You are on page 1of 44

AYNADAKİ YÜZ KİMİN?

Y. ÖZGÜR

Şubat Yayıncılık / www.alinteri.org


İÇİNDEKİLER

HEDEF TAHTASINDA KİMLER VAR?


Yeni dünya düzeni= İnsan Hakları+Barış+Demokrasi mi?
Olgular umutları boşa çıkardı
UYGUN ADIM SAĞA DOĞRU
Karlı boranlı bir havada birileri size ortalık günlük güneşlik derse...
Solun devrimci kanadı
Kürt ulusal direniş hareketi –PKK
LENİNİST PARTİ SOSYAL DEVRİMİN PARTİSİ
Leninizm: Emperyalizm ve proleter devrimi çağının Marksizmi
"II. Enternasyonal öldü. Oportünizm yedi başını,"
Oportünizmin baş ilkesi: Yasalcılık
Devrimci bir programı, strateji ve taktikleri uygulamanın birinci koşulu, sağlam bir yeraltı temeli
oluşturmaktır
Kurtuluş geriye bakıyor, geriye yürüyor
Oportünist yasalcılık, devrimci legalite
Revizyonizm buhar olup uçtu mu?
DEVRİMCİ PROLETARYANIN DEMOKRASİ MÜCADELESİ VE "DEMOKRAT!"IN TARTIŞILIR
DEMOKRATLIĞI
Ünlem mi soru işareti mi?
Demokrasi için savaşımın öncüsü proletarya bu bayrağı niçin taşır?
Reformlar için mücadele... Bizi reformculardan ayıran nedir?
EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE: STRATEJİK BİR GÖREV
-I-
- II -
- III -
- IV -
HEDEF TAHTASINDA KİMLER VAR?
Birkaç yıldır, gürültülü bir propaganda ile emperyalist burjuvazi kendisini yeni bir yüzle
sunmaya girişti, içlerinde suç dosyası en kabarık olan ABD emperyalistleri başı çekiyor. Kendilerine
"insan hakları ve demokrasinin savunucusu", "barışın kurucusu ve koruyucusu" gibi sıfatlar yakıştırı-
yor, medya gücüyle bunu tüm insanlığa zerketmeye çalışıyorlar. "Liberalizm ve serbest rekabet"
insanlığın gelmiş geçmiş ve gelecekteki en ileri ideolojik ve ekonomik düzeni ilan ediliyor. Hem de
kim tarafından?
Emperyalizmin ne doğası değişti, ne de gerici ve saldırgan karakteri. Öyleyse emperyalizmin bu
makyaj tazeleyip kendisini yeni bir versiyonla sunma girişimi nasıl açıklanabilir?
Sistem olarak, ekonomik düzen, ideolojik ve moral değerler olarak yıpranmış olan kapitalizmin
kendisini yeniden ihya etme çabası başta geliyor. Revizyonist sistemin hızlı ve trajik çöküşü dünya
kapitalizmine bol görsel malzeme sağladı. Proletarya ve emekçi kitleler, bir yanılsamanın içerisine
çekilerek, ideolojik bir teslimiyet yaratılmak isteniyor. Bu görsel malzeme, medya aracılığıyla ve
olabilecek tüm biçimleriyle kullanılıyor. En kötü, çıkmaz durumlarda bile çarenin kapitalizm
içerisinde aranması gerektiği kitlelerin bilincine adeta kazınıyor. Bunun daha inandırıcı kılınması için
de, egemenlik ve gericilik, işgal ve darbe, savaş ve katliamdan başka yol tanımayan emperyalist
burjuvazi, pişkinlikle, kendisini burjuvazinin ilk döneminin, tarihin itici gücü rolünü oynadığı, tüm
toplumun temsilcisi konumuna çıkardığı döneminin değerleriyle sunuyor.
Kuşkusuz revizyonist sistemin çöküşü, emperyalist kapitalizme bir zafer üstünlüğü, daha geniş
manevra yapabilme olanağı sağladı. Önüne koyduğu hedeflerde de belli değişiklikler ortaya çıkardı.
Emperyalist güçler arasındaki rekabetin bugün için ağırlığının ekonomik alanda oluşu, onlara geçici ve
sınırlı bir uzlaşma sağlama olanağını da veriyor. Düzlenmiş, her yönden denetlenebilir bir dünya
yaratma, başını ABD'nin çektiği emperyalistlerin ortak hedefi durumunda. Hedef tahtasında ise ulusal
ve sosyal kurtuluş güçleri bulunuyor. Yanı sıra da, emperyalist revizyonist sistemler arasındaki rekabet
ve mücadelenin şiddeti içerisinde "özel" bir konumlanış, şu ya da bu özel çıkarda aykırı bir tavır
içerisine girmiş Küba, Kuzey Kore, Libya gibi ülkeler. Irak örneği sonucuyla birlikte biliniyor.
Emperyalist burjuvazi bu saldırısında, eylemini kitlelere meşru göstermenin de ötesinde destek
sağlayabilmek için ideolojik ve moral düzlemde kendisini güçlendirmeye çalışıyor. Tekelci bürokratik
revizyonist diktatörlüklerin soysuzlukları, albümleri işgal ve darbe hatıraları, portföyleri kanlı dolarlar
ile dolu, prototipi Ceyar'lar olan emperyalist burjuvazi tarafından ortaya döküldü. Kuşkusuz tarihiyle
diğerinden daha iğrenç birinin ötekini bu ifşasını, sözde totalitarizme karşı demokrasi mücadelesi
olarak sürdürülen, kabarık suç dosyaları nedeniyle inandırıcılığını yitirmiş antikomünist demagoji
izledi. Toz duman ortamında it izi at izine karıştırılarak kopartılan bu yaygara şimdi de "terörist
örgütler" ve "terörist devletler"e karşı "insan hakları ve demokrasi"yi savunma gösterisi olarak
sürdürülüyor. Bazı oportünistlerin hayran kalmalarına yol açacak şekilde CIA "insan hakları ve
demokrasi departmanları oluşturmakla meşgul". Birtakım insan hakları savunucuları ile "CIA
uzmanları Türkiye gibi ülkelerde gizli toplantılar düzenliyor", içlerinden bazıları, tıpkı generallere,
polis şeflerine yapıldığı gibi "yerinde eğitilip" bir misyonu farklı bir açıdan yerine getirmeleri için,
Amerika'ya seyahat rüşveti ile ödüllendiriliyorlar.
Amerikan emperyalizmi, yeni sömürgeci yöntemlerle ağır bir borç yükü altına soktuğu
ülkelerdeki tehdit potansiyelini hesap ederek, sürmekte olan ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerini
bastırmaya girişirken, halklara bir örnek, ideal bırakmamayı da amaçlıyor. ABD'de siyasal ve askeri
stratejinin esaslarını belirlemek için hazırlanmış "13'ler Komitesi Raporu"nda "Avrupa için bir
komünizm tehdidi"nin artık kalmadığı tespiti yapıldıktan sonra ABD'nin dikkatini "3. Dünya'ya ve
SB'yi çevreleyen ülkelere" vermesi isteniyor. Bu bölgelerde süregiden anlaşmazlık ve çatışmalar
"düşük yoğunluklu çatışmalar" olarak adlandırılıyor ve bir "savaş biçimi" olarak kabul edilirken şu
söyleniyor: "Ayaklanmalar, örgütlü terör, paramiliter eylemler, sabotajlar ve barış ile geniş sayıları
içine alan savaş durumları arasındaki geçiş alanına giren şiddet kullanımının diğer biçimleri...".
"Rapor", hedef tahtasına kimlerin koyulduğunu açıklayıcı nitelikte.
İnsanlık, emperyalizmden daha büyük, daha vahşi, daha soysuz bir canavar tanımadı.
Belirttiklerimiz, emperyalist burjuvazinin "insan hakları ve demokrasi", "barışın kurucusu ve
koruyuculuğu" üzerine yürüttüğü demagojinin nitelik ve kapsamını açıklayıcıdır. Hayal ettikleri bu
düzlenmiş ve sıkı bir denetim altına alınmış dünyada, ehlileştirilmiş bir "sol"a her zaman figüranca
bir yer bulunmaktadır. Hem "demokrasi" üzerine sürdürülen demagojiyi daha inandırıcı kılmak, yanı
sıra da gerçek komünist, devrimci demokratik ve ulusalcı güçlere karşı düzeniçi bir kuvvet olarak
kullanmak için.

Yeni dünya düzeni= İnsan Hakları+Barış+Demokrasi mi?


Gorbaçov'la birlikte modern revizyonistler, kapitalizme açıktan iltihak koşusunu başlattılar.
"Çağın niteliğinin değiştiği", "emperyalizmin barışçıllığı", "kapitalizmle sosyalizmin bütünleştiği",
revizyonist propagandanın temel tezlerini oluşturuyordu. Bunlar emperyalizmin demagojik
propagandasını tamamlayıcı nitelikteydi. Bugün onlar, hızlı bir renk değişimiyle ML'le son biçimsel
bağlarını da kesip sosyal demokratlaşarak hangi kampa ait olduklarını ortaya koymuş durumdalar.
Fakat bu hiçbir iz bırakmadı değil. Kimileri hâlâ silahlarını revizyonizmin cephaneliğinden
dolduruyorlar. Öteden beri yüzleri modern revizyonizme dönük bazı hareketler de revizyonizmin
tezlerini bütün olarak değilse de şu ya da bu yönünü alarak değerlendirmelerine temel yapıyor.
ABD emperyalizminin "yeni dünya düzeni"nin ne olduğu konusunda daha düne kadar tam bir
fikir birliği vardı! Bir adım ötemizde, Irak üzerine yağan bombalar destabilizasyonun nasıl
sağlandığını gösteriyordu. Bomba sesleri kesilince kimi oportünistler, sadece Bush'un ağzından çıkan
"insan hakları ve demokrasi" nutuklarını duymaya başladılar. Antiemperyalist geleneğin varlığı
nedeniyle kuşkusuz bu kendi başına yine inandırıcı olmazdı. DYP-SHP Hükümeti kurulunca yeniden
tahlillere girişildi ve tahliller yön değiştirdi. "Demokrat!"ın Aralık sayısında esinini hükümetin
programından alan iki yazı yayınlandı.
İkincisine sonra değineceğiz. "Koalisyonun demokratikleşme paketi: Yeni dünya 'demokrasisi'"
başlıklı yazıda şunlar söyleniyor: "Yukardaki arabaşlığın açılımı matematiksel olarak Yeni Dünya
Düzeni+Yeni Türkiye+Yeni Demirel şeklinde yapılıyor. Sosyal olaylarda matematiksel bir kesinliğin
olmayacağı bir kenara bırakılırsa, bugün içinde yaşadığımız koşulların analizinde yukarıdaki sırayı
izlemenin, en azından yöntem açısından doğru olduğu kabul edilebilir." Bir sonraki paragrafta da:
"Kuşkusuz bütün bu olgular emperyalistlerin emperyalistliklerinden vazgeçtikleri anlamına gelmiyor.
Onlar kendi egemenliklerini sürdürebilmenin en uygun yolu olarak bugün bunları gördükleri için
böyle davranıyorlar. Aynen ikinci büyük savaş öncesinin sömürgeciliği yerine yeni sömürgeciliği
devreye soktuklarında olduğu gibi. Sonuç olarak emperyalist-kapitalist sistemde köklü dönüşümlerin
yaşandığı bir dönemde olduğumuzu görmek gerekiyor. Sistemin metropollerinde yaşanan bu
değişimin 'çevre' ülkelerde de belirgin iç rejim değişikliklerine yol açacağını söylemek yanlış
olmayacaktır. Dünya politikası bağlamında düşündüğümüzde DYP-SHP koalisyonu tarafından ortaya
konulan politikaların serbest piyasa, insan hakları ve demokrasi eksenli olmasının bu anlamda şaşırtıcı
bir yanı yok."
Kitle hareketinin yükselişini kuyrukçu bir abartıcılıkla değerlendirerek yakın siyasal tarihle
mekanik bir paralellik kurmanın ötesine geçemeyip, uzunca bir süredir askeri darbe tehdidinin olduğu
tahlilini yapan "SP" ve TKP/ML Hareketi var. Son zamanlarda ise sayıları giderek artan bir kısmı eski
radikal devrimcilerce, gerçekleşmiş ya da eşiğinde olunan demokratik bir ortamın varlığı tahlilleri
yapılmaya başlandı. Bazıları bunu açıkça söylemeseler de siyasal propaganda ve ajitasyonun
içeriğinde, örgütlenme politikalarında bu yönde taktiğin ötesinde değişiklikler yapıyor. "Demokrat!"
yazarı, yazısını henüz bir örgütlenme stratejisi oluşturacak kadar ileriye götürmemiş. Fakat dergide
yayınlanan diğer yazılar, seçim sonuçlarıyla ilgili yapılan değerlendirmede –bir benzerini Gelenek'te
gördüğümüz– SP'ye düzülen övgüler sinyallerini oldukça açık veriyor. Yazar, yarısömürgelerde de
güçlü etkisini gösterecek, emperyalist-kapitalist sistemde "köklü dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde
olduğumuzu" ileri sürüyor. Yarısömürge ülkelerde demokrasi rüzgarları estirecek ölçülerde köklü
dönüşümlerin söz eden birisinin, "her planda gericilik" olan ve "özgürlük değil egemenlik eğilimi
götüren" emperyalizmin en hafifinden politikalarında bir değişiklik olduğunu ileri sürdüğü
anlaşılacaktır. Ve eğer bu kişi ML ile şu veya bu ölçüde bağının olduğu iddiasında ise onun yöntemini
de uygulayacak, bu "köklü dönüşümlerin emperyalist-kapitalist sistemin ekonomisindeki
dayanaklarını ortaya koyacaktır. Yazar büyük iddialar ileri sürüyor ama yazısının içeriği hiç de buna
denk düşmüyor. '45'ler sonrası yeni sömürgeci yöntemlere geçişten söz ediyor, onu da tıpkı Kautsky
gibi emperyalizmin tercihi bir politika olarak gösteriyor.
"Demokrat!" yazarı, emperyalizme, ardı sıra da DYP-SHP Hükümetine küçümsenmeyecek bir
destek sunmaktadır.
Revizyonist sistemin emperyalist-kapitalist sistem karşısında aldığı yenilgi, teknolojideki
gelişmeler, emperyalist burjuvazinin ve artık sosyal demokratlaşmış modern revizyonizmin
ideolojik bombardımanına yol açtı. "Emperyalizmin bunalımdan kurtulma ve kendini geliştirme
yeteneğine sahip olduğu", "piyasa ekonomisinin ebedi"liği, emperyalist burjuvazinin "insan haklarına
saygılı ve demokrasiden yana" olduğu görüşleri ile tamamlanıyor. Modern revizyonistler bu bütünlüğü
"çağın niteliğinin değiştiği" tespitinden başlayarak açık seçik, son noktasına kadar göstermekten beis
duymadan kuruyorlar. Kimileri de kırık cümlelerle, bazen bir yanından bazen öbür yanından tutarak
benzer görüşleri seslendiriyorlar. Bu onların henüz kopkoyu bir revizyonist teslimiyet içerisine
girmedikleri anlamına gelebilir, ama öncüllerinin vardıkları son apaçıkken, onların eteğine yapışıp
peşleri sıra yürümek niye!
Şimdi revizyonistlerin elbirliğiyle göğe yükselttikleri emperyalist-kapitalist sistemin durumuna
bir bakalım.

Olgular umutları boşa çıkardı


"ABD Ekonomisi Çöküyor mu?" Son günlerde gazetelerde rastlanan başlıklardan birisi bu.
Diğer bazı emperyalist ülke ekonomileri için de buna yakın başlıklar görebilmek mümkün. "Ekonomik
durgunluk sırası Almanya'da", "Dünya ekonomisi yavaşlıyor", "Avrupa işsizliğin pençesinde"...
Sovyet sosyal emperyalizminin ve revizyonist sistemin topyekun çökmesinden sonra başta ABD
emperyalizmi olmak üzere kapitalist dünyada zafer naraları atılıyordu. Körfez zaferinden sonra ise bu
tam bir sarhoşluğa dönüştü. Kopartılan onca yaygaradan sonra ortaya çıkan tablo, görüntüye gölge
düşürdü.
Geçen yılın sonlarına doğru ABD ekonomisindeki hafif kıpırdanma "krizin sonu"na gelindiğinin
ilan edilmesiyle karşılandı. Kıpırdanma çok kısa sürdü. Çeşitli dallarda –en başta görünenler, demir-
çelik, inşaat, otomobil yapımı– gerileme durdurulamaz hale geldi, '91'de 900 bin kişi işini kaybetti ve
işsizlik %7.1 ile son 5.5 yılın en yüksek rakamına ulaştı. ABD'nin dış ticaret ve bütçe açıkları
kapatılamadığı gibi istidatlı bir büyüme eğiliminde.
Son zamanlarda Alman ekonomisinin de bir durgunluk içerisine girdiği gözleniyor. Almanya
ekonomisi '90 yılında sözle görülür bir canlanma gösterdi. Geçen yılki büyüme hızı %3.3 idi. Bu yıl
için ise en iyi tahminler %2. İşsiz sayısı 4 milyonu Doğu Almanya kökenli olmak üzere toplam 6
milyon. Doğu Alman üretim alanlarının ve pazarlarının yutulması Alman ekonomisinin aşırı üretim
krizine düşmesini frenledi fakat, Doğu'daki yıkımın sosyal patlamalara dönüşmemesi için yüksek bir
meblağ da ödemek zorunda kalındı.
Japonya ihracat fazlasının baskısı altında. ABD az çok bir denge yaratabilmek için Japonya'ya
sattığı kadar alması yönünde saldırgan bir baskı uyguluyor. Japonya ve diğer emperyalistlerin karşı
karşıya kaldıkları tehdit, dünya pazarlarında talep daralmasıdır. Yaz döneminde Japonya'nın dış
ülkelerden aldığı siparişlerde %40'a varan bir düşüş gözlemleniyor.
Emperyalist ülke ekonomileri için bugün kullanılan sözcük "resesyon" ve "resesyon baskısı"dır.
Sözkonusu ABD ekonomisi olunca bunun başına "ağır''sözcüğü eklenmektedir. Ya da sıkça kullanılan
stagflasyon terimidir. Şu ya da bu ülkede bazı hamleler olsa da bunlar geçici ve sektörel kalmaktadır;
yaşanan sorunlar emperyalist ülke ekonomilerinin tümü için geçerlidir. Başta ABD olmak üzere
emperyalist ülkelerin bazılarının daha ağır bir kriz içerisinde olmaları, ekonomileri daha iyi durumda
olanları da olumsuz yönde etkilemektedir. Dünya ekonomisi daralmaktadır. BM tarafından
hazırlanmış bir rapora göre 1991 yılında üretimde artış değil düşüş (%0.4 düzeyinde) görülmektedir.
Bu yıl için ise yine durgunluğun süreceği ve üretim artışının %1.5 dolayında kalacağı tahmin
edilmektedir.
Revizyonist sistemin çökmesinden sonra, hem emperyalist sistemin sürmekte olan krizi
unutturulmak istendi, hem de önlerine çıkan fırsatın onlara yeni bir yükseliş dönemi açacağı
düşüncesiyle hızlı bir propagandaya girişildi. Şu soru sorulabilir: Sovyet sosyal emperyalizminin ve
revizyonist sistemin çökmesinden sonra emperyalist-kapitalist ülkelere yepyeni bir hayat sahası
açılmadı mı? Bu güçlü bir beklentiydi ve geçen yıl yapılan çeşitli değerlendirmelerde bunu görmek
mümkündür. Havanın boşluğa hücumu gibi bir gelişme olmadı. Olgular umutları boşa çıkardı.
Dağılan revizyonist ülkelerde büyük bir ekonomik çöküntü yaşanmaktadır. BDT'nin dış borcu
80 milyar dolar sınırına dayanmıştır. Anapara ödenemediği gibi faiz ödemeleri de yapılamıyor. Öyle ki
bu durum örneğin SB'ye en büyük kreditör durumundaki Alman Markını olumsuz etkiliyor.
Almanya'nın SB'ye salt ihracat karşılığı verdiği kredi dahi 17 milyar dolara ulaşıyor. Kriz, bu
ülkelerde halkın alım gücünü son derece düşürmüş durumda. Enflasyon %400, daha yükseklere
fırlaması ise kaçınılmaz.
Bu ülkeler içerisinde kapitalist sisteme entegrasyon yönünde az çok istikrarlı bir yola girmiş
olan Macaristan ve Çekoslovakya. Diğerlerinde siyasi ve sosyal çalkantı kontrol altına alınabilmiş
değildir, bunun başarılıp başarılamayacağı da belirsizdir. Başta ABD olmak üzere emperyalistler,
özellikle SB'deki çöküşün bir infilaka dönüşmesini önlemeye çalıştılar, bunun için Gorbaçov'a geniş
bir destek sundular, Revizyonist devletlere duyulan tepkinin açık kapitalist devletler ortaya çıkınca
buna yöneleceğini, bu ülkelerde daha şiddetlenecek krizin dünya kapitalist ekonomisini sarsacağını,
toplumsal ve politik krizin çok yönlü ve kontrol edilemez etkilerinin olacağını hesap ediyorlardı.
Ortaya çıkan manzara tam da bu oldu. İşsizlik dalgaları ve derinleşen sefalet, toplumsal ve politik
gelişmelerin ne yönde olacağı konusunda tahminleri zorluyor ve kitleler yaşam koşulları açısından
dünleriyle bugünleri arasında yaptıkları basit kıyaslamalarla dahi tepkilerini bütün sosyal haklardan
yoksun bırakıldıkları kapitalizm canavarına yöneltmeye başlıyor. Ayrıca dış borcun ödenip
ödenmeyeceği, çeşitli cumhuriyetlere dağılmış nükleer silahların geleceği gibi sorunlar...
Bunlar, BDT ve Doğu Avrupa'nın, Batı emperyalizminin bugünkü ekonomik krizine, sermaye
ve mal ihracıyla durgunluğun aşılmasına olanak sağlamadığı gibi derinleştirici bir etkide bulunduğunu
göstermektedir.
Emperyalist-kapitalist dünyanın 20 yıldır krizin dışında bir yaşamı olmadı. 1974 ve 1982'de
etkisini daha şiddetli hissettiren iki büyük kriz görüldü. Kapitalist ekonomilerin yaklaşık 10 yılda bir
ortaya çıkan aşırı üretim krizleri bu yirmi yılda çok daha kısa aralıklarla başgösterdi. Emperyalistler,
çeşitli araç ve yöntemleri kullanarak, sistem dışına çıkacak kopuşların olmamasıyla bu krizlerin
şiddetli bir yıkıcılığa dönüşmesini önlemeyi başardılar. Fakat kısa süren istikrar ve çok daha kısa süren
canlanma dönemleri dışında bir yükseliş dönemi yaşayamadılar. Bugün emperyalist kapitalist sistem
sadece sürmekte olan krizin etkileriyle karşı karşıya değildir; canlanma ve büyümeye
geçememelerinde uzun süren bir hastalığın tahripkar özelliklerinin bugünkü krize eklenmesi de vardır.
Geçmişe dönük bir bedel de ödenmektedir. Çünkü krizlerin ağır yükü yarısömürgelere
aktarılmış, sömürü daha ağırlaştırılmıştır. Bu ülkelerin yüksek kâr transferleri için aşırı
borçlandırılması onları borçlarını ödeyememe durumu ile karşı karşıya bıraktı. "Borç krizi" '82
yılından bu yana büyüme özelliğindedir. Türkiye'nin borçları 50 milyar dolara ulaşmıştır; askeri faşist
darbeyle sağlanan ortamda en istikrarlı borç ödeyen ülkeler arasındadır, fakat bu, borcun giderek
büyümesini de engelleyememektedir. Özellikle Latin Amerika ülkelerinde zorbaca politikaların kitle
başkaldırıları ile sürgit devam ettirilememesi en işbirlikçi yönetimleri dahi efendileri karşısında çaresiz
bıraktı, "dış borçlar" ödenemez hale gelindi. Ne "anapara" ne de buna eklenen "faizler" ödeniyor,
"borç" dağı büyüyordu. Bir örnek vermek gerekirse Brezilya'nın borcu 110 milyar dolara ulaşınca
moratoryum ilan edildi. 18 ay süren görüşmelerde, ödeme biçimi ve vadesinde değişikliklerle yeni bir
ödeme planı yapıldı. Bunun da bir garantisi yoktur.
İhraç edilen sermayenin yüksek kârla dönmesinin garantisi kalmayınca bunun emperyalist ülke
ekonomileri üzerinde de olumsuz etkisini duyurmasıyla konu "dünyanın 7 zengin ülkesi" olarak
adlandırılan G-7 Zirvesi'nde ele alındı. Burada "uluslararası borcun patlama noktasına varmasını
engellemeye çalışma" kararı alındı. O güne kadar izlenen "borç vadelerinin yeniden düzenlenmesi"
yönündeki politika 1989 yılından itibaren "Brady Planı" adı verilen "borcun azaltılması"na çevrildi.
Emperyalist ülkeler arasındaki ilişkinin bugünkü durumu nedir? Bugünden ABD, Japonya,
Almanya arasında, bazı sektör ve alanlarda Fransa, İngiltere, İtalya, Kanada, İsveç vd. de kapsayan,
ticaret alanında yoğunlaşan bir ekonomik rekabet sözkonusudur. Bu rekabetin şiddeti giderek artma
eğilimindedir, "ekonomik savaş" nitelemesini kullanmak hiç de abartılı olmayacaktır. Dampingler,
gümrük duvarlarının yükseltilmesi, kota sınırlamaları, bazı malların ithalinin yasaklanması vb.
süregelen rekabet, zirvelerde alınan kararlara karşın bildiğini okuma, postalaşma ve Bush'un son
Japonya bozgunundan sonra ABD'de görüldüğü gibi –Japon mallarının alınmaması yönünde– ulusal
kampanyalar açılması gibi gelişmelerle şiddetlenmektedir. Emperyalist ülke ve tekeller arasındaki
rekabet, hiç de çok propaganda edildiği gibi "serbest"çe gerçekleşmiyor, devlet eliyle çekilen koruma
duvarları ve onu delme mücadelesi şiddeti artarak sürüyor. Ekonomik yarış emperyalist dünyanın üç
devini oluşturan ABD, Japonya, Almanya arasında birçok sektörde sürüyor. Bazı sektörlerde,
uzmanlaşma, yüksek teknoloji ve üst düzeyde tekelleşme sağlamış diğer bazı emperyalistler de rekabet
alanında. Rekabet, dış ticaret alanıyla sınırlanamıyor çünkü, çokuluslu tekellerin yapmış oldukları
yatırımlar rekabeti bir anda "iç"te de patlatıyor.
Ortada boy gösteren emperyalist sayısı çoğaldı. Japonya ve Almanya'nın gösterdiği büyüme,
buna denk düşen bir pazar genişlemesinin sağlanamaması, rekabeti kızıştırdı. Görünürde emperyalist
kapitalizmin önüne yeni alanlar açıldı. Fakat belirttiğimiz nedenlerle bugün, onların derdine çare
olamıyor, gelecek için ise bundan ancak bir "varsayım" olarak söz edilebilir. Önümüzdeki yıllarda
emperyalizm adına umutlanabilecek veriler yoktur. Bunlar, emperyalizmin sadece sermaye ihracı
alanında "borç krizi" biçiminde ortaya çıkan tıkanmayla değil mal ihracı alanında da ciddi sorunlarla
karşı karşıya olduğunun kanıtlarıdır. Keza, emperyalist ülkeler halihazırda birbirleri için en iyi pazar
durumundadırlar. En çok birbirlerinden almakta, birbirlerine satmaktadırlar. Kitlelerin alım gücünün
en yüksek olduğu ülkeler onlardır. '80'li yıllar içerisinde emperyalist-kapitalist ülkelerde kitleler bir
tüketim çılgınlığına sokulmuştu, bunun krizin atlatılmasında rolü olmadığı söylenemez, şimdi ise bu
alanda da bir tıkanma var. Pazar derinliği "kayboluyor". Bunun için Bush yılbaşında "örnek oldu",
alışveriş kampanyası başlattı, bir sonuç vermedi. Emperyalist ülkelerdeki kriz ve rekabet, demir-çelik,
inşaat, otomobil gibi sektörlerde kendisini daha şiddetli hissettiriyor. Rekabet ve krizin, özellikle
istihdam kapasitesi yüksek sektörlerde şiddetlenmesi yıkıcı sonuçlarını kitlelerin günlük yaşamına ağır
bir şekilde yansıtıyor. ABD, uzay, silah, gen teknolojisi gibi dallarda rakiplerini yanına yaklaştırmıyor
bile, belirttiğimiz dallarda ise rekabet gücü bir hayli azalmış durumda. Bunu küçülmeyle aşma
girişimleri yeni işsiz dalgaları yaratıyor. Hemen iki örnek verelim, General Motors geçen Aralık
ayında 74 bin işçi çıkardı, IMB yaklaşık 20 bin işçiyi çıkarma kararı almış durumda. Dışı seni içi beni
yakar! ABD'nin durumu tamı tamına böyle. Körfez Savaşı sırasında başkalarının parasıyla düğün
yapan bir damat gibiydi. 60 milyarın 55'ini Kuveyt, Suudi Arabistan, Japonya ve Almanya'ya ödetti.
"Pax Americana"nın ekonomik temelinin çürüklüğü ortada. İçte ise, Körfez savaşı sırasında Bush'un
kredisi %82'lere çıkmıştı, bugün ise kitle desteği başkanlık seçimleri için yapılan yoklamalara göre
%40'lara İnmiş durumda. Oportünistler ise ABD ve Bush'u hâlâ Körfez savaşı sırasında bastığı
havayla ölçüyorlar.
Emperyalist ülkeler arasındaki rekabet ağırlıklı olarak ekonomik alanda. Emperyalizmin
doğasına uygun olarak bu, nüfuz alanları ve dünyanın yeniden paylaşılmasına doğru genişlemektedir.
Siyasal ve askeri alanlarda ise ufak tefek elenseler çekiliyor. (NATO'ya karşı BAB, Almanya-Fransa
ortak ordu projesi, Japonya'nın yardım karşılığı BDT'den Kuril Adaları'nı istemesi, son olarak Japonya
ve Almanya'nın Güvenlik Konseyi'ne "daimi üye" olarak girme isteğinde bulunmaları.) Yeni nüfuz
alanları, belli bölgeleri "dokunulmaz" alanları olarak görme tavırlarında oldukça açık yansıtılıyor.
Japonya Pasifik bölgesinde, Almanya Doğu Avrupa ve BDT, AT ile genişlettiğimizde Ortadoğu ve
Afrika'da şimdiden iddialarını açıkça ortaya koymuş, mesafe katetmişlerdir. ABD dünya ölçüsünde
siyasal ve askeri hegemonya üstünlüğüne sahip. En büyük rakibinin çökmesinden sonra diğerleriyle bu
alanlardaki büyük fark onlara karşı en güçlü silahı. Halen dünyanın en büyük ekonomik "dev"i. Fakat
ekonomisinin gelişme dinamiğinin zayıflığı ve bunu kısa sürede altedebilecek gibi görünmemesi,
rakiplerinin hızla ona yaklaşmasına, kimi sektörlerde de geçmesine yol açıyor. ABD'nin sıkıştıkça
askeri gücünü ve hegemonik üstünlüğünü ekonomik savaşımın kozu olarak ileri sürmesi, Japon-Alman
emperyalistlerinin ulaştıkları düzeyin, salt verilenle yetinmeyecek, daha büyük etki ve egemenlik
alanlarını zorunlu kılacak gelişme düzeyine doğru ilerlemesi bugünkü durumun uzun süre devam
etmeyeceğini gösterir. Kriz etkenlerinin çoğalmasıyla rekabette sertleşme, sıçramalı gelişmeler
beklenmelidir. Rekabet alanına ilerde Rusya'nın da sahip olduğu askeri güç, askeri alanda sahip
olduğu ileri teknoloji, diğer bazı sektörlerle girme olasılığı da gözönünde tutulmalıdır. Emperyalist
güç ve ittifak ilişkilerinde yeni kombinezonlar doğabilir.
Emperyalist-kapitalist dünya ekonomisinin bütünün çizdiği tablo nedir? Kapitalist
metropollerde dahi sosyal güvencelerin erozyona uğratılması ve sosyal kutuplaşmanın artması.
Emperyalist ülkelerle yarısömürge ülke halkları arasında derin bir uçurumun yaratılmış olması.
Emperyalist güçler arasındaki rekabetin şiddetlenme eğilimi. Kapitalist dünyanın bugünkü görünümü
Marks ve Lenin'in kapitalizm ve emperyalizme ilişkin söylediklerini doğrulamaktadır. Alabildiğine
eşitsiz ve dengesiz bir gelişme. Yakın gelecekte bir "istikrar" ve "büyüme" görebilmek olanaklı mıdır?
Emperyalizm çağına ilişkin tüm çelişkiler varlığını koruduğu gibi, konjonktürel olarak birbirlerini
etkileyip derinleştirmeleri hiç de düşük bir olasılık değildir.
Modern revizyonistler ve yüzleri onlara dönük olanlar "bilimsel teknolojik devrim"in büyüsüne
kapıldılar. Revizyonistler emperyalizmin vulgarize bir yorumuna yönelerek kapitalizmdeki bütün
çelişkileri ağırlaştırıcı niteliği kalmadığı gibi "niteliksel bir değişime" uğradığını ileri sürdüler.
Revizyonist sistemin çökmesiyle birlikte bu emperyalist-kapitalist sisteme tam bir hayranlık ve
uşaklığa dönüştü.
Son 40-50 yılda bilim ve teknolojide büyük gelişmeler sağlandı. Bu öngorülemeyen bir durum
muydu, emperyalizmi "gerici, asalak ve çürüyen kapitalizm" olmaktan çıkarıyor mu? Buna yanıtı,
geçersizleştiği ileri sürülen Lenin'in "Emperyalizm" yapıtından verelim.

