesintiye uğrayacağı” savı da, yine aynı sistemin alt üst edici sürekliliğinden esinlenir. Lefebvre, gündelik yaşamın boğucu atmosferinin yarattığı yabancılaşmayı, deyim yerindeyse, Hegelyen-Marksist kuramsal çerçevenin algıladığı düzeyin birkaç adım daha ötesinde algılamaktadır. Marx, “kendini üretimci çerçevede üreten” bir yabancılaşma olgusunu esas alıp analiz etmişken, modern gündelik yaşam bilgisinin açığa vurduğu ilişkisel karmaşıklığı analiz etme olanağı ve fırsatı genel olarak Lefebvre’e nasip olmuştur. Lefebvre’e göre, yabancılaşma kavramını üretimin farklılaşmış görünümlerine –üst yapı kurumları olarak kültüre, estetiğe ve ideolojiye- kadar genişletme ihtiyacı, çalışma ve toplumsal alanlar arasında var olan karmaşık bilgiden kaynaklanmıştır ve bu bilgisel alanın çözümlenmesi, aynı zamanda gündelik toplumsal pratiklerin de “üretimci” yönüne –özellikle kent yaşamının ve toplumsal ilişkilerin yeniden üretilmesine- eğilmeyi gerektirmektedir. Lefebvre’in, gündelik yaşamın eleştirisine odaklanan kuramı, gündelik, sıradan, somut, hatta kaba olanı sürekli olarak küçümseyen bir felsefenin ürünüdür. İlk kez 1947 yılında yayımlanmış olan Gündelik Yaşamın Eleştirisi adlı yapıtı, özellikle savaş öncesi kötümserlik ortamının olanca belirsizliği içinde “total insan” ve onun kabul edilmiş diyalektiği ile yaşam ve düşüncenin uzlaştırılması olarak tanımlanan Sartrecı varoluş kavramına karşı bir tür alternatif oluşturan yaşamsal tecrübe’yi (“vécu”) ön plana çıkarır. Yaşamsal tecrü-

10 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hüseyin Köse
be, en somut biçimiyle, gündelik yaşamın Marksist örgütlenişine dayalı kavranışıdır. Başka bir deyişle, maddi yaşam koşullarının, her türlü sahte bilincin etkilerinden özgürleşmiş praxis yoluyla kavranışıdır. Lefebvre’in, gündelik yaşamı Marksist bir bakış açısına dayalı olarak sorunsallaştıran tavrının özgünlüğü, aynı zamanda Marksizm’in kendisini de felsefeyle uzlaştırma çabasının bir ürünüdür. Başka bir deyişle, sadece Marksizm ve felsefeyi uzlaştırmak ve Marksizm’i felsefi bir statüyle gerekçelendirmek değil, ama aynı zamanda Marksizm’i eleştirel bir teori biçiminde, yani hem felsefe, hem de felsefenin aşılması olarak yeniden kurmasının bir ürünüdür. Dolayısıyla, düşünürün Gündelik Yaşamın Eleştirisi adlı yapıtı, gündelik yaşamın eleştirel bilgisini içermekle kalmaz, aynı zamanda, savaş sonrası Marksist düşünceyi yeniden tahayyül etmeye adanmış, bütünsel bir eylem felsefesi tasarımını da açığa vurur. Öte yandan, Lefebvre’i gündelik yaşamın eleştirel bir çerçevesini kurmaya iten nedenler, kaynağını, burjuva düşüncesinin ya da başka bir deyişle, güçlülerin zayıflar için kurduğu mekânları işgal etmek ve sunduğu metaları kullanmak suretiyle edindikleri özgürlük yanılsamasının denetim amaçlı stratejik işleyişinin ifşa edilmesinden alır. Lefebvre, iki farklı sınıf arasındaki zorlama-uyarlama ilişkilerinin gündelik yaşamın mekânlar, alış-veriş merkezleri, zaman, arzunun doyurulması, kültür ve bedensel pratikler aracılığıyla nasıl üretildiğini irdeler. Güçlü sınıfın (burjuvazi) zorlamalara dayalı stratejisinin zayıf sınıfın (işçi sınıfı ve alt sınıflar) kendini bu zorlamalara uyarlama yeteneğiyle dengelendiğini belirten Lefebvre, özünde praksis’e dayalı bir kültürün (sanat eserleri) kendisini de gündelik yaşamda üretilen zorlama-uyarlama stratejilerinin temeli sayar. Lefebvre’in ünlü “insan ya gündelik olacak ya da artık var olmayacaktır” sözü, gündelik yaşam pratiklerinin bir ürünü ve sonucu olan praksisçi insanı ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda modern dönemde gündelik yaşama yönelik eleştirinin, er-geç mutlaka gündelik hayatta yaşanacak bir devrimle sonuçlanacağı gerçeğine de gönderme yapar. Ne var ki, Lefebvre’in, gündelik yaşamın devrimci kavrayışını, kendi döneminin sürrealistlerinin, varoluşçularının ya da metafizikçilerinin “poetik” nitelikli devriminden ayrı tutmak gerekir. Lefebvre, “devrim” kavramıyla, en somut biçimde, burjuva toplumunun “zenginlik” ve “mülk” edinme arayışıyla yüceltilmiş yaşantısının “mutsuz” bilinciyle damgalanmış bireylerinin yabancılaşmış yaşam koşullarından mutlak biçimde özgürleşme mücadelelerini ifade eder. Söz konusu devrimin aynı anda hem geçerlilik kazandığı, hem de geçersizleştirildiği zemin ise gündelik hayatın kendisidir. Çünkü Lefebvre’e göre gündelik hayat, değişimin, başkalaşımın tartışmasız yeri olduğu kadar, bilinçlerin mistifikasyonunu ve süreğen yabancılaşmasını da içeren bir yerdir.

Yöntem Gündelik yaşamın dönüşümüne aracı olan toplumsal ve ekonomik koşulların toplumsal ilişkilerle bağlantısının yabancılaşma, tüketim, toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi, devrimci praksis, v.b. konu ve pratiklerde yaşanan dönüşümler üzerinden araştırılması ve sorgulanmasının, her şeyden önce, konuyla ilgili kuramsal

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Lefebvre ve modern gündelik hayat 11

bir hâkimiyeti ve bilimsel bir terminoloji kullanımını gerekli kılması kaçınılmazdır. Çalışmada, modernizm ve modernlik, gündelik hayatın keşfi ve bürokratik denetimi, tüketim olgusu ve praksisçi eylem felsefesi gibi kavramlar üzerine tarihsel olarak birikmiş kuramsal bilginin genel bir analizi yapılmaya çalışılmaktadır. Başka bir deyişle, modernlik-gündelik yaşam pratikleri ve bu pratiklerin yabancılaşma, tüketim alışkanlıkları ve boş zaman kavramlarıyla ilişkisi, gündelik olanı içeren ve manipüle eden ideolojiler, kitle kültürü-kültürel manipülasyon, kitle iletişim araçları-gündelik yaşam etkileşimi, v.b. konuların yarattığı kuramsal bilgi birikimi eleştirel bir kuramsal yaklaşımla tartışmaya açılmaktadır. Sözü edilen kavramlar çerçevesinde üretilmiş kuramsal bilgi ve kavramları birbiriyle ilişkilendirmek ya da kendi içinde bir sentezini yapmak –sözgelimi modernlik-gündeliklik, tüketim-yabancılaşma-toplumsal ilişki üretimi / tüketimi, v.b.- suretiyle çok boyutlu bir çözümleme yöntemini esas alan yaklaşım, ister istemez, bu yaklaşımın dayandığı bilimsel terminolojinin tarihsel açıdan geçirdiği dönüşümleri de dikkate almayı gerektirmektedir. Dolayısıyla, çalışmanın dayandırıldığı temel bilimsel terminolojinin analojik bir betimlenişini yapmak da, vazgeçilmez bir gereklilik olarak kendini dayatmaktadır. Söz konusu betimleme, birikmiş bilgiyi açığa vuran bilimsel literatüre ilişkin genel bir taramanın yanı sıra, çalışmada temel alınan bilimsel terminolojiye ait kavramların güncel olaylar ve pratiklerle ilişkilendirilmesi ise, kaçınılmaz olarak bütüncül bir gözlem yönteminin gücüne başvurmayı gerektirmektedir. Bu tür bir gözlem, elbette, ikincil kaynaklar aracılığıyla yapılan dolaylı bir gözlem değil, ilk elden yapılan bir gözlemdir. Özetle, temelde eleştirel bir yaklaşıma öncelik tanıyan çalışma, aynı zamanda, gündelik yaşam pratikleriyle dolaysız bir ilişkisi bulunan tüketim problemini anlamaya ve çözmeye dönük bir tutumu da benimsemek zorundadır.

Kuramsal çerçeve Çalışmada, toplumsal evrimin temelde maddi koşullar ve ekonomik dinamiklerdeki değişimlere bağlı olduğu determinist bir kuramsal bakış açısından hareketle, gündelik yaşam ile toplumsal / ekonomik görüngüler ve gelişmeler arasındaki ilişkiler irdelenmektedir. Bir başka deyişle, çalışmanın esasını oluşturan analizler, gündelik yaşamın ekonomi politiği temelinde yapılmaktadır. Bu bağlamda, bir düşünüş biçimi olarak ekonomi-politiğin, toplumsal yapıların üretilmesinde ve değişiminde etkili olan politikaların olduğu kadar, bir bütün olarak gündelik yaşama hükmeden ve onu yeniden üreten tüm diğer -ekonomik, kültürel, v.s.- pratikler arasındaki ilişkilerin aydınlatılmasına ışık tutan niteliğinden yararlanılmaktadır. Söz konusu kuramsal çerçevenin çalışma bağlamında üstlendiği işlevi iki düzeyde değerlendirmek mümkündür: İlk olarak, bu kuramsal çerçeve, gündelik yaşamın ekonomik (tüketim), siyasal (devrim) ve toplumsal (yabancılaşma) boyutlarına ilişkin çıkarımlara bütüncül bir çerçeve kazandırmak bakımından önemlidir. İkinci olarak ise, Lefebvre’vi gündelik yaşam nosyonunun tanımlanmasında belirleyici olan ekonomik büyüme-toplumsal ilerleme karşıtlığının çatışmacı paradigma temelinde eksiksiz bir analizini sunabil-

12 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hüseyin Köse
mek açısından. Çalışmada aynı zamanda gündelik yaşamın gerek iktidar yapıları ve ilişkileriyle olan bağlantısı, gerek gündelik yaşamda anlamın üretimi ve yeniden üretimi konusu ve gerekse gündelik yaşamın modern kapitalizmin öngördüğü mülkiyet ve örgütsel yapı, ekonomik ve siyasal yapıyla olan ilişkisinin gündelik yaşamda neden olduğu dönüşümlere ilişkin tarihsel arka plan analizlerinde, gündelik yaşamın toplumsal dönüşümünü diyalektik bir süreç içerisinde kavramaya dönük ekonomipolitikçi bir yapısal analiz yönteminin esas alındığı söylenebilir.

Gündelik yaşamın eleştirisi ya da ‘üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin analizi’ olarak gündelik hayat Lefebvre, Gündelik Yaşamın Eleştirisi adlı yapıtında, modern dünyada gündelikliğin bireyler için ifade ettiği anlamı, çalışma zamanı ve boş zaman arasındaki karşıtlık temelinde ya da bireyler için bir kaçış çizgisi ve sahte bir özgürlük duygusu yaratması bağlamında, gerçekliği yanılsamaya dönüştüren bir manipülasyon süreci temelinde okur. Buna göre, boş zamana dayalı gündelik yaşam, hem bir özgürlük yanılsaması, hem de mutlak kaçışın imkânsızlığını ifade etmektedir. Lefebvre şöyle yazar:
“Boş zaman, gündelik yaşamda gündelik olmayan şeklinde gösterir kendini. Bu anlamda, gündelikliğin dışına asla çıkılamaz. Mükemmel olan, kurmacayla aynı statüdedir ve yanılsama, boyun eğmeyle aynı şeydir. Mutlak anlamda kaçış, artık yoktur. Bununla birlikte, mümkün olduğunca bir kaçış yanılsamasına sahip olmayı arzularız. Bütünüyle yanıltıcı olmayacak yanılsama, hem reel, hem de görünen bir ‘mundo’ (dünya) oluşturacaktır; yani, gündeliklikten başka bir şey olmayan bir görünümün realitesini. Şu halde, boş zaman kazanmak için çalışırız ve boş zamanın sadece bir tek anlamı vardır: İş’ten, yani şu cehennemi döngüden uzaklaşma” (Lefebvre, 1958: 49).

Lefebvre’in gündelik yaşam kuramının temel varsayımı şudur: Yaşamın her alanını bütünsel olarak manipüle eden ve içeren genelleştirilmiş bir ideoloji olarak gündeliklik, bireylerin toplumsal dünyaya bağlılıklarını pekiştirmekle kalmaz, gündelik yaşam, aynı zamanda ideolojik bir kitle kültürü tarafından cesaretlendirilmiş bir kaçış olanağına da zemin hazırlar. Gündelik yaşam, her iki işlevini yerine getirirken, büyük ölçüde kitle iletişim araçlarının etkili gücüne başvurur. Özellikle reklâmcılık, bireylerin egemen toplumsal yaşamla bağlarını güçlendiren “kurallı” yaşam tarzları hakkında bilgi vererek onları görüntü ve imaj yoluyla sembolik bir tüketime yönlendirir (Enrique ve Passin, 2002). Öte yandan, boş zamanın çalışmayla ele geçirilişi, sembolik tüketim için gerekli maddi koşulların üretilmesi olarak düşünüldüğünde, aslında Lefebvre’nin vurguladığı “kaçışın imkânsızlığı” düşüncesini de doğrular niteliktedir. Şayet, boş zaman kazanmak için öncelikle ondan feragat etmek gerekliyse, ya da başka bir deyişle, boş zamanın kendisi çalışma zamanı olmadan ele geçirilemiyorsa, sembolik tüketim başta olmak üzere, her türlü tüketim için gerekli önkoşulu oluşturan boş zaman, artık yoktur. Bu anlamda, nasıl ki, “gündelikliğin dışına çıkılamaz”sa, çalışma zamanının dışına da asla çıkılamaz. Bu yönüyle, tüm zaman, çalışma zamanı görünümünü aldığında, gündelik olan, kaçınılmaz biçimde iş yaşamının “cehennemi

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Lefebvre ve modern gündelik hayat 13

döngüsü” dışına çıkamamakla aynı anlamı taşır. Şu halde, Lefebvre’in gündelikliğin yarattığını iddia ettiği kaçış alanı –boş zamanın mutlak yokluğundan dolayı- artık imkânsızsa, “mümkün olduğunca bir kaçış yanılsamasına sahip olmayı arzulamak” ne anlama gelmektedir? Bu soruya yanıt verebilmek için, öncelikle herhangi bir arzuyu doyuma kavuşturmanın içerdiği bireysel ve toplumsal işlevi aydınlatmak gerekir. Her şeyden önce, arzu etmek, verili koşulların dışına çıkmak, değişmeyi ve başkalaşmayı istemektir. Lefebvreci gündelik yaşamın “devrimci” algılanışının özü, tastamam böylesi bir değişim için beslenen umuda bağlıdır. Bu umut, gündelikliğin içinde saklı olan ve bireylere küçük de olsa bir özgürlük duygusu esinleyen “seçme” eyleminde somutlaşır. Lefebvre, özellikle bu seçme özgürlüğünün somut eylemsel niteliğinin reklâm söylemince içerildiğini belirterek şunları yazar:
“Şayet herhangi bir reklâm, bir kâse yoğurdun temsilini sağlıklı yaşamınkiyle ilişkilendiriyorsa, herhangi bir marka ürünü bir diğerine tercih etmemizi buyuruyorsa, buna karar verecek olan kimdir? [Elbette] tüketicinin kendisi... Tüketici, her ne kadar manipüle edilmiş olsa da, özgürlüğün küçük bir marjına sahiptir. Sadece ‘o’ seçecektir. ‘Seçmek’, manipülasyonun yıkıma uğratmayıp yücelttiği bir değer olarak, gündelikliğin içinde temsil edilir” (Lefebvre, 1981: 73).

Bununla birlikte, tüketici bireyin seçme eylemine eşlik eden toplumsal dünyanın dayatılmış ve “koşullandırıcı” pratikleri, söz konusu özgürlüğün olası sınırlarına da dikkat etmemizi gerektirmektedir. Başka bir deyişle, Lefebvre, gündelikliğin içinde saklı olan bu küçük özgürlük marjına karşı iyimser duygular beslemeyi salık vermekle birlikte, ona fazlaca bir değer atfetmemek gerektiğinin de altını çizmekte gibidir. Çünkü ilk olarak, gündelik olanın gücü, toplumsal ilişkilerin tarihsel açıdan sahip olduğu güce asla eşit değildir. İkinci olarak ise, gündelik olanın üretici ve dönüştürücü gücü, gündelik yaşamın pek çok ideolojik güdümleme ve manipülasyon tekniğinin baskısı altında olmasından dolayı, eski yaratıcılığından yoksundur. Lefebvre’e göre, gündelik olan, tek cümleyle, özgünlükten, yaratıcılıktan, keşfedicilikten, zevkleri dönüştürme gücünden yoksundur. Yine bu anlamda, “gündelik dünya, tabi kılınmışların bilinçlerinde kolayca pıhtılaştırılan ve ekonomik gücü ellerinde tutanlarca dayatılmış dünyanın temsillerini engelsizce soğurmayı gerektirir. Lefebvre için, ancak diyalektik bilim, toplumsal gerçekliğin analizini eleştirel bir yönteme dönüştürecek ve gündelik olanın mantığını demistifiye edici bir bilgiye olanak tanıyacaktır” (Enrique ve Passin, 2002). Gündelik olanın mantığı, öncelikle gündelik yaşamın manipüle edici yönünün farkına varmayı gerektirir. Lefebvre’e göre, söz konusu mantığı, onu çevreleyen tüm mistifikasyon biçimlerinden arınmış olarak kavramaya çalışmanın tek yolu, bireysel bilincin kendisi hakkında açıklamalarda bulunabileceği diyalektik bir düşünce tarzını yeniden egemen kılmaktan geçmektedir. Aksi halde, toplumsal yaşamı ve bu yaşam içindeki ilişkileri yeniden üreten bireyleri, ürettikleri şeylere karşı kayıtsız bir toplumsal organizmanın insafına bırakmaktan başka çıkar yol yoktur. Lefebvre bu konuda şöyle yazmaktadır:
“Toplumsal organizma ya da mekanizma, çalışmayla ihtiyaçlarını karşılayanlara ya da üretime katılanlara anlayışlı olmak zorundadır. [Ne var ki çoğunlukla

14 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hüseyin Köse
buna gerek kalmaz]. İnsanlar yaptıkları şeylerden ibarettirler ve ne iseler ona göre düşünürler. Bununla birlikte, yaptıkları ve oldukları şeyden de çoğunlukla habersizdirler. Onların kendi yapıtları, kendi gerçeklikleri dikkatlerinden tamamıyla kaçmıştır” (1958: 193).

Lefebvre’in, toplumsal organizmanın üretici bireylere karşı kayıtsızlığı, bireyin kendi mevcudiyetine kayıtsızlığı ya da gündelik yaşamın ilişkisel düzlemde neden olduğu tahribatla anlatmaya çalıştığı şey, gündelik olanın total düzeyde neden olduğu olumsuzluklar, kısaca gündelik olanın yabancılaştırıcı etkisinden başka bir şey değildir. Bu yabancılaşma olgusunu ayrıntılı biçimde kavrayabilmek için, öncelikle Lefebvre’in üretimin kendisinden ve “üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin krizi” adını verdiği şeyden ne anladığını açıklamak gerekmektedir. İlk olarak, Marx’ta olduğu gibi, Lefebvre’de de üretimin doğuşu üzerine bütünlüklü bir analiz yoktur. Marx, bir üretim kavramına ve insan türünün değişmez etkinliklerini oluşturan bir “iş” kavramına sahiptir, ancak bu, modern çalışma yaşamının sorunlarını ve doğasını kavramak açısından yeterli değildir. Günümüz insanının etkinliklerinin temel bunalımını anlamak için, üretimin kökeni üzerine kimi sınıflamalara girişmek zorunludur. Bu sınıflamanın en basit biçimlerinden biri, üretimin doğa ve insan grupları arasındaki ayrışmadan doğmuş olduğudur. Buna göre, toplumsal değişim olgusunda, üretimin kendisi bir tür aracı ya da katalizör olarak karşımıza çıkmakta, sözgelimi tarım, insan topluluklarının ilk üretim şekillerinden birisi olarak belirmektedir. Üretimin kolektif biçimde ortaya çıkışı, sonunda benimsemenin, sahip olma içgüdüsünün dinamiğini oluşturmuştur. Bir grup insanın, toprağı işlemek ve düzenli üretim yapmak için belirli bir toprak parçası üzerine yerleşmesiyle birlikte, tarihsel olarak, toplumsal yaşamın ve toplumsal ilişkilerin de yeniden üretilmesi olanağı belirmiştir. Elbette, belli bir toprak parçası üzerinde üretim yapma ve toprağa yerleşme, kaçınılmaz olarak, artık-değer ve özel mülkiyetin doğuşuyla sonuçlanmıştır. Dolayısıyla, sözü edilen toplumsal ilişkilerin niteliği, bu iki değer için verilen mücadeleleri de içermektedir, hatta belki en başta bu mücadeleyi içermektedir. Üretim olgusunun kendisi, şu halde, hem insanlığın tarihsel olarak yaşadığı doğal sürecin bir ürünü, hem de bu doğal sürecin neden olduğu toplumsal değişimlerin başlıca nedenidir (Guigou, 2008). Toprağa yerleşme ve tarımsal üretimle birlikte ortaya çıkan çalışma, üretimi hedefleyen bir etkinlik olarak, toplumsal ilişkilerin de üretici dinamiğini oluşturur. Ne var ki, çalışmanın modern dünyada aldığı biçim, Lefebvre’e göre, artık yaşamak ve en zorunlu ihtiyaçları karşılamak için değil, tüketmek için gereksinme duyulan boş zamanın üretilme biçimini, dolayısıyla yaşamın ve üretim ilişkilerinin yeniden üretimini değil, üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin bir krizini ifade etmektedir. Lefebvre, bu nedenle, “1929 ve 1933 yılları arasında baş gösteren aşırı üretim krizini klasik ekonominin bir krizi olmayıp, bu krizle birlikte kendini gösteren şeyin, ilk planda, ‘üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin bir krizi olduğunu’ belirtmektedir” (Guigou, 2008). Başka bir deyişle, gündelik olarak toplumsal yaşamı üretmenin “devrimci” temeli, üretim eyleminin kılık değiştirmiş niteliğinden dolayı, artık pek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla artık gündeliklik de üretilememektedir. Çünkü gündelikliğin üretimi teması, Lefebvreci düşüncede, ancak ve sadece gündelik yaşamın devrimci

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Lefebvre ve modern gündelik hayat 15

olarak üretilmesi temasıdır. Bir başka deyişle, gündelik olanı üretmek, bireylerin bir yapıt olarak kendi yaşamlarını üretmeleridir. Lefebvre’nin 68 Olayları’na kadar kafasını kurcalayacak olan en önemli düşünce budur. Bu düşünce, gündelik yaşamın yeniden üretilmesi olgusundaki radikal dönüşümün, artık bireylerin kendi yaşamlarını bir yapıt olarak üretememelerine neden olan koşulları sorunsallaştırmaya çalışır. Lefebvre’ye göre, öncelikle, gündelik olanın ifade ettiği belirsizliği anlamadan, üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde –dolayısıyla devrimci düşüncede- yaşanan bunalımı anlamak olanaksızdır. 1958 tarihli Gündelik Yaşamın Eleştirisi’nin birinci cildinde şöyle yazar:
“Gündelik yaşam kavramının kendisinde belli bir belirsizlik göze çarpmaktadır. Her şeyden önce, gündelik yaşam nerededir? Çalışmada mı, yoksa serbest zamanda mı? Aile ve özel yaşamda mı, yoksa kültürün dışındaki ‘yaşamsal deneyim’ anlarında mı? Bu sorulara verilebilecek ilk yanıt şu olabilir: Gündelik yaşam, bu üç alanın ya da görüngünün tümünde birden gelişir ve tümü tarafından içerilmiştir. Bu üç farklı alanın bütünlüğü içinde vardır ve somut bireyi belirleyen de budur” (Lefebvre, 1958: 40).

Ne var ki, Lefebvre, kendi sorduğu bu sorulara verdiği yanıtı fazlaca tatmin edici bulmaz ve sonunda gündelik yaşamın içerildiği her üç alanın birbiriyle olan karmaşık ilişkisini dikkate alan bir analizin gerekli olduğunu belirtir:
“(…) Ancak bu yanıt tamamıyla tatmin edici değildir. Diğer canlı varlıklarla birlikte somut bireysel insanın etkileşimi nerede kurulmaktadır? Bölünmüş iş’te mi? Aile yaşamında mı? Serbest zamanda mı? Ya da bu alanların birbiriyle ilişkisi nedir? Ya da gündelik yaşamın gelişiminde karar verici sektör hangisidir? (…) Gündelikliğin unsurlarının dışsallığı (iş yaşamı, aile yaşamı, boş zaman) bir yabancılaşma içerir. Ve aynı zamanda verimli karşıtlıklar ve farklılıklar da içerir. Her biçim altında, bu unsurların birbiriyle olan ilişkisini birlikte incelemek gerekmektedir” (1958: 40).

Lefebvre’in sözünü ettiği her üç alanın birlikte analiz edilmesi, belki gündelik olanın yabancılaştırıcı etkisini kavramak açısından önemlidir, ancak böyle bir analizin bundan daha yüce bir başka amacı da vardır: “Gündelik olanı değiştirerek, özgürlükleri genişletmek için zorunlu toplumsal değişimi kışkırtacak bir iktidarı ele geçirme umudu” (Nicklas, 2008). Ne var ki, Lefebvre, gündelik yaşam deneyimindeki yaratıcı tarzın tükenme olanaklarına karşı kuşkucudur. Çünkü gündelik toplumsal yaşamın gelişiminde gözlenen değişimler, gündelik olanı değiştirebilmek için gereksinme duyulan iktidar umudunun da tükenmesi anlamına gelmektedir. Her şeyden önce de, gündelik olan artık gitgide toplumsal sistemin karşıtlıklarını içermeye başlamıştır. Nicklas’ın da belirttiği gibi (2008), Lefebvre’i gündelik yaşamın devrimci niteliğine karşı belli bir kuşku duymaya götüren şey, “gündelik olanın kaynaklarının ve zenginliğinin, gündelik yaşamın manipülasyonu tarafından kemirilmeye başlanmasıdır.” Söz konusu manipülasyon, politik manipülasyon kadar, yabancılaşma, tüketim ve medyatik kitlesel baştan çıkarılmayı da içermektedir. Konuya daha makro düzlemde bakılacak olursa, Lefebvre’in eleştiri ve kuşkusunun bir bütün olarak burjuva toplumu ile kapitalist ekonomik sisteme yönelik bir kuşku ve eleştiri olduğu görülecektir. Gerçekten de, Lefebvre’in 1940’lı ve 50’li yıllarda dile getirdiği görüşler, kâhince bir

16 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hüseyin Köse
öngörüyle, 1960’lı yıllardaki tekelci devlet kapitalizmi evresindeki toplumları bekleyen rizikoyu gözler önüne sermektedir. Tsukahara’nın da belirttiği gibi (2006), tüketimin göstergeleri arasında yaşayan toplumların bireyleri, bu yıllarda adeta denizdeki balık gibi habersizdirler etraflarını kuşatan dalgaların gürültüsünden: “Asfalt yollardaki adımlar, kafalardaki düşünceler bile, uçucu ve tüketimci toplumsal olguları takip etmek için atomize olmuştur artık; bu insanları söz konusu olguların gerekliliklerine uyarlayan bir yaşam tarzı da bu parçalanmışlığın bir sonucudur.” Denebilir ki gündelik yaşamın ve kent alanının yeniden üretiminin eleştirisiyle başlayan modern tüketim çözümlemesi, yineleme ve farklılık üzerine kurulu sistemin mutasyonunu kavramak anlamında küresel bir menzile sahip teorik bir keşfin de tohumlarını barındırmaktadır içinde. Guigou’nun da belirttiği gibi, bu keşfin Marksist terminolojiye çok şey borçlu olan bir ismi vardır: “Üretim ilişkilerinin yeniden üretimi” (2008). Modern kapitalizmi ayakta tutan nedenler ve gerekçeler bütününün yol açtığı bir süreci açığa vuran bu üretim döngüsünün Lefebvreci eleştiride, “üretimin toplumsal ilişkilerinin yeniden üretimi” biçimindeki bir yoruma tercüme edilmesi, söz konusu klasik döngüde rol oynayan tarihsel koşulların çok boyutlu bir betimlenişine imkân sunması bakımından önemlidir. Özellikle de klasik Marksist anlamda toplumsal sınıfların etkinliklerinin güncel önemini vurgulaması bakımından. Guigou’ya göre, bu anlamda Lefebvre, tarihsel bir olgu olarak işçi sınıfının kendi üretici sınıf kimliğini hala kaybetmemiş olduğunu savunarak, bu saptamasını şu tür bir tanımlama içinde yapmaya çalışmakla, kapitalist sistemin mutlak egemenliğine ilişkin kimi tartışılmaz önkabulleri de yeniden tartışmaya açmaktadır: “Anti-kapitalist kampta yer alan kitlelerin büyüklüğünün önemi” (Guigou, 2008). Yani, kapitalist sisteme dâhil olmaya direnen, ancak kendi egemenliğinden feragat ederek devrimci praksisini terk etmiş bir sınıfın potansiyel varlığı, hala ciddi bir umuttur. Ne var ki, Lefebvre’in kendi kuramsal çabasıyla uyandırmaya çalıştığı şey de söz konusu bu sınıfın çoktan terk ettiği görülen praksisçi yönüdür. Dolayısıyla, Lefebvre için, gündelik yaşamı içinde, kendisinden esirgenmiş olan praksis bilgisiyle yaşamını sürdüren işçi sınıfının, “bilginin aracısız biçimde üretici bir güç halini aldığı” bir çağdaki (Guigo, 2008) varlık koşullarına eğilmekten daha manidar hiçbir şey yoktur. Ne var ki, sorun, işçi sınıfının ikincil konuma itilmişliğinin yol açtığı çaresizliği de aşan çok boyutlu bir niteliğe sahiptir artık. Öncelikle, tekno bilimlerin gelişmesi, uzmanlaşma ve ona bağlı olarak bilginin parçalı hale gelmesi, enformasyonun dünyasallaşması, kent alanının ve bu alanda üretilen ilişkilerin ayrıcalıklı hale gelmesi ve dolayısıyla burjuvazinin bir sınıf olarak arabuluculuk rolünün değerden düşmesi gibi gelişmeler, açıkça “kültürel bir devrim”in eşiğinde olduğumuz gerçeğini ortaya koymaktadır. Tüm bu görüngüler, modern gündelik yaşamdaki mutasyonun hızlandırıcı biçimleri olarak Lefebvre’in ilgisi dışında kalamayacaktır. Ne var ki, bu hızlı değişim, pek çok ilişkisel sorun yumağını da beraberinde getirecektir. Bilindiği üzere, bilimsel işletmeciliğin temellerini atmış olan Taylor’dan bu yana gözlenen kitlesel üretimle ilgili gelişmelerin, daha büyük ve istikrarlı pazarları gerektirmesiyle başlayan ekonomik süreç, 1970’li yılların ortalarına gelinceye kadar “Fordizm” olarak adlandırılmıştır. Bu dönemin baskın özelliği olan, kitlesel üretimin aynı ölçüde kitlesel bir tüketimle sürdürülmeye çalışılmasının ne-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Lefebvre ve modern gündelik hayat 17

den olabileceği krizlere yönelik olarak, gerek ücretli emek-sermaye arasındaki çatışmaları az da olsa yumuşatmak, gerekse ortaya çıkan üretim fazlasının tıpkı 1929–1933 yılları arasındakine benzer küresel bir krize yol açmaması için öncelikle işçilere yapılan ücret artışı, çalışma dışı zamanın genişletilmesi ve Pazar günleri ile diğer bazı bayram günlerinin tatil ilan edilmesi gibi kimi önlemler alınmıştır. Buna karşılık, bu dönemde şirkete ya da fabrikaya koşulsuz bağlılık ve aidiyet ya da işçilerin çalışmaları karşılığında işverene verdikleri küçük ödünler gibi postfordist dönemin üretim tarzının esnek ve uzlaşmacı görünümleri henüz üretim hayatının dışında kalan şeylerdir. 1970’li yılların başlarında ekonomik yaşamda beliren yeni bazı değerlerin baskısı altında kalmaya başlayan Fordizm, tüketici tercihlerinin değişen yapısı başta olmak üzere, küçük ve istikrarlı olmayan pazarların çekim alanına girecektir. Daha önce Fordizmin hiyerarşik işletme yapısı içinde çözülen sorunların, sonraki dönemde, doğrudan doğruya işçinin kendisine tanınan bir özyönetim ve sorumluluğa havale edilmesi, Lefebvre’in, yine isabetli bir öngörüyle, “üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin bir krizi” biçiminde tanımlayacağı ve özünde işçi sınıfının dönüştürücü gücünün önünün alınmasına karşılık gelen manipülasyonlara işaret etmektedir. Çünkü fordist dönemde geçerli olan canlı emek-sermaye çatışması bu dönemde ortadan kalkmıştır. Böylelikle kendi yaşamının ve yoksulluğunun sorumluluğunu üstlenmiş olan işçi sınıfı, karşısında mücadele edebilecek bir taraf bulamamaktadır. Bu, tam da “oğlunu yiyen satürn” örneğini akla getirmektedir. Bu bağlamda, diyalektikçi Lefebvre, şöyle bir tahminde bulunmayı da ihmal etmez: “Sistem, kendi ödevinin koşullarını yeniden üretmede sürekli daha da kötüye gidecektir. Nitekim ekonomik bir krizin yol açtığı gezegensel felaketin ve yıkımların yönettiği bir dünyanın geride bıraktığımız otuz yılı da bunu açıkça doğrulamaktadır-ne var ki, bundan daha da kötüsü, herhangi bir devrim kuramının, artık proleter programın sağlamlığına referansta bulunamayacağı gerçeğidir” (Akt. Guigou, 2008). Kısaca söylenirse, Lefebvre’e göre, 1960’lı yılların genel toplumsal panoraması içinde, devrimin tarihsel bir öznesi konumunda olan proletarya, herhangi bir krizin devrimci biçimde açıklığa kavuşturulma zorunluluğunu yerine getirebilme gücünden yoksundur. Lefebvre’in, bir yandan, sosyolojik analiziyle, işçi sınıfının birlikten ve eyleme gücünden yoksunluğunu, parçalanmışlığını ve tüketim toplumuna entegrasyonunu tartışmaya açmaya çalışırken; öte yandan, aynı işçi sınıfının “direnen”, “önlenemez biçimde yükselen”, “sağlam ve homojen bir blok” olarak kalacağını belirten yaklaşımı da oldukça ilginçtir. Lefebvre’in bu ikili düşünme tarzına kaynaklık eden şey, sadece onun ekonomik ve toplumsal koşullara yönelik gerçekçi ve bütüncül bir çözümleme yöntemi ve bakış açısına sahip olması değil, aynı zamanda genel olarak kapitalist yeniden üretimin yol açtığı toplumsal ilişkilerin çözümsüzlüğü karşısında aldığı inançlı konumun bir göstergesidir. Guigo’nun da belirttiği gibi (2008), Lefebvre adeta böyle bir manzara karşısında “‘günden güne atomize olmuş bireylerden kurulu dev bir kitle olarak büyüyen proletaryalaşma karşısında, işçi sınıfı, burjuva sınıfını kabul edemez, ancak devrimci dönüşümün minimalist bir versiyonuna katılabilir’ demektedir.” Söz konusu minimalist devrimci versiyon, gündelik yaşamın rutin kültürel ve siyasal tercihlerinde cereyan eden konum değiştirmelerden başka bir şey değildir. Lefebvre’in işçi sınıfının melez

18 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hüseyin Köse
karakterinde gözlemlediği bu çatışkının, onu hoşnutsuzluğa sevk etmesi doğaldır. O mümkün olanın ötesine geçmeyi, deyim yerindeyse, eski “sosyalist geçit”i ararken, karşısında ne yazık ki onun küçük bir minyatürünü bulmuştur. Lefebvre, her şeye rağmen, buradan hareketle, “kendi kendini belirleyen işçi sınıfının otonomizasyonunu bildirecek bir noktaya varacak, sayıları milyonları bulan özgürlük yandaşlarından daha fazla olmamakla birlikte, yalnızca kapitalist denilen üretim biçimine karşı bile, bu ‘farklılaştırıcı’ doğrulamayı kabul edecektir” (Guigo, 2008). Öte yandan, Lefebvre’in, sabırla, düşünme ve varolma tarzlarının acımasız bir denetimi ve sevimsiz bir kentleşmeyle yaşam koşullarının ağız tadını bozan bir gündelikliğin eleştirisi bağlamında değindiği bir diğer önemli husus da, Veblen’in 19.yüzyıl sonlarında yavaş yavaş kıvılcımlarını görmeye başladığı ve ancak görebildiği kadarıyla analiz etmeye çalıştığı Amerikalı yeni zengin sınıf ve onun sınıfsal çıkarlarla düşünülmüş kültürel bir politikası olarak sonraki yüzyılın ortalarında kurumsallaşarak etkilerini iyiden iyiye hissettirecek olan “Amerikan emperyalizmi” ve onun bağrında yeşeren kültürel hegemonya konusudur. Paquot’un (2006) da belirttiği gibi, “bu Amerikan emperyalizminin kültürel hegemonyasını güvence altına alan egemen ideoloji, bireyi arzu adına, içinde uyuşturucular bulunan her şeyi tüketmeye zorlar. Bu nedenle, 1950’li yılların sonunda, ‘gösteri toplumu’nun radikal bir eleştirisini geliştiren sitüasyonist [durumcu] eylem, tastamam Henri Lefebvre’de yankısını bulacaktır. Sitüasyonistlerin bu çıkışı, 1968’den itibaren genelleşen, farklı pratiklere ve analizlere karşı anti-kapitalist bir yorumdur.” Situasyonist hareketin kapitalist servet toplumuna duydukları derin bir nefretle, vitrinlerdeki ürün ve eşya bolluğunu, yaşamın gitgide bencilleşen yüzü olarak yorumlayıp lanetleyen kalkışmalarını, dolaylı biçimde, modern görünümü altındaki bir potlach’ı öne çıkarma girişimi şeklinde yorumlayanlar çoğunluktadır. Gerçekten de, zenginlikleri eşit biçimde dağıtmak için dükkânları yağmalamaya kadar varan situasyonist eylem, 68 öğrenci hareketlerinin ruhsal atmosferi içinde gün yüzüne çıkmış bir protest eylemdir. Bu hareket içinde geleceğe dönük ortak bir siyasal projeksiyon ya da üzerinde kader birliği edilmiş ortak bir anlatı bulunmadığı gibi, “bazıları ‘toprağa dönüş’ü yüceltirken, bazıları ‘aşk’, ‘barış’ gibi yalın değerlere geri dönüşü, bazıları ‘biyolojik ürünlerin tüketimi’ni, diğer bazıları da pazarı ortadan kaldıracak ‘proleter bir devrim’i savunmaktadır” (Paquot, 2006). Aynı dönemde, emperyal yönelimli bolluk ve gösteriş toplumunun Amerikan görünümlü kapitalist değerlerini savunanlar ise, pazar anlayışı ve rekabetçi temelde bir tüketimle birlikte eşitsizliklerin de azalacağını düşünmektedir. Şu halde, Lefebvreci gündelik yaşam eleştirisinin kapsamını, modern olan-gündelik olan ilişkisi bağlamında, daha özel olarak ise, modern kapitalizmin rekabetçi tüketim anlayışının neden olduğu “şeyleşme” temelinde genişleterek değerlendirmekte yarar vardır.

‘Bürokratik yönletirilmiş tüketim toplumu’ ve modern gündelik hayat“ Lefebvre’e göre, tüketim toplumu, en yalın tanımlamayla, gündelik hayatın bürokratik olarak yönlendirilmesidir. Söz konusu bürokratik yönlendirmeyi gerçekleştiren

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Lefebvre ve modern gündelik hayat 19

sektörler arasında özellikle de reklâmcılık, Lefebvre’in deyişiyle, modern tüketim toplumunda “bir ideoloji kadar değer kazanmıştır […] Bu, metanın ideolojisidir [yani alış-verişin]. Felsefenin, ahlakın, dinin, estetiğin yerine geçer” (1998: 109). İhtiyaçların ikna yöntemiyle dayatıldığı söylemsel bir alanı ifade eden reklâmcılık, aynı zamanda “bolluk toplumu” kavramsallaştırmasının temelini oluşturan metalar ekonomisinin de “satıştan sorumlu” retoriğini oluşturur. Dolayısıyla aynı retorik, deyim yerindeyse, modanın ekonomi-politiği tarafından belirlenmiş bir ideolojik bakış açısının kurucu unsurlarından birisidir. Bunun içindir ki, yine Lefebvre’e göre, artık “reklâmcıların tüketici ‘özneleri’ bir sloganı tekrarlayarak şartlandırdıklarını sandıkları dönem geride kalmıştır. Bugün, en ustalıklı reklâm formülleri [bile], bir dünya görüşü içermektedir” (1998: 109). Şu halde, tüketim, son çözümlemede, reklamcılık alanının da desteğini aldığı bu tür ikna, koşullandırma ve nihayetinde satış ve pazarlama araçlarıyla birlikte, kişisel olanı toplumsala, imgesel olanı ise ticari bir metaya ve ideolojiye dönüştüren bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşünün kendini yenidenürettiği maddi zemin ise, genel olarak medya ve özelde de reklam ve moda endüstrisi olup; söz konusu bürokratik tüketim toplumunun meşruiyeti, bireyin giyim-kuşamı, yaşam tarzı, kimliği ve bedeni etrafında biriken görsel cazibenin, “planlı bir eskime döngüsü” (Canbaz, 1999: 26) içinde sürekli kılınmasına dayanır. Doğaldır ki, tüketimin mantığı gereği, böyle bir döngü de ancak “nesnelerin çeşitlenerek değişmesi ve eskiyerek kullanımdan düşmesi” (Lefebvre, 1998: 163) sayesinde işlerlik kazanabilir. Giydiklerimizin kendi kimliğimize ilişkin bir gösterge değeri taşıması, bizi paradoksal biçimde, üstümüze maddi harcama yaptığımız ölçüde elde edebileceğimiz bir benlik yanılsamasına götürür. Bu paradoks önemlidir, çünkü mevcut kimliğimizin elden çıkarmadan elde edemeyeceğimiz bir yönünü ifade eder. Buradan bakıldığında, kaçınılmaz olarak, bedenimize dışsal biçimde eklemlenmiş bir kimlikle birlikte eskimeye başlayan şey de, aslında duyumsadığımız kendilik imgemize ilişkin uçucu benliğimizdir. Şu halde, önemli ölçüde eskimeden kalmak, hep gündemde ve “yeni” olmak, genel trendi takip etmek için başvurulan giyim-kuşam, süslenme ve genel olarak tüketim eğiliminin birey için taşıdığı ontolojik anlam büyüktür. Özellikle de benliği cazip kılmak (hoşa gitmek, çevresi tarafından beğenilmek, toplumsal prestij, karşı cins için vazgeçilmez bir arzu “nesne”si olmak, v.s.) için girişilen sembolik tüketim davranışlarının, deyim yerindeyse, ekonomi-erotiği açısından. Bu bağlamda, Lefebvre, modern tüketimci gündelik hayatın tarihini üç kısma ayırarak inceler ve aslında incelediği şey, bir bakıma moda ve reklamcılığa dayalı bürokratik sürecin gündelik hayat üzerinde kurumsallaştırmaya çalıştığı denetimin açıklığa kavuşturulmasından başka bir şey değildir. Buna göre, söz konusu bürokratik denetim, sırasıyla; a) üsluplar, b) üslupların sonu ve kültürün başlangıcı (XIX. yüzyıl) ve son olarak da c) gündelik hayatın yerleşmesi ve sağlamlaştırılması aşamalarından oluşur (Lefebvre, 1998: 81). Lefebvre’in gündelik hayatın gitgide önem kazanarak tüm devrim biçimlerinin yerini almaya başlamasını izah etmekte kullandığı başlıca argüman ise, XX. yüzyılın düşünce ufkunda yeni bir “evrimci praksis”in doğuşudur. Artık, her türlü devrimci praksise yüklenen başarısızlık, gündelik hayatın yeni bir mücadele alanı olarak belirişine katkıda bulunacaktır. Nitekim “gündelik hayat, bu [devrimci] başarısızlığın

20 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hüseyin Köse
nedeni ve sonucudur. Nedenidir, zira engeldir, benttir, korkuluktur; toplumsal varoluş her sarsıntıdan sonra, onun çevresinde yeniden örgütlenir” (Lefebvre, 1998: 81). Bu perspektiften bakıldığında, siyasal düşüncelerin yerini, artık gündelik yaşamda üslupların ve hayat tarzlarının savaşı almıştır ve bu savaş, sistemin bürokratik eliyle yeniden düzenlenmeye, örgütlenmeye muhtaçtır. Bu sonuncu evrede bile sistem, büsbütün sınıfsal çelişkilerinden arınmış değildir. Aksine, resmi meşruiyeti arzu ve gereksinimlerin “tatmin”ine ve söz konusu tatmin duygusunun körüklediği kışkırtılmışlıkla yeniden arzu duymaya dayalı olan tüketim toplumunda, arzu ettiklerine denk bir maddi tatmin sağlayamayan “tatminsiz” kitlelerin yaşadığı yoksunluk tüm şiddetiyle varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla “sınıfsal stratejinin hedeflediği şey gelişme değil, bu biçimiyle büyümenin ‘dengesi’ ve ‘uyumu’dur” (Lefebvre, 1998: 84). Şu halde, uyumun toplumsal bilincin yerini aldığı bu yeni sınıfsal stratejide, büyümek bireysel yetilerde bir “gelişme”yi değil, resmi kültür alanı içinde tüm arzulu varlığıyla yayılmayı ifade eder. Bu yüzdendir ki, “kentsel yaşam da dâhil olmak üzere toplumsal ilişkilerin gelişmesi, karmaşıklaşması ve zenginleşmesi ‘kültürel’ alana bırakılır ve bu sıfatla kurumlaşır” (Lefebvre, 1998: 84–85). Kültürel alanın kurumsallaşması, gündelik hayatın bürokratikleşmesinin ilk adımıdır. Bu, XX. yüzyılın başlarından itibaren gelişip serpilmeye başlayan kültür ve bilinç endüstrilerinin (gazeteler, moda, sinema, reklâm endüstrisi, kültür aracıları, v.s.) işbirliğiyle şekillenen yeni bir toplumsal kategorinin, sonrasında tüketim toplumuna varacak olan uzantılarının salt ekonomizmle açıklanamayacak olan yönleriyle birlikte, esasında toplumsal dinamiklerin yerinde saydığı bir “büyüme”dir. “Bu andan itibaren, maddi doğa üzerindeki teknik egemenliğe, insanın kendi doğasıyla (beden, arzu, zaman, mekân) uyum sağlaması tekabül etmez. Bu durumda, büyüme ve gelişme arasındaki çelişkiye, (teknik) egemenlik ve uyum sağlama arasındaki daha önemli ve daha temel bir çelişki eklenir” (Lefebvre, 1998: 85). Bu çelişki, kentleşme ve ona anlam veren sanayileşme arasındaki çelişkidir; ne var ki, kentleşmeyi sanayileşmeye bağımlı kılan uzunca bir dönemin ardından ancak kentleşme esas hale gelebilir ve Lefebvre’e göre, büyüme ile gelişme arasındaki geleneksel ilişkiyi tersine çeviren bu süreçte sınıf stratejisi yeniden sahne alarak ve her iki değişken arasında yaşanan bağımlılığa belli bir süreklilik ve derinlik kazandırma rolünü üstlenerek kentsel bunalımı körüklemeye başlar (1998: 85). Tam da burada, sistem ekonomik büyümeyi yaşarken toplumsal gelişmeyi “kentsel bunalım”a dönüştüren bu bağımlılık ilişkisinden dolayı toplumu kendine özgü tasarıları olan bir erek olarak kavrama düşüncesi anlamını yitirir. Artık, ereksel olan, sınıfsal düzenlemelerin bağlayıcı sınırlarını aşındırma vaadinde bulunan göstergeler evreninin bir parçası olma yarışında somutlaşan yeni var olma biçimlerine kayar. Başka bir deyişle, var olmak, artık “göstergelerin arasında yaşamaktır” (Lefebvre, 1998: 94). Ne var ki, bu tür bir yaşam tarzına gereği gibi vakıf olamayan kesimler arasında, özellikle işçi sınıfı, Lefebvre’in deyimiyle, “(…) ücret meselesinden, gündelik yaşamın düzenlenmesine kadar uzanan bir dizi talep ve protestonun içinde yer almaya” devam eder (1998: 95). Çünkü çok sayıda gösterge (kültürel ve simgesel) arasında yaşamak, gösterge tüketiminin sınırlayıcı etkenleriyle kuşatılmış ve “gündelik yaşamı esas olarak zorlamalardan oluşan” bir sınıf için, sistemle gereken uyum içinde olamamak bakımından ciddi

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Lefebvre ve modern gündelik hayat 21

bir engeldir. Şu halde, tüketmek, özellikle sınıfsal kategoriler keskinleşirken sadece aldatıcı bir mutluluk sunar, ama asla hayal kırıklıklarını ve yoksunlukları gizlemeye yeterli değildir. Bu bakımdan, “bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu”, işçi sınıfının gerek üretim alanında, gerekse tüketim pratikleri açısından sömürüldüklerinin farkına kolayca varamadıkları bir sistem olma özelliği taşımak yanında, sınırsız imge ve göstergeler arasında sıkışıp kalmış bir sınıf bilinci deformasyonu görünümü de sunmaktadır. Ne var ki, sözü edilen hayal kırıklığı ve yoksunluklar alanında göze çarpan sonu gelmez derinleşme, her ne kadar tarihsel açıdan belirlenmiş anlamını fazlasıyla yitirmiş olsa da, işçi sınıfı kendi bilincini, tüketim eyleminin ekonomi politiği içinde örtük biçimde muhafaza etmeyi sürdürür. Bourdieu, bu durumu, kendi sosyolojik terminolojisine özgü bir deyişle “zorunluluğun seçimi” biçiminde formüle eder. Zorunluluğun seçimi, en yalın tanımlamayla, alt ve orta sınıfların –ve özellikle de işçi sınıfının- kültürel sermayesinin sınırlandırılmasıdır. Söz konusu sınırlandırma, temelde naif biçimde işleyen siyasal bir sürecin sonucu olarak dayatılan bir tür “yanlış bilinç” şeklinde de okunabilir. Bu bağlamda, kültürel alanda “zorunluluğun seçimi” yanılsamasına maruz kalanlar, egemen değerlere boyun eğme koşullarını bizzat rıza yoluyla kendileri üreten alt ve orta sınıf üyesi toplumsal faillerdir. Fiske’nin yorumuna dayanarak söylersek, zorunluluğun seçimi, “işçi sınıfının her imgeden bir işlevi yerine getirmesini beklemesidir. Bu işlevi de hazza, ahlaka ya da toplumsal sıradanlık normlarına göre değerlendirebilmeyi umar” (1999: 171). Bu özgül kavramsallaştırma bir yana, bürokratik açıdan yönlendirilmiş tüketim toplumuna genel olarak içerdiği siyasal niteliği açısından baktığımızda, Lefebvre’in sözünü ettiği, insanın kendi doğasıyla uyum sağlaması beklenen teknik egemenliğin, yerini, ancak kültürel simgelerin tüketilmesiyle mümkün olabilecek toplumsal ve siyasal bir uyum arayışına bıraktığı söylenebilir rahatlıkla. Bu anlamda, aynılaştırılmış bireylerin bireysel açıdan görece farklılaştırılmış yönlerine hitap eden tüketim toplumunun simgesel mallara kitlesel düzeyde yarattığı talep, deyim yerindeyse, anlamlı yaşama kapasitesinin topyekûn imhası anlamına gelen markalaşmış hayat tarzlarının pazarlanması esasına dayanmaktadır. Hayat tarzlarının bir çeşit süpermarket ürününün standart kodlarını taşıyan böylesi bir pazarlama, artık bu sonuncu evrede, belli toplumsal sınıfların özgül yaşama ve dünyayı tasarlama / yorumlama biçimlerinin yerine, Bourdieu’cü bir kavramla söylersek, beğeni yargıları ve zevkleri üzerinden oluşturulmuş bir tür “sınıflama” kategorisine geçirmiş bulunmaktadır. “Sınıflama” sözcüğü, toplumsal sınıfın yerine kullanıldığında, bu sonuncusunun içerdiği siyasal anlamdan daha fazla bir doğallaştırma işlevine sahiptir. Çünkü toplumsal sınıfların ifade ettiği siyasal ayrımlar, kültürel beğeni yargılarının sınıflayıcı ve ayırıcı işlevlerinden daha keskindir. Bu nedenledir ki, sınıflandırılmış ve sınıflandıran beğeni yargılarının doğallaştırıcı etkisi, sadece toplumsal sınıfları birbirinden ayıran sınırları belirsizleştirmekle kalmaz, aynı zamanda “evrensel olarak eşit bir biçimde dağıtılmamış olan üstünlüklerin [avantajların] gizlice benimsetilmesi” (Bourdieu, 1979: 252) amacına da hizmet eder. Dolayısıyla siyasal olanı kültürel olanın içinde yeniden kurgulayan böyle bir sınıflamanın, siyasal kimliğe de yeni bazı değerler atfetmesi doğaldır. Şu halde, kimliğin kendisi de maddi toplumsal ve siyasal koşulların doğal bir ürünü olmaktan çok, beğeni yargıları

22 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hüseyin Köse
ve alışkanlıkları üzerinden yapılan bir sınıflandırmanın bağımlı değişkeninden öteye gitmemektedir. Bağlayıcı birer statü değeri içeren simgesel ve kültürel ürünleri kimliğin doğal bir uzantısına dönüştüren tüketim ritüelleri, Bourdieu’nün “bedene dönüşmüş toplumsallık” (2003: 117) biçiminde tarif ettiği habituslar aracılığıyla, gündelik yaşamında bireyi gizil, simgesel bir tahakkümün etkisine maruz bırakmaktadır. Bu, yukarıda değindiğimiz Lefebvre’in uyum sözcüğüyle kastettiği şeyle hemen hemen aynıdır. Öte yandan, Lefebvre’e göre, tüketim toplumunda “gereksinimin kullanımdan düşmesi” ifadesinde karşılığını bulan gelişme, çifte bir anlama sahiptir: Nesnelerin kullanımdan düşmesi ve onları kullanan bireylerin kendilerinin kullanımdan düşmesi. Her ikisi de temelde arzunun kullanımdan düşmesinin bir sonucudur; başka bir deyişle, arzu biçiminde kendini ele veren motivasyonun sürekli kılınmasının... Lefebvre, “nesnelerin kullanım süreleriyle oynayan kişilerin, aynı zamanda motivasyonları da yönlendirdiklerini” belirtmektedir (1998: 86). Bir tür “arzu stratejisi” biçiminde işleyen bu yönlendirme girişiminin ardında, nesnelerin hızla eskimesine koşut biçimde, evlerin, kentlerin ve buralarda kurulan ilişkilerin belli bir hareketlilik içinde sürekli değerden düştüğü ve birbirinin yerini aldığı bir döngü söz konusudur. Bu döngüsel hareketlilik, Lefebvre’ye göre, “gerçek yaşam”ın gündeliklik içinde donup kalamayacağının açık bir göstergesidir (1998: 86). “Gerçek yaşam”, hızın geçiciliği içinde duyumsanan yaşamdır. Geçicilik, nesneyi eskitip yıpratan akıl dışılığın bir stratejisi, daha doğru bir deyişle, “gündelik hayatın akılcılaştırılmış bir biçimde sömürülmesini hedefleyen bir sınıf stratejisinin parçasıdır. Geçicilik kültü, modernizmin özünü açığa vurur, fakat bunu bir sınıf stratejisi olarak açığa vurur” (Lefebvre, 1998: 86). Öte yandan, bu sınıf stratejisi, her ne kadar, kendini akılcılık temelinde açığa vursa da, artık gitgide modernizmin akıldışı stratejisine sınırdaş hale gelmiştir. Lefebvre’e göre, “bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu”nun temeli, her geçen gün daha da kötüye giden bu akıldışılık stratejisine dayanmaktadır: “İnsanların gerçek yaşamı üzerine en ufak bir araştırma bile, iskambille fal bakıp gelecekten haber verenlerin, büyücülerin ve kırık çıkıkçıların, yıldız falcılarının rolünü ortaya koyar. [Bu konuda] Zaten basını takip etmek yeterlidir” (Lefebvre, 1998: 87). Böylesi irrasyonel bir strateji içinde, bireylerin kendi önlerini görmeleri ve gündelik yaşamlarına bir anlam vermeleri için kapıda hazır bekleyen medya ve özellikle de reklamcılık, bireylerin arzularının birbiriyle uyumlu kılınmasını sağlaması yanında, yıldız falları metinlerinden kurulu sözümona sistemli bir dünya görüşü yaratmak gibi erdemlere de sahiptir! Büyücülerin, gözbağcıların ortalıkta cirit attığı medyatik kültürel bir sistemin her türlü politik ve akılcı programı yolundan saptırmayı amaçlayan stratejiler üretmek anlamında, gündelik yaşamı, yaşamsal deneyimlerin gücünden ayıran ve “eyleme yönelik belirsizlikler alanı” yaratan gelişiminin mutlak bir yazgı biçiminde kabullenildiği Amerika Birleşik Devletleri bunun en somut biçimde gözlendiği yerlerden birisidir (Lefebvre, 1998: 87). “Kodlanmış serap”ların, müzelerin, “turizmin örgütlenmesi”nin, “gözalıcı kentler”in vatanı olan bu ülke, sadece ardında tatminsiz duygular bırakan “gösterinin tüketimi” ve “tüketimin gösterisi”nin dizginlenemez akıldışılığının “toplumsal imgelem”le uyumlulaştırdığı tatminsiz bireyler üretmekle kalmaz, aynı zamanda gazetelerde “artık her şey mümkün!” safsatalarının günlük ola-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Lefebvre ve modern gündelik hayat 23

rak mayalandığı bir toplumsal yanılsama retoriği için de en uygun zemini oluşturur (Lefebvre, 1998: 88–90). Dahası, Lefebvre’ye göre, modern gündelik yaşamı sözde “akılcılık” temelinde programlamak için üretilen bu “mesajlar”, her bireyi kendi pragmatik ve düşsel varoluş koşulları içinde, gerçekleşmesi muhtemel bir mutluluk vaadi içine sokarak, onlara somut bir tek gündelik hayatı değil, olası bütün gündelik hayatları yaşama güvencesi sunar. Bu güvence altında, her birey “gördüğü şeyi düşler, düşlediği şeyi görür” (Lefebvre, 1998: 90). Gerçekte ise, “bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu” sunduğu bu yanılsamalı mesajlar aracılığıyla, güçlülerin zorlamalarına zayıfların kendilerini uyarlamak suretiyle boyun sundukları bir belirlenim ilişkisini gizlemeyi amaçlar. Reklamlardan, edebiyat ve sanat ürünlerine kadar tüm bilinç yönlendirme araçları, böyle bir belirlenimin etkili araçları olarak işlev görür. Bu araçlar aynı zamanda bireyleri “toplumsal imgelem”e bağlamanın araçlarıdır. Nitekim sistemle uyumlulaştırılmış bireyler, her türlü zorlamaya karşı direnme stratejisinden de vazgeçmiş demektir. Çünkü “kim uyum sağlamışsa, zorlamanın baskısından kurtulmuş demektir” (Lefebvre, 1998: 92). Sonuç olarak, Lefebvre’e göre, zorlamaların baskısına karşı praksisçi eylemi yeniden diriltmek ve bunun için de öncelikle bireyi gündelik hayatın tüketimci yönlendirmesinden kurtarmak gerekir. Bu ise, tüketimin ve genel olarak gündelik hayatın siyasal içerimlerini sınıfsal bir mücadele temelinde yeniden düşünmeyi ve kurgulamayı gerektirir.

Sonuç Lefebvre’e göre, hayatın göstergelerde arandığı modern tarihsel bir dönemin ürünü olan gündeliklik, kültürel sistemin manipülatif içerikli niteliğini açığa vurmakla kalmaz, aynı zamanda sınıfsal stratejiye dayalı politik bir “dünya görüşü” üretiminin de maddi zeminini oluşturur. Güçlüler ve zayıflar arasında hüküm süren gerilim yüklü ilişkinin zorlama ve uyum sağlama biçiminde kendini ele veren başlıca iki karşıt kutbu ve birbirini tamamlayan stratejisinin sergilendiği bir sahne olarak gündelik hayat, klasik anlamda “devrim”in de yeridir. Modern dönemden başlayarak, artık devrim de gündelik hale gelmiş, dahası gündelik olarak tasarlanır ve yaşanır olmuştur. Lefebvre’in “gündelik yaşamdaki devrim”le kastettiği şey, “bireyin kendi yaşamını bir yapıt olarak kurgulayıp yaşaması”, başka bir deyişle, gündelik yaşamsal deneyimin sürekli bir eleştirel tutumla zenginleştirilmesi ve praksisçi davranış biçiminin gündelik pratiklere egemen kılınması durumudur. Bu tanımlamaya göre, gündelik yaşamda gerçekleştirilecek devrimin kaçınılmaz aktörü de “praksisçi özne”den başkası değildir. Ne var ki, modern gündelik hayatta söz konusu praksisçi tutumu hükümsüz kılan gelişmeler mevcuttur ve bu yüzden gündelik yaşamı eleştirel bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmek gerekmektedir. En başta da, maddi ve simgesel nesneler evreninin –medyanın ve özellikle de reklamcılığın da etkisiyle- gitgide genişleyen uzamında etkili olmaya başlayan tüketim olgusu ve bu olgunun bürokratik olarak yönlendirilmesi sonucu uç veren tüketim toplumu içindeki birey, her gün, yabancılaşmış bilincini gündelik yaşamda yaptığı tercihlerle -bir tür “gündelik devrim”le-

24 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hüseyin Köse
yeniden özgürleştirmeye çalışmak zorundadır. Modern toplumun, tüketimi gündelik hale getiren ve gündelikliği tüketerek yanılsamaya dayalı bir yaşam biçimini dayatan büyüme ve gelişme düzeyi, yaşamı hız temelinde örgütleyen geçicilikle birlikte, gündelik hayatın içerdiği devrimci potansiyele galebe çalmakla kalmamış, aynı zamanda, “bütünlüğü içindeki dünya”yı kavramaktan aciz yabancılaşmış bireylerin üretimine de katkıda bulunmuştur. Söz konusu yabancılaşma ve bilinç parçalanmasının, toplumsal ilişkiler bağlamında “üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin krizi”ne yol açmasıyla sonuçlanması ise, gerçekte, zamanın ruhunun iki farklı ve önemli yüzeyi olan modern ve gündeliklik arasındaki gerilimli ilişkinin bir ürünüdür. Daha genel olarak ifade etmek gerekirse, Lefebvre’e göre, gündeliklik ve modernite arasındaki tarihsel gerilimleri oluşturan olaylar dizisi -dünya devriminin başarısızlığı, tüketimcilik, dünya çapında bir ekonomik bunalımın patlak vermesi, faşizm ve diğer totaliter siyasal rejimlerin yarattığı toplumsal ve siyasal hoşnutluklar, v.s.- temel tarihsel bir travmatizme göndermede bulunur (Carassus, 2008). Şu halde, Lefebvreci düşüncede, sadece eleştirel bir “malzeme” olarak değil, aynı zamanda “sürekli değişmeyi ve başkalaşmayı istemenin yeri” olarak kavramsallaştırılan gündeliklik, içerdiği dinamizmle birlikte, toplumsal yaşamın örgütlenme biçimlerinin ve toplumsal değişimin de temelini oluşturur. Bu anlamda, gündeliklik, donuk bir yaşamsal gerçekliğin temsili değil, devingen yaşamsal deneyimlerin, sürekli eskime ve yenilenmenin, yabancılaşmayı ortadan kaldıracak farklı perspektifleri mümkün kılacak düşünme ve direnme biçimlerinin de döngüsel olarak yaşandığı bir yer ve karmaşık bir nesnel gerçeklikler alanıdır. Böylesi bir karmaşık gerçeklikler alanı içinde hareket eden gündelik yaşamın toplumsal bireyleri de, sistemin küçük zaman aralıklarındaki eylem kapasitelerini muhafaza etmek suretiyle, potansiyel olarak, her zaman verili toplumsal gerçekliği ve var olma koşullarını değiştirme ve dönüştürme gücüne sahiptirler. Başka bir deyişle, düşünce yoluyla eleştirilebilecek bir gerçeklik olan gündeliklik, eleştirel bakış açılarının ısrarcı ve sarsıcı gücüyle yaşamsal gerçekliği değiştirebilir. Sonuç olarak, Lefebvre’e göre, modern gündelik yaşamda, artık siyasal düşüncelerin yerini almış görünen üslupların ve hayat tarzlarının savaşı bile, gündelik yaşamda hüküm süren sınıfsal çatışmaların kıyasıya gün yüzüne çıkarılmasıyla geçerlilik kazanacak bir devrim fikri ve gerçeğini asla değiştiremez.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Lefebvre ve modern gündelik hayat 25 KAYNAKÇA
Bourdieu, P (1979). La Distinction: Critique social du jugement. Paris: Éditions de Minuit. Bourdıeu, P Ve Wacquant, D.J. L. (2003). Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar, Çev: Nazlı Ökten, İstanbul: İletişim Yayınları. Canbaz, Ş (1999). “Bir Tüketim Olgusu Olarak Moda ve Giysi”, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, Kış, 99/1: 25–39. Carassus, G (2008). “Autour d’Henri Lefebvre: Critique de la vie quotidienne”, http://www.gabrielperi.fr/ Critique-de-la-vie-quotidienne, (erişim: 24.10.2008). Enrique, A.& Passın, C (2002). “La quotidienneté comme objet: Henri Lefebvre et Maffesoli: Deux Lectures opposées”, Société, No: 78, 4. Fiske, J (1999). Popüler Kültürü Anlamak, Çev: Süleyman İrvan, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları. Guigou, J (2008). “La société du capital illimité”, http://www.recherche.univ.montp3.fr, (erişim: 02.07.2008). Lefebvre, H (1958). Critique de la vie quotidienne. Vol: I, Paris: L’Arche. Lefebvre, H (1981). Critique de la vie quotidienne. Vol: III, Paris: L’Arche. Lefebvre, H (1998). Modern Dünyada Gündelik Hayat, Çev: Işın Gürbüz, İstanbul: Metis Yayınları. Nicklas, H (2008). “Du quotidien, des préjuges et de l’apprentissage interculturel”, http://www. ofaj. org/paed/ texte/duquotidien/duquotidien4.html. (erişim: 22.10.2008). Paquot, T (2006). “Consommer pour se consommer”, Le Magazine littéraire, Juillet- Août. Tsukahara, F (2006). “Mai 68 et la société de consommation- Regards sur Baudrillard et Yoshimoto”, A la maison Franco-japonaise, 8 Avril.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 27

Gündel k Yaşamın Üret m ve Reklamlar
Derya Öcal Tellan1
ÖZET
Bireyler zaman, mekan ve süreç sınırlılıkları altında gündelik yaşamlarını üretmeyi çalışmaktadırlar. Günümüz sosyal yaşamında bireyler kendilerini ifade ederken tüketim pratiklerini ön plana çıkarmakta ve tüketim deneyimlerini sosyal çevrelerine aktarmaya çalışmaktadırlar. Bu çalışmada, mekansal planlamanın son yüzyıldaki değişimi kentleşme literatürü çerçevesinde analiz edilmiş; küreselleşme söyleminin gündelik yaşam üzerindeki etkileri tartışılmış ve reklamcılık sektöründeki değişimin, mekan ile olan ilişkisi ve gündelik yaşam üzerindeki sonuçları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Tartışmalar göstermektedir ki, kapitalist toplumsal ilişkilerin egemen olduğu kentsel mekanlarda bireylerin gündelik yaşamı, içtenlik, tolerans, paylaşım ve insani değerler yerine ticari kültür temelli reklamcılık endüstrisi tarafından doldurulmakta ve ortak gösterge tüketim eylemi olarak açığa çıkmaktadır.
Anahtar Sözcükler: Gündelik yaşam pratikleri, kent, reklam, tüketim

Advertısıng and Producıng the daıly Lıfe
ABSTRACT
Individuals try to produce their daily lives in the limits of time, space and process. In the present day’s social life, consumption practices stand in the foreground at the identification of the self, and besides this individuals try to carry their consumption experiences over their social environments. In this study, changing into space planning in recent years analyzed with in framework of urbanization literature; globalization discourse effect on daily life is argued, and changing in advertisement sector regarding with space and outcomes on the daily life are tried to execute. Debates indicate that in the urban places at which capitalist social relations are dominant, individuals’ daily lives, fills in via commercial culture based advertising industry, instead of intimacy, tolerance, share and human values, and common indicator comes out as consumption activity.
Keywords: Daily life practices, city, advertising, consumption

1

Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü

28 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
Giriş İletişim, insanoğlunun varolduğu günden bu yana süre gelen ve örgütlenmiş yaşamı içerisinde yürüttüğü etkinliklerin gerekliliği olarak karşısına çıkan bir süreçtir. Birey, toplum içerisinde sosyal kimliğini kazanmakta; kendini ifade etmekte ve kendisi gibi olan diğerleriyle ilişki kurmaktadır. Belirli zaman, mekan ve süreç sınırlılıkları altında gündelik yaşamını üretmeyi amaçlayan birey, kendini ifade etmeye, kendi deneyimlerini sosyal çevresine aktarmaya ve çevresinden öğrendiklerini ilişkilerine yansıtmaya çalışmaktadır. Gündelik yaşama egemen olan iletişim tarzı ve ilişki biçimleri, kişisel beklenti, fayda ve çıkar ilişkilerine bağlı olarak, bireylerin etkinlikleri sırasında hedefledikleri amaçlara göre şekil almakta, değişmekte ve dönüşmektedir. Gündelik yaşamdaki değişim geleneksel kimliklerin aşınmasına ve bireylerin psikolojik bakımdan belirsizlik altında kararlar almasına yol açmaktadır. En basit ifadesiyle “mevcut tüketim toplumlarında bireylere ilave mutluluk sağlayan materyal standartlardaki yükseliş” (Trentmann, 2004:380) olarak anlamlandırılan tüketimciliğin günümüzde, malların satın alınmasının ötesinde hizmetlerin göstergelerini, deneyimlerin söylemini ve yerel kimliklerin haklarını da barındırdığı iddia edilmektedir. Tüketimin sosyolojisinde yaşanan bu değişim, pratiklerin irdelenmesini ve irdelemenin kentsel yaşam mekanları üzerinden yürütülmesini gerektirmektedir. Günümüz bireylerinin sosyo-psikolojisine egemen olan “kendini sunarken tüketim davranışlarına başvurma” yorumu, birbirinden bağımsız olarak görülen iki farklı soru’nun tek bir konunun farklı yüzleri şeklinde araştırılmasını gerekli kılmaktadır. “Kapitalist toplumsal ilişkilerin egemen mekan formu olan kentlerin değişen örgütlenme tarzıyla birey yaşamında nasıl bir anlam kaymasına yol açtığı” ve “reklamcılık sektörünün, başlangıçtaki basit faaliyet tarzından günümüzdeki karmaşık endüstriyel örgütlenmesine değin, bireylerin günlük pratikleri üzerinde ne türden sosyopsikolojik sonuçlar doğurduğu” soruları; gündelik yaşamın bir parçası olarak tüketim pratiklerinin kentsel mekanlar bağlamında irdelenmesi sonucunu doğuracaktır. Tüketimin, gittikçe kentsel mekanlardaki sosyal, politik ve kültürel yapılarla bağlantılı hale gelmesi; reklamların bireylerin bilişinde açığa çıkardığı yeni algılama tarzının bir sonucu olarak görülmeli ve iş yapış ile örgütleniş tarzlarındaki yeni egemenliklerin yaşamı anlamlandırmada yeni yollar açığa çıkardığı unutulmamalıdır.

Yöntem Bu çalışma, gündelik yaşamın örgütlenişinde mekansal konum ile reklamcılık sektörünün önemine dikkat çeken ve bireylerin yaşam tarzlarını anlamlandırırken içinde bulundukları mekanlar ile maruz kaldıkları mesajların rolünü tartışmayı amaçlayan niteliksel bir araştırmadır. Çalışma kapsamında mekansal örgütlenmede egemen olan kentselliğe odaklanılırken, alternatif (kırsal, bölgesel, periferik vd.) örgütlenme tarzları analiz dışı tutulmuş; ancak farklı çalışmalarda değerlendirilmeleri gereken

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 29

geçerliliklere sahip oldukları unutulmamıştır. Soruna yaklaşım tarzı çerçevesinde ilk olarak, mekanın örgütlenmesinin ve bu örgütlenmedeki değişimin bireylerin gündelik yaşamlarında ne gibi sonuçlara yol açtığının ifade edilebilmesi ve kapitalist üretim biçiminin mekansal örgütlenmeyi kimlerin, hangi çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlendiğinin ortaya konulabilmesi için sürecin tarihsel boyutu analiz edilmiştir. Takip eden bölümde ise reklamcılık sektörünün hangi gereklilik/zorunluluk kapsamında işleyiş tarzını basit faaliyetlerden karmaşık endüstriye dönüştürdüğü sorgulanmıştır. Analizin ilk kısmında mekansal örgütlenmenin yüz yılı aşan bir kesit içerisindeki değişimi kentleşmeye ilişkin literatür çerçevesinde değerlendirildikten sonra, küreselleşme söyleminin yaşamın örgütlenme tarzı üzerindeki etkileri tartışılmış; ikinci kısmında ise reklamcılık sektörünün, incelemeye konu edilen zaman dilimi içerisindeki değişiminin, mekan ile olan ilişkisi ve gündelik yaşam üzerindeki sonuçları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Reklamların, bireylerin gündelik yaşamlarının üretiminde nasıl bir rol oynadığının ve toplumsal tüketim ilişkilerini hangi ilişkiler çerçevesinde yeniden kurguladığının belirlenmesi, reklamcılığın hangi ekonomik, politik ve sosyal gereksinimler sonrasında harekete geçtiğinin ve reklamcılık endüstrisinin ne türden sosyo-psikolojik ilişkilerin (bilişsel süreçlerin) merkezinde yer aldığının çözümlenmesi ile mümkündür. Gündelik yaşamın üretimine ilişkin literatürün gerçekçi bir içerikte anlamlandırılması, akademik, popüler ve uygulamalı çalışmalardaki niteliksel değerlendirmeler ile niceliksel bulguların kapsamlı biçimde analiz edilmesine, analizlerin bütüncül bir bakış açısı içerisinde tartışılmasına ve kuramsal varsayımların geliştirilen modeller kapsamında sınanmasına bağlıdır. Bu çalışma, bahse konu edilen çözümleme süreçlerinin bir parçası olup, akademik literatüre konuyla ilgili katkı sağlamayı hedeflemektedir.

Analiz ve kuramsal çerçeve Gündelik yaşamın analiz edilmesi, birbirleriyle çelişkili, farklı düzlemlerde yer alan ancak toplumsal ilişkilerin ve bu ilişkilerin getirdiği ideolojikliğin sınırlarını çizdiği bir bütünlüğün kavranmasına yönelik çabaları içermektedir. Lefebvre, gündelik yaşamın, sosyal ilişkilerin gerçekliği ile teknolojinin mitleştirilmesi arasındaki çelişkinin ötesinde, toplumsal düzenin baskıları ile bireylerin bu düzene karşı özgürlük istekleri ve açılımları arasındaki karşıtlıkta kurulduğunu ifade etmektedir:
“Gündelik hayat, terk edilmiş bir uzay-zaman değildir; bireysel özgürlüğe ve akla, bireyin işbirliğine bırakılmış bir alan da değildir. Artık, insanın sefaletinin ve büyüklüğünün ortaya çıktığı insanlık durumunun yaşandığı mekan da değildir. Artık toplumsal yaşamın akılcı olarak işletilen sömürgeleştirilmiş bir sektörü de değildir; çünkü gündelik hayat artık bir ‘sektör’ değildir, akılcı işletme ise eskisinden daha ustalıklı biçimler keşfetmiştir. Gündelik hayat, artık itinayla incelenen bir nesne olmuştur: Örgütlenmenin alanı, iradi ve planlı bir öz-düzenlemenin uzay-zamanı haline gelmiştir. Örgütlenen gündelik hayat, kapalı bir devre (üretimtüketim-üretim) haline gelmiştir. Önceden biçimlendirilen gereksinimlerin ne

30 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
olacaklarını tahmin etmek artık işten değildir; arzuların ise izi sürülür. Rekabetçi dönemdeki kendiliğinden ve körü körüne öz-düzenleme süreçlerinin yerini bu olgu alır. Böylece gündeliklik kısa sürede, sistematikleştiren düşüncenin ve yapılandırıcı eylemin hedeflediği diğer sistemlerin altında gizlenen biricik sistem, kusursuz sistem haline gelecektir. Bu sıfatla gündeliklik, örgütlenmiş ya da tüketimi yönlendirilmiş diye tanımlanan toplumun ve onun dekorunun, yani modernliğin temel ürünü olacaktır” (Lefebvre, 1998:77).

Gündelik yaşamın yeni döngüsü, bu döngünün hangi mekan-zaman ilişkisi bağlamında yürütüldüğünün ve mekan-zaman ilişkisindeki dönüşümün insanlararası iletişimin doğası üzerinde ne türden sonuçlar doğurduğunun sorgulanmasını gerektirmektedir. Yaşamın mekana bağlılığı, nesneleri, simgeleri, değerleri ve ‘yer’leri kapitalist toplumsal sistemin kabulleri ile çevrelenmiş gündelikliğin anlaşılmasında incelenecek alanlardan biri olarak kent ve kentleşme konusunu gündeme getirmektedir. Kentleşme, ilk yerleşik insan uygarlıklarının ortaya çıktığı M.Ö. 4000-3000 yıllarında, farklı bölgelerde, dar bir ölçekte açığa çıkmış; ancak kısa sürede sistemleşmiş ve yaygınlaşmıştır. Günümüzde Mısır, Yunan, Çin, Anadolu, Ortadoğu ve Mezopotamya, Çin, Hindistan ve Orta Amerika bölgeleri olarak tanımlanan coğrafyalarda kurulan kent devletler, toprağa dayalı üretimden ve ticaretten gelen zenginliğin kurumsal ilişkilere egemen olmasında aracılık etmişler ve içinde bulundukları medeniyetlerin sosyo-ekonomik ve kültürel merkezleri haline gelmişlerdir. M.Ö. 3000 civarında tahıl tarımı, saban, çömlek tezgahı, el dokuması, bakır işlemeciliği, soyut matematik, astronomik gözlemler, takvim ve yazı birer teknoloji olarak ortaya çıkmış ve insanoğlunun yaşam biçiminde köklü ve hızlı bir değişime yol açmıştır. Teknolojik gelişmeler, bir yandan toplumsal ilişkilerin aracılanmasını sağlarken, diğer yandan da yeni teknolojik buluş ve icatlara kapı açacak bir mekansal ortaklaşmaya gidilmesi gerekliliğini ön plana çıkarmıştır. Childe, kentleşmenin yaşanmasını, toplulukların niceliksel olarak köylere sığmayacak biçimde genişlemesine ve bunun sonrasında toplumun elinde bina ve tapınakların inşasında çalışanlara verilebilecek yiyecek maddeleri fazlası artı-ürün bulunmasına yani “toprağın çiftçiye tüketebileceğinden çok daha fazlasını üretme olanağı veren verimliliğine” (2002:110-111) dayandırmaktadır. Teknolojik gelişim, ilk insan uygarlıklarının güçlenmesine, buna karşın mekan bağlamında da içeri doğru sıkışmasına, adeta içe patlamasına yol açmıştır. “O zamana kadar büyük bir vadi dizisine, yer yer daha gerideki bölgelere yayılmış olan topluluğa ait birçok ayrı unsur harekete geçirildi ve basınç altında kentin dev surları içine tıkıştırıldı. Muazzam doğa güçleri bile bilinçli insan çabasının hizmetine sokuldu; merkezi komutayla on binlerce insan tek bir makine gibi hareket ederek o güne kadar hiç akla hayale sığmayan boyutlarda sulama arkları, kanallar, kent surları, zigguratlar, tapınaklar, saraylar, piramitler inşa etti” (Mumford, 2007:50). Kentlerle birlikte, yalıtılmış ve kendi sıradan ilişkileri çerçevesinde yaşayan insanlar, birkaç yüzyılda meydana gelebilecek sosyal iletişimi bir kuşak içerinde yaşamaya; geleneksel adet ve değerler etrafında farklılaşmamış ve karmaşıklaşmamış ilişkilerini geri planda bırakarak bütünü yönlendiren ve yöneten bir merkezi güç ile ilişkiye girmeye başlamışlardır. Tarımsal ürünlerin biriktirilmesi ve fazlasının takas edilmesi için yö-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 31

netim merkezi olarak örgütlenen kentler, insanı, doğal yaşamından ve engin doğa görünümünden koparmış ve ortamı, mesafeyi ve ilişkileri yönlendirme sanatı olan mimari aracılığıyla da kontrolüne almaya çalışmıştır. Yunan medeniyeti ile birlikte ise kent, bütüncüllüğüyle insanı çevreleyen; kırsal alanla olan dış, sosyal ağlarla olan iç ilişkilerinde denge arayan ve kontrol ile ölçülülük etrafında toplumsal ortaklıkları yeniden keşfeden bir yapıya kavuşmuştur (Benevolo, 1995). Kapitalizm öncesi toplumsal yaşam formlarının hemen hepsinde kentleri kırsal alandan ve kent içi yaşamı kırsal yaşamdan farklılaştıran unsurlar arasında ortaklıklar görülmektedir. XVIII. yüzyıla değin hemen her kentin etrafının surlarla çevrilmiş ve kent merkezinin küçük bir iç kale şeklinde tasarlanmış olması, kentlerde, yönetsel bakımdan hiyerarşik, askeri bakımdan savunmacı, sosyo-kültürel bakımdan da içe dönük bir ilişkiler ağına işaret etmektedir. Kent merkezlerinin saray, tören alanı, tapınak ve pazardan oluşması ise mülkiyet ile güç arasındaki bağın açık bir göstergesidir. Mumford, İlkçağ Yunan uygarlığında, kentin merkezinde eski kalenin bütün karakteristik kurumlarıyla (tapınak ve onu çevreleyen rahip ve rahibelerin yerleşim yerleri, saray, belediye ve kent konseyi binaları, su kuyuları ya da kaynakları ile bütünleşmiş agora veya pazaryeri) varlığını sergilediğini ifade ederken (2007:186-190); Pirene, Ortaçağ Avrupa uygarlıklarında kent içerisinde yaşayan insanların geçimlerinin hala toprağa bağlı olmasına rağmen, askeri amaçlı surlardan, yönetici lordların konaklarından, tüccarların atölyelerinden, kiliselerden, pazar ve panayır alanlarından, hatta toprağın kiracısı olan çiftçilerin getirdikleri ürünlerin depolandığı ambar ve mahzenlerden oluşan bir kale-kent uygarlığından söz edilebileceğini (1994:49-63); Braudel ise Yeniçağ döneminde hangi kıtada bulunursa bulunsun Akdeniz çevresinde yer alan tüm kentlerin zenaat atölyeleri, her türden eşyanın satıldığı dükkanlar, kilise, okul, belediye, han ile doktor, noter, tüccar, yönetici ve kolluk kuvvetleri sayesinde günümüze kıyasla yarı şehirli bir konumda olduklarını (2004:438-442) belirtmektedir. Mekan algısının dönüşümünde sanayileşmeye ve toplumun kentler temelinde gündelik yaşamı yeniden örgütlemesine dikkat çeken çalışmalar ise esas olarak üç yaklaşım tarzı içerisinden gelişim göstermiştir. Niceliksel ve mimarlık-mühendislik tarihi ile bütünleştirilmiş ilk yaklaşımda, kapitalizmin kırsal alanlardan kentlere doğru büyük bir nüfus hareketine yol açtığı; kentsel alanlara yerleşen yeni nüfusun farklı mimarlık ve mühendislik teknikleri kullanılarak, mekan kullanımı bakımından verimli ve çalışma ilişkileri bakımından da etkili olacak biçimde konumlandırıldıkları ve şehir planlamacılığının öznesi olan, göç etmiş hemen her bireyin kentsel yaşam tarzı ve modernizmin kültürel yapısıyla bütünleşmede uzunca bir sürece yayılmış geçiş aşamasını deneyimledikleri ifade edilmiştir. Bir ‘çatı teori’ olarak görülebilecek bu yaklaşım tarzı, Le Corbusier’in 1923 yılında “Bir tarafta halk doğru dürüst konut beklemektedir ve bu sorun çağın en güncel sorunlarından biridir. Diğer tarafta karar verme yetisine sahip, uygulamacı, düşünce adamı yani yöneten, düşünce eylemini dingin ve sağlam bir mekanda yapmak istemektedir” (2001:50-51) değerlendirmesinden hareketle mimarlığı uyumlu ilişkiler bütünü şeklinde tanımladığı yorumundan

32 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
Walter Gropius’un 1926 yılında Bauhaus’un çerçevesini çizmede kullandığı “endüstri ve zanaatlar arasındaki karşıtlık, bunların kullandığı aletlerdeki farklardan çok, endüstrideki işbölümü ile zanaatlerdeki işbirliğinden kaynaklanıyor; fakat bu ikisi giderek birbirine yaklaşıyor. Geçmişin zanaatleri değişmiştir, geleceğin zanaatleri ise içinde endüstri üretiminin deneysel çalışmalarının yapılabileceği yeni bir üretici birliğe dönüşecektir” (1991:81) tespitine değin pek çok analizi içerisinde barındırmıştır. İkinci yaklaşım Chicago Okulu olarak da bilinen ABD orijinli fonksiyonalist sosyoloji geleneğinin bir parçası olarak açığa çıkan ekolojist bakış açısına dayanmaktadır. Chicago Okula’na göre, kentsel yerleşim, biyolojik süreçlere benzer bir biçimde, bütünleşme, rekabet, işgal, yerini alma gibi eylemler ile ‘doğal alanlara’ bölünmüş, farklı ‘mahalle’, ‘semt’ ya da ‘yerleşke’lerden oluşmuştur (Giddens, 2005). Eylemlerin ayrışmanın özelliklerini belirlediği ekolojistlere göre kent merkezlerinde iş dünyasının, ticaret ve eğlence merkezlerinin, boş zaman geçirmede yararlanılan çok sayıda mekanın yoğun ve sıkışık bir biçimde yer alması ile insan vücudunun göğüs kafesi içinde pek çok organının bulunması; kentin dış çevresinin birden çok (dairesel sembolik) katmandan oluşması ile vücut derisinin birkaç katmandan oluşması arasındaki benzerlikler mekana organizmacı bir yorum getirilmesini sağlamaktadır. Chicago Okulu’nun önde gelen kuramcılarından sosyolog Robert Ezra Park’ın değerlendirmesi bu yorumu özetlemektedir:
“Kent, medeni insanın doğal yaşam yeri olarak tanımlana gelmiştir. İnsan, kentte felsefe ve bilimi geliştirmiş ve kendisinin ürettiği kent ikliminde sadece rasyonel değil, aynı zamanda sofistike bir canlı olmuştur… Kent ve kent çevresi, insanoğlu tutarlı ve bir bütün olarak düşünüldüğünde, kişinin kalbinden gelen arzu ile dünyayı yeniden üretme anlamındaki en başarılı girişimini temsil etmektedir. Ancak kent, şayet insanın yarattığı bir dünyaysa, aynı zamanda yaşamaya mahkum edildiği dünyadır da. Dolayısıyla, aracılanmış bir biçimde ve açıkça görevinin bir parçası olmaksızın kenti yapan insan, aynı zamanda kendisini de yeniden yapmış demektir” (Park, 1967:3).

Chicago Okulu, canlılar arasındaki iletişimin yaşam çevrelerini düzenlemesine benzer biçimde, kentte yaşayan insanın varlığını devam ettirebilmek için diğerleriyle ilişkiye girmesinin, iletişim tarzı olarak işbirliğini ya da çatışmayı seçmesinin veya gündelik yaşamını güvenli bir devamlılık içerisinde gerçekleştirmesinin kentin biçimini ve o biçimle anlam kazanan sosyal ilişkileri belirlediğini ifade etmiştir. Chicago Okulu’nun çalışmalarında, kent, kırsal topluluklardan farklı, kendine özgü bir örgütlenme ve yaşam biçimine sahip, ekonomi ve işleyiş bakımından özel işlevleri bulunan doğal bölgelerden oluşan ve her bölgenin kendine özgü kişilik, kurum ve gruplarıyla kentsel ilişkilere dahil olduğu bir mekansal örgütlenme formu olarak kabul edilmiştir (Duru ve Alkan, 2002). Sosyolog Louis Wirth ise kenti ekolojist bakış açısı içerisinden değerlendiren bu geleneğe ‘yaşam biçimi’ olgusunu eklemlemiş; kenti büyüklük, yoğunluk ve heterojenlik ölçeklerinin bir arada olduğu bir bakış açısı içerisinden yorumlamıştır. Wirth’in analizlerinde kentlerde çok sayıda insanın, birbirine çok yakın bir şekilde yaşayıp da birbirlerini tanımamasına vurgu yapılmaktadır. Bu durum

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 33

kurulan iletişimin geçici, bölük pörçük ve çok katı bir amaçlılık taşımasına2; geçmiş yaşam biçimlerinin varlığını sürdürmesinin kapitalist mekansal örgütlenme için anlamlı olduğu ölçüde mümkün olmasına ve kentsel hinterlandın düşünülenden büyük olmasına3 dayanmaktadır. Kapitalist üretim biçimi ile birlikte gün geçtikçe artan sayıda insan daha küçük (bölünmüş ve özelleşmiş) bir alanda bir arada yaşamaya başlamıştır.
“İnsanlık tarihinde bir dönüm noktası olan ulaşım ve iletişimdeki teknolojik gelişmeler, uygarlığımızın en önemli öğelerinden olan kentlerin rolünü artırarak kentsel yaşam biçimini kentin kendi sınırlarının dışına taşırdı. Kentin, özellikle de büyük kentin baskınlığının, sanayi, ticaret, yönetimle ilgili olanakların ve etkinliklerin, ulaşım ve iletişim ağları, gazeteler, radyo istasyonları, tiyatrolar, kütüphaneler, müzeler, konser salonları, operalar, hastaneler, yüksek öğretim kurumları, araştırma ve yayın özekleri, iş kurumları, din ve hayır işlerine yönelik kurumlar gibi kültürel ya da dinlenme ve eğlenceye ilişkin donanımların kentlerde yoğunlaşmasından kaynaklandığı kabul edilebilir. Bu araçlar aracılığıyla kent, bir çekim özeği niteliğine bürünüp kırsal bölgeler üzerine etkide bulunduğunda, kentsel ve kırsal yaşam biçimleri arasındaki farklar daha da artacaktır. Kentleşme, artık, yalnızca insanları kent olarak adlandırılan yere çekme sürecini belirtmekle kalmamakta, insanların kentin yaşam biçimini benimsemesi anlamına da gelmektedir. Kentleşme, ayrıca, kentlerin büyümesinin beraberinde getirdiği yaşam biçiminin belirgin niteliklerinin ve kentin kurumlarıyla kentlilerin, iletişim, ulaşım araçları aracılığıyla oluşturduğu büyünün etkisi altında kalan bireylerde, kentli olarak kabul edilen yaşam biçiminin niteliğindeki değişiklikleri vurgular” (Wirth, 2002:81-82).

Wirth’in kırsal alanda birlikte yaşamadan kaynaklanan ‘topluluk olma duygusu’nun kentte ortadan kalktığı, kişisel olmayan konuların gündelik yaşamın hemen her alanını işgal ettiği ve üzerinde uzlaşılmış davranış kuralları ile normlar tarafından yönetilen sosyal ilişki rutinlerinin kentin psikolojisine hakim olduğuna ilişkin çıkarsamalarıyla, Alman sosyolog Max Weber’in bürokratik toplum modeli arasındaki benzerlikler pek de şaşırtıcı değildir. Bu çerçevede üçüncü yaklaşım olarak Chicago Okulu’nun fonksiyonalist temelli sosyoloji yorumuna karşı Kıta Avrupası’nın felsefe temelli sosyolojisi belirginlik kazanmıştır. Kıta Avrupası’nda Kant’tan itibaren tartışılmaya başlayan ve kapitalizmin etkisinde gelişen aydınlanma felsefesinin, XIX. yüzyılda Batı dünyasının iç çelişkilerini (sınıflar arası mücadeleleri) açıklamakta yetersiz kalması nedeniyle, henüz bilim olma sürecinin başındaki sosyoloji ile toplumsal eylemlerde neden-sonuç ilişkisi araştırılmaya başlamıştır. Kentleşme ve kentsel yaşam konularını felsefe temelli sosyoloji yorumu içerisinden değerlendiren Kıta Avrupası’nda, sorunu gündeme getiren ilk araştırmacı Alman sosyolog Georg Simmel olmuştur. Simmel, çalışmalarında, kentin aşırı uyarıcı ve kökleri belli olmayan bir mekan olarak okunması gerektiğini ifade eder. “Ona göre, modern yaşamın en
2 ABD’li antropolog E.T. Hall tarafından ‘The Hidden Dimension’ başlıklı çalışmada kapsamlı bir biçimde analiz edilen ilişkilerde sosyal mesafe olgusu, kentsel iletişimin temel modellerinden birisi olarak anlamlandırılabilecektir. Konuya ilişkin ayrıntılı bilgi için (Hall, 1969:7-22, 91-112, 165-180). Modern dünyada kentsel hinterland sadece kentin coğrafi, klimatolojik ve üretim kaynakları sağlayan çevresi değil; bir bütün olarak yaşam biçimi güçlerinin toplamıdır. Örneğin İstanbul’un hinterlandı Anadolu, Balkanlar, Trans-Kafkasya ve hatta Ortadoğu, New York’un hinterlandı ise yaşam tarzları, gelenekgörenekleri, yeme-içme adetleri, eğlence-dinlenme alışkanlıkları, spor ve sanat etkinlikleriyle tüm dünyadır.

3

34 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
derin sorunları, muazzam sosyal güçler olan tarihsel bir miras, dış kültür ve yaşam tekniği karşısında bireyin kendi özerkliğini ve bireyselliğini koruma çabasından doğmaktadır. Bu sorunu anlamak isteyen sosyolog için, bireyselliğin metropoliten biçimlerinin psikolojik temelini kavramak önemlidir” (Martindale ve Neuwirth, 2003:39). XIX. yüzyılın son çeyreğinde belirgin bir biçimde açığa çıkan metropollerde (hızla büyüyen kentlerde) bireylerin, dışsal etkenlere karşı bir mentalite geliştiremedikleri, bilinçliliklerini öne çıkarıp duygularını gizleyemedikleri sürece kentliliğin karakteristiklerine sahip çıkamayacaklarını ve bunu gerçekleştirdikleri zaman da kentin bir dişlisine dönüşeceklerini ifade eden Simmel, kentsel ekonomik ilişkilerin akıl yoluyla özgürleşme tasavvurunun sonucu olduğunu belirtmektedir:
“Metropolü özgürlüğün mekanı yapan, çevrenin genişlemesiyle kişisel içsel ve dışsal özgürlük arasındaki evrensel tarihsel ilintiden ötürü alanın ve kişilerin anlık hacmi değildir. Bunun gerekçesi daha ziyade, herhangi bir kentin kozmopolitliğin mekanı haline gelmesi yönündeki görünür genişlemenin aşılmasındadır. Kentin ufku zenginliğin gelişme yoluyla kıyaslanabilir bir biçimde genişlerken; miktarı belli olan gayrimenkul, olabilecek en hızlı biçimde, atomsu genişlemeye benzer olarak artış gösterir. Belli bir limit aşılır aşılmaz, kentliliğin ekonomik, kişisel ve entelektüel ilişkileri, kentin hinterlandı üstündeki entelektüel üstünlük küresi, geometrik artışla büyür” (Simmel, 1996:87).

Simmel için kentteki sosyal yaşam, anındalık, kestirebilirlik ve kesinlik gibi para ekonomisi ve entellektüel düşünce ile sıkı sıkıya bağlı karmaşık bir ilişkiler ağını çağrıştırmaktadır. Gündelik yaşam içerisinde eşyanın özünün (kişiselliği, kişi için değeri ve mukayese kabul etmezliği) yok olmasına koşut, parasal mübadele gücü ve sermaye ile ilişkiler ön plana çıkmaktadır. Simmel’in yorumuna göre, kentsel yaşamın kırsal hayattan sosyolojik olarak farkı, yaşam mücadelesinden kazanma mücadelesine dönüşen günlük pratiklerde aranmalıdır. Kişisel farklılıkları ortadan kaldıran kapitalist modernleşmenin, bireyi kendi varlığını anlamlı kılmak için elinden gelen azami gayreti sergilemeye zorladığını ifade eden Simmel’e göre metropolde birey, “belki uygulamalarında ve uygulamasından türetilen çapraşık duygusal durumların toplam bilinçliliğinde olduğundan daha da küçük, ihmal edilebilir bir niceliğe indirgenmiştir” (1996:88). Simmel’in kenti, bireye ve onun yaşamına mücadele ve uzlaşma arenası olarak hizmet veren bir mekan olarak anlam kazanır. Kıta Avrupası sosyolojisinin diğer önemli temsilcisi Max Weber ise kentsel yaşamı sürdüren bireyler arasında psiko-sosyal homojenite eksikliğini kabul etmekle birlikte, bu sorunun, her biri birer mesleğe dönüşen uzmanlaşmış ‘iş’ dünyası ile aşıldığını ifade etmiştir. Weber, tüm sosyolojik analizlerinde –ki bu analizlerin konusu Yunan, Çin ya da Hint medeniyeti olabilir– kentin doğasına hakim olan ekonomik kurallarla ilgilenmiş; her fırsatta kentleşmenin ve kentliliğin Batı demokrasisinin gelişimiyle ilintili yönlerine vurgu yapmıştır:
“Tüketici ilişkileri ve sermayesi olmayan uzmanlaşmış küçük kuruluşlar temelinde, tarımsal ve tarım dışı üreticilerle yerleşik tüccarlar arasında cereyan mübadelesi ile yerel kentsel pazar, takasın bir tür ekonomik muadilini temsil etmektedir. Buna karşılık, temeli olağan şekilde iş birikimi ve bütünleşmesinde bulunan ve içeride mübadelenin gerçekleşmediği oikos’ta (hanehalkı), uzmanlaşmış bir bağımlı

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 35
ekonominin çalışma ve vergiler açısından sistematik şekilde bölünmüş performansları sözkonusudur. Aynı şekilde; şehirdeki mübadele ve üretim koşullarının düzenlenmesi (kentsel ekonomik politika), hanehalkı ekonomisinde birleşen faaliyetlerin örgütlenmesinin (geleneksel ve feodal sözleşmeye dayalı) tam benzeridir. Bu ayrımları ortaya koyarken ‘kentsel ekonomik alan’, ‘kentsel alan’ ve ‘kentsel otorite’ gibi kavramları kullanmaya yöneldiğimiz gerçeği, zaten, ‘şehir’ kavramının şu ana kadar kullandığımız safi iktisadi kategorilerin dışında bir dizi konseptle incelenebileceğine/incelenmesi gerektiğine işaret etmektedir” (Weber, 2003:96).

Weber’in sosyolojiye biçtiği kenti anlam boyutları bakımından açıklama görevi, Kıta Avrupası’nın sahip olduğu sosyal kurum ve ilişkileriyle, geçmiş ve çağdaş medeniyetlerden farklı olarak açığa çıkardığı kentsel topluluk kavramına yüklenmiştir. Kentsel topluluğu kişilerarası ilişkileri topyekün kavrayan bir birim olarak yorumlayan Weber, mekanda ekonomik ve ticari ilişkilerin göreli hakimiyetinin kentsel topluluğun açığa çıkmasındaki en önemli unsur olduğunu, diğer unsurların ise istihkam, pazar, bağımsız bir mahkeme ya da hukuk düzeni, yönetsel form ve özerk, kent sakinlerinin katıldığı seçimlerle işbaşına gelmiş, kısmen özerk, yerel bir yönetim olduğunu belirtir. Kentleşmeye ilişkin tartışmaların XX. yüzyıldaki tarihi, her üç yaklaşımın bir potada eritilmeye çalışılması ve bu yaklaşımların sosyal ilişkileri açıklamadaki yetersizliklerine ilişkin eleştiriler ikilemi üzerinden inşa edilmiştir. Örneğin her üç yaklaşımı yeniden gözden geçirip bütünleştirmeye çalışan teorisyenler (Otis Dudley Duncan, Albert Reiss Jr., Peter Rossi, Bert Hoselitz) demografi, toplumsal örgütlenme ve sosyo-psikoloji gibi farklı çalışma konularını analizlerinin merkezine yerleştirmiş; Manuel Castells kentin ideolojik bir mekan olduğunu ileri sürüp, toplumsal çatışmaların engellenmesinde, sermaye kârlarında devamlılığın sağlanmasında, işgücünün yeniden üretimi sürecinin kolaylaşmasında kentsel yönetimin karar ve tercihlerine dikkat çekmiş; David Harvey ise kapitalizmle birlikte tarımsal üretimin makineleşmesine ve kent-kır ayrımının ortadan kalkmasına karşın ‘inşa edilmiş çevre’ ile ‘açık alan’ arasında yeni bir ayrışmanın ortaya çıktığını belirtmiş ve bunu “yapılandırılmış bir biçim olarak kent ve bir yaşam tarzı olarak kentselliğin birbirinden ayrı düşünülmeleri gerekir, çünkü gerçekte ayrılmışlardır” (Harvey, 2003:277) değerlendirmesiyle özetlemiştir. Kentleşme literatürüne, gerek bütünleştirme gerekse eleştirme amacıyla yapılmış katkıların neredeyse tamamında, toplumsal örgütlenmenin ve güç ilişkilerinin gündelik yaşamın ve bu yaşamın kurulduğu mekan olarak kentin belirleyiciliği altında anlam kazandığı varsayılmış ve kentte yaşayan bireylerin gündelik yaşamlarının kolaylaştırılması için ‘kendiliğinden oluşan çeşitliliğe’ olanaklar sağlayacak politikalar üretilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ancak bütün bu yorumların geçerliliği ve güvenilirliği, kapitalist ekonomik ilişkilerin mekanı örgütlediği, dönüştürdüğü ya da yeniden ürettiği koşulların dikkate alındığı sorgulamalarla sınanmayı beklemektedir. Mekanın örgütlenişi ve örgütlenmede kapitalizmin rolü Mekanın örgütlenmesi ile üretim biçiminin ve bu biçimin beraberinde getirdi-

36 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
ği toplumsal ilişkiler düzeninin önemli bir ilişkisi bulunmaktadır. Kapitalizm öncesi dönemde mekan sosyal yaşama içkin ve dolayımsız bir örgütlülüğe sahip idi. Gündelik yaşamın unsurları, doğrudan bireylerin bulundukları, materyalleri ve kendilerini ürettikleri, kendileri gibi olan diğer bireylerle ilişkide oldukları ‘yer’in coğrafi, tarihsel, kültürel özelliklerine, ekolojik koşullarına ve zamanın belli bir kesitindeki haline bağlıydı. Kapitalizmle birlikte ise mekan soyutlaşmış, homojenleşmiş, çizgisel sürekliliğe sahip, içi boşaltılmış ve edilgen bir alana işaret etmeye başlamıştır (Yırtıcı, 2005). Kapitalist üretim biçimi ile birlikte mekan, üretim faktörlerinden birisi haline gelmiş ve belli bir zaman kesiti içerisinde (gün içerisinde en az 8 saat çalışılan işyerleri, iş dışı zamanın geçirildiği alışveriş merkezleri, sinema, tiyatro gibi eğlencedinlence alanları, bedensel aktivitelerin gerçekleştirildiği ya da bu aktiviteleri gerçekleştirenlerin seyredildiği spor salonları ve stadyumlar, yeme-içme gibi temel ihtiyaçların karşılanırken sosyal ilişkilerin yürütüldüğü lokanta, bar, cafe türü mekanlar ya da korunmadan statü sahibi olmaya değin geniş bir yelpaze içerisinde anlam kazanan konutlar vd.) işlevselleşirken, bu zaman kesiti dışında pasif bir varlık olarak değerlendirilmiştir4. Geleneksel kapitalizmde mekanın edilgenliği, nesnelerin örgütlenmesinde ve farklılıkların niteliksel değil niceliksel düzlemde tanımlanmasında açığa çıkmakta ve anlam kazanmaktadır:
“Kapitalizmin dayattığı mekan-zaman kavrayışı, içinde yaşadığımız toplumu tanımlama ve toplum içinde kendimizi konumlandırma biçimlerimizi derinden etkiler. Mekan, kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda, kendi kârını maksimize edecek şekilde altyapıya dönüşür. Kapitalizm mekansal olarak yayıldıkça, rasyonel bir şekilde örgütlenebilmek, kurduğu sistemi yönlendirebilmek ve kontrol edebilmek için farklılıkları yok etmek, örgütlenmesini soyut bir sistem üstüne oturtmak zorundadır. Kapitalizm kendi mekan ve zaman anlayışını her coğrafyada tekrarlar, o coğrafyayı kendi istekleri doğrultusunda, soyut bir mekan ve zaman anlayışı çerçevesinde tekrar kurar. Bu sayede birbirinden çok farklı coğrafyalar aynı soyut mekan ve zaman anlayışı çerçevesinde birbirlerine bağlanır, tek bir ekonomik sistemin parçası haline gelirler” (Yırtıcı, 2005:59-60).

Kapitalist ekonomik sistemde gündelik yaşamın örgütlenmesi, toplumsal yaşamın sürdürülebilirliği için gerekli materyal ve mental üretimin kimler tarafından, hangi üretim faktörlerinin kullanılmasıyla ve nasıl yapılacağı, üretimi gerçekleştiren
4 Kapitalizmin ulaştığı tüketim toplumu aşamasında, işlevselliğe dayalı aktiflik-pasiflik ayrımı da anlamını yitirmeye başlamıştır. Kapitalizmin fordist üretim/taylorist yönetim süreci içerisinde işlediği zaman kesitinde mutlak bir geçerliliğe sahip olan mekanın zamana bağlı işlevselliği, küreselleşme ve esnek yönetim sürecinin hakim olduğu son çeyrek yüzyıllık dönemde geri plana itilen bir özellik haline gelmiş ve mekan yaşamın her anında etkin bir içerik kazanmaya başlamıştır. Modernizm ideolojisinin önemli bir parçası olan mekanın işlevselliğine örnek olarak barınma amaçlı konutlar gösterilebilecektir. Tek başına yaşayan ve çalışan bireyin sabah evden çıkıp işe gitmesiyle sermaye açısından işlevselliğini yitiren evin, akşam iş dönüşü yeniden bireyin kullanımına sunularak, tekrar emtia haline gelmesi bunun en açık göstergesidir. Batı dünyasında mortgage tarzı krediler ile uzun vadeli borçlanma yoluyla satın alınan konutlar, bireyin kapitalist çalışma ilişkileri içerisinde koşulsuz ve itirazsız biçimde yer almasına, iş dünyasının dayattığı etik dışı ve kuralsız rekabet sistemiyle kısa sürede uyumlanmasına destek sağlayan bir unsur olmuştur. Modernizmin çalışanlara barınma mekanı olarak sunduğu ev, postmodernizmle birlikte statü sembolü, yaşam tarzının göstergesi ya da sosyal iletişimin kaynağı olarak hizmet etmeye başlamış; böylece bir “ev”e sahip olmak “okunabilir bir deneyimler zincirinin parçası olmak” şeklinde anlamlandırılmaya başlamıştır. Özet olarak postmodernizm, geçmiştekinden farklı olarak mekana, zamandan bağımsız işlevsellikler atfeden bir içeriği egemen kılmaktadır.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 37

araçların mülkiyetinin kime ait olduğu, açığa çıkan üretimin nasıl bölüşüleceği ve dağıtılacağı, kimler tarafından hangi koşullarda tüketileceği ve yeniden üretim için hangi ürünlerden ne miktarda ayrılacağı sorularına verilen yanıtlar ve uygulamalar çerçevesinde somutlaşmaktadır. Toplumsal yaşamın üretimi ile mekan-zaman anlayışına egemen olan tarz arasındaki bağlar, bireyin gündelik yaşamını nerede, nasıl, kimlerle ve hangi zaman kesiti içerisinde geçireceğine ilişkin olguların açığa çıkmasını sağlamaktadır. Kapitalizmde gündelik yaşam, bir kalıp ya da stereotip olarak değil, toplumsal yaşamın üretiminde egemen ve karşıt güçler arasındaki mücadelenin niteliğine, yoğunluğuna ve tarzına bağlı olarak sürekli olarak yeniden düzenlenen bir mekan-zaman birlikteliği şeklinde anlam bulmaktadır. Kapitalist toplumsal örgütlenmenin kendine özgü mekan-zaman anlayışı XVIII. yüzyıldan itibaren açığa çıkmaya başlamış ve XX. yüzyılın başlarında da olgunluğa ulaşmıştır. Avrupa genelinde para-meta ekonomisinin sömürgelerle ticaret aracılığıyla sağladığı sermaye birikimi, kentlerde manüfaktür atölyelerin kurulmasını, artan talebin kırsal alanlardan kentlere göç eden yeni işgücü ile karşılanmasını ve bu iş gücünün çalışma yaşamını örgütlemek üzere de fabrikalar kurulmasını sağlamıştır. Feodalizm karşısında burjuvazi, kendini ifade edeceği mekanın mülkiyetini elde etmiş, sahip olduklarını örgütlemiş (kentsel arazi ve binaların sermayenin çıkarları doğrultusunda nasıl kullanılacağına ilişkin düzenlemeler gerçekleştirmiş) ve mekan üzerindeki sosyal ilişkileri bütünüyle dönüştürmüştür.5 Toplumsal ilişkilerdeki değişim, bir yandan toplumu oluşturan sınıfların tanımlanmasını, kapalı ve yerel ekonomilerden sanayinin üretim ve ticaretin tüketim gücünü biçimlendirdiği bir dünya ekonomisine geçilmesini ve teknolojik gelişmelerin sıradan insanın yaşamında kültürel sonuçlar doğurmasını sağlarken, öte yandan da mekanı bütünüyle insan gerçekliğinden soyutlaştırmıştır (sermaye lehine amaçlandırmıştır). Feodalizm ve öncesi dönemlerde yer ile özdeşleşen mekan, kapitalizmle birlikte zaman ile birlikte tasarlanmış bir gerçeklik haline gelmiştir. Örneğin Urry, kapitalizmin zaman-mekan birlikteliğini inceleyen çalışmaların ayrıntılı bir özetini sunduktan sonra, mekanın zaman temelli örgütlülüğünün kapitalist üretim biçimini geçmiştekilerden ayırt etmede temel rol oynadığına dikkat çekmektedir:
“Onaltıncı yüzyıla kadarki dönemde günlük yaşam, görev yönelimliydi; hafta, çok önemli bir zaman birimi değildi ve mevsimler, ilgili panayır, pazarlar ve kilise takvimi zamansal örgütlenmenin temellerini oluşturuyordu. Onaltıncı ile onsekizinci yüzyıllar arasında bu durum, şu gelişimlerle birlikte değişmeye başladı: Evinde saate sahip olanların sayısında artış; kamusal alanlarda saat ve çanların kullanımında artış; üst ve orta sınıfların, etkinliklerin zamana göre planlandığı okullara katılmalarındaki artış; püritenlerin çalışmayı haftalık temelde örgütleme
5 Kapitalist kentin niteliklerini çözümlemede yararlanılabilecek kavramların başında ‘metalaştırma’ gelmektedir. Marx, metalaşma kavramını, kapitalist üretim biçiminin üstyapı kurumlarının analizinde kullanır: Kapitalist üretim ilişkileri, emek de dahil olmak üzere bütün üretim faktörlerinin sermayenin kârlılığı için sürekli yeniden değerlenmesine ve soyutlanarak yapılandırılmasına dayanmaktadır. Kapitalizm öncesi toplumlarda, gerek kırsal gerekse kentsel bölgelerde arazi, konut ve işyerlerinin bir mal sahibinden diğerine ayni ya da nakdi bir ödeme yoluyla devredilebilirliğine ya da devredilebilirliğinin sınırlanabileceğine ilişkin hükümler hukuk düzeninin temelini oluşturmazken; kapitalizmle birlikte toprak ve üzerindekiler piyasada alınıp satılabilen ve rant getirisi sağlayan ‘yer’lere dönüşmüştür.

38 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
çabaları; işgünlerini ve ücret oranlarını hesaplama ihtiyacı gösteren bir para ekonomisinin artan gelişimi ve halkın sözcük dağarcığına ‘dakiklik’ teriminin girişi. Onsekizinci yüzyıla gelindiğinde, zamanın, toplumsal etkinliklerden ayrıştırılmış olması daha da belirginleşti. Bu kısmen, o dönemde, ortaya çıkan endüstriyel işgücüne yeni bir zaman disiplini aşılamaya yönelik yenilikler nedeniyle gerçekleşti” (Urry, 1999:35).

XIX. yüzyıldan itibaren kapitalist üretim biçiminin örgütlendiği temel mekan fabrikalar olmuştur. Fabrikalar (düz bir zeminin hızla yayılmaya uygun olduğu ortamlar dışında) genellikle nehir, göl, deniz kenarlarına ya da nehirlere paralel giden demiryollarının kenarlarına kurulmakta; fabrikaları özel bir bölgede toplanmaya, atıklarıyla insan sağlığına zararlı ya da yüksek gürültü nedeniyle ruhsal tahribata yol açan sanayileri yerleşim merkezlerinden uzak tutmaya zorlamak gibi bir gereksinim henüz ifade edilmemekteydi (Mumford, 2007). Kapitalizmin fabrika-kent modelindeki örgütlülüğü, demiryolları, limanlar, yükleme istasyonları ve çöp yığınlarından arta kalan bölgelerde cadde ve bulvarlarla bölümlenmiş arazilerden ve bu arazilerde kurulu mahallelerden meydana gelen bir yerleşim tarzını egemen kılmış; planlamadan çok uygulamaya dayalı bir çevre düzenlemesi esas alınmıştır. Üretim ilişkilerindeki çözülme ve yeniden örgütlenme, koşulların elverişsizliğine rağmen büyüğünden küçüğüne (kentten eve değin) tüm mekanların zamanla ilişkilendirilerek kurgulanmasına yol açmıştır. Fordist üretim süreci ile XX. yüzyılda ulaşılan yeni evrede ise, mekan metalaştırılmakta, iş, barınma, eğlenme ya da tüketme amaçlı olarak küçük parçalara bölünmekte ve toplumun doğa ile olan ilişkisi ortadan kalkmaktadır. Mekanın sermayenin gereksinimleri doğrultusunda metalaşmasını Giddens şu değerlendirmeyle özetlemektedir: “Kapitalist kentler, mimari işlevselciliğin kentsel yaşamın büyükçe bölümünün sürdürüldüğü yer olan sıkıcı fiziksel ortamları üreten, hemen hemen tümüyle manüfaktürüze olmuş bulunan ortamlardır… Kapitalist-sınai kentleşmede her günkü yaşamın yaygın olması, toplumsal yaşamın evrensel düzeyde sürdürüldüğü ‘verili’ ya da varoluşsal koşul olarak değil, aksine tarihsel bir ürün olarak anlaşılmalıdır” (Giddens, 2000:167-168). Fordist üretim sürecinin, ekonomik, politik, sosyal, ideolojik, teknik ve hukuki çelişkileri denetim altında tutmaya yarayan işlevi, üretim sürecinin mekan-zaman bağlamında kendini konumlandırdığı kentin de yeni bir anlam kazanmasını sağlamıştır. Mekansal örgütlenme, mülkiyet ve güç ilişkilerinin doğurduğu sınıflar ile siyasetin ve ideolojinin işlettiği toplumsal süreçlerin, mekanın tarihsel dinamiklerinin ve belirli bir zamanda o mekanda bulunan insanların psikolojisinin etkisi altında yapılanmaktadır. ‘Üretim bandı’ formunda örgütlenmeyi üretim sürecinde hakim kılan fordizm, sanayileşmenin kendisinden önceki evrelerini veri alan, onun üzerine şekillenen kentsel örgütlenmeyi geri plana itmiş; mekanı sermaye için sil baştan şekillendirerek, kenti üretim güçlerinin bir parçası olmanın ötesinde, üretim ilişkilerinin bir ürünü olarak da ortaya çıkarmıştır. Alışveriş amaçlı süpermarket, shopping center ve mall (AVM)’lar, eğlence amaçlı sinema, tiyatro, opera, hayvanat bahçesi ve botanik sahaları (arboretum), iş dışı zamanın geçirildiği kahvehane, cafe, lokanta, bar, gece kulübü türünden yeme-içme mekanları ile stadyum, spor merkezi,

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 39

galeri ve sergi salonları, halk kütüphaneleri, kongre merkezleri türünden dinlence ve zihinsel etkinlik mekanları, seyahat ve turizm endüstrisinin hizmetindeki otel, motel ve kamp merkezleri aracılığıyla modern kentte mekanın tüketimi kolaylaşmıştır. Tüketimin basit ve hızlı bir biçimde gerçekleşmesi ise, bütün bu mekanların, fordist üretim/taylorist yönetim sürecinin getirdiği ‘yerin örgütlenmesi’ tarzına uygun biçimde kurgulanması sonucu mümkün olmuştur.6 Kapitalizmin, kenti bir bütün olarak tüketim nesnesi haline getirmesinin yanı sıra, parça parça tüketim metasına dönüştürmesi de gündelik yaşam üzerindeki ikinci önemli sonucu doğurmaktadır. “Bütün maddi gereksinimleri için piyasaya bağımlı olan kentlerdeki mülksüz ücretli emekçiler, sanayileşen üretimin seri malları için devasa bir alıcı kitlesi oluşturuyordu ve bu durum (pazarlığa, yani fiyatın satıcı ve alıcı arasında pazarda belirlenmesine dayalı) eski perakende ticaretin terk edilmesini getirmişti” (Kaygalak, 2008:46). Ortalama kâr yerine marjinal kârın esas alındığı, satış hacminin azalan maliyetler ilkesi doğrultusunda belirli bir düzeye çıkarılmaya çalışıldığı, ürün yaşam eğrisinin her aşamasında farklı fiyatlandırma politikasının benimsendiği ve tüketici talebine rağmen fiyatlandırma gücünün arz edenin elinde olduğu modern kapitalizmde, ticaretin kuralları kentsel enformasyonun değişen doğası kapsamında örgütlenen şirketler tarafından belirlenmeye başlamıştır. Şirketler, üretenlerin ürünlerine yabancılaştığı ve yeni fordist üretim süreci çerçevesinde örgütlenmiş mekanların kapitalizmin çelişkilerini gizleyerek bireylerin gündelik yaşamlarını sürdürmelerini sağladığı bir mantığın egemen olmasını desteklemişlerdir. Kapitalist sermaye için kent, kendi egemenliğindeki toplumsal ilişkilerin devamlılığını ve güçlendirilmesini sağlayan mekan haline gelmiştir.

Küreselleşme dinamikleri ve gündelik yaşam pratiklerinin tüketim merkezliliği Küreselleşme dinamiği olarak açıklanan ve son çeyrek yüzyılda iktisat politikasına egemen olan ‘global piyasa ideolojisi’nin kitleler nezdinde meşrulaştırılmasını sağlayan süreç, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren belirginlik kazanmaya başlamıştır. Bir dinamik olarak küreselleşmenin yeniliğine karşın, üzerine inşa edildiği kapitalist ilişkiler ağının geçmişi oldukça eskidir. II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist pazar6 Fordist üretim sürecinin en açık hali büyük bir alışveriş merkezine (mall) giden bireyin yaşadıklarıdır. Otoparka arabasını park eden (ya da geldiği ulaşım aracı ile alışveriş merkezinin kapısına gelen) kişi, güvenlik noktasını geçtikten sonra, giriş katında çokuluslu perakende şirketlerinin mağazalarında satın alma eylemini gerçekleştirmekte; temel (!) ihtiyaçlarını gidermesini takiben üst katlardaki butik mağazalarda uluslararası marka ürünlerle kılık-kıyafetine çeki düzen vermekte; medyanın mutlaka alınacaklar listesine eklediği ayın kitabını ve haftalık dergilerini bookstore’dan satın almasını takiben de bütün bu sürecin yorgunluğunu fast-food zincirlerinde atıştırarak ya da moviepol’larda sinema izleyerek atmaya çalışmaktadır. Tüketim bir zincire bağlıymışçasına adım adım gerçekleştirilirken, ‘tüketim bandı’nın üzerinde yer alan tüketim nesnesi bireyin kendisi olmaktadır! Kentsel mekanlarda taylorist yönetim süreci (ve bürokratik örgütlenme modeli) ise perakende şirketlerinin mağazalarındaki taşıyıcı personel, kasiyer, reyon sorumlusu, kat-kısım şefi, satış-iade-stok-muhasebe-lojistik-güvenlik bölümlerinden sorumlu müdür yardımcıları ve mağaza müdürü ya da cafelerdeki hizmetli-garson-şef garson-kasa sorumlusu-işletme yetkilisi türünden hiyerarşi içerisinde daha kolay (?) bir biçimde algılanmaktadır.

40 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
lara egemen olan ve sosyal refah devleti yaklaşımı olarak adlandırılan mekanizmalar, piyasayı dünyanın geneli olarak gören çokuluslu şirket ideolojisinin oluşması için gerekli zemini hazırlamış ve özellikle Batı dünyasında sınıf çelişkilerinin zayıflamaya başladığı/geri plana düştüğü koşullarda da terk edilmiştir. Savaş sonrası çeyrek yüzyıllık dönemde kapitalist dünya ekonomisi çevre ülkelerinden hammadde ve doğal kaynak ithali ile bu ülkelere sermaye, nihai teknoloji ve ideoloji (özellikle kalkınma ve modernleşme) ihracına dayalı bir uluslararası ticaret sistemi çerçevesinde işlemiştir. Ağustos 1944’de kurulan Bretton Woods sisteminin, mali piyasaların, üretim kanallarının ve ticaret hacminin kontrolüne dayalı yapısı, 1960’ların sonunda tıkanmaya başlamış ve 1971’de ABD Doları’nın altına konvertibilitesinin kaldırılması, 1973 ve 1979 yıllarında yaşanan petrol fiyatlarındaki ani artışlar (şoklar) ve 1980 yılından itibaren açıkça gözlemlenmeye başlayan uluslararası borç krizi nedeniyle de çökmüştür. Dünya ekonomisinin yeni bir çehreye büründüğü 1970’lerden itibaren başta ABD olmak üzere pek çok kapitalist ülkede finans sektörü üzerindeki kısıtlayıcı koşullar kaldırılmaya başlamış, iletişim teknolojilerindeki gelişime paralel ortaya çıkan yeni finansal araçların (türev işlemleri, eurodolar piyasaları vb.) uluslararası düzeyde kullanımı mümkün hale gelmiş ve ulus-devlet merkezli piyasa anlayışından çokuluslu şirket odaklı piyasa anlayışına geçilmeye başlamıştır. Harvey bu değişimi, “burada olan şey, hiyerarşik olarak düzenlenen ve ABD’nin kontrolü altında olan bir küresel sistemden, piyasalarca koordine edilen ve kapitalizmin finansal koşullarını iyice riskli kılan ademi-merkezi bir küresel sisteme geçiştir” (2008:83) değerlendirmesiyle özetlemektedir. Soğuk Savaş sürecinin başlangıcında uluslararası ilişkilere egemen olan ‘keskinlik’ yerini 1970’lerden itibaren ‘birlikte yaşamaya’ (detant) bırakmış, nihai mal ve hizmete dönüşen teknolojik yeniliklerin pazarlanabileceği piyasalar çeşitlenmeye başlamış ve Doğu Blok’unun dağılmasını (1989-1991) takip eden süreçte de hemen her ülkede teknoloji yoğun ürünler tüketimin temel parçası haline gelmişlerdir. Küreselleşme dinamiklerinin üretim süreci ile tüketim biçimini önemli ölçüde yeniden yapılandırması, arzu, ihtiyaç ve istek tanımlarına ilişkin kalıplaşmış yargıların terk edilerek; bireyin sosyal ilişkilerinin yeniden düzenlendiği bir anlamlar bütününün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Teknoloji yoğun ve enformasyon içerikli mal ve hizmetlerin, gündelik yaşamın işleyişini, üretimin ve tüketimin örgütlenmesini, siyaset yapma biçimini ve insanlar arası sosyal ilişkileri materyaller arası ilişkilere dönüştürme gücünü bütünüyle değiştirdiğini savunan küreselleşme savunucularının (Ohmae, 1995; Thurow, 1997; Brzezinski, 2005) özellikle vurguladığı unsur, bu yeni anlamlandırmalar zinciri olmuştur. Yeni anlamlandırmalar zincirinde, arzu “kimlik inşasına aktif biçimde katılmayı sağlayan kendini ifade ve teşhir fırsatlarına” (Watson, 2006:48), ihtiyaç “metaforlar yoluyla bilinçaltından su yüzüne çıkan gizli düşünce ve duyguların ifade edilmiş haline” (Zaltman, 2004:71), istek ise “yalnızca kendimizi ifade etmek için kullanmadığımız, kim olduğumuzu hatırlatması ve benlik bilincimizi koruması için sarıldıklarımıza” (Solomon, 2003:61) dönüştürülmüştür. Gündelik yaşamın topyekün dönüştürülmesine dayalı küreselleşme politikaları, dünya nüfusundaki ve

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 41

kentleşme hızındaki artış7 ile kendi ekonomi-politiğini uygulayabilecek mekanlara ve yeni anlamlandırmalar zincirini kolayca benimsetebileceği kitlelere kavuşmuştur. Kentler, mekan temelli bölgesellikler ve yerellikler dünya ekonomisi içerisinde çokuluslu şirketler açısından önemli bir rekabet unsuru haline gelmeye başlamış; mekanlar sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirilmiştir. Küreselleşmenin gündelik yaşam üzerindeki etkisi, sosyal ilişkilerin ve kabul edilmiş bir sosyal düzenin toplumsal pratikler aracılığıyla anlamlı kılındığı bütün alanlara nüfuz etmesinde, bu alanlarda kendini yeniden üretmesinde ve kendini mutlak gerçeklik olarak sunmasında aranmalıdır. Küreselleşme politikalarının gündelik yaşamın ekonomisi üzerindeki birincil sonucu, sermaye birikim tarzında egemen biçimin finansallaşma olması ve bunun toplumun geneline empoze edilmesidir. Sermaye sahipliğinin geleneksel olarak üretim araçlarına (teknoloji parkına, atölyelere, fabrikalara) ve üretim süreçlerine (fordizm) dayanan mülkiyet biçimi zayıflarken, finansal enstrümanlara (hisse senedi, tahvil, bono, türev işlemleri vd.) bağlı servet sahipliği artmış ve sermaye kesimleri içerisinde gelir ve kâr kaynakları aracılığıyla mülkiyetin dağılımı yeniden gerçekleşmiştir. “Büyük zenginlik yığılmaları giderek üretimden çok finansla ilişkili hale gelmekte ve finans giderek artan oranda mali olmayan şirketlerin nakit akış yönetimiyle ilgili kuralları ve hızı belirlemektedir” (Foster, 2008:57). Sermayenin uluslararasılaşmasına, merkezileşmesine (birkaç elde toplanmasına ya da sermaye gruplarının hemen her alanda yatay-dikey-çapraz-matriks entegrasyonlar gerçekleştirmelerine) ve enformatifleşmesine olanak sağlayan bu yeni mali yapı, geniş kitlelere, ‘mülkiyetin kaynağının üretim süreci değil, tüketim pratikleri olduğu’ yargısının kabul ettirilmesini de kolaylaştırmıştır. Üretimden uzaklaştırıcı ve satın almayı fetişleştirici etkisiyle finansallaşma malların, fikirlerin ve duyguların tüketimine odaklanmış; aşırı tüketim nedeniyle açığa çıkan yeni zenginlikler, geniş toplum kesimlerine model olarak önerilmiştir. ‘Üretmeksizin kazanç sağlama’ olağanlaşır ve sıradanlaşırken, üretenlerin gündelik yaşamlarını anlamlandırmada başvurdukları üretilmiş mal, hizmet ve değerlerin içi boşaltılmış ve finansal sistemin çıkarlarıyla uyumlu olmadığı ölçüde de anlamsızlaştırılmıştır. Küreselleşme, kentlere finans ve diğer hizmet sektörlerinin pazarlanması
7 Son yüzyıl içerisinde dünya nüfusundaki artış etkileyici bir hızda gerçekleşmiştir. Kapitalist ekonomik ilişkilerin açığa çıkmasından önceki bir tarih olarak 1750 yılında dünya üzerinde 725 milyon insanın yaşadığı tahmin edilirken, 1850 yılında bu rakam 1 milyar 175 milyona ulaşmıştır. Gerçek büyüme bu dönemden sonra başlamış, 1900 yılında 1 milyar 600 milyon olan dünya nüfusu 1950’de 2 milyar 564 milyon, 1980’de 4 milyar 478 milyon seviyesine çıkmış ve 2000 yılında da 6 milyarı aşmıştır. Kapitalizmin sağlık ve sosyal güvenlik hizmetleri tüketimini kitleselleştirmesi ile anne-çocuk-koruyucu sağlık hizmetlerindeki gelişmeler, yaşam süresinin artmasına ve ölüm hızının düşmesine yol açmıştır. Kentleşme hızındaki artış ise etkileyici olmanın ötesinde şaşırtıcıdır. 1950 yılında dünya genelinde nüfusu 1 milyonu aşan 86 kent bulunmakta iken, 2000 yılında bu sayı 440’a ulaşmıştır. Yine 1950’den bu yana kentler dünya genelindeki nüfus artışından yaklaşık üçte ikilik pay almış, kentli iş gücü nüfusu 1980 yılına kıyasla iki katından fazla artmış ve 2006 yılında kentlerde yaşayan toplam nüfus (3 milyar 200 milyon) 1960 yılındaki toplam dünya nüfusunu geçmiştir. 2000 yılı itibariyle dünya ölçeğinde kentli nüfusa yenidoğanlar ve göçmenler sayesinde her hafta bir milyona yakın insan katılmaya devam etmektedir. Afrika, Latin Amerika, Ortadoğu ve Güneydoğu Asya’da ekonomik büyüme ile orantısız kentleşme, açık bir biçimde küresel siyasal konjonktürün (1980 sonrasında Üçüncü Dünya ülkelerinde ekonomilerin IMF ve Dünya Bankası kontrolünde yeniden yapılandırılmasının ve tarımsal üretimin geri plana itilmesiyle birlikte yerleşik kırsal nüfusun çözülmesinin) sonucudur (Davis, 2007:15-34; Keyder, 2000: 171-174; WAB, 1995)

42 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
için mekan oluşturma görevini yüklerken; şirket ve hükümetlere de finansal hizmetlerin satın alınabileceği bir pazarı oluşturma yükümlülüğü getirmektedir. Kentler, sermaye ve enformasyon akışını hızlandırmasının yanı sıra geniş toplum kesimlerinin sosyo-ekonomik bakımdan yönlendirildiği ve finansallaştırıldığı alanlar da olmuşlardır. Küreselleşmenin gündelik yaşamın ekonomi politiği üzerindeki ikincil sonucu ise marka imajlarına odaklanmaktır. Marka imajlarına odaklanmanın ardında, ulusal pazarlarında çokuluslu şirketler ile artan rekabet nedeniyle 1980’ler boyunca örgütlenme tarzını değiştirmek zorunda kalan ulusal şirketlerin pazarda tutunma çabası yer almaktadır. Finansallaşma, şirketlerin üretim dışı faaliyetlerinden gelir elde etmesini sağlarken; marka esaslılık da üretilmişe (somut gerçeğe) değil üreticinin kurgulanmış kimliğine (soyut tahayyüle) odaklanılmasını sağlamıştır. Kazançlarını çeşitlendiren ve yatırım ortaklıkları yoluyla hizmet konularını şebekeleştiren şirketler, kurum içerisinde bulunmasının maliyetleri artırdığını düşündükleri hizmetleri dışsallaştırmış (outsourching), düşük faizli kredi ve vergi indirimleri aracılığıyla emek yoğun üretim tarzını terk ederek teknoloji yoğun üretim tarzına geçmiş, gider kalemi olarak gördükleri işçi ücretlerini düşürmüş ve günde 8 saat ile sınırlandırılmış çalışma zamanının getirdiği kısıtları aşmak ve çalışanların iş dışı zamanlarının da şirket için etkin biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla süreç yönetimi-yetke mühendisliği teknikleri geliştirmişlerdir. Bütün bu sürecin bileşimi ise şirket örgütlülüğünün çağrışımı olan ‘marka’ ile ifade edilmiştir. Marka imajları, tüketim kültürü stratejisinin bir parçası olarak, şirketin, tüketicinin zihninde belirginleşmiş, ürüne yönelik psikolojik ve estetik izlenimlerin sağladığı avantajlardan yararlandırılmasına dayanmaktadır. “Marka imajı, sadece üretilen ürünün hedef tüketici üzerindeki olumlu değer yargıları değil, markayla ilgili olarak satın alma ve satın alma sonrası davranışlarda belirleyici faktörlerden bir tanesi olarak pazarlama uygulamalarında önem kazanan müşteri tatmini ve sadakatini de içeren bir kavramdır” (Karpat-Aktuğlu, 2004:36). Küreselleşme sürecinde artan rekabet, şirketlerin geleceğe ilişkin belirsizlikleri aşmada, tüketici bilişini yönlendirmede kullanılan sosyal düzenleme ve etkileşim modellerine başvurmalarını gerekli kılmaktadır. Küreselleşme dinamiklerinin gündelik yaşam üzerindeki bir diğer sonucu ise, hanehalkını oluşturan bireylerin kendilerine ait tüketimlerini kolaylaştırmasıdır. Kentsel nüfusun çoğunlukla ikamet ettiği yerlerde ya da bu yerlere çok yakın olan bölgelerde bulunan ve her yaş, cinsiyet ya da altkültür grubundan bireyin kolayca ziyaret edip satışta olan çok sayıda mal ve hizmeti alabilmelerine imkan sağlayan büyük alışveriş merkezleri (malls), bireylerin satışa sunulan mal ve hizmetleri satın alma ve tüketme tarzlarının yöndeşmesine yol açmaktadır. Kredi kartları, tüketici kredisi ve vadeli alışveriş yöntemleriyle hemen her yaş grubundan birey tarafından gerçekleştirilmesi olanaklı hale gelen bu yeni tüketim eylemi ‘ihtiyacın ötesinde eğlence, zevk ve statü amaçlı’dır. En genel anlamıyla tüketim, bireylerin, mal ve hizmetlere, yaşamı sürdürme zo-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 43

runluluğu, kendini yeniden üretim gerekliliği ve sosyal anlamlar taşıma yeterliliği bağlamlarında sahip olma ve kullanma sürecidir. Batı dünyasında tüketim eylemi, biyolojik ve sosyal düzlemlerde yer alan temel ihtiyaçların karşılanması nedeniyle daha çok istek ve arzuların giderileceği mal ve hizmetlere odaklanılması çerçevesinde işlerlik kazanmış durumdadır. Batı dünyası dışında kalan ülkelerde ise, bir yandan ekonomik olarak her bireyin temel ihtiyaçlarının karşılanması hedeflenirken, öte yandan da tüketim aracılığıyla modernliğin deneyimlenebileceğini öngören bir kültürel yapı sahiplenilmektedir. Oluşan ikilem son çeyrek yüzyıllık zaman diliminde gündelik yaşama egemen olan postmodernizm ile aşılmaya çalışılmış; üretim, bölüşüm ve kullanıma ilişkin ekonomik ve sosyo-kültürel farklılıkların megakentlerin ayrılmaz bir parçası haline gelen tüketim mekanları aracılığıyla giderilebileceği savunulmaya başlamıştır. Fordist üretime dayalı modernizm sürecinde kentlere görsel ve zamansal olarak egemen olan fabrika, tersane ve ambar gibi fiziksel formların yerini, esnek yönetime dayalı postmodernizm sürecinde tüketim esaslı alışveriş merkezleri, lunapark ve festival alanları ile spor kompleksleri almış durumdadır (Mullins, Natalier, Smith ve Smeaton, 1999:47). Bu süreçte, piyasa ekonomisinin uygulandığı ya da yeni yeni kabul gördüğü hemen her ülkede, bireylerin mal ve hizmetleri olabildiğince çok satın almalarına ve kullanıp atmalarına dayanan bir kültürel anlayış olarak açığa çıkan tüketimciliğin (consumerism) sürekli artan gücü kapsamında, tüketim mekanları sosyal bir anlam kazanmaya başlamıştır. Tüketim mekanlarının, özellikle gençlerin gündelik yaşamlarını kuşatan eylemlerin paylaşıldığı ve geliştirildiği fiziki kompozisyonlardan oluşmasının (sinema, tiyatro, lokanta, fast-food gıda zincirleri, giyim kuşam mağazaları, internet cafe, atari ve elektronik oyun salonları, teknoloji marketleri gibi dükkanların bir aradalığına dayanmasının) temelinde hedef pazarı genişletme ve derinleştirme ilkesi yer almaktadır. Genç yaşlardan itibaren markalı ürünleri yiyen, giyen, satın alan ya da belli mekanlara ‘takılan’ bireyler, pazarlanan ürünün tüketici sayısında artış ve tüketim süresinde uzunluk sağlamaları nedeniyle tercih edilen tüketicilere dönüşmektedirler. Genç bireylerin, kimlik oluşturma ve benliklerini bulma süreçlerinde materyal ve mental tüketim ürünlerini altkültürlerinin bir parçası olarak değerlendirmeleri ise ‘marka sadakati’ olarak tanımlanan süreci başlatmakta ve pazara markalar aracılığıyla egemen olmuş çokuluslu şirketlerce de desteklenmektedir. Tüketim mekanlarının gençlerin gündelik yaşamları içerisinde işgal ettiği bir diğer nokta ise bedensel hazlardır. Alışveriş merkezlerinde farklı çeşit, tür ve markadan oluşan binlerce ürünün satılabilmesi için duyuların mümkün oldukça sık uyarılması amaçlanmakta, bilişsel bakımdan hedonist zevklerini ve arzularını kontrol etmekte zorlanan gençlerin (özellikle ergenlik çağındaki kitlenin) psikolojisine materyal ve mental ürünlerle hücum edilmektedir. Tat alma, görme, işitme, koklama ve dokunma duyuları mümkün olan en yüksek sıklıkta harekete geçirilmeye çalışılmaktadır. Tüketim alanları bağlamında, tat ve koku duyuları, lokanta ve fast-food gıda zincirleri tarafından adeta kişiye özel yemek menüleri arzı ile canlandırılmaktadır. Giyim-kuşam mağazaları, özellikle mekan içindeki gençler arasında bakışmalar ve beden sergile-

44 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
meler, görsellik duyusunu yoğun biçimde harekete geçirmektedir. Alışveriş sırasında fon olarak çalınan müzik, işitme duyusuna hitap eden bir heyecan yaratmakta; spa, güzellik merkezleri, kuaförler, aromaterapi ve masaj salonları ile aerobik, bowling, fitness gibi farklı hedef kitlelere hizmet veren spor merkezleri aracılığıyla da beden uyarılmaktadır. Bu bağlamda alışveriş merkezlerinin büyüklüğü ya da küçüklüğü mekan olarak kapladıkları alandan çok, harekete geçirdikleri ve bu hareketliliği sürdürdükleri duyuların çokluğuna ve çeşitliliğine göre değerlendirilir hale gelmiştir. Bauman, tüketim için harekete geçirilmiş duyuların sürekli olarak doyumsuz bırakılmasının yeni dönemin temel koşulu olduğunu şu sözlerle ifade etmektedir:
“Eğer tüketim başarılı bir yaşamın, mutluluğun ve hatta insan edebinin ölçütü ise, o zaman insan arzularının perdesi yırtılıyor. Çünkü kazanılan ve duyulan hiçbir duyumun, bir zamanlar ‘standartları yakalama’nın vaat ettiği doyumu sağlaması ihtimali yoktur. Yine çünkü, ortada yakalanacak standart yok: Atlet koştukça finiş çizgisi de uzaklaşıyor; kişi hedefine ulaşmaya çalıştıkça hedefleri sürekli kaçıyor. Rekorlar durmadan kırılıyor. İnsanlar, bir zamanlar sert ve beş kuruşsuz kamu kuruluşları olarak hatırladıkları, yenice özelleştirilmiş ve dolayısıyla da liberalleşmiş (‘kurtarılmış’) şirketlerde artık müdürlerin maaşlarını milyon sterlin cinsinden aldıklarını ve yine beceriksizlik ve şapşallıklarından dolayı işlerinden atılan müdürlerin de milyonlarca sterlin tazminat aldıklarını öğrenince aptala dönüyorlar. Her yerden ve tüm iletişim kanallarından şu apaçık mesaj geliyor: Bugün, daha fazla yağmalamaktan başka standart ve ‘kişinin elindeki kartları doğru oynamasından’ başka kural yoktur” (Bauman, 2000:60-61).

