P. 1
Ekmek Ve Ozgurluk - Aylik Siyasi Dergi - Ocak 2010 Sayi 5

Ekmek Ve Ozgurluk - Aylik Siyasi Dergi - Ocak 2010 Sayi 5

1.0

|Views: 1,034|Likes:
Ekmek Ve Ozgurluk - Aylik Siyasi Dergi - Ocak 2010 Sayi 5
Ekmek Ve Ozgurluk - Aylik Siyasi Dergi - Ocak 2010 Sayi 5

More info:

Published by: Ekmek Ve Özgürlük on Jan 18, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

01/01/2012

pdf

text

original

Sections

EKMEK&ÖZGÜRLÜK

AYLIK SİYASİ DERGİ u

SAYI 5 u

OCAK 2010 u

2TL

Yargıç, Seferberlik Tetkik Bölge
Başkanlığı’nın kapısına dayanın-
ca, sevinçle havaya sıçrayanlar
da dizlerini dövenler de, sıranın
“Gladyo”nun -ya da Türkçe olma-
yan Türkçe adıyla “kontrgeril-
la”nın- tasfiye edilmesine geldi-
ğini düşünüyor.
Doğrusu, politik anlamda bu op-
siyon açık. Ancak bunun gerçek-
leşmesi, dünyanın başka yerle-
rindeki tasfiye süreçlerinin de
gösterdiği gibi çok büyük ölçüde
bu amacın arkasında sımsıkı du-

ran bir siyasi iradenin mevcudi-
yetine ve halkın bu siyasi progra-
ma açık ve enerjik bir destek ver-
mesiyle mümkün.
20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl ba-
şında İtalya’da, Yunanistan’da, İs-
panya’da, Portekiz’de, Arjan-
tin’de, Şili’de, Brezilya’da ve baş-
ka pek çok ülkede “temizlik”ler
böyle gerçekleşti.
Evet bütün bu değişimlerden
sonra da “devlet” devlet olarak,
“sermaye” sermaye olarak, “kapi-
talizm” kapitalizm olarak yerin-
de kalmaya devam etti. Ama, po-
litik , toplumsal ve ekonomik ha-

yatın akışında emekçiler için,
yoksullar için, ezilenler için sos-
yalistler için bir fark oldu. Hakla-
rı için mücadele alanları genişle-
di, temel haklardan yararlanma-
ları önündeki engellerin çoğu te-
mizlendi; bütün bu ülkelerde, so-
lun, sosyalizmin “temizlikler”le
eş anlı olarak nüfuz alanını, ör-
gütlenme kapasitesini, gücünü ve
kimi yerlerde iktidarını genişlet-
mesi bir raslantı değil. Ve tersi de
doğru, eğer değişim mızrağını sol
taşıdıysa her yerde değişim ve te-
mizlik daha derin, daha
geniş ve egemenler için
daha sarsıcı bir biçimde

‘İç savaş’: Tevatür,
tehlike, korkuluk...

>>2

Latin Amerika Chavez ve
Morales’in yolundan gidecek

Latin Amerika araştırmaları ve belgeselleriyle bilinen Metin Yeğin
halkların geleceğinin ABD’nin Honduras ve Kolombiya’daki atakları-
nın boşa çıkartılmasıyla ilgili olduğunu söylüyor.
Yeğin’le Ertuğrul Kürkçügörüştü.

>> Sayfa 32

Ertuğrul Kürkçü

Kalyon>>12

Kozmik yanılgı
Hasançebi>>12

Günah keçisi İzmir

Bütçe geçti:
Kemerleri değil
yumruklarımızı
sıkma zamanı!

Gemici>>27

İklim Adaleti Hareketi

Benlisoy>>30

İsmet Özel:
Karakter aşınması
hezeyanları
Temizyürek>>43

Saraçoğlu>>45

Modernlik:
Duygularından
kaçan kadınlar
İstanbullu>>46

TEKEL işçilerinin eylemi:
Duru gökte çakan şimşek gibi!

İşçiler, eylemlerinin bilinçli öznesi olmayı başardıkla-
rında, muhtemel saldırıların önünü alabilir; zafere
ulaşabilir; modern kölelik zincirlerini kırmaya yönelik
daha büyük bir mücadeleyi tetikleyebilirler

İleri>>9

2010’a
girerken dünya…

Yurtsever>>34

Kriz koşullarında
anti-kapitalist enerji birikiyor.
Sosyalist mücadele potansi-
yelleri gelişiyor

AKP işçiyi eziyor,
askeri kurtarıyor!

gelmiyor. Korgeneral Doğan Be-
yazıt’ın 3 Aralık 1990'da bir bri-
fingde Özel Harp Dairesi'ne iliş-
kin şu açıklamaları gerilimin ar-
ka planını aydınlatabilir: "Bizim
ülkemiz sadece komünist istila-
ya uğrayacak tek bir komşuya
sahip olsaydı, o zaman komünist
işgale karşı işgal sahasında mü-
cadele verecek bir teşkilat yeter-
li olabilirdi. Fakat bizim ülkemiz
din ihracından tutun (...) çeşitli
tehditlere tabidir. Dolayısıyla
Özel Harp Dairesi anti-komünist
değildir. Din devrimine karşı da
kullanılacaktır."
Bu bağlamda özellikle 28 Şubat
sürecinde değişen tehdit algısıy-
la uyarlı olarak “kontrgerilla”nın
darbesinin asıl doğrultusunu sö-
zü edilen “din devrimi”nin açık
siyasi teşkilatı rolünü üstlenme
iddiasındaki Refah Partisi’ne,
onun toplumsal, kültürel zemin-
lerine yöneltmesi “eşyanın ta-
biatı” gereğiydi.
Bugünün AKP’si Refah Parti-
si’nden ne kadar başkalaşmış,
küreselleşmiş, tekelci sermaye
ile hemhal olmuş olsa da görü-
yor ki: Kökeninden getirdiği zih-
niyet, siyaset tarzı ve bağlantıla-
rı dolayısıyla, devletin tehdit al-
gısı değişmedikçe bu birimin he-
definden tamamen çıkamaya-
caktır. 2007 seçimleri öncesinde
kendisien karşı harekete geçiri-
len muazzam mekanizmanın
odağında bu aygıt vardır ve
onun operasyon alanını daralta-
bileceği fırsatları değerlendir-
mekten hiçbir zaman geri dur-
muyor. Beri yandan Irak Savaşı
sonrasında değişen bölgesel güç
ilişkileri içinde AKP’nin uluslar
arası yönelişiyle Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin güvenlik öncelik-
leri arasında, Kürt Meselesi’ne
bakışta cisimleşen örtüşme bu
sürtüşmeyi asgariye indiriyor.
Bu gerilime rağmen kapısında
yargıçların arama sırası bekledi-
ği Genelkurmay ile hükümetin
giderek yakınlaşması, ilk bakışta
bir paradoks gibi görünse de, bu
çapraşık egemenlik mutabakatı-
nın zorunlu bir siyasi sonucu. Bu
güç ilişkileri bağlamında kontr-
gerillanın AKP hütince tasfiyesi-
ni beklemek için Türkiye’nin si-
yasi rejimi ve onun işleyişi ko-
nusunda bir çocuk saflığına sa-
hip olmak icap eder.
Gene de siyasi gündem kontrge-
rillanın tasfiyesi, “kirli savaş”
suçlularının yargılanması, “dev-
letin vatandaşlarına karşı savaş-

mak” amacını meşru sayan dai-
mi ordunun yerine halkın silahlı
güçlerinin geçmesi ve benzeri ta-
lepleri ortaya atmayı hem müm-
kün hem gerekli kılıyor. Gündem
siyasi gerçeklerin teşhiri ve bü-
yük kitlelerin tepelerindeki dev-
let örgütü ve onun zor aygıtına
karşı bir ufuk edinmesi için pa-
ha biçilmez olanaklar sunuyor.
Emekçilerin 2010’da canlanan
mücadelesi, devrimci politikayı
ikincil kılmıyor, tam tersine,
devrimcilerin karşısına güncel
politik gerçekleri açıklayarak
emekçi mücadelelerini, onların
siyasi bilinç ve ufuklarını geliş-
tirme gö-revini koyuyor.
Erdoğan hükümeti eliyle sürdü-
rülen ekonomik politikalara di-
renen emekçilerin Deniz Baykal
ve Devlet Bahçeli’nin ultra milli-
yetçi politikalarının katarına
bağlanmalarını engellemenin ve
bağımsız bir siyaset edinmeleri-
ni sağlamanın bir tek yolu var:
TEKEL iççisinin, itfaiye işçisinin,
İzmirli Kürtlerin, Manisalı Ro-
manların, Dersimli Alevilerin bir
ve aynı egemenlik altında sömü-
rüldüklerini ve ezildiklerini açık-
lamak, göstermek, gözleri önün-
de süre giden siyasi çatışmaları
anlamlandırmalarına ve örgüt-
lenmelerine yardımcı olmak.
İşçi sınıfının ekonomik mücade-
lesi kendiliğinden siyasi müca-
deleye yükselemez.Hükümetle-
rin korktuğu ve sosyalist hareket
için bir imkan olan şey işçilerin
ekonomik mücadelesi değil, işçi-
lerin tek tek sermayedarlar ya
da hükümet uygulamalarına
karşı mücadelesinin sermayenin
toplumsal ve siyasal hakimiye-
tine karşı bir mücadeleye dönü-
şebilme potansiyelidir.
Bu potansiyel, işçilerin her gün-
kü mücadelesi içinde yer alma-
yan, onunla aynı kaderi paylaş-
mayanlarca harekete geçirile-
mez. Bu mücadeleden uzak dur-
mak, sosyalizmin snıfsal hakika-
tinden uzak durmakla aynı şey-
dir.
Tıpkı onun gibi hareket halinde-
ki işçilere toplumun bütün ezi-
lenlerinin kurtuluşu için, dünya-
nın bütün işçileriyle birlikte mü-
cadele etmedikçe ezilmekten as-
la kurtulamayacakları şuurunu
aktarmaktan uzak duranlar da,
eninde sonunda işçileri nasyonal
sosyalizmin yörüngesine itele-
menin vebalini omuzlarına yük-
leyeceklerdir.

2 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

gerçekleşti.
Bugün Türkiye’de iktidarda ya-
da muhalefette böyle bir irade
var mı?
İkitdarda, AKP’nin “üçüncü ada-
mı” Bülent Arınç’ın imaları bir
yana bırakılacak olursa, “ikinci
adam” Cumhurbaşkanı Gül ve
“birinci adam” Başbakan Erdo-
ğan’ın Seferberlik Ankara Bölge
Başkanlığı’ndaki aramalar başla-
dığından beri silahlı kuvvetleri
korumayı ve kuşkudan uzak tut-
mayı gözeten açıklamalarla eş
zamanlı olarak Genelkurmay’ın
izlediği “hukuk yolunu” açık tut-
ma tavrı bir arada okunduğunda
kovuşturmanın Türk Silahlı Kuv-
vetleri komuta kademesiyle Hü-
kümet arasında süregiden ger-
gin mutabakatı sarsmaması ko-
nusunda bütün tarafların azami
itinayla hareket ettiğine kuşku
bırakmıyor.
Bunun Türkçesi şu: Yargıç, Sefer-
berlik Tetkik Bölge Başkanlı-
ğı’ndaki aramalarda ne bulacak
ya da Genelkurmay onun ne bul-
masına imkan verecek olursa ol-
sun, silahlı kuvvetler ve hükü-
met bazı tadilatlara uğrasa da
yapının yerli yerinde kalmasın-
da mutabık.
Gerçi hukuksal denetimin, ucu
“kontrgerilla”ya uzanan kapıdan
girmesinin kendi başına bir öne-
mi yok değil.
Dokunulmaz addedilen, her tür-
lü hukuki kovuşturmadan bağı-
şık olduğu varsayılan bir askeri
yapının “suç koğuışturması”
kapsamında araştırmaya karşı
koyamayışı, “gizlilik sınırla-
rı”nın aşınması, “hesap verebi-
lirlik” tartışmalarına konu olma-
sı, “devlet sırrı” kavramının göz-
den düşmesi, başlı başına geliş-
me sayılabilir. Ancak bu henüz
hukuksal bir bağlamda gerçekle-
şen bir gelişme.
Yukarıda, yönetenler katında
tartışmayı, siyasi bağlama, yani
bu yapının devlet aygıtı içerisin-
den sökülüp atılması ihtiyacına
taşıyan yok. Görünen o ki, buna
ihtiyaçları da yok. Ortalama libe-
ral yorumcular devletin bu tür
yapılara gereksinimi olduğunu
kabul ediyorlar aslında -ama de-
netlenmek şartıyla.
Ulusalcı muhalefet ise ordumu-
zun böyle bir birimi olmadığına,
olan bitenin bir tertipler silsilesi
olduğuna kendisi inanmasa da
milleti inandırmaya kararlı. Ya
da “varsa da Varsa da ordumu-

zun bileceği şey” demeye getiri-
yorlar.
Kontrgerillaya yaklaşımları her
iki tarafın siyasi iddialarının ger-
çekler karşısındaki kofluğunu da
ele veriyor.
“Liberaller”in “denetlenebilir“
bir özel harp aygıtı talebi “kuru
su” arayışından ne kadar fark-
sızsa, “ulusalcılar”ın güvenlik
“kökü dışarıda” klişesinin bütün
anlamlarıyla tam karşılığı olan
yegâne kuruluş karşısındaki dil-
sizlikleri de “millilik” iddiaları-
nın kuru laftan başka bir manası
olmadığını saklamaya yetmiyor.
“Kontrgerilla” aygıtı kökeni iti-
bariyle, devletin temel siyasetle-
ri üzerinde en yoğun müdahale
ve etki kapasitesine sahip, buna
karşılık TSK’nın olağan örgüt-
lenme şemasının tamamen dı-
şında bir yapı. Genelkurmay Baş-
kanı’nın sevdiği terimle “asimet-
rik” bir örgüt.
Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle
birlikte ABD ile Türkiye arasın-
da Sovyetler`e karşı kurulmuş
anti-komünist ittifakın bir par-
çası olarak ilk çekirdekleri atılan,
1960’ların başlarında ABD`nin
Türkiye üzerindeki askeri kont-
rolünün bir parçası olarak TSK
içinde operasyona başlayan bu
örgüt esasen bünyeye yabancı.
Ancak, Türkiye’nin otoriter, faşi-
zan, halka düşman siyasi rejimi
içinde yer alan bütün eğilimler
için doğası gereği, en önemli
“acil durum” aygıtı. Bu aygıt ilk
birliklerini eğitime alırken kendi
amacını hiçbir kuşkuya yer bı-
rakmayacak kadar açık bir bi-
çimde ortaya koymuştu.1966'da
Dağ Komando ve Okul Komutan-
lığınca yayımlanan “Komando ve
Özel Harp Muhtırası” “özel harp
eğitiminin amacı”nı açıkça şöyle
anlatıyordu: "(…) Tek eri kendi
memleketinin vatandaşlarına
karşı savaşmaya hazırlamak."
Herhangi bir “demokratik-ana-
yasal rejimde” bu amacı dolayı-
sıyla derhal tasfiye edilmesi ge-
reken ya da hiç bir zaman kuru-
lamayacak olan bu aygıt Türki-
ye’de bütün hükümetler eninde
sonunda “kendi memleketinin
vatandaşlarına karşı savaşma”ya
yazgılı olduklarından bir türlü
tasfiye edilemez. Bunu AKP de
kendi tabiatı el vermediğinden
yapamayacaktır.
Bununla birlikte, bu durum
AKP’nin bu hâkimiyet tarzı ile
bir gerilimi olmadığı anlamına

>>

Abonelik talepleri için: abone@ekmekveozgurluk.net
İletişim için: iletisim@ekmekveozgurluk.net

Türkiye

İstanbul Büyükşehir Belediyesi
(İBB) itfaiye hizmetlerini özel-
leştirince, işçiler belediye bünye-
sinde ve sendikalı çalışma tale-
biyle eyleme çıktı. İtfaiyeciler,
özelleştirmeyle yalnızca özlük
hakları kısıtlanmakla kalmaya-
cağını; kâr için kaynakların kısıl-
ması ve tecrübesiz işçilerin işe
alınmasıyla tüm İstanbulluların
da tehlikeye atılacağını savunu-

yor. Saraçhane’de “Demokrasi
Çadırı” kuran Belediye-İş üyeleri
özel şirketin sendikal haklara da-
ir herhangi bir güvence verme-
mesine de tepki gösteriyor.
İBB 2005'ten bu yana belediye
itfaiye hizmetini ihaleye çıkarı-
yor ancak ihale bir belediye şir-
keti olan BİMTAŞ’a kalıyordu.
Bu yılki ihaleyi AKP’li sermaye-
darların Lapis ve Makro konsor-

Ümit Boyner'in TÜSİAD başkan-
lığına getirileceği açıklanır açık-
lanmaz eşi Cem Bey Milliyet ga-
zetesine konuştu: "Açılım sür-
meli; Türklerle Kürtlerin kardeş-
lik mayası bozulmamalı".
Bu söyleşiyi izleyen mesajlara
bakılırsa Cem Boyner yalnız de-
ğildi ve meselenin -tabii onların
işine geldiği şekliyle- çözümü bü-
yük patronlarca da isteniyordu.
Cem Boyner'e, "çık konuş, arkan-
dayız", demiş olmaları bile ihti-
mal dahilinde.
Başarıya ulaşamayan Yeni De-
mokrasi Hareketi'nin liderliğini
yapmış olan Cem Boyner siyase-
te yabancı bir isim değil. Geçmiş-
te o da TÜSİAD başkanlık koltu-
ğuna oturmuştu. Turgut Özal dö-
nemini kleptokrasi (hırsızlar yö-

netimi) olarak nitelemesi; "TÜSİ-
AD kanarya sevenler derneği de-
ğildir", demesi hâlâ zihinlerde.
Dolayısıyla Ümit hanımın perfor-
mansı da merakla izlenecek.
Ümit Boyner'i en çok bıyıklı fo-
toğraflarından hatırlıyoruz: Bir
grup kadın Meclisteki kadın ve-
kil sayısını arttırmayı hedefleyen
KADER'in kampanyasına bu şe-
kilde destek vermişti. İki yıl ka-
dar önce kendisiyle yapılan bir
söyleşide, "Türkiye camiyle kışla
arasında tükendi gitti", diye ya-
kınmıştı. Türban konusunda ara-
da kaldığını, okullarda yasaklan-
masından yana olmadığını söy-
lüyordu.
Boynerlerin yatırımları imalat-
tan ziyade perakendede yoğun-
laşıyor. Boyner Holding bünye-

sinde bulunan Benetton, Bey-
men, Divarese, Altınyıldız gibi
markalar üst-orta gelir grubuna,
kentli "beyaz Türkler"e hitap
ediyor. Dolayısıyla Boyner çifti-
nin müşterileri nezdindeki seç-
kin imajlarını muhafaza etmeleri,
yalnızca siyaseten değil, ticare-
ten de önemli.