"Ancak bu çürüme eğiliminin, kapitalizmin hızlı gelişmesini önleyeceğini sanmak yanlış


olur. Önlemez. Emperyalist dönemde, bazı sanayi kolları, burjuvazinin bazı katmanları, bazı
ülkeler, bu eğilimlerden birini ya da ötekini, küçük ya da büyük ölçüde gösterirler. Genel olarak,
kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir hızla gelişmektedir. Bu gelişme yalnızca genellikle
gitgide daha eşitsiz hale gelmekle kalmayıp gelişme eşitsizliği, sermaye bakımından en zengin
ülkelerin (İngiltere) çürümesinde kendini özellikle göstermektedir." (sf.150)

Bilim ve teknolojideki gelişme ne kadar insanın yararına kullanıldı? Makine ve aletlerde büyük
bir ilerleme gerçekleştirilirken üretici güçlerin en önemli öğesi olan insanın gelişimi hangi düzeyde
kaldı? İkisi arasındaki açı büyüktür. Kapitalizmdeki en gelişmiş örnek, bilim ve teknolojinin ulaştığı
en ileri düzeye sahip olan ABD'ye bakalım; 33 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor,
işsizlik dalgaları birbirini izliyor. Sosyal güvence hanesine ise yazılabilecek çok az şey var! İnsanların
zihinsel gelişimi ise daha büyük bir felaket. "Aşırı" üretim krizleri –kapitalizm bunu çözecek güç ve
yeteneğe sahip değildir. O, kapitalizmle birlikte var olacaktır. Onun temelinde, üretimin giderek daha
da artan toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist şekli arasındaki çelişki bulunmaktadır.
Bu da ancak, sistemin devrim yoluyla yıkılmasıyla yok edilir.
"Demokrat!" yazarı revizyonist yalancıların peşi sıra yürümektedir. Emperyalist-kapitalist
ülkelerde, yarısömürgelerde insan hakları ve demokrasi rüzgarları estirecek "köklü dönüşümler
yaşandığını" söylemek sadece ve sadece emperyalistlere ve işbirlikçilerine destek sunmaktır.
Ülkemizde sistemin krizinin tam bir değerlendirmesini yapmadan abartan 1 , '80 öncesi örneklerini
bolca gördüğümüz sübjektif koşullara bakmaksızın ekonomik krizin derinleşerek neredeyse
kendiliğinden bir devrime yol açacağı görüşünü ileri süren oportünizm örnekleri az değildir. Adeta bir
kriz-devrim edebiyatı yapılmaktadır. Verili koşullarda da emperyalizmin krizi, sistem açısından
tümüyle içinden çıkılmaz değildir. Brezilya vd. hiperenflasyon yaşanan ülkelerde dahi burjuvazi, eğer
krizi onlara ödetecek güçlü bir devrimci müdahale ile karşı karşıya kalmazsa, hareket zemini
bulabilmekte, ekonomik ve siyasi bazı tavizlerde bulunarak, egemenliğini sürdürmeyi başarmaktadır.
"Demokrat!" yazarı şimdi sistemin durumuna ilişkin değerlendirmeleri tersine çevirmiş, emperyalist
burjuvazinin lehine bir tablo çizmektedir.
Bugün emperyalist sistem açısından bir avantaj aranacaksa, ellerindeki en büyük koz, kitle
eylemlerini büyük ayaklanmalara, devrimlere doğru ilerletecek, güçlü komünist ve devrimci partilerin
olmayışıdır. Kitleleri revizyonizmin de yardakçılığıyla ideolojik bir keşmekeş içerisine sokmayı
başarabilmiş olmasıdır. Geçmişe doğru baktığımızda emperyalizmin 70'li yıllardan bu yana krizden
çıkamadığı, birinden diğerine sürüklendiği görülür. O şunu başarmıştır: Bunları kontrol altında
tutabilmeyi, çöküntüye yol açmadan atlatabilmeyi. Bunda krizin ağır yükünü yarısömürge ülke
halklarına yıkabilmesi yatar. Eğer krizler devrimci karşı politikalarla karşılanabilseydi, emperyalist
burjuvazi ve işbirlikçilerinin yolu o kadar düz olmayacaktı. Lenin, "Eğer proletarya kendi komünist
partisinin önderliğinde burjuva düzenine bizzat son vermezse burjuvazi için içinden çıkılamayacak
durum yoktur" demişti. Üzerinde en çok durulması gereken budur. Krizin emperyalist burjuvazi
tarafından proletarya ve halklara ödetilerek bir çıkış yaratılmasının önüne geçmek. Bu yolun önü
tıkandığında krizin onlar için daha şiddetlenmesi kaçınılmaz olacaktır. Komünist ve devrimciler için
şimdiki durumdan çıkarılacak sonuç, krizi devrimci bir krize dönüştürmektir.

1
Bir örnek: "Son borsa krizi, dünya kapitalizminin durgunluktan çöküşe yol aldığının işaretlerini taşıyor." (Kasım '87-Siyasal Gelişmeler ve İşçi
Hareketi-Eksen Yayıncılık)
UYGUN ADIM SAĞA DOĞRU
Karlı boranlı bir havada birileri size ortalık günlük güneşlik derse...
Şimdi de "Yeni Dünya Düzeni"nin Türkiye'ye DYP-SHP Hükümeti "sihirli değneği" ile
dokunmasından sonra siyasal görevlerin kapsam ve içeriğinin nasıl değiştirildiğini görelim.
Eski Kuruçeşmecilerin bir kısmı "birlik" görüşmelerini yeni bir düzleme taşıdılar. Öyle ki,
yenilene yenilene varıp çaldıkları kapı, revizyonizmin tarihsel evrimiyle ulaştığı son durak oldu. Şimdi
TKP dönekleri, M. Belge gibi devrim için bir tek taş atmayıp "sosyalizm teorisyenliği" ne soyunanlar
sosyal demokrasinin kapısında bekleşiyorlar. İki tarafın da birbirlerine muhtaç olduğu görüşü son
günlerde revaçta.
Modern revizyonizmin bu en has taşıyıcılarının kaçınılmaz evrimleri ve geldikleri son noktanın
kimi oportünistler için iyi bir eğitim konusu olması gerekmez mi? Düne kadar bunlarla "sosyalist" bir
düzlemde birlikte "parti" kurma girişimi içerisinde olan Emek, Gelenek, Kurtuluş, E. Kürkçü
gibilerinin bu evrilme ile kendileri arasında ilişki kurma gibi bir çabalarının olduğunu gösteren bir şey
yok. Kendilerine "sosyalist hareketin devrimci kanadı" gibi unvanlar yakıştırmalarına bakılacak olursa,
böyle bir unvanın ne kadar uzağında oldukları bir yana, bugün nereye vardığı ortada olan diğer
"kanadı"yla aralarındaki mesafenin ne kadar olduğu anlaşılır. Onlar, "birlik" görüşmelerinin yeni bir
versiyonunu başlatmış durumdalar. Seçimlerde oluşturdukları genişletilmiş "blok" ve SP'nin
kullandığı "olanaklar" ve "başarısı" onları heyecanlandırıyor. ML'den ve devrimci sınıf mücade-
lesinden uzaklaşmakta, programatik konularda ve siyasal kürece bakışta, örgütlenme ve taktiklerde ise
yakınlaşmakta yarışıyorlar. Adeta ortak bir psikoloji yaratmış durumdalar, birbirlerinin gözleriyle
görüp, birbirlerinin sözleriyle söylüyorlar. Oportünizmi sarmalamış düşünce ve ruh hali, 12 Eylül
öncesinin radikal devrimci kimi örgütlerini de çekim alanına almış durumda. Haksızlık etmemek için
söyleyelim, aralarında bazı ayrılıklar yok değil; cümlelerin yerlerini değiştirmek, bazı paragrafları biri
uzun tutarken diğerinin kısa tutması ya da es geçmesi gibi. Politikada bazen vurgu farkları da önem
kazanır; bu açıdan yaklaşacak olursak oportünizmin daha koyu-daha açık tonları arasındaki farka
ulaşırız ki, hepsi hepsi bu. DYP-SHP hükümetinin kurulmasından sonra ise hepsi aynı yönde pupa
yelken gidiyorlar.
Emek dergisi de "Demokrat!" yazarı gibi konuya "küresel" bir çözümleme ile giriyor. Ek
olarak, demokrasiyi kapitalizmin ekonomisi ile daha kuvvetlice ilişkilendiriyor. Hem de yeryüzünde
nerede varsa, serbest rekabetçi kapitalizme özgü bir kategorilendirme ile.

"Tek tek ülkelerde ne olup bittiğinin ötesinde, içinden geçtiğimiz koşullarda uluslararası
iklim de buna uygundur. Esasen 'Yeni Dünya Düzeni' evrensel planda bir stabilizasyon
hamlesidir. Bunun çerçevesini ve kavramsal araçlarını ise, demokrasi, insan hakları ve serbest
piyasa oluşturuyor. Şimdi bunlar uluslararası sermayenin amentüsüdürler. Mutlaka bir arada
zikredilmelidirler. Serbest piyasa, yani, güçlendirilmiş sivil toplum üzerinde yükselen, içeriğini ve
çerçevesini onun belirlediği bir demokrasi ve insan hakları... Toplumun bu kural ve ilkelerle bir
ortak payda olarak bağlanmasına verilen ad ise concensus, veya Türkçesiyle 'Toplumsal
Mutabakat' oluyor." (Emek, Şubat '92)

Yazar, "nerede varsa" merakımızı gideriyor, DYP-SHP Hükümeti eliyle kurulmakta olan bir
"demokrasi"den söz ediyor, daha başka çağrışımlar yapan bir adlandırma ile, "Tekelci Cumhuriyete
Doğru". Ve şunu söylüyor:

"Doğrudan doğruya zor kullanmanın yerine, olabildiğince zor tehdidi caydırıcılığının


geçirilmesi ve zorun içselleştirilmesi.
"Türkiye'de düzen bütün bu doğrultularda belli bir yol almıştır. Önünde hâlâ bir dizi engel
vardır. DYP-SHP koalisyonu bu zemine basarak, düzeni yenileme hamlesidir."

Daha sonra dönmek üzere burada duralım ve bir kulvarda koşan E. Kürkçüye geçelim. Bir
tonlama farkı dışında aynı türküyü söylüyorlar.
E. Kürkçü imzalı yazı, "Sosyalistler Söylemlerini Demokrasiyle Sınırlayamaz-Yeni Bir
Radikalizmin Gerekliliği" gibi "Demokrat!"a uygun olmayan bir başlıkla başlıyor. "Özgürlük,
demokrasi, insan hakları" gibi taleplerle sınırlanmanın yetersizliğinden söz ediyor.

"Bu genel tasavvur gereğince, sosyalist hareketin devrimci kanadının siyasal ajitasyonunda
toplumun ezilen kesiminin en geniş ortak paydasının kurulabileceği dikotomiler rol oynayageldi:
Faşizm/demokrasi, zulüm/insan hakları, baskı/özgürlük. 12 Eylül rejiminin baskıları da sosyalist
solun acil talepleriyle, liberal, sosyal demokrat, hatta muhafazakar talepler arasındaki ayrımların
iyice belirsizleşmesine yol açtı" (Demokrat! '91 Aralık, sayı: 19)

Buraya kadar her şey güzel! Demokrasi talepleriyle yetinmenin sadece 12 Eylül sonrasına değil
öncesine de ait olduğu görüşüne, "muhafazakarlara" dek verilen referansa kayıt düşecek olursak, daha
ne denir? Bunları "Demokrat!" gibi eski devrimci radikalizminden iz bırakmamaya yemin etmişe
benzeyen bir dergide okuyunca insan şaşırıyor ve böyle ufak-tefek kusurların ne önemi var diye
düşünüyor. Okumaya devam ediyoruz ve bu düşünsel devrimin nasıl gerçekleştiğini görüyoruz:

"Geçmişte kitlesel bir etkinlik ve eylemlilik için en önemli hareket noktası olarak görülmüş
olan demokrasi ve insan hakları, bugünkü hükümetin siyasal program öğeleri arasında başta
gelen bir yere yerleşmişse, bunun bir aldatmacadan çok varolan üretim ve mülkiyet ilişkilerine
toplumsal onay sağlama gereksinimiyle ilişkilendirilmesi çok daha yerinde olacaktır."

Daha sonraki bir paragrafta da:

"Kapitalizmin ve burjuva devletin hakimiyetinin çıplak zordan çok burjuva toplumun


doğallığına verilen onayla, paranın hakimiyetinin büyük çoğunluk tarafından onaylanmasıyla
sürdürecek denli güçlü göründüğü bir dönemde demokrasi, sosyalist hareketin radikal düzen
eleştirisi için bir fikri temel ve radikal bir kitle hareketi kaynağı olamaz."

Son cümlenin en son bölümü dışında Emek dergisinde de bütünüyle aynı diyebileceğimiz bir
bölüm var. O farklı olarak demokratik talepleri ileri sürmenin öneminin tümüyle kaybolmadığı
düşüncesinde. "Miadını doldurmuş sayarak boşlamak değil" bunu söylüyor ama sonuç değişmiyor
çünkü demokrasi konusunu reform talepleri düzeyine indiriyor. "Bu iklim mutlaka değerlendirilmeli ve
yeni kazanımların koparılıp alınması için hükümet üzerinde kuvvetli bir basınca dönüştürülmelidir."
E. Kürkçü, bu görüşleriyle sağdan sola sıçrıyor, sağ vuruyor. Sağ tasfiyeci revizyonist çevrelerle
içli dışlı olup, demokrasi için mücadeleyi reformlar uğruna mücadeleye indirgeyen, kendi deyişiyle
"liberal, sosyal demokrat, hatta muhafazakarlarla" aralarındaki ayrımı silen bir yaklaşım kutbuna
savruluyor. Aynı öz korunduğu için değişen bir şey olmuyor. E. Kürkçü, siyasal demokrasiyi
gerçekleşmiş ya da gerçekleşmek üzere –radikal düzen eleştirisi için bir fikri temel ve radikal bir kitle
hareketi kaynağı olmayacak kadar zayıflamış– bir dinamik olarak görüyor. 141-142. maddelerin
kalkmış olması, hükümetin "Paris Şartı" ve "ILO Kararları"nı uygulayacağını söylemiş olması yetiyor.
E. Kürkçü, faşizmi bir devlet biçimi olarak değil hükümet biçimi olarak ele alıyor. Hükümetin
programı onu büyülüyor. Sınıf mücadelesinin gelişim seyri, devrim-karşıdevrim arasındaki güç
ilişkileri, karşıdevrim kampının iç çelişkilerini değerlendirme gereği duymuyor. Hükümet programının
uygulanabilirliğini dahi tartışmaktan kendini azade kılıyor ve demokrasiyi hükümet programı düzeyine
indiriyor. Faşist diktatörlüğün sopayı hiç elden bırakmaksızın birkaç reform kartı açmasını göğe
çıkarıyor ve demokrasi sorununu aşılmış –haydi aşılmaya yakın diyelim– görüp sosyalizm için
mücadeleyi başlatıyor! Demirel'in seçim propagandaları sırasında "Büyük Demokrat" olarak lanse
edilmesinden en çok kimlerin etkilendiğini görüyoruz. Demirel bir söylüyor, E. Kürkçüler bir adım
önde gidiyor. 2

2
Çoğaltabiliriz; Komün dergisinin Ocak '92 tarihli 16 sayısındaki "Koalisyon Hükümeti Debeleniyor" başlıklı yazı. Komün, hakim sınıflar-
devlet içerisindeki çelişkilere çok meraklı, bunu politikada derinlik sayıyor, ama tam da bu noktada tahlilleri Sosyalist Parti'nin tahlilleri ile
karışıyor."... HEP il Başkanı Vedat Aydın, gizli güçler taralından katledilmişti. Bu provokasyon, bir yönüyle de Yılmaz Hükümetine karşıydı. Türk
Gladiosu yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi hâlâ görev başındadır ve kim bilir halka ve koalisyona karşı hangi tertiplerin hazırlığındadır." Bu
2000'e Doğru'dan (Aralık '91). Şimdi de Komün'ün sözünü ettiğimiz yazısına bakalım; bölüm başlığı şöyle: "Koalisyonun işi Zor" ve şu söyleniyor:
"Asıl engelleyici, sabote edici güçler ise ordu, MİT ve kontrgerilla faaliyetidir. Bunun komple tanımı; 'illegal devlet', 'çekirdek devlet', 'ikinci devlet',
'kontrgerilla' vs. olabilir." Bu alıntılar alt alta konarak sorulsa hangisinin kime ait olduğunu ayırdetmek olanaklı mıdır?
Her iki yazarın da birleştikleri nokta, demokrasiyi kapitalizmin ekonomisi ile ilişkilendirirken
bunu serbest rekabetçi kapitalizme ait kategorilerle açıklamaya girişmeleri, yer yer de soyut bir
kapitalizmden söz etmeleri, açıkça bir çarpıtmaya yönelmeleridir. Serbest piyasa üzerinde yükselen
demokrasi ve insan hakları. İşbirlikçi tekelci burjuvaziye ilerici bir rol verdikleri bu çarpıtmayı
yaparken, emperyalizmin ve emperyalizme bağımlı burjuvazinin özellikleri üzerinde durmaktan
kaçınmakta, konuyu somut gerçeklik üzerinde yükseltmek yerine, teorik özetlemeler ve soyutlamalarla
serbest rekabetçi kapitalizmin kategorilerine dayandırmakta, sonra tekrar dönüş yapıp bunları
Türkiye'ye yapıştırmaktadırlar. 12 Mart döneminde dönek Yusuf Küpeli, M. Ramazan Aktolga'lar,
"Demirel'in yurtseverliği"ni ilan ettiler. Onlar bir görüşü zırvalık düzeyine çıkarmışlardı, fakat
burjuvazinin feodal kalıntıların radikal tasfiyesine yönelebileceği, 12 Mart ve 12 Eylül'de bunu
denediği görüşü THKP/C kökenli hareketlerin hepsince savunulagelir. İşbirlikçi büyük burjuvaziye
ilerici bir rol atfedilmesin! E. Kürkçü şimdi demokrasi sorununa taşıyor.

"Bu yeni ekonominin, tekelci kapitalizmin (emperyalizm tekelci kapitalizmdir) siyasi üst
yapısı demokrasiden siyasi gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasi
gericilik tekele tekabül eder. Rudolf Hilferding Finans Kapital kitabında haklı olarak 'Finans
kapital hakimiyet için çalışır, özgürlük için değil,' demektedir." (Lenin, MBK-Emperyalist
Ekonomizm, sf. 47)

Bir dönemin faşizm tartışmalarında sıkça kullanılmış olan bu alıntı, kuşkusuz iki yazar
tarafından da bilinir. Emperyalizm demokrasiyle çelişir ve onun siyasi gericilik eğilimi, yarısömürge
bir ülkenin burjuvazisinde daha şiddetlenmiş olarak kendisini gösterir. Sosyoekonomik koşulların daha
çarpık yapısı, katmerlenmiş sömürüye karşı kitle direnişinin artması, siyasal rejimin mutlak değilse de
sık sık ve uzun sürelerle faşizm olarak biçimlenmesini getirir. Demokratik kazanımlar ve bir bütün
olarak demokrasinin gerçekleşmesi ancak ve ancak işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin mücadelesiyle,
onun başarısıyla koşulludur. Emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin tercih politikası olamaz.
Onlar ancak proletarya ve emekçi sınıflar tarafından kendilerine dayatılan karşısında, egemenliklerini
sürdürebilmek için geri adım atmak, bunun yeni biçimlerini aramak zorunda kalırlar.
Her iki yazar da Türkiye'de faşizm konusuna hiç ama hiç değinmemektedirler. Bu
söylediklerimiz her ikisi için de bilinmez değildir. Bundan dolayı kafa ve gönüllerine uygun bir teorik
çarpıtmaya girişmektedirler. Emek yazarı, çok ileri gitmiş olmamak ve tabii ki inandırıcı olabilmek
için, "demokratik bir cumhuriyet"ten değil hakların daha sınırlı olduğu "tekelci cumhuriyet"ten
sözetmektedir. Bu ise harakiri yapmak gibi bir şeydir. Her ikisi de son zamanlarda emperyalist
burjuvazinin ihya ettiği "liberalizm" masalına fazla inanmışlar ve ondan ML teoriyi kesip biçme ve
palavra atma özgürlüğünü almışlardır.
İki yazar da, propaganda ajitasyonun içeriğinde vurgunun yönünde bir değişiklik gibi görünse
de aslında devrim stratejisinde bir değişiklik yapmaktadırlar. Bunun bir hükümet değişikliği ile
yapılması pek yakışık almayacağı için olsa gerek açıkça dillendirmekten kaçınmaktadırlar, itirazlar
gelebilir ama demokratik görevler reformlar sorununa indirgeniyorsa, bu itirazlar bir anlam ifade
etmeyecektir. Hem "sosyalist devrim"cilik de modadır. Lenin, ekonomistlerin kapitalizm zafer
kazanmıştır bu yüzden siyasi mücadeleye gerek yoktur, görüşüne ulaştıklarını belirtirken, bu sağa ka-
yış dışında bilinmeyen bir de sola kayıştan söz eder.

"1894-1902 arasının eski ekonomizmi şu muhakemeyi yürütüyordu: Narodnikler mahkûm


edilmiştir, kapitalizm Rusya'da zafer kazanmıştır. O halde, siyasi devrim gibi bir mesele olamaz.
Pratik sonuç ya 'ekonomik mücadele işçilere, siyasi mücadele liberallere terkedilecek' –bu bir
sağa sıçrayıştır– ya da siyasal devrim yerine sosyalist devrim için bir genel grev. Bu sola sıçrayış,
1890'lartn son yıllarında bir Rus ekonomistinin, şimdi unutulmuş olan bir broşüründe
savunulmuştu." (Emperyalist Ekonomizm, sf.9)

Bir başka örnek de Kurtuluş. O biraz daha temkinli, açık tahlillere girişmekten, onları tüm sonuçlarına doğru özgürce götürmekten
sakınıyor, siyasal gelişmelere ve rejime ilişkin görüşlerini daha çok satır aralarına sıkıştırıyor. 141-142. maddelerin kaldırılmasında "dış faktörlerin",
"AET ile ilgili hususların belirleyici" olduğunu ileri sürüyor. Bununla da kalmıyor, "demokrasiye karşı girişimler"den, "demokrasinin
geliştirilmesi"nden söz ediyor. (Aralık 91)
Bunda "genel grev"le devrimi yapma önerisini çıkarınız, Türkiye devrimci hareketinde bugünkü
savrulmayı açıklayıcıdır. Halkçılık mahkûm edildi ve kapitalizm keşfedildi! Kapitalizmin gelişme
düzeyi, emperyalizme bağımlılık ve diğer özellikleri, siyasal rejimin karakteri, ulusal sorun özgün ve
somut bir çözümlemeye tabi tutulmadan, proletaryanın devrimde hegemonyasının anlamı, devrimin
aşamalı ve kesintisiz karakteri gibi konulara ML bir yaklaşım getirme yönünde ciddi bir çaba içerisine
girilmeden, Maocu bir demokratik devrim anlayışının sığ bir eleştirisine yönelinerek teorik yaklaşım
itibariyle onun kadar sığ bir antitez, sosyalist devrim stratejisi oluşturuldu,
"Demokrat!" ve Emek yazarları, halkçılık ve reformculuk içerisinde dönenen Türkiye "sol"unu
–tabii kendilerini de– kurtarmaya yönelmişlerdir. Emek yazarı, burjuvazinin "demokrasi ve insan
hakları" "açılımı"nın bir tehlike oluşturduğunu, çünkü "bu ikisi sosyalist hareketi onun etkinlik
kanallarını fazlasıyla belirlemeye başlamıştır" derken, E. Kürkçü de "... sosyalist solun acil
talepleriyle, liberal, sosyal demokrat, hatta muhafazakar talepler arasındaki ayrımların iyice
belirsizleşmesine yol açtı" tespitini yapmaktadır. Bu acil taleplere reformcu bir kafayla yaklaşıldığını,
demokratik görevlerin kapsamının daraltıldığını, onların ne devrimle ve iktidarın ele geçirilmesiyle, ne
de sosyalizmle ilişkilendirilerek devrimci bir tarzda ileri sürülmediğini gösterir. Bırakalım tekil
talepler olarak demokratik istemlerin ileri sürülmesini, bir bütün alarak siyasal özgürlüklerin
kazanılması ve demokrasi sorununu devrimci proletaryanın nihai amacına, sosyalizm sorununa bağlı
olarak ele almazsanız, bir sosyalist değil en fazla bir küçük burjuva devrimcisi olursunuz. Eğer
demokrasiyi bir devrim sorunu olarak almaz, birtakım demokratik kazanımların elde edilmesine
indirgerseniz liberallerle, sosyal demokratlarla aranızda bir fark kalmaz. Her iki yazar da içine
düştükleri bu durumu egemen sınıflara ilerici bir misyon yükleyerek ve bu görüşlerinin kutbuna
savrularak aşacaklarını sanıyorlar. Hem de öyle bir savruluş ki, E. Kürkçü, demokratik istemlerin
önemli bir dinamik oluşturmadığını ileri sürebiliyor.
Ülkemizde demokratik istemlerin her bir katresi için devrimci yöntemlerle dövüşmek gerekiyor.
Sokaklarda katledilmeleri, işkenceyi, son zamanlarda sayısı hızla artan "kayıp"ları ele alalım; en temel
insan hakkı olan "yaşama hakkı" için mücadelenin ne kadar yakıcı bir sorun olduğunu göstermiyor
mu? Binlerce işçinin kış ortasında sokağa bırakıldığı bir ülkede "iş güvencesi" için mücadelenin
önemsiz olduğunu birisi size söylerse ne düşünürsünüz? Ulusal kendi kaderini tayin hakkı –bu
demokratik bir istemdir– için Kürt halkının ayağa kalkıp, ölüm karşısında korkusuzlaştığı bir ülkede
"radikal bir kitle hareketi kaynağı olamaz" deniliyorsa, siz buna karşı ne dersiniz? Soruları
çoğaltabilirsiniz.
Bunlar niçin önemsizleştiriliyor, acil talepler ve asgari programdan neden adeta vazgeçiliyor?
Bu görüşleri ileri sürenlerin, genellikle bu istemler için sürdürülen zorlu mücadelelerin dışında
kaldıkları görülür. Onlar, dün bunları reformist bir anlayışla ileri sürerlerken bugün, önemsizleştiğini
ileri sürerek maksimalist görüşlerle ortaya çıkıyor, pasifizmlerini bu örtü altına gizliyorlar.
Siyasal özgürlüklerin eksiksiz gerçekleşmesi devrimci bir iktidarla olanaklıdır, bu açıdan
demokrasi reform değil devrim sorunudur. "Tam bir demokrasi"nin gerçekleştirilmesi, demokrasi
mücadelesinin ekonomik ve toplumsal içeriğiyle birlikte alınmasını, egemen sınıfın devrim yoluyla
alaşağı edilmesini, ele geçirilen iktidarın korunup pekiştirilmesini gerektirir. Lenin, demokrasiden, onu
en ileriye kadar götürmekten en fazla yararlanacak olanın proletarya olduğunu söylüyordu. Devrimci
proletarya bunu niçin amaçlar, ya da diğer sınıflardan onu ayırdeden nedir? Lenin bunu şu şekilde
yanıtlıyor: "... nihai amaç olan sosyalizme varmak için tam bir demokrasiyi gerçekleştirmeye çalışır."
Sosyalizme doğru kesintisiz yürüyüşün sürdürülmesi için tam bir demokrasiyi amaçlar ve bunu
devrimdeki ve iktidar alındıktan sonra hegemonyasıyla güvence altına alır.
Türkiye devrimi antiemperyalist demokratik halk devrimi aşamasındadır. Bağımsızlığın
kazanılması, siyasal özgürlüklerin gerçekleşmesi, Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkı, feodal
kalıntıların tasfiyesi, kadınlara eşit haklar verilmesi vb. bunların tümünün çözümü devrimi gerekli
kılmaktadır. Devrimimizin içerisinde bulunduğu aşamanın görevlerini yadsıyan, önemsizleştiren bir
anlayış, birincisi, demokrasiden en fazla çıkarı olan, ''sosyalizme varmak için tam bir demokrasiyi
gerçekleştirmeye" gereksinmesi olan proletaryanın bundan yoksun kalması, ikincisi, müttefiklerini
harekete geçirme ve hegemonyasını onlara kabul ettirmekten vazgeçmesi, dolayısıyla devrimin
zaferinden vazgeçmesi anlamına gelir. Devrimci proletarya, antiemperyalist demokratik şiarlarını
yükseltir, bunlarla emekçi halka seslenir. Köylülerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, gençliğin, esnaf ve
zanaatkarların, ilerici aydınların her türlü ilerici mücadelesini destekler ve onları tek bir devrim
ordusunun parçası olarak kendi önderliği altında birleştirir. Bu esnada antiemperyalist demokratik halk
devrimi aşamasında bulunuyor olmaktan dolayı kendisini demokratik görevlerle sınırlamaz, sosyalizm
propagandasını yürütür, proletarya ve diğer ezilenlerin sosyalist bilinçle eğitimini de vazgeçilmez bir
görev sayar.
"Demokrat!" yazarı demokrasi sorununu bu şekilde içeriklendirmek bir yana, yöntemi de onun
biçimlendirdiğini gözardı ederek, farkın, "esas olarak" yönteme ilişkin olduğunu söylüyor.