Tüketimin konumunu geçmiştekinden farklılaştıran unsurların yeni zamanmekan bağlamı çerçevesinde anlam kazandıkları açıktır. W. Sombart, E. Durkheim, M. Weber ve T. Veblen gibi konuyu farklı bakış açılarından ele alan düşünürler için tüketim, modern kapitalizm dinamiklerinin ve sosyal yapının ardındaki mutlak güçtür. Ancak bu düşünürler, tüketimin bütün önemine rağmen, bireylerin gündelik yaşamlarını ifade ediş ve anlamlandırış biçimlerinin üretim süreçlerinin etkisi altında olduğu konusunda hemfikirdirler. Yakın zamanda ise A. Giddens, tüketimciliğin (consumerism), “post-geleneksel toplumda” toplulukların, değerlerin ve bilginin çoğullaşmasından kaynaklanan kimlik krizine bir tepki olarak ortaya çıktığını ifade etmiş; J. Baudrillard ise tüketime, postmodernliği oluşturan semiyotik kodlar olarak yaklaşmış ve tükettiklerimizin objeler değil, işaretler olduğunu öne sürmüştür. Tanımlamalardaki farklılıklara rağmen, XX. yüzyılın son çeyreğinde sosyal bilimler literatürüne tüketim toplumu, tüketim politikaları, tüketimciliğin tarihi, tüketim etnografisi ve bir bütün olarak bunları kapsadığını ifade eden tüketim kültürü konuları egemen olmuş ve gündelik yaşamın anlamlandırılması tüketim üzerinden yürütülmeye başlamıştır. Bu kapsamda, kapitalizmin sınıf içi ve sınıflararası karşıtlıklarının unutturularak, toplumsal ölçekte ve uluslararası düzlemde kabulünün sağlanmasının hedeflendiği küreselleşme ideolojisi için, üretim ve bölüşümden uzaklaşarak tüketime yönelmek işlevsel bir önem taşımaktadır. Gündelik yaşam pratiklerinin algılanış ve anlamlandırılışında adeta tek yorumsama tarzı olarak görülmeye başlayan tüketimcilik (consumerism), tüketime olan ilgiyi, aşırı seçici ve parçalanmış bir hale dönüştürmüştür. Küreselleşme öncesi dönemde,

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 45

ekonomi, tarih, sosyal psikoloji, işletme-pazarlama ve mimarlık-mühendislik gibi az sayıda bilim dalı ile disiplinin araştırma konusu olan tüketim, son çeyrek yüzyılda hemen her çalışma sahası ile kesiştiği keşfedilen ve yeni disiplinlerin gelişimini destekleyen bir eylem konusu olarak görülmeye başlamıştır. Örneğin, baskın analiz konusu, kamusal alan literatüründe söylemin üretimi ve paylaşımına ilişkin koşullardan kimliğin kurulması ve ifade edilmesinde tüketim mekanlarının rolüne; feminist çalışmalar literatüründe ise kadın emeğinin sömürülmesinden arzuların cinsiyetçileşmesine ve moda tarihinin ideolojikliğine doğru evrim geçirmiştir. Önceliklerin değişmesi, sıradan bireyin günlük yaşamındaki eylemlerinin dönüşümüne bağlı olduğu kadar, günlük yaşam pratiklerinin değerlendirilmesi ve anlamlandırılmasındaki dönüşüme de bağlıdır. Bireylerin, çocukluk, ergenlik, olgunluk ve hatta yaşlılık sürecindeki psikolojik tutum ve davranışlar tüketme (ya da tüketememe) ile ilişkilendirilmekte ve küreselleşme ideolojisinin meşruiyeti sıradan insanın satın alma kararlarında aranmaktadır. Modernizmin kendi kendine yeten insan ütopyası, postmodernizmde yerini –servetin ya da teknolojinin değil– diyalogların paylaşıldığı insana bırakmış; bir kimliğe sahip olmak ve benliği ifade etmek için satın almaya ilişkin davranışsal motivasyona yönelinmiştir (Trentmann, 2004).

Reklamcılık endüstrisi: gündelik yaşam mekanlarının medyatizasyonu Çağdaş pazarlamanın en önemli parçası olan ve müşterilerin üretimine, tüketimi çeşitlendirip çoğullaştırarak katkıda bulunan reklamcılık endüstrisi, imalat süreçlerine entegre olmuş tüm hizmetlerin koordineli çalışması sonucunda hedeflerine ulaşmakta; bu koordinasyonun işleyişi sonrasında kurumsal marka kimliğini açığa çıkarmakta; ürün satışlarının süreklilik kazanması için gerekli olan ‘tüketime bağımlılığı’ kurgulamakta ve ürünün küresel tüketimi için yerel olanı başlangıç noktası kabul eden farklı stratejiler geliştirmektedir. Reklamcılık endüstrisi, satış sıklığı ile tüketicilerin zihninde oluşturulan bilişsel derinliğin ‘marka sadakati’ olarak adlandırılan standartlaşmış tüketici davranışını beraberinde getireceği ön kabulüyle mal ve hizmet pazarının ekonomik bakımdan genişlemesine yardımcı olurken; endüstriyel işleyişini ürün-pazar koşulları-dağıtım kanalları-medya ile aracılanmış mesajlar çerçevesinde yürütmekte ve günlük yaşamın yürütüldüğü hemen her mekanda bireyler arası rekabeti artırmaktadır. Reklamcılık endüstrisinin günlük yaşamın tüm mekanları içerisinde kendine belli bir zaman bulması, reklamveren şirketlerin ulusaluluslararası piyasalarda varlıklarını sürdürmelerinin vazgeçilmez bir koşulu olarak değerlendirilmelidir. Reklamcılık endüstrisi, ürünlerden geçerek gerçek ya da yapay gereksinimlerin giderilmesine hizmet etmenin ötesinde, günlük yaşamın sürdürülmesi için önerilen farklı kimliklerin ve yaşam tarzlarının devamlılığını, dönüştürülebilirliğini ve anlamlılığını garanti altına almaya çalışan bir yapıya sahiptir. Kapitalist üretim sürecinin devamlılığının, var olan ihtiyaçların giderilmesinden çok bu ihtiyaçların yinelenme-

46 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
sinin ve çeşitlenmesinin sağlanması ile mümkün olduğu kabul edildiğinde, bireylerin tüketimlerinin sadece talep yönlü olmadığı, var olan üretim sürecinin işleyişine uygun olarak arz yönlü düzenlemelere de maruz kaldığı ifade edilebilecektir. Postmodern süreçte, tüketimin fizyolojik ihtiyaçların ötesinde bir yaşam biçimi ve sosyal ilişkiler ağının bir parçası haline gelmesi de, mevcut sembolik yaşam pratiklerinin sanki bireylerin var oldukları andan itibaren toplumsal süreçler içerisinde bulunduğu yanılgısının sonucudur: “Vatandaş paket ürünlerin ve hizmetlerin tüketimine ne kadar çok eğitilirse, çevresini şekillendirme konusunda da o kadar zayıf etkiye sahip görünür. Bu kimsenin enerji ve parasal imkanları, kendi ürünlerinin hep daha yeni modellerini temin ederken tüketilir ve çevre ise, onun tüketim tiryakiliklerinin bir yan ürünü haline gelir” (Illich, 2000:88). Yaşam tarzları, medya aracılığıyla bireyin yeniden üretimi sonucunda dönüştürülürken; yeniden üretilen bireyin tüketim esaslı bir günlük yaşama gönüllü olarak hapsolması da emtiaların ‘satın al-kullan-at ve yenisini ara’ döngüsüne sahip çıkmasıyla açığa çıkmaktadır. Reklamcılığın işleyiş biçiminin faaliyetten endüstriyel tarza doğru değişim göstermesinin temel sebebi, sanayi ve hizmet sektörlerinde üretim sürecinin global finansal sistemin egemenliğine girmesi ile bu finansal sistemin dünya ölçeğinde kendini yaygınlaştırmada kitle iletişim araçlarını/kanallarını kullanmaya başlamasıdır. Üretimin nerede, ne zaman, nasıl, neden ve kimler için yapıldığı sorularına ilişkin egemen yanıtları kitlelere iletmede ve olası alternatif üretim tarzlarına karşı kapitalist üretim biçimi ile bu üretim biçiminin getirdiği değer ve yaşam tarzlarını ifade etmede kullanılan medya, uydu ve veri iletim teknolojilerindeki yeniliklere koşut finansal sistemin bir parçasına dönüşmüş; son yarım yüzyılda pazarın –ve de tüketimin– küresel boyutlara ulaşmasını kolaylaştırmış; kendi işleyiş ve örgütleniş tarzını ise sanayi ve hizmet sektörlerindeki şirketler ile yöndeştirmiştir. İşleyiş ve örgütlenme tarzındaki yöndeşme, medyanın, ‘4. Güç’ ya da toplumsal ilişkilerin ahlakçı bekçi köpeği (watchdog) olarak tanımlandığı geleneksel içeriğin anlamını yitirmesine ve reklamlar aracılığıyla kazanç sağlayan, yüksek otokontrole sahip (ombudsman), hedef kitlesiyle bütünleşmiş (yurttaş gazeteciliği), etik ilkeler doğrultusunda işleyen organizasyonlar olarak ifade edilmeye başlamasına yol açmıştır. Medya aracılığıyla yürütülen hizmetlerin (basım/matbaacılık-telekomünikasyon-yayım vd.) kazanç unsurları olarak tanımlanması ise, temel gelir kaynağı olan reklamlardan pay alma kavgasında şirketler arasındaki rekabeti derinleştirmiş ve sistematize etmiştir. Reklamı hedef kitleye ileten medya ile reklamveren mal ve hizmet üreticileri arasında kalan boşluğu yüzyılı aşkın bir süre boyunca faaliyetler temelinde dolduran reklamcılık sektörü ise yatay-dikeyçapraz ve matriks bütünleşme ve oligopolleşmelerin sonucu olarak kendi işleyiş, örgütleniş ve oluşturduğu/kurguladığı mesajların içeriğini yorumlayış tarzını bütünüyle dönüştürmek zorunda kalmıştır. Satış artırma çabalarının bir bütün olarak işlediği yeni süreçte, sistemin küresel boyutlara taşınmasını olanaklı kılan koşul, tüketim bileşkesinin üretim yapısı üzerinde etkili olmasıdır. Global reklamcılık endüstrisi desteğinde tüketim alışkanlıklarının dönüşümü ve bununla bağlantılı kültürel değişimler, reklamverenlerin temel hedefle-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 47

ri arasında yer almakta; tüketimin uluslararasılaşması ve bunun açığa çıkardığı ‘yeni tüketim kültürü’nü oluşturma süreci, ulusal ve yerel kültürlerle verilen mücadelelerde başarılı olmanın ilk basamağı olarak görülmektedir. ‘Yeni tüketim kültürü’ ile amaçlanan yerel kültürlerin, dayatılan yeni alışkanlıkları ‘pasif ’ ve ‘karşı duruş olmaksızın’ kabullenmek yerine, kapitalist üretim dinamiklerinin çokuluslu şirketler temelinde büyümesiyle ahenkli bir söylem içerisinde sahiplenmeleri ve kendilerine ait olanı ulusaşırı için işlevsel hale getirip eklemeleridir. Dünya genelinde birbirinden farklı kültürlerin aynı ya da benzer ürünleri benimseme süreçleri, üretici firmaların, geçen süre içerisinde tüketici direncini kırmak üzere çok incelikli beceriler ve metotlar geliştirmiş bulunan, global boyutta işleyişe sahip reklam ajanslarının faaliyetlerinden sıklıkla yararlanmalarını gerekli kılmış; reklamcılık endüstrisinin sunduğu yaşam tarzı algısı, ‘yeni tüketim kültürü’nün egemen hale gelmesinde bir araç olarak kullanılmıştır. Özellikle çokuluslu şirketlerin farkına vardığı bu gerçek, ‘ulusaşırı pazarlara dönük dağıtım ve satış sürecinde etkililiğin, yerel-ulusal tüketim alışkanlıklarının uluslararası üretimin mantığına uygun olarak değiştirilmesi koşuluna bağlı olduğu’ şeklinde ifade edilebilecektir. Yeni koşullar çokuluslu şirketlerin reklamcılık sektörüne muazzam yatırımlar yapmalarına ve reklam için çok büyük miktarda kaynak ayırmalarına neden olmuştur. ‘Yeni tüketim kültürü’nü oluşturan reklamcılık endüstrisinin geldiği nokta, ‘küresel alışveriş merkezi’ haline gelen dünyada, sermaye ile uyumlu ‘dünya tüketicisi’ni oluşturmak ve ‘standartlaştırılmış küresel bir kültür’ tesis etmektir. Küresel bir kültürün oluşturulması ise simgelere dayalı bir toplumsal anlayışın kazanılması ile mümkün hale gelmektedir. Artan rekabet ortamında ulusaşırı tüketim kalıplarının açığa çıkması, simgesel aktarım türü olarak markalamanın gücüne bağlı hale gelmekte; bu çerçevede reklamcılık sektörü ise ürünün sunumunu yapan faaliyet esaslı konumdan ürünün algılanışını materyal ve mental olarak kurgulayan endüstriyel konuma doğru evrim geçirmektedir. Günlük yaşam içerisinde en sık karşılaşılan ve üretilmiş aynılığının sembolik farklılaştırılması bağlamında önem kazanan markalama reklamları, ürünlerin tüketici zihninde bıraktığı izlenimin devamlılık kazanması için sürekli üzerinde çalışılan bir eyleme dönüşmüş durumdadır. Mekan kompozisyonu içerisinde kendilerini konumlandırmaya çalışan çokuluslu şirket markaları, kent içerisindeki işlek bulvar ve caddelerde, ticaret ve finans kuruluşlarının yoğunlaştığı semtlerde ve büyük alışveriş merkezlerinin bulunduğu yerlerde açıkhava, satış noktası, el ilanı reklamcılığı ile stratejik, sosyal, radikal, gerilla, değer temelli gibi pazarlama teknikleri aracılığıyla satış kanallarının yönetimini yürütmekte ve marka kimliğinin mikro düzeyde olgunlaşması için çaba göstermektedirler. Bu kapsamda, yeni tüketim kültürü, bireylerin tüketim alışkanlıklarını dönüştürürken reklamcılık endüstrisinin işleyiş mantığının izlerini taşımakta; bütünleşik biçimde yerleştirilmeye çalışılan alışveriş kalıpları Batılı yaşam tarzını, satış artırma çabaları ise mekanın kapitalizasyonu (sermaye haline getirilmesi) ve medyatizasyonu (sermayenin çıkarlarına hizmet eden kitlesel ilişki ve iletişim ortamı haline getirilmesi) süreçlerini yansıtmaktadır. Kapitalist üretim ve piyasa yapısının dünya ölçeğinde yayılımına bağlı olarak ulu-

48 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
saşırı ağların ve iletişimin ağırlık kazandığı global pazarlar, sermaye açısından sınırların ortadan kalktığı, üretim güçleri arasındaki eşitsizliğin ve tahakkümün ise her geçen gün arttığı bir ilişkiler bütününü oluşturmaktadır. “Küreselleşmeyle beraber anılan gündelik yaşamın bir parçası olan tüketim kültürünün, bu metaforlar ışığında evrensel hale gelen ortak değerlerin reklamlar aracılığıyla yayılımı –örnek alınacak bir yaşam tarzı, belli davranış kalıpları ve tercihlerimiz için medya ve reklamlardan yararlanmamız gibi, dünyanın hemen hemen her köşesinde Coca Cola içiliyor olması gibi– dikkat çekicidir” (İçin-Akçalı, 2006:98-99). Tüketim davranışları içerisinde ‘yeni tüketim kültürü’nün egemenin ötesinde ‘tek, biricik’ tarz olma isteği, üreticilerin reklamcılık endüstrisine olan gereksinimini artıran ve reklamcılık endüstrisinin de hemen her mekan ve zamanı kendi kârlılık ilkesi doğrultusunda kullanmasını sağlayan bir yapıyı ortaya çıkarmıştır. Tüketici bireylerin bağımsız ve köklü biçimde ayrışmış/farklılaşmış satın alma davranışı sergilemelerinin, üretim biçiminin metalaştırıcı ve fetişleştirici etkisini sekteye uğratacağı görüşü, gündelik yaşam içerisindeki karar alma süreçlerinde ‘yol gösteren’ ve ‘mevcut ilişkilerin devamlılığını sağlayan’ reklamcılık endüstrisine duyulan gereksinimin göstergesidir. Reklamcılık endüstrisi basit anlamıyla bir mal ya da hizmetin satışının sağlanması ya da artırılmasının ötesinde bir yaşam tarzının yerleştirilmesi amacına hizmet etmektedir. Gündelik yaşam içerisinde mekanın medyatizasyonu ile anlamlandırılmak istenenin ne olduğuna ilişkin bir parantez bu noktada açılabilecektir. Mekanın medyatizasyonu, belirli bir yer, konum ya da coğrafi alanın, kapitalist üretim biçimi ile mülkiyet ilişkilerinin çıkarlarına hizmet edecek biçimde kitlesel iletişim ortamı olarak örgütlenmesidir. Yaşam tarzı olarak tüketim, bireyin kendi talep ve gereksinimleri doğrultusunda estetize edilmiş ‘yer’den koparılarak, içinde olunulan grup, alt kültür, cemiyet gibi segmentlerin ifade edildiği ‘mekan’larda gerçekleştirilmektedir. Bu gerçekleştirmeler, tüketim eyleminin sadece belirli bir mekanda yürütülmesini değil; o mekanla birlikte yeniden anlam bulmasını, mekandan geçerek kitleselleşmesini, mekanın kitlesel iletişim ortamı olarak kullanılmasını ve mekanın mesajın kendisine dönüşmesini beraberinde getirmektedir. Küreselleşen gündelik yaşamın değeri, medyatize edilmiş mekanlardaki kişilere erişmek, olayları gözlemlemek ve ortamdaki havaya dahil olmakla özdeşleştirilmiştir8. Reklamların ulusal ve uluslararası ölçekte tüketimi harekete geçirmesi ve desteklemesi bağlamında üretim, dağıtım ve medya ile olan ilişkisinin yeniden anlamlandırılması gerekmektedir. “Medya alanında ortaya çıkan yeni açılımlarla, baskıcı, yönlendirici yöntemler terk edilerek, ürün özelliklerini, işlevlerini vurgulayan reklamlar yerini yeni tür duygulara, sembollere ve tüketicinin kimliğini yansıtmasına olanak
8 Gündelik yaşamda mekanın medyatizasyonunu betimlemekte güçlük çekenlere, ‘Laila’ ve ‘Reina’ örnekleri verilebilecektir. Bu mekanlara gitmenin –hatta kapısının önünde olmanın–, spor, sanat, eğlence dünyasının ünlü simalarıyla aynı iletişim ortamını paylaşmanın, jet-set’den (sosyeteden) kişilerle aynı fotoğraf karesinde yer almanın ya da ulusal televizyonların magazin programlarına ait kameralara görünmenin ‘varoluşsal amaç’ olarak nitelendiği koşullarda, yeni günlük yaşam pratiklerinin sosyo-psikolojisi ile mekan medyatizasyonu arasındaki bağların incelenmesinin gerekliliği açıktır. Örneğin televizyon kanallarından yapılan mekana yönelik örtülü reklamların sıklığı ile mekana ilişkin arzuların yoğunluğu arasındaki olası (!) korelasyonlar araştırılmayı beklemektedir.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 49

veren reklamlara bırakmaya başlamıştır” (Odabaşı, 2004:116). Kitle iletişim araçlarının zaman ve mekan kısıtlarını aşan düzeyde yaygınlaşmasıyla birlikte, egemen üretim ilişkileri ile bu üretim yapısının mekansal örgütlenmesine hizmet eder hale gelen reklamcılık, (i) gelişmişlik göstergesi olarak toplumlara lanse edilen tüketim kalıplarını yerleştirmeyi; bireyin, (ii) tüketim alanında kalmasını ve yaptığı eylemden hoşnut olmasa dahi vazgeçmemesini sağlamayı ve (iii) harcanabilir ve olası tüm gelir kalemlerini bir eğlence tarzı olarak görülen alışverişe aktarmasını garantileyen bir mekanizma haline gelmiştir. “Yeni tüketim araçları giderek daha fantastik ortamlarda daha fazla yeni mal ve hizmet sunuyor: Birçok insan için dayanılmaz bir bileşim. Yeni tüketim araçları hem insanları evden çıkıp tüketmeye teşvik ediyor, hem de evdeyken bile tüketme olanağı sağlıyor. Fantastik ortamlar, insanların elinden daha fazla kaynağın çekilip alındığı ve gelecek gelirlerinin daha fazla kısmının kredi kartı ya da öteki tüketici borçlarıyla elde tutulduğu kilit yerleri temsil ediyor” (Ritzer, 2000:52). Reklamcılık endüstrisi, üretim, bölüşüm ve yaşam mekanlarının tamamını, boyut ve form ölçeğinde, tüketimi çeşitlendirmek, farklılaştırmak ve derinleştirmek için kullanmakta; markanın bilinirliğini ya da farkındalığını sağlamak açısından bir iletişim stratejisinin parçası olmakta; mal ya da hizmetin benzerleri arasından tercih edilmesini, satın alınmasını, tüketilmesini ve yeniden satın alınmasını sağlama yönündeki faaliyetleri nedeniyle de bütünleşik pazarlama karmasının önemli bir unsurunu oluşturmaktadır. Reklamcılık, küreselleşme dinamiklerinin geçerli olduğu yeni süreç içerisinde yaşam farklılıklarını homojenleştiren ve standartlaştıran bir katalizör haline gelmiş durumdadır. Küresel yapılanmanın bir uzantısı olarak gündelik yaşamın her anına nüfuz eden, çoğu zaman tüm dünyanın ilgisini çekebilmek için marjinal olanı ön plana çıkaran ve “sahte gerçekleri, gerçekçi bir mesajın içerisine yerleştirerek sunma” yoluna giden reklamcılık endüstrisi, işleyişini kolaylaştıran yeni kentsel ortam ve yapılar ile egemen üretim tarzının bir parçasına dönüşmüş durumdadır. Mekanın, geçmiş (fordist) üretim süreci ile olan organik bağları ve yeni (post-fordist) üretim sürecinde her geçen gün geçmiştekinden farklılaşmaya başlaması, mekanı kullanan bireyde ‘ait olmakopma’ gerilimine yol açmakta; reklamcılık endüstrisi ise sunduğu çeşitlendirilmiş içeriklerle bu gerilimin tüketim yoluyla giderileceği öğretisini yaymaktadır. “Hantal ve bürokratik ulus devletlere karşı sermayeyi mıknatıslayan, fosforik postmodern mimarisiyle göz kamaştıracak, seçkin club, cafe ve barlarıyla bankacıları ve finansçıları ağırlayan, fırsatlarla dolu ‘esnek’ küresel şehir!” (Şimşek, 2005:38). Kapitalist üretimin yeni tarzı (post-fordizm), ‘tükettirme’ odağında mekanlar arası bağları dönüştürmüş; kentleri yerelliklerin yarıştığı, dinamik, akışkan ve aynı zamanda da küresel sermayeye hizmet eder bir yapıya büründürerek, adeta ‘şirket kentleri’ yaratmıştır. Farklı olmak için tüketen, ancak, tüketirken aynılaşan birey, kent örüntüsünün bir parçası haline gelen yeni mekanlarda, geçmişe nazaran tüketime ‘daha fazla’ zaman ayırıp, ‘daha fazla’ tüketerek kendini ifade etmeye çalışmaktadır. Hız ve dinamizm esaslı metropollerde, “özellikle de mağaza ve alışveriş mekanlarının çok yoğun olduğu hareketli bölgelerde, insanlar bir hedef duygusuyla hareket etmektedir. Nereye gidiyor

50 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
olursanız olun, çok önemli bir göreviniz varmış gibisinizdir. Bunun nedeni kentli insanların herhangi bir yerde kendilerine ihtiyaç duyulmadığını kabul etmeyi istememeleridir; aylakça yürüyor görünmenin bile böyle bir izlenim uyandırmasından korkarlar” (Underhill, 2005:46). Yeniden örgütlenmiş mekanlara uyum sağlayamadıklarında yaşamlarını sürdürmelerinin imkansızlaşacağının bilincinde olan bireyler, kentin kendilerini yönlendirmesine açık bir psikolojiyi kısa sürede benimsemekte ve mekansal yeniliklere uyum göstermektedirler. Kompozisyonun değişimi sonrasında sermaye açısından yeniden işlevselleşen mekanlarda, birer kentsel ikona dönüşen yeni yapılar ise mimari tasarım, çevresel etki, markaların sergileniş tarzı, aydınlatma ve renk seçimleri ile oluşturulmaya çalışılan kentsel imajın reklamı rolünü üstlemekte ve çekici tasarımlarıyla kitleleri planlanmış tüketim eylemlerine hazırlamaktadırlar. Özet olarak, kentsel mekanlarda her reklam, beklenen kârlılığın izlerini taşımaktadır.

Sonuç Tüketimin yeni kalıpları, mekansal çeşitlenme ile bütünleşmekte ve satın alma eylemini ihtiyaçları giderme ve iş dışı zamanı dinlenerek geçirmenin ötesinde hız, verimlilik, kişiye özgülük, sınırlı etkileşim gibi yeni boyutlarla ilişkilendirmektedir. Kentsel mekanların tüketim alışkanlıkları doğrultusunda yeniden örgütlenmesi sosyal ilişkilerin niteliğini de derinden değiştirmiş; tüketim, şirketlere kârlılık sağlamanın ötesinde devamlılık ve rekabette üstünlük kazandırmaya başlamıştır. Kapitalizmin yüzyılı aşan son evresine hakim olan üretim süreçleri (fordizm ve post-fordizm), müşteri ile satıcı arasındaki ilişkilerin doğrudanlığını, kişiselliğini ve insaniliğini yok etmiş; yerine hız, rekabet ve mekansallığı koymuştur. Tüketim eyleminin sosyal karakterinin satın almanın kendisi kadar önemli olduğu yorumu geri plana itilerek, ‘o an’da ‘orada bulunma’nın ve “sahip olma”nın anlık-geçici hazları vurgulanmaya başlamıştır. “Yeni tüketim araçlarında birebir ilişkiler azalmıştır (örneğin bir fast food restoranının arabayla alışveriş yapılan penceresinde) ya da tümüyle yok olmuştur (örneğin siber alışveriş merkezlerinde, evden alışveriş kanallarında vb). Kalanlar da yüzeysel olma eğilimindedir. Bugün çok az insan, sunduğu toplumsal ilişkiler yüzünden yeni tüketim araçlarına gidiyor. Tam tersine istediklerini olabildiğince hızlı ve kişisellikten uzak almak üzere gidiyorlar” (Ritzer, 2000:67). Bu bağlamda mekan örgütlenmesindeki en önemli değişim, diğer insanlarla kurulan ilişkilerden uzaklaşılarak, emtialarla doğrudan iletişime girmek noktasında açığa çıkmaktadır. Bu tarz bir iletişimin ilişkilere egemen olması ise sosyal olarak birbirine yabancılaşmış, kişilerarası iletişim kanalları zayıflamış ve mesaj kaynağı olarak gördüğü kitle iletişim araçlarından sunulan reklamlara bütünüyle açık hale gelmiş bir bireyler topluluğuna işaret etmektedir. Gündelik yaşam pratiklerinde diğerleriyle sürekli bir arada yaşayan (ortak mekanları paylaşan) birey, toplum içerisinde tek, kalabalıklar içerisinde yalnız, grup içerisinde yabancı haline dönüşmektedir. Yaşamlarının her anında alışveriş potansiyeli taşıdığı varsayılan bireylerin, diğer bireylerle iletişimden uzaklaştırılarak

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 51

mekana ve mekanın varlık sebebi olan emtialara yöneltilmeleri, kapitalizmle birlikte her türden sosyal mekanın tükettirme amacına hizmet eder hale geldiğinin en açık göstergesidir. Küreselleşen sosyo-psikolojik ilişki tarzları, toplumlar arasında farklılık gösteren değer yapılarını ve örgütleniş biçimlerini hızla dönüştürmektedir. Dünya genelinde tüm toplumların ‘Amerikalılar gibi tüketme’ye yönlendirilmesi çabası, küreselleşme süreci, bu sürecin yoğun olarak yaşandığı kentler ve süreci destekleyen temel eylem biçimi olarak reklamları ön plana çıkarmaktadır. Çokuluslu şirketlerin egemenliğindeki dünya pazarlarında yaşanan mekansal benzeşme ve ulaşım-taşımacılık sektörlerindeki gelişmeler nedeniyle ürünlere dünya genelinde erişilebilirliğin kolaylaşması, tüketim toplumunda metalar aracılığıyla kendini ifade eden bireylerin iletişiminde türdeşleşmeyi de beraberinde getirmektedir. Amerikan tüketim kalıplarının diğer kültürler üzerindeki etkisi, tüm dünyaya ihraç edilen mal ve hizmetler aracılığıyla bir yaşam biçiminin uzantısı şeklinde kendisini göstermektedir. “Ürün farklılıklarını öne çıkarma, hedef olarak belirlenen toplumsallaşmış bireylerin kendilerine seslenildiğini fark ettirme, hatta üründe kendi toplumsal kimliklerini ve değerlerini bulabilmelerini olanaklı kılacak anlamlar yükleme girişiminde kullanılan reklam, bir yandan ürünlerin farklılıklarını öne çıkararak iletilerini sunarken, öte yandan tüketici kitlelerin kültürel farklılıklarını da giderme çabası içine girer” (Çamdereli, 2006:37). Reklamcılık endüstrisi tarafından standartlaştırılmış ürünler aracılığıyla somutlaştırılan yeni kültür ise, edilgenleştirilmiş, sosyal ilişki ve dayanışma ağları zayıflatılmış, ekonomik bakımdan güçsüz ve yoksun bırakılmış kitleler tarafından benimsenmekte ve eklektik bir bütün halini almaktadır. Tüketimin birincil kültürel pratik olarak görülmesi, kapitalist üretim sürecinin parçası olarak tüm dünyada konumlanmış şirketlerin, faaliyet gösterdikleri pazarlarda tutunmak amacıyla ‘global’ olan ile ‘yerel’ olan değerleri bütünleştirme ve ‘glokal’ olarak tanımlanan reklam kampanyalarıyla ürünlerini bu çerçeveye göre uyumlandırma çabası sergilemelerine neden olmaktadır. Bireylerin psiko-kültürel davranışlarının bir parçası olarak geliştirdikleri mental filtrelerle reklamlara karşı savunmacı bir sürece girmeleri ise reklamcılık endüstrisinin her geçen gün yeni stratejiler geliştirmelerine (Cappo, 2005) –örneğin son yıllarda yürütülen çevreci kampanyalar ile tüketicilerin zihinlerinde katılımcı bir biliş oluşturmaya çalışmalarına– yol açmaktadır. Yerel pazarlarda ‘dost’, ‘tanıdık’ ve ‘güvenilir’ olma imajını ön plana çıkaran reklamcılık endüstrisi, kentlerin yeniden yapılandırılması stratejileri kapsamında, insanların para harcamasını sağlayan görsel çekiciliği kullanarak tüketicileri mental bakımdan dünya tüketim merkezleriyle buluşturmaya çalışmaktadır. Bireylerin gündelik yaşamlarını sürdürdükleri mekanları ve zamanları işgal eden tüketimcilik, kentsel alanları büyüyen bir işkolunun yatırım sahası olarak betimlemektedir. “Tüketim alanları, perakende deneyimini dramatize ederek, alışverişi yeniden canlandırmaya çalışmaktadır. Hatta tüketicileri, ‘spor’ (Nike Town), ‘etkileşimli video düzeneği’ (Viacom), ‘el değmemiş bölge’ (REI sahra lastiği mağazaları) ve ‘doğa’ (doğa deneyimi) gibi alışveriş amaçlı olmayan eğlence ve etkinliklerde yer

52 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Öcal Tellan
almaya davet ederek; müşterilerinin hayallerini zaptetmeye çalışmaktadırlar” (Zukin, 2003:128). Kentler, restoranlardan turizm bölgelerine, sanat müzelerinden diğer kültür alanlarına, kumarhanelerden stadyumlara değin tematik mağazalar ile donatılmış durumdadır. Tematik mağazalar, stratejik bakımdan uzmanlaşmış alternatif iş alanlarının gelişmesini sağlamakta, ancak kentsel tüketime dönük bu yeni bağımlılıkların etik ve sosyal değeri konusundaki olumlu ve olumsuz gelişmeler henüz yeterince tartışılmamaktadır. Bireylerin gündelik yaşamlarına dinamizm katan tüketim unsurları, reklamcılık endüstrisinin görsel çarpıcılık ve bilişsel tutarlılık temelinde işlemesini ve farklı sınıfsal, sosyolojik, kültürel, cinsel kimliklerden bireylerin benzer davranışlar geliştirmelerini sağlamaktadır. Kapitalist toplumsal ilişkilerin egemen olduğu modern kentte yaşayan bireyin gündelik yaşamı, içtenlik, tolerans, paylaşım ve insani değerler yerine ticari kültürün kolektif hafızasını oluşturan reklamcılık endüstrisi tarafından doldurulmakta ve ortak gösterge tüketim eylemi olarak açığa çıkmaktadır. Bu çerçevede, önümüzdeki süreçte, reklamcılığın gelişim sürecindeki olasılıkların analiz edilmesi ve tartışılması, bireylerin gündelik yaşama ilişkin hedeflerinin ve beklentilerinin isabetli bir biçimde değerlendirilmesi açısından büyük önem arz etmektedir.
KAYNAKÇA Bauman, Z. (2000). Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları. (çev: İsmail Türkmen). İstanbul: Ayrıntı. Benevolo, L. (1995). Avrupa Tarihinde Kentler. (çev: Nur Nirven). İstanbul: Afa. Braudel, F. (2004). Maddi Uygarlık: Gündelik Hayatın Yapıları. (çev. Mehmet Ali Kılıçbay). Ankara: İmge. Brzezinski, Z. (2005). Büyük Satranç Tahtası. (çev: Yelda Türedi). İstanbul: İnkılap. Cappo, J. (2005). Reklamcılığın Geleceği. (çev: Fevzi Yalım). İstanbul: MediaCat. Childe, G. (2002). Tarihte Neler Oldu. (çev: Mete Tunçay ve Alaeddin Şenel). İstanbul: Alan. Çamdereli, M. (2006). Reklam Arası. Konya: Tablet. Davis, M. (2007). Gecekondu Gezegeni. (çev: Gürol Koca). İstanbul: Metis. Duru, B. ve Alkan, A. (2002). Giriş: 20. Yüzyılda Kent ve Kentsel Düşünce. s. 7-25. içinde Bülent Duru ve Ayten Alkan (der.). 20. Yüzyıl Kenti. Ankara: İmge. Foster, J. B. (2008). Kapitalizmin Malileşmesi ve Kriz. (çev: Çiğdem Çıdamlı). İstanbul: Kalkedon. Giddens, A. (2000). Tarihsel Materyalizmin Çağdaş Eleştirisi. (çev: Ümit Tatlıcan). İstanbul: Paradigma. Giddens, A. (2005). Sosyoloji: Kısa Fakat Eleştirel Bir Giriş. (çev: Ülgen Yıldız Battal). Ankara: Phoenix. Gropius, W. (1991). Bauhaus Üretiminin İlkeleri. s. 80-81. içinde Ulrich Conrads (der.). 20. Yüzyıl Mimarisinde Program ve Manifestolar. (çev: Sevinç Yavuz). İstanbul: Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları. Hall, E. T. (1969). The Hidden Dimension. New York: Anchor Books. Harvey, D. (2008). Umut Mekanları. (çev: Zeynep Gambetti). İstanbul: Metis. Illich, I. (2000). Tüketim Köleliği. (çev: Mesut Karaşahan). İstanbul: Pınar. İçin-Akçalı, S. (2006). Günlük Yaşamda Reklam ve Büyülenmiş Tüketiciler. s. 97-114. içinde Selda İçinAkçalı (ed.). Gündelik Hayat ve Medya. Ankara: eBabil.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın üretimi ve reklamlar 53
Karpat-Aktuğlu, I. (2004). Marka Yönetimi. İstanbul: İletişim. Kaygalak, S. (2008). Kapitalizmin Taşrası. İstanbul: İletişim. Keyder, Ç. (2000). Enformel Konut Piyasasından Küresel Konut Piyasasına. s. 171-191. içinde Çağlar Keyder (der.). İstanbul Küresel ile Yerel Arasında. (çev: Sungur Savran). İstanbul: Metis. Le Corbusier, C. (2001). Bir Mimarlığa Doğru. (çev: Serpil Merzi). İstanbul: YKY. Lefebvre, H. (1998). Modern Dünyada Gündelik Hayat. (çev: Işın Gürbüz). İstanbul: Metis. Martindale, D. ve Neuwirth, G. (2003). Önsöz. s. 7-80. içinde Max Weber. Şehir. Modern Kentin Oluşumu. (çev: Musa Ceylan). İstanbul: Bakış. Mullins, P., Natalier, K., Smith, P. ve Smeaton, B. (1999). Cities and Consumption Spaces. Urban Affairs Review. 35 (1): 44-71. Mumford, L. (2007). Tarih Boyunca Kent. (çev: Gürol Koca ve Tamer Tosun). İstanbul: Ayrıntı. Odabaşı, Y. (2004). Postmodern Pazarlama: Tüketim ve Tüketici. İstanbul: MediaCat. Ohmae, K. (1995). The End of the Nation State: The Rise of Regional Economies. London Park, R. E. (1967). On Social Control and Collective Behavior. Chicago: The University of Chicago Press. Pirene, H. (1994). Ortaçağ Kentleri: Kökenleri ve Ticaretin Canlanması. (çev: Şadan Karadeniz). İstanbul: İletişim. Ritzer, G. (2000). Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek. (çev: Şen Süer Kaya). İstanbul: Ayrıntı. Simmel, G. (1996). Metropol ve Zihinsel Yaşam. (çev: Bahar Öcal Düzgören). Cogito. Sayı: 8. 81-89. Solomon, M. R. (2003). Tüketici Krallığının Fethi. (çev: Selin Çetinkaya). İstanbul: MediaCat. Şimşek, A. (2005). Yeni Orta Sınıf. İstanbul: L-M Yayınları. Thurow, L. (1997). Kapitalizmin Geleceği. (çev: Serpil Demirtaş ve Nebil İlseven). İstanbul: Sabah. Trentmann, F. (2004). Beyond Consumerism: New Historical Perspectives on Consumption. Journal of Contemporary History. 39 (3): 373-401. Underhill, P. (2005). Alışveriş Merkezleri. (çev: Bahadır Argönül). İstanbul: Soysal. Urry, J. (1999). Mekanları Tüketmek (çev: Rahmi Öğdül). İstanbul: Ayrıntı. WAB. (1995). The World Almanac and Book of Facts. New Jersey: Funk & Wangnalls. Watson, N. (2006). Postmodernizm ve Yaşam Tarzları. s. 45-57. içinde Stuart Sim (ed.). Postmodern Düşüncenin Eleştirel Sözlüğü. (çev: Mukadder Erkan ve Ali Utku). Ankara: eBabil. Weber, M. (2003). Şehir. Modern Kentin Oluşumu. (çev: Musa Ceylan). İstanbul: Bakış. Wirth, L. (2002). Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme. s. 77-106. içinde Bülent Duru ve Ayten Alkan (der. ve çev.). 20. Yüzyıl Kenti. Ankara: İmge. Yırtıcı, H. (2005). Çağdaş Kapitalizmin Mekansal Örgütlenmesi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Zaltman, G. (2004). Tüketici Nasıl Düşünür? (çev: Semih Koç). İstanbul: MediaCat. Zukin, S. (2003). Urban Lifestyles. s. 127-131. içinde David B. Clarke, Marcus Doel, Kate Housiaux (eds.). The Consumption Reader. London: Routledge.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 55

Popüler Kültürde Hegemon k Anlamların Üret lmes nde Gençl k Altkültürler n n Önem
Hürr yet Konyar1
ÖZ
Kültürel Çalışmaların bakış açısıyla ele alınan bu makale, Hegemonik “çokkültürlü” kültürel yapının yeniden üretilmesi sürecinde, farklı bir renk oluşturan alt kültürlerin birer muhalif kültür iken medya aracılığı ile popüler kültür haline dönüştürülmeleri ve orta sınıfın kültürel kimliğini kurmada oynadıkları rolün irdelenmesi amacıyla yazılmıştır. Bu amaçla önce Hegemonik “çok kültürlü” yapının oluşmasında etken olan, orta sınıfın belirleyici rolü ile medyanın küreselleşen ilişkiler içindeki yeni yapılanmasının etkisi ele alındı. Daha sonra hegemonik “çok kültürlü” yapının medya tarafından nasıl kurulduğu ve alt kültürlerin hegemonyayı yeniden üretmeleri durumu irdelendi. Çalışmanın temel argümanında ise, Hegemonik kültürel yapıların yeniden üretilmelerinin, küreselleşme ile ortaya çıkan orta sınıfın kültürel kimliğinin yeniden kurulması süreci ile belirlendiği durumu tartışılmaktadır. Bu süreçte, gençlik alt kültürlerinin “çok kültürlü” kimliğe farklılık taşıyan bir kültür olarak katıldıkları ancak bu farklılıklarının medya tarafından ortadan kaldırılarak birer popüler kültür haline dönüştürüldükleri ve Hegemonik kültürel yapının kimliğindeki gençlik imgesini yeniden oluşturduklarıdır.
Anahtar kelimeler: Orta sınıf , gençlik alt kültürleri, kültürel hegemonya, yeni medya.

The Importance of Youth Subcultures ın Reproductıon of Hegemonıc Meanıng
ABSTRACT
This essay is written from the point of view of Cultural Studies in order to examine the transformation of subcultures into popular culture status by means of media in the process of reproduction of hegemonic “multicultural” structure and to verify the role middle classes played in the formation of their cultural identity. Subcultures forming different colors were previously opponent cultures. For this object determinant role of the middle class and the effect of restructuring of media in the globalized relations that have an impact on the formation of hegemonic “multicultural” structure. Then the way of establishment of hegemonic “multicultural” structure by media and the case of reproduction of hegemony by subcultures were verified. In the basic argument of the study the case in which the reproduction of hegemonic cultural structures was determined by the process of reestablishment of the cultural identity of the middle class emerged as result of globalization. The process in which youth subcultures participated to “multicultural” identity as a different culture was studied. But these differences are eliminated by media and transformed into a popular culture status. So the youth image in the identity of hegemonic cultural structure was reestablished.
Key words: Middleclass, youth subcultures, cultural hegemony, new media.

1

Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü

56 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar

Giriş Tarihten bu yana hegemonik yapıların açıklanması sürecinde Marx’ın tanımı belirleyici olandır. Hegemonik kültürel yapıların özellikle de kapitalist ekonomik yapılanma içindeki işleyişini ele alarak tartışan ve bu yapıların belirleniminde hakim ekonomik ilişkilerin olduğunu söyleyen Marx,
“Yönetici maddi güç olan sınıf, aynı zamanda yönetici düşünsel güçtür. ..zihinsel üretim araçlarına sahiptir. Böylece genel olarak söylendikte zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri bu sınıfın düşüncelerine tabidir. ..Yönetici düşünceler , düşünce olarak kavranan başat maddi ilişkilerin düşünsel dışavurumundan daha fazla bir şey değildir. Bir sınıfı yönetici kılan ve bundan dolayı da onun başatlığını sağlayan ilişkiler bundan kaynaklanır. ..Bir sınıf olarak yönetmeleri ve bir çağın kapsamını ve sınırını belirlemeleri ölçüsünde .. aynı zamanda düşünürler olarak da düşüncelerin üreticileri olarak da yönetirler. Ve çağlarına ait düşüncelerin üretimini ve dağıtımını düzenlerler”

demektedir. Hegemonya kavramının açıklanmasında Marx’ı izleyen Althusser ve Gramsci ise hegemonyanın ideoloji ile çalıştığını söyleyerek bunun anlamının, başat sınıf fraksiyonlarının lehine olan sivil hayat ve devlet alanlarında kurumsallaştırılan gerçeklik tanımlarının bizatihi tabi sınıfların yaşanan gerçekliğini oluşturur hale gelmişlerdir demektedirler (Hall,1999b: 207-222-226). Öte yandan Gramsci , hegemonyanın sürdürülmesinde, “..çoğunluğun kendisini ikincil konumuna koyan sisteme rızasının sürekli biçimde kazanılmasını ve yeniden kazanılmasını içerir” (Fiske, 1996: 225) diyerek hegemonyanın ideolojik işleyişinde zor ve tahakküm biçiminden çok rızaya dayalı biçimin etkin olduğunu göstermiştir. Hegemonyanın ele alınışı, son dönemde küreselleşme sürecinin getirdiği yeni toplumsal, ekonomik ve kültürel değişmelerin değerlendirilmesi ile birlikte farklı şekillerde olmaktadır. Hegemonik kültürel yapının işleyişi ile ilgili olarak yapılan eleştirel çalışmalar arasında, klasik eleştirel yaklaşım ile kültürel çalışmaları ayırt edebiliriz. Klasik eleştirel yaklaşımın kültürel analizinde, ideolojinin başat ekonomik sistemden kaynaklandığı ve sınıfsal çıkarların ürettiği yanlışa dayandığı şeklindeki ekonominin belirleyiciliği yaklaşımına karşılık, kültürel çalışmaların kültürel alana yaklaşımında, Hall, “ ideolojinin kökenlerini bulmaya çalışmaktan ziyade somut etkilerini betimlemeye çalışır. İdeoloji özneleri tamamen egemenliği altına almaz; daha ziyade egemen ve muhalif ideolojiler arasındaki Hegemonik bir mücadele sürecine yerleşir. Sonuçta ideoloji üretim tarzının saf bir yansıması değildir. Cinsiyete ve ırka ilişkin pratikler de en az ekonomik pratikler denli temel niteliktedir” demektedir (Sholle, 1999: 279). Hegemonyayı yeniden değerlendirirken, küreselleşmeyle birlikte ortaya çıkan gelişmelere bakarak yapmak gereklidir. Bu süreçte, gelişen küresel ilişkilerle birlikte hâkim kültürel yapıyı denetleyen sınıf olarak orta sınıfın, ekonomik yeniden yapılanmasında tüketimin öne çıkan karakterinin ve kültürel olarak da tüketime bağlı olarak ortaya çıkan tüketim kültürünün ya da pop kültür olgusunun önemli hale geldiğini söyleyebiliriz.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 57

Üzerinde tartıştığımız hegemonik kültürü, hakim anglo-amerikan kültürel değerlerin “çok kültürlülük” biçiminde ulus-devletlerin geleneksel başat kültürlerinin üzerinde bir üst kültür olarak yeniden şekillendiği (Turner,1999:151) kültür olarak tanımlayabiliriz. Kültürel çalışmaların yaklaşımıyla ele aldığımız bu çalışmada temel amaç, gençlik alt kültürlerinin Hegemonik kültürel yapıyı yeniden üretmeleri sürecini tartışmaktır. Bu süreç içinde tartışılacak konular, gençlik alt kültürlerinin hızla popüler hale getirilmeleri durumunda ortaya çıkan yeni anlamların özellikle modernliğin tüketim kültürü olgusu olarak algılanması, zaman ve mekân boyutu algılamasının ortadan kaldırılması ile alt kültürlerin bir beden kültürü haline dönüştürülerek hâkim angloamerikan kültürel değerler sistemi içinde bir beden kültürü olarak tüketilmeleri ve gençlik ideolojisine dönüştürülmeleridir. Bu amaçla yeni sürecin işleyişinde temel belirleyici olanın, küresel yeniden yapılanmalarla ortaya çıkan yeni toplumsal dinamikler olduğu kabul edilmiştir. Bu dinamiklerin başında, yeni orta sınıfın kültürel kimliğini kurmak adına sürekli olarak “farklılıkların” tüketilmesini talep etmesi gelmektedir. Ancak öte yandan talep edilen bu “kültürel farklılıklar” yeni orta sınıfın tüketimine sunulurlarken farklı olan tarafları törpülenerek, bir anlamda evcilleştirilerek yeniden tasarlanmaktadırlar. Bu yeni tasarımı, kurguyu ise, medyanın küresel olarak yeniden yapılanmış hali sağlamaktadır. Toplumsal dinamiğin işleyişinde önemli bir diğer nokta da yeni orta sınıfın talep ettiği bu farklı kültürel durumların toplumun çok daha geniş kesimleri tarafından medya aracılığı ile takibe alınmasıdır. Ancak bu noktadan itibaren de popüler kültür olgusunun medya tarafından kurulduğunu görüyoruz. Çalışmanın diğer yanı ise popüler kültür olgusunun medya tarafından kurulmasıdır. Bu ise aynı zamanda yeni orta sınıfın kültürel değerlerinin toplumun ortalama değerleri olarak yapılandırılmasını ve hegemonik kültürel değerler olarak sunumunu sağlamaktadır. Öte yandan izlenen sürecin diğer bir adımını da, gençlik alt kültürlerinin, yeni orta sınıfın kültürel kimliğinin kurulmasında farklılık oluşturucu bir kültür olarak yeniden kurgulanmaları oluşturmaktadır. Gençlik alt kültürleri muhalif karakterleri ve kendilerine özgü stilleri ile orta sınıf gençlik kitlesinin tüketmeyi çok fazla istediği kültürel biçimlerdir. Ancak medya tarafından da hızla dönüştürülüp kitlesel tüketime sunulan bir kültürdür. Bu denli hızla dönüştürülmeleri alt kültürlerin artık suni /yapay olarak oluşturulmalarına, hızlı ve çok fazla tüketilme talebinin olması nedeniyle de sadece gençlik kitlesinin değil orta sınıf kitlenin büyük bir kesiminin tükettiği kültür haline dönüşmüştür. Medya tarafından popüler kültüre dönüştürüldüklerinde ise, muhalifliklerini kaybetmiş sadece bir beden kültürü halinde, gençlik imajı olarak, stilistik özelliklerin ön plana çıkarıldığı, eğlence ve hazzın sembolü haline getirilmişlerdir. Bu çalışmada, Türkiye’de iletişim alanında kültürel çalışmaların bakışıyla halen yapılmış veya yapılmakta olan altkültür çalışmalarının azlığı ve yetersizliği karşısında uluslar arası literatürde yapılmış olan çalışmalardan yola çıkarak bir derleme çalışma-

58 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar
sı yapılmaya çalışılmıştır. Öte yandan çalışmanın yapılmasında dikkat edilen önem, gençlik altkültürlerinin hegemonik kültürel değerlerin hızlı bir biçimde tüketimini sağlamış olmaları nedeniyle dikkate alınmaları gerektiğidir. Bu nedenle hegemonik kültürel yapı üzerinde çok fazla şey söylenmiş olmakla birlikte bu konuya bir de gençlik altkültürleri ve ortasınıf kültürel kimliği ile bağlantılı olarak bakmanın hegemonik kültürel yapının anlaşılmasında ve tartışılmasında yararlı olacağı düşüncesidir. Çalışmanın daha çok kuramsal bakış açısı içinde kalması ve Türkiye üzerinden bir örneklendirmeye gidilmemesinin nedeni, ortasınıf kültürünün küresel bir karakter kazanması nedeniyle ancak küresel hareketlerin takip edilerek Türkiye’deki gelişmelerin daha rahat anlaşılacağıdır.

Yöntem Çalışmanın yöntemsel bakışı, kültürel çalışmaların yaklaşımına dayanmaktadır. Bu yaklaşımda, gençlik kültürlerinin ve onların tarzlarının, sınıf, egemen kültür ve ideolojiyle olan ilişkileri Marksist açıdan ele alınmaktadır (M.Brake, Comparative Youth Culture akt. Jenks, 2007: 32). Bu çalışmada, kültürel bir olay olarak günümüz gençlik alt kültürlerinin hakim kültürel yapı ile ilişkisini ele alırken, bu kültürlerin medya tarafından hakim kültüre nasıl dahil edildikleri, bu konuda kültürel bakış açısıyla yapılmış çalışmalara dayanarak ve farklı alt kültür örnek olaylarından hareket edilerek niteliksel analizi yapılmaktadır. Çalışmanın kuramsal temelini oluşturan hegemonik kültürel yapının popüler kültürel anlamlarla kurulması sürecinin irdelenmesinde, öncelikle medyanın dolayımladığı ve popüler kültür olgusuna dönüştürdüğü kültürel yapı ele alınmaktadır. Bu kültürel yapıda, temel belirleyici etkenler olarak özellikle yeni ortasınıfın kültürel kimliği ve yeni medyanın yapısı temel belirleyici etkenler olarak ele alınmakta ve daha sonraki aşamada ise, bu yapılar ile gençlik alt kültürleri arasında kurulan ilişkiye bakılmaktadır. Yeni ortasınıf ile ilgili kuramsal çerçevenin oluşturulmasında Bourdieu’nün habitus kavramından yola çıkılmıştır. Ancak bu bakışı güçlendiren diğer çalışmalar içinde, Turner’ın Statü, Featherstone’un Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, Chambers’ın Göç, Kültür, Kimlik ve Bocock’un Tüketim ve Chaney’in Yaşam Tarzları adlı çalışmaları da sayılmalıdır. Çalışmada yeni medyanın yapısı ile ilgili olarak yararlanılan, Morley ve Robins’in Kimlik Mekanları adlı çalışmasıdır. Bu çalışmaya ilave olarak M. G.Bek’in Avrupa Birliği ve Türkiye’de İletişim Politikaları adlı çalışması da önem taşımaktadır. Çalışmanın kuramsal temelinin diğer tarafında, dolayımlanmış olan bu gençlik alt kültürlerinin meydana getirdiği yeni kimlik ve anlamlarla hegemonik kültürel yapının kültürel değerlerini, yeniden üretmesi süreci gösterilmeye çalışılmıştır. Çalışma

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 59

ile ilgili olarak belirlenen ana kaynaklar içinde özellikle medyanın kültürel yapıdaki Hegemonik ilişkilerin kurulması sürecini irdeleyen S. Hall’un Kültür, Medya ve İdeolojik Etki, ile İdeolojinin Yeniden Keşfi: Medya Çalışmalarında Baskı Altında Tutulanın Geri Dönüşü yine J. Fiske’in Popüler Kültürü Anlamak ile İletişim Çalışmalarına Giriş adlı çalışmaları temel kaynak durumundadır. Gençlik altkültürleri ile ilgili olarak kültürel çalışmaların bakışı altında yapılan çalışmalar arasında, Hebdige’in Altkültürler, S. Hall,&T. Jefferson’un Subcultures, Cultures and Class, Resistence Through Rituals, A. McRobbie’nin Postmodernizm ve Popüler Kültür, S.Thorntone, Club Cultures, Music, Media and Subcultural Capital, S.Redhead, Subculture to Clubcultures gösterilebilir. Çalışmanın sonuç bölümünde ise, gençlik altkültürlerinin hegemonik kültürel yapıya eklenmesi ile meydana getirdiği etkileşimlere bakılmaktadır.

Kuramsal tartışma A- Hegemonik kültürel yapının popüler kültürel anlamlarla kurulması süreci Hegemonik kültürel yapının popüler kültür olgusu içinde kurulumunu irdelerken , bu süreçte orta sınıfın kültürel kimliği, medyanın yeni yapısı ve gençlik alt kültürleri arasında kurulan ilişkiye daha yakından bakmak gereklidir. a- Ortasınıfın kültürel kimliği Hegemonik kültürel yapının popüler kültür olgusu içinde kurulması sürecinde yeni küresel ekonomik ve toplumsal yapılanmalar belirleyici etkendirler. Üretimin küresel olarak yeniden yapılanması ile beraber hızlanan, artan ve çeşitlenen üretime karşılık tüketim de rasyonel olmaktan çıkarak irrasyonel olarak kullan at biçiminde yeni bir biçime dönüşmüştür (Harvey,1997: 318,9) Bu ise kültürel yapının da yeniden tasarımını zorunlu kılmış ve medya tarafından manipüle edilerek ticarileşmiş küresel bir popüler kültür olgusunu ortaya çıkarmıştır. Öte yandan pop kültürün belirlenmesinde etken olan bir diğer faktör ise, toplumsal alandaki değişmeler, sınıfların kültürel kimliklerinin yeniden tanımlanması, özellikle de toplumsal yapıda küresel ekonomik gelişmelere paralel olarak orta sınıfın değişen kültürel kimliğinin önemli hale gelmesi ile toplumun diğer kesimleri arasında oluşan yeni ilişkilerdir. Bu durumu Featherstone (1991 akt.Chaney, 1999: 80) tanımlarken, yaşam tarzları kavramından hareket ederek, ilkinde yaşam biçimi uygulaması ile bireysel kimlik arasında doğuştan bir ilişki olduğunu , ikincisinde ise estetik biçimin artık avant-gard elitlerle sınırlı kalmayıp daha geniş alana yayılan günlük yaşam estetiğinin bir parçası haline geldiğini belirler. Orta sınıfın bu yeni kimliğine ve farklı kesimleri arasındaki ilişkiye daha yakından irdeleyerek bakmak mümkündür. Orta sınıf, küreselleşme süreci içinde ulus devlet ile tanımlı yapısından ayrılarak küresel sermayenin hizmetinde çalışan orta ve üst orta sınıflar olarak toplumsal alanda yeniden konumlanmaktadır. Bu sınıfın üyeleri

60 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar
kitlesel medyada, hizmet endüstrisinde, yüksek eğitimde, modern refah devletlerinin toplumsal konumlarında v.b. yerlerdedir (Elteren, 1999:301). Orta sınıfın kendini diğer sınıflardan ayırt etme biçimi Bourdieu’nün belirlediği anlamda yapmış olduğu yaşam biçimi tercihleri ile olmaktadır. 2 Orta sınıfın kendisini diğer sınıfsal yapılardan ayırt eden farklı tüketim pratiklerinin yanı sıra Bourdieu , orta sınıfın kendi tüketim pratikleri içinde de farklı sermaye biçimlerinin farklı yaşam şekillerini kurduğunu göstermektedir. Bu farklılıkların kurulmasında ekonomik sermaye biçiminden farklı olarak bir de entelektüel yada kültürel sermaye biçimleri olduğunu, kültürel sermayenin endüstriyel ve ticari burjuvazinin denetimi altında olmayıp, entelektüel ve sanatçı sınıf tarafından tanımlandığını söylemektedir. “Bourdieu’nün sosyal alanda var olduğunu öne sürdüğü farklılıkları izleyerek belirlediği temel ayrım, iki değişik tipte sermayeye ulaşma olanağı olan gruplar arasında görülen ayrımdı. İş, girişimcilik, idare, ticaret ve finans grupları ekonomik sermayenin önemini vurgulayan gruplardı. Böyle grupların hedefi, para sermayesini, taşınmaz malları, fabrikaları, dükkânları, bono ve hisse senetlerini biriktirmekti. Bu grupların yaşam tarzları… Yaşayan yeni zengin Amerikalıların tüketim kalıplarına çok benziyordu…(diğer yandan) Avrupa’daki ve özellikle Fransa’daki “paralı eski aileler” daha az gösterişli tüketim yapma ve daha az “dikkat çekici” davranma eğilimindeydiler. ..bu insanlar ..bu iş adamlarından kendilerini farklı tutabilmek için köklü sanat biçimlerini değerlendirebilmeyi toplumsal bir dışlama aracı olarak kullanıyorlardı” (Bocock, 1997: 69,72). Bourdieu bu farklılaşmada, kültürel sermayeye sahip olanların standart beğeni sınırlarını değiştirebilmek için yeterli beceri ve güvene sahip olduklarına ilişkin düşünceyi geliştirmelerine karşılık kendine güveni olmayan ve bu nedenle de geleneksel beğenilere daha fazla saygı gösteren ekonomik sermaye sahiplerinin düşüncelerinin rol oynadığını göstermektedir (Chaney, 1999: 74). Orta sınıfın sermaye farklılıkları ile farklılaşan yaşam şekillerinin ortaya çıkmasına paralel olarak gelişen bir diğer durum ise, kültürel sermayeye sahip olanların oluşturdukları soylu yaşam şeklinin diğer kesim tarafından takip edilmesidir. Bu kesim iktisadi ya da kültürel sermayeye çok az derecede sahip olması nedeniyle bu sermayeyi edinmeye çalışır ve kendisini beğeni, üslup ve hayat tarzı alanlarında bilinçli olarak eğitmeye çalışır. Diğer yandan yapmış oldukları tüketim şekli de farklılaşır. Bu grubun hedefi yapmış olduğu tüketim ile saygınlık kazanmaya çalışmaktır. Ancak diğer yandan kültürel sermayeye sahip olanlar da, sanatçıların ve entelektüellerin kimlik, görünüş benliğin sunumu, moda tasarımı, dekor üzerinde çokça duran bir hayat tarzına ilgi duyarken kendilerini farklı kültürel tüketim pratikleri ile ayırt etme
2 Orta sınıfın kültürel kimliğini anlamak için Bourdieu’nün sınıfsal ayrım kavramından hareket ederek anlamak daha açıklayıcıdır. Bourdieu, toplumsal ayrışmanın, bireylerin nesnel olarak içinde bulundukları alan ile bireylerin öznel olarak ortaya koydukları pratikler arasında kurulan diyalektik bir ilişki ile belirlendiğini söylerken bireylerin içinde bulundukları toplumsal alanın bireylerin pratiklerini sınırladığını belirlemiştir (Tatlıcan-Çeğin, 2007:312). Toplumsal ayrımı oluşturanın bireyin kültürel pratikleri, statüsü, hayat tarzı, giyim, kuşam, konuşma, görünüş ve bedensel eğilimleri olduğunu söyleyerek, yaşam dünyasını (life world) habitus olarak tanımlamaktadır. Habitusun bireyin sosyal mekân algısını düzenleyen tüm pratik, eğilim ve beğenilerin zırhı tarafından sistemleştirilip kurulduğunu söylemektedir. (Bourdieu,1986, akt. Turner, 2000:85).

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 61

çabasındadırlar. “..başat gruplar” Leiss’in (1983) “konumsal mallar” dediği mallara, yapay bir arz kıtlığının dayatılmasından ötürü itibar kaynağı haline gelen mallara sahip olmaya ya da bunun gibi malları oluşturmaya çalışacaklardır. Tüketim kültürü dinamiğinin yarattığı sorunlardan biri, kıtlığı çekilen ve sınırlı mallar daha geniş bir nüfusa pazarlandıkça ya da piyasaya aktarıldıkça bunların sürekli olarak enflasyona uğraması ve bu enflasyonun da tanınabilir ayrımların korunabilmesi uğrunda birdirbir oyununa benzer toplumsal yarışa neden olmasıdır. Tüketim mallarından edinilen doyum, toplumsal olarak onaylanmış ve meşru (ve bundan dolayı kıt ve sınırlı) kültürel mallara sahip olunmasına ya da tüketilmesine bağımlıdır” (Featherstone, 1996: 150, 3-182); (Bocock, 1997: 71). Bu ilişkiler içinde entelektüeller de sınıflar ve farklı sınıf kategorileri arasındaki bu ayrımı üretmek için simgesel sistemlerin mantığını kullanırlar (Feathersone 1991, akt. Chaney, 1999: 72). Öte yandan orta sınıfın kendini diğer toplumsal kesimlerden ayırt ederek kurduğu yeni kültürel ortamlar, orta sınıf bireyine kendi bireyselliğini oluşturacak biçimde tüketim yapması, kendisine sunulan bol seçenekli tüketim dünyası içinden kendine ait bir “bireysel” dünya oluşturmasına olanak vaat etmektedir. Yeni kültürel ortam içinde orta sınıf bireyi kendini toplumun diğer bireylerinden ayrı ve farklı hissedecek tüketimler yaparak “ayrıcalıklı” hale gelmekte kendini değerli hissetmektedir. Ancak en önemlisi ise kendisine yapmış olduğu bu farklı tüketimler sayesinde toplumda statü elde etmektedir. Öte yandan bu ayrıcalıklı dünyalar içinde farklı tüketimler yaparak toplumda aynı tip yaşam tarzını sürdürmek zorunda kalmamakta farklı tüketimler yapabildiği için farklı yaşam tarzları sürdürme olanağına sahip olarak kendini “özgür” de hissedebilmektedir. Bu ayrıcalıklı orta sınıf bireyinin yapmış olduğu tüketim tercihleri sayesinde “kendine ait” ve “özgü” olan bir yaşam tarzı oluştururken aynı zamanda kendisi gibi benzer tüketimleri yapan gerek kendi toplumunda ve gerekse de farklı diğer toplumlardaki orta sınıf bireyleri ile de ortaklıklar/ topluluklar oluşturmakta böylece global bir kimlik de kazanmaktadır (Bonner and Gay, 1992); (Crane, 1992); (Mort,1995); (Featherstone, 1996); (Lury, 1996). Kültürel sermayeye sahip olan orta sınıfın kurduğu bu yeni kimlik içindeki kültürel yapının özelliği, sürekli olarak farklı olanın tüketilmesi, talep edilmesidir. Talep edilen bu farklılıklar, ya da “öteki” olan kültürler, kültür endüstrileri tarafından evcilleştirilerek devamlı olarak merkez kültüre katılmakta ve “çok kültürlü” bir kimlik içinde kurgulanmaktadırlar. Böylece, yeni hâkim kültürel ortamda, “Farklılık bir tehdit oluşturmaktan ya da iktidar ilişkilerini belirlemekten çıkar. Ötekilik, sunabildiği değişim değeri, egzotikliği ve zevkleri, heyecanları ve serüvenleri nedeniyle rağbet görür” (Rutherford, 1998: 10). Böylece farklı olan, marjinde kalan kültürler giderek merkez kültür içinde yer almaya başlarlar. Hâkim kültür ile öteki kültür arasında belirlenen bu ilişki biçimiyle ortaya çıkan “çok kültürlü” ortam artık tek merkezci ve etnik merkezci bir edebiyat, kültür, tarih, din, müzik, kimlik ve dil anlayışını reddetmektedir (Featherstone,1996:34,45); (Chambers, 2005: 38,100). Orta sınıfın bu “çok kültürlü” kimliği aynı zamanda medya aracılığı ile farklı ola-

62 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar
nın hâkim anglo amerikan kültürel değerlerle evcilleştirilip yeniden anlamlandırılmasıyla dolayımlanmış bir çok kültürlülüktür. Hakim anglo-amerikan kültürel yapı bu farklılıkları yeniden anlamlandıran bir üst kültür haline gelir. “Bu üst kültür, isteyenin istediği kadar ve istediği şekilde içinden kültürel öğe alabileceği bir depo inşa eder. Ancak bu şekilde alınan öğelerin çoğu aynı zamanda Amerikanist ya da daha yaygın bir deyişle Amerikanlık halesine sahiptir. Bu da özgürlük, rahatlık, liberallik, canlılık, modernlik ve gençliğin temel ifadelerini içerir” (Elteren, 1999: 308) Ancak diğer taraftan bu farklı kültürlerin medya aracılığı ile anglo-amerikan hâkim kültürel yapı ile yeniden anlamlandırılarak evcilleştirilmeleri aynı zamanda bu kültürlerin içeriklerinin boşaltılarak birer pop kültür haline dönüşümünü getirmiştir. Fiske hâkim kültür söylemini üreten bir kesim olarak belirlenen orta sınıfların, aynı zamanda popüler kültürün hem tüketicisi ve hem de üreticisi olarak karşımıza çıktıklarını ve popüler kültürün oluşturulması adına, kendi değer sistemlerini popüler kültürün odaklandığı boş vakit kültürü içinde yaygınlaştırmaktadırlar. Orta sınıfların bunu bir yandan alt düzeydeki öteki sınıfların boş vakit kültürlerini kendi değer sistemleri içine katarak diğer yandan da üst sınıf kültürü içine yaygınlaştırarak yapmaya çalıştıklarını söyler. (Fiske, 1999: 100). Bu anlamda orta sınıfın seçkin/soylu olma adına kendi “çok kültürlü” kimliğini kurarken bunu daha aşağıdaki kesimlerin popüler kültürleri arasından yapabildiği gibi pek çok başka otantik olan kültürleri kültür endüstrileri aracılığı ile dönüştürerek, evcilleştirerek kendi kurduğu hâkim kültür söylemi içine katarak bir pop kültür halinde tüketmektedir. Gençlik alt kültürleri de orta sınıf gençliğinin kurduğu yeni tüketim kültürü pratikleri içinde ayrıcalıklı bir kimlik oluşturmada, farklı bir beğeni, üslup ve estetik ile bir dil oluşturarak kurdukları duyarlılıklar nedeniyle (Chaney, 1999: 140) medya ve piyasa ilişkileri çerçevesinde yeniden kurularak popülerleştirilmektedir. Sonuçta orta sınıf kendi ayrıcalıklı kültürel kimliğini kurmak isterken oluşturduğu “çok kültürlü” kimliği, hâkim kültürel değerlerle donatılmış olarak birer popüler kültür ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kültürün tüketimi de orta sınıfın farklı iki kesimi arasında farklı şekilde yapılmaktadır. Kültürel sermayeye sahip olan orta sınıfın kendi kimliğini kurmaya yönelik olarak yapmış olduğu estetik biçimli pop kültür tüketiminin yanı sıra ekonomik sermayeye sahip olan diğer kesimlerin haz ve eğlenceyi öne çıkaran bir pop kültür tüketim şeklinin ortaya çıktığı gözlenmektedir. b-Yeni medya ve gençlik alt kültürleri Yeni hegemonik kültürel değerlerin oluşturulmasında önemli diğer bir yapı da medyadır. Medya, küresel piyasa mekanizmalarının belirlediği süreç içinde hareket ederek yeniden yapılanma sürecine girmektedir. Bu yeni yapılanma sürecinde farklılaşan çok fazla durum vardır. Öncelikle kamusal yarar adına hizmet eden ve yazılı basının hakim olduğu bir medyada yer alan ulusal kültürün oluşturulmasını üstlenen

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 63

hizmet anlayışının, sosyal gruplar arasındaki farkları çoğaltan ve sosyal hiyerarşileri devam ettiren işlevinin ve kamusal söylemini eğitimli kitleye yönelerek hazırlayan yapılanmanın yerine görsel basının, görüntünün hakim olduğu, yeni bir yapılanma söz konusu olmaktadır. Yeni medya yapılanması içinde yazılı basın giderek etkisini kaybederken, görsel basının, sosyal grupların yaşına, eğitim seviyesine bakmadan her seviyedeki gruba çok çabuk ulaştığını ve aradaki seviye farklarını ortadan kaldırdığını farklı sosyal gruplar arasında diyalogu sağlayarak birbirleriyle birleşmesini ve bu sosyal arenaya bağlanmasını sağladığını söyleyebiliriz. Görüntülü medya günümüz toplum yapısı içinde farklı alt kültür ve sosyal sınıfları birbirleriyle bir araya getirerek merkezi bir rol oynamaktadır (Crane, 1992; Morley&Robins, 1997; Postman, 1994). Bundan böyle “Basılı söze dayalı bir epistemolojinin gerileyişi bununla bağlantılı olarak televizyona dayalı bir epistemolojinin yükselişi söz konusu olmaktadır.” Görüntülü medya bundan böyle kültürel yapıyı şekillendirmekte ve etkilemektedir (Postman, 1994). Öte yandan son dönemde medyanın yapılanma sürecinin teknolojik gelişmelerin hızlanması sürecinde görüntü ve internet teknolojilerinin birleşmesi ile de yeniden farklılaştığını söylemek mümkündür. Medyanın yeni yapılanma sürecinde ortaya çıkan önemli bir durumu da, piyasanın belirleyiciliği altında farklı medyaların yöndeşme3 olgusuna bağlı olarak artık birlikte hareket etmelerinin söz konusu olmasıdır. Medyanın bu yeni yapılanması içinde piyasa ve medya ilişkileri önemli ölçüde yakınlaşmakta bu durum çoğu kez piyasanın isteği doğrultusunda programların yapımına dönüşmektedir. “Örneğin (İngiltere’de) Cumartesi sabahları yayınlanan çocuk programları, tamamen pop müzik endüstrisi etrafında gelişmekte, yeni promo video klipler için geniş bir vitrin oluşturmaktadır. Bu programların içeriği tanıdık işletme etrafında planlanır. Yıldızlarla telefon bağlantıları, röportajlar , yeni single’lar genç yetenekler için düzenlenen yarışmalar..” Günümüzde kültür ve görsel iletişim biçimine bürünmüş sermaye gençlik piyasasına giderek daha fazla hâkim olmaktadır. (Mc Robbie,1999:31,2) 4 Öte yandan medyanın
3 Yöndeşme olgusu, “Türkçeye ‘yakınsama’ ya da ‘ yöndeşme’ sözcükleri ile de çevirisi yapılan ‘convergence’ terimi bilgisayar, görsel-işitsel medya, telekomünikasyon gibi sektörlerin teknolojik ve ekonomik olarak birleşmesi, yeni ürünler ve hizmetler yaratmaları anlamına gelir. Bu süreç 1970’lerden beri devam etse de kablo TV, dijitalleşme ve internetteki son teknolojik gelişmeler, süreci hızlandırdı. Yöndeşme daha önce ayrı olan sektörlerin birleşmeleri, artan yatay ve dikey yoğunlaşmalarla da hız kazandı” (Losifidis, 2002 akt. Gencel Bek, 2003:40). Medyanın yöndeşme ilişkisine örnek olarak özellikle müzik endüstrisi ile radyo arasında kopmaz bir bağlantıyı gösterebiliriz. İkisi arasındaki ortaklık dönemin popüler müziğini belirlemede etken olmaktadır. “Plak şirketleri, müzikleri yerleşik radyo istasyonu formatlarından birine uymayan sanatçılarla ve gruplarla sözleşme imzalamaktan kaçınır. Tipik olarak şarkılar popülerliğe giden yolda ilk adımı, bol kazançlı Contemporary Hits veya yeni Crossover radyo formatlarında sıkça çalınma şansına sahip olmadan önce belli bir formatta başarı kazanarak atmak durumundadır.” Bu tip format içinde bulunan müzikler radyoda devamlı çalınarak popüler hale getirilirler. “Popüler şarkıların bu kolayca ayırt edilir unsurları “çengel” olarak adlandırılır. Ki bu kavram şarkıların dinleyicilerin ilgisini çekme ve bu ilgiyi sürdürme yeteneğine işaret eder. Çengel genellikle şarkının içinde birkaç kez tekrarlanır. “dans” müzikleri çalan radyo istasyonları ve dans kulübü diskjokeyleri sık sık bir şarkının çengelini diğer şarkıların enstrümental bölümlerine yedirirler. Ve böylece etkisini daha da artırırlar. Diğer kitle iletişim araçlarının sunduğu biçimlerden farklı olarak müzikteki “top hit”ler radyo istasyonlarında tekrar tekrar çalınır. Böylece şarkıların içerdiği temel formasyon geniş bir dinleyici kitlesine ulaştırılır.” (Lull, 2000: 14,5 ,6). Bu örnekle ilgili olarak yazılı basının nasıl bir işlevi olduğu konusunda ise, bu radyo istasyonlarının neler çaldığına yer veren müzik dergilerinden gelen bilgilerin çoğu program müzik direktörünün istasyonları için şarkı seçerken kullanılan bir ölçüt

4

64 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar
devamlı değişen teknolojik yapısı içinde dijital teknolojilerin söz konusu olması nedeniyle artık görüntü ve yazının beraberliği ve izleyicinin bu beraberliğe yön vermesi/katılması da söz konusudur. Sonuç olarak medyanın giderek ticarileşen yapısına karşılık, izleyici ile birlikte hareket eden medya yapıları söz konusudur. Medyanın kurulan yapısı ile birlikte kültürel alanda üstlendiği işlevin de değiştiğini toplumun ulusal değerlere göre eğitilmesi, aydınlatılması işlevinden ayrılarak, sınıfsal ayrımları oluşturacak yeni kültürel değerlerin tüketilmesi, oluşturulması işlevini üstlendiğini söyleyebiliriz. Medya kurulan yeni yapısıyla bir yandan yeni Hegemonik, hakim kültürel yapının kuruluşunu sağlarken, diğer yandan da sadece hakim kültürün kurulması alanında değil aynı zamanda yukarıda belirlediğimiz orta sınıfın stilistik tarzlarının toplumun daha geniş kesimine iletilmesi, pazarlanması sürecinde ve yine hakim kültürel yapının değer anlayışlarının yaygınlaştırılması açısından da önemli bir işleve sahip durumdadır. Öncelikle medyanın kültürel yapıdaki Hegemonik ilişkilerin kurulması sürecine yakından baktığımızda, Hegemonik kültürel yapı, güçlü sınıfın menfaat ve durumlarını ortaya koyan anlamlar olup sistemin içindeki diğer farklı kültürleri tanımlamayı dener. Ancak farklı olan diğer kültürler açısından da sadece boyun eğme değil aynı zamanda mücadele söz konusudur. Hegemon olanı uyarlamaya çalışıp ortadan kaldırmak için direnirler. Kültür daha açık bir tanımıyla, hâkim ve boyun eğenin daima birbirleriyle mücadele halindeki ilişki halidir. Hâkim ve boyun eğen sınıfların her biri farklı kültüre sahip olmakla birlikte boyun eğen kültür hâkim kültür tarafından tanımlamaya başlayınca hâkim kültür, hâkim ideoloji olmaya başlamaktadır (Hall&Jefferson, 1998: 13). Ancak bu mücadelede ideolojinin özneleri tamamen egemenliği altına almadığı da vurgulanmalıdır. Egemen ve muhalif ideolojiler arasındaki Hegemonik bir mücadele süreci devam etmektedir (Hall, 1983 Akt. Sholle, 1999: 279). Hegemonik yapının işleyiş sürecinde önemli bir diğer nokta da farklı olan kültürel yapıların hegemon ile mücadelesi sırasında dirençlerini kaybederek hegemonik yapıya dâhil olmaları ile bu yapıyı çoğulcu yapılar haline dönüştürmeleri, kendilerinin de farklılık taşıyan olmaktan çıkarak güvenilirlik ve meşruiyet kazanmalarının söz konusu olmasıdır (Hall, 1999a: 238). Medyanın bu ilişkiler içindeki işlevi ise, bu hegemonik çerçeve içinde kalmayı sağlamasıdır. Medya karmaşık bir süreç olan bu oydaşmayı/ortak kabulü şekillendirme ve örgütlendirme işlevini yerine getirmektedir. Medya başat yapıyı oluştururken hangi olayları ele alıp yani hangilerini düzenli ve meşru bir tanım içine sokup, hangilerini dışarıda bırakacağı, bunları sistemin gerçekliğinin dışında kalan aşırılıkçı, irrasyonel, anlamsız, ütopyacı, pratik olmadıkları gerekçeleriyle dışlanmasına karar vermektedir” (Hall, 1999a: 236,7,8,9-40). Medya bu işlevini gerçekleştirirken “gerçek”liği yeniden tanımlamaktadır. Medya, “gerçeği” dilsel pratikler aracılığı ile
olmasıdır. Radyo, tüketim endüstrisi ve yazılı basın arasındaki ortaklığı gösterirken, medyanın pop kültürü oluştururken kolaylık sağlayıcı yeni yapısını anlamak da kolaylaşmaktadır.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 65

kurmakta ve seçilmiş tanımlarla temsil etmektedir. Bu temsil etme işinde aktif bir seçme ve sunma, yapılandırma ve biçimlendirme vardır. Burada söz konusu olan bir anlamlandırma pratiği olmaktadır. Bu anlamlandırmanın çoğulculuğu sağlaması açısından güvenilir, meşru olması, sorgulanmadan kabullenilir olması gerekmektedir. Bu durumda çoğulcu anlam yapılanmasının dışında kalan alternatif anlamların marjinalleştirilmeleri, önemsizleştirilmeleri veya meşruluklarından arındırılmaları gerekmektedir (Hall, 1999b:88-93). Böylece medya hâkim kültür tarafından ortaya konulan temel tanımları yeniden üretir. Bu tanımları medyanın kendisinin bağımsız olarak meydana getirdiği kamusal dillere çevirerek dönüşüm yaparken, hâkim kültür de medyaya dayanarak tanımlamalarını yeniden yapar. Daha açık bir ifadeyle, sapkın olarak tanımlanan davranışların yeniden tanımlanması sürecinde egemen grup olarak tanımlanan polis, iletişim araçları, yargı organları gibi kurumlar aykırı davranışları belirler ve yeniden tanımlarlar. Böylece bu bir döngü halini alır (Hall & Jefferson, 1998:76). İletişim araçları, direnişi iletirken aynı zamanda egemen anlamlar çerçevesine yerleştirmektedirler. Sonuç olarak medya görünen ticari işlevinin yanında toplumun merkezi değer sistemi çizgisinde işlev görerek bu değer sistemini güçlendirmekte ve toplumda çoğulculuğu sağlama bağlamaktadır (Hall, 1999b:85). Hâkim kültürel yapıların medya aracılığı ile pop kültür halinde kurulması sürecini özellikle alt kültürlerin popüler kültür haline dönüştürülmesinde gözlemleyebiliriz. Bu süreçte öncelikle medya tarafından alt kültürlerin tanımlanması sapkın olma şeklindedir. “Alt kültürel sapkınlık, merkezi değer sistemi içinde kurumsallaşmış ‘durum tanımı’ndan sapmış olmak ya da farklı bir ‘durum tanımı’na ait olmak onunla yakın ilişki kurmak ya da onu öğrenmek olarak anlaşılabilirdi” (Hall,1999b:86). Fiske (1999:102) , tabii konumda olanın ya da alt kültürlerin oluşturduğu karşıt kültürlerin boş vakit ve hazlarını, hakim durumda olanın yada orta sınıfların “denetim dışı” olarak saptadıklarını ve bunları toplumun istikrarına ve ahlaki ( ya da fiziksel) sağlığına yöneltilmiş tehditler olarak gördüklerini , “toplum karşıtı” olarak ilan ettiklerini belirtmektedir. Egemen olanın bu yeniden tanımlama sürecinde özellikle orta sınıfların varlığını tehdit edici bir varlık olarak ortaya çıkan alt kültürler “öteki” olarak görülmektedirler. Bundan sonra ise orta sınıf dönüştürme işlemini başlatıp, tabii olanın ürettiği her türlü muhalif anlamı evcilleştirerek hakim söyleme dahil etmektedir. Ancak bunu gerçekleştirirken bir yandan baskıcı yasama stratejileri ve diğer yandan da gelişigüzel denetimsiz boş vakit etkinliklerini saygıdeğer hale getiren ve bir disipline bağlayan sahiplenme stratejileri ile yapmaya çalışır. Bu denetimi sağlamak için geliştirilen söylemler, ahlak, yasa ve düzen yanında Protestan çalışma etiği söylemleridir. Medyanın hâkim kültürün dışında kalan kültürleri ana akıma dahil ederken kullandığı yöntemlerden en belirgin olanı, ahlak bekçiliği yapmasıdır.5 Alt kültür gruplarının sapkın
5 İngiltere’de Daily Mail bu tür kamuoyu yaratmada verilebilecek örneklerden biridir. Ancak bunun yanında bu tip gazetecilik tekniklerini kullanan başka gazeteler de vardır. İngiltere’de nitelikli basının bile gittikçe magazin tarzına doğru yöneldiği görünmektedir. Nitelikli basının magazin havasına girmesi ahlakçı sansasyonel abartılı başlıklarla birlikte verdikleri eklerin dedikodu gazetelerine benzemesiyle ortaya çıkmaktadır (McRobbie,1999: 294-5).

66 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar
veya anti sosyal eylemlerini (küfür, kavga, “hayvansı davranış”, vahşilik ) dikkate alıp bu “sapkın”lıkları 6 topluma gösterirken medya yönlendirici bir otorite olarak ortaya çıkar. Diğer taraftan orta sınıfların alt kültürleri “öteki” olarak görmeleri ve bunu bir tehlike olarak görmeleri karşısında “öteki”yi ya aşağılama yada doğallaştırma, evcilleştirme 7 biçimine dönüştürme uğraşısına da girerler. 8 Bu yeniden tanımlama sürecinde farklılıklar ortadan kaldırılır. Medya burada “öteki”ni bir yandan ideolojik bir anlama dönüştürürken, yani bir yandan uyumsuz tipleri ve gürültülü çocukları diğer yandan vahşi hayvanları ve inatçı evcilleri birlikte vererek ikisini özdeşleştirirken ya da “öteki”ni anlamsız bir egzotikliğe, yalın bir nesneye, bir görüntüye, bir palyaçoya dönüştürürken “ötekileştirme” politikasından vazgeçer. Punk örneğinde, punkların her şeyden önce insan oldukları söylemi yer alır. Burada doğallaştırma, evcilleştirme uygulamaları yer alır. Medyada bu üsluplar hem görsel ve hem de sözsel olarak yaygınlaştırılır. Böylece alt kültürler daha fazla pazarlanırlar. Buna karşılık alt kültürler de pazarlanabilir tavırlarını devamlı olarak ortaya koydukları sürece medyanın bu alt kültüre yaptığı vurgulamalar artar. Karşılıklı bir ilişki söz konusudur. Müzik dergilerinde punkların paçavralardan zenginliğe uzanan hikâyelerine yer verilir. Amerika’ya giden punk müzisyenleri ve yayıncı veya plak yapımcısı olan banka memurları , kadın terzilerinin bir gecede başarılı iş kadınları olmaları gibi.. Punkların piyasaya dâhil olmaları ile birlikte punk kültüründeki işsizlik, şehir hayatı ve sınırlı imkânları vurgulayan açık topluma muhalif olma unsurlarının giderek kaybolduğu bunun yerine açık toplum imgesinin kuvvetlendiği görülmektedir. Böylece egemen olanın alt kültürleri yeniden tanımlaması ile alt kültürler eğlenceli bir gösteriye dönüşerek ana akıma dâhil edilmiş olurlar. Ancak medya aynı zamanda bu alt kültürleri metalaştırmaya tabii tutarak bu kültürleri bir tüketim nesnesi haline dönüştürür. Bunların ana akım gençlik kültürü içine dâhil edilmesiyle birer boş zaman pratiği olarak sunulur. Böylece boş zamanın doldurulmasında eğlenceli bir tüketim nesnesi olarak karşımı6 İletişim araçlarının ahlakçı yargılarına örnek olarak, Punkların özellikle kökenlerini gizledikleri, aile kurumunu reddettikleri ve kendilerini yalın nesneler, kötü palyaçolar olarak göstermeyi seçerek öcü rolünü üstlendikleri için basında sürekli olarak aileyi tehdit eden bir unsur olarak gösterilmelerini verebiliriz. Basında Punk rezaletini suçlayan sayısız makalenin yanı sıra punk aile yaşamının ayrıntılarını ele alan yazılar aynı sıklıkla yayınlanıyordu. “Örneğin Women’s Own’da Punkların sınıfı belli olmayan fantezi elbiseli görüntülerini vurgulayan “punklar ve anneler” başlıklı bir makale yayınlanmıştı. “Daily Mirror altkültüre ilişkin ilk yaygaracı yazı dizisinde Sex Pistols’un Thames Today programında ilk kez halkın önüne çıkarak o hafta boyunca sergiledikleri garip elbise ve takılardan söz etti” (Hebdige,2004: 87). Alt kültürlerin evcilleştirilmesinde örneğin, “Modlar, Punklar, Glitter Rockerler bütünleştirilip hizaya getirilerek dudakları boyalı oğlanların ‘süslenip püslenen çocuklar’ kauçuk elbiseli kızların ‘sizin çocuklarınız gibi kızlar’ olarak düşünüldükleri toplumsal gerçeklik sorunsalı içerisine yerleştirilebilirler.” Alt kültürlerin yasaklanan anlamlarının yumuşatılmasına bir örnek olarak , “sınıf farkının yok olması” kavramının karşısına paradoksal olarak Coronation Street gibi haftada iki kez gösterilen TV programlarının canlandırdığı işçi sınıfının tüm geleneksel yaşama biçimini içine alan romantik “sınıflılık” kavramının çıkartılmasını verebiliriz (Geertz, 1964. akt. Hebdige, 2004: 82,88). Barthes, “Ötekinin” küçük burjuvanın varlığını tehdit eden bir skandal olduğunu söylemektedir. “Bu tehlike (öteki) ile uğraşmak üzere iki temel strateji geliştirilmiştir. Öteki aşağılanabilir. , doğallaştırılabilir, evcilleştirilebilir. Bu durumda farklılık yadsınır. Başkalık aynılığa indirgenmiştir. Ya da öteki anlamsız bir egzotikliğe, yalın bir nesneye, bir görüntüye, bir palyaçoya dönüştürülebilir. Bu durumda farklılık analiz edilemeyecek bir yere yerleştirilir. Görsel alt kültürler sürekli olarak bu terimlerle tanımlanırlar. Örneğin futbol serserileri, edebin sınırları dışına konarak hayvanlar olarak sınıflandırılırlar” (Barthes,1972 akt. Hebdige, 2004: 91).

7

8

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 67

za çıkarlar. Alt kültürlerin muhalif tavrı/ yıkıcı gücü tüketiciye sunulan reklâm ve paketleme içinde kaybolur. Tüketim mantığı çerçevesinden hareketle öncelikle bu akımlardaki stilistik yenilikler imgeler alt kültürlerde öne çıkarılan malzemelerdir. Alt kültür üsluplarının ana akım gençlik kültürünü oluşturan bir moda haline dönüşümü basit bir kültürel süreç olmaktan çıkıp plakçıları, kayıt şirketlerini, butikleri v.b. ticari şirketleri kapsayan ticari ve ekonomik kurumsal bir yapıya dönüşen bir süreç haline gelmiştir. Bu süreç gençlik alt kültür geleneğinin devam etmesi ile sürer. Ancak aynı zamanda geçmişteki deneyimleri de kapsayabilir. Örneğin Hippi döneminin sağlıklı besin lokantaları, el sanatları dükkânları ve “antik pazarları” kolayca Punk butik ve plakçılarına dönüştürülür9 (Fiske,1999:28,90,102;1996:231,2,); (McRobbie, 1999:294-5); (Hebdige;2004:71); (Hall&Jefferson,1998). Medyanın orta sınıfın tükettiği hegemonik hakim kültürel yapının ya da diğer bir ifadeyle “ötekiyi” sürekli dönüştürmesi sürecinde özellikle gençlik alt kültürlerinin gerek muhalif karakterleri ve gerekse de getirdiği yeni farklı biçim ve üsluplar nedeniyle orta sınıf gençliği açısından daha fazla farklılık oluşturucu tarzlar geliştirmesi nedeniyle önem taşıdıkları görülmektedir. Alt kültürler, toplumun farklı kültürel kesimlerinin toplumun bütününden ayrı olarak kendilerine özgü oluşturdukları kültürel biçimleridir. Medyanın kendine özgü olan bu alt kültürleri ana akım kültüre / pop kültüre dönüştürürken üstlenmiş olduğu ,“..a-grup ve sınıfların öteki grup ve sınıfların hayatları, anlamları, uygulamaları ve değerlerine imgeler oluşturabileceği bir temel sağlama;b- bütün bu ayrı ve parçalanmış bölümlerden oluşan toplumsal totalitenin bir bütün halinde kavranabileceği imgeler, örnekler ve fikirler sağlama sorumluluğu günden güne artmaktadır” (Hall, 1977. akt. Hebdige, 2004:81). Medya alt kültürleri evcilleştirerek birer popüler/tüketim kültürü haline getirip, hakim kültüre dönüştürürken aynı zamanda bu yeni tarz tüketimi toplumun diğer kesimlerine aktarıp, kitleselleştirir. Bununla birlikte de bu poplaşmış formlar içine giren hakim kültürün değerlerini de kitleselleştirmiş olur. Öte yandan pop kültür olgusunun oluşumunda farklılık yaratan bir kültür olarak alt kültürlerin önemli olması, medyanın gelişen teknolojik yapısına bağlı olarak alt kültür ortamlarının kendiliğinden oluşumunu beklemek yerine yapay alt kültür ortamlarının oluşumunu sağlamaya da götürmüştür. Alt kültürün yerini club ve rave kültürü almaktadır. Club ve rave kültürü kitlesel tüketime ve üretime karşı yer altı/underground seslerle, stillerle “otantik” olarak ortaya çıkarken alt kültürel alanla benzerlik taşımaktadır. Alt kültürler gibi karanlık bir durumdadır. Bir yer, tarz, mit olmakta ve kendi kalabalığı ile belirgin bir sosyal kategori olmaktan sakınmaktadır. Genellikle yeraltı kalabalığı soundlarla birbirine bağlanmıştır. Yayıncılığın erişilebilirliğinin artması nedeniyle club ve rave
9 Punk alt kültürünün pop kültüre dönüşümünde şu örnek çok açıklayıcıdır. “1977 yazında Punk giysi ve süslemelerini artık posta siparişleriyle alınabiliyordu. Aynı yılın Eylül ayında Cosmopolitan’da Zandra Rhodes’un tamamen Punk temasının çeşitlemelerinden oluşan en son çılgın koleksiyonundaki giysiler yayınlandı. Binlerce çengelli iğne ve plastik yüklü modellerin (iğneler, taşlarla süslenmişti ve plastik ıslak görünüşlü satendi) yanı sıra punk alt kültürünün yakında yok olacağını haber veren “ ‘şok etmek şıklıktır.’ deyişiyle biten bir makale” (Hebdige,2004:71-95).

68 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar
kültürünün ayrıcalığı ve gizemliliği yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Club kültürüyle bağlantılı MTV ‘ye benzeyen TV yayınlarında da geniş bir dinleyici kitlesine seslenen hitleşmiş pop müzik yayınlarında farklılık vardır. Öncelikle bu programlar ortada olan negatif sembollerden kaçmak için kablolu yayındadır. İkincisi, clubberler arasında müzik kültürü otonomisi sağlayan ve oldukça itibara sahip olan görüntüsel içeriğe sahiptirler. Öte yandan yeni gençliğin kendilerini club ve rave kültürü içinde ifade etmeye başlamaları politik arenada aktif olmadıkları anlamına gelmemektedir. Kurdukları muhaliflikleri kendilerini fazla belli etmeden karmaşık çağdaş kültür politikalarını tanıtmak şeklindedir. Öte yandan gündelik ezilmişlere karşı çıkmaktan öte, konser, disco gibi rutin hale gelen eğlenceler ile bir tür kaçış söz konusudur (Thorntone, 1996: 117, 124,5-166,8); (Redhaed, 1997: 103); (Frith, 1998:41). Ayrıca bu yeni deneyimlerin/ farklılıkların oluşmasında interaktif ortamlar da etkili olmaya başlamaktadır. Teknolojiyi hızlı bir biçimde kullanan gençlerin bu yeni ortamlar içinde kendi kimlikleriyle katılarak düşüncelerini ileterek etkileşim sağlamakta yeni fikirlerin, alt kültürel ortamların oluşması çok hızlanmaktadır. 10 Sonuç olarak medyanın yeni yapılanması, orta sınıfların hâkim kültürel yapısını kurarken, alt kültürleri de bu yeni kültürel yapıya dâhil etmektedir. Ancak dahil ederken onların muhalif taraflarını törpüleyerek, poplaştırarak ancak stilistik özelliklerini ön plana çıkartarak bunu yapmaktadır. Diğer yandan ise medya alt kültürlerin bu yeni biçimlerini aynı zamanda daha geniş bir kitlenin tüketimine de sokarak ticarileştirmektedir. Böylece alt kültürler yeni orta sınıfların seçkinci olma arzularına uygun olarak muhaliflikleri yumuşatılmış ve sadece cool bir görünüm sergilemek üzere tüketilirlerken daha geniş kitleler açısından da Hegemonik kültürel değerlerin taşıyıcıları olarak yeniden işlevselleştirilmiş halleriyle, yeni stil, biçimlerin sergilenmesi ve birer gösteri malzemesi olarak tüketilmektedirler.

B- Gençlik alt kültürlerinin pop kültürün hegemonik yapısını bir üst kültür olarak yeniden üretmesi Yukarıda belirlediğimiz orta sınıfın farklı olanı tüketme talebi içinde medyanın ortak duyu ve çoğulculuğu sağlayarak Hegemonik yapıyı kurduğunu belirlerken farklı olanın çoğul yapılanma içine katılarak dönüştürüldüğü ortamda pop kültür kimliğinin biçimlendiği görülmektedir. Medyanın farklı olanı ana akım içine katarken ortaya çıkardığı pop kültür kimliğinde Hegemonik olan, anglo- amerikan kültürü olarak kurulmaktadır. Bu kültür, “birey özgürlüğü”, “bireysel ilerlemeye duyulan inanç”, “fırsat eşitliği”, “kadın için eşitlik” ya da “gençlerin arkaik hiyerarşiye karşı isyan etmeleri”, “kendi sosyal grubuna daha az bağlı olma”, “çok az bir çabayla hedeflerine ulaşma gibi” (Bertrand, 1987); (Tomlinson,1999); (Hannerz,1998). idealleştirilmiş beyaz protestan ortasınıfın değer10 Bu konuda gençlerin bakış açıları, kimliklerini yansıtan Ekşi Sözlük ve bu site benzeri kurulan diğer siteler örnek verilebilir. (Bkz. www.eksisozluk.com)

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 69

leri, temelde rekabete dayalı insan ilişkilerine, eril toplumsal yapılanmayı esas alan ve toplumsal eşitsizliklerin olduğu Hegemonik yapılanma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu Hegemonik yapı içinde egemen ve tabi olan kesimler arasındaki iktidar ilişkisinden şiddetin ortaya çıktığı ve ırksal değerlere dayalı ataerkil kapitalist değerler olarak biçimlenen kültürel yapının belirlenmesi söz konusudur. “Bu üst kültür, isteyenin istediği kadar ve istediği şekilde içinden kültürel öğe alabileceği bir depo inşa eder. Ancak bu şekilde alınan öğelerin çoğu aynı zamanda Amerikanist ya da daha yaygın bir deyişle amerikanlık halesine sahiptir. Bu da özgürlük, rahatlık, liberallik, canlılık, modernlik ve gençliğin temel ifadelerini içerir” (Elteren, 1999: 308). Bu değer yapıları pop kültür aracılığıyla estetik biçimlerle temsilinden giderek vulgar biçimlerde temsil edilip eğitimsiz kitlelerin düşünceleri ile ortaklaşırlar. Örneğin Hegemonik değerlerin kitleselleşmesi ile pop kültürün temel kimlik göstergesi olan ve egemen olanın sapkın olanı egemenlik altına alması ile ortaya çıkan ilişkiyi somut olarak temsil eden şiddetin (Fiske, 1999: 167) şeklinin değiştiği görülür.11 Pop kültür sayesinde ırkçılık politikası da vulgarlaşır.12 Pop kültürünün giderek vulgarlaşmasıyla, kabalaşmasıyla birlikte ataerkil kapitalizmin de kaba yüzünü göstermeye başladığını görebiliriz. Örneğin Kadın ve erkek kimliğinde , “..kadınları duyarlı romantik ve evcil, erkekleriyse, çevreye salyalar saçan, bencil spor düşkünleri olarak gösteren kalıplar” ortaya çıkarlar (Fiske, 1999: 147). Öte yandan hegemonik olan kültürel yapının farklı olanı, öteki olan kültürü kendi anlamları ile belirleyerek evcilleştirmesi, poplaştırması ile birlikte farklı olanın, ötekinin, özgün olanın sahip olduğu özgün bakış açısının da kaybolduğu ve kendini Hegemonik olanın bakış açısı içinde konumlandırması söz konusu olmaktadır. Yerelde kalan, marjinde olan anlamlar ,etnisite, toplumsal cinsiyet, cinsellik v.b.- giderek merkezde Hegemonik olanın içinde temsil edilmeye başlarlar (Chambers, 2005: 114). Hegemonik olan kültür ile öteki olan kültür arasında kurulan bu yeni ilişkide, Hegemonik olan bir üst kültür halinde ulusal yerel kültürlerin üzerinde yer alarak piyasa ile bütünleşmiş bir şekilde durmaktadır. Bu tür anlamların inşası özellikle pop müzik alanında çok daha netlikle ortaya çıkmaktadır. 13 Bu kültürün hızlı bir biçimde tüketimi, kitleselleşmesi özellikle metropollerde pop müzik ve gençlik kültürü çerçevesinde söz konusu olmaktadır (Gurinder,1988.
11 Britanya ve Avusturya gibi ülkelerdeki televizyonlarda çok daha az şiddet eylemi gösterilirken Sovyetler Birliği Televizyonu bütün televizyonlar içinde en az şiddet içereniyken, zenginler ile yoksullar arasındaki farklılığın en uç noktasına vardığı Birleşik Devletlerin en fazla şiddet içeren popüler televizyona sahip olduğu görülür (Fiske,1999:166). 12 Pop kültürün hem pop müzik kanalından Rock müzikle ve hem de spor ile oluşturulan beden kültüründe özellikle “siyah olma” nın ritm duygusuna sahip olmayla ilintili olarak doğa/ilksellikle ve “beyaz olma” nın da kültür/ medeniyetle bir tutulduğu ırksal bir boyut söz konusudur (Rowe,1996:132). Bu boyutlar spor ile daha fazla yaygınlık kazanırlar. 13 “ ..Batılı popüler müziğin tözsel ögeleri “siyah Afrika’nın tabi kılınmış izlerine” dek uzanır. Beyaz pop yıldızlarının açıkça yada zımnen ırkçı olan izler kitlenin hoşuna gidebilecek şekilde siyah katkının hakkının büyük ölçüde verilmediği gösterilir. Gereğince sterilize edilen bu beyaz egemen popüler müzik daha sonra onun yaratılmasına yardımcı olan başka ülkelerdeki insanların yanı sıra güçlü yerli müzikal gelenekleri olan insanlara “gerisin geri satılır” ve böylelikle bu insanlar kendilerine ait olan dönüştürülmüş kültür ürünlerinin tüketicileri haline getirilir.”(Rowe,1996:91).

70 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar
Akt. Iain Chambers, 2005:115).14 Bu konuda Mort, tüketici özgürlüğünü beklenmedik şekillerde kullanarak moda piyasalarının dengesini altüst eden işçi sınıfından gelme genç tüketicinin gücüne dikkat çekmektedir (Mort,1995. akt. McRobbie, 1999: 55). Pop kültür bir üst kültür olarak kurulurken gençlik alt kültürlerinin sürekli olarak dinamizm içinde olmaları nedeniyle alt kültürler pop kültürün bir parçası haline gelmişlerdir. Böylece gençlik kültürü ile pop kültür arasındaki ayrım bulanıklaşır. Sürekli bir ilişki içinde olduklarını görürüz (Hall&Jefferson, 1998, Akt. McRobbie,1999:229). Toplumsal muhalefet olgusunu dile getiren alt kategorideki gençlik kültürleri tüketim kültürüne dönüşürlerken kendi içinde bulundukları bağlamlardan koparılarak farklı/ Hegemonik bir konum içine yerleştirilirler. Böylece ortaya gerçek/muhalif anlamından farklı bir mesaj çıkabilir. Kendi özgül anlamlarından uzaklaştırılan bu nesnelerin anlamları pop kültür içinde grup hayatını yansıtacak, dışa vuracak biçimde düzenlenirler. Gençliğe yönelik küresel tüketim kültürü olgusunda sürekli olarak gençliğin isyanını temsil eden muhalif olan ve farklı yaşam tarzı vaat eden unsurların bulunup orta sınıf gençliğinin kullanımına sunulmasında, zenci alt kültüründen punk kültürüne, eşcinsel olmaktan, vejetaryen olmaya kadar uzanan çok etnikli, çok kültürlü yapıların muhalif bakış açılarının popüler hale gelmesi ve gençliğin tüketimine sunulması söz konusudur. Orta sınıf gençliği bu kendi bağlamlarından koparılmış ve farklı mesajlar üreten kültürel öğeleri farklı biçimlerde algılarlar.15 Öncelikle kendilerine toplumsal muhalefet etme olanağını kolayca sağlayacak bu kültürel yapıları benimserler ancak diğer yandan bu yapılar ile de hem kendilerine diğer gençler karşısında ve toplum içinde bir statü de elde etmiş olurlar hem de bireysel bir kimlik edinirler. Ayrıca kendilerini farklı bir konumda gösterme olanağını da elde etmiş olurlar. Öte yandan satın almış oldukları bu alt kültürleri onları temsil eden nesneler yoluyla da “yaşamak” durumundadırlar (Hebdige, 2004; McRobbie, 1999). Pop kültürün alt kültürlerle sürekli ilişki halinde olması, pop kültürün üst kimliğini Hegemonik değerlerle olduğu kadar hızlı tüketilmesi için gençlik ile de kimliklendirir. Pop kültürün gençlik kimliği ile ilişkilenmesi özellikle beden ideolojisi olarak tasarımlar kurması ile ortaya çıkmaktadır. Yukarıda belirlediğimiz gençlik alt kültürlerinin evcilleştirilerek bunların içine orta sınıf değerlerinin sokularak poplaştırılması veya yeni yapay alt kültürler oluşturularak tüketim kültürüne dönüştürülmeleri biçiminde ortaya çıkan bir süreç aynı zamanda beden ideolojisinin oluşmasını
14 Kitlesel medyanın yarattığı hip hop gibi sözlü kültürler dünyanın farklı bölgelerindeki gençlik gruplarına ulaşır. Küresel bir hip hop kültürü içinde ortak kültürel kimlikler oluştuğu gibi içinde bulundukları yerel ortam sayesinde de kendi tikel kimliklerini ifade etmektedirler. MTV’nin hızla yaygınlaşmasıyla beraber, gençliğin ulusal sınırlar ve yerel bölgelerin ötesinde ortak müzik zevki ve kültürel kimlik gelişimini hızlandırmıştır. Bu küreselleşme, içinde dünyadaki her yerden gencin katıldığı hayali cemaatler ve yaşam biçimleriyle yani rap müzik, heavy metal , yeni dalga, ana akım pop gibi çeşitli müzik dünyalarıyla aynı anda ilgilenmeyi olanaklı kılmaktadır (Elteren,1999: 318). 15 Bu bağlamda bazı gençlik alt kültürlerinin nasıl ana kültüre katıldığı konusunu irdelerken, örneğin punk kültüründe engellenmişlik ve endişenin dışa vurumu söz konusudur. Bu özellikler ana kültüre katılım için önem taşırlar. Çünkü bu metafor hem alt kültürün üyeleri, hem de düşmanları için uygun olmakta, punk alt kültürünün bir gösteri olarak başarısını ve tüm çağdaş sorunları belirtebilme kabiliyetini açıklamaktadır (Hebdige,2004:83).

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 71

sağlamaktadır. Alt kültürün simgesel anlamlarının tüketime dönüştürülmesinde beden bir vitrin olarak işlev görmektedir. “Rock ve Pop kültürü daha geniş bir anlamda bir beden teknolojisidir. Ya da daha doğrusu beden üzerinde iş gören ve bedeni üreten akışkan bir teknolojiler sistemidir. Beden bir yerde hareket ve sükûnet halinde gövdesel nesne olarak üretilirken başka yerde maddiliğin ve duyumluluğun ikonik göstergesi olarak üretilir” (Rowe, 1996: 142). Pop müzik beden kültürünü dans ve seks temelinde kurarken şarkıcılar, yıldızlar, radyo ve clublerle oluşan bir pop kültür ortaya çıkmaktadır (Reynolds, 2000:467). Özellikle listelerdeki pop müzik de cinsel tutkuyu, özgül beden ihtiyacını ön plana çıkarmaktadır. S.Reynolds , bedenin geç kapitalizmin hedonistik tüketici hegemonyasında arzunun açık seçik ifadesi olarak ortaya çıktığını söylemektedir. (Reynolds, 1989. akt. Rowe, 1996: 110,1). Böylece Pop kültürün beden ideolojisini üretmesi ikonalar oluşturması ve bunun üzerinden yıldız kültü yaratması ile ortaya çıkan bir biçimlenme söz konusudur. Pop kültürün yıldızkültü üzerinden oluşturduğu modalar hızla tüm toplumun yaşamına yansıyarak bir üst kültür olarak yerleşmesine olanak vermektedir. Böylece pop kültür ,orta sınıf Hegemonik değer anlayışı çerçevesinde biçimlenen ancak gençliğin yaratıcı gücünü farklılık unsuru olarak toplumun farklı yaş ve sınıf kategorilerindekilerin kullanımına sunan bir üst kültür olarak işlev görmektedir. Grossberg pop izleyicisinin yaş sınırının giderek büyümesi konusunda popun sınırlarının ve merkezinin algılama durumunun kaybolduğunu söylemektedir (Grossberg, 1987 akt. Goodwin, 2000:259). Bu üst kültürün belirlediği bakış açısında, Medya tarafından dolayımlanmış dediğimiz gündelik deneyimlerle, giderek bozulmamış gündelik deneyimlerin içiçe geçmeye başlaması sonucunda zaman ve mekânı yeniden ve farklı biçimlerde deneyimlememiz söz konusu olmaya başlar. Küreselleşme olgusunda kültürün sabit bir yerellik düşüncesine bağlı olarak kavramsallaştırıldığını ve “bir kültür” düşüncesinin anlamının tikellik ve mekansal konumla ilişkilendirildiğini düşündüğümüzde ve buna bağlı olarak kişinin bakışının da ulusal/yerel bir konumdan kurulduğunu daha önceden bildiriyorsa, şimdi artık kişinin bakışı ulusal/yerel bakış açısından farklı çerçevelerden bakmaya başlamakta, kendisini konumlandırdığı kamusal ve özel alanlar içersinden farklı deneyimlere, yeni anlamlara ve kendisini bu belirlenen konumların dışında konumlandırılabilmekte ya da bir başka deyişle medyanın yaydığı dolayımlanmış kültürel biçimler gerçek olanla ayırım yapmamaya götürmektedir (Tomlinson, 2004: 46, 159, 60, 1, 211). Küresel medyanın yaydığı kültür ile insan kendini bir yerde konumlandırmamaktadır. ..daha geniş bir bağlama oturtması söz konusu olmaktadır (Morley&Robins,1997:180,1). Pop kültür, medyanın sahip olduğu dijital teknolojilerle “geleceğin şimdi oluştuğu” duygusunun hâkim olduğu şeklin artması söz konusudur (Goodwin,1990:259). Gençlere yönelik Hegemonik kültürel yapının kurulmasında özellikle medyanın gençlere yeni bir kimlik vaadi yada bir başka deyişle orta sınıfın kültürel tüketimlerine katılma vaadi ile bu değerlerin kitlesel tüketimini sağladığını görebiliyoruz. Medya gençlere yönelik Hegemonik kültürel yapıyı oluştururken modernleşme temasını kullanmaktadır. Modernleşme retoriği, ilerleme ve gelişme, medya dünyasından ya-

72 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar
ratılan imajlarla, tüketim kültürü içindeki modernleşme dünyası ile genç insanlara kendini geleneksel toplumun kural ve insanlarından ayrı ve farklılaşmış olma duyguları vererek “marjinal” olma ayrıcalığını duyurmaktadır (Liechty;1995:188).16 Pop kültür, Anglo-Amerikan orta sınıfın Hegemonik anlayışını, gençliğin sürekli değişken doğasında saklayarak, dinamik, hızlı yaratıcı, renkli kimliği ile sürekli tüketilebilir hale getiren bir kültür olma özelliği taşımaktadır. Kurulan bu kültürel yapı küreselleşmiş halde toplumların kültürel yapılarının üzerine çıkarak özellikle gençlerin tüketimine sunulurken küreselleşmiş bir üst kimlik vaadi ile gelmektedir. Bu kimlik anglo-amerikan değerler ile bütünleşmiş olma, hegemonik yapıya dâhil olmadır. Bu ise hegemonyanın belirlediği zaman ve mekân kavramları içinde düşünme ile ortaya çıkan yeni bir cemaate ait olma durumu olarak belirlenmektedir.
16 Bu konuda Nepalli orta sınıf gençliği üzerine yapılmış bir çalışmada, Bu gençlerin çoğunun modernite rüyası ile bunun dışında kalmak ikilemini yaşadığı, modern olmanın İngilizce konuşmanın ne anlama geldiği hakkında sorular sorup cevap aramaya çalışan kararsız oldukları bir süreçte, ergen tüketici grubuna yönelik Teens adlı bir dergi yayınlanmaya başlar. Teens Dergisi üst orta sınıf gençliğini modernleşmenin öncüsü olarak kimlikleştirmektedir. Gençler bu tasarımla yola çıkan bu dergiden modern bir ergenin ne anlama geldiğini öğrenirler. Kitle iletişim araçları ile kurulan modernlik ticari kaygılarla oluşturulan imajlar haline dönüşmüştür. Teens’e benzeyen dergilerde de dergi sahipleri modern bir materyali yakalamak ve orta sınıf gençliğine bu materyallerin sunumlarını vermek isterler. Bu dergiler ticari sunumlar, örneğin moda saç kesimlerini, zayıflama programlarını, modern yiyecekleri v.b. yapmaya başlarlar. Böylece genç insanlar kendilerine sunulan şeyleri satın alabildikleri sürece modern olduklarına inanmaktadırlar. Gençlerin tüketim ürünlerinden kendilerine oluşturdukları yaşam, tüketim ürünleri üzerinden kendilerine bir kimlik oluşturmak, geçmişten kendilerini ayırt etmek ve kendilerine bu ürünler içinden bir gelecek oluşturmak anlamına gelmektedir. Ayrıca Teens Dergisinde yer alan moda yazılarında ise, modernitenin, maddi nesneler karşısında insanları eşit hale getirerek yine insanların ayrıcalıklı hale gelmesini maddi temeller içinde oluşturarak kurgulandığı görülmektedir. (Liechty,1995). Gençlere yönelik pop kültürün tüketilmesinde hegemonik olan ortasınıf kültürel söylemlerinin yine bir başka dergi Justseventeen’de görmek mümkün oluyor. Dergi, okur kitlesinin kültürel değişimden etkilenmesini gözönünde bulundurarak bir format oluşturmuştur. Derginin editörleri okurlarının kültürel eğilimlerini de öğrenerek derginin söylemini buna göre oluşturmaya çalışmışlardır. Buna göre dergiyi genç kız okur kitlesinde oluşan yeni bir özgüven ve özsaygı eğiliminin , erkekler karşısında daha fazla denetimli ve eşitlik talep edici olduklarının farkında olarak feminist pop politikaları doğrultusunda oluşturmuşlardır. Dergideki söylemler ise, geleneksel toplumun romantik ilişkilerine karşı olup cinsel ve sosyal ilişkiler alanında ilerlemeci bir tavırdan yanadır. Kadını erkek ile eşit bir konuma koyarak, aşk kavramını seks ile birlikte ele alır. Geleneksel tarzdaki anlatılar terk edilmektedir. Kadın yada genç kız erkeklerle olan ilişkilerinde modern toplumun gerektirdiği biçimde ele alınmaktadır. Justseventeen Dergisinde çizilen modern kadın imgesinde benliğe , özgüvene ve daha fazla özerkliğe vurgu yapılmaktadır. Dişi benlik de tüketim kültürü ile birlikte yeniden tanımlanır. Gençlere yönelik yazılı medyada erkek cinsel kimliğinin de bu bağlamlar içinde oluşturulmaya çalışıldığını görüyoruz. Özellikle kadın dergilerinde ve reklamlar içinde erkek bedeninin metalaştırılması ve cinselleştirilmesi söz konusudur. Medya erkeklerin cinsel kimliğini de oluşturmak suretiyle erkek ve kadın cinsel kimlikleri arasında bir eşitlik imgesi yaratmaktadır. (McRobbie,1999:240-273). Türkiye’de çıkarılan Tüketim kültürüne yönelik gençlik dergilerine baktığımızda da farklı bir durum görememekteyiz. Ana medya grubunun ( Hürriyet ve Sabah) çıkarmış oldukları dergiler içinde Cosmo Girl, Hey Girl, She&He ve Blue Jean gibi dergilere baktığımız zaman, üzerinde en fazla durulan konunun cinsel kimlik olduğunu görüyoruz. Burada genç kız ve genç erkeklere yeni bir cinsel kimlik sunulmakta, kılavuzluk edilmektedir. Genç bir kızın cinsel kimliğinin, erkek karşısında özgüvenli, denetimli, etken olması gerektiği vurgulanırken bunları gerçekleştirmek için de yapılacak. eylemler/tüketimler verilmektedir. Genç kızların bu yeni cinsel kimliğinin modern olduğunu ve eski tip geleneksel kadın cinsel kimliğinin modasının geçmiş olduğu, geleneksel sınırlamaların yerini bireysel tercihlerin , moda olanın aldığı belirtilerek artık tüm dünyada bu modern kimliğin olduğunu çeşitli röportajlar ve tanıtımlarla aktarıldığını izliyoruz. Genç erkek cinsel kimliği konusunda ise, geleneksel erkek cinsel kimliğindeki sert , benmerkezci ve egemen erkek tipinin artık değerini kaybettiğini, bunun yerine duygularını açmaktan korkmayan, kadınlarla aynı hayatı ve sorumlulukları paylaşabilen, farklı cinsel tercihleri olabilen ve bunu yaşamayı normal kabul eden v.b. değerlerin önplana geçtiği ve kadınların da artık bu kimliği tercih ettiklerini vurgulamaktadırlar.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 73

Sonuçlar Bu çalışma, “çok kültürlü” hegemonik kültürel yapının alt kültürlerin farklı stiller üretmeleri ile yeniden üretildiğini göstermeye çalışmanın yanı sıra alt kültürlerin hegemonyanın yeniden üretilmesi sürecinde tamamen birer popüler kültür haline dönüştürülmeyip muhalif yapılarının farklı biçimlerde yeniden kurularak halen mücadelenin devam ettiğini de göstermektedir. Alt kültürler bu mücadelede bir yandan devamlı olarak medya tarafından evcilleştirilerek poplaştırılırlarken diğer yandan yine medya sayesinde yeni alt kültürlerin oluşumu kışkırtılmaktadır. Medyanın gençliğin yaratıcı gücünü keşfetmesi ile gençliğin oluşturduğu yaratıcı stillerin oluşumunu kendiliğinden gelişecek uzun bir sürece bırakmak yerine oluşturduğu yeni ortamlar ile bu süreci hızlandırdığı görülmektedir. Ancak öte yandan da gençlik, yeni elektronik ortamlar sayesinde de kendi muhalif kimliğini kendiliğinden oluşturmaya devam etmektedir. Bu süreç günümüzün yeni medya teknolojileri ile artık çok hızlı bir biçimde dönüşmeye başlamıştır. Kısacası alt kültürler ile hegemonya mücadelesi her iki taraflı olarak bir yandan yeni alt kültürlerin ortaya çıkması diğer yandan yeni poplaştırma biçimlerinin hegemonik kültüre aktarılma şekillerinin geliştirilmesi ile yeniden ve yeniden konumlanarak sürdüğü görülmektedir. Çalışmanın Türkiye ile kurulacak bağlantısında, bir dönemin köyden şehre göç edenlerin oluşturdukları eklektik kültür olarak ortaya çıkan arabesk kültürün bir alt kültür olarak konumlandığı bilinmektedir. Arabesk alt kültür kimliğinin şehre uyum sağlamayan ve göçerin uyumsuzluğunun düzene karşı muhalif ifadesi olarak kendi duygularını arabesk müzik kültürü ile dile getirmesi söz konusu olmuştur. Ancak bu müzik değişen kültürel yapı içinde küreselleşmenin getirdiği yeni toplumsal ve kültürel şartlar içinde değişime uğrayarak düzene karşı muhalif yapısının değişerek artık düzenle uyum sağlayan, ağlamayan tam tersine göbek atan bir poplaşma geçirmiştir. Yeni şekli ile orta sınıfın bir eğlence şekline dönüşmüştür. Bunun en iyi örneklerini Arabesk müziğin kült isimlerinden Müslüm Gürses’in isyankar tavrından popüler kültürün malzemesine dönüşen ve hemen her gün ana akım medyada yeralan haberlerinden , yine kült isimlerden Orhan Gencebay’ın bir entelektüel müzik otoritesine dönüşen kimliği ve reklam dünyasının önemli isimleri arasında yeralmasından anlamakla birlikte en önemlisi arabesk müzik karakterinin poplaşmasından çıkarsamaktayız. Arabesk müziğin yeniden düzenlenerek orta sınıfın dinleyebileceği yeni formatlar içinde yapılmaya başlanması ve giderek melez bir şekle dönüşümünde örnek olarak Müslüm Gürses’in yapmış olduğu “Aşk Tesadüfleri Sever” albümündeki en popüler yabancı pop şarkıcıların şarkıları üzerine yapılan Türkçe sözlerle oluşan melez arabesk müziğin daha donra da pek çok şarkıcı da bir tarz haline gelmesini gösterebiliriz. Son söz olarak, küreselleşmiş bir halde üst kültür olarak sürekli olarak farklı tarzlarla yeniden üretilen bu “çok kültürlü” hegemonik yapı, orta sınıfın her kesiminin farklı şekillerde tükettiği gençlik ideolojisini yaratır. Bu ideoloji, gençliğin zihinsel özelliklerini tüketmek yerine fiziksel özelliklerini bedensel özelliklerini tüketmek ile

74 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hürriyet Konyar
şekillenmiştir. Popüler kültürün yarattığı bu gençlik ideolojisinde bir “pembe dünya” vardır. Her bireyin hangi yaşta olursa olsun kendini sağlıklı diyetler, genç tarzlar, eğlenceler, hareketli bir yaşam şekli , hızlı tüketimler v.s. ile gençlik simülasyonunu yaşamasına olanak sağlar.