Erdoğan- Doğan gerilimi

Arzuhan Doğan Yalçındağ'ın TÜ-
SİAD başkanlığını bırakması, da-
ha doğrusu yeniden aday olmak-
tan vazgeçmesi, Doğan grubuyla
AKP arasındaki gerilimin TÜSİ-
AD 'a yansımasından kaynakla-
nıyor. Öyle görünüyor ki 2009
raundunu hükümet kazandı. Ar-
zuhan hanım TÜSİAD koltuğun-
dan, Ertuğrul Özkök Hürriyet ge-
nel yayın yönetmenliğinden ol-
du. Hürriyet’te "zorunlu bir nö-

bet değişimi" zaten bekleniyor-
du. Kulislerde, hükümetin kara
listesinde yer alan öteki gazete-
cilerin de birer birer uzaklaştırı-
lacağı, Çalık grubunun Doğan
medya grubu bünyesindeki Mil-
liyet'le Star TV'ye göz diktiği ko-
nuşuluyor.
Mustafa Koç'un çıkıp da Ümit
Boyner'in başkanlığını açıkladık-
tan sonra ifade özgürlüğünden,
kültürel kimliklerin korunmasın-
dan dem vurması; "özgür bir
medya ve sivil toplumun var ol-
masını sağlama çabalarına her
ortamda devam etmek istiyoruz
ve devam etmek mecburiyetin-
deyiz", demesi boşuna değil. Hü-
kümete, "Arzuhan'ı buradan
gönderdik ama Doğanlara deste-
ğimiz hâlâ sürüyor" mesajı geçi-
liyor.

siyumu aldı. İş akitleri 31 Ara-
lık’ta sona eren 898 itfaiye işçisi
kadrolu çalışma talebiyle eyleme
geçti. İşçiler belediye şirketi BİM-
TAŞ'ta da ihale usulüyle ve yıllık
süreli sözleşmelerle çalışıyor, her
yıl aynı şirkette işbaşı yapmala-
rına karşın kıdem tazminatları
yakılıyordu.
Ayın 10 günü 24 saat çalışan it-
faiyecilerin çalışma süresi ayda
toplam 240 saat. Çalışma saatle-
ri belli değil, ücretler farklı. En az
ücreti direnişteki taşeron işçiler
alıyor.

İtfaiyeciler anlatıyor

Mehmet:İtfaiyecilik kutsal bir
meslek. Kelle koltukta, yangınla-
ra gidiyor, insanların kaçtığı ate-
şin içine giriyoruz. Buradaki her-
kes 25-30 yaşlarında çocuk sahi-
bi insanlar. Biz insanları yangın-
larda, doğal afetlerde nasıl yalnız
bırakmadıysak onlar da şimdi bi-
zi yalnız bırakmasınlar. En azın-
dan kendi can güvenliklerini dü-

şünüyorlarsa bizi desteklesinler.
Tek isteğimiz sosyal hak ve gü-
vence. Bir itfaiyecinin yetişmesi
için 5 yıl gerekiyor. Bu devlet için
büyük masraf ve şimdi bu insan-
lar gözünün yaşına bakmadan
kapının önüne konuldular.
Şuayip Çakır: Tek amacımız
Makro’nun aradan çekilmesi. Ay-
nı yerde eski şirketle veya bele-
diyenin kendi şirketiyle devam
etmek, işçi olmak istiyoruz. Bizi
taşerona devredemezler. Herke-
sin sabrı taşmak üzere, buradaki
insanları işten çıkarıyorlar, bun-
dan sonraki eylemler daha bü-
yük olacak.
Eyüp Şahin: Sendikal haklarımı-
zı kaybetmemek için buradayız.
İş güvencesi istiyoruz. İsterlerse
maaşımızı asgariye indirsinler
ama iş güvencesi versinler bize.
Hakan:Dört yıldır BİMTAŞ'ta
belli bir profesyonelliğe ulaştık.
Ama, şimdi önümü göremiyo-
rum. Yarın işten çıkarılabilirim.
Devletin trilyonluk itfaiye araçla-
rıyla taşeron şirket hiçbir harca-
ma yapmadan para kazanacak.
Muharrem:Her şeyimizi; yeme-
ğimizi, giysimizi, aracın mazotu-
nu devlet karşılıyor. Özelleştir-
meye ne gerek var. Ben şimdi
Makro'nun sözleşmesine imza
atsam işim var ama bunun ga-
rantisi yok. (bianet)

Türkiye

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 3

‘Sizi ateşe terk etmedik,
siz de bizi etmeyin...’

TÜSİAD’da Bayan Boyner devri

İBB itfaiyecileri taşeronlaştırmaya direnişlerine destek bekliyor

Sermayenin kaymak tabakası AKP hükümetiyle gerilimi düşürme görevini Boyner ailesi-
ne verdi. Cem Boyner de YDH’ye kilit astıktan 10 yıl sonra yeniden siyasete dahil oldu

İtfaiyeciler Saraçhane’de halaylarla özellşetirmeye karşı direnişte

Türkiye

4 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

DTP, BDP oldu; devlet belediye
başkanlarınıkelepçeledi

düşürülen Ahmet Türk ve Aysel
Tuğluk da Abdullah Öcalan’a
"sayın" demekle suçlanıyorlar;
"terör örgütü propagandası yap-
mak" iddiasıyla yargılanıyorlar.
Sine-i millet tartışmalarının ar-
dından Meclise dönme kararı
alan 19 DTP milletvekiline katı-
lan Ufuk Uras BDP’nin Meclis’te
grup kurmak için gerekli sayıya

ulaşmasına katkıda bulundu.
Bununla birlikte Uras, BDP or-
ganlarında yer almayarak “Yeni
Sol parti” çalışmalarını sürrdü-
receğini açıkladı.

KCK operasyonu

Abdullah Öcalan'ın cezaevi ko-
şulları ve DTP'nin kapatılması
kitlesel gösterilerle protesto
edildi. Muş'taki gösteride Turan

Demokrasi İçin Birlik Hareketi’nin düzenlediği panelde BDP milletvekilleri sosyalistler, yeşill
özgürlük hareketi ile birlikte mücadelenin gerekliliğivegerçekleşmeimkanlarınıdeğerlendi

BDP’li Birdal ve Kaplan:Geleceğimi

Barış ve Demokrasi Partisi (B-
DP) milletvekilleri, belediye baş-
kanlarına yönelik KCK operas-
yonunu sırasında belediye baş-
kanlarının göz altında kelepçele-
nerek teşhir edilme ve tutuklan-
malarını protesto için, Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan'ın Mec-
lis’teki odasının kapısına plastik
kelepçeler bıraktılar. BDP'liler
belediye başkanlarının fotoğraf-
larını da yakalarına taktı.
Meclis'in 90. açılış yıldönümü
nedeniyle Meclis'te bulunan yö-

netmen Sinan Çetin ve sanatçı
Ferhat Tunç da BDP’lilere destek
verdi.
Demokratik Toplum Partisinin
(DYTP) Anayasa Mahkemesince
kapatılmasının ardından, millet-
vekilleri ve belediye başkanları
BDP’ye geçtiler. Siyaset yasağı
getirilen dört belediye başkanı
bağımsız kaldı. Milletvekillikleri

DTP Barış ve
Demokrasi Partisi
(BDP) adını alarak
Meclis’e döndü,
Ufuk Uras’ın
katılmasıyla grup
kurdu

Meclis’in tatilden sonraki ilk toplantı gününde BDP’li milletvekilleri plastik kelepçeleri Erdoğan’a iade ettiler

Demokrasi İçin Birlik Hareketi
(DBH) "Demokratik Türkiye için
Demokratik Çözüm" Paneli, 27
Aralık’ta Petrol-İş'de yapıldı. Ye-
şiller Partisi'nden Bilge Contepe,
Alevi Bektaşi Federasyon'undan
Ali Kenanoğlu, Ekmek&Özgür-
lük'ten Ertuğrul Kürkçü ve Barış
ve Demokrasi Partisi (BDP) Mil-
letvekili Akın Birdal katıldı.

Contepe: Açılım için
yurttaş sözleşmesi lazım

Contepe, "demokratik açılım"
için halkın taleplerini yansıtan,
savaşa dur diyecek bir yurttaş
sözleşmesine gerek olduğunu
söyledi. Habur'dan dönüş kutla-
malarının, doğuda coşkuya batı-
da ise kızgınlığa yol açmasına
dikkat çeken Contepe, "Batı ve
doğu arasındaki diyalog kopuk-

luğunu gidermenin" başlıca so-
run haline geldiğini söyledi.

Kenanoğlu: Aleviler de mil-
liyetçilikle mücadele ediyor

AKP'nin düzenlediği altı Alevi ça-
lıştayını değerlendiren Kenanoğ-
lu, Alevi açılımının, Alevi taleple-
rini karşılamaktan çok, Alevileri
kontrol altına almayı amaçlayan
bir devlet projesi olduğunu be-
lirtti. Alevilerin tamamını milli-
yetçilikle yaftalamanın haksızlık
olacağına dikkat çeken Kenanoğ-
lu, Alevi kitlesindeki Kürt hare-
ketine karşı önyargıları kırmanın
zaman alacağını söyledi.

Kürkçü: Kürt özgürlük hare-
keti stratejik müttefikimiz

Kürt özgürlük harektinin işçi sı-
nıfının stratejik müttefiki oldu-

ğunu anlatan Ertuğrul Kürkçü,
"Türkiye'nin politik tablosunun
bir tarafta AKP'nin muhafazakâr,
neoliberal politikaları, diğer ta-
rafta da otoriter, milliyetçi politi-
kalar ekseninde yarıldığı" sapta-
masını dile getirdi. Bunları aşan
bir "üçüncü kutbun, emekçiler,
ezilen mezhep ve milliyetlerle,
cinsiyetlerin toplumsal ittifakı
temelinde oluşabileceğini" söyle-
di. Ekolojistlerin, sosyalistlerin,
Kürt ve Alevi özgürlük hareket-
lerinin ve kadın hareketinin böy-
le bir kutbun bileşenleri olabile-
ceğini açıklayan Kürkçü, BDP'ye
katılma önerilerine karşılık
"BDP'nin emek eksenli bir parti
olacağına dair bir ipucu yok, ay-
rıca böyle bir davet de yok" dedi.
"Ancak bu, üçüncü kutbu oluş-

turmak üzere bir koalisyon kur-
manın önünde bir engel değil.
Bin Umut Adayları modeli var."
Abdullah Öcalan'ın başlangıçtaki
bağımsız birleşik sosyalist Kür-
distan programından, demokra-
tik özerlik programına geçişinin
doğal olarak ortak örgütlenme
defterini yeniden açtığını söyle-
yen Kürkçü, "30 yıl sonra ortak
örgütlenme konusunu layıkıyla
konuşabilirsek anlamlı bir tartış-
ma yapmış olabiliriz" dedi.

Birdal:Genelkurmay
kontrgerillayı koruyor

Diyarbakır BDP milletvekili Akın
Birdal da, Türkiye sosyalistleri-
nin BDP' ye katılmasının "politik
bir karşılığı olmadığını" söyledi.
"Sembolik olarak temsilci yolla-

yabilirler ama Kürt halkıyla da-
yanışma için aynı partide bulun-
maya gerek yok" dedi. Birdal,
kontrgerilla karargâhındaki ko-
vuşturmanın da Genelkurmay
Başkanlığı'nın açıkça kontrgeril-
layı koruyan yapısı dolayısıyla
bir sonuç vermeyeceğini söyledi.
BDP Şırnak milletvekili Hasip
Kaplan da "Türkiye'de sol birlik,
halkın birliği, demokratik birlik
adı ne olursa amacımız emeğin
onurlu mücadelesini yürütmek.
Türkiye'de stratejik olarak bir-
likte örgütlenmek hedefini koy-
malıdır. Bugün ayrı örgütlenme-
lerimiz olabilir ama ileride bunu
sağlamalıyız. İtalya'da 'Zeytin
Dalı', Almanya'da 'Sol Parti' ör-
neğinde olduğu gibi" dedi.

Türkiye

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 5

er ve Aleviler Kürt
rdiler

iz solda...

Bilen'in kitlenin üzerine otoma-
tik tüfekle ateş açması sonucu iki
kişi hayatını kaybetti. İstanbul
Dolapdere'de üç kişi kitlenin üze-
rine kuru sıkı tabancalarla ateş
etti.
DTP’ye yönelik saldırılara karşı
kitlesel direnişler sürerken
BDP'ye geçen dokuz eski DTP'li
belediye başkanı, Demokratik
Toplum Kongresi Sözcüsü Hatip
Dicle, İHD Genel Başkan Yardım-
cısı Muharrem Erbey'in de arala-
rında bulunduğu yaklaşık 80 kişi
KCK operasyonu kapsamında
kapsamında Diyarbakır Cumhu-
riyet Başsavcılığı'nın talimatıyla
Diyarbakır, Siirt, Hakkari, Der-
sim, Batman, Urfa, Şırnak , Van,
Ankara, İstanbul ve İzmir'de göz-
altına alınmıştı.
Diyarbakır’da mahkemeye çıkar-
tılmak üzere bekletilen DTP’liler
tek sıra dizilerek ellerinin plastik
kelepçelerle bağlanması ve teşhir
edilmeleri yaygın bir tepkiye yol
açtı.
Mahkeme gözaltındaki 35 kişi-
den 23'ü için tutuklama kararı
verdi. Nisandaki operasyonlar-
dan beri gözaltına alınıp tutukla-
nan Kürt siyasetçi sayısı beş yü-
zü geçmiş durumda.
Bu arada Öcalan, İmralı’dan yap-
tığı açıklamada, koşullarının nis-
peten iyileştiğini ve diğer hü-
kümlülerle görüştüğünü söyledi.

Sosyal Haklar Derneği, 15
Ocak’ta düzenleyeceği bir top-
lantıyla “bütün yurttaşları ve
sosyal (toplumsal) haklar mü-
cadelesinin tüm örgütlerini;
sözümüz ve gücümüz var de-
mek için; özelleştirmeler ile
oluşan ayrımcılığa; dışlamaya;
kent dışına sürülmeye ve top-
lumsal hizmetlere “engelli eri-
şime” hayır demek için birara-
ya gelmeye” çağırdı.
Dernekten yapılan açıklamada,
kentte süregiden sermaye sal-
dırısı şöyle özetleniyor:
nÖnce özelleştiriyorlar, sonra
sermaye için cazip geniş arazi-
ler üretiyorlar.
nÖzelleştirilemeyecek kadar
karlı olmayan hizmetleri ve
üretimleri ise tasfiye ediyorlar
yada kent dışına çıkarıyorlar.
nYaşadığımız

mahalleleri
‘kentsel dönüşüm’le yıkıyorlar.
nBütün bunlar kentin kıymet-
li arazilerinin hazin bir öyküsü
değil elbet. Siyasi iktidar, bu
kapitalist ve sonsuz piyasacı
yeminini geleceğimiz üzerin-
den gerçekleştiriyor.

“Artık bütün bu ‘zora’ dayalı
müdahalelere dur demenin
vakti”nin geldiğini belirten
SHD durumun cddiyetine dik-
kat çekmek için önemli mima-
ri yapı ve alanların sermayeye
devredilmek üzere olduğunu
açıklıyor.
Bu yapılar arasında Bahçeliev-
ler Fizik Tedavi Hastanesi, Lep-
ra Hastanesi, PTT Hastanesi,
Reşitpaşa Körler Okulu, Kaba-
taş Erkek Lisesi, Paşakapısı İlk-
öğretim Okulu, Beyoğlu Teknik
ve Endüstri Meslek Lisesi, Fatih
İbrahim Müteferrika Teknik ve
Endüstri Meslek Lisesi, Orta-
köy Gaziosmanpaşa İlköğretim
Okulu, İstanbul Üniversitesi
Tıp Fakültesi Çapa Yerleşkesi,
İstanbul Üniversitesi Cerrahpa-
şa Yerleşkesi de var.
Bu ararlar alınıren yapılarda
yaşayan ve çalışanlara ve onla-
rın temsilcilerine danışılmama-
sını eleştirren SHD “Kentsel
arazinin değeri arttıkça kentle-
rimizi, okullarımızı, hastanele-
rimizi, fabrikalarımızı, işyerle-
rimizi, parklarımızı, içinde ya-
şadığımız evi, toplumsal hiz-

met üreten kamu kuruluşları-
nı kaybeder olduk.” diyor.
“Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Ba-
lat, Ayvansaray ve kent emek-
çilerinin yaşadığı gecekondu
alanları kentsel dönüşüm pro-
jeleri ile yatırımcılara pay edi-
liyor. Tarihsel değerler, top-
lumsal ihtiyaçlar ve birikimler,
kültür ve sanat, mimari miras
ve diğer her şey bir alışveriş
merkezine eşdeğer kılındı. İn-
sanlık için tahribat, düşmanlık,
ayrımcılık üreten kapitalizmin
iktidardaki temsilcisi AKP ve
onun destekçisi olan sermaye-
nin tüm yaratıcılığı bir alışve-
riş merkezinden ibarettir.”
SHD, “kapitalist rekabetin uy-
gulayıcısı AKP”nin ayrımcılığ-
na son vermek bu sistemin
“engellisi” olmamamak için
sosyal hak mücadelesi, veren
kuruluşları 15 Ocak, saat
18:30’da Makine Mühendisleri
Odası’nın Taksim, İpek Sokak-
taki toplantı salonuna çağırı-
yor.

