P. 1
Son Sahitler Bediuzzamani Anlatiyor

Son Sahitler Bediuzzamani Anlatiyor

5.0

|Views: 1,360|Likes:
Yayınlayan: newexpectation

More info:

Published by: newexpectation on Mar 04, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

06/03/2013

pdf

text

original

TAKDİM Şâhitler'in Dilinden ilk kitabı 1977'de yayınlandı.

İkinci cildi l98l'de, üçüncü cildi l986'da, dördüncü cildi l988'de ve beşinci cildi l992'de çıktı. Bu zamana kadar böylece l6 yıllık bir periyot takip etmiş oldu. Şâhitler'in Dilinden yerli ve yabancı araştırmacılar için ciddî bir ilmî kaynak oldu ve hâlen de bu önemli fonksiyonunu devam ettiriyor. Öyle ki, Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur külliyatı ve bir asrı kucaklayan Nurculuk ve Nur hizmeti hususunda araştırma yapan, bu konularla bilgi sahibi olmak isteyen herkes, Şâhitler'in Dilinden serisini okumak mecburiyetinde kalacaktır. Çünkü bu seride yer alan şahıslar, Bediüzzaman'ı bizzat ziyaret etmiş, dersinde bulunmuş, yıllarca hizmetini deruhte etmiş, Bediüzzaman'la birlikte mahkemeye verilmiş, zindana atılmış, hapishanede yatmış, seyahat etmiş; Risale-i Nurları elle yazarak çoğaltmış, teksir makinasıyla çoğaltmış, baskısını basmış, külliyatın günümüze kadar gelmesi için çalışmış insanlardır. Bunların yanında Bediüzzaman'ı, görevli jandarma olarak sürgüne götüren, polis olarak takip eden, müdür ve gardiyan olarak cezaevinde görev yapan kişilerin müşahedeleri ve anlattıkları da yer almaktadır. Bu serinin diğer önemli bir yönü de, konu ile ilgili olarak içinde yer alan önemli vesika ve belgelerin mevcudiyetidir. Bediüzzaman'ın hayatı çok hareketli, çok bereketli ve dop dolu... Tahsilinin ilk başlangıcı olan çocukluk çağından son Urfa seyehatına, oradan ebediyete uzanan hayatının seyri hakkında bazan yılları, bazan ayları, bazan da haftaları ve günleri atlamak zorunda kalıyoruz. Yeterli bilgi ve belge ele geçmeyince, bazı noktalar bilinmezliğini koruyor. İşte bu seride yer alan birçok resim, fotoğraf, resmî ve gayr-ı resmî belgeler bu noktalara ışık tutuyor, aydınlatıyor. Şâhitler'in Dilinden serisi, bu nurlu yolun sevdalısı olan Necmeddin Şahiner'in çeyrek yüzyılı aşan çalışmalarının bir belgeselidir. "Şâhitler'in Dilinden " bitti mi? Bediüzzaman hakkında bilgi sahibi olan herkes sözünü söyledi mi? Bediüzzaman'ı tanıyan, onu ziyaret eden herkesin müşahede ve hatıraları bütünüyle tespit edildi mi? Bu soruların cevabı mutlaka hayır olacaktır. Hayat devam ettikçe Bediüzzaman'ı görenler, tanıyanlar hayatta oldukları müddetçe bu araştırma bitmiş sayılmayacak, devam edecektir.

sh»:(Sn.Şh. S.10) Bu araştırma devam ettiği ve yeni yeni bilgi ve belgeler tespit edildiği, Şâhitler'in Dilinden ilk ciltleri mevcut olmadığı, mevcutlarda o günkü şartlar gereğince tam ve arzu edilen mânâda bir tasnif ve tertibe tabi tutulmadığı ve buna benzer diğer bazı sebeplerden dolayı seriyi yeni baştan ele aldık ve şöyle bir yenilik yaptık: I. Elimizde mevcut ciltlere ilave olarak Necmeddin Şahiner tarafından iki cilt olabilecek kadar dosyalar intikal etti. Önce tamamını bir harman yaptık; Bediüzzaman'ın hayat seyrini ve şahitlerin onu ilk tanıyışlarını göz önüne tutarak bir tertibe tabi tuttuk. Böylece yayınlanan ciltlerde bulunanların önceki yerleri tamamen değişmiş oldu. Teptip şöyledir: 1. Van-Savaş-Esaret Şâhitleri 2. İstanbul Şâhitleri (1) 3. Burdur Şâhitleri 4. Barla Şâhitleri 5. Isparta Şâhitleri (1) 6. Eskişehir Şâhitleri 7. Kastamonu Şâhitleri 8. Denizli Şâhitleri 9. Afyon Şâhitleri 10. Emirdağ Şâhitleri 11. Isparta Şâhitleri (2) 12. İstanbul Şâhitleri (2) 13. Ankara Şâhitleri

II. Aradan yirmi yıla yakın bir zaman geçtiği için bazı bilgilerin yenilenmesi, eksik bilgilerin tamamlanması ve ilavesi gerekiyordu. Meselâ, vefat ettiklerini tespit ettiklerimizin vefatlarını, daha önce hâtıraları bir kaç satır olarak kaydedilmiş olanların bazılarının hâtıralarının genişletilmesi gibi.. III. İstifadenin kolaylaşması ve araştırmacılara yardımcı olunması maksadıyla her cildin sonuna geniş bir şahıs, yer ve konu indeksi hazırlandı. Şâhitler'in Dilinden serisinin tertip ve tashihinde katkıda bulunan C.Uşak ve Z.Yıldız'a, İndeksi hazırlayan Ö.Faruk Paksu'ya ve ayrıca son halini gözden geçiren Abdülvahid Mutkan'a teşekkür ediyoruz. Bu çalışmayla Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî'nin tanınmasına ve bir miktar anlaşılmasına vesile olabilmişsek kendimizi bahtiyar hissedeceğiz. Tevfik Allah'tandır. Yeni Asya Yayınları

sh»:(Sn.Şh. S.11)

ÖNSÖZ Biz Millet olarak, az söyleyen, az konuşan, fakat çok iş yapan, fiilen konuşan insanlarııız. Tarih her ne kadar nisyan perdelerine sarsa da, milletimizin yüzyıllar boyu Allah ve vatan için döktüğü terleri, cömertçe, akıttığı kanları; hiç bir zaman seyri silemeyecektir. Dedelerimiz hizmet ve himmetlerini yapmışlar, fakat bu asil cehtlerini tescil ve temhir arzusunu göstermemişlerdi. Bu sevdaya kapılmamışlardı. Son düşünce, mukaddes ve ulvî nasibidir milletimizin. Biz "Allah rızası" diye yüce bir mefkûreye gönül vermişiz. Bu inanç, bu ideal, takvim yapraklarıyla birlikte devam edip gelmiştir. Bu kudsî nasip, "Şâhitler'in Dilinden "de hükmünü icra etti.

"Şâhitler'in Dilinden ", bu konudaki araştırmamızın, çalışmamızın ne ilkidir, ne de sonu olacaktır. Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili çalışmalarımız, 25 yılı doldurdu. Bundan sonraki ömrümüz de Allah'ın izniyle bu konunun derinliklerinde geçecektir. Memleketemizin bu temel manevî hareketi ve onun temsilcisi en ince detaylarına kadar bilindikçe, yetişen nesillere Nur'dan bir rehber takdim edilmiş olacaktır. Bediüzzaman'ın rehber şahsiyetinin, faaaliyet ve hareketlerini kronolojik olarak adım adım, gün gün tetkik etme imkânlarına sahip bulunmaktayız. Bu araştırmalar, bu tetkikler bizi ibretlerle dolu bir neticeye götürmektedir. Bu neticeler Bediüzzaman namındaki büyük insanın, gerçekten hayatın her safhasında bir yol gösterici olduğunu ortaya koymaktadır. Bir ömür boyu tezatsız olmak, olabilmek, işte uzun sözün kısası.... Bu tezatsızlıktır ki, Bediüzzaman'ı milyonların gönlünde yaşatmaktadır. Yetmiş yıldır, her önüne gelen, Said Nursî ile ilgili rastgele yazılar yazmıştır. Düzme tefrikalarla millet bütünlüğü tefrikaya atılmaya çalışılmıştır. Nice kendine yazar denen kimseler, Bediüzzaman güneşini balçıkla sıvamaya kalkışmışlardır. "Şâhitler'in Dilinden Bediüzzaman Said Nursî'yi Anlatıyor" isimli bu araştırmamızın bibliyografyası, bütün vatan sathında bulunan canlı belgelerdir, yaşayan tarihlerdir. İncelememizde sadece şahitlerin ifadeleri ile iktifa etmedik. Bu hususta Nur Risaleleri'nden de olayların teyid ve tasdiklerini bulduk. Hâdiselerin aksettiği basın ve yayını taradık. Bazan şehirlerde, bazan köylerde, tozlanmış kütüphane raflarında hep onu aradık, hep onu sorup soruşturduk. "Şâhitler'in Dilinden " bu sorguların sonunda meydana geldi. Bir tarih profesörü, "Hatıralar, sübjektif elemanları ihtiva etmekle beraber, tarih yazmakta, belge ve vesika olarak itibar görür" demektedir. "Şâhitler'in Dilinden "de, şahsî hatıralar olmakla birlikte, anlatılanlarla ilgili resim, kupür, belge ve nihayet Nur Risaleleri'nden de yer yer konunun tasdik ve teyidine gidilmiştir.

"Şâhitler'in Dilinden " hayatın çok çeşitli sahasında yaşayan, çok değişik meslek sahibi kişilerdir. Çalışmamızda yer alan şahitlerin birçoğu dünyasını değiştirdi, sonsuzluk âlemine gitti. Geride kalanlar Nur ikliminde hayatlarını geçiriyorlar. Daha fazla huzurunuzu işgal etmeyeyim, sevgili okuyucular, "Şâhitler'in Dilinden " Bediüzzaman Said Nursî'yi anlatırken, birlikte kulak verelim, beraberce dinleyelim. Bu vesile ile, Şâhitler'in Dilinden'i yeni bir tertip ve tanzimle yayına hazırlayan ve istifadeye sunan Yeni Asya Yayınları'na teşekkürlerimi bildiriyorum. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.

Necmeddin Şahiner İstanbul-1992

VAN SAVAŞ ve ESARET ŞAHİTLERİ (19. Asır - 1926) Önceki asrın müceddidi MEVLÂNA HALİD-İ BAĞDADİ Bundan önceki asrın müceddidi olan Mevlâna Halid Ziyaeddin, aslen Süleymaniyeli Ahmed Ağa isminde bir zatın oğludur. Nakşibendî mürşidi olan Mevlâna Halid'in hayatı, Nakşî tarikatının tarihinde pek ehemmiyetli bir safha teşkil etmektedir. l776'da Süleymaniye'ye bağlı Karadağ'da dünyaya gelen Mevlâna Halid, Mikaili aşiretindendi. Çok küçük yaşında ilim tahsil etmek için, Erbil'e bağlı Köysancak ve Harir taraflarına gitmişti. Devrin şöhretli âlimlerinden ders alıyordu. Yine ilim tahsili için Bağdat'a gitti, bir müddet sonra da Süleymaniye'ye döndü. Daha sonra Sinence'ye giderek, oranın meşhur âlimi Muhammed Kasım'dan riyaziyat, hendese, hesap ve astronomi dersleri aldı. l798'de tekrar Süleymaniye'ye döndüğü zaman müderrisliğe tayin edildi. Zühdü ve takvâsıyla bilinen Mevlâna Halid, aklî ve naklî ilimlerle de meşgul olmuştu.

l805'de Diyarbakır, Halep ve Şam üzerinden Hicaz'a gitti. Bu sıralarda Azim Abatlı Muhammed Zahid adında bir dervişle karşılaştı.Bu derviş kendi mürşidi olan Delhli Şeyh Abdullah Şahın bazı menkıbelerini anlattı. Bunun üzerine Mevlâna Halid gıyabî olarak büyük bir iştiyak ve muhabbetle Şeyh Abdullah'a bağlandı. Onunla müşerref olmak için Hindistan yolunu tutttu. Divan'ında Şeyh Abdullah'a olan bağlılığı yer yer görülmektedir. l809'da Hindistan'a giderken yolda birçok âlim ve fâzıl zatla tanıştı, Lahor üzerinden Şeyh Abdullah'ın oturduğu Cihanabad'a vardı. Daha o beldeye yaklaşırken, şeyhinden manevi feyizler almaya başlamıştı. Bir yıl şeyhinin hizmetinde kaldı. Orada Kadirî, Nakşî, Sühreverdi ve Kübrevi tarikatlarından icazet alarak, l8ll'de Süleymaniye'ye döndü. Karadağlı olan Mevlâna Halid aslen Hazret-i Osman'ın (r.a.) nesline dayanıyordu. Bağdat Valisi Said Paşa Mevlâna Halid'e alâka ve hürmet gösteriyordu. İhsaniye Medresesini tamir ettirmiş, Mevlâna Halid'e tekke olarak tahsis etmişti. Bu tekke bugün Bağdat'ta Tekke-i Halidiye olarak anılmakta ve bilinmektedir. Daha sonraki yıllarda Davut Paşa Bağdat Valisi oldu. l822'de Mevlâna Halid'in manevî hizmeti ve hakimiyeti siyasilerin dikkatini çekiyordu. Osmanlı devleti, Mevlâna'nın durumunu öğrenmek için Bağdat Valisi Davud Paşanın bilgisine müracaat etti. Mevlâna Halid, Vali Paşanın tahkikatından ve icraatlarından huzursuz olarak, Bağdat'ı terk edip Şam'a yerleşti. İnsaflı bir zat olan Bağdat Valisi Davut Paşa, İstanbul'a şöyle bir rapor gönderdi: "Mevlâna Halid'in gayesi Sünnet-i Seniyeyi ihya ve talebelerini irşad etmektir. Onun tavır ve hizmetlerinden anlaşıldığına göre, dünyaya kat'iyyen temayülü yoktur. Mevlâna siyasetten itina ile kaçınmaktadır. Hattâ, Mevlâna Halid'in hiçbir zaman devlet işlerine karışmayacağını da taahhüd ederim." Mevlâna Halid l825'te tekrar hacca giderek oradan Şam'a döndü. Mevlâna Halid'in Bahaeddin, Abdurrahman, Şehabeddin, Necmeddin ve Fatma adında çocukları vardı. Şehabeddin Efendi Urfa'da medfundur. Birçok talebe ve halifeleri oldu. Bunlardan Muhammed Firakî adındaki halifesi İstanbul'da vefat ederek Emin Nureddin Camiine defnedilmiştir. Mevlâna Halid l826 yılında kolera hastalığına yakalandı. Bir akşam namazından sonra, Cuma gecesi, yüzünü kıbleye çevirerek şu âyet-i kerimeyi (meâlen) okumuştu: "Ey itmi'nana

ermiş ruh! Dön Rabbine, sen ondan razı, O senden razı olarak haydi gir kullarımın içine ve cennetime dahil ol!" Sonra da ruhunu teslim etti. Şam'ın Salihiye Mahallesindeki Kasyon tepesinin eteğine defnedildi. Mevlâna Halid Hindistan'a gitmeden evvel hep ilmî eserler yazmıştı. Ondan sonra ise tasavvuf ve tarikata dair eserleri oldu. Dokuz adet ilmî eseri bulunmaktadır. Altı tane de Farsça tasavvufi eseri vardır. Tarikatı hakkında ise başkalarınca yazılmış eserler bulunmaktadır. Şarklı âlim Sadreddin Yüksel Mevlâna Halid-i Bağdadî'nin Divan ve Şerhi isminde hazırladığı, eserin l200. mısrasındaki şu ifadeler dikkati çekmektedir: "İmam-ı Rabbanî'nin her iki gözü mesabesinde olan Said ile Urvetü'l-Vüska Masum hürmetine."

Küçük Aşık ve Bediüzzaman Küçük Âşık Küçük Âşık veya Hacı Âşık diye bilinen zatın asıl adı Mehmed'di. Babası leblebicilik yapardı. Çok küçük yaşta kendisini ilim ve iman yoluna adadığı için, lâkabı Küçük Âşık olarak söylenmektedir. Küçük Âşık Mehmed Efendinin, eşi Fatma Hanımdan altı tane kızı olmuştu. Küçük Âşık ilim yolunda, ana ocağı Afyon'u terk ederek İstanbul'a gelmiş, Bir müddet burada ilim tahsil ettikten sonra, bu defa da bundan önceki asrın müceddidi Mevlâna Halid Hazretlerini ziyaret etmek, onun irfan meclisinde diz çökerek ilim ve irfan feyzine ermek için, Mısır'a giden bir gemiye binerek Şam'a doğru yola çıkmış. Kendisi gibi Şam'a, Mevlâna Halid'e gitmek isteyen diğer ilim talipleri, "Hey molla, sen nereye gidiyorsun?" diye sorduklarında Küçük Âşık, "Şam'a, okumaya" diye cevap vermiş. Gemi Beyrut'a gelince Şam yolcuları inip kara yoluyla Şam'a gelmişler. Şam'ın Ümmiye Camiinde namazdan sonra "Mevlâna Halid'i ziyarete varalım" demişler. Küçük Âşık'a ise; "Delikanlı, biz ehl-i tarikatız, sen okumak için kendine bir medrese bul" demişler. Küçük Âşık Mehmed ise, bütün zahiri ilimleri okuduğunu, kendisinin de maksadının Mevlâna Halid Hazretlerini ziyaret etmek

olduğunu söylemiş. Onlarda, "Daha sen çok küçüksün, Şeyh Halid Hazretleri seni kabul etmez!" demelerine rağmen Küçük Âşık Mehmed azminden vazgeçmemiş ve mollalarla münakaşa ederek tekkeye varmışlar. Mevlâna Halid Hazretleri bir keramet haliyle Küçük Âşık Mehmed'in geleceğini biliyormuş. Hizmetkârlarından birisi, kapıda İstanbul'dan bir grup ziyaretçi olduğunu söylemiş. Sonra bu ziyaretçiler Mevlâna Halid Hazretlerinin dergâhına girmişler. Şeyhin elini öperken, sıra Küçük Âşık'a gelmiş. Şeyh, "Gel bakalım, benim küçük Mehmed'im, sen hoş geldin" diyerek, hiç tanımadığı halde, Afyon'un ve Anadolu'nun bu küçük âşıkını bağrına basmıştı. Mevlâna Halid, Küçük Âşık Mehmed'i yanına, hizmetine almış. Küçük Âşık yıllarca Mevlâna Halid Hazretlerine hizmet etmiş. Zaman zaman Mevlâna Halid, "Oğlum, Mehmed'im, senin memleketinde kimin var? Seni hiç arayan, soran yok, mektubun da gelmiyor" deyince, Küçük Âşık boynunu bükerek, "Allah'tan gayrı kimsem yok" diye cevap verir ve gözleri yaşarırmış. Bir gün Küçük Âşık'ın annesiyle babası diyar diyar evlâtlarını aramaya başlamışlar. İstanbul, Mısır ve nihayet Bağdat, Şam yollarına kadar düşmüşler. Mevlâna Halid Hazretleri bir öğle vakti abdest almak istemiş. Küçük Âşık hemen leğen ve ibriği getirmiş. Mevlâna Halid eskiden sorduğu gibi yine sormuş: "Yavrum Mehmed'im, senin memleketinde kimin var?" Küçük Âşık'ın yine gözlere dolarak, "Allah'tan başka kimsem yok" diyerek cevap vermiş. İşte o zaman Mevlâna Halid Hazretleri avucunun içini açıp, Küçük Âşık Mehmed'in yüzüne karşı ayna gibi tutarak, "Bak bakalım, dikkat et, ne göreceksin?" de [] Hacı Âşık Mehmed Camii miş. Küçük Âşık Mehmed, Mevlâna Halid Hazretlerinin avucunda annesiyle babasının resimlerini görmüş. Kıp kırmızı olarak, hiç sesi çıkmayan Küçük Âşık Mehmed'e, Mevlâna Halid, "Ey Mehmed, sen buraya annen ve babandan izinsiz ve habersiz geldin" diyerek, Mehmed'in yaptığı işleri söylemiş, anne ve babasının yakınlara geldiklerini haber vermiş. Küçük Âşık yaşlı gözlerle, "Annem ve babam buraya gelip, beni şeyhinden ayırıp götürürler, sizin hasretinize dayanamam diye böyle yaptım" demiş.

sh»:(Sn.Şh. S.19) Onlar böyle konuşurken kapı çalınmış. Küçük Âşık'ın annesiyle babası içeri girmişler. Küçük Âşık Mevlâna Halid Hazretlerinin yanından ayrılıp da Afyon'a gitmek istememiş. Annesiyle babası Şeyhten izin alarak, evlâtlarını alıp götürmek istiyorlarmış. Küçük Âşık ise bir türlü şeyhinden ayrılmak istemiyor, şeyhinin hasretine dayanamayacağını söylüyormuş. Bunun üzerine, Mevlâna Halid Hazretleri sırtından hırkasını çıkararak, Küçük Âşık Mehmed Efendiye giydirmişti. "Sen benim hasretime işte şimdi dayanırsın, küçük benim cübbemi götürüyorsun. Şimdi Afyon'a gideceksin, buraya kadar geldiğine göre, hac farizasını eda et, öyle git!" demiş. Küçük Âşık Mehmed, hocasının hasretini gidermek için cübbesini giyip, ellerini öperek, hayır dualarını aldıktan sonra, anne-babasıyla Hicaz'a gitmiş ve sonra da Afyon'a gelmiş. Afyon'da müftülük yaptığı gibi, şimdi kendi ismiyle söylenen Hacı Âşık Camiinde dersler de okutmuş. İlim ve maneviyat bakımından çok üstün olan Hacı Âşık Efendi, senelerce medreselerde ders okutmuş, Yunus Hoca ve Sandıklı Şeyhi Hasan Efendi gibi meşhur kimseleri yetiştirmiş. Hacı Âşık Mehmed Efendi, ilk defa dolapla kuyulardan su çekmeyi de icad etmiş. Tabak esnafını müftülük binasına zaman zaman toplayarak "Cehri" denilen bitkiyle derinin daha iyi boyandığını onlara öğretmiş. Küçük Âşık Mehmed Efendi l845 yılında vefat etmiş. Kabri Afyon'un Devrane mezarlığındadır. Bu mezarlık sonradan kaldırıldığı zaman, Hacı Âşık Mehmed Efendinin sadece mezar taşı getirilip, bugün adıyla anılan camiin yanına dikilmiş. [] Küçük Âşık'ın mezar taşı Mevlâna Halid'den Bediüzzaman'a ulaşan cübbe

l940 civarında yazıldığını tahmin ettiğimiz bir mektubunda Üstad şunları ifade buyurmaktadır: "Eski zamanda, on dört yaşında iken, icazet almanın alâmeti olan Üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı...

sh»:(Sn.Şh. S.20) "O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip, veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâyı azimeden dört-beş zatın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bu günlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Halid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğine bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakka yüz binler şükrediyorum. (Bu mübarek emaneti Risale-i Nur talebelerinden ve ahiret hemşirelerimizden Asiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım...)" [] Mevlâna Halid'in cübbesi Küçük Âşık'ın torunu Âsiye Mülazımoğlu l885 yılında Afyon'da dünyaya gelen Asiye Mülazımoğlu'nun babası Mehmed Bahaeddin Efendi annesi ise Zakire hanımdır. Mehmed Bahaeddin, Küçük Âşık'ın torunudur. Âsiye Hanım dedesinden kendisine intikal eden bu cübbenin üzerinde yıllarca titremiş, istiklâl savaşında, Yunan işgalinde, memleketlerini terk etmek zorunda kaldıkları günlerde bile onu yanından ayırmamış. Sandıklı, Isparta ve Akşehir'e gittiklerinde zor zarurî eşyaları ile birlikte bu cübbeyi de daima yanında taşımış. Asiye Hanımın kocası Tahir Bey,

[] Küçük Âşık'ın torunu Âsiye Mülazımoğlu sh»:(Sn.Şh. S.21) Kastamonu Hapishanesine müdür olarak tayin edildiği zaman, Mülazımoğlu ailesi de nihayet Kastamonu'ya gelip yerleşmiş. İşte bu yerleşme günlerinde, uzun yıllar dolaştırılan cübbe de asıl sahibini bulmuş. Babası Bahaeddin Efendiyle birlikte Bediüzzaman'a giden Asiye Hanım, Mevlânâ Halid'in emanetini bu asırlık yadigârı sahibine teslim etmişti. Cübbenin sahibi: "Asiye'nin duası kabul oldu " diyerek uzun yılların iştiyakını, hasretini ifade etmişti. Aradığını Bağdat yollarında bulan Küçük Âşık'ın torunları, dedelerinden daha şanslıydılar. çünkü onlar aradıklarını Anadolu'da bulmuşlardı. Asiye Hanım'ın ismi ve hizmetleri Risale-i Nur'un lâhikalarında yer yer zikredilir. Asiye Mülâzımoğlu Risale-i Nur'un kudsî hizmetinde bulunmuş mübarek bir hanım.. Ankara'daki evinde ziyaret ettiğimiz zaman, yaşından beklenmeyecek zindelikte bize bu konuda bilgiler vermişti. Bizi gülerek karşılamış, "Bugün içimde bir sevinç vardı, sizin geleceğinizi âdeta bekliyordum" diyordu. Mevlâna Halid Hazretlerinin bu cübbesi Bediüzzaman'ın yanında kalmıştı. Yıllar sonra, l950 yılı sonbaharında Urfalı Vahdi Gayberi Emirdağ'da Üstadı ziyaret ettiği zaman, Üstad bu mübarek cübbeyle birlikte bazı eşyalarını, kendisinin de Urfa'ya geleceğini söyleyerek Gayberi'ye verip, Urfa'ya göndermişti. Mevlâna Halid'in cübbesi bugün Urfa'da Abdülkadir Badilli tarafından muhafaza edilmektedir.

sh»:(Sn.Şh. S.22)

GAVS-I HİZAN SEYYİD SIBĞATULLAH "Şu üslûp, bir silsilenin mübarek hırkalarının parçalarından dikilmiştir. Yani Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî, Halid Ziyaeddin, Seyyid Tâhâ, Seyyid Sıbğatullah ve Seyda gibi evliyaya işaret var." (Münazarat). "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namiyle bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak "Yâ Gavs-ı Geylânî' derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.' Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî'ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu." (Sekizinci Lem'a, Osm. s.65.) Nurs seyahatlerimiz esnasında üç-beş defa Hizan'a uğramıştık. Hizan yakınlarında Gayda kasabası bulunmaktadır. Yukarıdaki nakillerde adı geçen Seyyid Sibğatullah Hazretleri burada bir tepecikte medfundur. Bu tepede ayakkabılar çıkartılarak, hürmet içinde ziyaretler yapılmaktadır. Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbğatullah l87l yılında vefat etmiş, bu vefattan beş yıl sonra da Bediüzzaman dünyaya gelmişti. Gavs olmaktansa gelecek zata baba olmayı tercih ederim. Bazı zamanlarda Üstad Bediüzzaman'ın muhterem babası Sofi Mirza Efendi, Nurs köyünden kalkarak Gayda'ya Seyyid Sıbğatullah Hazretlerinin ziyaretine gelirdi. Bir defasında muhteşem mecliste Seyyid Sıbğatullah ayağa kalkarak, Sofi Mirza'ya meclisin başköşesinde yer göstermişti. Orada bulunan ulemâ ve hulefâ, bu basit, ümmî Nurslu köylüye neden bu kadar alâka ve hürmet göstediğini

sh»:(Sn.Şh. S.23)

Seyyid Sıbğatullah'tan sordukları zaman, Gavs-ı Hizan şu cevabı veriyordu: "Bu Sofi Mirza ileride öyle bir zata baba olacak, bunun sulbünden öyle bir zat gelecek ki, o zata baba olmayı ben on gavslığa tercih ederim. Gavs olmaktansa, o gelecek zata böyle bir baba olmayı tercih ederim!" Abdurrahman Nursî'nin, Bediüzzaman'ın hayatıyla alâkalı yazdığı kitapta Siirt'in büyük âlimi Molla Fethullah'tan naklen şu parçayı okumaktayız: "Zekâ ile hıfzın aşırı derecede bir arada bulunması gerçekten az rastlanır bir şeydir. Fakat şimdiye kadar bu özelliği iki kişide gördüm. Biri sizde (Bediüzzaman'da), diğeride Molla Halid-i Olekî'de." Molla Halid-i Olekî, Doksan Üç Harbinde şehit olan bir din ve iman kahramanıydı. Geçmiş yıllarda Muş'un Nurşin beldesinde Abdurrahman-ı Tağî Hazretlerinin türbesini ziyaret ederken, Molla Halid-i Olekî'nin yazdığı, üzerinde, kırmızı kalemle tevafukları da gösteren, el yazması Minah (Vergiler) isimli Arapça eseri de görmüştüm. Bu kitap Urfa Halilürrahman Camii imamı Yahya Pakiş'in tercümesiyle l982'de İstanbul da neşredildi.Kitap şu ismi taşıyor: Minah Seyyid Sıbğatullahi'l-Arvasî Gavs-ı Hizanî. Bu eseri Seyyid Sıbğatullah'ın halifesi Halid-i Olekî derlemişti. Seyyid Sıbğatullah'ın dedelerinin bulunduğu köylerde hiçbir oyun âleti ve çalgı bulunmazdı. Gavs-ı Hizan Sıbğatullah "Ben Lütfullah'ın oğluyum" diye babasından bahsederdi. Sigara içmemek bunların âdetiyle. Meclislerinde sigara içene müsaade etmezlerdi. Seyyid Sıbğatullah, çeşitli büyük şeyhlerden sonra Seyyid Tâhâ'ya halife olmuştu. l840'da Seyyid Tâhâ beline hizmet kemerini bağlamıştı. Nesep olarak Abdülkadir Geylânî Hazretlerine mensup olan Seyyid Tâhâ l852'de vefat etti. [] Seyyid Sıbğatullah Hazretlerinin Gayda'daki mezarı Seyyid Sıbğatullah ise l87l'de Bitlis'te geçirdiği humma hastalığından sonra, Ramazan'ın üçüncü Cumartesi günü öğleden sonra vefat etti.

Seyyid Sıbğatullah Hazretlerinin tasarruf ve kerameti çoktu. sh»:(Sn.Şh. S.24) Çok kişi, Gavs-ı Hizan'ın vasıtasıyla velâyet derecesine ulaşmıştı. Dokuz kardeşi, sekiz oğlu vardı. Oğlu Celâleddin çok cesur ve kahramandı. Seyyid Sıbğatullah'ın cenazesini, oğlu Celâleddin'in emriyle Abdurrahman-ı Tağî yıkamıştı. Bir seferinde Seyyid Sıbğatullah'la oğlu Celâleddin birlikte Seyyid Tâhâ'nın evine gitmişlerdi. Seyyid Tâhâ'nın odasında büyük bir yılan görüldü. Yılan hem çok büyük, hem de tavandaki direkler arasında olduğu için, orada bulunanlardan hiçbiri yılanı çıkarmaya ve öldürmeye cesaret edemiyordu. Şeyh Celâleddin, eli ile yılanı tutarak çıkardı ve öldürdü. Bunun üzerine babası Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbğatullah, oğluna hitaben: "Ağa ağa" diye seslenerek iltifat etti. Seyyid Tâhâ da Celâleddin'e nazar edip, manevî evlâtlığa kabul etti. Doksan Üç Harbinde bu korkusuz Celâleddin çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Kendisi gayet cömertti. Babasından yedi yıl sonra, yani l878 senesinde vefat etti. Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbğatullah'ın, birisi oğlu Şeyh Bahaeddin olmak üzere dört tane halifesi vardı. Bu halifeler şu zatlardı: Seyda Abdurrahman-ı Tağî, Gavs-ı Hizan'ın oğlu Şeyh Bahaeddin, Şirvanlı Şeyh Halid-i Olekî, Şeyh Abdurrahman-ı Meczup. Gavs-ı Hizan, "Abdurrahman-ı Meczup, Allah'ın nurunu hakkıyla müşahede edendir" diye buyurmaktaydı. Abdurrahman-ı Tağî ise sohbet piriydi. Hilâfet makamını geçmişti. Seyda bir şeyh ve mürşiddi. Nurşin'de medfundur. Molla Halid-i Olekî, Doksan Üç Harbinde nice kahramanlıklardan sonra şehit olmuştu. Mezarı meçhuldür.

sh»:(Sn.Şh. S.25) ABDURRAHMAN- TAĞÎ ve OĞLU NURŞİNLİ ZİYAEDDİN EFENDİ (HAZRET) "Hakiki ve Hayali Ziyaeddin" Bir ilim ve iman merkezi olan Muş vilâyetinin civarındaki Nurşin'de birçok büyük zatlar yetişmiştir. Nur risalelerinde ismi geçen Ziyaeddin Efendi de bunlardan birisidir. "Hazret" diye de anılan bu zat, Bediüzzaman'ın büyük kardeşi Molla Abdullah'ın şeyhi ve hocasıdır. Kendisinin ilk icazetli talebesi Molla Abdullah Nursî'dir. Mesnevî-i Nuriye'de "Hubab Risalesi"nde Nurşin şöyle geçmektedir: "Eğer istersen hayalinde Nurşin karyesindeki Seydâ'nın meclisine git, bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar, ilâ âhir..." Ziyaeddin Efendi İstiklâl Harbinde vatan müdafaası için çarpışırken bir kolunu kaybetmiştir. Bu hizmetleri Sarıklı Mücahidler isimli eserde yazılmaktadır. Bediüzzaman'ın büyük biraderi Molla Abdullah'ın bağlı olduğu bu zatla alâkalı olarak Kastamonu mektuplarında "Molla Abdullah" ile bir muhaveremi hikâye ediyorum" diyerek "Hayalî ve hakikî Ziyaeddin" diye bir hakikat dersi verilmektedir. Ayrıca Bediüzzaman'ın l948 Afyon mahkemesi avukatlarından Hulûsi Bitlisî Aktürk'ün Ehl-i Sünnet mecmuasındaki makale ve hatırasında da Hazret-i Ziyaeddin'in bahsi geçmektedir. M.Kemal'in mektubu Hizmetleri Sultan Reşad tarafından bir madalya ile taltif edilmiştir. Mustafa Kemal'in Nutuk'larında "Nurşunli Meşâyih-i İzamdan Şeyh Ziyaeddin Efendi Hazretlerine " diye, Paşanın, kendisine mektubu bulunmaktadır. Nurs köyü civarındaki Tağ medreseleri sahibi Abdurrahman Tağî'nin oğlu olan Hazret-i Ziyaeddin babasıyla birlikte Nurşin'de medfundurlar. sh»:(Sn.Şh. S.26)

[] Tağ medresesi harabesinin uzaktan görünüşü (Tepede ağacın yanında) "Nurslu talebelerden biri İslâmı tecdid edecek" Abdurrahman Tağî ise Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbgatullah'ın halifesidir. Hazret-i Ziyaeddin'in babasıdır.Hizan'a bağlı Tağ köyünde medresesi vardı. Emirdağ mektuplarında Bediüzzaman "Nahiyemiz olan Hizan kazasına tâbî Isparta'da birden bire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tağî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı " diye Seydâ'dan bahsetmektedir. Bediüzzaman o zamanlarda dokuz-on yaşlarında olduğunu ifade etmektedir. O zamanlar Abdurrahman-ı Tağî, Nurslu talebelere, bilhassa küçük Said'e çok alâka, iltifat gösterir, geceleri yatarken üzerlerini örtermiş. Nurslu talebelerin içinden birisinin İslâmiyete çok büyük hizmetler edeceğini, İslâmı tecdid edeceğini ifade eder, onun için bu kadar alâka gösterdiğini söylermiş. Bediüzzaman'ın Emirdağ mektuplarındaki mezkûr mektubu da Abdurrahman-ı Tağî'den anlatılanları teyid etmektedir. Abdurrahman-ı Tağî l886 yılında rahmete kavuşarak Nurşin'de defnedilmiştir. "Hazret" Ziyaeddin Efendi Tağ köyü, Nurs köyüne yaya olarak iki saat kadar mesafededir. Abdurrahman-ı Tağî'nin oğlu Muhammed Ziyaeddin'dir. Hazret

sh»:(Sn.Şh. S.27) namıyla anılan Şeyh Ziyaeddin Efendi, Bediüzzaman'ın büyük kardeşi Molla Abdulhah Nursî'nin hocası ve şeyhiydi. Hakim Feyyaz Karabel'in tercüme edip neşrettiği Yeni Mektubat isimli eserinde içinde Şeyh Muhammed Ziyaeddin'in, Nurslu Molla Abdullah'a hitaben yazılmış üç tane de mektubu bulunmaktadır. Mektubat ll3 mektuptur. Son

mektup olan ll3. mektup, Birinci Cihan Harbinde harp cephesinden Şeyh Ziyaeddin tarafından Molla Mehmed Emin'e yazılmıştı, harple alâkalıdır. Molla Abdullah'ın, güzel yazısıyla yazdığı bazı Arapça ders notları ve Kur'ân-ı Kerimler vardır. Kur'ân-ı Kerimler, elimizde bulunmaktadır. [] Şeyh Ziyaeddin (Hazret)

sh»:(Sn.Şh. S.28) [] Şeyh Emin Efendinin torunu Mustafa Efendiyi dedesi ile ilgili hatıralarını l970 yılında dinlerken BİTLİSLİ ŞEYH EMİN EFENDİ (Şirvanî) Şeyh Emin ve Molla Said Her sabah Müslüman Türkiye'mizin güneşi doğudan doğarak, ülkemizi ışık tufanına boğar. Yirminci yüzyılın başlarında ülkemize şerefler veren manevî güneşlerden birisi de Şeyh Emin Efendiydi. Bitlis hanedanından bir zat olan Emin Efendi, seyyidler kafilesinden asrımızı aydınlatan bir bahtiyar sîma idi. Şeyh Emin Efendi yüzyılımızın başlarında Sultan İkinci Abdülhamid Hanın daveti üzerine İstanbul'a giderek, orada iki yıl kadar misafir olarak bulunmuştu. Bu misafirlik esnasında kendisine tahsis edilen Beşiktaş Akaretler'deki köşkte oturmuştu. Kendilerine Sultan Abdülhamid Han çok alaka ve hürmet göstermiş, Şeyhülislâm olarak İstanbul'da

bulunmasını teklif etmişti. Fakat Şeyh Emin Efendi Sultan'ın bu teklifini kabul etmeyerek reddetmişti. Torunlarının verdikleri bilgilerin ışığında, bu Bitlisli büyük alimin l822-l906yılları arasında ömür sürdüğünü yaklaşık olarak tesbit etmekteyiz. Bir kervansaray mahiyetindeki evi ve dergâhı uzun yıllar etrafa Nakşi nurunu saçtı. Bu nur yuvası l908 yılında, kırk gün süren bir zelzele sonunda yer yer tahribat görmüştü. İkinci Sultan Abdülhamid Han, Musul'daki Çiflikat-ı Hümayunundan bu Nakşi dergâhının tamir masrafı olarak beş yüz altın göndertmişti. İstanbul'dan dönerken Sivas'taki talebisi ve müridi Sivas valisi Reşid Akif Paşa'ya uğrayarak misafiri olmuştu. Sivas'tan Diyarbakır'a faytonla dönmüştü. Oradan da Bitlis'e kadar hayvan sırtındaki kargirin üstünde gitmişti.

sh»:(Sn.Şh. S.29) [] Şeyh Emin Efendi İstanbul'dan Bitlis'e dönerken uğradığı Sivas'ta talebeleri ve müridi Reşid Âkif Paşa ile beraber [] Şeyh Emin Efendinin Bitlis'teki evinin ve dergâhının yıkılmadan önceki hali Şeyh Emin'in oğlu Derviş Efendi kırk yaşlarındayken l9l4 yılında vefat etmişti. Derviş Efendi'nin oğlu M.Mustafa Şirvan ise l900-l987 arasında ömür sürmüştü. Merhum Şirvan'la l970 yılında Karagümrük'teki evinde ziyaretlerimiz ve görüşmelerimiz olmuştu.

Bediüzzaman'ın ilk nefyinin sebebi Bediüzzaman Said Nursî'nin Şeyh Emin Efendi ile münasebeti çocukluk yıllarında cereyan eder. Bu münasebet Tarihçe-i Hayat'ta (s. 37-38) şöyle anlatılır: "Bu esnada on beş, on altı yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve-i bedeniyece pek çevik ve metindi. Said-ül-Meşhur lâkabıyla yâdediliyordu. Siirt'de, kendisiyle mücadele etmek isteyen bütün arkadaşlarına karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suallere cevap vereceğini, kimseye sual sormayacağını ilân

sh»:(Sn.Şh. S.30) etti. Sonra tekrar Bitlis'e geldi. Bitlis'te bir iki şeyh hanedanının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir. Fesadı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslâmiyete yakışmadığını onlara ihtar edince, Molla Said'i, Şeyh Emin Efendiye şikâyet ederler. Şeyh Emin ise: "Henüz çocuk olduğundan, kabil-i hitab değildir" der. "Bu söz Molla Said'e tebliğ edildiği anda, zaten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendinin huzuruna çıkarak elini öper ve 'Efendim, beni imtihan ediniz, kabil-i hitap olduğumu isbat etmek isterim' der. "Şeyh Emin Efendi, mütenevvi ilimlerden ve en müşkül mes'elelerden on altı sual tertip ederek sorar. Molla Said, suallerin umumuna cevap verdikten sonra, Kureyş Camiine gider, ahaliye va'z ve nasihat etmeye başlar. Bunun üzerine Bitlis ahalisinin bir kısmı Molla Said'e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendiye yardım etmek isterler. Bundan dolayı Vali, büyük bir vukuata meydan vermemek için Bediüzzaman'ı nefyeder."

sh»:(Sn.Şh. S.31) [] Mustafa Paşa

Hamidiye Paşalarından Miran Ayiret Ağası MUSTAFA PAŞA Şarkın meşhur ağalarından ve Hamideye Alayı komutanlarından Mustafa Paşa, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Cizre'de dünyaya gelmişti. Babası Tamer Ağa, dedesi ise İbrahim Ağaydı. O zamanlar çok kuvvetli olan Miran aşiretinin ağası olmuştu. Paşa iri yarı, bakışları sert ve korkutucu, sakallı bir Hamidiye paşasıydı. On bir oymağı olan Miran aşiretinin Berkeleyi oymağındandı. On bir kabilenin ittifakıyla Miran aşiretinin başına geçmişti. Tarihçe-i Hayat'ta Bediüzzaman'la olan münasebetleri bütün tafsilâtıyla anlatılmaktadır. Zulümden ve haksızlıklardan vazgeçmediği için artık öleceği, harika bir keramet haliyle kendisine bildirilmişti. Gerçekten, bu haberdan az sonra, l902 senesinin Ekim ayında yaylâdan Cizre'ye dönerken, Cizre-Şırnak arasında meydana gelene aşiret kavgaları sırasında serseri bir kurşun ile öldürülmüştü. Aşiret kavgası sona ermiş, bütün aşiretler ayrılmış bir haldeyken, kimin tarafından atıldığı belli olmayan bir kurşunla vurulmuştu. Naaşı Cizre'ye getirilmiş ve şimdiki Cizre mezarlığında kendisine ait kubbesine gömülmüştü. Mustafa Paşanın şöhretinden ve haksızlıklarından dolayı kendisine Mısto-i Miri diyerek onu küçültüyorlardı. Mustafa Paşa İstanbul'da Sultan İkinci Abdülhamid Han, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Hamidiye Alayları teşkil etmek için Doğudaki bütün aşiretleri İstanbul'a çağırmıştı. Mustafa Paşa kendisi gibi iri yarı beş yüz adamıyla birlikte yola çıkarak, üç aylık bir yolculuktan sonra İstanbul'a geldi. Akıllı ve zeki bir adam olan Mustafa Paşa Sultan Abdülhamid Hanın tertiplediği resmî geçitten adamlarıyla birlikte heybetle geçti.Sultan bunlara bir ziyafet verilmesini emretti.

sh»:(Sn.Şh. S.32) Cizre Miran aşiretinin bu yiğit temsilcilerine bir yemek verildi. Padişah da bunları seyretti. Mustafa Paşa adamlarına çatal kaşık kullanmadan yemelerini, bütün tabakları ter

temiz sıyırmalarını emretmişti. Adamlar kollarını sıvayıp, tabaklarda hiçbir şey bırakmadan yemekleri yiyip bitirdiler. Bu manzarayı seyreden Sultan İkinci Abdülhamid Han, Mustafa Paşaya 48. Hamidiye Alayı paşalık rütbe, berat ve nişanlarını taktırdı ve çok geniş selâhiyetler vererek emrinde üç alay kurmasını ferman etti. Mustafa Paşanın okuma-yazması yoktu. Yanında daima bir kâtibi bulunurdu. Doğrudan İstanbul'a padişaha bağlı olup, askerî yönden de Erzincan'daki müşîrin emrindeydi. [] Cizre'de Mustafa Paşanın yaptırdığı Hamidiye alayı binası Bugün Cizre'de kendi adıyla anılan Hamidiye kışlasını yaptırmıştı. Padişah bu iş için büyük yardımlar göndermişti. Her ay asker başına bir kese altın gelirdi. Padişah Mustafa Paşaya geniş selâhiyetler tanımıştır. Bu yüzden zulümleri olduğu zaman Üstad kendisini şiddetle ikaz ediyordu. Hazırladığı münazarada ise bütün âlimlerini mağlûp etmişti. Yazın Van'ın yaylâlarına gider, kışın da mühim işler esnasında Hamidiye kışlasında bulunurdu. Herhangi bir sefer gerektiği

sh»:(Sn.Şh. S 33) zaman, emrinde bulunan üç alayı toplar ve hareket ederdi. Bir seferinde Osmanlı devleti tarafından, Irak'ta bulunan Hevler isyanını bastırmaya gönderilmişti. İngilizler burada Osmanlıları yıkmak için faaliyet gösteriyorlardı. Mustafa Paşa vurulduğu zaman, İbrahim, Abdülkerim, Naif, Şelaş ve Berces adlarında beş tane oğlu vardı. Bunlardan İbrahim Bey çok sinirliği olduğundan, Mustafa Paşanın yerine, bütün aşiretlerin destek ve reyleriyle ikinci oğlu Abdülkerim Bey seçildi. Durum İstanbul'a bildirildi ve müsbet cevap geldi. l9l2'de Cizre aşiret alayları Balkan Savaşına katılmak için derhal İstanbul'a hareket ettiler. [] Babası Mustafa Paşanın haksızlığını ve zulmünü söyleyen

Abdülkerim Bey, Üstaddan özür dilemişti. İki çocuğun arasındaki, Abdülkerim Beydir. Yüz kişiye bedel Abdülkerim Bey, Tayan, Kiçan, Müsareşan, Hirkan, Düderen ve Miran aşiretlerinin ne kadar asker çıkaracaklarını tesbit ettirmişti. Her aşiret ne kadar askerle iştirak edeceğini bildirmişti. Meselâ Tayan aşiretinden Reşid Muheme adında bir ağa, yüz süvari getirebileceğini söylemişti. Bütün aşiretler bir yerde toplanıp, üç alay ve diğer süvarileri bekliyorlardı. Reşid Muheme yalnız geldi. Abdülkerim Bey yüz süvarisinin nerede olduğunu sorduğu zaman, "Benim yüz kişiye bedel olduğumu aşiretler, kabul ederlerse savaşa gideceğim. Eğer kabul etmezlerse, size hemen yüz süvari getireceğim" dedi. Abdülkerim Beyin aşiretlere sorması üzerine, onu yüz kişiye bedel olarak kabul ettiklerini söylediler. Reşid Muheme'nin rütbesi yüzbaşıydı. Aşiret askerleri Balkan Savaşına katılmak için İstanbul'a, oradan da Uzunköprü'ye geldiler. Düşman askerlerinin yemekte olduğunu gördüler. Kumandana "Biz buraya savaşa geldik, hemen savaşa devam etmek istiyoruz" dediler. Komutan, "Yemek esnasında savaş olmaz" diyerek, bunun kaidelere aykırı olacağını söyledi. Fakat Cizre alayları bu emri dinlemeyerek, düşmana hücum ettiler. Reşid Muheme Uzunköprü başına atını bağlayıp, askerlere "Düşmanı üzerime doğru sürünüz"

sh»:(Sn.Şh. S.34) diye emir verdi. Üzerine gelen düşman askerlerini öldürmeye başladı. Nihayet başı ve elbisesi kanlar içinde, on üç düşmanı öldürüp, on üçünün de mavzer ve tüfeklerini boynuna attı. Bu esnada karşı taraftan gelen bir bomba, seyis ve hizmetçisine isabet ederek parçalandığında çok üzüldü ve kızgınlığından savaşı daha da hızlandırdı. Sonunda büyük bir zafer kazandı. Bu muzaffer gazileri Edirneliler çiçek ve gül yağdırarak, alkışlarla karşıladılar. İstanbul'da da halk bu gazileri sokaklarda çiçek, gül ve şekerlemelerle karşıladılar.

Mustafa Paşanın oğlu Abdülkerim Bey, Hamidiye kaymakamlığını da yaptı. l9l6 senesinde askerlerini Cizre'de Bani Hanı mevkiinde hazırladı. Erzincan'daki müşirlik tarafından verilen emirde, Ruslara karşı yapılacak savaşa gidecekken, orada vefat etti. Cizre alayları onu hemen defnettiler ve seferi iptal etmeyerek, Mustafa Paşa'nın birinci oğlu olan İbrahim Beyi yerine geçirip, hareket ettiler.1 1- Abdullah Yaşın Bütün Yönleriyle Cizre

sh»:(Sn.Şh. S.35) [] Şeyh Muhammed Celali'nin oğlu Nizameddin Arvâsî ŞEYH NİZAMETTİN ARVASÎ Bediüzzaman'ın Hocası Şeyh Muhammed Celalî'nin Oğlu: Şeyh Nizameddin Arvasî Doğubeyazıt'ta üç ay Bediüzzaman'a ders veren zat, Şeyh Muhammed Celâlî idi. Aslen Arvaslıydı. Uzun müddet Celâlî kabilesi arasında kaldığı için kendisine "Celâlî" denilmekteydi. l85l yılında dünyaya gelmişti. On biri erkek, dokuzu kız olmak üzere yirmi evlâdı vardı. Birinci Cihan Harbinin başlarında, yani l9l4'te Siirt'in Şirvan kazasındayken vefat etmişti. Oğlu Nizameddin Arvasî, Üstad Bediüzzaman ve babası Şeyh Muhammed Celâlî ile alâkalı olarak bizlere şu bilgileri verdi: Bediüzzaman'ın ilk tahsil hayatı "Ben l9l2 yılında dünyaya gelmişim. Arvasî sülâlesindenim. Arvasîyler dayım olurlar. Ben kendim Üstad Bediüzzaman'ı görmedim. Annem Sekine (Şeker kadın), ağabeyim Molla

Muhammed Sıddık, Halife Yusuf ve Molla Şerif'ten Üstad hakkında birçok mâlûmatlar almıştım. "Bediüzzaman doğuda birçok medrese ve ulemânın yanına gidip, kendi ilim ve zekâ seviyesine uygun ders verecek âlim bulamayınca, l887'lerde on dört yaşındayken babamın medresesine gelmiş. Babama meşhur ve maruf Hacı Seyyid Muhammed Celâlî derler. Üstad babamın medresesinde üç ay tahsil görmüş. Sonraki üç ayda ise ders almayıp, babamla ilmî münazaralarda bulunmuş. "Babamın doksan civarında talebesi varmış. Talebelerin en küçüğü Bediüzzaman'mış. Ama o zaman kendisine Molla Said denmekteymiş. Talebelerin en küçüğü olmasına rağmen, bütün talebe

sh»:(Sn.Şh. S.36) ler tarafından çok hürmet görürmüş. Diğer talebelerin hepsine müderris ve müftü Sadullah Efendi tarafından dersler verilirken, tek başına yalnız Bediüzzaman babamdan ders alırmış. Ders esnasında kimseyi de yanlarına almazlarmış. Bediüzzaman babama, 'Bu kitaplar okuyup öğrenmekle baş olmaz, bu ilmin hazinesinin anahtarı sizdedir,' diyerek her ilimden sadece birer ders almış. İlimde ve zekâda bütün talebelerin fevkinde imiş. Gündüzleri babamdan ders alırken, Perşembe geceleri de Ahmed Hanî'nin türbesine gidermiş. Şüphelenen babam, küçük Said'in arkasına Halife Yusuf ve Molla Şerif'i takipçi koymuş, Türbeye varan takipçiler, küçük Said'i göremezler, fakat içeriden; 'Belî Seydâ, belî Seydâ (evet hocam, tamam hocam)' diye sesler duymuşlar. Durumu gelip babama bildirmişler. Babam talebelerine 'Bundan sonra Said'e kesinlikle kimse karışmayacak' diye emir vererek, yaşça büyük olan Molla Şerif'i de Bediüzzaman'ın hizmetine vermiş. Molla Şerif'in anlattığına göre, ders esnasında bazan babam, bazan da Bediüzzaman sinirlenirmiş. Bediüzzaman sinirlendiği zaman dışarı çıkarak medreseden uzaklaşırmış. Talebeler Bediüzzaman'ın medreseyi terk ettiğini söyleyince, babam, 'Bırakın Said'i, bırakın Said'i, ona sizler karışmayın, o biraz sonra yine gelir' diyerek cevap verirmiş. Gerçekten de Üstad sinirleri yatışınca tekrar medreseye dönermiş. []Şeyh Muhammed Celali'nin hanımının mezarı

sh»:(Sn.Şh. S.37) Üç aylık tahsil "Üç aylık bu tahsilden sonra babam, Küçük Said'e 'Artık sen ilmi tekemmül eyledin. Bizim sana verecek birşeyimiz kalmadı' diyerek icazetini vermiş. Üstad babamın elini öperek medreseden ayrılmış. Daha sonraları, Birinci Cihan Harbine kadar, her yıl evimize gelerek, babamı ziyaret edermiş. Bazı yıllar, Van'da açtığı medresedeki talebelerini de yanına alır, öyle gelirmiş, Babam Bediüzzaman'a, 'Yetiştirdiğim talebelerin hepsinin de üstadı sensin' dermiş. Üstad bir defasında babama hediye olarak bir çift yün çorap getirmiş. Babam sadece talebelerden Halife Yusuf'la Üstad Bediüzzaman'ın bize gelmelerine müsaade edermiş. "Daha sonraları Üstada annem de hediye olarak çorap vermişti. l953 yılında babamın doksan dokuzluk yüsr tesbihini Üstada gönderdim.. Üstad da bana kehribar doksan dokuzlu bir tesbih, bir mektup, ayrıca Nur Risalelerinden Tılsımlar, Mektubat ve Zülfikar eserlerini göndermişti. Not Burada bahsedilen, Nizaımeddin Arvasi'nin babası Şeyh Muhammet Celalinin "Yüsr tesbihi " Bediiıııııııııııııııııızzaman Said Nursi Haııııııııııııııızretlerinşden bu âciııız M.Said Nursi Haızretllerinden bu âciız M.Said Öızdemir 'e intikal etmiştir. En kışymetli bir hatıra olarak saklanmaktadır. Bediiüızzaman'ın talebesi M.Said Özdemir "Ağabeyim Molla Muhammed Sıddık da medresede Üstadla birlikte okuduğundan, Üstadın büyüklüğünü çok iyi biliyordu. 'Bediüzzaman'ın ilmi Allah vergisidir, onun ilmi vehbîdir' derdi. Üstad Emirdağ'ındayken ağabeyimle birlikte ziyaretine gidecektik. Üstad 'Onlar gelmesinler, ben oraya geleceğim' diye haber göndermişti."

sh»:(Sn.Şh. S.38) [] Şeyh Celâl Efendi Bediüzzaman'ın talebelik arkadaşı

ŞEYH CELÂL EFENDİ Siirtli Şeyh Kardeş veya kısa adıyle Şeyh Celal, l887 senesinde Siirt'te doğmuş, yine l973'te memleketinde Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Siirt'in bu tanınmış âlimi, altmış seneye yakın bir zaman imamlık vazifesinde bulunmuştu. İmamlık vazifesini fahrî olarak deruhte etmişti. Otuz yılı bulan bu hizmetinden sonra, yirmi sene de resmî olarak aynı vazifeye devam etmişti. Şeyh Celal Efendi, Bediüzzaman'ın çok eski dostu ve arkadaşıydı. Hayatta iken aralarında şaka ve latifeler eksik olmamıştı. Birinci Cihan Harbine Bediüzzaman'la beraber iştirak etmişti. İki arkadaşın lâtifesi Bediüzzaman'ın ilmini, kahramanlığını ve yüksek faziletlerini her zaman takdirle anıyordu. Bediüzzaman, Meşrutiyet sonrası İstanbul dönüşünde neşrettiği eserleri talebelerine okutuyormuş. Şeyh Celal ise bu eserleri (İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi) okumadığı gibi, Bediüzzaman'a latife tarzında: "Seyda, İstanbul'a gitmişsin, orada başından geçenleri oturup yazmışsın, şimdi de burada bunları okutuyorsun?" deyince, Bediüzzaman da şaka yollu: "Celal sen benim muarızım mısın yoksa?" diye Şeyh Celal'e mukabele edermiş ve yine latife olarak "Celal, sen benim ağzımda dikenli bir lokum gibisin. Ne yiyebiliyorum, ne de atabiliyorum" dermiş. Yine Bediüzzaman'la Şeyh Celal kendi aralarında daha çok gençken karar vermişler ki: "Hiç evlenmeyelim!"

sh»:(Sn.Şh. S.39) Şeyh Celal bu hatırasını da anlatarak, bu söze kendisinin sadık kalmadığını, sözünde durmadığını ifade edermiş. Genç Said'le Celal Efendi bazan çeşitli oyunlar ve yarışmalar da yaparlarmış. Bir gün geniş bir su arkını atlamak için iddiaya girişmişler. Genç Said bu arkı muvaffakiyetle

anlayınca Celal kendisinin de atlayacağını söyleyerek, hızlanıp dereye atlıyor, ama geçemiyor, suyun tam çamurlu kısmına çöküyor. Şehy Celal Efendi l973 senesinde Siirt'te vefat ettiği zaman binlerce insan cenazesine katılmış, cenaze namazını da Siirt Müftüsü Raif Korkmaz Efendi kıldırmıştır. Bir siir yarışması Şeyh Celal Kardeş diyor ki: "Birinci Cihan Harbinden evvel vefat etmiş bir zatın taziyesi için Van'ın Zeve köyüne gitmiştik. "Bediüzzaman, Abdülmecid (Ünlükul), Molla Habib, Ahmed-i Cano, Muhyiddin, İbrahim ve Şükrü hep birlikte oturuyorduk. "Bediüzzaman bize 'Her birimiz birer şiir söyleyelim. Meşhur muallakat-ı seb'a gibi hangisi beğenilirse o kabul edilsin, birinciliği alsın' dedi. Bunun üzerine her birimiz birer şiir söyledik. Bediüzzaman bana hitaben 'İb Kıble-i Arabî yite çibi' yani 'Kıbleye yemin ederim ki senin şiirin beğenildi' dedi. Söylediğim şiir de şuydu: "Birinci beyitteki 'Habib' kelimesiyle Bediüzzaman'a, 'Mecid' kelimesiyle kardeşi Abdülmecid'e işaret ediyor. "İkinci beyitteki 'Habib' kelimesiyle Molla Habib'e, 'ahmed' kelimesiyle Ahmed-i Cano'ya, 'Celal' kelimesiyle bana, 'Muhyi' kelimesiyle Muhyiddin'e işaret ediyor. "Üçüncü beyitteki 'İbrahim' kelimesiyle Molla İbrahim'e 'Şükrü' kelimesiyle de Molla Şükrü'ye işaret ediyor. "Şiirin mânası: 1. Ey Zeve köyü, Said ile saadete ermiş bulunuyorsun. Abdülmecid ile büyük bir izzet ve ref'ete sahip oldun. 2. Bediüzzaman Said, Abdülmecid, Habib, Ahmed ile seni ferahlandırdılar. Veya ikisi (Said ile Abdülmecid) Habib ile sana, Ahmed'i verip onunla ferahlandırdılar. 1

3. Tepelerin İbrahim'e, âşıkın maşukuna olan arzu ve temennisi gibidir. Seni mecd ve güzel vasıflarla yaratana şükür ederim." ___________________________________ l. Birinci Cihan Harbinde Milis Miralayı Bediüzzaman Rus ve Ermenilere karşı kahramanca çarpışırken fedakâr talebelerinden Molla Habib'i Gevaş'ta ve Molla Ahmed-i Cano'yu da Zeve'de şehit vermiştir.

sh»:(Sn.Şh. S.40) [] Van Valisi Tahir Paşa TAHİR PAŞA On dokuzuncu asrın sonu ile, İkinci Meşrutiyet yıllarında Musul, Van ve Bitlis'te valilik yapmış olan Tahir Paşa aslen Arnavuttur. İşkodra'nın Pogoritza hâkimi Hacı Ali Efendinin oğlu olarak l847'de doğmuştur.Yugoslavya'nın eski ismi Potgoriça, yeni ismi Titograt olan şehrinde doğan Tahir Paşa ulûfeli valiydi, daha sonra vezir olmuştu. Hacı Ali Efendinin altı oğlundan biri olan Tahir Paşa, yirmi dokuz yaşında iken devlet hizmetine girmişti. Uzun yıllar Van'da valilik yapan Tahir Paşa, birçok defa hastalığını ve ihtiyarlığını ileri sürerek vazifesinden ayrılmak istemişse de, Sultan Abdülhamid'in ısrarlarıyla vazifeye devam etmiştir. Sultan Abdülhamid kendisini çok takdir eder ve severdi. Van'da geçirdiği son yıllarında, guatr hastalığından bir haliyle muztaripti. Ancak bir türlü Van'ı terk edip de tedavi için İstanbul'a gelmiyordu. Hattâ hasta hayille çektirmiş olduğu bir resmini İstanbul'a şgöndermiş ve çare aramıştı. Ancak daha sonra hastalığının iyice ziyadeleşmesi üzerine, emekli olarak İstanbul'a şdönmüş ve bir yıl sonra da l9l3 yılı Kasım ayı içerisinde vefat etmiştir. Kabri Sahra-yı Cedid semtindedir. Oğlu Cevdet Bey (Belbez) de, bilâhare Van'da valilik yapmıştır. İki hanımından on bir tane evlâdı vardır. Bunlardan Cevdet, Fikriye ve Naima ilk hanımından; mün'ime, Münibe,

Mükrime, Necdet, Fikret, Hikmet, Fahrünnisa ve Mihrinnisa ise ikinci hanımı Bedia'dan olmuştu. Kızlarından birisi, yakın tarihimizin adalet bakanlarından Şinasi Devrim'in hanımıdır. Diğer kızı Mün'ime ise, İstiklâl Harbi kumandanlarından Fahreddin Altay Paşanın hanımıdır. Tahir Paşa Bediüzzaman münasebeti Tahir Paşa Van ve Bitlis'te bulunduğu yıllarda altmış yaşlarında

sh»:(Sn.Şh. S.41) bulunuyordu. Aynı yıllarda Bediüzzaman da yirmi beş otuz yaşlarında idi. Bediüzzaman'ın ilmini, fazlını ve dehasını ilk önce tesbit ve teşhis eden devlet ricâlinden birisi Tahir Paşa olmuştur. Bediüzzaman'ın Tahir Paşa ile ilgili hatıraları büyük kardeşi Molla Abdullah'ın oğlu Abdurrahman Nursî'nin yazdığı Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı isimli kitapta tafsilâtlı olarak yer almaktadır. Tahir Paşa için Bitlis yıllığında "Ûlâ" tabiri geçmektedir. Ûlâ ise, "şan ve şeref sahibi kimse" manâlarına gelmektedir. İstanbul Başvekâlet Arşivinde Sultan İkinci Abdülhamid'e ait Yıldız evrakında Tahir Paşanın bir mektubu bulunmaktadır. Valinin Bediüzzaman'la ilgili mektubu padişaha göndermesi Mektup Bediüzzaman'la ilgili olup, Sultan Abdülhamid Hân'a hitaben yazılmıştır: "Mârûz-u çâkerânemdir. "Kürdistan ulemâsı beyninde harika-i zekâ ile müştehir Molla Said Efendi muhtâc-ı tedâvi olduğundan, şefkat ve merhamet-i Hazret-i Hilâfetpenâhîye iltica ederek bu kerre ol cânib-i âliye azimet eylemiştir. "Mümâileyh, bu havalide ilimce umumun merci-i hall-i müşkilâtı olduğu halde, yine kendisini talebeden sayarak kıyafetini değiştirmeye şimdiye kadar muvafakat etmemiştir.

"Kendisi Velînimet-i Âzam Hazretlerine hakikaten sadık ve hâlis [] Tahir Paşanın Bediüzzaman'la ilgili olarak Sultan Abdülhamid'e yazdığı mektup

sh»:(Sn.Şh. S.42) duacı olmakla beraber, fıtraten edîb ve kanaatkâr ve fikr-i çâkerânemce şimdiye kadar Dersaadet'e gitmek bahtiyarlığına nail olan Kürd ulemâsı içinde gerek ahlâk-ı hasenece, gerek Zât-ı Hazret-i Hilâfetpenâhiye sadakat ve ubûdiyetçe en ziyade şâyân-ı âtıfet bir zât-ı diyanetşiâr olmasına nazaran, mümâileyhin emr-i tedavi hususunda mazhar-ı teshilât ve nail-i iltifât-ı mahsusa olması umum Kürdistan talebesi hakkında ilelebed unutulmaz bir insâniyet-i âli'l Hazret-i Pâdişâhî telâkkî olunacağının arzına cür'et kılındı. "Bu babda ve her halde emr ü ferman, Hazreti Men Lehü'l-Emrindir." 3 Teşrinisânî l323 Bitlis Valisi Tahir "Mâruz-u çâkerânemdir" ifadesi için, lûgatlar kul ve köleye mensup, kul ve köleye lâyık manâlarını kaydetmektedir. Osmanlılarda, zerafet ve nezaket tabiri olarak, konuşan şahıs kendisi için kullanırdı. Kürdistan ise, o zamanlar Pâkistan, Afganistan ve Türkistan gibi bir çoğrafî manâda kullanılırdı. Mümâileyh: Adı geçen, yukarıda zikredilen. Bu babda ve herhalde emr ü ferman, Hazret-i Men Lehü'l Emrindir: Bu mevzuda ve herhalde emir, ferman ve karar, emir ve karar sahibi olan kimsenindir. Eskiden istida ve mektupların sonuna yazılan bir cümleydi. Bediüzzaman, Tahir Paşanın davetlisi olarak Van'a gelmiş, uzun zaman Tahir Paşanın konağında kalmıştı. Tahir Paşa kendisini çok sever ve sayardı.

Yüksek ilim meclisleri kurarlar, sohbetler tertip ederlerdi. Tahir Paşanın konağı bir ilim ve irfan yuvası olarak, her zaman misafir âlimlerle dolup taşardı. Bediüzzaman'ın Tahir Paşa ile münakaşası Bediüzzaman bir gün Tahir Paşa ile ilmî bir münazaraya tutuşmuş, münazara büyümüş ve araları açılmıştı. Orada bulunan "alimler, aralarını yatıştırmaya çalışmışlar ise de muvaffak olamamışlardı. Bilâhare Bediüzzaman da konağı terk edip medresesine gitmişti. Bir müddet sonra jandarmalar gelerek, genç Said'i tutup Van'dan

sh»:(Sn.Şh. S.43) sürgün etmek istemişlerdi. Bediüzzaman jandarmalara teslim olmak için iki şart ileri sürdü: l. Beni medresemde yakalamayınız. Çünkü bu vaziyet medresenin şeref ve haysiyetini ihlâl eder. Ben dışarı, çarşıya çıkayım, orada yakalayınız. 2. Beni Van'dan çıkartırken silâhımla çıkartınız. Bu şartlar Tahir Paşaya bildirilmişl, Paşa da kabul etmişti. Kendisini Bitlis'e gönderdiler. Bitlis'ten sonra Hizan'a, oradan da Bulanık taraflarına gidip, her gün bir köyde olmak üzere otuz köyde hocalarla münazara ederek dolaşmıştı. Sonradan Tahir Paşa kendisini davet ederek gönlünü aldı. Böylece barışmış oldular. Vali konağında tekrar ilmî sohbetler, bütün hararetiyle devam ediyordu. Sohbetler, dinî mevzular yanında, müsbet ilimlerle de alâkalı oluyordu. Bediüzzaman müsbet ilimler sahasında da üstünlüğünü koruyordu. Bilhassa matematikteki üstünlüğü tartışılmaz idi. Bütün problemleri zihnen çözüyor çevresindekileri şaşkınlıktan şaşkınlığa uğratıyordu. [] Tahir Paşanın konağı

Tahir Paşanın sorusu ve Bediüzzaman'ın münazarayı terketmesi Bir gün Vali paşa kendisine şöyle bir sual sormuştu: "Âdem'den (a.s.) şimdiye kadar kaç âşire [saniyenin onda onda biri] geçmiştir?" Bediüzzaman bu sorunun da cevabını çok kısa bir süre içerisinde vermişti. Buna benzer münâzaralardan zihni çok yorgun düşmüş ve üç sene kadar, hemen hemen hiçbir münazaraya katılmamıştı. Başkalarıyla da ancak zaruret miktarınca konuşuyordu. Bediüzzaman ayrıca ilk Türkçe mektubunu da, Van'ın Bâşit Dağında Vali Tahir Paşaya yazmıştı.

sh»:(Sn.Şh. S.44) [] Van Valisi Cevdet Bey Bediüzzaman'ın dostu Van Valisi CEVDET BEY Bediüzzaman'ın dostu ve arkadaşı olan Van eski valisi Cevdet Bey (Paşa) Tahir Paşanın oğludur. Cevdet Beyin Hikmet ve Fikret Belbez adında iki kardeşi vardır. Bediüzzaman'ın büyük Tarihçe-i Hayat'ında Cevdet Beyden şöyle bahsedilmektedir: "Bediüzzaman Kafkas Cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van'a çekildi. Van'ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım müdafaaya karar verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Beyin ısrarıyla Vastan (Gevaş) kasabasına çekildi." Cevdet Beyden l9l6 Haziran sayısında Harb mecmuası da sitayişle bahsetmektedir. Ahmet Emin'in anlattıkları

Bu arada Ahmed Emin Yalman, l970 senesinde neşrettiği Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim isimli hâtıralarının ikinci cildinde, "Çok mert ve dinamik bir insan olan dostum eski Van valisi Cevdet Bey" diye takdim etmektedir. Ayrıca hâtıratının valiler grubu kısmında Malta adasında esir iken beraber bulundukları Cevdet Bey için şunları ifade etmektedir: "Valilerden Cevdet Bey Polveristan'daki en hoş mizaçlı arkadaşlardan biriydi. Muhtaç olan arkadaşlara hiç belli etmeden yardım ederdi. Bugün eşine rastgelinmeyecek kadar mert bir insandı. Babası Tahir Paşa Van'da yıllarca valilik etmişti. Kendisi de Van valisi oluncaya kadar bütün idare hayatını Van'ın civarında geçirmişti. Van'da Çatak kaymakamlığında bulunduğu sırada başından geçen

sh»:(Sn.Şh. S.45) şu hâdise mertliğinin bir örneğidir: Rus Konsolosu, bilmem ne sebeple kendisine Cevdet Beyden hakaret görmüş sayarak, tarziye [özür] istemiş, vali ve kumandanla konuşmuş. Konsolosun bir ziyafet vermesi ve Cevdet Beyin ziyafete gelip tarziye vermesi kararlaştırılmış. Cevdet Beyin bunu önlemek için vali ve kumandana olan ricaları para etmemiş. Bunun üzerine ziyafet akşamı tabancasını çekip, dizini bir kurşunla yaralamış, haftalarca yaralı olarak yatmış, tarziye işi de böylece ortadan kalkmış." Malta adası sürgün ve esirlerinden olan Cevdet Beyin buradan kaçma teşebbüsü ile ilgili olarak Yalman şunları yazmaktadır. "Zindanda bulunanların tabiî derdi, buradan kurtulmaktı. Kurtulmanın üç yolu vardı: Kaçmak, şahsî olarak serbest bırakılmak, toplu olarak veya gruplar halinde kurtulmak... Esirliğe karşı isyan hissi duydukça insanın zihni bu üç yola ait ihtimaller arasında dolaşıyordu. Aramızda kaçmayı ciddî surette düşünenler ve bir düzüne yol arayanlar da vardı. Nitekim sonradan bu yolu bulanlar da oldu. Eski Van valisi Cevdet Tahir Bey en ateşli kaçış sevdalısıydı. Gece gündüz plân yapmak ve çare aramakla uğraşırdı. Düşündüklerini bana açar ve beni de beraber kaçmaya sürüklemek isterdi. Ben onun hesabına çare düşünmekle beraber, kendim kaçmaya pek taraftar değildim. Bir defa tabiat itibarıyla iyimserim. Az zamanda kurtulacağımıza kendi kendimi inandırmak için kırk delil buluyordum. Sonra, l6 Mart'tan sonra Millî Kuvvetler taraftarı diye tutulanların daha kolay kurtulmak ümidi vardı. Ben

kaçacak olursam gazetenin kapanması ve birçok arkadaşın açıkta kalması tehlikesi olabilirdi. Cevdet Bey o kadar azim ve sebatla işe sarılmıştı ki, günün birinde Kırzade Mustafa Beyle beraber kaçmanın yolunu buldu." [] Cevdet Bey Adana Valisi iken

sh»:(Sn.Şh. S.46) Van Valisi Ali Haydar Bey Van Valisi ALİ HAYDAR BEY Bediüzzaman'ın yakın dostu Bediüzzaman'ın yakın dostlarından birisi de Van Valilerinden Ali Haydar Beydi. Haydar Bey, kendisinden uzun yıllar önce Van'da valilik yapmış olan Tahir Paşanın eniştesidir. Tahir Paşanın Paşo isimli ablasının oğludur. Aynı zamanda İşkodra kadısı İsmail Beyin torunudur. Van'daki valiliği l9l7-l9l8 yıllarında idi. Birinci devre Erzurum milletvekillerinden Salih Yeşil, Dahiliye Vekili Hilmi Uran'a yazdığı mektupta Bediüzzaman'la Ali Haydar Beyin yakın dostluğundan bahsetmektedir. Ali Haydar Bey, Van'a olan sevgi ve alâkasından dolayı Soyadı Kanunu çıktığı zaman soy ismi olarak Vaneri'yi seçmişti. Vatana ve millete büyük hizmetleri geçmiş olan Ali Haydar Bey, bu hizmetleri sebebiyle birçok madalya ve nişanla taltif edilmiştir. Sayısı l6'yı bulan bu madalya ve nişanlar, kızlarında bulunmaktadır. Ali Haydar Beyin Nebahat ve Muazzez isimli kızlarının gerek babalarıyla ve gerekse yakın tarihimizle ilgili çok kıymetli hatıra ve vesikaları bulunmaktadır. Salih Yeşil, Bediüzzaman'a yazdığı bir mektubunda Van Valisi Ali Haydar Beyden şu şekilde bahsetmektedir:

"Otuz bir sene evvel sizinle Erzurum'un Esad Paşa Medresesinde, Umumî Harpte Kafkas'ın karlı dağlarında ve yirmi dört sene evvel de meb'usluğu hengâmında Van Valisi Haydar Bey dostunuzla Millet Meclisi salonunda görüşen, Erzurum'un eski meb'uslarından Yeşil oğlu Mehmed Salih."

sh»:(Sn.Şh. S.47) [] Nuh Polatoğlu'nun kendi resmini Üstadınınki ile beraber tab ettirdiği fotoğraf. NUH POLATOĞLU l892'de Van'da doğmuş, l978'de vefat etmiştir. Bediüzzaman'la birlikte Eskişehir'de mevkuf kalmıştı. Barla Lâhikası'nda Üstadın Molla Hamid Efendi ile birlikte kendisine hitaben bir mektubu bulunmaktadır. Bediüzzaman'a olan sevgi ve hasretini dindirmek için kendi resmiyle birlikte Üstadınkini yan yana tab ettirerek, devamlı başucunda bulunduruyordu. Eskişehir mahkemesi esnasında ele geçen mektuplarda, onun da ismine raslandığı için, Van'dan alıp, Eskişehir'e sevketmişlerdi. "Altı ay yattık" diyerek, anlatmaya başladı: "İki hayatını ortaya koyuyordu" "Üstad'ı gençlik yıllarında Van Valisi Tahir Paşanın konağında kaldığı yıllarda tanırdım. "Tahir Paşa kendisini çok severdi, hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse beraber bulunurdu. "Edremit sahillerinde Van Üniversitesinin temeli, büyük merasimlerle atılmıştı. Bu merasimlerde gerek Vali Tahir Paşa, gerek Üstad Bediüzzaman konuşmalar yaptılar. Üstad'ımın elinde gümüş saplı, çift uçlu bir kamçı vardı. Elindeki çift uçlu kamçı ile iki

hayatını, yani dünya ve âhiret hayatını ortaya koyarak, eline alarak, mücadele meydanlarına atıldığını, ifade etmek istiyordu." Bu hatıralar bana Münazarat eserindeki şu satırları hatırlattı: "Umumun malûmu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için, iki meydan-ı mübarezede iki harp ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın." l ________________________ l. Münazarat s.68

sh»:(Sn.Şh. S.48) Van'da temeli atılan üniversite Edremit'teki temel atma merasimlerini gören, Vanlı Hakkı Edremit: "Büyük ziyafetler verildi. Çeşitli yemekler yapıldı. Uzun tulumba tatlıları yenildi. Temel atılmadan önce, 'Şarkın ve garbın âli şahsiyeti, Hâzâ Bediüzzaman, Molla Said Hazretleri' diye kendisini takdim ettiler. Daha sonra da temele ilk harcı, bizzat kendisi koydu" diyor. Tahir Paşa çok sevdiği Bediüzzaman'a: "Nasıl, Seyda bu ziyafetleri beğendin mi?" deyince, Bediüzzaman da Tahir Paşaya gülerek şu cevabı vermiş: "Cömertlikte İbrahim Halilullah'a ulaşamazsın. Onun köpekleri de gümüş tabaklarda yemek yerlerdi." Nuh Polatoğlu, Üstad'ıyla geçirdiği o mes'ud günleri, hasret gözyaşlarıyla anıyor. Kısa ziyaret ve sohbetimizde, bizi yanından ayırmak istemiyordu. Anlatmak, konuşmak, uzun uzun dertleşmek istiyordu. Kendisini fazla rahatsız etmemek, üzmemek, için üzülerek izin isteyip ayrıldık.

sh»:(Sn.Şh. S.49) Bediüzzaman'ın ilk talebelerinden MOLLA AHMED-İ CANO Bilinmeyen bir veli Şark insanında safiyet vardır, misafirperverlik vardır, temiz kalb vardır, sevgi ve cömertlik vardır. Şark, peygamberlerin vatanıdır, velilerin ülkesidir. Şarkta kalbî duygular ve ilhamlar hâkimdir. Yirminci yüzyılın başlarında Bediüzzaman'ın gençlik günlerinde Osmanlı paşaları Şark vilayetlerinde valilik yapıyorlardı. Bu namlı paşalar, Bediüzzaman gibi müstesna bir Müslüman âlimini yanlarında ve konaklarında misafir ediyorlardı. Bediüzzaman, Van'da geçirdiği gençlik günlerinde, Musul, Bitlis ve Van'da vali olarak bulunan İşkodralı Tahir Paşa'nın konağında kalıyordu. Paşa Vali Erzurum gibi gittiği yerlerde ve Sultan Abdülhamid Han gibi zatlara yazdığı mektuplarda, bu misilsiz âlimin ilminden, zekâsından, hâfızasından ve kahramanlığından bahisler açıyordu. Bu yıllarda Bediüzzaman'ın pederi Sofi Mirza Efendi gibi akrabaları, bazı yakın dost ve talebeleri de zaman zaman, ona Paşa konağında misafir oluyorlardı. Ahmed-i Cano'nun bir çocuğu olmuştu. Doğan bebeği gören Ahmed-i Cano yavrunun çırılçıplak olduğuna çok hayret etmiş! Bu saf adam, Vali paşanın konağına gidip, şahit olduğu doğum hâdisesini anlatmaya başlamıştı. Bediüzzaman ise gülerek, Tahir Paşa'ya, "Paşa paşa baksana bu Ahmed-i Cano ne anlatıyor? Siz de bunu bir dinleyin" diye, Ahmed-i Cano'nun bu çıplak doğum hadisesini gülerek, tebessümlerle dinliyorlar. Üç-beş yıl sonraki Van'da cereyan eden Ermeni katliamında ve Rusların hücumlarında bu temiz kalbli Ahmed-i Cano büyük kah

sh»:(Sn.Şh. S.50) ramanlıklar göstermişti. Bilhassa Zeve köyünde Ermeni katliamında Ahmed-i Cano imkânsızlıklar içinde kahramanca çarpışmıştı. Sonunda kalleş Ermeniler bu kahraman ve mübarek mollayı da şehid etmişlerdi. Bediüzzaman Van'da bulunduğu yıllarda, bilhassa l922-l925 zamanlarında yaptığı dualarda, büyük velilerin ismini sayarken, Molla Ahmed-i Cano'ya ismen dua ediyordu. Merhum Molla Hamid Ekinci, Üstada hitaben, "Seyda, bu senin saydığın evliyalar arasında ben Molla Ahmed-i Cano diye bir isim duymadım, kim bu veli?" diye sorduğu zaman Üstad da mezkur hadiseleri kendisine anlatırmış. Bugün kabri Zeve'deki bir velinin türbesinin yanındadır.

sh»:(Sn.Şh. S.51) [] Molla Münevver MOLLA MÜNEVVER Van'da Üstad'la beraber harbe iştirak eden molla Münevver'in asıl ismi Mehmed Münevver Çetin'dir. Doğumu l873, vefatı, l6 Nisan l97l'dir. Bitlis vilâyetinin İsparit nahiyesinin Çirçak köyündendir. Üstadla birlikte savaştım Molla Münevver, ak saçlı, ak sakallı, şakacı mübarek bir ihtiyardı. Kendisini Van'da birkaç defa ziyaret ederek, elini öpmüş, hatıralarını dinlemiştik. Bu hatıralarında Molla Münevver, Bediüzzaman'la nasıl harbe girdiklerini anlatıyor: "Onbeş yaşında iken eski medrese usulü ile tahsile başladım. Beş sene kadar okuduktan sonra Birinci Cihan Harbinden önce Van'a gelerek Horhor'da talebe okutan

Bediüzzaman'ın medresesine ben de dahil oldum. Birinci Cihan Harbi başlayınca Bediüzzaman hocalığı bırakarak, gönüllü alay kumandanı oldu. Bizlerde de isteyenler, Onunla birlikte harbe iştirak etti. Ben kendileriyle, Gevaş ve Bitlis harplerinde bulundum. Kış bastırmıştı. Her taraf kardı. Bitlis'te Üstad'la birlikte birkaç talebe kalmıştık. Bütün arkadaşlarımız şehid oldular. Geceleyin yüksek bir duvardan atlarken Üstad'ın ayağı kırıldı. O ızdırap anında katiyyen şikâyet etmiyor, 'of bile demiyordu. Otuzaltı saat soğuk, kar, çamur içinde bir dehliz içinde kaldık. İleride Rus nöbetçileri gözüküyordu. Nöbetçileri tek tek, dehlize çekip, harçerle gebertmek istedik. Üstad bize bir zarar gelmemesi için izin vermedi. Dehlizin üzerinden de Rusların seslerini işitiyorduk. Üstad sonra Abdülvahhap isimli arkadaşlarımıza, 'Sen çeviksin, fırla git ve teslim ol, Ermenilerin eline geçme, biz de sonra teslim oluruz' dedi. "Az sonra Ruslar gelerek bizi alıp kumandanlarının bulunduğu yere götürdüler. Kumandan Türkçe bilmediğinden, Ermenilerden bir tercüman getirdiler. Arkadaşımız Abdülvahhap da biraz Ruşça

sh»:(Sn.Şh. S.52) biliyordu. Ermeni tercümanın, Üstad'ın sözlerini yanlış aktardığını Üstad'a bildirdi. Bunun üzerine Üstad hiddetlenerek, Müslüman bir tercüman getirmelerini istedi. Az sonra Tatarlardan bir tercüman getirdiler. "Rus kumandanı, Üstad'a 'Siz tanınmış ve nüfuzlu bir kumandansınız. Aşiretlere birer mektup yazarak, gelip silâhlarını teslim etmelerini bildirin. Anlaşma yapalım. Yine buraları onlara bırakıp gideriz' deyince, Üstad cevaben: 'Siz Ermenilerin silâhlarını toplayın, onlar bizim himayemize girsinler, o zaman sizinle anlaşırız' dedi. Rus kumandanı: 'Bitlis ve Muş civarında otuzbeşbin silâhlı Ermeni var. Bunların hepsinin silâhlarını toplamak imkânsızdır' dedi. Üstad hiddetlenerek, 'Biz bunlara bu kadar hürriyet verdiğimiz halde, başımıza bu felâketi getirdiler. Çoluk çocuk dinlemeden katliâm myaptılar. Geri kalan insanları da, çeşitli desiselerle onlara kırdırmak mı istiyorsunuz? Bütün dağ-taş senin askerlerinle dolsa, bundan sonra Deliklitaş'ı geçemeyeceksiniz' l "Daha sonra Üstad'ı Said isminde bir talebesini yanına almasına müsaade ederek, bizden ayırdılar ve Rusya'ya sevkettiler."

__________________ l. Deliklitaş, Bitlis'in batısında şehre girişten önce, sarp kayaların oyulmasıyla yapılan bir geçittir. Asfaltın l97l'de yapılmasıyla Deliklitaş da tarihe karıştı.

sh»:(Sn.Şh. S.53) [] Seyyid Şefik Efendi SEYYİD MEHMET ŞEFİK ARVASÎ İlk talebelikten Denizli hapsine l884'de dünyaya gelen Seyyid Şefik Arvasî,Bediüzzaman'ın eski dost ve talebelerinden bir zattı. Kendisi Bitlis'in Hizan kazasının Arvas köyünde doğmuştu. Nur'lardan ilk eser olan İşaratü'l-İcaz'ın muhatabı ve kâtiplerindendir. Van'da Horhor Medresesinde de Bediüzzaman'a talebelik yapmıştır. l943'teki Denizli hapsinde o da Üstad'ıyla birlikte dokuz ay mevkuf bulunmuş ve sonunda beraat etmiştir. Denizli'ye götürülmeden evvel 4l gün İstanbul Emniyet Müdürlüğünde bulunmuş, sonra da Denizli'ye sevk edilmiştir. Denizli'den verilen beraat kararında ismi Mehmed Şerif Eryuvası diye geçmektedir. Burada iki yanlış bir aradadır. Soy ismi alırken cahil memur, Arvasî'yi Eryuvası diye yazmış, mahkemeciler ise Şefik'i Şerif diye yazmışlardır. Eyüp Sultan'da Bostan iskelesindeki tekke meşrutasında ikamet etmekteydi. l970 senesinin l3 Mart'ında ebediyete intikal etmiş ve Edirnekapı Şehitliğindeki makberine tavdî edilmiştir. Vefatından altı ay evvel, doktor olan oğlu Isparta yolunda bir trafik kazasında can vermiştir. Şeyh Sami Efendi kendisine bu acı hâdiseyi münasip bir lisanla anlatmak için geldiği zaman, merhum kerametle Sami Efendiye Yakup Aleyhisselâmın kıssasını anlatmış, Yusuf Aleyhisselâmdan ayrılışını bildirmiş.

Seyyid Şefik Efendi eskiden Osmanlılar zamanında İstanbul'a gelip yerleşmişti. Fatih Medresesindeki Sahn kısmında yapılan bir imtihana sekiz yüz kişi katılmış, bunlardan sadece sekiz kişi imtihanı kazanmıştı. Bu sekiz kişiden birisi de Seyyid Şefik Efendi idi.

sh»:(Sn.Şh. S.54) [] Seyyid Şefik Efendinin Eyüp camii yanındaki evinin penceresi. Üstad Bediüzzaman buraya gelip kalır, tefekkür eder, çay içerdi. Sultan Ahmed Camii imamı Uzun seneler İstanbul Müftülüğünde Mushafları Tedkik Heyeti reisi olarak bulunmuştu. Yine kendisi gibi Bediüzzaman'ın dostu ve talebesi olan Gönenli Mehmed Efendiden evvel Sultan Ahmed Camiinde imamdı. Bu baş imamlık vazifesini on yedi sene yaptı. Eyüp Camiinde tam kırk sene vaizlik vazifesinde bulundu. Bir eseri Peygamber Efendimizden Hutbeler ve Sohbetler ismiyle neşredildi. Bu kıymetli eserini "İnşaallah bana vesile-i Rahmet ve mağfiret, sebeb-i şefaat olacaktır" niyazı ile takdim etmektedir. Nurlardaki Seyyid Şefik Nur'ların muhtelif kısımlarında isim ve imzası bulunan bu mübarek zat, bir iftar vakti alınıp Denizli hapishanesine götürülmüştü. Barla mektuplarında ise Nur'lardan "Otuz Üçüncü Söz" hakkında hemşehrisi ve Üstad'ına hitaben şunları ifade ediyordu: "Şifahane-i kalbinizden tulû eden 'Otuz Üçüncü Söz'ünüzle otuz üç cihetten marîz olan kalb-i mecruhumuzu tedavi buyurmanızı bilhassa istirham eylerim." İşaratü'l-İ'caz'dan Barla mektuplarına kadar imzasını atan Mehmed Şefik Arvasî Efendinin mekânı ve makamı Cennet olsun. []

Seyyid Şefik Efendinin Edirnekapı'daki mezarı

sh»:(Sn.Şh. S.55) [] İbrahim Kazazoğlu İBRAHİM KAZAZOĞLU Bediüzzaman'ın harp taktiği İbrahim Kazazoğlu (l892-l980) evinde kendisini ziyaret eden Kayserili Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman'la alâkalı olarak şunları anlatmıştı: "Birinci Cihan Harbinde şarkta savaşların çok hızlandığı zamanlarda, yüzbaşılar Bediüzzaman'a müracaat ederek, 'Filan yerdeki düşmanı ancak senin gönüllülerin geri püskürtür,mümkünse ve bölgeleri siz kontrolünüzde bulundurun' diye ricada bulunurlardı. "Bediüzzaman harp taktiği olarak da muhtelif tepelerden teneke çaldırıp, düşman tarafından ses kesilince, bu sefer de silâh kullandırıp, onları geri püskürtürdü. "O kahramanların vaziyeti bize de çok şevk ve gayret verirdi. Komutan, Bediüzzaman'ın fedailerinin kahramanlığını bize şevk vermek için cephede anlatırdı. Bediüzzaman Kayseri'de "Ben Bediüzzaman'ı daha önceki yıllardan tanırdım. Meşrutiyet senelerinde iki defa Kayseri'ye gelmişti. Meşrutiyet ve hürriyet hakkında yapılan mitingte, çok gür sesiyle, çok beliğ olarak hitab ederdi. Kayseri'deki miting vilâyet konağının önünde yapılmıştı."

sh»:(Sn.Şh. S.56) []

Muhammed Vakıf Efendi Kilisli Şeyh MUHAMMED VAKIF EFENDİ (Vefatı-l965) Bediüzzaman'ın Kilis'te Şeyh Efendi Tekkesinde kalması Yirminci yüzyılın başlarında Üstad Bediüzzaman Arap ülkelerini ve insanlarını yakından görmek için yollara düşmüştü. Eski insanların ve eski tarihlerin Şam-ı şerif dedikleri Şam'ın Emeviye camiindeki o muhteşem hutbesini vermek için hareket halinde oldukları l9l0 senelerinde Diyarbakır, Urfa, Suruç, Birecik, Kilis ve Kırıkhan üzerinden Şam'a ulaşmıştı. Üstad uğradığı beldelerin en şerefli mevkilerinde misafir ediliyordu. Kilis'e uğradığı zamanda Şeyh Efendi Tekkesi denilen Kilis'in çok mübarek bir yerinde misafir olarak bir kaç gün kalmıştı. Merhum İbrahim Hakkı Konyalı Kilis Tarihi ismindeki güzel ve ciddî bir araştırma mahsulü olan kitabının 6l0'uncu sayfasında Şeyh Efendi Tekkesi başlığı altındaki araştırmasının girişinde şunları ifade etmektedir: "Tekke, Bölük Mahallesinde Kurtağa Caddesindedir. l kapı numarasını taşır. Kapısı Türk yapı geleneğine uygun olarak doğuya açılır. "Taş şöveli ve kemerli kapısının eni l.40, yüksekliği 2.l0 metredir. "Kemerinin üstündeki taşta karışık ve girift bir ta'lik ile dört satır halinde şu kitâbe okunur: "Habbeza dergâh-i feyz câh-i âli dil-mesned Âsitâne sâye bahş-i tâk-ı gerdûn-i bülend Âşina-yı Hâk-i bab-ı devlyet-i.... bi irtiyab Sâlikâni kurb-i vusl-i Hak'tan behre-mend

Himmet-i pîranla yazdım Zihniyâ tarihini Nevbiha â'lâdır şah-ı vâlâ-yı nakş-bend Tarihihûl l275 (l858) Zihni ismindeki bir şairin hazırladığı kitâbeye göre burası bir nakşibendi tekkesidir. Tarih hesabı ebced hesabına vurulunca l858 M. l275 H. yılında yapıldığı anlaşılıyor.

sh»:(Sn.Şh. S.57) [] Üstad Bediüzzaman'ın Şam'a giderken üç gün misafir kaldığı Kilisteki Şeyh Efendi'nin Tekkesi'nin giriş kapısı ve kapı üstünde kitabesi. Merhum Konyalı'nın "Şeyh Efendi Tekkesi" başlığındaki araştırmasından sadece giriş kısmını aldık. İ. Hakkı Konyalı Âbideleriyle ve Kitabeleriyle Kilis Tarihi ismindeki eserini l968'da neşretmişti. Kilis'teki Nur Talebelerinden camcı Mehmed Yeşildal, Şeyh Efendi Tekkesi'ndeki Muhammed Vâkıf Efendi'den l960'lı yıllarda dinlediği bir hatırasını şöyle anlatmaktadır: "Bediüzzaman buradan Şam'a gitti" "Ben Risale-i Nurları l963 yıllarında tanımıştım. Şeyh Efendi'ye yakın komşu olmam dolayisiyle ona, 'Said Nursî nasıl bir zattır?' diye sormuştum. O da bana sert bir tavırla; 'O Said Nursî değil, Bediüzzaman'dır' diyerek Üstadın ismini iki defa zikredip öyle cevap vermişti. Ben, niye sert bir şekilde bana böyle söyledi, gibilerden yüzüne bakarken, Şeyh Efendi sözlerine devam etti: "O müstesna zat zamanında bihakkın vazifesini yaptı ve öyle gitti. Bana Mektubat isimli eserini gönderdi. Eser bu zamana hitap eden çok güzel bir eser. Bizim Kilis'teki bu

tekkeye misafir gelmişti. Biz onu karşıladık. Ben o zamanlarda çok gençtim, babayiğittim. Ata biner, cirit oynardım. Babam, Sermest Hazretleri'nin zamanında bizim tekkede üç gün misafir kaldı. Babam Mehmed Bican Hazretleri'nden sonra gelmektedir. Bican Hazretleri ise Mevlana Halid Hazretleri'nden ders almış. Üstad Bediüzzaman buradan Şam'a gitmişti, Şam'a, Şam'a' diye vurguyla birkaç kere Şam ismini zikretti. "Bediüzzaman'ın başında sarığı, belinde varabillo ve kısa bir kılıç gibi hançeri vardı. Görenler onun büyük bir âlim olduğunu bu acayip şeklinden dolayı pek anlıyamıyorlardı.' "Üstad Bediüzzaman, şimdiki Şeyh Efendi'nin kitaplarının tanzim edilip kütüphane olarak kullanılan odasında kalmıştı. Bu oda Şeyh Efendi'nin kendi odasıydı. Çocukları, pederlerine hürmeten o odaya kimseyi sokmazlarmış. Üstad Bediüzzaman kendilerine Zülfikâr ismindeki bir başka eserini de göndermiş (Şeyh Efendi'nin kapı komşusu Camcı Mehmed Yeşildal)

sh»:(Sn.Şh. S.58) ABDULBAKİ ARVASİ Abdülbaki Arvasi, Van ilimizin Arvas köyündendir. Evliyalar beldesi bu mübarek köyde dünyaya gelmiştir. Babası eski Van müftülerinden Şeyh Masum Efendidir. (l875-l938) Dedesi ise Seyyid Fehim Efendidir. Kendisi l899'da dünyaya gelmiş, l979'da vefat etmiştir. "Hep seçme talebeleri vardı" Abdülbaki Arvasi, bize anlattığı hatıralarında diyor ki: "Birinci Cihan Savaşından önce Van'da idadi (lise) mektebinde okuyordum. Okula sıksık gitmez, hep Bediüzzaman'ın Horhor'daki medresesine giderdim. 'Niçin mektebe gitmedin, yine mi kaçtın?' derdi. Ben de kendisinin yanında okumak istediğimi söylerdim. "Horhor'daki medresesinde yeşil kaplı bir masası vardı. Bu masanın üzerine raptiyelerle, 'Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz' meâlindeki hadisi yazmıştı. Tahsilin sonunda olan talebelere bizzat kendisi ders verirdi. Hep seçme talebeleri vardı. Yirmibeş

kadar talebeye ders veriyordu. Beni çok severdi, hiç ismimle hitap etmezdi. 'Birazi' (yeğen) derdi. "Savaştan önce Nurşin ve Hüsrev Paşa camilerinde kalırdı. Birgün babamla Adilcevaz'dan Van'a geldik. Babam beni mektebe getiriyordu. Gemi de tehirli olduğu için geç kaldık. Amcamın evi de uzaktı. Şabaniye mahallesindeydi. Babam Masum Efendi, 'Molla Said'e gidelim. Onunla sabaha kadar sohbet eder, takıştırırız' (Lâtife ve sohbet ederiz) dedi. "Üstad'ın yanına vardığımızda vakit gece yarısıydı. Mevsim sonbahardı. Baktık Üstad caminin kapısında yorgana sarılmış oturuyor. Biz başkası sandık. Meğer yıkanması icab edince camiden çıkmış, dışarda bekliyormuş. Babam: 'Vay ez gulâm, yahu Seyda burada ne arıyorsun? Donacaksın' dedi. Sonra Üstad banyo yaptı ve geldi orada sabaha kadar babamla sohbet ettiler. Sabahleyin namazı kıldıktan sonra ayrıldık".

sh»:(Sn.Şh. S.59) "Üzülmeyin, İslâmiyet incelir, ama kopmaz" "Cumhuriyetin ilk yıllarındaydı. Kör Hüseyin Paşa babama gelerek, 'Ben Seyda'nın yanına gidiyorum, beraber gidelim' deyince, babam 'Biraz işim var, sen istersen Abdülbaki'yle git. Ayrıca valiyle fırka kumandanı Süleyman Sabri Paşaya haber ver de öyle git' dedi. "Sonra Vali Tahsin Beye gittik. Tahsin Bey, 'Benim de selâm ve hürmetlerimi söyleyin, ellerinden öperim' dedi. Sonra Süleyman Sabri Paşaya gitik, o da aynı şeyleri söyledi. Atlara binerek Erek Dağına gittik. Üstad'ın yanında eskiden polislik yapmış Cevdet isminde bir talebesi vardı. "Ziyaret sırasında Üstad gelecek günlerden bahisle, 'Üzülmeyin, başınıza çok işler gelecek. Sizi çok rahatsız edecekler. Üzülmeyin, hak yerini bulur. Onlar şeriatı kaldırmak istiyorlar. Şeriati-ı garra (parlak Şeriat, İslâmiyet) incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah'tır. Bir koruyucusunu gönderir, yeniden İslâmiyeti ihya eder' dedi. "Daha sonra biz bunu babama anlattığımızda, peder 'Herhalde Mehdi'yi kastetmiş' diye kanaatını bildirdi.

"Dağda toprak bir manastır harebesinde oturuyordu. Çok basit bir yaşayısı vardı. Bir hasır, bir keçi postu vardı. Biz Şark lisaniyle mitil deriz, yüzsüz bir de yorgan vardı. Ufak tefek bazı zaruri eşyalar da etrafta gözüküyordu. "Vakit geçince talebesine 'öğle oldu, misafirler var, birşeyler yap da getir' dedi. Bir parça bulgurla, biraz yağları kalmıştı. Talebesi bu kalan son yağla pilav yaptı getirdi. Çok azdı. Ben bunun kâfi geleceğini zannetmiyordum (Abdülbaki Efendi burayı anlatırken yemin ederek "Ben hayatımda öyle lezzetli yemek yemedim. Orada, Erek Dağında, Üstad'ın yanında yediğimiz o öyle yemeğini unutamıyorum" demekten kendini alamıyordu.) Yemekten sonra Üstad talebesine hitaben, 'Sen bu yemek yetmeyecek diye üzüldün. Bak Allah hepimizi doyurdu, hepimize kâfi geldi' dedi. "Az sonra abdest almak için müsaade istedi. Üstad dışarı çıkınca, Hüseyin Paşa para vermek istedi, fakat talebesi almadı. Paşa da parayı postun altına koydu. Az sonra Seyda gelince, henüz kollarını da indirmemişti. İki elini kapıya dayayarak güldü ve Hüseyin Paşaya, 'Paşa siz bana misafir oldunuz, aç mı kaldınız? Bizim bir şeye ihtiyacımız yoktur. Onu bizden daha fakir olanlara verin' deyince, Hüseyin Paşa çok üzüldü ve gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı. "Kurban Seyda birşey yok!' dedi. Üstad ise:

sh»:(Sn.Şh. S.60) "Onu başkalarına ver. Benden daha çok muhtaç ve müstahak olanlar var, onlara verin' derken, Hüseyin Paşa: 'Seyda birşey yok!' diyordu. Üstad yine: 'Yok yok onu alın başkalarına verin' deyince ben, postun altındaki parayı alıp cebime koydum." Abdülbaki Arvasi, bunları gözyaşları içinde anlatıyordu. Çok hislenmiş, çok duygulanmıştı. Anlatmaya devam etti: "Artık kalkacaktık. Vedalaştılar, ayrılıyorduk. Üstad Hüseyin Paşa'ya, 'Bak Paşa, şimdi vereceğin yer hatırıma geldi. Bu Cevdet'in gömleği çok eski, buna bir mecid ver' dedi. Paşa da çıkartıp bir altın verdi. Fakat talebesi bir altını almadı, sadece bir mecid aldı." Sürgünler başladı

"Bu ziyaretimizden sonra sürgünler başladı. "Masum Efendiyi, Üstad'ı, Kör Hüseyin Paşayı, Gevaş Müftüsü Hasan Efendiyi, Küfencizade Şeyh Abdülbaki Efendiyi, Şeyh Hami Paşanın oğlu Abdullah Efendiyi beraber sürgün ettiler. "l928 yılında herkes, tekrar memleketine döndü. Fakat Üstad'ı, babamı, Abdülbaki'yi ve Hüseyin Paşayı bırakmadılar. Bunlar dönemedi. Babam l938 yılında Arvas'ta vefat etti. "Hüseyin Paşa, Üstad'ı dinlediği için isyanlara katılmamıştı. Damadı, isyana katıldı, sonra da kaçtı, Musul'a gitti. "Babam Masum Efendi ile Seyda çok samimi konuşurlardı. Babam, Seyda'yı çok severdi, hürmet ederdi. Harpten sonra, Seyda ile konuşurken, Üstad'ın kahramanca çarpışmalarından konu açılmıştı. "Babam: 'Molla Said, dünyanın en cesuru sen miydin? Hükümet kaçtı, Bitlis halkı çekildi. Siz elli altmış kişiyle düşmana karşı dayandınız. Bu yüzden başına bu kadar felâket geldi.' Üstad tebessüm ederek: "Masumların hatırı için, onların kurtulması için, vatanı düşmanlardan temizlemek için kendimizi feda ettik' diye cevap verdi. Kendi çektiklerinin, zulüm ve eziyetlerin hiçbir ehemmiyeti olmadığını söyleyerek, 'Müslümanların saadeti için kendimizi feda etsek ne olacak?' dedi. "Yine babam bir sohbet sırasında Seyda'ya, 'Ez gulam!... Doğru söyle, peki Rusya'dan nasıl kaçtın Sibirya'dan nasıl kurtuldun?' dedi. Üstad yine derinden derine tebessüm etti: "Allah'ın inayetiyle kurtuldum. Artık gerisini karıştırma' diyerek güldü. ***

sh»:(Sn.Şh. S.61) "Seyda çok heybetliydi. İnsan kıyamazdı ona bakmaya. Seyda'nın köyüyle bizim Arvas birbirine çok yakındı. Seyda'nın küçük kardeşi Mehmet bizim köyde müderrislik yapardı. Amcam Mehmet Sıddık kendisini getirmişti. Daha sonra amcam harpte şehit oldu.

Harpten sonra da Mehmed Efendi yine Arvas'ta ders okuttu. Kısa boylu, sakallıydı. Büyük kardeşi de âlim bir zattı. Uzun boylu bir insandı. Harpten önce vefat etti." Son görüşme Abdülbaki Arvasi, Bediüzzaman Said Nursî ile son olarak aradan yıllar geçtikten sonra, l960 yılı başında Konya'da görüşmüştü. Bu görüşmeyi ise şöyle anlatıyor: "Mevlâna türbesini tatil günü olmasına rağmen açtırdık. Üstad türbeyi ziyaret etti. Mevlâna'nın ruhuna dua ve Fatiha okudu. Kardeşi Abdülmecid Efendiyle görüştü. Konya'ya gelmesi de çok hâdiseli geçmişti. Gazeteler, polisler yaygara yapmış ve sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı. "Üstad'ın elini öptüm. Bana: "Olur böyle şeyler... Demek seninle yine görüşecektik. Nasıl, daha Arvas'a gitmedin mi?' dedi. Ben de, 'Hayır, daha gitmedim' dedim. Gitmemi söyledi. "Ben de Üstad'ın sözü üzerine çoluk çocuk o sene Arvas'a gittik. Üstad bizimle vedalaşırken göz yaşları akıyordu. 'Bu sizinle son görüşmem, hakkınızı helâl edin' dedi. Hep ağladık, göz yaşları içinde Üstad'dan ayrıldık." [] 20 Aralık l959 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Said Nursinin Konya'yı ziyaretleri haberi böyle verilmişti.

sh»:(Sn.Şh. S.62) [] Hacı Ali Aras

(Ali Çavuş) ALİ ÇAVUŞ (Hacı Ali Aras) Said Nursî milis albayı olarak cephede Osmanlı cihan devleti, altı yüz sene süren hakimiyet günlerinden sonra artık inkıraza yüz tutmuş ve son günlerini yaşıyordu. Sevgili vatanımız Müslüman-Türkiye'nin dört bucağı da kara ve kâbuslu bulutlarla kaplanmıştı. Bu kara günlerde, Milis Albayı Hazret-i Said; etrafına topladığı gönüllülerle, talebeleriyle ve yeğenleriyle vatan müdafaasına koşarak, karanlıklar içinde nura gidecek yolları arıyordu. "Said'imin silâh seslerini duymaktayım" Babaları takva sahibi, mübarek insan Sofi Mirza Efendi çok yaşlı ve hasta haliyle Nurs köyündeki evlerinin damında oturduğu kürsüden ufukları göstererek; "Said'imin silah seslerini duymaktayım" diyordu. Sofi Mirza Efendi'nin bu sözüne kimseler inanmıyor, "Ortalık harb haliyle birbirine girdi, düşmanlar buralara kadar geldiler, artık bunun oğlu mu kaldı? Her halde Sofi Mirza Efendi fazla ihtiyarladığı için hayal görüyor, ateh getirmiştir (bunamıştır)" diyerek, Mirza Efendi'nin haline gülüyorlardı. Ama Sofi Mirza iddiasında ısrar ediyor, "ben Said'imin silahlarını bilirim. Benim Said'im ölmemiştir, Said yaşıyor, ben Said'imin silah seslerini bilirim" deyip, meselesini iddialı bir şekilde devam ettiriyordu. Bahsini ettiğimiz meselenin benzeri mahiyetindeki bir Emirdağ mektubunda şunları okumaktayız: "Hem benim hakkımda musibet ve fena haberleri aldığı vakit, merhum pederim Mirza (r.h.) gibi olsun, merhume validem Nuriye (r.h.) gibi olmasın. Çünkü eski zamanda, dağdağalı hayatımda hakkında acib havadisler peder ve valideme ihbar ediliyordu. 'Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi' gibi fena haberleri babam işittikçe, keyifleniyordu,gülüyordu. Derdi: 'Maşaallah, oğlum, yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiştir ki, herkes ondan

sh»:(Sn.Şh. S.63) dan bahsediyor.' Vâlidem ise, onun süruruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok defa gösteriyordu." Bitlis'in muhasarası l9l6 senesinin kış aylarında Bitlis'te yağan karların kalınlığı metreleri bulmuştu. Bu şiddetli günlerde Milis Albayı Said Nursî, talebe, dost ve yeğeni ile Rus-Ermeni kuvvetlerine karşı kahramanca çarpışarak, sanki destanlar yazıyordu. Yakın talebesi Ahmed-i Cano'yu Zeve'de, muhatabı, katibi ve fedâisi Habib'i Gevaş'ta ve büyük ablası Dürriye Hanım'ın oğlu, talebesi ve yeğeni Ubeyd'i ise, Bitlis kalesinin dibinde düşmanlar şehid etmişlerdi. On yedi yaşındaki sevgili Ubeyd'in sırtında bayram elbiseleri vardı. Bir dağ heybetinde duran Bitlis Kalesinin altında, bayram elbiseleri içinde ebedî bayramlara doğru kanat açmıştı. Arkadaşı Molla Ali'yi çağırıyor, kemerinde bulunan altınları gelip almasını söylüyordu. Ama kurşun yağmuru altında Ali'nin Ubeyd'e yaklaşması mümkün değildi. Milis Albayı Bediüzzaman o dehşetli günleri şöyle anlatmaktadır: "Hem Bitlis muhasarasında ve avcı hattında Rus'un üç güllesi öldürecek yerime isabet etti. Biri şalvarımı delip iki ayağımın arasından geçip o tehlikeli vaziyette sipere oturmaya tenezzül etmemek bir halet-i ruhiye taşıdığımdan, arkadan kumandan Kel Ali, l Vali Memduh Bey işittiler. 'Aman geri çekilsin veya sipere otursun,' dedikleri halde 'Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmeyecek' diyerek kurşun yağmuru altında harbe devam ettik." Bir başka eserinde yine aynı o dehşetli anları şöyle anlatmaktadır. "Bir defasında bir dakikada üç gülle öldürecek yerime isabet ettiği halde tesir etmediler. Bitlis'in sukutunda, bir miktar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar. Her tarafta el ele ateşş edşildi. Dört tanesi bütün arkaşdaşlarım şehid olduktan sonra, taburun dört sıralarını yardık, yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri halde bizi görmüyorlardı. Otuz saat o halde çamur içinde ben yaralı iken, hıfz-ı İlâhî ile istirahat-ı kalb içinde muhafaza edildim." ________________

l. Daha sonra Cumhuriyetin başlarında kurulan İstiklâm mahkemeleri azalarından, zalimliği ile tanınan Afyonlu Ali Çetinkaya. l878-l949

sh»:(Sn.Şh. S.64) Ali Çavuş'un anlattıkları Bediüzzaman'ın harpteki kahramanlığını ve Ruslara esir oluşunu, l965 kışında Van'da vefat eden, Van'ın Çoravanis köyünden Ali Çavuş namındaki Hacı Ali Aras o günleri yaşayan bir gazi olarak şöyle anlatmaktaydı. "Biz Muş'a varmadan Ruslar Muş'u istilâ etmişti. Muş'u tahliye eden halkla yolda karşılaştık. Bütün mühimmatın, bu arada on dört parça topun kaldığını söylediler. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu üç yüz kişilik kuvveti on dört parça topa taksim edip, altı kişilik bir müfrezeyi de cephane kaçırmaya memur etti. Biz top ve cephaneleri kaçırıp, Bitlis-Tatvan yolu üzerinde mevzi almış bir nizamiye alayına teslim ettik. Bu arada Ruslar üç koldan taarruza geçip bizi Bitlis boğazında mahsur bıraktılar. Yedi gün Ruslara karşı geceli gündüzlü müdafaa yapıldı. Üstad Bediüzzaman'a üç mermi isabet etti. Bunlardan biri hançerinin kabzasına, diğeri sigara tabakasına, bir diğeri de sağ omuzuna isabet etti. O zaman bu hale şahit olan nizamiye alayı kumandanı Kel Ali Üstad Bediüzzaman'a: "Bediüzzaman! Size kurşun da tesir etmiyor. "Hazret-i Bediüzzaman: "Allah insanı muhafaza ederse, top mermisi de insanı öldürmez' diyordu. "Bir haftalık şiddetli bir mukavemet sonunda Bitlis'e giremeyen Ruslar, Bitlis-Tatvan yolu üzerinde bulunan Papşin hanını tahliye edip, geri çekildiler. Ermenilerin rehberliği ile Bitlis'in cenubundaki Güzeldere yolunda Simek nahiyesi üzerinde Bitlis_Siirt yolunu kesip, Araplar Köprüsünü tuttukları görüldü. Gece yarısından sonra Bitlis'e taarruza geçtiler. Şiddetli muharebeler cereyan etti. Bu arada Üstad Bediüzzaman'ın çok sevdiği yeğeni Ubeyd ve bir çok kıymettar talebe arkadaşlarımız şehid oldular."

"Ruslar şehirde bulunan üç köprüyü de tutmuş olduklarından Üstad Hazretleri şehrin karşı tarafına geçmek istedi. Şimdiki Kasımpaşa ilkokulunun yanında büyük binanın altındaki su kemerinin üstünden aşağıya atladık. Su üzeri tamamen karla kaplı olmasından, vaktin de gece olması dolayısiyle yeri tahmin edememiştik ki, bu arada Üs [] Kel Ali (Çetinkaya)

sh»:(Sn.Şh. S.65) tadın sağ ayağı taşa değmiş ve kırılmıştı. Bana kemerin içerisinde daha münasipçe bir yer göstererek, 'Ali beni oraya götür. Sana izin veriyorum. Git inşallah kurtulursun' dedi. Ben kendilerini o yere götürüp, oturttum. Benim musırrane gitmemi arzu ettiyse de, gitmeyeceğimi ve beraberce şehid olmak istediğimi söyleyince başımı eliyle sıvazlayarak "Dayı hayran, kader bizi esir etti" dedi. Ben de kadere teslimiyetimi izhar ettim. Esarete giden yol "Su içerisinde otuz altı saat kadar kaldık. Bu arada su kemerinin üstündeki binayı da Ruslar işgal etmişler, sesleri aşağıdan işitiliyordu. Oradan çıkmak için tedbir almakla meşgul iken, birden kaldığımız yeri elli kişilik bir Rus müfrezesi bastı. Hepimizi çıkarıp altında otel olan ve o zaman Rusların ikinci ordusunun yerleşmiş bulunduğu bir binaya bizi götürüp, bir odaya yerleştirdiler. "Bizi bir alay kumandanı karşıladı. Yemek olarak Üstad Hazretlerine bir tavuk getirdiler. İki Rus kumandanı Üstadla konuşmaya başladılar. Konuşma mevzuları belli ki harb ile ilgiliydi. Orada Üstad Hazretleri bacak bacak üstüne atıp sigarasını sararken onlarla konuşuyordu. "Sanki onlar esir, Üstad hürdü. Orada esirken bile hürdü." "Yaralarının ve kırık ayağının tedavisi için, bir müddet Bitlis ve Van'da kaldıktan sonra, Bediüzzaman'ı bugün İran-Rusya arasında bulunan Culfa şehrine sevkettiler.

"Alınca ırmağının Aras'a döküldüğü yerde bulunan bu belde Azerbaycan ve İsfahan bölgesinde iki kasabadan meydana gelen şehir mühim bir ticaret merkeziydi. İran Culfa'sı veya Yeni Culfa denilen kasabadan bir müddet tedavi edilen Milis Albayı Said Nursî buradan Tiflis'e sevkedilen diğer esir askerlerle beraber Tiflis'e gelmiş, lerdi. "Milis Albayı yaralı olarak l9l6 Ağustos sonlarına kadar Tiflis'te bulunarak tedavî edilmişti." Esir düşen Bediüzzaman'a Sadrazam Talaş Paşanın desteği Bu esnada İstanbul'da Talat Paşa, Kızılay cemiyeti başkanı Besim Ömer (Akalın) Paşa'ya, çok acele olarak, hususî bir adamla, Tiflis'te esir bulunan Bediüzzaman'a yardım gönderilmesini emretmişti.

sh»:(Sn.Şh. S.66) İstanbul Başvekalet arşivlerinde bulduğumuz vesikalarda şunları okumaktayız: []

"Dahiliye Nezareti Kalem-i Mahsûs Müdiriyeti "Evrak Umumî Numarası: 59 "Kalem Numarası: 3 "Tarih-i Tebyiz: 7 332 Eylül. 7 "Dahiliye Nâzırı Talat Beyefendi tarafından Hilâl-i Ahmer cemiyeti reisi Besim Ömer Paşa'ya (Tezkire) "Esiren Tiflis'te bulunan Bediüzzaman Said-i Kürdî Efendi'ye gönderilmek üzere memûr-ı mahsûsa tevdîan taraf-ı vâlâlarına irsal kılınan altmış liranın vusûlünün iş'âr ve bunun mûmaileyhe sürat-ı mümkine ile irsal buyurulmasını rica ederim efendim. Bâb-ı Ali Mahreci Tarih-i Keşidesi l0.Ağustos 332

Dahiliye Nezareti Bitlis Kaleme vûrûdu minhu l0 ***

sh»:(Sn.Şh. S.67) [] "Esiren Tiflis'te bulunan memûrine bu kerrede maaşlarının irsalini yazıyorlar. Bitlis'in sukûtu sırasında Muş'tan sekiz topu kurtarmak ve gönüllü cem'etmek sûretiyle hidematı sebk edip memurlarla beraber Tiflis'te bulunan Bediüzzaman Said-i Kürdî de muhtâc-ı âtıfet olmağla mûmaileyh de bir miktar meblağın irsaliyle tesriri menût-ı re'y-i sânileridir. 9 Ağustos 332 Vali vekili Memduh Hilâl-i Ahmer vasıtasiyle altmış liranın mûmaileyh Bediüzzaman Said Küdrî'ye irsali Nâzır Beyefendi tarafından ad ve tensib buyurulduğundan Fuad Beyefendi'ye takdim olundu. 28. Ağustos. 332

sh»:(Sn.Şh. S.68) [] Taht-ı himaye-i Hazret-i mûlûkânede Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i umumisi Dahiliye nezaret-i celilesine Devletlû Efendim Hazretleri 7. Eylül 332 tarihli ve l7 kalem-i mahsûs numaralı emirname-i nezaret-penâhileri arîz-i cevabiyesidir. Esiren Tiflis'te bulunan Bediüzzaman Said Kürdî Efendi'ye gönderilmek üzere memûr-ı mahsûs ile irsal buyurulan altmış lira ahzolunarak makbuzu memur ileyhe tevdi

kılınmış ve meblâğ-ı mezkûr mukabili olan bin iki yüz elli dört mark esîr mûmaileyhe gönderilmiştir. Ol babda emr u ferman Hazret-i men lehul-emrindir. l0. Eylül 332 Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyet Reisi Dahiliye Nâzırı Talat Paşa'nın özel ulakla Tiflis'deki şanlı esir Bediüzzaman Said Nursî'ye gönderilen altmış liranın karşılığı olan bin iki yüz elli dört mark mahalline ulaşmıştı. Osmanlı cihan devletinin çöküş günlerinde bile altmış Türk lirası karşılığı bin iki yüz elli dört mark ediyordu. Bu meblağ esirken bile hür, başı göklere yükselen Bediüzzaman'a, ebed-müddet devleti Büyük Osmanlı'nın sadrazamı tarafından Kızılay başkanı Besim Ömer Paşa'ya emredilerek, ulaştırılmıştı.

sh»:(Sn.Şh. S.69) Esaretinin başlangıç günlerinde Bediüzzaman gibi milis albayı bir kahramana yardım elini uzatan sadaret makamı, iki buçuk yıllık Sibirya esaretinden sonra da yine aynı alakayı göstererek, devletin en yüksek ilim makamı olan Son Devrin İlim Akademisi mahiyetindeki Dârül-Hikmeti'l-İslamiyeye Osmanlı ordusunun adayı olarak âzâ tayin edilmiş. [] Besim Ömer Paşa Prof. Dr. Besim Ömer Akalın Paşa (l862-l940) Memleketimizde kadın hastalıkları ve çocuk bakımı ilimlerinin kurulmasına ve yayılmasına çok hizmet etmiş bir lim adamımızdır. Hayatını mesleğine veren Besim Ömer elliden fazla sahasında eser vermiş ve hiç evlenmemiştir. Kızılay, eski ismiyle Hilâl-i Ahmere de büyük hizmetleri olmuştur. Elli seneye yaklaşan meslek hayatından emekli olduktan sonra TBMM beşinci devresinde İstanbul

milletvekilliğine seçildi. Mebus iken Ankara'da bir lokantada kalb sektesinden l940 yılı Mart ayında vefat etti. Talat Paşa (l874-l92l) Meşrutiyet inkılâbının kahramanlarından olan bu zat, İttihad ve Terakki'nin son sadrazamıdır. Edirne'de fakir bir ailenin evladı olarak doğmuştu. Tahsili basit, fakat zeka ve seciyesi pek kuvvetli olan Talat Paşa Fransızca, Rumca konuşur, Arapça ve İngilizceyi anlardı. Sevimli, faal, millet ve memlekete candan bağlı idealist bir zattı. Said Halim Paşa'nın istifası üzerine l9l6'da vezir rütbesiyle sadrazamlığa getirildi. l9l8'de Birinci Cihan Harbi mütarekesi kabul edilince Avrupa'ya kaçtı. l92l Mart'ının on beşinci günü Berlin'de oturduğu apartmandan çıkarken Tayliryan adlı bir ermeni katil tarafından vurularak şehid edildi. [] Sadrazam Talat Paşa

sh»:(Sn.Şh. S.70) Bediüzzaman'ın amcazadesi TİNİSLİ FEDAİ "Seni gönüllüler arasına yazıyorum" Birinci Cihan Savaşının alevleri, büyük devletimizin sınırlarını aşmış, son vatan parçasını da sarmıştı. Galiçya, Yemen, Filistin, Kafkas cephesinde İslâmın son ordusu arslan gibi çarpışıyordu. Milis Albayı Said Nursî, Doğu Anadoluda köy köy gezerek, vatan müdafaası için, fedai topluyordu. Onun davetine genç-ihtiyar, vatanın yiğit insanları evet diyerek koşuyorlardı. Aziz toprakların müdafaası için, asil kanlarını seve seve armağan olarak getiriyorlardı. Bu fedailerden şu isimler sadece tesbit edebildiklerimizdi: Ali, Yasin, Abdurrahman, Münevver, Habib, Übeyd, Said, Mahey ve Tinisli ¹ Fakih..

Tinisli Fakih, Bediüzzaman'ın harp için gönüllü fedai topladığını işitince sırtına mavzeri asarak koşmuştu. l5 yaşındaydı. Boyu tüfeği taşımaya yetmiyordu. Tüfeğin ucu yere değiyordu. Bediüzzaman Tinisli'ye niçin geldiğini sordu. Tinisli harbe gitmek için geldiğini söyledi. Vatan için çarpışmaya geldiğini bildirdi. Bediüzzaman: "Seni bu cesaretinden dolayı gönüllüler arasına yazıyorum" dedi. Tinisli Fakih, Bediüzzaman'ın kumandasında harplere iştirak etti. Harbin sonunda gazi oldu. Tinisli gazi Fakih, Bediüzzaman'ın babasının amcası oğluydu. Yani Bediüzzaman'ın dedesi Ali'nin kardeşi Abdullah'ın oğlu. Savaşta yazılan tefsir Milis Albayı Bediüzzaman Said Nursî, Birinci Cihan Savaşında, silâh elde karlı dağlarda, fedaileriyle birlikte, Ruslarla çarpışıyordu. Fiilî ve silâhlı mücadeleyi yaparken, istikbâlde yetiştireceği Nur ta _________________ ¹ Tinis: Bitlis'in bir köyüdür.

sh»:(Sn.Şh. S.71) lebelerinin eline de mânevî, fikrî ve ilmî mücadeleyi yapmaları için İşaratü'l-İ'caz isimli tefsirini harp meydanlarında kaleme alarak veriyordu. Bu harplerde esir düşmüştü. Esaret dönüşü İstanbul'da bastırdığı ilk eseri, bu harp yadigârıdır. Kâğıt parasını Harbiye Nazırı Enver Paşa vermiş, eseri kardeşinin oğlu Abdurrahman Nursî bastırmıştı. Kitabın kapağında şunları "İşaratü'l İ'caz fi mezann-il-îcaz Libediizzaman

Fiatı: Kırk kuruş. Evkaf-ı İslâmiye Matbaası: l334 (l9l8)

sh»:(Sn.Şh. S.72) [] Abdullah Sağcı Bediüzzaman'la birlikte çarpışan ABDULLAH SAĞCI "Harpte bile namazını aksatmıyordu" Gür sakalı sarığının aklarına karışmıştı. Asırlık ihtiyar, heybetli çınarlar gibi dim dik duruyordu. Yüz yılın dünya hâdiseleri onu pek az yıpratmıştı. Doğu Anadolu bölgesinin saf ve ter temiz muhitinde bir asrı aşan ömrünü hâlâ sıhhatle sürdürüyordu. Hacı Abdulhah Sağcı soy ismi gibi sağ ve sağcı idi. Kendi ifadesine göre, l872 yılında doğmuştu. Tatvan'ın Reşadiye nahiyesinin Bölüh köyündendi. l977 yılında görüştüğümüzde bizim asırlık nurlu dede l05 yaşında bulunmaktaydı. Abdullah Sağcı Dede tam on dört sene askerlik yapmış. Birinci Dünya Savaşında ve İstiklâl Harbinde çarpışmış Çışanakkale Savaşlarında düşmünla savaşırken süngü ile yaralanmış. Esat Paşa kumandasında çalışmış ve çarpışmış. On dört senelik askerliğinin yedi senesini kaydeşinin yerine, yedi senesini de kendi yerine yapmıştı. Eski toprakların bu sağlam yapılı yiğit insanı Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili hatıralara da sahip.

Hacı Abdullah Sağcı Dede, Çanakkale Savaşlarından bahsederken, "Üstad bana savaşlarda yardım ediyordu" diyordu. Bunları söylerken koca adam gözyaşlarını tutamıyor, damla damla ıslak taneler, aksakalından yuvarlanıp iniyordu. Üstad Bediüzzaman'la harplerden çok önceleri tanışıp konuşmuşlar. Bediüzzaman'ı Molla Said olduğu zamanlardan tanıyordu. Kafkasya Dağlarında da beraber bulunup Rus Harplerine iştirak etmişti. Şöyle diyordu: "Bediüzzaman, bir bakıyorum benim yanımda, bir bakıyorum düşmanın içlerine dalmış, harp ediyor. Başı sarıklı, agelli, ayağında

sh»:(Sn.Şh. S.73) çizmeler, durmadan Rus gâvuruna kılıç sallıyordu." Abdullah Sağcı Dede, bir anda Kafkasya'nın karlı dağlarından, Çanakkale'ye geçiyor, "Harplerde Bediüzzaman bize yardım ediyordu. Onun mânevî yardımı ve himmeti hep benimle oluyordu. O yanımda olunca korku duymuyordum" diye anlatıyordu. "Harpte bile namazlarını terk etmiyordu. Asker ve talebelerini iki gruba ayırıyordu. Bir grup düşmanla çarpışırken diğer grup namazını geçrimeden eda ediyordu. 'Biz askeriz, bu din düşmanları bizim vatanımızı elimizden almak istiyorlar. Korkmayın, benim talebe ve askerlerim onların binine bir tanesi bedeldir' diye Bediüzzaman bizleri teşvik ediyor, teşci ediyordu." Hacı Abdullah Sağcı Dede anlatırken zaman zaman hislerle doluyordu. Hislerine hâkim olamıyor ve gözyaşları döküyordu. Göğsündeki saat zincirini göstererek, "Bediüzzaman evliyaların en son zinciridir" diyordu. Hatıralarının kendisine en çok iz ve tesir bırakan cümlesi herhalde birlik ve beraberlik olan kısmı olsa gerek ki, sık sık: "İttifakı bir yapın! İslâmî ittifak bir olsun" diyordu. Yüz beş yaşındaki asırlık bahtiyar Çanakkale'nin Kafkasya'nın hatıralarıyla doluydu.

Geçen uzun yıllar çizgi-çizgi simasını değiştirmiş, sakallarında ağartacak yer bırakmamıştı. Bir önceki sayfada bulunan küçük resim Hacı Abdullah Sağcı Dede'yi o günkü dinç ve sağlam haliyle göstermektedir. Yetmiş-seksen yıl öncesinin şimdi tarih olan hatıralarının sahibi, Nur Üstad Bediüzzaman'ın silâh arkadaşına Cenab-ı Haktan rahmet ve mağfiretler diliyor, kabrinin pürnur olmasını niyaz ediyoruz. Ruhuna binler fâtihalar.

sh»:(Sn.Şh. S.74) [] Mehmet Salih Yeşil MEHMET SALİH YEŞİL Yeşil İmamzade Mustafa Niyazi Efendinin oğludur. Erzurum Nümune Mektebi Müdürü ve Maarif Memuru idi. 45 yaşında iken Birinci Büyük Millet Meclisine Erzurum mebusu olarak iltihak etmişti. Heyecanlı, sözünü sakınmaz, imanlı bir vatanperverdi. 4 Haziran l922'de, bir suistimal mevzuu üzerinde tahkikat açılıp açılmaması sert münakaşası sonunda, kendisine Meclisten on beş gün ihraç cezası verilmişti. Bu münasebetle salondan ayrılırken söylediği cümleyi kaydetmek gerekir: "Sizler kovunuz... Ziyan yok. Hakikatin sine-i faziletine iltica ediyorum..." Mehmet Salih Yeşil birinci devre Erzurum Milletvekillerindendir. Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde çarpışmışlardır. Yine ilk mecliste Bediüzzaman'la birlikte dostluk ve sohbetleri olmuştur. Bu faziletli Erzurum mebusunun ilk Meclis'in gizli oturumlarında cereyan etmiş olan konuşmalarından bahsetmek istiyorum. İlk Mecliste sık sık gizli oturumlar yapılırdı. Cephelerden gelen haberler üzerinde açık tartışma, boş hazineye para bulma ve hepsinin üstünde, kırık gönülleri ümidin aydınlığına

çıkarabilmek için alınacak tedbirleri dışarıdan duyulmayacak kapalı bir çatının altında düşünmek, Birinci Meclisin zamanının büyük kısmını alırdı. Bu gizli toplantıları ya hükümet ya mebuslardan biri veya çoğu zaman gruplanmış olarak isterlerdi. Fakat bu arada, gündem bugünkü gibi sınırlanmamıştı. Mebuslardan birisi kalkar, başka bir konuyu ortaya koyar, bunun üzerinde de konuşmalar olurdu. Hatta denilebilir ki, çoğu zaman, görüşülenler içinde asıl ibretli olanlar böyleleri idi. Nitekim 2l Kasım l920 Çarşamba günü gizli celsede gündem dışı söz alan Erzurum Mebusu Yeşilizâde Mehmet Salih Efendi,

sh»:(Sn.Şh. S.75) böylesine konuları dinlemeye alışmış, o günün mebuslarına, zamanımızın da elbetteki çok yardırganan meselesini anlatıyordu. Mebuslardan bazılarının fazla pahalı yemek yediklerinden, çok şık ve halka göre farklı giyindiklerinden, aşırı para harcadıklarından, memleketlerinden ve çoğu zaman da İstanbul'dan İnebolu yoluyla ev ve giyecek getirdiklerinden yakınıyordu. Mebuslara yatakhane olarak ayrılan sanayi mektebinden ayrılıp, müstakil evlere taşınanların, kendilerine bakan hizmetçi bulmalarının, onların bu rahat yaşama ibtilaları dolayısıyla, Ankara'da Taşhan çevresinde yeni pahalı lokantalar açılmaya başladığının gözden kaçmaması gerektiğini söylüyor, bu halin varını yoğunu istiklâl ve hürriyet için ortaya koyan halkı huzursuz edeceğini, milleti idare edenlerin milletten farklı yaşayamayacaklarını anlatıyordu.Sonunda şu teklifleri yaptı: İlk Meclis'in gizli oturumundaki teklifler "Meclis Riyaseti tedbir alsın, asker usülü tek kap yemek yiyelim. Sanayi mektebindeki yatakhanelerimizi terk etmeyelim, halk gibi yaşayalım, halk gibi yiyelim, halk gibi giyinelim. Bu hareketi de bir gösteriş şekli kurtarmak için değil, eğer refah ve huzura kavuşacaksak kanını ve canını istediğimiz, onu kurtarma yolunda olduğumuzu söylediğimiz halka layık olmanın vicdan rahatı içinde yapalım."

İlk Meclisin o mübarek havası içinde Mehmet Salih Yeşil Efendi'nin bu sözleri alkışlarla karşılandı. İlk Meclisin o fedakâr mebusları milletin nasıl yaşadığını çok iyi biliyorlardı. Sonunda Meclis, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni, Diyarbakır Mebusu Feyzi Beyle Antalya Mebusu Hoca Rasih Efendiyi bu mevzuları tetkik ve tedbir için vazifelendirdi. "Bediüzzaman Meclis'te alkışlarla karşılandı" İşte halktan bir insan gibi yaşayan ve sevad-ı âzama tabi olan Bediüzzaman bu mecliste alkışlarla karşılanmıştı. Mecliste yaptığı on maddelik konuşmasında daha sonraki senelerden yani l936'da başına koyduğu takdim yazısında: "Şu lâyiha onüç sene evvel Meclis-i Milli, Yunan'ı mağlup ettikten sonra o mecliste Kara Kâzım, Nureddin Paşalar gibi hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan çok mebusların bulunduğu ve şimdiki bid'aların alâmeti göründüğü bir zamanda olduğundan, layihadaki meclise

sh»:(Sn.Şh. S.76) karşı takdirkârane kelimeler şimdikilere hiç aidiyeti yoktur" diyordu. Bu on maddelik beyannamenin dikkate değer bir yerinde Bediüzzaman şöyle hitap ediyordu: "Bu dünya-yı deniyye şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki, sizin gibi insanları işba etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun." *** Erzurum ilk dönem milletvekillerinden Mehmet Salih Yeşiloğlu, Üstad Bediüzzaman Hazretlerine bir mektup yazarak tarihçe-i hayatı ile ilgili olarak kendilerinden on maddelik bir sual sormuştu. Mektubu ve soruları şöyledir: "Muhterem üstadım, sizin hakkınızda şair merhum Mehmed Âkif Bey ile Darü'lHikmeti'l-İslâmiye âzâlığında bulunmuş olan merhum Mehmed Şevketî'den dinlediğim

kıymetli notlarım vardır. Hâl-i tercümenizi o zatlardan topladıklarımı yazmak mecburiyetinde kaldığım için lütfen suallerime kısa kısa cevap yazınız. Kendi namıma yazacağım hâl-i hayatnamenizi arzu ettikleri kadar mufassal yazmak emir sizindir. Mehmed Salih Yeşiloğlu Salih Yeşil'in Bediüzzaman'a Sualleri Sualler: l. Hangi tarihte ve nerede Cenab-ı Hak sizi dünyaya getirdi? 2. Baba ve büyükbabanızın adı ve mesleklerini lütfen yazınız. 3. Kimlerden ve nereden ders okudunuz? 4. Van Valisi Tahir Paşanın konağında ne kadar kaldınız? Ve o zata ne okuttunuz? (Meşrutiyetin ikinci senesinde Erzurum'a vali olarak gelen Tahir Paşa merhum bir Ramazan iftarında sofra başında sizin mezayanızdan uzun uzadıya bir şeyler anlatmıştı.) 5. Meşrutiyetin ilânından kaç ay evvel İstanbul'a geldiniz? İttihatçılar, halka nasihat için sizi Selânik'e götürmüşlerdi. Selânik'ten sonra sizi Rumeli'de hangi şehirlerde gezdirdiler? 6. Balkan Harbine iştirak ettiniz mi? 7. Umumi Harbte nerede esir oldunuz? Ruslar sizi hangi şehirlerini gezdirdiler? Hakkınızda ne gibi muamele yaptılar? Tazyikte, hakarette bulundular mı? 8.Hangi tarihte esaretten firar edip hangi tarihte İstanmbul'a gel

sh»:(Sn.Şh. S.77) diniz? Ve hangi tarihte Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye Aliyyesine âzâ oldunuz? 9. Millî Meclisin ilk devresinde Ankara'ya geldiğiniz zaman evvela hürmete, bir hafta sonra da meclisin teneffüs salonunda ve soba başında, "Abdest, namaz Cenab-ı Haktan yardım isteyiniz" sözlerinizden dolayı Reis-i cumhurla münakaşadan sonra Ankara'dan

uzaklaştıktan sonra ilk olarak nereden nereye nefyolduğunuz? Ve ol vakit Diyanet Riyaseti tarafından bir emre müsteniden size vaizlik namiyle elli lira maaş tahsis edilmiş iken bu maaşı neden kabul etmediniz? l0. Hangi şehir ve kasabada iken yazdığınız kitaplar bahanesiyle Eskişehir'e sevk ve mahkum oldunuz? Ve kaç sene hapiste kaldınız? Ve hapisten çıkarıldıktan sonra nereye nefyolundunuz? ll. Kastamonu'da kimin ihbariyle hükümet sizi Denizli cezaevine sevk etti? Kaç ay hapishanede kaldınız? Hapsinize sebep olan kitaplar tetkik olunup muzır olmadıkları anlaşıldıktan hükmen serbest bırakıldıktan sonra, o hayatınızın mahsulu olan âsarınız size iade edildi mi? Lütfen pek kısaca bu suâllerin cevabını yazınız. (Büyük boy el yazma Üstadımızın kitaplarından Emirdağ Lâhikası, s.79.) Mehmet Salih Yeşiloğlu Bediüzzaman Hazretlerinin Salih Yeşil'in bu suallerine verdiği cevabî mektubu Emirdağ Lâhikası'nın l. cildinin l58 ve l59. sayfalarında mevcuttur. "Aziz, sıddık, âlicenap eski ve yeni kardeş Yeşil Salih" hitabiyle başlayan mektubun son cümlesi şöyledir: "İnşaallah sizi hiç unutmayacağım. Bu halimde bu alakadarlığınız benim çok ağır sıkıntılarımı hafifleştirdi Allah senden razı olsun, âmin."

sh»:(Sn.Şh. S.78) AHLATLI İSMAİL HAKKI ARSLAN İsmail Hakkı, rüştiye mezunudur ve mübaşirlikten emeklidir. Üstadı tanıyışını ve onunla birlikte geçen günlerini şöyle anlatıyor: "Ona kurşun tesir etmiyordu" Birinci Cihan Harbinde Ruslara karşı Pasinler'de harbettim. O zamanlarda bizleri Ahlat'tan toplayarak cepheye götürmüşlerdi. l9l5'lerin Mart aylarındaydık. Lapa lapa kar yağıyordu. Her taraf bem beyazdı. Bizler Ruslara karşı aziz vatanımızı müdafaa ediyorduk. Siperlerden başlarımızı çıkaramıyorduk. Çünkü yağmur gibi kurşunlar yağıyordu. Yağmur

gibi yağan mermilerin altında savaşıyorduk. Adetâ göklerden sarapneller yağıyordu. En çok aciz olduğumuz bu konuda havada patlayan sarapnellerdi. Şarapneller bizleri çok kırıyor, büyük zayiatlar veriyorduk. Havada patlayan şarapneller parçalar halinde sağa sola dağılıyordu. [] İsmail Hakkı Arslan mübaşirlik yaptığı zamanlarda. İşte tam bu esnada Molla Said-i Meşhur da siperleri dolaşıyordu. Bir ara atının üzerinde dere boyunu geziyordu. Bu esnada siperlerden çıkanlar oluyordu ve bunlar vurularak şehid oluyorlardı. Ben hem Molla Said'i görmek, hem de ellerini öpmek istiyordum. Fakat içimde vurulmak endişesi vardı. Ben çok öncelerden beri Molla Said'i ve Bediüzzaman ünvanını duymuştum. Fakat bu büyük zatı ilk defa Pasinler'in bu kanlı cephesinde görüyordum. Biri ara baktım, bu büyük kumandan benim hizama gelmişti. Kalkıp görmek istiyordum, ama vurulmak endişesiyle korkuyordum. Ona bir şey olmuyordu. O dehşetli anlarda kendi kendimle konuşmaya başlamıştım. Kendime dedim: "Vallahi vurulsam da ben bu zatı ziyaret edeceğim."

sh»:(Sn.Şh. S.79) Aniden ayağa kalktım, ama mermiler vızır vızır yanımdan geçiyordu. Bu sırada Molla Said-i Meşhur'un şöyle hitap ettiğini işitmiştim: "Allah için cihad ediniz. Allah bizim muînimizdir!" Daha sonraları yanıma gelip ellerini sırtıma vurarak bizlere korkmamamızı, zafere ereceğimizi bildiriyordu. Sibirya'ya sürgün ve sürgünden kaçış

Sonraları Ruslar bizleri esir edip Sibirya'ya sürgün götürdüler. Molla Said-i Meşhur'u bizlerden ayırıp başka bir kampa götürmüşlerdi. Beni başka bir grupla Sibirya'ya götürdüler. Bu esaret günleri ve daha sonraları ben Sibirya'da ve Bakü'de uzun yıllar kaldım. Ancak altı yıl sonra Bakü'den ayrılıp Ahlat'a gelebildim. Bizim firar hadisemiz çok zor olmuştu. Bir ara bende takat derman kalmamıştı. Benim de içlerinde olduğum kervan beni terk etmişti. Ben yorgunluktan ve perişaniyetten dolayı daha ileriye gidememiştim, ayaklarım çekilmişti. Kervan beni attı ve gitti. Bana, "Artık seninle uğraşacak vaktimiz yoktur" dediler ve beni bırakıp gittiler. Yalnız ve her şeyden ümitsiz olarak beklerken, bir ara baktım, kıble tarafından bir zat geliyor. Bana o anda dedi: "Kalk, ne duruyorsun buralarda?" O ara bana bir cesaret geldi, sanki canlandım. O sırada bana "Kalk!" diyen zatı tanımadım, yalnız savaşta sırtında bulunan pelerin gibi bir bez sanki yüzümü sıyırdı, yüzümü okşayarak geçti. Ben bu heybetli zatın ikazından sonra sanki yeniden canlandım. Bana büyük bir kuvvet ve can geldi. Bismillah deyip, kalkarak yoluma devam ettim. Nihayet biraz gayret ve yorgunluktan sonra bizim kervana kavuştum. Bu defa onlar şaşırıp kalmışlardı. Ben başımdan geçen bu hadiseyi Bediüzzaman'ın büyük himmetine, yardımına ve kerametine bağlıyorum. Molla Said'in duaları hürmetine yeniden hayata kavuşmuştum. Ben buna, "Ancak o zat olabilir" diye inanıyorum. Hele yağmur gibi şarapneller ve kurşunların yağdığı bir sırada, atın üzerindeki o heybetini ve celâlini hiçbir zaman unutamam. Bu zat, yâni Bediüzzaman Molla Said-i Meşhur, hem kumandan hem de evliyaydı. O, zamanın Abdülkadir Geylanî'sidir. Sonra kendisi çok güzeldi. Bedenen ve sureten erkek güzeliydi. Babayiğitti ve çok mehîbti, çok heybetliydi. Bütün bu olup bitenlerden sonraki zamanlarda Üstad Bediüzzaman'ın bütün vatanımızdaki büyük hizmetlerini duyarak, çok seviniyor ve Üstadı çok seviyordum. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.80)

HALİL ÇINAR "Bu kurşunlar Müslümana tesir etmez" Nur Üstad Bediüzzaman'la beraber Birinci Cihan Harbinde Erzurum-Pasinler cephesinde Ruslara karşı çarpışan Halil Çınar l889'da Van'ın Ahlat kazasında doğmuş ve yine aynı yerde l970 senesinde rahmete kavuşmuştu. Oğlu Mahmut Çınar, babası için şunları söylemektedir: "Babam, Halil Çınar l328'de muvazzaflık askerliğini bitirmiş, l329'da Üstad Bediüzzaman'la beraber Cihan Harbinde l330 ve l33l'de Kafkasya Cephesinde Rus ordularına karşı kahramanca çarpışmışlardı. "Birinci Cihan Harbinin o dehşetli günlerinde, Kafkasya dağlarında; kışın yağmur ve karları altında, mevzide bulunurken, amansız bir müsademe ve çarpışma oluyor. Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendi askerlerinin ve keçe külahlı fedâilerinin başında milis albayı olarak yağmur gibi yağan Rus'un kurşunlarının önünde, mevzileri ve siperleri mütemadiyen gezmek suretiyle idare ediyordu.Çok celalli ve heybetli bir şekilde askerlere kumanda ediyordu. Rus'tan gelen kurşunlar, Bediüzzaman'ın aziz vücuduna isabet ettiği halde, kendisine hiç tesir etmiyordu. Aynı zamanda elini kaputunun cebine atarak, Rus kurşunlarını cebinden çıkararak, Müslüman askerlere gösteriyordu. Vücuduna değmeyen kurşunları askerlere gösterirken, şöyle diyordu: "Bu kurşunlar bihakkın Müslüman olanlara tesir etmez." Mahmut Çınar babasından bu hatıraları dinlerken, çok sevip ve heyecanlandığını ve hiç unutamadığını ifade etmektedir. (Bu röportajı Van'dan yapıp gönderen Mustafa Öztürkçü kardeşime teşekkür ediyorum.) (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.81) OSMAN BİRGÜL (Kürt Osman)

"Büyük kumandan Bediüzzaman" On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, l896da doğan Osman Birgül'ü, l9 Mayıs l984'te Samsun'da ziyaret edip hatıralarını dinlemiştim. Samsun'da kendisine "Kürt Osman" diyorlardı. Biz de bu lâkapla arayıp bulduk. Bir namaz çıkışından sonra oturup Üstadı konuştuk. Çok yaşlı olmasına rağmen, dinç ve kuvvetli hafızasıyla, elli-altmış sene evvel yaşadığı anları bugün gibi anlatıyordu. [] Osman Birgül (Kürt Osman) Osman Birgül, Bediüzzaman'ı Birinci Cihan Harbinde, Pasinler cephesinde görmüş. Elini öpüp duasını almıştı. O esnada kendisi Hamidiye Alayında nefermiş. Hamidiye Alayı kumandanlarından, Hasan Ali aşiretine mensup Abdülbaki Bey isimli bir zatla yine Alay Komutanı Süleyman Bey de Bediüzzaman'a gidip hürmetle elini öpüyorlarmış. osman Birgül "Büyük kumandan Bediüzzaman bizlere dua ediyor, cesaret veriyor, 'Kâfirden korkmayın, zafer bizimdir, Müslümanlarındır' diyerek teşvik ediyordu" diyor. Osman Birgül Bediüzzaman'ın savaşta beş-altı defa hafif yaralar aldığını, başında padişah tacı gibi bir sarık bulunduğunu, sırtında cübbe olduğunu anlattı. Üstadı son olarak da Trabzon'da, Bediüzzaman Batı Anadolu'ya sürgün edilirken görüp ziyaret etmiş ve duasını almış. Savaş günlerinde düşman askerlerine aman vermediği için "Osman Keskin" diye anıldığını anlatan bu yaşlı gazinin oğlu da Kore Savaşında şehit düşmüş. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.82) [] Mustafa Yalçın

Yedi cephede çarpışan MUSTAFA YALÇIN l895'de Bolu'nun Yığılca kasabasında doğdu. Birinci Cihan Harbinde muhtelif cephelerde bulundu. Bediüzzaman'ı harp çephesinde ve Sibirya esaretinde tanıdı. Yığılcalı Mustafa Yalçın'ı nasıl bulduk? Düzceli dostların temin ettikleri bir arabayla Yığılca otobüsünün peşine takılmıştık. Yığılca'da kendimizi, gönülden dost ve kardeş Dilaver Kanber'in sıcak alâkasına bırakmıştık. Yığılca'nın en uzak bir köyü olan Homrus'a gidecektik. Bir saat kadar arabayla gittikten sonra, iki saat kadar da yaya gidecektik. Yeşilin en güzel renkleriyle çevrili yollar, gürül gürül akan çoşkun sular, tabiatın insan ruhunu okşayan, kalbinin sesini duyuran manzarasını seyderek, Yoğun Pelit köyüne ulaşmıştık. Kısa süren molada, köylülerle, hasseten ihtiyarlarla sohbet esnasında, aradığımız, ziyaretine gitmek için yollara düştüğümüz zatın az önce bir kamyonla Yığılca istikametine gittiğini öğrenmiştik. Bu defa yarı yoldan tekrar Yığılca'ya dönmüştük. Aradığımız "Gök Göz" lâkaplı "Recep oğlu Mustafa"yı veya "Mustafa Yalçın"ı Yığılca kahvehanesinde çayını yudumlarken bulmuştuk. Ak sakallı, ak yüzlü, seksen dört yaşındaki, cepheden cepheye koşmuş gazi dedeyi, Dilaver Kanber Beyin evinde dinlemeye başlamış, notlarımızı tutuyorduk. Kafkasya'dan Galiçya'ya, oradan da Sibirya'ya kadar uzanan bir uzun hatta on senesi geçmişti. Bu on seneyi birkaç sayfaya sığıştırmaya çalışıyorduk.

sh»:(Sn.Şh. S.83) Başımızda Molla Said vardı

Mustafa Yalçın Efendi safi haliyle anlatıyor, biz de dinleyerek yazmaya çalışıyorduk: "İsmim Mustafa Yalçın, l3ll (l895) doğumluyum, Seferberlikte asker oldum. Askere giderken evliydim. Bir kız çocuğumu beşikte bırakarak vatan müdafaasına koştuk. "İlk defa bizi 9. Depo Alayının bulunduğu Adapazarı'na götürdüler. Orada talim, terbiye gördük. "O zamanlar Çanakkale'de muharebeler devam ediyordu. Top sesleri Ada'dan (Adapazarı) işitiliyordu. "Çok sıkı ve acele bir talim gördük. Bizi hemen Çanakkale l9. Kolordu l57. Alaya verdiler. Bizim dehaletimizden 20 gün sonra savaş sukût etti. İngilizlerin 'yarım dünya' dedikleri gemisini batırdık. Bizi Çanakkale'den apar topar alarak, Doğu Cephesine götürdüler. Kars'ta 8. Fırka'da idik. Başımızda Molla Said vardı. Ruslar ve Ermeni çeteleri durmadan saldırıyorlardı. Molla Said bize dersler verirdi "Molla Said bize o zaman 'Tıfılya' dediğimiz dersler veriyordu. Bu dersler geceleri hep devam ediyordu. Hasankale'de Molla Said'le birlikte Ruslara karşı amansızca savaştık. Hoca'nın başında önce sarık vardı. Ama savaş sırasında 'keçe kalpak' dediğimiz başlığı giyiyordu. "Ben o sırada Hasankale'de yaralanıp, geri geldim. O zaman kalçamdan (işte yarası hâlâ açık) şu şarapnel yarasını aldım. Orada erkekliğimi kaybettim. Ben çoktan ölürdüm, ama Molla Said yanındaki dört arkadaşa birer dua yazıp vermişti. Onu boyunlarımıza astık. Bize hiç kurşun değmedi. O zaman bir Müslümana yüz gâvur ateş ediyordu. Sonunda yaralandım, beni geri aldılar. Molla Said savaşa devam ediyordu. Beni Konya'da tedavi ettiler. Ondan sonra batıya, Avusturya, Karpatlara, Galiçya cephesine götürdüler. At üstünde kitap yazıyordu "Molla Said Efendi kahraman bir insandı. "O, atın üzerinde cephede, önde hücum ederdi. İyi silâh kullanırdı. Sipere girmezdi.