KAYNAKÇA Bek,Mine Gencel (der.) (2003) “Avrupa Birliği’nde İletişim Alanının Düzenlenmesi: Kültür Ağırlıklı Politikadan Ekonomi Merkezli Politikaya Doğru”, Avrupa Birliği ve Türkiye’de İletişim Politikaları, Ankara: Ümit. Bertrand, Jean Claud (1987 ) “American Cultural Imperialisim_ A Myth?”, American Studies International, 25: 1. Bocock,Robert (1997) Tüketim, Ankara:Dostkitabevi Yay. Bonner Frances and Gay du Paul (1992) “Representing the Enterprising Self: Thirtysomething and Contemporary Consumer Culture”, Theory, Culture and Society, No:2. Chambers, Lain (2005) Göç, Kültür, Kimlik. İstanbul:Ayrıntı. Chaney,David.(1999) Yaşam Tarzları, Ankara: Dostkitabevi Yay. Clarke John, Hall,Stuart, Jefferson Tony&Roberts. Brian (1998) “Subcultures, Cultures and Class,” , Resistence Through Rituals, Edit by, Stuart Hall & Tony Jefferson, London: Routledge. Crane, Diana. ( 1992) The Production Of Culture, London:Sage. Elteren, Mel Van. (1999) “Amerikan Popüler Kültürünün Etkisinin Global Bir Yaklaşım İçinde Değerlendirilmesi” Popüler Kültür ve İktidar ,Der. Nazife Güngör. Ankara:Vadi. Featherstone, Mike.( 1996) Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, İstanbul:Ayrıntı. Fiske, John. (1996) İletişim Çalışmalarına Giriş, Ankara:Ark. Fiske,John. (1999) Popüler Kültürü Anlamak, Ankara:Ark. Frith, Simon. (1998) Performing Rites. Oxford University Press. Goodwin,Andrew.(2000) “ Sample and Hold, Pop Music in the Digital Age of Reproduction” On Record, Ed. Simon Frith and Andrew Goodwin, London:Routledge. Hall,S. (1999a) “Kültür Medya ve ideolojik Etki” Medya, İktidar ve İdeoloji, Der. Mehmet Küçük. Ankara:Ark. Hall,S.(1999b) “ İdeolojinin Yeniden Keşfi: Medya Çalışmalarında Baskı Altında Tutulanın Geri Dönüşü”, Medya İktidar ideoloji, Der. Mehmet Küçük.Ankara:Ark yay. Harvey,David. (1997), Postmodernliğin Durumu, İstanbul:Metis. Hannerz, Ulf. ( 1998) Kültür, Küreselleşme ve Dünya Sistemi, Der: Anthony King. (139-165). Ankara:Bilim ve sanat Yay. Hebdige, Dick.(2004)Altkültürler, İstanbul: İletişim. Jenks, Chris. (2007) Altkültür, Ayrıntı:İstanbul. Liechty, Mark (1995) “ Media Markets and Modernization”, Youth Culture : Across- Cultural Perspective: Edit By: Vered Amit- Talai and Helena Wulff.London: Routledge.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Popüler kültürde hegemonik anlamların yeniden üretilmesinde gençlik altkültürlerinin önemi 75
Lull, James. ( 2000) Popüler Müzik ve İletişim ,İstanbul: Çiviyazıları. Lury, Celia, ( 1996) Consumer Culture, New Jersey. Mc Robbie, Angela. (1999) Postmodernizm ve Popüler Kültür, İstanbul:Sarmal. Morley David & Robins, Kevin. (1997) Kimlik Mekanları, İstanbul:Ayrıntı. Mort, Frank. (1995), “Tüketim Politikası”, Yeni Zamanlar, İstanbul:Ayrıntı. Postman, Neil. ( 1994) Televizyon Öldüren Eğlence , İstanbul:Ayrıntı. Redhead, Steve.(1997) Subculture to Clubcultures, USA:Blackwell Published. Reynolds,Simon.(2000) “New Pop and Its Aftermath 1985”, On Record, Ed. Simon Frith and Andrew Goodwin,London: Routledge. Rowe, David. (1996) Popüler Kültürler, İstanbul:Ayrıntı. Rutherford, Jonathan. (1998) “ Yuva Denilen Yer:Kimlik ve Farklılığın Kültürel Politikaları”. Kimlik,Toplulu k,Kültür,Farklılık , Ed. Jonathan Rutherford,İstanbul: Sarmal. Sholle,J. David. (1999) “Eleştirel Çalışmalar: İdeoloji Teorisinden iktidar /Bilgiye”, Medya,İktidar İdeoloji, Der. Mehmet Küçük.Ankara: Ark. Tatlıcan, Ümit ve Çeğin, Güney. (2007) Ocak ve Zenaat, Pierre Bourdieu Der. Güney Çağın,Emrah Göker, Alim Arlı, Ümit Tatlıcan. (303-367). İstanbul: İletişim. Throntone, Sarah.(1996) Club Cultures, Music, Media and Subcultural Capital. Wesleyan University press, Published by University Press of New England Hanover and London. Tomlinson, John. (1999) Kültürel Emperyalizm, İstanbul:Ayrıntı. Tomlinson, John. (2004) Küreselleşme ve Kültür, İstanbul:Ayrıntı. Turner,Bryan. (2000) Statü, Ankara:Doruk. “Cosmo Girl”, “Hey Girl”, “Blue Jean” ve “She &He” Dergileri 2005

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 77

Büyüklere Masallar: Fantast k F lmler ve Gündel k Yaşamda Büyünün Yen den Keşf
El f Şeşen1

ÖZET
Modern çağın en önemli serbest zaman etkinliklerinden biri olan sinema, bir taraftan kültürel ve ekonomik emperyalizm araçlarından biri olarak işleyen büyük bir endüstri, bir taraftan da modern zamanlarda gündelik hayatta kaybettiğimiz büyüyü hayatımıza yeniden getiren eğlenceli bir dünyadır. Kapitalizmin sahiplendiği sinema endüstrisinde filmlerin, yapımcıları açısından daha karlı ve verimli hale getirilmeye ihtiyacı vardır ancak aynı zamanda izleyiciler için daha etkileyici ve ilgi çekici olması da gerekmektedir. Hollywood sinemasının son yıllarda en çok işlediği konuların başında gelen fantastik kurgular bu iki hedefi de gerçekleştirmeye uygun bir türdür. Bu çalışma, yarattığı imajlar ve kahramanlarla modern yaşamın beraberinde getirdiği sıkı toplumsal düzeni yıkıp, daha güzel ve büyülü bir dünya kuruyormuş hissi veren fantastik kurgu türü filmlerin izleyiciler ve yapımcılar açısından işlevini, Weber’in ‘akılcılaştırma’ ve Ritzer’in ‘yeniden büyüleme’ kavramları çerçevesinde sorgulama amacı taşımaktadır. Bu amaçla sinema endüstrisinin gündelik yaşam etkinlikleri üzerindeki etkileri ile popüler kültür ürünü olarak fantastik filmlerin bu endüstri içindeki yeri tartışılmıştır. İzleyiciye, benzemek isteyeceği süper kahramanlar sunarak, teknolojisiyle gündelik hayatın yeniden büyülenmesine hizmet eden fantastik filmler, aslında çoğu zaman modern aklın verimlilik kurallarına uygun şekilde yaratılmış birer kar aracı olarak işlev görmektedir.
Anahtar Kelimeler: Fantastik filmler, gündelik yaşam, yeniden büyüleme

Faıry Tales of Adults: Fantastıc Fılms and Redıscover ng of the magıc n Everyday Lıfe
ABSTRACT
Cinema is one of the most favourite leisure time activities of the modern era. It is a huge industry which has run as one of the most important cultural and economical imperialism instruments and also an entertaining world which has brought the lost mystery in our modern daily lives. Cinema industry that is a leading leisure time activity under the control of commercial capitalism tries to make the movies more profitable and productive for the film makers but at the same time the movies need to be more impressive and attractive for the audiences. Fantasy fiction that is prefered mostly by Hollywood in recent years is a suitable genre to achieve both of these goals. This study argues that for the audiences and film makers the real functions of fantastic fiction films with their fictional images and heroes that make sense as if destruct the modern life’s strict social system and build a new, magical and better world in the frame of Weber’s ‘rationalization’ and Ritzer’s ‘reenchantment’ concepts. For mentioned purpose, effects of the cinema industry in our everday life activities and also the place of fantastic films as a popular culture product in this process. Fantastic films present superheroes available for identification to their audiences and also serve reenchantment of the everday life with their appealing visual technology. In fact this kind of films that are designed according to the efficiency rules of modern intellect have the function of a profit resource for the film makers frequently.

Keywords: Fantastic films, everyday life, reenchantment

1

Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı, Doktora Öğrencisi

78 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
Giriş İnsanların uyku, beslenme gibi fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak ve çalışmak için harcadıkları zamanın dışında kalan süreyi yani serbest zamanını değerlendirme biçimlerinden biri de eğlence olmuştur. Ancak tarihsel süreçte modern toplumda kapitalizmin güçlenmesiyle birlikte, eğlence biçimleri de hikaye anlatma, festivaller gibi toplumsal ve çoğunlukla kendiliğinden ortaya çıkan eğlence türlerinden sinemaya gitmek, spor karşılaşmaları izlemek gibi daha örgütlü ilişkilerin hakim olduğu türlere doğru değişikliğe uğramıştır. Modernizm, kapitalizm ve serbest zamanın değerlendirilme biçimleri arasındaki ilişki, ilk bakışta fark edilmeyen detaylarla görünenin ötesinde karmaşık bir nitelik taşır. Aristo, Platon, Bakhtin gibi serbest zaman etkinliklerini bastırılmış duygu ve hayallerin dışa vurum zamanı olarak görenler, Antikçağ’dan itibaren bu zamanın özgürleşme potansiyelini vurgularlar. Örneğin Aristoteles (1993:11) efendi-köle yani serbest zamana sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki eşitsiz ilişkiyi doğal karşılayarak, durumu uygun olanların serbest zamanlarını kendilerini ve devleti geliştirmeye adamaları gerektiğini söylemektedir. Buna karşın kapitalizmle kitleselleşen, metalaşan ve serbest gibi görünen bu zamanların aslında örgütlü güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini, belirli kişilerin çıkarına hizmet etmek üzere sıkı ve kontrollü şekilde düzenlendiğini söyleyen Adorno, Horkheimer, Pronovost gibi düşünürler de bulunmaktadır. Modern çalışma yaşamında bireyin üretim sürecinin bütününü görmesini engelleyen sıkı işbölümü, gündelik yaşamı da zaman ve mekandan soyutlayarak parçalar. Aydoğan’a (2004:156) göre zamanın bu şekilde fragmanlaşması, insanın varolan sistem karşısında bilinçsizleşmesine ve eleştiri imkanlarını kaybederek sisteme uyumlaşmasına yol açar. Bu ikinci görüşe yakın duran bu çalışmanın da temel sorunsalı bir serbest zaman etkinliği olarak sinemanın, modern zamanların efsane anlatma biçimi olan fantastik-kurgu türü üzerinden güç ilişkileri ve gündelik yaşamdaki işlevlerini sorgulamaktır. Fantastik kurgulardan önce, sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarılan, bir insanın ya da bir milletin acılarını, sevinçlerini, mücadelelerini anlatan efsaneler ve dilden dile dolaşan, çocukları uyutmak için anlatılan masallar vardı. 20. yüzyılsa daha fantastik, daha ilgi çekici, daha büyüleyici, daha teknolojik ama aslında amacı eskisinden farklı olmayan masalların zamanıdır. Görsel şölenin zirvesine ulaştığı 21. yüzyılda, büyüklere anlatılan bu masalların önde gelen amaçlarından biri insanları oyalayarak, onların içinde yaşadıkları en büyük masalı sorgulamalarını engellemektir. İcat edilen her yeni kitle iletişim aracının dahil edildiği efsanelerden modern masallara uzanan bu süreçte, masal anlatma hakkı, hep belirli ve küçük bir grubun hakimiyetinde kalmıştır. Görsel iletişim aracı sinemanın icadıyla, insanların gündelik yaşamlarından çıkardıkları mitleri ve halk hikayelerindeki düşünceleri, inançları, kahramanları daha renkli ve abartılı olarak büyük ekrana taşındı ve sinema masal dinlemenin daha doğrusu seyretmenin toplu olarak yapılan bir ritüele dönüşmesine yardımcı oldu.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 79

Kitle iletişim araçlarının sanatın özgürleştirimci potansiyelini frenleme ve fantazyaları araçsallaştırma işlevi gördüğünü söyleyen Theodor Adorno sinemayı kültür endüstrisinin temel sektörü olarak ilan eder ve ekler “Sinema, teknolojik akılcılaştırma sistemi ile fiilen bir şey üretilmese bile toplumsal olarak endüstriyeldir” (Adorno, 2005:243). Günlük hayatlarındaki sıkıntılarından, her yanı modernist aklın ölçütleriyle düzenlenmiş sıkıcı yaşantılarından büyülü ekrandaki hikayelerin içine dalıp, kahramanlarıyla özdeşleşerek uzaklaşan insanlar ve düşünceleri, bu hayal değirmeninde öğütülen buğday taneleri gibiydiler. Büyülü ekran sinemanın ışığı, çok çekiciydi. Giderek büyüyen kitleler, buradaki hikayeleri, ateşe koşan pervaneler gibi büyülenerek izliyorlardı. Zamanla teknolojinin sunduğu imkanlarla daha da büyüleyici hale gelen bu hikayeler, insanların gündelik hayatlarında olmayan öğelerle doluydu. Modern zamanların yeniden büyüleme taktikleri açısından mistik havası, mitsel kahramanlarıyla fantastik filmler iyi bir fırsattı. Bu filmler, modern şehir hayatının her gün daha da yükselen iş, ev ve alışveriş gökdelenleri arasına sıkışmış insanlara kendi hayatlarında kaybettikleri büyüyü yeniden çağırma şansı veriyordu. Bugün en çok izlenen film türlerinden biri olan fantezi-kurgu, teknolojik yeniliklerle beslenerek görsel yönden daha zengin ancak eleştirel yönü daha zayıf olarak tüketim toplumu kalıplarına uyumlaştırılmıştır. Beyaz Yakalılar (1956) adlı çalışmasında sinema gibi eğlence medyalarının toplumsal denetimde güçlü birer araç olduklarını vurgulayan Charles Wright Mills, insanların propaganda değil, eğlence olarak adlandırılan popüler kültür ürünlerine zihinleri en gevşemiş ama bedenlerinin en yorgun olduğu zamanlarda maruz kaldıklarını ve bu medyaların sunduğu karakterlerin özdeşleşme için çok uygun hedefler olduklarını söylemektedir. İşte fantastik kurgu kahramanları da insanlara özdeşleşmekten gurur duyacakları üstün ve süslü karakterler sunar. Janet Wasco (2003:165) Örümcek Adam, Star Wars gibi çeşitli kurgu filmlerin başarısını, reklam ve pazarlama başta olmak üzere diğer sektörlerle yakın bağlarına ve oyuncaklardan konulu parklara kadar değişen yeni satış araçları geliştirmeye ve dolayısıyla daha fazla kazanç elde etmeye açık olmalarına bağlamaktadır. Kısaca izleyici, çoğu zaman duygusal tatmin peşindeyken, film şirketleri oltaya takılacak balık sayısını artırmak için yeni ve renkli hikayeler yaratma peşindedir. Jeffrey Richard’ın deyimiyle “rüya sarayı çağının” fatihi Hollywood’un, en başarılı savaşçılarından biri fantastik filmlerdir. Hollywood film pazarının diğer ülkeler üzerindeki tahakkümü ile ilgili çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Örneğin Miller ve arkadaşları (2001) Hollywood sinemasının gücünü kültürel, ekonomik, tarihsel ve politik faktörler altında ayrı ayrı inceleyerek, Amerikan emperyalizminin yaygınlaştırılmasında önemli bir araç olduğunu göstermişlerdir. Olson (1999) da Hollywood Planet adlı çalışmasında Hollywood’un küresel rekabetteki üstünlüğünü arkasındaki güçlü siyasi desteğe bağlamaktadır. Dünya film pazarını fiyat politikası ve profesyonel ideoloji ilişkisi üzerinden inceleyen İrfan Erdoğan da Amerikan film endüstrisinin pazar gereksinimleri tarafından saptanan yapısal bir biçime sahip olduğunu, dünya

80 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
üzerindeki egemenliğinin sadece teknolojiden değil, teknolojik ürünle birlikte gelen ideolojiden de kaynaklandığını söylemektedir. Erdoğan’a göre Hollywood’un evrenselliği, evrensel duyguların sömürüsünden ve bu sömürü yoluyla belli bir tarzda biçimlendirilmesinden ileri gelmektedir. Dünya film pazarı üzerine yapılan bu ve diğer çalışmalar genellikle sinemanın ekonomik boyutuna odaklanmakta, ancak izleyicilerin bu filmlerde ne bulduğu sorusu üzerinde çok fazla durmamaktadır. Fantastik filmler, izleyiciler ve yapımcılar/film şirketleri açısından farklı anlamlar taşımaktadır. Ticari bir organizasyon olarak sinema endüstrisi açısından bu filmlerin ne ifade ettiğine dair sorgulamada son yıllarda en çok izlenen film listeleri incelenerek, bu tür filmlerin sıralamadaki yerlerine bakılacak ve ayrıca yapımcı şirketlere maddi ya da ideolojik getirileri üzerinde durulacaktır. Fantastik filmlerin izleyiciler açısından ne ifade ettiğine dair sorgulama içinse sinemanın gündelik hayattaki yeri, serbest zamanın kullanımındaki ve modern hayatın monotonluğundan kurtulmadaki rolü Weber’in “akılcılaştırma” ve Ritzer’in “yeniden büyüleme” kavramları üzerinden tartışılacaktır. İnsanları bu tür filmleri izlemeye iten gerçek ya da yaratılmış duygu ve ihtiyaçlar üzerinde durulacaktır. Bir bütün olarak sinema endüstrisi ve sinema izleyicileri arasındaki ilişkiyi fantezikurgu filmlerinin işleyişi üzerinden sorgulama amacı taşıyan bu makalenin temel sorunsalını, teorik ve pratik açıdan tartışabilmek için modernleşmenin itici gücü akılcılaştırmayla büyüsünü kaybeden dünyanın yeniden büyülenmesinde bir serbest zaman etkinliği olarak sinemanın rolü üzerinde durulacaktır. Daha sonra sinemanın gündelik yaşamdaki işlevleri ile günümüzde daha organize, örgütlü, standart, sıkı ve tahmin edilebilir hale gelen bir gündelik hayat ağına saplanmış insanlara hitap eden, hayali kahramanlarla süslü fantastik filmlerin, parçası olduğu sinema endüstrisine ve seyircilerine kazandırdıkları ya da kaybettirdikleri tartışmaya açılacaktır.

Yöntem Fantastik sinema endüstrisinin “olağan” seyircilerini daha fazla etkilemek için teknolojiyle girdiği ortaklığın yarattığı “olağanüstü” kahramanların, insanların gündelik faaliyetleri ve ihtiyaçları üzerindeki etkileri ile ilgilenen bu makale, çeşitli disiplinler arasında yer alan nitel bir incelemedir. Modern zamanların insan hayatından aldıklarını geri veriyormuş gibi görünen fantastik filmlerin nasıl anlam ürettiğinin yorumlanabilmesi için sinemanın hangi sosyal ve ekonomik ilişkilerin kavşağında yer aldığının iyi anlaşılması gerekmektedir. Çalışmanın kapsam ve sınırlılıkları çerçevesinde, bu bağın doğru kurulmasına yardımcı olacak olgu ve kavramlara değinilecektir. Analiz ve değerlendirme Akılcılaştırma ve dünyanın büyüsünün bozumu Kapitalist sistemi, akılcılaştırma temelinde tanımlayan Weber’e göre, akılcılaştır-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 81

ma Batı’nın ayırt edici ürünüdür. Weber, toplumsal çözümlemesinde Batı’nın başarısını, sosyal aktörlerin planladığı, evrensel hukuka dayanan formel akılcılaştırmayı (Weber’in kullandığı şekliyle zweckrational) sistematik şekilde geliştirmesinde bulmaktadır (Greisman and Ritzer,1981:37). Akıl bir kez genelleştikten sonra, yapılacak iş, sadece onun kurallarına uymaktır. Sadece empirik olarak doğrulanabilir önermelerin kabul edildiği aklın egemen olduğu modern çağda, insanın günlük yaşamının önemli alanları akıldışı olarak etiketlenerek önce bilim, sonra toplum dışına itilmiştir. Din ve ahlak gibi, büyü de hakikatin alanından sürgün edilmiştir. Gizemli ve açıklanamaz olan her şey dünyanın ve gerçekliğin içinden kovulmalıydı ki, insan bu dünyada aklın ilkelerine göre yaşayabilsin. İşte modernizmin ilerleme ve bilime verdiği tartışılmaz üstünlük bunu sağlamaya hizmet ediyordu. Modernizmin büyülü formülü, tarih ve akıldı (Bauman, 2001: 35). Modern akılcılaştırma bir zamanlar büyülü, mistik olan dünyayı yok etmeye hizmet etmektedir. Genel olarak akılcı sistemler, özel olarak bürokraside büyüye yer yoktur (Ritzer, 2000: 89). Çünkü büyülü, gizemli, fantastik olan herhangi bir şey verimsizlik riskini de beraberinde taşır. Halbuki modern dünyaya hakim olan araçsal rasyonalitenin temel ilkesi verimliliğin artırılmasıdır. Bunun yolu da bütün etkinliklerin standartlaştırılması ve toplumsal yaşamın bürokratikleştirilmesinden geçmektedir. Bu anlamda bürokrasi Weber için araçsal rasyonalitenin bir özetidir. Ne var ki bürokrasi, nesnel kuralcılıkla demir bir kafese dönüşmeye başlamıştır. Formel akılcılığın bürokratik dünyası, bir makine gibi işleyen büyüden kurtulmuş bir dünyadır. Weber (1987) toplumsal çözümlemesinde, modernizm ile artan nesnel bilginin soğuk parlak bakışının dünyayı değerleri olmayan büyüden yoksun bir yer haline getirdiğinden bahsederek, yaşadığımız çağda rasyonelleşme ve entelektüelleşmeyle dünyanın büyüsünün bozulduğunu söylemektedir. Modernizm, insanı duygudan, gelenekten ve büyüden uzaklaştırarak, toplumsal hayattan büyüyü kovmuştur. Weber, modernizmin temelindeki kapitalizmin aşırı rasyonelleşmiş bir sistem olduğuna ve hayatın her alanını biçimlendirmeye çalıştığına dikkat çekerken, Ross Poole (1993:125) metaların yaşamın anlamı ve değerini belirlediği kapitalist piyasa ve üretim örgütlenmesinin bireyi, herhangi başka bir toplum biçiminde olduğundan çok daha kapsamlı bir şekilde karşılıklı toplumsal bağımlılık şebekesi içine yerleştirdiğinden bahseder. Benzer şekilde Akıl Tutulması adlı eserinde, toplumsal hayatın fazlasıyla rasyonelleştirildiğini ve kişinin toplumdan kaçacak yeri kalmadığını Horkheimer (2002:122) “Bugün hayatın tümü artan ölçüde rasyonelleştirilmekte ve planlanmaktadır; aynı şekilde, her bireyin hayatı da geçmişte özel dünyasını oluşturan en gizil dürtüleri de içinde olmak üzere, rasyonelleştirme ve planlamanın gereklerine uymak durumundadır” sözleri ile belirtmektedir. Ancak bu yeni toplumsal düzen her şeyin başka bir şeyin elde edilmesi için bir araç olarak görülmesine yol açmaktadır ki Wright Mills (1956) de çağdaş toplumların en kalabalık kesimi olan işçi sınıfı ve orta sınıf üyelerini edilgen küçük insanlara dönüştüren sanayi toplumunun aşırı rasyonelleştirilmiş ve bürokratikleştirilmiş yapısının insanlar arası tüm toplumsal ilişkiler de dahil olmak üzere her şeyi araçsallaştırdığından yakınmaktadır.

82 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
Schneider’e (1993:ix) göre Weber, tarihi; derinden büyülü bir geçmişi terk ederek büyüsü bozulmuş bir gelecek yoluna girmiş olarak görüyordu. Ancak Weber’in kötümserliğini paylaşmayan Schneider, büyülenmenin sürdüğünü çünkü büyülenmenin insan davranışının bir parçası olduğunu söylemektedir. Schneider’in doğal bir süreç olarak gördüğü büyüleme ve yeniden büyüleme ihtiyacı, Bauman’a (1998: 33) göre ise postmodernizmle beraber artmıştır ve postmodernizm akıldışılığa meşruluğunu geri vermiştir. Bu yeniden büyülemeyi alışveriş merkezlerinin dönüşümü üzerinden okuyan George Ritzer (2000: 103) ise akılcılaştırmanın, her şeyin karlı birer satış makinesine dönüşmesine ve böylece tüketicileri denetleyip sömürme yeteneklerini artırmasına yardımcı olduğunu ancak şimdi tüketiciyi kendine çekmek, denetlemek ve sömürmek için ‘tüketim katedralleri’ yani alışveriş merkezlerinin daha egzotik, parlak, canlı ve fantastik ortamlar sunarak yeniden büyüleme sürecine girdiklerini söylemektedir. Bunun yolu ise daha seyirlik hale gelmekten geçmektedir. Seyirlik gösteriyi günümüz toplumların en önemli ürünü olarak tanımlayan Debord (1996: 16) gösterinin temel işlevlerinden birinin, sistemin akılcılığını bulanıklaştırıp gizlemek olduğunu ileri sürer. Modern üretim koşullarının hakim olduğu toplumların tüm yaşamı devasa bir gösteri birikimidir. Gösteri, sistemin rasyonelliğinin genel açıklaması olarak güncel toplumun esas üretimidir yani modern toplum temelde gösteri üretir. Bu açıdan esnek kapitalizmin başarısı aslında yeni gösteri ve büyüleme yöntemleri yaratmış olmasıdır ki bu yöntemler gündelik hayatın neredeyse her alanında yaygınlaştırılmaya çalışılır.

Serbest zamanın akılcılaştırılması, sinema ve modern yaşamın yeniden büyülenmesi Kompleks bir işbölümü, endüstrileşme ve kentleşme ile beraber aşırı rasyonelleşmiş kapitalist pazar ekonomisinin hakim olduğu postmodern toplumda (Hollinger, 2005: 4) serbest zaman etkinlikleri de çeşitli akılcılaştırma ve yeniden büyüleme tekniklerinin kıskacından kurtulabilmiş değildir. Serbest zaman, koşuşturmalı bir iş hayatından gevşeme, ferahlama ve kendini salıverme durumuna kaçışı ifade eder (Hibbins, l996: 23). Bu anlamda serbest zaman, çalışmanın bir ödülü olarak da görülebilir. Rojek (1985: 180) serbest zaman etkinlikleri ile ilgili dört temel özellik sayar: 1. 2. 3. Serbest zaman etkinlikleri, daha çok yetişkinlere yöneliktir. Yetkin aktörler gerektirir. Dinamik, açık-uçlu, sınırları muğlak bir süreç olarak değerlendirilir.

4. Serbest zaman etkinliklerinin yapısı ve gelişimi, hazzın düzenlenmesinin bir sonucudur. Anlam açısından İngilizce serbest zamanın karşılığı olan “lesiure” kelimesi, La-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 83

tince özgür olma anlamına gelen lecire’den gelmektedir. Bu nedenle serbest zaman etkinliği, serbest olarak yapılan, yani sınırlandırılmamış, özgürce yapılan etkinliktir (Aydoğan, 2000:21). Serbest zamanı kişinin kendi seçimlerinin sonucu olan, sınırlandırılmamış bir özgürlükler zamanı olarak gören Antik Çağ filozofları Aristo ve Platon gibi, Orta Çağ Avrupa’sının en önemli serbest zaman etkinliklerinden biri olan karnavalları kontrol altında tutulamayan söylem ve hayallerin zamanı olarak betimleyen Bakhtin de serbest zamana olumlu özellikler yüklemektedir. Buna karşın serbest zamanın eğlenceye dönüştüğünden yakınan Horkheimer ve Adorno’ya (1995) göre ise modern dönemin endüstri toplumu serbest zamanı eğlence sanayinin işine yarayan bir tüketim kaynağı haline getirerek, bu boş zamanın yapıcı ve faydalı bir biçimde kullanılabilmesini sağlayacak hayal gücünü insanların elinden almıştır. Bu kesinlikle insana ait bir zaman dilimi değil, “kapitalizme özgü bir zaman dilimidir.” Benzer şekilde Pronovost (1998:56) da serbest zamanın kapitalist anlamda özerk bir ekonomiye dönüştüğünü ve karlı bir sektör haline geldiğini belirtmektedir. Medya, sinema, eğlence sektörü, alışveriş, spor gibi etkili iktidar aygıtları yoluyla serbest zamanın ticari organizasyonu (Aytaç, 2004:117), kapitalizmin mekan ve zaman denetiminin bir parçasıdır. Sanayi Devrimi sonrasında günlük çalışma süreleri 20 saate kadar dahi uzayabilen işçilerin yemek, uyku, üreme gibi fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak dışında neredeyse hiç boş zamanları yoktu. Daha sonra artan makineleşme, çalışma sürelerini kısaltırken, çalışanlara daha fazla boş zaman sağlamıştır ancak bu da çalışma hayatı gibi serbest zamanın da kontrol edilmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. İdeolojik açıdan kapitalizm; şimdinin, gerçek yaşamın, hazzın ve mutluluğun serbest zamanda olduğu düşüncesini yayarak, emek süreci üzerindeki denetimini serbest zaman süreçlerine yaymaya çalışmaktadır (Argın, 1992: 27). Teknoloji tarafından giderek daha fazla biçimlendirilen dünyada, akılcılaştırmanın yarattığı, Herbert Marcuse’un deyimiyle bu “tek boyutlu toplum” Aydınlamanın özgürleştiriliciliğine değil, mücadele ve eleştirel düşünceyi ortadan kaldırmaya hizmet etmektedir. Tüketim ve kitlelerin pasifizasyonu söz konusu olduğunda, kapitalizmin olanca esnekliği ve işbilirliliği ile “büyüyü” yeniden devreye sokmakta ne derece maharetli olduğu, özellikle serbest zamanın rasyonelleştirme sürecinde iyice belirginleşmektedir (Arık, 2004). Kapitalizm için karlı bir pazar olan serbest zamanın, ekonomik açıdan da denetim altında tutulması kaçınılmazdır. Bireyin kontrolünden çıkmış serbest zaman; büyük holdinglerin, şirketlerin faaliyet gösterdiği dev bir endüstri haline gelmiştir. Artık serbest zaman endüstrileri, kapitalist ekonominin en karlı ve dinamik alanını oluşturmaktadır (Benington and White, 1992:11). Ancak bu etkinliklerin büyük bölümü eğlenceye ayrılmıştır. Kentleşme ve makineleşmenin artarak şehir hayatının çekilmez hale geldiği modern dönemde, insanların artan serbest zamanlarının değerlendirilmesi için yeni eğlence teknikleri geliştirilmiştir. Makineleşmiş, bürokratize olmuş iş ortamından kaçmak isteyenler, çalışmaya tekrar geri döndürülmek için serbest zamana, eğlenceye koşturulur. Boş vaktin, sporun, eğlencenin bireye geri vermeyi vaad ettiği şey, aslında sanayi toplumunun alıp götürdükleridir (Brohm, 1989:56).

84 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
Zaman tüketiminin toplumsal imajı, tamamen eğlence ve tatil anlarının hakimiyeti altındadır (Debord,1996:87). Aslında geçmişte de serbest zamanın kökeninde bulunan eğlence dünya çapında parlak bir sektöre dönüşürken, boş zaman zorunlu tüketim zamanı haline gelmektedir. Günümüzde boş zaman geçirmenin ve eğlencenin ilk akla gelen yöntemlerinden biri de sinemaya gitmektir. Geçmişte serbest zamanda eğlencenin en önemli yollarından olan karnavalların yaptığını bugün filmler başarmaktadır. Featherstone’un (1996:51) imkansız rüyaların ifade edildiği bilinç eşiği uzamları olarak gördüğü karnavalların uyandırabileceği heyecan ve korku; izleyiciyi tamamen içine alan, rüya ve fanteziyi birleştiren ortamlar yaratan filmlerle yakalanmaktadır. Bugün sinema endüstrisi ürünlerinin büyük çoğunluğu modern yaşamın yeniden büyülenmesine hizmet eder görünmektedir. Sinema; ekranın küçülüp, evlere kadar girmesini sağlayan televizyon onu tahtından indirene kadar, uzun bir süre boyunca kitle iletişim araçlarıyla doldurulan serbest zaman etkinlikleri içinde en önemlisi olarak kalmıştır. 4 Temmuz 1896’da Rus yazar Maksim Gorki ilk defa sinemaya gider. Sonraki gün gazetedeki yazısında yaşadığı şaşırtıcı deneyimi “Dün gece, gölgeler krallığını ziyaret ettim” diye anlatır (aktaran Leyda, 1973:406). Gerçeklerin değil, imajların üzerine kurulu bir hayatın yaratılmasında sinema gibi medyaların önemli bir rolü olduğu, başta bir simülasyonlar çağında yaşadığımızı söyleyen Jean Baudrillard olmak üzere pek çok düşünür tarafından dile getirilmiştir. Baudrillard sinemanın gündelik yaşamda artan önemini “İçinde bulunduğumuz bu çağ, kendini yalnızca kameranın gözünden akan yansımalar aracılığıyla tanımakta, bir bakıma sinema ve televizyon, çağın gerçekliğini oluşturmaktadır.” sözleriyle anlatır (Büyükdüvenci ve Öztürk, 1997:14). Sinema, daha çok görselliğe dayanan yapay hazlar üreterek, karşılanamayan ihtiyaçlarla yüklü alt ve orta sınıflara mutluluk ve eğlence sağlayıcı oyunlar sunar. Sinemaya, konserlere, stadyumlara gitmek gibi kitlesel eğlencelere insanları çeken çoğu kez, egemen dizgenin dolaşıma koyduğu ihtiyaçlardır (Mannell and Kleiber, l997). Bireylerin, bu popüler etkinliklere katılmalarında herkes gibi olma isteği vardır. Sinema salonunun dışında herkes gibi olmak ama içinde, en azından film süresince ekrandaki olağanüstü kahramanın yerinde ve diğerlerinden farklı olmak için uğraşır insanlar. Film bittiğinde ise büyülenmiş ve rahatlamış olarak gerçek hayatınıza dönmeniz beklenir. Çünkü şimdi çalışmanın ya da alışverişin zamanı gelmiştir. Artık sadece bir film izleyip sinemadan dönmezsiniz. Bir sanayi haline gelen serbest zaman, tek bir etkinlik olmaktan çıkarılmıştır. Bu süreçte, serbest zaman kullanımı da zorunlu, bağlayıcılığı olan ve hatta yorucu bir etkinlik halini almıştır. Genellikle büyük alışveriş merkezlerinin içinde kurulmaya başlanan sinemalarda film izlemeden önce fast food restoranlarında bir şeyler atıştırır, sonra da bol bol alışveriş yapabilirsiniz. Her şey elinizin altındadır. Sinemada bir film seyretmek artık tüketim kalıplarının önemli bir örneğidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra alt ve orta sınıfların tüketim sepeti nasıl Batı ülkelerindeki kapitalist ilişkiler içinde üretilmiş mallarla dolmuşsa,

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 85

şimdi de artan bir şekilde sinemaya gitmek gibi kültür ve serbest zaman etkinlikleri ile doldurulmaktadır. Adorno’nun deyimiyle sinema gibi “kültür endüstrilerinin”, yapay eğlence ihtiyacı oluşturması ve bunun manipülatif araçlarla daha organize hale getirilmesi, kitlelerin gündelik yaşam tarzını da dönüştürmektedir. Tarihsel süreçte yön değiştiren Weber’in Protestan ahlakının postmodern versiyonu, Campbell’in (1989:153) deyimiyle Geç Protestan Etiği, yanılsamalı bir hedonist tüketicilik ruhuna yol açmış görünmektedir. Bu bireyci hedonist ruhun dünyası, fantezilerle ilgili bir büyü dünyasıydı. Fanteziler gerçeklerden daha önemli, daha ödüllendiricidir. Modern tüketiciliğin ruhu; Weber’in akılcı, soğuk, verimli dünyasından farklı; romantik, büyülü kapitalizm dünyasıdır. Postmodern yaşamın özetini kredi kartı olarak gören Bauman (2001:15) tüccarların alışveriş merkezleri yoluyla tüketim arzusunu yönlendirdiklerinden bahseder. George Ritzer’e (2000:99) göre ise bu büyülü ortamlar, tüketicileri rüya benzeri bir duruma çekip paralarını harcamalarını kolaylaştırmak için çekiciliklerini artırmaya çalışır ancak tüketici sayısını artırmak için daha akılcı hale gelmeleri de gerekmektedir. Akılcılaştırma ile büyüleme birbirine zıt kavramlar gibi görünebilir. Akılcılaştırma belirli sınırlar, kurallar ve standartlar getirir. Büyüleme ise mistik ve akıldışı öğelerin bulunduğu bir alana işaret eder. Ancak akılcılaştırma ve büyüleme aynı amaca hizmet edecek şekilde kullanılabilir. Yeniden büyüleme sürecinin öne çıkan aracı medya, özelde sinemada da imgeler/ürünler hem daha seyirlik, daha mistik ve büyülü hale getirilmeye hem de diğer endüstriler gibi üretim ve tüketim sürecinde kapitalizmin temeli olan akılcılaştırma ile daha verimli hale getirilmeye çalışılır. Üreticileri; film şirketleri, yönetmenler, senaristler gibi bir filmin çeşitli yapım ve üretim aşamalarına katılanlar, tüketicileri ise izleyiciler olan sinema; star sistemi, işçileri, stüdyoları ile büyük bir endüstridir ve temel ürünü filmdir. Sinemanın ürünü olan film, bir yanıyla verili ekonomik ilişkiler içinde üretilen kendine özgü bir üründür ve üretimi için emek gerektirir, bu amaçla belirli sayıda işçi bir araya getirilir. Bir mala dönüşerek, bilet satışlarıyla ve anlaşmalarla bir değişim değeri kazanır, tüm bunlar pazarın kuralları tarafından belirlenir (Comolli ve Narboni, 2008:102). Film üretiminin temel amacı ise izlenirliktir yani türü ne olursa olsun bir film, başkaları tarafından izlensin diye çekilir. Bu durumda daha fazla sayıda izleyiciye/tüketiciye ulaşmak film üretiminin önemli bir amacıdır. Sinemada akılcılaştırmanın devreye girdiği nokta da budur. Verimliliğin artırılması için üretim standart hale getirilmeli ve böylece maliyetler düşürülmelidir. Bu sebeple benzer konulu filmlerde aynı mekanlar kullanılır. Örneğin eski Yeşilçam filmlerinin önemli bir bölümü aynı evde çekilmiştir. Bazen bu standartlaşma ve benzeşme o kadar abartılı hale gelir ki farklı filmlerde hep aynı filmi seyrediyormuşsunuz hissine kapılabilirsiniz. Ancak Weber’in işaret ettiği gibi akılcılaştırma, içinde sıradanlaşma ve büyülü havanın kaybedilmesi riskini taşır. Oysaki bir filmi izlenir hale getiren şeylerin başında büyülenme vardır. Çünkü sinemanın çekiciliğinin altında, gündelik hayatımızdan farklı imgesel yaratımı yatmaktadır (Leyda, 1973:407) ve sinemanın bu büyüleme gücünü korumaya ihtiyacı vardır.

86 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
Bu anlamda modernizmin kaybettirdiği büyülü havanın yeniden kazanılması yani yeniden büyüleme süreci, hoş rüya ve fanteziler etrafında yeni zaman, kişilik, sosyal ilişkiler, kahramanlar ve metaların yaratılması olarak düşünülebilir. Sinema endüstrisi başta star sistemi ile olmak üzere hem beyaz perdede hem de magazin sektöründe yeniden büyülemeyi oldukça başarılı şekilde gerçekleştirmektedir.

Hayal fabrikası sinemanın gündelik yaşamdaki işlevleri Adorno ve Horkheimer Aydınlanmanın Diyalektiği’nde sinema endüstrisini rüya fabrikasına benzetiyorlardı. Modernitenin en büyülü yeniden üretim araçları arasında yer alan kitle iletişim araçları ve sinema, eskiden hayal edilemeyecek kadar çok gündelik hayatımızın bir parçasıdır artık. Mekanik yeniden üretim teknolojileri ile fantezi dünyasının simülasyonlarının üretimi kolaylaşmış ve sinema serbest zaman etkinlikleri içinde daha önemli bir rol oynamaya; moda, aşk, evlilik, kariyer gibi konularda rol modellerinin alındığı filmlerle gündelik hayata daha fazla etkide bulunmaya başlamıştır (Kellner, 2004:211). Bunun çok sayıda örneği bir çırpıda aklımıza gelir. En son örnekleri arasında sinemaya yeni uyarlanan Sex and the City dizisinin oyuncularının kullandığı çantaların moda haline gelmesi ve taklitlerinin her yerde satılır olması sayılabilir. Sinema, popüler kültürün ideolojik işlevinin tüketim sürecinde anlam kazanıp somutlaştığı gündelik kültürel pratiklerden biridir. Hemen hemen her alışveriş merkezinde, McDonalds menüleri ile dağıtılan çizgi sinema kahramanlarının oyuncakları için oluşan kuyruklara rastlamak hiç de zor değildir. Filmlerdeki oyuncuların giyim tarzları, kullandıkları eşyalara sahip olmak, insanlar için bir kişilik tanımlaması haline gelmektedir. Hatta bunun için yarışmalar düzenlenmektedir. Star Wars kahramanlarının giyimlerini en iyi taklit edenlerin seçileceği ülkeler arası yarışmanın finaline kalmış Türk öğrenci de bundan gururla söz etmektedir. İnsanlar benzemek istedikleri film yıldızlarının eşyalarını kullanarak, onlar gibi görünerek kişiliklerini oluşturmaya çalışırlar. Kitleler aslında kültür endüstrisinin ürünlerini tüketme doğrultusunda yönlendirilirken, bunu kendi bireyselliklerinin gerçekleşimi olarak algılamaya başlarlar. İzleyicilerin medyadan gidermeye çalıştıkları bir gereksinimler dizgesine sahip olduklarını söyleyen kullanımlar ve doyumlar yaklaşımına göre, psikolojik tatmin amacıyla iletişim araçlarına yönelen insanlar medyayı bilgilenme, kaçış, kişisel ilişki ve kimlik kazanma olmak üzere dört nedenle izlemektedirler (Fiske, 2003:198). Teoriye göre kişinin değer kazanma ihtiyacı vardır. Bunun için kişi, medya ile kişisel ilişkiye girer ve medya kahramanlarıyla kendini özdeşleştirir. Kahramanının giydiklerini giyerek ya da yediklerini yiyerek kendi değerini oluşturur. İnsanlar medyadaki karakterler ile özel bir ilişki içine girer, onlarla özdeşleşirler. İnsanların sinemada buldukları bir diğer tatminse eğlenceyle gündelik yaşamdaki sıkıntılardan kaçış sağlayabilmesidir. Benjamin’e (2001:54) göre sinema endüstrisi yanılsamacı gösteriler ve anlamı bulanık kurgular aracılığıyla kitlelerin katılımını

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 87

sağlama konusunda her türlü avantaja sahiptir. Ona göre kapitalizmle fantazyalar estetize edilerek, modern kitle iletişim araçları sayesinde kişilerin arzuları kontrol altına alınır. Sinema gibi kültür endüstrileri, gündelik hayatı estetikleştirerek Bathrick’in (1984:215) Disney Çağı olarak adlandırdığı tekelci kapitalizmin inşasına katkıda bulunur. Bu estetikleştirme sürecinin ilk yolu, medyanın gündelik hayata gittikçe artan müdahalesinin sonucunda, gerçek ile imaj arasındaki mesafenin belirsizleştirilmesidir. Bunun kültür ürünlerini benzer hale getirmenin dışındaki etkisi, gerçekliğin akılcı temellerden uzaklaştırılmasıdır. Kültür endüstrileri, estetik sanatı bayağılaştırarak; zevki, oyalanma ya da eğlenceye dönüştürürler. Böylece eğlence toplumuna giden yolun taşlarını döşerler. Eğlence, hayatın rasyonalitesinden kaçmaya hizmet etmekle birlikte aslında bu kaçışın rotası yine rasyonel, bürokratik prensiplerin olduğu bir dünyaya doğrudur. Kaçışın yöneldiği alanlar da rasyonalize edildiğinden, birey bir kaçıştan diğerine savrulmakta yani yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktadır. Kaçışın rotası, fantazya ve hipergerçekliğe yönelmiştir. Bazen, “gerçekdışı endüstri” olarak da adlandırılan eğlence endüstrisi, Disneyland, Dreamworld gibi yerlerde sahte heyecanlar üretir (Aytaç, 2004:127). Eğlence sayesinde insanlar kendi hayatlarındaki sıkıntıları unutur, bir süreliğine başka şeyler düşünürler. Ancak bu eğlence biçimlerinin ardındaki egemen ideoloji ve düşüncelerin meşrulaştırma ya da güçlendirme aracı olduğu gözlerden kaçmamalıdır. Örneğin Amerikan sinemasının melodram ve müzikalleri, erkek egemen aşk, evlilik ve aile ilişkilerini meşrulaştırırken, baskın cinsiyet rollerine uymayan kadın ve erkeklerin başına neler geleceğini anlatır. Para ve başarının önemi vurgulanırken, aile ve evliliğin doğru ve onaylanmış sosyal ilişkiler düzeni olduğu düşüncesi işlenir (Kellner, 2004:213). Toplumsal iktidar ilişkileri, gündelik yaşantımızın tam merkezinde yer alır ve davranışlarımızı yönlendirir. Bu durum örneğin başka bir dünyayı anlattığını söyleyen fantastik filmlerde dahi pek değişmez. Fantastik filmler de diğer türler gibi toplumsal iktidar ilişkilerinin meşrulaştırılmasına hizmet eder. Örneğin Yüzüklerin Efendisi filminde sadece iki önemli rol kadınlara verilmiştir, diğer kadınlar ise kurban ya da çirkin kötülere karşı iyinin güzelliğinin simgesi olarak yapay bir oradalık hissi sağlamak için filme yerleştirilmişlerdir. Aslında Superman, Batman, Spiderman gibi aklımıza ilk gelen sinematik kahramanların isimleri dahi bu konuda hemen fikir verebilir. Bu filmlerin kapıları, gayet sınırlı bir kontenjan ile sadece erkeklere ya da erkeğe denk bir güce sahip erkekleşmiş kadınlara açılır. Bu açıdan bu filmler tüketici ve metaların fantastik bir tüketim demokrasisi olan modern toplumlarda iktidarın ve metaların eşitçe paylaşılmadığını; etnik azınlıklar, kadınlar, gençler ve daha büyük bir grup olarak 3. Dünya’nın bu konuda eşit fırsatlara sahip olmadığını (Willis, 1993:73) göz önünden kaldırma, hiç değilse uzaklaştırma işlevi görür. Filmlerin büyük çoğunluğu Amerikan rüyasını yaymaya da hizmet eder. Hollywood’un tüm dünyada kapitalizmin içselleştirilmesi aşamasındaki ideolojik rolü, yadsınılamayacak bir konumdadır. Ancak Hollywood’un tüm anlatı türlerinin ideolojik olduğunu söylemek tabi ki mümkün değildir. Burada bağımsız sinemaya bir parantez açmak yerinde olacaktır. Bağımsız sinema ürünleri gelişen teknoloji

88 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
sayesinde hızla yayılarak, eleştirinin, eşitsizliğin, küreselleşme karşıtlığının küreselleşmesine ve üzerinde daha çok düşünülen konular haline gelmesine hizmet edebilmektedir. Bununla birlikte bağımsız sinema ürünleri de bazen küresel film pazarında ticari hale ge(tire)lebilir. Bunun dünya genelinde örneklerinden biri Michael Moore’un Fahrenheit 9/11 adlı filmidir. Türk sinemasından da Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun’u örnek gösterilebilir. Aldığı uluslararası ödül ve yönetmeninin ödül törenindeki konuşmasından sonra daha fazla sinema salonunda gösterim şansı yakalamış görünmektedir. Bağımsız filmler de konu olarak bağımsız kalmaya devam etmekle birlikte ekonomik olarak film pazarına entegre edilmeye çalışılmaktadır. Guy Debord’un (1996:33) günümüzde azgelişmiş bölgeleri sadece iktisadi hegemonyası ile değil, gösteri toplumu olarak da egemenlik altına aldığını söylediği ve gösterinin taşıyıcısı olarak tanımladığı ABD’nin, medya emperyalizmindeki gücü, sinemada kendini oldukça açık bir şekilde gösterir. Büyük Hollywood stüdyoları, sadece film üretimini değil, filmlerin dağıtımını da kontrol ederler. Amerikan film endüstrisi, hem üretim ve hem de dağıtım alanlarında dünya pazarlarını rakipsiz bir şekilde elinde tutmaktadır. Hollywood’un dev firmaları sadece Amerika içinde değil, bütün dünyada satış ve ortaklıklar kurmuştur. Amerika’nın dünya pazarlarından elde ettiği gelirler de bu endüstrinin pazar hakimiyetini sürdürdüğünü göstermektedir (Wasco,1982). Sinemanın politik ekonomisine yönelik çalışmalar çoğunlukla sinema filmlerinin ABD’nin en önemli ihraç ürünleri arasında yer aldığını söylemekle işe başlar (Wyatt,1994). Gerçekten de sinemanın küresel endüstrileşme sürecine ilk giren alanlardan biri olduğu söylenebilir. 1990’lardan itibaren dünyanın her yerine ulaşan Amerikan filmleri, etkili birer kültür endüstrisi ürünüdür. Böyle etkili bir aracın başka amaçlar için kullanılması da kaçınılmaz olmuştur. Bu konuda özellikle 1920’lerin ikinci yarısından sonra Amerikan kültürü, düşüncesi ve muhafazakar değerlerinin ihracı bu araçla söz konusu olmaktadır (Sevgili,1995:26). Martin Barbero’nun da ifade ettiği gibi, “Bir sınıfın hegemonyasını kurma çabası, egemen sınıfın sahip olduğu çıkarların bağımlı sınıflar tarafından kendi çıkarlarıymış gibi kabul edilmesi ölçüsünde başarıya ulaşır” (Aktaran Lull,2001:54). Hollywood sineması, bunu çok başarılı bir şekilde yapar. Gerçekte egemen sınıfın görüş ve değerlerini işleyen bu endüstri, sanki büyük bağımlı kitlenin çıkarına hizmet ediyormuş gibi bir yanılsama yaratabilmektedir. Büyük bütçeli Hollywood filmleri, dünyanın her köşesinde para basarken, sisteme yönelik tepkileri azaltmak için yumuşak güç gösterisinin bir parçası olarak en iyi düzenin mevcut düzen olduğu inancını yerleştirmeye ve güçlendirmeye hizmet etmektedirler. Jowett ve Linton’un (1989:119) en güçlü Amerikan elçisi olarak tanımladığı diğer ülkelere ihraç edilen bu filmler, dünyanın geri kalanına Amerikan ‘yaşam tarzını’ eğlenceli bir şekilde yansıtmaktadırlar. Popüler tüketim ürünü olarak sinema salonlarını dolduran Hollywood filmleri, küreselleşmeyi anlamada da önemli ipuçları verebilir. Hollywood’un küreselliği, büyük oranda tüm dünyadaki insanların ortak duygularına seslenmesinden gelir. Türkiye gibi azgeliş-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 89

miş ülkelerde, sinema salonlarındaki filmlerin büyük çoğunluğu Hollywood’dan gelir. Örneğin izleyiciler huşu ve hayranlık içinde filmlerdeki etkileyici görsel efektlerin büyüsüne kapılırken çocukların kahramanları artık Harry Potter ve Spiderman olur. Cinematic Society (1990) adlı kitabında günümüzü “Görsel Sinematik Çağı” olarak adlandıran Norman Denzin, bu çağın kendisini yapay göz kameranın gerçekliğiyle tanımladığını söylemektedir. Hayatlar kameranın gözünden akarken, insanlar bir sarhoşluk haliyle seyrederler. Bazen bir fantezi kahramanının maceralarını, bazen de canlı canlı bir savaşı seyrederler ama sadece seyrederler. Çünkü Jameson’un postfordist dönemle özdeşleştirdiği postmodern sinema, her şeye evet dememizi öğütleyen meta kültürü gibi farklı dünyalara ama aynı hayallere sahip, şimdiyi yaşayıp aynı anda tüketen, yalnızca izleyen birbirinden kopuk bireyler ister (Büyükdüvenci ve Öztürk:1997:18). Çünkü atomize olmuş, kopuk bireyleri ekrandakilere inandırmak ve onları hiç durmadan yeniden ve yeniden büyülemek çok daha kolaydır.

Yeniden büyülemede fantastik filmler Yeniden büyüleme sürecinde sinemanın daha çok edebiyatla kurduğu yakın ilişki sonucunda popüler romanlar sıklıkla sinema ekranına taşınmaktadır. Sinemaya en fazla aktarılan popüler türlerden biri de fantezi kurgulardır. Yeniden büyülemeyi kaybolmaya yüz tutmuş mistik değer ve inançların tekrar canlandırılması olarak kabul edersek, bu süreçte fantazya yani gerçek olmayana yapılan vurgu gittikçe artmaktadır. Kafka’nın Dönüşüm ya da Goethe’nin Faust gibi romanlarında olduğu gibi edebiyatta hep varolan fantazya; sözlükte ‘gerçekte var olmayan, hayal ürünü, hayali’ gibi anlamlara gelir. Bugün tanık olduğumuz durumsa fantazyanın (ve fantezi-kurgunun) sinemadan popüler edebiyata, bilgisayar oyunlarından oyuncaklara kadar yaygınlaşarak piyasanın ve tüketim toplumunun yani yeniden büyülemeye yönelik gösterinin bir parçası haline gelmesidir. Aslında her şeye bir neo yada post takısının getirildiği ve yeninin sürekli vurgulandığı 1980 sonrası dünyanın görüntüsü mit, büyü, mistisizm gibi inançların da içeriği boşalmış birer imaj, tüketilmeyi bekleyen birer görüntü olarak geçirdikleri değişime denk düşmektedir. Sinema tarihinin başından beri bilimkurgu ile iç içe olan fantastik öğeli filmlerin ilk örneklerini, 1930’ların başında sinemanın yanılsama yaratma gücünü kullanarak film hileleri –daha sonra bunlar görsel efekt olarak adlandırılmaya başlanacaktır– uygulayan Fransız yönetmen Georges Melies vermiştir. Sonra sinema izleyicisine tüketmesi için sürekli yeni kahramanlar sunulmuştur. Bunların en tanınmış olanları Süpermen, Örümcek Adam, X-Men, Batman sık aralıklarla sinemaya uyarlanmıştır. En çok izlenen filmlerin son 5 yıllık listeleri de fantastik kurgular ile doludur. 2007 yılında açıklanan gişe hasılatlarına göre dünya çapındaki rakamlar dikkate alındığında, bugüne kadar en çok izlenen ilk 5 film Titanic, Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü, Karayip Korsanları: Ölü Adamın Sandığı, Harry Potter ve Felsefe Taşı ile Yıldız Savaş-

90 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
ları: Gizli Tehlike olarak sıralanıyordu. Aynı sıralamaya göre en çok kazandıran ilk 20 filmin yarısından fazlası da fantastik kurgu filmlerinden oluşuyor. Listeler popüler filmlerde en çok tercih edilen konulardan birinin fantezi olduğuna işaret ediyor. 2005 yılında Marvel Comics’in 1960’lı yıllardaki ünlü çizgi roman kahramanları olan Fantastik Dörtlü sinemaya uyarlandı ve dünya çapında elde ettiği 300 milyon dolar hasılat yapımcı ve dağıtımcısı 20th Century Fox’u memnun etmiş olmalı ki, 2007 yılında serinin ikinci filmi de çekildi. Aynı yıl sinemaya uyarlanan bir başka fantastik seri ise Narnia Günlükleri idi. Yanlışlıkla farklı bir boyuta geçen 4 kardeşin öyküsü, 3 yıl sonra kaldığı yerden görsel yönü daha da parlatılmış olarak devam etti. 2006 yılında en çok izlenen 3 film ise yine Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ve Yıldız Savaşları serilerinin devam filmleriydi. 2007 yılında da Harry Potter ve Örümcek Adam serilerinin devam filmleri ile yine ejderhalı, büyülü, görsel yönü ağır basan Ejderha Mızrağı animasyonu ve Eragon gibi filmler geldi. Geçen yılın en fazla izlenen filmi Karayip Korsanları’nın üçüncüsü Dünyanın Sonu da fantastik öğeler içeriyordu. Rüzgar henüz dinmişe de benzemiyor. Harry Potter serisinin 6. filminin 2009 yılında gösterime girmesi bekleniyor. İnternet sitelerinde filmin trailer’i yani bir filmin izlenmesi daha doğrusu hasılatın artırılması için kurgulanmış kısa tanıtımı yayınlanmaya başladı bile. Bu sıralamalar aşk ve fantazyanın, sinemada en çok kazandıran iki konu olduğunu gösteriyor. Buradan yola çıkan Yüzüklerin Efendisi filminin yapımcıları da fantezinin yanına biraz da aşk katmak için olsa gerek filme, uyarlandığı kitapta olmayan bölümler ve bazı sahnelerde arz-ı endam eden güzel bir elf kızı –tabii ünlü bir Hollywood aktristi– ekleyerek izleyiciyi büyüleme düzeyini artırmayı amaçlamış görünüyorlar. Sözkonusu sıralamaların bir tesadüf olduğunu düşünmek pek mümkün görünmüyor. İzleyiciler daha çok tercih ettiği için fantastik filmlere daha fazla yatırım yapıldığı düşünülebilir tabi ki ancak izleyicilerin bilinçli bir şekilde bu tür filmlere yönlendirilmekte oldukları ihtimali daha ağır basıyor. Günümüzde edebiyatın ve sinemanın en popüler türlerinden olan fantastik kurgularda anlatılan hikayeler, büyüsü bozulmuş gösteri toplumunun daha güçlü maddi araçlarla desteklenerek ve birleştirilerek yeniden büyülenmesine hizmet etmektedir. Fantastik filmler sinemanın tüm olanaklarının kullanıldığı görsel ve işitsel efektleri, şahane kostümleri, kahraman ve yaratıklarının tasarımındaki başarıyla büyüleyici filmlerdir. Müzik de sinema ile bütünleşik şekilde filmlerin ihtişamını artırmaya katkıda bulunur. Şurası bir gerçektir ki; DVD ve CD’leri, McDonalds menüleri, oyuncakları, giyecekleri, web siteleri ile bu filmler kültür endüstrisinin bir parçasıdır. Örneğin Florida’da ‘Harry Potter’ın Büyülü Dünyası’ adıyla açılacak olan Disneyland benzeri temalı park, fantezinin tüketimle nasıl harmanlandığının bir başka örneği olacak gibi görünüyor. Filmlerin çekimleri süresince oyuncular, özel efektler gibi konularda yazılı ve görsel basında ya da internette birçok haber, dedikodu, söylenti yayınlanır. Örneğin Yüzüklerin Efendisi’nin son filmi için yapılan fragman yayınlandığında web sitesine 3 gün içinde üç milyondan fazla ziyaretçi girmişti. Yüzüklerin Efendisi serisi için Time Warner’a bağlı New Line stüdyosu toplam 350 milyon dolar harcadı, üç yıl içinde yaklaşık 150 milyon dolar da pazarlama harcaması yaptı. Yani 500 milyon

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 91

dolara mal olan seriden kazanılan para ise 4.5 milyar dolar olarak açıklandı. Yeni Zelanda’da filmin çekildiği yerleri gezmenin bedeli ise yaklaşık 3000 Euro. “Film sayesinde turist sayısında yüzde 4.8, turizm gelirinde ise yüzde 8.5 artış sağladık. Bu propaganda bizim için çok önemliydi” diyen Yeni Zelanda Başbakanı’nın Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin yönetmeni Peter Jackson’ı ülkenin en değerli vatandaşı olarak göstermesi de ne tesadüf, ne öylesine söylenmiş bir övgüden ibarettir. Dün, popüleri (halk ozanının, halk öyküsünü, halk ağıtını) tanımlayan güç halktı. Harry Potter gibi fantezi-kurgular eski mitsel öykülerin güncelleştirilmesidir. Merkezi öyküleme, eski öykülemedeki öğeleri alarak daha süslü ve etkili bir şekilde tekrar sunuyor, mitlerin her yere yayılmasını sağlıyor. Bir başka dünya idealiyle insanlar bir süre rahatlıyor. Bugün popüleri tanımlayan medya denen ve reklamcılıkla yaşayan ticari amaçlı güçtür. Yani popülerin tanımı halkın elinden alınmıştır; tanımı yapan sermaye gücüdür (Erdoğan, 1999:35) ve Marx bu durumu, insanoğlunun şimdiye kadar yarattığı bütün mitlerin kitle iletişim araçları (medya) tarafından sadece birkaç saatte yaratıldığını söyleyerek açıklamaktadır. Fantastik filmler de kültürün metalaşmasının ve norm üretiminin bir örneğidir. Bu filmlerde sıkı sosyal bir düzen vardır. Irklar ya da farklı canlı türleri arasında yine krallar ve prensesler veya seçilmiş, özel insanlar ve bir hiyerarşi mevcuttur. Ütopik bir büyü dünyasında dahi hiyerarşi, kurallar ve cezalar vardır. Örneğin fantastik kurgu olup olmadığı tartışmalı olsa da büyü, cadılar, yolculuk, dönüşüm gibi türün temel özelliklerini gösteren Harry Potter serisi filmlerinde belirli yaşa kadar belirli yerlerde büyü yapmanın yasak olması gibi cadı ve büyücüler kesin kurallar dahilinde yaşarlar. Üretilmiş normlar film boyunca tekrar edilir. Bu tür yapımların bir başka özelliği tüketim açısından çocuk ve yetişkin arasındaki farkı bulanıklaştırmasıdır. Çocuklara yönelik bir film olarak başlayan Harry Potter, serinin sonraki filmlerinde pek de öyle değildi. Önemli olan izleyici sayısını artırmak olduğundan bu belki de çok önemli değil. Çünkü içerikler piyasaya göre belirleniyor. Zaten filmler serinin kitaplarının yazımı sürerken çekildiği için ilgi çeken noktaları yakalayıp, bir sonrakinde kullanmak mümkün olabiliyor. Aslında Hollywood bir filmin satacağını düşünüyorsa, konu gerçekte nerede geçerse geçsin hikayeyi yeniden kurgulayabilir ya da mekanı istediği gibi yeniden kurabilir. Aslen bir Anadolu’da hikayesi olan ama filminin büyük bölümü ABD’de stüdyolarda ve İspanya’da çekilen Truva ya da aslı İngiltere’de geçen ama Hollywood tarafından perdeye yansıtılan Harry Potter bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Film yapımcıları, dağıtımcıları açısından kar anlamına geldiği rakamlardan açık olan bu filmler, seyirciye neler vaad ediyor? Evet belki fantastik filmlerin yükselişini gelip geçici bir rüzgar olarak görebiliriz. Seneye tamamen farklı türde filmler çok seyredilir hale gelebilir. Ancak şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor ki bu filmler insanların içindeki bir şeylere sesleniyor. Belki kahraman olma arzusuyla açıklanabilecek, belki de gündelik hayatın tekdüzeliğinden kaçışla anlamlandırılabilecek bir duyguya hitap ediyorlar. Yani bunu soru olarak ifade edecek olursak, bu filmler neden

92 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
izlenir ve bu filmlerle gerçekte ne tüketilir? “Öfke, sevinç, hüzün ve korku, film seyrederken hissedilip, dışa vurulan duyguların bir kısmıdır” (Abisel;1999:7). Bu açıdan bakıldığında sinema filmlerine olan duygusal katılımın, öteki popüler kültür biçimlerine göre daha güçlü ve yoğun olduğunu söylenebilir. Sinema bazı olası hazlar ve anlamlar sunar. Hollywood’un büyüsünün önemli bir kısmı görsel hazzın ustaca kullanılmasına dayanır. Fantastik filmlerde bu haz, organize şekilde kullanılan tüm görsel ve işitsel efektlerle birlikte doruğa çıkar. Ancak sinemanın yarattığı bu anlamlar, genellikle onları üretenlerce belirlenir yani Laura Mulvey’in (1975:11) ifadesiyle “perdenin fantezi dünyası bile onu üreten yasaya tabidir.” Kültür sanayi tarafından hazırlanan bu ürünlerde filmin nasıl biteceği, kimin kazanacağı önceden bilinmekte ve bunlar doğru çıktığında kitleler mutlu olmaktadır. Neredeyse bütün fantastik filmler, temel olarak iyi ile kötünün savaşıdır. İyiler hep kazanır. İzleyici de rahatlamış olarak evine geri döner. Popüler filmlerin beklenen sonlarına rağmen bir çeşit katarsis (arınma) sağlayarak, insanların hoşuna gittiği ve çok seyredildiği söylenebilir. Kişisel boyutta birey, gündelik hayatında yaşayamadığı, yaşamakta zorlandığı duyguları ve yaşam şekillerini filmin kahramanıyla birlikte yaşayarak bir çeşit katarsis sağlar. Aristoteles’in sürekli üzerinde durduğu ‘katarsisi’ şiddet ve pornografi bağlamında çözümleyen Oskay (1982:370) kavramı “şiddetin fantazya kurgusu içinde izlenmesiyle eğlenerek rahatlama ve ruhsal gerginliği azaltmaya etkisi” olarak tanımlamaktadır. Arınma hipotezine göre, sanat gibi simgesel sistemler gerçek yaşam deneyimleri yerine ikame deneyimler sağlamakta ve böylece fantazya ya da rüyalarda olduğu gibi içimizdeki toplum karşıtı güçlerin zararsız şekilde dışa vurulmasına yaramaktadır. Ne var ki bugün medyanın kitlelere gerçek yaşamlarının dışındaki zamanlarını geçirirken bir tür arınma sağladığı böylece varolan toplumsal sistemin sürdürülmesinden yana belirli bir kültürel işlevi yerine getirdiği giderek daha yoğun şekilde dile getirilmektedir. Çağdaş insan, olağanüstü kahramanlarla ilgili gösterimleri gerçek olmadığını bilerek bu kahramanların onun yerine yaşadığı deneyimlere göre anlamlandırmakta bu süreçte gerçek ile fantezi arasındaki çizgi de muğlaklaşmaktadır. Ancak günümüz toplumlarında izleyicilerin fantazya ile realite arasında ayrım yapabilme olanakları giderek azalmaktadır. Walter Benjamin’e göre modern dünyada imge ve imajlar metalaşmış, fantazyalarımızın materyalize olmuş hallerine dönüşmüşlerdir. Modern yaşamda insanlar çaresiz kaldığı toplumsal yaşam totalitesi karşısında harekete geçememekte, yaşamına egemen olabilmek adına bazen girişimde bulunsa da daha çok fantazyalara sığınmaktadır (Oskay,1983:163). Yani fantastik sinema filmleri, insanlara kaçış fırsatı sağlamaktadır. Ancak insanın dış gerçekliği ile kurduğu anlamlandırma ilişkilerinden biri olan düş görme ve fantazyaları arasına bilinç endüstrileri girmiş durumdadır. Modern insan bu endüstri fantazyalarını yüksek aldanımcı nitelikleri yüzünden tercih etmektedir. Rutin işlerden fantazyaya sığınan insanlar için bu, gerçeğin sınırlamalarından kaçışı da ifade etmektedir. Filmlerle başka hayatlar ve deneyimler yaşar, birkaç

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 93

saatliğine de olsa kendi gerçek öykümüzden sıyrılıp, kahramanın öyküsüne dalarız. Sinema salonuna girdiği anda kendi yaşamının monoton akışından uzaklaşan insan, büyülenerek seyrettiği film boyunca kahramanla özdeşleşir. Kahramanlar, olmak istediğimiz kişiler olarak karşımıza çıkarlar. Yapmak istediklerimizi, hayal ettiklerimizi yapan kişiler olarak. Yani ekrandaki kahramanın imajını tüketiriz aslında. Ancak tüketilen bu imaj da yaratılmış bir şeydir. Robert Bocock’a (1997) göre modern kapitalizmde tüketim artık sadece ihtiyaçlara değil, aynı zamanda gittikçe artan bir şekilde, arzulara dayanan bir olgudur. Ancak arzu edilen yani tüketilen şey; ‘gerçek’ çikolata, otomobil, ev, düşlerimiz ya da fantezilerimiz değil, bunların yerine konan sembolik şeylerdir. İzleyici, etkileyici kostümler içinde ekranda gördüğü bir kahramana, kitapta sadece sözcüklerle ilişki kurduğu bir kahramandan daha fazla benzemek isteyebilir. Fantezi karakterler bizim bilmediğimiz bir dili konuşup, bizim ayak basmadığımız topraklarda gezindikleri için daha egzotik ve ilgi çekicidirler. Tüketimin simgesel bir etkinlik haline geldiği günümüzde fantastik filmler; geçmişin mitleri, efsaneleri ve halk hikayelerinin yerini almış durumdadır. Görüntünün doğası gereği, diğer medyaları kullanan sektörlere göre daha güvenilir gözükse de bu filmler, olmayan bir dünyayı bile pazarlayabilir. İnsanların zihinlerinde ya da sinema perdesinde çok ışıltılı ve renkli izlenimler bırakan fantastik filmlerde, uydurma bir evrende, büyücüler, ejderhalar, zaman yolculukları, konuşan ağaçlar arasında gerçek dünyada göremediğimiz gerçeklik koşullarındaki insan davranışlarına inanmamız amaçlanır (Stark,2002). Bunların gerçekleşmesinin mümkün olmadığını bildiğimiz halde bize inandırıcı gelirler ya da en azından inanmak isteriz. Çünkü oradaki kahramanlar aslında bizim içinde olmak isteyip de olamadığımız hayatları yaşar, yapmak isteyip de yapamadığımız şeyleri yaparlar. Yeni neslin kahramanı Harry Potter’ın doğaüstü güçlerle çoğu çocuğun ve birçok yetişkinin içinde kalan yasakları, yaramazlıkları yapabiliyor oluşu cazibesinin önemli bir kısmını oluşturur. Harry Potter modern zamanların kibritçi kızıdır bir anlamda ama küçük kibritçi kız soğuktan ölerek sizi derinden yaralar ve bir an bile olsa, onu kurtarmaya değer bulmayan toplumsal düzene isyan edersiniz. Harry Potter ise gerçek dünyada ezilenken, fantastik dünyada bir kahramandır. Yanlarında bırakıldığı akrabalarının yanındaki gündelik hayatında fiziksel ve duygusal şiddet görür ancak büyülü dünyasında o, bir kurtarıcı olarak herkesin sevgilisidir. İçinizde acıma ve mevcut durumu sorgulama hissi uyandırmaz çünkü sonunda intikamını alır. Benzer şekilde gündelik yaşamlarında II. Dünya Savaşı’nın kasvetli Londra’sında okula gitmek zorunda olan Narnia Günlükleri’nin 4 çocuk kahramanı da renkli, ışıltılı fantastik dünyada birer kahramana dönüşürler. Aslında fantezi-kurguların büyük çoğunluğu sıradan insanların dönüşüm hikayesidir. Yüzüklerin Efendisi’nin Frodo’su köyün yaramaz delikanlısından Orta Dünya’nın kurtarıcısına, Karayip Korsanları’nın Will Turner’ı basit bir demirciden kahraman bir denizciye (sonra korsana) dönüşür. Pısırık Clark Kent yalnızca gözlüklerini çıkarıp Superman olurken, korkak Bruce Wayne yarasa pelerinini giyerek Batman oluverir. Burada bize söylenmek istenen şeyse içinde bulunduğumuz durumu sorgulamanın anlamsız olduğu çünkü bütün sı-

94 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
radan insanlar için bir başka dünyanın varolabileceğidir. Ancak bu alternatif dünyada gündelik kaygılara pek de yer yoktur. Örneğin Yüzüklerin Efendisi’nde kahramanların gündelik hayatlarına ilişkin detaylara çok fazla yer verilmez. Sanki yemek sadece zaferin kutlandığı şölen masalarında yenir, uyku sadece lanetli ama cezbedici yüzüğün yok edilmesi yani büyük görevin başarılmasında fiziksel güce ihtiyaç duyulduğu için yapılan bir eylemdir. Aynı şekilde şehvet ve tutkudan arındırılmış ölümsüz aşk da savaş öncesinde kahraman krala güç vermek için hikayeye monte edilmiş gibidir. Evde anne-babasına, okulda öğretmenine, işyerinde patronuna boyun eğmek zorunda olan modern toplumun bireyleri için olağanüstü kahramanlar büyülü bir dünyada, farklı bir yaşam fırsatı sunar görünürler. Fantastik kahramanlarının çizdiği üstün insan tiplemeleri seyredenler için sembolik mutluluk veren bir pamuk şekeri gibidir. Şeker bittikten sonra çöpünü yalamaya devam ederken, yeni şekerin yeni bir mutluluk getireceği hayaliyle avunulur.

Sonuç Sinema, yaşamsal ihtiyaçları dışındaki şeyler için de para harcayabilecek orta ve üst sınıflara yönelik bir serbest zaman etkinliği olarak kabul edilebilir. Kitlelerin temel olarak vakit geçirmek için tercih ettikleri sinemada bir film izleme edimi, izleyicilerine eğlenmenin yanı sıra modern toplumun tüketim ilişkileri bağlamında anlaşılabilecek hazlar da sağlamaktadır. Bu hazların başında film kahramanı ile özdeşleşme ve gündelik hayata dair sıkıntılardan kurtulma gelmektedir. Film endüstrisi, kapitalist dünyanın eğlendiren yüzü olmuştur. Filmin kahramanı ya da hikayenin mekanı gibi sinematik imgelerin tüketiminin araçsallığı, çoğu zaman izleyici için ‘satın alınabilecek bir mutluluk fırsatı’ imajı yaratmasından gelir. Tüketimin gerçek olduğu kadar imgesel olduğu, alışveriş ile eğlencenin artık birbirine karıştığı tüketim toplumunda, insanların neredeyse bütün boş zamanlarını dolduran medyanın kahramanları da artık birer imge, meta haline gelmiştir. Belki ‘Bugün kim olmak istersiniz?’ diye sorulan imaj dükkanları yok karşımızda ancak gardıroptan kıyafet seçer gibi istediğimiz kahramanın imajını bir süreliğine de olsa giyebilmemize olanak sağlayan sinema filmleri var. Keşke o, ben olsaydım duygusuyla izlediğimiz sinemasal kahramanlar, her şeyin düzenli ve muntazam olduğu modernist aklın egemenliğindeki sıkıcı iş hayatımız ve gündelik dünyamızdan kurtulma fırsatı sunar. Son yılların yükselen yıldızı fantastikkurgu türü filmler, bu özdeşleşme ve kaçış için uygun duraklardır. Bir biletle hem fantastik kahramanın imajını hem de olağandışı bir zaman ve mekana kaçış fırsatını satın alabiliriz. Ancak genellikle harcadığımız para, sinema endüstrisinin daha fazla harcamayı göze alabileceğimiz daha seyirlik ve etkileyici hikayeler yaratması için kullanılır. Fantastik filmleri, sadece izlenmesi eğlenceli hoş birer seyirlik olarak değil, aslında modern aklın verimlilik ve karlılık kurallarına uygun olarak yaratılmış ürünler olarak okuyan bu makalede, bu tür filmlerin tercih edilmesinin ardında yatan temel

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 95

nedenin izleyicilerin özgür seçimleri değil, sinema endüstrisinin daha fazla kar elde etme isteği olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Bu filmler sadece “İzle ve geç/unut” şeklinde tasarlanmış olsaydı, bu kadar büyük bütçeler ayrılmazdı. Akılcılaştırılan sinema endüstrisinde verimlilik çoğunlukla izleyici sayısı yani karlılıkla ölçülür. Diğer türler gibi fantastik kurguları da daha geniş izleyici kitlesi yani daha fazla kazanmak için repertuarına katan holdingleşmiş film stüdyosu sahipleri, görsel teknolojilere daha fazla para ayırıyor. Daha fazla satan türlere daha çok para yatırılıyor, daha fazla yatırım yapılan filmlerin daha çok izlenmesi için tanıtım faaliyetleri de buna göre düzenleniyor. Bu zincirleme süreçte yeni filmler de daha fazla teknolojiyle daha görsel ama daha pahalı hale geliyor. Soluksuz izlediği film süresince kalabalıklar içinde kaybolmuşluktan ve sıradanın sıkıcılığından kaçan izleyicinin hayal ve fantezilerini sömüren sinema endüstrisinin kurguladığı süper kahramanlar sinema perdesini ve yapımcı şirketlerin kasasını doldurmakla kalmayıp, bir taraftan Hollywood’un film pazarındaki üstünlüğünü devam ettirmesine katkıda bulunuyor, bir taraftan da ideolojik olarak kısa bir rahatlama ve sonra yeni rahatlama isteğiyle beraber insanları hayali gerçeklere inandırmaya hizmet ediyor. İşte bu sebeple sinema, teknoloji ve endüstrinin karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin izleyici ve film şirketleri açısından anlamı daha fazla araştırılmaya değer bir konu olarak karşımızda duruyor. Kapitalizm, sinemanın getirisinden memnun olmalı ki yüz yılı aşkın bir zaman dilimi boyunca bu endüstriyle bağlarını sürekli güçlendiriyor ancak aralarındaki ilişkinin daha derinlemesine incelenmesi ihtiyacı da ortaya çıkıyor. Araştırmaların çoğaltılması ihtiyacı çok yüzeysel bir incelemede dahi görülebilir. Örneğin en çok kullanılan arama motorlarından biri olan google üzerinden yapılacak kısa bir tur, internet diliyle söyleyecek olursak küçük bir sörf, artık bir bilgi çöplüğü haline gelmeye başlayan internetteki bilgiler yanlış yönlendirici olma riski taşımakla birlikte ilginç sonuçlar verebilir. Arama sonuçlarına göre “Harry Potter” için 94.200.000 kayıt (95.700.000 İngilizce), “Yüzüklerin Efendisi” için 16.120.000 kayıt (23.400.000 İngilizce), “Fantastik filmler” için 2.850.000 kayıt (13.300.000 İngilizce) bulunmaktadır. Buna karşın “Kapitalizm ve Sinema” için sadece 343.000 kayıt (1.280.000 İngilizce), “Sinema ve Gündelik Yaşamdaki İşlevi” için 475.000 kayıt (848.000 İngilizce), “Sinema Endüstrisi” için 409.000 kayıt (616.000 İngilizce) ve “Bağımsız Sinema” içinse 468.000 kayıt (677.000 İngilizce) bulunmaktadır. Bu rakamlarla çeşitli spekülatif yorumlar yapmak mümkün ancak insanların ilgisini çeken konular üzerinde daha fazla durulduğu ve daha geniş kitlelere yayıldığı düşünülecek olursa, aradaki farkın insanların genel eğilimleri hakkında fikir verdiği ve fantazyaların insanlara eleştirellikten daha fazla hitap ettiği şeklinde yorumlanabilir (mi?). Forumları, blogları, video paylaşım siteleri, arama motorları ile hem iş hem de iş dışındaki hayatımızın önemli bir parçası haline gelen internetin daha çok eğlence amaçlı kullanıldığı ve sinema endüstrisi gibi bir konunun akademik alanda daha ilgi çekici bir başlık olarak değerlendirilebileceği doğrudur ancak bugün internet üzerinden uluslararası kütüphaneler de dahil çok çeşitli bilgi kaynaklarına ulaşmak mümkündür. Bu noktadan yola çıkarsak, sinema ve gündelik hayattaki işlevlerine yönelik eleştirel bakışın, üzerinde daha fazla

96 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
düşünülen, yazılan, yayılan bir konu olması gerektiği de gözden kaçırılmamalıdır.

KAYNAKÇA Abisel, N. (1999). Popüler Sinema ve Türler. İstanbul: Alan Yayıncılık. Adorno, T. W. (2005). Kitle İletişim Kuramları. İçinde: E. Mutlu (der.). Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünmek. (s. 240-249). Ankara: Ütopya. Argın, Ş. (1992). Kapitalist Toplumda İşin ve İşgücünün Kaderi: Fordizmden Post-Fordizme. Birikim, 41 (1): 16-28. Arık, M. B. (2004). Top Ekranda Medya Çağında Futbol ve Televizyon Arasındaki Vazgeçilmez İlişki. İstanbul: Salyangoz. Aristoteles (1993). Politika (çev: M. Tuncay). İstanbul: Remzi Kitabevi. Aydoğan, F. (2000). Medya ve Serbest Zaman. İstanbul: Om Yayınevi. Aydoğan, F. (der.). (2004). Düşlerimizi Artık Televizyon Kuruyor: Medya ve Popüler Kültür Üzerine Yazılar. İçinde: Antikçağ’da Modern Dönemde Serbest Zaman (s. 147-159). İstanbul: MediaCat. Aytaç, Ö. (2004). Kapitalizm ve Hegemonya İlişkileri Bağlamında Serbest Zaman. C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, 28 (2): 115-138. Bathrick, D. (1984). Marxism and Modernism. New German Critique, 33 (2): 207-217. Bauman, Z. (1998). Postmodern Etik (çev: A. Türker). İstanbul: Ayrıntı. Bauman, Z. (2001). Parçalanmış Hayat: Postmodern Ahlak Denemeleri (çev: İ. Türkmen). İstanbul: Ayrıntı. Benington, J. & White, J. (1992). Leisure Services at a Crossroads. London: Longman. Benjamin, W. (2001). Pasajlar: Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı (çev: A. Cemal). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Bocock, R. (1997). Tüketim (çev: İ. Kutluk). Ankara: Dost Yayınevi. Brohm, J. M. (1989). Sport: A Prison of Measured Time. London: Pluto Press. Büyükdüvenci, S. & Öztürk, S. R. (1997). Sinema ve Postmodernizm. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları. Campbell, C. (1989). The Romantic Ethic and the Spirit of Modern Consumerism. Oxford: Blackwell. Comolli J. & Narboni, J. (2008). Sinema: Tarih, Kuram ve Eleştiri. İçinde: Sinema, İdeoloji, Eleştiri. S. Büker & G. Topçu (der.). (s. 99-112). Ankara: G.Ü. İletişim Fakültesi Basımevi. Debord, G. (1996). Gösteri Toplumu ve Yorumlar (çev: A. Ekmekçi & O. Taşkent). İstanbul: Ayrıntı. Denzin, N. (1990). Cinematic Society, London: Sage Publication. Erdoğan, İ. (1999). Popüler Kültür ve İktidar. İçinde: Popüler Kültür, Kültür Alanında Egemenlik ve Mücadele. N. Güngör (der.). (s. 30-41). Ankara:Vadi. Featherstone, M. (1996). Postmodernizm ve Tüketim Kültürü (çev: M. Küçük). İstanbul: Ayrıntı. Fiske, J. (2003). İletişim Çalışmalarına Giriş (çev: S. İrvan). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları. Greisman, H. & Ritzer, G. (1981). Max Weber, Critical Theory and the Administered World. Qualitive Sociology, 4 (1): 34-55.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Büyüklere masallar: fantastik filmler ve gündelik yaşamda büyünün yeniden keşfi 97
Hibbins, R. (1996, January). Global Leisure. Social Alternatives, l5 (1): 22-25. Hollinger, R. (2005). Postmodernizm ve Sosyal Bilimler (çev: A. Cevizci). İstanbul: Paradigma. Holmlund, C. & Wyatt, J. (eds). (2004). Introduction. In: Contemporary American Independent Film: From the Margins to the Mainstream. London: Routledge. Horkheimer, M. & Adorno, T. (1995). Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar (çev: O. Özügül), İstanbul: Kabalcı. Horkheimer, M. (2002). Akıl Tutulması (çev: O. Koçak). İstanbul: Metis Yayınları. Jowett, G. & Linton, J. (1989). Movies as Mass Communication. New York: Sage Publications. Kellner, D. (2004). Culture Industries. In A Companion to Film Theory. (eds: T. Miller & R. Stam). London: Wiley-Blackwell. King, G. (2004). American Independent Cinema. New York: Tauris Publications. Leyda, J. (1973). A History of the Russian and Soviet Film. New York: Collier Books. Lull, J. (2001). Medya, İletişim, Kültür (çev: N. Güngör). Ankara: Vadi. Mannell, R. & Kleiber, D. (1997). A Social Psychology of Leisure. State College: Venture Publishing. Miller, T. & Govil, N. & Maxwell, R. (2001). Global Hollywood, London: BFI Publishing. Mulvey, L. (1975,Autumn). Visual Pleasure and Narrative Cinema. Screen, 16(3):6-18. Olson, S. R. (1999). Hollywood Planet: Global Media and Competitive Advantage of Narrative Transparency. New Jersey: Lawrence Erlbaum. Oskay, Ü. (1982). XIX. Yüzyıldan Günümüze Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri: Kuramsal Bir Yaklaşım. Ankara: A.Ü. S.B.F. Yayınları. Oskay, Ü. (der.). (1983). Estetize Edilmiş Yaşam. İçinde: Tarih, Kültür ve Fantazya. (s. 131-164). Ankara: Dost Kitabevi. Poole, R. (1993). Ahlak ve Modernlik (çev: M. Küçük). İstanbul: Ayrıntı. Pronovost, G. (1998). Leisure Workers. Current Sociology, 48 (3): 56-63. Ritzer, G. (2000). Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek (çev: Ş. Süer Kaya). İstanbul: Ayrıntı. Rojek, C. (1985). Capitalism and Leisure Theory. London: Tavistock. Schneider, M. (1993). Culture and Enchantment. Chicago: University of Chicago Press. Sevgili, A. (1995). Hollywood’un Dünya Egemenliği ve Getirdiği Sonuçlar. 25. Kare, 10: 24-32. Stark, L. (2002,Mart). Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, Conan: Fantastik Edebiyat Sinemalar Diyarında. Virgül, 49: 25-28. Wasco, J. (1982). Movies and Money: Finansing the American Film Industry. New Jersey: Ablex Publications. Wasco, J. (2003). How Hollywood Works?. London: Sage Publications. Weber, M. (1987). Sosyoloji Yazıları (çev: T. Parla). C. Wright Mills & H. H. Gerth (eds.). İstanbul: Hürriyet Vakfı Yayınları. Willis, S. (1993). Gündelik Hayat Kılavuzu (çev: A. Bora). İstanbul: Ayrıntı.

98 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Elif Şeşen
Wright Mills, C. (1956). White Collar: The American Middle Classes. New York: Galaxy Books. Wyatt, J. (1994). High Concept: Movies and Marketing in Hollywood. Austin: University of Texas Press.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 99

Sefalet n Ps koloj s ya da Ps koloj n n Sefalet : Ps koloj k Yoksulluk Yaklaşımlarının Eleşt r s 1

Aysel Kayaoğlu2

ÖZET
Sosyal bilimlerde yoksulluğa 1990’lardan beri artan bir ilgi gösterilmektedir. Yoksulluğu bir “sosyal problem” olarak ele alan ana akım literatür, yoksulları suçlayan bir eğilim üretmektedir. Tarihsel olarak, psikolojinin yoksulluğa yönelik hem sınırlı hem de sınırlayıcı bir ilgisi olmuş, çoğu kez olguyu patolojikleştirerek, diğer sosyal bilimler gibi kurbanı suçlayan ideolojiye hizmet etmiştir. Bu makalenin temel amacı tarihsel olarak psijkolojinin bu sefaletini göstermektir. Bu amacı gerçekleştirmek için, ilk olarak psikolojinin belirli bir yoksulluk kavramsallaştırması olup olmadığı sorusu yanıtlanmaya çalışılacaktır. İkinci olarak, psikolojinin yoksulluğu çalışmaya ilişkin bir meşruiyet problemi olduğu saptanacak ve bu problemin “üçüncü dünya” bağlamında nasıl yaşandığı tartışılacaktır. Son olarak, çeşitli psikolojik yoksulluk yaklaşımları eleştirilerek, psikolojinin sefaletinin farklı görünümlerine odaklanılacaktır.
Anahtar sözcükler: Yoksulluk, psikoloji, kurbanı suçlama.

Psychology of Poverty or Poverty of Psychology: Crıtıcısm of Psychologıcal Poverty Approaches
ABSTRACT
Poverty has gained an increasing interest in social sciences since 1990s. The mainstream literature taking poverty as a “social problem” has produced a tendency towards blaming the poor. Historically, psychology’s interest in poverty has not only been limited but also very limiting. This limited and limiting interest has most of the time pathologized the issue and, just like the other social sciences, served the victim blaming ideology. The main aim of this article is to reveal this poverty of psychology historically. In order to achieve this aim, first, the question of whether psychology has a poverty conceptualization or not was tried to be answered briefly. Having identified that psychology has a legitimacy problem in studying poverty, how this problem has been experienced in the “third world” context was discussed in the paper too. Finally, various psychological poverty approaches have been criticized, focusing on the different appearances of poverty of psychology.
Keywords: Poverty, psychology, victim blaming.

1 2

Bu makalenin bir parçasını oluşturduğu çalışmaya verdiği finansal destekten dolayı Türkiye Bilimler Akademisi’ne teşekkür ederim. Yrd. Doç. Dr., Anadolu Üniversitesi, İletişim Bilimleri Fakültesi, İletişim Bölümü.

100 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
Giriş Herhalde başka hiçbir sosyal olgu yoksulluk kadar sosyal bilimlerin kendi araştırma nesnesi ile kurduğu ilişkinin ne denli sorunlu bir ilişki olduğunu gösteremez. 19. yüzyılın sonunda Booth ve Rowntree’nin İngiltere’de yaptıkları araştırmalardan beri sosyal bilimlerin ayrı bir grup olarak yarattığı yoksullar ve toplumdaki sınıf ilişkilerinden azade bir yoksulluk (Novak, 1995) fikri, topluma dair zihinsel temsillerimiz arasına geri dönülmez bir biçimde yerleştirildi. O zamandan bu yana, yoksulluk, iflah olmaz bir biçimde sürekli ve yeniden tanımlanmaya ve aslında böylelikle düzenlenmeye/ıslah edilmeye çalışılan bir “sosyal problem” olarak sunulmaktadır. Kapitalizmin çeşitli aşamalarında, her defasında yeniden tanımlanmayı talep etmesiyle, yoksulluk/yoksullar, aslında her daim kendine yönelik tanımlanma işleminin imkânsızlığını hatırlatır. Ne kadar incelikli hale getirilirse getirilsin, yoksulluk söylemi, hep sözün tükendiği noktadaki o beyhudeliği yaşatır bize. Zira bir durum olarak yoksulluk, tanımı gereği, ne yapılırsa yapılsın, hiç tamamlanamayacak bir eksiklik halidir (Dean, 1992). Yoksulluğun nasıl ortaya çıktığını değil, yoksulların neden yoksul olduğunu sordurarak, “kapitalizmi değil kapitalizmin kurbanlarını suçlama (Harvey ve Reed, 1996: 461)”ya götüren odak kaydırıcı söylemiyle ana akım yoksulluk literatürü, analizin her adımında adeta kapitalizme, sömürüye ve toplumsal sınıflara referans vermeden konuşmanın yolunu aramaktadır. Belki tam da toplumsal sınıfları konuşamadığı için yoksulluğu konuşan bir literatürdür bahsettiğimiz. Sınıfın inkarına dayalı yoksulluk analizlerinin (bkz. Özuğurlu, 2002; Ercan, 2003) sosyal bilimcilerin entelektüel tercihleriyle ya da sosyal bilimlerin kendi iç dinamiğiyle ortaya çıktığını söylemek saflık olurdu. Tersine kendi araştırma nesnesi kadar toplumsal süreçlerin içinde şekillenen sosyal bilimler, içinde bulundukları çağın eğilimlerine referansla araştırma nesnelerine yaklaşırlar; ya bu eğilimleri güçlendiren ya da karşı koyan ama sonuçta hep onları referans alan bir yerden yaklaşırlar (Harvey ve Reed, 1996). 1990’lardan bu yana sosyal bilimlerde yoksulluğu tanımlama ve bu “sosyal problem”i düzenleme çabası yeniden gündeme geldi; muhtemelen daha önce hiç olmadığı kadar sofistike ve çeşitli gibi görünen yoksulluk analizleriyle karşı karşıyayız. Ancak zenginliğe dair çalışmaların semptomatik yokluğuna karşılık, yoksulluk çalışmalarındaki bu patlamanın tarihsel olarak sosyal bilimlerin ürettiği yoksulluk söyleminde esaslı bir değişiklik yarattığı söylenemez. Zira, sosyal bilimlerde yoksulluğa yönelik ilginin artışı bir tesadüf değildir; bu ilgi artışının, uluslar arası aktörlerin, hükümetlerin ve sermaye örgütlerinin, kapitalizmin küresel ölçekte yeniden yapılandırılmasına yönelik politikaların bir parçası olarak yükselttiği “yoksullukla mücadele”, “yoksulluğa saldırı” vb. söylemi (Özdek, 2002) içinden okunması gerekir. Dünya toplumlarının kendini içinde bulduğu bu yeni kitlesel yoksullaştırılma süreci, 1970’lerde kapitalizmin kriziyle başladı. Kriz, çok genel düzeyde Batıdaki refah devleti, Batı dışı dünyada ulusal kalkınma modelinin çözülmesiyle birlikte, kapitalizmin küresel ölçekte tekrar yapılanması demekti. Daha özgül olarak, küreselleşmenin

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 101

bu yeni evresinde kapitalizmin yeniden yapılandırılması, toplumsal güçler (devlet, emek ve sermaye) arasındaki ilişkilerin dönüşümlerini içerir. Neoliberal ideoloji içinde şekillenen bu ekonomik ve siyasi dönüşümlere, toplumsal yaşamın diğer tüm alanlarındaki dönüşümler de eşlik etti (Özkazanç, 1997). Tüm bu dönüşüm sürecinde, kaçınılmaz olarak yoksulluğun deneyimlenme biçimi, tanımlanışı ve yoksulluğa yönelik sosyal politikalar değişti. Bu değişimlerin doğrultusunu belirleyen ana eksen, yoksulları yoksullukları için suçlayan kapitalizmin kadim ideolojisidir (Buğra, 2007). Bu çerçevede, refah devletinden faydalanan asalaklar olarak hedef tahtasına zaten yerleştirilmiş olan yoksullar, artık gözden çıkarılmış, pazara girmeleri bile beklenmeyen “fazlalıklar”olarak muamele görmeye başladılar (Özkazanç, 1997: 31-34). Pazara girmeleri beklenmeyen, gerçekte esnek üretimden dolayı isteselerde de pazara girmesi mümkün olmayan yoksullara, topluma içerme projesi olarak çalışma şartını getirmek, yani “çalışmayana ekmek yok” demek (Buğra, 2007), çalışma etiğinin tarihsel olarak bir kez daha ama bu kez başka işlevle göreve çağrılması anlamına geliyordu. Endüstriyel kapitalizmin, “emek-yoğun sanayi(si) ile bir zamanlar uyum içinde” olan çalışma etiği bir taraftan kapitalizmin üretimi arttırmak için sürekli daha fazla ihtiyaç duyduğu emek talebini karşılıyor, bir yandan da yoksulluğu politik ve ahlaki olarak düzenlemeye-denetlemeye yarıyordu. Ancak kapitalizmin bugünkü üretim koşullarında, çalışma etiği bu işlevlerini yitirmiş, toplumun, artık hiçbir işe yaramayan yoksullara karşı ilgisizliğinin aklanmasının aracı olmuştur (Bauman, 1999: 96-97). Kuzeydeki yoksullara yönelik toplumsal içerilme politikalarının Güney versiyonu sosyal sermayedir. 1980’den itibaren uygulamaya konan yapısal dönüşüm politikaları, Batının müteşebbis bireyini burada yaratamadığı için yoksulluğu azaltmak bir yana, daha da ağırlaştırdı. Bunun üzerine, 1990’lardan itibaren, gene bir yoksulluğu azaltma politikası olarak, bu kez, insanın yetenek ve kapasiteleri yerine sosyal ilişkilerini metalaştırma hedeflendi (Akdoğan, 2002). Sosyal bilimler, yoksulları bir taraftan tembellik ve asalaklık temelinde suçlayan diğer taraftan çaresizlik ve düşkünlük temelinde yardıma muhtaç konuma hapseden anlayış ve politikaları, çoğu kez “nesnellik” kazandırarak yeniden üretmiş, önerdiği kavram ve teorilerle, dolaylı ya da dolaysız bu tarz yaklaşımlara meşruiyet kazandırmıştır. Yakın zamana kadar ekonomi disiplinin hakimiyetinde olan yoksulluk çalışmaları alanına, daha sonraları sosyoloji, sosyal antropoloji gibi diğer disiplinler de katkı yapmaya başlamıştır. Multidisipliner bir alan olarak yoksulluk çalışmalarının, çoğu kez, bu disiplinlerin kendi bakış açılarından ürettikleri yoksulları suçlama eğilimleriyle malul olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin, Wright (1993), sosyolojideki yoksulluk ve evsizlik meselesinin nedenlerinin analizinde, kurbanı suçlayıcı ve toplumu suçlayıcı açıklamalara üçüncüsünü ekler; disiplini suçlama. Sosyoloji disiplininin çeşitli mekanizmalar aracılığıyla (olguyu netleştirmek ve sınıflandırmak, iletişimi kolaylaştırmak için teknik kelimeler geliştirmek ve kurbanların biricik özelliklerine odaklanarak kurbana yönelik bir sempati uyandırmak), kurbanı suçlama dilini nasıl oluşturduğunu gösterdikten sonra, bu üretimin popüler anlayış üzerindeki etkisine odaklanarak (üniversitedeki sınıf ortamları da dahil), disiplinin popüler an-

102 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
layışı şekillendirmedeki sorumluluğuna dikkat çeker. Psikoloji3, yoksulluk çalışmaları alanında, baştan beri sesi duyulmayan bir disiplindir; ancak bu durumun az da olsa değiştiği, disiplinde birtakım kıpırdanmalar olduğu söylenebilir. Genel olarak değerlendirildiğinde kolaylıkla farkedileceği gibi, tarihsel olarak, psikolojinin yoksulluk çalışmaları hem kendi içinde niceliksel olarak çok sınırlıdır, hem de yoksulluk literatürüne yaptığı “katkı” anlamında çok sınırlıdır “sınırlı katkıyı sağlayan da atıf teorisi çerçevesinde yapılan yoksulluk çalışmalarıdır. Ancak, esas sorun, yoksulluk çalışmalarının sınırlılığından çok sınırlayıcı olmasıdır. Sınırlayıcılığın yarattığı maluliyet, basit olarak düzeltilebilecek türden bir sorun değildir. Sınırlayıcılık, tam da psikolojinin hareket alanını oluşturan bilimsel paradigmanın kendisindedir. Bu, başka her toplumsal meselede olduğu gibi, yoksulluk meselesinde de kavrayışımızı kısırlaştırmıştır ama daha kötüsü, böyle bir paradigmadan üretilenlerin, pek çok toplumsal kurumun (resmi ve sivil toplum kuruluşları, medya, sosyal bilimler) elbirliğiyle kurduğu hakim yoksulluk anlayışına sinmiş olan kurbanı suçlama ideolojisine psikolojinin özgün “katkısı”nı sunmuş olmasıdır. Ekonominin “yoksulluk çizgisi”ne, sosyolojinin “sınıfdışı”, “hak eden yoksul-hak etmeyen yoksul” kavramlarına, psikolojinin “kontrol odağı”, “adil dünya inancı”, “başarma ihtiyacı” eşlik etmektedir. Sonuç, psikoloji açısından, elbette, artık klişe haline gelen deyimle “sorunun çözümü olmaktan çok bir parçası” haline gelmiş olmasıdır. Bundan 38 yıl önce, Arthur Pearl, psikolojinin yoksulluğa ilişkin bu konumunu “psikolojinin sefaleti” olarak nitelendiriyordu. Yoksulluğun devasa bir toplumsal eşitsizlik meselesi olduğuna gönderme yaparak, Pearl, “bir grup olarak psikologlar[ın], diğer sosyal bilimcilerle birlikte, yoksulluğun inanılmaz varlıklı bir topluma yönelttiği meydan okumayı görmeyi reddettiğini” söylüyordu (Akt. Harper, 2003:185). Harper, o zamandan bu yana psikolojinin ders alıp almadığını sorar ve almadığını söyler, ve neden/nasıl alamadığını da en azından yoksulluğun nedenlerine yönelik atıf çalışmalarının eleştirisi çerçevesinde göstermeye çalışır. Gerçekten de sadece yoksulluğa yönelik nedensel açıklamalar hakkındaki çalışmaları değil, genel olarak çok sınırlı da olsa yoksulluk konusundaki psikoloji literatürünün tamamını psikolojinin sefaleti olarak okumak çok mümkündür. İşte bu yazının temel amacı, psikoloji disiplini ile bir toplumsal olgu olarak yoksulluk arasındaki ilişkinin eleştirel bir değerlendirmesini yaparak, tarihsel olarak bu sefaleti göstermektir. Yoksulluk meselesi söz konusu olduğunda, psikolojinin sefaletini ortaya koymadan önce veya koyabilmek için birbiriyle ilişkili olan iki adımı atmak gereklidir. Birinci adım, ilk bakışta absürd görünse de psikolojinin, yoksulluk çalışmalarında, belirli bir yoksulluk anlayışından hareket edip etmediğini sorgulamaktır. Yazının ilk başlığında kabaca bu sorgulama yapılmaya çalışılacaktır. Böyle bir sorgulama, aslında diğer herhangi bir yoksulluk çalışması kadar, bir psikolojik yoksulluk
3 Bu yazıda özgül olarak sosyal psikolojinin kullanılmasını gerektiren birkaç yer dışında, psikoloji ifadesi sosyal psikolojiyi de kapsar tarzda kullanılmıştır. Bu yazının kapsamı ve amacı dolayısıyla psikoloji ve onun bir alt dalı olarak konumlandırılan sosyal psikoloji arasında incelikli bir ayrım yapmaya gerek görülmemiştir.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 103

çalışmasının da yoksulluğun verili kavramsallaştırmalar içindeki konumlanışını görmek anlamına gelecektir. İkinci olarak da, psikolojiye özgü bir durum olarak, psikolojinin yoksulluğu çalışmaya ait bir meşruiyet sorunu olduğu saptanacak ve tarihsel olarak bu sorunu “üçüncü dünya” ile ilişkisi bağlamında nasıl yaşadığı tartışılacaktır. Ancak bunlar yapıldıktan sonra, psikolojinin nasıl olup da yoksulluk gibi ciddi bir toplumsal olguya bu kadar ilgisiz kaldığını ve varolan ilginin de ne denli sakatlayıcı etkiler yarattığını anlamak mümkün olacaktır. Psikolojinin sefaletinin nedenlerinin aslında ilk iki bölümde temel olarak gösterilmiş olması umulmaktadır. Son olarak, psikolojinin yoksulluğa yönelik birkaç özgül yaklaşımında, bu sefaletin farklı görünümleri ele alınacaktır. Bunlar kronolojik sırayla, “yoksulluk kültürü”, “başarma ihtiyacı” ve “yoksulluğa yönelik atıf çalışmaları” dır. Bu üç teorik çerçeve, Carr’ın (2003) belirlediği tarihsel sınıflandırmadır. Dolayısıyla bu çalışmada bu sınıflama ya da tarihsel akış aynen benimsenecek ama bunlar teorik ve politik olarak daha ayrıntılı ve eleştirel bir açıdan ele alınacaktır.

Yöntem Carr (2003), Sloan ile birlikte editörlüğünü yaptığı Psikoloji ve Yoksulluk: Global Perspektiften Yerel Pratiğe başlıklı kitabı, psikolojinin yoksulluğa ilişkin kısa ve cılız tarihi içinde yeni bir başlangıç olarak konumlandırır. Oysa, hangi konuda olursa olsun, “yeni bir başlangıç yapmak”, Carr’ın yaptığından çok daha köklü biçimde bir tarihsel değerlendirme yapmayı, deyim yerindeyse tarihle yüzleşmeyi/hesaplaşmayı gerekli kılar. Psikolojinin, yoksulluğa yönelik tarihsel ilgisi bağlamında, bu yüzleşme/ hesaplaşma, psikolojinin sefaletinin ne tür/hangi dinamiklerle ortaya çıktığına dair eleştirel bir sorgulama anlamına gelir. Bu eleştirel sorgulama, örtük de olsa, bir ayağı eleştirel psikoloji okuması ve diğer ayağı eleştirel yoksulluk okuması olan bir zemin üzerinde gerçekleştirilir. Çifte eleştirel okumanın bize kazandıracağı analitik içgörüyle sözkonusu tarihe yaklaşmak, alternatif bir tarihyazımını olanaklı kıldığı için değerli olduğu gibi, eleştirel bir yoksulluk anlayışına dair bir takım teorik öncülleri ortaya koyma fırsatı verdiği için de değerlidir. Kısacası, psikolojinin yoksulluk konusundaki tarihine eleştirel bakmak, psikolojinin sefaletini betimsel düzeyde teşhir etmekten fazla bir şeydir.

Değerlendirme ve tartışma Psikolojinin bir yoksulluk kavramsallaştırması var mı? Yoksulluğun kendisine değil ama yoksulluğun nasıl kavramsallaştırılabileceğine dair bir içgörü kazanmanın en uygun yolunun, yoksulluk literatüründe yoksulluğun temsil ediliş biçimlerini irdelemek olduğu düşünülebilir. Ancak söz konusu literatürün bu tarz ayrıntılı bir analizine kalkışmak, bu çalışmanın sınırları dışındadır. Ve ayrıca daha önemlisi, böyle bir analizin gerekliliği ve meşruiyetini illa bir sosyal bilim

104 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
alanında konumlandıracaksak, psikoloji bu alanlar arasında hiç de öncelikli olmayacaktır. Buna rağmen, psikolojik bir yoksulluk anlayışı geliştirmek, dolaşımda olan yoksulluk söylemlerinin –ister bilimsel, ister politik veya kültürel olsun- ve bunların ideolojik sonuçlarının farkında olmayı gerektirir. Psikolojideki yoksulluk çalışmalarına bakıldığında, yakın zamana kadar yoksulluğa ilişkin belirgin bir perspektif arayışından söz etmek çok kolay değildir. Ancak, bu, varolan psikolojik yoksulluk çalışmalarının “belirli” bir yoksulluk tanımı ya da kavrayışından büsbütün yoksun oldukları anlamına gelmez. Örtük de olsa yoksulluğa ilişkin bir anlayış olmadan yoksulluk üzerine çalışıldığını iddia etmek absürd olurdu. Ne var ki, bizatihi bu kavrayışın örtük olması, psikolojinin yoksulluk anlayışını sorunsallaştırmanın önemli bir parçasıdır. Psikolojinin yoksulluk çalışmaları genel olarak değerlendirildiğinde, Harper’ın (1993) da vurguladığı gibi, psikolojinin, yoksulluğun bir süreç olmaktan çok bir durum olduğu varsayımıyla işgördüğü farkedilecektir. Böyle bir varsayım, çoğu durumda yoksulluğun her nasılsa ortaya çıkmış, orada öylece duran bir olguymuşcasına algılandığını ima eder. Yani, yoksulluğun doğal, verili, kendinden menkul bir tarih dışı olgu olarak sunulmasına hizmet eden bir algıdır burada söz konusu olan. Yoksulluğun verili bir durum olduğu varsayımıyla yapılan çalışmalardan, psikologların daha aşina olduğu terminolojiyle ifade edersek, yoksulluğun bağımsız değişken olarak ele alındığı ve böylece yoksulluğun etkilerine odaklanılan türde çalışmalar kastedilmektedir. Çoğu kez yoksulluğun (ve zenginliğin), sosyo-ekonomik statüye indirgendiği bu tür çalışmalar için ilk akla gelebilecek örneklerden biri, yoksulluğun çocukların fiziksel, duygusal ve bilişsel gelişimini nasıl/ne kadar sekteye uğrattığını gösteren çalışmalar olabilir.4 Gene de, yoksulluğa ilişkin varsayımlarının niteliği ve yöntem olarak bu varsayımları mutlaklaştırmaya hizmet ettikleri gözden kaçırılmadan, bu tür çalışmaların, yoksulların “nasıl/ne kadar” ezildiklerini gösterme işlevi olduğu ileri sürülebilir. Psikoloji disiplini açısından sorunsallaştırılması gereken belki de asıl nokta bu çalışmaların ya da bu soru sorma tarzının varlığı değil, ama neredeyse başka tarz soru sorul(a)mamasıdır. Daha az yapılanı ve hele de sözüm ona sosyal psikolojinin uygulamalı adı verilen alanlarında neredeyse hiç gerekli görülmeyeni, toplumsal bir meselenin kendisini bir sonuç olarak ele almak, yani bu bağlamda, yoksulluğu bir süreç olarak tanımlamaktır. Bu, bir psikolog için, yoksulluğa çok çeşitli parametrelerle ve farklı kuramsal yaklaşımlarla yaklaşan geniş bir literatürde kendini konumlandırmak anlamına gelir. Diğer bir deyişle, istediği kadar “mikro” süreçleri çalışsın, bir psikoloğun bu süreçleri yerleştirdiği daha geniş bağlamın verili olduğunu varsayma, bu bağlamın, irdelediği psikolojik yaşantılar açısından salt bir fon olarak işlev gördüğünü düşünme lüksü yoktur. Dahası, kendi analiz düzeyinde sorduğu soruların bu bağlama göre şekillendiğini ve o bağlamın da çatışmalı bir alan olduğunu takdir etmek durumundadır.

4

Yoksullukla ilgili bu tür ve diğer görgül araştırmaların son derece titiz ve kapsamlı bir şekilde gözden geçirildiği çalışma için bkz. Çukur, 2008.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 105

Psikolojinin yoksulluk ya da aynı minvalde başka bir toplumsal olguyu tanımlamanın önemli politik sonuçları olabileceğini öngöremeyen naif bakış açısından, büyük ölçüde disiplinin “uygulama ideolojisi”nin sorumlu olduğu ileri sürülebilir. Uygulama ideolojisi, Potter’ın (1982) sosyal psikolojideki “pür” ve “uygulamalı” bilim arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu göstermek üzere kullandığı bir kavramdır. Potter, bu ideolojinin temelinde, pür ve uygulamalı bilim arasında bir süreklilik olduğu ve bilginin ilkinden diğerine aktığı varsayımı olduğunu ileri sürer. Diğer varsayım ise, bilimsel teorilerin başarılı uygulamalar yoluyla geçerlik kazanmasına ilişkindir. Willig’e (1999) göre, uygulama ideolojisiyle hareket eden sosyal psikologlar, epey naif bir biçimde laboratuvarlarda elde edilmiş sonuçların sorunsuz, nesnel bir biçimde gerçek dünya problemlerine uygulanabileceğini düşünebilirler. Ancak Willig’in de vurguladığı üzere, bu durumda, bu sonuçların nasıl, neden ve kimin yararına “uygulandığı” soruları es geçilmiş olur. Özetle, psikolojinin halihazırda örtük olarak anaakım yoksulluk tanımlarını kabul ederek çalışma yaptığını ve bunun da büyük ölçüde, disiplinde derin bir biçimde varlığını hissettiren “uygulama ideolojisi”nin sonucu olduğu savlanmıştır. Bir başka deyişle, psikolojide çoğu kez, yoksulluk ya da başka bir toplumsal olgu, kendi başına/ kendisi için dert edinilmemiş, daha çok söz konusu teorinin “uygulandığı” ve “geçerliğinin test edildiği”, elverişli bir ‘boş yüzey’ olarak görülmüştür. Böyle bir anlayışla yapılan çalışmalar, kaçınılmaz bir biçimde, araştırmacının niyetinden bağımsız olarak, kurbanı suçlama ideolojisini güçlendirmeyle sonuçlanmıştır. Bu makalenin geri kalan kısmında da görüleceği üzere, kurbanı suçlama noktasına, yoksulluğu çeşitli biçimlerde psikolojikleştirmeyle ve çoğu kez de buna eşlik eden patolojikleştirmeyle varılmıştır. Anaakım iktisatta yoksulluğu, toplumsal olandan soyutlanıp kendinden menkul ekonomik bir kategoriye indirgeme çabasına benzer bir biçimde ama bu kez tersi yönde psikologlar da yoksulluğu maddi-yapısal süreçlerden koparıp, psikolojik olana indirgemişlerdir.

Psikolojinin yoksulluğu çalışma meşruiyeti: Psikoloji, yoksulluk ve “üçüncü dünya” Yoksulluk öncelikle ve birincil olarak makro bir sosyal olgu olarak görüldüğünde, ekonomi ve sosyoloji gibi disiplinlerin, bu olguya ilişkin yaklaşım tarzları tartışılabilir bile olsa, olguyu çalışmaları için bir meşruiyet tartışması yaşamaları gerekmez. Oysa tarihsel olarak bakıldığında, psikoloji disiplininin, kendisini tanımladığı biçimiyle, yoksulluk gibi bir sosyal olguyu çalışmasının meşruiyetini kurması gerekmiştir. Bu meşruiyet krizi, yoksul “üçüncü dünya”da psikoloji disiplinin rolü ile ilgili tartışmalarda açıkça izlenebilir. Hakim anlayış yoksulluğu üçüncü dünyaya özgü bir sorun olarak kabul ettiği için, yoksulluk ve psikoloji tartışmasının, en azından burada göstermek istediğimiz boyutu açısından, bir “üçüncü dünya ve psikoloji” tartışması şeklinde ce-

106 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
reyan ettiğini söyleyebiliriz5. Başka bir deyişle, “psikoloji yoksulluğu çalışabilir mi/ yoksulluk konusunda bir şey yapabilir mi” sorusunun, “psikoloji üçüncü dünyanın problemleri için ne yapabilir” sorusuyla, en azından belirli bir tarihsel dönem için yer değiştirebileceği önerilmektedir. Bugün hala yoksulluk ağırlıklı olarak “üçüncü dünya” ya da “güney”e ait bir “problem” olmaya devam etse de, artık “birinci” dünya ya da “kuzey”deki yoksulluktan da söz edilmektedir (Örn: bkz. İnsel, 2001; O’Connor, 2000). Dolayısıyla, psikoloji nezdinde, bu yazıda, tarihin bir dönemi için kurulan, “yoksulluk-üçüncü dünya paralelliği”ni bugün sürdürmek belki çok anlamlı olmayabilir, ama gene de bu paralelliğin, psikoloji disiplininin yoksullukla olan ilişkisini irdelemede bir referans noktası olarak kullanılabileceği kabul edilmelidir. Psikolojinin üçüncü dünya hakkındaki tartışmaları, temelde, bilimsel bir bilgi dalı olarak ve bir meslek olarak psikolojinin üçüncü dünyanın problemlerini çözmeye uygun olup olmadığı meselesi ekseninde dönmektedir (Moghaddam, Bianchi, Daniels, Apter ve Harré, 1999). 1968’e dek geri giden bu tartışmalar, hem birinci hem de üçüncü dünyadan pek çok psikoloğun, psikoloji disiplininin ürettiği bilgi ve pratiklerin, yoksul üçüncü dünyanın problemlerini çözmeye ilişkin büyük bir potansiyel taşıdığı ama çeşitli nedenlerle bu potansiyeli ortaya koyamadığı konusunda ortaklaştıklarını ortaya koyar. McClelland’ın üçüncü dünya problemlerinde başvurulacak bir psikolojik model olarak başarma ihtiyacı yaklaşımı ile ilgili çalışma ve uygulamalar bir tarafa konulursa, 1970’ler bu açıdan daha suskun geçmiş, ama 1980’lerin başında psikolojinin üçüncü dünyaya yardım etmesinin mümkün olup olmadığı tartışması tekrar alevlenmiştir. Örneğin, Connolly (1982), “gelişmekte olan ülkelerde”, ancak endüstrileşmeye geçilmesinden ve “gelişmiş ülkeler”deki teknoloji ve tarım yöntemlerinin kullanılmaya başlanılmasından sonra, psikoloji disiplinin onlara yardım edebileceği alanların (insanların eğitimi, seçimi, insan-makine dizaynı gibi konular) ortaya çıkacağını düşünür. Ama Connolly’e göre, o zaman bile, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki fark ortadan kalkmayacaktır; zira arada “derin kültürel, sosyal ve psikolojik farklılıklar” vardır ve bu yüzden bu ülkeler için yeni bir psikoloji gereklidir. Daha sonra Connolly(1985), üçüncü dünya için yeni bir psikolojiden ne anladığını ortaya koyduğunda, Moghaddam ve Taylor (1986a) tarafından “yeni-sömürgeci” olmakla suçlanır. Connolly’nin önerdiği şey, temelde, üçüncü dünyanın problemlerini çözmeye dönük “uygun psikolojik teknolojiyi” içeren, batılı psikologların bizzat oralara giderek uygulayacakları bir “problem-odaklı” psikoloji ‘yardım paketi’dir. Bu, tam da Moghaddam ve Taylor’ın (1986: 5) ifade ettiği gibi, “çözümleri olan ileri insanlar”ın “problemleri olan geri kalmış insanlar”a önerdiği bir yardım paketidir. Ne var ki, Connolly (1986: 11), önerilerinin sömürgeci bir tutumu yansıtmadığından emindir, mesela ona göre, psikoloji mezunlarının
5 Bu noktada, bir “psikoloji ve üçüncü dünya” tartışmasının, kültürler arası psikoloji ve kültürel psikoloji alanlarıyla çakışmasının hiç sürpriz olmayacağını belirtmek gerekir. Ancak kendi başına ciddi hacmi olan bu literatürü, yoksulluk tartışmasına taşımak ne çok gereklidir ne de bu yazının amaçları dahilindedir. Ayrıca, Carr ve Maclachlan (1998) da, “gelişmekte olan ülkeler”in yüz yüze olduğu problemlerde psikolojinin uygulanmasına yönelik ilgi ile kültürler arası karşılaştırmalı psikolojik çalışmaları birbirinden ayırdeder, ilkine yönelik ilginin çok daha az olduğunu belirtirler.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 107

“yoksul ve yardıma muhtaç üçüncü dünya”ya gönüllü olarak gitmeleri fikri, “becerilerini onların hizmetine vermek”ten başka bir şey değildir. Bir bakıma, birinci dünyadan Connolly’nin bakışının yansımasını, üçüncü dünyadan Sinha’da bulabiliriz. Sinha’ya (1984:19) göre,
Üçüncü dünya ülkelerindeki kalkınmanın tam da doğası yüzünden, psikoloji, disiplin olarak bununla çok ilgilidir…Doğudakiler, Batıda başarması kuşakları alan sosyo-ekonomik gelişme düzeyini yakalamak için heveslidirler, ancak bunu bir kuşaktan daha az bir zaman içinde yapmak zorundadırlar… Süreç, belirli ekonomik altyapı kurmak kadar sosyal yapıları, kurumları, aileleri, tutumları ve değer sistemlerini kurmayı da, gerçekte bütün bir toplumu içine alan büyük ölçekli bir sosyal değişme ve dönüşme programını içermektedir.

Sinha’dan öğrendiğimiz, üçüncü dünyadaki modernleşme sürecinde psikoloji disiplinin yapacağı çok önemli katkılar olduğudur. Örneğin, politik ve ekonomik değişimlerin yarattığı fırsatlardan yararlanamamak kişilerin güdülenme eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir, o halde biz de yapısal faktörlerle kişilik özellikleri arasındaki ilişkiyi araştırmalıyız. 1980’lerde yapılan bu tartışmalarda, psikolojinin üçüncü dünyaya yapacağı çok önemli katkılar olduğu savının karşısına, en belirgin seçenek olarak, yoksul üçüncü dünyanın problemleri için psikolojinin yapabileceği pek bir şey olmadığı savı çıkarılabilir. Üçüncü dünyadan Mehryar (1984), üçüncü dünya yoksulluğunun temelde ekonomik ve politik bir problem olduğu ve bu yüzden psikoloji veya sosyal bilimlerle çözülemeyeceği kanısındadır. Ona göre, eğer psikoloji, bu problemlerle uğraşırsa, “aslen ekonomik ve politik” olan meseleyi, psikolojikleştirerek, “hem verimsiz hem de gayri ahlaki bir çaba” içine girmiş olur. O halde, üçüncü dünya psikologlarının, kendi toplumlarındaki büyük ve yapısal sorunlar için, bu sorunların doğasından ötürü, yapabilecekleri pek fazla bir şey yoktur; ancak bu büyük sorunların semptomları ve geride bıraktıkları kötü izleriyle (sekeller) uğraşabilirler. Olduğu haliyle psikolojinin yoksullukla uğraşması durumunda, Mehryar’ın uyarısının çok haklı ve bugün de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Ama öte yandan, eğer Mehryar diğer saptamasında haklıysa, yani yoksulluk ve yoksullukla ilişkili olan diğer olgular psikolojinin ilgilenmeyeceği türde olgularsa, o zaman, belki de, üçüncü dünya psikologları olarak “kendi toplumlarına yoksulluğun ve geri kalmışlıklarının gerçek nedenini göstermek ve onlara politik mücadelenin gerekliliğini hatırlatma hizmeti” (Mehryar, 1984: 166) vermekle yetinmeliyiz. Biz bunu yaparken, Jordan’ın ifade ettiği gibi (akt. Harper, 1991: 193-194), birinci dünya psikologları da “kendi uluslarını, üçüncü dünyanın problemleri ve dünya yoksulluğunun ve adaletsizliğinin gerçek sonuçları konusunda duyarlılaştırabilir”. Dolayısıyla, psikolojinin, yoksulluğa dair katkısının sınırları da böylece çizilmiş olur. Böyle bir tartışma zemininin, üçüncü dünya psikologlarını şu ikilemin arasına sıkıştırıp, çaresiz bıraktığı çok açıktır: Ya modernleşme hareketinde yer edinmek için uğraşılacak ve “yeni bir toplum” yaratmak için olduğu haliyle psikoloji de seferber edilecektir ya da yoksulluk gibi “büyük ölçekli, yapısal bir sorun” karşısında eli kolu

108 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
bağlı kalınacaktır. İlk konumu savunmanın ideolojik anlamı, modernleşmeyi baskıcı bir süreç olarak gördüğümüz ölçüde statükonun yanında yer almaktır. İkinci konum, bu statükonun bir parçası haline gelmemek anlamında önemli bir uyarıdır ama o da psikolojinin yoksulluk ve diğer sosyal olgularda başka türlü bir konumlanma olasılığını baştan engeller ve psikolojinin verili halini meşrulaştırır. Böyle bir bakışın ancak şu türden birtakım kabullerin sonucu olduğunu vurgulamak gerek: Yoksulluk, bir yandan, bir kez sosyal olanla tamamen ilişkisiz bir ekonomik kategoriye indirgenirse, dolayısıyla psikolojinin uzanamayacağı bir alanda kurulursa, diğer yandan bilim olarak psikoloji, topluma ‘müdahale’ anlamında yalnızca bir dizi psikolojik yardım tekniğine indirgenirse, gerçekten de psikoloji disiplini ya hali hazırda yapılan sosyal ve politik müdahalelere yedeklenmek durumundadır ya da gerçekten yoksulluk hakkında söyleyebileceği veya yapabileceği fazla bir şey yoktur. Eğer yoksulluk- psikoloji ilişkisini, insanların ihtiyaçlarını temel ve ikincil ihtiyaçlar biçiminde hiyerarşik bir sıralamaya koyarak kurmaktan başka seçeneğimiz yoksa, hakikaten de genel olarak yoksulluk konusunda ya da aynı minvalde üçüncü dünyada, psikolojinin alanı olarak tasarlanan “duygusal ihtiyaçlar”ın meşruiyetini sürekli ve sürekli yeniden kurmak zorunda kalırız.6 1990’larda, ulusal gelişmeden sadece ekonomik büyümenin anlaşılamayacağı, insani gelişimin de işin içine katılması gerektiğine dair bir söylem yaygınlaşınca, “duygusal ihtiyaçlar”ın da öncelikli olabileceği daha güvenli bir tonla söylenmeye başlanır: “Ama artık duygusal ihtiyaçların, fiziksel olanlar kadar birincil olduğu, fiziksel ihtiyaçların bu ülkelerde çok kısa sürede karşılanmayacağı ve psikolojik faktörlerin dünyadaki yoksulların hayatta kalma kapasitelerine girift bir biçimde bağlı olduğu kafamıza dank etmelidir (Sloan, 1990: 6)”. Bu tarz argümanlar, psikolojinin yoksullukla uğraşma konusundaki meşruiyet sorununu çözmediği gibi, daha kötüsü, yoksulluk konusunda halihazırda yaygın olan yardım dilini çok rahat bir biçimde pekiştirmeye hizmet ederler. Yoksullar sözkonusu olduğunda, korku dilinin alternatifi olarak ona her daim eşlik eden yardım dilinden yoksulları suçlayıcı bir dile geçiş ise çoğu kez hiç zor değildir (Buğra, 2005). Psikoloji ve üçüncü dünya tartışmalarının alt metninde, psikolojinin, zenginlerin derdine deva, ama yoksullar için lüks olan bir bilgi türü olduğu yargısının hüküm sürdüğü çok açıktır. Aslında belki de, tam da olduğu haliyle psikoloji bilgi ve pratiğini gerektiren/ortaya çıkaran, “zenginlik”le ilişkili varsayımlar ve onunla ilişkili sorunlarsa, psikolojinin yoksulluk ve yoksullar söz konusu olduğunda, bu bilgiyi nasıl işe
6 Bir an için yoksulluk-psikoloji ilişkisini, yoksulların ihtiyaçlarının öncelikleri açısından tartışmayı kabul ettiğimizde, kendimizi Moreira’nın (2003) betimlediği vahim tablonun içinde bulabiliriz. Moreira, daha önceleri, yoksulların psikolojik problemleri olmadığını/olamayacağını varsayan bir bakış açısının yaygın olduğunu söyler. Muhtemelen yoksulların maddi, ekonomik ve fiizksel dertleri çok ve öncelikli olduğundan psikolojik problemler onlara ‘yakıştırılmaz’. Yoksullara ilişkin gözümüzün önünde ilk beliren imge, çoğu kez, barsak kurdu nedeniyle karnı şişmiş, hasta çocuklardır. Moreira alaycı bir biçimde, bu barsak kurtlarının yoksulları bir şekilde psikolojik problemlere karşı bağışık kıldığını düşündüğümüzü yüzümüze vurur. Moreira, psikopatoloji ile yoksulluğu ilişkilendiren bu ilk fikrin, yerini yavaş yavaş başka bir fikre bıraktığını söyler ve büyük olasılıkla artık daha geçerli olan bu ikincisidir: Bu fikre göre, yoksulların psikolojik problemleri olamayacağı varsayımı absürddür, çünkü zaten yoksulluğun kendisi bir hastalıktır. Özetle, ya yoksul olduğun için (ruhsal/zihinsel anlamda) hasta olman gibi bir ihtimal yoktur, ya da yoksul olduğun için (ruhsal/zihinsel anlamda) hasta olmaman gibi bir ihtimal yoktur.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 109

koşacağı konusunda zorluk yaşaması çok anlaşılır hale gelir. Bu zorluk, burada söz konusu edilenin, üçüncü dünyanın sorunları/yoksulluğu olmasından dolayı, psikolojik bilgi ve pratiklerinin ulusal ölçekte yarattığı yabancılaşma sorununa bürünür ve dolayısıyla, Batıda üretilen psikoloji bilgi ve pratiklerinin üçüncü dünyaya “transfer edilip edilmeyeceği”, edilecekse hangi koşullarda edileceği (Moghaddam ve Taylor, 1986b) ya da üçüncü dünya için yeni bir psikoloji gerekip gerekmediği gibi sorularla karşımıza çıkar. Oysa daha dikkatli bakıldığında, psikoloji bilgi ve pratiklerinin yarattığı yabancılaşmanın sadece ulusal ölçekteki farklılıklarla sınırlı olmadığı, Batı toplumunun kendi içinde de, toplumun belirli kesimlerine bilgiyi transfer etmeyle ilgili sorun olduğu görülecektir. Bu ise, psikoloji bilgi ve pratiklerinin, tarihsel olarak, Batıda değil, daha doğru bir deyişle, Batıdaki belirli bir sınıfsal konumdan üretildiğini gündeme getirmeyi zorunlu kılar. Büyük ölçüde dünyaya hakim olan bilim ve meslek olarak psikoloji anlayışının ABD’deki üretilme koşulları, orta sınıf dünya görüşünü, psikoloji bilgi ve pratiklerine içkin hale getirmiştir (Hill, 2008). ABD’nin sınıfsız bir toplum olduğu mitini yaygınlaştırmanın, aynı zamanda toplumu orta-sınıflılaştırma olduğuna dikkat çeken Hill, psikoloji bilgi ve pratiğinin üretiminde bu orta-sınıf normatif çerçevenin daha 1930’larda farkedilmiş olduğunu ama bunun bir standart olarak tüm topluma yaygınlaştırılmasının bir problem olarak görülmediğini, tam tersine teşvik edildiğini söyler. Ama Hill’e göre, asıl olarak savaş sonrası dönemde ortaya çıkan iki büyük eğilim, ABD’de toplumsal sınıf ve psikolojiye dair sıkı bir birlikteliğin zeminini hazırlamıştır: İlki, sosyologların sosyo-ekonomik farklılıklara dair yaptıkları ayrıntılı çalışmaların yayınlanmasının, bu konudaki kamusal farkındalılığı arttırmasıdır. Hill, bu çalışmaların sınıf farklılıklarını gösterdiği aynı dönemde, bir soğuk savaş retoriği olarak, sınıf bilinci yüksek Sovyetlere karşı “sınıfsızlık-orta sınıflılık (middle-clasless)” retoriğini yükselttiğini, hatta sosyal bilimcilerin de sınıftan değil sosyal statü ve tabakadan söz etmeye başladıklarını söyler. İkinci eğilimse, savaş sonrasında, bir meslek olarak psikologluğun değerinde yaşanan patlamadır. 2. Dünya Savaşı sırasında keşfedilen psikoloji, savaş sonrası dönemde de değerini korur. Ama Hill bu durumun sadece yukarıdan bürokratik bir destekle açıklanmayacağını, savaş sonrası koşullarının da psikolojiyi ya da psikolojiye benzer bir şeyi, toplumun gereksindiğini söyler. Ve ABD toplumu, çokça kullanılan bir kavramla, “terapötik kültür” denilen bir sürece girer: Çocuk yetiştirmeden, eğitimden, reklamdan, adalet sistemine, şirket yönetimine, politikaya kadar toplumsal hayatın her alanını psikolojik fikirlerin istila ettiği bir süreçtir bu. Popüler kültür ürünü olarak psikoloji artık her yerdedir; televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, dergilerde, kendine yardım kitaplarında, kitaplarda, filmlerde. Hill, haklı olarak, Life dergisinin 1957’de başlattığı yazı dizisinin başlığıyla, “psikoloji çağı”, tam da o dönemin ruhunu yakaladığını söyler. Sonuç olarak, Hill (2008: 3), kültürün sözü edilen bu psikolojikleşme sürecinin, toplumu nasıl ortasınıflılaştırdığını şöyle açıklar:
Psikoloji profesyonelleri orta-sınıf aile kökeninden gelme eğilimindedir, ve işçi-sınıfı ard alanından gelenler, genellikle, profesyonel eğitimlerinin bir parça-

110 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
sı olarak, ortasınıf dünya görüşüyle sosyalleşmektedirler. Sonuç, psikologların sorgusuz-sualsiz, “normal”, “zihinsel olarak sağlıklı” olma durumunun kendileri ve ortasınıf akranlarının içinde bulundukları duruma benzediğini varsaymış olmalarıdır. Bu varsayımın neticesinde, benlik-sunumu, duyguları idare etme biçimi, iletişim, ilişkiler ve özlemler –şimdi artık hayatın derin bir biçimde sınıfsallaşmış olduğunu bildiğimiz tüm yönleri- psikoloji profesyonellerince orta-sınıf beklentilerinin lenslerinden görülmüştür.

Üçüncü dünya bağlamında psikoloji-yoksulluk ilişkisinin meşruiyeti meselesine geri dönecek olursak, bu bağlamdaki diğer önemli bir noktanın da, psikolojinin sözkonusu meşruiyeti nasıl aradığı kadar nerede aradığını sorunsallaştırmak olduğu ileri sürülebilir. Bu nokta, psikolojinin, önceki başlıkta ele alındığı üzere, yoksulluk gibi makro-yapısal konularda ana akım yaklaşımlara eklemlenme eğilimi ile çok ilişkilidir. Psikolojinin üçüncü dünyanın sorunlarına müdahale etmeye dönük meşruiyet arayışı, bağlam gereği, gelişim (kalkınma) paradigması içinde gerçekleşti ve bu yüzden de bu konuyu tartışma eksenleri, bu paradigmanın varsayımları tarafından şekillendirildi. Psikolojinin bu paradigmaya eklemlenme konusunda, bir tür rüşt ispat etmeye kadar varan çabası gözden kaçacak gibi değildir. 1985’de Connolly, psikolojinin üçüncü dünyanın gelişimi sorununda uygun bir bilgi dalı olarak görülmediğinden yakınarak, “bunun kenarda oturup davet edilmeyi bekleme meselesi olmadığını, listeye girip, bizim alanımızın nasıl yardım edeceğini göstermemize bağlı olduğunu (1985: 256)” söylüyordu. Bundan on yıldan fazla bir zaman sonra, 1985-1994 arasında psikolojinin üçüncü dünyaya yönelik çalışmalarını tarayan ve bu çalışmaların genel bir değerlendirmesini yapan Carr ve Maclachlan (1998: 6), öncekine göre çalışmaların arttığını ama “psikolojinin hala politikacılara ve büyük yardım organizasyonlarına değerini kanıtlamak zorunda olduğunu” söylemeye devam ediyordu. Buradan hareketle, ulusal gelişim (kalkınma) ile ilgili müdahalelere ve buna ilişkin literatüre eklemlenmenin, en az ‘ötekine yardım etme isteği’ kadar, bu bilgi dalının değerini otoriteye (devlet, uluslararası kuruluşlar ve diğer bilimsel disiplinler) gösterme/kabul ettirme anlamına geldiği kolaylıkla ileri sürülebilir. Öte yandan, gelişim literatürü, iyimser bir tavırla da olsa, batı-merkezli, ikiliklere dayalı, doğrusal, ve teleojik bilgi üreten bir literatür olarak betimlenir. İlk döneminde evrimci yaklaşımın etkisiyle sürekli, kendiliğinden ve dahası zorunlu olduğu düşünülen bir gelişme anlayışından ikinci dünya savaşı sonrası vazgeçilmiştir (Ercan, 2001). Zira, Ercan’ın aktardığına göre, geleneksel ya da gelişmemiş diye tanımlanan toplumların, normal olarak gelişmeleri gerekirken gelişmedikleri sonucuna varılmıştır. Bu ise normal bir durum değildir, dolayısıyla durumun normale dönmesi için incelenmesi gerekir. Yani, hastalığın iyileştirilmesi için hastalığı tanımaya yönelik bilgi üretmek gerekir. Bu da, gelişim ekonomisi, gelişim sosyolojisi, gelişim siyaseti gibi alt disiplinlerin varlık nedeni olmuştur. İşte, psikolojinin kendine yer açmaya çalıştığı alan burasıdır. Bugün artık gelişim paradigmasının sonuna gelindiğine (Yeldan, 2002) ya da gelişim paradigmasının başka bir evresine girdiğimize (Ercan, 2001) dair saptamalar yapılmaktadır; nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, genel olarak modernleşmeci anlayışın büyük ölçüde altının oyulduğu bir tarihsel dönemde olduğumuz rahatlıkla

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 111

söylenebilir. Hal böyleyken, psikolojinin üçüncü dünya yoksulluğuna yönelik artık anakronikleşmiş olması beklenen yaklaşımını bugünden eleştirmenin haksızlık olacağı düşünülebilir. O zaman belki de, psikolojinin yoksulluk konusundaki meşruiyetini modernleşmeci paradigma dışında araması tarihsel olarak mümkün müydü diye sormak daha makul olabilir. Bu bağlamda, modernleşme paradigmasına karşı, 1970’lerde ortaya çıkan Latin Amerika psikolojisini, araştırılmaya ve üzerinde düşünülmeye değer bir alternatif olarak görebiliriz. Montero (2007: 517-518), kurtuluşçu/ özgürlükçü olarak adlandırılan bu psikolojinin ortaya çıkış koşullarını şöyle betimler:
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, çoğu Latin Amerika ülkesi, toplumlarındaki geniş kitlelerde yoksulluğun etkilerini açığa çıkaran entelektüel ve politik hareketler ürettiler. Toplumda yoksulluğun ve eşitsizliklerin artışı, toplumsal eleştirinin ortaya çıkmasına, ve kurbanları suçlayan değil yoksulluğun nedenini sosyal ve ekonomik koşullarda arayan, sorumluluğu bölge halkının miskin, tembel ve ilgisiz oluşuna değil ekonomik duruma yükleyen açıklama arayışına yol açtı. Kurbanı suçlayan bu tür görüşlere karşı, hem bu toplumların ağır sorunlarına ve gerekliliklerine yeterli cevap vermeyen bilimsel açıklamaların eleştirisi yapıldı; hem de Latin Amerika sosyal bilimlerinden üretilen teoriler ortaya çıktı. Bu bilimler tarafından farklı etik modda tepkiler üretilmeye başlanırken, bu toplumların büyük bölümünün dışlanmasını ve baskı altında tutulmasını dışavuran eşitsizliklere dair bir farkındalık öne çıkarıldı. Bu uyanışın bir parçası olarak, 70’lerin ortalarında, sosyal psikolojinin ve onun politik yönünün, halkın sorunları hakkında yararlı bilgi sağlayamaması güçlü bir şekilde eleştirildi. Dolayısıyla, politik psikolojinin, bu durumun çözümü için diğer kaynaklara bakması gerekli hale geldi. Marksist teorinin farklı yönelimleri, Marksizm (K. Marks, F. Engels), post-marksizm (G. Lukacs, A.Gramsci, K. Kosik), Frankfurt okulu, Macar Marksist okulu (K. Mannheim, L. Goldmann, J. Gabel, A. Heller) ve Neo-Marksizm ( J. Habermas, M. Foucault), toplumsal olguları yorumlamanın farklı yollarını sundular. Eleştirel tarzda yapılan psikoloji, psikolojik pratikleri ve teorileri ifşa etmek, yapısöküme uğratmak ve tekrar inşa etmekle uğraşırken, ideoloji ve yabancılaşma teorileri psiko-sosyal bir perspektiften tekrar gözden geçirildi ve analiz edildi. Marksizan fikirler, Latin Amerika’da psikolojinin çeşitli dallarına sızmış eleştirel bir perspektif gelişiminde temel teorik etki kaynaklarıydı. Bu eleştirel kırılmayı iki erken hareket yarattı: antipsikiyatri ve topluluk örgütlenmesi. Politik psikoloji kulvarında milliyetçilik ve kimliğin (ulusal, etnik, kültürel) toplumsal dışavurumları hakkındaki çalışmalar, bu olgular için yeni açıklamalar üretmeye başladılar.