SHD: ‘Kentsel
dönüşümü durdurun’

Sosyal Haklar Derneği, toplumun hakları için çalışan bütün ku-
rumları, özelleştirmeler, kent dışına sürülme ve toplumsal hiz-
metlerin engellenmesine karşı biraraya gelmeye çağırdı

İstanbul’un en eski semti, Romanlar’ın Sulukule’si “dönüştürülür”ken yapılan yıkıma sakinlerin yorumu

na rağmen Yemen'deki her muha-
lif hareketi El Kaide ile bir görü-
yor. İngiliz Daily Telegraph gaze-
tesi, bir Amerikalı yetkiliye daya-
narak, Yemen ordusunu eğitmek
üzere ABD tarafından özel birlik
gönderilmesinin, Pakistan ve Af-
ganistan çerçevesinde, Yemen'in
yedek üs olmasının göstergesi ol-
duğunu ileri sürdü. Böylece As-
ya'daki savaş Yemen'e de sirayet
edecek.
13 Aralık'ta 70 sivilin öldüğü ve
100 kişinin yaralandığı Husilere
yönelik fosfor bombalı Suudi ha-
va saldırısı sonucunda yerinden
olan 175 bin Yemenlinin mülteci
kamplarındaki durumu, UNICEF

ve UNHCR tarafından gündeme
getirildi. Kamplarda susuzluk yü-
zünden çocukların öldüğü belirti-
liyor.

Nobel Barış Ödülü’nden bir
hafta sonra

Bu gelişmeler ve Afganistan'a yol-
lanan 30 bin asker, Obama'nın
Bush'u da aşan saldırganlık ve ya-
yılmacılığına işaret. Olacakların
ipuçları, Obama'nın hem 1 Ara-
lık'taki West Point, hem de 10
Aralık'taki Nobel Barış Ödülü ko-
nuşmalarında vardı. West Point'te
"aşırılıkla savaş kolay bitmeyecek.
Afganistan'la ve Pakistan'la sınır-
lı kalmayacak" derken, "huzursuz
bölgeler ve düşmanın nüfuzu" ko-
nusunda Somali, ve Yemen'i işaret
ediyordu. Nobel töreninde de ön-
leyici savaşta, İran, Sudan, Kongo,
Zimbabve ile Myanmar hedefle-
rinden söz ediyordu.
AP ajansı, Yemen'in petrol sevki-
yatındaki yerini şöyle tanımlıyor:
“Kızıldeniz ile Aden Körfezi kav-
şağındaki stratejik yolların üstün-
de, Süveyş'e uzanan hatta ve -hu-
zursuz ülke- Somali'nin karşısın-
da." Nitekim ABD, Somaliye de
saldırdı ve işgal için Etyopya'yı
alet etti. Aden Körfezi ise felaket
habercisi: hem yöre, hem de Ame-
rikan halkı için. Bu yüzden dünya
ve Amerikan emekçilerinin bu ye-
ni sömürgeciliğe dur demesi şart.

Evo Morales 6 Aralık'taki seçim-
de en yakın sağcı rakibinin üç ka-
tı oyla halkın yüzde 62'sini dete-
ğini alarak ikinci kez Bolivya dev-
let başkanı oldu. Morales'in Sos-
yalizme Doğru Hareket Partisi
(MAS) de Kongre'de çoğunluğu
ele geçirdi. Bolivya’da Kongre’yi
oluşturan iki meclisten Temcilci-
ler Meclisi'nde Sosyalizme Doğ-
ru Hareket Partisi Senato’da ise
muhalefet çoğunluktaydı, Mora-
les'in geçirmek istediği bazı ya-

salar Senato'da bu yüzden diren-
çle karşılaşmıştı.
Bununla birlikte seçim sonuçları,
Bolivya'nın dağlık kesiminde ya-
şayan yoksul yerlilerle ovadaki
varsıllar arasındaki süregiden
bölünmenin kemikleştiğini de
gösteriyor. Morales'in kendisi de
anadili Aymara olan bir yerli.
2005'te oyların yüzde 53'ünü ka-
zanarak iktidara geldiğinden bu
yana yoksullukla mücadele edi-
yor. Hamile kadınlara, çocuklara,
yaşlılara hükümetçe nakit para
yardımı yapılıyor. Bu çabalarla
sağlanan iyileşmeye karşın Bo-
livya hâlâ, dünyada "yoksulluk
oranı"nın en yüksek olduğu ül-
kelerden biri. Nüfusun yüzde
60'ını yoksullar oluşturuyor;
bunların en az yarısı "aşırı yok-
sul" statüsünde.
Yardım programları ülkenin te-
mel sınıfsal yapısını ve ilişkilerini

hiçbir şekilde değiştirmedi. İstih-
dam artışı sağlanamadı. Nüfusun
önemli bir bölümü ya işsiz ya da
geçici, informel işlerde çalışıyor.
Bolivya yerlilerine siyasi ve kül-
türel özerklik sağlayan hükümet,
köylü yığınların maddi koşulları-
nı kökten iyileştirecek adımları
atmadı. Bolivya'da ekilebilir ara-
zinin yüzde 91'i nüfusun yüzde
5'inin elinde. Dünyada pek az ör-
neği bulunan bu eşitsiz dağılımı
gidermenin toprak reformu ya
da düpedüz mülksüzleştirme dı-
şında başka bir yolu yok. Mora-
les'in başkan yardımcısı Garcia
Linera, seçimlerin ardından ulus-
lar arası medyaya verdiği de-
meçte, hükümetin uyguladığı
programı "And dağlarına ve
Amazon'a özgü kapitalizm" ola-
rak niteledi ve kapitalist yoldan
kalkınmayı devletin imkânlarıy-
la sağlayacaklarını söyledi. Line-
ra'ya göre toprağın kamulaştırıl-

ması hükümetin gündeminde
yok; Bolivya anayasası da mülki-
yetten doğan hakları koruma al-
tına alıyor.
Morales hükümeti 2008'de ener-
ji ve mineral fiyatlarının artma-
sından da yararlanarak, yüzde
6,2 ile Bolivya tarihinin ve Güney
yarıkürenin en yüksek büyüme
oranını yakalamıştı. Ne var ki
2009'da emtia fiyatlarının düş-
mesiyle birlikte büyüme oranı
yüzde 3'e geriledi. Obama'dan
sonra normalleşmesi beklenen
ABD'yle ekonomik ve diplomatik
ilişkiler de tam ters yönde gelişti.
Yeni ABD yönetimi, koka ekimini
kontrol altında tutamadığı ge-
rekçesiyle Bolivya'ya uygulanan
ticari yaptırımların kapsamını
genişletti. Tekstil ve deri sektö-
ründe çalışan yirmi bin Bolivyalı-
nın bu yaptırımlardan dolayı işi-
ni kaybetmesi bekleniyor.

Dünya

6 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

ABD destekli Ali Abdullah Salih
başkanlığındaki Yemen yönetimi-
ne bağlı kuvvetlerin ABD kuvvet-
leriyle birlikte yürüttüğü ve El
Kaide'ye yönelik olduğu söylene-
rek güdümlü füzelerin kullanıldığı
17 Aralık operasyonlarında, ta-
nıklara göre, iki kent ile bir köy
bombalandı, kadın ve çocuk dahil
120 sivil öldü.
ABD yönetimi Yemen ile teröre
karşı işbirliği yaptığını açıklarken,
Savunma Bakanlığı El Kaide'ye
karşı çabaları nedeniyle Yemen'in
tebrik edilmesi gerektiğini söylle-
di. Obama da saldırı sonrasında
Yemen Devlet Başkanı'nı tebrik
etmişti.
Ülkede binlerce protestocu saldı-
rıyı lanetledi, altı partili muhalefet
birliği, sivilleri hedef alan saldırı-
lara "alçaklık" olarak niteledi. Ay-
rılıkçı Güney Hareketi de hedefin
güney halkının "soykırımı" oldu-

ABD uçakları, El Kai-
de kampı gerekçe-
siyle iki kent ve bir
köyü bombaladı, 70
ölü, 100 yaralı var

ğunu belirtti.

Yemen ABD'ye yedek üs

Saldırıların Afganistan ve Pakis-
tan’daki gelişmelerle aynı düz-
lemde olduğu, ABD'nin bölgedeki
askeri tırmanışını sürdürmek için
gerilimi artırarak Ortadoğu ve
Orta Asya petrolleri ile boru ve
deniz nakliye hatları üzerindeki
denetimini artırmayı amaçladığı
ileri sürülüyor. ABD’nin Yemen,
Mısır ve Suudi Arabaistan’la itti-
fak halinde İran'a karşı tavrıbu
kapsamda El Kaide’in sadece bir
bahane olduğunu düşündürüyor.
Obama Yönetimi, ayrılıkçı Husile-
rin Şii, El Kaide'nin Sünni olması-

Yemen’e ABD saldırısı

Bolivya: Morales’in ikinci zaferi

Morales'in MAS’ı hal-
kın büyük desteğini
kazandı. Ancak hükü-
met ekonomik eşitsiz-
liklere son verecek
bir ekonomik progra-
mı henüz gündeme
getiremedi.

Latin Amerika Chavez ve Morales’in yolundan gidecek
Metin Yeğin>>Sayfa 32

Yemen’de kalabalıklar ABD bombardımanlarını protesto ediyor

Dünya

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 7

Başkent Tahran'da ve öteki şehirlerde,
protestocularla güvenlik güçleri arasın-
da şiddetli çatışmalar yaşandı. Ölenler
arasında reformcu muhalif lider Mir Hü-
seyin Musevi'nin yeğeni Ali Musevi de
bulunuyor. İki çocuk babası, otuz beş ya-
şındaki Ali Musavi, Tahran'da açılan ateş
sonucu kalbinden vurularak öldürüldü.
Öteki sekiz ölümden dördü Tahran'da,
dördü de Tebriz'de gerçekleşti.
Gösteriler devam ettiği sürece kentler-
de gece sokağa çıkma yasağı getirildi.
İran yönetimi üç kişiden fazlasının bira-
raya gelmesini yasaklamak gibi gülünç
ve totaliter önlemlere de başvuruyor.
Tüm bu baskılara karşın, aşure törenle-
ri için toplanan onbinlerce kişi seslerini
öfkeyle yükseltmekten geri durmadı.

Ayaklanmayla ilgili haberler en
çabuk web sitelerinden alınıyor

Ali Musevi'nin ölümü muhalif web site-
si Parlemannews tarafından duyuruldu.
Aynı site Musevi'nin, Tahran'daki İbni
Sina hastanesine yeğeninin cenazesini
almaya gittiğini de yazdı. Rah-e Sabz ad-
lı bir başka reformcu site, halkın hastane
önüne akın ettiğini ve aileyi yalnız bı-
rakmadıklarını duyurdu.
Muhalif sitelerde sık sık görgü tanıkları-
nın ifadelerine de yer veriliyor. Bunlar-
dan biri, oldukça yaşlı bir adamın Tah-
ran'ın merkezinde alnından vurularak
öldürüldüğünü; kalabalığın, yaşlı ada-
mın bedenini yerden kaldırarak İranlı li-
der Ayetullah Ali Hameney aleyhinde
sloganlar attığını anlatıyor. Başka biri,
göstericilerden birinin kafasına copla
vurulmak suretiyle öldürüldüğüne ta-
nıklık ediyor. İran Devrim Muhafızla-
rı'nın bir kolu olan Besic milislerinin el-
lerinde hançer veya bıçakla, halka vah-
şice saldırdığı da görgü tanıklarının ifa-
deleriyle doğrulandı. Yönetimin bu acı-
masız tutumu İran halkını yıldırmıyor;
devrimci yükseliş ve ayaklanma hızını
kesmeden yoluna devam ediyor.

du. Çin yönetimi, fabrikaların kapanmasını
ve işsizliği önlemek için kırsal talebi nasıl
canlandırabileceklerini tartıştılar ama yeni
bir önlem alınmadı. Ancak ekonomiyi can-
landırma programı kapsamında, imalat sa-
nayii yararına bir kereye mahsus olmak üze-
re köylülerin ev gereçleri ve taşıt alımlarına
teşvik veriliyordu.
Tüketime uygulanan sübvansiyonları sonuç
vermiş olmalı ki geçen yılın ilk 11 ayında
otomobil satışları, bir önceki yılın aynı dö-
nemine göre yüzde 42 arttı ve Çin iç pazarı
ilk kez ABD iç pazarının önüne geçti. Beyaz
eşya ve masaüstü bilgisayarda da durum ay-
nı. Örneğin geçen yıl, ABD'de 137 milyon
adet beyaz eşya satılırken Çin'deki satışlar
185 milyon adede ulaştı.
Tüketimdeki bu tırmanışın sürdürlebileceği
kuşkulu. Kentlerde kişi başına ortalama yıl-
lık gelirin 2 bin 775 dolar, köylerde ise sade-
ce 840 dolar olduğu hatırda tutulursa, tüke-
tici sübvansiyonları olmaksızın bu seviyele-
ri tekrar yakalamak zor.
Uluslararası finansal yorumcuların gözünde
Çin küresel toparlanmanın motoru. Gerçek-
teyse, Pekin'deki konferansta ele alınan so-
runların gösterdiği gibi, Çin ekonomisi den-
gesiz temeller üzerinde yükseliyor. Ucuz kre-
diler ve hükümetin canlandırma programı,
ekonomik kalkınma için yeni bir rota çizme-
yi beceremediği gibi varlık fiyatlarını köpür-
terek istikrarsızlığa neden oluyor. Hesapsız
yatırımlar sonucu ortaya çıkan kapasite faz-
lası da cabası.

Çin ekonomisinde
tekleme sürüyor

Pekin'deki Merkezi Ekonomik Çalışma Konferansı'nda
2010’da mali istikrarsızlık tehlikesi konuşuldu

Çin ekonomisinin geleceği yoksul köylülerin tüketiminin teşvikine bağlanıyor

Çin'in ekonomik büyümesi önümüzdeki yıl
da, hükümetin canlandırma politikalarının
başarasına bağlı görünüyor. Öte yandan, de-
netimden uzak spekülatif faaliyetlerle boşa
giden sabit sermaye yatırımları, rejimi daha
sıkı mali politikalar uygulamaya zorluyor.
Konferansta alınan en belirleyici karar,
2010'da toplam kredi hedefinin 7-8 trilyon
yuan ile sınırlanması oldu. Bu rakam
2008'deki hedeflerin çok üzerinde olmakla
birlikte 2009 hedefinin altında Kasım 2008
krizinden sonra ekonomiyi canlandırmak
için pompalanan ucuz kredi, yalnızca altya-
pı yatırımlarının ve çelik üretiminin finans-
manında kullanılmakla kalmamış borsada ve
emlak piyasasında spekülasyona yol açmıştı.
Küresel mali krizin ardından ümidini emlak
piyasasındaki canlanmaya bağlayan Çin, bu
konuda da bir U dönüşü yaptı ve Aralık ayı
içinde düzenlenen bir kanunla emlak piya-
sasından elde edilen kazançları vergiye bağ-
ladı. Hükümet bu yolla spekülatif köpüğü
alabileceğini düşünüyor.
Çin ekonomisini bekleyen bir başka tehlike,
devlet bankalarınca devlet işletmelerine ve-
rilen kredilerin geri dönmemesi. Seksenli ve
doksanlı yıllarda bankalar ciddi bir tahsilât
krizi yaşamış, bilançolarını gecikmiş kredi
alacaklarından daha yeni arındırmışlardı.
Son gelişmelerden sonra benzer bir sorunun
büsbütün katmerleşerek tekrarlanmasından
korkuluyor.
Konferansta ele alınan bir başka mesele de
bazı sektörlerde gözlenen kapasite fazlası ol-

İran’da
muhalefet
durulmuyor

Aşure günü yapılan
sokak gösterilerinde
en az dokuz kişinin öl-
dürüldüğü bildirildi.
Hükümet, hapisteki
200 muhalifi idamla
tehdit ediyor.

Fransa'da geçtiğimiz Kasım’dan bu yana, göç
ve uyumdan sorumlu bakan Eric Besson ile
Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin ön ayak
oldukları tuhaf ve tehlikeli bir tartışma yü-
rüyor. Bir internet forumu üzerinden başla-
tılan ve sözümona "ulusal kimlik"i oluşturan
değerleri tayin etmek üzere başlayan tartış-
ma, kısa sürede "bölücü" bir çizgiye evrildi. O
kadar ki aralarında Isabelle Adjani, Jane Bir-
kin, Bernard-Henri Levy gibi tanınmış sa-
natçı ve düşünürlerle insan hakları aktivist-
lerinin, sosyalist ve komünist parti yönetici-
lerinin bulunduğu bir grup aydın, Liberation

Dünya

8 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Fransa’da Sarkozy’nin
‘ulusal kimlik’ tartışması
faşizme kan verdi

Cumhurbaşkanının, İsviçre'deki minare referandumuna
ilişkin göçmen karşıtı yazısı antifaşistleri ayaklandırdı

Sarkozy’nin “ulusal kimlik”e Hırıstiyanlık atfetmesine Müslümanlar “kardeşlik” kavramıyla karşı çıkıyor

gazetesine ilan vererek rahatsızlıklarını dile
getirdiler.
Rahatsızlık büyük ölçüde, "ulusal kimlik"in
göçmen karşıtlığı üzerinden kurgulanma-
sından kaynaklanıyordu. İmzacılar, ülkeyi
Müslüman göçmenler ve gerçek Fransızlar
olarak ikiye bölen ve ırkçı söylemin özgürce
kullanıldığı bir mecraya dönüşen bu tartış-
manın bir an önce son bulmasını istediler.
Fakat Sarkozy, "ulusal kimlik projesinin ce-
maatçiliğin panzehiri" olduğunu iddia ede-
rek kampanyayı bir kez daha sahiplendi.