"Bir ara Doğu Cephesinde bazı birliklerin dağılmak üzere olduğu haberi Molla Said'e söylendi. Molla Said ihtilafları hemen kaldırdı. Dağılmamayı sağladı. Çok güzel anlatıp, sanki insanları büyülü

sh»:(Sn.Şh. S.84) yordu. "Sonra o cehennemi savaş içinde at üzerinde kitap yazıyordu. Yazdıklarını talebeleri, gençler de yazıyorlardı. Çok iyi ata biniyordu. Ruslara taş çıkartıyorlardı. Bize, "Hiç korkmayın Müslümanın imanı her güçten daha kuvvetlidir" diyordu. Bize her gece yazdıðı kitaplardan okuyordu. Ben cahil olduðum için pek bir şey anlamıyordum. Ama Molla Said'i görünce cesaretim had safhaya çıkıyordu. Heybetli bir insandı. Bize karşı da çok müşvik davranıyordu. Sibirya'da Molla Said'le karşılaşıyoruz. "Sonra biz Avusturya cephesinde Ruslara karşı savaşa girdik. Sol cenahta Avusturya, sað cenahta Almanlar vardı. Avusturyalılar, Ruslara teslim olunca bize oyun ettilen. Sol cenah boşalınca biz esir düştük. Tam 30 bin kişi idik. Bizi hep esir aldılar. Sonra trenlere bindirip 42 gün tren yolculuðundan sonra Sibirya'ya götürdüler. Yolda bize çok eziyet ettiler. Yaralılara bakmadılar. Her istasyonda bizi indirip, eziyet ediyorlardı. Bir parça ekmeði havaya atıp, bizi saldırtıyorladı. Sonra resimlerimizi çekiyorlardı. Sibirya'ya bizi daðıttılar. Gruplar halinde kamplarda kalıyorduk. Tarih falan bilemem. Ben cahilim. Onun için hâdiseleri sıraya koyamıyorum. Ýşte biz oraya varınca bir Doðu Cephesinden esirler gelmiş, dediler. Kampta merakla hep dışarı toplandık. Çok esir vardı. Ama karşıdan iki kişiyi getiriyorlardı. Onları iyi kolluyorlardı. Bir de baktım Molla Said ve yanında Ýznikli Osman dediðimiz bir talebesi vardı. Sandık gibi bir şey taşıyordu. Onun içinde Üstad'ın kitapları vardı. Osman'dan başkasını yanına sokmuyorlardı. Osman, Onun hizmetine bakıyordu. Kendisi yaralı idi. Bacaðı yaralanmıştı. Orada tedavi ettiler. Onu da bir koðuşa yerleştirdiler. Sibirya'da iken, "ileride buralar da Müslüman olacak" diyordu "Havalar çok soðuktu. Orada gece-gündüz belli olmuyordu. Güneş batmazdı. Orada da geceleri Molla Said Efendi boş durmuyor, yasak olmasına raðmen gece başka kamplara

gidip gidap okuyordu. Gündüzleri namazları bize kendisi kıldırıyordu. Önce müdahale edip, kıldırmadılar. Sonra Üstad onlara birşeyler söyledi, biraz serbest bıraktılar. Kalabalık olarak bir araya getirmemeye çalışıyorlardı. Orada biz Ona 'Diyanet Reisi' diyordu. O Rus nöbetçilerine bile din anlatıyordu. Dinleyen nöbetçilere zabitleri baskı yapıyorlardı. Molla Said Efendi, bize hep moral veriyor, 'Üzülmeyin, kurtulacaðız' sh»:(Sn.Þh.S.85)

diyordu. Ben Üstad'ın Sibirya'da geceleri uyuduðunu bilmiyorum. Hep okuyordu. Bir şeyler not ediyordu. Ve bize: 'Gelecek zamanda buralar da Müslüman olur; ama şimdi anlamıyorlar' diyordu. Biz de kendisi başımızda olunca hiç korkup üzülmüyorduk. Sibirya'dan kaçıyoruz "Bir gece yarısı idi. Üstad bizim bulunduðumuz 15-20 kişilik bir bölmeye geldi. Bize ders yapıyordu. O arada koşarak biri geldi. Bu Konyalı Tahir dediðimiz arkadaşımdı. 'Bu gece kaçalım' dedi. On yedi kişi toplanıp karar verdik. Üstad bize katılmadı. O gece onu son görüşüm oldu. Bizim için dua etti. Rus nöbetçisini boðduk. Tel örgüden sürünerek geçtik. O gece hayli yol aldık. Ýçimizde yol bulan zabitlerimiz vardı. Bunlardan hatırladıklarım, beş zabit vardı: Binbaşı Ethem Bey, pusula tayini işlerine baktı. Yıldızlardan aðaç yosununa kadar herşeyden o yön buluyordu. Akıllıydı. Molla Said'den eðitim görmüştü. Bir de Kâmil Bey diye bir binbaşı vardı. Hatırlıyorum. Doðudan batıya doðru Petersburg , Doðu Almanya, Romanya ve sonunda Ýstanbul'a geldik. Bizi yarı yolda yakalayıp, sorguya çektiler. 'Savaşta buralarda kaldık. Bir daha çıkamadık. Biz işçiyiz' dedik. Onlarla hep Kâmil Bey ile Ethem Bey konuşurdu. Dillerinden anlıyorlardı. Bu8lar esirlerden deðil, 'vorni'dir deyip bizi saldılar. Vorni: Ýşçi demektir. Kâmil Bey Doðuda Pasinler'de çarpışırken benim bölük komutanım idi. "Rusya'dan dönüşümden sonra dinlenmeden Kurtuluş Savaşına girdim. Orada da kolumun yarısını kaybettim. Ben 14 sene hiç asker çantasını omuzumdan indirmedim. Yemen, Çanakkale, Ruslarla Doðuda, Batıda Galiçya'da, Kurtuluş Savaşında tam 7 cephede bulundum. "Bu vatanı nasıl severdi?"

"10 yıl öncesine kadar yine dinçtim. Hareketliydim. 10 yıl önce Molla Said'in Kars cephesinde bana yazıp verdiði duayı boynumdan düşürüp, kaybedince bana birden ihtiyarlık çöküverdi. Ah! O tatlı dilli Molla Hocamın yüzünü bir kere daha görmeye canımı veririm. Bu vatanı nasıl severdi. Hatta Ona Ruslar şaşar kalırlardı. Molla Said, Nikola'ya ihtiram etmemişti Biz Batıdan esir olup Sibirya'ya gittik. Molla Said, Doðudan esir olmuştu. Bir koca gâvur vardı: Nikola diyorlardı. Ben onu Petersburg'da (Leningrat) görmüştüm. Zalim biriydi. Molla Said ona ihti

sh»:(Sn.Şh. S.86) ram etmemiş. Onu çok kızdırmış. Hatta astıracakmış. Sonra Üstadı dindarlığından astırmamış. Rus zabitleri, Üstad'a ayrı bir gözle bakarlardı. 'Bu madam Nikola'ya meydan okumuş, acaip bir adam' diyorlardı. Ben sonra Molla Said'in kaçtığını duydum; ama bulup göremedim. "Hep iman lazım, diyordu" "Şimdi, 'Molla Said gelmiş, savaşa seni çağırıyorlar' deseler koşarak giderim. Molla Said ile savaşmak bir orduya iferman okumak demektir. O korkusuz bir adamdı. Gecesigündüzü İslâm işleri ile uğraşmaktı. 'Hep iman lâzım' diyordu. 'İman herşeye bedel' diyordu. Ondan ötürü de Ermeniler ve Ruslar ondan bezmişlerdi. Kerâmetli bir adamdı. Yoksa bir kurşun yer ölürdü. Top gülleleri arasında at koşturup, kitap yazmak kimin aklına gelir? 'Bu kitap çok önemlidir' diyordu." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.87) []

Halil Paşa Enver Paşanın amcası HALİL PAŞA Savaş esnasında Bediüzzaman'la mektuplaşıyordu Bediüzzaman'ın yakın dostlarından birisi de Harbiye Nâzırı Enver Paşanın amcası olan Halil Paşadır. Harbiyeden mümtaz yüzbaşı olarak mezun olan Halil Paşa, Birinci Cihan Harbinde tümen kumandanı olarak vazife görmüştür. Bilhassa İran, Van ve Bitlis cephelerinde kahramanlıklar göstermiştir. Harb esnasında gönüllü milis albayı olarak vazife gören Bediüzzaman'la mektuplaşmaları ve haberleşmeleri olmuştur. İşârâtü'l-İ'caz tefsirin kâtibi, Bediüzzaman'ın talebe ve fedâisi Molla Habib Efendi, Bediüzzaman'la Halil Paşa arasında irtibat ve haberleşmeyi sağlıyordu. Molla Habib, bu irtibat görevlerinden biri esnasında, bir İran dönüşü, eski ismi Vastan, yeni isim Gevaş olan kazâda Ruslarla muharebe ederken şehit düşmüştür. Molla Habib'le ilgili olarak gerek Emirdağ mektuplarında ve gerekse Nur'ların diğer yerlerinde bahis ve hatıralar vardır. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.88) BİNBAŞI ALİ HAYDAR "Firarda Volga Nehrini birlikte geçtik" Uzun yıllar Selânik Askerlik Şubesinde görev yapan Çorum'lu Binbaşı Ali Haydar Bey, Bediüzzaman'la birlikte Rusya'dan nasıl firar ettiklerini şöyle anlatıyor:

"Bediüzzaman'la birlikte volga nehrini çok harika bir tarzda geçtik. Nehri geçerken, ayağımız kara gömülür gibi, bazan topuğumuza, bazan dizimize kadar suya batıp çıkıyorduk. Ben çok heyecanlanıyordum. Nehri geçtikten sonra Bediüzzaman bana dönüp dedi ki: "Kardeşim Ali Haydar, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi musahhar ettiği gibi, bize de senin yüzün hürmetine Volga nehrini musahhar etti.' "Benim üzerimdeki hayret ve şaşkınlığı gidermek istiyordu. Ben cevaben kendisine dedim: "Nasıl geçip kurtulduğumuzu ben biliyorum. Ama siz bilirsiniz Üstad'ım, yine de sizin dediğiniz gibi olsun." Araştırmalarımızda Ali Haydar Bey hakkında, daha aydınlık bilgiler elde edemedik. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.89) [] Dr. M. Asaf Dişçi DR.M.ASAF DİŞÇİ Dervişoğullarından M. Asaf Dişçi, l884 yılında Erzurum'da doğmuş. Birinci Dünya Savaşında Ruslara esir düşmüştü. Bediüzzaman Said Nursî ile birlikte Kosturma'da esaret hayatı yaşamıştı. Bediüzzaman'la geçen esaret günleri M.Asaf Dişçi, Bediüzzaman'la karşılaşmasını ve hatırladıklarını bize anlattı. Bu hatıralarında Asaf Dişçi diyor ki: "Esaretten önce beni Sarıkamış'ın Hamamlı köyüne götürmüşlerdi. Daha sonra ise Sibirya'ya sevkettiler.

"İşte Bediüzzaman'ı orada gördüm. Kosturma eyaletinin Kilogrif kasabasındaydı. Daha sonra Onu içerlere, büyük esirler kampına, Kosturma içlerine sevkettiler. Birlikte altı ay kadar kalmıştık. "Bir odayı mescid yapmıştı. Kendisi alay komutanı olduğu için, maaş da alıyordu. Aldığı maaşları hep hayır hizmetlerine sarf ediyordu. Mescide harcıyor, çeşitli masraflar ediyordu. Esirler kendisine alay komutanı olarak çok hürmet ediyorlardı. Kendisi ise 'Ben hocayım' diyordu. Esirler iade edilirken de kendini hoca olarak tanıtmak istiyordu. "Günlük yaşayışı da, çok sade idi. İki yumurta, bir dilim ekmekle günlerini geçirirdi. Benim anlattıklarım sadece gördüklerimdir. Yoksa bunlar Onun hayat ve hatıralarının yanında, pek ehemmiyetli değil. Sonra aradan yarım asır geçtiği için hep unuttum. "Vakitleri hep dolu idi. Tefsir okur, esirlere ders verirdi. Esir as

sh»:(Sn.Şh. S.90) kerler ve subaylar kendisine çok hürmet ederlerdi. Yanında kimse öyle rastgele konuşamazdı. Ayağını bile uzatan olmazdı. Şayan-ı hürmet bir insandı. Kaldığımız yer büyük bir sinema salonuydu. Salonun bir kısmını bölerek mescid yaptırdı. "Dehşetli kışlar oluyordu. Kızaklarla nakliyat yapılıyordu. Bir gün koğuştan çıkmış, karargâha gidiyordum. Yolda tuvalete çıkmıştım. Sonra elimi karla temizliyordum. O sırada kendisiyle karşılaştık. Kar-tipi, göz gözü görmüyordu. Kış-kıyamet bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bana doğru gelerek: 'Sakın ellerini bir yere sürme' mahçup oldum.' Aman efendim ne münasebet, beni çok mahcup ettiniz' dedim. Gülerek, 'Ellerini uzat, sen benim kardeşimsin' diye iltifat etti. "Esarette boş zamanlarımız da çok olduğu için, her gün Kur'ân'dan yedi cüz okurdum. Onun iltifatlarını, iftiharla kabul ederdim. Babana mektup yazarsan selâm yaz' derdi. O zaman ne kadar kuvvetli bir imanımız vardı. Harplerde ne kadar korkusuzduk. Şehadeti canıma minnet bilirdim. "Esaretim 22 ay sürdü. Tekirdağ'lı bir arkadaşla esaretten kurtulduk ve İstanbul'a geldik. Daha sonra Üstad Bediüzzaman'la İstanbul'da yine görüşmelerimiz oldu.

"Onun gibi bir kimseyle birlikte esaret hayatı yaşamak, hayatımın en unutulmaz günleridir. Bu Allah'ın bir lûtfu ve ihsanı olmuştu benim için." Şiire de merakı olan Asaf Dişçi, bize bir şiirini okudu: "Gelince vakti zamanı Erişir lütf-u Sübhani. Olmazsa izn-i Rabbani Edemez kimse ihsanı Bu da bir kerem-i Yezdani Diledi nasip etti imanı." Asaf Dişçi Beyin hatırası, Sibirya buzullarından bir pencere açmıştı. Bu esaretin Şâhitler'in Dilinden Asaf Dişçi, Bediüzzaman'la geçirdiği günleri hayatının en tatlı ve şerefli anları olarak iftiharla yadediyor. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.91) [] Abdurrahman Zapsu Bediüzzaman'ın, Rus kumandanına ayağa kalkmadığını yazan ABDURRAHİM ZAPSU Bediüzzaman'ın Rusya'da esarette iken, kampı teftişe gelen kumandana ayağa kalkmaması hadisesini ilk defa basında duyuran Abdurrahim Zapsu'dur.

Hadise, l9l7 yılında, Moskova'nın kuzeydoğusundaki Volga nehri kenarında Kosturma'da cereyan etmiştir. O yıllarda Hazar Denizinde, Nargin Adasında esir olan Abdurrahim Zapsu, hadiseyi bir subaydan dinlemiştir. Aradan otuz sene geçmesine rağmen, Bediüzzaman hadiseyi hiç kimseye anlatmamıştır. Abdurrahim Zapsu'nun l948 yılında Ehl-i Sünnet mecmuasında hadiseyi anlatan makalesini kendisine okuyanlara Bediüzzaman şöyle demiştir. Bediüzzaman hâdiseyi doğruluyor "O esaret hadisesinin aslı doğrudur. Fakat şahidim olmadığından tafsilen beyan etmemiştim. Yalnız bir manganın beni idam etmek için geldiğini bilmiyordum, sonra anladım. Ve Rus kumandanı tarziye için Ruşça birşeyler söyledi, ben bilmedim. Demek, hazır bulunan ve bu hadiseyi gazeteye ihbar eder Müslüman Yüzbaşı anlamış ki, kumandan tekrar tekrar 'affet' demiş." Zapsu'nun iki şiiri Abdurrahim Zapsu'nun İslâmî sahadaki birçok eseri yanında, güzel şiirleri de vardır. Bir münâcatında şöyle demektedir: Ulu Rabbim, bizi affet, ne kadar noksanız. Aciziz kulluğu yapmakta, evet, insanız. Tanırız, ümmetiyiz, Ahmed'ine hayrânız. Gönül ümitle dolu; ağlıyoruz, nâlânız.

sh»:(Sn.Şh. S.92) Başka bir güzel manzumesi: Selâhaddin-i Eyyubî'lerin, Târık'ların nerede? Uyan ey âlem-i İslâm, sana gafil diyen vardır. Evet, silkin bu cehlinden, sana cahil diyen vardır.

Cihana ilmi öğrettin, neden cehlin esirisin. Senin nurunla âlem, ilmi öğrendi, terakkîler. Senin mahsûl-ü feyzindir, temeddünler, taharrîler. Hani Sıddîk u Faruk'un, hani Osmân, hani Haydar! Gazâlilerle Râzîler, ne oldu İbni Sinâlar! Hani Osman Gazi'ler, büyük fatih'lerin nerede? O Yavuz'lar ne oldu, nerede kaldı azm ile iman? Neden ilmi bıraktın, bunu mu emrediyor Kur'ân? (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.93) [] Molla Yasin Saatçioğlu Bediüzzaman'ın harp arkadaşı MOLLA YÂSİN SAATÇİOĞLU Molla Yasin Saatçioğlu (l876-l965) Van'ın kurtuluşunun kahramanlarındandır. Bediüzzaman'ın harp arkadaşı, dost ve talebelerindendir. "Günlerimiz harp cephesinde geçti" "Seydâ ile birlikte on beş yıl kadar beraber bulunduk. Aynı zamanda tevellütlerimiz de beraberdir. İkimiz de 93'lüyüz. Günlerimiz harb cephelerinde, Van'da ve Erek Dağında geçmiştir. Bir gün yolda kendisine üç hususu niçin terk ettiğini sormuştum. Bunlar, evlenmek, ilmî elbise giymek ve hacca gitmekti.

"Bu meselelere Nur'lardaki gibi cevap verdi. Hicaz'a gitmenin maddî imkânlarla olacağını, kendisinin bu imkâna sahip olmadığını söylemiş, 'Fakat günde beş defa Allahu Ekber diyerek niyeten, hayâlen yüzünü Beytullaha çevirmek, o şekilde ibadet edebilmek büyük mazhariyettir' diye ders vermişti. "Her zaman ve vakti ibadet ve dualarla geçerdi. "Harpte büyük bir alayın başına geçti. Gönüllü fedailerle, milis teşkilâtının başında çarpıştı. Bu çarpışmanın neticesi Bitlis'te yaralı olarak esir düştü. İki sene kadar Rusya'da esir kaldı. Esaretten kurtulması da hârika ve kerâmetkârane bir hâdisedir. Onların dilini bilmediği halde Allah'ın yardımıyla o esaretten kurtuldu, vatana döndü. "Diğer birçok Âlimlerin ilmi deniz olsa, onun topuğuna bile ulaşamazlar. Onun himmet ve kerâmetlerini çok gördük. "Van'dan alınıp da Isparta'ya götürüldükten sonra bir daha görmek nasip olmadı. İnşaallah bizi öbür dünyada da terk etmez." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.94) [] Sinan Omur: Hüradam gazetisin yayınlamaya başladığı l937 yıllarındaki gençlik günlerinde. SİNAN OMUR Bediüzzaman, "Benim üç Sinan'ım var: Mimar Sinan, Ümmi Sinan ve Omur Sinan" diyordu."

Otuz sene evvelki menhus ihtilalin o uğursuz günlerinde, Risale-i Nur şaheserlerini okumak ve İslâmî hayatı yaşamaya başlamak gibi, şerefli bir suçtan Gaziantep lisesinden kovularak İstanbul'a geldiğim günlerdeydi. O günlerde vilayet karşısındaki Sinan Matbaasında Nur Risaleleri gizli gizli basılıyordu. Muhterem Abdülvahid Mutkan Ağabeyim, beni de ara sokaklardan, bazı duvarlardan atlayarak, bugünkü defterdarlığın bulunduğu yerde çalışan Sinan Matbaasına götürürdü. Burada Nur Risalelerinin basılma ve tashih gibi faaliyetlere şereflerle iştirak ederdim. Risale-i Nur ve Sinan Matbaası İşte daha önceki l957-58 senelerinde Gaziantep'te Nazım Gökçek Ağabeyin bizlere okuyarak tanıttığı Hür Adam gazetesinin sahibi merhum Sinan Omur Beyi de kendi matbaası olan Sinan Omur Matbaasında tanımıştım... Daha sonraki senelerde Fatih-Kıztaşı (Nurtaşı)ndaki Okumuş Adam sokağındaki evinde çok ziyaret ve sohbetlerimiz olmuştu. Merhum Hür Adam gazetesi sahip ve yazarını son olarakv vefatından bir kaç gün evvel, muhterem Ahmed Şahin Hoca ile birlikte ziyaret etmiştik. O günlerde Yeni Asya gazetesinde Bilinmeyen Taraflarıyla bediüzzaman Said Nursî çalışmamız tefrika ediliyordu. Bu tefrikanın neşredildiği Yeni Asya'nın arka sayfalarını hasta yattığı odanın çepe çevre odasına asmıştı. Iztıraplar içinde bulunduğu halde, hiç kendi hastalık ve acılarını düşünmüyor, mütemadiyen Üstad Bediüzzaman'dan bahsediyor, onun kahramanlığından, salaha

sh»:(Sn.Şh. S.95) tinden ve takvasından, İslâmiyete olan büyük hizmetlerinden anlatıyordu. Rahmetli Sinan Omur, karyolasının kenarlarında gerili bulunan iplere tutunarak, yerinden kıpırdamaya ve hareket etmeye çalışıyordu. Unutamadığım o gün, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını yazmandan dolayı tekrar tekrar tebrikler ederek, hasta yatağında sevinç gözyaşları içinde, yanında ve baş ucunda hazırladığı Hür Adam gazetesinin kocaman bir cildini "Bunlar senindir" diyerek, elleriyle tutarak bana hediye etmişti.

[] l970 yıllarında Fatih'teki Okumuş Adam Sokağı'ndaki evinde rahmetli Sinan Omur Beyle sohbet ettiğimiz günler Bu ziyaretimden birkaç gün sonra Hür Adam gazetesinin ve Sinan matbaasının bu yiğit mensubunun cenaze namazını Fatih camiinde kılmıştık. Mekânı ve makamı nur olsun! Üstad Bediüzzaman'ı can ü gönülden seven Sinan Omur l898'de Bolu'da dünyaya gelmiş ve l974 Mart ayında rahmete kavuşmuştu. Hür Adam'cı Sinan Omur, Nur Üstad Bediüzzaman'ı iki defa ziyaret ettiiğini anlatmıştı. İlk görüşü Birinci Cihan Harbinde, kendi ifadesiyle "l332'de." Yani l9l6 senesinde Sübhan Dağı'nda. İkinci görüşü ise l925 senesinin başlarında İstanbul-Eminönü'ndeki Hidayet Camiinde olmuştu. Said Nursî'nin askeri cephesi Hatıralarını şöyle anlattı: Üstad'ı ilk olarak l332'de Sübhan Dağı'nda görmüştüm. O zaman ben muallim mektebi talebesiydim. l332'nin 24 Temmuz'unda idi. Ben l8 yaşındaydım, beni askere almışlardı. O zaman Şarkta

sh»:(Sn.Şh. S.96) Üstadı görmüştüm. O zaman üstad milis teşkilatı başkumandanıydı. Başında yeşil bir sarık, omuzunda apoletleri vardı. Devamlı at üzerinde dolaşır, orduya cesaret verirdi. Milis teşkilatının kurulmasını Enver Paşa, Vehib Paşa'ya söylemiştir. Vehib Paşa da bunu Bediüzzaman'a (O zaman ismi Bediüzzaman Said Kürdî idi) teklif etmişti. Ve böylece Bediüzzaman milis teşkilatını kurmuştu.

Enver Paşa, milis kuvvetlerinin hazırlanmasını söylediği zaman, Bediüzzaman da, "milis kuvveti bizden, erzak da sizden" diye cevap vermişti. Milis teşkilatı dört-beş bin kişiydi. Said Nursî miralaydı, yani rütbesi, albaylıktan bir derece daha yüksek kaymakamlığa tetabuk ediyordu. Kuvvetlerin başkumandanlığını yapıyordu. Bediüzzaman'ın milis kuvvetlerine "Keçe Külahlılar" derlerdi. Ruslar, 'Keçe Külahlılar geliyor!" diye duydukları zamanlar nereye kaçacaklarını şaşırır ve bilemezlerdi. Düşmanlar, keçe külahlılarla karşılaştıklarında neye uğradıklarını anlamazlardı. Efendim o zaman bizim elimizdeki kılıçlar adetâ dürtmek içindi. Halbuki onlar at üzerinde silâh kullanırlardı. Attıklarını mutlaka vururlardı. Üzerlerinde beyaz bir pelerin bulunurdu. Bunun ile fedâiler araziye uyarlar, hele kış günlerindeki karda hiç fark edilmezlerdi. Keçe külahlı bir fedâi atının dizginlerini bir koluna bağlar veya kolunu atar, ayaklarını atın karnına sıkı sıkı sarar, tamamen serbest ve rahat bir şekilde, sür'atle yol alırken, seri olarak ateş ederlerdi. Çok keskin nişancıydılar, boş ateş etmezlerdi. Aslında benim bu sizlere anlattığım, devletin arşivlerinde de vardır. Bunları yakın tarihçilerimizden Feridun Kandemir de iyi bilmektedir. Yine bana Fahri Kırkalı anlatmıştı. Bediüzzaman Bitlis'te esir düştüğünde Sibirya'daki esir kamplarından birisine sürülmüştü. Esarette kampta iken şöyle bir hadise cereyan ediyor: Başkumandan birgün esirleri teftiş için kampa geldiği zaman bütün esirler ayağa kalktığı halde Bediüzzaman oturmuş vaziyette, ayaklarını da ileriye atmış, elindeki bir çomağı çakısıyla sivriltmektedir. Rus orduları Başkomutanı Nikola, Said Nursî'nin önünden geçtiği halde, o hiç tavrını bozmuyor ve elindeki çomağı sivriltmeye devam ediyordu. Tekrar önünden geçtiği halde kendisiyle hiç ilgilenmiyor. Tafsilatını bildiğimiz hadiseyi bana anlatan Fahri Kırkalı, "biz böyle bir kahraman görmemiştik" diye çok hayran bir şekilde bu hadiseyi çok uzun olarak bana anlatmıştı.

sh»:(Sn.Şh. S.97) "Üstadı Şeyh Said'le karıştıranların kulakları çınlasın"

Yakın tarihimizdeki en büyük siyasiler bile Bediüzzaman'ı harcayamadılar. Müfit Bey, Şeyh Said'e tazim ettiği için asılmıştı. Bu kadar büyük zulümler yapmışlardı. Said Nursî'yi, Şeyh Said'in isyanına karıştıranların, onu suçlayanların kulakları çınlasın! Şeyh Said merhuma hürmet duyanları, ona selâm verenleri bile asmışlardı. Fakat Said Nursî'ye dokunamamışlardı. Niçin? Zira Said Nursî'nin bu isyanla hiçbir alakası yoktu. Çünkü Bediüzzaman daima müsbet hareket eden bir şahsiyetti. Gidiniz, bakınız efedim, bu hususta da Feridun Kandemir'in dosyasında tam dört tane vesika var. Dördü de müsbettir. Küçükyalı'da Cemal Bey, şimdi avukat. Temyiz reislerinden, O da bilmiyor zavallı. Ona kitapları, risaleleri verdim. Beyefendi çok rica ederim, Said Nursî için yapılan ve söylenen iftiraların hepsi yalan. Bu kuvvetli adam. Bu kuvvetli adamı imha etmek istiyorlar düşmanları. Biliyorsunuz, bu adam Türk milletinin imanını kurtarmak istiyor, başka bir şey istemiyor. Bu adam, Müslümanların imanını kurtarmak için elinden ne gelirse yapmış. Onlar da, yani din düşmanları da onun için ne iftira varsa yapıyorlar. Bu yapılan iftiraların hiçbirisi isbat edilemez. Gösterin bana, bu büyük Üstadın dünyada nesi var? Kürdistan kuracakmış, Kürdistanı idare edecekmiş. Şükrü Babanzadeler filân. Şurda burda. Babanzade Kürt Teâli Cemiyetinin sekreteri. Mevlanzade Rifat bey vardı. Serbesti gazetesinin sahibi. Bunlar tutuyorlar Kürt Teâli Cemiyeti kuruyorlar. Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Sadece bunlar değil. Çerkezler, Çerkez hükümeti kurmak istiyorlar. Lazistan hükümeti kurulmak isteniyor. Zaten eskiden Lazistan vilayeti vardı ya! Ahmed Barutçu'nun pederi o teşkilatın reisi. Kazım Karabekir, "Yapma, gel, bana yardım edin" diyor. "Pekala" diyor. "Ben teşkilatımla sana yardım edeyim öyleyse" diyor. Onlar da "Biz Pontusçuları filân mahvederiz. Buraları Rumlara veriyorlar. Biz Rumlara verdirmeyeceğiz. Biz Lazistan hükümeti kurduk burada" diyorlar. Çerkezler, Çerkezistanı Bolu ve havalisinde kuruyorlar. Düzce-müzce havalisinde Balıkesir'de Boşnaklar kuruyor. Hepsi bir yerde devlet kuruyorlar. O zaman bunlar da, Mevlanzâde filan öyle düşünüyorlar. Buralar Ermenilere veriliyor. "Binaenaleyh Ermenilere verilmesin" diyorlar.

sh»:(Sn.Şh. S.98)

Milis Albayı Bediüzzaman da diyor ki: "Madem ki böyle bir kuvvetimiz var, öyle ise Osmanlı Devletinin yıkılmış olan durumunu kurtaralım. Kurtaralım devletimizi. Çünkü Osmanlı Devleti İslâmiyete en büyük hizmeti yapmıştır. Bizlere de çok büyük iyilik ve hizmetler etmiştir. Gelin bu büyük devletimizi kurtaralım. Bizler parça parça olursak birşey yapamayız." Dediğim gibi, Bediüzzaman'ın siyasî cephesi ve görüşü mükemmel. Daha önceleri Selanik'te filan hep İttihatçılarla beraber bulunmuştu. Onlar da bu zata hürmet ederlerdi. Enver Paşa Bediüzzaman'ın elini öperdi daima. Onun dediğini yapardı. "Enver paşa Bediüzzaman'ın elini öperdi" O hususta bilginiz var mı efendim? Üstadın Enver Paşa ile görüşmeleri hakkında bilginiz var mı? Çok var. Hani o anlattığım milis teşkilatını kendisine Enver Paşa kurdurdu. Enver Paşa, Vehib Paşa'ya söylemişti. Vehib Paşa da, "Bediüzzaman Hazretlerine bu işi yaptırayım" diyor. O zaman böylece milis teşkilatı kurulmuş oluyor. Bediüzzaman ve fedâilerinin gösterdiği fedakârlığı tasavvur edemezsiniz. [] Nur Üstad Said Nursî Hazretleri Birinci Şua ismindeki eserinin "Dördüncü Ayet-i meşhure" kısmında Enver Paşa'nın isminin geçtiği satırın üzerine Nur talebelerinden birisinin yazdığı parçanın arasına bir çizgi işaretiyle çıkış yaparak "Şehid" kelimesini ilave ediyordu. O zaman Bitlis valisi Memduh Bey vardı, bir tane de Kel Ali vardı. Bediüzzaman, talebeleriyle ve fedaileriyle birlikte düşmanın eline geçen otuz tane topumuzu geri almıştı. Bunlar askerî mecmualarda vardır. Said Nursî'nin ve milis teşkilatının yaptığı hizmetler erkân-ı harbiye arşivinde bulunur.

Cumhuriyetin ilk senelerinde ne kadar ilim adamı varsa hepsini harcadılar. Hele o şapka kanunu, ona itiraz eden bir tek kişi çıkmamıştır. İzmir Fâtihi Nureddin Paşa vardı. Sonra Bursa mebusu oldu. Ondan başka itiraz eden olmadı. Kâmil Miras'lar, Hasan Basri Çantay'lar birşey yapamadılar.

sh»:(Sn.Şh. S.99) Bediüzzaman'ın M.Kemal'le karşılaşması Hasan Basri Çantay anlatmıştı. Mecliste Reisicumhur seçilirken Üstad da orada hazır bulunuyor. Reisicumhuru kasdederek, "Gideyim şuna birşeyler söyleyeyim" diyor. Bunun üzerine, başta Hasan Basri Çantay olmak üzere oradakiler korkuyorlar. "Şimdi gider, birşey söyler, bizi de tehlikeye atar" diye Bediüzzaman'a mani olmaya, onu zorla durdurmaya çalışıyorlar. Ama Üstad dinlemiyor, gidiyor. Paşa, "Buyurun, bir emriniz mi var?" diyor. "Estağfirullah, emrim filan yok. Sana söylüyorum: Halim ol, selim ol, refik ol, şefik ol. İşte sana söyleceğim budur." Mustafa Kemal paşa "Teşekkür ederim" diyor, kendisini kapıya kadar uğurluyor. Bana yine Hasan Basri Çantay anlatmıştı: "Ondan sonra Mustafa Kemal, Bediüzzaman'a Şark vilayetleri müfettişliğini verdi. Diyanet İşleri Reisliğini verdi. Fakat Bediüzzaman bunların hiçbirini kabul etmedi. Mebusluk verdi. Yine reddetti. Büyük Üstad Bediüzzaman biliyordu ki, M.Kemal kendisini bu şekilde susturacak ve harcayacaktı. Zamanın müceddidi hiç kanar mı böyle tekliflere?" Efendim, bir de esaretteki o muhteşem kahramanlık hadisesini kim yazmıştı, biraz önce söylemiştiniz? Fahri Kırkalı, Bursalı makine tüfek üsteğmeni, mülazım. O zaman o da oradaymış. Harbte zaten bu kahramanlar hücum ediyorlar, düşman kuşatmış, bunlar kuşatmayı yarmak için hücum etmişler. Bana Fahri Kırkalı çok bilgi ve memcmualar da vermişti. Milis Albayı Bediüzzaman ve Keçe Külahlılar

28 Eylül l990 Cuma günkü Türkiye gazetesinde Prof. Dr. Mim Kemal Öke "Tarihin Süzgeci"nden sütununda "Keçe Külahlılar" başlığı altında bir makale neşretti. Bu cidden nefis yazıyı, yazarını tebrik ederek, Şâhitler'in Dilinden sütunları arasına alıyorum. "Keçe külahlılar" Bugün Kazım Karabekir Paşa'nın l920 yılında Ermenilere karşı Türk ordusunun harekâtını başlattığı gündür, onun yıldönümüdür. Bilindiği gibi l877-78 Osmanlı-Rus Harbinden beri Ermeniler, Rusların müttefikleriydiler. aziziye Tabyasına, "92 Harbi"nde baskınla girmede onlar öncülük etmişlerdi.

sh»:(Sn.Şh. S.100) l9l4 Sarıkamış Harekâtında III. Ordunun Erzurum'dan ineceği yolu-rotayı Rus Kumandanlığına ulaştıran yine onlardı. Amaç belliydi: Osmanlı çökertilecek; yerine bir Ermenistan kurulacak. Ama Rusa bakarsanız, Çarlık, "Ermenisiz bir Ermenistan" istiyordu. Hedefi, sıcak sulara inmek, bu doğrultuda da Ermenileri kullanmaktı. Katliamla Türkleri yöreden kaçırtmak politikasının izlendiği günlerde Doğu Anadoluda genç yaşında "Bediüzzaman" adı ile anılmaya başlayan bir âlim, Seydâ, vatanın savunmasında haklı bir isim sahibi olur. Yanında toplanan talebelerini nişancılıkta bile eğitir. Başlarına beyaz keçe giyen ve beyaz pelerine bürünen bu "keçe külahlılar"dan Ruslar ve Ermeni-Taşnak Komitesi korkmaya başlar. "Keçe külahlılar geliyor!" haberi düşmanın yüreğine korku salarken, mağdur ve mazlum insanları sevince gark ediyordu. Keçe külahlıların nerede ve ne zaman ortaya çıkacakları belli değildi. Vur-kaç taktiğiyle düşmanı yıpratıyorlardı.

Seydâ ve talebeleri en son mücadelelerini Bitlis'te verdiler. Bu çatışmada şehri düşmana teslim etmemek için vuruşan keçe külahlılar birer birer şehit düşüyorlardı. Seydâ'nın kendisi de büyük bir binanın altındaki su kemerinden atlarken ayağı taşa değdi ve kırıldı. Ayağı kırık vaziyette otuz altı saat bekleyen Seydâ, sonunda elli kişilik bir Rus müfrezesi tarafından esir alındı ve Sibirya'ya sürgüne yollandı. Cephede Ruslara aman vermeyen Seydâ, esir kampında da vakarını korumuştu. Kampta birgün şöyle bir hadise cereyan etti: Seyda esir kampında Kafkas cephesi komutanı Nikola Nikolaviç esir kampını teftiş ederken, Seydâ'nın bulunduğu koğuşa girdi, burada bütün esirler ayağa kalktığı halde, Seydâ'nın ayağa kalkmadığını ve kendisini umursamadığını gördü: "Acaba görmedi mi?" diye bir kaç defa daha Seydâ'nın önünden geçen Nikolaviç, sonunda dayanamayıp Seydâ'ya niçin böyle davrandığını sordu. Aldığı cevap karşısında hayretten dona kaldı. Seydâ şöyle diyordu: "Ben Müslüman âlimiyim. Benim kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben onun karşısında kıyam etseydim mukaddesatıma hürmetsizlik etmiş olurdum. Onun için kıyam etmedim." Bu sözleri işiten Rus Başkomutanında hayretin yerini öfke aldı

sh»:(Sn.Şh. S.101) ve komutan, Seydâ'nın derhâl divan-ı harbe verilmesini emretti. Divan-ı harp kurulduğu zaman bile Seydâ tavrını değiştirmedi, kendisi hakkında idam kararı verildikten sonra sadece şu talepte bulundu: "Müsaade ediniz, abdest alıp namaz kılayım." Ve ölümden perva etmeyen Seydâ, dışarıda darağacı kurulurken huşû içinde dergâh-ı İlâhiyeye yöneldi. Seydâ huşû içinde namaz kılarken, Rus subayları ve Seydâ ile birlikte aynı kampta esir olan Alman ve Avusturya subayları hayretle kendisini seyrediyorlardı. Ölümle arasında beşon dakikalık mesafe bulunan şahıs, nasıl oluyordu da, bu kadar sakin ve telaşsız olabiliyordu?

İdam kararı verilince de, Seydâ'nın yerine, esir Avusturya, Alman ve diğer Türk subayları telaşlandılar ve Seydâ'nın Rus kumandandan özür dilemesini rica ettiler. Çünkü hepsi de onun nasihatlerine alışmış ve onu çok sevmişlerdi. Ancak Seydâ, bu teklifi reddetti ve inancı uğruna seve seve ölüme gitmeye hazır olduğunu söyledi. Namaz bitince Nikola, beklenmedik bir davranış gösterdi. Bir asker olması hasebiyle, bu cesaret, bu kararlılık, bu kahramanlık karşısında hayranlığını saklayamadı ve Seydâ'nın yanına giderek şöyle dedi: "Beni affediniz. Sizin beni tahrik için bunu yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanuni muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatınızın emirlerini ifa ediyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiştir, dini salahiyetinizden dolayı şayan-ı takdirsiniz. Sizi rahatsız ettim. Tekrar rica ediyorum, beni affediniz." (N. Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.102) MOLLA HABİB Aziz şehid dünyayı kan çanağına çeviren Birinci Cihan Savaşında nice namsız nişansız şehidler ordusunu düşünsem, Zeve Şehidliğindeki Ahmed-i Câno, Gevaş topraklarındaki Fedâî ve Bitlis kalesinin dibinden şehidler kervanına kavuşan segili Ubeyd gelir gözlemin önüne.. İlimde ve yiğitlikte bir serdâr Üstadın yolunda nasıl can verilirmiş, diye kanlarıyla şehidlik fermanları yazan Şehid Habib tebessüm eder sanki gözlerime bakarak..... Nurlu Üstad,Pasinler Cephesinde kendisine kâtiplik yapan Molla Habib'den şöyle bahsetmektedir: "Meselâ, Harb içinde, avcı hattında düşmanın top gülleleri arasında Kur'ân-ı Hakîmin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib

kâtibine 'Defteri çıkar!' diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur'ân'ın bir harfinin, bir nüktesini; düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; ruhunun kurtulmasına tercih etmiş." *** "Eski Harb-i Umumîde Pasinler Cephesinde şehid merhum Molla Habib'le beraber Rsuya'ya hücum niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları bir-iki dakika fâsıla ile bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle tam başımızın iki metre üstünden geçip, arkada dere içine saklanan askerimiz görünmedikleri halde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim: "Molla Habib ne dersin? Ben bu gâvurun güllesine gizlenmeyeceğim.' O da dedi: 'Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim!' İkinci top güllesi pek yakınımızda düştü. Hıfz-ı İlâhî bizi muhafaza ettiğine kanaatle Molla Habib'e dedim: 'Haydi ileri! Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz' dedim." Molla Habib ve Tâlikat Evet, Molla Habib Milis Albayı Bediüzzaman'ın ilk nur kâtibiydi. İşârâtü'l-İ'caz tefsirinde ve Emirdağ mektuplarında sadece ismi

sh»:(Sn.Şh. S.103) ni okuyabildiğimiz böyle bir kahraman şehid, şefkat kahramanı bir annenin sevgili bir kuzusuydu muhakkak. l970'li senelerde Nur araştırmasının sevdasıyla dolaşırken Balıkesir'in Biga ilçesinin Güvemalan köyüne uğrayarak Molla Süleyman ismindeki bir nur talebesiyle görüşmüştüm. Genç ve dinç gönüllü nur kâtibi Habib'in nereli olduğunu sorduğunda eliyle çok uzakları göstererek "tâ aksa-yı şark!" diyerek Nurların ilk kâtibi Molla Habib'in de Doğubayezitli olduğunu ifade etmişti. Seneler çok çabuk geçiyordu. l99l yazında Bayram Yüksel Ağabeyin aydınlık gayret ve himmetleri bir hayırlı ışığın daha meydanları aydınlatmasını sağlıyordu. Bir asra yaklaşan zamandan beri sadece Tâlikat şeklinde ismini okuyup, duyduğumuz bu müstesna Nur Külliyesi parçalarından bir parça nihayet gün ışığına çıktı. Daha önceleri

"Talikat yok Irak'ın bir şehrinde, yok Suriye'de, yok İran'ın bir köyünde bir nüshası var" derken, bir eksik nüshası Ankara'da Said Özdemir'in arşivinden çıkarken, bundan bir yıl sonra da Bayram Yüksel ve Mustafa Sungur Ağabeylerin himmetleriyle meydana çıktı. Bunlardan da Risale-i Nur Mütercimi İhsan Kasım Ağabeye intikal eden Tâlikat oradan da İsmail Yazıcı'nın sanatkâr ellerine geliyordu. Şehit Habib'in kâtibliğini yaptığı Tâlikat ismindeki mantık kitabını lügatler şöyle anlatmaktadır: "Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan veya ayrıca eser olarak hazırlanan notlar. Bediüzzaman Hazretlerinin ilm-i mantık üzerine telif ettiği eserinin ismi." Nur Üstad Bediüzzaman'ın lahika mektuplarından mantık ilminin bir şaheseri olan Tâlikat'ın bahsi geçmektedir. Barla Lahikası'nda: "Risale-i Nurun tesvidinde çok hizmeti sebkat eden, temiz kalbli, ihlâslı güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Halid'in" bir fıkrasında Tâlikat'tan bahis geçmektedir: "İlm-i mantıkta, İbn-i Sina'nın telifatından geçecek Tâlikat namında harika bir risalesi var. İşkâl-i mantıkıyeyi kıyâs-ı istikraî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiç bir âlimin yetişemediği bir derece-i ihata göstermiş..." Kastamonu Lahikası'nda ise Tâlikat'ın bahsi şu şekilde geçmektedir: "Eski Said'in ilm-i mantık noktasında bir şaheser hükmünde bulunan gayr-ı matbu Talikat'tan süzülen i'cazlı bir îcaz-ı harikada mudakkik ulemaları hayret ve tahsinle dikkate sevkeden matbu Kızıl İ'caz nâmındaki risale-i mantıkıye, Risale-i Nurla bağlanmasına ve şakirdlerinin, âlimler kısmınınn nazarına göstermek lâyık gördüm; fakat çok derindir. Bu günlerde Feyzi'ye bir parça ders ver

sh»:(Sn.Şh. S.104) dim. Belki bir zaman Feyzi kendisi, başkasının da anlaması için dersini Türkçe kaleme alacak..." Muhtelif yıllarda Mehmed Feyzi Ağabeye Tâlikâtın Türkçe dersini kaleme alıp almadığını sorduğumda, "Hayır yazamadım, kaleme alamadım" diye cevap vermişti. Abdülmecid Nursî'nin Tâlikat için yazdıkları

Bu eserin baş taraflarında Merhum Abdülmecid Nursî (Ünlükul)un el yazılarıyla hüzünlü satırları bulunmaktadır. Bu satırların içinde Nur Üstad Bediüzzaman'ın da kendi mübarek elleriyle yazdığı bir kaç satırı okumaktayız. Abdülmecid Ünlükul, Tâlikat'a yazdığı ön notlarında şunları ifade etmektedir: "Hazret-i Seyda'ya! "Merhum ve şehid Molla Habib'in dest-i hattıyla 'Bürhan-ı Gelenbevî'yi okurken yazdığı Tâlikat namıyla takriratınızı takdim etmekle, ellerinizden öper, duanızı isterim. Abdülmecid "Ey bu ibretâmiz evraka bakan zat! "Birinci Harb-i Umumi'den evvel Van vilayetinde Bediüzzaman talebelerine, hususan kardeşi ve Molla Habib'e ders verirken ilm-i mantıka dair telif ettikleri ve henüz ikmâl edemedikleri iki adet eserlerinin müsveddeleridir. "Zamanın selleri içinde her iki kardeş birbirinden ayrıldılar. Ennihayet Abdülmecid namındaki küçük; Ürgüp Müftüsü olup l940'ta Ürgüp'e geldi. "Bu müsveddeleri o zamanın yadigârı olarak muhafaza etmekte idi. Fakat heyhât, sümme heyhât o da gitti, o da gitti, zaman da geçti gitti. [] Abdülmecid Ünkükul'un notları ve üzerinde ağabeyi Bediüzzaman'ın el yazıları okunmaktadır.

sh»:(Sn.Şh. S.105) "Acaba bu müsveddeleri açıp okuyacak bir kimse olacak mı ve öyle bir zaman gelecek mi? "Heyhât! heyhât! "Tâ be mahşer mihnet-i derd ü gamla gezerim

Bu bize bir çiledir, ey gül kaderle çekerim. Abdülmecid "Bu Tâlikat namındaki Risale Bediüzzaman Said Kürdî'nin lBürhan-ı Gelenbevî üzerine yazdığı hâşiyelerdir. "Bu Risale'yi yazan, halka-i dersinde bulunan en sevdiği Habib namında bir talebesi idi. Habib, Bürhan-ı Gelenbevî okurken Bediüzzaman'ın takrirlerini hâşiye şeklinde yazardı. Bu da l329'da (l9l3) idi. Birinci harb-i umumî koptu, Bediüzzaman ile Habib vâiz sıfatıyla Van fırkasıyla (Tugay) beraber Erzurum cephesine gittiler. Bir sene sonra dönüp Van'a geldiler. Ermeniler tarafından Van alındı. Bizler de Gevaş kazasına çekildik. Habib orada şehid oldu. "Habib'in dest-i hattıyla ve Bediüzzaman'ın ifadesiyle yazılan şu Risaleyi muhaceret esnasında memleketten memlekete, şehirden şehire çıkıp girmek neticesinde l940'ta Malatya'dan Ürgüp'e müftülük memuriyetiyle geldim. "Bu Risale perakende bir halde evrak ve kitaplar içinde dağıtılmış. Topladım, ciltlettirdim. Olur ki, bir zaman gelir, ilmî ve dinî bir haşir ve neşir olur, bu gibi Risaleleri okuyacak insanlar meydana çıkarlar. O zaman bu Risale ne gibi bir zekâ ve ne kadar yüksek bir fikirden çıktığı anlaşılır. Fakat heyhat! Ne o zaman gelir, ne de o adamlar bulunur vesselâm.." l95l-Abdülmecid [] Molla Habib'in el yazısıyla Tâlikat (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.106) [] Müküslü Hamza Efendi

MÜKÜSLÜ HAMZA EFENDİ Müküs,-yeni ismiyle Bahçesaray-Van vilâyetinin yakınlarında, çok yüksek dağlar arasında küçük bir kazadır. Dicle nehri bu küçük kazadaki bir mağaradan gümbürtüler çıkartarak çıkmaktadır. l969 sonbaharında bir dostla birlikte Dicle'nin menbaındaki buz gibi sularında yıkanışımızı unutamam. İşte bahsini edeceğim Hamza Efendi Müküslüdür; aynı zamanda Türkoloji mezuniyet tezini yaptığım merhum hocam Ali Nihad Tarlan'ın eniştesidir. Tez çalışmalarım sırasında sık sık evine uğradığımda hocam bir defasında bana eniştesi Müküslü Hamza ile alâkalı olarak şunları anlatmıştı: [] Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan (N.Şahiner) Ali Nihat Tarlan'ın anlattıkları "l920 yıllarında İşaratü'l-İ'caz tefsirinin kâtibi, muhatabı ve talebesi Müküslü Hamza ile Darü'l-Fünun lisan fakültesine devam ediyorduk. Kendileriyle çok yakın ve samimî arkadaştık, birbirimizi çok severdik. Talebeliğimiz hep birlikte geçmişti. Benden iki-üç yaş kadar büyüktü. O Farsça kısmını, ben Fransızca ile Farsçayı bitirdim. Hamza sonradan büyük ablamla evlendi, haliyle eniştem olmuştu. Daha sonra ise Medresütü'l-Vâizîn'i bitirdi. İmam olarak orduya intisap etti. "l960'da altmış beş yaşlarındayken vefat eden eniştemiz, Sureye'nin hududumuza çok yakın olan El-haseke beldesinde, bizde lise müdürü denen müdür-ü techizdi." l978'deki Hicaz yolculuğum esnasında merhum Tarlan Hocamla konuşmuş, eniştesinin çocuklarını ve adresini sorduğumda çok

sh»:(Sn.Şh. S.107) dertlenip üzülmüş, evlâtlarının olmadığını söylemiş, bütün mallarının da Suriye hükûmetine kaldığını ah çekerek anlatmıştı.

Tarlan Hocamın ablası Adalet Hanımla evlenen Hamza Efendinin Menije isminde bir kızları olmuştu. Meniji ismindeki bu kızcağız menenjit hastalığına tutularak yirmi yaşlarında vefat etmişti. Kaderin acı bir tecellîsi, ismine benzeyen hastalığın kurbanı olmuştu. İşarâtü'l-İcaz'ın yazılışı ve basılışı Müküslü Hamza'nın Abdülmecid Ünlükul ile de çok yakın ahbaplığı ve arkadaşlığı vardı. Eski Van valisi Tahir Paşanın oğlu ve yine babası gibi Van valiliğinde bulunan Cevdet Beyin Diyarbakır'daki evinde İşarâtü'l-İ'caz tefsirini yazarlarken mürekkep dökülüp kıvrılmış, bir yılanın kuyruğu şeklini almıştı. Tam bu esnada takvim yaprakları l9 Şubat l9l4 tarihini gösteriyordu. Aynı günde eserin müellifi, Ruslarla aylarca devam eden çarpışmalardan sonra, Bitlis deresinde, karlar içinde yaralı ve kırılmış ayağıyla müstevlî Ruslara esir düşmüştü. Bu kanlı ve şanlı günlerde İşaratü'l-İ'caz Müellifinin sevgili talebesi Habib, Harbiye Nâzırı Enver Paşanın amcası Halil Paşayla Şark Cephesinde, İran taraflarında bir haberleşme vazifesini yaptıktan sonra, eski ismiyle Vastan, yeni ismiyle Gevaş'ta şehit düşmüştü. Ablası Dürriye Hanımın evlâdı ve talebesi Ubeyd de, yalçın Bitlis kalesinin dibinde, sırtındaki yep yeni elbiseler içinde Rus kurşunları altında şehit olmuştu. Diyarbakır'da İngilizlerin Malta sürgünlerinden Cevdet Beyin evinde, Kur'ân tefsiri İşaratü'l-İ'caz temize çekilirken dökülen mürekkebin meydana getirdiği garip esaret şekliyle alâkalı olarak, Müküslü Hamza eserin dipnotunda şunları yazmakkadır: "Bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın, kuyruğunu müellife sarmış olduğuna ve müelliifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor." İlk "Tarihçe" Müküslü Hamza, İşaratü'l-İ'caz Müellifinin ilk defa hayatını yazan bir zattı. Rus esaretinden dönüşünde neşredilen İşaratü'l-İ'caz'ın takdimi yedi sayfalık bir hayat hikâyesiyle başlıyordu. l9l8'de Harbiye Nâzırı Enver Paşanın kâğıt parasını verdiği Kur'ân tefsiri İşaratü'lİ'caz'ın önsözünde, "Uzun bir zaman refakatinde ve dersinde bulunan Hamza Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Ter

sh»:(Sn.Şh. S.108) cüme-i halinden bir hülâsadır" şeklinde takdim edilen bu kısa biyografi "müşarünileyhin talebesinden ve Medresetü'l-Vâizîn mezunlarından Hamza" imzasıyla sona ermektedir. Üstadın kurtardığı talebesi İşaratü'l-İ'caz Müellifi, eski bir talebesi olan Müküslü Hamza'yı telmih ederek, Birinci Mecliste şöyle bir konuşma yapmıştı: "Eskiden Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulûm-u diniyeden [din ilimlerinden] aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: 'Salih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır. Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddî fünun-u cedîde okumuş. Sonra ben-dört sene sonraesaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: "Ben şimdi, râfızî bir Kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim.' "Ben de, "Eyvah!' dedim, ' ne kadar bozulmuşsun?' Bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski hakikatlı hamiyete çevirdim." Müellif, talebesinin ilk vaziyetinin vatana ve Türk Milletine ne kadar lüzumlu ve faydalı olduğunu meb'uslara anlatarak, dinî tahsile gereken ehemmiyetin verilmesini istemişti. Mebuslar ise doğuda üniversite açılmasını ve din tahsiline önem verilmesini kabul etmişlerdi. l927 yılında Hamza'nın ismi bazı hâdiselere karıştı, İstanbul'da kısa bir müddet mevkuf kaldı. l929'da ise Suriye'nin El-Haseke şehrine gitti. l93l'de merhum Tarlan Hocamın ablası Adalet Hanımı yanına aldı. Burada müdür-ü teçhiz iken Ahmed Hani'nin Mem u Zin kitabını neşretti. l960'da kendisi, daha sonra da hanımı Adalet Hanım Hakkın rahmetine kavuştu. [] Müküslü Hamza Efendinin Halep'te bas tırdığı Ahmed-i Hanî'nin Mem u Zîn kitabı

sh»:(Sn.Şh. S.109) [] Müküslü Hamza ve Abdülmecid Ünlükul "Molla Hamza Nur'ları arıyor" İşarütü'l-İ'caz'da imzası ve notları bulunan ve bu eserin basılmasında çalışan Molla Hamza ile alâkalı olarak Emirdağ mektuplarında şunları okumaktayız: "Hem on beş seneden beri şehit olmuş işittiğim ve daima Ubeyd gibi şehit talebelerim içinde ona dua ettiğim, hem İşaratü'l-İ'caz'ı, hem 'Onuncu Söz'ü tab eden Molla Hamza hayatta, Irak'ta olduğunu ve Nur'ları aradığını..." (N.Şahiner) sh»:(Sn.Şh. S.110) [] Abdullah Ekinci ABDULLAH EKİNCİ Abdullah Ekinci l899 yılında Van'da doğmuş, l980 senesi Ocak ayında yine Van'da vefat etmiştir. Onun eline su dökmek şereftir Yetmişsekiz yaşındaki ihtiyar adam, ince-uzun boylu, Şark şivesiyle konuşuyordu. Diğer Şarklılar gibi, Bediüzzaman'dan "Seyda" diye bahsediyordu. Cumhuriyetle birlikte polisliğe başlamıştı. Polislikte hizmeti yarım yüzyılı aşmıştı. Hâlâ aynı vatan görevine devam ediyordu. Çekirdekten yetişme bir emniyet mensubuydu. Yıllarca güvenlik teşkilâtında çalışmıştı. Saçını başını meslek yolunda ağartmıştı. Van'lının misafirperverliği, Van'lının kalp temizliği, bu ihtiyar poliste de görünüyordu.

Elli yıl öncesinden başladı anlatmaya. O anlatırken süratle not almaya başlamıştım. Pür dikkat kesilmiştim. Anlattıklarını kelime atlamadan not alıyordum. Küçük kardeşi, Nur Talebelerinin "Molla Hamid Abi"sidir. Ona Üstad Bediüzzaman'ı tanıtan da kendisi olmuştu. "Üstad'ı ilk görüşüm Birinci Cihan Harbinden önceydi" diye başladı konuşmaya Abdullah Ekinci. "Harpten önce Üstad Van'da çok şatafatlı gezerdi. Güzel giyinirdi, kibar ve güzel bir endamı vardı. Paşaların arkadaşıydı. Horhor Medreselerinde müderristi. Ben o yıllarda idadide okuyordum. Yani bugünkü lise mânâsındaydı. "Biz hocalara çok hürmet ederiz. Bu sebepten Üstad'a da çok hürmet ve sevgimiz vardı. "Annem saliha bir kadındı. Dininde, diyanetindeydi.... O da Üstad'ı severdi. Üstad kimseden hediye gibi hiçbir şey almazdı. Ama annemin pişirdiği pilavı yerdi.

sh»:(Sn.Şh. S.111) "Üstad'ın yanına gider, kendisine hizmet ederdim. Belki elli defa eline su dökmüşümdür. Onun eline su dökmek, benim için bir şerefti. "Cumhuriyetten az önceydi. Kardeşi Abdülmecid Efendi Van'da Arapça hocasıydı. Üstad'ın tekrar Van'a geldiğini kardeşinden öğrendim. O zaman Nurşin Camiinde kalıyordu. Küçük kardeşim Hamid'e Üstad'dan bahsettim. Gidip hizmet etmesini, odun götürmesini söyledim. "Üstad bizi yabancı saymazdı. Annem de kardeşime 'Git, sen Üstad'dan, Seyda'dan ders oku' diyordu. "Kardeşim Hamid, Üstad'a gidip, kendisine 'elifba'dan ders vermesini söylemiş. "Üstad kendisine: "Ben mezun hocalara ders vermiyorum. Bu olur mu, Molla Hamid?' diyor. İşte bu hâdiseden sonra kardeşimin adı Molla Hamid oldu.

Polislik mukaddes vazifedir. "Muhacirlikten dönmüştük. Çok fakirdik, iflas etmiştim. Memurluğa talip oldum. Anneme sorunca, 'Git, Seyda'ya sor. O razı olursa gir' dedi. "l923 yılındaydı. Üstad çok değişmişti. Tamamen yeni Said olduğu belli idi. Çok mütevazi bir elbise giymişti. "Memuriyete, polisliğe girmek istediğimi söyledim. Üstad: "Polislik vazifesi çok mukaddestir. Mazlumları korur, milletin malını, şahsiyetini korur, zulme imkân bırakmaz, haksızlıkları önler." "Üstad bunları söyledikten sonra ayrıca ilâve etti: "Eğer sen bunları yapabilirsen, polisliğe gir.' "Ben de bu mukaddes vazifeleri yapmak azmiyle polislik mesleğine girdim. "İki üç sene Van'da kalemde, devriyede görev yaptım. Sonra Sivas'a, daha sonra da Trabzon'da okula gittim. Trabzon'da okudum. "Bir sene sonra tekrar Van'a tayin oldum. Üç ay sonra Kars'a terfi emrim geldi." "Zaman onu tekzip eder" "Şeyh Said isyanında Üstad Van'daydı. İsyan haberi Ankara'ya

sh»:(Sn.Şh. S.112) yanlış aksetmiş. Üstad'ın, Seyda'nın isyan ettiğini zannetmişler. Çok telaş etmişlerdi. "Süleyman Sabri Paşa, Nurşin Camiine Seyda'nın yanına geldi. Bu yanlış durumu Üstad'a bildirdi. "Seyda, bunu tekzip edelim, böyle bir yanlışlık olmuş' deyince, Üstad: 'Lüzum yok tekzip etmeye, zaman bunu tekzip eder' dedi." "Bu vatanın saadetini düşünürdü"

Üstad'ın bu sakin ve emin halini anlatan Abdullah Ekinci Bey: "Ben mübalâğa bilmem, gördüğüm ne ise onu anlatıyorum" diyor. "Hayatta hocalarla, şeyhlerle çok görüştüm. Üstad'ın halini ben tavsif edemem. Seyda öyle bir Seyda'ydı. Allah şahidimdir,her namazdan sonra, günde beş defa dua ederdim. 'Yarabbi benim ömrümü Seyda'ya ver' diye yalvarırdım. Seyda'yı bilen bilir. "O bin sene evvelki asrın vasfını taşırdı. Büyük bir Müslümandı. "Onun kadar vatanperver az bulunur. Biz onun kadar vatanperver olamadık. Hep bu vatanın saadetini düşünürdü. Bütün çilelere rağmen yine Türk milletini bırakmak istemezdi. "Hediye almazdı" "Hiçbir kimseden hediye, sadaka, para kabul etmezdi. Bana hâdiseyi Kinyas Kartal anlattı: "Van'dan ayrılış anında civardan köylüler, zenginler, birçok kimseler, keselerle, mendillerle para, altın vermek istemişler. Seyda hiçbirine dönüp bakmamış. "Ne kadarteklifler yapıldıysa hepsini reddetmiş. Artık bu duruma, sürgün gönderilen hocalardan, Gevaşlı Hasan Efendi, Kinyas Kartal'a, 'Sen Seyda ile iyi konuşuyorsun, daha samimisiniz. Eğer kendisi almak istemiyorsa, alsın bize versin' diyor. Kinyas Kartal bunu Üstad'a söyleyince, Üstad tebessüm ediyor. "Seyda'yı Van'dan jandarmalar alıp götürdüler. Seyda gidince, o kadar çok üzüldüm ki, karakola geldiğimde saatlerce ağladım." "Sürgünden sonra bir daha Seyda ile görüşmek nasip olmadı." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.113) []

Molla Hamid Ekinci (Vefatı: l984) MOLLA HAMİT EKİNCİ Güneşli geçen Şubat'ın arkasından, Mart bütün şiddetiyle bastırmıştı. Kar, tipi, fırtına İstanbul'da hayatı felce uğratmıştı. Otuz altı saatlik otobüs yolculuğu bizi Van'a ulaştırmıştı. Van'a ve Vanlılara hasret duygularıyla girdim şehre.. Van, Üstad'ımın şehriydi. Uzun yıllar kaldığı bir beldeydi. Burası çocukluğu, gençliği ve harp hatıralarıyla doluydu. Bu duygularla, bu güzel İslâm şehrinde üç gün kaldım. Bu arada Nur Talebelerinin "Molla Hamid Abi" diye hitap ettikleri, mübarek insanı ziyaret edip, hatıralarını tesbit ettim. Sıcak misafirperverlik duyguları Şarklının, Şark insanının en unutulmaz bir fazilet örgüsüydü. Molla Hamid Ekinci'nin evinde, sıcak sütünü içerken o da anlatmaya başlamıştı. Ne hoş, ne tatlı anlatıyordu! "İlk görüşmemiz bir akşam namazı ile başlamıştı" "Bir sonbahar günüydü. Nurşin Camiinde namazını kılıp gelen ağabeyim (Abdullah Ekinci) bana hitaben: "Hamid, Nurşin Camiine Bediiüzzaman gelmiş, oraya biraz odun götür' dedi. "Ben bir miktar odun alarak Nurşin Camiine gitim. Camide beklemeye başladım. Az sonra oradaki bir zat, 'Ne bekliyorsun kardeşim' diye sordu. "Ben de 'Efendim, buraya bir hoca gelmiş, kendisini görmek istiyorum' dedim. Bana 'Kardeşim, akşam namazının vakti geldi, bir ezan oku da namaz kılalım' dedi. O zamanın bir hatırası olarak zikrediyorum, ezan okumasını bilmiyordum, küçüktüm. Ben sesimi çıkarmadım ve sustum. Benim sustuğumu görünce, kendisi çok tatlı bir seda ile akşam ezanı okudu. Sonra beraber namaz kıldık. Arkasında kıldığım ilk namaz, o akşam namazı olmuştu. Namazdan sonra tesbihatı da yaptık. O günkü ezan, namaz ve tesbihat, beni

sh»:(Sn.Şh. S.114) sanki bir Cennet âlemine götürmüştü. "İlk görüşmemiz bir akşam namazıyla başlamıştı. Bana 'İşin olmadığı zaman gel, beraber namaz kılarız' demişti. Artık hergün yanına devam etmeye başladım. Giderken de odun götürüyordum. "Odunu kabul etmek istemedi. Bana 'Bir amele bul, ağaçları budayalım. Çıkan parçalarla hem odamızı, hem de camiyi ısıtırız' dedi. "Ben bir arkadaşla gelerek camiin avlusundaki kara ağaçları budamaya başladım. Bu esnada Üstad bir battaniyeye sarılarak durmuş, bizi takip ediyordu. Van Valisi Süleyman Sabri Paşaya haber göndererek Horhor vakfiyesinden camiye odun göndertmesini istemişti. "Nurşin Camii irfan yuvası olmuştu" "Nurşin Camiine gelişlerinden bir ay geçmemişti. Kıymetli âlim zatlar, ders almak için yanına gelmeye başladılar. Molla Resûl, Molla Yusuf, Molla Maruf en yüksek ilmî meseleleri hiç çekinmeden Üstad'a sorarlardı. Nurşin Camii bir ilim ve irfan yuvası olmuştu. "Bunlardan birisini nakledeyim: "Molla Resûl'ün sorduğu bir ilmî suale Üstad, eski âlimlerden birinin aksine cevap vermişti. Molla Resûl itiraz edince Üstad bu cevabında ısrar etti. Hattâ Üstad biraz hiddetlice: "Efendiler 'Eski Said' öldü, siz hâlâ beni Eski Said olarak tanıyorsunuz. Şimdi karşınızda Yeni Said var. Cenab-ı Hak 'Yeni Said'e öyle bir ihsanda bulunmuş ki, musanniflerin hepsi ilim denizi olsalar, Said'in topuğuna varamazlar. Her ne kadar metnin zâhirine, söylediğim mâna sizce muvafık görünmüyorsa da hakikatı budur, bunu böyle kabul ediniz. 'Eski Said'in on senede verdiği derse, 'Yeni Said'in on ay dersi kâfi gelebilir.' "Bilsen gayret ne hayırlı bir iştir" "O kışı çok tatlı hatıralarla geçirdik. Baharda odun kırmış, camiye odun çekiyordum. Üstad da bana odun taşımak için yardım ediyordu. Kucağına bir demet alıp taşımaya başladı.

"Ben Üstad'ın odun taşımasını istemedim. 'Efendim, işte ben taşıyorum. Siz oturunuz' dedim. Üstad cevaben aynen şunları söyledi: "Birader, gayretim, kabul etmiyor, sen çalışasın ben oturayım. Eğer bilsen gayret ne kadar hayırlı bir iştir, ömrünü bir dakika boşa geçirmezdin!'

sh»:(Sn.Şh. S.115) "Bu hayvanın gıybetini yapmayın" "Bir gün camiin hücre kapısını açık unutmuştuk. Talebe arkadaşların küpte kavurmaları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurmaları yemiş, sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmış. "Talebe arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir tertiple köpeği tekrar celbedip, sopa ile döveceklerdi. Üstad vaziyeti öğrenince, onları vazgeçirmek istedi. Molla Resûl: "Seyda biraz kıymamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki, yiyelim. Halbuki bir köpek gelerek hem kıymayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Nasıl biz onu dövmeyelim?' dedi, Üstad: "Molla Resûl, senden soruyorum, vicdanen söyle, sen aç kalsan, paran da olmasa, bir şey almaya gücün de olmasa, nihayet açık bir yerde bir et bulsan, yer misin, yemez misin? Halbuki aklın var, idrak ediyorsun ki, bu etin sahibi var' diye konuştu. "Molla Resûl, Üstad'ın bu konuşması üzerine bir müddet konuşmayarak sustu: Sonra cevaben: "Evet, yerim Seyda!' dedi. "Üstad tekrar buyurdu ki: "Bu hayvandır, aklı yoktur. Haramı helâli bilmiyor. Hayır ve şerri tanımıyor. Sahibinin kendisini döveceğini de bilmiyor. Elbette açık kapıdan girip, kıymalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezaya müstehak mıdır?Sizden soruyorum, elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin.' "Sonra Molla Resûl ve arkadaşları, köpekte kabahat yoktur diye kabul ettiler. Üstad:

"Madem öyledir. Bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helâl edin!' "Molla Resûl, Üstad Hazretleriyle biraz samimî konuşurdu, hem yaş itibariyle de Üstad'dan birkaç yaş büyüktü. Gülerek, Üstad'a hitaben: "Seyda içimizden gelmiyor ki, helâl edeyim. Fakat siz helâlleşmeye bizi ikna ettiniz' dedi." "Temel sağlam olursa" "Üstad, Cuma günleri Nurşin Camiinde vaazlar verirdi. Vaazların konusu haşir, âhiret ve vahdaniyet üzerindeydi. Molla Resûl yine bu vaazlar sırasında bir gün Üstad'a dedi ki: "Seyda vaazlarınızdan biz bile anlamıyoruz. Başkaları nasıl anlasın?' Üstad:

sh»:(Sn.Şh. S.116) "Evet, vaazlarım anlaşılmıyor. Benim gayem imanın temellerini sağlam inşa etmektir. Temel sağlam olursa, zelzelelerle yıkılmaz. Biriniz yanıma oturunuz, mevzu derinleşince bana hatırlatınız' diye buyurmuştu. "O kıştan sonra Üstad Erek dağına çekildi. Zernabad suyunun başında vakitlerini geçirmeye başladı." Üstad'ın hayvanlara şefkat ve sevgisi "Erek dağında bir yaz mevsimi boyunca kalmıştık. Burada Üstad Hazretlerinin, hayvanlara olan şefkat ve sevgisinden de bir-iki misâl anlatmak isterim. "Dağlarda bol miktarda yaban elmalarına rastlamaktaydıl. Biz bu elmalardan koparıp yemek istediğimiz zaman, Üstad mani olurdu. "Bizim hissemiz bağlarda ve bahçelerdedir. Bizim rızkımızı Cenab-ı Hak oralarda tayin etmiştir. Bu yabani meyveler, yabani hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız lâzımdır' derdi. "Yine Erek dağından hayvan kestiğimiz zaman, hayvanın işkembe, ciğer ve barsak gibi organlarını bırakmamızı, hayvanların yiyeceklerini söylerdi."

"İnsan cesur olmalıdır" "Bir gün dereye su getirmeye gidecektim. Fakat dere korkulu bir yerdi. Vahşi hayvanların bulunduğu bir mevkiydi. Orada ise güzel içme suyu bulunuyordu. Ben korktuğumu söyleyince, 'Niçin korkuyorsun' dedi. Ben de 'Efendim, o derede her türlü vahşi hayvanlar bulunuyor' dedim. "Üstad ise beni cesarete alıştırmak için, 'Yalnız olarak git, sana hiçbir şey olmaz, korkma' dedi. "Gidip dereden suyu alıp getirdim. Döndüğümde Üstad: "Ne gördün' diye sordu. "Hiçbir şey görmediğimi söyleyince: "İnsan biraz şecaatli olmalıdır' diye mukabelede bulundu. Ben kurtlardan korktuğumu söyledim. Bu defa da bana, 'Geçen gece, geç vakitte ben kalkmış, elbisemi giyiyordum. Açık kapıdan bir hayvan girdi. Ben köpek zannettim. Sonra bana doğru geldi. Baktım ki bir kurt! O zaman kendi kendime düşündüm, bu hayvanın niyeti nedir acaba?

sh»:(Sn.Şh. S.117) "Karşımda durarak bana bakmaya başladı. Yarım saat kadar durdu. O bana, ben ona baktım. Sonra dönüp çekip gitti. Ben onun halini şöyle değerlendirdim: "Lisan-ı halinden diyordu ki, bu kadar yanında durdum. Bana bir ikramda bulunmadın. Ben de sana minnet etmiyorum. İşte gidiyorum. Rezzak-ı Hakikinin sofrasında rızkımı arayacağım.' "Üstad bu hâdiseyi anlattı ve devamla: "Halbuki görüyorsun ki, elimizde hiçbir silâhımız yoktur. Eğer bu hayvanlar başıboş olsalar, irade-i İlâhiye haricinde bulunsalar, hepimizi burada parçalayıp dağıtırlar." "Bir sofi gelmişti"

"Talebe arkadaşlarla birlikte bu yeni odamızda, günlerimiz Üstad'ımız yanında mes'ut bir şekilde geçiyordu. Sonraki günlerde Van Müftüsü Şeyh Masum Efendi, Üstadı Van'a götürmek için geldi, çok ısrar etti. Fakat Üstad, Erek'ten ayrılmadı. "Odacıkta bir müddet kaldıktan sonra, aşağıya indik. Zernabad'ın başında eski bir manastır harebesi vardı, orada kalmaya başladık. "Üstad bir gün çimenlerin üzerine seccadesini sermiş, tesbihatını yapıyordu. Biz de talebe arkadaşlarla odun kesiyorduk. Akşam üzeriydi. Üstad bizi yanına çağırdı. Gittiğimizde yanında bir sofi vardı. O gelen sofi Üstaddan bir keşif ve keramet bekliyordu. Halbuki biz Üstaddan böyle bir şey beklemezdik. "Üstad, sofinin kalkıp evine gitmesini istiyordu. 'Evinde çocukların seni bekliyor' dedi. Fakat sofi gitmek istemiyordu. Bu defa Üstad ona: "Senin kalbini okumamı istiyorsun? Said nasıl bir şeyhtir diye düşünüyorsun. Kerametleri nasıldır, diye keramet bekliyorsun. Buraya kadar kalkıp, bunlar için gelmişsin. Halbuki ben şeyh değilim, hocayım. Yalnız sizden biraz fazla okumuşum' diyerek Üstad tevazu gösteriyordu. "Yani Üstad sofiye ders vermeye devam ediyordu: "Ben talebelerimle birlikte Cenab-ı Hakkın kapısını çalıyorum. Ne zaman açılırsa, birlikte gideriz. Haydi kalk git, diye adamın gitmesini istedi. "Adam gidince: "Adam buraya bizimle birlikte namaz kılıp, dua etmeye gelmişti. Niçin müsaade etmediniz?' diye Üstada sordum.

sh»:(Sn.Şh. S.118) "Üstad bunun üzerine buyurdu ki: "Siz biliyor musunuz? Bazı insanlar vardır ki yanıma geldikleri zaman boynuma binmiş, ayakları ile kalbimi sıkıyor ve nefesimi daraltıyor. Bir şey yapamıyorum. Bazı

insanlar da vardır, sizin gibi, yek vücud oluyorum. Burada başka insan yok, yalnız kendi vücudum gibi hissediyorum. Onun için itiraz etmeyin, o adamı göndermeye mecbur kaldım.' *** "Molla Resûl, Üstad'la çok samimi olurdu. Üstadın daima beni yanında bulundurmasına bir gün itiraz etti. "Sizin işinize aklımız ermiyor. Eğer şeyh istersen buralarda çok, yakında Arvasiler vardır. Hoca istiyorsan işte bizler varız. Bunu ne yapacaksın ki, daima çağırıyorsun?' Üstad cevaben: "Ne yapalım, mola Hamid benim kapıcımdır. O gelmeden ben bir şey yapamıyorum' Molla Resûl: 'Peki' diyerek sesini çıkarmadı. "Ben doğrusu Üstaddan bir keramet, bir keşif gibi şeyler beklemiyordum. Samimi ve safiyane hizmet ediyordum. Üstad da herhalde böyle olunca sıkılmıyor ve bu sebepten beni seviyordu." "Her şeyin hayırlısı, hayırsızı olur" "Bana bir gün dua etmişti. Ben de kendisine karşı bir serzenişte bulundum. 'Benim istediğim duayı siz yapmıyorsunuz' dedim. Nasıl bir dua istediğimi sordu. Ben de okuduklarımı anlamak ve ezberime almak için, ilim sahibi olmam için duasını talep ettim. "Âlim mi olacaksın?' dedi. Ben de 'Evet' deyince: "Peki senin hakkında ilmin hayırlı olduğunu biliyor musun?' dedi. Ben de cevaben: "Peygamberimizin, farzlardan sonra, en iyi amelin ilim olduğunu buyurduğunu söyledim. 'Hayırsız ilim de olur mu?' dedim. "Üstad her şeyin hayırlısı ve hayırsızı olduğunu söyledi. "Seferberlikten (Birinci Cihan Savaşı) önce ilmine gururlanıp da dalalete giden birisinin acı halini anlattı. Bana dönüp tekrar: "Sen, hakkında hayırlısını iste kardeşim' diye buyurdu."

"Tesbihat namazın tohumu hükmündedir" "Arkasında kıldığım namazlardan çok zevk alırdım. Namaza duruşu bir mehabet ve haşyet verirdi insana. Namazdan sonra tesbi

sh»:(Sn.Şh. S.119) hat hakkında şu dersi vermişti bize: "Namazın sonunda tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.' "Hazin bir sada ile bizden çok ağır tesbihat yapardı. 'Sübhanallah' derken, çok içten ve yavaş bir şekilde duyardık sesini. Çok namaz kılan hocaları görmüşümdür. Fakat böyle hazin ve huşu içinde kılana rastlamadım. "Lailahe illallah' diye tesbihata başladığı zaman, eğer yanında bir tarikat ehli olsa cezbeye gelirdi. Sesi top güllesi gibi tok çıkıyordu." "Hoca kisvesine girmiyordu" "Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Henüz sarıklar yasaklanmamıştı. Van'da hocalar hep sarık sararlardı. Fakat Üstad sarık sarmıyordu. Ayrıca cübbe de giymiyordu. Hoca kisvesine girmiyordu. Bir gün talebe arkadaşlardan birisi kendisine: "Herkes sizi hoca bilmiyor, hoca kisvesine niçin girmiyorsunuz? Niçin sarık sarıp cübbe giymiyorsunuz?' demişti. "Üstad o arkadaşa: "İmam-ı Azam gibi zatların giydiği ilmî kisveyi ben nasıl giyeyim? Onların kıyafetine ben nasıl girebilirim?' diye cevap verdi. Çok mütevazi idi. Bu sebepten ben de kendisini ilk defa Nurşin Camiinde gördüğümde hoca olup olmadığını bilememiştim. "Nurlar içinde kalmışım" "Nurşin Camii deyince hatırladım: Camide kaldığımız günlerde oturduğu odada bana hitaben:

"Molla Hamid, bak ben Nurlar içinde kalmışım' deyince ben anlayamadım. "Bu defa Üstad anlatmaya devam etti. "Doğduğum köy Nurs, annemin ismi Nuriye, hocam Nuri, kaldığım cami Nurşin, bak duvarda Osman-ı Zinnureyn yazılı' diye duvarda asılı duran levhayı tebessüm ederek gösterdi." "Rızkını sen mi veriyorsun?" "Hayvanlara, canlı varlıklara karşı şefkati, merhameti saymakla bitmez. Bu hususta çok hatıralarımız vardır. "Bir gün talebelere 'Ben tesbihatımla meşgul olacağım, siz gidip

sh»:(Sn.Şh. S.120) gezin' demişti. "Bu gezinti sırasında bir taşın üstünde, bir kertenkeleyi öldürmüştüm. Dönüşte Üstad ne yaptığımızı, nerelere gittiğimizi sordu. Ben de gezdiğimiz yerleri anlattım. Sonra da bir kertenkeleyi öldürdüğümü söyleyince, Üstad çok üzüldü. Bana: "Evini harap etmişsin!' dedi. Ben de 'Bizde yedi kertenkele öldürmenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler' dedim. Bu defa Üstad: 'Otur da konuşalım, kim haklı, kim haksız?' "O hayvan sana taarruz etti mi?' "Hayır.' "O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun?' " Hayır.' "Sen mi yarattın?' "Hayır.' "Bu hayvanların niçin yaratıldıklarını, yani fıtrî vazifelerini biliyor musun?'

"..........' "Bu hayvanı yaratan Hâlık senin öldürmen için mi yaratmış? Sana kim dedi öldür? Bu hayvanların yaratılışında binlerle hikmet var. Bu hikmetler saymakla bitmez. Onu öldürmekle hata etmişsin!' diye bana orada ders verdi." "Biz hain değiliz" "Erek'te kaldığımız günlerde, Cuma namazları için beraber şehre inerdik. Yine böyle bir Cuma günü şehre namaza gitmiş, geliyorduk. Yolda kocaman köpekler dağdan inerek geliyorlardı. Ben köpeklere taş atmak için, yerden taş toplamaya başladım. Üstad 'Ne yapıyorsun?' diye ba [] Molla Hamid Ekinci hatıralarını anlatırken

sh»:(Sn.Şh. S.121) na hitap etti. Ben de 'Efendim dağdan gelen köpekleri görmüyor musun? Kendimizi müdafaa etmeyelim mi?' dedim. "Üstad gülerek 'Ayıp ... ayıp, at o taşları yere' dedi. Ben de taşları yere attım. Ne olacak diye bekliyordum. "Üstad elindeki şemsiyeyi köpeklere doğru uzattı. 'Biz hain değiliz, yolcuyuz!' deyince köpekler oldukları yerde durdular, hücumu ve havlamayı terkettiler. Biz de oradan geçerek yolumuza devam ettik. "Şecaatli ol, korkma" "Yine köpeklerle ilgili latif bir hatıram daha vardır: "Dağda, Üstad'ın ziyaretine birkaç misafir gelmişti. Akşam misafirler bizde Üstad'ın misafiri olarak kalacaklardı. Üstad etraftaki yakın köylerden yatak getirmemi söyledi. Ben, yatak getirmeye gidecektim, fakat korkuyordum. Yolda yırtıcı hayvanların hücumuna uğrarsam ne yapabilirim diye düşünüyordum. Dışarı çıkıp söğüt ağacından bir dal keserek

sopa yaptım. Dalı keserken Üstad daşırı çıktı. 'Sen hâlâ gitmedin mi?' diye sordu. Ben de yırtıcı hayvanlara karşı bir sopa yaptığımı söyleyince, yine tebessüm ederek: "Ayıptır ayıptır, neden korkuyorsun? Taş var, sopar var, hâlâ korkuyorsun. Köpekler sana bir şey yapmaz' dedi. "Ben bunun üzerine oradan ayrıldım. Elimdeki sopayı da attım. Köye doğru yola çıktım. "Köyün yakınlarında biri sürünün etrafında köpekler dolaşıyordu. Geçeceğim yolun üzerinde de kocaman bir köpek yatmış bekliyordu. Görünmeden geçmenin imkânı yoktu. Diğer köpekler de koyunların etrafında geziyorlardı. Köpeğe yaklaşınca hayvan ayağa kalktı, şöyle bir gerindi, sonra yoldan aşağıya inerek, âdeta bana yol verdi. Çoban yukarıdan bakıyordu. Geçip köye gittim. Köyün girişinde ellerinde sopa olan bir kaç genç ve ihtiyar adam gördüm. "Onlar bana nereden geldiğimi sordular. Söyleyince, bayırda sürüyü ve köpekleri nasıl geçtiğimi sordular. Ben de olduğu gibi anlattım. Onlar 'Biz üç dört kişi sopalı olarak sürüye yaklaşamıyoruz. Köpeklere koyun sütü içiriyorlar, kurtlara karşı müdafaa için... sana nasıl yol verdiler?' diye hayretlerini söylediler. "Seyda'ya inanmayanın (yani velayetine inanmayanın) imanı var mıdır?' diye konuşmaya başladılar. (Onlar Üstad'a Seyda diyorlardı.) "Sonra yatakları alarak tekrar döndüm. Üstad beni karşıladı.

sh»:(Sn.Şh. S.122) Yolda köpeklerin hücum edip etmediklerini sordu. "Ben de hücum etmediklerini söyleyince, yine Üstad: "Şecaatli ol korkma!' diye bana cesaret dersi verdi." "Hayvanların yuvasını dağıtmayın"

"Erek Dağında havalar iyice soğuyana kadar kalmıştık. Artık neredeyse kar yağmaya başlayacaktı. Kaldığımız yer bayırdı. Bayıra pencere gibi bir yer açarak, oraya bir oda yapmamızı istedi. "Bayırın yamacında Üstad'ın istediği odayı yapıyorduk. Kazarken karınca yuvası çıktı. Üstad karınca yuvasını gördü. Orayı kazmamızı istemedi. Sebebini sorduğumuzda: "Bir ev yıkıp, bir ev yapmak olur mu?' diye cevap verdi. 'Bu hayvanların yuvasını dağıtmayın, başka yeri kazın' diye emretti. "Biz başka tarafı kazmaya başladık. Oradan da karınca yuvası çıktı. Böylece üç yer değiştirdik. Bana yardım eden bir talebe arkadaş daha vardı. O, 'Böyle olur mu hiç?' diye bana sordu. Üstad gelir gelmez karıncaların üzerine toprak atalım. Yok, eğer böyle giderse biz akşama kadar, bu odayı yapamayız' diyordu. Orada hemen hemen karıncasız yer yoktu. Nihayet orada güzel bir odacık yaptık. "Üstad karınca yuvalarının yanına gelince, ekmek, bulgur ve şeker koyardı. "Kendilerine şekeri niçin koyduğunu söylediğimiz zaman: "Bu da onların çayı olsun' diye gülerek cevap verirdi. Mübarek Üstad bütün hayvanlara, bütün varlıklara karşı çok şefkatliydi. Bir karıncayı bile incitmek istemezdi." "Vaktini hiç boş geçirmiyordu" "Zernabad suyu başında, eskiden çok sık ağaçlık vardı. Ağaçlar budanmamış olduğundan dallar birbirine girmişti. Dalların üzerine Üstad'ın çıkıp oturacağı bir köşk yapmıştık. Biz talebeler aşağıda kalıyorduk. Üstad akşamları da, ağaçtaki yerinde kalıyordu. Ben şahid olduğum kadariyle, hiç boş vaktini görmüyordum. Daima bir işle meşgul oluyordu. Ya okuyor, ya dua ediyor, ya namaz kılıyor, mutlaka bir meşguliyeti oluyordu. Yalnız misafirler geldiği zaman onlarla sohbet edip, alâkadar oluyordu. "Gelen misafirlere köylerinde cami olup olmadığını, hocalarının hangi dersi okuttuğunu soruyordu. Gelen misafirler, eğer 'Hocamız yok, camimiz yok' derlerse, çok üzülürdü. 'Siz camisiz, hocasız yerde nasıl duruyorsunuz?' derdi.

sh»:(Sn.Şh. S.123) "Gıybet ve yalandan çok hiddet ederdi. Katiyyen kimseyi gıybet ettirmezdi. "Kabrinde boncuk diziyor" "Bana talebe arkadaşlardan Molla Resûl anlatmıştı: Talebeleriyle birlikte bir gün mezarlıktan geçerken, Üstad talebelerine yola devam etmelerini, kendisinin biraz orada kalacağını söylemiş. Talelebeler gidince, yanında sadece Molla Resûl kalmış. Haliyle Molla Resûl yaşlı olduğu için Onun yanında kalmasına bir şey dememiş. Bir kabrin başında bir müddet kalmış. Aradan yarım saat kadar bir vakit geçmiş, sonra yoluna devam etmiş. Bu defa Molla Resûl Allah'a kasem ederek, Üstad'ın o kabrin başında niçin durduğunu sormuş. "Çok ısrar edince Üstad neden durduğunu kendisine şu şekilde anlatmış: "Saliha bir kadının mezarının yanından geçiyordum. Bu kadın hayatta iken ziynete, süse ve boncuğa biraz düşkünmüş. Dünyada iken gerdanlığı kırılmış, onu ipe dizerken vefat etmiş. Kabrinde de hâlâ boncuk dizmekle meşgul. İhtimal ki kıyamete kadar da onunla meşgul olacak. "Kıyamet koptuğunda ne kadar çabuk kıyamet koptu. Daha boncuğumu dizip bitiremedim diyecek... Ben bunun için durup Cenab-ı Hakkın azametini seyrediyorum." "Midenin üç hakkı var" "Üstad'dan ders alan hocalar, kendi geçimlerini temin etmek ve başkalarına yük olmamak için, bir teneke bulgur ve biraz da yağ getirmişlerdi. "Annem yetmiş yaşlarındaydı. Yemeğimizi o pişirirdi. Üstad bir gün bulgurları eve götürmemi istedi. Sabahları çay, peynir, akşamları ise bulgurlu çorba veya pilav yaptırarak günlerimizi geçiriyorduk. "Annemin yaptığı çorba ve pilavları alıp getiriyordum. Üstad yemek yerken herkesin ekmeğini ayırır, taksim ederdi. Ekmek bana az geliyordu. Sofradan altı talebe bir de Üstad yedi kişi oluyorduk. Bazan misafirlerimiz de gelirdi. Üstad bana şefkat ettiğinden cesaret alarak, ekmeğin az olduğunu söyledim. Evde çok buğday olduğunu, getirip bol bol yiyebileceğimizi ifade ettim.

"Üstad tebessüm ederek: "Kardeşim ben azlığı için, olmadığı için böyle yapmıyorum. Siz

sh»:(Sn.Şh.S.124) midenizi neye benzetiyorsunuz? Midenin üç hakkı, üç hissesi vardır. Sadece birisi yemek içindir. "Eğer böyle yapmaz da ölçüsüz doldurursanız, beş davarlık bir ahıra, onbeş davar doldurmaya benzer.' Üstad bu misallle bize ders verdi." "Biz de Allah'tan korkuyoruz ama..." "Gerek ıErek'te, gerekse Nurşin Camiinde iki senemiz bu şekilde lâtif ve tatlı hatıralarla geçti. "Üstad daima ibadet ve münacatla meşgul olurken, saatlerce diz üstüne otururdu. Böyle oturmaktan, ayağının parmağı yara olmuştu. Molla Resûl'e parmağını göstererek bir merhem sürmek istediğini söyledi. Bu esnada Molla Resûl ateş yakmakla meşguldü. "Üstad'a cevaben: "Biz de Allah'tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor. Bizim gibi rahat otursan ayağın yara olmayacaktı!" Üstad: "Molla Resûl! Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedî hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat oturayım, hem Cennet dava edeyim, olmaz böyle şey! Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya' dedi. "Molla Resûl ise, 'Merhem sürelim, belki iyi olur' dedi." "O günleri hiç unutamıyorum" "Üstad'la geçen günlerimi hiç unutamıyorum.

"Üstad Van'dan ayrıldıktan sonra yirmi altı sene görmedim. Hasret ateşi içimi yakıyordu. "Eskişehir'e, Kastamonu'ya görmeye gittim. Fakat göremedim, görüştürmediler. Karakollarda falakaya çekildim. "Ama her şeye rağmen Üstad'ı görmek, elini öpmek, hasret gidermek istiyordum. "Sonra Ağabeyim Abdullah Ekinci elime bir vesika verdi. Afyon emniyetine hitaben yazmıştı: 'Bu gelen benim kardeşimdir, hocasını ziyaret edecek, müsaade edin ziyaret etsin!' "Bu vesika sayesinde rahatlıkla Emirdağ'a gidip Üstad'ı ziyaret ettim."

sh»:(Sn.Şh.S.125) [] Molla Resul MOLLA RESUL Bediüzzaman l922 senesinden sonra üç yıl kadar Van'da kalmıştır. Bu yıllarda onun menzilleri Nurşin Camii, kardeşi Abdülmecid Ünlükul'un evi, Erek dağı ve Çoravanis (Kavuncu) köyleri olmuştu. Molla Hamid Ekinci'nin hatıratında geçen Molla Resül, yakın talebelerindendi. Molla Resül-ü Gavrî, aslen Siirt'in Garzen mıntıkasındandı. Âlim bir zat olan Molla Resül, birkaç yaş da Bediüzzaman'dan büyüktü. l872'de doğmuş ve l952'de vefat etmişti. [] Molla Resul'ün yazdığı Nur'un ilk kapısına ait üç sayfa Nur'un İlk Kapısı isimli eser, Risale-i Nur külliyatından evvel yazılmıştır. Tesbitlerimize göre, eseri Bediüzzaman Van'da iken yazmaya başlamış ve Burdur'da tamamlamıştır. Küpurunu gördüğümüz kısım Nur'un İlk Kapısı'nın "On Dördüncü Ders" inin Lem'alar ve Reşhalar kısmından sonra gelen ve "Ey birader" diye başlayan kısımdır. Yazı Molla Resul-ü Gavrî'nin el yazısıdır.

Elimizdeki yazı Nur'un İlk Kapısı'nın parçası, Molla Resul'ün kaleminin yadigârı olduğuna göre, Molla Resül de Van ve Erek talebesi ve dostu olunca, Nur'un İlk kapısı Van'da, Erek'te yazılmaya başlanmıştır, diyebiliriz. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.126) [] İsmail Perihanoğlu İSMAİL PERİHANOĞLU l9l0yılında Van'da doğdu. Bediüzzaman'ın eski talebelerindendir. l935'de Eskişehir dâvasında gayr-i mevkuf muhakeme olundu. İsmail Perihanoğlu, aslen Buharalı bir aileye mensup, l326 yani l9l0 yılında Van'da dünyaya gelmiş. Müdafaa-i Hukuk kurulmasından önce Van'da belediye reisliği ve daha sonra müftülük yapmış. Bediüzzaman'ın eski talebelerinden ve l935'de Eskişehir maznunlarından.. Evinde defalarca ziyaret ettiğimiz, misafirperver, Şark'ın asaletini taşıyan İsmail Perihanoğlu, Bediüzzaman'la alâkalı hatıralarını, heyecan ve sevinç gözyaşları içinde anlatıyordu. Uzun zamandır evinden dışarıya çıkmıyordu. Kimselerle görüşmüyordu. Dışarı çıksa bile camiye, cemaate çıkıyordu. Hatıralarına şöyle başladı: "Nurşin Camiinde Üstad'dan ders aldık" "Hazret-i Üstad Said Nursî'yi l5-l6 yaşlarında iken van'ın Nurşin Camiinde gördüm. Kopanisli Molla Yusuf, Çermikli Molla Yusuf, Molla Resül ve Molla Hamid'le beraber Üstad'dan Nurşin Camiinde ders aldık. "Babam Abdülmecid Efendi de âlim ve fazıl bir zattı. O da Üstad'dan ders almıştı. Beraber sohbet eder, beraberce gezerlerdi. Sık sık bizim eve gelirlerdi. Geceleri geç vakte kadar o zamanın meşhur âlimleri ile sohbetler yaparlardı.'

"Ah o günler nerelerde kaldı diye gözleri yaşaran Perihanoğlu şu mısraları okuyordu.

sh»:(Sn.Şh.S.127) "Kevkeb-i vaktin gören seyyareler ağlar bana "Öyle bir biçareyim ki, biçareler ağlar bana "Sineye daru'ş-şifadır sanmayın gök gürlüyor "Bu yağan yağmur değil, âsuman ağlar bana.' *** "Yine birgün bizim evde bir gece sohbet vardı. Bu sohbette Hazret-i Üstad, Şeyh Masum Efendi, Şeyh Enver, Şeyh Hasan, Molla Resül, Molla Zahir, babam Abdülmecid ve Fakı Haydar Efendiler vardı. Ben o gün hem çay dağıtıyordum, hem de kulak misafiri oluyordum. "Üstad konuşmaya başlayınca bütün bu zatlar pürdikkat dinliyorlardı. On dörtlük bir lambamız vardı. Seyda, konuşurken, 'Bu lambayı kısın' derdi. Babam da benden çeşitli kitaplar ister, 'Bunlar Üstad'ın sözlerini anlamıyorlar sonra da kalkıp bütün bu kitapları karıştırıyorlar' diyordu. "Burası şehitler yatağıdır" "Yine birgün Molla Resûl, Kopanisli Molla Yusuf ve ben, Üstad Hazretleriyle birlikte Zeve'ye gittik. Rus Ermeni mezaliminde Zeve halkı tamamen şehit edilmişti. Van'a otuz kilometre mesafedeydi. "Üstad ayakta durarak buyurdu ki: "Burası şehitler yatağıdır. Kardeşim Molla Ahmed-i Cano da burada yatıyor' dedi. Gözyaşlarını tutamayarak hazin hazin ağladı. "Molla Ahmed-i Cano Hazret-i Üstad'la beraber okumuşlar.

"Daha sonra Üstad bir Mektup'ta bahsi geçen hayat mertebelerini bize ders olarak verdi. Biz de bu dersi yazıp çoğaltmıştık." "Üstad çok ibadet ederdi" "Üstad Bediüzzaman, çok ibadet ederdi. İbadetini yüksek yerlerde yapmayı tercih ederdi. Onun unutmadığım bir ibadet haline, Nurşin Camiinde rastlamıştım. Camiin damına çıkmış, seccadenin üzerinde tefekkür ve tesbihe dalmıştı. "Yine bir başka gün, Üstad ve diğer talebeleriyle birlikte Van Kalesine gitmiştik.Yine kendisi en yüksek bir tepeye çıkarak seccadesini oraya serdi. "Van Kalesinde çeşitli dersler ve sohbetler yaptı. Horhor medresesine bakarak anlatıyordu. Horhor'daki medresesini çok seviyordu. Birinci Cihan Harbinde Ruslar orayı da yakıp yıkmışlardı. Burada bize kıyamet alâmetlerinden bahsetti. Van Gölüne bakarak,

sh»:(Sn.Şh.S.128) Yunus Aleyhisselâmın balığın karnındaki vaziyetine benzetti.

"Bu bahsin akabinde 'Lâ ilâhe illâ ente sübhaneke innî küntü minezzalimîn' duasını üç yüz veya dört yüz defa beraberce okuduk. "Erek Dağında kaldığı günlerde babam, annemin yaptığı ev helvasını benimle dağa Üstad'a gönderdi. Hazret-i Üstad ev helvasını çok severdi. Önce Çoravanis'e, daha sonra ise Erek Dağına doğru gidiyordum. Üstad'ın çilehanesine yaklaştığımda tepenin başında bir kurtla karşılaştım. Çok korktum. İleride Üstad, çilehanenin kapısına çıkmış, bana bakıyordu. Benim korkum gitti, kurt da kayboldu. "Benim dilim onu anlatmaktan çok acizdir" "Hazret-i Üstad'ın hayatı bir kerametler denizi gibidir, ben size hangi birini sayayım. O Allah'ın lûtfuna, keremine, hıfzına mazhar olmuş bir zattı. Benim dilim Onu anlatmaktan çok acizdir.

"Yanında ve hizmetinde bulunduğumuz zamanlar, dünyayı unuturduk, sanki bir başka âlemde yaşardık. Şimdi ancak eserleri Nurları okumakla, hatıralarını yâd etmekle hasret ateşini bir parça söndürüyoruz.. "Eserlerinden bahsedince, unutamadığım bir hâdiseyi anlatayım: "Bir vakitler vergi dairesi kontrol memuru idim. Bizim dükkân o zaman kıraathaneydi. Bir gün tevafuken oraya gitmiştim. Arkadaşlara Nurlardan bahsediyordum. Baktım içeriye o zamanlar tanıdığım bir mübaşir girdi. Elinde de bir kitap vardı. Bana hitaben: "İsmail Efendi, bu kitabı yolda buldum, siz okur musunuz?' diye kitabı bana uzattı. Kitabı alıp baktığımda hayretler içinde kaldım. Eser, Üstad'ın Nokta Risalesi'ydi. "Sanki insan eli değmemiş gibi yepyeni bir kitap. En ufak bir leke ve örselenme yoktu kitapta. Bende Üstad'ın bir çok eserleri olmakla birlikte Nokta Risalesi yoktu. "Bu hâdiseyi ve hatırayı hâlâ düşünürüm, Van nere, Emirdağ nere?" "Eskişehir'de mahkemeye verilmiştik" "l934 senesinde Üstad Hazretleriyle birlikte l20 Nur Talebesi Eskişehir'de mahkemeye verildik. Benim mahkemem gayr-i mevkuf olarak devam etti. Beş altı ay açıkta kaldım. Daha sonra yine daireye girdim.

sh»:(Sn.Şh.S.129) "Daha sonraki yıllarda Barla'ya Üstad'ın yanına ziyarete gidip, yanında iki gün kaldım. Bana: "İnsanlarla fazla münasebet, iflas alâmetidir. Onun için buralarda fazla kişilerle görüşmüyorum' dedi. "Üstad, Şark umumî vaizliğini kabul etmedi" "Yine hatırımda olan aziz hatıralardan biri de şu: Şeyh Sünusî gibi Üstad'ın Şark'a umumî vaiz olması için Van'a tayin emri geldi. Bin iki yüz kuruş da maaş tesbit etmişlerdi. Başta babam olarak bir çok zatlar rica ve ısrar ettilerse de, Hazret-i Üstad bu vazifeyi kabul

etmedi. Hatta, 'Siz maaşı almazsınız da üç - beş talebenize verirsiniz' dediler, yine kabul etmedi. "Harama bakmamak ve kimsenin de kendisine nazar etmemesi için şemsiye taşırdı" "Ekseri zamanlarda bir şemsiyesi vardı, onu yanından eksik etmezdi. Harama bakmamak ve kimsenin de kendisine nazar etmemesi için... "Süratle yürüyüp giderdi, arkasından yetişmek çok zordu. "O zamanlar bize şunları söyledi: "Cenab-ı Hakk'a iltica edin... fena şeyler olacak...' "Bizler, açıklamasını isterdik, 'Şimdi müsaade yoktur' diye cevap verirdi. "Üstad'ı Van'dan alıp götürdüler" "Çok kısa zaman sonra gördük, Hazret-i üstadı göz yaşları içinde Van'dan, Erek'ten ve bizlerden ayırıp, alıp götürdüler. "Şeyh Masum, Şeyh Hasan ve diğer zatlarla birlikte gittiler. "Aylarca arkalarından matem tuttuk. Bütün ailece hasta olduk. Çok sonraları Üstad'dan, Barla'dan haber alabildik. Üzüntü ve elemlerimiz Üstad'ın gönderdiği mektuplarla, Risale-i Nurlarla telafi oldu. Gönderdiği eserleri el yazılarıyla çoğaltıp, etrafa dağıtmaya başladık. "Nur içinde yatsın, bizden manevî himmetlerini esirgemesin.." İsmail Perihanoğlu, Üstad Bediüzzaman'la alâkalı hatıralarını, dostumuz Halil Uslu'ya böylece not ettirmiş. Kendilerine ve arkadaşımıza ebedî şükran ve minnetler.. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.130) [] H.Münir Bakan H.MÜNİR BAKAN l892'de Erzurum'un pasinler kazasının Koruçuk köyünde doğdu. Bediüzzaman'ın Van'dan alınıp, Batı Anadolu'ya sürgün olarak gönderildiği zamanla alâkalı hatıraları bulunmaktadır. Üstadın Batı Anadoluya nefyi "Bediüzzaman Hazretleri l925'te, Pasinler'in Korucuk köyüne teşrif etmişlerdi. Biz gelenleri tanımıyorduk. Meğer bu kafile Kürdistan'dan Batı Anadolu'ya sevkiyat olarak geliyormuş. Bu kafilede şeyhler, ağalar ve seyyidler ile Bediüzzaman Hazretleri de vardı. Kendisi ince, narin boylu, sarımtırak saçlı idi. Gözleri ışık kaynağı gibi parlıyordu. Sakalı yoktu. Başında sarığı vardı. Ben bilmediğim için önce Kadirî zannetmiştim. Bizim köyde iki gün kalmışlardı. O yıl kış çok şiddetliydi. Kendisini kimseyle görüştürmüyorlardı. Biz de ziyaret etmeye çekiniyorduk. Kafilenin başındaki yüzbaşı, 'Gelin, bu zatı ziyaret edin. Bu zatın Türkiye'de emsali yoktur. Lâkabı Bediüzzaman'dır. İsmi, Said Kürdî'dir' derdi. O sırad mübarek Ramazan ayı idi. "Bizler orada, kendilerine elbise gibi hususlarda yardım etmek istiyorduk. Kendileri ise çok derinden düşünerek, 'Kardeşim, bana dua edin, bu hususu sonra düşünürüz' diye buyurdu. Sonra yine kahveye geldiğimde, içeride Van müftüsü vardı. Ona dedim: 'Ben Şeyh Hazretlerini görmek istiyorum.' Kahvenin içinde küçük oda gibi bir yer vardı. Orada kıbleye dönmüş, okuyordu. Mübareğin öyle lâhutî bir sedâsı vardı ki, bu ses kara taşı bile delerdi. 'Şeyhim' dedim, 'çamaşırlarınızı almaya geldim.' Dedi: 'Kardaşım, bu kış günü çamaşırlar kurur mu? Bu iş zahmetli bir iştir.' Ben de 'Hiç olmazsa bir çorabınızı veya mendilinizi verin, size hizmet etmek istiyoruz' dedim. Bana dönerek, 'Hepsini kabul ettim' dedi. Ben hemen ayakkabılarımı çıkarıp, yanına diz çökerek oturdum. Dedi: 'Sen burada üşürsün.' Ben de, 'Bundan iyi ne var?' diye cevap verdim.

sh»:(Sn.Şh.S.131) "Namazın hesabını Allah benden sorar" "Birkaç satır okumaya başladı. Ben de 'Acaba okuduğu nedir?' diye düşündüm. Sonra bana dönerek, 'Bu bir münacattır. Bu münacatı okuyorum. Milletin başından büyük bir belâyı defedecek. Çünkü kopan bu felâket Cehenneme denk bir ateştir. Bu Hazret-i Hüseyin Efendimizin evradıdır. Bu Zeynel Âbidin Hazretlerinden rivayet edilmiştir, bu duayı okuyorum. Ben durduğum yerde sen âmin diyeceksin' dedi. Duanın bitmesini bekliyordum. Tekrar bana döndü, 'Sen burada üşürsün' dedi. O sırada bir başçavuş ile zabıt vekili gelip ziyaret ettiler. Sonra kendisine bir çift lâstik ayakkabı getirdim. Eve iftara davet ettim. İftar yaklaşınca sofrayı kurdum. Allah ne verdiyse bununla iftar edecektik. Kendileri bir kap yoğurt istediler. Elinde bir bohçası vardı, onu açıp yiyecekti. Van Müftüsüne, Üstadın bizim yemekten şüphelenip şüphelenmediğini sordum. 'Rençberin kisbi helâldir' dedim. Biraz pirinç ve sütten yapılmış sütlâç vardı. Dedi: 'Kardaşım, bunu farelerden muhafaza edin, sahurda yiyelim. 'Ben korkuyordum, para verecek diye. Adeta içeceği suyun bile parasını veriyordu. Ayağımda olan yeni bir çift lâstiği gösterip, 'Üstad'ım, ben sizin ayakkabılarınızı giyeyim. Siz de benim bu yeni ayakkabılarımı giyersiniz' dedim. 'Kardeşim' dedi, 'sen namaz kılarsın, ayakların su çeker, namazın hesabını Allah benden sorar.' Yanımızdakilere sordu: 'Bu ayakkabıların fiatı nedir?' O zamanın parasından çıkarıp vererek ayakkabıları aldı. 'Kardeşim, başımıza gelen bu felâketler geçicidir, korkmayın. Yalnız dikkat edeceğiniz bir nokta var, ondan korkun. Çocuklarınızı okutun, yoksa bu din elinizden tez çıkar' diye bizlere dualar etti. "Oradaki vazifeli subaylar devamlı bu konuşmaları notlar halinde yazıyorlardı. Tabiî, bu notları ihlâs için değil, sermaye için tutuyorlardı. Bu sohbetler esnasında yüzbaşı dinin emirlerinin çok sıkı olduğunu, insanı her taraftan kuşattığını söyleyince, Üstad 'Evet' dedi, 'sağa dönüp gıybet, sola dönüp yalan söylenirse elbette böyle olur.' "Bizler on bir kişi sıraya girip, münacatın sonundaki duasını yaptık. Üstad'ın kafiledeki arkadaşları söylemişlerdi. Van'da Erek dağında kalırken yanına vahşi hayvanlar gelirmiş ancak yabancılar gelince bu hayvanlar dağlara kaçarlarmış. İki - üç gün sonra kendilerini yolcu ettik. Ben peşlerinden biraz fazla yürüdüm. 'Bizimle gelmen daha fazla münasip olmaz, artık geri dön' dedi. Ben de vedalaşıp ayrıldım." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.132) Sürmeneli Onbaşı: ALİ BARAN Karadeniz iklimindeki Sürmene'nin Küçükdoğanlı köyünden Ali Baran anlatmaktadır: "Sürgün kafilesinde Bediüzzaman da vardı" "Ölen büyük ağabeyimin yerine erken askere gitmiştim. Ben l325 yani yeni takvime göre l909 doğumluyum. l925'lerde Van'ın Erçiş kazasında bir nefer olarak askerliğimi yapmaya başlamıştım. Uzun süren neferlikten sonra, onbaşı, daha sonra da uzman çavuş olarak karakol komutanlığı yaptım. "Bediüzzaman'ı menfi olarak sürgüne yollarken ben askerdim. O zamanlar Van'da Hamideye Alaylarının komutanlarından Kör Hüseyin Paşa ve Emin Paşa'nın oğulları ile beraber Bediüzzaman'ı da sürgüne göndermek için ellerine kelepçe vurmuşlardı. "O zamanlarda Bediüzzaman'a Gevaşlı Cemal Bey kendisini saklayarak sahiplik ediyordu. Onu destekliyor ve ona yardımcı olmaya çalışıyordu. Fakat bu sahiplik ve himayesini gizliden gizliye yapıyordu. O korkulu günlerde bu sahipliğini açıkça ilân edemezdi. "Biz haftada üç-beş kafileyi Erçiş karakolundan Tatvan karakoluna getiriyorduk. Getirdiğimiz bu sürgünler grubunda Bediüzzaman da vardı. İnce ve uzun boya yakın, buğday benizli, keskin bakışlı, nurlu bir insandı. Bizler de kendilerini çok hürmetkâr bir şekilde Tatvan karakoluna teslim etmiştik. "Daha sonraları bu zatın büyük İslami hizmetlerini duymuştum. Kendilerini Isparta'ya sürgün etmişlerdi. "Mevsim bahara yakında. O günlerde, tanınmış kimseler hep Bediüzzaman'a büyük hürmet ediyorlardı. Erçiş Beyi İdris Bey, Bediüzzaman'a vurulan kelepçeleri çözdürmüştü. Benim yaptığım hizmetleri komutanlarım çok takdir etmişlerdi. Beni takdir eder mahiyette size fotokopisini verdiğim bonservis vermişlerdi. Sürgün işlerini yaparken başkalarında olan telaş, korku ve he

sh»:(Sn.Şh.S.133) yecan Bediüzzaman'da yoktu. Gayet sakin, mutedil ve sanki gideceği yeri bilen bir yolcu gibi bekliyordu. "Çok heybetli bir hali ve duruşu vardı. Gözleri ışıltılar halinde parlıyordu. "Bu büyük insan hayatımda büyük ve unutulmaz tesirler bıraktı. Allah mekânını Cennet eylesin."

(N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.134) Mustafa Ağralı MUSTAFA AĞRALI Mustafa Ağralı, Çaykara kazasının Eğridere köyünde l3l9'da (l903) doğmuş. l925 yılında askere alınan Ağralı, kendi ifadesiyle Cumhuriyet tarihinin ilk askerlerinden olarak l8 ay askerlik yapmış. Van'a piyade eri olarak gitmiş. Bölük komutanı da kendisi gibi Trabzon'lu: Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) Saim Bey... Üstadın sürgün edilmesi Şarktaki isyanlardan sonra, Van'da tanınmış şeyhler, ağalar ve nüfuzlu kimseleri toplamaya başlıyorlar. Şahidimiz Ağralı'nın anlattığına göre; hocalar, müftüler, sarıklılar aileleriyle, çoluk çocuklarıyla beraber toplattırılıp bir müddet Van'da nezarette bulunduruluyorlar, daha sonra da, Batı Anadoluya sevk ediliyorlar.

Bediüzzaman da bu sevk edilen kafilenin başında bulunuyor. Bir jandarma olarak bu sürgün hâdisesinde vazife alan Mustafa Ağralı, şahid olduğu hâdiseleri anlatırken diyor ki: "Van'da askerlik vazifemi yaparken, Bediüzzaman ismini ve bu ismin şöhretini çok duyuyordum. Herkes bu zattan bahsediyordu. Ben de bu sebepten dolayı şiddetli bir arzu ile Bediüzzaman'ı görmek istiyordum. "Sürgün günü benim de bu sevkedilen kafilelerde vazife almam, Bediüzzaman'la görüşebilmem için iyi bir şans ve fırsat olmuştu." Hattâ hareket günü Van'da kalma ihtimali belirince, hemşehrisi Üsteğmen Saim Beyden gidecek kafilede kendisinin de bulunma isteğini, komutanı reddetmiyor, Ağralı da böylece kafileye nezaretçi olarak katılıyor. Bediüzzaman'ın Erek Dağındaki kaldığı ikametgâhından alına

sh»:(Sn.Şh.S.135) rak Van'a getirildiğini söyleyen Ağralı, "Van'da onbeş-yirmi gün kadar kaldıktan sonra Erciş'e sevkettiler" diyor. Ağralı'nın ağzından dinlemeye devam edelim, bu yolculuğu: "Bediüzzaman'ı arıyorum" "Mevsim kıştı, her tarafta kar vardı. Kafileler, yetmiş seksen civarındaki kızaklarla hareket etti. Kızakları at ve öküzler çekiyorlardı. Hareketten önce ben namaz hazırlığı için abdest aldım. Komutan beni Bediüzzaman'ın kızağına verdi. Fakat ben, Bediüzzaman'ı hiç tanımıyordum. O zamana kadar görmemiştim. Diğer kızaklar yük ve insanlarla dolu olmasına rağmen, Bediüzzaman'ın kızağında hiç bir şey yoktu. O tek başına idi. Kendisine hususi muamele yapılıyordu. Başına dallı yazma tabir edilen beyaz tülbenetten, bükülmüş, uzun bir sarık sarmıştı. Gür, siyah bıyıkları vardı, sakalı yoktu. "Kızağa gelip bindim. Ama hâlâ onun meşhur Molla Sait olduğunu bilmiyordum" diyen Ağralı, acaba nerede diye merak ediyordu.

"Acaba hangisi olabilir?" diye devamlı göz gezdiriyor, hep sakallı, cübbeli hoca kıyafetinde birisini arıyordu. Hareket ettiklerinde, iki tane hoca gördüğünde, "Acaba bunlardan birisi mi?" diye bakıyor. Kızaktaki tek zatın Kürt alay komutanı, paşası, aşiret reisi olup da bana ne, diye düşünüyor. Geriden ikinci kızaktaki iki zattan birisinin Meşhur Said Kürdî olabileceği kanaatıyla hakeket ediyor. Gayesi hep Bediüzzaman'ı görmek. Bu sırada Bediüzzaman, müfreze komutanı Saim Beyi çağırarak Ağralı'yı istiyor. Saim Bey hemen Ağralı'yı gönderiyor. Ağralı diyor ki, "Daha önceleri benim soğukta abdest alıp namaz kıldığımı görmüştü." Kızakta giderlerken Ağralı daha iki hocayı sormadan, Bediüzzaman, ona nereli olduğunu soruyor. "Trabzonlu" deyince neresinden olduğunu soruyor. Ağralı Of'tan olduğunu söylüyor. Bediüzzaman kendisine Hacı Ferşat'ı tanıyıp tanımadığını soruyor. Ağralı da yakından tanıdığını bildiriyor. Of'u ve Ofluları yakînen tanıdığını görünce Ağralı tereddüt ediyor. Bu zatları nereden tanıdığını sorunca Bediüzzaman İstanbul'dan tanıştıklarını ifade ediyor. Bu defa Mustafa Ağralı arkadaki kızakta gelen hocaların isimlerini soruyor. Bediüzzaman da onların kendisinin kardeşi olduğunu, birisinin Van Müftüsü, diğerinin de Saray kazası müftüsü olduğunu ifade ediyor.

sh»:(Sn.Şh.S.136) "Kundaktaki çocuk gibi masumdur" Daha sonra akşamleyin yol üzerinde bir köyde konaklıyorlar. Ağralı diyor ki: "Bütün köylü bizi karşıladı. Komutanımız, 'Nezarettekileri nasıl muhafaza edeceğiz, bunları nasıl yedirip yatıracağız? Evlere dağıtmak olmaz' diye düşünüyordu. 'En iyisi bir ev boşaltır hepsini orada tutar, sabahleyin hareket ederiz' diyordu. Böyle yaptılar. Bölüğü de yerleştirdiler. Ama Kürtler bizi çok iyi karşıladılar. Bölük komutanına dediler ki, 'Yemek kazanı kaynatmayacaksınız. Askeri de biz yedireceğiz. Bunları da bize emanet ediniz. biz bakacağız.'

"Bölük komutanı bana, 'Bu akşam sen Hoca Efendiyle kalacaksın' dedi. Ben daha hâlâ Onun kim olduğunu bilmiyordum. Ben dedim ki, 'Bir tek kişi, ben nasıl bekleyebilirim?' Komutan da: 'Usulen sen gideceksin oraya, bir şey olmaz. O zat, kundaktaki çocuk gibi masumdur.' "O Molla Said Kürdî'dir' dedi. Ben o esnada muradıma ermiştim, aradığımı bulmuştum. O zamandaki ismi Said Kürdî idi. Bizi bir odaya vermişlerdi. Oda küçüktü. Yere ancak iki yatak sığıyordu. Etrafımızda hep köylüler hizmet etmek için dönüp duruyorlardı. "Bütün etrafı sarmışlardı. Öyleki bir işaret bekler gibi halleri vardı. Sanki Bediüzzaman'ın bir işaretini bekliyorlardı. Ama Bediüzzaman'ın katiyyen öyle şeylere müsaadesi yoktu. Bu sebepten onlar bir şey yapmadan duruyorlardı. Akşemleyin kaç çeşit yemek geldi, kendisi hiç yemek yemedi. 'Hastayım' dedi. Bana yememi söyledi. Sonra yatsı namazını kıldık. Sonra bir kat yatak ona serdiler. Bir de kapının yanında bana serdiler. Ben cehaletimden düşünüyordum. Gece tüfeğimi alıp giderse, ben ne yapabilirim? Halbuki Bediüzzaman'da böyle bir niyet ve hal yoktu. Heybetli, celâlli bir vaziyeti vardı. Hocaya benzemiyordu. Böyle şekli çok garipti. Bu haliyle acaba kaçar mı? diye düşünüyordum. Yatmazdan önce bana, 'Sen rahat et, yat uyu' dedi. Ben elbiselerimle yatağa girdim. Kendisi ise yatağı topladı. Bağdaş kurup, yatağa yaslanarak oturdu. Ben yine şaştım, niçin yatmıyor, ne yapacak acaba, diye bakıyordum. Sonra uyumuştum. "Bir ara bir tıkırtı duydum ve uyandım. Baktım elinde bir gaz lâmbası, dışarı çıkıp, kar kışta abdest alıp geliyordu. Sonra namaza durdu. Bütün geceyi böyle ibadet ve duayla geçirdi. "Bana 'uyandınmı?' dedi. "Ben de 'uyandım' dedim. 'Vakit varken, biraz daha yat' dedi. "Biz Şafiyiz, bu sebepten erken kalkarız. Siz Hanefisiniz, birazdan

sh»:(Sn.Şh.S.137) kılarsınız' dedi. Halbuki değil erken kalkmak, hiç yatmamıştı. Ben artık yatmadım, kalktım. Beraberce namaz kıldık.

"Odada soba yanıyordu. Sobada su kaynattı. Yanında bir de ufak zenbil vardı. Zenbilden demlik çıkardı, içinde bir yumurta kaynattı. Van'dan çıkalı saatler olmuştu. İşte ilk defa bu bir yumurtayı kahvaltı olarak yedi. "Daha sonra da traş takımlarını çıkardı. Güzel usturası vardı. Onunla tıraş oldu. "Bu köyün ismini hatırlamıyorum. Akşamları hep yol güzergâhındaki köylerde kalıyorduk. "Haline, tavrına bakıyordum. Temizliğe, traşına, ibadetine çok dikkat ediyordu. "Başkalarının, onun bunun yemeklerini yemiyordu. "Komutan Saim Bey de kendisine çok hürmet ediyordu. Fakat fazla da ilgilenemiyordu, korkuyordu." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.138) [] Kinyas Kartal KİNYAS KARTAL l900 yılında Kafkasya'da doğdu. Van Milletvekilli ve TBMM Başkanlığı yaptı. Bediüzzaman'la birlikte Batı Anadolu'ya nefyedilenlerdendir. l988'de vefat etti. Anadolu kulübünde görüşüyoruz Van Milletvekili Kinyas Kartal'dan l977 seçimlerini müteakip Anadolu Kulübünde görüşmek üzere randevu almıştık. Kulübün giriş holünde bir müddet beklemiştik ki, açılan kapıdan uzun boylu, yaşlı, fakat yakından çok daha dinç görünen bir adam, bize doğru gelmeye başlayınca, bu zatın beklediğimiz Kinyas Kartal olduğunu anlamıştık.

Kendisi o sırada, Meclis'in en yaşlı parlamenteri olmak sıfatıyla Meclis Başkanlığı makamında bulunuyordu. Önce kendimizi tanıttık. "Hoş geldiniz" diyerek, bizi üst salona götürmek için asarsöre davet etti. Bu arada elimde bulunan Bilinmeyen Taraflariyle Bediüzzaman Said Nursî isimli eserimizi kendilerine takdim ettim. Kitabı eline alır almaz, "Allah ona rahmet etsin" diye başladı konuşmaya. Ak saçlı, ak kaşlı Kinyas Kartal, bir Şarklının samimiyet ve safveti içinde konuşuyordu. Bazı sualler tesbit etmiş ve sırasiyle kendilerine bu sualleri tevcih edecektim. Fakat Kartal Bey, ben sormadan anlatmaya başlamıştı: "Ben sizin randevu talebinizden sonra, diğer gazetecilerden biri sanmıştım. Çünkü bugünlerde çeşitli gazeteciler görüşmek için hep arayıp duruyorlar. Sizi onlardan birisi zannetmiştim. Fakat bilseniz beni ne kadar memnun ettiniz. Ne kadar çok memnun oldum sizden."

sh»:(Sn.Şh.S.139) Çok rahat ve sade bir dille anlatıyordu yaşlı parlamenter. Yarım yüzyıl önce cereyan eden bir hâdiseyi ana hatlarıyla gayet net ifade ediyordu. Hâdiseyi diğer bütün şahitlerden de dinlediğimiz için teferruatiyle ve bütün detaylarıyla bilmenin rahatlığı içinde, kendisini dinliyor ve kelime atlamadan not almaya çalışıyordum. Said Nursî'nin ikazlarıyla Van, Şeyh Said isyanına katılmamıştı Elli bir yıl öncesine hayalen gitmiş, hatırında kalanları şöyle anlatıyordu Kinyas Kartal: "l926 yılında Mart ayı başlarıydı, zannediyorum ilk günleriydi. Bizi Van'dan batıya sürgün gönderiyorladı. Önce bir ortaokul binasında toplamışlardı. Daha sonra ikişer ikişer ellerimizi kelepçeleyerek dışarı çıkarttılar. Ben Said Nursî'nin, daha önceleri Van'da ismini,

faziletini ve şöhretini duymuştum. Fakat kendilerini hiç görmemiştim. İlk görüşüm bu sürgün sırasında oldu. "O yıllarda 25 - 26 yaşlarındaydım. Okuldan çıkarırken bizi kendisiyle birlikte bağladılar. Birçok nüfuzlu kimseler de Van'dan çıkartılıyordu. Van Müftüsü, Gevaş Müftüsü de bu sürgünler kafilesindeydi. Said Nursî'nin ikazlarıyla, Van vilâyeti Şeyh Said isyanına katılmamıştı. "Göl kenarına öküz kızakları hazırlamışlardı. Mevsim itibariyle hep kar ve buz vardı. "İlk gece, Ağrı'nın Hamur kazasında geçti. Kafile konakladı, herkes yattı. Fakat Seyda yatmamış, geceyi hep ibadetle geçirmişti. Sonra geç vakit gelip amcamların ayak ucunda bir yerde yatmıştı. Amcam, 'Aman efendim hiç oraya yatılır mı?' diye kendisini orada yatmaya bırakmadı." Bir sürgünün canlı şahidi Kinyas Kartal bir sürgünün yaşanan, canlı şahidiydi. O günlerle ilgili hatıralarını teklifsiz, tekellüfsüz, gönül rahatlığı içinde ifade ediyordu. Onun Şark misafirperverliği, Anadolu Kulübünde de kendini göstermişti. İkram ettiği soğuk meşrubatımızı içerken, Bediüzzaman gibi bir çile sultanını uzun ömründeki bir ânı, bir izi, silinmeden tesbite çalışıyorduk.

sh»:(Sn.Şh.S.140) "Korkarım Hoca uça!" Aradan geçen tam elli bir yıla rağmen, Van Milletvekili Kartal Beyin anlattıklarını ilk elden almanın sevinci içindeydik: "Yolculuğumuz esnasında, akşamları çeşitli yerlerde konaklıyorduk. Bediüzzaman geceleri yalnız başına bir odada kalmak istiyordu. Müfreze komutanına: 'Beni yalnız bir odaya bırakın, geceleri kimseyi rahatsız etmek istemiyorum' demişti. Yüzbaşı Abdülkadir Bey, bu arzusuna uyarak kendisine ayrı bir oda temin etmeye başladı.

"Seyahatımız esnasında şahit olduğum bir hâdiseyi, size bütün samimiyetimle nakledeyim: Bir askeri, kendisinin yanında vazifelendirmişlerdi. Asker bir gün yüzbaşısına gelerek şöyle dedi: "Ben bu zatın kapısında bekliyorum. Bundan sonra bekleyemem, çünkü kapısını ben kilitliyorum, kapı açılıyor. Namaza kalkıyor. Kendisiyle birlikte binlerce adam namaz kılıyorlar, korkarım Hoca uça!... "Yüzbaşı askere şu cevabı verdi: "Oğlum Hoca uçarsa sen de eteğine yapış, nereye giderse birlikte gidersin.' "Öküz efendinin ayağı kanıyor" Galiba Ramazan'dı... Kafilede hiç kimse orucunu tutamıyordu. Müftü efendiler dahil. Tabii Hoca orucunu da tutuyordu. "Kızakları çeken öküzlerin, bir ara ayaklarının taşa takılıp kanamasıyla Bediüzzaman: "Beyler, inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor' deyince, ben cevaben: "Hocam biz para verdik bunların sahiplerine...' demiştim. O zaman Seyda: "Oğlum, onlar bu hayvanların sahibi değil, ancak mutasarrıfıdırlar' cevabını vermişti. "İki talebenin bereketi" "Zigana'da Bayram münasebetiyle tatlı verildi. Kafilede Kör Hüseyin Paşanın fakir bir akrabası vardı. Van müftüsü Masum Efendi, bir adam için camide para toplamıştı. O zaman bronz paralar vardı. Masum Efendi toplanan bronz paraları bütün para ile değiştirmek istiyordu. "Yine kafilede bulunan Arvasîlerden Abdullah Efendi, Bediüzza

sh»:(Sn.Şh.S.141) man'a hitaben: 'Hocam bu bronz paralardan ne çıkar, altın çıkar da beraberce yiyelim' dedi.

"Üstad buna şöyle cevap verdi: 'On, on iki altınım vardır. Harcıyorum, uzun seneler devam ediyor. Ne kalmış, ne kalmamış bilemiyorum. Şimdi diyeceksiniz ki, benim kerametim midir? La Vallah!... İki fakam (talebem) vardı, onların bereketi idi...' "Bediüzzaman'ı Burdur'a götürdüler" "Seyda ile yolculuğumuz İzmir'e kadar devam etti. Başında bir kefiye (sarık) vardı. Alırlar, hakaret ederler diye düşünüyordum. İzmir'de Mezarlıkbaşı semtinde bir otelde, zannediyorum Abdülkadir Paşa Otelinde, iki gece kaldık. Sonra bizi Manisa'nın Muradiye kazasına verdiler. Bediüzzaman'ı da Burdur'a götürdüler. "Yolculuk sırasında zaman zaman çeşitli sohbetler oluyordu. Kendisi sık sık, 'Eski Said öldü' deyince, ben de, 'Hocam nasıl eski Said öldü?' diye sorar ve anlamak isterdim. Bu defa bana, 'Ben eskiden bir oturuşta bir kitap yazardım. Şimdi senelerdir bir kitap yazıyorum, hâlâ bitiremedim' cevabını verirdi. *** "Trabzon'da telaşlı bir hali vardı. Sebebini sorarak öğrendim. Yolda kızakçılardan emanet aldığı gözlüğü geri vermeyi unutmuş; gözlük kendisinde kalmıştı. Telaş ve heyecanla kızakçıları arıyordu." "Ben Seyda'nın hayranıyım" Kinyas Kartal anlatıyor, biz de dinliyorduk. Sonra kendilerine Bediüzzaman'ın eski bir dostu olarak, bu Mecliste bulunmasının ve Meclise riyaset etmenin güzel bir tevafuk olduğunu söyleyince, Kinyas Bey aynen şunları söyledi: "Ben Seyda'nın hayranıyım. Onun dostuyum diyemem, buna kendimi lâyık göremem. Dostluk nerede, biz nerede, ben onun hayranıyım..." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.142) []

Haydar Süphandağlı HAYDAR SÜPHANDAĞLI Haydar Süphandağlı, Şark aşiret beylerinden Kör Hüseyin Paşanın oğludur. l9ll'de Van'ın Adilcevaz ilçesinde dünyaya gelmiş. Aralık l978'de vefat etmiştir. Babası, Bediüzzaman'ın tavsiye ve nasihatlarını dinlediği için Van isyanlarına iştirak etmemiş, böylece binlerce masumun kanı dökülmemiştir. "Seyda ile Van Müftüsünü beraber kelepçelemişlerdi" Haydar Süphandağlı, o günleri bütün tazeliğiyle hatırlıyordu. "Biz Bediüzzaman'la İstanbul'a kadar getirildik" diyordu. Van'dan ayrılışını ise şöyle anlatıyordu: "Seyda ile Van Müftüsü Şeyh Masum Efendiyi beraberce kelepçelemişlerdi. Üstad hiç üzgün değildi. Gayet rahat ve müsterihti. Yola çıkmazdan önce bana dedi ki: "Babana selâm söyle, bu bize yapılan muamelenin sevabını istemesin. Sabretsin, inşaallah Sahabe-i Kiramın sevabını alır. 'Ben beydim, ağaydım' demesin. Çalışsın; ırgatlık etsin, amelelik etsin, ekmeğini çıkartsın, kimseye muhtaç olmasın.' Göç böyle başlamıştı. Van'da uzun yıllar yaşayan Kör Hüseyin Paşa, oğlu Haydar Süphandağlı'nın ifadesine göre, l930 yıllarında Irak'ta 80 yaşlarında iken vefat etmiştir. "Van'dan çıkartılan kafilenin uzunluğu, belki bir kilometreyi bulmuştu. Çoluk çocuk, genç ihtiyar binlerce insan, atlı, yaya, arabalı, kızaklı, çeşitli vasıtalarla bir harp ricatı halinde memleketlerinden, gözyaşları içinde ayrılıyorlardı. Şeyh Efendiye dipçik darbesi "Van Müftüsü Şeyh Masum Efendinin kelepçeden elleri sıkışmış, kan oturmuştu bileklerine. Sıkışan elini biraz gevşetmek iste

sh»:(Sn.Şh.S.143) di. Bu ricasını jandarmalar söyledi. Bediüzzaman ise sanki başka bir âlemde gibi hiç aldırdığı yoktu. Masun Efendinin bu mâsumane ricası bir dipçik darbesiyle cevabını almıştı.

İnsafsızca vurulan dipçik neticesinde Masum Efendi yere, çamurların içine kapaklanmıştı. Bu acı manzara, görenlerin yüreğini kanatmıştı. Az ilerde bir çeşme başında, serbest olan sağ eliyle çeşmeden su alan Bediüzzaman, Masum Efendinin çamurlu yüzünü, başını yıkayıp temizlemişti." İşte Van menfileri yurtlarından böyle çıkartılıyorlardı. Haydar Süphandağlı, İstanbul'a kadar geçen yolculuğu yaklaşık olarak şöyle ifade ediyor: "Üç-dört gün Patnos'ta, bir gece Ağrı'da, bir hafta Erzurum'da kaldık. Erzurum'dan sonra at arabalarıyla yollara devam ettik. Trabzon'da yirmi gün kadar kaldık. Gemi yolculuğu ise bir hafta sürdü. İstanbul'da Üstad yirmi - yirmibeş gün kadar kaldı. Sonra kendilerini aynı gemi ile Antalya'ya götürdüler. "Van Valisi Osman Nuri Paşa (l925 -l926) şehirde sıkı emniyet tedbirleri aldırtmıştı. Kış mevsimini de sürgünler için, en müsait zaman olarak seçmişlerdi." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.144) AHMED ALPASLAN "Kumandan sesini çıkaramadı" Bu seyahatin şahidlerinden Ahmed Alpaslan daha sonraki yıllarda CHP Ağrı milletvekilliği yapmıştı (l946-l950). Babası ve akrabaları ile birlikte, o sürgün kafilesinde kendisi de bulunmuştu. Trabzon'dan vapurla gelirken hep güvertede oturan Bediüzzaman'a hizmet etmiş. Bir ara kafileye nezaret eden kumandan, Bediüzzaman'ın güvertede oturmasını hazmedemeyerek, "Şunu da aşağıya indirin" diye emir vermiş. Bu hali gelip Üstad Said Nursî'ye söyledikleri zaman, o, "Bir şey olmaz" diye cevap vermişti. Ahmed Alpaslan, Bediüzzaman'a hizmet ederken, bir ara çay yapmak için, sıcak su almaya gidiyor. Kaptan köşkünde yine kumandan, Bediüzzaman'ın aşağıya menfilerin (sürgün edilenler) yanına, geminin altına indirilmesini söylüyor. Yine Alpaslan, kumandanın bu

sözleri gelip Said Nursî'ye bildirince, Bediüzzaman: "Çok söylemesin, eğer perdeyi yırtarsam, kendisinin hiç bir kuvveti beni durduramaz" diye haber yolluyor. Kumandan bundan sonra sesini kesiyor. Böylece seyahat hâdisesiz olarak geçiyor. Ahmed Alpaslan, "Bediüzzaman'ı Sirkeci'de bir camiye (Hidayet Camii) indirdiler, burada bir müddet kaldı. Burada da ara sıra hizmetlerine bakardım. Ben küçük olduğum için, benim girip çıkmama nöbetçiler pek bir şey demezlerdi" diyor. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.145) CEMAL TALAY "Ben Anadolu'ya gidiyorum, memnunum" Cemal Talay, Şeyh Enver Efendinin hizmetlerine bakan bir insan, Şeyh Enver, çok ısrarla, atlar hazırlatarak Bediüzzaman'ı İran'a götürmeyi teklif ediyordu.Enver Efendinin bu ısrarlarına Bediüzzaman red cevabı veriyordu. "Siz gidin, ben gitmeyeceğim. Ben Anadolu'ya gidiyorum. Ben memnunum" diyerek yapılan teklifleri kabul etmiyordu. Akşamleyin Enver Efendi, vedalaşarak ayrılıp İran'a gitti. Sabahleyin Enver Efendiyi almaya gelen memurlar, kapıda Cemal Talay'la karşılaşmışlardı. Cemal Talay, o tarihte l8 yaşında bir delikanlıydı. enver Efendiyi bulamayan memurlar, Cemal Talay'ı karakola götürüp falakaya yıkıyorlar. Şeyh Enver'in nerede olduğunu söylemesi için kendini çok tazyik ediyorlar. Günlerce dayak, falaka ve sıkıştırmalardan sonra netice alamayınca bırakıyorlar. Cemal Talay serbest kalınca dışarı çıkıyor. Karakolun loş karanlığından çıkan Cemal Talay diyor ki: "O gün, o an benim kalbime yazılmıştır, o tarihi unutmam mümkün değil. Karakoldan çıktığımda, baktım kafile hareket etmiş yavaş yavaş gidiyor. Üstad Bediüzzaman ile Müftü

Masum Efendiyi birlikte bağlamışlardı. Onlar en önde gidiyorlardı. Takvimler ise, l0 Şubat l926 tarihini gösteriyordu." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.146) [] Av.Hulûsi Bitlisî Aktürk AV.HULÛSİ BİTLİSÎ AKTÜRK l88l'de Bitlis'te doğdu. l967'de Ankara'da vefat etti. l948'de Afyon'da Bediüzzaman'ın avukatlığını yaptı. Hilâl dergisinde "Said Nursî İçin" başlığını taşıyan Kalender Asrî imzalı şiiri neşredilmiştir. l948 yılı sonlarında, Abdurrahim Zapsu'nun mecmuası olan Ehli Sünnet'te yine Bediüzzaman'la alâkalı kıymetli makaleler yazmıştır. Mesrur, Mesut ve Neşet isminde oğulları vardır. Hulusî Bitlisî Aktürk, 27 Ekim l950 tarihinde Büyük Doğu mecmuasında yazdığı bir şiirde Üstad'ını şöyle tavsif ediyordu: "Devrimizin bedîidir koca Saidü'l-Nursî." Hulûsî Bitlisî Aktürk, Nesimî Oğullarından, yüksek iman ve derin irfan sahibi bir zattır. Cihanşümül Özlek Yahut Felsefî Vecizeler, Tarihî Âbideler, Vedîalar isimli neşredilmiş kıymetli eserleri olduğu gibi, neşredilmemiş eseri de bulunmaktadır. Hulûsî Aktürk'ün Müvekkilim Bediüzzaman Said Nursî'yi Yargıtayda Müdafaa Notlarım isimli basılmamış eseri de vardır. Bediüzzaman talebeleriyle Van Cephesinde Hulûsî Aktürk, l Kasım l948 tarihli Ehl-i Sünnet mecmuasının ikinci cildinde "Bediüzzaman" başlıklı makalesinde şunları ifade ediyordu: "Said Nursî'nin Ehl-i Sünnet'ten intişar eden bir arzuhalini, sonra da esaret hayatını okudum.

"Hayatta dervişlik, şeyhlik, tarikatçılıkla alâkası olmayan, her maddeyi manâ ile telif eden bu din âliminin devamlı menfâ ve muhakeme safahatı üzerinde durmak taraftarı değilim. "Ancak, hakim ve efendi halkın her zaman ve zeminde, ilim ve ahlâkça yükselmesini isteyen bu zatın esaretinden evvelki hayatına temas edeceğim.

sh»:(Sn.Şh.S.147) [] Avukat Hulusî Bitlisî Aktürk'ün kendi güzel hattıyla yazdığı mektup "Birinci Umumî Harbin iptidâlarında Bitlis Bidayet Mahkemesi azâ mülazımı idim. Bugünün Çankırı Milletvekili Abdülhâlik Renda, geçen günün Bitlis valisi bulunuyordu. Ordunun iaşesi hesabına kurulan peksimet anbarlarına beni memur etmişti. Bu vatanî ve fahrî vazifeyi ifa ederken, Bediüzzaman da birtakım talebeleriyle Van cephesinde din ve vatan müdafaası uğrunda silâhla, nasihatla mücadele ediyor, bir taraftan da bir tefsir kaleme alıyor, talebelerine de okutuyordu. Bir zaman kendilerine uğradım. Oturduğu muvakkat ve metrûk bir evde "Allahu Nûrussemâvati Ve'l-ard" âyet-i kerimesinin tefsirine intikalen bazı talebelerini tenvire çalışıyordu.

sh»:(Sn.Şh.S.148) "Bu derste pek derin inceliklere temasları hayretimi mûcip olarak ayrıldım. Hicretten sonra, Kerkük'ün Havadis gazetesinde intişar eden bir takrizimi, ertesi gün kendisine götürdüm. Dersten fâriğ olunca verdim. "O nedir? Oku dinleyeyim" dedi.Okudum, aldı, bir tarafa baktı: "Azizim, tavsifinize lâyık değilim. Büyük Allah'tan dilerim ki lâyık olayım" dedi. "Birkaç mısraını bu yazımın tarih-i beyyinesi olarak gösteriyorum:

Said Nursî'sin elhak, bediüd-dehri ve'l-ezman Bu tefsir-i şeriftir, kudret-i ilmiyene bürhan. Ulûm-i evvelîn u âhirîne mazhar olmuşsun Şefi-ü Hafizindir Fahr-i Âlem, Hazret-i Kur'ân Senin Şeyhzâde'den, Ruhü'l-beyan, Ruhü'l-meânîden Nedir farkı tefasirin bilir ancak Hakim Sübhan. *** "Ne ise, birinci hicrette aileler Siirt taraflarına doğru vilâyetten uzaklaştırılınca, Bediüzzaman da, milis kuvvetlerinin ordu arkasından hudutların muhafazasında ısrar gösteriyordu. "En nazik günlerde Malazgirt, Bulanık cephelerinde bir kolunu kayıp eden Nurşunli Mâruf Hazret, vilâyet merkezine gelerek idare âzasından Hacı Salih Efendide misafir olmuş, valinin ilâmiyle bir gece eşraf orada toplanmışlardı. Meşahir-i üdebâdan Hacı Hasanzade Mütemayiz İbrahim Ethem merhum haber haber yolladı, beraber içtimaya katıldık. "Et kemiksiz olmaz" "Bediüzzaman, Hazret ile söyleşirken, Hazret'in adamlarından birisi söze karıştı. Bediüzzaman'a hitaben: "Sen hudutları takviye edelim diyorsun. Biz Allah rızası için vatan müdafaasına koşuyoruz. Maalesef bazı zabitler, bizim din ü imanımıza sövüyorlar" dedi. "Bunun üzerine Bediüzzaman son derece celâlli bir ikrahla muhatabına bakarak, hemen yüzünü Hazret'e çevirdi ve dedi ki: "Hazret, zabitler sana sövüyorlar mı?" Hazret, "Hâşâ, benim hayatta kalan bir elimi öpüyor, duamı alıyorlar" deyince, Bediüzzaman eski muhatabına döndü:

"Azizim" dedi, "bizim milis kuvvetleri arasında şuurlu ve şuursuzlar da vardır, et kemiksiz olmaz. Şuursuzlar nizam ve intizama

sh»:(Sn.Şh.S.149) riayet edemiyorlar. Bazan Zafer temin edercesine düşmana saldırdığımız sırada görüyordum ki, öldürülen bir düşman neferinin üzerine vakitsiz atılan bir milis, âdi bir çizme, hasis bir eşyaya tamamen mevkiini terk ediyordu. Arada vuruluyordu. Böyle şuursuz hareket eden kimsede din ve iman kaygusu var mı ki, söven zabit de muâhezeye lâyık görülsün. Böyle anlarda nizamsızlık gösterenleri öldürmek bile azdır. Lüzumsuz lâfları bırakalım. Elbirliğiyle mukaddes yurdumuzu kurtaralım. Aileler çıksın, erkekler memleketi terk etmesinler" dedi. "Velhâsıl, birinci hicretle ordunun, milislerin müşterek gayretiyle düşman Bitlis'e girememiştir. Birkaç ay sonra, ikinci hicret başlamadan evvel, Bediüzzaman talebeleriyle Van cephesinden Bitlis merkezine dönmüş, halkı takviye ile tergibe, nasihata koyulmuştur. O sırada eski valimiz Abdülhâlik Renda ayrılmış, yerine Ispanakçızade merhum Memduh Bey gelmiş, ben de peksimet anbarındaki fahrî vazifemi bitirerek, adliye kuyudâtının Diyarbakır'a sevk ve nakline memur edilmiştim. Bitlis'ten ayrıldığım sabahı takip eden günün gecesinde hain Ermenilerin rehberliği ile düşman Dideban eteklerindeki nehir boyunları kıyılardan Bitlis'e akarken, Bediüzzaman kasaba içinde bile göğüs göğüse düşman süvarileriyle çarpışmış, bir ayağından yaralanıp esir edildikten sonra, mahalle, başındaki kışlaya nakil, oradan da Rusya'ya, daha sonra Sibirya'ya kadar sürülmüş olduğunu işitmiştim. "Mütarekeden sonra Irak'ın Süleymaniye'sinden, Mardin bidayet, müteakiben Diyarbakır İstinaf âzalığına geçtiğim zamanda, bu vatanî ve ilahî mücahidin biraderi Abdülmecid, Diyarbakır Askerî Rüştiyesinde Arabî muallimi idi. Bediüzzaman'ın maiyetindeki diğer biraderzadesi Abdurrahman, amcası Abdülmecid'e İstanbul'dan bir mektup yazıyor, pek hazin bir lisanla inliyor ve diyor ki:

sh»:(Sn.Şh.S.150) "Said amcam'ın haline şaşıyorum"

"Said amcamın haline şaşıyorum. Dünyevî bütün ümitlerim söndü. Çünkü hükûmet kendisine yüksek maaş veriyor, sarfiyatımızın fazlasını biriktiriyordum. Birkaç eser telif etti. Bir gün bana dedi ki, 'Git, filân matbaa müdürünü çağır.' Gittim, çağırdım geldi. Eserlerini müdüre verirken bana dedi ki: 'Abdurrahman, biriktirdiğin paraları getir, müdür beye ver.' Ben de getirdim verdim. müdür paraları alıp çıkınca benim gözlerim yaşardı. Bilâhare kendi kendime mütesellî oluyor, eserler basılınca satılır, paralarını yine biriktiririm diyordum. "Birkaç gün sonra yine beni yolladı. Matbaa müdürünü çağırdım. Bu sefer de matbaa müdürüne dedi ki: 'Eserlerimin üzerine yazın: bu kitaplar İslâm milletine meccanen tevzi olunacaktır.' "Matbaa müdürü çıktıktan sonra, senelerden beri büyük amcama karşı beslediğim ruhî saygı âdeta sarsıldı. Hasbelbeşeriyye ağladım ve dedim ki: 'Amca, birkaç para biriktiriyordum, memlekete dönersek düşman istilâsından harap olarak kurtulan süknâmızı belki imar ederdik. O ümidimi de öldürdün. Böyle olur mu?' Bunun üzerine derin bir tebessümle dedi ki: 'Yavrum Abdurrahman hükûmet bize fazla maaş veriyordu. Kifaf-ı nefsimizden artanı Beytülmala ait olduğundan, bu vesile ile o fazlayı Müslümanlara iade ediyoırum. Senin bu işlere aklın ermez. Allah dilerse mukaddes vatanın her yerinde sana ev verilir.'" "İşte, tarihî hakikatlere otuz beş sene evvel şahid olduğum için, kendi tabirince ölen eski Said, Bediüzzaman'dır diyorum. Bu fıtratta yaratılan bir zat, acaba yirmi seneden beri neden iptilâ imtihanından kurtulamıyor? Acaba mahbeslerdeki bazı sapıkların dinini, imanını min tarafillah tasfiye için mi iptilâya maruz kalıyor? "Hükûmetin saadet, selâmeti namına, Türk yurdunda İslâm diyarında, masonluk, bolşeviklikle bihakkın mücadeleye kabil ve kadir bir Bediüzzaman'ın serbest bırakılması, ilminden, faziletinden beşeriyetin istifade etmesi, medenî, cumhurî bir devrin şuur ve idrakine mütenasip olsa gerekir kanaatindeyim. "Bu kanaatimi daha ziyade izah, şimdilik zait. Her takdir, hakim ve efendi halkın selâhiyetli büyüklerine aiddir." Salih Özcan'ın Hilâl Dergisinin Nisan-Mayıs l960 tarihli 2. cildin l4. sayısında Hulûsî Bitlisî Aktürk'ün Kalender Asrî imzasıyla yazdığı şiiri:

sh»:(Sn.Şh.S.151) Said Nursî için Bediüzzaman'dır Said Nursî, Bitlis, Van beyninde gelmiş dünyaya, Urfa'da o nurlu asırlık dâhi, Kadir gecesinde erdi Mevlâ'ya, Ramazan'dan mâlûm Kur'ân-ı Kerîm, Kadrini göstermiş arz-ı semâya Dünyada esirdi, Cenette hürdür, Hayatta sadıktı, haklı dâvâya; Peygamberin ceddi Halilurrahman, Said'i yükseltir, Arş-ı Âlâya, İbrahim Halil'e Nemrud'un zulmü Tarihen intikal etmiş uhraya, Bediüzzaman'ı medenî devran, Neden esir etti, her esirrâya; Beynelmilel Ağa Han'lar, Gandiler, Dinde uymuş muydu asrî sevdaya? Onlar kanaatta serbest yaşadı, Saik de oldular haklı iğvaya, Said'e tarikat isnad edenler,

Dönmedir, kapılmış ehl-i havraya, Yakındır kıyamet şeksiz hesapla, Sıratlar, mizanlar kaldı ferdaya; Meryem ismetine şahid Saidi, Şakîler uğrattı hep iptilâya; Yüz otuza bâliğ nurlu âsârı, Yaşar armağandır, bağlı manâya; Tahtı Türk İslâmın kalbinde sabit Said baş eğmezdi zulme, ednaya; Mücevher tarihle misafir olsun, Şâhımıza, Hâtem-ül Enbiyaya.*

______________________ * Son satır, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin vefat tarihi olmuştur. Vefat, hicrî tarihe göre l379 olup, ebced hesabına göre bu satırın toplamı da l379 çıkmaktadır. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.152) [] Sıddık Alp Hızıroğlu SIDDIK ALP HIZIROĞLU (l9ll-l990)

"İmam-ı Rabbani gibi zatlar olsaydı Said'i anlarlardı" "Üstad Bediüzzaman'ı görmeden evvel çok hatıralarını ve Birinci Cihan Harbinde gösterdiği kahramanlığı çeşitli kimselerden dinlemiştim. Harplerdeki kahramanlıkları Van ve Bitlis civarında dilden dile anlatılmaktadır. "Bitlis deresinde yaralanıp esir düştüğü zaman otuz saatten fazla bir zaman o kırık ayakla suyun ve karların içinde kalmış. Kırık olan sol bacağı ile Ruslar teslim aldıkları zaman öldürmeye teşebbüs etmişler, ama sonradan Allah'ın takdiri ve korumasıyla öldürememişler. Kumandan, Üstad Bediüzzaman'ı ot yüklü bir arabaya bindirmiş ve yaralı sol bacağını otlarla kapatarak korumuş. Rus subayları Üstad Bediüzzaman'ın kırılan sol bacağını tuttukları halde, hiç ağrımadığını, Üstad'ın hiç ses çıkarmadığını görünce çok hayret etmişler. "Bu hatıraları, Üstad Bediüzzaman'ı hiç görmediğim zamanlarda hep dinlemiştik. "Kendisi cumhuriyetin ilk senelerinde Van'a gelip Erek Dağında ve Nurşin Camiinde kalıyordu. Zaman zaman Üstad'a gider, ziyaretinde ve hizmetinde bulunurdum. Bir defasında Üstad'ın traş usturasını Berber Salih Perihanoğlu'na götürüp ben biletmiştim. Nurşin Camiinde ders yapar ve sohbette bulunurdu. Bir sohbette hocalara hitaben, 'siz beni anlamıyorsunuz, eğer Mevlâna Halid-i Bağdadî ve İmam-ı Rabbanî gibi zatlar olsaydı Said'in kim olduğunu anlarlardı' demişti. "Bazan Nurşin Camiinde abdest alırken eline su dökerdim. Alttan alttan gözlerine bakmaya çalışırdım. Çok heybetli gözleri vardı. Gözleri sanki bir ışık gibi parlıyordu. Kaşları ince, siyah ve araları biraz açıktı. "Yakın talebelerinden Molla Yasin, Sikke köyünde saatçılık yapardı. Onun dersleri diğer hocalardan dinlediklerimize hiç benzemiyordu. Hep iman esaslarını anlatıp ders veriyordu. "Böyle büyük bir zatın ellerini öpüp, dualarını alıp, derslerini dinlemek saadetine erdim. Allah'a hep hamdediyorum." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.153)

[] Rabia Ünlükul Abdülmecid Efendinin hanımı RABİA ÜNLÜKUL "Bu evliya torunu senin hanımın olacak" ÜstadSaid Nursî'yi küçükken Van'dan tanımaktadır. Küçücük bir çocuk olduğu yıllarda Bediüzzaman kendisine "Raboş" diye çağırarak iltifat edermiş. Mütevazi köşesinde ziyaret ederek dinledik onu... Bize Seyda ile ilgili hatırladıklarını anlattı. Rabia Ünlükul, Van'ın asil ve temiz bir ailesine mensuptur. 5-6 yaşlarında bir çocukken, sokakta oynuyormuş, Üstad Said Nursî, kendisini, kardeşi Abdülmecid Ünlükul'a göstererek: "Bak, bu evliya torununu görüyor musun? İstikbalde bu senin hanımın olacak" deyince, Abdülmecid Ünlükul, "Seyda nasıl olur? Çok küçük, o vakte kadar benim bunun kadar çocuklarım olur" demiş. Aradan yıllar geçiyor. Birinci Cihan Savaşı patlıyor. Üstad Bediüzzaman'ın dedikleri ayne çıkıyor. Abdülmecid Efendi ile Rabia Hanım evleniyorlar. Bediüzzaman'ın evliya torunu demesi de, mânâsız bir ifade değil çünkü Rabia Ünlükul, Van'da Şeyh Gazail Baba'nın torunudur. "Geceleri hiç uyumazdı, dua sesleri gelirdi" Rabia Ünlükul o günleri, yaşayarak, duyarak anlatmaktadır: "Birinci Cihan Savaşından sonra, Van'a geldiği zamanda, bizim Toprakkale semtindeki evimizde kalırlardı. Burada hemen her gün bir çok ziyaretçi gelip giderdi. Biz de yeni evlenmiştik. Oğlum Fuad beş-altı aylıktı. Onu ilk defa Seyda yürüttü. "Ben misafirlerin çok olmasından, fazla kalabalıklardan sıkılıyordum. Ama kimseye hâl diliyle de olsa, bir şey dememiştim. Seyda, bizim Beye demiş ki:

"Rabia zayıf olduğu için, hizmetlerden dolayı sıkılıyor, yoruluyor. Günden güne de ziyaretçiler çoğalıyor. Onun için ben Nurşin

sh»:(Sn.Şh.S.154) Camiine gideceğim. Benim sabah kahvaltılarımı oraya gönderirsiniz. "Çok az yerdi" "Seyda'nın kahvaltı dediği de çok basit yiyeceklerdi. Bir çay tabağı bal üstüne kırılmış ceviz kordu. İşte kahvaltı dediği de buydu. Hattâ işitiyordum, bu kadarcık kahvaltıdan gelenlere de ikram edermiş. "Nurşin Camiine gittikten sonra, her sabah gelen talebesine bu kahvaltıyı hazırlar verirdim. Akşamları da boş tabağı getirirlerdi. Bizim evde kaldığı sürece hiç geceleri uyumazdı, odasından hep dua sesleri gelirdi. "Van Valisi, haftada hiç olmazsa bir defa ziyaretlerine gelirdi. "Bir gün Fuad sürünerek odasına girmiş, tesbihiyle oynarken, tesbihin ipini kırmış, bir tanesini yutmuş. "Seyda bunu bana haber verdi. "Rabia korkma, Fuad tesbihimin bir tanesin yuttu, bir şey olmaz, geri çıkarır' dedi. Gerçekten Fuad'a bir şey olmadığı gibi, tesbih tanesini yuttuğu gün yürümeye başladı. Üstad Fuad'ı çok severdi, sevgi ve şefkatle kucaklardı. Kedinin şikâyeti "Seyda'nın bir de kedisi vardı. Kendileri Nurşin Camiine gidince, kedi benim namaz seccademi kirletmişti. Ben de kendisine iki tokat vurdum. Bu dayaktan sonra kedi kayboldu. Akşamleyin eve gelmedi. "Bir gün sonra, her gün kahvaltıyı almaya gelen talebesi gelmedi. Ben, bizim beye; "Talebe gelmedi, Seyda'nın kahvaltısı gecikiyor, istersen bugün sen götür' dedim. Van'da

öğretmenlik yapıyordu.'Kahvaltıyı verir, oradan da mektebe gidersin' dedim. Kahvaltıyı verdim ve alıp götürdü. Nurşin Camiine gittiğinde bizim kediyi orada görmüş. "Seyda gülerek: "Rabia bu kediye ne yaptı, dövdü mü yoksa? Bana şikâyete geldi. Kendinin de, Rabia'nın da suçları vardır. Fakat ben her ikisini de affettim' dedi. "Sonra kedi bize bir daha gelmedi, hep Seyda'nın yanında kaldı. "Sen benden yedi sene sonra vefat edeceksin" "Bizim bey çok hassas ve duygulu bir kimseydi. Seyda kendisine: "Merak etme, sen benim vefatımdan yedi sene sonra vefet ede

sh»:(Sn.Şh.S.155) ceksin' demişti. Üstad'ın bu haberi de aynen çıktı. Üstad'dan tam yedi sene sonra l967'de kendisi de vefat etti. "Vefat ettiği senenin başında bana ara sıra: "Rabia, bu benim son senemdir' derdi." Rabia Ünlükul l99l'de Konya'da vefat etti. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.156) [] Molla Said Bediüzzaman'ın eniştesi MOLLA SAİD

Âlime Hânımın kocası olan Molla Said Efendi l944'de Hicaz'da hanımı ile birlikte tavaf esnasında vefat etmişlerdir. Bediüzzaman Barla Lâhikası'nda "Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid" diye başlayan bir mektubunda "Şam-ı Şerifte eniştem Molla Said var" diye , kızkardeşi Âlime Hânım'ın kocasından bahsetmektedir. Bediüzzaman'ın âlim kızkardeşi ve eniştesi Âlime Hânım Sofi Mirza Efendinin yedi evlâdından birisidir. Âlim ve fâzıl bir hanımefendidir. On beş yıl Şam'da müderrislik yapmıştır. l9l9 yılında hacca gitmiştir.Yedinci seferi olan l944 yılında hacda sedye ile tavaf ederken vefat etmiştir. Bediüzzaman ondan, Meyve Risalesi'nin On Birinci Meselesinde "Hacca gidip sekerat içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Hânım nâmındaki merhume hemşirem" diye bahsetmektedir. Âlime Hanım Molla Said isimli bir zâtla evlenmiş, hiç çocukları olmamıştır. Molla Said Şam'da talebelerine ders verdiği esneda yanıldığı zaman talebeleri, Âlime Hânımı kastederek, "Seyda, isterseniz bu dersi yarın Seyyideden (Hânım) sorduktan sonra bize anlatın" derlermiş. Âlime Hânım ve Molla Said daima dualarında, birbirlerini yalnız bırakmamayı, beraber vefat edip, ebede gitmeyi niyaz ederlerdi. Allah bu dualarını kabul edip ruhlarını birlikte almıştı. Molla Said'in şarktaki hadiselerde mitralyöze karşı sopa ile mukabele etmeye çalışan son derece kahraman bir insan olduğunu Üstad ifade etmişti. [] Sağda Hanım, solda Molla Said imzaları. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.157)

İSTANBUL ŞAHİTLERİ

(l926 Öncesi)

sh»:(Sn.Şh.S.158)

sh»:(Sn.Şh.S.159) [] Ali Himmet Berkî ALİ HİMMET BERKÎ l883'de elbistan'da doğdu. Eski Temyiz reislerindendir. Kendi sahasıyla alâkalı kıymetli eserlerin sahibidir. l976'de Ankara'da vefat etti. Eski Temyiz Reislerinden Ali Himmet Berkî Hocayı sağlığında Ankara'daki evinde ziyaret etmiştim. Aramızda yaşayan Osmanlı neslinin son temsilcilerinden birisiydi. Ali Himmet Hoca "Elbistan'da evliyadan bir Himmet Baba vardır. Annem, 'eğer oğlum olursa ismini Himmet korum', diye niyet edip, Cenab-ı Hakka yalvarmış. Allah duasını ve niyetini kabul edince benim adımı Ali Himmet koymuşlar" diye ismi ve memleketiyle ilgili hatırasını anlatıyordu.¹ Hukuk ve tarih sahasında çok kıymetli eserler veren Ali Himmet Bey, uzun yıllar Temyiz Reisliği yaptıktan sonra l950 yılında Temyiz Reisliğinden emekli olmuştu.