Yukarıdaki uzun alıntıdan anlaşılacağı üzere, bir bilimsel disiplin olarak psikolojinin tarihsel olarak tek seçeneğinin ya da belki kendini değerli kılmasının tek yolunun modernleşmeci paradigmaya eklemlenmek olmadığı söylenebilir. Buraya kadar söylenilenleri özetlersek: Psikolojinin bir bilimsel disiplin olarak ortaya çıkışından yakın zamana kadar, izleyebildiğimiz kadarıyla, yoksulluğa yönelik ilgisini üçüncü dünya üzerinden kurduğunu, üçüncü dünyaya bakarken de, iktisadın hakim olduğu anaakım gelişim söylemine eklemlenmek ve bunun üzerinden bir meşruiyet kazanmak istediğini söyleyebiliriz. 2000’li yıllara gelindiğinde, psikolojinin yoksulluğu araştırma ve yoksullukla mücadele saflarına katılmak için bir meşruiyet problemi kalmamış gibi görünmektedir.

112 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
Artık “hem psikoloji yoksulluğun görece makro, yapısal gerçekliklerini takdir etmeye başlamış hem de geleneksel olarak daha makro düzeydeki disiplinler ve kuruluşlar, “ekonomi disiplini ve dünya bankası gibi kuruluşlar” gelişim denklemlerine “sosyal”i tekrar koymuşlardır (Carr, 2003:7)”. Yoksulluğu “patolojikleştirmeyeceğini” deklare eden bir yayında, psikolojinin yoksulluk olgusu ile ilişkisindeki meşruiyet sorununu, kısmen de olsa, hala ekonomi disiplinindeki gelişmeleri ve Dünya Bankası’nı referans alarak çözmesi ironiktir. Carr’ın (2003) saptamasından hareketle, psikolojinin, bugün, yoksulluk konusunda kendini güvenli/meşru hissettiği zeminin, uluslar arası politik aktörlerin ve sosyal bilimlerin oluşturduğu ana akım gelişim paradigması olduğu söylenebilir. Bu paradigma içindeki başat söylem, Birleşmiş Milletler’in yoksulluk konusunda öne sürdüğü insani gelişim nosyonuna dayanır. Birleşmiş Milletler’in 1990’ların başından beri kullandığı bu söylemi çözümleyen Dutton ve Colins (2004), insani gelişim nosyonunun, gelişimi, ekonomik konulardan, “insanın ne olduğu ve ne yaptığına dair kapasiteleri”ne kaydıran bir kırılma yarattığını ifade ederler. Bu araştırmacılara göre, gelişim alanındaki bu değişim/kırılma, yapabilirliği olan ve yaratıcı olan yeni bir öznenin doğuşuna işaret eder: homo incrementus, ya da “gelişmekte olan özne (developing subject)” (Dutton ve Collins, 2004: 15). Homo incrementus’un, oryantalist bir politik mantık çerçevesinde, faydacı bir etikle kuşatılmış olması, onun, muhtaç durumdan ya da yoksunluktan çıkması için bir tür revizyon ya da değişikliğe ihtiyacı olan bir özne olarak inşa edilmesini gerektirmiştir. Bu anlamda homo incrementus, görecelileştirilen ama aynı zamanda (gelişmeye) güdülenmiş bir öznedir. Özetle, bu çalışma, neoliberalizmin makropolitikalarının bir parçasını oluşturan insani gelişim söyleminin, özgül bir özneyi, gelişimin öznesini ürettiğini iddia eder. Bu öznelerin, gelişmekte olan özne olmayı seçme özgürlüğü vardır, ki, bunun da anlamı, yoksulların, yoksun oldukları koşullara (uzun, sağlıklı ve yaratıcı bir yaşam, insanca bir yaşam standartı, kendine ve diğerlerine saygı, özgürlük) ulaşmak yönünde gelişim göstermeleri gerektiğidir.Yani “kendilerini istihdam edilebilir ve servet biriktirebilir hale getirmeleri, düzgün olarak işlevsellik gösteren pazarlarda seçme haklarını kullanmaları, küresel ekonomiye üreticiler ve tüketiciler olarak girmeleri (Dutton ve Collins, 2004: 28)” beklenir.

Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi Giriş bölümünde belirtildiği üzere, burada, Carr’ın saptadığı, üç psikolojik yoksulluk yaklaşımı ele alınacaktır. Bunlar kronolojik sırayla, “yoksulluk kültürü”, “başarma ihtiyacı” ve “yoksulluğa yönelik atıf çalışmaları”dır.

Yoksulluk kültürü Lewis’in (1966) yoksullarla yaptığı klasik çalışması, yoksulluk kültürü konusunda-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 113

ki tartışmaların en temel referans noktasıdır. Yoksulluk kültürü kavramı artık sadece Lewis’e atfedilemezse de, bu kavramı ilk defa kullanan/tanımlayan kişi olarak Lewis, bu kavramla ilişkili olarak, uzun bir süre, ideolojik bir motivasyonla, haksız bir biçimde yoksulları suçlayan yaklaşımdan sorumlu tutulmuştur (Harvey ve Reed, 1996). Yoksulların gündelik yaşantılarına dair zengin gözlemler içeren bu sosyal antropolojik çalışma, yoksulların psikolojilerine de özel olarak odaklandığı için, psikolojide de yoksulluğa ilişkin en erken yaklaşım olarak görülür (Carr, 2003). Dolayısıyla, tam da psikolojinin tarihsel olarak sosyal olguları psikolojikleştirme/patolojikleştirme eğiliminden dolayı, Lewis’in bu kavramı kullanımı ile pejoratif kullanımlarını birbirinden ayırmak, psikolojik bir yaklaşım açısından özel bir önem taşımaktadır. Lewis (1966: 3) yoksulluk kültürü kavramını şöyle açıklar:
Bu çekici bir ifadedir ve literatürde şu anda sıklıkla hem doğru hem de yanlış biçimde kullanılmaktadır. Benim yazılarımda, kendi yapısı ve mantığı olan, aile bağları boyunca kuşaktan kuşağa aktarılan bir yaşam tarzıyla Batı toplumuna ait bir altkültürü olumlu ifadelerle betimleyen, özgün bir kavramsal modelin adıdır. Yoksulluk kültürü, sadece yoksunluk ve düzensizlik meselesi değildir, daha birçok şeyin yokluğunu işaret eden bir terimdir. Bu, geleneksel antropolojik anlamda, insan problemlerine yönelik hazır çözümleriyle insanoğlu için bir yaşam tasarımı sunan bir kültürdür, ve böylece önemli bir uyum işlevini yerine getirmiş olur.

Yoksulluk ile yoksulluk kültürünün aynı şey olmadığını ileri süren Lewis (1966), yoksulluk kültüründen söz edebilmek için şu koşulların ortaya çıkmış olması gerektiğini söyler: Ücretli emeğin olduğu, üretimin kâr için gerçekleştiği, ve süreğen bir biçimde yüksek düzeyde işsizliğin ve niteliksiz emek için ücretlerin düşük olduğu bir nakit ekonomisinin mevcut olması. İkinci olarak, toplumun, gönüllülük temelinde ya da hükümetler aracılığıyla düşük-gelirli nüfusun sosyal, politik ve ekonomik örgütlenmesini sağlamakta başarısız kalması. Üçüncü olarak, klan ve tek yanlı-akrabalık sisteminden farklı olarak iki-yanlı akrabalık sisteminin mevcut olması. Ve son olarak, egemen sınıfın, tutumluluğu ve, zenginlik ve mülkiyet birikimini ödüllendiren, yukarıya doğru hareketlilik olasılığını vurgulayan ve alt ekonomik statüyü bireyin kişisel yetersizliği ve aşağılık olmasıyla açıklayan bir değerler dizisini öne sürmesi. Lewis’in yoksulluk kültüründen söz etmeye dair saydığı bu önkoşullar, onun nasıl bir politik zeminden konuştuğunu açıkça ortaya koyar. Bu zemin, radikal sosyal bilimciler tarafından iddia edildiği gibi “yoksulluğun altında yatan yapısal nedenleri perdeleyen” (akt. Özbudun, 2002:61) değil, tersine bu nedenleri tamamlayan bir zemindir (Harvey ve Reed, 1996). Zira, Lewis (1966: 5) için, tam da yukarıdaki önkoşulların mümkün kılması nedeniyle yoksulluk kültürü “Batı sosyal düzeninin bir altkültürüdür. O, sınıfsal olarak bölünmüş, yüksek derecede bireyselleşmiş kapitalist toplumda, yoksulların kendi marjinal konumlarına verdiği hem bir tepki hem de o konuma uyumlanmadır”. Lewis, çalışmasında, sosyoloji, antropoloji ve psikolojinin geleneksel tekniklerini birleştiren bir yöntem izler. Yöntemi, açık uçlu görüşmelerin yanı sıra tematik algı testi, Rorschach testi ve cümle-tamamlama testi gibi psikolojik testlerin uygulanmasını

114 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
da içerir. Çalışmasının psikolojik öğeleri çok güçlü olsa da, Lewis, bütün çalışmasını tek tek bireyleri değil, az sayıda aileyi bir bütün olarak incelemeye dayandırır. Zira, Lewis’e göre, aile, küçük bir sosyal sistem olduğundan, antropolojinin holistik yaklaşımına çok uygundur ve tüm-aile çalışmaları, bir uçta kültürün diğer uçta bireyin kavramsal aşırılıklarının yarattığı boşlukta bir köprü görevi görerek, hem kültürün hem de kişiliğin gerçek yaşamdaki karşılıklı etkileşimlerini gözlemlemeyi mümkün hale getirir (1966: 4-5). Hem yönteme dair anlayışıyla hem de holizme dair vurgusuyla, Lewis, çalışmasında pür psikolojik açıklamalarla yetinmediğini göstermektedir. Lewis, çalışmasında, altkültür ve daha geniş toplum arasındaki ilişkiler, getto toplumunun doğası, ailenin doğası ve bireyin tutumları, değerleri ve karakter yapısı olmak üzere, dört boyutta, yoksulluk kültürünü tanımlayan yetmiş özellik saptar. Örneğin, yoksulluk kültürü içinde büyüyen çocukların güçlü bir biçimde kadercilik, çaresizlik, bağımlılık ve aşağılanma hisleri yaşadıkları gösterilmiştir. Ayrıca zayıf ego yapısı, anne yoksunluğunu yansıtan orallik ve cinsiyet özdeşleşmesinde karmaşa, tatmini ertelemeye ve gelecek planları yapmaya dair çok az bir eğilimin olmasıyla ilintili güçlü bir şimdiki-zaman yönelimine sahip olmak ve tüm psikolojik patolojilere yüksek tolerans göstermek gibi özelliklerden de söz edilmektedir. Lewis, birçoğu olumsuz olarak nitelenebilecek bu özelliklerin, bir yandan yoksulluk kültürünü romantize etmemeye çalıştığını da söyleyerek, olumlu yanlarının olduğunu ısrarla vurgular. Zira, yoksulluk kültürünü uyum sağlayıcı yapan da bu olumlu yanlardır. Lewis’in yoksulluk kültürünü salt olumsuz bir çerçevede betimlemeyip, olumlu öğelere gösterdiği bu hem bilimsel hem de politik nitelikli hassasiyeti, Harvey ve Reed (1996: 466-467) şöyle ifade eder:
Yoksulluğa yönelik diğer yaklaşımlarla karşılaştırıldığında, Lewis’in tezinin erdemi, yoksulluk alt kültürünün “patoloji karmaşası”ndan ibaret olduğunu değil, tam tersine, bir dizi olumlu uyum sağlayıcı mekanizmaları net bir biçimde göstermesinde yatar. Bu uyum sağlayıcı mekanizmalar sosyal olarak kurulmuştur, yani, yoksulların, günlük yaşamlarının özünden kolektif olarak üretilirler ve bunlar, aksi takdirde hayatta kalmaları imkansız olan maddi ve sosyal koşullarda hayatta kalmalarına izin verir. Yoksulluk altkültürünün olumlu içeriğinin altını çizmekle, Lewis’in modeli, yoksulların ve onların yaratıcı yetenekleri adına konuştuğu için, politik olarak da önemlidir.

Psikolojik bir bakış açısından Lewis’in çalışmasında dikkat çekilmesi gereken önemli bir nokta, Lewis’in çeşitli psikolojik tekniklerle elde ettiği verileri, psikolojinin sınırlarının dışına çıkarak, daha geniş bağlamda yorumlamaya gösterdiği özendir. Yoksulluk kültürünü psikolojikleştirmeye dair bu direnç, bu çalışmayı birlikte yürüttüğü, katı bir psikanalitikçi olan Carolina Luján ile testlerin yorumlanmasında düştükleri fikir ayrılığında kendini bir kez daha gösterir (Harvey ve Reed, 1996: 481). “Görüşmeler sonucunda, yoksulların uğradığı psikolojik “hasar”dan dehşete düşmüş, yoksulların durumlarının şefkatli, yukardan-aşağıya, politik reformlarla düzeltilse bile yoksulların kendilerinin kendi özgürleşme arayışlarını yönlendirmeye asla muktedir olamayacaklarına ikna olmuş” Luján ile Lewis’in yaklaşımları arasındaki farklılıklar, psikologlar için önemli dersler içerir (Rigdon’dan akt. Harvey ve Reed, 1996:

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 115

481):
Luján Lewis’e yoksulluğun olumsuz sonuçlarının açıklamasını sunarak, kent yerleşkelerinde yaşanan yoksulluğun önemini ve benzersizliğini açıklamada yardımcı oldu. Lewis, bu yorumu kullanmış, ama yorumun dayandığı psikanalitik ilkeleri bilimsel olmadığı için reddetmiştir. Luján bireysel kişilik hakkında yazarken, Lewis yoksulluk kültürünün evrensel sosyal-psikolojik özellikleri hakkında genelleme yapmaktaydı. Yıllar boyunca Luján yorumlarını yanlış kullandığı gerekçesiyle onu eleştirmiş, ama Lewis onları kendi tarzında kullanmaya, kendi araştırmasının bağlamına uyacak şekilde yeniden yorumlamaya hakkı olduğunu iddia etmiştir. Katılımcılarını, okuyucuların önyargılarından koruma ve okuyucularını klinik tanılar arasında ağır ağır ve güçlükle ilerlemenin yükünden ve psikanalitik jargonu anlamlandırma çabasından kurtarma görevi olduğuna inanmıştır. Ek olarak, Lewis’in olana yönelik kendi yorumu vardı: acıyı, sömürüyü ve aşırı yoksulluğun verdiği hasarı vurgulamak istemişti, ama katılımcılarının, yardım edilemez ya da hatta kendilerini kurtaramayacak kişiler olarak görünmelerini istemedi. Bunun altında, Luján ile aralarındaki en zor ve en duyarlı farklılıklardan biri yatıyordu: Luján’ın yoksulların politik eyleminden korkmasının tersine, Lewis, bunun onların kurtuluşu olduğunu düşünüyordu.

Buraya kadar söylenilerden açıkça görüldüğü gibi, yoksulluk kültürü kavramının Lewis tarafından bu ilk kullanımında yoksulları suçlayan bir yaklaşımın izine rastlamak pek mümkün değildir. Ancak böyle olması, daha sonraları bu kavramın, bu içerikten koparılıp, yoksulları suçlayan bir dile eklemlenerek kullanılmasını engellememiştir. Giriş bölümünde de belirtildiği üzere, yoksulluğun ortaya çıkış koşullarının ve kültürel temsillerinin son otuz yılda büyük ölçüde değişmesiyle birlikte, aslında özellikle Batı toplumlarında hiçbir zaman tam anlamıyla ortadan kalkmamış olan yoksulları suçlayan, dışlayan ve kriminalize eden dili, sosyal bilimlerde besleyen en önemli kaynaklardan biri olarak yoksulluk kültürü kavramı tekrar gündeme geldi (Harvey ve Reed, 1996). Kavramın bu tarz kullanımının tekrar popülerleşmesinin tesadüf olmadığını söylemek gerekir. Yeni muhafazakarlarca benimsenen bu kullanımın, özellikle sosyal devlet uygulamalarına saldıran ve toplumsal ilişkilerin tümüne piyasayı hakim kılmak isteyen söylem açısından çok işlevsel olduğu belirtilmelidir.7 Harvey ve Reed’e (1996) göre, sınıf inkarına dayalı yeni yoksulluk tartışmalarının tarafı olarak sadece yeni sağ değil liberaller de Lewis’in kurtuluşçu, olumlu bir çekirdek taşıyan yoksulluk kültürü kavramını, farklı nedenlerle de olsa kabul etmezler. Çünkü yoksulların patolojik bir artıktan fazla bir şey olduğunu kabul etmek, gücün ve sosyal kaynakların yeniden bölüşümünü gerektirir. Yoksulların belirli birtakım tutum, değer ve davranışlarına dolaysız olarak gönderme yapan spesifik bir yoksulluk kültürü kavramı dışında, yoksulluk ile kültürü ilişkilendiren başka bazı psikolojik kavram ya da teoriler de önerilmektedir. Örneğin, çeşitli biçimlerde baskıya maruz kalan yoksulların ciddi ölçüde asimetrik bir güç ilişkisi içinde ne tür tepkiler ürettiklerini açıklamak için Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik teorisi işe koşulabilir. Bu teoriye göre, insanlar, kendilerine olacakları kontrol edecekleri araçları olmadığına bir kez inandıklarında, kendi başlarına gelenleri kontrol
7 Bu tartışmanın ayrıntıları için bkz. Gül ve Sallan Gül, 2008.

116 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
etmeyi bırakırlar. Kültür ve yoksulluk ilişkisine uygulandığında, bu, yoksulların ne yaparlarsa yapsınlar yaşam koşullarını değiştiremeyeceği gerçeğine koşullanmaları anlamına gelir (Sánchez, Cronick ve Wiesenfeld, 2003). Lewis’in öne sürdüğü yoksulluk kültürü kavramının tersine, öğrenilmiş çaresizlik ve aşağıda görüleceği üzere başarma ihtiyacı eksikliği gibi pejoratif yoksulluk kültürü ile ilişkilendirilebilecek kavramlaştırmalar, yoksulları sürekli ve sadece olumsuzluklar ve eksiklikler/yokluklar üzerinden tanımlamaya yol açar ve bunun sonucunda yoksulların özneliğini yoksayan bir noktaya gelinir.

Başarma ihtiyacı Tarihsel olarak, yoksulluğa dair bir bakış açısı üretilen diğer bir psikolojik yaklaşım, 1960’ların sonunda, McClelland ve arkadaşlarının geliştirdiği başarma ihtiyacı teorisidir. Davranışı açıklamada bireysel farklılıklara dayanan bu teori, insanların ne kadar çok/sıkı çalışıp çalışmadığını, onların kişiliğinin bir işlevi olarak gören bir güdü teorisidir. Başarma ihtiyacı adı verilen kişilik özelliği, klasik bir biçimde “ bir mükemmellik standartı ile rekabet içinde başarmaya çalışmak” biçiminde tanımlanır (Carr, 2003: 4). Başka bir deyişle, bu teoriye göre, başarma ihtiyacı, çocukluktan itibaren edinilen ve kişiliğin bir parçası haline getirilen ve dolayısıyla da bireylerde farklı düzeylerde bulunan bir güdülenme durumudur. Başarma ihtiyacının başka önemli bir yanı, fiziksel ihtiyaçlar ve güvenlik ihtiyacı gibi basit, alt-düzey değil, hiyerarşik olarak daha üstte bulunan bir ihtiyaç olmasıdır. Bu da, tüm insanlar tarafından paylaşılmayan, yani nüfusun hepsinde bulunmayan özelleşmiş bir ihtiyaç türü olduğu anlamına gelir (Haslam, 2001). Başarma ihtiyacının ilk çocukluk yıllarında edinildiği, kişinin hem ait olduğu kültür hem de anne ve babası tarafından şekillendirildiği ileri sürülmüştür. McClelland, çocukların yüksek başarma ihtiyacına sahip bireyler olmaları için, bireysel olarak rekabetçi işler yapmalarını ve bir mükemmelik çıtası üzerinden, performanslarına ilişkin uygun duygusal tepkiler vermeyi öğrenmeleri gerektiğinde ısrar eder. Yani çocuk, başarılı olduğunda olumlu, başarısız olduğunda olumsuz duygular hissetmeyi öğrenmelidir (akt. Haslam, 2001). Başarma ihtiyacı yaklaşımının yoksullukla dolaysız ilişkisi, McClelland ve arkadaşlarının üçüncü dünyada yaptıkları çalışmalar yoluyla kurulabilir. Bunlardan biri, McClelland ve Winter’ın 1969’da “Ekonomik başarıyı motive etmek” başlığıyla yayınladıkları çalışmadır. Başarma ihtiyacı yaklaşımının, ulusal kalkınma alanında psikolojinin somut ve önemli bir katkısı olarak görüldüğü (Moghaddam, Bianchi, Daniels, Apter ve Harré, 1999) bu çalışmada, McClelland ve Winter, insanlara, ekonomik büyümeyi gerçekleştirmek için gereksindikleri güdülenmeyi kazandırmak üzere bir eğitim programı geliştirmişlerdir. Bu programda, Hintli işadamlarına, işe yönelik amaç, beceri ve yaklaşım anlamında yeni bir bakış açısı kazandırılmaya çalışılmıştır. Bu eğitimlerden sonra yapılan izleme çalışmalarında, eğitime katılan tüm katılımcıların, eğitimde kazandırılan yeni beceri ve yaklaşımların unutmuş göründükleri ve

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 117

işadamlarının eski iş davranışlarına geri döndükleri gözlenmiştir (Moghaddam ve arkadaşları, 1999). Aslında başarma ihtiyacı güdüsünün ancak çocukluk yıllarında edinilebileceğini ve bir kişilik özelliği olduğunu ileri süren bir görüş açısından, bunun yetişkinlikte uygulanan eğitim programları aracılığıyla kazandırabileceği iddiası bir çelişki yaratır. Eğer yetişkin bir insanda eğitimle girişimci bir ruh yaratılabiliyorsa, o halde girişimciliğin kişilikle değil, eğitim ve deneyimle bir ilişkisi olduğu düşünülmelidir (Haslam, 2001). Yaklaşımın iç tutarsızlığından daha önemli olan yanı, kalkınma bağlamında nasıl değerlendirildiğidir. Moghaddam ve arkadaşlarına (1999) göre, McClelland ve Winter, başarma ihtiyacını (-n eksikliğini) tanımlayarak, davranış değişiminin gerçekleşebileceği potansiyel bir alanı işaret etmişler, yani toplumsal değişimde rol oynayabilecek bir psikolojik mekanizma olduğunu göstermişlerdir. Ancak bu mekanizmanın etkili olduğunu gösterememişlerdir, çünkü tanımladıkları bu değişkeni, geri kalan herşeyden soyutladıkları ve manipüle ettikleri için, Hintli işadamları kendi geleneksel davranış kalıplarını destekleyen çevreye geri döndüklerinde, eğitimden edindiklerini koruyamamışlardır. O halde, Moghaddam ve arkadaşlarına göre, yapılması gereken, kalıcı bir değişim sağlamak için, değişimin mikro dinamiklerine ilişkin çok daha sağlam içgörü sağlayacak bir model geliştirmek, insanların değişime neden/nasıl direndiklerini ortaya çıkarmaktır. Yani, bu araştırmacılara göre önemli olan, bu bağlamda “toplumsal değişme”nin kendisinin istenilir olup olmaması değil, ama her halukarda toplumsal değişmeyi gerçekleştirecek uygun psikolojik mekanizmayı tanımlama sorunudur. Böyle olunca, bu bakış açısından, başarma ihtiyacı yaklaşımına esastan bir itirazın mümkün olamayacağı görülebilir. Carr (2003), başarma ihtiyacı modelini, gündemden düşüren en önemli gerekçenin, başarma ihtiyacı kavramına içkin olan bireyselcilik olduğunu ileri sürer. Gerçekten de Batı toplumlarının ama özellikle de ABD toplumunun güçlü, ileri/gelişmiş, refah içinde bir toplum olmasını sağlayan üç temel değer olarak özgürlük, sorumluluk ve başarıya vurgu yapılırken, her daim bu değerlerin taşıyıcılığını yapan o toplumlara özgü bir bireyselcilik psikolojisi de tanımlanmıştır (Sampson, 1988). Dahası varlığı teşhis edilen bu bireyselcilik anlayışı idealize edilerek, normlaştırılmış ve dolayısıyla ideolojikleştirilmiştir. Bu toplumdaki yaygın inanış, ilk çocukluk yıllarından itibaren, kendiyle diğerleri arasına net sınırlar çizmeyi, kendine yeten bir bireysellik oluşturmayı, bağımsızlığı öğreten bir eğitimin, başarı düzeyi yüksek bireyler üreteceği ve böylece de toplumsal başarının temelinin hazırlanmış olacağıdır. Başarının ancak belirli türde bir bireyselcilikle mümkün olacağına dair bu inancın, muhtemelen insanların kendi toplumlarındaki yoksullara ve üçüncü dünyaya bakışına da rehberlik etmesi beklenir. O halde, pejoratif yoksulluk kültürü söyleminde tembel, kaybeden, düşkün insanlar olarak resmedilen yoksulların, büyük ölçüde başarma güdüleri olmadığı için bu koşulların içinden çıkamayacakları ve çocuklarını da kendileri gibi yetiştireceklerine dair iddialar şaşırtıcı olmasa gerek (Sánchez, Cronick ve Wiesen-

118 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
feld, 2003). Diğer yandan, önceki bölümde de söz konusu edildiği üzere, modernleşmeci psikolojik yaklaşımların, üçüncü dünya insanlarının gerikalmışlığının altında, batı toplumlarını zenginliğe/refaha ulaştırmış olduğu düşünülen bireysel özelliklerin, en başta da başarma ihtiyacının eksikliğinin yattığını varsaydıkları açıktır. Nitekim, başarı gibi yaşama yönelik bir rekabetçilikle ilişkilendirilen ve öğretilebilen bir Batı değerinin, gelenekle, insan ilişkilerinde aile-merkezli değerlerin hakim olmasıyla ve hiyerarşik güç ilişkileri ile uyumlu olması pek beklenmez (Sánchez, Cronick ve Wiesenfeld, 2003). Sánchez ve arkadaşlarının (2003: 127) sinik bir biçimde ifade ettiği gibi “geleneksel kültürdeki insanlar ‘gelişemez’, çünkü zamanlarını amaca-yönelik faaliyetlerle geçirmek yerine kişilerarası iletişimle geçirirler”. Üçüncü dünyaya ilişkin bu psikolojik teşhisler, ana akım kalkınmacı iktisatın kendini var ettiği zemini oluşturur. Akdoğan’ın (2002: 71) belirttiği üzere, kalkınma literatüründe, uzun bir zaman “güven, karşılıklı yükümlülük vb. davranışların hakim olduğu aile, aşiret, mahalle gibi küçük gruplarda gözlenen samimiyet, yüz yüze ilişkilerin, modern üretim tarzlarının ortaya çıkışını geciktirdiği ve pazar mekanizmalarının etkin ve verimli çalışmasını engellediği” savunulmuştur. Gene klasik iktisatçıların, “geri kalmış toplumların, birikim yapmak için güçlü bir istek duymamaları, çok fazla biriktirme amacı/isteği olmadığı için aşırı çalışmaya gerek duymamaları ve tasarrufun olmaması nedeniyle geri kaldıkları konusunda ortaklaşmaları”, psikolojik özelliklerin iktisatın açıklamaları için ne kadar işlevsel olabildiğini gösterir (Ercan, 2001: 74). Ancak küreselleşmenin yeni evresiyle birlikte, kalkınma politikalarının tamamen değişmesi sonucunda, üçüncü dünya insanlarının psikolojik özelliklerine dair bu görüşler de değişti. Daha önce de vurgulandığı üzere, neoliberal politikaların dayattığı anlayış uyarınca, üçüncü dünyanın kalkınmasını engellediği düşünülen aynı insan özellikleri, sosyal sermaye adıyla geçer akçe olarak görülmeye başlandı (Akdoğan, 2002). Batı ve Batı dışında, Batının yüceltilen bireyselciliğini kendinden-menkul bireyselcilik (self- contained indivdidualism) olarak adlandıran Sampson (1988), bu bireyselciliğin, hiç olmazsa 1980’lerde, ABD toplumuna özgü tek bireyselcilik tarzı olmadığını ileri sürmüştür. Benlikle diğeri arasına kesin sınırlar koyan, diğerlerini benlikten dışlayan, kesin ve güçlü bir benlik olarak tanımlanan kendinden-menkul bireyselciliğin karşısında, ben ve diğerleri arasındaki sınırların daha az keskin olduğu ve diğerleriyle, dışlayıcı değil içerici bir biçimde ilişkilenen ilişkisel bireyselcilik (ensembled individualism) denilebilecek bir bireyselcilik tanımlamıştır. Sampson, özgürlük, sorumluluk ve başarı gibi temel değerlerin zorunlu olarak kendinden-menkul bireyselcilikle ilişkili olduğunu savunan görüşe itiraz eder, örneğin başarının zorunlu olarak rekabetçilikle değil, işbirliği formundaki sosyal ilişkilerle de pekalâ mümkün olabileceğini söyler. Ancak, Sampson, asıl sorunun, bu değerlerin farklı bireyselcilik tarzları tarafından sahiplenilebileceğini göstermek olmadığının, bu değerlerin kendisini yeniden tanımlamak olduğunun farkındadır. Bireyselcilik türleri tartışmasındaki asıl önemli nokta, ister geleneksel toplumda sosyal bireyselciliğin olsun, isterse de modern toplumda kendinden-menkul bireyselciliğin olsun sosyal düzenin yeniden

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 119

üretilmesi için gerekli olan sosyal kontrolün sürdürülmesini sağlamalarıdır. Değişen sadece, tarihsel güç rejimine göre, bu kontrolü sağlamak için kullanılan yöntemlerdir (Sampson, 1988). Sonuç olarak, McClelland’ın başarma ihtiyacı teorisinin, psikolojinin yoksulluk yaklaşımlarında ciddi bir hacme sahip olduğu söylenemez (hacim meselesi daha çok, görgül araştırmaya yol açması anlamında anlaşılmalıdır). Ancak, başarma ihtiyacı gibi ideolojik yükü ağır olan bir kavramı merkeze koymasından ötürü, yukarıda görüldüğü üzere, kurbanı suçlayan ideolojiyi ciddi bir biçimde pekiştirdiği açıktır.

Yoksulluğa yönelik atıf çalışmaları8 Carr’ın(2003), psikolojinin yoksulluk konusunda beyaz bir sayfa açmadan önceki tarihinde zikrettiği son yaklaşım, yoksulluğun nedensel açıklamalarının araştırıldığı çalışmalardır. Hacim anlamında, bugün, psikolojinin yoksulluk literatürüne bir katkısından söz edeceksek, bu katkıyı atıf çalışmalarının yaptığı söylenebilir. Sosyal psikolojide, günlük yaşamda insanların sağduyusal olarak olayların nedenlerini nerelere atfettikleri, atıf sürecinin nasıl gerçekleştiği ve bu sürecin, atıf yapan kişi açısından gördüğü işlevler vb. soruların cevaplanmaya çalışıldığı atıf teorisi önemli bir yer işgal eder. Bu sosyal psikolojik teori de, diğer ana akım teorilerle temel olarak aynı varsayımları paylaşır; bu varsayımların içinde en önemli olarak görülebilecek olanları, olaylara yönelik nedensel açıklama yapmanın, bireysel düzeyde ve zihin içinde gerçekleştirilmiş bir işlem olmasıdır. Parker (1989), atıf paradigmasını barındırdığı bu ve diğer varsayımlar açısından güçlü bir biçimde eleştirmiştir. Bu eleştirileri, yoksulluk bağlamında yapılan nedensel atıf çalışmalarına taşıyan kişi ise Harper’dır (1996, 2003). Harper’ın eleştirilerinin büyük bölümünü ve bu çalışmalara yöneltilebilecek diğer eleştirileri başka bir yerde ele aldığım için (bkz. Kayaoğlu, 2008), burada sadece bu çalışmalara ilişkin genel bir çerçeve çizip, bu yaklaşımda kurbanı suçlayan bir eğilimin olup olmadığına ve varsa bu eğilimin kendini nasıl gösterdiğine odaklanacağım. Yoksullukla ilgili psikoloji literatürüne damgasını vuran yoksulluğun nedenlerine ilişkin atıf çalışmaları, Feagin’in 1972’de Amerika’da yaptığı araştırmayla başladı. Bu çalışmalar sonraki yirmi yılda Kanada, Avustralya ve birçok Avrupa ülkesi ile Batı dışı dünyadan da Hindistan, Türkiye, Malezya ve daha pek çok toplumda devam etti. Bu toplumlarda yoksulluğun nedenlerinin, genel olarak söylersek, üç tür faktöre atfedildiği görüldü: Bireysel, yapısal faktörler ve kader. Ağırlıklı olarak Batı toplumlarında, yoksulluğun nedenlerine ilişkin bu atıfların, sosyal sınıf, eğitim düzeyi, politik tercihler, Protestan çalışma ahlakına olan inanç, adil dünya inancı, sosyal güvenlik ve refah uygulamalarına yönelik tutumlarla olan ilişkileri araştırıldı ve böylece yoksulluğun
8 Bu bölümdeki argümanların bir bölümü, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü tarafından, 3-5 Eylül tarihleri arasından düzenlenen 15. Ulusal Psikoloji Kongresinde sunulan “Sosyal Psikolojinin ‘uygulama ideolojisi’: Yoksulluğa yönelik yükleme çalışmalarına eleştirel bir bakış” başlıklı bildiriden özetlenmiştir.

120 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
nedenlerinin nasıl algılandığı ve bu algılama biçiminin çeşitli değişkenlerle ilişkisi hakkında ciddi bir bilgi birikimi oluştu9 Ancak bu literatürü toplu olarak değerlendiren birinin büyük olasılıkla hissedeceği en büyük sıkıntı, bu kadar görgül bulguyu nereye, nasıl koyacağı/ nasıl anlamlandıracağıdır. Belirgin bir biçimde, yoksulluğa ilişkin teorik bir çerçeve yokluğunu gösteren bu durumu şu soruyla da ifade edebiliriz: Yoksulluğa ilişkin bir anlayış geliştirmede, insanların yoksulluğun nedenlerini nelere atfettiklerini öğrenmek niçin önemlidir? Elbette görünüşte bu sorunun cevabı vardır. Mesela bu literatüre ciddi katkı yapanlardan biri olarak Furnham’dan (2003), yoksulluğun nedenlerine ilişkin bu atıfların, insanların hangi partilere oy verdikleri, bağış yapıp yapmayacakları vb. davranışlarına aracılık etmesi dolayısıyla önemli olduğunu öğreniyoruz. Otuz yıldır emek verilen onca çalışma için hakikaten de bu gerekçelerin oldukça zayıf gerekçeler olduğunu kabul etmek gereklidir. Sosyal psikolojinin yoksulluk konusunda kendini büyük ölçüde atıf sorusu ile sınırlandırması, onu “yeterli” bir yoksulluk anlayışı geliştirmekten alıkoymuştur. Aslında sosyal psikolojide yoksulluğa ilişkin atıf sorusu dışında soru sorulamaması ile atıf sorusunun kendinden beklenebilecek potansiyeli gerçekleştirememesinin altında aynı neden yatmaktadır: disiplinin “uygulama ideolojisi”. Yazının başında disipline dair ele alınan bu sorun, burada kendini atıf paradigması bağlamında kendine özgü sonuçlarıyla göstermektedir. Furnham’ın (2003: 180), atıf çalışmalarını toplu olarak değerlendirdiği, hatta değerlendirmeden ziyade bir savunma tonunda yazdığı yazıyı şu cümleyle bitirmesi adeta tersinden bir itiraf gibi okunabilir: “Yoksulluğun nedenlerine ve sonuçlarına ilişkin anlayışımız, sosyal psikologların “atıf teorisinin uygulamalı araştırmasını” yapmasından fazla bir şeydir”. Ama tam da inkar edilen bu bakış açısından, örneğin Morçöl’ün (1997) Türkiye’de yaptığı çalışmada, bütün gelir gruplarının, yoksulluğu yapısal nedenlerle açıklamasını “ilginç” bulmak mümkün olabilir (Furnham, 2003: 175-176)10.
9 Bu araştırmaları gözden geçiren son çalışma için bkz. Furnham, 2003.

10 Morçöl’ün 1997’de yayınlanan çalışmasında, Feagin’in yoksulluğa ilişkin üçlü faktör yapısının (bireyselci, yapısalcı ve kaderci atıflar) Türkiye’de de geçerli olduğu, Türkiye’deki yoksulluk açıklamalarının gelir, toplumsal cinsiyet, yaş ve eğitim tarafından belirlendiği gösterilmiştir. Bu bulguların, zaten beklendik oldukları için yorumlanmaları zor değildir, ama ne var ki, ABD ve diğer batı ülkelerinin tersine, Türkiye’de araştırmaya katılan bütün gelir grupları yoksulluğu yapısal faktörlerle açıklayınca, bu bulgunun atıf literatürü ile uyumlu bir biçimde yorumlanması zorlaşıyor. Çünkü böyle bir bulgu, atıf literatüründe, teori tarafından yordanan ve birçok görgül araştırmayla desteklenen aktör-gözlemci yanlılığı örüntüsüne uymaz (Atıf teorisine göre, aktörler kendi başlarına gelen olayları dışsal, gözlemciler (dışarıdan bakanlar) aynı olayları içsel (kişisel) faktörlere atfetme eğilimindedir). İşte Furnham’ın (2003) yoksulluğa yönelik atıf çalışmalarını son gözden geçirdiği yazısında “ilginç” olarak nitelediği, bu bulgudur. Diğer Batı dışı ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de 1980’den itibaren yürürlüğe konan yapısal dönüşüm politikalarının –ki bu devletin küçülmesi, serbest piyasaya geçişi ifade eder temelde- 1990’ların ortasına gelindiğinde iflas ettiği bizzat bu programın uygulayıcılardan biri olarak Dünya bankası tarafından itiraf edildi. Bu politikalar sonucunda, bu ülkelerde üst üste ekonomik krizler yaşandı. Dolayısıyla, yoksulluk hem derinleşti hem yaygınlaştı. Şimdi böyle bir ekonomik-politik bağlamda, yüksek gelir grubunun, yoksulluğun nedenlerini bireyselci faktörlere atfetmesini beklememizin nedeni ne? Aslında, tam da beklenmesi gereken sonuç bu değil mi? Eğer bulgu böyle olmasaydı, yorumlamakta son derece zorlanacağımız bir durum çıkmaz mıydı ortaya? Kısacası, burada, insanların içinde yaşadıkları duruma uygun atıflar yaptıklarını, ama sosyal psikologların onlardan beklediği “atıf yanlılığı”nı göstermediklerini görüyoruz. Ama Morçöl (1997: 736) bu bulguyu bir anomali olarak görmekte ısrarlı ve şöyle diyor: “Eğer Klugel ve Smith (1986), temel atıf yanlılıklarına dair psikolojik mekanizmaların yoksulluğun içsel açıklamalarını pekiştirdiği ve sürdür-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 121

Harper (1996, 2003) atıf teorisi çerçevesinin yoksulluk hakkında çok az şey önerdiğini düşünerek, alternatif bir yaklaşım olarak, eleştirel söylem analizinin kullanılması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu tür bir analizin yoksulluk konusunda algısalcılık yerine çok elzem olan eleştirel bir sosyal inşacı perspektif sunacağı doğruysa da, eleştirellik, atıf teorisi çerçevesinde de mümkün olabilirdi/olabilir. Hiç kuşkusuz, atıf paradigması, psikolojinin yoksulluğa yönelik sorabileceği soruları tüketmez ama her şeye rağmen, yoksulluk bağlamında sorulacak önemli bir soruya işaret eder: “Sosyal sınıf” konumuna bağlı olarak, yoksulluk ve zenginlik hakkında, “yoksullar” ve “zenginler” ne tür nedensel açıklamalar yapmaktadırlar ve bu açıklamaların, açıklama yapan “gruplar” açısından işlevleri nelerdir? Bugüne kadar yapılmış atıf çalışmalarının bu soruları sormamış olmasının bir nedeni yukarıda belirtildiği gibi, “uygulama ideolojisi” (eleştirel bir yoksulluk anlayışının eksikliği ile birlikte) ise, diğer bir nedeni, ana akım pek çok sosyal psikolojik teori gibi, atıf teorisinin de onulmaz bir “bireyselcilik” ve “bilişselcilik” ile malul olmasıdır (Sampson, 1988; Parker, 1989). Bu zaaflar, sosyal meselelerin çalışılmasında en önemli unsur olan güç boyutunu gizlemeye hizmet eder. Oysa, gruplar arası güç ilişkilerinin temel alındığı bir bağlamda, “yoksulluk” ve “zenginlik” hakkındaki nedensel açıklamaların, bir sosyal grubun diğer sosyal grup(lar) hakkındaki atıfları olarak grup düzeyinde anlaşılması ve sosyal bilişin, grup üyelerinin paylaşılan sosyal temsilleri olarak görülmesi (Van Dijk, 1990), muhtemelen daha yeterli bir yoksulluk anlayışı oluşturmada ciddi katkı sağlayabilirdi/sağlayabilir. Zira böyle bir yoksulluk anlayışının, Harper’ın haklı olarak yönelttiği politik naiflik eleştirisini de karşılayacak bir biçimde bir ideoloji teorisini içermiş olması beklenebilirdi. Ancak Harper atıf paradigmasının daha yeterli bir yoksulluk anlayışı açısından taşıdığı potansiyelleri araştırmaktan ziyade, yoksulluğu suçlayan dili nasıl güçlendirdiğine odaklanmıştır. Harper, psikoloji disiplininin önceleri dolaysız biçimde kurdüğü konusunda haklıysa, o zaman 1990’ların başında, Türkiye toplumunda bu mekanizmaların etkileri, dominant ideolojinin karşı etkisiyle bastırılmış görünüyor”. Yani, bu açıklamaya göre aslolan, teorinin öngördüğü psikolojik mekanizmalardır, -ki, bu durumda bu mekanizmalar atıf yanlılıklarıdır- ama evrensel biçimde ortaya çıkması beklenen bu mekanizmalar görgül olarak ortaya çıkmamışsa, bu sapma durumunu açıklamak üzere, o bağlama özgü bir takım değerleri işe koşmak zorunluluk haline gelir. Türkiye’ye özgü sözü edilen bu dominant değerlerin kendi başlarına ne kadar önemli olduklarını bilmiyoruz, ama bildiğimiz bir şey var: Aslında ortaya çıkması gereken, etkisini göstermesini beklediğimiz bireyselci değerlere, karşı etki ürettikleri için analizde devreye girdikleri. Ne de olsa, teori hayata uymuyorsa, hayatı teoriye uydurmak lazım. Bağlamın ancak bu şekilde devreye girmesi sorunun sadece bir parçası. Daha büyük sorun, Türkiye’deki dominant değerlerin analizde devreye giriş biçimi. Batıda yoksul oldukları için yoksulları suçlayan orta sınıflar, böylelikle zihinleri yanlı işlem yaptığı için kendi benlik değerlerini korumuş oluyorlar. Oysa Türkiye’de “yoksul olmayanlar” yoksulluklarından dolayı yoksulları suçlamayınca, zihinleri Batıdakilerin gösterdiği yanlılığı göstermemiş oluyor ve aslında, böylece daha makbul bir şey yaptıklarını düşünmüş olabiliriz. Ama bu kez de, onların bu davranışları, muhtemelen ‘her şeyi devletten ve toplumdan bekleyen, bireysel inisiyatif alamayan kişiler’ olduklarını ima eden bir dominant değer kalıbı ile açıklanmaya kalkışılınca, zihinsel yanlılık göstermemiş olmalarının bir önemi kalmamaktadır. İnsanların yoksulluğu yapısal faktörlerle ilişkilendirmesinin, araştırmacı tarafından marazi bir durum olarak görüldüğüne ilişkin benzer bir örneği Buğra (2007: 160) da vermektedir. Buğra, Türkiye’de TÜSEV’in yaptığı çalışmada, “yoksullukla mücadele kimin görevidir” sorusuna, katılımcıların %31’inin “hali vakti yerinde vatandaşların” cevabının araştırmacı tarafından problemli görülmemesi, ama %38’lik bir kesimin “devletin görevidir” cevabının problemli görülmesini, STK’ların ideolojisine bağlar.

122 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
banı suçlayıcı bir ideolojiye hizmet ettiğini, atıf çalışmalarının ise sürekli “yoksullar üzerinde” odaklanarak, disiplinin kendisinin “temel atıf hatası” yaptığını ve böylelikle dolaylı bir biçimde kurbanı suçlayan ideolojiye hizmet ettiğini ileri sürer. Bu bağlamda, temel atıf hatası, yoksulluğun ortaya çıkmasında duruma ait (birey-dışı) faktörlerin etkisini küçümsemek, bireyin değişmez-istikrarlı eğilimlerine ağırlık vermek olarak tanımlanabilir. Harper’ın (2003: 188) bununla kastettiği ise, atıf çalışmalarının, “ekonomik kaynaklar üzerinde kontrolü olan hükümetler, ulusaşırı şirketler”e değil de, tersine “maddi kaynaklar üzerinde hiçbir kontrolü olmayan kamunun birer üyesi olan bireylerin” yoksulluk açıklamalarına odaklanmış olmasıdır. Başka bir deyişle, Harper (1991, 1996, 2003) için asıl sorun, “yoksullar üzerinde” çalışılmasının hiçbir işe yaramayacağı ya da belki daha kötüsü yoksulları suçlamayla sonuçlanacağıdır. Oysa araştırmaların ne “yoksullar üzerinde” odaklanması, kurbanı suçlayan sonuçlar üretmeyi zorunlu kılar ne de “zenginler üzerinde” odaklanması kurbanı suçlayan bir sonuç üretmemeyi garanti altına alır. Aslında bir açıdan, bu tür bir söylem, yoksulluk literatüründe, yoksulluğu yaratanın yoksullar olmadığı, dolayısıyla “problem” olanın onlar olmadığı gibi çok kritik bir saptama ile ilişkilendirilerek (Chambers,1995; Yapa, 1996) anlaşılabilir. Dolayısıyla, ilk bakışta Harper’ın da “problem” olanı yerli yerine koyup, onun üzerinde odaklanmamızı istediği düşünülebilir. Ne var ki, Harper (2003: 191, italikler benim), “ekonomik kaynaklar üzerinde kontrolü olanlar”ı yoksulluğun yaratıcısı olarak mı görür bilinmez, ama, onları, “eşitsizliği gerçekte değiştirecek durumda olanların oluşturduğu ağdaki çok sayıda kurum, ajan ve sistem” olarak tanımlayarak, sosyal değişmenin baş aktörleri olarak gördüğü kesindir. Sosyal değişmeye ilişkin bu perspektifiyle Harper, atıf çalışmalarına yönelttiği politik naiflik eleştirisinin bir başka örneğini kendisi sergilemiş olur. Zira, böyle bir perspektif, güçlü olanların oldukları haliyle neden/nasıl var oldukları ve böyle olmaktan neden/ nasıl vazgeçeceklerine dair hiçbir politik içgörü barındırmaz. Van Dijk (1993: 250) sosyal eşitsizliğin eleştirisinin farklı yollardan yapılabileceğini söyler. Sosyal eşitsizlik, ““yukarıdan-aşağıya” olan egemenlik ilişkilerinden doğru ya da “aşağıdan-yukarı” olan direnç, kabul etme, boyun eğme ilişkisinden doğru görülebilir”. Buradan hareketle, yoksulluk bağlamında medya, yardım dernekleri, hükümetler ve uluslar arası örgütler gibi güç odaklarının eleştirel analizinin, bu güç odaklarının tahakküm ilişkilerini nasıl devam ettirdiklerini anlamak, ideolojik anlamda bu yolları deşifre etmek amacıyla yapıldığı söylenebilir. Bu tür analizlerin, bu kurumlar üzerinde baskı kurmaya, statükoyu sarsmaya yaradığı düşünülür. Diğer yandan, analitik odak noktasına yoksulları alan herhangi bir çalışma, benimsenen perspektife bağlı olarak yoksulları suçlama ideolojisine hizmet edebileceği gibi ezilenler olarak yoksulları özgürleştirmeye (yoksulluktan çıkarmaya) de hizmet edebilir. Nitekim, hem genel olarak yoksulluk literatüründe (Chambers, 1995; Narayan ve Petesch, 2002) hem de psikolojinin yoksulluk literatüründe (Edge, Kagan ve Stewart, 2004; Lott,.2002) yoksulların sesinin dinlenmesi gerektiği ısrarla vurgulanmaktadır. Elbette ki, yoksullara ya da genel olarak ezilenlere “ses vermek”, her durumda onların güçleneceğini garanti etmez, hatta tam tersine statükoyu daha da sağlamlaştırmaya hizmet edebilir (Bahavnani,1990). Ama bundan hala “yoksullar üzerinde” çalışmanın onları kurbanlaştıracağı sonucu

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 123

çıkmaz. Harper’ın öne sürdüğünün tam tersine, “ekonomik kaynaklar üzerinde hiçbir kontrolü olmayanlar”ı analitik odak noktasına almayı çok anlamlı hale getiren çalışmalar yapılabilir. Sonuç olarak, yoksulluk meselesinde atıf paradigması çerçevesinden yapılan çalışmaların, teorik açıdan yoksulluğa yönelik eleştirel bir anlayış geliştirmemiş, politik açıdan da statükocu sonuçlar üretmiş olduğu doğrudur. Ancak bu durum, Harper’ın yaptığı gibi yoksulluğa yönelik atıf sorusundan tümüyle vazgeçmeyi gerektirmez, tam tersine atıf teorisinin kendisinden değil, belirli bir yoksulluk anlayışından hareketle formüle edilecek atıf sorusunun, teorik olarak ve politik sonuçları itibarıyla daha eleştirel bir yoksulluk anlayışına hizmet etme olasılığını gündeme getirir. Ayrıca, Harper’ın yoksulluğa yönelik atıf çalışmalarında teşhis ettiği kurbanı suçlayıcı eğilimin geçersizliği de burada açıklık kazanmış olmalıdır. Yoksulluğa yönelik atıf çalışmalarında kurbanı suçlama ideolojisini dolaylı olarak destekleyecek en temel nokta, araştırmalarda ortaya çıkan bireyselci yoksulluk atıflarının, bu makale boyunca sözünü ettiğimiz pek çok nedenden dolayı, ideolojik işlevinin ortaya çıkarıl(a) mamış oluşudur. Dahası atıf kuramına dair bu tartışma, kurbanı suçlama eğiliminin, önemli ölçüde sözkonusu edilen bilimsel paradigmaya içkin olmadığını da göstermiş olmalıdır.

Sonuç Çok genel düzeyde ifade edilirse, bu çalışmada, bir bilimsel disiplin olarak psikolojinin, toplumsal/politik bir olgu olarak yoksulluğa tarihsel olarak nasıl yaklaştığı eleştirel bir perspektifle ele alınmıştır. Öncelikle, bu tarihsel değerlendirmenin temelini teşkil eden iki sorun ortaya konmuştur: Psikolojinin açık bir yoksulluk kavramlaştırması olmaması ve psikolojinin yoksulluğu çalışma konusunda yaşadığı meşruiyet sorunu. İlk sorunun, psikolojinin yoksulluğu verili bir durum olarak görmeye ve ana akım yoksulluk yaklaşımlarına eklemlenmeye yol açtığı, böylelikle kurbanı suçlayan ideolojiye hizmet ettiği savunulmuştur. Yine, psikolojinin kendisini ve yoksulluğu tanımlama biçiminden dolayı, yoksulluğu çalışmaya dair bir meşruiyet sorunu olduğu saptanmış ve bu sorunun üçüncü dünya bağlamında nasıl yaşandığı ortaya konmuştur. Psikoloji ve üçüncü dünya tartışmasında, temel olarak psikolojinin modernleşmeci paradigma içinde hareket ettiği, zira orada da meşruiyet sorununu çözme güdüsüyle ana akıma eklemlendiğini ve hala bu durumun bir biçimde devam ettiği gösterilmiştir. Makalenin son bölümünde eleştirel değerlendirmeye tabi tutulan üç psikolojik yoksulluk yaklaşımından “yoksulluk kültürü”nün, Lewis’in orijinal kullanımında kurbanı suçlayıcı bir sonuç üretmediği, ama pejoratif yoksulluk kültürü yaklaşımlarında bu sonucun açıkça görüldüğü ortaya konmuştur.Bu yaklaşımlarda, yoksulların sürekli olumsuzluk/eksiklikle tanımlandığı ve özneliklerinin yok sayıldığı ileri sürülmüştür.

124 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
Diğer yandan, başarma ihtiyacı yaklaşımının tarihsel olarak üçüncü dünya bağlamında nasıl modernleşmeci paradigma içerisinden bir yoksulluk bakışı ürettiği ortaya konmuş ve Batının bireyselcilik ideolojisinin dayatıldığı bu bakışın “üçüncü dünya” insanlarını (yoksulları), başarıya yeterince güdülenmiş olmadıkları için suçlandığı gösterilmiştir. Yoksulluğa yönelik atıf çalışmalarının ise, hem disiplinin uygulama ideolojisinin hem de eleştirel bir yoksulluk anlayışının eksikliğinin izlerini taşıdığı iddia edilmiş, bu teorinin gerçekte eleştirel bir yoksulluk anlayışı açısından taşıdığı potansiyele dikkat çekilmiştir. Bu perspektiften yapılan çalışmalardaki kurbanı suçlama yaklaşımının “yoksullar üzerinde” odaklanmaktan kaynaklanmadığı, olsa olsa yoksulluğu bireysel atıflarının ideolojik olarak eleştirilmemesinden kaynaklandığı iddia edilmiştir. Son olarak, gerek ana akım (sosyal) psikolojik teorilere içkin zayıflıklar gerekse bir ideoloji teorisinin eksikliğinden kaynaklanan sorunların burada anılan yaklaşımlarla sınırlı olmadığını hatırlatmak gerekir. Başka ana akım psikoloji teorilerinden son zamanlarda sorulmaya başlanan soruların aynı zayıflıklarla malul olma olasılığı karşısında, yoksulluk meselesinde psikolojinin oynadığı tarihsel rolü ters yüz etmek için uyanık olunmalıdır. Hali hazırda, bu tür sorulardan birini, yoksulluğun bir önyargı meselesi olarak formüle edilmesi oluşturur ve bu formülasyon da eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır (Kayaoğlu, 2007).

KAYNAKÇA Akdoğan, A. A. (2002). Toplumsal sermaye: Yeni sağın küresel yüzü. İçinde: Y. Özdek (der.). Yoksulluk, şiddet ve insan hakları (s. 71-85). Ankara: TODAİE, İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi. Bahavnani, K. (1990). What is power got to do with it? Empowerment and social research. In I. Parker & J. Shotter (Eds.), Deconstring social psychology (pp. 141-152). London: Routledge. Bauman, Z. (1999). Çalışma, tüketicilik ve yeni yoksullar. Türkçesi Ümit Öktem. İstanbul: Sarmal Yayınevi. Buğra, A. (2005). Yoksulluk ve Sosyal Haklar. Sivil Toplumun Geliştirilmesi için Örgütlenme Özgürlüğünün Güçlendirilmesi Projesi (AB Komisyonu destekli). http://www.stgm.org.tr/docs/1207303932Yoksulluk%20 ve%20Sosyal%20Haklar-Ayse%20Bugra.pdf (Erişim: 15 Eylül 2007) Buğra, A. (2007). AKP döneminde sosyal politika ve vatandaşlık. Toplum ve Bilim, 108: 143-166. Carr, S. C. & Maclachlan, M. (1998). Psychology in developing countries: Reassesing its impact. Psychology and Developing Societies, 10 (1): 1-20. Carr, C. S. (2003). Poverty and psychology: An introduction. In A. J. Marsella (Series Ed.), S. C. Carr & T. S. Sloan (Vol. Eds.), International and cultural psychology: Poverty and psychology: From global perspective to local practice (pp. 1-15). New York: Kluwer Academic/Plenum Publishers. Chambers, R. (1995). Poverty and livelihoods: whose reality counts? Environment and Urbanization, 7(1): 174-204. Connolly, K. (1982). Psychology and poverty. Bulletin of The British Psychological Society, 35: 1-9. Connolly, K. (1985). Can there be a psychology for the Third World? Bulletin of The British Psychological Society, 38: 249-257.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sefaletin psikolojisi ya da psikolojinin sefaleti: Psikolojik yoksulluk yaklaşımlarının eleştirisi 125
Connolly, K. (1986). Psychology and the third world: A commentary on Moghaddam & Taylor. Bulletin of The British Psychological Society, 39: 8-11. Çukur, C. Ş. (2008). Yoksulluğun Psikolojisi: Yoksulluğun sosyal bilişsel olarak yapılandırması ve sosyoduygusal sorunlar ile ilişkisi. İçinde: N. Oktik (der.). Türkiye’de yoksulluk çalışmaları (s. 97-162). İzmir: Yakın Kitabevi. Dean, H. (1992). Poverty discourse and the disempowerment of the poor. Critical Social Policy, 12(35): 79-88. Dutton, V. & Collins, A. (2004). Subjects of development: The United Nations sevelopment programme as technology of neo-liberal imperialism. Critical Psychology (Mainstream Psychology in the Spotlight), 11: 10-29. Edge, I., Kagan, C. & Stewart, A. (2004 June). Living poverty: Surviving on the edge [Special Issue]. Clinical Psychology, 38: 28-31. Ercan, F. (2001). Modernizm, kapitalizm ve azgelişmişlik. İstanbul: Bağlam yayınları. Furnham, A.(2003). Poverty and wealth. In A. J. Marsella (Series Ed.), S. C. Carr & T. S. Sloan (Vol. Eds.), International and cultural psychology: Poverty and psychology: From global perspective to local practice (pp. 163-184). New York: Kluwer Academic/Plenum Publishers. Gül, H. ve Gül Sallan, S. (2008). Yoksulluk ve yoksulluk kültürü tartışmaları. İçinde: N. Oktik (der.). Türkiye’de yoksulluk çalışmaları (s. 57-96). İzmir: Yakın Kitabevi. Harper, D. (1991). The role of psychology in the analysis of poverty: Some suggestions. Psychology and Developing Societies, 3(2): 193-201. Harper, D. J. (1996). Accounting for poverty: From attribution to discourse. Journal of Community & Applied Social Psychology, 6: 249-265. Harper, D. J. (2003). Poverty and discourse. In A. J. Marsella (Series Ed.), S. C. Carr & T. S. Sloan (Vol. Eds.), International and cultural psychology: Poverty and psychology: From global perspective to local practice (pp. 185-203). New York: Kluwer Academic/Plenum Publishers. Harvey, D. L. & Reed, M. H. (1996). The culture of poverty: An ideological analysis. Sociological Perspectives, 39(4): 465-495. Haslam, S. A. (2001). Psychology in organizations: The social identity approach. London: Sage Publications. Hill, V. (2008). Postwar psychology, class, and “Middle Classlessness”. Biannual conference of the Center for Study of Working Class Life, “How Class Works”, June 6-9, Stony Brook: New York. İnsel, A. (2001). İki yoksulluk tanımı ve bir öneri. Toplum ve Bilim, 89, 2-72. Kayaoğlu, A. (2008). Sosyal psikolojinin “uygulama ideolojisi”: Yoksulluğa yönelik yükleme çalışmalarına eleştirel bir bakış. 15. Ulusal Psikoloji Kongresi, 3-5 Eylül, İstanbul. Kayaoğlu, A. (2007). Prejudice against the poor: A way of depoliticizing poverty. International for theoretical Psychology Biennial Meeting, Theoretical psychology beyond borders: Transdisciplinarity and internationalization, June 18-22, Toronto. Lott, B. (2002). Cognitive and behavioral distancing from the poor. American Psychologist, 57: 100-110. Mehryar, A. H. (1984). The role of psychology in national development: Wishful thinking and reality. International Journal of Psychology, 19: 159-167. Moghaddam, M. F. & Taylor, D. M. (1986a). The state of psychology in the third world: A response to Connolly. Bulletin of The British Psychological Society, 39: 4-7.

126 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Aysel Kayaoğlu
Moghaddam, M. F. & Taylor, D. M. (1986b). What constitutes an ‘appropriate psychology’ for the developing world? International Journal of Psychology, 21: 253-267. Moghaddam, M. F., Bianchi, C., Daniels, K., Apter, M. J. & Harré, R. (1999). Psychology and national development. Psychology and Developing Societies, 11(2): 119-141. Montero, M. (2007). The political psychology of liberation: From politics to ethics and back. Political Psychology, 28(5): 517-533. Morçöl, G. (1997). Lay explanations for poverty in Turkey and their determinants. The Journal of Social Psychology, 137(6): 728-738. Moreira, V. (2003). Poverty and psychopathology. In A. J. Marsella (Series Ed.), S. C. Carr & T. S. Sloan (Vol. Eds.), International and cultural psychology: Poverty and psychology: From global perspective to local practice (pp.69-86). New York: Kluwer Academic/Plenum Publishers. Narayan, D. & Petesch, P. (2002). Voices of the poor: From many lands. New York: Published for the World Bank, Oxford University Press. Novak, T. (1995). Rethinking poverty. Critical Social Policy, 15(2-3): 58-74. O’Connor, A. (2000). Poverty research and policy for the post-welfare era. Annual Review of Sociology, 26: 547-562. Özbudun, S. (2002). Küresel bir “yoksulluk kültürü”mü? İçinde: Y. Özdek (der.). Yoksulluk, şiddet ve insan hakları (s.53-69). Ankara: TODAİE, İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi. Özdek, Y. (2002). Küresel yoksulluk ve küresel şiddet kıskacında insan hakları. İçinde: Y. Özdek (der.). Yoksulluk, şiddet ve insan hakları (s. 1-44). Ankara: TODAİE, İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi. Özkazanç, A. (1997). Refah devletinden yeni sağa. Mürekkep, 7: 21-38. Özuğurlu, A. (2002). Yoksulluk kavramına “Çöplük”ten bakmak. İçinde: Y. Özdek (der.). Yoksulluk, şiddet ve insan hakları (s.175-192). Ankara: TODAİE, İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi. Parker, I. (1989). The crisis in modern social psychology and how to end it. London: Routledge. Sampson; E. E. (1988). The debate on individualism: Indigenous psychologies of the individual and their role in personal and social functioning. American Psychologist, 43 (1): 15-22. Sánchez, E., Cronick, K. & Wiesenfeld, E. (2003). Poverty and community. In A. J. Marsella (Series Ed.), S. C. Carr & T. S. Sloan (Vol. Eds.), International and cultural psychology: Poverty and psychology: From global perspective to local practice (pp. 123-146). New York: Kluwer Academic/Plenum Publishers. Sloan, T. S. (1990). Psychology for the third world? Journal of Social Issues, 46 (3): 1-20. Van Dijk, T. A. (1990). Social cognition and discourse. In H. Giles and W.P. Robinson (Eds.), Handbook of language and social psychology,(pp. 163-183). New York: John Wiley & Sons Ltd. Van Dijk, T. A. (1993). Principals of critical discourse analysis. Discourse & Society, 4(2): 249-283. Yapa, L. (1996). What causes poverty? A postmodern view. Annals of the Association of American Geographers, 86(4): 707-728. Yeldan, E. (2002). Neoliberal küreselleşme ideolojisinin kalkınma söylemi üzerine değerlendirmeler. Praksis, 7: 19-34. Wright, S. E. (1993). Blaming the victim, blaming society or blaming the discipline: Fixing responsibility for poverty and homelessness. The Sociological Quarterly, 34(1): 1-16.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 127

Yen P yasa Toplumu ve değ şen gündel k hayat

Gülcan Seçk n1

ÖZET 1980’ler, 90’lar Türkiye’sinde, iktidara gelen yeni sağ yönetimler neo-liberal politikalara zemin yaratmaya, yeni piyasa ve piyasa toplumunu inşaa pratiklerine yönelmişlerdir. Toplumsal hayatın her alanına hızla yayılan çözülme, depolitizasyon, dışlama, dışlanma, yabancılaşma, parçalanma süreçleriyle birlikte hızla bir tüketim bolluğu görüntüsünün sağlandığı bu yıllarda gündelik hayatın, tüketimci kapitalizmin elinde hızla yeniden şekillendirilmesi, sonsuz ayrıntılandırmalarla ticarileştirilmesi, metalaştırılması sürecine girişilmiştir. Herkes için gündelik hayatın ritmi, işleyişi değişmiş, hayat yeni piyasa anlayışına uygun parsellenmiş, katı biçimde yeniden programlanmış, yabancılaşmanın giderek her alana yayılması üzerine temellenmiştir. Bu makale Türkiye’nin özgün koşulları içerisinde 80-90’larda hızlandırılan kapitalizmi geliştirme sürecinde gündelik hayatın sistemli yeni bir ticari alan olarak örgütlenmesine, giderek incelenen bir nesne olmasına dair örnek ve değerlendirmeleri sunmak üzere tasarlanmıştır.
Anahtar kelimeler Gündelik hayat, yeni-sağ, neo-liberalizm, tüketim, yabancılaşma, taşralaşma, kenttaşra.

New Market Socıety and Changıng ın Everyday Lıfe
ABSTRACT In 1980s and 1990s Turkey, new right governments came to power and these governments paved the way for the neo-liberal politics and tended towards such practices to rebuild the market society. Following the disintegration spreading all aspects of social life, depolitization, excluding and being excluded, tense alienation, along with the process of disintegration, there were attempts in these years, when an image of abundance of consumption was given, in order to reshape everyday life rapidly in the hands of consumerist capitalism and also to commercialize it with endless elaboration. The rhythm and course of everyday life changed for everyone and it was reprogrammed rigidly in a way that was suitable to the new market concept. It was based on spreading alienation increasingly all the way. This article, within Turkey’s specific conditions in the process of developing capitalism which was accelerated in the 1980s and 1990s, has been designed to submit examples and assessments regarding the creation of everyday life as a new commercial sphere and an object.
Keywords: Everyday life, new right, neo-liberalism, comsumption, alienation,

1

Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü

Kuram 128 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

Giriş

Yeni piyasa toplumunun inşaına yönelik (darbe rejiminin zor siyasetine yaslanmış) yeni sağ söylemin yeni piyasacılığının arzusuyla hayatın hızlandığı erken 90’lar, Türkiye’de renk zıtlıkları silikleştirilerek belirli tonda ağartılmaya çalışılmış yaşantılarımızı arzu ve zevklerimizi coşkunluğa açacak ‘özgür” bir çevrene bırakmış gibi şamatalı, beklentili, gerilimli ve süprizlidir. Toplumsal kesimler devletin kesinlediği kamusal alanın parçalanmışlığının farkında, özel alanına değerler katma, içinin çektiğini “alabilme hakkı” peşinde uysallaşmaya koşullanmış gündelik hayata endişeli, mesafeli, umutlu ve iştihâlı bir itiliş sürecindedir. Kendini görünür kılmanın, yeniden üretmenin koşulu yeni piyasa anlayışına uyumlanma, yeni yaşam kültürüne başlı başına bağlanma becerisidir. 80-90’larda toplum yüzünü (maddi güce odaklı) yeni meta merkezli yaşantıları temsil eden ürün, kültür, eğlence piyasalarının keşfe-keyfe çağıran sunumlarına, para kazanmayı ve harcamayı öğrenmeye, hazları üretilen kanallardan yaşamaya, konforun paylaşılmazlığına çevirmiştir. Taşradan gelenler kente mesafeli eklemlenmeye, öncesine ait bağlarını örtmeye, giderek salt kendi için kaygılanmaya, ortak yaşam mekanlarına ve ilişkilerine hızla yabancılaşmaya koşu tutturmuş ve koşulları ne olursa olsun esnek işgücü, işveren piyasasına katılma yarışına, ekonomik özgürlük rüyasına, “imaj herşeydir” coşkusuna bir yerinden kapılmıştır. Olduğundan daha fazla ıssızlaşan politik, toplumsal, kamusal alanları temsil nesnesi edişiyle (dehşetli birşey olarak) seyirlikleştiren yeni reklam-eğlenti medyasına odaklanmıştır. Piyasaların programlanmalarıyla mutlu yabancılaşmaların her an yeniden örgütlenmesinin ötelerine getirisiz işler, solmuş makro politik düşler olarak bakılması ortak düşün paydası olarak kurulmuştur. Giderek gündelik hayat meta kıskançlığı ile uyuşma, buna dair yapıların, ilişkilerin, binbir surat göstergelerin üretim koşullarına dahil olma yarışının aşılmazlığını temsil eder olmuştur. Tüm iletişim olanakları bunların yeniden üretimi, karşı konulmaz bir yazgısallığa dönüştürümü için kendiliğindenliğe varan bir doğallıkla işlevlenmiştir. O arada yeri doldurulmaz değildir, insanî olanın konumu da meta(laşa)nın önceliklerine boyun eğmiştir. Ayrıca, dile getirilmek üzere bekleşenlere çok şey vaadetmiş yeni pop kültürün birleştiriciliğinde zor geçmiş unutulmuş, siyasi ilgiler eski siyasete ait bedeli ağır anarşik izler olarak gündelik hayattan, parçalanan kamusal alandan şiddetle dışlanmıştır. Kolektifliğe dair çoğu şey us dışı, düzen dışı kalmıştır. Kesintisiz meta çeşitliliğine açlık/alışkanlık üzerine kurulan yeni gündelik hayat, tüm maliyetleri masumlaştıran, en olağan ve güçlü iman edilen bir yaşamsallığı temsile açılmıştır. Erken 90’lar sarsılan demokrasinin, yeni yönetim zihniyetinin, daha karmaşık bir yeni ekonomi ve toplumsal formasyonunun gerilimli yıllarıdır. Bu süreçte gündelik hayatın yabancılaşmaya hevesli yapılanımına, adım adım ticarileşmesine ilişkin olguların nasıl olağanlıkla örgütlendiğini sıradan ve ıvır zıvır görünen “ayrıntılar” üzerinden çözümlemek, gündelik hayatın gücünü ve yeni piyasa toplumunu üretmenin bir öz mekanı haline gelişini sorgulamak gereği duyulmuştur. Gündelik yaşam içinde

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 129

çelişkilere, bunların etkisizleştirilmelerine, tahakküm ve iktidarın çok katmanlı akışkanlık ve kendiliğindenlik düzeylerine en baskın/sıradan gündeliklerin izlerinden giderek bakılması bunun derindeki bir koşuludur. Gündelik hayatın (siyasal, kültürel, ideolojik, ekonomik bütünlüklü) inceleme alanı olarak olağanüstü önem kazanmasının nedenlerini açıklarken gündelik hayat çalışmalarının kurucularından Lefebvre şunları söyler: “Gündelik hayatın incelenmesi çağımızda akılcı ile akıldışı arasındaki çatışmaların mekânını gösterir. Böylece, geniş anlamda üretimin somut sorunlarının dile getirildiği mekânı belirtir: Kıtlıktan bolluğu ve değerliden değersize geçişleri, insanların toplumsal varoluşunun üretilme biçimini belirtir. Bu eleştirel çözümleme, zorlamaların, kısmî belirlenimciliklerin incelenmesi biçimini alır. Bu gündelik hayat çözümlemesi belirlenimciliklerin ve zorlamaların akılcı olarak göründüğü bu tersine dünyayı altüst etmeyi hedefler” (2007:34). Gündelik hayat alanına bunca odaklanılması giderek modern yaşamın sıkıcılığını vurgulamaktan çok daha fazla neden gerektirir: “Gündelik hayatı sorgulama nesnesi edinmek içinde kendimizi kapana kısılmış bulduğumuz belirli bir zaman-uzam tarzını refleksif biçimde politik eylemliliğimizle dönüştürme çabasına girişmektir. Ancak gündelik hayat bundan daha fazla birşeydir. Gündelik hayat aynı zamanda özel bir ritimdir, özellikle kapitalist/modern zaman ve uzam tarzıdır. Ve kapitalizmin gerekleri uyarınca durmadan yapılandırılan bu alanı, gündelik hayatı araştırmaya, eleştiri nesnesi edindiğimizde yaşadığımız tecrübelerin bizi soru sormaktan nasıl alı koyduğunu, devletin gündelik hayatta nasıl üretildiğini, gündelik olanın çeşitli tarzlarda düşünmeye yönelttiğini, düşünmek ve anlamak konusunda eleştirel kapasitemizi nasıl sınırladığını sormakla başlanmalıdır“(Bratsis, 2007). Lefebvre’e göre, “toplumsal nedenselliğin karmaşıklığını, kompleks oluşunu anlamak çok temeldir. Gündelik yaşam kavramı da bu bakımdan herşeyi içerir, hiçbirşey gündelikin alanı dışında bırakılmaz. Alt yapı ve üst yapı yok. Ekonomik, politik, kültürel olana ayrıştırmak, ayırmak, bölmek yok” (akt. Bratsis, 2007). Bu yaklaşımı destekler biçimde günün birinde “gündelik hayattan başka bir hayatım yok“ diye de bir şikayet yükselebilir. Ancak ardından kaçınılmaz biçimde “gündelik hayat radikal pasifliğin bir alanı olarak mı alınacak, yoksa pasif radikalliğin mi sorusu sorularak toplumsal üretim ve değişimin stratejik alanı olarak değerlendirilecektir” (Antoniades, 2007). Gündelik yaşam eleştirisi esasen öteki, baskın sınıfların bir eleştirisidir. “Toplumsal üretim ilişkilerini tanımlayan iktidar ilişkilerini sergilemeye yardım etmek üzere, çalışma ve üretimin kültürel ve politik ekonomik dinamiklerini vurgulamak bu çözümlemenin ayrılmaz bir parçasıdır” (Davies, 2007).Ve Lefebvre’in vurguladığı gibi gündelik olan diyalektik bir kavramdır, daima sosyo-tarihsel gerçeklikle ilişkilendiren bir düşünme biçimi gerektirir. Gündelik hayata odaklanma değişim ve politik eylem örgütlemeyi ölçme biçimi, toplumsal değişime dönük iddiaların olduğu somut bir düzeyin bulunması gereksinimi ve elit olmayan kitlelerin önemi ve politik güce/ eylemliliğe vurgu yapma yoludur” (Bratsis, 2007). Bu süreçteki önemli güçlüklerden biri “gündelik hayatta yaratıcılık ve bilinç örgütlenmesinin son derece yoksul oluşu ki, bir sömürü ve yabancılaşma toplumunda bilinçsizlik ve mistifikasyona duyulan

Kuram 130 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

temel gereksinimi yansıtırlar. Bu sömürü ve yabancılaşma toplumu insanları izole edilmiş tüketiciler olarak ayırma ve iletişimi yasaklamaya yönelir. Gündelik yaşam bu yüzden özel yaşam, ayrılanma ve gösteri sahnesidir” (Debord, 1961). Burada örneğin, gündelik satılıp duran, tüketilen “ürünler tırıvırı şeylerdir ve alışılmış sıkıcı, sıradan, gündelik olan karmaşık ve çelişkili toplumsal gerçekleri gizlemektedir. Bunların çok ayrıntılı ve çok açıdan incelenmesi gündelik hayatın eleştirisine kapı aralar. Tekdüze konformizim kuşağının sıkıcı değil, dışında kalınması güç ilişkiler ağı olarak yaşandığına dikkat çekmek ihmal edilmemesi” gereken bir koşuldur. “Yarım yüzyıl önce gündelik hayat yeniden özelleştirilmiştir. Endüstriyel donanımın tanıştırdığı ihtiyaçların odağında özelleşmiş aile hayatı ve bireysel özne vardı. Teknoloji zaman alıcı, sıkıcı işlere yönelik hızlı bir şekilde bunların yerini alacak, kolaylık ve özgürleştiricilik vaadeden şeyler vaadetti.”(Law, 2007). Hâlâ üretmeye, bitimsiz, katmerli gereksinimler yaratarak, sonsuzcasına vaadetmeye/bağımlılaştırmaya devam etmektedir. Ancak “sıkıcı işlerden bu tür bir özgürleşim aslında bizleri kapitalist modernitenin kalbine vakumladı. Sıkıcılığı, sıradanlığı gözlerden gizleyen bir yaşam tarzı hayatı indirgedi. Bugün, aslında hayat temel ihtiyaçlara indirgendi, daha fazlasına değil. Heryerde sinyaller tüketici bireye bu hayata nasıl uyum sağlayacağını dikte etmektedir. Trafiğin yoğun olduğu caddelerdeki dükkanlarda sergilenenler doyurulmayan arzulara seslenmektedir. Dijital teknolojilerin, sermayenin biriktiriminin çizgisel zamanı yerleştirme (biyolojik, ve fizyolojik yaşamın maddi süreçlerine dayalı) döngüsel zamanın elimine edilmesi kolayca mümkün değildir. Ancak teknolojik ıvır zıvırlar (gadget), dijital teknoloji bunu yapmaya çalışmakta, sanki döngülü zaman yerine (zorunlu, paralı çalışma zamanından özgürleştirmeden) serbest zaman gelmektedir”(Law, 2007). Sürekli bir gündelik olanın bizden tüm insan materyalinden güçlü olduğunu düşünme halindeyiz. Buna göre gündelik hayatta yabancılaşmanın nedenleri üzerine kolektif bir farkındalığı artırıcı adımlar olanaklı mı? Rutinden kaçmak mümkün mü, vb. sorgulamalar yapılır. Toplumda belli gruplar gündelik olanın /gündelikliğin sınırlamalarını daha çok hissetmektedir. Çalışan sınıfların rutinde debelenmesi ve yabancılaşması daha derin değil midir? Burjuva mensubu rutin edimlerden, zorunluklardan, zorunlu üretim faaliyetlerinden kaçıp kendine ait bir mekan, alan sağlayabilir. Gelişmiş endüstriyel toplumlarda gündeliklik bu yüzden yürüyen bantla çalışma ile neredeyse eşanlamlıdır: Alt standartta yaşama ve çalışma alanları, toplu taşıma araçlarını kullanma zorunluluğu, vs.“ (McNamara, 2007). Beraberinde material haz hakları için edilen mücadele de devam etmektedir. Gündelik hayat incelemesinde başlangıç noktasının ne olması gerektiği en öz biçimde söylenirse : “ Çol bildik, çok aşina gelen mutlaka bilinen değildir” (Hegel, akt. Schilling, 2008) diyerek başlanmalıdır. Her boyutu ile çözümleyici yaklaşımı ve eleştirel bir zihin durumu ile bakmayı bırakırsak gündelikliği yaşama durumunun genellikle nasıl bir şey olduğu şöyle örneklenebilir: “Öznenin saptadığı, gördüğü ve algıladığı şey, ona göre kendiliğinden gelişir. Bu şey burada ve şimdi verilidir. Karşılaştığı şeyleri doğru, doğrulanmış ya da doğrulanabilir bulmayabilir, fakat durum böyledir. Şeyler ne ise odurlar. Kendi çevresine, ona “gerçeklik” gibi görünen yüzeye bakar. Bu gündelik yaratık, bir çifte yanılsama içinde,

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 131

saydamlık ve açıklık (“Herşey olduğu gibidir”) ve tözel gerçeklik (“İşler başka türlü olamaz”) yanılsaması içinde yaşar. Gündelik hayattaki dolaysızlık yanılsaması buradan kaynaklanır” (Lefebvre, 2007: 202). Toplum basit biçimlerde belirlenmiş, kendiliğinden şekillenmiş değildir. Gündelik hayat incelemesi de dolayısıyla onu doğuran ve etkileyen iktidar yapılarında ayrı düşünülemez. Eleştirel bir mesafeden sorgulanan bu alan “insan malzemesine ilişkin çok değerli bilgiler, ayrıntılar içeren bir potansiyel bilgi deposudur ve bu yüzden de yabancılaşmamış üretime içsel toplumsal güçlerden ayrılamaz. Totalleştirici muhafazakar yaklaşımlardan uzaklaşarak mikrolojik (micrological) yaklaşımları barındıran sosyal ve kültürel materyali düzenleyen bireylerin yer aldığı ortaklaşımlı öznelerarası yollar üzerine odaklanır (McNamara, 2007). Kapitalizm gündelik olanı rasyonel olarak yönetilen alt sistemlere parselleyerek gündelik olanı etkili biçimde programlamaktadır. Üretici/tüketimci mantık bu alanları yönetirken, kullanım değeri değişim değerine, çalışma ise ürüne dönüştürülmektedir. Buna karşılık yeniden repolitizasyona ihtiyaç sürerken bu alanın eleştirel bilgisine gereksinim tüm sosyal bilim alanları için de çoğalmaktadır. Gündelik hayat alanının Türkiye’de önem kazanmasına gelindiğinde, makro siyasetin tüm unsurları ile ve zor yoluyla bitirilip hazcı tüketimin patladığı, bir piyasa toplumu olmaya doğru gidiş süreci olan 80’ler ve 90’larla birlikte kendi çıkarını kovalayan bireyselleşmenin,yabancılaşmanın yüceltildiği, kışkırtıldığı, çok arzulu tüketimci kapitalizmin yaşamsal alanı olarak yükselmiştir. “Daha önce bu alanın dışında kalan kültür, sanat, bilim, vb. tüm yüksek alanlar kendilerini bireysel gündelik tüketimin hizmetine sunuyorlar.” “Toplumun tüm kesimleri ürün farklılaştırması mantığınca çeşitlendirilmiş ama standart bir kitle kültürünü paylaşıyor. Metaların ve gündelik hayatın kültürelleştirilmesiyle birlikte tüketim kuru bir ihtiyaç giderme olmaktan çıkıyor, sosa ve garnitüre boğuluyor” (Çabuklu, 2003:27-28). Her alanı tüketime adanan gündelik hayat herkesimi bolluktan payını almak için kışkıtırken, dışlamayı, dışlanmayı, örgütsüzlüğü, parçalanmışlıkları, yabancılaşmayı, itişmeleri, ürküntüleri sıradanlaştırarak efendi/köle ilişkilerini yeni formlarıyla yeniden üretmenin zeminlerini de sıkılaştırır. “Toplumsal olan gündelik içinde erir” (Çabuklu, 2003:29).

Yöntem, yaklaşım Bu çalışmada Türkiye’de gündelik hayatın (otoriter rejimin bıraktığı zeminde) devletin toplumsal bütünleşmenin ağır yara alması pahasına hem ekonomiye, hem de topluma (toplumun her alanına) eşanlı olarak yoğun müdahalelerde bulunarak neoliberal bir anlayışta bir piyasa toplumu ve piyasa ekonomisini geliştirme ve yerleştirme çabasına giriştiği ve gündelik hayatın kentsel çevrede bu yeni anlayışı temsil eden, haklılaştıran tüketim ideolojisinin alanı haline getiriliş süreci üzerinde durulmuştur. Nötr görünen bu siyasi ve kültürel alanın işlevlerini yerine getirmesinde, sürece ayrıcalıklı bir güç olarak katılan medyanın yeni piyasa anlayışının yerleştirilmesi ve ilk

Kuram 132 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

ele geçirdiği gündelik hayatın, gündelikin ticari programlanmasında nasıl işlevler üstlendiği ilgili dönem basınının değişen yönelimlerine ait örneklerle sergilenmiştir. Temelde ekonomi politik yaklaşım izlenerek gündelik hayatın durmadan derinleşen (rekabet, haz, gereksinim, kolaylık, özgürlük vs. gibi söylemler eşliğinde) ticarileşen, metalaşan örgütlenmesi, giderek her katmanıyla yabancılaşmanın mekanı haline gelişi gündelik hayatın olağan, sıkıcı ayrıntıları gibi görünen çeşitli örnekler üzerinden niteliksel olarak analiz edilmeye çalışılmıştır (taşradan parçalanıp, kavuşulan kentlerin metaa progamlı, baskıcı gündelik hayatın ana mekanı olarak hızla taşralaştığı da analize dahil bir başka ayrıntıyı oluşturmuştur). Gündelik, rutin olanın sıradanlığı, sıkıcılığı, olağan tekrarlanış hali, karmaşık ve çelişkili gerçeklikleri, yaygın iktidar ilişkilerini gizlemekte, verili kılmaktadır. İşte o sığ, sıradan, alışıldık, verili ve haklılaştırılmış görünenlere yakından bakmak bir gündelik hayat eleştirisine, gündelik olanın eleştirel yorumsanmasına ve verili gerçekliğin sorgulanmasına bizi götürür. Bu çalışmanın en sınırlı bir katkı düzeyinde de olsa amacı budur.

Analiz ve tartışma Yeni piyasa toplumunun (gündelik hayatı) inşaına ilişkin notlar Medyası, vitrinleri, stadları, konser alanları, mitingleri, yeni popüler kültürleri ile açılan, renklenen erken 90’larda imarlı, imarsız, planlı, plansız, sadece başını sokacak ev, iş, eğitim, biraz konfor arayanlarıyla, daha iyisine ulaşan katmanlarıyla, eski kente eklenip duran yerleşim mekanlarıyla büyüme halindeki şehirlerde gündelik hayata ilişkin yaşananlar ve gözlenenler ilk başta sıkıcı, tekdüze, karmaşık, giderek ayrıntılı şeylerdir. Ancak yakından bakıldığında parçalanan işgücü pazarlarının, istifleyici, köreltici, sağlıksızlaştırıcı yerleşim, çalışım mekanlarının, kıt ve kısıtlayıcı ortak alanların, çoğalan gözalıcı meta sergilenim alanlarının, göz ve kulak arayan imgelerin üretimgahlarının doldurduğu şehirde, insanların gündelik hayata kendilerini uydurmaları ve yükselen yabancılaşmalarının süreçlerini küçük ayrıntılar üzerinden tanımlama ve çözümleme uğraşı bu ayrıntıların ilişkiselliklerini izlemeyi ve sergilemeyi eleştirel bir düzeye taşımayı gerektirmektedir. Öncelikle dönemin gazetelerinde gündelik hayatın yeni örgütlenmesine ait olguların haber ve reklam içeriklerindeki belirimleri veri alınacak bir tablo ortaya koymaktadır. İki on yıl öncesinde, göç getiren taşraların mahalle ve sokaklarının sıkıcı atmosferinin taşındığı çoğu kent (örneğin Ankara) henüz görece dağınık mahallesinde toza bulanmış, gündüz-gece güven içinde erişkinleşe duran çocuk gibidir. Güvenli, sıradan, sıkıcı, bildik, ancak rastgele, hızla, hırsla büyüme halindedir. Bitmesi yıllar alan yapı kooperatifleri yanında, holding konut firmalarının şehirin merkezine en yakın yerlere “doğası ve yüksek yaşam standartlarıyla geleceğin uygar yaşantısını bugünden sağlama”yı, “eğitim (kreş, okul..) birimleri, yüzme havuzu, tenis kortları, yeşil alanları, özellikli bahçeleri, piknik alanları, barlar, restaurantlar, disko, sinema, tiyatro, kültürsanat merkezi, sayısız dükkan ve magaza içeren mega alışveriş merkezi, sosyal hiz-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 133

met binası, sağlık hizmeti binası, Avrupa ve Amerika’daki benzerlerini aratmayacak olağanüstü bir kent yaşamı” kurma taahhütlü “mega proje”leri, “çağdaş siteler” inşaa etme planları basın yoluyla sık sık ilan edilmektedir (Hürriyet, 2, 15, Eylül 1994). Dönemin yeni ekonomisinin en gözde yatırım araçları olmuş altın, döviz, faiz, repo, devlet tahvili, hisse senedi ve bonodan çok daha kârlı, riski olmayan, yüksek primli, akıllı yatırım aracı olarak önerilmektedir. Yeni konut alanlarının (bahçeşehirlerin/yatakkentlerin) isimleri kent ekleriyle vurgulanmaktadır: Doğakent, urankent, elvankent, yaşamkent, vb. Bu alanların kente yakınlık durumu önemle vurgulanmaktadır. Kent merkezi ile ilişkiler canlı ve önemlidir. Bu nedenle mesafe ve kısa sürede ulaşmak önceliklidir. 80’lerden beri pazarlama kuruluşları, bankalar ve gazetelerin pazarlama şirketlerince en çok teşvik edilen özel otomobil sahibi olma zorunluluğuna bir neden daha eklenmiştir. “Çağdaş mimari, ileri teknolojinin kolaylıkları, ticaret ve alışveriş merkezi, park, bahçe, spor, eğlence, sağlık, okul, sosyal, kültürel tesisleriyle seçkin ortamda, huzur içinde çağdaş bir yaşam” vaadleriyle pazarlanan evler giderek banka kredileriyle de satışa sunulmuştur. 2000’lerde giderek maymunlar cehennemi sayılan kent merkezlerinden banliyölere kaçısı planlayan kurtarıcı lüks konut firmalarının henüz kendilerini “yaşam mimarı, “masalsı yaşamlar ve yeni yaşam trendleri oluşturan” güçler olarak sunmasına hızlı bir hazırlıktır. Doğayı süsleştiren, taklit eden, yüksek duvarlarla çevrili, gece-gündüz güvenlikli, yeni iletişim alt yapılı, marka tüketim merkezleri, stress atmak, form tutmak, en önemlisi sosyal ilişki ihtiyacını gidermek üzere pahalı fitnes merkezleri ile donatılı, sağlıklı ve güvenlikli yabancılaşmanın zirve yaptığı (yüksek maliyeti kendine yakıştırılan) “efsane gibi bir hayat” pazarlamalarının henüz öncesidir. Bankalar taşıt, ikinci el, evlilik, tüketici, üretici ve üniversite harçları için bireysel krediler vermektedir. Gazetelerde kredi kartı reklamları ile nadiren karşılaşılmaktadır (Koçbank Diners Club international kredi kartını Türkiye’nin ilk kredi kartı olarak ilan eder. Hürriyet, 8.9.1994). Statülü bir kamu kuruluşu görünümündeki Migros Türk, “Türkiye’nin ilk süpermarketler zinciri, modern alışverişin temsilcisi” olarak 40. yaşını kutlarken kırk gün kırk gece indirim ilan eder. Tüketici ile dostluğunun uzun geçmişinden “dürüst satıcı”lığından, “kaliteli, ekonomik, çağdaş ve güvenilir hizmet”lerinden sözeder. Seçtiği bir şehirde ”bedava alışveriş kampanyası çekilişleri “ yaparak gazetelerden duyurur. 90’ların ikinci yarısı yaklaşırken, ana gazetelerde gündelik tüketime yönelik, tek tek marka ürünler için reklamlar seyrek de olsa belirir. Örneğin, Cappy meyve suyunu karton kutuda satarken Türkiye’de ilk kez teneke kutuda sunuluşunu, Coca-Cola günlerce yarım sayfa reklam vererek “Türkiye’de ilk defa en büyük, en ekonomik 2,5 litrelik pet şişede” satışa sunuluşunu ilan eder. Supermarket zincirlerinin posta kutusuna sıkıştırılan ya da bastırıldığı gazetelerin arasında tüketiciye ulaştırılan çok sayfalı ürün broşürleri henüz mevcut değildir. Giderleri ürün tedarikçilerinden ve müşterilerden çıkarılan (reklam vereni de olan) iyi basılmış market “özel alışveriş ve yaşam kültürü” dergileri de henüz yaygın değildir. Seyrek de olsa, markalar ürün çeşitleri için gazetelere tam sayfa reklam vermenin yanında müşterilerini ürünlerle daha çok iletişim kurmaya, alışverişe emek vermeye teşvik etmektedir: Hediye çekilişli ürün kuponları kesilip mektuplarla postalanmakta, ya da para yerine geçen puanlı kuponlar biriktirilip, bakkaldan, marketden aynı

Kuram 134 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

markanın ürünlerinden “bedava” alınmaktadır. Örneğin temizlik ürünlerinde kutuların üst yüzeyi ve kuponları kesilir, kapaklı ürünlerin kapakları ve kuponları çıkarılır, ambalajlı ürünlerin ambalajları ve kuponları saklanır. Yeterince puan birikince gidilir, bedavası da olan “yeni” bir alışveriş yapılır. “Kazançlı alışveriş” kampanyası, yeni bir alıştırılma serüvenidir. Ne kadar çok ürün satın alınır, ne kadar çok puan biriktirilirse o kadar çok liralık alışveriş bedavaya getirilecektir (Hürriyet, 6. 9. 1994). Bundan başta topyekun bir heyecan duyulur. Giderek tekerlekli alışveriş arabaları ile, doldukça, eser miktarda doygunluk tadılır ve alış-verişle bir iktidar kurulur, bir çoklu iktidara mutlu tâbi olunur. Otomatikleşmeye, gündelikleşmeye dönen, orada olma hali bir değer/anlam kazanır. Bu varoluşsal değer düzenekleri, henüz zorunlu ihtiyaç eseri olmanın ötesine fazla yayılmamış tüketimcilik devresinde geçen ticarileşen gündelik hayatın çocukluk evrelerini, kendinden habersiz parodik masumiyet hallerine dönüştürmektedir. Çok kısa sürede “günümüz kapitalist toplumlarında yaşana duran tecrübelerin tümünü ifade eden bir gündelik hayat” (Bratsis, 2007) seyrine erişmekse hiç zor olmayacaktır. 1980’ler yeni ekonominin içerdeki ve dışardaki temsilcilerinin ekonominin dışa açılmasını isteme, kapitalist küreselleşme ile bütünleşme, bolluk, kazançlılık, farklılığı yakalama, devleti maddi zarardan kurtarma, özelleştirme projelerini uygulamaya koyma, güçlü küresel sermayenin temsilcilerinin uyumlanma çağrılarına yönelme dönemine açılımdır. Piyasaların önünün açılma, büyük girişimcilerin desteklenme, vaadedilen tüketim olanaklarının sorgusuz, eğlenceli sunulma, yeni sermaye piyasası araçları üzerinden kazanç fırsatlarının sürümlenme, ekonominin prenslerine, spekülatörlerine, parasal odağa sonsuz koşu tutturma günüdür. Bütün bunları hızlandıran, üreten, taşıyan iletişim alt yapılarının yaygınlaşma ve hızlanmasının teknolojik mucizeleştirilme zamanlarıdır. Üretilmiş yeni tatların yüce keşifler olarak kışkırtılma zamanlarıdır. Bir tür çocukluktan, ayak bağlayıcı eski ciddiyetten, zaten de giderek gevşekleşen, ayak sürümeye zorlanan dayanışırlık halinden, benzeşiklikten (benzeşmezlikten de) kurtulma, sunulanları merak etme, keşfetme, hergün elde eder gibi olup sonsuz açlık haliyle tanışma, yeni, çeşitli ve uzaktan çok parlayan eğlenceli ıvır zıvırlara gözgezdirme. Olduğu söylenen yoksunluklarının farkına varma, derin yokluk duygusunun verdiği panik atakla (metaa ile uyarılmaya ayarlı) kışkırtılma halidir . Bütün bunlara gündelik hayatı dar alanlara kapatan, kendi yaşamsal zeminlerinin altını oyan kentin, kenttaşralıların mesafelenerek karşılamaya durmaktan başka yaklaşımı yoktur. Hiç bitmeyecek çok parçalanmış, heyecanlı, endişeli, kaygılı, iteleyen, sürükleyen bir akışma, yeni kapışım başlamıştır. Artık “normatif olmama norm haline gelmiştir. Kendisine özgü ilkesi ya da kimliği olmamakla birlikte artık norm paradır (Eagleton, 2004: 17). Meta satın alma, arzularını doyurma hakkını kaybetmekten korkanların (elde edilecekler yanında paranın sözü dahi edilemez) bireysel, biricik yüce dayanağıdır. Ünlü bir mağazalar zincirinin reklam panolarında yarı bedeni ile uzanmış çubuğunu sallayan orkestra şefinin karşısında “alışveriş bir iletişimdir” yazdığı gibi hemen her gündelik edime içsel ana koddur. Bu yükselen yeni değerin tartışmasız tek yol olan yeni liberal politikalar ve piyasaları suretiyle hakeden girişimci el-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 135

lere konacağı yolundaki söylemler, hesapsız, haksız ağır sonuçlarıyla uygulamaya konulmuştur. “Devletin ekonomik ve sosyal işlevlerini daraltan politikalar tasfiyeye uğrarken”, beraberinde yaşanan dönüşümle “sosyal ve ekonomik haklara hayat kazandıran kamu hizmeti ve kamu çıkarı anlayışı çok ciddi aşınmaya uğramıştır. Eğitim sağlık, sosyal güvenlik gibi alanların da ticarileşmesi, müşteri-satıcı bağlantılarına teslim edilmesi, kamu hizmetlerinin bile satılıp satın alınan ticari işlemlere dönüştürülmesi gündeme gelmiştir” (Boratav, 2000:26-27). “İşgücü piyasası ekonomi dışı (askeri, yasal) yöntemlerle disiplin altına alınmıştır”(Boratav, 2005: 150). Bu yaklaşım serbest piyasa rüyasının bir koşulu olarak çeşitli stratejiler ve uygulamalarla etkisini devam ettirmiştir. Sınıf ayrımcı hükümetlerce sınıf bilincinden yoksun kitleler yaratmak, ya da bu parçalanmayı, yabancılaşmayı pekiştirmek üzere çeşitli alt kesimlere yönelik politikalar izlenmiştir. Demokratik, doğa, çevre yaşam öncelikli kent planlaması gibi uzun soluklu anlayış yerine hızlı ve hırslı bir kent, toprak yağmasını meşrulaştırma stratejileri bölüşüm ve paylaşım dengesizliklerini giderici, yatıştırıcı siyaset biçimi olarak izlenmiştir. Sınıf bilinci aykırı, tehditkar kavramlar olarak zihinlere uğratılmaz, mevcut “sınıf tabanlı ekonomik taleplere” (Boratav, 2005: 153) geçit verilmezken çeşitli politikalarla evcilleştirilmiş “orta direk”, “benim işçim, köylüm, memurum işini bilir” söylemleri bireysel işbitiriciliğin hükmünü ilan ederken bu kaygan zeminli yaşamın nasıl şekilleneceği şaşalı bir dille anlatılmış, uygulamalarla gösterilmiştir. İthalatla, çeşitli finans kolaylıkları ile, basının kampanyalarıyla iç taleplerin teşvik edilmesi, tüketim ürünlerindeki çeşitlenme, bollaşma bambaşka bir özgürlük, ferahlama, yaşamın yeni koşulları, yeni hedefleri olarak tüm toplumsal katmanları kuşatmış ve heyecanlı, arzulu, meraklı, gerilimli, travmatik biçimlendirmiştir. Her gazetede “Amerika’nın gerçek tadı Winston Filters”, “dünyanın en çok satılan sigarası Marlbora”, “hafif, modern Parliament gece mavisi ” sayfalar dolusu reklamla arzulanası, alkışlanasıdır. Araba, televizyon, santifrüjlü ya da merdaneli yerine full otomatik çamaşır ve bulaşık makinesi, elektrikli süpürge, bilgisayar, erken “90’lı yılların en dinamik sektörü iletişim ve en gözde ürünü cep telefonu”, kültürel ürünlerin ecesi ansiklopedi, vb. reklamları, kampanyaları gazetelerin sayfalarını doldurur. “Paranıza para kazandıran” finans sektörü de “hayalinizdeki herşey için”, kredi vermeye, hizmete hazırdır. Gündelik hayatın her alanı mercek altına alınmalı, zevke ait mevzulara yani metaa dönüştürülmelidir. Böylece özel yaşam giderek piyasaların en yaratıcı laboratuarı, can alıcı mevzuudur artık. Sabah, Hürriyet, Milliyet gibi gazete grupları kadın ve erkeğin özel yaşamlarını, cinsel hayatlarını, “seksin büyüsü”nü, cinsel hazzı ve buna ulaşma yollarını, “kadın ne ister?”, “erkek ne ister?” başlıklı eklerini, kadın dergilerini çıkarır, bu dosyaların reklamlarına geniş biçimde yer verir. Kendini keşfeden yeni kadın ve erkek için cinsellik ilgi ve bilgilenilmesi gereken, kültürel birikimin en temel ve doğal bir unsurudur. Arzu nesnesi olmanın, hazzın bilgisine ulaşmanın önü açıktır artık. Medyanın bitmez tükenmez bir metalaştırma alanına dönüşecektir. Öte yandan (70’lerin kaba, kitlesi belli pornoğrafik filmler döneminin ardından) sinemada gişede herkesi en olağana, çekincesizlikle çağıran “yerli erotizm” iyi iş çıkarmaktadır. Yeni, modern pornografi dergileri, bedava erotik çizgi roman ekleriyle Playboy Türkiye, Penthouse yayımlanır (çoğalan gazete satış büfesi “mobo”lar erotik

Kuram 136 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

dergileri, diğer yayınlarla birlikte sıradan bir biçimde sergiler, sunar). Yeni ticari televizyonların büyük bölümü de cinselliği (kırmızı benekli filmler, ilanlar, erotik gece aerobikleri, gece sohbetlerini) ana yayın unsuru olarak kullanmaya yönelmiştir (daha çok erotik, flörtik zeminde kaydırılan bir gece programının bir anda popülerleşen orta yaşlı erkek sunucusu, verdiği tam sayfa röportajda “seks sorunları halledilirse kalkınırız” saptamasında bulunur). Tan, Bulvar gibi pornografik gazetelerden başka Sabah, Hürriyet gibi popüler kitle gazeteleri de kadını cinsel arzu nesnesi olarak sunma (arzu nesnesi olmaya davetle), bu süreçte verimkâr, gündelik bir içerik kategorisi olarak sıradanlaştırma çabasındadır. Diğer yandan kupon biriktiren okurlarına çekiliş yaparak radyo, televizyon, müzik seti, otomobil gibi ürünler vererek ödüllendiren gazeteler tüketici elektroniğine, teknolojiye olan ilginin artmasına, tüketme çoşkusunun keşfine, açlığa ve alışkanlığa dönüşmesine hizmet etmektedir. Sayfalarında merak, emek, zaman ve paranın harcanacağı mal, hizmet, eğlence piyasası çekiliş, kupon, reklam ve çok az sayıda haberle de tanıtılmaktadır. Cep telefonu reklamları çoğalırken mobil telefon sayısının ilk 5 yılda 40 bine ulaştığı çok kısa geçilir, geniş kampanyalarından ayrı olarak otomotiv haberlerine sürekli en geniş yer ayrılır. Gazeteler ingilizce sözlük, set, tarih atlası verdiği gibi kuponla yemek, diyet kitapları; televizyon ekleriyle, dergileriyle yükselen pop müzik piyasasının genç isimlerinin dev posterlerini; “yeni kadın”a seslenen moda, cinsellik vb. başlıklı dergileriyle kozmetik ürünleri hediye etmektedir. Kadınlar kozmetik endüstrisinin ürünleri ve markaları ile tanıştırılmaktadır. Migros, Gima, Ordu Pazarı gibi seçkinleşmiş marketler artık rakipsiz değildir. Bazı bankaların “kredili kredi kartı”nı, artık daha çok şeyi arzulamaya açık tüketicinin gündelik hayatına sokma girişimleri başlar.Yapı Kredi bankası “Alocard”ı tanıtır. Dönemin patlama halinde açılmaya devam eden ticari radyo- tv kanalları müzik, eğlence, reklam (“Vur patlasın çal oynasın”, “Saz, caz, tam gaz“, “Çalsın sazlar” başlıklı programları, yarışma, futbol, erotik filmler, stüdyoya davetli izleyicilerin katıldığı sinik tartışmalar, telefonla izleyici katılımına olanak veren gece sohbetleri, bu programlar arasında bir türe dönüşen gösterisel siyaset tartışımları, vb.) içerikleriyle dönüşüm sürecini desteklemiş, hızlandırmıştır. Kitleleri çekmek, yeni ekonomik, siyasi alanda yol almak, ayrıcalıklı rekabet etmek için, güçlenen iletişim endüstrilerinin içinde yer tutmak önemli bir zorunluluk olarak görülmüştür: Pek çok ana kanal açılır, bazıları kendi hedef kitlelerini vurgular: “TGRT huzur tv“, liberal merkez basın tarafından “tesettürlü tv” diye anılan Kanal 7 yayın hayatına başlar (Hürriyet, Milliyet, Sabah, Eylül 1994). Böylece, giderek “yatırımlar hizmet, finans ve iletişim sektörlerine kaydırılır. “Büyük iş kotarmak” anlayışı kültürelleştikçe ve imge, ambalaj ve görünüşe daha çok dayalı hale geldikçe, kültür endüstrisi de büyük işe dönüşür” (Eagleton, 2006: 42). “Sol geriledi, radikal sağ güçlendi”, “sol’un son tangosu” başlıklı tartışmalar erken 90’ların hızla geçilen bir tartışmasıdır. Olacaksa da “ulusalcı, milliyetçi, liberal sol” zamanıdır. Kolektif düşüncelerin, kolektif bilinç ve kültürün derinleşen aşınması yeni ve heyecen verici zevkler, kaygılar alanı karşısında sönümlenmesi önemini yitirmiştir. 80’li yıllar boyunca “bu aşınma, bireyselleşme, dîne sarılma, toplumsal yaşam

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 137

odağının işyerinden ve üretimden, mahalleye, semte, semt (veya kent) takımlarına, aile içine kayması gibi eğilimler içinde ortaya çıkmaktadır. Kent ekonomisinin ve işçi sınıfının karmaşık ve heterojen yapısından kaynaklanan çok farklı uyum mekanizmalarının varlığı da bu doğrultudaki ideolojik dönüşümlere katkı yapmıştır. Kriz koşullarında emeğin ve işçiliğin maddi ve manevi değerlerinin hızla gerilemesi, emekçi sınıfın saflarındaki küçük burjuva yaşam biçimlerinin ve bunların ideolojik yansımalarının gelişmesi için uygun ortamlar yaratmıştır” (Boratav: 2005: 158). İçimizde doyurulmamış yanlarımızı “gıdıklama endüstrisi” taşıdığı bilinciyle birlikte zevkli, merak uyandırıcı, kışkırtıcı, arzulanası yeni imgeler, simgeler, aygıtlar, tarzlar vb. olarak öncelikli olarak gündelik hayatın içine ince ince serpilmiştir. Tüm bunların uzamı vaatkâr, ağzında binlerce sesi dolandıran ve göz alıcı taşrahanelerine koşulan “kentin giderek bir tüketim mekanı haline dönüşmesi” (Eraydın, 2006: 57) tüm arzulamaların bir kaynağı ve doğrulaması olmuştur. Kent kapılışılırken herşey daha kolayca ve hızla gerçekleşmiştir. Kapitalistik pazarın bu çok parçalı keskin mekanında yeni gündelik hayat, sonsuz bir doygunluk arayışına koşulanların kaçırıp koparabildiklerini kendi içine istiflemesini şart kılan, yaşanıp duran gündelik akışın eşsiz olağanlığının, haklılığının üretildiği makro kültürel bir alandır. Burada herşey yüzünü, içini yükselen pazara dönmelidir/dönmüştür. Bizi vareden odur, eldeki herşey pazarın sundukları yanında sürekli eksiktir, derinleşen ve hiç kavranamayan bir yoksunluktur. Armağan dağıtan noel baba kılığında dolaşan saf enerji dolu temsilcisi “reklam medyası” ise “bolluğun saygın imgesi, herkese karşılıksız bir sunudur” (Baudrillard, 2004:213), ve esasında “bir türlü nasibimizi alamadığımıza seslenir”. “Pazarın vaadi daima oraya”, “eldeki her şeyi sönük bir taşraya dönüştüren o eksiğe yöneltir”. “Pazarin vaadi daima taşraya yöneliktir. Taşra denince, merkezden yayılan güçlü ışığın sırf daha güçlü diye bir anda sönükleştirdiği her şeyi, ışığın hem cezbedip hem imkansız bıraktığı, kendi gözümüzde bile köhne ve yava kılınmış yanımızı, kendi imkansız taraflarımızı da düşünelim. Vaad hep o eksiği uyarır; eksikten daima daha yüksek bir eksik yaratır” (Gürbilek, 2004: 137). “Toplumun tüm üyelerine yetecek miktarda üretilemeyen” ya da üretilmeyen “maddi ve manevi değerlerin elde edilmesiyle kavuşulacak mutluluğa herkesin “özgürce” erişmek için “kışkırtıldığı” bir kültürel ortamda yaşıyoruz” (Oskay: 1989:7). Bu yapıda birbirini tehdit olarak gören, pek çok biçimde yalnızlaşan, yabancılaşan insan özne gündelik hayatın her an, her yerinde herkes için işleyen iktidarsızlaştırma mekanizmalarının üreticisi, kurbanı, faili olarak ebedî bir taşrada yaşamaktadır. “Türkiye çok kısa süre içinde hızla bir mal, imge, istek akışına sahne olmuştur” (Gürbilek: 138). Herkese kollarını açan, en imrenen yanlarımızı deşeleyen kendi içinde de Eagleton’un söylediği gibi “giderilemez bir arzu ve uçsuz bucaksız bir boşluk olan, amaçları uğruna sıklıkla bölünmeler, dışlamalar yaratan ya da halihazırda varolandan faydalanan” kapitalizm, gündelik hayatın her hücresini ticarileştirmiştir. “Müşterilerinin türban takıp takmaması, ya da spor yaparken peştemalden başka hiçbir şey giyip giymemeleri konusunda ulvi bir tarafsızlığa sahiptir” (2006:19-20). Gittiği her yerde kentleri ve en uzak eski taşrayı hızla katetmiş, gündelik hayatın en küçük ayrıntısına kadar inmiş (bebekler, çocuk-

Kuram 138 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

lar, gençler, ileri erişkinler, yaşlılara, ev hayvanlarına dek yaşam tarzları biçimlemiş), kimlikleri ne olursa olsun ulaştığı herkes kolaylık, konfor, özgürlük, eğlence, şımartılma, beğeni, yükseliş vs..vaadeden meta ve ilişkileri evreninde daimi bir yokluk, yoksun kalma duygusuna topyekun tutulmuşlardır. Buna göre, elde edilmesi gereken çok şey vardır, bunlar ve eldekilerin atılıp yenilenmeme ihtimali ise içsel bir çoraklaşma ve parçalanmadır. 80’ler geçip giderken, kendi başınalık içindeki insan-öznenin test edilme alanı mevcut siyasetin şeyleşmesine sükut etmek, ıssızlaşan kamusal alandan piyasa ve eşsiz yabancılaşma koşullarına en uygun biçimde geçiş yapabilme becerileridir. Gündelik hayatı düzenlerken harareti dilsel edimlere sıza duran yaşanmış topyekun şiddet tarafsız, reddedilemez bir anıta dönüştürülürken herşey ondan kaçış için olduğu kadar, yarattığı, yeni yaratılan boşluklara seslenen haz bolluğu ve onu satın alma olanaklarını gözden kaçırmama telaşına kaydırılmaktadır. Bu toplumsal ve bireysel alt-üst oluşlarla birlikte Batı dünyasının siyasal alanında yükselişe geçen yeni muhafazakarlık-neo liberalizm için uygun hafriyat da yapılmış olur. Popüler temsilcisi T. Özal’la simgeleşen yeni sağ yönetim zihniyeti, dünya ile ortaklaşacak yeni yaklaşımını “pek çok toplumsal kesimi kökünden sarsma pahasına uygulama” çabası içine girmiştir: “Siyasal ve ekonomik alanda geçmişi uzun yıllara dayanan kurum ve ilişkilerin rahatsız edilmesi değil, toplumsal ve kültürel alanlarla, zihin haritamızın alışageldiğimiz kurgusuna da müdahale etmiştir. Anlamlama pratiklerimiz zaman zaman dumura uğradı. Değerlerimizin, normlarımızın üzerinde durduğu zeminler kayganlaşıverdi. Kültürün gerek toplumsal, gerekse bireysel düzlemde giderek çelişen ögelerden kurulmasını olağan görmeye başladık. Gösterişli tüketimle kendilerini ortaya koyan ama ne ürettiği ya da neyin üretilmesine önayak olduğu asla anlaşılamayan yeni zenginler türedi. Ne kendi konumumuzu ne de başkalarının konumlarını tanımlayamaz olduk” (Mutlu, 2005: 358, 359). Kamu yararı, vb. kavramlar hızla gündelik hayattan çıkarılırken, “popülerleşerek kitleselleşme”ye yönelen eski, saygın kitle iletişim kuruluşlarının magazinleştirerek verdiği haberler ve diğer içeriklerle hayat giderek anlık, yüzeysel, apolitik, eğlencelik, parçalanmış, gündelik ve seyirlik bir halde sunulur olmuştur. “Kişisel skandallar ciddi gazetelerde bile ilk sayfada sürmanşet olarak verilir. Örneğin, bireysel anomaliler çok sayıda insanı ilgilendiren toplumsal olayların önüne geçecek şekilde haber yapılır.” (Mutlu, 2005: 415). İşlenen hakim söylem odur ki, herkes günden güne kendi başınalıkla başbaşadır ve elde olanın üstüne kapanmak gerekir. Bu sürecin hemen biraz öncesindeki katılımın zorunlu ilan edildiği zihinsel dönüşüm sürecine dönülürse, 80’lerde dünya gündemine yerleşen “yeni sağ politikalar, neo-liberalizm ve neo-muhafazakarlığı eklemleyen sentezle demokrasi-liberalizm eklemlenimini çözerek demokratik ögeleri geriletmiştir”. Her birinin uyum içinde işleyeceği beklenen “sınırlı devlet, pazar ekonomisi, ekonomik verimlilik, birey özgürlüğü gibi talepler; otorite ve geleneklere dayalı kanun ve düzen arayışı” (Özkazanç, 2007: 42) gibi talepler uygulama stratejileriyle hesap edilmeyen noktalara savrulmuş, karmaşık sorunları üretmiştir. Yeni sağ tümünden sorumlu olmamakla birlikte so-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 139

nunda ortaya çıkan dönüşümün önemli bir bölümü: “Örgütlü sistemlerin yokluğu, her türlü merkezin kayboluşu, kaygan ve silik dayanışmaların ortaya çıkışı, belirsizlik, raslantı ve bulanıklık, her türlü otoritenin dışında kalan ve sayıları giderek artan gri alanların gelişimi, aklın ilkel ideolojiler ve boş inançlar yararına silinişi, eylem araçlarımıza ve hatta analiz olanaklarımıza karşı duyarsızlaşan alanların artması” (Minc, 1995:8, akt.Özkazanç, 2007:46) yönünde gerçekleşmiştir. Öte yandan siyasal alanın önemli modern kavramları “temsil, katılım, milli irade, kamu yararı gibi kavramlar, hayat verdikleri anayasa, seçimler, sendika ve partiler gibi kurumlarla birlikte güçlerini yitiriyor ya da mutasyona uğruyorlar. Siyasetin kalbi artık kenardaki anti-politik yapılarda atıyor” (Mulgan, 1995: 17, akt. Özkazanç, 2007: 48). Bütünselleşmesinden umut kesilmiş görünen, çok parçalanmış, çelişkili ve kaygan, öyle algılandıkça da giderek gündelik hayatın içine ve olanak ölçüsünde, bireysel, grupsal, cemaatsel adacığına kaçan kesimlerin oluşturduğu gevşek, çözük bir toplum yükselmektedir. Orada giderek birbirine değmekten kaçınanların farklılık, buluşum, ortaklaşım noktaları, bunların içsel ve dışsal gerilimleri, maddi çelişkileri, gündelik pratikler ve algılamaların akışında yeniden üretilen türlü yabancılaşmaları olağansallaştırılma döngüsünü kaçırmadan izlemek ve analiz etmek yapışılan ağın düğümlerini sonsuz biçimde çözmeye benzemektedir. Hayatta kalmanın şartları tüm toplum için yeniden tanımlanmıştır. Kendine güvenmenin zeminini ve araçlarını arayan öznenin yapması gereken yeni, daralmış siyasetin işgaline, kamusal alanın çözülüşüne uyumlanmak, piyasa ve eşsiz yabancılaşma koşullarına en güçlü steroidlerle yüklü dalmaktır. Herkesin çıkarı farklıdır, ve kendi çıkarının peşinden ancak her birey kendisi gidebilir, başka hiçbir şey bunu onun yerine siyaseten temsil edemez. Hiçbir kişi ya da grubun çıkar mücadelesi de ötekini ilgilendirmeyecek kadar birbirinden kopuktur. 1980 sonrası (90’lara da damgasını vuran) otoriter yönetim anlayışı tüm aygıtlarıyla kamusal alanda siyasetin toplumsal bir ilgi, kaygı alanı olmasını anarşik geçmişe dönüş arzusu, devlete karşı bir kalkışma sayarak özellikle iktidar bloğunun dışındakilere yasa ve uygulamalarla yasaklamıştır. Kamusal alan depolitize edilirken, yeni bir mecraa sokulan toplumda herkes piyasanın, yeni piyasa toplumunun kazanç ve tüketim normlarına sarılmış arzulu bireyini yetiştirmek üzere özel alanına yönlendirilmiştir. Önceliği ekonomik, tüketimci öznelik olarak belirlenen, (giderek Lefebvre’in söylediği gibi insan niteliklerini kaybeden bir otomata dönüşecek 2007:208) birey, devletle arasındaki mesafenin hem çok az, hem de o oranda geniş (asla başı boşluk, özerklik değil) olduğunu bilerek, piyasayı yaşamsal aidiyet alanı olarak benimsemekle yükümlendirilmiştir. Makro kolektif hareketler, toplumcu düşünceler, siyaset yordamıyla örgütlü ekonomik-sosyal hak taleplerinde bulunanlar, iktidar bloğunun dışında siyasete ilgi yeni siyasal ekonomi için ayak bağı ve devlete karşı da anarşik kalkışma sayılırlar. Toplumsal bütünleşmenin sökülmesi pahasına toplumun siyasetten beklentilerini yok ederek hem devlete, hem de kendine olan inancını yitirmesine ve yabancılaşmasına zemin ve hız kazandırılmıştır. Bunun yannda devlet aygıtının çıkar amaçlı işletilmesi, çok dar bir takım ekonomik çıkar odaklarıyla içiçeliği, organik yakınlığı buradan dışlanmış olan geniş kesimleri hem iştahlandırmış, hem de eşitsiz

Kuram 140 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

biçimde pay dağıtan, güvence vermeyen (bir otoriter güç olarak) devlet uzaksanmıştır. Toplum ve devlette olan ilişkilerinde bireylerin o güne değin görece istikrar içeren ilişkisel bağlarının devlet kaynaklı maddi ve söylemsel temelleri zayıflamış, hızla geriye çekilmiştir. Ekonomik, siyasi toplumsal taleplerini zayıflatarak da olsa sürdüre duran (girişimci-sermayedar olmayan) kesimler, darbe rejiminin bahçıvanlığında yeşeren kolaylıkları deren yeni sağ yönetimin dilsel ve maddi edimleriyle gözden düşürülürken, kendi taleplerine ve edinimlerine, artan iç zafiyetlerinin de eşliğinde yabancılaştırılmışlardır. Örneğin sendikaların yozlaşmalarını sağlayıcı her strateji yönetimce uygulanmış, işbirliği çeşitli biçimlerde teşvik edilmiştir. Ayrıca hemen darbe rejiminde ve öncesinde yaşanan şiddetin şiddetle bastırılışı kolektif hafızadan silinmemesi gereken ve siyasi umut ve heyecanların olduğu yerde derin boşluklar bırakan, ayağı ateşte tutan bir tecrübe olarak korunmuştur. Yeni dönemde devletin dayandığı girişimci, dar iktidar bloğunun cemaatleri dışındaki geniş bağımlı kitlelerin ekonomik, politik, kültürel olarak mûnisleştirilmeye, pasifize edildikleri yerde durarak durumun çelişkiselliğini benimsemeye sevkedilmişlerdir. Ancak kamusal alanın, toplumsal alanın, siyasetin alanının daraltılması, durma zemini olmaktan çıkarılacak gibi yıkıma uğratılması ile farklı içe kapanmalar, gerilimler, yaşam tarzlarına sarılma, aidiyetler kurgulama, yeni ve daha kuvvetli yabancılaşma biçimlerine savrulma, yeni kutuplaşmalar doğurulmuştur. Söylem ve zor aygıtının tırmandırdığı parçalanma, cemaatleşerek, tarikatlara karışarak kendi dilini kendi iç kanallarından konuşma (dinî, ve şiddetli etnik kimlik siyasetine savrulmalar); meta kültür üretiminin patladığı yeni imaj aygıtlarının piyasalarında içini gezdirerek sonsuz eğlen-tilendirilmeye bükülüş yaşantılanmıştır. Piyasa toplumu hedeflenirken acılı bir birey-cilik söylemi, cemaatleşme (dinî cemaatler güçlenir ve dışardakilere ayrımcı nazarlarla bakma konumuna çekilirken, devlet nezdinde güçlü biçimde temsil edildikleri, itibarlı bir yakınlık düzeyinde tutuldukları izlenir), çeşitli kesimlerin sitelere, yatakkentlere/uydukentlere, mahallelere çekilme ihtiyacı, depolitizasyon ve sinikleştirilme sürecine, maddi güç ve yaşam tarzı ayrışmalarına eşlik eder. Yeni yabancılaşma düzeylerinde mesafeler alınır. Herkes yeni toplumsal formasyonu şekillendirecek piyasa toplumu ülküsü adına eski kamusal, toplumsal, siyasal, ekonomik hantallıkların çözülmesi zemininde değişime ayak uydurma mevkii aramak ya da dışlanmış “sessiz çoğunluk” olarak tâbi olmanın olanaklarını bulmak durumundadır. Zenginleşme yollarını değerlendirmek, girişimcilik gücünü yükseltmek; her bireyin işine, işyerine, işverene bağlılık/aidiyet duygusu; metaa ve meta ilişkilerine sarılma/aidiyet zorunluluğu; sadece kendi çekirdek ailesine, maddi gücüne yaslanması; piyasanın esneklik taleplerine uyumlanması, çok becerililik ve kendi meta değerini yükseltme adına (istençsiz, muhalif de olsa) bir yandan pazarın güçlü kriterlerine uygun formasyonlara yatırım yapmayı ihmal etmemesi, kendi öz yararınadır. Bütün bunları güvenli mesafelerde, belirli düzeylerde sindirmek üzere dinginleşim alanlarına duyulan ihtiyaçla cemaatlere, zamansal ve mekansal korunaklarına ve yaşam tarzlarına tutunma çabaları izlenir. Örneğin, büyük kentlerde dinî cemaatlerin mensuplarının belirli konforlara sahip sitelerde yaşa-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 141

ması, yeni sakinlerinin referanslarla kabul edilmesi gibi (bol alışveriş yapacak dingin müşteri kaynağı cemaati, cemaate yakın çevreleri çağıran zengin, eğlenceli market hizmetleri, vb.) katı ve esnek çerçevelerin içiçe geçtiği direnme, eklemlenme tarzları güçlenir. Diğer yandan dinî cemaatler dışarıya karşı duvarları yükseltir, seçkinci bir tavır geliştirirken hem mistifiye edilir, hem de biçimsel de olsa dışarda tutulanlara da model oluşturur. Bu yapıların içinden uyumlu söylemsel aygıtlar ve örgütlenmeleri (gazeteler, televizyonlar ve diğer mecralar) doğar: Zaman gazetesi pek çok insanın ortak bir zihin etrafında birleşmesiyle kurulurken, idari koordinasyonunda, içerik üretim ve yönetiminde çalışanlar emeğinin değerini vurgulamadan (ortak bir “hizmet” anlayışına yaslanmış halde) aşırı rekabetçi olmayan üretim anlayışı, sıcak ilişkiler, insani dayanışma, güven ve duygusal desteklenme, katı hiyerarşik ilişkilerden uzak olma gibi çeşitli kollamacı değerleri ön plana çıkarmışlardır. Gündelik hayatı hızla metalaştırmaya, nesneleştirmeye, tüm toplumsal kesimleri, ilişkileri baskıcı biçimde parçalamaya girişen darbeci rejim destekli (T. Özal başta olmak üzere) yeni piyasa toplumunun prensleri kendini korumaya odaklı devletin geniş kesimleri pasifize etmesiyle genişleyen kanallardan yeni sağ zihniyetin destekçileriyle yeni siyasal ekonomisini inşaa etmeye girişmişlerdir. Toplumsal parçalanırken, tüm üretim ilişkileri yeniden şekillenirken pasifizasyonun derin boşluklarına akan iç enerjilerin kendini büken seyir alanları, gündelik olanda yeni anlamlar arama, kısılmış sesini, dilini başka arzulamalarla dönüştürme heyecanı (apolitik politik) piyasanın eğlenceli kucağında kendine bin türlü yer bulmuştur. Taşradan akıp gelenlerin kaygılı, beklentili, savunmacı, meraklı duruşlarla, kentle gözgöze gelme hallerinin ardından bir zaman sonra gerilimli yeni piyasacı formasyonun ve gerisindeki zihniyetin alternatifsizlik söylemlerine (acı geçmişten kurtarılmışlıkla çözülmüş gibi bir iklimde), ayağının altındaki zemini kaydırarak her bireyi yakalayan maddi pratiklerin, gündelik söylemsel pratiklerin baskısı ile dağınık, aksak, gönülsüz, gönüllü yönelişleri sıradanlaşmıştır. Bu akışlar sosyal, kültürel, zamansal, mekansal, zihinsel ve ritimsel olarak daha da çok parçalanan kenti her yerinden sündürürken, hem güvenli mesafede durma, hem de yeni arzuları arzulama hevesleriyle içi kabarmış halde piyasaların işgücü, müşteri, pazar gücü arayışlarına fırsatlar oluşturmuşlardır. Hiçbir şey karaborsa değildir. Sokaklar eğlenceli vitrinler, ithal ürünlerle süslenmiştir. Derin boşlukları, derinleşen taşraları, taşralaşmaları yerinde soymaya arzulu, meydan okuyan, beni güçlendirmeyi öneren kostümlerin çok dayanıksız popüler, erotize dili ile gündelik kuşaltılma hali yaşamsal bir sıradanlıktır. Ve vazgeçilmezdir. Piyasanın, devletin, cemaatlerin, toplumsal güç/iktidar odaklarının kullanışlı ideolojik temsil aygıtı, bir başka güç odağı medyanın bolluktan, iletişim teknolojilerinin yeni ürünlerinden, yeni kazanç, yatırım araçlarından, reklamdan, eğlenceden, magazinden, imajlardan, bireysel şiddetten, bol bol cinsellikten, tüketme haklarındaki gelişmelerden heyecanla sözedişleri yeni bir demokrasi tarifine geçisi simgeler. Artan meta bolluğu ve gündelik hayatı saran (konfor ve özgürleşim vaadeden) durak bilmez ticarileşme, metalaşma ve meta ilişkilerinin güçlenme süreci; iş gücü piyasalarının parçalanması ve güçsüzleşmesi; sınıf temelli kolektif kimliklerin, örgütlenmelerin ulu orta aşın-

Kuram 142 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

dırılması ve karartılması; etnik, kültürel, dinsel cemaatleşmelerin/kimliklenmelerin yekindirilmesi; devletin organik ilişkiler içinde olduğu kültür endüstrilerinin reklam, eğlence, şiddet, arzulanan imajlar üzerinden ürettiği parçalanmış gerçeklik, yeni dönüşüm sürecini (çizgiselleştirme uğraşını) temsil eder verili bir insanlık durumudur çoktan. Zaman ve mekan ise yabancılaştırıcı, herşeyi çok parçalı halde tutan hız teknolojisinin işlevsel birer aracıdır giderek. 80-90’larda girişken iş dünyasını ve etkin muhafazakar cemaatleri sever prepostmodern sağ iktidarlar, daralan siyasal alanı sterilize etmeye kalınan yerden devam etmiş, piyasa mantığını kamu kaynaklarını kendi kollamacı, kayırmacı, yozlaştırıcı paylaştırım mantığı eşliğinde sürümleme uğraşını sürdürürken (otoriter rejimin de önceden düzlediği zeminde ) hızla yükselen dinî, etnik, kültürel güç odaklarının etkinleşmesine ve gerilim politikalarına daha fazla zemin hazırlamıştır. Bütün bunların yanında durmadan yeniden üretilen baskıcı söylemlerden, zor uygulamalarından bunaltılan tüm toplumsal kesimlerin yeni piyasaya, piyasa toplumu rüyasına sevk oluşu kaçış, huzur, rahat etme, ürkütülmeden yaşama arzularıyla da yer yer çakışmıştır. Bu yönel(til)işin tüm toplumsal kesimleri, ilişkileri, yaşamları geri dönülmezcesine dönüştürmesi gündelik hayatın kolay izlenemeyen iktidar ve tahakküm ağlarında, baskıcı örgütlenmesinde arzulu insan öznenin daha da parçalanarak hızla kendi biçilmiş işlevlerine sıkıştırılmasını da normalleştirmiştir. Salt kendi öz yararını kollamak ve popüler kültürün soluklanma alanlarında gevşemek, gevşemiş gibi olmak, tüketimci kapitalizmin gündelik hayatı ele geçirme halini, gerisindeki güç yapılarını, toplumsal üretim ilişkilerinin seyrini sorgulama noktalarına itilmekten uzak durmak gerekmektedir. Tam da bu noktada baskıcı gündelik hayatın herşeyi esneten ve sıradanlaştıran mekanizmaları, toplumsal güç/iktidar ilişkilerinin gerilimli de olsa verili, doğal durumsallıkları küçük, sıkıcı ayrıntıların akış düzlemlerinde gözlenebilir. Bu yazının geri kalanında yeni sağ yönetimlerin ve çok çeşitli müdahalelerle yerleştirmeye çalıştığı piyasa mantığının eseri baskıcı gündelik hayatın eleştirisine malzeme sunabilmek üzere örneğin en sıradan gündelik özgürlük, konfor vaadeden ıvır zıvırlar teknolojik aygıtlar, bireyi becerisiz, köksüz bırakan ürünleştirmelerin/kolaylıkların vb. şeylerin gerisindeki ilişkileri ve bilincini doğallaştıran süreçleri, yabancılaşmanın her yere yayılışı konu edilmiştir. Ardından piyasanın gündelik hayatı ele geçirmesi, gündelik hayatın içerisinde (çalışmayı, eğitimi, beslenmeyi, sporu, teknoloji tüketmeyi, medyayı, metaa layık olmayı vb..) sayısız rutin, baskıcı yabancılaşma süreç ve mekanizmalarını, gerisindeki iktidar ilişkilerinin haklılaştırılmasını kavramak üzere çok sayıda küçük örnekler üzerinden çözümlemelere gidilecektir. İlkin kentsel çevrene ait gündelik hayata taşradan yönelenlerin eklemlenmesinden gündelik hayatı yeni arzulama konumundan sözedilecektir.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 143