Sarkozy: "İsviçre'deki referandum
din ve vicdan özgürlüğüne aykırı
değil"

Sarkozy'nin, 9 Aralık tarihli Le Monde gaze-
tesine yazdığı makale, "ulusal kimlik" kam-
panyasının bir parçasıydı belli ki. Sarkozy
yazısında, İsviçre'ye minare yasağı getiren
absürt referandumu savundu; kendi vatan-
daşlarına da ibadet ederken gösteriş ve tah-
rikten kaçınmalarını öğütledi. Yazı özellikle
Fransa'da yaşayan Müslümanları işaret edi-
yordu. Sarkozy, laik Fransa'nın temellerinde
cumhuriyetin değerleriyle birlikte Hıristi-
yanlığın yattığını hatırlatma gereğini hisset-
mişti.
Peki ama Sarkozy'nin derdi neydi? Bir yoru-
ma göre, popülaritesi yüzde 40'ın altına düş-
mekte olan Sarkozy, Mart'ta yapılacak yerel
seçimlerde aşırı sağın oylarına göz dikmişti.
Fransa'da Jean-Marie Le Pen'in gerici ırkçı
partisi Ulusal Cephe (FN) neredeyse yüzde
10'a varan ciddi bir oy potansiyeline sahip.
Fakat Sarkozy'nin etnik-dinsel ayrımcılığı
körüklemesi, iktidardaki Halk Hareketi Bir-
liği (UMP)'den daha çok faşistlere yaramış
gibi gözüküyor. Nitekim FN, "ulusal kimlik"
tartışmalarına katıldı ve kampanyayı tered-
dütsüz sahiplendi.

Başörtüsü aslında neyi örtüyor?

Ulusal kimlik tartışmasının yerel seçimler
öncesinde sağcı seçmene göz kırpmak için
başlatıldığı yorumunu yüzeysel bulanlar da
var. Bu analistler, toplumda yaratılan Müs-
lüman korkusunun (islamophobia), küresel
krizle derinleşen sınıf çatışmasını perdele-
me amacı taşıdığına işaret ediyorlar haklı
olarak. Buna, Fransa'nın Afganistan'daki em-
peryal heveslerini örtbas etme telaşını da ek-
lemek gerekiyor. Asıl üzücü olan, Fransa'nın
en büyük sendikal konfederasyonu ve şanlı
bir direniş geleneğine sahip CGT'nin, "ulusal
sanayii" koruma adına bu zihniyetle işbirliği
yapması ve göçmen işçilerle ilgili her türlü
olumsuz düzenlemeye omuz vermesi.

Yoksulluk ve kadına yönelik şiddetin teme-
linde yatan nedenleri yok etmek için çalışan
taban gruplarınının, çeşitli entik, kültürel, si-
yasal, farklı yaş ve cinsel tercihlerden kadın-
ların bir araya gelerek oluşturduğu Dünya Ka-
dın Yürüyüşü (DKY) 2010 takvimini açıkladı.
Birincisi 2000’de yapılan ve 160’a yakın ül-
keden 5 binin üzerinde kuruluşun imzaladığı
“Dünya Kadın Yürüyüşü” sonunda “dünya ça-
pında yoksulluğun ortadan kalkması, kadına
yönelik şiddetin son bulması, kadınların fi-
ziksel ve manevi bütünlüğüne saygı gösteril-
mesi amacı”na yönelik somut talepler içeren

bir program hazırlanmıştı. 2005’te “İnsanlık
için Küresel Kadın Şartı” başlıklı taslakla bu
program geliştirildi. Türkiye’de de 2005’te çe-
şitli sivil toplum örgütü üyesi kadınlardan
oluşan Dünya Kadın Yürüyüşü Türkiye Ağı bi-
leşenleri, "8 Taksim Meydanı'na yürümüştü.
DKY, 8-18 Mart tarihleri arasında Uluslarara-
sı Kadınlar Günü'nün ilan edilmesinin 100.
yıldönümünde ve 17 Ekim'de çatışma çö-
zümleme süreçlerinde kadınların öncülüğü-
nü güçlendirmek için Kongo Sud Kivu'da
uluslararası bir buluşma ile eş zamanlı yürü-
yüşler ve eylemler yapacak.

Dört eylem alanı

2010 eylemi DKY'nin dört eylem alanı etra-
fında harekete geçecek:
n Ortak menfaat. Doğanın ve kamu hiz-

metlerinin özelleştirilmesine karşı mücadele.
Gıda egemenliği ilkesini ve sağlık, eğitim, içi-
lebilir su ve sanitasyon hakkını savunmak.
n Barış ve sivilleşme. Kadınların hayatını
ve bedenlerini kontrol etme arzusu, etnik ve
dinsel çatışmaların manipülasyonu, doğal
kaynakların sömürüsü ve silah endüstrisinin
kârlarını da içerecek şekilde savaşın karma-
şık nedenlerini anlatmak
n Kadın emeği. Dünyanın her yerinde ka-
dın ve erkek bütün işçilerin, herhangi bir ayı-
rımcılığa uğramaksızın, insanca asgari ücre-
te, yasal haklarına, sosyal güvenceye ve eşit
ücrete kavuşmasını savunuyor.
n Kadına yönelik şiddet.Nedenlerini ve
nasıl tezahür ettiğini göstermek ve kadınların
cinsiyetçi şiddete karşı her tür direnişini özel-
likle kamusal alanda görünür kılmak istiyor.

Dünya Kadın Yürüyüşü 2010 eylem programı

Üçüncü dünya kadın
yürüyüşü 8-18 Mart
2010’da gerçekleşecek

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 9

Emek

Ali İleri

TEKEL eylemi: Duru gökte
çakan şimşek gibi!

İşçiler, eylemlerinin bilinçli öznesi olmayı başardıklarında, muhtemel saldırıla-
rın önünü alabilir; zafere ulaşabilir; modern kölelik zincirlerini kırmaya yönelik
daha büyük bir mücadeleyi tetikleyebilirler

Daha 8 yıl öncesinde, 110 yaprak
tütün işyeri, 6 sigara fabrikası,
19 alkollü içki üretim tesisi, 84
pazarlama müdürlüğü, 10 tuz iş-
letmesi, bir kibrit, bir ambalaj,
bir suni ipek ve viskon fabrika-
sında otuz binden fazlaydılar.
Oysa şimdi, kapatılacağı duyuru-
lan 57 yaprak tütün işyeri, iki tuz
işletmesi ve bir ambalaj fabrika-
sına sıkıştırılmış on iki bin kişi
kalmışlardı. Tütün Rejisi ile baş-
layan 127 yıllık yaşam öyküsüne
son verilen “TEKEL”in adıyla
anılıyorlardı: TEKEL işçileri; ey-
lemleri de öyle: TEKEL eylemi..

Sermayenin saldırısı
12 Eylül’le başladı

12 Eylül 1980’de, ancak devletin
silahlı gücüyle, gecikmeli olarak
yürürlüğe sokabildiği 24 Ocak
Kararlarıyla sermaye, ülkedeki
hareketini dünyadaki hareketiy-
le uyumlu kılacak “yeni” bir yü-
rüyüş başlatıyordu. Cuntanın
öncelikli görevi, bu yürüyüşün
önünde engel olduğu düşünülen
mevzileri, işçi sınıfının siyasal,
sendikal örgütlerinden başlaya-
rak dağıtmaktı. İşçi sınıfının ön-
cüleri tutuklandı, işkenceye alın-
dı, katledildi. Sermaye, yürüyü-
şünü 12 Eylül Anayasası ile gü-
venceye aldı.
İstanbul’un orta yerine türbesi
dikilen 24 Ocak Kararlarının mi-
marı Turgut Özal’ın Başbakanlı-
ğında, 1984’te başlayan sigara it-
halatı ve 1986’da sigara üretimi-
ne verilen izinle, Tekel işçileri de
sermayenin “yeni” yürüyüşüyle
doğrudan tanıştılar. “Karaoğ-
lan”ın Başbakanlığında, DSP-
MHP-ANAP hükümetinin ve
onun Ekonomi Bakanı Kemal
Derviş’in üstün gayretleriyle
2002’de kabul edilen Tütün, Tü-

tün Mamulleri, Tuz ve Alkol İş-
letmeleri Genel Müdürlüğünün
yeniden yapılandırılmasıyla ilgi-
li 4733 sayılı yasayla, Tekel’in
ölüm fermanı imzalandı. Ferma-
nı uygulamak AKP’ye kaldı.

Kırk satır mı? Kırk katır mı?

AKP Hükümeti, yasaya dayana-
rak Tekeli üçe böldü. Önce alkol-
lü içecekler üretim tesislerini,
sonra da sigara fabrikalarını sat-
tı. Çoğunluğu depodan ibaret ka-
lan Tütün Yaprak İşletmelerini,
yaklaşık on iki bin işçiyle birlikte
sona bıraktı.
Üretimden gelen güçleri fiilen el-
lerinden çekilip alınmış işçiler,
sömürü koşullarının mevcut ha-
liyle devam etmesini bile, artık
bir kazanım sayıyorlardı. Kendi-
lerine verilen “Tekel ile ilgili dü-
zenleme yapılırken, talebiniz de-
ğerlendirilecek” sözüne güveni-
yor; çoğunun oylarıyla iktidar ol-

muş bir hükümetin vicdanının
da başka türlüsüne cevaz verme-
yeceğini düşünüyorlardı. Din
kardeşi değil miydiler?
Gün geldi çattı. Aralık başında
Genel Müdürlükten işletmelere
doğru fakslar aktı. Geriye ne kal-
dıysa tasfiye edilecek; işletmeler
kapanacaktı. İşçilerden isteyen-
ler, ihbar ve kıdem tazminatları-
nı alarak ya doğrudan işsizliği, ya
da 4-C statüsünde, yani modern
kölelik koşullarında, başka kamu
kurumlarında on ay çalışıp iki ay
ücretsiz izin yaparak, 650 lira ay-
lık ortalama ücreti; izin dönüşü
iş akitlerinin aynı koşullarda ye-
nilenme şansını kullanmayı ter-
cih edebilirlerdi.

Ölmek var! Dönmek yok!

İstikballeri için uygun görülen
her iki seçeneği de, kazanılmış
haklarına sarılarak reddeden Te-
kel işçileri, sermayenin tarihe

mal etmeye çalıştığı “TEKEL” is-
minin, bu defa, insanlığın kurtu-
luş mücadelesinde ölümsüzleşe-
ceği bir mücadeleyi başlatıyor-
lardı. Ankara’ya gidecekler; ge-
rekirse meclise yürüyecekler ve
haklarını almadan geri dönme-
yeceklerdi. Bu uğurda “ölmek
var, dönmek yok!”tu.
İki haftada hazırlandılar. 15 Ara-
lık’ta battaniyeli, yağmurluklu
sırt çantalarıyla, 106 otobüsle,
ülkenin tütün ekilen dört bir ya-
nından Ankara’ya aktılar; 6 bin
TEKELişçisi, AKP Genel Merkezi
önünde buluştular.
Milliyetçiliğin, yurtseverlikten
ırkçılığa farklı tonlara büründü-
ğü, ulusal kavgaların asıl müca-
deleyi kararttığı bir ortamda, ka-
dını erkeğiyle Türk ve Kürt
emekçilerinin sermayeye karşı
eylemde ördükleri kararlı, mili-
tanca birlik; Tekel eyleminin ser->>

TEKEL işçileri Ankara’nın Güven Parkı’nda bardaktan boşanırcasına yağmur altında direnişlerini başlatıyorlar

10 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Emek

TEKEL işçileri kardeşlik türküleriyle hak arıyor

bir coşku ile karşılardı. Tabii özelleştirmeyi
bize işyerleri üzerinden değil de alacağımız
hizmet üzerinden anlatırlardı. Buna karşı-
lık sendika ise bizi bilgilendirici en küçük
bir çaba içerisine girmezdi. Buna rağmen
yemekhanelerin özelleştirilmesi girişimi iş-
çilerin tepkisi sonucu geri tepti ve gerçek-
leşemedi.

Özelleştirmede bugüne nasıl gelindi ? İş-
çiler nasıl bir tepki geliştirdi?

Tekel’de ilk özelleştirme Tekel İçki ile baş-
ladı. Fakat bu fabrikalarda çalışan işçiler
bütün haklarının korunması kaydıyla siga-
ra fabrikalarına aktarıldığı için hemen he-
men hiçbir direnç göstermediler. Ardından
da 2007’de aynı şartlarla sigara fabrikala-
rında çalışanlar Yaprak ve Tütün fabrikala-
rına aktarıldılar. İçki fabrikalarının özelleş-
tirilmesinden farklı olarak Adana ve Malat-
ya fabrikalarında çalışan işçiler bir aya ya-

kın bir zaman işyerlerini terk etmediler.
Orada bu karşı çıkışın cılız kalmasının ne-
deni ise bizim tütün ve yaprak depolarının
kapanacağını aklımızın ucundan bile geçir-
mememizdi. Çünkü Tekel bünyesinde daha
önce alınmış olan tütünlerin yurtdışına sa-
tışa hazırlığını yapacak tek işletme bizler-
dik. Fakat artık Tekel tütün almadığı için bu
depolarda çalışan 11bin 900 işçinin yapa-
cağı hiçbir iş kalmadı.

Yani ortada satış değil aşamalı bir ka-
panma durumu var.

Evet tam da böyle. Biz zaten Başbakanın
deyimiyle “sırt üstü yatıp maaş alma” me-
raklısı değiliz. Bu saatten sonra geri dönü-
şün olmayacağının da farkındayız

Peki ne istiyorsunuz, talepleriniz neler?

Biz geleceğimiz ve ekmek paramız için ça-
lışmak istiyoruz. Ama bugüne kadarki hak-
larımızın bundan sonra da korunmasını is-

maye tarafından ciddiye alınma-
sı için yeterliydi. Hele de şekerin
özelleştirilmesinin gündemde ol-
duğu bir sırada, işçilerin kazandı-
ğı her durumda bu eylem, hakla-
rı gasp edilmiş örgütsüz milyon-
lara “kötü örnek” olacaktı. Bu
yüzden zor kullanılarak dağıtıl-
mak; sonlandırılmak istendi. Bi-
ber gazı eşliğinde coplar çalıştı. O
zamana kadar kendiliğinden yü-
rüyen eylem, dağılan işçilerin
Türk-iş Genel Merkezinde top-
lanmasıyla el yordamıyla da olsa
toparlandı. İşçiler, “Hükümet isti-
fa!” sloganları eşliğinde Türk-iş’i
işgal ettiler. Bundan böyle eyle-
min merkezi Türk-iş olacaktı. Da-
ğıtılmak istenen eylem büyümüş;
politikleşmişti.

Ya bizimlesin, ya değil!

İşgalle birlikte, işçiler Tekgıda-iş
sendikasının yanında, Türk-iş’i de
eyleme ortak ettiler. Elli sekiz yıl-
lık geçmişinde Genel Merkez bi-
nasını ilk kez bu denli yoğun bir
işçi kokusu sarıyor; her gün özen-
le temizlenen salonlar, cilalanan
koridorlar, eylemci işçilerin kanı,
teri ve eylem alanından taşıdıkla-
rı çamurla tanışıyordu. Tekel işçi-
leri Türk-iş’in önüne sorunu çok
net koymuşlardı: “ya bizimlesin,
ya değil!”
Sekiz aydır toplanmayan Türk-iş
Başkanlar Kurulu, 23 Aralık’ta
olağanüstü toplanarak eylemi sa-
hiplendi. Tekel işçilerinin taleple-
ri karşılanıncaya kadar, 25 Ara-
lık’tan başlayarak ve her Cuma
ilave bir saat artırılarak iş bırakı-

lacaktı. Ayrıca Türk-iş, “hükümet
talimatıyla asgari ücret yerine se-
falet ücretinin belirleneceği asga-
ri ücret tespit komisyonlarına”
katılmayı da reddettiğini açıklı-
yordu. 30 Aralık Başkanlar Kuru-
lu toplantısından da bölgesel mi-
tingler yapma kararı çıktı. Eylem,
Tekel işçilerinin önderliğinde ül-
ke sathına yayılıyor; çevresinde
giderek genişleyen bir dayanışma
ağı örülüyordu. Genel direniş, ge-
nel grev konuşuluyordu. İşçiler
kararlıydı. Buna karşı, Çalışma
Bakanı Ömer Dinçer’in yeni yılın
ilk gününde 4-C’yi parlatarak yap-
tığı teklif, sermayenin de kararlılı-
ğında bir değişiklik olmadığını
gösteriyordu.

İşçi sınıfı misyonunu bir kez
daha hatırlattı

Tekel işçileri, eylemleriyle bütün
dikkatleri üzerlerinde toplamış;
sokağa kurdukları kürsünün,
dostların yanında, her soydan ve
boydan burjuva siyasetçisini
ayaklarına taşıyan gücüne kendi-
leri bile şaşmışlardı.
Eylemde böylesine “duru gökte
çakan bir şimşek” etkisi yaratan
neden, tek başına, ne verilmemiş
kavgaların birikmiş enerjisi, ne de
onca aldatılmışlığın doğurduğu
öfkede bilenmiş, hayranlık uyan-
dıran o kararlılıktı.
Asıl neden; eylemin, sermayenin
kendi hareketinde açtığı kanık-
sanmış bir hesabın, neredeyse ka-
nıksanmış kapanışına yapılan ilk
sahici, kitlesel itiraz olmasında; ve

bu itirazın kapitalizm, kendi söz-
cülerinin deyişiyle, “yüzyılda bir
görülebilecek” bir krizle, tepeden
tırnağa sallanırken; ilk sosyalizm
kuruculuğunun yenilgisinin halen
elverdiği ideolojik rantla, serma-
yenin bu krizi egemenliğine yöne-
lik eşdeğer şiddette bir tehdit ola-
rak algılamadığı koşullarda; top-
lumsal mücadelenin “politik alan”
içine sıkışarak, kimlikler siyaseti-
ne indirgendiği, ulusal kavgaların
sınıf mücadelesinin üzerini örttü-
ğü bir yerde; “Krize rağmen ser-
maye egemenliğine karşı bekle-
nen kitlesel karşı koyuşu gerçek-
leştiremediği” düşünülen ve ta-
rihsel misyonundan umudu ke-
senlerin hiç olmadığı kadar çoğal-
dığı bir zamanda; yine ondan “Ne
olduğunu ve bu varlık uyarınca
tarihsel olarak neyi yapmak zo-
runda kalacağını” bir kez daha
dosta düşmana hatırlatan, işçi sı-
nıfından gelmesindeydi.