Medresetü'l-Kuzat'tan sınıf birincisi olarak mezun olduğunu ifade eden Ali Himmet Berkî'ye, Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili hatıralarını sorunca, Onu ilk defa İkinci Meşrutiyetten önce İstanbul'da Fatih'te gördüğünü söyledi ve hatıralarını anlatmaya başladı: İlim muhitlerinde herkes ondan bahsederdi "Ben o yıllarda Medresetü'l-Kuzat'ta talebe idim. Talebe arkadaşlar arasında ileri bir derecemiz vardı. Bütün İstanbul' a Bediüzzaman'ın ismi ve şöhreti yayılmıştı. Bütün ilim muhitlerinde herkes ondan bahsediyordu. "Fatih'te bir handa misafireten kalıyormuş, herkesin her çeşit sualine cevap veriyormuş, diye hakkında çok rivayetler duyuyorduk. __________________ ¹ Tafsilâtlı bilgi için ayrıca bakınız: Meşhur Türk Hukukçular s. 473

sh»:(Sn.Şh.S.160) "Talebe arkadaşlarla gidelim diye karar verdik. Bir grup arkadaşla bu meşhur zatı ziyarete gittik. "O gün Fatih'te bir çayhanede olduğunu, sorulan suallere cevap verdiğini işittik. Hemen oraya gittik. Çok kalabalık bir meclisi ve sırtında garip bir elbisesi vardı. Bir hoca kisvesi yoktu. Şarkın mahallî kıyafetiyle oturuyordu. "Biz yanına vardığımızda Bediüzzaman kendisine sorulan suallere cevap veriyordu. Etrafındaki ilim sahipleri, derin bir sessizlik ve hayranlıklık içinde dinliyorlardı kendisini. Herkes verdiği cevaptan memnun ve tatmin oluyordu. "Felsefecilerden, sofistlerin iddia ve fikirlerine cevap veriyordu. Aklî, mantikî delillerle onların görüşlerini çürütmüştü. Lügatte ve kelâmda üzerine kimse yoktu "Benim ilk defa görmem ve görüşmem o zaman olmuştur. Benim Bediüzzaman hakkında görüşlerim ise şudur:

"Her lügati bilirdi. Arapça lügatten herhangi bir kelime sorsanız, hemen cevabını ve mânasını verirdi. Sonra kelâmda üzerine kimse yoktu. Bu iki ilimde, bilgisine son yoktu. "Arap edebiyatı, Fars edebiyatı, Doğu ve Batı edebiyatına vakıftı. Yine hakkında yaygın fikir, bir din adamı olarak kimseden hediye, para vesaire almıyordu. İsteseydi çok şeylere sahip olabilirdi. Dünyada dikili bir ağacı yoktu. İlmine itiraz edemeyenler onu iftira ile çürütmek istiyorlar "İslâmcı bir zattı. Ona atılmak istenen taşlar hep iftira taşıdır. Şöyle-böyle derler, kat'iyyen doğru değildir. Eserleri meydandadır, onun ilmine, irfanına başka bir delil aramaya ihtiyaç yoktur. Çünkü eserleri Nur Külliyatı meydanda ve ellerdedir. Kat'iyyen Kürtçü falan değil, hep yalan ve iftira atıyorlar. Yıllardır adlî ve resmî mercilerden geçen Nur Risaleleri çok incelendi. Her şeyi ile meydana kondu. İlmine itiraz edemiyorlar, ancak iftira ile çürütmek istiyorlar."

sh»:(Sn.Şh.S.161) [] Ali Rıza Sağman ALİ RIZA SAĞMAN "İlhamımı Bediüzzam'dan aldım" Ali Rıza Sağman l890'da Ordu'nun Ünye kazâsında doğmuş, l965'te İstanbul'da vefat etmiştir. İstanbul İmam-Hatip Okulunda ve Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yapan bu zatın, dinî kitapları ve neşredilmiş şiirleri vardır. Sultan Selimi Hafız Rıza olarak da bilinmektedir. On dört yaşlarında iken doğduğu yerden İstanbul'a gelmişti. Fatih Camiinde İskilipli Âtıf Efendinin derslerine devam etti.

Süleymaniye medresesinin imtihanlarını pek iyi derece ile kazanarak, kelâm, tasavvuf ve felsefe bölümünü bitirdi. Daha sonraki senelerde İstanbul Hukuk Fakültesini de "âlâ" derece ile bitirdi; avukatlık stajını da yaparak l937'de avukat oldu. Tasvir, Millet, Hakka Doğru, Tarih Dünyası ve Sebiilürreşad gazete ve mecmualarında manzum ve mensur yazıları çıkmıştır. Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar isimli kıymetli eserine bir hatıra ile başlar. Bu hatırasında Üstad Bediüzzaman'dan bahseder. Bediüzzaman'ın İstanbul'a gelişini, İstanbul'da yayılan şöhretini, meşrutiyetten sonra konferanslarını dinlediğini, Birinci Cihan Harbinden evvel de Üstad'ı ziyaret ederek elini öptüğünü anlatır. "l907 kışı idi, sanıyorum; İstanbul'un ilmî mahfillerinde, hele medrese bucaklarında birden bire mânâlı bir fısıltı, ilgilendirici bir dedikodu hâsıl oldu ve elektrik hızıyla ağızlara yayıldı, kulakları doldurdu: "Kürdistan'dan bir adam gelmiş. Yaşça pek genç olduğu halde ilimce kendisine karşı çıkan yokmuş. Bu yaşta bu kadar geniş ilim, ancak vehbî (Allah vergisi) olabilirmiş. Bu zatın kılığı, kıyafeti de dikkat ve hayreti çekici imiş; çenesinde sakal, başında sarık, sırtında cübbe, ayaklarında şalvar yokmuş. Bu adam bir harika imiş. Adı

sh»:(Sn.Şh.S.162) Said, lâkabı Bediüzzaman imiş.' "O tarihte biz çocuktuk. Hakkında tılsımlı haberler duyduğumuz bu zatı görmek sevdasının zebunu olduk. Fakat yine işitmiştik ki; hafiyeler, bu zatı göz hapsine almışlar. Her yerde serbest gezemiyormuş. Çemberlitaş tarafında bir han odasında oturuyormuş... filân! ¹ "Meşrutiyetten sonra bu zatı görmek, konferanslarını dinlemek nasip oldu." ² "Birinci Cihan Harbinden evvel, kendisinin elini öpmek de müyesser olmuştu. "Zamanlar geçti. Takvim l9l8 yaşına varmıştı. Menhus mütarekenin, siyasî ufuklardan zifir sızdırdığı kara günleri ve karanlık geceleri hohlamaktayız.

"Bayezid Camiinde mukabele okuyorum. Kalabalık cemaat arasında bu Bediüzzaman da görülüyor. Her gün ayrı bir iltifatına kavuşmakla bahtiyar oluyorum. 3 "Her gün başka bir eda ile devam eden iltifatın hülâsası şudur: "Var ol hafızım! Çok yaşayın muhterem hafızlar! Siz bugün, irşad vazifesini hocalardan, vaizlerden daha geniş ve sağlam olarak görmektesiniz. Allah sizi çoğaltsın. Yolunuz, sesiniz, kalbiniz açık olsun! Okuyun, dinletin, ağlatın, Müslümanların kalblerini parlatın.' "Bu büyük zattan Allah razı olsun.' "Bu hikâyeyi yazmaktan maksadım, söylemek istediğimi gözler önünde canlandırmaktadır. Mazhar olduğum ilhama dayanarak ben derim ki..."4 *** Bediüzzaman Said Nursi, Bayezid Camiinde hafızların okuduğu Kur'ân'ları huzur ve huşû içinde dinlediğini Mektubat ve Lem'alar isimli eserlerinde çeşitli bahislerde ifade buyurmaktadır. Bunlardan "Yirmi Altıncı Mektub"unda, "Bu risalenin telifinden on bir sene evvel, Ramazan-ı Şerifte İstanbul Bayezid Cami-i Şe _______________ l. Ne garip tecellidir ki, bu kadar âlim, bu kadar dürüst, bu derece mü'min ve bu nisbette din, millet ve vatana âşık olan bu zat, o tarihten bugüne kadar bu cennet yurtta ferah bir nefes alamadı. Hangi hükûmet iş başına geçti ise, ilk yumruğunu bu büyük başa vurdu. Fakat işte gördük ve iyice anlamış olduk ki o yumruklar o başa değil, parçalanmaz taşa vurulmuştur. Bediüzzaman hâlâ yaşıyor. Allah vücuduna sıhhat ve afiyet ihsan buyursun. 2. l908'de Ayasofya Camii Şerifinde okunan bir mevlidde Musullu meşhur âmâ Hafız Osman'ın okuduğu mevlid ile Bediüzzaman'ın kürsüde ayakta irad eylediği mev'ize şaheser idi. 3. İltifatın böylesine değer veririm. 4. Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar, Ali Rıza Sağman, İstanbul, l95l.

sh»:(Sn.Şh.S.163) rifinde hafızları dinliyordum" diye Kur'ân'ın parlak hakikatlarını izah ve ispata başlarken, "Yirmi Altıncı Lem'a" da ise, "ihtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyade kalınlaştıran Harb-i umûminin dağdağaları ve esaretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul'a geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şan ve şeref vaziyeti, hattâ halifeden, şeyhülislâmdan, başkumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar haddimden çok ziyade bir hüsn-ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği halet-i ruhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki, adeta dünyayı daimî, kendimi ve lâyemutane dünyaya yapışmış bir vaziyet-i acibede görüyordum. İşte o zamanda İstanbul'un Bayezid Cami-i Mübarekine, Ramazan-ı Şerifte, ihlâslı hafızları dinlemeye gittim" diye anlatmaktadır. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.164) [] Risale-i Hamidiye Mütercimi: Manastırlı İsmail Hakkı Efendi Risale-i Hamidiye Mütercimi MANASTIRLI İSMAİL HAKKI Yakın tarihimizde yaşamış olan, fakat bugünkü nesillerce pek az bilinen büyük İslâm âlimleri vardır. Bu bilinmeyen büyük zatlardan birisi de, Manastırlı İsmail Hakkı Efendidir. Büyük İslâm âlimlerinden olan Manastırlı l846-l9l2 yılları arasında yaşamıştı.

Hüseyin Cisrî Efendinin Risale-i Hamidiye isimli güzel eserini Türkçeye tercüme eden İsmail Hakkı Efendi Manastır'da doğmuştu. Sancaktar İbrahim Efendinin oğluydu. İlk tahsilini doğduğu yer olan Manastır'da yapan İsmail Hakkı Efendi, daha sonraları İstanbul'a gelerek medreselere devam etti ve icazet aldı. Daha sonra Fatih camiinde dersler yaptı ve kendisi de talebelere icazet vermişti. l874 senesinde Dolmabahçe Camiine, bir müddet sonra ise Ayasofya camisine vâiz olmuştu. Bilhassa Ayasofya Camiinde verdiği vaazlar çok meşhurdur. Şöhreti bütün İstanbul'a ve etrafa yayılmıştı. Çok büyük bir cemaat vaazlarını takip etti. Bu sırada Eyüp Askerî Rüştiyesinde Arapça muallimliği yapmaya başladı. l884 senesinde ise hukuk mektebi fıkıh muallimi oldu. Manastırlı'nın fıkıh dersleri l908 İkinci Meşrutiyet zamanına kadar devam etmişti. İkinci Meşrutiyetten sonra Ayan Azası olarak parlamentoya girdi. Daha sonraları Mühendishanede, Mülkiyede, Darü'l-Fünunda tefsir ve askerî tıbbiyede ise din dersleri okuttu. l9l2 senesinde, Sultan Reşad zamanında Ayan Azası iken Anadoluhisarı'ndaki yalısında vefat etti. Cenazesi büyük bir merasimle Fatih Camii avlusuna gömüldü.

sh»:(Sn.Şh.S.165) Risale-i Hamidiye mütercimi olan İsmail Hakkı Efendi; Arapça, Farsça ve Bulgarca olmak üzere üç dil biliyordu. Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşad mecmualarında ve ayrıca muhtelif gazetelerde dinî makaleler yazıp, neşretti. Kıymetli İslâmî eserlerinden bazıları şunlardı:

İslâm Akaidine Dair, Mevâidü'l-Enam Fi Berahin-i Akâid-i İslâm Ebu Hanife'nin Menkıbelerine Dair, Mevahibü'r-Rahman, Hüseyin bin Muhammet el-Cisri et-Trablusî'den tercüme ettiği Risâle-i Hamidiye vardır. Risale-i Hamidiye'yi bugünkü dile sadeleştirerek neşreden Ahmed Gül kitabın telif sebebini şöyle takdim etmektedir: Manastırlı İsmail Hakkı Efendi Risale-i Hamidiye tercümesine şu takdim duasıyla başlamaktadır: "Ölüm gelip de madde perdesi açılmadan önce âhiret gününün durumuna bakıp, o âlemin gerçeklerini görebilmek için Allah'tan, akıl sahiplerinin gönlünü doğru yola çevirmesini ve ondan hiç ayırmamasını dileriz. O, kullarına yakındır, dualarını kabul edicidir." [] l308 (l892) de İstanbul'da basılan Manastırlı İsmail Hakkı'nın tercüme yaptığı Risale-i Hamidiye'nin kapağı Risale-i Nur Külliyatında yer yer bu kitaba atıfta bulunan Bediüzzaman Sözler'de şöyle demektedir: "Hüseyin-i Cisrî Risâle-i Hamidiye'sinde yüz on dört işareti Tevrat ve İncil'de Peygamberimizin geleceğini ve vasıflarını bildien işaretleri, o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunması, elbette daha evvel çok tasrihat varmış." Ayrıca Mektubat'da Üstad, Hüseyin-i Cisrî ve Manastırlı'dan şu şekilde bahseder: "Şu zamanda dahi meşhur Hüseyin-i Cisrî (Rahmetullahi Aleyh)

sh»:(Sn.Şh.S.166)

o kitaplardan yüz on delil nübüvveti-i Ahmediyyeye dair çıkarmıştır. Risale-i Hamîdiye'de yazmış. O risaleyi de Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür"¹ __________________ ¹. Mektubat, s. l49.

(N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.167) [] Mehmed Vehbi Efendi MEHMED VEHBİ EFENDİ (ÇELİK) l862'de Konya'nın Hâdim kazâsının Kongul köyünde doğmuştu. 9.l2.l949'da vefat eden Vehbi Efendi l908'de Meb'usan Meclisinde Konya meb'usuydu. Birinci şer'iyye ve evkaf vekilliği de yapmıştı. Babası ulemâdan Çelik Hüseyin Efendiydi. Hâdim'de ve Konya'da tahsil ettikten sonra müderris olmuş, Ali Gâv Medresesinde, Konya Hukuk Fakültesinde yüzlerce talebe yetiştirmişti. Üstad Bediüzzaman Emirdağ Lâhikası'nın birinci cildinde Konya'yı Anadolu'nun eskiden beri parlak ve faal bir medresesi olarak değerlendirdikten sonra, Vehbi Efendiyle alâkalı olarak şunları söylemektedir: "Başta, çok mübarek tefsirin, çok muhterem ve kıymettar sahibi olan Hoca Vehbi Efendi olarak, Risale-i Nur'u takdir edip alâkadarlık gösteren bütün Konya ve civarı ulemâlarını, bütün kazançlarıma ve dualarıma şerik ettim." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.168) [] Dr. Hamid Uras DR.HAMİD URAS l890'da Gaziantep'te doğdu. l964'ün Ocak ayında aynı yerde vefat etti. Bediüzzaman Toptaşı tımarhanesine nasıl gönderildi? İkinci Meşrutiyet günlerinde, Bediüzzaman'ın Üsküdar'daki Toptaşı tımarhanesine atılması mevzuunda Cemal Kutay, Tarih Sohbetleri isimli eserinin dördüncü cildinde şunları ifade eder: "Hafiyelik ve jurnacilik müesseselerini tenkid cesaretini göstermesi, kendisinin divan-ı harbe verilmesine sebep olmuş; orada da fikirlerini hiç çekinmeden, tam bir pervâsızlık içinde müdafaa etmesi endişe yaratmış ve kendisinden kurtulmak için deli olduğuna, iki Musevî, bir Rum, bir Ermeni, bir Türk doktordan rapor alınarak Toptaşı tımarhanesine konulmuştur." l9l2'de basılan İki Mekteb-i Musîbetin Şehadetnâmesi yahut Divan-ı Harb-i Örfi isimli eserinde "Tımarhaneden sonra tevkifhanede iken Zaptiye Nâzırı Şefik Paşa ile muhaveremdir" başlığını taşıyan kısımda istibdattan şikâyet eden Bediüzzaman "Şişli'de bir Ermeninin evine düştüm" diyerek orada da istibdat perdesinin yırtıldığını ifade eder. "Bediüzzaman'da cinnet değil, dehâ vardır" Bu mevzuda Gaziantep'in eski ve meşhur doktorlarından Dr. Hamid Uras şunları anlatıyor: "İkinci Meşrutiyet senelerindeydi. Biz Mekteb-i Tıbbiyede (Tıp Fakültesinde) talebe idik. Bediüzzaman da İstanbul'da bulunmaktaydı. Kendisi müderrisler içinde Fatih müderrisini beğenir, takdir ederdi. Onun ünvanı ve şöhreti her tarafa yayılmıştı. Daha sonra

sh»:(Sn.Şh.S.169)

kendisini adlî tıbba sevkedilince Adlî tıptaki doktorlar, muayenesini sohbet ederek yapıyorlar. Bediüzzaman orada bulunan bir teşrih [anatomi] kitabını eline alarak dört-beş sayfasını okuyor ve kendisinin o sahifelerden imtihan edilmesini istiyor. Biraz sonra da, mezkûr sahifeleri aynen ezberden okuyor. Durumu hayretler içinde tâkip eden Rum doktor heyecan ve şaşkınlıkla, 'Bediüzzaman'da cinnet değil, dehâ vardır' diye raporunu veriyor."

sh»:(Sn.Şh.S.170) [] Eşref Edip Fergan EŞREF EDİP FERGAN Eşref Edip l882'de Serez'de dünyaya geldi. l97l sonlarında İstanbul'da vefat etti. Onu ilk ziyaretim, l965 yılında Cağaloğlu'ndaki yazıhane ve kütüphanesinde olmuştu. Daha sonraki yıllarda ise Çarşıkapı'da Av. Bekir Berk Ağabeyimin yazıhanesinde kendilerini dinleme imkânı bulmuştum. l97l'in Aralık ayında Mehmed Fırıncı Ağabeyle Eşref Edip'in ziyaretine gitmeye karar vermiştik. "Hemen gidelim" teklifime Fırıncı Ağabey, "Yarın gidelim" diye cevap vermişti. Kaderin bir tecellîsi olarak, "yarın" denen zamanda Eşref Edip Beyin Fatih Camiinde kılınan cenaze namazına gitmiştik. Bediüzzaman o yıllarda Eşref Edib'in neşretmiş olduğu Sebilürreşad mecmuasında yazılar yazmıştı. Eşref Edip, İngiliz işgali yıllarında, Zeyrek'de bir evde toplanarak Bediüzzaman'dan komitecilik dersleri aldığını anlatırdı. Bediüzzaman'la alâkalı olarak neşredilmiş üç tane kitabı vardır: Risale-i Nur Müellifi Said Nur ve Nurculuk (l952), Bediüzzaman Said Nur ve Nurculuk, Tenkid, Tahlil (l963), Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil (l965). Bunların dışında Sebilürreşad, Yeni İstiklâl, Bugün, Sabah ve ittihad gazetelerinde Bediüzzaman'la alâkalı araştırma ve yazıları neşredilmiştir. Bunların en uzunu ve muhtevalısı 29 Aralık l965 ile 25 Mayıs l966 tarihleri arasında "Senatör Ahmed Yıldız Beyefendiye:

İslâm Düşmanlarının Teptiplerini Ortaya Çıkarmak Vazifemizdir" adı altında neşredilen yazıdır. Ayrıca Bugün gazetesinde de "Bediüzzaman'ın Meçhul Kabri" adı altında uzunca bir yazı yazmıştı.

sh»:(Sn.Şh.S.171) Yarım asırlık neşriyat hizmeti Eşref Edip merhum yarım asırdan fazla Türk basın hayatında hizmet etmiş bir kalem erbabıdır. ilk gazetesini l4 Ağustos l908 tarihinde Sırat-ı Müstakîm adıyla çıkarmıştı. O devrin ileri gelen İslâm ulemâsının çok nâdide eserleri, Sırat-ı Müstakîm'de neşredilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî ile olan dostluklarının temeli o yıllara dayanır. Aralarındaki bu dostluk, Bediüzzaman'ın vefâtına kadar candan bir alâka ve samimiyetle devam etmiştir. Nur Risalelerinde ve Bediüzzaman'ın mektuplarında Eşref Edip'ten senâ ile bahseden kısımlar vardır. l958 senesinde Sebilürreşad'ın 50. yıldönümü vesilesiyle Bediüzzaman Eşref Edip'e şu tebriği göndermişti: "Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü, "Aziz, muhterem, sıddık, envâr-ı İslâmiyeyi elli seneden beri neşreden, hakaik-i İslâmiyeyi ehl-i dalâlete karşı müdafaa eden ve elli seneden beri benim maddî manevî bir hakikî kardeşim ve meslektaşım, Eşref Edip! "Sebilürreşad'ın ellinci sene-i devriyesi münasebetiyle gayet samimî ve uzun bir mektup yazacaktım. Fakat pek şiddetli hasta olduğumdan, hattâ konuşmaya da iktidarım olmadığından, Risale-i Nur'a havale ediyorum. Onda Sebilürreşad'ın mahiyetini, hizmetini gösteren mektuplar vardır. Zaten Sebilürreşad, Nur'ların mühim parçalarını neşretmiştir. Tarihçe-i Hayat Sebilürreşad'ın elinci sene-i devriyesine tam bir tebriknâme hükmündedir. Duanıza muhtaç gayet hasta Said Nursî (Sebiilürreşad, c.l2,s.277)

[] Son devir İslâm ulemâsının ve kalem erbâbının yazılarının yıllarca süslemiş olduğu Sebiilürreşad mecmuasının kapağı.

sh»:(Sn.Şh.S.172) Sahabe imanı, İslâm celâdeti Eşref Edip Sebilürreşad'ın l5. cildinin 356. sayısında "Sahabe İmanı, İslâm Celâdeti" başlığı altında şunları yazıyordu: "Ashâb-ı Kirâmdan Hz. Abdullah bin Huzeyfe, Resûl-i Ekrem Efendimizin İslâma davet hakkında İran Şahına yazdığı mektubu götüren zattır. Şam fütûhatında Bizans ordusu ile yapılan muharebede esir düşmüştü. Bizanslıların kaidelerine göre, esir düşen kimse evvelâ mezhebini bildirir, ondan sonra bu mezhepten feragat eder, Hıristiyan dinine girer, ancak bu sayede kurtulurdu. Yoksa böyle yapmadığı takdirde, zeytin ağaçlarından büyük bir odun yığını hazırlanır, üzerine zeytin yağı dökülür, esir o ateş içine atılır, yakılırdı. "Hz. Abdullah bin Huzeyfe, diğer Müslüman esirlerle beraber Bizans hükümdarının huzuruna getirildi. Hıristiyanlığı kabul etmesi teklif edildi. Kabul etmedi, şiddetle reddetti. Mezhebini değiştirmek için çok uğraştılar, fakat muvaffak olamadı. Abdullah, Müslüman olarak ölmek istediğini söyledi. "Bunun üzerine âdet gereğince Hz.Abdullah, ateşe atılmak üzere ateş yığınının yanına getirildi. Bizans hükümdarı da orada hazırdı. Papazlar ve hükümdar, Hz. Abdullah'ın illâ Hıristiyan olmasını tekrar ileri sürdüler. Hz.Abdullah kemâl-i metanet ve şehametle reddetti. Nihayet ateş yakıldı. Hz. Abdullah ateşe atılacaktı. Ateş karşısında da yine Müslüman olduğunu, 'Külhü vallahü ehad, Allahü's-Samed, Lemyelid ve lem yûled' diyerek bu bâtıl dine intisap etmeyeceğini söyledi. "Değil beni' dedi, 'benim vücudumun her bir zerresi Abdullah olsa, hepsine de ayrı ayrı cefâ etseniz, ateşte yaksanız, yine Abdullah hak yoldan dönmez. Allah yolunda, bir olan

Hâlık-ı Zülcelâl yolunda kalır. Yalnız benim canım değil, binlerce Abdullah'ın canı Hak yolunda fedâ olsun.' "Bizans hükümdarı ve papazları, bu İslâm, iman kuvvetini görünce hayret ettiler, yeni bir teklifte bulundular. Hükümdarın elini öpmek şartıyla kendisini serbest bırakacaklarını söylediler. Hz. Abdullah bunu da kabûl etmedi, reddetti. 'Ben bir Allah'a inanan bir Müslümanım. Bir haça tapanın elini öpmem' dedi. Kendisine pekçok mal, mülk ve servet vereceklerini söylediler. Hz. Abdullah bunların hiçbirisini kabul etmedi. "Bu derece iman, bu derece metanet ve celâlet, hükümdarı büs bütün hayrete düşürdü. Böyle iman sahibi bir zatı ateşte yakmaya kıyamıyordu.

sh»:(Sn.Şh.S.173) "Bu defa başka bir teklifte bulundu. Kendisinin alnını öpmek şartıyla, bütün Müslüman esirleri serbest bırakacağını söyledi. Seksen kadar Müslüman esir vardı. Hz. Abdullah bu teklif üzerine düşünmeye başladı: "Benim hayatımın kıymeti yok. Hak yolunda ateşte yanarım, ölürüm. Fakat benimle beraber seksen Müslüman da yakılacak. Bir putperestin alnını öpmek, bir Müslümana yakışmasa da, seksen Müslümanın hayatını kurtarmak da büyük bir meseledir.' "Seksen Müslümanın serbest bırakmak şartıyla bu teklifi kabul etti. Esir Müslümanları beraberinde alarak Mekke'ye geldiler. Hz. Ömer bu mücahitleri, bu kahraman Müslüman Hz. Abdullah'ı bizzat karşıladı ve Abdullah'a sarılarak elini öptü. O arada lâtife kabilinden bazıları, 'Bu zat bir putperestin alnını öptü, serbest oldu' dediler. Hz. Abdullah hemen cevap verdi: 'Evet, maalesef öyle oldu. Fakat seksen Müslümanın da hayatını kurtardım. Onları alıp ailelerine kavuşturdum.' "Bu sözü üzerine Hz. Ömerü'l-Faruk (r.a.) bir defa daha Hz. Abdullah'ın alnından öptü. "Bu İslâm celâdet menkıbesini, neşretmekte olduğumuz Asr-ı Saadet, Peygamberimizin Ashabı adlı muazzam eserin dördüncü cildinden naklediyoruz. Bu bize

merhum Said Nursî'nin esareti zamanında Moskof kumandanına karşı gösterdiği celâdet ve şehameti hatırlattı. "Merhum Üstad, umumî harpte Ruslara esir olduğu zaman, buna benzer bir hâdise cereyan etmişti. Rus kumandanı esirleri teftiş esnasında Üstad kumandanın selâmını almıyor, yerinden bile kalkmıyor. Bu hareketten kumandan hiddetleniyor. 'Belki görmemiştir' diye tekrar önünden geçer. Fakat Üstad yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla, 'Herhalde beni tanımadılar' diyor. Üstad 'Hayır!' diyor. "Tanıyorum, kumandan Nikola Nikoloviç!' "Kumandan, 'Şu halde Rus Ordusuna ve dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorsunuz.' Üstad, 'Hayır' diyor. 'Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman din âlimiyim. İmanlı bir kimse Cenab-ı Hakk'ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam edemem.' "Bunun üzerine Üstad'ı divan-ı harbe verirler. Subay arkadaşları neticenin vehametini takdir ederek, Üstad'ın özür dilemesini istirham ederler. Fakat Üstad kat'iyyen kabûl etmez. Kemâl-i izzet ve şehametle şöyle der: "Bunların idam kararı, ebedî âleme seyahat etmem için bir pa

sh»:(Sn.Şh.S.174) saport hükmündedir." "Nihayet divan-ı harb idam kararı verir. Hükmün infaz edileceği sırada Üstad, namaz kılmak için müsaade ister. Vazife-i diniyesini ifadan sonra atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam o sırada Rus kumandanı yetişerek, 'O hareketinizin mukaddesâtınıza olan bağlılığınızdan ileri geldiğine kanaat getirdim. Tekrar tekrar rica ederim, beni affediniz' der ve idam hükmünü geri alır." İslâm şûrâsı Yirminci yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı devleti en buhranlı günlerini yaşar. Bu buhran günlerinde vatanımızın bağrından zirve şahsiyetler yükselmiştir. Bediüzzaman Said Nursî de bu zirve şahsiyetlerinden birisidir. O, memleketin temel dâvâları üzerine eğilmiş,

ölümsüz prensip ve düsturlar takdim etmişti. Şüphesiz, onun bu düşüncelerinin kaynağı Kur'ân-ı Kerîm idi. Onun içindir ki, bu düşünceler tazeliğini korumaktadır. Bediüzzaman Said Nursî, bu düşüncelerinden birisini de, Eşref Edip merhumun neşrettiği Sebilürreşad gazetesinin 4 Mart l336-l2 Cemaziyelahir l338 (l922) tarihli 46l. sayısında dile getirmişti. [] l9l4 tarihli İslâm yazısıyla Sebîlürreşad 'ta "Şûrâ-yi Meşihat-ı İslâmiye" başlığı taşıyan Bediüzzaman'ın yazısı

sh»:(Sn.Şh.S.175) "Şûrâ-yı Meşihât-ı İslâmiye" başlıklı bu yazıyı Sebilürreşad Şöyle takdim ediyordu: "Fâzıl-ı şehîr Bediüzzaman Said Kürdî Efendi Hazretlerinin mühim bir teklifi." Bu mühim makaleyi, Eşref Edip daha sonraki yıllarda Sebilürreşad'ın l4. cildinin 350. sayfasında (Ağustos, l963) yeniden neşretmişti. Yazı, ikinci defa neşrinde "İlmî İslâm Şûrâsı" başlığıyla takdim ediliyordu: "Tarih bize gösteriyor ki, Müslümanlar ne derece dine temessük etmişse terakki etmiş, ne derece dinde zaaf göstermişse tedennî etmiştir. Başka din müntesipleri ise bunun aksinedir. Meselâ Hıristiyanlığın kuvvetli zamanında temeddün [medeniyet] hâsıl olmamıştır. "Cumhur-u Enbiyânın şarkta bi'seti [çoğu peygamberlerin şarkta gelmesi] kader-i Ezelînin bir remzidir ki, şarkın hissiyâtına din hâkimdir. Bugün İslâm dünyasındaki tezahürât da gösteriyor ki, İslâm dünyasını uyandıracak, ilerletecek yine o histir. Şu da sabit olmuştur ki, Türk milletini bütün öldürücü felâketlere, sarsıntılara rağmen yine o his muhafaza etmiştir. Bu hususta biz, garba nisbetle, ayrı bir hususiyete malikiz. Türk milleti Müslümanın göz bebeği, baş tacıdır. Ona göre, Türkiye'deki dinî riyasetin yalnız Türklerin değil, üç yüz milyon arasındaki nûrânî rabıtanın ma'kesi, manevî istinadgâhı ve mededkârı olması gerekir. Bu da

ancak dinî riyasetin, ilim ve faziletleri âmmece müsellem zevattan mürekkeb ilmî bir şûrâya, ilim ve din sahasında yüksek bir otoriteye sahip olması ile husule gelebilir. "Zaman eski zaman gibi değildir. Fikirler inceleşmiş, aradaki münasebetler çoğalmış, yeni yeni meseleler doğmuştur, Milletler türlü türlü cereyanlarla çalkantı halindedir. Garb medeniyeti sarsıntılar geçiriyor. İslâm dünyası da müthiş bir fevzâ içindedir. Fikirler teşettüt ve tezebzüb halindedir. Aradaki rabıtalar çözülmüş, içtihadlar dağılmıştır. Fâsid medeniyetlerin tesiriyle ahlâkta da müthiş bir tedennî husule gelmiş, tehlikeli durumlar varlığımızı tehdit etmeye başlamıştır. "Böyle buhranlı zamanlarda İslâm milletinin manevî hayatı bir ferdin, bir şahsın içtihadına terk edilemez. Fert haricî tesirâta karşı daha az mukavimdir. Haricî tesirâta kapılmakla nice ahkâm-ı diniye fedâ edildi. Hem nasıl olur ki, işlerin basit olduğu, taklid ve teslim cârî olduğu zamanda bile, velev ki intizamsız bir hey'et olsun, dinî riyaset kudretli bir mühim şahıslara istinad ederdi. Şimdi ise,

sh»:(Sn.Şh.S.176) iş besâtetten çıkmış, taklit ve ittiba gevşemiştir. Şahsî içtihadlara itimad kalmamıştır. "Müslümanların dinî riyaseti öyle bir hale getirilmelidir ki, müessese-i celîle yalnız Türkiye'de değil, bütün İslâm dünyasında feyzini saçsın. Bütün İslam dünyası ona itimat etsin. Hem mutî, hem ma'kes vaziyetini almalıdır. Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi.i O hâkimin müftüsü de onun gibi münferit bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tadil edebilirdi. Şimdi ise zaman cemaat zamanıdır. Hâkim o cemaatın ruhundan çıkmış, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, işte şûrâlar o ruhu temsil eder. "Cemaatın ruhundan doğan böyle bir hakimin müftüsü de ona uygun olarak yüksek ilmî bir şûrâdan doğan manevî bir şahsiyet olmak gerekir. Tâ ki sözünü her tarafa işittirebilsin. Diyanete taallûk eden noktalarda cemaati sırât-ı müstakime, doğru yola sevk edebilsin. Yoksa fert dâhi de olsa, cemâatın manevî ferdine karşı sivrisinek kadar kalır." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.177) [] Şeyh Bahit Efendi ŞEYH BAHİT (l854-l935) "Ben Bediüzzaman'la münazara edemem" Üstad Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayat'ında geçen bir hâdise ve bir hatıra, İkinci Emirdağ Lâhikası'nın sonlarında şöyle ifade edilmektedir: "Hürriyetin birinci senesinde İstanbul'da Cam'ül'l-Ezher'in Reis-i Ulemâsı olan Şeyh Bahit Hazretleri Eski Said'e sordu: "Osmanlı hükümetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir?' O vakit eski Said demiş: 'Osmanlı hükümeti Avrupa ile hamiledir. Avrupa gibi bir hükümeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyete hamiledir. O da İslâm devleti doğuracak.' Şeyh Bahid'e söylemiş. O allâme zat demiş: 'Ben de tasdik ediyorum.' Beraberinde gelen hocalara dedi: 'Ben bununla münazara edip galebe edemem." Burada sözü edilen Şeyh Muhammed Bahit l854 yılında Mısır'ın Mutia şehrinde doğmuştu. Keskin zekâsıyla bilinen Şeyh Bahit doğduğu kasabada Kur'an-ı Kerimi, takiben de birçok dinî ve ilmî eseri hıfzetti. Şeyh Mehdi, Şeyh Abdurrahman Şirbini ve Cemaleddin Afganî gibi zatlardan dersler aldı. Ezher'de okunan fıkıh, nahiv, hadis, usûl, tefsir, belâgat, mantık ve hikmet kitaplarının büyük ekseriyetini, mezkûr hocaların yanında okudu. Çok çalışkandı. Ezher Üniversitesini birinci derecede bitirdi. Daha sonra Ezher'de mantık, hikmet, tevhid, fıkıh ve nahiv konularında dersler verdi. Çeşitli yerlerde kadılık yaptıktan sonra, İskenderiye'de müfettiş olarak çalıştı. Sonra Mısır Şeriat Mahkemesi heyetinin âzası oldu ve sonra da başkanlığını yaptı. Üç çocuğu olan Bahit Efendi birçok dinî eser kaleme aldı.

sh»:(Sn.Şh.S.178)

Şeyh Muhammed Bahit Efendi Mısır'a müftü olduğu zaman, Muhammed Abduh'un bazı yenilikçi düşüncelerini tenkit etti. "Bu mağlup olmaz bir dehâdır" Şeyh Bahit l908 yılında İkinci Meşrutiyetin ilânı günlerinde İstanbul'a geldi. O günlerde elli dört yaşlarında, kâmil bir İslâm âlimiydi. Genç Bediüzzaman ise otuz yaşlarında bir deha olarak bütün İstanbul âlimlerine-merhum Mahir İz'in tabir ve ifadesiyle-"Hodri meydan!" nidalarıyla gürleyerek meydan okumuş, "Her suale cevap verilir" diye herkesi munazaraya davet etmişti. İşte tam bu günlerde İstanbul hocaları Mısır'ın büyük âlimi Şeyh Bahid'ten yardım isteyerek, genç Bediüzzaman'ı ilmen mağlûp etmesi için, Ayasofya Camiinin yanında bir çayhanede ikisini bir araya getirdiler. Genç Bediüzzaman, Şeyh Bahid'in suallerine verdiği muhteşem cevaplarla feraset ve basiretini açıkça ortaya koydu. Şeyh Bahit, Bediüzzaman'ın cevapları karşısında, "Ben bu gençle münazara edip de galebe çalamam, bu mağlûp olmaz bir dehadır" dedi. Mısır'ın büyük müftüsü Şeyh Muhammed Bahit ömrünün son yıllarında evinde dini sualleri cevapladı. Şeyh Bahit Efendi l935'te vefat etti. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.179) [] Çerkez Kabasakal Mehmed Paşa BEDİÜZZAMAN VE KABASAKAL ÇERKEZ MEHMET PAŞA

3l Mart hâdisesinin karışık ve iğtişaşlı günlerinde, bu isyanı ve bu kanlı anarşiyi bastırmak için otuz yaşlarındaki genç Bediüzzaman, çok çalışıp, büyük gayret göstermişti. Çeşitli topluluklarda yaptığı nasihatlarla ve cihandeğer konuşmalarla bu yangını söndürmek için büyük fedakârlıklar yapmıştı. Fakat bu gayretlerinden bir netice alamayınca, Koncaeli vilayetine doğru çekilmişti. bu çekilişi Rifat Yüce, Kocaeli Tarih ve Rehberi ismindeki eserinde şöyle anlatmaktadır: Bediüzzaman 3l Mart hâdisesini yatıştırmaya çalıştı "Bediüzzaman, Meşrutiyetin ilânından önce İstanbul'a gelmiş ve Meşrutiyet ilânından sonra dahi İstanbul'da ikamet etmekte iken, şöhretinden bilistifade İstanbul'un çeşitli gazetelerinde yazdığı yazılarla Meşrutiyetin faydalarını anlatıyordu." Bediüzzaman'ın İzmit'e geldiği merkez-i umumîye soruldu, nezaret altına alınması cevabı geldi. Üstad Bediüzzaman 28. Lem'a'da "Hafız Tevfik'in Fıkrası'nın Tetimmesi" kısmında İzmit'e çekilme meselesiyle alâkalı olarak şunları ifade etmektedir: "İşte o tarihte l325 (l909) 3l Mart hâdisesi münasebetiyle, İstanbul'dan kaçarak muvakkat bir zaman mücahede-i mâneviyeyi bırakmak niyetiyle Hareket Ordusundan firar edip İzmit'e geldi." O karışık günlerde, sanki Bediüzzaman da isyancıymış gibi, İz

sh»:(Sn.Şh.S.180) mit'ten alınarak İstanbul'a getirilmişti. Bütün mübarek ömrü boyunca asayişin, nizam ve intizamın taraftarı ve hizmetkârı olan Bediüzzaman gibi bir şahsiyeti, bilemeyen nâdanlar, başkalarıyla kıyaslıyorlardı. İşte bunlardan birisi de Mahmud Şevket Paşaydı. Emirdağ Lâhikası'nın birinci cildinde Bediüzzaman, Mahmud Şevket Paşayla karşılaşmasını şöyle ifade etmektedir:

"3l Mart hâdisesinde Hareket Ordusunun Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken.." Mektubun devamında, Bediüzzaman, "Şevket Paşa gibi daha nice kumandanların ileride, çıkacak ve bütün cihana yayılacak Risale-i Nurların heybetinden çekinerek bana, birşey yapamadan geri çekilip karşımda durakladılar" meâlinde izahlarda bulunmaktadır. Ne garip ve ibretlidir ki, Bediüzzaman'a muhatap olan, tâ ilk gençlik günlerinden beri karşılaştığı, konuştuğu ve görüştüğü paşaların, akibetleri gerçekten incelenip, araştırılmaya değer bir meseledir. 3l Mart hâdisesine karışan isyancılar birer birer toplanarak, bugünkü İstanbul Üniversitesinin arkasında bulunan Bekir Ağa Bölüğü denilen hapishaneye atılıyorlardı. Kocaeli'den İstanbul'a dönen Bediüzzaman'ı da, diğer mahkûmlarla beraber muhakeme edilmek üzere, Bekir Ağa Bölüğüne kapatmışlardı. Hem de ağır ceza alabilecek idamlıkların koğuşuna.. İşte Sultan II. Abdülhamid devrinin namlı paşalarından Kabasakal Mehmed Paşa ile genç Bediüzzaman, Bekir Ağa Bölüğündeki idam hücresinde karşılaşmışlardı. Bu hatıra ve tesbitleri 3l Mart hâdisesinde idam [] Hareket Ordusu Kumandanı Birinci, İkinci ve Üçüncü Ordular Müfettişi Birinci Ferik Mahmut Şevket Paşa

sh»:(Sn.Şh.S.181) mahkûmlarının celladı Hasan ismindeki bir zabitin hatıra notlarından okumaktayız. Kabasakal Paşanın hapishaneye getirilişi

Bu notların başında "Kabasakal tevkifhaneye nasıl getirilmiş, nasıl muhakeme edilmiş, nasıl asılmıştı?" denmektedir. Bu başlıktan sonra Cellat Hasan, notlarında şahit olduğu hâdiseleri şöyle anlatıyordu: "İdam kararı mahkûmlara şifahen tebliğ edilmezken, Kabasakal'a mahkemede tebliğ ettiler. Kabasakal hiç beklemediği bu karardan sonra kendini kaybetti. Padişahtan irade bekliyordu. "Bekir Ağa Bölüğüne geldiğimin ikinci günü idi. Yaşadığı zamanın meşhur bir hafiyesi Kabasakal Mehmed Paşayı araba ile getirdiler. Senelerce dediği dedik, emri emir olan bu adam, jandarmalar arasında Bekir Ağa Bölüğüne giderken bile saraya giden bir nazır gibi kemal-i azametle yürüyor, etrafa yukarıdan dürbünle bakar gibi bakıyordu. Paşayı kapıda biz karşıladık. içeriye girer girmez, bütün mevkuflar tecessüsle gözlerini istibdat devrinin bu meşhur hafiyesi Kabasakal Paşaya çevirmişlerdi. "Koğuşa girer girmez etrafına bir bakındı. Getirildiği yeri pek benimsememiş, beğenmemişti. Muhteşem kalın halılarla örtülmüş müzeyyen odalarda yaşamaya alışmış olan bu meşhur hafiye, çıplak ve her türlü ve her sınıftan insanlarla dolu bu koğuşta biraz kendisini şaşırdı, etrafına hayretle bakındı. Sonra kendini topladı ve selâm verdi. Huzuruna çıkmak bile mümkün olmayan bu hafiye [] 3l Mart'ta Cellat Hasan'ın Notlarından

sh»:(Sn.Şh.S.182) ye etraftan mukabele ettiler ve selamını aldılar. Bazıları daha da ileri gittiler: "Vay Paşa Hazretleri, görüşmek nihayet burada mukaddermiş dediler. Koğuş o kadar kalabalıktı ki, burada paşaya bir yer bulmak mümkün olmadı. Kendisini aldık. Dış kapının sağ tarafında bulunan odaya götürdük. Çünkü bu odada kimseler yoktu. Burada, Doğu Anadoluya mektep yaptırmak için İstanbul'a gelen Bediüzzaman Said Kürdî yatıyordu.

"Bediüzzaman Şeyh Said, Kabasakal Mehmed Paşayı memnuniyetle karşıladı. Paşa azametle içeriye girdi. Hâlâ azametli tavrını bırakmış değildi. Bizlere uşakları nazarıyla bakıyor gibiydi. Fakat sonra yavaş yavaş hakikatle karşı karşıya kaldıkça kendini hâşâ küçük dağları ben yarattım havasında gören bu istibdat heykeli küçüldü, inceldi, vaziyetini anladı ve bir köşeye sindi. "Ben onu senelerce devletin büyük işlerine karışmış, umur görmüş,incelmiş yüksek bir adam zannederdim. Ona mevkii ile mütenasip hürmette kusur etmiyordum. Halbuki bu debdebe ve haşmetin altında gizli olan, kaba ve iğrenç Kabasakal meydana çıkmakta gecikmedi. Hâlâ Türkçe öğrenememişti. Hâlâ kaba bir Çerkez şivesiyle konuşuyor, etrafına emir vermeye çalışıyordu. "Bediüzzaman Şeyh Said onu teselli etmek istedi: "Müteessir olmayınız Paşam, bu da geçer' dedi." Kabasakal Paşa kesik, boğuk bir sesle cevap verdi: "Evet, öyle, insanın başından herşey gelip geçer." "Fakat bunu söylerken başından ip geçeceğini hiç aklına bile getirmemişti. "Kabasakal Mehmed Paşa ilk geceyi, sakin ve sessiz geçirdi. Fakat aradan yirmi dört saat bile geçip de vaziyette bir değişiklik görmeyince, sinirlenmeye, asabî buhranlar geçirmeye başladı. Elinde bir tesbih, bir aşağı, bir yukarı geziyor, konuşmuyor; Şeyh Said'in teselli edici sözlerine baştan savma cevaplar veriyordu. Belli ki, vaziyetin vehametini hissetmeye başlamıştı. İkinci günün akşamı bayıldı. İçeri koştuk, kendisini ayıltıncaya kadar hayli zahmet çektik. O günden itibaren bir daha kendine gelmedi. Yatağının üstüne oturuyor, elindeki tesbihi çekerek kendi kendine bir şeyler söyleniyordu. Paşa, Bediüzzaman'ın verdiği zeytinleri yiyordu "Şeyh Said, bu koğuşta her gün zeytin ekmek yerdi. Kabasakal Paşa böyle bir yerde yaşamaya alışmadığı için, ne gelirken yemek

sh»:(Sn.Şh.S.183)

getirmiş, ne de burada yemek getirmeye vakit bulmuştu. Fakat Kabasakal Mehmed Paşa geldikten sonra, Şeyh Said'in zeytin sarfiyatı birden bire kabarmıştı. Günde yüz dirhem (Bir dirhem üç gram) zeytinle iktifa eden Bediüzzaman'a şimdi günde bir okka (bin iki yüz gram) zeytin yetişmiyordu. Nihayet bu zeytini verirken sormaktan kendimi alamadım: "Şeyh Efendi' dedim, 'ne çok zeytin yiyorsun?" "Şeyh celalli bir tavırla yüzüme baktı. Derdini dökecek birisini arıyormuş gibi: "Sorma' dedi. 'Benim yediğim filân yok, ben ancak üç dört tane yiyorum. Mütebakisini bu herif ziftleniyor!" "Hayret ettim. Buraya gelinceye kadar, bu adam acaba zeytin nedir görmüş müydü? Belki rakı masasında parmak gibi büyük zeytinleri meze olarak kullanmıştı. Fakat böyle zeytin, ekmekle yaşamayı aklına getirmiş miydi? O vakit hatırladım. l903 senesinde 3l3 kur'asının terhisi esnasında terhis edilen efradı görmek üzere Haydarpaşa'ya gitmiş, vagonları birer birer gezmişti. Neferlere nezaret eden bir yüzbaşıyı peynirli pide yerken, elinden pideyi alarak yere atmış ve bağırmıştı: "Böyle şey de yenir mi be herif, sende mide denilen şey yok mu?" "Milletin halinden bu derece bîbehre olan bu mütekebbir Paşa şimdi zeytin ekmeğe de merhaba demeye mecbur olmuştu. "Kabasakal Mehmed Paşanın muhakemesi süratle icra edildi. Divan-ı Harbe bir defa sevk edildi ve daha birinci celsede idam kararı verildi. İdam kararı o vakit mahkûmlara tebliğ edilmezdi. İdama mahkûm olanlar gece yarısı koğuşlarından alınır, bahçedeki inşaat koğuşuna götürülür, ertesi sabah erkenden idam edilirdi. Halbuki Divan-ı Harb, Kabasakal Paşa hakkında verdiği idam hükmünü kendisine bizzat tebliğ etti. "Divan-ı Harpten çıktığı zaman rengi atmış, ayakları gevşemiş, yürüyüşünü şaşırmıştı. Kendisini aldık, doğru inşaat koğuşuna götürdük. "Gece yarısı idama götürecektik. Gecenin kalın zulmeti kalkmış, etrafı hafif ve donuk bir aydınlık kaplamıştı. İstanbul derin uykuya dalmıştı. Benim için bu idam kararı vak'ası da yeni bir tecrübe olacaktı. İnsan asmak, adam öldürmek kolay bir şey değildi. Fakat vazifelerimden biri de bu idi. Hayatımda yaptığım işlerin belki de en fecisi bu idi. İlk gece bir

kaç kişi asmıştık. Onların bende yaptığı tesir o kadar feci idi ki, yirmi dört saat kendime gelemedimdi. Erte

sh»:(Sn.Şh.S.184) si günü idam işlerinden affedilmekliğimi rica ettiğim halde kabul edilmemişti. İkinci olarak da, Kabasakal Paşanın idamında bulunacaktım. "Elimde beyaz gömlek, kelepçeler olduğu halde inşaat koğuşuna gittik. Paşa başı iki elleri arasında düşünüyordu. Bütün gece bu halde kalmış, uyuyamamış, hatta yatmaya bile lüzum görmemişti. Bizi görünce karşısında Azrail görmüş gibi yerinden sıçradı. biraz sendeledi, az daha düşecekti. Yanımdaki neferlerden biri koluna girdi. Paşa bir nefere, bir bana baktı. Bediüzzaman, Kabasakal Paşanın mâneviyatını kuvvetlendirdi "Aynı koğuşta olan Bediüzzaman Şeyh Said, Kabasakal Mehmed'e mâneviyatın kuvvetlendirici sözler söylemeye başlamıştı. İdamın hayatın sonu demek olmadığını, ölümün son demek olmadığını anlatıyordu. Birgün büyük hesap gününün mutlaka geleceğini, metin olması lâzım geldiğini ona telkin ediyordu. Ama Paşa ise sanki bunları hiç duymuyordu. "Başını kaldıran Kabasakal Paşa, bize hitaben: "Ne o evladım, beni de mi idam edeceksiniz?" diyebildi. Bunu söylerken sesi titriyor, ayakları ispazmuza tutulmuş gibi sallanıyordu. Ölümü hiç düşünmemiş, Azrail'i aklına bile getirememişti. Sehpada ölmek onun aklına gelebilir miydi? "Paşa bizim aldırmayıp kollarına kelepçeyi geçirmeye başladığımızı görünce: "Bu saatte mi?' dedi. 'Yarını bekleyiniz gün olsun" "Can ne kadar tatlı şeydir. Öleceğini biliyordu. Fakat bir kaç dakika olsun kazanmak istiyordu. Teselli etmeye mecbur oldum. "Korkmayınız Paşam' dedim. 'Sizi, zabitan koğuşuna götürüyoruz, sehpaya değil.'

"Filhakika zabitan koğuşuna götürüyorduk. Fakat idama hazırlamak için zabitan koğuşuna girer girmez, Paşa işi anladı. Yalvarmaya başladı. ....... "Kabasakal Mehmed Paşa asıldıktan sonra Bekir Ağa Bölüğüne bir korku havası çökmüştü. "Ertesi gün ziyaret günüydü. Ziyaret günü bütün koridorlar baştan başa ziyaretçilerle dolardı. Onun için her mevkufu ayrı ayrı tarassut altında bulundurmak mümkün değildi. Maamafih umumî

sh»:(Sn.Şh.S.185) surette nezaret etmet vazifemizdi. "O gün de Bediüzzaman Şeyh Said Kürdî'nin ailesi kendisini görmek üzere tam sekiz defa gelmişti. O günde münhasıran onlarla meşgul olmuştum. Yine Said Kürdî'nin ailesi, kendisini görmek üzere gelirken, kapı tarafından telaşlı seslerle çağrıldığımı işittim." *** [] Resimde görülen Bekir Ağa Bölüğü (Hapishanesi) l950 senesinden sonra yıkılmıştır. İstanbul Ansiklopedisi'nin uzun Bekir Ağa Bölüğü maddesinden kısaca bir nakilde bulunarak, bu meşhur hapishaneyi tanıtmaya çalışalım: "Beyazıt'ta Yangın Kulesi'nin hemen yanı başında bulunan İstanbul Üniversitesi merkez binası, evvelâ Seraskerlik ve sonra Harbiye Nezareti iken ayni avlu-meydanda, bu binanın şimâlinde bulunan askerî tevkifhane binasına takılmış olan isimdir ki, bu adı ilk müdürü olan şiddet ve zulmü ile meşhur Bayındırlı Binbaşı Bekir Ağa'nın adından almıştır. Bu bina tarihimizde en acı hatırasını, ikinci meşrutiyet devrinde İttihad ve Terakki Fırkasının koca Türkiye İmparatorluğunu izmihlâle götüren diktatörlüğü zamanında bırakmıştır. o devrin Bekir Ağa Bölüğü tevkifhanesi müdürü olan Salim Bey de orta çağın engizisyon zindanlarını

hatırlatacak bir sima olmuş, siyasî maznunlar üzerinde sık sık tatbik ettiği el ve ayak tırnaklarını sökme işkencesinden ötürü: "Tırnakçı Salim" diye şöhret bulmuştur. Ansiklopedi Bekir Ağa Bölüğü ve orada yaşanılan hatıralarla ilgili olarak çeşitli kitap ve hatıralardan da bahsetmektedir. 3l Mart hâdisesinin Cellal Hasan'ın bizim elimizdeki bahisle alâkalı notları burada bitmektedir.

sh»:(Sn.Şh.S.186) Mehmet Feyzi Efendinin anlattıkları Rahmetli Mehmed Feyzi Ağabeyi vefatından altı ay evveline kadarki son ziyaretime kadar, muhtelif tarihlerde, muhtelif arkadaşlarla ziyaret edip, ellerini öperek, istifade edip, feyizyab olmuştum. Yalnız tek başıma ziyaretlerim de olmuştu. Bu ziyaretlerimin birinde Mehmed Feyzi Ağabey şu hatırayı anlatmıştı: "Üstad Bediüzzaman genç yaşında uzun zaman kayıplara karışıp da bir haber alınamayınca babası Sofi Mirza Efendi, tâ Van'dan kalkarak İstanbul'a kadar evladı genç Said'i aramaya gelmişti. 3l Mart'ın celladı Hasan'ın 'ailesi ziyarete geldi' diye bahsettiği şu şekilde olmuştu." Genç Bediüzzaman, Bekir Ağa Bölüğünde hapis olduğu günlerde, iki zabit hiç bir sebep yokken gelip Bediüzzaman'a hakaret etmek istemişlerdi. Bu meseleyle alakalı olarak, Sikke-i Tesdiki Gaybî'de şöyle bir parça okumaktayız: "Divan-ı Harb-i Örfide kendi idam kararımı beklerken, sebepsiz, kalbsiz, rütbeli iki adam, mahpus olduğum koğuşa tahkir için geldikleri zaman, gayet acib bir surette söylediği o hâle mahsus bir şetmi (Daha sonraki senelerde Isparta hayatında) üç defa zalim ve garazkâr ehl-i dünyaya karşı sarfetmişti." Bu hâdiseyle alakalı olarak Ahmet Tanyeli, merhum Zübeyir Gündüzalp'dan naklen şunları anlatmaktadır:

"Sıcak bir yaz günü, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi isimli eseri tashih ediyorduk, matbaaya basılmak için ulaşacaktı. Bu vesileyle Zübeyir Ağabey bizlere şunları anlatmıştı: "Üstad Hazretlerini 3l Mart'ta İstanbul Üniversitesinin altındaki bodruma (Bekir Ağa Bölüğü Hapishanesi) koymuşlardı. Oradaki koğuşlarda bulunan diğer mahkûmlara dayak atarlar ve işkence yaparlarmış. Onların sesleri her taraftan duyulurmuş. Bu arada Üstad Bediüzzaman'ın kapısı da açılarak, ona da hakaret ederek zulmetmek isterler. Üstad Bediüzzaman orada bulunan bir kürsüyü kaptığı gibi, kapıyı açan adamlara ve zaptiyelere karşı gök gürlemesi bir sesle: 'Ey ekbekül küpekadan tekepküp etmiş köpekler!' diye gürleyerek üzerlerine yürüyünce, genç Bediüzzaman'ın bu hücumu karşısında, adamlar ne olduğunu anlayamadan dehşet içinde kaçmışlar. Bir daha da taciz edememişler. Diğer mazlumlara da zulmetmekten vaz geçmişler" Başka tesbitlerimde ise genç Bediüzzaman bu zalim zabitlere: "Defolun!" diye gürlemişti. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.187) [] H.Hasan Sarıkaya H.HASAN SARIKAYA "Resulullah sanki yanıbaşındaydı" Hasan Efendi H. l287'de Çankırı'nın 30 kilometre uzaklıkta Yapraklı köyünde doğmuş, doğduğunda ezan okur gibi eli kulağındaymış. Bunun üzerine, ebesi ve âlim zatlar onun bu halinin iyi bir hoca olacağına delâlet ettiğini söylemişler. Sekiz yaşında Kur'ân-ı Kerim'i hatmeden, on beş yaşında da hıfzını ikmal eden Hacı Hafız Efendi dayısından ders okumaya başlamış. Yirmi yaşında Hicaz'a gitmiş. O zamanın

Mekke Şerifinin evine dâvet edilmiş. Gayet güzel Kur'ân-ı Kerim okuduğunu gören Mekke Şerifi kendisine hususi iltifatlarda bulunmuş. Daha sonra İstanbul'a dönüp çeşitli medreselerde dinî, ilmî tahsiline devam etmiş. Bilhassa Tokatlı Hacı Şakir Efendiden uzun uzun dersler okumuş ve icazetini ondan almış. Güzel sesinden dolayı İstanbul'da o zamanlar "Altın Sesli Hafız" diye tanınmış. Bu arada Sultan Abdülhamid Han'a sabah namazı imamlığı yapıyormuş. Menhus 3l Mart hadisesinde sarayda imiş. 3l Mart'ı İngilizlerin hazırladığını uzun uzun anlatırdı. O zaman Müslüman olmadıkları halde Müslüman görünen ve Selânik'ten gelen münafıklar Galata Köprüsünün iki tarafından koca koca kazanlarda pilâv pişirip halka dağıtmışlar ve türlü türlü taktiklerle halkı aldatmaya çalışmışlar. O sıralarda Üstad Bediüzzaman, Eşref Edip, Ömer Nasuhî Bilmen ve diğer bazı zevatla Fatih Medresesinde temaslar ve sohbetlerde bulunan Hacı Hafız Efendinin hatıralarını oğlu Visalî Bey bize not ettiği defterden nakletti. Çankırı eşrafından hayırsever, gayretli bir müslüman olan Visalî Bey, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile alâkalı defterindeki notları büyük bir zevkle ve muhabbet

sh»:(Sn.Şh.S.188) le okuyor, biz de aynen kaydediyorduk. "Birgün ulemâ Fatih Camiinin avlusunda bir mevzuu münakaşa ediyorlardı. Fakat bir türlü birbirlerini tatmin edip meseleyi halledemiyorlar. Mevzu sarahate ve vuzuha kavuşamıyordu. Münazaralar devam edip gidiyordu. Tam o sırada, başında külâhı, üzerinde şaldan bir elbise, basit bir kıyafetle Bediüzzaman oraya geldi. Ben kendisini tanıyor, ilmî meselelerindeki vukufiyetini biliyordum. O şekilde durumu temâşa edip dinledim. "Bediüzzaman ulemaya; 'Nedir bu mevzu, ben de bileyim, bana da anlatır mısınız?' dedi. "Üzerindeki basit kıyafeti gören ulema, 'Çoban efendi, senin aklın bu işlere ermez. Sen geç, işine bak' dediler.

"Bediüzzaman bu cevaba hiç aldırmadı. Mevzuyu ele alıp âyet ve hadislerle öyle güzel izah edip halletti ki, herkesin ağzı hayretten açık kaldı. Bütün ulemâ o mesele hakkında tam bir kanaat sahibi oldular. Âyetleri o kadar güzel izah ediyordu ki; sanki o âyet indiğinde Bediüzzaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanı başında idi. Bu izah üzerine âlimler, 'Yaşta küçük, ilimde büyüksün, elini öpelim' dediler. "Bediüzzaman da, 'Lüzum yok' deyip, gayet mütevaziyane oradan ayrıldı." *** Diğer bir hatıra da şöyle: "Bir gün Şeyhülislâm bir mesele hakkında yanlış bir fetva verir. Bunu duyan Bediüzzaman hemen Meşihat Dairesine gider. O zaman Şeyhülislâmı görüp ziyaret etmek bir hayli merasime tâbi. Bediüzzaman aşağıda kapıda bekleyen nöbetçilere, 'Bana Şeyhülislâmı gönderin' der. "Nöbetçiler de, 'Oğlum, git işine, başımıza belâ olma. Şeyhülislâmı görmek için daha on yerden geçmen lâzım. Sen tutmuş, Şeyhülislâmı ayağına istiyorsun' demişler. "Bu sırada Şeyhülislâm pencereden Bediüzzaman Hazretlerini görüyor. Ve telâşa kapılıp, 'yine bir yanlış iş yaptık galiba' deyip aşağı iniyor. Ve Bediüzzaman'a hürmet edip kendisini yukarı götürüyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kendisini yanlış fetva verdiğinden ikaz ediyor ve fetva verilen meseleyi izah ediyor.Bu ikaz üzerine Şeyhülislâm fetvayı düzeltip özür diliyor. "Bu durumu gören kapıdaki müstahdem ve nöbetçiler hayrette kalıyorlar." ***

sh»:(Sn.Şh.S.189) Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hayatına ait bu iki hatırayı nakleden Visalî Bey, merhum pederi Hacı Hafız Efendinin tarihçe-i hayatını anlatmaya devam etti.

"Peder icazet aldıktan sonra alay müftülüğü için açılan imtihana hocasından habersiz giriyor. Birincilikle kazanıp, Edirne'ye gitmeden evvel kendisini yetiştiren hocası Tokatlı Hacı Şakir Efendiye gidip 'Elinizi istiyorum' diyor. "Hocası; 'Oğlum, tembel talebeleri alay müftüsü yaparlar. Ben alay müftüsü olmana izin vermiyorum. şderhal memleketine git. Orada medrese açıp talebe yetiştir. Pek yakında medreseler kapanacak, dinî tedrisat kaldırılıp yasaklanacak. Sen git, şimdiden talebe yetiştirmeye çalış. Hiçbir şeyden yılma' diyor. "Bunun üzerine H.Hafız Efendi Çankırı'ya geliyor. Ve doğduğu köy olan Yapraklı'da l4 odalı Niyaziye isminde bir medrese inşa ediyor. Medreseyi kendi üzerine topuluyor, yüzlerce talebeye ders vermeye başlıyor. Bu yüzden çeşitli takibata mâruz kalıyor. 8 - l0 defa mahkemeye veriliyor. Evi defalarca mâlûm idare zamanında basılıyor. Ama Hacı Hafız Efendi yılmıyor ve talebe yetiştirmeye devam ediyor. Nihayet l946'da fahri vesikalı Kur'ân kursu hocalığına tayin ediliyor. l948'de dinî siyasete âlet ediyor bahanesiyle vesikası elinden alınıp 300 kadar talebesi dağıtılmak isteniyor. Fakat kanunî mevzuata, hükümlü mâlûmana vâkıf, cesur, metin ve ikna kabiliyetine haiz Hacı Hafız Efendi bu badireden de kurtulup talebe yetiştirmeye devam ediyor. "Halen yetiştirdiği binlerce talebesi çeşitli yerlerde imam-hatiplik, Kur'ân kursu hocalığı yapmaktadırlar. Ve her biri ayrı bir kıymet olan talebeleri çalışkan ve memleketin en dürüst insanları olarak vazife görüyorlar." Visalî Bey, pederinin çok takdire şayan ibretli ve gözlerimizi yaşartan bir faziletini de şöyle anlattı: "Ben de ölümünden sonra vakıf oldum. Talebelerinin çoğunun maişetini kendi temin ederdi. Eğer anne ve babalar 'Oğlum gelsin, üç ay çalışsın. Çalışmaya ihtiyacımız var' diye istidatlı bir talebeyi götürmek isterlerse onlara, 'Oğlun bu zaman zarfında ne kadar kazanır?' diye sorup, aldığı cevaba göre, 'Alın size bu parayı ben veriyorum, bu çocuğu bana bırakın, onu okutacağım' demiş." "Bu asrın müceddidi" Üstad Bediüzzaman Hazretlerini iki sefer Kastamonu'da ziyaret etmiş. Yakınlarına ve yetişkin talebelerine "Bu asrın imam ve mü

sh»:(Sn.Şh.S.190) ceddidi Bediüzzaman Hazretleridir" deyip Risale-i Nur Külliyatını okumalarını tavsiye edermiş. Ve oğluna defalarca, "Oğlum Bediüzzaman'ı nasıl bilirsin?" diye sormuş. "âlim bir zat..." cevabını alınca, "Yok oğlum, o sadece âlim değil. Her asrın bir müceddidi var. Bu asrın müceddidi de bu zattır. Onu öyle lâlettayin bir âlim olarak bilmeyin" dediğini oğlu Visalî Bey bize nakletti ve devamla, "Ona 'Kitap yaz,' dediğimizde 'Yeniden kitap yazmaya lüzum yok. Her meseleye ait kitap var. Bunları takip etsek yeter. Niçin vaktimi boşa harcayayım'derdi. "Vefat edinceye kadar sıhhatinden, aklından ve hafızasından bir şey kaybetmedi. l00 yaşında olduğu halde talebe okutmaya devam ederdi. Nihayet prostat hastalığından l7 Nisan l970'de vefat etti. Cenazesi binlerce Çankırılı tarafından eller üstünde tekbirler, tehliller ve salâvatlarla kaldırıldı. Yetiştirdiği hafızlar günlerce ruhuna yüzlerce hatim indirdiler." Ne mutlu böyle ölüme! Allah ganî ganî rahmet eylesin. Amin. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.191) [] İsmail Hakkı Uzunçarşılı İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI

Ord.Prof.İsmail Hakkı Uzunçarşılı, l888'de İstanbul'da doğdu. l927-l950 yılları arasında milletvekilliği yaptı. Osmanlı tarihiyle alâkalı çok değerli eserleri vardır. l977'de vefat etti. "Bediüzzaman'ı sormaya gittim" l977 yılında Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'yı Topkapı Sarayı arşiv dairesinde çalışırken buldum. Kendisi gibi iki yaşlı ilim adamıyla birlikte, arşiv dairesinde vesikalar üzerinde çalışıyorlardı. Arşiv kataloğunu hazırlıyorlarmış. Sessiz kütüphanede Osmanlının yaptığı hizmetlerin, el yazması eserlerin, henüz kataloğunun hazırlanması bitmemişti. Aynı çalışmalar Başbakanlık Arşivinde de yapılıyormuş. Bu konu ile ilgili bir arkadaş, aynı tempo ile çalışmakla sadece Başbakanlık Arşivindeki vesikaların tanzimi ve kataloğunun hazırlanması ancak ikiyüz sene sonra tamamlanabilecekmiş, diye anlatıyordu. Yaşlı birtarihçi olan İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlıların son devrinden kalma bir zat olduğuna göre, Bediüzzaman Said Nursî'yi mutlaka tanırdı. Bu sebeple kendisinden Bediüzzaman'ı sormaya gitmiştim. Kendilerine önce Bediüzzaman'ın hayatıyla alâkalı çalışmalarımdan anlattım ve bilgi verdim. Geniş ilminden, yüksek zekâsından sitayişle bahsederlerdi Gerçek bir ilim adamı centilmenliği ile dinledi. Uzun yaşına rağmen hafıza, dimağ ve zihni mükemmeldi. Sadece kulağı zor işitiyordu. Dikkatle dinledi. Bahsimizle alâkalı olarak bana şu bilgileri verdi:

sh»:(Sn.Şh.S.192) "Üniversitenin Mercan tarafındaki kapısından sık sık geçerdim. Mercan İdadisinde talebeydim. O günlerde kendisini Beyazıt'ta görürdüm. Arkasında kendini koruyan

muhafızları ve fedâileri vardı. Bu dediğim II. Meşrutiyet yıllarıydı. Genç, uzun boylu, gür bıyıklı ve yakışıklı bir kimse midi. Bediüzzaman diye anılıyordu. "Biz küçük ve talebeydik. Kendisi, devrin tanınmış uleması ile görüşürdü. Güzel bir adamdı. Allah rahmet eylesin... "Ben talebe olduğum için Kütüphane-i Umumi'ye gider gelirdim. Bediüzzaman da oraya kahvehaneye gelirdi. Bu şekilde bir çok defalar görmüştüm. Fakat küçük olduğumdan konuşamadım. "O zamanki hatıram olarak şunu da söyleyeyim: Bediüzzaman'ın ilminden, faziletinden bahsederlerdi. Ben de kulak misafiri olarak bulunur ve dikkatle dinlerdim. Kendisinin arkadaşları büyük âlimlerdi, teması hep onlarla olurdu. "Mercan, o devirde en büyük liseydi. Çiftesaraylar'daki bu lisede okuyordum. Şöhreti çok yaygındı.Said-i Kürdî derlerdi. "Geniş ilminden, yüksek zekâsından sitayişle bahsederlerdi. "Ben ayrı sahada yetiştiğim için eserlerini okuyamadım. Ord.Prof.Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı ile olan sohbetimize değer yaşlı kütüphaneci ilim adamları da kulak misafiri olup, arada-sırada iştirak ediyorlardı. Topkapı Sarayınınn sessiz-sakin arşivinden mezkûr tesbit ve hatıralarla ayrıldım. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.193) [] Abdülaziz Çaviş ABDÜLAZİZ ÇAVİŞ (l876-l929)

El-Ehram'da Bediüzzaman hakkında yazı yazdı iskenderiye'de doğan Abdülaziz Çaviş'in babası Faslıydı. Camiü'l-Ezher'de okudu. Mısır hükûmeti onu İngiltere'ye tahsile gönderdi. Oxford Üniversitesi Arapça hocalığı yaptı. Mısır'a dönünce İngilizlere karşı olan Mustafa Kâmil'in partisine girdi. l9l0'da El-Hidâye dergisini çıkarmaya başladı. l9l2 yılında Türkiye'ye geldi. El-Hidâye'yi ve Hilâl-i Osmanî dergilerini çıkarttı. Camilerde dersler okuttu. Trablusgarb harbi başlayınca elinden gelen yardımı yaptı. l9l3'te Mısır hükûmeti mahkeme için onu geri çağırdı. Çünkü İngilizlerin aleyhinde Mısır'da beyannameler dağıtmıştı. Türkiye onu Mısır'a gönderdi. Mahkeme de beraat edince yine Türkiye'ye geldi. l9l5'de İngilizleri Mısır'dan çıkarmak için yapılan Kanal Seferinin hazırlanmasında gayret gösterdi. Birinci Cihan Harbi sırasında Almanya, Türkiye ve Suriye'de bulundu. İngiliz, Fransız ve Rus ordularının bozgunu için her çareye baş vurdu. Tunuslu Salih Şerif ile bütün İslâm dünyasına beyannameler dağıttı. Âlem-i İslâmın esaretten kurtulması için büyük gayretler gösterdi. Davet üzerine yine Türkiye'ye geldi. Darü'lHikmeti'l-İslâmiye Telif ve Tedkikat-ı Şer'iyye Encümeni âzası idi. Bu esnada Bediüzzaman Said Nursî'yi tanıdı. Cumhuriyet devrinde de Şer'iyye Vekâleti Tedkikat ve Telifat-ı İslâmiye Heyeti âzası ve reisi oldu. l924'te Mısır'a döndü. Maarif vekâletinde vazife aldı. Genç Müslümanlar Cemiyetinde bulundu. l928'lerde, Mısır'ın El-Ahram gazetesinde çıkan bir yazısıyla alâkalı olarak, ilk devre Erzurum milletvekili Salih Yeşil, Dahiliye Vekili Hilmi Uran'a hitaben l948'de yazdığı bir yazıda şunları ifade ediyordu: "Şair-i meşhur Âkif Bey merhumun rivayetine nazaran, Mısır'ın

sh»:(Sn.Şh.S.194) en maruf ulemâsından olan ve garbın müteaddit lisan ve felsefesine âşina bulunan üstad-ı âzam Abdülaziz Çaviş'in yirmi küsur sene evvelisi El-Ehram ceridesindeki Said hakkında yazdığı 'Fatînü'l-Asır' başlıklı makalesini okuyan ve kendisiyle bizzat görüşen ilim adamları, bu zatın fıtraten ilmî kudretini ve ilâhî mesleğini takdir edebilirler." İngiliz Anglikan Kilisesinin İslâm hakkında sorduğu suallere cevaplar vermiş, bu cevapları Anglikan Kilisesine Cevap ismiyle neşredilmiştir.

sh»:(Sn.Şh.S.195) [] Mustafa Bolay MUSTAFA BOLAY Öğretmen Mustafa Bolay, l89l yılında Konya'nın Hadım kazasının Bolay köyünde doğdu. Birinci Cihan Savaşında çarpıştı. Ruslara esir düştü. Bediüzzaman'ın esaret arkadaşıdır. Ona meşhur Said derler Mustafa Bolay'ın yaşından umulmayacak kadar dinç ve kuvvetli bir hafızası var. Hatıralarını dinlemek istediğimiz zaman memnuniyetle kabul etti. Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili hatırladıklarını bize şöyle anlattı: "Ben Bediüzzaman'ı Balkan Harbinden önce tanımıştım. O zaman İstanbul'da talebeydim. l9ll senesinin Temmuz ayında İstanbul'a gitmiştim. O zaman, hemen hemen İstanbul'da Onu tanımayan yok gibiydi. "Sultanahmet taraflarında çok bulunurdu. Başında sivri bir külâh, belinde bir hançer, allı, yeşilli bir elbisesi vardı. 'Meşhur Bediüzzaman' diye herkes Onu bilir ve tanırdı. "Ben de ilk gördüğümde yanımda bulunan ağabeyim İsa'ya 'A... Şu zat kim?' diye sordum. Ağabeyim de o zaman talebeydi. "Sus ayıptır... Ona meşhur Said derler, lâkabı Bediüzzamandır' dedi. 'O böyle bir âlimdir ki, İstanbul'da Onun karşısına çıkacak kimse yoktur' dedi. "Daha sonra Birinci Cihan Harbi patlayınca, beni Yakacık talimgâhından Kafkasya'ya sevkettiler. Harpler esnasında Erzincan'ın kuzeyinde Ruslara esir düştüm. Kalçamdan şarapnel yarası almıştım. Ruslar bizi dört atlı arabalarla Trabzon'a götürdüler. Onbir gün yaramıza bakan olmadı, ızdırab içinde kıvranıp duruyorduk. Nihayet bizi Batum'a götürdüler. Batum'da hastanede seksenbeş gün yattım ve tedavi gördüm. Oradan karargâha, sonra Tiflis'e götürdüler. Tiflis'te de onbeş gün kaldım.

sh»:(Sn.Şh.S.196) "22 Temmuz l9l6'da Rusların eline esir düşmüştüm. Nihayet bizi Volga kenarındaki bir Rus şehri olan Kosturma'ya gönderdiler. "İşte, Balkan Harbi yıllarında İstanbul'dan tanıdığım Bediüzzaman Said Nursî'yi ikinci defa, esarette Kosturma'da gördüm. Kendisiyle Kosturma'da altı ay beraber kaldım. Orada bir yaz geçirdim. Daha sonra Norini Gulabiç'e sevkettiler. Obi Nehri üzerindeydi.... Orada da üç ay kaldım. "Esaretten kurtuluşum da, yine bir Temmuz ayında oldu. 7 Temmuz l9l8'de Salib-i Ahmer (Kızılhaç) treniyle Varşova'ya geldim. Bediüzzaman çok mehabetli bir şahsiyetti. Onun heybetinden insan korkardı. Yanına kolay kolay herkes yaklaşamazdı. Onu öldürmek istemişler. Bizim bulunduğumuz kampa Rus Albayı (Askerî Şube Reisi) getirdi kendisini." Abdurrahman Nursî'nin yazdıkları Mustafa Bolay'ın anlattıkları, Bediüzzaman'ın yeğeni Abdurrahman Nursî'nin yazdıklarını teyid etmektedir. Abdurrahman Nursî, bu esaret olayı ile ilgili, bizzat amcası Bediüzzaman'dan dinlediğini şöyle ifade ediyor: "Amcamı, Van, Culfa, Tiflis, Kiloğrif ve Kosturma'ya sevkettiler. Bu yollarda maruz kaldığı tehlikeleri, (hattâ birkaç defa Rus zabitleri öldürmek istemişler. Öldükdükten sonra da intihar etti diye zabıt tutacaklarmış) ben bütün bunları tafsilâtıyla yazmak istedim. Fakat kendisi müsaade etmediği için kısa kestim." Yine Abdurrahman Nursî bu konuya başka bir münasebetle temas ederek, şunu yazıyor: "Pasin cephesinde, büyük musibet ve felâketlere uğramıştık. Gerek harpler esnasında, gerek esarette çektikleri zahmet ve eziyetleri yazmaya teşebbüs ettim. Birinci Cihan Harbinin aleyhimizde neticelenmesinden dolayı müsaade buyurmadı. Binaenaleyh gayet kısa yazmaya mecbur oldum." "Türkî molla" Yine Mustafa Bolay'ı dinlemeye devam edelim:

"Üsteğmen Ahmet Efendi vardı. Kendisine hizmet ederdi. Bazen camide Mesudiyeli Abdurrahman Efendi imamlık yapardı. Ekseriyetle imamlığı kendisi yapardı. Rus askerleri ve subayları da ona karşı hürmetliydiler. "Türkî Molla! Türkî Molla!' diye bahsederlerdi. "Normal zamanlarda bizim gibi bir adam sanırdık. Fakat ilmî

sh»:(Sn.Şh.S.197) meselelere gelince birden lisanı değişiyordu. Birgün sohbette Kur'ân-ı Kerim'in tercüme meselesi konuşuluyordu. "Hakiki tercümenin mümkün olmadığını ifade etti. "Nikola kampa geldiğinde sen orada mıydın?" "Bu esaretten yıllar sonra, kendilerinin emirdağ'da olduğunu işittim. Bu sıralarda, Kosturma'da Rus kumandanına karşı ayağa kalkmadığını duymuştum. Bu hâdiseyi bir de kendisinden dinlemek istedim. emirdağ'da sohbetimiz sırasında, bana, 'Kardeşim, Nikola kampa geldiğinde sen de orada mıydın? Aramızda geçen hâdiseyi sen de gördün mü?' dedi. Ben, 'Görmedim, fakat duydum, hocam' dedim. Böylece kendisinden bizzat öğrenmek istediğim mesele de aydınlığa kavuşmuş oldu."

sh»:(Sn.Şh.S.198) [] Hâfız Ali Reşad HÂFIZ ALİ REŞAD Bediüzzaman'ın ilk talebelerinden l899 yılında doğan Hafız Ali Reşat Efendi l980 yılının l6 Temmuz'unda Ramazan ayında vefat etti. 8l yaşında vefat eden bu zât Gümülcine'de defnedildi. []

Merhum Hafız Ali Reşad, 20 Nisan l958 tarihli mektubunda, çalışmaları hakkında bilgi veriyor, Üstadın hatırını soruyordu. Bediüzzaman'ın eski talebelerindendi. l922 yılında l50'liklerden olarak memleketi terk etmişti. Yunanistan'ın Gümüşcine şehrinde yaşıyordu. Bediüzzaman'a olan bağlılığını Konferans Risalesinde bulunan şiirlerinde ifade etmektedir. Samsun'un Çarşamba kazasına bağlı Terme nahiyesinin Emiryusuf köyünde dünyaya gelmiştir. Çarşamba Rüşdiyesinden mezun olduktan sonra İstanbul Darülfünununu bitirmişti. Arapça, Farsça, Faransızca, Yunancayı da az olarak biliyordu. İstanbul'un işgali ve mütareke yıllarında Bediüzzaman'la beraberliği oldu. Gümülcine'de Peygamberler Binası, Muhafazakâr ve Yol isimli mecmuaları neşredilmiştir. Tarihçe-i Hayat'ta talebeleriyle birlikte fotoğrafı bulunmaktadır.

Hamid Aytaç Hattat HÂMİT AYTAÇ "Tevafuklu Kur'ân Şaheserdir" Diyarbakır, yakın tarihimizde ilim, fikir ve sanat sahasında çeşitli kıymetler yetiştirmiş olan bir vatan burcudur. Bu kıymetlere Süleyman Nazif'ten sonra hat üstadı Hâmit Aytaç da katıldı. Hâmid Aytaç diğerlerinden farklı olarak İslâm âlemi, hattâ dünya çapında bir şöhrete sahip oldu. Memleketimizde ve İslâm dünyasının çeşitli beldelerinde Hattat Hâmid Aytaç Hocanın talebeleri bulunmaktadır. Nice evlerde, ellerde, arşivlerde ve kolleksiyonlarda Hâmid Aytaç'ın yüzlerce şâheseri vardır. []

Hattat Hâmit Aytaç'ın bir eseri "Yâ Hazret-i Bediüzzaman Said Nursî." [] Hâmit Hocanın "Said Nursî, Mirza, Nuriye" yazılı bir tuğrası. Bediüzzaman'ın Barla'da iken talebelerine yazdırdığı tevafuklu Kur'ân-ı Kerîm'i Hâmid Hoca, o güzel kalemiyle eşsiz bir şâheser olarak asrımıza hediye etmiştir. Hâmid Hoca l9ll yıllarında İstanbul'da bulunan Bediüzza

sh»:(Sn.Şh.S.200) man'la görüştü ve tanıştı. Bediüzzaman'la Beyazıt Camiindeki bir vaazını müteakip tanışan Hâmid Hocaya Bediüzzaman yakın alâka göstermiş. Daha sonra Çemberlitaş'ta yapılan bir toplantıda yine görüşürler. Bu toplantıda Hâmid Hoca Bediüzzaman'ın hazırlamış olduğu bir hitabeyi okur. Bu görüşmelerin güzel âhenk ve tevafuku, yıllar sonra başka bir şekilde tezahür etti. Bediüzzaman'ın tesbit edip keşfettiği tevafuklu Kur'ân-ı Kerîmi şâheser bir şekilde yazmak, Hâmid-i Âmidî'ye, Diyarbakır'ın bu usta sanatkârına nasip olmuştur. Hattat Hâmid Bey tevafuklu Kur'ân-ı Kerîm mevzuunda şunları ifade ediyordu: "l9ll yazında İstanbul'da görüştüğüm, iltifatına mazhar olduğum Bediüzzaman Said Nursî'nin tevafuk esasına göre tertip ettiği bu tarz, Kur'ân-ı Kerîmin mucizeliğini, ebedîliğini, Hak Kelâmullah olduğunu, daha da net ve çok iyi bir şekilde gözlere gösteren bir tertip tarzıdır." İslâm-Türk yazı sanatının son hattatı ve son üstadı sayılabilen Hâmid Aytaç'ın bu eseri, bir sanat şaheseri ve mukaddes kitabımızın ebedîliğinin pek çok delillerinden birisi olarak,kalbimizi, aklımızı ve hânelerimizi tezyîn edip süsleyecektir.

Mekke'de bu tevafuklu Kur'ân-ı Kerîmi gören bir islâm âlimi, "Kur'ân Mekke'de indirildi, ama İstanbul'da yazıldı" sözünü hatırlatarak, "Ben bu sözün sadece Osmanlılar devrine ait olduğunu zannediyordum. Fakat Hattat Hâmid'in bu şâheserini görünce, bu hakikatın kıyamete kadar devam edeceğine bütün kalbimle inandım" demiştir. Hattat Hâmid Hoca, hattatlar için söylenen, "Nefes almadan veya az nefes alarak yazı yazdıkları için, uzun ömürlü olurlar" sözünün güzel bir misâli olarak doksan bir yaşına kadar yaşamıştır. Hayatının son senesini, Bediüzzaman'ın talebelerinin müşfik alâkaları ve şefkatleri arasında geçirdi. l9 Mayıs l982'de vefat etti.

sh»:(Sn.Şh.S.201) [] Enver Paşa ENVER PAŞA "Damat ve yaver-i hass, hazret-i şehriyari Enver" şeklinde kartviziti olan Enver Paşayla, Risale-i Nurun tercümanı Bediüzzaman Said Nursî'nin tanışmaları ve dostlukları tâ İkinci Meşrutiyet senelerinde başlamıştı. Bütün hayatında tezatsız ve tenakuzsuz rehber bir şahsiyet olan Bediüzzaman, ömrünün ilk senelerinden beri hürriyetçi ve "meşrutiyet-i meşrua" taraftarı olan "Çağımızda Bir Asrı Saadet Müslümanı'ydı. [] Enver Paşa'nın, Hattat Hamit Aytaç tarafından yazılan kartviziti: "Damat ve yaver-i hass Hazret-i şehriyari Enver baş kumandanlık erkan-ı harbiye reisi

ve harbiye nazırı. Muhterem doktor Cahit Öney "Meşrûtiyet" başlıklı bir dörtlüğünde bu meseleyi şöyle ifade ediyordu. "Baştacı iken tutmadı meşrûtiyyet Alkışlanıyor şimdi de cumhuriyet. İnsan soruyor, hangisi efdal acaba? Üstadımızın hasreti. Meşrûiyyet!" İslâmî hürriyetin, adaletin ve meşruiyetin bir temsilcisi olarak Selanik Hürriyet meydanında ilk konuşmayı ve nutku kendisi söylemişti. İşarâtü'l-Îcaz'ın kâğıt masrafı Bediüzzaman'ın daha sonraki senelerde ve Birinci Cihan Harbinde gönüllü milis albayı olduğu zamanlarda da Enver Paşanın amcası Halil Paşayla, talebesi ve fedâisi Molla Habib vasıtasiyle haberleşmeleri olmuştu. Molla Habib bu haberleşme vazifesini büyük

sh»:(Sn.Şh. S.202) bir kahramanlıkla yaptıktan sonra eski ismi Vastan olan Gevaş'ta Rus kuvvetleri tarafından şehid edilmişti. Milis albayı Gazi Said Nur, l9l8 Hazirar'ında Sibirya'daki Rus esaretinden dönüşünde, harbin en ateşli günlerinde cephede yazdığı İşârâtü'l-Îcâz ismindeki hârika tefsirini İstanbul matbaalarında bastırırken, şiddetli ısrarla Harbiye Nazırı Enver Paşa kitabın kâğıt masrafını kendisi karşılamıştı. Bu sıralarda yine Bediüzzaman, Enver Paşa ve diğer Osmanlı paşalarının ısrarıyla, orduy-u hümayunun adayı olarak, Dârü'l-Hikmet'l-İslâmiye'ye âza olarak tayin edilmişti. Kendisine harp madalyası ve gazilik beratı verilmişti. Bir gazi olduğu için günlük yemekleri de Ayasofya aşhanesi tarafından karşılanıyordu. Osmanlı Cihan Devletinin son padişahı Sultan Vahîdüddin Han, Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendinin ve Harbiye Nâzırı Enver Paşanın imzalarıyla Darü'l-Hikmet'e tayin edildiği

zaman, aslen Doğubeyazıtlı, Molla Habib'in arkadaşı Molla Süleyman Ayaz (l894-25 Haziran l974) Üstad Bediüzzaman'la İstanbul'da çok zaman beraber bulunuyordu. Mustafa Kemal'i seçmeyin Süleyman Ayaz, Şarktan talebesi olduğu Bediüzzaman'ın Rus esaretinden firar edip Osmanlı payitahtı İstanbul'a döndüğünü Tanin gazetesinde okuyarak öğrenip tekrar Üstadının hizmetine girdiğini bize Bandırma ve Biga'daki görüşmelerimizde anlatmıştı. Kütüphanesinde Üstadan eski eserlerini birer yâdigâr olarak saklıyordu, bunları hep bize vermişti. l92l senelerinde İstanbul'da Üstadla geçen hatıralarını anlatırken, bir gün sandala binerek Kız Kulesi'ne gidişlerini anlatmıştı. O zamanlar Türkistan'şda bulunan Enver Paşadan Üstad Bediüzzaman'a gelen bir mektuptan da bahsetmişti. Sandal gezisi ve Kız Kulesi bahsi olunca ben merak ve heyecanla; "Süleyman amca, demek böyle gezmeye ve Kız Kulesi gibi yerlere de mi giderdiniz?" diye sorunca, merhum Süleyman Ayaz, "Elbette Hazret-i Üstadın böyle gezmek gibi ve bazan ibret için sinemaya gitmek gibi âdeti de vardı" şeklinde gülerek cevap vermişti. Süleyman Ayaz'ın verdiği bilgiye göre, Üstad, Kız Kulesi'nde oturup ders yapıp, etrafı temaşa ve tefekkür ederken, çantasından bir mektup çıkarıp okuyor. Bu mektup Türkistan'daki Enver Paşa'dan gelmektedir. Bediüzzaman'ın mühim şahsiyetini bilen ve takdir eden Enver

sh»:(Sn.Şh. S.203) Paşa, mektupta Reisicumhur seçiminin önemine işaret ederek, Mustafa Kemal'in seçilmemesi gerektiğini söylüyor, reisicumhurun seyyidlerden veya Âl-i Osman'dan seçilmesi için ısrarla tavsiyelerde bulunuyor. Bu hususta gayret göstermesini rica ediyor. Bediüzzaman çantasından bir kâğıt çıkarıyor ve "Ey kahraman-ı hürriyet!" diye hitabesiyle başlayan bir mektup yazarak Türkistan'daki Enver Paşaya postalıyor.

Üstad Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayat'ında ise Kafkas cephesinde milis albayı olarak gösterdiği büyük kahramanlıkların Enver Paşa ve diğer kumandanlar tarafından büyük bir hayranlıkla ve takdirlerle karşılandığı ifade edilmektedir. Bediüzzaman, İstiklâl Harbi senelerinde, İstanbul'da Sünuhat isimli bir eser neşretmişti. Bu kitabın "Rü'yada bir Hitâbe" kısmının devamında, düşmanların İtihad Terakki erkânına ve bu arada Enver Paşa'yla Said Halim Paşa'ya olan şiddetli hücumları karşısında Bediüzzaman, o vatanperverlerin yanında yer almıştı. Bediüzzaman bu meseleyi; düşmanların bu kahramanların azim ve sebatkârlıklarından, İslâmiyet düşmanlarının zehirlerine vâsıta olmayışlarından dolayı desteklediğini ifade ediyor ve diyor ki: "Bence yol ikidir. Mizanın iki kefesi gibi... Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik'le beraber Enver'e; Venizelos ile beraber Said Halim'e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.." Enver Paşa Türkistan'da Köprü mecmuasının Mart l980 sayısında Cemal Kutay "Rüyada bir Hitabe" ile alakalı yazısında Enver Paşa'yla alakalı olarak şunları ifade ediyordu: "l903'de Harbiye'den Kurmay yüzbaşı olarak çıkan Enver, İttihat ve Terakki'ye ilk katılan genç subaylar arasında idi. Cesareti, karar kesinliği, muhatablarını tesir altında bırakan şahsiyeti, mazbut hayatı ile kısa zamanda öne geçti. l908 senesi 9 Haziran'ında Reval limanında Rus Çarı İkinci Nikola ile, İngiltere Kralı Beşinci Jorj arasında, 'hasta adam' Osmanlı İmparatorluğunun mirâs taksimi üzerinde anlaşma haberi sonucu, bir kurtuluş yolu olarak benimsenen meşrutiyetin ilânı için emrindeki kuvvetlerle Sultan Hamid'e karşı ayaklanmak için, o günlerin söyleyişi ile dağa çıkan genç zabitler arasında o da vardı: Hürriyet kahramanı olarak anılması bu öne çıkışındandır. "Bediüzzaman'ı, 23 Temmuz l908'de Selânik'te, bir din ve ma

sh»:(Sn.Şh. S.204) neviyat şahsiyeti olarak ilk nutkunu verdiği gün tanımıştı. l9l3'de, Balkan Harbinin felâketi neticeleriyle ülke dertli ve ümitsiz iken, iki rütbe birden terfi ederek mirliva

(tümgeneral) rütbesiyle 32 yaşında Osmanlı İmparatorluğu Harbiye Nâzırlığına geldi. Orduyu kısa sürede ıslâh etti, bir süre Berlin'de ataşemiliter olarak bulunmuş. Alman ordusunun kudretini görmüştü. Bu kuvvete inanmış olarak Birinci Dünya Harbinin başında Almanlarla müttefik olarak harbe girmemizde en büyük tesir ondan oldu. Yaşlı ve hasta padişah Sultan Reşad'ın yerine başkumandan vekili olarak da orduların idaresi elinde idi. Başta Sarıkamış felâketi, bir çok yanlış hareketlerde bulunduğunda şüphe yoktu. "Bu tarafı yanında, vatansever, mânevî değerlere bağlı, ferdî ahlâk sahipliği üzerinde kendisini sevmeyenler bile birleşiyordu. Balkan Harbinde tarihin en büyük yenilgilerinden birisine uğramış ordudan Birinci Dünya Harbinde ve Millî Mücadelede hârikalar başarmış ordunun bu kendine gelişinde Enver'in emeklerinin büyük olduğu kaydedilir. "Mondros Mütarekesinden önce, Bolşevik (Komünist) İhtilâlinin yapıldığı Rusya'ya gitti, oradan gizlice, istiklâlini yeni ilân etmiş Buhara'ya geçti ve bu tarihî Türk beldesini istilâya kalkışan Ruslarla mücadeleye girişti. Önce başarıya ulaştı, fakat komünistlerin büyük kuvvetler göndermeleri karşısında, o tarihte Afgan veliahdı Emanullah Hanın Kabil'e gelmesi teklifini reddetti. Valcuan'da elinde kılıncı Rus saflarına hücum ederken şehid düştü. Bediüzzaman'ın, "Ben tokadımı Antranik'le beraber Enver'e vurmam.." dediği günlerde Osmanlı İmparatorluğumuzun sabık Harbiye Nazırı ve Başkumandanı, Buhara'da bağrından İslâm dünyasının en yüce âlimlerini yetiştirmiş, İslâm medeniyetinin unutulmaz merkezlerinden birisi olmuş, bir zamanlar Harzemşâhlar devletine pâyitahtlık yapmış ülkede Rus'a karşı kurtuluş kavgasını yürütüyordu. "Bir Ermeni komitacısı olan Antranik'le, Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırı Enver Paşa'yı bir tutmam, diyen Bediüzzaman'ın bu güzel görüşünü daha iyi anlamak için Ermenilerin Antranik paşa dedikleri adamla ilgili şu bilgilere bakalım: Antranik kimdir? "Birinci Dünya Savaşından önce ve savaş sırasında Türklere karşı kurulan Ermeni çetelerinin en ünlü komutanıdır. l865yılında Şebinkarahisar'da doğdu. Soyadı Ozanyan'dır. Çocukluğunda İstanbul'a geldi, bir süre işçi olarak çalıştıktan sonra l884 ve l896

sh»:(Sn.Şh. S.205)

yıllarında Ermenilerin Sasun (Bitlis), Muş ve Van'da çıkardıkları isyanlara katıldı. Osmanlı Devletine karşı savaştı. Ününü l90l yılında çıkan Muş isyanında ve çatışmalarında yaptı, 'Antranik Paşa' lâkabını aldı. "l905 yıllarında Bulgaristan'a geçti. Taşnak Partisinin faal üyelerinden olarak Bağımsız Ermenistan Devleti için çalıştı. l907'de Taşnak Partisi Genel Kurulunda parti yöneticileriyle anlaşamadığı için ayrıldı. l908'de Taşnak yöneticileri kendisine Osmanlı Meclisinde Ermeni milletvekilliği teklif ettilerse de, kabul etmedi. İsviçre, İngiltere ve Fransa'ya gitti. l9l2 yılında Bulgaristan'a döndü ve Bulgar ordusunda görev alarak Balkan Savaşları'nda Osmanlılara karşı Bulgar subayı olarak savaştı. "l9l4'de Birinci Dünyü Savaşı başlayınca, Rusya'ya geçti ve Tiflis'te çetesini kurarak, Ermeni birlikleriyle Rus ordusu saflarında yer aldı. Osmanlı kuvvetlerine karşı savaştı. l9l8 Sovyet ihtilali, Şebinkarahisarlı Antranik'e 'general' ünvanını verdi. Kafkasya Ermenistanı askeri bakımdan onun yönetimindeydi. Bu arada Ruslar çekilmeye başlayınca, Türk ordularına karşı Erzurum'u savunacak olan Ermeni birliklerinin başına geçti. Fakat Türk askeri karşısında Ermeni birlikleri dağılınca, tekrar Rusya'ya kaçtı. "Bu kez Sovyetler'den gereken ilgiyi göremeyince, Erivan'a geçti. Ermeni birliklerini dağıttı, silâhlarını teslim etti. Erivan'dan Tiflis'e döndü ve Avrupa'ya geçerek oradan Amerika'ya ulaştı. l922'den l927'ye kadar Amerika'da yaşadı ve orada öldü. Kemikleri l928'de Amerika'dan alınarak Paris'e götürüldü ve orada Pere La Chaisse mezarlığına gömüldü. Doğumunun yüzüncü yıldönümünde, yani l965'de dünyanın her yerinde Ermeniler tarafından anıldı. Hatta bugünkü Sovyet Ermenistanı'nda bir kasabaya Şebinkarahisar adı verilerek heykeli dikildi." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.206) [] Ömer Lütfi Gedikoğlu ÖMER LÜTFİ GEDİKOĞLU

Denizli maznunlarındandır. l899'da İnebolu'da dünyaya gelmişti. l986'da vefat etti. "Ben Şeyh Şaban-ı Veli'nin misafiriyim" "l9l6 yılında inebolu'da ticaret mektebinde okurken beni lisan biliyor diye Almanya'ya göndermişlerdi. Almanya'ya gitmeden önce Çırağan Sarayına uğradık. Orada Topal İsmail Hakkı Paşa ile Enver Paşa da vardı. Yirmi kadar talebe Almanya'ya gittik. "Üstad'ı ilk defa Sirkeci'de İstanbul kumandanı Salih Paşa ile giderken görmüştüm. Üstad, Paşadan az önde gidiyordu. Paşa kendisini geriden takip ediyordu. Üstad'ın belinde kama, sırtında cepken, ayağında çizmeler vardı. O zamanlar askerdim. "Aradan yıllar geçti. Üstad'ı Kastamonu'da görüp, ziyaret ettim. Bu ziyaretten evvel bir rüya görmüştüm. inebolu değirmeninin yanında bir türbe vardı. Türbe yolunun iki tarafında mezar taşlarının üzerinde kelime-i tevhid yazılıydı. "Bu rüyadan sonra Zenbilli Ahmed Efendiyle Kastamonu'ya gittik. Üstad'ı gittiğimizde Üstad, 'Dağa gidecektim, gitmedim, demek siz gelecekmişsiniz' dedi. Ben daha ismimi söylemeden bana ismimle hitab etti. Biz oradayken Şeyh Şaban Veli Hazretlerinin imamı geldi. Üstad ona çok iltifat etti. Kendisine hususî sandalye getirtti. 'Ben burada Şeyh Şaban Veli'nin misafiriyim' diye buyurdu. "Denizli hadisesi sırasında evimi bastılar. Ben bahçede masa üzerinde Risale-i Nur'ları yazıyordum. Bir ara yazıya ara vermiş, başka bir işle meşgul olmaya başlamıştım. O sırada polis ve jandarmalar geldiler. Masanın yanından geçtikleri halde, üzerindeki kitapları görmediler. Eve girdiler. Evin bir odasında kızlarım da yazı yazıyorlardı. Odanın kapısına bir jandarma diktiler. İçeri girmediler. Sonra kütaphanenin başına geldiler. 'Kitap var mı?' diye sordular.

sh»:(Sn.Şh. S.207) Ben de 'Var efendim, buyurun' dedim. "Kitaplarımı kütüphaneden aşağı indirmeye başladılar. Kütüphanenin önünde masa vardı. Evvelâ Risale-i Nur'ları üstüne dizdiler, diğer kitapları da onların üstüne bıraktılar. Böylece üzerini kapattıkları Nur'ları görmediler, Hiçbir kitap bulamadılar.

"Denizli'den evvel bir ay kadar İnebolu hapishanesinde kaldık. Sonra vapurla Denizli'ye doğru yola çıktık. Denizli hapsinde devamlı Üstadımızla görüştük. Ebedî, nurlu derslerini dinledim. "Bize devamlı olarak sabır tavsiye ederdi. 'Korkmayın, yakında çıkacaksınız' diye cesaret telkin ederdi." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.208) [] Osman Nuri Tol OSMAN NURİ TOL Eski Alay Müftülerinden, Yarbay (l885-l955) Üstadı Millî Mücadele yıllarında tanıyordu Eski alay müftülerinden Osman Nuri Efendi aslen Ankara'lıdır. İstanbul'da vazife yapmıştır. Rütbesi yarbaydı. l885'te dünyaya gelmiş, l Ekim l955'te Ankara'da vefat etti. Mezarı Cebeci Kabristanındadır. Osman Nuri Efendinin kızının kızı, İlâhiyat Fakültesi hocası Âgâh Oktay Güner'in eşi İnci Güner, dedesinin, hoş sohbet, ilmî sohbetler yapan, herkes tarafından sevilen ve tatlı bir insan olduğunu ifade etmektedir. Osman Nuri Efendi, Üstad Bediüzzaman'ı millî mücadele senelerinde İstanbul'dan tanıyordu. O zamanlar görüşmeleri ve sohbetleri olmuştu. Osman Nuri, Bediüzzaman'ı seviyor ve ilmî dehasını çok takdir ediyordu. Daha sonra Emirdağ'da Üstad Bediüzzaman'ı ziyaret etmişti. Osman Nuri Efendi'nin Tarihçe-i Hayat'ta Üstada yazdığı çok güzel bir mektup vardır. İkinci Emirdağ Lâhikası'nda da Üstad Bediüzzaman'ın kendisine hitaben mektubu bulunmaktadır. Ayrıca lâhikalarda ismi ve şiirleri mevcuttur.

l950 yılından sonra merhum Ceylân Çalışkan ve Mustafa Sungur'un, Osman Nuri Efendiyle çok görüşmeleri, ziyaretleri ve sohbetleri olmuştu. Osman Nuri hakkında Mustafa Sungur'un anlattıkları Osman Nuri Efendiyle alâkalı olarak, ricamız üzerine Mustafa Sungur Ağabey şunları yazdı: "Muhterem kardeşim Necmeddin Bey, "Yeni l404 sene-i hicriyenizi tebrik ederim. Nur Üstadımıza âit

sh»:(Sn.Şh. S.209) en küçük bir hatırayı arayıp bulmayı gaye-i hayat edişinizdeki mânâ, hiç şüphe yok ki, ulvîdir. Bu hususta size bir endişemi izhâr etmiştim ki; Mucizat-ı Ahmediye Risâlesindeki Altıncı Nükte olacak herhalde, Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimizinden bahisle, Resulullahın târihçe-i mâneviyesi olan küllî mâhiyet-i kudsiyesine mutlaka atf-ı nazır etmek lüzumunu ithar ediyor. l350 seneden beri her asırda üç yüz elli milyon Müslamanların "Essebebü kelfâil" sırrınca hasenatlarının bir misli sevâba mâlik olan ilâh ... beyânı ki.. "Son asırların serdar-ı hidâyeti ve son müceddid-i ekber olan ilerideki küllî ve umumî memuriyet ve vazifedarlığına bir mukaddime, bir alâmet imiş ki, zaman ve zemin bu hakikatı göstermiştir. İşte siz yazılarınızda bu hususu nazara alırsanız iyi edersiniz. Tarihçe-i Hayat'taki haşiyeleri, dikkat ederseniz, Hayret-i Nur Üstadı, bu itibarla kabul buyurmuşlardır. [] Osman Nuri Efendi. Gelelim Ankaralı Osman Nuri Efendi ile olan hatıralara: "Bu zatı l950'de, Hazret-i Üstad bizleri Ankara'ya hizmete hâdim kıldıkları ızaman tanımıştık. Celâlli bir zat idi. Nakşî tarikatına mensup, Hazret-i Üstadımızın tabiriyle, ehl-i kalb bir zat idi. Hazret-i Üstadımız ona yazdıkları mektuplarda 'Benim Ankara'da bir vekilim' diye hususî iltifatta bulunurdu. Ziyaretine gittiğimizde 'Elvekilü kel-asîl, velev kâne kör fasil' diye söze başlardı. O zaman abdullah Ağabey, Seyyid Sâlih, Ahmed Atak gibi Nur talebeleri

yanına giderdik. Rahmetli Ceylân kardeş de vardı. Bu ibareyi söylemekteki maksadı: Hazret-i Üstad'ın kendisini Ankara'da vekil tayin ettiğinden bahisle, kendisini dinlememiz icap ettiğini ve izinsiz bir hizmette bulunulmaması lâzım geldiğini ihtarda bulunurdu. Ve kendisinde Osmanlı devrindeki âlî tavırlar ve İslâmî terbiye ve edep âşikâre görünürdü. Hazret-i Üstadımızı çok severdi. Tarihçe-i Hayat'ta mevcut 'Sahibü'n-nur ve ihlâs' diye başlayan bir mektubunda kendini tanıtmak babında eski alay müftülerinden olduğunu

sh»:(Sn.Şh. S.210) ve devr-i Cumhuriyette 25 seneye yakın Millî Müdafaa Müftülüğünde bulunduğunu ifade etmektedir. Millî Müdafaa Müftülüğünde bulunduğu müddetçe hem sabık alay müftülerinden olmak hasebiyle, hem de Nakşî tarikatında vazifedâr kâmil bir zat olmak itibarıyla o zamanın Askerî Temyiz Reisi Kemal Kalkan Paşa ve daha bilemediğimiz pek çok zevat-ı muhterem, kendisine bağlı manevî talebeleri ve müritleri idi. Kendisi ifade ederdi ki, ilk iki reis-i cumhurla defaatle satranç oyunu oynamış ki, Kur'ân ve İslâmiyet aleyhindeki hareketlere mâni olsun. l944 Denizli Ağır Ceza Mahkemesi beraatının Mahkeme-i Temyizdeki tasdikinde fiilî duâ mânâsında samimî alâka ve gayretleri olmuştur. l950'de demokrasinin zuhuruyla bazı cüz'i de olsa İslâmî hareket ve hizmetleri görüp duydukça, Risale-i Nur'un muazzam ve ulvî mazhariyetini ifade için zaman zaman yanına gelenlere bilhassa şu ifadede bulunurdu: 'Bu zamanın Şeyhü'l-Ekber Muhiddin-i Arabî'si ve Şah-ı Nakibend-i Kudsîsi ve Sultan Abdülkadir'i, Bediüzzaman'dır.' "Ve zaman zaman bazı izahlarında 'Bu Bediüzzaman'ın Risale-i Nur yolu peygamberler, sahabeler, evliyalar ve asfiyalar yolu, sırat-ı müstakim caddesidir. O mukaddes silsilenin bu zamanda devamıdır' derdi. Fevzi Çakmak sohbetlerine devam etmişti "Ben kendisinden değil, fakat sadık dostu Cevad Beyden dinlemiştim. Millet Partisini 23 kişi olarak kendisi kurdurmuş. Bu itibarla Demokratlara pek iltifat etmezdi. Askeriyeden mütekait alay müftüsü ve Millî Müdafaa müftülüklerinde de bulunmuş olması noktasında olacak ki, Mareşal Fevzi Çakmak ile de alâkadar imiş. Fevzi Çakmak hayatının sonunda Osman Nuri Efendinin sohbetlerine devam etmiş. İki defa Osman Nuri Efendinin ayağına kapanmış ki, affı için dua etmesini rica etmiş. Çünkü Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in,

Türkiye'nin geleceğinin temel taşlarından en ehemmiyetlisi olan Maarif Vekâletini elde edip, bütün imkânlarını 'İleri bir gençlik yetiştireceğiz' maskesi altında komünizm rejimine zemin hazırlamak için sarf etmesi neticesi çok azîm ve dehşetli bir tehlikenin vatan ve millet âfâkını sarsması noktasından Erkân-ı- Harbiye Reisi Fevzi Paşa bundaki büyük hisse ve iştiraki görüyor ve ekilen zakkum tohumlarının birden çok geniş bir sahada filizlenmesini müşahede etmekle, elbette 'Nereden, nereye?' sualini kendi kendine soruyordu. Vatan ve milletin âtisinden endişe duyuyordu. Ve bin-netice, bir tesellî ve gufran kapısı aramakta idi. Osman Nuri'nin kendi çapında teşkil eylediği cemaate, bu noktadan dahil oluyor ki,

sh»:(Sn.Şh. S.211) Kurtuluş Savaşını kazanan mukaddes ruhun, millet ve vatana bağlılığın en yüksek örneğini asker ve sivilden müteşekkil- az da olsa-Osman Nuri cemaatinde görmekte ve bütün bunların mülâhazasıyla bir af ve Mağrifet yolunu Osman Nuri delaletiyle aramakta idi. Bu nokta-i nazardan rahmetli Osman Nuri Efendi, o dehşetli zamanların mes'uliyetlerinden kendisini kurtaracak şekilde çalışmıştır. Nitekim zaman zaman anlattığı ve en güzel ve isabetli tabirini Ahmed Feyzi Ağabeyin beyânında bulan bir sâdık rüyâ veya mânâda gördüğü şöyle bir vak'a vardır: "Bir mecliste Peygamberimiz Fahr-i Âlem (a.s.m.) ile Ebû Bekir Sıddîk( r.a.) ve kendisi de bulunduğu halde, Sıddîk-i Ekber Efendimiz soruyor: 'Yâ Resulallah, ümmet-i Muhammed'in (a.s.m.) hâli ne olacak?' Cevaben Resul-i Ekrem (a.s.m.) Efendimiz, 'Âlem-i insaniyet, İslâmiyete inkılâb edecek ve medeniyet-i Muhammediye bütün beşerin ruhuna nefhedilecek' buyuruyor. Bunun üzerine tekrar Sıddîk-i Ekber Efendimiz, 'Bunu kim yapacak?' dediği zaman, Peygamber Efendimiz, 'İşte!' diye Osman Nurî Efendiyi gösterdiğini söylerdi. Millet Partisini kurdurması, Hazret-i Üstad'ı Ankara'ya davet etmesi ve Hazret-i Üstad için evine muttasıl bir yer yaptırmış olması da gördüğü mezkûr muhavereye binâen idi. l950 güz aylarında rahmetli Ahmed Feyzi Ağabeye bunu anlatmıştı. Feyzi Ağabey onun şevkini kırmamak için yanında söylemeyip, dışarı çıktığımızda dedi ki: 'Osman Nuri Efendinin bu Ankara'da bulunuşu, Risale-i Nur'a samimî alâkası, irtibatı ve Hazret-i Üstad'a dostluğu ve yakınlığı itibarıyla o küllî şahs-ı manevîye olan teveccüh ve mazhariyeti cihetinden kendi aynasında o küllî mânâyı görmüş.'

"Evet, Osmanlılardan sonra hem âlem-i İslâmda, hem âlem-i insaniyette dehşetli tahavvüller ve inkılâplar zuhura geldi. Bugün Nur'ların ışığıyla baktığımız zaman anlıyoruz ki, ümmet-i Muhammed'in l400 seneden beri zuhuruna intizar ettikleri ve dehşetinden Allah'a sığındıkları âhirzaman hâdisatının zuhuru bu zaman imiş. Nitekim otuz-kırk sene sonra gerek dünya üzerinde, gerek memleketimizde meydana gelen anarşi hâdiseleri ve komünizm tehlikesi gibi milyonları kasıp kavuran müthiş bir ahlâksızlık ve imansızlık tâunu, ebede namzet insan için ne azîm bir tehlike arz ettiği mâlûmdur. Evet, çekirdek kıymeti ondan fışkıran ağacının heybetiyle ölçülür. Bu mânâ hayırda da şeyde de aynıdır.Peygamberimiz Efendimizin, 'Kim iyi bir çığır açarsa, ondaki hayır devam ettikçe, bir misli o çığırı açanın defter-i âmaline yazılır. Kim de fenâ bir çığır açar, o devam ettiği müddetçe yekûn şerler ona yazılır' meâlindeki bir hadis-i şerif var. 'Essebebü kel-fâil' sırrı ile ki, Allahü alem,

sh»:(Sn.Şh. S.212) âhir zamanda zuhur eden hâdiseler de böyledir. Hayır ve şerde başlayan, devam eden, gittikçe gelişen ve milyonları içine alan iki cereyan-ı azîmin mebde'leri, sebep ve vesileleri, fâilleri olan reisleri, evvelleri büyüyorlar, inkişaf ediyorlar. Dal budak salıyorlar, küllîleşiyorlar. Cenneti baştan başa kuşatan Tûbâ ağacı gibi ve Cehennemi ihata eden korkunç zakkum ağacı gibi her tarafa uzanıyorlar. "İşte rahmetli Osman Nuri Efendi, merkez-i pây-i taht-i hükûmette samimî hizmet-i diniyesi, Risale-i Nur'un Denizli beraatinin tasdikindeki hizmeti ve kendi zât-ı mübarekindeki yüksek imanı ve metanetiyle, manevî bir müjde-i Nebeviyenin bir nebze tecellî-i iltifatına bu sûretle nâil olur, demektir. "Osman Nuri Efendi hücre-i nuriye olarak tesmiye ettiği ve Hazret-i Üstadımızın da medrese-i nuriye olarak kabul ettikleri, dershâne-i nuriye tamamlandıktan sonra, tekrar Hazret-i Üstad'ı dâvet etti. Hazret-i Üstadımız aşağıdaki mektubu kendisine göndermişti: [] Emirdağ Lâhikası'nda Osman Nuri Efendiye hitaben yazılan mektubun Üstadın tashihinden

geçen kısımları Üstadın Osman Nuri Efendiye mektubu "Aziz Sıddık Kardeşim Osman Nuri, "Madem Cenab-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla, Ankara'da en mühim genç Said'ler, senin etrafına toplanmış. Madem Ankara'da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedarik ettiğim nüshalarımı o küçük medrese-i nuriyeme be

sh»:(Sn.Şh. S.213) nim bedelime gönderiyorum. Onların adedince Said'ler, seninle komşu olurlar. Hem fedakâr evlâdın çok fevkinde sadâkatle şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said olarak beş-on Abdurrahman'larım hükmünde Sungur, Ceylân, Salih, Abdullah, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Said'leri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük medrese-i nuriyeye nezaret ve bir nevi dershane olarak reyinize bırakıyorum.' "Fakat rahmetli Osman Nuri Efendi mutlaka Hazret-i Üstadımızın teşrifini bekliyordu. Yakın bir istikbalde yüzlere binlere bâliğ olacak ve bütün vatanperverler tarafından ileride takdirle karşılanacak, böyle ulvi ve genç talebelere her sahada faydalı olacak dershane-i nuriyelerin mebde ve başlangıcı olacak mânâdaki büyük mazhariyet yerinde, illâ Hazret-i Üstad'ın gelmesi isteğine, bu tarz mukabelesinden bir derece mahzun ve mükedder olmuştu. Bizim de üniversiteliler arasındaki Nur'larla hizmet faaliyetimizi, meselâ Zübeyir Ağabeyin, Ceylân, Seyyid Salih ve sâir kardeşlerin konferans gibi, temaslar gibi ayrı ayrı sahalardaki hizmetlerini 'Haber vermeden yapıyorlar' endişelerinden mütevellit olacak ki, üzüntüsünü izhar etti. Biz de Hazret-i Üstadımıza durumu arz ettiğimizde Emirdağ Lâhikası'na geçen mektubu gönderdiler." (Bak. Emirdağ c.2.Sayfa 57) (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.214)

[] Mehmed Sofuoğlu MEHMET SOFUOĞLU PROF.HİLMİ ZİYA ÜLKEN Tefsir ve hadis hocası. Mehmet Zeki Sofuoğlu l990'da vefat etti. "Bu zata Bediüzzaman derler" İstanbul İlâhiyat Fakültesinin merhum tefsir ve hadis hocalarından Mehmed Sofuoğlu l956 yılında İslâmköylü eniştesi Nuri Ufuk'la birlikte bir sohbahar günü Barla nahiyesine doğru yola çıkmışlardı. Gayeleri Barla'da Üstad Bediüzzaman'ı ziyaret etmekti. Vardıkları zaman Bediüzzaman'ın orada olmadığını üzülerek gördüler. Barla Karakolundaki jandarmalar verilen emri yerine getirmek için, Sofuoğlu Hocaya "Niye geldin, niçin geldin, hüviyetin nedir?" gibi mâlûm devirlerin mâlûm sorularını sorarak ifadelerini aldılar. Merhum Sofuoğlu, son devir âlimlerinden Yusuf Ziya Yörükhan'ın ve Hilmi Ziya Ülken'in Bediüzzaman'dan çok sitayişle bahisler açtıklarını; ilmini, irfanını ve kahramanlığını sena ettiklerini bize anlatırken, Hilmi Ziya Ülken'le Bediüzzaman bahsini konuştuklarını da söylüyordu. Prof. Hilmi Ziya Ülken kitaplarında Bediüzzaman'ın eserlerinden nakiller yaparken, dostlarına da Üstad Bediüzzaman'dan hep sitayişle bahisler açardı. Ülken l946 yılınde neşredilen İslâm Düşüncesi Türk Tefekkür Tarihi Araştırmalarına Giriş isimli eserinde, "İslâm düşüncesine ait Tanzimattan sonraki yayınlar" kısmında Üstad Bediüzzaman'ın Sünuhat, Lemaat, Habbe ve Zeylü'l-Habbe isimli eserlerinden sitayişle bahsetmektedir. Merhum Mehmed Zeki Sofuoğlu, Ede [] Hilmi Ziya Ülken

(l90l-l974) sh»:(Sn.Şh. S.215) biyat Fakültesi Türk Tefekkürü Tarihi ve Sosyoloji Profesörü Hilmi Ziya Ülken'le Türkiye'nin ilk İslâm Enstitüsü İstanbul Fındıklı'da yeni açıldığı zaman görüşüp, sohbetleri olduğunu anlatmıştı. Enstitüde bir gün sohbet ederken, Hilmi Ziya Ülken kendi hocasıyla aralarında geçen bir hadiseyi şöyle anlatmıştı: "Meşrutiyet senelerinde hocamla birlikte Nuruosmaniye Camiinin yakınlarında bir çayhanede oturup sohbet ediyorduk. Tam o esnada camiden, yanında talebe ve fedaileriyle, külâhlı, çizmeli, şark kıyafeti içinde genç bir zat çıktı. Hocam hemen beni ikaz etti. 'Bu gördüğün zat ilimde deryadır. Sakın bunun kıyafetine bakıp da aldanma! Herhangi bir mevzuda dahi olsa bununla münazara edeyim, münakaşa edeyim deme, bu zat seni mat edip, mağlûp eder. Bu zata Bediüzzaman derler." Prof. Hilmi Ziya Ülken'den bu hatırasını bize nakleden merhum Sofuoğlu Hoca da, Bediüzzaman'ı ve eserlerinin kıymetini ifade edip, takdirlerini bildirmişti. (N.Şahiner) sh»:(Sn.Şh. S.216) [] Tevfik Demiroğlu TEVFİK DEMİROĞLU "Bediüzzaman'la Beyazid Camiinde buluşurduk" "Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerini, Doğu Anadoluda yapmak istediği Medresetü'z-Zehra (İslâm Üniversitesi) zamanından duymuştum. Zaten o zaman şöhreti büyük, her yerde bilinir ve tanınırdı. Fakat ilk görüşmemiz Eyüp'teki Sokullu Medresesinde oldu. O zaman Şeyh Şefik Efendi vardı. Büyük bir adamdı. Esasen benim bir dayım vardı. Seyyid Tahâ Efendi. Uzun zaman Van Mebusluğu yaptı. Üstad ile o birbirlerini çok severlerdi. Bu sebeple bir ay mütemadiyen geldi ve bizde beraber yatarlardı. Bir ay Sokullu

Medresesinde oturduk. Sonra İdrisî Köşkünde oturmaya başladık. Çok müzeyyen, ahşap, şenlikli bir şeydi. Tâ Çamlıca'ya kadar her yeri görürdü. Aslı Yavuz Sultan Selim zamanında yapılmış, III. Sultan Selim de bu binayı tamir ettirmiştir. Uzun zaman bu köşkte kaldı. Bilahare aşağıda, türbenin yanındaki odada kaldı. "Daha sonra Dâr-ül-Hikmet'ül-İslâmiye azası olduğu zamanlar Reşadiye Otelinde kaldı. Sonra Vezneciler'de bir eve geçti. Biz kendisiyle ya Beyazıt Cami-i Şerifinde veya Şehzadebaşında çayhanede buluşurduk. Uzun birader "Eyüp'te iken şöyle bir hatıramız oldu: Eyüp meydanındaki yoğurtçudan yoğurt alırdı. 'Merhaba yoğurtçu efendi'derdi. [] Tevfik Demiroğlu, Said Nursî ile ilk tanıştığı yıllarda (soldan birinci). sh»:(Sn.Şh. S.217) "Hiç unutmam. Örme bir kesesi vardı, onu çıkarır parasını verirdi. Yoğurdu alıp yukarıya çıkarken, köpekler peşimize düşerdi. Köpeklere 'Pist birader, pist birader' derdi. Bir gün, ben, 'Üstad'ım; o birader, ben birader. Böyle olur mu?' dedim. "O da: 'Sen uzun biradersin' dedi. "Otuz yıl sonra l952'de Sirkeci'de Akşehir Palas Otelinde ziyaretine Eşref Edip Beyle gittiğimizde beni bu nam ile yine tanıdı. 'Ve aleyküm selâm! Uzun birader' dedi. "Şimdiki Sultan Selim Camiinde imam Ali Rıza Sağman Bey vardı. Son zamanlarda Sultan Selim'li Hafız Ali diye tanınırdı. Onu çok severdi ve önünde otururdu. 'Hafız oku oku, bizim vaaz u nasihatlerimiz, para etmez. Sizin okuyuşunuz belki bu milleti ıslâh eder' derdi. Çamlıca'ya çok giderdik "Üstad Bediüzzaman'la Çamlıca'ya çok giderdik. O zamanlar Yusuf İzzeddin Paşa Köşkünde kalırdı. Bir kuyu kenarına oturur sohbette bulunurduk.

"Üstad'ın ekser vakti, Eşref Edip Beyin yanında geçerdi. M. Akif Bey de gelirdi. Hutuvat-ı Sitte'yi dağıtırdım "İstabul, İngilizlerin işgalindeyken Üstad'ın biraderzâdesi Abdurrahman'la beraber Hutuvat-ı Sitte'yi dağıtırdım. Nerede içimize güven ve emniyet hissi veren bir kişi çıksa ona verirdik. Bu tarzı da ben tavsiye ettim. Çünkü tuhaftır. Amerikalıların bir neşir yurdu vardı. 'Rabilhous' diye. Kitab-ı Mukaddes'i basıyorlardı. Orada bir Ermeni vardı. Ben onu görünce selâm verir ve halini sorardım. O beni gözüne kestirmiş. İncil'den ufak risaleler yaptırmışlar. Küçük kitapçıklar halinde, bana bunlardan 5-l0 tane verir. "Tevzi eder misin?' derdi. Biz de alır, götürür ve yakardık. "Ben bunu Üstad'a söyledim. 'Siz müsaade edin böyle yapalım' dedim. 'Peki' dedi. 'Abdurrahman'la bu işi yapın.' Kitaplar Vezneciler'de bir çayhanedeydi. İngiliz işgali olmasına rağmen korku diye birşey bilmiyorduk. Ben Türbe'de bir İngiliz polisini dövmüşümdür. Yerlerine göre bazan yüzlerine tükürüp hemen kaçardık. Tabii peşimize düşerler. Türk polisi de bize talimat verir. 'Sağa sap'der, onu sola götürür. Böylece izimizi kaybettirirdik.

sh»:(Sn.Şh. S.218) [] Tevfik Demiroğlu mütarekede Bediüzzaman'a hizmet ettiği günlerde. Top kamalarını kaçırırdık "Ayrıca top kamalarını alıp, İngiliz toplarını muattal hale getirmek gibi gizli bir çalışma yapardık. Bunun için Sirkeci'de biri kahvehaneden talimatımızı alırdık. Iashington Sefareti İmamı Saffet Efendi devamlı burada bir sedirde otururdu. Önüne de bir nargile alır içerdi. Biz yanına gelir elini öperdik. Bu anda o bizim elimize bir kâğıt sıkıştırır ve hemen şu şekilde bağırırdı. 'Oğluma bir çay' derdi.

"O zamanlar bir de 'Mimmim' grubu mel'unları vardı. Ben ve bazımız onları tanımıyorduk. Bazı tanıyanlar vardı. Onlardan gizli yapıyorduk. Benim vazifem tersaneden top kamalarını alıp, Çarşamba Polis Karakolu yanındaki Kuyulu Kahvehaneye getirmekti. Bu kahvehanenin ön ve arkası bahçe idi. Ben tersaneden kâğıda sarılı olarak top kamaları alırdım. Mevsim de kıştı, benim bir pardesüm, yağmurluğum vardı, onun altına koyardım ve elimi de cebime koyup onları tutardım. Sonra Kasımpaşa'dan vapura biner, Fener'e çıkardım. Camcı yokuşundan Çarşamba'ya gelir ve kahvehaneye girerdim. Bazan vapuru kaçırıp bir sonrakine kalırdım. O zaman kahveci: 'Hoş geldin evlât, nerede kaldın?' derdi. Kahve iki kapılı idi. Arka bahçeye çıkan kapıyı açar, dışarı çıkardık. Bahçede kör bir kuyu vardı. Onun başına getirir ve verirdim. Kamaları o da bir halata sarar ve kuyunun içine koyardı. Sonra beraberce içeri girer, o da tezgâhtara 'Oğluma bir çay verin' derdi. Çayı içer ve zaten vakit epey ilerlemiş olur ve ben Eyüp'teki evimize giderdim. Diğer taraftan bazı arkadaşlar da Ahırkapı'da silâh çalarlardı. Eşref Edip'i çok severdi. "Üstad, Eşref Edip Beyin Sebilürreşad Mecmuasıyla çok yakından ilgilenirdi. Eşref Edip Beyi çok severdi. Hattâ son görüşmemizde Avukat Mihri Helav'a 'Bak, Mihri, Eşref Edip Bey günahlarını afettirdi. İslâma çok hizmet etti. Ya sen ne yapıyorsun?' dedi. O da 'Dua buyurun, ben de inşaallah bir şeyler yaparım' dedi.

sh»:(Sn.Şh. S.219) Sana heykel dikmek için yardım etmedik "Üstad daha önceden beni Ankara'ya göndermişti. Bilahare kendisi de ısrarla istenince geldi. Orada son olarak kendisini Mustafa Kemal'le istasyonda konuşurken gördüm. Ben yanlarında idim. O zaman Mustafa Kemal'in Sarayburnu'na heykelinin yapılmasını düşünüyorlardı. Buna karşılık ilk olarak Sokulluların adamı olan sarıklı avukatlardan Abdunnâfi Efendi karşı çıktı. İstanbul'dan Ankara'ya telgraflar çekti. 'Hilâfet merkezine heykeller dikilemez' diye. "O zaman da Üstad: 'Paşa biz sana heykel dikmen için yardım etmedik' dedi. İstasyonda ben duydum. Mustafa Kemal cevap vermedi, yürüdü. Ertesi günü de duyduk ki Üstad Van'a gitmiş.

"Üstad'ı anlayan tek devlet adamı Adnan Beydir. Rahmetli çok anlamıştı. Ama ne yapsın, etrafındakiler ona daha fazla yardım etmesine mani oluyorlardı." Tevfik Demiroğlu 8 Mayıs l987'de vefat etti. (N.Şahiner) sh»:(Sn.Şh. S.220) [] İzmirli İsmail Hakkı İSMAİL HAKKI İZMİRLİ İsmail Hakkı İzmirli (l868-l946). İzmirli İsmail Hakkı dinî, felsefî ilimlere ait eserleriyle ve çalışmalarıyla tanınan, yakın tarihimizin büyük âlimlerindendi. İzmir'de dünyaya gelen İsmail Hakkı, Rus harblerinde vurulan Yedek Yüzbaşı Hasan Efendinin oğluydu. Darü'l-Hikmeti'l-i İslâmiye âzası İzmir Rüştiyesini bitirdikten sonra İstanbul'da tahsiline devam etmişti. Darül muallimin-i âliyenin edebiyat kısmından birincilikle mezun olmuştu. Bir müddet de Fen Fakültesine devam etmişti. Çeşitli mekteplerde dersler okutmuştu. Edebiyat ve İlahiyat Fakültelerinde müdürlük yaptı. Mülkiye ve muallim mekteplerinde de dersler okutmuştu. İzmirli İsmail Hakkı'nın yüz kadar yazdığı eseri bulunmaktadır. Büyük bir kütüphanesi vardı. Kitaplarını Süleymaniye Kütüphanesine bağışlamıştı. Kitapları Süleymaniye Kütüphanesinin İzmirli İsmail Hakkı bölümündedir. Buradaki kitaplarının tamamı üçbin yediyüz cilt kadardır. Bunların içinde, Bediüzzaman'ın eski kitaplarının hemen ekserisi bulunmaktadır. 3l Ocak l946 Perşembe günü akşamı Ankara'da vefat etmişti. Hacı Bayram Camiinde cenaze namazı kılındaktan sonra Cebeci Asrî Mezarlığında toprağa verilmişti. Vefatından sonra gazetelerde hakkında çeşitli yazılar çıkmıştı. Bunlardan Mehmed Akif Ersoy'un damadı Ömer Rıza Doğrul 2 Şubat l946 tarihli Cumhuriyet gazetesinde bir yazı neşretmişti. Doğrul, "İsmail Hakkı İzmirli" başlıklı yazısının sonunu şöyle bitiriyordu:

"Kendisini otuz beş yıl önce Mehmed Akif'in muhitinde, Babanzade Ahmed Naim'le, Ferid Kam'la birlikte tanımak şerefini kazanmış ve onun iltifat ve teveccühü ile karşılanmıştım. Kendisi, Meh

sh»:(Sn.Şh. S.221) [] İsmail Hakkı İzmirli, DarülHikmet-İslâmi'yede âza iken... med Akif muhitinin en belli başlı erkânındandı ve o meclis, İzmir'siz tamamlanamazdı. Onların hepsi Allah'ın rahmetine kavuştular. Nihayet o da, o meclisi bam başka bir âlemde tamamlamak üzere onlara katıldı. Ve onlar gibi o da bizi öksüz bıraktı. "Türk milletine ve İslâm âlemine başsağlığı dileriz." Radyo gazetesi muharriri Nureddin Artam da İsmail Hakkı İzmirli'nin ölümü münasebetiyle şu beyti söylemişti: "Hakkıyı Hakka eyledik îsâl, Ona hasret çekerdi İbni Kemal, Yürüdü Hakka, Hakkı İzmirli Çekeriz biz de şimdi İsm-i Celal." Eserlerinden bazıları şunlardı: Maani-i Kur'ân, Yeni İlm-i Kelam, Usul-ı Fıkıh Dersleri, İlm-i Hilaf, Din Dersleri, Siyer-i Nebeviye-i Celile, Garb Fiiilozoflarıyla Şark Filozofları Arasında Bir mukayese, Fenn-i Menahiç, Şeyh ebi Bekir-i Razi, Mutasavvife Sözleri mi?, Gazilere Armağan ve Angilikan Kilisesine Cevap. İzmirli İsmail Hakkı eserlerinden dolayı maarif vekaletinden takdirname aldığı gibi, Fransa devleti tarafından da kendisine akademi nişanı verilmişti.

İzmirli, verdiği dersleri pek heyecanlı bir şekilde ağlatırdı. Bitmeyen bir ilim heyecanı taşırdı. Gayet güzel dersler anlatırdı. Onun derslerini anlamayan hemen hemen yoktu. İslâm tarihini yaşayarak anlatırdı. Kendisini dinleyen talebelerini bazı zamanlar da anlatırdı. İslâm tarihini anlatırken talebeler dersin tafsilatlı olmasını istedikleri zaman onlara cevaben: "Benden mufassal istemeyin, mevsuk isteyin!" derdi. "İzmirli" adıyla tanınan Hafız İsmail Hakkı, Dârü'l-Hikmeti'l İslamiye'de âzâlık da yapmıştı. Hüdâ hepsine rahmetler eylesin. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.222) [] Mustafa Barçın MUSTAFA BARÇIN l90l'de Konya'nın Sarıveliler kasabasında doğdu. Çeşitli hocalardan dersler aldı. Bekir Haki Efendi de hocalarındandır. Eski adalet bakanlarından Sedat Çumralı ile samimi bir arkadaştı. Üstad Bediüzzaman'ı İstanbul, Emirdağ ve Isparta'da ziyaret etmişti. Kardeşi Dr. Tahir Barçın'a Üstad Bediüzzaman'ı gösterip tanıştırmıştı. Mustafa Barçın'ın Arapçadan tercüme edilmiş bazı İslâmi eserleri vardır. İstiklâl marşımızın şairi Mehmed Âkif Beyin Fatih Sarıgüzel'de dünyaya geldiği evin yerinde bugün Barçın Apartmanı yükselmektedir. Barçın Apartmanının sahibi Dr.Tahir Barçın'ın evinde senelerce, her hafta Çarşamba okunan Risale-i Nur derslerine devam etmiştik. Merhum doktor ağabeyimiz, kendilerine, Mütareke senelerinde ilk defa ağabeyi Mustafa Barçın'ın Bediüzzaman'ı gösterdiğini ve bir kitabını okuması için verdiğini anlatmıştı. Mustafa Barçın'ın Fatih Camiinin güney taraflarındaki medreselerde gördüğü Bediüzzaman'ı kendisine tanıttığı günleri hasretle anlatırdı.

Doktor Tahir Barçın ağabeyimizin vefatından yıllar sonra, ağabeyi Mustafa Barçın'ı Feneryolu'ndaki evinde ziyaret etmiştim. Bu ziyaretlerim esnasında aziz hatıralarını da dinleyerek tesbit etmiştim. Kendileri Üstad Bediüzzaman'ı l920'lerde gördüğü gibi daha sonraki Cumhuriyet yıllarında Emirdağ ve Isparta'da da ziyaret edip görüşmüşlerdi. [] Dr.Tahir Barçın Ağabeyle evindeyiz

sh»:(Sn.Şh. S.223) "Aradığım adam mutlaka budur" Anlattığı hatıralardan şunları tesbit edebilmiştim: "Bizler Konya'da talebeydik. O günlerde duymuştum: Kürdistan'da bir talebe varmış, okuduğunu unutmazmış,çok büyük bir âlimmiş. 'On bir Buçuk' isimli bir eseri varmış (Divanı Harb-i Örfi) diyorlardı. Ben de 'Keşke bu zat bizim Konya taraflarına gelse de bir görsek' derdim arkadaşlara. Sonra üç-dört sene sonra İstanbul'a gelmiştim. Yine bu harika zatı düşünüyordum. O zamanlarda tramvay Edirnekapı'ya kadar gidiyordu. Bir gün Fatih otobüs durağında tramvaydan bir zat indi. Külahlı, ayaklarında çizmeler, sırtında bir kürk, belinde kılıç gibi uzun bir kamasıyla hemen dikkati çekiyordu. İçime bir ilham geldi, 'Aradığım adam mutlaka budur' diye bir düşünce geldi içime. Bu zatın peşinden gitmeye başladım: "Yavaş yavaş Fatih medresesine çıktık. Medrese'de yüksek tahsil yapan Vanlı Nimetullah vardı. Nimetullah, Van'dan beri Üstad Bediüzzaman'ı tanıyormuş. Beraber arkasından Üstad'ın odasına girdik. Fırsat bekliyoruz, oturup konuşmak istiyorum, ellerini öpmek istiyorum. Medreseden beş altı talebe arkadaş daha geldi. Onlar da Üstada karşı çok hürmetkârlardı. Orada ellerini öperek hemen oturdum. Biraz konuşup, tanıştık. Koltuğunda bir takım kitaplar vardı. Bu kitaplardan bir kaç tanesini bana verdi, Bu kitaplardan herkese birer tane "hediyemdir" diye dağıttı. Bunların içinde İşarat'ül-İcaz'ı hatırlıyorum. O zamanlar İstanbul İngiliz işgali altındaydı, herhalde sene l920-2l günleriydi. "İslâma hizmet eden bu zata sen de hizmet et"

"Uzun zamanlar sonra Adana'da murakıp olarak vazife yapıyordum. Üstad Bediüzzaman Emirdağ'da bulunduğunu öğrenmiştim. Kardeşim Dr. Tahir Barçında Emirdağ'da vazife yapıyordu. Kardeşime Üstad'ı ziyaret etmesini, hürmet etmesini yazmıştım. "İslâma hizmet eden bu zata sen de hizmetkâr olacaksın' diye bildirmiştim. Böyle bir zatı Allah size nasip etti, elinden gelen bütün gayreti göster, bu büyük zattan istifade et' diye bildirmiştim. *** "Bir ara Antalya'da müdürlüğüm vardı, o tarafa geçerken Emirdağ'a uğradım. Üstad'ı ziyaret ederek ellerini öptüm. O zamanlarda Demokratlar çıkmıştı. İslâmî havalar biraz kuvvetlenmişti. Üstad bana, ziyaret edip çıktıktan sonra merhum Osman Çalışkan ile bir hırkasını giymem için hediye olarak göndermişti. *** "Daha sonraları Isparta'da vaaz etmiştim. Bu vaazdan sonra da Üstad'ın ziyaretine gitmiştim. Kendilerinin hizmetlerine Bayram ve

sh»:(Sn.Şh. S.224) [] Barçın Ailesi Ortada Mahmud Nedim Barçın Hoca l945'lerde seksen beş yaşlarındayken, dört oğlu ile bir arada. İcra memuru Hüseyin Barçın, Dr.Tahir Barçın, Mahmud Nedim Barçın, A.Hilmi Barçın ve Mustafa Barçın. bizim ermenekli Ziver (Zübeyir), bakıyorlardı. Yanlarında uzun kalmak istiyordum. Kurduğumuz Sönmez neşriyatıyla alâkalı bazı şeyler soracaktım. Ama kendileri çok rahatsızlardı. Beni hemen tanıdı, Dr. Tahir Barçın'ın ağabeyi olduğumu ifade ettiler,

yanındaki talebelerinin vasıtasıyla konuşabildik. Hasta yatıyordu. Bizlerin hizmeti için dualar etti. "Çantay: Yıllar Bediüzzaman'ı haklı çıkardı" "Geçmiş günlerde ben Balıkesir'de Hasan Basri Çantay'ı ziyaret etmiştim. Merhum Çantay, 'İlk mecliste Bediüzzaman ne kadar haklıymış, biz hocalar Üstad Bediüzzaman'ı desteklemedik ve yalnız bıraktık. Biz hocalar Bediüzzaman biraz fazla gidiyor, diye kendilerine mani olmaya çalışmıştık. Kendilerini durdurmak için, aman fazla ileri gitme diyerek, ceketinin eteğini çekmiştik. Bizler biraz da korkuyorduk. Bediüzzaman çok pervasızdı. Hiç kimseden çekinip korkmuyordu. Ama yıllar geçinci Bediüzzaman'ın ne kadar haklı olduğunu gördük, bizlere hakkını helâl etsin" dedi. Merhum Doktor Barçın, ağabeyi Mustafa Barçın'dan duyduğu bu hatırayı Emirdağ'ında Üstad Bediüzzaman'a anlattığı zaman, Bediüzzaman "Maşaallah, maşaallah demek hocalar benim otuz sene evvel söylediklerime yeni gelmişler, madem öyledir, ben de onlara hakkımı helâl ediyorum" diyor. [] Hasan Basri Çantay l887'de Balıkesir'de doğdu ve 2 Aralık l946'de vefat etti. Soldaki resim ilk mecliste milletvekili olduğu günlerde, sağdaki resim ise hayatının son zamanlarında...