Ticarileşen, metalaşan (nesneleşen) gündelik hayatın baskıcı davetine uyumlanma Taşradan, kırdan ayrılmak durumunda kalanlar yaptıkları işleri, doğa ve insanlarla olan zorunlu ilişkilerini çoğu zaman yıpratıcı, daraltıcı, döngüsel ve tek düze sayarken, kimliksiz kentlerde doğaya, toprağa yer bırakmayan, yeni ve sığ bir taşra ikliminde buluşmuş ve kendine yer bulmanın ötesi çok fazla tartışılmamıştır. Genellikle, önce asgari bir konfor düzeyi, eğitim arayışı ve emeğin çeşitli biçimlerde pazarlanması, estetik ve çevre özürlü birörnek yerleşim alanlarından mülk sahibi olarak artan karmaşada mekansal güvene kavuşma beklentisi yükselmiştir. İçinden çıkılan iklim zaman, mekan ve çoğu kültürü ile arkada bırakılmıştır. Ancak ilk kuşağın uzun yıllar boyunca gördükleri rüyalar eski taşraya, daha çok önemli buluşmalar için gidilebilen ya da gidilemeyen köye, kıra ait biriktirilmiş anılara dayanır. Kentsel zamana ve mekana ait yaşantılar rüyalara girecek, anlatmaya değecek bir bilinç altı yaratmada bir zaman boy ölçüşemeyecektir. Çok sonra, “geride bırakılanlar” topyekun başka maddi değerler, yaşamsal anlamlar kazanır ve yeniden keşfedilirken, dinlenme ve sağlık kazanmak için bir ayağın orada eski taşrada olmasını istemek de bir lükse dönüşecektir. Çoktan gündelik hayatlarında ev ürünleri, köyün otantik ürünleri, özgün üretim düzenekleri yabancılaşılmış ve yiritilmişken, kentin lüks alışveriş mekanlarında köy değerli bir ticari metaa, markaya dönüştürülerek tüketiciye saflık, doğallık ambalajıyla sunulacaktır. Bir zamanlar koşarak terkedilene yabancılaşarak yeniden kavuşur gibi olmak hali tüketimci piyasaların gözünü ayırmadığı gündelik hayatın avuntularından biri olarak, olağanlıkla ölgünleşen anlamına kavuşmuştur. Kentte, gündelik hayatın katı, rekabetçi, vaatkâr, organize edici, dışlayıcı vs. biçimlerde örgütlendiği yerde kırdan, taşradan gelenler mesafeli durma, eklemlenme süreçlerinde pek çok dönüşümü birlikte yaşamışlardır. Kente yönelişle birlikte yakın, ortaklaşa ilişkilerin pek çok formu, verdiği güven ve baskıcı özleriyle birlikte görece taşrada bırakılmıştır. Doğanın, ve onunla bütünleşik yaşam alanının üretimin ana mekanları olması halinden, yorucu, kısıtlı, her halikârda kente bağımlı tek düze kırsal taşradan uzaklaşılmış, istikrarlı bir gelecek ve farklı seçenekler için mücadele etmek üzere çok çeşitli işgücü formlarının ve girişim biçimlerinin örgütlendiği, biriktirim ve tüketim seçeneklerinin, “temiz iş” için eğitim olanaklarının bulunabildiği kente yönelinmiştir. Tüm süreçlerine çoğu zaman dahil olunan önceki üretim biçim ve ürünlerine yabancılaşmayı doğallaştıran bir mal ve hizmet örgütlenmesine katılınmıştır. Eski taşrayla süren bağlar üzerinden akan özbecerilere dayalı otantik ürünler kültürel de, ekonomik de olsa yeni süreçler içinde giderek azalmış ve yer yer küçümsenmiştir. Kentli olamama, pazarın güçlü fantazilerinden, kültüründen nasibini alamama, arzulama isteğinden yoksunlukla birey olamama gibi baskıcı dışlamalara konu olmuştur. Devletin kamu mal ve hizmetlerini üretmekten vaz geçerek, dış pazarlara açılmanın önündeki engellerin kaldırıldığı, gündelik hayatın tüketim bolluğunun cömert kışkırtıcı zaman ve mekanı (bir sistemi) haline geldiği süreçlerde bu daha da çok belirginleşmiştir. Piyasanın ve temsil edici güçlerinin vaatleri hızla çoğalmış, merak uyandırıcı, “beni” okşayıcı, hayatı genişletmekten, arzuların özgürleşmesinden, bunların

Kuram 144 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

haklılığından sözeden bir söylem sergilemeye girişmiştir. Yaşamaktan fazlası için, daha geniş ve zenginleştirilmiş, piyasalarca donatılmış hayatı kucaklamak, hayatı yutmak için, kendi diline karşılık gelebilecek haz merkezlerine ulaşmanın eşikleri düşürülmüştür. Kamusal alanda siyasetin dili silikleştirilerek politik öznenin hafızası baskılanırken boşalan yeri “özel hayat alanının kamusallaştırılması, kuşatıcı ve kışkırtıcı bir söz düzeni içinde tarif edilişi” (Gürbilek,1993:17) almıştır çoktan. Şu halde yeni normları izlemek ve beraberinde yaşanan parçalanmaları ve dönüşümleri makul bir düzeyinden yakalamak taşralı, eski ya da yeni kent taşralı herkes için gerekmektedir. Mal ve hizmet piyasalarının henüz aşırı ticarileşmediği ve kültürelleşmediği evreden, görece basit bir düzeyden örnek verilirse, daha önce temel ürünleri, hizmetleri üreten devletin kamuya sundukları ürünler genel ekonominin, siyasetin gidişinin en duyarlı göstergeleri olmuştur. “Çay, şeker, yağ, un, kömür, elektirik gibi ürünler yaşamak için temeldir. O esnada herkesim için bir Migros market yoktur, ancak bakkal (perakendeci toptancılar) en gösterişsiz biçimde mütevazi bir kamu hizmeti görür. Zorunlu ürünler aylık, yıllık yetecek kadar, devlet işletmelerinin koyacağı zamların (ana haberlerin en gerilimli haberleri olmuşlardır) öncesinde stok edilmiştir. Süper marketler her yere yayılmış değilken sınırlı gündelik tüketimlerin en dar ticari mekanı bakkal dükkanlarıdır bu evrelerde. Bakkallar bireysel keyiflere geniş biçimde seslenmez ancak dayanışmacı ilişkilere görece yatkındır. Zorunlu tüketim ürünlerini sunan bu dar mekanlarda bizzat bu küçük işletmenin sahiplerinden hizmet almak sözkonusudur. Raflar arasında keyfi gezinme arzusuna imkan olmaksızın, bu kısıtlı ve az seçenekli, belirli sirkülasyonlu mekanda, tek hizmet edenin elinden, önceden belirlenmiş ürünler az miktarlarda alınır. Onun ötesinde çoğu kesim için mevsimlik gidilen en geniş ticari mekanlar kentin eski merkezi bölümlerine daha çok “çarşı” diye anılan otantik sayılabilecek alışveriş hanları olmuştur. Gidilmekle, buralar içinde uzun süreler oyalanılan, buluşulan, geniş gezintilere, harcamalara olanak veren mekanlar değildir. Her fırsatta uğranılmak yerine, ihtiyaçların dönemsel dağılımına göre, hesaplı ve planlı uğranılan küçük mağaza ve dükkanlar topluluğudur. Buralara gidilmekle yine de her âna yayılan bir bolluk duygusu hissedilemez. Ne marka, ne de ürün reklamına boğulma yoktur. Her ânı dolduran, rekabetçi bir tüketici kitlesi yoktur. Çoğu kesim için tüketilen ürünlerin, arzulamaların, keyif alışların çok fazla sergilenmesinden çok daha fazla saklanması sözkonusudur. Bunun yanı sıra görece toplumsal bir bütünlük algılaması, devletin ürettiği mal ve hizmetleri ile (özerklik tartışması bitmeyen televizyonu ile) herkese hizmet veren bir yapılanma görünümü hakimdir. 80’lerin ortalarından itibaren darbe rejimi yeni piyasa ekonomisi istikametinde siyasi alanı daralttığı yerden yeniden tanımlarken, kapitalistik küreselleşmeye, onun kültürel yayılımına uygun dönüşümler için de alan açmıştır. Yeni sağ yönetimler devletin kamusal mal ve hizmet üretim politikalarını, görünüşte de olsa toplumsal kesimlere dengeli yaklaşma politikalarını önemli ölçüde terketmiştir. Yeni piyasa ekonomisi ve onun toplumunu yapılandırmaya yönelirken dış pazarlardan akan tüketim mallarının göreceli bolluğunu, heyecan uyandıran teknolojileri ödül ve arzuları uyandırıcı seyirlikler olarak sunmuştur. Dar, sığ, renksiz, herkesi bir örnekleştiren, bireylerin kendi maliyetlerini düşürmesine, özel sektörün güçlenmesine, iç gıcıklayıcı tüketim toplumuna ulaşma

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 145

kanallarını kapatan bir devlet anlayışı, terkedilmektedir. Bunun için girişimcilerin güçlendirilmesi yolunda adımlar atılırken, eski, yeni iş gücü piyasalarının buna hizmet edecek bir esneklik ve parçalanmışlık içinde olmasına özen gösterilmesi de gözlerden kaçırılmaya çalışılmıştır (özelleştirmelerle birlikte sözleşmeli personel alımı, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma gibi süreçler dünya trendi olarak sunulmuştur). Yeni sağ’ın eksik bıraktıklarını yeni piyasa ekonomisi olağanlaştırarak derinleştirmiştir. Gündelik hayat hızla buna uygun olarak kültürelleşen, siyasal bir alan olarak yeni ekonomiyi ve gerisindeki zihniyeti gündelik yeniden üretmek ve yaymak üzere adım adım yeniden örgütlenmiştir. Yeni siyasal zihniyet ve kurucu unsurlarının alternatifsizliği söyleminin olağanlaştırıldığı, maddi olarak üretildiği ağzı kalabalıklaşmış gündelik alan baskıcı işlevlenmiştir. Yeni piyasa mantığının çok vurgulu güzellikleri, özellikleri hemen en kolay tüketim bolluğunu simgeleyen reklamların basında çoğalmasıyla da kendini göstermeye başlamıştır. Basın reklamları otomobilden, sitelerden, uydu kentlerden, yeni iletişim teknolojisinin son ürünlerinden, yeni market ürünlerinden sözederken, gazeteler de bizzat tüketimin heyecanlı yanıyla okurlarını aralıksız, özellikle elektronik tüketim ürünleriyle hediye, kupon, çekiliş gibi yöntemlerle tanıştırır. Asıl önemlisi yeni piyasanın en çok seslendiği, beslendiği şey: Kendi bedenini bir arzu nesnesine dönüştürme, bireysel haz ve keyiflerin, baskılanmış özel hayatın nesneleştirilmesine doğru bir açılımı temsil eden diyet, cinsellik, kozmetik ekleri, çoğalmaya başlamıştır. Sıradan kadın okura ilk kozmetik ürün hediyeleri verilmiş, markalar sunulmuştur. Yeni piyasanın ve piyasa toplumunun önünün açılmasını temsil eden bir diğer sektör özel yayıncılık alanı yeni sağ iktidarın desteğinde patlamış ve gazetelerle birlikte bu yapılanmanın arkasındaki iktidar bloğunun (organik ilişkilerin) parçası olarak piyasaların güçlenmesini, büyümesini hızla desteklemişlerdir. Özelleştirmelerin, tüm sonuçlarıyla birlikte mutlak gerekliliğine dair bir söylem kurulurken bundan etkilenecek kesimlerin, tarafların daha çok yozlaşan, çözülme halinde olan (genellikle çok birarada, çok bütünlüklü olmamış) kesimler ve örgütlenmeler olarak konu edildiği izlenmiştir. Böylece bu kadar parçalı dönüşüm sorunlarının tüm toplumu ilgilendirecek mertebede görülmemesi kolaylaşmıştır. Öte yandan herşey girişimciliğin önünün açılması ve önemli alanlarda tüketileni ve tüketim kriterlerini de belirleyen devlet kaynaklı mal, hizmet üretiminin ilkelliğinin sona ermesi adına da gereklidir. Dünya para kurumları da, dışardan yönelme halindeki yabancı sermaye de bunu gerektirmektedir. Krizlerden kurtulmanın, ekonomik istikrarın reçetesi yeni ekonomik siyasadır. Reklam ve pazarlama bu sürecin nimetlerini demokratik tüketim seçeneklerinin çoğalması ve haz duygularını havalandırmanın, özgürleştirmenin gerekliliğine vurgu ile temsil eder. Pazarlama tekniklerine yönelik girişimlerin çoğaldığı izlenir. Ev ev dolaşılarak yapılan pazarlamacılık mal teşhirinin yaygın tekniklerinden biri haline gelir. Bizzat ev ev dolaşılarak uygulanır. Ucuz işgücünü kullanmaya dayalı, yoğun performans isteyen bu teknikle tüketici elektroniği, tekstil ve çeşitli ev gereçleri hediyelerle teşvik edilerek ev kadınlarına topluca tanıtılır. Televizyonların katılımıyla birlikte medyada eğlence ve reklam içeriğinin ağırlıklı hale gelmesi, yeni pazarlama teknikleri, çoğalan meta pazarları marketler, diğer tüketim mekanlarına yönelmeyi de sağlamıştır. Giderek tasarrufa olanak kalmamacasına

Kuram 146 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

(toplumun çoğu için gelirler gerilerken) ihtiyaçlar, merak edilmesi, tadılması hak edilenler çoğalmıştır. İnsan özne bekleşip duran derin açlıklarını, farkında olmadığı söylenen hayati gereksinimlerini keşfe davet edilmektedir. Cinsiyeti, yaşı, konumu ne olursa olsun davetli her bireyin buna yanıt vermekte birbirini teşvik etmesi tüketmekten başka hiçbir emek istemeyecektir. İstenen fazla bir şey değildir. Bu süreçte, çalışmayan aile üyelerinin tüketimsel, sosyal, cinsel özgürleşimi piyasanın fırsat verdiği çok çeşitlenmiş girişim ve iş gücü piyasalarına dahil olmak, kendi maliyetini azaltmak, arzulama ve tüketim kapasitesini çoğaltmakla mümkündür. Para kazanma ve her an kovalayan gündelik tüketebilme baskısı karşısında kendi niteliğini yükseltmek, gereken tavizleri vermek gerekmektedir. 1980’li yıllarda ve sonrasında da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı halk eğitim merkezleriyle beceri kazandırma (ve hobi edindirme) kursları ile piyasanın basit düzeyde işgücü ihtiyacına, üretken olmayan emeğin görece becerilere kavuşmasına da olanak verilmesinin hedeflendiği düşünülebilir. Devletin sosyalleşme aracı olarak izlediği bir strateji olmanın yanında piyasanın gereksinim duyabileceği, piyasaya ısınmaya yatkın (zihinsel ortam) elemanlar için az da olsa kanal olmuştur. Biçki, dikiş, nakış, yapma çiçek vb. kursların mezunları bu becerilerden para kazanma yoluna gitmişlerdir (çalışmamış, eğim düzeyi düşük genç kızlar için işe dönüşebilecek becerilere sahip olmak, evlenmeye aday olmayı da kolaylaştırmıştır ). Bu süreçlerde piyasanın baskılarına uyumlanma adına çalışanlara kişisel gelişim, başarım kitapları, iş hayatında başarılı olmanın yol, yordamlarından sözeden bir yayın sektörü de gelişecektir. Piyasa alabilme kapasitesine sahip, parası olanlara, borçlanabileceklere seslenmekle kalmamaktadır, kuşkusuz vaatleri ayrımsız herkese ulaşmakta, herkesi sonsuz bir enerji ile gıdıklamaktan fazlasını yapmaktadır. Sistemli baskı ve şiddet uygulamaktadır. “Sadece zenginliği ve gücü arttırma peşinde koşan, kendini piyasa ilişkilerine, sömürüye ve dış otoriteye tabi kılan” rekabetçi insan kavramı “gayri insani ve en derin anlamıyla hoş görülemez” (Chomsky, 1973: 403, akt. Fox, 2001 :28) olsa da sorgulanan ve uygulanan çelişkisini tutarlılaştıran güç mekanizmaları mücadelerle, olabildiğince geniş, bağlayıcı faydacı ortaklaşmalarla her düzeyde iş görmektedir. Çalışma hayatına katılmakla, hem işgücü piyasalarının uyumlu, sadık nesnesi; uyumlu oldukça ödüllenecek, özerkleşecek bir neferi olarak baskıcı arzu ve ihtiyaçlarının mahçubiyetsiz tedarikçisi olabilmek için bireyler çok şeye katlanmalıdır. Ne düşündüğünü bilmediği ötedeki, berideki de katlanmaktadır, edindiği nesnelerle koyduğu mesafelerinden de anlaşılmaktadır. Hakedildiği söylenenler hakedilmelidir. Bunlardan özgürleşmek yeniden derinden yaralanmaları, yeni parçalanmaları, benzerliklerine rağmen ötelerde ayrık duranlarla yakınlaşmayı, yeniden siyasallaşmayı gerektirmektedir. Çalışma yaşamı piyasanın güçlü isteklerine göre parçalanmış, ve işgücü söz hakkından çok şey kaybetmişken (nitelikli ya da niteliksiz, çalışmanın kendisi bir arzu nesnesine, gereksinime dönüştürülmüşken) her an yatırım yapılıp duran hayatın kavranamayacak bir hızla ticarileşmesi, metalaşması, gereksinimlerin (bunları üretenlerin) baskıcılığını haklılaştırmak daha da kolaylaşmaktadır. Bireyin gündelik öz gereksinimleri haline gelenler çoğaldıkça, bunları elde etme, doyurma

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 147

süreci de o denli gerilimli ve kaygılı olacaktır. Çalışma hayatının toplumsal bir gereksinim olarak yapılandırılması, tüketilen ürün ve hizmetlerin gündelik doğal gereksinimler olarak içeriklendirilmesi ve işlevlendirilmesi piyasanın tükettirme kapasitesini patlatmıştır, ürünleri, reklamlarını çoğaltmıştır. Çalışanların ve çalışmıyor görünen herkesin gündelik hayatını, piyasalar her geçen gün daha da çok koordine etmektedir. Bireyin kendi arzularını çoğaltma, özgürleştirme, sosyalleşme arzusu ile piyasanın beklentileri ayırd edilemez bir yüzey haline getirilmiştir. Dahası piyasa güçlerinin hedeflerine uygun ilişkiler ve gereksinimlerin yapılandırılması gündelik yaşamın en ağırlıklı bölümünü oluşturan iş yaşamının gereksindirdikleriyle de, insan özneden alıp götürdüğü, paylaşılmasına zaman bırakmadığı temel becerilerin hızla yitirilmesiyle de sıradanlaştırılmıştır. Parçalanan depolitize kamusal alanda, piyasanın toplumsal gereksinimlermiş gibi sunduğu gereksinimlerde/tüketimlerde kendisini ifade ede(bile)n yabancılaşmış bireyler yol gösterici gereksinimlerle özdeşlemektedirler. Gündelik hayatın içindeki tüm iktidar ve tahakküm ağları bireye durmadan artan, değişen gereksinimlerinin peşine düşüp düşmediğini, yaşam kültürünün kurucu öğelerinin neler olduğunu söyleyip durmaktadır. Örneğin derinleşen, uçurumlaşan yabancılaşmanın pornografik gereksinimi olarak giysiler, her türlü iletişimlerde iktidar kurmaya yönelik önemli bir “öz” gereksinim nesnesidir. Bireyin kendi bedenini nesne edinme, vücudunu en iyi piyasa işi ile sunma, nesnesini daha iyi ortaya çıkaracak kıyafetlere bürünme, yaşam standardının yüksekliğini ve erotik bir arzu nesnesine dönüştürülmesi zorunluluğu uyarınca bedenini sergileme gerekliliği vardır. Piyasa bu konuda her türlü kültürü kazandırmaya yarayacak reklamlar, medya mecraaları, diğer tüketenleri görme-gösterme gibi çok çeşitli stratejiler izler. Giderek daralan zaman ve mekan arasında parçalanmış bir yaşam süren insan özneye (yoksun yanlarının boşluğunu avuntularla parlatırken) yitirdiklerini çok renkli, çok çeşitli, çok bol, her an uzanabileceği formlarda yeniden pazarlar. Kendisine bakabilmenin ötesinde aileden aktarılan çeşitli bilgi ve becerileri bireyin uygulama arzusuna, gündelik olarak zaman ve enerji bırakmamaktadır. Giderek daha çoklaşan biçimde onun yerine, gece-gündüz servise hazır tüketim mekanlarından eğlenceli, çok çeşitli, en basit beceriyle hazırlanabilecek tüm ürünleri hazır almak kolaylığı sunulmakta/dayatılmaktadır. Kendi köken ve kültürüne ait bilgi ve becerilerle oyalanmak, sert rekabet alanını hafife almaktır, Çalışan kadınlar, erkekler en çok mal ve hizmet piyasalarını, reklam medyasına sevindirmiştir (tüm mecralardan teşvik edilen en genç yaştan başlayarak yalnız oturmak koşulu da piyasanın kucakladığı bir konfor, özgürlük, sonsuz tüketim seçenekleri ile kelebekler gibi yaşayabilmek rüyası olarak sunulur). Aileler küçülse de ebatları durmadan büyüyen buzdolaplarının içleri, reklamlarda içaçıcı renkli manav, market ürünleri ile tıka basa doludur. Bir küçük oda ebadına yaklaştırılan buzdolabının sayısız ürünle bolca doldurulması ilk eksilenlere kadar haz vericidir. Boş bırakılması rahatsızlık uyandırıcıdır. Bireyin kendi yaratıcılığının hazzını duyumsayabileceği, özgüven verici becerilerinin/yabancılaşmamış emeğinin pek çok olası ürününü (teknoloji yoğun çalıştığını vurgulayan) piyasa, görünürde sonsuz miktarda sunmaktadır. Yabancılaşmış, çok

Kuram 148 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

parçalanmış emek biçimlerinin ürünü olarak, yabancılaşmayı derinleştirir bir biçimde, şenlikli mekanlarda, şenlikli bir kalabalık eşliğinde haz verici tasarımlarla sarılmış biçimde sunmaktadırlar. Temel besinler artık sade ve eski sıkıcı formundan çıkıp, yeni tatlar eklenerek, tüketici bireyi şaşkın ve güçsüz bırakacak denli çok çeşitlilik ve bolluk sıkıntısı ile çevrili dev mekanlarda sergilenmektedir. Birey gündelik hayatında kendini görece yeniden üretme mekanı evinde, daraltılmış zamanların haklılaştırmasıyla, daha önce kendisinin hazırladığı ürünlerin pratik, kolay sunumlarına yönelmeye alıştırılmaktadır. Örneğin , ev yemekleri yapabilme, onarma, birşeylerle uğraşma becerisi ve zamanı, enerjisi, arzusu elinden alınan birey giderek, tüm bunlardan da ayrı, becerisizleştirilerek bağımlı hale getirilmiştir. Para kazanmak ve satın alabilmek modern, bağımsız, özgür bireyler olabilmek için akıtılacak enerjinin sıradan uğraştırıcılara harcanmaması gerektir. Piyasalar her aşamada (üretimde, dağıtımda, tüketimde) insan öznenin becerilerini, yaratıcılığını, gücünü, özgüvenini zayflatıcı ve bağımlılığını arttırıcı, standarlaştırıcı, haklılaştırmacı bir verili sistem olarak çalışmaktadır. Birey tüketim metaına bağımlılıkla birlikte üretim koşullarına, üretim ilişkilerine ve yaşamsal bir ana faktör çevresel maliyetler gibi kritik aşamalarına da yabancılaşmakla, verili baskıcı hayat tarzını ve taşıdığı güç ilişkilerini zaten dar olan seçeneklerden en olanaklısı görmeye doğru da sürüklenilmektedir. Giderek yemek yapmak, otantik ürünler hazırlamak, bu bilgileri diğer bireylere aktarmak, evsel mekana yönelik bir takım yaratımlar gibi çeşitli becerileri elinden alına duran, yabancılaşmış emeğe her geçen gün ihtiyacın azaldığı söylenen bireyler gereksinimlerini belirleyen koşullara daha da bağımlı hale getirilmektedir. “Toplumsal bir içerik ve işlevleri olan yürürlükteki bu gereksinimler üzerlerinde bireyin hiçbir denetim uygulayamadığı dışsal güçler tarafından belirlenmektedir; bu gereksinimlerin gelişim ve doyumları özerk olmaktan uzaktırlar. Bu tür gereksinimler her ne denli bireyin varoluşsal koşulları tarafından yeniden üretilen ve sağlamlaştırılan kendi öz gereksinimleri olmuş olsalar da, her ne denli birey kendisini onlarla özdeşleştiriyor ve doyurulmalarında buluyor olsa da, bunlar daha başlangıçta ne idiyseler öyle kalmayı sürdürmektedirler – başat çıkarı baskı gerektiren bir toplumun ürünleri” (Marcuse, 1986: 25). Özel becerilerini aktarma, kendi becerilerini geliştirme olanağı bulamayan, piyasanın kolaylık ve özgürlük vaadiyle bağımlılaştırdıklarına yine piyasa çözümler pazarlamaktadır. Yemek örneği üzerinden gidilirse kaybedilen, zayıflayan ya da öğrenilme olanağı hiç verilmemiş bu beceriler televizyon progamları, ekler, kitaplar, köşe yazıları, paralı özel kurslarla yeniden edindirilmekte, yabancılaşmaları teşvik eden baskıcı gündelik hayatın içerisinde kolaylaştırma vaadi yine stratejist piyasadan gelmektedir. Yemek eğitimi için kursa gitmek, reklamı yapılan ülke mutfakları ile ilgili paralı eğitim almak rekabetçi, yalnızlaşmış birey için yine piyasanın yaşam tarzlarına yönelik tasarımlarına uygun bir koşullandırmadır. Piyasa gündelik yaşamdaki en sıradan emek, beceri gerektiren yiyecek içeçeği dahi hazır, yarı hazır ürüne dönüştürerek, çeşitlendirmelerle sunarken, ayrıca boşluk bırakmamakta, marketlerde reyonlar, ev yemeği, ev böreği satan dükkanlar açılmaktadır. Piyasanın yarattığı gereksinimler düzenini politik olarak kullanan yerel yönetimler de gündelik hayatı yakından takip

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 149

etmektedir. Örneğin, sosyal belediyeciliğin örneğini verdiklerini iddia eden büyük şehir belediyeleri kadınlara yönelik lokallerinde düşük ücretli pek çok servisin yanı sıra (evlerde yapıla gelen çaylı-çörekli toplantı, altın günü, vs. gibi zahmetli görülen buluşmalar, vb. için) isteyen kadın gruplarına düşük ücretlerle hizmet vermektedir. Ev ve el yapımı ürünler, bir zamanlar köylülük, satın alma güçsüzlüğü, yoksulluk olarak küçümsenen otantik yiyecekler, kendi topraklarında da kaybolur, üstüne piyasanın sıradan, bir örnek ürünleri hakim olurken, bu sığlaşmayı kırmak (ürün gamını genişletmek) üzere hızla taşranın eski otantik ürünleri (piyasanın eli değmişdeğmemişçesine), doğal lezzetler olmak adına ticari markalara dönüştürülerek köy ürünleri reyonlarında sunulmuştur. Gündelik hayatın ritmi, hızını arttıran programlama ürün ve hizmet piyasalarının, ve bütün bunların yaşamsal temsilcilerinden reklam medyasının kârlı çıkmasına ayarlanıp durmaktadır. Piyasalar toplumun işleyiş hızını arttıracak ve bu ritmi doğallaştıracak, üretilenlerin hızla eritilmesini sağlayacak sonsuz bir uğraş içinde gündelik hayatın en küçük, en sıradan ayrıntılarını yeniden katmerlendirerek ele alarak, yeni gereksinimlerle sarmalayarak meta üretimine aralıksız konu etmektedir. Kolaylık, özgürlük, eğlence, konfor ve bir yaşam kültürünü temsil eden çalışkan kapitalist üretime şükredilesidir. Bireyler sıkı iş bölümünde, yalıtılmış çalışanlar olarak bulundukları birimlerde yalnızlaştırılırken- bunu koşullarındıran üretim ilişkileri şeyleşmekte- yaşamın ticarileşen, metalaşan her unsuru daha kolayca, kendinden kaynaklanan konfor, özgürlük, rahatlık, kolaylık, insani temel ihtiyaç olarak sunulmaktadır. Yine bir çok küçük örnekden biri, gündelik hayatın en doğal keyfi olmuş çay, süzen poşetlerde üretilip, çeşitlendirilerek sunulduğunda (bir sektör olduğunda) daha fazla metalaştırılmıştır, ve çay demleme güne hızla başlama gereğini kavramayan zaman isteyen bir zahmetli uğraşa dönüşürken yeniden tasarlanmış ürün hız, konfor, çeşitlilik, tempoyu bozmadan keyif olarak sunulmuştur. Buna benzer yüzlerce ayrıntıya, gereksindirmeye karşılık gelen, ürün ve hizmet yarış halindedir. Yine gıda endüstrisinden bir örnek verilirse, otantik özellikleri bir kenara sıradan gündelik, tüketimi zorunlu en temel bir besin olan ekmekten bir sektör doğmuş (kepekli, çavdarlı, tahıllı, cevizli, zeytinli, soyalı, keten tohumlu, tuzlu, tuzsuz, diyet, vitaminli, tam tahıllı, ekolojik, vs. gibi çeşitleriyle) ekmek lüks bir tüketim nesnesine dönüşmüştür. Hayatın tüm diğer alanları da benzer şekilde ticari sektörlerin girişim alanları haline gelmiştir. Evlilik törenleri organizyon firmalarının ellerinde ayrıntılara boğulmuş pahalı ticari prodüksiyonlara dönüştürülmüştür. Çeşitli konseptler oluşturulması, gelin ve damada klasik dans ve belirlenen şarkıları söyleme dersleri verilmesi, fotoğraflarından kurulu kısa bir film sunumu, kareografik düzenlemeler gibi tasarımlamalarla çok prova edilmiş birer gösteriye dönüştürülmüştür. Bireyin içinde boğulacağı ayrıntılandırılmış/ dayatılmış gereksinimler, kendi içinde yeni ayrıntılandırmalarla yeni gereksinim katmanlarına ulaştırılarak hemen eşanlı çözümcül ürünleri imdada yetiştirilmektedir. Her biri üretilen bir gereksinimin en küçük ayrıntısına adanmış teknolojik ürünler özgürleştirme vaadleriyle insan özneyi giderek güçsüz, yetersiz bırakmaktadır (öte yandan iş ortamında teknolojinin her an kullanılabilirliği, emeğin sömürüsünü de

Kuram 150 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

sıradanlaştırmakta, meşrulaştırmaktadır. Teknoloji yorulmaz, geç saatlere kadar çalışmak ve onun olanaklarına layık olmak gerekir). Medyadan akan içerikler metalaşmanın ve ticaretin konusu olurken, medya bunu artık doğrudan kendi adına yapma konumuna sıçramıştır. Küresel ortaklı bir medya kuruluşunun küresel ortakları yardımıyla ürün pazarladığı doğrudan satış kanalında binlerce indirimli, hediyeli ürün eğlenceli prodüksiyonlar eşliğinde 24 saat pazarlanmaktadır. Bütün bu ürünlerden bir düzine almak ve kullanmak için daha geniş bir mekanda yaşamak ve hemen ertesi gün daha üst model olarak sunulan aynı tür ürünlerin sahne alması ile kullanmadan eskiyeceklerini izlemek, her birini almaya, kullanmaya para, emek, zaman harcamak gerekmektedir. Tüketim haklarını gerektiği gibi aralıksız kullanabilsin, 24 saat tüketim yapabilsin diye, tek kişilik ya da çekirdek aile izole yaşadığı evinde sürekli beslenme, her an tüketilmeye hazır sayısız yiyecekiçeçekle dolabını doldurma konforuna kavuşturulmuş/koşullandırılmıştır. Bundan yoksunluk hali düşünülemez bir (işe yaramazlık) çöküştür. Sürekli tüketmek konforu, sürekli ve çeşitli teknolojik ıvır zıvır kullanma konforu, sağlık ve estetik endüstrisine de yeni ufuklar açmıştır. Yalnızlaşma, yabancılaşma ve sert rekabetin üzerinden en çok yürütüldüğü tükenmez bir meta alanı olan bedenin arzu nesnesine, her an sonsuz emek isteyen bir ölüm- dirim (genç kalımlılık) konusuna dönüştürülmesi piyasaların yaşam kaynağını oluşturmaktadır. Bedenin her ayrıntısı, durmadan üretilen-değişen yüzlerce yeni suni gereksinimle kuşaltılmakta; endüstriler ve medya tarafından durmadan beden kabuğuna ilişkin günde, haftada, en çok ayda değişen tasarımlar fantazilere bağlanarak pazarlanmaktadır. Bugün metroseksül erkek modasına ait tüketim “trendy” iken, henüz ay geçmeden bu tarzdan maço metroseksüel erkek tüketim trendine geçiş yaşanmaktadır. Bir tarzdan ötekine koşmak bireyleşmenin en görünür, gösterişli biçimidir. Üstelik “yaşam tarzları, neredeyse bir gecede bütünüyle yok olabilmektedir. İnsanlar hurda yığınına atılmak istemiyorlarsa, yeni yetenekler kazanabilmek için çılgınca kapışmak zorundadır. İnsan kimlikleri kıyafetler gibi çıkarılmakta, yeniden dikilmektedir. Beden durmadan yeniden biçimlendirilmektedir. Et, bir cesedin pornografik anlamsızlığı içinde yok olup gideceği o ölüm anı akıllardan tümüyle uzaklaştırılarak, göstergeye dönüştürülmektedir (Eagleton, 2006: 167-8). Kişisel eşya olarak işlenen, maddi ve söylemsel tacizlerin odağı olan bedenlerin formunu korumak gündelik hayatın en baskılı konusu haline getirilmiştir. Ancak gayri-insanî kent planlamaları, çalışma ve yaşama koşulları, mekan tasarımları, ortak yaşam alanları, hızlı akan gündelik hayatın baskıcılığı, tüketim, tüketime harcanan emek ve zamanın yoğunluğu bu baskıyı daha da artırmaktadır. Kent içinde hemen ulaşılan, sık geniş parklar, trafikten uzak gezinti ve oyun-spor alanları, geniş sokaklar, caddeler, kent içi ormanlar, otomobillere yasaklı, ya da sınırlı geniş sokaklar, protesto gösterilerinin, mitinglerin yapılabileceği ürkütülmemiş meydanlar ve bunlarla uyumlu çalışma ve yerleşim alan uygulamalarının varlığı ütopya haline getirilmiştir. Yoran, baskılayan gündelik hayat ritminin dışına çıkarak spor yapmak başlı başına enerji, planlama ve giderek ciddi harcama gerektirmektedir. Tüm yaşam tarzı endüstrilerinin gözbebeği lime lime metalaştırılan, kışkırtıcı rekabet aracı bedenlerimiz yine hem tüketen hem

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 151

yeni tüketim alanlarına sevkeden piyasalara havale edilir. İnsani mekanların kıtlaştığı kentte tek kırılgan nesnesine zorunlu yatırım uğruna, içinde pahalı yeme –içme mekanları da olan spor merkezlerine ücretli üyelik, kıyafetlere harcama, özel otomobille ulaşma, tüm bunlara para, zaman ve enerji ayırma zorunluluğu vardır. İş bölümünün iyice derinleştiği, rekabet ve yalnızlaşmanın arttığı çalışma mekanlarında teknolojinin hareketsiz kılan tasarım, yürütüm anlayışına uyumlandırılan hareketsiz bireyin maddi gücü varsa diğer tüketim mekanlarında yeni tüketimlerle rahatlaması, ayıplı bedenini forma sokmak, ve ayrıca yalnızlıktan uzaklaşmak için de spor merkezlerine gitmesi ya da moda olduğu üzere kentte çoğalan latin ya da klasik dans kurslarına yönelmesi başarıyla (ayrıcalık olarak) kişiselleştirilmiştir. Gündelik hayatta yabancılaşma yalnızca işyeriyle sınırlı değildir, önemli ya da önemsiz görünen her nokta üretimhanesi durumundadır. Piyasa toplumu olmanın, ve giderek şeyleştirilen kişisel rekabet söyleminin gereği olarak bireyin ötekinden, kendi benzerlerinden bile uzaklaşma, parçalanma, yalıtılmışlık hali ifadesini yaşanılan mekanların dönüştürümünde de bulur. Dayanışma biçimleri yeni kapitalistik sektör haline gelen gündelik hayatın programına çok uymamaktadır. Çalışma hayatı gündelik hayatın en önemli dilimini oluşturan, insani ilişkilerin geliştirilmesine, dayanışmacı ilişkilere zaman ve mekan bırakmayan bir biçimde örgtülenmişken; çok parçalanmış bir taşraya dönüşen kent buna izin vermeyecek bir düzenlenme içinde, tamamen rantsal ticari bir mekan olarak tasarlanmışken; varolmak için çalışmak, tüketebilmek için yalıtılmışlık, katı bireysel rekabet koşullarında ve ötekini dışlayan bir biçimde bir döngü tutturmak giderek dış dünyayı yabancı, kazanımlarına yönelik tehdit olarak algılamayı da beraberinde getirmektedir. Herkesin olabildiğince kendi maliyetini azaltmak, tüketim haklarının peşinden gitme programına uygun davranmak üzere çalışma hayatına katılma zorunluluğu yabancılaşmaları derinleştirir, ilişkilere olanak ve enerji bırakmazken, evler de giderek güvenlik çemberine alınan korunma, izolasyon alanlarına dönüştürülmüştür. Dışarda artan yabancılaşma, dışlama, dışlanma, rekabet, kışkırtılmış arzular, vaatler, eşitsizlikler giderek daha güvenli alanlara çekilmeye, kendi konforunu gözlerden korumaya yöneltmektedir. Örneğin, 90’larda gelişen sektörlerden biri de kapı sektörüdür. Oturulan mekanların kapıları, hızla çeşitli (Kayseri kapı, Amerikan kapı vb.) tarz ve tasarımlarda üretilmiş çelik kapılarla değiştirilmiştir. Evler, içindeki eşyalar, insan öznenin onlara layık olabileceği gibi bir tarzda (arzu edilmesi gerekenlerden) seçilmiş olmalıdır. Giderek “insanlar kendilerini metalarında tanımaktadırlar, ruhlarını otomobillerinde, müzik setlerinde, içten katlı evlerinde, mutfak donatımında bulmaktadırlar” (Marcuse, 1986: 29). Tüketimci kapitalizmin gereklerine göre örgütlenen gündelik hayat, bu yaşam tarzlarını olağanlaştırır, haklılaştırırken arkasındaki iktidar ilişkilerini de giderek daha az anlaşılır ve kavranır hale getirmektedir. Marketler, oyuncakcılar, alışveriş merkezleri, internet kafeler, AVM’lerde bir köşeye sıkıştırılmış ticari tek tip çocuk oyun salonları özgürlüğünden (temiz, açık havada, alabildiğine koşmak, çığlık atmak, oynamak, diğer çocuklarla buluşmaktan) yoksun bırakılan çocukların para sarfedilerek dar mekanlara kapatılışlarını hiç farketmemeleri için yapılan devasa kiç oyuncak ve eğlence

Kuram 152 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

sektörünün beslendiği bir planlamadır. Ancak tüm mekanların, kamusal alanların düzenlenmesi piyasaların arzularına uygun öylesine yapılmıştır ki, bu güçlü, yaygın mantığı benimseyecek (şiddetli itirazı abartılı, kişisel mızmızlık bulacak) ve göreceli bir mutluluk elde edişle avunacak gibi olmamızı kolaylaştırır. Gündelik hayat içinde verili toplumsal sistemin nimetlerini öne çıkaran ve insan öznenin yabancılaşmasını derinleştiren tüketimci kapitalizmin ortaklaşım içinde olduğu araçlar reklam, pazarlama ve eğlence medyasıdır. Medya hergün yaşam tarzı haberleri ile (ve ana sayfada bireysel haz ve trajedilere odaklanan magazinsel haberleriyle), sayısız ekleriyle, reklamlarını ve pazarlamasını yaptığı çok çeşitli ürün ve hizmetlerle gündelik hayatın içinde yalnızlaştırılmış bireye rehberlik edişiyle kutlanmayı beklemektedir. “Medya bir iktidar aracı olmasının yanı sıra sanatı, estetiği, kültürü, yaşam biçimlerini oluşturan bir güç haline gelmiştir bugün. Popüler müzikten, çizgi filme kadar uzanan alanlardaki ürün çeşitliliğinin arka planında “kültürün demokratikleşmesi” değil, seri üretimin, değerlerin ve davranışların standartlaştırılmasının mantığı yatmaktadır”(Çabuklu, 2003:18). Metanın kutsayıcıları reklam sektörüne bakıldığında özgürlüğe adanmış siyasi mesajları dahi parodileştirmiş metaın sarıldığı ambalaj atığına dönüştürerek arkasındaki zorlu geçmişi bayağılaştırmaktan kaçınmamıştır: “Özgürlük verilmez alınır” yazısının ardından (ne geleceği tahmin edilecek gibiyken) 4x4 iri kıyım bir pikap görünür. Bir başka dev reklam panosunda: “İndirim hakkımız kısıtlanamaz. Ya indirim, ya indirim! Seçenek özgürlüğü herkesin hakkı! Bizce de 308 mağaza ile seçenek özgürlüğü Ankamall’de! %75’e varan indirim kampanyaları Ankamall’de”. Dışlanmış bir siyasi söylem parçaçıklarını metalaştırarak, izlenecek yaşam tarzının, gündelik döngüye en uygun verili düzenin haz ve becerilerine giden stratejileri tekrarlar. Sokaktaki birey ise eleştirmenin araçlarına sahip olamamayı, duruşsuzluğunun gerekçesini, cılız bir itirazın ağızda titreşmesini gizlercesine söyle(ni)r: “Burası Türkiye!”

Sonuç

Bu çalışmada (kaotikleşen, durmadan hızlanan, eser miktarda boşluk bırakmadan ticarileşmeye, metalaşmaya kucak açan) nesneleşen gündelik hayatın, sıradan, alışılmış, tekrarlanıp duran, giderek ve kendinden başka birşeyle ilişkili görünmeyen, katmerlendirilen “janjanlı” tüketim nesnelerinin ve arkasındaki otoriter bilincin (üretim ve tüketim ilişkilerinin bilincini gizleyerek) gündelik hayatı ele geçirişine ilişkin izler sürülmeye çalışılmıştır. Herşey her kanaldan gündelik hayatın, hemen tüketilen bir nesnesi olmaya akıtılmaktadır. “Gündelik hayata ait her şey hafif, yadırganmayan, erişilebilir bir görüntü sergiliyor. Şeylerin ve ilişkilerin ağırlığı olmayan, uçucu işaretlere dönüştüğü bir dünyada gündelik hayatın reel zemini ortadan kalkıyor” (Çabuklu, 2003:29). Böyle herkesin çeşitli hız düzeylerinde düşmeden koşmaya çalıştığı, bugüne ilişkin zaman ve mekan algısının kaydığı, herşeyin çok parçalı, ilişkilendirilmeleri

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 153

güç, kaygan zeminlerde, bağları kopuklaşmış akıştığı, verili sistemin otoriter yüzünün baskıladığı, baskılarken yalnız bıraktığı kaotik görünen ortamda politikanın konuşacağı, ilişkileneceği sağlam bir zeminin kalmadığı düşünülebilir. Gündelik hayat bu düşünceyi üretmeye yaslanmaktadır. Tüketimci kapitalizmin agresif stratejilerinin yarattığı ürküntü bu ağır durumun zeminine durmadan form vermektedir. Öte yandan hemen vurgulamak gerekir ki “gündelik hayatımız kendisini oluşturan nesneler, mekânlar ve simgesel anlamlar siyasetle bağlantısız gözükse de verili toplumsal sistemin temel aldığı değerlerin kabulüne yönelik düzenlenmiştir”(Oskay, 1989: 7). Gündelik hayat yaşadığımız, benimsettiği hayat tarzını, başkalarının yaşantılarını hoşnut olsak da olmasak da haklılaştırır. Bizi buna kendi ayaklarımızı kullanarak götürür. O nedenle yabancılaşma olgusunu çözümlemek için “siyasal hayat alanı ile örtüşen gündelik hayatın içinde yaşanan ve haklılaştırılan iktidar ilişkilerini anlamak için üzerinde önemle durulması gereken bir kültürel/siyasal inceleme alanı olmuştur “(Oskay, 1989:9). Bunun için politik ve toplumsal kurumların, yapıların, stratejilerin de çözümlenmesini içeren bir gündelik hayat eleştirisini tasarımlamak gerekmektedir. Türkiye’de 80’lerden başlayarak gündelik hayat söyleminin yükselişinin gerisinde otoriter rejimin bıraktığı zemine yerleşen yeni sağ yönetimlerin ve neo liberal politikalarının uygulanım stratejilerinin (ve kapitalist küreselliğin politika taşıyıcı kurumlarının uyumlandırma anlayışının) gerilimli toplumsal dönüşüm politikaları uzanır. İçi boşaltılarak yeni, nesnelleştirilmiş bir istikamete ayarlı dar siyasal zeminde kamusal alanın dağılması ve toplumsal ayrıştırmalarla ilerleyen karmaşık ilişkiler düzeyinden çalışan yeni sağ, otoriter ve ışıltılı (piyasacı, kaynak dağıtıcı) bir söylemle coşkunlaşmıştır. Devletin baskıcı yüzünü öne çıkarsa da gücünü, “katı bir ideolojinin kitleler üzerindeki hegemonyasından çok baskı ve gündelik yaşamın zorlamalarının yanı sıra toplumsal parçalanmışlığın yol açtığı alternatifsizlik”ten de almıştır. Yeni sağ ve neo liberal politikalarının “başarısı sisteme karşı tutarlı ve bütünsel alternatiflerin oluşturulmasını engellemesidir” (Özkazanç, 2007:52). Önceki zor rejiminin düzlediği siyasi zeminde politik özne kamusal alandan kapı dışarı edilir, kamusal alan çökertilirken yeni sağ zihniyet bu uygun zeminde piyasa toplumunun yükselişini yeni, parlak bireysel fırsatlar alanı olarak sunmuştur. İçi boşaltılmış, siyasetten soğutulmuş, muhalif, muhtelif temsil edici siyasi hareketlerin belirmesine alan bırakılmamış gerilimli bir toplumsal alanda yerleştirilmeye çalışılan kapitalist ekonominin ellerinde, gündelik hayat tüm boşlukları doldurmak, yeni görkemli yabancılaşmaları yükseltmek üzere soğutulmuş alanların üzerine parlamıştır. Şimdi artık gündelik hayat tüketimci kapitalizmin kontrolünde tamamen manipüle edilmiş durumdadır. Gündelik hayatın uyumlandırıcı söylemleri, mevcut toplumsal hayatın ağır çelişkilerini, eşitsizlik ve açmazlarını mistifiye edici işleyiş mantığının çözümlemek ya da daha iyisi yeni bir toplum tasarımı için mevcut olanın karmaşalı bilgilerine ulaşmak hedeflenecekse gündelik hayatın tesadüfi, kaçılmaz görünen programını çözümlemek gerekmektedir. Herşeyi (istemli, yarı istemli ya da istemsizlikleriyle) en çok esneten, olduğu yerine en çok hapseden kaotik gündelik hayatı, orada üretilen yaşam tarzlarını, her yere, şeye sinen yabancılaşmaların kaynağını, çeşitliliğini, imkanlarını,

Kuram 154 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan

yakınlaşma olanaklarını, haklılaştırılan bağımlılık ve iktidar ilişkilerini, tüketimin sıradanlaştırılmış otoritesini, alışılmışlıkların arkasındaki dolaysızlık düzlemlerini yakından izlemek ve tüm ilişkisel boyutları ile çözümlemek gerekmektedir. Gündelik hayat incelemesi toplumsal üretim ve değişimin stratejik alanı olacaksa, iktidarın orada nasıl kaygan, çok yüzlü, dolaylı, eklektik formlarda işlediğini, toplumsal farklılıkların, farklı çıkarların mesafeli ve gerilimli koşullarını kavramanın önemini ve güçlüğünü, hiçbir şeyi dışlamayan bir çözümlemeyi zorunlu kıldığını göze almak gerekmektedir. Gündelik hayatın söylemlerini, oradaki toplumsal parçalanmışlıkları, mistifiye edilen doyumsuz piyasanın hangi stratejilerle işlediğini, sıradanlıklar içinde akışan iktidar ve tahakküm ilişkilerinin farklı görünümlerini çözümlemek, karşılaştığı farklılıkları indirgemeyen, çok katmanlı bir toplumsal proje adına en temel bir başlama noktasıdır. “Her şeyin eninde sonunda ifadesini tüketimde bulduğu gündelik hayata ilişkin göstergelerin deşifre edilmesi anlamlarının boşaltılması, hicvedilmesi, skandalize edilmesi”,(Çabuklu, 2003:30), teşhir edilmesi gibi çeşitli çabalar da bu çok katmanlı eleştirel çözümlemelerin sonuç almaya yönelik bazı pratikleridir. Bütün bunlardan yola çıkılarak mutlak söylenmelidir: “Gündelik hayatın eleştirel çözümlemesi ideolojileri açığa çıkaracaktır; gündelik hayat hakkındaki bilgi ise, ideolojik bir eleştiriyi ve sürekli bir özeleştiriyi kapsayacaktır”( Lefebvre, 2007:39). Gündelik hayat eleştirisinden beklenenlerle birlikte, umut ve imkanları sürdürmek için söylenirse: “İnsanların itaat etmesini sağlamada maddi etkenlerin ideolojik etkenlerden daha önemli bir rol oynadıkları iddiası, belirli bir hakikat payı taşır. Ayrıca halkın bilincinin, egemen ideolojik değerlerin itaatkâr birer örneklenimi olmaktan çok uzak olduğu ve oldukça önemli açılardan bu değerlere aykırı düştüğü de kesinlikle doğrudur “(Eagleton, 2005: 71). Buna göre de Eagleton’un vurguladığı gibi insanlar kendilerinden isteneni yapıyor, öyleyse yaptıklarına dair ne düşündüklerinin önemi yok demek olanaklı değildir Bu çalışma da 80, 90’larla birlikte tüketim kültürünün gündelik hayatı ele geçirme, kılcal dokularına kadar parselleme ve programlama hedeflerini gündelik tüketimin parçası kılınan sıradan ayrıntılar ve onların bağlantılarında izleme çabasından ibarettir.Herşeyi gündelik hayatın önemsiz bir parçası olmaya indirgeyen medyanın piyasanın kurucu bir gücüne dönüşerek gündelik hayatın ticari (siyasi) söylemlerinin en önemli üreticisi, metalaştırıcı ve nesneleştirici temsilcisi konumuna yükselişi de, süreçteki rolüne ilişkin örnekler üzerinden ifade edilmiştir.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Yeni piyasa toplumu ve değişen gündelik hayat 155 KAYNAKÇA

Bratsis, P. (2007). “Everyday life as object and as method; or, can Henri Lefebvre save us from political science?” Everyday life in world politics and economics konferansında sunulmuş bildiri. Centre for International Studies, LSE 11 May, 2007. www.lse.ac.uk/collections/CIS/programmeconference2007.htm (Erişim: 6 Kasım 2008) Davies, M. (2007). “Works, products, and the division of labour: Notes for a cultural and political economic critique”. Everyday ife in World Politics and Economics konferansında sunulmuş bildiri. Centre for International Studies, LSE 11 May, 2007. www.lse.ac.uk/collections/CIS/programmeconference2007.htm (Erişim: 6 Kasım 2008) Law, A. (2007). “The critique of everyday life and cultural democracy”. Variant, issue 29, Summer 2007 (J. Roberts, 2006, Philosophizing the everday: Revolutionary practice and the fate of cultural theory, Pluto Press, üzerine makale) http://www.variant.randomstate.org/29texts/law29.html (Erişim: 22 Ekim 2008) Mc Namara, L. (t.y.). “Michael E. Gardiner (2000) in critiques of everyday life”. (NY, London: Routledge) http://www.culturemachine.net/index.php/cm/article/viewArticle/230/211 (Erişim: 21 Ekim 2008) Andreas, A. (2007). “Cave! Hic everyday life: Repetetion, hegemony and the social” May 11, 2007, London. Everyday life in world politics and economics kongresinde sunulmuş bildiri. Centre for International Studies, LSE 11 May, 2007. www.lse.ac.uk/collections/CIS/programmeconference2007.htm (Erişim: 6 Kasım 2008) Debord, G. (1961), “Perspectives for conscious changes in everyday life”. (çev: K.Knabb, Situationist International Anthology). Güncellenmiş baskı, 2006. http://www.bopsecrets.org/SI/6.everyday.htm (Erişim: 19 Ekim 2008) Schilling, D. (t.y.). “Everday life and the challenge to history in postwar France Braudel, Lefebvre, Certau”. http://muse.jhu.edu/journals/diacritics/v033/33.1schilling.html (Erişim: 19 Ekim 2008) Lefebvre, H. (2007). Modern Dünyada Gündelik Hayat. (çev: I. Gürbüz). İstanbul: Ayrıntı. Boratav, K. (2000). Yeni Dünya Düzeni Nereye? Ankara: İmge. Boratav, K. (2005). Türkiye İktisat Tarihi 1908-2002. Ankara: İmge. Gürbilek, N. (2004). “Yakın taşra”. Kötü Çocuk Türk. (s.135-140). İstanbul: Metis. Eraydın, A. (2006). “Mekansal süreçlere toplu bakış”. Içinde: A. Eraydın (der.). Değişen Mekan, Mekansal Süreçlere İlişkin Tartışma ve Araştırmalara Toplu Bakış: 1923-2003 . (s. 25-67). Ankara: Dost. Brown, B. (1989). Marks, Freud ve Günlük Hayatın Eleştirisi. (çev: Y. Alagon). İstanbul: Ayrıntı. Oskay, Ü. (1989), “Modern topumlarda gündelik hayatın sistemle bütünleşmemiz ve birey olamayışımız açısından önemi”. (içinde önsöz: B. Brown. Marks, Freud ve Günlük Hayatın Eleştirisi. (çev. Y. Alagon). (s.713). İstanbul: Ayrıntı: Eagleton, T.( 2006). Kuramdan Sonra. (çev. U. Abacı). İstanbul: Literatür. Eagleton, T. (2005), İdeoloji. (çev. M. Özcan). İstanbul: Ayrıntı. Baudrillard, J. (2004). Tüketim Toplumu. (çev. H. Deliçaylı, F. Keskin). İstanbul: Ayrıntı. Mutlu, E. (2005). Globalleşme, Popüler Kültür ve Medya. Ankara: Ütopya. Özkazanç, A. (2007). “Refah devletinden yeni sağa: Siyasi iktidar tarzında dönüşümler”. İçinde: A. Özkazanç. Siyaset Sosyolojisi Yazıları, Yeni Sağ ve Sonrası. ( s. 15-56). Anka,ra: Dipnot. Özkazanç, A. (2007). “Türkiye’de siyasi iktidar tarzının dönüşümü”. İçinde: A. Özkazanç. Siyset Sosyolojisi

Kuram 156 İLETİŞİMSeçkin ve Araştırma Dergisi Gülcan
Yazıları, Yeni Sağ ve Sonrası. (s.57-112). Ankara: Dipnot. Çabuklu, Y. (2003). “Gündelik hayat ve anarşi”. İçinde: Y. Çabuklu. Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde. (s.2730). İstanbul: Metis. Çabuklu, Y. (2003). “Medya küreselleşirken”. İçinde: Y. Çabuklu. Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde. (s.16-18). İstanbul: Metis. Fox, J. (2002). Chomsky ve Küreselleşme. (çev: E. Kılıç). İstanbul: Everest. Gürbilek, N. (1993). Vitrinde Yaşamak, 1980’lerin Kültürel İklimi. İstanbul: Metis. Marcuse, H. (1986). Tek Boyutlu İnsan, İleri İşleyim Toplumunun İdeolojisi Üzerine Eleştiriler. (çev: A. Yardımlı). İstanbul: İdea. Köyatası, M. (2006, 13 Mart). “Düğün deyip geçmeyin”. Akşam.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 157

Gündel k Yaşamda Ç n Malları
Derya Nacaroğlu1
ÖZET Bu çalışma; gündelik yaşam içinde yer alan alışveriş ediminde Çin mallarının nasıl bir yere sahip olduğunu, ekonomik ve sosyolojik hangi gereksinimlere yanıt verdiğini tartışarak, değişen dünya düzeninde pek çok gündelik pratiğin değiştiği gibi alışveriş alışkanlıklarının da bundan payını aldığı öngörüsünü kanıtlamaya çalışmaktadır. Bu amaçla gündelik yaşam deneyimleri ve gözlemlerden yola çıkılarak; medyaya yansıyanlar, ilgili kuruluşların raporları ve daha önce yapılmış araştırmaların ışığında amprik ve teorik verilerden yararlanılmıştır. Bu ürünlerin gündelik yaşamın içine nasıl yerleştiği, tüketim kültürünü nasıl etkilediği, ekonomik ve sosyal yaşamdaki yansımaları tartışması ışığında tüketim toplumları için yeni bir olgu olarak ortaya çıkan Çin mallarının alışveriş ve tüketimde yarattığı yeni durum değerlendirilmiştir.
Anahtar sözcükler: Çin malları, tüketim, gündelik yaşam.

Chınese Goods ın Everyday Lıfe
ABSTRACT This paper tries to prove the prediction of what the place of Chinese goods within the act of consumption in everyday life is, by discussing what economic and sociological needs these goods meet in the changing world order, just like many changing everyday practices and that how shopping habits also get their share out of it. For this purpose, empirical and theoretical data have been used, considering everyday life experiences and observations; what reflected in the mass media, the reports of the relevant institutions and in the light of the research carried out before. How these goods have taken roots in everyday life, and how they influenced the shopping habits, in the light of the discussion of their reflection in economic and sociological life, and the new situation created by Chinese goods as a new phenomenon on shopping and consumption for the consumer societies has been assessed.
Keywords: Chinese goods, consumption, everyday life.

1

Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü

158 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Nacaroğlu
Giriş Gündelik yaşam denildiği zaman pek çok başlığın yanı sıra belki de akla ilk gelenlerden birisi, çoklukla ihtiyaçların belirlediği ya da belirlemesi gerektiği, sosyal, ekonomik ve kültürel bir çevrenin içinde gerçekleşen alışveriş alışkanlıklarıdır. Tüketim kültürü ekseninde bir yandan yaşantılanmakta olan tüketim geleneği, tarzı ve biçimi bu alışkanlıkları tanımlarken; öte yandan pazar ekonomisinin egemen olduğu ve ileri ya da post-modern dönemi yaşayan toplumlarda farklılaşmaya başlayan bir olgunun da değişen içeriği olarak alışveriş döngüsü ile karşılaşılmaktadır. İçinde kendi değerlerini, normlarını, yaşam tarzını ve ekonomisini barındıran tüketim kültürü, esasen alışveriş kültürünü de içerimlemektedir. “Toplum bireylerinin çoğunda egemen olan bir tüketim tarzı ile birlikte tüketim toplumunun inşaı da böyle geçekleşmektedir”(Orçan; 2004:19). Baudrillard (2004); Tüketim Toplumu adlı eserinde tüketimin artık güncel yaşamın ahlakı haline geldiğini belirterek; kitle iletişim araçları ve özellikle televizyon tarafından aşırı şekilde desteklenen nesne bolluğunun korkutucu ya da edepsiz dünyasının hepimizi tehdit ettiğini söylemekte ve şöyle devam etmektedir: “tüketimin yeri gündelik yaşamdır”(28). Bireysel harcamaların hızla artmasıyla oluşan tüketim toplumunda, nesneler insanı mutluluk göndergeleriyle ruhen ve bedenen teslim almaktadır artık. Nesnelerin insan ruhunu teslim almasına ve alışveriş kültürünün yaygınlaşmasına hizmet eden en önemli gelişmelerden biri dünyada ekonomik alanda yaşanan değişimler olmuştur. 1980’li yıllardan itibaren gözlenen bu değişimler, mal ve hizmetlerin dolaşımının hızını artırmış ve sınırları ortadan kaldırarak küresel bir alışveriş dünyasının kapılarını insanlara açmaya başlamıştır. Ekonomide serbest piyasa koşullarının geçerli olmaya başladığı, deregülasyon ortamında tam rekabet ve kâr güdüsüyle hareket edilen bir düzen oluşmuş, mal ve hizmetler hızla çeşitlenmeye ve çoğalmaya başlamıştır. Tüketimi hızlandıran teknolojik iletişim ve etkileşim imkânlarının da katkısı ile insan türünün ekolojisinde temel bir dönüşüm oluşturan bir tüketim ve bolluk gerçekliği ile karşı karşıya kalınmıştır. Türkiye de Dünya’daki ekonomik değişmelerden payını almış, küresel ekonomik hareketlerin ülkedeki yansımaları çok hızlı gerçekleşmiştir. Nitekim 2000’li yıllara gelindiğinde Dünya ticaret hacminin bugün büyük bir bölümüne sahip olan Çin Halk Cumhuriyeti, Türkiye pazarında ciddi bir yer edinmeye başlamıştır. Kısaca “Çin malları” adı altında ifade edilen pek çok eşya ve ürün 2004 yılı sonlarına doğru bir çok sektörü istila etmeye başlamıştır (Çetinkaya; 2005,18). Ankara Ticaret Odası’nın bu konuda yaptığı araştırma bu malların yaklaşık 30 sektörü tehdit edecek düzeyde ülke içine yayıldığını göstermektedir (http://atonet. org.tr; Tempo,2008/Ağustos). Pek çok sektörde tüketici kullanımına sunulan mal ve ürünler, kısa sürede tüketici alışkanlıkları ve alışveriş kültürüne ilişkin yeni bir açılım doğurmuştur. Tüketicilerin kendileri bile bu sürecin birer aktörü olmakla birlikte varolan durumu şaşkınlık ve kaygı karışımı bir psikoloji ile izlemeye başlamışlardır.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Güdelik yaşamda Çin malları 159

Piyasanın ürün çeşitliliğine her geçen gün yeni bir şey daha eklenmekte, üstelik iç piyasanın sunduğu fiyatlarla kıyaslanamayacak ölçüde ucuz fiyatlara mal ve ürünler tüketicilere sunulmaktadır. İlk kez kilitlerle ülkeye giren mallar; iğneden ipliğe her alanda tezgâhlarda ve vitrinlerde yer almaya başlamıştır. Yerli sanayii de tehdit edecek boyuta varan bu durumun diğer yansıması; uygun fiyata istediği ürünü edinebilen mutlu tüketici görüntüleri olmuştur. Hal böyle olunca, söz konusu mallara rağbet artmış, “nur artık bitpazarına değil” sosyete pazarlarına yağmaya başlamıştır. Toplumun ihtiyaçlarını giderme ya da az para ile çok alışveriş yapma potansiyel duygusunu, Çin malları karşılamıştır ve halen bu görevini sürdürdüğü gözlenmektedir. Yarattığı görece bolluk ve çeşitlilik görüntüsü ile gündelik hayatta bireylere sağladığı “rahatlık” atmosferi, fiyatların uygunluğu ile de perçinlenmektedir. Bu durumdan siyasal iktidar da kendine pay çıkarmakta, toplumun yaşadığı bolluk atmosferinin aktörü olarak kendisini konumlamakta, her şeye kolayca ve ucuza ulaşabilen, mutlu ve memnun halk görüntüsü onun da işine gelmektedir. 1990’lı yıllardan itibaren serbest piyasa ekonomisi ve küreselleşme ile birlikte artan mal ve hizmet çeşitliliği; yaşamın ayrılmaz popüler pratiklerinden biri haline gelen alışveriş eylemini farklılaştırmıştır. Özellikle 2000’li yıllarda hayatımıza giren Çin malları ile bu farklılaşma daha belirginleşmiş, alışveriş kültüründe önemli bir dönüşüm yaşanmıştır. O güne değin alışverişi edimini ekonomik alım gücünün büyük oranda belirlediği, çeşit ve seçeneklerin sınırlı olduğu, fiyat yelpazesinin günümüzdeki gibi farklılaşmadığı, satın alınacak mal ve ürünlerin kendine özgü teşhir alanlarının olduğu bir ortam mevcut iken bugün bunların tam tersi bir durum söz konusudur. Bireylerin yaşam standartlarında, ekonomik refah düzeylerinde belirgin bir yükselme olmamasına karşın alışverişte yaşanan hareketlilik dikkat çekicidir. Elbette bunun, bütün dünyada yaşanan ekonomik gelişmeler ve küreselleşme ile birlikte sürekli şekilde önerilen, yükselen bir değer olarak sunulan tüketimin özendirilmesi ve bunu teşvik eden kapitalist politikalarla yakından ilişkisi vardır. Çin ekonomisinin büyüme atılımıyla eş zamanlı olan ve bütün dünyayı saran Çin malları yaygınlığı sözü edilen gelişmelere eklemlenmiş ve onu besleyen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu makale; gündelik yaşamın bir parçası haline gelen alışveriş alışkanlıklarının Çin malları ile nasıl değiştiğini, toplumun ihtiyaç ve beklentilerinin bu değişimdeki rolünü alışveriş kültürü ve gündelik yaşam söylemi üzerinden sorgulamayı amaçlamaktadır. Bu sorgulama yapılırken Çin mallarına ilişkin olarak yapılmış haber ve araştırmalar önemli bir veri kaynağı olmuş, gündelik yaşamın kullanım alanlarına yerleşen Çin mallarının nitelik, kalite, estetik ve diğer özellikler bakımından tüketici açısından performansı ve yeterliliği de tartışılmıştır. Hem tüketiciler, hem de Çin mallarının satışa sunulduğu iş yeri sahipleri tarafından öncelikle ekonomik, ardından da sosyal ve kültürel olarak hızla benimsendiği gözlemlenen Çin mallarının, makro ölçekte dünya üzerindeki etkisi, mikro ölçekte ise gündelik yaşam içindeki yeri yeniden düşünülmeye sunulmuştur.

160 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Nacaroğlu
Yöntem Bu çalışmada; özellikle 2000’lerden sonra gündelik yaşamın önemli bir öğesi haline gelen ve son yıllarda her alandan çok çeşitli ürünle tüketicinin kullanımına sunulan, neredeyse hemen her gün farklı bir haber ya da bilgisiyle karşılaşılan Çin Malları konu edinilmiştir. Piyasada özellikle tekstilden oyuncağa, zücaciyeden (mutfak eşyaları) bujiteriye (takı ve süs eşyaları), kırtasiyeye, saraciyeye (deri ürünleri) kadar çok farklı sektörlerde pek çok ürün tüketiciye sunulmaktadır. Daha çok orta ve alt gelir grubu için üretildiği duygusu uyandıran Çin çıkışlı bu mallar; Sosyete pazarları, Bir Milyoncular ya da Japon pazarı gibi değişik adlar altında alışveriş yerlerinde sunularak, insanların ihtiyaç duydukları her şeye ulaşabildikleri, bolluk duygusunun tatmin edildiği, aradıkları pek çok ürünü görece kalitelilik ve estetik değerle bulabildikleri bir alışveriş düzeni oluşturmuştur. Bu süreçte üst gelir grubu tüketiciler ise pek çok ünlü markanın Çin yapımı versiyonlarıyla büyük alışveriş merkezlerinde karşılaşmaya başlamışlar ve onların hayatına da Çin işi mallar farklı bir konseptte girmeye başlamıştır. Çalışmada; gündelik yaşamın içinde gelişen, bir yandan da gündelik yaşamın yeniden ürettiği Çin malları ile alışveriş ve tüketim; gözlem ve incelemelerden elde edilen veriler eşliğinde bir durum değerlendirmesi ve olay incelemesi olarak sunulmaktadır. İnceleme, daha çok bu malların satışa sunulduğu alışveriş mekânlarında yapılan gözlemlere ve bu konuda medyaya yansımış haber ve araştırmalara dayandırılmaktadır. Bu çalışma; gündelik yaşam alışkanlıkları içinde yer alan alışveriş ediminde Çin mallarının nasıl bir yere sahip olduğunu, ekonomik ve sosyolojik hangi gereksinimlere yanıt verdiğini tartışarak, değişen dünya düzeninde pek çok gündelik pratiğin değiştiği gibi alışveriş alışkanlıklarının da bundan payını aldığı öngörüsünü kanıtlamaya çalışmaktadır.

Analiz ve değerlendirme Dünya ekonomisinde Çin’in varlığı 1980’lerden itibaren dünya küreselleşmeye başlarken özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan liberalizasyon ve dışa açılma atılımlarıyla Çin Halk Cumhuriyeti de uzak doğudan yüzünü göstermiş, bugün dünya ekonomisini ciddi boyutlarda etkilemeye başlamıştır. Dünya nüfusunun önemli bölümünü barındıran Çin, gerçekleştirdiği sosyal reformlarla da dikkatleri çekmiştir. Yaklaşık 1.3 milyar nüfus ve 1000 USD kişi başı milli geliriyle Çin, dünya ticaretinde ABD, Almanya, Japonya ve Fransa’nın ardından beşinci sıraya yükselmiştir (http://english.people. com.cn). “Neoliberalizmi ve kapitalist küreselleşmeyi doğal bir düzen, evrensel bir gerçek ve/veya modernleşmenin son durağı gibi kabullenen teslimiyetçi bir eğilim söz konusudur. Neoliberalizm tüm dünyada küresel sermayenin talep ve ihtiyaçları doğrultusunda uygulanan çok yönlü bir programa dayanmaktadır”(Kozanoğlu vd, 2008:9). Çin de ekonomik küreselleşmenin bir halkası olmaya aday olmuş ve bugün dünya ekonomisinin önemli söz sahiplerinden birisi haline gelmiştir. “1985’e kadar

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Güdelik yaşamda Çin malları 161

çeşitli reformlarla kapitalizme hazırlanan Çin’de, bu tarihten sonra fiili hareketlenme başlamıştır. Çinliler buna “kapitalizm” yerine “Çin Usulü Sosyalizm” adını verse de yapılanlar kapitalist ekonomik modelle örtüşmektedir. Çin’deki hareketlilik şu anda pek çok açıdan kural tanımaz biçimde gelişmektedir”(Tempo;2008). Sermayenin ucuz üretim faktörleri, düşük vergiler, “deregüle” edilmiş piyasaların bulunduğu mekânları tercih etmesi, haliyle hükümetlerin ekonomiye müdahale alanlarını iyice daraltmıştır. “Doğu Asya ülkelerinin kalkınma başarılarının devlet stratejilerine, özellikle ihracat teşviklerine dayalı olduğu”(Kozanoğlu vd, 2008:60) düşünülürse Çin’in bu anlamda Dünya ekonomisine etkisi daha iyi anlaşılabilir. Özellikle de Türkiye gibi deregüle edilmiş piyasalarda bu etki daha yoğun yaşanmaktadır. Büyüme ile bolluk kavramlarının bir tutulduğu bir dönemde Çin ekonomisinin büyümesinin gelişmekte olan diğer ülkelerdeki yansıları (buna Türkiye de dâhildir) bolluk ve çeşitlilik şeklinde görülmektedir. “Emek yoğun bir ülke olması, devletin üreticilere desteği, ülkede sendikal hakların zayıf, ücretlerin, vergilerin ve girdi maliyetlerinin düşük olması, marka taklidi gibi önemli haksız rekabet unsurlarının varlığı Çin mallarının maliyetini düşürmekte ve fiyat cazibesini artırmaktadır”(Çetinkaya, 2005:17-19). Bu durum gelişmekte olan ülkelerde Çin mallarının kalite ve estetik dikkate alınmaksızın tercih edilmesine ve her geçen gün bu çeşitliliğe yenilerinin eklenmesine yol açmıştır. 2001- Aralık ayında Çin’in Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’ne üye olması bu çerçevede bir takım sınırlamalar getirmiş olsa da bunlar 2005-Ocak’ta kaldırılmıştır(http:// www.wto.org). Çin’de bu tarihe kadar örgüte üyeliğinden ötürü ticari ilişkilerde; “teknoloji taklidi yaparak genişletilen üretime izin verilmeyecek, çifte fiyat (içeride pahalı, dışarıda ucuz) engellenecek, tüm malların ithal ve ihraç hakları birkaç firmaya değil tüm firmalara tanınacak, ithalat vergilerinde indirime gidilecek, yabancı sermaye firmaları ile yerli sermaye firmalarına eşit davranılacak”(Çetinkaya, 2005:18) idi. Söz edilen bu sınırlamaların kalkması ve Çin’in dünya standartlarına geçmesi, ithalat ve ihracatında büyük değişmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu durum, gelişmekte olan dünya ülkelerini olumsuz olarak etkileyebileceği gibi Çin’le ekonomik rekabeti de güçleştirecektir. Şu an Çin’de her çeşit mal üretimi yapılabilmektedir. Bu çeşitlilik içinde kalite yelpazesi de değişebilmektedir. Bugün bütün dünya Çin’de sipariş üzerine mal yaptırmaktadır. 24 Kasım 2008 tarihli Milliyet gazetesinde Çin mallarına ilişkin olarak yapılmış bir haber Çin’in dünya ekonomisindeki yeri konusunda önemli bir veri içermektedir. Dünya oyuncak pazarının büyüklüğünün 55 milyar dolar civarında olduğunu yazan haberde, Çin’in 8 bin civarında oyuncak fabrikası ile dünya üretiminin %70’ini gerçekleştirdiği belirtilmektedir. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde satılan oyuncakların %80’inin Çin’de üretildiği de yine aynı haber başlığı altında yer almaktadır. Çin’in sadece oyuncak değil pek çok farklı pazarda dünya piyasalarına girmiş olması Çin malı ürünlerde kalite kontrolünü önemli kılmaktadır. Çünkü ürün arzının çokluğu kalite konusunda bazı şüpheleri de beraberinde getirmektedir. Avrupalı ve

162 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Nacaroğlu
Amerikalı firmaların büyük bölümü Çin’den mal satın alırken satın alma acenteleriyle çalışmaktadırlar. Dahası çalıştıkları acentelerle işbirliği halinde kendi kalite kontrol ekiplerini de Çin’e göndererek kalite kontrolünü iki kez sağlamış olmaktadırlar. Çin’den mal alırken çok büyük miktarlarda mal alma gerekliliğinin olmaması da her ürünün kolayca ithaline olanak vermektedir. Çin’de yaşanan ve ürünlere yansıyan en önemli sorun ciddi bir kalite kontrol sistemlerinin olmayışıdır. Bu da doğal olarak ürünlerin kalitelerine yansımakta ve tartışmalara konu olmaktadır. Nitekim 6 Aralık 2008 tarihli Hürriyet gazetesinde de “Çok Tehlikeli Koltuklar” başlıklı haber yine Çin malı ürünlerin kalitelerine ilişkin Fransa’dan gelen bir haberdir. Haberin devamında da, içerdiği kimyasallar nedeniyle bazı cilt enfeksiyonlarına neden olduğu belirtilen Çin malı koltuk, sandalye ve ayakkabı gibi ürünlerin ithalatının yasaklandığı yer almaktadır. “Dimetil fumarate” adlı toksik bir kimyasal madde içeren bu ürünlerle ilgili benzer vakaların İsveç, İngiltere ve Finlandiya’da da görüldüğü belirtilmektedir. Haberde İngiltere’ye ithal edilen 38 bin Çin malı koltuğun satışının durdurulduğu, Fransa hükümetinin ise ithalatı yasaklamakla birlikte bu yasağın tüm AB üyesi ülkeleri kapsaması için başvuruda bulunduğu da yer almaktadır. Görülmektedir ki Çin malı ürünler Avrupa’da da her alanda yaygınlaşmakta ve çoğu kez gündelik yaşamı tehdit edecek sağlık sorunlarını da beraberinde getirmektedir.

Türkiye Çin malları ile tanışıyor Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilere bakıldığında; 2002 yılından sonra, özellikle de 2004’ün sonlarına varıldığında Türkiye’nin ithalat hacminde ciddi boyutta bir artış gözlenmektedir. Ankara Ticaret Odası’nın Çin malları ile ilgili yaptığı araştırma, malların Türkiye’ye girişinin kilitlerle başladığını, pek çok farklı alanda ortaya çıkan mallarla yaklaşık 30 sektörde Çin mallarının yaygınlaştığını ve bu durumun yerli üretimi tehdit eder boyutta olduğunu göstermektedir (http://atonet.org.tr/yeni/index.php?p=1366&1=1.). 2005 yılından itibaren Çin’e uygulanan kotaların kaldırılması, Çin’in senelerden beri izlediği politika çerçevesinde devamlı olarak parasını devalüe etmesi, zaten ucuz olan işgücü ve maliyetlerin yanında bir de para birimini düşük tutarak dünya pazarlarındaki payını her geçen gün artırmasına yol açmıştır. Türkiye de Çin için bu pazarlardan biri olmuştur. Türk insanı, gündelik yaşam sürecinde “Made in China” ya da “Made in P.R.C” damgalı mallarla 2003-2004’lerde tanışmaya başlamış ve Türk Lirasından henüz sıfır atılmadığı zamanlarda “Bir Milyoncu” adı altında açılmış dükkânlar, tüketiciye bu ürünlerin gözde sunum ve satış mekanları olmuştur. Dükkânların içinden kaldırımlara kadar taşmış olan her tür plastik, seramik, cam mutfak araç-gereci, oyuncaklar, süs eşyaları, tekstil ürünleri, takılar, tokalar, kozmetik ürünler, çantalar, terlikler, kırtasiye araçları ve daha sayamadığımız birçok kalem mal ve ürünler; özellikle de ekonomik olarak alım gücü düşük, orta ve alt kesime adeta sınırsız bir dünyanın alışveriş kapılarını ardına kadar açıvermiştir. Birbirinin aynı birçok ürün, marka ürünlerin kötü taklitleri, ertesi gün dayanaksız hale gelebilen ama buna rağmen kolay satın alı-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Güdelik yaşamda Çin malları 163

nan kolay tüketilen ve rağbet gören Çin malları, tüketimi artırmış, gündelik yaşamın her alanında kendine bir kullanım yeri bulmuştur. Ayrıca Gümrük Birliği nedeniyle sonraki dönemlerde Avrupa Birliği’nden de Çin mallarının ülkeye girişi, iç piyasada Çin malı ürün stokunu artıran başka bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Ankara Ticaret Odası’nın 2004 yılında yaptırdığı Çin Malları Araştırması; ürünlerin çeşitliliği ve sektörel yelpazede nasıl bir yer tuttuğunu göstermektedir (http:// atonet.org.tr). Bu rapora göre piyasada satılan cep telefonu aksesuarlarının yüzde 80’i, elektronik cihazların yüzde 50’si, saraciye ürünlerinin yüzde 100’ü, oyuncakların yüzde 80’i, bilgisayarların yüzde 50’si, hazır giyimin yüzde 50 ile yüzde 80’i, tıbbi cihazların yüzde 50’si, klimaların yüzde 35-40’ı kırtasiye ürünlerinin yüzde 30’u, hediyelik eşyaların ise yüzde 15-20 olan oranı Çin malıdır ve bu oranlar hızla artmaktadır. Bu malların ucuzluğu ve aynı malın Türkiye’deki üretim maliyetlerinin pahalı olmasının Çin mallarına olan rağbeti arttırdığı belirtilen raporda, maliyetlerini düşürmeye çalışan Türk firmalarının bile Çin’de fason imalat yaptırdığı ifade edilmektedir. Çin mallarının tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok hızlı bir şekilde yaygınlaştığı bir gerçektir. Türkiye’de üretim maliyetlerinin yüksek olması, yerel sektörlerin bu durumdan çok fazla etkilenmesine neden olmuştur. Pek çoğu kayıt dışı atölyelerde, gelir vergisi ve sigortası olmayan çalışanlarca üretilen Çin malları ucuz ancak kalitesiz olmaları nedeniyle medyada da sık sık gündeme gelmiş, özellikle sağlığa elverişli olup olmamaları ve kaliteleri açısından bugüne değin tartışılmıştır. Türkiye’deki Çinli satıcılar, “Çin mallarının ucuzluğuna ilişkin ön yargıdan rahatsızlıklarını dile getirirken, esasen Çin’de pahalı ve kaliteli malların da üretildiğini, Türkiye’ye ucuz mal getirmenin nedeninin burada ucuz mala olan talepten kaynaklandığını” belirtmektedirler. Yine Çinli satıcılara göre; “Türk ithalatçılar bulunabilecek en ucuz malların peşine düşmekte ve onları Türkiye’de %300’e varan karlarla satmaya çalışmaktadırlar.” Bu da doğal olarak kaliteyi aşağıya çekmektedir (Tempo, Ağustos:2008). Çin’e uygulanan kotaların 2007 yılı sonlarında tüm dünyada kalkmış olması, Çin’in dünya üzerindeki adımlarını hızlandırmıştır. Dünya Çin mallarına karşı önlem almaya çalışırken Türkiye Çin’le dış ticaret hacmini geliştirme yönünde adımlar atmaktadır. Son 5 yıl içinde Çin ile Türkiye arasındaki ticaret ilişkilerine bakıldığında baskın tarafın Çin olduğu çok açıktır. 2000 yılında 1,3 milyar dolar olan Çin’den ithalat, 2006 yılında 9,5 milyar dolara çıkmıştır. 2007 yılının ilk altı ayında Çin, dünyada en çok ithalat yaptığımız üçüncü ülke konumuna gelmiştir. (http://www.kobifinans.com.tr/ tr/icerik.php?Article=17200&Where=dis_pazar&Category=040604). 2007 yılının sonunda kotaların kalkmasıyla birlikte, Çin mallarının Avrupa ülkeleri üzerinden de yurda girişi Türkiye’de hemen her sektörde Çin malı ürünleri yaygınlaştırmıştır. Türkiye’nin önemli ev tekstili firmalarından birinin genel müdürünün; Tempo genel yayın yönetmeni Enis Tayman’a Çin ile ilgili yaptığı açıklamalar da Çin’in 2008 Olimpiyat Oyunları’ndan sonra ihracatının daha da artacağı doğrultusundadır. “Eskiden sadece hammadde alınan Çin, artık mamul alınan bir ülke olmuştur. Türkiye’nin en büyük firmalarının dahi kat be kat üzerinde ucuz işgücü ve hızlı bir teknoloji ile yapılan üretim, bugün her sektörü tehdit eder boyuttadır”(Tempo/Ağustos:2008).

164 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Nacaroğlu
Türk insanının gündelik yaşamına sadece tüketilmek için yapılmış bu malların girişi, faydalılık, gereklilik, savurganlık gibi pek çok kavramın da içeriğini değiştirmeye başlamıştır. Malın zorunlu olarak faydalı olmasına dayanan ahlaki bir tanımlama, nesnenin kullanım değeri ve dayanma süresi önemini giderek yitirmiştir. Çin malları ile her alanda çok çeşitli pek çok ürün tüketiciye sunulurken, kalite ve estetik açıdan sorgulanabilir olan bu bolluğun aslında bir savurganlığı da beraberinde getirdiği gözlenmektedir. Bu bolluğu ve çeşitliliği psikolojik, sosyolojik ve ekonomik olarak yöneten kavram “faydalılık” gibi görünse de esasen savurganlığın bu durumu besleyen ve yeniden üreten temel bir etken olduğu söylenebilir. İnsanlar kolay satın alabilecekleri ürünlerle karşılaştıklarında faydalılık ya da gereklilik kavramları arkada kalabilmekte, salt tüketim duygusunu ve alışveriş hazzını yaşamak adına bu gündelik yaşam pratiğini gerçekleştirebilmektedirler. Bu durum, gündelik yaşamda kısa vadeli bazı ihtiyaçların giderilmesi için Çin malı ürünlerin kalite ve estetiklerinin dikkate alınmaksızın tercih edilmesini doğurmuş; sektörü her geçen gün canlandırmış, başka taklit yeni ürünlerin çoğalmasını ve çeşitlenmesini de beraberinde getirmiştir. Bazı gündelik yaşam ihtiyaçlarını karşılamakla birlikte Çin malı ürünlerin içinde yararsız olanların, sahte yeniliklerin de gittikçe çoğaldığı görülmektedir. Sunulan malların miktarının ve çoğalmalarının gereksiz yere yinelenmiş göstergesi, yukarıda sözü edilen israfı da beraberinde getirmektedir. Bir süre sonra sadece tüketilmek için yapılmış, “işlevsiz” olan şeyler artmış, bireysel ya da kolektif tüketimler sistemi beslemeye başlamıştır. “Malların tüketilmesinden söz edilmesi, boş zamanın giderek daha fazla metanın satın alınmasıyla dolayımlandığı bir dönemde tüketilen ya da satın alınan malların engin çeşitliliğini gizlemektedir”(Featherstone, 1996:41). Gündelik hayatın erişilebilir görüntüsü Çin mallarının çokluğu, ucuzluğu ve yaygınlığı ile örtüşmektedir.

Bireysel tutumlardaki değişim Televizyon gibi bir aygıtın gerçeklik duygumuzu tehdit eden bir imaj ve enformasyon aşırılığı ürettiği bir dönemde, tüketim kültürünün her zaman vaad etmiş olduğu bireysellik ve farklılığı yakalama çabası bireylerde sosyal ve ekonomik koşulları zorlamak güdüsünü harekete geçirmektedir. Bireyselleşmeyi bir seçenek değil, bir kader olarak tanımlayan Bauman; evrensel bir kuralsızlaşma, piyasa rekabetinin akıl dışı ve ahlaki körlüğüne verilen şartsız öncelik, sermaye ve finansa bütün diğer özgürlükler pahasına sunulan sınırsız özgürlükten söz etmekte ve bunun iktisadi kaygıların dışında her şeyin ihmal edilmesine yol açtığını, bunun da hem toplumların içinde hem de kendi aralarında sürekli bir kutuplaşma sürecine devamlı olarak bir itilim kazandırdığını belirtmektedir (2005:108). “Neo liberalizmin çok tüketen, az tasarruf eden, geliri yetmediği zamanlarda dahi talebini canlı tutan bir insan modeli kurguladığı bir dönemde”(Kozanoğlu vd, 2008:100), Çin malları ile yaratılan alışveriş sirkülâsyonu sahte, geçici, gündelik bir

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Güdelik yaşamda Çin malları 165

mutluluk imgelemini beraberinde getirmiştir. Bir nesneden öbürüne doğru giden tüketiciler, artık mal bolluğunun kendisinden doğan ve ucuzluğun getirdiği satın alma ve sahip olabilme duygusunu yaşamaktadır. Pek çok Çin malı ürünün işgaliye alanı haline gelen alışveriş yerleri, insanlara marka ürünlerin iyi ya da kötü taklitlerini sunarak sınıfsal bir tatmin yaşamalarını da olanaklı kılmaktadır. “İnsanlar kısa süreli de olsa imkânlarının üzerinde bir yaşam sürerken (kredi kartlarıyla da bu desteklenmektedir) sistemi sorgulamaktan, ortak iyiyi aramaktan alıkonulmaktadır. “Mal ve hizmet satın almak tüketici için en rasyonel davranış olarak sunulmaktadır”(Seçkin, 2005:332). Kredi kartlarının da tüketicilere reel alım gücünün çok üzerinde bir olanak sağlayarak bu “rasyonel davranış”ı sürekli hale getirdiği gözlenmektedir. Nitekim Newsweek Türkiye dergisinde Sharon Begley yazısında “alışverişlerde kredi kartı kullanımının para ödemenin acısına narkoz etkisi yaptığını, bunun da alışveriş eğilimini, -peşin ödeme yapılmadığı yani cüzdandan somut bir şeyi kaybetme hissinin o an oluşmamasından ötürü- artırdığını” ifade etmektedir (2008/Aralık:60). “Modern kapitalist yaşamda insanlardan üretirken “takım ve grup ruhu”yla hareket etmeleri istenirken, tüketirken de daha bireysel ve bencil olmaları arzulanır ve insanlar buna özendirilir. Bu nedenle ideal insan tüketen insan (homo consuming/consumer) olmuştur artık”(Orçan,2004:245) . Kapitalist küresel tüketim toplumunda artık üretim tarafından belirlenen “ihtiyaçlar” kavramı (Orçan, 2004:19-20), eşitliğin gizemli sisteminde refah kavramıyla dayanışma içindedir. Tüm insanlar ihtiyaç ve tatmin ilkesi önünde eşittir. Çünkü tüm insanlar nesnelerin ve malların kullanım değeri önünde eşittir. (Değişim değeri önünde eşitsiz ve bölünmüşlerdir ve sınıfsal farklılıklar oluşmuştur.) Kullanım değeri söz konusu olduğunda sınıfsal farklılık ya da ayrıcalıklar diye bir şey yoktur. İhtiyaçlar herkes için eşittir. Gündelik yaşamda Çin mallarının kullanımı göreceli de olsa bu eşitliği sağlamaya yaramıştır. “Her türlü farklılığı tüketim potasında eriten bir piyasa söz konusudur”(Çabuklu, 2003:28). Nitekim gündelik yaşamın alt kültürleri dışlamadığını, piyasanın bunları muteber bir tüketim grubu olarak kabul ettiğinin farkındalığıyla özellikle alışveriş kültürünün önemli aktörleri haline getirdiği gözlenmektedir. Zamanla orta ve alt sınıflar için alışverişin bir örnekleşmeye başladığı görülmektedir. Türk gündelik hayatını belirleyen Batılı tüketim kültür ve tarzının yerleşmesi; tüm toplumsal sınıflarda belirli seviyelerde tüketim olgusunun görülmesine, Orçan’ın belirttiği üzere (2004:18) “çalışmak için değil de tüketmek için yaşayan bir sınıf için yapılan bir kavramsallaştırma olan “gösterişçi tüketim”, modern kapitalizmin bu yaşanan evresinde çalışan ya da ya da çalışmayan her bireyin az çok yaşamakta olduğu bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaşanan bağlayıcı tüketim olgusu bir sınıf olayı olmaktan çıkmıştır. Bugün pek çok büyük alışveriş merkezi her sosyal sınıfa ve ekonomik gelir grubuna hitap etmektedir. Belli bir düzeyde ekonomik alım gücü; marka ve orijinal ürünleri edinim konusunda belirleyici olmakla birlikte bunu sosyal maliyetin oluşturduğu bir ekonomik maliyet olarak görmek gerekir. Markalar dünyasına ait, “sofistike bir moda duyarlılığı ve kalite garantisi” vermeye çalışan pek çok ürünün taklidini görmek, dahası bu ürünleri çok uygun fiyatlarla edinen tüketiciye

166 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Nacaroğlu
moda duyarlılığı ve sahip olma, üstünde taşıma anlamında haz duygusunu tatmin etme olanağı sağlayan Çin yapımı ürünler; alışveriş eyleminin biricik metaları haline gelmişlerdir. “Her şeyin gelip geçici, köksüz, yersiz, çok, farklı ve kaosun hüküm sürdüğü postmodern bir gündelik hayatta, toplumsal konformizmin artması, bireyleri tüketim odaklı kılmaktadır”(Çabuklu, 2003:29). Bu anlamda insan eylemi adeta standartlaşmaya başlamıştır. Lefebvre’in belirttiği üzere (1971:114); “çağdaş kent yaşamında tüketime yönelik teşhir ve tüketimin teşhiri, göstergelere yönelik tüketim ve tüketimin göstergeleri vardır.” Günümüz endüstri toplumu, hayatı eşyalar çevresinde düzenlemektedir. Pazar yoğunluklu toplumlar, maddi ilerlemeyi, üretilen eşyaların miktar ve çeşitliliğindeki artışla ölçmektedir. Toplumsal ilerleme de bu eşyalara ulaşabilmedeki dağılımla ölçülmektedir. (Illich;1990:26) Bütün bunlar art arda düşünüldüğünde artık bir alışveriş kültürü oluştuğu ve alışverişin faydayı en çoklaştırmak için yapılan arı bir hesaba dayalı rasyonel iktisadi bir işten çok, insanların savurganlık ve lüksü çağrıştırmak adına gerçekleştirdikleri bir boş zaman eğlencesi haline dönüştüğü söylenebilir. Nitekim büyük alışveriş merkezleri, büyük çarşılar, büyük mağazalar popülist görünümleriyle gündelik yaşamın her anında bir kültür tüketicisi haline gelen bireyleri, bu eğlencenin mekanları olarak kucaklamaktadır. Reklamlar ve kitle iletişimden gelen iletiler; nesnelerin yüceltilmesine, insanı ruhen ve bedenen teslim almasına hizmet ederken, hem ihtiyaç hem arzu nesnesi olan pek çok Çin malı, tüketiciye, özellikle de sosyo-ekonomik düzeyi düşük tüketiciye, Baudrillard’ın sözünü ettiği (2004:51) “tüketim toplumunun mutlak göndergesi olan mutluluğu” da beraberinde getirmiştir. Bu mutluluk pahasına bir alışveriş kültürünün tüketicisi olan bireyler, gündelik hayata ilişkin estetik algıda da bir değişime neden olmuşlardır. Bu durum yine Baudrillard’ın sözünü ettiği; (2004:35) “rasyonelleşmenin ve kitlesel üretimin teknik ve kültürel etkilerinin neden olduğu “kültürel zararları” anımsatmaktadır. Esasen “küresel ortama uygun düşen çok kültürcülüğün kabulü; kitschi, popüler olanı ve farklılığı selamlamıştır” (Featherstone; 1996: 158) Çin mallarının büyük bölümü kitsch hatta kitsch ötesi, estetikten uzak en bayağı tüketim kültürü nesneleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Çoğu estetikten yoksun, sağlığa zararlı, baskı ya da renkleriyle çirkin ve kalitesiz bir görünümdeki ürünlerin zararını nesnel olarak ortaya koymak mümkün değildir. Ayrıca kişisel ihtiyaçların giderilebilirliğini belirleyen sosyoekonomik faktörlerin değer yargıları anlamında ortak ölçütler tanımlamayı olanaksız kılması kültürel zararların oluşmasına ilişkin önlem almayı engelleyebilmektedir. Çin mallarının gündelik hayatta oluşturduğu ekonomik ve kültürel zararların yanı sıra daha çok sağlığı tehdit eden fizyolojik zararları da gündeme sık sık gelmiştir.

Çin malları ile gelen gündelik yaşam tehlikeleri Çin malları gündelik yaşamda sadece tüketim ve alışveriş alışkanlıklarını değiştirmekle kalmamış, çoğu zaman ciddi fizyolojik hatta psikolojik tehditlerle de karşımıza çıkmıştır. Pek çok ürüne ilişkin haber, Çin malı ürünlerin tüketiciler için kolay ve

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Güdelik yaşamda Çin malları 167

ucuz edinimin yanı sıra beraberinde getirebileceği tehlikelere de yer vermiştir. “Büyüyen sihirli su topları, su maymunu, renkli jel top” isimleriyle 1 YTL’ye satılan, 400 kata kadar büyüyebilen su topları sözünü ettiğimiz fizyolojik zararları yaratan bu ürünlerden sadece biridir. Pek çok çocuğun ilgisini çeken, bakkal, market, kırtasiye, akvaryumcular ile seyyar satıcılarda satılan ve suyun içine atıldığında bölünerek çoğalan ürünün özelliği suyu içine alıp orada hapsetmesidir. Bu yüzden bitkilerin uzun yaşaması için kullanılan bu ürün, çocukların ellerinde plastik şişelerin içerisinde oluşturabileceği bütün tehlikelere rağmen bir oyun aracı gibi dolaşmıştır. Yanlışlıkla bu renkli maddeleri yutan çocuklar pek çok haber bültenine konu olmuş, aileler uyarılmıştır. Yutulduğunda midede büyüyen jel şeklindeki topların hayati risk taşıdığını dikkate alan Sağlık Bakanlığı, bu ürünlerin satışına el koymuştur. (http://www.veterinerhekimiz.com/forum/showthread.php?tid=17291,Milliyet, 4.12.2008). Çocuk tüketicileri hedef alan ve üretiminde kullanılan maddeler nedeniyle, özellikle üzerlerindeki yüksek düzeydeki kurşundan ötürü sağlık açısından zararları sıkça gündeme getirilen bir başka ürün grubu ise Çin yapımı oyuncaklar olmuştur. Oyuncak yapımında kullanılan sprey boyaların çoğu toksin içermektedir ve sağlık açısından son derece zararlıdır (Milliyet, 24.11.2008). Sadece ülkede değil yurt dışından gelen haberler de Çin malı oyuncak tartışmalarını gündemde tutmaya devam etmektedir. Dünyaca ünlü Barbie marka oyuncakların üreticisi ABD’li Mattel’in dünya genelindeki bazı oyuncaklarını boyalarındaki kurşun oranı yüksek olduğu gerekçesiyle toplama kararı alması ve bu oyuncakların 4 bin 408 adedinin Türkiye’de olması ilgili firmaların yetkililerini hemen harekete geçirmiştir (Milliyet; 12.9.2007). Sadece oyuncaklar değil Çin’de üretilen gıdalar da zaman zaman gündeme gelmeye başlamış, özellikle çocuk mamaları ve şeker içinde yüksek oranda sanayi tipi kimyasal melamin bulunduğu ve pek çok Avrupa ülkesinin bu konuda önlem aldığı haberleri bütün dünya ile birlikte Türkiye’de de takip edilmiştir (Milliyet, 26.9.2008). Tüketici tarafındaki psikolojik travma ve kaygılar da bu haberler eşliğinde her geçen gün artmış, her ürüne şüpheyle yaklaşan bir tüketici profili oluşmaya başlamıştır. Bir başka haberde ise, İzmir’de yapılan bir operasyonla Çin malı zayıflama ilaçları, cinsel gücü artırıcı haplar, estetik amaçlı kullanıma sunulan çeşitli yağlar ele geçirildiği ve bunların sağlık açısından son derece zararlı olduğu, ülkeye de kaçak olarak getirildiği vardır. Üretici firmalarının belirsiz, taşınma ve saklanma koşullarının bilinmemesi gibi nedenlerle ürünlere el konulmuş, satışı durdurulmuştur (Milliyet,18 Aralık 2008). Dünya’da Çin malları rüzgârı eserken üzerinde en çok konuşulan ürünlerden biri de elektronik ürünler olmuştur. Cep telefonları, bilgisayarlar, televizyonlar, MP3, MP4’ler uydu alıcıları, ev aletleri ve daha birçok elektronik eşya. Çin’in kendi basını dahi bu konuda kendi üretimi MP4’lerle ilgili haber yapmıştır. Shangai’de üretilen MP4 oynatıcıların %75’inin yüksek seviyede radyasyon yaydığı belirtilen haberde, bu düzeydeki radyasyonun insanlara ve hayvanlara zarar verebileceği belirtilmektedir. (http://shiftdelete.net) Esasen Avrupa Birliği’nin direktifi doğrultusunda Türkiye’nin 768 üründe TSE

168 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Nacaroğlu
standart zorunluluğunu kaldırması (Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın 30 Nisan-31 Aralık 2005 tarihleri arasında yayınladığı bir dizi tebliğ ile toplam 768 çeşit malda TSE standardı aranma zorunluluğu kaldırılmıştı), ülkeyi kısa sürede sağlığa zararlı, denetimsiz ürünlerle doldurmuştur. Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün; “denetimsiz ithalatın ilk acı sonucu oyuncakta ortaya çıkmıştır. Geride parkeden musluğa, klimadan biberona kadar 767 çeşit ürün var” diyerek durumun vahametini dile getirmiştir (http://atonet.org.tr/yeni/index.php?p=1366&1=1). Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın 2005 yılında yayınlanan 4 ayrı tebliğine göre TSE denetiminden çıkan 768 maldan bazıları şunlardır: İnşaat boyaları, diş macunu, antifiriz, pvc yer döşemesi, elastik yer döşemesi, lavabo, rezervuar, hela taşı, sifon, pisuvar, kurna, duş teknesi, yağ keçeleri, conta, motosiklet, lastik, jant, eldiven, parke, kadın çorabı, seramik karo, cam, profil, fırın, radyatör, kilit, şofben, yangın söndürücü, vana, musluk, zincir, akü, kereste, dondurucu, klima, batarya, lamba, fiş, termometre,sabun, deterjan, plastik boru, iskambil kağıdı, iplik, matkap ucu, tuğla, kibrit, radyo, televizyon, anten, mp3 çalar, güneş gözlüğü, gözlük camları, tuğla, kadife kumaş (http://atonet.org.tr/yeni/index.php?p=1366&1=1).

Sonuç Kapitalist küresel tüketim toplumunda ihtiyaçlar üretim tarafından belirlenmektedir ve Çin bugün küresel bir güç olarak bu belirleyicilikte Dünya ölçeğinde önemli bir aktör konumundadır. Çin’in makro ölçekte dünya ekonomisinde edindiği yer, mikro düzeyde gündelik yaşam içerisinde alışveriş ve tüketim alışkanlıklarında da kendini kaçınılmaz biçimde hissettirmektedir. 2000’li yılların ilk yıllarından itibaren, özellikle orta ve orta-alt sosyo-ekonomik düzeye sahip kitleler için en azından ihtiyaçların giderimi adına Çin malı ürünler pek rağbet gören, ihtiyaç ve isteklerin tatmini ölçüsünde kişileri mutluluk paydasında buluşturan ve gündelik yaşamın alışveriş alışkanlıklarını değiştiren bir süreci başlatmıştır. Çin malı ürünlerin sadece alt ve orta-alt sosyo ekonomik düzeye değil; bol alışveriş yapabilecek, ekonomik düzeyi yüksek, paralı insanlar için de marka ürünlerin çok iyi taklitlerini sunarak, onlara da hitap ettiği görülmektedir. Bu insanlar için büyük alışveriş merkezlerindeki, elektronik, tekstil, kozmetik, spor ve dekorasyon malzemeleri gibi pek çok ürün Çin’de üretilmiş ve dış pazarlarda tüketicinin kullanımına sunulmuş ürünlerdir. Gündelik yaşamda özellikle alışveriş eyleminin arttığı dönemlerde (bayramlar, yeni yıl, anneler günü, sevgililer günü gibi özel günler) “hediyelik eşya” kavramının altını da Çin malı ürün yelpazesinden her ekonomik ve sosyal düzeye hitap eden ürünle doldurmak mümkündür. Bu tür hediyelik eşya dükkânlarının sayısındaki artış, içerisindeki ürün çeşitliliği, ziyaretçilerinin hemen her tür sosyal sınıfa ait bireylerden ve çok sayıda oluşu, Çin mallarının gündelik yaşamda farkında olunan ya da olunmayan yerine ilişkin bir başka veridir. Alışveriş potansiyeli yüksek bir kitlenin ekonomik olarak uygun ürünlerle buluştuğu bu mekânlarda, ürünlerin kalite ya da

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Güdelik yaşamda Çin malları 169

estetiğine ilişkin değerlendirmeler elbette görecelidir. Bu ürünlerin satıcısı olan kişilerle yapılan görüşmeler ve bu satış yerlerindeki izlenimler; özellikle fiyat faktörü, marka ürünlerin iyi taklit edilmesi, ürün çeşitliliği gibi nedenlerden ötürü Çin mallarının bir takım fizyolojik ve kültürel zararlarına rağmen talep edildiği yönündedir. Bu malların sosyal sınıfların her kategorisine seslenecek şekilde çeşitlendiği gözlemlerden elde edilen bir başka veridir. Ürünler bazı çeşitleriyle sosyo-ekonomik düzeyi düşük alt gelir grubuna hitap ederken, büyük alışveriş merkezlerinin şık ve pahalı vitrinlerinde üst sosyo-kültürel ve ekonomik düzeye sahip tüketiciye de yönelik olabilmektedir. Dünyaca ünlü bir markanın Çin yapımı ürününü (bu bir spor ayakkabısı, bir saat ya da elektronik bir ürün olabilir) cazibesi yüksek alışveriş merkezlerinin mağazalarında görmek mümkündür. Özellikle ekonomik alışveriş tüketici için keyifli ve haz verici olmaktadır. Ekonomik durumun ötesinde “büyük mağazaların özünde simülasyonlar ve davetkar egzotik hayaller sunan teşhir alanlarında dolaşabilen tüketiciler için (çoğunluğu kadın) bu yerler, mallara tapındıkları “tüketim sarayları”, “rüya âlemleri” ve “tapınaklar” olarak tasarlanmış ve bugün bu işlevi yerine getirmektedir (Featherstone;1996:173). Küresel bir düzenin sergilendiği alışveriş merkezleri, benzerliği çok fazla, orijinalden ayırt edilmesi çok güç, üstelik sefil de durmayan pek çok Çin yapımı ürünü tüketiciye sunarken alışveriş çılgınlığını hem tatmin etmekte hem yeniden üretmektedir. Bir gündelik yaşam etkinliğinin ötesinde sosyal bir faaliyet, boş zaman değerlendirmesi, doyumların çoğaltımını sağlayan bir araç, tarz ve sınıflara ilişkin seçeneklerin deformasyonuna yol açarak tüketim mallarının ve kültürel ürünlerin aşırı arzının oluşturduğu baskılar ile bir alışkanlık haline gelen alışveriş, bu son dönemde adeta bir bağımlılık olmuştur. Baudrillard’ın sözünü ettiği şey tam da bu durumu özetlemektedir belki de. “Tüketim hiçbir anlama gelmediğinde herkese özgü bir şey haline gelmiştir”(2004:63). Nitekim iş yeri sahipleri ve tüketicilerle yapılan görüşmeler ve edinilen izlenimler de bu tezi doğrulamaktadır. Tüketim; Çin malları ile altın çağını yaşamakta, alışveriş tutkusu görece bolluk ve mutluluk getirisi ile yeniden üretilmektedir. Türkiye’de bireyleri alışveriş kültürünü tüketen birer tüketici konumuna getirdiği gözlemlenen bu süreç, dünya ekonomisindeki gelişmelere bakıldığında ileriki günlerde de etkisini sürdüreceğe benzemektedir. Bu aşamada tüketim ve alışveriş alışkanlıklarında kültürel bir düzeyi ve yüksek nitelikli seçici davranışı yitirmemek ya da kazanmak için, ekonomik koşullar çerçevesinde bireylerin, alışveriş edimlerini gereklilik/ucuzluk/kalitelilik/ faydalılık dörtgeninde rasyonel yönlendirmeleri ve bilinçli tüketiciler olmaları önerilebilir.

KAYNAKÇA Ankara Ticaret Odası. (2004). Çin Malları Araştırması. http://atonet.org.tr/yeni/index.php?p=1366&1=1. (Erişim: 26 Ağustos 2008). Baudrillard, J. (1982). The Beabourg Effect:Implasion and Deterrence, October 20.

170 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Derya Nacaroğlu
Baudrillard, J. (2004). Tüketim Toplumu. (çev:H.Deliceçaylı ve F.Keskin). İstanbul: Ayrıntı. Bauman, Z. (2005). Bireyselleşmiş Toplum. (çev: Y. Alogan). İstanbul:Ayrıntı. Begley, Sharon (2008). Alışveriş Yapan Beynin İçi. Newsweek Türkiye. Aralık: s.60. Çabuklu, Y. (2003). Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde. İstanbul:Metis. Çetinkaya, C. (2005). Çin Malları İstilası. Pivolka, 4(16), 17-19. Featherstone, M. (1996). Postmodernizm ve Tüketim Kültürü. (çev: M.Küçük). İstanbul: Ayrıntı. Illich;I. (1990). Tüketim Köleliği. İstanbul: Pınar. Kozanoğlu, H., Gür, N ve Özden, B. (2008). Neoliberalizmin Gerçek 100’ü. İstanbul: İletişim. Lefebvre,H. (1971). Everday Life the Modern World. Londra: Allen Lane. Orçan, M. (2004). Osmanlı’dan Günümüze Modern Türk Tüketim Kültürü. Ankara: Kadim. People’s Daily Online:”China’s Goods Trade Volume Ranks Fifth in the World” http://english.people.com. cn/200304/24/eng20030424_115732. (Erişim: 20 Eylül 2008). Seçkin, G. (2007). Piyasanın Tahakküm Yolu, Modern Tüketicinin Kırılgan Bir Kimlik Aracı Kredi Kartları’nın Reklamlarla Sunumu. İçinde: N.Türkoğlu ve M.Cinman Şimşek (ed.). Medya Okuryazarlığı. İstanbul:Kalemus. Tayman;E. (2008). Çin asıl 2008’de patlayacak. Tempo Dergisi. Ağustos. World Trade Organization: “WTO successfully concludes negotiations on China’s entry” http://www.wto. org/english/news_e/pres01_e/pr243_e.htm (Erişim: 20 Eylül 2008). Çin işi viagra operasyonu. (2008, 18 Aralık). Milliyet. Çin’li oyuncak işçileri. (2008, 24 Kasım). Milliyet. Büyüyen sihirli su topları. (2008, 4 Aralık). Milliyet. Çin malı şeker uyarısı. (2008, 26 Eylül). Milliyet. Çin malı oyuncak tartışması büyüyor. (2007, 12 Eylül). Milliyet. Çok tehlikeli koltuklar. (2008,6 Aralık). Hürriyet. http://www.kobifinans.com.tr/tr/icerik.php?Article=17200&Where=dis_pazar&Category=040604) (Erişim:7 Ekim 2008). http://shiftdelete.net. (Erişim: 3 Aralık 2008). http://www.veterinerhekimiz.com/forum/showthread.php?tid=17291(Erişim: 7 Ekim 2008).

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 171

Gündel k Yaşamın T yatrosu
Süreyya Karacabey1
ÖZET Gündelik Yaşamın Tiyatrosu bize, sahnelenmiş bir gerçekliğin deneyimini sunar. Yalın bir varoluşun sessiz üyeleri, aniden kimin tarafından izlendiği belirsiz bir oyunun rol figürleri haline gelir. Kendilerini sahneledikleri bu sahne yaşamında, kimlikleri bir rolün içinde iyice çözülecektir. Bu noktada ise, gündeliğin tiyatrosunun başladığı tarihsel avangardlar döneminde, negatif bir biçimde tanımlanan yabancılaşma, artarak süren roller oyununda, pozitif bir anlama kavuşur. Böyle bir dünya algısının içinde sanat, yıkıcı enerjisini yitirir ve işlevsizleşir. Varoluşunu bir hakikat nosyonuna bağlayan kurmaca, hakikat duygusunun kaybolduğu bir uzamda, ya kurmacanın kurmacasına dönüşür, ya da kendini anlamlandırabilmek için bir gerçeklik iddiasına.
Anahtar sözcükler: happening, gündelik yaşam, avangardlar, teatrallik, kurmaca.

The Theater of Daıly Lıfe
ABSTRACT The Theatre of Daily Life presents us the experience of a staged reality. The silent members of a plain existence, all of a sudden, become the role figures of a play with an indefinite audience. Their identities are to be solved within a role in this stage life where they stage themselves. And in this point, in the age of historical avangardes where the theatre of the daily had begun, the concept of alienation, which had been defined negatively, receives a positive meaning. In such a world perception, the art loses its destructive energy and becomes nonfunctional. The fictional, which connects its existence to a truth notion, within a space where the sense of truth itself is lost, either turns into the fictional of the fictional, or into a claim of reality for being able to give meaning to itself.
Keywords: happening, daily life, avantgarde, theatrallik, fiction.

1

Dr., Ankara Üniversitesi, DTCF Tiyatro Bölümü

172 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Süreyya Karacabey
Giriş Geleneksel anlayış, “rol yapmaya” sadece sahnede izin vermiştir, “rol” oyuncunun sanatsal ediminin bir parçası olarak görüldüğünden, gündelik yaşamda rol yapma’nın olumsuz bir karşılığı vardır. Herhangi bir kişiye yöneltilen “rolünü iyi yapıyorsun” sözünün bir iltifat olmadığını anlamak için kimsenin İroni Sanatı’nı okuması gerekmez. Böyle bir kavrayış, bir ayrıma temellenir: Rol, gerçek olmayandır, sahici varoluşun öteki tarafındaki kurmaca benliktir, dolayısıyla “rol”, daima rol olmayanın ne olduğu bilgisini gerektirir. Benzer akıl yürütme sahne için de geçerlidir, oyuncudan rolünü, gerçekle bozmaması talep edilir. Oyuncunun başarısının ölçüsü, kendi gerçekliğinifenomenal varlığını, rol aracılığıyla –numenal varlığıyla- unutturmasındadır. Klasik tiyatro, oyuncu rol ilişkisini böyle görür, kurmaca figürler tarafından oyuncunun sahici varlığının örtülmesi. Tiyatroda oyuncuya bakış, 20. yüzyılın başlangıç yıllarında değişmeye başlar ve bu değişim günümüze kadar sürer. Değişimin başlangıcında, rol ve oyuncu arasındaki geçişlerin görünür kılınmasına çalışılırken, oyuncunun rolle gizlenen bedeni, açığa çıkarılmaya çalışılır. Süreç radikalleşerek ilerleyecek ve tiyatroda rol yapmak, neredeyse rol yapmanın, gündelik yaşamdaki olumsuz anlamıyla birleşecektir. Oyuncu artık kendi sahici varlığını gizlemeyecektir, -mış gibi yapmaktan kaçınacak ve seyirciye hakiki bir deneyim sunacaktır. Tiyatronun yakın tarihi, bu algının sonucunda gerçekleştirilen sayısız örneklerle doludur. Sahnede rol konsepti olumsuzlandığında, gündelik yaşamda da tam ters yönde bir gelişim gerçekleşir. Bütün dünyanın bir sahne olarak kavrandığı bir zamanda, yeryüzünün sakinleri için rol, varoluşlarının bir parçası haline gelecektir, bir zamanlar otantik varoluşun dışında bir sahteliğe denk düşen rol durumu, adeta antropolojik bir değişmez olarak kavranacaktır. Gündelik yaşamın tiyatrosu böyle oluşmuştur. Gündelik yaşamın tiyatrosu, sahici varoluşun imkansız olduğuna yönelik düşünceler tarafından belirlenen, bir dünya algısının içinde şekillenmiştir. Bu algının radikal sonuçlarından birini ise sanat ile yaşam arasındaki ayrımın iptali oluşturur. Kategorik ayrımları mümkün kılan bir teorik kavrayışın yokluğunda, sınırlar belirsizleşir, bölgeler birbirinin içinde dağılmaya başlar ve özellikle de sanat açısından önceden verili bir alanın ortadan kalkması gerçekleşir. Her şey sanat haline geldiğinde sanat yok olacaktır ve sanat, mevcut sistem içinde kendini nasıl etkin bir hale getirecektir? Bu soru, yeni bir soru değil, sanatsal uygulamaların önemli bir bölümünü, bu soruya verilen cevaplar olarak düşünebiliriz. Ünlü “kriz” teşhisi, sanatı da içine almış ve onun yaşadığı kimlik krizini, modern sonrası dönemin semptomlarından biri olarak işaretlemiştir. Bu çalışma, krizin “tarih öncesi” olarak görülen tarihsel avangardların, süreci nasıl başlattıklarından söz edecek ve daha sonra gündeliğin tiyatrosunu mümkün kılan “epistemik” değişimin , avangard sonrası dönemdeki etkilerini inceleyecek ve son olarak ta sanatın, yaşamla giriştiği rekabetin biçimlerinden biri olan gösterilerin, happening’lerin dönüştürücü bir güçten neden yoksun olduklarını göstermeye çalışacaktır.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın tiyatrosu 173

Yöntem Sanat ve yaşam arasındaki ayrımların ortadan kalktığı bir dünyada, sanatın içine girdiği kimlik krizinin, nedenleri ve sonuçlarından hareket ederek, gündeliğin tiyatrosuyla girdiği rekabeti kaybeden çağdaş sanatı değerlendiren bu makale, sosyal bilimlerin çeşitli disiplinleri ile sanat teorisinden yararlanılarak oluşturulmuş disiplinler arası niteliksel bir incelemedir. İçinde yaşadığımız dönemde sanatın sahip olduğu işlevi ya da işlevsizliği anlamamız için, onun tarihsel bir tasarım içinde neyi temsil ettiğini bilmemiz gerekmektedir. Bu temsilin değişimindeki durakların belirlenmesi için, çeşitli disiplinlerin, makalenin “sınırlılığı çerçevesinde”, teorik ve ampirik bilgilerinden yararlanılacaktır. Analiz ve değerlendirme Değişimin soykütüğü Sanatın krizi, insan düşüncesine temellük etmiş bir krizin semptomu olarak okunabilir. Bu krizin anlamsal boyutlarını eşzamanlı bir çözümlemeyle kavramak imkansızdır, şimdiki zamanın koşullarına bağlıymış gibi görünen paradoksal manzara, genellikle 20. yüzyılın başlangıç yıllarında ortaya çıkan, dağınık ve şekilsiz sanat hareketlerinin –tarihsel avangardların- yarattığı sarsıcı etkilerin bir sonucu olarak görülmektedir. Avangard hareketleri her şeyden önce, Avrupa’nın yaşadığı dramatik değişimlerin, sarsıcı deneyimlerin sonucunda oluşan yıkıcı bir moment olarak görebiliriz, modernliğin modern eleştirisi olarak. Christopher Innes, avangard hareketlerin belirleyici unsurlarından birini, kendi varoluşunu bile inkar edecek denli ilerlemiş nihilist eğilim olarak görür (Innes, 2004 ) Verili mantık yasalarının tersine çevrildiği sanat hareketleri, Dieter Mersch’ e göre de üç belirleyici unsura sahiptir: Yapıbozum, öz- gönderimsellik ve paradoks (Mersch, 2002: 200 ) Peter Bürger ise, tarihsel avangardlarla birlikte gerçekleşen değişimi, tarihsel bir biçimde kavrar ve ona göre, bu aşamada yaşanan, epistemolojik bir kopuştur (Bürger,1976:26 ) Sanata bakışın değişimi, gerçekliği kavrayan bilincin değişimiyle doğru orantılıdır ve bu yüzden yaptıkları radikal eleştiri, sanat tarihinin önceki dönemlerinde ortaya çıkan “tepkisel” eleştirilerden, bir “aşma” hamlesini de içinde barındırdığı için farklıdır. Bu noktada Bürger, değişimlerin mantığını Romantik sanatta bulan kuramcılardan kopar, sanatın bu dönemde –Marksçı anlamda- sisteme içkin eleştiri aşamasından, özeleştiri aşamasına geçtiği düşüncesindedir.2 Çünkü artık sanat yoluyla dile getirilen eleştiri, sadece geçmiş ya da mevcut sanatsal biçimlere yönelmez, doğrudan sanat kavramının kendisine yönelir. Sanatı, bağlantısını yitirdiği yaşamsal dinamiklerle yeniden buluşturmak için yola çıkan sanatçılar, sanatı Kantçı anlamda, bir boş alan olarak tanımlayan ve bu alanı güzel nesnelerle dolduran klasik estetik paradigmanın öteki tarafına geçmişlerdir.
2 Marx’ın açıklamasına göre sisteme içkin eleştiri, örneğin Protestanlığın Katolikliğe yönelttiği eleştiridir, eleştiri bir din sisteminin içinden yapılır, oysa özeleştir, sistemin dışından yapılan bir eleştiridir, örneğin ateizmin din eleştirisi.

174 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Süreyya Karacabey
Örneğin, Duchamp, bir pisuarı imzalayıp, sanat eseri olarak sergilediğinde, kışkırttığı soru, “sanat nedir” sorusudur, sanatın alanını, ne ile doldurursanız, sanattır demektedir. Dönem, birbirinden farklı yönelimlere sahip hareketleri içinde barındırır, ortak noktaları, sanat nedir sorusuna cevap vermek için giriştikleri hummalı çalışmalardır. Sanatın klasik temsil biçimi ve temsil mekanları sorunsallaşmıştır ve döneme damgasını vuran, “hayatın estetikleştirilmesi” çağrısı, düşünceleriyle bir yaşam felsefesini mümkün kılan Nietzsche’den kaynaklanmaktadır. Nietzsche’nin yanılsama ve gerçeklik konusundaki klasik ikiliği aşmaya çalışması ve bütün olgulara estetik yanılsama açısından bakması, dönemin sanatsal uygulamalarına düşünsel bir temel oluşturması açısından önemli görünmektedir. “Kısacası” der Allan Megill, “ sanat yapıtı anlamındaki sanattan, asli yanılsama- yaratıcı eğilim şeklindeki daha geniş anlamında sanata geçilmiştir” (Megill, 1998: 82). Yanılsama, insanı hakikatin korkunçluğundan koruyacak bir çeşit Apollon’un “maya tülü” dür ve dünyanın kendisine estetik bir boyut kazandıran bu düşünce, sanat ile yaşam arasındaki bütün ayrımların iptaliyle sonuçlanır. Nietzsche herkese sanatçı olmalarını önermişti, dönemin gerçeküstücü sanatçıları, sokaklarda dağıttıkları el ilanlarında, “Gerçeküstücülüğe bilinçten uzaklaşan herkes erişebilir” diye seslenmektedirler (Joubert, 1993: 56). Şiirsel etkinlik, deha’ya, sıra dışı kişilere özgü bir şey olmaktan çıkıp, herkese eşit olarak paylaştırılmış bir şey haline gelmiştir ve bu durumda da her insan şair olabilir. Dönem sanatının ayırıcı özelliklerinden biri olan öz-gönderimsellik, sanatın meta bir düzleme geçtiğin işaretidir ve yaşamın estetikleştirilmesi projesinin kaçınılmaz duraklarından biridir. Bir teknik araç olarak meta- tiyatro ya da meta – kurmaca, sanatın dışsal bir şey anlatmaktan vazgeçerek, kendi sürecine, oluşum nedenlerine dikkat çekmesi anlamına gelir. Sanat, artık “ne” sorusuna cevap vermez, sanatın sorusu, “nasıl” sorusudur. Sanatsal oluşumlar, kendi süreçselliklerinin bir ifadesidir, örneğin, eskiden resmettiği nesne karşısında tefekküre dalınan, bir tefekkür nesnesi olan resim, şimdi hangi unsurlardan oluştuğunu, nasıl yapıldığını gösteren bir tekliftir. Uç örneklerini, dönemin kolaj- resimlerinin oluşturduğu bu eğilimde, resim gösterenlerin özgür bırakıldığı boş bir alandır. Alan, sanata işaret eder ve sanatçı, onu kağıt parçaları, kumaş kesikleri, ilgisiz nesnelerle doldurarak, onun materyal değerine dikkat çekecektir. “Ben bunlardan oluştum” diye seslenir resim. Tiyatro da, hatta müzik de benzer süreci izler, biri atonal seslerde, melodiye değil, sesin fizikselliğine dikkat çeker, öteki sahnesel oluşumun içindeki unsurların (beden, müzik, ışık, kostüm, dekor, vb.) kendiliklerine dikkat çeker. Kendi hakkında bir düşünce olarak biçimlenen tiyatroda, ya oyun içinde oyunla, tiyatro durumuna dikkat çekilir (Pirandello: Altı Kişi Yazarını Arıyor), ya da genel bir üslup ilkesine dönüşen parodiyle, geçmiş tiyatro metinlerini konulaştırır (Alfred Jarry: Kral Übü). Tiyatro metaforik bir nitelik kazanmıştır, Helmarr Schramm, tiyatro metoforunun yaygınlaşmasıyla dünyanın bir tiyatro olarak kavranışı arasında mantıksal bir bağ kurar (Schramm 1990). Özellikle Barok çağın karakteristik bir özelliğidir, tiyatronun

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın tiyatrosu 175

metafor olarak kullanılması. Schramm, Barok çağın düşünsel ortamında, Tanrı’nın bir rejisörü olan dünya sahnesinde insanların kendilerini oyuncu olarak gördüklerini belirtir. Geçici bir dünya imgesi, çağın özelliğidir ve en iyi ifadesini Calderon’un ve Shakespeare’in oyunlarında bulur. Kararsız, kuşkularla dolu, eski ile yeni arasında kalmış Barok dönemi ile avangard hareketlerin ait oldukları dönemin özellikleri arasında bir paralellik kurulmuştur. Aslında metafor olarak tiyatro, tam olarak şuna işaret eder, bütün dünyanın bir tiyatro olduğu yerde, tiyatro, zorunlu olarak “tiyatronun tiyatrosu”dur. İki dönemin karşılaştırılmasını mümkün kılan çalışmalardan biri de Walter Benjamin’e aittir, 17. Yüzyıl Alman Yas oyunlarını incelediği bir çalışmasında, Benjamin, Barok ruhunu geçicilikle, güvensizlikle nitelendirmiştir; bozulmuş eski bir dünya imgesinden arta kalanlarla oluşturamadığı anlamı, sadece nesneleri birbirine ekleyerek, organik bütünlüğünü yitirmiş parçalarla sağlamaya çalışan bu çağın temel travmasını, dinsel tasarımdaki değişimle açıklar. Ortaçağın Katolik bilme biçiminin yerini Calvizm’in getirdiği yeni bilme biçimi almıştır ve ikisi arasındaki temel farkı, insan edimlerinin Tanrı’nın huzurunda nasıl değerlendirilebileceğine ait eminliğin yerine geçen belirsizlik oluşturmaktadır. Ortaçağın sıradan bir mümini , ibadetlerini yerine getirdiğinde, Kilise’nin buyruklarına riayet ettiğinde Tanrı tarafından seçildiğini bilir, oysa artık, Tanrı’nın seçimi, insani edimlere bağlı değildir, yani buradaki davranışlarla Tanrısal inayete kabul ediliş arasındaki hat, dolayım kazanmıştır. Yerinden oynamış anlamlar dünyası, eskinin tanımlı bölgelerini çözerek belirsiz bir dünya üretir (Benjamin, 1963: 65). Şüphesiz dinsel duyuştaki bu yarılmaya, bilimsel gelişmelerin getirdiği yeni bilgilerle, teolojik bir tasarımın etkisinden kurtulmamış bireyin bilgisi arasındaki çelişkileri de eklemek gerekecektir. Rolünü oynayan insanlardan oluşan dünya imgesi, hakikat kuşkusunun içinde gelişir ve böylece ilerlemenin vaatleri ile modern dünyanın düş kırıklıklarını eşzamanlı yaşayan avangard hareketlerin ikilemlerini anlatmak için Barok çağ bir modele dönüşür. Burada, gerçeklik ve kurmaca arasında, bir şeyden kaçınılmaya çalışıldığı için hala bir gerilim vardır, sanat yabancılaşmayı, şok ilkesiyle sarsmaya çalışırken, tüm geleneksel kurumları yıkmaya uğraşırken devrimci bir ruha, bir protesto gücüne sahip görünmektedir. Ancak tarihsel süreç, onların niyetlerini sistemin içine dahil ederek eritecek, avangard olumsuzlama, sonraki tekrarında eleştirel gücünü yitirecek ve metalaşmaya karşı bir itirazla başlayan süreç, sanatın kendisini metaya dönüştürecektir.

Şimdinin ontolojisi Henri Lefebvre (1983), gündelik yaşamda karşımıza çıkan tiyatronun etki gücüne hiçbir sanatsal tiyatronun erişemediğini düşünmektedir, özellikle politikanın sahnesi, tiyatronun bütün yaşam enerjisini kendini kamusal yaşamda güçlendirmek için kullanır ve bu durumda gündelik yaşam, tiyatro sahnesinde gördüğümüzden daha dramatik, daha etkili figürler üretmektedir. Kamusal yaşamın teatral bir boyut kazanması, tiyatronun varoluşunu tehdit eden bir unsur haline gelmiştir, ancak bu meşru-

176 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Süreyya Karacabey
iyet krizi bütün sanatlar için geçerli görülmelidir. Jean Baudrillard, bu noktayı, klasik kategorilerin çözüldüğü durumu, sanatın, “vanishing point”i olarak adlandırır. Geleneksel sanatlarda yaşanan kimlik ve meşruiyet krizi, “dünyanın estetikleşmesi”nin sonucudur ve kendi özerk statüsünü yitiren sanatlar, “sanat ve toplumun estetikleşmiş mekanı arasında, teknolojinin yönetimi’nin sultası altında, sadece bir tercüme merci olarak görev yapmaktadır” (Schramm, 1996: 15). Sanatın temsil edilişinin tür ve biçimlerinin, tekniğin aracısı olduğu genel bir sahneleme fikri tarafından tayin edilmesi, zamanın kültürel durumu için doğal kabul edilmektedir. Gerçekliğin sahnelenmesi, zaten kendisi “senaryolaşmış bir düşüncenin” mantığına uygundur ve yaşam giderek, “ kurmaca gerçekliklerin deneyiminin, seyredilen, ikinci elden bir yaşamı ” (Schramm, 1996: 15) olarak görülmektedir: Kurmacanın kurmacası olarak. Post bir gerçekliğin içinde yaşayanların, kendini sahneleme eğilimi arttıkça, sanatın ifade ediş biçimlerinin eski ayrıcalıkları elinden alınacak ve algılama odaklarının hızla dönüşüme uğradığı bir zamanda, kültürün merkezine “oyunun kuralı” yerleşecektir; kültürel çözümlemeler ise, köy olarak dünya, hareketsizlik olarak hareket, başarısızlık olarak başarı, dilsizlik olarak dil türünden paradoksal nitelemelerin aracılığıyla gerçekleşir. Bugünün kültürel dünyasında kaydedilen değişimlere paralel olarak, geleneksel tiyatro kavramının kullanımı da yenilenir ve teatrallik, disiplinler arası kullanılan bir terim haline gelir, artık pek çok disiplin- sosyoloji, psikoloji, etnoloji, kültürbilim vb.- nesnesini çözümlerken teatrallik teriminin yardımına başvurur. Amerikalı toplumbilimci, Erving Goffman, 1959 yılında yayınlanan kitabında (Goffman, 1983) tiyatro modelinden yola çıkarak ve odağa kendini göstermeyi yerleştirerek, gündelik davranışların çözümlemesini yapar; toplumsal rol oyuncusu olarak kişilerin, eylemlerini, dil, jest, mimik ve kostümlerini, sahne üzerinde belirli dramaturjik ilkelere, kurallara göre hareket eden oyuncularla karşılaştırır. Goffman, hem bireyin/ tikelin davranış maskelerini, hem de toplumsal grupların üyelerinin birbirlerinin davranışları üzerindeki ortak etkilerini, zaman ve mekan kategorilerini de dikkate alarak, dramaturjik teknikler ve sahneleme süreci gibi inceler. Burada, dinamik olduğu varsayılan toplumsal bir yapının, stabil bir sahne düşüncesi içinde dondurulması söz konusudur. Yine bir başka toplum bilimci, Pierre Bourdieu, Die feinen Unterschiede başlıklı kitabında, toplumsal ilişkilerin estetik bir taslağını oluşturmaya girişir; çağdaş ortak yaşamın estetik biçimlenişini, duyusal olarak deneyimlenen, toplumsal çatışmaların yarattığı koşulları dikkate alarak anlatan yazar, uçurum, mesafe ve fark’ı, bu çatışmalar için birincil görür ve algıyı biçimlemede toplumsal, politik ve kültürel işleve sahip olduklarını belirtir. Görmek, işitmek, dokunmak, hissetmek, tat almak olarak algı; zevkin, hazzın algısıdır. Oysa Kantçı tasarımda estetik beğeni/zevk, her türlü çıkar ilişkisinden, herhangi bir gereksinimi karşılamaktan uzaktı, estetik beğeninin düşünsel tasarımı, böylece doğrudan bedenin gereksinimleriyle birleşir. Müzik ve mutfak, resim ve spor, edebiyat ve kuaförlük, Bourdieu’ya göre bir birliğin içine eklenirler.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın tiyatrosu 177

Teatralliğin toplumsal yapıyı ve gündelik ilişkiler içindeki insanı tanımlamak için kullanılmasının, daha eski bir örneğini de Marks’ın kapitalist sistem içindeki insanları, karakter maskesi olarak nitelemesi oluşturur (Münz, 1979). Örnekleri çoğaltmak mümkündür, toplumbilimcilerin ve antropologların teatrallik kavrayışları, tiyatro teorisinde de karşılık bulur, yeni teoriler genellikle antropolojinin ve toplumbiliminin verilerini kullanırlar. Uri Rapp, “tiyatroyu hem bir toplumsal durum hem de karşılıklı toplumsal ilişkilerin somutlanışı olarak ele alan Handeln und Zuschauen’de (1973) yakın dönemin sosyolojik ve antropolojik araştırmalarını kullanır (Carlson 2007:50). Gündelik yaşamın “görünmez” tiyatrosu, normalliğin sahnelenmesi sonucunu getirir ve bu koşullarda teatrallik, hareketin ve dilin özel bir biçimi değil, algılamanın özel biçimidir. ”Gösteri Toplumu” nda, algının niteliğini ise gözlemcinin perspektifi tayin edecektir, bu türden bir gözleme ilişkin Michel de Carteau’nun , iki uç bakış açısını karşı karşıya getirdiği pasajını, Schramm, örnek olarak gösterir. Yer, New York, Manhattan’daki Dünya Ticaret Merkezi’nin 110. katıdır ve manzara şöyle betimlenir:
Bu “beton, çelik ve camdan yapılmış sahne”den bakıldığında, şehir bir “metin örgüsü” gibi etki eder ve yüksek mesafe, gözlemcinin, röntgencinin, “bu metni okumasına, bir güneş gözü olmasına ya da Tanrının bakışı olmasına “ izin verir. Bakış noktası dışındaki her şey bilmenin kurmacasıdır. “Şehrin bildik kullanıcıları ama, aşağıda yaşarlar, (…) yayalar, seyyahlar ve onların bedenleri kentsel metnin yazısı için bir yazısal imgedir, onlar yazarlar, yazdıklarını okuyamazlar (Schramm, 1996:33).