"Öte yandan gerek Özal'ın gerekse Demirel-İnönü'nün açılım tasavvurlarının bir ortak yanı
daha var, her ikisi de rejimde meydana getirilecek liberalleşmenin yukarıdan aşağı ve hükümetin
inisiyatifinde gerçekleşmesinde buluşuyorlar."
"Oysa, Türkiye solunun devrimci kanadının çeşitli kesimleri, demokrasi taleplerini nasıl
içeriklendirmiş olurlarsa olsunlar kendi demokrasilerini bu hakim sınıf demokrasisinden esas
olarak ve kitlesel oluşuyla ayırdetmişlerdir."

Devrimin iki aşaması arasındaki ilişkinin ele alınışı, bunun Türkiye koşullarında özgül ve somut
biçimlenmesi nasıl olacaktır, ya da soruna yaklaşımda bizi ayırdeden nedir? Buna yanıtı Devrimci
Proletarya yayınlarından çıkan "Kesintisiz Devrim ve Oportünizm" broşüründen uzunca bir
alıntıyla vereceğiz.

"Seçenek, proletaryada sadece 'en kararlı demokrasi savaşımcılığını' gören ve demokratik


devrimi 'köylü devrimi' diye adlandıran Mao'dan fazla uzaklaşmamıştır, Leninist devrim teorisi,
işçi-köylü temel ittifakını esas alır, ama proletaryayı da devrimin en ön safına koyar ve onun
önderliği ile sosyalist görevleri arasındaki bağlantıyı asla akıldan çıkarmaz. Proletarya,
antiemperyalist demokratik halk devrimi mücadele görevlerini rafa kaldırmaz. Aksine, genel
demokratik köylü mücadelesini ve ezilen Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı uğruna
yürüttüğü ulusal hareketi, egemen burjuvaziyi devirme doğrultusunda yürüttüğü kendi sosyalist
mücadelesi ile birleştirir.
Bu konu üzerinde neden bu kadar duruyoruz?
Demokratik, antiemperyalist halk devrimini sosyalist devrime dönüştürmek gündeme
geldiğinde, bu dönüşümün manivelası Allah olmayacaktır da ondan. Sosyalist geçişin sübjektif
unsurları o büyük gün geldiğinde değil, daha antiemperyalist demokratik aşamanın bağrında
hazırlanmaya başlanacaktır. Bu, salt 'demokratik özgürlükler' uğruna mücadeleyle olmayacaktır
elbette. Proletarya partisi, öncü müfrezesini olabildiğince iyi örgütler, kent ve kır proletaryasını
sosyalist bilinçle donatmaya çalışır, halk cephesi içindeki bölünmez önderliğini sağlam kurar ve
sosyalist görevlerini zamanında yerine getirirse, demokratik devrimi sosyalist devrime
dönüştürmede hazırlıksız yakalanmaz. İşte Seçenek, bu perspektife sahip olmadığı için
proletaryayı müttefikleri ile eşit mevzilendirmektedir.
Halbuki, emperyalizm ve proleter devrimleri çağının zamanımızdaki özelliklerini ve
ülkemizdeki kapitalizmin nispi gelişmişlik derecesini dikkate alarak, sosyalist görevlerin
ağırlığının görece arttığını özellikle vurgulamalıydı. Türkiye'de kapitalizmin gelişmişlik
derecesine 'emek-sermaye çelişkisi, toplumumuzdaki temel çelişkidir' diyecek kadar abartıyor,
ama her nedense bu noktada birden ters istikamete dönerek demokratik mücadeleyi her şeyin
üstüne çıkarıyor. Bir ülkede kapitalizm ne denli gelişmiş, emek-sermaye çelişkisi ne denli
yoğunlaşmışsa, proleter mücadele de o kadar belirginleşir. Bu açıdan, Türkiye'de devrim teorisini
formüle ederken, kapitalizmin azımsanmayacak bir gelişme düzeyine eriştiğini, feodal
kalıntıların oldukça geri plana düştüğünü, köylülük içindeki farklılaşmanın kır burjuvazisi ile kır
proletaryası arasındaki bölünmeyi her yıl daha da belirginleştirdiğini, işbirlikçi tekelci
burjuvazinin gerek devlet iktidarında gerekse ekonomik ve mali sistemde başköşeyi tuttuğunu,
proletaryanın güçlü bir konuma eriştiğini ve dolayısıyla bu olguların işçi sınıfının sosyalist
hareketinin görece ağırlığını arttırdığını dikkate almamak mümkün değildir.
Bu ve buna benzer olgular devrimimizi proletarya devrimi tipine oldukça yaklaştırmakta,
antiemperyalist demokratik aşama ile sosyalist aşama arasındaki içiçeliği daha da
pekiştirmektedir. Bu gerçeği anlamayan hiç kimse aşamalı ve kesintisiz devrim teorisini doğru
şekilde ortaya koyamaz." (sf. 62-64)

Solun devrimci kanadı


Yeni hükümetin kuruluşuyla birlikte ortalığı kaplayan genel sağa savruluş anaforu, belli ölçüler
içinde, kimi devrimci güçleri de çekti içine. Onların bu havadan etkilenmeleri, hem yoğunluklu hem
içerik, hem biçim olarak, sağcı oportünistler kadar değildi belki ama, yeni hükümet hakkında
yaratılmak istenen "umut havası"nı önceleri dağıtıcı değil güçlendirici tavırlar sergiledikleri de bir
gerçektir.
Mücadele dergisi, DYP-SHP Hükümetinin kurulmasından sonra –herhalde asgari program
niyetiyle– genel demokratik talepleri içeren bir program yayınladı. "İstiyoruz, Vermezseniz Alacağız"
sloganıyla bir kampanya başlattı. Yazılarında "koalisyon hükümetinin de halkın sorunlarını
çözemeyeceği", "estirilen demokrasi havasının aldatıcı olduğu rejimin baskı ürettiği" şeklinde
değerlendirmeler yer alıyordu. Fakat bir kafa karışıklığının ürünü olan, yukarıdan bu yana
eleştiregeldiğimiz "sağ"ın "sol"daki türevi niteliğinde görüşler de ileri sürdü. Bunlar ne denirse densin,
tam da koalisyon hükümetinin yaymak istediği umut ve beklenti tavasına uygundu.

"O yüzden işkenceyi, ölümleri kaldırmak isteyen siyasal iktidar, inandırıcı görünmek
istiyorsa, işkence olayına son verecek olan uygulamaları derhal hayata geçirmeli, ..." (sayı: 33)
"Demirel o duvarları yıkabilecek midir? İşkencecileri yuvalarından çıkarıp, hesap sorması için
halkın önüne dikebilecek midir?" (İstikrarsızlığın Ürünü Olan Koalisyon Hükümeti de Halkın
Sorunlarını Çözemeyecektir -aynı sayı). "Halk iktidarın kendine yönelik vaatlerinin takipçisi
olmalıdır. Bu vaatlerin gerçekleşmesi, verilen sözlerin yerine getirilmesi için iktidar zorlanmalı,
gerçekleşmeyen vaatlerin hesabı sorulmalıdır." (Aynı sayı -"İktidarın Vaatlerinin Takipçisi
Olmalıyız") "Sermayenin isteklerini yerine getirmek için istikrara, halkı yatıştırmaya ihtiyaçları
vardır. O yüzden, bir süre sonra uçup gitmesine izin vermeden iktidardan vaatlerini yerine
getirmesi istenmelidir." (Aynı sayı)
"Yıllanmış burjuva politikacıları zorlanmadıkça vaatlerini unutacaklardır." (Aynı sayı)

Bir iki yerdeki anlatım bozukluğunun istismar edildiği gibi bir iddianın önünü kesmek için
alıntılan bol kullanma gereğini duyuyoruz. "iktidar" ile "hükümet"i eşitleme ya da aradaki farkı
bilmemek gibi bir yanlışı bir yana bırakırsak, kitlelerin eylemine dayalı bir baskı yaratılarak reformları
gerçekleştirme düşüncesi sağ oportünizmden sadece biçimde bir farklılaşma oluşturmaktadır.
Hükümetin bazı reform vaatlerine karşı, genişletilmiş bir demokratik talepler listesi ile çıkmak ve
"İstiyoruz, Vermezseniz Alacağız" şiarlı bir kampanya başlatmak sahip olunan temel düşünceyi
açıklayıcıdır. Bunların bir kısmı acil siyasi talepler, birkaçı da stratejik karakterli istemlerdir. Fakat
bunların devrim ve iktidar sorununa bağlanmadan formüle edilmiş olması, Mücadele'nin demokrasi
sorununu niceliksel fark ve niceliksel gelişme sorunu olarak kavradığını gösterir. Öfkeyle itiraz
edebilirsiniz fakat, asgari programın gerçekleşmesinin egemen sınıflar iktidarının devrimle alaşağı
edilmesini gerektiren niteliksel bir dönüşüm sorunu olduğunu gözardı ederseniz, egemen sınıflar
iktidarının temel direği olan işbirlikçi tekelci burjuvaziyi –sosyalist kapsamda bir görev olan mallarına
el konulmasından burada hiç söz etmiyoruz– demokrasiyle çelişen konumu açısından dahi hedefe
koymazsanız ne derseniz deyin, en radikal biçimleri kullansanız da düzen içi bir özgürlük savaşçısı
olarak kalırsınız. Birkaç reform vaadi ile ortaya çıkan bir hükümet, diğerleri gibi Mücadele'yi de
şaşırtıyor ve çözümü daha geniş bir demokratik talepler listesi sunmakta ve diğerlerinden farklı olarak
hükümete uygulanacak baskıda daha radikal yöntemler kullanmakta buluyor. Demokrasi reformlar
sorununa indirgeniyor. Demokrasi, ekonomik, toplumsal, siyasal içerik ve bütünlüğü ile bir devrim ve
iktidar sorunu olarak değil, genişletilmiş reformlar sorunu gibi görülüyor ve telaşa kapılmıyor. Kafa
karışıklığı ile "zorlanırsa elde edilecek" bir kompozisyon yaratarak, kitlelerin, hükümetin kendisini
inandırıcı kılma çabasına yakın bir konumda durmalarına yol açıyor.

Kürt ulusal direniş hareketi –PKK


PKK'nin seçim döneminde geliştirdiği reformcu taktikler, DYP-SHP hükümetinin
kurulmasından sonra da sürdürüldü. PKK, parlamento içi, SHP içi taktiklerle karşıdevrim kampı
içerisindeki dengelerin oluşumunu etkilemeye, Kürt sorununa çözümün politik platformda aranması
gerektiği düşüncesinin o kampta gelişmesini sağlamaya çalışırken, çeşitli kanallardan "ayrılıkçı
olmadığı yönünde propaganda geliştirdi. "Siyasal eşitlik temelinde federasyon" görüşü de PKK Genel
Sekreteri tarafından ileri sürüldü.
Uluslararası konjonktürdeki değişiklikler, bunun bölgeye yansıması, Kürt ulusal direniş
hareketinin kazandığı boyut ve ulaştığı aşamanın büyüyen sorunları –Serihıldanlarla başlayan süreçte–
hareketin sınıfsal bileşiminin orta sınıfları daha çok kapsayan bir bileşime doğru gelişmesi,
emperyalistlerin de daha açıktan devreye girmesi, reformcu politik alternatiflerin çeşitli düzlemlerde
harekete geçirilmesi ile büyüyen ve giriftleşen sorunlar, PKK'yi birbirini izleyen taktiksel bir sağa
kayışa sürüklemektedir. Bunun kaynağında programatik yaklaşımdaki ulusalcı darlık bulunmaktadır.
20 kadar milletvekilinin SHP kanalıyla meclise sokulması ve bunların parlamentoda içine
düşürüldükleri ve düştükleri durumun kullanılan araç ve yöntemlerden bağımsız olduğu düşünülemez.
Onlar SHP içi, hükümet içi, karşıdevrim kampı içindeki dengelere göre politik tutum alma tavrına
itilmişlerdir. Burjuvazinin elinde tuttuğu, egemen oldukları kurumlarda politika yapmak her zaman
için zordur ve kötü II. Enternasyonal tecrübesi hatta bunun III. Enternasyonal'e doğru sarkan olumsuz
örnekleri öğreticidir. Egemen olmanın, yönetmenin bilincine, yöntem ve araçlarını kullanma
becerisine, alışkanlıklarına sahip burjuvazinin deneyimi ve "dönüştürme" gücü, ancak proleter zeka
kıvraklığı ve diplomasi yeteneği ile, bunların temeline ilkesel politikaların yerleştirilmesiyle, kritik
anlarda zindan, sürgünler ve can pahasına bunların savunulmasıyla aşılır ve etkisizleştirilebilir.
PKK'li devrimciler, birtakım yan kurum ve araçlardan yansıtılan görüşlerden yola çıkan
eleştirilere karşı tepki göstermektedirler. Kimi politikaların örgüt taraftarlarınca uygulanmasında şu ya
da bu yönde kaymalar olabilir. Bu açıdan resmi ağızlara bakılması doğru tutumdur. Burada ise sorun
resmi politikalardadır ve onun güncel uygulamada daha açık ve pragmatistçe yansıtılmasındadır. Parti
Genel Sekreteri tarafından siyasal eşitlik temelinde federasyonda birlik'in olanaklı olduğunun ileri
sürülmesi nasıl değerlendirilebilir? Kimle? Oluşturulacak devletin sınıf niteliği, siyasal karakteri ne
olacak? Böyle bir birlik anlayışına karşı biz komünistler, bugünkü koşullarda gündeme gelecek olsa,
pratik politika olarak Kürt ulusunun ayrılma yönündeki tercihinin destekleyicisi oluruz. PKK
hareketinin orijini, programatik yaklaşımları açısından bakacak olursak bunu nasıl açıklayabiliriz? Bu
konu, bu şekilde güncel politikaya indirgenebilir mi? Örneğin karşıdevrim kampı içerisindeki askeri
saldırıyı şiddetlendirme ile Kürt sorununa politik tavizlerle çözüm arama arasındaki tartışmada ikinci
eğilimi güçlendirmeye hizmet eden konjonktürel bir taviz olarak doğru görülebilir mi? Bu politikalar
Kürt ulusal direniş hareketinde kitlelerin bilincinde devrimci sıçrama için koşullar daha elverişli hale
gelmişken reformculuğu güçlendirici niteliktedir. Acısı ilerde daha çok çekilecektir. İç ve dış koşullar,
PKK için zor bir dönemeci ortaya çıkarmıştır, izlenecek iki yol vardır, ya devrimci kopuşu
derinleştirme; bu, zorlukları artıracak, belki daralmaya, daha büyük kayıplara yol açacak, sancılı, acılı
bir süreç olacaktır; ya da düzene doğru açılan politikalarla, o zeminde bazı güçlerle buluşma, yaklaşma
zeminleri yaratarak yol almaya çalışmak! PKK taktiklerini bu zemine kaydırmıştır. Strateji taktiğe
sıkça kurban edilmektedir. Başarıyla geliştirilen gerilla savaşının Kürt ulusal direniş hareketinin temel
unsuru olması, "savaş hükümeti" gibi devrimci yönelimler gözardı edilemez. Kimi taktikleri
eleştirirken bunları unutuyor değiliz. Fakat, ne belli zorlanmaların da geliştirilmesinde etkili olduğu
sağ taktikler ne de faşizmin kirli savaş yöntemlerine benzer şekilde karşılık verilmesi, hareketin
devrimci gelişmesine yarar sağlar.
"Demokratik cephe" önerileri de bu açıdan tartışmaya açıktır. Birincisi, değindiğimiz
politikalarla devrimci bir cephe politikasının birlikte yürütülmek istenmesi ne doğrudur ne de bağdaşır.
Cephe perspektifli politikalar devrimci bir zeminde ve devrimci güçlerle ilişki içerisinde
yürütülmelidir. PKK ise geçmişte denediği, kurulmasına öncülük ettiği iki cephe deneyiminden hiçbir
olumlu sonuç çıkarmamıştır. Devrim karşıtı revizyonistlerden tutun da egosantrik aydınlara kadar
herkesle birarada olma üzerine bir cephe politikası inşa edilmektedir. Öyle ki bunlara şu ya da bu
evrede özel roller verme, onları destekleme tutumuna girmektedir. El uzatılanlar kimlerdir? Türkiye
solundaki sağa kayışın yarışçıları ile legal platformda buluşulmaya çalışılmaktadır. Seçim taktiği sağ
oportünizmi rahatlatmıştır. Şimdi de bunun kendisi için dördüncü dereceden bir aracı, Türkiye
devrimci hareketi için bir toplanma merkezi olarak önermesiyle yapmaktadır. Parti, ordu, cephe
örgütlenmesine sahip bir hareket için bu başka nasıl adlandırılabilir? Legal bir partide demokratik
cephe oluşturma –bu gerçekleşir ya da gerçekleşmez fakat tartışılan zemin dahi buna hizmet etmekte,
referans kaynağı olmaktadır.
PKK, Türkiye'de güçlü bir silahlı devrimci hareketin olmamasını haklı olarak eleştiri konusu
yapmaktadır. Fakat o neyi, kimi güçlendirmeye çalışmaktadır? Başından bu yana soldaki ilişkilerinde
yanlış bir tutum izlemektedir. Siyasal kimlik geliştirememiş ya da kaybetmiş, devrimci özgüvene
dayalı mücadele yürütmekten uzak kişi ve akımlara can verme çabası içerisine girmiştir. İkincisi,
objektif olarak Türkiye devriminde sahip oldukları yer ve oynadıkları role göre değil PKK'ye karşı
yaklaşımlarına, yakınlıklarına göre ilişki geliştirmiştir. PKK'nin her iki cephe denemesi, '82'deki
"FKBDC" ve Bekaa'daki, oluşum ve bileşimleri ile tam da bu renk ve tonlardan oluşur. Modern
revizyonistler ve en koyu tasfiyeciler bu "Cephe"lerde yer alıyorlardı. PKK dışında hiçbirisi Türkiye
toprağına dahi ayak basmadı. Ortak bir bildiri bile dağıtmadılar. Üçüncüsü, "demokratik bir cephe"nin
önemi, hatta kimi zeminlerde "sosyalizm" vurgusunun güçlendirilmesi belirtilirken, Türkiye devrimci
demokratik hareketi ve işçi sınıfı hareketi ile ilgili olarak küçümseyici ifadelerin bununla
bağdaşabileceği düşünülebilir mi? Ezilen bir ulusun ayağa kalkması ve gerçekleştirdiği direnişin
gururunu taşıması güzeldir. Tehlikeli olan ise milliyetçi bir darlık içerisine düşülmesi ve bunun ufku
daraltmasıdır.
Kürt ulusal direniş hareketi faşist diktatörlüğe güçlü darbeler indiriyor, bedeli binlerce şehitle
ödenen bir özgürlük savaşı yürütüyor ve boyutlanan tehdit ve daha birçok sorunla karşı karşıyadır.
Türkiye'de güçlü bir devrimci demokratik ve enternasyonalist dayanışmanın örgütlenememesinin
acısını duyuyor ve sorumluluğunu taşıyoruz. Bunun bizlere yüklediği pratik görevlerin de
bilincindeyiz. PKK'nin geliştirdiği taktikler kendi sorumluluğundadır fakat bunu böyle söyleyip
geçecek değiliz. Güçlü bir komünist ve devrimci hareket geliştirilebilseydi, Kürt ulusal direniş
hareketinin yüzünü geriye doğru dönmesinin önü alınabilirdi, ideolojik siyasal etkinin yönü daha farklı
olurdu. Gelecek açısından da bu böyledir.
Kürt ulusal kurtuluş hareketi, devrimin en önemli dinamiklerinden birisini oluşturmaktadır.
Mücadele ilerledikçe, diğer sınıflar, emperyalistler devreye girdikçe, Türk hakim sınıflarının askeri
saldırının yanı sıra politik "çözüm"leri de ileri sürmesiyle sınıfsal bir derinleşmenin –ya da ters yönde
uzlaşmaya doğru– zorunlu olduğu bir döneme girilmektedir. Keza bu hareketin devrimin diğer
dinamikleriyle birleştirilmesi, hem onun gelişebilmesinin bir koşulu halini almaya başlamıştır hem de
devrimin bir bütün olarak ilerletilmesi ve başarısında bir zorunluluk olarak görülmelidir.
Bugün sorunun can alıcı halkasını parti sorunu, Leninist tipte bir proletarya partisinin inşası
sorunu oluşturmaktadır, Kendi sınıf politikalarını uygulayabilecek bir sınıf temeline, bağlarına sahip
bir örgüt olarak siyasal mücadele alanında yer almak ne kadar elzemse, en ileri teoriye ve programa
sahip olunmadan da köklü kopuşların gerçekleştirilemeyeceği, radikal devrimci çıkışlar yapılsa da
ilişkiler giriftleştikçe, sorunlar, zorluklar büyüdükçe aynı çizgiyi korumanın dahi zorlaştığı,
örnekleriyle doğrulanıyor. Köklü kopuşun tek bir gerçek ve uzlaşmaz biçimi vardır: ML ideoloji ve
program, proleter sınıf temeli üzerinde yükselen Leninist örgüt ve program ve ilkelerden kopmayan
taktikler.
Kuşkusuz ki parti sorunu ne devrimci eylem birliklerinin ne de cephe perspektifli ilişkilerin
geliştirilmesinin önünde engeldir. Günün acil görevlerinin ise dışında hiç düşünülemez.

***
Şaşırtıcıdır! Soruyla sağıyla Türkiye devrimci hareketi faşizmin şiddeti, yoğunluğu ve adeta
sürekliliğinden dolayı bir iki reform kırıntısı karşısında tam bir baş dönmesi içerisine düşüyor.
Tahliller yön değiştiriyor, kafa karışıklığı içerisine giriliyor. Bir diğer nokta da, faşist yöntemlerle
reform politikalarının karşıt yöntemlermiş gibi koyulması, her ikisinin de aynı sınıf temelinden
kaynaklandığının ve onun egemenliğini sürdürme araçları olduğunun gözardı edilmesi ve bunların
içice, birbiri ardısıra uygulanabileceğinin ise hepten unutulmasıdır!
Doğada olduğu gibi politika da boşluk tanımıyor. Sınıf mücadelesi içerisindeki mevzilenişte,
altüst oluşlar sonucu belli boşluklar oluşursa birileri dolduruyor. Revizyonist sistemin çöküşü ve
modern revizyonizmin has partilerinin sosyal demokrasiye evrilmelerinden sonra sağ oportünizm
cephesinde bu yönde güçlü bir ilerleyiş görülüyor. Tasfiyeci rüzgarla yelkenlerini doldurmuş
oportünizm, yenilgi sonrası devrimci bir toparlanış içine girmedi. Ortaya çıkan konum onları iyice
belirlemeye başladı, bundan dolayı devrimci bir konumda oldukları dünle her türlü bağlarını keserek
ilerlerken dönüp arkalarına bir bakma gereği dahi duymuyorlar. Sınıf mücadelesi içerisinde, pratik
siyasal alanda çok daha açık ortaya konulan görüş ve tavırlar, modem revizyonist TKP tarzı frenleyici,
engelleyici bir tutum olarak beliriyor. Demokrat'ın "eksenli" yazılarında ne öneriliyor? Kitleler adına
politika yapmamak, kitlelerin politika yapması için de, "Bilinç Kulüpleri". Yeni bir "aydınlanma çağı"
başlıyor; bunun ilk başlatıcısı kim? Haydar Kutlu mu? Gorbaçov mu?
LENİNİST PARTİ SOSYAL DEVRİMİN PARTİSİ
Son yıllarda, hızlı bir evrimleşme ile karşıdevrimci modern revizyonizm, biçimsel kabuğundan
sıyrılarak açık burjuva bir akım olan sosyal demokrasiye dönüştü. Bu onun bir zamanlar ML kisvesi
altında sunmaya çalıştığı eski görüşlerinden vazgeçmesi, aynı zamanda terminolojisini de-
ğiştirmesiydi.
Çeşitli derecelerde revizyonist etkileri üzerinde taşıyan küçük burjuva akımlarda da, son yıllarda
artan bir "hareketlilik" gözlemek mümkün. ML ideoloji, geçen yüzyılın ortalarından bu yana etkisini
artırarak küçük burjuva akımları yörüngesi altına almıştı. Ekim Devrimi, antifaşist savaştan
Sovyetlerin muzaffer çıkışı ve dünyanın üçte birinin sosyalizme yönelmesi bunu daha da büyüttü.
Öyle ki, dünyanın hemen her tarafında küçük burjuva devrimci hareketler, ulusal kurtuluşçu güçler
kendilerini ML bir terminoloji kullanarak ifade etmekteydiler. Bu sadece terminolojik bir ifade ediş
değildi, ML teori ve pratiğin bütünlüğünden uzak, şu ya da bu yönünden, şu ya da bu parçasını alarak
ideolojilerine yapıştırıyorlardı. Doğuşundan bu yana "burjuva", "küçük burjuva" hatta "feodal
sosyalizm" türleri olarak öteki sınıfların ilgisine ve saldırısına en fazla uğrayan ideoloji ML'dir.
Bağımsız bir sınıf ideolojisi oluşturmaktan uzak güçler, ML'i kurtuluş ideolojisi olarak benimseyerek,
devrim ve yeni toplumu inşada onun projelerinden yararlanırken, sınıf yapılarına uygun olarak burjuva
ideolojisi ile eklektik bir bileşim oluşturmaya yönelmekteydiler. Son yıllarda "büyü"nün bozulmaya
yüz tuttuğunu, ML terminolojiyi kullanmakta olan küçük burjuva akımların bir kesiminin ondan
uzaklaşmaya başladığını görmekteyiz.
Geçmiş yıllarda, ML'ye saldırılarını Stalin'in adı ve yapıtları üzerinde yoğunlaştıranlar bugün
hedefe Leninizmi koymuşlardır. Leninizm, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana daha alenileşmiş
bir burjuva liberal ve revizyonist saldırının konusudur. Emperyalizm, proletarya diktatörlüğü, parti,
eşit olmayan gelişme yasası ve tek ülkede sosyalizm, işçi-köylü ittifakı gibi Leninizmin Marksizm
hazinesine katkıları, şu veya bu yönde ya da birinden diğerine geçerek "eleştiri"ye tabi tutulmaktadır.
Leninist tezlerin bütünlüğü göz önüne alınacak olursa, söylensin ya da şimdilik söylenmesin, söz
konusu olan topyekun bir reddediştir. Geriye doğru bir tartışma geliştirilerek ML'nin ve devrimci
proletarya hareketinin tarihsel kazanımları yok edilmek istenmektedir. Marx'a dönmek, Leninizme,
sosyalist devrim ve inşa pratiğine önsel bir düşünce ile en hafifinden kuşkucu bir yaklaşım, oportünist
liberal eleştirinin başlangıç noktasıdır. Çoğu, Marksizmden vazgeçmedikleri iddiasındadır. Fakat onun
sadece kapitalizm eleştirisi ile ilgilidirler. Burjuva-liberal, revizyonist görüşler, kapitalizmin
yıkıcılığına karşı anarşizmle karıştırılmakta, küçük burjuva sosyalizm türleri ortalıkta gezinmektedir.
"Eleştiri özgürlüğü"nün okları ML teorinin temel taşlarına yöneltilmiş durumda. Emperyalist
burjuvazinin yaydığı hava ile yelkenlerini şişiren revizyonistlerin, her biri bir otoriteymişçesine ortaya
çıkıyor. Marx ve Lenin'den "ayrılmıyor", "yaratıcılık" geliştiriliyor!