Uyuyan devi uyandıracak
kıvılcımlar

nBelki “artçı” bir eylemdi, talep-
ler kesimsel çıkarlar üzerine inşa
edilmişti.
nKuşkusuz kendiliğinden bir ka-
rakter taşıyordu ve bu haliyle ma-
nipülasyonlara da açıktı.
nİşçiler, sermayenin değişik frak-
siyonlarına mensup sözcülerinin
yanlarına gelerek, timsah gözyaş-
larıyla verdikleri desteğin ikiyüz-
lülüğünün farkına varamıyor;
CHP’sinden MHP’sine, onlara hak
ettikleri yanıtı veremiyorlardı.

nBugün ayaklarına koşarak gelen
Baykal, daha dün kendileriyle ay-
nı mücadeleyi yürüten sınıf kar-
deşleri Kent Aş işçilerine kulakla-
rını tıkayan o Baykal değil miydi?
n MHP’li ve BBP’li demagogları
alkışlarken, kendilerine biber gaz-
lı, coplu saldırının düzenlendiği
Abdi İpekçi Parkında, yakın za-
manda Kent Aş işçilerinin direniş
çadırına saldıran faşistleri ne de
çabuk unutmuşlardı?
n AKP karşıtlığı ile aldatılmış-
lıklarına, yurtseverlik söylemle-
riyle vatan konusundaki hassasi-
yetlerine tercüman olsalar bile,
TKP’nin hemen iki adım ötelerin-
de düzenlediği dayanışma mitin-
gine yeterince katılmalarını önle-
yen, “komünist” sözcüğüne karşı
duydukları o önyargı değil miydi?
Başka kusur ve zaaflar, sorular bu
listeye eklenebilir. Ama tüm bun-
ların ötesinde ve üstünde, yadsı-
namaz bir başka gerçek var. Ge-
çen on beş günün sonunda eylem,
Tekel işçisi ile birlikte onları izle-
yen milyonlarca işçinin bilincinde,
gelecek büyük mücadeleleri ma-
yalandıracak şu kıvılcımları saçı-
yordu:
nEn haklı talepler bile, eğer işçi
sınıfından geliyorsa, karşısında
devleti buluyordu.
nEn sıradan talepler bile olağan-
üstü bir mücadeleyi; kazanmak
ise daha fazlasını, bilinçli bir ör-
gütlülüğü gerektiriyordu.
nİşçi sınıfına modern kölelik ko-

Cevat Paloğlu, Samsun 19 Ma-
yıs Tütün ve Yaprak İşletmesi
işyeri temsilcisi Süleyman Kav-
lak ile TEKEL işçilerinin özel-
leştirme sürecindeki tavırlarını
ve Ankara eylemini konuştu

Tekel işçileri olarak özelleştirmeler
ile ilk ne zaman, nasıl karşı karşıya
geldiniz?

89 yılında 19 Mayıs Yaprak Tütün İşlet-
me Müdürlüğü’nde işe başladığımda o
zamanlar ANAP hükümeti dönemiydi. O
günkü bakanlar ve milletvekilleri işlet-
meyi ziyarete geldiklerinde “özelleştir-
me” nin bize nasıl faydalı bir şey olduğu-
nu anlatırlardı. İşçiler de onları büyük

>>

Kadın işçiler için şartlar daha
zor. Soğuktan daha çok etkile-
niyorlar. Temel ihtiyaçlar ve hij-
yen konusunda daha çok sıkın-
tı çekiyorlar.
Hepsinin ilk paylaştıkları ço-
cuklarına özlemleri ve onlardan
aldıkları destek oldu. Eylemin
ilk günü Diyarbakır'dan Anka-
ra'ya gelen Dilber Demir (38)
ilk günler konaklama konusun-
da çok sıkıntı çektiğini söylü-
yor.
Bir çok kadın işçi Teksif misa-
firhanesinde kalıyor. Ancak ilk
üç gün parkta sabahlamışlar.
Polisin attığı biber gazından çok
etkilenmişler. "Hiçbir neden
yokken zehirlediler bizi".
İhtiyaç duyduklarında revirden
destek aldıklarını söylüyor ve
ekliyor, "Bir haftadır buradayız,

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 11

tiyoruz. Hükümetse bize 4-C’yi öneriyor.

Tekel’in özelleştirilmesi sürecinde bu-
güne kadar sessiz kalan işçiler işyerle-
rinin Türkiye’nin dört bir yanında dağı-
nık olmasına rağmen bir anda nasıl or-
ganize oldu da Ankara’ya gelmeye ka-
rar verdi?

Şu anda iş yerlerimizde Tek Gıda İş Sendi-
kası, Hak-İş’in açtığı dava nedeniyle yetki
sahibi değil. On bir aydır da dava dolayı-
sıyla üyelik aidatları toplanamıyor. Buna
rağmen sendika son süreçte işçiyi bütün
gelişmelerden haberdar etti ve 7 bin civa-
rında işçiyi Ankara’ya taşıdı.

Türk-İş binasında “Diyarbakır, İzmir…”
diye giden iller sıralamasının altında
“Biz açılımı yaptık sıra sizde” yazan
pankartla vermek istediğiniz mesaj ne-
dir?

Benim çalıştığım 19 Mayıs işletmesinden
birlikte geldiğimiz işçilerin çoğu “Şem-
mamme” ile halay çekmeyi öğrendi, halay
çekmeyenler de alkışla tempo tutuyor.

Günlerdir yemek ve barınma gibi ihti-
yaçlarınızı nasıl karşılanıyorsunuz?

Sabah 8 den akşam 9 -10’a kadar zaten
Türk İş’in önündeyiz. Geceleri ise diğer
sendikaların konferans salonlarında sa-
bahlıyoruz. Yeme, içmeyi ise kendi cebi-
mizden karşılıyoruz. Son günlerde ise par-
lamento dışı partilerden kısmi de olsa des-
tek görmeye başladık. Ama ne kadar daha
dayanırız bilmiyorum. Daha şimdiden ken-
di aramızda para toplayarak zorda kalan
arkadaşlarımızla dayanışıyoruz.

Eylemciler arasında oldukça fazla kadın
var. İşyerleri düzeyinde kadın işçi oran
nedir?

Eylemde başından beri yakınlarımız hiç
yer almadı. Kadınların tamamı işçi. Abdi
İpekçi Parkında saldırıya uğradığımızda
dağıtma uyarısının ardından biraz da sal-
dırmayacaklarını düşünerek polis bariye-
rinin önüne en önce kadınlar geçti. En faz-
la zararı da onlar gördü. Oran meselesine
gelince, ancak kendi işyerimizden örnek-
lendirebilirim. Bizim işyerimizde 640 işçi

çalışıyor. Sekseni kadın. Başından beri ey-
lemin içinde yer alanların sayısı ise yedi.

Bundan sonrası için ne bekliyorsunuz?

Her şeyden önce gücümüzü gördük. Bekle-
diğimizden de dirençli çıktık. Yer yer hü-
kümet yetkililerinin açıklamaları işçiler
arasında olumsuz etki yapsa da olumsuz-
lukları aramızda konuşarak, motivasyonu-
muzu düşürmemeye çalıştık. Yine de yor-
gunluk ve ekonomik zayıflık zamanla zaa-
fa dönüşmeye başladı. Buna rağmen bun-
dan sonrasını kazanamazsak da kardeşlik
türküleri söylemeyi ve hak arama deneyi-
mini kazandığımızı düşünüyoruz. Ayrıca
bizden önceki örneklerden daha fazla iz bı-
rakacağımız da kesin. Biz gücümüz yettiği
ölçüde buraya kadar geldik. Bundan son-
rası bizi aşıyor. Ama şurası kesin ki; ka-
zandıklarımız da kaybettiklerimiz de biz-
den önceki özelleştirme mağduru 4C çalı-
şanlarının olduğu kadar sonrakilerin ka-
derlerini de etkileyecek mihenk taşların-
dan biri olacak.

şullarının dayatılması, kazanıl-
mış hakların gaspı, şu veya bu
burjuva siyasetin arasındaki far-
kın değil, sermayenin hareketin-
de ulaştığı evrensel uğrağın, kriz
ve rekabet koşullarının, doğru-
dan zorunlu bir sonucuydu. Ser-
maye başka türlü yapamıyordu.
n Bu durumda, işçiler ya mü-
cadele edecekler, ya da işsizliği
ve sefaleti; en iyi olasılıkla da, sa-
dakayla sürdürecekleri onursuz
bir yaşamı seçeceklerdi.

Kazanmak mümkün!

Kazanmak mümkündü, ama
şimdi daha yüksek bir bilinci zo-
runlu kılıyordu. İşçiler, eylemle-
rinin bilinçli öznesi olmayı ba-
şardıklarında, muhtemel saldırı-
ların önünü alabilir; zafere ula-
şabilir; modern kölelik zincirle-
rini kırmaya yönelik daha büyük
bir mücadeleyi tetikleyebilirler.
Bunun yolu, geleceklerini kendi
ellerine alarak, kararlılıklarını
eylemin örgütlü inisiyatifine,
merkezine dönüştürmelerinden
geçiyor.
Tekel işçileri böyle yaptıkların-
da, “politika” ile “ekonomi” ara-
sında bilinçlerde örülmüş o du-
varı yerle bir etmenin somut bir
örneğini vererek, sermaye ege-
menliğini alt etmenin; kendile-
rinkiyle birlikte insanlığın acıla-
rına son vermenin biricik yolu-
nu da eylemleriyle işçi sınıfına
göstermiş olacaklardır.

TEKEL’in kadınları en önde

bir şey değiştirmek için değil,
tek istediğimiz özlük hakkımız."
Bir başka kadın işçi ise (45) ey-
lemin en zor yanının altı çocu-
ğunu İstanbul'da bırakmak ol-
duğunu söylüyor. Son iki se-
çimde oyunu AKP'ye vermiş. Bu
bir hafta sonrasında ümidi bi-
raz kırılmış. Son sözü "Yarın da
bir şey çıkmazsa umudum yok
artık" olacaktı ki, diğer arka-
daşlarının "hiç bir yere gitmiyo-
ruz" eklemeleri ile "kararlıyız"
diye bitirdi sözünü.
Ayfer Tekin (42) konaklama
şartlarını "erkek işçilere göre
daha iyi sayılır" diye yorumlu-
yor. Gündüzleri soğuk onu çok
etkilemiş, ancak sandalye bula-

bildiğinde oturabildiği için yü-
rümekte de zorluk çektiğini
söylüyor. Destek veren Ankara-
lı kadınlar kadın işçileri kendi
evlerinde ağırlamayı teklif et-
mişler. "Biz kadınlar hep birlik-
te kalmak istiyoruz" demişler,
"birbirimize söz verdik, hep be-
raberiz, buradayız."
Alanda bir çok genç görmek de
mümkün. Üniversiteye hazırla-
nan Deniz Elibol da (18) eyle-
min üçüncü gününden beri her
gün geliyormuş. "İşçiler kadın-
ların daha dayanıklı ve ön saf-
larda olduğunu söylüyorlar" di-
yor. ve ekliyor: "Asıl etkiyi sen-
dikalardan daha çok destek ve
genel grevle yaratabiliriz."

İşyerlerinde çoğun-
luğu oluşturan ka-
dın işçiler direnişte
de etkindi. Eylemci
kadın işçilerle Ba-
har Toker’in Anka-
ra’da yaptığı görüş-
meyi bianet’ten ak-
tarıyoruz

‘İç savaş’: Tevatür,
tehlike, korkuluk...

12 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Bir “iç savaş” tevatürüdür aldı
yürüdü. Seferberlik Tetkik Kuru-
lunun aranması başta olmak üze-
re, son gelişmelerle birlikte yeni-
den tedavülde. Hem devlet aygı-
tı ve egemen sınıf içindeki tepiş-
me hem de aşağıdan gelen dina-
miklerin müesses nizamın sınır-
larını zorlaması nedeniyle, bir re-
jim krizinin dönem dönem alev-
lenerek sürüp gittiği reddedil-
mez gerçek. Ama bu durumu ad-
landırmak için kullanılan “iç sa-
vaş” tabiri olup biteni, Türki-
ye’nin yaşamakta olduğu dönü-
şümü, buna karşı dirençleri ve
egemen güçler arasındaki çeliş-
kileri açıklamaktan çok karartı-
yor. Hazırlop ve dehşetengiz bir
niteleme, bir anda akıl yürütme-
yi durduruyor ve tahlilinin yerini

alıveriyor. Örneğin, Melih Pekde-
mir BirGün’deki köşesinde şöyle
yazıyor: “Herkes yeni yıla dair ke-
hanette bulunuyor, lakin şahsım
olarak uğursuz bir kehaneti çık-
makta olan falcı hallerindeyim…
Daha 2008 yılı Mart ayındayken
tepemizdekilerin tepişmesine
bakıp “örtülü bir iç savaş çıkmak
üzeredir” diye yazmıştım. Hayır,
Kürtler ve Türkler arasında pat-
lak verebilecek toplumsal fela-
ketten söz etmiyordum. Kastetti-
ğim devlet içindeki bir savaş idi...”
Pekdemir, devamında, özel yetki-
li Erzurum savcısının 4 Aralık
2009 günü MİT’in Erzincan bölge
binasını basması sırasında silah-
ların patlamasına ramak kalma-
sını kehanetini doğrulayan bir
kanıt sayıyor.
Benzer türden değerlendirmele-
re İşçi Mücadelesi’nin sayfaların-

da da sıkça rastlamak mümkün.
İşte bunlardan biri:
“Burjuvazinin politik iç savaşı
keskinleşerek sürüyor. Bülent
Arınç’a suikast girişimi ile birlik-
te gündeme gelen olaylar zinciri
bu iç savaşın bir kez daha politik
yöntemlerin sınırına dayandığı-
nı gösteriyor. Bu sınırın aşılması
söz konusu politik iç savaşın as-
keri ve çatışmalı boyutlar alma-
sı demek. Bu hiç de abartılı bir
tespit değil. Çünkü son dönemde
en azından bir örnekte ciddi bir
silahlı çatışma tehlikesinden dö-
nüldü.”
İşçi Mücadelesi de Erzincan ör-
neğini zikrediyor. Ama ne yazık
ki tespiti abartılı, hem de eski ta-
birle mübalağa sanatının sınırla-
rını zorlayacak ölçüde. Bir kere,
iç savaş, adı üzerinde bütün bo-
yutları ve içeriğiyle iç savaştır.

“Askeri ve çatışmalı” boyutlara
bürünmeyen, eksiltili, yalnızca
“politik” ve politikanın başka
araçlarla sürdürülmesi anlamına
gelmeyen bir iç savaş adlandır-
ması, kavramın asıl içeriğinden
keyfi biçimde soyundurulması
demektir. Kaldı ki, Erzincan’da
silahlar patlamış olsaydı bile,
“münferit olay” olarak kaldığı
müddetçe, bu, iç savaş tezinin
doğrulanması anlamına gelmez-
di. Haber.sol.orgda yayınlanan
ve rejim içi kutuplaşmaya karşı
takınılması gereken tutum ko-
nusunda öncekinden farklı bir
yaklaşımın ipuçlarını veren yazı-
sında, Kemal Okuyan doğru bir
noktaya parmak basıyor:
“Türkiye’de yaşananların tarih-
sel önemine işaret etmek, ülke-
nin aydınlıkla karanlık arasında
gidip geldiğini ifade etmek için
ağırlıklı kavramlar kullanmak
gerekebilir ama ‘iç savaş’ Türki-
ye’nin başına bela olan eksende-
ki hareketliliği ifade etmek için
pek uygun değildir. ‘İç savaş’ ağır
bir kavramdır, bu eksen bu ağır-
lığı taşıyamaz.”