“Oynanan ve yaşanan hayatın” sakinleri, hem turistlerin, röntgencinin bakışına sunulan bir oyun oynayacak, hem de ortak yaşam mekanlarında kendilerini sahneleyecektir. Gerçekliğin kurmaca bir karakter kazandığı bir zamanda, tiyatronun yeni arayışlara yönelmesi, kendini var edebilmek için yeni ifade biçimleri araması kaçınılmazdır. Seyirciyle yeni bir ilişki kurmak arzusu, avangard sanatın da temel yönelimini oluşturmuştu, sahne ile seyir yeri arasındaki boşluğu kapatma, tiyatro mekanlarının dışına çıkma, seyirciye kapalı bir temsil değil, bir “kışkıtma” olarak gösteri sunma, ya da kendi gereksizliğinin iç bilincini, aşırı anlamsızlaştırmalarla dile getirme, hepsi, artık sanat olmadığını bilen bir sanatın yarattığı görüntülerdi. Tiyatronun, hakikatin kurucusu olarak tarif ettiği dile yönelik kuşkusu, zaten metni, tiyatronun “burada ve şimdi”liğine uymayan bir yabancı beden haline getirmişti. Dolayısıyla, daha çağdaş arayışların, örneğin happening’in temelleri, dadacıların yıkıcı gösterileri tarafından zaten öncelenmişti. 1950’li yılların yarısından itibaren, Japonya, Amerika ve Avrupa’da eşzamanlı olarak gelişen, disiplinler arası ifade biçimlerinin farklı formüllerini geliştiren sanatsal olaylara verilen bir üst terimdir happening. Sanatsal eylem ve materyal, happening’le birlikte klasik temsil yerinde sahnelenmez ya da sergilenmez, kamusal alanların içine giren sanatçılar, burada kendilerini var edecek bir yer ararlar. Rol ortadan kalkmış, sanatçılar gösterinin, öteki materyalleri gibi bir unsuru haline gelmiştir. Susan Sontag, happening’in zamandan bağımsızlığı ifade ettiği kanısındadır, çünkü gösterinin, önceden belirlenmiş bir süresi yoktur, daha da önemlisi seyirciler, tanık oldukları olayın ne zaman biteceğini bilmeden seyrederler. Çoğunlukla, bir defalık olan bu olaylar, bir öykü, olay örgüsü ya da gerilime ait herhangi bir unsur

178 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Süreyya Karacabey
taşımazlar. Onun zamanı, mutlak bir şimdidir. Dil, en asal noktasına kadar azaltılır; dil, sadece bir gerekliliğin dilidir. İçerdiği eylem ve jestler ise, genellikle aynının tekrarından oluşur (Sontag, 1999:409-410). Happening, bir karşılaşma “tezgahlar”, gündeliğin tiyatrosunun içine katılmak istemiştir, gündelik zamanın –kısa bir süre için, bir belirsizlik içinde- durdurulması, zamanın bir çeşit esnetilmesi ve kendi varoluş koşullarını elinden alan toplumsalı, sanatın, sanat dışılığını kullanarak, bildik kalıpları kırarak şaşırtmak ister. Hemen ve şimdide vuku bulan olay olarak happening, gündelik yaşamın sakinlerini farklı bir deneyimle yüz yüze getirmek ister, ancak, şaşırmak, bir gösterinin sekanslarında yaşadığını düşünen oyuncu-seyirci için, artık imkansızdır, çünkü şaşkınlık, oyunun kuralıdır ve alışılmış bir duygu durumuna dönüşmüştür. Bir olay, anidenliğin sarsıcılığıyla, sanatın yitirdiği geleneksel etki gücünü yeniden elde etmeye çalışır, eğer sokaklar doğal tiyatronun bir sahnesiyse, sanatın temsil yeri olarak bu sokakları seçmesi bile, yaratmaya çalıştığı etkiyi daha baştan, tersine çevirir. Gündelik yaşamın mekanlarına giren sanatçılar için sokaklar tek seçenek değildir, fabrikalara, insanların çalıştıkları büyük iş merkezlerine de giderler ve kendilerini “yerin misafirleri” olarak nitelendirirler. (Lehmann, 1999: 306) Tiyatro ya da gösteri, gündelik yaşamın farklı mekanlarında kendine bir yer arar. Estetik yaşamın kendi bedeninde, her gün yeniden ürettiği biçimler oyununa karşı, sanatsal hamlelerin onunla giriştiği tuhaf rekabetin sonucunda, rolünü elinden kaptıran oyuncu, artık rolün yeni sahiplerine, eskiden olduğu gibi, hakiki bir yaşamın kurmacasını sunamayacaktır. Tersine dönmüş bir ilişkinin yeni gramerine uygun olarak rolden vazgeçecek, kendi fenomenal bedeninin mevcudiyetine dikkat çekecek, çabuk sıkılıp, çabuk tüketen bir kitlenin karşısına gerçeklik iddiasıyla çıkacaktır. Ya da onun dolaştığı, çalıştığı, dua ettiği, alışveriş yaptığı mekanlara “dalarak”, kendini göstermeye çalışacaktır. Ama gerçek yaşamın teatralleştiği bir yerde, sanatın kendini bir gerçeklik olarak sunması hiçbir biçimde bir fark yaratmaz, ikisi de aynı bütünün bir parçası olarak işlevselleşirler. Sokakları atölye haline getiren sanatçılar, sokakta “yani herkesin marjinal olduğu bir toplumsal ortamdaki herhangi bir marjinal kişiliğe dönüşerek merkezden yoksun” (Kuspit, 2006: 70) kalacaklardır, çünkü “sokakların merkezi yoktur.” Sanatın kişisel bir alan yaratmaksızın, toplumsal alanı işgal ettiği bu konumda, dışsal dünyanın koşullarına karşı bir seçenek geliştirmesi imkansızlaşır, çünkü, o, kalabalığın içinde hüküm süren koşulları yeniden üretmektedir. Donald Kuspit, sanatın, bu biçimde yaşamdan üstün bir şey olarak görülmediğini, yaşam yarışı kazandığı için, sanatın yaşama katılmaktan başka bir şey yapmadığını söylemektedir. Allan Kaprow’un şu sözleri, gündelik yaşamın tiyatrosunun gerisinde kalan sanatı çok iyi betimlemektedir:
(…)gettolarda yaşayan ailelerin antropologlar tarafından (bu ailelerin izniyle) uzaktan kumanda edilen kameralarla çekilen yaşamları o ünlü, gerçekçi yer altı dünyası filmlerinden daha muhteşemdir;(…) Süpermarkette alışveriş yapan insanların rasgele, esrik hareketleri modern danst yapılan her tür hareketten daha zengindir;(…) vb.., vb.. sanat olmayan şeyler

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın tiyatrosu 179
sanat olan sanattan daha çok sanattır (Kuspit, 2006).

Allan Kaprow, happening’in Amerikalı öncülerindendi, sanatın yaşam tarafından yok edilmesinin gerekliliğini dile getiren biri olarak, sanatçı olarak adlandırılmayı arzu edenlere yapmaları gereken tek şeyin çevrelerine sanatsal açıdan bakmak, bunu açıklamak ve çevrelerindeki insanları da buna ikna etmek olduğunu söylemiş ve “buna da reklam denir” diye de eklemişti. Gündelik yaşamın içine, sokağa, ondan uzaklaşmak için, onu dönüştürmek için değil, eklemlenmek üzere “sızan” sanat, kendini görünür kılmaya çalıştıkça görünmez ve etkisiz hale gelir; sokakların sakinleri için karşılarına çıkan ve can sıkıntılarını bir süreliğine durdurmaya çalışan eylemler, onun kendi yaşamının bir uzantısıdır. Sanatın yaygınlaşan bu post biçimini, Kupshid, sokağın bir atığı olmakla suçlar, bu benzetme, gündelik nesneleri, çöpleri seçip dizerek, alımlayıcının karşısına getiren, atıklarla oynayan sanatçıya yapılan bir göndermedir. Gündelik yaşam, bu durumda, sanatla ilişkisini onu eğlendiren ya da canını sıkan metalarla kurduğu ilişkiler gibi kurar; sabırsızlıkla bir an gözünün önünde beliren manzaraya, kısacık bir bakış atar, sonra da yoluna devam eder, gösteri ise, dünya sahnesinde oynanan gündelik temsillerden sadece biridir. Sanat, bu biçimiyle, ne farklı bir varoluşun deneyimini sunar, ne de içinde kaybolunan yüzey görüntüsünü aralayacak bir seçenek olarak görülür. Yeniden üretmenin sonsuz döngüsüne eklemlenerek, farksızlığını olumladığı yaşam gösterisinin unsurlarından biri haline gelir, toplumun bütün üyeleri gibi kendini görünür kılmaya çalışır, onların arasında dolaşır, ancak herkesin kendini sahnelediği bir mekanda bütün bu olanları kim izleyecektir, barok çağın hiç değilse bir Tanrı seyircisi vardı. Sonuç Sanatı yaşamla birleştirme hamlesinin tarihteki ilk belirişi tarihsel avangardlara aitti; yakın zamanların sanatı da aynı arzuyu dile getirmektedir, ancak tarihsel bir olayın tekrarı elbette “fars” olarak görülecektir. Avangard hareketlerin içerdiği yıkıcı eleştiri, burada aşılmıştır, çünkü eleştiri her şeyden önce mesafeyi gerektirir. “Mesafelerin gözden kaybolduğu” bir dönemde sanat, eleştirel konumunu yitirecektir. 20. Yüzyılın başlarında yabancılaşma negatif bir anlama sahipti, oysa yabancılaşma eski negatif anlamını yitirmiş ve pozitif bir içerikle karşımıza çıkmaktadır. Bilindiği gibi yabancılaşma, Marks’a göre kapitalist sistemin ortaya çıkardığı, tarihsel bir durumdu. Tarihsellik aynı zamanda tarihselleşebileceğinin işaretlerini içermekte, bir zorunluluktan çok geçici bir semptom olarak görülmektedir. Oysa yabancılaşmanın Hegelci konseptinde, bir zorunluluk söz konusudur, kaçınılmaz bir biçimde Tin’in kendini gerçekleştirme hamlelerine bağlanmış, kendini tanımanın zorunlu biçimi olarak kavramsallaştırılmıştır. Yabancılaşmanın bu biçimiyle uzlaşıldığında, yabancılaşma negatif anlamını yitirir. Ayrıca, avangard hareketlerin ortak biçimsel ilkesi olarak görülen şok ilkesi, yadırgatma, otomatikleşmiş algının yarattığı körlüğü ortadan kaldırmak türünden bir hedefe sahipti. Artık, şok gündelik hayatın tiyatrosunun vazgeçilmez unsurlarından biridir, hızla geçip giden görüntülerin yarattığı “görme baskısı” ile

180 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Süreyya Karacabey
aşırı uyarılan algı körleşmiş, sürekli yeni bir olaya maruz kalan insan kayıtsızlaşmış ve geçmişte devrimci bir teknik olarak görülen yabancılaştırma, araçlar tarafından aşırı kullanıldığından, hatta sömürüldüğünden bütün etkisini yitirmiştir. Gündelik yaşamın tiyatrosuna sarsıcı bir olay olarak giren sanat, en marjinal duruşunda bile sistem tarafından tanımlanarak, onun bir fazlası olarak görev alarak işlevini yitirmektedir. Yaşanan Herbert Marcuse’ün sözünü ettiği türden bir “olumsuzlama” eksikliğidir, ancak günümüzde sanatın bu olumsuzlamayı hangi araçlarla, nasıl elde edeceği hala bilinmemektedir. Sokağın tiyatrosu, her türden beklenti bozmayı, süreklileştirmek yoluyla normalleştirir, fazla eğlenmekten, uyaranların aşırılığından canı sıkılmış insanı, canının neden sıkıldığı konusunda düşünmeden eğlendirmeye ve oyalamaya geçen pop-sanat, neyi, nasıl değiştirebilir? İnsanlar işlerine gidecek, modern hayatın yarattığı “boş zaman” baskısının altında hazlarının bir listesini çıkaracak ya da televizyonda naklen savaş izleyecektir, akşam yemeklerini kopmuş kafaların, yanmış derilerin görüntüsü eşliğinde yiyen insanı, sanat, şaşırtmaktan belki de vazgeçmelidir. Çağdaş yaşamın getirdiği bütün yeniliklere hızla uymanın bir anlamı var mıdır, ya da hız ilkesinin başatlığıyla uzlaşmanın. Belki de gerçekten şu atasözünde söylendiği gibi “akıntıda yüzebilen sadece ölü balıklardır” ve sanat, akıntıda yüzmekten vazgeçtiğinde, gündeliğin sahnesini değiştirmeyi ya da insanlar için bir anlama sahip olmayı, yeniden başarabilir. Şimdi, oturalım ve hep birlikte sokağın tiyatrosunu seyredelim.

KAYNAKÇA Benjamin, W. (1963) Ursprung des deutschen Trauerspiels, Suhrkamp Verlag. Bürger, P. (1974) Theorie der Avangard, Suhrkamp Verlag. Bourdieu, P. (1984) Die feinen Unterschiede. Kritik der gesellschaftlichen Urteilskraft. Frankufurt a. Main. Carlson, M. (2007) Tiyatro Teorileri, Çev. Eren Buğlalılar,Barış Yıldırım, De Ki Yay. Goffman, E (1983) Wir alle spielen Theater. Der Selbstdarstellung im Alltag, München. Innes, Christopher (2004) Avant-Garde Tiyatro. Çev.Beliz Güçbilmez, Aziz V. Kahraman, Dost Yay. Jourbert, J- L (1993). Şiir Nedir? Çev. Ece Korkut, Öteki Yay. Kuspit, Donald (2006) Sanatın Sonu, Çev.Yasemin Tezgiden, Metis Yay. Lefebvre, H (1974) Kritik des Alltagslebens, Frankfurt a. Main. Lehmann, H-T (1999) Postdramatisches Theater, Verlag der Autoren. Megill, A. (1998) Aşırılığın Peygamberleri, Çev. Tuncay Birkan, Bilim ve Sanat Yay..

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Gündelik yaşamın tiyatrosu 181
Mersch, D (2002). Ereignis und Aura, Suhrkamp Verlag. Münz, R. (1979) “Charaktermaske und Theatergleichnis bei Marks.”, Das Andere Theater, Studien zu einem deutschsprachigen Teatro dell’arte der Lessingszeit, Berlin. Schramm, H. (1990) “Theatralitaet und Öffentlichkeit”, Aesthetische Grundbegriffe Studien zu einem historischen Wörtebuch, hrsg.,K.Barck, M.Fontius, W.Thierse, Berlin. ------------------(1996), Karneval de Denkens, Akademie Verlag. Sontag, S. (1999) Kunst und Antikunst, Çev.Mark W. Rien, Fischer Taschenbuch Verlag.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 183

Zaven B beryan’ın ‘Babam Aşkale’ye G tmed ’ Adlı Romanında Varlık Verg s Kanunu ve Devr ms z Gündel k Hayatlar
Hülya Göğerç n Toker1

ÖZ
Bu çalışmada Zaven Biberyan’ın “Babam Aşkale’ye Gitmedi” adlı romanında Varlık Vergisi Kanununun gündelik yaşama olan etkileri incelenmiştir. Çalışma niteliksel bir analizle, siyaset dışı sayılan gündelik yaşamın, alınan siyasi kararlardan nasıl doğrudan etkilendiğini ortaya koymaktadır. Varlık Vergisi Kanununun ilanının ardından, kanundan doğrudan etkilenen azınlıkların insanlarla ve nesnelerle olan ilişkisi yani gündelik yaşamı tamamen değişmiştir. Çalışma ayrıca, toplumun amacını tatmin olarak ifade eden ve bireyler gündelik hayatlarını sürdüremez hale geldiğinde devrimin başlayacağını söyleyen Lefebvre’nin aksine, söz konusu roman bağlamında bakıldığında devrimin imkansızlığını da göstermektedir.
Anahtar Kelimeler Zaven Biberyan, Varlık Vergisi Kanunu, gündelik hayat

Everyday Lıfe Wıthout Revolutıon ın Zaven B beryan’s Novel: My Father Dıd not Go to Aşkale
ABSTRACT
This article was designed to study the effects of Wealth Tax Law to everyday life in Zaven Biberyan’s novel, “My Father Did Not Go To Aşkale”. The study reveals that how everyday life that is generally regarding as out-politcs, influences directly from the political decisions. It seems that in the aftermath of the political decision, relation of the minorities that effected directly by the law, with both people and objects, say their everyday life, have entirely changed. On the other hand, in contrast to Lefebvre that explains the aim of the society as satisfaction and the revolution as a concequence that comes into being when individuals could not be able to continue their everyday life, study tries to indicate that revolution also could be impossible, especially as it seen clearly in the context of the Biberyan’s novel.
Keywords: Zaven Biberyan, Wealth Tax Law, everyday life

1

Araştırma Görevlisi, Afyon Kocatepe Üniversitesi, Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü

184 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Göğerçin Toker

Giriş Gündelik olan farkedilemeyecek kadar sıradandır. Dağınık ve belirsiz sıradanlıklardan oluşan bir döngünün söz konusu olduğu gündelik hayatta bu döngünün farkedilip sıradanlıkların ortaya çıkarılması toplumların ve bireyin anlaşılmasında önem taşımaktadır. Gündelik hayatın izini edebiyat üzerinden sürmek, yaşamda sıkışıp kalmış bireye tekrar ses verecek ve eserin yazarının duyuşunu olduğu kadar bir dönemin dikkat edilmeden geçilmiş ayrıntılarını da gösterecektir. Edebiyat 19. yüzyıldan bu yana, toplumun anlaşılmasında bir referans noktası olarak kabul edilmektedir. Stael ve Taine, edebiyatı toplumun diğer kurumlarından farklı görmeyerek ilk sosyolojik edebiyat kuramlarını geliştirmiş; her coğrafyanın ve tarihsel dönemin kendine özgü anlatım biçimlerine sahip olup edebiyatın bunları ortaya koyduğunu söylemişlerdir (Parla, 2001: 36-37). Lucien Goldman da bir edebiyat eserinin, ortaya konulduğu dönemden bağımsız düşünülemeyeceğini belirtir. Egemen ideoloji nasıl ki bireylerin düşünüş ve yaşam biçimlerini belirliyorsa edebi metinler de döneminin, ortaya konulduğu zaman ve mekanın egemen ideolojisi ile şekillenir (Parla, 2001: 39). Lefebvre, “Gündelik olanın edebiyat alanında aniden belirivermesini büyük bir özenle incelemek gerekir.” demektedir. Çünkü gündelik hayatın edebiyat alanına girmesi demek düşünce ve bilincin de alanına girmiş olması demektir (1998: 8). Böyle bir bakış açısıyla baktığımızda, bir roman, öykü ya da şiirin, ait olduğu zamanın ve mekanın gündelik yaşamına, insanların birbirleriyle ve nesnelerle olan ilişkisine yönelik anlatacağı çok şey vardır. Bu çalışmada “Babam Aşkale’ye Gitmedi” adlı romandan hareketle, İkinci Dünya Savaşının ekonomik, sosyal ve siyasal etkilerinin son derece şiddetli hissedildiği bir döneminde gündelik hayatın analiz edilmesi amaçlanmıştır. Savaş ekonomisinin yansımalarının yaşandığı Türkiye’de, ekonomik darboğaza bir çözüm olması düşüncesi ile yürürlüğe koyulan ve uygulama sürecinde en çok azınlıkları hedef aldığı ortaya çıkan bir siyasi kararın, Varlık Vergisi Kanununun, Ermeni bir aile özelinde, azınlıkların yaşamlarını ne ölçüde değiştirdiğinin incelenmesi önemli bulunmuştur. Söz konusu roman, Tarhanyan ailesini anlatmaktadır. Tarhanyan ailesinin yaşamı, aile içi ilişkileri ve aile bireylerinin kişilikleri ödenen vergi nedeniyle büyük değişiklik yaşamış; Tarhanyan ailesinin gündelik yaşamı yeni bir biçim almıştır. Adı geçen kanunun etkilerini, bu kanundan doğrudan etkilenen bir yazarın kaleminden okumak, kanunun azınlıkların gündelik yaşamında yarattığı kimileri için olumlu kimileri için de olumsuz olan yeni durumu ortaya koyacaktır. Roman kökten değişip dönüşmekte olan bir yaşamı yani gündelik yaşamı anlatmaktadır. Yeni olan yaşanmaktadır. Ancak yeni, henüz bir sıradanlık döngüsü haline gelmemiştir. Romanın her sayfası, eski sıradanlıkların sürekli zihinlerde ve sözlerde olduğunu göstermektedir. Biberyan’ın

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ adlı romanında... 185

romanı, beraberinde toplumun çeşitli kesimlerini “yabancılaşma” ile (her seferinde yeniden) tanıştıran Varlık Vergisi Kanununun yani siyasetin, siyaset dışı sayılan gündelik yaşama olan etkisini ve dolayısıyla gündelik yaşamın siyaset dışı olmadığını açıkça ortaya koyan bir örnek olması açısından önem taşımaktadır.

Yöntem Gündelik hayat araştırması roman, gazete, biyografi gibi farklı kaynaklara bakılarak yapılmalıdır. Böyle bir araştırma, sıradanlık içinde yaşayan ve alınan büyük kararlardan etkilenen küçük insanların sistemle olan ilişkisini, direniş yollarını ortaya koyacaktır. Niteliksel tasarım karakteri taşıyan bu çalışmada, dönemi betimleyici dökümler yapılmış, açıklayıcı bir analizle de 12 Kasım 1942 ile 15 Mart 1944 tarihleri arasında yürürlükte kalan Varlık Vergisi Kanunu ile gündelik hayat arasındaki ilişkiler araştırılarak ortaya çıkarılmıştır. Söz konusu kanun ile ilgili olarak yazılmış akademik kaynaklar ile anı kitapları incelenmiş, dönemin günlük gazetelerinden Ulus ve Cumhuriyet gazeteleri veri kaynağı olarak kullanılmış, Henri Lefebvre ve Michel De Certeau’nun gündelik hayat kuramları çerçevesinde, insanların birbirleriyle, nesnelerle, iş ve boş zaman ile olan ilişkileri analiz edilmiş; niteliksel sonuçlar ve anlamlar çıkarılmıştır.

Analiz ve değerlendirme Zaven Biberyan ve “Babam Aşkale’ye Gitmedi” Herkül Millas’a göre Türk edebiyatının yazarları, Osmanlı ya da Türkiye halkına Türkçe olarak seslenen yazarlardır. Bu yazarların Osmanlı oluşu ya da farklı etnik ya da dinsel gruplara bağlı oluşu herhangi bir ayrım yaratmaz, Türkçe yazdıkları sürece hepsi Türk edebiyatının yazarıdır (Millas, 2000: 213). Aynı bakış açısıyla, ancak Türkçe seslenmiş olmak şartı aramadan; bu topraklarda doğan, yaşayan, çabalayan, seven, acı çeken, mutlu olan, alınan siyasi kararlardan herkes kadar ve bazen herkesten çok etkilenen, en çaresiz anında bu toprakları terkedip sonra da ilk fırsatta geri dönen, bu topraklarda ölen ve gömülen; Zaven Biberyan’ı “Türk edebiyatının yazarı” olarak görmekteyiz. Çalışmaya konu olan “Babam Aşkale’ye Gitmedi” adlı romana Biberyan, “Mırçünneru Verçaluysı” (Karıncaların Günbatımı) adını vermiştir ve roman 1970 yılında İstanbul’da Ermenice olarak yayınlanan Jamanak gazetesinde 294 gün boyunca tefrika halinde yayınlanmıştır. “Mırçünneru Verçaluysı” Biberyan’ın ölümünden birkaç hafta önce, 1984 yılında, kitap olarak basılmıştır. “Mırçünneru Verçaluysı” adının “Babam Aşkale’ye Gitmedi” haline getirilip, kitabın Türkçe’ye çevrilmesi “Salkım Hanımın Taneleri” adlı filme gösterilen tepki ile birlikte, Varlık Vergisi Kanununun gündeme geldiği 1990’ların sonuna denk düşmektedir.

186 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Göğerçin Toker
Zaven Biberyan, 1956 yılında Ermenice yazdığı “Lıgırdadzı” (Sürtük) adlı romanını 1966 yılında kendisi “Yalnızlar” adı ile Türkçe’ye çevirmiştir. “Karıncaların Günbatımı”nı da Ermenice yazmış ancak Türkçe’ye çevirmemiştir. Ermenice’yi tercih etmesi, Ermeni toplumuna ulaşmak dışında bir çabasının olmadığını düşündürtebilir. Yazarın, 1960’ların özgürlükçü ortamında “Lıgırdadzı”yı Türkçe’ye çevirerek hem Türk hem de Ermeni toplumuna seslenmiş olması; ancak “Karıncaların Günbatımı”nın kitap olarak basıldığı 1980’li yıllarda Türkçe’yi seçmemiş olması, Ermeni toplumunun içine kapanmış olduğunu gösterebileceği gibi bir başka askeri darbenin ardından gelen dönemin siyasi ortamı hakkında da bilgi vermektedir. Ermeni bir yazar olmak hem de “solcu” bir Ermeni olmak, ömrünün sonlarına doğru Zaven Biberyan için de bir kapanmanın söz konusu olduğunu gösterebilir. Bu nedenle, Aras Yayınlarının kitabı Türkçe yayınlaması ve Biberyan’ın “saklamaları”na rağmen onu gün ışığına çıkarması önemlidir.

Varlık Vergisi Kanunu ve Tarhanyan ailesinin değişen gündelik yaşamı Zaven Biberyan’ın romanı, başından sonuna kadar bir yabancılaşma olan yanlızlığı ve yalnızlık duygusunu anlatmaktadır. Roman bir yabancılaşma eleştirisidir. İnsan ancak çalışarak birşeyler ürettiği ve bu ürettiklerinin bilincinde olduğu sürece kendisini gerçekleştirebilir. Romandaki bireyler ise kendilerinin farkında olduğu ya da olmadığı bir biçimde nesnelere, eşyalara dönüşmüşlerdir. Biberyan, sosyo-ekonomik statüleri gerileten, üretim-bölüşüm ilişkilerinde bireylerin payına düşen oranı azaltan ve bu nedenle yabancılaşmaya yol açan Varlık Vergisi Kanununun bir aileyi nasıl yalnızlaştırdığını anlatmaktadır. Yabancılaşma söz konusu olduğunda temel sorun olarak karşımıza, yabancılaşmanın bilinmemesi çıkmaktadır. Ancak Biberyan, yazdığı roman ile yabancılaşmayı, bireylerin yalnızlaşmasını ve bu yalnızlaşma nedeniyle de gündelik yaşamın kişiler ve toplum için daha önemli olan değerler yerine nasıl da kişisel çıkarlarla biçimlendiğini gözler önüne sermektedir. “Babam Aşkale’ye Gitmedi”nin kahramanlarını, Türkiye’nin azınlıklarını yeni bir yalnızlığa sürükleyen Varlık Vergisi Kanunu, İkinci Dünya Savaşının sıkıntılı koşullarının ülkedeki milliyetçiliği ve daha çok ırkçılığı harekete geçirmesinin ardından gündeme gelmiş bir kanundur. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı yıllarınca savaş dışı kalmak için büyük mücadele vermiş ve savaş dışı kalmayı başarmışsa da savaşın ve özellikle savaş ekonomisinin ülkeye yansıması karşısında ağır bedeller ödenmiştir. Her an savaşa girme zorunluluğu ile karşı karşıya kalınabileceği olasılığına karşın, bazı görüşlere göre yaklaşık bir milyon kişi (Tokgöz, 1999: s.99; Kafaoğlu, 2002: 74), bazı görüşlere göre de bir buçuk milyon kişi (Zürcher, 1998: 289) silah altına alınmıştır.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ adlı romanında... 187

Söz konusu romanın kahramanı olan Baret Tarhanyan, askere alınan bu bir milyon kişiden biridir. Baret, evine üç buçuk yıl süren Nafıa askerliğinin2 ardından 1945 yılında, İkinci Dünya Savaşı devam ederken döner. Döndüğünde ise hiçbir şey ve hiçkimse bıraktığı gibi değildir. Zaven Biberyan romanı boyunca sadece anlatıyormuş gibidir. Ayrıntılar üzerinde, nedenler ve sonuçlar üzerinde fazlaca durmadan Baret’i, Arus’u, Hilda’yı, Diran’ı, Suren’i..., onların değişen yaşamlarını, duygu ve düşüncelerini, ilişkilerini anlatıyor gibidir. Yaşanmakta olanın “neden”i üzerine nadiren vurgu vardır. Bu nadir vurgular arasında Nafıa askerliğine yönelik olan vurgu, Baret’in çocukluk aşkı Alis ile sinemada karşılaşmasının ardından dillendirilmeyen bir isyan olarak gelir:
İstanbul’dan ayrıldığında on dokuz yaşındaydı. Son güne kadar, anası tarafından bebek gibi bakılmıştı Tam ‘birşeyler’ yapma çağını ise kurt köpeklerinin ulumasını dinleyerek dağlarda geçirmişti. Hayatının en güzel günlerini kaybetmek ne demek diye, gelip ona sorsalardı ya! Kimse bunu sormayı akıl edemiyordu. Alis mi akıl edecekti? (Biberyan, 1998: 51)3∗

Baret’teki değişimin nedeni, asker olarak geçirdiği üç buçuk yıl ise, döndüğünde bıraktıklarını eskisi gibi bulamayışının nedeni de “Varlık Vergisi”dir. Varlık Vergisi, Biberyan’ın romanı boyunca Varlık diye geçer, sanki öylesine bir kelime gibi. Varlık’ın da altı çizilmez romanda. Bu nedenle de okuyucunun romanın akışına kendisini kaptırıp, anlatılanların Varlık Vergisinden kaynaklanan sonuçlar olduğunu gözden kaçırması çok da olasıdır. Baret’in babası Aşkale’ye gitmemiştir... Erzurum’a bağlı ve Kop Geçidi eteğinde bulunan bir kasaba olan Aşkale, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ilan edilen Varlık Vergisi’ni ödemeyen mükelleflerin, taşınır ve taşınmaz mallarının haczedilmesinin ardından gönderildikleri çalışma kampının olduğu yerdir. İstanbul’da yayınlanmakta olan Cumhuriyet gazetesinden, ilk kafile ile Aşkale’ye gönderilenlerin Yerman’lar, Kesimidis’ler, Fındıklıyan’lar, Kazez’ler, Benardato’lar, Barkyan’lar, Franko’lar, İstavridis’ler... olduğunu öğreniyoruz (Cumhuriyet, 28.1.1943). Aşkale’ye gönderilen vergi mükellefleri, İran-Trabzon yolunda kar temizleyecekler, Erzurum-Sivas yolunda taş kırıp toprak kazacaklardı (Ulus, 6.4.1943). Bu amaçla Aşkale’ye 1.229’u İstanbul’daki azınlıklardan olmak üzere 1.400 mükellef gönderilmiştir. Varlık Vergisi Kanunu4, 12 Kasım 1942’de yürürlüğe konmuş ve 15 Mart 1944 tarihine kadar 16 ay yürürlükte kalmıştır. “Varlık”, bazı kesimlerce azınlık düşmanlığı olarak görülerek ırkçı bir uygulama olarak nitelendirilen (Yetkin, 1992: 252; Aktar,
2 “Bayındırlık Bakanlığı anlamındaki Nafıa Vekaleti’nin kısaltılmış hali olarak sıkça kullanılan bu sözcük, İkinci Dünya Savaşı sırasında özel bir anlam da kazanmıştır. Askere çağrılan gayrimüslim vatandaşların bir bölümü demiryolu ve havaalanı yapımı işlerine verilirken, büyük çoğunluğu da yol yapımı, taş kırma gibi işlerde çalıştırılmak üzere, özel kahverengi elbise giydirilip Nafıa hizmetine verilmiş, kendileri de “Nafıa askeri” olarak adlandırılmıştır.” Biberyan, 1998, s. 13’e yayınevi tarafından eklenen dipnot.

3 4

İtalik ve tırnak işaretleri romana aittir.

Kanun ve uygulandığı süreç hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Akar, 1999; Aktar, 2000; Kafaoğlu, 2002; Koçak, 1996; Ökte, 1951.

188 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Göğerçin Toker
2000: 136; Nadi, 1964: 178-179), bazı kesimlerce sonuna kadar savunulan (Uran, 1959: 252) ve kentlerin “savaş zengini” yüksek kazanç sahiplerini vergilendirmeyi amaçlayan bir kanundur. “Varlık” yürürlüğe girmeden önce basın sıklıkla ülkede ihtiyaç duyulan malların piyasada bulunmayışı, bulunanlarınsa alınamayacak kadar pahalı oluşu üzerinde durmuş; ülke ekonomisinin içinde bulunduğu durumdan tüccarları sorumlu tutmuş ve onları ahlaksızlıkla suçladığı gibi sürekli olarak da hedef göstermiştir. Gazetelerde 1942 yılı Kasım ayına gelene kadar ülkedeki pahalılığa çare olacak yasal düzenlemeler beklentisini görmek münkündür. Böyle yazılardan birinde Kemal Zeki Gencosman “...milli bünye sağlamdır. Bu kollar, bacaklar, kısaca bozukluğa uğramış bu ihmali kabil parçalar, kanunun sert bıçağı altından kaçamıyorlar ve kaçamayacaklardır.” (Ulus, 1.11.1942) demektedir. Pahalılığa neden olanlar, karaborsacılar “ihmali kabil parçalar”dır. Bu anlayış “milli bünye”yi sağlam kabul ettiğine göre, aynı anlayış için bu sağlam yapıda sorun çıkaranlar ya zaten o yapıya dahil olmayanlardır ya da daha önce sağlam oldukları halde bozulmuş olanlardır ki her iki durumda da bu parçaları yok saymak ya da yok etmek mümkündür. “Varlık”, önce CHP grup toplantılarında gizli oturumda görüşülmüş ve ele alınan konular ile yapılan konuşmalar hakkında dışarıya bilgi sızdırılmamış; zaman zaman basına yapılan açıklamalar ise kısa ya da önemsiz açıklamalar şeklinde olmuştur (Akandere, 1998: 130). Döneme ait anıların yer aldığı kitaplarda “Varlık”ın görüşüldüğü gizli oturumda dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz” (Barutçu, 1977: 263) ve “Varlık Vergisi ihtilal kokan bir kanundur.” (Us, 1966: 554) dediği belirtilmektedir. İkinci Dünya Savaşı yılları Türkiye’de, az gelirli vatandaşlar vatanı canlarıyla korurken geliri çok olanların da vatanı mallarıyla koruması gerektiği fikrinin genel kabul gördüğü yıllardır. Tüm vatandaşların vatanın korunmasında birleşmesi beklenirken, vatanı silahla korumakta olanların yeri daha ayrıcalıklı ve özel kabul edilmiş, gerçek vatan savunmasının da aslında bu olduğu fikri daima var olmuştur. Genel kabul gören anlayışa göre “Her Türk asker doğar” ve tarihsel olarak Türk milletinin en belirgin özelliği “iyi asker” ve “asker millet” olmasıdır. Türk Tarih Tezi ile ileri sürülen bu fikirde etnisist milliyetçilik anlayışının etkisi ağır basmaktadır çünkü askerlik, savaşçılık Türk kültürünün özünde olduğu kabul edilen “değer”lerdir (Altınay ve Bora, 2002: 142-143). Vatanın kutsallığı, vatan savunmasına fiili olarak katılanlara da neredeyse aynı ölçüde kutsiyet atfeder. Bu nedenle, askerlik-vatandaşlık arasındaki ilişkide “en kutsal vazife” olan askerlik yoluyla birinci sınıf vatandaşlık erkeklere bahşedilmiştir.”(145). Dönemde askeri okullara öğrenci ve personel alımında “T.C. tebaasından” ve “Türk olmak” koşullarının ikisi de aranmıştır (145). “T.C. tebaası” ifadesi Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi kapsamaktadır. Bunun içinde Türkçe konuşan ve konuşmayan, müslüman olan ve olmayan tüm

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ adlı romanında... 189

unsurlar mevcuttur. Ancak böylesine kapsayıcı bir ifadeye “Türk olmak” ifadesinin de eklenmiş olması bu kapsayıcılığı daraltma/sınırlandırma anlayışının göstergesidir ve ilk akla gelen de bu daraltma/sınırlamanın gayrimüslim vatandaşları yani azınlıkları dışarda bırakmak amacı taşıdığıdır. Fakat Lozan Antlaşması’nın 37.-44. maddelerindeki azınlık hükümlerinde yer alan gayrimüslim-müslüman ayrımının (Oran, 2001: 152-165) burada biçim değiştirerek gayrimüslim-Türk ayrımına dönüşmesinde laiklik ilkesinin belirleyici rolü olduğu düşünülebilir. Bu durumda Türkiye’nin birinci sınıf vatandaşları “gayrimüslim olmayan Türk erkekler”dir. Nitekim, “sağlam olan milli bünyenin ihmali kabil parçaları” ile birinci sınıf vatandaş olarak kabul edilmeyenlerin kimler olduğu, kısa bir süre sonra servet ve kazanç sahiplerinin servetleri ve fevkalade kazançları üzerinden bir defaya mahsus olmak üzere yürürlüğe giren “Varlık”ın uygulandığı süreçte yaşanan keyfilikler ile netleşecektir. Bu süreçte komisyonlar oluşturulmuş ve komisyonlar vergi mükelleflerini M (müslüman), E (ecnebi), D (Dönme) ve G (gayrimüslim) olmak üzere gruplara ayırarak vergi miktarlarını gösteren cetvelleri illerde çeşitli yerlere asarak ilan etmiştir. Bu cetvellere göre M ve E grubu toplam matrahın 1/8’ini, D grubu 1/4’ünü, G grubu da 1/2’sini ödeyecekti. (Ökte, 1951: 86-92) Rıdvan Akar da, G grubunda yer alan mükelleflerin toplam mükellef sayısı içindeki oranının % 87 olduğunu ve tüm ülkede tahakkuk edilen 349.483.419 liralık verginin yaklaşık 290 milyon liralık kısmının G grubundaki mükelleflere düştüğünü yazmaktadır (1999: 87 ). Baret’in babası, G grubundaki 54.377 mükelleften biridir. Baret’in babası Diran Tarhanyan, Varlık Vergisi borcunu ödemiş ve Aşkale’ye gitmemiştir. Borcunu ödeyebilmek için neyi var neyi yoksa elden çıkarmıştır. Diran Tarhanyan kalp hastası olduğunu, yaşayacağı günlerin sayısının az olduğunu, giderse kalbinin buna dayanamayacağını bilmektedir. Ama bunu sadece o bilmektedir. Yaşanmakta olanın “neden”ine yönelik nadir vurgulardan biri de yine isyan ile, yine dillendirilmeden Aşkale’ye gitmeyen babadan, bu gitmeyiş üzerine gelir:
...Belki de herkes, bütün tanıdıkları, bütün dünya kendi hakkında aynı şeyleri düşünüyordu. Ailesini, çocuklarını düşünmeyen bencilin biri! Gerçekten de ailesini, çocuklarını düşünmemek kötü bir şey miydi? Niçin önce ailesini düşünmek zorundaydı? Kim koymuştu böyle bir kuralı? Niçin ailesi onu düşünmesindi? Niçin Arus karşısındakinin zayıf noktasını bulmuş bir insanın sömürücülüğü ile her şeyi durmadan yüzüne vuruyordu? Aileni düşünmedin. Onların rahatını, sosyal durumunu, keyfini düşünmek, onların mutluluğu için kendini feda etmek zorundaydın. Ülkesi için kendini feda eden bir asker gibi. Neden feda eder insan kendini? Neden feda olmalıydın? Niçin feda olan asker hep sen olmalıydın? (Biberyan, 1998: 58-59).

Ömer Türkeş, Ermeni yazarların romanlarının ve öykülerinin, sanılanın aksine kin ve düşmanlıktan beslenmediğini, onların ortak noktalarının sahip çıkarak, tarihlerine, sevdiklerine, acılarına “benim” diyerek ve elbette ki ortak bir bellek yaratma arzusu ile yazmaları olduğunu söyler: Sadece anlatırlar. Anlattıkları birgün ansızın değişen kaderleri, parçalanmış aileleridir. Oraya buraya savrulan çocukları, artık kaybolmuş kültürleri, hayata tutunmaya

190 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Göğerçin Toker
çalışan sıradan köylüleri, kendileriyle birlikte o toprakları paylaşan diğerlerini, ortak dertleri, ortak sevinçleri, kısacası geçmişte cereyan etmiş olayların bireyin hayatına yaptığı etkileri anlatırlar. Ermeni edebiyatı, değiştirilmesinin mümkün olmadığını bilen, ama acıların dindirilmesinin, hatta daha iyi bir başka durumun mümkün olabileceği umudunu barındıran bir bilinci yansıtır (Türkeş, 2001: 120). Zaven Biberyan da diğer Ermeni yazarlar gibi yazmış ve nedenler ile sonuçları sessizce anlatmıştır. Nedenlere vurgu yapmadan, altını çizmeden; sonuçlardaki dehşetin peşine düşmeden, kelimelerinden kin ve düşmanlık akıtmadan sadece ve aslında sessizce anlatmıştır. Bir başka önemli noktaya daha dikkat çeker Türkeş:
Varlık Vergisi, İkinci Dünya Savaşı’nın siyasal, düşünsel ve ruhsal atmosferinin Türkiye’deki üzücü bir tezahürüydü şüphesiz. Ama bu kabul edilemez uygulamanın Cumhuriyet tarihinin kara bir deliğine dönüşmesi, unutmak ve unutturulmak istenmesi, sonuçları, yani “öteki”ni yok sayan bir zihniyetin süreğenleşmesi açısından daha önemli görünüyor. Resmi tarihin, tarihin resmisini sevenlerin ve siyaset erbaplarının 1940’lı yılları bir bellek yitimi ile nakletmeleri alıştığımız, kabul etmesek bile anladığımız bir ideolojik duruş; ne var ki, toplumların vicdanı, halkların ya da tarih dışı bırakılanların vakanüvisti olması gereken edebiyatın bu dönemlere ilişkin sessizliğini anlamak biraz zor. Doğrudan Varlık Vergisi meselesine duyulan bir uzaklık değil kastettiğim: İkinci Dünya Savaşı’na doğrudan katılmamış olsalar bile savaşın etkilerini yokluk, açlık, yaygınlaşan karaborsacılık, uzayıp giden kuyruklar gibi toplumsal sorunlar olarak yakından hissetmişti bu coğrafyada yaşayan insanlar. Neredeyse bütün temel ihtiyaç maddelerini kapsayan karaborsa ekonomisinin ve karneli hayatın bir efsane olarak toplumsal bilincimize kazındığı o karanlık dönem, tarihçilerin, toplumbilimcilerin ve edebiyatçıların -gerek o yıllarda gerek sonrasında verdikleri- ürünlerine yeterince yansımadı (2002: 204-205).

Zaven Biberyan’ın romanında da “yokluk, açlık, yaygınlaşan karaborsacılık, uzayıp giden kuyruklar gibi toplumsal sorunlar” yoktur. Olan, “Nafıa” ile “birgün ansızın değişen kaderi” kendi kaderi, “Varlık” ile “birgün ansızın değişen kaderi” ailesinin ve yine kendisinin kaderi, Suren’in yine “Varlık” ile ama bu sefer başka biçimde değişen kaderidir. Olan, değişen/çöken/dağılan gündelik hayat, değişen/çöken/dağılan ilişkilerdir.

Babam Aşkale’ye Gitmedi’de gündelik hayat ve ilişkiler Gündelik hayat dediğimiz “maddi kültür” olarak da adlandırabileceğimiz “beslenmedir, giyinmedir, eşyadır, evdir, barınmadır, komşuluktur ve çevredir.” “Ekonomik, psikolojik veya sosyolojik” olan gündelik hayat “özel yöntemler ve yollarla kavranması gereken özel nesneler ve alanlardır”. “Tarih ya da ekonomi-politik gibi bir bilim dalının gündelik hayatın incelenmesinde katkıda bulunması” (Lefebvre, 1998: 28) da son derece olağan ve gereklidir. Gündelik hayat hem işte hem boş zamandadır, hem aile yaşamının içinde hem de dışındadır. Yani gündelik hayat işte, aile ile özel yaşamda ve boş zaman etkinlikle-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ adlı romanında... 191

rindedir. Bu şekilde gündelik hayatın birliği bütünlüğü oluşur ve oluşunca da somut bireyi ortaya çıkarır (Lefebvre, 2002: 228). Lefebvre’nin bu yaklaşımına karşın de Certeau bireylerin ilişkilerini önplana çıkaran bir yaklaşım içindedir. Ve de Certeau’nun yaklaşımı yaşam pratikleri üzerinden işler (1988: xi). Biberyan, Babam Aşkale’ye Gitmedi’de “Varlık”tan sonra menkul ve gayrımenkullerini kaybetmiş bir aile reisinin, kaybettiklerini yeniden elde etmek için çaba harcamamasına ailenin kadınlarının gösterdiği tepkiyi anlatır. Diran Tarhanyan, “Varlık” ilan edildikten kısa bir süre sonra kendisine çıkarılan vergi borcunun tamamını ödemek için elindeki herşeyi satmış; Diran’ın sattıklarından elde ettikleri borcunu kapatmaya yetmediği için evine haciz gelmiş ve eşyalarına da bu şekilde el konulmuştur. Diran bu sayede Aşkale’ye gitmekten kurtulmuş/Aşkale’ye gitmemek için bu yolu seçmiştir. Çünkü “çalışma kampı” ya da “toplama kampı” olarak adlandırılan Aşkale, bu dönemde özellikle azınlıklar için Nazi toplama kamplarını çağrıştıran bir etkiye sahip olmuştur. Varlık Vergisi’nin özellikle gayrimüslim vatandaşlara katı ve tavizsiz bir şekilde uygulanması, vergi borçlarını ödemek isteyenlerin özel mülklerinin çok büyük bir kısmını değerinden çok düşük fiyatlarla elden çıkarmak zorunda kalmalarına neden olmuştur. Bir tarafta “en dürüst, vatansever, yumuşak veya ürkmüş vatandaşlar” (Clark, 1984-1985: 34) vergilerini büyük bir yoksulluk pahasına öderken diğer tarafta da sembolik bir miktar yatırıp sonra da gelişmeleri bekleyen ve böylece maddi kayba uğramayan ya da çok az bir maddi kayıp ile kurtulan vatandaşlar yer almıştır. Resmi kanallarla ifade edilmemiş olsa da kanunun ilan edilmesinde önemli bir amaç olan “ticareti Türkleştirme” amacına, özellikle gayrimüslim azınlığın yoğun bir şekilde ticari faaliyette bulunduğu İstanbul’da mal varlıklarını kaybedip piyasadan çekilmeleri sonucunda büyük ölçüde ulaşılmıştır. (Akar, 1999: 144-145) İstanbul bu dönemde Anadolu’dan yoğun göç almış, İstanbul’da olup da daha önce ticaretle hiç uğraşmamış olanlar da bu alana yönelmiştir. Biberyan’ın Suren karakteri “Varlık”tan sonra ve “Varlık” sayesinde zenginleşenlerdendir. “İşini bilene” “Varlık”ın bile engel olamadığının göstergesi olan Suren, anne Arus tarafından bu nedenle sürekli örnek gösterilir. Aslında daha çok Arus’un kendisinin, vaktiyle “adam yerine” koymadığı, evine geldiğinde rahatsızlık duyduğu, çocuklarının çocukları ile vakit geçirmesine izin vermediği bu uzak akrabası, “Varlık”tan sonra ticarete atılmış; önce Aşkale’ye gönderilen bir arkadaşının mallarına el koyarak, ardından savaş ekonomisinin çalkantılı döneminde para kazanmanın ideal yolu olan karaborsaya başvurarak, Arus’un gözlerini kamaştıran bir zenginliğe ve yaşam tarzına kavuşmuştur. Bir zamanların “isteyen” Suren’i şimdi kendisinden “istenen” Suren’dir. Diran’ın çok sıkıştığında borç istediği, belli belirsiz, kendisine yediremeden oğlu Baret için iş istediği... Suren’in zenginliği Tarhanyanlar’ın iki erkeğinin gözlerini kamaştırmaktan uzaktır oysa. Diran, onun dükkanına gittiğinde Suren’in seyyar satıcıdan paket yaptırıp “eve götür de çocuklar yesin” diye eline tutuşturduğu iki kilo kiraz, Diran’ı dönüş yolu

192 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Göğerçin Toker
boyunca ağlatır:
‘Bu hale düştüğü’ için kirazı almak zorunda mıydı? Mevkiini kaybetti diye gururunu da mı kaybetmeliydi? Onurunu da mı? İnsan olarak kendisine biçtiği değeri de mi? Tam da şimdi kibirlenmek istiyordu? Şimdi, tam yapamadığı an. Oysa evvelce her şeyi yapmaya imkanı varken yapmamıştı, yapmak istememişti, yapmayı sevmemişti. Nefret duydu. Suren’in hep bugünü beklediğini anladı. Onun için önemli olan gururunu göstermek değildi. Gururunu gösterebilecek durumda olmaktı (Biberyan, 1998: 61).

Baret, Suren’in yanına gittiğinde ısrarla yedirilen yemekte de “lokmalar Baret’in boğazına diziliyor, taş gibi inip midesine oturuyordu. Midesi bulanıyordu.” (Biberyan, 1998: 69). Veblen’in dediği gibi maddi varlık beraberinde onuru getiriyor ya da giderken götürüyordu. Ve bu adil olmayan bir ilişki (Veblen, 2005: 33) olmasının yanı sıra, insanların maddi varlıklarına göre değerlendirildiği bir süreç olması nedeniyle de haksız bir karşılaştırmaydı (2005: 38). Suren’in Diran ve Baret Tarhanyan’ın saygısını kazanmak ve koruyabilmek için yalnızca servete ya da güce sahip olması yetmiyordu. Servetini ya da gücünü kanıtlaması gerekiyordu; çünkü saygı ancak kanıt varsa gösterilirdi (2005: 40). Lefebvre, gündelik hayatın bütün sıradanlığı içinde tekrarlardan oluştuğunu söylemektedir. “İşteki ve iş dışındaki tavırlar, mekanik hareketler (eller ve vücudun hareketleri, aynı zamanda parçaların ve tertibatların hareketleri, rotasyon veya gidişgelişler) saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar; çizgisel tekrarlar ve döngüsel tekrarlar, doğal zaman ve akılcı zaman, vs.” (Lefebvre, 2002: 25). Arus ve kızı Hilda’nın Diran’dan ümidi kesmişliği, onun eve para getirmeyeceğine inanmışlığı Diran’la kavgalarla, hakaretlerle sürüp giderken ümitle Baret’in iş bulması beklenmektedir. Ancak Baret’in “iş”le olan ilişkisi sorunludur. Baret’in kafası karışıktır. Aynı anda hem para hem de özgürlük istemektedir. Parası olmadığı için çalışmak zorunda olması kapana kısılmışlık hissi vermektedir. İsteksizdir “iş”e. Neden çalışmak zorunda olduğunu sorgular sıklıkla, ailesi ile bu sorgulamalarını paylaşmasa da. Paylaştığı Dırtad amcası olur: Amcası bu sorgulamayı hayranlık ve ilgi ile karşıladıktan sonra “Dikkat et, bizim toplum filozofları sevmez, karıncaları sever” der ve ekler: “Özgür olmayı kolay mı sanıyorsun? Hayatına karışma hakkını başkasına vermemek için özgürlüğünü feda etmek zorundasın. Özgürlük bile, bedeli özgürlükle ödenerek korunur.” (Biberyan, 1998: 83). Baret eşiktedir. “Gündelik hayatta, hayat[ını] çifte bir anlamda (varlığını sürdürmemek veya varlığını sürdürmek, sadece varlığını sürdürmek veya dolu dolu yaşamak) kazan[acak] ya da kazanma[yacaktır]. Gündelik hayatta, şimdi ve burada zevk alınır veya acı çekilir.” (Lefebvre, 2002: 25). Baret’te, çok istemesine karşın zevkten eser yoktur. Arus ve Hilda, Baret’i çalışmaya zorlamak için evde yiyecek olmadığını, ihtiyaçları alacak para olmadığını söylemeye başlarlar...

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ adlı romanında... 193
Ağzına bir lokma koymadan dışarı çıkmıştı. İki gündür, akşamdan akşama iki lokma bir şey yiyordu. Mümkün olsa onu da yemeyecekti. Emin değildi, acaba ana kız kendisine duyurmak için mi bu ümitsiz tabloyu çizmişti? Şeytan içine girmişti bir kere. ‘Bu adam’ın artık gündelik ekmeği bile düşünmediği yollu şikayetlerini yüksek sesle söylemek için, kendisinin Suren’in teklif ettiği işi reddetmesini mi beklemişlerdi? Evde aç kalıyordu. Kahvaltılık bir şey yoktu. Bir çeşit yemek zar zor pişmekteydi. Hilda’ya da yeni iş çıkmamış...Ne yapacakmışız? Bunun sonu nereye varacakmış?...İki gündür öğlenleri simitle geçiştiriyordu. Sürekli açlık hissediyordu. Eski elbiselerinden birini satmaya karar vermişti; ama Suren’e evet deme fikrine karşı koyuyordu. Bunu, açlıktan ve evdekilerin suçlayıcı bakışlarından bile dayanılmaz buluyordu.” (Biberyan, 1998: 96).

Arus ve Hilda’nın hazırladığı sofralar lüks ve bolluktan uzak sofralardır. Baret askerden döndüğünde Tarhanyanlar’ın kutlama yemeği, annesinin aldığı bir parça pirzola ile babasının da akşam yemeği için getirdiği balık olmuştur. Kutlama yemeğinde eski günlerden kalan tek şey Baret için çıkarılan bir tek gümüş çataldır. Kırmızı ve beyaz ete bir gümüş çatal eşlik eder eski günlerin anısını yaşatırcasına. Mükellef bir kahvaltı da sütün, zeytin ve peynirin bir arada olabildiği bir kahvaltıdır. Kahve ve şeker neredeyse adı bile unutulan tüketim maddeleri olmuştur. Dırtad amca, Baret kendisini ilk ziyaret ettiğinde “Senle karşılıklı bir güzel...Az kalsın kahve içelim diyecektim. Çoktan unuttuk. Birer çay içelim, pekmezle. Biz burada şeker yerine pekmez kullanıyoruz, biliyor musun?” sözleriyle anlatır durumu. İçine dahil olunmamış bir savaşın ağır ekonomik koşulları kendisini ülkenin her yanında yokluk ve yoksulluk olarak göstermektedir. Faik Ahmet Barutçu “Açlık ıstırabı giderek genişlemekteydi. Pirinç, yağ, et gibi ana maddeleri bulmakta güçlük çeken kentlerimiz eksik değildi. İstanbul gibi en önemli bir merkez yiyecek sıkıntısına düşmüştü.” (1977: 250) sözleri ile anlatır ülkede yaşanan koşulları. Diğer yandan Suren gibi misafirlerine kolaylıkla kahve ikram edebilenler de vardır: “Bir kahve söyle bize. Biri sade olsun. Yine sade içiyorsun, değil mi Müsü Diran” (Biberyan, 1998: 55). Suren’in Baret’in karnını doyurma zevkini elinden alan, Baret’e eskiden çalıştığı uluslararası şirkette iş bulan amca Dırtad olur. Baret “okumuş” olması işe yarayacağı için mutludur. Kendisini ve babasını “çok kitap okumakla” suçlayan, kitap okumanın, okur-yazarlığın karın doyurmayacağını ısrarla vurgulayan Suren dayısının karşısında şimdi daha güçlüdür. Kendisine iş bulan amcası olduğu için, Suren’e karşı kendisini daha da güçlü hissetmektedir. Baret’in iş hayatına başlamasıyla, biz de romanda son derece sınırlı sayıda olan Türk karakterlerden ilki ile karşılaşıyoruz. Baret’in masa arkadaşı ve yine Baret’in ilk gördüğü andan itibaren gülmeyi unutmuş bir insan olduğuna karar verdiği Necla Hanım. Necla Hanım’ın romandaki tek yeri “Burada hızlı çalışmak doğru değildir.”, “Sonra bin türlü iş yüklerler. Ağır çalışıp hep meşgul görünün.”, “Daha yenisiniz, anlarsınız.” (Biberyan, 1998: 108) cümleleri ve bu cümlelere uygun olan kendi tavırlarıdır. Necla Hanım, de Certeau’nun “la perruque” adını verdiği hileyi uygulayan ve bunu öneren bir çalışandır. Necla Hanım, işvereni için çalışıyormuş gibi gözükerek kendi işini yapmakta ya da işleri yavaşlatarak daha az çalışmanın yolunu bulmaktadır.

194 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Göğerçin Toker
De Certeau “la perruque”un “işten kaytarmak olmadığını, çünkü işçinin resmi olarak işinin başında olduğunu” söyler (De Certeau, 1988: 25). Baret’in çok ve “hızlı” çalıştığı, severek yaptığı bir işi vardır. İş yaşamının anlatıldığı sayfalar boyunca ne kadar iyi Fransızca, Osmanlıca bildiği ortaya dökülür. Cümle kuruşları, kelimeleri, düzeltmeleri hatasızdır. O kadar hatasızdır ki şefinin önerisi ile bir üst serviste çalışmaya başlar. İşe başlamasının ardından da “boş zaman” düşüncesinin varlığı ve bu zamanlarda neler yapabileceğini düşünmesi, iş arkadaşı Tonietta’dan hoşlanması, parasızlık nedeniyle Tonietta’dan vazgeçmesi gelir. Çalışmaya başlayarak emek piyasasında bir pozisyon elde edilir. Bu pozisyona bağlı olarak da birey genel olarak, aktif ekonomik hayat devam ederken harcama ile ilgili kendi kararlarını verebilmekte, tüketim seçenekleri geliştirmekte ve bazı alışkanlıklar kazanmaktadır. Bu süreç ekonomik sosyalleşmenin de en önemli evresidir (Webley, Burgoyne vd., 2001: 44). Ancak Baret için burada farklı bir durum söz konusudur. Çünkü sadece ekonomik bir pozisyon elde etmiş olmak ekonomik sosyalleşmenin gerçekleşeceği anlamına gelmediği gibi, ne kazanılan para tüm bu sayılanları sağlayabilecek miktardadır ne de nasıl harcanacağına tek kişi karar verecektir:
Diyelim ki ‘evet’ dedi. Sonra? Her akşam birlikte çıkarsınız, sonra? Her akşam Baylan, her akşam sinema, pazarları plaj...Aylığın bir hafta dayanmaz. Evine davet edebilir misin? Hikaye mi anlatacaksın? Biz zamanında şöyleydik, böyleydik mi diyeceksin! Yoksa Ada’ya götürüp, bunu görüyor musun, zamanında bu bizim evdi mi diyeceksin?...Gömleği ıslanmaya başlamıştı. Kız ter kokusunu duyacak, ondan tiksinecekti. Bu havada terlememek imkansızdı. Bari hafif bir yazlık ceketi olsaydı. Arada bir denize girmek yeter miydi yazın?...Peki ya hamam? Her gün gidebilir miydi? Zamanı olsa bile bütçesi elvermezdi. Evde bir duş bile yoktu! (Biberyan, 1998: 136).

Ardından her akşam meyhanelere gitmeler, genelevlerin bulunduğu “Abanoz Sokak” ile tanışmalar gelir...Bunlar parasızlık nedeniyle Tonietta’dan vazgeçen Baret’in “boş zaman” etkinlikleri olarak karşımıza çıkar. Babasına karşı annesinin ve ablasının düşündüklerini paylaşmaya, içten içe onlara hak vermeye başlar Baret de. Onlardan tek farkı parasını babasından saklamaması, onun için birşeyler yapmak istemesidir:
Daha ilk lokmasındayken, Diran bir gölge gibi mutfağa girdi. Arus’un parça parça olmuş eski terliklerini ağır ağır sürüyerek yürüyordu. Ceketini omzuna almıştı. Altında uzun bir don vardı. ‘Anamın hakkı var, bir pijama almıyor, kaç paralık şey ki? Paran var derler diye korkuyor’ Ben alayım demiş, Diran kabul etmeyince, o da ısrar etmemişti; ama yılbaşında bir pijama hediye etmeyi aklına koymuştu. Babasının bu döküntü görünüşünden dolayı morali daha da bozuldu. Neredeydi o eski Müsü Diran, fötr şapka, eldivenler... (Biberyan, 1998: 146).

Babam Aşkale’ye Gitmedi’nin her sayfasından “Neredeydi o eski günler” cümlesi çıkar ortaya. Diran ve Baret dışındaki karakterlerde daha çok yeme-içme ve giyim ile eşyalardaki değişiklikler bağlamındadır bu eskiyi arayış. Baret ise ilişkilerdeki eski özeni, saygıyı, sevgiyi, sıcaklığı da arar sıklıkla. Yoksulluğun en net göründüğü noktalardır yeme-içme ve giyim-kuşam. Bunlardaki yoksulluk da aile ilişkilerine

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ adlı romanında... 195

yansımaktadır. Tüketim maddelerinde yaşanan yoksulluktan en çok ailenin kadınları muzdarip olurken, erkekler daha çok aile ilişkilerindeki güzel duyguların yoksunluğunu hissetmektedirler. Tarhanyan ailesinin ilişkileri şeyleşmiş, ilişkiler tıpkı metaların değişim değeri gibi değişim değeri kazanmıştır. Yani erkekler ancak evin eksikliklerini giderdiklerinde güleryüz görebileceklerdir. Çünkü yabancılaşmış bilinçler herşeyi nesneleştirmektedir. Aile ilişkilerinin en çok gerginleştiği anlarda, iletişim kuramaz hale geldiklerinde Baret’in eli sürekli artık olmayan, “Varlık” ile gelen hacizde el koyulan radyonun düğmesine gitmekte, Diran saatlerce gazete okur gibi yapmaktadır. Baret, artık olmayan bir radyonun olmayan düğmesine gayri ihtiyarı elini uzatırken duymak istemediği seslerin yerine başka sesler, özellikle de müzik gibi eğlendirici, huzur verici sesler koymaya çalışırken, Diran gazete okumakta olduğunu, yani söylenenleri dinlemediğini göstermeye çalışarak huzursuz edici tüm hakaretlerin, söylenmelerin, bağırmaların bitmesini istemektedir. Bireylerarası, yüzyüze iletişimin koptuğu her an ya da iletişime dahil olunmak istenmeyen her an kitle iletişim araçlarından medet umulmaktadır. Moretti edebiyat ürünlerinde kıyafetin, bir tür statüye (toplumsal, coğrafi, gençyaşlı vs.) işaret ettiğinde, kişiye fiziksel olarak bile sıyrılamayacağı bir yer, yaş, meslek ve konum yüklediğinde analiz için bir ipucu değeri taşıdığını söylemektedir. Kıyafet bu şekilde sabitlemekte, bağlayıp ele vermekte ve kategorize etmektedir. Yaptığı bir başka şey de zamanda sabitlemeyi içermesidir. Yani zaman, yetki alanına giren herşeyin değişmezliğini öngörüp buyurmaktadır. Yine Moretti’ye göre moda söz konusu olduğunda farklı bir durum ortaya çıkmaktadır. Moda olan kıyafet, bir edebiyat eserinde ipucu olmaktan çok bir totolojik göstergedir. Bu nedenle modaya uygun nesneyi “tasvir” etmeye çalışmak da boşunadır. Burada esas önemli olan moda olup olmadığını saptamaktır. Çünkü moda, zamanın kendisinden başka bir şey değildir. Kişinin modayı takip etmesi demek zamana ayak uydurmak için çabalaması demektir (Moretti, 2006: 141-142). Baret ve ailesi, bu bağlamda zamana ayak uyduramamaktadır. Baret, askerden döndüğünde üzerindeki beş yıllık takım elbiseyle dönemin bobstil modasını takip etmekten çok uzaktır. Amerikalı oyuncu Robert Taylor’ın Bob olarak kısaltılan adından gelen bobstil modası, 1940’lı yıllarda özellikle genç erkeklerin tercih ettiği omuzları sarkık uzun ceketler, kısa ve dar paçalı pantolonların altından beyaz ya da parlak renkli çorapların göründüğü, kalın tabanlı spor ayakkabının tercih edildiği, yüksek yakalı gömleklerin üzerine küçük düğümlü uzun kravatın takıldığı bir giyim biçimidir. Güneş gözlüğü ile tamamlanan bu modada alına bir parça da perçem düşürülmektedir (Biberyan, 1998: 393; Cantek, 2001: 59). Baret, en çok da karşı cins sözkonusu olduğunda modaya uygun giyinemediği için kendisini gülünç bulup, kendisinden utanmaktadır. Bir işi olduğunda da önce bir takım elbise diktirmek için terziye gidecektir. Bu hazırlık daha çok the dansant içindir. Bu müzikli, danslı, eğlenceli toplantı gençlerin katıldığı, birbirini gördüğü, yeni

196 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Göğerçin Toker
ilişkilerin de başlamasına vesile olan bir toplantıdır. Baret, eski günleri hatırlatıcı bir biçimde terziye elbise diktirirken, Hilda da gece gündüz uğraşıp, the dansant elbisesini dikmekte, yakasını boncuklarla işlemektedir; bir yandan da hala kendilerini “adam yerine koyanların” varlığı sayesinde, the dansant’a “davet edilmiş” olmanın gururunu ve mutluluğunu yaşamaktadır. Giyimlerinde modadan uzak, zamanda sabitlenmiş insanlardır hepsi de. Ev içinde lime lime olmuş terliklerle, yamalı ve kirli giysilerle dolaşılmaktadır. Kıyafetlerde misafir geldiğinde değişiklik olmakta; Arus böyle durumlarda ipek çorap, temiz elbise, terlik yerine de ayakkabı giymekte, saçlarını tarayıp başının üzerine taç şeklini verdiği bir bant takmaktadır. Yalnız bu değişiklikte eksik kalan yüzdeki pudradır. Yüzde pudranın olmayışı geçmişe dönülemeyeceğinin simgesidir. Evdeki eşyalar zamanın, kendi yetki alanına giren herşeyin değişmezliğini öngörüp buyurmakta olduğunun göstergesidir. Bir zamanların harika acem halılarının yerine sıradan halılar gelmiş; tahta sandalyeler kullanılır olmuş; eski demir karyolanın gıcırtıları, tüllerin değiştirilememesi, misafir için yatak ve yedek temiz pijama olmayışı, çarşafların yaması ayrı birer kavga vesilesi haline gelmiştir. Çarşaflar kirli ve tahtakuruları nedeniyle kanlıdır. Geceleri rahat uyku yüzü göstermeyen tahtakuruları gün boyu yaşanan, bir türlü alışılamayan, değişmesi için çabalanmayan, insanları içten içe yiyen maddi ve manevi her türlü yoksunluk ve yoksulluğun vücut bulmuş bir biçimde gecelere de yansımasıdır. Ve bu yoksulluk nedeniyle Hilda’yı evlendiremediklerini sık sık dillendirir Arus. Ev görücü kabul edecek durumda değildir, hele hele bir nişanlıyı bir tek gece bile olsa misafir edebilecek durum hiç yoktur. Hilda’nın bir terzi yanında, eskiden kendileri için kat kat elbiseler diktirdikleri bir terzinin yanında çalışmaya başladığı da eve para vermekten iyice vazgeçeceği korkusuyla babadan saklanırken; çok daha büyük korku ile, Hilda’nın çalışıyor olduğunun duyulması korkusuyla, saklanmaktadır. Çünkü “sınıf ayrımında en göze çarpan özellik belli işlerin belli bir sınıfa özgü olmasıdır.” (Veblen, 2005: 19) ve “her günkü geçim derdiyle doğrudan ilgili olan işler, alt sınıfın üstlendiği işlerdir” (2005: 20). Sınıflarının artık değişmiş olduğunu kabullenemeyen Arus ve Hilda, alt sınıfa özgü olan ama kendilerinin de aynısını yapmakta oldukları işleri, paylaştıkları yaşam biçimini saklamaktadırlar. Bu, durumun değişeceği ümidini taşıdıklarını ya da en azından içinde oldukları durumu kabullenmeyi reddettiklerini göstermektedir. Eskinin fötr şapkalı, eldivenli Müsü Diran’ı uzun zamandır yoktur artık. Diran, ömrünün son yıllarını -Müsü Diran’ın parasız kalması bir türlü kabul edilemediği için belki de- parası olduğu halde ailesi için harcamamakla, savaşın yarattığı fırsatları kullanıp eski varlıklı hale dönüş yapmak için çabalamamakla suçlanarak, bir yandan ailesinden gizlediği hastalığı için uğraşarak geçirir. Zayıf kalbinin aldığı sondan bir önceki ağır darbe, belki de Amerika’nın Japonya’ya attığı atom bombalarının haberidir. Oğlu ile sohbet eder “son”a en yakın olduğu anda:

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ adlı romanında... 197
Bizim zamanımızda kolejde bir hocamız vardı. Mr. Hooks derlerdi, Protestan vaiziydi. Bize tüm dünyadaki değerlerin, hep beraber, bir insanın tırnağı kadar bile değerli olmadığını söylerdi. Kitabı Mukaddes’ten alıntılar yaparken araya Bağımsızlık Bildirgesi’nden bölümler katardı. Jefferson’un, Tom Paine’in, Franklin’in, Lincoln’ün sözleriyle yetiştik biz. Öleceğimi bilirdim de, Amerika’nın böyle bir şey yapacağı aklıma gelmezdi. Nasıl yaptı, neden yaptı? Savaşın sonuna gelmişken (Biberyan, 1998: 153).

Aynı günün akşamında Diran, belki de son darbeyi Arus’un, parası olduğu halde sakladığı, ailesi için harcamadığı yönündeki suçlamasını yüzüne haykırması ile alır. Amerika’nın atom bombası atarak milyonları öldürmesini anlayamadığı, kabullenemediği şaşkınlığın aynısı ile karşılar bu durumu da: “Ben mi, param var da saklıyorum, yok diyorum ha! Ben mi...” (Biberyan, 1998: 155). Gürültüyü duyup yanlarına gelen oğluna titrek bir sesle “Duyuyor musun, param varmış, kasten vermiyormuşum! Ben...Dediklerini duyuyor musun?” (Biberyan, 1998: 155) der isyan, şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde. Bir sonraki gün sokakta çamurun içine düşüp orada yığılıp kalan Diran, etraftakilerin yardımıyla eve getirildikten sonra yaşama gözlerini açmaz bir daha. Diran’ın ölümünün ardından eve gelenlerin kalabalığı dağıldığında Arus, Diran’ın ölümünü ve sonrasını, işten gelip evdeki kalabalıkla karşılaşan Baret’e ayrıntıları ile anlatırken yine aynı yerden konuşmaktadır: “O odaya çıkacaklar, o yatak, o yırtık çarşaflar... Rezil olacağız... Tüm mahallede konuşulacağız.”, “Siyah çorap yok...İnsanlar gelecek, rezil olacağız... Evi öyle bırakıp dışarı çıkamayız... Neyse ki Zımaro, siyah neyi varsa toplayıp gelmiş... Sağolsun...”, “Neyse ki kahve vardı evde.” (Biberyan, 1998: 163), “Bu şapka giyilir mi? Modası geçmiş ama üstüne tül gelince belli olmaz.”, “Bak, ne kadar ters oldu! Bir ay sonra olsaydı bir manto giyerdim, her şey kapanırdı... Şunun eteğini uzatabilir misin?”... (164) “Muhteşem bir cenaze olmalı”, “Koca Müsü Diran öyle mi kaldırılır!” diyen Suren, tüm cenaze işlemlerini kendisi yapar. Cenaze töreninin Kadıköy kilisesinde değil Beyoğlu bölgesindeki Ermeni kiliselerinin merkezi olan Yerrortutyun kilisesinde yapılmasına karar verir. İstanbul’da yayınlanan Ermenice günlük gazeteler öğleden sonra piyasaya çıkan akşam gazeteleri olduğu için, cenaze ilanı tören düzenlenene kadar iki gün boyunca ve çift sütunda yayınlanabilsin diye hemen gazeteler aranır. Diran, piyasada sevilen tanınmış biri olduğu için Türkçe gazetelere de ilan verilir. Arus daha sonra günlerce cenaze törenini, tabutun “harikalığını”, gelen çelenklerin sayısını, cenaze töreninin bütün ayrıntıları ile gazetede yer alışını, törene kaç kişinin katıldığını, gelenlerin nasıl giyindiğini, ne kadar bağış yapıldığını... konuşacaktır. Çünkü gündelik olanda, “her şey hesabedilir. Çünkü, orada her şey sayılır: para, dakikalar. Her şey metreyle, kilogramla, kaloriyle ölçülür. Sadece nesneler değil, aynı zamanda yaşayanlar ve düşünenler de...Ve bu arada insanlar doğarlar, yaşarlar ve ölürler. İyi ya da kötü yaşarlar” (Lefebvre, 2002: 31). Romanda sıklıkla üzerinde durulan meta fetişizmi, mücevherler söz konusu olduğunda daha net ortaya çıkmaktadır. İnsanlardan daha değerli görülen mücevherler,

198 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Göğerçin Toker
bir kader gibi Tarhanyan ailesinin erkeklerinin eşlerinden, ailelerinden kaçmalarının nedeni olarak ortaya çıkar “Babam Aşkale’ye Gitmedi”nin büyük olaylarının aralarında. Kadınlar, Tarhanyan erkeklerinden mücevherlerini saklamakta, zor günlerde ortaya çıkarıp satmamaktadırlar. Israrla saklanan bu mücevherler erkeklerin yaşamlarında hep bir kırılma noktasıdır ve kaçışlara oradan güç alarak başlarlar. Dırtad amca yıllar önce işinden atıldığında karısı ile olan ilişkisini bitiren mücevherler olmuş, ardından da boşanmalar, yıllarca farklı farklı yerlerde dolaşıp durmalar gelmiştir:
Beni şirketten attıklarında bu benim için bir şey ifade etmedi...Tekrar sıfırdan başlamak için hemen aklımdan hazırlıklara başladım; ama bir de bizimkine sor... Cenaze evine döndü evimiz. Korkusu neydi anlamıyordum... Sonradan anladım; karım bir gün bana, eğer paraya ihtiyacım olursa halıları satmamamı söyledi. Ben de halıları istemediğimi, mücevherlerini satacağımı söyledim. Çok ciddiye aldı. O zaman beni hiç tanımamış olduğunu anladım. Hangi kadın kocasını tanır ki? O mücevherleri ben vermiştim. ‘Biliyorum, gözün onlarda zaten’ dedi. Gözlerinde gördüm, o gün nefret etti benden. O lafı söylediğinde anladım ki aramızda her şey bitmişti (Biberyan, 1998: 87).

Baret’in kaçışının ilk nedeni de babasının ölümünden sonra, annesinin ‘Varlık’tan kaçırdığı, kaç parça olduğu belli olmayan mücevherlerden birkaç parçayı satıp evi değiştirme, eşya ve yeni giyecekler alma planları yaptığında oluşur. Ardından, ne zaman olduğu belli olmayan bir “aldatma”dan bahsettiklerinde, o belirsiz zamanda “Diran’ın, çocuklarının hakkını bir başkasına yedirdiğini” söylediklerinde. Baret bunu duyduğunda, yaşamlarının neden babası annesini aldattığında değil de “Varlık”tan sonra parasız kaldıklarında değiştiğini sorgulamaya başlar. Baret’in düşüncelerinin yerli yerine oturması, kafasındaki karışıklığın gitmesi, annesinin atmaya hazırlandığı kağıtlara atmadan önce Baret’in bakmasını istemesinden sonradır. Kalem kalem en ufak harcamaların not edilişini, bütçeye alınmış bir borçla giren en küçük miktarın yazılışını, askerde kendisine gönderilen paraların kaydının tutuluşunu, sağlık harcamalarını, kalbi için aldığı ilaçların fiyatlarını, “Oğlumu götürdüler” cümlesini, “Baret döndü” cümlesini, “peynir, çay, şeker” harcamalarının tek tek kayıt altına alınışını görüp annesinin “eve şeker bile almıyor” gibi çeşit çeşit cümlelerini hatırladıktan sonradır. Babasının doktoruna gidip, uzun yıllardır “kalp hastası” olduğunu ve ilaçla yaşadığını öğrendikten, doktorun “Aşkale’ye gitseydi ölürdü” cümlesinden ve ilaçla yaşayan babasının hesap defterlerinde uzun zamandır ilaca para ayrılmayıp şekere, çaya, ete, sebzeye, tereyağı ve zeytine... harcama yapıldığını hatırladıktan sonradır (Biberyan, 1998: 169-195). Baret, yabancılaşmaya karşı bireysel bir isyan olarak her şeyi bırakıp gitmeyi seçer. Bilinmeze doğru gidip yaşanmaz yerlerde barınıp, çok ağır koşullarda ve çok çalışıp karnını zor doyurabildiği bir yaşama gider. “Eşlerinin zor zamanlarında mücevherlerini onlara vermeyen” kadınları da beraberinde taşır bu yaşama. Bu taşıyış Lula ile karşılaştığında da zihnindedir. Kaldığı pansiyonun yatalak sahibinin kızı olan Lula ile yaşadığı ilişki boyunca sık sık “Kocan bir gün ihtiyaç duysa, ona mücevherlerini verir misin?” diye sorar. Lula kimi zaman kendisi gibi yoksul bir insanın mücevher alacak parası olan bir kocası olamayacağı cevabını verir; kimi zaman da “Veririm tabi,

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ adlı romanında... 199

kocam değil mi, neden vermeyeyim ki?” der. Lula’nin cevapları tatmin etmez Baret’i, çünkü artık kadınların, kocaları için bile olsa mücevherlerinden vazgeçmeyeceğine inanmıştır. Baret yaşamaktadır. Öylesine, sadece, yaşamakta; ne plan yapmakta, ne hayal kurmakta, çokça içmekte ve yaşamak için nefes alıp vermektedir. Lula’nın hamile kalışı bu sessiz yaşayışı değiştirmez. Lula, Baret’in eski yaşamını, hikayesini bilmese de kendisininkinden farklı olarak yaşamının bir döneminde varlıklı bir hayat sürdüğünü hissetmekte ve belki de hala öyle olduğu düşüncesiyle kendisiyle hiçbir zaman evlenmeyeceğine inanmaktadır. Lula’nın hamileliğinin ilk ayları bekleyiş içinde geçer. Ne bebekten kurtulmak ne de anne olmak yönünde bir karar verebilmektedir. Karnı büyüdüğünde her şeyin anlaşılacağından ve bu nedenle bir daha asla evlenemeyeceğinden korkan Lula bu süreci tam bir kabus içinde geçirir. Baret ise sadece beklemektedir. Bir gerilim içinde beklemektedir ikisi de, sanki sonsuza kadar bekleyebilirlermiş gibi. Bu gerilim nedeniyle zaman bazen çok hızlı bazen de çok yavaş geçiyor gibi gelmektedir. Moretti, bu gerilim retoriğinin, insanları zamanın hızlı ya da yavaş ama bir şekilde akmakta olduğu gerçeğini bir şekilde kabullenmek, hazmetmek zorunda bıraktığını söyler. Ancak Baret’in bu gerçeği kabullenmek ister bir hali yoktur. Çünkü aslında Baret’in herhangi bir hali yoktur: kabullenmek ya da kabullenmemek, çaba sarfetmek ya da bırakıp kaçmak, hiçbiri yoktur. Lula zamanın akmakta olduğu gerçeğini kabullendiği için kendi kendine, ilaç içip çocuğunu düşürerek ondan kurtulma yolunu seçer. Ancak seçtiği yolu tamamlaması, ilaçtan zehirlenip ölmesi nedeniyle mümkün olmaz. “Şok anında yoğunlaşıp patlayan bir zaman” vardır artık (Moretti, 2006: 147). Hem Lula için, ki onun ölümü ile sonuçlanır, hem de Baret için. Baret’in Lula’nın bu nedenle ölüm haberini alıp yine kaçması ama bu sefer “güneydoğuda bir yerlere” kaçması ve yaklaşık 10 yıl boyunca İstanbul’a dönmemesi zamanın yoğunlaşıp patlamasından sonraya denk gelir. Baret’in tekrar İstanbul’a dönüşü Dırtad Amca’sının ölümü ile birlikte Ada’daki evin kendisine kaldığı haberini alışından sonradır. İstanbul’a döner, evi istemediğini avukata bildirir. Annesi ile ablasının oturduğu evi bulup yanlarına gider. Arus, kızını kendisine şekerleme ve çikolata almıyor diye suçlayan bir yaşlı, Hilda evlenememiş; komşularının çocuklarına anne ve babalarından çok daha fazla yakınlık göstererek, yaşlılara çocuklarından ve torunlarından daha çok hizmet edip hürmet göstererek onların sevgisini “çalmaya” çalışan orta yaşlı bir kadındır artık. Arus paha biçilmez bir değer taşıdığına inandığı, kendisine bir zamanlar yaşadığı hayatı hatırlatan ve o hayatla arasındaki tek bağ olan tüyleri, tül, saten ve dantel parçalarını bu sefer kocasının değilse de kızının satacağı korkusuyla saklamakta, şekerleme ve çikolataları sakladığı yerleri de unutmaktadır. Baret, eve döndüğü bir akşam annesini yatağında gözleri yarı açık, çenesi sarkık ve ağzının kenarından birkaç damla beyaz köpük akar halde bulduğunda, onu öylece bırakıp yine çekip gitmeyi seçer...

200 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Göğerçin Toker
Sonuç Lefebvre’e göre toplumun amacı tatmindir. Bilinen, tasarlanan tüm ihtiyaçlar ya tatmin edilmektedir ya da bir gün edilecektir. Bu ihtiyaçlar karşılanabiliyorsa, bu karşılanma anında süratli bir şekilde doygunluk da gerçekleşir. Doygunluk gerçekleştiğinde birey tekrar tahrik edilir ve tekrar tatmin için ihtiyaçların karşılanması, tekrar doygunluk, tekrar tahrik...İhtiyaçlar kışkırtılan tahrik ve tatmin arasında salınım halindedirler (Lefebvre, 1998: 83-84). Lefebvre, kısaca gündelik hayatın bir denge yeri olduğunu, insanlar gündelik hayatlarını yaşayabildiği sürece eski ilişkilerin yeniden oluştuğunu söyler. Ama diğer yandan bu yerde yani gündelik hayatta tehdit edici dengesizlikler de ortaya çıkabilmektedir. Dengesizlik ortaya çıkıp da insanlar gündelik hayatlarını sürdüremez hale geldiğinde ise devrim başlar (1998: 39). Zaven Biberyan, Varlık Vergisi Kanununun ardından gündelik yaşamda ortaya çıkan değişiklikleri aynı zamanda bir yabancılaşma öyküsü olarak anlatmaktadır. Babam Aşkale’ye Gitmedi, büyük bir bölümü ile “tatmin edilemeyen ihtiyaçlar” üzerinden şekillenmektedir. Küçük küçük doygunlukların yaşandığı bir ailede karşılanamayan ihtiyaçlar karşılanma olasılığı olmaksızın bir dağ yığını gibi beklerken, amacına ulaşamamış bir toplum söz konusudur. “Varlık” nedeniyle Tarhanyan ailesi ve Tarhanyanlar gibi bir süreç yaşamış pek çok azınlık ailesi, diğer yandan “Varlık”ın hedef almadığı ama İkinci Dünya Savaşının etkisiyle benzer, aynı ve belki daha ağır koşulları yaşamış olan memur, işçi, köylü aileleri; tatminin gerçekleşmediği bir toplumun varlığı, “devrim” karşısına “uyum sağlama”yı yerleştirmemize ve yabancılaşma varolduğu sürece devrimin imkansızlığını düşünmemize yol açmaktadır. Çünkü gündelik hayat sürdürülemez hale geldiğinde sürdürülebilir bir başka gündelik hayat halini çoktan almıştır.
KAYNAKÇA Akandere, O. (1998). Milli Şef Dönemi, İstanbul: İz. Akar, R. (1999). Aşkale Yolcuları, İstanbul: Belge. Aktar, A. (2000). Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, İstanbul: İletişim. Altınay, A. G. ve Bora, T. (2002). “Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik”. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Milliyetçilik, 4: 140-153. Barutçu, F. A. (1977). Siyasi Anılar (1939-1954), İstanbul: Milliyet. Biberyan, Z. (1998). Babam Aşkale’ye Gitmedi, İstanbul: Aras. Cantek, L. (2001). “Cumhuriyet Türkiye’sinde Modernliğin Tekinsiz Suretleri Kadınlar, Gençler ve Bobstil”. Birikim. 146: 56-63. Clark, E. C. (1984/1985), “Türk Varlık Vergisine Yeniden Bakış”. Yapıt (Toplumsal Araştırmalar Dergisi). 8, İnönü Özel Sayısı. De Certeau, Michel (1988). The Practice of Everyday Life, Berkeley: California University Press. Gencosman, K. Z. (1942). “Korkutucu Ölçüde Ahlak Buhranımız Yoktur”. Ulus, 1 Kasım.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Zaven Biberyan’ın ‘Babam Aşkale’ye Gitmedi’ adlı romanında... 201
Kafaoğlu, A. B. (2002). Varlık Vergisi Gerçeği, İstanbul: Kaynak. Koçak, C. (1996). Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), İstanbul: İletişim. Lefebvre, H. (1998). Modern Dünyada Gündelik Hayat, İstanbul: Metis. --------------- (2002). “Work and Leisure in Everyday Life”. The Everyday Life Reader, New York: Routledge. Millas, H. (2000). Türk Romanı ve “Öteki”, İstanbul: Sabancı Üniversitesi. Moretti, F. (2005). Mucizevi Göstergeler, İstanbul: Metis. Nadi, N. (1964). Perde Aralığından, İstanbul: Cumhuriyet. Oran, B. (2001). Küreselleşme ve Azınlıklar, Ankara: İmaj. Ökte, M. F. (1951). Varlık Vergisi Faciası, İstanbul: Nebioğlu. Parla, J. (2001). Don Kişot’tan Bugüne Roman, İstanbul: İletişim. Tokgöz, E. (1999). Türkiye’nin İktisadi Gelişme Tarihi (1914-1999), Ankara: İmaj. Türkeş, Ö. (2001). “Kıyım Romanları”. Birikim. 214: 113-120. ------------- (2002). “Romana Yazılan Tarih”. Toplum ve Bilim. 91: 166-212. Uran, H. (1959). Hatıralarım, Ankara: Ayyıldız. Us, A. (1966). 1930-1950 (Atatürk, İnönü, İkinci Dünya Harbi ve Demokrasi Rejimine Giriş Devri Hatıraları, İstanbul: Doğruluk. Veblen, T. (2005). Aylak Sınıfın Teorisi, İstanbul: Babil Yayınları. Webley, P., Burgoyne C. B. vd. (2001). The Economic Psychology of Everyday Life, New York: Routledge. Yetkin, Ç. (1992). Türkiye’nin Devlet Yaşamında Yahudiler, İstanbul: Afa. Zürcher, E. J. (1998). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul: İletişim. Cumhuriyet Ulus

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MAKALE 203

MTV’n n Küreselleşme Serüven nde Yen Durak: MTV Türk ye

Sevg Can Yağcı1

ÖZET
Bu makale, dünyada 160’tan fazla ülkede yayın yapan küresel müzik kanalı MTV’nin, Türkiye’de yayına başlaması sürecini değerlendirmek için hazırlandı. Yerelleşme kavramının, günümüzde küreselleşme stratejisi olarak nasıl kullanıldığı, MTV Türkiye örneğinde niteliksel bir analizle incelendi. MTV Türkiye’nin kuruluş süreci, küresel ve yerel hedefleri, kültür endüstrisinin yeni bir boyutu olarak ele alındı. Küresel medya endüstrilerinin ekonomik çıkarlar doğrultusunda yerel kültür içinde bir dönüşüm yaratma hedefleri, MTV Türkiye örneğinde MTVI’nin genel yayın politikası ve tarihsel-küresel gelişimi ışığında tartışıldı.
Anahtar Kelimler: MTV; MTV Türkiye, Küreselleşme, Küresel Medya Endüstrileri

Mtv Turkey: Next Desınatıon ın the Mtv’s Global Journay
ABSTRACT
This article aims to study the local establishment process of MTV, a cable network spanning more than 160 countries. Article describes a qualitative analysis of glocalization strategies of “MTV-Turkey”. The establishment of the channel, targets and aims both locally and globally is examined as a case study for the culture industry. The global media industry, towards its economic benefits, aims at cultural transformation. The process is angved in accordance with MTVI’s global brodcasting consept in a historical perspective, using MTV Turkey as a case study.
Keywords: MTV, MTV Turkey, Globalization, Global Media Industries

1

Ar. Gör. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü

204 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sevgi Can Yağcı

Giriş Günümüzde küresel medya endüstrileri, küresel örgütlenme stratejileri aracılığıyla, özgün ekonomik-siyasal koşulları, kültürel farklılıkları ve yerel dirençleri aşarak hızla gelişmektedir. Sunulan yeni tüketim kültürü, ekranlardan gündelik yaşamlara sızarak yaygınlaşırken, Amerikalı, Avrupalı ve Uzakdoğulu medya endüstrileri, bu yaşam tarzını taşıyabilecekleri yeni pazarlar peşindedir. Bu çalışmada, küresel medya endüstrilerinin ekonomik hedeflerinin temelini oluşturan kültürel dönüşümün, hangi hedeflerle ve nasıl gerçekleştirdiği, popüler müzik kanalı MTV’nin Türkiye’ye geliş serüvenine bakarak irdelenmiştir. Bu amaçla, medya devi Viacom’un dünya gençliği için bir fenomen haline gelen kanalı MTV’nin, küreselleşmesi ve Türkiye’yi de kapsayacak biçimde yerelleşmesi, tarihsel bağlamı içinde ele alınmıştır. MTV örneği, gerek kuruluşu gerekse yerelleşme biçimi ve dünya gençliğine sunduğu tüketim alışkanlıkları ile, küreselleşmenin stratejik adımlarının betimlenmesi konusunda tatmin edici yanıtlar vermektedir. Bu süreçte kültüre özgülüklerin bilgisine sahip olmanın, özgünlüğü korumaktan çok endüstriyel gelişimin artalanını oluşturacak kültürel zeminin hazırlanmasında değerlendirildiği de görülmektedir. Yüz altmıştan fazla ülkede, 400 milyon civarında evin ekranına, 1 milyarın üzerinde izleyiciye ulaşan MTV, popüler kültür ürünlerini tanımlayarak küresel dolaşıma sokan ilk kanaldır. MTV İzleyiciyi, “Mega-olaylar”la, “Mega-starlar”la tanıştırmış, bunları yaparken güçlü sponsor kaynakları yaratmış ve popüler kültür için eşsiz bir imgesel varlığa dönüşmüştür (Jones, 2005). Bu yönüyle bir fenomen olarak tanımlanan MTV, Asya ve Avrupa’ya yaptığı bölgesel yayınlarla yetinmemiş, Amerika’dan Çin’e, Avrupa’dan Hindistan’a farklı kültürlere yönelmiş ve birçok yerel MTV yayına başlamıştır. MTV Türkiye bu halkanın en yeni üyesidir. Kanal Türkiye’ye nasıl gelmiştir? Halihazırda MTV Europe’un zaten izlendiği ve benzer formatta, ulusal müzik kanallarının yayının sürdüğü ülkede, rekabeti ve riski göze alarak kurulan kanalın başarı iddiası neye dayanmaktadır? Kanalın“MTV Türkiye’de, Türkiye MTV’de” sloganı bu iddia ile nasıl bir ilişki içerisindedir? Çalışmada bu sorulara kanalın küreselleşme stratejilerine bakarak yanıt aranmıştır. Konu küresel etkinlik gösteren medya devlerinin, gözardı edemediği “yerellik” kavramının, neoliberal ekonomi politikalar doğrultusunda başarıyla kullandığı düşüncesiyle irdelenmiştir. MTV Türkiye’nin yeni olması, küresel ve yerel etkileşiminin uzun vadeli sonuçlarını görmeye henüz olanak tanımadığından, burada ileride gerçekleştirilecek araştırmalara bir zemin oluşturması açısından, yayın hayatının başındaki kanalın, kendi varlık nedeni ile ilgili açıklamaları, tanıtım kampanyaları ve tüm bunların Merkez kanal olan MTV international (MTVI) ile bağlantıları açısından ele alınmış, izlediği strateji incelenmiştir. Çalışmada küreselleşme ile birlikte sıkça söz edilen “çeşitliliğin korunması” ve

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MTV’nin Küreselleşme sürecinde yeni durak: MTV Türkiye 205

“yerelleşme” kavramlarının, küresel sermaye çıkarları doğrultusunda nasıl değerlendirildiği üzerinde durulmuş, ayrıca tektipleşme amacı gütmediğini ifade eden kanalın, bu iddiasının olanaklılığı sorgulanmış, kanalın, tek tip izleyici ve tüketici oluşturmadaki gücü, yerel kültürel kodlardan sonuna kadar yararlanmasına dayandırılarak irdelenmiştir. Yöntem MTV Türkiye, günümüzde, küresel medya endüstrilerinin küreselleşme stratejisi olarak belirledikleri “Küresel düşün, yerel davran” sloganının nasıl hayata geçtiğine iyi bir örnek oluşturmaktadır. Kanalı bu yönüyle ele alan çalışma, niteliksel–betimleyici biçimde tasarlanmıştır. Makalede öncelikle MTV’nin tarihsel bir değerlendirmesi yapılmış, kanalın küreselleşme stratejilerinde önemli yer tutan yerelleşme hareketi ana hatlarıyla betimlenmiştir. Küreselleşme-yerelleşme ekseninde Türkiye’nin yeri ve kanalın nasıl bir ortamda yayına başladığına ise ikinci bölümde yer verilmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümü MTV Türkiye’ye ayrılmış, kanalın kuruluş serüveni ve kendisini, amaçlarını, hedeflerini, yayın akışını ve içeriğini neye göre belirlediği aktarılmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda, MTV üzerine yazılan literatüre başvurulmuş, MTV yetkililerinin basın bültenleri, medyada çıkan MTV haberleri, kanalın tanıtım ve reklam filmleri, MTV Türkiye’de yayın akışında yer alan programlar veri kaynağı olarak incelenmiştir.

Analiz ve değerlendirme A. MTV fenomeni
“…Biz yola izleyiciye ulaşabilmek için yerel olmak gerektiğini sezerek çıktık. Bu da markamızın dünya çapındaki değişmezliğini korumanın yanı sıra, yalnız dil ve müziğin değil, anlayışın da yerelleştirilmesiyle mümkün olabilirdi…” Bill Roedy, MTV Uluslararası Ağı Yönetim Kurulu Başkanı

“…MTV hem bir küresel olgu hem de sıra dışı bir işletmedir. Dünyanın her yanındaki yaklaşık 385 milyon evde izlenebilen gerçek anlamda bir kuşağa seslenen bir markadır. İnanılmaz ölçüde kârlı olmasının yanı sıra Viacom’un en önemli varlıkları arasında yer alan olağanüstü bir büyüme makinesidir…” Sumner Redstone, MTV Y.K. Başkanı ve CEO’su.

MTV’nin doğuşu, popüler kültürden soyutlanarak algılanamaz. Bu nedenle, MTV’nin tarihine gelmeden önce, kanalın içine doğduğu popüler kültür atmosferine kısaca değinmek gerekmektedir. 20.yy.da müzik, teknolojik gelişmeler sayesinde yalnızca işitsel bir deneyim olmak-

206 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sevgi Can Yağcı
tan çıkmıştır. Müzik sektöründeki gelişmelerin zeminini hazırlayan sinema olmuştur. Başlangıçta sessiz filmlerin fonunu oluşturan müzik, 1930’lardan sonra müzikallerle, görüntünün vazgeçilmez eşlikçisi haline gelir. 1950’lerde gençlik odaklı filmler sayesinde, müziğin ve seslendirenin ünlenerek, popüler kültür ürünü olarak yayılmasına tanık olunur. 50’lerden itibaren gençlik, özellikle de ergen grup önemli bir sayısal çokluğa ulaştığından, programcılık, compact diskler, müzik klipleri MTV’nin kurulduğu yıllara gelindiğinde kayıt endüstrisinin önemli öğelerini oluşturmaya başlar. 1970’lerde, Grease (1978), Hair (1979), Flash Dance (1983), Dirty Dancing (1987) gibi ses getiren müzikal filmler, sinema ve müzik sektörlerinin işbirliği yaparak Soundtrack albümler üretmesine yol açar. Bu arada sözü geçen filmlerdeki yıldızların saç stillerinden kostümlerine ve davranış biçimlerine, özellikle gençler tarafından önemsendiği ve benimsendiği görülür. Kuşak çatışmaları, sınıf çatışmaları, anlık duygu halleri, öfke, coşku, umut, düş kırıklığı, müziğin bağlamsal gücüyle, popüler müzik aracılığıyla yayılmaktadır. Bir kültür pazarı oluşturma çabasına girişmiş olan televizyonların, Michael Jackson’un Billie Jean örneğinde görüldüğü gibi yeniyi tanımlama, alışılageldik program türlerinin yayınlanmasının yanı sıra, müziği kullanmayı keşfedişine paralel olarak, televizyon için uygun hale getirilen müzik videolarını pazarlamakla işe başlanmıştır. Bunlar, pop müziğin küresel bir ergen tüketici yaratacağının belirtileridir (Schucker, 2001). Scott’a göre (1997), Popüler kültür endüstrisinin gösterdiği bu gelişim, küreselleşme kavramının önemli bir basamağını oluşturmuştur. MTV de bu basamakta yerini alacak, müzik endüstrisini 1980’lerden itibaren girdiği durgunluktan kurtaracak ve pop müziği dünya çapında tanıtan bir pop kültür peygamberi olarak tüm dünyada ne tür müziğin dinleneceği konusunda büyük bir belirleyici olacaktır (Barnet ve Cavanagh, 1995). MTV, Kuzey Amerika’da, 1981’de WASEC bünyesinde kurulur. WASEC’in CEO’su John Lack, müzik yapımcıları tanıtım bantlarını ücretsiz verdiğinden, kanalın maliyetinin fazla olmayacağına WASEC’in sahiplerini ikna edince, MTV yayına başlar. Kanalın kütüphanesinde yalnızca 125 video vardır ve kendilerine gönderilen her şey ekranda yer bulmaktadır. Amerikanlaştırma nosyonunun aksine, kanalda İngiliz grupları daha yoğun ye almıştır. O yıllarda Amerika’da rock yıldızlarının klipleri henüz pek yoktur (Adelt, 2005). New York’ta ve Avrupa’da şehir merkezindeki kulüplerde yavaş yavaş klip yayınları da başlamıştır. Kanalın şimdiki yönetim kurulu üyelerinden Freston, kanalın önündeki engelleri kaldırmaya koyulur. İlk sorun kablolu yayın operatörlerinin kanalı ciddiye almamalarıdır. İçlerinde ancak bir iki tanesi MTV’ye sıcak yaklaşmıştır. Diğer bir sorun plak şirketlerinin tutumu olmuştur. Plak şirketleri başlangıçta karşılıksız içerik vermek konusunda çekinceli davranmışlarsa da kanal yayına başlayıp da sanatçılar kendilerini ekranda görmek için kendi plak şirketlerine “neden ben de orada yokum?” diye baskı yapınca bu sorun da kısa sürede çözülmüştür (Tungate, 2006). MTV’nin önünde çözülmeyi bekleyen bir sorun daha vardır: Markalaşma. Televizyonda markaların olmaması, kanallardan çok programların tercih edilmesi yönündeki izleyici alışkanlığının değiştirilmesi gerekmiştir. Freston,

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MTV’nin Küreselleşme sürecinde yeni durak: MTV Türkiye 207

klipten klipe kesintisiz bir geçiş yaparak izleyicinin ilgisinin dağılmasını engellemek gerektiğini fark etmiştir. İlgiyi tutmanın ön koşulu, öncelikle ilgi çekebilmek olduğundan hazırlıklar bu doğrultuda gelişir. Bunun için de öncelikle “kibar ya da resmi görünmeyen, acemice ama isyankâr bir grafiti çağrışımı olan” bir logo tasarlanır, Neil Amstrong’un aya MTV bayrağı dikerken gösteren logo, kanalın yayına başlamasıyla yayına girer. İlk video klipse manidar biçimde, The Buggles’ın, “Video Killed The Radio Star” (Video Radyo Yıldızını Öldürdü) adlı parçasıdır. Sıradaki adım, basının sonra da reklam verenlerin ilgisini çekebilmektir. Bu da kanal yöneticilerini iyi bir marka çalışması yapmaya yönlendiren diğer nedendir. MTV’nin başarısı gitgide kabul görür. Plak mağazası sahipleri, MTV’nin satışlar üzerindeki etkisini gözlemlemişler, kanalın pazarlama kampanyasına katılmaya istekli hale gelmişlerdir. Plak şirketleri de gönderdikleri klip sayısını çoğaltmışlar, sanatçılar da kanalın kendi yıldızlarının parlamasına büyük katkı sunduğunu fark etmişlerdir. Bu arada MTV kablolu TV operatörlerine baskı yapmasının bir yolunu geliştirmiştir. Rock yıldızlarının oynadığı, “I want my MTV” (MTV’mi istiyorum) adlı reklam filmleri çekilir, bu reklamlar MTV yayınlarının izlenemediği bölgelerdeki büyük kanallarda yayınlatılır. Bu reklam bombardımanının maliyeti, 2 Milyon dolar olmuştur. Reklamlar o kadar etkin olur ki, kablo operatörleri, kanalı izlemek isteyen gençlerin büyük tepkileriyle karşı karşıya kalır. Freston o dönem de tek tek şehirleri hedef aldıklarını, bir kent için bir hafta yoğun reklam verdiklerini, sürecin kusursuz işlediğini ifade etmiştir (Tungate, 2006). Adelt’e göre (2005), MTV Music Networks’ün hisselerinin büyük kısmı Warner Amex’in elindedir ama halka açık bir şirkete dönüşür, ertesi yıl American Express şirketteki hissesini Warner’a satınca Warner da kanalı Viacom’a satar. Kanal iki yıl sonra Sumner Redstone’un idaresine geçer. 1986’da gerçekleşen bu el değiştirme, birçok değişimin de habercisidir. Kanal yayın politikası olarak alternatif bir görünüm sunmuş, 1980’lerin başında kanalda daha çok beyazlar ekrandayken, Michael jackson, rap müzik ve hiphop için farklıların adresi haline gelmiştir. Ancak 90’larda MTV, müzik endüstrilerinin, bir sanatçını kamusal kimliğinin oluşumunun, satış artışlarının belirleyicisi olmuştur. Yüksek kâr edebilme özelliğine sahip olan kanal, ergenlere ve genç yetişkinlere yönelik reklamları hedeflemiştir. Kablolu TV sorununu da çözünce, 1992 yılında ilki düzenlenen MTV Müzik ödülleri, 139 ülkede yayınlanmış ve starların katılımıyla gerçekleştirilen bu tören, MTV’nin küresel bir fenomen haline gelmesinde önemli bir adım olmuştur (Schucker, 1998). Çağdaş gençliği hedef alan, önemli bir reklam aracına dönüşen kanal, hedef kitlesini özgün medya marketleriyle bir araya getirmeyi, daha o yıllarda başarmıştır. MTV, tüketim alışkanlıklarına yön verecek, üründen çok ürünü tüketeni şekillendirmeye yönelecek bir anlayışla, hedef kitlesi gençlik olan her sektörün iştahını kabartmaya başlar (Young, 2001:65). Başarı grafiği gittikçe yükselen kanal, Adorno tarafından kapitalizmin siyasal ve estetiksel ilişkilerin yeniden üreticisi olarak tanımladığı popüler müzik aracılığıyla (Alemdar ve Erdoğan, 2004:38), kapitalist endüstriyel standartlaş-

208 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sevgi Can Yağcı
manın taşıyıcılarından biri olarak sınır ötesi fetihlere hazırdır.

B. MTV’nin küreselleşme-yerelleşme stratejileri
“Küreselleşme, yöntem ve pazarlama uzmanları dünyasının şifresidir. Bu şirket mantığını yöneten parola entegrasyondur. Bu sözcük, büyük ekonomik şirketlerde işlevsel örgütlenmenin sibernetik anlayışı anlamına gelmektedir.” Armant Mattelart

Günümüzde toplumsal yaşam içinde yeni bir durumu simgeleyen küreselleşme kavramı (Keyman ve Sarıbay, 2000), özellikle ekonomik, kültürel ve siyasi yönlerinin toplumla ilişkisi yönüyle ele alınmaktadır. Medya, küreselleşmenin bu üç yönünün kesişim ve etkileşim noktasıdır. Küresel medya devleri bu “nokta”nın sınırlarını aşmak için yeni bir strateji geliştirmişler, bu stratejilerin temeline de Mattelart’ın vurguladığı gibi (2001), alışverişin akışkanlığının sağlanması hedefini her sektörde ana amaç olarak belirlemişlerdir. 1990’lardan itibaren, kültürel sömürünün adı, kültür yaratma eylemiyle harmanlanınca, kültürel imajlar ve enformasyonun üretilip dağıtılması, teknoloji sayesinde en hızlı büyüyen endüstri olarak görülmektedir. Bu endüstri, kültür emperyalizmi tezlerine karşın, “kültürel alışveriş”, kültürel zenginleşme” gibi kavramlarla, üçüncü dünya ülkelerine küresel kurtarıcılar olarak sunulmaktadır (Erdoğan, 2000). Ulusötesi medya hareketlerinde yerelleşme (localization) neoliberal politikaların başlıca strateilerinden biri olarak sıkça anılmaya başlanır. Özellikle melezleme, küreselleşmede kültür karşıtlığı şokunun önlenmesinde en çok başvurulan yöntemdir (Mattelart, 2001:100). Buradan hareketle, “küreselin yerelleşmesi” ya da “yerelin küreselleşmesi” tekil toplumların gitgide daha büyük bütünlere katıldığı bir süreci betimler. Küresel şirketin stratejik yaklaşımında, ülkelerin özgün yerel koşulları, alışkanlıkları ve gizleriyle uyum sağlayabilen özerklik taktikleri, teknolojinin esnekliğinden de yararlanarak kullanılmaktadır. Özellikle de popüler kültürel hareket söz konusu olduğunda, Rana Aslanoğlu’nun “kültürel karışım” olarak ifade ettiği kavram (aktaran, Keyman ve Sarıbay, 2000), küresel medya endüstrilerinin, bu araştırma için düşünecek olursak MTV’nin içeriği söz konusu olunca uygun bir tanımdır. Özellikle melezleme konusunda popüler müzik iyi bir malzemedir. Katmanlaşmalar aynı zamanda monopolileşmiş müzik sektörlerinin oluşumuna da hizmet etmektedir. Dünyanın birçok ülkesinde yabancı müzik, yerli müzikten daha fazla pazarlanmakta, elbette bu ülkelerin politik ve kültürel tarihsellikleri, deneyimleri ve müziğe toplumun yüklediği kültürel anlamla da beslenen bu süreçte, MTV çok önemli bir aktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Giddens’a göre (2000: 30-35), küreselleşme, iletişimsel bir kavram olarak ekonomik olarak standartlaşmayı kültürel olarak çoğulluğu korumak yoluyla sağlamaktadır. “Küresel kapitalizm”sürecinde, uluslararası işbölümünün oluşumu, ürünlerin aracılar vasıtasıyla sınır ötesi hale gelişi ve yerel politikalarla yaygınlık kazanması, MTV’nin de izlediği yol olmuş, ancak kanal, doğası gereği bu yolda öncü teknik ve deneyimleriyle yürümüştür. Küreselleşme için sözü edilen yerel politikaları geliştirmek, günümüzde pek çok

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MTV’nin Küreselleşme sürecinde yeni durak: MTV Türkiye 209

uluslararası şirket gibi, Viacom’un da başarılı küresel ticaret stratejisinin temelini oluşturmaktadır. Bu stratejilerin özelliği atipik eğilimler gösterme, özgün çözüm ve yaklaşımlarla yerel kültüre kendini kabul ettirme, yereli dönüştürürken, belli oranda değişmeyi göze alabilme esnekliğine sahip olma, olarak sıralanabilir (Fung, 2006:80). “Küresel düşün, yerel davran” sloganıyla hareket eden Viacom’un MTV’si, sınır ötesine, 1 Ağustos 1987’de, MTV Europe, yayınlarıyla geçmiştir. MTV Europe, kanalın küresel bir markaya dönüşmesinde ilk adımdır. MTV’nin tek tip kültürden beslenen ve onu sunan yapısı, sınır ötesine geçişiyle birlikte değişim göstermeye başlamıştır. İzleyici tutum ve beklentileri ülkeden ülkeye farklılaştığından, uluslararası platformda standart bir izleyici ilgisini sağlayabilmenin olanaksızlığını kavrayan yetkililer, MTV’nin yerele adapte olmayı göze almadığı takdirde yerel rekabette başarısız olma ihtimalini çabucak fark etmiştir. Ülkelerin yerli müzik kanalları, MTV formatını kopyalayabilmekte, üstelik kendi kültürel kodları ve müzikleriyle, kendi izleyicilerine ya da başka bir deyişle tüketicilerine çok daha kolay ulaşabilmektedir. Bu bilgi ve deneyim, MTV’nin uluslararası stratejisini tamamen değiştirmesine yol açmıştır (Chalaby’den aktaran Jones, 2005). MTV Europe ile başlayan bu küresel serüvende, talep edilecek bir marka olmayı gerektirmek şarttır. Bu nedenle yayıncı, yerel sanatçılar ve sanat olaylarına sponsor olarak, Avrupa turneleri düzenlenmesini destekleyerek ve MTV Europe Müzik Ödülleri düzenleyerek kendisini kabul ettirmeye çalışmıştır. MTV Europe’un başkanı ve CEO’su Brent Hansen, tüm Avrupalılara hitap eden bir yayın içeriğinin zor olacağının bilinciyle şöyle der:
Kanal belirli bir ülkeden çok, hareket özelliği olan genç insanları hedeflemekteydi, dolayısıyla uluslararası bir tadı olması gerekiyordu… Kanal her ne kadar kendini uluslararası gören insanları hedeflese de, izleyici tarafından bazı ulusları hor gördüğü sanılması tehlikesi az da olsa vardı…Yayınımız ne kadar ilginç ve değişik olursa olsun, izleyicilerimizin yaşam tarzlarına uzak kalabileceğimizi hissettim. Bunu önlemek için onların gündelik yaşamlarının parçası olmalıydık (aktaran Tungate, 2001:61).

1994 yılında teknolojik bir gelişme, MTV’nin yayın stratejisini son derece kolaylaştırarak, küreselleşme adımlarına katkı sağlayacaktır. Jack Banks’in aktardığına göre MTV rekabetçi olmayan, büyük plak şirketleriyle işbirliğine dönük bir strateji izleyerek bu başarısının temelini oluşturmuştur (Jones, 2005:83-88). Dijital yayıncılığa geçen kanal, Avrupa’nın farklı bölgelerine ulaşmaya başlar. Bu da her ülkenin kendi MTV’sine sahip olması anlamında bir ön hazırlıktır. Ülkelerin kendi dillerinde sunucular, klipler ve programlarla MTV kanalında buluşması, kanalın genel stratejisinin müzik ödülleri gibi belli başlı programlarla sürekliliğinin sağlanması hedeflenir. Asya, Avustralya, Kanada, Latin Amerika ve Rusya’da bölgesel yayınlar yapan kanal, MTV Uluslararası Başkanı Bill Roedy’nin yürüttüğü stratejiyi izlemektedir. Bu da kablo erişiminin bulunmadığı yerlerde, ulusal frekanstan yayın yapma önerisidir. Kendisi bu sistemi “agresif, yaratıcı, yılmayan bir dağıtım” olarak tanımlamıştır (Tungate, 2001: 63).

210 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sevgi Can Yağcı
MTV içeriğinin yüzde 70’e kadar olan kısmını yerelleştirmeyi göze almakta, “classic Coke” dediği klasik formatını, aynen taşımak yerine, yerel politikacılar ve kültüre göre yeni içerikler inşa ederek küreselleşmektedir. Bu, yerel politikacılarla, reklamcılarla ve tüketici talepleriyle her mekânda yeniden tanışmayı, alanı yeniden düzenlemeyi gerektirmektedir. Yerel bir kültüre küresel bir müdahale olduğunda, yerel kültür küresel tarafından bozulmaya başladığında, çok ulusçu reklamcıların ve şirketlerin MTV gibi genç tüketici odaklı bir kanaldan fayda umarak, onunla hareket etmeleri doğaldır, çünkü dünyada en iyi tüketici grubu gençlerdir. MTV onları yeni ve el değmemiş pazarlara tanıtmakla kalmamakta, sadece bu ekonomik fayda değil, kültürel olarak da yeni pazarlar yaratılmasına aktörlük etmektedir. Jones’un (2005), Chip Walker’ın düşüncelerini şöyle aktarır:
“Televizyon küresel bir köy değil, küresel bir alışveriş merkezi yarattı” Bu sözün gerçekliğine uygun olarak, MTV’de bu küresel alışveriş merkezinin yaratanıdır. Uydu teknolojileri ile kuşatılan dünya gençliği, ortak tüketici davranışları sergilemektedir çünkü ortak televizyon programlarının izleyicisidirler

Bu strateji Viacom’a çok para kazandırır. Yerelleşme, yerel sanatçıların ve izleyicilerin de hoşuna gitmiş, Shakira gibi, yalnız kendi topraklarında satan albümler, MTV’de yayınlandıktan sonra bütün dünyaya dağılmıştır. Ancak, yerelleşme stratejileri, her ülkede küresel “star”lar yaratmaya muktedir değildir. Burada kimin ünleneceği, küresel pazarda kimin, neyin dolaşıma gireceği neye göre belirlenmektedir? Kanalın ifadesi, MTVI’da ve MTV Europe’da çok beğenilen şarkıcıların diğer MTV’lerde de dolaşıma sokulduğu yönündedir. Eğlence ve haz odaklı kitle iletişimi anlayışı, toplumsal insanlık durumundan çok bireysel insanın doyumunu öne çıkaran (Erdoğan, 2000) yayıncılık üslubuna uygunluk, özellikle metalaştırılan kadın bedeni ve kadın erkek ilişkisi temsilleri, dolaşıma girme konusunda belirleyici görünmektedir. Bu seçicilik, her yerel MTV’de yer alan şarkıcının, küresel dolaşımda eşit şekilde yer almadığını da göstermektedir. Ancak, baştan beri kurduğu her yerel kanalda, yereli uluslararası platforma taşıma iddiasıyla işe başlamaktadır. Sınırları aşma girişimi kapsamında, MTV 1995 yılında, Çin’de de yayına başlar. Çin’deki kablolu TV pazarına giren ilk yabancı yayın kuruluşu olmuştur. MTV China, genç tüketicilerin uluslararası markalara erişebilmelerini sağlamıştır. Ayrıca, New York’ta Çin halk çalgılarının filarmoni orkestrası tarafından çalınması gibi Çin kültürünün tanıtımı için de kullanılabilirliği, Çinli yöneticilere cazip gelmiştir (Tungate, 2006:63-64). (2006), Bil Roedy, durmaksızın süren küreselleşme hamleleri için şunları söyler:1
… Biz sınırları aşan bir yaklaşım benimsedik. Gençlik, enerji, müzik tutkusu ve biraz da başkaldırı. Ancak bu formül kendisini farklı pazarlarda farklı biçimlerde gösterebilir. Tayvan’da keskin ve dobra, Hindistan’da Bollywood ve renkli, Brezilya’da canlı ve erotik, Çin’de ise aile ve değerlere saygılı.

1

Akyıldız, T (2006) http://74.125.77.132/search?q=cache:raDYSb96a10J:hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ haber.aspx%3Fid%3D5415912%26yazarid%3D47+bu+nas%C4%B1l+tan%C4%B1t%C4%B1m+aky%C4 %B1ld%C4%B1z&hl=tr&ct=clnk&cd=1

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MTV’nin Küreselleşme sürecinde yeni durak: MTV Türkiye 211

Kanalın formatı da tüm bu gelişmelere uygun olarak değişim gösterir. Çizgi film karakterleri, Ozzy Osbourne’un yaşamı, belgeseller, Türkiye’de de çok popüler olan, “Biri Bizi Gözetliyor”un ilk ve özgün hali “Real World” 360 derece MTV gibi programlar, yalnızca müzikle yetinmeyen kanalın başlıca programlarıdır. Kanal, aşırı bireyci, tüketici kimlikler oluştururken, toplumsal duyarlıklar sergilemedeki eksikliği yönünde eleştirilince başta AIDS olmak üzere, Amerika ve Avrupa’da önemli sorunlar olarak tanımlanan konularla ilgili toplumsal duyarlık projelerine de ekranlarda yer vermeye başlar. Bu programlar, kanalın yerelleşme stratejilerinde de ya aynen taşıdığı, ya da yerel versiyonlarının oluşturulduğu yapımlardır. Bu ortak yapım programlar, yabancı yapımlar ortak telifli programların yerel ekiplerce versiyonunun üretilmesi, program değiş-tokuşları, ortak etkinlikler, ödüllerin ithalat ve ihracatı anlamına gelmekte, yabancı sermayenin yerel kültürle buluşması popüleri oluşturan elementlerin bu kanallar eliyle melezlenerek tanımlanmasını sağlamaktadır (Allan, 1997: 77-84). Görüldüğü gibi küreselleşme yalnızca üretim boyutuyla sınırlı değildir. Dağıtımda da önemli bir aktör olarak karşımızdadır. Ürünlerin dolaşımı, albümler, filmler, tv kanalları, bu ağın parçalarıdır. Time Warner’in duyurduğu gibi, dünya artık küresel endüstride söz sahibi olanların izleyicisi, dinleyicisi, alıcısıdır (Scott, 1997: 77-84).

C. MTV Türkiye
...Global bir marka olmamız çok önemli... MTV gençleri ilgilendiren bir yaşam kanalıdır. Sadece müzik kanalı olarak değerlediremeyiz. Esra Oflaz. MTV Türkiye Genel Müdürü

a- MTV’nin Türkiye’ye Geliş Süreci MTV Türkiye’nin yayına başlayış sürecini irdelerken, yayına başlama tarihi olan Ekim 2006’da öncelikle göze çarpan, küresel yarışta medya endüstrilerinin rekabetidir. Uluslararası medya endüstrileri, AB’ye uyum sürecindeki eğilimlere, medyada yabancı sermayeyi kısıtlayan yüzde 25 oranının kaldırılmasına yönelik çalışmalara, ve Uluslararası Yatırım Bankası adına Morgan Stanley’in derlediği raporun sonucuna bakarak, yeni pazar olarak Türkiye ile daha çok ilgilenmeye başlamıştır2. Viacom yerel bir pazar arayışı içinde şüphesiz baş rakibi Murdoch’un manevralarını yakından izlemekte ve adımlarını ona göre atmaktadır. MTV China sürecinde de olduğu gibi, Türkiye’de sahnede önce Murdoch belirir. Murdoch’un adımı, Viacom için öncü ve yüreklendirici bir adım olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin MTV ile tanışması MTV Europe aracılığıyla, on yıl önce olmuştur. Aslında başlangıç, Türkiye’de alışıldığı üzere bir deneme yanılma süreciyle gelişmiştir. Star televizyonun yeniden iletimiyle, MTV 1994 yılında Türk ekranlarında izlenmeye başlanır, ancak 3984 sayılı kanun yürürlüğe girince, yayınına ara verilir. MTV Europe 1996’dan itibaren MTV Türkiye yayına başlayana kadar kablolu ve uydudan yayınlanabilmiştir. Multi-Channel Developers, 2000 yılından itibaren MTVI’ın Türkiye’deki
2 Bu yasa, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilince, ilgili madde değiştirilmiştir

212 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sevgi Can Yağcı
ortağı rolünü üstlenir ve Viacom’un ülkedeki tüm markalarının temsilciliğini yapmaya başlar. MCD ile Mayıs 2005’te yapılan lisans anlaşmasıyla yaklaşık 2 milyon izleyiciye ulaşan Nickelodeon, kabloludan yayınlanır. MTV’den önce Nickelodeon’un yerel pazarda görülmesi de MTV ‘nin uluslarası pazarda kullandığı bir stratejidir. Önce çocuklar, Nickelodeon kanalı ile belli bir kültürel bilinçlendirmeyle karşı karşıya kalmakta, ergenliğe ulaştıklarında, MTV gençliğine dahil olmaya hazır hale gelmektedir. MTV Türkiye’nin açılışı için piyasanın ve izleyicinin uygunluğu, başka bir deyişle, Viacom’un beklentilerini karşılayacak bir pazarın oluşması yaklaşık on yıllık bir zaman alır. MTV Türkiye Genel Müdürü Esra Oflaz bu konuda Hürriyet’e yaptığı açıklamada3, ilk teklifi 1996’da götürdüklerini, Viacom tarafından yürütülen uzun soluklu araştırmalar sonucunda Türkiye’deki yayın ve reklam piyasasının henüz hazır olmadığı yanıtını aldıklarını, son dönemde gerçekleşen küresel hamlelerin ve AB görüşmelerinin Türkiye’ye yönelik “olumlu” imajı pekiştirerek yerel MTV kurulmasını kolaylaştırdığını belirtmiş, Viacom için genç nüfus ve köklü bir kültürün iştah kabartıcı olduğunun altını çizmiştir. Viacom’un CEO’su Sumner Redstone ise Türkiye girişimi için şunları söylemiştir:
Türkiye ile birkaç yıldır sessizce ilgileniyorduk. Daha fazla sessiz kalmak istemedik..Multi-Channel Developers (MCD) ile lisans sözleşmesi imzaladık. Şimdi Türkiye’de kendi MTV kanalına kavuşuyor. Global bir şirket olarak yerel hareket ediyoruz. Türkiye MTV de lokal özellikler içeren bir kanal olacak.4

Murdock gibi Viacom da yerelleşme hamlelerine iktidarla iyi ilişkiler kurarak başlar. Viacom’un sahibi Sumner Redstone, Türkiye’ye gelerek başbakanı ziyaret eder. Bu görüşmeden sonra yapılan basın açıklamasında, Stone, Türkiye’de yabancı medya sahipliği için belirlenen yüzde 25 sınırının kaldırılması ve çoğunluk hisselerinin satın alınabilmesi durumunda ulusal Türk kanallarını satın alabileceklerini ifade etmiş, dünya devi medya kuruluşlarının yakından izlediği Türkiye’ye gelmeme sebeplerinin yüzde 25’lik ortaklık sınırlaması olduğunu belirtmiş ve önemli yatırımlar yapmak istediklerinin belirtmiştir.5 Başbakanın, MTV Türkiye’ye sıcak yaklaştığı açıklamasıyla yani destekleyici tavrıyla birlikte tanıtım çalışmaları da hız kazanır. MTV Türkiye’nin yayına başlayışı sinemalarda ve televizyon kanallarında gösterilen tanıtım filmleri, yerli ve yabancı ve yazılı, görsel basında haberlerle duyurulur. Reklamların yaratıcısı, Mc Donalds gibi pek çok küresel kimliğin oluşmasına hizmet etmiş Leo Burnett’tir Bu filmler, kültürlerarası buluşmayı ve Türkiye’nin bu buluşmadaki şaşkınlığını vurgulamıştır, İlk Müslüman yerel kanal olarak da vurgulanan kanalın tanıtım filmlerde hard rock’ın efsane grubu Kiss’in solisti Paul Stanley rakı içerken ve Marilyn Manson karpuz keserken rol almıştır. Şiddet, seks ve ötekilik üze3 4 http://64.233.183.132/search?q=cache:TbsnhQaMpYcJ:kelebek.hurriyet.com.tr/magazin/4998372.asp%3F m%3D1+esra+oflaz+ilk+teklifi+1996&hl=tr&ct=clnk&cd=9&gl=tr Bilgin, D (2006). “MTV Türkiye Eylül’de Yayında” http://74.125.77.132/ search?q=cache:TULnFChgusEJ:www.hurriyetusa.com/haber/haber_detay.asp%3Fid%3D8831+T%C3% BCrkiye+MTV+de+lokal+%C3%B6zellikler+i%C3%A7eren+bir+kanal+olacak&hl=tr&ct=clnk&cd=1& gl=tr 17.05.06 http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=4424786 18.0506

5

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MTV’nin Küreselleşme sürecinde yeni durak: MTV Türkiye 213

rinden kodlanmış bu reklamlar kanalın nasıl bir izler kitle aratmak istediği konusunda henüz netleşmediği ancak bir yandan da gelen ve yadırganan yabancının, evsahibi “yerli”leri dönüştüreceği, anlaşılmaktadır. MTV Türkiye, tanıtım çalışmalarını takiben, 23 Ekim 2006’da Nil Karaibrahimgil’in kanal için özel olarak hazırlanan “Peri” adlı video klibiyle yayına başlar. Kanalın kuruluş açıklamasını bizzat Viacom’un kurucusu Sumner Redstone yapar. Kanal açılışını da uluslararası bir açılış partisiyle kutlar. Partide yerli ve yabancı sanatçılar bir aradadır. b- MTV Türkiye’nin Hedef Kitlesi ve Amaçları Kanalın hedef kitlesi, diğer MTV’lerde olduğu gibi 15 ila 34 arası yaş grubundaki izleyiciler oluşturmaktadır. Yeni televizyon kanalını izleyen kitlenin çapının ne olduğunu anlamak için vakit henüz erkendir. Kanal, reklamlarında, 10 milyon eve, 40 milyon kişiye ulaştıklarını sık sık vurgulamaktadır. Türkiye, genç nüfus yoğunluğuyla, kanalın yeterli izleyici kitlesini oluşturmada tatmin edici bir sayı sunmaktadır. Ancak tanıtım filmlerinden de göreceğimiz üzere kanal, nasıl bir izler kitleye sesleneceğini, niteliksel olarak çok da netleştirmiş görülmemektedir. MTVI yetkililerinin ifadelerine bakarak, Türkiye’den beklentilerini şöyle sıralanabilir6: (1) Müzik sektöründe “eğilim”i belirlemek, (2) Gençlerin sosyal konularda bilinçlenmesini sağlamak, (3) Genç Türklerin yüksek kaliteli müzik programlarına olan büyük iştahını doyurmak, onları tüm ekranlardan farklı izleyicilerle buluşturmak, (4) Yaratıcılık yönü çok yüksek olan Türkiye’den, bu yaratıcılığı dünyanın geri kalanına taşımak, (5) MTV Türkiye aracılığıyla Türk gençliğiyle olan bağları güçlendirmek, (6) Ayrıca bu yeni oluşum ile bölgedeki Nickelodeon ve VH1 yayınlarını genişletmek, (7) Yeni marka ve tarzları mümkün olan tüm medya platformlarına tanıtmak için fırsat sunmak, (8) Türkiye’den şarkı ihracı ve Türkiye’yi küresel anlamda kültürel bir etki merkezi bir olarak dünyanın geri kalanına yaymak, Türk starlarla yapılan programları, MTV Avrupa’da yayınlatmak. MTV’nin diğer yerel kanallarına bakarak, Banks’ın söylediklerini Türkiye için de öngörülebilir, Bu durumda, klipler, filmler, film müziği albümleri, stüdyo kayıtları ve canlı müzikler, bu müzikli görüntülere eşlik eden moda ve yaşam stili önerilerine bakarak (Jones, 2005:86), burada da, küresel tüketici ve tüketilecekler listesine yeni bir halka eklendiği söylenebilir.

c-MTVI, MTV Türkiye için nasıl yerelleşti? MTV’nin Uluslararası Başkanı Bill Roedy’e göre MTV Türkiye’nin sloganı ile de vurgulandığı gibi, kanalın yerelleşme politikasında, Türkiye durağında da önemsenen ve vurgulanan kültürlerin buluşmasıdır. Tek bir kültürün aşılanması eleştirilerine karşı çıkan Roedy, “Bizim işimiz Amerikan kültürünü ’ihraç’ etmek değil. Türkiye
6 ““MTV Türkiye Eylül’de İzleyiciyle Buluşuyor” http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=187645 .

214 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sevgi Can Yağcı
MTV kültürüne harika bir boyut ekleyecek” demiş ve kanalın eklenerek büyüme stratejisini ifade etmiştir. Roedy, MTV’yi bir Amerikan şirketi olarak tanımlamanın yanlış olduğunu vurgulayarak homojen bir içeriğin vizyonları olmadığını, dünyadaki kültür çeşitliliğini yansıtmaya önem verdiklerini belirtirken, 18 yıldır, yerelleşme politikalarında diğer MTV’ler gibi, MTV Türkiye’de de, Amerikan kültürünü ’ihraç’ etmek gibi bir amaçlarının olmadığını, bütün dünyada sadece Amerika’dan çıkan bir ürüne sahip olmayı hiç düşünmediklerini ifade etmiştir (Akyıldız, 2006). Bu uğurda daha fazla masraf yapmayı, daha ciddi yatırımları, göze aldıklarını, tek bir formülle bütün dünyayı dolaşan ürünlerin aksine yerel ekibe, içeriğe, yerel altyapıya yatırım yaptıklarını ancak bunun ekonomik anlamda uzun vadede kazanmak için tek yöntem olduğunu bildiklerini belirtmiştir. MTV Türkiye’nin MTVI’den içerik olarak farkı, yerli pop müziğe yüzde 10-15 oranında yer vermesi, yerli pop haberlerine yer vermesi ve en önemlisi de tüm yabancı programların Türkçe alt yazıyla yayınlanmasıdır. MTV Türkiye kanalında dönüşümlü olarak yer alan 70 civarı programın yüzde 10’u MTV Türkiye imzalıdır. Bu yüzde 10’luk dilim içinde yalnızca iki program Türkçe adlandırılmıştır. Onlar da tekrarı yayınlanan açılış partisi ve MTV Müzik ödülleri adlı yapımlardır. Kalan beş program içinde yalnızca biri salt yerli müziğe ayrılmış olan Hits Lists’tir.7 MTV TR Private Zone8, MTV News9 Turkey, MTV TR Best of 2006, uluslararası içerikli programlardır. Best of 2006, Türk izleyicinin oylarıyla oluşturulan müzik listesi programıdır. Bu programlar içinde, reality show türündeki yerli yapım MTV Doritos TYTZ VJ Search10, yeni bir VJ yaratma iddiasında olan MTV Türkiye’nin seçmelerini ekrana taşıyan yerel üretim programlara örnektir. Burada Türkiye’ye özgü bir diğer durum da MTVI’nın MTV Türkiye ile yaptığı anlaşmada VJ seçiminde kararı kendilerinin belirlediği şartlara göre verileceğidir (Gözler, 2006).

d- MTV Türkiye’nin MTV’den ve Türkiye’deki diğer müzik kanallarından farkı Dünyanın en büyük müzik ağı, Türkiye’ye gelince nasıl bir fark yaratacaktır? Uzun vadeli etkileri araştırmak için henüz erken olduğu göz önünde bulundurulursa, kuruluş evresini değerlendirmekle sınırlı kalınacağı açıktır. Bu doğrultuda kanalın
7 Hit List TR, MTV Türkiye’nin tamamı yerli kliplerden oluşan tek liste programıdır. 1 saat boyunca Türkçe pop ve rock’tan oluşan 10 şarkının geriye sayımının yapılacağı bu haftalık liste programının sunuculuğu MTV Türkiye’nin VJ yarışmasının galibi olan VJ tarafından yapılımaktadır. Programda, Türkiye müzik piyasasına yön veren en kaliteli ve sevilen parçalara yer verilecektir. Programın listesine giren 10 klip MTV Türkiye’nin web sitesinden toplanan veriler, satış rakamları ve popülerlik gibi kriterler baz alınarak belirlenmektedir. www.mtv.com.tr Her perşembe MTV TR Private Zone’da konserler, ödül törenleri, filmler ve MTV organizasyonları, sevilen sanatçıların MTV Unplugged konserleri 21:00’de yayınlanacaktır www.mtv.com.tr MTV News, yarım saat süreli olarak haftada bir yayınlanan, yerli ve yabancı tüm müzik ve gençlik haberlerini derleyerek Türkiye ve dünya gündemini yansıtan bir haber programıdır. Haber sunumları her hafta farklı bir dış mekanda gerçekleştirilen programın akışı içinde sevilen sanatçılarla yapılan kısa özel röportajlara da yer verilir Programın kapsamı; başta müzik olmak üzere gençleri ilgilendiren “haber” niteliğindeki her konudur. www.mtv.com.tr “Türkiye’nin yeni yüzleri olmayı beklerken, sen de onların dünyasına göz atmaya ne dersin?” kanal bu programı bu şekilde tanıtmaktadır MTV Doritos TYTZ VJ Search, www.mtv.com.tr

8 9

10

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MTV’nin Küreselleşme sürecinde yeni durak: MTV Türkiye 215

oluşumunda getirdiği yenilikleri şöyle tanımlamak mümkündür: MTV Türkiye’nin yüksek maliyetli bir yatırım olduğu ifade edilmektedir. Türkiye’de tek olan bu sistem, 2006’da MTV’nin Avrupa’da kullandığı sistemdir. Çok büyük bir stüdyo kurulmuş ve Hollywood’dan Berfin Haymes’i transfer edilmiştir. MTV Türkiye MTV Europe ekibiyle birlikte aynı binada ortak çalışmaktadır. Bu işleyişte yeni VJ’ler konusu da gündeme getirilmiş, VJ konusunda, diğer müzik kanallarında daha önce görülmemiş bir önem verilmiştir. Bu önem MTVI standartlarında, altyapı ve görünümünde VJ hedefiyle ilişkili durmaktadır. Daha önce başka kanallarda çalışmamış, yeni yüzler ve yeni bir VJ’lik anlayışı peşinde olduklarını ifade eden kanal, Türkiye’de de kendi VJ’lerini yaratmak amacıyla Doritos TYTZ sponsorluğunda bir VJ arama programı oluşturmuştur. MTV Türkiye VJ kültürü konusunda bir değişime yön vereceğini düşünmektedir.11 Kanalın Türkiye’ye özgü diğer bir uygulaması, altyazı kullanmasıdır. Kanalda İngilizce tüm programlar Türkçe altyazılı olarak verilmektedir. Bu bir yandan MTV İngilizcesi öğretirken, bir yandan da programları anlaşılır hale getirmektedir. MTV İngilizcesi, MTV’nin taşıyıcısı olduğu küresel kültürün, en önemli aktörüdür. Bütün dünya birbirini anlamak için, İngilizce kullanmakta, öğretilen dille, kültürel kodlar da, Eradam’ın ifadesiyle (2004), “bütün mitik kavramlarıyla” izleyiciye benimsetilmektedir. Bu da yerelliğe yayılan küresel, üstelik tüketim kültürünün alfabesi haline gelmiş bir dilin öğrenilmesi deneyimidir. MTV Türkiye MTV’nin tüm yerel kanallarında gösterilen klasikleri, Amerika ile aynı anda ekranlarda yer alacağı bildirilmiştir. Şovlar ve programlar ve tamamen yerli Türkçe pop ve programlar, yayın akışında düşünülmüştür. Kanalın Genel Müdürü Esra Oflaz’ın formatla ilgili açıklamalarına göre Punk’d, Jackass, Pimp My Ride gibi MTV’de en çok izlenen programlar aynen devam ederken, yerel programlar da basamak basamak devreye girecektir. İlk basamak olarak, Türk kliplerine ve yerli müzik haberlerine yer verilecektir. Yerli programlar da ilk etapta MTV’nin sevilen yapımlarının versiyonları olacaktır. Üç tane stüdyo programı olacağını ifade eden Oflaz, Bunları da seçmeler sonucu belirlenen MTV Türkiye VJ’nin iki yeni yüzü sunacağını ifade etmiş ve kanalı şöyle tanıtmıştır:
”Yaklaşık %10 oranında Türkçe Pop’a yer verilen kanalda, hangi klipin yayınlanacağına altı kişiden oluşan bir komisyon karar verecektir. Klip seçerken en önemli kriterimiz MTV’nin global yayın politikasına uygun olması. Burada dikkate alınan, müziğin tınısı, yüksek mastering kalitesi ve klibin görsel kalitesidir. MTV ailesinin 72. üyesi olarak MTV Türkiye bu halkaya, ana kanalın belirlediği standartlara uyarak dahil olmuştur”12

Kanalın yüzde 10’luk yerli müzik kotası, diğer MTV’lerden daha yüksek bir oran olarak durmakla birlikte, yerellik vurgusu ile yola çıkan kanalın, yerellik anlayışını da çok iyi örneklemektedir. MTV Türkiye için ele alınması gereken diğer bir konu yukarıda da değinildiği gibi iktidarla ilişkiler olmuştur. Viacom’un sahibi Sumner Redstone, Başbakan Recep
11 12 www.pazarfolio.com/mtv-turkiye-yayinda www.funsat.com.tr.