Leninizm: Emperyalizm ve proleter devrimi çağının Marksizmi


Eleştiriyor görünmesine karşın TBKP revizyonistlerinin pek uzağında durmayan, "açık tutum"
almakta da diğerlerinden bir adım önde giden Gelenek, işe Leninizme yeni bir yorum getirmekle
başlıyor.

"Solun ihtiyacı; Yeni Bir Marksist Ekol"; yazının başlığı bu. Devam ediyor. "Bana göre
Leninizm özgül ve öznel bir devrimci dinamizmin belirli bir tarihsellikle çakışması sonucunda
ortaya çıkmıştır," (Sayı 37/Aralık-Ocak)

Yazar, "özgül", "öznel" ve "belirli bir tarihsellik" gibi sözcüklerin arkasına sıkıştırılmış bu
tanımlama ile Leninizmi tarihe gömüyor. Burada da durmuyor. Yazının başlarında komünist,
devrimci, revizyonist ayrımları yapmak gereği duymadan, örgütleri tarihsel zeminleriyle birlikte
düzlüyor; şu görüşüyle de ne kadar ilerilere sıçrayabileceğini kanıtlıyor;

"Türkiye'de Leninizm şu andaki varlığının ötesinde, yeni Marksist ekolün içerisinde


yeniden üretilecek, tarihin akışına güçlü damgasını ancak böyle vuracaktır."
Leninizmin yeniden tanımlanmasına neden gerek duyuluyor? Bu tanımlama ileride bir örneğini
parti konusunda koyacağımız Leninist teori ve tezlerin bütünsel bir reddi, aynı zamanda her birisinde
yapılacak revizyonist tahrifat için yolun düzlenmesidir.
Leninizmin, kapitalizmin daha gelişmiş olduğu ülkeler için geçersiz olduğu görüşü, daha o
yıllarda Bauer ve Kautsky tarafından ileri sürüldü. Yine Zinovyev, Leninizmi, Rusya'nın geri ve
köylülük koşulları içerisine hapsetmeye çalıştı. Bu tanımların ortak noktası, Leninizmin, dar ulusal bir
zemine hapsedilmek istenmesi ve "emperyalizm çağıran Marksizmi" olduğunun yadsınmasıdır.
Leninizmin tarihselliği "belirli bir tarihsellik" değil, geçerliliğini bugün de koruyan emperyalizm
çağının tarihselliğidir. Bu açıdan Ekim Devrimi, özgül olmaktan da önce evrenseldir. Leninizmin özlü,
tam ve net tanımını Stalin yaptı:

"Leninizm, emperyalizm ve proleter devrimi çağının Marksizmidir. Daha tam söylemek


gerekirse Leninizm, genel olarak proleter devrimin teori ve taktiği, özel olarak proletarya
diktatörlüğünün teori ve taktiğidir."

Leninizm, hangi tarihsel koşullar içerisinde doğdu ve gelişti?


Kapitalizm, gelişiminin başlangıcında ilk büyük krizlerini de yaşadı. İşsizlik ve sefaletin yol
açtığı büyük yıkımlar, karşısında büyük kitle eylemlerini geliştirdi. 1848 gibi burjuva karakterli fakat
görece daha gelişmiş bir işçi sınıfının içerisinde yer aldığı, burjuvazinin, proletaryanın "tüfeği bir
omuzdan öbürüne alması" tehdidiyle karşı karşıya kaldığı devrimler yaşandı. Paris Komünü'yle bu
doruğa çıktı ve proletarya ilk iktidar denemesinde bulundu. Henüz objektif koşullar, proletarya
diktatörlüğünün yaşatılması için olgunlaşmış değildi, Paris Komünü, burjuvazinin uluslararası
saldırısıyla yenilgiye uğratıldı.
Bu dönem, kapitalizme bağlanan umutların sarsıldığı, onun yıkıcılığına karşı burjuva, ütopist
eleştirilerin yoğunlaştırıldığı bir dönemdir. Kapitalizm çerçevesini aşmaktan uzak tüm bu akımların
eleştirisiyle birlikte, kapitalizmin mezar kazıcısı bir sınıfın, proletaryanın ideolojisi olarak bilimsel
komünizmin, kapitalizmi yıkmanın ve sosyalizmi kurmanın gerçek yol ve koşullarını ortaya koyduğu
bir programla ortaya çıkması da bu yıllardadır.
İlk büyük sarsıntılarını yaşadığı bu dönemin sonrasında kapitalizm, serbest rekabetçilikten
tekelciliğe evrilmiş, 1900'lerin başlarına kadar süren görece istikrarlı bir büyüme dönemine girmiş, bu
yıllarda ortaya çıkan kriz büyük bir sarsıntı yaratmadan atlatılarak, kapitalizmin "istikrarlı" dönemi I.
Emperyalist Paylaşım Savaşı arifesine kadar sürmüştür.
Komünist partilerin genel olarak legal örgütlendikleri, barışçıl mücadele biçimlerinin
geliştirildiği bu dönemde, başta Almanlar olmak üzere komünistler, parlamento, sendikalar,
kooperatifler vb. kitle örgütlerinde yığınsal güçlere ulaşmayı başardılar. II. Enternasyonal'in yanılgısı
ve sonraki ihaneti, kapitalizmin bu nispeten istikrarlı gelişme devresinde legal olanakları ve bu tür
araçları kullanmış olmasında değildir. Dönemde köklü değişiklikler olduğunda bu partilerin yeni
görevlere yüz çevirmeleri, onların karşısında durmalarındaydı. Bu amaçla, önceki dönemde devrimci
bir hazırlık çalışması yürütmemiş olmalarıydı.
Dönemdeki değişiklik, kapitalizmin az çok istikrarlı bir gelişim gösterdiği dönemden
emperyalizme geçilmesiydi. Bu, proletarya devriminin gündemde olması, partilerin kendilerini yeni
koşullara uygun, devrimi örgütleyecek ve iktidarın ele geçirilmesine önderlik edecek şekilde
örgütlendirmesi gerektiği anlamına geliyordu. Lenin, kapitalist gelişmenin en yüksek aşaması olan
emperyalizmin ekonomisinin, daha önce bu konuda görüş ortaya koyanlardan farklı olarak bütün
yönleriyle bilimsel bir analizini yaptı. Leninist emperyalizm teorisinin farkını bir tek bu oluşturmaz.
Herhangi bir bilim adamının ele alışından farklı olarak teorik analizini sonuçlarına götürerek, devrimci
proletaryanın önüne çıkardığı görevleri belirledi. Emperyalizmi sadece "kapitalizmin en yüksek
aşaması" olarak tanımlamadı, onun "can çekişen kapitalizm" olduğunu da gösterdi.

Emperyalizm, her yere, özgürlük değil, egemenlik eğilimi götüren mali-sermayenin ve


tekellerin çığıdır. Bu eğilimin sonucu ise şöyle olmaktadır: Siyasal rejim ne olursa olsun, her
planda gericilik ve bu alanda mevcut uzlaşmaz karşıtlıkların aşırı ölçüde yoğunlaşması.
(Emperyalizm, sf: 146, abç.)
Bunların sonucu tek tek ülke ekonomilerinin tek bir dünya kapitalist ekonomi zincirinin
halkaları haline gelmesiyle proletarya devrimi için objektif koşullar dünya ölçüsünde olgunlaşmıştır.
Emperyalizm çağının bu özelliklerinin, devrimci proletaryanın önüne hangi stratejik ve taktik
görevleri koyduğunu, II. Enternasyonalin yanılgı ve ihanetinin nerede ortaya çıktığını göstermek için
Stalin'den uzunca bir aktarma yapacağız:

"İkinci Enternasyonal'in egemenlik dönemi, proletaryanın siyasal ordularının az çok sakin


gelişme koşulları içinde yetiştirilmesi ve eğitim dönemi, parlamentarizmin başta gelen sınıf
savaşımı biçimi olduğu bir dönemdi. Büyük çapta sınıf çatışmaları, proletaryanın devrimci
savaşlara hazırlanması, proletarya iktidarının kurulması yolları sorunları, görünüşe göre günün
sorunu sayılmıyordu. Ödev şundan ibaretti: proleter orduların yetiştirilmesi ve eğitimi için bütün
legal gelişme yollarından yararlanmak, proletaryanın muhalefette kalmasını gerektiren koşulları
gözönünde tutarak parlamentarizmden yararlanmak. Böyle bir dönemde ve proletaryanın
ödevlerinin böyle anlaşılmasının, ne tutarlı bir strateji, ne de derin bir taktik olabileceği açıktır...
"İkinci Enternasyonal'in günahı, zamanında savaşımın parlamenter biçimlerinden
yararlanma taktiği uygulamış olması değil, neredeyse biricik savaşım biçimi saydığı bu biçimlerin
önemini abartmasıdır; ve doğrudan doğruya devrimci savaşlar dönemi gelip çattığı ve
parlamentodışı savaşım biçimleri ön planda yer aldığı zaman, ikinci Enternasyonal partileri yeni
ödevlerden yüz çevirdiler, bunları yerine getirmediler." (Leninizmin İlkeleri, sf: 80)

Leninizm, yüzyılın ilk çeyreğinde ve bir ülkenin koşullarına indirgenemeyeceği gibi ''öznel bir
devrimci dinamizm" denilerek aynı alana hapsedilmesi de yanlıştır. Leninizm, Marx ve Engels sonrası
uzun bir döneme damgasını vuran İkinci Enternasyonal oportünizmine karşı mücadele içerisinde
gelişti ve güçlendi. İkinci Enternasyonal, Marksizmi oportünist bir yoruma tabi tutarak devrimci özünü
boşaltmış, ehlileştirmişti. Leninizm, bu oportünizme karşı savaşımı, kapitalizme karşı savaşımın,
devrimin zorunlu bir önkoşulu olarak gördü. Leninizmin bu özelliği ve proletarya devriminden
doğmuş ve onun izini taşıyor oluşu, onun "olağanüstü savaşımcı ve olağanüstü devrimci niteliği"ni
açıklar. Gelenek'te yer alan bir önceki yazıda "Leninizm artık bir radikallik gösterisi olarak
algılanmaktan vazgeçilmelidir" denilirken göndermenin nereye yapıldığı ortaya çıkmaktadır. İkinci
Enternasyonal oportünizmine doğru bir dönüştür söz konusu olan. Leninizmi, Marksizmin yeni
koşullarda geliştirilmesi ve "emperyalizm çağının Marksizmi" olmaktan çıkarmak, aslında, Lenin'in
gösterdiği emperyalizm ile proleter devrimi arasındaki ilişkinin reddedilmesidir. Sosyal demokratlaşan
"TBKP" revizyonistleri "çağ"ın değiştiği tespitlerinden başlayarak bunu açık açık yapıyorlar. Sözde
onları eleştirir konumdaki Gelenek ve benzerleri ise kendilerini ne kadar gizlemek isteseler de onun
hemen ardı sıra yürümektedirler. İleride ele alacağımız, parti sorununa yaklaşımlarında da aynı
"sancılı" ve ikiyüzlü tavrı görmek mümkündür.

"II. Enternasyonal öldü. Oportünizm yedi başını,"


Kullandığımız başlık, Lenin'in II. Enternasyonalle ilgili en özlü değerlendirmesiydi.
Mücadelenin nispeten sakin koşullarında örgütlenmiş, bu koşullarda devrimci bir hazırlık içerisinde
olmak yerine kopkoyu bir oportünizme gömülmüş II. Enternasyonal partileri, kendiliğindenliğin,
legallik ve barışçıllığın örnekleridir. Emperyalist savaş yıllarında sosyal şovenizme evrilişleri ve
alınmış kararları çiğneyerek kendi burjuvaları yanında açık saf tutmalarını değerlendirirken Lenin,
bunun temellerine işaret ediyordu:

"19. yüzyılın sonundaki nesnel koşullar oportünizmi olağanüstü güçlendirdi, legal burjuva
olanak ve fırsatların kullanılmasını legalizme tapma durumuna getirdi; işçi sınıfının içinde ince
bürokrat bir katman yarattı, sosyal-demokrat partilerin saflarına birçok küçük burjuva 'yoldaşı'
çekti." (Sosyalizm ve Savaş, sf: 23)

Leninist partinin emperyalizm çağının özellikleri ile ilişkisi üzerinde durmuştuk. Bunu sosyal
devrimi gerçekleştirebilmek için diğer birçok konuda ve parti sorununda, II. Enternasyonal
oportünizmine karşı yürütülen köklü bir mücadele ve ayrımın ortaya konulmasıyla birlikte ele almak
gerekir. Gerek çağın özelliklerini, gerekse ortaya çıkış koşullarını ve uluslararası bağlantılarını gözardı
ederek Leninist partinin sadece Rusya'ya özgü akımlara karşı mücadele içerisinde inşa edildiğini ileri
sürmek son derece yüzeysel bir yaklaşım olduğu gibi, onun evrensel niteliğinin "inceltilmiş" bir
yadsımasıdır. 3 Leninist parti, mücadelenin yeni koşullarında, iktidar için doğrudan savaşım
yürütmenin koşulları doğduğunda, sendika merkezleri, gazete, dergi büroları özerkleşmiş, –bu konuda
ikide bir özrü kabahatinden büyük mazeretler ileri süren Emeğin Bayrakçılarına duyurulur!–
parlamento gruplarının eki durumuna gelmiş II. Enternasyonal partilerinin eleştirisi üzerinde
yükselmiştir. Leninist parti sosyal devrim örgütüdür. Üyelik konusundan gizliliğe, profesyonel
devrimcilikten parti içi demokrasi sorununa kadar örgütlenmenin tüm konularının ruhunu bu oluşturur.
Oportünizmle en temel ayrım ilkesi budur.
Özel bir vurguyla belirtilmesi gereken bir diğer nokta, proleter devrimi olgusudur. Konuya
sadece emperyalizm çağının gerici özellikleri içerisinde, devrim için objektif koşulların dünya
ölçeğinde olgunlaşmış olmasıyla yaklaşmak eksik olacaktır. Ulusal ve sosyal kurtuluş devrimleri ve
bunların sonuçlarıyla birlikte düşünmek gerekir. Büyük Ekim Devrimi, Almanya ve Macaristan'daki
devrim denemeleri, yüzyılın ilk çeyreğinde tüm Avrupa'yı saran büyük devrimci fırtına burjuvazinin
yüreğindeki korkuyu büyüttü ve daha gericileştirdi. Dünyanın altıda birinin kapitalist-emperyalist
dünya ekonomi sisteminden kopmasıyla onun genel bunalımına yol açtı ve burjuvazi, egemenliğini
sürdürmenin aracı olarak, açık terörcü diktatörlüğe –faşizme– başvurdu.
Lenin, daha dönemin başlarında bu değişimin göstergelerini ortaya koyuyor, komünist partilerin
örgütlenmesinde illegal temelin şart olduğunu söylüyordu. "Komünist Enternasyonalin II.
Kongresinin Temel Görevleri Üzerine Tezler"inin 12.sinde:

"Bütün ülkelerde, hatta sınıf mücadelesinin en az keskin olması anlamında en özgür, en


'legal' ve en 'sakin' olan ülkelerde bile legal ve illegal çalışmayı, legal ve illegal örgütleri sistemli
bir şekilde birleştirmek, artık her komünist parti için kesinlikle zorunlu olmuştur. Burjuva
demokratik sistemin en 'istikrarlı' olduğa, en aydın ve özgür ülkelerin hükümetleri bile, yalan ve
ikiyüzlü beyanlarına rağmen, sistemli ve gizli bir şekilde komünistlerin kara listelerini
hazırlamakta, gizli ya da yarı gizli olarak beyaz muhafızları, bütün ülkelerde komünistleri
öldürmeye teşvik etmek için anayasalarını devamlı olarak ihlal etmekte, komünistleri tevkif et-
mek için gizli hazırlıklar yapmakta, komünistler arasına ajan provokatörler sokmaktadırlar, vb.
vb. Bu gerçeği ya da bundan doğacak zorunlu sonucu, yani bütün legal komünist partilerin illegal
çalışmayı sistemli bir şekilde yürütmek ve burjuvazinin sert baskılara başvuracağı dakikaya tam
hazırlıklı olmaları için derhal illegal örgütler kurmaları gerektiğini, istediği kadar 'demokratik' ve
pasifist sözlere bürünsün, ancak en gerici bir darkafalı inkar edecektir." (Kitle İçinde Parti
Çalışması, sf: 126)

Komünist partinin örgütlenmesi sorunu, tarihi, siyasi ve sosyal koşullardaki değişimle, proleter
ve ulusal kurtuluş devrimleri ve burjuvazinin gericilik ve saldırganlığının kat kat artması olgularıyla
birlikte ele alınmak zorundadır. Bu, devrimci yeraltının daha sağlam kurulmasını gerektirdiği gibi,
savaşımın yöntem ve araçlarında, savunma ve saldırının örgütlenmesinde yeni yaklaşımların
geliştirilmesini zorunlu kılıyordu. Bu gelişmeler, çok daha sağlam ve militan bir örgüt yaratmayı
gerektirdi.

Oportünizmin baş ilkesi: Yasalcılık


Seçimlerin hemen ardından oportünistlerin "birlik" girişimleri adeta bir kampanyaya dönüştü.
Platformları birbirinden farklı örgüt ve kişiler biraraya geliyor, gazete-dergi bürolarında "birlik"
3
Ekimler dergisinin ilk sayısında (Mart 92; "Partileşme Görevi ve Leninist Parti" isimli bir yazı yayınlandı. Bu yazıda Leninist partinin
evrensel niteliğinden söz ediliyor ama ortaya konulan görüşlerle bunun neden böyle olduğunu anlamak olanaksız! Ekimler, Leninizmin titrek bir
savunucusu ve bu titreklik Leninist parti konusuna yaklaşımına da egemen. Antistalinizm yapmanın işe yaramadığı kesin! "Leninizmin ilkeleri"nden
uzak durma çabası parti konusunda en temel gerçekleri gözardı etme biçiminde ortaya çıkıyor. Leninist partinin ne çağın özellikleriyle ne de
Rusya'daki oportünizm türlerinin uluslararası bağlantılarıyla birlikte ele alınması söz konusu ve bu haliyle hiç de ikna edici olamıyor. Leninist
partinin en önemli ve ayırdedici özelliğini, parti örgütlenme ilke ve kurallarının temelini ve ruhunu oluşturan "sosyal devrim örgütü" olduğunu
gözardı ediyor. Bu, onun günümüzde parti inşa sorununa yaklaşımına da yansıyor. Sınıf mücadelesinin bugünkü gelişiminden kopuk, teorik
çalışmayı kavranacak halka olarak belirleyen bir parti inşa görüşü ileri sürüyor.
Ekimler'de parti inşasının çeşitli yönlerinin ardı ardına sıralandığı ve bunların bir bütün oluşturduğunu belirten bir alıntı konularak Orak-
Çekiç'in eleştirisine yanıt verilmiş oluyor. Az çok dikkatli bir okurun bunun yöneltilen eleştiriye bir yanıt oluşturmadığını görebilmesi zor değildir.
tartışılıyor! "Yasal devrimci parti", "Blok partisi", "Cephe partisi", "Seçim partisi" gibi
adlandırmalarla önerilen "partilerde birleşilen zemin, yasallık. Yasallık, onun baş ilkesini oluşturuyor.
Örgütlenme stratejilerinin temeline bu konuluyor. Revizyonist bir gelenekten gelenlerin pek sakınma
gereği duymadan dile getirdikleri bu görüş, geçmişte şu ya da bu ölçüde devrimci yeraltı temeline
sahip olanlarca "biçimine" sokularak ileri sürülüyor. 12 Eylül sonrası yaygınlaşan devrimci yeraltı
geleneğinden uzaklaşma, teorik gerekçelere dayandırılarak ve açık bir tutumla savunulur hale
gelmiştir.
Kimi revizyonist örgütler, yeraltının reddini, Leninist örgüt anlayışının, "devrimciler örgütü"
fikrinin reddine doğru genişletmektedirler. Gelenek dergisinde, Lenin'in "eleştiri özgürlüğü" tanımına
bire bir denk düşen "Asıl Şimdi Yaratıcılık" başlıklı yazıda şu söylenmektedir:

"Önce yine başa dönelim, bütün bunlar bir 'biçim' tartışması etrafında çözülemeyecek
kadar kapsamlı sorunlardır. Belki de bu nedenle hemen başta vurgulamak gerekir, 'gerçek'
(olağanüstü sevimsiz bir terminoloji kullanmak zorunda kaldığım için okuyucudan özür dilemek
zorundayım) işçi sınıfı partisinin açıklık-gizlilik açısından koordinatı olamaz." Yazar, vuruşunu
güçlendirmek için "Leninizmin özünde öncülük ve devrim perspektifi vardır. Gizlilik ve disiplin
gibi bu öz dışında anlamlandırılması saçma olan veya ancak bu öz ile anlam kazanan niteliklerin
geri ve çarpık devrim-öncülük teorilerini sarmalamasına son verme zamanı gelmiştir" dedikten
sonra haykırıyor: "Yaratıcılığa asıl burada ihtiyacımız var. Yasal parti perspektifini eldeki
Leninizmin biricik özelliğine halel getirecek, onun bikrini izale edecek bir oyunbozan olarak
değerlendirmekten kaçınmak gerekiyor. Leninizm elimizden bu kadar kolay kaçacaksa, ne
yapalım öyle Leninizmi?"

Emek de, düne kadar "birlik" çalışmalarını birlikte yürüttüğü Gelenek'ten geri kalmıyor.

"Bütünsel bir kavrayışın çok uzağında, Leninizmi her somutta aynen tekrarlanacak bir ör-
güt teorisine indirgemek, bu teoriyi de devrimciler örgütü ve yeraltıyla özdeşleştirmek... Bunun
dışındaki her yaklaşımı, peşinen örgüt teorisini sulandıran bir sapma olarak damgalamak...
"Leninizmle ilgisi bulunmayan önyargı budur" (Kasım '91, sayı 26)

İlk adımı atan olması ve seçimlerdeki performansı ile oportünist cephedeki hareketlenmeyi
hızlandıran SP ise Leninizm bayrağını kurnazca sallamaya devam ederken "yasal parti" görüşünü
dünya komünist ve devrimci hareketinin revize edilmiş bir yorumuna ve Türkiye'nin tarihsel
gerçekliğine dayandırıyor.

"Türkiye solu, ülke gerçeğini anlayamadı, Türkiye'nin öncü bir üçüncü dünya ülkesi
olduğunu, büyük demokratik birikimleri, yüzyıllık demokratik gelenekleri olduğunu, İttihat
Terakkilerden, Kemalist devrimden gelen özgürlük kazançları olduğunu anlayamadı" (Teori,
Aralık '91, sayı 24)

İkibine Doğru'daki açık oturumda da SP Genel Sekreteri Türkiye'deki tasfiyeci geleneği


arkasına alıp, "70'ten bugüne kadar, bir illegalite fetişizminin ortaya çıktığını" ileri sürmektedir.
(2000'e Doğru, Ocak '92, sayı 2) Üstelik bu "illegalite fetişizmi"nin uygulanmasından tam tersi yönde,
sağlam bir yeraltı temelinin yaratılamadığı sonucuna varılması gerekirken, tümüyle yasallığa davetiye
çıkartılmaktadır.

"12 Mart da 12 Eylül de gizli çalışmanın devrimci faaliyeti korumaya yetmediğini


göstermiştir." (Agd.)

Ve devrimci yeraltı sanki ona engelmişçesine ve sadece ona bağlıymış gibi şunu söylemekte:
"Çare şudur: Kitle bağları kurmaktır." Yasal alanda yürüttükleri "büyük" mücadelenin kanıtı olarak,
meydan okuma havasında söylenen de şudur:
"Evet siz yasal çalışma alanına girdiniz ama şunların karşılığında yasal çalışmaya girdiniz,
yani teslim olarak yasal çalışmaya girdiniz şeklinde bir eleştiri yapılsa o zaman size hak
vereceğim. Kürt meselesini çatır çatır koyduk. Sınıfsız toplum amacını koyduk. Parlamentarizmi
eleştirdik. Devrimi koyduk. Gizli olarak söyleyeceğimiz neydi?" (Agd.)

Yalçın Küçük'ün "Açık Devrimci Parti"si ise legalizmle menşevizmin nasıl içice olduğunu
gösteriyor. Toplumsal Kurtuluş'un 9. sayısında "Açık Devrimci Parti Üzerine Otuz Not" başlıklı
yazıda, daha ilk maddesinde Bolşeviklerle Menşeviklerin arasındaki ayrımın başlangıcını oluşturan
örgüt sorununda iki ayrı çizgi demek olan "üyelik" konusunda menşevizmin tavrının benimsendiği ilan
ediliyor. Ardı sıra bu, "profesyonel devrimcilik"in reddi ile birleşiyor. Daha sonra oportünizmin farklı
evreleri arasındaki tarihsel bağlantıyı gösterebilmek için, yelkenler tasfiyecilik rüzgarıyla
dolduruluyor. Aslında ne yeraltı örgütünün gerekliliğine inanıyor, bundan vazgeçtik, ne de yerüstünde
az çok mücadele edecek bir örgüt kurma beceri ve gücüne sahip. Onun görevi ideolojik önderlik! Bu
alanda "devlet düzeninin... ideolojik hegemonya ve kuşatmasını sarsan" "kütle hareketinin başlatıcısı
olan" "hücumlar" düzenliyor. (Toplumsal Kurtuluş, sayı 50) Dün "jakoben devrimcilik''in ideolojik
Önderlik boşluğunu görerek bu görevi üstlenmişti! Bugün ise Kürt ulusal direniş hareketine
perspektifler sunmakla meşgul! "Açık devrimci parti"nin serüveninin son geldiği aşama ise T.
Kurtuluş'un son sayısında şöyle açıklanıyor: "Açık devrimci parti projesi sola mal olmuştur. HEP'te
toplanma tartışılıyor." Böylece "sosyalist devrim" savunucusu Y. Küçük aydınlatıcılığını, eğer
denilebilirse, popülizm katına çıkarmış oluyor.

Devrimci bir programı, strateji ve taktikleri uygulamanın birinci


koşulu, sağlam bir yeraltı temeli oluşturmaktır
Türkiye devrimci hareketinde sağlam olmasa da yaygın bir yeraltı geleneği vardı. '80 öncesi
dönemde yarı legal birimleri pek aşamamakla birlikte yeraltında örgütlenmeyi temel almış örgütlerden
önemlice bir kesimi 12 Eylül sonrası bu alanı terketmeye başladılar. Daha 12 Eylül'ün başlarında
tasfiyecilikle başlayan bu süreç, ilerki yıllarda programatik sorunlarda, örgütlenme alan ve
hedeflerinde revizyonist-liberal bir çizgiye doğru gelişti ve mücadelenin sertleşme doğrultusunda yeni
bir yön kazanmasıyla birleşerek örgütlenme planında "açık alan" savunusuna vardı. Bununla birlikte
"illegalite fetişizmi", "biçim fetişizmi" gibi kavramsal çarpıtmalarla devrimci yeraltına karşı
saldırılırken "Leninizmin özünde öncülük ve devrim perspektifi vardır", "Devrim için öncü parti",
"Açık devrimci parti" gibi tanımlama ve adlandırmalarla, büyük iddialardan, devrimden
vazgeçmedikleri havasını yaymaktan da geri durulmamaktadır. Örgütlenme alanında sağa kayışın
Örtüsü "devrim" ve "iktidar" konularında yapılan sol lafazanlık olmaktadır.
Komünistler, yeraltı temelinde örgütlenmeyi sınıf mücadelesi koşullarının öngördüğü bir
zorunluluk sayarlar. Devrimci bir yeraltının varlığı mücadelenin özgürlük teminatıdır. Sağlam bir
yeraltı, mücadelenin sürekliliğinin sağlanmasının olduğu gibi, sınıf mücadelesini geliştirebilmek,
devrim yolunda ilerleyebilmek için gereksinme duyulan tüm araç ve yöntemlerin kullanılabilmesi için
de zorunludur. Lenin, bir devrimciler örgütü için "gizlilik"in temel koşul olduğunu belirtmişti.