(N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.225)

[] Ali Balaban (D. l902) ve hanımı Cemile Balaban (D.l906) ALİ BALABAN VE CEMİLE BALABAN Eski Said'ten Yeni Said'e Güzel İstanbul'un güzeller güzeli Boğaz'ına Osmanlı tarihçisi Dursun Bey "Nehr-i Azîz" adını vermişti. Bediüzzaman Said Nursî'nin Rumeli sahillerindeki ilk menzillerinden sonra Sarıyer hakkında, Boğaziçinde Tarih eseri şunları kaydetmektedir: "Bir zamanlar Boğaz feneri Sarıyer'de idi. Bilhassa bağları, bahçeleri ve mesireleriyle meşhur olan köy, gerek halkın, gerek hükümdarların rağbetini çeken müstesna bir mevkia sahipti. Meselâ Çelebi Solak Bahçesi, bilhassa padişahların kiraz mevsiminde uğrak mahalli olmuştu. Başta İkinci Sultan Selim, Avcı Sultan Mehmed, Dördüncü Sultan Murad hep Sarıyer'in müptelaları idiler. Burada Dördüncü Sultan Mehmed'in bir de av köşkü vardı ki, bilhassa Hünkâr Suyu padişahın av sahası içinde idi. Evliya Çelebi'nin ifadesine göre, Döndüncü Sultan Murad, Çelebi Solak Bahçesine bakmış da 'Ben Hâdimü'l-Haremeyn olduğum halde böyle bir Cennet bahçesine sahip değilim' deyivermiş. Bunu haber alan bahçenin sahibi ise, 'Padişahıma hibe olsun' diye bahçesini hükümdara hediye etmek istemişse de kabul ettiremedikten başka, padişah, bu ganî gönüllü Solak'a sonsuz ihsanlarda bulunmuş." Sarıyer'in Fıstıklıbağlar semtinde mütevazi ahşap bir hane, Asrın Sultanına menzil olmuş, mekân olmuştu. Bediüzzaman İstanbul'da kaldığı l9l8-l922 yıllarında muhtelif zamanlarda gelip burada kalıyordu. Bu evde, Abdülkadir Geylânî Hazretleri Fütuhü'l-Gayb kitabıyla Eski Said'i Yeni Said'e çevirmişti. Bu hâdiseden otuz yıl sonra da Üstad Bediüzzaman, İnebolu eşrafından ve Nur talebesi Selâhaddin Çelebi ile Sirkeci'deki Akşehir Palas Otelinden

sh»:(Sn.Şh. S.226) bir taksi tutarak burayı ziyarete gitmişlerdi. Bu bahsi yıllar evvelki tesbitlerimizle Nurs Yolu'nda "Fıstıklı Bağlar'da Bir Ev" başlığı altında yazmıştık. Üstad Bediüzzaman Lem'alar'daki "İhtiyarlar Risalesi"nin "Onuncu Rica"sında "Sarıyer'de kendime bir halvethane buldum" diyerek, İstanbul Boğaziçi'ndeki Sarıyer menzilini söylemektedir. [] Üstadın Sarıyer'de Fıstıklıbağlar mevkiinde kaldığı ev Bu gizli ibadet yeri olan Halvethane'den "Yirmi Altıncı İhtiyarlar Lem'ası" şöyle bahsetmektedir: "Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer'de bir halvethane kendime buldum. Gavs-ı Azam (r.a.) (Fütûhü'lGayb'iyle, bana bir üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbanî de (r.a.) Mektubat'ıyla, bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvakından çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum. Allah'a şükrettim."

sh»:(Sn.Şh. S.227) "Şarktan bir Kürt hoca gelmiş" Karadeniz'in dindar evlâtlarının yaşadığı Sarıyer Camii, vakit namazlarında bile Cuma ve mevlit cemaati gibi tıklım tıklım mü'minlerle doluydu. l986 yılının tatlı bir bahar gününde kılanan öğle namazından sonra, sakallı ihtiyar bir zatın yanına yaklaşarak nereli olduğunu sordum. Nur yüzlü dede, bana garip garip bakmakla birlikte Sarıyer'li olduğunu söyledi. Yine tatmin olmayıp, doğduğu yeri tekrar sorduğumda, dede ve babalarının Doksan Üç Harbinde Kafkaslar'dan gelip Sarıyer'e yerleştiklerini, kendisinin ise Sarıyer'de doğduğunu ifade etti. Bu arada hemen ikinci mukadder ve hazır sualimi yönelttim: "Eskiden, yani altmış sene evvel Sarıyer'de Bediüzzaman oturmuş, siz hiç

kendisini gördünüz mü?" deyince ihtiyar dede, gülerek elini cebine attı ve cebinden bir Nur Risalesi çıkardı. Ben hayret etmekle birlikte, bu neviden hâdiselerle çok karşılaşmış bir kimse olarak, fazla da şaşırmamıştım. Sarıyer Camiinin emekli müezzini olduğunu, Üstad Bediüzzaman'ı çok gördüğünü, ziyaret edip ellerini öptüğünü, kitaplarını da okuduğunu söyledi. Hanımının da Üstad'ı ziyaret edip dualarını aldığını, kendi evlerine yemeğe davet ettiklerini ve Üstad Bediüzzaman'ın icabet ettiğini anlatarak, bizi de kendi evlerine davet etmişti. Daha sonraki Sarıyer ziyaretimizde Sarıyerli arkadaşlar Muallim Mustafa Beyler ve İslâm Yaşar gibi edip dostlarla birlikte evlerine gittik. Seksen dört yaşındaki Sarıyer Camiinin emekli müezzini Ali Balaban bizi seksen yaşındaki eşi Cemile Hanımla birlikte karşıladı. Ahşap evlerinin kütüphanesinde bir-iki tane değil, birçok Nur Risalesi eski ve yeni harflerle duruyordu. Hanımıyla kitapları okuyor ve içindeki hakikatlardan istifade ediyorlardı. Cemile Balaban, babası Nevşehirli Hakkı Babanın Üstad Bediüzzaman'ı çok takdir ettiğini, ilmini ve irfanını çok beğendiğini anlatıyordu. Hakkı Efendi, hiç kimsenin evine gitmeyen, hiç kimseden bir şey almayan Bediüzzaman'ı bir gün evine çorbaya davet ettiğini, Üstad Bediüzzaman'ın ise, "Peki, ben sana gelirim" diyerek hakikatten bir gün kalkıp geldiğini, yer sofrası hazırlayıp, çorba pilâv ve yemek ikram ettiğini, Üstad'ın ise sadece bir çeşit yemekten biraz yediğini Hakkı Efendinin kızı Cemile Hanım anlatıyordu. Cemile Hanımla kocası Ali Efendi daha önceleri Sarıyer'de Üstad Bediüzzaman'ı gelip giderken çok gördüklerini, Fıstıklı Bağlar mevkiinde bir evde kaldığını söylüyorlardı.

sh»:(Sn.Şh. S.228) O zamanlar, yani (l9l8-l922) yıllarındaki yaz mevsimlerinde gelip Fıstıklıbağlar mevkiinde kalan Bediüzzaman, buradaki aslen Kafkasyalı, yine Balaban ailesi gibi 93 muhacirlerinin evinde kalıyordu. Bu evde ibadet, murakebe ve tefeyyüz günlerinde Bediüzzaman'ın Eski Said günleri sona ermiş. Yani Said olarak hayatında yep yeni bir nur ve nurlu hizmet günleri başlamıştı.

Ziyaretimiz esnasında tam bir Osmanlı hanımefendisi olduğu her halinden belli olan Cemile Balaban Hanım, elinde bugünkü gazetelerin yarısı kadar büyüklükte, çarşaf gibi, Devlet-i Aliyye'den aldığı mezuniyet şehadetnamesini getirip bizlere göstermişti. Eski ve yeni yazıyı gayet güzel okuyan bu Osmanlı hanımefendisi bizim dikkatli bakışlarımız arasında Devlet-i Aliyyenin diplomasını su içer gibi okuyordu. l920 yıllarında Sarıyer'in her tarafına, "Şarktan bir Kürt Hoca gelmiş, bu hoca çok büyük bir zatmış" diye şâyiaların etrafa yayıldığı zaman, Sarıyer'in dindar Karadenizli evlatları hep Bediüzzaman'ı ziyaret edip, duasını almak istiyorlardı. [] Sarıyer'de Üstadın kaldığı evin sahibi Artvinli Mustafa Filyos (l860-l938)

sh»:(Sn.Şh. S.229) [] Said Şamil MEHMED SAİD ŞAMİL (l900-Medine-l98l İstanbul) Altı-yedi sene Kafkasya'nın şanlı kahramanı Şeyh Şamil'in torunu Said Şamil merhumun ziyaretlerine giderdik. Bu ziyaretlerin her birisi benim için ilim, irfan, fikir, iman ve kahramanlık destanlarının ziyafeti halinde geçerdi. İlk ziyaretlerimden birinde merhum Said Şamil Beyefendi'ye yaşını sormuştum. Bana cevap olarak yirminci yüz yılla aynı yaştayım demişti. O günlerde yetmiş beş yaşlarında olduğu halde yiğit ve bahadırlığı her halinden belli oluyordu. Beraberce cemaat halinde namaz kılmak için yerleri tertiplerken, iki kişinin zor kaldırabileceği koltukları tek başına kaldırdığı gibi salonun bir başından diğer başına götürüp, rahatlıkla arzuladığı yere koymuştu.

Göztepe'deki dairesinde başka bir ziyaretimde, niçin evlenmediğini ve bekâr kaldığını sormuştum. Bu sualime de, cevap olarak, Dağıstan ve Kafkasya Davası ile alakalı olarak yaptığı mücadeleleri, İslâm dünyasının beraberliği için gayretlerini ve nihayet "Şeyh Şamil Hanedanı"na münasip olacak bir adayı bulamadığı için evlenmediğini-evlenemediğini anlatmıştı. Bir Bahadırın anlattıkları Said Şamil Beyle görüşürken, Üstad'ımın: "Kafkas ve Türkistan İslâmın iki bahadır oğullarıdır, Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar" ifadesini düşünüyordum. Her haliyle, ses tonuyla, şivesiyle, eda [] Said Şamil'le Mustafa Sungur Ağabey sohbet ederken

sh»:(Sn.Şh. S.230) sıyla bu bahadır oğullarından birisi ile karşı karşıya idim. Yaşayan bir tarih, canlı hatıralarla tatlı anlar yaşatıyordu. insana... "Altmış sekiz sene evvel Yusuf Akçora hacca gelmişti. O zaman ben dokuz-on yaşlarındaydım. Kendisi İdil-Urallı, yani Tatardı. Babası vefat ettiği zaman, annesi bir Dağıstanlı ile evlenmiş. Bu sebepten bazıları, onu Kafkasyalı sanır. "Medine'ye gelmişti. Bizim mektebe geldi ve bizim sınıfa girdi. Hocamız beni tahtaya kaldırdı. Sualler sordular. Cevaplar verdim. Akşam eve geldiğimde, gündüz mektebe gelen Yusuf Akçora'yı bizde gördüm. Elini öptüm. Babama, 'bu sizin yavru herhalde sınıfın en çalışkanı, bugün hoca kendini kaldırdı. Sorduğumuz suallere hep doğru cevaplar verdi' dedi. "Yusuf Akçora ile tâ o zaman tanışmıştık. Aradan uzun seneler geçti. Cumhuriyetin ilk yıllarında, zannediyorum, l925 senesindeydi, Ankara'da yanına ziyarete gittim. Bir köşkü vardı, oradaydı. Kendileriyle sohbet ederken, bir albay geldi. Görüşüp, konuştular. Albay sonra ayrıldı ve gitti. Arkasından Akçora:

"Bu albay Kürttür. Bu kürtler çok sadık insanlardır. Hocalarına çok hürmet ederler. Çok hatırşinas ve misafirperverdirler' dedi." [] Said Şamil l926'da Kafkasya'ya gidip gelirken Bediüzzaman'ı gördüğü gençlik günlerinde "Buradan söz açılınca Bediüzzaman Efendi'den bahse başladı. Daha önce anket (*) dolayısiyle verdiği cevapta geçen hatırasını anlattı. Aynen Medine'de hocamın beni kaldırdığı gibi, Üstad Bediüzzaman da sık sık medreseleri gezip, dersleri takip edermiş, Yusuf ________________ (*) Bak. Said Nursî ve Nurculuk Hakkında Aydınlar Konuşuyor. Necmeddin Şahiner Sy. l46 2. Baskı Yeni Asya Yayınları

sh»:(Sn.Şh. S.231) Akçora da, medreselerde tarih dersleri okuturmuş, Bediüzzaman derse girdiği zaman, şimdi bir sual sorar diye çok heyecanlanır, çok telâşlanırmış... Bu hatırasını anlattı. "Ben daha önceki yıllarda, meşrutiyetin ilk senelerinde, Bediüzzaman'ı İstanbul'da çok görürdüm. En çok belindeki hançeri ve kıyafeti dikkatimi çekerdi. Bilhassa o meşhur hançerini merakla seyrederdim. O hançere sahip olmayı çok isterdim. Çocukluk hafızamda kalan bunlardır. "Yine Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Biz o zaman İstanbul'daydık. Kafkasya'dan gizli adamlarımız gelirdi. Ben bu adamlarla görüşmek için Hopa'ya gidip gelirdim. Bir Lazın küçük bir gemisi vardı Onunla Hopa'ya gidiş-geliş onbeş gün kadar sürerdi. "l926'da yine böyle bir iş için Hopa'ya gittim. Gizli kuryeyi alıp geliyordum. Gemi Trabzon'da bir müddet durdu. Yeni yolcular bindiriliyordu. Merakla bakınca, yıllar önce gördüğüm, Yusuf Akçora'dan dinlediğim Bediüzzaman Said Nursî de bu kafilenin içinde. O zaman kendilerini Batı Anadolu'ya gönderiyorlardı. Şarkın tanınmış aşiret reislerinden Kör Hüseyin Paşa'yı ve çocuklarını geminin alt kısmına indirdiler. Bediüzzaman ise talebe ve

arkadaşlarıyla güvertede oturuyordu. Hava ayet güzeldi. Bahar ve yaz havasıydı. Yol yorgunluğu veya meşakatten olacak bir parmak kadar sakalı uzamıştı. Seyahat dolayısiyle tıraş olamamıştı. "Uzaktan bir müddet seyrettim. Yanına yaklaştım, ellerinden öpmek istedim. Fakat adamları etrafını iyice sarmıştı. Ben de vazifeli olduğum için, herhangi bir zarar gelmesin diye, elini öpemedim. Öpmek kısmet olmadı. Fakat hâlâ müteessirim, niçin görüşüp, elini öpmediğime. "Sessiz, mahzun oturuyordu. Güvertede bir setin üzerindeydi. Üzerinde gri renkli bir elbise vardı. Cübbe gibi bir şeydi. Uzaktan zaman zaman bakıyordum. Maalesef elini öpmek kısmet olmadı." Said Şamil Bey o günleri yaşatıyordu bize. Konuşmamızın burasında, beş sualli nurculukla ilgili ankete temas etti. Şunları anlattı: "İnsan her yazıyı aynı halette, aynı arzu ve istekle yazamıyor. Halbuki ben sizin ankete verdiğim cevapları iştiyakla, zevkle yazdım. Zoraki olmadı. Böylece yıllar önce görüp de görüşemediğim bu muhterem zata, bu şekilde bir hizmetimiz oldu." Bahadır insan, asil hanedan Saişd Şamil'in anlattığı hatıralarla gönlüm sevinç içinde, kanatlı bir kuş gibi ayrıldım Göztepe'deki devlethanesinden... (N.Şahiner) sh»:(Sn.Şh. S.232)

sh»:(Sn.Şh. S.233) BURDUR ŞAHİTLERİ

sh»:(Sn.Şh. S.234) Abdurrahman Cerrahoğlu

ABDURRAHMAN CERRAHOĞLU l9l7'de Burdur'da dünyaya geldi. Bediüzzaman'ı ilk defa l926'da Burdur'da görmüştü. Üstadın talebelerinden. Risale-i Nur nâşirlerindendir. "Bir gün gönüldaşlarımla sahbette birkaç arkadaş merhum Mediüzzaman ile aramda geçen hatıralarımı yazmamı istediler. Gerçi ben aczimi bilirim. Denizin yanında bir damla olan bu aciz, bunu nasıl anlatacak! Bunu yıllarca düşündüm; nihayet, devam eden ısrarlara dayanamıyıp 'peki' dedim. Karınca misali anlatmaya çalışacağım. Buradaki bütün kusurlar benim.... Hatıralarıma başlamadan evvel biraz kendimden bahsetmek gerekecek; her ne kadar, insanın kendinden bahsetmesi pek hoş olmasa da... "Yıllarca Risale-i Nuru aradım" "Aslen, Burdur'luyum l332 doğumluyum. Küçük yaşımdan beri dinime, milletime bağlıyım. Okumayı çok seviyorum. 933-934 Ortamektep mezunuyum. Yanılmıyorsam yıl l926, İlk mektep ikinci sınıfdayım. Bir gün muallimimiz Nefi Bey Burdur'da bizi Karasenir Mahallesinin üstündeki Maşat Tepeye götürdü. Orada bizi gezdirirken uzaktan bir zatı gördük. Muallimimiz bize: 'Çocuklar, dağılmayın; ben şu zatla konuşupz hemen döneceğim' dedi ve gitti. Beş dakika kadar konuştu, döndü. Bize o zatı göstererek: 'Bu, zamanımızın en büyük alim bir zatıdır. Bu zata Bediüzzaman derler' dedi. Biz, o tarafa bakıştık, bize gülerek el salladılar. Sonra ayrıldık. O zamandan beri, benim hafızamda bu zatın ismi ve siması hep baki kalmıştır. İlkokulu bitince yıllarca Risale-i Nur aradım, bir görüp okuyayım diye... Yaşlı amcalarıma sorduğumda: 'Çok güzel risalelerdi, ama biz korkudan o risaleleri hep gömdük' diye cevap veriyorlardı.

sh»:(Sn.Şh. S.235) Hocam Mehmet Hatipoğlu "Yıllar geçti, orta mektebi bitirdim. Burdur'da Hatip Hoca namıyla maruf çok âlim bir hocaefendi vardı. Cumaları, bayramları hep onu dinlemeye giderdik. Babam da bundan çok memnun kalırdı. Sonra bu hocaefendi ile çok yakın temaslarım oldu. Onu, ikinci bir baba gibi

çok sevdim. Fırsat buldukça evine de gitmeye başladım. Benim çocukluğumda hep arkadaşlarım benden çok yaşlı ve olgun insanlardı. Daima onların meclislerinde bulunur, bir kenarda hazla dinlerdim. Bunlar hayatıma çok şeyler kazandırdı. Ve hayatımda bana tesir edeni iki kişi de muhterem hocam Mehmet Hatipoğlu olmuştur. Ondan dinimi, Kitap ve Sünnet sevgisini öğrendim. Müstesna bir insandı. Kaynaklardan dört mezhebi incelemiş, sonra Rizeli Hacı Tahir Efendi isminde Burdur'a gelen bir hocaefendiden ve tavsiyelerinden selef mezhebine tanımış, uzun yıllar selef mezhebine ait ne varsa bütün kitapları okumuş, bu mezhebi savunmuştur. Her konuşmasında âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve Peygamberimizin hayatı, irşadları, ağzından düşmezdi. Hocam hakkında Ömer Rıza Doğrul Bey'in bana yazdığı mektupta; Hocaefendiyi ziyaret ettiğini, haz duyup bahtiyar olduğunu ve otuz yıl var ki, bu ayarda görüştüğüm bir kimse bulunmadığını yazmıştı. Yine bir görüşmemizde: Azizim! O ne hafıza, o ne hazmediş! Herkes bir şeyler okur, ama hazmetmek mesele...' demişti. Hocam okuduğunu unutmaz, hatta yılı ve satırı ile söylerdi. Birgün, Abdulaziz Çaviş'un yazdığı ve Mehmet Akif merhumun tercüme ettikleri Anglikan Kilisesine Cevap adlı eseri sormuştum! "Ben onu 25 sene önce okudum. Şu sahifesindeki bahiste bir yanlış var' dediler. Baktık, hakikaten aynen söyledikleri gibiydi. O hâfız-ı Kur'ân olduğu gibi, ehlinin söylediklerine göre hâfız-ı hadis de idiler. İleride bahsi geçecek Bediüzzaman Hazretleri onun bir allame olduğunu söylerdi. Bugün hâlâ dinî vazifelerimi yerine getiriyorken hep bu zat gözümün önüne gelir. Yıllar geçtiği halde hatıralarım daima tazeliğini muhafaza eder. Hocam hakkında o kadar çok hatıralarım var ki, bunu saymak mümkün değil. O, bir ayaklı kütüphane idi. Allah'ın geniş rahmeti üzerine olsun. O, cidden, Allah, Kur'ân ve Resul-i Ekrem (a.s.v) Efendimizin müdafii ve seveni idi. Mithat Çınar Efendi "Bende tesir eden ikinci şahıs; İzmir'de Midhat Çınar Efendi Hazretleridir. Bu zatı çok sevmiştim. l944 yılında İzmir'e tamamen yerleştikten sonra bu zata haftada bir kere gider oldum. Kendileri

sh»:(Sn.Şh. S.236)

Nakşi tarikatının Halidiye kolu şeyhlerinden idi. Çok mütevazi ve sade bir hayat sürdürüyorlardı. Haftada bir, evinden-o da Cuma günleri-çıkıyorlardı. Burdurlu merhum hocam Mehmet Hatiboğlu bize tasavvuftan tarikattan hiç bahsetmezlerdi. Böylece İzmir'de bana yeni bir kapı açıldı. Ben de bulabildiğim kadar tasavvufa, ait kitapları toplamaya ve okumaya başladım. Artık Mithat Efendi Hazretlerine iyice ısınmıştım. Konuşmaları zevk veriyordu. O da fakiri seviyor, hep güleryüzle karşılıyordu. Birgün beni de evlatlığa kabul buyurmasını söyledim; 'Oğlum, hele sen bir istihare yap, sonra konuşuruz' buyurdular. "İstihare yaptığımda rüyamda ilk hocam Mehmet Hatipoğlu'nu gördüm. Elinde yeni bir ceket vardı. Bana göstererek: 'Oğlum hayatta olsaydım, bunu sana ben giydirirdim' dediler. "Rüyamı Midhat Efendi hazretlerine anlattım. Kabul buyurdular. O zaman hemen aklıma geldi: Vaktiyle hocaefendi, Burdur'da bir kitap vermişlerdi, demişlerdi ki: 'Oğlum bu, ilerde sana lâzım olacak, bu kitabı al.' "Eve geldiğimde o kitabı buldum. Baktım. O zamana kadar nedense, hiç doğru dürüst bakmamıştım. Kitab, Nakşibendi tarikatından bahsediyordu. Çok sevindim. Mithat Efendinin geniş bilgisinden çok istifade ettim. Allah'ın rahmeti daim üzerinde olsun. "Günün saatlerini üçe ayırdığını söyler; bir kısmını istirahat ve uyku ile bir kısmını okumakla, bir kısmını da ibadetle geçirirlerdi. Şeriattan ayrılmaz, onu herşeyden üstün tutardı. Sevdiğini Allah için sever; buğz ettiğini de Allah için buğzederdi. "Bir gün yeminle; 'Vasıf öldü gitti, ona bir fatiha okumadım, çünkü Müslüman değildi. ' (Vasıf dedikleri kardeşi Vasıf Çınar'dı.) "Namazda iken güzel bir ölümle vefat etti. Rahmetullahi rahmeten vasiaten... "Beş lisan bildiğini biliyorduk. Sormayınca konuşmazlardı. Sohbetlerinden, vefatına kadar yedi yıl istifade ettim, feyiz aldım. Öğrenmek maksadıyla ben çok soru sorardım. Hoşuna giderdi. Sustuğum zaman: 'Oğlum, ortaya bir mesele at ki, sohbete renk gelsin' buyururlardı. "Bir gün Risale-i Nur'dan büyük Sözler'i kendilerine gösterdim, hayretle bakarak: 'Oğlum, bu eser kesbî değil, vehbidir; bunu oku ve okut, sevaba girersin' buyurdular. Bu zat-ı muhteremle çok hatıralarım var. Asıl mevzumuz bu olmadığından yüce Mevlamızdan rahmetler niyaz ederek burada kesiyorum...

sh»:(Sn.Şh. S.237) [] Abdurrahman Cerrahoğlu askerlik günlerinde Bediüzzaman Said Nursî "İkinci askerliğimde (l943-l944) -Bu askerlik üzerimde çok etkili oldu. Kendi hissime göre hamdım, piştim diyebilirim. Bu askerliğimde Hoca Aziz isminde Tatvan'lı bir arkadaşım vardı. Şafiî mezhebini ondan öğrendim, Hep, Said Nursi Hazretlerinden bahsederdi. 'Askerliğim bitince ilk işim bu zatı ziyaret etmek olacak' diyordu. O benim içimde küllenen ateşi meydana çıkarıyordu. Askerliğimden Burdur'a dönünce Siirt'li Şeyh İbrahim Efendiyi Hocam vasıtasıyla tanıdım. Bu zat Ulu Cami'de Hadis-i Şerif okur ve mânâlarını bize anlatırdı. Burdur'dan dönüşünde Emirdağ'ına uğrayıp Bediüzzaman Hazretlerinin duasını alacağını söyledi. Bu sözler bana büyük heyecan veriyordu. "Validemin müsaadesiyle kader beni İzmir'e sevketti. Burdur'daki işimi bırakıp İzmir'e yerleştim. İzmir'de üç ay boş gezdim. Sonra Basmane semtinde bir dükkân buldum. Orada büyük aşkım olan içimdeki kitap sevgisini tatmin için Kitap-kırtasiye üzerinde bir dükkân açtım. Adını 'Cerrahoğlu Kitabevi' koydum; Pek kazanamıyordum, fakat manen tatmin oluyor, huzur buluyordum. Yine de evin masrafları çıkıyordu. "Birkaç yıl sonra evvelce tanıştığım Ispartalı Emin İnsel ağabeyin oyuncakçı dükkânına uğramıştım, oradan öğrendim. Hüsrev Altınbaşak ağabeyin elyazısı ve teksir edilmiş şekliyle Bediüzzaman Hazretlerinin büyük Sözler'ini gösterdi, çok heyecanlandım. 'Yıllarca aradığımı buldum' diye sevindim. Bu eseri nereden aldığını sordum. Isparta'dan on liraya aldığını söyledi. Masanın üzerine elli lira bıraktım: 'Ya bunu bana satın, veya okuyup geri vereyim' dedim. Hiç birine razı olmadı. Kitabı alıp hemen bir tarafa kaldırdı. Yıllarca merak edip göremediğim eseri ariyet için olsun alamadığıma çok üzüldüm. Bir boşluk içerisinde üzgün bir halde dükkâna döndüm. Dükkânımın önünde elinde büyücek bir paket ile müşterim olan Mehmet Yayla ağabeyi (merhum) bekler buldum. Selamdan sonra dükkânı

açtım. Bana dedi ki: 'Ben seni çok seviyorum, sana, okuyasın diye bazı kitaplar getirdim, okur musun?' "Ne kitapları?' diye sorduğumda 'Risale-i Nur' dedi. Heyecanım büsbütün arttı. Hüznüm sevince kalboldu. O ânda bana dünyaları

sh»:(Sn.Şh. S.238) verselerdi bu kadar makbule geçmezdi. Kendimi zor tuttum. "Ağabey bizde bir söz vardır: 'Hastaya kar mı soruyorsun' diye... Ben bu kitapları yıllarca aradım durdum. Daha şimdi büyük Sözler mecmuasını bir ağabeyde görmüştüm. Gerek parayla, gerekse ariyet olarak alamamıştım. Büyük Allah'ımızın lütfuna bakın ki: Beni sizinle sevindirecek. Allah sizden razı olsun!' diye, yüklüce kitap paketini elinden aldım. Büyüklü, küçüklü hayli risaleler vardı." "Bu iki zatı ziyaret vacip oldu" "Eve gittiğimde o gece saatlerce okudum. Beni ihya etti. Hiç uyuyamadım. İçimde bambaşka duygular hasıl oldu. Tahkiki iman ne imiş; bizi yaratana nasıl iman edilirmiş; Peygamberimiz (s.a.v.) ne imiş, hepsini görür gibi inanmaya başladım. Artık okuyor, okuyordum. O günlerde Üstad Hazretlerine bir minnet ve şükran mektubu yazdım. Yine o günlerde rüyamda Hüsrev Ağabeyi gördüm. Evvelce onu hiç tanımıyordum. Rüyamda eline bir ağaç dalı alarak, o ağaç dalı ile bir insanın dış hatlarını çizdi. Yine ortadan bir çizgi ile iki kısmı ayırdı. Bana dedi ki; 'İşte insanın şer tarafı, bu taraf da hayır tarafı. Risale-i Nur insanın şer tarafını hayra kalbediyor.' "Uyandım, 'hayırdır inşaallah,' dedim. Birkaç gün sonra rüyamda Hz.Üstad'ı gördüm. Bir evin çıkıntılı olan ön kısmına oturmuş, ben selam vermeden 'Aleyküm Selâm dediler. Geriye baktım, Üstadımızın evinin üst kısmının kiremitleri noksan. Ben hemen, 'Müsaade buyurun Üstadım, şu yerdeki kiremitleri alıp noksan olan yerleri ben tamamlayayım' dedim. Yerdeki kiremitleri yüklendim, Üstad Hazretlerinin bulundukları yere götürürken uyandım; 'Hayırdır, inşaallah' dedim ve düşünmeye başladım. Karınca kararınca bana da bir vazife düştüğünü anladım. Böylece her iki zatı ziyaret etmek vacip oldu. En kısa zamanda ziyaret etmek için imkân aradım.

Üstadı ziyaretim "Önce Isparta'ya gittim. Hüsrev Ağabeyle tanıştım. Onu, önündeki rahlede yazı yazarken buldum. Bitmez, tükenmez azimle çalışıyordu. Rengi bembeyaz olmuş zayıf bir bünyesi vardı. Fakat, o haliyle bir iman kalesi olduğunu her hali ve konuşması ile belli oluyordu. "Aradan kısa bir zaman sonra Emir [] Abdurrahman Cerrahoğlu

sh»:(Sn.Şh. S.239) dağ'a Üstad Hazretlerini ziyarete gittim. Emirdağlı Mehmet Çalışkan Ağabey vasıtasıyla Üstad Hazretlerinden müsaade alındı. Üstadın mütevazi odasına girdik. Yanımda İstanbul'dan hemşehrim Osman Göroğlu vardı. Ellerinden öptük. "Bana: 'Hürev'e gittin mi?' diye sordular. Evvela, Hüsrev Ağabeyi ziyaret ettiğimi söyledim. "İyi yaptın, Hüsrev'e kırk canım olsa, fedâ olsun' dediler. Bir-iki dakika kadar oturduk, "Eh, hoş geldiniz, safa geldiniz' dediler. Bu, 'Tamam, kalkın'demekmiş. Arkamda bulunan Mehmet Çalışkan ağabey işaret etti, kalktık. "Ben henüz ne olduğunu anlamış değildim. Bize Risale-i Nur okumamızı tavsiye buyurdular. Kendileri ayağa kalktılar, Ayakta iken adlarımızı sordu. En son sıra bana geldi: "Efendim, bendeniz, İzmir'den Burdur'lu Abdurrahman' deyince; O, 'Ben seni yazdığın mektuba göre sakallı bir hoca efendi diye tahayyül ederdim, oturun' buyurdular. Sevinerek tekrar oturduk. Bana ayrıca iltifat buyurup: 'Seni yeğenim Abdurrahman yerine kabul ediyorum' dedi: "Daha sonra İslâmın yüceliğinden, Kur'anî hakikatlardan, herşeyden önce sağlam bir imandan, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizden, Kur'ânî hizmetlerden bahsettiler. Tekrar

imanın gönüllere yerleşmesinden, imansız bilginin pek faydalı olamayacağından uzun uzun konuştular. Konuştukça devleşen bu zat-ı muhteremin gönülleri inşirah veren sohbetlerinden hudutsuz zevk alıyor konuşmasının kesilmesinden korkuyordum. İmanını yaşayan o küçük yapılı ve mevcut kabına sığamıyor, bize çok müessir oluyordu. Bir aralık sükût buyurdular. Üstadımızı fazla yormak da doğru değildi. Çünkü bir buçuk saate yakın konuşmuşlardı. İzinlerini istedik. Dua buyurdular. Ellerinden öpüp başka dünyalarda yaşıyormuş gibi sevinçle ayrıldık. Tarifi mümkün olmayan zevkle dop dolu idim. "Hz. Ali'ye mensup olan benim" "Bir defaki ziyaretimde yanımda Burdurlu merhum hocamın oğlu Hasan Hatipoğlu vardı. Üstadımıza Hasan Hatipoğlu'nu tanıştırdığımda, hemen: 'O benim ahiret kardeşimdi. Rahmetullahı rahmetten vasiaten; meşreblerimiz ayrı olmakla beraber o allâme idi; Onun din hususunda tuttuğu dalı kimse kurutamazdı. Çünkü yegâne mesnedi, âyât-ı ilâhiye ve hadis-i nebeviye idi' dedi. "Hoca Efendiden işitmiştim. Bediüzzaman Hazretleri zaman za

sh»:(Sn.Şh. S.240) man hocamın evine teşrif eder, yalnız undan yapılmış çorba yerlermiş. Konuşmalarına biraz ara verdikten sonra bana dönerek: "Kardeşim Abdurrahman, Hz. Ali (r.a.) Efendimize mensub kişi benim. Ne alıyorsam, o kanaldan alıyorum. Fakat beni bozuk alevilerden zannetme' dedi. (Çünkü ben, dinin bazı yerlerini tağyir eden bozuk alevilere çok kızıyordum.) Bu sözleri karşısında donmuş kalmıştım. "Birkaç yıl evvel bir rüya görmüştüm. O rüyamı Midhat Efendi Hazretlerine anlatmıştım. Rüyam şöyleydi: l949 yıllarındaydı. Asker olmuşum. Altı aylığına Kore'ye gönderilmişim. Aytı ay harbettikten sonra vatanıma dönerken Kanber Ağa isminde bir zat (bu zatı Midhat Efendi Hazretlerine devam ederken tanıyordum) bana bir kutu kaşık verdi, 'bunu çocuklarına hediye götür' dedi.. "Bu uzun rüyayı Midhat Efendi Hazretleri şöyle tabir buyurdular:

"Oğlum, Hz. Ali'ye mensub bir zat tarafından büyük fayda göreceksin, buna dikkat et' diye rüyamı yorumlamışlardı. O sırada kore Harbi çıkmamış ve ben Kore neresidir, layıkı ile bilmiyordum. Bir müddet sonra Kore Harbi çıktı. Gazetelerde Kore'ye ait resimler çıkmaya başladı. Resimlere bakıyorum, inceliyorum, rüyamda gördüğüm yerler. Hep şaşırıyordum. Artık rüyamın doğru bir rüya olduğuna iyice inandım. 'Acaba Hz. Ali'ye (r.a.) mensub, kim diye zaman zaman düşünüyordum. Bu ziyaretimde Üstad Hazretleri, bana dönerek: "Kardeşim, Hz. Ali'ye mensup benim' deyince hayret edip donakalmıştım. Nice sonra kendime gelince içimden beni bu zata kavuşturan Cenab-ı Hakk'a şükrettim. Mevlamız her iki zat-ı muhteremi sonsuz rahmetiyle mustağrak kılsın. Benim şaşkınlığım, Üstad Hazretlerine bu rüyamı anlatmamıştım. "Cidden, Üstad Hazretlerinden istifadem büyük oldu. Üstad Hazretlerini tanıdıktan sonra hayatım boyunca o ezeli, ebedi varlığı hep hisseder oldum. Bir şey yapacağım zaman hemen Cenab-ı Hakkı anıyor, yarın ahirette-bunu yaparsam veya yapamazsam bana ne muamelede bulunur diye düşünür oldum. Cenab-ı Haktan bu duygu ve düşüncemi son nefesime kadar esirgememesini niyaz ederim. "İzmir'de sen benim vazifemi aldın" "l952 yıllarında olacak; Üstad Hazretleri Akşehir Palas'ta kalıyordu. Gençlik Rehberi için mahkemeye verilmişti. Bir ay ticaret için İstanbul'a gitmiştim. İyi bir tevafuk oldu. Fırsat bilerek Akşehir

sh»:(Sn.Şh. S.241) Palasa gittim. Tabii, ertesi gün mahkeme olacağından rahatsız etmek de istemiyordum. Hiç olmazsa selam ve hürmetlerimi yakınlarından birini vasıta kılarak arzetmek istemiştim. Girmeme, arkadaşlar müsaade etmediler. 'Zararı yok, selamlarımı, hürmetlerimi tebliğ edin' dedim ve bekledim. "Hemen çağırın, gelsin' buyurmuşlar. Selamdan sonra: 'Efendim, şimdi sizin çok meşguliyetiniz var, sizi meşgul etmiş olmayayım' dedim. Bana. 'Kardeşim, bizim için her zaman birdir' buyurdular. Hatırımı sordular, dualar ettiler: 'İzmir'de sen benim vazifemi aldın. Öyle bir muhitte beni yormadın. Vallahi, hergün sana ismen dua ediyorum' buyurdular.

"Dostlarımızdan gelen tarizler bize ikaz olur" "Bu sözler, benim için tarif edilmez sevinç ve şükür kaynağı oluyordu. Bir de şu sözleri ilave ettiler: 'Ben zaman zaman dualarımda şehirleri de sayarak dua ederim. Isparta, Eskişehir, İstanbul, Burdur... Burdur'a dua ederken Burdur'da Risale-i Nur'a sahip çıkan pek az, hayret ederdim. Meğer oradan Abdurrahman kardeşimiz çıkacakmış.' "İşte bu iltifatın hazzı bana yetiyordu. Burdur'da Şekerci Hüseyin Efendiden, Babacan'dan ve Binbaşı Asım Beyden bahsettiler, rahmetle andılar. Merhum Asım Beyden şöyle bir hatıralarını söylediler: "Isparta mahkemesinde Asım Bey şahit olarak dinlenecekmiş. Mahkeme kapısı önünde beklerken Asım Bey ellerini açmış şöyle demiş: 'Ya Rabbi, şimdi ben şahitlik edersem belki üstadıma bir zararı olabilir, onun için şu ânda benim ruhumu al ki kurtulayım. Mübarek o ânda ruhunu teslim etmiş ve mahkemeye girmemiş. (Asım Bey, benim orta mektepte sınıf arkadaşımın babası idi, Allah rahmet eylesin) "Üstad Hazretleri, mahkemeden sonra 'Yarın yine gel' buyurdular. Ertesi gün gittim, çok neşeli idiler. Bir aralık ben, 'Üstadım hayret ettiğim bir şey, inanın gruptan bir kısım hocaefendiler bize düşman' dedim. 'Kardeşim, onlar bizi anlamıyorlar. Manevi saltanat düşkünü zannediyorlar. Ben onlara da dua ediyorum. Dostlarımızdan gelen tarizler bize ikaz olur' buyurdular. Sonra: 'Benim de Risale-i Nur'a ihtiyacım var' dediler. Mektubatın Altıncı Risale olan Altıncı Kısmı'nı okudular. Altı desiseyi geniş bir suretle açıkladılar.

sh»:(Sn.Şh. S.242) "Üstadın hizmetindeyim" "Bir defasında Fatih Reşadiye Otelinde ziyaret ettim. Bana 'nerede kalıyorsun?' buyurdular. 'Henüz belli değil' dedim. 'Öyleyse benim misafirim ol' buyurdular. Yandaki odada Ahmet Aytimur, Ahmet Feyzi Ağabey, Nazif Çelebi Ağabey bu odada kaldık. Uyanık bulunduğum derecede, Üstadımızın bütün Müslümanların selameti, saadeti için dua ve niyazda bulunduklarına şahit oldum. Bir zaman sonra hepimiz uyumuşuz. Birden kapımız, elle vurulmaya başladı. Ahmet Aytimur kardeşimiz:

"Gidemem, ben ihtilam olmuşum, sen git' dedi. "Kardeşim, ben Üstad'a nasıl hizmet edebilirim; nasıl hizmet edileceğini bilmiyorum. Hem de bir şey lazımsa, nerde, ne var, bilmiyorum ki... Gel, beraber gidelim' dedim. "O yine: 'Ben böyle gidemem' dedi. "O zaman dedim ki: 'Bak, senin bu meselen gibi asr-ı saadette olmuş; Ebu Hüreyre (r.a.) cünüb iken Resulullah (s.a.v.) ile karşılaşmıştı. Diyor ki, ben geriledim, yani geri çekilerek (gidip) yıkandım. Sonra geldim. 'Nerdeydin' veya 'nereye gittin' buyurdu. 'Gerçek cünüp idim' dedim. Buyurdu ki: 'Müslüman necis olmaz'. Böyle olduğu halde, sen Üstad hazretlerinin yanına niye gitmezmişsin. "Tekrar: 'Yürü, beraber girelim' dedim. Beraber girdik. Gecikmemizden biraz serzenişte bulundular. Üstad Hazretlerini öksürük tutmuş; boğulacak gibi öksürüyordu. Hava da soğukça idi. Sobasını yaktık. Ben, gece olduğu için müsaadelerini aldım. Ahmed kaldı. "Sonra Ahmed'e: 'Abdurrahman'a sorun, bana bir öksürük ilacı alın' buyurmuş. Ahmed geldi, sordu. Ben de on gün kadar evvel öksürük olmuştum. Bir ilaç bana çok iyi gelmişti. Ahmed iyice geç vakitlerde nöbetçi eczane aramaya çıktı. Ancak uzun dolaşmalardan sonra bulmuş. "İlacı alıp geldi. Üstad Hazretleri tarifnamesini (prospektüsü) okutmuş, tarifte tok karnına içilmesi yazı olduğundan: 'Şimdi benim karnım aç, hele dursun' buyurmuşlar. Ertesi sabah kalktık. Ahmed Feyzi Kul, Sabri Halıcı, Nazif Çelebi ağabeylerle müsaade alıp ziyaret ettik. Üstadımızı iyi bulduk. Bize neşeli, güzel güzel konuştular. Hatta Sabri Halıcı Ağabey, açıklık saçıklıktan bahis açtılar. 'Üstadım, siz pek dışarıya çıkmıyorsunuz, bilmezsiniz' dedi. Buna karşı: 'Kardeşim Sabri, hepsini gayet iyi biliyorum' dediler. Ben ertesi gün yine orada kaldım, tekrar ziyaretten sonra müsaadelerini alıp İzmir'e ayrıldım.

sh»:(Sn.Şh. S.243) "Üstad beni aratıyor" "Yıl l953. İstanbul'un 500'üncü fetih günü yıldönümü. Üstad Hazretlerinin Çarşamba'da bir evde oturduğunu öğrendim. Adresini aldım. Ramazan-ı Şerif içindeydi.

İkindiye yakın bir zaman içerisinde evi buldum. Kapıyı çaldım. Hizmetinde bulunanlardan bir arkadaş geldi. Kapı aralığından bana Üstadımızın çok yorgun olduğunu söyleyerek sert bir şekilde kapıyı üzerime kapadı. Ne de olsa o zaman gençtim 35 yaşlarında falan.... Ne bileyim, biraz da kızarak kapıya yüklendim. "Kapı açıldı. 'Yahu, sizin hakkınız kadar, benim de burada hakkım var, beklerim. Üstadımız, istirahattan sonra müsaade ederlerse kalırım' dedim. İçeri girdim. Üstad Hazretleri uzanmış, gözleri kapaşlı istirahat ediyorlardı. Ses çıkarmadan çok az bir zaman kalıp ayrıldım. Kapıyı açıp beni almak istemeyen arkadaşa: 'Zaten siz beni istemiyordunuz. Uyanınca selam ve hürmetlerimi, dualarımı, beklediğimi söylersiniz' dedim. "Ticari işlerimi görmek için çarşıya gittim. Arkadaşlarımızın naklettiklerine göre kısa bir istirahattan sonra, 'kim geldi' diye sormuşlar. "Onlar da: 'İzmir'den Abdurrahman geldi' demişler. "Onu niye bıraktınız, onunla konuşacaklarım vardı; şimdi gidin, bulun hemen getirin' buyurmuşlar. "Yatsı zamanı Beyazıt Camiine giderken, tanıdıklardan bir genç arkadaşım beni görünce: 'Ağabey, nerelerdesiniz? sizi bulmak için hepimiz seferber olduk; ayaklarımıza kara su indi' dedi. "Ben de: 'Kardeşim, siz öyle istediniz, halbuki ben bekleyecektim' dedim. "Haydi, haydi gideceğiz. Üstadımız öyle istiyor' dedi. Beraber aynı eve tekrar gittik. Üstad hazretlerinin elini öptüm. Bana sarıldı. 'Seni merak etmiştim, çünkü başından bir hadise geçti, korktun mu?' buyurdular. "Duanız bereketiyle korkmadım' dedim. Memnun oldular. "Amma daima müteyakkız olun, teenni ile hareket edin, bizim saklı gizli bir şeyimiz yok. Yolumuz belli. Hizmet etmek istediğimiz belli. Biliyorsun, ben gece kimseyi kabul etmem. Fakat seni merak etmiştim' buyurdular. "O sırada benim dükkanım, evim sekiz polis tarafından basılmıştı. Başta Üstadımız dahil 84 kişi mahkemeye verilmiştik. O gün neşeli idiler. İstanbul'un fetih resm-i geçidini takibettiğini, o mübarek günü yaşadığını anlattılar. 'Yarın, yine gel' buyurdular.

sh»:(Sn.Şh. S.244) Üstaddan aldığım tarikat dersi "Ertesi günü tekrar ziyaret ettim. Yanında abdulmuhsin kardeşimiz vardı. Abdulmuhsin'e giderek, şaka yollu: 'Keçeli, sen Risale-i Nurları polislere teslim ettin. Abdurrahman kardeşimizde hiç bulamadılar' dedi. "Bir aralık ben: 'Üstadım, İzmir'de pek çok ehl-i tarik var. Çoğu da bozuk bir tutum içerisindeler. Gerçi biz Telvihat-ı Tıs'ayı müsaadelerinizle teksir edip lüzumlu yerlere verdik. Bir de zat-ı âlilerinden tarikat hakkındaki fikirlerinizi dinlemek istiyorum" dedim. Bana şu cevapta bulundular: "Evvela sana gelince mensub olduğun zattan ayrılma. Hatta seni kovsa devam et.' Bundan kırk yıl kadar evvel Şeyh Esad Efendi kardeşim bana geldi. "Kardeşim Said, tuttuğun bu yolu tarikatla birlikte devam edersen zamanın imam veya reisi olursun' dedi. "Cevaben dedim: 'Kardeşim, öyle bir zaman gelecek ki, iman adet kabilinden sallantıda olacak. biz,-tarikat bir tarafa-hepimiz bugünden tezi yok imanî hüccetlerin gönüllerde yerleşmesi için birleşirsek o zaman en faydalı, en lüzumlu vazifemizi yerine getirmiş oluruz.' "Bana tarikatın lüzum veya adem-i lüzumunu şu veciz cümlelerle anlattılar: 'Kardeşim, öyle bir mürşid bul ki, hayatında Kur'ân-ı azimüşan ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in mübarek sözlerine ittiba edip, gayrı en küçük bir bidat işlememiş olsun. Böyle bir zatı bul da beraber intisab edelim. Ben ehl-i tarika muarız değilim. Benim on üç tariktan iznim var. Fakat bugüne kadar en yakınlarımın hiçbirisine tarikat dersi vermedim. Zamanımız onun zamanı değil.. "Zamanımızın büyük Üstadı, manâ ordularının büyük kahramanı mücahid Bediüzzaman Hazretlerine de bu yakışıyordu. O arada Abdulmuhsin Alev söze karıştı. "Ben tarikatın en yüksek mertebesinde olmaktansan Risale-i Nur'un en geride kalan, Kur'ân-ı Kerime hizmet eden bir talebe kalmayı tercih ederim' cevabında bulundu.

"Sonra Üstadımız, 'Bize kemmiyet lâzım değil, keyfiyet lâzım' buyurdular. Çok yorulmuşlardı, müsaadelerini alıp ayrıldım. Annemin serzenişi "Bir gün annem (merhume) Risale-i Nur okuyordu. Ağlamaya başladı. 'Neden ağlıyorsun?' dediğimde: 'Erkek olmadığıma... Erkek

sh»:(Sn.Şh. S.245) olsaydım; gider, bu zat-ı muhteremin hizmetinde bulunurdum' dedi. "Kısa bir süre sonra Isparta'da Üstad hazretlerini ziyaretimde ilk sözü şu oldu: 'Bugünlerde anınenle uğraşıyordum, yoksa vefat mı etti?' "Hayır Üstadım, selam ve hürmetleri var; dualarınıza muntazır. Ellerinizden öper' dedim. "Selam et ve söyle, onu da has talebelerimin arasına alıyorum' dedi. İlave ederek: 'Refikanı da, onlara hep dua edeceğim' buyurdular... Annem ve zevcem dindar, birbirlerine bağlı muhlis kişilerdi. Makamları cennet olsun. Tabii, Üstadımızın söylediklerini, selamlarını söyleyince pek memnun oldular. "Haberim olsaydı seni karşılardım" "l954 yılında hacca niyet ettim. Burdur'dan gitmek istiyordum. Polis her an başımda. Tarassut altındayım. Burdur'a hareketimden iki gün evvel Sorgu hakimliğinden çağırıldığımı bildirir bir bildiriyi 'tebliğ' ile bir memur eve geldi. Bütün korkum ve kudsi borçtan beni geri bırakmaları idi. Annem ve zevcemle birlikte niyet etmiştik. Hemen, şimdi rahmete kavuşan ağır ceza hakimlerinden Abdullah Arığ ağabeyi buldum. Vaziyeti anlattım. Dedi: 'Sen korkma, ben kefil olurum, seni gönderirim.' Ve ilave etti: 'İnşaallah, Cidde'de buluşuruz' dedi. Meğer o da, ilk haccına niyetli imiş..... Hakikaten, ben daha evvel Burdur'dan hacca gitmeme rağmen Medine-i Münevvere dönüşü Cidde'de karşılaştık. O da, ağabeyin ihlasını gösteriyordu. Allah rahmet eylesin... []

Nur Risalelerine göz nuru dökerek, kaleme alan binlerce "Nur Kâtiplerinden bir bahtiyar Nur yolcusu: Abdurrahman Cerrahoğlu'nun yazdığı nur dersine Nur Üstad'ın dualarından bir dua: "Yâ Erhamerrâhimîn, ism-i Azam hürmetine, bu risaleyi yazan Abdurrahman'ı hizmeti imaniyede ve Kur'âniyede ihlâs-ı tamla daima muvaffak ve Cennetül Firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin, âmin, âmin."

sh»:(Sn.Şh. S.246) "l954 yılında Medine-i Münevvere'de muhterem Ali Ulvi Kurucu beyle tanıştık. O beni, vaktiyle van'da müftülük yapmış Hasan Hocaefendiyle tanıştırdı. Meğer, bu zat-ı muhterem Üstad Hazretlerini tanıyan bir kimseyi arar dururmuş. Hattat, Konyalı Abdullah Efendinin dükkânına götürdü. Oturduk. Üstad Hazretlerinden uzun uzun sordu. Dönünce selam ve hürmetlerini tebliğ etmemi, artık Medine-i Münevvere'ye yerleştiğini, evlendiğini, Üstad hazretlerini davet ettiklerini söyledi. 'İnşaallah, dönüşte aynen söylerim' dedim. Pek memnun kaldılar. "Hac farizamı bitirdikten sonra Burdur'a döndüm. Tebrike gelenlerden sonra o günlerde Üstad Hazretleri Isparta'da idiler. Ziyarete gittim. Kendileri çok hasta idiler. Konuşmaları anlaşılmıyordu. Birşeyler söylüyor, biz anlamıyorduk. Sonra bize, Üstadımızın yakınında Zübeyir kardeşimiz naklediyordu. Ben çok üzülmüştüm. Bir aralık, hacca gittiğimi ve eski Van müftülerinden Hasan hocaefendinin selamlarını söyleyince meyyit gibi uzanan Üstadımız yataklarından fırlarcasına 'Ne, sen onu gördün mü?' "Cenab-ı Hak hacca nasib etti, gördüm, Evlendiğini, davet ettiklerini söyledim. "İnşaallah' dediler. İnceden inceye sordular. 'Demek, hacca gittin. Allah müberek etsin. Eğer haberim olsaydı seni ben karşılardım' buyurdular. 'Bu selam bana şifa oldu. Allah senden razı olsun' dediler. Üstada getirdiğim hediyeler

"O sırada elimde küçük bir paket vardı. Almayacağını bildiğim halde önlerine bıraktım. İçerisinde öyle kıymetli şeyler yoktu. Zemzem, hurma, medine kınası, bir şişe gül yağı ve tesbih. 'Bunlar ne?' diye sordular. "Efendim, bunlar hac hediyesi' dedim. "Biliyorsun, ben hediye almıyorum. Bunlar mübarek yerlerden gelen hediyeler, Seni de çok severim. Ama parasını vereyim' buyurdular. "Ben Üstadımı kırarım korkusuyla: 'Bunlar pek para tutmaz. Hiç para vermediklerim de var...' dedim. Buna rağmen on küsür lira hesap çıkardılar. Getirdiğim şeyler o kadar da etmezdi. "Hatta, şaka yollu, Zübeyir kardeş: 'Üstadım, bu hesapta siz aldandınız' dedi. "Ona gülerek: 'Keçeli, sen Abdurrahman'la aramdaki sırrı bilmezsin' buyurdular.

sh»:(Sn.Şh. S.247) "Ben yine, 'Af buyurun bu parayı almayacağım' deyince:'Dur öyleyse' paketimi açıp koku, kına, zemzem ve hurmayı aldılar. 'Tesbih sende kalsın' dediler. Buna karşılık mendilini, havlusunu-dur, aklıma geldi-diye bir de tesbih verdiler. Ben tesbihi görünce çok sevindim. Çünkü aynı tesbihi refikam Medine'de görmüş, 'bana bundan al' demişti. Ben de 'madem bu tesbihi beğendin, namazdan sonra düzine ile alalım, yakınlarımıza da hediye ederiz' demiştim. Fakat, ne hikmettir; o da, ben de unutmuşum. İlk hasta gördüğüm Üstadımızı iyi olarak güleryüzle bizi ayakta uğurlamasından çok sevindim. "Burdur'a gelince, ilk işim, tesbihi refikama verdim. Yüzüme bakarak: "Demek, bu tesbihi Medine'den aldın, bana haber vermedin' dedi. Ben de: 'Bu tesbihi Üstad Hazretleri verdi' dedim. Daha da sevindi. Vefatına kadar bu tesbihi yanından ayırmadı. "Sıkıntılı günler ve dualarım" "Biraz Burdur'da kalıp evi tamir ettirdikten sonra Akman Pasajının birinci katında yeni bir işe başlamak üzere bir dükkân kiraladım. Kâğıt işleri üzerinde işe başladım. Fakat ne hikmetse işlerim hep ters gidiyordu. Ne alırsam ziyan ediyordum. Bir yerde dükkânım vardı.

Onu da sattım. Onun parası da eridi, gitti. Evet, haftada bir, hanımın tavsiyesiyle yarım kilo yağlı kıyma alabiliyor; o, bir hafta boyunca yemeklerimizin çeşnisi oluyordu. 'Yavaş yavaş küçük çapta imalata başlayayım' dedim. İlk işim, zamklı rulo kâğıt ve tüp içerisinde yapıştırıcı kola imalı oldu.Kalitesi, piyasadaki mallardan çok iyi olmasına rağmen satamıyordum. Beş altı ay daha satamazsam hepsi kuruyup atılacaklardı. Ev kira, dükan kira, üç çocuğum okula gidiyorlar. Düşünmeye başladım. Son çare bir iş bulmak, tezgahtarlık gibi bir şeyler yapmak. Dükkana geç gelir oldum. Hatta bir gün hiç unutmam. Büyük kızım 25 kuruş istedi. Bende beş kuruş dahi yok. Onu bütün bütün üzmemek için 'dükkanda unutmuşum' diye yalan söylemek mecburiyetinde kalmıştım. O gün yolda giderken Cenab-ı Hakka şöyle yalvarmaya başladım. 'Ya Rabbi, şöyle elli liralık alış veriş bir müşteri gönder. Hem çocuğumun isteğini yerine getireyim. Bakkala olan borcumu vereyim.' Dükkana geldiğimde çok sevdiğim ciltçi, hattat Nazmi Altınkalem hocayı bekler buldum. Dükkanı açtım. Metresi beş liradan olan cilt bezinden on metre aldı. O ânda sevincimi tarif edemem. Cenab-ı Hakk'a içimden hamdettim. "Sıkıntılı günler devam ediyordu. Birgün dükkâna geldiğimde Hacı Recep Usta'yı beni bekler buldum. Ne hikmetse içine bir fe

sh»:(Sn.Şh. S.248) rahlık doğdu. Oturmaya vesile olsun diye bir çay söyledim. Üstad hazretlerinin yanından geldiğini, selam getirdiğini söyledi. Çok sevindim. Bana, Üstad Hazretlerinin işimi sorduğunu, merak etmememi, dünya yükünü üzerine aldıklarını söylemişler. Allah'a şükür, o günden sonra, bir kutu satamadığım mallarımdan 50-l00 kutu alanlar oldu. Çok çalışıyordum. Borçlardan kurtulmak için evcek gece gündüz uğraşıyorduk. Bazı imalat işlerine girdim. Hepsinden umduğumdan fazla kazanıyordum. Buradaki küçük arsama basit bir işyeri yaptırdım. İşimi genişlettim. Günde yirmi saat çalıştığım çok oluyordu.Ben arkadaşlarla bir araya gelemiyordum. Bu defa beni korkaklıkla itham ediyorlardı. Bunlara pek aldırış etmiyordum. Öyle korkak olsaydım, Üstad hazretlerine takip edildiğim zamanlar dört-beş defa gider miydim?Ben çalışmakla üzerimdeki borçlardan kul haklarından arınıyorum. Hem de Risale-i Nur için Mustafa Birlik gibi değerli kardeşlerimiz çoğalmıştı. Ben olmasaydım da oluyordu. Allah hepsinden razı olsun. Amin. Rüyada gelen şifa

"l963 yılında tekrar hacca gittim. Halbuki bir daha o mübarek yerleri göremem diyordum. Medine-i Münevvere'de vazifelerimi yaptıktan sonra ilk işim Van müftüsü Hasan hocaefendiyi aramak oldu, buluştuk. İlk hac dönüşümdeki hadiseleri anlattım. O zamanlar, Hz. Üstad rahmet-i Rahmana kavuşmuşlardı. Hocaefendi: 'Evlat, hele otur, ben de sana bir şey anlatayım: Benim hanım cinnet geçirdi. Onu zaptedemez olmuştuk. Çok sıkıntı çekiyorduk. Birgün rüyamda Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz ile Bediüzzaman Hazretleri bize geldiler. Benim hanımı bir masaya yatırdılar Peygamberimiz (s.a.v.) ile Üstadımız okumaya başladılar. Uyanınca, hanımda o çekilmez hastalıktan eser kalmamış, sakin bir halde oturuyor buldum. Bugün yirmibeş kadar kız çocuklarına Kur'ân-ı Kerim okutuyor...' demişlerdi. "Bir dahaki hacda, vefat ettiğini söylediler Allah rahmet eylesin. Şuraya kadar kırık dökük bu hatıraları ancak yazabildim. Unuttuklarım çok olmuştur. Yıllar geçti. İstediğimi yazamamışımdır. Üstadımız Hazretlerinin aziz ruhundan af dileyerek vefatından sonraki hatıramla noktalamak istiyorum. "Böbrek sancılarım ve..." "Yıl l969. Hacca niyet ettim. Nedense o yıl içimden 'hacc-ı İrfad'a niyet etmek geldi. Öyle yaptım. O yıl, otobüsle Hacı Raif Cila

sh»:(Sn.Şh. S.249) sun ağabeyle gitmiştim. İlk bayram günü Şeytanı taşlayıp Mekke-i Mekke-i Mükerreme yolunu tuttum. Tıraş olup guslettikten sonra 'İfaze tavafı'nı ve'Sa'y'ı yaptıktan sonra Mina'ya döndüm. Çadırlarımıza yaklaşınca her yıl devam eden böbrek sancılarım başladı. Bu yedi yıldır devam ediyordu. O zaman farz olan tavafı vaktinde yaptığıma sevindim, şükrettim. Gecede uyuyamadım. Allah razı olsun, arkadaşlar seferber oldular. Karşımızdaki çadırdan ismini sonradan öğrendiğim Münevver ismindeki bir abla hemen yanıma koştu. Beyine su ısıtmasını söyledi. Sıcak su geldi. Biz kardeşiz, çekinme Havluyu böbreğimin olduğu mahalle serdi. Üzerine çaydanlık koydu.Hem Cenab-ı Hakk'a yalvarıyor, hem de sıcak suyu elinde tutuyordu. Beyine de zaman zaman su ısıtmasını söylüyordu. Ben onun saatlerce gece yarısı uğraşmasından, fedakârlığından gözyaşlarımla: 'Abla, ben sizin

hakkınızı nasıl öderim?' dedim. Cevabı şu oldu: 'Sen yerde kıvranırken, ben nasıl istirahat edebilirim, sen üzülme.' Allah ondan, bütün arkadaşlarından razı olsun... "Birde, şimdi rahmete kavuşan sağlık memuru Hacı Neşet ağabeyi unutamam. O sık sık damardan ağrı kesici iğneler yapıyordu. Geçici de olsa ferahlıyordum. Şuna çok seviniyordum: Yüce Mevlamız ibadet zamanları bana ruhsat veriyordu. O hacda hep Cenab-ı Hak ile idim. Bütün vaktim Ona yalvarmakla geçiyordu. Mâlayani ile vakit geçirmiyordum. Bir taraftan burdan da seviniyordum. İzmir'e geldik. Tebrike gelenler, sana ne oldu böyle diyorlardı. Çünkü o mukaddes beldede l2 gün sancı çekmiştim. Medine-i Münevvere'de kitapçı şimdi rahmete kavuştu. Muhammed Sultan Nemingani ismindeki ilk hacda tanıştığım zat böbrek ağrıları için Hintlilerin kullandıkları (Lüban Zikir) günlüğüne benzer bir ilaç vermişti. O bana biraz faydalı olmuştu. "İzmir'de tekrar şiddetli ağrılarım başladı. Doktora gittim, röntgene havale etti. Röntgende sancı yapan sol böbreğimin hiç çalışmadığı belirtisini gösteriyordu. Doktor, bunun çaresi o böbreği ameliyatla almak dedi. Ben herşeye razı idim. Halbuki sağ böbreğim de arızalı idi. O, doğuştanmış. Halil Tellioğlu kardeşim: 'Ağabey, benim arabam ne güne duruyor İstanbul'a gidelim. Boğulursak büyük suda boğulalım. Bu işin otoriteleri var. Onlara gidelim. Belki o böbreği feda etmekten kurtuluruz' dedi. 'Peki' dedim. "Üstadın tedavisini gördüm" Benim o günlerdeki vaziyetim şöyleydi: Akşam namazını kılıyor, yatıyordum. Birkaç saat sonra sancı ile kalkıyor. Zorla, yatsı namazını edâdan sonra, sabahlara kadar dolaşıyor, kıvranıyordum. Yine

sh»:(Sn.Şh. S.250) birgün sancı ile uyandım. Yatsı namazımı kıldım. o güne kadar olmayan bir hal oldu. uykum galebe çaldı. Uyudum. Bir rüya gördüm, şöyle ki: Büyük bir salondayım. Üstadımız hazretleri ortada oturuyorlar. Hemen yanlarına gittim. "Bana: 'Nerelerdesin, kardeşim?' buyurdular. Geri çekilip oturdum. Hiç seslenmedim. Etrafında birçok arkadaşlar vardı. Onlardan biri kulağıma eğilerek; 'Üstad hazretleri bugün bize teşrif edecekler. Bir toplantı yapacağız, sen de gel' dedi. Yavaşça: 'Ben hastayım,

gelemem' dedim. Hemen, benim hasta olduğumu Üstad Hazretlerine söyledi. Üstadımız ciddi bir vaziyette: 'Kalk bakalım, neyin var?' buyurdular. Ben vaziyeti anlattım. Ağrıyan böbreğimin ön kısmına sağ elini koyarak sesli duaya başladılar. Dualarından hep Cenab-ı Hakk'a sığınıyorlardı ve şifa diliyorlardı. (Duaları Arapça idi.) "O sırada uyandım. Baktım, bir aya yakın devam eden bendeki sıklet kalkmış, sanki hiç hasta olmamışım. Cenab-ı Hakk'a şükürden sonra 'Hey koca Üstad! Hayatında da, mematında da kurtarıcısın. Allah seni daimi rahmetlerine gark buyursun' diye ben de dua ettim. "Zevceme koştum 'Ben kurtuldum' dedim. Çok inançlı bir insan olduğundan rüyamı ilk ona anlattım. Sevindi. Çünkü ben hissediyordum, ailecek ölümümün bu hastalıktan olacağını. Artık bitkin olmakla birlikte sakin bir hayat geçiriyordum. İşime bakabiliyordum. "İki gün sonra kan pıhtısı içerisinde uzunca bir taş düşürdüm.Beni arabasıyla götürecek Halil Telliiioğlu kardeşim: 'Hazırlan, İstanbul'a gideceğiz' dedi. 'Artık ben kurtuldum' dedimse de, 'Gideceğiz, hem gezmiş oluruz, çok sıkıldın' dedi. kıramadım, gittik. O günün, sahasında otorite olan Prof. Gıyaseddin Korkut Beye muayene oldum. Bana hayretle: 'Bu taşı cidden idrar yollarından mı düşürdün? Bu mümkün olmayan bir şey' dedi. Ertesi günü tekrar röntgene gittim. Filmlere bakarken, 'Bak' dedi. 'Senin bu böbreğini alacağız diyen doktor deli. Halbuki, bu böbreğin öbürünkinden daha sağlam. Yedi yıl kadar evvel, bu hasta olmayan böbreğinden bir kanama geçirdin mi?' Ben, 'Evet' dedim. 'Fakat, bu da iyiye doğru gidiyor, merak etme. Bütün kullandığın ilaçları çöp sepetine at. İlaç gerekmez. Ekmeği az ye. Yürüyüş yap. Şişmanlamamaya gayret et, o kadar. İki yılda bir gel, kontrol edelim' dedi. Üç defa daha doktorun dediği gibi gittim 'Hiç bir şeyin yok dedi: Elhamdülillah, o günden sonra öyle şiddetli bir sancı görmedim. "Ben Üstad Hazretlerinin sadece İslam için yaşadığını, bütün derdinin gönüllerdeki paslanmış imanları kurtarmak olduğunu

sh»:(Sn.Şh. S.251) elemi, kederi, hep İslâm için idi. Bunun için yaşamak arzusunu bu büyük şahsiyetle müşahede ettim. Daha ilk ziyaretim hayalimdeki İslam mücahidini bulduğuma inanmıştım. Şahsına yapılan zulümlerden pek bahsetmezlerdi.

"Şunu da yazmadan geçemeyeceğim: Çantay'ın itirafları "Birgün Hasan Basri Çantay hoca (merhum) Üstad Hazretlerini meclisin ilk günlerinde Meclis-i Mebusan'a yazdıkları bir mektuptan hafifçe tenkit yollu anlatıyordu. Sözlerine yeni başlamıştı. Hemen eliyle ağzını kapayarak: 'Ben bütün sözlerimi geri alıyorum. Söylediklerimi siz de duymamış olun. Biz rahat döşeklerinde uyurken o, Allah yolunda, Resulullah izinde bütün işkence hapislere rağmen İslamı savunuyordu. Ne yazık ki, hiç birimiz onun gibi olamadık' dedi. "Yüce Mevlamız İslâma hizmet eden şuurlu bütün Müslümanlara rahmetini esirgemesin. Amin." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.252) HACI FATMA SEYHAN l320'de Burdur'da doğdu. Babasının adı Emir, annesinin adı Âdile, Lakabı: Burdurlu Hacı Fatma. Van-Gevaş'ta oğlu Abdullah'ın yanında kalıyordu. "Sakın, ona görünme, Görünürsen gider" Bediüzzaman Hazretlerini 23 yaşlarında Burdur'da oturdukları zaman görmüş, hizmetinde bulunmuş. Bediüzzaman Hazretleri o zamanlar kendilerine bir adet Delâil-i Hayrat hediye etmişti. Bediüzzaman'la ilgili hatırasını şöyle anlatıyor: "Molla Said, Burdur'a gelmişti, ilk gelişleriydi. O zaman bizim Burdur'da üç katlı bir evimiz vardı. Kocam Eyüb Bey o zaman Molla Said'i bizim evde misafir etti. En üst katı ona tahsis ettik. Evimiz Burdur'un Yenci mahallesindeydi. "Bizim evde dokuz ay kaldı. Kaldığı bu dokuz ay zarfında hep Kur'ân okurdu. Yanında sadece bir tane kitabı vardı: Kur'ân-ı Kerim. Ziyaretine gelenleri çoktu. Arkasında

namaz kılarlardı. Birgün Valinin adamları da geldiler, Valinin kendisini ziyaret edeceğini söylediler. Bediüzzaman bunu kabul etmemişti. Ben öyle tahmin ediyorum ki, Vali onu kötü niyetle ziyaret etmek istemişti, o da kabul etmemişti Valiyi. Vali bir daha da gelmemişti. "Yine bizde kaldığı zamanlarda birgün benim binbaşı olan dayım Hacı Hamdi Bey bize gelmişti, etli bir yemek yapmıştık. Sofrayı kurduk. Dayım ellerini yıkamadan sofraya oturdu, ardından da eti dağıtmaya başladı. Molla Said, hemen müdahale ederek ellerini yıkadıktan sonra dağıtmasını istedi. Dayım kalktı, ellerini yıkadıktan sonra sofraya tekrar oturdu. "Bir gün Üstad, beyimden evin hamamını sordu, o da gösterdi Bunun üzerine beyime bir sarı lira verdi. Karşılıksız hiç birşey yapmazdı. "Sabaha kadar namaz kılardı, sabah namazından sonra öğleye

sh»:(Sn.Şh. S.253) kadar kimseyi kabul etmezdi. Daha sonra ziyaretçiler gelirdi. Dokuz ay kendisine hizmet ettim, çamaşırlarını yıkar, sofrasını sererdim. Başını kaldırıp da hiç bana bakmazdı. Kocam bana, 'Sakın, ona görünme. Görünürsen gider' derdi. Bediüzzaman'ın ahiret bacısı "Dokuz ay kaldıktan sonra bir gün gitti, Divanbaba (Delibaba) Camiinde kaldı. Bir gün çorap giymeden yanına girmiştim. Tahminime göre bu sebepten bizim evi terk etmişti. "Benim için, 'Çok temiz kalbli' derdi. 'Seni dünya âhiret kardeşliğine kabul ettim' diyordu. "Birgün yine bana şöyle demişti 'Eğer ben Cennetlik olursam, senin elinden tutup Cennete götüreceğim.' "Sakalı yoktu, her gün traş olurdu. Çok temizdi. Üzerinde bir cübbesi vardı, başına kenarları işlemeli bir sarık sarardı. "Birgün yine beni çağırmıştı, sarığını bana verdi, 'Çocuğunun beline bağla' dedi. Bizim o zamanlar çocuğumuz hiç olmuyordu, daha sonra oldu. Ben çocuğumun oluşunu yine onun

duasına ve himmetine bağlıyorum. Daha sonra o sarığı akrabalardan birisinin felçli olan çocuğunun beline bağlaması için vermiştik. Onlarda kaldı. "Ben şimdiden torunlarıma, ölürken mezar taşıma aynen şöyle yazmalarını istiyorum. 'Bediüzzaman'ın âhiret bacısı Hacı Fatma Seyhan'ın ruhuna el-Fatiha...' "O zamanlar eniştemin bir post namazlığı vardı. Ben Üstad'a vermek istedim, ama onlar razı değillerdi, ben yine verdim. O za [] Üstad Bediüzzaman'ın Burdur'da sürgünde iken l0 ay kadar kaldığı Divan Baba Camii (Delibaba Hacı Abdullah Efendi)

sh»:(Sn.Şh. S.254) man da Üstad hiç birşeyden haberi yoktu, postun benim olduğunu biliyordu. Tam ben postu sarıp verirken almadı, 'Belki enişten razı olmaz' diyerek geri çevirdi. Ben de eniştelerime kızarak post namazlığı tekrar onlara geri götürdüm. "Onu günlerce anlatsam doymam, o çok büyük bir zattı. Şimdi ben 9l yaşındayım, bakın çok dinçim. Hep onun himmet ve duasıdır. Allah ondan razı olsun. "Daha sonra bize çok mektup yazardı. Mektuplarında kendisine karşı yapılan haksızlıklardan bahsederdi. Keçe külah takardı, Burdur'a sürgün olarak geldiğini söylerdi." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.255) RAHMİ SULTAN "Bugün Kürdistan'da bir evliya dünyaya geldi"

Rahmi Sultan ismindeki zattan, Barla Lâhikası'nda Nasuhizade Şeyh Mehmed imzalı mektupta bahsedilmektedir. Rahmi Sultan, geçen yüzyılda yaşayan ve Üstadın doğumunu haber verdiğini, Emirdağ Lâhikası'nda Halil İbrahim Çöllüoğlu'nun bir mektubundan öğrendiğimiz Hacı Hasan Feyzi'nin talebe ve mensuplarındandır. Milâslı Halil İbrahim, "Duyduğuma göre, Denizli'de bundan yetmiş-seksen sene evvel büyük evliyadan Hasan Feyzi isminde bir zat, bir gün talebelerine 'Bugün Kürdistan'da bir evliya dünyaya geldi' diye haber vermiş" ifadesiyle Hacı Hasan Feyzi'den bahsetmektedir. Hasan Feyzi Yüreğil bölümünde tafsilâtlı bilgiler bulunmaktadır. Hava albayı Şeref Bekteşer'in kayınpederi ve Rahmi Sultan'ın oğlu emekli öğretmen Nuri Ermişi, babası hakkında bize şu bilgileri vermektedir: "Babam Hacı Rahmi Sultan'ın esas ismi Hıdır, kendisi ise Nakşî tarikatındandı. Nakşî şeyhi ve piri Hacı Hasan Feyzi Hazretleri, ismini Rahmi olarak değiştirmişti. 'Bundan sonra senin ismin Rahmi' demişti. Babam Rahmi Sultan esasen Harput'un bir köyündendi. On iki yaşında Harput'ta iken babasından izin alarak ağabeyinin yanına İstanbul'a tahsile gitmiş. Burada tahsilini tamamladıktan sonra, yanındaki bir akradaşıyla birlikte Tekirdağ'a kadı olarak tayin edilmiş. Tekirdağ'da vazifeye başladıktan sonra, Piri Hacı Hasan Feyzi, kendisine haber göndererek kadılıktan vazgeçmesini ve Burdur'a gidip orada Kur'ân'a ve imana hizmet etmesini istemiş. Rahmi Sultan, şeyhinin bu emri üzerine hemen Burdur'a gidip, orada islâmiyete hizmet etmeye başlamış." Binbaşı Âsım Beyi Burdur'dan Barla'ya götürüp Bediüzzaman'la tanıştıran Nasuhizade Şeyh Mehmed, Üstada hitaben "Bülbül-ü Bağistan-ı Kur'ân, Üstad-ı Ekremim Efendim Hazretleri" diye başla

sh»:(Sn.Şh. S.256) yan mektubunda Rahmi Sultanın l9l6 yılında vefat ettiğini yazmaktadır: "Mürşid-i ekmel şeyhim Hacı Rahmi Sultan Hazretleri, seferberliğin ikinci senesinde l332 (l9l6) irtihal-i beka buyurdular."

Şeyhi Hacı Hasan Feyzi'nin emriyle Burdur'a gelip yerleşen Rahmi Sultan, buradan evlenmişti. Rahmi Sultan'ın oğlu, öğretmen Nuri Ermiş, Üstadı Burdur'un Divan Baba Camiinde ziyaret edip, elini öptüğünü, onun ruhaniyet ve maneviyatından istifade ettiğini Barla Lâhikası'nda babasından bahsedilen kısmı okununca sevinçlerle söylüyordu.

sh»:(Sn.Şh. S.257) [] Nasuhizade Şeyh Mehmet Balkır NASUHİZADE ŞEYH MEHMED BALKIR Barla Lâhikası'nda mektubu ve şiiri bulunan Nazuhizade Şeyh Mehmet Balkır, Hacı Rahmi Sultan'ın halifelerinden bir zat olarak Binbaşı Âsım Beyi hanımıyla beraber Burdur'dan Barla'ya götürüp, Bediüzzaman'la tanıştırmıştı. Barla mektuplarındaki güzel manzumesi şu mısra ile bitmektedir. "Nasuhizade Mehmed, söyledi hemen bu sırları. Hazine-i Kur'ân'ın bir miftahıdır Hazret-i Üstad." l878'de doğan Nasuhizade Şeyh Mehmed Balkır, l3 Mayıs l964'de vefat etmişti. Nasuhizade Şeyh Mehmed Efendinin oğlu, Halil Hilmi Balkır anlatıyor: "Ben Üstad Bediüzzaman Said Nursi'yi babam Şeyh Mehmed Efendi vasıtasıyla tanımıştım. Babam, Harput'tan Burdur'a gelen ve evlenen, Nakşî tarikatından Hacı Rahmi Sultan'a bağlıydı. Bediüzzaman Burdur'a gelince babam, 'Bu büyük bir zattır' diyerek kendisini zayeret ediyor, görüşüp konuşuyordu.

"Evimiz yakın olduğundan, biz ona dut toplar götürür ve abdest suyu hazırlardık. Kendileri dut mevsiminde Burdur'a gelmişti. Değirmenler Mahallesindeki Hacı Abdullah Efendi Camiinin içindeki bir odada kalıyordu. Bir seneden fazla kaldığını tahmin ediyorum. Dut mevsiminde gelip, güz mevsiminde gitmişti."

sh»:(Sn.Şh. S.258) Üstadın Burdur'dan ayrılışı Burdur'da yaşlı bir hanım ise Bediüzzaman'ın ayrılıp, Isparta'ya gidişini ve bir müşahedesini şöyle anlatmaktadır: "Üstadın Isparta'ya gideceğini ahali duyunca, kaldığı Hacı Abdullah Efendi Camiinden tâ Paşa Köprüsüne kadar, yolun iki yanına saf tutmuşlardı. Bediüzzaman yolun ortasında gidiyor ve her iki elini uzatarak vedalaşıyordu. Millet ellerini öperek, kendisini uğurlamıştı." Halil Hilmi Balkır anlatmaya devam ediyor: [] Nazuhizade Şeyh Mehmed'in oğlu Halil Hilmi Balkır. l908'de Burdur'da doğdu. "Her gün ikindiden sonra kaldığı camide cemaatle dini mevzularda sohbet eder, nasihatlarda bulunurdu. Bir gün ziyaretine Fahreddin Altay Paşa gelmişti. Bediüzzaman çok büyük bir zattı. Babamgil kendisini rehber kabul etmişlerdi. Çok az yemek yerdi. Bir gün kendisini evimize davet etmiştik. Bizimle önce pazarlık etmişti. 'iki dilim ekmek ve bir çeşit az yemek' diye şart koşarak gelmiş ve yemekte ayrı oturmuştu. "Burada Diyarbakırlı Şeyh Cemil Efendi isimli bir zat devamlı hizmetini görürdü. Üstadı imtihana kalkışan öğretmen

"Orta mektepte Kemal Bey isimli birtarih öğretmeni vardı. Bediüzzaman'ın yanına gitmişti. Münazara ve münakaşa etmek için. Bir bahçe kenarında, çimenlik yerde Üstadı bulmuştu. Dinlemeye gelenler de bir hayli kalabalıktı. "Kemal Bey Üstad [] Nazuhizade Şeyh Mehmed Balkır (solda) ve oğlu Halil Hilmi Balkır

sh»:(Sn.Şh. S.259) Bediüzzamana 'Hoca Efendi, bazı suallerim var, cevaplayabilir misiniz?' dedi: Yüksekten bakıyor, hep benliğini gösteriyordu. Tarih hocası olduğundan, Üstad 'Buyur sor, evlât' deyince hep tarihten sormaya başlamıştı. Bütün suallerinin cevaplarını alınca, eski havası söndü. 'Beni affedin' diye kalkıp Üstadın eline kapandı." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.260) [] Binbaşı Âsım Bey Binbaşı Âsım Bey AHMED ASIM ÖNERDEM İstikamet şehidi Barla Lâhikası, Tarihçe-i Hayat, Şualar ve Mektubat gibi eserlerde ismi, bahsi, yazdığı mektup ve şiirlerde imzası bulunmaktadır. Tarihçe'nin "Eskişehir Hayatı" kısmında şu parçayı okumaktayız:

"Binbaşı merhum Âsım Bey isticvap edildi; eğer doğru dese, Üstadına zarar gelir ve eğer yalan dese, kırk senelik namuskârane ve müstakimane askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, 'Yâ Rab, canımı al!' diyerek, on dakikada teslim-i ruh eyledi. İstikamet şehidi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hata diyemeyeceği bir muavenet-i hayriyeye ve tasdike hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarına kurban oldu. Evet Risale-i Nur'dan tam ders alan, bir su içer gibi kolayca, terhis tezkeresi telâkkî ettiği ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim, ben de âlicenap kardeşim Asım Bey gibi 'Yâ Rab! Canımı da al' diyecektim. Her ne ise..." Binbaşı Âsım Bey, l877 yılında İzmit'te dünyaya geldi. Kıcızâdelerden olan Âsım Bey, Trablusgarp, Şam, Muğla Tefenni ve Manisa'da askerî vazifeli olarak bulundu. Daha önceleri vazifeli bulunduğu Trablusgarp ve Şam'da evlenmişti. Burdur'da da Mahmud Beyin kızı Nigâr Hanımla evlenmişti. l952'de İstanbul'da vefat eden Nigâr Hanım Edirnekapı'da hava şehitliğinde medfun bulunmaktadır. Binbaşı Âsım Beyin hanımı Nigar Hanım, eski milletvekillerinden Fethi Çelikbaş'ın yakını olan Said Çelikbaş'ın teyzesidir. Âsım Bey Burdur'a gelince, orada Nazuhizade Şeyh Mehmed Balkır Efendi kendisini Bediüzzaman'a götürerek tanıştırmıştı.

sh»:(Sn.Şh. S.261) Âsım Bey güzel yazısıyla Nur Risalelerini yazmaya başlamıştı. Bediüzzaman Burdur'dan Barla'ya gittiği zaman, devamlı mektuplar yazmıştı. Barla Lâhikası'nda ifade edildiği gibi, Nigâr Hanım şiddetli bir şekilde hastalanmıştı. Hastalığın bir türlü devasını bulamayınca, şifa dualarını almak için, Nasuhizade Mehmed Balkır, Âsım Beyle Nigâr Hanımı alıp, Hüsnü Ağanın yaylı at arabası ile, Barla'ya Bediüzzaman'ın yanına götürmüştü. Üstad kabul edip, Nigâr Hanıma dua etmiş ve hanım daha sonra şifa bulmuştu. Daha sonraları Âsım Beyle Üstad arasındaki mektup, Risale postacılığını Burdur'un Yenice mahallesinde oturan Yalvaçlı tüccar Abdullah Hoca yaptı.

l934 ve l935 senelerinde emniyet çok sıkı tedbirler alıryor, Bediüzzaman ve talebelerini takip ediyordu. Bir gün Binbaşı Âsım Beyin evinde Nasuhizade Mehmed Balkır, Sadık Ermiş Hoca, berber Mehmed Güler ve Âsım Bey Nur Risalelerini okurken, komiserle polisler gelmişti. Âsım Bey komisere hanımının içeride boy abdesti aldığını ifade ederek, beş dakika sonra girmelerini söyledi. Misafir zatlar kitaplarla birlikte arka kapıdan çıkıp kaçıp gittiler. Fakat buna rağmen, aramalarda bazı kitapları yine de bulmuşlardı. Bu hadiseden sonra Binbaşı Âsım Beyi alıp, Isparta'ya götürdüler. "Yâ Rab! Canımı al" Isparta'da sorgu hakimliğinde ifade verirken, "Yâ rab, canımı al," diyerek vefat etti. İfadesini alan hakim Hikmet Bey de şaşıp kalmıştı. [] 8 Mayıs l935 Çarşamba günkü Tan gazetesinin Binbaşı Âsım Beyin şehadetini haber veriş tarzı.

sh»:(Sn.Şh. S.262) Binbaşı âsım Beyin cenazesini Nigâr Hanım yıkamış, korkudan ancak beş-altı kişinin iştirak ettiği cenaze namazından sonra, Isparta'nın Alâeddin mezarlığına defnedilmişti. 8 Mayıs l935 tarihli Tan gazetesi manşetinde: "Bir mürteci ifade verirken öldü. "Bir binbaşı mütekaidi suçlu ifadesi alınırken birdenbire düştü öldü" şeklinde birinci sayfasında haber olarak veriyordu. Bir Türk subayı olarak Trablusgarp, Şam ve Manisa dahil, kırk yıl askerî hizmetlerde bulunan istikamet şehidi Binbaşı Âsım Bey, "Kırk yıldır ellerimi kara ve kirli işlere bulaştırmadım, Cenab-ı Hakka çok şükür" diyerek namuslu ve istikametli hayatını böyle noktalamıştı. Burdur eşrafından Abdurrahman Cerrahoğlu, merhum Binbaşı Âsım Bey için şunu ifade etmektedir:

"Burdur'da babam, Binbaşı Âsım Beyden çok sitayişle bahsederdi. Âsım Beyin oğlu Nâzım benim sınıf arkadaşımdı." Isparta'da Terzi Mehmed Babacan ise Binbaşı Âsım için şunları anlatmaktadır: "Binbaşı Âsım Bey güzel tezhip de yapardı. Mevsim yazdı. Isparta Ulu Camide yedisekiz kişi ancak cenaze namazını kılabildik. Cenaze namazını Refet Beyin kayınpederi Hacı Mülâzım Efendi kıldırmıştı. Binbaşı Âsım Bey Alâeddin mezarlığına defnedilmişti." [] Risale-i Nur davalarının ilk şehitlerinden merhum binbaşı Asım Bey'in Üstad Bediüzzaman Hazretlerine yazdığı mektuplardan iki tanesinin baş kısımları mektup zarfı. Zarfın üzerinde: "Üstad-ı Ekremim Efendim Hazretlerine takdim. ASIM." yazıyor. Binbaşı Asım Bey mektuplarından şanlı Üstadına: "Sertacım Üstad-ı Ekremim Efendim" diye hitap ediyordu. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh. S.263) [] l92l'de Bitlis'te doğan Nur Üstad'ın dost ve hemşehrilerinden eczacı Besim Müftügil Beyefendi. BESİM MÜFTÜGİL Bediüzzaman'ın dost ve hemşehrilerinden Sadullah Efendi ve ailesi de Mardin-Konya üzerinden Burdur'a sürülmüştü. Sadullah Efendi merhum Burdur'da Nur Üstad Bediüzzaman'la aynı evde sürgün hayatı yaşadıklarını ifade etmektedir. Sadullah Efendinin oğlu eczacı Besim Bey; "Babamın amcası Abdülmecid Efendi l925 sürgün tarihine kadar Bitlis'te müftüydü. Burdur'daki evde, babamın amcası Müftü Efendi,

Bediüzzaman'ın ilmi ve irfanı karşısında çok zor mevkilerde kalır, müşkül durumlara düşerdi. İlmî sohbetlerde Bediüzzaman'ı hayran hayran dinler, onunla hiç boy ölçüşemezdi" diye babası Sadullah Feyzi Efendiden dinlediklerini anlatmaktadır. Dr. Barçın'ın mektubu Bahtiyar doktorlardan merhum Tahir Barçın Ağabeyim l950'lerden evvelki yıllarda Bitlis'te ve civarlarında tabiblik yapmıştı. işte bugünlerde tekrar Emirdağ'ına döndüğü zaman Bitlis'ten tanıştığı hanedan bir aileye 26 Temmuz l947 tarihinde Emirdağ'ından şu satırları yazıyordu: "Muhterem Kardeşim Besim Bey, "Her mektubumda sizlere [] Merhum Sadullah Feyzi Efendi (l862- l6 Mart l933)

sh»:(Sn.Şh. S.264) selâm ve hürmetlerimi yazıyordum. İşlerimin çokluğundan ayrıca yazamadığıma müteessirim. "O sıkıntılı zamanımızda bizleri teselli eden, yalnız bırakmayan, temiz kalbli ve asil arkadaşımızı unutmamıza imkân yoktur. "Size orada iken; İslâmiyet âleminin bir Nuru olan Üstadımızdan bahsetmiştim. Hatta bir eserini okunması için size vereceğimi vadettiğim halde, orada eser olmadığından, maalesef veremedim. Üstadımızla görüşürken pederinizden bahsettim. Çok memnun kaldılar. Sizleri tenvir ve irşad için eserlerinden göndermeyi tasavvur buyurmuşlar. Bu vesileyle ben de bunları yazıyorum. Valideniz hanımın ellerinden öperiz. Mesrur Bey'e ve diğer akrabalarınıza selam ederim. Muhterem Dayı Beye, Müftü Efendiye de selâm ederim. Hürmetle ellerinden sıkarım vesselâm.."

Kardeşiniz Dr.Tahir Barçın Üstadın Besim Beye mektubu Yine bu günlerinde Bediüzzaman Hazretleri memleketine ve hemşehrilerine hitaben şu satırları yazıyordu. "Aziz Sıddık Kardeşlerim, Şeyh Nesim ve Müftüzade merhum Sadullah Efendi'nin Mahdumu, "Evvelen: Ramazan'ınızı ve seksen sene bir ömr-ü bakiyi kazandırabilen Leyle-i Kadrinizi tebrik ile beraber, yirmi-otuz sene benim oraya, her hafta bir mektup yazmasına bedel, sizlere o şirin vatanıma ve muhterem iki büyük hanedanlarımıza iki büyük mektu [] Bahtiyar doktorlardan, Dr. Tahir Barçın'ın l947 yılı Temmuz'unda Emirdağ'dan Bitlis'e, eczacı Besim Müftügil Bey'e yazdığı mektup.

sh»:(Sn.Şh. S.265) bum olarak, arzunuza binaen, Zülfikâr ve Asa-yı Musa namında iki kitabı gönderiyorum. Zülfikar bizzat Şeyh Nesim'de, Asa-yı Musa da Eczacı kardeşimizde bulunmakla beraber, her iki kitab, her birinize aittir. İnşaallah Risale-i Nur'dan daha mühim mecmualar, onlar gibi, tam arzunuza ve oranın istifadesine medar olmak şartıyla gönderilecek. "Ben Bitlis'le, hususan iki hanedanınızla pek çok alakadarım. Fakat şimdiye kadar, çelik bir çember içinde bulunmak gibi, o şirin vatanımla ve o hanedanlarla alakam zahirî kesilmişti ve tam fedakâr ve nurlara benim bedelime sahip olacak bazı zatları bekliyordum. İnşaallah ikiniz o ümidimin hakikatını göstereceksiniz.

"Oralarda hayatta kalan ahbablarıma pek çok selâm edip, hususan benimle beraber, menfi müftüzade Abdülmecid, hayatta mıdır? Onu çok merak ediyorum? Ve onu merhum Sadullah Efendiyi, merhum Şeyh Abdülbaki Hazretlerini hiç unutmuyorum. "Dualarımda daima hissedar ediyorum. Elbaki Hüvelbaki Hasta kardeşiniz ve duanıza muhtaç Said Nursi

Mektupda ismi geçen Şeyh Nesim Efendi, Kâsım Küfrevî'nin Ağabeyi Cesim Küfrevî'nin babasıdır. Kendileri l952'lerde rahmetlik olmuştu. Şeyh Abdülbaki Efendi ise, Kasım Küfrevî Beyin babasıdır. Kendileri l944'lerde vefat etmişti. Bitlis müftülerinden ve Üstad Bediüzzaman'ın Burdur sürgününde birlikte olduğu ve mektubunda hayatta olup olmadığını sorduğu Abdülmecid Efendi ise l940'larda vefat etmiştir.

sh»:(Sn.Şh. S.266)

sh»:(Sn.Şh. S.267)

BARLA ŞAHİTLERİ (l926-l934)

sh»:(Sn.Şh. S.268)

[] Barla Nahiye Müdürü Cemal Can Burdur'da polis olduğu yıllarda. CEMAL CAN Barla nahiye müdürü Cemal Can l899'da Burdur'da doğdu. l93l-l936 yılları arasında Barla Nahiye müdürlüğü yaptı. Daha önceleri Burdur emniyetinde polis olarak vazife yaparken l93l'de Barla'ya Nahiye Müdürü olarak tayin edilmiş. Said Nursî'yi Isparta'ya verdiler "Antalya tarafından üçyüz-dörtyüz kadar kişi sürgün gelmişti. Bediüzzaman bunların arasındaydı" "Kafile kafile geliyorlardı. Bediüzzaman'ın içinde olduğu kafile altı kişiydi. "Şeyh Said'in akrabaları Tefenni tarafına gönderildi. Said Nursî'yi ise Isparta'ya verdiler. "Sonra ben resmî görevle Barla nahiyesine tayin edildiğimde, Bediüzzaman da Barla'da idi. "Benim tanıdığım ve şahid olduğum kadarıyla, kendileri münzevî bir hayat yaşıyorlardı. Sık sık kırlara, bağ ve bahçeler gidiyordu. Yalnız başına dağlarda gezerdi. Eğridir Gölünün kenarlarına da sık sık giderdi. Zannediyorum temiz havada kalmayı çok severdi. Geri kalan vakitlerini ibadetle geçirirdi. İnsan psikolojisini iyi biliyordu "Benimle konuşurken: 'Benim karşımda müdür yok. Cemal Bey var. Cemal Bey benim dostumdur' derdi. İnsan psikolojisini iyi biliyordu. Sonra insanların fizyonomisinden de çok iyi anlıyordu.

sh»:(Sn.Şh. S.269) "Kendisinin göl kenarında ağaç dalları arasında kaldığı bir köşkü vardı. Bahar ve yaz günlrinde bu köşke sık sık giderdi. Eğridir yolu için çalışıyorduk. Dinamitle yol açıyorduk. Seher vakti dinamitleri ateşleyecektik. Bu sebepten sabahın erken saatlerinde kalkıp, atla Eğridir taraflarına gidiyordum. İlama iskelesine yaklaştığımda bir ses duydum. Seherin o sessiz vaktinde, ses dalgalar halinde yayılıyordu. Hattâ at ürktü. "Müdür Bey! Müdür Bey!' diye çağırıyordu. Baktım Hoca Efendi göle girmiş, sadece başı görünüyordu. Beni yanına çağırdı. Gittim, Ağaçtaki köşküne çıkmamı söyledi, az sonra kendisi de çıkarak köşkte çay demledi ve bana çay ikram etti. "Baharın, o alaca karanlık vaktinde yapayalnız, sahil kenarında yaşıyordu. Çok zeki bir insandı "Çok zeki bir insandı. Fizyonomi itibariyle, karşısına biri gelince o adamın nasıl bir kimse olduğunu derhal anlıyordu. Onun halet-i ruhiyesine göre konuşup, öyle ders veriyordu. "Herkeste bir merak vardı. Her çeşit insan kendisini görmek, ziyaret etmek ve konuşmak isterdi. "Bütün o civarlardan ziyaretine gelirlerdi. Gelenlerin yapmak istedikleri yardımları ve hediyeleri almazdı. Sıhhatine çok itina ederdi. Az yerdi. Yaşayışı muntazamdı. [] Barla Nahiye Müdürü Cemal Can (Ayakta soldan ikinci) Isparta Valisi M. Fevzi Daldal (ortada oturan, beyaz elbiseli) Eğridir'de bir mesirede.

sh»:(Sn.Şh. S.270) "Barla'daki ezan meselesi de benim zamanımda oldu. Arapça ezan okumak yasaktı. Ama Hoca hiç Türkçe ezan okumazdı. Biz bu durumu bilirdik, fakat idare ederdik. Sonra bize sık sık emirler gelirdi. Neticede bir defasında sabah namazı vaktinde ezan okurken, zabıt tuttuk ve gönderdik."

Şefkat tokadı ve hikâyesi Bu meseleye Bediüzzaman Mektubat adlı eserinde şu şekilde temas eder: "Bir müdür, dost iken, âmirlerinin hatırı için ve ehl-i dünyanın teveccühünü kazanmak fikriyle şahsıma değil, hizmetkârlığım cihetinde rakibâne ve düşmânâne vaziyet aldı, kendi maksadının aksiyle tokat yedi. Ümid edilmediği bir meselede ikibuçuk seneye mahkûm edildi. Sonra Kur'ân'ın hizmetkârlarından dua istedi. İnşaallah belki kurtulacak, çünkü ona dua edildi.¹ Bediüzaman'ın belirttiği mahkûmiyet hâdisesinin aslı şudur: Burdur'da emniyette çalışırken, başından bir hadise geçmiş. Bu hâdisenin üzerinden epey zaman geçtikten sonra, kendi ifadesiyle dört sene onbir aya mahkûm olmuş. Bu hâdisenin mahiyetini sorduk şöyle anlattı: "Burdur'da Hakkı isminde sarhoş bir adam vardı. Daima sarhoş geziyordu. Ben devriye geziyordum. Belediye gazinosuna girmiştim. Sarhoş Hakkı da kafayı iyice çekip, çarşıda bir dükkânın camını kırmış ve gelmiş, gazinoda eğleniyordu. Ben Hakkı'yı alıp evine bırakacaktım. "Hakkı ile çıkarken Komiser Deli Mehmed karşımıza çıktı. 'Ne var' diye sorunca ben hâdiseyi anlattım. Hakkı'yı cadde ortasında dövmeye başladı. Karakola götürdü, orada da Hakkı'ya çok dayak attı. Hattâ o kadar ki, hâdiseyi gören Ağır Ceza Reisi 'Bırak yahu yeter' diye dayanamayıp Komiseri ikaz etti. "Sonra hâdise mahkemeye intikal etti. Kör Hakkı, Ankara'ya kadar gidip şikâyet etmiş. Hattâ İsmet Paşanın arabasının önüne yatmış, hakkının aranmasını istemiş. Hâdise böyle büyümüştü. Burdur Valisi Celâl Bey vardı. Hâdiseyle o da ilgileniyordu. Bu dâvâ böylece devam edip giderken, beni Sütçüler'e verdiler. Daha sonra da Barla'ya nahiye müdürü olarak tayin ettiler. "Aradan epey zaman geçti. Hiç beklenmedik ve umulmadık bir ____________ ¹ . Mektubat, 3l4.

sh»:(Sn.Şh. S.271) zamanda bizi mahkûm ettiler. Barla'ya mahkûmiyet kararımız geldi. "Sonra temyiz ettim, epey uğraştıktan sonra, kararı bozdurduk. Böylece bir hâdiseyi atlatmış oldum. "Eğridir'de bir eczacı vardı. Ziyaretine gelip bazı sorular soruyordu. Yine bir gün Kaymakamla birlikte gelmişlerdi. Ben de onlara katılarak Hoca Efendinin evine gittik. Eczacı suallerini sordu. Kendisi de cevaplar verdi." Cemal Can'ın anlattığı bu mesele de "Eczacı Efendinin sorduğu suallere cevap" diye, Nur Külliyatında geçmektedir. (Bkz: Mektubat, l2'nci Mektup, s. 4l).

sh»:(Sn.Şh. S.272) [] Hakkı Tığlı HAKKI TIĞLI l875'te doğdu. Bediüzzaman'ın ilk talebelerindendir. l935'te Eskişehir hapishanesinde Bediüzzaman'la birlikte yattı. Hayatının en mesut anlarının Üstadıyla birlikte Eskişehir hapishanesinde geçirdiği anlar olduğunu söylerdi. Eğridir Müftüsü Hüsnü Efendinin kardeşi ve Bediüzzaman'ın muarızı olan Tevfik Tığlı'nın amcasıdır. Bediüzzaman'ın l930 öncesi, Barla'dan Eğirdir'de bulunan Hakkı Tığlı'ya yazdığı bir mektup. Mektubun "selâm," "gayretli ve ciddî, samimî" diye başlayan kelimeleri bizzat Bediüzzaman'ın el yazısıyladır. "Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü, "Gayretli ve ciddî, samimî kardeşim Hakkı Efendi,

"Üç sözü bana gönderdiğin için, üç senelik tembelliğini bana unutturdun. Daha sana tembel demeyeceğim. Hem beni o kadar memnun ettin, binler hediyeden fazla kıymettar düştü, üç senelik tembelliğini unutturdu. "Sual ettiğin meselede gayet acele, bir-iki saat zarfında kısa bir cevap size gönderildi. Biz de kalmadı. Eğer beğenirseniz siz yazın. Nüshamızı bize gönderiniz. Yirmi İkinci Sözün iki hikâye-i temsiliyesini evvel size göndermiştik. Birisi Süleyman Efendinin, birisi de benimdir ki, haşiyelidir. Siz haşiyelerini yazınız. Nüshamı gönderiniz. Bize de lâzımdır. Fakat başında yazılan âyette bir sehiv var. Ona bedel 'Ve tilke'l-emsâlü nadribühâ linnâsı leallehüm yetefekkerûn' âyetini yazınız. "Misafir Müftü Efendi, Hulûsi Bey, Hafız Mustafa bütün senin yanındaki dostlara selâm ederim. Şu Ramazan-ı Şerifte umumunuzdan dua istiyorum. Herhalde bana dua etmelisiniz. Ben de size dua ediyorum. Bilhassa misafir Müftü Efendinin duasını istiyorum, ben de ona dua ediyorum. Çok selâm ediyorum."

sh»:(Sn.Şh. S.273) [] Üstadın Hakkı Tığlı'ya yazdığı bir mektup l935'deki Eskişehir hapsinde Üstadla birlikte yatan Hakkı Tığlı'yı Yirmi Yedinci Lem'a'daki mahkeme müdafaasında Üstad Bediüzzaman şöyle ifade ediyordu: "Eğirdirli Hakkı Efendi. "Dokuz sene Barla'da oturduğum halde, belki karşıdan iki-üç defa ancak şahıs ve hüviyetini hapishanede anlamış olduğum bu eski zat, eskiden beri hükûmet hizmetinde ve sonra da dâvâ vekili olduğundan, benim gibi dünyadan münasebeti az bulunmakla beraber, dokuz sene Barla'da bulunduğum müddet ziyade bana karşı rakibane ve tarafgirane vaziyet alan onun kardeşi olan müftü ve oğlu Barla'da başmuallim Tevfik olduğundan, bu zat benimle hususî bir fikir ve mesleğime taraftar ve naşir olmak değil, bilakis kardeşine ve

sh»:(Sn.Şh. S.274) biraderzadesine irtibatı münasebetiyle ve hükûmetin işlerinde bulunmak cihetiyle aleyhimde tarafgirâne vaziyet almak iktiza ettiğinden, iddianamede bunu en mühim gizli efkârıma bir vasıta göstermek suretiyle, onu da buraya kadar sürükleyip getirmek, elbette tetkikatın noksaniyetinden ileri gelse gerektir. Mesmuatıma göre, bu zatın harekât-ı milliye zamanında hükûmet lehinde çalıştığı ve müstakimane bir surette ehl-i garaza kadrşı sebat ettiğinden, şahsî çok düşmanlar kazandığından, bu defaki hem onun perişaniyetine, hem bizim zararımıza bunun şahsî düşmanlarının çok medhali olmuştur. Benimle münasebeti olmamasına rağmen, hakkında daha tahakkuk etmeyen bir suç tevkifhanede sürüncemeye bırakılması adalete muveafık olamayacağından, bir an evvel men-i muhakemesiyle çoluk ve çocuklarının başına gönderilmesi mahkemenin adaleti iktizasındandır."

(N.Şahiner) sh»: (Sn.Şh.S.275)

sh»: (Sn.Şh.S.276)

sh»: (Sn.Şh.S.277)

sh»: (Sn.Şh.S.278)

sh»: (Sn.Şh.S.279)

sh»: (Sn.Şh.S.280) [] Dr.Yusuf Kemal Durakoğlu DR.YUSUF KEMAL DURAKOĞLU (Bahtiyar Doktor) Yirmi Yedinci Mektub'un fıkraları içinde bir doktora yazılan bir mektup vardır. Bu mektup, "Merhaba, ey kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum" ifadeleriyle başlar. Nurlarla müşerref olan birçok bahtiyar doktor bulunmaktadır. İşte bu bahtiyar doktorların ilki sayılabilen zat ise, Dr.Yusuf Kemal Durakoğlu'dur. Dr.Yusuf Kemal, l900'de Uluborlu'da dünyaya gelmişti. Tıp Fakültesi'ni İstanbul'da bitirdi. Samsun ve Eğridir'de görev yaptı. Daha sonraları Isparta Hastanesi'ne baştabip olduğu yıllarda, Üstad Bediüzzaman'ı tanıdı ve Nur Risalelerini okumaya başladı. Barla'da Üstad Bediüzzaman'ı ziyaretlerinde ve derslerinde bulundu. Zaman zaman Barla'ya gidip geliyordu. Emekliliğine yakın da İstanbul Gülhane Hastahanesi'nde baştabiplik yaptı. Emekli olunca, memleketi olan Uluborlu'ya döndü. l969'da vefat etti ve Uluborlu Mezarlığına gömüldü. Dr.Yusuf Kemal Durakoğlu, Barla Lâhikası'nda Üstad Bediüzzaman'a yazdığı bir mektubun Sözler hakkında şunları ifade ediyordu: "Mezarıma kadar dinî akidelerinizin esiri ve kurbanıyım. Üstadım, sizin Sözler'iniz benim dinî muhayyilemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecraya sevketti. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum." (Bahtiyar doktora yazılan mektup için bkz.Barla Lâhikası s.57)

sh»:(Sn.Şh.S.281) [] İhsan Üstündağ İHSAN ÜSTÜNDAĞ l902'de Elâzığ'da doğan İhsan Üstündağ, Isparta'nın-eski ismiyle-Cebel nahiyesinde, Sütlüce kazâsında nahiye müdürlüğü yapmış, Eğirdir'de ise kaymakam vekilliğinde bulunmuştu. İhsan Üstündağ l926 ile l930 yıllarında Sütlüce kazâsında ve Eğirdir'de vazifeler yapmış. Bir köy meselesi için, Eğirdir mal müdürü, bir eczacı ve kazanın doktoru Kemal Beyle birlikte Eğirdir'den Barla'ya gitmişler. İhsan Üstündağ o günlerde cereyan eden ve şahidi bulunduğu hadiseleri şöyle anlatmaktadır: Bediüzzaman'ın verdiği ders "Barla'ya kayıkla giderken bir ara sohbet dinî meselelere geldi. Eczacının dini inancı zayıftı. Bize 'Madem ki Allah var diyorsunuz, Allah şerri niçin yarattı?' diyerek inkâr ediyordu ulûhiyeti. Bir türlü ikna edememiştik. 'Daha fazla konuşma, yoksa seni göle atarız. Barla'ya gidiyoruz, orada Şeyh Efendiye sor, cevabını alırsın' diye kendisine Bediüzzaman'dan bahsettik. Belediye reisinin evine misafir olduk. Daha kahveler bile içmeden Bediüzzaman'a gitmek için haber gönderdik. Bizi memnuniyetle kabul edip, ayakta karşılayarak, 'Benim sizi ziyaret etmem gerekirken, siz ziyaretime geldiniz' diyerek biz daha sual sormadan hayır ve şer bahsini açtı. "Şimdi size şerrin nasıl hayır olabileceğini anlatacağım' dedi. Biz taaccüp edip şaşırdık. Şu misali verdi: 'Kangren olmuş bir kolu kesmek şer değil, hayırdır. Çünkü kol kesilmezse vücut gidecek. Demek Allah bu şerri hayır için yaratmıştır.' Sonra doktor ile eczacıya dönüp 'Siz doktor ve eczacısınız, bunları daha iyi bilirsiniz,' deyince eczacı kireç gibi bem beyaz oldu. Hiçbir kelime konuşamıyordu. "Hoca Efendi ilâveten şu misali de verdi: 'Bir hindinin altına yu

sh»:(Sn.Şh.S.282) yurta konsa ve bu yumurtaların birkaç tanesi bozulsa, diğerlerinden hindiler çıksa bu iş şer oldu denilir mi? Çünkü yumurtadan çıkan her hindi beş yüz yumurta kıymetindedir.' Bilâhare kalbin tıbbî izahını yaptı. Geniş ilmi bilgiler verdi. Birkaç gün sonra Dr.Kemal Bey bana, 'Ben kalbin bu kaar güzel ilmî bir izahını profesörlerden bile işitmemişim' dedi. "Eğirdir'de kaymakam vekilliği yapıyordum. Kaymakam Fikri Beyin tayini çıkmıştı. Masasında Hoca Efendinin kendisine hitaben bir mektubunu bulmuştum. Üslûbu ve edebî ifadeleri hoşuma gittiğinden, mektubu katlayıp cebime koydum. Mektupta mealen, hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: 'Mutlaka farz namazları kılınız. İnşaallah sünnetleri de kılarsınız. Rüyanız hayırlıdır inşaallah.' "Kendisine mektup yazanları tevkif etmişler" "Bir müddet sonra yeni kaymakam geldi. Karadeniz mıntıkasında Bediüzzaman'dan daha büyük âlim olmadığını işittiğini söylüyordu. Ben de kendisine mektubunu verip okuttum. Sonra korkusundan, Muratoğlu lâkabıyla anılan Isparta valisine gammazlık yaptı. Eski kaymakam Fikri Beyin Bediüzzaman'a sevgisi olduğunu, gelen gidenlere müsamaha gösterdiğini gelen mektubu hep söylemiş. Benden mektubu sordular. Ben kaybettiğim için veremedim. Mektubun nelerden bahsettiğini söyleyince sustular. O esnada Senirkent'e tayin oldum. Senirkent'te Hoca Efendiye bir mektup yazmak istedim. İki-üç gün sonra tanımadığım bir şahıs bana Hoca Efendiden selâm getirdi, mektup yazmamamı söyledi. Ben de mektup yazmaktan vazgeçtim. "Sonra öğrendim ki, Hocanın evine baskın yapmışlar, kendisine mektup yazanları tevkif etmişler. Ben de Bediüzzaman'ın ikazıyla tevkif edilmekten kurtulmuş oldum." NURLU ŞELÂLE "Eğridir gölü o gün âh, ne kadar güzeldi "Güler yüzle bizleri, sinesinde gezdirdi.

"Güneşli, mavi göl, hoş manzara göstermiş "Büyük küçük balıklar kanat çırpıp sevinmiş.

sh»:(Sn.Şh.S.283) "Sanki selâm getirmiş güvercinler, kumrular "Tâ göklere yükselen o yem yeşil çamlar.

"Fazilet timsaliydi Üstad Said Nursî "Âlem ihtiram edip, sevmişti kendisini.

"Namaz ve niyaz ile hamd ü sena ederdi "Herkesi severdi, doğru yol gösterirdi.

"Güzel Barla'da gördüm o Bediüzzaman'ı "Nurlu şelâle idi açıklarken Kur'ân'ı.

"O nurlu şelâle koca bir derya oldu "İçtikçe o deryadan gönül şifa bulurdu.

"Nurumuz, sultanımız, değilken ben bir damla "Elli beş sene sonra yazdım, beni bağışla."

l983 - İhsan Üstündağ (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.284) [] Muhacir Hafız Ahmed MUHACİR HAFIZ AHMED (KARACA) Barla eşrafından, tüccar, hâfız hoca.. Muhacir Hafız denmesinin sebebi: Macaristan'dan Rumeli'den geldikleri için, yani evlad-ı Fatihandan olduğu için.. Bediüzzaman'ın medresesinin bitişiğindeki Yokuşbaşı Mescidinde imamlık yapmaktaydı. Evi ise Bediüzzaman'ın imamlık yaptığı Muş veşya Muş Mescidinin karşısındaydı. Bediüzzaman Barla'ya ilk teşriflerinde bir hafta kadar Muhacir Hafız Ahmed'e misafir olmuştu. "Başımıza devlet kuşu kondu" Muhacir Hafız Ahmed, Bediüzzaman'ın büyük şahsiyetini yakından müşahede etmişti. Bu hususu hanımına daima ifade etmişti. "Başımıza devlet kuşu kondu. Ne yapıp yapıp Bediüzzaman'ı memnun etmeliyiz. Barla'dan memnun olarak ayrılmalıdır. Şayet hata edersek bu zat bizi yakar, çok dikkatli olmalıyız!" diye haremini ikaz etmiştir.

İkinci ve Onuncu Lem'alar'da, ayrıca Emirdağ Mektuplarında hizmetleri ve Nurlu Üstada olan yakınlığı anlatılmaktadır. İki kızı Sania ve Nafia, iki damadı Bahri Çağlar ve Berber Mehmed, oğlu Kâzım ile Nurlara ehemmiyetli hizmetleri olmuştur. l948'de vefat etmiştir. Barlalı Nur kâtiplerinden Şamlı Hafız Tevfik Göksu, Emirdağ'a Üstada yazdığı bir mektupla Muhacir Hafız'ın vefat ettiğini bildirmiştir.

sh»:(Sn.Şh.S.285) Bediüzzaman ise, bu mektup üzerine Muhacir Hafız'ın hizmetleriyle alâkalı olarak şunları ifade etmiştir: Çoluk çocuğuyla Üstada hizmet etti "Sekiz sene çoluk çocuğuyla sadakatla bana hizmet eden ve evlad ve ahfad ve refika ve damatlariyle Nurlara ciddi çalışan ve vaazlarını bütün Nurlardan veren ve vefatından on dakika evvel dünyaca en ehemmiyetli vasiyeti, kendinin Nur Risalelerini tekmil için Şamlı Hafız'a rica eden, vefatından iki gün evvel bana mektup yazıp.... Şamlı Hafız ikinci sahifesinde yazdığı vefat haberini aldığım merhum Muhacir Hafız Ahmed'in dünyadan göçmesi, aynen Abdurrahman gibi beni çok sarstı, ağlattırdı..... Binler rahmet onun ruhuna insin, âmin. Kabri de hanesi gibi Kur'ân ve Nurun bir menzili olsun.." Kabri Barla mezaristanındadır. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.286) [] Sıddık Süleyman Kervancı

SIDDIK SÜLEYMAN KERVANCI Sıddık ünvanını ona Bediüzzaman vermişti. Sekiz sene sadakatla, bağlılıkla Üstadına hizmet etmişti. Barla'da Bediüzzaman'a sahip çıkan, ona yardım eden, hizmet eden bu zat, 6 Mayıs l965 Perşembe günü Hakk'ın rahmetine yürümüştü. Ankara'da vefat ettikten sonra, Barla'ya getirilmiş ve Barla kabristanına defnedilmişti. Nura olan intisabından sonra, bir Dere Bahçesi olan bağ ve bahçesi "Cennet Bahçesi" olmuştu. Risale-i Nur'un Yirmi Sekizinci Söz'ü olan "Cennet Bahsi" Sıddık Süleyman'ın bahçesinde yazılmıştı. Bu te'liften sonra Nur'un satırlarına Süleyman'ın bahçesi "Cennet Bahçesi" olarak girdi. Bediüzzaman, Barla Mektuplarının sonundaki uzun mektubunda Sıddık Süleyman'dan sitayişle, memnuniyetle bahsetmektedir. Sıddık Süleyman'ın mübarek şahsiyeti, Sözler Mektubat ve Lahikalarda zikredilmektedir. Cenab-ı Hak mübarek ruhuna binler rahmet yağdırsın. [] Sıddık Süleyman'ın Barla mezarlığındaki kabri (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.287) [] Bekir Dikmen BEKİR DİKMEN

İlk Nur Risalesini bastırdı Nur Risalelerinden Onuncu Lem'a'da ve Emirdağ Mektuplarında ismi, bahsi ve hizmeti geçen Bekir Bey (Dikmen) Barlalı bir tüccardır. Bekir Dikmen, l898 senesinde Barla'da doğmuş, l954 senesinde İstanbul'da vefat etmiştir. Edirnekapı Şehitliğine defnedilmiştir. Onuncu Lem'a'da Bediüzzaman Bekir Beyden şöyle bahis açmaktadır: "Bekir Efendi Onuncu Söz'ü tab etti. İ'caz-ı Kur'ân'a dair Yirmi Beşinci Söz'ü yeni huruf çıkmadan tab etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz'ün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi onu da göndereceğiz diye yazdık..." Bekir Beyle alâkalı olarak şefkat tokatlarının altıncısı olan yukarıdaki parça, Bekir Beyin, Üstadın fakir halini düşünerek Yirmi Beşinci Sözü' bastırmadığını anlatmaktadır. Neticede harf inkılabı olunca eser basılamıyor, Bekir Beyin dokuz yüz lirasını hırsızlar çalıyor. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yiyor. Bediüzzaman: "İnşaallah ziyaa giden dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçti" diye ifade etmektedir. Bekir Bey, ilk Nur Risalesini bastırmak ve Nur'un ilk nâşiri olmak gibi bir devlet ve saadete nail olan bahtiyarlardan olarak ebediyete intikal etti. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.288) [] Şamlı Hafız Tevfik TEVFİK GÖKSU (Şamlı Hafız)

"Oğlum, bu zata ileride hizmet edeceksin" "Şamlı Hafız" lakabiyle anılan Tevfik Göksu, Barla'nın Akmescit Mahallesinde l887'de dünyaya gelmiştir. kendisine "Şamlı" denmesinin sebebi; subay olan babası Veli Beyle beraber Şam'da yirmi yıl kalmasıdır. "Şam'da olduğu yıllarda Bediüzzaman Said Nursî'yi görmüş ve Emevîye Camiindeki hutbesini dinlemişti. Âlim ve ehl-i kalb bir zat olan babası, Bediüzzaman'ı göstererek: "Bak oğlum, bu zat meşhur bir zattır. Ona iyi bak. İlerde bu zata hizmet edeceksin" demişti. Bilâhare Said Nursî, Barla nahiyesine nefyedildiği yıllarda ona talebe ve kâtip olmuş; çok güzel hattıyle Bediüzzaman'ın Nur Risalelerini yazmış ve çoğaltmıştır. l935 Eskişehir, l943 Denizli hapislerinde yatmıştır. l965 yılınde vefat eden Şamlı Tevfik'in kabri, Barla mezarlığındadır. [] Şamlı Hâfız Tevfik merhumun yazdığı l9. Mektub'un baş tarafı (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.289) [] Muallim Ahmed Galip Keskin MUALLİM AHMED GALİP KESKİN Hattat ve şâir olan bu zat, Bediüzzaman'ın talebelerindendir. Onunla birlikte Eskişehir'de mevkuf kalmıştır.

l900 yılında Yalvaç'ta doğmuştur. l940 Şubat'ında Yalvaç'ta bir çayhanede şube reisinin yere düşen silâhı patlıyor ve çıkan kurşun Galip Beyin kasığına isabet ediyor. Kaldırıldığı Konya Devlet Hastanesinde vefat ediyor. Kabri Konya'dadır. Galip Beyin henüz basılmamış bir dîvanı vardır. Bediüzzaman Said Nursî, Eskişehir müdafaası olan 27. Lem'a'da Muallim Galip Beyi şöyle anlatır: "Muallim Galip, üç dört sene evvel Barla'da iken muallimliği münasebeti ile haftada, bazan yirmi günde bir defa ayak üstünde görüşüyorduk. Bu zat hattattır. Hüsn-ü hattından istifade etmek için kendime mahsus eskiden yazdığım Mu'cizat-ı Ahmediye ve İ'caz-ı Kur'ân risalelerini yazdırdım. Odamda talik ettiğim bir-iki levhayı da bana yazdı. "İşte münasebetimiz bu kadardır. Bu zatın şiire hevesi bulunduğundan, ben de şâir olmadığımdan, hiç bir risalemi Onuncu Söz'den başka vermedim. Onuncu Söz'ü de başkasına vermiş. Yanında hiç bir eserim bulunmadığı halde benim mevhum suçumdan elbette hakikî bir hisse ona ifraz edilmez. Bunun gibi çoklar var. Men-i muhakeme ile haklarında adaletin tecellisini bekliyorlar." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.290) [] Abdullah Çavuş ABDULLAH ÇAVUŞ (YAVAŞER) Barla nahiyesinin Yokuşbaşı Mahallesinden olan Abdullah Yavaşer, Bediüzzaman'ın komşusu ve sadık talebelerindendir. Askerlik vazifesini çavuş olarak yaptığı için Bediüzzaman ve köylüleri tarafından Abdullah Çavuş olarak yâd edilmiş ve Nur Risalelerine bu isim ve ünvanla yazılmıştır.

Bediüzzaman'a olan yakınlığını Denizli hapsinde beraber olmalarından da anlamaktayız. Denizli'de Üstadıyla beraber yatan Abdullah Çavuş, neticede diğer Nur Talebeleri gibi beraaat ve tahliye edilmişti. Mektubat isimli Nur'un şaheserlerinden "On Altıncı Mektup"ta Bediüzzaman, Abdullah Çavuş'tan şöyle bahis açar: "Şu mübarek Ramazan'da, yalnız iki haneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnuum. Mütebakisi, bütün Ramazan'da benim idareme bakan mübarek bir hanenin ve Sâdık bir arkadaşım olan o hane sahibi Abdullah Çavuş'un ihbarı ve şehadetiyle üç ekmek, bir kıyye (Okka, şimdiki l282 gram) pirinç bana kâfi gelmiştir. Hatta o pirinç on beş gün Ramazan'dan sonra bitmiştir." Mahkeme kararlarına yanlışlıkla soy ismi Savaşer olarak geçen Abdullah Çavuşa, Barla'da "Yavaşların Abdullah" demektedirler. Abdullah Çavuş, Üstadı Bediüzzaman gibi l960 senesinde Cenab-ı Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.291) [] Sabri Arseven SABRİ ARSEVEN Santrol Sabri-Nur iskele memuru Sabri-Sıddık Sabri Sabri Arseven, Eğirdir'in Bedre köyünün imamıdır. Bediüzzaman Sadi Nursî'ye talebe olup, onun mukaddes davasına hizmetkâr olan bahtiyar simalardandır.

l893 senesinde dünyaya gelen Sabri Efendi, l954 senesinin 20 Şubat'ında Eğirdir'in Pazar Köyünden Bedre'ye dönerken kamyonun devrilmesiyle, beyin kanaması geçirmiş ve böylece Hakk'ın rahmetine intikal etmişti. Bediüzzaman, Sabri Efendinin cenazesine bizzat iştirak etmişti. Elli haneli Bedre köyünün mezarlığında medfun Sabri Hocanın mezar taşında şunları okumaktayız: "Gel nazar kıl mezarımın taşına "Âkil isen aklını al başına Ben de bir dem sürdüm sefa cihanda Akıbet bak, taş diktiler başıma." [] Hacı Hafız Sabri Efendinin (Santral Sabri)'nin Bedre mezarlığındaki kabri (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.292) l943 sensinde Bediüzzaman'la birlikte Denizli'de dokuz ay hapis yatan Sabri Efendi için Nur'un mektuplarında çeşitli iltifatlar ve takdirkâr cümleler bulunmaktadır. Bunlardan birinde, Kastamonu mektuplarında şunları okumaktayız: Üstadla kardeşlik sikkesi "Sıddık Sabri! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikesini gördüğüm zaman bir hiss-i kablelvuku ile kalbime geldi: Bu zat mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden razı olsun." ¹

Sabri Hocanın da ayak parmaklarının ikinci ve üçüncüsü, Bediüzzaman'ın ayak parmakları gibi birbirine yapışık bir şekildeymiş. Kastamonu mektuplarındaki cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesi" mezkûr mânaya işaret etmektedir. Nur iskele memuru Hacı Sabri Efendi, Nur Risalelerinin ilk neşir senelerinde santrallık vazifesini hakkıyla yapmıştı. Etraf köylere Nurları yaymıştı. Barla'da bulunan Bediüzzaman'la bir santral gibi irtibat kurmuştu. Eğirdir Gölü sahillerinde her köyün, nahiye ve kazalarının iskeleleri vardır. Bedre, İlama ve Barla iskeleleri birbirini takip ederek sahil boyunca uzanır. Sabri Efendi, bulunduğu Bedre köyünde "Nur iskele memuru" olarak da vazifesini yapmıştı. Nurları Bedre iskelesinden diğer köylere tevzi ederdi. Sadakat ve bağlılığının bir nişanesi olarak Bediüzzaman kendisine "Sıddık Sabri" diyordu. Albay Hacı Hulusi Yahyagil'e nisbet ediyor; "Hulusi-i Sani" yani "ikinci Hulusi" diyordu Bediüzzaman.² Eğirdir Gölünün güzel sahillerinde Nur iskele memuru Santral Sabri'nin aziz hatıraları dillerde söylenir durur. Dilden dile naklolan bu hatıralardan birinde şunları tesbit etmiştik: Bediüzzaman'ın cübbesi ile yangını söndürdü. Bediüzzaman'ın Barla'da Nur Risalelerini telif ettiği senelerde, yani l926 ve l934 seneleri arasında Bedre yakınlarındaki bir korulukta yangın çıkıyor. Sabri Efendi bu alevleri ne yaptıysa söndüremiyor, önleyemiyor. Neticede sırtında Üstadından yadigar olarak bulunan cübbeyi çıkartarak alevlere doğru uzatıyor, dalga dalga ya ______________ ¹. Kastamonu Lahikası, s23 ². Bu malumatların bir kısmını Hacı Sabri Efendinin Bedre'de bulunan oüğlu Yaşar Bey vermiştir.

sh»:(Sn.Şh.S.293)

yılmak istidadı gösteren kızıl alevlere hitap ediyor: "Yak işte yakalabilirsen, işte bu Bediüzzaman'ın cübbesi!" Az sonra alevler çekiliyor, ferini kaybediyor ve nihayet sönüp gidiyor. Bu hâdise Bediüzzaman'a intikal edince, Nurlu Üstad tebessüm ederek Sıddık Sabri Efendiye hitaben: "Keçeli, beni orman koruyucusu mu yaptın!" diye latife yapıyor. Sabri Efendi gibi mübarek zatların en zor şartlar altındaki hizmetleri sayesinde, Nur Risaleleri bugün iman ve irfan ufkumuzu güneşler gibi aydınlatmaktadır. Allah onlardan ebediyyen razı olsun. (N.Şahiner) sh»:(Sn.Şh.S.294) [] Mehmed Keskin MEHMED KESKİN Bediüzzaman'ın Barla'da kaldığı senelerde (l926-l934) zaman zaman berberliğini yapan Mehmed Keskin, l9l5'de Barla'da doğmuş, yine aynı yerde l972'de vefat etmiştir. Kabri Barla mezaristanındadır. Bediüzzaman'ın yakın talebelerinden Muhacir Hafız Ahmed Karaca'nın kızı Saniye Hanımla evlenmiştir. On Altıncı Lem'a'nın "birinci haşiyesi"nde bahsi geçen MEHMED bu zattır.. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.295) []

Çaprazzade Abdullah ÇAPRAZZADE ABDULLAH Bediüzzaman'ın Barlalı talebelerinden olan Çaprazzade Abdullah Efendi, l884'de Barla'da dünyaya gelmiş, l947'de Hicaz'da 63 yaşında iken vefat etmiştir. l6. Lem'a'da bir sual münasebetiyle bahsi geçmektedir. l943'de Bediüzzaman Kastamonu'dan Ankara'ya, oradan da Isparta'ya getirilirken, Ankara-Isparta arasında trende Bediüzzaman'la görüşen Çaprazzade'yi de, bu görüşmesinden dolayı Isparta'ya vardıklarında iki gün nezarette bulundurmuşlardır. Ankara'ya bir ticarî iş için gittiğini, Bediüzzaman'ı Barla'dan aynı mahalleden oldukları için tanıdığını, bir selâm verdiğini isbat edince de serbest bırakılmıştır. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.296) [] Şem'i Güneş ŞEM'İ GÜNEŞ l883'de Barla'da doğdu, l974'de vefat etti. Sikke-i Tasdik-i Gaybî'de geçen yağmur hadisesinde imzası bulunan zatlardandır. Bediüzzaman'ın Muş (Muj) Mescidinde zaman zaman müezziliğini yapmıştır. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.297) [] Mübarek Süleyman

MÜBAREK SÜLEYMAN "Mübarek"liğin sebebi Nur Risalelerinden Yirmi Altıncı Mektup'ta ismi ve bahsi geçen Mübarek Süleyman 20 Ekim l963 tarihinde ahirete intikal etmişti. Barla'nın Çam Dağlarında Bediüzzaman'a misafir olan bu temiz kalbli, mübarek insan ısrarla Cuma gecesi Üstad'ın yanında kalmak istemişti. Bir parça küflenmiş ekmek iki gün, iki kişiye nasıl yetecek diye düşünerek Çam Dağlarında bir yamaca doğru çıkarken bir katran ağacının dalları arasında koca bir ekmek buldukları zaman, Bediüzzaman: "Süleyman müjde Cenab-ı Hak bize rızık verdi" deyince, safi kalbli Süleyman, cevaben: "Bu ekmek bize helal olur mu?" diye sormuştu. Bediüzzaman ondan bu safiyet dolu sözleri işitince: "Vay mübarek vay!..." demişti. İşte bu hâdiseden sonra, safi kalb Süleyman'ın ismi "Mübarek Süleyman" olarak hafızalara intikal etmişti. "Mübarek Süleyman ne âlemde?" Aradan seneler geçmiş, Bediüzzaman bu defa Emirdağ bozkırlarında gurbet ve hicretlerle geçen ömrünü devam ettiriyordu. Barla yaylasından Bahri Çağlar isimli Nur Talebesi, Bediüzzaman'ı Emirdağ'da ziyarete gelmişti. Bu ziyaret esnasında Barla'dan, Barlalılardan, Bediüzzaman'ın Barla'da geçen günlerinden bahisler açılmıştı. Bir ara Üstad, Bahri Efendiye Mübarek Süleyman'ı sormuştu: "Mübarek Süleyman ne âlemde, neler yapıyor?" Bahri Efendi memnuniyet içinde Mübarek Süleyman'ın Risale-i

sh»:(Sn.Şh.S.298)

Nurları yazdığını ifade etmişti: "Mübarek Süleyman Risale yazıyor Efendim." Bediüzzaman bu cevaba şu şekilde mukabelede bulunmuştu: "Onun bir zamanlar Çam Dağlarında söylediği bir söz vardır ki, o söz, onun on sene Risale yazmasından daha hayırlıdır." Mübarek Süleyman'ın safi kalbinin ifadesi olan "Bu ekmek bize helâl olur mu?" sözü "Mübarek" oluşunun bir delili olara Risalelere geçmesine, gönüllerde yaşamasına sebep olmuştur. "Mübarek Süleyman" gibi nice isimsiz mübareklerin, altın kalbli Nur hizmetkârlarının emeklerinin yadigârı olan Nur Risaleleri ebedi kurtuluş rehberi olarak gençliğimizin yolunu ışıldatmaya devam etmektedir. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.299) İLEMALI SABRİ (Sabri Gönenç) Nur manzumesinin ebedlere kayıp giden yıldızlarından birisi de İlemalı Sabri Efendidir. İsmi ve bahsi Nur Risalelerinden Hastalar Risalesi'nin "on üçüncü deva"sında şöyle geçmektedir: "Arkadaşlarımızdan-Allah rahmet etsin-iki genç vardı. Biri İlemalı Sabri, diğeri İslâm Köylü Vezirzâde Mustafa, Bu iki zat, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve iman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum! Hikmetini bilmedim, vefatlarından sonra anladım ki, her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadiyle, sair gafil ve feraizi terk eden gençlere bedel, en mühim bir takva ve en kıymettar bir hizmette ve ahirete nâfi bir vaziyette bulundular. İnşaallah iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medar oldu. Ben onların sıhhati için bazı

ettiğim duayı şimdi anlıyorum. Dünya itibariyle beddua olmuş. İnşaallah o dua, sıhhat-i uhreviye için kabul olunmuştur." Sabri Efendi Isparta'nın İlema köyündendir. l3l6 (l900) senesinde doğan İlemalı Sabri, l934 senesinde rahmete kavuşmuştur. Kabri, ilema ile Barla arasındaki ilema kabristanındadır. Mezar taşında şunları okunmaktadır: "Hüvelbaki, merhum burada yatan Hoca Esat Efendi oğlu Sabri Gönenç ruhuna Fatiha, doğumu l3l6, ölümü l934." Genç yaşında ebediyete göçen, bu halis Nur Talebesine Cenab-ı Hak merahmetler eylesin. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.300) [] Osman Yıldırımkaya OSMAN YILDIRIMKAYA (Katip Osman) Isparta'nın Keçeci mahallesinden İbrahim oğlu Osman yıldırımkaya, l900 yılında dünyaya geldi. Nur Risalelerinde Kâtip Osman diye ismi zikredilmektedir. Bediüzzaman'la birlikte Denizli'de hapis yatmıştır. Güzel yazısı ile Nur Risalelerine büyük hizmetler eden Ispartalı bahtiyarlardandır. Ekim l99l'de vefat etti. "Kâtip Osman" Kendisi Yıldırımkaya soyadını alışını şu şekilde anlatmaktadır: "Cülüsoğlu soy adını alacaktık. Memur 'Bu Arapçadır, böyle soyadı almak yasaktır' demesi üzerine,bizim Cülüsoğlunu, Yıldırımkaya'ya çevirdik."

Nur Risalelerinde "Kâtip Osman" diye anılmaktadır. Gördüğü mübarek rüyalar ise, yine Nurlarda ayrı bir mevki tutar. Üstad Bediüzzaman bir ziyaret ve sohbet esnasında: "Kalemin güzel, yazın güzel, imlân güzel!..." diye kendisine alâka ve iltifat ediyor. Bu teveccühten sonra, Osman Yıldırımkaya "Kâtip Osman" olarak Nurlara geçiyor. "Benim de kâtibim budur" Yine bir gün Üstadın postacısı ve misafirleri Barla'ya getirip götüren Bekir Ağaya Üstad: "Hep senin mi kâtibin olacak, benim de kâtibim işte budur" diye Osman Yıldırımkaya'yı gösteriyor. Mümtaz Nur Talebesi Kâtip Osman Efendi, İstiklâl Harbinde İzmir cephesinde çarpışmış, hizmetlerde bulunmuştu. Üstad'ı Konya'da sakallı olarak görüyor "Kâtip Osman Efendi, Üstad Bediüzzaman'ın Barla'dan Ispar

sh»:(Sn.Şh.S.301) ta'ya getirildiği l934 yazında, Üstad'ını sakallı olarak rüyasında görüyor. Üstad Isparta'ya geldiği zaman, bu rüyayı anlatıyor. Üstad ise: "Karşdeşim rüyada sakal görmek sıkıntıya alâmettir. Ben buraya sıkıntılı olarak geldim. Rüyan mübarektir" diyor. Denizli hapsine giderken Kâtip Osman Efendi, Üstad Bediüzzaman'la birlikte dokuz ay Denizli Hapishanesinde mevkuf kalıyor. Şöyle anlatıyor:

"Isparta'dan ayrılırken beni Hüsrev Abi (Altınbaşak) ile birlikte kelepçelemişlerdi. yolda kelepçeli bir halde sırayla namaz kılmıştık. Üstad'ı da Savlı doksan yaşlarında Hasan Dayı ile birlikte kelepçelemişlerdi. Hasan Dayının yürümeye mecali yoktu. Üstad sanki adamcağızı sırtında taşımışçasına zahmet çekiyordu. Hasan Dayıya 'Bana dayan, bana dayan' diyordu. Zaten ihtiyar adamcağız da Üstad'a dayanarak yürüyordu. Üstad kendisi ise o tarihte altmış yaşından fazlaydı. Üstad'a gül yağı hediye etmiştim "Acı tatlı bir çok hatıralarımız geçti. Dokuz ay düğün, bayram gibi vakit geçirdik. Denizli hapishanesinde. Üstada bir ziyaretim sırasında gül yağı hediye etmiştim, ağzıma iki çay şekeri koydu. Bu şekerin lezzeti ve tadı hâlâ ağzımdadır desem mübalâğa etmiş olmam. Kâtip Osman'ın rüyaları "Hapishanede rüyamda sure-i fethi okudum, "ecren azima"dan sonra uyandım. "Üstad büyük ecir ve sevap ile hapishaneden tahliye edileceğimizi müjdelediler. Hakikaten kısa zaman sonra hem tahliye, hem de beraet ettik." Kâtip Osman Efendinin rüyalarıyla alâkalı fıkralar Risale-i Nur'un lahika mektuplarında neşredilmiştir. Yirmi Yedinci Mektub'un mühim parçalarından olan bu fıkralar için Sikke-i Tasdik-i Gaybi'ye bakılabilir.

sh»:(Sn.Şh.S.302) Üstad'ın vefatı üzerine kiraz ağacı kurudu Kâtip Osman Efendi bir başka hatırasını ise şöyle anlatıyor: "Barla'ya Üstad'a bir sepet kiraz göndermiştim. Kirazı iki gün yememiş. Sonra manevî ihtar almış, üçüncü gün yemiş, yanındaki misafir ve talebelerine de yedirmiş. Üstad Isparta'ya döndüğünde 'Keçeli üçüncü gün izin verildi, yedik kirazından. Fakat bunun kadar lezzetli bir meyva yemedim' diye buyurdu. Beraberce o ağacın yanına gittik. Her sene o ağaçtaki kirazlardan isterdi. Üstad vefat ettiği sene ağaç kurudu."

[] Kâtip Osman son zamanlarında (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.303) [] Hafız Halid HAFIZ HALİD Hafız Halid Tekin önceleri ilkokul öğretmeni idi. Isparta'nın Sütçüler kasabasında ve Eğirdir'in İlâma köyünde vazife yaptı. Öğretmenliği bıraktıktan sonra da Barla'nın Pazar Camiinde imamlık yapmaya başladı. Annesi Behiye Hanım, babası Ömer Lütfi Efendidir. Hafız Halid'in hususiyetleri Aslen Barlalı olan Hafız Halid, medresede tahsil görmüş ve bilâhare tahsilini kendi hususî gayretleriyle inkişaf ettirmişti. Elli beş yaşlarında iken, İstanbul'da son demlerini yaşadığını hisseden Hafız Halid oğlunu yanına çağırarak, veda etmiş ve şöyle demişti: "Ben artık öleceğim. Başımda devamlı olarak Kur'ân-ı Kerîm okuyun ve ağzıma da zemzem suyu damlatın." Bu vedâ sözlerinden bir müddet sonra da, "Canım göğsüme geldi, şu anda boğazıma geldi" diye konuşa konuşa, gayet rahat bir şekilde, ruhunu Rabbine teslim etmişti. Risale-i Nur'un ilk talebe ve kâtiplerinden olan merhum Hafız Halid Efendi mes'uliyetten çok korkardı. Kendisine sorulan dinî bir meseleye hemen cevap vermez, çeşitli kitaplara bakıp meseleyi tetkik ettikten sonra, cevap verirdi. Merhum Hafız Halid, Üstada Barla'dan ayrıldıktan sonra-muhtemelen Kastamonu veya Emirdağ'da iken-aşağıdaki mektubu göndermişti:

"Huzûr-u faziletpenâhiye, "Zehâdetlû, Üstad-ı Ekremim Said Efendi Hazretleri, Evvelâ selâm ile ellerinizi bûs eder ve hatırınızı istifsâr eylerim. Sonra, dokuz defadır selâmınıza nail oluyorum. Kara Alilerin Mustafa Efendi ile benim için 'Gözlerini öpüver' demişsiniz. Memnun oldum. Cenâb-ı Hak beni ve sizi güzel isimleri mûcibince, yüksek merhametine dahil etsin. Bâkî, her an ve zamanda arzum, sıhhat ve selâmet ve saadet ve âfiyetiniz." Sevdiğiniz kardaşınız Hâfız Halid

sh»:(Sn.Şh.S.304) "Siz bizi, biz sizi unutmayalım" Vefatından sonra geride bıraktığı notlarından birinde de şu ifadeler var: "Validem ve biraderim de Bediüzzaman'a selâm ederler ve duasını taleb ederler. vaktiyle ettiğimiz sohbetlerin ¹ çeşnisi dimağımda yer tutmuştur, unutmak kabil değildir. Siz bizi ve biz sizi ilelebed unutmayalım." Hafız Halid Tekin'in, Tarihçe-i Hayat'ın "Barla Hayatı" kısmında, Bediüzzaman'la alâkalı iki sahifelik bir yazısı vardır. Hafız Halid imzasını taşıyan bu makalenin takdiminde Risale-i Nur tesvidinde çok hizmeti sebkeden temiz kalbli, ihlâslı bir hafız, müdakkik bir hoca olan Hafız Halid'in bir fıkrasıdır" cümlesi yer almaktadır. [] Hafız Halid'in mektubunda son hasret cümleleri ve en altta Üstadın el yazısı notu Hafız Halid'in şefkat tokatı

Bahis mevzuu makalede Hafız Halid, Üstadının ilmini, faziletini, yüksek tevazuunu ve eski kıymetli eserlerini anlatmaktadır. Şefkat tokatlarının anlatıldığı l0. Lem'a'da yediği şefkat tokadını kendisi şöyle anlatır: "Evet, itiraf ediyorum. Üstadımın hizmet-i Kur'âniyede neşrettiği âsârın tesvidinde hararetli bir surette bulunduğum zaman mahallemizde bir cami imamlığı vardı. Eski kisve-i ilmiyemi, sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten o hizmete fütur verip, bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz-dokuz ay imamlık ettiğim halde, Müftünün çok vaadlerine rağmen, fevkalâde ________________________ l. Bilhassa l926'dan sonra, l934'e kadar Risale-i Nur Külliyatından Sözler ve Mektûbat'ın hem muhatabı, hem de kâtibi olan Hâfız Halid, daha sonraki yıllarda o eski tatlı günlerini hasretle yâd etmektedir.

sh»:(Sn.Şh.S.305) [] Gençliğinde İstanbul'a geldiği zaman iki kardeşi ile birlikte çektirmiş olduğu fotoğraf. Ortadaki Hafız Halid Efendi, sağındaki kardeşi Tahir, solundaki de kardeşi Cevdet'tir. bir surette sarığı saramadım. Şüphemiz kalmadı ki, o kusurdan bu şefkatli tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhatabı, hem bir müsevvidi idim. Benim çekilmem ile tesvid hususunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise, Yine şükür ki, kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî olduğunu bildik. Ve Şâh-ı Geylânî gibi arkamızda melek-i siyanet gibi bir üstad bulunduğuna itimad ettik." Ez'afü'l-ibâd Hâfız Hâlid Çocuk taziyenamesinin yazılış sebebi

l7. Mektub olan çocuk taziyenamesi de Hafız Halid'in vefat eden çocuğu münasebetiyle kaleme alınmıştı. Başlangıç kısmı şöyledir: "Aziz ahiret kardeşim, Hafız Halid Efendi, "Kardeşim! Çocuğun vefatı beni müteessir etti. Fakat el-hükmü lillah, kazaya rıza, kadere teslim İslâmiyetin bir şiarıdır. Cenâb-ı Hak sizlere sabr-ı cemîl versin. Merhumu da size zahire-i [] Üstadın el yazısıyla: "Evet, küfrün cinnetiyle, dalâletin sekriyle, gafletin baygınlığıyla, ebedî ve ebed müşterisi olan bir lâtife-i insaniye sukut eder, ebedî şeyler yerlerine fâni şeyleri alır, yüksek fiyatı verir."

sh»:(Sn.Şh.S.306) ahiret ve şefaatçı yapsın. Size ve sizin gibi müttaki mü'minlere büyük bir müjde ve hakikî bir tesellîyi gösterecek beş noktayı beyan ederiz." Hafız Halid'in oğlu Enver, l930 yılında, kuşpalazından, yani difteri hastalığından vefat etmişti. l922 doğumlu olan küçük Enver vefat ettiğinde sekiz yaşında idi. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.307) [] Mustafa Çavuş

MUSTAFA ÇAVUŞ Üstadla geçen günleri Bediüzzaman'ın Barla hayatındaki yakın talebelerinden birisi de Mustafa Çavuş'tur. İsmi ve bahsi Nur'ların muhtelif kısımlarında geçmektedir. Mustafa Çavuş, l882 tarihinde dünyaya gelmiş, 2 Şubat l939'da vefat etmiştir. Elli yedi yaşında vefat eden bu zâtın esas ismi Hulusî Mustafa'dır. Hayatının on sekiz senesi askerlikle geçmiştir. Trakya, Çanakkale ve İstanbul'da asker olarak bulunmuştur. İstiklâl Harbinde ve çanakkale müdafaasında bulunmuştur. Kumkale'de top çavuşu olarak vazife yapmıştır. Bediüzzaman'a Barla'da çok hizmet etmiştir. Bir gün Üstadıyla birlikte Çam Dağından Barla'ya dönerken, kuşların ve büyük bir kartalın kanat çırparak Üstadı yolcu ettiklerini, Üstadın da onlara mendil sallayarak selâmlaştıklarını, kuşların Çam Dağından tâ Barla yakınlarına kadar kendilerini takip ettiklerini anlatır. Bunları anlatan Çanakkale gazisi Mustafa Çavuş'un, rikkate gelerek gözleri yaşla dolar. l950'den sonra Barla'ya dönen Bediüzzaman, uzun yıllar kaldığı eve inerken, yokuş üzerinde Mustafa Çavuş'un evinin önünde rikkate gelerek yaşlı gözlerle bir müddet durmuş, İstiklâl Harbi gazisi olan bu ilk Nur hizmetkârının evini temâşâ etmiştir. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.308) [] Mustafa Ertürk MUSTAFA ERTÜRK (Sarıbıçak Mustafa) l905'te Isparta'nın Kuleönü köyünde doğdu ve l955'te vefat etti. Evvelce Sallabacak olan lâkâbını Bediüzzaman Sarıbıçak olarak değiştirmişti. Lâhikalarda ve "Yirmi Altıncı

Lem'a'nın On İkinci Ricasında bahsedilen zat bu Mustafa'dır. "Büyük Ruhlu Küçük Ali'nin ağabeyidir. Nur'larda geçen "Mübarek Heyeti"nin ilki ve ilk temsilcisidir. Denizli hapsinde yatan Nur talebelerindendir. Yine bu Mübarek Mustafa'dan "On Üçüncü Şua"da ve 'Onuncu Lem'a'da da bahisler bulunmaktadır. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.309) [] Abdullah Çavuş ABDULLAH ÇAVUŞ (KULA )

l901 yılında Isparta'nın İslâmköyü'nde dünyaya geldi. İslâmköyü Bir Miraç sabahının aydınlığında girdik, İslâmköye, Uzun zamanlardır, hep arzu ederdim. Fakat bir türlü gidememiştim İslâmköyüne. Isparta'nın bir çok köylerini adım adım gezmiştik. Bedre, İlamâ, Kuleönü, Sav, Çobanİsa, Akkeçeli, Garip, Bozaönü, Yenice ve diğer köylerde çalışmalarımızı sürdürmüştük. İslâmköy denince, Üstad Bediüzzaman'ın bu köye iltifatı, bu köye karşı alâkası ve nihayet Nur davasının ilk şehidi, Hafız Ali gelir benim aklıma. Baharın tatlı havasını ciğerlerimize çekerek, Barla bahçelerinden geçerek, sabahın erken saatlerinde girdik İslâmköye... Bediüzzaman bu köyü 'Nur Fabrikası'nın merkezi olarak isimlendiriyordu. Nur fabrikasının sahibi olarak da, Hafız Ali'yi gösteriyordu. Nur fabrikası sahibi, İslâmköyü'nün yetiştirdiği mübarek bir insandı. "İslâmköyü Risale-i Nur'a pek ziyade alâkadarlıkla, imtiyaz ve sebkat kazanmış...

"Ben İslâmköyünü, Nurs köyü olarak biliyorum... "Nur Fabrikası o köyde dağadağsız teessüs etti, tahmin ediyorum." Bunları düşünerek geziyorduk, İslâmköyünün sokaklarında. İslâmköy de Nur postacısı Abdullah Çavuş'u (Kula) aramaya başlamıştık.

sh»:(Sn.Şh.S.310) Abdullah Çavuş'un evinde Az sonra ihtiyar bir zatla karşılaştık. Tebessüm içinde, yıllar önceki Nur postacılığının ulvî heyecanını taşıyordu yüzünde.. Evinde kurduğu sofrada kahvaltı yapıyorduk. Ama zihnimiz, gönlümüz, bütün duygularımız onun bize anlatacaklarında, getireceği kâğıt parçalarındaydı. O ise, bizi ağırlamak için sofraya çeşit taşımakla meşguldü. Nihayet dayanamayarak : "Yahu Abdullah amca bırak sen şu sofra ile uğraşmayı da, bize Üstad Bediüzzaman'dan anlat, Nur postacılığından bahset. İçerde tavan aralarında, bodrum katlarında, gizli bölmelerdeki kitaplardan risalelerden getir' dedim. Yine güldü derin derin, "Kırk yıl geçti sorduğunuz hikâyenin üstünden. O zamanlardan bu zamana bir şey kalmadı ki," "Biliyorum birşey kalmamıştır. Ama atalarımız, cami yıkılsa da yine mihrabı kalır' demişler. Bize kalanlar kâfidir. Biz kanaatkâr insanlarız' deyince koştu içeriye... Abdullah Çavuş'un postacılığı Az sonra kucağında bir tomar rutubetli sararmış, yer yer yırtılmış, farelerin insafına terkedilmiş kağıt parçaları ile döndü. Biz sofrayı unuttuk, sofradan daha lezzetli bulduğumuz, yılların vesika değerindeki kağıtların tetkikine daldık. Abdullah Kula bir yandan da anlatıyordu:

"İslâmköyden akşamleyin çıkardım, mektub torbasını sırtıma atar, köylere uğrayarak, şafakla birlikte Barla'ya Hucfendiye (Hoca Efendi) ulaştırırdım. "Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder ondan sonra yatardım. "Yine böyle bir gece seferinden sonra vardığımda Hafız Ali Efendi de oradaydı. Kur'ân'ı çeşitli talebelerine taksim etmiş, herkes bir parçasını kendisinin tarifi üzerine yazıyordu. "Çayları Üstad dağıttı" "Ben çay yaptım. Götürüp dağıtacaktım. Üstad tepsiyi elimden alarak kendisi dağıtmak istedi. Ben utanmış ve mahcup olmuştum. Israr ettim. Yine kabul etmedi. aynen bana şunları söyledi: "Yazdığınız, hizmetine koştuğunuz Kur'ân ind-i İlâhî'de makbul oldu. Melekler sizin fotoğrafınızı alıyor. Ben de Kur'ân'ın bir

sh»:(Sn.Şh.S.311) hizmetkârı olarak, size hizmet etmem lâzım' "Tepsiyi elimden alarak çayları kendisi dağıttı. "Bir defasında jandarma evimizi aradı. Aramada 22'nci Söz'ün kapcıkını buldular. Mehmet Başçavuş vardı. Zabıt tutarken 'yırtık kapcık' diyeceğine 'yırttım kapcık' diye yazmış. "Bu sebepten dolayı hakim onu Isparta'ya celbetti, çok sıkıştırdı. Sonra beni bıraktılar." Kur'ân Kerim'in yazılışından bahsedilince, yazdıkları cüzlerden mevcud olup olmadığını sordum. O esnada hatırına bir şey geldi, sür'atle kalkıp dışarı çıktı. Bu defa da elinde renkli bir Kur'ân formasıyla içeri girdi. Getirdiği, Hafız Ali'nin el yazısıydı. Hem de Kur'ân'ın İsrâ Sûresini içine alan bir formaydı. Nur fabrikası İslâmköy'ünde, fabrika sahibinin el yazması Kur'ân forması bulmuştuk. Sevincimize payan yoktu.

Aydınlık bir Miraç sabahında, Miraçdan bahseden sûreyi, Hafız Ali'nin el yazısıyla bulmuştuk. Hafız Ali'nin evine gidiyoruz. Bu sevinçle Abdullah Çavuş'dan Hafız Ali'nin evini sorduk. Yine umursamaz cevaplar verdi. "Bir kısmı yıkıldı, yerine Kur'ânkursu yapıldı" dedi. "Hiç olmazsa yerini görelim" dedim. Kırmadı bizi, hep birlikte kalktık. Az sonra yeni bir yapının önünde durdu. Yanında da eski birköy evi, bir kaç merdivenle çıkılan, tahta, çamur karışımı bir ev... "Buraya girebilir miyiz?" dedim. Abdullah Çavuş'un girdiğimiz evin ve odanın Hafız Ali'nin yattığı yer olduğunu söyledi. [] Hafız Ali'nin evi. Şimdi Kur'ân Kursu olarak hizmet görüyor.

sh»:(Sn.Şh.S.312) İçerde, yerde basit bir hasır üzerine serilmiş yatakta inşaatın bekçisi yatıyordu. Köşede bir gaz tüpü, bulaşık bardaklar, tozlanmış şekerler, bir de küçük tepsi duruyordu. Merakla odanın duvarlarını, pencerelerini, tıkırtılarla vurmaya başladık. Boşluklar olduğu anlaşılıyordu. Hem inşaatın bekçisi, hem de Abdullah Çavuş hayretle bakıyorlardı. Yine Abdullah Kula'nın zihninde parıltılar ve şimşekler çakmaya başladı. "Durun, durun" diyerek, duvardaki tahta kaplamaları ileri geri itmeye uğraştı. İtelediği tahtalardan, bir bölüm açıldı. Gizli bir bölüm, hazine veya para bölümü değil, Halk Partisi zulmünden saklanan Kur'ân tefsirleri. Karanlıklara bırakılan elmas parçaları. Çoşkun bir sevinçle, kağıt parçalarını topluyorduk. Elimizde sert cisimlerle, duvarları, pencereleri döğüyorduk. Pencerenin altından, hususî bölmeler çıktı. Yarım asır el sürülmemiş yerler.