216 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sevgi Can Yağcı
Tayip Erdoğan ile görüştüğünde, başbakan kanalın açılışına davet edilmiş, kendisine MTV’nin Türkiye’de yapacağı sosyal kampanyalar, anlatılarak bu sosyal kampanyalarda yer alması rica edilmiştir. Başbakanın konuya sıcak yaklaştığı öğrenilmiş, kanalın başbakanın gençlerle buluşacağı bir söyleşi düzenlemek çok istediği ifade edilmiştir. Bill Clinton’ın MTV’de gençlerle buluşması ve Recep Tayip Erdoğan’ın MTV Europe’tan gençlere seslenmesi hatırlatılarak, gençliğin siyasetçilerle bir araya gelmesini önemsedikleri ifade edilmiştir. Başbakanla yapılan görüşme sonrasında Capital dergisinde görüşleri yer alan Sumner Redstone, Türkiye’deki yabancı yatırımı artırmak için düzenlemelerin değişmesinden söz etmiştir. Burada önemli düzenlemelerden biri de RTÜK olarak belirecektir. Basında, Türkiye’nin bazı programlarının RTÜK tarafından incelemeye alındığı yer bulmuş, daha önce kablolu yayın yapan MTV Europe’un denetlenemediği ancak, aynı içerikle yayın yapan MTV Türkiye’nin RTÜK’le sürtüşme olasılığından söz edilmiştir (Gülşan, 2006).

e-MTV Türkiye ve Türkiye’deki diğer müzik kanalları Türkiye’de MTV Türkiye’den önce en çok izlenen yerli kanallar Star Grubu’nun kanalı Kral TV, Power Türk, Number One’dır. Bunlardan Kral arabesk ağırlıklı, tamamı Türkçe müzik ve magazin programlarına yer verirken, Power Türk, tamamı Türkçe, pop ağırlıklı, benzer içerikli bir kanaldır. Number One ise yabancı müziğe ağırlık vermekte, arada arabesk olmayan Türkçe müzik de yayınlamaktadır. Şarkı sözlerini İngilizce alt yazılı vermektedirler. Böylece MTV’ye benzer bir nitelik taşıyabilir ama MTV’nin avantajı kendisi gibi 71 kanalın daha olduğu bir ağa dahil olmasıdır. Reklamdan, uluslararası müzik piyasalarına her şey MTV’nin elindedir. MTV yayıncılık anlayışı, yerli müzik kanallarında bir dönüşümü tetikleyebilir. VJ seçimi, reklam rekabeti, diğer müzik kanallarını da etkileyebilir. Gerçekten de basında ses getiren 30 yaş tartışmaları13 bunun iyi bir örneğini oluşturmuştur. MTV Türkiye’nin varlığı hem yapımcılar, hem diğer kanallar tarafından izlenmektedir. Sezen Aksu için Kral TV’nin ardından Number One TV de harekete geçmiş, Kanalda o hafta sonu Sezen Aksu için özel bir program düzenlenmiştir. Klipleri belli bir ücret karşılığı yayınlayan Kral TV Medya Grup Başkanı Yüksel Evsen, MTV’nin bu kararını Türk müziğine ve Türk sanatçılarına yapılmış bir nezaketsizlik olarak yorumlayarak tepki olarak Ajda Pekkan ile Sezen Aksu’nun kliplerini maksimum düzeyde yayınlayacaklarını söylemiş, yapımcıların da katıldığı ve tepki gösterdiği bu tartışmada kriterleri ‘halk mı belirlemeli, kanal mı’, konusu gündeme gelmiştir. Daha sonra yasaklılıkar listesine Haluk Levent ve Funda Arar da dahil olunca şarkıcılar da kanalın tektipleştirme ve yerelleşmenin aslında yereli nasıl zedelediğine dikkat çekmiştir. Şarkıcı Haluk Levent de bu konuda tartışmalara katılanlardandır14:

13 14

Sezen ve Ajda MTV’ye Çıkamaz”, http://arsiv.sabah.com.tr/2006/11/16/gun110.html,16.11.2006. www.haberler.com/rockcilara-yasak-geldi-haberi/+30+ya%C5%9F+krizi+Sezen+Aksu+MTV&hl=tr&ct =clnk&cd=5&gl=tr

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MTV’nin Küreselleşme sürecinde yeni durak: MTV Türkiye 217
Hepimizi bir kalıba sokmaya çalışıyorlar. Anadolu ritimleri bu kalıbın çok dışında, bizler zaten onlara göre müzisyen de değiliz, hatta hiçbir şeyiz onlar için. Ben şahsım olarak hiçbir rahatsızlık duymuyorum. Zaten beni PowerTürk’de yayınlamıyor. Herkes benim ABD karşıtı şarkılarımı da biliyor. Niye beni yayınlasınlarki... Benim de böyle bir talebim zaten olmadı, bundan sonra da olmayacak

Funda Arar ise “Ben müziğe kalite getirmesi açısından kanalın Türkiye’ye gelmesine çok sevinmiştim. Ama onların formatları bir tarza yönelik. Neticede Türkeye’nin MTV’si olarak algılamıyorum” diyerek, MTV’nin format konusundaki dayatmacı tavrını gündeme getirmiştir. MTV’nin formatı, Türk Pop müziğinin beslendiği Anadolu motiflerini ve hedef kitlesine meta olarak sunamayacağı şarkıcıları ekranlarına taşımama eğilimindedir.

D. Yeni mecralar peşinde
Turkcell ile gerçekleştirdiğimiz işbirliği sonucunda 30,8 milyon Turkcell abonesi MTV’nin mobil içeriğine ulaşabilecek. Bu işbirliğinin zamanlamasından da çok mutluyuz, MTV Türkiye kanalımızla ve Turkcell mobil içeriğimizle izleyicimize her yerde ulaşabileceğiz Esra Oflaz Güvenkaya, MTV Türkiye Genel Müdürü.

Bilindiği gibi, 1990’lar öncesinde analog sistemin kısıtlıklarından dolayı, farklı iletişim teknolojileri farklı alanda gelişim gösterirken, dijitalleşme ile birlikte teknolojik engellerin ortadan kalkmaya başlamasıyla, bilgisayar, yayıncılık ve telekomünikasyon endüstrileri arasında bir yakınlaşma başlamıştır. Yöndeşme denilen kavramla açıkladığımız bu yeni durum, her bir mecranın temel ifade yapılarının bir araya getirilmesiyle, tek tip bir kültürel formun oluşumuna doğru gidilmektedir (Çaplı, 2002: 51). Bu bağlamda, MTV Türkiye’nin önemli bir hamlesi de Turkcell, MTV ile içerik anlaşması imzalayarak, içeriğini cep telefonu kullanan kitleye de ulaştırması, yöndeşmeyi de başarıyla kullanmasıdır. MTV Türkiye Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Esra Oflaz Güvenkaya ise, MTV Türkiye’nin sadece TV’de değil, her platformda gençliğe seslenmeyi planladığını ve bu nedenle Turkcell ile yaptıkları anlaşmanın kendileri için büyük önem taşıdığını belirtmiştir15. Redstone da Türkiye’nin hızla gelişen cep telefonu piyasası sayesinde programlarını dijital medya aracılığıyla daha geniş kitlelere yayma şansı bulacakları için bu girişimden memnuniyetini dile getirmiştir.16 MTV Türkiye’nin gerçekleştirmesi gereken önemli bir sorun Dijitürk ile yaşadığı anlaşmazlık olarak görülmektedir. MTV Europe’a ödeme yaparak kanalı yayınlayan Digitürk, Yerel MTV Türkiye’ye yerli kanallara uyguladığı sistemi uygulamış ve on15 Mobil pazardaki yeni formatlar deyince pek çok uygulama dikkati çekmektedir. GSM sektörünün üç aktörü Turkcell, Avea ve Telsim için de bu formatlar yeni rekabet alanı oluşturmuştur. Turkcell-im’de, zengin içeriği sağlayan çok sayıdaki ulusal iş ortağının yanı sıra dünyanın en köklü, en büyük müzik şirketlerinden EMI, dünyanın en büyük ve en üretken eğlence şirketlerinden biri olan Warner Bross ve dünya gençliğinin yakından takip ettiği MTV gibi birçok uluslararası şirket de içerikleriyle yer almaktadır. Ancak bu gelişmeler Türk müzik sektöründe çözülmeyi bekleyen telif sorunu karşısında elbette yalnızca küçük bir adımdır (Türkel, F (2007). “Müziğin Dijital Dünya İle İmtihanı” http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=25939. 17 Mayıs 2007 16 http://www.medyatava.com/haber.asp?id=31885,26.10.2006

218 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sevgi Can Yağcı
lardan para istemiştir. MTV Türkiye öngörmediği bu sorun karşısında Türkiye’de alışık olunan o refleksif politika üretimi tutumu burada da görülmüştür.

Sonuç Günümüzde, homojenleştirme yerine yerelleştirme ve melezleme, küresel kapitalizmin tercih ettiği bir stratejidir. Bu stratejinin temelinde, yerelden kâr elde etme (Adelt, 2005: 292). ve yerel kültürü uygun tüketiciler haline getirme amacı yatmaktadır. Başlıca kitle iletişim aracı olan televizyon, bu sürecin en etkin aktörülerindendir. Küresel Medya Endüstrilerinin en önemlilerinden biri olan Viacom’un yaygın müzik kanalı MTV, küresel bir güç haline, yerelleşme stratejileri sayesinde gelebilmiştir. MTV Türkiye’nin kuruluş serüveninin, MTV International’ın yerelleşme politikalarını örneklemesi açısından ele alındığı bu çalışmada konu iki bölümde irdelenmiştir. İlk bölümde MTV International kanalının bir fenomen haline geliş süreci, tek kutuplu dünyanın siyasal ve ekonomik uygun koşullarının da sayesinde gerçekleştiği ifade edilmiştir. Çalışmada, kanalın küreselleşme ve yerelleşme stratejilerini, neoliberal politikalarla uyumlu biçimde sürdürdüğü, yayın içeriği ile tüm kültürel kodlarını göstermelik bir kültürel zenginlik ve çeşitlilikle soktuğu anlaşılmıştır. MTV International önce pazar araştırmasını yapmış, piyasanın ve izler-kitlenin, tüketici yaş grubunun kârlılık açısından yeterliğine inanınca iktidarla ilişkilerini geliştirmiş, ana yayın politikasıyla çelişmeyen, kültüre özgü yerel içerikler üreterek MTVI’ya eklemlenen yeni yerel bir kanalı hayata geçirmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ele alınan MTV Türkiye konusunda, ise kanalın ülkeye geliş süreci, hedef kitlesi, beklentisi, kuruluşundaki yayın akışı ve kuruluşuyla yaşanan tartışmalar değerlendirilmiş, MTV I ve MTV Türkiye’nin ilişkisi, yerelküresel etkileşim açısından ele alınarak, kültürel çoğulluğu destekleyen değil, dönüştürüp tektipleştiren yönü vurgulanmıştır. MTV Türkiye’nin ülkeye gelişi, diğer müzik kanallarını, yapımcıları ve izler kitle olarak hedeflenen gençleri etkilemesi beklenen bir süreçtir. Bu süreçte, MTV’nin yalnızca bir müzik kanalı değil, bir yaşam biçimi oluşturucusu olma iddiası, gençlikle ilgili pek çok sektörü ve doğrudan gençlik kültürünü etkileyecektir. MTV Europe ile MTV Türkiye’nin şu anki içeriği birbirine çok yakındır. MTV’nin alışılmış birçok programı benzersizlik ve seçeneksizlik iddiası taşıyamamaktadır. MTV’nin kültürel zenginlikten öte, gittiği her yere birbirine benzer bir tüketim kültürü götürdüğü açıktır. Toplumlar böylesi ağlarla birbirine bağımlı hale geldikçe, kültürel açıdan tek biçimliliğe yönelim kaçınılmazdır. Yerel olanın varlığı ancak ehlileştirilerek, küresel kapitalizmin çıkarlarına zarar vermeyecek hale getirilmesi koşuluyla değer görmektedir. Bu durumda, pazar tarafından, pazar amaçlı oluşturulan müzik kanalı MTV’nin rolünü; Adorno’nun ifade ettiği gibi (aktaran Kejanlıoğlu, 2005: 174), yaratılan “yıldız kültü” ile üretilen “fetiş karakter”e katkısını ve kanalın

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi MTV’nin Küreselleşme sürecinde yeni durak: MTV Türkiye 219

çeşitlenerek çoğalma stratejisinin “kültürün şeyleşmesi” ile ilişkisini, gözden kaçırmadan değerlendirmek gerekmektedir. Yerel nitelikler, çeşitliliğin sunumu yalnızca ekranda çeşitlilikle ya da yerelin küçük bir katılımıyla sınırlı kalmaktadır. Bu melez yapı, yeni tüketici kalıplarını ve tüketici kimliğini, yerel kültürün anlayacağı kodla sunarken, alım gücüne aldırmaksızın, reklam sayesinde gençliğe tüketimi meşru ve vazgeçilmez olarak sunmaktadır. Doğan Tılıç’ın da belirttiği gibi (2001) söz konusu tüketim yalnızca reklama da sınırlı değildir. Reklam tüketimin yalnızca bir parçasıdır. Medyanın kendisi, tüketilmek için üretilen ürünler yaratandır. Bu bağlamda, MTV Türkiye, küreselin yerel kültürü ve dili nasıl kullandığına iyi bir örnek oluşturan, genç izleyiciye yüz altmış ülkede de benzer kültürel bir kimlik ve yaşam biçimi seçeneği sunan küresel bir medya ürünü olarak anlaşılmalıdır.

KAYNAKÇA Adelt, U. (2005). Ich Bin der Rock’n Roll-Übermensch: Globalization and Localization in German Music Television. Popular Music and Society. Vol(28)3, 279-295. Alemdar K. ve Erdoğan İ. (1994). Popüler Kültür ve İletişim. Ankara: Ümit Yayıncılık. Barnet, R. ve Cavanagh, J. (1995). Küresel Düşler İmparator Şirketler ve Yeni Dünya Düzeni. İstanbul: Sabah Kitapları. Çaplı, B (2002). Medya ve Etik. Ankara: İmge Kitabevi. Eradam, Y. (2004). Vanilyalı İdeoloji. İstanbul: Aykırı. Erdoğan, İ. (2000). Kapitalizm, Kalkınma, Postmodernizm ve İletişim. Ankara: Erk. Fung, A. (2006). Think globally, act locally. Global Media and Communication. Vol.2(1), 7188. Giddens, Anthony. Runaway World: How Globalization Is Reshaping our Lives. New York: Routledge, 2000 Jones, S. (2005). MTV:The Medium was the Message. Critical Studies in Media Communication. 22 (1), 8388. Kejanlıoğlu, B. (2005). Frankfurt Okulunun Eleştirel Bir Uğrağı: İletişim ve Medya. Ankara: Bilim ve Sanat. Mattelard, A. (2001). İletişimin Dünyasallaşması, (Çev. Yücel, H.). İstanbul:İletişim. Schucker, R.(2001). Understanding Popular Music. London: Routledge. Scott, A. (ed.) (1997). Across the Universe: The Limits of Global Popular Culture. İçinde: Limits of Globalization: Cases and Arguments. London:Routloedge, 77-84. Tılıç, L. D (2001). 2000’ler Türkiyesinde Gazetecilik ve Medyayı Anlamak. İstanbul: Su Yayınları. Tungate, M. (2005). Medya Abideleri. (çev. Günhan, G.). İstanbul: Rota Yayınları. Young, Ch. K. (2001) Advertising, Consumer, Culture, Youth Cultures and Media Technologies: A cultural approach to MTV. Illionis: University of Illinois. Internet adresleri: Akyıldız, T. (2006) “MTV Türkiyeli Olacak mı?”. http://74.125.77.132/search?q=cache:raDYSb96a10J:hur

220 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sevgi Can Yağcı
arsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx%3Fid%3D5415912%26yazarid%3D47+bu+nas%C4%B1l+tan%C4 %B1t%C4%B1m+aky%C4%B1ld%C4%B1z&hl=tr&ct=clnk&cd=1 Erişim: 11 Kasım 2006 Bilgin, D. C. (2006). “MTV Türkiye Eylül’de Yayında”. http://74.125.77.132/ search?q=cache:TULnFChgusEJ:www.hurriyetusa.com/haber/haber_detay.asp%3Fid%3D8831+T%C3%B Crkiye+MTV+de+lokal+%C3%B6zellikler+i%C3%A7eren+bir+kanal+olacak&hl=tr&ct=clnk&cd=1&gl= tr Erişim: 17 Mayıs 2006 Gülşan R. (2006). “MTV’yi Rahat Bıraksak” http://arsiv.sabah.com.tr/2006/11/21/gny/yaz1424-200-11720061121-200.html. Erişim: 21 Kasım 2006 Pfunner, E.(2006). http://www.referansgazetesi.com Erişim: 12 Aralık 2006 Tezel, M (2006). “Bayramda Yayındayız”. http://64.233.183.132/search?q=cache:TbsnhQaMpYcJ:kelebek. hurriyet.com.tr/magazin/4998372.asp%3Fm%3 Erişim: 5 Ocak 2007 Türkel, F (2006). “Müziğin Dijital Dünya İle İmtihanı” http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=25939. Erişim: 4 Ocak 2007 ”medyanın bugününü hayal bile etmemiştim” (2006). http://64.233.183.132/ search?q=cache:fOGc91D4RiIJ:www.capital.com.tr/haber.aspx%3FHBR_KOD%3D3913+capita+dergisi+l +mTV+t%C3%BCrkiye&hl=tr&ct=clnk&cd=1 Erişim: 1 Aralık 2006 ““MTV Türkiye Eylül’de İzleyiciyle Buluşuyor”. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=187645 . Erişim: Ocak 2007 Rakçılara Yasak Geldi”. www.haberler.com/rockcilara-yasak-geldi-haberi/+30+ya%C5%9F+krizi+Sezen+A ksu+MTV&hl=tr&ct=clnk&cd=5&gl=trDiva Dergisi (2007). http://www.divadergisi.com.Erişim: 28 Eylül 2007 “Sezen ve Ajda MTV’ye Çıkamaz”, http://arsiv.sabah.com.tr/2006/11/16/gun110.html,16.11.2006. erişim: 17 Kasım 2006 “Turkcell MTV ile İçerik Anlaşması İmzaladı” http://www.medyatava.com/haber.asp?id=31885,26.10.2006 Erişim: 17 Mayıs 2007 http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=4424786 18.0506 http://www.funsat.com.tr Erişim: 5 Ocak 2007 http://www.mtv.com. Erişim: 5 Ocak 2007 http://www.pazarfolio.com/mtv-turkiye-yayinda Erişim: 7Ocak 2007 www.pazarfolio.com/mtv-turkiye-yayinda

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi ÇEVİRİ 221

“Sosyal Gruplar, Örgütler ve Kurumlar”1
Robert B erstedt
Çeviri: MehmetYüksel

Kimyacılar ve fizikçiler, yeryüzünde bulunan bütün maddeleri elementler ve bileşikler adını verdikleri az sayıda sınıflara ayırdılar. Benzer şekilde biyologlar da bitkileri, hayvanları ve böcekleri cinsler ve türler olarak sınıflandırdılar. Ancak bugüne kadar sosyologlar, sosyal grupların tatminkâr bir sınıflandırmasını yapamadılar. Bu, zor bir görevdir. Öğrenci, kompleks bir toplumun kapsadığı muazzam sayıdaki grubu bir an için olsun dikkate alarak bu güçlüklerden birini kavrayabilir. Gerçekten, herhangi bir büyük toplumda, o toplumdaki birey sayısından daha fazla sayıda grubun bulunması muhtemeldir. Bununla beraber, bir toplumdaki grupların toplam sayısını tespit etmek neredeyse çözülemeyecek ölçüde zor bir problemdir. Açıkçası grupların sayısı tamamıyla bir grubu nasıl tanımlamakta olduğumuza bağlıdır. Örneğin, Salı günü sabah saat 10.00’da doğanlar bir sosyal grup oluştururlar dediğimiz takdirde; böyle grupların sayısı çok fazla olacaktır. Çünkü, insanların hafta içinde doğabileceği çok sayıda an vardır. Eğer, dünyadaki herhangi bir sokakta, sokak köşesinde, patikada ya da bir köy meydanında bulunan çok ya da az sayıdaki herhangi bir insan topluluğunu bir sosyal grup olarak kabul edersek, ne kadar anlık veya geçici nitelikte olabileceklerini dikkate almadığımız takdirde, yine grupların sayısı çok olacaktır. Eğer, bazı grupları önemli, diğerlerini önemsiz bulabileceğimiz için böyle örneklerin herhangi bir anlamı olamayacağını söylersek, bu durumda da “önemli” ve “önemsiz” le ne demek istediğimizi belirtmek gibi karmaşık bir sorunla yüz yüze gelmiş oluruz. Açıkçası burada çözümü güç sorunlar var olup, bu sorunların çözümü için çaba harcamak sosyoloğun sorumluluğundadır. İşte bundan dolayı, bu bölümde gruplar ve onların sınıflandırılması problemiyle karşı karşıyayız.

1. Hiçbir insan bir ada değildir Normal şartlarda hiç kimse yalnız başına yaşamaz. Antik çağın ve belki de bütün çağların en büyük filozofu Aristoteles, sık sık atıfta bulunulan bir ifadesinde, insanın sosyal bir hayvan (zoon politikon) olduğunu söylemiştir. Aynı şekilde Aristoteles, tek başına yaşamanın sadece bir canavar ya da tanrı için söz konusu olabileceğini be1 Robert Bierstedt, The Social Order, New York, McGraw-Hill Book Company, 1974: 280-336.

Kuram ve 222 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

lirtmiştir. Münzevi kimseler, çobanlar, fener bekçileri, hücre hapsindeki mahkûmlar ve bunlara benzer durumda olanlar hariç olmak üzere, hiçbir insan uzunca bir süre yalnız başına yaşayamaz. Bundan dolayı, hemcinslerimizle bir arada olmamız zorunludur. Diğer insanlarla birlikteliğimiz olmaksızın yaşamı sürdürmek mümkün olamayacağı gibi, kişilik gerilemesi de ortaya çıkacaktır. Bir kimsenin içinde bulunduğu gruptan tümüyle sürgün edilmesi belki de cezaların en zalimcesidir. Büyük bir çoğunluğumuz tek başına yaşayamayız, sonuçta çeşitli gruplar içinde hayatımızı sürdürürüz. Çok büyük bir kısmımız kaçınılmaz olarak bir ailenin üyesidir. Arkadaşlarımız ya da en azından tanıdığımız bildiğimiz kimseler vardır. Belli bir mekânda yaşarız. Bunun sonucu olarak, sokağımız, semtimiz, şehrimiz, devletimiz ve ülkemiz vardır. Bütün bunlar, içinde yer aldığımız grupların türlerini gösterirler. Erkek ya da kadın, yaşlı ya da genciz. Bundan dolayı, biyolojik niteliklere dayalı en az iki grubun mensubuyuz. Bir iş veya mesleğimiz, ya da en azından bir tür meşguliyetimiz, faaliyetimiz veya hobimiz vardır. Bu nedenle benzer meşguliyeti olanlarla sık sık birlikte oluruz. İster birlikte olalım isterse olmayalım, onlarla ortak olarak sahip olduğumuz bir şeyler vardır. Muhtemelen bu kitabı okuyan herkes bir kurul ya da komisyonda görev alabilir. Hiç kuşkusuz bir kurul ya da komisyon da bir tür gruptur. Belli bir kitabı okumuş olan herkes bir grup oluşturur. Sınıf bir grup türüdür ve bundan dolayı da birliktelik oluşturan bir topluluktur. Üniversite bir çeşit gruptur ve aynı şekilde bütün kolej öğrencileri de bir grup oluşturur. Ancak bunlar aynı tür gruplar değildir. Aynı dine iman edenler, aynı bayrağa sadakat duyanlar, aynı etnik kökene sahip olanlar, aynı gelir vergisi diliminde yer alanlar, aynı gazeteye abone olanlar ve sınırsız sayıda örnek verilebilecek diğerleri, şu ya da bu anlamda aynı grupların üyesidirler. Bütün suçlular ve sahtecilik yapanlar, bütün öğretmenler ve profesörler, bütün sanatçılar ve ozanlar birer grup oluştururlar. Bu gruplandırmaların her birinde ilk grubun ikincisini bütünüyle kapsadığı görülebilmektedir. Aynı zamanda bazı gruplar vardır ki, onların üyeleri tek tek bireyler değil, yalnızca diğer gruplardır. Amerikan Demiryolları Birliği ve Amerikan Bilim Adamları Dernekleri Konseyi gibi. Tuhaf görünebilir ama, Amerikan Kadın Lokomotif Mühendisleri gibi hiçbir üyesi olmayan gruplar da vardır. Son olarak denebilir ki, Mars’ta veya kayıp kıta Atlantis’te oturanların oluşturduğu hayali gruplar bile vardır. Mevcut veya muhtemel, gerçek ya da hayali bütün grupları sınıflandırma problemi, ciddi güçlüklerden birisidir. Bir sosyolojiye giriş kitabında bu sorunu ele alıp bütün detaylarıyla incelemek amaca uygun bir çaba olmayacaktır. Bütün sosyologlar, şu ya da bu zamanda, bu sorunla ilgilendiler ve bir çoğu onu çözmek için etkili girişimlerde bulundular. Hatırlatmamız bile gereksizdir ki, başlangıç seviyesindeki öğrencinin bizzat kendisi de bu girişimlerden en ünlülerine aşinâdır. Böyle bir çalışmayı üst düzey bir ders ya da mezuniyet sonrası seminerinde yapmak daha uygun olacaktır. Onun yerine, başlangıç aşamasına uygun olacağı umuduyla kendi sınıflandırmamızı sunacağız.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 223

Bunu yapmadan önce şunu da söylemeliyiz ki; grupları sınıflandırmanın birçok basit yolunun olmasına rağmen bu yaklaşımlardan bazıları ya kullanışsız, ya mantıksız, ya da hem mantıksız hem de kullanışsızdır. Bu şekildeki bir alternatif, bütün muhtemel grupları basit bir şekilde listelemek ve onları isimlerine göre alfabetik düzende sıralamaktır. Ancak alfabetik bir düzen mantıksal bir düzen değildir; bu alternatifin sonucu, sadece bir rehber ortaya koymak olacaktır. Böyle bir rehberin ise sosyolojik anlamı olmayacaktır. Böyle bir rehber, eğer biz sokak adresleri ya da telefon numaraları ile ilgileniyorsak kullanışlı olabilir, ancak bu tür bilgi sosyolojik olmaktan ziyade pratik niteliktedir. Dahası kalabalıklar ve klikler gibi bazı tür gruplar, herhangi bir isme de sahip değildir. Sonuçta böyle bir listeleme, zorunlu olarak bu tür grupları yok sayacaktır. Bazı gruplar da herhangi bir bölgesel ya da yerel mevkiye sahip değildir. Bir başka deyişle, onların üzerinde yerleşebilecekleri herhangi bir yer yoktur. Bu nitelikteki gruplar da doğal olarak böyle bir listede olmayacaklardır. Örneğin, şiir yazanların tamamını kapsayan grubun belli bir mekânı yoktur. Bu durumda, şiir topluluklarının bütün türlerini listeleyebiliriz, fakat bu topluluklara üye olmayan şairler bu listeye dahil edilemeyecektir. İster alfabetik düzende, isterse bir başka şekilde düzenlenmiş olsun hiçbir rehber ya da liste, istediğimiz sınıflama türünü bize sağlayamaz. Böyle bir listenin, belirli amaçlar için pratik kullanırlığı ne olursa olsun, ne mantıksal ne de sosyolojik bir öneme sahip olacaktır. Grupları sınıflandırmanın oldukça mantıksal başka bir yolu; Amerika gibi belli bir ülkenin toplam nüfusunu ele alıp, bu nüfus bakımından matematiksel olarak mümkün olabilecek muhtemel diziler ve bu dizilerdeki sıra değişikliklerinin ne kadar olabileceğini araştırmaktır. Bu hesaplamaların iyi bilinen cebirsel formülleri vardır. Oldukça astronomik genişlikte olsa da bu hesaplamaları yapmak kolaydır. Bir vakitler Amerikalı bir sosyolog, grupları sınıflandırmak için bu yöntemin bir versiyonunu salık verdi.2 Ancak burada grupları sınıflandırma problemi sosyolojik olmaktan ziyade matematiksel bir problem olarak ortaya çıkmaktadır. Sonuçta; ulaşılan kategoriler, mantıksal olmasına rağmen pek kullanışlı olmadığı gibi fazla bir anlama da sahip değildir. Böyle bir sınıflandırma, gruplar hakkındaki bilgimize herhangi bir katkıda bulunmayacaktır. Kısacası, grupları sınıflandırmanın şartları bir ölçüde zıt niteliktedir. Sınıflandırmamız ne kadar çok pratik olursa, o kadar az mantıksal, ya da ne kadar çok mantıksal olursa, o kadar az pratik olacaktır. Bir başka deyişle, başka birçok durumda da görüldüğü gibi, herşeye aynı anda sahip olamayız. Grupların sosyolojik analizi bakımından hem mantıksal tutarlılık, hem de pratik kullanışlılık özelliğine sahip bir şeyi istemekten vazgeçmemiz gerekir. Sınıflandırma, sosyolojik anlamını kaybetmeksizin ne çok soyut ne de çok somut olabilecektir. Bu bağlamda, sınıflandırmanın herhangi bir fenomenin doğasında zaten bulun2 George A.Lundberg, “Some Problems of Group Classification and Measurement” , American Sociological Review, Vol.5, June, 1940, PP.351-360.

Kuram ve 224 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

madığı gerçeği kabul edilmelidir. Kategoriler, değişik amaçlarla fenomenlere dışarıdan empoze edilmektedir. Bundan dolayı, aynı fenomenlerin farklı sınıflandırılmaları, bütünüyle eşit şekilde mantıksal ya da kullanışlı olsalar bile, eşit ölçüde doğru ya da yanlış olabileceklerdir. Bir başka deyişle, oldukça fazla sayıdaki şeyi birçok farklı tarzda sınıflandırabiliriz. Sonuçta, tercih ettiğimiz sınıflandırma, özgül amaçlarımıza en uygun düşen sınıflandırma olacaktır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nin nüfusu, cinsiyet açısından kadın ve erkek olarak iki kategoriye ayrılabilir. Aynı nüfus, yaş bakımından otuz yaşın altındakiler ve üstündekiler şeklinde iki kategoriye ya da daha fazla sayıda yaş kategorisine bölünebilir. Bununla, kategorilerimizin zaman zaman birbiriyle kesişebileceğini söylemek istiyoruz. Benzer şekilde; kitaplığımızın raflarındaki kitaplar, boy, ağırlık, renk, içerik, sayfa sayısı, baskı tarihi veya yazar isimlerine göre sınıflandırılabilir. Bu durumda biz aynı kitapların, tamamı eşit şekilde doğru, ancak tamamı eşit ölçüde kullanışlı olmayan, yedi farklı sınıflandırmasını elde etmiş oluruz. Aynı gözlem, sosyolojideki grupları sınıflandırma problemi için de ifade edilebilir. Aynı gruplar, bizim belli bir zamanda ilgi duyduğumuz özelliklere bağlı olarak birçok değişik tarzda sınıflandırılabilir. Mantıksal söylem düzeyindeki bu tartışmayı bir tarafa bırakıp, hayali bir lisans öğrencisini ve onun bağlı olduğu bazı grupları ele alalım. Herşeyden önce, bu öğrenci, bir yaş grubunun üyesidir. Bu öncelikle biyolojik bir belirlenmişlik meselesi olsa da, hepimizin bildiği gibi, aynı zamanda bir kültürel belirlenmişlik de söz konusudur. Biyolojik yaş, bu örnekte olduğu gibi, birçok gruba üyeliğin önemli bir belirleyicisi olup, grup üyeliğine kabul edilebilirlik veya edilemezliğin bizzat kurucu etkenidir. Öğrencimiz, 18 yaşında değil de 8 veya 80 yaşında olduğu takdirde, hiçbir şekilde yüksekokula kabul edilmeyecektir. Onun yaşı, bazı gruplara katılmasına yardımcı olurken, onu diğerlerinden uzaklaştıracaktır, özellikle daha gençlerin ya da daha yaşlıların dahil olduğu grupların dışında kalacaktır. Yaşı değişen öğrencimiz, buna bağlı olarak bazı gruplardaki üyeliğinden ayrılırken diğerlerine kabul edilmek için başvuracaktır. Aynı zamanda açıkça görünmektedir ki, öğrencimiz cinsiyet bakımından kadın değil erkektir. Çünkü, onu ifade etmek için erkeğe ilişkin zamiri kullanmaktayız. Bu, onun davranışıyla yakından ilgilidir. Çünkü hem biyolojik hem de kültürel etkenler onun grup üyelikleri ve bağlılıklarının çoğunu belirlemektedir. Hiç şüphesiz, yaş ve cinsiyet grupları, üyelik için aidat ödenen ve kabul merasimi yapılan gruplar gibi örgütlü gruplar değildirler. Ancak bu gruplar, bireyin toplum içindeki statülerinin çoğunu belirlemek bakımından azımsanamayacak bir öneme sahiptirler. Öğrenci, kendi ülkesinde bir aileye sahiptir ve kuşkusuz bu grup onun açısından son derece önemlidir. Bununla beraber aile grubunun önemi gelecek birkaç yılda azalacaktır; şimdi okulda öğrenci olup uzakta yaşayan öğrenci, günün birinde bizzat kendi ailesini oluşturacaktır. O, hem kendi memleketinin bir sakini, hem de üniversitenin bulunduğu yerin geçici bir sakini olarak iki farklı topluluğun üyesidir. Bunlardan her biri, bizzat onun için özgül birer mekânı ifade eder. Babasının geliri, mesleği,

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 225

babasının evinin bulunduğu yer onun ait olduğu sosyal sınıfa ilişkin bir şeydir. Sosyal sınıf da bir tür sosyal gruptur. İlçesi, ili, bölgesi ve ülkesi onun mevkiini ve yerel gruplarını gösterir. Onun, yaşamı boyunca bir çok arkadaşı, tanıdığı ve bildiği kimseler olmuştur. Bunlar, çocukluk devresi çete ve kliklerini de içeren akran gruplarıdır. Bunlar, sürekli bir şekilde değişmekle beraber aynı zamanda sosyal grupları da oluşturmaktadırlar. Öğrencimiz bir basketbol takımının ve bir orkestranın üyesidir, üniversitedeki toplulukların saygın bir üyesi olarak hizmet etmektedir, birçok dinleyici topluluğunda ve sayısız toplantıda bulunmaktadır. Yapmakta olduğu bir dizi kısa dönemli işin sonucu olarak birçok mesleki grubun üyesidir. Onun, üniversite ve kilise gibi, biçimsel olarak katıldığı değişik birlikler ve dahil olduğu birçok başka grup vardır. Doğrusunu söylemek gerekirse, öğrencimizin şu veya bu zamanda dahil olduğu grupların tamamını tasavvur etmeye ve listelemeye çalıştığımız takdirde, listemiz oldukça geniş, içinden çıkılamaz ve karışık olacaktır. Eğer biz, onun anlık ve geçici gruplarının tümünü kapsamaya çalışırsak, listemiz gerçekten bitip tükenmez olacaktır. Grupların kesin sayısına ulaşmaya çabaladığımız takdirde, bu girişimimiz elbette başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Bu kaostan kurtulmak için, sosyolojide esas olarak kabul edilen sistematik grup sınıflandırması yapmak zorunludur.

2. Bir grup sınıflaması Biz, istatistiksel düzenleme suretiyle birçok grubun üyesi haline geliriz. Bazı nitelik ya da özellikleri diğer insanlarla birlikte paylaşmaktan kaynaklanan ortak bir bilince sahip olduğumuz için başka gruplara dahil oluruz. Diğer insanlarla sürekli sosyal ilişkiler kurduğumuz için, yine bazı başka grupların içinde yer alırız. Son olarak, katıldığımız ve isimlerimizi üyelik sicillerine kaydettirdiğimiz grupların üyesiyiz. Bu gözlemler, dört farklı grup çeşidi arasındaki ayrılıkları görmek konusunda ipuçları sağlamaktadır. Bu grup türlerini sırasıyla; (1) istatistiksel, (2) toplumsal (societal), (3) sosyal (social) ve (4) örgütsel (associational) olarak isimlendirebiliriz. Belki de bunlar, dört farklı tür grubu en iyi şekilde nitelendirecek isim ya da etiketler değildir. Fakat daha iyilerinin yokluğunda onlar kullanılmak zorundadırlar. Şimdi, bu grup türlerini sırasıyla incelemeye ve bazı detaylarıyla açıklamaya çalışalım. Bununla beraber, hemen belirtelim ki; bu gruplar, kendilerini, (1) benzer olmanın bilinci (consciousness of kind), (2) sosyal etkileşim ve (3) sosyal örgütlenme gibi bazı önemli sosyolojik hususiyetlerin mevcudiyetine dayalı bir tür mantıksal sürekliliğe göre düzenlerler. Bu sosyolojik hususiyetler çok farklı özelliklere sahip grupların oluşumuna yol açarlar. İstatistiksel Gruplar. İstatistiksel gruplar, bizzat grubun kendi üyeleri tarafından değil; sosyologlar ve istatistikçiler tarafından biçimlendirilir. Böyle grupların üyelerinde o gruplara ait olduklarına ilişkin bir bilinç genellikle yoktur. Böyle gruplarda grup üyeliğinin ne yükümlülüklere ne de ayrıcalıklara yol açtığını dikkate alarak “ait olma” deyişinin gerçekten iddialı bir söz olduğunu söyleyebiliriz. Bazı sosyologlar,

Kuram ve 226 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

gruplar hakkındaki tartışmasının kapsamına bu tür grupları hiçbir şekilde dahil etmezler. Çünkü bu tür gruplarda gerçekleşen herhangi bir sosyal etkileşim ve sosyal ilişki yoktur. Oysa sosyal ilişkiler, sosyolojinin özgül inceleme alanını oluştururlar. Bu öylesine doğrudur ki; bir kimse ne kadar geniş ölçekte istatistiksel gruplar oluşturursa oluştursun, bunların hiçbir sosyolojik anlamı olmayacaktır. Salı günü doğmuş insanlar, şu veya bu zamanda bir çalgı aletinden müzik notası çıkarmaya çalışanlar, Missisipi Irmağını seyredenler ve kitapları tam tamına 376 sayfa olan yazarlar şeklindeki sınıflandırmalar saçma örneklerdir. Böyle tuhaf örnekler sınırsız bir şekilde çoğaltılabilir. Bununla beraber, tam anlamıyla istatistiksel nitelikte olan bazı gruplar, yalnızca istatistiksel anlama sahip olmaktan daha fazlasını ifade ederler. Bazı tür istatistiksel gruplar, bir toplumun genel karakteriyle yakından ilişkilidir. Örneğin, nüfusunun yüzde onu okur yazar olmayan bir toplum, nüfusunun yüzde doksanı okur yazar olmayandan farklı bir toplum olacaktır. Nüfusunun büyük çoğunluğu 35 yaşın üstünde olan bir toplum, nüfusunun çoğunluğu bu yaşın altında kalandan farklı olacaktır. Nüfus içinde sağ elini kullananların sol elini kullananlardan daha fazla olması, maddi kültür ve belki de aynı zamanda toplumun normları üzerinde elbette bir etkiye neden olacaktır.

Benzer Olmanın Bilinci Consciousness of Kind) A. İstatistiksel Hayır

Sosyal Etkileşim

Sosyal Örgütlenme

(Social Interaction) (Social Organization) Hayır Hayır

Herhangi bir yılda belli bir hastalıktan, örneğin difteriden etkilenen insanların sayısı tıbbî araştırmalara tahsis edilen fonun miktarıyla yakından ilişkilidir. Bununla beraber, böyle bir hastalığın sırf mevcudiyeti, bu hastalığa yakalananlar arasında bir sosyal etkileşimi kendi başına harekete geçiremeyecektir. Örneğin, bir aşı izine sahip olmaktan başka ortak noktaları bulunmayan kimseler, muhtemelen birbirleriyle sosyal ilişki kurmayacaklardır. Ancak, bu tür istatistiksel grupların önemi de küçümsenmemeli. Evlenmemiş resmi okul öğretmenlerinin sayısı, bu grubun üyelerinin birbirleriyle etkileşime girmesini zorunlu kılmaz. Ancak bu gerçek, resmi okul eğitimi üzerinde bir etkiye, ülkemizde resmi okullardaki eğitimle ilgilenenlerin merakına sebep olabilir. Bir kez daha belirtmeliyiz ki, birçok istatistiksel gruplama, toplumun genel karakteri ve profiliyle yakından ilişkilidir. Bu tür gruplandırmalar, sosyalden ziyade istatistiksel düzenlemeleri oluştururlar. Fakat bu, onların herhangi bir sosyolojik inceleme ya da araştırma boyunca tamamen ihmal edilebilecekleri anlamına gelmez. Toplumsal Gruplar (Societal Groups). Seçmiş olduğumuz sıfat pek uygun olmasa

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 227

da, ikinci kategoriyi toplumsal gruplar olarak adlandırıyoruz. Toplumsal gruplar, benzer olmanın bilinci (Consciousness of kind) gibi çok önemli bir niteliği ile istatistiksel gruplardan ayrılırlar. “Consciousness of kind” kavramı, Columbia Üniversitesi’nde uzun yıllar uygarlık tarihi ve sosyoloji dersleri veren Franklin Henry Giddings tarafından sosyolojiye getirilmiştir. Giddings, her nerede olursa olsun insanları bir diğer insanla birlikte, yani grup halinde yaşarken gördüğümüz gerçeğini açıklamaya çok istekli olmuştur. Bu olgu, içgüdüyle açıklanamayacağı gibi, insanların grup halinde yaşamanın yararlarını bildikleri için birlikte yaşadıkları şeklinde bir varsayımla da açıklanamaz. Sadece şunu söyleyebiliriz ki, insanlar benzer olmanın bilincine sahipler, diğerlerinin kendilerine benzediğini düşünürler ve onlarla birlikte olmak isterler. Bu sorunun bugün hâlâ niçin çözülmediği meselenin ana noktasıdır. İnsanların gruplar halinde birlikte yaşamaya ne zaman başladıklarını araştırmak yararsızdır. Gerçekten, onların başka türlü davranmalarını tasavvur etmek mümkün değildir. Sosyal sözleşme ekolünden bazı siyaset felsefecilerinin yaptığı gibi, bütün insanların bir zamanlar tek başına yaşadıklarını, yalnızca diğer türlere ve etkenlere karşı değil, bizzat kendi türlerinin zalimlerine karşı güvenliklerini sağlamak için, günün birinde ansızın birlikte yaşamaya karar verdiklerini varsaymak kesinlikle mantıklı değildir. Toplu halde yaşamaya, yani birlikte yaşamaya yol açan bir içgüdünün varlığından söz etmek de sorunun çözümüne yardımcı olmayacaktır. Bu tarz bir açıklama, hiç de açıklama anlamına gelmemekte; ancak “toplu yaşama içgüdüsü” etiketi sadece bu konudaki cehaletimizi gizleyen bir nevi örtü olarak kullanılmaktadır. Biz, sosyologlar olarak, ana sebep ya da temel güdü ne olursa olsun, insanların sadece kendi türünün diğer bireyleriyle değil, kendileri için özel ve özgül anlam taşıyan gruplarla birlikte yaşadıklarını söylemekten hoşlanırız. Tür bilincine sahip olmak sosyal ilişkilerin kurulmasına yönelik kuvvetli bir uyarıcıdır. Bazı insanların belli bakımlardan bize benzediğinin, ortak bir eğilime sahip olanlarla gruplar oluşturduğumuzun farkında oluruz. Diğer taraftan, daha sonraki bölümlerde göreceğimiz birçok olayda olduğu gibi farklılık bilinci (consciousness of difference), şüphesiz cinsiyet bakımından farklılık bilinci hariç olmak üzere, karşılıklı etkileşime sık sık engel olmaktadır. İşte bu bakımdan, toplumsal gruplar, istatistiksel gruplardan ayrılırlar. Toplumsal gruplar; tür bilincine sahip, hep birlikte sahip oldukları eğilim ya da özelliklerin benzerlik ya da özdeşlik taşıdıklarının farkında olan insanlardan meydana gelirler. Bu tür gruplarda; genellikle dışsal ve görünür benzerlik işaretleri vardır. Grup üyeleri, yaş, cinsiyet, deri rengi, giyim tarzı, dil, aksan, özel yurtsever sembollere tepki ve benzeri işaretlerle birbirlerini tanırlar. Kadınlar, yaşlılar, zenciler, Güneyliler, Bostonlular, sirk insanları, musluk tamircileri, golf oyuncuları ve körler gibi gruplar toplumsal gruplara örnek olarak verilebilir. Ayrıca bütün etnik, bölgesel, ulusal ve mesleki grupları da kapsayan toplumsal gruplar, toplumda farklı ve önemli bir yere sahiptir. Ancak bunları söylemekle; musluk tamircilerinin sırf musluk tamircileri oldukları için grup oluşturduklarını, parlamenterlerin de sırf parlamenter oldukları için bir birlik

Kuram ve 228 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

oluşturduklarını da îma etmiyoruz. Böyle benzerliklerin bilincine ulaşmanın, sosyal etkileşim ve örgütlü grupların şekillenmesi bakımından güçlü bir uyarıcı olduğunu söylemek istiyoruz. Karışık gruplarda ve heterojen insan topluluklarında benzer özelliklerin farkında olanlar birbirlerini çekecekler ve birbirleriyle birlik oluşturabileceklerdir. Sosyal gruplar (Social groups) Burada sosyal sözcüğünü en dar anlamında, yani, sosyal temas ve iletişimi, sosyal etkileşim ve karşılıklı ilişkiyi ifade etmek üzere kullanmaktayız. Bir kez daha belirtelim ki, burada kullandığımızı etiket de, yeterli olmadığı gibi açık da değildir, ancak yerine konabilecek daha iyisi de ortada görünmüyor. Her halükârda sosyal gruplar, aralarında sosyal ilişkiler bulunan ve gerçekten birliktelik oluşturan insanlar topluluğudurlar. Sosyal gruplar birçok türde olabilirler. Bu gruplarda; sadece aynı cinsten olmanın bilinci (benzer olmanın bilinci-consciousness of kind) ya da bazı benzer ilgiler değil, aynı zamanda kısa bir sohbet ya da öylesine karşılıklı haberdarlıktan en içten, samimi ilişkilere kadar uzanan bir sosyal etkileşim vardır. Arkadaşlık ya da dostluk grupları, sınıf grupları, klikler, kalabalıklar, dinleyiciler topluluğu, cemaatler, akrabalık grupları, aynı gemide seyahat eden yolcular, komşuluk grupları, oyun grupları ve sayısız diğerleri gibi.

Benzer Olmanın Bilinci

Sosyal Etkileşim

Sosyal Örgütlenme

A. Statistical B. Societal C. Social

Hayır Evet Evet

Hayır Hayır Evet

Hayır Hayır Hayır

Bazı gruplara istatistiksel düzenlemeler nedeniyle, bazılarına diğer insanlarla birlikte ortaklaşa sahip olduğumuz eğilim ve özellikler dolayısıyla, bazılarına da dördüncü kategorimizde olduğu gibi, biçimsel olarak katılmak ve resmi anlamda üyesi olmaktan dolayı ait olabiliriz. Ancak biz üçüncü kategorimiz olarak ele aldığımız sosyal grupların sadece birer üyesi değiliz. Aslında, üyelik oldukça biçimsel ve resmi bir ifadedir. Sosyal gruplar, içinde yaşadığımız, bizzat tanıdığımız, hoşlandığımız ya da hoşlanmadığımız insanlardan meydana gelen gruplardır. Bir başka deyişle biz, bu tür gruplarda yalnızca benzer olmanın bilincinden (Consciousness of Kind) daha fazla bir şeye sahibiz. Yani sosyal etkileşim halindeyiz. Örgütsel (associational) gruplar Nihayet, grupların modern karmaşık toplumlardaki en önemli çeşidi olan örgütlü gruplara gelmiş bulunuyoruz. Bir örgütsel grup

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 229

ya da daha basitçe ifade edersek bir örgüt, organize olmuş örgütlü bir gruptur. Diğer tür grupların ayırıcı niteliklerine sahip olan bu tür grup, fazla olarak, biçimsel bir yapıya yani bir örgüte de sahiptir. Yaşamakta olduğumuz toplumda örgütlü grupların önemini abartmamak neredeyse imkansızdır. Hepimiz bu tür grupların çoğuna üyeyiz. Kolejimiz ya da üniversitemiz örgütlü bir gruptur. Genel yardım sandığı bir örgütlü gruptur. Kızıl Haç da örgütlü bir gruptur. Ayrıca örgütlü gruplara örnek olarak şunları da sayabiliriz: bir futbol takımı, orkestra, rotary kulübü, kadın seçmenler ligi, Amerikan Üniversiteli Kadınlar Birliği, Birleşik Devletler Çelik Şirketi, Birleşik Devletler Hükümeti, Kara Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri, Hayvanlara Zulmü Önleme Cemiyeti, Ulusal Zencileri Geliştirme Örgütü, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği gibi. Kısacası örgütlü gruplar, benzer bilince ya da ilgilere sahip olup bu ilgilerini hayata geçirmek için örgütlü bir şekilde bir araya gelen, ilişki kuran insanlardan oluşan gruplardır. Örgütlü gruplar, bir metalin madenciliğini yapmak, bir imparatorluğu zayıflatmak gibi herhangi bir amaç için biçimlendirilebilirler. Bu tür gruplar, mahremiyet sağlamak ve daha içten sosyal ilişkileri zayıflatmak amacıyla bile biçimlendirilebilirler. Londra kulübü böyle bir gruba tipik bir örnek olarak verilebilir. Bu tür bir durum, merdiven üzerindeki bir yaşlı üyeye kazayla çarpan ve mahcubiyet duyarak ondan özür dileyen genç üyenin hikayesinde tasvir edilmektedir: “Özür dilemek zorunda değilsin” diye cevap verdi yaşlı üye ve devamla, “Gerçekten sana müteşekkirim. Otuz yıldır bu kulübün üyesiyim ve sen şimdiye kadar benimle konuşan ilk kişisin” dedi. Yukarıdaki hikayenin temel noktası şudur ki, şu anda var olan veya oluşturulabilecek örgütlü gruplar, insan usunun tasavvur edebileceği en katı, acımasız etkinlikleri kendilerine fonksiyon olarak alabilirler. Özellikle örgütlü gruplara tahsis edilen aşağıdaki bölümde; modern karmaşık toplumlarda örgütlü grupların muazzam ölçülerde yaygınlaşmasını ve çoğalmasını vurgulayacağız ve örgütün doğası ile örgütlü grupları diğer grup türlerinden ayırt eden kriterin ne olduğunu bazı detaylarıyla inceleyeceğiz. Biz, şu anda sadece grupları sınıflandırma işlemiyle; istatistiksel, toplumsal, sosyal ve örgütlü grupların birbirleriyle nasıl ilişkili olduğunu gösteren basit bir tablo oluşturmakla ilgilenmekteyiz. Bu grup türlerinden birinin, nasıl diğerinden çıktığını göstermek için bir örneği ele alalım. Kızıl saçlı insanlar, genellikle örgütlü bir grup oluşturmazlar, çünkü onlar sadece kızıl saçlıdırlar. Bununla beraber kızıl saça sahip olan bütün insanlar istatistiksel bir grup oluştururlar. Giysi üreticileri, elbise tasarımcıları, kuaförler için ne kadar kızıl saçlı insanın bulunduğunu bilmek önemlidir. Bu, henüz yeterince sosyolojik olmayan, istatistiksel anlama sahip bir olgudur. Bununla beraber, keyfi bir şekilde yapılan bir yasayla kızıl saçlı insanlar üzerine vergi yükü getiren bir hükümetin olduğunu varsayalım. Bu insanlar, bir toplumsal grubu oluştururlar, yani daha ziyade ortak yönlerinin bilincine dayalı olarak böyle bir grubu meydana getirirler. Onlar, sadece kızıl saçlara sahip olmak gibi, sosyal iliş-

Kuram ve 230 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

kileri tek başına başlatmaya yeterli olmayan bir faktör dolayısıyla değil; aynı zamanda hükümet tarafından konulan yeni vergiye muhalefetleri nedeniyle bir araya gelirler. Daha sonra aynı ayrımcılıktan ıstırap çeken arkadaşlar olarak birbirlerini selamlamaya, konuşmaya, tartışmaya ve hükümeti şiddetli bir şekilde eleştirmeye başlarlar. Böylece, bir dizi sosyal grubun meydana gelmesine sebep olurlar. Eğer, yeni vergi yasasına karşı direnmek için resmen organize olup bir Kızıl Saçlılar Ligi tesis ederlerse, bu lig, dördüncü tür bir grup olan örgütlü bir grup olacaktır. Hemen belirtilmelidir ki, grupları dört kategori halinde sınıflandırma olgusal olmaktan ziyade mantıkî bir nitelik taşımaktadır. İstatistiksel gruplar, bazı kaçınılmaz sosyal süreçler yoluyla, zorunlu olarak toplumsal bir grup haline gelmediği gibi; toplumsal gruplar da mutlaka sosyal gruplar haline, sosyal gruplar da örgütlü gruplar haline gelmez. Bir istatistiksel grubun doğrudan doğruya bir örgütlü gruba dönüşebileceği pek tasavvur edilemez, ancak örgütlü grupların dağılmasıyla istatistiksel gruplar ortaya çıkabilir. Biz burada; bazı sosyal süreçler hakkında konuşmuyoruz, sadece grupların oldukça basit bir sınıflamasını sunmaya çalışıyoruz. Bu sınıflandırma, bir yandan grupların tamamını kapsarken, diğer taraftan bazı önemli grup türleri arasında farklılıkları göstermektedir. Bunu söylemekle; ne bu sınıflandırmanın diğerlerinden daha üstün olduğunu, ne de muhtemel her sosyolojik amaç için en iyisi olduğunu kesinlikle söylemek istemiyoruz. Daha önce de bahsedildiği üzere, bir grubun ne olduğuna, ya da nasıl bir terimin kullanılması gerektiğine karar vermek, sosyologlar için her zaman kolay olmamaktadır. Yağmurdan korunmak üzere koşturarak sığınacak yer arayanlar, aynı kapı aralığında kendilerini hep birlikte sıkışmış bulanlar bir grup teşkil eder mi? Aynı gazetenin başmakalesini okumakta olanlar ya da aynı televizyon programını seyretmekte olanlar, aralarında başka bir şekilde bağ olmadığı ve gerçekten de çok farklı yerlerde bulundukları halde, birer grup mudurlar? Belli bir anda, bir devletin sınırında veya Chicago’daki bir sokakta ya da New York’ta bir meydanda ansızın bir araya gelmiş bulunanlar, bir Cumartesi günü öğleden sonra Londra’daki bir yolda gezinti yapanlar hakkında ne denebilir? Aynı metro aracında ya da kıtalararası uçan büyük bir uçakta bulunanlar nasıl nitelenebilirler? Son olarak, örgütlü bir grubun üyesi olup, toplantılara hiçbir zaman katılmayan ve diğer üyelerin hiçbirini tanımayanlar için ne söylenebilir? Bazı sosyologların halen düşündükleri gibi, sosyal grup olmanın biricik kriteri sosyal etkileşimse, az da olsa karşılıklılık ya da birbirinin varlığından haberdarlık gerekliyse, o zaman yukarıda sözü edilen gruplardan çoğu sosyolojik araştırmanın kapsamı dışında kalacaktır. Burada yapılan sınıflandırma, bu grupların tamamını sosyolojik araştırmanın kapsamına almamıza ve birbirleriyle sosyal ilişkileri olan insanlardan oluşan grupların önemini vurgulamamıza yardımcı olacaktır. Değişik gruplar arasındaki sınırları net çizmek elbette her zaman kolay olmayacaktır. Örneğin, aynı zamanda aynı yerde öylesine bir araya gelen insanların bir

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 231

toplumsal grup olabileceğini, fakat bir sosyal grup olmayacağını söylemeliyiz. Ancak onların çok kolaylıkla bir sosyal grup haline de gelebileceğini söyleyebiliriz. New York’taki metro yolcuları, bir diğerine göre oldukça önemsiz bir örnektir. Fakat, yalnızca çok az derecedeki bir güdü, böyle bir toplumsal grubu sosyal bir gruba dönüştürmeye yetecektir. Bu kitabın yazarı, gençliğinde bir gün oldukça kalabalık bir metro vagonunda iken bitişik vagonda oldukça sarhoş bir İskandinavyalı denizcinin dolaşmakta olduğunu gördü: Denizci, yüksek sesle kendi yerli dilinden bir şarkıyı neşeli bir şekilde söylemeye başladı, Yolcular derin düşüncelerinden ve gazetelerinden başlarını kaldırarak denizciye sıcak bir şekilde karşılık verip, birbirlerine gülümsediler. Metro yolcuları için beklenmedik ve gerçekten alışılmadık bu durumda; orada bulunanların birkaçı denizciye nereye gitmekte olduğunu sordular ve ineceği durağı henüz geçmediğinden emin oldular. Denizci, metrodan indikten sonra, kalan yolcular yeniden derin düşüncelerine ve gazetelerine döndüler. Kısa süren bir an sona ermiş oldu. Oldukça geçici bir süre için sosyal grup haline gelen topluluk, bir kez daha yeniden toplumsal gruba dönüşmüştü. Bu insanlar aynı yerde ve yanı zamanda tesadüfen birlikte olmaktan daha öte bir ortak yöne sahip değillerdi. Ancak bu durum, onların bazı benzer yönlere sahip olduklarının bilincine varmalarına yetmişti. Başka ekstra uyarıcılar olmaksızın sadece böyle bir olay, onların birbirleriyle sosyal ilişkiler kurmaları için yeterli olamazdı. Okurların hoşgörüsüne sığınarak kendi tecrübemizden bir örnek daha verelim. İngilizler, dünyadaki insanlar arasında en soğuk; yabancılarla sohbete katılmayan veya bir sohbeti başlatmaktan çoğunlukla hoşlanmayan kimseler olarak bilinirler. Bununla beraber, yazar, Folkestone’dan Londra’ya doğru trenle seyahat ederken, bir anda kendini, birbirlerini de tanımayan dört ya da beş İngilizin içinde olduğu kompartımanda buldu. Herhangi bir konuşma yoktu. Yazar ilk kez İngiliz parasıyla; sterlin, şilin ve peni’nin karmaşıklığıyla şaşırmış vaziyette masumane bir şekilde yanında oturan İngilizden açıklama yapmasını rica etti. Kompartımanda seyahat eden bütün yolcular, yazarın bir yabancı olduğunu fark eder etmez İngiliz para sisteminin karmaşıklığını ona açıklamaya, birbirlerine cevap vermeye başladılar. O andan itibaren sohbet devam etti; İngilizler ülkelerinin güzellikleri, turistlerin kaçırmaması gereken cazibeli yanlarını anlatmaya devam ettiler. Sonuçta Londra’ya kadar hep birlikte mutlu bir yolculuk oldu. Bu örnekte ve buna benzer diğerlerinden belli bir öneme sahip sosyolojik çıkarım yapabiliriz ve bunu takip eden bölümde yapmaya çalışacağız.

3. Grupların biçimi ve içeriği Yukarıda sunulan temel grup sınıflamasını aklımızda tutarak, şimdi görüş noktamızı değiştirerek; bir grubun sosyolojik biçim ve sosyolojik içeriği arasındaki ayrım üzerinde düşünelim. Çok açıktır ki, biçim ve içerik iki farklı özelliktir. Örneğin, bir grubun küçük ya da büyük olup olmadığını sorabiliriz. Bu, oldukça biçimsel bir sorudur. Bir grubun temel etkinlik alanının veya işlevinin ya da amacının ne olduğunu da sorabiliriz. Bu, daha çok içeriğe, esasa yönelik bir sorudur, cevabı da bir sosyolo-

Kuram ve 232 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

jik içerik meselesidir. İlk soruya cevap verildiğinde; onun küçük bir grup olduğunu, ikinci soruya cevap verildiğinde ise onun bir basketbol takımı ya da eğlence grubu olduğunu görebiliriz. Sosyolojik biçim ve sosyolojik içerik arasında yapılan bu ayrım bakımından gruplar konusuna yaklaşabiliriz. Bu tarz bir yaklaşımla, grupların en önemli özelliklerini birer birer ortaya koyabiliriz. Şimdi sırayı tersine çevirip, ilkin sosyolojik içeriği dikkate alalım. Bu, grupları alışılmış bir şekilde sınıflandırma eğiliminde olan sade vatandaş açısından karakteristik olacaktır. O, belli bir grubun basketbol ya da futbol takımı, büyük bir mağaza ya da belli çeşit malları satan küçük bir mağaza, bir otomobil işçileri sendikası ya da elektrik işçileri sendikası, bir kardeşlik cemiyeti veya bir yardım cemiyeti, bir hukuk firması veya bir sabun fabrikası olup olmadığını bilmek isteyecektir. Bu elbette doğru bir yaklaşım olup böyle ayrımlar önemlidir. Halen birçok sosyolog, bir grubun en önemli karakteristiği olarak onun amaç ya da işlevini almakta ve onu bir grubu diğerinden ayırmanın en iyi kriteri olarak düşünmektedir. Bu, kuşkusuz ihmal edilemeyecek bir özellik ya da niteliktir. Bununla beraber kabul etmeliyiz ki; işlev, amaç ya da içerik, grupların birçok özelliğinden sadece birkaçıdır. Ve bu özellik sosyolojik analizin bütün olanaklarını tek başına tüketemez. İnsanların tek başlarına yapamayacakları şeyleri gerçekleştirmek isteğiyle grupları oluşturdukları görüşü şüphesiz doğrudur. Tek başına hiç kimse bir tenis oyununu oynayamaz, buharlı bir gemiyi işletemez, bir üniversiteyi yönetemez, büyük bir mağazayı idare edemez. Bunlar grupların gerekliliğini göstermektedir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, gruplar hemen her türlü işlevle varolabilirler ya da biçimlendirilebilirler. Grupları, sadece içerikleri bakımından sınıflandıracak olursak, kendimizi birkaç geniş kavramsal kategoriyle sınırlandırmış oluruz. O zaman, bu görüş açısından, modern karmaşık toplumlarda belli bir öneme sahip şu gruplara ulaşırız: Kan, aile, etnik, bölgesel, yaş, cinsiyet, siyaset, hükümet, dil, din, yerleşim, sınıf, meslek, eğlence, iş, milliyet, bilim, yardım, sigorta, eğitim ve öğrenim gibi. Bu sıralamayı yapmakla en önemli grup tiplerinden bazılarını isimlendirmiş olduk. Hiçbir liste mutlak anlamda bütün grupları kapsayamaz. Biraz önce de söylediğimiz gibi, bunlar büyük gruplardır. Grupları nitelendirmek için yukarıda sıralanan sıfatlar, grupların içeriğinden söz ederken neyi kastettiğimizi göstermektedir. İçerik hususu, herhangi bir grup hakkında belki de bilmek istediğimiz ilk şeydir. Yukarıda da belirtildiği üzere, böyle bir bilgiye ulaşmakla sosyolojik araştırmanın tüm olanaklarını tüketmiş olmuyoruz. Gruplar aynı zamanda biçimsel özelliklere de sahiptirler. Bu özelliklerin yardımıyla, grup teorisinin bazı önemli ilkelerini sosyoloji disiplinine takdim edebiliriz. Bu biçimsel özelliklerin her birinde bir dizi ikili kategoriyle karşılaşırız. Bunları, aşağıda sırasıyla tartışacağız.

Birincil gruplar ve ikincil gruplar Birincil grup kavramı, Amerikan sosyolojisine Charles Horton Cooley tarafından getirilmiştir. Cooley, birincil gruplarla; arkadaş, eş-dost, aile gibi, içlerinde; içten, kişisel, yüz yüze ilişkilerin yaşandığı grupları ve

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 233

günlük yaşamdaki birliktelikleri anlatmaktadır. Bu gruplardaki kimseler, daha içten sosyal ilişkiler kurmaktan hoşlandığımız, yakın ve sürekli sosyal ilişkilerimizin olduğu insanlardır. Yoksa, sadece tanıdık ya da ünlü olma gibi özelliklere sahip değillerdir. Yüz yüze ifadesi, somut anlamda değil, daha soyut, mecazi anlamda yorumlanmalı. Birincil gruplarımızın üyesi olmayan insanlarla yüz yüze ilişkilere girmemiz mümkün olduğu gibi, tam tersine birincil gruplarımızın üyeleriyle yüz yüze ilişkilerimizin olmaması da mümkündür. Örneğin, banka veznedarları, otobüs sürücüleri, berberler, yüz yüze görüştüğümüz kişiler oldukları halde, zorunlu şekilde birincil grup ilişkilerine sahip olduğumuz insanlar değildir. Diğer yandan da bizler yaşlandıkça çok uzun yıllar görüşemediğimiz yakın arkadaşlarımız ve dostlarımız olacaktır. Birincil gruba asıl niteliğini kazandıran öğe fiziksel mesafe değil, sosyal mesafe ya da içtenliğin derecesidir. Örneğin, Fransızca ve Almanca gibi bazı dillerde, farklı hitap biçimleri birincil ve ikincil grup ilişkileri arasındaki farkı sembolize etmektedir. İngilizce “you” (siz) anlamına gelen “Fransızca “vous” ve Almanca “sie” sözcükleri, daha önce tanınmayan kimselerle konuşurken kullanılan nazik hitap biçimleridir. Daha önce tanınan kimselerle konuşurken ise “you” (sen) anlamına gelen Fransızca “tu” ve Almanca “du” kullanılmaktadır. Bu ikinci kullanım daha samimi ve kişisel bir kullanım olmaktadır. İngilizcede; Mr. Ya da Mrs. yerine ilk ismin kullanılması ya da başka deyişler, benzer bir değişimi yansıtmaktadır. Ancak bu, her zaman mutlaka kesinlik taşıyan bir durum da değildir. Kısacası, birincil grup şahsi bir grup olurken, ikincil grup gayri şahsi bir grup olmaktadır. Birincil grup üyeleriyle aramızda kişisel ilişki varken, ikincil grup üyeleriyle statü ilişkileri bulunmaktadır. Birincil grupların, bir bireyin tüm yaşamı boyunca devam etmediği gözlenebilir. Örneğin, çocukluk çağında erkek ve kız kardeşlerimizle olan içten ilişkilerimiz yetişkinlik yılları boyunca da sürmeyebilir. Sonuçta; farklı ve uzak ilgiler, özellikle de akrabalık ilişkilerinin fazla önem taşımadığı toplumlarda, sosyal etkileşim sürecine engeller yaratabilir. Bir kuşak öncesinin arkadaşları bizimkinden oldukça farklı bir yaşam akışı sürdürmekte, bizleri selamlamaktalar, en azından yılda bir kez de olsa yılbaşı kartı göndermekteler. Dost çevremiz, kısacası birincil gruplara üyeliğimiz sürekli değişmektedir. Zaten değişme, zamanın akışı içinde kaçınılmazdır. Ancak her nerede ve her ne yaşta olursak olalım, yeryüzünde yaşayan münzevi veya amaçsız dolaşan bir kimse değilsek, mutlaka bazı birincil grupların üyesiyiz. Birincil grubun her zaman küçük bir grup olduğu da gözlenebilir. Oldukça ünlü bir kişinin üye olduğu tüm örgütlü ikincil grupların listesini çıkarmak için “Kim Kimdir?” kitaplarının birkaç sütunu incelenebilir. Ancak oldukça uzak küçük bir mezrada yaşayan, dış dünya ile temasları olmayan bir erkek ya da kadın, Birleşik Devletlerin başkanıyla aynı büyüklükte bir birincil gruba mensup olabilir. Hakikaten, bir başkan dünyadaki en yalnız insan olabilir. Çünkü, başkanlık konumuna oldukça resmi bir şekilde atfedilen prestij, içten samimi ilişkilere bir engel oluşturur. Kısacası, birincil grup içten, kişisel ilişkiler sağlar. Bu tür grup, içinde isteklerimizi karşılayabildiğimiz,

Kuram ve 234 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

ihtiyaçlarımıza karşılık bulduğumuz bir gruptur. Bir önceki bölümde tartıştığımız E.T.Hiller’in kavramları, bu bağlamda tekrar karşımıza çıkmaktadır. Mensubu olduğumuz birincil grupların üyeleriyle kişisel ve içsel nitelikte ilişkilerimiz varken, üyesi olduğumuz ikincil grup üyeleriyle ilişkimiz ise kategorik ve dışsal niteliktedir. Bir başka deyişle, birincil grup içinde insanları kişisel nitelikleri bakımından içsel bir şekilde değerlendirirken; ikincil gruptaki insanları, işgal ettikleri sosyal statüler açısından dışsal bir şekilde değerlendiririz. Örneğin, John Jones bizim de mensubu olduğumuz bir orkestranın üyesiyse, onun ne tür bir müzisyen olduğunu, kullandığı müzik aletindeki performansının nasıl olduğunu bilmek isteriz. Bu dışsal bir değerlendirmedir. Diğer yandan, eğer John Jones bizim de içinde olduğumuz bir birincil grubun mensubuysa, onun ne tür bir kişi olduğunu, argo bir ifadeyle iyi bir herif olup olmadığını bilmek isteriz. Bu içsel bir değerlendirmedir. Burada hemen belirtilmelidir ki; mensubu olduğumuz birincil grupların üyelerinden her zaman hoşlanmayız. Husumet ilişkileri de aynı şekilde içten olabilir. Çok zaman söylendiği gibi, bir kişiden nefret etmek için de olsa onu oldukça iyi bir şekilde tanımamız gerekir. Bütün sosyologların çalışmalarında, birincil grup ve ikincil grup ya da birincil grup ilişkileri ve ikincil grup ilişkileri tarzında bir ayrım yapıldığı görülmektedir. Kullandıkları etiketler farklı olsa bile, sosyologların tamamı benzer bir sınıflama yapmaktadır. Cooley’in çalışmalarında birincil ve ikincil grup ayrımı ortaya çıkarken, Tonnies’de cemaat (Gemeinschaft) ve cemiyet (Gesellschaft) kavramıyla karşılaşmaktayız. Durkheim mekânik danışma ve organik danışma ayrımı yaparken, Sorokin’de ailesel (familistic) ilişkiler ve sözleşmesel ilişkiler şeklinde bir sınıflandırma görmekteyiz. Talcott Parsons’un kalıp değişkenleri, bu temel ayrımın işlenmiş halidir. Bu tür temel bir sınıflandırma, bir toplumun bütünsel niteliğini tasvir etmek üzere Spencer, Durkheim, Tonnies, Maclver ve başkaları tarafından kullanılmaktadır. Sonuç olarak şunu söylemeliyiz ki; karmaşık toplumlarda ikincil ilişkilerin çoğalması, birincil gruplara olan ihtiyacı ortadan kaldırmadığı gibi, onlara üyeliği de azaltmamaktadır. Üyesi olduğumuz gruplar ne kadar büyük, ne kadar yüksek düzeyde örgütlü olursa olsunlar, biz her zaman bu grupların üyelerinden bazılarını diğerlerine göre kişisel bakımdan daha yakından tanımak isteriz. Bunlardan bazıları gelecekte arkadaşımız olabilirler. Kısaca, mensubu olduğumuz birincil grupların üyeleri olabileceklerdir. Samimiyet ihtiyacı ve birincil gruplara yönelim süreklidir. Burada söz konusu olan, birliktelik ve ait olma duyusuna sahip olduğumuzdur. Sonuç olarak denebilir ki, sadece ne yapabileceğimize göre değil ne olduğumuza göre değerlendirilmekteyiz. Bazen birincil grubumuzu aniden değiştiririz. Örneğin öğrenim görmek veya bir işe başlamak için ilk kez evimizden ayrıldığımızda olduğu gibi. Neredeyse evrensel nitelik gösteren ve sıla hastalığı olarak bilinen şey, aslında mensubu olduğumuz birincil gruptan ayrılmanın yarattığı bir tür geçmişe özlemdir. Söz konusu olan, ister yeni bir okula başlamak, ister yeni bir işe girmek, ister askere gitmek, isterse yeni bir

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 235

şehirde yaşamak olsun; böyle bir durum yeni şartlara uyum sağlamayı güçleştirir. Savaş sırasında, kendi arkadaşlarıyla güçlü birincil grup bağları geliştirmiş olan askerlerin, böylesine bir bağ yaratamayanlardan daha dirençli oldukları gözlenmiştir. Böyle askerler diğerlerine göre, ulusal ihanet şokları karşısında da daha dayanıklı olabilmekteler. İlk kez büyük Fransız sosyoloğu Emile Durkheim tarafından ileri sürülen, intihar oranlarının birincil grup bağları zayıf olanlar arasında daha yüksek olduğu olgusu, birçok kez doğrulanmıştır. Böylece, sosyoloji tarihindeki klasik incelemelerinden biri olan Durkheim’in çalışmasında; Batı Avrupa’da intihar oranlarının Katoliklere göre Protestanlar arasında daha çok olduğu sonucuna varıldı. Bu sonuç, ilk başta Durkheim’ı şaşırttı, çünkü hem Protestanlık hem de Katoliklik bir kimsenin kendi yaşamına son vermesini yasaklıyordu. Durkheim’a göre bu farklılık, Katoliklerin dinsel pratiklerinin daha sürekli ve düzenli, onların arasında dayanışmanın daha sıkı ve dinsel topluluğa ait olma duyusunun daha güçlü olmasından kaynaklanmaktadır. Katoliklerin tek bir kilisesi varken, protestanlar birçok fraksiyon ya da gruba bölünmüş durumdalar. Katolikler ile Protestanlar arasında bir konumda olan Museviler, Katoliklerden ziyade protestanlara yakın gözükmekteler. Fakat Museviler, ayrımcılığa maruz kalmalarından dolayı, çok yoğun bir topluluk duyusuna da sahiptirler. Medeni hal değişkeni de aynı profili çizmektedir. İntihar olasılığı, evli olup çocuğu olanlardan, çocuğu olmayanlara, dullara, boşanmışlara ve evli olmayanlara doğru, giderek artmaktadır. İntihar oranları arasındaki bu farklılıkları yine birincil grup bağları açıklıyor görünüyor. Birincil grup bağlarının zayıflığından kaynaklanan intihar olgusu, bencil intihar olarak adlandırılmaktadır. Biz grubu ve onlar grubu Biz grubunun ve onlar grubu’nun belli bir ölçüsü yoktur. Gerçekten bu tür gruplar oldukça değişkenlik gösterebilirler. Bir “Biz Grubu” aile kadar küçük de olabilir, dünya kadar büyük de olabilir. Bu durum karşısında basitçe ifade edecek olursak, “Onlar Grubu” nun ailemiz ya da dünyamız dışında kalan herkesi kapsayabileceğini söyleyebiliriz. Biz grubu, hem kendimizi, hem de “biz” zamirini kullanırken bu kapsama soktuğumuz kimseleri içerir. Onlar grubu ise, başkalarını yani “biz” zamirini kullanırken bu kapsamın dışında bıraktığımız herkesi kapsar. “Biz” dediğimiz zaman sadece kendi ailemizin üyelerini kastederiz. Yalnızca bunlar biz grubunu oluşturur, bunların dışında kalanlar ise onlar grubu içinde yer alırlar. Örneğin, “biz” derken kendi sosyoloji sınıfımızdaki kimseleri kastedebilir ki; bu durumda sınıf biz grubu olup, sınıfa dahil olmayanların tamamı onlar grubunu oluşturur. Bizimle aynı kasabada yaşayan, aynı üniversiteye giden, aynı eyalette yaşayan kimseler veya Mississippi Irmağı’nın doğusunda ya da batısında yaşayan herkes ya da bütün Amerikalılar vb. birer “biz” grubu olabilir. Carson McCullers, yazdığı “The Member of the Wedding” adlı tiyatro oyununda; on iki yaşında bir kız çocuğu olan Frankie ile on yedi yaşındaki kuzeni John Henry arasında geçen aşağıdaki diyalogda “biz grubu” olgusunu göz önüne serer: Frankie: Sus! Tam şimdi bir şeyin farkına vardım. Uzun zamandır devam etmekte

Kuram ve 236 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

olan sorunum, sadece “ben “ diyen bir kişi olmamdır. Bütün diğer insanlar “biz “ diyebilirler. Berenice “biz” dediği zaman, kendi evini, kilisesini ve zencileri demek istemektedir. Askerler de “biz” dediğinde ordudan söz etmiş olmaktalar. Benim dışımda bütün insanların ait olduğu bir “biz” vardır. John Henry: Ne yapacağız? Frankie: Bir “biz”e ait olmamak insanı oldukça yalnız kılıyor. Bugün öğleden sonraya dek ait olduğum bir “biz” yoktu. Fakat şimdi, Janice ve Jarvis’i gördükten sonra aniden bir şeyin farkına vardım. John Henry: Ne? Frankie: Erkek kardeşim ve evleneceği kızın, benim “biz” grubumu oluşturduklarını biliyorum. İşte bundan dolayı onlarla birlikte gidiyorum ve düğünlerine katılıyorum. Kısaca, biz grubu ve onlar grubu, insanların “biz” ve “onlar” zamirlerini kullanarak bu grupları yarattıkları durumlar hariç olmak üzere, gerçek gruplar değillerdir. Bununla beraber, yaptığımız ayrım önemli biçimsel bir ayrımdır. Çünkü, böyle bir sınıflandırma, birazdan inceleyeceğimiz iki önemli sosyolojik ilkeyi ortaya koymamıza yardımcı olabilir. Bu ilkelerden birincisi, biz grubu üyelerinin onlar grubu üyelerine stereotip çizmek eğiliminde olduklarıdır. Bu önerme, Hiller’in kavramlarını tekrar kullanacak olursak, içinde yer aldığımız “biz grubu”nun üyelerini kişisel ve içsel şekilde, onlar grubunun mensuplarını ise kategorik ve dışsal şekilde değerlendirme eğiliminde olduğumuz anlamına gelmektedir. Daha basit olarak ifade edersek, biz grubunun üyelerine bireyler olarak, onlar grubunun üyelerine ise bir sınıf ya da kategorinin üyeleri olarak tepkide bulunma eğilimindeyiz. Yine, kendi grubumuzun üyeleri arasındaki farklılıkları görmeye yönelirken, onlar grubunun üyeleri arasındaki benzerlikleri bulmaya çalışırız. Amerikalılara göre bütün Çinliler birbirlerinin benzeri olup biri diğerinden hiç de ayırdedilemez görünüme sahiptir. Benzer şekilde, Amerikalılar, İngilizleri humor (mizah, neşe vb.) yoksunu, Fransızları şarapçı, Almanları lahanacı olarak görme eğilimindedirler. Bu yargıların tümü yanlıştır. İşin doğrusu şudur ki; bazı Fransızlar hem hiç içmezler hem de içki yasağı taraftarıdırlar. Bazı Almanlar lahananın görünümüne bile katlanamazlar. Bütün bunlar, gruplar arasında ortaya çıkan stereotiplerdir (kalıp yargılar). İkinci dünya savaşı sırasında Amerikan asker ve sivillerine göre, Japonlar hilekâr ve güvenilmez kimselerdir. Japonlara göre ise, Amerikalılar ikiyüzlü kimseler olup kıllı şeytanlardır. Japonların en iyi tanıdığı Amerikalılar, misyonerler ve satıcılar gibi farklı bir ahlâk anlayışına sahip kimseler oldukları için, iki yüzlü olarak değerlendiriliyorlar. Yine, beyaz ırka mensup olanlar, diğer insanlara göre daha iri vücutlu ve gür saçlı-sakallı olduklarından kıllı şeytanlar olarak nitelendiriliyorlar. Yukarıda sözünü ettiğimiz sosyolojik ilkeden kaynaklanan bu tür etnisite ve milliyete dayalı stereotipleştirmeler dünyanın her yanında yaygın olarak görülmektedir.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 237

Şüphesiz, böylesine haksız genellemeler sadece diğer milliyetlerle sınırlı değildir. Amerika Birleşik Devletlerinde beyazların ve siyahların birbirleri hakkında sahip oldukları stereotipler (kalıp yargılar) vardır. Beyazlara göre, özellikle ırksal gerilimlerin olduğu zamanlarda, siyahlar yanlarında sürekli şekilde bıçak taşıyan ve bunu kullanmaya can atan karanlık ve tehlikeli karakterde insanlardır. Bu arada Amerikalı, insan ırkına ait yeteneklere sahip birçok siyah yazarın, diplomatın, oyuncunun, atletin, romancının oyun yazarının ve profesörün varlığını görmezden gelmektedir. Diğer taraftan siyahlara göre, beyazlar siyahları toplum içinde sürekli aşağı statülerde bırakmaktan hoşlanan güvenilmez baskıcılardır. Siyah, Beyaz’ın aynısı yaparak, Rodezya, Güney Afrika gibi yerlerde bile, ırk ayrımına karşı çıkan, yaşamını adalet ve insanlığa adayan birçok beyazın var olduğu gerçeğini düşünmek bile istememektedir. Önyargısız bir yaklaşım, stereotip yaratma eğiliminin bulunduğu herhangi bir yerde çok az bulunabilecek bir özelliktir. Aynı şekilde politik, mesleki ve dinsel stereotipler de vardır ki, bunlara özellikle karikatüristler anlamlı katkılarda bulunmaktadırlar. Örneğin, işletme sahipleri ve yöneticileri, sol eğilimli gazetelerde şişman, puro içen, koca kafalı kapitalistler olarak çizilirken, işçiler iri cüsseli, adaleli, dürüst çalışanları temsil etmektedirler. Sağ eğilimli gazetelere bakıldığında; kapitalistler, birikimlerini kamu hizmetine yönelik girişimlerde değerlendiren yaşlı, fedakâr, birçok şeyden yoksun kalan kişiler olarak karşımıza çıkarken, işçiler kışkırtıcı ve şantajcı bir kimliğe büründürülmektedir. Çiftçi, kentliyi damarlarında kan yerine soğuk su akan bir kimse olarak düşünürken, kentli çiftçiyi kaba, anlayışsız birisi olarak görmektedir. Yine bu tür tipleştirmelerde; bütün bankerler mağrur ve mesafelidirler, beysbol oyuncuları batıl itikatlıdırlar, musluk tamircilerinin tamamı aletlerini unutur, profesörlerin hepsi zekâ yoksunudur. Yahudiler insafsız tefeci ya da aç gözlü yankesicidirler. Kısacası, her biz grubu, onlar grubuna ilişkin stereotipleri yaratmaktadır. Sosyal mesafe, kategorileştirmeyi teşvik ederken bireysel farklılıkların görülmesini engellemektedir. Bir başka ifadeyle, hepimiz sosyolojik bakımdan ister tecrübesiz, isterse çok bilgili olalım, benzer şekilde fazlaca düşünmeksizin, kendi grubumuzun üyelerini ayrı birer kişi olarak görürken, onlar grubunun mensuplarına bir sınıfın üyeleri olarak bakma eğilimindeyiz. Bununla beraber, bu husustaki bilgimiz, birinci ilkenin talihsiz sonuçlarını azaltmaya ve diğer insanlarla kolayca etkileşimi önleyen engelleri ortadan kaldırmaya yardım eder. Biz grubu-onlar grubu ayrımından kaynaklanan ikinci ilke, şudur: Onlar grubunun hayalî ya da gerçek bir tehdidine maruz kalan biz grubunun birlik ve dayanışması güçlenme eğilimine girer. Bu, her büyüklük ve düzeydeki grupta gözlenebilecek bir ilkedir. Örnek olarak aileyi alalım. Olağan aile yaşamında; erkek kardeşler ve kız kardeşler birbirleriyle zaman zaman çatışabilirler. Aile dışında bir kimse erkek ya da kızkardeş hakkında küçümseyici bir söz söylediğinde, hem söylenen şeyi hem de onu söyleyen kişiyi püskürtmek üzere bütün aile bir birlik olacaktır. Çinli bilge Mencius’un yüzyıllar önce belirttiği gibi, “Kendi evlerinin duvarları arasında birbiriyle çatışabilen

Kuram ve 238 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

erkek kardeşler, davetsiz bir misafiri uzaklaştırmak için hep birlikte hareket edeceklerdir.” Benzer şekilde koca ile karı arasındaki çatışmaya müdahale etmek pek makul bir davranış olmaz. Eşlerin her ikisi de arabulucuya karşı çıktığında tehlike daha da büyüyecek, ona bunun bir özel mesele olduğu hususu hatırlatılacaktır. Diktatörler bu prensipten yararlanma konusunda ustadırlar. Tarih boyunca güçsüz, dengesiz birçok rejim, devletin saldırgan bir güç tarafından tehdit edildiğini söyleyerek kendini korumaya çalışmıştır. Onlar grubunu oluşturan bu saldırgan güç, coğrafik bakımdan yurt içinden olabileceği gibi yurt dışından da olabilir. 1935-1936 yıllarındaki İtalya-Etiopya savaşında saldırgan güç ya da tehdit dıştan gelmektedir. Mussolini, Etiopyalıların hükümete ve İtalyan İmparatorluğunun şerefine bir tehdit olduğunu söyleyerek; bir yandan taraftarlarının birliğini güçlendirirken, diğer yandan muhaliflerini zayıflattı. Almanya’da Hitler, aynı amaca yönelik olarak ülke içinden bir onlar grubu yarattı. Bu grup yahudilerden oluşuyordu. Hitlere göre; yahudiler Aryen ırkının saflığına ve büyük Almanya’nın kültürel değerlerine bir tehdit oluşturmaktaydı. Benzer gözlemler, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bazı sosyal ve tarihsel olgular hakkında da yapılabilir. Grup içinden kaynaklanan eleştiriye karşı daha anlayışlı ve toleranslı bir tavır sergilenirken, grup dışı eleştiriye karşı daha sert tepki gösterilmektedir. Örneğin, Güneyli yazarlar, Mason ve Dixon hattının altında kalan bölgedeki koşulları dostane bir şekilde inceleyebilirler. Ancak böyle bir şeyi Kuzeyli bir yazar yapacak olursa onun görüşleri “Kuzeyli Müdahalesi” olarak görülecek ve bu görüşler, genellikle olduğu gibi, yazarın esas niyetinin aksi yönde değerlendirilecektir. Güney eyaletlerindeki seçmenler, politikalarını benimsemedikleri politikacılara, bunların politikaları kuzey basını, özellikle de New York basını tarafından sansür edildiği için, oy verebilmektedirler. Ünlü Amerikan deyişi “suyun bittiği yerde politikalar da sona erer.”, grup dışındakilere karşı grup içi dayanışma ilkesini ulusal düzeyde yansıtmaktadır. Bu, gerek Demokratların gerekse Cumhuriyetçilerin ulusal meseleler üzerinde birbirlerini özgürce eleştirirken, Birleşik Devletlerin diğer ülkelerle ilişkilerini ciddi bir şekilde etkileyen meselelerde Amerikalılar olarak birleştiklerini ifade etmektedir. Başlangıçta yukarıda ifade edilen ilkeyle zıtlık içinde görünen Vietnam savaşı, gerçekten grup içi dayanışma ilkesini doğrulamıştır. Başta; Amerikalılar birleşmek yerine bölündüler. Çünkü önce bir azınlık, ardından çoğunluk, küçük, zayıf, sanayileşmemiş bir Güneydoğu Asya ülkesinin Birleşik Devletlerin güvenliğine tehdit oluşturabileceğine ikna edilemedi. Sonuçta; ortak düşmana karşı ittifakla karşı duranlar, savaş bittikten sonra çok sıkça ayrışabilmekte ve kendi içinde çatışabilmektedir. Tarihin sayfaları böylesi örneklerle doludur. Gruplar arası mücadele yalnızca ulusal düzeyde ortadan kalkmıyor. Grup dayanışması ilkesi bakımından, sosyoloji öğrencisi, Birleşik Devletler ile Rusya arasındaki çatışmayı etkin bir şekilde çözmeyi hayal edebilir. Yeryüzüne uzaydan yönelecek bir işgal tehdidi karşısında ülkeler arasındaki çatışma derhal sona erecektir. Örneğin

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 239

Mars’tan gelecek bir saldırı karşısında, Amerikalılar ve Ruslar, aralarındaki ayrılıkları unutarak işgalcileri püskürtmek üzere birlikte karşı koyacaklardır. Onlar grubunun her zaman düşman bir grup olması gerekmez. Dost bir dış grubun varlığı da grup dayanışması ve bütünlüğü üzerinde olumlu bir etki yaratabilir. Bir yabancı grubun varlığı, grup üyelerinde benzerlik bilincini artırır ve onların sosyal etkileşimini motive eder. Benzer şekilde, birçok gözlemcinin de belirttiği üzere, olağan İngiliz soğukluğu, İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra ve diğer şehirler bombalandığı sırada ortadan kalkmış ve tüm yabancılar birbirleriyle yakın etkileşime ve diyaloğa girmeye başlamışlardır. Grup dayanışmasına ilişkin prensibin başka bir yüzü, kendi memleketlerinde iken birbirlerine karşı nispeten kayıtsız olan kimselerin, yabancı bir ülkede, kendi ülkelerinden binlerce mil uzakta karşılaştıklarında, derhal dostluk kurabilmeleri olayında gözlenebilir. Kısaca biz grubu, bizim içinde olduğumuz gruptur, onlar grubu ise bizim dışımızda kalan herkestir. Bu husustaki tartışmamızı sonuçlandırırken okuyucuya bir kez daha hatırlatabiliriz ki; bu tür grupların önceden belirlenmiş özgül, değişmez ölçüleri yoktur. Biz grubu, bir bağlamda sadece aynı evde oturanlardan oluşuyorken, başka bir bağlamda yeryüzünde yaşayanların tamamını kapsayabilir. Yukarıda sözünü ettiğimiz sosyolojik ilkeleri bir kez daha belirtelim: (1)Biz grubu, onlar grubu hakkında stereotip üretme eğilimindedir, (2) Onlar grubundan gelen hayalî ya da gerçek bir tehdit, biz grubunun dayanışmasını ve bütünleşmesini yoğunlaştırır. Büyük gruplar ve küçük gruplar Grupların biçimsel özelliklerinden bazıları, daha bildik olup fazlaca tartışma gerektirmezler. Gerçekten de bu özelliklerden bazıları neredeyse kendi kendini açıklayıcı niteliktedir. Bazı grupların küçük, bazılarının da büyük olması bu tür özelliklerdendir. Bununla beraber, bir grubun büyüklüğü sosyolojik bakımdan oldukça anlamlı sonuçları olan çok önemli bir özelliktir. Bir grubun büyüklüğü arttıkça birçok şey vukubulur. Büyüklükteki artış ya da azalış, benzer şekilde, başlangıçtaki düzenlemeleri değiştirebilir, grubun yapı ve fonksiyonunda değişmelere yol açabilir. Bazı amaçlara ulaşmak bakımından küçük gruplar büyüklere göre daha etkili olurken, diğer bazı amaçlar bakımından büyükler küçüklerden daha elverişli olurlar. Bazı belli amaçlar için optimum ya da en iyi bir ölçü vardır, ancak bu ölçü nedir? Bunu tespit etmek her zaman kolay olmaz. Diğer koşullar eşit kalmak şartıyla, büyük bir ordu küçük bir ordudan üstündür, büyük bir ülke küçük ülkeye göre daha güçlüdür, büyük bir şirket küçük şirkete göre piyasa üzerinde daha fazla kontrol gücüne sahiptir. Fakat birçok komite ya da komisyon, üye sayısı arttığı zaman etkinliğini yitirmeye başlar. Büyük liglerin hiç birinde on iki takımdan daha fazlası hemen hemen hiç istenmez. Beysbol takımı için dokuz üye uygunken, futbol takımı için on bir üye elverişlidir. Elli öğrenci ve on profesör bir üniversiteyi hemen hemen hiç oluşturamaz. Ancak üniversite çok büyüdüğü zaman da bazı şeyleri kaybetmeye başlar. Örneğin, öğrenciler ile danışmanları arasındaki temaslar zayıflamaya, biçimsel olmaya ve seyrekleşmeye başlar. Çok büyük üniversitelerde öğrenciler, kendi kimlik duyularını

Kuram ve 240 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

kaybedip, kendilerini belirli işlemlerden geçirilen nesneler gibi görmeye başlarlar. Burada bu konuyu daha detaylı bir şekilde incelemek mümkün olmamakla beraber, grup büyüklüğünün bazı sonuçlarına kısaca değinilebilir. İlkin şunu belirtmek gerekir ki; bir grubun büyüklüğü arttıkça işbölümü de artar. Çok küçük gruplarda, üyelerin hepsi aynı işleri yapar ve aynı etkinliklere katılır. Büyük gruplarda ise, üyelerin fonksiyonları farklılaşır ve etkinlikleri de uzmanlaşmaya başlar. Mesela küçük bir lisede, aynı kişi hem ingilizce, tarih ve matematik derslerini okutabilir, hem de bir sınıf temsilini yönetip basketbol takımının yardımcı antrenörü olarak hizmet verebilir. Büyük bir lisede ise, bu farklı etkinlikler, birçok kişinin hizmetinden yararlanmayı gerektirir; İngilizce dersi kompozisyon ve literatür, tarih dersi Amerika ve Avrupa tarihi, matematik dersi de cebir ve geometri olarak ayrılır. Benzer gözlemler herhangi başka bir grup hakkında da yapılabilir. Büyük toplumlar ile küçük toplumlar arasındaki temel sosyolojik farklardan birisi büyük toplumların karmaşık bir işbölümüne sahip olmasıdır. Gerçekten de, birçok ünlü teori, örneğin Herbert Spencer ve Emile Durkheim’inki gibi, bu temel üzerine inşa edildi. Durkheim, daha önce de söz edildiği üzere, toplumları mekânik ve organik dayanışmayla karakterize olmalarına göre ayırır. Mekânik dayanışma kollektif bilinçle sağlanırken, organik dayanışma işbölümüyle sağlanır. İkinci olarak da denebilir ki, örgütlü grupların büyüklüğü arttıkça, yapıları daha katı olmaya başlar. Bu durumda; daha fazla organizasyona, norma ve kırtasiyeciliğe ihtiyaç duyulur. Küçük gruplarda birçok fonksiyon gayri resmi bir şekilde görülür. Büyük gruplarda ayrıntılar daha detaylı bir şekilde ortaya konur. Mesela The New York Times gibi büyük bir gazete, küçük bir yerel gazeteye göre, daha yüksek ölçüde organize olmuştur. Yukarıda zikredilen iki hususun sonucu olarak diyebiliriz ki; büyük gruplardaki sosyal ilişkiler, küçük gruplardaki ilişkilere göre daha resmi ya da biçimsel olup daha az kişisel niteliktedir. Grup büyüklüğündeki artış, ikincil ilişkilerin ya da statü ilişkilerinin sayısındaki arıtışla birlikte gidiyor. Ancak grup büyüklüğündeki artış ile birincil ilişkiler ya da kişisel ilişkilerin sayısındaki artış arasında bu tür bir uyum yoktur. Hatta bu tür ilişkilerin miktarında bir azalma olur. Mesela, bir uçak gemisinde bir destroyere göre daha fazla ikincil ilişki vardır. Büyük bir şehirdeki ikincil ilişki sayısı da küçük bir köydekinden daha fazladır. Çoğunluk grupları ve azınlık grupları. Bir grubun çoğunluk ya da azınlık grubu olduğunu belirleyen özellik, yukarıda sözü edilen büyüklük kriteriyle ilişkili olmakla birlikte, onunla özdeş değildir. Şüphesiz, çoğunluklar ve azınlıklar her zaman diğer grupların unsurudurlar. Çoğunluk ve azınlık terimlerinin kendi başlarına bir anlamı yoktur. Aynı bağlamda olmamakla beraber, çoğunluklar çok küçük olabilirken (üç kişilik arkadaş grubunun iki üyesi gibi), azınlıktakiler de oldukça fazla sayıda olabilirler (bir başkanlık seçiminde yenilen adayı destekleyen seçmenler gibi). Hatta aynı grup içinde de, çoğunluk daha büyük veya küçük olabilir. Mesela yüz kişiden meydana gelen bir grubun, hem elli biri hem de doksan dokuzu birer çoğunluk teşkil edebilir.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 241

İşte bundan dolayı, çoğunluk grubu-azınlık grubu ayrımı, grubun büyüklüğüne göre yapılan büyük-küçük grup ayrımıyla özdeş değildir. Grupların çoğunluk ya da azınlık grubu niteliğinde olmasının, hem sosyal hem de politik nitelikli sonuçları vardır. Mesela çoğunluk grubunun çok büyük, azınlık grubunun da çok küçük olduğu durumlarda etnik grup gerilim ya da çatışması daha az olabilir. Azınlık sayıca çoğunluğa yaklaştığı zaman, gerilim ya da çatışma daha fazla olabilecektir. Bir süredir, azınlık ve çoğunluk grubu olmanın politik sonuçlarının neler olduğu bilinmekle birlikte, sosyolojik sonuçları hakkında yeterli düzeyde bulgu yoktur. Çoğunluk yönetimi ilkesi, demokratik devlet için politik bakımdan eşsiz bir öneme sahiptir. Bazı grupların (siyasi partilerin) birincil fonksiyonu, çoğunluk haline gelebilmektir. Uzun ömürlü gruplar ve kısa ömürlü gruplar Bir grubun ömrü ya da varoluş süresi, onun çok önemli özelliklerinden birisidir. Bazı gruplar oldukça kısa ve geçici bir ömre sahiptir. Bazıları ise yüzyıllarca varlıklarını sürdürebilir. Sadece para toplamak veya bir akşam yemeği düzenlemek için teşkil edilen bir komite, kendisine verilen görevi yerine getirir getirmez ortadan kalkar. Bir yangını seyretmek üzere toplanan kalabalık, ya da bir kazaya tanık olanlar, merak ve heyecanları geçtikten sonra dağılacaktır. Bazı gruplar ise, tek tek bireylerin yaşamından bağımsız bir varlığa sahiptir. Çünkü bu tür grupların, üyeliğe giren ya da çıkanların varlığı dışında bir süreklilikleri vardır. Üniversiteler ve uzun ömürlü firmalar bu kategoriye girer. Son olarak da çağları aşan bir sürekliliğe sahip gruplardan söz edilebilir. İzlanda Parlamentosu, Mason Locası ve Roma Kilisesi bu tür gruplara örnek olarak sayılabilir. İsteğe bağlı gruplar ve istek dışı gruplar Bazı gruplara biz katılırız. Bazılarının ise, herhangi bir seçim hakkımız olmaksızın üyesiyiz. Biyolojik özelliklere dayalı olarak şekillenen yaş, cinsiyet ve etnik gruplar istek dışı gruplardır. Benzer şekilde, dahil olduğumuz dil grubu da istek dışıdır. Çünkü, çocuklar olarak dilimizi, ana-babamız ya da büyüklerimizden öğreniriz. Sosyal sınıfımız, dinsel, bölgesel, ya da milliyet grubumuz, sonradan değişebileceği ve toplumumuzda bir ölçüde de olsa isteğe bağlı gruplar haline gelebileceği halde, başlangıçta istek dışı gruplar niteliğindedir. Üyesi olduğumuz meslek, eğlence, eğitim ve diğer bütün ilgi grupları isteğe bağlı gruplardır. Belli bir gazeteyi okumak, bir radyo programını dinlemek, pantolon askısı yerine sabun almak, bakkal ya da kasap olmak konusunda bizi zorlayan hiçbir yasa yoktur. Bu tür grupların hepsi isteğe bağlıdır. İsteğe bağlı gruplar ile istek dışı gruplar şeklinde yapılan bu ayrım, bir önceki bölümde yaptığımız sonradan edinilmiş statü-doğuştan verilmiş statü ayrımına tam olarak tekabül etmektedir. İsteğe bağlı gruplarda statüler sonradan kazanılıyorken, istek dışı gruplarda statüler baştan verilmiştir. Okuyucu, bazı toplumlarda isteğe bağlı grupların, başka toplumlarda istek dışı gruplar haline geleceği hususuna da dikkat etmelidir. Açık gruplar ve kapalı gruplar Şüphesiz bütün gruplar, gruplar teşkil edilirken öngörülen belli kriterlere sahip olmayan kimselere kapalıdır. Mesela, erkekler sadece

Kuram ve 242 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

kızların devam edebildiği okullarda öğrenci olamayacağı gibi, kızlar da yalnızca erkek öğrencilere açık bir okula gidemeyeceklerdir. Bununla beraber, bazı gruplar nispeten açık bir nitelikteyken bazıları da nispeten kapalı bir yapıdadırlar. Oy verme çağına gelen hemen herkes bir siyasi partiye kolayca üye olabilir, herkes satranç topluluğuna katılabilir, bilet alan herkes bir konseri veya futbol maçını izleyebilir veya bir sokak kalabalığına katılabilir. Birçok grup, ister örgütlü isterse örgütsüz olsun, nispeten kapalıdır. Mesela bir klik, seçici ve tekelci bir niteliğe sahip olup sosyolojik anlamda kapalı bir gruptur. Herhangi bir arkadaşlık grubu da böyledir. Aileler, biyolojik ve hukuksal bakımdan kapalı gruplar oluştururlar. Meslekî gruplar, esnaf ve zanaatkar toplulukları da nispeten kapalı gruplardır. Bir kimse, Amerikan Barolar Birliğine üye olmadan önce bir baronun üyesi olmak zorundadır. Üniversite öğretim üyesi olacak bir kimse doktora derecesine veya ona eş bir niteliğe sahip olmalıdır. Okur yazar olmayan ve New York’ta oturmayan bir kimse orada oy kullanamayabilir. New York Princeton Klüb, Princetonlular dışında kalan herkese kapalıdır. Aynı şekilde, Uluslararası Elektrik İşçileri Sendikası elektrik işçisi olmayanlara kapalıdır. Yatay gruplar ve dikey gruplar. Biz, şimdiye kadar bu kitapta, sosyal sınıftan ve toplumların sınıf yapısından bahsetmedik. Bu oldukça önemli ve evrensel olgu, bir sonraki bölümün konusudur. Burada, yalnızca üyelerini bütün sosyal sınıflardan alan gruplarla, üyelerini yalnızca belli sosyal tabakalardan alan gruplar üzerinde duracağız. Üyelerini bütün sosyal sınıflardan alan grupları dikey gruplar, üyelerini sadece bazı tabakalardan alanları ise yatay gruplar olarak adlandırıyoruz. Bir dinsel birlik, en azından teorik olarak, genellikle dikey gruptur, emekli askerler birliği de dikey gruptur. Diğer taraftan bir belediyeden kamu yardımı alanların meydana getirdiği toplumsal grup ise bir yatay gruptur. Mesleki gruplar yatay olma eğilimindedir. Çünkü, karmaşık toplumlarda mesleklerin bizzat kendileri tabakalanmış haldedir. Öte yandan etnik gruplar dikeydir. Çünkü bu tür gruplar, çok değişik sosyal sınıflara mensup bireylerden oluşmaktadır. Bağımsız Gruplar ve Bağımlı Gruplar. Burada oldukça basit bir ayrım yapmış oluyoruz. Bazı gruplar kendi başlarına bir grupturlar. Bazıları ise, sadece daha büyük grupların alt gruplarıdır. İlki bağımsız bir grup iken, ikincisi bağımlı bir gruptur. Bir şirketin alt birimi, bir kamu kuruluşunun yerel bürosu, ulusal birliklerin mahalli şubeleri vb. birer bağımlı gruptur. Bir komisyon ya da kurul hemen her zaman bir bağımlı gruptur. Özel bir kolej veya üniversite bağımsız örgütlü grup iken, bir devlet üniversitesi veya yerel yönetim okulu bağımlı örgütlü bir gruptur. Çünkü, bir devletin ya da belediye yönetiminin bir alt dalı ya da birimidir. Bir toplumda, bağımlı grupların sayısı astronomik oranlara ulaşabilir. Birçok bağımlı grubun diğer bağımlı gruplarla birlik çatısı altında bir araya gelmeleri halinde bu oranlar daha da artar. Mesela, bir üniversitedeki satın alma elemanları bir bağımlı grup oluşturur. Ancak değişik üniversitelerin satın alma elemanları bir araya gelip örgütlenirlerse bağımsız örgütlü bir grup meydana gelmiş olur. Yukarıda da söyle-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 243

diğimiz gibi, yaptığımız ayrım basittir, ama bu ayrımı karakterize etmeye yardımcı olacak şartlar oldukça karmaşık olabilir. Örgütlü gruplar ve örgütsüz gruplar Son olarak, grupların biçimsel özelliklerinden en önemlisine gelmiş bulunuyoruz. Bazı gruplar, istatistiksel, toplumsal ve sosyal gruplar gibi, kendiliğinden, herhangi bir işleme ihtiyaç olmaksızın vardır. Bazıları ise, organizasyon adı verilen, biçimsel bazı aşamalardan oluşan bir sürecin sonunda ortaya çıkarlar. O halde organizasyon ne demektir? Burada dikkat edilmelidir ki, biz organizasyon derken bizzat toplumun organizasyonundan değil -ki bu tüm kitabın konusudur- toplumun içindeki grupların, birliklerin organizasyonundan söz etmekteyiz. Bu çok önemli bir olgudur. İçinde yaşamakta olduğumuz karmaşık toplumlarda organizasyonların önemi küçümsenemez. Bu tür toplumlarda, insanlar arasındaki sayısız sosyal ilişki ve etkileşimin çok büyük bir kısmı örgütlü gruplarda gerçekleşmektedir. Organizasyon faktörü sayesinde insanlar, kişisel ilişki ve etkileşimleriyle ulaşamayacakları ortak hedeflere varabilirler. Organizasyon faktörü otoriteyi yaratır; toplum içinde kimin emir vereceğini, kimlerin itaat edeceğini, karar verme sürecinde kararları kimlerin alacağını, kimlerin verilen kararlara rıza göstereceğini belirler. Organizasyon, grupları uzun ömürlü kılan bir faktördür. Bu faktörün yokluğunda birçok grubun geçici topluluklar haline geldiği görülür. Kısacası, içinde yaşamakta olduğumuz, büyük karmaşık ve teknolojik toplumun varoluşunu mümkün kılan faktör organizasyondur. Günümüz modern toplumlarını, uzak adalarda ya da ormanlık bölgelerde yaşayan kabile topluluklarından ayırdeden öğe de, gelenek değil organizasyondur. Organizasyon, çok detaylı ve analitik inceleme isteyen bir konu olup, bir sonraki bölümde ayrıntılı bir şekilde tartışılacaktır. Biz, burada sadece onun önemini vurgulamak ve grupların en önemli biçimsel özelliği olduğunu göstermek istedik. Şimdi, grupların biçimsel özelliklerine ilişkin notlarımızı tamamladık. Biçim ve içerik açısından yapılan gruplandırmaların kesiştikleri görülmektedir. Yani, biçimsel bir grubun içeriksel özellikleri olabileceği gibi, bir içerik grubu da biçimsel özelliklerin bir bileşimi olarak ortaya çıkabilir. Mesela, bir ticaret şirketi büyük ya da küçük, açık veya kapalı, uzun ömürlü ya da kısa ömürlü, yatay veya dikey olabilir ve liste böylece uzatılabilir. Ancak bu şirket aynı zamanda bir eğlence-dinlence grubu, bir etnik grup, bir dinsel grup veya başka tür bir içerik grubu da olabilir. İşte bu nedenden dolayı, grupların sosyolojik içeriği ile sosyolojik biçimi arasında ayrım yaptık. Bir “biz grubu”, bir bölge, meslek veya dil grubu vb. haline gelebilir. “Biz” demekle, New Yorkluları, öğrencileri ya da İngilizce konuşanları kastetmekteyiz. Şu anda, gruplara iki farklı açıdan bakma olanağına sahibiz; birincisi, onların içeriği, amacı ya da fonksiyonu bakımından, ikincisi onların biçim, özellik ve nitelikleri bakımından. Gruplara ilişkin bu iki bakış tarzını birlikte kullanarak herhangi bir grubu analiz edebiliriz ve onu diğer gruplarla karşılaştırmak bakımından bir temele sahip olabiliriz.

Kuram ve 244 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

4. Özet Bu bölüm, sosyolojik araştırmanın tam merkezinde bir problem olan grupların tartışılmasına tahsis edildi. İstisnasız bütün insanların şu veya bu zamanda, gruplar içinde yaşadıklarını söylemekle söze başladık. Hiçbir kimse yalnız değildir. John Donne’nin oldukça şiirsel söylemiyle “hiçbir insan bir ada değildir”. Grupların insanı hayrete düşürecek kadar çokluğu, modern uygarlığın ve karmaşık her toplumun evrensel karakteristiği olup en kapsayıcı sosyal fenomenler arasındadır. Gerçekten, başta da belirtildiği üzere, bu tür toplumlarda bireylerin sayısından daha çok gruplar vardır. Bu durumda; bu grupları nasıl sınıflayabileceğimizi ve sosyolojik amaçlar bakımından onları nasıl bir düzen içinde sunacağımızı düşündük. Bu sorun, çeşitli nedenlerden dolayı, çağdaş sosyolojinin en zor problemlerinden birisidir. Birçok sosyolog, bu sorunu çözmeye teşebbüs etti, ancak henüz standart bir sınıflandırmaya ulaşılamadı. Dahası, böyle sınıflandırmalar ne kadar mantıksal olursa o kadar da kullanışsız olma eğilimi gösteriyor, ne kadar kullanışlı olursa o kadar az mantıksal oluyor. Bu durum karşısında; başlangıç seviyesindeki öğrencinin sıkıntısını hafifletmek için oldukça basit bir sınıflama sunduk. Bunu şimdi bir kez daha özetleyebiliriz:

Benzer Olmanın Bilinci

Sosyal Etkileşim

SosyalOrganizasyon

A. İstatistiksel Hayır B. Toplumsal C. Sosyal D. Örgütsel Evet Evet Evet

Hayır Hayır Evet Evet

Hayır Hayır Hayır Evet

Grupların yukarıda belirtilen dört türünü bazı detaylarıyla açıkladık ve böyle ayrımların yeterli olmamakla beraber önemli olduğu hususuna işaret ettik. Bütün modern toplumlar bu dört türü kapsamaktadır. Bir sonraki işimiz, grupları iki farklı bakış açısından; sosyolojik içerik ve sosyolojik biçim bakımından tartışmak oldu. Bir grup; ister bölgesel, ister dinsel, ister dilsel, ister sportif, isterse akademik vb. olsun, bu grubun özelliği bir anlamda onun işlevi, amacı veya niteliğidir. Bir grubun biçimi ise, onun belli sosyolojik özelliklere sahip olup olmadığına dayanır. Bu özellikleri ikili gruplar halinde şu şekilde sıralayabiliriz: (1) birincil gruplar-ikincil gruplar, (2) biz grupları-onlar grupları, (3) büyük gruplarküçük gruplar, (4) çoğunluk grupları-azınlık grupları, (5) uzun ömürlü gruplar-kısa

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 245

ömürlü gruplar, (6) isteğe bağlı gruplar-istek dışı gruplar, (7) açık gruplar-kapalı gruplar, (8) yatay gruplar-dikey gruplar, (9) bağımsız gruplar-bağımlı gruplar, (10) örgütlü gruplar-örgütsüz gruplar. Gruplar hakkındaki herhangi bir detaylı ve kapsamlı inceleme, bu kategorileri dikkate alacaktır. Böyle bir yaklaşım, modern toplumlardaki grupların temel karakterini aydınlatacaktır.

11 Örgütlü gruplar ve kurumlar Toplumun yapısı hakkındaki analizimize devam etmek için, çok önemli iki olgu olan örgütlü gruplar (associations) ile kurumları (institutions) biraz detaylı şekilde incelememiz gerekir. İnsanların toplum halinde birlikte yaşamalarının ve kişisel olarak önceden tanımadığı kimselerle etkileşime girmelerinin nasıl mümkün olduğunu gördük. Mesela, üniversiteye giden bir öğrencinin bir oda kiralaması, bazı derslere kaydını yaptırması, derslere katılması, restaurantlara müşteri olması, kütüphaneyi kullanması ve hatta önceden hiçbir ilişkisi olmayan insanların isimlerini bile bilmeksizin para değiş tokuşu yapması durumunda bunun nasıl mümkün olduğunu gördük. Toplum içinde kabul edilen statülere sahip olduğumuzu, bu statülerin kendilerine bağlanan normlarla birlikte; kendimizin ve tanıdıklarımızın günlük yaşamına düzen, istikrar ve öngörülebilirlik sağladığını da gördük. Aynı şekilde, istatistiksel, toplumsal, sosyal ve örgütlü birçok grubun mensubu olduğumuzu ve grup mensubiyetimiz kadar çok statüye sahip olduğumuzu da görmüş bulunuyoruz. Ancak, üye olarak biçimsel şekilde mensubu olduğumuz, görevli olarak bünyesinde bulunduğumuz, aidat ödeyerek katıldığımız grup türlerini henüz tartışmadık. Kısacası mensubu olduğumuzu örgüt ya da organizasyonları tartışmadık. Sosyologlar, “organizasyon” sözcüğünü oldukça sık şekilde kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu sözcüğü, özellikle de toplumun yapısını açıklamaya teşebbüs ettiklerinde kullanıyorlar. Sosyologlar, bu tür grupları “organizasyonlar” olarak değil, “örgütlü gruplar” olarak adlandırmaktadırlar. Bir önceki bölümde de belirtildiği üzere, bir örgütlü grup aslında bir organize gruptur. Örgütlü grupların temel karakteristiği; istatistiksel, toplumsal ve sosyal grupların aksine, organizasyon özelliğine sahip olmalarıdır. Şimdi, bu organizasyonun ne anlama geldiğini, örneğin bir üniversitenin bir etnik gruptan, bir yaş grubundan, bir arkadaş grubundan, bir tanıdık grubundan nasıl ayrıldığını tam olarak açıklamamız gerekir. Şüphesiz, bir üniversite örgütlü ya da organize bir gruptur. Aynı şekilde bir şirket, bir orkestra ve bir futbol takımı da organize bir gruptur. Bu grupların organize oldukları için örgütlü gruplar olduğunu söylemek yeterli değildir. Bu niteliklerini detaylı bir şekilde incelemeliyiz. Çünkü bu tür gruplar, her kompleks toplumda oldukça önemli roller oynamaktadırlar.

Kuram ve 246 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

1. Organizasyonun önemi Organizasyon sadece toplum içinde ortaya çıkar. Organizasyon olmaksızın yapamayacağımız bir çok şeyi onun sayesinde yapabiliriz. Yine, yapabileceğimiz birçok şeyi de organizasyon sayesinde daha iyi bir şekilde yapabiliriz. Bir an için bu olgu üzerinde duralım. Organizasyon olmadığı takdirde birden fazla oyuncuyla oynanan hiçbir oyun gerçekleşemez. Şüphesiz beysbolu, futbolu veya briç oyununu kendi kendimizle oynayamayız. Organizasyon olmaksızın bir üniversite, orkestra, bir mağaza ya da bir mahkeme veya hükümet gibi oluşumlar ortaya çıkamaz. Kompleks bir toplumun üyelerinin katıldığı kompleks aktiviteleri mümkün kılan şey, organizasyondur. Biz bireyler olarak bir kültürü tamamıyla özümsemiş olsak bile, diğer insanlarla organize etkileşimlere girmeksizin yine de birçok şeyi başaramayız. Bir kimse, bir kitabı kendi başına yazabilir. Elbette yazma, tek başına yapılan bir etkinliktir. Fakat bir kimse, genel olarak bir kitabı yazma ve basma işini kendi başına yapamaz. Metni yazan kimse, onun basım işini finanse etmez, basılacağı kağıdı üretmez, cildini yapamaz, dizgi işini gerçekleştiremez, basın yoluyla tanıtımını yapamaz, nihai ürünü kitapçılara ulaştıramaz ve onu satışa sunamaz. Bütün bunlar, ayrı ayrı etkinlik alanlarıdır ve nihai ürün olarak kitap, ancak örgütlü bir şekilde birlikte çalışan birçok kişinin bir ürünü olarak ortaya çıkar. Giydiğimiz ayakkabılar, yediğimiz besinler, işimizi yaparken kullandığımız maddi kültür ögeleri, okuduğumuz gazeteler, sürdüğümüz otomobiller, bunların hepsi ve milyonlarca başkaları, birleşik organize etkinliklerin ürünleridir. Organizasyon olmaksızın bu nesnelerden çok azı gerçekleşebilir ve başarmış olduğumuz etkinliklerimizden çok azı mümkün olabilir. Hepimiz, bir konserden önce müzik aletlerini akort etmeye çalışan müzisyenlerce çıkarılan gıcırtılı ve cızırtılı seslere aşinayız. Bununla beraber, birkaç dakika sonra orkestra şefi sahneye çıkar, kısa süren bir sessizlikten sonra değneğinin vuruşuyla orkestra Beethoven’in baş yapıtlarından birini icra etmeye, biz de müzik dinlemeye başlarız. Bu durumda sesleri müziğe, ahenksiz sesleri bir senfoniye dönüştüren şey nedir? Bu sorunun cevabı organizasyondur. Ayrı ayrı müzisyenleri bir orkestraya dönüştüren şey nedir? Cevap yine organizasyondur. Organizasyon olmaksızın, böyle şeyler hiçbir şekilde bir orkestra oluşturamaz. Bakışımızı bir maç sırasında stadyuma çevirdiğimizde, benzer şekilde organizasyon olmaksızın bir futbol oyununun gerçekleşmeyeceğini görebiliriz. On bir insan zorunlu olarak bir takım oluşturmaz. Takım organize bir gruptur ve bu organize grup, sahada kendi kabiliyetleri ölçüsünde futbol oynayan organize olmamış on bir kişiden çok çok üstündür. Böyle on bir kişi, her biri 150 kilogramdan daha ağır olsa bile, bir takımın karşısında hiç bir şansa sahip olmayacaktır. Kısacası, bireysel ağırlık, kişisel güç veya kaba kuvvet, bir futbol takımını oluşturmaz. Bir takım, ancak koordineli ve organize etkinliklerle gerçekleşebilir. Bir takım, on bir kişiden oluşan örgütsüz bir grubu her şartta yenebilir. Gerçekten de, organize olmayan on bir kişi birlikte futbol oynayamaz. Onlar organizasyon sayesinde bir takım, bir örgütlü grup oluştururlar.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 247

Yine aynı nedenlerden dolayı, oldukça küçük örgütlü bir polis gücü, oldukça büyük bir kalabalığı kontrol altında tutabilir. Bir hükümeti oluşturan çok az sayıda insan bir ulusu yönetebilir. Yönetim kurulunu oluşturan oldukça az sayıdaki kişi büyük bir şirketi yönetebilir, binlerce, bazen on binlerce çalışanın görevlerini belirleyip koordine edebilir. Aynı şekilde, az sayıda kişiden meydana gelen yönetim kurulu, bir üniversiteyi yönetebilir. Bütün bunlar, organizasyon sayesinde mümkün olabilmektedir.

2. Organizasyonun sürekliliği Bir kalabalık örgütsüzdür. Bir şirket ise örgütlüdür ya da organizedir. Bu iki örnekteki zıtlık açıktır. Organizasyonun ne anlama geldiğini tam olarak bilmeden önce bile, bu zıtlığı gözlemek kolaydır. Bir kimsenin, grupları örgütlü ya da örgütsüz olarak nitelemesi dahi, sosyolojik bakımdan gerçekten hoş bir şeydir. Çünkü bu durumda; grupları birbirine karıştırmaksızın iki ayrı sınıfa ayırabiliriz. Ancak, bunu yapmak her zaman kolay değildir. Bir kalabalık, örgütsüzken, şirket örgütlüdür. Fakat bir aile, bir çete, briç oynamak için her Perşembe günü öğleden sonra toplanan bir grup kadın hakkında ne söyleyebiliriz. Bu ve benzeri durumlarda örgütlülük ile örgütsüzlük arasındaki sınır o kadar da açık değildir. İşte bundan dolayı belirtmeliyiz ki; örgütlülük ve örgütsüzlük kesin olarak ayrılan kategoriler olmaktan ziyade iç içe geçen kategorilerdir. Bir başka deyişle, organizasyon, bir ucunda bütünüyle örgütsüz grupların, diğer ucunda da örgütlü grupların yer aldığı bir sürekliliği ifade eder. Gruplar, kendilerini bu süreklilik çizgisi üzerinde herhangi bir noktaya yerleştirebilirler. Birçok grup tam ortadan veya ortaya yakın bir noktada bulunabilir. Bu durumda biz bunların kısmen organize ya da örgütlü olduklarını söyleriz. Burada organizasyon dereceleri söz konusudur. Kısacası organizasyon, başı ve sonu belli bir öğeden ziyade, bir sürekliliği ifade eder. En örgütlü gruplar, üyelik yapısında bütünüyle bir değişim gerçekleştirebilen gruplardır. Bunlardan bazıları, daha önce de gördüğümüz gibi, çok uzun süre yaşayabilirler, bazen yüzyıllarca varlıklarını sürdürebilirler. Böylesi örgütlü gruplar, kendi personelinin tümünden bağımsız olmasa bile, herhangi bir personelinden bağımsızdırlar. En düşük düzeyde örgütlü gruplar ise, tek tek özel şahıslara daha fazla bağımlıdırlar. Şüphesiz, örgütsüz gruplar kendilerini oluşturan ayrı ayrı kişilere bütünüyle bağımlıdırlar. Örgütsüz bir grup, personelinin sürekli değişimi yoluyla kendini sürdürebilecek bir yapıya sahip değildir. Bu konuya tekrar döneceğiz. Ancak burada ilkeyi ifade etmek istiyoruz: Bir grubun ayrı ayrı özel personele bağımlılığı, örgütlülük derecesiyle ters orantılı olarak değişmektedir. Yani örgütlülük derecesi yükseldikçe; grubun tek tek şahıslar olarak kendi mensuplarına olan bağımlılığı azalmaktadır.

3. Organizasyon kriteri Şimdi organizasyonun kriterini; örgütlü bir grubu örgütsüz bir gruptan ayırdede-

Kuram ve 248 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

rek, diğer gruplar karşısında örgütlü bir gruba ayırıcı niteliğini veren özgül faktörleri tartışmaya başlayabiliriz. Bu faktörleri şöylece sıralayabiliriz: (1) Özgül bir fonksiyon ya da amaç, (2) örgütsel normlar, (3) örgütsel statüler, (4) otorite, (5) üyeliğe kabul sınavı, (6) mülkiyet, (7) bir isim ve diğer ayırdedici simgeler. Bu faktörleri sırasıyla inceleyelim. Özgül fonksiyon: Her örgüt, özel bir ilgi veya etkinliği gerçekleştirmek üzere şekillendirilir. Tekrar tekrar vurguladığımız gibi, bu etkinliğin ne olabileceği konusunda hemen hemen hiçbir sınır yoktur. En güçlü hayal gücü bile, bu konudaki olasılıkların neler olabileceğini sayıp dökemez. Mesela; barışı korumak için, zambak neslinin ortadan kalkmasını önlemek için kurulan örgütler olduğu gibi, margarin tüketimini teşvik etmek, egzotik bitkileri ithal etmek amacıyla kurulan örgütler de vardır. Gerçekten de bir örgüt iyi, kötü, ilgisiz ve hatta gülünç olabilecek, hemen hemen tasavvur edilebilecek her amaca hizmet etmek üzere teşkil edilebilir. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, örgütleri tek bir fonksiyon ya da ilgi bakımından sınırlandırmak gerekmez. Nispeten az rastlanmakla beraber, bazen bu fonksiyonlar bütünüyle en temel fonksiyonlar olabilir. Bir çok durumda genel olarak bir temel fonksiyon ya da etkinlik ve onun yanında da yardımcı ya da yan fonksiyonlar bulunur. Mesela, bir kilisenin temel fonksiyonu dinsel etkinliktir. Ancak bunun yanında daha başka etkinlikler de bulunabilir; ahlak, sportif, eğitimsel, sosyal ve hatta politik faaliyetler gibi. Ayrıca dinlence ve eğlenceye yönelik etkinlikler de varolabilir. Temel fonksiyonu eğitim olan bir üniversite, aynı zamanda bir futbol takımına sahip olabilir. Bazen, hangi fonksiyonların temel, hangilerinin yardımcı olduğunu tespit etmek kolay olmaz. En küçük örgütlerin bile birçok amacı vardır. Rober K.Merton, konumuzla ilgili başka bir sınıflama ortaya koydu. Açık ve gizli fonksiyonlar arasında ayrım yaptı. Mesela, bir şekerci dükkanı gangesterlerin düzenlediği bir tür piyango için yer olarak kullanılabilir. Aynı şekilde bir motel veya daha büyük bir çapta yer, suç sayılan eylemlerin paravanı olarak kullanılabilir. Bir siyasi partinin açık fonksiyonu, seçim çalışmalarını yürütmek ve taraftarlarının oylarını almaktır. Bununla beraber, seçim bölgesinde birçok gizli fonksiyonların varlığı farkedilebilir. Burada parti; kendi üyelerine iş bulur, aday listelerini iptal eder, yardım listelerine gözkulak olur, tartışma ve çatışmaları yatıştırır, bürokrasiyi azaltır ve genel olarak kendisine bağlılık duyan herkese bir yardım kuruluşu gibi hizmet sunar. Şüphesiz, yapılan hizmetlerin karşılığı beklenir. Benzer şekilde, yerel bir taverna veya eczane, mahalli yardım bürosundan daha fazla kent sakinlerine danışma, görüşme imkanı sağlar. Barmenin sesi, tıpkı kulağı gibi, bürokratik eğilimlerden oldukça uzak olup neşelidir. Barmen, hiçbir şeyin karbon kopyasına ihtiyaç duymaz. Böylece, toplumda özellikle kendi toplumumuzda, kendi üyelerinin ilgilerini gerçekleştirmeye çalışan muhteşem sayıda örgütlerin varlığını görüyoruz. Bu ilgiler; dinsel, askerî, sportif, sosyal, eğitimsel, siyasal, regreasyonel, hayırsever, yurtsever veya başka tür bir ilgi olabilir. Dinsel olanı hariç, bu etkinliklerden hiç birinin tek başına gerçekleştirilemeyeceği kolaylıkla görülebilir. Ne münzevi kimseler ne de Robinson

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 249

Crusoe gibileri; yardımsever, yurtsever ya da politik etkinliklere ihtiyaç duyar. Bir başka deyişle, ilk aşamada, bu tür etkinlikler insanlar hemcinsleriyle birlikte hareket ettikleri için mümkün olur. Bu tür ilgiler, kökenini toplumdan alır ve sadece toplum içinde geliştirilip gerçekleştirilebilirler. Hatta bireylerin tek başlarına gerçekleştirebilecekleri faaliyetler bile, diğer kişilerle işbirliği içinde daha etkin şekilde icra edilebilirler. İşte burada, toplum içinde örgütlerin niçin ortaya çıktığı konusundaki temel nedeni anlıyoruz. Sonuç olarak belirtirsek, örgütlerin ilk özelliği onların fonksiyonudur, yani üyelerinin gerçekleştirmeye çalıştığı temel ve yan ilgilerdir. Bir örgütü başka bir örgütten --bir orduyu siyasal partiden, bir üniversiteyi kiliseden, bir kütüphaneyi büyük mağazadan, bir satranç topluluğunu çelik şirketinden-- ayırdeden şey, yerine getirmeye çalıştıkları fonksiyonlarıdır. İşte bu ilgi ya da etkinlikler, grupların içeriği derken söylemek istediğimiz şeyi ifade ederler. İçerik, bir örgütün bünyesinde bir etkinlik veya fonksiyon haline gelir. Örgütsel normlar Bir örgütün ikinci özelliği, bizzat kendi normlarına sahip olmasıdır. Bir üniversite sınıfında, fabrikada, bir ofiste, bir büyük mağazada, bir hastanede, bir bakanlıkta, bir askeri birlik ve benzeri örgütlerde uygun düşen belli bazı davranışlar vardır. Öğrenciler ve öğretmenler, formenler ve işçiler, müdürler ve sekreterleri, yöneticiler ve tezgahtarlar, doktorlar ve hemşireler, direktörler ve yardımcıları, örgüt içinde gerçekleşen etkileşimde normları dikkate alırlar. Eğer, bu normları değil de başka örgütleri ve başka şartları takip etmeye kalktıkları takdirde, uygun olmayan davranışlar ortaya çıkar. Örgütlerde belli prosedürler tesis edilmiştir. Bu prosedür veya normlar, bir örgütü başka bir örgütten, bir örgütü içinde ortaya çıktığı topluluktan ayırır. İster bir fabrika, bir ofis ya da bir sınıfta olsun, belli bir örgütte etkileşim halindeki insanlar, aynı zamanda genel, yaygın normları da dikkate alırlar. Mesela nazik davranışa ilişkin normlar, belli bir örgüte özgü olmayıp toplum içindeki her yerde karşımıza çıkarlar. Bir örgüt içinde gözlenen normların hepsi örgütsel normlar değildir. Ancak bazı davranış biçimleri ile belli prosedürler, yalnızca bir örgüt içinde yer tutarlar. Mesela, her doktora adayının hazırlayacağı tezin bilime orijinal bir katkı getirmesi gerektiğine ilişkin norma, sadece üniversitelerde rastlanılabilir. Benzer şekilde, dereceler, transkriptler, krediler, sınavlar, diploma törenleri ve benzeri şeyler, kolej ve üniversite normlarının göstergesidirler. Bunlardan hiçbirine, tam olarak aynı şekilde bir fabrika, ofis, mağaza veya askeri birlikte rastlanamaz. Bu saydığımız örgütler de kendi örgütsel normlarına sahiptirler. Çalışma talimatları, hesap cetvelleri, satış fişleri, stratejik planlar gibi . Bundan dolayıdır ki, bu normlar her ne olursa olsunlar, her örgütün normları vardır ve bu normlar yalnızca o örgütün kendisine özgüdürler. Aslında farklı olmakla birlikte; aynı fonksiyonlara, amaçlara ya da ilgilere sahip benzer örgütlerin normlarının da benzer olma eğiliminde oldukları görülür. Birazdan tartışmaya başlayacağımız bu gözlem, farklı bir olgunun, kurumların varlığını bize göstermektedir.