"Gizlilik bu türden bir örgütün öylesine zorunlu bir koşuludur ki, bütünöteki koşullar
(üyelerin sayısı ve seçimi, işlevler vb.) bu birinci koşulla uyum içinde olmalıdır." (Ne Yapmalı)

Böylesi açık ve net bir vurgunun, "gizlilik"in bir devrimciler örgütü için birincil koşul haline
getirilmesinin sebebi nedir? Bu, Leninist partinin eyleminin içeriğinde, program, strateji ve taktiğinde
aranmalıdır. Azami ve asgari programıyla sistem karşıtı bir konumda duran, strateji ve taktiğiyle bunu
gerçekleştirmeyi –iktidarın ele geçirilmesini, devrimi ve sosyalizmi– önüne koyan bir partinin, geçici
dönemler içerisinde değil, iktidarı ele geçirinceye kadar sürecek tüm bir savaşım dönemi boyunca,
her durumda ayakta kalacak ve savaşı sürdürecek bir yapıda olabilmesi gizliliği gerektirir. Devrimci
bir programı gerçekleştirebilmenin, hatta onda direnebilmenin, sürekliliği sağlamanın, devrimci
savaşım yöntemlerini uygulamanın, iktidarı elde etmenin koşulu, yeraltı temeline sahip olmaktır. SP'li
revizyonistlerin, "Devrimi, sınıfsız toplum amacını koyduk. Kürt meselesini çatır çatır koyduk vb.
Gizli olarak söyleyeceğimiz neydi?" diye meydan okumasına aslında verilecek en iyi yanıt şu
arasözüdür: Lafla peynir gemisi yürümez! İlke, amaç ve programla örgütlenme ve taktikler arasında,
savunulan düşünce ile eylem arasında bütünlük var mıdır? 4 Devrim yapmak –bu şiddetin kullanımını,
karşıdevrimci zorun zorla kırılmasını gerektirir, bu yönde bir hazırlığınız yoksa, bunun araç ve
yöntemlerini kullanmıyorsanız, söylenenlerin kuru gürültü olmaktan başka anlamı olabilir mi? Kaldı
ki SP gibi her kritik an ve dönemde burjuvazinin yanında olmuş ve muhbirlik yapacak ölçüde
devrimcilerin karşısında yer alarak burjuvazinin güvenini kazanmış bir hareketin biraz radikallik
gösterisi yapması ve bundan yararlanarak sosyal demokrasinin hemen sonrasındaki barikatı
oluşturmasından yararlanacak olan kimdir?
SP legal parti propagandası yaparken, bunu, "Türkiye'nin orijinalitesi", "güçlü demokratik
birikimlerin olduğu" ile açıklamaktadır. Bu gerçeği mi yansıtmaktadır? Türkiye'nin gerçeğine
bakıldığında çıkarılacak sonuç ancak bunun tersi olabilir. Faşist yasa ve sıkıyönetimler, komünistlerin
ve Kürtlerin katledilmeleri, fiili engellemeler; Kemalizm kuyrukçusu SP revizyonistlerinin aklamaya
çalıştığı Cumhuriyet döneminin siyasal tarihini asıl olarak bunlar karakterize eder. 1946'ya kadar
bırakalım bir sosyalist partiyi, ikinci bir egemen sınıf partisinin kurulmasına dahi olanak
tanınmamıştır. O yıllarda kurulan oportünist partilerin ömürleri ise aylarla sınırlı olmuştur. Sonraki
çıkışlar da aynı şekilde bastırılmıştır. Ancak 60'lı yılların içerisinde yasal olanaklar görece genişlemiş,
yine mücadeleyle kullanılır hale gelmiştir. Yakın tarih ise biliniyor. İki askeri faşist darbe, öncesinde
ve sonrasında sıkıyönetimler, "olağanüstü hal"in olağan yönetim şekli olması... Türkiye'de güçlü
demokratik birikimler yoktur. 12 Eylül askeri faşist darbesine kaç aydın direnmiştir? Eylülcü
generallerin karşısında hazırola geçerek, panik göstererek mi kanıtlanıyor demokratik birikimler? Kürt
katliamına karşı çıkan, ulusal kendi kaderini tayin hakkını yüreklice savunan kaç aydın var?
"Terörizmin solu da sağı da birdir?" demek mi oluyor demokratlık?
Türkiye'de egemen sınıfların istikrarlı bir yönetim oluşturma koşulları yoktur. Sınıf çelişkileri
keskindir ve siyasal planda egemen olan istikrarsızlıktır. Bunun için öyle uzun boylu bir siyasal tarih
bilgisine sahip olmak gerekmez, kuşbakışı bir gözatış, belleğin bir parça zorlanması yeterli olacaktır.
Yeter ki olguları olduğundan farklı göstermek için özel bir çaba gösterilmesin! Ancak ülkemizde
yığınların ileri atılımıyla nispi demokratik kazanımların elde edildiği dönemler olmuştur. Kağıt
üzerinde var görünen hakların dahi kullanılabilmesi bu yıllarla sınırlıdır.
Tüm bu süreçte, devrimci hareket, bırakalım iktidar alternatifi bir güç olmayı çoğu kere daha
oluşum halindeyken, egemen sınıfların saldırısına uğrayıp bastırılmıştır. Devrimci hareketin tarihine
baktığımızda yenilen her darbeden sonra uzun yıllar toparlanılamadığı, bir süreklilik geleneğinin
yaratılamadığı görülecektir. Legalizm ve menşevizm, 12 Eylül yenilgisinin başta gelen iki nedenidir.
Yarılegal olmanın ötesine geçememiş devrimci örgütlenmeler, çok kısa sürede dağıtılmışlardır.
Türkiye'de sınıf mücadelesinin tarihsel gelişimi ve örgütlenme pratiği, vurgunun, sağlam bir yeraltı
örgütünün yaratılması üzerine yapılması gerektiğini tartışılmayacak bir şekilde ortaya koymaktadır.
Legalitede örgütlenmeyi merkeze koyan ya da yeraltını bunun bir eki, gölgesi gibi gören her anlayış,
sadece örgüt değil devrimin tasfiyecisidir.

Kurtuluş geriye bakıyor, geriye yürüyor


"Açık Parti" görüşünü savunan Kurtuluş dergisinin Aralık '91 tarihli 7. sayısında, postayla
gelen "Konferans Belgeleri" yayınlandı. O sözde yeraltını reddetmiyor. Ya da şöyle denilebilir:
Mızrağı çuvala sokma çabası. Sulandırılmış, dipsiz bir yeraltı... Bu şekilde "teori"den ve devrimci
gelenekten kopulmamış oluyor! Benzerlerinin bir örneği olarak ve kendi kendini teşhir etmesiyle
izlenmeye değer. Sözünü ettiğimiz "Belgeler"in "Örgütlenme ve Çalışma Tarzı" başlıklı bölümünde:

"Profesyoneller örgütünün bazı yanlış anlayış ve imkansızlıkların sonucu oluşturulmamış


olması faaliyetlerimizin esas olarak amatör bir düzleme sürüklenmesine neden olmuş, 12 Eylül'le
birlikte darbe yemiş olan örgütlü olma bilinci örgütümüz içerisinde de büyük ölçüde
törpülenmiştir.
"Bunun sonucu olarak, yaygın bir deşifrasyon doğal durum olarak benimsenirken, örgütsel

4
Teori dergisinde değerlendirmeye konu olan, SP üyelerinin düzenle olan bağlarının güçlülüğü, özveri zayıflığı, rahat yaşama istekleri,
profesyonel devrimciliğin geliştiriImemesi neyin işaretleridir? D. Perinçek SP içerisinde "devrimcilik" etiketini elinde tutuyor ve seçimler sonrası
yapılan bir toplarında partideki "parlamentarizm eğilimi"ni eleştiriyor. Bunun varlığı gibi onun eleştirilmesi de revizyonist reformcu karakterini
değiştirmez, Parlamentarizm onun biçimlerinden biridir sadece. Genel tutumun da ötesinde –bu bazen aldatıcı olabilir– sınıf mücadelesinin geldiği
düzey ve gelişim doğrultusunda belirlenen taktikler, ve görevlerin nasıl kavrandığına bakılmalıdır. Ya da bu tersten da söylenebilir: Sadece taktik
bir dönemde alınan tavır da yeterli olmayacaktır.
görevleri yerine getirmek, aidat ödemek, organlı ve programlı faaliyet yürütmek keyfi bir duruma
dönüşmüş ve hatta üye olarak kimi zaman örgütle organik ilişkiye sahip olma zorunluluğu da
ortadan kalkmıştır"

deniyor.
TKKKÖ, burada sözü edilenler açısından bir prototip olarak görülebilir. Bir başka örnek
vermek gerekirse, sıkıyönetim mahkemelerinde örgüt değil dergi çevresi olduklarını ileri süren Dev
Yol'un burada çizilen tablodan farklı olmamanın ötesinde, menşevizmi bir tarz olarak benimsemiş ol-
duğu bilinir. 5 12 Eylül'ün başlarında kendi deyişleriyle "siyasi faaliyetleri durma noktasına gelen"
(TKKKÖ), bunu karara çeviren bir hareketin, böyle bir duruma düşmesine yol açan bir numaralı etken,
örgütsel çizgisindeki legalizm ve menşevizm iken, şimdi varılan sonuç ve tutulan yol neyi
göstermektedir? Bu hareket çözümü hep sağa doğru ilerleyerek arıyor. 12 Eylül'de içine düştükleri
kötü durumu, bir öngörüymüşçesine "'80 Nisanında aldıkları geri çekilme kararını uygulayamamış
olmak"la açıklar. Son yıllarda ise "kitleselleşme", "tıkanıklık" vb. aşmanın yolu olarak, çizgilerinde
devrimci olanın eleştirisini buluyorlar.
"Açık parti"yi savunurken Kurtuluş eğilip bükülüyor, pragmatist gerekçeler bularak bir "seçim
partisi"nde karar kılıyor. Görünürde yeraltını bütünüyle reddetmiyor ama –yağmurdan kaçarken
doluya tutulmak sözü bunu ne kadar açıklar– bu önerisiyle, daha baştan "açık parti"sini burjuva
parlamentarizminin kucağına atıyor. Aslında gönlünde yatan tümüyle "açık parti"! Yeraltı devrimci
geleneğinin etkisini üzerinden tümüyle silkip atamamanın iç karmaşasını yaşıyor. Gelenek'in dilinden
konuşacak olursak o hâlâ "psikolojik baskı" altında! "Açık parti" görüşüne teorik bir temel hazırlarken
7. sayısında şunları söylüyor:

"Komünizmin prensip olarak burjuva sistemin içerisine sığmayacağı düşüncesinden


hareket edenler, partinin de mutlaka yasadışı olması gerektiğini savunurlar. Böyle bir prensibin
olmadığını en iyi kanıtlayan, Üçüncü Enternasyonal'i kuran partilerin çoğunun açık parti
oluşlarıdır."

Kurtuluş bu şekilde öldürücü vuruşunu yapmış oluyor. Artık "açık parti" kurmanın önünde
hiçbir engel kalmamıştır! En iyi niyetle yaklaşsak, bilginin yarımlığından gelen bir cehaletle karşı
karşıyayız diyeceğiz ama yapılan tarihsel bir tecrübenin amaca göre eğilip bükülmesidir. Komünist
Enternasyonal 1919 yılında kuruldu. Ekim Devriminden iki yıl kadar sonra. Komünist Enternasyonal,
Ekim Devrimi, Bolşevik Partisi ve Leninizmin deneyim ve teorik perspektifleri üzerinde örgütlendi.
Bu, III. Enternasyonalde yer alacak partilerin teori, program ve örgütlenme ilkeleri yönünden
kendilerini gözden geçirmeleri anlamına geliyordu. Çözülme sürecine girmiş II. Enternasyonalde yer
alan ara-parti ve "merkez"ci grupların III. Enternasyonal'e sızmalarını önlemek, gerekse III.
Enternasyonalde yer alan bazı partiler içerisinde küçümsenmeyecek bir potansiyel oluşturan reformist
öğeleri temizlemek için kongre kararlan alınmış, "koşullar" koyulmuştur. Pek çok parti, içerisinden
çıktıkları "kabuk"un izlerini taşıyorlardı. Partilerin devrimci durumlara önderlik etme yeteneklerinin
zayıflıkları tespit ediliyor, bunun aşılması, hedef açıklığı, eylemlilik düzeyinin yükseltilmesi,
işyerlerinde hücre temelinde örgütlenme, üyelik, sıkı disiplin vb. bir dizi konuda kararlar alınıyordu.

5
İşçilerin Sesi gazetesinin 26. sayısında yeni bir örgüt modeli olarak "Dev-işçi" öneriliyor. Bir çerçeveye sığdırılması güç(!) bu yeni örgüt
şekli şöyle tanımlanıyor: "Ama Dev-işçi ne olmalıdır? Demokratik kitle örgütü mü? Hayır! Dar kadro örgütü mü? Hayır! Parti mi? Hayır! Cephe mi?
Hayır! Gizli örgüt mü? Hayır! Yasal örgüt mü? Hayır! Sendikal örgüt mü? Hayır!
"Çünkü tek tek bunların hepsi ama tek başına hiçbiri."
Bir reklamcı çığırtkanlığıyla her derde çare gibi gösterilen bu örgüt şekli, gerçekte örgüt fikrinin reddedilmesidir. Bir hünere sahip
olmamasına karşın "ne iş olsa yaparım" diyen insanın zenginliğine benzemekledir. Fakat kişinin bunu söylemesi yaşamını sürdürebilme
zorunluluğunun ifadesidir, anlaşılır. İşçilerin Sesi'nin öne sürdüğü örgüt şekli ise parti, sınıf, emekçi kitlelerin diğer kesimleri arasındaki ayrımları
silen su katılmamış oportünizmdir. Tarihsel olarak II. Enternasyonal oportünistlerinin, ekonomisi ve menşeviklerin, Troçki ve R. Luxemburg'un bir
dönemki görüşlerinin izleyicisi ama daha cüretkar bir oportünizm türüdür. Yeni bir icatmış gibi ileri sürülen bu örgüt fikri düpedüz "Dayanışma
Sendikası" kopyasıdır.
Sınıfın siyasal öncüsü, yönetici kurmayı ve en yüksek örgütlenme şekli olarak parti fikrinin reddi, kendiliğindenliğin alenen
savunulmasıdır. Sözde "ikamecilik" reddedilirken, proletarya örgütsüz, öndersiz ve kendiliğinden bilince mahkum bırakılarak, burjuva ideolojisi
ikame edilmektedir.
Bir örgüt, isler parti, ister sendika, ister cephe ya da daha başka bir şey olsun, eyleminin muhtevasına göre şekillenir. İşlevleri farklı
örgütleri "aynı" olarak düşünmek, her birini amacında işlevsizleştirir. Her biri, program, üyelik, demokrasi ve diğer işlerlik ilkeleri yönünden
farklıdırlar ve böyle bir aynılaştırmanın sonucu karışıklıktır. Aşure hoş bir tatlının ismidir ama bir örgüt ismi olamaz.
Dev-Yol antifaşist karakterli bir örgütlenmeydi. 70'li yıllarda öne çıkan antifaşist mücadele onu belirliyordu, bu açıdan kendiliğindenciydi
ama daha devrimci bir konumdaydı. Bugün ise "en alt direnme" çizgisini izliyor, revizyonistlerin geçmişteki tutumlarına benzer bir pratik tutum
sergiliyor ve hiç de az olmayan bir şekilde demokrat mevzilerin dahi gerisine düşüyor.
1920'de, II. Dünya Kongresi'nde kabul edilen Komintern Tüzüğü ve Komintern'e katılmanın "21
koşul"u belirttiğimiz içerikle yüklüdür. Sonraki yıllarda da bu sürdürüldü.
Mücadelenin nispeten sakin döneminde ve burjuva demokrasisinin görece gelişmiş olduğu
ülkelerde örgütlenmiş partiler legal bir konumdaydılar. Komintern, yaşanan tecrübelerin ışığında
bunun tehlikelerine işaret etti ve tüzük maddesi olarak şunu koydu:

"12- Avrupa ve Amerika'daki genel durum, bütün dünya komünistlerim yasal örgütlerin
yanı sıra yasadışı örgütler kurmaya zorunlu kılıyor. Yürütme komitesi her yerde bunun pratiğe
geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür." (III. Enternasyonal-Belgeler)

Kurtuluş, tarihsel tecrübenin hangi yönde geliştiğini, burjuva yasallığına güvenilmeyeceğine


ilişkin çok bedel ödenerek edinilen köklü tecrübeyi bir kenara bırakıyor. Amacına göre eğip büküyor.

Oportünist yasalcılık, devrimci legalite


Geçmişte çeşitli örneklerini bildiğimiz, çalışmaların, legal dergi, dernek merkezli olarak ve en
çok yarılegal denebilecek örgüt koordinatörleri aracılığıyla yürütüldüğü menşevik yapılar az değildi.
Bunların bazıları, devrimci bir programa sahip olmakla birlikte neredeyse tüm gövde ve faaliyetleriyle
legal bir yapıdaydılar. Kimileri görünürde illegal bir örgüte ve organlara sahiptiler. Fakat onlar
işlevsizdi ve işlevli ve belirleyici olan legal örgütlenmelerdi. İllegal ve legal yayınlar arasında işlevli
bir beraberlik, merkezi organın yönlendiriciliği olmadığı gibi, örgütsel planda da legal çalışma ve
örgütlere, illegal çekirdekler yön vermiyordu. Bu giderek derinleşti ve birbirine paralel, yeraltısı
alabildiğine cılız, yönlendiricilikten uzak bir yapıyla, öte yandan legalde, yükseliş döneminde
hareketin kendiliğindenci gelişimine uygun bir genişleme gösteren, yönlendirici merkez oluşturan bir
yapı ortaya çıktı. Bu yapı, pratikte de doğrulandığı gibi, devrimci bir programı, strateji ve taktikleri
gerçekleştirmekten uzaktı.
Bu hareketlerin siyasal çizgilerindeki sağcılığa uygun bir şekilleniş gösteren örgütsel yapıları
giderek ters yönde de etkide bulunarak çizgideki sağcılığı derinleştirdi.
Böylesi bir deneyim yaşanmamışçasına, günümüzde de sıkça rastlanılan bir görüş iki alanın
birbirinden ayrılmasıdır. "Legal çalışmanın legalden yönlendirilmesi", "yasadışı çalışma alanında gizli,
yasal çalışma alanında açık örgüt" gibi görüşler ileri sürülebilmektedir. Bunlardan ilki, bu şekilde
çalışmaları daha kolay, örgüt güvenliğini riske etmeden yürütmek gibi bir kaygıyı içermektedir. Bu,
siyasal ve örgütsel faaliyetin, tüm örgüt çalışmasının tek bir merkezden yürütülmesini ortadan kaldırır.
İkincisi, iki yönlü bir zayıflamaya yol açar ve düşünülenin tersine, yeraltı örgütünün legal örgütler
ağıyla çevrelenmesi ile korunması olanağını ortadan kaldırdığı gibi legaldeki örgütlenmelerin de
köksüz olmasıyla, darbelere daha açık ve daha kolay yokedilebilir bir yapı ortaya çıkar.
"Yasadışı çalışma alanında gizli, yasal çalışma alanında açık örgüt" fikri ise alenen
tasfiyeciliktir. Bu konuda bayrağı kimseye kaptırmamak çabası içerisinde olan Toplumsal
Kurtuluş'un "Açık Devrimci Parti Üzerine Otuz Not" başlıklı yazısında:

"29- Açık devrimci parti ile gizli hareketler arasındaki ilişkiye gelmek istiyorum. Açık
devrimci parti için, hiçbir gizlilik içinde çalışan hareket konumunu değiştirmek durumunda
değildir, arada hiçbir örgütsel bağ düşünülmüyor. Büyük devrim süreci içinde işlevler ve yerler
ayrı görünüyor."

Şimdi bir de bunun gerekçesini görelim.

"Tek neden değil, işkencenin tek sorgulama yöntemi olduğu bir ülkede örgütsel bağ
kurmaya çalışmak her ikisi için de hiç gerekli olmayan bir fiyat ödemeye hazır olmak anlamına
geliyor. Böylesine bir cömertliğin gerekli olduğuna inanmıyorum."

Açıklayıcıdır!
Legal ve illegal çalışmanın birleştirilmesinin fikirsel temeli ve örgütsel ilişki biçimi nedir?
Buraya kadar yazılanlar, legalite-illegalite sorununun bir biçim tercihine indirgenemeyeceğini
gösterir. Devrimci bir program, strateji ve taktiklere dayanmayan bir partinin yeraltında
örgütlenmesine gerek yoktur. Lenin, Tasfiyeci Konferansı'nın günümüzdekilere göre daha utangaç
sayılabilecek şu kararının –"3. Sosyal demokrat parti, örgütünün bir bütün olarak yasadışı kalmaya
zorlandığı bugünkü durumda bile, parti çalışmalarının bazı bölümlerini açıkça yürütmeye ve bu
amaca uygun organlar kurmaya çalışmalıdır."– bir Kadet partisi için doğru bir tanımlama olduğunu
söylüyor ve "anayasal çalışma" içerikli bir liberal işçi siyaseti olarak nitelendiriyordu. Eğer devrim
yoluyla iktidar ele geçirilecekse, devrimci bir program, strateji ve taktikler kararlılıkla uygulanacaksa,
her şeyden önce sağlam bir yeraltı örgütü gerekir.
Alanlar arasındaki ilişkinin örgütsel biçimi ise, illegal çekirdeklerin legal olanın içerisinde
gizlenmesi ve onu yönetmesidir. Tasfiyecilerin, eğip bükmelerine karşı Lenin bu konuda net bir
vurguyla şunu söylüyordu:

"Dört yıldan beri söyleye söyleye partinin dilinde tüy bitti: Bizim örgütümüz, olabildiği
ölçüde yaygın ve dal budak salmış yasal topluluklar ağıyla çevrelenmiş yasadışı çekirdekleri
kapsar.'' (Yasadışı Parti ve Yasal Eylem-Tasfiyecilik Üzerine, sf: 280)

Revizyonistler, demagojiyle, komünistlerin yeraltında örgütlenmesini legal alanın tümden


reddedilmesi gibi göstermek istiyorlar. Yeraltında sağlam bir temel oluşturmak koşuluyla,
komünistler, legal ve yarılegal olanaklardan her dönem yararlanırlar. Bunun çerçevesi ve hangi
araçların kullanılacağı, her dönemin kendi içerisinde yanıtlanır. Legal olanakların kullanımı, genel
olarak, sınıf mücadelesindeki dengelere ve siyasal konjonktüre göre değişir. Bazı dönemler, legal alanı
daha geniş, uzun süreli ve çeşitli araçlarla kullanmak olanaklı hale gelir. Bazı dönemler ise tersi.
İllegalite ve legalite – mücadelenin bu iki cephesi karşılıklı ilişki halindedir ve her iki alandaki
mücadele birbirini besler ve güçlendirir. Sağlam bir yeraltı temeli yaratılmadan devrimci
örgütlenmenin ve devrimci faaliyetin sürekliliğini sağlamak olanaksızdır. Dönemlere göre farklılık
gösterse de, legalitede süreklilik ve devrime hizmet edecek bir faaliyetin sürdürülebilmesi,
burjuvazinin ulaşıp yokedemeyeceği bir özgür temelin yeraltında yaratılmış olmasına bağlıdır. Legal
örgütler ise komünist yeraltı örgütünün nefes borularıdır. Legal alanın kullanılması, kitlelerin daha
geniş kesimlerine ulaşma ve onların örgütlenmesinde olanakları genişletirken, Leninist örgütün kitleler
içerisinde yarattığı dayanaklarla örgütün korunması ve sürekliliğin sağlanmasında büyük önem taşır.
Bu açıdan bolşevikler, sadece yeraltı devrimci örgütünü tasfiye etmek isteyen likidatörlüğe karşı değil,
legalitede çalışmanın yeraltı örgütünü tehdit ettiğini ileri sürerek bu alandan çekilmeyi savunan
tasfiyeciliğin otzovizm türüne karşı da mücadele yürüttüler.
Öte yandan, kitlelerle geniş bağlar kurulması, süreklilik açısından önem taşımakla birlikte SP
revizyonistlerinin ileri sürdükleri gibi "tek çare" değildir. Süreklilik, sadece kitlelerle kurulan bağlara
indirgenemez, 12 Eylül öncesi azımsanmayacak bir kitleselliğe sahip örgütler vardı ve bu, onların
sürekliliği sağlamak bir yana, kısa dönem bile kendilerini korumalarına yetmedi. Sorun, bir bütün
olarak "devrimciler örgütü"nün yaratılmasıdır.
Günümüz koşullarında legalitenin kullanımı ne olmalıdır?
Bugünkü durumda, geçmiş yıllara göre, legal olanakları daha geniş ölçüde kullanmak
mümkündür. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin, Kürt ulusal hareketinin ileri atılımları, faşist yasaların bir
kısmını fiilen işlemez hale getirmiş, bir kısmının etkinliğini azaltmıştır. Bunlar kitlelerin ileri
atılımlarıyla genişleme özelliğindedir. Fakat bu istikrarlı bir gelişme çizgisi üzerine oturmuş değildir.
Devrimci yükselişin önünü alabilmek için karşıdevrimci saldırının değişik biçimleri geliştirilmekte,
faşist saldırı üst biçimlere sıçratmaktadır. Komünist ve devrimciler, emekçi sınıflar ve Kürt halkı yeni
saldırılar, karşı yasalar ve fiili hak gaspları ile karşı karşıyadır. Legal mevziler üzerine, son derece
zorlu, inişli çıkışlı bir mücadele sürmektedir. Devrim cephesi lehine, sağlam ve istikrar kazanmış bir
denge yaratılabilmiş değildir. Yakın gelecek için de böyle bir beklenti içerisine girmek doğru değildir.
Salt kitlelerin ileri atılımını veri alarak legal olanakların artacağı gibi bir tespitte bulunmak tek yanlı ve
yanıltıcı olur. Sınıflararası çatışma şiddetlenme eğilimindedir. Örgütlenme ve taktiklerimiz de buna
göre şekillenmek zorundadır.
Üstelik egemen sınıflar, devrim cephesini bölmek, kafa karışıklığı yaratmak için kama
sokmuşlardır. Antiterör yasası bunun aracıdır. "Sol"un bir kesimini reformculaştırıp düzene
eklemlemeyi, öte yandan, komünistleri ve gerçek devrimcileri, Kürt ulusal kurtuluşçularını, aldatıcı
reformlarla yetinmeyen kitleleri terörle ezmeyi amaçlamaktadır. 2 Nisan'da TV'de yapılan açık
oturumda konuşan ANAP Genel Başkanı'nın sözleri, amaçlananın ne olduğunu çok açık olarak ortaya
koymaktadır: "Terörle ilişkisini kesen her düşüncenin sisteme entegre edilmesi lazım. Bunun için
gerekirse bütün sistemin yeniden gözden geçirilmesi lazım." Bu koşullarda, yasallığın körüklenmesi,
karşıdevrimin ekmeğine yağ sürmek, oportünizmin devrimin güçlerini zayıflatmak için giriştiği "içten"
yürütülen bir saldırıdır. Oportünist yasalcılığa karşı mücadele, devrimci yeraltının savunulması, düzen
karşıtlığının savunulması, devrimci program, strateji ve taktiklerin savunulmasıdır. Henüz pek çoğu
legal dergi çevresi olmaktan çıkamamış, bir santim yeraltısı olmayanlar, isterlerse teoride bunun
gerekliliğini yadsımasınlar, revizyonist tasfiyecilerin peşi sıra yürümektedirler.
Devrimci yeraltının güçlendirilmesi, faaliyetin her alanda özgürce ve devrimci bir temelde
geliştirilmesinin ve sürekliliğinin yegane güvencesidir. Legalitenin bugünkü kullanımında; kazanılan
olanakları son noktasına kadar değerlendiren dinamik bir tarz tutturulurken, bu gelişmenin esiri
olmayan, açılımdaki bu esnekliği sürecin dalgalı karakterine uygun yüksek bir manevra kabiliyeti ile
diğer yönde de kullanma yeteneğine sahip ve ona tabi olması gereken, sağlam bir yeraltı temelini
sürekli güçlendirecek bir uygulama başarısı gösterilmelidir.

Revizyonizm buhar olup uçtu mu?


Oportünist birlikçilik, revizyonistlerden küçük burjuva devrimci çevrelere kadar uzanan geniş
bir yelpaze oluşturmaktadır. "Parti" ve "cephe"-olarak iki ayrı düzlemde ele alınıyor gibi görünse de,
genellikle İçice, biri Öbürünü içinde barındıracak tarzda tartışılmaktadır. "Parti" sorunu ele alınırken
bir cephe gereksinmesinin kanıtları olabilecek gerekçeler ileri sürülebilmekte ya da cephe
örgütlenmesi bir parti çatısı altında toplanmaya indirgenebilmektedir. İdeolojik-siyasal belirsizlik
yaratılması, liberalizme yaslanmış ve son dönemde pazarda müşterisi çoğalan "siyasal çoğulculuk",
"kanatlılık"la aynı çatı altında bir arada olunabileceği görüşleri ve oportünist liberal hoşgörü
"birlikçilik"in renklerini oluşturmaktadır. Sınıf mücadelesindeki zorlukları devrimci tarzda aşma
yerine aritmetik çoğalmayla aşılabileceği eğilimi de güçlüdür. Örneğin, "Devrimci Seçim Bloku" ile
sergiledikleri performans, aldıkları sonuç ortadadır, buna karşın, onlar bunu bir matahmış gibi
sunabilmektedir. Çoğu bir dergi çevresi olmanın dışına çıkamamaktadır, bazıları dağınık ve güdük
hareket yapısı içerisindedir. Ortak noktalan, özgücüne güven duygusunun yitirilmesi, gelişme dinami-
ğinden yoksunluk, örgüt olmak ve önderlik dinamiğinin zayıflığıdır. Çözümsüzlükten kaynaklanan
"birlik" arayışlarına yönelmektedirler.
Bugün özellikle "birlik" bayrağını sallayanlar içinde başı çekenler en kaşarlanmış revizyonist ve
oportünistlerdir, Bulanık suda balık avlama siyaseti gütmektedirler. Örneğin SP revizyonistleri
"Gorbaçov reformculuğu" ile "devrimcilik"i ayrımın ekseni olarak belirlemektedirler. Yine onlar ve E.
Kürkçü gibiler, Sovyetler Birliğinin çökmesi ile "eski ayrılık zemininin kalmadığı", "tartışmanın
sonuçlandığı" gibi görüşler ileri sürmektedir. Açıkça dile getirilmese de benzer görüşleri içerisinde
taşıyanlar ve etkilenenler az değildir. Revizyonistler ile "antirevizyonistler" arasında sık sık aynı
mekanlarda bulunmak, birlikte "devrimci" platformlar oluşturmak yönünde aşırı bir çaba gözlemlemek
mümkündür. İlişkilerde o oportünizme özgü yumuşaklık, ilke yoksunluğu egemendir. Onlar hep
birlikte bir !'aile'' gibidirler ve aralarında devrimci eleştiri yokedilmiştir. Bu balayı havasının dışında
kalmakta ayak direyenler ise "dogmatik" ve "sekter"dirler.
Modern revizyonizmin Sovyetçi biçimi, Kruşçev'den Gorbaçov'a uzanan revizyonizm türü
çöktü. Bu, revizyonizmin en önemli uluslararası merkezinin çökmesi ve çeşitli ülkelerdeki
revizyonistlerin uluslararası dayanaklarını kaybetmesi ve güçten düşmesi anlamına geliyor. İdeolojik
etkisinin yanı sıra elinde tuttuğu geniş olanaklarla küçük burjuva devrimci ve ulusal kurtuluşçu
güçlerin üzerindeki baskı ve gücünü yitirmesi anlamına da. Fakat bu ne ayrılıkların ideolojik-siyasal
zemininin ortadan kalktığı anlamına gelir, ne de burjuva ideolojisinden türeyen revizyonizmin ortadan
kalkması. "Çin-Sovyet-Arnavutluk" gibi nitelemelerle bugüne dek süregelen tartışma ve ayrışmaların
"köksüz", "kaynağını dıştan alan", "yapay" olduğu izlenimi yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu
tartışmalar, ne bu ülkelerin "dış politika anlaşmazlıklarına indirgenebilir ne de sadece "sosyalist
inşanın sorunları"na. ML ile revizyonizm arasındaki tartışma, emperyalizm, parti, proletaryanın rolü,
ittifaklar, devlet, devrim stratejisi başta olmak üzere taktiklere varıncaya dek hemen her konuyu
kapsamaktadır. Bu konuların her birisinde ve program merkezli bir dizi konuyu içeren tartışmalar bir
sihirbaz numarasıyla silinivermektedir! İdeolojik-siyasal gelişiminden soyutlanmış komünist hatta
devrimci programların ulaşılan düzeyinin çok gerisinde sözde herkesi birleştirecek bir "birlik" zemini
sunulmaktadır. İçlerinde suyu bulandırmakta ve bulanık suda balık avlamakta en mahir SP
revizyonistlerinin ayrım ekseni olarak "Gorbaçov reformculuğu" ile bunun dışında kalan herkesi
kapsayan "devrimcilik"i koymasındaki amaç, bu zeminde anlaşılır.
Oportünist "birlikçilik", ML teorinin temel tezlerinin reddi, kıyısından köşesinden budanması
üzerinde yükselmektedir. Bugün bunun merkezine Leninist parti teorisi konulmuştur. Böylesi bir
zeminde program üzerinde bir tartışmaya girmek önem taşımadığı gibi, yanıltıcı da olacaktır.
Günümüzde örgüt-parti sorunu başlıbaşına öne çıkan siyasal bir sorundur. Proletarya ve emekçi
kitlelerdeki atılım, Kürt ulusal kurtuluş hareketinin gelişimi ve sınıf mücadelesindeki sertleşme yönü
ile birlikte düşünüldüğünde, mücadelenin ilerletilmesi ve iktidar sorununun çözümünde, düğümü parti
sorununun çözümü oluşturmaktadır. Her türden revizyonist ve oportünist saldırılarının hedef tahtasına
onu koymalarının sebebi de budur.