Yine bir bölüm daha açıldı. Duvarın enine ve derinliğine doğru yayılıyordu. Az sonra yeni bir hazine daha bulmuştuk. Kağıt ve kitap hazinesi... Bekçi ağzı açık vaziyette seyrediyordu manzarayı, Önceleri bizi para veya daha başka bir şey arıyor zannetmişti. Biz ise Bediüzzaman'ın hayatını arıyorduk. Bu sevda ile yollara düşmüştük. İslâmköy'ün duvarlarında islâmın bahtını açan Bediüzzaman'ın eserlerini arıyorduk. Denizli hapsinden ebediyete giden Hafız Ali'nin evi, yıllar sonra Kur'ân kursu oluyordu. Bir Kur'ân talebesinin evi, Kur'ân dershanesi oluyordu. Son kalan bakiye binanın, yıkılmaya yüz tutan cidarından, ebede bakan pencereler açmasının sevdalısı olmuştuk. İslâmköy'lü büyük şehidin evini didik didik arama yapıyorduk. Duvarları deliyorduk, pencereleri yıkıyorduk. Halk Partisi'nin şerrinden saklanılan Nurları, yarım yüzyıl sonra, tozların toprakların arasından çıkarıyorduk. Hafız Ali'ye verilen sıkıntı l943 yılında Denizli hapsine götürülen Hafız Ali'nin yolda uğradığı hakareti merhum Refet Bey (Barutçu) şöyle anlatmıştı: "Bizi karanlık bir hayvan vagonuna doldurdular. Kalabalıktan

sh»:(Sn.Şh.S.313) oturacak yer yoktu. Başımızda iri yarı insafsız bir başçavuş bulunuyordu. Eline aldığı büyük bir dengi Hafız Ali'nin üzerine fırlattı. Hafız Ali az kalsın eziliyordu. "İşte Denizli hapsine Hafız Ali böyle gitmişti. Ve oradan şehid olarak çıktı." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.314) [] Hüseyin Arslan

HÜSEYİN ASLAN (Kuzca Hatibi) Kuzca Isparta'nın Sütçüler kâzasına bağlı yirmi kilometre kadar mesafede bir nahiyedir. Emirdağ mektuplarında geçen "Kuzca hatibi Hasan Şükrü'nün esas ismi Hüseyin Aslan'dır. Kendisi l888 doğumlu bir zattı. 26 Haziran l965'te vefat etti. Kuzca Hatibinin oğlu Hüsnü Yakup Aslan, bize gönderdiği 2l.l2.l983 tarihli mektubunda babası Kuzca Hatibiyle alâkalı olarak şu bilgileri vermektedir: "Babam merhumun adı, Hacı Hatib Hüseyin Aslan'dır. Sütçüler Kuzca köy imamıydı. "Babamın yazdığı Nur Risaleleri çok vardı. Pederin vefatından sonra bizim biraderler hepsini yakmışlar. Bu yakmanın sebebi ise; evi basar ve arayıp bizi sıkıntıya sokarlar diye... "Peder, Üstad Bediüzzaman'la mektuplaşırdı. Barla'ya ve Isparta'ya gider gelir ve Üstadla görüşürlerdi. Vefat ettiği zaman Sağrak köyünün cami avlusuna defnedilmişti. "Ben Üstad Bediüzzaman'a gideceğim diye haber verir ve veda eder giderdi. Ancak on beş-yirmi gün sonra tekrar geri dönerdi." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.315) [] Büyük Ruhlu Küçük Ali Büyük ruhlu KÜÇÜK ALİ l907 doğumlu olan Küçük Ali, l974 yılında Isparta'nın Atabey ilçesinin Kuleönü köyünde vefat etmiştir. Nur Risalelerinin muhtelif yerlerinde mektupları yer almakta ve

adından söz edilmektedir. Ağabeyi de kendisi gibi Nur talebesi idi. 26. Lem'a'nın l2. Rica'sında "Kuleönü'lü Mustafa" diye bahsi geçen zat, Küçük Ali'nin ağabeyidir. Kuleönü'lü Mustafa, güzel hattıyla Nur Risalelerinin yazılarak çoğalmasında büyük hizmetler görmüştür. Bediüzzaman Said Nursî "Sallabacak" olan lâkabını "Sarıbıçak Mustafa" diye değiştirmiştir. Büyük ruhlu Küçük Ali'nin yazmış olduğu Çevşen'in sonuna Bediüzzaman şu duayı kaydetmiştir: "Yâ Erhame'r-Râhimin! Celcelûtiye'deki İsm-i Âzam hürmetine, bu nüshayı yazan mübarekler kahramanı Küçük Ali'yi hizmet-i imaniyede muvaffak ve Cennette mes'ud eyle. Âmin, âmin, âmin." Büyük ruhlu Küçük Ali, bu duanın arasına, "Üstadım Said'i" diye yazarak, Üstadının yazdığı duaya, yine Üstadını dahil etmektedir.

(N.Şahiner) sh»:(Sn.Şh.S.316) [] Hacı Hafız Mehmed Avşar Hacı Hafız MEHMED AVŞAR l877'de Isparta'nın Sav köyünde dünyaya gelen Hacı Hafız Mehmed Avşar, l5 Ocka l947'de vefat etmiştir. Kastamonu ve Emirdağ mektuplarında kendisinden söz edilmektedir. Hacı Hafız Efendi, Üstad Bediüzzaman'ın Barla'ya mecburi ikametini işitince oğlunu Barla'ya gönderir. Selâm ve hürmetlerini, ellerinden öptüğünü ve kendisine dua etmesi isteğini arzettirir.

Üstadımız, oğluna hitaben der ki. "Baban askerlik yapmadığı için bilmez. Askerlikte karavanayı uzatmayınca yemek vermezler. O da bize seher vaktinde dua etsin, biz de ona dua ederiz." Selamın cevabı gelince, hakikaten askerlik yapmayan bu zat bütün gücüyle Nurları yazmaya ve neşre başlar. Bu zatın Sav köyünde Risale-i Nur'lara sahip çıkması, köyde kadın-erkek, çoluk-çocuk herkesin Risale-i Nur'la meşgul olmasına vesile olmuştur. Sav Camiinin mezarlığında medfun bulunan Hacı Hafız'ın gayretleri, Nur'larda Sav köyünün "medrese-i nuriye" olarak isimlendirilmesini netice vermiştir. Kastamonu mektuplarından birisinde Bediüzzaman kendisinden şu şekilde bahsetmektedir: "Medrese-i nuriyenin mürşidi, müessesi ve müdebbiri Hacı Hafız kardeşimizin bu defa üçüncü olarak bir teberrükünü gördük. Tâ Barla'da iken tatlı lokmaların kerametli, âcib bereketi ve Isparta'da İktisat Risalesi'ni tatlılaştıran iki buçuk okka balın harika bir hadiseye sebebiyet vermesi, şimdi ben tahmin ediyorum, o bal da onun imiş. Fakat tam tahattur edemiyorum. Bu üçüncü defa da, pek mübarek ve masum hatırlarını ve iltifatlarını temsil eden ve parçalanmayan bir hediye göndermiş. Onun hatırı için, altmış senelik bir kaide-i hayatiyemi kırdım." l947 kışında, Hacı Hafız'ın vefatını, Savlı Nur talebeleri Kasta

sh»:(Sn.Şh.S.317) monu'da bulunan Bediüzzaman'a bildirmişler. O da bu mektuba şöyle cevap vermiştir: "Sizleri ve umum Risale-i Nur şakirdlerini ve bilhassa medrese-i nuriyenin talebelerini ve bilhassa o merhumun akrabalarını, medrese-i nuriyenin mübarek üstadı Hacı Hafız Mehmed'in vefatı münasebetiyle taziye ediyoruz. Ve Nur'lar hesabına bütün ruh-u cânımızla biz dünyada kaldıkça ona dua-yı rahmet etmeye ve Hafız Ali ve Hasan Feyzi ortasında daima bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeye kat'î karar verdik.

"O çok ehemmiyetli ve Nur hizmetinde muvaffakiyetli merhum o mübarek zat, mükemmel vazifesini bitirip, yüzer manevî evlât hayrü'l-halef bırakıp gitti ve terhis olduğu rahmet ve istirahat âlemine çekildi. Aynı zamanda büyük üstadlarımın dairesine kazançlarımı bağışladığım zaman Hafız Ali, Hafız Mehmed, Mehmed Zühtü ve Savlı Ahmed ve Hasan Feyzi içinde ihtiyarım olmadan Hacı Hafız Mehmed daha hayatta iken on günden beri onların içinde görüyorum. Derdim, 'Vefat edenler içinde bu da bulunsun. İlişmedim. Hem hayatta olanlar içinde, hem üstadlar dairesinde bulunmasına hayret ederdim. Şimdi bu mektubunuzdan anlaşıldı ki, onun halisane kudsî hizmetinin bir kerameti olarak vefatını ihsas ediyordu. Hafız Ali, Hasan Feyzi ortasında makamım var, diye iş'ar ediyordu. Cenab-ı Hak onun defter-i âmâline Sav medrese-i nuriyesinde okunan ve yazılan risalelerin harfleri adedince ruhuna rahmetler ve kabrine nurlar ihsan eylesin. Âmin. Ve aynı sistemde tam hayru'l-halef mahdumu Hafız Mehmed ve hafidi Ahmet Zeki'yi onun vazifesinin idamesine muvaffak eylesin. Âmin. Ve onların umumuna sabr-i cemîl eylesin." (II.Emirdağ Lâhikası, s.l98)

(N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.318) [] Albay İbrahim Hulusî Yahyagil HACI İBRAHİM HULUSİ YAHYAGİL l895'te Elazığ Harput'ta dünyaya geldi. Birinci Dünya Harbinde, Kafkas ve Çanakkale muharebelerinde bulundu. l925 senesinde Harbiyeye girdi. l950 senesinde Albay rütbesiyle emekliye ayrıldı. Bediüzzaman'ın ilk talebelerindendir. 25 Temmuz l986'da Elazığ'da vefat etti.

Nur ikliminin ışıklı dünyası ile aydınlandığım ve şeref bulduğum 27 Mayıs karanlığından sonraki gelen günlerdeydi. Bu zamanlar, benim için ışıklı günlerimin başlangıcıydı. Mezkur vakitlerin yaz mevsimlerinde, içinde yaşadığım Gaziler Beldesi'ne, Elaziz'den bir kumandan,bir Nurlu Albay şerefler veriyordu. Türk ordusunun bu aziz askerinin ilk dersini ve ilk sohbetini Gaziantep'in Başkarakol semtindeki misafir olduğu hanede dinlemek saadetine ermiştim. Bahsini yazmaya çalıştığım asker: Albay İbrahim Hulusi Yahyagil Beyefendi merhumdu. Bu aziz büyükle daha sonraki senelerde, çok görüşmelerim, birçok defalar mektuplaşmalarımız olmuştu. Elazizli aziz albay, Kur'ân gerçeklerinin rehberi Hazret-i Said'e talebe olan bir zattı. Daha da ötesi; Nur Risalelerinin ilk talebesi, ilk muhatabı olmuştu. Sözler ismindeki şaheserin son Sözler'inde tanıdığı, Hocası'na sorduğu çok değerli-mühim suallerle Mektubat eserinin yazılmasına da sebep olmuştu. Çanakkale'de yaralandım "Çanakkale harbinden evvel 3. Kolordu Tekirdağ'da idi. Biz 9. Fırka (tümen) olarak Çanakkale'ye geldik. Bir çok çıkartmalar yapıldı. Biz harbe giderken pilâv yemeye gider gibi hevesle gitmiştik. l2 Nisan (Rumî 30-3l Mart) l9l5'te Seddül-Bahir'e geldik. Anafar

sh»:(Sn.Şh.S.319) talar muharebesinde, Cenab-ı Hakkın'ın lütfu ile kurtulduk. Son taarruzda bütün subaylar ve erler abdestli olacaktı. Şayet su bulunmazsa teyemmüm edilecekti. "Yüzümden, kolumdan, göğsümden yaralandım. Çanakkale'de yaralanmam 26 Temmuz l9l5'te Leyle-i Kadir'de oldu. Karadan, denizden top mermileri patlıyordu. Bir top mermisi önümde patladı. İki el ateş ettim. Yanımdaki asteğmen 'Silahla bir kaçını temizleyeyim' dedi.Geri çekildim. Sol yanağıma elimi attım. Baktım kanıyor. Sol koluma da kurşun isabet etmişti. Artık şuurum tam işlemiyordu.

"l Ocak l9l6'da Çanakkale'den ayrıldık. Nisan'a kadar Kırklareli'de kaldık. Sonra Tekirdağ üzerinden vapurla Haydarpaşa'ya geldik. Kuşdili Çayırında ordugâh kurduk. Odunla işleyen tren-i mahsusla (özel tren) yola çıktık. Konya Ereğlisi, Niğde, Kayseri ve Sivas'a uğrayarak Karadeniz'e geldik. Rusları sahile kadar kovaladık. Ruslar bizi Bayburt'ta sardı. Çanakkale'nin, Anafartalar'ın, Çonkbayırı'nın dinç fırkası idik. Süngülü tüfek ile 'ALLAHALLAH'diye gidiyorduk. "Doğuda cebri yürüyüşle ilerliyorduk, sonra tepe -tepe müdafaa ederek çekildik. Erzincan'ın üstünden, Çardak Boğazından geçtik. l9l6 senesinde Kafkas Cephesindeki muharebemiz, Erzincan'ın batısında mevzilenerek beklemek suretinde oldu. l9l7'de Rusya'da Bolşeviklik çıktı. Zımnî bir mütareke hüküm sürüyordu. Ruslar çekiliyordu. Ermeniler de silâhlarını bırakarak çekiliyorlardı. Biz ilerlemeye başladık. Ermenileri temizleyerek ilerliyorduk. Kelkit, Şiran Erzurum Ilıcası, Tortum'dan Sarıkamış'a geçtik. O sırada Kâzım Karabekir Sarıkamış'taydı. Kars'a yürüdük. l9l8'de Kars'ı birinci olarak ele geçirdik. "l. Cihan Harbi dolayısıyla tahsilim yarıda kalmıştı. Harbden sonra l925'de tekrar mektebe başladım. Nihayet Harbiyeden mezun oldum. Babam Yahyazâdelerden Mehmet Efendi, alaylı zabit idi. (Mektep görmeden ordu içinde yetişen subaylar.) Üstad'la ilk görüşmem "l7 Ocak l928'de Manisa'dan Eğridir'e gelmiştim. O zaman rütbem yüzbaşı idi. Üstad'la tanışmamız bir sene sonra oldu l929 yılı baharında Barla'ya gittim. Beni götüren Mustafa isimli mübarek bir insandı. Ayrıca, Vecelle Hüseyin, Müderris Mustafa, Nefer Mehmet, Demirci Ustası da vardı. Üstad'ı ilk ziyarette, yanında epey kalmıştık. Bu görüşme çok uzun sürdü. Müsaade isteyerek ayağa kalktık. vedalaşıp ayrıldık.

sh»:(Sn.Şh.S.320) [] Yüzbaşı Hulusi Yahyagil Üstadı ilk tanıdığı yıllarda. "Yağmurdan hiç ıslanmadım"

"Üstad'la görüşmelerimin birinde, görüşme bittikten sonra, 'Efendim İlama köyüne gideceğim' demiştim. Üstad da: "Kardaşım ben de camiye odun getirmek için dağa gideceğim' dedi. Biz vedalaştık ve İlama'ya doğru yola çıktık. Birden hatırıma Üstad geldi, şimdi âniden önüme çıkmasın diye düşünüyordum. Bizim nefer geride kalmıştı. Az sonra baktım, Üstad Hazretleri, önde odun kafilesi arkada kendisi geliyorlardı. Ben, Üstad beni görüp de, attan inip rahatsız olmasın diye büyük bir ağacın arkasına saklandım. Tâ Üstad iyice yaklaşınca birden bire ellerine sarılıp, ellerini öptüm. O esnada elinde bir parça kuru ekmek vardı, onu yiyordu. Hemen onu bana verdi. Sonra: "Senin şemsiyen yok mu kardaşım?' dedi. "Biz asker olduğumuz için şemsiye taşımıyorduk. "Üzerimde muşamba var Efendim' dedim."Havada ise pek yağmur alâmeti yoktu. Üstad: "Peki kardaşım Allah'a ısmarladık' deyip gitti. Az sonra yağmur yağmaya başladı. Hiç yağmur durmadı, atı süratle sürüyordum. Yağmur sağanağının altında ilerlerken, yağmur hiç bana değmiyordu. Dört saat sonra hiç ıslanmadan Eğridir'e gelmiştim. Kendilerini ziyaretim hayatımda inkılâp yaptı "Kendilerini ziyaretim hayatımda inkılâp yapmıştı. Öyle bir hâlet-i ruhiye içindeydim ki, yazdığım mektuplardaki şevki, cevabî mektuplarında şu suretle ifade ediyordu: "Neşr-i envar-ı Kur'âniyedeki muvaffakiyetin ve gayretin ve şevkin bir ikram-ı İlâhîdir, bir keramet-i Kur'âniyedir, bir inayet-i Rabbaniyedir. Sizi tebrik ediyorum." "Ufak hizmetleri bile büyük görüyordu. Bunlar bizi teşvik etmek içindi. Halbuki istidadımız nakıs olduğu halde çok teveccüh ediyordu. "Eğridir'den tayinim çıkmış. Doğuya gidiyordum, Hazret-i Üs

sh»:(Sn.Şh.S.321)

tad'dan ayrılacağım için çok üzgündüm. Üstad Hazretleri çok üzüldüğümü anlamıştı. Bir gün yanına ziyaretine gittiğimde (askerce): 'Emrediyorum, merak etmeyeceksin! Üzülmeyeceksin!' dedi. O anda bütün üzüntüm, gam ve kederim yok oldu. Bazı hatıralar İbrahim Hulusi Yahyagil, Bediüzzaman gibi cihanın nâdir üstadına sorduğu kıymetli suallerle derya gibi bir ilim-irfan sarayının kapılarının açılmasına vesile olmuştu. Nurların bu ilk aziz talebesi için Bediüzzaman bir notunda şunları ifade ediyordu: "Manevî rütbeniz" "Binler selâm.. "Siz maddî rütbenizden çok yüksek, manevî rütbeniz iktizasıyla, ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsunuz. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme! "Senin Risaletü'n-Nur hakkında mektupların çok talebeler yerinde, senin bedeline hizmet-i Nuriyede çalışıyorlar. "Birinci'liği dâima sana kazandırıyorlar. Kardeşiniz, Said Nursî "Birinci oldun" Yine Üstad Bediüzzaman, nurlu Albaya beyan ediyordu: "Ben Isparta'dan mecburi ikamet için Barla'ya sevkedilirken, daha motorda iken, Barla'da ben sizi gördüm ve bana gösterildiniz." Bir başka hatıra tesbit notlarımda Bediüzzaman şöyle diyordu: "Meslek-i askeriyeden bu hizmete girecekler ve hırz-ı can edecekler çıkacaktır. "Sen bunların birincilerinden oldun. "Allah'a şükret!" "Sözler'in başındaki şahıs"

Nurlu-merhum Albayı Elaziz'de ziyaret edebildiğim zamanların birisinde Nur Risaleleri gibi, ahirzamanın şaheser külliyesinin ilk talebesine şu suali sormuştum: "Birinci Söz'ün başında, 'Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz

sh»:(Sn.Şh.S.322) hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca avam lisaniyle nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin." "Birinci Söz'ün başında bu şekilde bahsedilen asker siz misiniz?" "Bu dersi, Üstad ben kendilerini ziyaret etmeden evvel yazmış. Burada bahsedilen asker ben değilim. O asker manevi bir şahıstır. Daha sonraları askerlerden kendilerine talebe olacak kimseleri manen hissederek öyle yazmış." Hulusi Yahyagil rahmetlinin bu cevabından sonra, aradan epeyce bir zaman geçmişti. l980 senelerinde ilk defa Barla Mektupları yayınlanmıştı. Bu lahikalardan yıllarca evvel Hulusi Ağabeyimin verdiği cevap meâlinde "Hulusi Bey'e Hitabdır" başlığı altında yazılan bir Barla mektubunda meselemizle alakalı olarak şunları okuyordum: "Ben Sözler'i yazarken, ihtayarsız olarak ekser temsilâtı, şuunat-ı askeriye nev'inden zuhur ediyordu. Ben hayret ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bilmiyordum. Sonra hatırıma geldi ki; belki istikbâlde şu Sözler'i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı cân edecek, en mühim ltalebeleri askeriyeden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp, o kahraman askerleri bekliyordum. İşte mağrur olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisin ki, evvel yetiştin." Üstadın Türk ordusuna bakışı İbrahim Hulusi Yahyagil'in Nur derslerinin ilk talebesi olmasından sonraki geçen zaman içinde, Türk ordusunun mümtaz askerlerinden ve subaylarından bir çok bahtiyar şahsiyet Nurlara talebe olmuşlardı.

Bu subaylarımızı bir rahmet duasına vesile olması için burada bazılarının isimlerini söylemek istiyoruz: Refet, Hayri, Galib, Mehmed, Muhyiddin ve l935 lerde Eskişehir mahkemesinin başlangıcı sayılan Isparta'da muhakeme olurken, ifadesi alındığı sırada vefat eden "İstikamet şehidi Binbaşı Âsım Bey". Hulusi Bey, Üstadının derslerinde bulunduğu sırada, Üstad kendilerine şöyle hitap ediyordu:

sh»:(Sn.Şh.S.323) "Ben Türk ordusunun aleyhinde bulunmam! Çünkü bu Türk ordusu Birinci Cihan Harbinde, Allah ve vatan yolunda bir milyon şehid vermiştir!" Yine bir nurlu ders esnasında, ilk nur talebelerinden Hâfız Halid Efendi'nin bahsi olmuştu. Bu zat için: "Çok haluk ve sakin bir zattı" diye buyuruyordu ve bana: "Kardeşim, keşke sen de hafız olsaydın!"diye buyurmuştu. Üstad Bediüzzaman'ın bu temennisiyle Risale-i Nurların hakikatları hafızama yerleşmişti. Üstad hayatının son senelerinde bana hitaben: "Kardaşım, sen ilk zamanlarda çekirdektin. Şimdi ağaç oldun." Üstadın imzalı kitabı Kendilerini Elaziz'deki ziyaretlerim esnasında elinde bastonuyla hanelerinden çıkarak, beş yüz metre kadar mesafedeki Nur dershanesine gelişi esnasında, karlı bir kış gününde kameraya da almıştım. Hulusi Beye Üstadın kendilerinde imzalı bir kitabı olup olmadığını sorduğumda ise, kendileri mübarek elleriyle evinden l928'lerde Bekir Dikmen'in bastırdığı Haşir Risalesini getirmişti. Bu aziz yadigârın fotokopisini almıştım. Bu Onuncu Sözün üzerinde şunları okuyorduk:

"Risale-i Nur Mizanlarından İman-Ahiret bürhanlarından Onuncu Söz. Müellifi Said Nursî l342" Haşir Risalesi'nin ilk sayfasında ise Üstad Bediüzzaman, ilk talebe ve ilk muhatabına hitaben şöyle diyordu: "Uhrevî kardeşim Hulisi Bey'e hediyemdir! SAİD" [] Üstadın Hulusî Beye imzalayarak verdiği kitap

sh»:(Sn.Şh.S.324) Hediye meselesi Hulusi ağabeyimizle geçen mülakatlarımın birisinde, çok ısrarla hediye bahsi olan "İkinci Mektub"ta Üstad Bediüzzaman'a neyi hediye ettiğini sormuştum. Tebessümle verdiği cevaplarda. İkinci Mektup'da Üstad'ın yazıp yazmadığını sormuştu. Biz de yazmadığını söylediğimizde, Üstadın yazmadığını, dolayısıyla kendilerinin de söylemeyeceğini ifade etmişlerdi. Daha sonraki ziyaretlerimde bu hediyeyi, bizzat eline mi verdiğini veya Eğirdir'den bir vasıta ile mi gönderdiğini sorduğum zamanlar çok merak ettiğim meseleyi ve sualimin cevabını bulmuştum. Tasarruffu devam eden üç kişi l97l'de Ankara'da Re'fetle (Barutçu) ilk defa görüşmüştüm. Rahmetli ne kadar tatlı bir ihtiyardı. O Hazret-i Üstad'dan bir hatıra nakletmişti: "Bir gün Üstad Hazretleri bir münasebetle, üç kişinin tasarrufu devam ediyor. Bunlardan birincisi Abdülkadir Geylâni Hazretleridir" diye buyurunca, Re'fet Bey hemen sormuş: "Efendim, diğer ikisi kimdir." "Hazret-i Üstad ise: 'Diğerleri Hayyat-ı Harrânî ile Mârûf-u Kerhî' diye cevap vermiş. "Sen sünnet bilmez"

"Bir ziyaretimde çay içerken tam olarak bitirmemiştim. 'Kardaşım sen sünnet bilmez' dedi. Bununla, içilen bir şeyin iyice bitirilmesinin sünnet olduğunu ters vermek istemişti. "Bidayette akşam ile yatsı arasında kimseyi kabul etmezdi. "Ondaki nezaket" Ondaki nezaket ve tevazu bambaşka idi. Bir gün ebced hesabı ile bir tarih bulmuştum, fakat bir rakam eksikti. O hiç bu eksikliği yüzüme vurmuyor, gayet nezîhâne ve nâzikâne bir şekilde şöyle diyordu: "Maşaallah, bu binlerin içinde bir rakamın hiç ehemmiyeti yoktur." Yanındaki kitaplar Onun ziyaretine vardığım zamanlarda yanında Kur'ân-ı Kerim, Hafız Şiirazî'nin bir eseri, bir de üç cilt Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendinin Mecmuat-ül ahzab isimli kitabı bulunuyordu.

sh»:(Sn.Şh.S.325) Temizliğe çok dikkat ederdi "Hazret-i Üstad temizliğe çok dikkat ederdi. Her zaman, bilhassa Barla'da iken üst üste iki çorap giyerdi. Namaza duracağı esnada üstteki çorabı çıkarır, ondan sonra namaza dururdu. Daha sonraki hayatında ise çorabı çıkarıyor, çorapsız olarak namaza duruyordu. (Şafii mezhebinde çıplak ayakla namaza durmak sünnettir.) Kur'ân ve evrad okuyuşu Barla'da Üstad Hazretleri namazda (Cehrî okunan namazlarda, bilhassa sabah namazlarında) Kur'ân-ı Kerimin 'Elhamdülillâh' ile başlayan sûrelerini okurdu. Kur'ân-ı Kerim'i bambaşka bir tarzda okurdu. Kur'ân'ın hakikatlarını duyarak ve yaşayarak okurdu. Kur'ân'ın İlâhî sedası, onun bütün ruhunu kaplardı. Onun okuyuşu, diğer hocaların ve hafızların okuyuşuna benzemezdi. Tecvid-i manevî üzere okurdu. (Kur'ân'ın mânasına uygun olarak okumak).

"Barla'da bir gece yanında, kalmıştım. Sabahlara kadar uyumadan ibadet ediyor, zikir ediyor, tesbih çekiyordu. Pek az uyurdu, uyur gibi görünürdü. "Akşamla yatsı arasında evradını şöyle okurdu: "LÂ - İLÂHE İLLALLAH - LÂ - İLÂHE İLLALLAH Ey lâ râzıka illallah, Ey lâ ma'bûde illallah. Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah. Ey lâ râzıka illâhû, Ey lâ râzıka illâhû" *** Mevlânâ Camî'nin kıt'ası l9l6'da Kafkas Cephesinde harpte iken Kerküklü Şeyh Rıza Talebânî'nin damadı Fasih de bizde yedek subaydı. Kayınpederinin Kadirî tekkesindeki odasında asılı olan şu Farisî kıt'ayı ondan almıştım. "Yâ Resûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf? Dahil-i cennet şevem der zümre-i ashab-ı tû, O reved der cennet, men der cehennem key revast? O seg-i Ashab-ı Kehf, men seg-i ashab-ı tû..."

sh»:(Sn.Şh.S.326)

(Ya Resûlallah! Ne olur Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi ben de senin ashabının arasında Cennette gireyim. O Cennete gitsin ben Cehenneme, reva mıdır? O Ashab-ı Kehf'in köpeği ben senin ashabın köpeğiyim.) "Bilâhare Üstad'ı tanıdıktan sonra bu kıt'ayı kendisine göndermiştim. Ayrıca, 'Beni Nur şakirdleri içinde Ashab-ı Kehf'in kıtmîri gibi kabul buyurun' diye yazmıştım. Bunun üzerine Üstad gönderdiği cevabında: 'İnşaallah sen bu zamanda Ashab-ı Kehf'in birincilerindensin. Biz mektubundan o ibareyi (Kıtmîr) kaldırdık. Sen de kaldır' diye yazdı. "Sonra ziyaretine gittiğimde Üstad: "Kardaşım, bu kıt'a Şeyh Rıza'nın değildir. O, heccavdır. Bu beyitler Mevlânâ Câmi'nindir" dedi. "Ben de Şeyh Rıza'yı heccav biliyordum. Bu kıt'a nasıl onun olabilir diye merak ediyordum. Sonra bu kıt'ayı Yirmiyedinci Söz'deki Sahabeler risalesinin zeylinin başına koydu. O gün bahis Mevlânâ Câmî'den açılınca, 'Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Molla Ahmed-i Cizrî ve Mevlânâ Câmî, her üçünün de makamı birdir. Bunların üçü de mânen bir seviyededir' diye buyurdu. Üstadsız Barla "Üsat Barla'da iken, kendisini iki senede altı defa ziyaret ettim. Üstad'dan sonra barla'ya gitmek bize nasip olmamıştı. Yollar kapanmıştı. Gitsek de ne çıkar diyordum: "Bülbül hâmuş, havuz tehî, gülistan harap." "Fakat kader 45 yıl sonra tekrar o mübarek beldeye gitmeyi nasip etti. l976 yazında oraları Üstad'sız olarak gezdik. Hataları direkt yüze vurmazdı. "Bir gün onun huzurunda Risale-i Hamîdiye'nin bahsi geçmişti. Ben onun yazılış tahini l3l2 (l896) diye söyledim. Halbuki bu tarih yanlışmış. Üstad Hazretleri bu yanlışı yüzüme vurmayarak, "Yakın kardeşim, yakın" dedi.

"Sonra eve gidince tarihine baktım, 6-7 yıl eksik söylediğimi anladım. Meğer hakiki tarihi l307 (l89l) imiş. Bitlis'teki şeyhler "Bir gün Barla'da ilk mülâkatımızda eski bir hatırasını şöyle anlatmıştı:

sh»:(Sn.Şh.S.327) "Bitlis'de dört Şeyh vardı. Amma!... Herbirisi İmam-ı Rabbanî ha!... Bunların hepsi beni kendilerine çekmek istiyorlardı. Eski Said onların hepsine karşı müstağni kaldı. Onlara dedim: "Sizin biriniz bana kifayet etmez. Ben dördünüze de intisap edeceğim." Ben iki revolver taşıyorum "Son olarak l957'de Emirdağ'da ziyaret etmezden önce, Eskişehir'de oğlumun yanına uğramış, bir ay kadar kalmıştım. Oradayken her gün ders yapardık. Fakat bu dersleri ihtiyaten hep İşarat-ül İ'caz'dan yapıyorduk.Emirdağ'a gideceğim gün yine ders yapmak için İşarat-ül İ'caz'ı getirdiler. "Yahu sizde başka kitap yok mu hep bunu getiriyorsunuz?' dedim. Bunun üzerine Mektubat'ı getirdiler. O gün dersi Mektubat'tan okuduk. Sonra Hazret-i Üstad'ı ziyaretine müşerref olduğumuzda odasında bütün Risale-i Nur Külliyatını masanın üzerine koymuş, Mektubat'ı da bütün kitapların üstüne koymuştu. Bana hitaben: "Kardeşim, ben bu risaleleri saklasam belâ ve musibet gelir. Onun için ne olursa olsun, daima Risale-i Nur'u yanımda bulunduruyorum" dedi. Daha sonra da: "Ben şimdi iki revolver (tabanca) taşıyorum. Şimdi şu anlarda hayatımı muhafaza etmek çok büyük ve ehemmiyetli bir meseledir" dedi.* "Hz. Üstad'ın iki revolver (tabanca) taşıması mânâsız değildi. İmansız-insafsız insanların ardı arkası kesilmeyen hücumlarına karşı, bizzat cevap verebilmek için taşıyordu. Din düşmanları evinin damına çıkıp su testisine zehir atmışlardı. Hz. Hasan'ı (r.a.)da öyle

zehirlememişler miydi? ** O zaman âlem-i mânâda (rüya'da) görmüştüm, ibriğine zehir atıyorlar. Bakıyorum, bıyıkları yemyeşil, Mektupla rüyayı yazdım. Gönderdiği cevapta: "Rüyan mübarektir, kardeşim mübarektir' diyordu. Yine son görüşmemizde bana hitaben: "Kardeşim, her meselede senden bahsedilir. Her meselede senin adın geçer. Bana sorarlar, bu kimdir? 'Benim o kadar talebem var ki, yalnız adını duymuşum. O da onlardan biridir' diye cevap veriyorum." __________________ * Emirdağ Lahikası, C.2, S. l4'te Bediüzzaman'ın bizzat kendi iifadesi şöyledir: "hatta yanımda bir revolver varken, ikinci bir kuvvetli revolver daha tedarik etmeye lüzum gördüm." ** Bediüzzaman aynı hususu şöyle ifade etmektedir:"... kilitli olan 2 odamda yemek ve içmek kaplarıma zehir atmak için, fevkalâde bir tarzda dama çıkmışlar ve..." (Emirdağ Lahikası, C. 2,s.l4.)

sh»:(Sn.Şh.S.328) "l948 yılında Afyon'da hapishaneye seni de yanıma almak istedim. Fakat sonra vazgeçtim' dedi. [] Albuy Hulusî Yahyagil'in l944'te albay olduğu zaman çekilmiş bir fotoğrafı. Dersim isyanı "l938'de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de, bazı dağ köyleri o yıl vergi verememişti. Bize verilen emir ise tek kelime idi: 'İmha!..

"Canlı bir şey bırakmayınız; genç-ihtiyar, çocuk-kadın ve saire." "Bunların çoğu Rafızî idi. Fakat bu tarz bir muamele ile, bunlar salâh mı bulacaklardı? Ben kıt'a komutanı idim. En çetin ve zor vazifeyi de bize verdiler. "Sen piyadesin, seni topla takviye etmek gerektir' dediler. "Müthiş bir hüzün ve ızrıdap içinde idim. Hz. Üstad benim bu hüznümü hissetmiş. Bu durumu kendisine yazıp soramadım. Nasıl yazabilirdim? Bu ızdırabımı kâğıda nasıl dökebilirdim? Tam merhum pederimle vedalaştım. Hayvana bindim gidiyordum. Bir de baktım, hizmet eri koşarak geldi. Elime bir mektup verdi. Mektubu açtım. Mektubu Üstad Kastamonu'dan Ürgüp Müftüsü olan kardeşi Abdülmecid vasıtasiyle gönderiyordu: "Hulusi'nin bir gailesi var, diye hissediyorum. Merak etmesin. Risale-i Nur'un şakirdlerine inayet ve rahmet, nezaret ve himayet ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevap verir, geçerler; o musibetlerekarşı sabır içinde, şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerekir. Hem o, hem sizler, bütün dualarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz."¹ "Az sonra isyân olan bölgeye gittik. Döndük dolaştık. O bölgesi terk etmişler, dağlara mağaralara çekilmişler. Rahmet-i İlâhîye yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan bizi kurtardı. _____________ l. Bk: Kastamonu Lahikası, s. l0.

sh»:(Sn.Şh.S.329) Mektubat'taki bir çok suali ben sordum "Üstad'la ilk görüşmemizden sonraki mektuplaşmalarımız Mektubat'ın tulûuna sebep olmuştu. Bazı sualleri başkaları bana sorardı. Ben de Üstad Hazretlerine sorardım. Meselâ 'Ceddidû imâneküm bilâilâhe illâllâh' hadîsine Arapgirli rüştiye hocalarından İbrahim Efendi bana sormuştu. Ben de zannediyorum, l932'de Elâzız'den, Barla'ya yazarak Üstad'dan sormuştum.¹

"Dost istersen Allah yeter. Evet o dost ise her şey dosttur. Yarân istersen Kur'ân yeter. Evet, ondaki enbiya ve melâike ile hayalen görşür ve vukuatlarını seyredip, ünsiyet eder. Mal istersen kanaat yeter. Evet kanaat eden, iktisad eder; iktisad eden bereket bulur. Düşman istersen, nefis yeter. Evet kendini beğenen belâyı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen safayı bulur, rahmete gider. Nasihat istersen ölüm yeter. Evet ölümü düşünen hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır." "Bu parça, levha halinde dedem H.İbrahim Efendi'nin elyazısı ile duruyordu. l930 baharında bunu, Üstad'a gönderdim. 23'üncü Mektubun sonuna koydu. ² Mektupların te'lif tarihleri "9'ncu Mektup l93l'de te'lif edildi. "3'ncü Mektup l930'da te'lif edildi. "20'nci Mektup l934'de te'lif edildi. "l0'ncu Lem'adaki şefkat tokadı hâdisesi, l93l'de Elâziz'de cereyan etti.3 "Nahiye Müdürü, daha sonra Çemişkezek'li Elâziz Mebusu Nüzhet Dede, l934'de 29'ncu Mektup'taki 'Kur'ân'ın esrarı bilinmiyor' meselesini sormuştu. Biz de Üstad'a yazdık.4 "23'ncü Mektub'un te'lifi l933 veya l934 yılıdır. "2'nci mektub l930 yılı başlarında baharda te'lif edildi. 2'nci Mektub'da bahsedilen hediyeyi Eğridir'den göndermiştim.5 Hediyenin ne olduğunu şimdiye kadar hiç bir kimseye söylemedim ve söylemem. Üstad Hazretleri kabul buyurdu. O kimseye söylemedi. Gönderdiğim hediye ve mektubun cevabı hemen Eğridir'e geldi. _____________ l. Bk: Mektubat, s.362 2. Mektubat, s.307. 3. Lem'alar, s. 38. 4. Bkz: Mektubat, s. 426.

5. Bkz: Mektubat, s. l2.

sh»:(Sn.Şh.S.330) "Çam Dağına çıkacağım" "Bana bir mektubunda diyordu: "Bu sene yaylaya, Çam Dağı'na çıkacağım." "Ben de cevaben demiştim ki: "Oradaki hissiyatınızdan bizleri de hissedâr ediniz." "Yazdığı cevabî mektubun tarihi l930 yazı olmak ihtimali var.¹ Derslerin önemi "Bir gün Hz. üstad şöyle buyurdu: 'Eğer siz eski zamanda olsaydınız, bu dersleri ve hakikatleri öğrenebilmek için, buraya diz üstü yürüyerek, sürüne sürüne gelirdiniz' diye buyurdu. Nerculuk ismi "l946'da Kars'da idim. Nurculuk ismini ilk defa o zaman duydum. Benim de hoşuma gitti. "Talebelerin Üstadına, Said derler hem adına' diye başlayan manzumeyi (bu şiir daha sonra Konferans Risalesi'nde neşredilmiştir.) o zaman yazıp, kendisine göndermiştim. *** l950'de tekaüd oldum. Üstad: "Ben, buna tekaüd olma, dedim, bu keçeli beni dinlemedi, tekaüd oldu" dedi. Bir rüya: Sarıklı genç "Yine bir gün Eğridir'de bulunduğum zaman, rüyada sarıklı bir genç gördüm. Bu genç beni ilk defa, Hz. Üstad'a götüren meczup lâkıplı Mustafa Efendi idi. Ona Şeyh veya Hafız Mustafa da denirdi. Rüyada gördüğüm sarıklı genç şeklen o idi. Fakat ne bıyığı ve ne de

sakalı vardı. Hafız Mustafa, çocuk meşrebinde birisi idi. Risale-i Nur'un ilk Küçük Sözler'ini l928'de onda görmüştüm. Daha o zaman Üstad Hazretleriyle de muarefemiz yoktu. Gayet intizamsız bir yazı ile yazılmış ilk risaleyi onda görmüştüm. Müsvedde halindeydi. "Rüyada, elinde leblebi tablası vardı. Fakat içinde leblebi gayet azdı. Ben leblebiden almak için elimi attım. O zaman leblebi tabağı doldu, taştı. "Sarıklı genci biz açıklamadık. Sizin gibi gençler işte çıktılar. Daha da kıymetli gençler çıkacaktır. Allah'ın nuru kıyamete kadar devam edecektir. Kur'ân tefsiri olduğu için Risale-i Nur'un hakikatı ___________ l. Bkz. Mektubat, S 23.

sh»:(Sn.Şh.S. 331) kıyamete kadar okunacaktır. elbette bu gelenler genç olacaktır, ihtiyar olmayacaktır. "Bu meseleyi kendisine mal edenler, sanki ne oldu? İnhisar altına almak doğru değil. Benim rüyada gördüğüm, sanki Mustafa idi. Fakat onun mevcut hali rüyadaki haline uygun düşmüyordu. Onun çocukça halleri vardı. Fakat bana Üstad Hazretlerini gösteren ve tanıtan da o oldu. Eğridir'de iken, Mustafa bana: "Efendim, sizin ilâcınız Barla'da bir zat var, Ondadır" dedi.¹ Hangisine gönderelim? "l930 senesi ilk ayında Hz. Üstad'ın yanına gitmiştim. O günlerde Mareşal Fevzi Çakmak'la Fahrettin Paşa (Altay) Eğridir'e gelmişlerdi. Üstad Hazretleri: 'Kardeşim, Fevzi Paşa ile Fahrettin bana selâm göndermişler. Ben de onlara Onuncu Söz'ü göndereceğim. Yalnız birisine göndermek istiyorum, hangisine göndereyim?...' "Ben de: 'Efendim, biz Fevzi Paşa'yı Müslüman biliyoruz' dedim, 'isterseniz ona gönderelim. ' Hz. Üstad: 'Yok, yok. Fahri Paşa'ya verin' dedi.

Üstad Hazretleri Onuncu Söz'ün üzerine kırmızı kalemle kendisine bir dua yazdı ve ayrıca: 'Bana bir selâm göndermişsiniz, ben de bunu sana gönderiyorum' diye yazdı. Ben bunu Üstad'dan alarak postaya verdim. "Bu hâdisede şöyle bir mânâ ve işaret gördüm. Fahrettin Paşa Konya'da iken, 2. Ordu Kumandanı idi, bu sırada Kubilây hâdisesi oldu. Hâdiseden sonra Fahri Paşa istiklâl Mahkemesi Reisliğine getirildi. Hz. Üstad Onuncu Söz'ü ona göndermekle: 'Dikkat et, seni böyle bir vazifeye getirecekler. Ölüm var, haşir var âhiret var, adaletten ayrılma!' demek istiyordu. 20 yıl sonra 20 dakikalık ziyaret Eğridir'den ayrıldıktan, yani 6 Ekim l930'dan yirmi yıl sonra, 4 Mart l950'de Üstad'ı Emirdağ'da ziyaret ettim. Bu yirmi yıldan sonraki ziyaretim ancak 20 dakika sürmüştü. "Üstad, demokratları desteklerdi" "l957 seçimlerinde DR. Tahsin Tola, Bingöl'de Demokrat Parti'den adaylığını koymuştu. Hz. Üstad gönderdiği haberde 'Hulusi elinden geldiği kadar yardım etsin, Tahsin Bey millet, vatan ve Ri ____________ l. Hulusi Bey'in gördüğü rüyası ve Bediüzzaman'ın bu rüyayı tabiri için Bkz. Mektubat, S. 362.

sh»:(Sn.Şh.S.332) sale-i Nur'a elli meb'usun hizmetini yapmıştır' diyordu. "Biz de Hz. Üstadın hatırı için bu yardım ve hizmeti yaptık. Hz. Üstad İslâmiyete ve Kur'ân hizmetine yardımcı oldukları için Demokratları desteklerdi. İlk ve son ziyaretim Hz. Üstad'ı son olarak l957 yılı Kasım ayında Emirdağ'da görmüştüm. İlk görüşmem ise l4 Nisan l929'da olmuştu. l927 yılı Ekim veya Kasım'da Eğridir Dağ Talimgâh

Muallimliğine tayinim çıkmıştı. Halbuki ben Risale-i Nur'un talebeliğine tayin olmuştum. l928 yılı l6 Ocak'ta Manisa'dan ayrıldım. Efendim, hayatımızda ona Üstad dedik, elbette o Üstaddır. İşte Üstad buna derler. Hoca buna derler. "Sen sabahleyin burada idin" Eskişehir hapis hâdisesinde çok müteessir olmuştum. O hâdiseyi ikinci bir Şeyh Said hâdisesi gibi göstermek istemişlerdi. O zaman rüyada gördüm. Hz. Üstad: 'Senden zarar kalktı' dedi. "Bir müşkilim olduğunda oradan bir kaç gün geçmezdi ki, ilk gelen mektup, bu müşkülümü haletmesin. Yanına ziyaretine gittiğimde: 'Kardeşim sen sabahleyin burada idin' derdi. Halbuki benim bundan haberim bile olmazdı. "Afyon'u hapishane yap" Afyon'da Savcının ısrarla Nur talebelirinin, isim ve sayılarını sorması üzerine Hz. Üstad ona: "Afyon'u hapishane yap, ben de talebelerimin hepsinin ismini söyleyeyim" diye cevap vermiş. "Yüzüne bakamazdım" Üstad'la görüşme ve sohbetlerimiz sırasında, yüzüne bakamazdım. Zaten bakılmayacak derecede heybetli idi. Son ziyaretimde cesaretimi toplayarak bakabildim. "Sen ve Hulusi hissedarsınız" "Bismihi Sübhanehû "Aziz Kardeşim "Beni merak etmeyiniz. İnayet-i Rabbaniye devam ediyor. Maişet cihetinde kanaat ve iktisat,beni ihtiyaçtan kurtarıyor. Sakın birşey

sh»:(Sn.Şh.S.333) []

Üstad, kardeşi Abdülmecid Efendiye yazdığı bu mektupta, "Sen ve Hulusi benim her bir amel-i uhreviyemde hissedasınız" diyor. gönderme! Sen altı - yedi nefse bakıyorsun. Benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim. "Sen ve Hulusi, benim herbir amel-i uhreviyemde hissedarsınız. "Ramazan'da kazanç, bire bindir. Siz de bana duanız ile yardım ediniz. "İşârât-ı Aleviyeyi tam tasdik ettiniz mi? "Haşir Risalesini çok kuvvetli buldunuz mu? Albay Hulusi Bey kendi hayatını anlatıyor "Merhum validem l3l2 (l896) da doğduğumu söylerdi. Ramazan'ın birinci gecesinde teravihten çıkıyorlar, ben Harput'da dünyaya geliyorum. "İstiklâl Harbinden sonra İzmir Gaziemir pavyonunda kalıyorduk. Bir gazete çıkaralım dedik. Bir şair arkadaşımız vardı, bir de karikatürist vardı. Gazeteyi elde çizerek çıkaracaktık. "Bir gün emektar bir katırın boynuna bir yazı asmıştık. Bu yazıda: 'Ben de emsalim gibi gençtim. Şimdi ihtiyarım, hastayım. Veterinere gittim, yerinde yoktu. Doktora gittim yoktu. İsa Çavuş sen benim derdime deva ol' diye yazarak hayvanı İsa Çavuşun bulunduğu kısmın önüne götürüp bağladık. Ertesi gün yazıyı okuyan doktor ve baytar doğru dairelerine vazifelerine koşuyorlar. Geceleri gazeteyi yazıyorduk, iki nüsha halinde çıkarıp duvara asıyorduk. "Efendim herşeyin bir nimet ciheti var. Her zaman nimet cihetine teveccüh lâzımdır. "Askerlik münasebetiyle dörtbin metre kadar yükseklere çıktığımız oluyordu. Oraya kadar sinekler bizimle beraber gelirlerdi. Soğuk, rüzgâr fakat onlar bir atın kuyruğunun altına girerler, gizlenerek yine bizimle oralara çıkarlardı. Çok hayret ederdim. Sonra anladım ki, onlar vazifesini yapardı. Onların vazifesi insana aczini,

sh»:(Sn.Şh.S.334) [] Hacı İbrahim Hulusî Yahyagil: Nura adanmış bereketli bir ömür. Rahmet dualarını bekliyor. fakrını bildirmektir. "Bugün evlâtlarımdan ziyade Risele-i Nur şakirtleri kardeşlerimin arkadan yapacakları duayı arzuluyorum ve bekliyorum. Üçüncü mektupla alâkalı bir çalışma Senirkent taraflarından bazı mü'minler Barla'ya Üstad Bediüzzaman'ı ziyarete geldikleri zaman, Çam Dağlarından bahsetmişler, Üstadı buraya davet etmişlerdi. Barla'daki Mustafa Çavuş, Abdullah Çavuş ve Abbas Mehmed Çam Dağlarında, Tepelice mevkiindeki çam ağacına ve katran ağacına Üstad için tahtadan bir köşk yapmışlardı. Bu yıllarda Sözler'in telifi bitmiş, Mektubat başlamıştı. Mektubat'ın ve nur Risalelerinin ilk muhatabı ve talebesi olan Albay Hulûsi Yahyagil Eğirdir'deki şimdi komando birliğinin olduğu "Eğirdir Sivrisi" denilen dağ talimgâhında yüzbaşı olarak vazifeliydi. Mektubat'taki "Üçüncü mektup" "Hamisen", yani beşinci diye başlamaktadır. Hulûsi Beyin ricam üzerine verdiği bu mektup şöyle başlamaktadır: [] Merhum albay Hulûsi Yahyagil'den fotokopisini aldağımız Üçüncü Mektub'un baş ve son kısmı (Şamlı Hafız Tevfik hattıyla)

sh»:(Sn.Şh.S.335) "Aziz kardeşim ve sevgili arkadaşım, "Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de manen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. işte kardeşim: "Evvelâ: Evvelki mektubumda, bütün Sözler'e dair sual etmiştim ki: İçlerinde cerh edilecek hakikatler var mı? Veyahut avama ihzarı muzır şeyler bulunuyor mu? Yoksa yalnız Otuz İkinci Sözün üçüncü maksadı için değildi. "Saniyen: Sana Nokta risalesini gönderiyorum. Acîbdir ki, Eski Said'in kuvvet-i ilmiyle, nazar-ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakikatleri, senin kardaşın şuhud-u kalbiyle, nur-u vicdanla gördüğüne tevafuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerden noksan kalmıştır ki, Yirmi Dokuzuncu Söz'de tekmil edilmiş. Hususan âhirdeki remizli, nükte ve o remizli nüktenin sırr-ı beyanında, çok hakikatler Nokta'da yoktur. 'Yirmi Dokuzuncu Söz' de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Said'in aklı ve kalbi, bu derece ittifakı acibdir. "Salisen: Şeyh Mustafa'ya selâmımı tebliğ ile beraber de ki: 'Yazdığın Kader sözü beni çok memnun etti. Dua ile kardeşlik hakkını eda ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kaza ettin. Allah senden razı olsun. Yazdığını Abdülmecid'e gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak, her birisinden sevap sana gelecek.' "Rabian: Kardeşim Abdülmecid'e bir mektupla bazı Sözler'i gönderiyorum. Sen gayet emniyetli bir tarzda postaya ver. Adresi: Ergani-i Osmaniye'de esnaftan Vanlı Şehabeddin Efendi vasıtasıyla Vanlı Abdülmecid Efendiye. Bu adresi yeni hurufatla mektuba ve emanete yazınız. "Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfının âhirindeki işaretin haşiyesinde bir yanlış var. Doğrusu budur: Döndükleri vakit saraylarındaki aileleri çok dikkat ile zorla onları tanıyabilirler. Halbuki 'onları' kelimesi yazılmadığı için mânâ değişiyor." Bu mektubun "Hamisen" kısmından sonrası ise "Üçüncü Mektup" olarak Mektubat'ta neşredilmiş bulunmaktadır. []

Üstadın kardeşi Abdülmecid Nürsî (Ünlükul)

sh»:(Sn.Şh.S.336) Üçüncü Mektup, Üstadın l930 yazında gittiği Çam Dağlarında yazılmıştı. Mektupta "Mayıs'ın ahirinde" diye bir ifade kullanılmaktadır. Bu ifadeye göre, Üçüncü Mektup l930 yılı Mayıs ayının sonunda Barla'nın Çam Dağlarından, Eğirdir'de bulunan Binbaşı Hulûsi Yahlagil'e hitaben yazılmıştı. "Mayıs'ın ahirinde' sözünden evvel 'sübhane men tahayyera fisun'ihi'l-ukul" cümlesine yer verilmiştir. Bu parça, Ziya Paşanın on bir kısım halindeki uzun terciibent başlıklı şiirinin sonlarında. "Sübhane men tahayyere fi sun'ihi'l-ukul; "Sübhane men bikudretihî yâcizül-fuhul!" şeklinde geçer. Mezkûr mısraların mânâsı ise şöyledir: "Sanatı karşısında akılları hayrete düşüren büyük Sanatkârı tebcil ederim. kudretiyle âlimleri âciz bırakan Cenab-ı Hakkı takdis ederim." Üstad Çam Dağlarında "Üçüncü Mektub"u telif ederken, harika bir keramet haliyle dünyanın boşlukta dönüşünü ve müthiş sür'atini temâşâ etmiş, Zuhruf Sûresinde geçen, "Bunları bize râm eden Allah'ın şânı ne yücedir, münezzehtir. Yoksa biz bunlara güç yetiremezdik" mealindeki âyeti okumuştu. "Üçüncü Mektup"ta geçen, yeryüzünün bir gemi, bir binek olduğunun buyurulduğu âyeti hatırlayıp okuyunca da şunları ifade etmektedir: "Zemin musahhar bir sefine, bir merkûb olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-yı kâinatta sür'atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman, kıraeti sünnet olan (Zuhruf Sûresi, l3. ayet) âyetini okudum."

Gerçekten, Çam Dağlarının katran ağacı mevkii bir kaptan köşkünü andırmaktadır. Feza denizinin dalgaları arasında yüzen dünya gemisinin Çam dağlarındaki kaptan köşkünde ilâhî sanatların şahane güzelliği ne kadar güzel gözükmektedir. Hulusi Beyi Üstadla tanıştıran Şeyh Mustafa "Üçüncü Mektub'un üçüncü bölümünde, Üstad, Şeyh Mustafa ismindeki zata selâm söylemekte ve yazdığı Kader Risalesi'nden dolayı memnuni [] Hulusî Beyi Üstada götüren Şeyh Mustafa Efendi

sh»:(Sn.Şh.S.337) yetini ifade etmektedir. Şeyh Mustafa, Hulûsi Beyi Üstada götüren zattı. Hulûsi Bey "l929 yılı baharında Barla'ya gittim. Beni götüren, Mustafa isimli mübarek bir insandı" diyerek Üstada nasıl gittiklerini anlatmaktadır. Merhum Hulûsi Yahyagil Ağabeyimi son ziyaretlerimde Şeyh Mustafa ile nasıl tanıştıklarını sorduğumda, evlerinin komşu olduğunu, böylece tanıştıklarını, ilk risaleyi onda gördüğünü, Üstadı kendisine tavsiye eden ve götüren kişinin Şeyh Mustafa olduğunu söylemişti. Barla Lâhikası'nda Hulûsi Beye yazılan bir mektupta Üstad Şeyh Mustafa'dan şöyle bahsetmektedir: "Şeyh Mustafa'ya benim tarafından geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle: "Eskide iki ciddî ahiret kardeşleri var imiş. Biri hasta düşer, ötekisi ziyaretine gitti. Dua eder, hasta iyi olmaz. 'Öyle ise sen kalk, ben yatacağım' demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her ne ise... Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına dua ettim, kabul olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukader olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşaallah ona bir parça hiffet gelmiştir."

Hacı Hafız Mustafa Üstün'e, "Hacı Aziz, Şeyh Mustafa, Aziz'in Mustafa" da denilmektedir.Eğirdir'de Hacı ibrahim'in oğlu olarak l890 yılında dünyaya gelmişti. Yine Eğirdir'de l959'un Aralık ayında vefat etti. Altı yaşında hafız olmuştu. Çok istedikleri halde Diyanetten resmî bir vazife alamadı. Şeyh Mustafa İstiklâl Harbinde şarapnel yarası almıştı. Kardeşi de Birinci Cihan Harbinde şehit düşmüştü. Bir gün hanımına eziyet ettiği vakitte Salih ismindeki Nur talebesi kendisine Üstadın selâmını getirmiş ve hanıma eziyet etmemesini bildirmişti. Hulûsi Bey meczup hallerinden dolayı birgün Üstadın "Meczup Mustafa'yı atmak istedim. Sonra ihtar edildi: 'Buna acı, çünkü hale mağlûptur" dediğini ifade etmektedir. Ehl-i ilim, ehl-i keramet ve ehl-i hal olan Şeyh Mustafa gazi maaşını almayı da istememişti. Keramet hallerinden Cuma namazına yarım saat kala iki-üç saatlik mevkilerde ayrı ayrı cumada görenler olmuştu. l959 sonlarında Akpınar köyünden aşağıya doğru inerken düşüp vefat etti. Hacı Hafız Mustafa Üstün'ün annesi aslen Denizli'nin Çal

sh»:(Sn.Şh.S.338) kazâsındandı. Hulûsi Beyi Üstada götüren bu veli zat, 26 Ağustos l922'den on iki gün önce, İzmir'den harp cephesinden anasına zafer müjdesini bildirmiştir. *** "Üçüncü Mektup"ta bahsi geçen Şehabeddin Efendi "Üçüncü Mektub"un dördüncü kısmında ise, Üstad Diyarbakır'ın kazası Ergani'deki Vanlı Şehabeddin Efendiden bahsetmektedir. Şehabeddin Efendi, Abdülmecid Ünlükul'un eşi Rabia Hanımın kardeşidir. Şehabeddin Özer l893'de Van'ın Sabaniye Mahallesinde doğmuştu. Babası H.Mustafa, annesi ise Fidan'dı. Şeyh Gazail Baba diye bilinen babası, Gazail Camiinde medfundur ve

türbesi ziyaretgâhtır. Nureddin, Şemseddin, Necmeddin ve Rabia isimli kardeşleri vardır. Fidan ve İhsan isminde iki çocuğu vardır. Kardeşi Rabia Hanım Abdülmecid Nursî ile evlendiği zaman, Bediüzzaman'la tanışmaları ve irtibatları olmuştu. Şehabeddin Özer şirpençe hastalığından rahatsızlanınca, Ergani'den Diyarbakır'a getirilişinin ikinci günü 3 Ağustos l943'te vefat etti. Diyarbakır Mardinkapı, Soylu Mehmed Düzlüğü kabristanına defnedildi. [] Şeyh Gazail Babanın oğlu ve Abdülmecid Efendi'nin kayınbiraderi Şehabeddin Özer. Bir mektubun yazılış sebebi Barla Lâhikası'nda bulunan bir mektup "Hulûsi Beye hitaptır" tarzında takdim edilmekte ve bu kısa mektubu "evvelâ" ve "saniyen" şeklinde iki kısım halinde okumaktayız. Mektubun "evvelâ" diye takdim edilen kısmının izahını yazmak istiyoruz: "Aziz sıddık, muhlis kardeşim, "Evvela: Biraderzadem Halil Naci'nin dünyevî musibeti beni de cidden mahzun eyledi. Cenab-ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır

sh»:(Sn.Şh.S.339) ve tahammül ihsan eylesin, âmin. Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici, kıymetsiz fani vaziyetleri karşısında telaş etmez, mağlup olmaz inşaallah"¹ 2l Mart l947 tarihinde Sarıkamış'tan "Baban Hulusi" imzasıyla yazılan mektupta, albay Hulusi Yahyagil, oğlu Halil Naci'ye hitaben şunları yazıyordu:

2l Mart l947 Sarıkamış [] Hulusî Beyin oğlu Halil Naci Yahyagil

"Naci, "Yakup Beyin ve Bedia'nın l4 Mart tarihli mektuplarıyla gönderilen senin yazdığın mektubu aldım. Bundan evvelki mektubundan müteselli olmuştum. Bu defa Bedia'nın senden daha metin yazısı beni çok memnun etti. Allah bizleri terbiyeye memur ettiği, sana gelen musibeti habersiz defetmekle nihayetsiz kerem, rahmet ve gayetini sür'atle tecelli ettirmiş, âmin. "Maddi ve mânevi delillerin mahiyeti ve kanun nazarında kıymetini bilemiyorum. Cebaneti bırak, cesur ol, üzüntüyü terk et, sabûr ol. Belâ vereni bul, mütevekkil ol. Duâ ile, niyaz ile rahmet-i İlâhiyenin kapısını çal, korkulardan emin ol. Seni Hazret-i Yusuf'un makamı olan bugünkü hayatın müteessir etmesin, Yusuf Aleyhisselâmın ruhuna hergün bir Fatiha üç ihlâs oku, o mahpusların pîri peygamberin huzurunu bulup sâkin ol. Maddi ve mânevi derslere şifâ olan şu sâlâvât-ı şerifeye dâim ol... "Bu salavât-ı şerifeyi okuyamazsan Yakup Bey sana öğretsin, yeni yazı ile yaz, oku. Maddi esbaba hadlerinden ve haklarından ziyade kıymet vermediğim için esbaba da öyle perde nazarıyla bakı ______________ l. Barla Lahikası . l64 "Hulusi Beye hitaptır." Bu mektupta bahsedilen Halil Naci Yahyagil, Albay Hulusi Yahyagil'in oğludur. Mektup ise l947 yılında Sarıkamış'ta bulunan Hulusî beye hitaben yazılmıştı.

"Biraderzadem Halil Naci" şeklinde ifade buyurulan Halil Naci l847 yılllarında Ankara'da subay olarak vazifeli bulunuyordu: Ankara'da da vazife yaparken bir iftiraya uğrayarak, bazı sıkıntılara ve musibetlere uğramıştı. Bu musibet üzerine babası Hulusi Yahyagil kendisine bir teselli mektubu yazıyor, bu mektupta "kıymetli ve nuranî zevatda duada bulundular" diyerek, Üstad Bediüzzaman'ın dualar ettiğini haber veriyorlardı.

sh»:(Sn.Şh.S.340) yor, perde arkasında sebepleri kendi izzet ve azametine perde etmiş olan Kerîm ve Rahîm Allah'a ben de ve senin musibetinle musibete uğrayanların hepsi de, duâ ile niyaz ile ilticadayız, kıymetli ve nurânî zevât da duâda bulundular, sen de böyle yap. Maddî esbabı da Allah'a dayanmak şartiyle kuvvetli tut, muvaffakiyet Allah'dandır. Gözlerinden öper, Allah'ın Hafiz ismine emanet ederim oğlum.

Baban Hulûsi" Üstad Said Nursî'den Hulusi Bey'e gelen mektup "Sevgili kardaşım, seni teşvik için değil, çünkü teşvike muhtaç değilsin. Hem medar-ı fahr etmek için değil, çünkü fahr ise ucup ve riyaya medardır. Belki, sana medar-ı şükür olmak için diyorum ki; sen ve Hakkı Efendi benim için yüz ciddi talebe hükmüne geçtiniz. Hatta diyebilirim ki; kader-i İlâhî, beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazife-i kudsiyede uyandırmak içinmiş. Şimdi şu zamanda, iman-ı tahkikinin dersini vermek, pek büyük bir fazilettir. Ve kudsî bir vazifedir. İman-ı tahkikiyi taşıyan bir mü'min, çok mü'minlere bir nokta-i istinat olur ki, şuursuz olarak avam-ı mü'minin, o iman-ı tahkiki sahibinin kuvvet-i imanına istinat ederek, kuvve-i maneviyeleri kırılmaz, dalâletlere karşı dayanırlar. işte böyle bir derste bulunduğunuz için Cenab-ı Hakka yüzbinler şükrediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için zaif omuzum ağırlıktan kurtulup, ruhum rahat etti. İstirahat bulan ruhum, size takdirkârâne ve minnettarâne bakıyor ve mes'uliyetten kurtulan kalbim de, muvaffakiyetinize dua ediyor. Ve icra-i vazife için çok düşünmekten kurtulan aklım da, sizi tebrik ediyor. Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum. Siz

bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşaallah niyet-i hâliseniz benim müşevveş niyetimi dahi tashih edecektir. "Şimdi başka bir kaç noktayı size beyan ediyorum: "Evvelen; yazdığım bazı şeylere dair fikrinizi soruyordum. Maksadım, 'Gördüğüm hakikat acaba hakikat mıdır?' diye sormuyorum. Belki, 'Hakikata açılan yol acaba umuma yol olabilir mi?' diye soruyorum.Çünkü umumun telâkkisini sizin kadar bilmiyorum. "Saniyen: Misafir Müftiye ¹ ve Şeyh Mustafa'ya size gönderilen mektubun birer suretini verdiğin için iyi ettiniz. Hattâ bana da bir suret gönderiniz. Hem biraderzâdem olan o Müftünün oğluna² deyiniz ki: Benim tarafımdan âhiret kardaşım ve Kur'ân hizmetinde ____________ l. Çerkeş Müftüsü. Çerkeş. Çankırı'nın bir kazasıdır. 2. Çerkeş Müftüsünün oğlu Eğridir Sorgu Hakimi.

sh»:(Sn.Şh.S.341) arkadaşım ve meşreben celâlli olan pederine yazsın. Selâm, duamla beraber ondan istiyorum ki; beraber götürdüğü envar-ı Kur'âniyenin sûhulet-i intişarları için irşat ve nasihatinde "Ve kûlâ lehû kavlen leyyinen" âyetindeki lûtf-ü irşadı kendine rehben etsin. .................. "Rabian: Sorduğun suallere dair yanımda kitap bulunmadığı için, Hanefi ulemesanın kavillerini ve ehadisin rivayetlerini şimdilik bilmiyorum. Fakat bence, böyle efdaliyet mes'elesinde kabûl-ü ammeyi ihsas eden, âdet-i cemaat medar-ı tercihtir. Âdet-i İslâmiye nasıl gelmiş, o daha efdaldir. "Birinci sualiniz: Eğer Kur'ân okunurken, (Okunan Kur'ân) namazın, tesbihatın tetimmesi ise, kıbleye karşı duranlar, vaziyetlerini bozmamak evlâdır. Yalnız müezzinin önündeki adam arkasını çevirsin, yahut çekilsin. Eğer Kur'an müstakil olarak okunursa, okuyana karşı teveccüh etmek evlâdır. Hem cihat-ı sitte ile mukayyet olmayan, ruh kulağı ile

dinleyen adam, kıbleye karşı teveccüh etse ve cismanî kulağı ile dinleyen adam okuyana karşı teveccüh etse evlâdır. "İkinci sualiniz: Cemaatin iştiyakına ve okuyanın niyyetine göre efdaliyet tahavvül eder. "Üçüncü sualiniz: Üç ihlâs bir fatiha muhtasar bir hatim hükmünde olduğundan, ona vakit tahdit edilmez. Her vakitte gayet müstahsendir. "Dördüncü sualiniz: (Allahümme entesselâmü ve minkesselâmü tebarekte ya zel-celâli vel-ikram) kelâmını, değil yalnız müezzin, herbir musalli, herbir namazın selâmından sonra söylemesi Şafiice sünnettir. Hanefice dahi, müezzin için, her namazda sünnet olması gerektir. Umum ihvanlara selâm ve bayramlarımızı tebrik ediyorum. Âhiret kardaşınız Said Nursî Said Nursî'den Hulusi Bey'e gelen mektup "Bismihi Sübhanehû "Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihi "Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü ebeden daimen. "Aziz, Sıddık, Muhlis, Kardaşım;

sh»:(Sn.Şh.S.342) "Evvelâ, biraderzâdemin, Halil Naci'nin dünyevî musibeti beni de cidden mahzun eyledi. Cenab-ı Hak onu kurtarsın. Size de sabr ü tahammül ihsan eylesin. Amin... "Nur'un eskiden beri hiç sarsılmayan, muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fani vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûp olmaz. İnşaallah..

"Saniyen: Silsile-i ilmiyede bana en son ve en mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren, Hazreti Şeyh Muhammed el-Küfrevî (Kuddise Sırrıhu) nın hülefasından, alvarlı Hoca Muhammed Efendiye ve ihvanlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havalide Nurlarla alâkadar, senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakiyetlerine dua ederiz. Elbaki Hüvelbaki Hasta Kardaşınız Said Nursî [] Üstaddan Albay Hulusi Beye Sarıkamış'ta iken gelen mektup (l947)

sh»:(Sn.Şh.S.343) Üstad Said Nursî'den Hulusi Beye: "Gayyur, ciddî, halis ve muhlis, âhiret kardaşım; "Evvelen: Size Otuzikinci Söz'ün ikinci mevkıfını gönderdim (Haşiye). Dikkat ile okuyunuz ve güzelce yazınız. Hatalar varsa da tashih ediniz. Acele ve hazin bir kalb ile yazıldığı için, içinde müşevveşiyet bulunacaktır. "Saniyen: Muvakkat bir fütur, bir tenbellik sizde arız olduğunu yazıyorsunuz. Baharda kanın galeyanından gelen ve gecelerin kısalmasındaki uykusuzluktan neş'et eden ve müstemi'lerin kalbleri, işlere teveccüh etmelerinden tevellüt eden, rehavet ve füturdan başka, meyânımızdaki münasebet-i ruhiyenin rabıtası ile, musibetin eseri olarak bendeki sarsıntının size in'ikası ve sirayet etmesi mümkündür. Merhum Abdurrahman'ın vefatını zamanında bilmediğim halde o münasebet-i ruhiye ciheti ile fazla bir sarsıntıyı Ramazan-ı şerifte hissettim. Şimdi anladım ki, şuurî ve ihtiyarî olmayan çok in'ikasat vardır. Fakat kardeşim, sen şimdi iki vazifeyi görmekle mükellefsin; biri, kardeşim Hulusi Beyin vazifesini, biri de evlâd-ı manevîyem ve biraderzâdem ve bir deha-i nuranî sahibi olmak pek muhtemel olan

Abdurrahman'ın vazifesi de size ilâve edildi. O benim hakiki bir varisim idi. Yazdıklarımı ve malımı kendi malı telâkki ederdi, öyle de sahip oluyordu. Sen de bundan sonra, yazı ve Sözleri, hocanın yazısı diye tutma. Kendi malın ve sözlerindir bil, öyle sahip ol. Hakkı Efendiye söyle ki; o da kardeşim Abdülmecid yerinde kendini anlasın ve onun vazifesi ile mükellef olduğunu bilsin. "Salisen: Otuzüçüncü Söz'den başka, Söz yazılmak ihtiyacı kalmadı. Hem şer'an çok mübarek, bu otuz üç adetten, bazı esbaba binaen geçmeyeceğim, hem de hakaik-ı esasiye-i Kur'âniye ve imaniyenin elzem ve lâzım olan kısımları hemen ekseriyet-i mutlaka itibarı ile yazılmıştır. Ümid ediyorum ki, Cenab-ı Hak kabul etse, tevfik verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfidirler. Her derdin devası, içinde var demeyeceğim, fakat mühlik dertlerin ağlep devası yazılanlarda vardır. Siz onların mütalâasını kıymettar bir ibadet olan tefekkür nevinde telâkki ediniz. Ve onlardaki ilmi envar-ı imandan ve marifetullahtan tasavvur ediniz ki, usanç vermesin. Hem sizde ve müstemi'înde iştiyak olduğu zaman okuyunz. Bâki selâm ve dua. Kardeşiniz SAİD *** _______________ Haşiye. Otuzüçüncü Söz'ün birinci makamına dair, sen fikrini yazdın, beğendiğini gösteriyorsun, Hakkı Efendi ile Müftü Efendi ve sair ihvanların da nasıl bulduklarını anla, bana yaz. Umum kardaşlarıma selâm ve dua ediyorum, onların duasını istiyorum. Hulusi bey kardaşım, senin selefin (yani Abdurrahman Nursî'nin) mektubunu oku (*) (Abdurrahman Nursî'nin Bediüzzaman'a yazdığı ve vefatından önce kerametkârâne vefatını haber veren bu mektubu için Barla Lâhikası'na bakınız.) ona acı ve ona dua et.

sh»:(Sn.Şh.S.344) Muhammed Küfrevî, Alvarlı Muhammed Efendi ve Hulusi Bey

Hulusi Yahyagil rahmetlinin uzun ömrü baştan sona fazilet levhaları halinde parlamaktadır. Üstad Bediüzzaman'la bazı tevafukları vardır. Üstad henüz bir çocukken son dersini Muhammed Küfrevî Hazretlrinden almıştı. Bu dersten az bir zaman sonra Küfrevî Hazretleri rahmete kavuşmuştu. Albay İbrahim Yahyagil ise; önceleri Muhammed Küfrevî Hazretlerine bağlıydı. Bu maneviyat rehberinin talebe halifelerinden Alvarlı Muhammet Efendiye irtibatları vardı. Muhammed Küfrevî Hazretleri Nakşi şeyhî Muhammed Küfrevî Siirt'in Küfre köyünde l775'te dünyaya geldi. Kendisine "kutup" ünvanı verildi. Genç Said henüz talebelik yıllarında, Muhammed Küfrevî'nin ilim ve irfanından feyiz aldı. Bediüzzaman ilim-iman yolundaki son dersini de Muhammed Küfrevî'den almıştı. Muhammed Küfrevî Nakşî şeyhlerindendi. İsim ve şöhreti her taraefa, bu arada İstanbul'a kadar yayılmıştı. l898 yılında, yüz yirmi üç yaşlarında vefat ettiği zaman, Sultan Abdülhamid Han Bitlis'e İtalyan mimarlar getirterek, onun için bir türbe yaptırmıştı. Bediüzzaman Bitlis'te on sekiz yaşlarındayken, bir gün birisi, Bitlis Şeyhlerinden Muhammed Küfrevî'nin kendisine beddua ettiğini yalandan söylemişti. Genç Said bunun üzerine Şeyhi ziyarete gitti. Dergâhına vardığı zaman, Muhammed Küfrevî [] Muhammed Küfrevî Hazretlerinin türbesi

sh»:(Sn.Şh.S.345) genç Saide iltifatta bulundu. Kendisine teberrüken ezberden ders verdi. Genç Said'in aldığı son ders Bediüzzaman'ın biraderzâdesi Abdurrahman Nursî'nin yazdığı Tarihçe-i Hayatta belirttiğine göre, Bitlis'in büyük âlimi Muhammed Küfrevî'nin Genç Said'e teberrüken verdiği en son dersi...¹

Meali: "Eşyaların miktarlarını kudretiyle takdir eden, şekilleri hikmetiyle suretlendiren, Allah'a hamd ü senâlar olsun. "Peygamberlik dairesinin çemberi olan Hz. Peygamber, nübüvvet ve cömertlik kisvesinde olan ehl-i beytine, feleklerin üstünde yıldızlar döndükçe yerin etrafında bulutlar gezdiği müddetçe yani kıyamete kadar Hz. Muhammed'e (a.s.m.) salât ü selâm olsun." *** Genç Said bir gün rüyasında Muhammed Küfrevî'yi gördü. Küfrevî genç Said'e hitaben, "Molla Said! Gel, beni ziyaret et, artık gideceğim!" dedi. Bu hitap üzerine genç Said hemen gidip, Küfrevî'yi ziyaret etti. Küfrevî'nin uçup gittiğini görünce de uyandı. Saatine baktığı zaman vaktin gece yarısı olduğunu gördü. Sabah olduğu vakit Muhammet Küfrevî'nin evinden matem seslerinin geldiğini duydu. Doğru Küfrevî'nin evine gitti. Küfrevî'nin gece vefat ettiğini söylediler. Hulusî Beyle Alvarlı'nın irtibatı Risale-i Nur'un ilk talebesi Albay Hulûsi Yahyagil, Üstada talebe olmazdan önce, Muhammed Küfrevî'ye bağlı olduğunu Barla Lâhikası'ndaki bir mektubunda şöyle ifade etmektedir: "Taharrî-i hakikat ile ömür geçirirken, mukadderat bu âsi biçareyi de beş sene evvel Şah-ı Nakşibend Hazretlerinden Muhammmed Küfrevî Hazretlerine doğru açılan tarik-i Nakşibendîye idhal eylemişti." Daha sonraki yıllarda Albay Hulûsi Beyin, Muhammed Küfrevî'nin halife ve talebelerinden Erzurum-Alvarlı Hacı Muhammet Efendiyle mektuplaşmaları ve muarefesi oldu. Alvarlı Muhammed Efendi, Albay Hulûsi Beye hitaben "Enver-ı dü dîdem, birader-i ber güzidem... Halde haldaşım, yolda yoldaşım, dinde kardaşım..." derken bir şiirinde ise şunları ifade ediyordu: __________________

l. Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı, Abdurrahman Nursî,

sh»:(Sn.Şh.S.346) "Hamdülillah nur-ı tevhid yâr-ı garındır senin "Nur-u tevhid, nur-u didem, dilde yarındır senin." Alvarlı Hacı Muhammed Lütfi Efendi, Osmanlıca olarak neşredilen divanındaki bir şiirinde de, Albay Hulûsi Yahyagil'in üstadı Bediüzzaman Said Nursî'den şu mısrasında bahsetmektedir: "Emrolduğu gibi itaat eyler "Ehl-i tevhid olan cana can kurban "Huzur-u kalble eyler niyazı "Ehl-i tevhid olan cana can kurban "Kur'ân emriyledir her harekâtı "Ehl-i tevhid olan cana can kurban "Cenab-ı Allah'tan diler kavmini "Ehl-i tevhid olan cana can kurban. "Muhabbetullahtır dilde iradı "Ehl-i tevhid olan cana can kurban "Tevhid eder her dem ezelde Said "Ehl-i tevhid olan cana can kurban "Ehl-i hayâ lâyık olur gufrana "Ehl-i tevhid olan cana can kurban

"Gözünde, gönlünde tavf-ı Rabbanî." Bahsimizi Barla Lâhikası'ndaki, Albay Hulûsi Yahyagil'e hitaben yazılan kısa mektubun "Saniyen" kısmıyla bağlayalım: "Silsile-i ilmiyede bana en son ve mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren Hazret-i Şeyh Muhammed el-Küfrevî'nin (Kuddise sırruh) hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendiye ve ihvanlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havalide Nur'larla alâkadar senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakiyetlerine dua ederiz."¹ Alvarlı Muhammed Efendi bir manzumesinde Hulusi Bey için şöyle yazıyordu: "Halde haldaşım, yolda yoldaşım, dinde kardaşım, Hulusi Efendi. Hamdülillah nur-u tevhid yâr-ı garındır senin Nur-u tevhid, nur-i didem, dilde yârındırsenin Rahmanürrahman ez ezelde tâ beebed ihsan-ı Hak Mahz-ı fadlından Hüda'ya baki varındır senin ____________ l. Barla Lâhikası, s. l64.

sh»:(Sn.Şh.S.347) Bir kerimdir, bir Rahimdir, bir Hakimdir Zülcelâl Kerem-i fadl-ı İlahi yâr-ı garındır senin Nice hamd etmek gerektir Lütfiya bu nimete Gübâr-ı kadem-i canan müşk-ü bârındır senin." Bediüzzaman'ın selâmını kendisine tebliğ eden Hulusi Beye yazdığı mektupla şunları ifade ediyordu:

"Biinayetillahi Teâla meyan-ı ümmet-i Muhammed'de şem'a-i Hidayet nurunu füruzan eden, bir zât-ı âli kadrın huzur-u saadetine nam-ı kemteranemi tahrir ile tezekkürde bulunduğunuza ve hüsn-ü himmetlerini celb ve selâmlarını tebliğiniz kıymet-i dünya ve mafiha olan eşyadan değerlidir. Ol zat-ı âlikadrin himmetlerinin istirhamında bir bende-i âciz ve müznib-i kemterim. Ol babta himmetlerine havale. Esselam ey sema-i nur-u hidayet esselam. Esselam ey matla-i saadet esselam. *** Muhammed Lütfi Efendi, yine yazdığı bir şiirle Hulusi Beye şöyle hitap ediyordu: "Gülbini tevhidde goca-i hemrâh Hulusi Efendi kardaş! Nur-u tevhid ile dilde dilârâ bir Haknümâ zata olmuşsun yoldaş Tuttuğun dâmeni elden bırakma İlm-i ledündane olmuşsun sırdaş Kerem-i kerime ve mazhariyet Bir kadr-i vâlâyâ olduğun haldaş Hamd eyle Mevlaya ruberzemin Ol nâehle esrarı eyleme sen fâş" *** "Envar-ı didem birader-i ber güzidem Hulusi Efendi Badesselâm veddua eazzekellah fıddareyn Haste dilânın derdine derman eder Allah Allah diyenin afvine ferman eder Allah

Her kimdir der-i dergah-i İlâhide sâil Sıdk ile yapışanlara ihsan eder Allah Âşık ile maşuk bazarı bizlere mektûm

sh»:(Sn.Şh.S.348) İsmail'i suretâ kurban eder Allah Hâfız ism-i şerifine olan mazhar efendina Kerem-i kerimi gözle açar hurşidveşmana Bu kanunu ezelidir belâ ehl-i gunce-i rânâ Hüdâ dostlarını dâim belâya mübtelâ eyler Belânın âhiri baldır hayat-ı ebedî cânâ Belâ ile bulan buldu, velâyı her dü âlemde." İbrahim Hulusi Yahyagil Beyefendi, sohbetlerimizde Alvarlı Hoca Efendi merhumun nasihatlarını şiir halinde ifade ettiğini bizlere anlatmıştı. Son senelerde Alvarlı'nın şiirlerinin bir arada yayınlandığını da görmüştüm. Alvarlı H.Muhammed Lütfi Erzurum'un Pasinler kazasına bağlı Alvar köyünde, uzun yıllar İslâmiyete hizmet etti ve l955 yılında doksan yaşlarında vefat etti. Hulusî Beyin şiirleri Rahmetli Nurlu Albayımıza, şiir yazıp yazmadığını sorduğumda, bazı şiirlerinin olduğunu ifade buyurmuştu. Kaleminden çıkan şu şiirlerinden bahsetmişti. Daha sonraki günlerde bu şiirlerini de tesbit etmek imkânlarını bulmuştuk. Şiirlerinden iki tanesini kıymetli bir yadigâr olarak burada arzediyorum: []

Alvarlı Hacı Muhammed Efendi

sh»:(Sn.Şh.S.349) Tasvir-i hakikat Bu Nurlara Bismillâh ile girelim ey kardaşlar, Bu sözlere hamdederek başlayalım ey yoldaşlar. Bu bağlara şükrederek biz bakalım ey haldaşlar. Bu gülleri fikrederek koklayalım ey dindanlar. Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler. Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler. Selâm olsun hepinize ey Kur'ân'ın hâdimleri. İkram olsun ruhunuza ey Nurların nâşirleri. Îman dolsun kalbinize ey Sözlerin kâtibleri. Envar dolsun kabrinize ey Nurların şakirtleri. Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler. Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler. Talebelerin üstadına "Said" derler hem adına. Bu ümmetin imdadına "Nursî" me'mur irşadına, Nasihatı ihvanına; "Koşun halkın ıslahına, Nurla gidin yanlarına, dâvet edin ahkâmına."

Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler. Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler. Korkmayınız kıl ü kalden Allah sizi kurtaracak. Yılmayınız hücumlardan,. Sözler sizi kurtaracak. Bıkmayınız derd-i gamdan, Nurlar sizi kurtaracak. Çıkmayınız nurlu yoldan, yoktur başka kurtaracak. Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler. Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler. Birlikleri tevhidlidir, yok bunlarda ayrılık. Fikirleri teslimlidir, yok bunlarda gayrılık, Kullukları îmanlıdır, yok bu zümrede azgınlık. A'mâlleri ihlâslıdır, yok işlerinde bozukluk.

sh»:(Sn.Şh.S.350) Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler. Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler. Üstadları yalnız iken, sırren oldu tenevveret, Şakirtleri pek az iken, binler oldu bak ne hikmet? Hâdimleri pek çok iken, Allah verdi Nura nusret. Bu Hulûsî ber-mûr iken, Allah verdi, şükr-ü ni'met. Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler.

Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler. Talebeniz Hulûsî Erzak-ı Hakikat İmânında kemâl olan zulümlerden ürkmez asla İhvanında fena bulan zâlimlerden korkmaz asla Mevcudatta hakkı gören hududundan çıkmaz asla Bu âlemde Nura eren ezvakından doymaz asla Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah Mesâibin cümlesinden ancak Allah kurtarıcı Mehâlikin darbesinden ancak Allah koruyucu Menâhinin küllisinden ancak Allah saklayıcı Meâsinin cemiinden ancak Allah bekleyici Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah Bak dağlara haşmeti gör, bak âsâra kudreti gör Bak bağlara ni'meti gör, bak esrâra hikmeti gör Bak çaylara sür'ati gör, bak ebhâra vüs'ati gör Bak canlara cenneti gör, bak envâra rahmeti gör Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah

Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah

sh»:(Sn.Şh.S.351) Derman istersen derdine, gel Kur'an'dan devayı al İmân istersen kalbine, gel Sözlerden safâyı al Bürhan istersen aslına, gel derslerden kimyayı al Umman istersen zevkine, gel nurlardan mânâyı al Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah Girdik Nurun bahçesine ni'metleri tattık hadsiz Daldık Nurun havzasına elmasları bulduk hadsiz Vardık Nurun çeşmesine kevserleri içtik hadsiz Gitik Nurun ravzasına hikmetleri gördük hadsiz Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah Meslek-i Nur, sâliklere râh-ı hakkı gösteriyor Üstad-ı Nur tâliblere imân yolu öğretiyor Şakird-i Nur, muhtaçlara ihlas-ı zevki belletiyor Nurcu-u muhlis, mü'minlere nurlu Sözler dinletiyor. Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah

Hulusi Beyden gelen mektuplar Nurların ilk muhatabına muhatab olmak saadeti Üstad Bediüzzaman'ın ilk muhatab ve talebesi, Emekli Albay İbrahim Hulusi Yahyagil'i tanıyıp, ellerini öperek, dualarını aldığım günlerden itibaren, gerek Elaziz'deki ziyaretlerimde, gerekse yazdığım mektuplara, bu aziz insan, daima cevaplarıyla, yüksek alakalarıyla, bizleri saadetlere garkediyordu. Bu mektuplardan bir kaç tanesini burada nakletmek istiyorum. 20 Mayıs l975 tarihli mektubunda bize cevaben şunları kaleme almıştı: "Aziz ve muhterem kardeşim, "3 Mayıs l975 tarihli yazınıza cevabım geç kaldı. Mazur görmenizi rica ederim. Allah ebeden sizden razı olsun.

sh»:(Sn.Şh.S.352) [] Aziz Albayın lütfedip de gönderdiği l974-l984 yılları arasında bize ulaşan cevabî mektuplarından ikisinin zarfı. "l. Kamustaki eksiklerin fotokopisine teşekkür ederim. "2. Diğer zevattan sorduğunuz sualleri bu fakire de soruyorsunuz. "Aziz Kardeşim, sizin şifahi sorularınıza hiç bir şeyi saklamadan verdiğim cevaplar kâfidir kanaatındayım. "İkinci sualinize derim ki, Said Nursî Hazretleri kendi ifadeleri ile 'Ben şuurum tealluk etmeden istihdam olunuyorum. Siz ise bilerek çalışıyorsunuz.' buyurmuşlardı. Bence o zat

sırr-ı İcaz-ı Kur'ân'ı beyana memur edilmiştir. Peygamberimizin (a.s.m.) Efendimizin 'Her yüz sene başında Cenab-ı Hak bu ümmete dinlerini tecdit edecek bir müceddid gönderir' hadisine tam masadak bir memur-u ilahi Üstadımızdır. Onun halen benzerlerini bilemiyorum. Olsa olsa onun ihlaslı şakirtleri olabilir. İhlası benimsemeyenlere hakiki Nur Şakirdi, Kur'an'ın tilmizi denilmez kanaatındayım. "Üçüncü sualiniz, zamanla ahkâm değişir sözünü, dinî ahkâm için geçerli görmüyorum ki, bu suale cevap vermek imkânını bulayım. "Son ekmel din gelmiş ve başka din ve Nebi gelmeyecektir. Bizi din-i mübine yaklaştıracak tek çare, Nurlara sarılmak, müşkülleri

sh»:(Sn.Şh.S.353) mizi o kevser havuzundan temine gayret etmektir. "Dördüncü sorunuza cevabım; Nurculuk değil, Kur'an ve ondan tereşüh eden Risale-i Nurlara tilmiz olmak. Kur'an-ı Kerimin Hicr Sûresi sekizinci âyet ile beyan buyurulan hıfz-ı İlahinin bir tahakkuk ve tezahürüdür kanaatındayım. "Beşinci sualinize cevap: O zatı biz, bu yazının başında açıkladığımız gibi, şuuru taalluk etmeden istihdam olduğuna ilaveten, 'Bu zaman imanı kurtarmak zamanıdır. Tarikat zamanı değildir' sözünde buluyoruz. Kendisi ehl-i tarik olduğu ve tarikat dersini vermeye de ehil olduğu halde ihlas dersinde buyurduğu gibi şahsiyet-i maneviyeye çok ehemmiyet vermesi ile (Meâlen: Müminler ancak kardeştirler) ferman ve sevgili Peygamberimizin 'Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz' emrine teşvik edilmenin tahakkukuna çalışmıştır kanaatındayım. "Zekânız, nâkıs cevabımı itmama yeter. Kusura bakmayın. Islâh edebilirsiniz ümidindeyim. ElbakiHüvelbaki Uhrevî ihtiyar kardeşiniz

Hulusi *** Nurlu Albayımız bu aziz satırlarından kısa bir zaman sonra, 3l Mayıs l975 tarihli lütufnamesi olan mektubunda ise, bizlere şunları yazıyordu: "Aziz Kardeşim, "27 Mayıs l975 tarihli cevab-ı lütufnamenize cevabım: "Bugün Anadolu'nun-Türk milletinin dini ve manevî hayatı tatminkâr mıdır? "Sualinize ancak anlayışıma göre cevap vereceğim. "Malumunuzdur ki, son ve ekmel din islâm dinidir. Türkler dinlerine sadakatla bağlı oldukları müddetçe, maddeten ve manen terakki etmişlerdir. Tarih bu hakikata şahittir. "Fakat asır marîz, unsur yani millet hasta ve aza ve efrat alil olmuş bir durumda, Bu elim hâl, ahkâm-ı Kur'aniye ve sünnetlerin terk ihmali olmuştur da ondandır, dini hayatın zayıflığı. Bu çok ehemmiyetli emrazın (hastalığın) tedavisi için reçete Kur'an'a ittibadır. Din kâfidir. Ancak tecdit ve tamiri lazımdır. Bu mesele için de reçete Risale-i Nur Külliyatıdır. Çünkü onların kaynağı Kur'ân'dır. Daha fazla izaha ihtiyaç yoktur. Kifayetsizliğin telafisine çare de budur kanaatındayım.

sh»:(Sn.Şh.S.354) "Nurculuk tabiri yerinde, Risale-i Nur ve Kur'anın tilmizleri, şakirtleri demekliğimin sebebi: "l957 senesinin Kasım ayının sonunda Emirdağ'ında Üstad Hazretlerini son defa ziyaret etmiştim. Üstad Hazretleri ile bu son görüşmemizde, başbaşa, Mektubat'taki, ikinci mektubta hediyenin kabul edilmemesine dair mektubu kendileri okurken nurculuk tabiri geçince, orada durdular ve 'Şimdi bu tabir çok hoşuma gitmiyor. Çünkü insafsız insanlar ondan başka mana çıkarıyorlar. En iyisi nurculuk yerine, nurların, Kur'ân'ın şakirtleri, tilmizleri denilmeli' buyurmuşlardı.

"Bu hatıranın hatırına hürmeten biz de nurculuk tabiri yerine şakirt, tilmiz tabirini kullanıyoruz. "Cenab-ı Hak, sizler gibi müdakkik, Hakka âşık, sıdka müştak kardeşlerden razı olsun. Adetlerini artırsınn. Âmin. Elbaki Hülvelbaki Mühibb-i Muhlisiniz İbrahim Hulusi. *** Hulusi Bey Ağabeyimiz son mektuplarından birisinde ise şunları beyan ediyordu: Mektubun tarihi. l0 Mart l980 -Elaziz "Muhterem Kardeşim. "20 Şubat l980 tarihli mektubunuzu melfufen iki mektupla beraber aldım. Sağ olunuz. "İkinci ve Üçüncü mektupların baş taraflarını benden istediğinizi ifadelerinizden anladım. O zamana mahsus yazıları maalesef bulamadım. "l978 Kasım ayında katarattan sağ gözümden ameliyat oldum. Gözlük yardımı ile, zoraki pek az okumak ve yazmak mümkün oluyor.İstediğinizi şimdilik yerine getiremediğim için beni bağışlarsınız ümidindeyim. Gözlerim görme kabiliyetini çok kayıp etti, kulaklarım fazla ağırlaştı. Yardımcısız ekseriya yakınımızdaki camiye bile gidemiyorum. Fakat buna rağmen derslere devam etmeye muvaffak oluyorum. "Elhamdülillahi Hazaminfadlı Rabbi.

Duacınız

Hulusi Yahyagil.

sh»:(Sn.Şh.S.355) Muallim Cûdî ve kasidesi Muhterem Albay İbrahim Hulusi Yahyagil Beyefendi ile mektuplaşmalarımız on yıldan fazla sürmüştü. Üstad Bediüzzaman'ın Barla Lahikası ismindeki mektuplardan meydana gelen eser l982-83 senelerinde yayınlanmıştı. Nur mektuplarının bu ilk Barla Lahikasında (s.l35) rastladığım bir hususu kendilerinden sormuştum. "Üstad Bediüzzaman'ın sizin mektubunuza verdiği cevabî bir Barla mektubunda deniliyor ki: "Merhum Muallim Cudi'nin kasidesi mübarektir. Cenab-ı Hak o zâtı şefaat-ı Kur'ânâ mazhar etsin. Görmemiştim. Görmesinden memnun oldum. Allah senden razı olsun..." "Bu mektupta geçen Muallim Cudi kimdir, bu zatın yazdığı kaside nasıl bir manzumedir, bu şiiri Üstada ne zaman göndermiştiniz?" Bu aziz ilim-irfan âbidesi, albay ağabeyimize gönderdiğim mektuba bir kaç gün içinde hemen cevap gelmişti. Hulusi Bey, yarım yüz yıl okuduğu, dersinde bulunduğu Nur İkliminin manevî dünyasından bizlere seslenmek iltifatında bulunuyordu. Muallim Cudi Bey'in Kasidesini hemen gönderiyordu.

Zannediyorum aziz büyüğümüzün bize son mektubu olmuştu. 24 Mayıs l984 tarihli mektubuma verdiği cevap şöyleydi: "Bilmukabele Ramazan'ınızı tebrik ederiz. "Mektubunuzda sorduğunuz meseleye gelince: "l929 senelerinde Ürgüplü Hâfız Necib Efendi ismindeki alay müftülerinden bir dostum l336 (l920) tarihli Tasvir-i Efkâr Gazetesi'nde bir kaside göstermişti. Bu manzumeyi ben o zaman okumuştum. Kaside Kur'ân-ı Kerim ve Hazret-i Muhammed (a.s.m.) mevzuluydu. "Trabzonlu Muallim Cudi Efendi, merhum Yahya Kemal'in 'Ezansız Semtler' ismindeki bir yazısını okuyunca çok müteessir olmuştu. Bu üzüntüyle, bu kasideyi kaleme almış. Bu şiir tahmin ediyorum l920 senelerinde neşredilmişti. "Üstadı ilk tanıdığım sene, l929'da Eğirdir'de bulunuyordum. O zaman Eğirdir Dağı'ndaki, Dağ Talimgâhı'ndaydım. Bu kasideyi Barla'daki Üstadıma göndermiştim.

sh»:(Sn.Şh.S.356) "Bu güzel kasideyi elli beş sene sonra sana, ekte gönderiyorum. "Selâm eder, dualarınızı beklerim.

Muhibb-i Muhlisiniz

İ.Hulusi Yahyagil Aziz Albayın l929 senesinde Nurlu Üstada gönderdiği bu kıymetli kasideyi, yazana, gönderenlere, dualara vesile olması niyetiyle, yetmiş sene sonra aynı kasideyi neşrediyoruz:

Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Muhammet (a.s.v.)

Ümmi âlimdir Muhammed iman ederim ona müebbed Allame-i mekteb-i ledünni Hayrette bıraktı ins ü cinn Her dilde tekellüm etti Cibril Kim etti tekellüm böyle bir dil Üslub-u Arab yok ol revişte Bir harikuladelik var işte Tebliğde ebleğul beyandır Divan-ı kıdemde tercümandır Cibril-i Emin enisi ruhu Kur'ân'ı mübin lübb ü sünuhu İ'cazına itiraf bahir Kafir ona dense kavl-ı sahir Bir mucizdir, lisan-ı Haktır Hakkaki inanmaya ehakdır. Kur'ân ki kitab-ı kibriyadır Vareste-i şevbe-i riyadır İhlas-ı beyan, lisanı masum Manasını bilmese de mefhum

sh»:(Sn.Şh.S.357) Olmuş ki nücum-ı vahy-i havi Denmiş ona tuhfe-i semavî Her kevkebi müstakil zişan Her âyeti başka başka rehşan. Bir zikr-i mübarek-i mukaddes Bir ünsü latif ruh-u emles yok gıll u gış anda safi kevser Vechinde lika-yı Hak gülümser Her sehle-i mümteride peyda Bin dürlü serair-i mezaya Bakıldıkça olur nigaha rûşen Hiç gülleri solmayan gülşen Bir nazm-ı beliğ ve nesr-i enfes Ervaha tilaveti safares Kur'an okunurken eyle dikkat Kalbinde eser nesim-i rikkat Tebşir-i sefanuma-yı cennet İnzarı verir cehime heybet Müşriklere harb-i asumandır. İmansıza karşı biemandır.

Mafevki beyan o tarz-ı tebyin Eyler hacer olsa kalbi telyin Nur-u azametlerin sedası İlân-ı kemal kibriyası Müminlere şirmi sildiren o Tevhidi tamam bildiren o Bir kıssayı eyler hikaye Tevhid-i Hüdâdır anda gaye Bir heybet-i Halikane mahsus Her âyet-i hilyedar-ı namus Üslub-u beyanın en rezini Âdâb-ı kelamın en güzini

sh»:(Sn.Şh.S.358) Ezkar-ı Hüdayı etmez ihmal Esma-yı şerife ayni ezyal Ahkam-ı münife gelince Tayin-i vazaif emri dince Allah'a nasıl ise ibadet Ol vecihle eyledi imamet Ebdana taharet etti talim

Ervaha nezahet etti tefhim Tevhid-i hüda ile müeyyed Tasdik-i nübüvvet-i Muhammed (s.a.v.) Hakkiyle o seyyidül beşerdir Peygamber-i müteber-i haberdir. Fahşayı, kumarı, hamiri tahrim Etmekle buyurdu aklı takvim Olmaz hele mümine meâkil Hınzır-ı zebine-i heyakil Men eyledi zulmü, adli kurdu Her yareye kafi merhum urdu Davası şuhud ile müberhen Seyf-i zaferi, cidâli ahsen Bir hasım ile eylese tebarüz Namusuna eylemez tecavüz Haysiyetine riayet eyler Teklif-i rah-ı hidayet eyler İnsaniyet neye muhtaç Hep kuvveden fiile etti ihraç Namusuna dendi kudsi ekber Namusuna numunedir müttehar

Piş-i nazara serer semayı Arzeder ukula kibriyayı Ağmaya basar verir ziyası Masmuğ sağırlara sedası

sh»:(Sn.Şh.S.359) Mürsellere verdi sıdk u ismet Tebliğ, fetanet ve emanet Ettikçe menakibi tekerrür Ezhan-ı beşere tenevvür İlmi, ulemayı etti tekrim Cehli, cühelayı kıldı tecrim Esnamı kırar, kulubü kırmaz İnsanı fena yola çağırmaz Fikr ile cemmadı eyler intak Zikr ile meâdi eyler işrak Terdifi rical eder inası Hakkı ile verir hukuk-u nâsı Eshab-ı cinana vasf-ı ebcal İman ile salihat-ı âmâl Dünyada zuhuru mahz-ı nimet

Fahr etsin anınla zat-ı hilkat Dürdane-i lübbüdür vücudun Fevvare-i hubbudur şuhudun Bir hikmete mebni emri nehyi Zannetme heva, lisanı vahyi Bir kul o lisana kadir olamaz Kadir dahi olsa câsir olamaz Hak sevdi onu, o sevdi Hakkı Hubbun o hakiki müstehakkı Akvama muhabbeti eş etti Bir sofraya koydu kardeş etti. Cem etti kabail-i şuubu Bir kıbleye bağladı kulûbu Mahluk-u Hüda demez, halaknâ Muhtac-ı gıda demez rezaknâ Kalbinde olan mehafetullah Eyler mi hiç iftira alallah Mevlaya muhabbeti müsellem Sallallahü Aleyhi vesellem. ***

sh»:(Sn.Şh.S.360) [] Trabzonlu Muallim İbrahim Cûdî (l863-l926) Trabzonlu Muallim İbrahim Cûdî İstanbul Üniversitesi edebiyat fakültesinde l967-l97l yıllarında talebelik arkadaşımız ve Nur Talebelerinden Trabzon'lu Hayreddin Gürsoy dedesi merhum Trabzonlu Muallim Cudi Efendi ile alakalı olarak, biyografi şeklindeki ifadelerini şu şekilde kaleme almıştı. Trabzon'un meşhurları içinde başta gelen büyük âlimlerden İbrahim Cûdî Bey, l863 yılında Arsin ilçesi Yeşilce mahallesinde, halen mevcut olan evde doğmuştur. Babası yine âlim ve fazıl bir zat olan Küçük İbrahimoğlu (Gürsoy) Hacı Mehmed Efendidir. Küçük İbrahimzade İbrahim Cûdî (Gürsoy) Yüksek Medrese tahsili görmüş, devrinin ünlü hocalarından "İcazet" almıştır. Mısır'da iki yıl kalarak Arapçasını daha da ilerleten Cûdi Bey, Farsçayı da çok iyi biliyordu. İbrahim Cûdî Divan edebiyatına hakkıyla vâkıf; muallim, şair, hatip, yazar, ve bilgin bir din adamı idi. İlk görevine henüz l9-20 yaşında iken Ali Naki Efendinin Trabzon'da açtığı Hamidiye Mektebinde Türkçe Öğretmeni olarak başlar. Mısır'dan dönünce İranlıların Trabzon'daki Nâşiri Mektebinde muallimlik ve Müdürlük yapar. Ayrıca Fransız Frerler Okulu, Rum ve Ermeni okullarında Türkçe, Trabzon Lisesinde Arapça ve Farsça, Kız Numune Mektebinde Kompozisyon öğretmenliklerinde çalışmıştır. Cûdî Bey ayrıca birçok vazifeleri deruhte etmiştir. Trabzon Ticaret Mahkemesi âzâlığı ve Reisliği, Trabzon Gazetesi Baş Yazarlığı, Maarrif Meclisi üyelikleri yapmıştır.

Trabzon Kültür Hayatının her kademesinde izlerine rastlanan Cûdî Bey Muallimler cemiyetini de ilk kuranlardandır. Cûdî Bey seferberlik yıllarını Ankara Kız Muallim Mektebi hocalığında, Ankara Lisesi Müdürlüğünde geçirir. İstiklâl Harbi yıllarında İbrahim Cûdî Beyi çok ateşli bir hatip olarak görürüz. Ünye'de Millî Mücadele için yazılar yazar, şiirler neşreder. Bu yıllarda dinî ve millî derneklerin başkanlığını da yürü

sh»:(Sn.Şh.S.361) terek Karadeniz Halkını Millî Mücadeleye, istiklale çağırmıştır. İstiklâl Harbi sonrası Trabzon Müftüsü olmuştur. İttihatçıların ve harb sonrası yetkililerin milletvekilliği teklifini kesinlikle kabul etmeyen İbrahim Cûdî kendini ilme ve İslâmi hizmetlere vermiştir. Cûdî Bey yirminin üzerinde eser vermiştir. l909 yılında neşrettiği "Esma-ül Hüsna Şerhi" adlı eserinden elde ettiği kazançla bugünkü "Cudibey İlkokulu"nu kurmuştur. En meşhur eserlerinden birisi de Lûgat-ı Cûdî'dir. Bu eserin eskimez yazı ile matbu nûshaları mevcuttur. Tarih sırasına göre basılan başlıca eserleri şunlardır: l. Nevâdir-i Nefise (l893) 2. Teshil-i Elifba-yı Osmanî (l896) 3. Kıraat-i Türkiye -I- (l90l) 4. El-Kenzü'l Esnâ Fi-Şerh-i Esmâül Hüsna (l909) 5. Ulûm-i Diniye Dersleri (l9ll) 6. Teshil-i Sarf-i Osmanî (l911) 7. Kıraat-i Türkiye - II - (l911)

8. İlk Tâlim-i kıraat (l911) 9. Tarih-i Enbiya ve İslâm (l912) l0.Küçük Tarih-i Enbiya (l912) ll. Elhaytü'l Ebyar yahut Ramazan Vaizi (l912) Bu eserin l970 yılında Türkçe Baskısı yapılmıştır. l2.Tâlim-i Kıraat (l923) l3. Rehber-i Avâmil l4. Ettarâif-ü Vezzarâif l5. Lûgad-ı Cûdî Merhum İbrahim Cûdî'nin İstanbul ve Trabzon basınında neşredilmiş yüzlerce yazı, şiir ve makaleleri, ayrıca bir divanı vardır. Cûdî Bey'in merhum Ankara'da bulunduğu yıllarda Hacı Bayram Camiinde yaptığı vaizleri de meşhurdur. Hatta zamanın Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi Hoca haftada bir gün Hacı Bayramda va'z yapmış. Cûdî Bey orada olduğu müddetçe kürsüye çıkmaz ve yerini ona terkedermiş. Ayrıca Cûdî Beyin çok büyük bir âlim olduğunu Diyanet İşleri Reisliği de onun hakkı olduğunu ifade ederek durumu M.Kemal'e intikal ettirmiştir. Kendisine yapılan, Diyanet İşleri Başkanlığı

sh»:(Sn.Şh.S.362) teklifini de kabul etmemiştir. Bu konuda önemli bazı sebebler ileri sürdüğü halen İstanbul'da oturmakta olan oğlu Mehmet Hakkı Cûdî Bey tarafından ifade edilmektedir. Küçük İbrahimzade (Gürsoy) Cûdî Bey siyasi hiçbir partiye girmemiş, muallimliği ilmi çalışmaları mebusluğa ve bazı yüksek mevkilere tercih etmiş, Trabzon Müftüsü iken l2 Nisan l926 tarihinde Kadir gecesi vefat etmiştir. Cenab-ı Hak rahmet eylesin...

[] Hulusi Bey'in Risale-i Nurların diğer tefsirlerden farkını izah eden, kendi el yazısıyle bir mektubu (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.363) [] Halil İbrahim Çöllüoğlu MİLASLI HALİL İBRAHİM (l897-l956) Çiseleyen bahar yağmurunun altında, Milas kabristanında bir hakikat kahramanının temiz ruhuna dualar okuyorduk. Ay-yıldızlı mezar taşı kitabesinde bu şair ve âlim zatın, Hak yolunun yolcusu oluşunun da ifadelerini bulmuştuk: "Arz-u hâl için sultana geldim Sâilim, lütf-u ihsana geldim Bildim ki varlık perdedir Hakka Ref edip âni cânana geldim." l897 yılında dünyaya gelen Halil İbrahim Çöllüoğlu, l Temmuz l956'da Allah'ın rahmetine kavuşmuştu. Nur risalelerinin, Lem'alar, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Kastamonu Lâhikası ve Emirdağ Lâhikaları'nda şiirleri yazıları bulunmaktadır. İsmi ile müsemmâ olarak kardeşlik ve dostluk mesleğinin mensubu olan bu zâtı Üstad, Emirdağ mektuplarında şöyle ifade etmektedir:

Demir gibi metin ve sarsılmaz "Milâslı Halil ibrahim, hakikaten Risale-i Nur'un demir gibi metin ve sarsılmaz bir şakirdidir. O kasaba onunla iftihar etmeli." Milâs'ta dedelerinden kalma tarihî Çöllüoğlu hanında hancılık ve otelcilik yapan Halil ibrahim Çöllüoğlu, şarklı bir Nur talebesi vasıtasıyla Üstadı ve Nur'ları tanımıştı. Mustafa Ezener, Ahmed Feyzi Kul ve çeşitli kimselere Nur'ları ve Üstadı tanıtıyordu. Ahmed Feyzi Kul Nur'ları tanıdıktan sonra Üstada yazdığı mektubun altını "Aydın müftüsü" diye imzalamıştı. Bu yüzden Eskişehir hapsinde Nur'lardan haberi olmayan, Üstadla alâka ve görüşmesi olmayan Aydın Müftüsü Mustafa Efendiyi de tevkif etmişler. Barla Lâhikası'nda "Her an ayaklarının altını öpmek ateşiyle müte

sh»:(Sn.Şh.S.364) hassır ve nâlan, ahkar-ı mahlûkat: Ahmed Feyzi" diye imzasını atan Ahmed Feyzi Kul'un bu mektubunu Üstad şöyle takdim etmektedir: "Yeni mühim bir kardeşimiz müftü Ahmed Feyzi Efendinin fıkrasıdır. "Bu fıkra çendan şahsıma bakıyor. O zat şahsımı görmemiş, dellâllığım eseri olan risaleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan sena ve medhi, risalelere ve esrar-ı Kur'ân'a ait olduğu için kabul ettim." *** Halil İbrahim Çöllüoğlu'nun evinde hanımı Naciye Çöllüoğlu'nu ziyaret ettiğimde, zengin kitaplarını ve kendi el yazması şiirlerini yazdığı hatıra defterini bulmuştum. Hatıra defterinde gün gün Eskişehir hapsini ve hadiseyi anlatmaktadır. Emekli yüzbaşı Refet Barutçu'dan dinlediğim, Isparta köylerinde "Ramazan'a aittir" diye Ramazan Risalesi'nin üzerinde yazdığından dolayı Ramazan isimli, hiçbir şeyden habersiz bir köylü vatandaşın da tevkif edilerek Eskişehir'e götürüldüğünü, Çöllüoğlu'nun manzum hatıralarında okumaktayız. Bu elli yıldır hiç el sürülmemiş hatıra defteri, Naciye Çöllüoğlu Hanımın muhafazasında ve Bircan Çelik'in gayretleriyle bize intikal etti.

[] H.İbrahim Çöllüoğlu'nun kaleme aldığı manzum hatırasının ilk ve son sayfası

sh»:(Sn.Şh.S.365) Defterden l9 Ağustos l935 tarihi taşıyan sayfa "çok büyük bir musibet olan vâkanın küçük bir hatırası" başlığını taşımaktadır. Bu acı günlerin hatırasını birlikte okuyalım: Babamızdan kalma bir eski handa Hancılık işlerdim çoktan beri o zamanda. Bakardım kendi halime, hiç kimsenin işine karışmazdım Hem ibadet, bazan mütalâa, hem de geçinmek için çalışırdım. Severdim bu işleri, zira misafire bakmak hoştur diye Gerçi ücretle kabul edersem de, bu o zamanda meşrudur diye. Hesabımca hanın bir kısmını ayırmıştım, garip yoksuzlara Ücret almazdım, muavenet ettiğim de olurdu öksüzlere. Hayatımda birçok musibetlere kaldım maruz Bu hepsinden zor geldi, nâçar ona da gerdim göğüs. Pederimin vefatında dört yaşlarında kaldım yetim. O zamandır akıyordu gözyaşlarım düm düm. Uzatmayalım macerayı, 935 senesi, o günkü 26 Nisan'dı [] Halil İbrahim Çöllüoğlu'nun babası Mehmet Efen

diden kalan Milas'taki Çöllüoğlu Hanı.(Üstte) [] Milas'taki Belen Camii

sh»:(Sn.Şh.S.366) İkindi namazını edadan sonra Belen Camiinde biraz kaldımdı. Dışardan geliyordu birkaç ayak sesi Meğer benim camide olduğumu haber almış hükûmetin polisi Nihayet girdi içeri bir bekçi ile bir polis Dediler: "Seni istiyor komiser, yürü tiz" Kalktım camiden, hana uğramadan polisle yürüdüm Boduroğlu mağazasının önünde komiseri gördüm. Dedi: "Haydi bakalım, bir tarafa gideceğiz Bu iş için sizin evi taharrî edeceğiz." Yürüdük iki polis, biri komiser, iki de mahalleden âzâ İşte ondan itibaren gösterdi kendini kader-i İlâhî olan kaza. Vardık eve, girdik içeri, başladılar, her tarafı arıyorlar Evdekiler telâş ve havfla, bana "Bu nedir?" diyorlar. Aradıkları benden, Bediüzzaman Hazretlerinin risaleleri imiş Zaten gizli olmayan risaleleri bulunca dediler: "Gerisi nerede?" Bu ne iş? Komiserin istihza ile yüzü gülmüştü

Çünkü yakalamıştı güya mücrimi. Aldılar risaleleri, beni de götürdüler polis dairesine Dinle artık, sen komser Besim'in hailesine. Dinlememek elde mi, çünkü kabahat çok büyük imiş Bilmiyordum, kitap ve dinî risale okumak kabahatmış. Kendimden geçmiş bir vaziyette düşünüyordum bir nice O halde alaturka saat altı olmuştu gece. Komiser Besim'in ağzından zehir çıkıyordu Mücrim yakalamış gibi dişleri gıcırdıyordu. Mümkün olsa da komsere sormuş olsaydım "Bu hükûmetin tesisinde hizmetin nedir?" deseydim Mutlaka vereceği cevapta epeyce düşünecekti Onu bırak şimdi, o seni hesaba çekecekti. Lâkin birinci komser olan o âlicenap zat Dedi ki: "Müteessir olma Halil, hadi git yat." Zira beni bekliyordu hısım, akraba ve evdeki bacı Dediler: "Nedir bu hal? Nedir bu olan? Nedir bu acı?" Dedim ki: "Bu bir kader-i İlâhîdir eyliyor tecellî Hem su-i niyetim yok, ehemmiyetsizdir" diye ettim tesellî.

sh»:(Sn.Şh.S.367)

Ne ise, uzatmayalım, çarşıya çıktım sabaha Bir de baktım, karşıdan geliyor polis Mustafa. Dedi: "Seni istiyorlar, haydi gidelim" Peki, komiser haydut yakalamış, n'delim? Tekrar orada bizden ifade alındı Mektupda ismi geçen arkadaşlar da yakalandı. Zavallıların her birerleri işlerinden getirildiler Onlar da neye uğradıklarını bilemediler. Lâkin beni görünce sövmek istediler Halbuki konuşmaktan da memnu idiler. Artık komiser her birinin ifadesini alıyordu "Siz de bu işlere medhaldarsınız" diyordu. Onların kabahatı bir selâmdan ibaretti Cürümleri Üstada gaibane bir hürmetti. Uğraştılar üç gündüz iki gece ifadelerle Müdde-i umumî valiye haber veriyordu ilâvelerle. Telefonla diyordu "Biz neler yakaladık neler?" Her tarafa veriyordu mübalâğalı şifreler. Verildi istintaka o gün yirmi sekiz Nisan Hayat buldukça neler görüyor insan? Tekrar ifadelerimizi aldı mustantık dairesi

Tehdit ediyor, "Cezanız bu değil, daha var gerisi". Dört gün hapishanede kaldık hep beraber Halâsımızı niyet ediyorduk büyük yerden. Milas hapishanesinde bir ikindi vaktiydi Gardiyan Emin Efendi çağırdı, bizlere dedi: "Eşya ve para lâzım olur, yanınıza alın Sizi sevk edecekler hazırlanın." Tepeden inme gülle gibi bu söz karşısında Alacağımızı aldık, alamadığımızı havale ettik Milâs çarşısında. Geldi jandarma kumandanı, bizlere bakıyordu "Karakol kumandanına büyük bir zincir lâzım" diyordu. Bizler zaten mutî, boynu bükük, o devamla Gardiyan Emin dedi: "Bunlar namuslu insan, olmaz böyle". Nihayet gece otomobille sevk edilmemizi verdi emir Her birimiz telâş ve havf içinde olduk demir.

sh»:(Sn.Şh.S.368) Hısım, akraba, evlâd, iyalimizle vedalaştık Firkatten kopan bir heyecanla çok ağlaştık. Müsaade edildi, geldi ahbab, yaran Bazısı korkudan gelmediler, lâkin ettiler feveran.

O gece durmadan geldik Aydın'a Meğer Aydın denilen yerde koydular zindana. Güçle oradan buldurduk bir otomobil Geldik Nazilli'ye, o gece orada kaldık bil. Doğrudan doğruya varmak üzere Isparta'ya Bir otomobil tuttuk belki ucuzdur diye. Hep beraber Nazilli'den hareketle Denizli'ye geldik Hapishanede misafirkaldık, biraz dinlendik. Tesellî ettiler hapishanede misafirperver arkadaşlar Diyorlar: "Bizim gibi olmayın, bunlar ehemmiyetsiz şeyler." Ramazan isminde olan mahkûmlardan birisi Bize çok hürmet gösterdi, mahcub etti doğrusu. Denizli'den mektup yazdım gönderdim Hareketimizi ve müteessir olmamalarını bildirdim. Sabah otomobile bindik, hareket ettik Isparta'ya Lâkin jandarmalardan yiyorduk sıpartaya. Diyorlardı: "Nenize lâzım? kılsaydınız beş vakit namaz Eğer dek durmuş olsaydınız kimse size karışmaz." Halbuki biz birşeye karışmamıştık Lâkin bu derdimizi kimlere anlatırdık. Adeta Müslümanca hareketten arkadaşlar korkuyorlardı

Zira l63. madde "dinî hassiyatı teşvik etmek" diyordu. Kime ne teşvik edilecek, bilmem ne var ortada Bilmediğimiz bir musibet karşısında yüreğimiz korkuda. Teşvik etmek şöyle dursun, hakkını müdafadan âciz bizler Hiçbir suçumuz yok, lâkin ne olacağımız meçhul, ciğeriniz sızlar. Cuma günü Isparta'ya geldik Denizli'den hareketle Meğer Isparta hapishanesinde varmış bizim gibi bir kitle. Onlardan ilk tanıdığım Asım Bey isminde sahib-i irfan Ne çare, zavallıyı Isparta'ya vermiştik kurban. Sonradan Hüsrev ve Rüştü isminde efendiler

sh»:(Sn.Şh.S.369) Keçeci Mustafa, mahdumu ve Hafız Ahmed, daha kimler. Dahî saatçı Lütfü ve yüzbaşı Refet Hem bizi tesellî ediyorlar, hem diyorlar: "Nedir bu âfet?" Kısa keselim, etraftan daha toplamışlar sonradan [] Risale-i Nur'un kahraman talebelerinden Milâslı Halil İbrahim Çöllüoğlu, l943 yılında Üstadıyla birlikte Denizli Yusufiye medresesinde dokuz ay kalmıştı. Taşköprülü Sadık Bey'in Ilgaz ormanlarının yem yeşil bir köyündeki evinde Halil İbrahim'in şu satırlarını bulup okumuştuk: "Aziz sıddık kardeşlerim,

"İstedim ki siz üç yerde bulunan kardeşlerim, müttefikan üç-dört gün evvel müdafaa etmemek ve işi sürüncemede koymamak için karar vermişsiniz. Çünkü mahkeme bildiğini işliyor. Yalnız Ankara ehl-i vukufunun tasdiki vechile, 'Suçumuz yok, beraatımızı isteriz' diye bir ağızdan söylemek ve icab ederse 'üstadımızın müdafaası umumuza kâfidir' denilse daha iyidir. Yoksa İnebolu ve başkaların istedikleri gibi Hususî müdafaalar iyidir diye karar veriniz. Zaten Ankara'ya gönderilen müdafaalar burada resmen verilmemiştir. Yalnız bir-iki parça verilmiş. Şimdi az bir parça ilâve ile yeni harfle yanımda bulunan bir nüshayı umumunuz namına verilse ve okunması teklif edilse münasip midir? Eğer münasip görürseniz yeniden ilâve edilecek cümleler hem gayet kısa, hem yeni vaziyeti değiştirecek tarzda size bırakıyorum. Müdafaamın başında bir parça istida vardı. Onu tevzi ve ıslah için İhsan'a ve Ahmed Feyzi'ye ve Âtıf'a ehl-i vukuf raporu cevabını havi bir defterimle gönderdim. Onu onunla tekmil ve ıslah ettik. "Umum Ispartalılar, bütün arkadaşlar Üstadımızın müdafaasını kabul ettiler."

Halil İbrahim Ulu Cami imamı ve aşçı Hüseyin Usta Antalya'dan. Beşinci günü Dahiliye Vekilinin geldiğini söylediler "Refakatında yüz kadar jandarma varmış" dediler. Vardı hapishanede Milâslı Abdurrahman "Merak etmeyin" diye tesellî ederdi bizi her an. Münafıklar hükûmete ihbar etmişler Bizleri mürteci diye ihbar etmişler.

sh»:(Sn.Şh.S.370) Daima niyazımız hasbünallah ve ni'mel vekil Yâ Rabbenâ, bizleri âli eyle, eyleme zelil.

Hapishanede arkadaşlar gazete almışlar Hakkımızda tezvirle neler neler yazmışlar. Milâs muhbirlerinden Nihad isminde bir efendi "Memlekette irtica var" demekle güya yüze çıkmış kendi. Lâkin Milâs'ı temsil eden hükûmetin emniyetli erleri Derhal takip ettiler o iki gözü körleri. Tedkik etti vâkıayı içişleri bakanı Demiş ki: "Ayıp etmişler, nerde mürtece hani?" Mürtecinin mânâsını anlamayanlara demiş Mesele zapt vak'asından ibaretmiş. Lâkin bundan tabiî yok bizim haberimiz Gece gündüz derinleşiyor kederimiz. Ne de olsa emir vermiş alâkadarlara

Sevk edin bu masum fedakârlara. Isparta hapishane müdürü âni olarak Dedi: "Hazır olun, size burada durmamak gerek." Pür telâş heyecanla eşyalarımızı bağladık Akıbetimiz meçhul, gideceğimiz yeri anlamadık. İkişer ikişer ellerimize vuruldu kelepçe Akıl gitti, fikir perişan, her birimiz bir nice.

Benim kelepçe arkadaşı Ramazan isminde biri Meğer o köylünün hiçbir şeyden yokmuş haberi. Yalnız o fakirin ismi Ramazan imiş Cürmü de Ramazan isminde bir risale varmış. Isparta'dan hareketimizde otuz iki kişi idik hepimiz Yüzden fazla jandarma süngüleri arasında, gitti bizden bet beniz. Otomobille sevk edilirken çok acıklı vaziyetimizi Görmek istemezdi, lâkin binlerce halk almıştı etrafımızı. "İyi olmuş" diyen varsa da çoğu kan ağlıyor halkın Çoluk çocuk ve aileler, parçalanıyor kalbi validelerin. Hareket etti otomobil, ağzımızı açmıyor bıçak Her tarafı kapalı, hava almak için bırakmıyor, jandarmalar di

sh»:(Sn.Şh.S.371) yorlar "Yasak" Yolda giderken jandarma kumandanı vicdanlı Ruhî Bey Ellerimizi çözdü, dedi: "Korkmayın, ehemmiyetli değil." Sanki bu sözüyle ellerimizi değil, çözmüştü kalbimizi Diyordu: "Yakında kavuşacaksınız çoluk çocuğunuza." Anladım ki henüz dünyada tükenmemiş iyi kalbli erler Emsalinin teksir ve afiyette daim olmasını gönül diler.

Hak kendini memnun etsin, bizleri tesellî etti elhâsıl Kıyas et, ölüme muntazırken bir haber ki hilâf-ı memul. Saat kaçtı bilmem, gece Afyonkarahisar'a geldik Hepimiz ve eşyalarımız otomobilden indirildik. Süngülü jandarmalar arasında ikişer olduk Yürüttüler şimendifere, eşyalarımızı da sırtımıza aldık. Tren hareket etti sabah Eskişehir'de dediler: "İnin" Lâilâhe illâ Ente Subhaneke innî küntü minezzalimin. Yine etrafımızı ihata etti süngülü jandarmalar, askerler Bizleri görenler diyorlar: "Bunlar mı mürteci?" Halimizi görenler inanmıyorlar gözüne Kalben tekzip ediyorlar muhbirlerin sözüne. Yüksek ruhlu Ruhî Bey anlatıyor Bizi bekleyen kumandanlara, "Yazık olmuş bunlara" diyor. "Ankara'da dahi bildireceğim alâkadar makamlara Yazık etmişler müfritler bu millete, bu adamlara." İstasyondan yürüttüler, hapishaneye doğru belli Her birimiz birer sınıf esnaf ve bazımız kelli felli. Hapishane kanununca aranıldı eşyalar ve üzerlerimiz Belki bir çakı bulunur, vak'a çıkarırız, onları üzeriz. Hapisler sorgalmazlar, gardiyanlar çehreleri yıkık

Dehşetten dehşete insan olduğumuzdan bıktık. Gönül yorgun, vücut bitkin bir halde düşünürken Bir gardiyanla, bir efendi girdiler koğuşa selâm vermeden. "Niçin oturuyorsunuz, kim var karşınızda?" diye etti tekdir Derhal ayağa kalktık, meğer o hapishanede müdür imiş. Nereli olduğumuzu ve kaç çocuk babası olduğumuzu sordu Bu sualiyle yaralı kalbimize bir ok da o vurdu. Ertesi gün yatmıştım yorgunluktan

sh»:(Sn.Şh.S.372) İçeride fotoğrafçıyla müdürü gördük aralıktan. Dediler: "Dörder dörder fotoğrafınız alınacak" Bir dehşet daha aldı bizi, acaba bu ne olacak? İtidal ile karşılıyoruz gerçi zahiren Molla Mehmed dedi: "Bu iyi bir iş değil galiben." Fotoğrafçı çekti gitti resimleri Müdür geldi, ertesi gün yazdı arkasına isimleri. Aldılar, götürdüler resimleri bilmem nereye Galiba dediler merkez-i hükûmet Ankara'ya. Ne ise, daha etraftan gelen çok oldu Hepimiz yekûnu kırka bâliğ oldu.

Muallim Galib Beyle, Şefik Bey gelmişti bir gün Gelenler çoğaldıkça örülüyordu yüreğimiz düğüm. Tığlı oğlu Hakkı mektup yazmıştı Eğridir'den Mektubunda demiş: "Sana gönderdim dinî risalelerden." Hıfz etmiştim mektubu, zira yoktu su-i niyetim Meğer hüsn-ü niyetten bazan tevellüd edermiş mesele-i vahîm. Lâkin adalet-i İlahî tecellî eyler, eylersem sabır Bizler böyle birşey görmediğimizden eyliyorduk tehur. Barla'dan vardı Hafız Tevfik'le kardeşi Mesud Mesud men-i mahkeme edildi, Tevfik kaldı meskud. Vardı bir de içimizde kürt Bekir Der idi daima: "Alah versin akıl, fikir." Eğridir'den vardı bir de Hafız Mustafa Hakka teslim olmuş, görürdüm daima pürsefa. O günden beri yatıyoruız, hâlâ netice belli değil Yâ Rabbenâ hasbünallahu ve nimelvekil. Gerçi eskisine nisbetle işimiz biraz hafiflemişti Kırktan yirmi arkadaş men-i mahkeme edilmişti. Ne de olsa var idi bizlerde bir heyecan, bir havf Yâ Hafiyye'l-Eltaf, neccinâ mimmâ nehaf. Yâ Rabbenâ afveyle kusurumuzu, bizleri eyleme nâlân

Sevgili Habîbin hakkı için eyleme günahımızla kısas. Bizler günahkâr mücrimiz, hem de müflisiz Lâkin afv merhametin yanında günahımız pek değersiz. Yâ Rabbî, bizden kulluğuna şâyan olan ef'al sudur eyle

sh»:(Sn.Şh.S.373) Yâ Rabbî, Senden Senin şanına lâyık olan ahval sudur eyle. Furkân-ı Mübînde buyurdun "Vesiat rahmetî" Haberde geldi "Sebekat rahmetî alâ gadabî" Bundan anladı Halil ibrahim derya-yı rahmetini Bîperva ilticaya geldi, göster Lâtif ismi şerifinle merhametini. Rahmet deryasından Lâtif isminin tecellîsini dileyen Halil İbrahim Çöllüoğlu'nun manzum hatırasının l Temmuz l935 tarihini taşıyan mısraları burada sona ermektedir. Eskişehir mahkemesinin kararı bilâhare verilecekti. Çöllüoğlu'nun l9 Ağustos l935 tarihini taşıyan satırları ise mahkeme kararından sonra yazılmıştı. Acı günün intibalarını Halil İbrahim Çöllüoğlu şöyle ifade etmektedir: İşte günlerden bir gündü, çağırdılar bize beşer kişi Alelusûl sordular ismimiz, anladık işi. Mahkememiz olacağını söylediler on üç Ağustos Sabırsızlıkla değil, teheyyüçle o günü bekliyor herkes. O gün sabah mahkemesinde, öyleye kadar sordular Öğleden sonra usûlen ifadeleri dinlediler. "Müdafaanızı yapmak için şimdi gelin" dediler

"Ayın on dördünde mahkemeye gelirsiniz hep beraber." Ertesi gün oldu, iki jandarma süngüleri arasında Vardık mahkemeye hepimiz maznun sırasında. Arkamızda süngülü jandarmalar, önümüzde ağır ceza mahkemesi Dinliyordu güya her birimizin müdafaasını. Öyle bir mahkemedeyiz ki tarihte emsalsiz bulunur Bin senede ancak bir âleme nasip olur. [] Bir Nur talebesinin gözünü tedavi ettiği için Aydın'da göz doktoru Şevket Gözaçan da tevkif edilip, Eskişehir hapishanesine atılmıştı.

sh»:(Sn.Şh.S.374) Gerek ifadeler, gerek mahkeme gizli oluyordu Heyet-i hakime hürmetkârane bulunuyordu. Suçumuz ise kimi kitap okumak, kimi ziyaret, kimi selâm Bunların cürüm olmadığını isbat ediyor Bediüzzaman. Diyordu "Siyasetten çekildim on üç senedir Siyasetle ne alâkası var kitablarımın, bu yapılan nedir? Risalelerimin her bireri yüzer keşfiyat-ı maneviyedir Bunları bir Avrupalı yazsaydı mücâzat yerine edilirdi takdir.

Bir akademi heyeti bütün kitaplarımı tedkik etsin Var ise siyasî bir kelime, burdayım, muhalif desin. Madem ki hürriyetin en geniş şekli cumhuriyettir Madem hükûmet ise cumhuriyetin en geniş şeklini kabul etmiştir. Madem ki hükûmet, dini dünyadan tefrik edip, bîtaraftır Dinsizlere dinsizliklerinden ilişmediği gibi, dindarlara ilişmemek gerektir. Hükûmeti iğfal eden bazı dinsiz komiteler Dindarlara takmak için iki kulp tutuyor o eller. İnkâr edilemez ki kâinatta dinsizler ve dindar Âdem zamanından tâ kıyamete kadar var. Kur'ân-ı Hakimin âyat-ı kat'iyesiyle bin üç yüz senedir milyonlar tefsirler "Lizzekeri mislü hazzi'l ünseyeyn" ve "Veliümmühüs südüs" hakaik-ı kudsiyelerde Otuz seneden beri Avrupa feylesoflarının itiraz ve tecavüzü Yaptığım müdafat-ı ilmiyemi, nasıl denir muhaliftir. Beni itham etmek öyle zahir bir garaz ve öyle vehim esassızdır Halkı hükûmet aleyhine teşvik mânasını veren hangi insafsızdır? İyi hasletlerin menşei ve menbaı olan iman asayişi temin eder İmansızlık kitle-i seciyesizlikle emniyeti ihlâl eder. Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeden ve imanın en yüksek erkân-ı azimesinden bahseder Böyle mesail-i kudsiyeden yalnız şeytanlar tevehhüm eder. Risale-i Nur Kur'ân-ı Hakimle bağlanmış bir âb-ı hayattır

Kur'ân ise arzı arşa bağlayan cazibe-i umumiye gibi hakikattır. Bu hükûmeti dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir

sh»:(Sn.Şh.S.375) hükûmet-i İslâmiye biliyorum Beni 'Dini siyasete âlet ediyor' diyenlere 'Siz siyaseti dinsizliğe âlet ediyorsunuz' diyorum. Ben hakaik-i kudsiye-i imaniyeyi Avrupa feylesoflarına müdafaa ediyorum. Dahile bakmıyorum, dahildeki kusura Avrupa'nın hatasıdır diyorum Bizi hayrette bırakan 'Cemiyet ve teşkilât için nerden para alıyorsunuz?' diyorlar. Evvelâ ben soranlara soruyorum: 'Böyle bir cemiyetin bizim tarafımızdan vücuduna hangi emare var?' Başımıza Menemen hadise-i vak'asının bir mevhum taklidini geçirdiler Hem masum millete, hem hükûmete büyük zarar verdirdiler. Hedefimiz siyaset ve dünya olsaydı, o vakit l20 risalenin 20 noktası yerine binler medar-ı tenkit bulunurdu muhalif. Bin siyasetim olsa hakaik-ı imâniyeye feda ediyorum Lüzumsuz şeylere, tenezzül etmem, mukaddesata yemin ediyorum Düşman bir ecnebinin müdhiş bir adamı bir memlekete gelse onunla temas eden muaheze edilir mi? Bu millete hizmet edenle dostluk gösteren. Hangi maslahata istinaden hangi fikirle? Hakikaten bilmiyorum. Benimle görüşen dost olan müttehimse size ilân ediyorlar. Hükûmetin en sadık meb'us ve vükelâsından binlerce dostum var.

Dostluğumla itham olanlardan daha ziyade dost ve münasebettar." Hoca Efendinin bunun gibi ifadesi daha çok, istersen okumak için ara da bul oğul. İşte deliller yerli yerinde, hep mundefi yahu cevamiu'l-kelâm Gerçi alelusûl nezaketle dinlendi ifadeler, bütün hakkınızdaki karar l9 Ağustos 935 verilecektir o gün. Suçumuz anasır-ı cürmiye erkânına gayri cami bulunmakla Kable'l-muhakeme verilmiş kararı, söz yerini bulmuş olmakla. 65. madde delâletiyle l63. maddeye tevfikan Altışar ay mahkûm edildik reddedildi iddiamız tamamen. Diğer arkadaşlar kimi inkâr, kimi ikrar ettiler

sh»:(Sn.Şh.S.376) Lâkin faide vermedi, hepimizi mahkûm ettiler. Hattâ üç kişinin vardı bir dâvâ vekili Hiç fayda temin etmedi, verdiler yüz elli papeli. Eskişehir mahkemesinde altı aya mahkûm olan Halil İbrahim Çöllüoğlu, hapisten tahliyesine altı ay kala, l935'in Eylül ayında da "Eskişehir hapishanesinde çıkmama kırk bir gün kalınca karalanmış bir buçuk satır" başlığı altında şu mısralarla şöyle dertleniyordu: "Bugün ruhta sükûnet, tende huşunet var Bilmem hasta mıyım, yoksa yine firkat mı var? Beytimin ifade ettiği gibi, Üstaddan ayrılacağımı hatırladıkça firkatten gelen ses: [] H.İbrahim Çöllüoğlu'nun Eskişehir Hapishanesinden

çıkmasına 4l gün kala kaleme aldığı manzumenin baş kısmı Daha kırk bir gün varken şimdiden başladı Düşündükçe firkat ateşi ciğerimi haşladı. Ah Üstadım, birşey daha var ki, aklıma geliyor Yalnız kalacağınızı düşündükçe yüreğimi deliyor. Gerçi şiir yazmaktan men edilmişken ben Ateş-i hicranla kalbimi edemem teskin, neler desem. Bilirim avf buyurursun bütün hatîamı Sanki gözlerim göstermiyor kalbimin ifadatını. İştirak ediyor işte benim gönlüm gibi güya Benimle mahzun hemdert oldu cevv-i sema. Ağlasam değil, gözyaşlarımdan seller aksa

sh»:(Sn.Şh.S.377) Hicranımı tarif edemez bütün kalemler yazsa. Süleyman Efendi demişti Mevlid-i Nebevîde dilinden bırakın Gerçi zahiren cennetteyim, lâkin manen yaktı beni firakın. Ben de gerçi hapis içinde nirandeyim Yaklaştıkça ayrılık firkatınla gün be gün hicrandayım.