Arka plan

Öte yandan, mevcut durum için
uygun bir adlandırma olmama-
sının yanı sıra, iç savaş tezi gele-
cekteki olasılıklara ışık tutmak
bakımından sorunludur. Öyle
anlaşılıyor ki, bu tezin sahipleri,
egemen güçler katından bakıldı-
ğında, Türkiye’deki rejim krizi-
nin, taraflardan birinin kesin ga-
lebe çalacağı, diğerinin ise diz
çökeceği bir iç savaş uğrağından
geçmeksizin çözülemeyeceğini,
kutuplaşmanın bu mahiyette ve
keskinlikte olduğunu düşünü-
yor; tedrici ve uzlaşmalı/çatış-
malı bir dönüşüm sürecini ihti-
mal dışı tutuyorlar. Hakeza, ku-
tuplaşmanın taraflarını aşırı top-
tancı ve tasnifçi biçimde tanım-
lıyor ve değişmeyen konumlar
içinde ele alıyorlar. Hal böyle
olunca, olup bitenleri sabit ko-
numlar içindeki sabit tarafların
nihai hesaplaşma öncesi manev-
ra ve taktikleri olarak anlamlan-
dırıyorlar. Olaşan yeni vasatların
tarafları yeniden belirlemesi, ye-
niden konumlanmaya sevk et-
mesi ve aralarındaki mesafeyi
değiştirmesi ihtimalini (ihtimal-
den de öte, vuku bulmakta olanı)
göz ardı ediyorlar.
Bu bizi, ister istemez burjuva
kamptaki hengâmenin mahiyeti-
nin ve nedenlerinin ne olduğu
sorusuna getirir. Bizce bunun
beş temel nedeni var:

Politika

İç savaş tehlikesinden, Kürt sorununda çözümsüzlüğün yol
açması mümkün toplumsal kırılmalar bağlamında söz edi-
lebilir, AKP ile TSK arasında ise böyle bir gerilim yok

Kenan Kalyon

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 13

n İktidar bloğu ve blok içinde-
ki güç dengeleri yeniden şekille-
niyor. Bloğa yeni dahil olanlar
veya daha fazla yer talebinde bu-
lunanlar ile edindikleri iktisadi
gücü siyasal alana da tahvil et-
mek isteyenler eski mukimlerle
itişiyorlar. Bu anlamda, yaşa-
nanlar yeni bir biçimlenime ge-
çişin pazarlıkları, sancıları ve ça-
tışmalarıdır.
n Hem bu nedenle hem de
Türkiye’nin bugün geldiği kapi-
talist gelişme ve dönüşüm evre-
sinin bir gereği olarak, Ertuğrul
Kürkçü’nün “burjuvaziyi siyasi
olarak mülksüzleştiren” “Prus-
yalılar” mecazıyla ifade ettiği bü-
rokrasinin göreli değil ama, aşırı
özerkliği budanıyor; buna karşı-
lık, şimdiye kadar bu özerkliğin
tadını ve cılkını çıkaranlar dire-
niyor.
n Yeni dünya konjonktürüne
ve Türkiye kapitalizminin deği-
şen gereksinimlerine uygun ola-
rak devlet aygıtı elden geçirili-
yor; buna karşı hem bizatihi sü-
redurumdan ve yerleşik algıla-
malardan hem de Türkiye’ye Av-
rasyacılık gibi farklı bir istikamet
vermek isteyenlerden kaynakla-
nan bir direnç var.
n“Kayıt-dışı” yönleri bir meş-
ruiyet bunalımına yol açacak ka-
dar aşırı biçimde çeşitlenmiş ve
şişmiş bir devlet aygıtı yeniden
tanzim ediliyor.
n Bugünün burjuva sivil top-
lumunu tatmin etmeyen ve mu-
halif dinamiklerin meydan oku-
maları karşısında yıpranan “res-
mi ideoloji” yeni girdilerle takvi-
ye ediliyor.
n Dinin toplumsal ve siyasal
yaşamdaki yeri ve işlevi konu-
sunda sonuçlanmamış bir çekiş-
me sürüp gidiyor.
AKP iktidarı altında, bu ihtilaflı
alanların her birinde belirli bir
dönüşüm yaşandığı ve yeni bir
vasat oluştuğu için bu tablodan
“iç savaş” çıkmaz. Ayrıca, AKP ve
temsil ettiği güçler karşı kampın
yığınağını ve konumlanışını
sarstığı ve bu kampın koçbaşı
olarak görülen TSK’nin şimdiki
komuta kademesiyle kimi baş-
lıklarda anlamlı bir ortak payda
ve “yakınlık” yakaladığı için de
çıkmaz. Yalçın Küçük, konum
sarsmanın ve boşa almanın tipik
ve temsili bir örneği olarak veri-
lebilir.
Biliniyor, kendisi öteden beri
Musul ve Kerkük’ün alınması ge-

rektiğini, aksi halde Diyarba-
kır’ın da kaybedileceğini ileri sü-
renlerdendir. Dışişleri bakanlığı
koltuğunda, özellikle Irak Kür-
distan’ını kastederek, siyasi ve
gerçek (veya fiili) sınırlar ayrımı
yapan A. Davutoğulu’nun otur-
duğu AKP hükümeti, bugün fark-
lı ve dolaylı yollarla da olsa aynı
hedefe ulaşmaya çalışıyor.

“Irreversible” veya
geçmiş olsun

“İç savaş” tezleri, rejim krizi,
burjuva kampın kutupları, bu
kutupların bileşenleri ve baş çe-
kicileri bağlamında en fazla kafa
karıştıran konu, TSK’nin ya da
doğru bir ifadeyle onun şimdiki
komuta kademesinin tutumu ve
konumudur. 4 Ocak tarihli Milli-
yet’te, Aslı Aydıntaşbaş, temas
ettiği yabancı diplomatların söz
birliği etmişçesine, “bize göre or-
dunun durumu ‘irreversible’ gö-
züküyor” dediklerini yazıyor.
Yani ihya edilemez ve eski duru-
muna iade edilemez. Hiç yoksa
iki bakımdan doğru bir gözlem:
TSK, bambaşka tarihsel koşulla-
rın ürünü olup bugüne kadar sü-
regelen yüksek özerkliğe ve ikti-
dar bloğu içinde eski ağırlığına
bir daha kavuşamayacaktır.
Oysa, “iç savaş” tezinin en ısrar-
lı savunucusu olan İşçi Mücade-
lesi farklı düşünüyor. Ona göre,
ordu Dolmabahçe’den beri geçi-
ci bir ricat taktiği uyguluyor ve
bunu sona erdirmek için fırsat
kolluyor. Olup biten bundan iba-
rettir. Bu sebeple orduyu tartış-
masız ve yekpare biçimde iç sa-
vaşın “batıcı-laik” cephesinin ba-
şına yerleştiriyor ve bütün En-
genekon operasyonlarının ordu-
ya rağmen gerçekleştiğini ileri
sürüyor.
Bu, daha karmaşık bir durumu
aşırı basite indirgemektir. Elbet-
te, Dolmabahçe’dekine ve bunu
takip eden Washington mutaba-
katına vurgu yapanlar da TSK ile
AKP’nin bu tarihlerden itibaren
can ciğer kuzu sarması haline
geldiğini, aralarında çelişkilerin
bir anda buharlaştığını, rejim
krizinin ve cepheleşmenin son
erdiğini iddia etmiyorlar.
Söylenen özetle şudur: Söz ko-
nusu mutabakatların bir ricatın
ötesinde, bir uzlaşmaya ve işbir-
liğine işaret eden, Türkiye’ye is-
tikamet tayin eden imaları ve so-
nuçları var. Bu eşikten itibaren,
TSK’nın komuta kademesi sade-
ce ricatla açıklanamayacak daha
özgün bir konumlanışa geçmiş, o

zamana kadar çeşitli biçimlerde
arkaladığı ulusalcı ve Avrasyacı
güçleri ortada bırakmıştır. Erge-
nekon operasyonlarını mümkün
kılan aynı zamanda bu gelişme-
dir. Bu sadece hükümete veril-
miş bir ödün olarak görülemez.
Başka bir açıdan bakıldığında,
bir mıntıka temizliği yapmak,
başına topladığı cinleri dağıt-
mak, ordu içine oynayan, onu
baskı altına alan veya hiyerarşik
düzenini bozan sivil, emekli as-
ker ve muvazzaf asker karışımı
merkezkaç ya da “merkezi ka-
yık” oluşumları etkisizleştirerek
veya caydırarak emir-komuta
zincirini sağlama almak TSK için
de ertelenemez bir ihtiyaç hali-
ne gelmişti. Hiyerarşik düzeni
sarsılan, kendi içindeki uzantıla-
rıyla birlikte alacalı bir toplum-
sal-siyasal koalisyonun baskıla-
rına maruz kalan ve çatlak sesle-
rin arttığı her NATO ordusu,
emir-komuta içinde kotarılacak
bir darbe konjonktürü yoksa, is-
ter istemez bu refleksi gösterir.
Ergenekon operasyonlarının
TSK’nin onay verdiği sınırların
ötesine taşıp taşmadığı, AKP’nin
ve yer yer de Fetullahçı cemaa-
tin bunu orduyu daha da gerile-
tecek bir manivela olarak kulla-
nıp kullanmadığı ayrı bir bahis.
Zira çekişen kuvvetlerin zıt yön-
lü etkilerde bulunduğu her süre-
cin, bir kez başladıktan sonra
kendine özgü bir dinamik ka-
zanmasından daha doğal bir şey
olamaz.

Bir tehlike ve korkuluk
olarak iç savaş

İç savaşa veya iç savaş tehlikesi-
ne sıkça atıf yapılan bir başka
bağlam Kürt sorunu. Şüphesiz,
bu cephede işin rengi başka. Bu-
rada, hâlihazırda düşük bir ola-
sılık olsa bile, belirli koşulların
yan yana gelmesi halinde ciddi-
yet kazanabilecek potansiyel bir
iç savaş ve halklar arası boğaz-
laşma tehlikesi gerçekten de var.
Zira Kürt sorununun siyasal çö-
zümünün karşısında epeydir
yalnızca devletten, rejimden,
TSK’den ve siyaset zümresinden
kaynaklanan dirençler yok. Bu
listeye kesinlikle bunlarla rezo-
nansa girebilecek toplumsal di-
rençlerin de eklenmesi gereki-
yor.
Yıllardır “cephe gerisi”ni sağla-
ma almak için dört bir koldan
yürütülen milliyetçi, şoven ve
ırkçı kışkırtmanın kitleler üze-
rindeki etkisinin tezahürlerini

her yerde görmek mümkün.
Uzun bir düşük yoğunluklu sa-
vaşın ülkenin her yanına yayılan
maddi ve manevi acıları, bu sa-
vaşın Batı’daki mağdurlarının
faşist ve milliyetçi akımların
yönlendirme ve kışkırtmalarına
açık olmaları ve yoğun bir Kürt
göçü alan kentlerin sakinleri
arasında Kürtlere karşı yeni de-
nebilecek bir “tanıyarak dışla-
ma” eğiliminin güç kazanması da
çabası. Son yıllarda giderek ar-
tan linç girişimleri bu iklimden
besleniyor. Pek çok kasaba ve
kentte, her hangi bir olayın ko-
laylıkla bir Kürt/Türk gerginliği-
ne dönüşmesi, harekete geçiril-
miş kalabalıkların Kürtlere ait ev
ve işyerlerini taşlaması ve Di-
yarbakır Spor’u ligden çekilme-
nin eşiğine getiren olaylar da öy-
le.
Bu koşullar altında, her kim ki
Kürt sorununu çözmeye soyu-
nur, şovenizmin, ırkçılığın ve ay-
rımcılığın bütün görünümlerine
karşı kesinlikle kararlı bir tutum
takınmak zorunda. Ama Başba-
kan Erdoğan ve partisi böyle
davranmak yerine, bunları “has-
sasiyet” sayarak, hatta yeri gel-
diğinde bu “hassasiyet”leri pay-
laşarak, çözüme bir güvenlik
operasyonu optiğinden bakma-
ya devam ederek, atılması gere-
ken adımları Türk halkının nez-
dinde tarihsel bir haksızlığın te-
lafisi diye meşrulaştırmak yeri-
ne, olmayacak duaya âmin der
gibi “milli birlik projesi”nden ve
“tasfiye”den dem vurarak yol
alacaklarını sanıyorlar.
İç savaş tehlikesinin kaynağına
inmek yerine, Baykal ve Bahçe-
li’nin kendilerine karşı sallan-
dırdığı iç savaş korkuluğunu, on-
lar da Kürt hareketine ve Kürtle-
re gösteriyorlar: Durumu görü-
yorsunuz, taleplerinizi asgariye
çekin, “hassasiyet”leri kaşıma-
yın, içinizdeki “şahinler”i temiz-
leyin, size yönelik operasyonları
sineye çekin, vb. Bu Şark kurna-
zı siyasetin sonucunun ne İsa’ya
ne Musa’ya yaranmak olması
çok muhtemel.
Erdoğan ve partisi, şu ana kadar
mevzi kazanarak gelmelerinin
verdiği bir özgüvenle her alanı
istedikleri gibi tanzim edebile-
ceklerini, her sorunu rejimin li-
beral-muhafazakâr ve yeni-Os-
manlıcı restorasyonu içinde eri-
tebileceklerini sanıyorlarsa da
yanılıyorlar. Zira içeriği ve taşı-
yıcı öznesiyle Kürt sorunu bu
çerçeveye sığmaz.

14 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

Genç Kürt Yurtseveri Aydın Er-
dem’in öldürülmesi, Reşadiye
saldırısı ve ardından, DTP’nin ka-
patılması davasından Ahmet
Türk ve Aysel Tuğluk’a getirilen
siyaset yasağıyla birlikte kapat-
ma kararı çıkması, bir süre için
barış ikliminin ve açılım günde-
minin hâkim olduğu siyaset ze-
mininde yeniden sertlik ve savaş
politikalarının öne mi çıkmakta
olduğu sorularının sorulmasına
neden oldu.
Sonbaharla birlikte, hükümet ta-
rafının, Milli Birlik Projesi lima-
nına demirlediği açılım gemisi-
nin, önceden çizilmiş bir rotası-
nın bulunmadığı ve dahası açılı-
mın bittiği görüşü ifade edilmeye
başlanmıştı. AKP’nin frene bastı-
ğı ve açılımın öncelikli hedefinin,
Kürt devrimci dinamiğinin tasfi-
yesi olduğu, pek çok kesimin or-
taklaştığı noktaydı.

Kürtler, ilk günden başlayarak
“açılım”a kendi cephelerinden
sahip çıktı, AKP’yi ve devleti “ba-
rış” siyasetine zorlayan bir rol
oynadı. Açılımın sahibi her ne
kadar hükümet olsa da süreçteki
inisiyatifin sahibi özne konu-
munda görünen, Kürt siyasetinin
özneleri oldu. Bu durum, somut
ve sonuçlandırılabilir bir proje-
ye sahip olmadığı açıkça ortaya
çıkan hükümet ve devlet cephe-
sinin Kürt devrimci dinamiğini
tasfiye etme girişiminin önünde
ciddi engel oluşturuyor ve süreç-
te pozisyonunu güçlendirerek
yeni mevzilere sıçrama ihtimali
olan taraf olarak Kürt dinamiği
öne çıkıyordu.
Zamanlaması ve yöntemi bakı-
mından AKP ile anılan ancak
Türkiye’nin yönelimleri ve böl-
gede oynamayı hedeflediği rol
bakımından devlet projesi niteli-
ği taşıyan açılım ve barış yöneli-
minin bir zorunluluk olarak de-

ğil “her an terk edilebilecek” bir
seçenek olarak görülmesinin se-
beplerinden biri de bu şekilde
ilerleyen süreçti. Bu süreçte, po-
litika değişikliğine gitme ihtima-
li bulunan taraf olarak görülen,
AKP ve TC cephesi idi. Ta ki Re-
şadiye saldırısına (ve aynı hafta-
ya sıkışan gelişmelere) kadar.
Saldırı ile birlikte, barış sürecinin
Kürt cephesi açısından da bitip
bitmediğine dair sorular, PKK
saldırılarının şiddetlenebileceği-
ne dair şüpheler dile getirildi. So-
nuçta, Kürt cephesinin, yöneli-
minde bir değişiklik isteği içeri-
sinde olmadığı açıklığa kavuştu.
TC açısından, demokratikleşme
ya da ulusal sorunun çözümü an-
lamında değil, bölgede ABD’nin
boşalttığı alanlarda, aktif ve be-
lirleyici rol oynama yolunda Gü-
ney Kürdistan’la farklı bir ze-
minde ilişkilenme hatta bütün-
leşme hedefine bağlı mana taşı-
yan açılım ve barış siyaseti, önü-
müzdeki dönemin belirleyici si-
yaset eksenidir. Bu aynı zaman-
da, Türkiye cephesinde açılıma
karşıt işleyen dinamiklerin po-
zisyonlarını da belirleyen ayrış-
ma eksenidir. Zaten bu neden-
den dolayıdır ki, yönelime karşıt
işleyen dinamikler, aslolarak
cephenin öteki yanında değil, bu
yanındaki egemenler, egemenlik
ilişkileri ve kurumları arasından
yükseliyor. Bir devlet politikası
olmasına karşın, açılım ve barış
yöneliminin kesintisiz ve istik-
rarlı bir ilerleyişinin olamaması-
nın, gelgitleri ve zikzakları içeren
bir yolculuk halini almasının se-
beplerinin başında bu gerçeklik
geliyor. Bugün, Türkiye egemen-
lerinin açılım ve barış yönelimi
çerçevesinde mutabık oldukları
en önemli ve yakın hedef, Kürt
devrimci dinamiğinin tasfiyesi-
dir. Bunun dışında, TC cephesin-
deki, yöntem, inisiyatif, öncelik
farklıkları ekseninde bir dizi ça-
tışmayı içeren süreç, barındırdı-
ğı bu karşıt eğilimlere ve uğradı-
ğı kesintilere rağmen, ilerlemeye
devam ediyor.
Kürt cephesi açısından da, barış
siyasetine sabitlenen bir döne-
min içerisinde olunduğunu söy-

lemek gerekiyor. 1990’ların or-
tasından bu yana, Kuzey Kürdis-
tan coğrafyasındaki devrimci di-
namiğin, siyasetini, çözümü Tür-
kiye’de ve Türkiye ile arayan bir
eksende örmeye başladığı açık.
Bugün, bölgede değişen dengele-
re ve Türkiye’nin artmaya başla-
yan etkisine bağlı olarak barış si-
yaseti, Kürt devrimci dinamiği
açısından, bu güncelliği içerisin-
de, daha hızlı yol alınıp somut ka-
zanımlarla sonuçlandırılması ge-
reken bir gerçeklik.
Ancak, AKP ile Kürt devrimci di-
namiğinin yönelimlerinin üst üs-
te düştüğü söylenemez. Tarafları
bugün, açılım ve barış siyaseti kı-
yılarında buluşturan sebep ve
arayışların tek ortak noktası;
farklı saiklerle de olsa, savaş si-
yasetinin sürdürülebilir olmak-
tan çıkması yahut çıktığı düşün-
cesinin ağırlık kazanmasıdır. Ba-
rış ve Kürt sorununda demokra-
tik çözüm başlıkları altında, ta-
rafların beklenti ve hedefleri son
derece farklıdır.
Kürt cephesi, dışarısında kaldığı
ve inisiyatif geliştiremediği du-
rumda, son Kürt isyanının somut
ve kalıcı kazanımlara ulaşmadan
bastırılmasına ilerleyeceği dü-
şüncesi ile sürecin içerisinde kal-
maya, inisiyatif geliştirmeye ça-
lışıyor. Aynı zamanda kendisine
karşı işleyen bir süreç içerisinde,
süreci kırılmaya uğratacak bir
tutumun öznesi olmadan, Kürt
devrimci dinamiğinin direniş
mevzilerinin oluşturulması uğ-
raşı ve barış sürecinin Kürt hal-
kının somut ve kalıcı kazanımla-
rı ile sonuçlanması çabası içeri-
sinde olmak, Kürt ulusal hareke-
tinin önündeki yakıcı görevdir.
Bu görevin ağırlığı, bölgedeki
tüm devrimci, sosyalist öznelerin
omuzlarındadır.
AKP üzerinden yaşama geçirilen
ve bölgedeki yeni emperyalist
savaş ve paylaşımların zeminini
döşeyecek olan açılımın anlamı
Türkiye’nin sınırlarının içerisi ve
bu sınırların içerisindeki sınıf
mücadelesi ile sınırlı değildir. Bu
nedenle, TC’nin yayılmacı barış
siyaseti karşısında örülecek di-
reniş mevzisi, bölgenin tüm ezi-
len halkları ve işçi sınıfı açısın-
dan da belirleyici önemde. Bu
nedenle, Kürt devrimci dinami-
ğinin, tercihi olan barış siyaseti
zemininde örmeye çalıştığı mev-
zinin, mümkün olan tüm alanlar-
da, uygun olan tüm biçimlerde
desteklenmesi, Türkiye sosyalist
hareketinin öncelikli görevleri
arasında sayılmalı.