***
Revizyonist sistemin hızlı ve topyekun çöküşü, sosyalist Arnavutluk'un da buna eklenmesinin
ardından, dünya kapitalizminin zaferini ilan etmesi ve onun liberalizm sahtekarlığı ile sunulması, iyice
demoralize olmuş ve ML'nin ideolojik yörüngesinden kaçmakta yarışan, kapitalist ideoloji ve kültüre
hayranlıkla dolu bir teslimiyet içerisine giren oportünizmin bugünkü türünü ortaya çıkardı. Ülkemizde
12 Eylül sonrasında derinleşen tasfiyecilik geleneğini de buna eklemek gerekir.
ML'den, devrim ve sosyalizmden bu uzaklaşmanın, bu genel ve yaygın kaçışın süreklilik
arzetmesi, örneğin sınıf mücadelesinin önümüzdeki bir on yılına damgasını vurması olanaklı mıdır?
Hayır. Her şeyden önce emperyalist burjuvazinin ve oportünist yardakçılarının barış, demokrasi, insan
hakları, istikrar ve uyumluluk üzerine gürültülü bir propaganda ile sundukları "yeni dünya"
düzenlerinin hiç de bu özellikleri taşımadığı gibi, bunları sunabilecek birikim ve dinamiklere sahip
olmadıkları da ortadadır. İstikrar değil düzensizlik, demokrasi değil devlet terörü, barış değil savaş,
eşitlik değil eşitsizlik, insanca yaşam ve mutluluk değil güvensizlik ve yıkım, sunulan olduğu gibi
gelecek için vaadedilendir de. Dünya kapitalizminin başarısının elbirliğiyle göklere çıkarıldığı, her
türlü "dış baskı" ve "iç saldırı"dan "kurtulduğu", minimuma indiği koşullarda, kapitalizmin ekonomik
açıdan doruklarda ve tam bir istikrar içerisinde olması, ideolojisinden, sosyal kültürel yaşama, üstün
bir gelişme çizgisi göstermesi gerekmez mi? Bu bir bakıma en özgür bir şekilde "kendisi" olduğu
dönemde, çıplak gerçeğiyle yüzyüze kalması, çözümsüzlük, çürüme ve yıkım ürettiğini ortaya
koymasıdır. Tüm bu gürültülü propagandanın gizleyemediği "resesyon" olgusu neyi açıklar?
Emperyalizm çağında istikrar dönemleri olsa dahi bu hem nispi hem de geçici olacaktır.
Günümüz dünyasında kriz faktörleri, ekonomide olduğu gibi siyasi ve sosyal yaşamda, kapitalizmin
ideoloji ve kültüründe egemendir. Bugün tüm çelişkilerin içice geçmesiyle oluşan şiddetli bir kriz
durumunun varlığını söyleyecek değiliz. Fakat, eşit olmayan gelişme yasası günümüzde de
geçerliliğini sürdürmektedir ve ülkemizin de içerisinde yer aldığı, çeşitli bölgelerde bir devrimci
durum olgunlaşmasına doğru gidildiği gün gibi gerçektir. Bu ise, oportünizme karşı savaşımın,
devrimci gelişmenin sağlanmasının, devrimin başarıya ulaştırılması ve sosyalizme doğru kesintisiz
ilerleyişin önkoşulunu oluşturduğunu, Leninizmin bu ilkesel gerçeğinden kopmayan bir mücadele
yürütülmesi gerektiğini şiddetle hatırlatır.
DEVRİMCİ PROLETARYANIN DEMOKRASİ MÜCADELESİ
VE "DEMOKRAT!"IN TARTIŞILIR DEMOKRATLIĞI
70'li yıllarda faşizme karşı mücadele birçok örgütçe dar bir yaklaşımla, MHP'ye karşı
mücadelenin ötesine pek geçmeyen sınırlar içerisinden yürütüldü. Konuyu ele alışta kendiliğindenlik,
teorik sığlıkla, revizyonist etkiler altında kalınmasıyla birleşti. Bugün aynı "biçim"in tekrarlanmasının,
egemen sınıfların sivil faşist bir gücü devrimci hareketin karşısına şu aşamada sürmemelerinden 6 ,
uygun zemini yoktur. Fakat, sorunun teorik ve siyasal planda aşıldığı söylenemez. Faşizme karşı
mücadelenin, devrim ve sosyalizm mücadelesinin çeşitli yönlerinde anlayış değişmiş değildir. Bu
açıdan, '80 öncesinden kimi biçimsel farklılıklar taşımakla birlikte özsel olarak farklı olmayan yanlış
görüşlerin çeşitli devrimci örgütlerde etkili olduğunu görmekteyiz. Demokrasi içi mücadele, emekçi
kitlelerin acil ekonomik ve siyasi istemlerine yaklaşım, demokratik ve sosyalist görevlerin kavranışı
vb. farklı siyasal güçlerce değişik anlam ve içerikte ele alınmaktadır. Her türlü demokratik hak ve öz-
gürlüğün gaspı ve vahşi bir ekonomik terör uygulaması olan 12 Eylül faşizminin pekçok yasa, kurum
ve uygulamasıyla süregeliyor oluşu, öte yandan buna karşı yığın hareketindeki canlanış ve emekçi
kitlelerin acil ekonomik, siyasal istemlerini giderek daha güçlü bir şekilde dile getirmeye başlamaları
konunun güncel önemini artırmaktadır. Bu bir yana, faşist diktatörlüğün hüküm sürdüğü bir ülkede
faşizme karşı mücadelenin teoride olduğu gibi siyasal ve örgütsel planda da, doğru taktik ve sloganlar
etrafında yürütülmesi mücadelenin geliştirilmesi ve stratejik başarının kazanılması yönünden tayin
edici önem taşır.

Ünlem mi soru işareti mi?


Tam da bu noktada, konuyu canalıcı halkasından kavrama iddiasıyla ortaya çıkan eski DY
"dergi çevresi" önde gelenlerinin omurgasını oluşturdukları "Demokrat!"tan söz etmek gerekiyor.
"Demokrat!" dergisi bir farklılık vurgusu olarak isminin sonuna (!) koymuş, hemen onun yanına bir
(?) koymak gerekiyor. Dergide çıkış amacını açıklayan ve çağrı içeren, birisi tüm yazarların ortak
imzaladıkları, diğeri M. Pekdemir imzalı iki yazı yer almaktadır. Bu iki yazı, eski DY çizgisinden,
devrimci demokrat konumdan daha geriye reformculuğa doğru kayıldığının, devrimcilikle
reformculuğun birleştirilmeye çalışıldığının örnekleri olma özelliğini taşıyorlar.
Her iki yazı da demokrasi mücadelesini sınıfların bir eylemi olarak görme –ikincisi, ML
literatürü daha çok kullanarak farklı bir görüntü çizmeye çalışıyorsa da– yerine, sınıfsallıktan uzak
bireylerin, asıl olarak da aydınların eylemi gibi görme eğilimindedir. Aydınlar üzerine söylenecek çok
şey vardır. Özlü bir ifadeyle 12 Eylül'de sınıfta kalmışlardır. Bugün de durumları içler acısıdır.
Türkiye'de aydını ideolojik bir sınıfsallık temelinde ele almak yerine genel bir ilerici kavramı ile
tanımlamak ve kolayca "demokrat" payesi ile ödüllendirmek usul-ü adettendir. Burjuva liberalliği,
reformculuğun, revizyonist düşüncenin her çeşidinin savunucuları bu kategorinin içinde
değerlendirilegelmişlerdir. Yaratılan bu sis bulutu hem hareketin tarihsel gelişiminin hem de bilinçli
bir tercihin, hesaplılığın sonucudur. Fakat, artık her şeyin yerli yerine oturmaya başladığı bir sürece
girilmiş bulunuyor, ideolojik ve sınıfsal şekillenişler belirginleşmektedir. Aydınlar, her hareketin ilk
başlatıcısı olma "ayrıcalıklı" konumunu artık kaybetmektedirler. Proletarya ve diğer emekçi sınıfların
eyleminin gerisine düşmüşlerdir. Büyük çoğunluğu milliyetçiliğin tonları ile şovenizm arasında bir yer
tutarken, ulusal hareketin savaşçısı durumundaki Kürt köylüleri demokrasi için gerçek bir savaşımın
yürütücüsüdürler. Ucuza takılmış "demokratlık" yakalardan düşmekte, "ilericilik" kavramı sınıfsal ve
ideolojik bir parçalanmaya uğramaktadır. Aydınlar sınıf mücadelesindeki derinleşmeye uygun bir saf
belirleme, daha net bir konumlanışa girmektedirler. Geçmişte yakalarına "sosyalist" rozeti takıvermiş
kimi aydınlar, bugün kimliklerine devrim karşıtlığı, şovenlik, kapitalist uşaklığı yazmışlardır.
"Demokratlık" da, bedeli de onuru da "ağır", gerçek değerini kazanmıştır.
Aydını da, demokrasi mücadelesini de, demokratlığı da sınıfsallığı içerisinde ele almak
zorunludur. İçeriğin doğru tanımlanması ve eğer sınıfsallıktan söz ediyorsak, başta gidebileceği en

6
12 Eylül askeri darbesinden bu yana, '82 Anayasası ile de pekiştirilmiş olarak haydutluğa resmi kıyafet giydirilmiştir. Faşist terör, devlet eliyle
doğrudan sürdürülmektedir. Tabii ki sadece bununla sınırlı kalındığı ve kalınacağı söylenemez. Egemen sınıfların '80 öncesinin onları tüketen
dersleriyle çeşitli hesaplar, ön hazırlıklar yaptıklarını görmekteyiz. Dinci gericiliğin çeşitli düzey ve biçimlerde potansiyel ve fiili bir saldırı gücü
olarak örgütlendirilmesi, teritoryal savunma, fabrika ve işyerlerinde oluşturulan güvenlik birimleri, yaygın muhbir ağı vb. Koruculuk sistemi bir başka
örnektir ve bunlar halk hareketindeki yükselişe, iç savaş yönünde evrilmesine karşı, karşıdevrim cephesinin hazırlıkları niteliğindedir.
ileri noktaya kadar götürülmesinden en fazla çıkarı olan proletarya olmak üzere, demokratik
devrimden çıkarı olan sınıflardan söz etmek doğru olacaktır. Devrimci proletaryanın asgari
programında ifadesini bulan, stratejik hedefler doğrultusunda yürütülecek bir demokrasi mücadelesi,
devrim ve iktidar mücadelesi. Bunu da net bir şekilde tanımlamak gerekir, proletarya ve köylülüğün
devrimci demokratik diktatörlüğü. Sorunun bu şekilde konulması onun, bir siyasal reformlar
mücadelesine indirgenmesini önleyeceği gibi, salt siyasal özgürlüklerin elde edilmesi olarak da değil
iktisadi toplumsal içeriği ile birlikte tanımlanması olacaktır. Özellikle gözardı edilen ve gözardı
edilmesiyle; bu mücadele emekçi sınıfları harekete geçirici dinamiklerin, proletarya açısından
anlamının, müttefiklerinin konumu ve aralarındaki ilişkinin, sosyalizme kesintisiz geçiş koşullarının
yaratılmasıyla ilişkisinin kavranmaktan uzak olunmasıdır.
Faşizme karşı mücadele, faşist rejimin temellerine yöneltilmeli; işbirlikçi tekelci burjuvazi ve
toprak ağalarının ekonomik ve siyasi egemenliğini yıkmayı hedeflemelidir. Emperyalizme bağımlılığa
son verilmeden, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve toprak ağalarının egemenliği yıkılmadıkça gerçek bir
demokrasiden söz edilemez. Demokratlığın ölçüsü bazı siyasal reform istemlerinin savunulması değil
tutarlı bir devrimci demokratik programın savunulması olmalıdır. "Demokrat!" yazarları konuya acil
ekonomik ve siyasal istemler, bir reform programı kapsamında yaklaşıyorlar,

"Demokratik muhalefetin birliği hayatın içinde, yani somut-açık siyasal hedefler


doğrultusunda yürütülecek meşru-haklı bir mücadele anlayışı içinde sağlanabilir. Türkiye solu
kendini sınırlayıcı kısır tartışmalarla, uzak ve soyut hedefleri öne çıkaran anlayışlarla
marjinalleşme tehlikesini aşamaz. Oysa sol hareket bugün çoğalmak, özgürlük, demokrasi ve
sosyalizmden yana toplumsal kesimlerle bütünleşmek zorundadır. Bunun yolu ise 12 Eylül reji-
mini geriletecek 12 Eylül'ün toplumda açtığı yaraları saracak politikalardan, kısacası gaspedilen
demokratik hakların kazanılmasına hizmet edecek yakın ve somut hedeflerden geçmektedir. Bu
anlayışla oluşacak demokratik muhalefet hareketinin birliği aynı zamanda, uzun dönemde
gerçekleşecek etkin siyasal girişimlerin yeşereceği toprak olacaktır." (Sayı: 1, s.3)

Tanıtma ve çağrı yazısının özü olan bu paragrafta bir doğru bulabilmek güçtür. Demokrasi için
mücadelenin hedefleri alabildiğine daraltıldığı gibi aynı reformcu mantıkla bu mücadelenin meşruiyet
ve haklılığı da bu zeminle sınırlandırılmaktadır. Gerekçe olarak ileri sürülen ''marjinalleşme tehlikesini
aşma-çoğalma" yaklaşımı ise, kitleselleşmeyi reformcu açılımlarda aramaktadır. Yazıda bir antifaşist
halk cephesi perspektifi bulunmamaktadır. Pek ne olduğu anlaşılmamakla birlikte yukarıdaki alıntıdaki
son cümleyi bunun bir ifadesi sayarsak sözü edilenin bir cephenin çekirdeği olarak nitelenebilecek
geniş kapsamlı bir programa dayalı bir birlik olmadığı, bu açıdan dar bir yaklaşım ve aşamalı bir
anlayışa sahip olunduğu görülmektedir.
M. Pekdemir imzalı yazıda "sınıfsallık", "devrim" "demokratik taleplerin sosyalist bir anlayışla
doldurulması" gibi kavramlar, soyut açıklamalar bolca bulunsa da özsel bir farklılık içermemektedir.
Demokratlığın can damarı, belirleyici ölçütü olan Kürt sorununa yaklaşımı bu açıdan iyi bir örnektir.
Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı, isterse ayrılıp bağımsız devletini kurması, yasallık kaygısını
bile dikkate alacak olsak, dil ucuyla genel ifadelerle dahi savunulmamaktadır. Bu konuda söylenen
şunlar:

"Kürt (üstü kapalı) sorununda devlet terörizminden yana tavır alınmaması bir yana, devlet
terörüne (çözümüne) karşı çıkmak beklenebilmelidir. PKK (üstü kapalı) hareketi hakkında da
eleştirel olabilmeli ama devlet retoriği kullanılmamalıdır."

Yazara göre hem ünlemsiz, hem ünlemli demokratlardan beklenenlerden birisi budur. Bu
formülasyonun altına kimler imza atmaz ki! Özellikle bu maddede kapsamın bu kadar dar tutulması
yasallık gibi bir kaygıdan değil şovenizme eğilimli aydınları "demokrat" kapsamı içine almak içindir.
Fakat bu onları bugün, en belirleyici ölçütlerden birisinde demokrat bir tavırda birleştirmek değildir.
Kürtçenin serbest bırakılması, Kürt kültürü üzerindeki baskının hafifletilmesi egemen sınıflarca
gündeme alınmıştır. Kürdistan'daki devrimci alevleri söndürmek için "kültürel özerklik"e kadar uzanan
siyasal çözüm önerileri revizyonist, reformcularca savunulmaktadır. Demokrat!'ın bunları aşan bir
yaklaşımı söz konusu değildir.
Yazılarda demokratlık kıstasları belirlenirken koşul ve zorunluluk belirlemesi yerine "olsa iyi
olur" gibi bir anlatım biçimi kullanılmıştır. M. Pekdemir'in yazısında demokratlık ve sosyalistlik
kavramsal bir kargaşa ve aynılaştırmaya tabi tutulmuş, demokratlık, genelden güncele gelirken
daraltılmış reformcu bir içerikle sunulmaktadır.
Her iki yazı da "sosyalistlerin birliği" yönünde çabalar olarak değerlendirdikleri
Kuruçeşmecilere sıcak bir yaklaşım içerisindedirler, ilk yazıda;

"Türkiye'de sol muhalefet adına umut beslenen gelişmelerden biri de sosyalistlerin


birliğine dönük çabalardır. Bu çabaların somutlandığı toplantılar, birarada bulunma eğilimi son
derece zayıf olan ülkemiz sosyalistleri için olumlu yönde atılmış adımlardan biri sayılabilir"

Diğer yazıda da biraz daha "temkinli" bir ifade ile;

"... her küme ya da tek tek herbirimiz kendi dışımızdakileri de sosyalist 'sayabileceğimiz'
bir sürece hep birlikte girme imkanını yaratabiliyoruz."

Bunlar söylenince Demokrat! yazarının "demokratik taleplerin sosyalist bir anlayışla


doldurulması" cümlesinin "tersten okunması" gerektiği ortaya çıkıyor. Bana arkadaşını söyle... Yazar
açısından buna da pek gerek yoktur. Kendileri sıkıyönetim mahkemesinde "bir dergi çevresi" olarak
kimlik beyanında bulunmuşlardır. Tasfiyeciliğin devrimci demokrat programdan geriye kayma
yönünde derinleştiğini görüyoruz. DY mahkemelerde meşruiyetini '60 Anayasasını savunma, faşizme
karşı "direnme" temeline dayandırmıştı. Faşizme karşı mücadeleyi MHP'ye karşı mücadeleye
indirgeyenlerin başında geliyordu. Şimdi de 12 Eylül sürecine karşı direnme, perspektiflerini
oluşturuyor. Özsel bir değişiklik yoktur. Aynı ufki darlık şimdi de söz konusudur.
Demokrat!'ın temel savlarından birisi de şudur:

"Türkiye'de sol hareketin ve emekçilerin artık 'siyasi tekerlemelere' ihtiyacı yoktur ve


siyaseti bu çerçevede kavrayan anlayışların itibarı da kalmamıştır. Bu anlamda siyaseti sağlıklı bir
zeminde yürütecek olanların önündeki önemli sorunlardan biri de, başta kısaca değindiğimiz
değişen dünya dengelerinin ve değişmekte olan Türkiye'nin gereklerine cevap verecek yeni
düşüncelerdir!"

İkinci yazıda da:

"... demokrat ve sosyalist kimliklerin örtüşmekte olduğu bir dünyada-ülkede yaşamaya


başladığımızı vurgulamak istiyoruz"

deniliyor. Kuruçeşmecilere sıcak bakış –aradaki fark yöntemseldir–, marjinal güçlerle


yakınlaşma ve modern revizyonizmin bayağı bir reformculuğa evrilirken geliştiği "yeni açılım"a
yaklaşan tezler...
"Siyasal tekerlemelere ihtiyacın olmaması", bunu demokrasi mücadelesi yaklaşımı çerçevesinde
ele aldığımızda da demokrasi mücadelesinin reformcu bir programa doğru indirgendiğini görüyoruz.
Görünürde Demokrat! yazarları bu görüşlerini "doktrinerciliğin", "sektarizmin" bir eleştirisi gibi
sunuyorlar. Bunun bir eleştiri olduğunu kabul edebiliriz, fakat bu revizyonist bir perspektife
dayanmaktadır.

Hatırlatmalar
ML'ler her zaman somut durumlara, koşullardaki değişmelere, ani geçişlere uygun çözümler
üretmeyi başarmışlar, bunu gerçekleştirirken de revizyonizme yönelenlerle olduğu gibi, koşullardaki
değişimi kavramayan, genel ilkeleri savunmakla yetinilmesini öneren düşüncelerle de mücadele
etmişlerdir. Kaba doktrincilik, soyut propaganda, kuru öneriler, sözde ilkelerin savunulması gibi
sektarizmin özelliklerinden uzak durulması ve bunlara karşı mücadele yürütülmesinin gerekliliği
açıktır. Kitlelerle yaygın ve güçlü bağlar kurulabilmesi, onların devrim yolunda ilerletilmesi "gönülde
yatanın" değil kitlelerin gerçek durumunun doğru kavranması ve buna uygun siyasetler, taktik ve
sloganlar geliştirilmesi ile mümkün olacaktır. Günlük mücadeleye katılmayı ve bunu geliştirici
istemler ileri sürülmesinin devrimci sosyalizmi lekeleyici olacağı şeklinde sözde "yüksek ilkelerin
korunması" adına ileri sürülen görüşler teorik sığlığın bir ifadesidir. Sürecin önümüze koyduğu
karmaşık sorunların çözümüne yönelmek yerine onlardan uzak durmak politik çaresizliğe düşmek ve
kitlelerden uzak durmaya eşdeğerdir.
Öğretimizin kuruluş döneminde, Marks ve Engels, işçi sınıfının siyasal ve ekonomik eylemine
"devleti tanımak" olacağı düşüncesiyle karşı çıkan anarşizmin kuramcılarına karşı kararlı bir mücadele
yürütmüşlerdi. Marks, "Siyasete Karşı İlgisizlik" makalesinde anarşist fantezilerin anlamını açıklıyor
ve "ölümsüz ilkeler lekelenmesin"in işçi sınıfına kölelik vaazı olduğunu alay ve nefretle gösteriyordu.
Bu yazısının bir yerinde:

"Siyasete ilgisiz kalma görüşünün havarileri düşüncelerini bu kadar açık-seçik dile


getirselerdi, işçi sınıfı cihetteki, onların hepsinin canını cehenneme yollardı, böyle olduğuna hiç
kimse karşı çıkmayacaktır ve gene, işçi sınıfının kendini, savaşmak için bütün silahlan bugünkü
toplumdan almak gerektiği için ve bu savaşımın nesnel koşulları ne yazık ki, bu toplumsal
bilimler doktorlarının özgürlük, özerklik, anarşi adı altında tanrısallık payesine yükselttikleri
idealist fantezilerine uymadıkları için, her türlü savaşım aracını işçi sınıfına yasaklayacak kadar
budala ya da safdil olan burjuva doktrinerleri ve bu beyzadeler tarafından, bu yolunu sapıtmış
adamlar tarafından onuruna saldırılmış hissedeceğine de hiç kimsenin bir diyeceği olmayacaktır."
(Anarşizm ve Anarko Sendikalizm, s. 116)

Lenin'in proletaryayı müttefiklerinden ayırmak isteyen troçkizme ve "sol" komünistlere karşı


mücadelesi bilinir.
Özellikle faşizme karşı mücadele ve cephe sorunları gündeme geldiğinde, komünist partisin
bağımsızlığının korunması ve genel demokratik hareketin ve cephe içerisinde erinmemesi noktasında
sağ oportünizmle sınır çekilirken burjuva demokratik özgürlüklerin savunulması, faşizme karşı çıkan
"sol" sektarizme karşı mücadele önem kazanmıştı. Ortaya çıkan durumda, çetrefil sorunlar karşısında
yeni çözümler üretmek yerine kuru öneriler, soyut propaganda, birleşik cephe politikasına karşı çıkma
tavrını benimsemişlerdi.
Bu dönemde komünistler için proleter birleşik cephenin kurulması acil bir görev olduğu gibi
antifaşist halk cephesinin gerçekleştirilmesi de faşizme karşı mücadelenin başarısında belirleyici
öneme sahipti. Köylülük, şehir küçük burjuvazisinin çeşitli kesimleri, demokrat aydınlar, bunları
temsil eden örgütlerin faşizmin etki alanına girmesinin önlenmesi ve proletarya önderliğinde halk
cephesinde birleştirilmesi devrimci proletaryanın stratejik amaçlarından vazgeçmeden –tersine verili
durumda onlara ulaşmanın yolu olan– esnek, yeni politikaları gerektiriyordu. Faşistler ve gerici sosyal
demokrat önderler, cephenin gerçekleşmesini önlemek için her yola başvurmaktaydılar. Sözde "saf
proleter devrim"in savunucusu, savaş yıllarında Alman emperyalizmine ajanlık yapmaktan geri
durmayan troçkistler de birleşik cephenin yeminli düşmanıydılar. Sekter, "doktriner" "sol" sosyalistler
de sözde "sınıf mücadelesi ilkeleri"nin savunucusu olarak halk cephesinin "sınıf işbirlikçiliği"
olduğunu ileri sürerek karşı çıktılar. Komintern, somut koşullan kavramaktan uzak, faşizme karşı
mücadelede tayin edici önemde bir konuda, çeşitli emekçi sınıf ve tabakaların kazanılması ya da
kaybedilmesi anlamına gelen bir sorunda, sektarizmin zararlarını ortaya koyup kararlılıkla mahkum
etti. Dimitrov'un yazılan bu yönden son derece öğreticidir. ML hazinesine değerli bir katkıdır. Halk
cephesinin hareket noktası neydi? Faşizm, tekelci burjuvazi adına krizin faturasının emekçilere
ödetilmesi, sermaye birikimine hız verilmesi için dizginlenmemiş bir saldırıdır. Bu saldırıya maruz
kalan sadece yaşam koşulları daha ağırlaştırılan işçi sınıfı değildir; izlenegelen ekonomik terör
politikalarıyla iflasa sürüklenen, mülksüzleştirilmeye tabi tutulan, yoksullaşan köylülük, esnaf,
memurlar da paylarına düşeni fazlasıyla alırlar. Bu, toplumun bu kesimleriyle faşist diktatörlük
arasındaki çelişkiyi keskinleştirir. Dimitrov bunu şu sözlerle anlatıyor:

"Faşist diktatörlüğe karşı etkin bir darbe indirebilmek için ilk kez en canalıcı noktayı
bulmak zorundayız. Achilles'in topuğu misali, neresidir bu canalıcı nokta? Faşizmin toplumsal
temeli. Bu temel katiyyen türdeş değildir ve toplumun değişik tabakalarından oluşmuştur. Faşizm
kendini bütün sınıf ve tabakaların tek temsilcisi ilan etmiştir. –Fabrikatörün ve emekçinin,
milyonerin ve işsizin, aristokratın ve köylünün, büyük kapitalistin ve esnafın temsilcisi– Bütün bu
tabakaların çıkarlarını, ulusun çıkarlarını korur görünmüştür. Ama faşizm, büyük burjuvazinin
diktatörlüğünden başka bir şey olmadığı için kendi toplumsal kitle temeliyle çelişkiye düşmesi
kaçınılmazdır. Çünkü, faşist diktatörlük olgusunda, sermaye patronları güruhu ile halkın ezici
çoğunluğu arasındaki sınıf çelişkileri gün gibi ortaya çıkacaktır." (Faşizme Karşı Birleşik Cephe,
s.175)

Sınıfsal olarak tablo bu şekilde netleştiriliyor, nesnel durumları itibariyle faşizme karşı çıkarları
olan tüm emekçi sınıf ve tabakaların tek bir cephede, halk cephesinde proletarya önderliğinde
birleştirilmesi öngörülüyordu.
Komünistler, faşizme karşı devrimci birleşik halk cephesi çizgisini sol oportünizme karşı
mücadele ederek geliştirirken sağcılığa karşı da uyanıklığı koruyorlardı. Dimitrov, "Birleşik cephe
geliştiği oranda sağ oportünizm tehlikesi artacaktır", diyordu. Sosyal demokrasiyle ilişkiler, birleşik
cephe hükümetlerinde burjuva hükümet ve koalisyon anlayışı ile yer alma, komünist partiyi işlevsiz
kılma, kendiliğindenlik, legalizm vb. karşı dikkat çekiliyordu. Tarihsel bir sonuç olması açısından,
başta Fransız ve İtalyan Komünist Partileri, böyle bir perspektifle hareket etmedikleri için, eşsiz bir
cesaret ve özveriyle yürüttükleri savaşın sonunda birçok yönden olgunlaşmış iktidarı alamadılar,
almadılar. Onlar, faşizme karşı ulusal kurtuluş için yürüttükleri savaşı, özgürlük ve demokrasi için
mücadeleyi iktidarı alma ve sosyalizm mücadelesiyle birleştirmediler. Savaş içinde örgütlenen ulusal
kurtuluş komitelerini iktidar organlarına çevirmek, bunun için yetkinleştirmek, partizan birliklerini
düzenli orduya dönüştürmek yolunu izlemediler. Enver Hoca, Avrupa Komünizmi
Antikomünizmdir, adlı eserinde bu partilerin modern revizyonizme evriminin tarihsel köklerini
ortaya koyarken bu konuda öğretici sonuçlar çıkarmaktadır,

Demokrasi için savaşımın öncüsü proletarya bu bayrağı niçin taşır?