Hiç olmazsa isterdim beraber geçirmek daha üç ay Yahut mümkün olsaydı cezayı paylaşmak bu da muhal. Halil muhal olan şeyi söylemede ne kâr var? Sen derdine yan, ağla, figan et zâr zâr. Bugünleri çok arayacağımı kalbim ediyor tasdik Acaba Üstadım, bu ayrılık devam eder mi mahşere dek? Selâmetle Hak nasip etmez mi, acaba göstermez mi bir dahi? Yoksa bu hasret devam edecek mi uzun böyle yâ ahi? Memleketten çıkarken duymuştum bir türlü firkat Sevinmem lâzım gelirken şimdi tam aksi zuhur etti, unuttum o hasreti. Anlaşılmaz muamma Hakkın tecellîsi, tehayyir kaldım Bu bahrin mevcindeki hikmetin hallini yine kendine saldım. Bahr-i hakikatten kanmadı atşan olan yüreğim Rabbim muzaffer kılsın, muîni olsun, budur benim dileğim. Ne mutlu o kese ki mevcelendikçe Rahmanın bahri Sefine-i necatta bulunur boyanırlar feyzi, nuru. Bâri bizi unutmasalar tekaddur ettikçe feyz-i bârân Hatırlayın bu fakiri mevcelendikçe feyz-i Rahman. [] Halil İbrahim Çöllüoğlu'nun Milâs kabristanındaki mezar taşı ve kitabesi: "Arzu hâl üçün Sultana geldim

Sailim lutfu ihsana geldim Bildim ki varlık perdedir Hakka Ref edüp ânu Canana geldim." l897-l Temmuz l956

sh»:(Sn.Şh.S.378) Sahib ol bu günahkâra yâ sahib-i Kemâl Hem imdadıma yetiş, nazar kıl, daima bulmayım zeval. Bahr-i hakikatta nam-nişan istemem. Hakkın rızası kâfi Var olsun Üstadım, himmeti daim olsun yâ Bâki. Yâ Bâkî Entel Bâkî 935 Eylül Halil İbrahim Üstad Milaslı İbrahim'i müdafaa ediyor Eskişehir mahkemesinde Üstad Bediüzzaman, Milâslı Halil İbrahim'i şöyle müdafaa ediyordu: "Hem ezcümle Milâslı Halil İbrahim. Bu adam altı-yedi sene evvel benim eski memleketli bir talebem vasıtasıyla bana karşı bir dostluk hissetmiş. Sonra bu üç-dört sene evvel kendi işi için Eğirdir'e gelip Barla'da beni gördü. Hafız Bey ve Hacı Hüsnü gibi meb'uslara verdiğim ve gösterdiğim risalelerimden bir-iki tanesini vermiştim. "Sonra bu adam Kur'ân'a ve imana fazla iştiyakı olduğundan, musırrane benden imanî eserler isteye isteye ve her bir fırsatta bana selâm ve tebrik mektupları samimî gönderdiğinden dayanamadım. Kendime mahsus yazdırdığım risaleleri ona göndermeye mecbur oldum. Fakat başkalarına göstermemek için üzerlerine 'Mahremdir' diye yazıyordum. Hattâ bir mektubunda

onun ısrarına karşı kandırmak için 'Çok yerden benden risaleler istiyorlar, yazacak adamım yok. Bekir sizi tercih edip gönderdi.' Bu mektup da onun ısrarı üzerine bir kandırmaktan ibarettir. Şimdi ben kendi vicdanımla bu zatta iman ve Kur'ân'a karşı iştiyaktan başka bir his bulamadığını ve benim gibi siyasetle hiç alâkası olmadığını ve benim mesleğimden hariç entrikalara kapılmadığını kanaatım geldiğinden, onu da hususî kardaş telâkkî ettim. Kendime has yazılarımı ona da gönderdim. "İşte on sene zarfında Halil İbrahim gibi iki-üç dostuma hususî ve imanî risalelerimi göndermek elbette, hiçbir cihetle itiraz olamaz. Tesettür risalesi ise yanlışlıkla ona gitmiştir. Mesmuatıma göre, 'Onuncu Söz'ün şopoğrafla yazılmış tetimmesini 'Onuncu Söz' ile beraber yedi sene evvel hanına gelen bir yolcudan almıştır. işte bu adamın benim hakkında tesbit edilmeyen suçumdan ona hakikî birsuç ifraz edip ve onun suçundan İnce Mehmed gibi bazı adamlara hisse çıkarmak, elbette Eskişehir mahkemesi gibi kuvvetli hüsn-ü adaleti takip eden yüksek bir mahkeme bunu hoş görmez."

sh»:(Sn.Şh.S.379) Mehmed İnce de arkadaşı Halil İbrahim Çöllüoğlu gibi Milâs'ın Hacı İlyas Mahallesinde oturuyordu. Her iki arkadaş, sekiz yıl sonra Üstadlarıyla birlikte Denizli Yusufiye medresesine de gireceklerdi. Üstad, Mehmet İnce'yi müdafaa ediyor Buğday işleriyle uğraşan Mehmed İnce'yi ise Üstadı şöyle müdafaa ediyordu: "Benimle münasebeti Halil ibrahim'in güzel yazı ile yazılan bir mektubunun kâtibi kim ise, hattı hoşuma giderek gıyabî ona bir selâm göndermiştim. Hattâ bu tevkifhanede bir ay müddet gördüğüm halde kim olduğunu bilmedim. Münasebetimiz bu kadar. Dostane de selâmlaşmadık. "Yalnız bu zat Halil İbrahim'e mahsus risalelerimi görmüş olabilir. Bu kadar az münasebetle çoluk ve çocuklarını perişan etmek ve üç aydır tevkifhanede sürünmek beni vicdanen çok muazzeb ediyor. Benim yüzümden böyle biçârelerin azap çekmesi bana çok ağır geliyor. Mahkemenin adaletinden isteriz ki: Böyleleri bir an evvel men-i mahkeme ile perişaniyetlerine hâtime verilsin."

l897 Milâs doğumlu olan Mehmed İnce l970 yılından sonra vefat etmişti. [] Mehmed İnce (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.380) [] Em.Yüzb.Refet Barutçu YÜZBAŞI REFET BARUTÇU (l886-l975) Mübarek vatan toprakları üzerinde yüzlerce beldede, sulhceza, ağırceza mahkemelerinde ve savcılıklarda Risale-i Nurları okuyan masum Müslümanlar muhakeme edilirdi. Bu dâvâları hemen hemen tek başına Bekir Berk Edirne'den Van'a koşarak takip ederdi. Bu işler için ehl-i hamiyet kendilerine İstanbul-Beyazıd-Çarşıkapı'da Kiğılı Pasajında, ikinci katta geniş bir daireyi tahsis etmişti. Zannediyorum 1964-1965 senelerinde merhum yüzbaşı Refet Barutçu koynunda bir yığın Üstad Bediüzzaman'dan Nur Mektupları olduğu halde mezkûr daireye gelmişti. Bu mübarek mektupları tek tek, salavat getirerek, dualarla Nur Davalarının yorulmaz avukatı Bekir Berk'e vermişti. Yıllar sonra bu aziz mektuplar yirmi bir parça halinde Barla Lahikaları ismindeki Nur şaheserlerinin mektuplar ve lahikalar kitabında neşredilmişti. Bu Nur yolunun hakikat kahramanı Yüzbaşı Refet Bey, Beşiktaş'taki Vişnezade camisinde imamlık yapıyordu. Sık sık Süleymaniye semtindeki Kirazlı Mescid Sokak 46 numaralı nur dersanesine gelirdi. Burada bizlere anlattığı hatıraları not olarak yazdığım defterleri bugün bile aziz bir hatıra ve yadigâr olarak saklamaktayım. Belki de "Şâhitler'in Dilinden " gayretimizin ilkini merhum Refet Barutçu Bey teşkil etmektedir. Refet Barutçu'yu dinlerken

emekli yüzbaşı Refet Barutçu l886 senesinde İstanbul-Beykoz'da dünyaya gelmişti. Emeklilik günlerinde Beşiktaş-Di [] Refet Barutçu Beşiktaş'ta Dibekçi Vişnezade Camiinde imamlık yaptığı yıllarda

sh»:(Sn.Şh.S.381) bekçi-Vişnezâde camiinde imamlık yapmıştı. Üstad Bediüzzaman'la beraber l935 Eskişehir, l943 Denizli, l948 Afyon hapishanelerinde birlikte bulundu. l975 Şubat başlarında Ankara'da doksan yaşın eşiğinde vefat et. Karşıyaka mezarlığında defnedildi. Emekli Yüzbaşı Merhum Refet Bey'i, on yıl gerek İstanbul'da, gerek Ankara'da müteaddit defalar ziyaret edip, uzun uzun hatıralarını dinlemiştik. Çok tatlı bir anlatışı vardı. Hoş sohbet ve tatlı dilli bir zattı. Doksan yılı bulan uzun bir ömür sürdü. Son yılları yaşlılığın ve hastalığın elemi ile geçti. l964-65 ders yıllarında Vefa Lisesi günlerimin aydınlık anları Yüzbaşı Refet Barutçu'yu dinlediğim zamanlar olmuştur. l969 yılınde ise Avukat Bekir Berk Bey'in yazıhanesinde rahmetli Mustafa Polat'la onun hatıralarını uzun uzun dinlemiştik. Yaşadığı hadiseleri öylesine canlı ve duygulu anlatıyordu ki, insan ister istemez o günleri kendisi ile birlikte yaşıyor. Kendisi yaşıyor ve bize de yaşatıyordu. Burada hep Hz. Mevlana'nın "Yanmayan yakamaz" diye buyurulan ölümsüz vecizesini düşünürdüm. Arada bir titreyen elleriyle gözlüğünü takıyor, çıkarıyor; gayet canlı jest ve mimikle bizi 35-40 yıl evveline götürüyordu. Uzun yılların kırıştırdığı ve iman nuru ile yoğurduğu

siması, bembeyaz sakalı, açılan tepesinin etrafındaki pamuk yumağı halindeki saçları onun tam bir Osmanlı Efendisi olduğunu gösteriyordu. Risale-i Nur Refet Beyin gaye-i hayali idi Refet Bey, Kur'ân ve imana hizmet etmeyi hayatının en büyük gayesi sayıyor, bu gayesini şöyle ifade ediyordu: "Bugün Boğaziçinde, Kavaklarda oturan bir genç kendisine Kur'an öğretmemi istese veya Üstadım Bediüzzaman'ın bir küçük [] l967'de merhum N.Mustafa Polat'la birlikte Refet Ağabeyin hatıralarını tespit ederken..

sh»:(Sn.Şh.S.382) risalesini istese, her gün Beyazıd'tan oraya gider gelirim." Kendisi bu fikirlerini her zaman tatbik eden bir insandı. Bir çok masumların Kur'ân öğrenmesine çalışmıştı. Yine kendisi gibi aramızdan ebediyete intikal eden Dr. Sadullah Nutku'ya da ilk defa Nur Risalelerini veren kendisi idi. Dr. Nutku Beye verdiği Haşir Risalesini kendisine okutarak ve sık sık sual sorarak anlamasını ve nurlardan lezzet ve feyz almasını temin etmişti. Refet Bey eski hatıralarını anlatırken yüz hatları birden bire değişmişti, şu yakıcı ve tesirli sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor: "Hayır... hayır. onsuz dünya yaşanmıyor. O gitti gideli dünya yaşanmaya değmiyor. Bizi yetim bıraktı. O gitti bizler öksüz kaldık." Refet Bey şimdi özlediği âleme gitti. Ve dostlarına kavuştu.Başta Resulullah (a.s.m.) bütün sevgililerin bulunduğu diyar... Bahtiyar Refet Bey aramızda ve dünyamızda hoş bir sada bırakarak, arzuladığı sevgililerin beldesine gitti." "Üstad'ı ilk görüşüm"

Merhum Üstad Bediüzzaman'ı ilk defa nerede ve ne zaman gördüğünü sormuştum. Gözlüğünü eline aldı ve başladı anlatmaya: "l92l'lerde idi sanıyorum, Beyazıt'ta Yüzbaşı Ziya Beyler beraber sahafları gezerken, Abdurrahman Nursi tarafından kaleme alınan pembe kaplı küçük bir kitap gördük. Bu kitabı merakla karıştırdık. Kitap Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatını anlatıyordu. İyice hatırlamıyorum, beş kuruş mu ne, verdim ve kitabı satın aldım. O akşam ilk işim bu kitabı okumak oldu. Kitabı okuyup bitirince büyük bir şahsiyetle, kurtarıcı bir ruhla karşı karşıya olduğumu hissettim. Bu hadiseden ne kadar sonra idi bilemiyorum. Yine Ziya Beyle Beyazıd civarına gitmiştik. Ziya bey Diyarbakırlı olduğu için Üstadı işitmiş ve görmek arzu ediyordu. Namaz vakti gimiştik; bizde namaz için camiye girdik. Namazdan sonra camide Kur'ân dinliyorduk, bu sırada kulağıma doğru eğilen Ziya Bey 'İşte.... işte...' diye birisini gösteriyordu. 'Kim?' deyince: 'İşte, işte Bediüzzaman' dedi. Gösterdiği tarafa baktım, heybetli bir zat diz üstü oturmuş, ellerini birbirine kavuşturmuş, başını eğmiş, huşu içinde okunan Kur'ân'ı dinliyordu. O oturuş, o dinleyiş, ne hâl idi anlayamadım. Hâlâ o tesir altındayım. O an, hayatımın en unutulmaz tatlı bir levhasıdır. Öyle bir dinleyişi vardı ki, saadet asrından gelen Kur'ân sadasını dinliyordu sanki... "Kur'ân bitti, ben pür dikkat takip ediyordum. Hattâ şurası da hayretimizi mucip oldu. Yalın ayak namaz kılacakken çizmeleri ile kıldı. Elinde çizmelerin üzerine giydiği lastikler olduğu halde etra

sh»:(Sn.Şh.S.383) fını tetkik ederek camiden çıktı, kapının perdesinin kapanmasıyla gözden kayboydu. Arkasından baka kaldım. "Ben mimi cimi bilmem" "Bu hadiseden on yıl geçmişti. l930 yıllarında idi. Isparta'da şube reisi olan eniştemin yanında bulunuyordum. Her gün kütüphaneye gidiyordum. Medresede okumuş bilgili bir zat olan kütüphanedeki memurla âlimler mevzuunda görüşürken sözü Bediüzzaman'a getirdim. Çok büyük bir âlim olduğunu, kendisini Mütâreke yıllarında tanıdığımı, fakat şimdi nerede olduğunu bilmediğimi ifade ettim. Memur arkadaş Bediüzzaman Hoca Efendi'nin Barla nahiyesinde olduğunu söyleyince heyecanlandım. 'Allah Allah ben o zatı mütareke yıllarından

tanırım, hemen ziyaretine gideyim.' dedim. Bunun üzerine bazıları görüşmenin mümkün olmadığını ifade edince 'Kapısında bu şahısla görüşmek yasaktır yazısı var mı?' dedim. 'Yok' dediler. 'Öyleyse ben giderim.' 'Aman gitme, sonra seni mimlerler' dediler. Bu sözler çok garibime gitmişti. Ne demek istiyorlardı. 'Ben mimi cimi bilmem. Öyle şeylere metelik verenlerden değilim.' O ganiyem ki, bu bazar-ı cihanda feleğe Metelik vermem için bende bozukluk yoktur. dedim. "Ziyaretçileri Üstadla görüştüren Bekir Ağa diye bir zatı buldum. İki at temin etti. Barla'ya doğru yola çıktık. Bağ ve bahçelerden geçerek gidiyorduk. Yollarda köylüler bizim Barla'ya gittiğimizi anlıyor: 'Hoca'ya selam söyleyin' diye bağırıyorlardı. Saatler süren uzun bir at yolculuğundan sonra Barla'ya geldik. Hemen Üstadın evine indik. Bize Üstadın Paşa kayasına (Karakavak) gittiğini söylediler. Hemen ayağımızın tozu ile Paşa Kayasına gittik. Barla'ya yirmi dakikalık bir mesafede, bol suları, bahçeler arasındaki bu mevkide Üstad beyazlar içinde çay pişirmeye çalışıyordu. Hürmetle varıp ellerini öptük. Daha önce ziyaretine gitmeden l93l'de Isparta'dan kendisine mektup yazmıştım. Beyazıd'da ilk defa uzaktan gördüğümü ifade etmiştim. Bana gönderdiği cevabî mektubunda: 'Kardaşım, ben sizi tâ o zamanlarda talebeliğe kabul etmiştim.' diyor; ben mektupta askerliğimden hiç bahsetmediğim halde, bana [] Refet Beyi Üstada götüren ve Eskişehir maznunlarından Adilcevazlı Bekir Ağa (Kürt Bekir)

sh»:(Sn.Şh.S.384) 'Ben sende asker ruhu görüyorum' diyordu. ilk ziyaretim bu şekilde olmuştu." "Ben sizi uğurlamalıyım"

İlk ziyaretini bu şekilde anlatan Refet Bey, bir başka ziyaretini de şöyle ifade ediyordu: "Tenekeci Küçük Mehmet Efendi ile bir de oğlum Bedreddin yanımda olduğu halde Isparta'dan İslam köyüne kadar vasıta ile, oradan da Barla'ya yaya olarak gitmiştik. Ziyaretimiz esnasında konuşurken bizim yaya olarak geldiğimizi anlamıştı. 'Madem bu kardaşlarım benim için yorulmuşlar, ben de alâküllihâl sizi Karaca Ahmed Sultan'a * kadar teşyi etmek mecburiyetindeyim' deyince biz onun nezaketi karşısında mahçup olmuştuk. 'Aman efendim nasıl olur?' dedik. Çok rica ederek bu fikrinden vaz geçirdik. Yoksa bizi Karaca Ahmed'e kadar yolcu edecekti." [] Kur'ana hizmet eden talebelerine çay getiren Bediüzzaman: "Yoo... yoo ben sizlere hizmet et meye mecburum!..." diyordu. Refet Bey, Bekir Berk Bey'e bunu anlatırken. "Üstad bize çay getiriyordu" Onun bu nezaket ve tevazuunu hayranlıkla anlatan Refet Bey, l934 senesinde Isparta'da Ada Kahvesi denilen bir mahaldeki bağ _________________ * Karaca Ahmed Sultan, Barla-Eğirdir arasında "Karadut" mevkiinde, bir ziyaretgâhtır. Barla'ya yaya kırk dakikalık bir mesafededir.

sh»:(Sn.Şh.S.385) içinde iki katlı bir evde bulundukları bir sırada cereyan eden başka bir hatırasını da şöyle anlatıyordu: "Hüsrev Altınbaşak ile birlikte Nur Risalelerini yazarak çoğaltıyorduk. Üstad da üst odada idi. Bir arap kapı tıkırdadı ve açıldı. Bir de ne görelim, Üstad Hazretleri elindeki bir çay tepsisinde iki bardak çayla içeri girdi. Biz heyecan ve mahcubiyetle; 'Aman Üstadım' diye fırlayıp elinden tepsiyi almak istedik, elini kaldırarak 'yo, yo ben size hizmet etmeye

mecburum' dedi. Aman Yarabbi bir de mecburiyet ekliyor. Bu ne tevazu, bu ne nezaket.... Ben bu nezaket ve tevazuyu ne Mekteb-i Âliyede, ne Mekteb-i Harbiyede, ne de ailemde hiçbir yerde g örmedim." "Ben sizi bulmasaydım ne yapardım?" Bu sözleri söyleyen Refet Bey'in kendisi, Osmanlı terbiyesi görmüş bir İstanbul Efendisi idi. "Kur'an hakikatlerinden okuyor ve yazıyorduk. Çok istifade ediyorduk. Bu istifademizi ifade için bir gün kendisine 'Biz sizi bulmasaydık ne yapardık Üstadım ' dedik. O yine yüksek tevazuundan bize cevaben: 'Ben sizi bulmasaydım ne yapardım. Siz beni bulduğunuza bir sevinseniz, ben sizi bulduğuma bin sevinmeliyim' diyordu." "Üstadın namaz kılışı" "Üstad namaz vakitlerini hiç geçirmez, vakit girince hemen namazını eda ederdi. Kendisi namaza dururken biz arkasında çok heyecanlanırdık. Heybet ve huşû içinde huzura bir girişi vardı ki, tarifi mümkün değil, 'İlâhi Ya Rab!.. İlâhi Ya Rab!... İlâhi Ya Rab!... Allahu Ekber!' diyerek sarsılır ve haşyet içinde sallanarak, süratle namaza girerdi. Biz arkasında korkardık, ürperirdik." Denizli beraeti Emekli Yüzbaşı Refet Barutçu Bediüzzamanla birlikte l935'te Eskişehir, l943'te Denizli, 948'de de Afyon hapishanelerinde beraber bulunmuş, o acı ve ızdıraplı günleri beraber yaşamıştı. Sonunda masumiyetleri anlaşılınca beraat etmişlerdi. Merhum Yüzbaşı Denizli beraetinden sonra yedek zabit olarak vazife yaptığı birliğe gitmiş, yüzbaşı üniformasını kuşanmış, onbeş gün izin almış. İznini resmi elbisesi ile Isparta'nın her tarafını ziyaret edip Nurlardan kimsenin zarar görmediğini ifade ederek kutlamıştı. Eskişehir'e götürmek için Isparta'dan Merhum Üstad Said Nursi ile birlikte yüz yirmi talebesini ikişer ikişer kelepçelemişlerdi.

sh»:(Sn.Şh.S.386)

Yüz yirmi kişiye kelepçe kâfi gelmediğinden Sarıklı Antalya Müftüsü Çil Ahmet Efendi ile Bekir Ağayı çamışır ipiyle bağlamak isteyen çavuşa, muhafız alayından gelen Jandarma subayı Mülazım Ruhi Bey, "Çekil oradan" deyip mani oluyor ve elleri bağlı olmadan götürüyor. Daha sonra da Baladız istasyonunda diğer maznunların da kelepçelerini açarak yola öyle devam ediliyor. Namaz vakitlerinde mola verdiriyor. Yol güzergâhındaki şehirlerden geçerken merkez kumandanlarına ve vazifeli kimseler maznunlar hakkında izahatta bulunarak: "Bunlar masumdur, zulme maruz bırakılmış kimselerdir" şeklinde konuşmalar yapıyor. Bu hatırayı gülerek anlatan Refet Bey, bize Bediüzzaman'ın bir eserinde "Çok çocuk oyuncaklarına şahit olarak gülerek ağladık"ifadesini hatırlatmaktadır. [] Refet Bey: "Onsuz dünya yaşanmıyor!" "Ramazan'a ait" Refet Bey yapılan zulüm ve haksızlıklara misal olarak size bir hatıra anlatayım demiş ve şöyle devam etmişti: "Isparta'da ani yapılan baskın ve araştırmalarda ele geçirilen Risale ve mektuplar arasında bir kitabın üzerinde 'Ramazan'a aittir' diye bir yazı vardı. islam yazısını okuyamadıkları için kimdir bu Ramazan diye aradılar, taradılar, nihayet Isparta Atabey'in köylerinden Ramazan isimli bir vatandaşı da ellerini bağlayarak Eskişehir hapishanesine yolladılar. Aradan iki ay geçtikten sonra kitabın Ramazan Efendiye ait değil, Ramazan ve orucun hikmetlerini anlatan Bediüzzaman'ın Ramazan Risalesi olduğu anlaşıldı. Mazlum ve masum Ramazan Efendi tahliye edildi. Hapishanede Bediüzzaman tebessüm ederek 'kardaşım Ramazan hakkını helal et' diye Ramazan'ı teselli ederdi" diyor Refet Barutçu. İhtiyarlar Risalesi'nin yazılışı Merhum Refet Bey l934'de Isparta'da Nur Risalelerinden İhtiyarlar Risalesinin telifi esnasında Bediüzzaman'ın yanında bulun

sh»:(Sn.Şh.S.387)

duğunu söylüyor ve telifi şöyle anlatıyordu: "Biz Üstadımızın yanında iken her zaman kağıt kalemi yanımızda bulundururduk. Bir gün bizi çağırdı ve 'Yirmi altıncı Lem'a ihtiyarlar hakkındadır. Yirmialtı ricayı ihtiva eder. Birinci rica' diye yazdırmaya başladı. Beş altı rica yazdırdı. Öylece kaldı. Aradan bir müddet geçti, bu arada diğer risalelerden bazı parçalar yazıldı. Yine bir gün bizi çağırarak, kaldığı yerden hiç sormadan 'Nerede kalmıştık, biraz okuyun' gibi şeyler demeden, yine söylemeye başladı. [] Merhum Refet Barutçu ve arkadaşı Ahmed Efendi'nin yazdığı: "Risale-i Nur mizanlarından iman ve ahiret bürhanlarından birden, yediye kadar Sözler'dir." Bu Risaleye Üstadın yazdığı: "Ve kalb-i Refet ve Ahmed" duası ve yine eserin sonunda Üstadın bu Nur Katipleri'ne duaları.. Eserleri ilham-ı ilahi idi "Her zaman erkenden yanına, hizmetine gidiyordum. Bir gün biraz geç kalmıştım. Yanına girdiğimde, 'Kardeşim biraz erken gelseydin (yanındaki Kadı Zeynel Efendi'yi göstererek) bu zata verdiğim ders Kader risalesine güzel bir zeyl olurdu' dedi. Onun kadere dair suallerini cevaplamış, kader mevzuunda ona ders vermişti. Biz bütün bunlardan anlıyorduk ki, onun eserleri ilham-ı ilâhi ve sünuhat olarak kalbine doğuyordu. O da ancak o zaman yazdırıyordu. ***

sh»:(Sn.Şh.S.388) "Latin yazısı çıkmazdan az evvel basılan Haşir Risalesi etrafa yayılıyor. Dalkavuk bir adam bu risaleden bir tane alarak valiye götürüyor. Vali, "Tam ne zamandır benim aradığım eserdir' diyerek alıyor." Üstadın ders arkadaşları imamlar "Isparta'nın Barla nahiyesinde bulunduğu bir zamanda bir arkadaşımla ziyarete gitmiştim. Bir müddet görüştükten sonra Üstadımıza şu suali sordum: 'Efendim Risale-i

Nur'un bir nüshasında Nakşi Üstadım İmam-ı Rabbanî ve Kadiri Üstadım Şeyh Abdülkadir-i Geylani diyorsunuz. Diğer bir nüshasında Üstadım Kur'an'dır, başka üstadım yoktur, buyuruyorsunuz. Hangisinin doğru olduğunu öğrenmek istiyorum' dedim. ve şu cevabı aldım: 'İmam-ı Rabbani ile Şeyh Abdülkadir-i Geylani eski Said'ieyeni Said(e çeviren Üstadlardır. Bugün Kur'an-ı Hakimin huzurunda ders arkadaşlarımdır' dedi ve meseleyi tamamen anladım. Üstadımızın bu büyük makamının anlaşılması dolayısıyle, sonsuz bir zevk-i manevi ile elini öperek yanından ayrıldım. "Siz cennette yaşıyorsunuz" "l934 senelerinde Isparta'daki evde Hüsrev Efendi ile kalıyorduk. Kapı çalındı. Ben üst kattan baktım. Isparta'nın meşhur zenginlerinden, yaşlı Hacı Patlak diye söylenen bir zat... "Ben gelen zatı Üstadımıza haber verdim. "Üstad: 'Kardeşim yaşlı bir zat, zahmet etmiş, gelsin. Fakat ruhum sizinle ünsiyet etmiş, yabancı birisiyle beş dakikadan fazla oturamıyorum.' dedi. Ben misafire kapıyı açtım. Üstadımızın kendisini kabul ettiğini, fakat beş dakikadan fazla görüşemediğini, eğer sohbet ederse, görüşmenin devam etmesini, eğer susar konuşmazsa müsaadeisteyip ayrılmasını, şayet safa geldin derse o sohbetin bittiğini, ifade ettiğini etraflıca anlattım. Hacı Patlat ise, 'Yok efendim, beş dakika değil, bir dakika bile değil, sadece elini öpeyim o kadar!' demişti. "İçeri girdi. Üstad sohbet etmeye başladı. Bir ara 'ben seni fakir kabul ediyorum' buyurdu.¹ "Üstad'ın sohbeti bir kaç defa bitti. Susup misafirin gitmesini bekliyor, gitmeyince yine sohbete mecburiyetle devam ediyordu. _______________ l. Sonradan merhum Tahiri Mutlu Ağabeye bu hatırayı nakledişimizde, o meşhur ve çok zengin olan Hacı Patlak iflas etmiş. Vefat ettiği zaman belediye tarafından cenazesi kaldırılacak derecede fakr-ı hale mâruz kaldığını ifade etmişlerdi.(Abdülvahid Mutkan)

sh»:(Sn.Şh.S.389) Üçümüz de saç ayağı şeklinde oturuyorduk. Saatımı cebimden çıkarıp, Hacı Efendiye doğru tutuyordum. Neden sonra Hacı Patlak Efendi bana doğru bakınca, kalkmasını işaret ettim. Bu işaretimden sonra Hacı Efendi müsaade isteyip ayrıldığı zaman, 'Birader siz cennette yaşıyorsunuz. Onun için bu tatlı, huzurlu, lezzetli ve feyizli halden ayrılamadım' demişti. [] Bir nur davasının mahkemesinde bekleme salonunda Soldan sağa: Abdullah Yeğin, Refet Bey ve Av.Bekir Berk. Üstadın sineklere şefkati "Üstad hayvanlara karşı da çok şefkatliydi. Sinerleri biz dışarıya kovmaya çalışırken, soğuk diye buna razı olmuyordu. 'Bunların zaten ömrü az kaldı, yarın bunlar ölecekler. Bunlar benim gece arkadaşlarımdır' diyordu. İlaçların sıkılmasını da hiç istemiyordu." "Bize âlim demezler" l952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için Üstad Bediüzzaman İstanbul'a gelmiş, Sirkeci'de Akşehir Palas'ta kalıyordu. Bir çok tanınmış şahsiyetler Üstadın ziyaretine geliyordu. Bu ziyaretlerden birisine şahit olan Refet Bey bu hatırasını da şöyle anlattı: "Üstad otelin odasına, gelen ziyaretçilerle görüşüp konuşmak için döşeli bir vaziyet verdirmişti. Bir gün Urfa'lı hem vaiz, hem de avukat olan meşhur Mahmud Kâmil Bey ziyaretine gelmişti. Bu zat Beyazıd camiinde haftada bir gün bir saat ders veriyordu. Cami tıklım tıklım doluyordu. Mahmud Kâmil Bey Üstadın karşısına oturmuştu. Görünüşü çok heybetli, uzun boylu ve müşekkel bir zattı. Sohbet esnasında bir ara Mahmud Kâmil: 'Efendim, ben sizin Van'da bulunduğunuz sırada Urfa'da talebeydim, sizden ilm-i beyan hususunda ders almak istiyordum' dedi. Üstad ona iltifat ede

sh»:(Sn.Şh.S.390)

rek, 'Ben bu kardeşime ders verecek iktidarda değilim,' deyince o heybetli vücuduyla bir anda yere atlayan Mahmud Bey, Üstadın ayaklarına kapandı. Sonra Üstad: 'Risale-i Nur hepimize ders veriyor, Onun dersini beraber dinleyelim' diyerek orada bulunan bir üniversite talebesine Sözler Mecmuasındaki Hüve Nüktesini okuttu. Bazı yerlerini de kendisi izah etti. Dersten sonra hayretini etrafındakilerden gizleyemeyen Mahmud Bey; 'Bize âlim demezler; işte âlim bu eserin sahibine derler' dedi." Yüzbaşı Refet Barutçu Bey de her fani gibi ebediyete intikal etti. Fakat Onun hizmetleri, hatıraları aramızda daima yaşayacaktır. Toprağa düşen bir tohum gibi, Refet Bey toprağa girdi. Hizmetleri, himmetleri sümbüllendi; çiçek çiçek yeşillendi, nesiller yetiştirdi. Cenab-ı Hakk ruhuna binler rahmet yağdırsın. Refet Barutçu merhumun l975 Şubat'ında Ankara'da vefatı üzerine Seyfünnur Özcan kardeşimiz "Hüsran'a Cevab" başlığı altında şu mısraları yazıp neşretmişti: [] İki nur şâhidi: Refet Bey ve Bolvadinli Abdülkadir Lebib Ünlü yanyana. Hüsran'a cevap Refet Ağabey'e Sen böyle bakıp, durmuyorsun dili bağlı İslâmı uyandırmak için haykırıyorsun Gür hisli, gür imanlı beyninle Coşuyorsun artık ümidinle Ey Akif diyorsun: "Haykır kime, lakin? hani sahiplerin yurdun"

sh»:(Sn.Şh.S.391) Sağa da baksan, sola da baksan... Çıktı Nur yolcusu sahibidir yurdun, elleri çıkaracak şüheda, toprağından. *** Feryadının naşını tutarak gömdüğün şiirinden, Bin parçasını çıkardı göğsünden. Seller gibi eninin bu asrı sarmış. Gizli inen yaşın gençliği uyandırmış. Safahat çınlatıyor gök kubbesini. Arıyor gençlik ceddinin sesini. Ey Akif!... Ey şüheda!.. Geliyor kucağına müjdeci yolcular.. Nur yolcusu, Hak yolcusudur bunlar. Nurla binlerce safahat yaşatırlar. Ceylan, Zübeyr, Aliler, Mustafalar. Sadullah ve Refet Ağabeyler Bakın, kafileye katıldılar. Seyfünnur Özcan TRABZON

(N.Şahiner) sh»:(Sn.Şh.S.392) [] Bedreddin Uşaklıgil BEDREDDİN UŞAKLIGİL Bedreddin Uşaklıgil l920'de Isparta'ta doğdu. Emekli Yüzbaşı Refet Barutçu'nun üvey oğludur. Barla Lâhikaları'nda Bediüzzaman'ın Refet Beye yazdığı mektuplarda ismi çok geçmektedir. Emekli lise öğretmenidir. Bediüzzaman'ın, Isparta'nın Barla nahiyesinde bulunduğu ve yaşadığı devrin üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçmiştir. Bu yıllar l926 ile l934 arasıdır. Bu yıllarda yazdığı mektuplara Barla Lâhikası ismini vermektedir. Bu Barla mektupları nur Üstadın kaleme aldığı yıllardan yarım asır sonra neşriyat sahasına atılmıştır. Barla mektuplarının sonlarında Bediüzzaman'ın Refet Barutçu'ya yazdığı kısımlar bulunmaktadır. Mezkûr mektuplarda Bedreddin Uşaklıgil'in ismi birçok yerlerde geçmektedir. Barla mektuplarının neşrine vesile olanlara binlerce şükran ve minnet duygularıyla bu satırlarımı kaleme almaktayım. "Bedreddin mânevî evladım" Emekli öğretmen Bedreddin Uşaklıgil kendilerini ziyaretimizde bize şu bilgileri verdi: "Üvey babam Refet Barutçu gençliğinde vazifeli bir subayken, Yemen'e [] Barla Lâhikası'nda Refet Barutçu'ya yazılan mektuplarda ismi geçen Hacı İbrahim, Refet Barutçu'nun kayınpederidir. l86l'de Seydişehir'de doğan Hacı İbrahim l945'de Isparta'da vefat etmişti.

sh»:(Sn.Şh.S.393) ve Mısır'a gitmiştir. İstanbul merkez komutanlığı da yapmıştır. Otuz dört yaşında, yüzbaşı iken emekli olmuştur. "l933'de Isparta'dan Barla'ya Üstadı ziyaret için beraber gitmiştik. Barla'ya annemin babası Hacı İbrahim, babam (Refet Barutçu) ve ben beraber gittik. Yolda göle girdik. Atla gitmiştik. Bedre ve İlema üstünden Barla'ya varmıştık. Üstad 'On iki tane evlâd-ı manevim var, Bedreddin on üçüncü oldu' diye bana iltifat ve alâka gösteriyordu. O zamanlar on üç yaşlarındaydım. Dedem 'Yaşı da on üç' deyince Üstad tebessüm mederek, 'Belî belî, tevafuk etti' diye konuştu. Akşam yatsı arası hiç konuşmuyordu, camide dua ediyordu. Barla'da üç gün kadar kalmıştık. Kırda buluştuğumuz da olmuştu. Kapının arkasında bir zenbil vardı, 'Bedreddin acıkmıştır' diye ekmek, zeytin verirlerdi. "l934'te Isparta'da Şükrü Efendinin köşkünde kalıyordu. Bazan Şükrü Efendinin evine yemek götürürdüm. İkindiden evvel bisikletle yemeği götürdüğüm zaman Üstad bana, 'Annene söyle, baban haksızdır, annen haklıdır' dedi. Oradaki babama 'Değil mi, Refet?' dedi, babam da 'Evet' diye cevap verdi.Sonra durumu anneme söyledim. Isparta'daki tümen kumandanı Rüştü Paşa pederin sınıf arkadaşıydı. Eskişehir hadisesinde gelen kuvvetlere ve askerlere hayret etti. 'Biz buradayız, neden geliyorlar bunlar?' dedi. Çeşitli dedikodular oldu. Acıklı bir şekilde Eskişehir'e gittiler. Babam Refet Barutçu Eskişehir hapsinde altı ay kaldı.

sh»:(Sn.Şh.S.394) "l952 senesinde Üstad İstanbul'da Akşehir Palas Otelinde kalıyordu. Babamla ziyaretine gidecektik. Ben Üstada hediye olarak bir havlu aldım. Babam 'Üstad hediye kabul etmez, neden aldın?' diye itiraz etti. Ben de cevaben, 'Ben Üstadın evlâdıyım, benimkini kabul eder' dedim. Fakat peder yine itiraz edip kabul etmedi. 'Ben şimdi hoca oldum, alacağım' dedim ve aldım. Akşehir Palas'taki ziyaretimizde ben Üstada 'Siz Barla'da beni manevi evlât olarak kabul etmiştiniz; ben şimdi muallim oldum, size bir havlu getirdim' dedim. Üstad 'Belî, belî' diyerek havluyu aldı ve kendi havlusunu verdi. Havluları değiştirdik. Ayrıca bana yirmi beş kuruş da verdi. Çıktığımızda babam 'Yarısını bana ver' dedi, ben 'Hayır, olmaz' dedim, vermedim.

"Babam l93l'de annemle evlenmişti. l932'de ise Isparta'ya gelmiştik." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.395) [] Şehid Hafız Ali Efendi İSLÂMKÖYLÜ HAFIZ ALİ EFENDİ Nur Risalelerinin şehid kahramanı Hafız Ali l3l3 (l898')'de İslamköy'ünde dünyaya geldi. l944 sensinde ise Denizli'de ebediye göçtü. l7 Mart l944'de kaldırıldığı hastahanede Üstad'ına bedel kendini feda etmişti. Denizli'nin yetiştirdiği aziz Nur talebelerinden birisi olan Hasan Feyzi Yüreğil merhum, bu mübarek Nur Talebesinin kabrini ziyaretten sonra hislerini şöyle ifade etmişti: "Şehid-i mağfur Hâfız Ali Efendi'nin kabr-i şerifini ziyaret : "Ey nur yolunun yolcusu, ey ruh-u münevver "Bu medfen-i pâkin ola ruhun gibi enver. "Ey ölmeyen, ey fidye-iüstad-ı mübarek "Razı ola Allah Teâlâ ve tebarek "Gönderdi selâm, bak sana Hazret-i Üstad "Hem ruh-u azizi dedi her dem ola dilşâd "Kur'an-ı Kerim uğruna fanideki hizmet "Bahş eyledi şimdi sana sonsuz ebediyyet

"Yerlerde beşer, gökte bütün nurlu melekler "Her gün sunuyor ruhun için arşa dilek "Bu makbereler fahredecek haşre kadar hep "Emvata okut nüsha-i enver, aç yine mektep "Ey menba-i envar ve ey hafız-ı esrar "Ey canını canana veren zat-ı fedakâr "Hafız diye ben namını duydum o huzurda "Medhin okunur hem de bugün meclis-i nurda "Sun kevser-i safi, bize sensin yine saki

sh»:(Sn.Şh.S.396) "Bahş eylemiş Allah sana bir âlem-i baki "Sormam sana bir şey ne bugünden ne de dünden "Bir nokta okut sen bize esrar-ı ledünden" İslâmköy'ü kendi köyü olan Nurs'la bir tutan Bediüzzaman, bu beldeye ve oralı Nur Talebelerine çok iltifat ve alâka gösteriyordu. Mukaddes Kur'ân hizmetinin "Nur Fabrikası"da İslâmköy'de kurulmuştu. Bu fabrikanın sahibi ise Hafız Ali merhumdu. [] Hafız Ali merhumun Denizli kabristanındaki mezar taşında şunları okuyoruz."... İman ve Kur'ân hizmetinde mânevî mücahedesinde Medrese-i Yusufiyede Şehid olan

merhum, kahraman Şehid Ömer oğlu Hafız Ali Isparta İslamköy Tevellüdü: l3l3 (l898) Ölümü: l944" Aziz hatırasını rahmet ve fatihalarla anmaktayız. Denizli Hapishanesinde mevkuf iken vefat eden Merhum Hafız Ali'nin Denizli Ağır Ceza Mahkemesinde söylediği ifadesidir. "Efendim. "Ben Isparta hakim ve müddeiumumiliğinde hak ve hakikatın bütün bütün aksine olarak Risale-i Nur'a karşı asılsız bir ittiham gördüğümden Risale-i Nur'dan kaçmak değil; belki o ittihamdan çekinmek için sordukları suallere 'Ben değilim' dedim. Hatta o Müddeiumumi kanunsuz bana yemin vererek 'Risale-i Nur'da yazılı Hafız Ali sen değil misin?' dedi. Sükût edip yemin etmediğim halde sorgu hakimliğinde hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan âli bir vicdan hissettiğimden adalet ve hakikatın tecelli edeceğini ümit edip 'Risale-i Nur'da yazılı Hafız Ali benim' dedim. Ben Risale-i Nur'u hakaik-i imaniye ve Kur'âniye ve kevniyeyi kat'i bürhanlarla izah edip insanların yüzünü âhirete çeviren, dünyadan ziyade âhireti sevdiren mukaddes bir eser bulup ondan binlerce menfaat görmüşüm.

sh»:(Sn.Şh.S.397) "Garibdir ki: Bu sır iddianamede keşfedilip dünyayı unutturacak derecede telkinat-ı diniye verilmiş diye yazılı olduğu halde hem siyasî cemiyetçi, hem tarikatçı, hem de halkı hükûmet aleyhine teşvik ediyorlar diye olan ittihamlarla nasıl kabil-i te'lifdir. "Evet ben, Risale-i Nur'un hemen ekser parçalarını anlayarak okuduğum gibi Üstadım Said-i Nursi'nin de on iki seneye yakındır en gizli ve en ince esrarına kendimi vâkıf biliyorum. "Ben ne Risale-i Nur'da ve ne de Üstadımda emniyet ve âsayişe zarar verecek bir emare, bir meyil görmediğim gibi âsayiş ve emniyetin temel taşlarını onlardan öğrenip müddet-i ömrümde mahkeme safahatını ancak bu def'a gördüğüm gibi; şu benim gibi suçlu olarak huzurunuzda bulunan cemaat-i nuraniyenin de ifadelerinden benim gibi olduklarını da anladım.

"İşte böyle sırf âhireti için Kur'an'ın İcaz-ı Manevisinden gelen Risale-i Nur'u okuyup kendi istifadesinde çalışan bir ehl-i Kur'ân ve ehl-i âhireti cezalandıracak birkanun tasavvur etmediğim gibi ittiham edildiğim siyasî cemiyetçilik ve tarikatçılık ve halkı hükûmet aleyhine teşvik etmek gibi suçlar ile hiç bir alâkam olmadığından yüksek mahkemenizden beraatimi isterim. Hâfız Ali [] l943 Denizli hapishanesinde, kendini Üstadına feda eden, Hafız Ali Efendi'nin hanımı Ümmühan Hanımefendi'nin kendi mübarek kalemiyle yazdığı Yirmi Beşinci Söz'den bazı sayfalar, Bu sayfaların üzerinde Üstad Bediüzzaman'ın tashihleri ve bazı notları. bu notların birisinde şunları okumaktayız: "Bu nüshayı yazan Ümmühan nâmında bir nurcu hemşiremiz ve şehid merhum Hafız Ali'nin refikasıdır." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.398) [] Hüsrev Altınbaşak HÜSREV ALTINBAŞAK l899'de Isparta'da doğdu. l977'de İstanbul'da vefat etti. Bediüzzaman'la birlikte, Eskişehir, Denizli ve Afyon hapislerinde beraber bulundu. Görüşmek kısmet değilmiş Hüsrev Altınbaşak'ı müteaddit defalar ziyaret edip, görüşme teşebbüslerinde bulunduğum halde, görüşememiştik. Daha doğrusu kabul etmemişti, reddetmişlerdi. "Yazdığım Kur'ân çıktığı zaman ilerde görüşürüz" diye tehir etmişti. Demek kısmet değilmiş.

Son olarak vefatından tam on beş gün önce, yine Kanarya yokuşlarını tırmanarak, Hayrat Vakfına gidip, görüşmek ve hatıralarını tesbit etmek istemiştim. Olmadı, olamadı. Hayrat Vakfının merdivenlerinden yalvarırcasına ayrılışımın iki şahidi var : Arkadaşım Cemal Uşak ve Hüsrev Altınbaşak'ın yakın talebesi Kuleönlü Said Efendi... Bu ayrılıştan on beş gün sonra, ebediyete gitti. Allah rahmet eylesin. "Hüsrev Altınbaşak kaç doğumlu" diye sormuştum. Said Efendi'ye "l3l5" diye cevap vermişti. Milâdî takvime göre l899, yani yetmiş sekiz yaşında Rahmet-i Rahmana kavuştu. Said Efendi'ye, "Kimin vefat edeceğini Allah bilir, ama normal olarak Hüsrev Abi artık son günlerini yaşıyor, gel sen beni onunla görüştür. O'na soracaklarım var. Hatıralarını Şâhitler'in Dilin de yazmak istiyorum" demiştim. Fakat bütün çabalarımıza rağmen, Said Efendi oralı olmadı. Her neyse..

sh»:(Sn.Şh.S.399) "Isparta hayatımı Hüsrev yazsın" Emirdağ Lahikalar'ında Üstad Bediüzzaman'ın şu sözü de soracaklarım arasındaydı: [] Hüsrev Ağabey "Kastamonu hayatımı Mehmet Feyzi yazsın, Isparta hayatımı ise Hüsrev yazsın!" Kastamonu'da Mehmet Feyzi Pamukçu'ya sormuştum: "Üstadın arzusunu yerine getirdiniz mi? Yani Kastamonu hayatını yazdınız mı?"

"Hayır" diye cevap vermişti. Ama gecenin saat birine kadar, tam dört saat hatıralarını anlatmıştı. Hüsrev Ağabeye de aynı suali soracaktım. Olmadı, olamadı. Kendilerini hiç görememiştim. Yalnız bir gece rüyamda görmüştüm. Güzel, sevinçli bir hali vardı. Kendisi anlatıyor, ben de not alıyordum. Hatıralarını yazıyordum. Sadece rüyada kaldı, dünyada olmadı. Isparta kahramanlarından, Risale-i Nur'un hizmetkârlarından birisiydi. En müşkül ve karanlık günlerde Nur Risalelerine hizmet etmişti. Yüzlerce Risaleyi bir matbaa gibi çoğaltmıştı. Güzel bir hatta sahipti, Tevafuklu Kur'ân-ı Kerim'i dokuz defa yazdığını söylüyorlardı. Üstad Bediüzzaman'la birlikte Eskişehir, Denizli ve Afyon zindanlarında kalmıştı. 27 Mayıs ihtilâlinden sonra Isparta'da, l2 Mart Muhtırasından sonra da Eskişehir'de aylarca hapis yattı. Evli idi. Fakat hanımından boşanmıştı. Bir kızı bulunmaktadır. Nur Risalelerinin bir çok yerinde isminden ve hizmetlerinden sitayişle bahsedilmektedir. Birçok mektupları ve fıkraları vardır. Allah rahmet eylesin..

(N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.400) [] Abbas Mehmed Kara ABBAS MEHMED KARA

Abbas Mehmed Kara, Barla nahiyesinde Bediüzzaman'dan kalan son hatıra, son canlı şahitlerden birisidir. Nur'un mektuplarında Risale-i Nur'un bereketine ait yağmur hadisesinde Abbas Mehmed'in de ismi ve bahsi geçmektedir. Barla seyahatlerimizde Abbas Mehmet Amcamın o çok tatlı, lâtif, kendi mahallî, şivesiyle, "r" siz konuşmalarıyla güzel ve unutulmaz saatler geçirmişizdir. Şu anda bu ebedî hayat levhalarından, bantlardan ve notlardan bir demet, bir nur buketi sunmanın hazzını tatmaktayım. "Üstad tavuğu niye kovuyor?" Abbas Mehmed Efendinin anlattığı hatıraların içinde, bir yumurta hadisesi vardı. Şöyle diyor Abbas Mehmed Efendi: "Bir akşam üzeriydi,namaz için Yukuşbaşı Mescidine gelmiş, ezanı bekliyorduk. Hocaefendi elinde bir odunla tavuğu kovuyordu. Tavuğu niçin kovduğunu sorduk. Tavuk oradan oraya kaçıyordu, fakat Üstad odunu atıyor, tavuğu dışarı atmak istiyordu. Biz arkadaşlarla bunun sebebini sorduk. Bize cevaben üç yumurta gösterdi. 'Bu tavuk dün iki tane, bugün ise üç tane yumurtladı. Benim iktisat kaidemi bozuyor. Bu sebepten kovuyorum' dedi." Abbas Mehmed Efendi, bu hatırayı anlatır ve peşinden hemen sorardı: "Ben üç yumurtayı gözümle gördüm, kitaba niçin iki yumurta yazdınız?" derdi. Abbas Mehmed Amcanın bu sualine tatminkâr bir cevap veremezdik. Ancak "Üstad iki yazmış, Mektubat'a da iki geçmiş" diye mukabele ederdik. "On Altıncı Mektub"un, "Dördüncü Nokta"sında, dördüncü sual ve izahta bu yumurta bahsi şöyle ifade edilmektedir:

sh»:(Sn.Şh.S.401) Mektubat'taki tavuk

"Şu üzerimdeki sakoyu yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için, dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlâhiye bana kâfi geldi. İşte şu nümuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i ilâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz. Belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen halis dostlarıma ihsandır veya hizmet-i Kur'âniyeye bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir menfaatidir veyahut 'Yâ Rahim, yâ Rahim' ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazin mırmırlarını dikkatle dinlesen, 'Yâ Rahim, yâ Rahim' çektiklerini anlarsın. "Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi, pek az fasıla ile hergün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: 'Böyle olur mu?' dedim. Dediler: 'Belki bir ihsan-ı İlâhîdir.' Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan'da, bu mübarek hâli bir ikram-ı Rabbanî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı." [] Üstadın kendi el yazısıyla yazdığı yazıda da, "üç" "iki" şeklinde düzeltilmiş. Daire içindeki kısım.

sh»:(Sn.Şh.S.402) Bu hatıranın tesbitinden sonra, bu meseleye zihnimde bir nokta, bir istifham koymuştum. Üstadın himmetiyle, "Elbette bu mesele de günün birinde aydınlanır" diye düşünüyordum. Yine Barla'da geçirdiğimiz bir tatil gününde, unutulmuş, terk edilmiş bir köşede, küçük bir kağıt parçası elime geçmişti. Bu kağıt parçası, Üstadın el yazısıyla tezyin edilmişti. Bu yumurta bahsini anlatıyordu.

Üstad kendi kalemiyle önce üç yumurta diye yazmış, yine kendisi üç kelimesini iptal edip üzerini çizip karalayarak iki yazmıştı. Üstadın el yazısı parçayı Abbas Mehmed Efendiye gösterdiğimiz zaman sevinçten uçmuş, "Ben size demedim mi? Hocaefendi bize kendi eliyle üç yumurtayı birden göstermişti." demişti. Abbas Mehmed Kara'nın hatıralarını sualli-cevaplı tesbit ettik. Suallerimiz ve kendilerinin cevapları şöyleydi: Üstadı ilk görüşüm Bediüzzaman'ı ilk defa nasıl gördünüz? İlk defa buraya geldi. Ben evin önünde oturuyordum. "Sen buralı mısın?" dedi. "Evet" dedim. "Bu mahalleli misin?" dedi. "Evet" dedim. "Camiye gitmedin mi?" dedi. "Gitmedim," dedim. "Sen camiden kalma, git," dedi. Dua vardı, Ramazan'ın bitiminde, Bahar idi. Konuşurduk. Kimi görse çağırırdı. Hizmet ederdik. Suyunu doldurur, sobasını yakardık. O çıkarır, birşey verirdi. Boş göndermezdi. Ya üzüm verir, ya yemiş verir. Mutlaka birşey verirdi. "Üstada getirilen deli" Üstada getirilen deli getiriyorlar. O hadise nasıl olmuştu. Onu mu? Biz Üstadla gidiyorduk. Denizin kıyısında süpürgelik var. Vardık oraya, iki adam geldi. Biri deliymiş. Her tarafı dolaştırmışlar. İstanbul'u filân. Demişler: "Barla'da bir hoca var, herşeyi bilir." Biz Üstadla odun indiriyorduk. Üstad "Onu bırakın, o kimseye dokunmaz," dedi. "Okuyuver," dediler. Üstad, "İyidir, alın gidin" dedi. Merkepleri vardı iki

tane. Biri bizim karpuzu yemiş. Üstad, "Bu merkepler cezalandı, şu odunları taşıyıverin" dedi. "Aman efen

sh»:(Sn.Şh.S.403) dim, akşama kadar kalalım, odunları biz çekelim," dediler. Bir sefer odun indirtti. Sonra onlar gittiler. "Balıkla dolan ağ" Balık meselesi nasıl olmuştu? Aynı gün Bekir Ağa da vardı. Sonra Balıkçı İsmail Ağa, "Ben, balığa bakayım," dedi. Güz vaktiydi. Üstad geleli l,5 sene filân olmuştu. Eyüp bize aş pişiriyordu. "İsmail Ağa aş pişesiye gelir" dedi. İsmail Ağa tuzağı bir kaldırmak istedi, kalkmadı. "Bekir Ağa, gel kaldıralım, bu takıldı" dedi. Baktık, balık dolmuş. Toprağın üstüne bir sürü balık doluyor. Dört köfün iki seferde, Hoca dedi ki: "İsmail Ağa, bu arkadaşlara yiyecek kadar verin, kalanını satın" dedi. Köfünleri doldurduk. Bize birer yemeklik verdiler. Tadını aldılar ya ertesi gün yine gidip köfünleri atmışlar. Sabaha kadar bir yemeklik tutamamışlar. "Üstadın duasıyla olmuş önceki bereket" dediler. Çabuk geldiler. "Cuma namazına niçin gitmedin?" Bir de Cuma namazına gitmemişsin? Cumaya gitmediğim gün Ankara'ya yük yolluyordum. Namazı yukarıda kılardık. Üstad, Ceylân, Zübeyir, Bayram yukardan geldiler. Ben onları görmedim. Beni görünce, "Mehmed, sen camiye neye gitmedin?" dedi. "Ankara'ya yük yolluyordum,. yük yetiştireceğim diye yetişemedim," dedim. "Vallahi Mehmed, Hoca gitmiyor, ben de gitmiyorum deyeydin, cemaate de, talebeliğe de kabul etmeyecektim seni" dedi. "Yok" dedim. Sıddık Süleyman'a Şafiî olduğunu söylemiş. * "Üstad halkçılara çok kızardı" Bir de sana vurmuş. Nasıl olmuştu?

Murad Ağanın Hâfızı fırka reisi, Halk partili. Üç-beş kişiyi yazıyor. "Sen falan, sen filânsın" diyor. Fırka reisi dellâl ünlettirdi: "Yarın toplantı var" diye. Ben o gün camiye gitmedim. Üstadın camisine. Bakıyor, ben yokum, Yatsı namazından sonra, Yatsı namazlarını mescidde kılardım. Sonra "Hafızın evine, Halkçıların toplantısına gitmiştir" diyorlar. "Benim en itimad ettiğim bir adamdı, onu nasıl kandırıp götürüyorlar?" diyor. Namazı kıldıktan sonra duayı bitirdi. Bana "Sen niye gittin oraya? Sen benim en ufak talebemsin" dedi. "Ben gitmedim oraya" dedim. Üstad "Kabul etmiyorum, reddediyo

sh»:(Sn.Şh.S.404) rum seni" dedi. Sıddık Süleyman da vardı. "Git, bir daha da gelme" dedi. İki tokat vurdu bana, merdivenin başında. "Allah rahatlık versin efendim" dedim. Hiç seslenmedi. Sonra gene gittim. Süleyman Sıddık'ın bahçesine gittiler bir gün. Yanına vardım yine. Namaz kıldık. "Seni takip ettirdim, birdaha gitmemişsin, arkamdan gel" dedi. Odaya girdik. Kuru üzüm, badem ve yemiş verdi. Bunların hepsini kâğıda döktü. "Bunu al, evde ye" dedi. "Hakkını helâl et" dedi. "Helâl olsun" dedim. "Artık hem cemaatsın hem de talebesin" dedi. Halkçılara çok kızardı. "Yoksa talebelikten çıkarım" Üstada somya mı, rahle mi yapmışsın? Somya, seyyar, uzanıp yatacak birşeydi. Dinlenirdi. Bir divan yapmıştım. Bana Ziver'le para gönderdi. Ben "Ne para alırım, ne de birşey" dedim. "Ben para almış olsam, ücretine yapmış olurum talebelikten çıkarım" dedim. Zübeyir'e sordu. "Ne dersin? Mehmed ne böyle diyor" dedi. O da "böyle diyor, ben para almam, yoksa talebelikten çıkarım diyor," dedi. Parayı geri ceketinin cebine soktu. Ceketi de elindeydi. Döndü; bana, "Bu kadar çalıştın, alınmaz mı para?" dedi. Çam dağındaki ağaçların üzerine köşkleri siz mi yaptınız? Demokratlar zamanında tamire gittik. Katran değil de, Çamdakini biz yapmıştık. Akşam vakti "Yat" dedi mi orada yatıyorduk. "Yatman, evinize gideceksiniz" dedi mi giderdik.

Üstadla beraberliğimiz Şu karşı dağlara da gittiniz mi? Kendisiyle beraber gittik. Delikli Pınara kadar merkep ile gittik. Caminin kapısının yanında dikiliyordum. "Mehmed!" dedi. "Efendim!" dedim "Nereye gidecen?" dedi. "Bir yere gitmeyeceğim" dedim. "Hadi, merkebi al gel" dedi. Heybeye ekmek ve erzak da koydum. "Bunları ne yapacaksın?" dedi. "Orada yeriz" dedim. "Yok, ben götürüyorum, sen benim misafirimsin" dedi. Israr ettim, kabul etmedi. Ekmeği eve bıraktım. İki ekmeği varmış, sefer tasına acık da et koymuş. Vardık oraya. Merkepden indi. "Şu pınarın başına sen otur, ateşi yak, eti pişir, ben birazdan gelirim" dedi. Tepenin böğründe bir alıç ağacı var. Onun altına oturdu, dua okuyordu. Biraz daha okudu geldi. "Et pişmedi mi?" dedi. "Bilmem" dedim. "Pişmiştir" dedi. İndirdi. Azcığını bana verdi, azcığını da kendi aldı.

sh»:(Sn.Şh.S.405) Ekmeği de öyle yaptı. "Kalanını da öğlen yiyeceğiz" dedi. Et ile ekmek, ancak bir adamı doyururdu. "Öğlen namazlarını kıldık, et iyi olmuştur" dedi. Ben ezan okudum. Kendi imam oldu. Oraya ağacın altına yerine gitti. Saatı vardı. Ona baktı "İkindi olmuş" dedi. Namaz kıldık. "Çek merkebi" dedi. Çektim, bindik geldik. Onuncu Söz'ü sana mı verdi sakla diye? Verdi. 47 tane idi. Hacı Bekir'e "Bunları bastır" demişti. Onları burda yazdırdı. O adam bunları bastırdı. Bunlar da duyuldu. Hemen aranıyor. Bana "Şu iki torbayı sen götür," dedi. Evime sakladım. İslâmköylü Abdullah Efendi "Hocanın kitapları yok mu, ben aramaya geldim" dedi. "Bende var" dedim. "Hoca gelir, sonra sorar, nere godun der?" dedim. Üstad Emirdağ'da iken bir gün biz Hacı Dayının (Bahri Çağlar) yanına gittik. Onları verdim. O Emirdağ'a götürüyordu. Sonra, "Çok iyi saklamışsın onları, zayi etmemişsin" diye bana iltifat etti. Askere ne zaman gittin?

Üstad burdaydı. Geldiğimde de Üstad yine burdaydı. Anam "Oğlumun mektubu gelmedi" diye ağlarmış. Üstad, "Sağ Mehmed, sağ" demiş. Risale-i Nur'ları kendisi sana okuyor muydu? Nasıl öğreniyordun? Sıddık Süleyman, Hacı Dayı okurdu, biz dinlerdik. Bir gün "Mehmed" dedi, "gel buraya." Geldim. "Git" dedi, "pabuçlarını değiştir, gel." Gittim, değiştirdim geldim. "Haydi, Bedre'ye varıp geleceksin" dedi. "Peki" dedim. "Bunu Sabri Efendiye vereceksin, geleceksin" dedi. Mektup daha hazır değilmiş. "Çınarın altında yarım saat oturdu. Ben sana haber ederim" dedi. Bir saat oturdum. "Gel, al, git" dediler. Aldım gittim, verdim. "Ben sigara içiyordum" dedi Sabri Efendi. Bahçesinde cigara içiyormuş. "Bir baktım" diyor, "Üstad başucumda duruyor." "Mahcup oldum" diyor. Üstad buradan tâ Bedreye mektup götürmüş. Üstadla beraberdik. Sonradan plâj yaptıkları yerde boğazdan koca bir yılan geliyordu. Bilek kalınlığında ve iki adam boyu. Ben taş aldım. "Mehmed ne ediyorsun?" dedi. "Yılanı kovalıyorum" dedim. "O gelsin dokunmaz, sürünsün, taş vurmak yok" dedi. "Biz," dedi, "ufacık bir karıncayı öldüremeyiz, çok ufak bir mahlûk öldüremeyiz. Bize canlıları öldürmeye müsaade yok" dedi. Yılan onun merkebinin altından geçti. Biz yayan yürüyorduk. Hiçbirşey yapmadı."O suya gidiyor" dedi. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.406) Kamil Demirtaş KÂMİL DEMİRTAŞ Hüseyin oğlu Kamil Demirtaş l898 doğumlu. Görüşmemiz mülakat tarzında oldu. Bediüzzaman'ı Barla'da ilk defa nasıl gördünüz? İlk defa, 'memlekete bir hoca gelmiş,' dediler. Muhacir Hafızın küçük bir odası vardı. Ziyaretine vardık, elini öptük. 'Ben sizlerin misafirinizim,' dedi. Sekiz gün o adadan bir tarafa çıkmadı.

Günde l,5-2 saat uyurdu Hangi mevsimdi? Bahar olsa gerek. Bizim bağ vardı. Sekiz gün sonra câmiye getirdiler Üstadı. Eğrenni mevkiinde bir büyük taş var. O taşın dibinde kendi başına mütemadiyen risale yazıyor, sonra aşağı geliyordu. Bizim bağda kamıştan bir kelif vardı. Tek başına orada yatıyordu. Allah ne verdiyse onu yerdi. Zaten fazla yemezdi, uykusu da yoktu. Sabah namazından sonra l,5-2 saat kadar uyur uyumaz. O kadar, 24 saat içinde uykusu bu kadar. Geceleri zikreder, uyumazdı. Geceleri zikrettiğini hiç gördünüz mü? Tabiî. Dört-beş sene mütemadiyen orada kaldı. Ondan sonra Çam Dağına gitti. Üstadın Çam Dağına gidişi Çam Dağını nasıl buldu? Garip köyünden birkaç kişi gelmişler, rica etmişler: "Bize de yakın olsan, biz de dâima sizi ziyaret etsek. Bir mevki var. Biz de yardım etsek de. Sen orada yatıp kalksan." "Olur" demiş.İlk defa Çam Dağının tertibini onlar yaptılar. Sizin bağdaki hadiseyi anlatıyordunuz.

sh»:(Sn.Şh.S.407) Biz orda yeriz, içeriz. Onun isteğini-süt ve yoğurt gibi- temin ederdik. En ziyade Muhacir Hafız ile görüşüyordu. Bir zikir esnasında, yatsıdan sonra, Muhacir Hafız oraya gelmiş, kelifin öbür tarafında bir çubuk var. Çubuğun altına gizlenmiş. "Birisi var, git ara," dedi bana, "Yabancı biri geldi, bize zararı dokunur" dedi. "Onu bul" dedi. Çıktım, sağa-sola baktım. Bulamadım, "Yok hiç kimse" dedim. "Gel" dedi. "Çık çubuğun altından" dedi. Muhacir Hafız oraya saklanmış. "Sen kendine acımıyorsan bize de mi acımadın" dedi. "Ben ne kadar eziyet çektim" dedi. "Hemen şimdi, nereden geldiysen oraya gideceksin" dedi. İzinsiz geldiği için bırakmadı. O da şöyle böyle demedi, gitti. Çam Dağına hiç gittiniz mi?

Çok gittim. Çam Dağına 20-25 defa falan gittim. Bir defasında Sıddık Süleyman'ın yeğeni Hüseyin ile gitmiştim. "Çam Dağında odun kestik" Yanında kaldınız mı? Bir gün gittiğimizde Burdur'un Ceylân köyünden üç misafir Üstadın ziyaretine geliyorlar. Oraya gelecekler. Aşağıdan, uzak bir mahalden Ahmet-Mehmet diye bağırıyorlar. O esnada Hüseyin'le Çam Dağındayız. Üstad da oradaydı. "Kimi arıyorsunuz?" diye ses verdik. Sesimize geldiler, bizi buldular. Üç hayvanda, altı sepet üzüm, hediye getiriyorlar. Yardım ettik, indirdik. Üstad, "Tava yok, kazan yok. Bunu ne yapacağız, pekmez mi kaynatacağız? Nasıl getirdiyseniz öyle götürün" dedi. Üstad kabul etmedi. Sonra ısrar üzerine bir sepetini kabul etti. "Gerisini götüreceksiniz," dedi. Ben dedim: "Bir sepet siz, bir sepet ben, bir sepet Hüseyin (Keçeli) alır. Üç sepet kalır, onu da yarın aç gelir, açık gelir, dağın başında onlara verirsiniz" dedim. Kabul etti. Sabah namazını kıldıktan sonra "Siz gideceksiniz," dedi. Onlar gittiler. Sonra biz çıra keseceğiz, üçümüz. Üstad, ben, Hüseyin. Ben yoruluyorum, baltayı Üstad alıyor, o yoruluyor. Hüseyin alıyor; birlikte kesiyoruz. Cübbeyi, sarığı çıkardı. Yorulmadı. Hava karardı. "Bırakın" dedi. Bulunduğu yerin beş dakika kadar ilerisine, Senirkent tarafına geldik, oturduk. Şimşek çaktı, gök gürledi. Çırayı kestiğimiz ağaca yıldırım düştü. Yıldırım ağacı köküyle çıkarmış. Çırayı üçe taksim ettik. Güzel bir atım vardı, kimseyi yanına yaklaştırmazdı. Ama Üstad ona binerdi.

sh»:(Sn.Şh.S.408) "Üstadın hususi hizmetini görürdüm" Daha başka hatıranız oldu mu? En son ne zaman gördünüz? İstanbul'a giderken gördüm. Badem indiriyorduk. Mahdumla yoğurt, ekmek, çörek filân gönderdik. "Üstad meşgul" demişler. Mahdum geldi; "Kapıyı açmıyorlar," dedi. İkimiz geldik. "Üstad meşgul" dediler. "Birşey yapacak olursa bana yapsın, açın kapıyı," dedim. "Açmazsanız kırar girerim," dedim. Açtılar, girdik. Elimizde ekmek. Dedim, "şikâyetim var."

Talebeler de duyuyorlar. "Bize kapıyı açmıyorlar," dedim. Bir celâllendi. "Nasıl açmazlar," dedi. "Benim sekiz dokuz senelik talebelerime kapı açılmaz mı?" dedi. "Bundan sonra bunlar geldi mi kapıyı açacaksınız, hiç itiraz yok," dedi. "Bir daha işitmeyeceğim, Kâmil geldikten sonra kapı açılacak" dedi. Tıraşını da ben yapardım. Üç günde bir sakal traş ederdim. Saçını yaptırmazdı. Saçı büyümezdi zaten. Traşı burada yapardım. Birkaç defa da bizim eve geldi, orda da yaptım. Usturayla traş ederdim. O gün mahduma ufak gümüş 25'liklerden bir tane vermişti. Bir 25'lik de bana verdi. "Bu cüzdanınızda olduğu müddetçe inşaallah yokluk görmeyeceksiniz" dedi. Çocuklarımın üçüne de aynı yerde dua etti. "Önceden ben fakirdim, şimdi zengin oldum. Ben sana aylık vereceğim" dedi. "Duanızı beklerim. Bana verilecek aylığı bir başkasına verseniz memnun kalırım" dedim. Kabul etmedi. Ben de 25 kuruş olan hediyemi aldım. Hepsi o kadar. O öyle birisiydi ki. Ne diyeyim, yüz senede böyle bir zat zuhur edermiş. Böyle büyük bir zât. O da buraya düştü. Kendisi öyle birşey dedi mi size? Kendi söylemez. Kendini büyütmez o. Dâima kendini aşağıda tutardı. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.409) [] Bahri Çağlar BAHRİ ÇAĞLAR l899'da Isparta'nın Barla nahiyesinde doğdu. Nur Risalelerinin Emirdağ Lahikası'nda ismi ve bahsi geçmektedir. Barla'da Nur Üstad Bediüzzaman'ın ilk muhatap ve talebelerinden Muhacir Hafız Ahmed Efendinin damadıdır. "İkinci Lem'a"da bahsedilen Muhacir Hafız Ahmed Efendi merhum, Üstad Bediüzzaman'ı Barla'da bir hafta evinde misafir etmişti. Muhacir Hafız Ahmed üstadın sekiz sene kaldığı muhteşem çınarın yanındaki menzilin bitişiğindeki Yokuşbaşı Mescidi'nin imamlığını yapıyordu. Eşref Beyi korkutan neydi?

Merhum Bahri Çağlar, "Yirmi Dokuzuncu Söz"deki "Elifler Kerameti" bahsinin şâhitlerinden olan Eşref Beyin oğludur. Bahri Bey Amcamın anlattığına göre, babası çok hiddetli ve heybetli bir zatmış. Birgün ısrarla geceleyin Üstadın dershanesinde kalmak ister. Üstad ne kadar rıza göstermezse de, rica yoluyla kalır. Gecenin çok ıssız bir vaktinde, aşağıdaki çeşmenin yanından bazı lâhutî sesler ve yine çeşme başındaki taşlardan at nallarının sesleri gelmeye başlar. Üstad Bediüzzaman, bu zoraki misafiri kaldırıp, aşağıdakilere bakmasını söyler. Fakat o celâlli ve heybetli Eşref Bey korkusundan başını bile yorganın altından dışarıya çıkaramaz. Sonra Üstad, Nur âleminden gelen o nuranî misafirlerin yanlarına iner ve onlarla görüşür. Bizim Barla'nın öfkeli ve hiddetli şahsiyeti Eşref Bey, ancak o zaman başını yorganın altından dışarıya çıkarıp rahat bir nefes alır. Bu hâdiseden sonra Bediüzzaman'ın yanında kalabilme cesaretini gösteremez. Bir daha da "Ben sizin bu gece misafiriniz olaca

sh»:(Sn.Şh.S.410) ğım!" gibilerden herhangi birşey söyleyemez. "Yirmi Dokuzuncu Söz'ü Nur kâtipleri birbirlerinden habersiz olarak yazarlar. Bu sözde bütün risalenin ilk satırlarında elif harfleri alt alta gelerek muhteşem bir tevafuk meydana getirmişlerdir. Merhum Bahri Çağlar Amcanın babası Eşref Bey de bu alt alta gelen eliflerin canlı bir şâhidi olarak, imzasını atmaktadır. "Eşref Bey" şeklinde imzası, İslâm yazılı risalenin sonunda bulunmaktadır. Köye bir Hoca Efendi gelmiş Bahri Çağlar hâtıralarını şöyle anlatıyordu: "Üstad Barla'ya ilk geldiği gün (l926 baharı) herkes birşeyler söylüyordu: 'Köye bir Hoca Efendi gelmiş. Namı Bediüzzaman imiş. Ankara'dan sürmüşler. Eğridir'den jandarma nezaretinde bir kayıkla gelmiş. 8 ay Budur'da kalmış. Etraftan halk ve ulema ziyaretine

gelmeye başlayınca kimse ile görüştürmemek için dağlar arasında ücra bir köy olan Barla'ya nefyetmişler.." "Ben Üstadın Barla'ya gelişinin dördüncü günü ziyaretine gittim. Başında sarık, sırtında cübbe, heybetli ve haşmetli bir hali vardı. Gözleri şimşek gibi parlıyordu. Çınar ağacının değeri "Barla'da medrese-i nuriyenin önünde bulunan çınar ağacı hakkında Üstad şöyle diyordu: "Ehl-i hükümet gelerek, 'Eğer razı olursan şu ağacın bir dalını keseceğiz, sana da l0 bin altın vereceğiz; bu parayı Risale-i Nurun hizmetine sarfedersin' deseler, Vallahi razı olmam." Döküleni topla "Üstad benden bir tane çam kozalağı istemişti. Ben de koparmak için elimi ağaca uzattım. Üstad, 'Hayır ağacından koparmayacaksın. Altına dökülenlerden bulacaksın' diye ikaz etti. Ağaçtaki taze ekmek "Bir defasında Üstad bana, 'Mübarek Süleyman ne yapıyor?' diye sordu. "Risale yazıyor" dedim. "Üstad, 'Onun söylediği iki kelime var ki, o kelimeler onun için

sh»:(Sn.Şh.S.411) l0 sene risale yazmaktan daha efdaldir. Çam dağında bir ağacın dalları arasında taze ekmek bulduğumuz da, 'Üstadım, bu ekmek bize helâl olur mu ya?' demişti. "Bir seferinde Çam Dağında iken Üstad, Mübarek Süleyman'dan ekmek hadisesi olan mevkide, her defasında iki yumurta yumurtlayan tavuğu soruyor. O sırada büyük bir kartal gelip ağaca çarpıyor. Üstad, hemen tavuk bahsini kapatıyor, uzun bir tefekküre dalıyor.

Nur postacıları "Risale-i Nurların elle çoğaltıldığı ilk yıllarda eli kalem tutan herkes gönderilen risaleyi yazarak çoğaltıyordu. Isparta'nın civar köylerinde, bilhassa Sav ile Barla arasındaki köylerde çok yazan vardı. Savlılar yazınca kitap Isparta'ya; Ispartalılar Kuleönüne, Kuleönlüler de Barla'ya getirirdi. Yazmasını bilmeyenler de Nur postacılığı yapar, kitapları taşırlardı. Üstadla gelen bereket "Üstad Barla'ya ayak bastığı zaman burada öyle bir mahsul oldu ki, her sene dışarıdan buğday alırken, o sene dışarıya biz mahsül sattık. O buradan gidince, o bizleri terk edince mahsüllerimiz azaldı. Eski bolluk ve bereket kalmadı. Barla'nın bağ ve bahçeleri sarardı, kurudu. Ekin onda bire düştü. Eskiden çiftçilik yapan 200 aile vardı, şimdi 5'e düştü. Elleri bağlı deli "Üstadın hizmetinde bulunduğum birgün yanına Afyon taraflarından elleri bağlı deli bir çocuk getirdiler. Birçok doktora götürdükleri halde iyi olmamış. Elini çözünce insanlara hücum ediyormuş. "Hz. Üstad, 'Bunun ellerini niçin bağladınz, çözün' dedi. Elleri çözülünce çocuk gayet sakin bir hal aldı. Daha sonra da şifa buldu. "O sırada onları Barla'ya getiren eşeklerden biri heybeden düşen karpuzlardan birini yemiş. Hz. Üstad o zaman karpuzları yemesinin cezası olarak, 'Bu işleği deniz (Eğridir Gölü) kenarına götürün, odun yükleyerek buraya getirin' dedi. O şefkat kahramanı aziz Üstad, eşeğe, çok çalışkan ve çok faydalı mânâsında 'işlek' derdi.

sh»:(Sn.Şh.S.412) Bir kitap iki tane olmuş "Üstad birgün bana, 'Sende Tılsımlar Mecmuası var mı?' diye kitabı istedi. "Var" dedim.

"Getir, bir meseleye bakacağım" dedi. Yatsıdan sonraydı. Üstada verdim. Ertesi gün öğleden sonra geldiğimde, baktım ki, Üstad hepsini okumuş: 'Al kitabını, hepsini okudum' dedi. "Almayacağım' dedim. "Neden almıyorsun?' dedi. "Sakladığım yerde iki tane imiş' dedim. Halbuki Üstad istemezden önce orada iki tane kitabın olduğunu ben de bilmiyordum. Yırtmaya kıyamadım "Kule önünde Küçük Ali vardı. Birgün gittim, sordum: "Tılsımlar mecmuası ciltlendi mi?' 'Hayır, daha ciltlenmedi' dedi. Üç gün sonra tekrar gittim. 'Ciltlenecek filan' derken 'Siz ciltleyebilir misiniz, beş lira fiat' dedi. "Ben de 'iki tane ver' dedim, 'Biraz Osman'ın elinden gelir.' Götürdüm, ciltledik. Bu sefer Üstaddan, 'Tılsımlar Mecmuası'nın sonundaki 'Mâidetü'l-Kur'ân bahsini koparın' diye haber geldi. Yeni ciltlettiğimiz için koparmaya kıyamadık. Öylece kalmıştı. Üstad isteyince koparmadığımızı fark ettim. Üstad, 'Niye koparmadınız?' deyince, 'Kıyamadım Üstadım' dedim. Üstad öyle memnun oldu ki, o memnun vaziyetini bir daha göremedim. Üstadın cübbesi yangını nasıl söndürdü? "Otların kuru olduğu bir yaz günü Santral Sabri öküzlerini otlatıyormuş. Çobanlardan biri elindeki sigarayı yere atar atmaz, otlar tutuşmaya başlamış. Etrafta da kimse yokmuş. Ateşi söndürmek için biraz toprak atmış, fakat ateş iyice alevlenmiş. Her taraf ormanlık. Sabri Ağabeyin üstünde Üstadın cübbesi varmış. Cübbeyi çıkarmış açmış, ateşe karşı tutmuş. 'İşte Bediüzzaman Hazretlerinin cübbesi' demiş. Kudret-i İlâhi, ateş sönüvermiş. Hâdiseyi ertesi gün Üstada bahsetmiş. Üstad da, 'Keçeli' demiş. 'beni orman bekçisi mi yaptın?'

sh»:(Sn.Şh.S.413) Üç büyük cenaze

"Üstad birgün Santral Sabri'ye şöyle diyor: "Önce Yâsin-i Şerif'i oku, arkasından İhlâsı, daha sonra da Cevşeni oku ve üç büyük cenazenin ruhuna bağışla. Bu üç büyük cenaze: l. Dünyanın geçmiş ömrü. 2. Ecdadın geçmiş ömrü. 3. Kendi geçmiş ömrü." 200 yıllık ölü "Bir gün Üstad, yanında Şamlı Hafız Tevfik olduğu halde mazarlığın yanından geçiyorlarmış. Üstad diyor ki: 'Şurada yatan bir zat var, beni geceleri rahatsız ediyor, kazın' diyor. Kazıyorlar, bir mezar taşı çıkıyor. 200 sene önce defnedildiği anlaşılıyor. Halbuki kazılmadan önce orası düm düzmüş, mezar olduğuna dair hiçbir alâmet yokmuş. Herhalde gelen geçen çiğnediği için, Üsdad o mezarın meydana çıkarılmasını istemiş. [] l97l Mart'ında Eğridir Nis Adasında Bahri Çağlar Av.Bekir Berk ile beraber Müftü mahcup oldu "Eğridir müftüsü halim-selim bir adamdı. Risale-i Nurlara hayrandı. Birgün mendiline elma koyup Üstada getirdi. Üstad taksiye binmiş hareket etmek üzere idi. Hemen ilerledi, elmayı uzattı. Elma elli kuruş etmezken, Üstad çıkardı iki gümüş lira verdi. Müftü mahcup oldu. Parayı almak istemedi. Bunun üzerine, Üstad 'Söyle, parayı alsın' gibilerden benim yüzüme bakınca, Müftü Efendiye parayı almasını söyledim, o da aldı.

sh»:(Sn.Şh.S.414) Kaplumbağaya dokunmayın

"Bir bahar günü Üstad birkaç talebesi ile beraber kıra giderken yol üzerinde bir kaplumbağa görür. Kaplumbağanın az gerisinde çocuklar oynuyorlarmış. Üstad Hazretleri çocukların yanında durur, muhabbetle bakar ve şöyle der: "Siz mübareksiniz, masumsunuz, bana dua edin. Bu kaplumbağaya da dokunmayın. Çünkü o da mübarektir." "Oradan uzaklaşıp 5 dakika kadar giderler, az sonra tekrar dururlar. Üstad kardeşlerden birisini geriye çocukların yanına göndererek kaplumbağayı çocukların elinden kurtarmasını söyler. Oraya varınca, çocukların sopalarla kaplumbağayı rahatsız ettiklerini görür ve ellerinden alarak uzakça bir yere götürür. Ağaçta çay içerken "Sıddık Süleyman Ağabey anlatmıştı: "Üstad Hazretleri medresenin yanında bulunan çınar ağacının üzerindeki köşke çay bardağı elinde hiçbir tarafa tutunmadan çıkarmış. Bazan geceleri orada kalırmış. Sarp yamaçlarda rahat yürürdü "Üstad Çam Dağında iken tepenin Senirkent'e bakan cihetine oturmuş. Burası çok sarp ve dik bir yerdir. Altı tarafı da uçurum. Sıddık Süleyman Ağabey çay pişirmiş. Üstada götürürken ayağım kayar da düşerim diye eli titriyormuş. Bir bardak çayı eli titreye titreye Üstada veriyor. Üstadın kılı bile kıpırdamıyormuş. Üstelik Üstad ökçesi basık ayakkabı giyerdi. Onunla yürümek ise çok zordur. Üstad en sarp ve dik yamaçlarda bile rahatça yürürdü. Yarım şeker israfı "Sıddık Süleyman Üstad Hazretlerinin misafirlerine çay dağıtıyormuş. Elinde yarım tane kesme şeker varmış. Onu boş bir bardağa bırakmış. Bu hâli gören Üstad Hazretlerinin ruhu çok sıkılır ve kendisine şöyle der: "Eğer yirmi kişiye daha çay verseydin ruhum bu kadar sıkılmazdı. Çünkü sen iktisada riayet etmedin." Nurun ilk kapısı

"Üstad Barla'da iken Sıddık Süleyman Nurun İlk Kapısı'nı vermişti. Bir ara ben de görmüştüm. Aldım bir nüsha yazdım. Bu sıra

sh»:(Sn.Şh.S.415) larda Üstad Kastamonu'da idi. Üstad l6 sene sonra tekrar Barla'ya geldiğinde ikimiz de götürüp kitapları kendisine takdim ettik. Üstad ise hemen Isparta'ya gönderip çoğalttırdı. Bu ismi de o zaman koydu. Haydi Üstada gidelim "l950'den sonra bir yaz günü Üstad Barla'ya şoförü Mahmud Çalışkan'la gelmişti. Yanında başka kimse yoktu. Çünkü diğer kardeşler hep tevkif edilmişti. Köyde herkes işinde gücünde olduğundan kimse yoktu. Mahmut kardeş ise Barla'ya ilk defa geliyormuş. Arabayı yukarıdaki medresenin yanına koymuşlar. "Üstad, Mahmut kardeşe bir miktar para vererek yoğurt almaya göndermiş: 'Süleyman Efendinin evini sor. Eğer o yoksa evi medreseye bitişik olan Marangoz Mustafa Çavuşun kızını bul, şu parayı ona ver, yoğurt bulsun. Onları bulamazsan Bahri'yi bul" "Medresenin yanına geliyor, fakat civarda kimse yok. Kendisini yaşlı bir kadın görüyor, 'Kimi arıyorsun?' diyor. "Süleyman efendiyi." "İşte şu karşıki ev." "Bakmış kapı kilitli. Bu sefer Mustafa Çavuşu soruyor. Fakat 'Kızı' kelimesini unutmuş. "Kadın, 'Mustafa Çavuş yok. Biraz yukarıda Mustafa Çavuş vardı, ama öleli çok oldu' diyor. "Oradan sorarak Mahmut kardeş bizim eve geliyor. Vakit öğle saati. Yemek yiyorduk. Bütün çocuklar sofrada idi. Cümle kapısı tıkırdadı. En küçük kızım, 'Şu kapının çalınması Üstadın talebelerinin çalmasına benziyor' dedi. Hepimiz merdivenin başına koştuk. Baktım ki kapıdaki Mahmut kardeş. Hemen aşağı indim. 'Ben sokakta kaldım' dedi. 'Süleyman efendi

yok, Mustafa Çavuş yok. Haydi Üstadın yanına gidelim.' Kalktık yukarı medreseye gittik. Üstadı bir sandalyede oturmuş halde gördüm. Üstad çok neşeli idi. Öyle neşeli halini daha önce hiç görmemiştim. Üstadın çay ikramı "Üstad yukarı medresede kaldığı zaman hava mülayim ise hiç içeride oturmaz, dışarı çıkardı. Bilhassa hava güneşli ise zemherir de olsa mutlaka dışarı çıkardı. Medresenin büyük salonunda sabahleyin çay içerdi. O esnada merdivende kimi görse elindeki çay bardağı yarım da olsa veya birkaç yudum da kalmış olsa içmesi

sh»:(Sn.Şh.S.416) için ona verir ve içmesini isterdi. İçmezsek üzülürdü. Bunun için Üstadı çay içerken gördüğümde merdivende gizlenirdim. Kitap hediyesi "Üstad Emirdağ'da ziyaret ettiğimde kendisine bir adet Asa-yı Musa hediye etmek istedim. Fakat Üstad kabul etmedi. Bunun üzerine, 'Üstadım' dedim, 'dünyaya ait birşey olunca almıyorsunuz. İşte bu kitaptır.' Böyle deyince Üstad kabul etti ve bana bir tane havlu verdi. Bu havluyu yıllarca muhafaza ettim. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.417) H.ENVER TEVFİK ÖZTÜRK l909'da Barla'da doğdu. Barla'da bulunduğu yıllarda Ankara'nın istediği üzerine Bediüzzaman'ın resmini çeken zattır.l950'den sonra evi, Bediüzzaman'ın ikinci menzili olmuştur. Üstadın Barla'ya dönüşü

l950 sonrasıydı. Bediüzzaman yirmi beş yıllık bir aradan sonra Barla'ya dönüyordu. Yalnız bu geliş başka idi. Sürgün olarak değil, kendi arzusu ve isteği ile geliyordu. Barla'nan üst tarafından, aşağıya, eski çınar dibindeki dershanesine doğru inerken, göle nâzır ahşap, büyük köşkün önünde durarak, kimin olduğunu sormuştu. (Daha sonra Barlalı himmet sahiplerinin ve ev sahibi H.Enver Tevfik'in gayretiyle mezkûr hane, Bediüzzaman'ın Barla'da ikinci dershanesi oldu. [] H.Enver Tevfik, çekmiş olduğu Üstad Bediüzzaman'ın resmini gösteriyor.

sh»:(Sn.Şh.S.418) [] l926'da Barla'da Ankara'ya göndermek üzere H.Enver'in çekmiş olduğu fotoğraf. Üstadın çekilen fotoğrafı Tarihçe-i Hayat'da bulunan fotoğrafın çekiliş hadisesini H.Enver Tevfik Öztürk şöyle anlatıyor: "Ankara hükûmeti Bediüzzaman'ın resmini istemişti. Mevsim kıştı. Sırtına bir yorgan alarak, her zamanki heybetli haliyle makinanın karşısında durup poz verdi. "Fotoğrafı çektikten sonra bana 'Vazifeni yaptın. Artık resim çekme' dedi. Ben de Eğirdir'e gidip, fotoğraf makinasını sattım." Üstad hatıraya değer verirdi H.Enver Tevfik Öztürk Bediüzzaman'la ilgili diğer hatıralarını da şöyle anlatıyor.

"Bediüzzaman hatıralara, yadigârlara çok ehemmiyet verirdi. Hafız Mustafa İzmir'den Üstada gömlek göndermişti. Uzun zaman o gömleği giydi. Eskidikten sonra da, o gömleğin parçalarını, başka bir gömleğe yama olarak diktirmişti. Bir ara bana da o parçaları göstermişti. Avcılık yapmamızı istemiyordu "Yeniçeşme mevkiinden, avdan geliyordum. Kendisi de bazan Akçeşme mevkiine giderdi. Orada karşılaştık. Elini öptüm. O gün bir keklik avlamıştım. Bana hitaben 'Sen bunu eşinden ayırdın, dişisi yalnız kaldı. Şimdi ağlıyor, sızlıyor' dedi. Avcılık yapmamızı istemiyordu. Ben de vazgeçtim. *** "O gerçekten büyük bir âlimdi. Merkebe 'işlek' derdi. Aradan yıllar geçti. Kendisini zaman zaman rüyalarımda görürüm. Bir rüyamda yeşillikler içinde zikrediyordu. ***

sh»:(Sn.Şh.S.419) [] l950' den sonra Bediüzzaman'ın ikamet ettiği H.Enver Tevfik'e ait ev. "Eskişehir'de zelzele olduğu sıralardaydı. Emirdağ'a gittim, kapısını çaldım. Açılmadı. Sonra Kur'ân Kursuna gittim. 'Zübeyir evde yoktur, kendisi açmaz' dediler. Günlerden de Cuma idi. Pencereyi kaldırınca, karşıda beni gördü. 'Gel' diye eliyle işaret etti. Yanına gittim, boynuma sarıldı, kucakladı. Odasının rutubetli olduğunu söyledi. Ben de bizim evin müsait olduğunu, müdürün çıktığını ve bizim eve buyurmasını söyledim. "Tebessüm ederek, "Belî, belî... Babanın hatırı için, Mustafa Çavuş'un hatırı için, gelince oturacağım' dedi. ***

"Yine bir gün yamalı gömleği Hafız Mustafa'nın akrabalarına gösteriyordu. Nafia Hanımın annesi olan Zehrâ Hanıma yamayı gösterirken şöyle diyordu: 'Bu parça senin kızının kayınpederinin hediyesi olan gömleğin parçasıdır.' *** "Kullandığı bir termosu vardı. Kırılmıştı. Üzüldü. Canı sıkıldı. 'Fesübhânallah, bunda da vardır bir hikmet' diyordu. *** "Mübarek Süleyman'ın ona çok hizmeti olmuştu.

sh»:(Sn.Şh.S.420) Üstadla senli benli konuşurduk "Sirke ve soğanla yapılan pullu balığı severdi. Zaman zaman bizim valide yapar, ben de götürürdüm. On beş yaşlarında iken Üstadla arkadaş gibi, senli benli konuşurduk. Şimdi olsa, öyle konuşamazdım, korkardım." (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.421) [] Demirci Salih Efendi DEMİRCİ SALİH EFENDİ Bir mektubun yazılış sebebi Demirci Salih olarak bilinen Nur Talebelerinden Eğridirli mübarek ve temiz kalbli mü'min, gayet masumane anlatıyordu. Arada sırada cebinden çıkarttığı büklüm büklüm

olmuş, iyice yıpranmış bir sayfadan da yer yer okuyarak anlattığı hatıranın teyit ve tasdikine gidiyordu. Emirdağ Lahikaları'nda yer alan bu mektupta şunlar ifade ediliyordu: "Aziz kardeşlerim! "Bu defa motorlu kayık içinde Eğridir'den Barla'ya giderken denizin dehşeti, emsalsiz fırtınası Leyle-i Kadirdeki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehit olmak, yedi ihtimalden altı ihtimal ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemin hazırlandı. Fakat o hal altında mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale-i Nur'la alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda Risale-i Nurun gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işaret olarak o dehşetli haletimiz bir sadaka-i makbule hükmüne geçtiği remziyle o rahmet-i İlâhîden gelen emr-i Rahmaniyi imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair emr-i İlâhîyi gayet heyecanla ve iştiyak ile acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nevinden Nur Talebeleri olan bizim başımızı tokat ile yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı. Biz bu haleti zahiren hiddet, mânen şefkatkârâne okşamak nevinde gördük. Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss-i kable'l-vuku ile hazine-i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musibet hissettiğimden mütemadiyen Cevşen'i ve Şah-ı Nakşibend'in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemal-i şevk ile o mübarek denizi kabir olarak kabul ediyordum. Böyle kaza

sh»:(Sn.Şh.S.422) ile vefat eden şehid hükmünde olduğu gibi, şehid de veli hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinası bozulduğu ve yelkeni de rüzgâr onun aksiyle geldiği için, faide vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük; evvelâ kayığa ve zahiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için kemal-i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sahile çıktık. Elhamdülillâhi alâküllihâl dedik..." []

Eğirdir Gölü Şehre yakın Nis ve Can Adaları, gölün sularının çekilmesiyle karayla birleşerek yarımada oldular. Eğirdir'den hareket l954 senesinde cereyan eden bu hâdiseyi Eğridirli Demirci Salih Efendi, Üstad Bediüzzaman'ın bir araba ile Eğirdir'den Isparta'ya gitmek istediğini anlatarak mevzuya giriyordu. Rahmetli Çilingir Ali (Savran) ile kendisi ise, Üstad'la beraber deniz yolculuğu yapıp, Üstad'ın arkasında huzur ve huşu içinde namazlar kılarak Barla'ya gitmek istiyorlar. Isparta'ya araba bulamayınca, Barla'ya bir motorlu kayık buluyorlar.

sh»:(Sn.Şh.S.423) O gün Bediüzzaman ise, çok hiddetli, telâşlı, gelecek musibeti hissederek elinde Cevşen ve Şah-ı Nakşibend'in duaları mütemadiyen okuyor. Demirci Salih Efendi gibi, Şakir Çağlar (Demirci Salih'in kayınpederi olan Bahri Çağlar'ın ağabeyi) da Üstad Bediüzzaman'la birlikte Barla'ya gitmek için ısrar edenlerden birisi idi. Üstad kendisi araba istiyor Isparta'ya gitmek için, fakat yakınlarının şiddetli ısrarı üzerine kendi arzu ve reyinden vazgeçip, Barla'ya gitmeye karar veriyor. Sinirli, hiddetli ve telâşlı bir şekilde hazırlanan motora biniyorlar. Demirci Salih Efendinin iki yaşlarındaki Said ismindeki küçük yavrusu da bu kafile içinde.. Göl kaynıyor Yarım saat içinde bir fırtına başlıyor. Eğridir Gölü kazan gibi kaynamaya başlıyor. Büyük dalgalar küçük motorla bir oyuncak gibi oynuyor. Bir havaya, bir dibe doğru inip çıkmalar, her an batma tehlikesi içinde, şiddetli yağmurdan, dalgaların suyundan, sırılsıklam oluyorlar.

Bizim Barla yolcuları korku ve heyecan içinde, tir-tir titrerken asrın vekili Bediüzzaman belâ zindanlarında, sefa bahçelerini seyreden Ulu Sultan, gayet rahat ve fütursuz, dualarını okumaya devam ediyor. Gönüllü ve ısrarlı Barla yolcuları yağmur ve dalgalardan sucuk gibi olurken, rahmet-i İlâhî tek damla üzerine düşürmüyordu. Herkes bağırıyor tekbir getiriyor, salâvat getiriyor, korkudan benizler atmış, soğuktan titriyorlar. Üstad Bediüzzaman'da hiç telâş ve korku emaresi yok. Demirci Salih Efendi, kendi mahallî Eğridir şivesiyle gayet safiyane şunları ifade ediyordu: "Başımız adam akıllı tuttu. Kımıldayacak halimiz yok, tahammülümüz kalmadı. Başımı kaldıracak takatim yok. Hafiften Üstad'a bakıyorum; içimden Üstad nasıl olsa kurtulur, ama biz denizin dibine gideceğiz, diyorum. Kavisli bir sahile yanaştık...Liman... Bedre iskelesine motor kendini atınca derinden derine nefes alıp, şükretmeye başladık." Fırtınadan sonra yangın Sağ salim sahile çıkan Demirci Salih Efendi ve arkadaşları orada ihtiyar bir kadının kulübesine iltica ediyorlar.

sh»:(Sn.Şh.S.424) İhtiyar köylü kadın kafilede Üstad Bediüzzaman'ı görünce sevinç içinde: "Allahım nerelerden gönderdin sen bunları?" diyor. Bunları anlatan Demirci Salih, Üstad'ın hiç ıslanmadığını, üzerinde en ufak bir yaş bulunmadığını söylüyor. Kulübede çay yapma hazırlığına başlayan Demirci Salih bu defa ateş yakarken kulübedeki çalıları tutuşturup, yangın çıkartıyor. Şakir Çağlar benim heybem diye heybesini kurtarmaya çalışırken, kadın burada üç yüz liralık eşya var, diye feryada başlıyor. Bereket, destide su varmış, suyu atarak muhtemel büyük bir yangını böylece önlüyorlar. Bu zamana kadar sabreden Bediüzzaman, Demirci Salih'i yanına çağırarak yüzüne bir tane tokat aşkediyor. Tokadı yiyen Salih Efendi bu vakayı şöyle anlatır:

"Üstad bir vurdu, bir vurdu ki barut gibi yaktı... Üstad 'Orada öyle ettin, burada da böyle ettin...' diyor. Tokadı yiyince aklım başıma gelmişti. Üstad kalk, dedi, namaz kılalım. Kalktık göl kıyısında namaz kıldık..." Namazdan sonra bir merkep bularak, Üstadı merkebe bindiriyorlar, arkasına da küçük Said'i yükleyip Barla'ya doğru yola koyuluyorlar.. "Ömer benim yerime şehid oldu" Bu hâdisenin cereyan ettiği günlerde, yani l954 Temmuz'unda Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Konyalı Halıcı Sabri rahmetlinin büyük oğlu ömer Halıcı şehid oluyor. Hadiseyi yakinen bilen muhterem Ali Demirel otuz dört yaşlarındaki Ömer Halıcı'nın İstanbul'dan Balıkesir'e doğru askerî jet tayyaresiyle bir gece uçuşu esnasında Manyas Gölü kenarına düşerek şehid olduğunu anlatmaktadır. Bu tayyare kazasını duyan Bediüzzaman genç subay talebesi için. "Ömer benim yerime şehid oldu"diyerek ruhuna rahmetler ve Fatihalar gönderiyor. Ayrıca Ömer Halıcı'nın bahsi olunca: "Ömer'i tanıyor musunuz? Ben Ömer'i yirmi evliyaya değişmem!" diyerek bu şehid talebesine sena ile yad ediyor. Eğridir Gölündeki batma tehlikesini Ömer Halıcı'nın şehadetiyle irtibat kurarak anlatıyordu. Demirci Salih Efendi l99l' de vefat etti.

sh»:(Sn.Şh.S.425) [] İbrahim Huban İBRAHİM HUBAN

Eğirdir ilçesinin sahillerindeki Nis adasında l923'de doğdu. Tehlikeli göl yolculuğu Nisli İbrahim Huban'ın babası Veli Huban l890-l966' larda yaşamış bir zat. Babasıyla birlikte muhtelif tarihlerde Üstad Bediüzzaman'ı kendi kayıklarıyla üç defa Nis adasından Barla'ya götürmüşler. Yalnız bir seferinde yağmurlu bir havada batma tehlikesi geçirdiklerini anlattı. Kayıktaki beş kişi sanki denize batmış gibi sırılsıklam olmuşlardı. Bu göl yolculuğunda kendilerinin yağmur ve dalgalardan çok ıslandıklarını, ama Üstadın üzerinin bile ıslanmadığını anlatıyordu. Bu fırtınada kayığın motorunun bozulduğunu, yelkenleri elleriyle tutarak, yol almaya çalıştıklarını, bu heyecanlı anlarda Üstad Bediüzzaman'daki sükuneti, o yüce vakar ve telaşsız halini anlatıyordu. Bir seferinde Üstad kayık parası olarak bir lira veriyor, fakat İbrahim Huban bu bir lirayı almak istemiyor. Ama Üstad Bediüzza [] Eğirdir'in Nis adasından Üstad Bediüzzaman'ı muhtelif zamanlarda binerek Barla'ya gittikleri kayık.

sh»:(Sn.Şh.S.426) man ısrarla "bu bir lirayı, bin lira gibi kabul edin!" ve zorla veriyor. Kayıkçı İbrahim Huban gerçekten l954'lerde aldıkları bu bir lirayı sanki bin lira gibi çoklukla harcadıklarını anlatmaktadır. Bu tehlikeli göl yolculuğundan sonra, yanaşabildikleri sahilde bulunan bir jandarma jipine binen Üstad Bediüzzaman ve yanındaki talebesi Demirci Salih Efendi, Mehmedçiğin kullandığı Türk Ordusunun bir arabasıyla Barla'ya gitmişler. İbrahim Huban, üstad Bediüzzaman'ın kayıklarına binmesi ve bir lira vermesinin bereketini hemen görmeye başladıklarını, çünkü o gün fırtınadan sonra Eğirdir gölünde çok ve bol miktarda balık tutarak, bereketli bir gün geçirdiklerini anlatmaktadır.

İbrahim Huban, bugün Eğirdir gölünün sularının çekilmesiyle dünkü Nis adasının bugün bir yarımada şekline girdiğini anlatarak, geçmiş senelerde Üstad Bediüzzaman'ın kitaplarını din düşmanlarının şerlerinden ve baskınlarından korumak için Nis adasında sakladıklarını, bu kudsî nur hizmetinde babası Veli Efendi'nin ve ağabeyi Halil Huban'ın da çalıştıklarını anlatırken, bediüzzaman Hazretleri'nin de Nis adasına geldiğini söylemektedir. (N.Şahiner)

sh»:(Sn.Şh.S.427) [] Tahiri Mutlu M.TAHİRİ MUTLU l900 yılında Isparta'nın Atabey kazasında doğdu. Bediüzzaman'ın yakın talebelerindendir. l943'de Denizli, l948'de Afyon hapislerinde Bediüzzaman'la birlikte bulundu. l977'de vefat etti. Güller beldesinin gülü Fikrim ve gönlüm onun hatıralarıyla dolu... Makinadaki şeritten onu dinliyorum. Ötelerden. Nur âleminin derinliklerinden, ebedlerinden sesleniyor sanki... Kur'ân için çırpınan, didinen, göz yaşı döken, mübarek hayali karşımda duruyor. Tebessüm ediyor, dosta kavuşmanın sevinci içinde "Yâr ile hemdem" olmanın bayramını ediyor. Atabeyli Mehmet Tahirî Mutlu... l900-l977 Nisan!... İşte güller beldesinin gülü Tahirî Mutlu.. Meleklerin gül demetleriyle karşıladıkları bir evliya... Ama kendisi velayetini bilmeyen bir bahtiyar veli...

Selâm olsun sana Tahirî Ağabey! Defterdeki yoklamada bizi "yok" hanesine yazmayasın. Elinde yılların yıprattığı bir dua, niyaz ve münacat kitabı vardı. Burada isim isim insanları sıralamıştı. Hep dua ederdi, yalvarır, yakarırdı. Geceleri, seherleri... İlâhî! Yoklama gününde, defterindeki listede bizi unutma, yoklar hanesine, hiçler sayfasına yazma. Devamsızlıktan sınıfta kalmayalım. O mahşerî kalabalıkta, şayet sesimiz boğuk ve kısık çıkarsa, bizi duy, buradayız dediğimizde bizi mevcut göster. Gür sesinle, tâdat günü, ismimizi tam ve var'dır sayfasına yaz. Tahirî Mutlu... Gerçekten mutlu bir insandı. Mutlu mes'ut bahtiyar Üstad'ın mutlu bir talebesi. Ne mutlu ona... Ne mutlu temiz Tahirî'ye...

sh»:(Sn.Şh.S.428) Tahirî Mutlu'yu dinliyorum şu anda, geliniz isterseniz, size de dinleteyim bu mutlu sesi. Anatole France'in dediği gibi : "Bu hatıra kırıntılarından da hoşlanabilecek kimseler bulunabilir." Tahirî, Lütfi'nin yerini alır "Üstad Hazretleri Barla'da bulunduğu yıllardaydı. Bizim Atabey'den ve civar köylerden yanına giden ve ona talebe olanlar vardı: Küçük Lütfi, Mesut, Hafız Ali, Küçük Zühtü. Bu arkadaşlar, daha sonra Eskişehir hapsine de gitmişlerdi. "Küçük Lütfi, Eskişehir hapsinden döndükten sonra vefat etmişti. Kendisi Hafız Ali'nin akrabası olurdu. Vefatına biz de gitmiştik. Defnettikten sonra, merhum Hafız Ali, İmam H.Mustafa'ya beni göstererek, "Lütfi'nin yerini boş bırakalım. Tahirî, Lütfi'nin yerini alır" diyordu. "Demek kısmetimiz varmış..... Cenab-ı Hak nasip etti. Daha önceleri, l930 yıllarında da tanırdım. Ama asıl Nur'un hizmetine girişim l935'den sonra oldu. []

Tahirî Mutlu (ayakta soldan ikinci) Nur'un ilk talebeleri ile. Üstad'a Lemeat'ı götürmüştüm. "Kastamonu'da Üstad'ın ziyaretine gitmiştim. Bastırdığım eserleri, İstanbul'da Sahaflar çarşısında bulduğum Lemeat'ı götürmüştüm. Çok sevindi, Lemeat'ı Sözler'in arkasına yazdırdı. Dersler yaptı. O günkü sevinç içinde, bana, Mevlâna Halid Hazretleri'nin cübbesini giydirmişti." *** Tahirî Mutlu, mektuplarda geçen bazı tabirleri şöyle anlatıyordu: "Mübarekler heyeti : Kuleönü talebeleridir...

sh»:(Sn.Şh.S.429) "Medrese-i Nuriye : Sav Köyü.. "Gül Fabrikası sahipleri : Hüsrev Altınbaşak, Rüştü Çakın, Refet Barutçu... "Nur fabrikasının mensupları ise: H.Ali Ergün, Büyük Ruhlu Küçük Ali, H.Mustafa ve Tahirî Mutlu..." İhtiyarların genci Nur hizmetindeki müstesna sadakat ve doğruluğu ile, bir yıldız gibi parlamıştı. Eserlerin yazılmasında, matbaalarda basılmasında, her yerde çeşitli şartlar altında unutulmayan hizmetleri olmuştu. İslâmköylü Hafız Ali'nin varisi, Nur fabrikası mensubu Tahirî Mutlu, Üstad'ın yine başka bir tabiriyle "İhtiyarların genci" şimdi hakiki gençlik diyarına gitmişti. Uzun boylu, ak sakallı, iri, kalın kaşlı, gür maveraî bir sesi vardı. Konuşurken sanki, başka âlemlerden,ötelerden, ebediyetten gibi gelir sesi.

Huzur ve sükûnla dolu bir dünyası vardı. Zaman zaman onun bu huzurlu dünyasından huzur almaya giderdik. [] M.Tahiri Mutlu hayatını vakfettiği eseri mütalâa ederken Cübbenin tapusu Yine böyle bir ziyaretine gitmiştim. Doyumsuz sohbetinden, yine istifade etmek istemiştim. Üstadından bir yâdigar, bir mübarek namaz cübbesi vardı. Bunun kendisine ne zaman intikal ettiğini sordum. Hemen kalkarak "Cübbenin tapusu" dediği yine Üstadının el yazısı olan bir kâğıdı tutuşturdu elime... Bu yazıda, bizzat Bediüzzaman l943'de Denizli hapsinde bu cübbeyi Tahirî Mutlu'ya hediye ettiğini yazıyordu.

sh»:(Sn.Şh.S.430) [] Bediüzzaman'ın cübbesini Tahiri Mutlu'ya verdiğine dair vesika Cübbenin kendisine gelişini şöyle anlatıyordu : "Denizli hapsine gitmeden evvel iki cübbesi vardı. Bunlardan birisini 'Nur Fabrikasının Sahibi' dediği Hafız Ali Efendiye [Ergün] vermişti. Fakat bundan H. Ali'nin haberi yoktu. Bir arkadaş vasıtasıyla göndermişti. Denizli'de Ali Efendi vefat edince, Üstad cübbeyi bir senet mukabiline bana verdi." Son görüşmemizde bir çocuk safiyet ve masumiyetiyle "Cübbenin Senedi" dediği yazıyı çıkarıp bana teslim etmişti. Bu yazıda şunları okuyorduk : "Bismihi Sübhanehu

"Aziz, sıddık, kahraman, ikinci Hüsrev, ikinci Hafız ali ve onun ve Lütfi'nin varisi ve birinci Tahirî kardaşım: "O meşlahı sana hediye ediyorum.

Kardeşiniz Said Nursî"

sh»:(Sn.Şh.S.431) Sarsılmayan sadakat, aldanmayan zekâ sahibi Tahirî Kendisi bir tevazû abidesi sanki.... Melekler gibi tertemiz, lekesiz bir mü'mindi. Ak saçını İslâmiyete hizmette ağartmıştı. Nur gibi parlayan bir nâsiye ve bembeyaz bir sakal... Kendisiyle ilgili, kendisini yücelten hatıraları pek hatırlamıyordu bile... Üstad'ın onun için "Sarsılmayan sadakatı, aldanmayan zekâsiyle" diye onu tarif tavsif ediyordu. Bir Veliyy-i Azîm Afyon Hapishanesindeki Nur talebeleri arasındaki bazı üzücü olaylardan dolayı, el açıp yalvaran Bediüzzaman : "Ya Rabbi! Yok mu bir talebem?' diye Cenab-ı Hakka iltica ettiğim zaman birnden bana Tahirî gösterildi" diyor ve anlatmaya devam ediyordu. "Tahirî, o zaman seni bir veliy-yi azîm, bir kutup tahayyül ettim. Sonra baktım ki, sen istihdam olunuyorsun." Burada Bediüzzaman, Tahirî Mutlu'ya soruyor : "Tahirî, istihdam olduğuna mı razısın, yoksa benim zannımda [veliy-yi azîm] olmasını mı istersin?" Mübarek veli Tahirî Mutlu, Üstad'ının sualine şöyle cevap veriyor :

"İstihdam edilmemi isterim, Üstad'ım..." "Maşaallah!... Gerçi velidir" diyor. Ama bunları kendisi anlatmıyordu. Sorduğumuzda, "Hatırlamıyorum" diyordu. O hizmetle ilgili meseleleri hatırlıyor, anlatıyordu. Kur'ân hizmeti: İman hizmeti... Nur hizmeti... yarım yüz yıl, ömrü bu mukaddes hizmetin içinde geçmişti. Karakollar, hapisler, onun bu hizmet uğrunda geçtiği menziller ve duraklardı. Atabey'de bize çelebiler derlerdi Son ziyaretimde aslını, dedelerini sormuştum kendisine. "Babamın dayısı Mevlânâ'ya bağlıydı. Mevlânâ postnişiniydi. Bu sebepten bize Atabey'de Çelebiler derlerdi. Soyadı kanunu mecburiyetinde, soyadı olarak Çelebi'yi almıştık. O yıllarda Atabey'e gelen bir mülkiye müfettişi :'Hâlâ bu çelebilik kalkmadı mı?' diye, bizim bu soy ismimizi almamıza razı olmamıştı."

sh»:(Sn.Şh.S.432) [] M.Tahiri Mutlu'nun Kırmızı Şeritli İstiklâl Madalyası Belgesi

sh»:(Sn.Şh.S.433) "Tahirî, işte sen böyle diyebilirsin" Yirmi Sekizinci Söz, Nur Risalelerinden cennetle ilgili bir risaledir. Bir gün Bediüzzaman'ın huzurunda Tahirî Mutlu'nun da olduğu bir derste bu Risaleden bir parça okunmuş :

"İnsan olan insan diyebilir ki: 'Benim Hâlıkım, bu dünyayı bana hane yapmış; güneş benim bir lambamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir; yeryüzü çiçekli-miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir' der Allah'a şükreder." Dersin tam bu kısmında Üstad Bediüzzaman şöyle der: "Tahiri, işte sen böyle diyebilirsin" Gerçekten Tahirî Mutlu, bu kudsî dersin sırrına ermiş insandı. Uzun ömrünün, büyük bir kısmını Üstadıyla ve onun iman hizmetine yardımcı olmakla geçirmişti. [] Tahiri Mutlu'nun gazilere mahsus ücretsiz seyahat kartları

sh»:(Sn.Şh.S.434) Sakın yine gülsuyu içmeyesin Bir yaz günü sıcaklar İstanbul'u yakıp kavuruyor. Kocamustafapaşa'daki evine ziyarete gitmiştim. Evi çok yüksekti. Biraz da süratli merdivenleri çıktığımdan, terlemiş ve çok yorulmuştum. Yedi katı süratli çıkmanın kalb çırpıntıları içinde, oradaki arkadaşlardan biraz soğuk su istemiştim. Onlar da buzdolabında soğuk suyun olduğunu söyleyince hiç durmadan samimiyetle gelen bir hareketle, buzdolabını açtım. Buz gibi buğulu soğuk su şişeleri dizilmişti. Şişelerden birini alarak, bardağa doldurdum. Kuruyan dudaklarım soğuk suyun hasreti içinde, bir ağız dolusu buz gibi su, mideme inmiş. İkinci yudum atacaktım ki, midem tersine döndü âdeta. Süratle lavaboya koştum.. Yanlışlıkla bozdolabındaki gül suyunu içmiştim. Atabey'in gül suyunu, soğuk su zanniyle, hararetin verdiği iştiyakla yudumlamıştım. Her ne kadar istifra ederek atmaya çalıştımsa da mümkün olmadı. Durumu öğrenen mübarek insan, Tahirî Ağabey, gülüp duruyordu.

Bu hâdiseden sonra kendisiyle her karşılaştığımda, daima gülerdi rahmetli... "Sakın yine gül suyunu içmeyesin" derdi. Belki on beş gün, ağzımdan gül kokusu geliyordu. Nefesimden bile gül kokusu çıkıyordu. Derin derin güler durur, gül suyunu hatırlardı. Gül şehrinin [] Tahirî Mutlu gönül dostları ile birlikte. Soldan Sağa: Mehmed Kuru, Dr. Macit Türkmenoğlu, Nazım Gökçek, Tahiri Mutlu ve M. Emin Birinci. (l970'li yıllar)

sh»:(Sn.Şh.S.435) güller gibi hoş, temiz insanı, makamın cennetin gül bahçeleri olsun. Üstad, Tahirî'nin hatırı için suçlu talebesini affederdi. Üstadının yanında çok ehemmiyetli yeri ve mevkii vardı. Bazan Üstad Bediüzzaman, bazı talebelerine kızıp, darıldığı zaman, o hiddet anında, içeri Tahirî Mutlu girince, o hiddet halinden çıkan Üstad, hep onun hatırı için, o suçu bağışlayıp affedermiş. Bir anda o hiddetli, öfkeli hali hemen değişip: "Tahirî! Gel.." diye tebessümle karşılarmış, rahmetliyi.. Ey Allah'ın veli kulu! Eyüpsultan tepelerinde, ebediyetlerin nurlu dünyasından, şu karanlık dünyamıza ışık, himmet ve mânevî yardımını esirgeme! Sahaflar'da Üstad'ın eski eserlerini buldum Tahirî Mutlu, Üstad Bediüzzaman'la alâkalı hatıratının devamında şunları anlatmıştı :

"l942 senesinde İstanbul'da kırk beş gün kaldım. Bozkurt Matbaasında, Ayetü'lKübra'yı bastırmıştım. O zaman ekmekleri karne ile alırdık. Halk Partisi devrinde her şey karne ile satılırdı. Karneyi belediyeye imzalatır, ondan sonra ekmeği alırdık. "Sık sık Sahaflar Çarşısına uğrayarak, 'Bediüzzaman'ın eserlerinden varmı?" diye sorar, soruştururduk. Bu sırada, Üstad'ın eski eserlerinden, İşaratü'l-İcaz, Hakikat Çekirdekleri ve Lemeat'ı bulmuştum. "Ayetü'l-Kübra'yı bastırdıktan sonra vapurla İnebolu'ya gittim. [] Tahirî Mutlu'nun iki kızı ve hanımı ile beraber Risale-i Nur yazdıklarını bildiren Bediüzzaman'ın bir notu.

sh»:(Sn.Şh.S.436) Oradan da Kastamonu'ya geçtim. "Kastamonu'da Üstadla görüştüm. Üstad sevindi. Bilhassa Lemeat'ı görünce çok memnun oldu..." Üstad Lemeat'la ilgili ne diyor? Hâdiseyi bir de Bediüzzaman'ın mektubundan takip edelim : "Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kur'âniyede kuvvetli arkadaşlarım, "Bu defa kahraman Tahirî'yi umumunuz namına gördüm. Ve onda bir Lütfi. bir Hafız Ali, bir Hüsrev ve bir Said [fakat genç Said] müşahade ettim. Cenab-ı Hakka çok şükrettim. Bu defa onun kokusunu alıp, O daha gelmeden, benim yanıma gelen komiser ve taharri adamları münasebetiyle, benden talebeler tarafından sual edilen bir mesele, belki size de bir faidesi var diye gönderildi." [Kastamonu Lâhikası, Shf: l06] Müteakiben gelen mektuplarda, yine Lemeat konusuna temas eden Bediüzzaman:

"Kahraman Tahirî'nin bana getirdiği bir nüsha Lemeat'ı çok kıymettar gördüm. Eğer bir nüsha daha o havalide varsa, siz de o parçayı nüshalarınızın âhirine yazarsınız. Zaten Lemeat, kendisi de harikadır. Ramazan-ı Şerifte, yirmi gün zarfında, nesir bir surette tekellüfsüz, birden yazılmış. Sonra baktım, sehl-i mümteni gibi, nesr-i manzum ve nazm-ı mensur suretine almış." [Kastamonu Lâhikası, s. l33] Lemeat, parlayışlar, parıltılar mânasına gelmektedir. Eser 48 sayfadır. Ayrıca sonunda "Tarihçe-i Hayatın Zeyli" diye iki sayfalık bir ek bölümü vardır. Bu ek bölümde Abdülmecid Nursî'nin ve Abdurrahman Nursî'nin birer küçük manzumeleri yer almaktadır. 29xl9 ebadındaki eserin yeniden neşri sırasında, müellifi Bediüzzaman tarafından bazı değişikliklere tabi tutulmuştur. Sözler isimli eserinin sonuna, yeni harfleriyle eklenen Lemeat, l957 yılında bizzat müellif tarafından bazı değişikliklere tabi tutulmuş, bazı çıkartmalar yapılarak daha da küçültülmüştür. Üstadın hazin Barla ziyareti Bediüzzaman'ın Nur Risalelerinin ilk dershanesi olan Barla'dan ayrılalı yirmi yıla yaklaşmıştı. Bu yirmi yıl zarfında belki yirmi şehir daha gezmişlerdi.

sh»:(Sn.Şh.S.437) Bütün menfi hâdiselere rağmen o, hür başıyla, beyaz sarığıyla bütün inkâr dünyasına karşı meydan okuyordu. Başlattığı maneviyat harekâtını, çeşitli engellere, manialara rağmen başarı ile yürütüyordu. Barla'yı çok özlemişti. Ana ocağı, baba yuvası gibi hasret duymuştu. Yeşil Barla'ya.. "Nurs karyesine karşı olan sıla-ı rahimden daha ziyade bir saikle geldim Barla'ya" diyordu.

Yediden yetmişe Barlalılar, "Hoca Efendi" gelmiş diye koşa koşa karşılamaya çıkmışlardı. Gençler, ihtiyarlar, çocuklar, kadınlar hepsi ayaklanmış Üstad'ı, Hoca'yı karşılamaya koşuyorlardı. Üst yoldan belediye binasının önündeki meydana girmişti arabası, Sevgi dolu, şefkat dolu gözlerle süzüyordu etrafı... İki kolunda iki sevgili talebesi vardı : Zübeyir Gündüzalp ve Tahirî Mutlu.. Dik ve taş yokuşu yavaş yavaş iniyorlardı. Baharın gülleri açmış, mis gibi kokuyordu etraf.. Barla'ya ilk geldiği günler onun yardımına koşanlardan Mustafa Çavuşlar, Muhacir Ahmedler ebediyet âlemine göçmüşlerdi. Dik yokuşu inerken, Mustafa Çavuş'un evinin önünden geçerken, kapıda asılı duran koca kilide gözleri takılınca o şehla gözler yaşla doldu. Ağlıyordu koca Bedi... Eski dostlarını, ilk talebelerini düşünerek ağlıyordu. Hayali yıllar öncesine gitmişti. İki kolundaki iki sevgili talebesiyle iniyordu. Yavaş yavaş dershanesine doğru.. Yıllar çabuk geçiyor... Bugün hiçbirisi maddeten yok aramızda l97l'in Nisan ayında Zübeyir Gündüzalp'i kaybettik. l977'nin Nisan'ında Tahirî Mutlu'yu yolcu ettik âhiret âlemine. Bunlar aramızda artık maddeten yoklar, ama mânen, rûhen yanımızdadırlar. Tahirî Mutlu Ağabey'e "Sen ki, Nur bahçesinin nadide gülüsün. "Aziz ruhuna Nurdan haleler bürünsün, "Fecirlerden makberine Nurlar dökülsün, "Fecirler ki, ne kadar zinde ve mutlu, "Sen mutlusun, biz mutluyuz, İslâm mutlu..." M.Ziya Akça (N.ŞAHİNER)

sh:»(s.11)

ŞAHİTLER'İN DİLİNDEN 2

ÖNSÖZ

Allah'ın lütfu ve inayetiyle devam eden çalışmalarımızdan Şâhitler'in Dilinden, ikinci cildini sizlere taktim etmekle şeref duymaktayım. Bu cilt de, bundan evvelki ciltte olduğu gibi, hatıralar resmi geçiti halinede devam etmektedir. Bu aziz yadiğarları, konu ile alakalı resimler. kupürler, referanslar ve vesikalarla aydınlatmaya çalıştık. Şahitlerimizin beyan, ifade ve hatıraları yine yurdun dört bucağından toplanmıştır.

Her bir hayat sahibi gibi, şâhitler'in dili hatıralarla doludur. Bu hatıraları daima yâd etmek ihtiyacındadırlar. Bizim kudsi vazifemiz ise bu yâda, bu nakle, bu beyanlara vasıta ve vesile olmaktır. Maziye ait hâdiselere, resmi yazılar ve vesikalar kadar, hatıralar da ışık tutar. Hatta hâdiselerin, Hakiki sebeblerini Hatıralardan çok daha iyi öğrenebiliriz. Şahitlerin önemi üzerine iki örnek vermek istiyorum: Adalet burcunun güneşi Hazret-i Ömer'in (r.a) huzurunda bir adam şahitlik eder. Hazret-i Ömer ona," Ben seni tanımıyorum ama, benim seni tanımamam sana zarar vermez. seni tanıyan birisini getir"der. Bunun üzerine topluluktan biri onu tanıdığını söyler. Hazret-i Ömer de, onu ne ile tanıdığını sorar, adam: “Adaletle ve faziletle" cevabını verir. Hazret-i Ömer tekrar sorar: “Bu adam senin geceni gündüzünü, girdiği, çıktığı yeri bildiğin en yakın komşun mudur?” Adam:" Hayır." Hazret-i Ömer: "Yol arkadaşlığı yaptın mı? Adam bu suale de “hayır” diyince, Hazret-i Ömer: "Öyleyse sen onu tanımıyorsun" der ve şahitlik yapacak adama, "seni tanıyan birini getir" diye emmreder. Bu örnek, İslâmda şâhitliğe verilen önemi belirten ibaretli bir hâsidir. Gustave Le Bon ise, Bir Tarih Felsefesinin İlmî Esasları isimli eserinde: "Şehadete verilen ehemmiyet okadar büyüktür ki, tarih ve adalet ona dayanmaktadır" demektedir. Bediüzzaman Said Nursi'nin mübarek ömrünün yıllarına, aylarına ve günlerine ışık tutan, aydınlatan delillerimizden bir bölümü sh:»(s.12)

rına ve günlerine ışık tutan, aydınlatan delillerimizden bir bölümü de "Şâhitler'in Dili " dir. "Şâhitler'in Dilinden," ona talebe olup, ondan ders alanlar... Şâhitler'in Dilinden," onun dostu ve arkadaşı olup, onunla sohbet edenler, seyahat edenler.. "Şâhitler'in Dilinden," polis olarak ifadesini alanlar, onu karakollara götürüp orada misafir edenler.. "Şâhitler'in Dilinden", beldeden beldeye onu götürürken yanında bulunan bekçiler, jandarmalar.. İşte bu gibi kimseler onun şâhidleridirler. Bediüzzaman Said Nursî, bugünkü mânâda muntazam bir tahsil görmedi, fakat "Nur Mekteb-i İrfanı" gibi gönüller üzerine müesses bir Nur Mektebi kurdu. Bediüzzaman Said Nursî, muntazam bir medrese tahsili yapmadı, fakat "Medresetü'zZehra" gibi bir "Nur Medresesi" kurdu. Böyle bir Üstad hakkında elbette bir çok eserler yazılmıştır ve yazılacaktır. üstad Bediüzzaman henüz hayatta iken, hakkında hazırlanan Tarihçe-i Hayat'ın girişinde bu mevzu ile alakalı olarak şu ifadeler bulunmaktadır. "Bu eser, istikbaldeki münevver Nur talebeleri için hakiki bir me'haz teşkil etmektedir. Muhterem edib ve muharrirler, bundan istifade ile inşaallah daha mükemmel, daha hakikatlı ve faydalı tarihçe-i hayatlar hazırlayacaklardır." Bediüzzaman'ın tafsilâtlı hayat hikâyesinin nasıl yazılabileceği de yine bu mezkûr eserin girişinde şu şekilde anlatılmaktadır. "Üstadın mesleğini, meşrebini ve hususi ahvalini, pek çok seciye ve hasletleri şahsında ve hizmetinde toplayan şahsiyetini tarif edemedik. Onun yaşadığı müteaddit hayat safhalarını yakından gören ve içinde bulunan talebe ve hizmetkârlarını birer birer dinlemek ve görüşmek lâzımdır ki, tarihçe-i hayatı bir derece mufassal hazırlanabilsin."

Bu Şâhitler'in Dilinden serisi, uzun ve mübarek bir ömrü daha tafsilatlı bir şekilde ortaya koymak için birer çırpınıştır. Bu çırpınışların neticesinde bir aziz mürşid ve rehber, insanlığa tanıtılmış olacaktır. Sizleri Şâhitler'in Dilinden ile başbaşa bırakırken, Allah'a emanet olun, aziz okuyucular! Necmeddin Şahiner sh:»(s.13)

ISPARTA ŞAHİTLERİ sh:»(s.14)

sh:»(s.15) [] Mehmet Sözer MEHMET SÖZER (Tenekeci Mehmed Efendi) Hattat Mehmet Sözer, 1892'de Isparta'da doğmuştur. Tenekeci Mehmed diye bilinmektedir, fakat kendisinin asıl mesleği hattatlıktır. Isparta ve civarı camileri, onun levhalarıyla süslüdür. Bediüzzaman'ın talebelerindendir. l98l'de vefat etti. "Üstad Isparta'ya ilk gelişinde Müftü Tahsin Efendi medresesindekalmıştı" Her Isparta seyahatinde imkânlar nisbetinde kendisini ziyaret edip, hatıralarını dinlerdik.

Bu dinlediklerimizden, derlediğimiz hatıra notlarından, sizlere şunları arz ediyorum:

" Üsdat ilk Isparta'ya geldiği zaman, Müftü Tahsin Efendinin medresesi vardı. Maarif tarafından medreseler satıldığında müftünün oğlu Sadık Hoca burayı satın almıştı. Vakıf olarak kullanılıyordu. "Hazret-iÜstad ilk Isparta'ya geldiği zaman mezkûr medresede kalmıştı. "Sadık Hoca ve Şakir Efendi ile birlikte ziyaretine gittik. Üstad bir köşede oturuyordu. Müftü Şakir Efendi, beni takdim etti. Yazdığımız levhalarla çok hizmet ettiğimizi, camileri tezyin ettiğimizi söyledi. Üstad, "maşallah, maşaallah' diye bizi okşadı, iltifatlar etti. Hususî gel konuşalım' dedi. "Üstad'la Ulu Camiye gitmiştik. Üstad bana yazıları okuttu. "Yine hususî gel, hususî gel' diye beni çağırdı. Medresede haftada iki gün ders yapıyordu. Isparta uleması bu derslere devam ediyordu. Bu derse bir defa da ben gitmiştim. Çok kalabalıktı. Sadık Hoca'nın aldığı medrese tıklım tıklım doluyordu. Ben ancak kapının eşiğinde oturabildim. sh:»(s.16) Üstad'ın Barla'ya nefyi "Cami imamı Hacı Rıza Efendi ile birlikte misafir kabul ettiği bir gün ziyaretine gitmiştik. Yine Hazret-i Üstad: "Nerdesin kardeşim, ben sana hususî gel demiştim' dedi: Yanına allâmeler gelse iltifat etmezdi, hocalar bu duruma çok şaşarlardı. Hiç tahmin etmediğimiz birisine: "Safa geldin kardeşim, safa geldin kardeşim” diye alâka gösterip, iltifat ederdi. "Sonraları dersleri çok kalabalık olmaya başlayınca. Vali Ekrem Bey, tedirgin olmaya başladı. Umumun nazarına çarpmasın diye, ücra bir yere nakledeyim dedi. Neticede Üstadı Barla'ya nefyetti. Üstadın Barla'dan dönüşü nasıl oldu?

"Üstad'ın Barla'dan Isparta'ya gelmesine yakın, bir mektup geldi. Üstad: "Kardeşim, ben burada muallim ve nahiye müdürünün ezâsına tahammül edemez hale geldim. Beni çok rahatsız ediyorlar. Kırlara da çıkamaz oldum. Rutubetli odada kabirde yaşar gibi yaşıyorum' diyordu. "Mektubu alır almaz, kendi kendime, "Bu Vali dinsiz değildir', diye doğru Valiye koştum. Sabah erken sekizde gitmişim. Kâtip, "Hayrola telaşlısın, ne var, bir şeyin mi var?' diye sordu. 'Vali dokuzda gelecek' dedi. "Ben Valiye bir mektup vereceğim' dedim. 'Olur, ver mektubu ben veririm' diye mektubu elimden aldı. "Kâtip mektubu Vali Beyin masasına bıraktı. Vali gelince mektubu açıp okumuş, cebine koymuş, mektubu kimin getirdiğini bile sormamış. "Ertesi gün, Hazret-i Üstad'ı Barla'dan Isparta'ya getirmişlerdi. Yine eski medreseye inmişti. Geldiği saatte de ben ziyaretine gitmiştim. Mübarek Üstad'ım bana dedi: 'Korkumu mu aldın da hemen geldin. Geldiğimi ne bildin?' diye latife etti. Orada beş-on gün kaldıktan sonra, Kelle Mehmed'in evine gitti. Orada bir zaman kaldı. Bilâhare Şükrü Efendi'nin köşküne geçti. 2 Orada da yedi ay kadar kaldı. Eskişehir hâdisesi "Sonra Eskişehir hâdisesi çıktı. "Üstadın yanına gelip giden ne kadar dost ve talebesi varsa onları da taharri ettiler. bir arkadaş gelip bizi haberdar etti. Evde ne _________ 1. Isparta Valisi Ekrem Bey, 17 Ekim 1925 tarihinde 24 Temmuz 1930 tarihine kadar valilik yapmıştır. 2. Bak: Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 19. sh:»(s.17) [] Eskişehir hadisesini yaygara ile ilan eden 1935 tarihli TAN gazetesi: Bediüzzaman'a yapılan hücumlar ve başlayan deprem haberi kadar Nur Risaleleri, İslâmî ve dinî kitaplar

varsa, hepsini bahçeye gömdüm. On sekiz tane polis geldi. Soba borularının deliklerine kadar aradılar. Neticede aramada birşey bulunamadı' diye zabıt tutup gittiler. "Ben hazırlanıyordum, bizi de Üstad'la Eskişehir'e götürecekler diye, gusül abdesti alıp, toplanıyordum. Ama neticede beni götürmediler. "Hâdiseden sonra, fırka kumandanı Şükrü Paşa'ya gittik. Dahiliye vekâletine kafa tutuyordu. "Nedir bu hal? diyordu. 'Ben burada bostan korkuluğu muyum? Dışardan asker getiriyorlar. Ben bu işi yapamaz mıyım?' diyordu. "Üstadı götürüyorladı, dayanamadım, ben de gitmek istedim. Üstada koştum, elini öptüm. Üstad hemen sırtını döndü, 'Sen durma git buradan, sen gelme bizimle' diye beni ikaz etti. "Benim vatan-ı aslim Isparta'ymış" "Üstad'dan dinlemiştim, buyurmuştu ki: "Bana vaktiyle mânen, 'sen Isparta'ya git' denilmişti. Isparit namında bizim nahiyemiz vardı. Ben orası zannetmiştim. Yanlış anlamışım. Isparit nahiyesi zannetmiştim. Benim vatanı aslim, bu Isparta'daymış." (N. ŞAHİNER) sh:»(s.18) Bediüzzaman gibi bir mürşid-i kâmil ayağımıza gelmişti "Ecdadımızdan işitirdik: "Bir mürşid-i kâmile intisap etmek için ayağınıza çarık giyin de, altı aylık yola gidin derlerdi." "Üstad Bediüzzaman gibi bir mürşid-i kâmili ise, Cenab-ı Hak memleketimize, bizim ayağımıza göndermişti. "Bizleri sohbetleriyle, dersleriyle, eserleriyle irşad etmişti. Ona ebediyyen medyun-u şükranız ve minnettârız." sh:»(s.19)

[] Mehmet Gülırmak MEHMET GÜRIRMAK 1935 senesinde Bediüzzaman'la birlikte tevkif edilerek Eskişehir'e sevk edilen yüz yirmi kişiden birisidir. 1911 yılında Isparta'da doğmuştur. "Refet, Hüsrev ve Rüştü'yü Üstada ben götürdüm" Bediüzzaman'ı ilk defa Burdur'dan Isparta'ya gelip, kaldığı yirmi günlük zamanda ziyaret etmiş. Kendisi o zamanlar 14-15 yaşlarında, "Üstad Müftü efendinin medresesinde kaldı' diyor. Üstada ilk defa Hüsrev, Refetve Rüştü Efendiden bahsettiğini anlatmaktadır. Eskişehir hapsinden önce Isparta'da Şükrü Efendinin evinde kalan Üstad, burada İktisad Risalesi'ni yazmış. İktisat Risalesi'nde bahsi geçen bal yeme hâdisesini yaşayanlardandır. Ramazan'da Üstadın ikram ettiği balın oruçtan sonra tamamını, birer parça da Hüsrev ve Refet Beylere ikram ederek bitirmişler. Mehmet Gülırmak, Üstadının gözlerinin çok haşmetli olduğunu, "yeşil gözlü" diyerek ifade etmektedir. Bediüzzaman'la geçen günlerini şöyle ifade etmektedir. "Hüsrev, Refet ve Rüştü Efendileri ilk defa üstada haber vererek ben getirdim. Hüsrev Altınbaşak'ın babası eskiden Isparta derebeyi imiş, kendilerine Haşmetoğulları denmektedir. "Üstad beni 'posta' olarak istihdam ederdi. Isparta ve cevarında postacılık yapardım. Isparta'da Şükrü Efendinin köşkünde iken, Üstad aşağıya inince sararmış solmuş bir gazete parçası gördü. "Yavrum, şunu al ve görünmeyen bir köşeye at' dedi. Siyasetle alâkadar, gazete okuyor demesinler diye.' sh:»(s.20) []

Zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya hâdiseye bir "Şeyh Said" isyanı mahiyetini vermek istiyordu.

"Bunları konuşursanız siz de idam olursunuz" "Eskişehir hapsine giderken beni Refet Beyle (Barutçu) ile birlikte kelepçelediler. Isparta ve civar illerinden toplanan 120 adamı bağlamak için kelepçe yetişmiyor. Sona kalan. Bekir Ağa ile Antalya Müftüsü Çil Ahmed Efendiyi çamaşır ipi ile bağlıyorlar. Verilen emir; Isparta'yı geçtikten sonra, ıssız bir vadide hepsini imha etmek... Kumandan Ruhi Bey, vicdanlı ve insaflı bir insan olduğundan, emri yerine getirmiyor. Bediüzzaman'la dost oluyor. Dinar'da kelepçeleri çözdürüyor. Bediüzzzaman o günleri anlatırken Ruhi Beyden bahseder ve şöyle konuşurdu: "Hâdiseyi haber alan hükümet, Ruhi Beye taltif yerine tard cezası verdi.' sh:»(s.21) "Hapse girdikten sonra, saatler geçtiği halde bizi yüznumaraya çıkartmıyorlardı. İçimizde ihtiyar çoktu. Hep sıkışmıştık. Sonra koğuşun kapısının yanında bir yeri delmeye başladılar. Biz de merakla ne olacak diye bakıyorduk. Sonra oradan bir boru soktular. meğer oradan küçük tuvaleti yapacakmışız. Kat'iyyen dışarı çıkartmadılar. Hep ihtiyaçlarımızı oradan gördük. [] Eskişehir hâdisesinin basındaki aksi

"Zaten bize idam mahkûmu gözüyle bakıyorlardı. Hiç bir ziyaretçi bırakmıyorlardı. Siz de idam olacaksınız, bunlarla konuşursanız' diyorlardı. "Geceleri pislikten, tahta kurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi. Serde şairlik de olduğu için, şu satırları karalamıştım : Vardığımız ellere,

Şu safalı güllere, Eskişehir hapsinde, Tahta kurularından, Uyku tutmaz kimseyi Döndük bülbüllere. sh:»(s.22) "Üstada söylediğim kaside" "Bazen Üstad, kaside ve ilâhî söylememi isterdi. Böylece o sıkıntılı havayı dağıtmak istiyordu. Bir gün elimi kulağıma atıp, rast makamındaki şu satırları okumuştum: "Ehl-i dünya dünya da Ehl-i ukba ukbada Allah! Herbiri bir sevdada Bana Allah'ım yeter. Bana Resûlum yeter. Bana ehlullah yeter. Dertli dermanın ister Âşık sultanın ister Allah! Âşıklar daim Allah ister Âşıklar daima Resûlü ister Bana Allah'ım yeter

Bana Resûlüm yeter Bana ehlullah yeter. "İçinize onu Gazi göndermiştir" "Hapishanede aramızda hiç tanımadığımız birisi vardı. Bize 'Sizin yüzünüzde nur parlıyor' diye bizimle konuşmak istiyordu. Sonra Üstad çaydanlığın altına bir pusula yapıştırıp göndermişti. Pusulada, 'Dikkat edin, ileri geri konuşmayın. O adam çavuştur. İçinize onu Gazi göndermiştir' diye yazılı idi. "Turnam" türküsü Mehmet Gülırmak kendi ifade ve üslûbuyla "Turnam" türküsü meselesini şöyle anlatmaktadır. "Üstad, 'Muhammed, yavrum, bir na't-ı şerif söyler misin?' dedi. "Söylerim efendim' dedim. Yahu! Birçok destan, naat biliyorum. Geliyor da aklıma, Turnam türküsü geliyor, başka birşey gelmiyor. O kadar araştırıyorum, imkân yok. Koca evliyanın yanında Turnam türküsünden başka birşey gelmiyor. Ben Turnam türküsüne başladım. "Bir beyit bitince, 'Fesübhanallah Muhammed, sen ne yapıyorsun? Bu, avam kısmının türküsü' dedi. sh:»(s.23) "Ne olursa olsun Efendim, neyse cezam çekeceğim, bunu illâ çağıracağım' dedim. "Fesübhanallah' dedi. Boyuna "Fesübhanallah' çekiyor. Bir taraftan korkuyorum, öfkelenirse diye. Ama sesim de inadına daha fazla çıkıyor, dağ, taş inliyor. O devamlı "Fesübhanallah' çekiyor. 'Hiç böyle başıma gelmedi' diyor. Nihayet bitti. Ben hâlâ korkuyorum. "Bir an sonra gülümseyerek, 'Muhammed, bana hakkını helal et' dedi. "Ben de 'Hay hay, ne hakkı bu? Yerden göğe helâl olsun' dedim.

"Üstad, 'Öyle bir ilham geldi ki, sakın çocuğa dokunma, biz ona nat-ı şerif sevabı yazıyoruz; ne çağırırsa çağırsın dendi, beni şaşırttın sen' dedi. "Hayret ediyorum. Bilerek değil, elimde olmadan, o kadar nat-ı şerif bildiğim halde "Turnam' türküsünden başka aklıma gelmiyordu. "Mehmet'e bir şey yaparsanız Isparta'nın altını üstüne getiririm." "Isparta'da bulunduğumuz zamanı, l934 senesi yazında Dündar isimli bir polis memuru gelip beni karakola götürmek istemişti. Bu adam Nur talebelerine çok eziyet ediyordu. Üstad buna 'murdar' derdi. Üstad bu adama, 'Beni iyi dinle, ben buraya geleli bütün âfâtların, belâların Def'i için dua etmekteyim. Eğer bu Mehmet'e dokunursanız, bir tek fiske vurursanız, Isparta'nın altını üstüne getirecek musibet için dua ederim. Emniyet âmirine selâm söyle, (Sert bir şekilde) haydi git! dedi. "Polisle beraber emniyete gittik. Polis Üstadın dediklerini âmirine anlattı. Karakolda beni sorguya çektiler. Neticede beni Üstadla beraber Eskişehir'e sevk ettiler. Refet Beyle beni birlikte bağlamışlardı. Hayatımda böyle ehl-i takva bir kimseye rastlamamıştım. Çok muttaki bir emekli subaydı. Orada altı ay mevkuf kaldım." Mehmet Gülırmak, Üstadıyla geçen günlerini kendine mahsus tatlı şivesiyle ve diliyle anlatıyordu. Ayrıca Sikke-i Tasdik-i Gaybi eserinin baş taraflarındaki mektuplarda da Mehmet Gülırmak ismi geçmektedir. sh:»(s.24) [] Süleyman Rüştü Çakın Bediüzzaman'ın avukatı merhum Bekir Berk ile beraber SÜLEYMAN RÜŞTÜ ÇAKIN l899 yılında Isparta'da doğan Süleyman Rüştü Çakın 1974 Temmuz'un yine Isparta'da vefat etmiştir. Bediüzzaman'ın yakın talebelerindendi. 1935'de Eskişehir, 1943'de Denizli ve l958'de Ankara'da mevkuf bulundu. Eskişehir'de altı ay mevkufiyetten sonra tahliye olmuştu. Her taraflarının çok sıkı bir şekilde arandığı hapisten tahliye olurken, bazı masraflar için Üstad

kendisine beş sarı altın vermişti. Süleyman Rüştü merhum bu altınların âdeta sarraftan yeni çıkmış gibi olduklarını anlatmıştı. Üstad kendisine "Bana para lâzım oluyor, bunları dışarıda bozdur" demiş. Son günlerinde kendilerini ziyaret edip, resimlerini çekmiş, ellerini öpmüş ve anlattığı hatıralarını not almıştım. Bu notlarda şunları tesbit edebilmiştim: Üstad vilâyetten Ankara'ya olan yazışmalarında "Paketleri Risale-i Nur yazılı kâğıtlara sarınız, Ankara'dakiler Eski Said'i tanırlar, benim ismimi bilirler, böylece, benim ismimi ve imzamı görünce merak saikasıyla Nur'ları okurlar" diyor. "Isparta'ya niçin geldim?" Üstad "Ben Isparta'ya niçin geldim?" diye soruyor ve kendisine şöyle cevap veriyor: "Benim siyasi maksadımı, içtimaî gayemi tahakkuk ettirecek birisi buradan çıkacaktır." l935 yılında Eskişehir hapis ve mahkemesinden evvel, Üstad Cuma namazı için dışarıya çıkınca binlerce insan sokaklara dökülmüş. Vali ve idareciler telâş etmiş. Bu sırada "Onuncu Söz"ü de Valinin masasına bırakmışlardı."Bediüzzaman ve talebeleri harekete geçtiler, vilâyeti bastılar" diye Ankara'ya bildirilmiş. Eskişehir hadisesi böylece patlak vermiş. sh:»(s.25) Isparta Vergi Tahakkuk Müdürü olarak vazifede bulunan Süleyman Rüştü Çakın'ı "Yirmi Yedinci Lem'a," Eskişehir müdafaanamesinde Üstad şöyle müdafaa ediyordu: [] Bayram Yüksel Ağabey, Süleyman Rüştü Çakın'la tatlı bir sohbet halinde "Vâridat kâtibi Rüştü: "Ezcümle, bu masumlar içinde, Vâridat Kâtibi Rüştü, gençler içinde istikamet ve namusla mümtaz ve vazifesinde işgüzar, hiçbir su-i ahlâkı görünmeyen bir zattır. Ben Isparta'ya getirildiğim vakit, gelip benim gibi garip bir adamın sobasını yakmak, suyunu getirmek, yemeğini pişirmek gibi hususî işlerimi Allah için yapmış. Bu zatın vazifesi vakit bırakmıyor ki, başka bir hizmette bulunsun. Yalnız akşamdan akşama bu hizmeti yapıyordu. Bu zatı mertlik ve misafirperverlik noktasında âli bir seciyede gördüm. Bazı vehham kimseler ona diyorlardı ki, 'Sen memursun, ona yanaşma' O diyormuş: 'Bu zatın dünyaya karışacak bir emare ve arzusu yok. lBenim vazifeme mâni değil. ' Hattâ bu tevkif

zamanında bile, o merdane hissiyle benim gibi zaif ve hizmete muhtaç bir biçareye herkes gözünü benden kaparken, o yardıma koşuyordu ve der idi ki: 'Bu Hocadan ben medar-ı ittiham birşey göremiyorum ve yoktur ki, ben onun ittihamından temasla hissedar olayım.' "İşte bu zat okumak için bir-iki küçük ve imanî risaleleri almış; kaza ve kadere ait risalesinin yarısını yazmış, tamamlamaya vazifesi müsaade etmediği için nüshamı bana iade etmiş. Acaba dünyada böyle bir âlî seciyeyi taşıyan müstakim bir genci böyle münasebetle ittiham edecek bir kanun var mı? Eğer ecnebi bir düşman devletinin bir adamı bir şehre gelse, misafirperverlik veya ücret mukabilinde komşusundaki bir adama hizmet etse, o hizmette ittiham altına alınır mı? Halbuki bu zat, bu vatanın benim gibi bir evlâdı ve yirmi seneden beri bu millete, hassaten Harb-i Umumîde ve İstiklâl Harbinde mühim hizmetlerde bulunmuş ihtiyar ve garip bir komşuya böyle bir hizmet eden bir zata hiç itiraz gelebilir mi? Farz-ı sh:»(s.26) muhal olarak, benim gizli, yanlış fikirlerim bulunsa da, akşamdan akşama sobamı yakmaya gelmesi ile iştirak tevehhüm edilir mi?" Süleyman Rüştü Çakın memuriyetten sonra, ticaretle uğraştığı yıllarda Antalya Nur talebelerinden İbrahim Çerit'e 6 Şubat 1952 tarihinde şöyle bir mektup yazmıştı: "Muhterem Ağabeyim İbrahim Efendi, [] Süleyman Rüştü Çakın'ın bir hizmet mektubu "Çok selam ve derin hürmetlerimi sunarım. Size evvelâ müjde; dün aldığımız bir telgrafla Üstad Hazretleri İstanbul Mahkemesinde beraat etmiştir, müjdeler.. "Mektubat geldi. Elmalı'ya götürmek üzere size göndereceğiz. Oradan gönderirsiniz. Sizde isteyen var ise, bildirirsiniz. "Bütün kardeşlere selâm ve derin hürmetler sunarım. Selam ve derin hürmetler." sh:»(s.27) [] Mustafa Ezener

MUSTAFA EZENER 1915 yılında Isparta'da dünyaya gelen Mustafa Ezener l974'ün Mart ayı başlarında vefat etti. 1932 yılında Milâs askerî birliğinde yazıcı astsubayken, camide Halil İbrahim Çöllüoğlu ile tanışmıştı. Bu görüşme ve tanışma Mustafa Ezener'i de Nur talebeleri zümresine dahil etti. Mersin'de gümrük muamele memurluğu da yapmıştı. Mersin ve civar vilâyetlere Nur risalelerini tanıtıyordu. Bu yüzden mahkemeye verilmişti. 9 Nisan 1954 tarihinde beraat etmiş, kendisinden alınan Nur risaleleri tekrar iade edilmişti. Halim, selim ve melek gibi bir zattı. Birkaç defa Isparta'daki evinde misafir olmuştum. Geniş hatıralarından bir damla nev'inden şunları anlatabiliriz: Savcının içgüzarlığı "Üstad Afyon mahkemesinden çıkarken kalabalık bir kitle elini öpmeye koştu. Sırayla ellerini öpüyorlardı. Bu durumu hazmedemeyen bir savcı, polis ve jandarmalara, 'Niçin izin veriyorsunuz?' diye bağırıp çağırıyordu. Üstad bu hale çok celâllendi. Yüksek sesle, 'Ne var, ne oluyor? Bırak, kardaşlarımla görüşeceğim?' derken öyle heyecanlanmıştı ki, sarığı başından düşmüştü. Biz sarığını yerden alıp başına koymuştuk. Savcı arkasına bile bakmadan korkuyla kaçıp gitmişti. Hadise çıkarmak için bir kardeşin ayağına tekmeyle vurmuştu. Kardeş hiç ağrı duymamıştı. Sonradan baktık ki, ayağı morarmış. "1971: Hezimet-i fahişe" "Üstadın son yıllarında sık sık derslerinde bulunmuştuk. Sabah derslerinde hep bulunmuştum. Bir gün ders esnasında Meyve Risalesi okunuyordu. 'İzâvekab sekiz yüz on ederek o zamanlarda ehemmiyetli maddi manevî şerlere işaret eder. Eğer beraber olsa miladî 1971 olur, o tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra şimdiki tohumların mahsülü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.' sh:»(s.28) []

Mustafa Ezener, Üstad Bediüzzaman'ın 1971 hadiselerinden bahsettiğini zaman zaman anlatırdı. Bu hatırasını anlatırken Zübeyir Gündüzalp Ağabeyim kendi güzel el yazısıyla bir kâğıda şöyle yazmıştı: "l97l senesi ehl-i dalâletin hezimet-i fahişe ile mağlubiyetlerinin senesidir. Mustafa Ezener soruyor: "Efendim, bu mağlûbiyet yalnız ehl-i dalâlete mi, yoksa ehl-i imana da şümûlü varmı?' Üstad Bediüzzaman ise, eserinde yazdığı bu bahsi şöyle ifade ediyor: "Kardaşım, 1971 ehl-i dalâletin büyük bir hezimetle mağlûp olacakları bir tarihtir." "Bu cümle okununca Üstad celâllenerek, ellerini kaldırdı ve "Tam! Tam! Hezimet-i fahişe ile mağlubiyetlerinin senesidir' deyince ben sordum: "Efendim, bu mağlubiyet yalnız ehl-i dalâlete mi, yoksa ehl-i limana da şumûlü var mı?' Bediüzzaman ise 'Kardaşım, bu tarih küfrün mağlub olduğu tarihtir' diye cevap verdi? "Bir defasında da her gün devam eden bir sabah dersinden sonra, 'Fesübha [] Mimar Sinan Kitabevi önünde: Mustafa Sungur, Süleyman Rüştü Çakın, Tahirî Mutlu ve Mustafa Ezener. sh:»(s.29) nallah! Seksen defa okumuşum. Bugünkü kadar anlayamamıştım' diyerek Kur'ân hakikatlarındaki ehemmiyetli sırlara işaret etmişti." *** Bir müddet Isparta'da Mimar Sinan Kitabevini de işleten Mustafa Ezener'in mekânı ve makamı Cennet olsun. Mustafa Ezener, İbrahim Ağabeyine, 18 Şubat 1952 tarihinde yazdığı mektubunda, Üstadın Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul'a gidişini haber veriyordu. Bu mektupta şunları ifade ediyordu: [] Mustafa Ezener'in İbrahim Ağabeyine yazdığı mektup sh:»(s.30) "Aziz sıddık ve sevgili ağabeyim İbrahim Efendi!

"Evvela: Sonsuz selâm ve derin hürmetlerimi sunar, mübarek ellerinizi öperim. Cenabı Hak Teâlâ Hazretlerinden daima sıhhat, âfiyet ve selâmet üzere olmanızı âcizane olarak dua ve niyaz eyler, dualarınızı isterim. "Saniyen: Kıymetli mektubunuzu aldım. Çok memnun ve mesrûr oldum. Bilhassa Siracunnûr'ları temin edeceğimize son derece sevindim. Rabbim Telâlâ Hazretleri siz sevgili ağabeyimi ve bütün ümmet-i Muhammedîyi de (a.s.m.) daima sevindirsin.Âmin. "Salisen: Son hadise dolayısiyle sevgili Üstadımız Hazretlerinin İstanbul'a teşrifleri, inşaallah, zulüm ve gaflet perdelerinin yırtılmasına ve Risale-i Nur'un parlamasına; sevgili, müşfik Üstadımız cihad-ı ekberinde muzaffer olmasına vesile olacaktır. Ve böyle olması ve büyük Üstadımız sıhhat, âfiyet ve selâmet üzere uzun ömürleri için Halık-ı Zülcelâl ve Teâlâ Hazretlerine dua ve yalvarmaktayız. "Bu münasebetle dün derin bir düşünceye vardığım sırada şu gönderdiğim şiire benzeyen cümleler kendi kendilerine sıraya dizildiler. Bu fakirin haddi değil, belki hata ve kusurları fakire aittir ki, af buyurmanızı rica ederim. Elhamdülillah, bu âna kadar cümlemiz iyiyiz. Merakı mûcip birşeyimiz yoktur. Sizlerin de sıhhat ve afiyette olmanızı dileriz. "Siracünnûr'ları posta ile gönderebilirsiniz. Çok memnun olurum. Zira Gaziantep'ten ısrarla istiyorlar. Hediyelerini inşaallah aybaşında takdim ederim." sh:»(s.31) [] Şefik Sarıoğlu ŞEFİK SARIOĞLU 1321 (1905)'de doğdu. 1954'te Milas'ta vefat etti. "Üstada selam verince hapishaneye atıldı Bediüzzaman "Yirmi Sekizinci Lem'a"da bir yazısı bulunan Milâslı Şefik Sarıoğlu'nu Eskişehir Mahkemesinde şöyle müdafaa ediyordu: "Isparta hapishanesinde iken, bir münasebetle bir selâm almıştım. Ben de selâm gönderdim. Sonra o zat memleketinin hapishanesine nakledilmiş, benim has kardaşlarımdan

Halil İbrahim'e hemşerilik münasebetiyle gıyabî benimle sırf bir uhrevi dostluk tesis etmiştir. Bu zat hapishanede bulunduğu cihetle, mahpusların lüzumsuz faidesiz zamanlar veya gazeteler veya oyunlarla meşgul olmalarına mukabil, Şefik, faideli ve menfaatli ve zararsız okunacak ve mahpusları da namaz ve hüsn-ü ahlâka sevk edecek risaleleri diyaneti ve hüsn-ü ahlâkı noktasında alırmış, okurmuş. Belki o zararsız, faideli risaleler içinde benim de bir risalem eline geçmiş olabilir. "Acaba böyle ciddî bir hüsn-ü ahlâk sahibi dindar bir gencin benim ile bu kadar cüz'i bir münasebetini i'zam edip, en büyük vasıta-i nâşir-i efkarım olduğunu ve bende hiçbir cihetle bulunmayan ve bir emaresi görülmeyen gizli entrikalarıma vasıta göstermek ve benim mevhum cürmümden ona bir hisse vermeyi, elbette mahkemenin nazar-ı adaleti kabul etmez. Farz-ı muhal olarak benim entrikalarım bulunsa da, bu zat mahpus iken tek bir selâmımla nasıl o gizli fikrimi bilecek, iştirak edecek ve vasıta olacak? Böyle kıymettar gençleri ehemmiyetsiz bahanelerle çürütmeyi vicdan kabul etmez." Milâslı Şefik Sarıoğlu 1905'de Milâs'ta doğdu. Babası Emin Ağa, annesi ise Fatma'dır. Kendisinin Emin Sarıoğlu adında bir oğlu, Bakiye Acar isminde birde kızı bulunmaktadır. Kırk dokuz yaşın sh:»(s.32) dayken, 27 Ağustos 1954'de Yatağan'ın Bözük ılıcasında vefat etmişti. Milâs'ta Şefik Bey olarak bilinen bu Eskişehir maznunu Milâs'ta meftun bulunmaktadır. "28. Lem'adaki yazısında bahsini ettiği hemşiresinin kocası olan Feyzullah Ağa, Kuvayı Millîye reisliği yapan kahraman bir zattı. Şair ve edip Nur talebesi Milâslı Halil İbrahim Çöllüoğlu 12 Haziran 1930 tarihini taşıyan bir şiirinde de şunları ifade etmektedir: "Bir tahassüngâh yok, bu değirmenin dairesinden dışarı Âsiyab mahv-ı inkıraz durmayıp dönüyor Melekül'l-mevt hergün önümüzden, arkamızdan Êynemâ tekûnu yüdrikkülmevt^âyetini okuyor.

Zengin gafletle mir'at-zamir cilâsız kalmış Hâdisat-ı eyyam bizi bir yandan bir yana tutup atıyor Tamâ'mız yelken ve hırsımızdan bir rüzgârla bahr-i emelde Sefinemizi ecel enginlerinde mehalikle çalkıyor Küme küme evham-ı hayalet bulutları arasında hâlâ Oyuncağa dönüp hatif-i zeval kulaklarımızı tıkıyor Dîde-i ruşnâmız yok, cemâl-i ba-kemâli görecek zira Kemâl-i eşrakiyle beraber güneş âmâya ne fayda veriyor Gündüzsüz bir gece gelip, bir gecede irtesiz kalacak Enfas-ı mâhudun sayısı gün gün bitiyor. Teyakkuz gelmemekte, zira yok kuvvet-i bâsıramız Mezarların karanlık çukurları bizi bekliyor Gözslerimiz perdeli, hakaikten in'ikas yok Nur-u ilham dahi âyine-i kalbe girmiyor Halil, içtiğin zehrabe-i seyyiat-ı hata elverir Rah-i helâki bırak, necata doğru yol gidiyor." Bu mısraların devamında Halil İbrahim not defterine şunları da kaydetmiş: "Şarablarda mest olan gece yarısı uyanabilir Fakat sâkînin mest ettiği kimse gözlerini mahşer sabahı açar. Âyat-ı tabiîdir ilham-ı tabiat Bir ism-i celâl olsa gerek, nağme-i tabiat. Abdülhak Hamid

sh:»(s.33) ESKİŞEHİR DÂVÂSINDA GAZETELERİN FERYADI [] sh:»(s.34) [] (sh:»(s.35)

[] sh:»(s.36) [] sh:»(s.37) [] sh:»(s.38) [] sh:»(s.39) Bir bardak suda koparılan Eskişehir dâvâsı, zamanın gazetelerinde şöyle yer almıştı: Akşam, 9 Mayıs 1935 Perşembe "Isparta hadisesi tahkikatı: "Isparta 8: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya yanında Jandarma Umum Kumandanı General Kâzım olduğu halde buraya gelmiş. Vekil, Said Kürdî hadisesi hakkında validen izahat aldı ve gereken emirleri verdi.

"Bay Şükrü Kaya öğleden sonra Said Kürdî'nin evvelâ ikamete memur edilmiş olduğu Eğirdir'e gitmiş, akşam üzeri dönmüştür. "Hadisenin esası ne? "Son tarikatçılak hadisesinin reisi olduğu anlaşılan Said Kürdî peygamberlik lâkâbına kinaye olarak Ümmî âlim lâkâbını takınmıştı. "Bediüzzaman, Seyh Said isyanı zamanında Eğirdir'in Barla nahiyesine ikamete memur edilmiş, üç ay evvel mürit toplamaya başlamış, umumî harbten beri Isparta'da kalmış olan üç Kürt, kendisine mürit olmuştur. Bu üç Kürdün teşvikiyle Sivaslı bir mütekait, üç-dört yobaz Said Kürdî'ye devama başlamışlardır. "Said Kürdî ile arkadaşları Eskişehir'e gönderilmişlerdir." Akşam, l0 Mayıs 1935 "Milâs'ta sekiz tarikatçı tevkif olundu: "Said Kürdî ile otuz mürtecinin mahkemeleri Eskişehir'de yapılacak. "Milâs'ta bir kişinin Isparta'da tarikatçılık yapmak isteyen Said Kürdî ile muhaberesi anlaşılmış ve yapılan aramada bu adama gelen mektuplar ve risalelerde Milâs'ta yedi kişinin adı geçmiş olmasından ötürü bu sekiz kişi adliyece tevkif edilerek Isparta'ya gönderilmiştir. "İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Isparta muhabirimize şu beyanatta bulunmuştur: "925 Şeyh Said isyanı münasebetiyle Isparta'ya naklolunan ve kendisine Bediüzzaman adını takan Said Kürdî dini siyasete âlet yaparak irticaî propagandalara girişmiş ve birtakım saf adamları kandırarak doğru yoldan şaşırtmaya çalıştığı anlaşılmıştır. Adliye hadiseye el koyarak Said Kürdî ve muhtelif yerlerde kandırabildiği otuz kadar mürteci tevkif edilmiştir. Temyiz mahkemesinin kararlarıyla mahkeme Eskişehir'de yapılacaktır. sh:»(s.40) "Genel emniyet idaresindeki sicile nazaran Said Kürdî 3l Mart irticaına karışmış ve Şark vilâyetindeki irticaî Kürt hareketlerinde faaliyetten geri durmadığından Isparta'ya naklolunmuştur. Anlaşılıyor ki, Bediüzzaman otuz senelik bir mürteci olup, irşad edecek

vatandaş aramaktadır. Şimdiye kadar elde edilen mâlûmata göre, hadise mahdut ehemmiyetli bir zabıta vak'asından ibarettir ve halk arasında hiçbir tesiri olmamıştır. "Vak'a Halil İbrahim isminde bir âlimin Said Kürdî ile mektuplaşması ve mektubuna marangoz, kahveci ve saatçı çırağı gibi şuursuz ümmî yedi kişiden selâm yazması ve hanesinde kitap bulundurmasından ibaret. "Hadiseyi ortaya çıkaran müdde-i umumî Mustafa'dır." Tan, 11 Mayıs 1935 "Dinar: Bobobey Camii hatibi Hasan ve Mehmed Zekâi Eskişehir hapsine gönderildi." Tan, 13 Mayıs 1935 "İrtica şebekesini hazırlayanlar: "Bediüzzaman'la beraber Şükrü ve Bâki isminde iki Nur talebesi Isparta hapsinden Eskişehir'e gönderilirken." Tan, 7 Mayıs 1935 Salı "İrtica şebekesinde yeni suçlular.Ve alâkadar olarak Bursa'da on kişi sorguya çekildi." Tan, 8 Mayıs 1935 Çarşamba "Bir mürteci ifade verirken öldü. "Bursa'da Isparta'da yeni tevkifler yapıldı. Otuz mevkuf var. "Bediüzzaman ve arkadaşları 29 Nisan'dan beri mevkufturlar. Antalya Müftüsü Çil Ahmed tevkif edilenler arasında. "Isparta'da ifade veren bir binbaşı ölmüştür." Tan, 6 Mayıs 1935 Pazartesi "Antalya'da dört kişi yakalanarak Isparta'ya gönderildi. "Said Kürdî'nin mektuplaştıkları Müftü Ahmed Hamdi ve Aşçı Hasan yakalanmıştır. Aşçı Antalya'da, Müftü Korkuteli'de tevkif edilmiştir. Rejim aleyhine baş kaldırmışlardır."

Tan, 5 Mayıs 1935 "İrtica hazırlayan bir şebeke tutuldu. Suçlular Isparta'ya gönderildi. "İrtica şebekesi, Kürt isyanında istiklal mahkemesi tarafından sh:»(s.41) Isparta'ya sürülen Şeyh Bediüzzaman Said Kurdî tarafından kurulmuştur. Said Kurdî Aydın, Milâs Eğirdir, Bolvadin ve sair yerlerde bir irtica şebekesi meydana getirmiştir. Orada bulunan muhabirleri ile daimî muhabereye girişmiştir. Şeyh bir takım risaleler neşretmiştir. "Antalya zabıta ve adliyesinin uyanıklığı bütün menfur teşebbüsün önüne sed çekmiştir. Bir ip ucu elde eden Antalya adliyesi derhal şifre ile Milâs adliyesini keyfiyetten haberdar etmiştir. Milâs zabıtası 26 Nisan'da işe başlamıştır. Ve 27 Nisan'da tahkikatı bitirmiştir. Milâs'ta sekiz kişi tevkif edilmiştir. "Çöllüoğlu Hanı sahibi Halil İbrahim, İnce Mehmed, Manifaturacı Mehmed, Saatçı Hafız Mehmed, Marangoz Halil İbrahim, Hatip Hüseyin İbrahim, Molla Hüseyin, Kaputçu Mustafa, Milâslı Şefik, Tahsildar Ali Rıza 3 Nisan'da Muğla hapishanesinden ısparta adliyesine gönderilmiştir." Halil İbrahim'in müdafaası Asîl Nur talebesi Halil İbrahim Çöllüoğlu, Denizli'de mahkemede şu müdafaayı yapmıştı: "Efendim. "Şu kısa ifademin zapta geçmesini rica eylerim. "Eskişehir hadisesinden evvel elime geçen ve o vak'ada çoğu alınmış ve geri kalan birkaç tanesini çok ısrarlarla Ahmed Feyzi'nin aldığı, bende kalıp bu defa elinize geçen 'On Dokuzuncu Mektup' namındaki mucizat-ı Peygamberîden bahis. Risale-i Nur'larda cemiyet ve tarikata ait bir tek harf bile iddianamelerde kayda geçmemiştir. Çünkü böyle birşey yoktur. Dinimi öğrenmek ve imanımı takviye ile ahlâkımı düzeltmek hususunda çok istifade ettiğim ve evvelce hesabı verilmiş bu eserlerin yüzünden mahkemeye sevk olunuyor ve hayat-ı içtimaiyemdeki mevkiim sarsılıp maddî çok zararlara uğruyorum.