Kürt Hareketi
makas değiştirebilir mi?

Sosyalist hareketin yeniden kuruluşu, bir
bütün olarak bölgeyi yeniden şekillendir-
me hedefini dolaysız biçimde güden “Açı-
lım” sürecinden ve barındırdığı çatışma di-
namiklerinden bağımsız kurgulanamaz.

Alp Hakan Güvenir

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 15

Politika

Kozmik yanılgı

Operasyonlar hükümet ve silahlı kuvvetler arasında kuvvetli bir uyumu ima edi-
yor. Evet Türk devleti düşman değiştiriyor! AKP'yi "düşman" ya da"kuşkulu" ol-
maktan çıkarıp "dost hanesi"ne alıyor, istese de istemese de...

AKP nereye girdi? Türk ordusunun "en
mahrem" yerine. Neresidir girilen yer?
"Derin devlet"tir.
Bravo!
Türkiye nereye gidiyor gibisinden kallavi
sorular sormadan önce şunu sormak gere-
kir: Adı Seferberlik Tetkik Kurulu veya Özel
Harp Dairesi ya da üstlendiği projeye göre
şudur budur, ama bunun nesi mahremdir?

Özel Harp Dairesi devlettir

Eğri oturup doğru konuşalım. Bu örgüt her
devlette her zaman vardır. Yapılanması
daima devlet ve siyasetin iç ve dış düşman
tasnifine göredir. Düşman tasnifi değiştik-
çe yapısı değişmek zorundadır, çünkü ope-
rasyonel işlevi vardır. Topyekûn devlet için
divan kuruluncaya kadar hesap sorulması
olanaksız bir örgüttür.
Yenilenmesi, kan değiştirmesi, düşmandan
düşmana geçilmesiyledir.
Türkiye bağlamında tarif edersek, "Derin
devlet" denilen, devlet kadar devlet olan
gelenektir. Demirel'in "Rutin dışı devlet işi"
dediğidir. Parlamenter demokrasiye ve
NATO üyeliğine geçildikten sonra, çağın
icaplarına ve tüm Batı'nın güvenlik ihtiya-
cını da kapsar şekilde, ABD'nin ihtiyaçları-

na göre reforme edilmiştir. Kore ve Viet-
nam savaşlarında kontrgerilla ihtisasını ge-
liştirmiştir.
Hukuk (Rutin) dışı yaptığının haddi hesabı
olmayan bu devlet örgütlenmesinin sade-
ce Türkiye solu yakın dönemi için bakar-
sak, Taylan Özgür'den bu tarafa 5 binden
fazla solcu, sosyalist, komünistin kanına
girdiğini görürüz, PKK ile mücadelesinde
ve Kürt halkının özgürlük özlemlerini sin-
dirmede insan vicdanını ayağa kaldıran im-
ha yöntemleriyle binlerce insan öldürdü-
ğünü görürüz. "Devletin adam öldürme
hakkı"nı kullananan bir örgüttür "derin
devlet". Demek ki bu örgüt aslında devlet-
tir.

MGK onayıyla işleyen "kontrgerilla"

"Suç" işlesin diye kurulmuş bu devlet ör-
gütünden hesap sormak devletten hesap
sormak olması gerekirken yargının hükü-
mete karşı varsaydığı bir planı temellen-
dirmek için Özel Harp Dairesi'ne girmesi
hayra yorulabilir mi?
Kısaca AKP, devletten, işlediği suçların he-
sabını mı soracaktır?
Kimi türedi liberaller ve her halde kamuo-
yunun büyük bir çoğunluğu hesap sormaya
başladığını sandıkları için bu umut çerçe-
vesinde AKP'yi desteklemektedirler.
Olup biteni anlamamız için kendimizi önce

Hüseyin Hasançebi

yakıştırmalardan kurtarmamız gerekir.
Devletle hesaplaşmaya niyeti olan, derin
devlet unsurlarını devletten ayırıp mah-
kum etmekten kaçınır. Çünkü bu devleti
aklamaktır. Özel Harp Dairesi veya adı her
neyse "o" suçlu, ama devlet temizdir demek
için, devleti suçtan, suçu siyasetten ve sını-
fından koparmak için çevrilen dolaba dik-
katli bakmak gerekir.
İşlenmiş tüm eski suçları zaman aşımına
uğratan ve sadece AKP'ye karşı planlanmış
girişimler üzerinden bugünkü iktidar siya-
setinin yolunu açan sulu liberal heyecanla-
ra ortak olmadan önce kendi kriterlerimizi
kullanmalıyız.
Mahremine girilen bu örgütün bugüne ka-
dar, devletin düşman tasnifine aykırı bir
eylemine, MGK'dan kaş-göz onayı almamış
herhangi bir plan veya projesine rastlan-
mış mıdır? Örneğin Mehmet Ağar, Güney-
doğu'da organize işlenmiş üç binden fazla
faili meçhul siyasi cinayet planının
MGK'nda önüne konulduğunu Meclis kür-
süsünden açıkladığı zaman Meclis susma-
mış mıdır?
Bugünkü "kozmik operasyon"a gelirsek;
bunun siyasi bir anlamı yok mudur? Elbet-
te vardır ve önemlidir.

"Kozmik operasyon"un siyasi anlamı

Ergenekon operasyonları kapsamında hü->>

Ankara’da yargıçların giremeyeceği varsayılan yerlerden biri Seferberlik Tetkik Kurulu ya da Özel kuvvetler Komutanlığıydı. Artık bu özelliği son buldu.

Mustafa Bayram Mısır

16EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

2009, sonunu görmeseydik, bildik bir yıl ol-
mayabilirdi. Ekim'de, Habur sınır kapısında
kurulan olağan dışı yargı yeri, “sonuncu Kürt
isyanının gerçekten bitebileceğine”, “yalnız-
ca Kürtlerin değil Türkiye'nin kaderini de
belirleyerek son bulabileceğine” dair bir işa-
ret gibiydi. Yıl da öyle başladı zaten; TRT uy-
dudan da olsa 24 saat yayın yapan Kürtçe
televizyon kanalı TRT 6'yı Ocak ayı içinde aç-
tı, Nisan'da da radyo yayına başladı. 29 Mart
Yerel Seçimlerinde DTP, özellikle bölgede ol-
dukça başarılı sonuçlar elde etti ve 2007'den
beri parlamentoda grubu bulunan parti, Kürt
sorunun çözümünde Kürt özgürlük hareke-
tinin yarattığı meşru bir muhatap statüsüne
yaklaştı. Mart'ta Cumhurbaşkanı, adet oldu-
ğu üzere, Tahran gezisine giderken uçakta
Kürt Sorununu kastederek “iyi şeyler olacak”
dedi; yıl sonuna kadar da, Erdoğan'ın Kürt
parlamenterlere karşı hasmane açıklamala-
rı dışında, süreç sanki iyi şeyler oluyormuş
gibi gelişti.
Ama işte, 2009'un sonunu gördük, aslında
görmemek istediğimiz başı gibiydi; İzmir'de
faşizan ruhu kabarmış ahali Kürt parlamen-
terlere saldırdı, DTP kapatıldı, DTP kapatıl-
dıktan sonra gelişen ve işçi-emekçi Kürt
gençlerinin önderlik ettiği kent isyanları
PKK'nin siyasal sonuçları düşünülmemiş he-
sapsız bir eylemi sonrasında sönümlendi ve
bazı belediye başkanları da yıl içinde yüzler-
ce Kürt gencin ve emekçinin başına geldiği
gibi, terör örgütünün şehir kanadı oldukları
suçlamasıyla tutuklandı: 2009'da da diğer
yıllarda olduğu gibi Kürt Sorunu halloluna-
madı.

Siyasal işçi hareketi yine cılızdı

İşçi hareketi ve kaderleri bu harekete gömü-
lü sosyalistler içinse, zaten pek bir şey vade-
derek başlamadı 2009. Gerçi, nihayet üç beş
bin kişiyle Taksim'de birlik, dayanışma ve
mücadele günü kutlandı ama bu sermayenin
saldırısı karşısında bir set olamadı: Sigorta-
sız ve sendikasız çalıştırma, iş kazası adı al-
tında iş cinayetleri sürdü, işsizlik neredeyse
iki katına ulaştı, sendikalılık oranında yük-
selme olmadığı gibi sendikal haklar üzerin-

deki baskılar arttı, genel olarak sendikalar
gerilerken işçi hareketinin örgütlü kesimleri
içinde de AKP hegemonyasını güçlendirdi.
Bu arada, sadece Tuzla'da değil, kot taşlar-
ken de işçiler ölmeye devam etti.
Sosyal Haklar Derneği'nin raporuna göre yı-
lın ilk dokuz ayında iş kazalarında gerçekle-
şen toplam ölüm sayısı 364, yaralanma ise
1414'tü. Sadece iş cinayetlerinde değil, İs-
tanbul sel altında kaldığında da işçiler; ku-
rallara aykırı servis aracında mahsur kalan
7 kadın işçi, boğularak öldü. 2009'da sel İs-
tanbul'da bir iki kez konakladı ya, Tekir-
dağ'dan Artvin'e ülkenin her yanını gezdi,
ölümler ve maddi hasarla sonuçlandı; bu so-
nucu sel mi yarattı, yetersiz altyapı ve kent-
sel rantlar için plansız kentleşme, özcesi bir
yönetim zihniyeti mi diye soranlar olmadı
değil, takdir-i ilahi denilip geçildi. Yıl biter-
ken, AKP'nin ilahi takdiri, gazetelere verdiği
ilanla, ölen işçiler için ödenen tazminatın iş-
çilerin ölmemesi için yapılması gereken ya-
tırımdan ucuza geldiğini ima eden yüzsüz
patronun madeninde 19 işçinin göçük altın-
da kaldığı haberiyle kendini hatırlattı. İlana
göre bakanlar da, patronları bu yönde teşvik
ediyorlardı.
Sınıf mücadelesinin en kendiliğinden geliş-
me nedenlerinden olan yaşam hakkının da-
hi, işçiler arasında gerçek bir direnişi tetik-
leyememesi, 2009'da da Lenin'in çağdaşımız
olarak yaşadığını hatırlattı bana; gerçi, yaz

‘Yeter ki sonu iyi bi

TRT’nin Kürtçe kanalının
açılmasıyla umutlu bir
başlangıç yapan 2009,
DTP'nin kapatılması ve
yerel yöneticilerin tutuk-
lanmasıyla sona erdi

kümete karşı komplo (veya darbe)
suçlamasıyla kuvvet komutanları-
nın sorgulanması ve generallerin si-
vil mahkemeler tarafından tutukla-
nıp yargılanması "az şey" değildir.
Bunun ciddi siyasi sonuçları olacak-
tır.
Bana şu çözümleme doğru görünü-
yor: Operasyonlar hükümet ve si-
lahlı kuvvetler arasında kuvvetli bir
uyumu ima ediyor. Türk devleti düş-
man tasnifini mi değiştiriyor diye
sorulacaksa, evet değiştiriyor! Ne
yapıyor? AKP'yi "düşman" ya da
"kuşkulu" olmaktan çıkarıp "dost
hanesi"ne alıyor. Buna şaşırmak,
devlet-toplum, siyaset-toplum den-
kleminden habersiz olmaktır. AKP
sermaye sınıfına olabilecek tüm gü-
venceleri verdikten ve bunu 8 yıllık
iktidarıyla kanıtladıktan sonra Ana-
yasa Mahkemesi'nin AKP hakkında
verdiği meşruiyet kararının gerek-
tirdiği zorunlu düzenlemeler yapıl-
maktadır. Kısaca devlet namlusunu
silmektedir.
Bu, söylendiği kadar kolay bir geçiş
değildir. Devlet sisteminin yerleşik
güçleri AKP'ye oturacağı yeri açmak
için arkasını toplamak zorunda kal-
maktadırlar. Çıkan gürültü budur ve
bundan başka da bir şey değildir.
Geri çekilen (TSK) ve ilerleyen
(AKP-hükümet) durumu yoktur an-
cak taşlar oynadığı için nerede du-
rulacağı konusunda uzlaşma aran-
maktadır.
Üstelik uzlaşmanın içeriği "yenilen-
miş Türkiye"nin bölge coğrafyasın-
daki yeni görevlerine intibakına da
uygun olmak zorundadır. Acele işe
Arınç'ın karışması doğaldır.

Revizyon

Devlette revizyon ya da devletin
kendini yenileme girişimi ilk kez ol-
muyor. Daha önce de oldu. Mende-
res-Demirel-Özal ekseni olmuş ya
da Atatürk-İnönü-Ecevit ekseni, hiç
farketmez, Türk devleti devinerek
gelen bir devlettir. "Sıçrama" deni-
lecek değişmeleri de vardır. Hem
kendinin hem de sermayenin eski-
yen temelini değiştirmek zorunda
olduğu dönemeçleri aşmakta usta-
laşmıştır. AKP'nin siyasal rejime,
temsil ettiği sermaye kesimiyle bir-
likte dahil edilmesi ve devlet iktida-
rı şemasındaki yerinin görünür kı-
lınması şartken "ulusalcılar"ın fer-
yatlarına kulak asmamak gerekir.
Buna TÜSİAD bile aklını yatırmış-
ken bir NATO ordusundan kırılmaz
dirençler beklemek safdillik olur.
Hayal kuracaksan eğer, o girilmez
yerlere "halk"ın, hukukun üstünlü-
ğü için değil kendi üstünlüğü için gi-
receği günleri hayal et.

>>

TBMM’deki BDP Grubunda sanatçı Ferhat Tunç ve diğer konu

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 17

aylarında, IMF ve Dünya Bankası Türkiye'ye
teşrif ettiğinde meşru bir öfke patlaması ya-
şandı, kamu emekçileri 25 Kasım'da başarı-
lı bir genel grev denemesi yaptı ve yıl so-
nunda Ankara'yı kuşatan tekel işçilerinin di-
renişi bazı olumlu işaretler verdiyse de, açık
ki hepsi sınıf hareketinin artçı direnişleriydi.
Kamu emekçileri grev sonrası saldırıyı püs-
kürtemez, genel olarak burjuva siyasetinin
oyuncağı olan işçi hareketinin sendikal ön-
derliğini aşacak tabandan devrimci bir işçi
hareketi militan sendikal mücadele ile işye-
ri demokrasisini dayatamaz ve sosyalist ha-
reket sınıf hareketinin bağrında en azından
öncü ilişkiler geliştiremezse, 2010'da da iş-
çi sınıfı sendikal ve siyasal olarak örgütsüz,
bir toplam olarak siyasal işçi hareketi de güç-
süz kalmaya devam edecek görünüyor.

Bizim cenahta durum

Görünen bu da, 2009'da bu tür işlerle ilgi-
lenmeye pek mecalleri olmayan sosyalistler,
2010'da da tren sallayacaklar gibi: Gerçi, ba-
na göre, Ekmek & Özgürlük olarak yoluna
devam eden ortaklaşma süreci ile birlikte,
2009'un en önemli gelişmelerinden olan
Sosyalist Koordinasyon kuruluşunu ilan
eder etmez ilk iş olarak bir işçi forumu top-
ladı ve bu forumdan "işten atmak yasaklan-
sın" kampanyası çıkardı ama koordinasyo-
nun diri güçlerinden bir bölük sosyalist
2008'den beri süren Çatı Partisi örgütlen-
mesi işleri yanında kendi iç siyasal bölün-

melerinin yarattığı bakiye işlerle yılın yarı-
sını geçirdi ve nihayet yıl ortasında, yıl so-
nunda nereye evrileceği hakkında bileşenle-
rinin de zihni bir açıklığa sahip olduğunu
söyleyemeyeceğimiz Demokratik Birlik Ha-
reketi kuruldu. Bizim de içinde olduğumuz
cenahta durum buydu ya, yıl içinde başka
hiçbir cenahta da umut verici bir gelişmeye
şahit olunamadı.
ÖDP içindeki siyasal tartışma bölünme ile
sonlandı ve Ufuk Uras'la birlikte partiden ge-
nişçe bir kesim ayrılarak, ağzını açtığında
devrimci geleneğimize çamur atmaktan baş-
ka söz söyleyememe engelli Hüseyin Er-
gün'ün SHP'si, hobileri arasında “Marx'ın da
aslında dört dörtlük bir liberal olduğunu bul-
gulamak” yer alan Ahmet İnsel ve çevresi,
kamu emekçileri hareketinin sönümlenme-
sindeki payları her geçen gün daha da fazla
bilince çıkarılan reformist KESK kadroların-
dan bazıları, Kürt özgürlük hareketiyle me-
safeli durmak isteyen bazı Alevi temsilcile-
riyle birlikte, gerçekte olmayan bir siyasi
boşluğu doldurmaya, “sınıf partisi olmaya-
cak reformist” bir parti kurmaya karar verdi.
Böylece, belli oldu ki, 2010'da solu bir başka
fars bekliyor; bu parti girişiminin hikayesi...
Yolları ne kadar açık olursa o kadar iyi de,
devrimcilerin orada işi ne? 2010, herhalde
bunu da gösterecek...