Demokrasi mücadelesi, devrimci proletaryanın stratejik hedefleri doğrultusunda yürütülmelidir.
Emperyalizme bağımlılık, işbirlikçi kapitalistlerin ve toprak ağalarının egemenliği yıkılmadıkça
gerçek bir demokrasiden söz edilemez. Dolayısıyla bu mücadelenin iktidar hedefli olarak yürütülmesi,
bunun için cephe ve ordu organlarının yaratılması ve bunların iktidarı alacak ve koruyacak güçte
olması zorunludur. Devrimci proletarya demokrasi için savaşımı en önde yürütürken, başta köylülük
olmak üzere müttefiklerini etrafında toplamayı, onları önderliği altında birleştirmeyi başarabilmelidir.
Bu sosyalist amaçlarından vazgeçmeden ve bu doğrultuda çalışmasını bir an bile ertelemeden, onların
istek ve özlemlerinin desteklenmesiyle mümkündür. Demokrasi için mücadeleyle sosyalizm
mücadelesi ilişkisi açısından oportünizmin her iki türüyle net bir ayrım çizen Lenin'den bir bölüm
aktaralım:

"Bilinçli bir işçi, sosyalist savaşım uğruna demokratik savaşımı, ya da demokratik savaşım
uğruna sosyalist savaşımı unutabilir mi? Hayır, bilinçli bir işçi kendisini sosyal demokrat
sayıyorsa, iki savaşım arasındaki ilişkiyi anladığı içindir. Demokrasiden, siyasal özgürlükten
başka, sosyalizme götüren yol olmadığını bilir. Onun için de, nihai amaç olan sosyalizme varmak
için tam bir demokrasiyi gerçekleştirmeye çalışır. Demokratik savaşımın koşullarıyla sosyalist
savaşımın koşulları niçin aynı değildir? Çünkü bu savaşımların herbirinde işçilerin mutlaka başka
başka bağlaşıkları olacaktır. Demokratik savaşım, işçiler tarafından, burjuvazinin, özellikle küçük
burjuvazinin bir kesimiyle birlikte verilir. Oysa, sosyalist savaşım işçiler tarafından burjuvazinin
tümüne karşı yürütülür." (Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, s.48)

Sosyalist mücadele ile demokratik mücadele sınıf mücadelesinin iki ayrı biçimidir. "Demokrat
ve sosyalist kimliklerin örtüşmekte olduğu bir dünyada(n)-ülkede(n)" söz etmek kulağa hoş gibi
geliyorsa da sınıf mevzilenmeleri ayrı olan iki farklı sosyal savaş biçiminin birbirine karıştırılması,
halkçı bir sosyalizm anlayışının ileri sürülmesidir. Bunun devrimci proletaryanın demokrasi için
mücadelenin öncü savaşçısı, önder ve yönetici gücü olması, komünistlerin en tutarlı demokrat olmaları
ile ilgisi yoktur. Esinini Gorbaçov'dan, kapitalizmin ve sosyalizmin iyi yanlarım birleştirmek, gibi son
dönemlerde revaçta olan sınıf işbirlikçisi tezlerden almaktadır.
Komünistler, siyasal özgürlükler ve demokrasi için savaşımı önlerine nihai hedef olarak
koymazlar, Lenin'in aktardığımız bölümde belirttiği gibi, "... nihai amaç olan sosyalizme varmak için
tam bir demokrasiyi gerçekleştirmeye çalışır"lar.
Günümüzde devrimci demokratizmin proleter sosyalizminin önüne geçirilmesini daha ötesi acil
siyasal istemlerle sınırlı reformculuğa doğru kayan bir demokratik mücadele anlayışının maddi ve
teorik temelleri vardır. Devrimimizin içinde bulunduğu antiemperyalist demokratik aşamanın
özellikleri, modern revizyonizmin açık burjuva demokrasisinin kutsanması, Maocu "yeni
demokrasi"nin çeşitli ortayolcu akımlarca savunulmaya devam ediliyor oluşu, kitle hareketinin
bugünkü düzeyi vb. sayılabilir. Bu koşullarda konunun her yönden doğru kavranması ve iç bağlarının
doğru kurulması zorunludur.

Reformlar için mücadele... Bizi reformculardan ayıran nedir?


Kitle hareketi bugün ekonomik ve bazı siyasal reform istekleri temeli üzerinde gelişiyor. Eğer
komünist bir örgüt kitlelerle bağlarını geliştirmek istiyorsa, kitle hareketinin genişlemesi ve daha üst
mücadelelere doğru geliştirilmesi isteniyorsa günlük mücadelelerin içinde yer alınması, kitlelerin üst
düzeyde formüle edilen üst düzeyde formüle edilen istemler etrafında toplanması gereklidir. Bu
mücadelelere katılmak ve önderlik, komünistler için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Özellikle
yoğunlaştırılmış bir siyasal ve ekonomik terörün başlangıcı olan 12 Eylül'den bu yana uygulanagelen,
"düşük ücret", "düşük taban fiyatı", yüksek enflasyon, devalüasyonlar, emekçi sınıflara bindirilen ağır
vergiler ve ağırlaştırılan çalışma koşullarına, faşist '82 Anayasasına karşı mücadelenin geliştirilmesi;
işçi ve diğer emekçilerin başta son on yıllık kayıplarını karşılayacak ve bugünkü enflasyonunun
üstünde, çağdaş, insanca yaşamaya yetecek bir ücret, grev, toplusözleşme, sendikalaşma hakları
üzerindeki tüm yasakların ve kısıtlamaların kaldırılması, lokavt yasaklansın, genel grev, dayanışma ve
hak grevi hakkı, tüm çalışanlara grevli toplusözleşmeli sendikalaşma hakkı, işgününün tarım, inşaat,
konfeksiyon vb. dahil tüm sektörlerde 8 saat 5 gün olarak belirlenmesi, işsizlik sigortası, asgari ücretin
net 1 milyon liranın üzerinde olması, 16 yaşından küçük çocukların çalıştırılmasının yasaklanması,
çocuk ve kadın emeği üzerindeki aşırı sömürünün önlenmesi, yaş, cinsiyet, milliyet ayrımı
yapılmaksızın eşit işe eşit ücret, YHK ve Hükümetin grev erteleme hakkının kaldırılması, 1 Mayıs'ın
işçi sınıfının "uluslararası birlik mücadele ve dayanışma günü" olarak kabulü; tarım işçilerinin
örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması, "dayı", "elçi" vb. yollarla ezilmesinin ve
sömürülmesinin engellenmesi, ücretli işçilerin sahip olduğu tüm haklara tarım işçilerinin de sahip
olması; topraksız ve az topraklı köylüye toprak, gaspedilen, toprak ağalarına geri verilen toprakların
iade edilmesi, tarım ürünlerinin taban fiyatlarının yükseltilmesi, küçük üreticilerin kredi borçlarının
ipoteklerin iptali; angaryanın yasaklanması, emeklilere daha iyi yaşam hakkı, hastalık, kaza, sakatlık,
ihtiyarlık, dulluk, öksüzlük vb. durumlarda bütün ücretliler için tek sistemli ve tam sigorta, zamlara,
vergilerin ağırlaştırılmasına ve ağır vergi yüküne; emperyalist sömürü ve yağmanın
yoğunlaştırılmasına, IMF dayatmalarına karşı mücadele, emperyalistlerle olan tüm anlaşmaların iptali;
NATO'dan çıkılmalıdır, saldırgan yayılmacı dış politikaya hayır, Kıbrıs'taki işgale son verilmelidir;
işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıflara her düzeyde söz, düşünce ve örgütlenme hakkı, 141-142; faşist,
ırkçı, dinsel baskıya dayanan tüm yasa ve kararnameler iptal edilmelidir, MGK, Özel Harp Dairesi,
MİT, siyasi polis, fabrika ve işyerlerindeki güvenlik ve istihbarat birimleri, koruculuk sistemi,
teritoryal savunma hazırlıkları, DGM'ler dağıtılmalıdır, polis kayıtları, fişlemeler imha edilmelidir,
darbeci generaller, işkenceciler ve faşist katillerden hesap sorulması, Kürt halkına karşı izlenen ulusal
baskı, asimilasyona dayalı politikalara, askeri saldırganlığa ve katliamlara son verilmesi, Kanun
Gücünde Kararname yetkisine; 413 vb. faşist kararnamelerin iptali için mücadele, Sıkıyönetim ve
Olağanüstü Hal ilanı yasalarının iptali-Kürdistan'da Bölge Valiliği ve "Olağanüstü Hal"in
kaldırılması, Kürt ulusuna kayıtsız-şartsız kendi kaderini tayin hakkı; tüm siyasi tutuklu ve
hükümlülerin koşulsuz salıverilmesi, siyasi tutukluluk hakkı, genel ''af"; YÖK dağıtılsın, özerk ve
demokratik üniversite, paralı öğretime hayır; haberleşme özgürlüğü, sansürsüz basın, halk sağlığının,
çevrenin korunması, bütçede askeri harcamaların artırılmasına, sosyal fonların (eğitim, sağlık)
azaltılmasına karşı mücadele, fon kesintilerine son verilmesi; cinsiyet ayrımcılığını öngören, kadınlar
aleyhine tüm yasaların iptali,., vb.
Bu istemler doğrultusunda yürütülecek mücadeleler, faşizmin proletarya ve emekçi kitleler
üzerindeki siyasal ve ekonomik terörünün azaltılması, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinin
yanı sıra sınıf mücadelesinin geliştirilmesi için daha elverişli bir zeminin yaratılması amacına hizmet
edecektir. Verili durumda devrimci kitle hareketinin ilerletilebilmesi kitlelerin acil istemlerinin doğru
biçimde ve kararlılıkla dile getirilmesi ve buna önderlik edilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Bunun her
ihmali, küçümsenmesi kitle mücadelesinin dışında kalma, onun seyircisi olma anlamına gelecektir.
Soyut bir şekilde, genel sloganlarla devrimin ve sosyalizmin propagandasının yapılmasıyla yetinmek
de farklı değildir.
Burada önem kazanan, işçi sınıfı ve emekçi sınıfların hareketini düzen sınırları içerisine
hapsetmeye çalışan, sınıflararası uzlaşmayı öngören reformculukla sınırların doğru çizilmesidir.
Bugün de örneklerini gördüğümüz gibi, kısmi iyileştirmelerle düzenin korunması, daha iyi bir tabirle
sağlamlaştırılması ve bunun için emekçi kitlelerin kimi istemlerine sahip çıkıyor görünmek sosyal
demokrasinin genel çizgisidir. Reformculuk, egemen sınıfların kitle hareketini denetim altına almakta,
bastırmakta kullandığı yöntemlerden birisidir. Kitle hareketinde canlanma ve devrimci yükseliş
dönemlerinde, egemen sınıflar, reformcu yöntemlere daha çok başvurarak, faşist terörle başedemediği
kitleleri, onun yanısıra-ardısıra "ödünlerle, reform vaadleriyle işçi sınıfını siyasal bakımdan
yozlaştırmaya ve onu, böylelikle, devrimci savaşımdan uzaklaştırmaya" güçlerini bölerek zayıflatmaya
çalışır. Koşullara göre daha sınırlı ya da daha kapsamlı reform programları ile çıkabilirler. Emekçi
kitle hareketinin tabanının genişlemesi ve mücadelenin daha üst biçimlere doğru gelişme eğilimi
karşısında tavizler içeren politikalarla ve gerekli görürlerse bir dönem için sosyal demokrat bir
hükümeti işbaşına getirerek devrimci gelişmeyi önleme, denetim altına alma yoluna girebilir,
Bunların örneklerini geçmişte gördüğümüz gibi şimdi de eksik değildir. İşçi sınıfı ve diğer
emekçi kitlelerin eylemi, Kürt ulusal hareketi yeni bir yükseliş içine girerken reformculuk da buna
uygun politikalar üretmektedir. Çeşitli ekonomik ve demokratik istemlere sahip çıkmakta, Kürtçenin
serbest bırakılması, kültürel baskının azaltılmasını öneren "paket"ler hazırlamakta, faşist '82
Anayasasında tadilat yapılmasını istemektedir. Amacı devrimci gelişmeyi ve devrimi önlemek olan
reformculukla bizim sınırımız ne olacaktır? Demokrat! için bu soruya tutarlı bir yanıt verebilme
olanağı yoktur. Çünkü o, reformculuk zeminine doğru kaymaktadır. Genel olarak "sınıf
mücadelesi"nden, "devrim" den söz etmek burada bir anlam taşımaz. Bizi reformculardan ayıracak
olan, reformlar için mücadelenin, stratejik amaçlarımıza tabi bir mücadele olarak yürütülmesi,
onların başlı başına bir "amaç" olarak alınmamasıdır. Şimdi Rosa Luxemburg'tan; o'nun
doğrusuna değil yanlışına hayran olanlara, kartal gagasıyla Bernstein revizyonizmine saldıran bir
yazısından, bir bölüm aktaracağız.

"O halde günlük mücadelelerimizde bizi sosyalist yapan ne? Bu, ancak, üç politik
mücadelenin üç biçimi ile nihai hedefimiz arasındaki ilişki olabilir. Verdiğimiz sosyalist
mücadelenin ruhunu ve içeriğini biçimlendiren ve bu mücadeleyi bir sınıf mücadelesi haline
getiren yalnızca bu hedeftir," (Spartakistler Ne İstiyor?, s.40)

Bizim amacımız, bazı iyileştirmelerle yetinilmesi değil, bu iyileştirmelerin temelde sorunu


çözmediğinin ve çözemeyeceğinin gösterilmesi ve devrimin zorunluluğu fikrinin emekçi kitlelerin
bilincine yerleştirilmesidir. Musibetin kaynağının "düzen" olduğunun, siyasal özgürlükler elde edilse
dahi kapitalist sömürü koşulları olduğunun, daha açık görülmesini sağlamaktadır. Bunun için
komünistler, sömürünün, baskının, zorbalığın, eşitsizliğin temellerine işaret ederek dolaysız devrimci
propaganda ve eylemi kesintisiz sürdürürler. Devrimin zorunluluğu ve kapitalizmi yıkma sosyalizmi
kurmanın zorunluluğunun kitlelerin bilincine kazınması ve onların bunu öz tecrübeleriyle öğrenmeleri
yönündeki çalışmalarına bir an bile ara vermez; reformlar için yürüttükleri mücadeleyi bu anlayışla ve
böyle bir içerikle doldurarak yürütürler. Ve birincil olarak, komünistler, reformlar için mücadeleyi
eyleminin merkezine koymaz, devrim için dolaysız mücadele yürütürler. Bu geliştiği ve derinleştiği
ölçüde, reformlar bu mücadelenin yan ürünleri olarak ortaya çıkar.
Reformlar için mücadele, devrimci hareketin zeminini genişletip güçlendirmeye hizmet
etmelidir. Bu içerikçe olduğu gibi, mücadelenin yürütülüş biçimi için de geçerlidir. Reformlar için,
devrimci tarzda, devrimci yöntemlerle dövüşülmelidir. Biz, sadece faşizmin değil düzenin yasallığına
karşıyız. Olumsuz bir örnek olarak, 1 Mayıs için "Sendikalar, Dernekler, Dergiler Platformu"nun
aldığı kararda olduğu gibi, reformcu bir meşruiyete göre değil, eylemimizi bu temel düşünceye
dayandırmalıyız. Bu, sistemin kendi iç çelişkilerini ortaya koymayacağımız, burjuva demokratik yasa
ve kurumlardan yararlanmayacağımız anlamına gelmez; fakat dayanacağımız temel bu değildir.
Devrimci proletarya amacının, isteminin ve eyleminin meşruluğuna dayanmalıdır. Meşru olan,
sömürüye ve zulme karşı isyandır. Meşru olan devrim ve sosyalizmdir. Biz haklılık ve meşruiyetimizi
Demokrat!'ın reform istemlerine ve sadece faşizme karşı mücadeleye değil bu temele dayandırıyoruz.
Çeşitli ideolojiler-siyasal düşünüş biçimleri tarihi ve iklim farklılıklarını bir yana bırakacak
olursak özsel hiçbir değişikliğe uğramadan –hatta kimi zaman şaşılacak kadar benzer cümlelerle–
ortaya çıkmaya devam ediyorlar. Yazımızı, Bernstein revizyonizmi bayrağına "hareket her şeydir,
nihai amaç hiçbir şey!" yazarak cirit attığı bir dönemde konunun "akademik' –Demokrat! buna
"tekerlemeler" diyor– olduğunu ileri sürenlere karşı Rosa Luxemburg'un sözleriyle yanıtlayarak
bitireceğiz.

"Böyle düşünen kişilere, devrimci olarak ve bir proletarya partisi olarak bizler için, nihai
hedeften daha pratik bir sorunun bulunmadığını söyleyebilirim." (age, s.39)

M. Pekdemir, konuyu tarihsel gelişimi içerisinde ele alırken, Bernstein revizyonizmini


"eleştirerek" geliyor. Fakat, sorunu tam da bu şekilde kavramayınca, bu sosyalist olmaya yetmiyor.
Ayrıca Demokrat!'ın "demokrat"lığı da tartışılır hale geliyor.

Haziran-Temmuz 1990
EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE: STRATEJİK BİR GÖREV

-I-
Irak'ın Kuveyt'i işgalinden sonra yaşanan gelişmeler, Türkiye açısından önemli bir gerçeğin
altını bir kez daha çizmiştir: Emperyalizme karşı militan ve tutarlı bir mücadele yürütmek, Türkiye
devriminin üzerinden atlayamayacağı veya herhangi bir biçimde küçümseyemeyeceği türden stratejik
önemdeki görevlerinden biridir.
Son olayların da çapıcı bir biçimde sergilediği gibi, Türkiye, özellikle ABD'nin emperyalist
boyunduruğunun her alanda pekiştiği, gitgide daha onur kırıcı ve tehlikeli boyutlar kazandığı bir
dönemi yaşıyor. 12 Eylül askeri faşist darbesi ile birlikte hızlanan bu sürecin somut sonuçları ise
ortada. Bunlara her gün bir yenisi ekleniyor. Bu sonuçlardan biri de, Türkiye'nin Ortadoğu bölgesinde
ABD'nin ileri karakolu, gönüllü fedaisi, 3-5 dolar daha fazla "yardım", bölgenin yağmasından kimi
kırıntılar, hatta bir "aferin" uğruna dahi ateşe atılmaya hazır bir maşa rolünü üstlenmesidir. Bu aşağılık
rol, Türkiye halklarının başına tehlikeli belalar açmakla kalmayacaktır. Ortadoğu ve dünya halklarının
karşısında onu utanç verici konumlara sürükleyecektir.
Ortadoğu bölgesinin emperyalist haydutlar açsından taşıdığı stratejik önem, çelişkilerle yüklü ve
istikrarsız yapısı, yeniden aktif olarak dünya jandarmalığına soyunan ABD emperyalizminin
saldırganlığındaki tırmanma, bu arada müttefikleri ve işbirlikçilerinden de bu yolda kendisiyle birlikte
bundan böyle "daha fazla risk" ve "daha fazla yük" üstlenmelerini istemekte ısrarlı ve dayatmacı
olacağı gibi gerçekler hep birlikte ele alındığında, şu sonuç kendiliğinden ortaya çıkar: Ne ABD'nin bu
bölgedeki saldırgan eylem ve müdahaleleri ne de bunlar sırasında Türkiye'yi bir maşa olarak kullanma
girişimleri, son Körfez bunalımı şu veya bu biçimde çözülse bile son bulacaktır. Soruna bu açıdan
bakıldığında da, Türkiye'de emperyalizme karşı mücadele gelip geçici, dönemsel veya önemsiz bir
taktik sorun olarak görülemez.
Emperyalizme karşı mücadelenin önemindeki artışı, güncel gelişme ve etkenlerle olduğu kadar,
salt siyasi ve askeri alanlarda onursuz ve maceracı bir gidişle de sınırlı görmemek gerek. İşin en az
siyasi ve askeri yönleri kadar derin ve sürekli, bir yerde onları da belirleyen bir boyutu daha var; o da,
emperyalizmin Türkiye üzerindeki boyunduruğunun ekonomik yönden de şiddetlenmesidir. Türkiye,
bir yandan, bütün diğer sömürge ve yarısömürge ülkeler gibi emperyalist-kapitalist sistemin 20 yıldan
beri artık kronikleşen bunalımının yükünden üzerine yıkılan kısmının ağırlığı altında eziliyor. Diğer
yandan ise, kendisi yüksek teknoloji aşamasına geçen emperyalist burjuvazinin gözünde, bölgesel
pazarlara sıçramak için yatırım ve pazarlama üssü olarak kullanılmaya müsait bir "tramplen bölge"
özelliği kazanıyor. Her iki yöndeki gelişme Türkiye'yi, uluslararası kapitalizmin hayasızca
yağmaladığı bir pazar, ucuz işgücü ve hammadde deposu haline getirmekle kalmıyor; ekonomik
yönden bağımlılığın yanı sıra siyasi ve askeri yönlerden de bağımlılığı pekiştirici bir rol oynuyor.
Ancak, emperyalizme karşı mücadelenin artan önemini ve zorunluluğunu kavramakla iş
bitmiyor. Asıl önemli ve belirleyici olan, bu mücadelenin hangi sınıfın bakış açısıyla, hangi görevler
bütünlüğü içinde, kimlerle birlikte, kimlere karşı ve nasıl yürütüleceğidir. İşçi sınıfı bu mücadelede
nasıl bir tutum almalı, hangi rolü oynamalıdır? Sınıf olarak sosyalizmi kurma görevi ile burjuva
demokratik nitelikteki bir görev olan emperyalizme karşı mücadele arasında nasıl bir ilişki
kurulmalıdır? Ayrıca, emperyalizme karşı mücadele ile devrimimizin bugünkü aşamasındaki diğer
demokratik görevler arasında nasıl bir ilişki vardır? Emperyalizme karşı doğru bir mücadele hattı
izleyebilmek, bu sorulara doğru, tutarlı ve ML bir yanıt verebilmekle mümkündür. Aksi takdirde işçi
sınıfı hareketi, emperyalizme karşı mücadele adına halkçı-milliyetçiliğin zeminine düşmekten veya
asli sınıfsal görevi olan sosyalizm için mücadeleye bağlılık adına bu kez de bu mücadeleye uzak ve
kayıtsız kalmaktan kurtulamaz. Birinci durumda proletarya, kendi sınıfsal amaçlarını bir kenara
koymuş, sıradanlaşmış, en fazla küçük burjuva devrimci demokrasinin amaçları uğruna dövüşen bir
güç durumuna düşer. İkinci durumda ise, hangi nesnel tarihsel, siyasal, ekonomik ve toplumsal
koşullar zemininde mücadele yürüttüğünü gözardı ettiği için devrimin temel dinamiklerinden birini
yok sayan idealist bir konuma düşer. Bunun sonucunda kendisini devrimdeki müttefiklerinden kendi
elleriyle yalıtmış, meydanı liberal burjuvazi ve küçük burjuva devrimci demokrasisine terketmiş olur.
Her iki durumda da proletarya, antiemperyalist demokratik mücadelenin önderi ve öncü gücü değil,
kuyruğu durumuna düşmekten kurtulamaz. Bu durumda ise sosyalizm bir hayaldir.
- II -
Türkiye proletaryası, sosyal kurtuluş mücadelesini, ulusal bağımsızlık sorununun yanı sıra,
siyasi demokrasi ve köylü-toprak sorunu gibi esasında burjuva demokratik devrime ait sorunların
çözümlenmemiş olduğu nesnel tarihsel ve siyasal koşullarda yürütmek durumundadır. Bağımsız bir
sınıf olarak onun asıl amacı ve tarihsel görevi ise sosyalizmi kurmak, sınıfsız komünist topluma
ulaşmaktır. Türkiye işçi sınıfı hareketi, biri devrim mücadelesini yürüttüğü nesnel zeminin somut
gerçekliğinden kaynaklanan –bu anlamda tarihin karşısına çıkardığı bir görev olan–, diğeri ise sınıf
olarak asıl hedefini oluşturan –bu anlamda tarihsel görevi olan– bu iki tip görev arasında nasıl bir ilişki
kurmalıdır? Eğer zafere ulaşmak ve sosyalizmin yolunu açmak istiyorsa birincisinin üzerinden
atlayamaz. Ama kendi yolundan ve sınıfsal amaçlarından sapmak istemiyorsa da ikincisini unutamaz.
Devrimci proletarya bu "Gordion Düğümü"nü ancak Leninist "aşamalı ve kesintisiz devrim" teorisine
sadık kalarak çözebilir.
Devrimci proletarya, devrimin antiemperyalist ve demokratik görevlerinin özel bir önem
taşıdığı Türkiye gibi geri kapitalist, yarısömürge bir ülkede, emperyalizme ve faşizme karşı
mücadelenin başına geçmeli, bu mücadelenin en önünde dövüşmekle kalmayıp ona önderlik etmeli,
bağımsızlık ve demokrasi için mücadeleyi sosyalizm için mücadeleyle birleştirmelidir. Zaten
antiemperyalist, demokratik mücadelenin tutarlı devrimci bir çizgide gelişimi kadar, devrimin zaferi
ve kesintisiz olarak sosyalizme geçiş ancak bu sayede mümkündür.
Türkiye toplumunda proletaryanın dışında da bağımsızlık ve demokrasi için mücadele
potansiyelini taşıyan oldukça geniş bir halk sınıf ve tabakaları vardır. Ancak bunların içinde, devrimin
bu hedeflere ulaşması ile yetinmeyerek bunlarla iç içe ve kesintisiz olarak sosyalizmi kurma hedefine
sahip olan tek sınıf proletaryadır. Bundan dolayı devrimde proletaryanın önderliği, yalnızca
emperyalizmin, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve toprak ağalarının baskı ve sömürüsünden kesin ve tam
bir kurtuluşun değil, devrimin bu noktada durmayarak her türlü sömürü ve baskıdan nihai kurtuluş
yönünde ilerleyip derinleşmesinin zorunlu koşulu ve teminatıdır.
Emperyalist sömürü ve bağımlılığa karşı mücadele, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve toprak
ağalarının sömürü ve baskısına karşı mücadeleden ayrılamaz. Çünkü, emperyalizmin Türkiye'deki
sosyal dayanağını bu sömürücü ve işbirlikçi sınıflar oluşturur. Bunlar aynı zamanda ülke içinde siyasi
iktidarı ellerinde bulunduran sınıflardır. Ve mevcut sömürü ve zulüm düzenlerini, zorba faşist
iktidarlarını, sırtlarını dayadıkları emperyalistlerin de desteği ve yardımları sayesinde ayakta tutup
sürdürebilmektedirler. Bu iktidarın dizginlerini elinde tutan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve onunla
iktidar ortaklığı içinde bulunan toprak ağalarının faşist diktatörlüğü ile emperyalizmin boyunduruğu iç
içe geçmiştir. Bu yüzden, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve toprak ağalarının faşist baskı ve sömürü
düzenine karşı mücadeleden kopuk bir emperyalizme karşı mücadele olamayacağı gibi; emperyalizme
karşı kararlı ve militan bir mücadele yürütülmedikçe de tekelci burjuvazi ve toprak ağalarının sömürü
ve baskı düzeni ortadan kaldırılamaz. Bu mücadelenin odak noktasını, mevcut faşist diktatörlük
cihazının proletarya önderliğinde bir devrimle parçalanması oluşturmalıdır. Bir başka anlatımla, işçi
sınıfı hareketi, emperyalizme karşı mücadeleyi de devrimci bir iktidar mücadelesi olarak ele almalı ve
salt bir "ulusal kurtuluş"çulukla sınırlamamalıdır.
Bir toplumda proletarya ne kadar gelişmiş, sayıca da ne kadar güçlü, sosyalizmi kurmakta ne
kadar istekli, ne kadar atak ve militan olursa olsun devrimi ve sosyal kurtuluşu tek başına başaramaz.
Her devrimde proletarya, devrimden çıkarı olan sınıf ve tabakaların desteğini kazanmak, onları
karşıdevrimin yedeği olmaktan çıkarıp kendi peşine takmak zorundadır. Türkiye'de proletaryanın
kendisi de dahil olmak üzere devrimin sosyal tabanını oluşturan ve eğer zafere ulaşmak istiyorsa
devrimci proletaryanın mutlak yanına çekmesi gereken sınıf ve güçler, yalnızca egemen kapitalist
boyunduruktan değil onunla iç içe geçmiş bulunan emperyalizmin ve feodal kalıntıların
boyunduruğundan da acı çekmektedir. Bunların başında yoksul köylülük gelir. Yoksul köylülük,
proletaryanın yalnızca bağımsızlık ve demokrasi için mücadelede değil, sosyalizm için mücadelede de
yanına çekebileceği ve desteğini mutlaka kazanması gereken bir güçtür. Proletaryanın uzun vadeli
dostu ve müttefiki olabilecek yoksul köylülüğün yanı sıra, şehir küçük burjuvazisi ve ilerici aydınlar
da proletaryanın devrimde desteğini kazanması gereken güçler arasındadır. Bunların dışında, cılız ve
her an tersine dönmeye hazır bir antiemperyalist potansiyel taşıyan orta burjuvazi de antiemperyalist
demokratik devrim mücadelesinde proletaryanın yanında yer alabilir.
Ancak, mevcut sosyoekonomik ve siyasal koşullarda bu sınıf ve tabakaların yakıcı talep ve
beklentileri esas olarak hatta bazılarının tümüyle ulusal ve demokratik bir karakterdedir. Devrimci
proletarya, onların içinden sosyalizme kazanılabilecek olanlarının dahi geniş yığınlarını sadece
sosyalizmin propagandasını yaparak yanma çekemez. Bunu ancak onların, ortak düşmanları olan
tekelci burjuvaziye, büyük toprak sahiplerine ve emperyalizme yönelen mücadelelerine omuz verdiği,
omuz vermekle kalmayıp genel antiemperyalist ve demokratik mücadelenin başına geçtiği, bu arada
somut sınıfsal çıkar ve beklentilerini ancak kendisinin önderliğindeki devrimin karşılayabileceğine
onları ikna ettiği ölçüde başarabilir. Onların öncü kesimlerinin sosyalizme kazanılması da ancak bu
somut mücadele ve siper arkadaşlığı ortamında daha kolay ve mümkündür. Zaten devrimci proletarya,
antiemperyalist demokratik görevlerin ön plana çıktığı dönem boyunca da sosyalizmin propagandasını
elden bırakmamalı, işçi sınıfının kitlesini olduğu gibi diğer emekçi müttefiklerini de sosyalist bir
bilinçle eğitip aydınlatmaya özel bir önem vermelidir. Bu onun genel demokratik hareket içinde eriyip
kaybolmamasının zorunlu bir gereği olduğu kadar, devrimin zaferiyle birlikte antiemperyalist
demokratik görevlerin çözümüyle iç içe, hızla ve hemen sosyalist görevlerin çözümüne
girişebilmesinin de zorunlu bir önkoşuludur.
Devrimci proletarya, sosyalizm için mücadele adına yalnızca kapitalizme karşı mücadele ile
kendisini sınırlayıp, esasında tekelci burjuvazinin kapitalist boyunduruğu ile iç içe geçen
emperyalizmin ve feodal toprak ağalığının boyunduruğuna karşı mücadeleye uzak ve ilgisiz kaldığı
takdirde "ordusuz general" durumuna düşmekten kurtulamaz. O zaman bu bayrağı başka sınıflar ve
onların siyasi temsilcileri kaldırır. Böyle bir durumda devrimci proletarya yalnızca müttefiklerinden
yalıtılmış olmakla kalmaz, bizzat işçi sınıfının geri kesimlerinin dahi burjuva milliyetçiliğinin veya
küçük burjuva devrimci demokrasisinin peşinden sürüklenmesinin önüne geçemez.