"Ben ahlâkı ve iyiliği sever, ilmî ve dinî ve ahlakî eserler okur ve kendi halinde geçinir dindar bir insanım. Elhamdülillah, hiçbir ahlâksızlık ve kimseye tecavüz ve incitmek yüzünden bin münazaamı hükûmet kaydetmemiştir. Bu gibi dürüstlüğe vesile olan ve ehl-i vukufun, hâşâ,cemiyetçi ve tarikatçı namı taktığı Risale-i Nur mizanlarına medyun-u şükran olduğumu bilâtereddüt açıkça siylemekle müftehirim. "Muhrerem heyet-i hakime: Şurada şahit bir dindar İslâm sıfatıyla ve Türk kanının iktizası sebebiyle derim ki: Risale-i Nur tarikat değil ki, tasavvuf olsun. Dünyevî bir gayesi kaydedilmiyor ki, cemi sh:»(s.42) yet

olsun. Belki, siyasî ihtiraslardan men eden bir hakikat-ı ilmiyedir. Ve bir heyet-i ilmiye tedkik ederse anlaşılır ki: Şimdiye kadar yazılan eserlerin fevkindedir. Ezcümle, haklarında ehl-i vukufun bir tek harf bile kaydetmediği "Yirmi Beşinci Söz' Kur'ân'ın Kelâmullah olduğunu kat'î isbat eder. Ve'Onuncu Söz' ve 'Yirmi Dokuzuncu Söz' melâike ve ahiretin vücudunu kör gözlere gösterecek derecede ispat ve tavzihi ve bunlara mümasil 'Otuz İkinci' ve diğerleri hakaik-ı İlâhiye ve kevmiyeyi öyle vâzıf bir surette serd ve beyan eyler ki, en büyük âlim ve bir feylesof ve benim gibi bir ibtidaî tahsilli kimseler dahi onlardan çok müstefid olur ve hattâ bin senelik çok itirazlara maruz kalan Sevr ve Hut meselesini akıllara hayret verecek derecede isbat ve izah eyler. Eğer bu gibi ilmi ve dinî eserleri okuyup, dinini ve imanını takviye etmek bir cezayı müstelzim ise, maaliftihar kabul ediyorum. Ölüm cezaevinde var. Memlekette, aile kucağında da var olduğuna çok vâkıalarla herkes gibi ben de şahid ve kaniim. "Eğer kanun-u adalet hakkımızda tam tecellî ederse, vesile olanlara,'Allah sizden razı olsun' derim." Halil İbrahim sh:»(s.43) [] Mehmed Babacan MEHMED BABACAN

Mehmed Babacan 1801 yılında Isparta'da doğdu. Terzilik yaptığı için, "Terzi" lakabıyla anılmaktadır. "O ulvî halleri anlatamam" "Üstad Bediüzzaman'ı ilk defa 1934 senesinde Isparta hapishanesinin penceresinde görmüştüm. Hapishanenin penceresinden bana selâm vermişti. Daha sonra Eskişehir hapishanesine giderken de mübarek şahsiyetini yakından görmüştüm. O zaman ellerini kelepçeleyerek kamyonlara bindirilmişlerdi. Topladıkları 120 Nur Talebesini dokuzu kamyonla Eskişehir'e sevketmişlerdi. "O günlerde Binbaşı Âsım Bey mahakeme olurken, âniden düşüp ölmüştü. Hacı Mülazım isimli bir zat vardı. Cenazesiyle o zat ilgilenmişti. Isparta Ulu cami cenaze namazını kıldık. Cenazesinde beş-altı kişiydik. Cenaze namazından sonra binbaşı Âsım Bey'i Isparta'daki Alaeddin mezarlığına defnettik. "Jandarma karakolunun üst katından Üstadı alıp mahkemeye götürüyorlardı. O zaman ellerini öpmek istemiştim, ama maalesef öpemedim, sadece yakından görebilmek saadetine erdim. Maalesef bu büyük şahsiyetin mahiyetini tam anlayamadık. "Üstad Bediüzzaman'la bir kaç kere seyahatlerimiz de olmuştu. l950'lerden sonra Eskişehir Yıldız Oteli'nden alarak Isparta'ya getirmiştim. Daha sonra l952 [] Terzi Mehmed Babacan askerlik yaptığı günlerde ve son zamanlarında sh:»(s.44)

başlarında İstanbul'da açılan Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul'a giderken ben de Üstada refakat etmiştim. Kendilerini Sirkeci'deki Akşehir Palas Oteli'ne indirmiştim. Kendileri otele inince, "Sen, biraz git de İstanbul'u gez' demişti. "Eskişehir Yıldız Otelinden alıp Isparta'ya getirmek için Urgancı Hilmi ile birlikte gitmiştik. Yıldız Otelinde akşamdan sonra gördüğümde bambaşka bir ibadet halindeydi. O ulvî halleri anlatabilmem mümkün değil, akşamdan sonra odasına girdiğimde bana rahatsız ettiğim için çok kızmıştı.

*** [] Mehmed Babacan bizlere hatıralarını anlattığı günlerde. "Üstad Hazretlerini İsmet Gülcügil'in arabasıyla İstanbul'a götürmüştüm. Üstad ismini sorduğunda şoförümüz 'İsmet' deyince, Üstad 'Bırak şu pis herifi, senin ismin Mâsum olsun bundan sonra' demişti. Ayrıca yolda İsmet Gülcügil'in arabayı durdurarak sigara içmesine de kızdı. 'Gel sigarayı burada iç, beklemeyelim, gençken ben de sigara içtim' demişti. Yine Üstad Hazretleriyle bir gün Findos köyüne gitmiştik. Üstad namazdan sonra bana 'Fatiha ile namaz tamamdır' dedi. "Otobüs tutarak beraberce Isparta-Gölcük'e gitmiştik. Yolda otobüs bozulup da durunca Üstad Aşçı Ali'nin motosikletine binerek yola devam etmişti. üstad Gölcük'ü çok severdi. Oradaki İlâhî güzelliğe hayrandı. Oranın güzelliğini saatlerce seyredip, tefekkür ederdi. Bir defasında: 'Bu mübarek göle günde altı damla Cennetten iniyor. Bu damlalar bu mübarek şehir Isparta'yı ihya ediyor' demişti. "Üstad Bediüzzaman'ın Urfa'daki kabrini parçalayıp da mübarek naaşını Isparta'ya getirip gömdükleri 27 Mayıs ihtilalinden sonraki günlerde bizleri hep toplayıp 99 gün nezaret altında tutmuşlardı. "Üstada Isparta'da ev kiraladım" "1950 senelerinden sonra Isparta'da Fitnat Hanım'ın kocası ölünce evinin bir kısmını Üstad için kiralamıştık. üstadı Nur Talebelerinden Nuri Benli'nin otelinden bir fayton tutarak Fitnat Ha sh:»(s.45)

nımdan kiraladığımız eve getirdik. Üstad, Fitnat Hanımın ismine hayret etti. Bu nasıl bir isim diye hayretini belirtti. Fitnat Hanım da, Üstad için bana 'Mehmed Efendi bu zat kimdir?' diye sorunca ben de kendisine şu cevabı vermiştim. "Bu zat Bediüzzaman'dır. Hazret-i Peygamberin merkadini getirip senin evine koydular. Bu zat onun torunudur.

[] Isparta Nur kâtip ve talebelerinden Terzi Mehmed Babacan'ın yazdığı bir Meyve Risalesi: Denizli hapsinin bir meyvesi. sh:»(s.46) [] 27 Mayıs İhtilâlinin Müslümanlara olan binler saldırılarından sadece bir sayfanın vesikası sh:»(s.47) [] Fâzıl Doyran FÂZIL DOYRAN l894'de Selanik'in Doyran kazasında doğdu. l986'da vefat etti. Balkan Harbinde Aydın'a geldi. Aydın Vali Kaleminde ve Isparta Tümeninde muhasebecilik yaptı. 1926-1937 yıllarında Isparta'da kaldı. 25 Temmuz 1934 ile 25 Nisan 1935 arasında tam dokuz ay Isparta'da kalan Bediüzzaman'ı üç defa ziyaret edip görüşmüştü. Isparta'da Hüsrev Altınbaşak'ın komşusu olan Fâzıl Doyran, onun vasıtasıyla Bediüzzaman'la tanışmış ve Nur Risalelerini güzel yazısıyla yazmıştı. Yazılarının sonunda Bedizüzzaman'ın yaptığı ve Refet Barutçu'nun yazdığı dualar bulunmaktadır. Selânikli Fâzıl Doyran, Bediüzzaman'ı sevgiyle, hürmetle ve rahmetlerle anlatıyordu. Bu sohbet esnasında heyecandan rahatsızlanmış, ondan bahsedince "Dayanamıyor, heyecanlanıyorum, çarpıntı geliyor" diyerek, rahatlamak için hap almıştı. "Odasında Kur'ân-ı Kerimden başka kitap yoktu" Koşsuları olan Nur talebelerine kabat tatlısı yapan hanımı ise, kocasına sofî, kendisine ise safî diyerek hatıraları zevkle takip ediyordu. Şahidi olduğu günleri bize şöyle anlatıyordu:

"Ben Isparta'da Hüsrev Altınbaşak ile komşuydum. Beni ilk defa Bediüzzaman'a Hüsrev götürdü. l934'de dokuz-on ay kadar Isparta'da kalan Bediüzzaman'a üç defa gittim. Kendileri Bağlar'da oturuyordu. Daha önceleri camide cemaatten, 'Barla'da büyük ve muhterem bir zat var' diye medhini duymuştum. "Yanında daima talebeleri, Refet Barutçu, Hüsrev Altınbaşak gibi zatlar duruyorlardı. Benim memur olduğumu bilmişti. 'Galiba memursunuz?' demişti. Odasında Kur'ân-ı Kerîmden başka bir kitap yoktu. Hüsrev Altınbaşak beni 'Güzel yazısı var' diye tanıtmıştı. Kapısında ve civarda daima polisler bekliyorlardı. Bunlardan Dün sh:»(s.48) [] Fâzıl Doyran Isparta tümeninde muhasebecilik yaptığı zaman paşa, albay ve teğmenlerle birlikte (sivil elbiseli) dar isimli bir polisle komşuyduk. Bana, 'Ben nöbetçi olunca gel' derdi. Dündar nöbetçiyken hep Üstadı ziyaret ederdim. Bana kolaylık ve müsamaha gösterirdi. Nöbetçi olduğu zaman, 'Bugün ben oradayım, eğer istersen gel' derdi. Ben de cesaret alarak giderdim. O zamanlar ziyaretine meb'uslar da gelirdi. Daha sonra benim hakkımda soruşturma yapmışlar. Isparta'daki tümende muhasebe işlerine bakıyordum. Beni Tümen Komutanı [] Fazıl Doyran'ın yazdığı "Ramazan Risalesinin son üç satırındaki dua Refet Barutçu'nun yazısıyladır. sh:»(s.49) [] Fâzıl Doyran'ın yazdığı 14. Söz'ün Hâtimesi'ndeki "Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir" dersi, Bediüzzaman'dan tashihli "Tokmaktır" şeklinde görülmektedir. Rüştü Paşadan sordular, 'Bu nasıl adam?' diye. Çünkü Bediüzzaman'a gidip geldiğimi, Risale-i Nur'lardan yazdığımı biliyorlardı. Rüştü Paşa, 'Benim muhasebecimdir, tmiz ve dindar bir zattır. Herkes gazete okuyor, bu ise dinî kitapları okuyor' diye beni müdafaa etmişti. sh:»(s.50)

"Röntgen gibi içinizi bilirdi" "Üstad Bediüzzaman çok heybetli bir zattı. Şu anda bahsederken bile çok heyecanlanıyorum. Sanki burada, yanımızda canlanıyor. Röntgen gibi içinizi, dışınızı bilirdi. Daima ibadet ve tefekkürle meşguldü. Söke'den bir kilo kadar bal gelmişti. 'Bunu bir Ramazan yersiniz' diye Hüsrev'e vermişti. "Üstaddan himmet ve dua istemiştim. 'Merak etme, ben arkandayım' diyerek iki boynumdan öpmüştü. Ben de ellerinden öpmüştüm. "Yazdığım risalelere yaptığı duaları yüzbaşı Refet Barutçu yazıların sonuna yazmıştı. "Sözler'den ve Lem'alar'dan yazmıştım. Yazılarımın sonuna 'yazan' mânâsında 'Münşî Fâzıl' diye yazmıştım. "O yıllarda yeni yazılan İktisat ve Ramazan risalelerini de yazmıştım." sh:»(s.51) [] Ahmed Hamdi Okur (Çil Müftü) AHMED HAMDİ OKUR (Çil Müftü) (1877-1953) Yakın tarihimizin ismi meçhul hakikat kahramanlarından bir mübarek şahsiyetin lâkabı: Çil Müftü. Asıl ismi ise. Antalya Müftüsü Ahmed Hamdi Okur. Bu faziletli zat hakkında Antalya'nın demokrat gazetesi İleri'de, eski Antalya Müftüsü Hafız Osman Çandır Efendi, 20 Ağustos 1953'de Kurban Bayramının birinci günü, İslâm dünyasında tekbir sadâlarının başladığı bir zamanda vefat eden, Çil Müftü'yle alakâlı bir yazıda şöyle demektedir: [] Antalya'nın "Çil Müftüsü" Ahmed Hamdi Okur'a padişahtan gelen taltif fermanlarından birisi.

Çil Müftünün hizmetleri "Çil Müftümüz çok hareketli, dışa açık, yüksek ilmî cesaret ve kariyere malik, binlerce cemaate hitap etmesini bilen, binlerce cemaati arkasından sürükleme maharetini gösteren, memleketin sosyal hizmetlerinde canla-başla çalışan ve koşan hocamızdı. "Merhum hocamız Birinci Cihan Harbi boyunca Antalya müftülüğünde bulunmuş, bir şeyhülislâm gibi etrafa fayda dağıtarak hayat sürmüştü. "Hilâl-i Ahmer, yani Kızılay reisi bulunduğu Millî Mücadele yılların sh:»(s.52) da Antalya'mıza yaptığı değerli hizmetlerini doğrusu şükranla anmaktayız." Müftü Ahmed Hamdi Efendi bu kıymetli hizmetlerinden dolayı, Osmanlı sultanları tarafından fermanlarla ve ilmî rütbelerle taltif edilmişti. Müftünün elini çamaşır ipiyle bağladılar Garipliklerle ve acı hadiselerle dolu 1935 senesi, Eskişehir mahkemesine, Bediüzzaman sadece bir selâm gönderdiği için, Antalya'nın bu asîl müftüsünü de hapsederek götürdüler. Bu heybetli ve pehlivan endamlı zatın ellerine vuracak kelepçe bulamamışlardı. Bağlamak istedikleri kelepçeler hep dar geliyor, ellerini bağlayamıyorlardı. Kendisini seyreden ehl-i imânın gözyaşları arasında, vazifelilere şöyle diyordu: "Bu eller, bu devlete çok hizmet etti. Şimdi biraz da kelepçesini vurun!" Sonra Jandarmalar Çil Ahmed Efendinin ellerini çamaşır ipiyle bağlamışlardı. Eskişehir hapsinde bir rüya gören Çil Müftü Ahmed Hamdi Efendi sevinçlerle uyanmış, gökyüzünde "Said" yazılı olduğunu müjdelemişti. Hapishanede Üstad Bediüzzaman'la görüşmenin ve konuşmanın sevincini ve bahtiyarlığını iftiharla anlatırdı. Eskişehir'de üç ay hapis yattıktan sonra, Çil Müftüyü serbest bırakmışlardı. Antalya'ya dündüğü zaman Müftü Efendi, "Gittiğimiz yer hapishaneye benzemiyordu. Orada Bediüzzaman'la görüşmek, konuşmak benim için bir şeref oldu" diye anlatıyordu.

"İçinizde Müftü Efendi var, fetvayı ona sorun" Eskişehir hapsinde, fıkhî meselelerde, Üstad Bediüzzaman'a sual sordukları zaman, Üstad, Çil Müftü'yü eliyle göstererek "İçinizde Müftü Efendi var; o varken fetva vermek bana düşmez," diye tevazu ile ahmed Hamdi Efendiye iltifat ederdi. Üstad Bediüzzaman'ın namaza duruşundaki heybeti ve ihtişamı da muhabbet ve merakla anlatan Çil Mütftü, 1936 yılının Temmuz başlarında men-i muhakeme kararıyla serbest bırakılıp Antalya'ya dönmüştü. sh:»(s.53) [] Üstad, kendi el yazısıyla Lütfi Efendiden bahsediyor. Saatçı Lütfi ABDULLAH LÜTFİ ÖZERDEM (l88l-l974) Esnaf Şeyhi Âsım Efendinin torunu olan Saatçı Lütfi, Mehmed Âkif Efendinin oğluydu. Üstad Bediüzzaman'ın Ispartalı ilk talebelerindendi. 1935 yılında Üstadıyla birlikte Eskişehir Hapishanesinde yattı. Üç defa evlenen Lütfi Efendinin dokuz evlâdı olmuştu. İzmir'de vefat etmiştir. Eskişehir Hapishanesindeyken kayıtlardaki hüviyeti şöyle geçmektedir: "Cami-i atik Mahallesinden: Saatçı Lütfi." Barla Lâhikası'nın muhtelif kısımlarında imzası ve ayrıca bir de mektubu vardır. Arşivimizdeki üstadın el yazısı notlarından birisinde ise şunları okumaktayız: "Kardaşım Lütfi'nin On Üçüncü Söz'üne bak, bana bir nüsha yaz. Kur'ân lâfzında tevafuku muhafaza et. Lütfi başka risaleleri yazsın. Evvel demiştim ki, o yazsın. Şimdi sen bu On Üçüncü Söz'ü yazsan daha iyi olur." sh:»(s.54)

[] Eskişehir hapsinin 129 maznunundan bir zat: Aşçı Hüseyin Şevki usta. AŞÇI HÜSEYİN ZEVKİ USTA (1874-1967) İstibdat devrinin Eskişehir'e topladığı yüz yirmi masum Nur talebelerinden dört tanesi de Antalyalıydı. Bu merhum zatları şöyle sıralayabiliriz: Müftü Çil Ahmed Hamdi Efendi, Tongal Hafız Mehmed Efendi, Tapucu Ali Rıza Efendi, Aşçı Hüseyin Zevki Usta. Zevki Usta daha önceleri, müteaddit defalar Üstad Bediüzzaman'ı ziyaret edip, ellerini öpüpy, dualarını almıştı. Isparta'da Yüzbaşı Refet Barutçu ile görüşmeleri olmuştu. Milâslı Halil ibrahim Çöllüoğlu ile mektuplaşıyor ve haberleşiyordu. Eskişehir hapis hadisesi de, bu mektuplaşmalar esnasında Antalya emniyetinin vaziyeti öğrenip, şifreyle Milâs'a durumu bildirmesiyle meydana gelmişti. Bu mektuplarda isimleri geçenleri toplayıp tevkif ederek Eskişehir hapsine doldurmuşlardı. Hadise, Antalya, Milâs mektuplarından başlayıp, Isparta, Aydın, İstanbul, Yalova ve Van'a kadar uzanmıştı. Eskişehir hapsinde Üstad Bediüzzaman, Aşçı Hüseyin Zevki Ustaya çok iltifat ediyor, cesaret ve mertliğinden dolayı tebrik ederek, bir çakı bıçağı hediye ediyordu. Nur risalelerinde de sadakat ve cesaretini Hüsrev Altınbaşak ve Halil İbrahim Çöllüoğlu'nun isimleriyle birlikte zikretmektedir. Yemen illerinde askerlik yapan Aşçı Hüseyin Zevki Usta 1967 yılında vefat ettiği zaman doksan dört yaşlarında bulunuyordu. Antalya'da Hüseyin Usta'nın evlâtlarına "Zevkliler" denmektedir. sh:»(s.55)

[] Gençlik günlerinde İleri yaşlarında NURİ BENLİ (1889-1963) Bediüzzaman'ın eski talebelerindendir. Bir eli sakat olduğu için "Çolak Nuri" dedikleri Nuri Benli Isparta'daki Saray Palas Otelinde, Üstadı ziyarete gelenlere mihmandarlık yapmıştı. 1943'de Üstadla birlikte Denizli Hapishanesinde yatmıştı. 1889'da doğmuş, 1963 Ağustos ayında vefat etmişti. sh:»(s.56)

ŞÜKRÜ İÇHAN Vefatı: 1966 Şükrü Efendinin ismi Sikke-i Tasdik-i Gaybî'de Süleyman Rüştü Çakın'ın fıkrasında geçmektedir. Şükrü Efendi Eskişehir hapsi öncesinde on ay kadar Isparta'da kalan Bediüzzaman'a iki evini tahsis eden zattır. 2 Eylül 1966'da vefat eden Şükrü Efendiden Kastamonu Lahikası'ndaki bir mektupta bahsedilmektedir. Bu mektubun başında Üstad şunları ifade etmektedir: "Isparta'da, Risale-i Nur'un ders ve neşrine iki köşkünü bir zaman tahsis eden kardeşimiz Şükrü Efendinin iki genç evlâdının vefatı, beni müteessir etti." sh:»(s.57) AYŞE UZUNOĞLU l934 yazında, Bediüzzaman Said Nursî, Isparta Valisi Mehmed Fevzi Daldal'ın yazılı bir emri üzerine, Barla'dan alınarak Isparta'ya getirilmişti. Şükrü Efendi ismindeki bir adamın ahşap evinde, bir müddet de talebelerinden Yüzbaşı Refet Barutçu'nun kaldığı Ayşe Uzunoğlu'nun bahçeler içindeki evinde kaldı.

Ayşe Uzunoğlu, evinde kiracı olarak oturan Bediüzzaman'ı rahmet ve şükranla anmaktadır: "Uçtu gitti elimizden" "O bir kuyrukluyıldızdı, uçtu gitti elimizden, bir daha doğmaz. Buradan giderken, Arap Fadime diye bir kadın vardı, onunla da helalleşmişti. Bahçesinden atla habersiz geçtiğini söyleyerek helâl etmesini söylemişti. "O günlerde Bediüzzaman sıkı bir kontrol altındaydı. Yanına kimse yaklaştırılmıyordu. Deli veya derviş denilen Mehmed Gülırmak, zarurî işlerine bakıyordu." sh:»(s.58) MEHMED GEZGİÇ Seyrânî Onuncu Lem'a ve Seyranî Esas ismi Mehmed Gezgiç olan bu zat 1896'da Isparta'da doğmuştur."Onuncu Lem'a" olan "Şefkat Tokatları" risalesinde ismi ve bahsi geçmekte, yediği tokat anlatılmaktadır. Şefkat tokatları yiyenlerin sekizincisi olarak bahsedilen Seyrani Isparta'nın Gülcü Mahallesinde oturur ve orada terzilik yapardı. Bir ara Seyrani ismindeki camide iki yıl kadar imamlık yapmıştı. Âlim ve fâzıl bir Nur talebesi olan Mehmed Gezgiç'in Seyrani lakabı imamlık yaptığı camiden dolayı kendisine verilmiştir. Risale-i Nurları yazarak Nur hizmetlerinde bulunmuştur. Bir merak saikasıyla Rumların terk ettikleri gömülü altın hazinelerini bulmak için uğraşmaya başlamıştı. Bunun için de cinlerle irtibat kurmaya çalışmıştı. Bu hususta Hazret-i Üstada da bazı sualler sormuştu. Fakat Üstad daha evvelleri de aynı mevzuda uğraşmaması için kendisini ikaz ederek suallerine cevap vermemişti. Kendisi ise yine cinlerle uğraşarak altın bulma işine devam etmişti. Sonra durumu adliyeye intikal etmiş ve bir sene kadar hapis yatmıştı. Üstad Bediüzzaman bu meseleyi "Onuncu Lem'a"da Seyrani'nin yediği tokatın sonunda şöyle ifade buyurmaktadır:

"Seyrani bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib, bir halvet hânede (yani hapiste) bekledi." Şefkat tokadına sebep olan Mehmed Seyrani'nin Üstad'a Mektubu Üstad Bediüzzaman Barla hayatında, Kur'an-ı Kerim'in tevafuk mucizesine dair çalışmalar yapıyordu. Bu meseleyi Isparta'daki Nur talebelerine de bildirerek, onlarla istişare yapıyordu. Meseleye alakalı olarak Isparta Nur talebelerinden Mehmed Seyranî Üstada şu mektubu yazmıştı. sh:»(s.59) [] Seyranî Efendi'nin Üstad Bediüzzaman'a yazdığı mektubun asıl nüshası. "Bismihî Tealâ azze ve celle Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü fi külli ânin elfü elfü merratin "Çok muhterem üstadımız, "Tevafuklu ve haşiyeli bir Kur'an-ı Kerim yazılması hususundaki fikir ve kanaatımızın iş'arına dair telakki ettiğimiz emr-i âlilerine imtisâlen fikir ve kanaatimi bervech-i âti zîrde arz eylerim, şöyle ki: sh:»(s.60) "Fakir, mahlasımdan anlaşılacağı üzere seyrine müştak olduğum cihetle nakış ve suretinden ibaret olan tevafukata fazla bir kıymet ve ehemmiyet vermemekteyim. Çünkü, bir kelimenin, satırın baş veya ortasında bulunmasında ne mahzur olabilir? Aslında, yani Levh-i Mahfuzda mevcut olduğu halde, kâğıt üzerinde tevafukat bulunmaması Kur'an-ı Hakimin hiçbir vecihle kıymetine halel vermez. Ve bu tevafukatın maddî ve manevî bir nef'i mevcut olduğunu bilmiyorum.

"Haşiye meselesine gelince: Haşiyeye yazılacak şeyler Sözler'de olduğu gibi âyât-ı Kur'aniyenin, ihtiraat-ı hâzıra-ı medeniyete göre tefsir ve tatbikinden ibaretse, bu cihet, yeri geldikçe Sözler'de izah edilmiş ve esasen, bu âyâtı fenn-i hâzır icadatına tatbikan tefsir, herkes tarafından yapılabileceği cihetle, fazla bir kıymeti haiz olmayacak ve herkes birer defa okumakla iktifa edecektir. Sözler'deki 'Allahu nûrussemâvati velard' ilaahir, 'Kutile ashabü'luhdud' ilâahir... âyetlerinin tefsirleri olan elektrik tesisatı ve şimendifer bu kabildendir. Fakat, istiyorum ki, Kur'an-ı Hakim'in yüksek maani-i celile ve esrar-ı hafiyesi üzerinde birer parça perde kaldırılarak henüz ihtirâ edilmemiş ve belki bir kaç yüz sene sonra ihtiraı mümkün fünundan bahsedilsin. "Velâ ratbin velâ yabisin' ilaahir... 'Ve yahluku mâlâ ta'lemûn' âyât-ı celileri bize ilm-i cifir ve ilm-i cerr-i eskâl vs gibi ulum-u mensiye-i mektumeden başka nice yüzbin fünunun Kur'an-ı Hakimde münderiç olduğunu beyan buyurduğuna göre, Kur'an-ı Hakimde münderiç olduğunu beyan buyurduğuna göre, Kur'an-ı Azimü'l-Bürhan'ın projektörüyle bütün dünya milletlerinin gözlerini kamaştırıp sulandırmak ve ister istemez yönlerini Kur'an-ı Hakime çevirmek için esrar-ı hafaya-yı Kur'aniye'den bazıları açık edilecekse haşiye yapmak doğru, ve illâ fuzuli emek ve zahmet olacağından, bundansarf-ı nazarla bu asra layık ve uygun bir şekilde müstakil bir ilm-i kelâm yazılarak her gün biraz daha tersin edilmekte olan dinsizlik kalesinin kökünden sökülüp atılması daha muvafık-ı maslahat olacağını arz ve beyân eder ve bilvesile ellerinizden öperek, fikir ve kanaatımda ayağımın kaydığı nükat hakkında tenvir ve ihtar-ı mürşidanelerini niyaz eylerim efendim." Terzi Mehmed SEYRANÎ "Terzi Mehmed Seyranî" şeklindeki imzasını okuduğumuz bu zat, bir dua arayarak, okuyup hazine bulmak isteyen bir kimsedir. Onuncu Lem'adaki şefkat tokatları risalesinin sekizinci tokattaki şu bahsi de okuyunca Seyrani Efendi'nin şefkat tokadını daha iyi anlamaktayız: sh:»(s.61) "Seyranî'dir. Bu zat, Hüsrev gibi Nura müştak ve dirayetli bir talebemdi. Esrar-ı Kur'aniyenin bir anahtarı ve ilm-i cifrin mühim bir miftahı olan tevâfukata dair Isparta'daki talebelerin fikirlerini istimzaç ettim. Ondan başkaları, kemal-i şevk ile iştirak ettiler. O zat başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirak etmemekle beraber, beni dekatî bildiğim hakikattan vaz geçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektup yazdı. "Eyvah!

Dedim, bu talebemi kaybettim!' Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mânâ daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib bir halvethânede (yani hapiste) bekledi." Nur Üstadı dinlemeyip, hatta muhalefet ederek, üstadın katî bildiği tevafuk meselesinden vazgeçirmeye çalışan, defineci Seyranî Efendi, bu yaptığı işten dolayı şefkat tokadını yiyerek, yakalanıp birsene hapiste yatıyor. sh:»(s.62) [] Abdülmecid Perihanoğlu ABDÜLMECİD PERİHANOĞLU (1878-1962) Barla Lahikası'nad Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid diye yazılmış olan bir mektupta geçen Vanlı Nur talebelerinden Abdülmecid Perihanoğlu, Şâhitler'in Dilinden İsmail Perihanoğlu'nun babasıdır. 1935 Eskişehir hapis ve hadisesinde isimleri bulunan Vanlı üç Nur talebesindendir. Abdülmecid Perihanoğlu, Üstaddan iki yıl sonra, 1962 de seksen dört yaşındayken vefat etti. sh:»(s.63) [] Bekir Yanıksaz BEKİR YANIKSAZ 1927 senesinde Isparta'da doğdu. 1935'te Bediüzzaman ve Nur Talebeleri'nin zulmen elleri bağlanarak Eskişehir hapishanesine götürülüşünü Isparta'da masum gözyaşlarıyla, bir çocuk olarak seyretmişti. "Üstad hayatımı kurtardı"

"Adım Bekir Yanıksaz. 1927 Isparta doğumluyum. Üstadı ilk hatırladığım 1935 senesi içinde eski adı Tekke mahallesi, yeni adı Turan mahallesinde oturuyorduk. Üstad Hazretleri ise, yanımızdaki mahalle olan Yayla mahallesinde İntibahçı Şükrü Bey'in evinde oturur ve at üzerinde bizim mahalleden geçerken, kendisini görürdüm. "Yine o yıllar ağabeyim bir suçtan cezaevine düşmüştü. O zamanlar tutuklulara yemek, cezaevince verilmezdi. Biz de ağabeyime yemeğini dışardan götürürdük. Ben küçük olduğumdan ağabeyimin yemeğini kontrol edildikten sonra, içeri kadar götürürdüm. "Bir gün yine yemeğini içeri götürdüğümde,. Üstad Hazretleri de cezaevinde idi. Yalnız Üstad mahkumlardan ayrı olarak üst katta sarığı ve cübbesi ve elinde tesbihi gezerken, bana doğru ellerini dua, biraz sonra da tekbir getirir tarza getirerek dua etmemizi ve namaz kılmamızı işaret etmişti. Cezaevi ile mahkeye yakın olduğundan, duruşma günü iki sıra asker, cezaevi ile mahkeme arasında dizilir, halk yaklaştırılmaz, jandarmalar arasında mahkemeye Üstad çıkarılırdı. Sonra da Eskişehir'e gönderilmişti. "Ben delikanlı yıllarımda fabrikada çalışırken, yine bir gece vardiyesinden sonra sabah eve giderken, İstasyon cad [] Bekir Yanıksaz gençlik günlerinde sh:»(s.64) desinde güneş Sav köyü tarafından yeni kızarıyor, yıl 1951. Kimsecikler yok. Aniden Üstad ile yine sarıklı ve cübbeli karşılaştık .Ben hemen durdum. Tabii o anda bütün vücudum ter içinde kaldı. Selâm verdim, selâmımı aldı. Eğridir tarafına doğru yalnız gidiyordu. Ben eve doğru yürümeye başladığımdan sanki Üstad ensemden tutacakmış gibi heyecanlanıyordum. *** "Son olarak da l959 yılında bir bahar günü Isparta'nın en güzel mesire yeri olan Ayazma'ya dört arkadaşımla gittim. Allah günahlarımızı affetsin, içki malzemeleri ve yiyecekleri serdik, içiyorduk. O sırada üstadın arabası geldi, bizi gördüler. Biraz suya uzakta durup acele ile talebesi indi, elinde şimdi hatırlamayacağım bir kapla su doldurmaya giderken, ben arkadaşlara, 'Arkadaş, Üstadı değil Türkiye, dünya tanıyor, ben gidip soracağım, halim ne

olacak?' diye kalkıp giderken, Üstadın talebeleri tabii bana mani olarak, gitmememi, yaklaşmamamı söylerken, o sırada birden Üstadın arkadaki camı açıldı ve ben arabanın yanına yaklaştığımda, Üstad arabanın arkasında yatıyor, üzerinde de yorganı vardı, gerçekten hasta idi. Ben kendilerine 'Üstadım, benim halim ne olacak? dediğimde 'iyi olacak iyi' dedi ve araba bizim oradan uzaklaştı. "Allah razı olsun, gerçekten iyi oldu. Şükür, namazıma başladığım gibi, hac farizamı da yerine getirdim. "Risale-i Nurlar; Üstad Hazretlerinin dua ve himmetiyle bizleri kurtardı. "Çok şükür Allah'a, evlatlarım da doğru yolda. "Allah Üstad'ın mekânını ve makamını nur eylesin. Sayesinde maddî manevî nur içinde ömrümüz geçmektedir." sh:»(s.65) % ESKİŞEHİR ŞAHİTLERİ sh:»(s.66)

sh:»(s.67)

KEMAL TANER Kemal Taner Eskişehir hapsinin, Şâhitler'in Dilinden birisidir.

"Mücevherler ve balonlar" Kemal Taner o günlerde sanık olarak değil, stajyer avukat olarak bulunuyormuş. Ankara Hukuk Fakültesinde talebe iken Eskişehir adliyesinde de avukatlık stajı yapıyormuş. O yıllarda Hukukta talebe olanlar aynı zamanda staj da yapabilirlerdi. Kemal Taner, gerek mahkemeye, gerekse hapishaneye rahatlıkla girip çıkıyordu. Hapishanede Bediüzzaman'la aralarında geçen bir konuşmayı bize şu şekilde nakletti: "Hapishaneye yanına görüşmeye gitmiştim. Namazı yeni kılmış, tesbih çekiyordu. Elini öptükten sonra kendilerine dedim ki: 'Efendim, size birçok keramet gösterir, diyorlar. Halbuki ben sizden herhangi bir harikal hal ve vezayit görmedim. Eğer böyle birşey gösteriyorsanız, bana da gösterin, meselâ şu elinizdeki tesbih kendi kendine yürüsün.' "Bediüzzaman tebessüm etti. Bana temsilî şu hikâyeyi anlattı: "Bir adamın çok sevdiği, sevimli, sevgili bir tek oğlu varmış. Adam bu kıymetli yavrusuna, çok değerli bir hediye almak için, kuyumcu dükkânına götürmüş, Çok çeşitli elmas ve mücevherattan hangisini beğenir ve isterse oğluna alacakmış. "Mücevherat dükkânında, kuyumcu adam, dükkânı süslemek için; tavana, çok çeşitli renklerde, kırmızı, yeşil, mavi, mor, pembe, sarı her renkte büyük balonlar asmış. Çocuk dükkâna girince mütemadiyen tavandaki balonlara bakarak, 'Baba ben bu balonlardan isterim' diye tutturmuş, başlamış ağlamaya. Adam, 'Oğlum, ben sana çok pahalı ve kıymetli, elmas, mücevher alacağım' diyormuş, Çocuk ise, 'Ben balon isterim' diye ağlayıp duruyormuş. Bu misali bana anlatan Bediüzzaman, sözlerine devamla: sh:»(s.68) "Ben Kur'ân'ın elmas ve mücevherat dükkânının bekçisiyim, dellalıyım. Ben baloncu değilim. Benim dükkânımda, benim pazarımda, Kur'ân'ın ebedi ve ölümsüz elmasları var. Ben bunlarla meşgulüm. Ben Kur'ân nurunu ilân ediyorum, balonculuk yapmıyorum' dedi. "Bediüzzaman'ın ne demek istediğini anlamıştım, yaptığım hareketten dolayı mahçup olmuştum." sh:»(s.69)

Eskişehir Hapsinde POSTASI KÂMİL 1985 kışında serhad şehri Edirne'de Postacı Kâmil isimli yetmiş yaşlarında birihtiyar, heyecanla, korka korka, 1935'de şahit olup yaşadığı hadiseleri şöyle anlatıyordu: "Eskişehir hapishanesindeki vazifem" "l935 yılında Eskişehir'de jandarma olarak vatanî vazifemi yapıyordum. Vazife taksiminde bana hapishane düşmüştü. Bu vazifeye devam ederken, âni bir haberle sarsıldım: 'İdamlıklar gelecekmiş, hem de bunlar hocalarmış!' Bu heyecanlı haberle, merakla beklemeye başladık. Birkaç gün sonra Hoca Efendi (Bediüzzaman) geldi. Arkasından da talebeleri olan diğer hocaları getirmişlerdi. [] Postacı Kâmil Efendinin, 1935'teki hatıra defteri sh:»(s.70) "O tarihlerde temyiz mahkemesi Eskişehir'deydi. Beni oraya çağırarak, muhbir olarak hapishanede çalışmamı emretmişlerdi. 'Biz sana orada serbest hareket etme imkânı veririz' demişlerdi. 'Sen bize, bu hocaların gayelerini, maksatlarını, neler yaptıklarını, neler yapabileceklerini bildirirsin!' diyerek vazifemi söylemişlerdi. O sırada benim adam öldürmek suçundan sabıkam vardı. Daha önceden de biraz hapis yatmıştım. İçerde yatanlardan bir kısmı beni tanıyorlardı. Tanıyanlar 'O, jandarma Kâmil!' diye söylemeye başladıkları zaman bana karşı şüpheler yönelmeye başlamışsa da, benaldırış etmedim ve sakin olmaya çalıştım. İşlediğim suç için yattığımı söylemiş, bu durumu çeşitli vesilelerle belirterek, bana olan şüpheleri izale etmeye çalışmıştım. "Eskişehir hapishanesinde herkes birbiriyle kaynaşmıştı. Büyük bir samimiyet vardı. Hep birlikte namaz kılınıyor, Kur'ân'lar okunuyor ve dualar yapılıyordu. "Sibyan koğuşunu Üstad Bediüzzaman için boşaltmışlar ve onu oraya koymuşlardı. Nur talebeleri ise, hocalarından ayrı yerlerde yatıyorlardı. Üstadın kaldığı sibyan koğuşu genişçeydi, burada tek başına kalıyordu. Üstadın aleyhinde bize çok telkinat yapılmıştı. Biz de ister istemez o tesir altındaydık.

"Bir gün giderek ellerinesarılıpöptüm. Bir pir-i fâniydi, zayıftı, saçları uzundu, yanlardan sarkıyordu. Sakalı, traş olmadığından, biraz uzamıştı. Gösterdiğim samimiyet üzerine beni kucaklayarak bağrına bastı. Ben de çok duygulanmıştım, ağlamaya başladım. Bana hayatından, hatıralarından anlatmaya başlamıştı. Kafkas cephesinde gönüllü alay kumandanlığı yaptığını, yaralanıp esir düştüğünü, Rusya'da esaret günlerini, esaretten firar ederek vatana döndüğünü, ordunun tavsiyesiyle büyük bir İslâm topluluğuna kendisinin de âzâ olarak alındığını anlatmıştı. Hakikaten duruşundaki heybetten kahraman bir zit olduğu anlaşılıyordu. Devr-i âlemin değişmesiyle Isparta'nın Barla nahiyesine sürüldüğünü, buralarda kimseyle alakâdar olmadığını, hiç bir gazeteyi bile okumadığını, sadece Kur'ân'a yöneldiğini ve tefsir ederek Risale-i Nur ismiyle eserler yazdığını ve bu eserlerle uğraştığını anlatmıştı. "Eserlerimden vazgeçmem" "Üstad, 'Ben sadece Risale-i Nurları isterim, bu eserlerimden vazgeçmem' diyordu. Bu veciz konuşmadan ben de çok duygulanmış ve heyecanlanmıştım. Böyle biyük bir zata yapılan haksızlıktan dolayı çok üzülmüştüm. 'Neden bu ihtiyar zatla bu kadar uğra sh:»(s.71) şıyorlar?' diye hayret ve merak içinde kalmıştım. Fakat bu durumu kimseye belli etmeden yine temaslarıma devam ediyordum. Yine bir görüşmemizde Hoca Efendi elinin iki parmağıyla alnımı sildi ve şu tavsiyelerde bulunmaya başladı: 'Tevbe istiğfar et, altmış kişiye yemek yedir ve diyetini öde.' Bu da hayret edilecek bir hadiseydi. Adam öldürdüğümü ben söylememiştim, ama o keramet haliyle bu durumumu da bilmişti. Evet, bu zat büyük bir veliydi. [] Postacı Kamil'in 1935'te kaleme aldığı not defterinden baş sayfalar. "Ben bu arada imtiyazlı olduğumdan, devamlı dışarı ile irtibatlıydım. Bu durumu pek belli etmiyordum, çünkü her hapishanede dışarıdaki işlere yardımcı olan mahkûmlar olur. "Hocanın talebelerinin koğuşunda kalıyordum, ister istemez onlarla haşir neşir olmuştum. Daracık odada, başka bir şey bile düşünmek mümkün olmuyordu. Burada güzel sohbetler oluyor, namazlar kılınıyor, Kur'ân ve kasideler okunuyordu. Benimle kendi arkadaşları gibi samimî oluyorlardı, biraz da şüphe ediyorlardı. Bir hatıra defterime birçoklarının imzalarını, adreslerini ve şiir gibi çeşitli şeyler yazdırmıştım."

"Ne kadar da olsa, çeşitli İslâmî meseleler karşısında hocaların sh:»(s.72) yanında cahil kalıyordum. Kendilerine hep saller soruyordum. Yeni yeni birçok İslâmî mesele öğreniyordum. Bu masum insanların devletle, devleti yıkmakla ve kötü meselelerle alâkası yoktu. Hepsi de pırıl pırıl, samimi Müslümanlardı. Tek meseleleri Allah'ın huzuruna tertemz ve pak çıkmaktı; haram lokma yememekti; dünyada yaptıklarının hesabını verebilmekti. Ben de onlardan aldığım derslerle namaza başlamıştım. Az biliyordum, hocalar bana yardım ediyorlardı. Bana namaz kılmasını ve birçok duaları öğretmişlerdi. Küçük defterime hem dualar yazıyordum, hem de isimlerini ve memleketlerini yazdırıyordum. Bu defteri aziz bir hatıra olarak elli senedir saklamaktayım. Bu arada dışarı ile devam eden irtibatımda, mahkeme üyelerine 'Bunların sizi sözyelidğiniz gibi, menfi, kötü işlerle alakâları yoktur; devletle bir meseleleri yoktur' diye söylemiştim. 'Bunlar Allah'a nasıl hesap vereceklerinin korkusundalar, başka birşeyden korkmuyorlar' diye mahkemeye rapor vermiştim. Yine, yeni girdiğim sıralarda Hoca Efendi talebelerine mektup yazarak, benim zararsız biri olduğumu, kendilerine hiçbir zarar vermeyeceğimi bildirmişti. Ben de kendilerine, 'Benim yanımda lütfen gizli meselelerinizi konuşmayın' demiştim, böylece anlaşmıştık. Hapishane mescit olmuştu "O karanlık hapishane koğuşu Kur'ân nurlarıyla parlıyordu. Sabah namazlarına kalkılıyor, herkes cüzlerini alıyor, hatimler başlıyordu. Sabah namazından sonra da hatim duası yapılıyordu. Güzel sesli bir hoca ise, ara-sıra kaside çekerdi. Bizleri mestederdi. Biraz aradan sonra tekrar hatimlere başlanırdı. Her gün bir kaç defa hatim yapılırdı O temiz insanlar, o hatimler, o dualar sayesinde kurtulmuşlardı. O günler güzel günlerdi. Hep cemaatle namazlar kılınır ve dualar yapılırdı. Hapishane bir mecit şeklini almıştı. Ah, keşke ben de onlar gibi olabilseydim! Eskişehir hapsinde şahit olduğum bir husus daha var ki, elli yıldır hâlâ hatırımdadır; Hoca Efendiye hep rahmetler ve dualar okurum. Bizler karnımızı tıka basa doyururduk. Fakat Hoca Hazretleri çay ve birkaç zeytinle günlerini geçirirdi. Onda Allah'ın inayeti vardı, fakat bu büyük zatın kadrini bilemedik. "Elli yıl evvel Nur talebelerinin hapishanede defterime yazdıkları duaları hep okuyorum. onlardan vefat edenlere rahmetler niyaz ediyorum." sh:»(s.73)

[] Şükrü Şahinler ŞÜKRÜ ŞAHİNLER "Bir Nur talebesinin gözünü muayene eden göz doktorunu da hapse koydular" Şükrü Şahinler hatıralarını şöyle anlatıyor: "Bir ticari iş dolayısiyle Milas'ta H.ibrahim Çöllüoğlu ile tanışmıştım. Daha sonra bana bir mektup göndermiş ve cevap istemişti. Bu gönderdiğimiz cevap, bizi de Nur talebelerine katıp, Esktişehir hapishanesine yollamaya kâfi geldi. Bediüzzaman'ın böylece Eskişehir'de görüp ziyaret etmek nasip olmuştu. "Aydın'da göz doktoru Şevket Gözaçan vardı. Bu adamcağız Bediüzzaman'ın bir talebesini tedavi ettiği için Üstad üç beş satırlık bir teşekkür mektubu yazmış. Bu sebepten Şevket Bey'i de Eskişehir hapishanesine getirdiler. "Yine Bediüzzaman'ın talebelerinden Ahmed Feyzi Kul, Barla'ya bir mektup yazmış, mektubun altına da 'Aydın Müftüsü' diye imza atmış, Eskişehir hapsi olayı patlayınca, tabiî Aydın Müftüsünü de, bir alâkası olmadığı halde Eskişehir'e getirdiler." "Müftü Mustafa Efendi de bizimle birlikte aylarca yattı. Eskişehir hapsi, böyle garipliklerin ve karışıklıkların biraraya geldiği yerdi." sh:»(s.74) [] İsmail Doyuk İSMAİL DOYUK 1927'de Bursa'da doğdu. Evlâd-ı fatihadandır, Üsküp göçmenlerindendir. İslâm mecmuasında mesul müdürlük de yapmış, bir Nur talebesidir. "Üstadı Sebilürreşad'dan duydum"

İsmail Doyuk'un, Üstad Bediüzzaman'a olan mensubiyetini sohbetlerimiz sırasında, Mehmed Fırıncı Ağabeyden duyardım. Çalışmalarım sırasında Kıbrıs Nur Talebelerinden Hizber Hikmetağalar'ın merhum Âtıf Ural ile birlikte yazdıkları mektuplarını ve imzalarını görmüştüm. Bir Bursa gezimiz sırasında, Doyuk'un yuvasına misafir olduk. Anlatmaya başladı: "l947 yıllarında Üstadı duymuş ve eserlerini aramıştım. Daha sonra Balıkesir'e öğretmen olduğum zaman Nur'ları okunurken dinlemiştim. Üstadı Sebilürreşaad'dan da görüp okuyordum. Kemal Ural'la beraber Ankara'da askerlik yapmıştım. Ayrıca Ahmed Atak (Hatiboğlu) ile de Ankara'da tanışmıştım. "Nur câmiası ile ilk temaslarım böyle başlamıştı. "1952 yazında Eskişehir Yıldız Otelinde üstadı ilk defa ziyaret edip elini öptüm. Vakit sabah namazından sonraydı. Bana dua etti, ders verdi. Üzerimde yedek subay elbisesi vardı. Sonra Bursa'ya yerleştim. "l952'de nöbetçi olmadığım günlerde Akşehir Palas ve Reşadiye Otellerine devam ediyordum. Üç yüzbaşımız vardı. Bunlar bana tedbirli ve temkinli olmamı, takip altında olduğumu söylemişlerdi. Bunun üzerine, Üstadın ziyaretlerini sivil olarak devam etmeye başlamıştım. Gençlik Renberi mahkemesinin ikinci celcesi Şubat 1952'de olmuştu. Ben de mahkemeyi takip ettim. Büyük kalabalık vardı. Ahmet Atak da oradaydı. Atak'la Üstadın koluna girdik. O zaman adliyeye bugünkü Sirkeci Postanesinin sol kapısından girilip çıkılıyordu. sh:»(s.75) Necip Fazıl'ın Üstadı ziyareti "Akşehir Palas'a gitmiştim. Mehmed Fırıncı 'Yukarıda Necip Fazıl var, o çıksın, biz girelim' dedi. Necip Fazıl çıkınca biz yukarıya, Üstadın odasına çıktık. Üstad, Mehmed Fırıncı'yı sorarak, yağla undan bahsetti. Yeşildirek'te olan Mehmed Fırıncı'ya haber verdim." Hatıranın burasında Mehmed Fırıncı şunları ilâve etti:

"Yağla unu götürmüştüm üstada, üstad 'Bizim memlekette yağla unu kavururlar, sen de öyle yap' dedi. Ben de ondan yaptım. Sonra Üstad sevinçle Abdurrahman'ın tarihçesini ve üzerindeki resmi gösterdi, görüp görmediğimi sordu. Ben de ilk defa görüyordum." Sandık sandık kitap Yine İsmail Doyuk devam etti: "Mustafa Sungur, Samsun mahkûmiyeti sırasında eşyalarını Ankara'da bana bırakmıştı. "Demiryollarında vazife yaparken Isparta'dan sandık sandık kitaplar hep bana gelirdi. O zamanlar Mamak'ta oturuyorduk. Gelen kitapları, mektupları, hizmet malzemelerini kullanırdık. Daha sonraki senelerde Üstadı Isparta ve Emirdağ'ında da ziyaret etmiştim." sh:»(s.76) MUHİTTİN KESKİN "Bediüzzaman İslâmı önce nefsinde yaşayan bir muhterem zattı" "Bediüzzaman" denilince hemen herkeste bir duraklama ve bir düşünce oluyor. Dalıyor eskilere, yakın maziye... Rengi değişiyor insanın. Zihnine bir şeyler geliyor. Ben hemen herkeste görülen, değişik ölçüde tezahür eden bir haldir. Avukat Muhittin Beyde de bu durumu gördük. "Bediüzzaman'la ilgili bir hatıranızın varlığını işittik" der demez, koltuğuna yerleşti, hafif, fakat heyecan dolu bir sesle anlatmaya başladı: "Gözleri, gözleri çok keskin. Çekici ve tesir altına alıcı bir çift göz. Çıkık, pembemsi, elmacık kemiklerinin üzerine nâzeninâne oturan o gözler Bediüzzaman Hazretlerinin dıştan, fitrî en can alıcı naktosa idi. "Kendileriyle görüşmemiz olmadı. Maalesef sohbetinde de bulunamadık. Sadece yoldan geçerken birkaç defa görmüşlüğüm var, o kadar. "Malumunuz evliyaullah, veliyullah zat-ı muhteremler birbirlerini ziyaret ederler. İzzet-i ikramda bulunurlar.

"Muttalıb'da Hacı Hilmi Efendi vardı. Süleyman Hilmi Tunahan Efendinin talebesidir. Çok büyük ve mübarek bir zattı. Allah makamını cennet, kabrini pürnur eylesin. Bizim ev de Muttalib Caddesindedir. Bediüzzaman Hazretleri, Hacı ;Hilmi Efendiyi ziyarete giderken bizim evin önünden geçerdi. Kendilerini daha önce hiç görmemiştim. Görmediğim halde Bediüzzaman'ı görünce hemen tanıdım. Yine o Isparta plâkalı, al renkli arabasıyla geçiyordu. Arabanın daima arka kolduğunda otururdu. Çok çekici bir gözü vardı. Tesiri altına girmemek mümkün değildi. "Bediüzzaman Hazretleri, İslâmı, önce nefsinde yaşayan ve sonra anlatan bir muhterem zattı. Kendileri dâima İslâmî kıyafette bulunurdu. Uzun cübbesi, beyaz sarığı içerisinde daha başka görünüyordu. sh:»(s.77) "Kendilerini gördüğümde seksen küsur yaşlarında idi. Ki l953 senesinden sonraki seneler olsa gerek. Yaşlıydı, haliyle üşüyordu. Evinde ince bir yorgana sarılırdı. Bediüzzaman Hazretlerinin gerçi kendisi yaşlı idi, fakat gözleri gençti. Çok keskin bir bakışı vardı. "Üstadın kokusunu duyuyorum" "Onun sohbetinde bulunmamakla büyük bir nimeti kaçırdığımın farkını maalesef geç anladım. Fakat buna da şükür. "Eskişehir'de onu görenler çoktur. Burada bir kahveci Murad vardır. Çok mübarek birisidir.'Üstadın kokusunu duyuyorum, üstad geliyor, siz duymuyor musunuz?' derdi. Gerçekten dediği doğru çıkar, biraz sonra Üstad gelirdi. Bediüzzaman Hazretleriyle ilgili Murad Günaydın'ın çok hatıraları vardır. "Bir de burada doktor Münir Derman vardı. Bediüzzaman Hazretlerinin sık sık ziyaretinde bulunuyordu. Bir defasında buradan bir taksi kiralayarak Emirdağı'na giderler. Vardıklarında taksiciyi de beraberlerinde götürürler. Biraz sohbetten sonra namaz vakti girdiğinde Bediüzzaman Hazretleri taksiciye; "Sen abdestsizsin. Git abdest al' der. "Taksici hayret eder: 'Kimse bilmiyordu benim abdestsiz olduğumu' demiş. Daha sonraki ziyaretlerde taksici hep abdestli gitmiş."

sh:»(s.78) [] Aziz Tayyar AZİZ TAYYAR "Gözlerinde alevler oynaşıyordu" "Bediüzzaman'ı Söğüt'te gördüm. O zaman ben de gençtim. Benim babamın dedesi Hasan, Bilecik, Eskişehir, Balıkesir ve Kütahya bölgesinin beyi imiş . Onun için beni çok iyi biliyorlar. Bozüyüklü Aziz Dayı dedin mi herkes tanır. Ayrıca babam Hasan, ölmeden önce Bediüzzaman'ı üç kere görmüş. Bir kez Barla'da, iki kez de Isparta'da. Ölmeden önce bana 'Sen de Bediüzzaman'ı gör oğlum' dedi. "Aradan zaman geçti. Bir de baktım ki Bediüzzaman Said Nursî Söğüt'e gelmiş. Nur talebeleri oraya akın ettiler. "İçimde çok garip bir heyecan vardı. Ne demek, Bediüzzaman'ı görecektim. Nihayet onu görebilme bahtiyarlığına nail oldum. Allah'a çok şükürler olsun. Yıl, zannedersem l955 veya l956 Eylül'ü idi. "Bediüzzaman, iman hakikatlarından bahsediyordu. çok heybetli bakışları vardı. İnsan ona baktığı zaman, insanı dünya âleminden çekip alıyordu. Gözlerinden kıvılcımlar, alevler oynaşıyordu sanki."En azılı haydutlar bile onun önünde süt liman kesilirdi. O konuşurken hem dinliyor, hem de seyrediyordum. Devamlı ona bakıyordum. Bakışımı o da farkederek bana baktı. Konuşmasını bitirdi ve sağ elinin işaret parmağını bana doğru uzatarak yanındakilere: "Kim bu?' diye sordu. "Beni tanıyanlar ona babamdan bahsetti. 'Hasan Beyin oğlu' dediler. 'Koca Hasan Beyin torunu oluyor." "Bediüzzaman o zaman gözlerini bana dikti. Gözlerimi ayıramıyordum. Kalbim deli gibi atıyordu. Açıkçasını söylemek gerekirse korkuyordum. Fakat neden bilmiyorum, yerimden kalktım. Yanına yaklaştım ve elini öptüm. Birden korkum gitti. Yüreğime bir

hafiflik, bir serinlik geldi. Bediüzzaman Hazretleri bana 'Hasan oğlu, Hasan Bey torunu' derdi." sh:»(s.79) "Bediüzzaman şaşaalı giyinmezdi. Üstündeki elbiseleri eski, ama son derece temizdi. Sarığının rengi son derece beyazdı. öyle ki tâ uzaklardan bile dikkati çekiyordu. O kadar temizdi ki herkes ona Hoca Efendi derdi. [] Aziz Tayyar (ortada) Söğüt Ertuğrul Gazinin türbesinin önünde yörükler Bayramında arkadaşları ile beraber M. Kemal, İnönü, F. Çakmak, K. Karabekir ve Bediüzzaman "Bediüzzaman'a en büyük düşman ismet inönü idi. Ben Urfa'nın Suruç ilçesinde askerlik yapıyordum. Askerlikte çok büyük başarılar gösterdim. l936'yı l937'ye bağlayan yıllarda Adana-Halep Demiryolu hattının kuzey tarafında Türkler, güney tarafında Fransızlar vardı. Fransızlar rahat durmuyordu. Bir gün ben nöbetçi iken bir haber geldi: Mustafa Kemal, inönü ve Fevzi Çakmak ile birlikte 12 kişi Suruç'a gelecekmiş, Aradan zaman geçti, uzaklardan bir toz bulutu yükseldi. Bunlar Mustafa Kemal ve arkadaşları idiler. Suruç'a girdiler. O zaman Atatürk ve İnönü ile konuştum.Üst görevlilerim onlara benim yaptığım kahramanlıkları anlatmıştı. İsmet inönü bana takdirname vermişti. Hâlâ duruyor. Birgün söz Nurculardan açıldı. O zaman ben de vardım, fakat konuşmaya iştirak etmedim. İnönü bir yerde dedi ki: "Said-i Kürdi ve cemaati şu Adana-Halep demiryolunun ötesindeki Fransızlardan daha tehlikelidir.' "Son derece Nurculara düşman ve Rusya'nın sistemine hayrandı. Büyük adamlar içinde Bediüzzaman'ı takdir eden iki kişi vardı zaten: Biri Fevzi Çakmak, diğeri de Kâzım Karabekir Paşaydı. Kâzım Karabekir Paşa'nın hayranlığı daha başkaydı. Özellikle Bediüzza sh:»(s.80) man'ın keçekülahlılar ile birlikte Ruslara karşı savaşmasını takdir ederdi. Said Nursi'yi görmeyi çok istiyordu. Görebildi mi bilmem, inşaallah görmüştür." Üstad Kazım Karabekir hakkında bir mektubunda şöyle diyordu:

"Ben ehl-i siyasetin her nevi taziplerine karşı (Hasbünallahi ve nime'l-vekil) deyip sabır ve tahammüle karar vermişim. Kâzım Karabekir ile eskiden münasebetim vardı. Acaba o münasebetin sebebi olan merdane mesleğini muhafaza ediyor mu? Eğer eskisi gibi ise ve nurlara zararı yoksa ve nura faideleri muhtemel ise ve dost ise, benim selamımı ona tebliğ edebilirsiniz." Said Nursi Emirdağ Lahikası 1: 176 sh:»(s.81) HACI YAŞAR ZEYDAN "Dünya ile alakamı kesmek istiyorum" "O kabir ziyaretini istemiyordu' diyerek başladı anlatmaya H. Yaşar... 'Evet istemiyordu o. Devam eden kötü âdetlerden de çok sıkılıyordu. 'Ben dünya ile alakamı kesmek istiyorum. Tüccar değilim, falan değilim. Benim kabrimi iki talebemden başkası bilmeyecek. Şarkta garbda olsa okunan Fatiha gelir bulur' derdi. Üstad bunu vefatından iki ay evvel söylemişti. "Vefatını duyduğumda bana anlattıklarını hatırladım" "Birgün ikinci vakti vefatını duyduk. Hemen Abdülvahid Tabakçı ve bir arkadaş daha olmak üzere Emirdağ'ına vardık. Oradan da Konya'ya gittik. Isparta'dan gelenlerle buluştuk. Halıcı Sabri'yi de alarak Urfa'ya akşama ancak varabildik. Naaşınınn defnedildiğini teessürler öğrendik. "İki ay sonra Kurban Bayramının arkasından kabrini ziyarete gittim. İki bayram arası Halilürrahman Dergâhı, Bediüzzaman Dergâhı olmuştu. "Orada düşündüm, kendisinin kabrinin bilinmeyeceği ile ilgili sözlerini... "Dönüşümden birkaç ay sonra bir gece telefon acı acı çaldı. Ahizeden teyzemin kocası: "Yaşar dedi, 'Üstad Hazretlerinin kabrini bu gece götürüyorlar. Burada sıkıyönetim ilan edildi' dedi.

"Urfa'ya gidip bir daha ziyaret edeyim diyordum. Düşünceme meşhur vaiz H.Abdullah Toprak'a açtım: "İlk defnedilen yerdedir. Cesed nereye giderse gitsin, ruh orada bâkidir" dedi. "Gittim, ziyaretinde bulundum. Hatta orada bana Bediüzzaman-ı Hemedânî'nin kabrini de gösterdiler." sh:»(s.82) [] H.Ömer Biçer H.ÖMER BİÇER l9l8'de Eskişehir'de doğdu. Eskişehir deki İstanbul Otelinin sahibidir. "Hizmetinizi kabul ettim" Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ'da bulunduğu sıralarda ismini duyardım.Ancak ben o zamanlar siyasetle fazlaca meşgul olduğumdan, fırsat bulup ziyaret edemedim. "Onun âhirzamanda beklenen şahıs olup olmadığı hususunda tereddüdüm vardı. Bir gün, rüyamda kapı şiddetle vuruldu. Kapıyı açtığımda, başında sarığı ve sırtında cübbesi olduğu halde Üstad Hazretlerini gördüm. 'Buyurun Üstadım, buyurun efendim' dedim. İçeriye girdiler ve hemen duaya başladılar. Ben, 'Üstadım, şöyle sedire buyurun' dedim. O ise, 'Hayır ben buraya oturacağım' dedi ve âni bir hareketle bulunduğu yere oturdu. "Uyandığımda kan-ter içiresinde sırıl sıklam idim. Aklım başıma geldi. Kendi kendime, 'Hey Ömer, sen koca Üstadı ziyarete gitmezsin. Ama o senin yanına gelir. Ayıp, utanmıyor musun?' dedim. "Emirdağ'a iner inmez, doğru Mehmed Çalışkan'ın evine gittim. Bana yakın alâka gösterdiler. Ceylân Çalışkan, Üstadı ziyaret edebilmem için müsaade istemeye gitti. Döndüğünde, Üstadın o gün çok işi olduğunu ve ziyarete kabul edemeyeceğini söyledi. Çok üzülmüştüm.

"Ertesi gün Çalışkanlar hanedanından birisi vefat etmişti. Hep beraber kabristanda idi. Ceylân koşarak geldi. "Baba baba!" "Ne var, Ceylân?" "Üstadımız Eskişehir'e gidiyor. Ömer Ağabey Eskişehir yoluna inerse, Üstadımızı görebilir." "Hemen koşarak yola indik ve beklemeye başladık. Geriden tak sh:»(s.83) si görünmüştü. Ben elimdeki fötr şapkayı nereye saklayacağım endişesiyle kıvırıp dururken Ceylân seslendi: "Eğer araba durursa Üstadın yanına varırsın. Yoksa yolun ortasında durma!" "Araba tam önümüzde durdu. Ben heyecanla koşarak Üstadın elini öptüm. O da benim başımı okşayarak 'Kabul ettim' dedi. Artık dünyalar benim olmuştu. Bu arada Ceylân söze karıştı: "Üstadım, Ömer Ağabey, Dahiliye Vekâletine sizin hakkınızda, polislerin mâni olduğu hususunu duyurmak için bir arzuhal ile giden ağabeyimizdir." "Bunun üzerine Üstad, 'Kardeşim, sizin bu hizmetinizi Risale-i Nur'a bir sene ihlâsla yapılmış hizmet olarak kabul ediyorum' dedi. "Sanki dünyalar bana bağışlanmıştı. O mütevazi hizmetim, bir sene ihlâsla yapılmış hizmet şeklinde kabul edilmişti. O sevinçle memleketime döndüm. Kendimi Nur hizmetine vermiştim. Durmadan yazıyor, okuyor ve anlatıyordum. "Risale-i Nur'ların resmen neşri düşünülüyordu" "Bir gün Tahirî Mutlu ve Rüştü Çakın Eskişehir'e geldiler. Ankara'ya gideceklerdi. O sıralarda, hükümetin Risale-i Nur'u resmen neşredeceği; Adnan Menderes, Celâl Yardımcısı ve Tevkif İleri'nin bu hizmete yardımcı olacakları söyleniyordu. "Âtıf Ural ve Isparta neb'usu Tahsin Tola'nın bu hizmetle Ankara'da bizzat alâkadar oldukları belirtiliyordu.

"Ankara'ya gittiğimde, Mustafa Türkmenoğlu ile beraber Demokrat Parti Genel Merkezine gittik. Genel Sekreter Halil İbrahim Beye Lem'alar'ı verdik."Lem'alar'ı memnuniyetle kabul eden Halil İbrahim bey, 'Bu eseri çoluk çocuğumla okuyacağım ve okutacağım' dedi ve ilave etti: 'Size Risale-i Nur'ların basılmasına altı ton kâğıt tahsis ettik. onu alın.' "Bilindiği gibi, malum kimselerin mümânaatıyla bu hizmet tahakkuk edemedi. Adnan Menderes'i karşılama "Üstad Eskişehir'de bir eve yerleşmek istediğini ifade etmişti. O sıralarda Başvekil Adnan Menderes de İngiltere'de bir uçak kazası geçirmişti. Menderes'in İngiltere'den gelip, Eskişehir yoluyla Ankara'ya geçeceği haberi geldi. O akşam Âtıf, Şuayb, Mehmed Çalışkan sh:»(s.84) ve ben, manifaturacı Halil İbrahim Deliceli'nin evinde kalmıştık. Üstad Hazretleri de geceyi saatçı Muhiddin'in ağabeyi Şükrü Yürüten'in evinde geçiriyordu. Yatsıdan sonra kimseyi kabul etmediği için ziyaretine gidemedik., "Ertesi sabah Adnan Menderes'i karşılamak maksadıyla istasyona gittik. Baktık ki, Ceylân da Üstadın arabasıyla orada idi. Ceylân'ın kendi başına hareket etmesi mümkün değildi. Üstad Hazretleri kendisini temsilen Adnan Menderes'i karşılamaya onu göndermişti. "Nur talebeleri nâmına Adnan Beye geçmiş olsun makamında bir ziyarette bulunmak istedik. Abdülvahid Tabakçı ile birlikte gittiğimizde, özel kalem müdürü Ahmet Salih Korur bizi karşıladı ve Adnan Beyin istirahat ettiğini, rahatsız etmenin uygun olmayacağını ve selâmlarımızı ve âfiyet temennilerimizi kendisine ulaştıracağını söyledi. "Üstad Abdülvahid Tabakçı'nın evinde kalıyordu" "Üstadın Şükrü Yürüten'in evinde kalmasından sonra anladık ki, o gerçekten münasip bir evde kalmak istiyor. Hemen ev aramaya başladık. Bu arada Abdülvahid Tabakçı, 'Ben evimin ikinci katını Üstada tahsis ederim. Ücret falan da istemem. Eğer kendi rızaları varsa, lütfen aracı olun' dedi. "Hüsnü Bayram ve Mustafa Acet vasıtasıyla, Üstad Hazretlerinin razı olduğunu öğrendik. Eve yerleşen Üstadın Abdülvahid Tabakçı'ya birkaç altın lira verip, 'Dârü'lHikmeti'l-İslâmiye âzalığından kalan paramdan veriyorum' dediğini duymuştuk.

"Üstadın müteaddit defalar, bu ev için 'Benim evimdir' dediğini duyduk. Orada kaldığı süre içinde kendilerine su getirerek, sobasını yakarak hizmet etmeye çalıştım. Eskişehir zelzelesi "Üstad son zamanlarda, Kanlıpınar sırtlarına kadar gelir, oradan geri dönerdi. Bunun sebebini, bilâhare meydana gelen Eskişehir zelzelesine bağlıyoruz. "Bir akşam Halil Deliceli'nin evinde toplanmış, çaylarımızı içip risale okuyacaktık. Birden zelzele başladı ve ortalık toz duman oldu. Bir gün sonra Üstad Hazretleri Eskişehir'e gelmiş ve şöyle demişti: "Erzincan zelzelesinden daha büyük idi. Fakat mânevî bir el zelzeleye mâni oldu. Elhamdüllilah, fazla bir zayiat olmadı." sh:»(s.85) "Üstadı son ziyaretim" "Üstadın yanına gittiğimde evin polisler tarafından sarılmış olduğunu gördüm. Polisler kendisinin Eskişehir'e uğramamasını ve Emirdağ yoluyla gitmesini istiyorlardı. Üstada yapılan bu keyfi muameleyi anlatıp, mâni olunmasını temin maksadıyla Ankara'ya gittik. Hasan Polatkan ve diğer meb'uslara durumu bildirecektik. Ancak Hasan Polatkan'ın meclis konuşması dolayısıyla görüşmemiz mümkün olmadı. Halil Akyüz gibi meb'uslarla görüşüp, meseleyi aktardık. "Benimle görüşeceğinize Risale-i Nur okuyun" "Üstadı vefatına yakın zamanlarda pek ziyaret edemedim. Rahatsız etmemem mülâhazası ve biraz da benim çekingenliğimle görüşmemiz kabil olmadı. Zaten kendileri sık sık 'Benille görüşeceğinize Risale-i Nur'u okuyun. Benimle görüşmekten on derece daha fazla fayda temin eder' derdi. "Yıldız Otelinde kaldığı sıralarda Hacı Şuayb Efendi üstadı ziyarete gitmiş. Üstad kendisine, 'Gel kardaşım, duydum ki memuriyete girmişsin, iyi etmemişsin' demiş.

"O sıralar 1957 seçimleri yaklaşmıştı. Hacı Şuayb Efendi encümen âzası olmuştu. Üstad bunu münasip görmemişti. Şuayb Efendi Üstada şöyle der: 'Efendim, siz ve Risale-i Nur bizi siyasetten kat'iyetle menediyor. Peki, siyâsî sahada ne yapacağız?" "Üstad, 'Kardaşım, Halk Parti dine karşıdır. Demokrat da lâkayd. Fakat Halk partisi kolu keser, Demokrat Partisi ise parmağı. Kolun gitmesini önlemek için, parmağın gitmesine razı olacağız' buyurur. Üstadın vefatının tesiri "Üstadımızın vefatı, bende çok hazin bir tesir bırakmıştı. Gazetelerde acı haberi görünce, bir türlü inanamadım. Hemenmkardeşlerin yanına gittim, sordum. Üzgün üzgün 'Evet!' dediler. Dünya başıma yıkılmıştı. Akşama doğru da Urfa'dan acı haberle dolu telgraf geldi. Şükrü Yürüten, Abdülvahid Tabakçı, Hacı Şuayb cenaze merasimine gittiler. Neylersin, mukadder âkıbet.... Allah ondan ebeden razı olsun." Ömer Biçer 23 Mart tarihli hatıra defterinde, Üstadın vefatıyla ilgili olarak şu cümleleri kaydetmişti: " 23-25 Mart 1960 sh:»(s.86) "25 Ramazan-ı Şerif âlem-i islâmın biricik nuru, Hz. Üstad arefenin sinesine kendisini vermek tecellisi ile alakâdar idi. Son demlerini yaşıyordu. Saatler geçiyor; yanında Zübeyir, Bayram, Hüsnü ve Abdullah kardeşler nöbetle Üstada hizmet ediyorlar. O koca varlığı kaybetmeye hiç razı olamıyorlar. Kıymetli Üstad son vedâ nefeslerini alıyor. İşte, gece de durmadan geçiyor. Saat 3 oluyor. Kardeşler sahur yemeğinde, nöbet Bayram Kardeşe gelmiş. Boynuna sarılıp emaneti Hakk'a teslim ediyor. Zavallı Bayram kardeş 'Üstad rahatlaştı' diye, tam 6 saat uyuyor diye kıyamıyorlar. Ve ancak saat 9'da vefatı anlaşılıyor." sh:»(s.87) [] Hasan Okur HASAN OKUR

l933'de Nevşehir'in Nar kasabasında doğdu. Uzun yıllar orduda astsubay olarak çalıştıktan sonra, Diyanet İşleri Teftiş Kurulunda vazife yaptı. Yirmi sekiz yıllık çalışmadan sonra emekli oldu. Risale-i Nur'ları ilk tanıyışım "l953 yılında Ankara Hacıbayram semtinde bir sohbet esnasında 'Bediüzzaman isminde büyük bir âlimin 12 cilt Kur'ân-ı Kerim tefsiri var' denildiğini işittim. O günden sonra, bu isme karşı kalbimde hayranlık, hürmet ve muhabbet hissetmeye başladım. Lâkin yaptığım araştırmalarda, bu nâm ile bir tefsirin varlığını bilen yoktu. "1955 yılının sonunda Ankara Muhabere Ana Tamir Fabrikasında telsiz teknisyeni astsubay olarak yine göreve başlamıştım. Halen İstanbul'da bulunan Hüseyin Kileci isminde bir asker, bana Eşref Edip merhumun küçük tarihçesini ve Gençlik Rehberi'ni verdi. Cumartesi, Pazar Tarihçeyi bitirdim. Rehberi de yarı ettim. Risale-i Nur'un mahiyetini ve dâvânın ulviyetini hissetmeye başladım. Ruhumun tercümanı gözyaşlarım oluyordu. Ertesi gece rüyamda Üstadım Hazretlerini memleketteki evimize teşrif etmiş gördüm. Elini öptüm. Albay Hulusi Beyle tanışıyorum "Bundan üç ay sonra Sözler'in ilk nâşiri merhum Âtıf Ural ve Mustafa Sungur Ağabeyle tanıştım. Artık Risale-i Nur'u ğece gündüz demeyip okuyor, yeni matbaadan çıkan eserin tashih ve formalarının kırılmasına yardımcı oluyor, imanî meselelerin ince ve derin nüktelerini arkadaşlarla sabahlara kadar müzakere ediyorduk. 1957 yılında Eskişehir'e radar cihazının elektronik beyin aksamını tamire görevli gitmiştim. Emekli Albay Hulûsi Yahyagil, havacı ast sh:»(s.88) subay oğlunu ziyarete gelmişti. 12 gün onun İşârâtü'l-îcaz ve Mektubat'tan yaptığı derslerde bulundum. "Üstadla karşılaşmamız" "Bir akşam ders bitmek üzereydi. Üstad Hazretlerinin şoförü Mahmud Çalışkan geldi. 'Yarın Üstad Eskişehir'e gelecek' dedi ve aynı arabayla Hulûsi Ağabeyi aldı, götürdü.

"O gece sabahı zor yaptım. Tamirini bitirdiğimiz cihazlar yolumuz üzerinde olması cihetiyle, askerî jiple Kanlıpınar'ın ötesinde çok sisli bir havada Üstadı karşıladık. Araba tam durmadan indiğim için hendeğe yuvarlandım. Bu arada inen sivil arkadaşlar Üstadın elini öpüyorlardı. Onların askerî bir vasıtadan evvel inmesi ve resmî olarak benim sonraya kalmam, üstadımın kader cihetiyle ne kadar inayet altında ve kalb-i mübareklerinin rahmet-i İlâhiye tarafından nasıl serin tutulduğuna büyük bir delildir.Işıkla Üstadın arabasına durması için işaret verilmişti. Vasıtalar tam karşılıklı yolun kenarında duruyordu. Aman yâ Rabbî! Üstada yaklaşıyordum. O nasıl bakıştı öyle? Heybetli bakışlar karşısında irkilmemek ne mümkündü? Gözlerinin içinde, güneş batarken ufukta bıraktığı sarı ışıklar gibi şûlelerin lemean ettiğini görüyordum. Kendisine yaklaştığım zaman tebessüm ediyordu. Mübarek ellerini üç kere öptüm, yüzümü avuşlarımın arasına aldı, 'Mâşaallah' dedi. Nasıl haber aldığımızı sordu. "12 gündür Hulûsi Ağabeyin Mektubat'tan ders yapmasını dinliyorduk. Bayram Ağabey geldi, o haber verdi' dedim. Mahmut'u Bayram diye söylüyordum Tebessüm ettiler. 'Seni Risale-i Nur'a talebe olarak kabul ediyorum. Risale-i Nur'u nerede duyarsan orada dinle' dediler. "Bu arada Üstadın elinin üzerine epeyce kan bulaşmış olduğunu ikimiz de gördük. Üstad kana çok dikkatli baktı. Neden ileri geldiğini anlamaya çalışıyordu. Meğer benim başparmağımdan bulaşmış. Ben farkında değildim. Başparmağımın ortası yarılmış olduğunu tesbit ettik. Nasıl olduğunu sordu. Ben de araba tam durmadan indiğim için hendeğe yuvarlandığımı söyledim. Tekrar başımı okşadı ve yürüdü. Arabasında merhum Zübeyir Ağabey de vardı. Sütçü İbrahim Dede "Üstad önde, biz arkada Eskişehir'in dışına kadar geldik. Orada da Üstadı karşıladılar. Onlar arasında Muttalip Köyünde bulunan Nakşi Şeyhi Hacı Efendinin 80 yaşlarında bir müridi olan Sütçü İb sh:»(s.89) rahim Dede de vardı. Üstadın eline sarıldığı zaman, Üstad onun elini öpmeye iyice eğildi. Bu hali, Üstadın tevazuda emsalsizliğinin büyük bir delili idi. Fakat o zât buna imkân vermedi ve Üstadın elini öptü, bizler de tekrar öptük. Yediye tamamlamak kasdıyla, dört defa

üst üste de burada öptüğümü hatırlıyorum. Yıldız Oteline geldiler. Daha önce bize işaretle geçmemizi emir verdikleri için, benim jipi orada bir sokağa bırakıp otelin önüne gelmiştim. Hulûsi Ağabey de oradaydı. Bizleri, dua eder gibi ve arka arkaya doğru ellerini döşüne açıp kapayarak selâmlayıp otele girdiler. "Üstaddan ayrılıp alaydaki pansiyona geldiğim zaman elimde olmayarak hicran ateşiyle yandığımı hissettim. Üstaddan istimdat eyledim ve kalbimi gerisin geri bana iade etmesini Cenab-ı Haktan dua ve niyazla istedim. Sonra o hal benden geçti. Halbuki Üstad Hazretlerini ziyaretim sırasında neşeli ve gülmekte idim. Aslında Üstad böylesi meşreplerden hoşlanırmış. "Üstadı Isparta'da ziyaretim" "Üstadı üç arkadaşla beraber, 1959'da ziyaret ettik. "Birisi Nevşehirli Memduh Özçelik diğeri Niğdeli merhum şoför Bahaddin Efendi idi. Bizleri kabulü sırasında Üstad, bitkin ve çok hasta idi. Mübarek ellerini öpüp oturduk. Merhum Zübeyir Ağabey, Üstadın ağzına kulağını dayamak suretiyle söylediklerini bize aktarıyordu. 'Siz Risale-i Nur'un has şakirdleri olarak kabul ediyorum. Benim hastalığımı ehl-i dünyaya duyurmayın' diyordu ve gözleri yaşlı idi. "Biz Ekim l959 başlarında ziyaret etmiştik ki, bundan üç ay sonra Aralık sonunda Üstad Ankara'ya teşrif ettiler. Denizciler Caddesindeki Beyrut Palas'ta kendilerine tahsis edilen üçüncü kattaki güneybatıya nâzır odaya yerleştiler. Yanıbaşındaki odada hizmetindeki ağabeyler kalıyordu. Türkiye'nin Diyarbakır, izmir gibi uzak yerlerinde Risale-i Nur'a hizmeti sebkat eden pekçok Nur talebesi ve Ankara'da haber alanlar, ziyaretine koşuyorlardı. Biz iki astsubay, kendilerine yakın bir odayı, müşteri sıfatıyla kiralamış bulunuyorduk. İkinci katta bulunan Birinci Şube Emniyet ekipleri, ziyarete olan tehacümü ara sıra önlüyorlardı. Hattâ emniyetin ekip başı Komiser Abdülkadir Bey bana hitaben, 'Biz sizin kim olduğunuzu biliyoruz. Madem siz Nur talebesisiniz, öyleyse buranın işlerini size emniyet ediiyoruz. Bizim vazifemiz güvenliği sağlamaktır. Bu hususta bize yardımcı olabilirsiniz, rastgele kişileri içeri almayın' demişti. sh:»(s.90) "Üstad benim bardağımdan çay içti"

"Üstad Ankara'ya gelirken kendisini Gölbaşı'da karşılamıştık. Ve orada Memduh Özçelik ve üç astsubay arkadaşla beraber ellerini öpmüştük. Üstad gece olunca l,5 saat istirahate çekildi. zübeyir Ağabey 'l saat sonra uyandırın, zira Üstad l,5 saatten fazla yatmaz' dedi. Öyle yaptık, üstad sabah erkenden kahvaltı yaptı. Çay içmesi ve teberrüken saklamak için benim evden getirdiğim çay bardığı ile çay içtiler. Altı tane bardaktan tek bardaktı. Tevafuk ki, üstadın alışık olduğu ve daima çay içtiği bardağın aynısı olduğu için bununla çay verebiliriz', dediler. Şimdi üstadın çay içtiği o bardağı, içerisinde 2-3 tane limon çekirdeği ile beraber ambalajlı olarak muhafaza ediyorum. Ayrıca talebelerine verdiği tayinat paralarından eski l lliralık ile bir de 25 kuruşu hatıra olarak bulundurmaktayım. "Ben bir hiçim" "Sabah olmuştu. topluca ziyaretini yaptık. Mustafa Sungur Ağabeyle, beni Üstada göstererek, 'Efendim, bu kardeşimiz ve arkadaşları Nevşehir'e dershane-i Nuriye açmışlar' der demez, Üstad tebessüm ederek ve sağ elinin şehadet parmağını bana doğru uzatarak, 'Kardeşim, senin bana karşı çok fazla hüsn-ü zannın var' dedikten sonra, elleriyle sağlı sollu cübbesinin iki yakasını tutarak, arka topuklarını kaldırıp, ayaklarının ön parmak uçlarına doğru dikilip, tekrar düz basarak, sevincinden hem çırpınıyor, hem de 'İşte bak, ben bir hiçim. işte bak, ben bir hiçim' diye nazarları Nur Külliyatına çevriyordu. O esnada Üstadın benim kendisine olan aşırı hüsn-ü zannımı tadile çalıştığı hatırıma geldi. "Günde en az bir sayfa Risale-i Nur okumalı" "Sonra bir elini omuzuma, diğer elini Mühendis Kemal Ural'ın yüzüne koydu. Bu arada Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinin ehemmiyetini ifade ile, 'Günde en az bir sahife Risale-i Nur okuyarak âlem-i İslâmda hâsıl olan şirket-i mâneviye sevabına dahil olmalı' diyordu. Bu cümleden olarak, bu hakikatı idrak edeli, günlük telâşe ile unutup yatsam mdahi, yatağımdan kalkıp Üstadımın ilim ve marifetullah cihetiyle verdiği bir tetebbu virdi olarak kabul ettiğim dersimi, Alah'tan ciddî bir mâni olmazsa okuyorum. Ve bu ehemmiyetli noktayı bazan sorulduğunda nazara vermeyi hizmete taalluk eden bir vazife biliyorum. "O gün öğleye doğru Üstad İstanbul'a gitmek için kapıdan dışarı sh:»(s.91)

çıktılar. Sol elini omuzuma koydular. Koluna girdim ve otelin merdivenlerinden indirip arabasına yerleştirdim, yorganınım dizlerine ve döşüne doğru sardım. Dr. Tahsin Tola, Said Özdemir ve iki arkadaşla hemen bir taksiye atladık. Son sür'atle giden Üstadımızı, Ankara'dan 50 km dışarıya kadar emniyet bakımından uğurlarken, asıl emniyetle görevli polis ekibi, bizim arabamızı durdurdu. Üstad uzaklaşana kadar bekledikten sonra Ankara'ya döndük. "Üstadın ikinci defa Ankara'ya teşrifleri" "Üstad Hazretleri ikinci defa Ankara'ya teşrif ettiler. Tahminen 28-29 Aralık 1959'da. Bu arada kendisini pekçok siyasî ve idarî bürokrat ile sayısız Nur talebeleri ve üstada muhabbet ve hürmetleri olan ehl-i iman ziyaret ettiler. "Biz yine sabahlara kadar kapısının önünde idik. Bu defa Zübeyir Ağabey, 'Üstad çok yorgun, iki saat ancak yatar. Beni 1,5 saat uyuduktan sonra uyandırın' dedi. Kendisini gece 2.5'da uyandırdık. Hakikaten Üstad, o saatte odasında hareket halinde idi. "Üstadı merdivenlerden ben indirdim" "Burada mühim bir hususu arz etmek isterim. ertesi gün sabah olmuştu. Üstad yine gitmek için hazırlanıyordu. Biz 48 saat kapısının önünde nöbet tuttuğumuz halde, üstad çıkmadan kapısının önü, Üstadın koluna girmek ve onu taşımak maksadıyla bazı zevat tarafından rekabete tutulmuştu. Biz bu hali görünce, oraya sırf ihlâsa zarar gelmemesi için terk ettik. Nihayet Üstad kapıdan çıktı. Üst katta merdivenlerin başına kadar geldi ve orada durdu, iki tarafına bakınarak 'Beni geçen sefer merdivenlerden birisi indirmişti. O kimdi? O beni çok iyi indirmişti' dedi. Bu arada ben yaklaştım, baktım, Üstad ısrar ediyordu. 'Bendim efendim' dedim. Yine ellerini omuzuma koydu. Her türlü iddiadan beri olan muhterem ihlâs abidesi Tahsin Tola Ağabey kolundan çıktı. Said Beyle biz, zemin katın salonuna kadar indirdik. "İbrahim Cânan'ın çektiği fotoğraf" "Bu arada Üstadla ikimizin omuzu başına, başını yaklaştırarak 'Ne olursun ağabey, biraz da ben taşıyayım' diye ısrarla talepte bulunan zât Tarihçe'deki fotoğrafta, elinde sepet olan Ilgazlı şoför Hulûsi kardeşimizdi. Baktım, Üstadım bu durumdan rahatsız olacaklar, yavaşça kolundan çıktım, o girdi. Ben gazetecilerin dışarıda herhangi bir toplu hücumuna karşı vaziyet almak üzere, otelin ka

sh:»(s.92)

[] l959'un son gününde çekilen bu resim, Ankara Beyrut Palas Otelinin merdivenlerinde alınmıştır. Sol baştaki gözlüklü zât Hasan Okur'dur. pısından Üstadı rahatsız etmemek için iki büklüm tam çıkıyordum ki, halen Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı olan Prof. Dr. İbrahim Cânan, elinde fotoğraf makinesiyle o fotoğrafı çekti. Üstad sağ eliyle 'Çekmeyin' mânâsında, yukarıdan aşağıya havayı kesti. "Tarihçe-i Hayat'ta yer alan bu fotoğrafın çekiliş ânı, 30 aralık l959 Cumartesi, sabah saat 08 sıraları olarak hatırlıyorum. Üstad, o gün İstanbul'a gittiler. Hep gelip gitmelerinde kendilerini Ankara'daki Nur talebeleri fevkâlade bir tezahüratla karşılayıp uğurladılar. Ankara'ya gelirken ve giderken sayısız gazeteci topluluğu alâka göstermesine rağmen, Nur talebelerinin maddî ve manevî çemberinden yaklaşmak imkânını asla bulamadılar. "Üstadla olan kısa hatıralarımı, ebedü'l-âbâdda daimi sümbüllendirmesini rahmet-i İlaâhiyeden niyaz ediyorum. "Mâlûm olduğu gibi Üstad Hazretleri bu tarihten üç ay sonra vefat ettiler. Urfa'ya cenaze namazına iştirak etmek için gittiğimiz halde yetişmek nasip olmadı. Ancak kabrinin üzerine cenaze namazı kılabildik. "Allah Celle Celâluhû kendilerinden ebediyyen razı olsun. Âmin." sh:»(s.93) % KASTAMONU ŞAHİTLERİ sh:»(s.94) [] Üstadın üç yakın talebesi sağdan sola:

Çaycı Emin Bey, Molla Münevver, Molla Hamid sh:»(s.95) EMİN ÇAYIRLI (ÇAYCI EMİN BEY) Emin Bey, Şark aşiret beylerinden. Kastamonu'da Bediüzzaman'a hizmet etmişti. l943'de Denizli'de dokuz ay mevkuf kaldı. O da diğer Nur talebeleri gibi berâat etti. l967 yılında Van'da bir trafik kazasında yanarak şehid oldu. Aziz şehid Emin Bey Memleketi olan Van'da ona Yemen Bey diyorlar. Üstad'ı Emin Bey olarak değiştirmişti. ismini. Nur talebeleri de Çaycı Emin Ağabey demekteydiler. Doğu Anadoludan sürgün olarak Kastamonu'ya gönderilmişti. Nasrullah Camiinin şadırvanında bir çay ocağı kurarar çaycılık yapıyordu. Emin Beyin Kastamonu'ya gelişinin üzerinden on yıl kadar geçmişti. Yıllar ne çabuk geçiyordu? Ama bu çabuk geçen yılları , bir de vatanından ayrı düşmüş olan gurbetzedelere sormak gerekti. Emin Bey bitmeyen gurbet yıllarını sayıp duruyordu. Yıl: 1936 Nasrullah Şadırvanına, ilk defa gördüğü yaşlı bir insan gelmişti. Bir bekçinin doldurduğu testinin başında nezaret ediyordu. Kıyafeti bir hocayı andırıyordu. Sarıklı, cübbeli.. Kastamonu'da, bir Osmanlı Şeyhülislâmın heybetiyle, fütursuz dolaşıyordu, hem de 1936 yılında. Emin Bey ihtiyarsız olarak kalktı, doğru yanına yaklaşarak selâm verdi. "Sen nerelisin kurban?" sh:»(s.96)

"Beni takip ediyorlar, bana yaklaşma, sana zararım dokunur." İşte bu hasbilik, bu samimiyet, Emin Beyin gönlünül tutuşturmaya yetmişti. Nasıl tekrar görüşebilir, diye çırpınıp duruyordu. İsterseniz gelin buradan itibaren Emin Beyin kendi ağzından dinleyelim: "Üstad'ın yatağını satın aldım" "Kendisini sordum soruşturdum. Çarşı Polis Karakolunda kalıyormuş. Arasıra bir bekçi ve poliste birlikte Kastamonu Kalesine çıkıyormuş. "Bir gün bir polis gelip beni çağırdı... Polisle birlikte kaleye çıktık. Kendileri oradaydı. Polise dedi: "Kardeşim, bu benimm hemşehrimdir. Sen bir-iki dakika bizden ayrıl, ben onunla biraz konuşacağım." "Polis yanımdan ayrılınca, durumun acı acı anlattı. Sıhhatinin iyi olmadığını, bir kaç defa zehirlediklerini söyledi. "Şeker, çay gibi ufak tefek alacaklarını bir vasıtayla kendisine ulaştırmamı bildirdi. 'Benim yanıma kimseyi bırakmıyorlar. Ben komisere söyleyeceğim, yatağımı birisine satacağım. Yalnız arada bir vasıta olsunki, ara sıra sen gel, bir şeyler lâzım oldukça, hem onu alırsın, hem de bu yatak meselesini hallederiz' dedi Bana üç tane sarı altın verdi. 'Bunlar Harb-i Umumîden kaldı. Uzun yıllar saklıyorum. Bunları yanına al, bozdurursun, bana lâzım olanları bununla alırsın' dedi. Ben de durumumun iyi olduğunu söyleyince, 'Kat'iyyen karşılıksız bir şey kabul etmem' dedi. "Altınları alarak birisini çarşıda bozdurdum. Ertesi gün komiser beni çağırdı. 'Bu Hoca Efendi yatağını satmak istiyor, sen bunun yatağını alır mısın?' dedi. Ben de alacağımı söyleyince, 'Sen bununla nereden tanışıyorsun?' dedi. Ben de, 'Hemşehrimdir, tanışırız' dedim. "Yatağı alacağımı söyleyince karakolun üst katına, kaldığı yere çıktık. Yatağa baktım. Yirmibeş lira kıymet biçtik. Yatağı tekrar kendisine kiraladım. Ne kadar yatarsa, o kadar para verecekti. Bu vasıtayla, her gün yatağın kirasını almak için karakola gidip geliyordum. İhtiyaçlarını böylece temin ediyordum.

sh:»(s.97) "Üstada eziyet eden komiserin akibeti" "Nuri isminde bir komiser vardı. Zaman zaman Üstad'a eziyet ediyor, üç günde bir gelip odasını arayıp tarıyordu. Bir gün bu komiser çok şiddetli hasta olmuş; kafası, kulağı ağrımış. Ne yapsalar ağrı ve ızdırap dinmemiş. Sonra komiserin kayınpederi,.'Sen Bediüzzaman'a eziyet ediyordun, bu sebepten bu hastalık başına geldi' diyor. Adam gelip Üstad'dan özür diledi, iyileşmesi için dua etmesini rica etti. "Sonra komiser beni çağırarak, bana dedi ki: 'Bundan sonra sen Bediüzzaman'ın hizmetini göreceksin, kimse sana karışmayacak. Sen istediğin zaman gleip, yanına çıkabilirsin'. "Ben rahatlıkla üstad'ın yanına gidip geliyordum. Başka kimseyi yanaştırmıyorlardı. "Havalar iyi olduğu günlerde, beraber dağlara giderdik. Akşamları kitapları tashih ederdi. Her gün ikindiden sonra kapısını kilitlerdi. Kastamonu'nun kışı şiddetli geçerdi. Bazı günler odasındaki yer tahtalarının arasına kırağı yağmış gibi olurdu. Küçük bir sobası vardı. Odayı pek iyi ısıtmazdı. Bekçi ile bir mangal ve bir de tahta kürsü aldırmış, yorganı kürsünün üzerine atarak, içindeki mangalla bu şekilde ısınıyordu. Komiser bir müddet sonra yinerahatsız etmeye başlamıştı. Bir gün adasını ararken, adam elini yorganın altına, kürsünün içine sokmuş. Adamın eli ateş dolu mangalın içine girmiş. Eli yanan komiser mahçup olmuş. Üstad kendisine demiş ki: "Senin ismin Hâfız Nuri'dir, Risale-i Nur'un ismi de Nur'dur. Bu sana tokattır. Dikkat et bir daha bana ilişme!' "Bu komiser Nuri'nin başına çok musibetler ve hastalıklar geldi. Kendisini tutup Ankara'ya götürüyorlardı. Fakat doktarlar bir türlü teşhis koyamıyorlardı. Kastamonu'ya dönünce hastalık yine aynı şiddette başlıyordu. Ankara'ya kaç defa gitti geldi. "Nihayet annesi ve ailesi kendisine, 'Sen Bediüzzaman'a çok eziyet ettin, onun bedduasına uğradın. Onunla helallaşman, ondan özür dilemen lâzım' diyorlar. 'Bir daha onun kitaplarına, derslerine karışma'diye kendisini ikaz ediyorlar. "Ailece gelip Üstad'dan özür dilediler, affetmesini, hakkını helâl etmesini istediler.

"Üstad onlara: "Ben ona birşey yapmadım. O Kur'ân'ın tokadını yedi' dedi. Haşir Risalesi'ni onlara verdi. Hâfız Nuri'nin kitabı okumasını söyledi. l ________________ l. Emin Beyin kendi sesinden aldığım hatırasında, Hâfız Nuri'nin birkaç gün sonra öldüğünü söylüyordu. sh:»(s.98) Kaybolan çoraplar "Yine bir gün, Üstad'ın yanına gittiğimde kaybolan çorabını arıyordu. Ben de kendisine yardım ettim. Bana dedi ki: "Kardeşim ben çoraplarımı her yerde aradım, hattâ (gülerek) dedi, kibrit kutusunun içini bile aradım! Bazı meczup evliyalar var, bana yardım edecekleri yerde, benimle ekleşiyorlar. Halbuki bu ızdırapların, bu şiddetli takiplerin altında bana yardım etmeleri lâzımken, bana yardım etmiyorlar, bilâkis, böyle maniler çıkararak, benimle ekleşiyorlar. Bu Halk Partisinin şiddetinde bana niçin yardım etmiyorlar?' Gülümseyerek, 'Beşyüz bonknot (lira) tazminat vermezlerse kabul etmem' dedi. "Tebessüm ederek kalktı, abdest alıp namaza durdu. Sonra duasını yaptı. Daha sonra, soba deliğine bakıyordu. Çorabın ucu, sobanınborusunun yanından çıkmış sarkmıştı. Meğer fareler çorabı alıp sobanın içinden götürmüşler, soba deliğine bırakmışlardı. Üstad, 'Bunda bir hikmet-i İlâhi var' dedi. "Meğer daha önce Risale-i Nur'un bazı parçalarını soba deliğine saklamış. Fakat zamanla oraya koyduğu hatırından çıkmış. Nur'un parçalarını oradan alarak başka, daha emin bir yere sakladık. Az sonra kapı çaldı, polis jandarma ve bekçiler içeri doldular. Her tarafı didik didik aradılar, fakat bir şey bulamayınca zabıt tutarak çıkıp gittiler. "Bu fare ve arama meselesini kendisi dah sonra kaleme aldı. 2 "Üstadın ibadeti"

"Üstad, çıkıp dağa giderken hemen peşine polis ve bekçiler düşerdi, dağda ne yapacak diye... Dağda oturur, ibadet eder, eserlerini yazar, tashih eder ve dönerdi. "Sabahlarıerkenden evine gidip sobasını yakardım. Yine böyle bir gün gitmiştim. Çok soğuk bir gündü, farkına varmadan sabah ezanından iki saat önce gitmiştim. Seccadenin üzerinde ibadet ediyordu. Mum ışığında, seherin soğuğunda, hazin bir sesle dua ediyor, için için yalvarıyordu. Ben heyecan içerisinde tam bir buçuk saat ayakta bekledim. Bu ulvî hali titreyerek, ürpererek seyrettim. "Nihayet ezan sesleri uzaklardan gelmeye başladı. Ama o zamanki malûm Türkçe ezan sesleri... Dönüp bana dedi: "Emin, sen çok büyük bir hata ettin! Kasem ederim, yemin ederim ki, benim bir vaktim vardır, o vakitte melâike de gelse, kati bir _________________________ 2. Sikkel-i Tasdik-i Gaybî, s.31 sh:»(s.99) surette kabul etmem. Sen çok yanlış ettin. Bir daha böyle hareket etme, bu kadar erken gelme, ezan okunmayınca gelme!' dedi., "Efendim affet, kusura bakma! Ay ışığı dolayısiyle vakti bilemedim. Erken gelmişim. Bir daha ezandan önce gelmem' dedim. "Üstadın Kutb-u Âzamla konuşması" "Bir gün beraber ikindi namazını kıldık. Namazdan sonra tesbihatta iken: "Kambur, ben mi haklıyım, yoksa sen mi haklısın?' diye birisine hitap ediyordu. "Ben yine bir çok zamanlar olduğu gibi, hayretler içindeydim. Odasında benimle kendisinden başka kimse yoktu. Benim merakımı görünce, meseleyi şu şekilde izah etti: "Onuncu Söz, haşir ve âhiret hakkındadır. Ben o eseri bir vakitler Barla'da yazıyordum (1926 senesi). Baktım o günlerde bir İslâm düşmanı, ıslahı gayr-i-kabil... Arefeye bir kaç gün vardı. Ben beddua ettim. Benim bedduama karşılık bütün Hicaz velileri ve Hicaz'daki Kutb-u A'zam ise, onun ıslahı için dua ediyorlardı. Benim bedduam ferdî kaldığı için iade edildi. Aradan uzun seneler geçti. Baktım, bu sene (1938-1939senesi) bana nihayet hak verdiler. Ben

halbuki bunun ıslahının gayr-i kabil olduğunu biliyordum. Onlar nihayet bu sene başladılar beddua etmeye. Benim konuştuğum Kutb-u A'zam'dır; Mekke-i Mükerreme'dedir. Bütün Hicaz'la birlikte beddua etmeye başladı. Bana hak verdi. Ben de ona hitap ettim.'3 "Üstad'la bu sohbetimizin üzerinden çok az bir zaman geçti; bütün Anadolu'da yer yer şiddetli zelzeleler başladı. "Erzincan yerle bir olmuştu.(26 Aralık 1939). Uzunköprü şiddetli sallanmıştı. Bütün Türkiye korku içinde kalmıştı. "Bu hâdiselere Mehmed Feyzi kardeşim de aynen şahittir. Üstadın yerine evrad okuyanlar "Üstad, zaman zaman çok şiddetli hastalıklar geçiriyordu. Benimle Mehmed Feyzi yanında kalmıştık. Ateşler içinde yanıyordu. Sonra biraz yatağa uzandı. Bayılmış kalmıştı. Biz de biraz yattık. Sonra uyandığımda bir dua, bir münacat ve niyaz sesleri geliyordu. Hazin bir seda odayı kaplamıştı. Ben, Allah Allah dedim. Üstad çok şiddetli hastaydı, bu okuyan kim acaba? _______________ 3. Bazı ehl-i velayetin, ehl-i dalalete bilmeden taraftar çıkmaları ve onları manen destekleyerek o dalalet mesleğine kuvvet vermeleri hususunda geniş bilgi için bkz: Mektubak, s.318-319 sh:»(s.100) "Feyzi kardeşime seslendim: 'Acaba bu okuyan kimdir?' diye. Feyzi Efendi, 'Sus, katiyyen sesini çıkarma' dedi. Ben kalkarak Üstad'ın yanına vardım. Aynen yattığı gibi baygın vaziyette uyuyordu. Sonra o ses kesildi. Sabaha birsaat kala yine herzamanki gibi kalktı, giyindi, abdest aldı Seccadenin başına geçti... Dua, ibadet... Cevşen... Kur'an'la başbaşa.. "Sonra bize dedi: "Ben Cenab-ı Hakka şükrediyorum. Ben evradımı, vird ve dualarımı tamamlayamamıştım. Birisi benim evradımı tamamladı.' Şehit Emin Bey, konuşmalarının burasında diyor ki:

"Ben ve Mehmed Feyzi kardeşim hayretler içinde kalmıştık. Üstad'dan gördüğüm bu hal, imanım gibi gerçektir. Bir kelime hilaf yoktur.' "Üstad, sabahleyin, 'Allah'a şükür hastalığım geçti. Beni zehirlediler. Bir meyve vermişlerdi bana... Beni onunla zehirlediler' dedi. Bu rahatsızlığı on-onbeş gün kadar devam etti. "Üstadın dağda olduğunu haber verenler" "Sık sık dağa, kıra gitmek onun vazgeçilmez âdetlerindendi. Hancı Mehmed isimli bir zat, her zaman kendisine bir at verirdi. Dağa atla gidip gelirdi. "Yine böyle bir gidişte, Mehmed Feyzi kardeşimize de haber gönderiyor, gelip bana yetişsin diye... "^Dağda birisi bir yiyecek vermiş. Onunla zehirlemişler, orada hastalanıp düşmüş. At oradan ayrılıp dönüp şehre gelmiş. "Tam o sırada Mehmet Feyzi kardeşimizin kapısı vuruluyor. 'Efendi Hazretleri seni çağırıyor!' diye sesleniyorlar. Feyzi kardeşimiz kapıya bakınca, hiç kimseyi göremiyor. Bu hal tam üç defa devam ediyor. Üçünde de hiç kimseyi göremeyen Mehmed Feyzi Efendi, kalkıp atın kaldığı hana geliyor, bakıyor ki at içeride, fakat Üstad yok. "Mehmet Feyzi hemen dağa gidiyor. Üstad'ı yolda yarı baygın vaziyette buluyor. Bu arada Üstad biraz gözünü açıyor; ancak; 'Feyzi kardeşim beni zehirlediler. Biri tanıdığım adamdı, beni o zerhirledi' diyebiliyordu. "Mehmet Feyzi Üstad'ı alıp, tekrar atla eve getiriyor. Günlerce hasta yattı. 'cevşen'in tesiriyle, Allah'a şükür, zehirleri tesir etmedi bana! Sadece kulağımda ağırlık yapıyor' diyordu. "Bediüzzaman'ı hangi vilayete göndermişlerse, oraya, onunla de sh:»(s.101) vamlı uğraşacak, ona eziyet ve sıkıntı verecek bir valiyi de peşinden gönderiyorlardı. Avni Doğan da işte bu Cumhuriyet valilerinden biriydi. Avni Doğan'ın zulümleri "Risaleleri, mektupları kömürlüğe, odunların altına saklıyorduk. Birgün, gelen mektupların hepsini ele geçirmişlerdi. Eve baskın yaptılar; her tarafımızı aradılar, taradılar,

Hattâ o kadar ki, saatin kapaklarını bile açıp baktılar. Mehmed Fey'zi'yi, kardeşim Bahri'yi ve beni karakola götürüp epey sıkıştırdılar: 'Siz gizli cemiyet kuruyorsunuz. Kimlerle haberleşiyorsunuz?' diye sıkıştırdılar. Bizleri ayrı ayrı odalara hapsettiler. "Müdür Bey, Risale-i Nur'un hakikatları dünya değil, âhirete bakar. İsterseniz size biraz okuyayım' dedi. İman, Kur'ân hakikatlarından başladı okumaya, müdür biraz dinledi. Sonra hiddetle: 'Siz beni de zehirleyeceksiniz' diye dinlemek istemedi. "Sonra evlerimizdeki aramalarda benim sandıkta biraz paralarım vardı. Bu paralar üzerinde çok durdular. Bizi bu yüzden sıkıştırdılar. Bilhassa Vali Avni Doğan 'Bu paraları nereden buldun? Bu paralar gizli teşkilâtın paralarıdır' diyordu. "Memleketimden geldiğim zaman, bu kadar param vardı. Ben on-onbeş nüfusa bakarım. Bu kadar nüfusun elbette, iki bin lira parası olur' dedim. ___________________ 4.(1895'de Yozgat'ta doğan M. Avni Doğan 1965'de öldü. 1923'den, 1936'da Kastamonu'ya vali tayin edilinceye kadar Yozgat mebusluğu yapmıştı. Beş yıl Kastamonu valiliğinde bulundu. Şark İstiklâl Mahkemelerinde azalık yapan Doğan, 27 Mayıs İhtilalinden sonra, İnönü koalisyon hükümetinde devlet bakanlığı da yapmıştı. Avni Doğan l964 yılında, Dünya gazetesi yayınları arasında hatıralarını neşretmişti. Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası adındaki bu hatıralarında, konuları kendi zihniyeti paralelinde anlatmaktadır. Bu eserinin ne derece indi ve sübjektif olduğunu göstermek bakımından baş taraflardaki bir meseleyi misal olarak vermek isterim. Doğan kitabının 8 ve 9. sayfasında, hiç de yeri değilken, Kürdistan Teali Cemiyetinden bahsetmektedir. Millî Mücadelenin en buhranlı günlerinde, işgal altındaki İstanbul'da kurulan bu cemiyet; müstakil bir Kürt devletinin kurulması amacındaydı. Avni Doğan hatıralarında, Bediüzzaman Said Nursî'yi de bu cemiyetin kurucularından biri olarak göstermektedir. Halbuki bu konuda çok daha önceki yıllarda neşredilen Dr. Tarık Z. Tunaya'nın Türkiye'de Siyasî Partiler l859-l952 isimli eserinde, Kürt Teâli Cemiyetinin kurucuları ve mensupları arasında Bediüzzaman'ın ismine rastlanmaz. 1952'de basılan bu eserin 429. sayfasında bilgi verilmektedir.

Yine bu konuda Tekin Erer'in 1963'de neşredilen Türkiye' Parti Kavgaları isimli eserinde de Kürdistan Teâli Cemiyetinden bahis vardır. Fakat yine Bediüzzaman'ın bu Cemiyet ile ilgisi görülmemektedir. (Bediüzzaman'ın bu Cemiyete karşı takındığı tavır ve düşünceleri için Bilinmeyen Taraflariyle Bediüzzaman Said Nursî adlı eserimizin 228. sahifesine bakınız.) Ama, Avni Doğan, hiç bir tarihî belgeye dayanmadan, sırf kin ve düşmanlık hislerinin sevkiyle olsa gerek, Kürt Teâli Cemiyetinin kurucuları arasına Bediüzzaman'ı da katmıştır. Kitabın 9. sayfasında Kürt Teâli Cemiyeti kurucuları sayılırken, "Bediüzzaman Said Kürdî Nevres" şeklinde yazmaktadır. Bediüzzaman'ın soy ismi yerinde kullandığı Nursî kelimesini de "Nevres" şeklinde okuduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı, "Nurun âlâ Nur"u "Ne var Ali ne var" şeklinde okuyan adam gibi, "Nursi" kelimesini "Nevres" şeklinde okumuştur. sh:»(s.102) "Daha sonra 'Benim maddî durumumu isterseniz. Ahlat Kaymakamlığından sorun' dedim. Bizi mahçup ederek, hiç bir suç aleti ve suçluluk delili bulamayınca, devamlı bu iki bin lira para üzerinde durdular. "Avni Doğan daha önceleri de Üstad'la çok uğraşırdı. Sık sık evine baskınlar düzenlerdi. Bir defasında da yine tevhide dair yazdığı bir risalesini alıp gitti. Onun bir suretini bir daha alamadık." [] Emin Beyin Üstadla ilk defa görüştüğü Nasrullah Camii ve avlusu sh:»(s.103) [] İsmail Tunçdoğan İSMAİL TUNÇDOĞAN 1903'de Karadeniz Ereğli'sinde dünyaya geldi. Aslen Harputlu bir aileye mensuptur. Ailesi Mühendisoğulları lâkabıyla bilinmektedir. 1933'de Maltepe Küçük Zabit Mektebini

bitirdi. l954'de emekli oldu. 1943'de Bediüzzaman'ı Kastamonu'dan Ankara'ya, oradan da Isparta'ya getiren jandarma astsubayıdır. "Üstadı Isparta'ya götürmekle vazifelendirildim" "Maltepe Küçük Zabit Mektebini l933'de bitirip mezun olmuştum. Çeşitli yerlerde, bu arada Dersim'de vazife yaptıktan sonra, Kastamonu'ya karakol kumandanı olarak tayin edilmiştik. "Mithat Altıok orada vali idi. Ben kendisini daha önceleri Düzce'de hükûmet doktoru iken tanıyordum. "Beni çağıran Vali Bey,'Burada Bediüzzaman isminde bir hoca var. Bu zâtı incitmeden alıp Isparta'ya götüreceksiniz' dedi. Sabahleyin, yanında Safvet isimli bir polis memuruyla otobüse geldiler. Hoca efendi, Safvet'ten çok rahatsız oluyordu. Daha önceleri de bu adam kendisini taciz edermiş. "Çankırı üzerinden Ankara'ya geliyorduk. Bir yerde namaz için mola verdik. Safvet'in gelmesini istemiyordu. Hattâ, 'Bu bizimle gelirse ben gitmem' dedi. Üstadın Vali Nevzat Tandoğan'la görüşmesi "Ankara'ya geldiğimizde Samanpazarı'nda bir otele indik. İki yataklı bir oda bulduk. Hoca, 'Ben ibadet ederim, yalnız kalmak istiyorum' dedi. "Az sonra bir komiser geldi, Hoca ile görüşmek istedi. 'Vali seni istiyor, kalk gidelim' diye, biraz kaba ve saygısızca hareket etti. "Hoca 'Gitmem, ben ona dargınım' deyince, komiser Hocaya karşı tedbirsizce hareket etti. Daha sonra başka bir komiser geldi. Karadenizli olan bu zât Hocaya hürmet etti, elini öptü. sh:»(s.104) "Yine Hoca, 'Ben ona dargınım, sen ona selâm söyle, ben gelmeyeceğim' dedi. "Ben, 'Hocam, gidelim' dedim. 'Neden dargınsınız Efendim?' diye sordum. "Senin aklın ermez,' diye cevap verdi.

"Ben, 'Burada reisicumhur, başvekil, onlardan sonra Vali Nevzat Tandoğan gelir, gidelim hocam' dedim. "Bu teklifimi Hoca Efendi kabul etti. Bir fayton tutarak vilâyete gittik. Vali ile eskiden Milis Teşkilâtı zamanından tanıştıklarını söyledi. Vilâyette vali ile görüştükten sonra, elinde bir kasket ile dışarıya çıktı. Vali kendisini yolcu etti. Valinin arabası ile tekrar otele döndük. "Vali, Hocaefendiye 'Merak etme, istasyona emir verdim. Kompartımanda sana yer hazırlattım' dedi. [] İsmail Tunçdoğan, jandarma astsubayı olduğu ve Bediüzzaman'ı gördüğü yıllarda. "İftarı birlikte yaptık" "Otele döndüğümüzde Osman isimli bir talebesi kendini bekliyordu. Ondan yoğurt istedi. Akşamleyin beraberce iftar ettik. Hoca akşam namazını kıldı. Daha sonra otelde imam oldu, beraberce teravih namazını kıldık. Bir gece yattık. Sabahleyin bir faytonla istasyona geldik. Polisler, bineceğimiz yeri gösterdiler. Tren yolculuğu esnasında kendisini Isparta'dan tanıyan bir zât ziyaretine geldi. "Isparta'ya indiğimizde mahşerî bir kalabalık Hocaefendiyi karşılamaya gelmişti. Kendisini bir araba ile hapishaneye götürdük. Yollarda araba paralarını, meselâ yirmi beş kuru, elli kuruş gibi, hep ben veriyordum. Ben adliyede iken bir gardiyan geldi 'Hoca seni istiyor' dedi. Ben de, 'Buradan para almak için bekliyorum, parayı alınca gelirim' dedim. "Daha sonra bir başka gardiyan daha geldi. 'Acele Hoca seni istiyor' dedi. Ben hemen hapishaneye gittim. Tabancamı başka bir gardiyana teslim ettim. İkinci katta Hocaefendinin yanına çıktım. Büyükçe bir semaver kaynıyordu. Hocaefendi oturuyordu. Bana doğru parmağını uzatarak; "Gafil, paracıklarım gitti diye niye üzülüyorsun? Bu paraları sh:»(s.105) vermek sana nasip oldu. Benim cüzdanım bile yok ki, sana para vereyim' dedi. Sonra beni bırakmadı, iftara alıkoydu. Yine davetlisi olarak beraberce iftar ettik, namaz kıldık. Karşısında bir zât diz üstü oturuyordu. Hapishane müdürüymüş. 'Müdür Bey bir telefon et, tren ne zaman kalkacak?' dedi. Müdür Bey, trenin saat on ikide kalkacağını söyledi.

"Ayrılırken elini öptüm, bana dualar etti. 'Bana hizmetin çok oldu, hakkını helâl et' dedi. 'Eline aldığın altın olsun' diye bana dualar etti. "Bilhassa trene giderken birçokları Hocayı görmek istiyorladı. Kiminle görüşse, beş dakikada Müslüman ederdi. Gâvur gelse Müslüman olarak çıkardı yanından. Gözleriyle insanı kendine raptediyordu." Sh:»(s.106) [] Selahaddin Çelebi SELAHADDİN ÇELEBİ Nazif Çelebi'nin oğlu olan Selahaddin Çelebi l9l3 doğumludur. Uzun yıllar Nur Risalelerine fedakârâne hizmet etmiştir. Nur'un mektuplarında isminden ve hizmetlerinden bahisler vardır. İnebolu eşrafından olan Selahaddin Çelebi, 9 Ocak 1977'de vefat etmiştir. "Ben bu zâtı tanırım" "1936 senesinde Kastamonu'daki 131. Alaydan terhis olduğum zaman, Bediüzzaman isminde âlim bir zatın sürgün olarak geldiğini işitmiştim. Kendisi bir karakol karşısında yapayalnız yaşıyormuş. Kendisinin yüzünden zarar görmemesi için kimse ile görüşmüyormuş. "İnebolu'ya geldiğimde, merhum pederim Ahmed Nazif Çelebi'ye anlattım. Babam: "Ben bu zâtı tanırım, 1908 Meşrutiyetinden sonra yanında bir hey'etle İnebolu'ya gelmişti. İnebolu'Nun meşhur âlimi Hacı Ziya Efendi ile birlikte şehirdeki camileri gezmişti. Şadırvanda abdest alırken yüzlerce insan toplanmış, hürmet ve sevgi ile kendilerini seyrediyordu. Ziya Efendi halka 'Ayıptır, çekilin' deyince, hey'etten bir zat: 'Bırakın baksınlar. Bu zat bakılacak bir zattır" dedi. Yahya Paşa Camiinde namaz kıldılar. Vapura uğurlarken caddenin iki tarafına dizilen halkı, elini kalbinin üzerine getirerek selâmlamıştı. İstanbul gazetelerinde de yazılarını okudum. 'Yarın Kastamonu'ya gidip ziyaret edeceğim' dedi. "Nur Risaleleri İnebolu'ya böyle girdi" "Babam Kastamonu'ya gitti ve geldi. Beraberlerinde 4. Şua olan Âyet-i Hasbiye Risalesini getirdi. Bu risaleyi yazdı, bana verdi. Üs

____________ 1. Ahmet Nazif'in Üstad Bediüzzaman'ın nasıl tanıdığını anlatan bizzat kendinin yazdığı fıkrası için bkz. Kastamonu Lâhikası, s.33. Sh:»(s.107) [] Selâhaddin Çelebi'nin babası Ahmed Nazif Çelebi( 1891-1964) 1917 senesinde İnzibat Çavuşu olduğu zaman. Resmin üzerinde Nazif Çelebi'nin şu satırları okunmaktadır: "Hayat-ı askeriyemden bir hatıra olmak üzere, kardeşim Ömer Lütfü Efendi'ye takdim".

tadı, nerede ve nasıl görebileceğimi tarif ederek, beni Kastamonu'ya yolladı. Kastamonu'ya geldiğimde Nasrullah Camiinin avlusunda çayhane işleten şarklı Küresin Aşiretinin Beyi olan Emin (Çayırlı) Beyi ve H. Tahirî'nin oğlu Ahmed Kuzu'yu aradım. Onlar vasıtasıyla Üstad'ı ziyaret edecektim. Ahmed Kuzu'nun oğlu Selâhaddin'le birlikte, kaldığı eve gittik. Evde yoktu. 'Karadağ'a çıkmıştır, haydi seni götüreyim' dedi. Selâhaddin küçük olduğundan 'Sen zahmet etme, tarif et, ben bulurum' dedim. Kastamonu yakınlarında bir saatlik mesafede yürüyerek dağa çıktım. Karadağ'da ufak bir tepenin zirvesinde bir ağacın altında beyazlar giyinmiş bir zat namaz kılıyordu. İçimden 'Her halde bu zattır' dedim. Selâm verdikten sonra, başı ile oturmamı işaret etti. Diz çöktüm, duasına 'Amin' dedim. İnsanlığın ve İslâm dünyasının huzur ve selâmeti, dünyevî ve uhrevî saadeti için hazin bir sada ile niyaz ediyordu. Bilâhare getirdiğim kitabı verdim. 'Sen hoş geldin kardeşim, bu risalenin tashihatını yapayım' dedi. Tashih işi yarım saat sürdü. Bu esnada ilk defa gördüğüm Hoca Efendiye dikkat ediyordum Dikkatle tashihat yapıyor, kelimedeki noksanlıkları harf ve noktalara kadar düzeltiyordu. 'Sen de yazı biliyor musun?' dedi. Bir cümle yazdırdı. "Maşaallah... Keçeli güzel yazıyorsun, sana bir risale vereceğim, yazar mısın?" dedi. 'Memnuniyetle' deyince, birden dokuza kadar Küçük Sözler'i verdi. Yazacağımı ifade ettim.

Babama da ayrıca 11. ve 12. Sözleri gönderdi. 'Eğer arzu ederse yazsın ve bana tashihe göndersin. Eserler aynen yazılmalıdır' dedi. Müsaade isteyerek huzurundan ayrıldım. sh:»(s.108) "İşte Nur Risalelerinin İnebolu'ya girişi böyle oldu. Bu tarihten sonra İnebolu'da yüzlerce parmak Nurları yazmaya başladı. "Nazif'ler, İbrahim'ler, İzzet'ler, Osman'lar, Salih'ler, Ömer'lerin kalemleri, beş sene boyunca matbaa tesisleri gibi işledi. Kastamonu İnebolu arasında Nur Postacıları da teşekkül etmişti. Nurlar İnebolu limanından Anadolu'ya sevkediliyordu.Bu postacılığı Recep Dilek, Ahmed Köroğlu ve Değirmencioğlu yapıyorladı. Teksir makinası "Bu şekilde hizmetler fasılasız yürürken İstanbul'da bir ticarethanede teksir makinası gördüm. Bu makinanın bir dakikada yüz sahife bastığını öğrenince hemen makinayı satın alarak İnebolu'ya getirdim. İlk defa Nurlardan Yedinci Şua, "Kâinat Seyyahının Müşahadeleri" olan Âyetül-Kübra Risalesini teksirle çoğalttık. İlk nüshayı Üstad'a götürdüğüm zaman fevkâlade memnun oldu. Eserin sonuna hissiyatını şu cümlelerle ifade etti: "Ya Rabbi! bir kalemle beşyüz nüsha yazan Nazif Çelebi ve mübarek yardımcılarını Cennetü'l-Firdevste mes'ûd kıl." "Aradığınız nedir?" "l942yılında Kars Gümrük Muhafaza Teşkilâtına intisap etmiştim. Altı ay sonra kurs için Ankara'da İnhisarlar Vekâletinin (Tekel Bakanlığı) üst katı Gümrük Muhafaza Genel Komutanlığı Teşkilâtına tahsis edilmişti. Bir gün kursta iken, 'Sizi Genel Komutan Lütfi Karapınar Paşa istiyor' dediler. Bu esnada hatırıma ilk gelen şey, Ankara'da Risale-i Nur'un vekâletten vekâlete elden ele dolaşmasıydı. O tehlikeli zamanda Askerî Şura azasından rahmetli Yümni Bey, Şurânın resmi toplantısı bittikten sonra Risale-i Nur okuyordu. Herhalde bir general beni Karapınar Paşa'ya haber verdi, zannıyla []

Selahaddin Çelebi 28 Şubat 1943'de Kars'ta Gümrük Muhafaza Müdürlüğünde vazifeli olduğu günlerde. Geri plânda Kars'ın Ziya Paşa Camisi. sh:»(s.109) []

1 Ağustos 1943 Selahaddin Çelebi Gümrük Muhafaza Genel Komutanlığı, muhafaza kursuna giderken.

Tevkifinden iki gün önce odasına gittim. Paşanın yüzü sertti. Vaziyetin vehametini anladım. Masasının önündeki koltukta yakasındaki rüzette istiklâl yazılı birisi oturuyordu. Arkasında da ayakta bir subay hazır ol vaziyetinde bekliyordu. Rozetli şahıs bana 'Üzerinde ne varsa çıkar' dedi. Ben de üzerimde ne varsa hepsini çıkardım. Bunlardan not defterimi aldılar, para çantamı ve diğer eşyalarımı geri verdiler. 'Bizimle beraber gelecek, ' diye Paşa'dan müsaade aldılar. Çalıştığım odaya gittik. Masamdan da çantamı aldılar. Oradan da geceleri kaldığım Ulus'taki Cihan Oteline gittik. Hususi odamda arama yaptılar, fakat birşey bulamadılar. bana hiçbir şey söylemiyorlardı. 'Aradığınız nedir? Söylerseniz belki yardımcı olurum' dedim. 'Risale-i Nur ismindeki kitapları arıyoruz' dediler. 'Söyleseydiniz size verirdim. Hiç yorulmazdınız. Bunlar imanî ve İslâmî eserlerdir, gardroptadır. Fakat siz görmediniz' dedim. Tekrar açtılar, elbiselerin arkasından otuz kadar eser çıkardılar. "İftira mı edeyim?" "Kitaplarla beraber 1. Şubeye, Hacı Bayram Camiinin karşısındaki, şimdi yıkılmış olan pasaport binası olan yere geldik. Mahallinde tutulan zabıtta 'kendi göstermesi üzerine' eserler bulunmuştur, kaydını yazdırttım. 1. Şube Müdürü'nün nezareti altında, iki gün, iki gece ifademi aldılar. Bir kaç kere tercüme-i halimi, Risale-i Nur'daki hizmetimin harfiyyen yazılmasını, kimlerle temas ettiğimi ve eserleri okuyanların kimler olduğunu sordular. Yerli,

yersiz suallerine verdiğim cevaplarla bir türlü tatmin olmuyorlardı. Hacı Bayram Camiine namaz vakitleri giden cemaata bakmam ve bunlardan kimlere kitap vermişsem göstermem için cam kenarına iki polisle sh:»(s.110) birlikte oturttular. 'Ankara halkının günahına girmem, birine mutlaka iftira mı edeyim?' dedim. Not defterimdeki isimlerin kime ait olduğunu sordular. 'Hacı Bayram Camiine gelen bir kaç kişinindir. Fakat bunların adreslerini bilmiyorum. Ancak camiye geldiklerinde tanıyabilirim' dedim. Hacı Bayram Camii karşısında kitapçılak yapan Muhsin Bey vardı. O vakit orada güzel bir yazıhanesi vardı. Müteahhitlik yapıyordu. Onun yazıhanesinde bazı şahıslara kitap verdiğimden ismi Muhsin diye zapta geçirilmişti. Muhsin Beyi getirdiler. 'Bu çoluk çocuk sahibi, bırakın bu zatı. Bunun Risale-i Nur'dan haberi bile yok. Yalnız bu adamın yazıhanesinde bir-iki zatla görüştüm. Camiye giderken, imanî Risalelerden verdim' dedim. "Bir de o civarda, ufak bir caminin imamı vardı. Saçları, kaşlar sarı, çok müttakî, mübarek bir insandı. Onun da ismi geçtiğinden bir hayli zavallıyı dövmüşler ve sıkıştırmışlardı. Bunu da bilâhare öğrendim. "Selahaddin korkma" "Üçüncü gün çift aynalı bir odaya girdik. Büyük boy hususi yapılmış, tahminen, elliyetmiş santimetre kare ebadında, ciltli bir defteri, albüm yapmışlardı. Türkiye'deki din adamlarının sağ, sol, profil ve cepheden görünüşlü üç resmi ve altlarında da tercüme-i halleri yazılı idi. Bu albümde tanıdıklarımı söylememi istediler. Yanımdaki memur sayfaları çeviriyordu. Abdülhakim Arvasi'nin resmini göstererek: 'Bu da tevkif edildi' dedi. Ben de: "Tanıyorum, âlim bir zattır. Bayezit camiinde dersini dinlemiştim' dedim. Bu defa bir başkasını gösterdi: 'Evet... bu da Hacı Süleyman Efendidir. "Tanımıyorum. Fatih'te oturuyor' dedim. 'Bu da tevkif edildi. Biri Bursa'ya, diğeri Kütahya'ya sevkedildi' deyince Fatih'te evinde ziyaret ettiğim Hacı Süleyman Efendi olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeyi tatbik eden takvâ bir zattı. Bana Arapça yazılı, çerçeveli, dört-beş satırlı bir levhayı okuyup tercüme etmişti. Bana, 'Kur'ân'a kasem ederim ki, ben Mehdiye asker olacağım, ondan sonra öleceğim' demişti. Seksenin üzerindeki bu yaşlı zatın 'asker olacağım' demesi beni o zaman güldürmüştü. Tevkifini ve sürgüne gönderildiğini öğrenince, içimden 'O yaştaki insan ancak bu şekilde asker olabilir. Arzusu yerini buldu' dedim. Bir kaç hafta sonra da mübarek hocanın vefat haberi geldi. Bu sırada Komiser Naci Bey telâşla geldi. 'Sürpriz,' diye bağırdı.

"Bediüzzaman Hoca Efendiyi Kastamonu'dan getirmişler. Geceyi Çankırıkapı'da bir otelde geçirmiş. Otelde müstahdem yerine polisler geçmiş. Hizmetine de garson kıyafetinde bir komiser vermişler' dedi. sh:»(s.111) "Bir müddet sonra 1. Şube Müdürünün odasına beni çağırdılar. İçeri girdim. Üstad oturuyordu. Derhal elini öptüm. Çok hararetli olan elini bırakamadım. Şiddetli hasta ve yorgundu. Buna rağmen Müdüre hitaben: "Bunlar bu vatanın fedakâr, imanlı evlâtlarıdır. Bunlar emniyet ve asayişi ihlâl etmez. Bilâkis muhafaza ederler' dedi. Bana dönerek, 'korkmayınız' dedi. "Üstad'ı tekrar otele götürdüler. Ertesi sabah beni iki polis refakatinde vilayete götürürken, ileride kalabalık bir grupla Üstad'ı da vilayete götürüyorlardı. 50 metre geriden, biz de onları takip ediyorduk. "Daha sonra alt kata inerken, orada evraklar tanzim edildi. Üstad'ın yanında dört beş jandarma ve birkaç polis vardı. Hükümet binasının çıkış kapısında durdular. "Kıyafeti her zaman olduğu gibi millî ve yerli kıyafetti. Sağ omuzunda muhafaza torbası içinde bir Kur'ân-ı Kerim, sol omuzunda rule yapılmış bir namaz seccadesi, ona bağlı bir ibrik. Tarih kitaplarında görülen akıncı yiğitlerinin muharip kıyafetini, İsmet İnönü devrinde Ankara'da canlandıran bir tablo gibi görünüyordu. Üst kattan bir kaç tane daha memur geldi. Polis ve jandarmalara Denizli'ye götürmeleri için evraklarını verdiler. Bu esnada Üstad ellerini kaldırarak: "Selahaddin korkma! Selahaddin korkma! Selahaddin korkma! diye bağırıyordu. Sonra hareket ettiler. Ben yanına yaklaşmak istedim, fakat onbeş yirmi metre mesafeden daha yakına bırakmadılar. Orada biriken halk da bu mesafeyi doldurmuştu. Üstad'ın da beni görmesi imkânsızdı. Üstad'ı 70 yaşındaki hasta halinde o mübarek Ramazan'ın çok sıcak gününde istasyona kadar yaya olarak götürdüler. "Bu eserler imânî ve İslâmîdir" "Öğleden sonra, Vali Nevzat Tandoğan'ın belediyede bizi beklediğini bildirdiler. Hemen belediyeye götürüldük. İçeri girerken merdivende genç bir hanımla karşılaştık. 'Siz de

mi polissiniz?' diye sordum. Hanım 'Hayır ben felsefe hocasıyım. Bediüzzaman'a bayram tebriği yazmıştım' dedi. Arkamızdaki polisler, 'Konuşmayın ' diye bizi ikaz ettiler. "Belediyede başkan odasına evvelâ felsefe hocasını çağırdılar. 20 dakika sonra o çıktı. 'Beni serbest bıraktılar. Allah yardımcın olsun' dedi ve gitti. sh:»(s.112) "Kapıda 1. Şube Müdürü bekliyordu. Emniyet Umum Müdürü Şinasi Bey kapıyı açtı ve bana 'gel' diye seslendi. İçeri girdiğimde Vali Nevzat Tandoğan koltukta oturuyordu. On dakika kadar beni tepeden tırnağa sözdü. "Şinasi, elektrikleri söndür!' dedi. Bir dakika sonra, tekrar, 'aç' dedi. Başını iki tarafa sallayarak, gözlüğünü çıkardı, tek camıyla baktı, ayağa kalktı: 'Yanıma gel' dedi. Omuzumdan tuttu. 'Nasıl olur, sen Cumhuriyet çocuğusun. Böyle kimsenin peşine takılırsın? Bunun gayelerini bilmez misin?' dedi. "Ben de cevaben, Vali Bey'e şunları söyledim: "l936 senesinden beri Kastamonu'da ziyaretine giderim. Eserlerinden okudum ve neşrine çalıştım. Bu eserler imanî ve İslâmîdir. Siyasî ve menfi milliyetçilik yoktur. Milletimizin ve devletimizin aleyhinde en ufak bir kelime görseydim ve kendisinden menfi bir düşünceyi hissetseydim, ihbar eder ve herkesten önce ben düşman kesilirdim. Tamamiyle yanlış bir kanaate sahipsiniz. Eserleri imanîdir. Kur'ân-ı Azimüşşanın bazı âyetlerinin tefsirlerinden ibarettir. Kastamonu'da herkes ziyaret ediyor. Polis karakolunun karşısında bir evde oturuyor. Polisler hergün giren çıkanı görüyorlar.' "Kim Kastamonu Valisi?' dedi. "Mithat Altıok' dedim. "Şinasi, ne hayvanlar var' dedi. Tekrar bana hitaben : "Madem ki eserleri imanîdir diyorsun, mahkemeye verileceksiniz, orada tetkiki yapılır, orada söylersin' dedi. "Kapıda bekleyen l. Şube Müdürüne mahkemeye sevk edilmemi söyledi. "İnebolu'ya sevkediliyorum"

"Hava kararmış, iftar vakti çoktan geçmişti. Bizi iki polis refakatinde mahkemeye sevkettiler. Gece saat l2'ye kadar mahkeme salonunda bekledik. Nöbetçi hakim, savcılığa, tevkifim için gelen telgrafı, gündüz Savcı Kemâl Bora'ya vermiş. Nereye koyduğunu bulamayan Savcı Muavini, evine telefonla sorduktan sonra, telgraf bulundu ve nihayet mahkemeye alındık. "TCK'nun 163'üncü maddesi mucibinde tevkifime karar verildi. Bir vasıta tutarak, polisle beraber, tevkif müzekkeresi elimizde gece 1.30'da Cebeci Cezaevinin karantina koğuşuna alındım. "Bir hafta sonra Zonguldak yoluyla İnebolu'ya sevkedildim. Refakatimde iki jandarma vardı. Trende siyasî mücrim diye hususî kompartıman açılmıştı. sh:»(s.113) "İnebolu'ya çıktığımda, jandarma komutanlığı beni polise teslim etti. "Bu esnada babam da tevkif edilmişti. Emniyet dairesinde iki gün kaldım. Said ismindeki savcı, Ankara'daki ifadelerimi tekrar ettirdi. Beni bu imanî ve İslâmî eserlerden soğutmak için, iki gün, iki gece uğraştı. "Beden ruhsuz ayakta durur mu? Ekmeksiz ve susuz yaşanır mı?' deyince: 'Peki cezaevinde ekmek ve su ile bedenini yaşat' dedi. "İnebolu Cezaevine girdik. Hapishanede diğer İnebolu'lu Nur Talebeleri ile bir araya geldik. Onların isimleri şöyle idi. Pederim Ahmed Nazif Çelebi, İbrahim Fakazlı, Ziya Dilek, Büyük İbrahim, Gülcü Hüseyin, izzet Turgut, Ahmed Köroğlu, Zühtü İşeri, Ömer Gedikoğlu, Halil Enercan, Ahmed Şaşmaz. Denizli'ye sevkiyat "İnebolu Cezaevininin alt katındaki koğuşta bir arada idik. Ramazan-ı Şerifin sevinci ile, o mübarek günlerin kıymetinden istifadeye çalışıyorduk. İhlâsla ibadet yapılıyordu. Onbir kişi aramızda cüzler taksim ederek, günde bir hatim indiriyorduk. Hac farizasını ifâ ederken vefat eden Hacı Halil Enercan, ayrıca üç günde bir hatim yapıyordu. Bir ikindi namazında imam olan rahmetli Telyeli İzzet Turgut'u biz ümmi zannediyorduk. Namazı müteakip bir mürakabe yaptı. Bilâhare başını kaldırarak, 'Arkadaşlar şimdi rical-i gayb hazeratı geldiler.

Ellerinde yeşil bir sancak vardı. Sancakta 'İnnâ fetahnâ leke fethan mübinâ' âyet-i kerimesi yazılı idi. Bir de âbide diktiler. Üzerinde keza 'İnnâ fetahnâ leke fethan mübinâ' âyet-i kerimesi yazılı idi. Ziya Beye hitaben, 'biz sizi muhafaza edeceğiz, hiç korkmayın' dediler. "Arkadaşlar İzzet Turgut'u gülerek dinlediler. Ve 'İçimizde bir de evliya varmış' diye şakalaştılar. "Ziya Dilek, 'Bunlar, henüz murakabeyi bilmiyorlar, sen ne için sırrı ifşa ettin' deyince, 'Ben onları, olgunlaşmış zannettim. Fakat yanılmışım. Şimdi ben bu ifşa etmenin cezasını çekerim' dedi. "İki saat sonra döndüğünde, boğazını göstererek 'Jandarma kumandanı boğazımı sıktı ve jandarma koğuşunun altına bir kömür dolabına hapsetti. Orada ayakta durmanın imkânı yoktu. İki kat, iki büklüm orada kaldım. Beni çıkardıktan sonra, 'Siz Almanlarla muhabere ediyormuşsunuz, söyle bakalım, alıcı-verici radyonuz nerede?' diye mübarek Telyeli İzzet'i işkence ile dövmüşlerdi. sh:»(s.114) "Fakat haddizatında manevî gözü açık olan İzzet, hakikaten manevî radyo idi. "İzzet Turgut ara sıra yaptığı murakabelerde Ziya Beye: 'Daha buradayız, gideceğimiz zaman ben size haber veririm' diyordu. "Denizli'ye sevk emri gelmeden bir gün evvel: 'Yarın gidiyoruz, hazır olun. Fakat merak etmeyiniz. Beraat edip geleceğiz' dedi. Ertesi gün Anafarta vapuru ile İstanbul-İzmir vapuruna aktarma edilerek İzmir'e ve İzmir'den trenle Denizli'ye hareket ettik. "Denizli'de trenden çıktığımız zaman bizi karşılayan halk teessür içinde, sakin bir halde selâmladılar. Etrafımızı saranlardan bazıları 'Sizin başınızda öyle bir Hoca Efendi var ki; sorgu hakimi sual sormadan sorularına cevap verdi. Sizlerin hiç bir kabahatiniz yoktur, merak etmeyin. Beraat edeceksiniz' diyorlardı. "Denizli Cezaevi yeni yapılmıştı. Şehir harici yeşil saha içinde, beton, havasız koğuşları ile, ufak mazgal deliği gibi cam pencerede sık demir parmaklığiylel, Malta zindanına benzer, rutubetli bir bina idi.

"İlk geceyi binanın müştemilatında beş kişinin barınamayacağı bir yerde geçirdik. Gece uyumak için yatak sermemize rağmen imkân olmadı. Yatakların üzerine oturmakla, tilki uykusuna daldık. Bu bize bir nevi işkence idi. Kapımız da kilitlendi. Bizim yegâne tesellimiz, Üstadımızın o binada bulunması idi. "Bir gün sonra Ağır Ceza koğuşunun bir odasını İnebolu, Kastamonu ve İstanbul'dan gelen Nur Talebelerine tahsis ettiler. Üstad kibrit kutusu içinde bir kağıda 'Hoş geldiniz' diye bir pusula yazarak mahkûmlardan meydancı Âdem Ağa ile gönderdi. "Hapishane medrese oldu" "Kısa zamanda cezaevindeki bütün ağırcezalılar yaptıklarına nedamet ederek, tevbe istiğfar ettiler. Üstadın girdiği günden itibaren guslederek beş vakit muntazaman kılmaya başlamışlardı. Hapishanenin elebaşısı (cezaevi tabiri ile 'dayısı') olan Beylerbeyi Süleyman Hünkâr'a: "Siz ne gördünüz ki, kısa zamanda Hoca Efendiye karşı bu kadar saygı gösteriyorsunuz? Fırsat buldukça elini öpmeye koşuyorsunuz?' dediğinde 'Ben buraya adam yaralamaktan sekiz aya mahkûm olarak geldim. Bir gece rüyamda bir hoca efendi,'Süleyman sen iyisin, fakat çok mağrursun ve nefsine güveniyorsun, yakında bunun cezasını çekeceksin' dedi. Hakikaten çok geçmeden, hapishanede bir kavga olmuştu. Kavgada bir mahkûm ölmüştü. Bu sh:»(s.115)

hâdiseden sonra ben de 24 seneye mahkûm olmuştum. Bediüzzaman cezaevine gelince, bu Zatın rüyamda gördüğüm Hoca Efendi olduğunu anlamıştım. Zaten Hoca Efendi de gelir gelmez mektup yazarak, 'Burası bir hapishane değil, Medrese-i Yusufiyedir. İçindekiler birer zebani değil, birer müdür ve idarecidir. Bugünden itibaren gusledip, tevbekâr olarak içki, kumar gibi şeyleri katiyyen terk edeceksiniz' diyordu. "Bunun için kendisine son derece hürmet ediyoruz. Aksi halde, manevî tokatını yiyeceğimizi biliyoruz. Bizim koğuş komşuları olan ağır cezalıların hepsi, Nur Talebelerinden elif cüz'ünden başlayarak Kur'ân'ı hatmetmişlerdir. İstanbul'un meşhur hocalarından takva sahibi Gönenli Mehmed Efendi'den ders almaya başlayan Mehmed ismindeki dört adam katili

Kur'ân'ı hatmetmiş ve 'Veddüha'dan aşağısına kadar ezberleyerek, imtihanı kazanmış bulunduğundan, mahkûmlara imamlık yaptığını gözümüzle gördük. "Çok geçmeden bütün katiller rüyalarını anlatmaya başlamışlardı. Göz yaşları dökerek, yaptıklarına bir defa pişman olduklarını söylemişlerdi. 'Biz Allah ve Peygamberi bilmiyorduk. Bize o yol gösterdiği için, başta Hoca Efendiye ve sizlere binlerce teşekkür ederiz diyorlardı. Biz beraat edip çıkarken çok acı göz yaşları dökmüşlerdi. Üstad kendilerine hitaben: 'Merak etmeyin, bundan sonra yeni bir hükümet iş başına gelecek ve af ilân edecek, o zaman çıkacaksınız' demişti. "Denizli Hapishanesinde, tavan beton olduğu halde, incecik yağmur gibi tahtakurusu ve sivrisinek dökülüyordu. Sık sık süpürür ve dökerdik. Koğuştaki mahkûm ağır cezalılar, şikâyet ederlerdi: 'Adam öldürdük, ama şimdi, sivrisineği dahi öldüremiyoruz' diyorlardı. "Cezaevi Müdürü Şevki Bey bizi diğer koğuştaki kardeşlerimizle görüştürmedi. Ancak mahkemeye giderken görüşebildik 70 kişilik bir kafile önde, Üstad her seferde başka bir kişiyle kalepçelenirdi. Etrafımızda süngülü otuzdan fazla jandarma bulunurdu. Denizli'nin âlicenap ve misafirperver halkı geçtiğimiz yolların iki sırasını doldurur, gözyaşlariyle sevgilerini, teessürlerini, başlarıyla da selâmlarını bildirirlerdi. Cezaevi yolunda eski bir mezarlık vardı. Üstad buradan gelirken ve giderken fatiha okumadan geçmezdi. "İstanbul ulemâsından Gönenli Mehmed Efendi, Seyyid Şefik Arvasî, Şemseddin Yeşil, Emin Uzun, Mustafa Hemadan ile hep bir koğuşta idi. Bediüzzaman Hazretlerini sabah namazında camide gördüklerinin rivayeti yayılınca, (Hâdise için bk: Tarihçe-i Hayat, l93) bu konuşmaları ihbar telâkki ederek, kendisini iç koridorlar sh:»(s.116)

daki bir münferide hapsetmişlerdi. Müdafaasını yazdırmak için Müdür Şevki beyden beni istemişti. Burası bir insanın yaşayamayacağı, kadar havasız, kapalı bir hücre idi. Bir yatak zor sığmıştı. Mum ışığı ile âdeta bir mağarayı andırıyordu. Ankara'da, altı bakanlığa göndermek üzere dilekçe hazırlanmıştı. Bunları Üstad söyledi, ben yazdım. O tarihlerde Denizli'nin elektriği çok fersizdi. Gündüz cereyan verilmezdi. Geceleri de 12'den sonra kesilirdi. Bir saat söyledi, yazdım. Bitkin olarak huzurundan ayrıldım. İnsan vücudu o rutubete dayanamazdı.

"Beraet kararı ve çıkış "Son mahkemede merhum Hâkim Ali Rıza (Balaban) ve diğer hâkimler olayda suç unsuru olmadığını, kararın okunacağını ve ayağa kalkmamızı söylediler. Başta Üstad olmak üzere hepimizin beraetine oy birliği ile karar verilmişti. Daha önceleri Gönenli Mehmed Efendi ile izzet Turgut, bir rüyasında beraetimizi, diğeri murakabede dokuz ay on gün hitamında beraetimizi müjdelemişlerdi. "Mahkemeden çıkınca halkın tezahüratları, 'yaşasın adalet' nidaları ve alkışları ile cezaevine geldik. Eşyalarımızı dışarıya çıkardık ve denklerin üzerinde İbrahim Fakazlı oturuyordu. Çarşıdan faytonla geliyor, sıraya giriyorlardı. Birinci faytona Üstad ikinci faytona Fevzi Pamukçu binmişti. Bu esnada Doğu tarafından ağaçlar arasından bir süvari geliyordu ki, ağaçlar arasından süratle geçmek akıl almadığından şaşkına döndük. Süvari tam Üstad'ın faytonunun sol arkasından aniden durdu. Atından indi, Üstadımızın karşısında askerce sert bir selâm verdi. Birkaç kelime söyledi, elini öptü ve yine sert bir selâmla mahmuzlarını şaklattı. Ve atına binerek aynı istikamette aynı şekilde süratle uzaklaştı. İbrahim Fakazlı ile bu hâdiseyi hiç bir zaman çözemedik. Üstad'a sormayada cesaret edemedik. "Üstad, Delikli Çınar namıyla anılan semtte bir otele yerleşti. Diğer arkadaşlarımızı Denizlililer evlerine götürdüler. Nefis yemeklerle ikramda bulunmuşlardı. Nur Talebeleri trene binmeden evvel, Denizli halkının içlerinden seçtiği Mustafa Bey (Hafız Mustafa Koçkaya) ismindeki zat, elinde bir mendil para ile gelmiş, talebelere dağıtmak istemişti. Fakat hiç kimse bu paraları kabul etmedi. Eşyalarımızı trene yüklerken birçok tüccar ve mevki sahibi zatlar yardımcı olmuşlardı. "Otelde Üstadın hizmetinde iki gün kaldım. Her gün beş yüzün üzerinde ziyaretçi geliyordu. Rusya'da esir iken arkadaşı olan sh:»(s.117)

emekli bir subay da gelmişti. Yaşlı gözlerle Üstad'la kucaklaştılar, esaret günlerini yad ettiler.