Kuram ve 250 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

Örgütsel statüler Eğer örgütler özgül normlara sahiplerse, onlar aynı zamanda bu normlarla bağlantılı özgül statülere de sahiptirler. Genel ve örgütsel statüler arasındaki ayrımı şu anda yapmaktayız. Burada dikkatimizi yönelteceğimiz statüler, örgütsel statüler olacaktır. Sağ açık oyunculuğu, sadece bir beysbol takımındaki bir statüdür. Şüphesiz beysbol takımı bir örgütlü gruptur. Bu statü, toplum içinde başka hiçbir yerde bulunamayacağı gibi, genel, yaygın bir statü de değildir. Aynı şekilde, üretim sürecinde ya da halkla ilişkiler birimindeki başkanlık statüsü de örgütsel bir statü olup, bir organizasyona özgüdür. Bu tür statü, koca ya da baba statüsü gibi, toplumda genel bir anlama sahip statülerden değildir. Bir örgütsel grubun organizasyonunu oluşturan ve böyle bir grubun üyelerinin birbirleriyle sosyal ilişkilerini belirleyen öğe, örgüte özgü statüler dizisidir. Örgütlü grupların yapısını oluşturan ve sadece bu tür gruplar içinde anlam taşıyan örgütsel statülerin oldukça uzun bir listesi hiç kuşkusuz sunulabilir. Mesela bir üniversite öğrencisinin genel ya da yaygın statüsü, diğer öğrencilerden farklılaşmamış bir şekilde yalnızca öğrenci olmaktır. Bununla birlikte; bir üniversitedeki herhangi bir öğrenci; birinci sınıf, ara sınıf, son sınıf ya da mezuniyet sonrası öğrencisidir. Bu statüler, örgütsel statülerdir. Örgüt içindeki bir öğrenci, aynı zamanda sosyoloji öğrencisi, fizik öğrencisi, mühendislik öğrencisi veya başka bir alanda öğrencidir. Bir örgüt hacim ve karmaşıklık bakımından ne kadar büyürse, bir üniversite veya büyük bir şirkette olduğu gibi, örgütsel statülerin sayısı da o kadar yüksek olur. Örgüt içinde örgütsel statüler ve normlar, belli üyeler arasındaki örgütsel nitelikte olmayan statülerden önce gelir. İki kişi, çok iyi arkadaşlar ve hatta birbirlerinden ayrılamaz dostlar olabilirler. Bununla beraber, onların ait oldukları bazı örgütlerde, A’nın statüsü B’nın statüsünün altında, bazılarında da B’nin statüsü A’nın statüsünün altında olabilir. Her ikisinin de mensup olduğu bir orkestrada, A orkestra şefiyken B birinci klarnet olabilir. Yine aynı şekilde bir satranç topluluğunda, B şef konumundayken, A sade bir üye olabilir. Bunlar ve daha başka verilebilecek örnekler, örgütsel statülerin önemini ortaya koymaktadır. Bu tür statüler, örgütlere özgü olup zorunlu olarak örgüt dışı ilişkileri kapsamazlar. Böylece bir örgütün yapısının, kısmen özgül, yani o örgüte özgü normlardan ve statülerden oluştuğunu görmüş bulunuyoruz. Normların ve statülerin örgüte göre özgülleşmesi, çok önemli bir sosyolojik fenomen olan işbölümünün göstergesidir. Gerçekten de, işbölümü çok önemlidir; işbölümü hem örgütsüz ve örgütlü gruplar arasındaki farklılığı, hem de basit ve karmaşık toplumlar arasındaki farklılığı geniş ölçüde açıklar. İşbölümü, bütün organizasyonların bir özelliği olup, bir anlamda organizasyon işbölümünün anlamdaşıdır. İşbölümü, grup içindeki insan davranışları ve kollektif faaliyetler bakımından oldukça fazla sonuçları olan bir fenomendir. İşbölümü, başka türlü ulaşılamayacak belli amaçları başarmayı mümkün kılan bir olgudur. Bir beysbol takımının sadece topu atan oyunculardan, bir futbol takımının yalnızca orta saha oyuncularından, bir kent yönetiminin yalnızca polislerden, bir ban-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 251

kanın veznedarlardan, bir üniversitenin dekanlardan, bir lokantanın aşçılardan, büyük bir mağazanın tezgahtarlardan oluştuğunu tasavvur etmek mümkün değildir. Bu organizasyonlarda işbölümü olduğu için örgütlü davranışlar mümkün hale gelir; bazıları bazı işleri yaparken, diğerleri de başka görevleri yerine getirirler. Daha önceden de belirtildiği üzere, gol atmaya çalışan bir futbol takımı, aynı şeyi yapmaya çalışan örgütsüz on bir insandan daha üstündür. Örgütlü grup içindeki statüler, uyum içinde olup birbirlerini tamamlarlar. Futboldaki işbölümü, kamuoyunun dikkati ile profesyonel spor yazarlarının ilgisini çekecek ölçüde gelişti. Futbolda takım sistemi, biri hücum, diğeri savunma takımı olan iki takımı ifade eder. Ancak işbölümü bu noktada kalmaz. Profesyonel takımlar, hiçbir şey yapmayan ancak gollerden sonra puan yazan bir kimseye ve topu tekmeyle uzaklaştıran bir kimseye sahiptirler. Bunlar hemen akla gelenler. Ayrıca orta saha oyuncuları, kaleciler, sağ bek-sol bek oyuncuları, takım kaptanları vb. vardır. Bu şartlar altında futbolun bir oyun olup olmadığı tartışılabilir. Ancak hiç tartışmasız olan nokta şudur ki; işbölümü örgütün etkinliğine katkılarda bulunur. Bununla beraber belirtilmelidir ki; futbol takımı, günümüzde ulaştığı işbölümü düzeyiyle, modern toplumun örgütlerini karakterize eden yoğun uzmanlaşma derecesinin nispeten basit ve küçük bir örneğidir. Mesela, modern bir hastane kliniğini gözlerimizin önüne getirelim. Kendi toplumumuzda; son yıllarda tıp uygulamasında giderek yükselen uzmanlaşma olgusunu görmekteyiz. Doktorların genel pratisyen olarak hizmet ettiği günler geride kaldı, onun yerini hemen hemen her doktorun bir uzman olduğu günler aldı. Orta büyüklükteki bir şehirdeki klinikte; bir kimse, birlikte çalışan, bilgi ve hüner bakımından birbirini tamamlamayan farklı dallarda uzmanı bulabilir. Bunlar; kadın hastalıkları ve doğum uzmanları, çocuk doktorları, cerrahlar, anestezistler, dermatologlar, göz uzmanları, kalp uzmanları, ortopedistler, hematologlar, ürologlar, nörologlar, psikiyatristler, dahiliye uzmanları ve röntgen uzmanlarıdır. Bu durumdaki bir kimse, aile doktorunun kişisel ilişkisinden yoksun kalmaktan dolayı kederlenebilir. Ancak çok az kimse, bu işbölümünün tıbbi bakım ve tedaviye olan katkısını inkâr edebilir. Bu tür işbölümü dahi, uluslararası şirketler ve holdingler gibi devasa organizasyonlarda gözlenen işbölümüyle karşılaştırıldığında nispeten basit kalır. Bu tür büyük organizasyonlarda; örgütsel karmaşıklığın derecesini tasavvur etmek, neredeyse kavrayış sınırlarının ötesindedir. Dıştan bakan bir kimse, bu işbölümünü detaylarıyla kavrayamaz. Aynı şekilde, örgüt üyesi bir kimse de çoğunlukla kavrayamayacaktır. Çünkü o, kendi çalıştığı kısım ya da bölümü tanıyabilir. Şurası açıktır ki; bu büyüklükteki organizasyonların farklı, koordinasyon gerektiren ve kompleks faaliyetleri, sadece ayrıntılı bir işbölümünün yardımıyla başarılabilir. İşbölümünü mümkün kılan etkenler, özgül normlar ve statülerdir. Modern organizasyonların girift etkinliklerini mümkün kılan öğe ise işbölümüdür. Otorite Biz genellikle otorite kavramını hükümet olgusuyla birlikte düşünürüz. Ancak otorite, fonksiyonu sadece hükümet etmek olan organizasyonlarda değil; bü-

Kuram ve 252 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

tün örgütlerde ortaya çıkan bir olgudur. Bir anlamda denebilir ki, her örgüt, ne kadar küçük olursa olsun, kendi hükümetine sahiptir. Toplumdaki her örgüt oldukça geniş anlamda politik bir olgudur. Kuşkusuz her örgüt kendi otorite yapısına sahiptir. Gerçekten, örgüt otoriteyi yaratır. Organizasyonun olmadığı yerde otorite, otoritenin de olmadığı yerde organizasyon yoktur. İşte bundan dolayı, otorite organizasyonun en önemli kriterlerinden birisidir. Oldukça önemli bir konudaki bu tartışmayı, takip eden bölümde detaylı bir şekilde ele almak üzere, burada bırakıyoruz. Üyelik yoklamaları Bazı örgütlere katılmak kolayken bazılarına katılmak zordur. Bununla birlikte, bütün örgütler, çok az da olsa, kendi bünyelerine katılacak kişilerden belli bazı niteliklere sahip olmasını isterler. Mesela bir kimse, herhangi bir ulusun ordusuna katılmanın hiç de kolay bir şey olmadığını kolayca tasavvur edebilir. Askeri ihtiyacın yoğun olduğu dönemlerde, insan gücüne ihtiyacın acil olduğu zamanlarda; tıbbî kontrolle görevli uzmanlar göz muayenelerini bir tarafa bırakarak onları sadece sayarlar. Buna rağmen, her orduda yine bazı testler vardır. Aksi takdirde, sadece yaşa göre sınıflandırılan insanlar, görevin gerektirdiği fiziksel ve zihinsel standartları yerine getiremeyebilirler. Üyeliğin isteğe bağlı olmadığı örgütlerde bile üyeliğe kabule ilişkin testler vardır. İstisnasız bütün örgütler nispeten kapalıdır. Bunların hepsi üyeliğe kabul testleri uygularlar. Bu testler çok basit olabileceği gibi, cevap verilemeyecek kadar zor da olabilir. Ancak her durumda şu ya da bu tür testler vardır. Silahlı kuvvetlere katılmak, cumhuriyetçi partinin üyesi olmak kolaydır. Fakat, Amerikan Barolar Birliğine ya da Amerikan Devriminin Kızları Örgütü’ne katılmak o kadar kolay değildir. Ancak, tamamıyla açık bir örgüt yoktur. Bir grubun, aynı zamanda nasıl hem kapalı hem de zorunlu olduğunu şimdi görebiliriz. Mesela, silahlı kuvvetler gibi bir örgütlü grubun hem üyeliğe kabule ilişkin testleri vardır, hem de bu testlerde aranan şartlara sahip olanların orduya katılma mecburiyeti vardır. Bu bakımdan örgütlü gruplar istatistiksel ve toplumsal gruplardan açık bir şekilde ayrılırlar. Bir örgütte üyelik, hemen her zaman kazanılmış bir statü olup, nadiren doğuştan edinilmiş bir statüdür. Bir örgüte giren herkes, en azından o örgütü karakterize eden statülere, kurallara ve düzenlemelere uymayı kabul etmek zorundadır. Bunu yapmadığı zaman üyeliğine son verilebilir, normlara uymayı sağlayacak işlemler devreye sokulabilir. Herşeyden önce, üyeliğe kabulün kendisi bir testtir. Sadece bu şart bile, bir örgütü açık bir gruptan ayırmaya yeter. Ayrıca, bir çok örgütün özel kabul törenleri, üyeliğin ayrıcalıklı bir statü olduğunu ifade etmeye yönelik başka etkinlikleri de vardır. Orduya katılan kimselerin yemin etmesi, hem simgesel hem de hukuksal anlama sahip bir eylem olarak bu fonksiyona hizmet eden bir merasimdir. Mülkiyet Bütün örgütlerin kendi mülkiyeti vardır. Mesela, üyelerden toplanan aidatlar, veznedar veya başka bir üyeye değil örgüte aittir ve toplanan bu paralar örgüt adına ve hesabına harcanır. Örgütün toplanan bu paralardan başka da sahip olduğu şeyler vardır. Örgüt mülkiyeti, maddi kültür öğelerinin tamamını kapsayabilir. Her örgütün, tıpkı kendi normları gibi, kendi maddi varlıkları vardır. Mesela bir okulun

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 253

tebeşir ve siyah yazı tahtaları varken, bir mağazada hesap makinaları ve yazar kasa, bir beysbol takımının da beysbol sopası ile topları vardır. Kuşkusuz, maddi kültür öğeleri kendi kendilerine mülkiyet kavramını yaratmazlar. Mülkiyet kavramı sadece maddi kültür nesnelerini değil, aynı zamanda mülkiyete ilişkin normları, eşyadan yararlanma ve onu kullanma hakkını da içerir. Sonuç olarak mülkiyet kavramı, hem nesneleri hem de normları kapsar. Bir toplumda mülkiyet olarak kabul edilen şey, başka bir toplumda mülkiyet olarak görülmeyebilir. Çünkü, bu toplumların mülkiyete ilişkin normları birbirinden farklıdır. Bu konudaki tartışmayı burada kesip, mülkiyetin doğası hakkında bir analize burada girmeyeceğiz. Ancak, mülkiyetin sadece ekonomik bir fenomen değil, aynı zamanda sosyolojik bir olgu olduğu konusunda ısrarlıyız. Hiç şüphesiz mülkiyet, sadece fiziksel bir fenomen değildir. Toplum içindeki her örgütün kendi normlar dizisine ve kendi ayırdedici maddi nesnelerine sahip olduğunu düşündüğümüzde, en azından bir anlamda, her örgütün kendi kültürüne sahip olduğunu ve her örgütün toplumun kültürüne nazaran bir alt kültürü bir ölçüde de olsa temsil ettiğini söyleyebiliriz. Mesela Doğu Sosyoloji Derneği gibi, her örgüt, aynı zamanda benzersiz bir topluluk, daha büyük toplum içinde daha küçük bir toplumdur. İsim ve diğer ayırdedici simgeler Örgütlü grupların formel özellikleri hakkındaki tartışmamızı, her bir örgütün, ister Venezuela Hükümeti, ister Manx Kedilerini Koruma Cemiyeti; isterse Mısır Ordusu olsun, bir isme ve diğer ayırdedici simgelere sahip olduğunu belirterek sonlandırabiliriz. Oldukça yüksek derecede örgütlenmiş örgütler, isimlerini, kendi anayasalarının, anasözleşmelerinin, tüzüklerinin, statülerinin veya normlarını ortaya koyan diğer formel metinlerin ilk cümlesinde belirtmektedirler. Ancak, ismiyle ayırdedilebilen örgütlü gruplar sadece büyük örgütler değildir. Her komite, bağımlı bir örgütlü grup olsa bile, amacını gösteren bir isme sahiptir. Kuşkusuz, örgütler isimlerden başka diğer ayırdedici, kimliklerini tanımlayıcı, sloganlar, şarkılar, renkler, armalar, ticarî markalar, mühürler, nişanlar ve taçlar gibi, sembollere de sahip olabilirler. Bunlar bazen sembolik kültür öğeleri olarak adlandırılır ve onlar, isimler gibi, örgütlü grupları tanımaya ve başkalarından ayırdetmeye hizmet ederler. Gizli toplulukların kendilerine özgü dilleri, kodları ve parolaları vardır. Bunlar da benzer bir fonksiyon görürler. Reklamcılığın gelişmesi, üretim ve ticaret şirketleri tarafından kullanılan simgelerin muazzam şekilde artmasına yol açtı. Bu tür firmaların ayrıca ayırdedici birer logosu da vardır. Buraya kadar, örgütlü grupların temel özelliklerini incelemiş ve bu özelliklerin örgütlü grupları örgütsüz gruplardan nasıl ayrıldığını göstermiş bulunuyoruz. Bu özellikleri şöylece özetleyebiliriz: (1) Özgül fonksiyon, (2) örgütsel normlar, (3) örgütsel statüler, (4) otorite, (5) mülkiyet, (6) üyelik yoklamaları, (7)isim ve diğer tanımlayıcı simgeler. Bu özelliklerden bazıları diğerlerinin doğal sonucudur; diğer bir deyişle, işbölümü statülerin farklılaşmasının bir fonksiyonudur, otorite statülerin tabakalanmasının bir fonksiyonudur, mülkiyet örgütsel normların ve maddi öğelerinin, bileşik

Kuram ve 254 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

bir fonksiyonudur. Bununla beraber biz, onları daha anlaşılır kılmak için ayrı ayrı tartıştık. Bütün bu özelliklerin; örgütlerin kendi doğasıyla, iç örgütsel yapıyla ilgili olduğu kolaylıkla gözlenebilir. Bir sonraki bölümde, birbirleriyle bağlantılı farklı örgütlerin ilişkilerini, yani örgütler arası ilişkileri dikkate alacağız ve büyük ölçekli örgütlerin, karmaşık bir toplumun karakterini nasıl etkilemekte olduğunu bazı detaylarıyla göstereceğiz.

4. Formel ve informel organizasyon Statüler hakkındaki bölümün sonunda; başlangıçta kasap ve müşteri olarak statü ilişkileri içinde etkileşime giren Bay Smith ile Bayan Jones’in birbirlerini belli bir süre tanıdıktan sonra statü ilişkileri yanında aynı zamanda kişisel ilişkiler geliştirdiklerini belirtmiştik. Bu türden bir şeyin gerçekten de toplum içinde olağan bir oluşum olduğunu, bir statü ilişkisi içinde sık ya da düzenli şekilde etkileşime giren iki veya daha çok kimse arasındaki ilişkinin doğasının değişebildiğini ve ilişki sürecinde kişisel öğelerin ortaya çıkabildiğini söylemiştik. Şimdi de, aynı olgunun örgütlü gruplar içinde de ortaya çıktığını belirtmek istiyoruz. Bir örgütlü grubun değişik üyeleri arasında bir zamanlar hemen hemen tamamıyla statü ilişkileri niteliğinde olan ilişkiler, giderek kişisel ilişkiler niteliğine bürünebiliyor. Böylece örgütün formel organizasyonun yanında formel olmayan bir organizasyon da ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayıdır ki; toplum içindeki her örgütün yapısında, biri formel organizasyon diğeri de formel olmayan organizasyon olmak üzere, iki farklı organizasyon türüyle karşılaşırız. Formel organizasyon statü ilişkilerinden oluşurken, formel olmayan organizasyon kişisel ilişkilerden meydana gelmektedir. Bir örgütün üyelerinin sosyal etkileşimleri, o örgütün formel yapısını teşkil eden statülere ilişkin normlarla hiçbir zaman tam olarak çakışmaz. Kişisel faktörler her zaman etkileşim sürecine nüfuz ederler. Üzerinde tartışmakta olduğumuz ayrımı mümkün kılan şey, bu hususun kabulüdür. Bir an için, yeni inşa edilen ve deniz kuvvetlerinin hizmetine sunulan bir gemiyi düşünelim ve varsayalım ki bu bir destroyer olsun. Bu gemi sefere konulacağı zaman, denizcilik terminolojisiyle söyleyecek olursak, onun bir mürettebat ekibiyle donatılması gerekecektir. Önceden birbirini hiçbir şekilde görmeyen ve tanımayan bir dizi insan, organizasyon içindeki belli statülere yerleştirilmek üzere atanacaktır. Böylece, bunlardan bazıları; gemi komutanlığı statüsüne, komutan yardımcılığına, mühendis subay statüsüne atanırken, diğerleri de başka statülere yerleştirileceklerdir. Böylece, tam bir organizasyon tablosu ortaya çıkacaktır. Organizasyon tablosunda yer alan bu kimselerin, formel bir şekilde belirlenen statüler bakımından herhangi bir karışıklığa yol açmaksızın birbirleriyle etkileşime girdikleri görülür. Gemiyi limandan hareket ettiren ve onun denizlerde dolaşmasını mümkün kılan etken, işte bu etkileşim sürecidir. Bunun başka bir yolu yoktur. Sık sık vurguladığımız gibi, bu süreç bir mucizedir,

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 255

sosyal organizasyonun bir mucizesidir. Analizimizi bu noktada bırakacak değiliz. Deneme seferleri sırasında; gemi organizasyonunda yer alan üyeler, birbirlerini tanımaya başlayacaklar, subaylar ve diğer personel kendi kaptanlarını, kaptan da onları değerlendirmeye başlayacaktır. Kısacası, deneme seferi sadece geminin mekânik donanımının test edilmesine değil, aynı zamanda gemi mürettebatını oluşturanların ustalıklarının ve karakterlerinin değerlendirilmesine yol açacaktır. Bu kimselerden bazıları, resmi pozisyonlarından ya da örgütsel statülerinden nispeten bağımsız liderlik eğilimleri sergileyecekler, diğer bazıları, otorite kullanmayı gerektiren mevkilerde olmalarına rağmen, liderlik rolüne isteksiz görüneceklerdir. Mürettebat, kaptan hakkında oldukça çabuk hüküm verecektir. Kaptan kurallara titizlikle uyan bir kimse mi? Sert bir amir mi? Lakayt bir kimse mi? İyi bir insan mı? Gemiyi kullanacak yetenekte biri mi? Bu konuda yanlış yapan bir kimse mi? Gemide görevli subaylardan hangisi, işgal etmekte olduğu statüden bağımsız olarak, diğer personelin sadakat ve güveninin kazanacak? Hangi birey, grup ruhuna ya da dayanışmasına en büyük katkıyı yapacak? Kim, gemide bulunan kimselerin kendi gemisinden ve grubundan gurur duymasına katkıda bulunacak? Şüphesiz bütün bu sorular, gemi organizasyonunu oluşturan normlara ve statülere göre cevaplandırılabilecektir. Gemi komutanı, gerçekten de bir lider olabilir. Çevresine, çalışma arkadaşlarına ilham kaynağı bir kimse olabilir. İstekleri sorgusuz kabul edilen bir insan olabilir. Karar ve tahminleri ekseriya doğru çıkan biri olabilir. Ancak muhtemeldir ki, bu her zaman böyle olmayabilir. Gemi komutanlığı statüsüne atanan kimse bazen astlarının saygısını kaybedebilir ve bazen de kendisi bu duruma kayıtsız kalabilir. Her olayda, gemi personeli kişisel bakımdan birbirini tanımaya, birbirlerinin güçlü ve zayıf taraflarını, olumlu yönlerini ve eksikliklerini değerlendirmeye başlarlar. Diğerleri karşısında bazı kimseler dikkati çekecektir, sık sık onların görüşlerine baş vurulacak ve diğerleri kararları onlara bırakacaklardır. Bazılarından kaçınılırken, bazılarıyla arkadaşlık ve dostluk kurulmaya çalışılacaktır. Başka bir deyişle, bu durumlarda formel olmayan bir organizasyondan söz edilebilir. Bu tür organizasyon, deniz kuvvetleri mevzuatıyla kararlaştırılan formel ya da resmi organizasyonla çakışmayabilecektir. Gemi organizasyonundaki üyeler belli statüleri işgal ederler. Onlar aynı zamanda belli roller de oynarlar. Onların oynamakta olduğu rol, her zaman öngörülemeyen bir tarzda formel ya da resmi organizasyonun karakterini değiştirebilir. Aslında bir gemi organizasyonunda vukubulan her şey toplum içindeki her örgütte de kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bütün örgütlerde; formel organizasyonla eş zamanlı olarak informel bir organizasyonun da ortaya çıktığını gözleyebiliriz. Şimdi bu ayrımı, sosyolojik analiz diliyle tartışmaya başlayabiliriz. Bir örgütün formel organizasyonu, üyelerinin işgal etmekte oldukları pozisyonlarla ve görevlerle uyumlu bir şekilde resmen tanınan ve tesis edilen statülerden oluşur. Örgüt, aynı zamanda bu pozisyonlara bağlanan hakları, yetkiler, görev ve sorumlulukları belirleyen kural ve düzenlemeleri de kapsar. Üyelerin görev ve yetkileri de kuşkusuz formel

Kuram ve 256 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

organizasyonun bir parçasıdır. Çünkü resmi bir şekilde belirlenmiş ve birbirleriyle uyumlu kılınmışlardır. Üyeler arasındaki sosyal ilişkiler; resmen belirlenmiş statülere göre formel bir şekilde, açıkça yazılı normlarla uyum içinde, kişilerin dışsal ve kategorik değerlendirmelerine uygun biçimde vukubulurlar. Formel organizasyonun bünyesinde statüler, bu statüleri dolduran kimselerin varlığında bağımsız olarak farklılaşan prestije sahiptirler. Örgütsel yaşamın dinamiği içinde, böyle bir bağımsızlığı sürdürmek imkansız değilse bile oldukça zordur. Formel organizasyonun yanı başında, bir informel organizasyon ortaya çıkar. İnformel organizasyon; statülerden ziyade rollerden, kişisel üstünlük ve sadakat, kişisel etki, düşmanlık ve ilgisizlik kalıplarından oluşur. Bu rol kalıpları resmi ya da formel organizasyonun statü hiyerarşisi ile çakışabileceği gibi çakışmayabilir de. İnformel organizasyonda, sosyal ilişkiler, kişilerin statülerinden bağımsız şekilde birbirlerine karşı duydukları saygı temelinde kurulur. Kısacası, formel organizasyonlarda sosyal ilişkiler statülerin prestij hiyerarşisine ve açıkça belirlenmiş normlara göre oluşurken, informel organizasyonda bireylerin birbirlerine saygılarına ve yaygın genel toplumsal normlara göre gelişir. Prestij skalası statülere özgü iken, saygı kişilere yöneliktir. Prestij hiyerarşisi formel organizasyonların bir özelliği iken, saygı ya da hürmet informel organizasyonların bir niteliğidir. Bu durum karşısında , bazı örgütlerde formel ve informel organizasyonlar arasında yakın bir çakışma bulunabileceği ve bu çakışmanın nispeten sürekli de olabileceği söylenebilir. Böyle durumlarda, en yüksek prestije sahip statüler en yüksek saygınlığa sahip kişiler tarafından doldurulur. Bazı örgütlerde ise, formel ve informel organizasyonlar arasında ciddi bir kopukluk ortaya çıkabilir. Böyle durumlarda statüye atfedilen resmi ya da biçimsel prestij var olmaya devam eder. Fakat o statüyü işgal eden kimseye gösterilen saygı yitirilir ve o kimse sözde yetkili sembolik bir kimse haline gelir. Bu durumdaki resmi bir görevli kendi pozisyonunun biçimsel otoritesine sahiptir. Fakat, saygıya dayalı informel etkiyi yitirmiştir. Bir örgüt, informel organizasyon formel organizasyonu desteklediği zaman fonksiyonlarını en iyi şekilde yerine getirir. Bu iki tür organizasyon arasındaki kopukluk çok arttığı takdirde, örgütün varlığını sürdürmesi tehlikeye düşer. Şimdi, bu gözlemleri alışılmış bir tarzda; formel organizasyonun niteliklerini bir sütunda, informel organizasyonun özelliklerini de diğer bir sütunda listeleyerek özetleyebiliriz:

Formel Organizasyon
Örgütsel normlar Statüler Prestj Otorite Hâkimiyet

İnformel Organizasyon
Genel, yaygın normlar Roller Saygı Liderlik Kişisel üstünlük

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 257
Boyun eğme Kişiler hakkında dışsal değerlendirme Statü ilişkileri Kişisel sadakat Kişiler hakkında içsel değerlendirme Kişisel ilişkiler

Bir kimse, sol ve sağ sütunlarda görünen fenomenler arasında daha da geniş bir ayrım yapabilir; formel organizasyon başlığı altındaki sütunun esasında sosyolojik karakterde olduğunu ve sosyolojik analiz yoluyla açıklanabileceğini, buna karşılık informel organizasyon başlığını taşıyan sütunun, genel, yaygın normlar hariç olmak üzere, bireylerin kişilik ve mizaçlarıyla ilgili olup, sosyal psikolojiye ait bir konu olduğunu söyleyebilir. Kısacası, kişilerarası ilişkiler sosyal psikolojinin yardımı olmadan, satatüler arası ilişkiler de sosyolojinin yardımı olmaksızın anlaşılamazlar. Bu ayrımın önemi, motivasyon problemleriyle ilgilenenlerin çok defa gözünden kaçıyor. Formel organizasyonun doğası, daha geniş anlamda sosyal yapısı, genellikle psikolojiye atfedilen meselelerle yakından ilgilidir. Bu konuda iki örnek verebiliriz. Birinci olarak, Dünya Beysbol şampiyonluk karşılaşmalarında yedi maçtan dördünü kazanan takımın başarısı üzerinde durabiliriz. Oyunculara sağlanan mali imkanlar çok yüksek olduğundan, oyuncular, yedi oyundan oluşan tüm müsabakaları kazanmak üzere güçlü bir şekilde güdülendiler. Bu, muhtemelen önceden planlamaksızın ve üzerinde pek de düşünmeksizin yapıldı. Başka bir deyişle, oyunda şike yapmak gibi bir durum söz konusu değildi. Ancak, kolay kolay sezilemeyecek, çok ince, üstü örtük bir şey vardı. Bu olasılığı önleyen şey nedir? Bu sorunun cevabı dünya beysbol yarışmalarında geçerli normlarda bulunabilir. Belli bir sonuca ulaşmak için gerekli maç sayısı kaç olursa olsun, oyuncular sadece ilk dört oyunun gelirini paylaşıyorlar. Bundan dolayı, müsabakaları mümkün olduğu kadar erken bitirmek bir avantaj olmaktadır. Eğer dört oyundan fazlası gerekli görüldüğü takdirde, onlar belli bir süre hiçbir şey yapmayacaklar, bütün sezon çalışmak zorunda kalacaklar. Halbuki onlar hep birlikte ava gitmeye de oldukça hevesliler. Bu durumda; grup normlarının, motivasyonu açık bir şekilde etkilediği görülmektedir. İkinci bir örnek olarak, bir savaş eğitim gemisinde vukubulan bir durum üzerinde durulabilir. Bu birliğe bağlı subay adaylarından kahvaltıdan önce bir ast subayın komutasında düzenlenen egzersizlere katılmaları istenir. Bu egzersizlerden muaf tutulmak oldukça kolaydır. Basit bir soğuk algınlığına veya başka bir rahatsızlıktan revire veya eczaneye giderek, orada görevli arkadaşlarından istirahat veya uyku verici ilaç alarak muaf sayılmaları mümkündür. Arkadaş grubunun oldukça yüksek ölçüde işbirliği yaptığı görülür. Sonuç olarak, sağlık servisi tarafından belgeli ve imzalı mazeretli personel sayısı giderek artan ölçüler de, neredeyse toplam personel sayısının yarısına ulaşır. Birlik komutanı, yalandan hasta olmak gibi hassas bir problemi çözmek durumundadır. Komutan, sağlık subayına her vakayı kişisel olarak belgelemesini emrede-

Kuram ve 258 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

rek veya eczacı arkadaşlarını uyarmasını ondan isteyerek ve onların çalışmasını daha yakından denetleyerek mazeretlilerin sayısını kolayca azaltabilirdi. Ancak o arzu edilen sonucu verecek daha etkili bir yol buldu ve bir kuralda değişiklik yaptı. Birlik komutanı, sabahleyin yapılan jimnastik egzersizinden muaf olanların, bu egzersizleri yapamayacak kadar hasta olduklarına göre, bütün personele tanınan akşamları şehire gitme hakkından da yararlanamayacak derecede rahatsız olacakları için, bu haktan yararlanamayacaklarını kararlaştırır. Problem, sağlık servisinin kararına müdahale etmeksizin ve yalandan hastalanma sorununa meydan verilmeksizin çözümlenir. Yukarıda verilen örneklerin her ikisi de örgütsel yapının insan davranışıyla yakından ilgili olduğunu göstermektedir. Sosyologlar, sosyolojik esasları ilgilendiren bu tür örnekleri ortaya koymak durumundadırlar. Şimdi, formel ve informel organizasyon arasındaki ilişki konusunda iki genel gözlemde bulunabiliriz. Bunlardan birincisini şöyle ifade edebiliriz: En iyi şekilde tasarlanan formel organizasyon, informel organizasyondan destek almadıkça başarılı bir örgüt olamaz. Başka bir deyişle, en düzenli ve etkili yapı; eğer üyeleri arasında birbirlerine karşı güven yoksa, kişisel dostluklar geliştirmemişlerse, birbirlerini sevmiyor ve birlikte olmuyorlarsa, başarılı bir örgütsel yönetim sergileyemez. Böyle durumlarda otorite kullanımı hiçbir sonuç yaratmaz. Ancak kırgınlığa neden olur. Kırgınlık da kişiler arası etkileşimi imkansız kılmasa bile oldukça güçleştirir. Daha aşırı ya da uç durumlarda otorite tamamen ortadan kalkar ve kaba güçten ya da zordan başka bir şey ortada kalmaz. İkinci gözlem ise zıt bir duruma ilişkindir. Formel organizasyon yetersiz olduğu takdirde, dünyadaki en iyi niyetli tutum ya da davranış bile, örgütsel faaliyetin başarılı bir şekilde sürdürülmesi bakımından yeterli olmaz. İşte bu nedenledir ki; üst kademede sorumluluğun bölünmüş olması arzu edilen bir durum değildir. Mesela, bir organizasyonu etkileyen meseleler hakkında nihaî kararları almak üzere yetkilendirilen iki kişinin varlığını düşünelim. Böyle bir pozisyona konan iki iyi arkadaş, çok kısa bir sürede düşman almaya başlayacaklardır. Çünkü, statü ilişkileri bakamından aralarında çatışma çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bu olgu, bazı örgütlerin tarihçesinde tekrar ve tekrar ortaya konabilir. Kısacası, en etkin ve tatmin edici örgüt, bünyesinde informel organizasyonla desteklenen formel organizasyonu barındıran örgüttür. Daha önce de söylediğimiz gibi, formel ve informel organizasyon arasında kopukluk oldukça yüksek bir düzeye vardığı zaman, örgüt çözülme tehlikesiyle yüzyüze gelecektir. Formel ve informel organizasyon arasındaki bu ayrımdan kaynaklanan son bir gözlemde daha bulunabiliriz. Toplumun bizzat kendisi, bu iki organizasyon türünü sergiler. Çünkü, biz devlet hakkında konuştuğumuzda aslında toplumun formel organizasyonundan; topluluk hakkında konuştuğumuzda ise aslında toplumun informel organizasyonundan söz etmiş oluyoruz. Yasalar, formel organizasyonlara ait örgütsel normlarken; örf ve adetler, informel organizasyona ait genel, yaygın (topluluksal, grupsal) normlardır. Hükümet ya da devlet görevlileri, hem atanmış hem de seçilmiş

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 259

olanlar, formel organizasyon içindeki statüleri işgal ederken, politikacılar informel organizasyon içinde roller oynarlar. Bununla beraber, bu durum, politik ilgilerini gerçekleştirmek üzere örgütlenen insanlar gerçeği nedeniyle oldukça komplike bir durumdur. Hükümetin informel organizasyonu, oldukça iyi örgütlenmiş özel ilgi gruplarının bir resmini sunar. Mesela bu gruplardan biri olan siyasi partiler de bir örgütsel gruptur. Bu konuya bir sonraki bölümde tekrar döneceğiz. Burada biz, sadece devletin toplumun formel organizasyonunu, topluluğunda informel organizasyonunu temsil ettiğini vurgulamak istiyoruz. Bu bölümde, örgütlerin formel ve informel organizasyonu arasındaki önemli ayrımı kısaca tartıştık. Örgütlerin büyümesi ve örgütsel ilişkilerin çoğalması, kompleks bir toplumun en önemli özelliklerinden birisidir. Bununla beraber hemen belirtmek gerekir ki, ne bütün sosyal ilişkiler örgütsel ilişkilerdir ne de bütün örgütsel ilişkiler statü ilişkileridir. Bir örgütün üyeleri arasındaki sık ve düzenli etkileşim, onları, birbirlerini kişisel ve içsel bakımdan değerlendirmeye yöneltir. Böylece, kişisel ilişkiler statü ilişkilerine dahil olur; bazen onları desteklerken, bazen onlara karışır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, bir örgüt ne kadar katı şekilde yapılandırılmış olursa olsun, her örgütte formel organizasyonla birlikte ortaya çıkan informel bir organizasyonun varlığıyla yüz yüze geliriz. Formel organizasyon; statülerden ve bu statüleri işgal edenlerin kişiliğinden bağımsız olarak statülere atfedilen prestijden meydana gelir. İnformel organizasyon ise, rollerden ve işgal ettikleri statülerden bağımsız olarak kişilere duyulan saygı ve güvenden oluşur. Otorite, yalnızca formel organizasyonda bulunur. Buna karşılık liderlik, informel organizasyonda ve örgütlenmemiş toplulukta ortaya çıkar. Mesela bir polis memuru, liderliği değil otoriteyi temsil eder. Örgütsel normlar ve statüler, örgüt üyelerinin sosyal etkinliklerini belirler. Karşılık olarak bu etkinlikler de örgütlerin yapısını etkiler. Süreç içerisinde kişilerin değişmesine rağmen bir örgütün varlığını sürdüren şey onun yapısıdır. Yapıdaki değişmeye rağmen örgütün varlığını devam ettiren de bizzat o örgütün üyeleridir. Bir örgütün formel ve informel organizasyonu arasındaki ilişkiler, her zaman derin, komplike ve ilginç ilişkilerdir. Bu saha, özellikle to0plumun politik organizasyonu bakımından, sosyoloji ile siyaset biliminin aynı ortak temel üzerinde buluştukları alandır.

5. Kurumlar Kurumlar kavramı, sosyoloji sahasındaki en önemli kavramlardan birisidir. Bununla beraber, oldukça muğlak, anlamı açık olmayan bir kavramdır. Sosyoloji literatüründeki tanım ve değerlendirmeleri arasında tutarsızlıklar vardır. Mesela bazı yazarlar geniş ölçekli örgütlü grupları bir “institution” (kurum) olarak adlandırıyorlar ve toplum içindeki daha küçük çaplı örgütlü gruplar için “association” (örgüt)

Kuram ve 260 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

sözcüğünü kullanıyorlar. Aslında kurumlar ve örgütler arasındaki farklılık, basit bir ölçek ayırımı değildir. Bununla beraber, basitlik her zaman için açıklığa yol açmaz. Bu bakımdan hiç kimse kurum adını almaya layık bir grubun ne kadar büyük olması gerektiğini bilemez. Şurası da bir gerçektir ki; böyle bir kullanımı teşvik etmek, makul bir şey olmayacaktır. Kurumlar ve örgütler arasındaki çok daha önemli başka bir ayrım, Robert M. Maclver tarafından yapılmıştır. Bu ayrım oldukça açık ve kullanışlı olduğundan, onu önce inceleyip, ardından kendi amaçlarımız için benimseyeceğiz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir organize grup, ister küçük isterse büyük olsun, bir örgüttür. Organizasyonundan dolayı örgüt, bir ölçüde yapıya ve devamlılığa sahiptir. Dahası, onun bir adı ve kimliği vardır. Diğer taraftan bir kurum, ister örgütlü isterse örgütsüz bir grup söz konusu olsun, hiç de bir grup anlamına gelmez. Bir kurum organize olmuş bir prosedürdür. Bir kurum; toplum içindeki bazı etkinlikleri sürdürmenin formel, kabul edilmiş, tesis edilmiş, istikrarlılık kazanmış bir tarzıdır. Daha öz bir ifadeyle, örgüt organize bir grup iken kurum organize bir prosedürdür. Ayrıca, kurum tıpkı gelenekler, görenekler ve yasalar gibi bir normdur. Ancak bu normlardan farklı olup, biraz özce açıkladığımız tarzda bir normdur. Ayrımdan söz ettiğimize göre, şimdi bu ayrımın ne olduğunu tasvir etmemiz ve onu daha açık ve anlaşılır hale getirmemiz gerekir. Bundan dolayı, kurum sözcüğünü bir süre için unutalım ve kurumsallaşma sözcüğü üzerinde duralım. İnsanlar, hayat akışları içinde binlerce aktivitede bulunurlar. Bu etkinliklerden bazıları kurumsallaşmışken bazıları değildir. Mesela, bir toplumdaki hemen hemen tüm erkekler şu veya bu zamanda beysbol oynamıştır. Kolej kampüslerinde ve mahalle aralarındaki boş sahalarda oynanan anlık oyunlar yaygın olup, sezon boyunca hemen hemen her gün görülebilir. Aynı oyun Dünya Beysbol müsabakaları çerçevesinde de oynanır. Anlık oyunlarla dünya müsabakaları arasındaki fark şudur; birinci durumdaki beysbol kurumsallaşmamışken, ikinci durumdaki oyun kurumsallaşmıştır. Benzer şekilde, eğlence için birbirleriyle boks yapa iki çocuk ile, aynı şeyi ödül için yapmaya çalışan iki dövüşçü esasında aynı etkinlikte bulunmaktadırlar. Ancak birinci durumdaki karşılaşma kurumsallaşmamış iken ikincisi kurumsallaşmıştır. Başka bir deyişle, aynı etkinlik bir durumda kurumsallaşmış değilken, diğer durumda kurumsallaşmış olup, özel, belirlenmiş, kesin kurallara göre formel bir şekilde yapılır. Başka bir örnek verelim. Toplumumuza her kişi, şu veya bu zamanda bir öğretmen rolünü oynar. Yani herkes bir diğerine bir şeyi nasıl yapacağını öğretir. Mesela bir üçüncü sınıf öğrencisi, kendisinden küçük kız kardeşine 2 rakamını nasıl yazacağını öğretir. Bir anne, çocuğuna ayakkabılarını nasıl giyeceğini öğretir. Bir kız, arkadaşına nasıl briç oynanacağını öğretir. Bir baba, oğluna arabayı nasıl süreceğini öğretir. Erkek çocukları, birbirlerine marifetlerini öğretirler. Ancak, herkes şu veya bu zamanda öğrenme ve öğretme etkinliklerinde bulunmakla beraber, hiç kimse öğretmen ya da öğrenci statüsünde değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi statü kurumsallaşmış bir roldür. Öğrenme ve öğretme bütün toplumlarda görülebilen etkinliklerdir. Ancak bu

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 261

etkinlikler kurumsallaştıkları bazı toplumlarda çok önemli olurlar. Bu tür toplumlarda bir eğitim kurumunun varlığından söz ederiz. Aynı etkinlik hem sınıflarda hem sınıflar dışında binlerce yerde yapılır. Ancak, sınıftaki etkinlik formel, düzenli ve tesis edilmiştir, kısacası kurumsallaşmıştır. Haberlerin yayılması, bütün toplumlarda görülen bir şeydir. İnsanlar, ilgilerini çeken meseleler hakkındaki bildiklerini karşılıklı olarak birbirlerine aktarırlar. Ancak, kompleks toplumlarda bu etkinlik kurumsallaşmış olup, basın kurumu şeklinde karşımıza çıkar. Bütün toplumlarda insanlar, bir şeylere taparlar ya da kendi yazgılarını kontrol eden görünmez güçlere inanırlar. Tanrıya yakarma düzenli, kabul edilmiş, bilinen şekilde ve bazen törensel tarzlarda icra edildiğinde karşımızda din kurumu var demektir. Bütün toplumlarda insanlar, hayatlarını kazanma ya da idame ettirme sorunuyla yüz yüze gelirler. Bu etkinlik evrensel ölçüde kurumsallaşmıştır. Bundan dolayı tüm toplumlarda ekonomi kurumu vardır. Son olarak, bütün toplumlarda hastalıkları tedavi etmenin bazı tarzları vardır. Kompleks toplumlarda bu tarzlar tıp ve hemşirelik kurumlarına dönüşmeye başlar. Kısaca, bir kurum, bir şeyi belirli, formel ve düzenli bir şekilde yapma tarzıdır. O, tesis edilmiş bir prosedürdür. Her toplumda belli eylemler hep tekrar edilir ve bu tekrarlanırlık eylemi kalıplaştırır. Böylece o eyleme ilişkin kabul edilmiş, tanımlanmış ya da belirlenmiş bir prosedür oluşur. Bu prosedür yerleşip kökleştiğinde bir kurum ortaya çıkmış olur. Toplum, her zaman olayları modellere ya da kalıplara, kalıpları da kurumlara dönüştürür. Bununla beraber, toplumda bir etkinlik kurumsallaşmış olduğu zamanda da aynı etkinliğin kurumsallaşmamış yollardan da icra edildiği gözlenebilir. Mesela, basın kurumuna sahip olduğumuz halde, bazı haberler halen ağızdan ağıza yayılmaya devam eder. Yine, eğitim kurumuna sahip olsak bile, öğrenme ve öğretme etkinliği informel tarzlarda da vukubulur. Aynı zamanda, farklı toplumların değişik etkinlikleri kurumsallaştırdıkları da gözlenebilir. Bu farklılıklar, basit yapılı toplumlarda daha kolaylıkla ortaya konabilir. Mesela, bütün toplumlarda din adamları olduğu halde, bazı toplumlarda ne büyücü hekimler ne de politik fonksiyona sahip kabile reisleri vardır. Bazılarında da biri varken öteki yoktur. Başka bir deyişle, bazı toplumlarda hastalıkların bakım ve tedavisi kurumsallaşmışken, bazılarında politik liderlik, bazılarında da tanrıya yakarma etkinliği kurumsallaşmıştır. Çok basit yapılı toplumlarda, kurumlar nispeten farklılaşmamıştır. Yani, bu toplumların bazılarında, büyücü hekimler, politik reisler ve din adamları birbirinden ayrılmazlar. Tıp, hükümet ve din gibi farklılaşmış kurumlar yoktur. Bütün bu etkinlik alanlarını, ayrı kurumları bütünüyle birleşmiş şekilde bir bütün olarak görebiliriz. Toplumlar gerek büyüklük gerekse karmaşıklık bakımından geliştikçe; kurumlar giderek artan ölçülerde birbirinden farklılaşır, yaşamakta olduğumuz toplumlarda bu farklılaşma, çok detaylı ve belirgin bir hale gelmiştir. Tesis edilmiş bir prosedürler bütünü olarak tanımladığımız kurumu, diğer normlardan, özellikle de örf ve adetlerden farklı kılan şey nedir? Bu sorunun cevabı oldukça basit olup, bu cevap kurumun başka bir özelliğini bize sunar. Bir toplum içinde örf

Kuram ve 262 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

ve adetler, örgütlü olmayan gruplar ve topluluklar tarafından sürdürülüp yaptırıma bağlanırlar. Kurumlar ise, her zaman kendilerini sürdürecek özgül örgütlere ihtiyaç duyarlar. Her nerede bir kurumla karşılaşsak, aynı zamanda en azından bir örgüt –genellikle daha çok örgüt- le yüz yüze geliriz. Bu örgüt ya da örgütlerin fonksiyonu kurumsallaşan etkinliği sürdürmektir. Mesela, el sallama alışkanlığı, organize olmayan topluluk tarafından desteklenen bir adettir. Buna karşılık selamlaşmak, silahlı kuvvetler ve deniz kuvvetleri gibi örgütler tarafından desteklenen kurumsallaşmış bir selamlama niteliğindedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, öğretme ve öğrenme bütün toplumlarda rastlanan geleneksel etkinliklerdir. Buna karşılık eğitim kurumu, okullar ve kolejler gibi örgütler olmaksızın ortaya çıkamaz. İşte bundan dolayıdır ki; kurumlar ve örgütler birbiriyle ilişkili olup bir arada bulunan olgulardır. Örf ve adetler kurumsallaşmamış normlar olup, kendilerini destekleyip sürdürecek örgütlere ihtiyaçları yoktur. Buna karşılık, kurumsallaşmış normlar olarak hukuk kuralları yalnızca toplumun politik organizasyonu içinde ortaya çıkarlar, hükümet adı verilen yasaları çıkaracak ve uygulayacak bir örgüte ihtiyaç duyarlar. Sırası gelmişken belirtelim ki, hükümet bir kurumdur, belli bir hükümet ise bir örgüttür. Basın kurumunun olduğu bir toplumda, aynı zamanda gazeteler ve bu gazeteleri hazırlayıp çıkaran örgütler vardır. Basın bir kurumdur; The New York Times, The St. Louis Post, Dispatch, The Baltimore Sun ve benzerleri, birer örgüttür. Böyle örgütler olmaksızın, basın gibi bir kurum da ortaya çıkamaz. Benzer şekilde eğitim bir kurumdur; Hawaii Üniversitesi, Harvard Üniversitesi, İndiana Üniversitesi, Smith Kolej, Bennington Kolej, Thomas Jeferson Yüksekokulu ve benzerleri birer örgüttür. Kısaca, örgütler olmaksızın kurumlar varolmaz. Birçok örgüt, kurumsallaşmış bir şekilde işler. Başka bir deyişle örgütler, temel ve yardımcı fonksiyonlarını toplum içinde tesis edilmiş bulunan tarzlarda yerine getirirler. Formel eğitim süreci, yukarıda zikredilen bütün örgütlerin bünyesinde benzer şekilde işler. Bu açıdan bu örgütlerin birindeki sınıf ortamını bir diğerindeki sınıf ortamından ayırdetmek güç olacaktır. Daha önce de işaret edildiği üzere, örgütler ve kurumlar arasındaki ayrım genel, yaygın kullanımda birbirine karıştırılacaktır. İki basit test, bu karışıklığı giderebilir. Bunlardan biricisi, her örgütün bir yere, mekâna sahip olduğu gerçeğidir. Buna karşılık, bir kurumun belli bir yer ya da mekânı yoktur. Mesela bir üniversite, yeryüzünde belli bir yer üzerinde kuruludur. Halbuki eğitim kurumunun böyle somut, belirli bir yeri yoktur. İkinci test ise şudur; bir örgüte ait olmak mümkündür. Mesela bir kimse bir komitenin, klübün ya da bir şirketin üyesi olabilir, fakat basının, eğitimin ya da dinin üyesi olamaz. Bir kimse kilisenin cemaatine katılabilir ve bir ailenin üyesi olabilir. Bundan dolayıdır ki bir kilise ve bir aile bu anlamda örgütlü gruplardır. Din ve evlilik ise birer kurumdur. Bu ayrım ve testler, örgütler ve kurumları karşılaştıran aşağıdaki liste incelenerek daha iyi bir şekilde ortaya konabilir:

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 263
Örgütler Bir şirket Bir demiryolu Bir ordu Bir kolej Bir gazetecilik şirketi Bir kilise Bir televizyon ağı Bir beysbol takımı Bir aile Bir hükümet Bir hastane Bir gece kulübü Bir tiyatro topluluğu Kurumlar Ekonomi Ulaşım Savaş Eğitim Basın Din Televizyon Beysbol Aile Hükümet Tıp Eğlence Drama

Çok açıktır ki; bir kimse, sol sütunda listelenenlerden herhangi birine katılıp üye olabilirken, sağ sütundakilerden hiç birine katılıp üye olması söz konusu olmaz. Yukarıdaki listede sunulan birkaç terim ele alınıp işlenebilir. Bir aile bir örgüt olarak adlandırılır; buna karşın aile bir kurumdur. Bir aile özgül, belli bir aile anlamına gelir, mesela Adams Ailesi, Kenedi Ailesi, Jukes Ailesi birer örgüttür. Belli bir aile, evlenme kurumu yoluyla bir araya gelen iki insan tarafından oluşturulur. Bu aile, üyeleri yaşadığı sürece sürer. Herhangi bir aile (a Family) bu anlamda bir örgüttür. Buna karşın genel anlamda aile (The family) bir kurumdur. Hiç kimse bu anlamda aileye üye değildir. Kişiler ancak belli, somut bir aileye mensup olabilirler. Belli bir aile özgüt nitelikte somut bir birimdir. Kurum olarak aile ise, genel ve evrensel nitelikte bir olgudur. Bu anlamıyla neslin çoğalmasını, genç kuşakların yetiştirilip eğitilmesi fonksiyonlarını gören bir kurumu ifade eder. Sırası gelmişken belirtelim ki; aile evrensel bir kurumdur. Yeryüzünde aile kurumuna salip olmayan hiçbir toplum yoktur. Tarihin her döneminde bütün toplumlarda üreme ya da çoğalma işlevi kurumsallaşmıştır. Bizimki de dahil tüm toplumlarda üreme ya da çoğalma kurumsallaşmış bir tarzda ortaya çıkar. Başka bir örnek olarak, örgüt olarak belli bir hükümet (a government) ile kurum olarak hükümeti (the government) ele alıp inceleyebiliriz. Mesela, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti veya Fransa Hükümeti, oldukça yüksek düzeyde örgütlenmiş gruplar olarak seçilmiş, atanmış ve diğer şekillerde istihdam edilmiş personeli kapsar. Bunlar Amerikan ya da Fransız Hükümeti üyeleridirler. Buna karşın, genel anlamda hükümet (the government) hükümet etmenin düzenli, kabul edilmiş, tanınmış bir tarzı olarak, yani politik kararları alan, yasaları çıkaran ve uygulayan, toplumun formel anlamda düzenini sağlayan bir olgu olarak, hiç kuşkusuz bir kurumdur. Bu kurum, ailenin zıddına, her toplumda ortaya çıkmaz. Bazı toplumlar öylesine ilkel düzeyde-

Kuram ve 264 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

dirlerdir ki, kendi bünyelerinde ayrı bir hükümet kurumu çıkaramazlar. Bu toplumlar, politik bir organizasyona sahip olmadıkları gibi toplumu yöneten bir örgüte ve bu örgüte üye kimseye de sahip değildirler. Buna karşın, bütün kompleks toplumlar, kurum olarak hükümete ve kurumsallaşmış hükümet etme ya da yönetme etkinliğini icra ederek kurumun varlığını sürdüren örgüt olarak belli bir hükümete sahiptirler. Kompleks bir toplumda; şüphesiz, farklı kurumlarla karşılaşırız. Bu kurumlar tüm topluma karakteristik bir profil verirler ve farklı toplumların karşılaştırmalı analizini mümkün kılarlar. Mesela, tarihi süreç içerisinde, bu kurumlardan birinin veya diğerinin başat konumda olduğunu ve bu kurumlara dayanan dinsel, askeri, ailesel, politik toplumların ve benzerlerinin varlığını gözleyebiliriz. Ortaçağ toplumunun baskın karakteri, dinsel bir toplum olmasıdır. Roma Katolik Kilisesi, bu toplumun en önemli örgütüdür. Buna karşın, Antik Isparta ile modern Prusya, askeri statülerin en üst rütbeye sahip oldukları askeri toplamlardır. Eski Çin toplumunda aile başat kurumdur. Totaliter devletlerde ise, politik kurum diğer kurumların hepsinden önce gelir. Yirminci yüzyıldaki kendi toplumumuz, endüstriyel toplum olarak nitelendirilebilir. Çünkü, endüstrinin genel olarak en önemli kurum olduğuna inanılmaktadır. Örgütler ve kurumlar hakkındaki bu bölümü bitirirken son bir gözlemde bulunmak isteriz: farklı örgütler aynı kuruma hizmet edebilir ve tek bir örgüt bir dizi kurumsallaşmış etkinliği yapabilir. Biraz önce de belirttiğimiz gibi, birçok kolej ve üniversite, eğitim kurumuna hizmet sunmaktadır, bir dizi gazete basın kurumuna hizmet etmekte, çok sayıda şirket de ekonomi kurumuna hizmette bulunmaktadır. Bu, şüphesiz çok açık bir husustur. Buna karşın şu husus ta çok açıktır ki, bir tek örgüt, hem temel hem de yardımcı nitelikte fonksiyonlara sahip olabilir ve birçok değişik kuruma hizmet sunabilir. Mesela, Çağdaş Amerikan toplumundaki bir üniversite öncelikle eğitim kurumuna özgülenmiştir. Bu üniversite aynı zamanda üniversiteler arası atletizm kurumuna yönelik hizmette de bulunur. Aynı şekilde ekonomik etkinlikler de yapar. İster özel isterse kamu üniversitesi olsun, büyük üniversiteler patentlere sahiptirler, borç para alırlar ve verirler, askeri araştırmalarla hükümete hizmet sunarlar, emlak satıp kiralarlar, bir yatırım girişimini idare edebilirler ve buna benzer ekonomik faaliyetlerde bulunurlar. Özetle büyük bir üniversite, eğitimden başka kurumları da temsil eder. Aynı olgu diğer örgütlerde de gözlenebilir. Mesela, büyük bir basın şirketi, özellikle basın kurumuna özgülenmiş bir işletmedir. Fakat bu şirket, bastığı el kitaplarıyla eğitim kurumuna da hizmet eder. Bundan başka, şirket bilimsel alanlardaki araştırmaları teşvik edip güdüler. Basın kurumuna hizmet etmek üzere kurulan The New York Times gazetesi, Thomas Jefferson’un yazılarının toplanması ve basılması için bir milyon dolar fon sağlayarak öğrenme ve eğitim sürecine katkıda bulunur. Son olarak, Birleşik Devletler Hükümeti, temel fonksiyonu hükümet kurumuna hizmet etmek olan bir örgüt olarak, makul bir şekilde listelenebilecek kurumlardan daha fazlasına hizmet eder. Burada görüyoruz ki; kompleks bir toplumun en önemli sosyolojik olgularından

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Sosyal gruplar, örgütler ve kurumlar 265

birisi, tek tek örgütlerin yerine getirdikleri kurumsal fonksiyonların sayısındaki artıştır. Örgütler büyüdükçe bu örgütler ister üniversiteler, şirketler, gazeteler, kiliseler; isterse hükümetler olsunlar, kurumsal etkinliklerini de arttırma eğilimine girmektedirler. Bir tek örgüt tarafından temsil edilen kurumların sayısı, o örgütün büyüklüğünün doğrudan bir fonksiyonudur. Bu ifade, şüphesiz, sosyolojik bir ilkeyi ortaya koymaktadır. 6. Özet Bu bölümde örgütler ve kurumlara, yani örgütlü insan grupları ile bir şeyleri yapmanın organize tarzlarına giriş yapmış olduk. Sonuç olarak, örgütlenmenin önemini vurgulamamız gerekir. Örgütlenme olmaksızın ne üniversiteler, kolejler, okullar, çelik şirketleri, otomobil fabrikaları, petrol rafinerileri, ne de bankalar, gazeteler ve hükümetler olur. Bütün bunlar, insanlar örgütlenmiş bir tarzda birbirleriyle işbirliği ve koordinasyon yaptıkları için mümkün olmaktadır. Eğer örgütlenme olmasaydı, biz hâlâ ilkel atalarımızın köy ve kabile yaşamını sürdürüyor olurdur. Şüphesiz organizasyon toplum içindeki değişmez bir öge değildir. Toplumda çok düşük ölçüde örgütlenmeye sahip gruplar ile neredeyse hiç örgütlü olmayan gruplar da vardır. Başka bazı gruplar ise oldukça yüksek düzeyde örgütlenmişlerdir. Başka bir deyişle, toplum içindeki örgütler, bir ucunda en alt düzeyde örgütlenen gruplar, diğer ucunda da en üst düzeyde örgütlenen gruplar olmak üzere, kesiksiz bir dizi oluştururlar. Bu bağlamda denebilir ki; gruplar oldukça yüksek düzeyde örgütlendikleri zaman kendi personellerinden oldukça bağımsız olmaya başlarlar. Bu tür örgütler, kendi yapılarında önemli bir değişiklik olmaksızın kendi üyeliklerini baştan aşağı değiştirmeyi gerçekleştirebilirler. Böyle oldukça yüksek ölçüde örgütlü gruplar, uzun yıllar, bazen yüzyıllar boyunca varlıklarını sürdürebilirler. Bu durumda, organizasyonun ne demek olduğunu tam olarak ortaya koymamız gerekir. Bu sorunun cevabında; örgütlü bir grubu, örgütsüz bir gruptan ayırmaya yarayan yedi tane karakteristik veya kriterle karşılaşırız: (1) Özgül fonksiyon veya amaç, (2) Örgütsel normlar, (3) Örgütsel statüler, (4) Otorite, (5) Mülkiyet, (6) Üyelik testleri, (7) İsim ve diğer tanımlayıcı simgeler. Bu kriterleri ele alarak örgütsel normlar ve statülerden kaynaklanan işbölümünün büyük bir öneme sahip olduğunu ortaya koyduk ve işbölümünün büyük bir öneme sahip olduğunu ortaya koyduk ve işbölümünün, basit bir toplumu karmaşık bir toplumdan ayırdetmeye nasıl yardımcı olduğunu gösterdik. Bir sonraki bölüm, örgütlerin formel ve informel organizasyonu arasındaki ayrım konusuna ayrılmıştır. Bu noktayı şöyle özetleyebiliriz: formel organizasyonda üyeler arasındaki ilişkiler, onların işgal ettikleri statülere ve örgütün açık normlarına göre oluşurken, informel organizasyonda bu ilişkiler, üyelerin oynadıkları rollere ve geniş ölçüde topluluğun açıkça yazılı olmayan ancak genel ve yaygın nitelikteki örtük normlarına göre oluşur. Formel organizasyonda üyeler, birbirlerini statülerine atfedilen otorite bakımından kategorik ve dışsal bir şekilde değerlendirirler. Buna karşılık

Kuram ve 266 İLETİŞİMBierstedt Araştırma Dergisi Robert

informel organizasyonlarda üyeler, birbirlerini duygusal etki, düşmanlık ve kayıtsızlık ya da ilgisizlik bakımından içsel ve kişisel şekilde değerlendirirler. Sonuç olarak, bir örgütün işleyişi formel ve informel organizasyonun ince bir bileşimini yansıtır. Daha önce de belirttiğimiz üzere, bazı örgütlerde; informel organizasyon formel organizasyonu destekler ve sürdürür. Otorite makamlarını işgal edenlerin sergiledikleri liderlik eğilimlerini buna örnek verebiliriz. Bu iki tür organizasyon arasındaki kopukluk, çok küçük ölçüdedir. Buna karşın bazı örgütlerde ise; formel ve informel organizasyon tipleri arasındaki kopukluk daha büyüktür. Bu tür örgütlerde; liderlik eğilimleri otorite makamlarını işgal etmeyenler tarafından sergilenir, otorite makamında oturanlar yalnızca sözde makam sahibidirler, formel organizasyon informel organizasyondan çok küçük ölçüde destek alır. Açık bir gerçektir ki; formel ve informel organizasyon arasındaki kopukluk çok büyüdüğü takdirde, örgüt çözülme tehlikesiyle yüz yüze gelir. En güçlü formel organizasyon, eğer informel organizasyonda formel organizasyonu işletmeye yönelik irade yoksa boş bir çaba olmaktan öteye geçmeyecektir. Diğer yandan da, eğer formel organizasyon yetersizse, informel organizasyonda ortaya çıkan en güçlü niyet ya oda irade, örgütü verimli bir şekilde işletme konusunda hiçbir katkıda bulunamaz. Bu çerçevede, formel organizasyonun yapısının genel olarak davranışı ve özel olarak da motivasyonu nasıl etkileyebildiği hususunda iki örnek sunmuştur. Bu bölümün son kısmını, kurumların başlangıç düzeyinde bir analizine ayırmıştır. Eğer örgütler birşeyler yapma amacıyla organize olmuş insanlardan meydana gelen gruplarsa, kurumlar da bu şeyleri yapmamın organize olmuş tarzlarıdır. Sonuçta, kurumu, birşeyleri yapmanın düzenlenmiş, formelleştirilmiş, kabul edilmiş ve tesis edilmiş tarzı veya bir prosedür tarzı olarak tanımlamıştır. İnsanlar, örgütlere ait olup kurumların mensubu değildirler. Örgütlerin belli bir mekânı varken, kurumların belli bir mekânı yoktur. Bu ayrıma ilişkin olarak; üniversitenin bir örgüt, eğitimin bir kurum; şirketin bir örgüt, ekonominin bir kurum olduğunu örnek olarak vermiştik. Ayrıca, basit toplumlara göre, karmaşık toplumlarda daha fazla etkinliğin kurumsallaşmış olduğundan söz etmiştik. Bir örgütün bizzat kendi yapısı, kendine özgü özel norm ve statüleriyle sosyal etkileşimin kurumsallaşmış bir kalıbını temsil eder. Birçok aktivitenin kurumsallaşmış olduğu kompleks toplumlarda da buna benzer etkinlikler aynı şekilde kurumsallaşmış bir tarzda yapılmaktadır. Son olarak, çok sayıda örgütün aynı kurumu temsil ettiğini ve bir tek örgütün de farklı bir çok kurumu temsil edebileceğini belirtmiştik. Bütün insan oluşumları gibi, örgütler ve kurumlar da zamanın akışı içinde değişme eğilimindedirler. Ancak hem örgütlerde hem de kurumlarda sürekliliği sağlayan ögeler vardır. Bir örgüt kurumsal bir fonksiyonda meydana gelecek değişmeye destek olabilir ve bir kurum bazı örgütlerin çözülmesine rağmen varlığını sürdürebilir. Farklı fenomenler oldukları halde, görüldüğü gibi, örgütler ve kurumlar arasında yakın bir ilişki vardır. Şimdi dikkatimizi otoritenin doğasına yöneltebiliriz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu husus örgütlü grupların evrensel bir özelliği ve başat bir kriteridir.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi FORUM 267

Tanz mat Kadınlarının ‘Gündel k hayat’ algısının Fatma Al ye’n n Romanlarındak İzdüşümü
Hülya Bulut1
19. yüzyılın ikinci yarısı Osmanlı toplumunda, sosyal ve politik olaylarla birlikte toplumda kadının rolünün tartışıldığı, kadın-erkek ilişkisinin gündeme yazarlar bağlamında geldiği, evlilik kurumunun özellikle kadının bu kurumdaki yeri bağlamında sorgulandığı tartışmaları da gündeme getirmiştir. Tanzimat Fermanı’yla belirginlik kazanan “kadın sorunu“ yüzyılın ikinci yarısında, dönemin önde gelen aydınlarından Namık Kemal, Şinasi, Şemsettin Sami gibi isimler tarafından sıklıkla işlenir. Bu yazarlar, gazete ve dergilerde kadın konusuna ağırlıklı olarak değinmişler, görücü usûlü evliliğin zararlarının yanı sıra, kadınlara uygun mesleklerin uygulanıp yaygınlaştırılması, evlilikte karı-koca hukuku gibi konulara da yazılarında sık sık yer vermişlerdir. Bu dönemde, edebiyat dünyasına egemen olan erkek roman yazarlarının çoğunlukla otoriter ama aynı zamanda şefkatli bir baba edasıyla okurunu eğitmeye çalışmalarla göze çarpar. Babalık rolünü en çok üstlenen isimlerden birisi Ahmet Mithad Efendi’yse, Fatma Aliye de ‘annelik’ rolünü üstlenip kadınlara belirli mesajlar vermesi bağlamında değerlendirilmesi gereken önemli isimler arasında yer alır. Bu çalışmada annelik rolünü üstlenen Fatma Aliye’nin kaleme aldığı kadın karakterlerin gündelik hayattaki yeri ve bu rolün yazar tarafından okuyucuya yansıtılışı ve mesaj kaygısıyla dolu bu romanlardan yola çıkarak, Harry Harootunian ve Henri Lefebvre’in de kuramsal yardımlarıyla, Tanzimat kadınlarının gündelik hayattaki rolü tartışılmaya çalışılacaktır. Gündelik hayatın edebî boyutunun incelenmesinin önemi konusunda Henri Lefebvre’in Modern Dünyada Gündelik Hayat adlı kitabındaki şu sözler dikkat çekicidir: “Gündelik olanın edebiyat alanında aniden belirivermesini büyük bir özenle incelemek gerekir. Bu olgu daha çok, gündelik hayatın edebiyat yani dil ve yazı aracılığıyla düşünce ve bilincin alanına girmesidir. Bu belirme, yazarın ölümünden, kitabın yayımlanmasından, kitapta anlatılan günden yıllar sonra bizim gözümüzde olduğu gibi, o zaman da gürültü koparmış mıydı?” (2007: 8) Fatma Aliye’nin romanları çerçevesinde konuya bugünden baktığımız için dönemi içindeki tartışma konularını algılayabilmek ve bu soruya yanıt bulabilmek yazı için önemli duraklardan birisi olacaktır. Ayrıca, Harry Harootunian’ın Tarihin Huzursuzluğu adlı kitabında “gizemli” olarak kabul ettiği ve içinde “gündeliklik”i barındırmasının onun gizemini arttırdığını vurguladığı “gündelik hayat”ın gizeminin bugünden baktığımızda bir nebze olsun çözülmesi de bu çalışma çerçevesinde değerlendirilecek konular
1 Boğaziçi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türkçe Dersleri Koordinatörlüğü.

268 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Bulut
arasındadır. Modern Türk edebiyatının ilk kadın yazarlarından olan Fatma Aliye 1862 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Babasının valilik görevi nedeniyle değişik yerler görüp farklı çevrelerle ilişki kurar. Ailesi tarafından eğitimine özel önem verilir. Matematik, Fransızca, felsefe, edebiyat gibi dersler alır. “Manevi pederim” dediği Ahmet Mithat’ın yazarın edebiyat dünyasına girmesindeki emeği büyüktür. Fatma Aliye’nin Fransızca’dan bir eser tercüme ederek, “Bir Kadın” imzasıyla yayımlaması dönemi içinde çok tartışılır. Daha sonraki çevirilerini kadınlık kimliğini gizleyerek “Merâm Mütercimi” olarak imzalar. Mahasin, Tercümân-ı Hakikat, Kadınlara Mahsus gibi önemli dergi ve gazetelerde de kadın, din konusunda çeşitli yazılar kaleme alır. Fatma Aliye 1936 yılında hayata gözlerini yumar. Hayâl ve Hakîkat’(1891-1892) “bir kadın ve Ahmet Midhat” imzalarıyla Tercümân-ı Hakikat gazetesinde yayımlanır. İki bölüm ve sonunda Ahmet Midhat’a ait bir makaleden oluşan bu romanın “Vedad” isimli ilk bölümü Fatma Aliye’ye aittir. Yazar, Türk kadınının sosyal hayata ve çalışma hayatına girmesini destekler, özendirir. Bu romanda Ahmet Midhat da kadın yazarı desteklemektedir. Fatma Aliye’nin ikinci babası olarak değerlendirdiği Ahmet Midhat’ın ve babası Ahmet Cevdet Paşa’nın onu yazarlık konusunda desteklemeleri dönemi için önemli bir ayrıntıdır. Çünkü yazarın eşi, yazı yazmasına uzun yıllar karşı çıkmıştır. Hayâl ve Hakîkat’te öksüz ve yetim Vedâd, dönem kızlarından farklı bir kimlik olarak okuyucuya sunulur. Süslenmeyi, makyaj yapmayı sevmez. Yirmi yaşını geçmiş olmasına rağmen evliliği düşünmez. Vaktini okumaya ve el işine ayırır. Öte yandan, kitabın erkek karakteri olan ve Ahmed Midhat’ın kaleme aldığı ikinci bölümün kahramanı Vefâ’nın babası yaşı yirmi biri geçtiği için oğlunun evlenmesi gerektiğini söyler. Bir görüşte Vedâd’a aşık olan Vefâ’yla Vedâd nişanlanırlar; fakat nişanlılık dönemlerinde nikâh olmadığı için karşılıklı konuşamazlar. Vedâd’ın kendisini başkalarının derdine deva olmak için feda edemeyeceğini söylemesi ve evlenmeyi değil öğrenimine devam etmeyi istemesiyle roman son bulur. Ahmet Midhat, romanın sonuna yazdığı “İsteri” bölümünde Vefâ’nın tarafını tutar. Histeri hastalığı bulunan kızları tarif eder. (Bu kızlar, çocukları ve kendi arkadaşlarını çok severler. Çok ağlarlar. Sık sık esnerler. vs. Bu hastalığa en güzel çare de müzik, resim gibi en hünerleriyle vakit geçirmelerini sağlamaktır. Tüfek attırmak, ata bindirmek, deniz hamamlarına götürmek de bu kızlara iyi gelir.) Evinin işleriyle uğraşan kadın-kadıncıklara bu hastalık pek uğramaz. Ama bütün gün giyinip kuşanıp köşede oturan kızlar hasta olabilirler. Seyahat ve ciddi kitaplar okumak da faydalı olabilir. Romanda, Fatma Aliye’nin ilk bölümde anlattığı, Vefâ’nın yirmi yaşına kadar kocayı düşünmemesi histerik bir haldir Ahmet Midhat’a göre, kadın olup da süsü sevmemesi de tuhaftır. Dolayısıyla bu romanda iki farklı ses görülmektedir. Kadın sesi kadında olması beklenen bakım, makyaj gibi konuları arka plana iterken (fakat kadının aşık olduğu zaman evlenmesini destekler), erkek sesi, böylesi kadınlara hastalıklı olarak bakıp tedaviye muhtaç görür. Ve bu tür kadınlarla evliliği onaylamaz.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Tanzimat kadınlarının ‘gündelik hayat’ algısının Fatma Aliye’nin romanlarındaki izdüşümü 269

Fatma Aliye’nin yalnız başına kaleme aldığı ilk eseri ise Muhaderat adlı romanıdır. (1892) Burada Fatma Aliye’nin sonraki romanlarında da (Refet dışındaki) sıkça vurgulayacağı üst düzey ailelere mensup kadınların sorunları, entrikacı, kötü-masum, iyi niyetli kadın karşılaştırmaları, okuyucuya da ders verme amacıyla yazılır. Ekrem Işın, “19. Yüzyılda Modernleşme ve Gündelik Hayat” adlı makalesinde gündelik hayatı, bir toplumun zaman ve mekân değişkenleri çerçevesinde geliştirdiği değişimlerle iç bünyesinde gerçekleşen iktisadî, kültürel, dinsel pratiklerin birbirleriyle örtüşerek belli bir tarih kesitinde somutlaşması olarak tanımlar. Muhaderat’taki düğün sahnesi dönemin gündelik hayatını anlatması ve kültürel ve dinsel pratikleri bütünleştirmesi bakımından konumuz bağlamında ilginçtir. Düğün sırasında düğün evine girebilen damat için “O gün gelin ile damada da çok saygı duyulur. O kadar ki damat mahrem bile görülmeden birer küçük mendil başlara örtülecek kadar bir örtüyle içeri kabul edilir.” denir (1996: 6) Bu dönemde evlenilecek kızın seçimi ise erkek anneleri tarafından yapılır. Ve eğer kız beğenilmezse “Anası olacak budalanın aklı nerdeymiş. Zavallı çocuğu yaktılar. Gözleri kör müydü? Oğlana kinleri mi vardı?” türünden eleştirilerle karşılaşılır. (1996: 8) Düğünler oğullarını evlendirmek isteyen anneler için de önemli bir mekândır. Annelerin bu mekânlarda birden fazla kızı görüp seçme ihtimali doğmaktadır. Udî’de (1899) (bu romanın çoğu Şam-Kahire’de, bir bölümü de İstanbul’da geçer) “Bedia artık gelinlik çağına gelmiş, hatta Şam taraflarının âdetince biraz da çağı geçmişti. Bu aile İstanbullu olduğundan yerliler gibi onbir, oniki yaşında kızlarını gelin etmezlerse de, on dokuz yaşını bulmuş Bedia, İstanbul âdetince de biraz geçe kalmış sayılabilirdi” (2002: 39) denir. Levâyih-i Hayât’ta (Hayattan Sahneler) ise Fatma Aliye, (1897-1898) Tanzimat Dönemi’nde sıkça görülen müdahil yazar tekniğini kullanmaz. Dönemin iyi ailelerinde yetişmiş, zengin ve kültürlü üst sınıftan kadınların evlilik, aldatma sadakat vs. üzerine düşünceleri mektup türüyle okuyucuya anlatılır. Toplam 11 mektubun bulunduğu romanda, beş kadının kaleminden çıkan mektup sahiplerinin üçü evlidir. Mektup yazarlarından Mehabe, yanlış bir evlilik yaptığını düşündüğü erkek kardeşinin karısı için şunları söyler: “Biz piyanosunu dinledik, Fransızcasını da işittik. Her görücü bu kadarını da öğrenemez, bir kere görmekle alır. Herkes gibi biz de soruşturduk.” “Papağan gibi birkaç dil bildiğini işitip, babasının zoru, anasının tokadıyla piyanosunu dinleyip, mükemmel tahsil gördüğünü zannederek açgözlülük yaptım” (2002: 2) Gündelik hayatın akışındaki varlıklı kadın piyano çalmayı bilip, Fransızca öğrenince dışarıdan makbul sayılmaktadır; fakat bu özellikler yetmez; huyunu, içsel dünyasını bilmeden yapılan-yaptırılan evlilikler sonradan yaşanacak pişmanlıklara sebep olur. Türk kadınının sosyal hayata ve çalışma hayatına girmesini destekleyip özendiren Fatma Aliye, Refet’te, gururlu, inatçı ve akıllı bir kız olan Refet’in maddi ve manevi tüm zorluklara rağmen okuyup öğretmen olmasını okuyucuya aktarır. Bu romanda başına türlü olumsuzluklar gelen Refet’i, Fatma Aliye’nin bir kadın olarak desteklediği ve romanın sonunda bu amacına ulaştırdığı göze çarpmaktadır. Romanda Refet için, etraftan ‘güzel değil fakat ne kadar hâlâvetli kız! Ve ‘gözlere bak gözlere zekâsını nasıl gösteriyor. Tevekkeli, birinci olmamış” deniyor idi” (2007: 185) der. Bu mutluluğun

270 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Hülya Bulut
sonunda annesini kaybeden Refet’in, yoluna yalnız ama kararlı adımlarla (evlenmeden) devam edeceği romanın sonunda yazar tarafından vurgulanır. Sadece çalışmak değil, aldatılmaktan korktuğu için de evlenmeyi istemeyen kadınlar yazarın romanlarında yer almaktadır. Dönemin iyi ailelerinde yetişmiş zengin, kültürlü kadınlar evlilik, sadakat, gayrimeşru ilişki gibi benzer sorunları tartışırlar. Bu tartışma sonunda romanlarda, çoğu kadın karakter aldatılmayı affetmeyerek yalnız yaşamayı tercih eder. Enîn’de (1912-1913), nişanlısından yalnız sadakat isteyen Sabahat’ın şu sözleri dikkat çekicidir. “Evvelce İslam kadınlarında genç kızlarla erkekler görüşerek, tanışarak evlenirken el öpmek falan gibi şeyler olmazdı. Elleri ellerine dokunmaksızın nişanlılık dönemi geçerdi. Bizim nişanlılık dönemimiz de öyle alaturka geçmelidir” (2006: 44). Nişanlısının kendisini akrabası Nebahat’le aldattığını anlayan Sabahat onu affetmeyerek, yaşının yirmi iki olduğunu hatırlatan ve ‘kara baş mı olacaksın?’ diye sorular soran komşularına tahsiline devam edeceğini, evlenmeyeceğini söyleyerek yalnız bir hayatı tercih edeceğini vurgular. Bu kadınlar aynı zamanda eşleri olacak insanları çok sevmekten de korkarlar. Örneğin (Enîn, Levâyih-i Hayâ)’taki kadınlar eğer severlerse aldatılma ihtimallerinde çok bocalayacaklardır, bu da onları evliliği düşünmemeye yönlendirir. Evin, Klasik Osmanlı toplumu için önemi, aile yaşantısını dış dünyadan soyutlayan, ona dinsel anlamda bir mahremiyet kazandıran alan olmasındadır. Kadın zorunlu durumlar ve komşu ziyaretleri dışında sokakla irtibat kurmaz. Bu kısıtlılığı gidermek için bahçelere başvurulduğu söylenebilir. Fatma Aliye’nin romanlarında, örtüsüz olarak bahçeye çıkan kadını konakları birbirinden ayıran duvarlarda tesadüfen açılan küçük delikler sonucu gören ve ona aşık olan erkeklere rastlanır. (Örnek: Enîn) Osmanlı toplumunda, köşk-konak hayatı da 19. yüzyılda ağırlığını daha çok duyurmaya başlar. Konaklarda bir kaç ailenin bir araya gelerek (bazen dönemin ünlü sanatçılarını da davet edip) aile içi davetlerin düzenlenmesi gerçekleştirilir. Sadece konak hayatı ve bu hayatın içinde gerçekleştirilen aktiviteler değil, diğer yenilikler de birbirini takip eder. “Üst tabaka ailesinin yaşantısı bu dönemde yeni bireylerin katılmasıyla genişlemiştir. Zenci dadı, Çerkes hizmetçi gibi işlevleri belli bir toplumsal kökene sahip yabancı elemanların yanına Fransız mürebbiyenin de alınmasıyla aile yaşantısının modern çerçevesi tamamlanır.” (Işın, 1985: 100) Udî’de “Evin içindeki yedisi beyaz, ikisi siyah dokuz cariye, hânenin sevgili küçük hanımına hizmet beğendirmek, onu rahat ettirmek için çalışıyorlar” (2002: 25)dır. Daha sonra bu kadrolara Fransız mürebbiyeler de eklenecektir. Harry Harootunian, Tarihin Huzursuzluğu’nda, “Gündelikliğin, onun gerçekliğini yaşayan ve onun yazdığı tarihi okuyan tüm insanlar için ifade ettiği şey, şu anın geçmişi, halihazırda bugünde beklemekte olan geçmişi, olmuş olanı değil, ‘unutulmuş fakat yine de unutulmaz olanı’ nasıl edimsel kıldığıydı” (2006: 27) der. Dolayısıyla küçük ayrıntılardan yola çıkarak dönemin içinde ‘unutulmuş ama unutulmaz olan’ bazı ayrıntıları gün ışığına çıkartmak önemlidir. Fatma Aliye’nin romanlarında da bu küçük ayrıntılar ve bu ayrıntılardaki dönüşüm okuyucuya aktarılır. Örneğin, Ahmet Midhat’la kaleme aldığı Hayâl ve Hakîkat’ te, diğer kadınlardan farklı olarak, kadının

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Tanzimat kadınlarının ‘gündelik hayat’ algısının Fatma Aliye’nin romanlarındaki izdüşümü 271

giyim-kuşam ya da makyaja çok önem vermemesine rağmen aşık olduğu için evliliği hayatın merkezine koyan genç kız yer alırken, ilerleyen zamanlarda kaleme alınan romanlarda artık yalnız başına yaşayabilecek ve hatta bunu tercih eden kadın kimliklerine rastlamak mümkündür. Bu kimlik değişimiyle birlikte, yine kadının evleneceği eş üzerine düşünmesi, bu konuya daha ayrıntılı yer verilmesi de göze çarpmaktadır. Konak hayatı da gündelik hayatın içindeki kadın için önemlidir. Çünkü burada verilen davetlerle birlikte sosyalleşmenin önü biraz daha açılmış olur. Bu tespitlerle birlikte, incelediğimiz romanları o tarihte eleştiren, o günkü gündelik hayat tecrübesine sahip insanların gözünden aktaran eleştirel metinlerden yoksun olmamız bir eksiklik olarak dile getirilebilir. Fakat bu konuların ve Fatma Aliye’nin dönemi içinde çok tartışıldığı ve kadınların gelişimi konusundaki eşsiz katkılarına hem Türk Edebiyatı ve hem de Türk sosyal hayatının çok şeyler borçlu olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

KAYNAKLAR Ahmet Midhat-Fatma Aliye. Hayâl ve Hâkikat. İstanbul: Eylül Yayınları, 2002. Brown, Bruce. Marks, Freud ve Günlük Hayatın Eleştirisi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1989. Bulut, Hülya. “Fatma Aliye ve Halide Edib Adıvar’la Birlikte Gündelik Hayatın Ritimlerine Bakış” Karaburun Bilim Kongresi, 4-7 Eylül 2008. Durakbaşa, Ayşe. Türk Modernleşmesi ve Feminizm. İstanbul: İletişim Yayınları, 2000. Fatma Aliye, Enîn. İstanbul: BU Yayınları, 2006. ----------------.Levâyih-i Hayât (Hayattan Sahneler). İstanbul: BU Yayınları, 2002. ----------------.Muhaderat. İstanbul: Enderun Kitabevi, 1996. ----------------. Nisvan-ı İslam. İstanbul: Mutlu Yayıncılık, 1993. ----------------.Ref ’et. İstanbul: LM Yayıncılık, 2007. ----------------.Udi. İstanbul: Selis Kitap, 2002. Harootunian, Harry. Tarihin Huzursuzluğu. İstanbul: BU Yayınları, 2006. Işın, Ekrem. “Tanzimat, Kadın ve Gündelik Hayat” Tarih ve Toplum, IX/51 (Mart 1988), s. 22-27. ----------------. “19. Yüzyılda Modernleşme ve Gündelik Hayat” Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, II, (1985), s. 538-563. Lefebvre, Henri. Modern Dünyada Gündelik Hayat. Metis Yayınları. İstanbul: 2007. Meriç, Nevin. Âdâb-ı Muâşeret: Osmanlı’da Gündelik Hayatın Değişimi (1894-1927). Kapı Yayınları. İstanbul: 2005.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi FORUM 273

Konu başlıklarına göre hazırlanmış Gündel k Hayat B bl yografyası
Dr. Mehmet Kemal Sevg sunar

Gündelik hayat, herhangi bir konu üzerinden değil de, kendi başına bir kavram olarak ele alındığında, yaşamın neredeyse tamamını ifade eden “genel” bir biçime dönüşüyor. Türkçe Sözlük’te “gündelik”; “Her günkü, yevmî” (1983:482), “günlük” ise “o günkü, o günle ilgili…her gün yapılan “(Türkçe Sözlük, 1983:483) gibi yaşam içerisinde sıradan ve kesintisiz bir “rutini” işaret eden anlamlar içeriyor. Sosyoloji’de ise sıradan ama kesintisiz bir devamlılığı işaret eden bu “dengenin” tarifi diğer tanımlara göre daha gerçekçi:
“Gündelik olan”, bilebildiğimiz bütün toplumlarda insan soyunun varlığını sürdürmek için geliştirdiği etkinliklerden oluşur: yeme, içme, barınma, üretme, güvenlik, soyun yeniden üretimi gibi basit insani gereksinimleri karşılamak üzere yapılan tüm etkinlikler. “Gündelik” rutinlerin yığılmış bilgilerin, ritüellerin, toplumsal işbölümünün arasına dağılmış bir yığın işi kapsar (Şahin, 2001:185).

Konu üzerinde çeşitli açılardan ele alınmış farklı tanımlar, başka bazı açıklamalar da yapılabilir. Ancak, yukarıda verilen açılımda gösteriyor ki, “gündelik hayat, günlük yaşam” ya da benzer başka adlandırmalarla ele alınan kavramın sınırları, sanılandan çok daha geniş. Bu genişliğin sınırlarının ortaya çıkartılması için, yapılmış olan çalışmaların hemen tamamının bilinmesi gerekiyor. İşte sadece bu bilginin elde edilebilmesi için bile, anılan kavram üzerinde bibliyografik özellikte bir çalışmanın yapılması gerekmektedir. “Günlük hayat” konulu bibliyografik çalışmada, “bibliyografik kimlik” saptama temelinde ve olabilen en geniş yaklaşımla bir veri taraması yapılmıştır. Konu; -yukarıda da belirtildiği gibi- bir kavram olarak neredeyse bilinen bütün konu başlıklarıyla birlikte ya da ayrı ayrı ele alınabilecek bir içerik ve özelliktedir. Bu nedenle, konuyla ilgili olduğu düşünülen bütün araştırma ve çalışmalar bibliyografya kapsamına alınmıştır. Yine ilk bakışta çalışma kapsamına mutlaka alınması gerektiği düşünülen birçok çalışma, içeriği itibarıyla araştırmanın amacı dışında kaldığı düşünüldüğünden dolayı da araştırmada yer almamıştır. Kuşkusuz, her bibliyografya anlaşılabilir bazı nedenlerden kaynaklı olarak, bir biçimde eksik olarak nitelenebilir. Eksik nitelendirmenin birden çok nedenleri olabilir: Bibliyografın dikkatinden kaçan, incelense bile eksik ya da yanlış değerlendirilen çalışmalar olabilir. Hiçbir şekilde konuyla ilgi kurulamayacak adlandırmaları olan, bu nedenle tespit edilemeyen ya da başka çalışmaların içinde yer almasına karşın, asıl konusu anılan kavram olan, belki de çalışmaya dahil edilen yayınlardan çok daha derinlikli ve konuya katkı sağlayabilecek kimi çalışmalar da vardır ve yapılan bu çalışmanın dışında kalmış olabilir. Sadece, bu ayrıntılara ulaşabilmek için bile, öncelikle

274 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
bir toplulaştırma çalışmasını gerçekleştirmek gerekmektedir. Bibliyografyada; “günlük hayat” kavramı; bütün bilgi disiplinleri ve konuyla ilgili diğer alanlar içerisinden yapılan derinlikli bir veri taramasıyla ve toplulaştırıcı bir anlayışla ele alınmıştır. Bu yaklaşımdan hareketle, hazırlanan bibliyografya bütün bilgi disiplinlerindeki araştırmacılar için; bir biçimde yönlendirici, yol gösterici ve konu üzerinde onlar açısından bir yaklaşım oluşturabilecek içeriktedir. Çalışmadan amaç; sosyoloji ve yine temelde bu bilgi disiplininden hareketle, iletişim alanında bir ders konusu olabilecek kadar gelişen ve giderek daha bir çok alanda araştırmacıların ilgisini çeken bu kavrama; bilgi ve belge yönetimi alanının teknikleri kullanılarak “kolaylaştırıcı” bir altyapı, bir veri tabanı hazırlayabilmektir. Ayrıca, önceden bilineni tekrar veya kötü niyetli bir yaklaşımla “intihal” gibi olumsuz yaklaşımlara açık olan bu konunun üzerinde bir düşünsel çerçeve oluşturarak kavramın disipline edilmesinde işlevli olabilecek bir ön çalışma gerçekleştirebilmektir. Gelecekte, benzer çalışmalarla giderek genişleme eğiliminde olan anılan konu için; bu ön çalışma ile, bilginin bilinmesi veya tekrar üretebilmek için saptananın gözden geçirilmesi, hazırlananın kontrolü anlamında değerlendirilecek “çok işlevli” bir temel de atılmış olacaktır. Veri toplama çalışmaları için öncelikle: Türkiye Bibliyografyası, Türkiye Makaleler Bibliyografyası, Cumhuriyet Dönemi Makaleler Bibliyografyası gibi bibliyografik nitelikte kaynaklar gözden geçirilmiştir. Ayrıca, Milli Kütüphane Katalogu ile, TBMM Kütüphanesi Katalogu ve YÖK Tez Tarama Merkezi, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü katalogları da incelenmiştir. Ayrıca bir çok kitapevinin katalogları, internet ortamından oluşturulan konu başlıkları temelinde yapılan taramalar ile konuyla ilgili çalışan kimi araştırmacıların sahip oldukları arşiv ve ilgili diğer bilgilerinden de yararlanılmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen bibliyografik kimlikler; makale, kitap, yüksek lisans ve bilim uzmanlığı tezleri, sanatta yeterlilik tezleri ile, tıp’ta uzmanlık ve son olarak da doktora tezlerinden oluşmuştur. Konu, anılan yayınlarda ele alınırken, birden fazla konu başlığı altında yer alabilecek nitelikte olanlar, ilk elde bir kavram karmaşasına neden olmamak için, tek bir konu başlığı altında nitelenmiştir. Oluşan bibliyografya bu aşamada denetlenebilir bir genişliktedir. Bu nedenle çalışmada uygulanan teknik, aranan bilgiyi gözden kaçırma veya atlama gibi olumsuzluklara ağırlıkla yol açmayacak niteliktedir. Çalışmanın bibliyografik düzeni açısından, Dewey On’lu Sınıflama Sistemi’nde kullanılan bilgi sıralama düzeni esas alınmıştır. Ancak, konunun ve eldeki verilerin özelliği bazı konu başlıklarının birleştirilerek verilmesini gerektirmiştir. Yine bazı konular ise, -toplum bilimleri genel başlığında olduğu gibi- önce bir genel başlık ve anılan bu başlığa bağlı olarak, başka alt konu başlıkları düzeninde sunulmuştur. Bibliyografyanın kullanımı süresinde ortaya çıkabilecek bazı eleştiri ve öneriler, çalışmanın geliştirilmesi için yol gösterici nitelikte olacaktır. Ayrıca, bibliyografya-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 275

nın bir dergi sınırları içerisinde yayınlanıyor olmasının yarattığı sınırlılık nedeniyle hazırlanmış olan “yayın adı” ve “yazar adı” dizinleri bu çalışma kapsamında yer alamamıştır. Yine, bibliyografyada yer alan yayının iç kapağında bulunan başka dilde -örneğin İngilizce- yapıt adları bibliyografik kimliklere aynen aktarılmıştır. Ancak, iç kapakta başka dilde yapıt adı bulunmayan kaynaklar ise doğrudan Türkçe adları ile çalışmaya alınmış, bibliyografik kimliğe herhangi bir ek yapılmamıştır. Sonuç olarak “günlük hayat, gündelik hayat” kavramı üzerinden yapılan bibliyografik taramada ortaya çıkan veriler, konu üzerinde çalışacak hemen her alandan araştırmacı için, önemli bir veri tabanı oluşturacaktır. Ayrıca bibliyografya; konu üzerinde çalışacak araştırmacılar için “bibliyografik temelli” yeni başka çalışmalar üretilmesinde de yol gösterici, farklı bir işlev görecektir. Kavram üzerinde ülkemizde uluslararası temelde belirlenmiş ve yine uluslararası bir sınıflama sistemine dayanan konu başlıkları geliştirilmemiş olduğundan, hazırlanan çalışma, geliştirilen konu başlıkları açısından ilgili araştırmacılar için yol gösterici ve teşvik edici bir nitelik de taşımaktadır.

Şahin, Özlem ve Balta, Ecehan (2001). Gündelik yaşamı dönüştürmek ve Marksist düşünce. Praksis, 4: 185-217. Türkçe Sözlük.(1983). Ankara: Türk Dil Kurumu. 2 cilt.

Felsefe, metafizik ve psikolojide günlük hayat Makale Aşan, Mihriban (1971). Günlük hayatımızda büyük rol oynayan ruhi olay[:] Dikkat 2. Türk Silâhlı Kuvvetleri Malûlleri Dergisi, 136: 17-18. Cuny, Hilaire (1958). Gittikçe günlük hayata giren bir bilim: Psikoloji (çev. Hüseyin Demirhan). Köy ve Eğitim, 57: 29-31. Yalçın, İsmet (2002). İnsan ve alan kavramının günlük hayata getirdikleri. Ruh ve Madde, 43(510): 20-23. Kitaplar Freud, Sigmund (1996). Günlük yaşamın psikopatolojisi=The Pyschopathology of everday life (çev. Şemsa Yeğin). İstanbul: Payel Yayınları. Menderes, Işık (2004). Sahi nedir gerçek dediğimiz şey?: Günlük yaşam için metafizik çözümler. İstanbul: Sistem Yayıncılık.

276 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
Sartwell, Crispin (2000). Yaşama sanatı: Dünya tinsel geleneklerinde gündelik hayatın estetiği= The Arf of living aesthetics of the Ordinary in World spiritual traditions (çev. Abdullah Yılmaz). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Yüksek Lisans ve Bilim Uzmanlığı Tezleri Buğan, Mehmet Gökhan (1999). Yetişkin zihin engelli kadınların günlük yaşam becerilerini gerçekleştirme durumlarının belirlenmesi=Identifying mentally retarded women’s acqusition of daily living skills. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Toman, Aylin (2007). Aristoteles’te mükemmel yaşam üzerine bir inceleme=A study on perfect life in Aristotle. Muğla: Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Din’de günlük hayat kavramı Makale Altınay, Ramazan (2005). Erken dönem İslâm toplumunda zaman (gün-aymevsim-yıl) zaman anlayışı ve günlük hayata etkileri. Dinî Araştırmalar, 7(21): 223235. Aslan, Ahmet Turan (1988). İmam Birgivî ve günlük hayatı. İlim ve Sanat, 19: 52-57. Çiçek, M. Halil (1994). Nuzûl sebebine göre gündelik hayatın İslamileştirilmesi. Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1: 126-144. Mazahéri, Aly (1953). Orta zamanlarda İslamların günlük hayatı. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 2-3: 295-298. Şafak, Ali (1977). Hâkkari ve civarında halkın dînî ve ahlâkî yaşayışının günlük hayatta tezahürü üzerinde bir araştırma. Atatürk Üniversitesi İslami İlimleri Fakültesi Dergisi, 2: 73-113. Kitaplar Bir günlük hayat:Râmûz el-Ehâdis’ten seçmeler (Hazırlıyanlar:L. Doğan, M.C. Akşit, Osman N. Catalık). İstanbul: Millî Gazete [Hadisler]. Döndüren, Hamdi (1991). Delilleriyle İslam ilmihali: İnanç-ibadet-günlük hayat. İstanbul: Erkam Yayınları. Döndüren, Hamdi (2004). İslam ilmihali: İnanç-ibadet-günlük hayat. İstanbul: Erkam Yayınları. Erginer, Gürbüz (1997). Kurban: Kurbanın kökenleri ve Anadolu’da kanlı kurban

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 277

ritüelleri. İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Gündelik ekmeğimiz (2002). İstanbul: Yeni Yaşam Yayınları [İncil, ibadetler, günlük dualar]. Meriç, Nevin (2004). Gündelik hayat ve fetvalar. İstanbul: Pınar Yayınları. --------,-------- (2005). Modernleşme, sekülerleşme ve Protestanlaşma sürecinde değişen kentte dini hayat ve fetva soruları. İstanbul: Kapı Yayınları. Poorta, Gerdien ve Poorta, Sjoerd (2001). Herşeyden önce.İstanbul: Yeni Yaşam Yayınları [İncil- günlük ibadetler]. Subaşı, Necdet (2004). Gündelik hayat ve dinsellik. İstanbul: İz Yayıncılık. Yüksek Lisans ve Bilim Uzmanlığı Tezleri Demirkan, Yaşar (2003). Kentleşme sürecinde dini yaşam (Eryaman örneği)=The Religion life of urbanization proce (Eryaman model). Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kavaklı, Rukiye (2007). İlk dönem kaynaklarına göre Sufi’nin günlük hayatı=According classical Works Sufi’s ordinary life. Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Sündal, Fatma (1993). An Islamic tarikat and everday life in a small Turkish town=Küçük bir Türk kasabasında İslami bir tarikat ve gündelik hayat. Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Şenat, Fatma Asiye (1995). Kur’an-ı Kerim’in günlük hayatta karşılaştığımız maddi nimetlere bakışı. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Doktora Tezleri Engin, İsmail (1993). Akçaeniş tahtacılarında dinin ve dini örgütlenmenin günlük yaşama etkisi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Toplum bilimlerinde gündelik hayat Makale Aytaçlar, Semih (1989). Günlük hayat krizinin taşıdığı devrimci potansiyel. Birikim, 3: 64-65 [kitap eleştirisi]. Berger, Peter L. ve Luckmann, Thomas (2003). Gündelik hayatın gerçekliği (çev.

278 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
Ejder Okumuş). Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, 1(1): 43-51. Berksoy, Taner (2001). 1992’den 2001’e ekonomik kriz: vatandaş, enflasyon ve gündelik hayat. Görüş, 35: 95-97. Braudel’le önemli buluşma[: Fernand Braudel’in “Maddi uygarlık ekonomi ve kapitalizm XV-XVIII. yüzyılla gündelik hayatın yapıları” adlı yapıtı üzerine](1993). Milliyet Sanat Dergisi, 313: 52. Çabuklu, Yaşar (2000). Gündelik hayat ve anarşi. Varlık, 68(1114): 18-19. Demirtaş, Nedim (1989). Marks, Freud ve günlük hayatın eleştirisi[Bruce Brown’un aynı adlı kitabı üzerine]. Milliyet Sanat Dergisi, 224: 52-53. Ergüden, Işık (2003). Yazı, sol ve gündelik hayat. Birikim, 167: 52-55. Evren, Süreyya ve Öğdül, Rahmi G. (2001). Gündelik hayatın sponsoru kim? Varlık, 1125/ Kitap eki-109: 49-53. Harootunian, Harry D. (2005). Kaplanın ininde: sosyalist gündeliklik: Mao sonrası Çin’de [Michael Dutton’un “ Çin’in sokak hayatı” adlı yapıtı üzerine kitap eleştirisi]. Praksis, 13: 311-322, 350. Lefebvre, Henri ve Régulier, Katherine (2005). Rit[i]m çözümlemesine dayanan bir proje: Gündelik Hayat ve rit[i]mleri (çev. Elçin Gen). Birikim, 191: 79-85. Olcaytu, Turhan (1984). Günlük hayatımızda laiklik. Kemalist Atılım, 28: 9-10, 24. ------, ------ (1985). Günlük hayatımızda laiklik. Kemalizm ve Türkiye,104-105: 11-13. Öğdül, Rahmi G. ve Evren, Süreyya (2000). Kim gündelik hayatı keşfetmek ister? Varlık, 68(1114): 20-22. Sündül, Fatma (2005). Kaypak zeminlerde günlük yaşam. Birikim, 191: 86-88. Şahin, Özlem ve Balta, Ecehan (2001). Gündelik yaşamı dönüştürmek ve Marksist düşünce. Praxis, 4: 185-217. Utkucu, Murat (2005). Gündelik hayatta otoriterizm[:] Nasıl otoriter olunur? Mülkiyeliler Birliği, 249-7: 11-15. Kitaplar Brown, Bruce (1989). Marks, Freud ve günlük hayatın eleştirisi (çev.Yavuz Alogan). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Geiges, Adrian (1990). Gündelik hayatta Perestroyka(çev. Cem Sey). İstanbul: İletişim yayınları. Kalkandelen, Zülal (2003). New York’u yaşamak. İstanbul: Remzi Kitabevi [New York’ta günlük yaşam].

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 279

Lefebvre, H. (1998). Modern dünyada gündelik hayat (çev.Işın Gürbüz). İstanbul: Metis. Turgut, Serdar (2003). Şahsi bir New York bibliyografyası: Yaşantı. İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

Uğur, Aydın (1991). Keşfedilmemiş kıta: Günlük yaşam ve zihniyet kalıplarımız. İstanbul: İletişim Yayınları. Vassaf, Gündüz (1999). Cehenneme övgü: gündelik hayatta totalitarizm. İstanbul: İletişim Yayınları. ------, ------ (1999). Cennetin dibi: Modern zamanlarda eğlencelik hayat. İstanbul: İletişim Yayınları. Zamanın düşündürdükleri: çevreyi düşünenler için günlük yaşam tavsiyeleri (1989). Berlin: Umweltbundesamit.

Yüksek Lisans Tezleri Aydıngül, Kaan (2006). Türkiye’de gündelik (plansız) yaşam pratiklerinin çözümlenmesi: Yamalı toplum=Analysing that informal life practises in Turkey: patched society. Kütahya: Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ekici Beşpınar, Fatma Umut (2001). The Lower middle class neighborhood in the metropolitanContext: The case of Batıkent (Ankara)=Kent ölçeğinde orta alt sınıf komşuluk çevresi: Batıkent Örneği (Ankara). Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Erdem, Türkan (1992). Caddeleri-istasyonları-fabrikaları-trafiği-hava kirliliğiyle büyük kentte yaşam. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Sanatta Yeterlilik Tezi. Ersin, Meral (1985). Kapıcı aile yapısında yaşam biçimi Mithatpaşa caddesindeki apartmanlarda çalışan kapıcılar üzerine bir araştırma. İzmir: Ege Üniversitesi SosyalBilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kara, İsmail (2004). Kent yaşam alanında siyasal şiddetin ortaya çıkışı ve nedenleri: İzmir örneği=Appreance of political violence in urban living area and the reasons: İzmir case. İzmir: Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Külekçi, Ozan (2002) Türkiye’de apartmanlaşma olgusu ve apartman yönetimleri=The Apartment housing faet and apartment management in Turkey. İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

280 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
Toker, Feyiz (1991). İstanbul halkının günlük yaşam biçimi ve tüketim davranışlarının istatistik yöntemlerle incelenmesi. İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Doktora Tezleri Avar, Adile (2000). A Sociological analysis of the discursive formation of life sciences and the nation building Project in Turkey=Türkiye’de yaşam bilimlerinin söylemsel oluşumu ve uluslaşma projesinin sosyolojik analizi. Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Güzel, Serkan (2004). Temel iş-güç biçimi değişiminin yaşam tarzı üzerindeki etkileri:Afyon-Sandıklı Örneği. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Keser, Aşkın (2003). Çalışmanın anlamı, insan yaşamındaki yeri ve yaşam doyumu üzerine bir uygulama=Meaning of working importance in human life and research on life satisfaction. Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Kurt, Hacı (2003). Türkiye’de kent-kır karşıtlığı=Antithesis of town and country in Turkey. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Leblebici, Çiğdem (1991). Günlük hayat olaylarına ilişkin atıfların incelenmesi. İzmir: Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Orcan, Mustafa (2002). Batılılaşma sürecinde Türk tüketim kültüründe değişme=In the Period of westernization the changes in Turkish consumption culture. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Özen, Sevinç (1989). Sanayi kasabasında yaşam biçimi ve aile yapısında meydana gelen değişmeler: Soma örneği. İzmir: Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Özuğurlu, Aynur (2005). Poverty or social reproduction of labour: Life in çöplük distric=Yoksulluk ya da emeğin toplumsal yeniden üretimi: Çöplük mahallesi’nde yaşam. Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Antropolojide Günlük Hayat Yüksek Lisans ve Bilim Uzmanlığı Tezleri Demiray, Funda (2006). Küreselleşmenin Türkiye’de meydana getirdiği sosyokültürel değişikliklerin, günlük hayattaki izlerinin, 18-25 yaş arası gençler üzerinde sosyal antropolojik açıdan incelenmesi=Analysis of the social and cultural changes caused by globalization in Turkey and its everyday life traces on young people aged between

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 281

18-25 from an social anthropological view. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Duyan Çamur, Gülsüm (2000). Aile işlevleri ile ailenin sosyal, demografik ve ekonomik nitelikleri ve yaşam döngüsü arasındaki ilişkiler=Relations between family functions and social, demographic, economic characteristies and family. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ok, Nergis (1993). Bir aile biçimi olarak birlikte yaşama. İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Yurtkuran, Semra (1996). Kentleşme sürecinde geleneksel yaşam tarzının değişimi: Ankara’da yaşayan Tillolular örneği= The Change of traditional life style in the processof urbanization: The case of the migrated Tillo to Ankara. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Doktora Tezleri Gitmez, Şengül (2000). Yaşlıların farklı kentsel koşullarda yaşam uyumları, tutum ve davranışları: Sosyal antropolojik açıdan değerlendirme=Life conditions, adaptation, life satisfactions and attitudes of aged people in different urban settings: A social anthropological study. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Türkiye’de bazı yiyecek, içecek, giysi, alet ve eşyaların günlük hayattaki yeri Makaleler Demirhan, Ayşegül (1981). Günlük hayatta çok kullanılan keyif verici bazı maddelerin Türk Tıbbi folklorundaki yeri (alkol, çay, kahve ve tütün). Türk Dünyası Araştırmaları, 15: 57-116. Kitaplar Akçura, Gökhan (2002). Gramofon çağı: Ivır zıvır tarihi II. İstanbul: Om Yayınları. Orcan, Kemal (1980). İçki ve içki sohbetleri: Tüm içki türleri hazırlama ve sunulma şekilleri. [İstanbul: yayl.y.]. Yüksek Lisans ve Bilim Uzmanlığı Tezleri Kıray, Hüseyin Selçuk (2003). Ayakkabında yaşam=Life in shoes. İstanbul: Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Yayınlanmamış Sanatta Yeterlilik Tezi. [Belgesel Film de var] Özgündoğdu, Mehmet Doğan (1992). Fincan ve kahvenin Türklerin yaşamındaki yeri ve günümüzdeki kullanımı. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensti-

282 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
tüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans. Ulusoy, Duygu (2002). Çamlıhemşin yöresi Hemşin halkının toplumsal yaşamında tulum ve horonun yeri ve işlevleri=Position and functions of tulum and horon in social life of Hemshin people, who live in Camlihemsin. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Veziroğlu, Ceren (1997). İnsan yaşamında baş örtüsü ve şalın yeri=The Role of the head covering and shawl in human life. İstanbul: Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

İletişimde günlük hayat Makale Cantek Şenol, L. Funda (2004). Modernleşen gündelik hayatın reklamlara yansıması: Reklamlarda Cumhuriyet’in medeniyetle imtihanı. Toplumsal Tarih, 125: 1421. Kitaplar Akçura, Gökhan (2004). Aile boyu sinema: Ivır zıvır tarihi 7. İstanbul: İthaki Yayınları. Gündelik hayat ve medya: Tüketim kültürü perspektifinden okumalar(ed.Selda İçin Akçalı) (2006). Ankara: Ebabil Yayınları. Orcan, Mustafa (2004). Modern Türk tüketim kültürü:Osmanlı’dan günümüze. Ankara: Kadim Yayınları Yüksek Lisans ve Bilimde Uzmanlık Tezleri Acar, Yeşim (2002). İdeolojik bir araç olarak reklamların tüketime dayalı bir kimlik ve yaşam tarzı oluşturmadaki rolü=The Role of advertisements as an ideological tool in creating an identity and lifestyle based on consumption. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Altan, Zeynep (2001). Reklamın günlük yaşamdaki eyletim işlevi=The Manipulation function of advertisment in daily life. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Erol, Devrim Deniz (2004). Tekelleşen Türk medyasında yazılı basın ekleriyle sunulan yaşam tarzları=Presenting lifestyles with print newspapers’ supplements in monopolizing Turkish media. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi Konukman, Emrah Alparslan (2006). Medya ve kültür: Son dönem televizyon dizilerinin yaşam tarzı üzerindeki imgeleri=Media and culture: Images on lifestyle about last period television film series. Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 283

Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Örem, Ayşın (1996). Günlük yaşamımızdaki değişim ve televizyon reklamları. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Özgün, Aras (1997). Televisual apparatus and video as an emancipatory teknological form for the re-construction of everyday life=Televizüel aygıt ve günlük hayatın yeniden inşasına yönelik özgürleştirici bir teknolojik form olarak video. Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Tazebay, Burcu (2005). The role of television in rural women’s everyday life:The case of Topraklı village=Televizyonun köydeki kadınların gündelik yaşamlarındaki rolü: Topraklı köyü örneği. Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ünlütepe, Sibel (2004). Kahramanmaraş Çiğli köyü örneğinde kadının gündelik yaşamında iletişim araçlarını kullanımı üzerine halkbilimsel bir inceleme=Wihtin the example of Kahramanmaraş Çiğli village a folkloric research on usage of mass communication means in daily life of women. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Yazıcıoğlu, Filiz (2002). Sinema kültürünün Türk kadınının eğitimsel ve toplumsal yaşamına etkileri=The Effect of cinema culture on the Turkish woman’s education and social life. Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Doktora Tezleri Cantek, Levent (2005). Gündelik yaşam ve basın (1945-1950)[:] Basında gündelik yaşama yansıyan tartışmalar. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Gülmez, Esra (2007). Televizyonun kadınların gündelik yaşamlarına etkisinin sosyolojik açıdan incelenmesi: Elazığ örneği=Investigation of the effect of television on women’s daily life in terms of sociological aspects: Elazığ sample. Elazığ: Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Karaçor, Süleyman (1999). Sosyo-kültürel bir olgu olarak yaşam tarzının reklam metinlerine yansıması (Teorik ve uygulamalı bir çalışma)=The Reflection of life style in advertisement texts as a socio-cultural phenomenon (An emprical and theoretical study. Konya: Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

284 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
Kadın da günlük hayat Makale Ete, Fazilet (1950). Türk ev kadınının günlük hayatı. Nilüfer, 61: 3-4. Kibar Çinli kadının bir günlük hayatı (1928). Yeni Kitap, 12: 2-9. Kitap Eyüpoğlu, İsmet Zeki (2007). Osmanlıdan Cumhuriyete Türk kadını. İstanbul: Pencere Yayınları. Goodwin, Godfrey (1997). The private world of Ottoman women. London: Sagi Boks. Yüksek Lisans ve Bilimde Yeterlilik Tezleri Kennedy Fehim, Nilgün (1999). A comparison betwwen women living in traditional Turkish houses and women living in apartments in historical context=Tarihsel süreç içerisinde geleneksel Türk Evi ve apartman yaşantısındaki kadınlar arasında bir karşılaştırma. Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Kültür ve günlük hayat Kitaplar Kültür fragmanları: Türkiye’de gündelik hayat (hazl. Deniz Kandiyoti, Ayşe Saktanber, çev.Zeynep Yelce) (2005). İstanbul: Metis Yayınları. Troçki, Lev (2000). Gündelik hayatın sorunları[:] Bilim ve kültür üzerine diğer yazılar(Çev.Yılmaz Öner). İstanbul:Yazın Yayıncılık. Yüksek Lisans ve Bilim Uzmanlığı Tezleri Bingöl, Osman Doğu (2006). Günümüz kent yaşamında sözlü kültürün yeni sanatsal ifade aracı olarak kullanımı=Oral culture practices in contemporary urban life as artistic expressions. İstanbul: Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Bardavid, Beki (2007). Judeo-Espanyol atasözlerinde 1850-1950 arası Çorlu Musevilerinin günlük yaşamı=Proverbs of daily life Jews in Çorlu between the years 18501950. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Vural, Aynur (2004). Mizah ve gülmenin insan yaşamındaki yeri ve önemi=The Currency and importance of humour and laughter in human life. Ankara: Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 285

Hukuk ve günlük hayat Sözen, Edibe, Ayten, Alem ve İri, Murat (2006). İnsan hakları: Bir gündelik hayat pratiği. İstanbul: Alfa Yayınları.

Eğitim-öğretimde günlük hayat Makale Kara, Rüksan (1967). Oyun ve oyuncakların çocuk eğitimindeki önemi ve çocuğun günlük hayatındaki yeri. Mesleki ve Teknik Öğretim, 178: 13-14. Özgüven, İsmail (1954). İlk okuma ve yazma öğretimine büyük harflerle mi, günlük hayatta olduğu gibi küçük ve büyük harflerle mi başlamalı? İlköğretim, 373: 6-8. Kitaplar Nilsson, Lars-Gunnar (1980). Yuvada günlük yaşam: Çocuklar ve yetişkinler için yuvadaki günlük yaşamın öyküsü(fotog. Ollle Âkerström, çev. İlker Anadol). Uddevalla: Bokförlaget Cikada AB. Yüksek Lisans ve Bilimde Uzmanlık Tezleri Çakır, Cihat (1988). Ortaokul öğrencilerine müzik derslerinde kazandırılan bilgi ve becerilerinin günlük hayatlarına yansımalarının incelenmesi. Ankara: Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi Dalkıran, Ömer (2000). Günlük hayatta kullanılan malzemelerin fizik eğitiminde kullanılması= Using in physic education of the equipments. Eskişehir: Osmangazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Dinler, Tuğba (2005). Günlük hayatta kullanılan araç ve gereçlerle yapılan bazı fizik deneylerinin ilköğretim ve ortaöğretim öğrencilerinin fizik dersini kavramalarına etkisinin incelenmesi = Investigation of offects of physics experiments performed by some instruments and materials use in daily life on student conceptions in primary and secondary schools. Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Erduran, Dilek (2002). Lise 2. sınıf öğrencilerinin manyetizma kavramlarını algılama düzeylerinin ve günlük hayata uygulama becerilerinin tespiti=The Determination of second class high scholl students comprehension levels and practice skills to the daily life of magnetism concepts. Ankara: Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Küçük, Murat (2001). Okul yaşamında törensel etkinlikler=Ceremonial activities in public schools. Eskişehir: Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Özdayı, Filiz (2001). İstanbul ilindeki lise öğrencilerinin yaşam tarzları ile lise öğ-

286 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
retmenlerinin yaşam tarzları arasındaki farklılıklar=Differences between the life styles of high school teachers and high school students in İstanbul. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Özşahin, Nida (2005). Lise öğrencilerinin günlük yaşamdaki akış deneyimlerinin incelenmesi=Investigation of flow experiences of high school students in daily life. Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek LisansTezi. Rutbil, Emel (2004). Bazı kimyasal olayların günlük yaşama etkileri ve bunların medyadaki yansımasının kimya eğitimine katkıları=The effects of some chemical incitens on daily life and additions to chemistry education that supplied by their appearance at the media. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Yüzbaşıoğlu, Aydın (2003). Öğrencilerin günlük yaşamla ilgili biyoloji konularını öğrenme düzeylerinin belirlenmesi=Students learning level of biological subjects on daily life. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Doktora Tezleri Aykut Esirgemez, Çığıl (2007). Zihinsel yetersizlikten etkilenmiş öğrencilere günlük yaşam becerilerinin kazandırılmasında sabit bekleme süreli ve ipucunun sistematik olarak geri çekilmesi işlem süreci ile yapılan öğretimin etkililiklerinin ve verimliliklerin karşılaştırılması=Comparasion of effectiveness and efficiency of constant-time delay and most to least prompts in teaching of daily living skills for children with mental retardation. Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Özuçucu, Aynur (1995). Yuva çocuklarının gündelik yaşamdaki davranışları: 4-5 yaş çocuklarında paylaşma. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Görgü kuralları, Pratik bilgiler ve günlük hayat Kitaplar Gökçe, Hüseyin (2005). Yaşamın her anında lütfen efendim.İstanbul: Hayat Yayınları [Görgü Kuralları]. Günlük yaşam: Ev ve aile ansiklopedisi(1983-1984). İstanbul: Kardeş Yayıncılık. Her eve lazım (derl. Emine Eroğlu), (2006). İstanbul: Timaş Yayınları[Günlük yaşam: pratik bilgiler]. Pratik bilgiler (derl. Yasemin Yentur), (2003). İstanbul: Mozaik Yayınları.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 287

Pratik hayat rehberi (derl. Emine Eroğlu), (2003). İstanbul: Timaş Yayınları. Willis, Susan (1993). Gündelik hayat kılavuzu (çev. Aksu Bora, Asuman Emre). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Yahyaoğlu, Recai (2005). Günlük yaşamdan gerçek hayat hikayeleri. İstanbul: Hayat Yayınları. Yaşamı kolaylaştıran pratik bilgiler ( ed. Rahime Demir), (2004). İstanbul: Mozaik. Fen bilimleri ve teknolojide günlük hayat Makale Berkem, Ali Rıza (1940). Fizik-Fizikî Kimya- Kimya ve Kimyanın günlük hayatımızdaki rolü. Fen ve Teknik, 10: 299-302. Dede, Naim (1997). Elektrolitik kaplamanın günlük hayatımızdaki yeri. Metal Makine, 93: 53-55. Görgeç, Hüsnü (1984). Günlük hayatta kullanılan bilgisayarlar. Teknik Konferanslar (Ankara, 05.01-24.05.1984), 57-76. Karagölge, Zafer ve Ceyhun, İlhami (2002). Öğrencilerin bazı kimyasal kavramları günlük hayatta kullanma becerilerinin tespiti. Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Dergisi, 10(2): 287-290. Kurşun, Ömer (1960). Günlük hayatta otomasyon. Teknik Haberler, 132: 4. Laçin, Mustafa Kemal (2003). Elektrolitik kaplamanın günlük hayatımızdaki yeri. Yüzey İşlemler, 36: 4-6. Laçin, Mustafa Kemal (2005). Elektrolitik kaplamanın günlük hayatımızdaki yeri. Yüzey İşlemler, 36: 4-6. Sargın, Güven Arif (2003). Popüler kültürü üretmek: Seçkinci kültürden gündelik hayata kayışın ideolojisi. Arredamento Mimarlık, 159: 39-41. Sezik, Ekrem (1990). Günlük hayatın bir parçası[:]Bitkisel laksatifler. Bilim ve Teknik, 268: 13-15. Kitaplar Sproule, Anna (1996). Thomas A. Edison: Elektriğin gündelik yaşamda kullanılmasını sağlayan zamanımızın en büyük mucitlerinden biri (çev. Leyla Onat). Ankara: İlkkaynak Kültür ve Sanat Ürünleri Yüksek Lisans ve Bilim Uzmanlığı Tezleri Aksoy, Derya (2006). Akademisyenlerin e-ticareti mesleki ve gündelik yaşamlarındaki kullanım düzeylerinin araştırılması: Akdeniz Üniversitesi örneği= A survey on the usage of electronic commerce by academicians for Professional and daily life:Akdeniz

288 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
University sample. Antalya:Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Demir, Emel (2006). Birey ve aile yaşamına ilişkin konularda internet kullanımının etkisinin belirlenmesi=Assesment of the effect of internet usage on individual and family life issues. Ankara: Ankara Üniversitesi Fen bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Demir, Nihat (2004). Elektromanyetik kirlilik ve kent yaşamına etkileri. Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Doktora Tezleri Erdoğan, Samiye (1994). Gelişen teknolojinin geleneksel ev yaşamında meydana getirdiği değişimler=The Changes in traditional home living caused by the developing technology. Ankara: Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Sağlık alanında günlük hayat Kitaplar Drahe, Jonathan (2001). Günlük yaşamda Alexander tekniği (çev. Semra Tuna). İzmir: Ege Meta Yayınları [sağlıklı yaşam için]. Yüksek Lisans ve Bilimde Uzmanlık Tezleri Biçer, Sema (1996). 60+ yaş ve kronik hastalığı olan bireylerin günlük yaşam aktivitelerinin etkilenme durumu. Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Boşnak, Meral (2003). İnme hastalarındaki depresyonun yaşam kalitesi ve günlük yaşam aktivitelerine etkilerinin araştırılması=The Effects of postroke depression on activities of daily living and quality of life with time. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ciritçi, Ela (2002). Multipl sklerozis’li hastalarda fizyoterapi ve rehabilitasyonun günlük yaşam naktivitelerine ve yaşam kalitesine etkisi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Çetin, Züleyha (2004). Prostat cerrahisi geçiren bireylerin taburculuk sonrası erken dönemde günlük yaşam aktivitelerinin etkilenme ve komplikasyon gelişme durumu. Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi,Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Çuhadar, Döndü (2005). Huzurevinde yaşayan yaşlılarda bilişsel işlevler ve günlük yaşam aktivitesi düzeyi=The level of cognitive functions and activities of daily life in elderly people who live in rest home. Gaziantep: Gaziantep Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 289

Değirmenci, Şule (2000). Gülveren sağlık ocağı bölgesindeki 25-64 grubu kadınların, obes[z]ite ile ilgili bilgi düzeyleri, günlük yaşam alışkanlıkları ve obes[z]ite görülme sıklığı.Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Erbahçeci, Fatih (1989). Amputelerde amputasyon nedenleri ve günlük yaşam aktivitelerinin değerlendirilmesi. Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ersöz, Burcu (2004). İnmeli hastalarda motor fonksiyon değerlendirme sonuçları ile günlük yaşam aktiviteleri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki=.Relation of activities of daily living and quality of life with motor function assessment results in stroke patients. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Günal, Ayla (2007). Otistik çocuklarda duyu motor ve kognitif yeteneklerin günlük yaşam aktiviteleri ve yaşam kalitesine etkisi=Sensory, motor and cognitive functions’ effects on daily living activities and quality of life in autistic children. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Karabulutlu, Elanur (2001). Hemodiyalize giren hastaların günlük yaşam aktivitelerinin etkilenme durumunun incelenmesi=The investigation of impact situation of daily life activities of the patients undergoing hemodialysis. Erzurum: Sağlık Bilimleri Enstitüsü,Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Karakaya, Gülfer (2002). Hemiplejik unilateral görsel- uzaysal ihmal ve kognitifalgılama fonksiyon bozukluklarının günlük yaşam aktivitelerine etkisi= The Effects of unilateral visuospatial neglect And cognitive-perceptual dysfunction on activities of daily living in hemiplejik patients. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kaya, Çiçek (2006). Ortopedik özürlülerin günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlıklarının aşam kalitelerine etkisi=The impact of independence in activities of daily living to quality of life in orthopedically disabled people. İstanbul: Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kayıhan, Hülya (1982). Hemiplejik hastaların günlük yaşam aktiviteleri eğitiminde bağımsızlık kazanmalarına değişik faktörlerin etkileri üzerinde karşılaştırmalı bir çalışma. Ankara: Hacettepe Üniversitesi [Sağlık Bilimleri Enstitüsü], Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kurucuoğlu, Özlem (2001). Ankara/Gülveren’de günlük yaşayışın halk sağlığına etkilerinin bilimsel incelenmesi=The Folkloric study of daily life’s effects on public health in Gülveren gecekondu area in Ankara. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Öztürk, Gülşah (2002). Hemiplejik hastalarda üst ekstre mite motor yeteneklerinin ve kognitif becerilerin günlük yaşam aktivileri ile ilişkisi=The Relationship of upper ext-

290 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
remity motor function performance and cognitive ağabeylities to activies of daily living in hemiplegic patients. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Pehlivanoğlu, Aysel (2001). Huzurevinde ve kırsal evde yaşayan 60 yaş ve üzeri yaşlıların günlük yaşam aktiviteleri ve yararlı günlük yaşam aktivitelerinin karşılaştırılması= The activities of daily living and instrumental activities of daily living of the 60 years of age and older elderly at nursing homes to that of the 60 years of age and older elderly living at homes. Ankara: Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Şahbaz, Muazzez (2004). Evde yaşayan 65 yaş üzeri bireylerin günlük yaşam aktiviteleri ile ev kazaları arasındaki ilişkinin belirlenmesi=Determination of the relation between home accidents and basic activities of daily living of people over 65 years old living at home. Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi Şencan, Yeşim (2002). Serebral palsili çocuklarda iş-uğraşı terapisinin üst extremite fonksiyonu ve günlük yaşam aktivitelerine etkisi=The effect of occupational theraphy on upper extremity function and daily life activities in children with cerebral palsy. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Taşçı, Sultan (1991). Hastaların günlük yaşam aktivitelerini olumsuz etkileyen faktörler. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Tekeoğlu, Anıl (2000). Parkinson hastalığında günlük yaşam aktiviteleri üzerine fizyoterapi ve rehabilitasyonun etkileri=Effects of physical therapy and activities of daily living in Parkinson’s disease. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Tuncay Özkan, Fatma (2004). Öz bakım eğitim programının serebrovasküler hastalığı olan bireylerin günlük yaşam aktiviteleri üzerine etkisi=The effect of self care education programme, on daily living activities of persons with serebrovasküler disease. Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ünsal, Ayla (2001). Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan bireylerin günlük yaşam aktivitelerinin etkilenme durumunun incelenmesi=The investigation of the impact situation of daily life activities of individuals with chronic obstructive lung disease. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Yazıcı, Resmiye (1994). Yaşlı bireylerin ölüm kaygısı ve bunun günlük yaşama aktivitelerine olan etkisinin araştırılması. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 291

Zarif, Meral (2006). Yaşlı kişilerde algı ve bilişsel bozuklukların günlük yaşam aktivitelerine olan etkisinin değerlendirilmesi=Evaluation of the effects of the cognitive and percepul disorders on activities of daily life in elderly. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Tıpta uzmanlık Tezleri Beler, Nüket (2000). Yaşam olaylarının stres verici etkisinin başlatıcı etken olarak psikoz ve panik bozukluğu üzerine etkisi. Ankara: Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yayınlanmamış Tıpta Uzmanlık Tezi. Berberler, Hüseyin (1983). Günlük yaşamımızda göz içi basıncını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yayınlanmamış Tıpta Uzmanlık Tezi. Doktora Tezleri Işıl Gürkan, Özlem (1994). Zeka özürlü çocukların günlük yaşam aktivitelerine uyumunda annelere verilen eğitimin etkinliği. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ökdem, Sevda (1997). Gecekondu bölgesinde yaşayan kadınların karşılaştıkları krize nede olabilecek yaşam olaylarının saptanması ve ruhsal belirtilerinin değerlendirilmesi=Life events that might lead to a crisis among gecekondu women and evaluation of their psychological symptoms. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ulusel, Banu (2004). İzmir Balçova 2 no’lu sağlık ocağı bölgesi’nde yaşlı bireylerin günlük yaşam etkinlikleri, bağımlılık düzeyi ve etkileyen risk faktörlerinin incelenmesi= Dependence in daily living activities among community-dwelling elderly: Prevalence and risk factors. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Mimarî’de günlük hayat Makale Gündelik hayat [Mimarlık üzerine söyleşi] (1997). Mimarlık, 34(273): 21-30. Yazgan, Kerem (2002). Mimari tasarımın “öteki”si mimari tasarımın gündelik hayatının keşfi. Arredamento Mimarlık, 144: 82-89. Yıldırım [Özgencil], Sercan (2003). Gündelik hayat içinde durak. Dosya: XXI Mimarlık Tasarım ve Kent Dergisi,14: 90-91. Yüksek Lisans ve Bilimde Uzmanlık Tezleri Adınır, Tolga (2006). Metropol gündelik yaşamının konutun dönüşümüne etkisi=The Effect of everyday life of metro polis to the transformation of housing. İstanbul: Yıldız

292 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Akyalçın, K. Yeşim (1998). Sosyo-kültürel yaşamın kent formuna etkisi=The Effection of socio-Cultural life to the city form. Adana: Çukurova Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Bilgin, Melike (2006). Karma kullanımlı merkezlerin kent ve günlük yaşam içerisindeki yeri: İstanbul’dan örnekler.=The place of mixed-use centres in urban life and daily life: examples From İstanbul. Ankara: Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Dayıoğlu, Esra (2001). Trabzon “Araklı” bölgesi örneğinde insan davranışları ve toplumsal yaşam biçiminin konut tasarımına olan etkileri=The Effect of human attitudes and the style of social life upon the housing design in the example of Trabzon “Araklı” regions. İstanbul: Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ekiz, Armağan (2000). Yaptakçılık: Gündelik yaşamda mimarlık=Bricolage, as the architecture of everyday life. İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Güngen, Burçin (2001). Metropol kültürü, yaşamı ve mimarlık=Metropolitan life, culture and architecture. İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kahveci, Özgür Esra (2004). Metropol deviniminde gündelik yaşam ve konutun dönüşümü=Transformation of everyday life and the house with in the perpetual motion of the metropolis. İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Sanatta Yeterlilik Tezleri Artıkoğlu, Pınar (2006). 1950-1970 arası süreçte sosyal yaşam ve iç mekanın değişenleri=Social life and transformations in interior spaces between 1950 and 1970. İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Sanatta Yeterlilik Tezi. [İç mimarî] Doktora Tezleri Kurtay, Nevin (2001). İstanbul’da 19. yüzyıl kentsel yaşamında koşut olarak değişen saray ve konut mimarlığı. İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Özaloğlu, Serpil (2006). Transformation of Ankara between 1935-1950 in relation with everyday life=Ankara’nın günlük yaşam ve mekansal pratikler açısından dönüşümü:1935-1950. Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitü-

İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Konu başlıklarına göre hazırlanmış gündelik hayat bibliyografyası 293

sü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Alpan, Açalya (2005). Integration of urban archaeological reseurces to everyday life in the historic city centers Tarragona, Verona and Tarsus=Kentsel arkeolojik kaynakların tarihi kent merkezleri Tarragona, Verona ve Tarsus’ta günlük hayatla bütünleşmesi. Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Sanat ve yazın alanlarında günlük hayat Makale Abadan, Nermin (1952). Sanatın günlük hayatımıza girişi. Mülkiye, 3: 5. Ateş, Nihat (2004). Gündelik hayattan romana bir ince çizgi. Evrensel Kültür, 154: 48-49. Güreli, Mehmet (1988). [Müziğin kültür ve gündelik hayatla olan ilişkileri konusunda bir söyleşi]. Müzik, 2: 60-63. İyi polisiye öykülerin harcanmaması niçin gerekiyor?[:] Gündelik hayatın realiteyi algılama yöntemi karşısında iyi polisiye öykülerin hayatı algılama yönteminin farklılığı (1991). Varlık, 1007: 2-4. Yazıcı, Gülgün (2004). Kâmî’nin şiirlerinde günlük hayat. Akademik Araştırmalar Dergisi, 6(21): 93-108. Uçan, Hilmi (2001). “Senin hikayen” ya da modern olan ile geleneksel olanın gündelik hayattaki çatışması. Hece, 57: 32-40. Kitaplar Akçura, Gökhan (1991). Ivır zıvır tarihi. İstanbul: Cep Kitapları. ---------, ---------- (2005). İnsanlar alemi: Ivır zıvır tarihi 8. İstanbul. İthaki Yayınları. ---------, ---------- (2003). Kedi kitabı: Ivır zıvır tarihi arşiv II. İstanbul: Om Yayınları. --------, --------- (2003).Şen gönüller diyarı: Ivır zıvır tarihi 5. İstanbul: Om Yayınevi. --------, --------- (2002). Turizm yıl sıfır: Ivır zıvır tarihi 3. İstanbul: Om Yayınevi. ---------, -------- (2002). Uzun metin sevenlerden misiniz?: Ivır zıvır tarihi III. İstanbul: Om Yayınevi. -------, ---------- (2002). Yılbaşı kitabı: Ivır zıvır tarihi arşiv I. İstanbul: Om Yayınları. Kaya, Cazım (1970). Gündelik hayat: Şiirler. Ankara: [Yayl. y.].

294 İLETİŞİM Kuram ve Araştırma Dergisi Mustafa Kemal Sevgisunar
Yüksek Lisans ve Bilim Uzmanlığı Tezleri Aslıhan, Gül (2006). Günlük yaşamın basit olgularından hareketle resimde form renk ilişkisinin Çağdaş grafik anlatım aracılığıyla çözümlenmesi. Antalya: Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Aybar, Dilek (1988). Alman Edebiyatı’nda sanat ve yaşam ilişkisi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Çelik, Emre (2005). Dansta güncel yaşamın ivmesi=Momentum of the moment. İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Dikmen, Benal (2004). Yaşamsal gündelik nesnelerin sanat bağlamında metaforu üzerine=The metaphors of daily vital objects in the artistic contex. İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Tamer, Tuğba (2000). Müziğin insan yaşamı üzerine etkileri=The Effects of music in human life. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Sanatta Yeterlilik Tezi. Can, Kemal (1991). Bir düşünsel sorgulama biçimi olarak kavramsal sanatın sıradan yaşam içindeki yeri. İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Sanatta Yeterlilik Tezi. Çelebi, E