- III -
Emperyalizme karşı mücadele sorununda Türkiye işçi sının hareketi en başta, bu konuda
milliyetçi bir zeminde bulunan "halkçılık"la arasına kesin ve net sınırlar çekmek zorundadır. Çünkü,
Türkiye sol hareketi içinde en yaygın ve egemen olan oportünist sapma budur. Türkiye'nin bir "küçük
burjuvalar ülkesi" olması, bu sınıfın çıkar ve özlemlerini dile getiren halkçılığın hızla güç toplaması
için elverişli bir nesnel zemin sunmaktadır. Kaba ve koyu bir halkçılık temeli üzerinde yükselen '71
öncesi antiemperyalist devrimci demokratik mücadelenin hâlâ yaşayan etkileri ve anıları ise halkçılığa
güç kazandıran tarihsel-moral etkenler arasındadır. Öte yandan, devrimci proletaryanın bu konuda
sakınması gereken bir diğer sapma ise "sosyalist devrimcilik"tir. Halkçılığa karşı bir tepki ve keskin
bir sosyalizm savunuculuğu biçiminde kendisini gösteren "sosyalist devrimcilik", halkçılık kadar
yaygın ve etkin değildir belki ama bu onun oportünist bir sapma olarak ideolojik tehlikesini
küçümsemeye yol açmamalıdır.
"Halkçılık" ve "sosyalist devrim"cilik birbirine taban tabana zıt görünürler. Ama gerçekte
birbirlerinin "ikiz kardeşi"dirler. Antiemperyalist demokratik görevlerle sosyalist görevlerin ilişkisi
sorununda Leninist "aşamalı ve kesintisiz devrim" anlayışının tutarlı bir kavrayışından ikisi de aynı
ölçüde uzaktır. Biri emperyalizme ve faşizme karşı mücadeleyi açıkça veya fiilen "her şey" haline
getirir, sosyalist görevleri ve devrimin kesintisizliğini bir kenara atar, demokratik devrimle sosyalist
devrimin tek bir zincirin iç içe geçen halkaları olduğu gerçeğini "unutur". Diğeri ise aşamaları siler,
iradeci ve keyfi bir tutumla antiemperyalist demokratik görevlerin üzerinden atlayabileceğini
zanneder; bunları olsa olsa sosyalist devrim sırasında "geçerken halledilebilecek" türden küçük ve
önemsiz taktik sorunlar olarak görür. Biri sorunun bir yönünü öteki diğer yönünü tek yanlı olarak
mutlaklaştırma temeli üzerinde yükselen bu oportünist sapmalar, birbirlerinin çarpıklığından ve
hatalarından güç alıp beslenmektedir.
Halkçılık, daha çok keskin bir demokratik devrim savunuculuğu olarak kendini gösterir.
Kendisini yalnızca antiemperyalist, demokratik görevlerle sınırlar. Sosyalist görevleri bir kenara
bırakır veya lafını etmekle birlikte pratikte ihmal eder. Sosyalizm onun için uzak ve belirsiz bir
"geleceğin sorunu"dur. "Bugünün görevi" ise sadece emperyalizme ve faşizme karşı mücadele
etmektir. Emperyalizme karşı mücadeleye yaklaşımı ise özünde milliyetçidir. Yerli burjuvazi ve
toprak ağalarına karşı mücadeleden çoğu kez kopartır, salt bir "milli mücadele" olarak görür. Bu
nedenle milli burjuvaziyi bile devrimde proletaryanın temel veya başlıca müttefiklerinden biri olarak
kabul eder. Bu türleri, bugün oldukça incelmiş ve törpülenmiş olsa da, köklerinde Kemalizm
hayranlığı veya ondan güçlü bir biçimde etkilenmeyi taşırlar. Halkçılığın özellikle Maocu türü, körlük
derecesinde dogmatik ve şabloncudur. Emperyalizmin boyunduruğu altındaki bütün yarısömürge
ülkeleri, bu arada Türkiye'yi de, istisnasız olarak aynı zamanda "yarı feodal" ülkeler olarak görür.
Kendisini çeşitli biçimler altında gösteren halkçılığın Türkiye solunda en yaygın iki ana biçimi,
ideologluğunu kaşarlanmış revizyonist Mihri Belli'nin yaptığı "Milli Demokratik Devrim"cilik ile
Maoculuktur. Birine "milli" diğerine "evrensel" diyebileceğimiz halkçılığın bu iki ana türü, esasında
aynı oportünist öze ve birçok noktada birebir çakışan görüşlere sahiptir. Aralarındaki "fark" daha çok
nüanslardadır.
Sosyalizmin ve sosyalist görevlerin açıkça inkarı veya belirsiz bir geleceğin sorunu olarak
ertelenmesi, halkçılığın temel karakteristik özelliğidir. Öyle ki, Türkiye solunda, çizgileri bu
oportünizmle malûl küçük burjuva devrimci demokrat hareketlerden bazıları sosyalizmin lafını dahi
ancak son birkaç yıldır eder olmuşlar, kendileri için "sosyalist" sıfatını bile ancak yeni yeni
kullanmaya başlamışlardır. Bunlarla birlikte kendilerine "komünist" diyenlerin de birçoğu, kendilerini
nitelemek için yıllarca genel ve soyut bir "devrimci", "antifaşist devrimci" veya "yurtsever devrimci"
vb. sıfatları tercih etmişlerdir. Bunların perspektifleri, politika ve sloganları hiçbir zaman
antiemperyalist demokratik devrim perspektifinin ötesine geçmemiştir. Propaganda ve ajitasyonları
yıllarca kaba bir "halk" edebiyatı, "emperyalizme ve faşizme karşı mücadele" kalıbı üzerinde
yükselmiştir.
Devrimimizin içinde bulunduğumuz aşamasının anti-emperyalist ve demokratik karakterinden
hareketle proletaryayı diğer halk sınıf ve tabakalarıyla eşit olarak görmek, halkçılığın bir diğer temel
özelliğidir. Hatta daha da ileri giderek, antiemperyalist demokratik devrime önderlik rolünü gizli veya
açık biçimlerde proletaryanın dışındaki sınıf ve güçlere tanıyan çeşitleri dahi çıkmıştır. Geçmişte bu
rolü "asker-sivil-aydın zümre"ye veren "Milli Demokratik Devrimci"lik bunun en tipik örneğidir. Bu
halkçı pespayeliğin cılkı çıkınca, o bayağı biçimiyle savunulamaz hale gelmiştir. Ama bu kez değişik
ve daha "ince" biçimler altında varlığını ve etkisini sürdürmüştür. Devrimde proletaryanın özel yerini
ve önder rolünü kaba bir "halk" edebiyatının boğuntusuna getiren, işçi sınıfı içinde çalışmayı esas ve
temel almayan veya ona en fazla "ihmal edilemeyecek bir güç" gözüyle yaklaşan anlayışlar eski
"MDD"ci yaklaşımın uzantılarından bazılarıdır. Örgütlenme ve çalışma tarzında ağırlığı fiilen gençlik
ve diğer küçük burjuva katmanlar içinde çalışmaya veren anlayışlar bunun bir başka biçimidir. Fakat
bütün bunların içinde, devrimde proletaryanın önderliğini sözde tanıyıp gerçekte onu "ideolojik
önderlik" düzeyine indirgeyen Maocu "köylü devrimciliği", biçim olarak da eski "MDD"ci
formülasyonu aratmamıştır. Zaten devrimde proletaryanın önder rolünü şu veya bu biçimde reddeden
halkçılığın diğer bütün biçimleri, ideolojik gıdalarını şu veya bu ölçüde Maoculuktan almışlardır.
Türkiye'nin somut koşullarında proletarya, antiemperyalist demokratik halk devriminin fiili
olarak da en önde dövüşecek önder gücüdür. Türkiye'de kapitalizmin görece gelişmişliğinden dolayı
sadece nitel olarak değil sayıca da gelişmiş ve önemli bir güç oluşturan bir işçi sınıfı vardır. Ayrıca
proletarya, üretim içindeki yeri ve toplumsal konumundan ötürü savaş kapasitesini ve etkinliğini
sayısal gücünün çok daha üstüne çıkarabilme yeteneğine sahip olan tek sınıftır. Maoculuk ve
halkçılığın kimi diğer türleri ise, antiemperyalist demokratik halk devriminin önder gücünün
belirlenmesinde sayısal gücü esas alan veya öne çıkaran oportünist bir yaklaşım içindedirler. Kaldı ki,
bu oportünist "aritmetiksel yaklaşım", Türkiye'nin somut koşullarında işçi sınıfının sayısal gücü ile
diğer emekçi sınıf ve tabakalar üzerindeki manevi-siyasal otoritesi dikkate alınacak olursa, gözünün
önündeki somut gerçekleri dahi göremeyecek kadar kendinden geçmiş bir dogmatizmin ifadesidir aynı
zamanda.
Halkçılığın emperyalizme karşı mücadeleye yaklaşımı milliyetçidir. Bu kendisini en çarpıcı
biçimde onun "milli sanayi", "milli kapitalizm" yandaşlığında gösterir. Öyle ki, halkçıların birçoğu
uzun yıllar demokratik devrimi bile emperyalizmin güdümündeki "gayri milli kapitalizme" karşı "milli
kapitalizmin" önünü açma ye onu geliştirme mücadelesi olarak kavrayıp savunmuşlardır. Yine
birçoklarının devletin hangi sınıfların elinde olduğuna bakmaksızın her türlü devletçiliği "sosyalizm"
olarak görüp savunmasının temelinde de yine bu halkçı-milliyetçiliğin önemli bir payı vardır. Keza
1971 öncesi emperyalizme karşı mücadelenin başım çeken devrimci gençlik hareketinin, Kemalist
burjuvazinin devlet eliyle tekelci bir burjuvazi yaratma siyaseti izlediği yıllara öykünerek "Yerli
Mallar Haftası" açması; emperyalist tekellerin ürettiği veya onların markasını taşıyan ürünlerin
boykotuna önayak olurken, buna karşılık yerli tekelci burjuvazi ve kapitalist devlet kuruluşlarının
ürettikleri malların kullanımını teşvik eden kampanyalar düzenlenmesi gibi tutumları bu milliyetçi-
Kemalist "antiemperyalist mücadele" anlayışının örnekleridir. O dönemin ML bilinç ve tecrübe
düzeyini düşününce, bu bariz milliyetçi tutumları anlamak ve hoşgörmek bir dereceye kadar belki
mümkündür. Ama köprünün altından bunca sular akmışken, emperyalizme karşı mücadelenin yerli
tekelci burjuvaziye karşı mücadeleden kesinkes ayrılamayacağının bunca teorik ve pratik birikimi
ortada dururken, milliyetçiliğin damgasını taşıyan geçmişin o hatalı eylemlerine öykünerek son "Cola
Boykotu" gibi, işin içinde ANAP iktidarının parmağının da bulunduğu tezgahları desteklemeyi aynı
anlayış ve hoşgörü ile karşılamak mümkün müdür? Halkçılığın özü gibi alışkanlıkları ve taklitçilik
eğilimi de kolay kolay değişmemektedir.
Halkçılığın dikkat çekici bir özelliği de, antiemperyalist mücadelede "moda"ya göre hareket
etmesidir. Bu onun küçük burjuva sınıf karakterinin bir yansımasıdır. Eğer dünyada antiemperyalist
mücadele ve ulusal kurtuluş devrimleri dalgası yükseliş içindeyse o da hızlı ve ateşli bir "ulusal
kurtuluşçu"dur. Ama ne zaman bu "moda" geçer veya zayıflarsa, bu kez onun da ateşi söner, tansiyonu
düşer, antiemperyalist mücadele görevlerini tavsatır, zaman zaman yapılan kuru ve cansız bir ajitasyon
ve propaganda ile durumu idareye yönelir.
'71 öncesi, devrim ve ulusal kurtuluş savaşlarının dünya çapında yükseldiği atılım yıllarıydı. O
zamanlar Türkiye sol hareketi içinde de halkçılık temelinde bir antiemperyalizm güç kazandı, egemen
hale geldi. Ama ne zamanki bu dalga 1970 ortalarından itibaren geriye çekildi, halkçı saflardaki
emperyalizme karşı mücadele duyarlılığı da genel olarak zayıfladı. Emperyalizme karşı mücadele en
fazla IMF'ye karşı mücadeleye indirgendi. O da daha çok propaganda ve teşhir düzeyinde kaldı.
Bugün antiemperyalist mücadele dalgasının dünya çapında yeniden tırmanışa geçebileceği bir
dönemin eşiğindeyiz, Genel bir milliyetçilik ve ulusal kurtuluşçuluk fırtınası patlayabilir. Aynı şekilde
Türkiye üzerinde de emperyalist talan ve sömürünün yanı sıra onur kırıcı siyasi ve askeri
dayatmaların, manevra ve tezgahlanıl yoğunlaşacağı açıkça görülüyor. Küçük burjuva halkçılığın bu
ortamda başını yeniden kaldırması ve atağa kalkması güçlü bir olasılıktır. Bu olasılığı dikkate alarak
ona karşı dikkat ve uyanıklığı arttırmakla kalmamalı, meydanı ve emperyalizme karşı mücadele
bayrağını küçük burjuva halkçılığa bırakmamalıyız. Bu mücadeleyi küçümseyen ve ihmal eden
"sosyalist devrim" savunuculuğu ile 4e araya sınır çekilmesi bu açıdan önem kazanmaktadır zaten.
"Sosyalist devrimcilik"e "tersyüz edilmiş halkçılık" da diyebiliriz. Ona göre, Türkiye devrimi
antiemperyalist demokratik değil doğrudan sosyalist devrim aşamasındadır. Bağımsızlık ve
demokrasinin kazanılması gibi demokratik görevler, Türkiye'deki burjuva-kapitalist gelişmenin
"geride bıraktığı" sorunlardır. En fazla, proletaryanın sosyalist devrimi gerçekleştirirken "geçerken
halledebileceği" türden önemsiz ve tali taktik sorunlardır. Bu önemsiz sorunların "abartılması",
proletaryayı asli görevi olan sosyalizm ve sınıfsız komünist toplum için mücadele görevinden
uzaklaştırma, onu geriye çekme, burjuva liberalizmi ve reformizmin kuyruğu haline getirmektir.
Halkçılıktır, milliyetçiliktir, vb., vb. Bu temel yaklaşımından ötürü "sosyalist devrim" savunucularının,
emperyalizme karşı mücadele diye ciddi ve özel bir sorunu yoktur. Antiemperyalist mücadele
görevlerine yabancı ve kayıtsızdırlar. Ancak, Türkiye'nin nesnel siyasal ve toplumsal gerçekliğinden
dolayı koşulların dayatmasıyla bu görevlerden ve mücadeleden soz etmek zorunda kaldıkları
zamanlarda da en bayağı reformist tutumlar takınırlar. Eski ve hızlı bir "sosyalist devrim" savunucusu
olan TİP'in, TKP revizyonizmi ile birlikte TBKP olarak, bugün geldiği nokta bu açıdan çarpıcı ve
öğreticidir.
Keskin bir "sosyalizm savunuculuğu" pozlarında boy gösteren "sosyalist devrim"ciliğin, bu
oportünist yaklaşımın temel dayanağı, Türkiye'de kapitalizmin görece gelişmişliğidir. Onlara göre, bir
ülkede kapitalizm gelişmiş ve egemen üretim biçimi halini almışsa eğer, doğrudan sosyalist devrime
girişmek için uygun nesnel zemin artık var ve yeterince olgunlaşmış demektir. Bu genel ve soyut
doğruya sarılan "sosyalist devrim" savunucularını gerisi hemen hiç veya fazla ilgilendirmemektedir.
Türkiye'de egemen üretim biçimi kapitalizm olmasına kapitalizmdir ama bu nasıl bir kapitalizmdir,
hangi somut özelliklere sahiptir, nasıl şekillenmiş ve hangi düzeyde gelişmiştir? "Sosyalist
devrim"ciler için bütün bunların fazla bir önemi yoktur. Kapitalizm kapitalizmdir ve ulusal
bağımsızlık, demokrasi, köylülüğün önemli bir kesiminin hâlâ serflik ve yarıserflik bağlarının kıskacı
altında bulunması gibi sorunları olmayan, örneğin bir İsveç kapitalizmi ile Türkiye'deki kapitalizm
arasında önemli herhangi bir farktan söz edilemez.
Özellikle Afrika ve Asya'nın birçok yarı sömürge ülkesi ile kıyaslanacak olursa, Türkiye'de
kapitalizmin göreceli olarak daha gelişkin olduğu ve egemen üretim biçimi haline geldiği doğrudur.
Ama buna rağmen, birincisi, Türkiye hâlâ emperyalizmin boyunduruğu altındaki yarısömürge bir
ülkedir. İkincisi de, Türkiye'de egemen olan kapitalizm, bir taraftan emperyalizme bağımlılıkla diğer
taraftan da feodal toprak ağalığı ile örtüşen, her iki taraftan bunlarla sınırlı bir kapitalizmdir.
Türkiye'deki egemen kapitalizmin bu somut gerçekliğinden hemen ilk ağızda çıkan iki temel sonuç
vardır: Bunlardan birincisi, emperyalizme karşı mücadele ve ulusal bağımsızlığın kazanılması sorunu,
hâlâ çözümlenmemiş burjuva demokratik bir görev olarak Türkiye'nin siyasal ve toplumsal
gündeminde küçümsenmeyecek bir yere ve ağırlığa sahiptir. İkincisi ise, Türkiye'de egemen
kapitalizm geri ve sığdır. Özellikle kırsal alanlarda yeterince gelişmemiş, birçok yörede kapitalizm
öncesi feodal ve yarı feodal sömürü ve egemenlik ilişkileriyle iç içe, yanyana bulunmaktadır. Bunun
sonucu olarak köylülük içindeki sınıf farklılaşması henüz ileri kapitalist ülkelerdeki gibi tam bir
olgunluğa erişmemiştir. Kapitalizmin Türkiye kırlarında da genel olarak egemen hale gelmiş olmasına
rağmen, köylü-toprak sorunu henüz tümüyle çözümlenmemiş burjuva demokratik bir sorun olarak
Türkiye'nin toplumsal ve siyasal gündeminde hâlâ belli bir yere ve ağırlığa sahiptir. İşte "sosyalist
devrim" savunucuları, proletaryanın tarihsel rolüne ve sosyalizmi inşa görevine sadakat(!) adına,
Türkiye'nin sosyoekonomik ve siyasal düzeninin somut ve nesnel gelişme düzeyinin ve bundan
kaynaklanan burjuva demokratik görevlerin üzerinden atlayabileceklerini zannetmektedirler. Bu
açıdan onlar, Marksist materyalist değil, burjuva idealist bir yaklaşım içindedirler.
Türkiye'de işçi sınıfının sayıca da oldukça güçlü ve gelişmiş olması, "sosyalist devrim"
savunucularının bir diğer temel dayanağıdır. Bu konuda tam bir idealist abartma örneği
sergilemektedirler. Onların hesap ve iddialarına göre Türkiye'de "çalışabilir nüfusun en büyük
bölümünü" işçiler ve "yarı işçiler" oluşturmaktadır. Bu hesabı sağlıklı ve doğru bir veri olarak kabul
etsek bile, toplam nüfusu 60 milyonu bulan bir ülkede işçi ve "yarı işçi"lerin toplanınm 10 milyon
civarında olması, devrimin ve proletaryanın önündeki görevlerin niteliğini belirlemenin tek veya en
önemli ölçütü olabilir mi? Bunun, proletaryanın devrimdeki önder rolünü, bu arada sosyalist
görevlerini inkar eden halkçılığın "aritmetiksel yaklaşım" yöntemlerinden ne farkı vardır? Bu noktada
asıl önemli ve belirleyici olan, devrimin önder gücü olarak proletaryanın desteğini kazanması gereken
müttefiklerinin kimler olduğu ve onları nasıl kazanacağıdır. Devrimci proletarya bu müttefiklerini
doğru bir biçimde belirlemez, onlara doğru strateji ve taktiklerle yanaşmaz, bu arada onların yakıcı
talep ve beklentilerini dikkate almazsa, işte asıl o zaman ya şunun-bunun kuyruğu durumuna
düşmekten veya kollarını kavuşturup nesnel koşulların doğrudan sosyalist bir devrime girişebilmek
için olgunlaşmasını beklemekten kurtulamaz. Her iki durum da devrimde proletaryanın önderliğinden
vazgeçmek anlamına gelir. "Sosyalist devrim" savunuculuğu bu açıdan, görünüşte keskin ve militan
bir sosyalist söylem arkasında gerçekte bayağı bir pasifizmin ifadesidir. Aşamaları atlayan, bu arada
proletaryayı müttefiklerinden yalıtan ve devrimde hegemon bir rol oynamasını imkansız kılan
yaklaşımıyla gizli veya açık bir Troçkizmdir.
"Sosyalist devrim"cilerin "demokratik devrim" anlayışları o çok eleştirdikleri "halkçılığın" bu
konudaki anlayışı ile esasında aynıdır. Türkiye'nin bugünkü nesnel somut koşullarında antiemperyalist
demokratik görevlerin öneminden söz eden herkesi bu yüzden aynı sepete doldurmakta; hepsini birden
"halkçılık"la, "proletaryanın tarihsel rolünü ve görevini anlamamak"la, "sosyalizmi yarının meselesi
olarak görmek"le, vb. suçlamaktadırlar. Türkiye'de burjuva demokratik devrimin tamamlanmadığını
savunmak neden kendiliğinden ve otomatik olarak "sosyalizmin ertelenmesi" ve "geleceğe
bırakılması" olsun? Antiemperyalist demokratik görevlerin öneminin her vurgulanması neden
"halkçılık" anlamına gelsin?
Çünkü "sosyalist devrim"ciler de "demokratik devrim" denildi mi, tıpkı "halkçılar" gibi,
sosyalist devrimle arasına "milli kapitalizmin", "üretici güçlerin", vb. geliştirilebileceği bir "ara
aşama"nın konulduğu veya demokratik devrimden sosyalist devrime geçişi, bir merdivenin
basamaklarım tırmanır gibi birinciye ait görevler tamamlanmadan diğerine ait görevlerin çözümüne
girişilemeyeceği kesintili bir süreç olarak kavramakta, başka bir gelişim yolunu akıllarına
getirmemektedirler.
Halbuki demokratik devrimden kesintisiz olarak sosyalizme geçiş mümkündür ve zorunludur.
Bu tamamen, demokratik devrime başında ihtilalci komünist partisi bulunan proletaryanın önderlik
etmesine bağlıdır. Ayrıca, kapitalizmin görece gelişmişliğinden dolayı Türkiye'de demokratik devrim,
proleter sosyalist devrim tipine daha yakın, kesintisiz olarak sosyalizme daha erken ve daha hızlı
geçebilecek bir devrim olacaktır. Devrimci proletarya, önderliği altında peşinden sürüklediği emekçi
müttefikleri ile birlikte daha iktidarı ele geçirdiği andan itibaren antiemperyalist demokratik görevlerle
birlikte sosyalist görevlerin çözümüne de girişebilir ve böyle davranmalıdır. Bu tamamen,
proletaryanın kendisini ve müttefiklerini önceden bu bakış açısıyla eğitip buna göre hazırlanmasına,
genel demokratik hareketin içinde eriyip sosyalizm perspektifini yitirmemesine, sınıf olarak ideolojik,
siyasi ve örgütsel bağımsızlığını koruyup devrimde önderliği ele geçirmesine, devrime olduğu gibi
devrimin zaferinden doğacak iktidarın yapısına da kendi damgasını vurabilmesine bağlıdır. "Sosyalist
devrim" savunuculuğu ise, görünüşte keskin bir sosyalizm yandaşlığı adına proletaryaya
antiemperyalist demokratik mücadeleye uzak ve kayıtsız kalmayı öğütlemekle, sosyalizmin yolunun
açılmasını olduğu gibi demokratik devrimden kesintisiz olarak ve hızlı sosyalizme geçişi de pratikte
imkansız kılmaktadır.

- IV -
Emperyalizme karşı mücadelenin önemini her geçen gün biraz daha hissettirebileceği bir
dönemde Türkiye işçi sınıfı hareketi bu soruna duyarsız ve tepkisiz kalamaz, kalmamalıdır da. Çünkü
bu hayasız gidiş en başta işçi sınıfı ve emekçi halk için yeni sorun ve felaketler getirmeye gebedir. Son
Körfez bunalımı bahane edilerek Türkiye'deki Amerikan üsleri ile yerli ve yabancı tekellere ait lastik
fabrikalarındaki grevlerin ertelenmesi bunun küçük ama yeterince açık bir işaretidir. ABD
saldırganlığının dümen suyundaki bu gidiş, beraberinde hiç kuşkusuz, işçi sınıfı ve emekçi halkın zafer
alabildiğine kısıtlı olan siyasal ve sendikal haklarına, yaşam koşullarına ve hak arama mücadelesine
karşı daha geniş çaplı saldırıları getirecektir. Ortadoğu'da bunalımın sürmesi, hele çıkabilecek
herhangi bir çatışma bahane edilerek ülke çapında yeni bir sıkıyönetim, olağanüstü hal hatta
seferberlik ilan edilmesi, tabii bu arada her türlü grev, direniş ve gösterinin yasaklanması, fırsattan
istifade Kürdistan'da Kürt halkına ve ulusal kurtuluş mücadelesine karşı yeni katliam ve
provokasyonlara girişilmesi, her türlü yasal ilerici muhalefetin ve basının tam susturulması, işçi
kıyımının hızlanması, çalışma koşullarının ağırlaşması, üretim temposunun hızlandırılması, vb. hemen
sayılabilecek olasılıklardan bazılardır. Hayat pahalılığı ve enflasyonun hızla tırmanışa geçmesi, temel
tüketim maddelerinde yokluk ve karaborsa, ilk belirtileri daha şimdiden görülen olası gelişmeler
arasındadır. Son bunalımın hızlandırdığı veya gündeme getirdiği gelişme ve olasılıkların dışında
Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri emperyalist boyunduruğun, sömürü ve yağmanın küçültücü,
yoksullaştırıcı ve kan emici sonuçlanın yıllardan beri zaten yaşamaktadır. 40 milyar doları aşan dış
borçların yükü kimin sırtındadır? Emperyalist burjuvazinin emrettiği ekonomik ve sosyal politikaların
faturasını kimler ödüyor? Sendikal ve siyasal hakların alabildiğine budandığı "ucuz işgücü cenneti"
olarak reklamı yapılan Türkiye'de daha fazla yatırım yapmaya davet edilen emperyalist sermaye
kimlerin kanını emmeye çağrılıyor? Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkına acı, yoksulluk, hayasız bir
sömürü ve terörden başka bir şey vermeyen faşist 12 Eylül'lerin, 12 Mart'ların, ANAP hükümetlerinin,
faşist uşak Özal gibilerinin saltanatları arkasında kimin desteği bulunuyor? Dünyanın öbür ucundaki
Amerika'nın 26 askeri üs ve tesisinin Türkiye'de işi ne? Bunlar kimlere karşı hangi amaçla
kullanılıyor? Bu soruları ve örnekleri daha uzatmak mümkün.
Bugün saflarında yeni bir "genel grev" eğilimi mayalanan Türkiye işçi sınıfı, egemen sınıfların
sömürü ve baskılarına karşı mücadeleyi emperyalizmin boyunduruğuna, sömürü ve talanına karşı
mücadele ile birleştirmeli; acil talep ve sloganları arasında antiemperyalist talep ve sloganlara da yer
vermelidir. ABD emperyalizminin Türkiye'deki bütün askeri üs ve tesisleri derhal kaldırılmalıdır!
ABD ile yapılan gizli açık bütün ikili anlaşmalar kamuoyuna açıklanmalı ve iptal edilmelidir!
Emperyalist sermayeye tanınan bütün ayrıcalıklar kaldırılmalıdır! Emperyalistlere olan köleleştirici dış
borçlar ödenmemelidir! ABD emperyalizminin dümen suyundaki onursuz ve tehlikeli gidişe son
verilmeli, Ortadoğu'da hiçbir maceraya kalkışılmamalıdır! Türkiye işçi sınıfı, emperyalistlere ve
uşaklarına karşı tepkisini ve mücadele kararlılığını en başta üretimden gelen gücünü kullanarak ve
vakit yitirmeksizin ortaya koymak zorundadır.

Ekim 1990