"Üstadın ağaçtan olan yemek kaşığının sapı kırılmış ince bir çivi ile perçin yapmışlardı. Ben çarşıdan güzel bir kaşık aldım. Ağaç kaşığı da çöp sepetine attım. Akşam yemeğini götürdüğümüzde ağaç kaşığını aradı. "Efendim, eskimiş ve kırılmıştı, çöp sepetine attım, deyince: 'Benim otuz senelik arkadaşımdı. Onun kıymetini paha biçilir mi? Derhal bul ve getir' dedi Hemen çöp sepetine koştum. Bereket versin bir yağlı kâğıda sarmıştım. Aynen duruyordu. Aldım ve suda kaynattıktan sonra hemen getirdim. "Denizli Hapishanesinin sıkıntı, meşakkat, rutubet, ve betonunun insan kanını bir sünger gibi emmesine dayanamayan İslâmköylü Hafız Ali (Ergün) hastalandı ve vefat etti. "Çok zayıf ve nahifti, Allah yolunda, gurbet hapishanesinde şehid olmuştu. Kıymetli bir Nur talebesi idi. "Hapishaneden beraet edip tahliyemizde, Üstadımızın ilk işi Denizli'nin yeşillikler içindeki kabristanına gitmek oldu. Hafız Ali'nin kabri başında Kur'ân okundu. Üstad hazin bir dua yaptı. Elini semaya kaldırdı. 'Bu şehid bir yıldızdır' dedi. O sırada gayr-i ihtiyarî başımızı kaldırdığımızda, semada ışıl ışıl bir yıldız parlıyordu. "Denizli'den sonra Üstad'ı Emirdağ'a göndermişlerdi. Senede bir defa Emirdağ'a ziyaretine giderdim. Orada daimi jandarma ve bekçiler tarassud ederler ve devriye gezerlerdi. Afyon mahkemesi de beraet kararı veriyor "1948 senesinde bu defa Üstad ve Nur Talebelerini Afyon Hapishanesine koymuşlardı. Cezaevi müdürü ve kâtibi oranın gestapo şefi idi. Bizi yeni tevkif etmişlerdi. Üstad'la görüşmek istedik. Cezaevi müdürlüğüne müracaat ettik. Savcılıktan müsaade alın dediler. Bu defa kâtibi, 'Ben savcı mavcı tanımam. Burası benden sorulur' diye cahilâne ve mağrurâne konuştu. Bizi görüştürmediler. Ancak uzakta üst koğuşun penceresinden Üstadımız göründü. İki eliyle şefkatle, tebessümle bizi selâmladı. Eliyle hemen gitmemizi, durmamamızı işaret etti. "Afyon Hapishanesinde yine baba-oğul beraberdik. Orada yeni ve nurani simalarla karşılaştık. Bunlardan, Ceylanlar, Sungurlar ve Ziverler unutulmaz kahramanlardı. Bunlar Anadolumuzun yetiştirdiği örnek gençlerdi.

sh:»(s.118) "Afyon hapsi de uzun aylardan sonra yine tahliye ve beraetle neticelendi. Mahkemenin sonunda Üstad talebelerine hitaben: 'İçinizde Ankara'ya gidecek olan varsa, Diyanet Riyasetine uğrasın. Orada Risale-i Nur'a sahip çıksınlar' dedi. Diyanet işleri riyasetinde "İnebolu'ya gitmek için Ankara'ya uğradım. doğru Diyanet İşlerine çıktım. Özel Kalem Müdürü ile konuşurken, içeri Diyanet İşleri Reisi Şerafettin Yaltkaya girdi. Kendilerine Afyon Cezaevinden beraet ederek çıktığımı söyledim. Nur Risalelerinin neşredilmesini talep ettim. Üstad'ın arzu ve selâmlarını aynen tebliğ ettim. Yaltkaya cevaben: 'Diyanet Riyaseti Kur'ân ve hadisten başka hiç bir eserle ilgilenmez' dedi. Ben de, 'Elçiye zeval olmaz' dedim ve hayret içinde oradan ayrıldım. Halbuki ben, başkanlığı sırasında, Ahmet Hamdi Akseki'yi de ziyaret etmiştim. Yanında meşhur Nafiz Paşa vardı. Orada Üstad Bediüzzaman'dan bahis açılınca Akseki, 'Üstad bu asrın dehrîsidir. Hayatı, eserleri, Kur'ân ve hadis çerçevesi içinde bulunmaktadır... Onda menfî milliyetçilik ve ırkçılık yoktur. Kendisi İslâm milliyetçisidir. Türk milletinin de bu kudsî milliyetin bayraktarı olduğunu ifade etmektedir' demiştir. Akseki'nin bu beyanı üzerine Nafiz Paşa da Üstad'ı 3l Mart hâdiselerinden beri tanıdğını, o isyanda yaptığı çok tesirli konuşmalarla avcı taburlarına itaata getirdiğini söylemişti. "Ayasofya tekrar cami olacaktır" "Üstad'ı ziyaretimin birinde Ayasofya hakkında düşüncelerini sormuştum. 'Keçeli, keçeli' diye güldü. Sonra birden ciddileşerek 'Ayasofya, Hristiyanlığın, İslâmiyete devir ve tesliminin bir âbidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir' dedi. "Sonraki yıllarda Salih Yeşil'le, Konyalı Sabri Halıcı arasında aşere-i mübeşere arasındaki hâdiseler ve harblerle ilgili lbir münakaşa çıkmıştı. Ben de bu münakaşaya şahid olmuştum. Bu münazarayı dinlediğimi söyleyince, birden Üstad kaşlarını çattı. Çok üzüldü, Salih Yeşil'e hitaben bir mektup yazarak bnimle gönderdi. Bu mektup daha sonra Emirdağ Lâhikalarında neşredildi. (Bkz.Emirdağ Lâhikası, cilt 1, s.202) sh:»(s.119)

"Tek hayatlı olanlar meydanıma çıkmasın" İnebolu ve Kastamonu'nun yakın tarihimizde, vatanımızın hayatî davalarında çok ehemmiyetli mevkileri ve hizmetleri olmuştur. Millî Mücadelede işgal altındaki İstanbul'dan kaçırılan silâhlar İnebolu limanıyla Anadolu içlerine sevkediliyordu. O tarihlerde inebolu-Kastamonu karayolu, Anadolu'nun en modern ve güzel yollarından birisi idi. Millî şâirimiz Mehmed Akif Bey de o karanlık günlerde Kastamonu Nasrullah Camiinde yaptığı ateşli konuşmalarla, karanlıkta ilk ışıkları yakanlardan birisi olarak tarihe geçiyordu. Birinci Cihan Harbi günlerinde Enver Paşa ve arkadaşları da herhangi bir tehlike anında ilk mukavemet mihraklarını bu kadim Müslüman Türk topraklarında kurmayı düşünmüştü. Bu sebepten Mehmed Akif ve Said Nursî gibi, din ve maneviyat şahsiyetleriyle bu konuları görüşmüştü. Neticede; inebolu limanından Anadolu'ya geçirilen silâhlarla, Millî Mücadele başlamış, müstevli düşman orduları, Anadolu'nun bağrında tepelenmişti. Zaferden sonra, Milli Mücadeleyi başaran kudsî ruh ve mânâya ihanet edilmişti. Bunun neticesi Anadolu'da din ve maneviyat buhranı başlamıştı. Yazdığı İstiklâl Marşını yarım yüzyıl ayakta söylediğimiz Mehmed Akif gibi bir çok mümtaz şahsiyetler muğber bir zat olarak vatanı terketmişlerdi. Hamdi Yazır gibi müfessir 25 yıl, tâ vefatına kadar evinden dışarı çıkmamıştı. Sesini çıkartanlar veya çıkartmak isteyenler ise, son nefeslerini darağaçlarında vermişlerdi. İskilipli Atıf Hoca gibi, Esad Hoca gibi.... Bu hengâme ve bu astmosferden devrilmeyen, yıkılmayan, çökmeyen kalmamıştı. Yine bunların istisnası, yarım yüzyıllık Cumhuriyetimizin içinde bir muhteşem insanla karşılaştık. "İki hayatım var, biri dünyevî, diğeri uhrevî her ikisini de elime almışım, icab ettiği zaman her ikisini de fedâ etmeye hazırım. Tek hayatlı olanlar meydanıma çıkmasın' diye Said Nursî... Millî Mücadelenin mübarek şehri, İnebolu, ve Kastamonu'dan, l944' de eserlerini vatan sathına yayıyordu.

Millî Mücadelenin silâhlarını İnebolu'dan sevkedenlerin torunları, bu defa da aynı liman şehrinde teksir makinesiyle neşriyata başlamışlardı. Nurları Anadolu'nun içlerine yayıyorlardı. sh:»(s.120) "Bin kalemli bir kâtip" Nur risaleleri, yazılmaya başlandığı l926 yılından tam 18 yıl sonra teksir makinasına intikal etmişti. Artık Nurlar "İnebolu baskısı" ismini almıştı. Teksir makinesi İnebolu'da çalışmaya başlayınca Nur'un fedâkar kâtiplerinden bazıları artık hizmet edemeyiz endişesiyle rahatsız olmuştu. Halbuki bunların altın kalemleri, ebediyyen nesillerin şükranına vesile olacaktı. Yıllarca evinden çıkmadan matbaa gibi Nurları yazanlar, muhteşem Nur mabedinin inşasında temel ve esas olmuşlardı. Bunlar hiç bir zaman unutulmazlardı ve unutulmadılar. Bediüzzaman'ın ifadesiyle: "Isparta kahramanlarına" yetişmek ve onlar gibi olmanın bazı şartları vardı. Çünkü onların yetiştirdiği "Her talebe bir matbaa olmuş, iman tekniğe meydan okumuştu." Bu yılmaz ve yorulmaz yazıcıların, iman ve İslâm dâvâsı yolunda sarfettikleri mürekkep, mahşerde şehitlerin kanlarıyla müsavi olacağı müjdeleniyordu. Bütün bu gerçekler müvacehesinde Üstad Said Nursi inebolu'dan yükselen bir teksir neşriyatıyla bayram ediyor ve meseleyi bu şekilde değerlendiriyordu: "Bir adi mektubum için 'kim yazmış?' diye sekiz defa bana resmen sıkıntı ve eziyet verildiği aynı zamanda, sekizyüz sahifeyi 1500 nüshaya ve bir milyon sahifelere çıkaran o makine elbette gaybdan imdadımıza gelmiş Nurcu ve bin kalemli bir kâtiptir.. "Bir zaman, bir memlekete şimendifer geldiği zaman, arabacılar telaş edip dediler: 'Bizim san'atımız bozuldu. 'Halbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette faaliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyade ihtiyaç olmuş. inşaallah onun gibi Nur yazıcıları değil tevakkuf, belki daha ziyade yazı ile defter-i a'mâllerine hasenat kaydedecekler.." sh:»(s.121)

[] Nur kervanının bahtiyar yolcularından Hilmi Bey Kastamonulu Küçük Şeyhlerin Hilmi HİLMİ SEMÂ (ERKAL) Üstad Bediüzzaman Said Nursî Kastamonu'da kaldığı senelerde, (1936-1941) Kur'ân nurlarına doğru pervaneler gibi koşan Çaycı Emin, Mehmed Feyzi, Sadık Bey gibi hakikat kahramanlarından biri de Küçük Şeyhlerin Hilmi veya Hilmi Bey namındaki bir iman irfan yolcusuydu. Bu zatın ismi, Nurların lâhikalarının muhtelif yerlerinde sitayişler ve dualarla zikredilmektedir. Emirdağ mektuplarının birinci cildinde bu nur kahramanının bahsini Üstadın mübarek kaleminden şöyle okumaktayız: "Kastamonu'da, sekiz sene mübarek mahdumu ve merhum refikasıyla Risale-i Nura fevkalâde bir sadakatle çalışan ve kalemiyle Risale-i Nura çok hizmet eden ve çoklarını Nur dairesine getiren ve hapishanede (1943 Denizli) kendi gibi kahramanlardan olan Sadık Beye; hem istirahatıma, hem Nur şakirdlerinin tesanüdüne ehemmiyetli hizmet eden ve Feyzi ve Emin ve İhsan ve Ahmedler gibi has kardeşlerimizle; yine Kastamonu'da Nurlara hizmet eden 'Küçük Şeyh' namında Hilmi Bey bana mektubunda, Nurcu olan refikasının vefatını bildiriyor. O merhume hakkında medar-ı şükrandır ki, bir iki aydır dualarımda 'Zehralar' dediğim vakit, 'Hacerler' de derdim; içimde, o merhumeyi de niyet ediyordum. Vefatını bilmiyordum. Cenab-ı Hak, ona binler rahmet eylesin ve akrabsına sabr-ı cemil ihsan etsin. Âmin!" Halk Partisinin dini yıkmak için çalıştığı karanlık günlerde Kastamonu gibi aziz vatanımızın mübarek bir beldesinde de yol açma, park yapma gibi bahanelerle türbeleri, mübarek dergâhları, tekkeleri ve mescitleri yıkarak, tahrip etmek rezaletlerinin işlendiği günlerdi. Atalarının, mübarek merkatlerini mutlak surette yıkmayı karar

sh:»(s.122) laştırmışlardı. O uğursuz günlerin Kastamonu valisi, bedbahtlar kafilesinde Avni Doğan isimli adamdı. Bütün uğraşmalara ve didinmelere rağmen bu yıkım işine mani olamayan asil şeyhlerin mensubu Hilmi Bey, Avni Doğan'ı öldürmeye karar vermişti. Bütün plânlarını ve hazırlıklarını yapan Hilmi Bey, silâhını da temin ettikten sonra, günün birinde dalgın ve düşünceli bir halde Araba Pazarı semtindeki Çarşı Polis Karakolu'nun karşısındaki altı odunluk, üstü iki küçük odalı bulunan Nur Üstad'ın kaldığı menzilin önünden geçiyordu. Tahmidiye duası Hilmi Beyi kurtardı Bu esnada pencereden camı tıkırdatan Üstad Bediüzzaman'a Hilmi Bey başını kaldırarak cam sesinin geldiği pencereye baktı. Penceredeki Nur Üstad, ince uzun parmaklarıyla işaret ederek, Küçük Şeyhlerin Hilmi Bey'i şefkat dolu sinesine basmak için çağırıyordu. Kafasındaki karışık problemlerle, bu davete uymak için dönen Hilmi Bey, "Bu ihtiyar Hoca Efendi de acaba ne istiyor, bana ne diyecek?" diyerek düşüne düşüne ahsap evin merdivenlerini çıkmıştı. Üstad Bediüzzaman, Hilmi Beyin eline Tahmidiye Duasını vererek kendisine bu duadan bir tane yazmasını istemişti. Kendisini yukarıya çağıran Üstadın, bu kadar kolay bir isteği olduğunu gören Hilmi Bey daha da şaşırmıştı. Bu kudsî dualar mecmuasını alır almaz hemen o gece yazmaya başlamıştı. Saatlerce Tahmidiyeyi yazan Hilmi Bey, duayı yazıp bitirdiği zaman değil adam öldürmek, bir karıncaya bile ayak basamaz bir hale gelmişti. Artık Hilmi Bey melekler gibi şefkatli haliyle zalim valiyi öldürmekten vazgeçmişti. Üstadın dağıttığı Kur'ân hakikatlarının nuruna kendisi de bir pervane olmuştu. Kendisi gibi asil hanedan mensuplarını, bu arada Plevne Kahramanı Sadık Paşanın torunu Sadık Beyi de nur kervanına dahil etmişti. Kastamuno'nun bu bahtiyarlar kafilesi dokuz ay Denizli hapishanesinde, Nurlu Üstadın çorbalarını kendi elleriyle pişirmek saadetine ermişlerdi. Üstad Bediüzzaman, Kastamonu'da bulunduğu zamanlarda bahar, yaz mevsimlerinde Karadağ'a ve Hacı İbrahim Dağlarına çıkardı. Hilmi Bey Karadağ yakınlarında bulunan Tepelice köyünden gelerek Üstada hizmet eder, talebelik yapardı.

Birgün Karadağ'da bir türlü buluşamazlar. Birbirlerini aradıkları halde mülakat gecikir. Karşılaştıkları zaman Üstad Hilmi Bey'e sh:»(s.123) hitaben: "Kardaşım, insanın yemeğe, içmeye ihtiyacı olduğu gibi, konuşmaya da, sohbete de ihtiyacı vardır. Sen nerelerdesin?" demişti. Bu çalışma ve araştırmalarımı yaparken bana her zanan yardım edenlerden Kastomunu'dan vefalı Ağabeyim Ümit Gültekin 7 Temmuz 1982 tarihli mektubunda şunları ifade ediyordu: Ümit Gültekin'in mektubu "Aziz mücahid kardeşim. "Mektubunuzu aldım. Hizmetlerinizi tebrik ediyoruz. Bazı şeyler soruyorsunuz. Merhum Hilmi Efendi'nin büyük oğlu ile görüştüm. Hatalı ve noksan kısımlar şöyle: "Evvelâ: Rahmetli Hilmi Efendinin baba ve dededen kalma lâkabları 'Seme', 'Semâ' imiş. Yani 'gök' mânâsında... 'Semâlar, veya Semâgiller' diye yâd edilirlermiş. Dolayısıyla, Hilmi Efendinin ismi Hilmi Semâ olarak kullanılırmış. Bilahare soyadı kanunu çıktıktan sonra, ailece Erkal soyadını almışlar. Kendileri l960'ın başlarında 69 yaşında iken vefat etmiş. Yazdığınız gibi kendisinin Tepelice köyünden olduğu, 'Küçük Şeyhlerin Hilmi' dendiği doğrudur. Ayrıca, kendisi Kastamonu'da bugün Halk Eğitim Merkezinin bulunduğu yerde bulunan, altı kıraathane, üstü otel olan bir binayı kiracı olarak işletmiş olması dünyevî meşguliyetleri arasındadır. Allah rahmet eylesin. "Kardeşim, "Belki işine yarar diye bir iki şey daha yazıyorum. Şöyle ki: Üstad kastamonu'da iken İslâmiyet aleyhinde Avni Doğan isimli bir vali 28.9.1936-19.8.1940 tarihleri arasında 3 sene, 9 ay, 21 gün valilik yapmış. Üstad ve Nur Talebelerine çok zulmetmiş. Ondan sonra Mithat Altıok isimli ve kısmen mutedil ve Üstadımıza hürmetkâr davranın bir vali tayin edilmiş. Kendisi CHP müfettişliğinden Kastamonu Valiliğine getirilmiş. 27.8.1940-19.3.1947 tarihleri arasında 7 sene 22 gün Kastamonu Valiliği yapmış." Bu isimsiz, resimsiz nur kahramanı Hilmi Beyin mezar taşında ise şunları okumaktayız:

"Hüvel Baki Hilmi Erkal Ceddim Küçük Şeyh Yalvarıyor sana burada yatan. Yarlığa beni ey Ulu Yaratan. sh:»(s.124) [] Merhum Hilmi Bey'in Kastamonu'daki mezarı. Girmiştim ben de tam yetmiş yaşıma. Sen de Fatiha oku gel başıma. Ölümü 27 Ocak 1960." Hilmi Bey babası Ahmed Şükrü Efendi, babası Şeyh Mustafa Efendi de ölünce posta oturduğu için kendilerine Küçük Şeyhler denilmişti. Hilmi Bey böyle bir ailenin mensubu olarak çağımızın ulu sultanı Üstad Bediüzzaman'ın davetine koşanlardan olduğu için, Üstad bu zata çok dualar ediyor, bu isim hürmetine aynı isimdeki bazı zalimleri de affediyordu. Bunlardan Halk Partisinin dahiliye vekili ve daha sonraları genel sekreterlerden Hilmi Uran'a, Üstad Bediüzzaman şöyle hitap ediyordu. "Hilmi Bey! Tâliin var. Ben hapiste ve burada iken hakkımda seni merhametsiz gördüm. Ne vakit hiddet ettim, bedduaya niyet ettim, Hilmi Bey namında benim bir kardeşim ve Nurun has bir şakirdini her vakit hayırlı duamda ismiyle zikrettiğimden, sana beddua niyet ederken, bu hayırlı duaya mazhar Hilmi Bey ismi âdeta şefaatçi oldu, beni men etti; ben de, o niyetten vaz geçtim, senin beni tâzip eden memurlarından gelen eziyete tahammül edip, o bedduadan vazgeçtim." [] Mithat Altıok 27.8.1940-

19.3.1947 tarihleri Kastamonu valisi Hilmi Uran kimdir? Bodrum'un Eskiçeşme mahallesinde l886 senesinde doğdu. l908'de mülkiye mektebini bitirdi. Çeşitli kaymakamlıklarda bulundu. İsmet İnönü'nün üç defa, birincisi, Refik Saydam'ın 7 Temmuz 1942 günkü ölümü ile, ikincisi 1946 seçimlerinden sonra Şük sh:»(s.125)

rü Saraçoğlu'nun çekilmesiyle, üçüncüsü Hasan Saka'nın 21 Ocak 1949'da istifa ile boşalan başbakanlık makamı tekliflerini reddeden bir siyaset adamıydı. Üç defa başbakanlığı reddettikten, nafia, dahiliye, adliye vekilliğini ifâ ettiği CHP'nin 1950'de mağlubiyeti üzerine direnmedi, çok sevdiği ve divanının büyük bölümünü ezberden bildiği hakim Şeyhülislâm Yahya Efendi'nin, "Hangi gündür ki, anın aharı akşam olmaz?" mısrâını düşünerek İstanbul-Pendik'deki evine çekildi ve hatıralarını yazmaya başladı. 1957 senesinde 71 yaşında Pendik'te öldü. [] Hilmi uran (1886) Adana Valisi iken Bodrum-1957 Pendik. sh:»(s.126) MEHMED FEYZİ PAMUKÇU l9l2'de Kastamonu'da doğdu. İlim ve takva sahibi bir zattır.

Bediüzzaman'a altı yıl hizmet etti. 1943 Denizli, 1948 Afyon'da Bediüzzaman'la birlikte tevkuf bulundu. 1990 yılında Hakkın rahmetine kavuştu. Anadolu'yu aydınlatanlar Çok şükür bu mübarek topraklarda aziz insanlar hâlâ yaşamaktadırlar. Anadolu'nun her yanında bu maneviyat erlerini görmek ve onları ziyaret etmek, bunalan ruhlara hayat vermektedir. Vatan köşelerini, her gezişimde bu hakikatı kalbimin her zerresiyle duymaktayım. "Anadolu'yu aydınlatanlar" dün olduğu gibi bugün de aydınlatmaktadırlar. Ümidimiz ve inancımız odurki, bu maneviyat kandilleri kıyamete kadar nurunu bu şehit topraklarından eksiltmeyeceklerdir. Yüzlların sinesine yerleşen bu nur çırağları, bu İslâm milletinin karanlık yollarına ışık serpmektedirler. Bin yıl evvel Anadolu İslâma vatan yapan onlardı. Ulu gazilere yol gösteren onlardı. Geçtikleri yerleri mamurelerle donatan onlardı. Kurşun kubbeleri merdiven yaparak Hakka kanat açanlar onlardı. Nurdan minarelerle Allah'ın şanını ilân edenler onlardı. Onlar, erenler, ermişler, kendilerini Hakka vermişler, bu ülkenin tapusu oldular, yapısı oldular. 1975 ilkbaharında bazı arkadaşlarla, şevk ve sevinç içerisinde memleketimizin zünrüt ormanlarından geçerek bu şehrimize gidiyorduk. Daha evvelki seneler de aynı gaye, aynı maksat için üç defa yine gitmiştik Kastamonu'ya... Her defasında Nasrullah Camiinin şadırvanlarında abdest alırken, aynı yerde abdest alıp, namaz kılan, sekiz senesini bu

sh:»(s.127) menfâda, bu gurbette, bu sürgünde, bu şehirde geçiren asrımızın Üstadını düşünürdüm. Yüksek kalesi, sakin cadde ve sokaklarıyla Kastamonu küçük bir Anadolu beldesidir. Üç Feyzi'den biri: Mehmed Feyzi Pamukçu Sizlere bu menzilden tanıtmak istediğim mübarek şahsiyet ise, Hacı Mehmed Feyzi Pamukçu Efendi'dir. Uzun boylu, nuranî çehreli, ak sakalı ile Mehmed Feyzi Efendi Nur Risalelerine hizmet eden, Bediüzzaman'a gönül veren, ehl-i ilim ehl-i takva bir zattır. Nur manzumesinde Ahmedler vardır. Mehmetler vardır, Sabriler vardır, Tahirler vardır, Feyziler vardır, Bu Feyzilerden birisi de Mehmed Feyzi'dir. Ahmet Feyzi Kul Hasan Feyzi Yüreğil. Mehmet Feyzi Pamukçu. 1912 yılında Kastamonu'da doğan Mehmed Feyzi Efendi, 1943'de Denizli, l948'de Afyonkarahisar hapishanelerinde Üstad'ı ile birlikte bulunmuştu. "Risale-i Nur ve Bediüzzaman hakkında Türk Hakiminin Millet Adına Verdiği Kararlar-Ehl-i Vukuf Raporları ismi altında 1962 senesinde Avukat Bekir Berk'in neşrettiği kitabın 'Kaziye-i Muhakeme Denizli Ağır Ceza Mahkemesi' başlığı altında verilen bir beraat kararında kimliği şöyle takdim ediliyordu. "Kastamonu Müderris Atabey köyünden İzzet oğlu 1328 doğumlu 6.10.1943'den beri mevkuf, sabıkasız Mehmed Feyzi Pamukçu." Kendilerini muhtelif tarihlerdeki ziyaretlerimin sonuncusu 13 Nisan 1975 tarihinde olmuştu.

Bediüzzaman'la olan beraberliğinin hatıralarını mezkûr tarihin gecesinde geç saatlere kadar anlatmıştı. Bu notlara göre muhterem Mehmed Feyzi Pamukçu hatıralarını şöyle anlatmaya başlamıştı: Beni Nurlara celbeden 32. Söz olmuştu. "İlk defa 1937 senesinde İstanbul'da Kastamonulu bir adam 'Kastamonu'ya bir hoca geldi' diye Üstaddan bahsetmişti. Daha sonraları Kastamonu'ya geldikten bir sene kadar geçmişti ki, Üstadı tanımak şerefine erdim. Beni nurlara celbeden Otuz İkinci Söz olmuştu. Daha evvel Arapça bildiğim için Hizbü'n-Nurî'yi vermişti. Otuz İkinci Söz'ü okuduğum zaman yattığımda bir rüya görmüş sh:»(s.128) tüm. Büyük bir şose, hava ise sümbülî, alakaranlık. Kalabalık insanlar. Bu asrın vazifeli şahsiyeti geliyor. Ekin biçildiği zaman çıkan tırpan sesi işitiyorum. Hışırtı devam ediyordu. Daha sonraki senelerde Üstad'la beraber tevkif edilip Denizli'ye gittiğimiz zaman aynen o yolu orada gördüm. Nazif Çelebi'deki Üstad'ın abası rüyadaki aynı aba idi... "Üstadın bir kerametini gözlerimle gördüm" "Denizli hapishanesinde mahkeme gidip gelişlerimizi hatırladım. "İkişer kişi halinde kelepçe takarlardı. Her duruşmada çeşitli arkadaşlarla kelepçelenirdik. Bir gün beni Üstad'la beraber bağladılar. Mahkemeye gidiyorduk. Tam kabristanın yanından geçerken Üstad Fatiha diyerek okumaya başladı. Kelepçe, zincirli ve asma kilitliydi. Yan gözümle Üstad'a baktım. Fatihayı okuduktan sonra ellerini yüzüne sürdü. Elimiz beraber bağlı olduğu halde benim elim kalkmadı. Bunu Üstad'ın bir kerameti olarak bizzat müşahede ettim. "Üstad, herkesi kendi mertebesine hizmete sevk ve idare ederdi" "Üstad kinini medh ü sena ile, kimini takdirle, kimini de takbihle idare etmişti. İşte bu idarecilik bir kemal alâmetidir. Herkesi kendi mertebesinde idare ederdi. "İkinci Cihan Harbinde İstanbul'da yedi ay kadar ihtiyat askerliği yaptım. Fatih'te bulunmuştuk. Terhis olduktan sonra orada kalmak istiyordum. Kardeşiniz Tahsin (Aydın) bana mektup yazmıştı. Üstad mektubun altına şu notu kaydetmişti:

"Feyzi kardaşım, İstanbul Eski Said'i bilir. Yeni Said'in kardaşı Feyzi'yi aldatıp kendine çekmesin. Senin orada kalmana Risale-i Nur razı değil!... " Bu notu kırmızı kalemle, yeni bir uçla yazmıştı, kendi hattıydı. "Üstad Fevzi'yi Feyzi yapmıştı" "Üstad'la beraber bulunduğumuz yılların hatıraları hülasaten şöyledir: "Eskiden ismim Mehmet Fevzi idi. Üstad, 'Mehmet Feyzi olsun' dedi ve öyle oldu. sh:»(s.129) "Üstad, dağda hastalanmıştı" "Bir gün dışarıdan bir kadın, 'Hoca Efendi seni çağırıyor' diye bana bildiriyordu. Uykudan kalkarak kapıya baktığımda kimsecikler yoktu. Hemen kalkıp evine gittim. Fakat evde kimsecikler yoktu. Arkadaşlarla dağa gitmiş. Ben de dağa gittim. Üstad beni görünce, 'Nereden çıktın sen?' dedi. Ben de 'Siz çağırtmışsınız' dedim. 'Hayır ben çağırtmadım', dedi. Dağda hastalanmıştı. Ata binerek eve getirdik. "Yolda atın üzerinde bile Risale tashih ederdi" "Mektupları ve risaleleri dağda veya evde tebyiz ederdim bazan da kendi ağzından yazardım. Atla dağa giderken yolda bile boş durmazdı. Siyah bir atı vardı, hayvanın üzerinde eserleir tashih edeceği zaman dizginini tutmadığımız halde at kendiliğinden dururdu. "Kırda namaz kılıyorduk. Namaz esnasında yanımıza iki camus geldi. İki-üç metre kadar yaklaştılar. Ben kortum ve telaşlandım. Namazdan sonra Üstad bana: 'Senin telaşın benim namazımı da teşviş etti' dedi." Üstad Bediüzzaman'la bulunduğu günlerde hasretle anan Mehmed Feyzi Efendi, hatıralarını anlatırken dertleniyor: "Demler o demler, zaman o zaman idi..." diyerek Bediüzzaman'la geçen mesut zamanlarını hasret hisleriyle anıyordu. "Arabî-Türkî kendi eserlerinin tamamını Üstad'a okudum"

"Arabî ve Türkî kendi eserleri olan Risale-i Nurların tamamını kendisine baştan sona okudum. işte ben bununla iftihar ederim. "Asiye Hanım (Mülazımoğlu), dedesi Küçük Aşık'ın Mevlânâ Halid Hazretlerinden aldığı cübbeyi getirmişti. Cübbeyi yıkadım, suyunu kabristana döktüm. Hayatta iftihar ettiğim bir husus da budur. "Nurları köşe bucak saklardık. Beşinci Şua'yı kömürlerin içine saklamıştık. Tevhid Risalesinin ilk müsveddesini ise Vali Avni Doğan aldı. "Üstad'a en ziyade Avni Doğan eziyet ederdi" "Üstad'a en ziyade sıkıntı veren Avni Doğan'dı. Vali Mithat onun kadar eziyet etmemişti. Mithat Altıok, İttihad ve Terakki fırkasında kâtipmiş. Üstad'ı o zamanlardan tanıyordu. Belediye Reisinin evinde Üstadla görüşmek istedi, fakat Üstad görüşmeyi kabul etmedi. sh:»(s.130) "Fevzi, Kaza-i İlâhidir" "Denizli hapsinden sonra, yeşille beyaz karışımı bir sarık sarmıştı. Pencereden bana şöyle seslenmişti : "Fevzi kaza-i İlâhidir..." "Kastamonu'dan ayrılırken müddeiumumilikte (savcılıkta) ikindi namazını kılarak çıkmıştı. Giderken 'Allahasmarladık' diye başlayan bir mektup yazmıştı. "Polis müdürü, Şükrü Bey diye bir zattı. Mithat Altıok on dokuz gün ifadem alınırken yanımda bulundu. "İfadem alınırken Üstad'ı kastederek, 'Akşam evinde kırk baklava tepsisi vardı' diyorlardı. Ben de 'Yalan söylemeyin' diye cevap verdim. "Bir yerde şöyle bir not bulmuşlardı: "İstanbul'dan kitap geldi, kerameti gözüktü!' Bu kitapları kim getirdi diye çok sorup sıkıştırdılar.

"Bir akşam başkomiser gelip beni çağırdı. "Ne yaptınız?' diye sordu. "Ne yapacağız? Yatsı namazını kıldık...' "Kim geldi?' "Bilmiyorum, karanlıktı' diye cevap verdim. "Ezanı kim okudu?' "Ben okudum.' "Bu ifadelerden sonra, rahmetli Emin Bey'e söyledim: 'Ben böyle dedim, şayet sana da sorarlarsa sen de böyle, söyle', dedim. "Arapça mı okudun?' diye sordular. 'Evet' demiştim. 'Bunun suçu yoktur. Kendi evimde, kapalı yerde istediğim şekilde okurum.' "Emin Bey ne sordularsa hepsini biliyorum, diye cevap vermiş. "Emin Bey'i, 'Yalan söylüyorsun' diye tokatlamışlar. "Çaycı Emin'in büyük bir ihlas ve sadakatı vardı" "Çaycı Emin Bey, ümmî olduğu halde öyle bir sadakat gösterdi ki kemal-i ihlâs sahibiydi. Yüksek bir meziyeti vardı... Benden üstündü. "İfadelerimiz alınırken kamış kalemle, demir uçlarla çeşitli yazılar yazdırdılar. Tâ ki ellerindeki kitapları kimin yazdığını tesbit edebilmek için... "Vali Avni Doğan, alıp götürdüğü Risalenin aslını bir daha vermedi. Dosyamızın kalınlığı yerden bir sandalye yüksekliğinde olmuştu. sh:»(s.131) "Üstad istidasını geri almıştı" "Denizli'de Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey (Balaban) kademe kademe anfi gibi sıralar yaptırmıştı.

"Üstad hastalığını ileri sürerek 'mahkemeye gelemeyeceğim' diye istida vermişti. Sonra mahkemenin müsbet halini görünce 'İstidamı reddediyorum!' dedi. Reis: 'Ey Said Efendi, istidayı geri mi alıyorsun?' diye tebessümle mukabele etti. "Bir celsede müddeiumumi Üstad'ın oturuşuna itiraz etti. 'Mahkemenin nizamını bozuyor' dedi. "Ali rıza Efendi ise, 'Doğru oturunuz' deyince; Üstad 'hastayım' diye cevap verdi. "Reis, müddeiumumiye dönerek: 'Hastaymış ne yapalım? dedi. Sonra da 'Siz gidin istirahat edin' diye bir gardiyanla Üstad'ı gönderdiler. "Bediüzzaman ve talebeleri hapishaneyi mektebe çevirdiler" "Denizli'de, müddeiumuminin muavini adliye vekiline telgraf çekmiş: 'Bediüzzaman ve talebeleri hapishaneyi bir mektebe çevirdiler!' diye. "Üstad, 'Hapishanenin mektep olmasından memnun olunsun' diyordu. Beylerbeyi Süleyman hapisten nasıl kaçmıştı? "Hapishanede Beylerbeyli Süleyman Hünkar ve arkadaşları kaçmak istiyorlardı. Süleyman: 'Deve bile olsa ben yine buradan kaçırırım' diyordu. Üstada, 'hoca ammi' diye hitap ederdi. Daha sonraki senelerde (1948) biz Afyon hapsindeyken Süleyman hapisten kaçarak Kastamonu'ya Sadık Bey'in yanına gelmiş, bizleri aramış sormuş. Sadık Bey, 'Nasıl kaçtın' deyince: 'Üstadın Esmâ-yı Hüsnâ manzumesini Feyzi Efendi yazmıştı, onu muska yaparak kaçtım!' diye cevap vermiş. İdamlıklar nurlarla imanlarını kurtarmışlardı "Hapishanede mahkûmlar bize dualar yazdırmak istiyorlardı. Delâil-i şerifi yazmıştım. Ağır cezalılardan İbrahim bunu muska yaparak kaçmak istiyordu. Ben de 'Böyle şeylerle kaçılmaz. Eğer kaçılsaydı biz kendimiz kaçarız!" diye latife yollu cevap vermiştim. Daha sonra İbrahim'i idam ettiler. Bir çok mahkûmları kötü vaziyetten sh:»(s.132) kurtarmıştık. Pislikten, kötü hayattan Kur'ân okuyarak, Nurları okuyarak kurtuldular.

"Bazılarını Kur'ân okurken, bazılarını tesbihat yaparken, bazılarını ise namazdan alıp götürdüler, idam ettiler. Kumardan ve diğer fenalıklardan alıp götürselerdi, ne olurdu biçarelerin hali? "Üstad' yeni yazı ile Risaleleri yazın' deyince, bazıları itiraz ettiler. Sadık Bey ise, sadakatle, 'Üstad ne derse o olsun' diyordu. "Nurcu ismini ilk defa Afyon'da duydum" "Denizli'den sonra ise, l948 senesinde Üstadla birlikte ilk defa bizi Afyon hapishanesine gönderdiler. Gece vakti tevkif ettiler. O zamana karşı Nurcu ismini duymamıştım. İlk defa Nurcu tabirini Afyon'da duydum. "Afyon'da hepimizi bir nezaret odasına koymuşlardı. Üstad bizleri, talebelerine göstererek: 'Bu on Said kadar hizmet etmiştir. Şu yüz Said kadar hizmet etmiştir!' diye iltifat ediyordu." sh:»(s.133) [] Mehmet Münip Yalaz MEHMED MÜNİP YALAZ Kastamonu Belediyesinde uzun seneler hizmet etti. Bediüzzaman'ı l937'de Kastamonu'da tanıdı. Belediye başkâtipliğinden encümen azalığına Yaşlı muhatabım, uzun seneler Kastamonu Belediyesinde çeşitli vazifelerde bulunmuş bir kimseydi. Belediye bakâtipliğinden, encümen azalığına kadar uzanan hizmet seneleri vardı. Bizim alâkadar olduğumuz, bu hizmet döneminin bilhassa 1936'dan 1943'e kadar uzanan zaman şeridi idi. Bu iki mezkûr tarihin arası, Bediüzzaman Said Nursî'nin Kastamonu'daki gurbet ve hicret yıllarıdır.

İstanbul'un Bostancı semtinde sakin, emekli köşesinde hatıralarını şu şekilde anlatıyordu: "Belediye, Üstad'a yardıma karar vermişti" "l937 senesinde Bediüzzaman Efendiye kış mevsiminde odun ve tahta parçaları gibi yakacaklar gönderiyordum. O senelerde belediye reisi olan Adil Yücebıyık, Bediüzzaman'a yardım için encümene teklif etti. Ben de encümenin tabii azasıydım. Encümen, ayda dokuz lira yardım yapılmasını karar altına aldı. Bu yardımın kendisine tebliğ vazifesini de bana verdiler. Bu vazifeyle Araba Pazarı'ndaki evine gittim. Karyolada oturuyordu. Mehmed Feyzi Efendi de kâtipliğini yapıyordu. "Selamlaşmayı müteakip Bediüzzaman : "Hoş geldin hemşerim!' dedi. "Ben de : "Hoş bulduk' diyerek hemen mevzuya girdim: "Efendim Hazretleri, size belediyeden ayda dokuz lira maaş bağladılar. Bu durumu size bildirmem için beni memur ettiler.' sh:»(s.134) "Bediüzzaman bu teklifime aynen şu cevabı verdi : "Hemşerim, ben Kastamonu'da ikamete memurum. Kastamonuluların misafiriyim. Belediye reisleri, beldenin reisleridir. Dışardan gelen misafirlere bakmak da belediyenin vazifeleri arasındadır. Bu paralarda tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı vardır. Be bu parayı alamam. Fakat kaldığım ev misafirhane kabul edilirse, ben de misafir olduğuma göre, bu paranın içinden sadece üç lirasını ödediğim kira bedeli olarak kabul edebilirim. Bahri Efendi'yi mutemet yapalım, o bu işi takip eder, ev sahibine her ay üç lira kira bedelini götürüp verir. "Vedalaşmaya gittim" Münip Yalaz hatıralarını o günlerin ve o senelerin canlılığı içinde anlatıyordu:

"1940 senesinde Ankara'ya memuriyetimi naklettirmek istiyordum. Vedalaşmaya gitmiştim. Bana dua etti. 'Hayırlısı ise olsun' demişti. "On-on beş gün kadar ziyaretine gidememiştim. Bu vaziyetten de üzülüyordum. Evimiz Hisarardı semtindeydi. Köprüden geçince Bediüzzaman'la karşılaştım. Tam Keserci Osman'ın evinin önünde, at üzerinde dağdan geliyordu. Koşarak elini öptüm. Vallahi şu anlatacağım aynen vuku buldu: "Niçin üzülüyorsun, sen benim gönlümdesin, her zaman gelirsin. Niye üzülüyorsun, niçin hayıflanıyorsun?" "Bediüzzaman böyle konuşunca şaşırdım kaldım. "Bediüzzaman'ın verdiği eserleri Vali muavinine vermiştim" "Bana okumam için Eskişehir müdafaalarıyla, bir de kardeşinin oğlunun hazırladığı kendi tarihçesini vermişti. Vali muavini Bediüzzaman'ı çok merak ediyordu. Bu eserleri benden o istemişti. Verdim. Onda kaldı. Abidin Beyin, sonra vali olarak başka bir yere tayini çıktı. Kastamonu'dan ayrılıp gitti. "Ona ilişenler hep cezasını gördü" "Ona ilişenler hep musibetlere uğradılar. Bir polis vardı, Hâfız'dı. Bediüzzaman'ı takip eder, taciz ederdi. Sonunda hastalanarak öldü gitti. Elyakut köyünden olan bu Hâfız, Bediüzzzaman'a yaptıklarının tokatını yedi. sh:»(s.135) "Onun en büyük meziyeti affetmek, bağışlamaktı. "Onunla uğraşanlardan polis Safvet'i de, Vali Mithat Altıok kumar oynarken bastırdı. Safvet de rezil, kepaze oldu. Buna mukabil Bahri Çavuş isimli bir zat Bediüzzaman'a hizmet eder, iyilik ederdi. O da dahasonraki senelerde çok iyi günler gördü. "Yine bu ibret hikâyelerinden birisi de, Bediüzzaman'ın mezarının nakil edildiği zaman Urfa valisi olan Necdet Yalçın, daha sonraki senelerde müfettiş iken Antalya'da içkiden öldü gitti. Bediüzzaman'ın dostları ise hep mesut oldular. İyi günler gördüler. "O kadar çağırdım, niye duymadın"

"Kastamonu yakınlarındaki Tepelice köyünden, Küçük şeyplerin Hilmi Bey(Erkal) Hacı İbrahim dağında bekçi idi. Bediüzzaman dağa çıktığı bir gün, 'Hilmi!... Hilmi!..' diye kendisini çağırıyor, fakat Hilmi Bey nedense duymuyor. O sırada ormanda çok şiddetli bir fırtına başlıyor. Hilmi Bey az sonra çıkageliyor. Fırtınanın şiddetinden Hilmi Bey telâş ve heyecanla Bediüzzaman'a sığınıyor. Bediüzzaman ise: 'O kadarçağırdım niçin duymadın?' diye Hilmi Beye serzenişte bulunuyor. "Gönülden isteyerek göndermeyince" "Bir kadın, bir çocukla Bediüzzaman'a at gönderiyordu. O da atla dağlara çıkıyordu. Bir gün kadın, içinden atı göndermek istemiyor. Çocukla atı gönderdiği zaman, Bediüzzaman atı kabul etmiyor. Bir daha da o atla dağa gitmiyor. "Belediye reisiyle ziyaretine gitmiştik" "Belediye reisimiz Adil Bey'in babası vefat etmişti. Rüyasında babasını görmüştü. Bana Bediüzzaman'a yardım etmek istediğini söyledi. Beraberce gittik. Belediye Reisi Adil Bey, diye takdim ettim. Bediüzzaman: 'Rüyamda Kuddusî Beyi (Kuddusî Akay) Adil Bey'in hem eniştesi, hem de dayı çocuklarıdır zâbit elbiseleriyle gördüm' dedi. "Adil Bey, yirmi beş lirayı Bediüzzaman'a hediye olarak vermek istedi. Bediüzzaman teşekkür ederek kabul etmedi. Adil Bey çok ısrar etti. Fakat Bediüzzaman teşekkür ederek kabul etmedi Çok fazla ısrarları üzerine Bediüzzaman yirmi beş liranın bir lirasını aldı. Kendisinin bezden ağzı büzmeli bir kesesi vardı. Kesesini açarak bir lira çıkardı ve Adil Bey'e hatıra olarak verdi. sh:»(s.136) "Vali Muavini Feridun Çayır'ın Babası Üstad'ın dostu imiş" "Kastamonu vali muavinlerinden Feridun Çayır'ın babası büyük bir âlimmiş. Babası ile Bediüzzaman eskiden tanışırlarmış, dost ve ahbaplarmış. Feridun Bey'i arzusu üzerine Bediüzzaman'a götürmüştüm. "Bediüzzaman ona: "Evinize geldiğim zaman, bana kapıyı açan siz değil miydiniz?' dedi.

"Aradan seneler geçmiş, belki rıkk-elli sene geçmiş. İzmir'de, çeşitli yerlerde memurluk yapmış, vali muavinliği yapmış, buna rağmen ilk girişte, tanışmazdan evvel Bediüzzaman hemen hatırladı." sh:»(s.137) ARAÇLI DELİ MÜMİN (MEYDANÎ) Efsaneler çok uzak zamanlara doğru uzayıp gitmektedir. Gas-Tumanna devrinden, Kastın nedir Moni'ye, oralardan Kastamoni, nihayet bu asırda Kastamonu... Bizim bahsini edeceğimiz efsane değil gerçektir, hikâye değil hakikattır. Bu kadim Anadolu beldesinin bir düzine ilçesi var. Bu ilçelerden birisi de Araç ismi ile söylenmektedir. Mümin... Deli Mümin... Mümin Meydanî.. Araçlı Deli Mümin... Mümin... ne güzel bir isim. İnanmış, iman etmiş, Müslüman bir kişi.. Fakat bizim Mümin, ismiyle pek müsemma değil.. Eşkiyalık, soygunculuk. Bunlar yetmiyormuş gibi bir kaç tane adam öldürmüş. iri yarı, çam yarması gibi, heybetli bir eşkiya... Kumar, içki Araçlı Deli Mümin'in günlük hayatının gayet normal işleri... Korkusuz, cesur bir insan. Bütün kötülüklerine, şerli işlerine rağmen, mert bir yüreğe sahip Araçlı Deli Mümin. Yiğit ve cesur bir insan. Kastamonu efelerinden bir namlı efedir Deli Mümin...

Kastamonu ve civarı halkı Araçlı Deli Mümin'in şerrinden bizar olmuşlardı. Herkes ondan şikâyetçi, herkes ondan rahatsızdı. Araçlı Deli Mümin'in esamesinin okunduğu yıllarda Kastamonu'da bir Ulu Sultan yaşıyordu. Bu gönüller Sultanı, kalblerde yaşıyordu. Vicdan ve gönüllere hakim olmuştu. Mektebini, medresesini gönüller üzerine kurmuştu. sh:»(s.138) Çamurdakileri tutup, temiz iklimlere götürüyordu. Vicdanların, imanların yangınında masumları kurtarmak için kendisini feda ediyordu, ateşlerin içine atıyordu. Vazifesi bu idi. Dünyaya gözlerini açtığı anda bu yüceler yücesi vazifenin şuuru ile doğmuştu sanki. Kastamun'daki gurbet günlerinde de, nice düşkünleri, düşmüşleri kurtarıyordu. Şefkatli eli herkese uzatıyordu. Bu yangından, bu kızıl alevlerden kimleri kurtarmamıştı ki? Elbette günün birinde bu şefkatli el, Araçlı Deli Mümin'in de imdadına ulaşacaktı. imanları kurtarıcısı, Sultan'ın ulu himmeti Araçlı Deli Mümin'in de gönlünü sarmıştı. Isınıyordu Mümin günden güne, İsminin gerçek müsemmasını bulacaktı Mümin. Çünkü Bedi Sultan, Deli Mümin'e nazar etmişti. Deli Mümin artık Veli Mümin olacaktı. Kastamonu'da Gönüller Sultanının hizmetine bakan Van yaylasının Yemen Bey'i de, bu hizmetin şerefi ile Emin Bey olmuştu. Seher vakitleri kalkar. Üstad'ının mütevazi evine gider, sobasını yakar, evini süpürür, hizmetlerini görürdü Emin Bey.. Yine böyle bir yüce hizmetin zevkiyle, bir seher vakti kalkmış gelmişti. Kapıyı açacaktı. Fakat karanlıkta kapı önünde bir karartı gördü. Az daha yaklaşınca bu karartının bir insan olduğunu farketti. Biraz daha yaklaşıp, baktı Emin Bey. Hayret hayret içindeydi Emin Bey...

Kapıda yatan, iki büklüm olmuş vaziyette, kıvranmış, uyuyanın Araçlı Deli Mümin olduğunu anlamıştı. Yine gözleri şimşek şimşek Emin Bey hayretler içinde kolundan tutup ayağa kaldırdığı Mümin'e soruyordu: "Sen ne arıyorsun burada? "Niçin geldin buraya? "Yine mi çok içtin? "Kimin kapısında kimin eşiğinde olduğunu biliyor musun?" Araçlı Deli Mümin nerede, hangi makam ve mevkide olduğunun şuurunu taşıyordu. Hangi eşiğe yüz sürdüğünü biliyordu. Ulu dergâhın idraki içindeydi. Araçlı Deli Mümin inleyen, yalvaran bir sesle konuşuyordu: "Ben tevbe ettim! "Bana dua edin! sh:»(s.139) "Beni de talebeliğe kabul edin!..." Emin Bey eski tabirimizle, umurdîde bir kimseydi. Çok görmüş ve geçirmişti. Bu sebepten hâdiseyi hemen Üstad'ının katına ulaştırdı. Gönüller Sultanı : "Beni kardaşım" diyerek Araçlı Mümin'i de almıştı yüce katına. Kabul etmişti. Mümin'i ulu kapıya.. Kurtulmuştu Araçlı Deli Mümin. İçkiden, kumardan, cinayetlerden elini eteğini çekmişti artık o. Çünkü Mümin'di artık. Kurtarmıştı Mümin'i yapgınlardan, mübarek el.. Gönüllerin Fatihi, milyonlarca Mümin'i kurtardığı gibi Araçlı Deli Mümin'i de kurtarmıştı. Kendisine talebe olarak kabul etmişti: Nur Talebesi....

sh:»(s.140) [] İbrahim Mırmır İBRAHİM MIRMIR l905'de İnebolu'da doğdu. Bediüzzaman'ı Kastamonu'da tanıdı. l943'de Denizli'de Bediüzzaman'la birlikte hapis yattı. l977'de Mekke'de vefat etti. "İnebolu'nun gül bahçelerinde dolaşıyorduk" Ak saçları gibi palabıyıkları da ağarmıştı. Yetmiş yaşlarında olmasına rağmen, yaşını pek göstermiyordu. Doğum tarihini sorduğumuzda l905 yılını söyledi. Sorduğumuz meseleleri pek cevaplandırmıyordu. Sadece gözlerinin içi gülüyordu. Şu inebolu, ne mübarek bir vatan parçasıydı. Bahar çiçeklerinin vatan sathını sardığı bir mevsimde, genç üniversiteli arkadaşlarımla İnebolu'nun gül bahçelerinde dolaşıyorduk. Bu seyahat ve ziyarette İnebolu'nun ak saçlı, genç ruhlu Nur Talebeleri ile beraber olmanın mutluluğuna ermiştik. Nur Risalelerinin o ebedî kuruluş reçetelerini tatbik edip, Anadolu'nun sinesine kök salan, o bahtiyar Nur Talebeleriyle dostluk ve arkadaşlık ettin mi, işte o zaman mutlusun, mesut ve bahtiyarsın! Bu mutluluk ile kanatlanmıştık arkadaşlarımızla.. Bu bahtiyarlıkla Ilgaz dağlarını bir turna gibi aşmıştık. Bu mesut iklimlerin insanlarıyla sarmaş dolaş olmuştuk. İnebolu Nur Talebeleri bizi kırk yıllık ahbap gibi karşılayıp ağırlamışlardı. Denizli hapsinde Bediüzzaman'a yâr olan, İnebolu, yâranı, yıllarca sonra bizleri bağrına basmışlardı. Bunlardan Çelebiler, Fakazlılar, Gülcüler, Ziya Dilek Beyler, Burgazlar, Salih Efendiler ve Büyük İbrahim gibi nur simalı, aydınlık çehreler..

sh:»(s.141) "Büyük İbrahim ismini nasıl almıştı?" Büyük İbrahim Mırmır Efendiye niçin "Büyük İbrahim" dendiğini sorduk. Sade ve sakin şunları söyledi: "Denizli hapsinde Üstad Hazretleriyle birlikte yatmıştık. Bir mahkeme dönüşü Üstad bana, 'Sen Büyük İbrahimsin' dedi. Fakazlı İbrahim Efendiye de Küçük İbrahim isimlerini verdi." O günlerden bugünlere bir çok şeyler anlatmak istiyordu. Ama anlatamıyordu. Gönülden konuşuyordu, kalpten anlatmak istiyordu. Gülen gözlerinden neredeyse yaşlar boşanacaktı. Bu esnada tatlı dille, hoş sohbet Ziya Dilek Bey söze karışıyordu. Büyük İbrahim'e: "Sus, sen anlatma, şimdi ben konuşacağım, sen benim anlattıklarımı tasdik edeceksin. Sen sadece dinle, anlattıklarımın doğru olup olmadığını söyle, tasdik veya tekzip et.." dedi. Büyük İbrahim, gülen gözlerle, "Peki.... peki..." diye kabul etti, kendisine yapılan teklifi. Kalın ak bıyıklarının altından gülüyor, yetmiş yaşındaki o mübarek gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Güldükçe gençleşiyordu o temiz ve saf kalbli Nur Talebesi. Biz ise bu saf insanın konuşmasını istiyorduk. Ne olursa olsun birazcık da kendisinin anlatmasını istiyorduk. Israrımızı cevapsız bırakmadı. Nur'un mübarek talebesi... Üstad'la ilk tanışması "l937 yıllarındaydı zannediyorum. Kastamonu'da bir hayvan alma işimiz vardı. Onu mesele yaparak gittim. İlk gittiğim gece bir otelde yattım. Sabahleyin Nasrullah Camii şadırvanında kahvecilik yapan Emin Efendi'nin yanına gittim. Beni Üstad'ın yanına götürmesini söyledim. Cevaben, 'Seydi Hafız var, onunla beraber gidersiniz' dedi. Onun olmadığını söyleyerek, 'hemen gideceğim' dedim.

"Üstad'ın yanına gittiğimde kitaplarıyla meşgul oluyordu. Risale tashih ediyordu. Yanına varınca Nazif Çelebi'yi sordu. 'Nazif ne yapıyor? Kitap vereceğim sana götürür müsün?' dedi. Ben de götürebileceğimi söyledim. Kalktı, kitapları aldı, bir çimento torbasına koydu. 'Bunları Nazif Efendiye götür' dedi. "Denizli hapsine gittiğimizde de bana Büyük İbrahim ismini verdi." sh:»(s.142) Bunları anlattıktan sonra yine gülen gözlerle bakıyor ve susuyordu. Üstad'a hakaret eden bakkalın başına gelenler O susarken bizim tatlı sohbetli Ziya Dilek bey hiç susar mıydı? "Bakın size bunun işini anlatayım" diye başladı yine söze... "Denizli Hapishanesinde bakkaldan bir alış-veriş yapmış. Bakkal kendisine kızmış 'Siz zaten doğru dürüst bir kimse olsaydınız buraya düşmezdiniz' diye hakaretâmiz konuşmalarda bulunmuş. Koğuşa üzgün ve mahzun bir şekilde gelen İbrahim Efendi başından geçeni anlattı. Şimdi ben dua yapacağım, siz de âmin deyin, diye bizim de duaya iştirak etmemizi söyledi. Ellerini açtı, başladı yalvarmaya: "Yarabbi, sen bu adamı da bizim yanımıza getir!' "Yaptığı duaya biz de can u gönülden âmin diyorduk. "Bir gün sonra bakal bir olaydan sonra, tevkif edilerek hapishaneye yanımıza gönderildi. Biz henüz bir şey demeye, bize yaptığı hakaretlerden dolayı buraya düşdüğünü söylemeye fırsat bile kalmadan emir gelmişti Üstad'dan: "Sakın, o adama bir şey demeyin, karışmayın!" Büyük İbrahim, bu anlatılanlara gülen gözlerle iştirak ediyor, baştaki anlaşma üzerine evet diye başını sallayarak kabul ediyor, teyit ve tasdik ediyor. Büyük İbrahim (Mırmır) hacca gitmişti. l7 Kasım l977 günü Mekke'de, Nur şehrinde mübarek ruhunu sahibine teslim etmişti.

sh:»(s.143) [] Dadaylı Halit Bey DADAYLI HALİT BEY (Halit Akmansü) Atâ Kulaksızoğlu'nun anlattıkları: Mustafa Runyun Hoca, l952'de İstanbul'da bulunan Bediüzzaman'ı Kastamonulu tüccarlardan Atâ Kulaksızoğlu ile ziyarete gittiklerini anlatmıştı. Bu bilgiler üzerine Atâ Kulaksızoğlu'nu Göztepe'deki evinde ziyaret edip, görüşüp hatıralarını dinlemiştim. Atâ Kulaksızoğlu bize şu bilgileri vermişti: "Babam Kastamonu'nun kazası Devrekârani'de müderristi. Rahmetli babam H. Osman Kulaksızoğlu l974 yılında 92 yaşında vefat etti. Üstad kendisine 'Seni medrese nâmına kabul ediyorum' demişti. l937 yılında askerlik yaptıktan sonra dükkân açtım. Harput'a pamuk almak için gitmiştim. l938 idi. Elazığ'da, Kastamonulu olduğumu öğrenince bana hürmet ediyorlar, 'Efendi Hazretleri sizin memleketinizde' diye sevgi ve alâka gösteriyorladı. Elazığ dönüşü Çaycı Emin Bey vasıtasıyla Üstadı ziyaret edip ellerini öptük. "Kastamonu Müftüsü Hazım Efendi, hoca Tevfik Efendi ve babam, Hüsnü Ballı'nın evine davete gitmişlerdi. Araba Pazarı semtinde karakolun önünden geçerken müftü, Üstad için "Zavallı âlim, adamcağız bir mumla karanlıkta burada oturuyor' diye bahsedince babam 'Bediüzzaman burada mı? Yarın ben ziyaretine giderim' diyor, 'Bediüzzaman altı aydır burada, yanına gidip de başına iş açma' diyorlar. "Hacı Tahir'in Hafızı nâmında dindar bir zat vardı. Ona müracaat ettik. 'Delâlet buyur, babamı Üstada götür' dedik. Arkadan, kale kapısı tarafından gittik. Üstad, babamı sarıklı görünce çok sevindi. 'Sen benim kardaşımsın, bütün dualarımda seni hissedar edeceğim' diye buyurdu. "Sonra babam bir kilim aldı, odasına serdik. Kat'iyyen kabul etmedi. Sonra, emanettir, deyince sesini çıkartmadı. Daha sonraki senelerde Ramazan ayında evi bastılar. Aradılar,

taradılar, 'İrticaya âit birşey bulunamadı' diye rapor tuttular. Bizim Devrekâni'deki evi de aradılar. Bizde sadece İslâm yazısı ile yazılmış eserler vardı. On sh:»(s.144) lara da dokunmadılar. Babam zaptı imzalamak istemişti. Denizli'ye gideken kilimi Üstad iâde etmişti. Babam yemek götürmüştü, sahura kadar Üstadla sohbet etmişlerdi. "Daha sonraki senelerde Üstad İstanbul'da iken, l952'de Mithat Çallı ile Fatih'teki Reşadiye Otelinde Üstadın ziyaretine gittik. Arabamızı Üstada verdik, şoförle İstanbul'un muhtelif semtlerini gezdiler... "Bir ara babam Emirdağ'a Üstadın ziyaretine gitmişti. Üstad babamla İstanbul'a kayısı reçeli göndermiş, 'Ahbaplarınızla taksim edersiniz' diye söylemiş. Fatih Başimamı Hafız Ömer Efendi, Ömer Nasuhî Efendi, Seyyid Şefik Efendi, Mithat Çallı ve Dadaylı Halit Beyi (Akmansü) babam dâvet etti. Babam Üstadın selâmlarını bildirdi. Reçeli taksim ederek dağıttı. Birer parça teberrüken yediler. "Üstad babama çok alâka ve iltifat ediyor: 'Altı aydın bir hoca gelip beni ziyaret etmedi. Seni kardeş kabul ettim' diyor. "Bir Kadir Gecesi, teberrüken Mevlâna Halid Hazretlerinin cübbesini giydiriyor. "Kastamonu'da Dadaylı Halit Bey (Akmansü), Araba pazarı semtinde Üstada yakın bir evde oturuyordu." [] İstiklâl Harbinin büyük kahramanlarından Kurmay Albay Dadaylı Halit Beyin (Akmansü) yeğeni Dr. Ziya Göğem. l98l başlarında vefat eden Dr. Göğem'in dayısı Halit Beyin hayat ve hatıralarıyla alâkalı olarak iki ciltlik eseri bulunmaktadır. soyismi olan Göğem, İstiklâl Harbinde Yunan Başkumandanının esir alındığı Uşak taraflarında bir köyün ismi olan "Göğem" adından gelmektedir. Dadaylı Halit Beyin Dr. Ziya Göğem'e mektubu Daha sonraki zamanda Atâ Kulaksızoğlu'nun verdiği bilgi ve tarif üzerine Dadaylı Halit Beyin yeğeni Dr. Ziya Göğem'in hanımını ve çocuklarını ziyaret ettim.

İstiklâl harbimizin muzaffer kumandanlarından olan Kurmay Albay Halit Akmansü hakkında kıymetli hâtıralar alarak tesbit ettik. Halit Bey, Ankara'daki Dr. Ziya Göğem'e yazdığı 24 Aralık l948 tarihli mektubunda şunları ifade ediyordu: l _________________ l. Risale-i Nur ve Bediüzzaman hakkında Türk Hakiminin Millet adına verdiği Kararlar, Ehl-i Vukuf Raporları isimli eserin Afyon kararıyla ilgili olan, ll2. sayfasında Dadaylılarla alâkalı olarak şu bilgiler bulunmaktadır: "Daday, Hasan Güranlı, Hakkı Güranlı, Hüsnü Güranlı hakkındaki mahkeme dosyası." sh:»(s.145) "Emekli öğretmen Hasan Beyi tanırsın. Onun büyük oğlu Dr. Hakkı Beyi de bilirsiniz. Hakkı Bey Sivas'ta doktordu. Bu tanışma sebebiyle Faik Bey mektubunda Hakkı Beyin mevkufen Ankara'ya sevk edildiğini bildiriyor. Babasının siyasî bir hadisesi buna sebep olmuş diyor. Aldığım malûmata göre, hadise şudur: Bediüzzaman Saidül'l-Kürdî Kastamonu'da dört seneden fazla ikamete memuren bulundu. O zamandan beri Emirdağ'da oturmaktaydı. Son zamanlarda serbest geziyordu. Aldığım malûmata göre, dinî propaganda yapması yüzünden yine hükümetçe tevkif edilmiş. Afyon'da muhakeme altına alınmış. Bazı taraftarları da tevkif olunmuş. Evinde araştırma yapmışlar. Bazı evrak ve mektuplar almışlar. Bunun neticesi olarak. "Bediüzzaman Bitlislidir. Birinci Cihan Harbinde bir Kürt alayına kumanda ederek Ruslara muharebe etmiş, yaralanmış, esir düşmüş, fıtraten gayet zekî, eski medrese tahsilini on iki sene yerine üç senede ikmal etmiştir. Dinî malûmatı gayet geniştir. Londra'daki Anglikan Kilisesinin suallerine cevap vermiştir. Gayet müttaki, zâhid, âbid, mücahit, fevkalâde cesaret-i medeniye sahibi bir zâttır. Riyazet-i bedeniye ile, ibadetle, dinî risaleler yazmakla, irşadatla ömrünü geçirir. Türklerin Gandi'si denebilir. Şâfiü'l-mezheptir.. "Hasan ve Hakkı Beyler de kurtulurlar. Fakat biraz üzüntü çekerler. Tolstoy demiş ki: 'Bir üniversiteli hapishanede yatmadıkça üniversiteyi ikmal etmiş olmaz. ' Biz orasına makam-ı Yusuf deriz. Karabekir Paşa yüzünden ben de burada bir gece mevkuf kalmış, siyasî birinci şubede isticvap edilmiştim... Bu izahatı verdikten sonra sizden ricam, Dr. Hakkı bey hakkında göz kulak olmanızdır. Hakkı, elmas gibi bir çocuktur. Babasının saflığı yüzünden

bir kahra uğraması onu ye'se düşürür..... Kendinize sûizan davet etmemek üzere, elden geldiği kadar Hakkı Beyin halâsına himmet sarf etmenizi yüksek vicdanınızdan beklerim. Meclis açık olsaydı, bazı tanıdık mebuslara..." İstiklâl Harbinin muzaffer kumandanı Halit Akmansü, yeğeni Dr. Ziya Göğem'e yazdığı l Nisan l948 tarihini taşıyan mektubunda ise şunları ifade ediyordu. sh:»(s.146) "Bediüzzaman şeyhlik iddiasında değildir. Nur risalelerinin birinde, 'Şimdi iman tehlikededir, tarikatla iştigal etme zamanı değildir. İmanı kurtarmaya çalışalım' der. Bütün risalelerinde buna göre yazı yazar. Bu da isbat ederki, Hasan Beyin tarikatçılıktan maznun olmasına ihtimal verilemez. Oğulları neden tevkif edildi. bilemiyorum. Gerek Hakkı, gerek Hüsnü vatanperver, halûk âkıl gençlerdir. Babalarına çok mütîdirler.... O gençlerin bu hasletine binaen, babalarına imtisâlen onunla muhabereye tevessül etmiş olmaları da hatıra gelir. "Bediüzzaman yetmiş altı yaşlarında, ihtiyar, riyazet-i bedeniye ile yaşar bir zâttır. On parası, silâhlı bir aşireti yoktur. Ondan bir darbe-i hükümet beklenemez. Fakat ne diyelim. Bizde devlet idaresinde vehim ve vesvese hükümran, İnkilâplar da bu vehim, zulmü davet eder. Bunun için âkılâne hareket etmeli, şu ve bu propagandaya, hissiyata kapılmamalı. En sâlimi, siyasetle iştigal etmemeli.... Yalnız, tahsiline sekte vereceğinden Hüsnü'ye, istikbaline bir sû-i zan tehlikesi sürüleceğinden hakkıya acıyorum. Sizce de başka bir teşebbüse, alâkaya lüzum yoktur. Ankara'da siyasî cereyan çoktur. Siyasî temaslardan çekininiz. Kendi vazifeniz ve güzel mesleğinizle meşgul olunuz..." Dadaylı Halit kimdir? İstiklâl Harbi kahramanlarından, muzaffer kumandanlardan Kurmay Albay Dadaylı Halit Akmansü hakkında Cemal Kutay'ın Bilinmeyen Tarihimiz isimli eserinin 4. cilt 249-25l. sahifeleri arasında şu bilgiler vardır. "Yunan Başkumandanı General Trikopis ve ikinci Kolordu Kumandanı General Dijennis ile On Üçüncü Tümen Kumandanı Albay Vandelis'le 39l subay, 4385 eri esir alan Beşinci Kafkas Tümenimizin komutanı, Erkân-ı Harp Miralayı (Kurmay Albay) rahmetli Halit Akmansü.

"Halit Bey l884'de Kastamonu'nun Daday ilçesinin Kelebek köyünde doğdu. Halit Bey, baba soyu olarak Hatip İsâ oğullarındandı. Annesi, Daday merkez kazasında Evniye medresesinin sahibi, devrinin tanınmış din ve ilim üstadlarından müderris Hüseyin Vehbi Efendinin kızı Necibe Hanımdı. "Kastamonu Askerî Rüştiyesi ve Bursa İdadîsinden sonra l903-l906' Mühendishane-i Berr-i Hümâyunu başarı ile bitirdi. l906'da sınıfının ikincisi olarak, mülâzım olarak orduya katıldı. l909'da kurmaylık ihtisasını başarı ile yaptı. 25 yaşında Kurma sh:»(s.147)

Yüzbaşı rütbesi ile Havran isyanı, Kerek ayaklanması gibi o tarihlerde imparatorluğumuzun başlıca dertli bölgelerinde hizmet gördü. Birinci Dünya Harbinde, Kanal seferinde, Irak cephesinde, Selmânıpak muharebelerinde, Altıncı Ordu Harekât Şubesi Müdürü olarak vazifesini başarı ile yaptı. l9l8 Temmuz'unda Almanya'ya gitti. Dönüşünde Altıncı Ordu Kurmay Başkanı olmuştu. Müterakede On Üçüncü Kolordu Erkân-ı Harbiye Reisi olarak, millî mücadelenin en buhranlı ve tehlikeli hadiselerinden Ali GAlip ihâneti ile, İntellijans Servisinin ünlü kişisi Binbaşı Noıell'in tahriklerini tasfiye eden cesareti, himmetli Halit Bey gösterdi. İstiklâl Savaşımızın ilk senelerinde hayatî değeri olan ve teknisyen kadrusu tamamene yabancılardan ibaret şömendöferleri 'Demiryolları Umum Müdürü' olarak başarı ile idare etti. Daha sonra bu vazifeye ve Nafia Vekâletine gelen rahmetli Behiç Erkin, hâtıralarında Halit Bey için 'Hiçbirimiz onun yaptığını yapamazdık' diyor. "Sakarya'da üçüncü, Büyük Taarruzda Beşinci Kafkas Tümenleri komutanı olarak, cephenin en tehlikeli mihraklarında dövüştü. "Zaferden sonra Halit Beyl, memleketi olan Kastamonu'dan milletvekili seçilerek siyâsi hayata girdi. "Halit Beyin politika faaliyeti, müstakil, hür fikirli, temel meselelerde kanaat sahibi bir insanın mert, cesur, pervâsız tecellîleriyle doludur. Demokrasiyi, cumhuriyetle beraber kurmak fikrinin tatbik arzusu olan ve çatısında millî mücadele öncülerinin büyük kısmını toplayan Terakkîperver Cumhuriyet Fırkasına Halit Bey de katıldı. Fırkanın mahkeme

kararıyla kapatılma hadisesinin de etkisi ile olacak, benimsediği yoldan gayrısında o günlerini politikasını bulamama idraki içinde l6 Ocak l929'da isteği ile askerden ayrıldı. Kadıköy'deki evine çekildi. Henüz 45 yaşındaydı. "l0 Şubat l854'e 69 yaşında hayata gözlerini kapadı." Dr. Bnb. Hakkı Güranlı Bey İstiklâl harbinde Yunan Başkumandanı Trikopis'i esir eden Dadaylı Halit Akmansü ve Devrekânili Atâ Kulaksızoğlu'nun Bediüzzaman'la alâkalı hatıralarında ismi ve bahsi geçen, l948'de Afyon hapsinde bulunan Dr. Bnb. Hakkı Güranlı Beyefendi ile ilgili olarak Rahmi Erdem bize şu mektubu yazmış bulunmaktadır: "Muhterem Necmettin Bey, "28 Aralık l98l tarihli Yeni Nesil'de yayınlanan,'Röportaj-Araştırma ve İnceleme' yazısında, Türk ordusunun kahraman subaylardan Dadaylı Halit Akmansü'nün mektuplarında bahsi geçen Dr. sh:»(s.148)

Hakkı Güranlı ismini görünce hayalim l960 yıllarını ister istemez gitti. Yirmi iki senedir aramızda olmayan isimsiz bir Nur talebesine vesile-i rahmet olması ümidiyle bu mektubu size yazmayı vazife telâkki ettim. "Dr. Bnb. operatör Hakkı Güranlı beyle l960 senesinde Çorlu'da Kolordu Askerî Hastahanesinde tanışmak nasip oldu. Ben o sene V.Kolordu da vatinî vazifemi ifa ediyordum. ankara'dan Salih Özcan haber göndermiş. 'Dr. Hakkı Bey Çorlu'ya tayin oldu, onunla tanışın' diye. "Bir gün mesai saatinin bitiminde servis arabasıyla şehre avdetimizde, muayenehanesine giderken yolda karşılayıp tanıştık. Fevkalade mütevazi, halim selim, kibar bir zâttı. Büyük bir yakınlık ve muhabbetle bizi karşıladı. Hemen geçmişten, hatıralardan bahsettik. Babasının emekli bir öğretmen olduğunu, Hazret-i Üstadın Kastamun'daki ikameti

esnasında ona intisabı ve Nur'lara hizmeti olduğunu, kendisinin askerî Tıbbıyide son sınıfta okurken, Mülkiye mektebinde okuyan kardeşi ile birlikte Hazret-i Üstada bir sevgi ve bağlılık mektubu yazdıklarını, bu mektup üzerine Afyon Mahkemesine sevk edildiklerini, ilk sorgularından sonra Allah'ın lütfu üzerine serbest bırakıldıklarını ifade eden Dr. Bnb. Hakkı Beyle, mukayyed askerlik şeraiti içinde, hastalık münasebetiyle iki-üç defa görüşebildim. "Yalnız hastanede hastalarıyla harika bir şefkat-i İslâmiye ile ilgilendiğini müşahede ettiğim ve hattâ geceleri âcil hallerde kendisine müracaat eden sivil hastalarına dahi askerî hastanenin ameliyathanesini açıp gerekli tıbbî müdahâle ile onların hayatlarının kurtulmalarına büyük bir nezaketle vesile olan Dr. Hakkı Güranlı Beyin, terhisimizden tahminen bir ay sonra l960 yılının Haziran veya Temmuz aylarında Çorlu'dan bana postalanan bir mahallî gazetede Çorlu-İstanbul yolunda çocukları ile birlikte bir trafik kazasında Allah'ın rahmetine kavuştuğunu ve Çorlu'luların büyük bir alâkası ile son vazifelerini ifa ettiklerini büyük bir teessürle okumuştum. Ruhuna binler Fatiha'lar." sh:»(s.149) [] Tahsin Aydın TAHSİN AYDIN (l9l7-l98l) 1917'de Siirt'in Tillo nahiyesinde doğdu. Peygamber Efendimizin amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen Fakirullah'ın torunudur. Sultan Memduh'un oğlu Nur Hamza dedesidir. Babası eski Siirt meb'usu Şeyh Nasreddin'in oğlu Şeyh Tevfik'tir. Şark sürgünlerinden olarak Kastamonu'da bulunurken, Bediüzzaman'ı tanıyıp hizmetinde bulunmuştu. Kastamonu Lâhikası'nın l8. sayfasında ismi geçmektedir. l98l'de Urfa'da vefat etmiştir. Görüşmemiz mülakat tarzında oldu. Marifetnâme'nin yazarı İbrahim Hakkı'nın müridi. Tillo'da medfun Fakirullah lHazretlerinin evlâtlarından oluyorsunuz. Tillo'dan Kastamonu'ya niçin gitmiştiniz?

Aile ve akrabalarımızla bizi l938 yılında Kastamonu'ya sürgün olarak göndermişlerdi. Kastamonu'nun hangi mahalle ve semtinde kalıyordunuz? Kastamonu'nun Hepkebirler Mahallesinde oturduk. Üstad Bediüzzaman'la nerede tanıştınız? Evine ziyaretine gitmiştim. Elini öpmek şerefine erdikten sonra, her gün yanına hizmetine koştum. Üstad Bediüzzaman nerede ve nasıl bir yerde oturuyordu? Kira ile, karakolun karşısındaki bir evde oturuyordu. Bizim gibi o da göz altında bulunduruluyordu. Hemen her gün ikindi namazından evvel gider, beraber namaz kılardık. Akşama kadar kalırdım. Bazan yemek yediğim de olurdu. Bir kere ikindi namzından sonra kalkmıştım. Feyzi ve Emin de vardı. Oturmamızı söyledi. Bize ikramlarda bulundu. Bize terayağı çıkarttı. Kastamonu'nun kabağı meşhurdur. Kabak çıkarttı. Somun ekmeği getirdi. Yemeği üçe böldü, bir tahta masanın üzerinde Kur'a çekti. 'Haydi başlayın' dedi. Birlikte yedik. Baktık, kapı çalındı. Emin'e 'Git kapıyı aç dedi.birisi, elinde iki ekmek, biraz kabak,birazda tereyağı ile geldi. Üstad bize, Bakın, işte sizin burada rızkınız var. Bunlar size geliyor" dedi. "Siz Nur hizmetinde bulunduğunuz için buradan istihkak geldi" diye buyurdu. sh:»(s.150) Hizmetinde bulunan talebelerden isimler verir misiniz? Mehmed Feyzi, Emin Hilmi ve Taşköprülü Sadık. Ayrıca civardan gelenler de olurdu. İnebolu'dan bir çok kimseler, bu arada baba-oğul Çelebi'ler vardı: Selâhaddin ve Nazif Çelebi. Üstadın hizmetinde bulunurken risale de yazdınız mı? Çok yazı yazdık. Bazan tashih işlerinde çalışırdım. Bazan kendi söyler, biz de yazardık. Çalışırken bize çay ikram ederdi. Üstadın evi tahtaydı. Bazan evindeki bir deliğin ağzına fare gelirdi. "Bak, yemek istiyor" diye, ne yiyorsa, ondan bir parça da farenin deliğinin yanına kordu, fare onları yerdi. Ne yerse fareye de illâ ikram ederdi, "Bu bana ders veriyor" derdi. Üstada gittiğiniz zaman bir şeyler görüyor muydunuz? İkramda bulunuyor muydunuz?

Üstad hiç hediye kabul etmiyordu. Bir defasında biraz rahatsız olmuştu. Evde memleketimizin meşhur yemeklerinden perdeli pilav yaptırdım. Gördüğümde "Bu nedir? Sen benim hiç hediye kabul etmediğimi bilmiyor musun?" deyince, "Efendim, bu Fakirullah Hazretlerinin hediyesidir" diye cevap verdim. O zaman "Keçeli, keçeli" diyerek yemeği kabul etmişti. "Fakirullah olunca ben geri çeviremem" dimişti. Bu yemekten bir hafta sonra bana: "Yahu, bu yemek çok hoştur, bir hafta kadar bana yetti" demişti. Kastamonu Belediye Reisi sık sık Üstadı ziyaret ediyordu. Vali Mithat Altıok da Üstadla görüşmek istemişti. Fakat Üstad onu kabul etmedi, 'Ben validen birşey istemiyorum' diyordu. Belediye Reisiyle sık sık görüşürdü. Belediye Reisi Nur talebelerini de severdi. Üstadın yanına gelen, şapkayla içeri girmezdi. Biz de usûlen külâhla giderdik. Bir gün külâhımı evde unutmuştum. Yanına başı açık girmiştim. Yedek bir sarığı vardı, onu başıma koydu ve öylece birlikte namazı kıldık. Bir kere de Mevlânâ Halid Hazretlerinin cübbesini bana giydirdi. "Bunu bana hapishane müdürünün hanımı Asiye hediye etti" diyordu. Kastamonu hapishanesinin müdürü Tahir Bey, Mevlâna Halid'in talebelerinden Küçük Âşık Mehmed'in torunlarından Asiye Hanım'ın kocasıydı. Kastamonu'da Üstad Bediüzzaman'ın kaldığı evin az ilerisinde, İstiklâl Harbi kahramanlarından, Yunan kumandanını esir alan, Kurmay Albay Dadaylı Halid Beyin (Akmansü) evi vardı. Halid Beyin kızı ise fabrikatör Hamdi Beyin hanımıydı. Bu hanım yanında bir başka hanımla birlikte Üstadın ziyaretine gelmişlerdi. Halid Beyin kızı da Üstada bir tabak muhallebi getirmişti. Ayrıca bir zafın sh:»(s.151) içinde babasının gönderdiği bir miktar para vardı. Paranın miktarını bilmiyorum. Üstad bana hitaben, "Benim dişlerim düşmüş, iyice anlatamıyorum, sen arada vasıta ol ve anlat" demişti. Halid Beyin kızı, "Talebelerine vermek üzere bir miktar para ayırmışım" dedi. Üstad ise, "Hanım kızım, evet, Halid Bey benim ahiret kardeşimdir, kahraman askerlerdendir. Fakat para almak bizim âdetimiz değildir. Bizim bu âdetimiz bozulmasın, buna sen sebep olma!" diyerek, paraları almadı ve kabul etmedi. Halid Beyin kızı çok ısrar etti. Bunun üzerine Üstad, "Bak hanım kızım, Halid Beyin hatırı için bu tatlıyı kabul ediyorum. Fakat parayı kabul

edemem. Bu âdetim değildir. Bu âdetimizi bozmaya sen sebep olma" diyerek Halid Beye tekrar tekrar selâm gönderdi. Şevket Bey ve Ahmed Hamdi Akseki Kastamonu'da Üstadın komşusu Şevket isminde bir zat vardı. Bu zat Üstadın komşusu olmakla beraber, hiç Üstadın ziyaretine gelmemişti. Kendisi tüccardı. Görüşmemizde şunları anlattı: "İstanbul'a iş için gittiğim zanan, tatil için Yalova'ya da gitmiştim. Yalova'daki bir otelde çok kalabalık ziyaretçilerin gelip gittikleri bir oda dikkatimi çekmişti. Sorduğumda bana Aksekili Ahmed Hamdi Efendi olduğunu söylemişlerdi. Ben de ziyaretine gittim. Elini öptüğümde nereli olduğumu sordu. Ben de 'Kastamonuluyum' dedim. Bana hemen yer göstererek oturttu. Ziyaretçiler azalınca bana, 'Kastamonu'da bir zat vardır, seni onunla hiç görüştün mü?' deyince hiç görüşmediğimi söyledim. Komşumuz olduğunu, fakat hiç görüşmediğimi söyledim. Hamdi Efendi bana 'Hata etmişsin, hata etmişsin' diye sitemler etti. Benim, Bediüzzaman'ın komşusu olduğum halde hiç ziyaretine gitmediğime teessüfler ederek, Üstadı çok medh ü sena etmişti. Ben Aksekili'den bu dersi alınca, Kastamonu'da doğru Tahsin Aydın'a gittim ve beni Bediüzzaman'a hemen götürmesini rica etmiştim." *** Tahsin Aydın, tüccar Şevket Beyi alıp Üstadın evine götürmüş, ziyaret etmişler, ellerini öpmüşler. Tahsin Aydın, Üstadın ziyaretine gelenler arasında Ayasofya Camiinde Üstadın vaazını dinlemiş olan Nusret isimli bir zâtın da bulunduğunu anlatıyordu. Bu zat da Ayasofya Camiinde Bediüzzaman'ın yaptığı konuşmanın çok muhteşem olduğunu söylemişti. sh:»(s.152) [] Nadir Baysal NADİR BAYSAL

l926' da Bitlis'in Mutki kazasında doğdu. Buban aşiretine mensuptu. Eskiden Medrese usûlü yapılan Arapça tahsil gördü. Cumhuriyetin ilk senelerinde şapkaya muhalefet gerekçesiyle, aşiretçe, Bediüzzaman'ın da gözaltında bulunduğu Kastamonu'ya sürgün edildi. Bediüzzaman'ın eskiden oturduğu eve ailece yerleştirildi. O zaman on iki-on üç yaşlarında bir çocuk olduğundan, şüphelenilmediği için Bediüzzaman'a sık sık uğruyordu. Günlük ihtiyaçlarına yardım ediyordu. Nadir Baysal hatıralarını şöyle anlatıyor: "Üstadın hizmetine çocuk olarak başladım" "Kastamonu'ya l939 senesinde nefyedildik. Gittiğimizde Üstad Kastamonu'da idi. Mayıs ve Haziran ayı sonları idi. Ben o zaman l2 yaşlarında idim. Oraya ilk vardığımızda Çaycı Emin ile tanıştık. Kastamonu'ya muhacir olarak gittiğimiz için, başta Üstad olmak üzere, Çaycı Emin ve diğer Ağabeyler bize sahip çıktılar ve hâmimiz oldular. Bir-iki ay çarşı içinde kirada kaldık. Üstad Kastamonu'ya geldiğinde ilk ikamet ettiği ev münhal idi. Çaycı Emin, evin boş olduğunu hatırlatmasıyla ve Üstadın tavsiyesi üzerine bu eve yerleştik.Dokuz sene kirasız olarak Üstadın bu ilk evinde mukim olma şerefine nail olduk. Bu ev mahalle kenarında sakin bir yerde kaldığı için uygun görülmeyerek, Üstadı karakolun karşısında kolayca gözlenebilmesi için başka bir yere ikamet mecbur etmişlerdi. "Babam Üstadın yanına sık sık giderdi. Babam ona 'şeyh' diye hitap ederdi. Fakat Üstad 'Ben şeyh değilim, hocayım' diyerek hitabı tashih ederdi. Babam bize 'Bu Molla-i Meşhurdur. Çok değerli bir zattır' diyordu. Babam bunu daha evvelden mi, Kastamonu'ya geldikten sonra mı öğrendi bilemiyorum. "Çaycı Emin'in yanında çırak olarak çalışıyordum. Çocuk olduğum için şüphe çekmediğimden, Üstadın yanına sık sık gider, mektup atma, çamaşır yıkama, ekmek götürme gibi hizmetleri görür sh:»(s.153) düm, mektupları gayet rahatlıkla postalardım. Dışardan gelen Üstadın bazı ziyaretçilerini, dikkati çekmeyecek şekilde mahalle arasından, Topçu Camiinin yolundan dolaştırarak, Üstadla görüşmelerine zemin hazırlardık. Mezkûr yoldan gittiğimizde karakola görünmek mevzubahis olmazdı. Çaycı Emin ile Mehmet Feyzi Ağabeyler devamlı Üstadla görüştükleri için ünsiyet peyda ettiklerinden, pek müdahale edilmiyordu. Fakat bunların ve benim gibi çocukların haricinde Üstadın yanına gitmek kat'iyyen mümkün değildi.

"Bir defasında Üstadın yanına uğradığımda ikindi namazını bitirip duada bulunurken ben de iştirak ettim ve birlikte dua ettik. Kapıyı açma usûlünü bildiğim için Üstadın içeri girdiğimden haberi yoktu. "Yine o tarihlerde Fahri Enis adında bir muhacir Kastamonu'ya nefyedilmişti. Bu muhacire ücret karşılığında su taşırdım. Suyu getirdiğim çeşme, Üstadın evinden l00-l50 metre, Fahri Beyin evinden de 2-3 km'lik uzaklıkta idi. Bir ağacın iki ucuna takılmış iki tenekeyi su ile doldurup omuzumda götürürken, Üstadın evinin önünden geçiyordum. Ben Belediyenin önüne çıktığımda Üstadın evi görünürdü. Gözüm daima pencerede kalırdı. Tam pencerenin önünden geçerken Üstad başını çıkarır, hal-hatır sorardı. Üstad bu halime çok acırdı. Ben de Üstadı görme hevesiyle yorgunluğumu kaybolmuş hissediyordum. Bir-iki defa da çeşme başında bizzat kendisini ibrikle su doldururken gördüm. "Ağabeyim Bişar da daima Üstadın yanına gider, gelirdi. Tabii ki o benden büyük olduğu için idrak seviyesi daha yüksek idi. Ağabeyim askere giderken tekrar yanına uğradı. Üstad kendisine 'Namazını devamlı kıl. Ben sana dua ederim. İnşaallah sıkıntı çekmezsin' diye teminatta bulundu. l94l senesine isabet ediyordu. O sıralarda kıtlığı andıracak bir vaziyet vardı. Ağabeyim Zonguldak'ta askerlik yaptı. Bu kıtlığa rağmen, ağabeyim hiç sıkıntı çekmemiş ve alayda nişancı olarak sevilmişti. "Ağabeyim terhis olup geldiğinde Üstadın ziyaretine gitti. Üstad kendisini salonda karşıladı ve kucakladı. O an için üç tane misafiri vardı Üstadın. Misafirlere 'Bu benim hemşehrimdir, askerden geliyor' dedi. Üstad misafirlerle sohbet ediyordu. Mevzuun ne üzere olduğunu bilmiyorum. Üstad birden bire karşısındaki rafta Kur'ân'ı göstererek 'Benim yanıma bunun için gelen baş ve göz üzerine; başka maksatlarla kimse gelmesin. Ben muskacı ve şubu değilim' dedi. Adamlar da kalkıp gitti. sh:»(s.154) "Boynu büküklerin hâmisi idi" "Ağabeyimin ifadesine göre, bir gün komşumuz komiser emeklisi Süleyman 'Evimize su sızıyor' diye resmî şikâyette bulunmuş, Güya sızma bizim oturduğumuz evden oluyormuş. Ben bunun üzerine meseleyi Üstada anlatmak için gittim. Gittiğimde Üstad beni kapı önünde karşıladı. Ben meseleyi kendisine anlatınca 'Zaten senin telâşlı olarak geldiğini anladım. Sen git, mahalle muhtarı Çarıkçı İhsan Efendiye l söyle, yanıma gelsin' dedi. Ben de İhsan

Efendiye söyledim. 'Başüstüne' diyerek Üstadın yanına gitti. üstad kendisine tenbihde bulundu. 'Söyle Süleyman'a, bunlara karışmasın.' İhsan Efendi de Süleyman'ın yanına giderek, 'Sen bu ladamlara karışma' diyerek tenbihte bulundu. Oradan bize gelerek 'Siz rahatınıza bakın. Kimse size dokunamaz. Ne müşkilâtınız olursa ben buradayım' deyip bize tesellî verdi. Neticede keşif de geldi. Haksız da Süleyman oldu. Bunu şimdi anlıyorum ki, Üstadın duasına mazhar olduk. Ve anladım ki, Üstadın şefkati muazzam bir derecede idi. Daima düşkün ve boynu büküklerin hâmisi idi. Üstadın sîret ve sureti "Üstad Kastamonu'da olduğu müddetçe daima evde kalırdı. Yalnız Cuma veya Pazar günleri Kastamonu'nun kuzeybatısına düşen Karaçamlığa doğru gezmeye giderdi. Bu âdetini hemen hemen her hafta tekrar ederdi. Giyinişi pek sade idi. Bezden bir gömlek, şaldan bir pantolon. Pantolonun yünden olma ihtimali kuvvetli idi. O zamanki tahminime göre, boyu l.70 civarında idi. Bakışı gayet mütevaziydi. Nuranî, buğday rengi bir simaya sahipti. Bakarken insanın iç âlemine huzur doldururdu. Şefkat ve merhamet menbaıydı. "İkamet ettiği ev Araba Pazarı civarında, karakolun karşısına düşüyordu. İki katlı olan evin alt katı odunluktu. Tahta merdivenle salona çıkılırdı. Salonun merdiven tarafı açıktı. Salon kapısının arkasından mandalla ip takılıydı. Kapı açma usûlünü bilmeyenler kapıyı çaldıklarından, Üstad isterse kapıyı açardı. Ama biz açma usûlünü bildiğimiz için, çalmadan içeri girerdik. Oda tahminen 3x3 büyüklüğünde idi. Hatırladığım kadarıyla, bir kilim seriliydi. Herhalde bir de sedir vardı. Gördüğüm tarihlerde tahminimce 60-65 yaşları civarında idi. Saçları tamamen beyaz, yüzü sakalsız ve daima traşlıydı. Başında sarı renkte olduğuna kuvvetle ihtimal verdiğim bir sarığı hayal-meyal hatırlıyorum. Ekseriya haşlanmış yumurta ile geçinir, et gıdasının yumurtada mevcut olduğunu söylerdi. _______________________ l. Çarıkçı İhsan Efendi Üstadın sadık bir dostu idi. Kendisine devamlı uğrar, hal ve hatırını sorar, hayır duasını alırdı. sh:»(s.155)

"Üstada hizmetimin bereketi"

"Benim akranlarımın kötü yollarda olduğu ve bu çeşit hareketlerin meziyet sayıldığı o zamanki Kastamonu'da, benim, bu sû-i ahlâka girmediğimin tek sebebinin Üstad Hazretlerinin duası olduğunu derk ettim. Bu duanın feyziyle idi ki, askerlik döneminde oruç yasak edilmesine rağmen, bir gün dahi orucumu yemedim. Üstadın duasına mazhar olduğumdan, Cenab-ı Hhak bölük yüzbaşıma beni sevdirmişti. Bana müsamahakâr davranırdı. "Dikkat çekmeyecek şekilde yapılması gereken bir iş bana verilirdi. Ben de seve seve yapardım. Bir gün kahvede Mehmet Feyzi, Çaycı Emin ve hatırlayamadığım bir kişi oturuyorlardı. Beni çağırdılar, 'Git, hanın yanında bir dükkân var. Eskiden kalma sarı kâğıtlar bulunur. Al, gel' dedi. Ben de ne için istediklerini bilmediğim o kağıtları alarak getirdim. Denizli hâdisesi "l943 senesi Ramazan ayı idi. Üstadın evine doğru gidiyordum. Kunduracılar çarşısında onu fayton içerisinde, yine başında sarık, Adliyeye doğru götürdüklerini gördüm. Çaycı Emin, Mehmet Feyzi ve toplam 22 kişi olmak üzere cezaevinde l5 gün kaldılar. Üstad içeride kalmadı. Polis nezaretinde eve döndü. On beş gün sonra hepsini Denizli Mahkemesine naklettiler. O zaman öyle bir korku havası ortalığı istilâ etmişti ki, Üstadla görüşenlere sanki bir suç işlemişler gibi bakılır olmuştu. Bazıları evinden çıkamaz hale gelmişti. "O zaman Ramazan ayı, hatırladığım kadarıyla, Eylül ayında idi. Ertesi sene Mart veya Nisan aylarında ben Nasrullah Camii karşısındaki Çaycı Emin'in yazlık kahvesinde çalışıyordum. Hava serin olduğu için ocağı yakmıştım. Müşteri seyrekti. Baktım birisi camiin karşısındaki levhalara dikkatle bakıyor, elinde de birşeyler yazıyordu. Sonra geldi, oturdu. 'Bu Çaycı Emin'in kahvesi midir?' sorusuna 'Evet' diye cevap verdim. 'Emingili bırakacaklar. Duydunuz mu?' dedi. Ben de inanmamış gibi, 'Bunlar şimdiye kadar idamlık idiler' dedim. O da 'Ben ve üç arkadaşımla birlikte hükûmet tarafından bunların kitaplarını üç ay zarfında geceli-gündüzlü eh-i vukuf olarak tetkik ettik. Eserlerinde hiçbir suç unsuru olmadığına rapor verdik. Yakında beraat olacaklar. İnşaallah' dedi. Hatırladığım kadarıyla, adı Yusuf idi. Bir hafta sonra gelen mektupta hakikaten müzakereye kaldıklarını ve yakında beraat edeceklerini bildiriyorlardı. Aynen öyle de oldu. sh:»(s.156) "O zaman Mehmed Feyzi'den hatırımda kaldığına göre, altı çuval eser götürdüler. Yine hatırımda kaldığına göre, o zaman Denizli maznunları altmış üç kişiydi. Kastamonu ve

civarından 23 kişiydi. Bunlar 63 kişiye dahil idiler. Beraatten sonra Kastamonulular Üstadın tekrar Kastamonu'ya gelmesini istediler. "Komiser Üstadı takipten vazgeçti" "Kastamonuda-Üstadın kaldığı zaman-iki valinin devresine rastladım. ilki Avni Doğan olacak herhalde. Üstadla aralarında bazı haller olmuşsa da, ben onları hatırlayıp ifade edemiyorum. İkincisi de, Mithat Altıok devresiydi. O zaman taharrî memuru Saffet Bey, Üstadı en çok takip edenlerdendi. "Bir gün Valinin siyasi komiseri Avni Bey kahveye geldi, oturdu. Kahve içerken Çaycı Emin'e dönerek gülümser bir tavırla başından geçenleri anlatmaya başladı. 'Bu gece başıma bir hal geldi. Ben Hocanın kitaplarını veyahut herhangi bir halini suç üzere yakalama plânını yatağımda düşünüyordum. O anda farkına vardım ki, karnım acaip şişti, nerede ise patlayacaktım. Bunun neticesi hareketimin yanlış olduğunu anladım ve dönüş yaptım. Hemen karnımın şişliği indi. 'Bunları Valinin siyasi Komiseri Avni Bey bizzat anlatırken, ben de bizzat dinledim. Bundan sonra samimiyetini ifade etti. "Yine iki polis Üstadı çok rahatsız ediyorlardı. Bunların ikisi de meçhul bir hastalığa yakanarak Ankara'ya tedavi için gönderildiler. Dönüşlerinde Kastamonu hudutlarında Ilgaz Dağı mıntıkasına yaklaşınca tekrar o hastalık kendilerinde belirmeye başlamış. Bu polislerin âkibetinin ne olduğunu bilemiyorum. "Kastamonu hiddete geldi" "Üstad Kastamonu'dan ayrılırken takvim yaprakları l943 senesini gösteriyordu. Üstadın gidişinden bir müddet sonra zelzele olayları başladı. Kaleden taş yuvarlanarak düşen bir evin içinde yedi kişi öldü. Tosya kazasında 600-700 kişi hayatını kaybetti. Üstadın yeğeni Fuat "Üstadın kardeşi Abdülmecid'in oğlu Fuat'ı Üstad çağırarak Kastamonu'ya getirtti. l5 gün kadar yanında alıkoydu. Bu on beş gün müddetinde ben Üstadın yeğeniyle mütemadiyen görüşür ve kendisini alarak kahveye getirirdim. Kastamonu'yu gezdirirdim. Yeğeni o zaman lisede okuyordu. Fuat, 'Amcam okumama razı değil'

sh:»(s.157) diyordu. Sebebini ise açıklamadı. On beş gün kaldıktan sonra Üstad izin verdi, ikamet ettiği yer olan Ürgüp'e gitti. "Hatırladıklarım bunlardır. Mübalağa ve fazla söz söylemekten Allah'a sığınırım." sh:»(s.158) [] Abdullah Yeğin ABDULLAH YEĞİN Abdullah Yeğin, henüz bir ortaokul talebesi iken Bediüzzaman Said Nursî'yi ziyaret edip elini öpmüş ve talebesi olmuştu. Bediüzzaman ona "Nurcuların Abisi" diye iltifat ederdi. Bediüzzaman'ı Kastamonu'ya l936 senesinde sevketmişlerdi. Onun bütün hayatı boyunca kaderin sevki ile gezdirildiğini görüyoruz. O, sıla ile gurbeti kendi gönlünde birleştirmişti. Bu sebepten dolayı nereye sürülmüşse, orayı da bir vatan parçası olması dolayısıyla hoş karşılıyordu. Kastamonu'da l943 yılına kadar kaldı. Bu yıllarda İnebolu, Taşköprü, Daday ve Araç gibi kazalardan İslâmiyeti öğrenmek isteyenler, ecdadına, an'anelerine bağlı insanlar Bediüzzaman'ın etrafında halkalandılar. İşte o tarihlerde Abdullah Yeğin de, henüz küçük bir talebe iken, bu fedakârlar kadrosuna dahil oldu. Bediüzzaman'ın mektuplarında "Araçlı Abdullah" diye ismi geçer. Nur Risalelerini okumaktan dolayı başından geçen hâdiseler roman çapındadır. Bu hatıralar belki bizim yapamadığımız böyle bir çalışmayı da kapı açar ümidindeyim. Onun kadar mahkeme huzuruna çıkmış çok az kimse vardır. Nur davaları sebebiyle Urfa, Gaziantep, Ankara ve Adana hapishanelerinde aylarca yatmış, davaların hepsi de beraat ile neticelenmiştir. Uzun yılların çalışma ve araştırmalarının neticesi olarak "Yeni Lügat" isimli kıymetli bir de eseri vardır. İlk görüşme

Abdullah Yeğin hatıralarını kendisi kaleme aldı. Şöyle anlattı: "Kastamonu Lisesi, orta kısım ikinci sınıftayım. (l940-l94l), Üstad'ın kiraladığı evin sahibinin ve bize gelen zatların sitayişle bahsetmeleri üzerine bende onu görmek ve ziyaret etmek arzusu sh:»(s.159) uyandı. Onun hakkında duyduklarım, büyük bir zat olduğu, hediye kabul etmediği ve herkesi ziyaretine almadığı şeklinde idi. "Bir gün okulda teneffüs esnasında sıra arkadaşım Rıfat'a bu konuyu açtım. 'Burada çok kıymetli bir hoca varmış' deyince arkadaşım, 'Ben onu tanırım, evi bizim evin karşısındadır. Çok iyi bir kimsedir. Beraber seninle gidelim. Ben bazan ona gidiyorum' dedi. "Münasip bir vakitte birlikte gittik. "Kapıyı çaldık. Kapı açıldı. Yukarı çıkarak sağdaki ilk kapıdan odasına girdik. Evvelâ Rıfat, sonra ben elini öpüp oturduk. Karyola gibi yüksek bir divanın üstüne oturmuş, dizlerine yorganı çekmiş, geriye doğru yaslanmıştı. Elinde bir kitap vardı. Saçları kulaklarının hizasına kadar gelmişti. İnce gözlüğünün üzerinden bize bakarak, 'Sefâ geldiniz' dedi. Arkadaşımdan beni sordu. O da 'Benim mektep arkadaşımdır' diye beni tanıttı. İsmimi sordu. Çok iltifat etti. İslâmiyetten, imanın güzelliğinden, ölümden, âhiretten bahsetti. Bir müddet sonra yanından ayrıldık "Çok mütevazi idi" "Başka bir gün yine ziyaretine gitmiştim. Çok mütevazi, çok engin gönüllü bir insandı. "Tevazuundan dolayı bana öyle geliyordu ki, çok şey bilmiyor. Çünkü hep bizim bildiğimiz şeyleri anlatıyordu. "Allah'ın birliğinden, insanın serbest, başıboş olmadığından, zamanın tehlikelerinden anlatırdı. "Onun tevazuu, mahviyeti, alçakgönüllü oluşu, sevgi ve alakası bizi kendisine bağlamıştı. "Zaman zaman diğer bazı arkadaşları da alıp ona götürürdüm. Çeşitli suallerimize güzel güzel cevaplar verirdi.

"Mektepte bir kısım muallimlerden edindiğim din aleyhindeki menfi fikirler, ancak Üstad'ın yanına gidince zail olurdu. Ümit ve şevkle ayrılırdık yanından. "Muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyor" "Yine bir ziyaretimde şöyle bir sual sormuştum: "Muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyor. Bize Hâlıkımızı tanıttır." "Bu mevzuda uzun uzun izahlarda bulundu. Bu sualimizin cevabı ne zaman yazıldı, iyice hatırlamıyorum. Yanına gittiğimde Ayetü'l-Kübrâ'dan, Küçük Sözler'den Mehmed Feyzi Pamukçu okur, biz de defterlerimize yeni yazıyla yazardık. sh:»(s.160) "Ekseriyetle kâtipliğini Mehmed Feyzi Efendi yapardı. "Kastamonu civarında Karadağ ve Hacı İbrahimdağı denilen yerlere bazan pazar ve tatil günlerinde müteaddit defalar Üstad'la birlikte giderdik. Üç dört kişi kırda, ayet'ülKübrâ'dan ve Sözler'den okurduk. Bazan iki Risaleyi karşılaştırır, tashih ederdi. İmanî, İslâmî mevzularda konuşmalar ve sohbetler olurdu. "Bediüzzaman Hoca'nın yanına kimler gitti?" "Bir gün mektepte coğrafya dersinde idik. Coğrafya hocası, 'O mürteci Bediüzzaman denilen Hoca'nın yanına kimler gitti?" diye sınıfta sordu. Altı kişi parmak kaldırdık. Neden, niçin gittiğimizi sordu. Üstad'ın inkılâp düşmanı olduğunu, Atatürk'ü sevmediğini söyledi. Bizi inzibat meclisi denilen disiplin kuruluna sevketti. "Disiplin kurulunda çeşitli sualler soruldu. Yazılı-cevaplı ifadelerimiz alındı. Neticede Suat isimli arkadaşımıza ve bana altı gün mektepten tard cezası, diğer arkadaşlara da ihtar, tekdir gibi cezalar verdiler. "Verdiğimiz ifadelerde dinimizi öğrenmek için gittiğimizi, kimse aleyhinde bir konuşma olmadığını, dindar olduğumuzu, ibadet etmeyi sevdiğimizi söyledik. Bu hâdiseden birkaç gün sonra kaldığım evi polisler bastılar. İnceden inceye arama yaptılar. Bir şey bulumadılar.

"Üstad'ın evinde bana ait bir defter ve ismim bulunduğu için Denizli savcısı telgrafla evimizin aranmasını istemiş. "Emniyette ifadem alındı. Başımdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Savcı: 'Müftü var, birçok hocalar var. Niçin onların yanına gitmiyorsunuz?' dedi. Ben de müftüyü tanımadığımı söyledim. Urfa yılları "Askerlik yıllarımız hariç Urfa'da sekiz sene kaldım. "Üstad, hayatının son yıllarında gezmeye başlamıştı.Biz, mutlaka Urfa'ya da gelidr diye bekliyorduk. Hattâ davet etmiştik. Gazetelerden seyahatlarını takip ediyorduk. Vefatından bir iki ay önce Isparta'ya gitmiştim. Ziyaretimde: "Üstadım! 'Urfa'ya geleceğim dediniz' gelemediniz. Oradaki yatak vesair eşyalarınız ne olacak?' demiştim. "Sen ne yaparsan yap, seni vekil ediyorum' dedi. "Ben de 'Satarım' dedim. 'Sen bilirsin' gibi cevaplar vermişti. Artık ben Urfa'ya geleceğinin ümidini kaybediyordum. Belki de gelemeyecek diye düşünüyordum. sh:»(s.161) "Üstad geldi" "O sırada Üstadımız çok seyahat ediyordu. Lehinde, aleyhinde yazılar gazetelerde çıktığı gün, gazeteleri takip ediyorduk. Kadıoğlu Camii hücresinde kalıyordum. Hüsnü kardeşim ve Zübeyir Ağabey Üstadımızın yanında idi. Abdülkadir Badıllı da askere gitmişti. Onun için yalnızdım. Gelen giden ziyaretçiler, Risale-i Nur isteyenler oluyordu. Bir Pazartesi günü, öğle yakındı. Abdest alırken hararetle birisi geldi. 'Üstad geldi, Üstad geldi' diye acele söyledi. Ben ayaklarımı yıkarken Zübeyir Ağabey acele ile dış kapıdan içeri girdi. Telaşla Üstad geldi. 'Acele gel' diye beni çağırdı. Acele ile ayaklarımı yıkadım. Hemen beraber koştuk. Sabri Küçük, 'En iyi otel, İpek Palas otelidir' demişti. Taksiye bindik, o tarafa gittik. Takside Üstadımızın halini, zafiyet ve halsizliğini görünce, çok perişan olmuştum. Âdeta ağlamak istiyordum. Daha evvelki görüşmelerimizde sık sık bize diyordu: 'Bana bağlanmayanız. Risale-i Nur'a bağlanınız. Ben aciz bir insanım, kusurlarım var. Risale-i Nur,

Kur'ân'ın malıdır, ona bağlıdır. O size yeter. Ben de sizin gibi bir ferdim. Beni büyük bir zattır diye tanımayınız. Risale-i Nur'da konuşan delil ve bürhan, hakikattır.' İşte bu sözlerin mânâsını düşünüyorum. Şaşkın bir halde idim. Üstad'la konuşmadığımız için üzgün olduğum gibi hastalığının şiddetini de görüyor, müteessir oluyordum. 'Bana bağlanmayınız' sözlerini düşünüyordum. Hemen Üstadımız geldi, diye seviniyor, hem de hastalığının şiddetinden çok müteessir oluyordum. "Üstad çok rahatsızdı. Ayakta duramayacak bir halde idi. iki koluna girerek İpek Palas Oteline çıktık. Bu esnada gelen polisler Üstad'ın kim olduğunu soruyordu. Biz de cevap veriyorduk. "Küfür ölmüştür" "Salı sabahı, yani gelişinden bir gün sonra rahatlar ve iyileşir gibi olmuştu. Yanına girdiğimde bana hitaben, 'Hiç merak etme! Küfür ölmüştür. Bundan sonra bir [] Abdullah Yeğin, hayatını vakfettiği Risale-i Nurla sh:»(s.162) şeyler yapamazlar!' diyordu. Elimi bırakmak istemiyor, Urfa'nın ehemmiyetinden bahisle Urfa'lıların İslâmiyete olan hizmetlerinden anlatıyordu. Urfa'nın Türk, Arap, Kürd gibi Müslüman kardeşleri birleştirmeye vesile olacağından bahsediyordu. Gelen ziyaretçilere de çok alâka ve iltifat ediyordu. Yüzlerce Urfa'lı otele gelip, ziyaret edip elini öpüyorlardı. "Polisler, zabıta müdürleri, çeşitli memurlar, gruplar halinde ziyaretine geliyorlardı. Otelin etrafı mahşerî bir kalabalıkla kuşatılmıştı. Üstad polislere hitaben: 'Biz sizlerin yardımcısıyız. Biz de emniyet ve asayişe hizmet ediyoruz' diyordu. "Hastayım, Urfa'dan ayrılamam" "Gelen memurlar, Üstad'ın Urfa'yı terketmesini istiyorlardı. Yukarıdan gelen emri tebliğ ediyorlardı. Üstad, onlara cevaben:

"Siz görüyorsunuz, ben hastayım. Belki de buraya ölmek için geldim. Bu vaziyette ben yola gidemem. Biz birbirimizin yardımcısıyız. Risale-i Nur ve talebeleri daima emniyet ve asayişe hizmet etmişlerdir. Biz ehl-i dünyanın işlerine karışmıyoruz. Benim halimi şimdi görüyorsunuz. Siz benim namıma gidin, çalışın, ben buradan gidemem' diyordu. Polisler gittikten sonra halkın eşrafı ve Demokrat Parti ileri gelenleri otele girerek üstad'ın durumu ile çok yakından ilgilendiler. 'Biz Üstad'ı hiç bir yere vermeyiz' diyerek vermemek için çalışacaklarını söyleyip ayrıldılar. "Başvekil Adnan Merderes'e telgraflar çekildi. Senelerden beri imana hizmet eden, bütün ömrünü İslâmiyete vakfeden, daima milletimizin selâmetine çalışan ve dua eden, doksanlık bir İslâm mücahidinin Urfa'dan gitmesini istemek, neden icap etsin?Müfsitlerin, memleket ve din düşmanlarının iğfaline hükümetin, iktidarın vesile olmaması, âhir ömründe bu zatın serbest nefes almasına mani olunmaması için telgraflar çekilmesini, civar vilâyetlerdeki kardeşlerimize telefon ve telgrafla bildiriyorduk. Urfa'lıların müracaatlarıyla hükümet doktoru ve sıhhat müdür gibi zatlar Üstad'ı muayeneye geldiler ve hastalığını gördüler. Katiyyen ve asla bu zat böyle yola çıkamaz, diye kararlarını verdiler. Salı günü halk ve hükümet arasında adeta bir hâdise çıkacak gibi idi. Urfa'lılar: 'Biz Üstadımızı bırakmayacağız' diyorlar ve hükümet ise Üstadımızın gitmesinin tekrar tekrar Ankara'dan Dahiliye Vekâletinden bildirildiğini söylüyorlardı. Urfa Demokrat Parti Başkanı merhum Mehmed Hatipoğlu celâlet ve şecaatla 'Üstadımızı vermeyeceğiz' diye çalışması binlerce tebriklere şayestir. Nihayet o gün mücadele ile geçti. Hattâ Üstadı sh:»(s.163) mızın geldiği arabayı Hüsnü Bayram kardeşimizden polisler teslim aldılar. Anahtarlarını alıp, 'Yarın sizi yola çıkaracağız' diye hazırlıkta bulunmalarını söylediler. "Üstad vefat etmişti" "Üstadımızın başında sıra ile nöbet bekliyorduk. Otelci bize çok yardımda bulunuyordu. Kolaylık gösteriyordu. 'Benim misafirime polisler nasıl karışır, misafir olan böyle bir zatı nasıl rahatsız edebilir? Bunu kanun da kabul etmez, insanlık da' diyerek İslâmî şecaat ve cesaretini gösteriyordu. Gece geç vakte kadar Urfa'lı çok kimseler Üstadımızı ziyaret ettiler. Üstadımız hararetle onları okşuyor, vedalaşıyordu. Üstadımızın vefat edeceği hatırımıza geliyor ve fakat hizmetinin bitmediğini düşünerek aklımız kabul etmiyordu. Fakat bir kaç ay önce Isparta'daki ziyaretimde, 'Ben Risale-i Nur neşroluncaya kadar bir ömür istiyorum. Ondan sonra bana lüzum kalmamıştır. Benim vazifemi Risale-i Nur yapar' şeklinde

konuşmuş idi. Fakat biz bunları düşünecek halde değildik. Gece saat üç sıralarında ben postahaneye merhum Adnan Menderes'e yıldırım telgrafı çekmeye gittim. Telgarafta 'Doksan senelik ömrünü dinine, milletine hizmet için vakfeden kahraman-ı İslâm, Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin bunca sene çektiği zulüm ve işkence yetmiyormuş gibi, bir de kendi memleketinde misafirliğine dahi müsaade edilmiyor. Bu zulmün müşsebbipleri hesap vermeyecekler mi?' gibi ifadeler vardı. Merhum Adnan Menderes, o zaman İstanbul Pera Palas Otelinde misafir idi. Ben postahaneden otele geldim. Bazı kardeşlerimiz Üstadımızın yanındaki başka bir odada idiler. Üstadımızın yanında Bayram Yüksel kardeşimiz bekliyordu. Ben de bir bakayım diye gittim. Bayram kardeşimiz bir kenarda, Üstadımızın odasında dua ediyordu. Bana gürültü etmeyelim, diye işaret etti. Fısıltı ile bana dedi ki: 'Üstadımız uyudu, Şimdi çok rahat, gürültü etmeyelim, uyanmasın. 'Ben yaklaştım. Nabıklarına baktım, atmıyordu. Nefes alışına dikkat ettim. 'Kardeşim! Nefes aldığını hissetmiyorum.' Bayram kardeş de, 'Üstadımız bayıldı. Eskiden de bir defa böyle olmuştu' dedi. Sonra Zübeyr Ağabey geldi. O da Üstadımızın bayıldığına ve uyuduğuna inanıyordu. Vefatını kabul etmiyorduk. Halbuki Üstadımız (Allah ondan ebediyen razı olsun) saat 03:00 sıralarında derin derin nefes alarak yatarken, Bayram kardeşimizi onun başucunda bekliyormuş. Üstadımız hafif doğrularak Bayram kardeşimize sarılır gibi yaparak uzanmış ve sakin bir hale geldiğinden Bayram kardeş, Üstadımız bayıldı zannederek etrafını örtmüş. 'Rahat etsin inşaallah iyi olur' diye bekliyormuş sh:»(s.164) "Biz hepimiz üzüntü ve ızdırap içinde sabahı bekledik. Namazdan sonra Urfa'lı Kurrâ Hafız Mehmed Efendi geldi. Üstadımızı ziyaret etmek istiyordu. Bir gün evvel ziyaret etmek için, zannedersem Mahmud Hasırcı ile beraber göndermiştim. 'Gelsin diye haber verilmişti. Üstadımızın kapısını açtık. Üstadımızın yüzünü açarak gösterdik. Mehmed Efendi 'İnnâ Lillah ve innâ İleyhi Râciûn' diyerek mağfiret duasında bulundu. 'Niye haber vermiyorsunuz?' dedi ve gitti. "Her tarafa haber saldık" "Biz her tarafa, kardeşlerimize telefon veya telgrafla Üstadımızın vefat haberini bildirmeye başladık. Sabahleyin saat sekiz sıralarında bir Albayla, Emniyet Müdürü otele geldiler. Bize sert sert: 'Ne duruyorsunuz? Gitmeyecek misiniz?' diye çıkıştılar. Hemen bizden evvel otelci: 'Gitmeyecekler, boşuna uğraşmayın. Üstad vefat etmiştir' diye onlara cevap

verdi. Onlar da süratle dönüp gittiler. Ağlamak istiyorduk. Gözyaşları, hıçkırıklar boğazımızda düğümleniyordu. Fakat gelen telefon, sorulan şeylere cevap vermek zorunda idik. "Üstadımızın kabrinin Dergâhta olmasına karar verildi. Çarşamba ve Perşembe günleri Üstadımızın naaşı yıkanarak bekletildi. Urfa Valisi Urfa'da bulunmuyordu. Perşembe günü akşam üzeri Vali Bey, bizlerle görüşerek, fazla bekletilemeyeceğini ve imkân kalmadığını söyledi. 'Bu mübarek Cuma gecesi onu kabre koyalım' diyordu. "Herkes Urfa'daydı" "Nihayet biz de o gece Kadir Gecesi olması ihtimali, Ramazan'ın yirmi beşinci Cuma gecesi olması ve Urfa'ya çok Nur Talebesinin gelmesi gibi sebeplerle ister istemez, kabre konulmasına taraftar olduk. Diğer vilâyetlerden 'Üstadımızın namazına biz de yetişelim' diyerek, telefon ve telgraflar geliyordu. Dergâhta Üstadımızın gasli için tedbirler alındı. Otelden Dergâha kadar kalabalık ve sokaklar almayacak derecede izdiham içerisinde Üstadımızın tabutu eller üzerinde götürüldü. Sanki bütün dünya Urfa'ya toplanmış gibi bir hal vardı. Urfa'nın eski hocalarından ve Üstadımıza çok hürmet ve sevgisi bulunan Molla Hamid Efendi ve daha birkaç hoca ve imamlarda Üstadımızın yıkanmasında hazır bulundular. Nihayet oradan alıp Ulu Cami'ye namaz kılınması için onbinlerin elleri ve başı üstünde götürülmüştü. Caminin içindeki sol taraftaki bir odada akşama kadar bekletildi. Perşembe gecesi tabutu caminin içine alınarak hatimler indirildi. Sabahlara kadar dualar edildi. sh:»(s.165) Muhteşem bir cenaze namazı "Perşembe günü ikindi namazını müteakib Ulu Camiin avlusunda cenaze namazı kılındı. Her taraf, meydanlar ve binaların üzerleri dahi insanlarla dolu idi. Ekseri Nur Talebeleri, Urfa'lılar ve hariçten gelenler, Vali, Belediye Reisi, hep namaz da hazır idiler. Mübarek tabutu tekrar eller üzerinde, askerler, polisler yardımıyla ve iştirakiyle Halil-ürRahman Dergâhına götürdük. Gerek Üstadımızı Halil İbrahim Dergâhına götürürken, gerekse çıkartırken senelerce Üstadımızın hizmetinde bulunmuş Zübeyr, Bayram, Hüsnü birbirlerine kolkola vermişler, adeta kendilerini kaybetmişler, ağlıyorlar, 'Ah Üstadımızı' diye feryad ediyorlardı. Ben bir zaman onlara demiştim: 'Kardeşim, kendinize gelin, biz Üstadımızın fani şahsına bağlı değiliz.' Merhum Ceylân kardeşimiz de buna cevaben dedi ki: 'Sen ne

konuşuyorsun, Üstadımız herşeyiyle Kur'ân'ındır, İslâmındır' diye cevap verdiler... O gün adeta kıyamet kopmuş gibi bir hal vardı. Yağmur yağıyordu. Sema ağlıyordu... "Etraftan bütün bizi tanıyan kardeşlerimiz, 'Nur Talebeleri başınız sağ olsun' diyorlardı. Senelerce evvel Üstadımızın bana hitaben: 'Sana başın sağ olsun diyecekler, keçeli keçeli' dediğinin mânâsını o acı günde anlamıştım. Hayatımda böyle bir manzara ve bir hal ile karşılaşmamıştım. Böyle bir vefat hâdisesini görmemiştim. Üstadımızın senelerce evvel 'Ben de Urfa'ya geleceğim' demesi bu şekilde hiç beklemediğimiz bir tarzda tecelli etmişti. Bütün Urfa'lılar bizimle alâkadar oluyorlar, acılarımızı paylaşıyorlar ve bizleri teselli etmeye çalışıyorlardı. Bütün gelen misafirleri kurbanlar keserek memnun ediyorlardı. Ziyafetlerle, İslâmî kardeşliği yaşayışlarıyla temsil ediyorlardı. Ulu Camiin önünde müteaddit kazanlar konulmuş, yemekler pişirilmişti. Hükümetin evhamı "Üstadımızın Urfa'ya gelişi hükümeti ve bilhassa muarızları evhama düşürmüştü. Üstadımızın kabrinin çok mübarek bir yerde bulunması, ziyaretçilerin her taraftan gelmesi, hususan etraf köylerden ahalinin kabri ziyaret edip,yüzlerini kabre sürmeleri gibi halleri ve aynı zamanda Şafii Mezhebinde cenaze namazının kabre karşı durarak da, mevta kabirde iken de kılınabildiğinden, Üstadımızın cenaze namazına yetişemeyen Şafiîlerin kabre namaz kılmaları zulmetli münevverler arasında su-i zanna sebep oluyordu. "Gelenlerden bazıları şişelere Dergâhın suyundan dolduruyorlar, kabrin üzerine koyup dua ettikten sonra hastalarına şifa olsun

Sh:» (S.166)

diye içiriyorlardı. Yine bir kısmı Üstadımızın kabrinin üzerine şeker koyuyor ve onu hastasına götürüyordu. Bazıları da hatıra olarak, kabrin toprağını ceplerine koyup götürüyorlardı. Baktık ki kabirde toprak kalmıyor, beton ile üzerini sıvamak mecburiyeti hasıl oldu.

"Üstad sağlığında müdemadiyen mezarının gizli kalması için Cenab-ı Hak'tan niyazda bulunurdu. Bunun sebebi kendisine sorulduğunda, 'Bu insanlar mezar ziyaretinin usülünü bilmiyorlar, mezarda yatan makbul kulları vesile ederek Cenab-ı Hakkın dergâhına el açacaklarken, tehlikeli bir şekilde mezarda yatanlardan dilekte bulunuyorlar. Hayatta rahat yüzü göremedim, mezarımda rahatsız edilmemek için Rabbimden mezarımın gizli kalmasını niyaz ediyorum' derdi. Gerçekten de mezarının bir kaç ay Urfa'da kalması esnasında bu arzunun ne kadar isabetli olduğu açıkça anlaşılmıştı. 27 Mayıs'çıların tutumu "Ziyarete gelenlerin ekserisi 'Talebelerini göreceğiz' diye bizlerle görüşmeden gitmiyorlardı. Bu hal ehl-i dünyanın işine gelmezdi. Çünkü o havalide kuvvetli bir dinî cereyan daima ilerleyerek Risale-i Nur daha çok inkişaf edecek, dinsizlerin plânları târ ü mar olacaktı. 27 Mayıs'tan sonra da kaç gün ziyaretçiler devam etti. Türkiye'nin her tarafında bulunan talebeleri yer yer bazı vilâyetlerde, kazalarda ve köylerde sırf Allah rızası için halka Risale-i Nur'u okuyarak ders dinlettiriyorlardı. İmandan gelen bir fedakârlıkla Kur'ân-ı Kerim'in hakikatlarının öğretilmesine, tahkiki imana vesile olmaya çalışıyorlardı. 27 Mayıs'tan bir kaç gün sonra dinsizlerin ifsadı neticesinde Urfa'daki tanınmış Risale-i Nur Talebelerine karşı hükümet harekete geçti. Zaten ordu idareyi ele almıştı. Onbeş-yirmi kadar, Urfa ve civarındaki Nur Talebelerinden bir kısmımızı topladılar ve jandarma merkez kumandanlığına götürdüler. İhtilâl olalı bir-iki gün olmuştu. Bir kaç gün orada beklettikten sonra, sıra ile ifademizi almaya çağırdılar. İki binbaşı, bir kaç asker bizi tekrar tekrar çağırarak, muhtelif sualler sordular. "Jandarma karakolunda ilk ifademde çok şüphelendiklerini binbaşı soruyor, ben de cevap veriyordum. Binbaşının hakaret ve tehditlerini unutmuş vaziyetteyim. En çok üzerinde durduğu nokta, 'Niçin Urfa'da duruyorsun? İaşeni nasıl temin ediyorsun? Neden izinsiz camilerde ders okuyorsun?' sualleriydi. Sonra Zübeyr Ağabeyin de ifadesi alındı. Ondan sonra sıra ile hepimiz hakim üsteğmenin yanına esas ifademiz için gönderdiler. Hakim üsteğmen insaflı ve adaletliydi. Sandalye verdi, oturduk ve bir arkadaş gibi ifa sh:»(s.167) demizi aldı. Biraz konuştuktan sonra, 'Sizi yanlış anlatıyorlar, bizim bildiğimiz gibi değilmişsiniz. Sizin suçunuz yoktur. Siyasiler işi karıştırıyor. Hükümete, askeriye hakim olduğu için böyle oluyor' diye konuşmuştu. O gün ifadelerimizi aldıktan sonra hepimizi serbest bıraktılar.

"Her haliyle müstesna idi" "Üstadımız lisan-ı hali gibi lisan-ı kali de bedi olduğundan onu gören hayretle ona bakardı. Çünkü kıyafeti, hali, hareketi kimseye benzemiyordu. Onun için onun şemâili hiç hatırımdan çıkmaz. İlk gördüğüm zaman ortaokulda olduğum halde kıyafeti bende öyle bir tesir bırakmıştı ki, ecnebi kılığını bir şiar-ı medeniyet telâkki eden Avrupa mukallitlerine karşı içimde bir nefret hasıl olmuştu. "Hattâ önceleri Kürtlere karşı bir soğukluk vardı. Bizde Kürtlere hakaret ederler, elekçilere, çingenelere ve Kürt derlerdi. Üstad'ı gördükten ve onun samimî, şefkatli, âlicenap, îmanlı, merhametli tavır ve sözlerini dinledikten sonra, fakirlere, Kürt denilen kimselere, îman, cihad ve din kardeşlerimize bir muhabbet, bir hürmet hasıl oldu. Eskiden konuşmak istemediğim, o kılık kıyafeti bize benzemeyen kimselere karşı içimden bir sevgi hasıl olmuştu. Zulmün şiddetli devrinde (l940 senelerinde), polisten, jandarmadan halkın çok çekindiği zamanlarda aynı eski kılık kıyafetiyle sert ve dik adımlarla polis nezaretinden vali konağına doğru gidişini ve etraftan halkın ona hayretle bakışını, ürpererek seyredişini hiç unutmam. [] Abdullah Yeğen Nur Davalarından birinde mahkeme koridorunda (İlhamî Soysal'ın "Ben Bir Nur Talebesiyim" Başlıklı 4.5.l964 tarihli Akşam Gazetesinden) "O zaman ben ve bir kaç arkadaşım Kastamonu Lisesi bahçesinde idik. İmanı, inancı, yüzünden, her halinden okunan bu vatan evlâdı, haliyle, tavrıyla müstevlilerin medeniyet namına telkin ettikleri sahtekâr zihniyete azimle karşı duruyordu. Bu hali ben o zaman düşünemiyordum, fakat içimden dinsizlere, din aleyhindekilere karşı bir nefret hasıl olmuştu. Üstad'ımın lisân-ı hâli bana bu dersi verdiği gibi, onun daima Allah'a iman, âhirete iman, Kur'ân'ın kudsiyeti, dinsizleri sevmemek, onlara taraftar olmamak halini telkin Sh:»(S.168) etmesi de unutamadığım hallerindendi. Onun lisan-ı hali dindarlığın şerafetini ilân ediyor, zihinlere nakşediyordu. "Yazdıklarını yaşıyordu" "Ben Üstad'ımın yanına şunun için gitmiştim: Kimseden hediye almazmış. Yaşayışını gördüm, hakikaten fakirdi. Odasının birinde bir kilim ve bir kaç tane bezden seccade vardı.

Gerisi ise tam takır, boştu. Halkın eşrafı ve zengin kimseleri ona bir şey getirseler, o çok lâtif bir surette onu reddederdi. Kimseyi de gücendirmek istemezdi. Mutlaka bir karşılık vermeden bir eşya almaz ve yemezdi. Hakikaten yazdığı derslerdeki hali yaşıyordu. Konuşmaları hep Risale-i Nur'du. O derslerin tekrarı gibiydi. Onun için ben dikkatsizlik eder ve bazan da sözlerine aldırış etmezdim. Bu yazılıdır, ben bunu okurum ve biliyorum zannı ile hareket ederdim. Bu gafletimi de unutmuyordum.. "Kastamonu'da iken işim olmadığından ziyaretine giderdim. Ve bazen odun kırmak, suyunu getirmek gibi hizmetlerini yapmak isterdim. Onun kimsesiz haletine, fakirliğine merhameten yapmak isterdim. Bunu sonradan hatırlıyorum. "Emirdağ'da bana: 'Ben şimdi eski Abdullah'ımı kaybetmişim. Eski Abdullah yok' derdi. Çünkü ben o zaman Üstad büyük bir zattır. Âhirzamanda gelen bir ıslahatçıdır, diyerek, ona daha başka hürmetle hizmet etmek isterdim. O bunları hissetmişti ve bana böyle derdi. 'Ben kendime hürmet istemiyorum, bana bağlanmayınız. Risale-i Nur'a bağlanınız. O Kur'ân'ın dersidir.' "Allah rızası için çalışmayı ders verirdi" "Bir gün bir iş için iki elim önde birbirini tutar durumda, farkında olmadan hürmetkârâne bir tavırda Üstad'ın önünde durmuştum. O beni şiddetle azarladı, 'Ben hürmet istemiyorum' diye hiddet etmişti.. "Bununla beraber sırf rıza-ı İlâhiyi hedef ittihaz etmemizi daima telkin ederdi. Bir kaç üniversiteli arkadaşla Emirdağ'a ziyarete gittiğimizde, bize şu şekilde tenbihatta bulunmuştu: "Kardeşim dünyada benden bir menfaat ümit ederseniz veya âhirette birşey bekliyorsanız, benim yanımda duramazsınız. Benden hiçbir şey beklemeyiniz. Ben de âciz kusurlu bir insanım. Sırf Allah rızası için düşünüyorsanız sizi kabul ederim...' sh:»(s.169) "Hediye kabul etmiyorduk" "Yanında, hizmetinde kaldığımız müddetçe otuz kuruş tayinat parasından başka da bir şey vermiyordu. Kimseden hediye kabul edemiyorduk. Bazan otuz kuruşa bir kilo un alır ve un çorbası yapardık. Bir Kurban Bayramı'nda komşumuz Cafer Ağa kurban kesmişti. Israr

etti, "Et getireceğim, kabul edin' diye.... Ben içinden Üstad gücenir diye kabul etmek istemedim. Fakat kalben kabul etsem ne olur, bu bayramdır, diye düşünüyordum. Bir müddet sonra Cafer Ağa, Üstad'ı gördü ve beni şikâyet etti. Kurban payı veriyorum, almıyor diye. Daha evvel Üstad, benim kalbimi okumuş ki, 'Sana bayramda et kabul etmene müsaade ediyorum' demişti. Bu durum beni hem çok mahçup etmiş, hemde sevindirmişti. [] Abdullah Yeğin'in Ankara'da Dil ve Tarih-Çoğrafya Fakültesi'nde talebe olduğu yıllara ait bir belge "Ben Muallim Mustafa Sungur" "Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde üçüncü sınıfa derste iken birisinin beni aradığını haber verdiler. Hemen çıkarak kapıya gittim. Köylü kıyafetinde genç bir arkadaştı. "O kendisini 'Ben Muallim Mustafa Sungur' diye tanıttı. 'Üstadımızın yanından geliyorum' dedi ve beni kucakladı. Ben mahcup oldum, âdeta, ona sarılmak istemiyordum. Âlemin gözü önünde öyle köylü kıyafetli birisi ile sarılmak onuruma dokunuyordu. Fakat onun samimî anlatışları, fedailik durumu, Risale-i Nur'a olan sevgisi, bağlılığı bana çok tesir etmişti. "Bunu nakletmekteki maksadım şudur: Risale-i Nur ve Üstad, insana samimî bir halet kazandırıyor. Mütevazi, enaniyetsiz, gurur ve kibirden âzade, kendini beğenmeyen, samimî, açık kalbiyle Cenab-ı Hakka mütevvecih olmuş, dünyanın en hayırlı vechesine dönmüş bir halet kazandırıyordu. Bu hal Üstad'da daha ulvî bir tevazu sh:»(s.170) halinde görünüyordu. Hangi Nur Talebesiyle karşılaşsam, bu halet az çok belliydi. Hakiki ve ciddi bir samimiyet insanı sarıyordu. Onun için Üstadımızı ilk gördüğümde, onun tevazuu bana çok tesir etmişti. Hattâ 'Kitap yazabilir mi, Arapça bilir mi?' diye Feyzi Efendiden sormuştum. "Risale-i Nur kimdir?' "Üstadımız kendisinden bahsetmezdi. Risale-i Nur'u methederdi. Ben de çocukluktan olacak, bu Hocanın bahsettiği Risale-i Nur kimdir? diye düşünürdüm. Bir gün Feyzi Efendi'ye sormuştum: 'Bu Risale-i Nur kimdir?' O da bana aynı odada kitap mütalaası ile meşgul olan

Üstad'ımızı göstererek, 'Efendi, Efendi' demişti. Ben de taaccüple bakmıştım. O zaman demiştim; 'Peki Efendim, kitap yazabilir mi? Arapça bilirmi?' ilâ ahir... Üstad'ımızın, insanın en yakın dostu, en fedakâr kardeşi, en samimî arkadaşı gibi hareketleri ister istemez insanı kendisine bağlıyormuş. Fakat o kendisine değil, Kur'ân hakikatlarına, Risale-i Nur'a bağlanmamızı temine çalışıyordu. "Ankara'da iken, her şeyi bırakıp Üstad'ımızın yanına gitmek istiyordum. Fakat düşünüyordum. Babam harçlık göndermezse, bir menfaat beklemeden, kimseden bir şey almadan nasıl yaşarım diye cesaretim kırılıyor. Üstadın kalbimizden geçenleri bildiğine, çok zaman cevap verdiğine veya tevafukla bu gibi şeylerin nasıl halledildiğine misal olarak şu hâdiseyi zikrediyorum: "Emirdağ'a geldiğimde bir kitap açtı, bir sahifeyi gösterdi ve 'Okuyabilir misin?' dedi. Kitap, Kur'ân yazısı ile yazılmıştı. 'Yavaş yavaş okurum' dedim. Zora zora kitabı okudum. Orada talebe-i ulûm'un rızkına bereket düşer meâlinde mühim bir ders vardı. Okuyup bitirdikten sonra, 'Dersini aldın mı?' dedi. Ben de Ankara'da o fikrimi hatırladım 'Aldım Üstad'ım' dedim. "Şimdiki talebelerim daha fedakârdır" "Bir gün fedakârlıktan bahsederken demişti: "Benim şimdiki talebelerim, Ruslarla harbederken benimle Şark'ta kendini ateşe atan fedâilerden daha fedakârdırlar. Çünkü, bütün ömrünü feda etmek kolay değildir. Bir anda insan kendini ateşe atsa, şehit olur gider. Devamlı surette sadakatla, fedakârlık ise, öyle kolay değildir. Onun için benim bu zamandaki talebelerim Eski Said'in talebelerinden daha fedakârdırlar. Ne vakit Şark'ta bu sır inkişaf etse, benim hemşehrilerim dine büyük hizmet ederler' demişti. sh:»(s.171) "İslâm olanlardan kimsenin aleyhinde konuşmamızı istemezdi. Hattâ iyi biliyorum. Müslümanların reisidir diye, Mısır Devlet Başkanı Abdünnasır'ın aleyhinde konuşturmazdı. ingilizlere karşı sertçe ve cesurca karşı geldi diye onu da takdir ederdi. "Çok muktesitti"

"Üstad'ımız muktesit olduğu gibi, bizi de iktisatlı harekete alıştırıyordu. Bir defa soğukta kömür yak diye mangalı gösterdi. Ben her zaman yaktığımız kömürlerden bir-iki avuç fazla kömür koyarak yakmıştım. Şiddetle azarladı ve 'Bu fazla, israftır; ahmaklık etme' diye fazla kömürü aldırmıştı. "Her gün veya gün aşırı bir çanak yoğurt aldırırdı. Topraktan bir çanak 25 kuruşaydı. Ağzı örtülü gelmezse ondan yemiyordu. Hem ekmekten bir avucu ile ne kadar koparabilirse o kadar yerdi. Bazan onu da yiyemiyordu. Ekmek fırından ve kapalı yerden alınırdı. Açıktaki ekmekten aldırmaz ve ondan yemezdi. Bir bez torba içerisinde çarşıdan gelir ve daima kapalı kalırdı. Yemeği yalnız başına yemek isterdi. Yemek yerken görsek, yemeğinin belki yarısını bize veriyordu. "Farkında olmadan yemek yerken içeri girsek, hemen 'Midenin kerameti var' der ve biraz olsun yemeğinden verirdi. "l953 seneleri zannederim, Çamlıca'da köşkü bulunan Barla'lı eski talebelerinden bir zat Üstad'ı oraya davet etti. Üstad o gün benimle gitmişti. Yanımızda bir de şoför vardı. Çamlıca'ya vardık. Bir kaç zat da oraya gelmişlerdi. "Öğle vakti yemek geldi. Fevkalâde bir ziyafet vardı. Üstad'ımız hane sahibine fevkalâde memnuniyetini söyledi ve sofraya oturmadı. 'Ben rahatsızım, midem rahatsız oluyor, bana bir parça ayırın, verin' diyerek bizden ayrı bir ağacın altına giderek sadece bir kap yemekten bir parça yemişti. 'Bunu padişah ziyafeti olarak kabul ediyorum' diye ev sahibi zata iltifat etti. Sonra arabada gelirken bana iktisattan ve böyle ziyafetlerin zararlarından ve su-i istimal edildiğinden, din hizmeti mukabilinde karşılık almanın zararlarından, bu gibi zevkli, dünyevî ahvalin faniliğinden bahsederek tenbihatta bulunmuştu. "Zaten Üstad'ımız daima iki vakit yemek yerdi. Bir kuşluk vakti, bir de ikindiden sonra. Bir kap yemekten fazla yediğini pek bilemiyorum. sh:»(s.172) "Vefakârdı, kimseyi incitmezdi" "Üstad'ımız hiç kimseyi incitmek, istemediği gibi, eski sadık dostlarını da hiç unutmaz, onları hatırlarsa göz yaşı dökerdi. Onun şefkatini ve dostlarına sadakatını bilmeyen azdır.

"Üstad'ımız, yanına gelen meşhur kimselerden kim olsa onlara iltifat eder, onları kendi haliyle kabul ederek, iyi cihetlerinden bahsederek kendine müteveccih hizmetlere az çok teşvike çalışırdı. "Emirdağ'da Samsun Mahkemesi için rapor almak icap etmişti. Oranın hükümet tabibini halk mason biliyordu. Hem de bu doktor Üstad'ın aleyhinde idi. Rapor vermesi, de ihtimalden değildi. Öyle iken, Üstad onun müracaatını kabul etti ve doktoru eve davet ettik. Üstad'ın hakikaten hasta olduğunu, bir görüşmek iyi olacağını vesair daha ne söylendi bilmiyorum. Üstad'ımız yatıyordu. Doktor geldi. Onunla bir müddet yalnız görüştü. Sonradan duyduğumuza göre ona Üstad'ımız başına neler geldiğini, esas gayesinin ne olduğunu anlatmış. Hakikaten hasta olduğundan, rapor alması lâzım geldiğini söylüyor ve diyor ki, 'Sen bana rapor verme, Eskişehir'e havale et, sana bir zarar gelmesin' diyor. Ve Hüccetü'z-Zehrâ kitabını vererek namaz kılmasını tavsiye ediyor. Doktor evden çıkarken, 'Biz Hoca Efendi'yi bilememişiz, hakikaten tanıyamamışız, şimdi namaz kılmak ile de borçlandım' diyerek gitmişti. Hülâsa "Hülâsa, Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî kendisi için değil, dünyada rahat etmek için değil, hırka, fırka için de değil, imanı kurtarmak, imana musallat olan mikropları, vesveseleri tasfiye için çalışıyor, birlik beraberlik istiyor, ittihadı bozacak hallerden, ihtilaf çıkaracak mevzulardan çekiniyordu. Onun için sırf mü'minler arasındaki müşterek düsturları ele alarak onları vuzuha kavuşturuyor, teferruatla meşgul olmuyordu. 'Elbette herşeyden evvel, imanımızı taklidden tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz' diyerek, âhirzaman fitnesinden mü'minlerin salimen kurtulmasını niyaz ediyor, ona çalışıyordu. Onun için hep aynı mevzuları başka başka cepheden ders veriyordu. Talebelerini mümkün mertebe başka mevzulardan şahsî çekişmelerden menedip, Kur'ân'a dair her hizmeti alkışlıyordu. Risale-i Nur'a hizmeti her hizmetten üstün tutması bunun içindi. "Şahsî kusurlara bakmıyordu. Bir şahsı İslâmî cereyana ve Nurculuğa dost yapmaya kıymet veriyordu. "Üstad'ımızın son günlerinde, vefatından bir iki ay önce idi. Tenezzülen beni Urfa'ya yolcu etmek için Afyon Çay nahiyesine doğru

sh:»(s.173) arabada gidiyorduk. Ben Üstad'ımıza Diyarbakır'dan ve orada hizmet eden ağabeyden bahsettim, onu ziyaret edeceğimi söyledim. "Üstad, 'Yok,Urfa oradan ileridir. Gitmeye lüzum yok!' diye bana iltifatla mukabele etti. Sonra da Hüsrev Ağabeyden bahsederek onu ziyaret etmeyi istemiştim. Yine Üstad'ımız ona da lüzum olmadığını, Risale-i Nur var, size kâfidir, diyerek reddediyordu. "Başka bir şey, bir fikir sormak istiyorsan, işte Zübeyr' diye yanındaki Zübeyr Ağabeyi gösteriyordu. Fakat o anda başka birisi de olsa idi Sungur, Ceylân gibi onları da gösterir ve onlara da havale edebilirdi." Abdullah Yeğin'in bu hatıraları, görüp işittikleri sadece bir kısmıdır. Elbette otuzbeş yıllık hatıralar bu kadar olamaz. Bir bahr-ı ummân küçücük su testisine sığar mı? sh:»(s.174) HATİCE YILDIZ Hatice Yıldız (l904-l982) Urfalı polis memuru Şükrü Yıldız'ın hanımıydı. Kastamonu'da polis karakolunun karşısında oturan Bediüzzaman'a talebe olarak hizmet etmişti. Üstad'ın çamaşırlarını yıkamak, yemek pişirmek gibi hizmetlerde bulunmuştu. Zaman zaman yanındaki kızı Emine (Bozbayındır) ve oğlu Bekir Yıldız'la birlikte Üstad'ı ziyaretine giderdi. "Seni ihbar eden kendisi zarar eder" Şükrü Yıldız Kastamonu'da komiser olarak karakolda vazifeliydi. Hanımının Üstad'a yaptığı bu hizmetleri hoş karşılar ve kabul derdi. Hanımı Bediüzzaman'ın talebesi olduğu için, bu komiserin de defalarca evi aranmış ve kendisine çok zarar vermişlerdi. Nizip'teki evinde annesini yıkayıp, yamadığı eşyaları bugünlere kadar saklayan kızı Emine Hanım bunları muhafaza etmemiz için bize teslim etmişti. Bekir Yıldız ise Üstad'ın kendisinin gözlerine iltifat ve alâka gösterdiğini, gözlerinde çok mânâların bulunduğunu ifade ettiğini anlatıyordu. Komiser Şükrü Yıldız'a Bediüzzaman Hazretlerinin "Vazifeni yap, Allah'a tevekkül et, seni ihbar eden, kendisi zarara uğrar" dediğini kızları anlatmaktadırlar.

Sh:»(S.175) [] İbrahim Fakazlı İBRAHİM FAKAZLI Risale-i Nur'da "Küçük İbrahim" şeklinde bahsedilen İbrahim Fakazlı l328 (l9l2) tarihinde İnebolu'da dünyaya geldi. Hz. Üstadı ilk defa l940'da Kastamonu'da ziyaret etti. İbrahim Fakazlı Ağabeyin hâtıralarını mülakat tarzında kaydetmiştik. Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ilk defa nerede, nasıl ve kiminle beraber ziyaret ettiniz? İkinci Cihan Savaşında ihtiyat askeri iken bir gece rüyamda karargâh çadırında oturuyorduk. O sırada askerler bana dediler ki: "Peygamber Efendimiz (a.s.m.) karargâhımıza geldi." Bu haberi duyar duymaz "Neden şimdiye kadar haberim olmadı?" diye çadırların arasından koşarak, hem hüngür hüngür ağlıyor, hemde arıyordum. Birden karşımdan geldiklerini gördüm. Boyu uzuna yakında 30-40 yaşlarında yiğit bir kahraman görüntüsündeydi. Belinde yerlere değen bir kılıç, başında o zamana kadar hiç görmediğim uzun birsarık, ayağında normal bir şalvar, üzerinde göğsü açık bir gömlek, çok nuranî, sakalsız, bıyıklı bir zat. Ağlayarak kendimi ayaklarına attım. Bir taraftan ellerini ve ayaklarını öpüyor, bir taraftan da, "Haberinizi ancak şimdi aldım, bizi af buyurun" diyerek yalvarırken uyandım. Yanımda yatan arkadaşım Selahaddin Çelebi ağladığımı anlamıştı. Bu rüyayı arkadaşlara anlattım. Onlarda o günkü şartlar içinde rüyamı terhis müjdesi olarak tabir ettiler. Terhis olduktan sonra İnebolu'da Ahmed Nazif merhumun vermiş olduğu Onuncu Söz'ü yazarak Gülcü Hüseyin Efendi ile beraber Kastamonu'ya Üstadımızın ziyaretine gittik. Çaycı Emin Efendi bizi Hz. Üstadın evine götürdü. Fakat eve varmadan evi ve kapısını uzaktan göstererek kendisini geriye döndü. Sağı solu iyice kontrolden geçirdik. Çünkü evin tam karşısında polis karakolu bulunuyordu. Kapıya yaklaştık, dışarı sarkan ipi

_______________ l. l939-l940 Alman Harbinde l328 doğumlulardan teşkil edilen ihtiyat alayında Selahaddin Çelebi alay karargâh çavuşu, ben de yazıcısı olarak 9 ay l0 gün ihtiyar askerliği yaptık. sh:»(s.176) çektik ve kapı açıldı. Ev eski bir yapıydı, yukarıya tahta merdivenle çıkılıyordu. Yukarı çıktık, birkaç adım atarak bir odanın kapısına geldik.Kapı açıktı. Gülcü Hüseyin Usta önden girdi, ben de arkadan girdim. Üstad Hazretleri bizi görür görmez, birkaç tahtadan yapılmış ve üzerine ince bir şilte gibi basit bir yatak konmuş olan divanın üzerinde bir yay gibi fırlayarak ayağa kalktı. Hüseyin Efendinin, Üstadın ellerini ve ayaklarını öptüğünü fark etmedim. Zira ben Üstadımızı görür görmez, askerde gördüğüm rüya gözümün önüne geldi. Rüyada Peygamber Efendimizi aynı sarık, aynı kıyafet ve aynı endam ve nuraniyet içinde görmüştüm. Bunun için şaşkın ve perişan bir halde ağlayarak Üstadın mübarek ayaklarına kapanmışım, "Ancak gelebildim" diyemiyordum. Mübarek elleriyle başımı kaldırdı ve bizi karşısına, yerdeki bir mindere oturttu. Rahmetli Mehmet Feyzi Efendi de bir dizini dikmiş bir risaleyi tebyiz ediyormuş, Bize hitaben kapının her zaman ipi içeride çekili olduğu halde, bir tevafuk olarak o anda ipi dışarıya bıraktığını, bizim gelmemizin de bir tevafuk eseri olduğunu, Risale-i Nurun imanları kurtaran bir Nur olduğunu ve Risale-i Nurun şahs-ı mânevîsinin oniki tarikatın temsilcisi olduğunu anlattı. Üstadı ziyaret etmek için İnebolu'dan Kastamonu'ya tahminen kaç defa gittiniz? Denizli hâdisesi l943'te meydana geldi. O tarihe kadar, o zamanki vasıta ve imkânlar içinde hiçbir fırsatı kaçırmadan Üstadın ziyaretine gidiyorduk. Fakat sayısını bilmiyorum. Denizli hapsine nasıl gönderildiniz? Denizli hadisesinden evvel Hz. Üstad, hemen her mektubunda veya ziyaretlerimiz esnasında durumun çok sıkı olduğunu, devamlı bir kontrol ve baskı altında tutulduğunu, her an bir hadisenin çıkabileceğini, bunun içinde ihtiyata riayet edilmesinin gerektiğini söylüyordu. Bir tedbir olarak, lâzım olmayan risalelerin ortadan kaldırılıp parça parça saklanmasını tavsiye ediyordu.

Dersleri, geceleri evlerde yapıyorduk. Ayrı ayrı sokaklardan teker teker giderek biraraya geliyorduk. Gazyağı karaborsa olduğundan zorlukla ele geçirebiliyorduk. Bunun için geceleyin hizmetleri çok zahmetle götürüyorduk. Maddi durumlarımız ise zayıftı. Ramazan-ı Şerifin l9'uncu günü bir Pazar sabahı saat 7-8 sıralarında kapının önüne birkaç jandarma, iki polisle birlikte mahalle muhtarı geldiler ve "Evi arayacağız" dediler. Biz o zaman yeni ve tamamen acemi olduğumuzdan hiçbir şey sormadan hemen kapıyı açtık. Hep beraber içeri daldılar. Jandar sh:»(s.177) malar evin etrafını sarmıştı. Ben birkaç aydın dikkatli ve ihtiyatlı hareket ediyordum. Külliyatı takım halinde Isparta'dan getirmiştik. Kendi yazdıklarımızla beraber kitapların çoğunu gizliyorduk. Evin her tarafını didik didik aradılar, dört-beş adetten fazla kitap bulamadılar. Kitapların hepsi bir teneke içinde idi, üzerine de bir hamur tenekesi konmuştu. Kitaplar önlerinde olduğu halde Cenab-ı Hak onlara el sürdürmedi, göstermedi. "Evden birşeyler kaçırılıyor" Birkaç aylık bir çocuğum vardı. Bu arama sırasında evin altı üstüne getirildiğinden annesinin sinirleri bozulmuştu. Bir pencere kenarına kapanmış duruyordu. Çocuk ise altını kirletmiş ağlıyordu. Kadıncağız şaşkınlık içinde pencereyi açarak çocuğun kirli bezlerini bahçeye atmıştı. Tetikte bekleyen jandarmalar koşuşmuşlar, "Evden birşeyler kaçırılıyor" diye atılan şeyi kapıvermişler. Fakat üstleri başları pislik içinde kalmıştı. Bu hali daha sonra komşular anlattılar. Evi aradıktan sonra "Dükkâna gideceğiz" dediler. Giyindim, beni aralarına aldılar, çarşıya geldik. Baktım ki, çarşının her köşesinde bir silâhlı jandarma duruyor. Dükkânı açtım, içeriye doluştular. Her tarafı aradılar. Yazdığım risaleleri, mektupları vesaireyi basit bir şekilde gizlemiş olduğum halde hiçbir şey bulamadılar. Birkaç isim tesbit ettiler, çekmecedeki parayı saydılar. O zaman bin kuruş çok paraydı. Çekmeceyi kırmızı mumla mühürlediler. Bu baskının yalnız bana yapıldığını sanıyordum. Sonradan öğrendiğime göre, bütün kardeşlerin evlerini basmışlar. Baskını aynı anda icra edebilmek için Kastamonu'dan polis takviyesi istemişler. Akşama yakın bütün kardeşler polis karakolunda toplanmış olduk. O gece sabaha kadar soruşturma devam etti. Kâh dayak, kâh tehdit, kâh hakaret... Haysiyet kırıcı her türlü metodu kullandılar. Meselâ, savcı ve komiser beni ayrı ayrı odalarda

sorguya çekmişlerdi. Savcı ağzımdan çıkan herkelimenin altından bizi perişan edecek ince ince mânâlar çıkararak bizden pişmanlık bekliyordu. "Kürt hükümeti kuracakmışız, halifeyi getirecekmişiz" gibi suçlamalar.... Ayrıca çoluk çocuğumuzun sürünerek ayaklar altında kalacağını söyleyerek tehditler ediyordu. Oradan komiserin odasına getiriliyor, orada falaka ve sopa ziyafetine çekiliyorduk. O kadar tazyiklere rağmen ne söylesek para etmiyordu: "Yaptığımız bir şey varsa, o da şu kitapları okumak ve yazmaktır. Bütün faaliyetimiz bundan ibaret" deyip susuyoruz. O sh:»(s.178) gece sahur topları atılırken karakola yemekler, gazozlar, çaylar kahveler gelip gidiyordu. Birara komiser elindeki kalın jopu masaya vurarak, "Sizin gizli âletleriniz varmış; telsizleriniz, şifreleriniz nerede?" diyor, üzerime geliyordu. Şöyle bir doğrumdum, "Biz dün gece sahurdan beri bir şey yiyip içmedik. Şimdi yine sahurluk yemeden yarınki oruca niyet edeceğiz, milletinize ve vatandaşınıza bu kadar yabancı mısınız?" demiştim. Hücumat-ı Sitte ve altıok O gece merhum Dursun ismindeki kardeşimizden Hücümat-ı Sitteyi sormuşlar. Onlar bu kitabı âltıok"a hücum anlamışlar ve sabaha kadar zavallıyı "sitte" diye falakadan geçirmişler. 20 gün, belki bir ay kadar ayağının üzerine basamadı. Koltuk değnekleri ile hükümet doktoruna çıktığı halde, doktor bir bahane bulurak muayene yapmadı ve rapor vermedi. Karakolda 24 saat ayrı ayrı oda ve hücrelerde sorguya çekildik. Sonra l5'imizi tevkif ederek bir odaya doldurdular. Ayrıca devamlı sûrette göz altında tuttular. Ne konuşsak, ne yapsak hepsini Ankara'ya bildiriyorlarmış. Ramazan-ı Şerif ayı içinde olduğumuzdan nasıl namaz kılmamızdan, nasıl oruç tutmamıza ve nasıl tesbihat yapışımıza varıncaya kadar hepsi rapor ediliyormuş. Üç ay kadar İnebolu Cezaevinde kaldık. Sonra Dahiliye Vekili Hilmi Uran İnebolu'ya geldi. Bu kadar "vatan hâini" inebolu'dan nasıl çıkar diye merak etmiş. Dosyalarımızı incelemiş, bize de uzaktan bakmıştı. Yeni baştan bir komisyon kurdular, azılı bir masonu başkan yaptılar. Yeniden ifadelerimiz aldılar. Kitap yazanları ve kitaplarda ismi geçenleri ayırarak l3 kişi tesbit ettiler. Diğer dosyaları muameleden kaldırdılar. Bu arada özel olarak hazırladıkları adamlar ve kadınlar vasıtasıyla kahvelerde, sokaklarda ve evlerde bizim "vatan haini, Kürtçü ve Hû'cu" olduğumuzu, sürgüne

gönderileceğimizi, sınırdışı edileceğimizi veya idam olacağımızı halka duyurarak bizimle alâkaları kesmeye çalışmışlar. Çoluk çoc