"Kozmik oda" arandı,
reyting tavan yaptı

2009'un yönetenler cephesinden nasıl geç-
tiğine geldiğimizi anlamışsınızdır. İyi geçti;
Ergenekon'la oyalandılar, oyaladılar ve aha-
li de, kimi rol kapmak hevesiyle, kimi hoşu-
na gittiğinden, kimi de maruz bırakıldığın-
dan zorunlu olarak izledi...
Türkan Saylan'ın gözlem altına alınmaya ça-
lışıldığı, olmayınca evinin arandığı, ÇYDD ve
ÇEV'in basılarak, burs alan talebelerin fiş-
lendiği bölüm üzücüydü mesela, hatta Ah-
met İnsel bile bu bölümde zihniyet polisliği
var dedi senariste, o derece; işçi sınıfı içinde
de bir çete şeklinde örgütlenmiş olduğunu
herkesin bildiği Türk Metal Sendikası Baş-
kanı Mustafa Özbek'in tutuklandığı bölüm de
ilgi gördü, halk arasında savcılara sempatiyi
arttırdı; savcıların Genelkurmay Kararga-
hından Albay Dursun Çiçek'i çıkarıp tutuk-
lattığı, sonra mahkemece serbest bırakıldığı
bölüm, çok konuşuldu; yıl başından beri rey-
ting düştükçe her bölümde sık sık kazı yapıp
bolca cephane bulunması da epey reyting al-
dı; ıslak imzalı Çiçek belgesinin savcılara ih-
bar mektubuyla servis edildiği bölüme her-
kes pür dikkat kesildi; orta sınıf cumhuriyet-
çi kadınlarımızın gözyaşlarını tutamadıkları,
özellikle taşradaki 28 Şubat rektörlerinin
hepsinin sanık sandalyesine oturtulduğu bö-
lümü de anmak gerekir; komplo meraklıları,

her biri kabus gibi olan planların deşifre edil-
diği “bölümleri” zaten hiç kaçırmadı; şahsen
ben de, darbe girişiminde bulunmakla suçla-
nacakları umulan kuvvet komutanlarının
savcılarca ifadesinin alındığı bölümü dikkat-
le izledim... Tam, en eğlenceli bölümün, özel
yetkili savcılığın AKP soruşturma bürosu ol-
duğuna dair ipuçlarının iyice ortaya serildi-
ği bölüm -hatırlarsanız o bölümde savcıların
dinlenmedik kimse bırakmadıkları gene yar-
gı tarafından tespit edilmişti- olduğuna ka-
naat getirmiştim ki; senaristlerin, en heye-
canlı bölümü 2009'un sonuna bıraktığı anla-
şıldı, özel yetkili savcılık, Genelkurmay Baş-
kanlığı Seferberlik Tetkik Dairesi'ne girdi,
hem de Başbakan Yardımcısı'na suikast so-
ruşturması nedeniyle...
Böylece, 2009'da epey reyting yitiren Erge-
nekon dizisi yıl sonunda yaptığı reyting pat-
lamasını, 2010'da sadece eski izleyicilerini
kazanarak değil, yenilerini de fanatikleri ara-
sına katarak sürdürecek görünüyor. Bana
sorarsanız, Akbaba'nın Üç Günü falan hika-
ye, Ergenekon “kozmik oda” ile bilim kurgu-
ları da alt üst edecek 2010'da.

One minute yahu!
Kime diyorum ben?

Bir de “one minute” var, yıl başlarken Da-
vos'ta Erdoğan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon
Perez'e söyledi, seçim yatırımı diyenler ol-
madı değil, seçimler Filistin'de olsa Erdo-
ğan'ın kazanacağı kesindi; gene de sahiller,
bölgedeki Kürtler, hatta az daha İstanbul,
AKP'ye itibar etmediyse de Erdoğan'ın Par-
tisi 29 Mart'ta ipi açık ara önde göğüsledi.
İlkbahar'da, Nisan'da ABD Başkanı Barrack
Obama geldi, vaktiyle Clinton'un gelişi daha
şenlikliydi sanki; 2009'un şenliği sonbahar-
da Erdoğan ABD'ye hemen gitmek isteyince
10 Kasım bahane edilerek icra edildi, sonuç-
ta, ay sonunda gitti.
Bir ara, İlker Başbuğ da parmak sallayarak
falan gazetecilere “one minute” gibi bir şey-
ler söyledi sanki, hatta alınanlar bile oldu.
Neyse ki onun lafı artık pek dinlenmediğin-
den, gazetecilere “one minute”u Zaman Ga-
zetesi Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı söy-
ledi. Ağustos sonuna doğruydu, “tasfiye edi-
lecek gazeteciler” yazısını yazdı; Eylül gibi
Aydın Doğan medyasına büyük vergi cezala-
rı kesildi; TÜSİAD içindeki yönetim krizi de o
ay başladı. Hâlâ bitmedi, sürüyor, belli ki
2010'da da sürecek.
Kriz mi? Türkiye'de, 2009'da, olur mu öyle
şey... 2008'deki gibi sadece teğet geçmeye
devam etti; her ne kadar, Eylül 2009 itiba-
riyle tarım dışı işsizlik TÜİK'in verilerine gö-
re yüzde 16,9 ve sigortasız çalışma yüzde 0,9
artarak yüzde 45,5 oldu, istihdam oranı
2008 rakamları manipülatif şekilde güncel-
lenmesine rağmen azaldı, ücretler düştü, ar-
tı-değer sömürü oranı arttı ise de, bankalar
kârlarını arttırdılar. 2010'da muhtemelen
daha da arttıracaklar ve kriz daha da teğet
geçecek. Tahmin edilenden daha da zor bir
yıl olabilir 2010 bu yüzden ve aksine, gör-
kemli bir devrimci yükseliş yılı da...

itsin’ dedik ama...

uklar belediye başkanlarının kelepçelenmesini kınıyor

Politika

18 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Alaattin Karadağ adında bir devrimci 19 Ka-
sım 2009, saat 21:00 sularında afiş asarken
kendilerini durdurmak isteyen kolluk güç-
lerine “silahla mukavemet” ettiği gerekçe-
siyle "uzun boylu" bir polis tarafından vuru-
larak öldürüldü. Karadağ uzun bir kovala-
maca sonrasında vurulmuş , polis ölümcül
atışını, o yerde yaralı yatarken yapmıştı.
Karadağ, devrimci bir işçi, bir ölüm orucu di-
renişçisiydi. Ölüm orucunda sakatlandı. Sağ-
lık nedeniyle tahliye edildi. Bir “iş
kazası”nda sağ elinin dört parmağını kay-
betti. “Malulen” geri hizmete çekilmektense
mücadelenin en ön saflarına doğru koşmayı
yeğledi.
Alaattin Karadağ'ın öldürülmesinin önemi
sadece bu adanmış devrimcinin saf dışı edil-
mesiyle sınırlı değil.

İnsan hakları adına şiddet

Devletin zor aygıtlarının zulmü emekçi hal-
kın başından hiç eksik olmadığı doğru. Ama
ne Takrir-i Sükun döneminde, ne 12 Martta,
ne 12 Eylül’de ne de 1991 – 1998 arasında-
ki yargısız infazlar döneminde zorun elini
serbest bırakanlar bunu demokrasi -hatta
daha da ilginci insan hakları- adına ve bu
normlara uygun yaptıklarını iddia etmiş, da-
ha doğrusu etmeyi akıllarına getirmişlerdir.

1990’lar ortasına doğru Türkiye’de kolluk
güçlerinin -Kürt illeri dışında- yetkisinin sı-
nırlandırılması, demokratik hakların en
azından kağıt üzerinde güvence altına alın-
ması için pek çok düzenleme yapıldığı anım-
sanacaktır. Bu süreçte “Kahrolsun insan
hakları” sloganlarıyla yürüyüş yapan polis-
lerin görüntüsü hala belleklerde taze.
2000’ler başındaysa, bir ev içine kıstırılan
hırsızın nasıl yakalanamadığını göstermek
için tüm televizyonları "vaka mahalli"ne ça-
ğıran “eli kolu bağlı” polis skeçlerinin sah-
neye konuluşu da çok uzakta değil…

Polis hakimiyetinin tırmanışı

Bugünse ellerinde küçük oyuncaklarıyla yol-
dan geçenleri hiçbir hukuki sınıra itibar et-
meksizin çeviriyor, yol ortasında, toplumsal
muhalefetin tek bir yüksek sesli itirazıyla
karşılaşmadan hayatımıza giren “TC Kimlik
Numaraları” marifetiyle GBT (genel bilgi ta-
raması) gerçekleştiriyor, huzur ve güven te-
sis ediyorlar.
MOBESE’lerin güvenliğimize katkısı, hiçbir
kuşkuya yer bırakmayacak biçimde propa-
ganda edilirken, Londra’da CCTV’lerle ilgili
tartışma ve toplumsal mücadeleler Avru-
pa’da yaprak kımıldasa kulak kabartanlarca
dahi göz ardı ediliyor.
Sadece altı yıl öncesine kadar kimsenin ken-
di aleyhine delil vermeye zorlanamayacağı

Can Atalay

Polis şiddeti
toplumu kuşatıyor!

temel hukuk karinesi olarak avukatların
meslek içi eğitimlerinin temel başlıkların-
dan biriydi. Bugünse, devlet kapısındaki en
basit işlemlerde dahi yurttaşların kişisel ve-
rileri kaydediliyor.
Elektronik kimlik kartlarıyla gündelik haya-
tımızın ne kadar kolaylaşacağı anlatılırken
sağlık ile ilgili verilerimizin dahi kaydedildi-
ği bir elektronik cihazın nasıl bir denetime
olanak tanıyacağını aklımıza bile getirme-
miz istenmiyor…
Türkiye’de işkencenin çok azaldığı, AKP ik-
tidarı döneminde Türkiye’nin demokratik-
leştiğini durmaksızın anlatmayı bir zevk bi-
lenlerce -özellikle okumuş yazmış çevreler-
de- çok vurgulana gelir.
Haklıdırlar, Türkiye’de politik soruşturma-
larda işkenceye çok az rastlanır olmuştur.
Ancak bu veriye dayanarak “demokratikleş-
me” iddiasını ileri sürmek en iyimser ifade
ile aymazlık olarak nitelenebilir.
Polisin, “bir cürmü söyletmek için” işkence
dışında pek çok olanağa kavuşmuş olduğu
açık, bu olanakların hukuken sınırsızlığı(!)
bilinir ve Türkiye’nin dört bir yanında poli-
sin ölçüsüz şiddetinin belirgin biçimde art-
tığı ise kuşkusuzdur.

Demokratik hakları korumak için…

Yukarıda belirttiğimiz gibi yurttaşlaryla ilgi-
li tüm verileri akıl almaz bir oburluk ile de-
polayan bir zor aygıtını himaye eden, Harp
Akademisinin yerine Polis Akademisini öne
çıkarmaya çalışan bir hükümetin “demo-
kratikleşme havarisi” olarak kabulü ise en
hafif deyişle makul değildir.
Türkiye’de uzunca bir süredir demokratik
haklar alanındaki mücadele (Kürt sorunu
dışında) önemsizleştirilmiştir. Son on yılın
en önemli hatası demokratik hakların eksik
gedik de olsa burjuvazinin heybesinde ta-
şındığı yanılgısıdır.
Kitabi ayrıntılarda boğulmadan şu söylene-
bilir: demokratik haklar mücadelesi önem-
siz bir ayrıntı, burjuvazinin sonucuna var-
dırdığı bir bahis olarak ele alınamaz.
Bugün emeği ile geçinen yığınların sırtına
demokratik hakların korunması ve gelişti-
rilmesi mücadelesi de yüklenmiştir.
Demokratik hakların salt hukuki bir “kaza-
nım” sorunu olarak ele alınmasının emekçi
halkın günlük yaşamını ne hale getirdiği or-
tadadır.
Aşağıdan yükselen bir mücadele olmadan
Türkiye’de demokratik hakların mevcut ha-
liyle bile korunması olanaksızdır.
İşe egemen zihniyetin yıkılmaz kalesinde,
polis şiddetini en meşru gördüğü zeminde
yeniden başlanmasında eşsiz yarar vardır:
Elinde silah bulunan bir devrimcinin sağ ele
geçirilmeyip sokak ortasında öldürülmesi-
nin bu kadar olağan olarak kabullenişine
son verilmesi gerekmektedir.
Alaattin Karadağ cinayetinin geleceğimiz
açısından önemi buradadır.

Alaattin Karadağ'ın sağ ele geçirildiği halde öldürül-
mesi, AKP iktidarında askerin gücünün polis gücüyle
ikamesinin demokrasi getireceği beklentilerini
şiddetle tekzip ediyor.

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 19

Politika

19 Aralık Hapishane Katliamı’nı
izleyen dokuzuncu sonbaharda-
yız. Halka karşı işlenen ağır suç-
ları izleyen dokuz yıldönümü, do-
kuz “adli yıl”, cinayet suçunun ya-
sal zamanaşımına eklenerek ge-
çip gitti.
Mücadele edenlerin tarihi bunu
asla kaydından düşürmeyecekse
de; Kötü muamele, görevi suiisti-
mal, hakaret, tehdit, toplu dayak
suçlarının yasal zamanaşımları-
nın bir bir dolduğunu seyrettik.
Sürüncemede bırakılan yargıla-
malarda, adresi bile tespit edile-
memiş sanıklara, celse erteleme-
lerine “taleplerimizi duymazdan
gelen” taraflı yargısal süreçlere
katlanmaya zorlandık.
İşkence ve cinayetleri ise; sözde
hala işleyen yasal zamanaşımına
bile bırakmayarak aklayan mah-
kemeler suçlular, hakkında bera-
at kararları verdi.
Halka karşı ağır bir suç işleyerek,
28 devrimcinin ölümü, yüzlerce
sakatlık, binlerce yaralı bırakan
ve takip eden 7 yıla yayılmış top-
lam 122 ölüme sebebiyet veren-
ler hesap vermediler.
Neden? Çünkü hesabı “sözde” so-
racaklarla, hesabı verecekler ay-
nılaşmıştı.
Askerler, disiplinleri ve askeri
başarıları göz önünde bulundu-
rularak terfi alırlar. En iyi asker,
emirleri en iyi uygulayandır. As-
ker ve polis bazen insan öldür-
dükleri için de terfi alırlar. Öyle
emredilmiştir, yapınca başarılı
kabul edilirsiniz.

Pekiyi Hâkimler nasıl terfi eder?
Verdikleri daha hızlı, daha adil
hükümlerle elde ettikleri “hukuk
liyakati” aranır herhalde…
Ama Hâkimleri, insan öldürmeyi
bildiği, sevdiği, toplu kırım yönet-
tikleri için Yüksek Mahkeme Üye-
liği’ne seçerseniz işin çivisi çıkmış
demektir. Terfiiyle yetinmeyip
“üstün hizmet madalyası” verir-
seniz işlettikleri cinayetlere doğ-
rudan ortak olursunuz. Burada
da duramayıp; “Seni Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu’na üye
yaptım, bundan sonra sadece se-
nin gibileri terfi ettir, hâkim yap”
derseniz artık gelecekte işlenecek
suçları organize ediyorsunuz de-
mektir. Bunların hepsi yapıldı.
Katliamın Ceza ve Tevkifevleri
Genel Müdürü, hâkim Ali Suat Er-
tosun’a o madalyayı takanlar, o
koltuğa oturtanlar, hukuksal liya-
kati bizce şüpheli hâkimliğini de-
ğil, hapishane katliamında soyun-
duğu kanlı rolü esas almışlardır.
Bugün, eski genel müdürün “hü-
kümet karşıtlığından” hatta “dar-
beciliğinden” şikâyet edenlerin
sızlanmaları ve dizlerini dövme-
leri samimi bulunmamalıdır. Fır-
sat verildiği her anda halka karşı
suç işlemekten geri durmayacağı
ortada olan bu zihniyetin; ne yap-
tığı veya niye yaptığı değil, nasıl
orada olduğu ve hala nasıl orada
durduğu soruşturulmalıdır.
Uzun ve değiştirilemez Genel Mü-

dürlüğü sırasında eskittiği Adalet
Bakanları şimdi nerede? Erto-
sun’u yüksek mahkemeye seçti-
ren irade, Adalet Bakanlığı yerine
Başbakan Yardımcılığı yürütmek-
tedir. Dönemin HSYK üyeleri şim-
di Yargıtay’da daire başkanı, dö-
nemin daire başkanları şimdi
Yargıtay başkanıdır. Madalyayı
veren hala Cumhurbaşkanı’dır.

Adalet istiyoruz,
ama kimden?

Aday gösterildiği HSYK seçiminin
“en yüksek oyunu” ona vererek,
Ertosun’u mesleki geleceklerini
belirleyen kurula gönderen yüz-
lerce yüksek mahkeme üyesin-
den mi istesek adaleti?
Yoksa karanlık yeteneklerini ken-
dilerine karşı da kullanmaya baş-
ladığını hissettikleri ana kadar,
sırtını sıvazlamış hükümetlerden
mi?
Adalet Bakanlığı yaptığı dönem-
de bizzat onun kurduğu düzeni
sürdürmekten geri durmadığı
için ödüllendirilenler Meclis Baş-
kanı oldu, belki de adaleti parla-
mentodan istemeliyiz? Hiçbirisi-
nin bize adaleti vermeyeceği or-
tadadır. Adaleti istemeli ve müca-
dele ederek inşa etmeliyiz.
Fosfor bombaları ile yakılan genç
kadınların, işkenceyle öldürülen-
lerin, kurşunlananların hesabını
yeterince etkili sormadığımız için
F Tipi tecrit, bugün hala öldürü-
yor, sakat bırakıyor ve işkence

Selçuk Kozağaçlı (*)

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->